230:"Eðer
koca karýsýný (ikinci talâktan sonra) bir kere daha boþarsa, ondan sonra artýk
kadýn baþka bir kocaya varmadýkça ilk kocasýna helâl olmaz. Eðer ikinci koca
onu boþarsa Allah’ýn emirlerini yerine getirebileceklerine ümit var olduklarý
sürece birbirlerine dönmelerinde ikisine de günah yoktur. Ýþte bunlar Allah’ýn
sýnýrlarýdýr. Onlarý anlayan bir kavme beyan eder."
Bir koca,
karýsýný üç talâkla boþadýðý zaman beynûnet-i kübra ile boþanmýþ olur ki, artýk
kocanýn bu kadýnla tekrar bir araya gelebilmesi için kadýnýn normal olarak
baþka bir erkekle evlenmesi ve evlendiði bu ikinci kocasýyla cima yaptýktan
sonra ondan da boþanmýþ olmasý icap etmektedir. Âyet-i kerîmede geçen "Baþka
bir erkekle evlenmesi" ifadesinden kasýt, bizzat onunla cima
yapmasýdýr. Hattâ Allah’ýn Rasûlü az evvel ifade etmeye çalýþtýðým gibi þöyle
buyurur:
"O kocan senin balcaðýzýndan sen de onun balcaðýzýndan
istifade etmeden bu olmaz" buyurmuþtu. (Buhârî, Talak 4)
Böyle
kocasýndan boþanmýþ bir kadýný, tekrar boþandýðý kocasýna döndürebilmek için
akid yapýp onunla evlenen ve de ona dokunmadan boþayan erkeklere de bunu yaptýran
kocaya da Rasulullah lânet eder. Her iki taraf da haram iþlemiþtir. Ýslâm’da
böyle bir þey yoktur. Bunun adýna nikâh deðil zina denir. Allah’ýn Rasûlü bu
haramý iþleyen erkeklere ödünç teke ismini vermektedir. "Size ödünç teke hakkýnda
haber vereyim mi?" Ashâb;
evet ya Rasûlallah dediler. Allah’ýn Rasûlü: "Ýþte o eski kocasýna
dönmesi için kadýnla evlenen kiþidir. Allah ona da kendisiyle nikâh yaptýrana
da lânet etsin." buyurur. (Ýbni Mâce)
Böyle
kocasý tarafýndan üç talâkla boþanmýþ bir kadýn, normal olarak baþka bir
erkekle bir evlilik yaþadýktan sonra bu ikinci kocadan da boþanýrsa tekrar yeni
bir mehir ve yeniden bir nikâhla eski kocasýna dönebilir. Toplumda hullecilik
diye bilinen hadisenin Ýslâm’la uzak ve yakýndan bir ilgisi yoktur. Kadýn
normal bir evlilik geçirip o ikinci kocasý ölüp ya da boþanmýþ olmalý ki
birinci kocasýna dönebilsin.
"Eðer ikinci koca onu boþarsa Allah’ýn emirlerini yerine
getirebileceklerine ümit var olduklarý sürece birbirlerine dönmelerinde
ikisine de günah yoktur."
"Ýþte
bunlar Allah’ýn sýnýrlarýdýr. Onlarý anlayan bir kavme beyan eder."
231:"Kadýnlarý
boþadýnýz da iddetlerini tamamladýlar mý artýk onlarý ya iyilikle tutun,
yahut iyilikle salýn! Lâkin haklarýný ihlâl edip onlara zarar vermek için
onlarý yanýnýzda tutmayýn. Kim böyle yaparsa artýk o kendine zulmetmiþ olur.
Allah’ýn âyetlerini oyun konusu edinmeyin. Ve Allah’ýn size verdiði nîmeti ve
size öðüt olsun diye indirdiði kitabý ve hikmeti anýn. Allah size böylece
nasihat ediyor. Allah konusunda muttaki davranýn ve bilin ki, Allah her þeyi
hakkýyla bilendir.”
Bu âyet-i
kerîmesinde buyuruyor ki Rabbimiz; ric'i talâkla yâni tek talâkla
kadýnlarýnýzý boþadýðýnýz zaman iddet süresi bitmeden der-hal kadýnlarýnýza
dönüp onlarý güzel bir þekilde yanýnýzda tutun. Deðilse yine maruf bir þekilde
onlarý salýverin. Yâni onlardan mal
aparmak, ya da onlara zarar vermek, intikam almak için onlarý tutmaya
kalkmayýn. Eðer gerçekten onlarla geçinmeye ve anlaþmaya yüzünüzün olmadýðý
konusunda kesin bir kanaat hâsýl olmuþsa, güzelce onlarý salýverin de onlar da
siz de kurtulmuþ olun.
"Lâkin
haklarýný ihlâl edip onlara zarar vermek için onlarý yanýnýzda tutmayýn. Kim
böyle yaparsa, artýk o kendine zulmetmiþ olur."
Evet,
onlara zulmetmeyeceðiz. Zalimce onlarý yanýmýzda tutmayacaðýz. Çünkü
unutmayalým ki böyle kadýnlara zulmedenler aslýn da kendi kendilerine
zulmediyorlar, kendi geleceklerini berbat ediyorlar demektir. Çünkü hem o zulmettiði
kadýn kendi din kardeþidir, yani kendisinden bir parçadýr, hem de kendi âhiretinin
mahfýna sebeptir.
"Allah’ýn
âyetlerini oyun konusu edinmeyin. Ve Allah’ýn size verdiði nîmeti ve size öðüt
olsun diye indirdiði kitabý ve hikmeti anýn. Yolunuzu Allah’la bulun.
Bilesiniz ki Allah her þeyi bilendir"
Buyuruyor
ki Rabbimiz; Allah’ýn âyetlerini oyun konusu yapmaya kalkmayýn. Allah’ýn
âyetlerini alaya almayýn. Allah’ýn âyetlerini kendi zevklerinizi tatmine imkân
verecek þekilde oyun ve eðlence yerine koymayýn. Allah’ýn âyetleriyle dalga
geçmeye kalkmayýn diyor Rabbimiz. Deniliyor ki; kimileri boþama ve köle azadý
yapar, sonra da: "Caným ben þaka yaptým!" dermiþ. Bunun üzerine bu
âyet-i kerîme nazil olmuþtur. Allah’ýn Rasûlü de bir hadislerinde þöyle buyurur:
"Üç þeyin ciddisi de ciddidir, þakasý da ciddidir.
Nikâh, boþama, ve köle âzâd etmek."
(Ebu Dâvûd Talâk 9)
Ey
müslümanlar, bu konularda iþi hafife almaktan son derece sakýnýn! Allah’ýn
âyetlerini oyun ve oyuncak haline getirmeyin! Allah’ýn sizleri sorumluluk
yüklenecek konuma getirdiðini asla unutmayýn! O size kitap vermiþ, size hikmeti
öðretmiþ, sizi bütün milletlere önderler kýlmýþ, vasat ümmet yapmýþ, denge
unsuru yapmýþ, yâni sapýklarýn sapýklýk noktalarýný sizin þahsýnýzda görebilmeleri,
bilebilmeleri için sizi denge unsuru bir ümmet yapmýþtýr. Bu sebeple sizin örnek
yaþayýþlarýnýzla tüm dünya insanlýðýna örnek olmanýz gerekirken, böyle kendi
kendinize evlerinizde bozuk düzen bir hayat sürmeniz yakýþmaz.
232:"Kadýnlarý
boþadýðýnýzda iddetlerini bitirdiler mi, aralarýnda iyilikle anlaþtýklarý
müddetçe kendilerini kocalarýna nikâhlamalarýna engel olmayýn!" Bu sizden
Allah’a ve âhiret gününe inananlara verilen bir öðüttür. Bu sizin için daha
hayýrlý ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz."
Burada
velâyetleri altýndaki kadýnlara kocalarýna dönme izni vermeyen, ya da
kadýnlarýn kocalarýna dönmelerini engelleyen velilere seslenilmektedir.
Deniliyor ki, ey veliler! Velâyetiniz altýnda bulunan kadýnlarý kocalarýna
dönmekten engellemeyin!
Eðer bir
koca, karýsýný ric'i bir talâkla boþamýþ, yâni bir veya iki talâkla boþamýþ ve
iddetin bitiminde her ikisi de birbirlerine dönmek isterlerse, yeniden evliliði
devam ettirme kararý almýþlarsa, kadýnýn akrabalarý onun tekrar kocasýna
dönmemesi konusunda baský yapmasýnlar, engellemesinler diyor Rabbimiz. Eðer
kocalarýna dönmek istiyorlarsa, eðer kocalarýyla anlaþabiliyorlarsa onlara
yasak koymayýn, engel olmayýn. Git! Gitme! Gel! Gelme! demeyin eðer tekrar kocalarýna
dönmek istiyorlarsa. Buna hiçbir babanýn ve ananýn hakký yoktur. Ama günümüzde
kimi babalar ve analar oðullarýna: "Eðer bunu boþamazsan sana hakkýmý
helâl etmeyeceðim!" gibi sözlerle veya kýzýna: "Eðer bu kocana
tekrar dönersen seninle hiç konuþmayacaðým!" gibi Ýslâm dýþý tavýrlarla
Allah’ýn âyetlerini çiðnemektedirler. Halbuki Allah diyor ki; yapmayýn bunu!
Engellemeyin anlaþabilen insanlarý! diyor. Bakýn âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi
olarak þu hadise anlatýlýr: Sahabeden Ma'kýl Bin Yesar (r.a.) der ki:
"Kýz kardeþim Cümeyli bir kiþiyle evlendirmiþtim. Fakat bu adam kýz
kardeþimi boþadý. Ýddeti bittikten sonra gelip kardeþimi istedi. Ben ona dedim
ki: Sana vaktiyle kardeþimi vermiþ, sana yatak arkadaþý yapmýþ, onu sana ikram
etmiþtim. Fakat sen nankörlük edip onu boþadýn. Þimdi de utanmadan gelmiþ
benden onu istiyorsun. Hayýr! Onu sana geri vermeyeceðim!" dedim. Bunun
üzerine Rabbim bu âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu.
"Kadýnlarý
boþadýðýnýz vakit onlar iddetlerini bitirdiklerinde aralarýnda güzelce
anlaþtýklarý takdirde (Ey veliler!) onlarýn (Eski) kocalarýyla evlenmelerine
engel olmayýn!" buyurunca Rabbimiz, ben Rasulullah’a dedim ki: "Ya Ra-sûlallah! Þimdi
ben ne yapayým? Benim durumum ne olacak? Allah’ýn Rasûlü buyurdu ki: "Kardeþini
eski kocasýna nikâhla!"
(Buhârî, Müslim, Tirmizî)
Allah’a ve
âhiret gününe inanan mü'minler ancak bu hükümle amel ederler. Allah’ýn bu
hükmünü bile bile yuva bozmadan yana olmazlar. Çünkü Allah diyor ki; bu hükme
uymanýz hem sizin için hem de karý koca için daha hayýrlýdýr. Ve bu durum sizi
günah pisliklerinden temizleyecektir, arýndýracaktýr. Þüphesiz ki Rabbimiz,
hem dünya hem âhiret hususunda kullarý için nelerin hayýrlý olduðunu en iyi
bilendir. Sizi sizden çok düþünendir. Eðer dünyada da âhirette de huzurlu
olmak istiyorsanýz, Allah’ýn hükümlerine tabi olun!
233:"Emzirmeyi tamamlatmak
isteyenler için anneler çocuklarýný tam iki yýl emzirirler. Onlarýn (annelerin)
yiyeceði ve giyeceði örfe uygun þekilde babaya aittir. Hiç kimse gücünün
üstünde bir þeyden sorumlu tutulamaz. Ne anne, ne de baba çocuðu yüzünden zarara
sokulmasýn! Mîrasçýya düþen de bunun gibidir. Eðer (ana ve baba) kendi
aralarýnda anlaþýp danýþarak (iki sene dolmadan) çocuðu memeden esmek
isterlerse, ikisine de bir günah yoktur. Eðer çocuklarýnýzý (baþka bir kadýna)
emzirtmek isterseniz, vereceðiniz (emzirme ücretini) güzelce teslim etmek
þartýyla bunu yapmanýzda bir günah yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah
ne yaparsanýz görmektedir."
Âyet-i
kerîmede çocuklarýný emzirmekle mükellef olan annele-rin kimler olduðu
konusunda ihtilâf vardýr. Kimilerine göre burada kastedilen anneler boþanmýþ
olan annelerdir. Eðer burada anlatýlan anneler boþanmýþ anneler olmasaydý,
Rabbimiz onlarýn yiyecek ve giyeceklerinin babaya ait olduðunu zikretmezdi.
Çünkü evli kadýnlarýn yiyecek ve giyecekleri zaten kocaya aittir. Öyleyse
boþanan kadýnlarýn emzirdikleri çocuklarý varsa, o zaman onlarýn yiyecek ve
giyecekleri kocaya aittir. Kimi âlimlere göre de buradaki annelerden kasýt bütün
annelerdir. Çünkü ifade geneldir.
Âyet-i
kerîmedeki "Anneler çocuklarýný tam iki yýl emzirirler" Emir
anlamýna bir haberdir. Yâni Anneler çocuklarýný tam iki yýl emzirsinler! diyor
Rabbimiz.
Çocuðunu
emzirme, kadýnýn diyâneten görevidir. Günümüzde kimi feminist müslümanlar, ya
da feministler karþýsýnda savunabile-cek din bilgisinden mahrum olduklarý için
eziklik duyan kimi Müslümanlar, efendim kadýnlar çocuklarýný emzirmek zorunda
deðildir gibi fetvalar üretmektedirler.
Halbuki çocuðunu emzirmek,
kadýnlarýn görevidir. Ama eðer o kadýnýn kocasý bir süt anne bulmuþsa, o
zaman bu kadýn için bu konuda görevsizlik hakký doðmuþtur. Kocasý tarafýndan
süt anne bulun-muþ bir kadýn, çocuðunu emzirmek zorunda deðildir. Yâni bir kadýn
aslýnda çocuðunu emzirmek zorundadýr. Bu onun görevidir. Allah ona bu görevi
vermiþtir.
Evet, öyle bir görev ki, yapmamaya
imkân var. Kocasý razý olur da bir süt anne bulursa sen niye kendi çocuðunu
emzirmedin diye suçlu konumuna düþmüyor o kadýn. Ama kocasý böyle bir süt anne
bulmaz da sen emzireceksin dedi mi, caný isterse emzirecektir onu. Buna
diyâneten görev denir.
Meselâ
kocanýn babasýna anasýna bakmak da böyledir. Kadýn bu konuda da diyâneten
görevlidir. Eðer kocasýnýn babasý ve anasý bakýma muhtaçsa ve kocasý da
karýsýna benim babama ve anama bakacaksýn demiþse, kadýn onlara bakmak
zorundadýr. Ama kocasý babama anama bakmak zorunda deðilsin demiþse, o zaman bu
kadýn onlara kendiliðinden bakmak zorunda deðildir. Yâni kocanýn bu sözüyle otomatikman
kadýnýn sorumluluðu düþmüþ olacaktýr. Yâni bu konuda niye onlara bakmadýn diye
Allah ondan bir hesap sormayacaktýr. Ama kocasý bunlara bakacaksýn dedi mi,
bakmak zorundadýr. Bakmazsa bu kadýn isyankardýr, nâþizedir, dayaðý hak
edendir.
Meselâ ben
gece saat ikide içinizden birinin evine gelsem. Kocasý hanýmýný uyandýracak ve
yemek hazýrlatacak. Kadýnýn: "Ya bana ne? Elin adamýna þu saatten sonra
yemek hazýrlamak zorunda mýyým?" demeye hakký yoktur. Þimdi gece o
saatte kalkýp yemek hazýrlayan bu kadýn kime hazýrlýyor bu yemeði? Bana mý
yoksa kocasýna mý? Kocasýna hazýrlýyor deðil mi? Kocasý dedi çünkü. Ýþte bu onun
kocasýna bir görevidir. Ama kocasý ona böyle bir þey demezse, bu kadýn bana
yemek hazýrlamak zorunda deðildir. Yâni kocasý ondan böyle bir þey istemediði
halde: "Ya evimize kadar gelmiþ, m
Evet
Rabbimiz buyuruyor ki; anneler çocuklarýný tam iki yýl emzirirler.
"Onlarýn
(annelerin) yiyeceði ve giyeceði örfe uygun þekilde babaya aittir. Hiç kimse
gücünün üstünde bir þeyden sorumlu tutulamaz."
Babanýn
anne ve çocuðunun maiþetini ve giyimini kendi imkânlarýna göre, kendi gücüne
göre temin etmesi üzerine farzdýr. Gerek evli olduðu hanýmý ve çocuðunun maiþeti,
gerekse boþadýðý hanýmý, onun çocuðunu emzirdiði sürece maiþetini temin etmek
kocaya aittir.
Müslim’in
rivâyetinde bir kadýn Allah’ýn Resûlüne gelerek: "Ey Allah’ýn Rasûlü kocam
cimri bir adamdýr, bana ve çocuklarýma harca-mýyor. Geçinebilmek için haberi yokken
onun malýndan alabilir miyim? Böyle yaptýðým zaman bana bir günah var
mýdýr?" diye sordu. Bu, aslýnda bir kadýnýn kocasýnýn bir sýrrýný deþifre
etmektir. Yâni gýyabýnda kocasýnýn guybetini yapmaktýr ve böyle bir davranýþ
caiz deðildir. Ama bir fetva almak niyetiyle söylenmiþse caizdir. Gýybetin caiz
olduðu yerlerden birisi de iþte burasýdýr. Bir kiþi mahkemede, kadý karþýsýnda
hakkýný savunabilmek için, kadýyý ikna edebilmek için veya br âlimden fetva
alabilmek için karþýsýndaki davalýsýnýn normalde sýr olan bir kýsým durumlarýný
deþifre edebilir. Ýþte bakýn normal bir durumda bir kadýnýn söylemesi caiz
olmayan bir sýrrýný deþifre ediyor ve kocam cimridir, bana ve çocuklarýna
harcama yapmýyor diyor. Bunun üzerine onun harcamalarý ve imkânlarý konusunda
ikna olabilmek için sorular soran Allah’ýn Rasûlü þöyle buyurdu:
"Örfe
uygun olarak sana ve çocuklarýna yetecek kadar almanda bir günah yoktur."
(Müslim)
Kadýn,
kocasýnýn ve çocuklarýnýn maiþetini temin etmek için kendi malýndan harcamak zorunda
deðildir. Ama böyle bir þey yaparsa bu kadýn infak ediyor demektir. Allah’ýn
Rasûlü Buhârî’deki bir hadislerinde Ümmü Seleme’ye:
"Eðer
onlara bir þeyler harcarsan o senin için bir ecirdir" buyurdu.
"Ne
anne, ne de baba çocuðu yüzünden zarara sokulmasýn!"
Yâni çocuk
yüzünden anne de baba da zarara uðratýlmamalýdýr. Baba annenin duygusunu,
yavrusuna karþý þefkatini istismar ederek onu ücretsiz emzirmesi konusunda
kötüye kullanarak zarar vermemelidir. Ya da çocuðu emzirmek annenin hakký iken
onu alýp baþka bir kadýna emzirmesi için vermemelidir. Anne de babanýn o andaki
çaresizliðini kötüye kullanarak çocuðu konusunda aþýrý þekilde babanýn omuzuna
binmemelidir. Babanýn zaafýný kullanarak emzirmeye karþýlýk ondan çok fazla
para istemeye kalkmamalýdýr.
"Mîrasçýya
düþen de bunun gibidir."
Yâni eðer
çocuðun babasý yaþýyorsa durum böyle olduðu gibi, eðer çocuðun babasý ölmüþse o
zaman ölen babanýn en yakýn mîrasçýsý babanýn görevini üzerine alacak annenin
ve çocuðun zarar görmesi önlenecektir.
"Eðer
(ana ve baba) kendi aralarýnda anlaþýp danýþarak (iki sene dolmadan) çocuðu
memeden kesmek isterlerse, ikisine de bir günah yoktur."
Rabbimiz
çocuðun emzirilmesi konusunda iki yýl tayin buyur-muþtu ancak bunu þart
koþmamýþtýr. Karý koca aralarýnda anlaþýrlar-sa çocuða zarar vermemek kayd u
þartýyla emzirme müddetini iki yýldan aþaðýya indirebilirler.
"Eðer
çocuklarýnýzý (baþka bir kadýna) emzirtmek isterseniz, vereceðiniz (emzirme
ücretini) güzelce teslim etmek þartýyla bunu yapmanýzda bir günah yoktur."
Eðer
babanýn durumu müsait ve bir süt anne bulup ona bunun karþýlýðýný ödemeye
karar vermiþse, çocuðun süt anne tarafýndan em-zirilmesinde bir sakýnca
yoktur. Böyle bir durumda kadýnýn emzirme sorumluluðu kalkmýþtýr.
"Allah’tan
korkun ve bilin ki Allah ne yaparsanýz görmektedir."
Evet, bütün
bu anlatýlanlarla Allah size yol gösteriyor. Sizler bütün bu konularda
Allah’ýn gösterdiði biçimde hareket edin. Yolunuzu Allah’la bulun, muttaki
olun. Rabbinize karþý sorumluluklarýnýzýn bilincinde olun. Yaptýklarýnýzý O’nun
adýna ve O’nun beðeneceði þekilde yapýn. Tüm hayatýnýzý sadece O’nun beðenisine
sunun. Unutmayýn ki O Allah yaptýklarýnýzýn tümünü görüp gözetmektedir.
234:"Sizden
ölenlerin geriye býraktýklarý zevceleri, kendi kendilerine dört ay on gün
beklerler (beklesinler). Ýþte (o kadýnlar) iddetlerinin sonuna ulaþtýklarýnda
artýk kendileri hakkýnda iyilikle (þeriatýn uygun gördüðü þekilde) yaptýklarý
iþlerden dolayý size bir günah yoktur. Ve Allah ne iþlerseniz hepsinden haberdardýr."
Sizden
ölenlerin geriye býraktýðý hanýmlarý dört ay on gün beklerler. Daha önceki
âyet-i kerîmesinde Rabbimiz, boþanan kadýnlarýn iddetini anlatmýþtý. Burada da
kocasý ölen kadýnlarýn iddetini anlatýyor. Kocasý ölen kadýnlar dört ay on gün
beklemek zorundadýrlar. Bu süre içinde baþka bir kocaya varamazlar,
süslenemezler, taký takamazlar, kendilerini ortaya koyup arz edemezler. Hattâ
Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ýn
Rasulü; kocasý ölüp de iddet bekleyen bir kadýna, gözlerinde rahatsýzlýk
bulunduðu halde sürme çekmeyi yasaklamýþtýr. Bu durumda kadýnlar bir görüþe
göre iddet dönemini kocasýnýn evinde geçirmelidir. Hz. Ayþe, Hz. Ali ve Ýbni
Abbas da kadýn istediði yerde bu iddetini doldurabilir demiþlerdir.
Bunun adýna
yas tutma da denmiþ. Ýslâm’a göre yas tutan kadýn yýkanabilir, ihtiyaçlarýný
gidermek için gündüz evinden dýþarý çýkabilir. Fakat gece olunca bu kadýn
iddet beklediði evine dönmek zorundadýr baþka bir evde geceleyemez. Evet,
kocalarý ölen kadýnlar ancak dört ay on gün yas tutarlar.
Kadýnlarýn
bu dönem içinde yas tutmalarý farzdýr. Çünkü Rab-bimiz bu âyetin sonunda
iddetleri bittikten sonra süslenmelerinde, koku sürüp güzel elbise
giymelerinde evlenmek istemelerinde bir günah olmadýðýný anlatmaktadýr. Demek
ki yas tutma döneminde bunlarýn günah olduðu anlaþýlýyor. Kadýnýn kocasýnýn
dýþýnda ölenler için üç günden fazla yas tutmasý yasaklanmýþtýr. Ancak
kocalarý ölüp de dört ay on gün beklemek zorunda olan kadýnlar hamile olmayan
kadýnlardýr. Daha önce de ifade ettiðimiz gibi hamile olan kadýnlarýn iddeti
hamlini vaz etme süresidir. Hamlini vaz eder etmez bu kadýnlarýn id-deti
bitmiþ demektir. Nitekim kocasý vefat ettikten on beþ gün sonra doðum yapan bir
kadýna Allah’ýn Rasûlü istediði takdirde kocaya varabileceði iznini vermiþtir.
"Sen
doðurduðun zaman iddetin bitmiþtir. Ýstersen evlenebilirsin."
buyurmuþtur. (Buhârî, Müslim, Ebu
Dâvûd, Nesâî)
Kocalarý
ölen kadýnlar bu iddet süreleri içinde hem Rahimlerini temizlemiþ olurlar, hem
kocalarýnýn hatýralarýna saygýlý olduklarýný ortaya korlar, kocalarýnýn
hatýralarýný çiðnemezler, hem de kocalarý ölür ölmez hemen o evden ayrýlarak
kocasýnýn ailesini de yaralamazlar. Bu âyet gelmeden önce Ýslâm’ýn ilk
dönemlerinde, kocasý ölen kadýnýn iddeti bir yýldý. Cahiliye dönemindeyse
kocasý ölen kadýnlarýn durumu içler acýsýydý. Kocasý ölen kadýnlar küçük, karanlýk
ve pis bir odaya kapatýlýr, eski elbise giyer, koku sürünmez hattâ bir sene boyunca
hiç yýkanmadan bekletilirdi. Bir sene bittikten sonra da eline hayvan pisliði
verilir ve bunu yüzüne gözüne sürmeye zorlanýrdý. Ýslâm bunlarýn hepsini men
ederek sadece kadýnýn dört ay on gün iddet beklemesini emretti.
"O
kadýnlar iddetlerinin sonuna ulaþtýklarýnda, kendileri hakkýnda iyilikle
(þeriatýn uygun gördüðü þekilde) yaptýklarý iþlerden dolayý artýk size bir
günah yoktur."
Yâni
iddetlerini doldurduktan sonra iddet esnasýndaki yasaklar bitmiþtir. Allah’ýn
istediði, þeriatýn izin verdiði kadarýyla süslenmeleri, koku sürmeleri, sürme
çekmeleri, kendileriyle evlenmek isteyenlerin karþýsýna çýkmalarý mubah
kýlýnmýþtýr. Bunda herhangi bir günah yoktur. Bundan velilerin velâyeti
altýndakilerden sorumluluðunu da anlýyoruz. Çocuklarýný Allah’ýn istediði
biçimde yetiþtirmeyenlerin günahkâr olduklarýný, bu vebalin onlar üzerinde olduðunu
anlýyoruz.
235:
"Ýddet bekleyen kadýnlarý nikâhlamak istediðinizi ima yoluyla onlara
bildirmenizde veya böyle bir arzuyu kalplerinizde saklamanýzda üzerinize bir
günah yoktur. Allah biliyor ki muhakkak siz onlarý ilerde anacak-sýnýz. Ama
maruf (meþru) bir söz söylemenin dýþýnda gizlice onlarla sözleþmeyin. Farz olan
iddet bitinceye kadar da nikâh akdine azmetmeyin. Allah’ýn kalplerinizde
olaný bildiðini bilin. Ve ondan sakýnýn ve bilin ki þüphesiz Allah
baðýþlayandýr, Halîmdir."
Rabbimiz bu
âyet-i kerîmesinde, kocasý ölüp de iddet bekleyen veya kocasý kendisini üç
talâkla boþadýðý için iddet bekleyen kadýnlara açýk olmamak þartýyla evlilik
ima etmenin, çýtlatmanýn veya bu düþünceyi kalpten geçirmenin haram olmadýðýný
anlatýyor. Ýnsan kocasý ölmüþ iddet bekleyen veya boþanmýþ, iddet bekleyen
bir kadýnla evlenmeyi düþünebilir. Bu evliliðe zemin hazýrlamak üzere henüz kadýnýn
iddeti bitmeden bu düþünceyi içinde saklamasý caiz olduðu gibi, üstü kapalý
olarak bu düþüncesini kadýna çýtlatmasý da caizdir. "Sen saliha bir
kadýnsýn!" Ben saliha bir kadýnla evlenmek istiyorum!" "Ben seni
beðeniyorum!" Sen iyi bir kadýnsýn!" "Ben evlenmek
istiyorum!" "Üzülme! Yakýnda Allah sana iyi bir eþ nasip edecektir!"
Veya kadýnýn velisine "Benim haberim olmadan onu baþkasýyla evlendirmeyin!"
gibi imalý sözlerle bunu ona çýtlatabilir, bunda bir günah yoktur. Ama baþkalarýnýn
onunla evlenmelerine imkân býrakmayacak biçimde "Ben seninle evlenmek
istiyorum!" demesi, açýkça ona evlilik teklif etmesi caiz deðildir.
"Allah
biliyor ki, muhakkak siz onlarý ilerde anacaksýnýz. Ama maruf (meþru) bir söz
söylemenin dýþýnda gizlice onlarla sözleþmeyin. Farz olan iddet bitinceye
ka-dar da nikâh akdine azmetmeyin. Allah’ýn kalplerinizde olaný bildiðini
bilin. Ve ondan sakýnýn ve bilin ki þüphesiz Allah baðýþlayandýr,
Halîmdir."
Evet Allah
biliyor ki, muhakkak siz onlarý hatýrlayacaksýnýz. Yâ-ni sizlerin onlara
evlenmek isteyeceðinizi, onlara duyduðunuz bu meyli mutlaka açýða vuracaðýnýzý
Allah bilmektedir. Tamam bunu içinizden geçirmeniz ya da ima yoluyla bu
niyetinizi onlara çýtlatmanýz normaldir, "kavlen marufa" yapmanýz
caizdir. Buradaki "Kavlen marufa" ifadesi evlenmeyi ima yoluyla arz etmek
anlamýnadýr. Bu caizdir, ama "Benimle evlen!" "Benden baþkasýyla
evlenmeyeceðine dair bana söz ver!" gibi açýkça onlara evlilik teklif
etmekten veya gizlice onlarla sözleþmekten sakýnýn, çünkü bu haramdýr diyor
Rabbimiz.
Âyet-i kerîmedeki
"Gizlice
onlarla sözleþmeyin." Ýfadesi hem zina yapmayý hem de açýkça
onlara evlilik teklif etmeyi veya id-det bitmeden nikâh yapmayý ihtiva etmektedir.
Buna göre boþanmýþ, yahut kocasý ölmüþ ve iddet bekleyen kadýnla iddet süresi
dolmadan yapýlan nikâh akdi fasittir, geçersizdir. Hattâ bunun haram olduðunu
bile bile yapan kiþinin kâfir olacaðýný söylemiþlerdir âlimlerimiz.
"Ve
bilin ki, Allah kalplerinizde olaný bilmektedir. Artýk ondan sakýnýn! Ve yine
bilin ki, þüphesiz Allah Ða-fûr’dur, Halîmdir."
Bu
âyet-i kerîmesinde Rabbimiz, kalplerden geçirilenleri bil-diðini ve Allah’ýn
kalplerden geçirilmesini istemediði þeylerin kalplerde bulundurulmamasý
gerektiðini anlatýyor.
Eðer Allah’ýn razý olmayacaðý
þeyleri kalplerinizden geçirmiþ-seniz, hemen Allah’a tevbe edin ve ondan baðýþlanma
dileyin. Kalplerden geçirilmeye Allah’ýn izin verdiði, ama pratiðe dökülmesini
yasakladýðý þeyleri yapmaktan sakýnýn. Ve bilesiniz ki, Allah ðafur ve
Halîmdir. Günah iþleyip de hemen ondan tevbe eden kullarýný baðýþlayan ve onlarýn
hatalarýný, kusurlarýný örtendir. Bir de iþlenen günahlar karþýsýnda hemen
acele etmeyip tevbe etme imkâný tanýyandýr, Halîmdir Allah.
236:"Kendileriyle
temas etmeden veya kendilerine bir mehir tayin etmeden evlendiðiniz kadýnlarý
boþamanýzda size bir günah yoktur. (Ancak þu kadar var ki) zengin olanýnýz
durumuna göre, darda olanýnýz da durumuna göre örfe uygun bir þekilde onlara
mut'a vermesi gerekir. Bu muhsinler üzerine bir haktýr."
Âyet-i kerîmenin nüzul sebebiyle alâkalý Kurtubî tefsirinde
þöyle bir hadise anlatýlýr: Ensâr’dan birisi bir kadýnla evlendi. Sonra henüz
mehir tayin etmeden ve o kadýnla cima yapmadan onu boþadý. Bunun üzerine bu
âyet-i kerîme nazil oldu. Allah’ýn Rasûlü buyurdu ki:
"Baþýna
örttüðün þey bile olsa mut'a olarak onu o kadýna ver!"
(Kurtubî tefsiri)
Âyet-i
kerîmeden anlýyoruz ki; sadece þehvetini tatmin için kadýnlarla evlenmeyi,
sonra da onlarý boþamayý Ýslâm haram kýlmaktadýr. Ama nikâh akdi yaptýktan
sonra henüz kadýnla cima yapmadan, mehir de tayin etmeden onunla evlenmeyi dini
ve maslahatý için uygun görmeyen kiþinin onu boþamasýnda bir günah yoktur.
Nitekim Allah’ýn Rasûlü kendisine nikâhladýðý ve gerdeðe gireceði karýsý
Bint’ül Cüne Rasulullah’a: "Senden Allah’a sýðýnýrým!" dediði için
Rasulul-lah’ýn da:
"Benden
çok büyük bir zata sýðýndýn. Ailenin yaný-na dön!"
diyerek onu boþadýðýný Buhârî ve Müslim bize anlatmaktadýr.
Âyet-i kerîmede:
_«8 «š³@«K¬±X7!
vB²TÅV«0 ²–Ë! ²vU²[«V«2 «ƒ@«X%ž¸
®}«N<¬I«4 ÅwZ«7 ²~Y/¬I²S«# —Ï!
Åw;YÇK«W«# ²v«7
"Mehir
tayin etmeden evlendiðiniz kadýnlarý boþamanýzda size bir günah yoktur."
Ýfadesinden anlýyoruz ki, mehir tayin edilmeden de nikâh
caizdir. Yâni mehir nikâh akdinden sonra da tayin edilebilir.
