230:"Eðer koca karýsýný (ikinci talâktan sonra) bir kere daha boþarsa, ondan sonra artýk kadýn baþka bir ko­caya varmadýkça ilk kocasýna helâl olmaz. Eðer ikinci koca onu boþarsa Allah’ýn emirlerini yerine getirebilecek­lerine ümit var olduklarý sürece bir­birlerine dönmelerinde ikisine de günah yoktur. Ýþte bunlar Allah’ýn sýnýrlarýdýr. Onlarý anlayan bir kavme beyan eder."

 

         Bir koca, karýsýný üç talâkla boþadýðý zaman beynûnet-i kübra ile boþanmýþ olur ki, artýk kocanýn bu kadýnla tekrar bir araya gelebil­mesi için kadýnýn normal olarak baþka bir erkekle evlenmesi ve ev­lendiði bu ikinci kocasýyla cima yaptýktan sonra ondan da boþanmýþ olmasý icap etmektedir. Âyet-i kerîmede ge­çen "Baþka bir erkekle evlenmesi" ifadesinden kasýt, bizzat onunla cima yapmasýdýr. Hattâ Allah’ýn Rasûlü az evvel ifade et­meye çalýþtýðým gibi þöyle buyurur:

"O kocan senin balcaðýzýndan sen de onun balcaðý­zýndan istifade etmeden bu olmaz" buyurmuþtu. (Buhârî, Talak 4)

 

         Böyle kocasýndan boþanmýþ bir kadýný, tekrar boþandýðý ko­ca­sýna döndürebilmek için akid yapýp onunla evlenen ve de ona dokun­madan boþayan erkeklere de bunu yaptýran kocaya da Rasulullah lâ­net eder. Her iki taraf da haram iþlemiþtir. Ýslâm’da böyle bir þey yok­tur. Bunun adýna nikâh deðil zina denir. Allah’ýn Rasûlü bu haramý iþ­leyen erkeklere ödünç teke ismini vermekte­dir. "Size ödünç teke hakkýnda haber vereyim mi?"  Ashâb; evet ya Rasûlallah dediler. Allah’ýn Rasûlü: "Ýþte o eski kocasýna dönmesi için kadýnla evle­nen kiþidir. Allah ona da kendisiyle nikâh yaptýrana da lânet etsin." buyurur. (Ýbni Mâce)

 

         Böyle kocasý tarafýndan üç talâkla boþanmýþ bir kadýn, normal olarak baþka bir erkekle bir evlilik yaþadýktan sonra bu ikinci kocadan da boþanýrsa tekrar yeni bir mehir ve yeniden bir nikâhla eski koca­sýna dönebilir. Toplumda hullecilik diye bilinen hadisenin Ýslâm’la uzak ve yakýndan bir ilgisi yoktur. Kadýn normal bir evlilik geçirip o ikinci kocasý ölüp ya da boþanmýþ olmalý ki birinci kocasýna dönebilsin.

        

"Eðer ikinci koca onu boþarsa Allah’ýn emirlerini ye­rine getirebileceklerine ümit var olduklarý sürece bir­birlerine dönmelerinde ikisine de günah yoktur."

 

         "Ýþte bunlar Allah’ýn sýnýrlarýdýr. Onlarý anlayan bir kavme beyan eder."

         231:"Kadýnlarý boþadýnýz da iddetlerini tamamla­dý­lar mý artýk onlarý ya iyilikle tutun, yahut iyilikle sa­lýn! Lâkin haklarýný ihlâl edip onlara zarar vermek için onlarý yanýnýzda tutmayýn. Kim böyle yaparsa artýk o kendine zulmetmiþ olur. Allah’ýn âyetlerini oyun konusu edinme­yin. Ve Allah’ýn size verdiði nîmeti ve size öðüt olsun diye in­dirdiði kitabý ve hikmeti anýn. Allah size böylece nasihat ediyor. Allah konusunda muttaki davranýn ve bilin ki, Al­lah her þeyi hakkýyla bilendir.”

 

         Bu âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki Rabbimiz; ric'i ta­lâkla yâni tek talâkla kadýnlarýnýzý boþadýðýnýz zaman iddet süresi bitmeden der-hal kadýnlarýnýza dönüp onlarý güzel bir þekilde yaný­nýzda tutun. Deðilse yine maruf bir þekilde onlarý salýverin.        Yâni onlardan mal aparmak, ya da onlara zarar vermek, intikam almak için onlarý tutmaya kalkmayýn. Eðer gerçekten onlarla ge­çinmeye ve anlaþmaya yüzünüzün olmadýðý konusunda kesin bir ka­naat hâsýl olmuþsa, güzelce onlarý salýverin de onlar da siz de kurtul­muþ olun.

         "Lâkin haklarýný ihlâl edip onlara zarar vermek için onlarý yanýnýzda tutmayýn. Kim böyle yaparsa, artýk o ken­dine zulmetmiþ olur."

 

         Evet, onlara zulmetmeyeceðiz. Zalimce onlarý yanýmýzda tutmayacaðýz. Çünkü unutmayalým ki böyle kadýnlara zulmedenler aslýn da kendi kendilerine zulmediyorlar, kendi geleceklerini berbat ediyorlar demektir. Çünkü hem o zulmettiði kadýn kendi din kardeþidir, yani kendisinden bir parçadýr, hem de kendi âhiretinin mahfýna sebeptir.

         "Allah’ýn âyetlerini oyun konusu edinmeyin. Ve Al­lah’ýn size verdiði nîmeti ve size öðüt olsun diye in­dirdiði kitabý ve hikmeti anýn. Yolunuzu Allah’la bulun. Bilesiniz ki Allah her þeyi bilendir"

 

         Buyuruyor ki Rabbimiz; Allah’ýn âyetlerini oyun konusu yap­maya kalkmayýn. Allah’ýn âyetlerini alaya almayýn. Allah’ýn âyetlerini kendi zevklerinizi tatmine imkân verecek þekilde oyun ve eðlence ye­rine koymayýn. Allah’ýn âyetleriyle dalga geçmeye kalkmayýn diyor Rabbimiz. Deniliyor ki; kimileri boþama ve köle azadý yapar, sonra da: "Caným ben þaka yaptým!" dermiþ. Bunun üzerine bu âyet-i ke­rîme nazil olmuþtur. Allah’ýn Rasûlü de bir hadislerinde þöyle buyurur:

"Üç þeyin ciddisi de ciddidir, þakasý da ciddidir. Ni­kâh, boþama, ve köle âzâd etmek." 

(Ebu Dâvûd Talâk 9)

 

         Ey müslümanlar, bu konularda iþi hafife almaktan son de­rece sakýnýn! Allah’ýn âyetlerini oyun ve oyuncak haline getirme­yin! Allah’ýn sizleri sorumluluk yüklenecek konuma getirdiðini asla unutmayýn! O size kitap vermiþ, size hikmeti öðretmiþ, sizi bütün milletlere önderler kýlmýþ, vasat ümmet yapmýþ, denge unsuru yapmýþ, yâni sapýklarýn sapýklýk noktalarýný sizin þahsýnýzda göre­bilmeleri, bilebilmeleri için sizi denge unsuru bir ümmet yapmýþtýr. Bu sebeple sizin örnek yaþa­yýþlarýnýzla tüm dünya insanlýðýna ör­nek olmanýz gerekirken, böyle kendi kendinize evlerinizde bozuk düzen bir hayat sürmeniz yakýþ­maz.

         232:"Kadýnlarý boþadýðýnýzda iddetlerini bitirdiler mi, aralarýnda iyilikle anlaþtýklarý müddetçe kendilerini kocalarýna nikâhlamalarýna engel olmayýn!" Bu sizden Allah’a ve âhiret gününe inananlara verilen bir öðüttür. Bu sizin için daha hayýrlý ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz."

 

         Burada velâyetleri altýndaki kadýnlara kocalarýna dönme izni vermeyen, ya da kadýnlarýn kocalarýna dönmelerini engelleyen veli­lere seslenilmektedir. Deniliyor ki, ey veliler! Velâyetiniz altýnda bulu­nan kadýnlarý kocalarýna dönmekten engellemeyin!

 

         Eðer bir koca, karýsýný ric'i bir talâkla boþamýþ, yâni bir veya iki talâkla boþamýþ ve iddetin bitiminde her ikisi de birbirlerine dönmek isterlerse, yeniden evliliði devam ettirme kararý almýþlarsa, kadýnýn ak­rabalarý onun tekrar kocasýna dönmemesi konusunda baský yapma­sýnlar, engellemesinler diyor Rabbimiz. Eðer kocala­rýna dönmek isti­yorlarsa, eðer kocalarýyla anlaþabiliyorlarsa onlara yasak koymayýn, engel olmayýn. Git! Gitme! Gel! Gelme! demeyin eðer tekrar kocala­rýna dönmek istiyorlarsa. Buna hiçbir babanýn ve ananýn hakký yoktur. Ama günümüzde kimi babalar ve analar oðullarýna: "Eðer bunu bo­þamazsan sana hakkýmý helâl etmeye­ceðim!" gibi sözlerle veya ký­zýna: "Eðer bu kocana tekrar döner­sen seninle hiç konuþmayacaðým!" gibi Ýslâm dýþý tavýrlarla Allah’ýn âyetlerini çiðnemektedirler. Halbuki Allah diyor ki; yapmayýn bunu! Engellemeyin anlaþabilen insanlarý! di­yor. Bakýn âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi olarak þu hadise anlatý­lýr: Sahabeden Ma'kýl Bin Yesar (r.a.) der ki: "Kýz kardeþim Cümeyli bir kiþiyle evlendirmiþtim. Fakat bu adam kýz kardeþimi boþadý. Ýddeti bit­tikten sonra gelip kardeþimi istedi. Ben ona de­dim ki: Sana vaktiyle kardeþimi vermiþ, sana yatak arkadaþý yap­mýþ, onu sana ikram et­miþtim. Fakat sen nankörlük edip onu bo­þadýn. Þimdi de utanmadan gelmiþ benden onu istiyorsun. Hayýr! Onu sana geri vermeyeceðim!" dedim. Bunun üzerine Rabbim bu âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu.

 

         "Kadýnlarý boþadýðýnýz vakit onlar iddetlerini bi­tir­diklerinde aralarýnda güzelce anlaþtýklarý takdirde (Ey ve­liler!) onlarýn (Eski) kocalarýyla evlenmelerine engel ol­mayýn!" buyurunca Rabbimiz, ben Rasulullah’a dedim ki: "Ya Ra-sûlallah! Þimdi ben ne yapayým? Benim durumum ne olacak? Al­lah’ýn Rasûlü buyurdu ki: "Kardeþini eski kocasýna ni­kâh­la!"

(Buhârî, Müslim, Tirmizî)

 

         Allah’a ve âhiret gününe inanan mü'minler ancak bu hü­kümle amel ederler. Allah’ýn bu hükmünü bile bile yuva bozma­dan yana ol­mazlar. Çünkü Allah diyor ki; bu hükme uymanýz hem sizin için hem de karý koca için daha hayýrlýdýr. Ve bu durum sizi günah pisliklerin­den temizleyecektir, arýndýracaktýr. Þüphesiz ki Rabbimiz, hem dünya hem âhiret hususunda kullarý için nelerin hayýrlý olduðunu en iyi bilen­dir. Sizi sizden çok düþünendir. Eðer dünyada da âhirette de huzurlu olmak istiyorsanýz, Allah’ýn hü­kümlerine tabi olun!

         233:"Emzirmeyi tamamlatmak isteyenler için an­ne­ler çocuklarýný tam iki yýl emzirirler. Onlarýn (annele­rin) yiyeceði ve giyeceði örfe uygun þekilde babaya ait­tir. Hiç kimse gücünün üstünde bir þeyden sorumlu tutulamaz. Ne anne, ne de baba çocuðu yüzünden zarara so­kulmasýn! Mîrasçýya düþen de bunun gibidir. Eðer (ana ve baba) kendi aralarýnda anlaþýp daný­þarak (iki sene dolmadan) çocuðu memeden esmek isterlerse, ikisine de bir günah yoktur. Eðer çocuklarýnýzý (baþka bir kadýna) emzirtmek isterseniz, vereceðiniz (emzirme ücretini) güzelce teslim etmek þartýyla bunu yapmanýzda bir günah yoktur. Al­lah’tan korkun ve bilin ki Allah ne yaparsanýz görmekte­dir."

 

         Âyet-i kerîmede çocuklarýný emzirmekle mükellef olan annele-rin kimler olduðu konusunda ihtilâf vardýr. Kimilerine göre bu­rada kastedilen anneler boþanmýþ olan annelerdir. Eðer burada anlatýlan anneler boþanmýþ anneler olmasaydý, Rabbimiz onlarýn yiyecek ve giyeceklerinin babaya ait olduðunu zikretmezdi. Çünkü evli kadýnlarýn yiyecek ve giyecekleri zaten kocaya aittir. Öyleyse boþanan kadýnla­rýn emzirdikleri çocuklarý varsa, o zaman onlarýn yiyecek ve giyecek­leri kocaya aittir. Kimi âlimlere göre de buradaki annelerden kasýt bü­tün annelerdir. Çünkü ifade geneldir.

 

         Âyet-i kerîmedeki "Anneler çocuklarýný tam iki yýl em­zirirler" Emir anlamýna bir haberdir. Yâni Anneler çocuklarýný tam iki yýl emzirsinler! diyor Rabbimiz.

 

         Çocuðunu emzirme, kadýnýn diyâneten görevidir. Günü­müzde kimi feminist müslümanlar, ya da feministler karþýsýnda savunabile-cek din bilgisinden mahrum olduklarý için eziklik duyan kimi Müslü­manlar, efendim kadýnlar çocuklarýný emzirmek zorunda deðildir gibi fetvalar üretmektedirler.

 

Halbuki çocuðunu emzirmek, kadýnlarýn gö­revidir. Ama eðer o kadýnýn kocasý bir süt anne bul­muþsa, o zaman bu kadýn için bu konuda görevsizlik hakký doð­muþtur. Kocasý tarafýn­dan süt anne bulun-muþ bir kadýn, çocuðunu emzirmek zorunda deðil­dir. Yâni bir kadýn aslýnda çocuðunu em­zirmek zorundadýr. Bu onun görevidir. Allah ona bu görevi vermiþ­tir.

 

Evet, öyle bir görev ki, yap­mamaya imkân var. Kocasý razý olur da bir süt anne bulursa sen niye kendi çocuðunu emzirmedin diye suçlu konumuna düþmüyor o kadýn. Ama kocasý böyle bir süt anne bulmaz da sen emzireceksin dedi mi, caný isterse emzirecek­tir onu. Buna diyâneten görev denir.

 

         Meselâ kocanýn babasýna anasýna bakmak da böyledir. Ka­dýn bu konuda da diyâneten görevlidir. Eðer kocasýnýn babasý ve anasý bakýma muhtaçsa ve kocasý da karýsýna benim babama ve anama bakacaksýn demiþse, kadýn onlara bakmak zorundadýr. Ama kocasý babama anama bakmak zorunda deðilsin demiþse, o zaman bu kadýn onlara kendiliðinden bakmak zorunda deðildir. Yâni kocanýn bu sö­züyle otomatikman kadýnýn sorumluluðu düþ­müþ olacaktýr. Yâni bu konuda niye onlara bakmadýn diye Allah ondan bir hesap sormaya­caktýr. Ama kocasý bunlara bakacaksýn dedi mi, bakmak zorundadýr. Bakmazsa bu kadýn isyankardýr, nâþizedir, dayaðý hak edendir.

 

         Meselâ ben gece saat ikide içinizden birinin evine gelsem. Ko­casý hanýmýný uyandýracak ve yemek hazýrlatacak. Kadýnýn: "Ya bana ne? Elin adamýna þu saatten sonra yemek hazýrlamak zo­runda mý­yým?" demeye hakký yoktur. Þimdi gece o saatte kalkýp yemek hazýr­layan bu kadýn kime hazýrlýyor bu yemeði? Bana mý yoksa kocasýna mý? Kocasýna hazýrlýyor deðil mi? Kocasý dedi çünkü. Ýþte bu onun kocasýna bir görevidir. Ama kocasý ona böyle bir þey demezse, bu kadýn bana yemek hazýrlamak zorunda deðil­dir. Yâni kocasý ondan böyle bir þey istemediði halde: "Ya evimize kadar gelmiþ, misafir, iþte ayýp olur misafire yemek ikram edelim!" demeye de hakký yoktur ka­dýnýn. Ama kocasý ondan bunu istediði anda nasýl ki kocasýnýn arzusu olarak bana yemek hazýrlamak zo­rundaysa, aynen bunun gibi kocasý istediði zaman hem çocuklarýný emzirmek, hem de kocanýn babasýna anasýna bakmak zorunda­dýr. Bu onun diyâneten görevidir. Ama ko­casý onun üzerinden bu tür sorumluluklarýný kaldýrdýðý andan itibaren onun bu sorumluluk­larý kalkmýþ demektir.

         Evet Rabbimiz buyuruyor ki; anneler çocuklarýný tam iki yýl em­zirirler.

         "Onlarýn (annelerin) yiyeceði ve giyeceði örfe uy­gun þekilde babaya aittir. Hiç kimse gücünün üstünde bir þey­den sorumlu tutulamaz."

 

         Babanýn anne ve çocuðunun maiþetini ve giyimini kendi im­kânla­rýna göre, kendi gücüne göre temin etmesi üzerine farzdýr. Ge­rek evli olduðu hanýmý ve çocuðunun maiþeti, gerekse boþadýðý ha­nýmý, onun çocuðunu emzirdiði sürece maiþetini temin etmek kocaya aittir.

 

         Müslim’in rivâyetinde bir kadýn Allah’ýn Resûlüne gelerek: "Ey Allah’ýn Rasûlü kocam cimri bir adamdýr, bana ve çocuklarýma harca-mýyor. Geçinebilmek için haberi yokken onun malýndan ala­bilir miyim? Böyle yaptýðým zaman bana bir günah var mýdýr?" diye sordu. Bu, aslýnda bir kadýnýn kocasýnýn bir sýrrýný deþifre etmektir. Yâni gýyabýnda kocasýnýn guybetini yapmaktýr ve böyle bir davranýþ caiz deðildir. Ama bir fetva almak niyetiyle söylenmiþse caizdir. Gýybetin caiz olduðu yerlerden birisi de iþte burasýdýr. Bir kiþi mahkemede, kadý karþýsýnda hakkýný savunabilmek için, kadýyý ikna edebilmek için veya br âlimden fetva alabilmek için karþýsýndaki davalýsýnýn normalde sýr olan bir kýsým durumlarýný deþifre edebilir. Ýþte bakýn normal bir durumda bir kadýnýn söylemesi caiz olmayan bir sýrrýný deþifre ediyor ve kocam cimridir, bana ve çocuklarýna harcama yapmýyor diyor. Bunun üzerine onun harcamalarý ve imkânlarý konusunda ikna olabilmek için sorular soran Allah’ýn Rasûlü þöyle buyurdu:

 

         "Örfe uygun olarak sana ve çocuklarýna yetecek ka­dar almanda bir günah yoktur."

 (Müslim)

         Kadýn, kocasýnýn ve çocuklarýnýn maiþetini temin etmek için kendi malýndan harcamak zorunda deðildir. Ama böyle bir þey ya­parsa bu kadýn infak ediyor demektir. Allah’ýn Rasûlü Buhârî’deki bir hadislerinde Ümmü Seleme’ye:

 

         "Eðer onlara bir þeyler harcarsan o senin için bir ecirdir" buyurdu.

         "Ne anne, ne de baba çocuðu yüzünden zarara so­kulmasýn!"

         Yâni çocuk yüzünden anne de baba da zarara uðratýlmama­lý­dýr. Baba annenin duygusunu, yavrusuna karþý þef­katini istismar ede­rek onu ücretsiz emzirmesi konusunda kötüye kullanarak zarar ver­memelidir. Ya da çocuðu emzirmek annenin hakký iken onu alýp baþka bir kadýna emzirmesi için vermemelidir. Anne de babanýn o an­daki çaresizliðini kötüye kullanarak çocuðu konusunda aþýrý þekilde babanýn omuzuna binmemelidir. Babanýn zaafýný kullanarak emzir­meye karþýlýk ondan çok fazla para iste­meye kalkmamalýdýr.

         "Mîrasçýya düþen de bunun gibidir."

 

         Yâni eðer çocuðun babasý yaþýyorsa durum böyle olduðu gibi, eðer çocuðun babasý ölmüþse o zaman ölen babanýn en ya­kýn mîras­çýsý babanýn görevini üzerine alacak annenin ve çocuðun zarar gör­mesi önlenecektir.

         "Eðer (ana ve baba) kendi aralarýnda anlaþýp daný­þarak (iki sene dolmadan) çocuðu memeden kesmek ister­lerse, ikisine de bir günah yoktur."

 

         Rabbimiz çocuðun emzirilmesi konusunda iki yýl tayin bu­yur-muþtu ancak bunu þart koþmamýþtýr. Karý koca aralarýnda an­laþýrlar-sa çocuða zarar vermemek kayd u þartýyla emzirme müd­detini iki yýldan aþaðýya indirebilirler.

         "Eðer çocuklarýnýzý (baþka bir kadýna) emzirtmek is­terseniz, vereceðiniz (emzirme ücretini) güzelce teslim etmek þartýyla bunu yapmanýzda bir günah yoktur."

 

         Eðer babanýn durumu müsait ve bir süt anne bulup ona bu­nun karþýlýðýný ödemeye karar vermiþse, çocuðun süt anne ta­rafýndan em-zirilmesinde bir sakýnca yoktur. Böyle bir durumda kadýnýn emzirme sorumluluðu kalkmýþtýr.

         "Allah’tan korkun ve bilin ki Allah ne yaparsanýz görmektedir."

 

         Evet, bütün bu anlatýlanlarla Allah size yol gösteriyor. Sizler bü­tün bu konularda Allah’ýn gösterdiði biçimde hareket edin. Yo­lu­nuzu Allah’la bulun, muttaki olun. Rabbinize karþý sorumluluklarýnýzýn bilincinde olun. Yaptýklarýnýzý O’nun adýna ve O’nun beðeneceði þekilde yapýn. Tüm hayatýnýzý sadece O’nun beðenisine sunun. Unutmayýn ki O Allah yaptýklarýnýzýn tümünü görüp gözetmektedir.

         234:"Sizden ölenlerin geriye býraktýklarý zevceleri, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler (beklesinler). Ýþte (o kadýnlar) iddetlerinin sonuna ulaþtýklarýnda artýk kendileri hakkýnda iyilikle (þeriatýn uygun gördüðü þe­kilde) yaptýklarý iþlerden dolayý size bir günah yoktur. Ve Allah ne iþlerseniz hepsinden haberdardýr."

 

         Sizden ölenlerin geriye býraktýðý hanýmlarý dört ay on gün bek­lerler. Daha önceki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz, boþanan kadýnlarýn iddetini anlatmýþtý. Burada da kocasý ölen kadýnlarýn iddetini anlatýyor. Kocasý ölen kadýnlar dört ay on gün beklemek zorundadýrlar. Bu süre içinde baþka bir kocaya varamazlar, süslenemezler, taký takamazlar, kendilerini ortaya koyup arz edemez­ler. Hattâ Buhârî ve Müslim’in bir­likte rivâyet ettikleri bir hadisle­rinde Allah’ýn Rasulü; kocasý ölüp de iddet bekleyen bir kadýna, gözlerinde rahatsýzlýk bulunduðu halde sürme çekmeyi yasakla­mýþtýr. Bu durumda kadýnlar bir görüþe göre iddet dönemini koca­sýnýn evinde geçirmelidir. Hz. Ayþe, Hz. Ali ve Ýbni Abbas da kadýn istediði yerde bu iddetini doldurabilir demiþlerdir.

 

         Bunun adýna yas tutma da denmiþ. Ýslâm’a göre yas tutan ka­dýn yýkanabilir, ihtiyaçlarýný gidermek için gündüz evinden dýþarý çýka­bilir. Fakat gece olunca bu kadýn iddet beklediði evine dön­mek zo­rundadýr baþka bir evde geceleyemez. Evet, kocalarý ölen kadýnlar ancak dört ay on gün yas tutarlar.

         Kadýnlarýn bu dönem içinde yas tutmalarý farzdýr. Çünkü Rab-bimiz bu âyetin sonunda iddetleri bittikten sonra süslenmele­rinde, koku sürüp güzel elbise giymelerinde evlenmek istemele­rinde bir gü­nah olmadýðýný anlatmaktadýr. Demek ki yas tutma dö­neminde bunla­rýn günah olduðu anlaþýlýyor. Kadýnýn kocasýnýn dý­þýnda ölenler için üç günden fazla yas tutmasý yasaklanmýþtýr. An­cak kocalarý ölüp de dört ay on gün beklemek zorunda olan ka­dýnlar hamile olmayan kadýnlar­dýr. Daha önce de ifade ettiðimiz gibi hamile olan kadýnlarýn iddeti hamlini vaz etme süresidir. Ham­lini vaz eder etmez bu kadýnlarýn id-deti bitmiþ demektir. Nitekim kocasý vefat ettikten on beþ gün sonra doðum yapan bir kadýna Allah’ýn Rasûlü istediði takdirde kocaya va­rabileceði iznini vermiþ­tir.

 

         "Sen doðurduðun zaman iddetin bitmiþtir. Ýster­sen evlenebilirsin."

buyurmuþtur. (Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Nesâî)

 

         Kocalarý ölen kadýnlar bu iddet süreleri içinde hem Rahimle­rini temizlemiþ olurlar, hem kocalarýnýn hatýralarýna saygýlý olduklarýný or­taya korlar, kocalarýnýn hatýralarýný çiðnemezler, hem de kocalarý ölür ölmez hemen o evden ayrýlarak kocasýnýn ailesini de yaralamazlar. Bu âyet gelmeden önce Ýslâm’ýn ilk dönemlerinde, kocasý ölen kadýnýn iddeti bir yýldý. Cahiliye dönemindeyse kocasý ölen kadýnlarýn durumu içler acýsýydý. Kocasý ölen kadýnlar küçük, ka­ranlýk ve pis bir odaya kapatýlýr, eski elbise giyer, koku sürünmez hattâ bir sene bo­yunca hiç yýkanmadan bekletilirdi. Bir sene bit­tikten sonra da eline hayvan pisliði verilir ve bunu yüzüne gözüne sürmeye zorlanýrdý. Ýs­lâm bunlarýn hepsini men ederek sadece kadýnýn dört ay on gün iddet beklemesini emretti.

         "O kadýnlar iddetlerinin sonuna ulaþtýklarýnda, ken­dileri hakkýnda iyilikle (þeriatýn uygun gördüðü þe­kilde) yaptýklarý iþlerden dolayý artýk size bir günah yoktur."

 

         Yâni iddetlerini doldurduktan sonra iddet esnasýndaki ya­saklar bitmiþtir. Allah’ýn istediði, þeriatýn izin verdiði kadarýyla süslenmeleri, koku sürmeleri, sürme çekmeleri, kendileriyle evlenmek isteyenlerin karþýsýna çýkmalarý mubah kýlýnmýþtýr. Bunda herhangi bir günah yoktur. Bundan velilerin velâyeti altýndakilerden sorum­luluðunu da anlýyoruz. Çocuklarýný Allah’ýn istediði biçimde yetiþ­tirmeyenlerin gü­nahkâr olduklarýný, bu vebalin onlar üzerinde ol­duðunu anlýyoruz.

         235: "Ýddet bekleyen kadýnlarý nikâhlamak istedi­ði­nizi ima yoluyla onlara bildirmenizde veya böyle bir ar­zuyu kalplerinizde saklamanýzda üzerinize bir günah yoktur. Allah biliyor ki muhakkak siz onlarý ilerde ana­cak-sýnýz. Ama maruf (meþru) bir söz söylemenin dýþýnda gizlice onlarla sözleþmeyin. Farz olan iddet bitinceye ka­dar da nikâh akdine azmetmeyin. Allah’ýn kalpleri­nizde olaný bildiðini bilin. Ve ondan sakýnýn ve bilin ki þüphesiz Allah baðýþlayandýr, Halîmdir."

 

         Rabbimiz bu âyet-i kerîmesinde, kocasý ölüp de iddet bekle­yen veya kocasý kendisini üç talâkla boþadýðý için iddet bekleyen ka­dýnlara açýk olmamak þartýyla evlilik ima etmenin, çýtlatmanýn veya bu düþünceyi kalpten geçirmenin haram olmadýðýný anlatý­yor. Ýnsan ko­casý ölmüþ iddet bekleyen veya boþanmýþ, iddet bekleyen bir kadýnla evlenmeyi düþünebilir. Bu evliliðe zemin ha­zýrlamak üzere henüz ka­dýnýn iddeti bitmeden bu düþünceyi içinde saklamasý caiz olduðu gibi, üstü kapalý olarak bu düþüncesini ka­dýna çýtlatmasý da caizdir. "Sen saliha bir kadýnsýn!" Ben saliha bir kadýnla evlenmek istiyorum!" "Ben seni beðeniyorum!" Sen iyi bir kadýnsýn!" "Ben evlenmek istiyorum!" "Üzülme! Yakýnda Allah sana iyi bir eþ nasip edecektir!" Veya kadýnýn velisine "Benim ha­berim olmadan onu baþkasýyla evlendirmeyin!" gibi imalý sözlerle bunu ona çýtlatabilir, bunda bir günah yoktur. Ama baþ­kalarýnýn onunla evlenmelerine imkân býrakmayacak biçimde "Ben seninle evlenmek istiyorum!" demesi, açýkça ona evlilik teklif etmesi caiz deðildir. 

         "Allah biliyor ki, muhakkak siz onlarý ilerde ana­cak­sýnýz. Ama maruf (meþru) bir söz söylemenin dýþýnda gizlice onlarla sözleþmeyin. Farz olan iddet bitinceye ka-dar da nikâh akdine azmetmeyin. Allah’ýn kalpleri­nizde olaný bildiðini bilin. Ve ondan sakýnýn ve bilin ki þüphesiz Allah baðýþlayandýr, Halîmdir."

 

         Evet Allah biliyor ki, muhakkak siz onlarý hatýrlayacaksýnýz. Yâ-ni sizlerin onlara evlenmek isteyeceðinizi, onlara duyduðunuz bu meyli mutlaka açýða vuracaðýnýzý Allah bilmektedir. Tamam bunu içi­nizden geçirmeniz ya da ima yoluyla bu niyetinizi onlara çýtlatmanýz normaldir, "kavlen marufa" yapmanýz caizdir. Bu­radaki "Kavlen marufa" ifadesi evlenmeyi ima yoluyla arz et­mek anlamýnadýr. Bu caizdir, ama "Benimle evlen!" "Benden baþ­kasýyla evlenmeyeceðine dair bana söz ver!" gibi açýkça onlara evlilik teklif etmekten veya giz­lice onlarla sözleþmekten sakýnýn, çünkü bu haramdýr diyor Rabbimiz.

 

         Âyet-i kerîmedeki "Gizlice onlarla sözleþmeyin." Ýfadesi hem zina yapmayý hem de açýkça onlara evlilik teklif etmeyi veya id-det bitmeden nikâh yap­mayý ihtiva etmektedir. Buna göre boþanmýþ, ya­hut kocasý ölmüþ ve iddet bekleyen kadýnla iddet süresi dolmadan yapýlan nikâh akdi fasittir, geçersizdir. Hattâ bunun haram olduðunu bile bile yapan kiþinin kâfir olacaðýný söylemiþlerdir âlimlerimiz.

         "Ve bilin ki, Allah kalplerinizde olaný bilmektedir. Artýk ondan sakýnýn! Ve yine bilin ki, þüphesiz Allah Ða-fûr’dur, Halîmdir."

 

         Bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz, kalplerden geçirilenleri bil-diðini ve Allah’ýn kalplerden geçirilmesini istemediði þeylerin kalp­lerde bulundurulmamasý gerektiðini anlatýyor.

 

Eðer Allah’ýn razý olmayacaðý þeyleri kalplerinizden geçir­miþ-seniz, hemen Allah’a tevbe edin ve ondan baðýþlanma dileyin. Kalp­lerden geçirilmeye Allah’ýn izin verdiði, ama pratiðe dökülme­sini ya­sakladýðý þeyleri yapmaktan sakýnýn. Ve bilesiniz ki, Allah ðafur ve Halîmdir. Günah iþleyip de hemen ondan tevbe eden kullarýný baðýþ­layan ve onlarýn hatalarýný, kusurlarýný örtendir. Bir de iþlenen günah­lar karþýsýnda hemen acele etmeyip tevbe etme imkâný tanýyandýr, Halîmdir Allah.

         236:"Kendileriyle temas etmeden veya kendilerine bir mehir tayin etmeden evlendiðiniz kadýnlarý boþama­nýzda size bir günah yoktur. (Ancak þu kadar var ki) zen­gin olanýnýz durumuna göre, darda olanýnýz da du­rumuna göre örfe uygun bir þekilde onlara mut'a ver­mesi gerekir. Bu muhsinler üzerine bir haktýr."

 

         Âyet-i kerîmenin nüzul sebebiyle alâkalý Kurtubî tefsirinde þöyle bir hadise anlatýlýr: Ensâr’dan birisi bir kadýnla evlendi. Sonra henüz mehir tayin etmeden ve o kadýnla cima yapmadan onu boþadý. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Allah’ýn Rasûlü buyurdu ki:

 

         "Baþýna örttüðün þey bile olsa mut'a olarak onu o ka­dýna ver!" 

(Kurtubî tefsiri)

 

         Âyet-i kerîmeden anlýyoruz ki; sadece þehvetini tatmin için ka­dýnlarla evlenmeyi, sonra da onlarý boþamayý Ýslâm haram kýl­makta­dýr. Ama nikâh akdi yaptýktan sonra henüz kadýnla cima yapmadan, mehir de tayin etmeden onunla evlenmeyi dini ve maslahatý için uy­gun görmeyen kiþinin onu boþamasýnda bir gü­nah yoktur. Nitekim Allah’ýn Rasûlü kendisine nikâhladýðý ve ger­deðe gireceði karýsý Bint’ül Cüne Rasulullah’a: "Senden Allah’a sýðýnýrým!" dediði için Rasulul-lah’ýn da:

 

          "Benden çok büyük bir zata sýðýndýn. Ailenin ya­ný-na dön!"

 

         diyerek onu boþadýðýný Buhârî ve Müslim bize anlatmakta­dýr. Âyet-i kerîmede:

_«8 «š³@«K¬±X7! ­v­B²TÅV«0 ²–Ë! ²v­U²[«V«2 «ƒ@«X­%ž¸

 ®}«N<¬I«4 Åw­Z«7 ²~Y­/¬I²S«# —Ï! Åw­;YÇK«W«# ²v«7

         "Mehir tayin etmeden evlendiðiniz kadýnlarý boþa­ma­nýzda size bir günah yoktur."

 

         Ýfadesinden anlýyoruz ki, mehir tayin edilmeden de nikâh ca­iz­dir. Yâni mehir nikâh akdinden sonra da tayin edilebilir.