Âyet-i
kerîmede geçen "Mut'a" erkeðin mehir tayin etmeden ve kendisiyle cinsi
münâsebette bulunmadan boþadýðý karýsýna onun üzüntüsünü ve sýkýntýsýný
gidermek için vereceði bir ikramdýr. Para, mal, elbise vs gibi. Ancak bunun
belli bir miktarý yoktur. Bu kocanýn takdirine býrakýlmýþtýr.
"Bu
muhsinler üzerine bir haktýr."
diyor Rabbimiz. Bu ifadeden bunun
farz olduðunu söyleyenler çoðunluktadýr.
Demek ki
boþanan kadýnlarý dört durumda deðerlendirebiliriz:
1-
Kendisiyle zifafa girilmiþ ve mehir takdir edilmiþ olan kadýn-lar. Bu
kadýnlarýn hükmü daha önce geçti. En küçük bir haksýzlýða meydan verilmeden bu
kadýnlarýn mehirlerinin kendilerine ödenmesi gerektiðini Rabbimiz sûrede
anlatmýþtý.
(Bakara: 2/228-229)
2-
Kendisiyle zifafa girilmiþ olup ama henüz mehir takdir edilmemiþ iken boþanan
kadýnlar. Bunlar için de mehri misil gerekmektedir.
Yâni emsaline ödenen mehirin aynýsýnýn bu kadýna ödenmesi gerektiðini Rabbimiz
bildiriyor. Bununla ilgili açýklama ilerde gelecektir. Nisâ sûresinin 24.
âyet-i kerîmesinde:
"O
halde onlardan hangisiyle faydalandýysanýz (cima yaptýysanýz) ücretlerini
takdir edildiði þekilde verin."
(Nisâ 24)
Aynen bunun
gibi kendisiyle zifafa girilmeden ve kendisine mehir de tayin edilmeden kocasý
ölen bir kadýn da kendisine denk olan kadýnlarýn aldýðý mehir kadar bir mehir
almakla birlikte, ölen kocasýnýn mîrasýndan da pay alýr.
3- Üçüncüsü
kendisiyle zifafa girilmemiþ ve mehir de tayin edilmemiþ olduklarý halde
boþanan kadýnlardýr ki; þu anda tanýmaya çalýþtýðýmýz âyet de bunu anlatýyor.
Maruf ölçüler içinde kocanýn mad-dî durumuna göre böyle kadýnlara mut'a
verilmelidir. Ayrýca böyle zifafa girilmeden boþanmýþ kadýnlar için bir iddet
beklemek de söz konusu deðildir:
“Ey Ýnananlar! Mü'min kadýnlarla
nikâhlanýp, onlarý, temasta bulunmadan boþadýðýnýzda, artýk onlar için size
iddet saymaya lüzum yoktur. Kendilerine baðýþta bulunarak onlarý güzellikle
serbest býrakýn.”
(Ahzâb 49)
Âyetiyle
açýklanmýþtýr. 4- Dördüncüsü de:
237:"Onlara
mehir tayin ettiðiniz halde dokunmadan boþarsanýz, o zaman tayin ettiðiniz
mehrin yarýsý onlarýndýr. Ancak kadýnýn kendisi yahut nikâh akdi elinde bulunan
velisi bunu baðýþlarsa mehir gerekmez. Sizin baðýþlamanýz takvaya daha
yakýndýr. Aranýzdaki iyiliði de unutmayýn. Þüphesiz ki Allah yaptýklarýnýzý
görendir."
Âyet-i kerîmede Rabbimiz nikâh akdi esnasýnda mehir tayin
edilmiþ, ama henüz zifafa girilmeden boþanan kadýnlara tayin edilen mehirin
yarýsýnýn verilmesi gerektiðini anlatýr.
Eðer
kendisiyle nikâh yapýlmýþ, ama gerdeðe girilmeden boþanan kadýn kendisine
terettüp eden bu mehri baðýþlarsa, almaktan vazgeçerse o zaman bu mehir düþer.
Âyet-i
kerîmedeki nikâh akdi elinde olan kiþiden kimlerin kastedildiði konusunda
deðiþik görüþler vardýr.
1- Ýmam Ebu
Hanife ve Ýmam Þafiî’ye göre bu nikâh akdi elinde olandan kasýt, bu kadýný
boþayan koca demektir. Öyleyse nikâh akdi elinde olan kiþi affederse
ifadesinin anlamý þöyle olacaktýr: Kocasý mehirin diðer yarýsýný da affeder ve
tamamýný vermek isterse bu müstesna olacaktýr.
Bu durumda
boþanan kadýn, kendisine Rabbimizin tayin buyurduðu bu mehrin yarýsýný
kocasýna baðýþlayabileceði gibi kocasý da öteki yarýsýný baðýþlayýp mehrin
tamamýný boþadýðý karýsýna verebilecektir. Rabbimiz bu beyaýyla her ikisine
de birbirlerini kýrýp dökmemek için, Ýslâm kardeþliðini zedelememeleri için iyi
davranmayý, cömert davranmayý tavsiye ediyor. Çünkü Ýslâm kardeþliði karýlýk kocalýktan
önceliklidir. Buna çok dikkat etmek gerekmektedir. Karý koca arasýndaki evlilik
iliþkisi bitmiþ olsa da bu kardeþlik iliþkisi kýyamete kadar devam edecektir.
Her ikisi de yarýn birlikte düþman karþýsýna çýkýp ci-had edecekler ve yine
yarýn cennette olacaklardýr.
2- Ýkincisi
buradaki "nikâh akdi elinde olan" dan kasýt, kadýnýn
velisidir. Bunu Ýmam Mâlik tercih etmiþtir. Buna göre kadýnýn velisi mehrin
yarýsýný damadýna baðýþlayabilir.
"Sizin
affetmeniz (baðýþlamanýz), muhakkak ki takvaya daha yakýndýr. Aranýzdaki
iyiliði unutmayýn. Muhakkak ki Allah yaptýklarýnýzý görendir.”
Kadýn ve erkekten her biri diðerini affedip iyilikte bulunursa,
bu onlar için takvaya daha yakýndýr. Yâni kadýn: "Nasýl olsa benimle zifafa
girmedi" diyerek mehirin yarýsýný kocasýna baðýþlarsa, erkek de karýsýný
teselli etmek için, gönlünü almak için diðer yarýsýný da affedip mehrin tamamýný
ona verirse iþte bu her ikisi için de takvadýr diyor Rabbimiz.
Bir de aralarýnýzdaki iyilikleri
unutmayýn diyor Rabbimiz. Yâni boþandýk diye birbirinizin düþmaný olmaya
kalkmayýn. Ýki aile birbirine düþman kesilmesin. Müslümanlar olarak, din
kardeþleri olarak yine birbirinize dost kalýn. Bakýn Allah’ýn Resûlüyle Hz.
Zeynep evlendikten sonra, Hz. Zeyneb’in önceki kocasý Zeyd’le Rasulullah’ýn arasýndaki
dostluk aynen devam etmiþtir. Muhakkak ki Allah yaptýklarýnýzý gören-dir. Eðer
birbirinize iyilik yaparsanýz Allah bunu görür ve size kat kat karþýlýðýný
öder; ama sizler birbirinize zulmetmeye kalkarsanýz, Allah onu da görmektedir.
Tabi bütün
bu konularda Allah’ýn istediði davranýþlarý gerçek-leþtirebilmek için de
namazlarýnýzý muhafaza etmek zorundasýnýz. Yâni sürekli Allah’la diyaloglarýnýzý
kesmemek zorundasýnýz. Namazla sürekli Allah’tan mesaj almak, sürekli O’nun
huzurunda ve O’nun kontrolünde olduðunuzu hatýrlamak zorundasýnýz. Deðilse
bütün bunlarý beceremezsiniz, dikkat edin ha! diye Rabbimiz yeniden namaza
dikkat çekecek bu bölümde.
238:"Namazlarý
ve bilhassa orta namazý (üzerine titizlikle düþerek) muhafaza edin! Ve Allah
için kalkýp O’-na gönülden boyun eðiciler olarak divan durun! (kunutta bulunun)"
Namazlarýnýzý muhafaza ediniz. Namazlarýn muhafazasý, tüm
namazlarý vaktinde rükûn ve þartlarýna riâyet ederek hiçbirini ihmal etmeden,
Allah’ýn istediði biçimde yerine getirmek demektir. Namazlarýn muhafazasý,
namazla Allah’tan alýnan mesajýn muhafazasý demektir. Namazla Allah’tan
alýnan mesajýn, namaz sonrasý hayata aktarýlmasý ve sosyal hayatýn bu mesajla
düzenlenmesi demektir. Ýþte böyle namazlarýnýzý hiç ihmal etmeden muhafaza edin
ve özellikle de orta namaza dikkat edin!
"Salâtul vusta" Vüsta, evsad kelimesinin müennes
ismi taf-dýylidir. Arapça’da bu kelime hem orta, hem de yüce, yüksek anlamlarýna
gelmektedir. Hem orta namaz, hem de bütün sýfatlarýný havi olarak Allah’ýn
istediði biçimde kýlýnan namaz mânâsýna gelmektedir. Bu namazýn hangi namaz
olduðu, þu bildiðimiz namazlardan birisi mi, yoksa bu namazlardan baþka bir
namaz mý olduðu konusunda kesin bir bilgi yoktur. Sahabeden çoðunun ifadesine
ve dört mezhep imamýnýn görüþüne göre bu namaz, ikindi namazýdýr. Allah’ýn
Rasûlü Ah-zâb savaþý günü, kendilerini çok þiddetli bir biçimde sýkýþtýran ve
hattâ Müslümanlara ikindi namazý kýlma imkâný býrakmayan müþriklere bedduada bulunmuþtu:
"Onlar
bizi orta namaz olan ikindi namazýndan meþgul ettiler. Allah da onlarýn
evlerine ve kalplerine ateþ doldursun!"
diye bedduada bulunmuþtur.
(Beyhaki, Sünenü’l-Kübra 1/460)
Yine
Allah’ýn Resûlü’nün Tirmizî’de:
"Orta namaz, ikindi
namazýdýr."
hadisini biliyoruz.
Yine
sahabeden kimileri bu orta namazýn sabah namazý ol-duðunu söylemiþlerdir.
Kimileri bunun öðle namazý olduðunu, kimileri akþam, kimileri yatsý namazý olduðunu
söylemiþlerdir. Bu, beþ vakit namazýn tamamýný içine alýr diyenler de olmuþ.
Sahib-i tertip olmanýn önemine dikkat çekiliyor diyenler olmuþ. Cemaatla
kýlýnan namazdýr, Allah burada cemaata dikkat çekiyor diyenler olmuþ. Cuma günü
kýlýnan cuma namazýdýr, korku namazýdýr, vitir namazýdýr, Kurban bayramý
namazýdýr, Ramazan bayramý namazýdýr gibi pek çok görüþler serd edilmiþtir bu
konuda.
Fakat tüm bu rivâyetler
dikkatlice incelenirse Allahu âlem en uygunu bunun ikindi namazý olmasýdýr.
Çünkü bu konuda en güzeli Rasûl-i Ekrem’in beyanýna uymaktýr. Ýnsanlar için
meþguliyetin en fazla olduðu dönem de ikindi dönemidir. Buna göre þöyle demek
herhalde daha uygun olacaktýr: Her þahýs için engellerin ve meþguliyetin
çokluðu sebebiyle kýlýnmasý en zor ve geçirilmesi en çok ihtimal dahilinde
olan namaz, onun için en faziletli namaz veya orta namazdýr.
Veya bu orta namaz açýkça
belirtilmediðine göre mümin bütün namazlarýný tam olarak muhafaza ederse, bu
namazý da muhafaza etmiþ olacaktýr. Týpký Kadir Gecesini Rabbimizin gizli
tuttuðu gibi. Kadir Gecesini yakalamak isteyen kiþi Ramazanýn son on gününü tamamen
ibâdetle geçirmesi gerektiði gibi. Öyleyse tüm namazlar Allah’ýn istediði
biçimde muhafaza edilmeli ki, bu orta namaz da muhafaza edilmiþ olsun. Evet,
namazlarýn tümünü muhafaza edin, özellikle de bu orta namaza çok dikkat edin!
"Ve
de Allah için kalkýp, divan durunuz. (Kunutta bulununuz)"
Allah için kalkýp Allah huzurunda el pençe divan durunuz.
"Ganitiyn"
kelimesinin birkaç mânâsý vardýr.
1- Ýtaat
ediciler olarak Allah’ýn huzurunda durun.
2-
Konuþmadan ve namazý bozacak fiillerde bulunmadan huzurda durun.
Ahmed Ýbni
Hanbel’in Müsned’inde þu rivâyeti görüyoruz: Zeyd Bin Erkam diyor ki:
"Habeþistan’a hicretten önce Allah’ýn Rasûlü namazdayken biz ona selâm
verirdik, o da bizim selâmýmýzý alýyordu.
"Ve Allah’ýn huzurunda huþu ile
durun" âyeti nazil
olmuþ Habeþistan’dan dönüþümüzde tekrar ona namazda iken selâm verdik; fakat Allah’ýn
Rasûlü bizim selâmýmýzý almadý. Öyleyse bu âyetin mânâsý "Namazda
konuþmayýn!" demektir.
3- Huzû ve
huþû içinde namaz kýlýn ve namazda dua edin demektir.
"Kunûd" el pençe beklemek demektir. Emre hazýr
beklemek demektir. Ya Rabbi ben sana teslimim! Ben sana baðlýyým! Ne istersen
iste! Ne emredersen emret! Ben senin emrini bekliyorum! Demektir. Kulluðu
sadece Allah’a hasretme, þirkten kaçýnma ve Allah’-tan baþkalarýný kesinlikle
dinlemeyeceðini ortaya koymadýr bu.
Bir de bu:
"Ve
Allah için ganitiyn olarak ayakta durun!"
Âyetinin
mânâsý; namazda aldýðýnýz mesajla hayatýnýzý ayakta tutun! Bu mesajla ayaða
kalkýn anlamýna gelmektedir. Ýster evlilik, ister boþanma, ister yemin olsun
Kur’an’da Allah’ýn bildirdiði hükümlerin tamamýna uymak, namaz gibi
ibâdettir. Nasýl ki namaz konusunda Allah’tan baþka hiç kimsenin hüküm koyma
yetkisi yoksa, diðer konularda da hiç kimsenin hüküm verme yetkisi yoktur.
Allah öðle namazýný dört rek'at olarak tayin buyurduðu halde bu namazý beþ
rek'at kýlacaksýnýz diyenlere itaat eden kiþiler, nasýl ki Allah’ý býrakýp bu
emri verenleri ilâh kabul etmiþlerse aynen
bunun gibi boþama yetkisini erkekten alýp kadýna veya devlete vererek
Allah’ýn hükmünün dýþýnda hükmedenlerin hükümlerini kabul edenler de bunarý
ilâh kabul etmiþler demektir.
Allah, kocasý tarafýndan boþanmýþ
kadýnlarýn üç kuru’ müddeti iddet beklemesini emrettiði halde veya kocasý ölen
kadýnlarýn dört ay on gün beklemelerini emrettiði halde Allah’ýn hükmünü deðiþtirip,
hayýr kadýn hemen evlenebilir, diyenlere itaat edenler de bunlarý Ýlâh kabul etmiþler demektir. Allah’ýn hükümleri
dýþýnda hüküm verenler kim olurlarsa olsunlar, kim olurlarsa olsunlar
reddedilmesi gereken tâðutlardýr.
Her kim de
bu tâðutlarý reddetmez ve yalnýz Allah’a yapýlmasý gereken kulluðu bu
tâðutlara da ayýrarak onlarý Ýlâh kabul ederse; bunlar Allah için ganitiyn
olarak durmayan insanlardýr. Allah’la birlikte baþkalarýna da itaat eden
müþrikler demektir. Namazda hiç mesaj almayan, ya da namazda aldýklarý
mesajý hayatlarýna aktaramayan insanlar demektir.
239:"Eðer bir þeyden korkarsanýz namazý yaya veya binek
üzerinde kýlýn! Emin olduðunuzda da Allah’ýn size bilmediðiniz þeyleri
öðrettiði gibi siz de Allah’ý zikredin!"
Rabbimiz bundan önceki âyette emniyet halinde iken namazý
hiçbir zaman terk etmememizi emrettikten sonra bu âyetinde de korku halinde
kýlýnmasý gereken namazý anlatýyor. Âyet-i kerîmeden anlý-yoruz ki korku
halinde bile namazý terk etme yoktur. Namaz imandýr. Namazýn terki hiç bir
zaman caiz deðildir. Namaz ayakta kýlýnmalýdýr. Ama ayakta kýlamayan oturarak,
oturarak kýlamayan yatarak, yattýðý yerden de kýlamayan ima yoluyla namazýný
mutlaka kýlmalýdýr. Kýbleye yönelemeyen kiþi herhangi bir yöne yönelerek
kýlabilir. Savaþ esnasýnda, düþmandan kaçarken, hastayken, korku halindeyken
hâsýlý her hâlükârda namaz kýlýnmalýdýr. Allah’ýn Rasûlü þöyle buyurur:
"Eðer
korku çok ise ayakta olduðu gibi binek üzerinde de kýlabilirsiniz. Kýbleye
yönelebileceðiniz gibi baþka bir yöne de yönelebilirsiniz."
Düþmandan, yýrtýcý hayvanlardan þiddetli bir korku içine
düþül-düðü zaman, namaz yolculuk namazý gibi iki rek'at olarak kýlýnabile-ceði
gibi, öðle ile ikindi, akþam ile yatsý cem edilerek de kýlýnabilir. Herhangi
bir yöne yönelerek, yürürken veya binekteyken kýlýnabilir. Evet bu korku
durumundayken de namazlarýnýzý terk etmeyin.
"Korku
kaybolup emniyete kavuþtuðunuz zaman da Allah’ýn size bilmediðiniz þeyleri
öðrettiði gibi siz de Allah’ý zikredin!"
Yâni tehlike bitip de emniyete kavuþtuðunuz zaman da artýk
namazlarýnýzý yine tam olarak kýlýnýz. Böylece namazla Allah’ý ve Allah’ýn
âyetlerini, Allah’ýn hükümlerini zikredin. Namazla Allah’tan mesaj alýn ve o
mesajla hayatýnýzý düzenleme gayreti içine girin. Namazda aldýðýnýz mesajlarý
hafýzanýzda canlý tutun ki, hayatýnýzý onlarla düzenleyin.
240:"Ýçinizden
vefat edip de geride eþler býrakanlar, eþlerinin evlerinden bir sene
çýkarýlmamasýný ve geçimlerinin saðlanmasýný vasiyet etsinler. Eðer kendileri
çýkarlarsa onlarýn örfe uygun olarak yaptýklarýndan dolayý size bir günah
yoktur. Allah Azîzdir, hakimdir."
Müfessirlerin
çoðuna göre bu âyet Bakara sûresinin 234. âyetiyle nesih edilmiþtir.
"Sizden
ölenlerin geriye býraktýklarý zevceleri, kendi kendilerine dört ay on gün
beklerler..."
(Bakara 234)
Âyetiyle bu
âyet nesih edilmiþtir. Yâni kocasý ölen kadýnlarýn kocalarýnýn evinde bir yýl
beklemeleri belki bir azimettir veya mubahtýr. Ýlla da bir yýl beklemek zorunda
deðildirler. Ama dört ay on gün iddet beklemeleri farzdýr.
Ayrýca
ölümü yaklaþan kocalarýn arkalarýnda býraktýklarý hanýmlarý için bir yýllýk
nafaka vasiyet yapmalarý Nisâ sûresindeki:
"Býraktýklarýnýzýn
dörtte biri hanýmlarýnýzýndýr."
(Nisâ: 12)
Âyetiyle
nesih edilmiþtir. Yine þu hadis de bunun nesih edildiðini anlatmaktadýr:
"Mîrasçý
için vasiyet yoktur."
(Buhârî, Müslim)
Kocasý
ölmüþ kadýn mîrasçýlardan birisi olduðundan onun için ayrýca vasiyette
bulunmanýn yasaklandýðý anlatýlýyor bu hadiste. Böylece mîras âyeti ile
vasiyet âyeti, dört ay on gün iddet bekleme âyetiyle de bir yýl bekleme hükmü
nesih edilmiþtir.
Bazý
müfessirler de bu âyetin mensuh olmadýðýný aksine yeni bir hükmün mevcut
olduðunu söylemiþlerdir. O da vefat eden kocanýn kendi hanýmýnýn lehine, bir
senenin sonuna kadar evinde kalmasýný vasiyet etmesidir. Böylece kadýnýn evinde
dört ay on gün býrakýlmasý farz, sene sonuna kadar kalmasý da mendup olacaktýr.
Yâni kadýn isterse bir yýl kocasýnýn evinde kalacak, dilerse bir yýl dolmadan
çýkabilecektir. Þâyet kendileri çýkarlarsa, artýk size bu konuda bir
mesuliyet yoktur ifadesi de bunu anlatmaktadýr.
241:"Boþanan
kadýnlar için örfe uygun bir þekilde mut'a vardýr. Bu muttakiler üzerine bir
haktýr."
Boþanan kadýnlara mut'a konusu daha önce geçtiðine göre
burada anlatýlan mut’a’nýn iddet nafakasý olmasý muhtemeldir. Bu mut’a’nýn da
kocanýn maddi gücüne ve kadýnýn durumuna göre takdir edilmesi gerekmektedir.
242:"Allah,
âyetlerini belki akledersiniz diye iþte böylece açýklýyor."
Ey mü'minler! Allah böylece size âyetlerini, haramlarýný,
helâllerini, emirlerini, nehiylerini net ve açýk bir þekilde açýklýyor. Eðer
akýl sahipleriyseniz bütün bu açýklananlardan ibret alýr Allah’ýn istediði biçimde
davranýrsýnýz.
²v¬;¬*@«<¬( ²w¬8
²~Y%«I«' «w<¬HÅ7! |«7Ë! «h«# ²v«7Ï!
243:"Ölümden
korktuklarý için binlerce kiþinin memleketlerinden çýktýðýný görmedin mi? Allah
onlara; "Ölün!" dedi. Sonra onlarý tekrar canlandýrdý. Muhakkak ki
Allah insanlara çok fazýl ve ihsan sahibidir. Fakat insanlarýn çoðu
þükretmez."
Âyet-i
kerîmede hiçbir tedbirin takdiri bozamayacaðý, Allah’ýn kaderinden yine Allah’a
sýðýnmaktan baþka çarenin bulunmadýðý anlatýlmaktadýr. Sözü edilen bu
insanlar ya ölüm korkusuyla cihattan kaçmýþ kimselerdir ya da salgýn bir
hastalýktan tedbir almak için kaçmýþ insanlardýr.
Düþmanla
savaþmak, vatanlarýný ve dinlerini müdafaa etmek söz konusu olduðu zaman
Allah’ýn cihad emrini yerine getirmeyerek, düþmanla karþý karþýya gelmeyi göze
alamayarak sürü sürü yurtlarýný terk eden nice kavimlerin çok geçmeden mahvolduklarýný,
periþan olduklarýný, yýllar yýlý galip toplumlarýn kölesi olarak öldüklerini,
bittiklerini yok olduklarýný ama yüz yýllar sonra yine Allah’ýn izniyle tekrar
hayat bulduklarýný biliyoruz. Savaþý göze alamadýklarý için galip toplumlarýn
elinde oyuncak olmuþ, varlýklarýný, þahsiyetlerini, hürriyetlerini kaybetmiþ,
dinlerini, tarihlerini kaybetmiþ, silinip gitmiþ nice milletler tanýyoruz.
Allah bunlara, bu kendi uðrunda savaþý göze alamayan korkaklara, madem ki
sizler benim yolumda cihadý göze alamadýnýz öyleyse haydi "ölün"
haydi "sürünün" buyurmuþ onlar da ölmüþler, yok olmuþlar ve silinmiþler.
Yýllar yýlý
Ýslâm dünyasýnýn ölümünün ve sukutunun altýnda yatan sebep iþte budur.
Yeniçeri kýlýcý kýnýna sokup bu ýssýz çöller aþýlmaz! Bu savaþ çekilmez!
Yaþamak varken ölüm göze alýnmaz! dediði andan itibaren bizim sukutumuz da
baþlamýþ. Allah için savaþý göze alamadýklarý için galip toplumlarýn kölesi
durumuna düþmüþüz. Varlýðýmýzý, þahsiyetimizi, hürriyetimizi, dinimizi, tarihimizi
kaybetmiþiz. Kelimenin tam anlamýyla ölmüþüz yani.
Ama yýllar süren bu ölümümüzden
sonra inþallah Rabbimizin bizi yeniden dirilteceði günlerin yakýn olduðunu
anlýyoruz. Zira öldürmek de O’na aittir diriltmek de. Ama bunun elbette bir
yasasý vardýr. Ýþte bundan sonraki âyette Rabbimiz bu diriliþin yasasýný þöyle
anlatýyor:
244:"Allah
yolunda savaþýn ve bilin ki muhakkak Allah semidir âlimdir."
Rabbimiz ecelin kendi elinde olduðunu ve insanlar ölümden
ne kadar da kaçarlarsa kaçsýnlar, ölmemek için ne kadar tedbir alýrlarsa
alsýnlar Allah’ýn takdirini bozamayacaklarýný anlatýyor.Rabbimiz Ölüm
korkusuyla cihattan kaçanlarý cihada teþvik ediyor. Ey mü'min-ler! Allah
yolunda savaþýn ve sakýn ölümden korkmayýn! Ýyi bilin ki Allah yolunda
savaþmak sizin ecelinizi kesinlikle kýsaltmaz. Kiþinin ölüm sebebi ecelinin
gelmiþ olmasýdýr buyurarak Rabbimiz mü'minleri cihada teþvik ediyor.
Varlýklarýnýn garantisi olarak Allah’ýn kendilerine yüklediði cihattân geri
durmamalarý, ölümden korkmamalarý aksine ona ölümü meydan okurcasýna
karþýlamalarý istenmektedir. Allah için savaþa katýlmak hattâ savaþýn en ön
saflarýnda bulunmak ölüm sebebi olmayacaðý gibi savaþtan kaçmak da ölümden kurtuluþ
anlamýna gel-meyecektir. Rabbimiz bu hususu anlatýrken:
"De
ki evlerinizde dahi olsaydýnýz yine üzerlerine öldürülmeleri yazýlmýþ olanlar
mutlaka vurulup düþeceði yeri boylardý."
(Âl-i Ýmrân: 154)
Yine ayný
sûrede Rabbimiz þöyle buyurur:
"Allah’ýn
(belli bir süreye göre yazýlmýþ) izni olmadan hiçbir kiþi ölemez."
(Âl-i Ýmrân: 145)
Bundan
sonra karz-ý haseni anlatacak Rabbimiz. Buyurur ki:
_®/²I«5 «yÅV7!
Œ¬I²T< ™¬HÅ7! ~«) ²w«8
245:"Kim
de Allah’a güzel bir borç verirse Allah O’na kat kat artýrarak ödeyecektir.
Sýkan da, açan da Allah’týr.Hepiniz O’na döndürüleceksiniz"
Rabbimiz
kullarýný cihada teþvik buyurduðu bu bölümde infaký da gündeme getiriyor. Hem
de kendisine borç isteme pozisyonunda infaký gündeme getiriyor. Yâni böyle
cihat gibi, namaz gibi, oruç gibi, infak gibi yapacaðýnýz kulluklarla Allah’a
öyle borçlar sunun ki bunlar güzel bir borç olarak Allah’ýn yanýnda kalsýn ve
size en lâzým olacaðý zaman ondan alýrsýnýz. Cennet için mi lâzým oldu? cehennemden
kurtulmak için mi lâzým oldu? O zaman ondan alýrsýnýz.
Canlarýnýzý, bedenlerinizi, akýllarýnýzý, zamanlarýnýzý, mallarýnýzý
bugün Allah’a emanet verirseniz, yâni bütün bunlarý Allah yolunda ve Allah’ýn
hizmetinde kullanýrsanýz: “Ya Rabbi senin yolunda harcýyorum ve sana emanet
ediyorum yarýn lâzým olunca senden alýrým” derseniz bilesiniz ki onlara en çok
muhtaç olduðunuz zaman Allah onu size kat kat ödeyecektir.Böyle demeseniz bile
her biri zaten kaybolup gidiyor. Meselâ þu anda þu bir saatlik zamaný Allah’a
ayýrmasaydýnýz nasýl olsa yine geçecekti deðil mi?
Öyleyse zamanýnýzý Allah için
harcayýn ve ona bir emanet olarak sunun, yarýn ondan alýrsýnýz. Akýllarýnýzý,
zekâlarýnýzý sadece para kazanmaya deðil de biraz da Allah’ýn âyetlerini tanýmaya,
aðýzlarýnýzý sadece yemeye içmeye deðil de biraz da Allah’ýn dinini çoluk çocuðunuza
anlatmaya harcayýn. Böylece Allah’a güzel bir borç sunun ki yarýn Allah’tan onu
alasýnýz.
Ýbni Abbas
der ki bu âyet Ebu Dahdah hakkýnda inmiþtir. Bu âyet geldiði zaman bu zat
Rasulullah’a gelerek: "Ey Allah’ýn Rasûlü þimdi Allah bizden karz istiyor
öyle mi?" Allah’ýn Rasûlü evet deyince Ebu Dahdah: "Ey Allah’ýn
Rasûlü benim iki bahçem var. Bunlardan en güzelini, içinde 600 hurma aðacý
bulunan bahçemi infak etsem bana onun bir benzeri var mý?" dedi. Allah’ýn
Rasûlü “Evet hattâ ondan çok daha fazlasý!” buyurdu. Adam:
"Ey Allah’ýn Rasûlü! Hanýmým da benimle beraber olacak mý? Onun da bu iþten bir hissesi var mý?" dedi.
Allah’ýn Resûlü: "Evet o da seninle beraberdir!"
buyurdu. Adam: "Ey Allah’ýn Rasûlü uzat elini ve þahit ol ki ben bahçemi
bu þartla Rabbime karz ettim!" Dedi ve hemen bahçesine gitti hanýmý ve
çocuklarý oradaydý. Bahçenin kapýsýnda durdu ve hanýmýna bu bahçeyi þu þu
þartla Allah’a karz ettiðini söyledi. En az onun kadar Allah’a teslim olan
karýsý da ayný fedâkârlýk ve cömertlikle:
"Allah
alýþveriþini kabul etsin! Ey Ebu Dahdah ne kadar da pahalý satmýþsýn
onu?" dedi ve birlikte bahçeden çýktýlar. Kadýn çocuklarýn aðzýndaki ve
torbalarýndaki hurmalarý da çýkarýp bunlar bize ait deðil artýk diyerek bahçeye
býraktý.
(Râzî
Tefsiri 6/178)
Bu âyetin
iniþiyle insanlar üç gruba ayrýldýlar.
1- Alçaklar.
Bunlar þöyle dediler: Bakýnsanýza Muhammed’in Rabbi bizden borç isteyecek kadar
fakirmiþ. Allah fakir, biz zenginiz dediler. Allah zayýf, biz güçlüyüz dediler.
Buna küfür mantýðý denir. Yâsînde de ayný konu anlatýlýr:
"Onlara
Allah’ýn size verdiði rýzýklardan Allah yolunda infak edin denildiði zaman
küfredenler derler ki: Allah’ýn doyuracaklarýný biz mi doyuracaðýz?"
(Yâsîn: 47)
Yâni bu
fakirleri Allah doyuramadý da biz mi doyuracaðýz? Allah bu fakir kullarýný
doyuramayacak kadar fakir de bizden infak mý istiyor diyorlardý. Küfür
mantýðý. Sanki Allah’ýn malý ayrý kendilerininki ayrý. Sanki kendi ceplerindeki,
kendi ellerindeki Allah’ýn deðil. Bunu önceki derslerimde de söyledim. Böyle
cebindekilerin Allah’a ait deðil de kendisine ait olduðuna inanan, yani
kendisini mülkün sahibi gören bir kiþi zýrnýk bile veremez. Ýstese de veremez.
Bu mal, bu mülk benim deðil Allah’ýndýr. Ben bunu onun istediði yerlerden
kazanýp, razý olduðu yerlerde harcamalayým diyen ve böylece inanan kiþi ancak infaký
becerebilecektir. Allah kendilerinden karz isteyince bu þekilde alçakça davrananlar
oldu.
2-
Cimriler. Bir kýsým insanlar da Allah’ýn kendilerinden karz isteyen bu âyetini
duyunca cimrilik yaptýlar. Mala raðbet edip Allah yolunda harcamaya yanaþmayan,
dünya hayatýna güvendiklerinden ötürü hiç kimseye yardým elini uzatmayanlar,
cimrilik edenler.
3- Üçüncü
grup da Allah’ýn bu dâvetini duyar duymaz infaka koþanlar. Bunlar mülkün de
hayatýn da gerçek sahibinin Allah olduðuna inanan ve bu inanca dayalý olarak
malýný da, canýný da, hayatýný da Allah’a karz olarak sunan, Allah için bir
hayat yaþayan insanlar.
Birinci
olarak anlarýz ki, bu ayetle Rabbimiz tüm varlýðýmýzý kulluk adýna kendisine
sunmamýzý istiyor. Ýkinci olarak da bizzat fakirlere, muhtaçlara kendi rýzasý
adýna borç vermemizi emrediyor. Allah kendini fakir kullarýnýn safýnda
kýlarak kendi adýna onlara karz yapmamýzý istiyor. Kendi rýzasý adýna sýkýntý
içinde kalmýþ kardeþlerimize karz-ý hasen adý altýnda borç vermemizi istiyor.
Karz-ý
hasen Allah rýzasý için sýkýntý içinde kývranan müslü-manlara verilen malýn
sadece kendisinin geri gelmesi þartýyla borç verilmesinin adýdýr. Allah bunu
bir ibâdet kabul etmekte ve teþvik etmek-tedir. Müslüman kardeþine mahza onu
sýkýntýdan kurtarmak, yüzünü güldürmek ve böylece Rabbinin rýzasýný kazanmak
için borç verir. Ýca-býnda çalýþtýrarak kâr elde edebileceði o parasýný Allah
rýzasý için kardeþinin hizmetine sunmaktadýr. Verdiði o para bir süre sonra aynen
kendisine dönmüþ olsa bile o süre içinde sýrf Allah rýzasý için o parayý
dondurmuþ ve onun kârýndan, mahrum kalmýþtýr. Ama ne gam, onu aslýnda o malýn
da kendisinin de sahibi olan Allah’a borç olarak vermiþ ve böylece Rabbinin hatýrýný
kazanmýþtýr. Rabbine onu karz olarak sunmuþ ve ona en çok muhtaç olduðu bir
günde Allah onu ona kat kat fazlasýyla ödeyecektir.
Hattâ bir hadis-i þerife göre bir
müslüman kardeþine yapýlan karz-ý hasenin sevabý, borç vermenin fazileti ayný
þekilde bir müslü-mana yapýlan sadakanýn sevabýndan daha üstündür. Allah’ýn
Resûlü hadislerinde sadakanýn sevabýnýn ona katlanacaðýný ama borç vermenin
sevabýnýn on sekize katlanacaðýný buyurmaktadýr. Bunun bir kaç sebebini þöyle
kýsaca arz edeyim inþallah:
1- Borç
vermenin sadakadan üstün oluþunun birinci sebebi: bu þekilde karþýlýk düþünmeden, menfaat
ummadan sadece Allah için bir kardeþine kiþinin borç verebilmesi ayný zamanda
fâizdeki kazanç duygusunu ayak altýna almayý ifade etmektedir.
2- Ýkincisi
bazen kiþisel olarak sadaka almayý uygun görmeyen borçlanmakla ihtiyaçlarýný
gidermeyi daha onurlu bir hareket olarak gören þahsiyetli müslümanlarýn bu
þekilde onurlarýný kýrmadan borç vermek sadakadan daha üstündür.
3- Bir de
borç verilen mal sadaka ile halledilebilecek problem-lerden daha büyük
problemlere çözüm getirmiþ olabilir. Sadakadan daha büyük neticeleri doðurmuþ
olabilir. Sonra borçlu olan da aldýðý bu borçla durumunu düzeltip o da baþka
kardeþlerine borç verecek duruma gelmiþ olabilir. Böylece ilk kiþinin borç
veriþi defalarca katlanmýþ olabilir. Fakat sadaka böyle deðildir. O sadece bir
insanýn problemini halleder ve bir daha da geri gelmez.
O halde
Rabbimizin rýzasýný kazanmak, âhiret yurdumuzu imar etmek istiyorsak
enflasyondan, paramýzýn deðer kaybetmesinden korkmadan Allah’ýn, verdiðimizi
kat kat artýracaðýna imanla müslüman kardeþlerimize borç verelim ve bu konuda
bir iman gereði olarak da sadece Allah’a güvenelim.
Besmele ile
devam edelim. Bundan önceki konuþmalarýmýz, besmelesiz konuþmalarmýþ meðer.
Laiklik o kadar ruhumuza iþlemiþ ki, dini konuþmalar, din içerikli konuþmalar,
din dýþý konuþmalar diye bir ayýrým söz konusu hayatýmýzda. Dini konuþmalar
din dýþý konuþmalar. Dini günlerimiz, dini bayramlarýmýz, din dýþý günlerimiz
ve bayramlarýmýz. Peki söyler misiniz ben ne zaman din dýþýndayým? Bazen din
içi, bazen din dýþý olmaz deðil mi? Halbuki biz her zaman dindarýz. Her zaman
dindar yaþarýz. Meselâ vali her zaman validir. Yâni vali ye-mek yerken de
validir, uykuda da validir, uyanýkken de. O hep validir deðil mi? Ýþte
müslüman da hep Müslümandýr. O yaptýðý her iþi hep müslüman olarak yapar. Ticaret
yaparken de, talebeleriyle karþýkarþý-ya iken de, ailesiyle beraberken de hep
kuldur ve müslümandýr. Ama unutuyoruz, dalýyoruz bazen.
Galiba
Allah’ý hep yanýmýzda bilmekten býkýyoruz mu bilmem. Öyleyse tüm besmelesiz
konuþmalarýmýza estaðfirullah diyerek ayetleri okumaya anlamaya çalýþalým.
Estaðfirullah bismillah.
Besmelenin
bizim hayatýmýzdaki fonksiyonu çok büyüktür. Adamýn biri oðlunu dövüyormuþ.
Hem dövüyormuþ hem de her vurdukça da yüksek sesle besmele çekiyormuþ. Oradan
geçen biri sormuþ: "Amca ne yapýyorsun böyle? Bu dayakla besmelenin
ilgisini anlayamadým?" demiþ. Adam: "Sana ne oluyor ? Oðlum deðil mi?
Severim de döverim de!" Ýyi onu anladýk da bu besmele ne olacak? deyince.
Sen demiþ, Rasulullah Efendimizin her iþ yaparken besmele çekin dediðini
bilmiyor musun? Ben de iþte her tokat atýþýmda besmele çekiyorum. Berikisi
þöyle bakmýþ adamýn yüzüne ve demiþ ki: "Amca sen bu besmeleyi daha önce çekecektin!"
Yâni bu çocuðun ta teþekkülü anýnda çekecektin besmeleyi!" Biz de baþtan
yapacaktýk bunu ama Allah affetsin tüm besmelesiz konuþmalarýmýzý. Sanki önceki
yaptýðýmýz iþler kulluðun dýþýndaymýþ gibi Kur’an okumaya baþlayýnca besmeleyi
hatýrlýyoruz onun dýþýndaki iþlerimiz hep besmelesiz iþler..
Bakara sûresinde bir bölüme geldik. Bizi
yakýndan ilgilendiren bir konu. Ýnþallah bilgi için deðil, bilmek için deðil,
biliyor desinler diye deðil, iman etmek için, amele dönüþtürmek için hemen uygulamaya
koymak için dinleyelim ve öðrenelim. Bakara sûresinin bu bölümünde tarihte
Talût ve Câlut kýssasý diye maruf bir kýssaya geldik, bu bölümü tanýyacaðýz
inþallah.
Olayýn
geçtiði dönem bundan yýllar öncesi bir dönem. Üç bin yýl önce olduðu söyleniyor.
Ýsrâil oðullarý var. Sûrede uzun uzun bunu anlatmaya çalýþtým. Ýsrâil Hz.
Yakub’un adýdýr. Onun çocuklarýna da Yakub’un çocuklarý anlamýna Ýsrâil oðullarý denmekte. Ýbrahim (a.s) vardý
baba. Onun iki oðlu vardý, biri Ýsmail, ötekisi de Ýshak. Ýshak’ýn (a.s) bir
oðlunun adý Yakub, onun da bir oðlunun adý Yusuf idi. Ya-kub’un (a.s) Yusuf’tan
baþka on bir oðlu daha vardý. Ýþte Hz. Yusuf’la beraber Yakub’un (a.s) Mýsýr’a
giden ve oraya yerleþen on iki oðulun hepsine birden Ýsrâil oðullarý denir.
Peki bu bize niçin lâzým? Niye
ýsrarla gündeme getiriyoruz bunu? demeyin, Kur’an ýsrarla anlatmýþsa bunu bize,
o zaman demek ki bu bize lâzýmdýr. Belki de tanýyacaðýmýz tek sülale, tanýyacaðýmýz
tek grup belki de. Bunlar Ýbrahim soyudur. Hz. Ýbrahim de bizim atamýz-dýr.
Analarýmýzýn kocasý olan babalarýmýzýn soyunu tanýmasak da olur ama
babalarýmýzdan bize daha yakýn bir babamýz olan Ýbrahim soyunu bilelim
inþallah; Ýþte Hz. Mûsâ da onlardan biridir. Mýsýr’dan Ýsrâil oðullarýný
çýkardý Allah’ýn izniyle. Sina’da, çölde gezdiler, dolaþtýlar kýrk yýl kadar.
Arkasýndan Filistin bölgesine, Arz-ý me’vûd denen bölgeye geldiler de orada
yaþayýp dururken içlerinde peygamberleri de vardý .
Yukarýdaki âyette anlatmýþtý
Rabbimiz, O bölgede yaþayan Amalikalýlarýn baþýndaki Câlut isimli komutan bu
Ýsrâil oðullarýnýn ülkesine saldýrmýþ, Ýsrâil oðullarý da Allah için bir
savaþý göze alamayarak ölüm korkusuyla vatanlarýný terk etmiþlerdi. Bu
tavýrlarýndan dolayý da Rabbimiz onlara; "Ölün!" buyurmuþ, onlar da
ölmüþler, yâni galip tarafýn kölesi durumuna gelmiþler, þahsiyetleri silinmiþ,
varlýklarý bitmiþ, alçaklýk ve zillet içine düþmüþlerdi.
Uzun bir
süre böyle bir zillet dönemi yaþadýktan sonra nihâyet Allah onlarý
diriltmiþti. Bir süre sonra bunlarýn kalplerindeki körelmeye yüz tutmuþ akide
duygusu, iman ve cihat duygusu tekrar canlanmaya baþlamýþ, içinde yaþadýklarý
zillet ve alçaklýk kendilerine aðýr gelmeye baþlamýþ, yaþadýklarý bu pis
hayattan kurtulup hürriyete kavuþmak için Allah yolunda savaþmaya karar vermiþler.
Bir grup peygamberlerine gittiler ve þöyle dediler. Ancak bu peygamberin hangi
peygamber olduðunu bilmiyoruz. Âyet-i kerîmede bu peygamberin ismi zikredilmemiþtir.
Kur’an bunu bize zikretmediðine göre bize lâzým deðil demektir.
Kur’an’ýn anlattýðý kýsalarda
esas mesele bu kýssada bize verilmek istenen fikir, gösterdiði hedef ve
ulaþtýrmak istediði mesajdýr. Binaenaleyh bize düþen de bu tür kýssalarda
anlatýlan örnek insaný, örnek olaylarý ve örnek davranýþlarý yakalamaktýr. Onun
için bu peygamber hangi peygamber olursa olsun, bu toplum hangi dönemde yaþamýþ
toplum olursa olsun bizim açýmýzdan bunlarýn bilinmesinin pek faydasý yoktur.
Peygamberlerine gittiler ve dediler ki:
246:”Baksana peygamber! Görmedin mi
peygamberim! Ýsrâil oðullarýndan bir mele. Mûsâ (a.s) dan sonra, Dediler ki
kendilerinden olan peygambere. “Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda savaþalým”.
“Ya size savaþ farz kýlýnýr da yapmazlýk ederseniz!”Biz ha! Niye Allah
yolunda savaþmayalým? Yurtlarýmýzdan
çýkarýldýðýmýz ve çocuklarýmýzdan ayrýldýðýmýz halde Allah yolunda niye
savaþmayacakmýþýz biz?” Ne zaman ki savaþ onlara farz kýlýndý. Az bir kýsým
müstesna pek çoðu tevellev yapýverdiler. Allah zâlimleri çok iyi bilir."
Baksana
peygamberim! Fikrin neydi bu konuda? Bir düþün!
Bir hatýrla! Eðer peygamber o dönem bakmýþ ve iþi bitmiþ deðilse
Kur’an’ýn, o zaman size de söylüyor Kur’an. Baksanýza! Ýyi bir düþünün bu
Kur’an ne diyor! Bu bölümde Kur’an ne anlatýyor?
"Ýsrâil
oðullarýndan bir mele."
Ýsrâil oðullarýndan
bir grup, bir topluluk, ileri gelen bir grup. Mele; kavmin eþrafý, iþleri
bitirip çözüme ulaþtýracak yetkiye sahip olan grup demektir. Toplumda söz
sahibi ileri gelen kalburüstü grup demektir. Ýþte toplumun melesi.
"Mûsâ (a.s) dan sonra"
Ama:
"Dediler
ki kendilerinden olan peygambere."
Kendilerine
gelen peygambere dediler ki:
"Bize
bir kumandan gönder de Allah yolunda savaþalým."
Manzara
sanki bizim bilmediðimiz bir toplum, içlerinde bir peygamber var, o peygamberle
beraber yaþýyorlar, peygamber aralarýnda yaþýyor ama hiç takmýyorlar o peygamberi.
Gerçi þimdi Konya’-ya þu bizim topluma peygamber gelse, bu toplum ne yapar?
Bir kere programý olanlar aynen kendi programlarýna devam ederler. Merak
edenler belki giderler peygamberin yanýna. Gidenler ne sorarlar dersiniz?
Meselâ vade farký helâl mý haram mý? Diyenler çýkar deðil mi? Veya peygambere
peygamberlik öðretmeye kalkanlar olur mu dersiniz? Yâni ey peygamber bize
þunu anlatmalýydýn! Önce þu, þu konularý gündeme getirmeliydin! Þunlara
þunlara öncelik tanýmalýydýn! Diyerek peygamberi þartlandýrmaya çalýþanlar,
peygambere akýl vermeye, ona yol göstermeye çalýþanlar çýkacaktýr deðil mi?
Bakýn bu
adamlar da geliyorlar peygambere: Ey peygamber! Sen bize bir melik göndersen,
bir komutan, bir baþkan, bir baþbuð, bir emir tayin etsen de:
"Biz
de Allah yolunda savaþsak!"
Böyle
ukalaca bir istemin sonunda buradaki gibi çýkacaktýr sonuç. Ah bir emir olsa!
Ah bir lider olsa! Ah bir savaþ çýksa! Âlimallah nasýl savaþýrýz bir görseniz!
Cihad emri bir gelse neler yaparýz neler!!
Allah
yolunda savaþacaðýz! Hani adam cebinden beþ bin lira çýkarýp veriyorken
"Allah yolunda veriyorum!" filan diyor ya, burada da öyle diyorlar.
Onlara acýyan o merhametli peygamber onlara merhametinden dolayý yol gösteriyor.
Ya da onlarýn bu savaþma niyetlerinin altýnda Allah rýzasýndan baþka þeylerin
yattýðýný sezinlediði için peygamber onlarý imtihana tabi tutuyor onlara yol
göstererek buyuruyor ki:
"Ya
size savaþ farz kýlýnýr da yapmazlýk ederseniz!"
Yâni “gelin
siz savaþacak toplum deðilsiniz! Bunu göze alacak durumda deðilsiniz! Savaþ
size farz kýlýnýr da ya savaþmazsanýz! Ýþiniz biter o zaman! Allah
Defterinizi dürüverir o zaman Periþan olursunuz! Gelin inat etmeyin! Kendinize
bir þeyleri sorumlu kýldýktan sonra onu yapmazsanýz hepten iþiniz biter! Diyor
Allah’ýn peygamberi.
Kendinize
bir þeyleri sorumlu kýldýktan sonra eðer yapmazsa-nýz. Ýslâm’da bir þey
azmedilip baþlandýktan sonra artýk o iþ o kimseye vacip olur. Meselâ nafile bir
oruca baþlansa, baþlanýlmýþ bu oruç meþru bir mâzeretle bile bozulsa artýk o
oruç o kimseye vacip olur. Þimdi de öyle oldu deðil mi? Buraya geldik anlat dediniz
ve Bakara’-dan bir bölüm anlatmaya baþladýk. Öyleyse bilesiniz ki bu tavrýnýzla
sorumlu kýldýnýz kendinizi. Bakara’yla sorumlu kýldýnýz kendinizi.
Öyleyse Bakara’yý anlatacaksýnýz
çocuklarýnýza. Bakara’yý anlatacaksýnýz birilerine. Bakara’yý anlatacaksýnýz
kendinize ve toplumu-nuza. Çünkü bu toplum Bakara’yý bilmemektedir. Bu toplum
Bakara’yý tanýmamaktadýr. Sadece Sivas için demiyorum, Türkiye’nin neresine
giderseniz gidin her tarafý küçük bir Ankara’dýr orasý nasýl olsa fark et-mez.
Bir elmayý ne kadar da küçük parçaya bölerseniz bölün en küçük parçasý yine
elmadýr onun. Ama belki çürük tarafýdýr, belki bozuk tarafýdýr, çekirdeðidir,
kabuðudur ama yine de elmadýr. Türkiye’nin de neresine giderseniz gidin her
yeri küçük bir Ankara’dýr.
Dediler ki
peygambere bize bir melik tayin et de onun arkasýn-da savaþalým. Dedi ki
peygamber (a.s): Ya farz kýlýnýr da yapmazsa-nýz? Acaba durum benim korktuðum
gibi mi ki? Acaba korktuðum baþýma gelir mi ki? Buyurarak onlarda gördüðü
zaafýn ve gevþekliðin boyutlarýný anlamak istedi.
Ukalalarýn
ukalalýðýna bakýn siz, dediler ki:
"Biz
ha! Niye Allah yolunda savaþmayalým?"
Niye savaþmayacakmýþýz? Niyeymiþ?
"Yurtlarýmýzdan
çýkarýldýðýmýz ve çocuklarýmýzdan ayrýldýðýmýz halde Allah yolunda niye
savaþmayacakmýþýz biz?"
Bizim çocuklarýmýzý ellerimizden aldýlar. Bizi yurdumuzdan, yuvamýzdan
çýkardýlar, sürdüler. Biz evimizden, çoluk çocuðumuzdan olduk. Onun için seve
seve savaþýrýz biz! Dikkat ediyor musunuz evvela "Allah yolunda"
demiþlerdi, þimdi kývýrttýlar, yamuldular. Bakýn sa-vaþma sebepleri
farklýlaþtý. Niçin savaþacaklarmýþ? Evi barký için, yurdu yuvasý için, dükkaný
tezgahý için vataný, mekâný için, ekonomik kaygýsý, oðlu kýzý için. Yâni
aslýnda bunlarýn savaþma niyetleri îlâyý kelimetullah deðil. Allah’ýn dininin
yücelmesi, Allah’ýn adýnýn ve siteminin hakim olmasý deðil, vatan, yurt, ev
bark, çoluk çocuk, mal mülk derdi için.
Bugün oðlu
kýzý için, çoluðu çocuðu için ölmeye can atan nice ana babalar görüyoruz. Ama
ne gariptir ki onlarýn ölümünü kendileri hazýrlýyorlar.
Geçenlerde
zafer meydanýnda arabalarýn, trafiðin çok sýkýþýk olduðu bir anda, yedi sekiz
yaþlarýndaki çocuðunu elinden tutmuþ okula götürürken, elinden ayrýlýp
arabalarýn altýna gitme tehlikesiyle karþý karþýya bulunan çocuðunu arabalarýn
altýndan kurtarabilmek için kendini
fedâ edercesine arabalarýn altýna atan bir anne gördüm de düþündüm. Bu
kadýncaðýz çocuðunu kurtardý arabalarýn altýndan. Kurtardý; ama nereye
gönderiyordu onu? Ölümün pençesinden kurtarýp da gönderdiði okulda ne öðretecekler
acaba o çocuða? Belki de ölüme gidiyor olarak kurtarýlan bu yavrucak þimdi de
ateþe gidiyor. Ateþe gönderiliyordu. Bilmiyorum býraksaydý da orada arabalarýn
altýnda ölse belki daha mý iyiydi? Çünkü cennete gidecekti o zaman. Arabalarýn
altýnda ölseydi bu çocuk âkýl bâlið olmadan gittiði için kesin cennete gidecekti.
Peki ya þimdi nereye gidiyor bu çocuk bir düþünelim.
Ya
sizinkiler? Sizin hanýmlarýnýz, çocuklarýnýz, kardeþleriniz tanýdýklarýnýz
onlar nereye doðru gidiyorlar? Hiç düþünüyor musunuz? Çocuklarýnýn istikbalini
düþündüðünü iddia eden nice anne baba biliyorum ki çocuklarýný kendi elleriyle
öldürüyorlar. Ýstikbal endiþesi diye ýsrarla kimileri istikballerini
öldürüyorlar. Meselâ Almanya’da bunun çok bariz örnekleri var. Adam 25-30
senedir Almanya’da çalýþýyor. Oðlu orada, kýzý orada. Adam oðlundan ümidini
kesmiþ, kýzýný kaybet-miþ. Oðlu da kýzý da bir hýristiyandan farksýz hale
gelmiþ. Ahlâk yok, namus yok, iffet yok, din yok, iman yok. Soruyorum adama: Karde-þim!
Niye geldin buralara? Neden eðleþip kaldýn buralarda? Adam diyor ki; ”Hocam ne
yapalým iþte evlât belâsý! Çoluk çocuk derdi”
diyor. Çoluk çocuðun istikbali için katlandým bunca yýllar bütün
bunlara. E kardeþim sen çoluk çocuðunun istikbali için gelmiþsin, çoluk çocuðunu
kurtarmak için katlanmýþsýn bunca kahýrlara ama sonunda çoluk çocuðunu kaybetmiþsin.
Çoluk çocuðunun istikbali adýna
hareket ettiðini söyleyen nice anne ve babalar aslýnda çoluk çocuðunu öldürmektedirler.
Ya bizler öyle deðil miyiz? Adam akþama kadar mý? Sabaha kadar mý? Öyle bir
çalýþma programý içine girmiþ ki çoluk çocuðunun istikbalini düþünerek, ama
ayný çocuðunu yalnýz býraktýðý için, onunla ilgilenecek zamaný kalmadýðý için,
çoluk çocuðunun baþýna gelemediði için onlarý ölüme terk etmektedir. Çoluk
çocuðun için çalýþtýðýný iddia ediyorsun ama böyle bir programla çalýþtýðýn
için onlarý helâk ediyorsun da farkýnda deðilsin. Veya adam çocuðunun
istikbali adýna ona bilg
Savaþma sebepleri böyle Çoluk çocuk derdi, ev
bark derdi, mal mülk derdi, yokluk, pahalýlýk derdi, ekonomik sýkýntýlar. Demek
ki evlerinden, barklarýndan çýkarýlmasalardý savaþmayacaklardý. Demek ki
ekonomileri bozulmasaydý, iþleri rahat gitseydi, parklarýna, plajlarýna rahat
gidebilme imkâný bulabilselerdi savaþmayacaklardý. Ya da kim bilir belki
bizler gibi çoluk çocuklarý ellerinden alýnýncaya kadar üzerlerine ölü topraðý
serpilmiþ gibi bekleyeceklerdi. Kadýnlarýnýn ýrzýna geçilinceye kadar, mallarý
tümüyle yaðmalanýncaya kadar, kýzlarý hayasýzlaþtýrýlýp evlâtlarý dinsizleþtirilinceye,
dinlerine açýkça küfredilip, kitaplarý ayaklar altýna alýnýncaya kadar
bekleyeceklerdi. Çünkü onlarýn inandýklarý Allah uðrunda savaþmaya deðmeyen
bir Allah’tý. Uðrunda mal ve can fedâ etmeye deðmeyen bir Allah’a inanýyorlardý
onlar. Çoluk çocuk derdi, mal mülk derdi, dükkan tezgah derdi, ekonomik
hesaplarý Allah’tan daha önce geliyordu. Allah uðrunda savaþmaya deðmez, ama
bunlar deðerdi onlar nazarýnda. Týpký þu anda ekonomik bir kriz karþýsýnda
yerinde duramaz olup da dinlerinin hükümlerini, kitaplarýnýn âyetlerini her
gün bozuk para gibi harcayan insanlar karþýsýnda kýlý bile kýpýrdamaz hale
gelmiþ biz müslümanlar gibi.
Týpký þu andaki bizler gibi isteriz! Ýsteriz!
Diye tutturdular. Biz emir isteriz! Biz lider isteriz! Biz savaþ isteriz! Diye
direttiler. peygamberlerini sýkýþtýrýp bu konuda taciz ettiler. Allah da sonunda
istediklerini verdi onlara.
Siz de
isterseniz size de verir Allah. Siz de isteyin þehâdet, siz de isteyin cennet,
siz de isteyin Allah yolunda olmak ve Allah yolunda ölmek size verecektir
Allah. Çünkü Allah için bu çok kolaydýr. Allah onlara istediðini verdi.
"Ne
zaman ki savaþ onlara farz kýlýndý."
Ýsteyip durduklarý, bekleyip durduklarý cihad onlara
yazýldý, emir verilip iþ kesinlik kazandý.
"Az
bir kýsým müstesna pek çoðu tevellev yapýverdiler."
Yani az bir kýsmý hariç hepsi yüz çeviriverdiler, verdikleri
sözden dönüverdiler. Hareketleri sözlerine uymadý. Sözlerinde samimi ol-madýlar.
Yan çiziverdiler, duymazdan geliverdiler. Ýçlerinden çoðu kaçtý. Biz þu anda bu
iþe hazýr deðiliz. Cihat için þu anda zamanýmýz yok. Bu iþ pek erken oldu caným.
Hazýrlýksýz yakalandýk bu iþe. Ne yapalým iþimiz aþýmýz, dükkanýmýz tezgahýmýz,
hesabýmýz kitabýmýz savaþa izin vermiyor. Ýmkânlarýmýz bu iþe el vermiyor. Oðlan
evlendireceðiz, kýz evlendireceðiz, okul bitireceðiz, müdür olacaðýz, amir olacaðýz,
doktoramýz bitmedi diyerek az bir kýsým müstesna pek çoðu tüyüverdi. Týpký þu
anda bu tür sudan ve ucuz bahanelerin arkasýna saklanarak Allah’ýn
kendilerinden istediði sorumluluklardan kaçan müslümanlar gibi. Ýsterseniz
hepiniz kaçýn gidin! Ýsterseniz hepiniz tüyün! Ama bilesiniz ki Allah zâlimleri
bilir.
"Allah
zâlimleri çok iyi bilir."
Allah
sorumluluðundan kaçanlarý çok iyi bilir. Allah ,cephesini terk edenleri çok
iyi bilir. Hani bizim de bir sorumluluðumuz vardý. Hani geçen geliþimde bir söz
vermiþtiniz benim yanýmda Allah’a. Hani Allah’a sözümüz vardý. Kitapsýz günümüz
geçmeyecekti. Biz hep kitaplý olacaktýk her gün. Bilmem hayatýnýzý da, bugün
sabahtan bu yana þu okuduðum Bakara’nýn 246. âyetinin dýþýnda kitabýnýzdan bir
âyet duymamýþsanýz, e o zaman bugününüz kitapsýz mý? Eyvah! Düne gidelim.
Geçen haftaya gidelim, geçen ay, bir önceki ay. Eh bu nasýl müslümanlýk? Bu ne
biçim kitap? Günlük tabelâ ve reklâm okuduðu-nuz kadar Kuran okumamýþsanýz,
günlük televizyon okuduðunuz kadar Kur’an okumamýþsanýz, babanýzý tanýdýðýnýz
kadar peygamberi tanýmamýþsanýz, evinizi tanýdýðýnýz kadar kitabýnýzý tanýmamýþsanýz,
iþte o zaman Allah’a verdiðiniz sözlerinizi tutmayan sizler kendi kendinize zulmediyorsunuz
demektir. Bu halinizle hem kendinize, hem de Allah’a karþý zulmediyorsunuz
demektir.
Zulüm adâletin zýddýdýr. Yâni kiþinin olmamasý
gereken konumda olmasý, bulunmamasý gereken ortamda bulunmasý zulümdür. Zulümlerin
en büyüðü bir kiþinin kendisini yaratýcýsýna kulluk ortamýndan uzaklaþtýrýp
baþkalarýnýn kulu kölesi ortamýna çekmesidir. Yani küfür ve þirktir. Ya da
kiþinin yapmasý gereken þeyleri yapmamasý, yapmamasý gereken þeyleri yapmasý
zulümdür. Sadece Allah’a kul köle deðilseniz, Allah’ýn sizi görmek istediði
konumda deðilseniz, Allah’a verdiðiniz sözleri unutuyorsanýz bilesiniz ki
sizler de zâlimlersiniz ve unutmayýn ki Allah zâlimleri çok iyi bilmektedir.
Allah’a söz verdikleri halde bekledikleri cihad kendilerine farz kýlýnýnca da
pek çoðu kaçýverdiler. Bunlarýn sayýlarý ne kadardý bunu bilmiyoruz. Ama farz
edelim ki bunlar 30.000(!) kiþi idi. Savaþ farz kýlýnýnca 18.000(!)'i kaçtý
gitti, geriye 12.000(!)' kaldý. Hani Bakara sûresinin önceki bölümlerinde
Rabbimiz:
"Zâlimler
benim ahdime ulaþamazlar!"
(Bakara 124)
Yâni zâlimler asla muvaffak olamazlar! diyordu ya. Ýþte
bu zâlimler elendi ve geriye samimi müslümanlar kaldý. Þimdi bakýn bu geri
kalanlar, bu ilk elemede baþarýlý olanlar peygamberle beraberler, yâni
peygamberle diyalogu sürdürüyorlar. Bakýn peygamberleri onlara dedi ki:
247:"Peygamberleri
onlara dedi ki, “muhakkak ki Allah size hükümdar olarak Talût’u seçip göndermiþtir.”
“O bizim üzerimize nasýl melik olur? Halbuki biz liderliðe ondan daha layýðýz.
Ona maldan bir geniþlik de verilmemiþtir.” Peygamberleri onlara dedi ki, “Onu,
Talût’u sizin baþýnýza Allah seçti (tamam). Ona bilgi ve vücut bakýmýndan bir
güç, bir geniþlik vermiþtir. Allah mülkünü (Ýdareciliði) dilediðine verir.
Allah vasidir, Âlimdir."
Peygamberleri onlara dedi ki: Ey Ýsrâil oðullarý! Ey
kavmim! Belki de kazananlara diyordu peygamber. Gelin bakalým! Siz melik istemiþtiniz!
Reis istemiþtiniz. Lider, komutan istemiþtiniz deðil mi?
Allah
Talût’u size melik gönderdi. Allah Talût’u size kumandan seçti hadi bakalým
Talût’un emrine. Haydi sözlerinizi yerine getirin. Haydi istediðiniz lider
geldi onun arkasýnda saf baðlayýp savaþmaya dedi. Cihadýn farz olmasýný
istiyordunuz, Allah bir savaþ imkâný çýkarsa karþýmýza, bir lider olsa,
âlimallah neler yapacaðýmýzý göreceksiniz! Diyordunuz. Haydi iþte lider, iþte
komutan sözlerinizi yerine getirin bakalým! dedi. Bu defa dediler ki:
"O
bizim üzerimize nasýl melik olur? Halbuki biz liderliðe ondan daha layýðýz.
Ona maldan bir geniþlik de verilmemiþtir."
Bakýn bu
birinci imtihaný kazananlar, öncekilere nazaran biraz daha ciddi müslüman
gözükenler de dediler ki: Ne dedin? Bu Talût bize melik mi olacak? Þimdi biz
onun emrine mi gireceðiz? Onun komutasýnda mý savaþacaðýz? O bizim liderimiz
olacak ha! Kesinlikle olmaz! Biz bu iþe ondan daha layýðýz! Reisliðe,
emirliðe, komutanlýða, liderliðe biz ondan daha evlâyýz!
"Üstelik
onun malý mülkü de yok."
Onun malý mülkü de
yoktur. O zengin deðildir. Bu haliyle o bize nasýl emir olabilir? Burada bir
yanlýþlýk var. Emirlik, liderlik olsa, olsa içimizden birilerine verilmeliydi.
Bak bizim içimizde ondan çok daha zenginler var. Malý yok, evinin döþemesi de
bozuk, galiba lavabo-su da fayanstan deðil gibi, kalebodur da yok, arabasýnýn
modeli A! A! Arabasý da yok mu ne? E bu nereden emir olacak? Bu adam kendi-sini
idare edemez ki bizi idare etsin! Deyip onlar da yüz çeviriverdiler.
Allah’ýn peygamberi Allah’ýn emriyle onlara
Talût’u gösterince dediler ki Talût kim? Zengin mi? Rütbeli mi? Apoletleri çok
olan birimi bu Talût? Nereden mezun olmuþ? Hangi fakülteyi veya hangi üniversiteyi
bitirmiþ? Diploma durumu ne? Nasýl biri bu Talût? Amerika’yý görmüþ mü?
Avrupa’da filan okumuþ mu? Yabancý dil filan biliyor mu? Yo! Yo! Olmadý bu! Bu
adam bize liderlik yapamaz! Biz böyle birisinin komutasýnda savaþamayýz!
diyerek pek çoðu yan çiziverdiler.
Görüyor
musunuz bir kere peygambere teslimiyetleri yok adamlarýn. Peygamberlerinin
dediðini yapmýyorlar da peygambere akýl vermeye kalkýyorlar. Peygambere yol göstermeye
çalýþýyorlar. Eðer peygamber onlara, onlarýn istedikleri cinsten bir melik
getirseydi o za-man onu dinleyecekler ve kabulleneceklerdi.
Öyleyse biz
de þimdi peygambere, kitap ve sünnete müracaat ederken ön yargýlý hareket
etmeyeceðiz. Yâni önce inanýp, sonra da bu inancýmýza delil bulmak için yönelmeyeceðiz
kitap ve sünnete. Kitap ve sünnet ne dedi, ne gösterdiyse öylece alýp inanacaðýz.
Eðer öyle deðil de kendi inancýmýza delil bulmak için onlara müracaat eder-sek
o zaman Allah korusun inancýmýza ters düþen âyet ve hadisleri inkâr edeceðiz
veya tevil edeceðiz demektir.
Evet kitap
ve sünnete müracaatýmýz ön yargýlý olmamalýdýr. Yâni ey kitap! Ey peygamber!
Bizi bir zahmet þuna götür! Diye müracaat etmeyeceðiz onlara. Þunu hiç bir zaman
unutmayalým ki birine müracaat, ya onu rehber kabul ederek, ya da onu merkep
kabul ederek yapýlýr.
Kiþiyi
hedefe rehber de götürür merkep de. Ama birisine teslim olunur öyle götürür
hedefe, öbürü ise teslim alýnýr öyle götürür. Rehbere teslim olunur rehber
istediði biçimde götürür, ama merkep teslim alýnýr öyle götürür hedefe. Bakýn
bu adamlar peygamberi teslim almak istiyorlar. Ýstiyorlar ki peygamber teslim
olsun onlara ve onlarýn istediði gibi hareket etsin, onlarýn istediðini tayin
etsin kendilerine. Kendi keyiflerinin istediði bir reis bulsun onlara. Yâni tam
demokratik bir seçim istiyor adamlar.
Ýstediklerini
seçecekler istemediklerini de seçmeyecekler. Öyle ya Allah bilmez bunu.
Peygamber de anlamaz kimin seçileceðini, kendileri bilir. Peki þimdi bu
âyetler ýþýðýnda size bir soru sorayým: Acaba þu anda bizler bu konuda bir
Ýslâm toplumuna mý benziyoruz, yoksa burada anlatýlan bir yahudi toplumuna mý?
bunu bir düþünelim. Yâni þu anda sizi yönetecek, lafý dinlenecek adamlarý siz
mi belirliyor-sunuz? Yoksa Allah mý? Ýdarecilerinizi siz mi belirliyorsunuz?