 

         Âyet-i kerîmede geçen "Mut'a" erkeðin mehir tayin etme­den ve kendisiyle cinsi münâsebette bulunmadan boþadýðý karý­sýna onun üzüntüsünü ve sýkýntýsýný gidermek için vereceði bir ik­ramdýr. Para, mal, elbise vs gibi. Ancak bunun belli bir miktarý yoktur. Bu kocanýn takdirine býrakýlmýþtýr.

         "Bu muhsinler üzerine bir haktýr."

 

diyor Rabbimiz. Bu ifadeden bunun farz olduðunu söyle­yenler çoðunluktadýr.

 

         Demek ki boþanan kadýnlarý dört durumda deðerlendirebili­riz:

 

         1- Kendisiyle zifafa girilmiþ ve mehir takdir edilmiþ olan ka­dýn-lar. Bu kadýnlarýn hükmü daha önce geçti. En küçük bir haksýz­lýða meydan verilmeden bu kadýnlarýn mehirlerinin kendilerine ödenmesi gerektiðini Rabbimiz sûrede anlatmýþtý.

(Bakara: 2/228-229)

 

         2- Kendisiyle zifafa girilmiþ olup ama henüz mehir takdir edil­memiþ iken boþanan kadýnlar. Bunlar için de  mehri misil ge­rekmek­tedir. Yâni emsaline ödenen mehirin aynýsýnýn bu kadýna ödenmesi gerektiðini Rabbimiz bildiriyor. Bununla ilgili açýklama ilerde gelecek­tir. Nisâ sûresinin 24. âyet-i kerîmesinde:

     "O halde onlardan hangisiyle faydalandýysanýz (cima yaptýysanýz) ücretlerini takdir edildiði þekilde verin."

(Nisâ 24)

 

         Aynen bunun gibi kendisiyle zifafa girilmeden ve kendisine mehir de tayin edilmeden kocasý ölen bir kadýn da kendisine denk olan kadýnlarýn aldýðý mehir kadar bir mehir almakla birlikte, ölen ko­casýnýn mîrasýndan da pay alýr.

 

         3- Üçüncüsü kendisiyle zifafa girilmemiþ ve mehir de tayin e­dil­memiþ olduklarý halde boþanan kadýnlardýr ki; þu anda taný­maya çalýþtýðýmýz âyet de bunu anlatýyor. Maruf ölçüler içinde ko­canýn mad-dî durumuna göre böyle kadýnlara mut'a verilmelidir. Ayrýca böyle zifafa girilmeden boþanmýþ kadýnlar için bir iddet beklemek de söz konusu deðildir:

“Ey Ýnananlar! Mü'min kadýnlarla nikâhlanýp, onlarý, temasta bulunmadan boþadýðýnýzda, artýk onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur. Kendilerine baðýþta bulunarak onlarý güzellikle serbest býrakýn.”

 (Ahzâb 49)

 

         Âyetiyle açýklanmýþtýr. 4- Dördüncüsü de:

         237:"Onlara mehir tayin ettiðiniz halde dokunma­dan boþarsanýz, o zaman tayin ettiðiniz mehrin yarýsý onla­rýndýr. Ancak kadýnýn kendisi yahut nikâh akdi elinde bulunan velisi bunu baðýþlarsa mehir ge­rekmez. Sizin ba­ðýþlamanýz takvaya daha yakýndýr. Ara­nýzdaki iyiliði de unutmayýn. Þüphesiz ki Allah yaptýkla­rýnýzý görendir."

 

         Âyet-i kerîmede Rabbimiz nikâh akdi esnasýnda mehir ta­yin edilmiþ, ama henüz zifafa girilmeden boþanan kadýnlara tayin edilen mehirin yarýsýnýn verilmesi gerektiðini anlatýr.

 

         Eðer kendisiyle nikâh yapýlmýþ, ama gerdeðe girilmeden bo­þa­nan kadýn kendisine terettüp eden bu mehri baðýþlarsa, al­maktan vazgeçerse o zaman bu mehir düþer.

 

         Âyet-i kerîmedeki nikâh akdi elinde olan kiþiden kimlerin kas­te­dildiði konusunda deðiþik görüþler vardýr.

 

         1- Ýmam Ebu Hanife ve Ýmam Þafiî’ye göre bu nikâh akdi elinde olandan kasýt, bu kadýný boþayan koca demektir. Öyleyse ni­kâh akdi elinde olan kiþi affederse ifadesinin anlamý þöyle ola­caktýr: Kocasý mehirin diðer yarýsýný da affeder ve tamamýný ver­mek isterse bu müstesna olacaktýr.

 

         Bu durumda boþanan kadýn, kendisine Rabbimizin tayin bu­yur­duðu bu mehrin yarýsýný kocasýna baðýþlayabileceði gibi ko­casý da öteki yarýsýný baðýþlayýp mehrin tamamýný boþadýðý karý­sýna verebile­cektir. Rabbimiz bu beyaýyla her ikisine de birbirlerini kýrýp dökmemek için, Ýslâm kardeþliðini zedelememeleri için iyi davranmayý, cömert davranmayý tavsiye ediyor. Çünkü Ýslâm kardeþliði karýlýk kocalýktan önceliklidir. Buna çok dikkat etmek gerekmektedir. Karý koca arasýndaki evlilik iliþkisi bitmiþ olsa da bu kardeþlik iliþkisi kýyamete kadar devam edecektir. Her ikisi de yarýn birlikte düþman karþýsýna çýkýp ci-had edecekler ve yine yarýn cennette olacaklardýr.

 

         2- Ýkincisi buradaki "nikâh akdi elinde olan" dan kasýt, ka­dýnýn velisidir. Bunu Ýmam Mâlik tercih etmiþtir. Buna göre kadý­nýn velisi mehrin yarýsýný damadýna baðýþlayabilir.

         "Sizin affetmeniz (baðýþlamanýz), muhakkak ki tak­vaya daha yakýndýr. Aranýzdaki iyiliði unutmayýn. Muhak­kak ki Allah yaptýklarýnýzý görendir.”

 

         Kadýn ve erkekten her biri diðerini affedip iyilikte bulunursa, bu onlar için takvaya daha yakýndýr. Yâni kadýn: "Nasýl olsa be­nimle zi­fafa girmedi" diyerek mehirin yarýsýný kocasýna baðýþlarsa, erkek de karýsýný teselli etmek için, gönlünü almak için diðer yarý­sýný da affedip mehrin tamamýný ona verirse iþte bu her ikisi için de takvadýr diyor Rabbimiz.

 

Bir de aralarýnýzdaki iyilikleri unutma­yýn diyor Rabbimiz. Yâni boþandýk diye birbirinizin düþmaný ol­maya kalkmayýn. Ýki aile birbirine düþman kesilmesin. Müslü­manlar olarak, din kardeþleri ola­rak yine birbirinize dost kalýn. Ba­kýn Allah’ýn Resûlüyle Hz. Zeynep evlendikten sonra, Hz. Zeyneb’in önceki kocasý Zeyd’le Rasulullah’ýn arasýndaki dostluk aynen devam etmiþtir. Muhakkak ki Allah yaptýkla­rýnýzý gören-dir. Eðer birbirinize iyilik yaparsanýz Allah bunu görür ve size kat kat karþýlýðýný öder; ama sizler birbirinize zulmetmeye kalkar­sanýz, Al­lah onu da görmektedir.

 

         Tabi bütün bu konularda Allah’ýn istediði davranýþlarý ger­çek-leþtirebilmek için de namazlarýnýzý muhafaza etmek zorunda­sýnýz. Yâni sürekli Allah’la diyaloglarýnýzý kesmemek zorundasýnýz. Namazla sürekli Allah’tan mesaj almak, sürekli O’nun huzurunda ve O’nun kontrolünde olduðunuzu hatýrlamak zorundasýnýz. De­ðilse bütün bunlarý beceremezsiniz, dikkat edin ha! diye Rabbimiz yeniden na­maza dikkat çekecek bu bölümde.

         238:"Namazlarý ve bilhassa orta namazý (üzerine ti­tizlikle düþerek) muhafaza edin! Ve Allah için kalkýp O’-na gönülden boyun eðiciler olarak divan durun! (kunutta bulunun)"

 

         Namazlarýnýzý muhafaza ediniz. Namazlarýn muhafazasý, tüm namazlarý vaktinde rükûn ve þartlarýna riâyet ederek hiçbirini ihmal etmeden, Allah’ýn istediði biçimde yerine getirmek demektir. Namazla­rýn muhafazasý, namazla Allah’tan alýnan mesajýn muha­fazasý de­mektir. Namazla Allah’tan alýnan mesajýn, namaz sonrasý hayata ak­tarýlmasý ve sosyal hayatýn bu mesajla düzenlenmesi demektir. Ýþte böyle namazlarýnýzý hiç ihmal etmeden muhafaza edin ve özellikle de orta namaza dikkat edin!

 

         "Salâtul vusta" Vüsta, evsad kelimesinin müennes ismi taf-dýylidir. Arapça’da bu kelime hem orta, hem de yüce, yüksek anlamla­rýna gelmektedir. Hem orta namaz, hem de bütün sýfatla­rýný havi ola­rak Allah’ýn istediði biçimde kýlýnan namaz mânâsýna gelmektedir. Bu namazýn hangi namaz olduðu, þu bildiðimiz na­mazlardan birisi mi, yoksa bu namazlardan baþka bir namaz mý ol­duðu konusunda kesin bir bilgi yoktur. Sahabeden çoðunun ifa­desine ve dört mezhep ima­mýnýn görüþüne göre bu namaz, ikindi namazýdýr. Allah’ýn Rasûlü Ah-zâb savaþý günü, kendilerini çok þid­detli bir biçimde sýkýþtýran ve hattâ Müslümanlara ikindi namazý kýlma imkâný býrakmayan müþrik­lere bedduada bulunmuþtu:

 

         "Onlar bizi orta namaz olan ikindi namazýndan meþ­gul ettiler. Allah da onlarýn evlerine ve kalplerine ateþ doldursun!"

 

         diye bedduada bulunmuþtur.

(Beyhaki, Sünenü’l-Kübra 1/460)

 

         Yine Allah’ýn Resûlü’nün Tirmizî’de:

 

"Orta namaz, ikindi namazýdýr."  

 

hadisini biliyoruz.

 

         Yine sahabeden kimileri bu orta namazýn sabah namazý ol-duðunu söylemiþlerdir. Kimileri bunun öðle namazý olduðunu, kimileri akþam, kimileri yatsý namazý olduðunu söylemiþlerdir. Bu, beþ vakit namazýn tamamýný içine alýr diyenler de olmuþ. Sahib-i tertip olmanýn önemine dikkat çekiliyor diyenler olmuþ. Cemaatla kýlýnan namazdýr, Allah burada cemaata dikkat çekiyor diyenler olmuþ. Cuma günü kýlý­nan cuma namazýdýr, korku namazýdýr, vitir nama­zýdýr, Kurban bay­ramý namazýdýr, Ramazan bayramý namazýdýr gibi pek çok görüþler serd edilmiþtir bu konuda.

 

Fakat tüm bu rivâyetler dikkatlice incelenirse Allahu âlem en uygunu bunun ikindi namazý olmasýdýr. Çünkü bu konuda en güzeli Rasûl-i Ekrem’in beyanýna uymaktýr. Ýnsanlar için meþguli­yetin en fazla olduðu dönem de ikindi dönemidir. Buna göre þöyle demek her­halde daha uygun olacaktýr: Her þahýs için engellerin ve meþguliyetin çokluðu sebebiyle kýlýnmasý en zor ve geçirilmesi en çok ihtimal dahi­linde olan namaz, onun için en faziletli namaz veya orta namazdýr.

 

Veya bu orta namaz açýkça belirtilmediðine göre mümin bütün namazlarýný tam olarak muhafaza ederse, bu namazý da muhafaza etmiþ olacaktýr. Týpký Kadir Gecesini Rabbimizin gizli tuttuðu gibi. Ka­dir Gecesini yakalamak isteyen kiþi Ramazanýn son on gününü ta­mamen ibâdetle geçirmesi gerektiði gibi. Öy­leyse tüm namazlar Al­lah’ýn istediði biçimde muhafaza edilmeli ki, bu orta namaz da muha­faza edilmiþ olsun. Evet, namazlarýn tü­münü muhafaza edin, özellikle de bu orta namaza çok dikkat edin!

         "Ve de Allah için kalkýp, divan durunuz. (Kunutta bulununuz)"

 

         Allah için kalkýp Allah huzurunda el pençe divan durunuz.

 

         "Ganitiyn" kelimesinin birkaç mânâsý vardýr.

 

         1- Ýtaat ediciler olarak Allah’ýn huzurunda durun.

 

         2- Konuþmadan ve namazý bozacak fiillerde bulunmadan hu­zurda durun.

 

         Ahmed Ýbni Hanbel’in Müsned’inde þu rivâyeti görüyoruz: Zeyd Bin Erkam diyor ki: "Habeþistan’a hicretten önce Allah’ýn Rasûlü na­mazdayken biz ona selâm verirdik, o da bizim selâmý­mýzý alýyordu. "Ve Allah’ýn huzurunda huþu ile durun" âyeti nazil olmuþ Ha­beþistan’dan dönüþümüzde tekrar ona namazda iken selâm verdik; fakat Allah’ýn Rasûlü bizim selâmýmýzý almadý. Öyleyse bu âyetin mâ­nâsý "Namazda konuþmayýn!" demektir.

 

         3- Huzû ve huþû içinde namaz kýlýn ve namazda dua edin de­mektir. 

 

         "Kunûd" el pençe beklemek demektir. Emre hazýr bekle­mek demektir. Ya Rabbi ben sana teslimim! Ben sana baðlýyým! Ne ister­sen iste! Ne emredersen emret! Ben senin emrini bekliyo­rum! De­mektir. Kulluðu sadece Allah’a hasretme, þirkten kaçýnma ve Allah’-tan baþkalarýný kesinlikle dinlemeyeceðini ortaya koyma­dýr bu.

 

         Bir de bu:

         "Ve Allah için ganitiyn olarak ayakta durun!"

 

         Âyetinin mânâsý; namazda aldýðýnýz mesajla hayatýnýzý ayakta tutun! Bu mesajla ayaða kalkýn anlamýna gelmektedir. Ýs­ter evlilik, ister boþanma, ister yemin olsun Kur’an’da Allah’ýn bil­dirdiði hükümle­rin tamamýna uymak, namaz gibi ibâdettir. Nasýl ki namaz konusunda Allah’tan baþka hiç kimsenin hüküm koyma yetkisi yoksa, diðer konu­larda da hiç kimsenin hüküm verme yet­kisi yoktur. Allah öðle nama­zýný dört rek'at olarak tayin buyurduðu halde bu namazý beþ rek'at ký­lacaksýnýz diyenlere itaat eden kiþiler, nasýl ki Allah’ý býrakýp bu emri verenleri ilâh  kabul etmiþlerse ay­nen bunun gibi boþama yetkisini er­kekten alýp kadýna veya dev­lete vererek Allah’ýn hükmünün dýþýnda hükmedenlerin hükümle­rini kabul edenler de bunarý ilâh  kabul etmiþ­ler demektir.

 

Allah, kocasý tarafýndan boþanmýþ kadýnlarýn üç kuru’ müddeti iddet beklemesini emrettiði halde veya kocasý ölen kadýnlarýn dört ay on gün beklemelerini emrettiði halde Allah’ýn hükmünü deðiþti­rip, ha­yýr kadýn hemen evlenebilir, diyenlere itaat edenler de bunlarý Ýlâh  kabul etmiþler demektir. Allah’ýn hükümleri dýþýnda hüküm veren­ler kim olurlarsa olsunlar, kim olurlarsa olsunlar reddedilmesi gereken tâðutlardýr.

 

         Her kim de bu tâðutlarý reddetmez ve yalnýz Allah’a yapýl­masý gereken kulluðu bu tâðutlara da ayýrarak onlarý Ýlâh kabul ederse; bunlar Allah için ganitiyn olarak durmayan insanlardýr. Al­lah’la birlikte baþkalarýna da itaat eden müþrikler demektir. Na­mazda hiç mesaj al­ma­yan, ya da namazda aldýklarý mesajý ha­yatlarýna aktaramayan in­sanlar demektir.

         239:"Eðer bir þeyden korkarsanýz namazý yaya veya binek üzerinde kýlýn! Emin olduðunuzda da Al­lah’ýn size bilmediðiniz þeyleri öðrettiði gibi siz de Al­lah’ý zikredin!"

 

         Rabbimiz bundan önceki âyette emniyet halinde iken na­mazý hiçbir zaman terk etmememizi emrettikten sonra bu âyetinde de korku halinde kýlýnmasý gereken namazý anlatýyor. Âyet-i kerî­meden anlý-yo­ruz ki korku halinde bile namazý terk etme yoktur. Namaz imandýr. Namazýn terki hiç bir zaman caiz deðildir. Namaz ayakta kýlýnmalýdýr. Ama ayakta kýlamayan oturarak, oturarak ký­lamayan yatarak, yattýðý yerden de kýlamayan ima yoluyla nama­zýný mutlaka kýlmalýdýr. Kýbleye yönelemeyen kiþi herhangi bir yöne yönelerek kýlabilir. Savaþ esna­sýnda, düþmandan kaçarken, hastayken, korku halindeyken hâsýlý her hâlükârda namaz kýlýn­malýdýr. Allah’ýn Rasûlü þöyle buyurur:

 

         "Eðer korku çok ise ayakta olduðu gibi binek üze­rinde de kýlabilirsiniz. Kýbleye yönelebileceðiniz gibi baþka bir yöne de yönelebilirsiniz."

 

         Düþmandan, yýrtýcý hayvanlardan þiddetli bir korku içine dü­þül-düðü zaman, namaz yolculuk namazý gibi iki rek'at olarak ký­lýnabile-ceði gibi, öðle ile ikindi, akþam ile yatsý cem edilerek de ký­lýnabilir. Herhangi bir yöne yönelerek, yürürken veya binekteyken kýlýnabilir. Evet bu korku durumundayken de namazlarýnýzý terk etmeyin.

 

         "Korku kaybolup emniyete kavuþtuðunuz zaman da Allah’ýn size bilmediðiniz þeyleri öðrettiði gibi siz de Al­lah’ý zikredin!"

 

         Yâni tehlike bitip de emniyete kavuþtuðunuz zaman da ar­týk na­mazlarýnýzý yine tam olarak kýlýnýz. Böylece namazla Allah’ý ve Al­lah’ýn âyetlerini, Allah’ýn hükümlerini zikredin. Namazla Allah’tan mesaj alýn ve o mesajla hayatýnýzý düzenleme gayreti içine girin. Namazda aldýðýnýz mesajlarý hafýzanýzda canlý tutun ki, hayatýnýzý onlarla düzenleyin.

         240:"Ýçinizden vefat edip de geride eþler býrakan­lar, eþlerinin evlerinden bir sene çýkarýlmamasýný ve ge­çimle­rinin saðlanmasýný vasiyet etsinler. Eðer kendileri çýkar­larsa onlarýn örfe uygun olarak yaptýklarýndan dolayý size bir günah yoktur. Allah Azîzdir, hakimdir." 

 

         Müfessirlerin çoðuna göre bu âyet Bakara sûresinin 234. âye­tiyle nesih edilmiþtir.

 

         "Sizden ölenlerin geriye býraktýklarý zevceleri, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler..."

(Bakara 234)

 

         Âyetiyle bu âyet nesih edilmiþtir. Yâni kocasý ölen kadýnla­rýn ko­calarýnýn evinde bir yýl beklemeleri belki bir azimettir veya mubahtýr. Ýlla da bir yýl beklemek zorunda deðildirler. Ama dört ay on gün iddet beklemeleri farzdýr.

 

         Ayrýca ölümü yaklaþan kocalarýn arkalarýnda býraktýklarý ha­ným­larý için bir yýllýk nafaka vasiyet yapmalarý Nisâ sûresindeki:

         "Býraktýklarýnýzýn dörtte biri hanýmlarýnýzýndýr."

         (Nisâ: 12)

 

         Âyetiyle nesih edilmiþtir. Yine þu hadis de bunun nesih edil­di­ðini anlatmaktadýr:

 

         "Mîrasçý için vasiyet yoktur."        

(Buhârî, Müslim)

 

         Kocasý ölmüþ kadýn mîrasçýlardan birisi olduðundan onun için ayrýca vasiyette bulunmanýn yasaklandýðý anlatýlýyor bu ha­diste. Böy­lece mîras âyeti ile vasiyet âyeti, dört ay on gün iddet bekleme âye­tiyle de bir yýl bekleme hükmü nesih edilmiþtir.

 

         Bazý müfessirler de bu âyetin mensuh olmadýðýný aksine yeni bir hükmün mevcut olduðunu söylemiþlerdir. O da vefat eden kocanýn kendi hanýmýnýn lehine, bir senenin sonuna kadar evinde kalmasýný vasiyet etmesidir. Böylece kadýnýn evinde dört ay on gün býrakýlmasý farz, sene sonuna kadar kalmasý da mendup olacaktýr. Yâni kadýn is­terse bir yýl kocasýnýn evinde kala­cak, dilerse bir yýl dolmadan çýkabi­lecektir. Þâyet kendileri çýkar­larsa, artýk size bu konuda bir mesuliyet yoktur ifadesi de bunu anlatmaktadýr.

         241:"Boþanan kadýnlar için örfe uygun bir þe­kilde mut'a vardýr. Bu muttakiler üzerine bir haktýr."

 

         Boþanan kadýnlara mut'a konusu daha önce geçtiðine göre bu­rada anlatýlan mut’a’nýn iddet nafakasý olmasý muhtemel­dir. Bu mut’a’nýn da kocanýn maddi gücüne ve kadýnýn durumuna göre takdir edilmesi gerekmektedir.

         242:"Allah, âyetlerini belki akledersiniz diye iþte böy­lece açýklýyor."

 

         Ey mü'minler! Allah böylece size âyetlerini, haramlarýný, he­lâlle­rini, emirlerini, nehiylerini net ve açýk bir þekilde açýklýyor. Eðer akýl sahipleriyseniz bütün bu açýklananlardan ibret alýr Al­lah’ýn istediði biçimde davranýrsýnýz.                             

²v¬;¬*@«<¬( ²w¬8 ²~Y­%«I«' «w<¬HÅ7! |«7Ë! «h«# ²v«7Ï! 

         243:"Ölümden korktuklarý için binlerce kiþinin memleketlerinden çýktýðýný görmedin mi? Allah on­la­ra; "Ölün!" dedi. Sonra onlarý tekrar canlandýrdý. Muhak­kak ki Allah insanlara çok fazýl ve ihsan sahibidir. Fa­kat insanlarýn çoðu þükretmez."

 

         Âyet-i kerîmede hiçbir tedbirin takdiri bozamayacaðý, Allah’ýn kaderinden yine Allah’a sýðýnmaktan baþka çarenin bulunma­dýðý an­latýlmaktadýr. Sözü edilen bu insanlar ya ölüm korkusuyla cihattan kaçmýþ kimselerdir ya da salgýn bir hastalýktan tedbir al­mak için kaç­mýþ insanlardýr.

 

         Düþmanla savaþmak, vatanlarýný ve dinlerini müdafaa et­mek söz konusu olduðu zaman Allah’ýn cihad emrini yerine getir­meyerek, düþmanla karþý karþýya gelmeyi göze alamayarak sürü sürü yurtlarýný terk eden nice kavimlerin çok geçmeden mahvol­duklarýný, periþan ol­duklarýný, yýllar yýlý galip toplumlarýn kölesi ola­rak öldüklerini, bittikle­rini yok olduklarýný ama yüz yýllar sonra yine Allah’ýn izniyle tekrar ha­yat bulduklarýný biliyoruz. Savaþý göze alamadýklarý için galip toplum­larýn elinde oyuncak olmuþ, varlýkla­rýný, þahsiyetlerini, hürriyetlerini kaybetmiþ, dinlerini, tarihlerini kaybetmiþ, silinip gitmiþ nice milletler tanýyoruz. Allah bunlara, bu kendi uðrunda savaþý göze alamayan korkaklara, madem ki sizler benim yolumda cihadý göze alamadýnýz öyleyse haydi "ölün" haydi "sürünün" buyurmuþ onlar da ölmüþler, yok olmuþlar ve silinmiþler.

 

         Yýllar yýlý Ýslâm dünyasýnýn ölümünün ve sukutunun altýnda ya­tan sebep iþte budur. Yeniçeri kýlýcý kýnýna sokup bu ýssýz çöller aþýl­maz! Bu savaþ çekilmez! Yaþamak varken ölüm göze alýnmaz! dediði andan itibaren bizim sukutumuz da baþlamýþ. Allah için sa­vaþý göze alamadýklarý için galip toplumlarýn kölesi durumuna düþmüþüz. Varlý­ðýmýzý, þahsiyetimizi, hürriyetimizi, dinimizi, tarihi­mizi kaybetmiþiz. Kelimenin tam anlamýyla ölmüþüz yani.

 

Ama yýllar sü­ren bu ölümümüzden sonra inþallah Rabbimizin bizi yeniden diril­teceði günlerin yakýn oldu­ðunu anlýyoruz. Zira öldürmek de O’na aittir diriltmek de. Ama bunun elbette bir yasasý vardýr. Ýþte bundan sonraki âyette Rabbimiz bu diri­liþin yasasýný þöyle anlatý­yor:

         244:"Allah yolunda savaþýn ve bilin ki muhakkak Al­lah semidir âlimdir."

 

         Rabbimiz ecelin kendi elinde olduðunu ve insanlar ölüm­den ne kadar da kaçarlarsa kaçsýnlar, ölmemek için ne kadar tedbir alýrlarsa alsýnlar Allah’ýn takdirini bozamayacaklarýný anlatý­yor.Rabbimiz Ölüm korkusuyla cihattan kaçanlarý cihada teþvik ediyor. Ey mü'min-ler! Allah yolunda savaþýn ve sakýn ölümden korkmayýn! Ýyi bilin ki Allah yo­lunda savaþmak sizin ecelinizi ke­sinlikle kýsaltmaz. Kiþinin ölüm se­bebi ecelinin gelmiþ olmasýdýr buyurarak Rabbimiz mü'minleri cihada teþvik ediyor. Varlýklarýnýn garantisi olarak Allah’ýn kendilerine yükle­diði cihattân geri durma­malarý, ölümden korkmamalarý aksine ona ölümü meydan okurca­sýna karþýlamalarý istenmektedir. Allah için sa­vaþa katýlmak hattâ savaþýn en ön saflarýnda bulunmak ölüm sebebi olmayacaðý gibi savaþtan kaçmak da ölümden kurtuluþ anlamýna gel-meyecektir. Rabbimiz bu hususu anlatýrken:

 

         "De ki evlerinizde dahi olsaydýnýz yine üzerlerine öl­dürülmeleri yazýlmýþ olanlar mutlaka vurulup düþe­ceði yeri boylardý."

         (Âl-i Ýmrân: 154)

 

         Yine ayný sûrede Rabbimiz þöyle buyurur:

         "Allah’ýn (belli bir süreye göre yazýlmýþ) izni olma­dan hiçbir kiþi ölemez."

(Âl-i Ýmrân: 145)

 

         Bundan sonra karz-ý haseni anlatacak Rabbimiz. Buyurur ki:

_®/²I«5 «yÅV7! ­Œ¬I²T­<  ™¬HÅ7! ~«) ²w«8

         245:"Kim de Allah’a güzel bir borç verirse Allah O’na kat kat artýrarak ödeyecektir. Sýkan da, açan da Allah’týr.Hepiniz O’na döndürüleceksiniz"

 

         Rabbimiz kullarýný cihada teþvik buyurduðu bu bölümde infaký da gündeme getiriyor. Hem de kendisine borç isteme pozis­yonunda infaký gündeme getiriyor. Yâni böyle cihat gibi, namaz gibi, oruç gibi, infak gibi yapacaðýnýz kulluklarla Allah’a öyle borç­lar sunun ki bunlar güzel bir borç olarak Allah’ýn yanýnda kalsýn ve size en lâzým olacaðý zaman ondan alýrsýnýz. Cennet için mi lâzým oldu? cehennemden kurtulmak için mi lâzým oldu? O zaman on­dan alýrsýnýz.

 

            Canlarýnýzý, bedenlerinizi, akýllarýnýzý, zamanlarýnýzý, mallarý­nýzý bugün Allah’a emanet verirseniz, yâni bütün bunlarý Allah yolunda ve Allah’ýn hizmetinde kullanýrsanýz: “Ya Rabbi senin yolunda harcý­yorum ve sana emanet ediyorum yarýn lâzým olunca senden alýrým” derseniz bilesiniz ki onlara en çok muhtaç olduðunuz zaman Allah onu size kat kat ödeyecektir.Böyle demeseniz bile her biri zaten kay­bolup gidiyor. Meselâ þu anda þu bir saatlik zamaný Allah’a ayýrma­saydýnýz nasýl olsa yine geçecekti deðil mi?

 

Öyleyse zamanýnýzý Allah için harcayýn ve ona bir ema­net olarak sunun, yarýn ondan alýrsýnýz. Akýllarýnýzý, zekâlarýnýzý sadece para kazanmaya deðil de biraz da Allah’ýn âyetlerini taný­maya, aðýzlarýnýzý sadece yemeye içmeye deðil de biraz da Al­lah’ýn dinini çoluk çocuðunuza anlatmaya harcayýn. Böylece Allah’a güzel bir borç sunun ki yarýn Allah’tan onu alasýnýz.

 

         Ýbni Abbas der ki bu âyet Ebu Dahdah hakkýnda inmiþtir. Bu âyet geldiði zaman bu zat Rasulullah’a gelerek: "Ey Allah’ýn Rasûlü þimdi Allah bizden karz istiyor öyle mi?" Allah’ýn Rasûlü evet deyince Ebu Dahdah: "Ey Allah’ýn Rasûlü benim iki bahçem var. Bunlardan en güzelini, içinde 600 hurma aðacý bulunan bah­çemi infak etsem bana onun bir benzeri var mý?" dedi. Allah’ýn Rasûlü “Evet hattâ ondan çok daha fazlasý!” buyurdu. Adam: "Ey Allah’ýn Rasûlü! Hanýmým da benimle beraber olacak mý? Onun da  bu iþten bir hissesi var mý?" dedi. Allah’ýn Resûlü: "Evet o da seninle beraberdir!" buyurdu. Adam: "Ey Allah’ýn Rasûlü uzat elini ve þahit ol ki ben bahçemi bu þartla Rabbime karz ettim!" Dedi ve hemen bahçesine gitti hanýmý ve çocuklarý oradaydý. Bahçenin kapýsýnda durdu ve hanýmýna bu bah­çeyi þu þu þartla Allah’a karz ettiðini söyledi. En az onun kadar Allah’a teslim olan karýsý da ayný fedâkârlýk ve cömertlikle:

 

         "Allah alýþveriþini kabul etsin! Ey Ebu Dahdah ne kadar da pa­halý satmýþsýn onu?" dedi ve birlikte bahçeden çýktýlar. Kadýn çocukla­rýn aðzýndaki ve torbalarýndaki hurmalarý da çýkarýp bunlar bize ait deðil artýk diyerek bahçeye býraktý.

         (Râzî Tefsiri 6/178)

 

         Bu âyetin iniþiyle insanlar üç gruba ayrýldýlar.

 

         1- Alçaklar. Bunlar þöyle dediler: Bakýnsanýza Muhammed’in Rabbi bizden borç isteyecek kadar fakirmiþ. Allah fakir, biz zengi­niz dediler. Allah zayýf, biz güçlüyüz dediler. Buna küfür mantýðý denir. Yâsînde de ayný konu anlatýlýr:

         "Onlara Allah’ýn size verdiði rýzýklardan Allah yo­lunda infak edin denildiði zaman küfredenler derler ki: Allah’ýn doyuracaklarýný biz mi doyuracaðýz?" 

(Yâsîn: 47)

 

         Yâni bu fakirleri Allah doyuramadý da biz mi doyuracaðýz? Al­lah bu fakir kullarýný doyuramayacak kadar fakir de bizden infak mý is­tiyor diyorlardý. Küfür mantýðý. Sanki Allah’ýn malý ayrý ken­dilerininki ayrý. Sanki kendi ceplerindeki, kendi ellerindeki Allah’ýn deðil. Bunu önceki derslerimde de söyledim. Böyle cebindekilerin Allah’a ait deðil de kendisine ait olduðuna inanan, yani kendisini mülkün sahibi gören bir kiþi zýrnýk bile veremez. Ýstese de veremez. Bu mal, bu mülk benim deðil Allah’ýndýr. Ben bunu onun istediði yerlerden kazanýp, razý olduðu yerlerde harcamalayým diyen ve böylece inanan kiþi ancak infaký becerebilecektir. Allah kendilerinden karz isteyince bu þekilde alçakça davra­nanlar oldu.

 

         2- Cimriler. Bir kýsým insanlar da Allah’ýn kendilerinden karz iste­yen bu âyetini duyunca cimrilik yaptýlar. Mala raðbet edip Allah yolunda harcamaya yanaþmayan, dünya hayatýna güvendiklerin­den ötürü hiç kimseye yardým elini uzatmayanlar, cimrilik edenler.

 

         3- Üçüncü grup da Allah’ýn bu dâvetini duyar duymaz infaka ko­þanlar. Bunlar mülkün de hayatýn da gerçek sahibinin Allah oldu­ðuna inanan ve bu inanca dayalý olarak malýný da, ca­nýný da, hayatýný da Allah’a karz olarak sunan, Allah için bir hayat yaþayan insanlar.

 

           Birinci olarak anlarýz ki, bu ayetle Rabbimiz tüm varlýðý­mýzý kulluk adýna kendisine sunmamýzý istiyor. Ýkinci olarak da biz­zat fa­kirlere, muhtaçlara kendi rýzasý adýna borç vermemizi emre­diyor. Al­lah kendini fakir kullarýnýn safýnda kýlarak kendi adýna onlara karz yapmamýzý istiyor. Kendi rýzasý adýna sýkýntý içinde kalmýþ kardeþleri­mize karz-ý hasen adý altýnda borç ver­memizi istiyor.

 

         Karz-ý hasen Allah rýzasý için sýkýntý içinde kývranan müslü-manlara verilen malýn sadece kendisinin geri gelmesi þartýyla borç ve­rilmesinin adýdýr. Allah bunu bir ibâdet kabul etmekte ve teþvik et­mek-tedir. Müslüman kardeþine mahza onu sýkýntýdan kurtarmak, yü­zünü güldürmek ve böylece Rabbinin rýzasýný kazanmak için borç ve­rir. Ýca-býnda çalýþtýrarak kâr elde edebileceði o parasýný Allah rýzasý için kardeþinin hizmetine sunmaktadýr. Verdiði o para bir süre sonra aynen kendisine dönmüþ olsa bile o süre içinde sýrf Allah rýzasý için o parayý dondurmuþ ve onun kârýndan, mahrum kalmýþtýr. Ama ne gam, onu aslýnda o malýn da kendisinin de sahibi olan Allah’a borç olarak vermiþ ve böylece Rabbinin ha­týrýný kazanmýþtýr. Rabbine onu karz olarak sunmuþ ve ona en çok muhtaç olduðu bir günde Allah onu ona kat kat fazlasýyla ödeye­cektir.

 

Hattâ bir hadis-i þerife göre bir müslüman kardeþine yapý­lan karz-ý hasenin sevabý, borç vermenin fazileti ayný þekilde bir müslü-mana yapýlan sadakanýn sevabýndan daha üstündür. Al­lah’ýn Resûlü hadislerinde sadakanýn sevabýnýn ona katlanacaðýný ama borç vermenin sevabýnýn on sekize katlanacaðýný buyur­maktadýr. Bunun bir kaç sebebini þöyle kýsaca arz edeyim inþal­lah:

 

         1- Borç vermenin sadakadan üstün oluþunun birinci sebebi:  bu þekilde karþýlýk düþünmeden, menfaat ummadan sa­dece Allah için bir kardeþine kiþinin borç verebilmesi ayný za­manda fâizdeki kazanç duygusunu ayak altýna almayý ifade et­mektedir.

 

         2- Ýkincisi bazen kiþisel olarak sadaka almayý uygun gör­me­yen borçlanmakla ihtiyaçlarýný gidermeyi daha onurlu bir hare­ket olarak gören þahsiyetli müslümanlarýn bu þekilde onurlarýný kýrmadan borç vermek sadakadan daha üstündür.

 

         3- Bir de borç verilen mal sadaka ile halledilebilecek prob­lem-ler­den daha büyük problemlere çözüm getirmiþ olabilir. Sada­ka­dan daha büyük neticeleri doðurmuþ olabilir. Sonra borçlu olan da al­dýðý bu borçla durumunu düzeltip o da baþka kardeþ­lerine borç vere­cek duruma gelmiþ olabilir. Böylece ilk kiþinin borç veriþi defalarca katlanmýþ olabilir. Fakat sadaka böyle deðildir. O sadece bir insanýn problemini halleder ve bir daha da geri gelmez.

 

         O halde Rabbimizin rýzasýný kazanmak, âhiret yurdumuzu imar etmek istiyorsak enflasyondan, paramýzýn deðer kaybetme­sinden korkmadan Allah’ýn, verdiðimizi kat kat artýracaðýna imanla müslüman kardeþlerimize borç verelim ve bu konuda bir iman gereði olarak da sadece Allah’a güvenelim.

 

         Besmele ile devam edelim. Bundan önceki konuþmalarýmýz, besmele­siz konuþmalarmýþ meðer. Laiklik o kadar ruhumuza iþ­lemiþ ki, dini konuþmalar, din içerikli konuþmalar, din dýþý konuþ­malar diye bir ayýrým söz konusu hayatýmýzda. Dini konuþ­malar din dýþý konuþ­malar. Dini günlerimiz, dini bayramlarýmýz, din dýþý günlerimiz ve bay­ramlarýmýz. Peki söyler misiniz ben ne za­man din dýþýndayým? Bazen din içi, bazen din dýþý olmaz deðil mi? Halbuki biz her zaman dindarýz. Her zaman dindar yaþa­rýz. Meselâ vali her zaman validir. Yâni vali ye-mek yerken de validir, uykuda da validir, uyanýkken de. O hep vali­dir deðil mi? Ýþte müslüman da hep Müslümandýr. O yap­týðý her iþi hep müslüman olarak yapar. Ticaret yaparken de, talebeleriyle karþýkarþý-ya iken de, ailesiyle beraberken de hep kuldur ve müslümandýr. Ama unutuyoruz, dalýyo­ruz bazen.

 

         Galiba Allah’ý hep yanýmýzda bilmekten býkýyoruz mu bil­mem. Öyleyse tüm besmelesiz konuþmalarýmýza estaðfirullah di­yerek ayet­leri okumaya anlamaya çalýþalým. Estaðfirullah bis­millah.

 

         Besmelenin bizim hayatýmýzdaki fonksiyonu çok büyüktür. Ada­mýn biri oðlunu dövüyormuþ. Hem dövüyormuþ hem de her vur­dukça da yüksek sesle besmele çekiyormuþ. Oradan geçen biri sor­muþ: "Amca ne yapýyorsun böyle? Bu dayakla besmelenin ilgisini anlayamadým?" demiþ. Adam: "Sana ne oluyor ? Oðlum deðil mi? Severim de döverim de!" Ýyi onu anladýk da bu besmele ne olacak? deyince. Sen demiþ, Rasulullah Efendimizin her iþ ya­parken besmele çekin dediðini bilmiyor musun? Ben de iþte her tokat atýþýmda bes­mele çekiyorum. Berikisi þöyle bakmýþ adamýn yüzüne ve demiþ ki: "Amca sen bu besmeleyi daha önce çeke­cektin!" Yâni bu çocuðun ta teþekkülü anýnda çekecektin besme­leyi!" Biz de baþtan yapacaktýk bunu ama Allah affetsin tüm bes­melesiz konuþmalarýmýzý. Sanki ön­ceki yaptýðýmýz iþler kulluðun dýþýndaymýþ gibi Kur’an okumaya baþ­layýnca besmeleyi hatýrlýyo­ruz onun dýþýndaki iþlerimiz hep besmele­siz iþler..

 

          Bakara sûresinde bir bölüme geldik. Bizi yakýndan ilgi­lendiren bir konu. Ýnþallah bilgi için deðil, bilmek için deðil, bili­yor desinler diye deðil, iman etmek için, amele dönüþtürmek için hemen uygulamaya koymak için dinleyelim ve öðrenelim. Bakara sûresinin bu bölümünde tarihte Talût ve Câlut kýssasý diye maruf bir kýssaya geldik, bu bölümü tanýyacaðýz inþallah.

 

         Olayýn geçtiði dönem bundan yýllar öncesi bir dönem. Üç bin yýl önce olduðu söyleniyor. Ýsrâil oðullarý var. Sû­rede uzun uzun bunu anlatmaya çalýþtým. Ýsrâil Hz. Yakub’un adýdýr. Onun çocuklarýna da Yakub’un çocuklarý anlamýna  Ýsrâil oðullarý denmekte. Ýbrahim (a.s) vardý baba. Onun iki oðlu vardý, biri Ýsmail, ötekisi de Ýshak. Ýshak’ýn (a.s) bir oðlunun adý Yakub, onun da bir oðlunun adý Yusuf idi. Ya-kub’un (a.s) Yu­suf’tan baþka on bir oðlu daha vardý. Ýþte Hz. Yu­suf’la beraber Yakub’un (a.s) Mýsýr’a giden ve oraya yerleþen on iki oðulun hep­sine birden Ýsrâil oðullarý denir.

 

Peki bu bize niçin lâzým? Niye ýsrarla gündeme getiriyoruz bunu? demeyin, Kur’an ýsrarla anlatmýþsa bunu bize, o zaman demek ki bu bize lâzýmdýr. Belki de tanýyacaðýmýz tek sülale, tanýyacaðýmýz tek grup belki de. Bunlar Ýbrahim soyudur. Hz. Ýbrahim de bizim ata­mýz-dýr. Analarýmýzýn kocasý olan babalarýmýzýn soyunu tanýmasak da olur ama babalarýmýzdan bize daha yakýn bir babamýz olan Ýbrahim soyunu bilelim inþallah; Ýþte Hz. Mûsâ da onlardan biridir. Mýsýr’dan Ýsrâil oðullarýný çýkardý Allah’ýn izniyle. Sina’da, çölde gezdiler, dolaþ­týlar kýrk yýl kadar. Arkasýndan Filistin bölgesine, Arz-ý me’vûd denen bölgeye geldiler de orada yaþayýp dururken içlerinde peygamberleri de vardý .

 

Yukarýdaki âyette anlatmýþtý Rabbimiz, O bölgede yaþayan Amalikalýlarýn baþýndaki Câlut isimli komutan bu Ýsrâil oðullarýnýn ül­kesine saldýrmýþ, Ýsrâil oðullarý da Allah için bir savaþý göze ala­maya­rak ölüm korkusuyla vatanlarýný terk etmiþlerdi. Bu tavýrlarýn­dan dolayý da Rabbimiz onlara; "Ölün!" buyurmuþ, onlar da ölmüþ­ler, yâni galip tarafýn kölesi durumuna gelmiþler, þahsiyetleri silin­miþ, varlýklarý bit­miþ, alçaklýk ve zillet içine düþmüþlerdi.

 

         Uzun bir süre böyle bir zillet dönemi yaþadýktan sonra nihâ­yet Allah onlarý diriltmiþti. Bir süre sonra bunlarýn kalplerindeki körelmeye yüz tutmuþ akide duygusu, iman ve cihat duygusu tek­rar canlanmaya baþlamýþ, içinde yaþadýklarý zillet ve alçaklýk ken­dilerine aðýr gelmeye baþlamýþ, yaþadýklarý bu pis hayattan kurtu­lup hürriyete kavuþmak için Allah yolunda savaþmaya karar ver­miþler. Bir grup peygamberle­rine gittiler ve þöyle dediler. Ancak bu peygamberin hangi peygamber olduðunu bilmiyoruz. Âyet-i ke­rîmede bu peygamberin ismi zikredil­memiþtir. Kur’an bunu bize zikretmediðine göre bize lâzým deðil de­mektir.

Kur’an’ýn anlattýðý kýsalarda esas mesele bu kýssada bize ve­rilmek istenen fikir, gösterdiði hedef ve ulaþtýrmak istediði mesajdýr. Binaenaleyh bize düþen de bu tür kýssalarda anlatýlan örnek insaný, örnek olaylarý ve örnek davranýþlarý yakalamaktýr. Onun için bu pey­gamber hangi peygamber olursa olsun, bu toplum hangi dönemde yaþa­mýþ toplum olursa olsun bizim açýmýzdan bunlarýn bilinmesinin pek faydasý yoktur. Peygamberlerine gittiler ve dediler ki:

         246:”Baksana peygamber! Görmedin mi peygambe­rim! Ýsrâil oðullarýndan bir mele. Mûsâ (a.s) dan sonra, Dediler ki kendilerinden olan peygambere. “Bize bir ku­mandan gönder de Allah yolunda sava­þalým”. “Ya size sa­vaþ farz kýlýnýr da yapmazlýk ederse­niz!”Biz ha! Niye Al­lah yolunda savaþmayalým? Yurtlarýmýzdan çýkarýldýðýmýz ve çocuklarýmýz­dan ayrýldýðýmýz halde Allah yolunda niye savaþmaya­cakmýþýz biz?” Ne zaman ki savaþ onlara farz kýlýndý. Az bir kýsým müstesna pek çoðu tevellev yapýver­di­ler. Allah zâlimleri çok iyi bilir."

 

         Baksana peygamberim! Fikrin neydi bu konuda? Bir düþün!  Bir hatýrla! Eðer peygamber o dönem bakmýþ ve iþi bit­miþ deðilse Kur’an’ýn, o zaman size de söylüyor Kur’an. Baksa­nýza! Ýyi bir düþü­nün bu Kur’an ne diyor! Bu bölümde Kur’an ne anlatýyor?

         "Ýsrâil oðullarýndan bir mele."

 

         Ýsrâil oðullarýndan bir grup, bir topluluk, ileri gelen bir grup. Mele; kavmin eþrafý, iþleri bitirip çözüme ulaþtýracak yetkiye sahip olan grup demektir. Toplumda söz sahibi ileri gelen kalburüstü grup de­mektir. Ýþte toplumun melesi.

         "Mûsâ (a.s) dan sonra" 

Ama:

         "Dediler ki kendilerinden olan peygambere."

 

         Kendilerine gelen peygambere dediler ki:

         "Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda sava­þalým."

 

             Manzara sanki bizim bilmediðimiz bir toplum, içlerinde bir peygamber var, o peygamberle beraber yaþýyorlar, peygamber arala­rýnda yaþýyor ama hiç takmýyorlar o peygamberi. Gerçi þimdi Konya’-ya þu bizim topluma peygamber gelse, bu toplum ne ya­par? Bir kere programý olanlar aynen kendi programlarýna devam ederler. Merak edenler belki giderler peygamberin yanýna. Gi­denler ne sorar­lar dersiniz? Meselâ vade farký helâl mý haram mý? Diyenler çýkar de­ðil mi? Veya peygambere peygamberlik öðret­meye kalkanlar olur mu dersi­niz? Yâni ey peygamber bize þunu anlatmalýydýn! Önce þu, þu konu­larý gündeme getirmeliydin! Þunlara þunlara öncelik tanýmalýydýn! Di­yerek peygamberi þartlandýr­maya çalýþanlar, peygambere akýl ver­meye, ona yol göstermeye çalýþanlar çýkacaktýr deðil mi?

 

         Bakýn bu adamlar da geliyorlar peygambere: Ey peygam­ber! Sen bize bir melik göndersen, bir komutan, bir baþkan, bir baþbuð, bir emir tayin etsen de:

         "Biz de Allah yolunda savaþsak!"

 

         Böyle ukalaca bir istemin sonunda buradaki gibi çýkacaktýr so­nuç. Ah bir emir olsa! Ah bir lider olsa! Ah bir savaþ çýksa! Âli­mallah nasýl savaþýrýz bir görseniz! Cihad emri bir gelse neler ya­parýz neler!!

         Allah yolunda savaþacaðýz! Hani adam ce­binden beþ bin lira çý­karýp veriyorken "Allah yolunda veriyorum!" filan diyor ya, burada da öyle diyorlar. Onlara acýyan o merhametli peygamber onlara merha­metinden dolayý yol gösteriyor. Ya da onlarýn bu savaþma niyetlerinin altýnda Allah rýzasýndan baþka þeylerin yattýðýný sezinlediði için pey­gamber onlarý imtihana tabi tutuyor onlara yol göstererek buyuruyor ki:

         "Ya size savaþ farz kýlýnýr da yapmazlýk ederse­niz!"

 

         Yâni “gelin siz savaþacak toplum deðilsiniz! Bunu göze ala­cak durumda deðilsiniz! Savaþ size farz kýlýnýr da ya savaþmaz­sanýz! Ýþi­niz biter o zaman! Allah Defterinizi dürüverir o zaman Periþan olursu­nuz! Gelin inat etmeyin! Kendinize bir þeyleri so­rumlu kýldýktan sonra onu yapmazsanýz hepten iþiniz biter! Diyor Allah’ýn peygamberi.

 

         Kendinize bir þeyleri sorumlu kýldýktan sonra eðer yapmaz­sa-nýz. Ýslâm’da bir þey azmedilip baþlandýktan sonra artýk o iþ o kimseye vacip olur. Meselâ nafile bir oruca baþlansa, baþlanýlmýþ bu oruç meþru bir mâzeretle bile bozulsa artýk o oruç o kimseye vacip olur. Þimdi de öyle oldu deðil mi? Buraya geldik anlat dedi­niz ve Ba­kara’-dan bir bölüm anlatmaya baþladýk. Öyleyse bilesiniz ki bu tavrý­nýzla sorumlu kýldýnýz kendinizi. Bakara’yla sorumlu kýl­dýnýz kendinizi.

 

Öyleyse Bakara’yý anlatacaksýnýz çocuklarýnýza. Bakara’yý anlatacaksýnýz birilerine. Bakara’yý anlatacaksýnýz kendinize ve top­lumu-nuza. Çünkü bu toplum Bakara’yý bilmemektedir. Bu top­lum Ba­kara’yý tanýmamaktadýr. Sadece Sivas için demiyorum, Türkiye’nin neresine giderseniz gidin her tarafý küçük bir An­kara’dýr orasý nasýl olsa fark et-mez. Bir elmayý ne kadar da küçük parçaya bölerseniz bölün en küçük parçasý yine elmadýr onun. Ama belki çürük tarafýdýr, belki bozuk tarafýdýr, çekirdeðidir, kabu­ðudur ama yine de elmadýr. Türkiye’nin de neresine giderse­niz gidin her yeri küçük bir Ankara’dýr.

 

         Dediler ki peygambere bize bir melik tayin et de onun arka­sýn-da savaþalým. Dedi ki peygamber (a.s): Ya farz kýlýnýr da yap­maz­sa-nýz? Acaba durum benim korktuðum gibi mi ki? Acaba korktuðum baþýma gelir mi ki? Buyurarak onlarda gördüðü zaafýn ve gevþekliðin boyutlarýný anlamak istedi.

 

         Ukalalarýn ukalalýðýna bakýn siz, dediler ki:

         "Biz ha! Niye Allah yolunda savaþmayalým?"

 

         Niye savaþmayacakmýþýz? Niyeymiþ?

         "Yurtlarýmýzdan çýkarýldýðýmýz ve çocuklarýmýz­dan ayrýldýðýmýz halde Allah yolunda niye savaþmaya­cakmýþýz biz?"

 

               Bizim çocuklarýmýzý ellerimizden aldýlar. Bizi yurdumuz­dan, yuvamýzdan çýkardýlar, sürdüler. Biz evimizden, çoluk çocuðumuzdan olduk. Onun için seve seve savaþýrýz biz! Dikkat ediyor musunuz ev­vela "Allah yolunda" demiþlerdi, þimdi kývýrttýlar, yamuldular. Bakýn sa-vaþma sebepleri farklýlaþtý. Niçin savaþa­caklarmýþ? Evi barký için, yurdu yuvasý için, dükkaný tezgahý için vataný, mekâný için, ekonomik kaygýsý, oðlu kýzý için. Yâni aslýnda bunlarýn savaþma niyetleri îlâyý kelimetullah deðil. Allah’ýn dininin yücelmesi, Allah’ýn adýnýn ve site­minin hakim olmasý deðil, vatan, yurt, ev bark, çoluk çocuk, mal mülk derdi için.

         Bugün oðlu kýzý için, çoluðu çocuðu için ölmeye can atan nice ana babalar görüyoruz. Ama ne gariptir ki onlarýn ölümünü kendileri hazýrlýyorlar.

 

         Geçenlerde zafer meydanýnda arabalarýn, trafiðin çok sýký­þýk ol­duðu bir anda, yedi sekiz yaþlarýndaki çocuðunu elinden tutmuþ okula götürürken, elinden ayrýlýp arabalarýn altýna gitme tehlikesiyle karþý karþýya bulunan çocuðunu arabalarýn altýndan kurtarabilmek   için kendini fedâ edercesine arabalarýn altýna atan bir anne gördüm de düþündüm. Bu kadýncaðýz çocuðunu kurtardý arabalarýn altýndan. Kurtardý; ama nereye gönderiyordu onu? Ölümün pençesinden kurta­rýp da gönderdiði okulda ne öð­retecekler acaba o çocuða? Belki de ölüme gidiyor olarak kurtarý­lan bu yavrucak þimdi de ateþe gidiyor. Ateþe gönderiliyordu. Bil­miyorum býraksaydý da orada arabalarýn al­týnda ölse belki daha mý iyiydi? Çünkü cennete gidecekti o zaman. Arabalarýn altýnda öl­seydi bu çocuk âkýl bâlið olmadan gittiði için ke­sin cennete gide­cekti. Peki ya þimdi nereye gidiyor bu çocuk bir dü­þünelim.

 

         Ya sizinkiler? Sizin hanýmlarýnýz, çocuklarýnýz, kardeþleriniz ta­nýdýklarýnýz onlar nereye doðru gidiyorlar? Hiç düþünüyor musu­nuz? Çocuklarýnýn istikbalini düþündüðünü iddia eden nice anne baba bili­yorum ki çocuklarýný kendi elleriyle öldürüyorlar. Ýstikbal endiþesi diye ýsrarla kimileri istikballerini öldürüyorlar. Meselâ Al­manya’da bunun çok bariz örnekleri var. Adam 25-30 senedir Al­manya’da çalýþýyor. Oðlu orada, kýzý orada. Adam oðlundan ümi­dini kesmiþ, kýzýný kay­bet-miþ. Oðlu da kýzý da bir hýristiyandan farksýz hale gelmiþ. Ahlâk yok, namus yok, iffet yok, din yok, iman yok. Soruyorum adama: Kar­de-þim! Niye geldin buralara? Neden eðleþip kaldýn buralarda? Adam diyor ki; ”Hocam ne yapalým iþte evlât belâsý! Çoluk çocuk derdi”  di­yor. Çoluk çocuðun istik­bali için katlandým bunca yýllar bütün bunlara. E kardeþim sen ço­luk çocuðunun istikbali için gelmiþsin, çoluk çocu­ðunu kurtarmak için katlanmýþsýn bunca kahýrlara ama sonunda çoluk çocuðunu kaybetmiþsin.

 

Çoluk çocuðunun istikbali adýna hareket ettiðini söyle­yen nice anne ve babalar aslýnda çoluk çocuðunu öldürmektedir­ler. Ya bizler öyle deðil miyiz? Adam akþama kadar mý? Sabaha kadar mý? Öyle bir çalýþma programý içine girmiþ ki çoluk çocuðu­nun istikbalini düþüne­rek, ama ayný çocuðunu yalnýz býraktýðý için, onunla ilgilenecek za­maný kalmadýðý için, çoluk çocuðunun baþýna gelemediði için onlarý ölüme terk etmektedir. Çoluk çocuðun için çalýþtýðýný iddia ediyorsun ama böyle bir programla çalýþtýðýn için onlarý helâk ediyorsun da far­kýnda deðilsin. Veya adam çocuðu­nun istikbali adýna ona bilgisayar kurslarý aldýrýyor ama ayný ço­cuðuna dinini diyânetini öðretmediði için onlarý helâk ediyor da farkýnda deðil.  

 

          Savaþma sebepleri böyle Çoluk çocuk derdi, ev bark derdi, mal mülk derdi, yokluk, pahalýlýk derdi, ekonomik sýkýntýlar. Demek ki evlerinden, barklarýndan çýkarýlmasalardý savaþmaya­caklardý. Demek ki ekonomileri bozulmasaydý, iþleri rahat gitseydi, parklarýna, plajla­rýna rahat gidebilme imkâný bulabilselerdi savaþ­mayacaklardý. Ya da kim bilir belki bizler gibi çoluk çocuklarý elle­rinden alýnýncaya kadar üzerlerine ölü topraðý serpilmiþ gibi bekle­yeceklerdi. Kadýnlarýnýn ýr­zýna geçilinceye kadar, mallarý tümüyle yaðmalanýncaya kadar, kýzlarý hayasýzlaþtýrýlýp evlâtlarý dinsizleþti­rilinceye, dinlerine açýkça küfredi­lip, kitaplarý ayaklar altýna alýnýn­caya kadar bekleyeceklerdi. Çünkü onlarýn inandýklarý Allah uð­runda savaþmaya deðmeyen bir Allah’tý. Uðrunda mal ve can fedâ etmeye deðmeyen bir Allah’a inanýyorlardý onlar. Çoluk çocuk derdi, mal mülk derdi, dükkan tezgah derdi, eko­nomik hesaplarý Allah’tan daha önce geliyordu. Allah uðrunda savaþ­maya deðmez, ama bunlar deðerdi onlar nazarýnda. Týpký þu anda ekonomik bir kriz karþýsýnda yerinde duramaz olup da dinlerinin hü­kümlerini, ki­taplarýnýn âyetlerini her gün bozuk para gibi harcayan in­sanlar karþýsýnda kýlý bile kýpýrdamaz hale gelmiþ biz müslümanlar gibi. 

 

          Týpký þu andaki bizler gibi isteriz! Ýsteriz! Diye tutturdu­lar. Biz emir isteriz! Biz lider isteriz! Biz savaþ isteriz! Diye diretti­ler. peygam­berlerini sýkýþtýrýp bu konuda taciz ettiler. Allah da so­nunda istedikle­rini verdi onlara.

 

         Siz de isterseniz size de verir Allah. Siz de isteyin þehâdet, siz de isteyin cennet, siz de isteyin Allah yolunda olmak ve Allah yolunda ölmek size verecektir Allah. Çünkü Allah için bu çok kolaydýr. Allah onlara istediðini verdi.

         "Ne zaman ki savaþ onlara farz kýlýndý."

 

         Ýsteyip durduklarý, bekleyip durduklarý cihad onlara yazýldý, emir verilip iþ kesinlik kazandý.

         "Az bir kýsým müstesna pek çoðu tevellev yapýver­di­ler."

 

         Yani az bir kýsmý hariç hepsi yüz çeviriverdiler, verdikleri söz­den dönüverdiler. Hareketleri sözlerine uymadý. Sözlerinde samimi ol-madýlar. Yan çiziverdiler, duymazdan geliverdiler. Ýçlerinden çoðu kaçtý. Biz þu anda bu iþe hazýr deðiliz. Cihat için þu anda zamanýmýz yok. Bu iþ pek erken oldu caným. Hazýrlýksýz yakalan­dýk bu iþe. Ne yapalým iþimiz aþýmýz, dükkanýmýz tezgahýmýz, he­sabýmýz kitabýmýz savaþa izin vermiyor. Ýmkânlarýmýz bu iþe el vermiyor. Oðlan evlendireceðiz, kýz evlendireceðiz, okul bitireceðiz, müdür olaca­ðýz, amir olacaðýz, doktoramýz bitmedi diyerek az bir kýsým müs­tesna pek çoðu tüyüverdi. Týpký þu anda bu tür sudan ve ucuz bahanelerin arkasýna saklanarak Allah’ýn kendilerinden istediði sorumluluklardan kaçan müslümanlar gibi. Ýsterseniz hepiniz kaçýn gidin! Ýsterseniz hepiniz tüyün! Ama bilesiniz ki Allah zâlimleri bilir.

         "Allah zâlimleri çok iyi bilir."

 

         Allah sorumluluðundan kaçanlarý çok iyi bilir. Allah ,cephe­sini terk edenleri çok iyi bilir. Hani bizim de bir sorumluluðumuz vardý. Hani geçen geliþimde bir söz vermiþtiniz benim yanýmda Allah’a. Hani Allah’a sözümüz vardý. Kitapsýz günümüz geçmeye­cekti. Biz hep ki­taplý olacaktýk her gün. Bilmem hayatýnýzý da, bu­gün sabahtan bu yana þu okuduðum Bakara’nýn 246. âyetinin dý­þýnda kitabýnýzdan bir âyet duymamýþsanýz, e o zaman bugünü­nüz kitapsýz mý? Eyvah! Düne gidelim. Geçen haftaya gidelim, geçen ay, bir önceki ay. Eh bu nasýl müslümanlýk? Bu ne biçim ki­tap? Günlük tabelâ ve reklâm oku­duðu-nuz kadar Kuran okuma­mýþsanýz, günlük televizyon okuduðunuz kadar Kur’an okumamýþ­sanýz, babanýzý tanýdýðýnýz kadar peygamberi tanýmamýþsanýz, evinizi tanýdýðýnýz kadar kitabýnýzý tanýmamýþsanýz, iþte o zaman Allah’a verdiðiniz sözlerinizi tutmayan sizler kendi ken­dinize zul­mediyorsunuz demektir. Bu halinizle hem kendinize, hem de Allah’a karþý zulmediyorsunuz demektir.

 

          Zulüm adâletin zýddýdýr. Yâni kiþinin ol­mamasý gereken ko­num­da olmasý, bulunmamasý gereken or­tamda bulunmasý zulüm­dür. Zulümlerin en büyüðü bir kiþinin kendisini yaratýcýsýna kulluk ortamýndan uzaklaþtýrýp baþkalarýnýn kulu kölesi ortamýna çekmesidir. Yani küfür ve þirktir. Ya da kiþinin yapmasý gereken þeyleri yapmamasý, yapmamasý gereken þey­leri yapmasý zulümdür. Sadece Allah’a kul köle deðilseniz, Allah’ýn sizi gör­mek istediði konumda deðilse­niz, Allah’a verdiðiniz sözleri unutu­yorsanýz bilesiniz ki sizler de zâlim­ler­siniz ve unutmayýn ki Allah zâlimleri çok iyi bilmektedir. Allah’a söz verdikleri halde bekledikleri cihad kendile­rine farz kýlýnýnca da pek çoðu kaçýverdiler. Bunlarýn sayýlarý ne kadardý bunu bilmiyoruz. Ama farz edelim ki bunlar 30.000(!) kiþi idi. Savaþ farz ký­lýnýnca 18.000(!)'i kaçtý gitti, geriye 12.000(!)' kaldý. Hani Bakara sûre­sinin önceki bölümlerinde Rabbimiz:

         "Zâlimler benim ahdime ulaþamazlar!"

(Bakara 124)

 

         Yâni zâlimler asla muvaffak olamazlar! diyordu ya. Ýþte bu zâ­limler elendi ve geriye samimi müslümanlar kaldý. Þimdi bakýn bu geri kalanlar, bu ilk elemede baþarýlý olanlar peygamberle be­raberler, yâni peygamberle diyalogu sürdürüyorlar. Bakýn pey­gamberleri onlara dedi ki:

         247:"Peygamberleri onlara dedi ki, “muhakkak ki Allah size hükümdar olarak Talût’u seçip göndermiþtir.” “O bizim üzerimize nasýl melik olur? Halbuki biz liderliðe ondan daha layýðýz. Ona maldan bir geniþlik de verilme­miþtir.” Peygamberleri onlara dedi ki, “Onu, Talût’u sizin baþýnýza Allah seçti (ta­mam). Ona bilgi ve vücut bakýmýn­dan bir güç, bir ge­niþ­lik vermiþtir. Allah mülkünü (Ýdare­ciliði) dilediðine verir. Al­lah vasidir, Âlimdir."

 

         Peygamberleri onlara dedi ki: Ey Ýsrâil oðullarý! Ey kavmim! Belki de kazananlara diyordu peygamber. Gelin bakalým! Siz me­lik istemiþtiniz! Reis istemiþtiniz. Lider, komutan istemiþtiniz deðil mi?

         Allah Talût’u size melik gönderdi. Allah Talût’u size kuman­dan seçti hadi bakalým Talût’un emrine. Haydi sözlerinizi yerine ge­tirin. Haydi istediðiniz lider geldi onun arkasýnda saf baðlayýp sa­vaþmaya dedi. Cihadýn farz olmasýný istiyordunuz, Allah bir savaþ imkâný çý­karsa karþýmýza, bir lider olsa, âlimallah neler yapacaðý­mýzý görecek­siniz! Diyordunuz. Haydi iþte lider, iþte komutan sözle­rinizi yerine geti­rin bakalým! dedi. Bu defa dediler ki:

 

         "O bizim üzerimize nasýl melik olur? Halbuki biz li­derliðe ondan daha layýðýz. Ona maldan bir geniþlik de ve­rilmemiþtir."

 

         Bakýn bu birinci imtihaný kazananlar, öncekilere nazaran bi­raz daha ciddi müslüman gözükenler de dediler ki: Ne dedin? Bu Talût bize melik mi olacak? Þimdi biz onun emrine mi gire­ceðiz? Onun komutasýnda mý savaþacaðýz? O bizim liderimiz olacak ha! Kesinlikle olmaz! Biz bu iþe ondan daha layý­ðýz! Reisliðe, emirliðe, komutanlýða, liderliðe biz ondan daha evlâ­yýz!

         "Üstelik onun malý mülkü de yok."

 

          Onun malý mülkü de yoktur. O zengin deðildir. Bu haliyle o bize nasýl emir olabilir? Burada bir yanlýþlýk var. Emirlik, liderlik olsa, olsa içimizden birilerine verilmeliydi. Bak bizim içi­mizde ondan çok daha zenginler var. Malý yok, evinin döþemesi de bozuk, galiba lava­bo-su da fayanstan deðil gibi, kalebodur da yok, arabasýnýn modeli A! A! Arabasý da yok mu ne? E bu nereden emir olacak? Bu adam ken­di-sini idare edemez ki bizi idare etsin! Deyip onlar da yüz çevi­riverdi­ler.

 

          Allah’ýn peygamberi Allah’ýn emriyle onlara Talût’u gösterince dediler ki Talût kim? Zengin mi? Rütbeli mi? Apoletleri çok olan birimi bu Talût? Nereden mezun olmuþ? Hangi fakülteyi veya hangi üniver­siteyi bitirmiþ? Diploma durumu ne? Nasýl biri bu Talût? Amerika’yý görmüþ mü? Avrupa’da filan okumuþ mu? Ya­bancý dil filan biliyor mu? Yo! Yo! Olmadý bu! Bu adam bize liderlik yapamaz! Biz böyle birisinin komutasýnda savaþamayýz! diyerek pek çoðu yan çiziverdiler.

 

         Görüyor musunuz bir kere peygambere teslimiyetleri yok adam­larýn. Peygamberlerinin dediðini yapmýyorlar da peygambere akýl vermeye kalkýyorlar. Peygambere yol göstermeye çalýþýyorlar. Eðer peygamber onlara, onlarýn istedikleri cinsten bir melik getir­seydi o za-man onu dinleyecekler ve kabulleneceklerdi.

 

         Öyleyse biz de þimdi peygambere, kitap ve sünnete müra­caat ederken ön yargýlý hareket etmeyeceðiz. Yâni önce inanýp, sonra da bu inancýmýza delil bulmak için yönelmeyeceðiz kitap ve sünnete. Ki­tap ve sünnet ne dedi, ne gösterdiyse öylece alýp ina­nacaðýz. Eðer öyle deðil de kendi inancýmýza delil bulmak için onlara müracaat eder-sek o zaman Allah korusun inancýmýza ters düþen âyet ve ha­disleri inkâr edeceðiz veya tevil edeceðiz de­mektir.

 

         Evet kitap ve sünnete müracaatýmýz ön yargýlý olmamalýdýr. Yâni ey kitap! Ey peygamber! Bizi bir zahmet þuna götür! Diye müra­caat etmeyeceðiz onlara. Þunu hiç bir zaman unutmayalým ki birine müracaat, ya onu rehber kabul ederek, ya da onu merkep kabul ede­rek yapýlýr.

 

         Kiþiyi hedefe rehber de götürür merkep de. Ama birisine tes­lim olunur öyle götürür hedefe, öbürü ise teslim alýnýr öyle götü­rür. Reh­bere teslim olunur rehber istediði biçimde götürür, ama merkep teslim alýnýr öyle götürür hedefe. Bakýn bu adamlar pey­gamberi teslim almak istiyorlar. Ýstiyorlar ki peygamber teslim ol­sun onlara ve onlarýn iste­diði gibi hareket etsin, onlarýn istediðini tayin etsin kendilerine. Kendi keyiflerinin istediði bir reis bulsun onlara. Yâni tam demokratik bir se­çim istiyor adamlar.

 

         Ýstediklerini seçecekler istemediklerini de seçmeyecekler. Öyle ya Allah bilmez bunu. Peygamber de anlamaz kimin seçile­ceðini, kendileri bilir. Peki þimdi bu âyetler ýþýðýnda size bir soru sorayým: Acaba þu anda bizler bu konuda bir Ýslâm toplu­muna mý benziyoruz, yoksa burada anlatýlan bir yahudi toplumuna mý? bunu bir düþünelim. Yâni þu anda sizi yönetecek, lafý dinlenecek adamlarý siz mi belirliyor-sunuz? Yoksa Allah mý? Ýdarecilerinizi siz mi belirliyorsunuz? Yâni onlarý siz kendiniz mi seçiyorsunuz? Yoksa Allah belirlediði için mi siz onlarý dinliyorsu­nuz? Yâni bu idarecileri belirleme siteminiz Ýslâm’ýn sistemine mi benzi­yor yoksa yýllar önce Allah’ýn size haber verdiði ya-hudilerinkine mi benziyor?