Yâni onlarý siz kendiniz mi seçiyorsunuz? Yoksa Allah belirlediði için mi siz
onlarý dinliyorsunuz? Yâni bu idarecileri belirleme siteminiz Ýslâm’ýn
sistemine mi benziyor yoksa yýllar önce Allah’ýn size haber verdiði ya-hudilerinkine
mi benziyor?
Yâni
hayatýnýzý düzenleme konusunda soru sorduðunuz kiþileri Allah mý belirliyor,
yoksa siz mi? Biraz biz gibi deðil mi? Evlenecek, falana, filana soruyor, ev
yaptýracak ustaya, mimara soruyor, yol bulacak postacýya soruyor, peki niye
Allah’a sormuyoruz? Allah hiç mi bir þey bilmez ya! Allah herkesten daha
yakýndýr bize ve en iyi bilendir ya!
Önce Allah’a bir sorun, bu okulda okuyayým mý, okumayayým mý? Bu mesleði
seçeyim mi? Seçmeyeyim mi? Burada çalýþayým mý? Çalýþmayayým mý? Þu kýyafeti
giyeyim mi? Giymeyeyim mi? Ya Rabbi ben onu sormuyorum sana da, ben düþündüm taþýndým
ve bu iþi yap-mayý uygun gördüm. Sen bunun yolunu tarif et bana! diyen
kiþi Allah’a akýl veriyor demektir.
Allah’a yol gösterme küstahlýðýnda bulunuyor demektir.
Çünkü
Cenâb-ý Hak bizden istediklerini yapmamýz konusunda model insanlar göndermiþ,
peygamberler göndermiþ. Yolumuzu bunlara sorarsak, dünyada yaþadýðýmýz
yollarýn, yaþanmadan önceki kurucusu olan Allah’a sorarsak, yâni yol bilen Allah’a,
yolun kurucusu olan Allah’a sorarsak, hangisinin cennete, hangisinin de
cehenneme götürdüðünü söyler bize.
Evet onlar
Talût’a itiraz edince peygamber dedi ki onlara:
"Peygamberleri
onlara dedi ki, Onu, Talût’u sizin baþýnýza Allah seçti (tamam). Ona bilgi ve
vücut bakýmýndan bir güç, bir geniþlik vermiþtir."
Bunu ben
deðil Allah belirledi. Buna itiraz edemezsiniz. Çünkü onu Allah belirledi. Yâni
ne oluyorsunuz? Size komuta edecek bu insaný Allah belirledi. Yoksa siz
Allah’ýn seçtiðini beðenmeyip idarecinizi kendiniz mi seçmeye kalkýþýyorsunuz?
Peki hiçbir
özelliði yok mu Onun? Sadece boyun mu eðeceðiz? Allah onu seçti diye hemen ona
itaat mý edeceðiz? Bu kadarý yeter mi yâni? Bunun dýþýnda bir özelliði var mý?
Evet bir özelliði varmýþ bakýn. Ýslâm toplumuna lider olabilecek, idareci
olabilecek, emir olabilecek, komutan olabilecek insanda bulunmasý gereken bir
özellik var-mýþ bakýn: idareci olanýn, yönetici olanýn, savaþa sürükleyici olanýn.
Savaþ Ýslâm toplumunun genel adýdýr, genel karakteridir. Yahudiliðin temel
felsefesi ise þehir toplumudur. Onlar yere çakýlmaya, arza çakýlý kalmaya
çalýþýrlar. “Sanki ahlede ilel arz” olmaya, yerle bütünleþmeye, ondan bir
parça koparmaya çalýþýrlar. Ama Ýslâm toplumu-nun temel prensibi savaþ
toplumu olmasýdýr. Ýþte savaþ toplumunun yönlendiricisini Allah þu özelliklere
sahip olarak seçmiþ bakýn:
"Ona
bilgi ve vücut bakýmýndan bir güç, bir geniþlik vermiþtir."
Demek ki Ýslâm
toplumunda müslümanlara lider olacak, emir olacak kiþide bu özellikler
olacaktýr. Ýdareci olan kiþinin, emir olan, sa-vaþa sürükleyici olan kiþinin
âlim ve vücut yönünden güçlü olmasý gerekecektir.
Çünkü savaþ
Ýslâm toplumunun genel adý, genel karakteridir. Ýslâm toplumunun vazgeçilmez unsurudur. Yahudi
toplumunun genel karakteri de þehir toplumudur. Onlar yere çakýlý kalmayý hedeflerler.
Sanki “Ahlede ilel arz” olmaya, yerle bütünleþmeye, ondan bir parça koparmaya
çalýþýrlar. Yahudi yerleþik hayatýn insanýdýr. Duraðan ve kokuþmaya mahkum bir
hayatýn insanýdýr yahudiler. Ama Ýslâm toplumu akýcýlýktan, hareketten yanadýr.
Yâni duran su her zaman için kokuþmaya mahkumdur ya, iþte Ýslâm toplumunun
temel prensibi akýcýlýktýr.
Onun içindir ki belki yahudi
toplumunun idarecisi zengin, dalavereyi iyi bilen, ekonomiyi, çalýp çýrpmayý
iyi bilen birisi olabilir. Ama Ýslâm toplumunun, yâni arza çakýlýp kalmayan, þehir
hayatýndan, duraðan ve kokuþmaya mahkum olan yerleþik hayattan hoþlanmayan
sürekli cihadý ve hareketliliði tercih eden Ýslâm toplumunun, savaþ toplumunun
yürütücüsünü, idarecisini, yönlendiricisini bakýn Allah þu özelliklere sahip olarak
seçmiþ.
1- Ýlimde
üstünlük.
2- Cisimde
üstünlük.
Ýlim ve
cisimde üstün olan kiþi Ýslâm toplumunda reis olabilir, idareci olabilir.
Baþkasý deðil. Yâni Ýslâm toplumuna idareci olacak kiþide keskin bir görüþ,
engin bir bakýþ, düzgün bir ifade, güçlü bir pazý ve kendisine hakim bir iradesi
varmýþ cisim yönünden ve bir de ilim sahibiymiþ bu emir.
Peki bu
ilim hangi ilimdir? Yâni on fakülte bitirmiþ birisi mi? Yo!! Balerin olmak için
de ilim tahsil ediyorlar þimdi deðil mi? Fizik kimya tahsili için de öðrenim görüyorlar,
beden eðitimi için de, orkestra þefliði için de öðrenim yapýyorlar deðil mi?
Ama bu ilim o ilim deðil. Allah buyurur
ki:
"Peygamberim!
Eðer sen sana gelen þu ilimden sonra onlarýn hevâ ve heveslerine uyarsan
Allah’tan baþka bilesin ki ne dostun var ne de yardýmcýn!"
(Bakara 120)
Peki acaba
neydi peygamberimize gelen ilim? Kuran’dý deðil mi? Vahiydi deðil mi? Öyleyse
ey peygamberim sana gelen ilim olan þu Kur’an’dan sonra onlarýn hevâlarýna
uyarsan dostun da deðilim, yardýmcýn da! Öyleyse ilim Kur’an’dýr. Ýlim vahiydir
ve ilim sahibi olan kiþi üstündür. Ýlim sahibi olan önderdir. Ýlim sahibi olan,
Kur’an’ý ve sünneti bilen kiþi öndedir. Peygamberi örnek olarak kafasýnda canlý
tutabilen önderdir. Yâni kitabý ve sünneti en iyi bilen kiþi Ýslâm toplumunda
idarecidir. Nereden çýkardýk bunu? E yâni adam ekonomi bilmeli deðil mi?
Siyasal bilmeli deðil mi? Sosyal bilmeli deðil mi? Ben onlarý bilmem, büyük
laflar bunlar, gerçekten çok büyük laflar.
Belki de
yahudi toplumunda yâni þehirsel toplumda, yerleþik toplumlarda lâzýmdýr bu
adamlar ama Ýslâm toplumunda lâzým deðildir bunlar; Ýslâm toplumunun idarecisi ilim
ve cisimde en üstün olandýr. O toplumu Allah’ýn kitabýna ve Resûlü’nün
sünnetine göre yönetecek kadar bilgi sahibi olacak ve de o toplumu cihada
sürükleyecek kadar da cisim yönünden güçlü olacak hepsi bu kadar.
Efendim
iþte savaþ stratejisi filan bilmeli, askerî akademiden filan mezun olmalý
deðil miydi? E peki hani öyle miydi Talût? Öyle demiyor ama bakýn Allah.
Ýlim
biliyordu. Ýlim: Allah’ýn o konumda kiþinin nasýl davranmasýný istediðini
bilmektir. Ýlim, bir insanýn herhangi bir konumda iken evlenirken, boþanýrken,
yerken, içerken, ölürken, öldürürken, severken, küserken, doðarken, yaþarken
kýsacasý her konumda Allah’ýn kendisinden nasýl bir davranýþ istediðini bilen
kiþi ilim sahibidir.
Efendim bu
suyun içinde hidrojen diye bir gaz varmýþ, biraz oksijen varmýþ, galiba biraz
nikel varmýþ, bakýr varmýþ, alüminyum, sodyum, karbon varmýþ. Ya varmýþ da
Allah için söyleyin, bu varlarý birleþtirdiler de su mu yaptýlar? Vallahi
deðil. Öyle birleþtirilip yapýlan su içilmez zaten Adýna saf su mu diyorlar
neyse bu su içilmez. Tüm bunlar benim neyime ya bu sudur iþte! Bunlarý bilmek
zorunda deðilim ki ben.
1) Allah bunu gökten indiriyor
bileceðim, (gök ve su). Yani bu konuda sadece Allah’ý etkin ve yetkin bileceðim.
O dileyip izin vermedikçe hiç kimsenin bir damla bile indirmeye yetkili
olmadýðýna inanacaðým.
2) Ama yerden çýkanlarý da Allah
çýkarýyor bileceðim. Bu konuda da yetkili olarak sadece Allah’ý tanýyacaðým.
3) Baþka,
“Biz
her þeyi sudan yarattýk, inanmayacaklar mý?”
(Enbiyâ
30)
Âyetinin
delâletiyle Allah her þeyin hayatiyetini buna baðlamýþtýr bileceðim. Baþka?
4- Eðer
insanlar dikkatli davranmazlarsa, Allah’a karþý isyan ederlerse týpký Nuh
kavmini boðduðu gibi, Firavun oðullarýný boðduðu gibi bu suyla Allah insanlarý
boðar bileceðim.
Baþka?
“De
ki, söyleyin bakalým: Bir sabah baktýnýz ki
suyunuzu yerin dibine batýverse size bir tatlý su getirecek kim var?”
(Mülk
30)
Bileceðim.
Yâni Allah sularýmýzý kesiverse su kaynaklarýmýzý kurutuverse onu ondan baþka
bize getirecek bir yardýmcýmýzýn olmadýðýný bileceðim.
(Mülk 30)
6-
Abdestime faydalý bileceðim, guslüme yararlý bileceðim, yemekte yiyeceðim
bileceðim, susayýnca içeceðim bileceðim, müslü-manlara onu ikram edeceðim
bileceðim, Ramazanda içilmez bileceðim. Su satýlmaz bileceðim, Allah’ýn
kullarý sudan engellenmez bilece-ðim. Allah’ýn suyunu gizleyen kiþi zâlimdir
bileceðim benim su bilgim bunlardýr iþte. Ýþte ilim budur ve gerisi boþ þeylerdir
bana göre.
Eh peki teknoloji bilenler, fizik
bilenler, eþyanýn tabiatýný bilenler, meselâ beþli demirin, onlu çubuk demirin
veya ellilik lama demirinin dayanýmýný bilenler veya iþte bilmem hangi betonun
bilmem kaç yýl nerede statiðini, statükosunu bilenler toplumlarý idare
edebilirler mi? Kesinlikle! Zira o bilgi toplumlarý idare etme bilgisi
deðildir. Onlar bina yaparlar, köprü kurarlar, yýkarlar yumarlar. Onlarýn iþi
bu. Nereye ne aradýðýmýzý bilelim yâni. Ýnþaat yapýmý için adam mý arýyoruz?
Yok-sa toplum idare etmek savaþý yönlendirmek için lider mi aradýðýmýzý bilelim.
Demek ki
Ýsrâil oðullarýna göre emirliðin, idareciliðin
þartý zenginlik. Kendilerine idareci olacak kiþide mal mülk arýyorlar.
Halbuki Ýslâm toplumunda idareciliðin þartý zenginlik deðildir. Ýslâm toplumunda
zenginlerden idareci edinmek bâtýldýr. Zira kiþinin mal mülk sahibi oluþu,
kendi elinde olan bir þey deðildir. Yâni kendi kabiliyeti sonucu deðildir.
Allah onu malla imtihan etmektedir de onun için mal sahibidir o. Peki þimdi
bizim toplumda idareciliðin þartý ne? Yâni kime benziyor bizim toplum? Ýslâm
toplumuna mý? Yoksa yahudi topluma mý?
Demek ki
emirlik, idarecilik için temel þart ilim ve cisim adýna zenginliktir.
Bir de
bakýn peygamber bunu Allah’a râci olarak anlatýyor. Yâ-ni ben böyle istiyorum.
Bunu ben seçtim, bu sizin komutanýnýzdýr, de-miyor da; "Onu size Allah
seçti" diyerek konuyu Allah’a râci olarak anlatýyor. Biz de anlatacaðýmýz
konuyu Allah böyle istedi, Rasulullah böyle istedi diye anlatalým ve kendimizi
devreden çýkarmaya gayret edelim. Meselâ çocuklarýmýzdan hanýmlarýmýzdan bir
þeyler isterken, onlara bir þeyler emrederken kendimizi onlarýn Rabbi
konumunda görerek: "Bunu ben istiyorum! Ben emrediyorum! Benim için
yapacaksýn!" demek yerine bak evlâdým! Bak haným! Allah böyle istiyor!
Rasu-lullah böyle emrediyor! Gel bunu böylece yapalým diyelim inþallah. O
zaman o dediðimizi yapan kiþi Allah’a kulluk yaptýðýnýn farkýnda olarak bunu yapacaktýr.
Halbuki biz dedik diye yapmasý onun açýsýndan da bizim açýmýzdan da boþtur.
Onlarýn istemediði bir kumandan seçilince,
Talût kendilerine emir tayin edilince, imtihaný yine kaybedenler oldu. Yâni
bir daha elendiler. Bizim istediðimiz kiþi emir olmadý diye bir on bini daha
gitti geriye kaldý iki bin kiþi falan.
O ayrýlýp
gidenler Allah emirliði bizden birine versin veya bizim istediðimiz birine
vermeliydi dediler, halbuki:
"Allah
mülkünü (Ýdareciliði) dilediðine verir. Allah vasidir, Âlimdir."
Allah onu kime vereceðini size sormaz. Allah kimi idareciliðe
lâyýk görmüþse buna en lâyýk olan odur. Bu âyet idareciliðin ýrsi olmadýðýný
ve babadan oðula intikal edecek bir þey olmadýðýný anlatýyor. Hilafet onu hak
edenin hakkýdýr. Onu hak eden ise belli sýfatlarý kazanan kiþidir. Ýlim öðrenmiþ,
iradesini buna teksif etmiþ kiþidir. Cahiller idareci olacak kiþide soy sop ve
mal mülk ararlar. Allah’ýn dinindeyse ilim, takva ve emirlik ve cihad yükünü
kaldýrabilecek yetenek ve güce sahip olmaktýr.
Allah vasidir. Ýlmi geniþ olan, bilgisi geniþ
olan, mülkü geniþ olan, lütuf ve rahmeti geniþ olan, ama azabý da geniþ
olandýr. Bir de her þeyi bilendir, en bilendir O.
Onlar
Allah’ýn peygamberinin bu seçimine itiraz edince peygamberleri onlara
kalplerinin yatýþmasý ve bu konuda ikna olmalarý için bir mûcize göstermeyi
murad ederek buyurdu ki:
248:"Ve
peygamberleri onlara dedi ki, Onun emirliðinin alâmeti, tabutun size
gelmesidir. Onun içinde Rab-binizden bir ferahlýk ve Mûsâ ailesinin, Harun
ailesinin geri býraktýklarýndan bir kalýntý vardýr. Onu melekler taþýmaktadýr.
Eðer inanýyorsanýz bunda sizin için (Tâlut’-un hükümdarlýðýna) kesin bir alâmet
vardýr."
Bu tabut
böyle içinde ölü taþýnan bir þey deðildir. Sandýk demektir de ayný zamanda.
Ama içinde bir þeyler olan bir sandýk. Hz. Mûsâ (a.s) döneminden, Hz. Mûsâ ve
Hz. Harun ailesinden kalma içinde bir þeyler olan bir sandýktan söz ediliyor.
Mahiyetini Allah bilir diyor ve öylece inanýyoruz. Bir tek bildiðimiz
fonksiyonu, Allah tarafýndan seçilen Tâlut’un emirliðine delil olmasýdýr.
249:"Talût
ordusuyla birlikte ayrýlýnca, yola koyulunca. “Allah sizi bu nehirle imtihan
ediyor. Kim bu sudan bu nehirden (doya doya, kana kana) içerse o benden deðildir.Ancak
eliyle bir avuç alan da müstesnadýr. Azý müstesna pek çoðu ondan içiverdiler.
Talût ve beraberindeki iman edenler karþýya geçdikten sonra bir grup, bu sefer
dediler ki: "Bugün bizim Câlut’a ve ordusuna karþý koyacak gücümüz
kalmadý!” Dediler. Muhakkak Allah’a kavuþacaklarýný bilenlerse dediler ki:
Nice az topluluklar Allah’ýn izniyle kendilerinden kat kat sayýca fazla topluluklarý
yenmiþtir. Allah sabredenlerle beraberdir."
Kaç kiþi
kaldý? 2000 kiþi falan. Bunlarla yola çýktý. Baþlarýnda Talût olduðu halde
ilerleyen ordu çok susamýþ ve yorulmuþtu. Önlerine bir nehir çýktý. Kumandan
onlarý imtihan etmek için dedi ki:
"Allah
sizi bu nehirle imtihan ediyor. Kim bu sudan, bu nehirden doya doya, kana kana
içerse o benden deðildir."
Ýmtihan bu.
Ya mantýðý ne bunun? Mantýðý filan olmaz bunun. Namaza baþlarken elleri niye
kaldýrýyoruz. Mantýðý ne bunun? Mantýðý olmaz bunun. Allah öyle demiþse
öyledir. Abdestte niye böyle yapýyoruz? Sadece elimizi yýkayýverip de namaza
öylece dursaydýk olmaz mýydý? Mantýðý olmaz bunun. Mantýk teslimiyettir.
Allah öyle istemiþtir o kadar. Allah sizi imtihan ediyor bu nehirle. Önlerinde
þýrýl þýrýl su akýyor. Yoldan gelen yorulmuþ 2000 kiþilik bir ordu,
susamýþlardý da elbette ve Allah onlarý bu suyla imtihan ediyor. Hem de üstelik
tam o suya ihtiyaçlarý olduðu bir zamanda.
Þimdi de
bizden asarýz, keseriz, vururuz, kýrarýz, savaþýrýz diyenler... Yokluða razý
mýsýnýz? Kuru ekmeðe razý mýsýnýz? Hapse razý mýsýnýz? Ýþkenceye razý mýsýnýz?
Becerebiliyor musunuz? Tamam o zaman varsýnýz demektir. Deðilse iþte yemekten
sonra yapýlan cihad edebiyatlarýndan baþka bir þey deðildir bunlar.
Geçenlerde
bir arkadaþý sýkýþtýrdýlar. Efendim iþte birleþelim. Biatleþelim! Yeter artýk
filan diye sýkýþtýrdýlar. Arkadaþ tamam dedi. Ciddi misiniz? Eðer bu
teklifinizde ciddiyseniz hadi o zaman üç teklifim var bunlara evet diyorsanýz
hemen ben hazýrým dedi. Merakla nedir bu tekliflerini bir duyalým! Dediler.
Arkadaþ tekliflerini þöyle sýraladý:
1- Mutlaka
her gece kalkacaksýnýz ve Kuran sünnet okuyacaksýnýz.
2- On yýl
evinize çok zaruri yiyecekten baþka hiç bir þey almayacaksýnýz.
3- Bundan
baþka tüm malýnýzý ve paranýzý Allah yolunda ortaya koyacaksýnýz. Hadi
buyurun.
Hani
fareler toplanmýþlar da, kediye bir çözüm bulsak diye. Þöyle umur görmüþ yaþlý
bir fare demiþ ki: Kedinin boynuna bir zil takalým, o gelirken bizim haberimiz
olur kaçar ve kurtuluruz. Tamam demiþler çok mükemmel. Peki kim takacak bunu?
Herkes daðýlmýþ. Aynen öyle daðýlýverdiler.
Vakýf kur,
dernek kur, devlet kur, bir þey yok bunda. Çok kolaydýr bunlar. Kiþinin
hayatý deðiþmedikten sonra çok kolaydýr bunlar. Ama önemli olan Allah’ýn
istediði gibi yaþayýþa geçmektir deðil mi?
Allah
onlarý varlýkta yoklukla imtihan etti. Biz bunun benzerlerini yaþýyoruz þimdi.
Meselâ binlerce kadýn; ama bir avuç müstesna. Namusumuzu muhafaza
edebiliyoruz.. Binlerce içki, ama biz sabredebiliyoruz.
Dedi ki
Talût içtin mi kaybettin imtihaný. Ýçmedin mi bendensin. Peki hiç mi
içmeyeceðiz? Hayýr.
Bir avuç
müstesna. Þöyle bir avuç müstesna. Bir avuç içebilirsiniz. Anlatýldýðýna göre
bir avuç da susuzluðu gideriyormuþ. Biraz fazla içti mi adamýn dudaklarý
morarýp karný þiþmeye baþlýyormuþ. Sanki burada anlatýlan dünya gibi. Yâni
sanki Allah dünyadan bir avuç müstesna gerisiyle ilgilenmeyin diyor. Dünyadan
ihtiyacýnýz kadarýný alýn gerisini üzerinizde, midelerinizde, kalplerinizde
taþýmayýn diyor. Deðilse çoðalýnca þiþersiniz, aðýrlaþýrsýnýz, onunla meþguliyet
sizi cihattân da kulluktan da alýkor diyor. Dünyadan, dünya malýndan bir avuç
yeter. Ýhtiyacýnýz kadarý yeter. Bu bir avuç tabiri ihtiyaç demektir. Ýhtiyacýnýz
kadar ilgilenin dünyayla. Deðilse bir dükkan, bir dükkan daha, bir arsa bir
arsa daha, bir ev bir ev daha, bir araba bir araba daha þiþmeye baþlýyor adam.
Veya bir makam bir makam daha,
bir koltuk bir koltuk daha derken adam yükselmeye baþladýkça sendelemeye
baþlýyor. Meselâ adamýn cüzdanýnýn birazcýk þiþmesi bile bu kadarcýk yükseklik
bile kimilerinin baþýný döndürüyor deðil mi? Sendelemeye baþlýyor adam. Ýþte
burada da dünya ile böyle ihtiyaçtan fazla içi içe olanlar imtihaný kaybettiler
diyor âyet-i kerîme. Bunlarýn imtihaný kaybettiklerini Kur’an söylüyor. Belki
kâfir olmadý bu adamlar ama imtihaný kaybettiler. Yâni dünyayla bu kadar fazla
ilgilenenler kâfirdir demek istemiyorum. Bakýn Medine’de gelen ticaret
kervanýna meyledip, Rasulullah’ý hutbede terk edenlerin durumu da aynen
böyledir diyoruz. Peki bunlar ne yaptý?
"Azý
müstesna pek çoðu içiverdiler."
Az bir
kýsmý hariç pek çoðu yan çiziverdiler, o sudan içiverdiler gene ve imtihaný
kaybettiler. Bunlar o ýrmaðýn kenarýnda dökülüp kaldýlar, Talût’la beraber
karþý tarafa geçemediler. Kaç kiþilerdi? M
"Talût
ve beraberindeki iman edenler karþýya geçdikten sonra bir grup, bu sefer
dediler ki:"
Kimdi
bunlar? Üç imtihaný baþarmýþ, üç elekten geçmiþ insan-lardý bunlar. Bu sefer
dediler ki bunlar:
"Bugün
bizim Câlut’a ve ordusuna karþý koyacak gücümüz kalmadý! Dediler."
Bizim gücümüz kalmadý arkadaþ; Takatimiz kalmadý. Sýfýrý
tükettik. Bu iþ buraya kadar! Evet meliksin, komutansýn filan; ama az mý
çektik biz buraya kadar? Sudan bir yudum içtik. Fakirim ben efendim! Ýmkâným
yok efendim! Evim yok, param, pulum yok! Bugün gücümüz yok, imkânýmýz yok!
Dediler.
Param olsa infak ederim. Zamaným olsa ben de
çalýþýrým. Ýlmim olsa ben de anlatýrým. Ne yapayým ki bunlar yok bende diyen
bizler gibi. Düþmanla karþý karþýya gelince, bugün bizim savaþacak halimiz yok,
gücümüz yok hele bir dinlenelim. Bir soluk alalým . Hele bir baþým sakin olsun.
Oðlaný kýzý evlendirelim. Okulu bitireyim! Hele bir doktoram bitsin.Önce bir
cemaat olalým. Hazýrlýk yapalým. Kendimizi
toparlayalým. Þu anda bu iþe hazýr deðiliz diyerek karþýya geçenlerin çoðu tekrar eleniverdi. Bir beþ yüzü daha
gittiyse kaldý geriye üç yüz küsur insan. Buhârî Bera bin Azib’in þöyle
dediðini rivâyet eder: Bunlarýn sayýsý Bedir günü Rasulullah’ýn yanýnda bulunan
ashabýnýn sayýsý kadardý, bu da 313 kiþidir. Evet Allahu âlem otuz bin insan
elene elene bu kadar kalmýþtý. Ne kadar
az deðil mi? Peki size göre az mý bu sayý? Hayýr az deðil bu rakam.
"Nihayet
onlar o vaadolunduklarý þeyi gördükleri zaman artýk bileceklerdir ki kimin
yardýmcýsý en zayýfmýþ ve sayýca en az olan kimmiþ?”
(Cin: 24)
O yarýn
belli olacak. Kim azmýþ, kim çokmuþ. Bunu cehennemi görünce anlayacaklar. Kim
daha zayýfmýþ. Kim daha güçlüymüþ. Kimin sayýsý azmýþ. Kimin sayýsý çokmuþ.
Kimin yardýmcýsý güçlü? Kimin yardýmcýsý zayýfmýþ yarýn anlayacaklar bunu diyor
Rabbimiz. Vah müslümanlar vah! Sanki nüfus sayýmcýlarý mübârekler! Sanki çoðalmak
azalmak görevlileri zavallýlar Zayýfýz! Güçsüzüz! Mus’taz’afýz ne yapalým?
Derdindeler.
Bir bölge düþünün. Meselâ diyelim ki Chicago.
Kaç müslü-man var orada? Sekiz kiþi, on kiþi. Peki bunlar çok mu azlar? Yarýn
anlayacaklar bunlar çok mu olduklarýný az mý olduklarýný. Kim azmýþ kim
çokmuþ? Kimin yardýmcýsý güçlü, kimin yardýmcýsý güçsüzmüþ bunu yarýn anlayacaklar.
Allah’la beraber olan bir tek mü'min aslýnda tüm dünyadan güçlüdür. Allah’a
inanan bir tek mü'min aslýnda Adem’le beraberdir, Nuh’la beraberdir, tarihin derinliklerinde
tüm peygamberlerle, tüm meleklerle ve tüm mü'minlerle beraberdir. Çünkü iman
ehli asla yalnýz deðildir. Allah’a inanmýþ bir tek mü'min karþýsýnda bütün
dünya dize gelecektir. Ama yeter ki o mü'min kimlerle beraber olduðunun
farkýnda olabilsin. Kimin safýnda olduðunu anlayan bir mümin, yardýmcýsýnýn
Allah olduðunu bilen ve buna iman eden bir mümin karþýsýnda bütün dünya výz
gelecektir. Tüm dünyaya meydan okuma cesaretini bulabilecektir kendisinde.
Ey müslümanlar! Sakýn ha bulunduðunuz
yerde azdýk, mus’-taz’aftýk, güçsüzdük, yapamýyorduk, beceremiyorduk demeyin.
Azlýðýnýzýn ezikliði içine düþmeyin. Azlýk psikolojisi içine düþmeyin ve kimin
safýnda olduðunuzu bir düþünün. Yardýmýnýzda olan Allah’ýn gücünü kuvvetini
bir düþünün. Ýþte bakýn Allah’a Allah’ýn istediði biçimde inananlar dediler ki:
"Muhakkak
Allah’a kavuþacaklarýný bilenlerse dediler ki: Nice az topluluklar Allah’ýn
izniyle kendilerinden kat kat sayýca fazla topluluklarý yenmiþtir. Allah sabredenlerle
beraberdir."
Her ân, her dakika
Allah’la karþý karþýya gelecekleri zannýyla yaþayanlar dediler ki; Her ân Allah’la
karþý karþýya gelivereceklerine inananlar. Yâni her ân ölüp de Allah’ýn
huzuruna çýkacakmýþ gibi yaþayanlar. Þu sözü bitirmeden, þu lokmayý yutmadan
ölüm geliverecek ve biz hesap kitap için Rabbimizle karþý karþýya geleceðiz
hesabý içinde yaþayanlar. Ölümü her ân yanlarýnda bilenler. Ölüm için hazýrlýk
yapanlar, hesabý kitabý saðlam tutanlar, kasa hesabýný her ân sýfýrla-yýp da ölümü
bekleyenler. Bunlar için ölüm korkulacak bir þey deðildir. Neden korksun da
adam? Zaten hazýrlýðýný yapmýþ, kasa hesabýný sýfýrlamýþ, envanterini düzgün
yapmýþ niye korkacak da bu adam ölümden? Ha üç gün evvel gelmiþ ha beþ gün
sonra gelmiþ ne fark edecek ?
Ýþte böyle
ölüme ve þehâdete inanmýþ olanlar dediler ki: “Biz azmýþýz, düþman bizim bin
katýmýzmýþ ne gam? Allah’ýn yardýmý var ya. Allah’ýn izniyle nice azlarýn nice
çoklara galip geldiðini, geleceðini biliyoruz. Allah’ýn yardým ettiði
insanlarýn asla maðlup olmayacaklarýný Rabbimiz vaadediyor. Þehâdet nasibimizse
biz nasýl olsa Rabbimize gidiyoruz, nasýl olsa öleceðiz” Diyorlardý. Biz de
böyle olalým inþallah.
1) Evden
sokaða çýkarken ya Allah’ý yanýmýzda farz edelim.. Ne kadar güzel deðil mi?
Allah’la beraber. Ama ne kadar da zor deðil mi? Yaptýklarýmýzýn çoðunu da yapamayacaðýz
veya yapmayacaðýz deðil mi? Çünkü utan be! Allah yaný baþýnda diyeceksiniz
kendi kendinize. Ve yaptýklarýnýzýn çoðunu yapamayacaksýnýz.
2) Veya ne
zaman öleceklerini bilmeyen insanlar nasýl davranýrlar? Ha adým attým
öleceðim, ha durdum öleceðim, ha sözümü bitirmeden veya þu lokmayý bitirmeden
öleceðim ve Allah’ýn huzurunda olacaðým diyerek yaþarlar deðil mi? E þimdi de
Allah’ýn huzurundayýz da ölünce hesap vermek üzere Allah’ýn karþýsýnda olacaðýz.
Ýþte
öleceðinin þuurunda olanlar. Yâni her ân Allah’la karþý karþýya gelivereceði
þuurunda yaþayanlar böyle davranýrlar. Hani bir þehre gitseniz ve orada çok
sevdiðiniz bir arkadaþýnýz olsa. Orada bir arkadaþýnýz var ki yýllardýr görüþmemiþsiniz
ve âdeta burnunuza tütmüþ. Þimdi siz o þehirde dolaþýrken her an, her köþeyi
dönerken arkadaþýnýzla karþýlaþýverecekmiþ gibi olursunuz ya. Sanki
karþýlaþtýðýnýz herkes için iþittiðiniz her ses için acaba o mu? Diye dikkat
kesilirsiniz ya. Ýþte aynen onun gibi her ân Allah’la karþý karþýya
gelivereceðinin þuurunda olanlar, böyle yaþayanlar diyorlar ki :
Allah’ýn
izniyle nice azlar, nice az gruplar nice çoklara galip gelmiþtir. Nice azlar.
Sen ailende az mýsýn? Üzülme galip gelebilirsin. Sen okulunda az mýsýn? Sen iþ
yerinde az mýsýn? Sen Konya’da, sen Türkiye’de, sen Çin’de, Maçin’de,
Mançurya’da az mýsýn? Sen dünyada az mýsýn? Üzülme! Allah’ýn izniyle galip gelebilirsin.
Allah galibiyetini istemiþse bil ki sen
galipsin.
Bazen
istemez mi Allah? E bazen istemez tabii. Ne var ki bun-da. Uhut’ta istememiþse
istemez yâni. Allah neyin bizim için hayýrlý neyin hayýrsýz olduðunu bize
bildirmiyor . Senin öyle mi kazançta olacaðýn, böyle mi kazançta olacaðýn belli
deðil ki. Yâni ölünce mi kazançtasýn, kalýnca mý? Bu belli deðildir. Zaten
galibiyet ya da maðlubiyet, kazanç ya da kayýp dünya planýna göre olmaz.
Zekeriya ve Yahya’yý tanýmaz mýsýnýz siz? Onlar dünyada þehid edildiler. Baþaramadýlar
mý dersiniz? Hayýr.
Yýllardýr
söylenir: Efendim iþte onlar hedefe varamadýlar. adamlar mümkün deðil doðru
yolda deðiller. Niye? Eðer doðru yolda olsalardý, bugüne kadar hedefe
varýrlardý. Peki neye göre? Öyleyse Kimi peygamberler de hedefe varamadýlar mý?
Fakat mesele öyle deðildir.
Dediler ki
Allah’ýn izniyle nice azlar var ki onlar çoklara galip gelecektir.
Ama bilin
ki, bilesiniz ki:
"Allah sabredenlerle
beraberdir."
Yâni döneklik yapmayýp
direnenlerle, dayananlarla beraberdir Allah.
Ordu devam
ediyor, kaç kiþi? 300 küsur müslüman. Karþýda Yýðýnlarla insan. Ýþte kâfirin
ordusu Câlut’un ordusu görününce, bu bir avuç insan grubu dedi ki:
250:"Câlut
ve ordusu açýða çýkýnca dediler ki: Rab-bimiz bizim üzerimize sabýr yaðdýr.
Ayaklarýmýzý sabit kýl. Ve þu kâfir topluðuna karþý da bize yardým et.”
Ýfadenin Ýslâmîliðine, sözün güzelliðine bakýn. Rabbimiz.
Bizim Rabbimiz. Bunu diyebilmek önemlidir. Meselâ bir çocuk düþünün, annesinin
her dediðine karþý gelse, annesinin hiçbir dediðini yapmasa, hep dediðine
karþý çýksa, günler aylar böyle geçse, bir kerecik annesine deðer vermese.
Sonunda bu çocuk bir gün bir þeylerden bunalýp da yardým için: Anne! diye
çaðýrdýðýnda, hayrola senin annen var mý yavrum der deðil mi annesi? Hani
annense doðru dürüst davransay-dýn. Bugüne kadar annen gibi davransaydýn ya!
der deðil mi? Veya müdür öðretmenine ayný þeyi der deðil mi? Meselâ öðretmen
okuldaki müdürü hiç takmasa, hiç dinlemese onu, hiçbir sözünü yerine getirmese,
sonunda da dese ki "müdür bey izin verir miydiniz" falan. Müdür de
“Ne demek ya! Senin müdürün var mýydý bugüne kadar?” Der deðil mi?
Peki biz
de: Rabbimiz desek acaba bugüne kadar gerçekten Rabbimiz miydi Allah? Tüm
yaptýklarýmýzýn yaptýrýcýsý mýydý? Hayat programýmýzý çizen miydi? Bizi hareket
ettiren Allah mýydý? Hayatýmýzda etkili varlýk o muydu? Bir gün biz de bunalmýþ,
sýkýlmýþ olarak el kaldýrýp ya Rabbi! Desek. Ya Rabbi ne olur imdat desek.
Derse ki ya hayrola! Bugüne kadar senin Rabbin ben deðildim! Bugüne kadar hayat
programýný bana hiç sormadýn! Bugüne kadar benim sözlerime hiç deðer vermedin!
Benim kitabýmla bugüne kadar hiç ilgilenmedin! Benim peygamberime bugüne kadar
hiç selâm vermedin! Hayrola þimdi mi aklýna geldi benim Rabbin olduðum derse ne
diyeceðiz? Diyorlar ki bakýn:
Rabbimiz.
Ey bizim hayatýmýza yön veren,bizi hareket ettiren,adýna buralara kadar
geldiðimiz Rabbimiz! Ey cihat çaðrýsýna koþtuðumuz Rabbimiz. Ey þu ana kadar hayatýmýzda
etkili olan, Buraya gelene kadar hatýrýna çeþitli eleklerden geçerek
geldiðimiz Rabbimiz. Ey bizim hayat programýmýzý çizen Rabbimiz!
"Üzerimize
sabýr dök ve ayaklarýmýzý da sabit kýl ya Rabbi!"
Sabýr
indir, sabýr gönder deðil, üzerimize sabýr dök, sabýr boþalt. Öyle ki gözümüz
de ayaklarýmýz da azalarýmýzýn tümü de sabýrsýzlanmasýn. Sabýrsýzlýk
göstermesin. Bir de ayaklarýmýzý çak yere ya Rabbi. Ayaklarýmýzý sabit kýl da
geriye adým atmasýn. Bu bize düþen, bizim yapmamýz gerekenler konusunda bize
yardým ettiðin gibi, bir de:
"Kâfir
topluluk üzerine de bize yardým et!"
Ayrýca bir de bizim bilmediðimiz konularda da kâfirler üzerinde
bize yardým et ya Rabbi. Kalplerine korku salarak mý? Yoksa melekler göndererek
mi? O konuda da bize yardým et ya Rabbi! Dua budur iþte. Allah’ýn istediði ve kabul
buyurduðu dua budur. Bunu günümüz müslümanlarýnýn çok iyi anlamalarý gerekiyor.
Fiili teþebbüsten sonra, yâni kýlýcý ele alýp Allah yolunda harekete geçtikten,
düþman karþýsýnda saf baðladýktan sonra yapýlan dua. Yattýðý yerden zafer
beklemek yerine kýlýçlara sarýldýktan ve yola koyulduktan sonra dua etmek. Hani
Hz. Mûsâ’nýn su bulabilmek için asasýyla taþa vurmasýný anlatan âyetin
tefsirinde de demeye çalýþtýðýmýz gibi dua etmek zorundayýz ki duamýz kabul
buyurulsun. Deðilse üst üste otuz zýrh giyerek, baþýna miðfer takarak, göðsünü
kurþunlarla süsleyerek evinden dýþarý çýkmadan, ya da henüz kýlýcý resimlerden
tanýyan cihad edebiyatý yapan ve de bu haliyle dua dua yalvararak Allah’tan
zafer bekleyenler gibi deðil.
Evet dua
ediyorlar, savaþýyorlar, diþlerini sýkýyorlar ve sonun-da da Allah’ýn izniyle
galip geliyorlar. Allah’ýn yardýmýyla galip geliyor-lar. Sebebe tevessülle
galip geliyorlar. Maldan ve candan geçebil-mekle galip geliyorlar.
Karþýlarýndaki güç ne olursa olsun kim olursa olsun Allah yardým ettikten sonra
onlarýn maðlup olmalarý kesinlikle mümkün deðildir. E böyle yaþayanlar ölse de
galip, kalsa da galiptir zaten. Ne fark eder de! Hiç fark etmez.
251:"Allah’ýn
izniyle onlarý bozguna uðrattýlar. Dâ-vûd Câlut’u öldürdü. Allah ona yönetimi
ve hikmeti verdi. Allah insanlarýn bir kýsmýný diðer kýsmýyla savmasaydý
yeryüzü fesada uðrardý. Ancak Allah âlemlere karþý fazl ve ihsan sahibidir."
Dâvûd (a.s) o dönem Tâlut’un ordusunda küçük bir çocuktu,
henüz peygamber deðildi. Allah’ýn yardýmýyla Dâvûd çocuk yaþta olmasýna
raðmen elindeki sapan taþýyla Câlut’u öldürmüþ ve Talût da ona kýzýný
vermiþtir. Allah da ona hükümdarlýk, hikmet ve peygamberlik ihsan etmiþtir.
Ona daha dilediði þeyleri de öðretmiþtir Rabbimiz. Demiri yumuþatýp zýrhlý
elbise yapma gibi, kuþlarýn dilinden anlama gibi daha baþka þeyler de
öðretmiþtir.
Ýsrâil
oðullarý Hz. Dâvûd döneminde tarihlerinin hiçbir döneminde ulaþamadýklarý en
zirvede bir hayatý yaþamýþlardýr. Aradan yüzyýllar geçmiþ o Dâvûd’un torunu
olan bu Dâvûd, yâni Muhammed (a.s) Mekke’de dünyaya gelmiþ, sonra Medine’ye Ýsrâil
oðullarýnýn ülkesine göç etmiþ ve burada yahudilerle karþý karþýya gelmiþ.
Roller deðiþmiþ, gruplar deðiþmiþ, taraflar deðiþmiþ. Bu defa Allah düþmaný
Câlut’un ordusunun yerinde Allah’ýn ordusuna karþý koyan yahudiler yer almýþ,
Dâvûd’un ordusunun yerinde de onun torunu Hz. Muhammed (a.s) ve ona inanan müminler
ordusu yerini almýþ.
Dün Dâvûd
neyle savaþýyordu? Sapan taþlarýyla. Peki bugün onun yerini alan Filistinli
müslümanlar neyle savaþýyorlar? Yine taþlar. Dün Câlut’un ordusu tepeden
týrnaða zýrhlýydý, bugün yahudiler de öyle. Dün Câlut zâlimdi bugün de
yahudiler ayný durumdadýr. Ama unutmayýn ki dün taþ atan çocuk nasýl Câlut’un
iþini bitirmiþse bugün de onun torunlarý olan Filistinli Dâvûd’lar yarýn
büyüyecek Tâlut’un ordusu yine galibiyetini ilan ederken Câlut’un ordusu yenilgiyi
ve hezimeti tadacaktýr. Bundan hiç kimsenin þüphesi olmamalýdýr.
Ýþte þu
anda Filistinli müslümanlar Allah’ýn yardýmýyla adým adým bu yasayý yaþýyorlar.
Allah tarih boyunca hiç deðiþmeyen yasasý gereði yolunda olan mü’min kullarýný
zafere ulaþtýracaktýr.
252:"Ýþte
bunlar Allah’ýn âyetleridir ki biz onlarý sana doðru olarak okuyoruz. Þüphesiz
ki sen peygamberlerdensin."
Allah
âyetlerini peygamberine okuyor. Peygamber (a.s) da Allah’tan aldýðý bu yüce
âyetleri çevresindekilere okuyordu. Öyleyse ey müslümanlar! Çevrenizdeki
insanlar hep cehenneme doðru gidiyorlarsa ve siz bunu gördüðünüz halde hiç bir
þey yapmadan güle oynaya cennete gideceðinizi zannediyorsanýz aldanýyorsunuz
demektir. Bu insanlara bu kitabý duyurun! Bu kitap sadece bana gelmedi, size anlatmak
zorundayým. Sadece size gelmemiþtir, siz de birilerine anlatmak zorundasýnýz.
Anlattýðýnýz insanlara söyleyin ki onlar da birilerine anlatsýnlar,
duyursunlar. Ýþiniz, derdiniz, hayatýnýz bu olursa o zaman kurtuluþ açýða
çýkacaktýr.
253:"Ýþte
bu peygamberlerin bazýsýný bazýsýna üstün kýldýk. Onlardan bazýsýyla Allah
konuþtu. Bazýsýnýn da derecelerini yüceltti. Meryem oðlu Ýsa’ya belgeler
verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs’le destekledik. Eðer Allah dileseydi o peygamberden
sonrakiler kendilerine apaçýk belgeler geldikten sonra birbirlerini
öldürmezlerdi. Fakat ayrýlýða düþtüler, kimi iman ederken kimisi de kâfir
oldu. Allah dileseydi birbirlerini asla öldürmezlerdi. Ancak Allah dilediðini
yapar."
Bu âyet aslýnda peygamberlerin birbirleriyle mukayesesini
yapmak üzere deðil bu peygamberlerin müntesiplerinden her birinin kendi
peygamberlerinin üstünlüðünü iddia ederek kavgaya tutuþmalarýnýn reddi için
gelmiþtir. Her biri dönemlerinde Allah’ýn kendilerinden beklediði görevlerini
ifa ederek Allah katýna yürüyen peygamberler aslýnda r
Ya da her birine üstün özellikler
lütfettik diyor. Týpký tüm mü'-inlerin iman açýsýndan eþit olup da itaatleri,
takvalarý açýsýndan farklýlýklarý olduðu gibi.
Hani
hatýrlayýn sûrenin daha önceki âyetlerinde Rabbimiz Ýsrâil oðullarýnýn âlemlere
tafdýyl ediliþini anlatmýþtý. O bölümde de demeye çalýþtýðým gibi bu onlarýn âlemlere
tafdýyl ediliþleri kiþisel bir deðer olarak onlarýn üstünlüklerini deðil de
kendilerine Allah tarafýndan verilen nîmetler açýsýndan bir üstünlükleri söz
konusudur. Peygamberlerin birbirlerine olan durumlarý da böyledir. Nitekim ilerde
Bakara sûresinin sonlarýna doðru Rabbimiz þöyle buyuracak:
"Biz
peygamberlerin arasýný ayýrmayýz"
(Bakara 285)
Âyetini de göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki
buradaki peygamberlerin birinin diðerine üstünlüklerini þöyle de anlayabiliriz:
1-) Bu
peygamberlerin Allah katýndaki makamlarýnýn farklý olmasý anlamýna gelebilir.
2- Peygamberlerin þu anda semadaki makamlarýnýn
farklýlýðý da olabilir. Nitekim Ýsrâ hadisinde peygamberlerden kimilerinin dünya
semasýnda, yâni birinci kat semada, kimilerinin ikinci kat semada, kimilerinin
farklý semalarda olduðu anlatýldýðý gibi.
Zira
peygamberler arasýnda üstünlük iddiasýný ileri sürmek bizim hakkýmýz deðildir.
Bunu ileri sürecek makam, insanlarýn makamý deðildir. Bu ancak onlarý
peygamber olarak gönderen ve onlarý deðiþik sýfatlarla mücehhez kýlan Allah’a
ait bir makamdýr. Bize düþen de sadece onlara iman etmek, teslim olmak ve
onlarýn her birinin dinde temel örnekliliklerini kabul etmektir. Hiç birini
diðerinden ayýrmadan, birinin diðerlerine üstünlüðünü iddia etmeye kalkýþmadan
onlarýn tü-mümüne iman etmektir. Hepsinin bizim yasal örneklerimiz olduðunu
tasdik etmektir.
Rabbimiz
peygamberlerin birbirlerinden üstün kýlýnmalarýný gündeme getirdikten sonra
bunun detaylarýný anlatýrken bazýlarýyla konuþtuðunu, bazýsýný daha yüksek derecelere
çýkardýðýný, Meryem oðlu Ýsa’ya da beyyinat verdiðini ve onu Ruhu’l-Kudüs’le
teyid buyurduðunu ifade ediyor. Kur’an’ýn baþka yerlerinden anlýyoruz ki
burada Rabbimizin kendisiyle konuþtuðu peygamber Hz. Mûsâ’dýr. Hz. Ýsa’-nýn adý
zaten zikredilmiþ. Ýkisi arasýnda; "Bazýsýný da bir çok derece-lerle daha
yükseklere çýkardý", ifadesiyle de Rasûl-i Ekrem efendimiz anlatýlmaktadýr.
Âyet-i
kerîmede üç peygamberden söz edilmektedir. Allah’ýn bu üç peygamberi bu
âyetlerin nazil olduðu dönemde de þu anda da takipçileri bulunan ve
müntesiplerinin ayrýlýða düþtükleri ve birbirleriyle kavga verdikleri peygamberlerdir.
Âyetin devamýnda da bu konunun gündeme getirildiðine bakýlýrsa bu âyet peygamberlerin
birbirlerinden üstün olup olmadýklarýný anlatmak adýna deðil de müntesiplerinin:
"Bizim peygamberimiz üstündü, sizin peygamberiniz deðildi". gibi bu
kýsýr kavgalarýný sona erdirmek için gelmiþtir.
Nitekim
Buhârî ile Müslim Hz. Ebu Hureyre’den þunu nakil ederler: Ebu Hureyre der ki:
“Müslümanlardan biri ile yahudilerden birisi münakaþa ettiler. Yahudi yemin ederken:
"Mûsâ’yý bütün âlemlerden üstün kýlana yemin ederim ki" Deyince,
müslüman olan kiþi de onun yüzüne sertçe bir tokat vurarak:" Pis herif!
Onu Muhammed (a.s) 'dan da mý üstün tutmuþtur? Dedi. Durum Allah’ýn Resûlü’ne
haber verilince Rasûl-i Ekrem þöyle buyurdu:
"Beni diðer peygamberlere
üstün tutmayýnýz!"
Ýbni Kesîr’in rivâyetinde de:
"Peygamberlerin birini
ötekinden üstün tutmayýn!"
Buyurmuþtur.
Ýþte
müntesipler arasýndaki asýl kavganýn, ayrýlýðýn buradan kaynaklandýðýný
anlatarak Rabbimiz bunun bir fayda saðlamayacaðýný ortaya koymaktadýr. Her
grup kendi peygamberlerinin üstünlüðüyle öðünecek, her grup kendilerini tatmin
edecek. Ýyi bilelim ki bunun kimseye bir faydasý yoktur. Önemli olan hangi
peygamberin ne kadar üstün olduðu deðil, bizim o Allah elçilerine ne kadar tabi
olduðumuz, onlarý ne kadar örnek aldýýmýz, hayatýmýzý onlara ne kadar yakýn yaþadýðýmýzdýr.
Ama buna
raðmen kendilerine apaçýk belgeler geldikten sonra insanlar yine de ihtilâfa
düþtüler, birbirlerinin kanlarýna girdiler, savaþtýlar, öldüler öldürdüler,
kimileri iman ederken kimileri de kâfir oldular.
Eðer Allah
dileseydi bunlarýn hiç birisini yapamayacaklardý. Allah dileseydi yeryüzündeki
tüm insanlarý iman birliðinden oluþan tek bir safta toplardý. Evet Allah dileseydi
bu insanlardan hiç birisi küfredemez, hiç birisi kâfir olamaz, hiç kimse
Allah’ýn Resûlleri aracýlýðýyla kendisine gönderdiði mesajýna, hayat tarzýna
karþý gelemez, hiç kimse hidâyetten, imandan yüz çeviremezdi. Eðer Allah
dileseydi diðer iradesiz varlýklara yaptýðý gibi yeryüzündeki tüm insanlarýn
boyunla-rýndaki ipin ucunu doðuþtan eline alýr ve onlarý iradeleriyle baþ baþa
yaratmazdý. Böylece yeryüzünde hiçbir insan küfretme imkânýný bulamazdý. Ama
Allah böyle dilememiþtir. Allah insanlara irade vermiþ ve bu iradeleriyle iman
ya da küfürden birini tercihle insanlarý baþ baþa býrakmýþtýr.
254:"Ey
iman edenler! Kendisinde hiçbir alýþveriþin, hiçbir dostluðun, ve hiçbir
þefaatin bulunmadýðý bir gün gelip çatmadan size verdiðimiz rýzýklardan Allah
yolunda harcayýn. Kâfirlere gelince onlar zâlimlerin ta kendileridir."
Kendisinde malýn mülkün bulunmadýðý, dostluðun,
karþýlýklý yardýmlaþmanýn bulunmadýðý, þefaatin ve dost kayýrmanýn mümkün olmadýðý
bir gün gelmeden infakta bulunmamýzý emrediyor Rabbimiz. Zira o gün gelip çattý
mý artýk hiç kimse kendisini kurtaracak bir bedel ödeyemez, hiç kimse ateþten
kurtuluþ için fidye veremez.
Cihada teþvik edildiðimiz bir bölümün hemen
akabinde Rab-bimiz yine infaktan söz ediyor. Ýnfakla cihad iç içe. Öyleyse
cihad için, cihadýn gerçekleþtirilmesi için, küfrün ve onun temsil ettiði zulmün
defedilmesi için, kâfirlerin ve zâlimlerin bertaraf edilmesi için infak edeceðiz.
Maldan, candan, zamandan, bilgiden, rahattân, uykudan infak edeceðiz.
"Ve
kâfirler zâlimlerin ta kendileridir."
Kâfirler kendilerini olmamalarý yerde, bulunmamalarý gereken
yerde tuttuklarý için zâlimdirler. Ya da kendilerini ateþe götürenler,
kendilerini cehennem yolunda tutanlar kadar kendi kendilerine zulmeden baþka
birileri olamaz. Kâfirler inkâr ettikleri için önce hakka zulmetmiþlerdir. Kendilerini
uçuruma, yâni cehenneme sevk ettikleri için kendi nefislerine zulmetmiþlerdir.
Bir de kâfirler, sûrenin önceki
bölümlerinde uzunca anlatýldýðý gibi yeryüzünde hep fitne unsuru olmuþlardýr.
Kendi kâfirlikleri yetmi-yormuþ gibi hainler insanlarý Allah yolundan men
ederek, insanlarý fitneye düþürerek, dinlerinden döndürmeye çalýþarak din
eðitimini engelleyerek insanlýða zulmetmiþlerdir. Ýnsanlarýn akýllarýna,
vicdanlarýna ipotekler koyarak, zorla onlara kendi küfürlerini empoze ederek
zulmetmiþlerdir.
Yâni kâfir
hem kendisine, hem Rabbine, hem de tüm insanlýða karþý zulmeden insandýr.
Onun için kâfir zâlimin ta kendisidir.
Allah’ýn
kullarýnýn Allah’ýn dinini öðrenmesinin önüne engeller koyanlar, yâni dine
karþý savaþ açanlar, kendi görüþlerini Allah dininin yerine ikâme edebilmek
için Allah’a ve onun dinine karþý savaþ açanlar, kendi kanunlarýnýn yerleþmesi
adýna Allah kanunlarýyla mücâdele verenler evet bunlar insanlýðýn baþ
düþmanlarýdýr.
Yeryüzündeki tüm insanlýðýn
vazifesi bu insanlýk düþmaný zâlimlerin zulümlerini yýkýp, onlarýn bir daha insanlara
zulmedecek güçleri kalmayýncaya kadar onlarla savaþmaktýr. Kýsacasý kâfir hem
kendine, hem Rabbine, hem de tüm insanlýða karþý zulmeden insandýr.
Bundan
sonra Bakara sûresinin bu bölümünde "Âyet el Kürsî" diye bilinen bir
bölüme geldik. Ulemânýn ifadesiyle "Ýsm-i Azamý" ihtiva eden uzunca
bir âyet. Bundan dolayý bu âyeti ihtiva
ettiði için bu sûreye "Kürsî sûresi" de denmiþtir. Allah’ýn Rasûlü
bir hadislerinde:
"Kur’an-ý Kerimde en büyük
âyet, âyet el Kürsîdir."
Buyurur. Tevhidi, Rabbimizin
sýfatlarýný, yaratýlýþý, yaratýklarýn yönetimini, ulûhiyet ve rubûbiyeti, Rab
karþýsýnda kullarýn konumunu ve þefaati en güzel anlatan âyet, âyet el
Kürsîdir.
255:"O
Allah’týr. Ondan baþka Ýlah yoktur. O Hayy ve Kayyum'dur. Onu ne uyuklama
(gaflet) ne de uyku tutar. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. O’nun izni
olmadan huzurunda þefaat edecek kimmiþ? O kullarýnýn önlerinde ve arkalarýnda
ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dilediðinden baþka
bir þey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuþatmýþtýr. Onlarýn
korunmasý ona aðýr gelmez. O yücedir, büyüktür."
Ýlâh, kendisine kulluk edilen varlýk demektir. Ýlâh, kiþinin
boynundaki ipin ucu elinde olan varlýk demektir. Ýlâh, kiþinin hatýrýný kazanmak
için çýrpýndýðý, arzularýný gerçekleþtirmek için can attýðý, itirazsýz ve
gönül rahatlýðýyla isteklerini yerine getirdiði varlýk demektir. Ýlâh, kiþinin
uðrunda seve seve malýný ve canýný fedâ ettiði varlýk demektir. Ýlâh, kiþinin
hayat programýný kendisi için hayat programý kabul ettiði varlýk demektir.
Ýnsan kul olmaya müsait yaratýlmýþtýr. Allah
herkesi doðuþtan kul olmaya müsait yaratmýþtýr. Herkesi boynunda bir iple
dünyaya getirmiþtir Rabbimiz. Yâni bir þeylere tapacaktýr o. Tapýnmaya hazýr
yaratýlmýþtýr. Ýþte boynunda böyle bir iple dünyaya gelmiþ ve tarihin de
þehâdetiyle mutlaka bir þeylere tapýnmak zorunda kalmýþ olan bu insan
boynundaki bu ipin ucunu kimin eline vermiþse ona kulluk ediyor demektir.
Boynundaki ipin ucu kimin elindeyse o bu kiþinin Ýlâhý demektir. Bu durumda
insanlarý dört kademede görüyoruz:
1-)
Boynunda doðuþtan getirdiði ipin ucunu Allah’a vererek: “Al ya Rabbi! Bu ipin
de benim de sahibim sensin. Mademki beni boynumda bir iple dünyaya getirdin.
Yâni beni kulluða müsait yarattýn. Al öyleyse bu ipin sahibi sensin. Senin
elinde dursun ve sen nereye çekersen ben o tarafa gideceðim. Ben sadece sana kulluk
yapacaðým. Sadece senin dediklerini dinleyecek, sadece senin seçimini seçim kabul
edecek, sadece senin arzularýný gerçekleþtireceðim. Zira beni sen yarattýn.
Beni sen programladýn. Benim bilgim kýttýr, benim aklým sýnýrlýdýr. Geçmiþimi
geleceðimi, hayrýmý þerrimi, menfaatimi zararýmý senin kadar bilemem.” diyerek
iradesini Allah’a teslim eden kiþiye müslüman denir ve bu kiþinin Ýlâhý
Allah’týr.
2-)
Ýkinci tip insan boynundaki ipin ucunu Allah’a vermeyerek kendi elinde tutmaya
çalýþan kiþidir. Ben Allah filan tanýmam. Ben din filan bilmem. Benim hiç bir
þeye ihtiyacým yoktur. Benim aklým vardýr, benim fikrim vardýr, benim bilgim,
benim keyfim vardýr. Ben bildiðimi yaparým. Ben keyfime göre bir hayat yaþarým
diyerek boynundaki ipin ucunu elinde tutarak kendi kendisini Ýlâhlaþtýran kimsedir.
“Kendi hevâsýný Ýlâh edinen kimseyi
gördün mü?”
(Furkân 43)
Âyeti gereðince kendi hevâsýný,
havasýný putlaþtýran kiþidir ki bu adam kâfirdir ve bu kiþinin Ýlahý da
kendisidir.
3-)
Üçüncüsü boynundaki ipin ucunu kendi gönlüyle, kendi arzusuyla Allah’a vermiþ,
Kelime-i Tevhid okumuþ, Kelime-i Þehâdet getirmiþ, ama boynundaki ucunu Allah’a
verdiði bu ipin yaný baþýna yine kendi arzusuyla bir ip daha baðlamýþ modaya
vermiþ, bir ip daha baðlamýþ âdetlere vermiþ, bir ip daha baðlamýþ törelere
vermiþ, bir ip daha baðlamýþ çevreye vermiþ, müdüre vermiþ, amire vermiþ, kanun-lara
vermiþ, yönetmenliklere vermiþ, vermiþ, vermiþ.
Yâni
boynundaki ipleri çoðaltmýþsa, hem Allah’ý hem de baþkalarýný razý etmeye çalýþýyorsa,
hem Allah’ýn götürdüðü yere hem de baþkalarýnýn götürdükleri yerlere gitmeye
çalýþýyorsa yâni arzularý, emirleri Allah’ýnkilerle çatýþan baþkalarýnýn
arzularýný da gerçekleþtir-meye çalýþýyorsa iþte bu kiþinin adý da müþriktir
ve Allah’la birlikte boynundaki ipleri daðýttýðý varlýklar bu kiþinin
Ýlâhlarýdýr.
Evet bu adam boynundaki ipin
ucunu önce Allah’a vermiþ ama bu ipin yaný baþýna yeni yeni kulluk ipleri baðlayýp
Allah’tan baþka birilerine de vermiþ ve onlarýn çektikleri yerlere gitmeye
çalýþan kiþidir ki bunun adý da müþriktir ve Ýlâhý da ipin ucu elinde
olanlardýr. Þeytanlara vermiþtir onlarýn kuludur, aðasýna vermiþtir onun
kuludur, modaya vermiþtir onun kuludur, âdetlere, törelere vermiþ onlarýn kuludur,
çevreye vermiþ çevrenin kuludur, kapitalist sistemlere vermiþtir onlarýn
kuludur, sosyal hayatta hýristiyan dünyanýn kulu, ekonomik hayatta veya
mesleki dünyasýnda yahudi âleme vermiþtir onlarýn kuludur.
Ama öyle ki
bu boynundaki ipin ucunu ellerine verdiði kiþi, kurum ya da varlýklar yâni
onun Ýlahý ya da Ýlahlarý olan varlýklar çok güçlü, çok becerikli deðillerse
yâni onun hayatýnýn tümünü dolduracak kadar güçlü deðillerse, ya da hayatýnýn
tümü konusunda ona yol gösterecek kadar becerikli, bilgili deðillerse bu sefer
bu adamlar yol gösterebildikleri kadarýyla o Ýlâhlarýnýn kulu kölesi olurken
onlarýn serbest býraktýðý, ya da gaflet edip dolduramadýklarý hayat
birimlerinde de baþkalarýnýn kulu ve kölesi olurlar. Ama bu kiþinin bir de
hayatýnda din birimi vardýr ki onda da Allah’ýn kulu kölesi olur. Öteki
Ýlâhlarýnýn boþ býraktýklarý dolduramadýklarý namaz gibi, oruç gibi, zekât
gibi, zikir gibi hayat birimlerini de Allah’ýn dinine göre doldururlar.
Ýþte kim
böyle Allah’la beraber birilerini de dinler, Ýlah olarak, söz sahibi olarak, hayatýna karýþýcý
olarak Allah’tan baþka birilerinin varlýðýný da kabul ederse, bu iþ sadece
kendisi için yaparsa Kaf sûresinin 26.âyetinde anlatýldýðý gibi bu adam:
“ Ki
o Allah’ýn yanýnda, Allah’la beraber baþka Ýlâh tutmuþtur”
(Kâf
26)
Âyeti gereðince kendisine Ýlâh
yapmýþ olur. Yâni Allah’la beraber baþka Ýlâhlar bulmuþ demektir. Yâni eðer
bu adam boynuna ip takýp da baþka efendilere verme iþini sadece kendisi için
yapýyorsa böyledir.
Ama eðer bu
adam bu iþi yalnýz kendisi için deðil de baþkalarýnýn boyunlarýna da ipler
takarak onlarý da Allah’tan baþkalarýnýn eline vermeye çalýþýyorsa, yâni baþka
insanlarý da bu sahte Ýlâhlarýn kulu kölesi yapmaya çalýþýyorsa, yardým ediyor,
teþvik ediyorsa o zaman Yâsîn sûresinin 74. âyetinde anlatýldýðý gibi:
“Tuttular da güya kendilerine yardým olunur
ümidiyle Allah dûnunda, Allah berisinde Ýlâhlar edindiler”
(Yâsîn
74)
Âyetinin
delâletiyle min dünillah Ýlâh yapmýþ olur. Yâni Allah’-tan baþka Ýlâhlar
edinmiþ demektir. Kendisi için Allah’tan baþka Ýlâh edinmenin de ötesinde
baþkalarýný da Allah’tan baþka Ýlâhlar edinmeye teþvik ediyor demektir.
Ýdareciler, babalar, kocalar, analar veya eðiticiler, yöneticiler eðer
insanlara her konuda Ýlâh olarak sadece Allah’ý tanýtýyorlarsa tamam bu
tevhittir. Ama Allah’tan baþkalarýný da dinlemelerini öðütlüyorlarsa,
öðretiyorlarsa o zaman baþkalarý için de Allah’tan baþka Ýlâhlar buluyor ve
teþvik ediyor demektir. Çatalý þöyle tutmalýsýn yavrum. Eteðini þöyle
kaldýrmalýsýn kýzým. Bayramda þöyle hareket etmelisin haným. M
4-)
Dördüncüsü þirkle günahýn arasýný ayýrmamýz için bu da çok önemlidir Bir adam
ki kendi rýzasýyla boynunda Allah’a verdiði ipin yanýna yeni yeni ipler takýp
bunlarý baþkalarýna vermeden yana deðildir, böyle bir þeye razý deðildir. Ama
zorla birileri uzaktan kement atýp onun boynuna kulluk ipleri geçirmiþse, yâni
o istemediði halde zorla birileri onu köle konumuna düþürmüþler ve çektikleri
yere götürmeye mecbur etmiþlerse iþte bu adamýn adý da günahkârdýr. Önceki
kiþiden farklýdýr bu. Zira bu adam öncekisinden farklý olarak kendi arzusunun
ve isteðinin dýþýnda köle durumuna düþürülmüþtür.
Biz
Hz. Yusuf’un Mýsýr pazarýnda köle olarak satýldýðýný biliyoruz. Bazen böyle
istemediði halde, rýzýk endiþesiyle, maaþ korkusuyla, açlýk tehdidiyle, ölüm
korkusuyla, ya da þu anda olduðu gibi güçsüzlük psikolojisiyle güçlülerin eline
esir düþebilir.
Veya bazen müslümanlar
cehaletleri sebebiyle, din konusun-da, Ýslâm konusunda, Kitap sünnet
konusunda, kulluk konusunda bilgisizlikleri sebebiyle, bilgisiz býrakýlmalarý
sebebiyle farkýnda olmadan, farkýna varamadan boyunlarýna birileri kement
atýp onlarý köleleþtire-bilirler, birileri onlarý zulüm aðlarýna takabilirler.
O zaman da
eðer bunun farkýna varýr varmaz müslümanlar bu zulüm aðlarýný delerek kurtuluþa
kavuþabilmek için gecelerini gündüzlerine katýp maldan ve candan geçercesine
ciddi bir cihadýn, ciddi bir çalýþmanýn içine girerlerse Allah’ýn bunlarý
affedeceði umulur. Ama Allah korusun günün birinde böyle bir hayattan razý oluverirlerse,
yâni boyunlarýndaki öteki iplerden rahatsýz olmazlar ve yata giderlerse onlar da
aynen berikiler gibi þirki sineye çekmiþ müþriklerdir, zâlimlerdir.
Allah, boyunlardaki ipin ucu yalnýz kendi
elinde olmasý gereken sadece kendisine kulluk yapýlmasý gereken, sadece onun
çektiði yöne gidilmesi ve arzularý gerçekleþtirilmesi gereken tek Ýlahtýr, kendisinden
baþka Ýlâh olmayandýr.
"O
Hayy ve Kayyum'dur."
Hayy ve Kayyum Allah’ýn iki ayrý ismidir.
Hayy; hayat
sahibi, diri, baþlangýcý ve sonu olmayan, sonsuz hayat sahibi demektir.
Allah’ýn hay oluþu, hayatta oluþu yaratýklarýn hayatta oluþuna benzemez. Tüm
yaratýlmýþlarýn hayatta oluþu Allah’-tandýr ama Allah’ýn hay oluþu
kendindendir. Hayy, zamana boyun eð-meyen, zamanla mukayyet olmayandýr. Bu
Hayy’ýn bizim hayatýmýza yansýyan yönü insan hayatýnda önce Allah vardýr.
Ýnsana insanýn hayatýný kazandýran O’dur. Ýnsana hayatýný kazandýran Allah olduðu
gibi insanýn hayatýný sürdüren de O’dur.