 

         Yâni hayatýnýzý düzenleme konusunda soru sorduðunuz kiþi­leri Allah mý belirliyor, yoksa siz mi? Biraz biz gibi deðil mi? Evlene­cek, falana, filana soruyor, ev yaptýracak ustaya, mimara soruyor, yol bulacak postacýya soruyor, peki niye Allah’a sormuyoruz? Allah hiç mi bir þey bilmez ya! Allah herkesten daha yakýndýr bize ve  en iyi bilen­dir ya! Önce Allah’a bir sorun, bu okulda okuyayým mý, okumayayým mý? Bu mesleði seçeyim mi? Seçmeyeyim mi? Burada çalýþayým mý? Çalýþmayayým mý? Þu kýyafeti giyeyim mi? Giymeyeyim mi? Ya Rabbi ben onu sormuyorum sana da, ben düþündüm taþýndým ve bu iþi yap-mayý uygun gördüm. Sen bunun yolunu tarif et bana! diyen kiþi  Allah’a akýl veriyor demektir. Allah’a yol gösterme küstahlýðýnda bulu­nuyor demektir.

 

         Çünkü Cenâb-ý Hak bizden istediklerini yapmamýz konu­sunda model insanlar göndermiþ, peygamberler göndermiþ. Yo­lumuzu bun­lara sorarsak, dünyada yaþadýðýmýz yollarýn, yaþan­madan önceki ku­rucusu olan Allah’a sorarsak, yâni yol bilen Al­lah’a, yolun kurucusu olan Allah’a sorarsak, hangisinin cennete, hangisinin de cehenneme götürdüðünü söyler bize.

 

         Evet onlar Talût’a itiraz edince peygamber dedi ki onlara:

         "Peygamberleri onlara dedi ki, Onu, Talût’u sizin ba­þýnýza Allah seçti (ta­mam). Ona bilgi ve vücut bakýmýn­dan bir güç, bir ge­niþ­lik vermiþtir."

 

         Bunu ben deðil Allah belirledi. Buna itiraz edemezsiniz. Çünkü onu Allah belirledi. Yâni ne oluyorsunuz? Size komuta edecek bu in­saný Allah belirledi. Yoksa siz Allah’ýn seçtiðini be­ðenmeyip idarecinizi kendiniz mi seçmeye kalkýþýyorsunuz?

 

         Peki hiçbir özelliði yok mu Onun? Sadece boyun mu eðece­ðiz? Allah onu seçti diye hemen ona itaat mý edeceðiz? Bu kadarý yeter mi yâni? Bunun dýþýnda bir özelliði var mý? Evet bir özelliði var­mýþ bakýn. Ýslâm toplumuna lider olabilecek, ida­reci olabilecek, emir olabilecek, komutan olabilecek insanda bu­lunmasý gereken bir özellik var-mýþ bakýn: idareci ola­nýn, yönetici olanýn, savaþa sürükleyici ola­nýn. Savaþ Ýslâm toplu­munun genel adýdýr, genel karakteridir. Yahudi­liðin temel felsefesi ise þehir toplumudur. Onlar yere çakýlmaya, arza çakýlý kalmaya çalýþýrlar. “Sanki ahlede ilel arz” olmaya, yerle bütünleþmeye, ondan bir parça koparmaya çalýþýrlar. Ama Ýslâm top­lumu-nun te­mel prensibi savaþ toplumu olmasýdýr. Ýþte savaþ toplumu­nun yönlendiricisini Allah þu özelliklere sahip olarak seçmiþ bakýn:

         "Ona bilgi ve vücut bakýmýndan bir güç, bir ge­niþ­lik vermiþtir."

 

          Demek ki Ýslâm toplumunda müslümanlara lider ola­cak, emir olacak kiþide bu özellikler olacaktýr. Ýdareci olan kiþinin, emir olan, sa-vaþa sürükleyici olan kiþinin âlim ve vücut yönünden güçlü olmasý gerekecektir.

 

         Çünkü savaþ Ýslâm toplumunun genel adý, genel karakteri­dir.  Ýslâm toplumunun vazgeçilmez unsurudur. Yahudi top­lumunun genel karakteri de þehir toplumudur. Onlar yere çakýlý kalmayý hedeflerler. Sanki “Ahlede ilel arz” olmaya, yerle bütün­leþmeye, ondan bir parça koparmaya çalýþýrlar. Yahudi yerleþik hayatýn insanýdýr. Duraðan ve kokuþmaya mahkum bir hayatýn in­sanýdýr yahudiler. Ama Ýslâm top­lumu akýcýlýktan, hareketten ya­nadýr. Yâni duran su her zaman için kokuþmaya mahkumdur ya, iþte Ýslâm toplumunun temel prensibi aký­cýlýktýr.

 

Onun içindir ki belki yahudi toplumunun idarecisi zengin, dala­vereyi iyi bilen, ekonomiyi, çalýp çýrpmayý iyi bilen birisi olabilir. Ama Ýslâm toplu­munun, yâni arza çakýlýp kalmayan, þehir hayatýndan, du­raðan ve kokuþmaya mahkum olan yerleþik hayattan hoþlanmayan sürekli cihadý ve hareketliliði tercih eden Ýslâm toplumunun, savaþ toplu­munun yürütücüsünü, idarecisini, yönlendiricisini bakýn Allah þu özelliklere sahip olarak seçmiþ.

 

         1- Ýlimde üstünlük.

 

         2- Cisimde üstünlük.

 

         Ýlim ve cisimde üstün olan kiþi Ýslâm toplumunda reis olabi­lir, ida­reci olabilir. Baþkasý deðil. Yâni Ýslâm toplumuna idareci olacak ki­þide keskin bir görüþ, engin bir bakýþ, düzgün bir ifade, güçlü bir pazý ve kendisine hakim bir iradesi varmýþ cisim yönün­den ve bir de ilim sahibiymiþ bu emir.

         Peki bu ilim hangi ilimdir? Yâni on fakülte bitirmiþ birisi mi? Yo!! Balerin olmak için de ilim tahsil ediyorlar þimdi deðil mi? Fizik kimya tahsili için de öðrenim görüyorlar, beden eðitimi için de, or­kestra þefliði için de öðrenim yapýyorlar deðil mi? Ama bu ilim o ilim deðil.  Allah buyurur ki:

         "Peygamberim! Eðer sen sana gelen þu ilimden sonra onlarýn hevâ ve heveslerine uyarsan Allah’tan baþka bilesin ki ne dostun var ne de yardýmcýn!"   

(Bakara 120)

 

         Peki acaba neydi peygamberimize gelen ilim? Kuran’dý deðil mi? Vahiydi deðil mi? Öyleyse ey peygamberim sana gelen ilim olan þu Kur’an’dan sonra onlarýn hevâlarýna uyarsan dostun da deðilim, yardýmcýn da! Öyleyse ilim Kur’an’dýr. Ýlim vahiydir ve ilim sahibi olan kiþi üstündür. Ýlim sahibi olan önderdir. Ýlim sahibi olan, Kur’an’ý ve sünneti bilen kiþi öndedir. Peygamberi örnek olarak kafasýnda canlý tutabilen önderdir. Yâni ki­tabý ve sünneti en iyi bilen kiþi Ýslâm toplu­munda idarecidir. Nere­den çýkardýk bunu? E yâni adam ekonomi bil­meli deðil mi? Siyasal bilmeli deðil mi? Sosyal bilmeli deðil mi? Ben onlarý bilmem, büyük laflar bunlar, gerçekten çok büyük laflar.

 

         Belki de yahudi toplumunda yâni þehirsel toplumda, yerle­þik toplumlarda lâzýmdýr bu adamlar ama Ýslâm toplumunda lâzým deðildir bunlar; Ýslâm toplumunun idarecisi ilim ve cisimde en üs­tün olandýr. O toplumu Allah’ýn kitabýna ve Resûlü’nün sünnetine göre yönetecek kadar bilgi sahibi olacak ve de o toplumu cihada sürükleyecek kadar da cisim yönünden güçlü olacak hepsi bu ka­dar.

 

         Efendim iþte savaþ stratejisi filan bilmeli, askerî akademi­den fi­lan mezun olmalý deðil miydi? E peki hani öyle miydi Talût? Öyle de­miyor ama bakýn Allah.

 

         Ýlim biliyordu. Ýlim: Allah’ýn o konumda kiþinin nasýl davran­ma­sýný istediðini bilmektir. Ýlim, bir insanýn herhangi bir konumda iken evlenirken, boþanýrken, yerken, içerken, ölürken, öldürürken, sever­ken, küserken, doðarken, yaþarken kýsacasý her konumda Allah’ýn kendisinden nasýl bir davranýþ istediðini bilen kiþi ilim sahibidir.

 

         Efendim bu suyun içinde hidrojen diye bir gaz varmýþ, bi­raz ok­sijen varmýþ, galiba biraz nikel varmýþ, bakýr varmýþ, alümin­yum, sodyum, karbon varmýþ. Ya varmýþ da Allah için söyleyin, bu varlarý birleþtirdiler de su mu yaptýlar? Vallahi deðil. Öyle birleþtiri­lip yapýlan su içilmez zaten Adýna saf su mu diyorlar neyse bu su içilmez. Tüm bunlar benim neyime ya bu sudur iþte! Bunlarý bil­mek zorunda deðilim ki ben.

 

         1) Allah bunu gökten indiriyor bileceðim, (gök ve su). Yani bu konuda sadece Allah’ý etkin ve yetkin bileceðim. O dileyip izin vermedikçe hiç kimsenin bir damla bile indirmeye yetkili olmadýðýna inanacaðým. 

 

         2) Ama yerden çýkanlarý da Allah çýkarýyor bileceðim. Bu konuda da yetkili olarak sadece Allah’ý tanýyacaðým.

 

         3) Baþka,

         “Biz her þeyi sudan yarattýk, inanmayacaklar mý?”

         (Enbiyâ 30)

 

         Âyetinin delâletiyle Allah her þeyin hayatiyetini buna baðlamýþ­týr bileceðim. Baþka?

 

         4- Eðer insanlar dikkatli davranmazlarsa, Allah’a karþý is­yan ederlerse týpký Nuh kavmini boðduðu gibi, Firavun oðullarýný boðduðu gibi bu suyla Allah insanlarý boðar bileceðim.

 

Baþka?

         “De ki, söyleyin bakalým: Bir sabah baktýnýz ki  suyu­nuzu yerin dibine batýverse size bir tatlý su getirecek kim var?”

         (Mülk 30)

 

         Bileceðim. Yâni Allah sularýmýzý kesiverse su kaynaklarý­mýzý ku­rutuverse onu ondan baþka bize getirecek bir yardýmcýmý­zýn olma­dýðýný bileceðim.

(Mülk 30)

 

         6- Abdestime faydalý bileceðim, guslüme yararlý bileceðim, ye­mekte yiyeceðim bileceðim, susayýnca içeceðim bileceðim, müslü-manlara onu ikram edeceðim bileceðim, Ramazanda içilmez bilece­ðim. Su satýlmaz bileceðim, Allah’ýn kullarý sudan engellen­mez bile­ce-ðim. Allah’ýn suyunu gizleyen kiþi zâlimdir bileceðim benim su bil­gim bunlardýr iþte. Ýþte ilim budur ve gerisi boþ þeyler­dir bana göre.

 

Eh peki teknoloji bilenler, fizik bilenler, eþyanýn tabi­atýný bilenler, meselâ beþli demirin, onlu çubuk demirin veya ellilik lama demirinin dayaný­mýný bilenler veya iþte bilmem hangi beto­nun bilmem kaç yýl nerede statiðini, statükosunu bilenler toplum­larý idare edebilirler mi? Kesin­likle! Zira o bilgi toplumlarý idare etme bilgisi deðildir. Onlar bina ya­parlar, köprü kurarlar, yýkarlar yumarlar. Onlarýn iþi bu. Nereye ne aradýðýmýzý bilelim yâni. Ýn­þaat yapýmý için adam mý arýyoruz? Yok-sa toplum idare etmek sa­vaþý yönlendirmek için lider mi aradýðýmýzý bile­lim.

 

         Demek ki Ýsrâil oðullarýna göre emirliðin, idareciliðin  þartý zen­ginlik. Kendilerine idareci olacak kiþide mal mülk arýyorlar. Halbuki Ýslâm toplumunda idareciliðin þartý zenginlik deðildir. Ýslâm toplumun­da zenginlerden idareci edinmek bâtýldýr. Zira kiþinin mal mülk sahibi oluþu, kendi elinde olan bir þey deðildir. Yâni kendi kabiliyeti sonucu deðildir. Allah onu malla imtihan etmektedir de onun için mal sahibidir o. Peki þimdi bizim toplumda idareciliðin þartý ne? Yâni kime benziyor bizim toplum? Ýslâm toplumuna mý? Yoksa yahudi topluma mý?

 

         Demek ki emirlik, idarecilik için temel þart ilim ve cisim adýna zenginliktir.

 

         Bir de bakýn peygamber bunu Allah’a râci olarak anlatýyor. Yâ-ni ben böyle istiyorum. Bunu ben seçtim, bu sizin komutanýnýz­dýr, de-miyor da; "Onu size Allah seçti" diyerek konuyu Allah’a râci olarak anlatýyor. Biz de anlatacaðýmýz konuyu Allah böyle istedi, Rasulullah böyle istedi diye anlatalým ve kendimizi devreden çý­karmaya gayret edelim. Meselâ çocuklarýmýzdan hanýmla­rýmýzdan bir þeyler isterken, onlara bir þeyler emrederken kendi­mizi onlarýn Rabbi konumunda gö­rerek: "Bunu ben istiyorum! Ben emrediyorum! Benim için yapacak­sýn!" demek yerine bak evlâdým! Bak haným! Allah böyle istiyor! Rasu-lullah böyle emrediyor! Gel bunu böylece yapalým diyelim in­þallah. O zaman o dediðimizi ya­pan kiþi Allah’a kulluk yaptýðýnýn far­kýnda olarak bunu yapacaktýr. Halbuki biz dedik diye yapmasý onun açýsýndan da bizim açýmýz­dan da boþtur.

 

          Onlarýn istemediði bir kumandan seçilince, Talût kendi­lerine emir tayin edilince, imtihaný yine kaybedenler oldu. Yâni bir daha elendiler. Bizim istediðimiz kiþi emir olmadý diye bir on bini daha gitti geriye kaldý iki bin kiþi falan.

 

         O ayrýlýp gidenler Allah emirliði bizden birine versin veya bi­zim istediðimiz birine vermeliydi dediler, halbuki:

         "Allah mülkünü (Ýdareciliði) dilediðine verir. Al­lah vasidir, Âlimdir."

 

         Allah onu kime vereceðini size sormaz. Allah kimi idareci­liðe lâ­yýk görmüþse buna en lâyýk olan odur. Bu âyet idareciliðin ýrsi ol­madýðýný ve babadan oðula intikal edecek bir þey olmadýðýný anlatý­yor. Hilafet onu hak edenin hakkýdýr. Onu hak eden ise belli sýfatlarý kazanan kiþidir. Ýlim öðrenmiþ, iradesini buna teksif etmiþ kiþidir. Ca­hiller idareci olacak kiþide soy sop ve mal mülk ararlar. Allah’ýn dinin­deyse ilim, takva ve emirlik ve cihad yükünü kaldýrabilecek yetenek ve güce sahip olmaktýr.

 

          Allah vasidir. Ýlmi geniþ olan, bilgisi geniþ olan, mülkü geniþ olan, lütuf ve rahmeti geniþ olan, ama azabý da geniþ olandýr. Bir de her þeyi bilendir, en bilendir O.

 

         Onlar Allah’ýn peygamberinin bu seçimine itiraz edince pey­gam­berleri onlara kalplerinin yatýþmasý ve bu konuda ikna ol­malarý için bir mûcize göstermeyi murad ederek  buyurdu ki:

         248:"Ve peygamberleri onlara dedi ki, Onun emir­liði­nin alâmeti, tabutun size gelmesidir. Onun içinde Rab-binizden bir ferahlýk ve Mûsâ ailesinin, Ha­run ailesi­nin geri býraktýklarýndan bir kalýntý vardýr. Onu melekler taþýmaktadýr. Eðer inanýyorsanýz bunda sizin için (Tâlut’-un hükümdarlýðýna) kesin bir alâmet vardýr."

 

         Bu tabut böyle içinde ölü taþýnan bir þey deðildir. Sandýk demek­tir de ayný zamanda. Ama içinde bir þeyler olan bir sandýk. Hz. Mûsâ (a.s) döneminden, Hz. Mûsâ ve Hz. Harun ailesinden kalma içinde bir þeyler olan bir sandýktan söz ediliyor. Mahiyetini Allah bilir diyor ve öylece inanýyoruz. Bir tek bildiðimiz fonksiyonu, Allah tarafýn­dan seçilen Tâlut’un emirliðine delil olmasýdýr.

         249:"Talût ordusuyla birlikte ayrýlýnca, yola koyu­lunca. “Allah sizi bu nehirle imtihan ediyor. Kim bu su­dan bu nehirden (doya doya, kana kana) içerse o benden de­ðildir.Ancak eliyle bir avuç alan da müstesnadýr. Azý müstesna pek çoðu ondan içiverdiler. Talût ve beraberin­deki iman edenler karþýya geç­dikten sonra bir grup, bu se­fer dediler ki: "Bugün bizim Câlut’a ve ordusuna karþý koyacak gücümüz kalmadý!” Dediler. Muhakkak Allah’a kavuþacaklarýný bilenlerse de­diler ki: Nice az topluluklar Allah’ýn izniyle kendile­rinden kat kat sayýca fazla toplu­luklarý yenmiþtir. Allah sabredenlerle beraberdir."

 

         Kaç kiþi kaldý? 2000 kiþi falan. Bunlarla yola çýktý. Baþla­rýnda Talût olduðu halde ilerleyen ordu çok susamýþ ve yorul­muþtu. Önle­rine bir nehir çýktý. Kumandan onlarý imtihan etmek için dedi ki:

         "Allah sizi bu nehirle imtihan ediyor. Kim bu su­dan, bu nehirden doya doya, kana kana içerse o benden deðil­dir."

 

         Ýmtihan bu. Ya mantýðý ne bunun? Mantýðý filan olmaz bu­nun. Namaza baþlarken elleri niye kaldýrýyoruz. Mantýðý ne bu­nun? Mantýðý olmaz bunun. Allah öyle demiþse öyledir. Abdestte niye böyle yapýyo­ruz? Sadece elimizi yýkayýverip de namaza öy­lece dursaydýk olmaz mýydý? Mantýðý olmaz bunun. Mantýk teslimi­yettir. Allah öyle istemiþtir o kadar. Allah sizi imtihan ediyor bu ne­hirle. Önlerinde þýrýl þýrýl su akýyor. Yoldan gelen yo­rulmuþ 2000 kiþilik bir ordu, susamýþlardý da elbette ve Allah onlarý bu suyla imtihan ediyor. Hem de üstelik tam o suya ihtiyaçlarý ol­duðu bir zamanda.

 

         Þimdi de bizden asarýz, keseriz, vururuz, kýrarýz, savaþýrýz di­yenler... Yokluða razý mýsýnýz? Kuru ekmeðe razý mýsýnýz? Hapse razý mýsýnýz? Ýþkenceye razý mýsýnýz? Becerebiliyor musu­nuz? Tamam o zaman varsýnýz demektir. Deðilse iþte yemekten sonra yapýlan cihad edebiyatlarýndan baþka bir þey deðildir bun­lar.

 

         Geçenlerde bir arkadaþý sýkýþtýrdýlar. Efendim iþte birleþe­lim. Bi­atleþelim! Yeter artýk filan diye sýkýþ­týrdýlar. Arkadaþ tamam dedi. Ciddi misiniz? Eðer bu teklifinizde ciddiyseniz hadi o zaman üç tekli­fim var bunlara evet diyorsanýz hemen ben hazýrým dedi. Merakla ne­dir bu tekliflerini bir duyalým! Dediler. Arkadaþ tekliflerini þöyle sýra­ladý:

 

         1- Mutlaka her gece kalkacaksýnýz ve Kuran sün­net okuya­caksý­nýz.

 

         2- On yýl evinize çok zaruri yiyecekten baþka hiç bir þey al­maya­caksýnýz.

 

         3- Bundan baþka tüm malýnýzý ve paranýzý Allah yolunda or­taya koyacaksýnýz. Hadi buyurun.

 

         Hani fareler toplanmýþlar da, kediye bir çözüm bulsak diye. Þöyle umur görmüþ yaþlý bir fare demiþ ki: Kedinin boynuna bir zil ta­kalým, o gelirken bizim haberimiz olur kaçar ve kurtuluruz. Ta­mam demiþler çok mükemmel. Peki kim takacak bunu? Herkes daðýlmýþ. Aynen öyle daðýlýverdiler.

 

         Vakýf kur, dernek kur, devlet kur, bir þey yok bunda. Çok ko­lay­dýr bunlar. Kiþinin hayatý deðiþmedikten sonra çok kolaydýr bunlar. Ama önemli olan Allah’ýn istediði gibi yaþayýþa geçmektir deðil mi?

 

         Allah onlarý varlýkta yoklukla imtihan etti. Biz bunun benzerle­rini yaþýyoruz þimdi. Meselâ binlerce kadýn; ama bir avuç müstesna. Namusumuzu muhafaza edebiliyoruz.. Binlerce içki, ama biz sabre­debiliyoruz.

 

         Dedi ki Talût içtin mi kaybettin imtihaný. Ýçmedin mi benden­sin. Peki hiç mi içmeyeceðiz? Hayýr.

         Bir avuç müstesna. Þöyle bir avuç müstesna. Bir avuç içebi­lirsi­niz. Anlatýldýðýna göre bir avuç da susuzluðu gideriyormuþ. Biraz fazla içti mi adamýn dudaklarý morarýp karný þiþmeye baþlý­yormuþ. Sanki burada anlatýlan dünya gibi. Yâni sanki Allah dün­yadan bir avuç müstesna gerisiyle ilgilenmeyin diyor. Dünyadan ihtiyacýnýz kadarýný alýn gerisini üzerinizde, midelerinizde, kalpleri­nizde taþýmayýn diyor. Deðilse çoðalýnca þiþersiniz, aðýrlaþýrsýnýz, onunla meþguliyet sizi ci­hattân da kulluktan da alýkor diyor. Dün­yadan, dünya malýndan bir avuç yeter. Ýhtiyacýnýz kadarý yeter. Bu bir avuç tabiri ihtiyaç demektir. Ýhtiyacýnýz kadar ilgilenin dünyayla. Deðilse bir dükkan, bir dükkan daha, bir arsa bir arsa daha, bir ev bir ev daha, bir araba bir araba daha þiþmeye baþlýyor adam.

 

Veya bir makam bir makam daha, bir koltuk bir koltuk daha derken adam yükselmeye baþladýkça sendelemeye baþlýyor. Me­selâ adamýn cüzdanýnýn birazcýk þiþmesi bile bu kadarcýk yüksek­lik bile kimilerinin baþýný döndürüyor deðil mi? Sendelemeye baþ­lýyor adam. Ýþte burada da dünya ile böyle ihtiyaçtan fazla içi içe olanlar imtihaný kaybettiler diyor âyet-i kerîme. Bunlarýn imtihaný kaybettiklerini Kur’an söylüyor. Belki kâfir olmadý bu adamlar ama imtihaný kaybettiler. Yâni dünyayla bu kadar fazla ilgilenenler kâ­firdir demek istemiyorum. Ba­kýn Medine’de gelen tica­ret kervanýna meyledip, Rasulullah’ý hutbede terk edenlerin du­rumu da aynen böyledir diyoruz. Peki bunlar ne yaptý?

         "Azý müstesna pek çoðu içiverdiler."

 

         Az bir kýsmý hariç pek çoðu yan çiziverdiler, o sudan içiver­diler gene ve imtihaný kaybettiler. Bunlar o ýrmaðýn kenarýnda dö­külüp kal­dýlar, Talût’la beraber karþý tarafa geçemediler. Kaç kiþi­lerdi? Misal 2000.. Çoðu, yâni 1200 kadarý içip elendi, geriye ne kaldý? 800 kiþi filan imtihaný baþarýp karþýya geçtiler.

         "Talût ve beraberindeki iman edenler karþýya geç­dik­ten sonra bir grup, bu sefer dediler ki:"

 

         Kimdi bunlar? Üç imtihaný baþarmýþ, üç elekten geçmiþ insan-lardý bunlar. Bu sefer dediler ki bunlar:

         "Bugün bizim Câlut’a ve ordusuna karþý koyacak gü­cümüz kalmadý! Dediler."

 

         Bizim gücümüz kalmadý arkadaþ; Takatimiz kalmadý. Sýfýrý tüket­tik. Bu iþ buraya kadar! Evet meliksin, komutansýn filan; ama az mý çektik biz buraya kadar? Sudan bir yudum içtik. Faki­rim ben efen­dim! Ýmkâným yok efendim! Evim yok, param, pulum yok! Bugün gü­cümüz yok, imkânýmýz yok! Dediler.

 

          Param olsa infak ederim. Zamaným olsa ben de çalýþýrým. Ýl­mim olsa ben de anlatýrým. Ne yapayým ki bun­lar yok bende diyen bizler gibi. Düþmanla karþý karþýya gelince, bugün bizim savaþacak halimiz yok, gücümüz yok hele bir dinle­nelim. Bir soluk alalým . Hele bir baþým sakin olsun. Oðlaný kýzý evlendirelim. Okulu bitireyim! Hele bir doktoram bitsin.Önce bir cemaat olalým. Hazýrlýk yapalým. Kendi­mizi  toparlayalým. Þu anda bu iþe hazýr deðiliz diyerek karþýya ge­çenlerin  çoðu tekrar eleniverdi. Bir beþ yüzü daha gittiyse kaldý ge­riye üç yüz küsur insan. Buhârî Bera bin Azib’in þöyle dediðini rivâyet eder: Bunlarýn sayýsý Bedir günü Rasulullah’ýn yanýnda bulunan as­habýnýn sayýsý kadardý, bu da 313 kiþidir. Evet Allahu âlem otuz bin insan elene elene bu kadar kalmýþtý. Ne kadar  az deðil mi? Peki size göre az mý bu sayý? Hayýr az deðil bu ra­kam.

         "Nihayet onlar o vaadolunduklarý þeyi gördükleri za­man artýk bileceklerdir ki kimin yardýmcýsý en zayýfmýþ ve sayýca en az olan kimmiþ?”

         (Cin: 24)

         O yarýn belli olacak. Kim azmýþ, kim çokmuþ. Bunu cehen­nemi görünce anlayacaklar. Kim daha zayýfmýþ. Kim daha güç­lüymüþ. Ki­min sayýsý azmýþ. Kimin sayýsý çokmuþ. Kimin yardým­cýsý güçlü? Ki­min yardýmcýsý zayýfmýþ yarýn anlayacaklar bunu di­yor Rabbimiz. Vah müslümanlar vah! Sanki nüfus sayýmcýlarý mübârekler! Sanki çoðal­mak azalmak görevlileri zavallýlar Zayýfýz! Güçsüzüz! Mus’taz’afýz ne yapalým? Derdinde­ler.

 

 Bir bölge düþünün. Meselâ diyelim ki Chicago. Kaç müslü-man var orada? Sekiz kiþi, on kiþi. Peki bunlar çok mu az­lar? Yarýn anlayacaklar bunlar çok mu olduklarýný az mý oldukla­rýný. Kim azmýþ kim çokmuþ? Kimin yardýmcýsý güçlü, kimin yardým­cýsý güçsüzmüþ bunu yarýn anlayacaklar. Allah’la beraber olan bir tek mü'min aslýnda tüm dünyadan güçlüdür. Allah’a inanan bir tek mü'min aslýnda Adem’le beraberdir, Nuh’la beraberdir, tarihin de­rinliklerinde tüm pey­gamberlerle, tüm meleklerle ve tüm mü'minlerle beraberdir. Çünkü iman ehli asla yalnýz deðildir. Al­lah’a inanmýþ bir tek mü'min karþý­sýnda bütün dünya dize gele­cektir. Ama yeter ki o mü'min kimlerle be­raber olduðunun farkýnda olabilsin. Kimin safýnda olduðunu anlayan bir mümin, yardýmcýsý­nýn Allah olduðunu bilen ve buna iman eden bir mümin karþýsýnda bütün dünya výz gelecektir. Tüm dünyaya meydan okuma cesare­tini bulabilecektir kendisinde.

 

Ey müslümanlar! Sakýn ha bulunduðunuz yerde azdýk, mus’-taz’aftýk, güçsüzdük, yapamýyorduk, beceremiyorduk deme­yin. Azlý­ðýnýzýn ezikliði içine düþmeyin. Azlýk psikolojisi içine düþme­yin ve ki­min safýnda olduðunuzu bir düþünün. Yardýmýnýzda olan Allah’ýn gü­cünü kuvvetini bir düþünün. Ýþte bakýn Allah’a Allah’ýn istediði biçimde inananlar dediler ki:

         "Muhakkak Allah’a kavuþacaklarýný bilenlerse de­di­ler ki: Nice az topluluklar Allah’ýn izniyle kendile­rinden kat kat sayýca fazla topluluklarý yenmiþtir. Allah sabre­denlerle beraberdir."

 

          Her ân, her dakika Allah’la karþý karþýya gelecekleri zannýyla ya­þayanlar dediler ki; Her ân Allah’la karþý karþýya gelive­receklerine inananlar. Yâni her ân ölüp de Allah’ýn huzuruna çýka­cakmýþ gibi ya­þayanlar. Þu sözü bitirmeden, þu lokmayý yutmadan ölüm geliverecek ve biz hesap kitap için Rabbimizle karþý karþýya gele­ceðiz hesabý içinde yaþayanlar. Ölümü her ân yanlarýnda bilenler. Ölüm için hazýr­lýk yapanlar, hesabý kitabý saðlam tutanlar, kasa hesabýný her ân sýfýr­la-yýp da ölümü bekleyenler. Bunlar için ölüm korkulacak bir þey deðil­dir. Neden korksun da adam? Zaten ha­zýrlýðýný yapmýþ, kasa hesabýný sýfýrlamýþ, envanterini düzgün yapmýþ niye korkacak da bu adam ölümden? Ha üç gün evvel gelmiþ ha beþ gün sonra gelmiþ ne fark edecek ?

 

         Ýþte böyle ölüme ve þehâdete inanmýþ olanlar dediler ki: “Biz azmýþýz, düþman bizim bin katýmýzmýþ ne gam? Allah’ýn yar­dýmý var ya. Allah’ýn izniyle nice azlarýn nice çoklara galip geldi­ðini, geleceðini biliyoruz. Allah’ýn yardým ettiði insanlarýn asla maðlup olmayacaklarýný Rabbimiz vaadediyor. Þehâdet nasi­bimizse biz nasýl olsa Rabbimize gidiyoruz, nasýl olsa öleceðiz” Diyorlardý. Biz de böyle olalým inþallah.

 

         1) Evden sokaða çýkarken ya Allah’ý yanýmýzda farz ede­lim.. Ne kadar güzel deðil mi? Allah’la beraber. Ama ne kadar da zor deðil mi? Yaptýklarýmýzýn çoðunu da yapamayacaðýz veya yapmayacaðýz deðil mi? Çünkü utan be! Allah yaný baþýnda diye­ceksiniz kendi ken­dinize. Ve yaptýklarýnýzýn çoðunu yapamaya­caksýnýz.

 

         2) Veya ne zaman öleceklerini bilmeyen insanlar nasýl dav­ra­nýr­lar? Ha adým attým öleceðim, ha durdum öleceðim, ha sö­zümü bi­tirmeden veya þu lokmayý bitirmeden öleceðim ve Allah’ýn huzurunda olacaðým diyerek yaþarlar deðil mi? E þimdi de Allah’ýn huzurundayýz da ölünce hesap vermek üzere Allah’ýn karþýsýnda olacaðýz.

 

         Ýþte öleceðinin þuurunda olanlar. Yâni her ân Allah’la karþý kar­þýya gelivereceði þuurunda yaþayanlar böyle davranýrlar. Hani bir þehre gitseniz ve orada çok sevdiðiniz bir arkadaþýnýz olsa. Orada bir arkadaþýnýz var ki yýllardýr görüþmemiþsiniz ve âdeta burnunuza tüt­müþ. Þimdi siz o þehirde dolaþýrken her an, her kö­þeyi dönerken ar­kadaþýnýzla karþýlaþýverecekmiþ gibi olursunuz ya. Sanki karþýlaþtýðý­nýz herkes için iþittiðiniz her ses için acaba o mu? Diye dikkat kesilir­siniz ya. Ýþte aynen onun gibi her ân Al­lah’la karþý karþýya geliverece­ðinin þuurunda olanlar, böyle yaþa­yanlar diyorlar ki :

         Allah’ýn izniyle nice azlar, nice az gruplar nice çoklara galip gel­miþtir. Nice azlar. Sen ailende az mýsýn? Üzülme galip gelebi­lirsin. Sen okulunda az mýsýn? Sen iþ yerinde az mýsýn? Sen Konya’da, sen Türkiye’de, sen Çin’de, Maçin’de, Mançurya’da az mýsýn? Sen dün­yada az mýsýn? Üzülme! Allah’ýn izniyle galip ge­lebilirsin. Allah galibi­yetini istemiþse  bil ki sen galipsin.

 

         Bazen istemez mi Allah? E bazen istemez tabii. Ne var ki bun-da. Uhut’ta istememiþse istemez yâni. Allah neyin bizim için ha­yýrlý neyin hayýrsýz olduðunu bize bildirmiyor . Senin öyle mi kazançta olacaðýn, böyle mi kazançta olacaðýn belli deðil ki. Yâni ölünce mi ka­zançtasýn, kalýnca mý? Bu belli deðildir. Zaten galibi­yet ya da maðlu­biyet, kazanç ya da kayýp dünya planýna göre ol­maz. Zekeriya ve Yahya’yý tanýmaz mýsýnýz siz? Onlar dünyada þehid edildiler. Baþa­ramadýlar mý dersiniz?  Hayýr.

 

         Yýllardýr söylenir: Efendim iþte onlar hedefe varamadýlar. adam­lar mümkün deðil doðru yolda deðiller. Niye? Eðer doðru yolda olsalardý, bugüne kadar hedefe varýrlardý. Peki neye göre? Öyleyse Kimi peygamberler de hedefe varamadýlar mý? Fakat mesele öyle de­ðildir.

 

         Dediler ki Allah’ýn izniyle nice azlar var ki onlar çoklara ga­lip ge­lecektir.

         Ama bilin ki, bilesiniz ki:

 

"Allah sabredenlerle beraberdir."

 

Yâni döneklik yapmayýp direnenlerle, dayananlarla bera­berdir Allah.

 

         Ordu devam ediyor, kaç kiþi? 300 küsur müslüman. Kar­þýda Yý­ðýnlarla insan. Ýþte kâfirin ordusu Câlut’un ordusu görününce, bu bir avuç insan grubu dedi ki:

         250:"Câlut ve ordusu açýða çýkýnca dediler ki: Rab-bimiz bizim üzerimize sabýr yaðdýr. Ayaklarýmýzý sa­bit kýl. Ve þu kâfir topluðuna karþý da bize yardým et.”

 

         Ýfadenin Ýslâmîliðine, sözün güzelliðine bakýn. Rabbimiz. Bi­zim Rabbimiz. Bunu diyebilmek önemlidir. Meselâ bir çocuk dü­þünün, an­nesinin her dediðine karþý gelse, annesinin hiçbir dedi­ðini yapmasa, hep dediðine karþý çýksa, günler aylar böyle geçse, bir kerecik anne­sine deðer vermese. Sonunda bu çocuk bir gün bir þeylerden bunalýp da yardým için: Anne! diye çaðýrdýðýnda, hayrola senin annen var mý yavrum der deðil mi annesi? Hani annense doðru dürüst davran­say-dýn. Bugüne kadar annen gibi davransaydýn ya! der deðil mi? Veya müdür öðretmenine ayný þeyi der deðil mi? Meselâ öðretmen okuldaki müdürü hiç takmasa, hiç dinlemese onu, hiçbir sözünü ye­rine getirmese, sonunda da dese ki "müdür bey izin verir miydiniz" falan. Müdür de “Ne demek ya! Senin müdürün var mýydý bugüne ka­dar?” Der deðil mi?

 

         Peki biz de: Rabbimiz desek acaba bugüne kadar gerçek­ten Rabbimiz miydi Allah? Tüm yaptýklarýmýzýn yaptýrýcýsý mýydý? Hayat programýmýzý çizen miydi? Bizi hareket ettiren Allah mýydý? Hayatý­mýzda etkili varlýk o muydu? Bir gün biz de bu­nalmýþ, sýkýlmýþ olarak el kaldýrýp ya Rabbi! Desek. Ya Rabbi ne olur imdat desek. Derse ki ya hayrola! Bugüne kadar senin Rabbin ben deðildim! Bugüne kadar hayat programýný bana hiç sormadýn! Bugüne kadar benim sözlerime hiç deðer vermedin! Benim kitabýmla bugüne kadar hiç ilgilenmedin! Benim peygambe­rime bugüne kadar hiç selâm vermedin! Hayrola þimdi mi aklýna geldi benim Rabbin olduðum derse ne diyeceðiz? Di­yorlar ki ba­kýn:

         Rabbimiz. Ey bizim hayatýmýza yön veren,bizi hareket etti­ren,adýna buralara kadar geldiðimiz Rabbimiz! Ey cihat çaðrýsýna koþtuðumuz Rabbimiz. Ey þu ana kadar hayatýmýzda etkili olan, Bu­raya gelene kadar hatý­rýna çeþitli eleklerden geçerek geldiðimiz Rabbimiz. Ey bizim ha­yat programýmýzý çizen Rabbimiz!

         "Üzerimize sabýr dök ve ayaklarýmýzý da sabit kýl ya Rabbi!"

 

         Sabýr indir, sabýr gönder deðil, üzerimize sabýr dök, sabýr bo­þalt. Öyle ki gözümüz de ayaklarýmýz da azalarýmýzýn tümü de sabýr­sýzlanmasýn. Sabýrsýzlýk göstermesin. Bir de ayaklarýmýzý çak yere ya Rabbi. Ayaklarýmýzý sabit kýl da geriye adým atmasýn. Bu bize düþen, bizim yapmamýz gerekenler konusunda bize yardým ettiðin gibi, bir de:

         "Kâfir topluluk üzerine de bize yardým et!"

 

         Ayrýca bir de bizim bilmediðimiz konularda da kâfirler üze­rinde bize yardým et ya Rabbi. Kalplerine korku salarak mý? Yoksa melekler göndererek mi? O konuda da bize yardým et ya Rabbi! Dua budur iþte. Allah’ýn istediði ve kabul buyurduðu dua bu­dur. Bunu günümüz müslümanlarýnýn çok iyi anlamalarý gereki­yor. Fiili teþebbüsten sonra, yâni kýlýcý ele alýp Allah yolunda hare­kete geçtik­ten, düþman karþýsýnda saf baðladýktan sonra yapýlan dua. Yattýðý yerden zafer beklemek yerine kýlýçlara sarýldýktan ve yola koyulduktan sonra dua etmek. Hani Hz. Mûsâ’nýn su bulabil­mek için asasýyla taþa vurmasýný anlatan âyetin tefsirinde de de­meye çalýþtýðýmýz gibi dua etmek zorundayýz ki duamýz kabul buyurulsun. Deðilse üst üste otuz zýrh giyerek, baþýna miðfer takarak, göðsünü kurþunlarla süsleyerek evinden dýþarý çýkmadan, ya da henüz kýlýcý resimlerden tanýyan cihad edebiyatý yapan ve de bu haliyle dua dua yalvararak Allah’tan zafer bekleyenler gibi deðil.  

 

         Evet dua ediyorlar, savaþýyorlar, diþlerini sýkýyorlar ve so­nun-da da Allah’ýn izniyle galip geliyorlar. Allah’ýn yardýmýyla galip ge­liyor-lar. Sebebe tevessülle galip geliyorlar. Maldan ve candan geçe­bil-mekle galip geliyorlar. Karþýlarýndaki güç ne olursa olsun kim olursa olsun Allah yardým ettikten sonra onlarýn maðlup ol­malarý kesinlikle mümkün deðildir. E böyle yaþayanlar ölse de ga­lip, kalsa da galiptir zaten. Ne fark eder de! Hiç fark etmez.


         251:"Allah’ýn izniyle onlarý bozguna uðrattýlar. Dâ-vûd Câlut’u öldürdü. Allah ona yönetimi ve hikmeti verdi. Allah insanlarýn bir kýsmýný diðer kýsmýyla sav­ma­saydý yeryüzü fesada uðrardý. Ancak Allah âlemlere karþý fazl ve ihsan sahibidir."

 

         Dâvûd (a.s) o dönem Tâlut’un ordusunda küçük bir ço­cuktu, he­nüz peygamber deðildi. Allah’ýn yardýmýyla Dâvûd çocuk yaþta ol­masýna raðmen elindeki sapan taþýyla Câlut’u öldürmüþ ve Talût da ona kýzýný vermiþtir. Allah da ona hükümdarlýk, hikmet ve peygamber­lik ihsan etmiþtir. Ona daha dilediði þeyleri de öð­retmiþtir Rabbimiz. Demiri yumuþatýp zýrhlý elbise yapma gibi, kuþlarýn dilinden anlama gibi daha baþka þeyler de öðretmiþtir.

 

         Ýsrâil oðullarý Hz. Dâvûd döneminde tarihlerinin hiçbir döne­minde ulaþamadýklarý en zirvede bir hayatý yaþamýþlardýr. Aradan yüzyýllar geçmiþ o Dâvûd’un torunu olan bu Dâvûd, yâni Muhammed (a.s) Mekke’de dünyaya gelmiþ, sonra Medine’ye Ýs­râil oðullarýnýn ül­kesine göç etmiþ ve burada yahudilerle karþý karþýya gelmiþ. Roller deðiþmiþ, gruplar deðiþmiþ, taraflar deðiþ­miþ. Bu defa Allah düþmaný Câlut’un ordusunun yerinde Allah’ýn ordusuna karþý koyan yahudiler yer almýþ, Dâvûd’un ordusunun yerinde de onun torunu Hz. Muhammed (a.s) ve ona inanan mü­minler ordusu yerini almýþ.

 

         Dün Dâvûd neyle savaþýyordu? Sapan taþlarýyla. Peki bu­gün onun yerini alan Filistinli müslümanlar neyle savaþýyorlar? Yine taþlar. Dün Câlut’un ordusu tepeden týrnaða zýrhlýydý, bugün yahudiler de öyle. Dün Câlut zâlimdi bugün de yahudiler ayný du­rumdadýr. Ama unutmayýn ki dün taþ atan çocuk nasýl Câlut’un iþini bitirmiþse bugün de onun torunlarý olan Filistinli Dâvûd’lar ya­rýn büyüyecek Tâlut’un or­dusu yine galibiyetini ilan ederken Câlut’un ordusu yenilgiyi ve hezi­meti tadacaktýr. Bundan hiç kim­senin þüphesi olmamalýdýr.

 

         Ýþte þu anda Filistinli müslümanlar Allah’ýn yardýmýyla adým adým bu yasayý yaþýyorlar. Allah tarih boyunca hiç deðiþmeyen yasasý gereði yolunda olan mü’min kullarýný zafere ulaþtýracaktýr.

         252:"Ýþte bunlar Allah’ýn âyetleridir ki biz onlarý sana doðru olarak okuyoruz. Þüphesiz ki sen peygam­ber­lerdensin."

 

         Allah âyetlerini peygamberine okuyor. Peygamber (a.s) da Al­lah’tan aldýðý bu yüce âyetleri çevresindekilere okuyordu. Öy­leyse ey müslümanlar! Çevrenizdeki insanlar hep cehenneme doðru gidiyor­larsa ve siz bunu gördüðünüz halde hiç bir þey yap­madan güle oy­naya cennete gideceðinizi zannediyorsanýz alda­nýyorsunuz demektir. Bu insanlara bu kitabý duyurun! Bu kitap sa­dece bana gelmedi, size anlatmak zorundayým. Sadece size gel­memiþtir, siz de birilerine an­latmak zorundasýnýz. Anlattýðýnýz in­sanlara söyleyin ki onlar da birile­rine anlatsýnlar, duyursunlar. Ýþi­niz, derdiniz, hayatýnýz bu olursa o zaman kurtuluþ açýða çýkacak­týr.

         253:"Ýþte bu peygamberlerin bazýsýný bazýsýna üs­tün kýldýk. Onlardan bazýsýyla Allah konuþtu. Bazýsýnýn da de­recelerini yüceltti. Meryem oðlu Ýsa’ya belgeler verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs’le destekledik. Eðer Allah dileseydi o peygamberden sonrakiler kendilerine apaçýk belgeler gel­dikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fa­kat ayrýlýða düþtüler, kimi iman ederken kimisi de kâfir oldu. Allah dileseydi birbirlerini asla öldürmezlerdi. Ancak Allah dile­diðini yapar."

 

         Bu âyet aslýnda peygamberlerin birbirleriyle mukayesesini yap­mak üzere deðil bu peygamberlerin müntesiplerinden her biri­nin kendi peygamberlerinin üstünlüðünü iddia ederek kavgaya tutuþmala­rýnýn reddi için gelmiþtir. Her biri dönemlerinde Allah’ýn kendilerinden beklediði görevlerini ifa ederek Allah katýna yürüyen peygamberler aslýnda risalet açýsýndan birbirlerine eþittirler. Ama ortak özellikleri olan bu risaletin dýþýnda bazý özelliklerle biz onlarý birbirinden üstün kýldýk diyor Rabbimiz. Kimisiyle bizzat konuþarak, kimisini anasýz babasýz, kimisini anasýz dünyaya getirerek farklý özellikler vermiþtir. Ama bu bizzat Rabbimizin bir lütfudur.

 

Ya da her birine üstün özellikler lütfettik diyor. Týpký tüm mü'-inlerin iman açýsýndan eþit olup da itaatleri, takvalarý açýsýndan farklýlýklarý olduðu gibi.

 

         Hani hatýrlayýn sûrenin daha önceki âyetlerinde Rabbimiz Ýsrâil oðullarýnýn âlemlere tafdýyl ediliþini anlatmýþtý. O bölümde de demeye çalýþtýðým gibi bu onlarýn âlemlere tafdýyl ediliþleri kiþisel bir deðer olarak onlarýn üstünlüklerini deðil de kendilerine Allah ta­rafýndan ve­rilen nîmetler açýsýndan bir üstünlükleri söz konusudur. Peygamberle­rin birbirlerine olan durumlarý da böyledir. Nitekim ilerde Bakara sûre­sinin sonlarýna doðru Rabbimiz þöyle buyura­cak:

         "Biz peygamberlerin arasýný ayýrmayýz"

(Bakara 285)

 

         Âyetini de göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki buradaki pey­gamberlerin birinin diðerine üstünlüklerini þöyle de anlayabili­riz:

 

         1-) Bu peygamberlerin Allah katýndaki makamlarýnýn farklý ol­masý anlamýna gelebilir.

 

         2-  Peygamberlerin þu anda semadaki makamlarýnýn farklýlýðý da olabilir. Nitekim Ýsrâ hadisinde peygamberlerden kimi­lerinin dünya semasýnda, yâni birinci kat semada, kimilerinin ikinci kat semada, ki­milerinin farklý semalarda olduðu anlatýldýðý gibi.

 

         Zira peygamberler arasýnda üstünlük iddiasýný ileri sürmek bi­zim hakkýmýz deðildir. Bunu ileri sürecek makam, insanlarýn ma­kamý deðildir. Bu ancak onlarý peygamber olarak gönderen ve onlarý deði­þik sýfatlarla mücehhez kýlan Allah’a ait bir makamdýr. Bize düþen de sadece onlara iman etmek, teslim olmak ve onlarýn her birinin dinde temel örnekliliklerini kabul etmektir. Hiç birini diðerinden ayýrmadan, birinin diðerlerine üstünlüðünü iddia etmeye kalkýþmadan onlarýn tü-mümüne iman etmektir. Hepsinin bizim yasal örneklerimiz olduðunu tasdik etmektir.               

 

         Rabbimiz peygamberlerin birbirlerinden üstün kýlýnmalarýný gün­deme getirdikten sonra bunun detaylarýný anlatýrken bazýla­rýyla konuþtuðunu, bazýsýný daha yüksek derecelere çýkardýðýný, Meryem oðlu Ýsa’ya da beyyinat verdiðini ve onu Ruhu’l-Kudüs’le teyid buyur­duðunu ifade ediyor. Kur’an’ýn baþka yerlerinden anlý­yoruz ki burada Rabbimizin kendisiyle konuþtuðu peygamber Hz. Mûsâ’dýr. Hz. Ýsa’-nýn adý zaten zikredilmiþ. Ýkisi arasýnda; "Bazýsýný da bir çok dere­ce-lerle daha yükseklere çýkardý", ifadesiyle de Rasûl-i Ekrem efendi­miz anlatýlmaktadýr.

 

         Âyet-i kerîmede üç peygamberden söz edilmektedir. Al­lah’ýn bu üç peygamberi bu âyetlerin nazil olduðu dönemde de þu anda da takipçileri bulunan ve müntesiplerinin ayrýlýða düþtükleri ve birbirleriyle kavga verdikleri peygamberlerdir. Âyetin devamýn­da da bu konunun gündeme getirildiðine bakýlýrsa bu âyet pey­gamberlerin birbirlerinden üstün olup olmadýklarýný anlatmak adýna deðil de müntesiplerinin: "Bi­zim peygamberimiz üstündü, sizin peygamberiniz deðildi". gibi bu ký­sýr kavgalarýný sona erdirmek için gelmiþtir.

 

         Nitekim Buhârî ile Müslim Hz. Ebu Hureyre’den þunu nakil ederler: Ebu Hureyre der ki: “Müslümanlardan biri ile yahudilerden bi­risi münakaþa ettiler. Yahudi yemin ederken: "Mûsâ’yý bütün âlemler­den üstün kýlana yemin ederim ki" Deyince, müslüman olan kiþi de onun yüzüne sertçe bir tokat vurarak:" Pis herif! Onu Muhammed (a.s) 'dan da mý üstün tutmuþtur? Dedi. Durum Al­lah’ýn Resûlü’ne ha­ber verilince Rasûl-i Ekrem þöyle buyurdu:

 

"Beni diðer peygamberlere üstün tutmayýnýz!"

 

Ýbni Kesîr’in rivâyetinde de:

 

"Peygamberlerin birini ötekinden üstün tutma­yýn!"

 

Buyurmuþtur. 

 

         Ýþte müntesipler arasýndaki asýl kavganýn, ayrýlýðýn buradan kay­naklandýðýný anlatarak Rabbimiz bunun bir fayda saðlamaya­caðýný ortaya koymaktadýr. Her grup kendi peygamberlerinin üs­tünlüðüyle öðünecek, her grup kendilerini tatmin edecek. Ýyi bilelim ki bunun kimseye bir fay­dasý yoktur. Önemli olan hangi peygamberin ne kadar üstün olduðu deðil, bizim o Allah elçilerine ne kadar tabi olduðumuz, onlarý ne kadar örnek aldýýmýz, hayatýmýzý onlara ne kadar yakýn yaþadýðýmýzdýr.

 

         Ama buna raðmen kendilerine apaçýk belgeler geldikten sonra insanlar yine de ihtilâfa düþtüler, birbirlerinin kanlarýna gir­diler, savaþ­týlar, öldüler öldürdüler, kimileri iman ederken kimileri de kâfir oldular.

 

         Eðer Allah dileseydi bunlarýn hiç birisini yapamayacaklardý. Al­lah dileseydi yeryüzündeki tüm insanlarý iman birliðinden oluþan tek bir safta toplardý. Evet Allah dileseydi bu insanlardan hiç birisi küfre­demez, hiç birisi kâfir olamaz, hiç kimse Allah’ýn Resûlleri aracýlýðýyla kendisine gönderdiði mesajýna, hayat tarzýna karþý gelemez, hiç kimse hidâyetten, imandan yüz çeviremezdi. Eðer Allah dileseydi di­ðer iradesiz varlýklara yaptýðý gibi yeryüzündeki tüm insanlarýn boyun­la-rýndaki ipin ucunu doðuþtan eline alýr ve onlarý iradeleriyle baþ baþa yaratmazdý. Böylece yeryüzünde hiç­bir insan küfretme imkânýný bu­lamazdý. Ama Allah böyle dilememiþtir. Allah insanlara irade vermiþ ve bu iradeleriyle iman ya da küfürden birini tercihle insanlarý baþ baþa býrakmýþtýr.

         254:"Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alýþveri­þin, hiçbir dostluðun, ve hiçbir þefaatin bulunmadýðý bir gün gelip çatmadan size verdiðimiz rýzýklardan Allah yo­lunda harcayýn. Kâfirlere gelince onlar zâlimlerin ta ken­dileridir."

 

         Kendisinde malýn mülkün bulunmadýðý, dostluðun, karþýlýklý yar­dýmlaþmanýn bulunmadýðý, þefaatin ve dost kayýrmanýn müm­kün olmadýðý bir gün gelmeden infakta bulunmamýzý emrediyor Rabbimiz. Zira o gün gelip çattý mý artýk hiç kimse kendisini kurta­racak bir bedel ödeyemez, hiç kimse ateþten kurtuluþ için fidye veremez.

 

           Cihada teþvik edildiðimiz bir bölümün hemen aka­binde Rab-bimiz yine infaktan söz ediyor. Ýnfakla cihad iç içe. Öy­leyse cihad için, cihadýn gerçekleþtirilmesi için, küfrün ve onun temsil ettiði zul­mün defedilmesi için, kâfirlerin ve zâlimlerin berta­raf edilmesi için infak edeceðiz. Maldan, candan, zamandan, bilgi­den, rahattân, uyku­dan infak edeceðiz.

 

         "Ve kâfirler zâlimlerin ta kendileridir."

 

         Kâfirler kendilerini olmamalarý yerde, bulunmamalarý gere­ken yerde tuttuklarý için zâlimdirler. Ya da kendilerini ateþe götü­renler, kendilerini cehennem yolunda tutanlar kadar kendi ken­dilerine zulme­den baþka birileri olamaz. Kâfirler inkâr ettikleri için önce hakka zulmetmiþlerdir. Kendilerini uçuruma, yâni cehenneme sevk ettikleri için kendi nefislerine zulmetmiþlerdir.

 

Bir de kâfirler, sûrenin önceki bölümlerinde uzunca anlatýldýðý gibi yeryüzünde hep fitne unsuru olmuþlardýr. Kendi kâfirlikleri yetmi-yormuþ gibi hainler insanlarý Allah yolundan men ederek, insanlarý fitneye düþü­rerek, dinlerinden döndürmeye çalý­þarak din eðitimini engelleye­rek insanlýða zulmetmiþlerdir. Ýnsanlarýn akýllarýna, vicdanlarýna ipotekler koyarak, zorla onlara kendi küfürlerini empoze ederek zulmetmiþlerdir.

 

         Yâni kâfir hem kendisine, hem Rabbine, hem de tüm in­san­lýða karþý zulmeden insandýr. Onun için kâfir zâlimin ta kendi­sidir.

 

         Allah’ýn kullarýnýn Allah’ýn dinini öðrenmesinin önüne engeller ko­yanlar, yâni dine karþý savaþ açanlar, kendi görüþlerini Allah dini­nin yerine ikâme edebilmek için Allah’a ve onun dinine karþý savaþ açan­lar, kendi kanunlarýnýn yerleþmesi adýna Allah kanunlarýyla mücâdele verenler evet bunlar insanlýðýn baþ düþmanlarýdýr.

 

Yer­yüzündeki tüm insanlýðýn vazifesi bu insanlýk düþmaný zâlimlerin zulümlerini yýkýp, onlarýn bir daha insanlara zulmedecek güçleri kalmayýncaya kadar onlarla savaþmaktýr. Kýsacasý kâfir hem kendine, hem Rabbine, hem de tüm insanlýða karþý zulmeden insandýr. 

 

         Bundan sonra Bakara sûresinin bu bölümünde "Âyet el Kürsî" diye bilinen bir bölüme geldik. Ulemânýn ifadesiyle "Ýsm-i Azamý" ih­tiva eden uzunca bir âyet.  Bundan dolayý bu âyeti ihtiva ettiði için bu sûreye "Kürsî sûresi" de denmiþtir. Allah’ýn Rasûlü bir hadisle­rinde:

 

"Kur’an-ý Kerimde en büyük âyet, âyet el Kürsîdir."

 

Buyurur. Tevhidi, Rabbimizin sýfatlarýný, yaratýlýþý, yaratýkla­rýn yönetimini, ulûhiyet ve rubûbiyeti, Rab karþýsýnda kullarýn ko­numunu ve þefaati en güzel anlatan âyet, âyet el Kürsîdir. 

         255:"O Allah’týr. Ondan baþka Ýlah yoktur. O Hayy ve Kayyum'dur. Onu ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tu­tar. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda þefaat edecek kimmiþ? O kullarýnýn önlerinde ve arkalarýnda ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dilediðinden baþka bir þey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuþatmýþtýr. Onlarýn korunmasý ona aðýr gelmez. O yücedir, büyük­tür."

 

         Ýlâh, kendisine kulluk edilen varlýk demektir. Ýlâh, kiþinin boy­nun­daki ipin ucu elinde olan varlýk demektir. Ýlâh, kiþinin hatý­rýný ka­zanmak için çýrpýndýðý, arzularýný gerçekleþtirmek için can attýðý, iti­razsýz ve gönül rahatlýðýyla isteklerini yerine getirdiði varlýk demektir. Ýlâh, kiþinin uðrunda seve seve malýný ve canýný fedâ ettiði varlýk de­mektir. Ýlâh, kiþinin hayat programýný kendisi için ha­yat programý kabul ettiði varlýk demektir. 

 

          Ýnsan kul olmaya müsait yaratýlmýþtýr. Allah herkesi do­ðuþtan kul olmaya müsait yaratmýþtýr. Herkesi boynunda bir iple dünyaya ge­tirmiþtir Rabbimiz. Yâni bir þeylere tapacaktýr o. Ta­pýnmaya hazýr ya­ratýlmýþtýr. Ýþte boynunda böyle bir iple dünyaya gelmiþ ve tarihin de þehâdetiyle mutlaka bir þeylere tapýnmak zo­runda kalmýþ olan bu in­san boynundaki bu ipin ucunu kimin eline vermiþse ona kulluk ediyor demektir. Boynundaki ipin ucu kimin elindeyse o bu kiþinin Ýlâhý de­mektir. Bu durumda insanlarý dört  kademede görüyoruz:

 

         1-) Boynunda doðuþtan getirdiði ipin ucunu Allah’a vererek: “Al ya Rabbi! Bu ipin de benim de sahibim sensin. Mademki beni boy­numda bir iple dünyaya getirdin. Yâni beni kulluða mü­sait yarattýn. Al öyleyse bu ipin sahibi sensin. Senin elinde dursun ve sen nereye çe­kersen ben o tarafa gideceðim. Ben sadece sana kulluk yapacaðým. Sadece senin dediklerini dinleyecek, sa­dece senin seçimini seçim kabul edecek, sadece senin arzularýný gerçekleþtireceðim. Zira beni sen yarattýn. Beni sen programladýn. Benim bilgim kýttýr, benim aklým sýnýrlýdýr. Geçmiþimi geleceðimi, hayrýmý þerrimi, menfaatimi zararýmý senin kadar bilemem.” diyerek iradesini Allah’a teslim eden kiþiye müslüman denir ve bu kiþinin Ýlâhý Allah’týr.

 

2-) Ýkinci tip insan boynundaki ipin ucunu Allah’a vermeye­rek kendi elinde tutmaya çalýþan kiþidir. Ben Allah filan tanýmam. Ben din filan bilmem. Benim hiç bir þeye ihtiyacým yoktur. Benim aklým vardýr, benim fikrim vardýr, benim bilgim, benim keyfim var­dýr. Ben bildiðimi yaparým. Ben keyfime göre bir hayat yaþarým diyerek boynundaki ipin ucunu elinde tutarak kendi kendisini Ýlâh­laþtýran kimsedir.      

 “Kendi hevâsýný Ýlâh edinen kimseyi gördün mü?”

(Furkân 43)

 

Âyeti gereðince kendi hevâsýný, havasýný put­laþ­týran kiþidir ki bu adam kâfirdir ve bu kiþinin Ýlahý da kendisidir.

 

         3-) Üçüncüsü boynundaki ipin ucunu kendi gönlüyle, kendi arzu­suyla Allah’a vermiþ, Kelime-i Tevhid okumuþ, Kelime-i Þehâdet getirmiþ, ama boynundaki ucunu Allah’a verdiði bu ipin yaný baþýna yine kendi arzusuyla bir ip daha baðlamýþ modaya vermiþ, bir ip daha baðlamýþ âdetlere vermiþ, bir ip daha baðlamýþ töre­lere vermiþ, bir ip daha baðlamýþ çevreye vermiþ, müdüre vermiþ, amire vermiþ, ka­nun-lara vermiþ, yönetmenliklere vermiþ, vermiþ, vermiþ.

 

         Yâni boynundaki ipleri çoðaltmýþsa, hem Allah’ý hem de baþ­kala­rýný razý etmeye çalýþýyorsa, hem Allah’ýn götürdüðü yere hem de baþkalarýnýn götürdükleri yerlere gitmeye çalýþýyorsa yâni arzularý, emirleri Allah’ýnkilerle çatýþan baþkalarýnýn arzularýný da gerçek­leþtir-meye çalýþýyorsa iþte bu kiþinin adý da müþriktir ve Allah’la birlikte boynundaki ipleri daðýttýðý varlýklar bu kiþinin Ýlâhlarýdýr.

 

Evet bu adam boynundaki ipin ucunu önce Allah’a vermiþ ama bu ipin yaný baþýna yeni yeni kulluk ipleri baðlayýp Allah’tan baþka bi­rilerine de vermiþ ve onlarýn çektikleri yerlere gitmeye çalýþan kiþi­dir ki bunun adý da müþ­riktir ve Ýlâhý da ipin ucu elinde olanlardýr. Þeytanlara vermiþtir onlarýn kuludur, aðasýna vermiþtir onun kuludur, modaya vermiþtir onun kulu­dur, âdetlere, törelere vermiþ onlarýn kuludur, çevreye vermiþ çevre­nin kuludur, kapitalist sistemlere vermiþtir onlarýn kuludur, sosyal ha­yatta hýristiyan dünyanýn kulu, ekonomik hayatta veya mesleki dünya­sýnda yahudi âleme vermiþtir onlarýn kuludur.

 

         Ama öyle ki bu boynundaki ipin ucunu ellerine verdiði kiþi, ku­rum ya da varlýklar yâni onun Ýlahý ya da Ýlahlarý olan varlýklar çok güçlü, çok becerikli deðillerse yâni onun hayatýnýn tümünü dolduracak kadar güçlü deðillerse, ya da hayatýnýn tümü konu­sunda ona yol gösterecek kadar becerikli, bilgili deðillerse bu se­fer bu adamlar yol gösterebildikleri kadarýyla o Ýlâhlarýnýn kulu kö­lesi olurken onlarýn ser­best býraktýðý, ya da gaflet edip doldurama­dýklarý hayat birimlerinde de baþkalarýnýn kulu ve kölesi olurlar. Ama bu kiþinin bir de hayatýnda din birimi vardýr ki onda da Al­lah’ýn kulu kölesi olur. Öteki Ýlâhlarýnýn boþ býraktýklarý doldurama­dýklarý namaz gibi, oruç gibi, zekât gibi, zikir gibi hayat birimlerini de Allah’ýn dinine göre doldururlar.

 

         Ýþte kim böyle Allah’la beraber birilerini de dinler, Ýlah  ola­rak, söz sahibi olarak, hayatýna karýþýcý olarak Allah’tan baþka bi­rilerinin varlýðýný da kabul ederse, bu iþ sadece kendisi için ya­parsa Kaf sûre­sinin 26.âyetinde anlatýldýðý gibi bu adam:

         “ Ki o Allah’ýn yanýnda, Allah’la beraber baþka Ýlâh tutmuþtur”

         (Kâf 26)

 

Âyeti gereðince kendisine Ýlâh yapmýþ olur. Yâni Allah’la bera­ber baþka Ýlâhlar bulmuþ de­mektir. Yâni eðer bu adam boynuna ip ta­kýp da baþka efendi­lere verme iþini sadece kendisi için yapýyorsa böyledir.

 

         Ama eðer bu adam bu iþi yalnýz kendisi için deðil de baþkala­rý­nýn boyunlarýna da ipler takarak onlarý da Allah’tan baþ­kalarýnýn eline vermeye çalýþýyorsa, yâni baþka insanlarý da bu sahte Ýlâhlarýn kulu kölesi yapmaya çalýþýyorsa, yardým ediyor, teþvik ediyorsa o zaman Yâsîn sûresinin 74. âyetinde anlatýldýðý gibi:

 “Tuttular da güya kendilerine yardým olunur ümi­diyle Allah dûnunda, Allah berisinde Ýlâhlar edindiler”

         (Yâsîn 74)

 

         Âyetinin delâletiyle min dünillah Ýlâh yapmýþ olur. Yâni Al­lah’-tan baþka Ýlâhlar edinmiþ demektir. Kendisi için Allah’tan baþka Ýlâh edinmenin de ötesinde baþkala­rýný da Allah’tan baþka Ýlâhlar edinmeye teþvik ediyor demektir. Ýdareciler, babalar, kocalar, analar veya eðiticiler, yöneticiler eðer insanlara her konuda Ýlâh olarak sa­dece Allah’ý tanýtýyorlarsa ta­mam bu tevhittir. Ama Allah’tan baþkala­rýný da dinlemelerini öðüt­lüyorlarsa, öðretiyorlarsa o zaman baþkalarý için de Allah’tan baþka Ýlâhlar buluyor ve teþvik ediyor demektir. Ça­talý þöyle tut­malýsýn yavrum. Eteðini þöyle kaldýrmalýsýn kýzým. Bay­ramda þöyle hareket etmelisin haným. Misafirlerin yanýna çýkýp ellerini þöyle sýkmalýsýn. diyerek onlarýn da Allah’tan baþka Ýlâhlarý dinleme­sini saðlýyor demektir.

 

         4-) Dördüncüsü þirkle günahýn arasýný ayýrmamýz için bu da çok önemlidir Bir adam ki kendi rýzasýyla boynunda Al­lah’a verdiði ipin yanýna yeni yeni ipler takýp bunlarý baþkalarýna vermeden yana deðil­dir, böyle bir þeye razý deðildir. Ama zorla bi­rileri uzaktan kement atýp onun boynuna kulluk ipleri geçirmiþse, yâni o istemediði halde zorla birileri onu köle konumuna düþür­müþler ve çektikleri yere götürmeye mecbur etmiþlerse iþte bu adamýn adý da günahkârdýr. Önceki kiþiden farklýdýr bu. Zira bu adam öncekisinden farklý olarak kendi arzusunun ve isteðinin dý­þýnda köle durumuna düþürülmüþtür.

 

                Biz Hz. Yusuf’un Mýsýr paza­rýnda köle olarak satýldýðýný bili­yoruz. Bazen böyle istemediði halde, rýzýk endiþesiyle, maaþ korku­suyla, açlýk tehdidiyle, ölüm korkusuyla, ya da þu anda olduðu gibi güçsüzlük psikolojisiyle güç­lülerin eline esir düþebilir.

 

Veya bazen müslümanlar cehaletleri sebebiyle, din konu­sun-da, Ýslâm konusunda, Kitap sünnet konusunda, kulluk konu­sunda bilgisizlikleri sebebiyle, bilgisiz býrakýlmalarý sebebiyle far­kýnda olma­dan, farkýna varamadan boyunlarýna birileri kement atýp onlarý köle­leþtire-bilirler, birileri onlarý zulüm aðlarýna takabilirler.

 

         O zaman da eðer bunun farkýna varýr varmaz müslümanlar bu zulüm aðlarýný delerek kurtuluþa kavuþabilmek için gecelerini gün­düzlerine katýp maldan ve candan geçercesine ciddi bir ciha­dýn, ciddi bir çalýþmanýn içine girerlerse Allah’ýn bunlarý affedeceði umulur. Ama Allah korusun günün birinde böyle bir hayattan razý oluverirlerse, yâni boyunlarýndaki öteki iplerden rahatsýz olmazlar ve yata giderlerse onlar da aynen berikiler gibi þirki sineye çekmiþ müþriklerdir, zâlimler­dir.

 

          Allah, boyunlardaki ipin ucu yalnýz kendi elinde olmasý gere­ken sadece kendisine kulluk yapýlmasý gere­ken, sadece onun çektiði yöne gidilmesi ve arzularý gerçekleþtiril­mesi gereken tek Ýlahtýr, ken­disinden baþka Ýlâh  olmayandýr.

         "O Hayy ve Kayyum'dur."

 

         Hayy ve Kayyum Allah’ýn iki ayrý ismidir.

         Hayy; hayat sahibi, diri, baþlangýcý ve sonu olmayan, son­suz ha­yat sahibi demektir. Allah’ýn hay oluþu, hayatta oluþu yara­týklarýn hayatta oluþuna benzemez. Tüm yaratýlmýþlarýn hayatta oluþu Al­lah’-tandýr ama Allah’ýn hay oluþu kendindendir. Hayy, za­mana boyun eð-meyen, zamanla mukayyet olmayandýr. Bu Hayy’ýn bizim hayatý­mýza yansýyan yönü insan hayatýnda önce Allah vardýr. Ýnsana insa­nýn hayatýný kazandýran O’dur. Ýnsana hayatýný kazandýran Allah ol­duðu gibi insanýn hayatýný sürdüren de O’dur.

 

         Yâni hayatý boyunca Allah onunla beraberdir. Hayat veren, ha­yatýný sürdüren ve sonunda onun hayatýna son verecek olan da yine Allah’týr. En sonunda öldürdüðü bu insaný yeniden diriltecek olan da O’dur.

 

         Kayyum ise, sürekli insanlarý ve tüm varlýklarý görüp göze­ten, güç ve kuvvetiyle onlarý sevk eden, hareket ettiren, hareketle­rini ya­ratan ve koruyandýr. Evet Allah Kayyûm’dur. Yâni kendi zatý ile kaim­dir. Varlýðý kendisindendir. Varlýðý konusunda baþkalarýna muhtaç de­ðildir. Baþkalarý ise onunla kaimdir.