Yâni hayatý
boyunca Allah onunla beraberdir. Hayat veren, hayatýný sürdüren ve sonunda
onun hayatýna son verecek olan da yine Allah’týr. En sonunda öldürdüðü bu insaný
yeniden diriltecek olan da O’dur.
Kayyum ise,
sürekli insanlarý ve tüm varlýklarý görüp gözeten, güç ve kuvvetiyle onlarý
sevk eden, hareket ettiren, hareketlerini yaratan ve koruyandýr. Evet Allah
Kayyûm’dur. Yâni kendi zatý ile kaimdir. Varlýðý kendisindendir. Varlýðý
konusunda baþkalarýna muhtaç deðildir. Baþkalarý ise onunla kaimdir.
Tüm varlýklar var olabilmek için O’na muhtaçtýrlar. Var olabilmek
için ve varlýklarýný sürdürebilmek için her þey O’na muhtaçtýr. Evet Kayyûm
her ân tüm varlýklar âlemini idare eden ve ayakta tutan demektir. Herþeyi tutan, koruyan anlamýnda
Allah'ýn isimlerinden biri. Kayyûm, "fey'ûl" vezninde mübalaða
sýygasýdýr. Hayy ve Kayyûm I-simlerinin ism-i azam yani Allah'ýn en büyük ismi
olduðu da söylenmiþtir. Kur'ân'da üç yerde geçer.
Birisi
iþte Bakara sûresinin bu âyetidir. Ýkincisi Âl-i Ýmrân sûresinin ikinci
âyetinde “Allah, Ondan baþka tanrý olmayan, diri, her ân yarattýklarýný gözetip
durandýr.” Üçüncüsü de; Bütün yüzler, "Hayy", ezelî ve ebedî diri, "Kayyûm" her þeyin
mutlak hâkimi olan Allah'a bo-yun eðer. Zulüm yüklenen periþan olur"
(Tâhâ,111) âyetidir.
Diðer yandan
Rasûlüllah (s.a.s)'in bu isimlerle duâ ettiði nakledilir. Bir hadiste,
aþaðýdaki duâyý yataða girerken üç defa okuyan kimsenin günahlarýnýn, denizin
köpüðü kadar çok olsa bile, af edilebileceði bildirilmiþtir.
"Ben kendisinden baþka
hiçbir ilâh bulunmayan, "Hayy", ezelî ve ebedî diri "Kayyum
", herþeyin mutlak hakimi olan Allah'tan baðýþlanmamý diliyor ve O'na tevbe
ediyorum"(Ahmed b'. Hanbel, Müsned, III,10)
Enes b.
Mâlik, bir adamýn namazdan sonra "Hayy ve kayyûm" isimleriyle Allah'a
duâ ettiðini duyan Hz. Peygamber'in þöyle buyurduðunu nakleder:
"Siz Allah'a ne ile duâ
ettiðini biliyor musun? Hazýr bulananlar; "Allah ve Rasülü daha iyi
bilir" dediler. Rasûlullah (s.a.s) þöyle buyurdu: "Nefsimi kudret
elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, O, Allah'a ism-i azamý ile duâ
etti.-Allah bununla duâ edilince kabul eder ve bununla bir þey istenince verir"
(Ahmed b. Hanbel, III, 245).
Bazen Hz.
Peygamber duâda "Kayyým" kelimesini de kullanmýþtýr. "Allahým
hamd, sana mahsustur. Sen yerleri ve gökleri idare edip, ayakta tutan
(Kayyûmsun)"(Buhârî, Te-heccüd, 1)
Kayyûm ismi þu anlamlarý da
kapsar; Allah zâtý ve yüceliði ile vardýr; her þeyin var olmasý, varlýðýný
sürdürmesi, ayakta durmasý O'nun varlýðýna baðlýdýr. Nitekim, Ayetü'l-Kürsî'de
bu isimden sonraki kýsým, onun açýklamasý gibidir.
"O'nu ne uyuklama ne de
uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O'nun izni olmadan, katýnda kim
þefaat edebilir? O, insanlarýn geçmiþlerini ve geleceklerini bilir. Ýnsanlar
ise O'nun ilminden, O'nun dilediðinin dýþýnda bir þey kavrayamazlar. O'nun
hükmü gökleri ve yeri kuþatmýþtýr. Yeri ve göðü koruyup gözetmek, O'nun için
zor deðildir. O, yücedir, büyüktür"
(Bakara,255)
"Onu
ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tutar."
O Allah’ý ne uyuklama basar ne de uyku tutar. Yâni Allah
için ne uyuklama ne de uyuma söz konusu deðildir. Yâni yarattýklarýndan asla
gafil deðildir. Bir an bile onlardan habersiz deðildir. Her þeyi gören ve hiç
bir þey kendisinden gizli olmayandýr.
Sine tün;
uykudan önceki uyuklamak demektir. Uyku öncesi dalgýnlýk anlamýndadýr. Uyku
ise gözlerin, kulaklarýn ve duyularýn fonksiyonlarýnýn bitmesi demektir.
Rabbimizi ne uyuklama ne de uyku tutmaz.
Böylece bu ifade bir önceki
"Kayyûm" kavramýna daha derin bir boyut kazandýrýyor. Öyle bir
Kayyûm’luk, öyle bir Kayyýmlýk ki bir an bile, bir lahza bile yaratýklarýný
ihmalin söz konusu olmadýðý, bir an bile yaratýklarýndan gafletin söz konusu
olmadýðý bir durumdur. Bunlar sadece beden sahibi varlýklar için söz konusudur.
Uyku da uyuklama da beden sahibi varlýklar içindir, Allah için caiz deðildir
bunlar.
Uyuklama ve
fütur Allah hakkýnda asla caiz deðildir. Ve
uyuklayanlar, uyuyanlar asla Kayyûm olamazlar. Kayyum olamayanlar da
asla Ýlah olamazlar.
"Göklerde
ve yerdekilerin hepsi O’nundur."
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Göklerde ve
yerde ne varsa hepsi onun kuludur. Göklerde ve yerde görünür görünmez, bilinir
bilinmez ne varsa hepsi onun mülkü ve kuludur. Her þey onun mülküdür. Herkes ve
her þey O’nun hükümranlýðý altýndadýr, O’nun hâkimiyeti altýndadýr. O Allah
Mâliktir ve her þey O’nun mülküdür. Gerçek Mâlik, gerçek sahip O’dur.
O’nun
mülkünün yanýnda baþkasýnýn mülkü yoktur. Böylece anlýyoruz ki göklerde ve
yerde olan tüm varlýklarýn Allah’la iliþkisi mülkün sahibiyle iliþkisi
gibidir. Kölelerin efendiyle iliþkisi gibidir. Mülk Allah’ýndýr inancý insan
þuurundaki tüm þirk unsurlarýný siler. Mülk Allah’ýndýr inancý insan þuurunda
kendisinin sadece mülkün gerçek sahibi tarafýndan tayin edilmiþ bir halîfe
olduðunu, bu hilafet ve sahip olduðu her þeyin kendisine emaneten ve muvakkaten
Allah tarafýndan verildiðini, kýsa bir süre sonra onlarýn kendisinden geri
alýnacaðý þuurunu kazandýracaktýr.
Mülk
Allah’ýndýr demek o mülkte söz sahibi Allah’týr demektir. Eðer mülk olarak biz
kendimiz ve sahip olduðumuz her þeyin Allah’a ait olduðuna iman ediyorsak o
zaman kendimiz ve sahip olduðumuz þeyler konusunda söz sahibinin Allah olduðuna
iman etmek zorundayýz. Yâni elim benim deðil o Allah’ýnsa ben onu sahibinin
razý olmadýðý yerde kullanmamalýyým. Midem benim deðil Allah’ýnsa, mülkün
sahibi Allah’sa, o konuda söz sahibi ben deðil Allah’sa o zaman ben bu mideme
sahibinin razý olmadýðý lokmayý indirmemeliyim. Çocuklarým be-nim deðil
Allah’ýnsa onlara vereceðim isimden tutun da, onlara ulaþtýracaðým günlük
eðitime varýncaya kadar, kýlýk kýyafetlerine varýncaya kadar onlarýn sahibi
olan Allah’a sormak zorundayým. Karým benim deðil Allah’ýnsa, onunla
iliþkilerim konusunda söz sahibi ben deðil de onun sahibi olan Allah’sa ona
kendi keyfime göre deðil Allah’ýn istediði biçimde davranmak zorundayým.
Malým benim deðil Allah’ýnsa onu kazanacaðým ve harcayacaðým yerleri Allah’a
sormak zorundayým. Paramý onun sahibinin razý olmadýðý yerlerde harcamaya kalkarsam
o zaman mülkün sahibi olarak Allah’ý deðil de kendimi kabul etmiþ olurum.
Elimi,
ayaðýmý, gözümü kulaðýmý, evimi, arabamý, bedenimi, aklýmý, bilgimi, zamanýmý
ve sahip olduðum her þeyi onlarýn gerçek sahibinin razý olmadýðý yerde kullanýrsam
Allah’ý mülkün sahibi olmaktan çýkarýp kendimi mülkün sahibi kabul etmiþ
olurum ki bu Allah’ýn istediði bir iman deðildir.
Evet
göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’ýn olunca, göklerde ve yerde olanlarýn
tamamý Allah’ýn olunca elbette göklerde ve yerde söz sahibi, kanun sahibi,
egemenlik sahibi de Allah olur. Bir mülkün bir varlýða izâfesi demek o mülkte o
varlýðýn söz sahibi olduðunu kabul etmek demektir. Meselâ sizler hepiniz ev
sahibisiniz. Evlerinizin size izâfesi demek o evlerinizde sizin sözünüzün
geçmesi demektir. Bir adam düþünün ki ona ait olan evinde onun sözü geçmese, o
evde onun sözü kaale alýnmasa, o evde istediklerini emretme istediklerini
yasaklama hakký olmasa, o eve girip çýkanlar ondan izin almasa o ev o adamýndýr
denebilir mi? Ýçinizden hanginiz böyle bir ev reisliðine razý olursunuz?
Sizler böyle bir reisliðe razý olmazsýnýz da Allah’ý niye razý etmeye
çalýþýyorsunuz? Tamam ya Rabbi! Gökleri sen yarattýn! Yeryüzünü sen yarattýn.
Bizi ve þu anda sahip olduðumuz her þeyi sen yarattýn. Sen Alisin! Sen yücesin!
Ama olduðun yerde kal. Bizim hayatýmýza karýþma. Kanunlarýmýza karýþma! Kýlýk
kýyafetimize, kazanmamýza harcamamýza, hukukumuza, düðünümüze derneðimize
karýþma. Eðitimimize karýþma. Bütün bu konularda biz kendimiz söz sahibiyiz.
Bizim de aklýmýz var, bizim de bilgimiz var, bizim de keyfimiz var, biz de
biliriz bütün bunlarý.
Ya da:
Bizim söz sahibi baþka Rablerimiz var. diyerek kendi mülkünde onu susturmaya
çalýþmanýn mânâsý nedir? Böyle düþünen, böyle inanan ve Allah’a, Allah’ýn mülkünde
söz hakký tanýmayan bir adamýn mü'min olduðunu nasýl söyleyebiliriz.
Evet mülk
Allah’ýndýr. Gökler ve onlarda olanlar, yeryüzü ve onda olan her þey Allah’ýn
mülküdür. Hal böyle iken, mülk Allah’ýnken, herkes ve her þey Allah’ýn mülkü
ve onun kulu iken:
"O’nun
izni olmadan huzurunda þefaat edecek kimmiþ?"
Bakara sûresinin Ýsrâil oðullarýna hitap eden bir bölümünde
bu þefaatle alâkalý bir bölüm geçmiþti burada tekrar geçiyor
Kur’an-ý
Kerîm þefaat konusunu etraflý bir biçimde ele alýp anlatmýþtýr. Zira geçmiþte
ve günümüzde insanlarýn sapmalarýnýn en büyük sebeplerinden birisi bu þefaat
meselesinin yanlýþ anlaþýlmasýdýr. Yahudilerin, hýristiyanlarýn ve müþriklerin
sapma noktasýdýr bu þefaat konusu. Geçmiþte sapanlar bu yüzden sapmýþtýr.
Yahudiler
Üzeyr Allah’ýn oðludur dediler. Hýristiyanlar Ýsa Allah’ýn oðludur dediler.
Müþrikler de melekler Allah’ýn kýzlarýdýr dediler.
Bunlar bu
yaratýklarýn sýfatlarý konusunda hataya düþtüler. Bunlara Allah’ýn sýfatlarýný
vermeye kalktýlar. Gerekenden fazla deðer verdiler.Bunlarýn yaptýklarý iþlerin
baþkalarý tarafýndan yapýlamayacaðýný, baþkalarýnýn yaptýklarýný da bunlarýn
yapamayacaðýný iddia ettiler. Diðer yaratýklardan ayýrdýlar bunlarý. Bunlarýn
diðer varlýklardan daha çok Allah’a yakýn olduklarýný ya da Allah’ýn bunlarla
daha çok ilgilendiðini iddia ettiler.
Aslýnda bütün bu iddialarýn
altýnda yatan sebep Allah’a veliahtlar bulmak, Allah’a karþý torpilli
varlýklar bulmak, Ýþledikleri günahlara kýlýf bulmak çabasýydý. Ýsa Allah’ýn
oðludur! Üzeyr Allah’ýn oðludur! Melekler Allah’ýn kýzlarýdýr! derken Allah
torpil yaptýrma gayretine giriyorlardý. Bir varlýðýn hatýrýndan çýkamayacaðý,
sözüne iþ yapacaðý varlýk elbette onun en yakýný oðlu ve kýzý olabilirdi.
Allah’ý insan gibi farz etmenin yanýlgýsýydý bu. Ýnsanlara oðlu ya da kýzý
vasýtasýyla yaklaþýlabildiðine göre Allah’a da bu yakýnlarý vasýtasýyla
yaklaþabilecek-lerini, O’na karþý da þefaatçiler bulabileceklerini, torpil
yaptýrabilecek-lerini zannederek sapýp gittiler.
Bugün de pek çok insan böyle
düþünmektedir. Dünkülerin sapma noktasý bugünkülerin de sapma konusu olmuþ
Allah korusun. Belki bir babaya oðlu, kýzý veya bir yakýný vasýtasýyla yaklaþmak
mümkün olabilir. Ona tesir etmek, onu fikrinden vazgeçirmek mümkün olabilir .
Ama yanýldýklarý nokta Allah insan gibi deðil ki. Allah baba gibi deðil ki.
Allah katýndaki þefaatin insanlar arasýnda cereyan eden þefaat gibi olduðunu düþünmek
Allah’ý insan gibi düþünmek ve Allah’ýn sýfatlarý konusunda noksanlýk izâfe etmektir
ki bu þirktir ve Rabbimizi bundan tenzih ederiz.
Müþrikler
Allah katýndaki þefaatin insanlar arasýnda cereyan eden þefaat gibi olduðunu zannediyorlardý.
Onlar Allah katýndaki þefaatin kral katýndaki oðlunun, kýzýnýn vezirlerinin,
yardýmcýlarýnýn ve ona denk veya ondan daha üstün krallarýn þefaat etmesi gibi
düþünüyorlardý. Ehl-i kitap Allah’a oðullar olarak izâfe ettikleri
peygamberlerinin, müþrikler de putlarýnýn ve Allah’a kýzlar izâfe ettikleri meleklerin
kendilerine þefaatte bulunabileceklerine inanýyorlardý. Hýristiyanlar ve tüm
müþrikler meleklerden, vefat etmiþ Nebilerden, þehidlerden ve salih kimselerden
þefaat isterlerdi. Onlarýn Allah katýnda þefaat etme yetkisine sahip
olduklarýný, bu yüzden de Allah’ýn bunlarýn þefaatlerini reddetmeyeceðini iddia
ediyorlardý.
Yukarýdaki
âyetlerde gördük her þey ve herkes Allah’ýn kulu iken Allah’ýn mülkü iken kimin
böyle bir þeye cesareti olabilir? Kim böyle bir þeye teþebbüs edebilir? Allah’ý
kim etkisi altýna alabilir? Allah karþýsýnda kim söz sahibi olabilir? Allah’a
etki etmek, Allah’a bir þey yaptýrmak þöyle dursun en çok sevdiði peygamberler
ve melekler bile onun huzurunda aðýzlarýný bile açmaya cesaret edemezler.
Burada
peygamberlerin þefaatleri konusuna deðinelim:
Biz biliyor
ve inanýyoruz ki peygamberler Allah’ýn yeryüzünde en deðerli ve en þerefli
kullarýdýr. Ama unutmayalým ki bunlar da kuldurlar. Tüm peygamberler Allah’ýn
ona en muti kullarýdýr. Elbette ki peygamberler yeryüzünde dualarýna icâbet
edilme yönünden en önde olan kullardýr. Allah’ýn bu sevgili kullarý Allah’a dua
ettiklerinde ya istedikleri þeyler dünyada kendilerine verilir veya burada verilmeyip
öbür tarafta kendilerine verilir.
Peygamberlerin dünyada yaptýklarý dualarýn tamamý
kabul edilmiþ deðildir. Bu dua ya Allah’ýn kaderine muhalif olduðu için, ya da
Allah’ýn kendilerinden razý olmadýðý kiþiler hakkýnda dua ettikleri için
reddedilmiþtir. Nuh aleyhisselâm, Ýbrahim aleyhisselâm ve sevgili peygamberimiz
bunun en net örnekleridirler. Kimisi babasý için, kimisi oðlu için, kimisi
amcasý için dua etmiþlerdir, þefaat etmek istemiþlerdir de Allah buna izin
vermemiþtir.
Mesela Rabbimiz münâfýklar konusunda
Resûlüne þöyle buyurdu:
"Ey
peygamberim! Onlar için ister af dile ister dileme! Onlar için yetmiþ defa af
dilesen de Allah onlarý asla
affetmeyecek. Bu onlarýn Allah ve Rasûlü’nü inkâr etmelerindendir. Çünkü Allah
fâsýklar topluluðunu asla hidâyete erdirmez."
(Tevbe 80)
Görüyor musunuz Allah’ýn Rasûlü Allah katýnda yeryüzünün
en hayýrlýsý olduðu halde Allah’ýn sevmediði insanlar hakkýnda ne kadar da
istiðfar ederse etsin Allah onlara maðfiret etmeyecektir. Allah ve Rasulünü
inkar eden, Allah ve Rasulünü hayatýna karýþtýrmamaya çalýþan bir kiþiye
kesinlikle Allah yol göstermez, hidayet etmez.
Öyleyse
þunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Allah’ýn razý olmadýðý kiþiler için
yapýlacak þefaat asla kabul edilmeyecektir. Bunu candan, gönülden isteyen
yeryüzünde Allah’ýn en þerefli peygamberleri bile olsa da. Peygamberlerin bile
mezun olmadýklarý bir konuda kim yetkili olabilecek de?
Yine bakýn Rabbimiz Kur’an-ý
Kerîmde anlatýldýðýna göre Nuh’-un (a.s)
oðluna iliþkin duasýný da kabul etmemiþtir.
"Nuh
Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Þüphesiz oðlum da benim
ailemdendir! Senin vadin ise haktýr. Sen hakimler hakimisin!" Allah
buyurdu ki: "Ey Nuh! O asla senin ailenden deðildir. Çünkü o salih olmayan
bir amel sahibidir. (Kâfirdir) O halde hakkýnda bilgin olmayan bir þeyi benden
isteme! Ben sana cahillerden olmamaný tavsiye ederim."
(Hûd: 45, 46)
Âyet-i kerîmeden açýkça anlýyoruz ki Allah’ýn razý
olmadýðý bir insan için þefaatte bulunmak isteyen peygamberin bu þefaati Allah
tarafýndan kabul edilmemiþtir. Salih olmayan bir amel sahibi, yani Allah’ýn
istediði gibi olmayan bir hayat sahibi kim olursa olsun, Allah onun hakkýnda þefaatten
yana deðildir.
Yine Ýbrahim’in (a.s) babasý
hakkýndaki duasý da kabul edilmemiþtir.
“Ýbrahim'in, babasý için maðfiret
dilemesi, sadece ona verdiði bir sözden ötürü idi. Allah'ýn düþmaný olduðunu
anlayýnca ondan uzaklaþtý. Doðrusu Ýbrahim çok içli ve yumuþak huylu idi.”
(Tevbe
114)
Kâfir olduklarý ve kâfir olarak
öldükleri kesin belli olduktan sonra, o çýlgýn ateþin ashabý olduklarý belli
olduktan sonra yakýn akrabalarý bile olsa müþrikler hakkýnda istiðfar etmeleri
peygambere ve mü’minlere asla yakýþmaz. Gerek haklarýnda inen bir vahiyle,
gerek-se kâfir olarak ölüp gittikleri belli olan kimseler hakkýnda dua etmek,
istiðfar etmek, onlarýn baðýþlanmalarýný dilemek peygambere de onun yolunun
yolcularýna da yakýþýk almaz. Böyle kâfir olarak Allah’ýn hudutlarýný muhafaza
etmeden geberip gidenler babalarýmýz bile olsa, analarýmýz, kardeþlerimiz bile
olsa onlarýn arkasýndan dua etmemiz ve istiðfarda bulunmamýz caiz deðildir.
Bunlar hayattayken bunlarýn, bu tür kâfirlerin, bu tür sistemlerin Allah’la
verdikleri savaþýmlarýnda onlarýn galip gelmeleri, baþarýya ulaþmalarý adýna
onlara fiili yardým ve destekte bulunmak türünde bir dua da caiz deðildir,
geberip gittikten sonra arkalarýndan dua ve istiðfarda bulunmak da caiz
deðildir.
Bütün bu
âyetlerde görüyoruz nebilerin saðken bile istisnasýz bütün dualarý kabul
edilmediðine göre, Allah’ýn istemediði, razý olmadýðý konularda onlarýn
þefaatleri kabul edilmediðine göre nasýl olur da vefatlarýndan sonra böyle bir
hakka sahip olduklarý iddia edilebilir? Öyleyse bu ehl-i kitabýn ve müþriklerin
iddialarý boþtur.Ve bunlarýn aslý hakikati yoktur.
Peygamberimizin
ümmetlerinden Allah’ýn razý olduklarýna þefaat etme konusunu daha sonra
inþallah diyeceðim. Bakýn Allah buyurur ki:
"O’nun
huzurunda O’nun izni olmadan kim þefaatte bulunabilir?"
Bir kere azaba lâyýk olanlar için kesinlikle þefaat yoktur.
Bunu önce söyleyelim. Yâni kesinlikle ne
kâfirler için, ne ehl-i kitap için, ne yahudiler, ne hýristiyanlar ne de müþrikler
için þefaat söz konusu deðildir. Bunlar istedikleri kadar kendileri hakkýnda
þefaatte bulunacak varlýklar bulmaya çalýþsýnlar, istedikleri kadar filan Allah’ýn
oðludur, falan Allah’ýn kýzýdýr desinler kesinlikle onlar için þefaat söz konusu
deðildir. Kur’an-ý Kerîmde bunu anlatan pek çok âyet vardýr. Bunlardan bir tanesi
þöyle ki:
"Allah’ý
býrakýp da kendilerine ne fayda ne de zarar vermeyecek þeylere tapýyorlar ve
bunlar Allah katýnda bizim þefaatçilerimizdir diyorlar. De ki siz Allah’a
göklerde ve yerde bilmediði bir þeyi mi haber vermek istiyorsunuz? (Allah’a
akýl vererek onu þartlandýrmak mý istiyorsunuz?) Halbuki Allah onlarýn ortak
koþtuklarý þeylerden münezzehtir, yücedir."
(Yunus 18)
En’âm 51, A’râf 53, Meryem 87, Tâhâ 109 gibi âyetlere bakýlýr-sa
kâfirler, müþrikler ve ehl-i kitapla ilgili þefaatin kesinlikle caiz olmadýðý
anlaþýlacaktýr. Bunlar için kesinlikle þefaat yoktur. Müslümanlarla ilgili
þefaate gelince þunlarý söylemek zorundayýz. Müslümanlar içinde de bu konuda
geçmiþtekilerin sapmasý gibi sapma içine girenlerin varlýðýna þahit oluyoruz.
Müslümanlar arasýnda da bu þefaat konusunu yanlýþ anlayarak týpký ehl-i
kitabýn düþtüðü yanlýþa düþenleri görüyoruz.
Müslümanlar için þefaat vardýr. Bu hususu
anlatan âyetler vardýr. Bunlardan biri iþte bu âyettir.
"O’nun
izni olmadan O’nun huzurunda kim þefaat edebilir?"
Bu âyet-i kerîmeden ve Kur’an’ýn baþka âyetlerinden anlýyoruz
ki yarýn þefaatte bulunabilecek, þefaat edebilecek insanlarý Allah belirleyecektir.
Bunu Allah’ýn izni belirleyecektir. Allah’ýn izin vermediði hiçbir kimse
þefaat etme hakkýný kendisinde
bulamayacaktýr.
Meryem sûresinin 87. âyetinde
Rabbimiz bu hususu anlatýrken þöyle buyurur:
"Rahmân’ýn
katýnda O’ndan söz almýþ olan kimselerin dýþýnda hiç kimse þefaate lâyýk
olamayacaktýr."
Yine Tâhâ sûresinin 109. âyetinde þöyle buyurulur:
"O
gün Rahmân’ýn izin verdiði ve konuþmasýna razý olduðu kimselerden baþkasýnýn
þefaati fayda vermeye-cektir."
Bu ve benzeri âyetlerden anlýyoruz ki þefaat edecek olanlarý
yarýn Allah belirleyecektir. Allah’ýn kendilerine þefaat izni verdiði insanlar
ancak þefaat edebileceklerdir. Evet þefaat edicileri Allah belirleyecektir.Yarýn
Allah bana þefaat edebilme müsaadesini verse ben babama, anama, kayýnpederime,
bacanaðýma, arkadaþlarýma þefaat edemeyeceðim de Allah’ýn þunlara þunlara
þefaat edebilirsin diye benim karþýma çýkardýðý listede yazýlý olanlara þefaat
edebileceðim.
Demek ki
þefaat edecek olanlarý da Allah belirleyecek, þefaat edilecek olanlarý da
Allah belirleyecek. Þefaat edilecek olan kiþileri de yarýn Allah’ýn
belirleyeceðini Enbiyâ sûresindeki þu âyet-i kerîme çok açýk ve net bir biçimde
anlatýr:
"Allah
onlarýn geçmiþini de geleceðini de bilir. Onlar ancak Allah’ýn razý olduðu
kimselere þefaat edebilir-ler. Onlar Allah’ýn korkusuyla tir tir titrerler."
(Enbiyâ
28)
Yine Meryem sûresinde 87. âyetinde de Rabbimiz þöyle buyuruyordu:
"Rahmânýn
katýnda bir ahid almamýþ olanlardan baþkalarý þefaate lâyýk
olamayacaklardýr."
Bütün bu
âyetlerden anlýyoruz ki kendisine þefaat etme yetkisi verilen kiþi kendi
istediklerine deðil de Allah’ýn þunlara þunlara þefaat edebilirsin diye
belirlediði listede ismi bulunan kiþilere, yâni Allah’ýn kendilerinden razý
olduðu kimselere ancak þefaat edebileceklerdir.
Peki bunun
sebebi nedir? Eðer yarýn Allah bana þefaat izni verirse niye ben kendi
istediklerime þefaatte bulunamayacaðým da sadece Allah’ýn belirlediði
kimselere þefaat edebileceðim? Bunun sebebi nedir? Bunun sebebini bakýn
âyetin bundan sonraki bölümü þöyle anlatýyor:
"O
kullarýnýn önlerinde ve arkalarýnda ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun
ilminden ancak O’nun dilediðinden baþka bir þey kavrayamazlar."
Evet insanlarýn önlerini, arkalarýný, cinslerini, cibilliyetlerini,
kalplerini, niyetlerini, dosyalarýný bilen yalnýz Allah’týr. Ben bilemem ki
insanlarýn önlerini arkalarýný. Ben bilemem ki insanlarýn ne tür bir dosyayla
Allah’ýn huzuruna geldiðini.
Meselâ
kayýnpederimin amellerini, niyetlerini, nasýl bir dosyay-la Allah’ýn huzuruna
geldiðini, direk cennete gitmesi gereken biri mi olduðunu, yoksa bir süre cehennemde
yanmasý mý gerektiðini kesin-likle ben bilemem. Çünkü kalpleri, niyetleri,
amelleri, bu amellerin önünü arkasýný bilen sadece Allah’týr. Onun için ben istediklerime
þefaat etmeye kalkarsam zulmedebilirim, hata edebilirim, cennete gitmesi
gereken birini cehenneme ve direk cehenneme gitmesi gereken birini cennete
postalama çabasý içine girebilir ve zulmetmiþ olabilirim, haksýzlýk etmiþ
olabilirim. Onun için tüm insanlarý en iyi bilen, amellerini, o amelleri
iþlemeye iten niyetlerini, yâni insanlarýn önlerini arkalarýný en iyi bilen
Allah’týr ve ancak bunu belirleme hakkýna Allah sahiptir.
Meselâ siz
hapishane müdürü olsanýz. Çok sevdiðiniz bir arkadaþýnýz da gelip sizden
oradaki insanlarýn tamamýnýn salýverilmesini istese ne yaparsýnýz? Yâni sizden
böyle bir þefaatte bulunmanýzý istese ne yaparsýnýz? Oradaki mahkumlarýn
önlerini arkalarýný, sicillerini, dosyalarýný, suçlarýný o arkadaþýnýzdan
daha iyi bilen siz bu konu-da bilgi sahibi olmayan arkadaþýnýzýn bu konudaki
müracaatýný nasýl karþýlarsýnýz? Hemen salýverir misiniz onlarý? Veya sicilini,
dosyasýný, notlarýný sizin tuttuðunuz, dersleri, notlarý ve davranýþlarýyla kesinlikle
sýnýfta kalmasý gerektiðine inandýðýnýz bir öðrenciniz konusunda þefaatte
bulunmaya gelmiþ birine ne dersiniz? Tanýmadýðýn, bilmediðin bir konuda benden
bir þey isteme. Dersiniz deðil mi? Bakýn Rabbimiz Nebe’ sûresinde 37 ve 38. âyetlerinde
bu hususu þöyle anlatýr:
"...O’na
O’nun huzurunda hiçbir söz söylemeye mâlik olamazlar."
(Nebe’ 37)
Hiç kimse hiçbir söz söylemeye kadir olamaz. Kimse kendisin-de
bu cesareti bulamaz. Nebilerin bile korkudan ayaklarýnýn altýndaki tozun
uçuþtuðu, aðýzlarý býçaðýn açmadýðý bir ortamda kimin haddine konuþmak. Kimse
konuþamayacak, kimsenin aðzýný býçak açmayacak ancak:
"Konuþamayacaklar,
ancak Rahmânýn izin verdikleri (konuþabilecekler) O konuþanlar da sevaba konuþacaklardýr."
(Nebe’ 38)
Yâni sevap söz söyleyeceklerdir. Doðru söyleyecekler.
Yâni ancak þefaate lâyýk olan kiþileri þefaat edebileceklerdir. Yalnýzca
Al-lah’ýn þefaate izin verdiði kimselere þefaat edecekler, Allah’ýn kendilerinden
razý olduðu insanlarý kurtarmaya kalkýþacaklardýr. Allah’ýn þefaate izin vermediði, kendi istediklerine þefaat
etmeye kalkýþmayacaklardýr.
Öyleyse
þunu diyebiliriz: Madem ki yarýn, þefaat edecekleri de þefaat edilecekleri
de Allah’ýn belirleyeceðine göre
bugünden birilerini þefaat edecek makama oturtup da bunlarýn eteðine yapýþmak,
bunlarýn önlerinde eðilmek, bunlara hediyeler götürmek, ellerine eteklerine sarýlmak,
bunlardan yardým beklemek, bunlarýn hatýrýný kazanmak gibi Allah’a yapýlmasý
gereken kulluk vazifelerinden bir kýsmýnýn bunlara yapýlmasýna ne demek lâzým?
Ne malum
bunlarýn yarýn þefaat ediciler olduðu? Kim bilir belki de yarýn bunlar þefaat
edilecekler listesinde bile yer almayabilirler. Allah’a yol gösterircesine,
hâþâ Allah’a akýl verircesine biz bunlarý þimdiden belirledik ya Rabbi! Sen de
bunlarý kabul etmek zorundasýn! Demenin anlamý yoktur.
Öyleyse,
madem ki þefaat edecekleri de, þefaat edilecekleri de Allah belirleyeceðine
göre, þefaatin tümünün Allah’a ait olduðuna göre kulluðun tamamýný Allah’a
yapmak zorundayýz. Allah’a yapmamýz gerekenlerin bir kýsmýný da baþkalarýna
yapmamak zorundayýz. Allah’tan baþkalarýnýn eline eteðine sarýlýp onlardan bir
þeyler istemek yerine isteyeceklerimizin tamamýný Allah’tan istemek zorundayýz.
Zümer sûresindeki þu âyet-i kerîme, 43. âyet-i kerîme bunu çok güzel anlatýr:
"De
ki bütün þefaat Allah’a aittir. Çünkü göklerle yerin mülkü Allah’ýndýr. Sonra
hepiniz O’na döndürüleceksiniz."
(Zümer 43)
Þefaat edecekleri
de þefaat edilecekleri de belirlemek Allah’a ait olunca elbette þefaatin
tamamý da Allah’a ait olacaktýr. Öyleyse kulluðun tamamý da Allah’a aittir.
Hal böyleyken Allah’tan baþka birilerini belirleyip bu konuda onlardan yardým
istemek Allah’a karþý saygýsýzlýktan, küstahlýktan baþka bir þey deðildir.
Muhsinin
ihsaný anýnda gayri muhsine teþekkür etmek muh-sine hakarettir. Muhsinin
ihsanýna karþýlýk muhsini görmezden gelerek gayri muhsine teþekkür ya da kulluk
muhsine karþý nankörlüktür, nîmeti inkârdýr der Kuran. Ayrýca muhsin kendi
iradesiyle, kendi arzusuyla ihsanda bulunduðu halde onun baþkalarýnýn
tavsiyesi ile, baþkalarýnýn þefaatiyle bunlarý yaptýðýný iddia etmek muhsine
karþý yapýlmýþ en büyük nankörlüktür.
Bu konuyu
bir m
Bu hakareti
biraz daha büyütelim bakýn. Ben sorsam kendisine: Arkadaþ hayrola! Ýstediðin
þeyleri sana anýnda veren benim. Ýhsan eden benim. Bu nîmetlerin vericisi olarak
bana teþekkür etmen gerekirken niye ona teþekkür ediyorsun desem. Ýsmail dese
ki: Sen var ya sen, bütün bunlarý yapamayacak kadar, bütün bunlarý veremeyecek
kadar cimrisin. Ama sen bütün bunlarý Hasan’ýn korkusundan verdin! Bütün
bunlarý Hasan hatýrýna verdin! Hasan olmasaydý, Hasan’ýn þefaati olmasaydý, o
tavassut etmeseydi sen bunlarý bana veremezdin! Dese bu bana karþý hakaretin
biraz daha büyüðüdür deðil mi?
Bizler de
bugün Allah’a karþý ayný þeyi yapmaya çalýþmýyor muyuz? Allah’a karþý bir
kýsým aracýlar bularak: Ya Rabbi! Sen aslýn-da tek baþýna, kendi kendine bizi
cennet gönderemeyecek kadar cimrisin, merhametsizsin! Ama filanlarýn hatýrýna,
falanlarýn hürmetine bizi cennetine koyuver! Demeye çalýþmýyor muyuz? Halbuki Allah
hiç kimseye muhtaç olmadan, hiç kimsenin tesiri altýnda kalmadan bizi cennetine
koyabilecektir. Bakýn Rabbimiz Nahl sûresinde bu hususu þöyle anlatýyor:
"Allah’ýn
nîmetini tanýrlar, sonra da onu inkâr ederler. Onlarýn çoðu kâfirlerdir."
(Nahl 83)
Nîmeti bilirler, nîmetin vericisini bilirler, nîmetlerin
vericisi o-larak Allah’ý bilirler tanýrlar ama yine de baþkalarýna teþekkür ederler.
Nîmetin vericisi olarak yalnýz Allah’a kulluk etmeleri gerekirken Allah’-tan
baþkalarýna kulluk yaparlar. Öyleyse þefaatin tümünü Allah’a ait bileceðiz ve
kulluðun tamamýný Allah’a yapacaðýz. Önceden birilerini belirleyip onlara
farklý davranýþlar içine girmeyeceðiz.
Þefaat
edecek olanlarý da þefaat edilecek olanlarý da yarýn Allah belirleyeceðine
göre bileceðiz ki yarýn Allah beni sana seni bana þefaatçi kýlabilir. Bu
tümüyle O’na ait bir þeydir. Önemli olan Allah’a kulluk etmemiz, Allah’ýn rýzasýný
kazanmaya çalýþmamýz, tüm nîmetlerin vericisi, tüm ihsanlarýn sahibi ve de tüm
kullarýna herkesten çok merhamet edici olarak Rabbimizi bilmemiz ve isteyeceklerimizi
sade-ce ondan istememizdir.
Kesinlikle
bilelim ki Allah istemeden, Allah razý olmadan, Allah’a Allah’ýn istediði
biçimde kulluk yaparak O’nun rýzasýný kazanmadan birilerinin tavassutu ve
þefaatiyle cennete girmek mümkün deðildir. Öyleyse þefaatin aslý þudur: Hani
okulu bitirmiþ ve diploma almaya hak kazanmýþ talebeler için bir diploma
töreni düzenlenerek çeþitli salih kiþilerin eliyle her birine diplomalarý verilerek
hem diplomayý alanlar hem de elleriyle onlara diplomalarý verdirilenler böylece
her iki taraf da onore edilirler ya iþte þefaatin aslý da budur. Zaten Allah
kendilerinden razý, zaten Allah’ý razý edecek kulluklar yapmýþlar ama ufak
tefek kusurlarý varsa hem onlara þefaat edenleri onurlandýrmak hem de onlarýn
þefaati vasýtasýyla berikileri cennete göndererek Rabbimiz þefaat müessesesini
iþletmiþ oluyor þeklinde anlýyoruz. Allahu âlem.
Rasulullah’ýn þefaati konusuna deðinelim. Allah’ýn Rasûlü
hayatta iken sahâbe-i kirâm ondan þefaat etmesini istemiþlerdir. Bu husus
kimsenin inkâr edemeyeceði bir gerçektir. Fakat Rasûlullah’ýn vefatýndan sonra
ondan þefaat istemenin caiz olmadýðý konusunda birinci, ikinci ve üçüncü yüz
yýl içinde bütün âlimler icma etmiþlerdir. An-cak üçüncü asýrdan sonra insanlar
bu konuda çeþitli sapmalarý yaþa-mýþlardýr. Dört halîfe zamanýnda ve ondan
sonra gelen ilk üç asýrda hiç bir kimse giderek Rasulullah’ýn mezarý baþýnda
ondan þefaat dilememiþlerdir.
Ancak
kýyamet gününde Rasulullah’ýn þefaati kesindir. Bu konuda açýk nas vardýr.
Allah’ýn Rasûlü Buhârî ve Müslim’de rivâyet edilen bir hadislerinde kendisinin
þefaatiyle ilgili þöyle buyurur:
"Ben
kýyamet gününde ilk þefaat edici ve ilk þefaat ettirilenim."
Buna göre Allah’ýn Rasûlü þefaat hakkýný ilk olarak
mahþer yerinde kullanacaktýr. Eðer Allah’ýn Rasûlü kabrindeyken de þefaat etme
hakkýna sahip olsaydý burada kýyamet günü ilk þefaat edecek olan benim
buyurmazdý. O halde Allah’ýn Resûlü’nün þefaati kesindir ve Allah’ýn kendilerinden
razý olduðu kimselere þefaat edecektir diyoruz.
"O,
Allah kullarýnýn önlerinde ve arkalarýnda ne varsa hepsini bilir. Onlar ise
O’nun dilediði kadarýndan baþka O’nun ilminden hiç bir þey kavrayamazlar."
Evet Allah insanlarýn yukarýlarýný, aþaðýlarýný, önlerindekileri,
arkalarýndakileri, bildiklerini bilmediklerini her þeyi bilendir. Ýnsanlarýn
öncesini ve sonrasýný bilendir. Yâni varlýklardan önce ne vardý? Varlýklarýn
varlýðýndan önce ne vardý? Onlarýn yokluðundan sonra ne olacak? Bunu bilen
ancak Allah’týr. O’nun bilgisinin dýþýnda kalan hiç bir þey yoktur. Ve hiçbir
kimse Allah’ýn bildiklerinden hiç bir þeye dair bilgiyi Allah onu kendisine
öðretmeksizin elde edemez. Allah izin vermedikçe hiçbir kimse Allah’ýn
bilgisinden hiçbir bilgiye muttali olamaz. Öyleyse insanlar ne bilmiþlerse,
neyi biliyorlarsa, ne tür bir bilgiye sahiplerse, ister gayb âleminden,
isterse þehâdet âleminden, ister Allah’ýn zatýna ya da sýfatlarýna dair, ya da
bu kâinatýn kanunlarýndan neyi bilebilmiþlerse bu ancak Allah’ýn meþieti ve
bildirmesi ile olmuþtur.
Evet kullar
Allah’ýn bildiklerinin hiçbirini bilemezler ancak Allah’ýn kendilerine
öðrettiklerini bilebilirler.
"Ýnsana
bilmediðini öðreten Allah’týr."
(Alâk 5)
Bilgi tümüyle Allah’tandýr.
"O’nun
kürsüsü gökleri ve yeri kuþatmýþtýr."
Göklerde ve yerde ne varsa tüm varlýklarý bu kürsü ihata
etmiþtir. Her þeyi kuþatmýþtýr.
1-) Kürsî
ilim demektir. Öyleyse þöyle diyeceðiz: Allah’ýn ilmi gökleri ve yeri tamamen
kuþatmýþtýr. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ýn ilmine tabidir. Allah’ýn
bilgisi olmadan tek yaprak açmaz, tek damla yaðmur inmez.
Zerrelerden
kürelere her þey Allah’ýn ilmiyle hareket etmektedir. Tek çiçek açmaz, tek
çocuk doðmaz, tek karýnca devinmez ki bundan Allah’ýn bilgisi, Allah’ýn haberi
olmasýn.
2-) Kürsî
saltanat demektir. Kürsî egemenlik ve hâkimiyet demektir. Allah’ýn saltanatý,
Allah’ýn egemenliði, Allah’ýn hâkimiyeti gökleri ve yeryüzünü tamamen kuþatmýþtýr.
Semalar, ay, güneþ, yýldýzlar, bulutlar, gece, gündüz, hayvanlar, bitkiler,
canlýlar, cansýzlar her þey Allah’ýn egemenliðine boyun bükmüþtür. Tüm varlýklar
yaratýcýlarýnýn yaratýþ gayesi istikâmetinde hareket etmektedirler. Tüm varlýklarýn
boyunlarýndaki ipin ucu yaratýcýlarýnýn elindedir.
3-) Kürsî
kudret ve mülk demektir. Allah’ýn gücü ve kudreti gökleri ve yeri tamamen
kuþatmýþtýr. Allah’ýn hükmü, Allah’ýn kudreti, hâkimiyeti ve egemenliði
göklerde ve yerde ne varsa hepsini kuþatmýþtýr. Kâinatta sadece insan deðil
tüm varlýklar Allah’ýn egemenliði altýndadýr.
4-) Kürsî
mülk demektir. Allah’ýn mülkü göktekileri ve yeryüzündekileri tamamen
kuþatmýþtýr. Göklerin ve yerin mülkü tamamen Allah’ýndýr. Gökte ve yerde ne
varsa hepsi Allah’ýndýr, Allah’ýn mülküdür ve Allah’ýn mülkünde yaþamaktadýrlar.
Tüm varlýklar Allah’ýn egemenliðine, Allah’ýn hükmüne teslim olmuþ, boyun bükmüþtür.
Evet Allah’ýn egemenliði tüm varlýklarý kuþatmýþtýr. Çünkü Ýlâhlýk ancak bununla
olacaktýr. Ýlâh olan varlýðýn gökler ve
yeryüzünde ne varsa hep-ine hükmedecek güçte olmasý gerekir. Hepsine ferman
edebilecek iktidarda olmasý gerekir. Ýlâh olanýn saltanat sahibi kudret
sahibi ve mülk sahibi olmasý gerekir. Ýlâh olanýn, yaratýklarýna hükmedecek olanýn
ilim sahibi olmasý gerekir.
5-) Bir de
Kürsî Allah’ýn yarattýðý bir âlemdir ki yedi kat semayý çepeçevre kuþatmýþtýr.
Allah’ýn Rasûlü Ebu Zer hazretlerinin rivâyet ettiði bir hadislerinde þöyle
buyurur:
"Ey
Eba Zer! Yedi kat sema Kürsîye nazaran geniþ bir çöle atýlmýþ küçük bir yüksük
gibidir. Arþ da Kürsîyi kuþatmýþtýr. Kürsî de arþa nazaran koskoca bir çölün içine
atýlmýþ bir yüksük gibidir."
(Beyhaki)
Kur’an-ý
Kerîmde kürsî gibi, arþ gibi kelimeler Kur’an’ýn muha-tabý olan insanýn
havsalasýna, anlayýþýna uygun olarak Rabbimiz tarafýndan seçilmiþ
kelimelerdir. Týpký Kâbe’ye "Beytullah" Allah’ýn evi denmesi veya Kâbe’deki
Haceru’l-Esved’e "Yeminullah" Allah’ýn sað eli denmesi gibi
insanlarýn anlayabileceði, kavrayabileceði ifadelerle meselenin
anlatýlmasýdýr.
"Allah arþa istivâ
etti" "Onun kürsüsü semavat ve arzý kuþattý"
Gibi Rabbimizin arþtan, kürsîden
söz etmesi de aynen bunun gibidir. Kâbe’ye Beytullah (Allah’ýn evi) denmesi
Cenâb-ý Hakkýn orada oturmasý, orada yatýp kalkmasý anlamýna gelmediði gibi, ya
da Hacer’ul Esved’e Allah’ýn sað eli denmesi Allah’ýn elinin olduðu anlamýna
gelmediði gibi kürsî de Allah’ýn oturacaðý bir zemin anlamýna gelmemektedir.
Ama nasýl ki Beytullah’a Allah’ýn evine iman etmemiz þartsa, Allah’ýn
kürsîsinin olduðuna da inanmak zorundayýz. Biz Allah’ýn kitabýnda bize haber
verdiði bir kürsîsinin olduðuna inanýrýz. Ve bu Kürsînin tüm semavat ve arzý
kuþattýðýna da inanýrýz. Ama onun oturulacak bir kürsü olmadýðýný, mahiyetinin
ne olduðunu da bilmediðimizi söyleriz.
"Onlarýn
korunmasý ona aðýr gelmez. O yücedir, büyüktür."
Arz, onu çepeçevre kuþatan yedi kat sema, onu kuþatan
kürsî, onu da küçücük bir yüksük farz ettirecek kadar kuþatan arþ bütün bu
âlemlerin, bütün bu varlýklarý koruyup gözetmek ona aðýrlýk vermez. Gökleri ve
yeri korumak, onlarda olan, yaþayan, hareket eden her þeyi ve herkesi muhafaza
etmek asla O’na zor gelmez. O her þeyi ve herkesi görüp gözetendir. Hem de bir
an bile onlardan gafil olmadan, onlarýn ihtiyaçlarýný ihmal etmeden. Zira O’nun
egemenliði, bilgisi ve kudreti tüm kâinatý kuþatmýþtýr. Hiç bir þey O’ndan
gizli kalmaz.
"O
yüce ve büyüktür."
O yücedir, yücelik O’na mahsustur. O’nun dýþýnda her þey,
tüm eþya bütünüyle O’nun huzurunda alçaktýr, zelildir, küçüktür, muhtaçtýr,
fakirdir. Allah yaratýklarda mevcut olan bütün noksan sýfatlardan ve kendi
sýfatlarýyla mahlukâtlarýna benzemekten münezzeh ve yücedir.
Allah o
kadar yücedir ki O’nun yaratýklarýndan hiç birisi O’na yaklaþamaz. Ýnsanlarý
yeryüzünde gözünüzde ne kadar büyütürseniz büyütün, ne kadar da uçurursanýz uçurun,
arþta okur mukabele filan diye ne kadar da onlarý arþa çýkarmaya çalýþýrsanýz
çalýþýn, ne kadar da Allah’ýn sýfatlarýný onlara vermeye çalýþýrsanýz çalýþýn
bilesiniz ki peygamberler de dahil, melekler ve cinler de dahil O’nun
karþýsýnda herkes küçüktür hepsi kuldur, hepsi O’na muhtaçtýr. Hiçbir þey O’nu
âciz býrakamaz. Hiçbir þey O’nu etkisi altýna alamaz. Hiçbir þey O’nu yoramaz.
O’nun hiç bir þeye ihtiyacý yoktur. Dilediðini yapar dilediðini yapmaz. Kimse
ona tesir edemez. Hiç kimse hiçbir konuda O’nu zor-layamaz. Bundan sonra dinde
zorlamanýn olmadýðýný anlatan bir âyete geldik. Rabbimiz dinde ikrahýn
olmadýðýný anlatacak:
256:"Dinde
zorlama yoktur. Çünkü hak bâtýldan ayrýlmýþtýr. Artýk kim tâðutu inkâr edip
Allah’a iman ederse o, kopmasý olmayan saðlam bir kulpa sarýlmýþtýr. Allah iþitendir,
bilendir."
Bu âyetin birkaç mânâsý vardýr önce onlarý bir söyleyelim
inþallah.
1- Dinde
zorlama yoktur, yâni dine girme konusunda, insanlarýn bu dine girmeleri
konusunda zor kullanmak yoktur.
2- Dinden
çýkma konusunda zorlama yoktur. Zor kullanarak bu dine girmiþ insanlarý dinden
çýkarmak, mürted yapmak da yoktur. Ehl-i kitap ve kâfir dünyada þu anda insanlar
dinlerinden çýkarýlmak için zorlanmaktadýrlar. Allah bu âyetiyle onlarýn bundan
vazgeçmelerini, insanlarý din eðitiminden mahrum býrakarak, ya da Ýslâm’ý
yanlýþ tanýtarak, ya da Ýslâm’la insanlarýn arasýna barikatlar koyarak
insanlarýn bu dinle tanýþmasýný engellemekten vazgeçmelerini emretmektedir.
3- Dinde, dinin ruhunda zorlama yoktur.
Yâni sadece dine girme çýkma konusunda deðil bu dinin esasýnda hiç bir zorlama
yoktur. Zira bu dinin konusu zorunlu fiiller deðil gönle ve isteðe baðlý
fiiller ve davranýþlardýr. Ýslâm dininde zorlamanýn sonucunda yapýlan amellere
sevap verilmez.
Hadisi bunu anlatýr. Zorlama ile
iman da, itikat da caiz deðildir. Zorlamanýn sonucunda gerçekleþecek imana iman
denmez. Zorlamanýn sonucu kabul edilen bir iman, Allah’ýn istediði bir iman
deðildir. Aynen bunun gibi zoraki kýlýnan namaz, namaz deðildir, zoraki tutulan
oruç, oruç deðildir. Çünkü zorlanma bir kiþinin hoþlanmadýðý halde, kalben
inanmadýðý halde bir þeyi tehditle ve zorla yaptýrmaktýr. Halbuki bu din
hoþlanýlmayacak bir din deðildir.
Bu din insanlara anlatýldýðý
zaman herkesin gönül rahatlýðýyla kabullenebileceði bir dindir. Bu konuda insanlarý
zorlama hakký sade-ce Allah’a aittir. Yâni yaratýklarýný, kullarýný bu konuda
zorlama hakký sadece Allah’a aittir. Zorlamýþ da nitekim Allah kimi kullarýný.
Bakýn semavat, arz, ay, güneþ, yýldýzlar, bitkiler, hayvanlar, melekler hepsinin
boyunlarýndaki ipin ucu doðuþtan Allah’ýn elindedir. Zoraki kulluk yapmaktadýrlar,
Allah’a karþý asla isyan etme imkânlarý yoktur. Allah’a kafa tutma imkânlarý
yoktur bunlarýn.
Ama
insanlar için Allah bunu murad etmemiþtir. Ýnsanlarýn imanlarýný zorunlu
kýlmamýþtýr Rabbimiz. Ýrade vermiþ, seçme özgürlüðü vermiþ ve seçiminden de
kendisini sorumlu tutmuþtur.
Bakýnýz bu hususu Rabbimiz þöyle
anlatýr:
"Eðer
Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi. O halde sen
mü'min olsunlar diye insanlarý zorlayacak mýsýn?"
(Yunus: 99)
O halde din
konusunda dine girme konusunda hiç kimse zorlanmamalýdýr. Çünkü zorlanan bir
kimsenin açýða vuracaðý iman Allah katýnda makbul bir iman deðildir. Ama þurasý
da unutulmamalýdýr ki, böyle bir zorlamanýn sonucu da olsa ben iman ettim
diyen kiþiye; sen bunu korktuðun için söylüyorsun! Sen aslýnda kâfirsin! Demek
caiz deðildir. Böyle bir iman iddiasýnda bulunan kiþi için þüphe ortadan kal-kacak
kadar beklenir, ona kâfir muamelesi yapýlmaz, o imanýný açýða vurup amellerle
ispatlayacak kadar beklenir. Eðer bu süre içinde amellerle imanýný ispatlarsa
mü'min, deðilse kâfir kabul edilir.
Dinde
zorlama yoktur. Bu âyet günümüzde kimileri tarafýndan çok farklý anlamlara
çekilmiþ bir âyet-i kerîmedir. Onun için bu âyet üzerinde biraz daha duracaðýz.
Âlimlerimizden kimileri bu âyetin men-suh olduðunu söylemiþler. Tevbe sûresinin
5. ve 73. âyetleriyle bu âyetin nesih edildiðini söylemiþler.
"Müþrikleri
bulduðunuz yerde öldürün!"
(Tevbe 5)
"Ey
peygamberim! Kâfirlere ve münâfýklara karþý cihad et! Onlara karþý sert
davran!"
(Tevbe 73)
Âyetleriyle bu âyetin nesih edildiðini söylemiþler. Çünkü
Allah’ýn Rasûlü Arap müþriklerini Ýslâm’a girmeye zorlamýþtýr. Hattâ bu
sebeple onlara karþý savaþ açmýþ ve onlarla bizzat savaþmýþtýr. Onlarý sadece
müslüman olma seçeneðiyle karþý karþýya býrakmýþ cizye bile kabul etmemiþtir.
Buhârî ve Müslim’de rivâyet
edilen bir hadislerinde Allah’ýn Ra-sûlü þöyle buyurur:
"Bana
insanlar, lâ Ýlâhe illallah deyinceye kadar onlarla savaþmak emredildi."
(Buhârî, iman 17. Müslim, iman
32)
Âlimlerden
bazýlarý da bu âyetin mensuh olmadýðýný iddia etmiþlerdir. Âyetin yalnýz ehl-i
kitabý kapsadýðýný, ehl-i kitap olanlar cizyeye razý olduklarý sürece Ýslâm’a
girmeleri konusunda zorlanamaz-lar. Ancak ehl-i kitabýn dýþýnda olanlar
zorlanýrlar demiþlerdir.
Ýbni
Abbas’tan þöyle bir rivâyet var. Bu âyet Ensâr hakkýnda, Ensâr kadýnlarý
hakkýnda nazil olmuþtur. Ensâr kadýnlarý Ýslâm’ýn zuhurundan önce doðurduklarý
çocuklarýn yaþadýklarýný görünce kendi kendilerine þöyle bir adakta
bulunmuþlar: "Eðer þu doðacak çocuðum yaþarsa söz veriyorum onu yahudi
yapacaðým." diye söz vermiþler. Sonradan Ensâr kadýnlarý ve kocalarý biz
çocuklarýmýzý kesinlikle ya-hudi olarak býrakmayacaðýz diyerek onlarý müslüman
yapmaya zorlayýnca bunun üzerine "Dinde zorlama yoktur" âyeti indi
der Ýbni Abbas.
(Ebu Dâvûd, Nesei)
Yine
Buhârî’de Hz. Ömer’in bir hýristiyaný Ýslâm’a girmeye ve böylece kurtuluþa
ermeye dâvet ettiði ve o hýristiyanýn da: "Ben artýk yaþlandým ve Ýslâm’a
girmeye de içim razý deðil" demesi üzerine Hz. Ömer’in: Allah’ým! Benim
ona teblið ettiðime sen þahit ol! Ne yapayým daha fazlasýný yapamam! Çünkü
dinde zorlama yoktur âyetini okudu-ðu rivâyet edilir.
Gerek
Rasûl-i Ekrem döneminde, gerekse halîfeler dönemin-de yahudi ve
hýristiyanlarýn Ýslâm’a girmeleri konusunda zorlanmadýk-larý, cizye verdikleri
sürece kendi dinlerinde kalabilme imkâný tanýndýðýný biliyoruz.
Ancak bu
âyet savaþa engel deðildir. Ve de kýlýçtan korktuðu için müslüman olmuþ birine
zorlanmýþ da denilemez. Çünkü bir insanýn iyiliði için yapýlan zorlama kötü
bir zorlama deðildir. Aksine bu o kimsenin iyiliðini istemektir. Ebu
Hureyre’nin rivâyet ettiði bir hadislerinde bakýn Allah’ýn Rasûlü þöyle
buyurur:
"Allah zincirlerle baðlý
olarak getirilen bir topluluðun cennete girmesinden çok hoþlandý."
(Buhârî)
Bu
zincirlerle baðlý olarak gelen topluluk müslümanlarla sava-þa tutuþup,
müslümanlarýn eline zincirler içinde esir düþüp, daha sonra da Ýslâm’la
tanýþarak müslüman olan ve cennete giden insanlar demektir. Allah bundan razý
olduðuna göre onlarýn iyiliði için onlara bu þekilde yapýlan zorlama, zorlama
sayýlmamaktadýr.
Batý
hayraný, hýristiyan hayraný bazý kimseler, batýya karþý duyduklarý iç
yenilgisinden ve kalbi komplekslerinden, iman zaaflarýndan dolayý "Ýslâm
savaþ dinidir" sözüne karþý çýkarak; efendim "dinde zorlama
yoktur" âyetini sürekli gündemde tutmaya çalýþýrlar.
Kimileri de
"Ýslâm savaþ dinidir" sözünü sürekli gündeme getirerek Ýslâm’ý
kötülemeyi yeðlerler. Aslýnda Ýslâm’ýn cihadýnýn gayesi insanlarýn Ýslâm’ý
anlamalarýna, Ýslâm’ý tanýmalarýna engel olan tüm engelleri kaldýrmaktýr. Ýslâm’la
insanlar arasýna barikatlar koyarak, Ýslâm eðitimini engelleyerek, insanlarý
fitneye düþüren tüm zâlimleri bertaraf etmek, tüm engelleri kaldýrarak insanlarý hür iradeleriyle Ýslâm’la karþý karþýya
getirmektir.
Ýslâm açýk
ve net bir biçimde insanlara açýklanmadýkça hiçbir kimse Ýslâm’a zorlanamaz.
Gönüller ikna edilmeden insanlarýn bilmedikleri, tanýmadýklarý bir dine
girmeleri istenemez. Hak ve bâtýl, dalâlet ve hidâyet, iman ve küfür, cennet ve
cehennem, Allah ve tâðut, Allah’a kulluk ve tâðutlara kulluk, Allah’a kulluðun
sonucu ve tâðutlara kulluðun neticeleri bütün delilleriyle açýklanmadan hiç kimse
Ýslâm’a girmeye zorlanamaz.
Ancak
günümüzde kimileri bu âyetleri yanlýþ anlayarak müs-lümanlarý da bu âyetin
kapsamý içinde tutmaya çalýþmaktadýrlar. Efendim nasýl ki müslüman olmayanlar
Ýslâm’a girmeleri konusunda zorlanamazsa, müslüman olanlar da Ýslâm’ý uygulama
konusunda zorlanamazlar. Bir adamýn ben müslümaným demesi yeterlidir. Bunu
söyledikten sonra bu adam Ýslâm’ýn hiçbir kuralýný da uygulamasa, namaz da
kýlmasa, oruç da tutmasa, baþýný da örtmese, içki de içse, zina da etse herkes
serbesttir. Kimse bu konuda zorlanamaz. Kimse kimseye; þunu yap! Bunu yapma!
diyemez çünkü dinde zorlama yoktur, demeye çalýþýyorlar.
Bu, Ýslâm’ý
tanýmayan, ya da hainliðine tanýmazlýktan gelen insanlarýn fikridir. Bu,
þeytanýn düþüncesidir. Bu, kendilerine göre din koymaya çalýþan dinsizlerin
anlayýþýdýr. Bir adam kendi gönlüyle Ýslâm’ý kabul etmiþse artýk o, Ýslâm’ýn
bütün hükümlerini peþinen kabul etmiþ demektir ki bunlarýn tümünü uygulamak
zorundadýr.
Ben
müslümaným diyenler, eðer bunu inanmadýklarý halde insanlarý kandýrmak için
münâfýkça dememiþlerse, kabul ettikleri Ýs-lâm’ýn hükümlerinden bir tanesini
uygulamadýklarý zaman onlara cezai müeyyide uygulanýr. Öyle olmasaydý
Ýslâm’daki cezalar kime uygula-nacaktý? Kâfirleri zorlamayacaksýn, müslümaným
diyenlere de dokunmayacaksýn, eh o zaman bu cezalar kime ait? Hýrsýzlýk edene
el kesme cezasý, içki içene had cezasý, zina edene recm ya da celde cezasý kime
uygulanacak?
Bakýn
burada bu konunun anlaþýlabilmesi için bir örnek verelim: Meselâ hýristiyan
bir Ýtalyan, biz onu zorla da Türk vatandaþý olacaksýn diye zorlayamayýz. Ama bu Ýtalyan günün birinde
kendi arzusuyla gelip ben Türk vatandaþý olmak istiyorum diye bir dilekçe ile
müracaat etse. Türkiye makamlarý da onun bu isteðini inceleyip Türk vatandaþlýðýna
kabul etse. Ve bu Ýtalyan Türk vatandaþý olarak Türkiye’de ikâmet ederken bir
adam öldürse, Türk makamlarý ona Türk ceza kanunlarýný tatbik etmeye teþebbüs
ettiði zaman bu Ýtalyan arkadaþ; ben Ýtalyan’ým, beni Türk ceza kanunlarý
baðlamaz, diyebilir mi? Elbette diyemez deðil mi? Çünkü Ýtalyan’san Ýtalyanlýðýnda
kalsaydýn! Seni Türk vatandaþý olmaya biz zorlamadýk kendi isteðinle gelip
Türk vatandaþý oldun! Demezler mi? Ýþte aynen bunun gibi bir adam kâfirse
kâfirliðinde kalsýn! Kimse onu illa da müslüman olacaksýn diye zorlamaz.
Ama adam
günün birinde kendi gönlüyle müslüman olmaya karar vermiþse ve müslüman
olarak da birtakým suçlar iþlemiþse elbette ben müslüman deðilim! Beni
Ýslâm’ýn cezalarý baðlamaz! Demesinin bir anlamý olmayacaktýr.
Evet dinde
zorlama yoktur çünkü:
"Hak
bâtýldan ayrýlmýþtýr."
Hakla bâtýl birbirinden ayrýlmýþtýr. Hak da bellidir bâtýl
da bellidir. Rabbimiz hakký da bâtýlý da, imaný da küfrü de, hidâyeti de
dalâleti de, cenneti de cehennemi de, menfaatlerinizi de zararlarýnýzý da ayrý
ayrý tafsilatlý bir biçimde açýklamýþ, beyan buyurmuþtur. Bu kadar açýklamalardan
sonra artýk aklý baþýnda olan, hayrýný, menfaatini zararýný bilen birisi
elbette bilerek, gönül rahatlýðý içinde Ýslâm’ý kabul edecektir. Onu bu konuda
zorlamaya gerek yoktur. Ama Ýslâm bu þekilde kendisine açýk ve net bir
biçimde açýklandýktan sonra hayrýný, menfaatini, mutluluðunu, cennetini tepip
de Ýslâm’a girmeyen kimse, menfaatini ve zararýný ayýrd edemeyen hevâ ve
hevesine göre hareket eden sefihlere ve çocuklara benzer.
Ya da böyle
kimseler velilerinin kontrolü altýnda bulunan çocuklara veya doktorlarýnýn
kontrolü altýnda bulunan hastalara benzerler ki, veli ya da doktor, kontrolü
altýndaki çocuklar istemese de bazý konularda onlarý zorlayabilirler. Bu
zorlama pek tabiidir ki onlarýn zararý için deðil, menfaati içindir. Kontrolü
altýndaki hastasý onu içmeme konusunda diretse de kendisine þifa verecek ilacý
içmesi konusunda onu zorlayabilir.
Bir de bu
âyetten anlýyoruz ki Rabbimiz kitabýnda hak ve bâtýlý, hidâyet ve dalâleti,
çok açýk ve net bir biçimde açýklamýþtýr. Hak ve bâtýlý, doðruyla yanlýþý
ortaya koyan kitap ve sünnet hayattadýr. O halde kitap ve sünnete dayanmadan
yâni kitap ve sünnetten her hangi bir delile dayanmadan taklitçilik yaparak yanlýþa
düþen bir kiþinin Allah katýnda mazur sayýlmasý mümkün deðildir. Zira bir
kiþinin Allah katýnda mazur sayýlmasý ancak o konuda delillerin açýklanmadýðý,
veya o kiþinin bütün gücünü kullandýðý halde hakka ulaþma imkânýnýn olmadýðý
zaman geçerlidir. Halbuki hakkýn ve bâtýlýn açýklandýðý kitap ve sünnet
hayatta iken ve kiþilerin ona ulaþma imkânlarý da varken, buna raðmen kitap ve
sünnete müracaat etmeyerek taklit yolunu tercih ederek yanlýþa düþen veya
doðruya ulaþamayan bir adamýn mazur sayýlmasý mümkün deðildir.
Evet hak da
belli bâtýl da belli iken, Rabbimiz hakký da bâtýlý da açýklayýp birbirinden
ayýrdýktan sonra kim de:
"Artýk
kim Tâðutu inkâr edip Allah’a iman ederse o, kopmasý olmayan saðlam bir kulpa
sarýlmýþtýr. Allah iþitendir, bilendir."
Kim tâðutu reddeder ve Allah’a iman ederse. Anlýyoruz
ki iman iþinde tevhid iþinde ilk yapýlmasý gereken þey tâðutlarý reddetmektir.
"Allah’tan baþka Ýlâh yoktur." diyerek, Allah’tan baþka Ýlâhlýk
taslayan tüm Ýlah taslaklarýnýn Ýlâhlýðýný olumsuz kýlarak Allah’a iman
isteniyor. Demek ki tevhidin ilk þartý Allah’tan baþkalarýný inkâr etmek, yok
farz etmek deðil tâðutlarý inkâr etmektir. Çünkü Allah’tan baþka itaat edilecek
peygamber, baba, ana, koca, emir gibi mekânizmalar da vardýr. Bunlarýn tümünü
reddetmek istenmiyor bizden de tâðutlarý inkâr etmek isteniyor.
Ya da
kimilerinin iddia ettikleri gibi masivallah’ýn tümünün inkârý, reddi
istenmiyor da tâðutlarýn inkârý isteniyor. Yâni bizden iki þey isteniyor:
Tâðutlarý inkâr etmek ve Allah’tan baþkalarýndan Ýlâhlýk vasfýný kaldýrmak.
Tâðutlarý tümüyle reddedeceðiz, tâðut olmayanlarýn da sadece Ýlâhlýk
derecelerini reddedecek ve bu Ýlahlýk derecelerinin dýþýndaki derecelerini de
kabul edeceðiz. Peygamberlik derecesi, baba-lýk derecesi, kocalýk derecesi,
emirlik derecesi gibi.
Demek ki
Allah’a imandan önce tâðutlarý red yâni küfürden te-berrî etmek küfürden tevbe
etmek þarttýr. Ve bu tevbenin þartý da tâ-ðutlarý asla tanýmamaya, içinde
tâðutlara asla yer býrakmamaya kesin karar vermektir. O halde "Kim tâðutu
reddeder ve Allah’tan baþka Ýlâh
yoktur" ifadesi bir bakýma kelime-i tevhidin tefsiri sadedindedir.
Evet
müslüman olmanýn ilk þartýdýr bu. Tâðutu red ve Allah’a iman. Tâðutlar
reddedilmeden Allah’a iman edilmez. Bu ikisi birlikte olmadan müslümanlýk
iddiasý boþtur. Hem tâðutlarý kabul hem de Allah’a iman mümkün deðildir. Bir
adamýn müslüman olabilmesi için önce tâðutlarý reddetmesi gerekmektedir.
Ancak
tâðutun reddedilebilmesi için de elbette onun ne olduðunun bilinmesi
gerekmektedir. Çünkü tâðutun ne olduðunu bilmeyen kiþi pek tabiidir ki onu
reddedemez. Bilmediði bir þeyi reddetmek, red-detmesi gereken bir þeyi
reddetmemek ya da reddetmemesi gereken bir þeyi reddetmek Allah’ýn istediði
ve razý olduðu bir red deðildir. Öy-leyse kiþi reddettiði þeyin ne olduðunu
bilmek zorundadýr.
Tâðut;
taða, tuðyan haddi aþmak, sýnýrý çiðnemek demektir. Haddi aþan sýnýrý çiðneyen
her þey tâðuttur.
Tâðut
kelimesinin þer'i mânâsý ise; Allah ve Resûlü’nün belir-lediði ölçülerin dýþýna
çýkarak, Allah’ýn belirlediði kanunlarýn, yasalarýn dýþýnda kanun koyarak
insanlarýn Allah kanunlarýný býrakýp kendi kanunlarýna uymaya zorlayan ve
böylece haddini aþan kiþi tâðuttur.
Allah’a
karþý isyan edip, azgýnlaþýp, zorla veya gönül rýzasýyla insanlarýn kendisine
ibâdet ve itaat etmelerini isteyen gerek þeytan, gerek insan, gerek put, gerek
müessese ve kurumlarýn hepsi tâðut-tur. Kanunlarý, görüþleri, hükümleri Allah
kanunlarýnýn önüne geçirilip, onlarý putlaþtýrýp insanlarýn ona boyun bükmeleri
istenilen her varlýk Firavun gibi, Nemrut gibi tâðuttur.
Ýnsanlarý Allah yolundan
uzaklaþtýrmak isteyen, insanlarý Allah dinini öðrenmekten men eden, yâni din
eðitimini yasaklayan her program, her sistem tâðuttur.
Allah’ýn insan hayatý için
belirlediði kulluk yasalarýndan habersiz olarak, kitap ve sünnete müracaat
etmeyerek kendi hayatýný belirlemeye kalkýþan, kendi kendine bir hayat
programý belirleyen herkes tâðuttur.
Allah karþýsýnda bilgi iddiasýnda
bulunan; Allah bilirse biz de biliriz. Bizim de bilgimiz var. Bizim de aklýmýz
var. Bizim de keyfimiz var. Biz de biliriz kýlýk kýyafetin nasýl olacaðýný. Biz
de biliriz eðitimin nasýl olacaðýný. Biz de biliriz nereden kazanýp nerelerde
harcayacaðýmýzý. Biz de biliriz nasýl bir hukuk yapacaðýmýzý. Biz de biliriz
nasýl bir hayat programý belirleyeceðimizi, diyerek Allah karþýsýnda bilgi iddiasýnda
bulunan her insan tâðuttur. Sen öyle diyorsan, biz de böyle diyoruz. Sen kýlýk
kýyafetiniz þöyle olsun diyorsan, biz de böyle olacak, diyoruz. Sen mîrasýnýz
þöyle olsun diyorsan, biz de böyle olmalý, diyoruz, diyerek Allah karþýsýnda
bilgi iddiasýnda bulunan herkes tâðuttur.
Ya da Allah
karþýsýnda güç iddiasýnda bulunalar da tâðuttur. Allah varsa biz de varýz.
Allah’ýn gücü varsa bizim de gücümüz var. Allah’ýn cehennemi varsa bizim de
kodeslerimiz var. Allah’ýn melekleri varsa bizim de silahlýlarýmýz var. Biz de
asar keseriz. Biz istedik mi asarýz. Biz istedik mi keseriz. Biz istedik mi
açarýz. Biz istedik mi kestiririz, diyerek Allah karþýsýnda güç ve kuvvet
iddiasýnda bulunanlar da tâðuttur.
Allah’a ve
Allah’ýn emirlerine isyan edip, kendi kendine uyup, kendi hevâsýný, kendi
düþüncesini ve aklýný putlaþtýrýp, kendi kendisini mâbud yapmýþ kiþi de tâðuttur.
"Kendi
hevâ ve hevesini Ýlâh edineni görmedin
mi?..."
(Câsiye: 23)
Kendi
hevâsýný, havasýný putlaþtýrýp arzularý ve keyifleri istikâmetinde bir hayat
yaþayarak Allah’ýn kitabýna ve Resûlü’nün sünnetine karþý müstaðnî davranan,
ihtiyaçsýz ve eyvallahsýz davranan kiþi de tâðuttur. Parasýna, malýna,
makamýna, çevresine, kredisine güvenerek kendi kendine yeteceðine zanneden;
ben bana yeterim. Benim malým, mülküm, makamým, koltuðum, çevrem, kredim var.
Benim hiç kimseye ve hiç bir þeye ihtiyacým yoktur. Kitaba da, sünnete de,
dine de, diyânete de ihtiyacým yoktur. Ben kazanmayý bilirim. Ben harcanacak
yerleri bilirim. Ben hangi mesleði seçeceðimi bilirim. Ben ev tefriþini
bilirim. Ben çocuklarýmý nasýl eðiteceðimi pekâlâ bilirim. Ben hayatýmý nasýl
yaþayacaðýmý bilirim. Baþka hiç bir þeye ihtiyacým yoktur, diyerek kendisini putlaþtýran
insan da tâðuttur.
Nâziât
sûresinin 37-40 âyetlerinde ifade edildiðine göre dünyayý âhirete tercih eden,
hayat programýný dünya hayatý adýna yapmaya çalýþan, yâni programýný dünyada bitecek
biçimde ayarlayan, hayat programýnda âhiretin yeri olmayan kiþi de tâðuttur.
Yine ayný
âyetlerin ifadesiyle hayatýnda Allah’ý deðil de toplumu düþünen, Allah
karþýsýnda kötü bir konuma düþmekten korkmazken, toplum karþýsýnda, el âlem
karþýsýnda, âdetler karþýsýnda, töreler karþýsýnda, aða patron karþýsýnda,
konu komþu karþýsýnda kötü bir konuma düþmekten korkan ve utanan kiþi de
tâðuttur.
Evet tâðut
deyince, onu hep dýþýmýzda aramayalým. Bakýn bazen biziz deðil mi tâðut? Bakýn
Kâlem sûresinde müslüman olduklarý halde kendilerini hayata etkin zannederek,
yapacaklarý bir iþ konusunda "inþallah" demeyen yâni böylece
hayatlarýnda Allah’ý diskalifiye edenlerin de tâðut olduklarý anlatýlýr.
"Dediler
ki eyvah! Meðer biz tâðutluk etmiþiz!"
(Kâlem 31)
Eyvah bize.
Yazýklar olsun bize ki; biz tâðutluk etmiþiz. Biz yapacaðýmýz iþler konusunda
Allah’ý ekarte etmiþiz. Biz hayat programýmýzý Allah’a sormadan Allah’ýn
kitabýna, peygamberin sünnetine sormadan kendimiz çizmeye kalkýþmýþýz. Biz
hayata kendimizin etkin olduðunu sanmýþýz. Ne yapacaðýmýzý, nasýl yapacaðýmýzý
kendimiz belirlemeye kalkmýþýz. Hayatýn programýný kendimiz belirlemeye kalk-mýþýz.
Ve böylece tâðutluk yapmýþýz diyorlar. Vallahi bizler adýna gerçekten çok
korkunç.
Ya biz? Biz
neyiz? Biz ne durumdayýz bu konuda? Yâni bizim hayat programýmýzý kim
belirliyor? Çocuðumuzun mektebine iliþkin, eðitimine iliþkin programý kim
belirliyor? Malýmýza iliþkin, mesleðimize iliþkin, dükkanýmýza iliþkin,
gündüzümüz gecemize iliþkin, kýlýk kýyafetimize iliþkin, ekonomimize,
hukukumuza iliþkin programlarý kim belir-liyor? Allah mý belirliyor yoksa
baþkalarý mý? Ya da kendimiz mi? Hayatýmýzýn kaçta kaçýna Allah karýþýyor kaçta
kaçýna Zerdüþt karýþýyor? Eðer hayatýmýzýn pek çok bölümünü Zerdüþt
dolduruyor da onun gaflet edip boþ býraktýðý, ya da doldurmaya gücü yetmediði
boþluðu da biz dinle doldurmaya çalýþýyorsak baþka yerde tâðut aramaya gerek
yoktur sanýrým.
Küfürle
tuðyanýn, kâfirle tâðutun, fâsýkla tâðutun arasýný þöyle bir ayýralým inþallah.
Allah’a isyan üç þekilde olabilir:
1- Bir
kimse Allah’a inanýr, Allah’ýn emirlerine ve Allah’ýn haya-týna karýþma
yetkisine inanýr, Allah’ýn kulu olduðunu kabul eder ama pratik hayatýnda
Allah’ýn emirlerini uygulamadýðý gibi onlarýn aksini yaparsa bu kiþiye fâsýk
denir.
2- Bir
kimse Allah’a inanmaz, Allah’ýn kendi hayatýna karýþacaðýný reddeder ve
Allah’ýn hayata karýþma birimleri olan kitabý ve peygamberleriyle ilgilenmez
ve böylece Allah’la irtibatýný koparýp baþka birilerine baðlanýrsa bu kiþi
kâfirdir.
3- Eðer
kâfir olup Allah’a isyan eden kiþi, Allah’ý inkâr eden kiþi yâni kâfir olan
kiþi bir de insanlarý kâfir olmaya ya da kendisine boyun eðmeye, kendi
kanunlarýna, kendi düþüncelerine boyun eðmeye zorlarsa o zaman bu kiþi
tâðuttur.
Tâðut bazen
insan, cin, þeytan, hayvan, aðaç, taþ, kadýn, moda, kurum, müessese olabileceði
gibi, bazen de Allah’ýn kanunlarýnýn dýþýnda kanun koymaya kalkýþan zâlim bir
diktatör veya zâlim bir grup da olabilir.
Ýnsanlarý
Allah’ýn emirlerini uygulamaktan alýkoyan her türlü program da tâðuttur. Meselâ
namaz vaktine denk getirilmek istenen ve insanlarý namaz kýlmaktan engelleyen
tüm programlar ve bu programlarýn yapýcýlarý tâðuttur.
(Alâk sûresi)
Baþka neler
engeller namazý? Tefrikalar engeller, dedikodular engeller, oyun ve eðlenceler
engeller, baba ana engeller. Çocuklarýna namaz eðitimi vermeyerek onlarýn namaz
kýlmalarýný engelleyen, çocuklarýný sabah namazýna kaldýrmayan tüm babalar ve
analar bu mânâda tâðutturlar.
Ya da
Firavunun yaptýðý gibi dini tekeline alarak insanlarýn onunla tanýþmasýna imkân
vermeyen, din eðitimini kýsýtlayan tüm zâlim idareciler tâðuttur. Hani Firavun
iman etmek isteyen sihirbazlara karþý:
"Ben
size izin vermeden ona iman ettiniz ha!"
(A’râf 123)
Demiþ ve
onlara iþkence mekânizmalarýný çalýþtýrývermiþti. Ýþte tâðut budur. O izin
verecekti hain. Þu âyetler okunsun þunlar okunmasýn! Þunlar þunlar gündeme
getirilebilir ama þunlarý þunlarý gündeme getirmek yasaktýr! Þu kadar
anlatýlsýn! Filanlar anlatsýn! Ama falanlar anlatamaz! Diyerek dine müdahale
etmeye kalkýþan herkes tâðuttur. Bakýn Firavun "Benden izin almadan iman
ettiniz ha!" Halbuki sizi ben çaðýrmýþtým! Sizi ben görevlendirmiþtim! Sizin
maaþýnýzý ben verecektim! Sizler benim memurlarýmdýnýz! Sizi ben tayin etmiþtim!
Sizler benim adamlarýmdýnýz! Beni savunmalýydýnýz! Benim sözümden dýþarý çýkmamalýydýnýz!
Þimdi sizler benim memurlarým olduðunuz halde bana danýþmadan iman ettiniz ha?
Bana danýþmadan benim mescidlerimde bunlarý konuþtunuz ha? Bana danýþmadan hutbe
okudunuz ha? Benden izin almadan müslüman oldunuz ha? Bana danýþmadan benim
konuþulmasýný yasak kýldýðým konularý konuþtu-nuz ha???
Ýþte
aðýzlara kelepçe vurarak Allah’ýn kullarýnýn inandýklarý dinin kurallarýný
açýk açýk anlatmalarýna, konuþmalarýna ve uygulamalarýna izin vermemeye
çalýþan, imanlarýný vicdanlarýna hapsederek pratiðe dökmelerini yasaklayan tüm
zâlim idareciler tâðuttur.
Ýþte kim ki
içindeki ve dýþýndaki tüm tuðyanlarý, tüm tâðutlarý reddeder ve de Allah’a
inanýrsa:
"O
kopmasý olmayan saðlam bir kulpa tutunmuþtur. Allah iþitici ve
bilicidir."
Hak ve bâtýl, iman ve küfür, Allah
ve tâðutlar, Allah’a kulluk ve tâðutlara kulluk, Allah’a kulluðun sonucu ve
tâðutlara kulluðun sunuþlarý bütün delilleriyle insanlara tanýtýldýktan sonra,
her þey açýk ve net olarak ortaya konulduktan sonra, artýk kim aklýný baþýna
alýr da tüm tâðutlarý reddedip, Rabbi tarafýndan arþ’tan, kürsîden, uzatýlmýþ
kopmaz, kýrýlmaz, pörsümez ipine sýmsýký sarýlýrsa, Allah’ýn ipine tutunursa,
yâni Ýslâm’a girerse, Kur’an’a tutunursa, hidâyeti tercih ederse, yâni bu ipe
ilk el atma anlamýna kelime-i tevhidi söylerse ve söylediði bu kelimenin
muhtevasýna uygun bir hayat yaþamaya karar vererek, böyle bir hayatý devam ettirerek,
bu ipi hiç býrakmamaya çalýþýrsa iþte o, kesin kurtulmuþtur.
Aklý
baþýnda olan herkesin mutlak yapmasý gereken þey iþte budur. Aklý baþýnda olan
kiþi bugün var, yarýn yok olan, gelip geçici olan, fâni olan, bâtýl olan,
gölgeden ibaret olan, ölümlü olan, bir gün kýrýlýp dökülecek olan, kendisine
tutunanlarý, kendisine yaslananlarý, kendisine bel baðlayanlarý bir gün
ölümüyle düþürüp, kýrýp, býrakýp gidecek olan tâðutlarýn, Firavunlarýn,
Nemrutlarýn ve çaðdaþ tâðutlarýn, kendi görüþlerini, kendi düþüncelerini Allah
kanunlarýnýn önüne geçirmeye çalýþan tüm sahte mâbudlarýn kulplarýna yapýþmayý
reddederek, "Hayyu Kayyum" olan, ezelden ebede hep var ve diri olan,
hiç ölmeyecek ve kendisine tutunanlarý hiç kýrýp dökmeyecek olan, hayal
kýrýklýðýna düþürmeyecek olan, her þeyin var edicisi ve varlýðýný devam
ettiricisi olan, bir an bile varlýklarýndan gafil olmayan, onlarý asla ihmal
etmeyen, þaþmaz, yanýlmaz, uyumaz, uyuklamaz olan Allah’a ve onun dinine sarýlmak
zorundadýr.
Aklý
baþýnda olan herkes göklerin ve yerlerin mülkünün tamamý kendisinin olan,
gökte ve yerde ne varsa hepsine egemen olan, iz-ni olmadan huzurunda kimsenin
söz söylemeye, þefaatte bulunmaya cesaret edemeyeceði, her þeyi bilen, bilgi
kendisinden olan, o bildirmedikçe kimsenin ilminin mahiyetine eriþme imkâný
olmayan, kürsîsi gökleri ve yerleri kuþatmýþ olan, haberi olmadan bir yaprak
bile düþmeyen, gökler ve yerler kabza-i kudretinde olan ve de bu özelliklere
kendisinden baþka sahip olmayan Allah’ýn kulpuna tutunur ve lâ Ýlâhe illallah
der. Aklý baþýnda olan birinin bundan baþkasýný yapmasý mümkün deðildir. Çünkü
sayýlan þu özelliklere sahip baþka birisi yok ki onu da Ýlâh bilelim ve onun da kulpuna tutunup ona da kulluk
yapalým.
Allah’ýn
kanunlarý, tâðutlarýn kanunlarý. Allah’a kulluk ya da tâ-ðutlara kulluk.
Allah’ýn dini, tâðutlarýn dini. Allah’ýn sistemi, tâðutlarýn sistemi. Mü'min
Allah dýþýndaki tüm tâðutlarýn kulplarýný reddeden ve Allah’ýn kopmayan ipine
kulpuna sarýlan ve sadece Allah’a kulluk eden kiþidir.
Hayatýnýn
bütün bölümlerinde Allah’ýn arzularýný uygulayan hayatýnda tâðutlara karýþma
alaný býrakmayan kiþidir.
Bundan sonra bu konuyu biraz daha aydýnlatmak için, Allah’ýn
kulpuna, Allah’ýn dinine ve kitabýna tutunan mü'minlerin durumunu ve bu
Allah’ýn kulpuna tutunmak istemeyerek tâðutlara kulluða razý olan-larýn
durumunu anlatmak için bakýn Rabbimiz þöyle buyurur:
257:"Allah
mü'minlerin velisidir. Onlarý küfrün karanlýðýndan imanýn aydýnlýðýna çýkarýr.
Kâfirlerin velileri ise tâðutlardýr. Tâðutlar onlarý aydýnlýktan karanlýða çýkarýr.
Ýþte onlar ateþin sohbetçisidirler ve orada ebedî kalýcýdýrlar."
Allah mü'minlerin velisidir. Veli kimileri bu kelimeye
farklý anlamlar yüklemiþlerse de veli velâyet hakkýna sahip olan varlýk demektir.
Bir varlýk adýna ona danýþmadan tek taraflý karar verme makamýnda olan varlýða
veli denir. Meselâ ben çocuðumun velisiyim. Onun adýna ona danýþmadan karar
verme makamýndayým. Velisi olduðum ve adýna ona sormadan karar verme makamýnda
olan ben ona istediðim þeyleri emreder, istediðim þeyleri yasaklarým.
Ýstediðim okulda okutur, istediðim kiþilerle arkadaþlýk kurmasýný saðlar,
istediðim kiþilerle iliþkisini yasaklarým. Allah da bizim velimizdir. Yâni
bize sormadan bize bizim adýmýza tek taraflý karar alma makamýndadýr Rabbi-miz.
Ýstediðini emreder istediklerini de yasaklar.
Öyle deðil
mi? Meselâ namazý emrederken bize danýþtý mý Allah? Zinayý yasaklarken ey
kullarým! Ben bunu yasak kýlacaðým! Ne dersiniz? Nasýl düþünürsünüz? Fikriniz
nedir bu konuda? Diye bize sordu mu Allah? Hayýr, Allah bizim velimizdir,
velâyetimiz elinde olandýr ve bizim adýmýza aldýðý kararlar konusunda velâyeti
altýnda olan bizlere asla danýþmaz.
Ýþte
velinin anlamý budur. Vali, vilâyet ifadeleri de buradan gelmektedir. Vali,
yâni vilâyette, velâyeti altýnda bulunan insanlar konusunda onlara danýþmadan
karar verme makamýnda olan kiþi demektir. Valinin anlamý budur. Ve kâfirlerin
müslümanlar üzerine velâyet hakký yoktur âyeti de bunu anlatýr. Yâni vilâyette
vali olarak müslü-manlara sormadan onlar adýna karar verme makamýna kâfirler
oturtulmamalýdýr.
"Mü'minler
mü'minleri býrakýp da kâfirleri veli edinmesinler."
(Âl-i Ýmrân: 28)
Yâni
mü'minler mü'minleri býrakýp da kâfirleri velâyet makamýna kendileri adýna karar verme makamýna oturtmasýnlar.
Kâfirler karar verip, kâfirler kanun yapýp müslümanlar da kendilerinden olmayan
bu kâfirlerin yaptýklarý kanunlarý uygulamaya kalkmasýnlar. Âyetin sonunda da
eðer mü'minler bunu yaparlarsa onlarýn Allah katýnda en ufak bir deðerleri
kalmamýþ, Allah’ýn yardýmýný da kaybetmiþlerdir bu-yurulmaktadýr.
Evet veli,
vali budur. Çünkü vali karar verecek ve müslümanlar da kendi adlarýna bu
valinin verdiði kararý uygulayacaktýr. Öyleyse mü'minlere veli olacak, vali
olacak, idareci olacak insanlarýn mutlaka mü'minlerden olmasý emrediliyor.
Ama acaba bu mânâlarý unutturmak
için mi? Yâni mü'minlerin baþýna kâfirlerin de idareci olmasýný saðlamak ve
böylece mü'minleri köleleþtirmek için mi bilmiyorum, insanlar bu veli
kelimesini çok çarpýtmýþlar. Veli deyince bugün insanlar hiç de bunu
düþünmüyorlar. Veli, iþte gökte alan, yerde yiyen, gaybý bilen, eteðine
yapýþýlan, cennet olurlayan, cehennem sýnýrlayan birileri anlaþýlýyor þimdi. Hep
böyle anlattýlar çünkü.
Bu anlamý
þeytana nasýl yükleyecekler bunu merak ediyorum. Yâni eðer veli deyince bunlar
anlaþýlacaksa, bunlar düþünülecekse, o zaman bakýn Allah bir âyet-i kerîmesinde
þeytanýn veli olduðunu haber verir:
"...
Muhakkak ki þeytaný inanmayanlarýn velisi kýldýk"
(A’râf: 27)
Yine ayný
sûrede:
"Onlar
Allah’ý býrakýp da þeytaný kendilerine veli edindiler. Ve böylece kendilerinin
doðru yolda olduklarýný zannettiler"
(A’râf: 30)
Buyurulmakta
ve þeytanýn veli olduðu anlatýlmaktadýr. Eðer veli kelimesini az önceki mânâda
anlayacaksak, o zaman þeytana na-sýl veli diyeceðiz? Ama Allah’ýn anlattýðý son
derece açýktýr ki, þeytan kâfirlerin velisidir. Yâni þeytan onlarýn hayatýnda
onlara danýþmadan karar alma makamýndadýr. Ya da onlar þeytaný kendi hayatlarýnda,
kendileri adýna karar verme makamýna oturtmuþlar. Þeytan karar ver-miþ, onlar
uygulamýþlar.
Bakýn bu
âyet-i kerîmenin devamýnda da yine tâðutlarýn kâfirlerin velisi olduðu
anlatýlýyor. Kafirlerin velisi de tâðutlardýr. Onlar velâyetleri altýndaki
kâfirleri nurdan, aydýnlýktan karanlýklara götürürler buyuruluyor.
Þimdi eðer veli kelimesine az
evvelki anlamý yükleyecek olursak acaba tâðutlara nasýl veli diyeceðiz? Allah
tâðutlar için veli diyor. Yâni bu tâðutlarýn gaybý bilen, gökte uçan, denizde
yürüyen, Allah’ýn ermiþ kullarý olduklarýný nasýl söyleyebileceðiz? Ama veliyi
Kur’an’ýn ifade buyurduðu biçimde velâyet anlamýna anladýðýmýz zaman, tâðut-larýn
kâfirler adýna karar verme makamýnda kiþiler olduðunu anlamakta zorluk çekmeyeceðiz
demektir. Yâni kâfirler tâðutlarý kendilerine veli edinmiþlerdir. Bu tâðutlar
velâyeti altýnda olan bu kâfirler adýna karar alýrlar ve bu kâfirler de
kendileri adýna karar alan bu tâðutlarýn kararlarýný uygularlar.
Allah
buyurur ki; Allah mü'minlerin velisidir. Yâni mü'minler adýna onlara danýþmadan
tek taraflý karar verendir. Ve velimiz olan Rabbimiz bizim adýmýza, kullarý
adýna onlara danýþmadan aldýðý kararlarla onlarý karanlýklardan aydýnlýða
çýkarýr. A’râf sûresinin 196. âyetinde ifade edildiði gibi:
Arþýndan,
kürsîsinden kopmayan, sapasaðlam bir ip uzatarak, bir kitap göndererek, bizim
adýmýza aldýðý kararlarýný o kitabýnda bize bildirerek bizi karanlýklardan
aydýnlýða çýkarýr.
Rabbimiz
kendisinin velâyetini kabul eden, gönderdiði kitapla ilgilenen, aldýðý karalar
istikâmetinde bir hayat yaþamaya karar veren kullarýný küfür karanlýklarýndan,
þirk karanlýklarýndan iman aydýnlýðýna, Ýslâm aydýnlýðýna çýkarýr. Zulümât
küfürdür, nûr da Ýslâm’dýr.
Dikkat
ederseniz burada zulümât kelimesinin çoðul olarak zikredildiðini, nûr
kelimesinin ise tekil olarak zikredildiðini görüyoruz. Bu gerçekten çok calibi
dikkat bir husustur. Çünkü zulümât çoktur, küfür çoktur, bâtýl sayýlamayacak
kadar çoktur, ama o bâtýlý yok edecek nûr bir tektir. Ýslâm bir tektir.
Demek ki
Allah’ýn nûruyla ilgi kuramamýþ, Allah’ýn kitabýyla tanýþamamýþ, Allah’ýn
dinini kabul edememiþ kiþi karanlýklar içindedir. Allah’ýn nûruyla
aydýnlanmayan yerler, gökler, gece ve gündüzler zifiri karanlýktýr. Allah’ýn nûruyla
aydýnlanmayan gözler kör, kulaklar saðýr, kalpler bin türlü þüphe ve
tereddütler içinde, bin türlü ýstýrap ve buhranlar içinde çýrpýnýr durur.
Allah’ýn
kitabýyla aydýnlanmayan gönüller vesveselerle, ku-runtularla, cinler ve
þeytanlarla dolar. Allah’ýn nûruyla aydýnlanmayan hayat var olmanýn tadýný
alamaz. Hayatýnýn tadýný almak isteyen, varlýðýnýn farkýnda olmak isteyen
akýllý kimseler, Allah’ýn kendilerine sunduðu bu kulpa tutunmak zorundadýrlar.
Evet
mü'minlerin velisi olan Allah, onlar adýna aldýðý kararlarla, onlara
gönderdiði kulluk kitabýyla onlarý karanlýklardan, küfür karanlýklarýndan,
þirk karanlýklarýndan, cehalet karanlýklarýndan, hevâ ve heves
karanlýklarýndan, terbiyesizlik, ahlâksýzlýk ve nankörlük karanlýklarýndan,
þüphelerden, tereddütlerden, vesveselerden aydýnlýða çýkarýr.
Allah,
kendisini veli kabul eden, velâyetini kendisine teslim e-den, seçimini kendisi
için seçim kabul eden, yâni iradesini kendisine teslim eden, kendisi adýna
aldýðý kararlara teslim olup, hayatýný onun kulluk maddelerine göre düzenleyen
mü'minlerin ellerinden tutar, onlarý zulmetlerden, karanlýklardan çýkarýr,
dosdoðru yolda, hem dünyada hem de ukbada onlarý sonsuz mutluluða erdirir.
"Kâfirlerin
velileri de tâðutlardýr. O Tâðutlar da onlarý aydýnlýktan karanlýklara çýkarýrlar. Ýþte onlar cehennemliklerdir.
Orada ebedî olarak kalýrlar."
Kâfirlerin velileri de tâðutlardýr. Kâfirlerin karar alma
mercileri tâðutlardýr. Onlar da hayatlarýnda tâðutlarý karar verme makamýna oturturlar
ve bu tâðutlarýn kendileri adýna aldýðý kararlarý uygulamaya koyarlar. Bunlar
aslýnda kendilerini yaratan ve gerçek velileri olan Allah’ýn sapasaðlam
kulpuna, dinine, kitabýna ve kendileri adýna aldýðý kararlara sýmsýký sarýlarak
tüm tâðutlarý inkâr etmeleri gerekirken, tamamen aksini yapmýþlar, tâðutlarý
veli bilmiþler, onlarýn arzularýna, onlarýn kanunlarýna boyun bükmüþler ve
onlara kulluk yapmaya karar vermiþlerdir.
Ýþte bu
kâfirlerin velisi olan tâðutlar da velâyetleri altýnda bulunan kullarý adýna
onlara danýþmadan aldýklarý kararlarla onlarý nûrdan, hidâyetten, aydýnlýktan,
Ýslâm’dan, huzurdan, sükûndan koparýp türlü türlü karanlýklarýn kucaðýna
götürüp atmýþlardýr.
Demek ki
Allah’a kulluktan kaçan, Allah’ýn velâyetini kabul etmeyen insanlarýn baþýna
kuzgun gibi tâðutlar çöker ve zorlamayla, dayatmayla, hile ve aldatmalarla
onlarý her taraflarýndan kýskývrak baðlarlar. Zulüm aðlarýna düþürürler onlarý.
Yularlarýný ellerine alýrlar ve onlarýn velileri olurlar. Onlarý nûrdan,
imandan, Ýslâm’dan, Allah’a kulluktan, yaratýlýþlarýndan, fýtratlarýndan,
insanlýklarýndan, doðru yoldan çýkarýp karanlýklara, küfre, inkâra, ilhada
sürüklerler. Gidilmeyecek yollara sürüklerler onlarý.
Çünkü tâðutlar aydýnlýk yollarý
sevmezler. Aklý, ilmi, düþünceyi fesada verirler. Ahlâký ve fýtratý bozarlar.
Allah ve Resûlüyle yarýþ iddiasýyla yapýlmayacak þeyleri yaparlar. Peþlerine
taktýklarý kullarýný belâlarýn kucaðýna taþýrlar. Boyunlarýndaki ipin ucunu, o
ipin de, kendilerinin de sahibi olan Allah’a vermeyerek kendi ellerinde tutmak
isteyen, ya da onu boþlukta tutmak isteyen herkesin iplerini ellerine alýrlar
ve onlarý kendilerine kul köle edinirler.
Ýnsanlar
güya Allah’a kulluktan kaçarken bu defa tâðutlarýn kulu kölesi olurlar. Allah’ý
inkâr eden, velâyetini Allah’a vermeyen kiþi binlerce tâðutun kulu olur. Bir
tek Allah’a kulluktan kaçarken pek çok tâðutlara kulluða razý olur. Meselâ
Allah’a kulluktan kaçan kiþi evvela kendisini Allah’a kulluktan koparýp
ayaklarýný kaydýrmak için fýrsat kollayan þeytanýn kulu durumuna düþer. Sonra
onu Allah’ýn arzularýndan koparýp kendi arzu ve þehvetlerinin kulu kölesi
durumuna düþürmek isteyen nefsinin kulu durumuna düþer. Daha sonra baþkalarý,
karýsý, babasý, anasý, çocuklarý, akrabalarý, kavmi, kabilesi, milleti, devleti,
politik ve dini liderleri, aðasý, patronu, çevresi, âdetleri, töreleri, modasý
ve daha yüzlerce tâðutlarýn kulu kölesi durumuna düþecektir.
Görüyoruz
iþte, Allah’ýn velâyetini kabul etmeyen insanlar, bir tek Allah’a kulluktan
kaçarken yýðýnlarla tâðutun kulu kölesi olmuþlar. Kimisi þeytanýn kulu, kimisi
nefsin kulu, kimisi modanýn kulu, kimisi þehvetlerinin, kadýnýn, âdetlerin,
törelerin, kanun koyucularýn, çevrenin, aðalarýnýn, patronlarýnýn kulu,
kimisi bu âlemde sebepler nizamý üzerinde galip ve müessir zannettikleri, zarar
ve felâketler anýnda kendilerinden medet bekledikleri, kendilerine sýðýndýklarý,
kendilerini kurtarýcý olarak bildikleri kimselerin kulu.
Yâni güya
bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüðe kavuþa-caklarýný zanneden bu
insanlar, boyunlarýna pek çok varlýðýn kulluk iplerini takmýþlar ve onlarýn
çektikleri yere gitmek zorunda kalmýþlardýr. Hepsini ayný anda razý etmek
zorunda kalmýþlar, kalpleri parça parça olmuþ, burunlarýna vurulmadýk zincir
kalmamýþ, zillet ve meskenetin esfeline düþmek zorunda kalmýþlardýr.
Öyleyse
Allah dýþýndaki tüm tâðutlarý inkâr edip, hayatýmýzda onlara karýþma alaný
býrakmayýp, boyunlarýmýzdaki kulluk ipinin ucunu sadece Allah’ýn eline verip,
sadece Rabbimizi veli kabul etmek zorundayýz.
Sadece
Allah’ý veli kabul edip, kulluðumuzu sadece Allah’a yapýp, Allah’ýn bizim
adýmýza aldýðý kulluk maddelerine sýmsýký sarýlýp bu karanlýklardan kurtulmak
zorundayýz. Bundan baþka çaremiz de yoktur. Allah yardýmcýmýz olsun inþallah.
Allah, son
okuduðumuz âyet-i kerîmesinde kendisinin mü'min-lerin velisi olduðunu ve onlar
adýna aldýðý kararlarla onlarýn elinden tutup aydýnlýða çýkardýðýný, kâfirlerin
velilerinin de tâðutlar olduðunu, onlarýn da velâyetleri altýnda bulunan
insanlarý aydýnlýktan karanlýklara sürüklediklerini anlatmýþtý. Bundan
sonraki âyet-i kerîmesinde de ken-disini veli olarak kabul eden bir peygamberiyle
kendisini veli kabul et-meyen ve kendi kendine yeteceðini zanneden bir tâðutu
karþý karþýya getirir. Allah’ýn nasýl veli kabul edileceðini, tâðutun
tâðutlarýn nasýl reddedilmesi gerektiðini, tâðut karþýsýnda nasýl davranýlmasý
gerekti-ðini ve tâðuta karþý nasýl bir mücâdele verilmesi gerektiðini bir m