 

         Tüm varlýklar var olabilmek için O’na muhtaçtýrlar. Var ola­bil­mek için ve varlýklarýný sürdürebilmek için her þey O’na muhtaç­týr. Evet Kayyûm her ân tüm varlýklar âlemini idare eden ve ayakta tutan demektir. Herþeyi tutan, koruyan anlamýnda Allah'ýn isimlerinden biri. Kayyûm, "fey'ûl" vezninde mübalaða sýygasýdýr. Hayy ve Kayyûm I-simlerinin ism-i azam yani Allah'ýn en büyük ismi olduðu da söylenmiþtir. Kur'ân'da üç yerde geçer.

 

Birisi iþte Bakara sûresinin bu âyetidir. Ýkincisi Âl-i Ýmrân sûresinin ikinci âyetinde “Allah, Ondan baþka tanrý olmayan, diri, her ân yarattýklarýný gözetip durandýr.” Üçüncüsü de; Bütün yüzler, "Hayy", ezelî ve ebedî diri, "Kayyûm" her þeyin mutlak hâkimi olan Allah'a bo-yun eðer. Zulüm yüklenen periþan olur" (Tâhâ,111) âyetidir.

Diðer yandan Rasûlüllah (s.a.s)'in bu isimlerle duâ ettiði nakledilir. Bir hadiste, aþaðýdaki duâyý yataða girerken üç defa okuyan kimsenin günahlarýnýn, denizin köpüðü kadar çok olsa bile, af edilebileceði bildirilmiþtir.

"Ben kendisinden baþka hiçbir ilâh bulunmayan, "Hayy", ezelî ve ebedî diri "Kayyum ", herþeyin mutlak hakimi olan Allah'tan baðýþlanmamý diliyor ve O'na tevbe ediyorum"(Ahmed b'. Hanbel, Müsned, III,10)

Enes b. Mâlik, bir adamýn namazdan sonra "Hayy ve kayyûm" isimleriyle Allah'a duâ ettiðini duyan Hz. Peygamber'in þöyle buyurduðunu nakleder:

"Siz Allah'a ne ile duâ ettiðini biliyor musun? Hazýr bulananlar; "Allah ve Rasülü daha iyi bilir" dediler. Rasûlullah (s.a.s) þöyle buyurdu: "Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, O, Allah'a ism-i azamý ile duâ etti.-Allah bununla duâ edilince kabul eder ve bununla bir þey istenince verir" (Ahmed b. Hanbel, III, 245).

Bazen Hz. Peygamber duâda "Kayyým" kelimesini de kullanmýþtýr. "Allahým hamd, sana mahsustur. Sen yerleri ve gökleri idare edip, ayakta tutan (Kayyûmsun)"(Buhârî, Te-heccüd, 1)

Kayyûm ismi þu anlamlarý da kapsar; Allah zâtý ve yüceliði ile vardýr; her þeyin var olmasý, varlýðýný sürdürmesi, ayakta durmasý O'nun varlýðýna baðlýdýr. Nitekim, Ayetü'l-Kürsî'de bu isimden sonraki kýsým, onun açýklamasý gibidir.

"O'nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O'nun izni olmadan, katýnda kim þefaat edebilir? O, insanlarýn geçmiþlerini ve geleceklerini bilir. Ýnsanlar ise O'nun ilminden, O'nun dilediðinin dýþýnda bir þey kavrayamazlar. O'nun hükmü gökleri ve yeri kuþatmýþtýr. Yeri ve göðü koruyup gözetmek, O'nun için zor deðildir. O, yücedir, büyüktür"

(Bakara,255)

         "Onu ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tutar."

 

         O Allah’ý ne uyuklama basar ne de uyku tutar. Yâni Allah için ne uyuklama ne de uyuma söz konusu deðildir. Yâni yarattýkla­rýndan asla gafil deðildir. Bir an bile onlardan habersiz deðildir. Her þeyi gö­ren ve hiç bir þey kendisinden gizli olmayandýr.

 

         Sine tün; uykudan önceki uyuklamak demektir. Uyku ön­cesi dal­gýnlýk anlamýndadýr. Uyku ise gözlerin, ku­laklarýn ve duyularýn fonksiyonlarýnýn bitmesi demektir. Rabbimizi ne uyuklama ne de uyku tutmaz.

 

         Böylece bu ifade bir önceki "Kayyûm" kavramýna daha de­rin bir boyut kazandýrýyor. Öyle bir Kayyûm’luk, öyle bir Kayyýmlýk ki bir an bile, bir lahza bile yaratýklarýný ihmalin söz konusu olma­dýðý, bir an bile yaratýklarýndan gafletin söz konusu olmadýðý bir durumdur. Bunlar sadece beden sahibi varlýklar için söz konusu­dur. Uyku da uyuklama da beden sahibi varlýklar içindir, Allah için caiz deðildir bunlar.        

 

         Uyuklama ve fütur Allah hakkýnda asla caiz deðildir. Ve  uyuk­layanlar, uyuyanlar asla Kayyûm olamazlar. Kayyum ola­mayanlar da asla Ýlah  olamazlar.

         "Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur."

 

         Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun kuludur. Göklerde ve yerde görünür görünmez, bilinir bilinmez ne varsa hepsi onun mülkü ve kuludur. Her þey onun mülküdür. Herkes ve her þey O’nun hükümranlýðý altýndadýr, O’nun hâkimiyeti altýndadýr. O Allah Mâliktir ve her þey O’nun mülküdür. Gerçek Mâlik, gerçek sahip O’dur.

 

         O’nun mülkünün yanýnda baþkasýnýn mülkü yoktur. Böy­lece anlý­yoruz ki göklerde ve yerde olan tüm varlýklarýn Allah’la iliþkisi mül­kün sahibiyle iliþkisi gibidir. Kölelerin efendiyle iliþkisi gi­bidir. Mülk Al­lah’ýndýr inancý insan þuurundaki tüm þirk unsurlarýný siler. Mülk Al­lah’ýndýr inancý insan þuurunda kendisinin sadece mülkün gerçek sa­hibi tarafýndan tayin edilmiþ bir halîfe olduðunu, bu hilafet ve sahip ol­duðu her þeyin kendisine emaneten ve mu­vakkaten Allah tarafýndan verildiðini, kýsa bir süre sonra onlarýn kendisinden geri alýnacaðý þuu­runu kazandýracaktýr.

 

         Mülk Allah’ýndýr demek o mülkte söz sahibi Allah’týr demek­tir. Eðer mülk olarak biz kendimiz ve sahip olduðumuz her þeyin Allah’a ait olduðuna iman ediyorsak o zaman kendimiz ve sahip olduðumuz þeyler konusunda söz sahibinin Allah olduðuna iman etmek zorunda­yýz. Yâni elim benim deðil o Allah’ýnsa ben onu sa­hibinin razý olma­dýðý yerde kullanmamalýyým. Midem benim deðil Allah’ýnsa, mülkün sahibi Allah’sa, o konuda söz sahibi ben deðil Allah’sa o zaman ben bu mideme sahibinin razý olmadýðý lokmayý indirmemeliyim. Çocukla­rým be-nim deðil Allah’ýnsa onlara verece­ðim isimden tutun da, onlara ulaþtýracaðým günlük eðitime varýn­caya kadar, kýlýk kýyafetlerine va­rýncaya kadar onlarýn sahibi olan Allah’a sormak zorundayým. Karým benim deðil Allah’ýnsa, onunla iliþkilerim konusunda söz sahibi ben deðil de onun sahibi olan Al­lah’sa ona kendi keyfime göre deðil Al­lah’ýn istediði biçimde dav­ranmak zorundayým. Malým benim deðil Al­lah’ýnsa onu kazanaca­ðým ve harcayacaðým yerleri Allah’a sormak zorundayým. Paramý onun sahibinin razý olmadýðý yerlerde harcamaya kalkarsam o zaman mülkün sahibi olarak Allah’ý deðil de kendimi ka­bul etmiþ olurum.

 

         Elimi, ayaðýmý, gözümü kulaðýmý, evimi, arabamý, bede­nimi, ak­lýmý, bilgimi, zamanýmý ve sahip olduðum her þeyi onlarýn gerçek sahibinin razý olmadýðý yerde kullanýrsam Allah’ý mülkün sahibi ol­maktan çýkarýp kendimi mülkün sahibi kabul etmiþ olurum ki bu Al­lah’ýn istediði bir iman deðildir.

 

         Evet göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’ýn olunca, gök­lerde ve yerde olanlarýn tamamý Allah’ýn olunca elbette göklerde ve yerde söz sahibi, kanun sahibi, egemenlik sahibi de Allah olur. Bir mülkün bir varlýða izâfesi demek o mülkte o varlýðýn söz sahibi olduðunu ka­bul etmek demektir. Meselâ sizler hepiniz ev sahibisi­niz. Evlerinizin size izâfesi demek o evlerinizde sizin sözünüzün geçmesi demektir. Bir adam düþünün ki ona ait olan evinde onun sözü geçmese, o evde onun sözü kaale alýnmasa, o evde iste­diklerini emretme istediklerini yasaklama hakký olmasa, o eve girip çýkanlar ondan izin almasa o ev o adamýndýr denebilir mi? Ýçiniz­den hanginiz böyle bir ev reisliðine razý olursunuz? Sizler böyle bir reisliðe razý olmazsýnýz da Allah’ý niye razý etmeye çalýþýyorsunuz? Tamam ya Rabbi! Gökleri sen yarattýn! Yeryüzünü sen yarattýn. Bizi ve þu anda sahip olduðumuz her þeyi sen yarattýn. Sen Alisin! Sen yücesin! Ama olduðun yerde kal. Bizim hayatýmýza karýþma. Kanunlarýmýza karýþma! Kýlýk kýyafetimize, ka­zanmamýza harca­mamýza, hukukumuza, düðünümüze derneðimize karýþma. Eðiti­mimize karýþma. Bütün bu konularda biz kendimiz söz sahibiyiz. Bizim de aklýmýz var, bizim de bilgimiz var, bizim de keyfi­miz var, biz de biliriz bütün bunlarý.

 

         Ya da: Bizim söz sahibi baþka Rablerimiz var. diyerek kendi mülkünde onu susturmaya çalýþmanýn mânâsý nedir? Böyle düþü­nen, böyle inanan ve Allah’a, Allah’ýn mülkünde söz hakký tanýma­yan bir adamýn mü'min olduðunu nasýl söyleyebiliriz.

 

         Evet mülk Allah’ýndýr. Gökler ve onlarda olanlar, yeryüzü ve onda olan her þey Allah’ýn mülküdür. Hal böyle iken, mülk Al­lah’ýnken, herkes ve her þey Allah’ýn mülkü ve onun kulu iken:

         "O’nun izni olmadan huzurunda þefaat edecek kim­miþ?"

 

         Bakara sûresinin Ýsrâil oðullarýna hitap eden bir bölümünde bu þefaatle alâkalý bir bölüm geçmiþti burada tekrar geçiyor

         Kur’an-ý Kerîm þefaat konusunu etraflý bir biçimde ele alýp an­latmýþtýr. Zira geçmiþte ve günümüzde insanlarýn sapmalarýnýn en bü­yük sebeplerinden birisi bu þefaat meselesinin yanlýþ anla­þýlmasýdýr. Yahudilerin, hýristiyanlarýn ve müþriklerin sapma nokta­sýdýr bu þefaat konusu. Geçmiþte sapanlar bu yüzden sapmýþtýr.

 

         Yahudiler Üzeyr Allah’ýn oðludur dediler. Hýristiyanlar Ýsa Al­lah’ýn oðludur dediler. Müþrikler de melekler Allah’ýn kýzlarýdýr dediler.

 

         Bunlar bu yaratýklarýn sýfatlarý konusunda hataya düþtüler. Bun­lara Allah’ýn sýfatlarýný vermeye kalktýlar. Gerekenden fazla deðer verdiler.Bunlarýn yaptýklarý iþlerin baþkalarý tarafýndan ya­pýlamayaca­ðýný, baþkalarýnýn yaptýklarýný da bunlarýn yapamaya­caðýný iddia etti­ler. Diðer yaratýklardan ayýrdýlar bunlarý. Bunlarýn diðer varlýklardan daha çok Allah’a yakýn olduklarýný ya da Allah’ýn bunlarla daha çok il­gilendiðini iddia ettiler.

 

Aslýnda bütün bu iddialarýn altýnda yatan sebep Allah’a ve­li­ahtlar bulmak, Allah’a karþý torpilli varlýklar bulmak, Ýþledikleri günah­lara kýlýf bulmak çabasýydý. Ýsa Allah’ýn oðludur! Üzeyr Allah’ýn oðlu­dur! Melekler Allah’ýn kýzlarýdýr! der­ken Allah torpil yaptýrma gayretine giriyorlardý. Bir varlýðýn hatýrýn­dan çýkamayacaðý, sözüne iþ yapacaðý varlýk elbette onun en ya­kýný oðlu ve kýzý olabilirdi. Allah’ý insan gibi farz etmenin yanýlgý­sýydý bu. Ýnsanlara oðlu ya da kýzý vasýtasýyla yaklaþýlabildiðine göre Allah’a da bu yakýnlarý vasýtasýyla yaklaþabile­cek-lerini, O’na karþý da þefaatçiler bulabileceklerini, torpil yaptýrabile­cek-lerini zannederek sapýp gittiler.

 

Bugün de pek çok insan böyle düþünmektedir. Dünkülerin sapma noktasý bugünkülerin de sapma konusu olmuþ Allah koru­sun. Belki bir babaya oðlu, kýzý veya bir yakýný vasýtasýyla yaklaþ­mak mümkün olabilir. Ona tesir etmek, onu fikrinden vazgeçirmek mümkün olabilir . Ama yanýldýklarý nokta Allah insan gibi deðil ki. Allah baba gibi deðil ki. Allah katýndaki þefaatin insanlar arasýnda cereyan eden þefaat gibi olduðunu dü­þünmek Allah’ý insan gibi düþünmek ve Al­lah’ýn sýfatlarý konu­sunda noksanlýk izâfe etmektir ki bu þirktir ve Rabbimizi bundan tenzih ederiz.

 

         Müþrikler Allah katýndaki þefaatin insanlar arasýnda cere­yan eden þefaat gibi olduðunu zannediyorlardý. Onlar Allah katýn­daki þe­faatin kral katýndaki oðlunun, kýzýnýn vezirlerinin, yardýmcý­larýnýn ve ona denk veya ondan daha üstün krallarýn þefaat etmesi gibi düþünü­yorlardý. Ehl-i kitap Allah’a oðullar olarak izâfe ettikleri peygamberleri­nin, müþrikler de putlarýnýn ve Allah’a kýzlar izâfe ettikleri meleklerin kendilerine þefaatte bulunabileceklerine inaný­yorlardý. Hýristiyanlar ve tüm müþrikler meleklerden, vefat etmiþ Nebilerden, þehidlerden ve salih kimselerden þefaat isterlerdi. Onlarýn Allah katýnda þefaat etme yetkisine sahip olduklarýný, bu yüzden de Allah’ýn bunlarýn þefaatlerini reddetmeyeceðini iddia ediyorlardý.

 

         Yukarýdaki âyetlerde gördük her þey ve herkes Allah’ýn kulu iken Allah’ýn mülkü iken kimin böyle bir þeye cesareti olabilir? Kim böyle bir þeye teþebbüs edebilir? Allah’ý kim etkisi altýna ala­bilir? Al­lah karþýsýnda kim söz sahibi olabilir? Allah’a etki etmek, Allah’a bir þey yaptýrmak þöyle dursun en çok sevdiði peygam­berler ve melekler bile onun huzurunda aðýzlarýný bile açmaya ce­saret edemezler.

 

         Burada peygamberlerin þefaatleri konusuna deðinelim:

 

         Biz biliyor ve inanýyoruz ki peygamberler Allah’ýn yeryü­zünde en deðerli ve en þerefli kullarýdýr. Ama unutmayalým ki bunlar da kul­durlar. Tüm peygamberler Allah’ýn ona en muti kulla­rýdýr. Elbette ki peygamberler yeryüzünde dualarýna icâbet edilme yönünden en önde olan kullardýr. Allah’ýn bu sevgili kullarý Allah’a dua ettiklerinde ya is­tedikleri þeyler dünyada kendilerine verilir veya burada verilmeyip öbür tarafta kendilerine verilir.

 

          Peygamberlerin dünyada yaptýklarý dualarýn ta­mamý kabul edil­miþ deðildir. Bu dua ya Allah’ýn kaderine muhalif olduðu için, ya da Allah’ýn kendilerinden razý olmadýðý kiþiler hak­kýnda dua ettikleri için reddedilmiþtir. Nuh aleyhisselâm, Ýbrahim aleyhisselâm ve sevgili peygamberimiz bunun en net örnekleridirler. Kimisi babasý için, kimisi oðlu için, kimisi amcasý için dua etmiþlerdir, þefaat etmek istemiþlerdir de Allah buna izin vermemiþtir.

 

Mesela Rabbimiz mü­nâfýklar konusunda Resûlüne þöyle buyurdu:

         "Ey peygamberim! Onlar için ister af dile ister di­leme! Onlar için yetmiþ defa af dilesen de Allah onlarý asla affetmeyecek. Bu onlarýn Allah ve Rasûlü’nü inkâr etme­lerindendir. Çünkü Allah fâsýklar topluluðunu asla hidâ­yete erdirmez."

         (Tevbe 80)

 

         Görüyor musunuz Allah’ýn Rasûlü Allah katýnda yeryüzü­nün en hayýrlýsý olduðu halde Allah’ýn sevmediði insanlar hakkýnda ne ka­dar da istiðfar ederse etsin Allah onlara maðfiret etmeye­cektir. Allah ve Rasulünü inkar eden, Allah ve Rasulünü hayatýna karýþtýrmamaya çalýþan bir kiþiye kesinlikle Allah yol göstermez, hidayet etmez.

 

         Öyleyse þunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Allah’ýn razý olma­dýðý kiþiler için yapýlacak þefaat asla kabul edilmeyecektir. Bunu candan, gönülden isteyen yeryüzünde Allah’ýn en þerefli peygamberleri bile olsa da. Peygamberlerin bile mezun olmadýklarý bir konuda kim yetkili olabilecek de?

Yine bakýn Rabbimiz Kur’an-ý Kerîmde anlatýldýðýna göre Nuh’-un (a.s)  oðluna iliþkin duasýný da kabul etmemiþtir.

         "Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Þüp­he­siz oðlum da benim ailemdendir! Senin vadin ise haktýr. Sen hakimler hakimisin!" Allah buyurdu ki: "Ey Nuh! O asla senin ailenden deðildir. Çünkü o salih olmayan bir amel sahibidir. (Kâfirdir) O halde hakkýnda bilgin olma­yan bir þeyi benden isteme! Ben sana cahil­lerden olma­maný tavsiye ederim."

 (Hûd: 45, 46)

 

         Âyet-i kerîmeden açýkça anlýyoruz ki Allah’ýn razý olmadýðý bir insan için þefaatte bulunmak isteyen peygamberin bu þefaati Allah ta­rafýndan kabul edilmemiþtir. Salih olmayan bir amel sahibi, yani Allah’ýn istediði gibi olmayan bir hayat sahibi kim olursa olsun, Allah onun hakkýnda þefaatten yana deðildir.

 

Yine Ýbrahim’in (a.s) babasý hakkýndaki duasý da kabul edilmemiþtir.

“Ýbrahim'in, babasý için maðfiret dilemesi, sadece ona verdiði bir sözden ötürü idi. Allah'ýn düþmaný olduðunu anlayýnca ondan uzaklaþtý. Doðrusu Ýbrahim çok içli ve yumuþak huylu idi.”

(Tevbe 114)

 

         Kâfir olduklarý ve kâfir olarak öldükleri kesin belli olduktan sonra, o çýlgýn ateþin ashabý olduklarý belli olduktan sonra yakýn akrabalarý bile olsa müþrikler hakkýnda istiðfar etmeleri peygambere ve mü’minlere asla yakýþmaz. Gerek haklarýnda inen bir vahiyle, gerek-se kâfir olarak ölüp gittikleri belli olan kimseler hakkýnda dua etmek, istiðfar etmek, onlarýn baðýþlanmalarýný dilemek peygambere de onun yolunun yolcularýna da yakýþýk almaz. Böyle kâfir olarak Allah’ýn hudutlarýný muhafaza etmeden geberip gidenler babalarýmýz bile olsa, analarýmýz, kardeþlerimiz bile olsa onlarýn arkasýndan dua etmemiz ve istiðfarda bulunmamýz caiz deðildir. Bunlar hayattayken bunlarýn, bu tür kâfirlerin, bu tür sistemlerin Allah’la verdikleri savaþýmlarýnda onlarýn galip gelmeleri, baþarýya ulaþmalarý adýna onlara fiili yardým ve destekte bulunmak türünde bir dua da caiz deðildir, geberip gittikten sonra arkalarýndan dua ve istiðfarda bulunmak da caiz deðildir.

 

         Bütün bu âyetlerde görüyoruz nebilerin saðken bile istisna­sýz bütün dualarý kabul edilmediðine göre, Allah’ýn istemediði, razý olma­dýðý konularda onlarýn þefaatleri kabul edilmediðine göre na­sýl olur da vefatlarýndan sonra böyle bir hakka sahip olduklarý iddia edilebilir? Öyleyse bu ehl-i kitabýn ve müþriklerin iddialarý boþtur.Ve bunlarýn aslý hakikati yoktur.

 

         Peygamberimizin ümmetlerinden Allah’ýn razý olduklarýna þe­faat etme konusunu daha sonra inþallah diyeceðim. Bakýn Allah buyu­rur ki:

         "O’nun huzurunda O’nun izni olmadan kim þefa­atte bulunabilir?"

 

         Bir kere azaba lâyýk olanlar için kesinlikle þefaat yoktur. Bunu önce  söyleyelim. Yâni kesinlikle ne kâfirler için, ne ehl-i kitap için, ne yahudiler, ne hýristiyanlar ne de müþrikler için þefaat söz konusu de­ðildir. Bunlar istedikleri kadar kendileri hakkýnda þefaatte bulunacak varlýklar bulmaya çalýþsýnlar, istedikleri kadar filan Allah’ýn oðludur, falan Allah’ýn kýzýdýr desinler kesinlikle onlar için þefaat söz konusu deðildir. Kur’an-ý Kerîmde bunu anlatan pek çok âyet vardýr. Bunlar­dan bir tanesi þöyle ki:

         "Allah’ý býrakýp da kendilerine ne fayda ne de za­rar vermeyecek þeylere tapýyorlar ve bunlar Allah ka­týnda bi­zim þefaatçilerimizdir diyorlar. De ki siz Allah’a göklerde ve yerde bilmediði bir þeyi mi haber vermek is­tiyorsunuz? (Allah’a akýl vererek onu þartlandýrmak mý istiyorsunuz?) Halbuki Allah onlarýn ortak koþtuklarý þeylerden münez­zehtir, yücedir."

         (Yunus 18)

 

         En’âm 51, A’râf 53, Meryem 87, Tâhâ 109 gibi âyetlere bakýlýr-sa kâfirler, müþrikler ve ehl-i kitapla ilgili þefaatin kesinlikle caiz olma­dýðý anlaþýlacaktýr. Bunlar için kesinlikle þefaat yoktur. Müs­lümanlarla ilgili þefaate gelince þunlarý söylemek zorundayýz. Müslümanlar içinde de bu konuda geçmiþtekilerin sapmasý gibi sapma içine girenlerin varlýðýna þahit oluyoruz. Müslümanlar ara­sýnda da bu þefaat konu­sunu yanlýþ anlayarak týpký ehl-i kitabýn düþtüðü yanlýþa düþenleri gö­rü­yoruz.

 

          Müslümanlar için þefaat vardýr. Bu hususu anlatan âyetler var­dýr. Bunlardan biri iþte bu âyettir.

         "O’nun izni olmadan O’nun huzurunda kim þe­faat edebilir?"

 

         Bu âyet-i kerîmeden ve Kur’an’ýn baþka âyetlerinden anlýyo­ruz ki yarýn þefaatte bulunabilecek, þefaat edebilecek in­sanlarý Allah be­lirleyecektir. Bunu Allah’ýn izni belirleyecektir. Al­lah’ýn izin vermediði hiçbir kimse þefaat etme hakkýný kendisinde bulamayacaktýr.

 

Meryem sûresinin 87. âyetinde Rabbimiz bu hu­susu anlatýrken þöyle buyurur:

         "Rahmân’ýn katýnda O’ndan söz almýþ olan kimse­le­rin dýþýnda hiç kimse þefaate lâyýk olamayacak­týr."

 

         Yine Tâhâ sûresinin 109. âyetinde þöyle buyurulur:

 

         "O gün Rahmân’ýn izin verdiði ve konuþmasýna razý olduðu kimselerden baþkasýnýn þefaati fayda ver­meye-cek­tir."

 

         Bu ve benzeri âyetlerden anlýyoruz ki þefaat edecek olan­larý ya­rýn Allah belirleyecektir. Allah’ýn kendilerine þefaat izni ver­diði in­sanlar ancak þefaat edebileceklerdir. Evet þefaat edicileri Allah belir­leyecektir.Yarýn Allah bana þefaat edebilme müsaadesini verse ben babama, anama, kayýnpederime, bacanaðýma, arkadaþlarýma þefaat ede­meyeceðim de Allah’ýn þunlara þunlara þefaat edebilirsin diye be­nim karþýma çýkardýðý listede yazýlý olanlara þefaat edebilece­ðim.

 

         Demek ki þefaat edecek olanlarý da Allah belirleye­cek, þefaat edilecek olanlarý da Allah belirleyecek. Þefaat edilecek olan kiþileri de yarýn Allah’ýn belirleyeceðini Enbiyâ sûre­sindeki þu âyet-i kerîme çok açýk ve net bir biçimde anlatýr:

         "Allah onlarýn geçmiþini de geleceðini de bilir. On­lar ancak Allah’ýn razý olduðu kimselere þefaat ede­bilir-ler. Onlar Allah’ýn korkusuyla tir tir titrerler."

         (Enbiyâ 28)

 

         Yine Meryem sûresinde 87. âyetinde de Rabbimiz þöyle buyu­ruyordu:

 

         "Rahmânýn katýnda bir ahid almamýþ olanlardan baþkalarý þefaate lâyýk olamayacaklardýr."

 

         Bütün bu âyetlerden anlýyoruz ki kendisine þefaat etme yet­kisi verilen kiþi kendi istediklerine deðil de Allah’ýn þunlara þunlara þefaat edebilirsin diye belirlediði listede ismi bulunan kiþilere, yâni Allah’ýn kendilerinden razý olduðu kimselere ancak þefaat edebileceklerdir.

 

         Peki bunun sebebi nedir? Eðer yarýn Allah bana þe­faat izni ve­rirse niye ben kendi istediklerime þefaatte bulunama­yacaðým da sa­dece Allah’ýn belirlediði kimselere þefaat edebile­ceðim? Bunun se­bebi nedir? Bunun sebebini bakýn âyetin bundan sonraki bölümü þöyle anlatýyor:

         "O kullarýnýn önlerinde ve arkalarýnda ne varsa hep­sini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dile­diðinden baþka bir þey kavrayamazlar."

 

         Evet insanlarýn önlerini, arkalarýný, cinslerini, cibilliyetlerini, kalp­lerini, niyetlerini, dosyalarýný bilen yalnýz Allah’týr. Ben bile­mem ki insanlarýn önlerini arkalarýný. Ben bilemem ki insanlarýn ne tür bir dos­yayla Allah’ýn huzuruna geldiðini.

 

         Meselâ kayýnpederimin amellerini, niyetlerini, nasýl bir dos­yay-la Allah’ýn huzuruna geldiðini, direk cennete gitmesi gereken biri mi olduðunu, yoksa bir süre cehennemde yanmasý mý gerek­tiðini ke­sin-likle ben bilemem. Çünkü kalpleri, niyetleri, amelleri, bu amellerin önünü arkasýný bilen sadece Allah’týr. Onun için ben is­tediklerime þe­faat etmeye kalkarsam zulmedebilirim, hata edebili­rim, cennete git­mesi gereken birini cehenneme ve direk cehen­neme gitmesi gereken birini cennete postalama çabasý içine gire­bilir ve zulmetmiþ olabilirim, haksýzlýk etmiþ olabilirim. Onun için tüm insanlarý en iyi bilen, amelle­rini, o amelleri iþlemeye iten ni­yetlerini, yâni insanlarýn önlerini arkala­rýný en iyi bilen Allah’týr ve ancak bunu belirleme hakkýna Allah sahip­tir.

 

         Meselâ siz hapishane müdürü olsanýz. Çok sevdiðiniz bir ar­ka­daþýnýz da gelip sizden oradaki insanlarýn tamamýnýn salýve­rilmesini istese ne yaparsýnýz? Yâni sizden böyle bir þefaatte bu­lunmanýzý is­tese ne yaparsýnýz? Oradaki mahkumlarýn önlerini ar­kalarýný, sicille­rini, dosyalarýný, suçlarýný o arkadaþýnýzdan daha iyi bilen siz bu ko­nu-da bilgi sahibi olmayan arkadaþýnýzýn bu konu­daki müracaatýný na­sýl karþýlarsýnýz? Hemen salýverir misiniz on­larý? Veya sicilini, dosya­sýný, notlarýný sizin tuttuðunuz, dersleri, notlarý ve davranýþlarýyla ke­sinlikle sýnýfta kalmasý gerektiðine inandýðýnýz bir öðrenciniz konu­sunda þefaatte bulunmaya gelmiþ birine ne dersiniz? Tanýmadýðýn, bilmediðin bir konuda benden bir þey isteme. Dersiniz deðil mi? Bakýn Rabbimiz Nebe’ sûresinde 37 ve 38. âyetlerinde bu hususu þöyle an­latýr:

         "...O’na O’nun huzurunda hiçbir söz söylemeye mâ­lik olamazlar."

         (Nebe’ 37)

 

         Hiç kimse hiçbir söz söylemeye kadir olamaz. Kimse kendi­sin-de bu cesareti bulamaz. Nebilerin bile korkudan ayaklarýnýn al­týn­daki tozun uçuþtuðu, aðýzlarý býçaðýn açmadýðý bir ortamda kimin haddine konuþmak. Kimse konuþamayacak, kimsenin aðzýný býçak açmayacak ancak:

         "Konuþamayacaklar, ancak Rahmânýn izin ver­dik­leri (konuþabilecekler) O konuþanlar da sevaba ko­nuþa­caklardýr."

         (Nebe’ 38)

 

         Yâni sevap söz söyleyeceklerdir. Doðru söyleyecek­ler. Yâni an­cak þefaate lâyýk olan kiþileri þefaat edebileceklerdir. Yalnýzca Al-lah’ýn þefaate izin verdiði kimselere þefaat edecekler, Al­lah’ýn kendile­rinden razý olduðu insanlarý kurtarmaya kalkýþacak­lardýr. Allah’ýn þe­faate izin vermediði, kendi istediklerine þefaat etmeye kalkýþmaya­caklardýr.

 

         Öyleyse þunu diyebiliriz: Madem ki yarýn, þefaat edecekleri de þe­faat edilecekleri de  Allah’ýn belirleyeceðine göre bugünden birilerini þefaat edecek makama oturtup da bunlarýn eteðine ya­pýþmak, bunla­rýn önlerinde eðilmek, bunlara hediyeler götürmek, ellerine eteklerine sarýlmak, bunlardan yardým beklemek, bunlarýn hatýrýný kazanmak gibi Allah’a yapýlmasý gereken kulluk vazifele­rinden bir kýsmýnýn bunlara yapýlmasýna ne demek lâzým?

 

         Ne malum bunlarýn yarýn þefaat ediciler olduðu? Kim bilir belki de yarýn bunlar þefaat edilecekler listesinde bile yer almaya­bilirler. Allah’a yol gösterircesine, hâþâ Allah’a akýl verircesine biz bunlarý þimdiden belirledik ya Rabbi! Sen de bunlarý kabul etmek zorundasýn! Demenin anlamý yoktur.

 

         Öyleyse, madem ki þefaat edecekleri de, þefaat edilecek­leri de Allah belirleyeceðine göre, þefaatin tümünün Allah’a ait olduðuna göre kulluðun tamamýný Allah’a yapmak zorundayýz. Allah’a yapma­mýz gerekenlerin bir kýsmýný da baþkalarýna yap­mamak zorundayýz. Allah’tan baþkalarýnýn eline eteðine sarýlýp onlardan bir þeyler istemek yerine isteyeceklerimizin tamamýný Allah’tan istemek zorundayýz. Zümer sûresindeki þu âyet-i kerîme, 43. âyet-i kerîme bunu çok güzel anlatýr:

         "De ki bütün þefaat Allah’a aittir. Çünkü göklerle ye­rin mülkü Allah’ýndýr. Sonra hepiniz O’na döndürü­le­ceksiniz."

         (Zümer 43)

 

          Þefaat edecekleri de þe­faat edilecekleri de belirlemek Allah’a ait olunca elbette þefaatin tamamý da Allah’a ait olacaktýr. Öyleyse kulluðun tamamý da Al­lah’a aittir. Hal böyleyken Allah’tan baþka birile­rini belirleyip bu konuda onlardan yardým istemek Allah’a karþý saygý­sýzlýktan, küstahlýktan baþka bir þey deðildir.

 

         Muhsinin ihsaný anýnda gayri muhsine teþekkür etmek muh-sine hakarettir. Muhsinin ihsanýna karþýlýk muhsini görmezden gelerek gayri muhsine teþekkür ya da kulluk muhsine karþý nan­körlüktür, nî­meti inkârdýr der Kuran. Ayrýca muhsin kendi irade­siyle, kendi arzu­suyla ihsanda bulunduðu halde onun baþkalarýnýn tavsiyesi ile, baþ­kalarýnýn þefaatiyle bunlarý yaptýðýný iddia etmek muhsine karþý yapýl­mýþ en büyük nankörlüktür.

 

         Bu konuyu bir misalle anlatalým : Farz edin ki ben çok zengin, çok cömert birisi olsam. Halini arz eden herkese yar­dým elini uzatan birisi olsam, inþallah dua edin öyle olalým. Þurada otururken Ýsmail içeri girse ve beni de tanýmasa. Selâm verip dese ki ben Ali arkadaþý arýyorum, hanginiz Ali? Dese ve sizler de beni gösterseniz. Ýsmail be­nim yanýma gelip: Arkadaþ duydum ki sen çok zengin ve o nisbetle de cömert birisiymiþsin. Halini arz eden­lere yardým elini uzatýyormuþsun. Benim de ihtiyaçlarým var onun için sana geldim! Ben sorsam kendi­sine: Hayrola neye ihti­yacýn var? desem. Ýsmail dese ki iþte iki mercedese ihtiyacým var, üç çuval dolara, iki vilâyete, beþ eyalete ihtiyacým var dese. Ben de hemen o anda istediklerinin tamamýný al diyerek veriversem. Sonra bu nîmetlere ulaþan Ýsmail bu nîmetlerin vericisi olarak bana teþekkür etmesi gerekirken, dönse benim yanýmda otu­ran þu kardeþime, Hasan’a teþekkür etse. Hasan! Allah senden razý olsun kardeþim. Ne kadar cömertsin? Ne kadar Muhsinsin? diye­rek Hasan’a teþekkür etse bu bana hakarettir deðil mi? Muhsinin ihsaný anýnda gayri muhsine teþekkür muhsine en büyük hakaret­tir. Muhsin benim, ihsan eden, istediklerini ona veren benim. Bana teþekkür et­mesi gerekirken ihsanla uzaktan ve yakýndan hiçbir il­gisi olmadýðý halde gayri muhsine, Hasan’a teþekkür etmesi bana hakarettir.

 

         Bu hakareti biraz daha büyütelim bakýn. Ben sorsam ken­di­sine: Arkadaþ hayrola! Ýstediðin þeyleri sana anýnda veren be­nim. Ýh­san eden benim. Bu nîmetlerin vericisi olarak bana teþek­kür etmen gerekirken niye ona teþekkür ediyorsun desem. Ýsmail dese ki: Sen var ya sen, bütün bunlarý yapamayacak kadar, bütün bunlarý vereme­yecek kadar cimrisin. Ama sen bütün bunlarý Hasan’ýn korkusundan verdin! Bütün bunlarý Hasan hatý­rýna verdin! Hasan olmasaydý, Ha­san’ýn þefaati olmasaydý, o ta­vassut etmeseydi sen bunlarý bana ve­remezdin! Dese bu bana karþý hakaretin biraz daha büyüðüdür deðil mi?

 

         Bizler de bugün Allah’a karþý ayný þeyi yapmaya çalýþmýyor mu­yuz? Allah’a karþý bir kýsým aracýlar bularak: Ya Rabbi! Sen as­lýn-da tek baþýna, kendi kendine bizi cennet gönderemeyecek kadar cimrisin, merhametsizsin! Ama filanlarýn hatýrýna, falanlarýn hürmetine bizi cennetine koyuver! Demeye çalýþmýyor muyuz? Halbuki Allah hiç kimseye muhtaç olmadan, hiç kimsenin tesiri altýnda kalmadan bizi cennetine koyabilecektir. Bakýn Rabbimiz Nahl sûresinde bu hususu þöyle anlatýyor:

         "Allah’ýn nîmetini tanýrlar, sonra da onu inkâr eder­ler. Onlarýn çoðu kâfirlerdir."

(Nahl 83)

 

         Nîmeti bilirler, nîmetin vericisini bilirler, nîmetlerin vericisi o-larak Allah’ý bilirler tanýrlar ama yine de baþkalarýna teþekkür ederler. Nîmetin vericisi olarak yalnýz Allah’a kulluk etmeleri gere­kirken Al­lah’-tan baþkalarýna kulluk yaparlar. Öyleyse þefaatin tü­münü Allah’a ait bileceðiz ve kulluðun tamamýný Allah’a yapaca­ðýz. Önceden birile­rini belirleyip onlara farklý davranýþlar içine gir­meye­ceðiz.

 

         Þefaat edecek olanlarý da þefaat edilecek olanlarý da yarýn Al­lah belirleyeceðine göre bileceðiz ki yarýn Allah beni sana seni bana þefaatçi kýlabilir. Bu tümüyle O’na ait bir þeydir. Önemli olan Allah’a kulluk etmemiz, Allah’ýn rýzasýný kazanmaya çalýþmamýz, tüm nîmetle­rin vericisi, tüm ihsanlarýn sahibi ve de tüm kullarýna herkesten çok merhamet edici olarak Rabbimizi bilmemiz ve isteye­ceklerimizi sa­de-ce ondan istememizdir.

 

         Kesinlikle bilelim ki Allah istemeden, Allah razý olmadan, Al­lah’a Allah’ýn istediði biçimde kulluk yaparak O’nun rýzasýný ka­zanma­dan birilerinin tavassutu ve þefaatiyle cennete girmek mümkün deðil­dir. Öyleyse þefaatin aslý þudur: Hani okulu bitirmiþ ve diploma al­maya hak kazanmýþ talebeler için bir diploma töreni düzenlenerek çe­þitli salih kiþilerin eliyle her birine diplomalarý ve­rilerek hem diplomayý alanlar hem de elleriyle onlara diplomalarý verdirilenler böylece her iki taraf da onore edilirler ya iþte þefaatin aslý da budur. Zaten Allah ken­dilerinden razý, zaten Allah’ý razý edecek kulluklar yapmýþlar ama ufak tefek kusurlarý varsa hem onlara þefaat edenleri onurlandýrmak hem de onlarýn þefaati va­sýtasýyla berikileri cennete göndererek Rabbimiz þefaat müesse­sesini iþletmiþ oluyor þeklinde anlýyoruz. Allahu âlem.

 

         Rasulullah’ýn þefaati konusuna deðinelim. Allah’ýn Rasûlü ha­yatta iken sahâbe-i kirâm ondan þefaat etmesini istemiþlerdir. Bu hu­sus kimsenin inkâr edemeyeceði bir gerçektir. Fakat Rasûlullah’ýn vefatýndan sonra ondan þefaat is­temenin caiz olmadýðý konusunda bi­rinci, ikinci ve üçüncü yüz yýl içinde bütün âlimler icma etmiþlerdir. An-cak üçüncü asýrdan sonra insanlar bu konuda çeþitli sapmalarý ya­þa-mýþlardýr. Dört halîfe zamanýnda ve ondan sonra gelen ilk üç asýrda hiç bir kimse gide­rek Rasulullah’ýn mezarý baþýnda ondan þefaat dile­memiþlerdir.

 

         Ancak kýyamet gününde Rasulullah’ýn þefaati kesindir. Bu ko­nuda açýk nas vardýr. Allah’ýn Rasûlü Buhârî ve Müslim’de rivâ­yet edilen bir hadislerinde kendisinin þefaatiyle ilgili þöyle buyurur:

 

         "Ben kýyamet gününde ilk þefaat edici ve ilk þe­faat et­tirilenim."

 

         Buna göre Allah’ýn Rasûlü þefaat hakkýný ilk olarak mahþer ye­rinde kullanacaktýr. Eðer Allah’ýn Rasûlü kabrindeyken de þe­faat etme hakkýna sahip olsaydý burada kýyamet günü ilk þefaat edecek olan benim buyurmazdý. O halde Allah’ýn Resûlü’nün þe­faati kesindir ve Allah’ýn kendilerinden razý olduðu kimselere þe­faat edecektir diyoruz.

         "O, Allah kullarýnýn önlerinde ve arkalarýnda ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun dilediði kadarýndan baþka O’nun ilminden hiç bir þey kavrayamazlar."

 

         Evet Allah insanlarýn yukarýlarýný, aþaðýlarýný, önlerindeki­leri, ar­kalarýndakileri, bildiklerini bilmediklerini her þeyi bilendir. Ýn­sanlarýn öncesini ve sonrasýný bilendir. Yâni varlýklardan önce ne vardý? Var­lýklarýn varlýðýndan önce ne vardý? Onlarýn yokluðundan sonra ne ola­cak? Bunu bilen ancak Allah’týr. O’nun bilgisinin dýþýnda kalan hiç bir þey yoktur. Ve hiçbir kimse Allah’ýn bildiklerinden hiç bir þeye dair bil­giyi Allah onu kendisine öðretmeksizin elde edemez. Allah izin ver­medikçe hiçbir kimse Allah’ýn bilgisinden hiçbir bilgiye muttali olamaz. Öy­leyse insanlar ne bilmiþlerse, neyi biliyorlarsa, ne tür bir bilgiye sa­hiplerse, ister gayb âleminden, isterse þehâdet âleminden, ister Al­lah’ýn zatýna ya da sýfatlarýna dair, ya da bu kâinatýn kanunlarýndan neyi bilebilmiþlerse bu ancak Allah’ýn meþieti ve bildirmesi ile olmuþ­tur.

 

         Evet kullar Allah’ýn bildiklerinin hiçbirini bilemezler ancak Al­lah’ýn kendilerine öðrettiklerini bilebilirler.

         "Ýnsana bilmediðini öðreten Allah’týr."

         (Alâk 5)

 

         Bilgi tümüyle Allah’tandýr. 

         "O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuþatmýþtýr."

 

         Göklerde ve yerde ne varsa tüm varlýklarý bu kürsü ihata et­miþ­tir. Her þeyi kuþatmýþtýr.

 

         1-) Kürsî ilim demektir. Öyleyse þöyle diyeceðiz: Allah’ýn ilmi gökleri ve yeri tamamen kuþatmýþtýr. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ýn ilmine tabidir. Allah’ýn bilgisi olmadan tek yaprak aç­maz, tek damla yaðmur inmez.

 

         Zerrelerden kürelere her þey Allah’ýn ilmiyle hareket etmek­te­dir. Tek çiçek açmaz, tek çocuk doðmaz, tek karýnca devinmez ki bundan Allah’ýn bilgisi, Allah’ýn haberi olmasýn.

 

         2-) Kürsî saltanat demektir. Kürsî egemenlik ve hâkimiyet de­mektir. Allah’ýn saltanatý, Allah’ýn egemenliði, Allah’ýn hâkimiyeti gök­leri ve yeryüzünü tamamen kuþatmýþtýr. Semalar, ay, güneþ, yýldýzlar, bulutlar, gece, gündüz, hayvanlar, bitkiler, canlýlar, cansýzlar her þey Allah’ýn egemenliðine boyun bükmüþtür. Tüm var­lýklar yaratýcýlarýnýn yaratýþ gayesi istikâmetinde hareket etmekte­dirler. Tüm varlýklarýn boyunlarýndaki ipin ucu yaratýcýlarýnýn elin­dedir.

 

         3-) Kürsî kudret ve mülk demektir. Allah’ýn gücü ve kudreti gök­leri ve yeri tamamen kuþatmýþtýr. Allah’ýn hükmü, Allah’ýn kud­reti, hâkimiyeti ve egemenliði göklerde ve yerde ne varsa hepsini kuþat­mýþtýr. Kâinatta sadece insan deðil tüm varlýklar Allah’ýn egemenliði altýndadýr.

 

         4-) Kürsî mülk demektir. Allah’ýn mülkü göktekileri ve yeryü­zün­dekileri tamamen kuþatmýþtýr. Göklerin ve yerin mülkü tama­men Allah’ýndýr. Gökte ve yerde ne varsa hepsi Allah’ýndýr, Allah’ýn mülkü­dür ve Allah’ýn mülkünde yaþamaktadýrlar. Tüm varlýklar Al­lah’ýn egemenliðine, Allah’ýn hükmüne teslim olmuþ, boyun bük­müþtür. Evet Allah’ýn egemenliði tüm varlýklarý kuþatmýþtýr. Çünkü Ýlâhlýk ancak bu­nunla olacaktýr. Ýlâh  olan varlýðýn gökler ve yeryü­zünde ne varsa hep-ine hükmedecek güçte olmasý gerekir. Hep­sine ferman edebile­cek iktidarda olmasý gerekir. Ýlâh olanýn salta­nat sahibi kudret sahibi ve mülk sahibi olmasý gerekir. Ýlâh olanýn, yaratýklarýna hükmedecek olanýn ilim sahibi olmasý gerekir.

 

         5-) Bir de Kürsî Allah’ýn yarattýðý bir âlemdir ki yedi kat se­mayý çepeçevre kuþatmýþtýr. Allah’ýn Rasûlü Ebu Zer hazretlerinin rivâyet ettiði bir hadislerinde þöyle buyurur:

 

         "Ey Eba Zer! Yedi kat sema Kürsîye nazaran ge­niþ bir çöle atýlmýþ küçük bir yüksük gibidir. Arþ da Kürsîyi kuþatmýþtýr. Kürsî de arþa nazaran koskoca bir çölün içine atýlmýþ bir yüksük gibidir."

(Beyhaki)

         Kur’an-ý Kerîmde kürsî gibi, arþ gibi kelimeler Kur’an’ýn mu­ha-tabý olan insanýn havsalasýna, anlayýþýna uygun olarak Rabbimiz ta­rafýndan seçilmiþ kelimelerdir. Týpký Kâbe’ye "Beytullah" Allah’ýn evi denmesi veya Kâbe’deki Haceru’l-Esved’e "Yeminullah" Allah’ýn sað eli denmesi gibi insanlarýn anlayabile­ceði, kavrayabileceði ifadelerle meselenin anlatýlmasýdýr.

 

"Allah arþa istivâ etti" "Onun kürsüsü semavat ve arzý kuþattý"

 

Gibi Rabbimizin arþtan, kürsîden söz etmesi de aynen bunun gibidir. Kâbe’ye Beytullah (Allah’ýn evi) denmesi Cenâb-ý Hakkýn orada oturmasý, orada yatýp kalkmasý anlamýna gelmediði gibi, ya da Hacer’ul Esved’e Allah’ýn sað eli denmesi Allah’ýn elinin olduðu anla­mýna gelmediði gibi kürsî de Allah’ýn oturacaðý bir ze­min anlamýna gelmemektedir. Ama nasýl ki Beytullah’a Allah’ýn evine iman etmemiz þartsa, Allah’ýn kürsîsinin olduðuna da inan­mak zorundayýz. Biz Al­lah’ýn kitabýnda bize haber verdiði bir kürsîsinin olduðuna inanýrýz. Ve bu Kürsînin tüm semavat ve arzý kuþattýðýna da inanýrýz. Ama onun oturulacak bir kürsü olmadýðýný, mahiyetinin ne olduðunu da bilmedi­ðimizi söyleriz. 

         "Onlarýn korunmasý ona aðýr gelmez. O yücedir, bü­yüktür."

 

         Arz, onu çepeçevre kuþatan yedi kat sema, onu kuþatan kürsî, onu da küçücük bir yüksük farz ettirecek kadar kuþatan arþ bütün bu âlemlerin, bütün bu varlýklarý koruyup gözetmek ona aðýrlýk vermez. Gökleri ve yeri korumak, onlarda olan, yaþayan, hareket eden her þeyi ve herkesi muhafaza etmek asla O’na zor gelmez. O her þeyi ve herkesi görüp gözetendir. Hem de bir an bile onlardan gafil olmadan, onlarýn ihtiyaçlarýný ihmal etmeden. Zira O’nun egemenliði, bilgisi ve kudreti tüm kâinatý kuþatmýþtýr. Hiç bir þey O’ndan gizli kalmaz.

         "O yüce ve büyüktür."

 

         O yücedir, yücelik O’na mahsustur. O’nun dýþýnda her þey, tüm eþya bütünüyle O’nun huzurunda alçaktýr, zelildir, küçüktür, muhtaçtýr, fakirdir. Allah yaratýklarda mevcut olan bütün noksan sýfat­lardan ve kendi sýfatlarýyla mahlukâtlarýna benzemekten mü­nezzeh ve yücedir.

 

         Allah o kadar yücedir ki O’nun yaratýklarýndan hiç birisi O’na yaklaþamaz. Ýnsanlarý yeryüzünde gözünüzde ne kadar büyü­türseniz büyütün, ne kadar da uçurursanýz uçurun, arþta okur mukabele filan diye ne kadar da onlarý arþa çýkarmaya çalýþýrsa­nýz çalýþýn, ne kadar da Allah’ýn sýfatlarýný onlara vermeye çalýþýr­sanýz çalýþýn bilesiniz ki peygamberler de dahil, melekler ve cinler de dahil O’nun karþýsýnda herkes küçüktür hepsi kuldur, hepsi O’na muhtaçtýr. Hiçbir þey O’nu âciz býrakamaz. Hiçbir þey O’nu etkisi altýna alamaz. Hiçbir þey O’nu yoramaz. O’nun hiç bir þeye ihtiyacý yoktur. Dilediðini yapar dilediðini yapmaz. Kimse ona tesir edemez. Hiç kimse hiçbir konuda O’nu zor-layamaz. Bundan sonra dinde zorlamanýn olmadýðýný anlatan bir âyete geldik. Rabbimiz dinde ikrahýn olmadýðýný anlatacak:

         256:"Dinde zorlama yoktur. Çünkü hak bâtýldan ay­rýlmýþtýr. Artýk kim tâðutu inkâr edip Allah’a iman ederse o, kopmasý olmayan saðlam bir kulpa sarýlmýþtýr. Allah iþitendir, bilendir."

 

         Bu âyetin birkaç mânâsý vardýr önce onlarý bir söyleyelim in­þal­lah.

 

         1- Dinde zorlama yoktur, yâni dine girme konusunda, insan­la­rýn bu dine girmeleri konusunda zor kullanmak yoktur.

 

         2- Dinden çýkma konusunda zorlama yoktur. Zor kullanarak bu dine girmiþ insanlarý dinden çýkarmak, mürted yapmak da yoktur. Ehl-i kitap ve kâfir dünyada þu anda insanlar dinlerinden çýkarýlmak için zorlanmaktadýrlar. Allah bu âyetiyle onlarýn bundan vazgeçmelerini, insanlarý din eðitiminden mahrum býrakarak, ya da Ýslâm’ý yanlýþ ta­nýtarak, ya da Ýslâm’la insanlarýn arasýna bari­katlar koyarak insanlarýn bu dinle tanýþmasýný engellemekten vaz­geçmelerini emretmektedir.

 

         3- Dinde, dinin ruhunda zorlama yoktur. Yâni sadece dine girme çýkma konusunda deðil bu dinin esasýnda hiç bir zorlama yok­tur. Zira bu dinin konusu zorunlu fiiller deðil gönle ve isteðe baðlý fiiller ve davranýþlardýr. Ýslâm dininde zorlamanýn sonucunda yapýlan amellere sevap verilmez.

 

         “Ameller niyetlere göredir”

 

Hadisi bunu anlatýr. Zorlama ile iman da, itikat da caiz de­ðildir. Zorlamanýn sonucunda gerçekleþecek imana iman denmez. Zorla­manýn sonucu kabul edilen bir iman, Allah’ýn istediði bir iman deðildir. Aynen bunun gibi zoraki kýlýnan namaz, namaz deðildir, zoraki tutulan oruç, oruç deðildir. Çünkü zorlanma bir kiþinin hoþ­lanmadýðý halde, kalben inanmadýðý halde bir þeyi tehditle ve zorla yaptýrmaktýr. Hal­buki bu din hoþlanýlmayacak bir din deðildir.

 

Bu din insanlara anlatýldýðý zaman herkesin gönül rahatlý­ðýyla kabullenebileceði bir dindir. Bu konuda insanlarý zorlama hakký sa­de-ce Allah’a aittir. Yâni yaratýklarýný, kullarýný bu konuda zorlama hakký sadece Allah’a aittir. Zorlamýþ da nitekim Allah kimi kullarýný. Bakýn semavat, arz, ay, güneþ, yýldýzlar, bitkiler, hayvan­lar, melekler hepsinin boyunlarýndaki ipin ucu doðuþtan Allah’ýn elindedir. Zoraki kulluk yapmaktadýrlar, Allah’a karþý asla isyan etme imkânlarý yoktur. Allah’a kafa tutma imkânlarý yoktur bunla­rýn.

 

         Ama insanlar için Allah bunu murad etmemiþtir. Ýnsanlarýn imanlarýný zorunlu kýlmamýþtýr Rabbimiz. Ýrade vermiþ, seçme özgürlüðü vermiþ ve seçiminden de kendisini sorumlu tutmuþtur.

 

Bakýnýz bu hususu Rabbimiz þöyle anlatýr:

         "Eðer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi. O halde sen mü'min olsunlar diye in­sanlarý zorlayacak mýsýn?"

         (Yunus: 99)

 

         O halde din konusunda dine girme konusunda hiç kimse zor­lanmamalýdýr. Çünkü zorlanan bir kimsenin açýða vuracaðý iman Allah katýnda makbul bir iman deðildir. Ama þurasý da unu­tulmamalýdýr ki, böyle bir zorlamanýn sonucu da olsa ben iman ettim diyen kiþiye; sen bunu korktuðun için söylüyorsun! Sen aslýnda kâfirsin! Demek caiz deðildir. Böyle bir iman iddia­sýnda bulunan kiþi için þüphe ortadan kal-kacak kadar beklenir, ona kâfir muamelesi yapýlmaz, o imanýný açýða vurup amellerle is­patlayacak kadar beklenir. Eðer bu süre içinde amellerle imanýný ispatlarsa mü'min, deðilse kâfir kabul edilir.

         Dinde zorlama yoktur. Bu âyet günümüzde kimileri tarafýn­dan çok farklý anlamlara çekilmiþ bir âyet-i kerîmedir. Onun için bu âyet üzerinde biraz daha duracaðýz. Âlimlerimizden kimileri bu âyetin men-suh olduðunu söylemiþler. Tevbe sûresinin 5. ve 73. âyetleriyle bu âyetin nesih edildiðini söylemiþler.

         "Müþrikleri bulduðunuz yerde öldürün!"

(Tevbe 5)

         "Ey peygamberim! Kâfirlere ve münâfýklara karþý cihad et! Onlara karþý sert davran!"

         (Tevbe 73)

 

         Âyetleriyle bu âyetin nesih edildiðini söylemiþler. Çünkü Al­lah’ýn Rasûlü Arap müþriklerini Ýslâm’a girmeye zorlamýþtýr. Hattâ bu sebeple onlara karþý savaþ açmýþ ve onlarla bizzat sa­vaþmýþtýr. On­larý sadece müslüman olma seçeneðiyle karþý kar­þýya býrakmýþ cizye bile kabul etmemiþtir.

 

Buhârî ve Müslim’de ri­vâyet edilen bir hadisle­rinde Allah’ýn Ra-sûlü þöyle buyurur:

 

         "Bana insanlar, lâ Ýlâhe illallah deyinceye kadar on­larla savaþmak emredildi."

         (Buhârî, iman 17. Müslim, iman 32)

 

         Âlimlerden bazýlarý da bu âyetin mensuh olmadýðýný iddia etmiþ­lerdir. Âyetin yalnýz ehl-i kitabý kapsadýðýný, ehl-i kitap olanlar cizyeye razý olduklarý sürece Ýslâm’a girmeleri konusunda zorlana­maz-lar. Ancak ehl-i kitabýn dýþýnda olanlar zorlanýrlar demiþlerdir.

 

         Ýbni Abbas’tan þöyle bir rivâyet var. Bu âyet Ensâr hak­kýnda, Ensâr kadýnlarý hakkýnda nazil olmuþtur. Ensâr kadýnlarý Ýslâm’ýn zu­hurundan önce doðurduklarý çocuklarýn yaþadýklarýný görünce kendi kendilerine þöyle bir adakta bulunmuþlar: "Eðer þu doðacak çocuðum yaþarsa söz veriyorum onu yahudi yapaca­ðým." diye söz vermiþler. Sonradan Ensâr kadýnlarý ve kocalarý biz çocuklarýmýzý kesinlikle ya-hudi olarak býrakmayacaðýz diyerek onlarý müslüman yapmaya zorlayýnca bunun üzerine "Dinde zor­lama yoktur" âyeti indi der Ýbni Abbas.

(Ebu Dâvûd, Nesei)

 

         Yine Buhârî’de Hz. Ömer’in bir hýristiyaný Ýslâm’a girmeye ve böylece kurtuluþa ermeye dâvet ettiði ve o hýristiyanýn da: "Ben artýk yaþlandým ve Ýslâm’a girmeye de içim razý deðil" demesi üzerine Hz. Ömer’in: Allah’ým! Benim ona teblið ettiðime sen þa­hit ol! Ne yapayým daha fazlasýný yapamam! Çünkü dinde zorlama yoktur âyetini oku­du-ðu rivâyet edilir.

 

         Gerek Rasûl-i Ekrem döneminde, gerekse halîfeler döne­min-de yahudi ve hýristiyanlarýn Ýslâm’a girmeleri konusunda zor­lanmadýk-larý, cizye verdikleri sürece kendi dinlerinde kalabilme imkâný tanýndýðýný biliyoruz.

 

         Ancak bu âyet savaþa engel deðildir. Ve de kýlýçtan kork­tuðu için müslüman olmuþ birine zorlanmýþ da denilemez. Çünkü bir insa­nýn iyiliði için yapýlan zorlama kötü bir zorlama deðildir. Ak­sine bu o kimsenin iyiliðini istemektir. Ebu Hureyre’nin rivâyet et­tiði bir hadisle­rinde bakýn Allah’ýn Rasûlü þöyle buyurur:

 

"Allah zincirlerle baðlý olarak getirilen bir toplu­lu­ðun cennete girmesinden çok hoþlandý."

(Buhârî)

 

         Bu zincirlerle baðlý olarak gelen topluluk müslümanlarla sava-þa tutuþup, müslümanlarýn eline zincirler içinde esir düþüp, daha sonra da Ýslâm’la tanýþarak müslüman olan ve cennete giden insanlar demektir. Allah bundan razý olduðuna göre onlarýn iyiliði için onlara bu þekilde yapýlan zorlama, zorlama sayýlmamaktadýr.

 

         Batý hayraný, hýristiyan hayraný bazý kimseler, batýya karþý duy­duklarý iç yenilgisinden ve kalbi komplekslerinden, iman zaaflarýndan dolayý "Ýslâm savaþ dinidir" sözüne karþý çýkarak; efendim "dinde zorlama yoktur" âyetini sürekli gündemde tutmaya çalýþýrlar.

 

         Kimileri de "Ýslâm savaþ dinidir" sözünü sürekli gündeme ge­tire­rek Ýslâm’ý kötülemeyi yeðlerler. Aslýnda Ýslâm’ýn cihadýnýn gayesi insanlarýn Ýslâm’ý anlamalarýna, Ýslâm’ý tanýmalarýna engel olan tüm engelleri kaldýrmaktýr. Ýslâm’la insanlar arasýna barikatlar koyarak, Ýs­lâm eðitimini engelleyerek, insanlarý fitneye düþüren tüm zâlimleri bertaraf et­mek, tüm engelleri kaldýrarak  insanlarý hür iradeleriyle Ýs­lâm’la karþý karþýya getirmektir.

 

         Ýslâm açýk ve net bir biçimde insanlara açýklanmadýkça hiç­bir kimse Ýslâm’a zorlanamaz. Gönüller ikna edilmeden insanlarýn bilme­dikleri, tanýmadýklarý bir dine girmeleri istenemez. Hak ve bâtýl, dalâlet ve hidâyet, iman ve küfür, cennet ve cehennem, Allah ve tâðut, Al­lah’a kulluk ve tâðutlara kulluk, Allah’a kulluðun sonucu ve tâðutlara kulluðun neticeleri bütün delilleriyle açýklan­madan hiç kimse Ýslâm’a girmeye zorlanamaz.

 

         Ancak günümüzde kimileri bu âyetleri yanlýþ anlayarak müs-lümanlarý da bu âyetin kapsamý içinde tutmaya çalýþmakta­dýrlar. Efendim nasýl ki müslüman olmayanlar Ýslâm’a girmeleri ko­nusunda zorlanamazsa, müslüman olanlar da Ýslâm’ý uygulama konusunda zorlanamazlar. Bir adamýn ben müslümaným demesi yeterlidir. Bunu söyledikten sonra bu adam Ýslâm’ýn hiçbir kuralýný da uygulamasa, namaz da kýlmasa, oruç da tutmasa, baþýný da örtmese, içki de içse, zina da etse herkes serbesttir. Kimse bu ko­nuda zorlanamaz. Kimse kimseye; þunu yap! Bunu yapma! di­yemez çünkü dinde zorlama yok­tur, demeye çalýþýyorlar.

 

         Bu, Ýslâm’ý tanýmayan, ya da hainliðine tanýmazlýktan gelen in­sanlarýn fikridir. Bu, þeytanýn düþüncesidir. Bu, kendilerine göre din koymaya çalýþan dinsizlerin anlayýþýdýr. Bir adam kendi gön­lüyle Ýs­lâm’ý kabul etmiþse artýk o, Ýslâm’ýn bütün hükümlerini peþi­nen kabul etmiþ demektir ki bunlarýn tümünü uygulamak zorunda­dýr.

 

         Ben müslümaným diyenler, eðer bunu inanmadýklarý halde in­sanlarý kandýrmak için münâfýkça dememiþlerse, kabul ettikleri Ýs-lâm’ýn hükümlerinden bir tanesini uygulamadýklarý zaman onlara cezai müeyyide uygulanýr. Öyle olmasaydý Ýslâm’daki cezalar kime uygula-nacaktý? Kâfirleri zorlamayacaksýn, müslümaným diyenlere de do­kunmayacaksýn, eh o zaman bu cezalar kime ait? Hýrsýzlýk edene el kesme cezasý, içki içene had cezasý, zina edene recm ya da celde cezasý kime uygulanacak?

 

         Bakýn burada bu konunun anlaþýlabilmesi için bir örnek vere­lim: Meselâ hýristiyan bir Ýtalyan, biz onu zorla da Türk vatan­daþý ola­caksýn diye  zorlayamayýz. Ama bu Ýtalyan günün birinde kendi arzu­suyla gelip ben Türk vatandaþý olmak istiyorum diye bir dilekçe ile müracaat etse. Türkiye makamlarý da onun bu isteðini inceleyip Türk vatandaþlýðýna kabul etse. Ve bu Ýtalyan Türk va­tandaþý olarak Tür­kiye’de ikâmet ederken bir adam öldürse, Türk makamlarý ona Türk ceza kanunlarýný tatbik etmeye teþebbüs et­tiði zaman bu Ýtalyan ar­kadaþ; ben Ýtalyan’ým, beni Türk ceza ka­nunlarý baðlamaz, diyebilir mi? Elbette diyemez deðil mi? Çünkü Ýtalyan’san Ýtalyanlýðýnda kal­saydýn! Seni Türk vatandaþý olmaya biz zorlamadýk kendi isteðinle gelip Türk vatandaþý oldun! De­mezler mi? Ýþte aynen bunun gibi bir adam kâfirse kâfirliðinde kal­sýn! Kimse onu illa da müslüman olacak­sýn diye zorlamaz.

 

         Ama adam günün birinde kendi gönlüyle müslüman ol­maya ka­rar vermiþse ve müslüman olarak da birtakým suçlar iþ­lemiþse el­bette ben müslüman deðilim! Beni Ýslâm’ýn cezalarý baðlamaz! Deme­sinin bir anlamý olmayacaktýr.

 

         Evet dinde zorlama yoktur çünkü:

         "Hak bâtýldan ayrýlmýþtýr."

 

         Hakla bâtýl birbirinden ayrýlmýþtýr. Hak da bellidir bâtýl da bel­li­dir. Rabbimiz hakký da bâtýlý da, imaný da küfrü de, hidâyeti de dalâleti de, cenneti de cehennemi de, menfaatlerinizi de zararla­rýnýzý da ayrý ayrý tafsilatlý bir biçimde açýklamýþ, beyan buyur­muþtur. Bu kadar açýklamalardan sonra artýk aklý baþýnda olan, hayrýný, menfaatini za­rarýný bilen birisi elbette bilerek, gönül rahat­lýðý içinde Ýslâm’ý kabul edecektir. Onu bu konuda zorla­maya gerek yoktur. Ama Ýslâm bu þe­kilde kendisine açýk ve net bir biçimde açýklandýktan sonra hayrýný, menfaatini, mutluluðunu, cennetini tepip de Ýslâm’a girmeyen kimse, menfaatini ve zararýný ayýrd edemeyen hevâ ve hevesine göre hare­ket eden sefihlere ve çocuklara benzer.

 

         Ya da böyle kimseler velilerinin kontrolü altýnda bulunan ço­cuk­lara veya doktorlarýnýn kontrolü altýnda bulunan hastalara benzer­ler ki, veli ya da doktor, kontrolü altýndaki çocuklar istemese de bazý konularda onlarý zorlayabilirler. Bu zorlama pek tabiidir ki onlarýn za­rarý için deðil, menfaati içindir. Kontrolü altýndaki hastasý onu içmeme konusunda diretse de kendisine þifa verecek ilacý içmesi konusunda onu zorlayabilir.

 

         Bir de bu âyetten anlýyoruz ki Rabbimiz kitabýnda hak ve bâ­týlý, hidâyet ve dalâleti, çok açýk ve net bir biçimde açýklamýþtýr. Hak ve bâtýlý, doðruyla yanlýþý ortaya koyan kitap ve sünnet ha­yattadýr. O halde kitap ve sünnete dayanmadan yâni kitap ve sünnetten her hangi bir delile dayanmadan taklitçilik yaparak yan­lýþa düþen bir kiþi­nin Allah katýnda mazur sayýlmasý mümkün de­ðildir. Zira bir kiþinin Allah katýnda mazur sayýlmasý ancak o ko­nuda delillerin açýklanma­dýðý, veya o kiþinin bütün gücünü kullan­dýðý halde hakka ulaþma im­kânýnýn olmadýðý zaman geçerlidir. Halbuki hakkýn ve bâtýlýn açýklan­dýðý kitap ve sünnet hayatta iken ve kiþilerin ona ulaþma imkânlarý da varken, buna raðmen kitap ve sünnete müracaat etmeyerek taklit yo­lunu tercih ederek yanlýþa düþen veya doðruya ulaþamayan bir ada­mýn mazur sayýlmasý mümkün deðildir.

 

         Evet hak da belli bâtýl da belli iken, Rabbimiz hakký da bâ­týlý da açýklayýp birbirinden ayýrdýktan sonra kim de:

         "Artýk kim Tâðutu inkâr edip Allah’a iman ederse o, kopmasý olmayan saðlam bir kulpa sarýlmýþtýr. Allah iþi­tendir, bilendir."

 

         Kim tâðutu reddeder ve Allah’a iman ederse. Anlýyo­ruz ki iman iþinde tevhid iþinde ilk yapýlmasý gereken þey tâðutlarý reddetmektir. "Allah’tan baþka Ýlâh yoktur." diyerek, Allah’tan baþka Ýlâhlýk taslayan tüm Ýlah taslaklarýnýn Ýlâhlýðýný olumsuz kýla­rak Allah’a iman isteniyor. Demek ki tevhidin ilk þartý Allah’tan baþkalarýný inkâr etmek, yok farz etmek deðil tâðutlarý inkâr et­mektir. Çünkü Allah’tan baþka itaat edile­cek peygamber, baba, ana, koca, emir gibi mekânizmalar da vardýr. Bunlarýn tümünü reddetmek istenmiyor bizden de tâðutlarý inkâr et­mek isteniyor.

 

         Ya da kimilerinin iddia ettikleri gibi masivallah’ýn tümünün in­kârý, reddi istenmiyor da tâðutlarýn inkârý isteniyor. Yâni bizden iki þey isteniyor: Tâðutlarý inkâr etmek ve Allah’tan baþkalarýndan Ýlâhlýk vasfýný kaldýrmak. Tâðutlarý tümüyle reddedeceðiz, tâðut olmayanlarýn da sadece Ýlâhlýk derecelerini reddedecek ve bu Ýlahlýk derecelerinin dýþýndaki derecelerini de kabul edeceðiz. Peygamberlik derecesi, ba­ba-lýk derecesi, kocalýk derecesi, emirlik dere­cesi gibi.

 

         Demek ki Allah’a imandan önce tâðutlarý red yâni küfürden te-berrî etmek küfürden tevbe etmek þarttýr. Ve bu tevbenin þartý da tâ-ðutlarý asla tanýmamaya, içinde tâðutlara asla yer býrakma­maya kesin karar vermektir. O halde "Kim tâðutu reddeder ve Al­lah’tan baþka Ýlâh  yoktur" ifadesi bir bakýma kelime-i tevhidin tef­siri sadedindedir.

 

         Evet müslüman olmanýn ilk þartýdýr bu. Tâðutu red ve Al­lah’a iman. Tâðutlar reddedilmeden Allah’a iman edilmez. Bu ikisi birlikte olmadan müslümanlýk iddiasý boþtur. Hem tâðutlarý kabul hem de Al­lah’a iman mümkün deðildir. Bir adamýn müslüman ola­bilmesi için önce tâðutlarý reddetmesi gerekmektedir.

 

         Ancak tâðutun reddedilebilmesi için de elbette onun ne oldu­ðu­nun bilinmesi gerekmektedir. Çünkü tâðutun ne olduðunu bilmeyen kiþi pek tabiidir ki onu reddedemez. Bilmediði bir þeyi reddetmek, red-detmesi gereken bir þeyi reddetmemek ya da red­detmemesi gere­ken bir þeyi reddetmek Allah’ýn istediði ve razý ol­duðu bir red deðildir. Öy-leyse kiþi reddettiði þeyin ne olduðunu bilmek zorundadýr.

 

         Tâðut; taða, tuðyan haddi aþmak, sýnýrý çiðnemek demek­tir. Haddi aþan sýnýrý çiðneyen her þey tâðuttur.

 

         Tâðut kelimesinin þer'i mânâsý ise; Allah ve Resûlü’nün belir-lediði ölçülerin dýþýna çýkarak, Allah’ýn belirlediði kanunlarýn, yasalarýn dýþýnda kanun koyarak insanlarýn Allah kanunlarýný býrakýp kendi ka­nunlarýna uymaya zorlayan ve böylece haddini aþan kiþi tâðuttur.

 

         Allah’a karþý isyan edip, azgýnlaþýp, zorla veya gönül rýza­sýyla insanlarýn kendisine ibâdet ve itaat etmelerini isteyen gerek þeytan, gerek insan, gerek put, gerek müessese ve kurumlarýn hepsi tâðut-tur. Kanunlarý, görüþleri, hükümleri Allah kanunlarýnýn önüne geçirilip, onlarý putlaþtýrýp insanlarýn ona boyun bükmeleri istenilen her varlýk Firavun gibi, Nemrut gibi tâðuttur.

 

Ýnsanlarý Allah yolundan uzaklaþtýrmak isteyen, insanlarý Allah dinini öðrenmekten men eden, yâni din eðitimini yasaklayan her prog­ram, her sistem tâðuttur.

 

Allah’ýn insan hayatý için belirlediði kulluk yasalarýndan ha­ber­siz olarak, kitap ve sünnete müracaat etmeyerek kendi haya­týný belir­lemeye kalkýþan, kendi kendine bir hayat programý belirle­yen herkes tâðuttur.

 

Allah karþýsýnda bilgi iddiasýnda bulunan; Allah bilirse biz de biliriz. Bizim de bilgimiz var. Bizim de aklýmýz var. Bizim de keyfimiz var. Biz de biliriz kýlýk kýyafetin nasýl olacaðýný. Biz de bili­riz eðitimin nasýl olacaðýný. Biz de biliriz nereden kazanýp nere­lerde harcayaca­ðýmýzý. Biz de biliriz nasýl bir hukuk yapacaðýmýzý. Biz de biliriz nasýl bir hayat programý belirleyeceðimizi, diyerek Al­lah karþýsýnda bilgi id­diasýnda bulunan her insan tâðuttur. Sen öyle diyorsan, biz de böyle diyoruz. Sen kýlýk kýyafetiniz þöyle ol­sun diyorsan, biz de böyle ola­cak, diyoruz. Sen mîrasýnýz þöyle ol­sun diyorsan, biz de böyle olmalý, diyoruz, diyerek Allah karþýsýnda bilgi iddiasýnda bulunan herkes tâðuttur.

 

         Ya da Allah karþýsýnda güç iddiasýnda bulunalar da tâðuttur. Al­lah varsa biz de varýz. Allah’ýn gücü varsa bizim de gücü­müz var. Allah’ýn cehennemi varsa bizim de kodeslerimiz var. Al­lah’ýn melekleri varsa bizim de silahlýlarýmýz var. Biz de asar kese­riz. Biz istedik mi asarýz. Biz istedik mi keseriz. Biz istedik mi aça­rýz. Biz istedik mi kes­tiririz, diyerek Allah karþýsýnda güç ve kuvvet iddiasýnda bulunanlar da tâðuttur.

 

         Allah’a ve Allah’ýn emirlerine isyan edip, kendi kendine uyup, kendi hevâsýný, kendi düþüncesini ve aklýný putlaþtýrýp, kendi kendisini mâbud yapmýþ kiþi de tâðuttur.

         "Kendi hevâ ve hevesini Ýlâh  edineni görmedin mi?..."

         (Câsiye: 23)

 

         Kendi hevâsýný, havasýný putlaþtýrýp arzularý ve keyifleri isti­kâ­metinde bir hayat yaþayarak Allah’ýn kitabýna ve Resûlü’nün sünne­tine karþý müstaðnî davranan, ihtiyaçsýz ve eyvallahsýz dav­ranan kiþi de tâðuttur. Parasýna, malýna, makamýna, çevresine, kredisine güve­nerek kendi kendine yeteceðine zanneden; ben bana yeterim. Benim malým, mülküm, makamým, koltuðum, çev­rem, kredim var. Benim hiç kimseye ve hiç bir þeye ihtiyacým yok­tur. Kitaba da, sünnete de, dine de, diyânete de ihtiyacým yoktur. Ben kazanmayý bilirim. Ben harca­nacak yerleri bilirim. Ben hangi mesleði seçeceðimi bilirim. Ben ev tef­riþini bilirim. Ben çocuklarýmý nasýl eðiteceðimi pekâlâ bilirim. Ben ha­yatýmý nasýl yaþayacaðýmý bilirim. Baþka hiç bir þeye ihtiyacým yoktur, diyerek kendisini put­laþtýran insan da tâðuttur.

 

         Nâziât sûresinin 37-40 âyetlerinde ifade edildiðine göre dün­yayý âhirete tercih eden, hayat programýný dünya hayatý adýna yap­maya çalýþan, yâni programýný dünyada bitecek biçimde ayar­layan, hayat programýnda âhiretin yeri olmayan kiþi de tâðuttur.

 

         Yine ayný âyetlerin ifadesiyle hayatýnda Allah’ý deðil de top­lumu düþünen, Allah karþýsýnda kötü bir konuma düþmekten kork­mazken, toplum karþýsýnda, el âlem karþýsýnda, âdetler karþý­sýnda, tö­reler karþýsýnda, aða patron karþýsýnda, konu komþu kar­þýsýnda kötü bir konuma düþmekten korkan ve utanan kiþi de tâðuttur.

 

         Evet tâðut deyince, onu hep dýþýmýzda aramayalým. Bakýn ba­zen biziz deðil mi tâðut? Bakýn Kâlem sûresinde müslüman ol­duklarý halde kendilerini hayata etkin zannederek, yapacaklarý bir iþ konu­sunda "inþallah" demeyen yâni böylece hayatlarýnda Allah’ý diskalifiye edenlerin de tâðut olduklarý anlatýlýr.

         "Dediler ki eyvah! Meðer biz tâðutluk etmiþiz!"

(Kâlem 31)

 

         Eyvah bize. Yazýklar olsun bize ki; biz tâðutluk etmiþiz. Biz ya­pacaðýmýz iþler konusunda Allah’ý ekarte etmiþiz. Biz hayat progra­mýmýzý Allah’a sormadan Allah’ýn kitabýna, peygamberin sünnetine sormadan kendimiz çizmeye kalkýþmýþýz. Biz hayata kendimizin etkin olduðunu sanmýþýz. Ne yapacaðýmýzý, nasýl yapa­caðýmýzý kendimiz belirlemeye kalkmýþýz. Hayatýn programýný ken­dimiz belirlemeye kalk-mýþýz. Ve böylece tâðutluk yapmýþýz diyor­lar. Vallahi bizler adýna gerçekten çok korkunç.

 

         Ya biz? Biz neyiz? Biz ne durumdayýz bu konuda? Yâni bizim hayat programýmýzý kim belirliyor? Çocuðumuzun mektebine iliþkin, eðitimine iliþkin programý kim belirliyor? Malýmýza iliþkin, mesleðimize iliþkin, dükkanýmýza iliþkin, gündüzümüz gecemize iliþkin, kýlýk kýyafe­timize iliþkin, ekonomimize, hukukumuza iliþkin programlarý kim belir-liyor? Allah mý belirliyor yoksa baþkalarý mý? Ya da kendimiz mi? Hayatýmýzýn kaçta kaçýna Allah karýþýyor kaçta kaçýna Zerdüþt karýþý­yor? Eðer hayatýmýzýn pek çok bölü­münü Zerdüþt dolduruyor da onun gaflet edip boþ býraktýðý, ya da doldurmaya gücü yetmediði boþluðu da biz dinle doldurmaya çalý­þýyorsak baþka yerde tâðut aramaya ge­rek yoktur sanýrým.

 

         Küfürle tuðyanýn, kâfirle tâðutun, fâsýkla tâðutun arasýný þöyle bir ayýralým inþallah. Allah’a isyan üç þekilde olabilir:

 

         1- Bir kimse Allah’a inanýr, Allah’ýn emirlerine ve Allah’ýn ha­ya-týna karýþma yetkisine inanýr, Allah’ýn kulu olduðunu kabul eder ama pratik hayatýnda Allah’ýn emirlerini uygulamadýðý gibi onlarýn aksini yaparsa bu kiþiye fâsýk denir.

 

         2- Bir kimse Allah’a inanmaz, Allah’ýn kendi hayatýna karýþa­ca­ðýný reddeder ve Allah’ýn hayata karýþma birimleri olan kitabý ve pey­gamberleriyle ilgilenmez ve böylece Allah’la irtibatýný koparýp baþka birilerine baðlanýrsa bu kiþi kâfirdir.

 

         3- Eðer kâfir olup Allah’a isyan eden kiþi, Allah’ý inkâr eden kiþi yâni kâfir olan kiþi bir de insanlarý kâfir olmaya ya da kendi­sine boyun eðmeye, kendi kanunlarýna, kendi düþüncelerine bo­yun eð­meye zorlarsa o zaman bu kiþi tâðuttur. 

 

         Tâðut bazen insan, cin, þeytan, hayvan, aðaç, taþ, kadýn, moda, kurum, müessese olabileceði gibi, bazen de Allah’ýn ka­nunla­rýnýn dýþýnda kanun koymaya kalkýþan zâlim bir diktatör veya zâlim bir grup da olabilir.                                      

 

         Ýnsanlarý Allah’ýn emirlerini uygulamaktan alýkoyan her türlü program da tâðuttur. Meselâ namaz vaktine denk getirilmek iste­nen ve insanlarý namaz kýlmaktan engelleyen tüm programlar ve bu prog­ramlarýn yapýcýlarý tâðuttur.

(Alâk sûresi)

 

         Baþka neler engeller namazý? Tefrikalar engeller, dedikodular engeller, oyun ve eðlenceler engeller, baba ana engeller. Çocuklarýna namaz eðitimi vermeyerek onlarýn namaz kýlmalarýný engelleyen, ço­cuklarýný sabah namazýna kaldýrmayan tüm babalar ve analar bu mâ­nâda tâðutturlar.

 

         Ya da Firavunun yaptýðý gibi dini tekeline alarak insanlarýn onunla tanýþmasýna imkân vermeyen, din eðitimini kýsýtlayan tüm zâ­lim idareciler tâðuttur. Hani Firavun iman etmek isteyen sihir­bazlara karþý:

         "Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha!"

(A’râf 123)

 

         Demiþ ve onlara iþkence mekânizmalarýný çalýþtýrývermiþti. Ýþte tâðut budur. O izin verecekti hain. Þu âyetler okunsun þunlar okun­masýn! Þunlar þunlar gündeme getirilebilir ama þunlarý þunlarý gün­deme getirmek yasaktýr! Þu kadar anlatýlsýn! Filanlar an­latsýn! Ama falanlar anlatamaz! Diyerek dine müdahale etmeye kalkýþan herkes tâðuttur. Bakýn Firavun "Benden izin almadan iman ettiniz ha!" Hal­buki sizi ben çaðýrmýþtým! Sizi ben görevlen­dirmiþtim! Sizin maaþýnýzý ben verecektim! Sizler benim memurla­rýmdýnýz! Sizi ben tayin etmiþ­tim! Sizler benim adamlarýmdýnýz! Beni savunmalýydýnýz! Benim sö­zümden dýþarý çýkmamalýydýnýz! Þimdi sizler benim memurlarým oldu­ðunuz halde bana danýþma­dan iman ettiniz ha? Bana danýþmadan benim mescidlerimde bunlarý konuþtunuz ha? Bana danýþmadan hutbe okudunuz ha? Benden izin almadan müslüman oldunuz ha? Bana danýþmadan benim konuþulmasýný yasak kýldýðým konularý ko­nuþtu-nuz ha???

 

         Ýþte aðýzlara kelepçe vurarak Allah’ýn kullarýnýn inandýklarý di­nin kurallarýný açýk açýk anlatmalarýna, konuþmalarýna ve uygulamala­rýna izin vermemeye çalýþan, imanlarýný vicdanlarýna hapsederek pra­tiðe dökmelerini yasaklayan tüm zâlim idareciler tâðuttur. 

 

         Ýþte kim ki içindeki ve dýþýndaki tüm tuðyanlarý, tüm tâðutlarý reddeder ve de Allah’a inanýrsa:

         "O kopmasý olmayan saðlam bir kulpa tutunmuþ­tur. Allah iþitici ve bilicidir."

 

         Hak ve bâtýl, iman ve küfür, Allah ve tâðutlar, Allah’a kulluk ve tâðutlara kulluk, Allah’a kulluðun sonucu ve tâðutlara kulluðun su­nuþlarý bütün delilleriyle insanlara tanýtýldýktan sonra, her þey açýk ve net olarak ortaya konulduktan sonra, artýk kim ak­lýný baþýna alýr da tüm tâðutlarý reddedip, Rabbi tarafýndan arþ’tan, kürsîden, uzatýlmýþ kopmaz, kýrýlmaz, pörsümez ipine sýmsýký sa­rýlýrsa, Allah’ýn ipine tu­tunursa, yâni Ýslâm’a girerse, Kur’an’a tutu­nursa, hidâyeti tercih ederse, yâni bu ipe ilk el atma anlamýna ke­lime-i tevhidi söylerse ve söylediði bu kelimenin muhtevasýna uy­gun bir hayat yaþamaya karar vererek, böyle bir hayatý devam et­tirerek, bu ipi hiç býrakmamaya ça­lýþýrsa iþte o, kesin kurtulmuþtur.

 

         Aklý baþýnda olan herkesin mutlak yapmasý gereken þey iþte bu­dur. Aklý baþýnda olan kiþi bugün var, yarýn yok olan, gelip geçici olan, fâni olan, bâtýl olan, gölgeden ibaret olan, ölümlü olan, bir gün kýrýlýp dökülecek olan, kendisine tutunanlarý, kendi­sine yaslananlarý, kendisine bel baðlayanlarý bir gün ölümüyle dü­þürüp, kýrýp, býrakýp gi­decek olan tâðutlarýn, Firavunlarýn, Nemrut­larýn ve çaðdaþ tâðutlarýn, kendi görüþlerini, kendi düþüncelerini Allah kanunlarýnýn önüne ge­çirmeye çalýþan tüm sahte mâbudlarýn kulplarýna yapýþmayý reddede­rek, "Hayyu Kayyum" olan, ezelden ebede hep var ve diri olan, hiç ölmeyecek ve kendisine tutunanlarý hiç kýrýp dökmeyecek olan, hayal kýrýklýðýna düþürmeyecek olan, her þeyin var edicisi ve varlýðýný de­vam ettiricisi olan, bir an bile varlýklarýndan gafil olmayan, onlarý asla ihmal etmeyen, þaþmaz, yanýlmaz, uyumaz, uyuklamaz olan Allah’a ve onun dinine sarýlmak zorundadýr.

 

         Aklý baþýnda olan herkes göklerin ve yerlerin mülkünün tama­mý kendisinin olan, gökte ve yerde ne varsa hepsine egemen olan, iz-ni olmadan hu­zurunda kimsenin söz söylemeye, þefaatte bulun­maya cesaret edemeyeceði, her þeyi bilen, bilgi kendisinden olan, o bildirme­dikçe kimsenin ilminin mahiyetine eriþme imkâný olmayan, kürsîsi gökleri ve yerleri kuþatmýþ olan, haberi olmadan bir yaprak bile düþmeyen, gökler ve yerler kabza-i kudretinde olan ve de bu özellik­lere kendisinden baþka sahip olmayan Allah’ýn kulpuna tu­tunur ve lâ Ýlâhe illallah der. Aklý baþýnda olan birinin bundan baþkasýný yapmasý mümkün deðildir. Çünkü sayýlan þu özelliklere sahip baþka birisi yok ki onu da Ýlâh  bilelim ve onun da kulpuna tutunup ona da kulluk ya­palým.

 

         Allah’ýn kanunlarý, tâðutlarýn kanunlarý. Allah’a kulluk ya da tâ-ðutlara kulluk. Allah’ýn dini, tâðutlarýn dini. Allah’ýn sistemi, tâðutlarýn sistemi. Mü'min Allah dýþýndaki tüm tâðutlarýn kulplarýný reddeden ve Allah’ýn kopmayan ipine kulpuna sarýlan ve sadece Allah’a kulluk eden kiþidir.

 

         Hayatýnýn bütün bölümlerinde Allah’ýn arzularýný uygulayan ha­yatýnda tâðutlara karýþma alaný býrakmayan kiþidir.        

 

         Bundan sonra bu konuyu biraz daha aydýnlatmak için, Al­lah’ýn kulpuna, Allah’ýn dinine ve kitabýna tutunan mü'minlerin du­rumunu ve bu Allah’ýn kulpuna tutunmak istemeyerek tâðutlara kulluða razý olan-larýn durumunu anlatmak için bakýn Rabbimiz þöyle buyurur:

         257:"Allah mü'minlerin velisidir. Onlarý küfrün ka­ranlýðýndan imanýn aydýnlýðýna çýkarýr. Kâfirlerin ve­lileri ise tâðutlardýr. Tâðutlar onlarý aydýnlýktan karan­lýða çýka­rýr. Ýþte onlar ateþin sohbetçisidirler ve orada ebedî kalýcý­dýrlar."

 

         Allah mü'minlerin velisidir. Veli kimileri bu kelimeye farklý an­lam­lar yüklemiþlerse de veli velâyet hakkýna sahip olan varlýk demek­tir. Bir varlýk adýna ona danýþmadan tek taraflý karar verme maka­mýnda olan varlýða veli denir. Meselâ ben çocuðumun velisi­yim. Onun adýna ona danýþmadan karar verme makamýndayým. Velisi olduðum ve adýna ona sormadan karar verme makamýnda olan ben ona istedi­ðim þeyleri emreder, istediðim þeyleri yasakla­rým. Ýstediðim okulda okutur, istediðim kiþilerle arkadaþlýk kurma­sýný saðlar, istediðim kiþi­lerle iliþkisini yasaklarým. Allah da bizim velimizdir. Yâni bize sorma­dan bize bizim adýmýza tek taraflý karar alma makamýndadýr Rabbi-miz. Ýstediðini emreder istediklerini de yasaklar.

 

         Öyle deðil mi? Meselâ namazý emrederken bize danýþtý mý Al­lah? Zinayý yasaklarken ey kullarým! Ben bunu yasak kýlacaðým! Ne dersiniz? Nasýl düþünürsünüz? Fikriniz nedir bu konuda? Diye bize sordu mu Allah? Hayýr, Allah bizim velimizdir, velâyetimiz elinde olan­dýr ve bizim adýmýza aldýðý kararlar konusunda velâyeti altýnda olan bizlere asla danýþmaz.

 

         Ýþte velinin anlamý budur. Vali, vilâyet ifadeleri de buradan gel­mektedir. Vali, yâni vilâyette, velâyeti altýnda bulunan insanlar konu­sunda onlara danýþmadan karar verme makamýnda olan kiþi demek­tir. Valinin anlamý budur. Ve kâfirlerin müslümanlar üzerine velâyet hakký yoktur âyeti de bunu anlatýr. Yâni vilâyette vali ola­rak müslü-manlara sormadan onlar adýna karar verme makamýna kâfirler oturtulmamalýdýr.

         "Mü'minler mü'minleri býrakýp da kâfirleri veli edin­mesinler."

         (Âl-i Ýmrân: 28)

 

         Yâni mü'minler mü'minleri býrakýp da kâfirleri velâyet maka­mýna  kendileri adýna karar verme makamýna oturtmasýnlar. Kâfir­ler karar verip, kâfirler kanun yapýp müslümanlar da kendilerinden olma­yan bu kâfirlerin yaptýklarý kanunlarý uygulamaya kalkmasýn­lar. Âyetin sonunda da eðer mü'minler bunu yaparlarsa onlarýn Allah katýnda en ufak bir deðerleri kalmamýþ, Allah’ýn yardýmýný da kaybetmiþlerdir bu-yurulmaktadýr.

 

         Evet veli, vali budur. Çünkü vali karar verecek ve müslümanlar da kendi adlarýna bu valinin verdiði kararý uygulayacaktýr. Öyleyse mü'minlere veli olacak, vali olacak, idareci olacak insan­larýn mutlaka mü'minlerden olmasý emrediliyor.

 

Ama acaba bu mânâlarý unut­turmak için mi? Yâni mü'minlerin baþýna kâfirlerin de idareci olma­sýný saðlamak ve böylece mü'minleri köleleþtirmek için mi bilmiyo­rum, insanlar bu veli kelimesini çok çarpýtmýþlar. Veli deyince bu­gün insanlar hiç de bunu düþünmüyorlar. Veli, iþte gökte alan, yerde yiyen, gaybý bilen, eteðine yapýþýlan, cennet olurlayan, ce­hennem sýnýrlayan birileri anlaþýlýyor þimdi. Hep böyle anlattýlar çünkü.

 

         Bu anlamý þeytana nasýl yükleyecekler bunu merak ediyo­rum. Yâni eðer veli deyince bunlar anlaþýlacaksa, bunlar düþünülecekse, o zaman bakýn Allah bir âyet-i kerîme­sinde þeytanýn veli olduðunu haber verir:

         "... Muhakkak ki þeytaný inanmayanlarýn velisi kýl­dýk"

         (A’râf: 27)

 

         Yine ayný sûrede:

         "Onlar Allah’ý býrakýp da þeytaný kendilerine veli edindiler. Ve böylece kendilerinin doðru yolda olduklarýný zannettiler"

         (A’râf: 30)

 

         Buyurulmakta ve þeytanýn veli olduðu anlatýlmaktadýr. Eðer veli kelimesini az önceki mânâda anlayacaksak, o zaman þeytana na-sýl veli diyeceðiz? Ama Allah’ýn anlattýðý son derece açýktýr ki, þey­tan kâ­firlerin velisidir. Yâni þeytan onlarýn hayatýnda onlara danýþma­dan karar alma makamýndadýr. Ya da onlar þeytaný kendi hayatla­rýnda, kendileri adýna karar verme makamýna oturtmuþlar. Þeytan ka­rar ver-miþ, onlar uygulamýþlar.

 

         Bakýn bu âyet-i kerîmenin devamýnda da yine tâðutlarýn kâ­firle­rin velisi olduðu anlatýlýyor. Kafirlerin velisi de tâðutlardýr. Onlar velâyetleri altýndaki kâfirleri nurdan, aydýnlýktan karanlýklara götürürler buyuruluyor.

 

Þimdi eðer veli kelimesine az evvelki anlamý yükleyecek olursak acaba tâðutlara nasýl veli diyeceðiz? Allah tâðutlar için veli diyor. Yâni bu tâðutlarýn gaybý bilen, gökte uçan, de­nizde yürüyen, Allah’ýn ermiþ kullarý olduklarýný nasýl söyleyebilece­ðiz? Ama veliyi Kur’an’ýn ifade buyurduðu biçimde velâyet anlamýna anladýðýmýz zaman, tâðut-larýn kâfirler adýna karar verme makamýnda kiþiler olduðunu anlamakta zorluk çek­meyeceðiz demektir. Yâni kâ­firler tâðutlarý kendilerine veli edin­miþlerdir. Bu tâðutlar velâyeti al­týnda olan bu kâfirler adýna karar alýrlar ve bu kâfirler de kendileri adýna karar alan bu tâðutlarýn ka­rarlarýný uygularlar.

 

         Allah buyurur ki; Allah mü'minlerin velisidir. Yâni mü'minler adýna onlara danýþmadan tek taraflý karar verendir. Ve velimiz olan Rabbimiz bizim adýmýza, kullarý adýna onlara danýþma­dan aldýðý ka­rarlarla onlarý karanlýklardan aydýnlýða çýkarýr. A’râf sûresinin 196. âyetinde ifade edildiði gibi:

 

         Arþýndan, kürsîsinden kopmayan, sapasaðlam bir ip uzata­rak, bir kitap göndererek, bizim adýmýza aldýðý kararlarýný o kitabýnda bize bildirerek bizi karanlýklardan aydýnlýða çýkarýr.

 

         Rabbimiz kendisinin velâyetini kabul eden, gönderdiði ki­tapla ilgilenen, aldýðý karalar istikâmetinde bir hayat yaþamaya ka­rar veren kullarýný küfür karanlýklarýndan, þirk karanlýklarýndan iman aydýnlýðýna, Ýslâm aydýnlýðýna çýkarýr. Zulümât küfürdür, nûr da Ýslâm’dýr.

 

         Dikkat ederseniz burada zulümât kelimesinin çoðul olarak zik­redildiðini, nûr kelimesinin ise tekil olarak zikredildiðini görüyo­ruz. Bu gerçekten çok calibi dikkat bir husustur. Çünkü zulümât çoktur, küfür çoktur, bâtýl sayýlamayacak kadar çoktur, ama o bâ­týlý yok edecek nûr bir tektir. Ýslâm bir tektir.

 

         Demek ki Allah’ýn nûruyla ilgi kuramamýþ, Allah’ýn kitabýyla taný­þamamýþ, Allah’ýn dinini kabul edememiþ kiþi karanlýklar içindedir. Allah’ýn nûruyla aydýnlanmayan yerler, gökler, gece ve gündüzler zifiri karanlýktýr. Allah’ýn nûruyla aydýnlanmayan gözler kör, kulak­lar saðýr, kalpler bin türlü þüphe ve tereddütler içinde, bin türlü ýstý­rap ve buh­ranlar içinde çýrpýnýr durur.

 

         Allah’ýn kitabýyla aydýnlanmayan gönüller vesveselerle, ku-runtularla, cinler ve þeytanlarla dolar. Allah’ýn nûruyla aydýnlan­mayan hayat var olmanýn tadýný alamaz. Hayatýnýn tadýný almak isteyen, var­lýðýnýn farkýnda olmak isteyen akýllý kimseler, Allah’ýn kendilerine sun­duðu bu kulpa tutunmak zorundadýrlar.

 

         Evet mü'minlerin velisi olan Allah, onlar adýna aldýðý karar­larla, onlara gönderdiði kulluk kitabýyla onlarý karanlýklardan, küfür karan­lýklarýndan, þirk karanlýklarýndan, cehalet karanlýklarýndan, hevâ ve heves karanlýklarýndan, terbiyesizlik, ahlâksýzlýk ve nan­körlük karan­lýklarýndan, þüphelerden, tereddütlerden, vesveseler­den aydýnlýða çý­karýr.

 

         Allah, kendisini veli kabul eden, velâyetini kendisine teslim e-den, seçimini kendisi için seçim kabul eden, yâni iradesini kendisine teslim eden, kendisi adýna aldýðý kararlara teslim olup, hayatýný onun kulluk maddelerine göre düzenleyen mü'minlerin ellerinden tutar, on­larý zulmetlerden, karanlýklar­dan çýkarýr, dosdoðru yolda, hem dün­yada hem de ukbada onlarý sonsuz mutluluða erdirir.  

         "Kâfirlerin velileri de tâðutlardýr. O Tâðutlar da on­larý aydýnlýktan karanlýklara çýkarýrlar. Ýþte onlar cehen­nemliklerdir. Orada ebedî olarak kalýrlar."

 

         Kâfirlerin velileri de tâðutlardýr. Kâfirlerin karar alma mercileri tâðutlardýr. Onlar da hayatlarýnda tâðutlarý karar verme makamýna oturturlar ve bu tâðutlarýn kendileri adýna aldýðý karar­larý uygulamaya koyarlar. Bunlar aslýnda kendilerini yaratan ve gerçek velileri olan Al­lah’ýn sapasaðlam kulpuna, dinine, kitabýna ve kendileri adýna aldýðý kararlara sýmsýký sarýlarak tüm tâðutlarý inkâr etmeleri gerekirken, ta­mamen aksini yapmýþlar, tâðutlarý veli bilmiþler, onlarýn arzularýna, onlarýn kanunlarýna boyun bükmüþler ve onlara kulluk yapmaya karar vermiþlerdir.

 

         Ýþte bu kâfirlerin velisi olan tâðutlar da velâyetleri altýnda bu­lu­nan kullarý adýna onlara danýþmadan aldýklarý kararlarla onlarý nûrdan, hidâyetten, aydýnlýktan, Ýslâm’dan, huzurdan, sükûndan koparýp türlü türlü karanlýklarýn kucaðýna götürüp atmýþlardýr.

 

         Demek ki Allah’a kulluktan kaçan, Allah’ýn velâyetini kabul etme­yen insanlarýn baþýna kuzgun gibi tâðutlar çöker ve zorla­mayla, dayatmayla, hile ve aldatmalarla onlarý her taraflarýndan kýskývrak baðlarlar. Zulüm aðlarýna düþürürler onlarý. Yularlarýný ellerine alýrlar ve onlarýn velileri olurlar. Onlarý nûrdan, imandan, Ýs­lâm’dan, Allah’a kulluktan, yaratýlýþlarýndan, fýtratlarýndan, insan­lýklarýndan, doðru yol­dan çýkarýp karanlýklara, küfre, inkâra, ilhada sürüklerler. Gidilmeye­cek yollara sürüklerler onlarý.

 

Çünkü tâðutlar aydýnlýk yollarý sevmez­ler. Aklý, ilmi, düþünceyi fe­sada verirler. Ahlâký ve fýtratý bozarlar. Al­lah ve Resûlüyle yarýþ iddiasýyla yapýlmayacak þeyleri yaparlar. Peþ­lerine taktýklarý kulla­rýný belâlarýn kucaðýna taþýrlar. Boyunlarýndaki ipin ucunu, o ipin de, kendilerinin de sahibi olan Allah’a vermeyerek kendi ellerinde tutmak isteyen, ya da onu boþlukta tutmak isteyen herkesin iple­rini ellerine alýrlar ve onlarý kendilerine kul köle edinirler.

 

         Ýnsanlar güya Allah’a kulluktan kaçarken bu defa tâðutlarýn kulu kölesi olurlar. Allah’ý inkâr eden, velâyetini Allah’a vermeyen kiþi binlerce tâðutun kulu olur. Bir tek Allah’a kulluktan kaçarken pek çok tâðutlara kulluða razý olur. Meselâ Allah’a kulluktan kaçan kiþi evvela kendisini Allah’a kulluktan koparýp ayaklarýný kaydýrmak için fýrsat kollayan þeytanýn kulu durumuna düþer. Sonra onu Al­lah’ýn arzularýn­dan koparýp kendi arzu ve þehvetlerinin kulu kölesi durumuna düþür­mek isteyen nefsinin kulu durumuna düþer. Daha sonra baþkalarý, ka­rýsý, babasý, anasý, çocuklarý, akrabalarý, kavmi, kabilesi, milleti, dev­leti, politik ve dini liderleri, aðasý, patronu, çev­resi, âdetleri, töreleri, modasý ve daha yüzlerce tâðutlarýn kulu kö­lesi durumuna düþecektir.

 

         Görüyoruz iþte, Allah’ýn velâyetini kabul etmeyen insanlar, bir tek Allah’a kulluktan kaçarken yýðýnlarla tâðutun kulu kölesi olmuþlar. Kimisi þeytanýn kulu, kimisi nefsin kulu, kimisi modanýn kulu, kimisi þehvetlerinin, kadýnýn, âdetlerin, törelerin, kanun koyu­cularýn, çevre­nin, aðalarýnýn, patronlarýnýn kulu, kimisi bu âlemde sebepler nizamý üzerinde galip ve müessir zannettikleri, zarar ve felâketler anýnda kendilerinden medet bekledikleri, kendilerine sý­ðýndýklarý, kendilerini kurtarýcý olarak bildikleri kimselerin kulu.

 

         Yâni güya bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüðe kavu­þa-caklarýný zanneden bu insanlar, boyunlarýna pek çok varlý­ðýn kulluk iplerini takmýþlar ve onlarýn çektikleri yere gitmek zo­runda kalmýþlar­dýr. Hepsini ayný anda razý etmek zorunda kalmýþ­lar, kalpleri parça parça olmuþ, burunlarýna vurulmadýk zincir kal­mamýþ, zillet ve mes­kenetin esfeline düþmek zorunda kalmýþlar­dýr.

 

         Öyleyse Allah dýþýndaki tüm tâðutlarý inkâr edip, hayatýmýz­da onlara karýþma alaný býrakmayýp, boyunlarýmýzdaki kulluk ipinin ucunu sadece Allah’ýn eline verip, sadece Rabbimizi veli kabul etmek zorun­dayýz.

 

         Sadece Allah’ý veli kabul edip, kulluðumuzu sadece Allah’a ya­pýp, Allah’ýn bizim adýmýza aldýðý kulluk maddelerine sýmsýký sarýlýp bu karanlýklardan kurtulmak zorundayýz. Bundan baþka ça­remiz de yok­tur. Allah yardýmcýmýz olsun inþallah.

 

         Allah, son okuduðumuz âyet-i kerîmesinde kendisinin mü'min-lerin velisi olduðunu ve onlar adýna aldýðý kararlarla onlarýn elinden tutup aydýnlýða çýkardýðýný, kâfirlerin velilerinin de tâðutlar olduðunu, onlarýn da velâyetleri altýnda bulunan insanlarý aydýn­lýktan karanlýk­lara sürüklediklerini anlatmýþtý. Bundan sonraki âyet-i kerîmesinde de ken-disini veli olarak kabul eden bir peygambe­riyle kendisini veli kabul et-meyen ve kendi kendine yeteceðini zanneden bir tâðutu karþý kar­þýya getirir. Allah’ýn nasýl veli kabul edileceðini, tâðutun tâðutlarýn na­sýl reddedilmesi gerektiðini, tâðut karþýsýnda nasýl davranýlmasý ge­rekti-ðini ve tâðuta karþý nasýl bir mücâdele verilmesi gerektiðini bir misalle bakýn þöyle anlatýr: