Bakara, 40-48; kavram, 48-57

 

BAKARA  SURESİ   40-48.    ÂYETLER

 

YAHÛDİLER VE YAHÛDİLEŞENLERİN ÖZELLİKLERİ VE

ONLARA KUR'AN'IN ÖĞÜTLERİ

 

 

Bakara, 40-48. Ayetlerin Mealleri

İsrâiloğullarının Tarihi ve Alınacak Dersler

İsrâiloğulları; Onlara Verilen Nimetler, Yapmaları Gereken Görevler

Kur'an'a İman ve Âyetleri Ucuza Satmak

Sadece Allah'tan Korkmak

Hakka Bâtılı Karıştırmak ve Hakkı Gizlemek

Namaz, Zekât, Rükû ve Cemaat

İyiliği Emredip Kendisini Unutmak

Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz

Allah'tan Yardım İstemenin Vesileleri: Sabır ve Namaz

Huşû Sahiplerinin, Kalbi Allah'a Saygı ile Ürperenlerin Özellikleri

Allah'ın Nimetlerini Unutup Nankörlük Yapmak

Fidye, Yardım ve Şefaatin Olmadığı Gün: Kıyametin ve Mahşerin Dehşeti

 

 

"Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın (sakın onları unutmayın), Bana verdiğiniz ahdi/sözü tutun ki, Ben de size verdiğim ahdi/sözü tutayım ve sadece Benden korkun!" (2/Bakara, 40)

"Elinizdekinin (Tevrat'ın) aslını tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin! Sakın kâfirlerin/onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden (Benim azabımdan) korkun." (41)

"Hakka bâtılı karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin." (42)

"Namazı dosdoğru kılın, zekâtı (hakkıyla) verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin." (43)

"Siz Kitab'ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara birr'i (iyiliği) emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (44)

"Sabırla ve namazla (Allah'tan) yardım isteyin. Şüphesiz bu (sabır ve namaz), kalbi Allah'a saygılı olanlardan başkasına zor ve ağır gelir." (45)

"İşte o, kalbi Allah'a saygı ile ürperenler, kendilerinin herhalde Rablerine kavuşacakları-nı ve O'na döneceklerini düşünen ve kabullenen kimselerdir." (46)

"Ey İsrâiloğulları! Özellikle size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar diğer) insanlardan üstün kıldığımı hatırlayın." (47)

İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım edilmez.” (48)

 

İsrâiloğullarının Tarihi ve Alınacak Dersler

İsrâil, bilindiği gibi Ya’kub peygamber’in lakabıdır. İsrâiloğulları yahudilerdir. Sûrenin başından buraya kadar (40. âyete kadar) bütün insanlara hitap eden bir girişti. Konu, Kur’an ve Kur’an’a inanma konusundaki insan tiplerinde, halkın bu konudaki ihtilâfı üzerinde düğümleniyordu. Münafıklardan bazı örnekler verilerek Allah’a ibadet emri tekrarlanmakta idi. Kur’ân’ın Allah katından geldiği belirtilerek, ihtar ve müjde haberleri dile getirilmekte ve ardından da insanlığın yaratılış konusu konu edilmekteydi. 40. âyetten 121. âyete kadar ise söz, ehl-i kitaba yöneliyor ve özellikle yahudilere hitap ediliyor. Ana konu yine bütünüyle Kur’an’ın etrafında dönüyor. Yüce Allah, Ya’kub peygamberin torunlarına seslenerek onların da ataları Ya’kub gibi Hakk’a tâbi olmalarını istemektedir. Bazı yerlerde hıristiyanlara, Arap müşriklerine ve müslümanlara da hitap edildiği görülmekle birlikte genellikle İsrâiloğullarına hitap edilen bu 40-121. âyetlerdeki hitabı tam anlayabilmek için şu noktaları göz önünde bulundurmak gerekir:

a) Bu bölüm, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yönelttiği dâveti anlayıp kendilerini düzeltme imkânına sahip olan daha önceki peygamberlerin takipçilerini etkilemek ister. Bu nedenle Kur’an’ın mesajının Hz. Muhammed (s.a.v.)’in görevinin de diğer peygamberlerle aynı olduğu belirtilir. Şöyle denilmek istenir: “İlk önce mesajı pratikte uygulayıp, diğer insanları da onu kabule dâvet etme görevi size emanet edilmişti. Fakat siz bu görevi yerine getirmek bir yana, hidayeti arkanıza atıp bozulmaya başladınız. Halkınızın geçmişteki tarihi, sizin bu günkü ahlâkî ve dinî çöküşünüz, size karşı canlı bir şahittir. Şimdi Allah aynı mesajı ve aynı görevle birlikte başka bir kulunu gönderdi. Bunda size garip ve yabancı gelecek hiçbir şey yoktur. Bu nedenle Hakk’ı bile bile inkâr etmemelisiniz. Sizin için en hayırlı şey O’nu kabul etmek ve bir zamanlar size emanet edilen görevin aynısını yerine getirmeye çalışanlarla aynı safta olmaktır.

b) Bu bölüm aynı zamanda Yahudilerin hatalı durumlarına karşı çıkmayı ve onların dinî ve ahlâkî dejenerasyonlarını açıkça gözler önüne sermeyi amaçlar. Bu nedenle onların İslâm’a karşı tutumlarının tamamen yanlış olduğunu ispatlar. Çünkü onlar, İslâm’ın temel ilkelerinin kendi dinlerinin temel ilkeleri ile aynı olduğunu, Kur’an’ın öğretilerinde, Tevrat’ın öğretilerin-den farklı veya onlara ters düşen hiçbir nokta olmadığını bildikleri halde O’na karşı çıkıyorlardı. Bu bölüm, onların kendilerine verilen hidayete uymadıklarını ve kendilerine emanet edilen liderlik görevini tam olarak yerine getiremediklerini de gösterir. Bunu ispatlamak için de inkâr edemeyecekleri olaylar nakledilir. Bununla birlikte bu hitap, onların Allah’tan geldiğini bildikleri halde Hz. Peygamber’in görevini baltalamak için yaptıkları planları, yaydıkları şüpheleri, geliştirdikleri çarpık iddiaları ve kurdukları tuzakları da açığa çıkarmaktadır. Samimiyet ve doğruluktan yoksun olan ve önyargı, inatçılık ve nefse tapmaktan kaynaklanan “dindarlık”larını da ortaya koyar. Onların fazilete kavuşmak istemediklerini de açıkça bildirir.

Bu vurgular istenilen etkiyi sağlamıştı: Yahudilerden iyi olanların gözlerini açmış ve dinî liderlerinin Medine ve çevresinde var olan manevî otoritelerini sona erdirmişti. Bunun yanı sıra, kendileri gözler önüne serilince o denli dehşete kapılmışlardı ki, İslâm’a cesurca açıktan karşı çıkmamayı tercih etmeye başlamışlardı.

c) Bundan önceki âyetlerde bütün insanlık, Allah’tan gelen hidayeti kabule dâvet edilmiş-lerdi. Burada ise hidayete tâbi olmamanın ne gibi sonuçlar doğurduğunu göstermek üzere İsrailoğullarının kıssası anlatılıyor. İsrailoğullarının bir örnek olarak ele alınmalarının nedeni, tarihlerinin son dört bin yılı boyunca dünyadaki bütün uluslara yaşayan bir örnek oluşturmaları-dır. Bu kıssada ilâhî hidayete tâbi olmaları veya ayrılmalarına bağlı olarak yaşadıkları iniş ve çıkışlar gözlenebilir.

d) Hitap yahudileri göz önüne almasına rağmen, önceki peygamberlerin ümmetlerinin düştüğü durumlara karşı mü’minleri de uyarmayı amaçlar. Bu nedenle bir taraftan yahudilerin ahlâkî zayıflılıkları, din hakkındaki yanlış kanaatleri, çarpık düşünce şekilleri ve bâtıl hayat tarzlarına teker teker değinilirken, diğer taraftan müslümanların hak yolu açıkça görüp, sapık yollardan sakınmaları için hak dinin ne olduğu gözler önüne serilmektedir.

Hz. Peygamber, ilâhî bir ilhamla müslümanların bu bölümde anlatılan yollardan teker teker geçeceklerini biliyordu. Bu nedenle, bir hadise göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) mü’minlerin hidayetten ayrılıp önceki peygamberlerin ümmetlerinin, yani hıristiyan ve yahudilerin sapık yollarına adım adım uyacaklarını bildirmiştir. Ne yazık ki mü’minler bu uyarıyı göz önünde bulundurmamış ve bozulmaları sırasında aynı yollardan geçmişlerdir.

Bu bölümde, Allah’ın İsrâiloğullarını Firavun’un ve hânedanının zulmünden kurtarışını ve ilerde tafsilâtı gelecek olan sayısız nimetleri hatırlatılmaktadır. Peygamberler arasında ayrım yapmaksızın inanmaları ve özellikle Hz. Muhammed (s.a.s.)’in doğruluğunu kabullenmeleri istenmekte ve kendileri verdikleri sözleri tuttukları takdirde, Allah Teâlâ’nın da verdiği ahdi tutarak, dünya ve âhirette onları nimetine erdireceğini bildirmektedir. Ehl-i kitabın Hz. Peygamber’in getirdiği Kur’an’ı inkâr yerine tasdik eden ilk kitle olması gerektiğini bildirmekte ve Kur’an’ın Tevrat’ taki gerçekleri getirdiğini ifade buyurmaktadır. Allah’ın apaçık âyetlerini basit menfaatlerle değişmemelerini, dünyevî faydaların geçici olduğunu ve Allah’tan başka kimseden korkulmaması gerektiğini belirtmektedir. Sonra da bütün dinlerin ana esaslarından olan bir ibadet olarak namaz kılıp zekât verip Allah’ın huzurunda huşû ile eğilmelerini emretmektedir.

Eğer hayret edilmesi gereken biri varsa, o da başkalarına hakkı ulaştırıp kendilerini unutan yahudi bilginlerinin durumudur. Onlar bir mum gibi, halkı aydınlatırken kendilerini eritmektedirler. Allah’ın kitabını okuyan ve oradaki buyruklardan haberdar olan bir kitlenin insanlara iyiliği emredip de kendi nefsini unutması uygun bir davranış mıdır? Şüphesiz ki bu, akıllı kişilerin yapacağı bir şey değildir.

Şu halde inanıp Allah’tan yardım dileyerek, kötülüğü emreden nefsin arzularından ve şeytanın esaretinden kurtulmak için sabır ve namazla Allah’a yönelmek gerekir. Çünkü sabır ve namaz kalplerin ve ruhların cilâsıdır. Evet, bunlar; kalplerini imanla îmar edip bütün uzuvlarını namazın huzur ve güvenine teslim edenlerden başkaları için çok zor işlerdir. Ancak bir gün gelip Rablerine kavuşacaklarını kabul edenler, yaptıklarının hesabını verenler ve Allah’a döneceklerine inananlar bu ağır yükü kaldırabilirler. Yoksa, kıyametin dehşetini, kimsenin kimse için bir fidye ödeyemediği, şefaatin kabul edilmediği, yardım da edilmediği bir günden, o günün dehşetinden sakınmalıdır.

 

İsrâiloğulları; Onlara Verilen Nimetler, Yapmaları Gereken Görevler

"Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın (sakın onları unutmayın), Bana verdiğiniz ahdi/sözü tutun ki, Ben de size verdiğim ahdi/sözü tutayım ve sadece Benden korkun!" (2/Bakara, 40) Âyette "nimetimi hatırlayın" buyuruluyor. Nimet, Allah'ın insanlara verdiği hidâyettir, sırât-ı müstakîm/dosdoğru yoldur (1/Fâtiha, 6-7); nimet dindir (5/Mâide, 3) ve o hak dinin insanlara kazandırdığı devlettir (8/Enfâl, 53); yiyecek ve içeceklerdir (44/Duhân, 27). Nimet, özünde güzellik taşıyan meşrû her şeydir. Nimet, peygamberlik ve vahiydir; yani ilâhî mesajı taşımaktır. Vahyi insanlığa taşımak, faziletli ve örnek olmak, model toplum oluşturmak nimettir.

Allah bu âyette hepsini kasdetmiştir. Peygamber ve Tevrat nimetiyle onlara devlet nimetini lutfetmiş, sonra köle olarak çalıştıkları Mısır'a Allah'ın izniyle efendi olarak girmişlerdir. Nimetin Kur'an' daki anlamlarından biri de dostluktur (3/Âl-i İmran, 103). Allah İslâm sebebiyle düşmanları dost eyledi, işte bu da bir nimettir. Müslüman olarak birbirimizi sevmemizin temel sebebi İslâm nimetidir. Bugün biz namus mefhumuna inanıyorsak, bu İslâm'ın bize verdiği bir nimettir. Bu nimete sahip olmayan imanını yitiren nice insan, medya arenasında sergiledikleri tavır ve söylemleriyle "herkes hayvanlar gibi özgür olmalıdır" diyebiliyorlar; bizi bunlardan ayıran yalnız İslâm nimetidir. Nimet, tekil olduğu halde çoğul anlamı ifade eder. “Eğer Allah’ın nimetini birer birer saymak isterseniz, onları sayamazsınız.” (14/İbrahim, 34).

Yüce Allah’ın Benî İsrâil üzerindeki nimetlerinin bir kısmını şöylece sıralayabiliriz: Firavun hanedanından onları kurtarması, aralarından peygamberler çıkarması, üzerlerine semâdan Kitap, men ve selvâyı indirmesi, taştan onlar için su fışkırtması ve diğer taraftan Hz. Muhammed (s.a.s.)’in vasıf, nitelik ve risâletini beyan eden Tevrat’ı korumayı onlardan istemesi... Atalara yapılan nimetler, evlâtlara yapılan nimetlerdir. Çünkü çocuklar da atalarının şerefi ile şereflenirler.

Rabbimiz "Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın" dediğinde Medine'deki yahudiler devlete sahip değillerdi. İkinci Dünya Savaşında naziler tarafından yüz binlercesi yakıldı. Günümüz yahudileri dünyanın çeşitli yerlerinde dağınık halde yaşıyorlar. Filistin'dekiler bir devletçik kurmuşlarsa da ateş üstünde oturur gibiler. Peki, bu âyet, niçin onların nimetinden bahsediyor? Ecdâdımız da bu nimete sahipti. Onlar peygambere iman etti, Kitab'a göre hareket ettiler ve devlete, nimete sahip oldular. Şunu demiş oluyor bu âyet: Siz yine tekrar aynı nimete sahip olmak mı istiyorsunuz? Buyurun, işte Kur'an, işte peygamber.

Biz de, bizden öncekilerin sarıldığı Kitab'a sarılırsak aynı devlete ve nimete erişeceğiz. "Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size verdiğim sözü tutayım" Peygamber'e itaat edip isyan etmeyeceğiniz konusunda verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Allah da dünyada devlet, âhirette cennet vereceği sözünü yerine getirsin. Bu âyette geçen “ahd”in Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği de söylenmiştir: “Hani Allah, kendilerine Kitap verilenlerden onu muhakkak insanlara ketm etmeden/gizlemeden açıklayıp anlatacaksınız diye mîsak/teminat almıştı.” (3/Âl-i İmran, 187)

Allah'ın ahdi, dünya insanlığına lider ve önder yapması, öncü ve model bir toplum/ümmet kılmasıdır. İnsanların ahdi ise, vahyi insanlığa taşımak, onu hayata hâkim kılmaktır. Bu ahid, Allah’ın bütün emir, yasak ve tavsiyeleridir. Bu ahidler, aslında bir tek ahiddir. Allah’la kulları arasında O’na gönülden bağlanmaları ve bütün varlıklarıyla Allah’a teslim olmaları için yapılan ahiddir. Tek din de işte budur. Bu, bütün peygamberlerin getirmiş oldukları ve asırlar boyunca iman kafilesinin kendisine şiar edindiği İslâmiyetin ta kendisidir. Onlardan yerine getirmeleri istenen ahid, aynı şekilde bizden de istenmiş bulunmaktadır. “Ahidleri yerine getirin.” (5/Mâide, 1); “Ahidleştiğiniz zaman da Allah’ın ahdini yerine getirin.” (16/Nahl, 91) Bu ahdin ifası için Allah, İsrailoğullarını sadece kendisinden korkmaya, yalnız kendisinin huzurunda haşyetle eğilmeye dâvet ediyor:

"Sadece Benden korkun!" Bu İslâm yolunda yürürken karşınıza dikilen şeytan ve şeytanın yardımcıları olan kâfirlerin askerleri, silahları ve çeşitli planlarından korkmayın, yalnız Benden korkun buyuruyor Rabbimiz. Benden başka hiç bir şeyden korkmayın. Bu âyet gösteriyor ki korkmak bir ibadettir. Çünkü âyette "iyyâye: yalnız Bana" kelimesi geçiyor. Bu kelime hasr (sınırlandırma) ifade eder. Allah'ın yalnızca kendisine yapılmasını emrettiği her şey ibadettir. Bu âyette de Allah, yalnızca kendisinden korkulmasını emrediyor. O halde korkmak bir ibadettir. Bu da gösteriyor ki yalnız Allah'ın elinde olan bir şeyden dolayı Allah'tan başkasından korkmak şirktir. Havf, geleceğe yönelik korku anlamına gelir. Gelecek endişesi duymak, Allah'a yönelme-nin ve sadece O'ndan korkmanın dışında başka bir gelcek korkusu, hastalıklı bir korkudur, fobidir, melankolidir. Hüzün ise, geçmişe yönelik üzüntü, "keşke"lerin ahtapot kollarına kapılma ve eskide yaşamak, günü ve geleceği unutmaktır. Allah'a iman eden, yani Allah'a tam güvenen huzurludur, geçmiş ve gelecekle ilgili hastalıklı yapıdan uzak mutmain insandır.

Yine bu ahdin ifası için Allah Teâlâ İsrailoğullarını Rasülüne indirmiş olduğu şeylere ve yahudilerin yanlarında taşıdıkları Tevrat’ı tasdik eden Kur’an’a iman etmeye dâvet ediyor. Bu Kitab’a ilk inanmayanlar değil; ilk inananlar onlar olmalıydılar:

 

Kur'an'a İman ve Âyetleri Ucuza Satmak

"Elinizdekinin (Tevrat'ın) aslını tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a iman edin! Sakın kâfirlerin/onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden (Benim azabımdan) korkun." (2/Bakara, 41) Bazıları çıkmış ve "Hıristiyan ve Yahudilerin Kur'an'a iman mecburiyeti yoktur, onlar da bu halleriyle cennete girecektir" diye saf zihinleri karıştırmaya çalışıyor. Rabbimiz ise bu âyette "Elinizdekinin (Tevrat'ın) aslını tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin! Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın!" diyor. Küfürde öncülük yapmayın. Çünkü siz Kitap hakkında bilgisi olan bir toplumsunuz. Müşriklerden daha yakınsınız Kitab'a.

Muhammed Aleyhisselâm’ın getirmiş olduğu İslâm, ebedî ve tek olan dinin ta kendisidir. Hz. Peygamber, beşeriyete bu dini en son şekliyle takdim etmiştir. Bu, beşeriyetin ilk devresin-den beri Allah’ın göndermiş olduğu ahdin ve ilâhî risâletin devamından ibarettir. Bu Kitap, kanatlarıyla geçmişi kucakladığı gibi; gelecek için de beşeriyetin elinden tutar. Tevrat ve İncil’deki bütün ilâhî/hak hükümleri ihtiva eder. Beşeriyetin uzun geleceği boyunca hayır ve ıslah hususunda Allah’ın irâdesini ihtiva eder. Ve bütün iman eden insanları kardeş yapar. Birbirinin kardeşi olan insanların buluşma yeri Allah’ın ahdi ve dinidir. İnsanlık bu Kitap’ta parti ve fırkalara, ırk ve kavimlere ayrılmaz. Yalnız Allah’a kullukta birleşirler. Hepsi birlikte, hayatın doğuşundan beri değişmeyen ahde sarılırlar.

"Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden (Benim azabımdan) korkun." Âyetleri az bir paha ile (semenen kalîl karşılığında) satmayın ifadesinin, mefhûm-ı muhâlifi düşünülürse, "çok paha ile satın" anlamı çıkar. Ancak Kur'an naslarının mefhûm-ı muhâlifinin alınamayacağı bilinmelidir. "Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın" ifadesinin anlamı, "açıklama veya izah etme, ya da faydalı bir ilmi gizlemeyip insanlara yayma karşılığında bir şey almayın" demektir (İbn Kesir). Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: "Her kim Allah'ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı elde etmek için öğrenirse, kıyamet gününde cennetin kokusunu duyamaz." (Ebû Dâvud, İlim 12; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, II/338). Allah'ın bunu, "semenen kalîl" diye isimlendirmesi, bu karşılıkların ya aslında az olduklarından, ya da verdikleri zarara oranla az olduklarındandır (Fahreddin Râzi). Hasan el-Basrî'ye âyetteki "semenen kalîlen"in manasını sordular, o da, "her şeyiyle beraber dünyadan ibarettir" dedi. Said bin Cübeyr, "dünya lezzetlerinden ibarettir" diye açıkladı. Ebu'l-Âliye, "Âyetlerin karşılığında ücret almayın" demektir diye izah etti. (İbn Kesir). Az bir karşılık, "dünya karşılığında âhireti satmayın, âyetleri pazarlamayın" demektir.

"Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın." Dünya ve içindeki altın, gümüş, dolar, mark, lira vb. kıymetli ne varsa, menkul veya gayri menkul tüm hazineler hepsi terazinin bir kefesine konsa, öbür kefesine de Allah'ın bir tek âyeti konulsa ve satılsa yine de az para karşılığında satılmış demektir. "Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın." Âyet, bu insanların Allah’ın kanununu bırakıp reddetmelerine neden olan dünyevî kazançlarına işaret eder. Bu âyetlere iman ederseniz, elinizden kaçacağını sandığınız paraların, dünya ile ilgili düşüncelerin kat kat üstünde nimetlere erişeceğinizi bilmeniz gerekir.

Para, mal, dünya kazancı, her türlü maddî eşya... Hepsi de eskiden beri yahudilerin dilinden düşmeyen şeylerdi. Burada "âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın." Denilirken, belki de yahudi hahamlarının uydurma fetvâ ve dinî hizmet için aldıkları paralar kast olunmaktadır. Tevrat hükümlerinin halkın ileri gelenlerine ve zenginlere uygulanmaması için yahudi din adamlarının Tevrat’ı tahrif etmeleri de kastedilmiş olabilir. Kendi milletlerini İslâm’dan alıkoya-rak, reislik mekanizmasını elden bırakmamak için bütün bunları istemek yahudi hahamlarının âdetiydi.

Zamanla papazlar ve hahamlar, krallardan aldıkları para karşılığında İncil ve Tevrat'ın içine krallara itaatle ilgili sözler sokmuş, bir kısım âyetleri de kaldırmıştır. Günümüzde Allah'a çok şükür ki, âyetleri yok etmek imkânı kaldırılmış, ama azıcık para, makam, mevki karşılığında âyetlerin manasını açıklamama yolu açık bırakılmıştır. Yıllardan beri ahkâmla ilgili âyetler, nice cami kürsüsü ve minberlerinde gündeme getirilememiştir. Devletin en üst tepesindeki şahıslar tarafından, Kur'an'daki ahkâmla ilgili 230 civarındaki âyetin, lâik anlayışla bağdaşmadığı için, zaten uygulanmadığından tümüyle kaldırılması teklif edilen duruma gelinmiştir. Bazı gayretli müslümanlar, ahkâmla ilgili âyetleri açıklamaya başlayınca, bir kısım satılık kalem ve diller "o âyet, yahudilerle ilgilidir, bu âyet hıristiyanlarla ilgilidir, bunlar ise Mekke'li müşrikler hakkında nâzil olmuştur" diyerek bizi ilgilendirmediğini söylemeye başladılar. Ayetleri düzenin istediği şekilde tevil etmeye, kâfirlere ve küfre "hoşgörü"lü, müslümanlara ve gerçek İslâm'a "horgörü"lü bakmaya başladılar. "Sebeb-i nüzul, âyeti tahsis etmez" kuralını görmezlikten geldiler. Yani "Kur'an'daki âyetlerin bir kısmı yahudilere, bir kısmı hıristiyanlara, diğerleri de peygamberimiz zamanındaki Mekke'li ve Medine'li insanlara hitap ediyor, bizi ilgilendirmez" demeye getirdiler.

 

Sadece Allah'tan Korkmak

Ayetin devamının "yalnız Benden korkun" şeklindeki ifadesi de dikkat çekicidir. Allah'ın âyetlerini satmak istemez ve paraya, makama boyun eğmezsen, boynunu eğmek için üzerine gelirler. "Sakın onlardan değil; yalnız Ben'den sakının" deniliyor. Onların gücü, kuvveti, azabı nedir ki!? Cehennemleri mi vardır onların bizi atacak? Allah dilemedikçe herhangi bir ekilde zarar mı verebilirler ki bizi korkutabilsinler; Allah'ın takdir ettiği eceli mi öne alabilirler; O'nun vereceği rızkı mı kesebilirler? Şiddetli cehennemi, sonsuz azâbı olan, herkesi hesaba çekecek, gerçek anlamda güç ve kuvvet sahibi, korkulmaya lâyık Allah'tan başka kim vardır ki ondan korkacaksınız?

Aynen, onların dünyayı verseler bile, bunun bir tek âyetin kıymetiyle, âhiretin değeriyle karşılaştırıldığında "az bir karşılık" , "çok ucuza satmak" olduğu gibi; onlardan korkmak da fobidir, gereksiz korkudur, yanlıştır ve müslümana yakışmaz. "Yalnız Ben'den sakının, sadece Ben'den korkun" Çünkü elde etmek için uğraştığınız ve kendisi için âyetlerimi tahrif ettiğiniz dünya metaı âhirette sizi Benim azabımdan kurtaracak, koruyacak değildir. Şayet âyetlerimi tahrif ederseniz bu yaptığınıza karşılık âhirette azabı tadacaksınız. Hakiki azab sapibi benim. Bunu bilin ve yalnız Benden korkun.

Bugünkü dünyevîleşme mantığıyla, Benî İsrâil ve benzerlerinin "ilkel" dünyevîleşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik buluyoruz. Aslında bu şaşılacak bir şey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. "Dünyevîleşmiş tip" dediğimiz bu insanın, tüm zamanlar ve mekânlarda bir tek dini vardır: Madde, para, ekonomi...

Dünyevîleşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta paraya çevirmenin yollarını arar. Karun'laşmış ve Bel'amlaşmış bu tip, "Allah rızası, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs, cihad, bereket, tekbir, cihad" gibi dinin kavramlarını çok rahat kullanarak insanları sömürür. Menfaatini dininden, imanından, dâvâsından önde tutar. Çıkarı neyi gerektiriyorsa o boyaya giren bukalemundur. İktidar ve güç odağı etrafında pervanedir. (1)

 

Hakka Bâtılı Karıştırmak ve Hakkı Gizlemek

"Hakka bâtılı karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin." (2/Bakara, 42) İnsana zehiri billûr kâsede bal şerbeti içinde verirler. Müslümanı saptırmak için gelenler gâvur ismiyle, kâfir kıyafetinde gelmezler, müslüman kıyafetinde ve görünümünde gelirler. Allah'ın âyetlerin-den hareket ederek kâfirlerin sistemleri ile Kur'an'ın uyuştuğunu açıklamaya çalışırlar. Peygam-berimiz zamanında Tevrat, ancak birkaç kişinin elinde vardı. Ve onlar istemediklerini okumaz-lardı. Peygamber Efendimiz'le ilgili ve Kur'an'dan haber veren âyetleri okumuyorlardı.

Bugün ise, çağdaş kâfirler Kur'an dili Arapça'nın okunup yazılmasını yasaklıyor, Kur'an eğitimi, sadece yüzünden hatim etmek veya ezberleyip hâfız olmakla sınırlı tutuluyor, hamele-i Kur'an çıkmıyor, din eğitimi alan kimselerin çoğunluğu okuduğu Kur'an'ın ne anlama geldiğini bilmiyor. Egemen güçler, din eğitimine büyük kısıtlama ve engeller getiriyor, yer yer de küfürle ve kâfirlerle barışık bir din (!) eğitimini insanlara hak diye takdim ediyorlar. Bunların bu tavırları da hakka bâtılı karıştırmak ve hakkı gizlemek kapsamına girer.

Hakla bâtılı karıştırmak, şirktir. Şirk, bilindiği gibi ortak kılmaktır; hakla bâtılın ortaklığı-dır. Koca süzme bal kazanına bir kaşık pislik atıp karıştırılsa, bal çok olsa da pisliği ballaştıra-maz; ama az pislik veya zehir, balı pisletebilir. Hakla bâtılın karışması da böyledir. Çöp kutusuna atılan güzel yiyecekler, çöpteki pislikleri yenilebilecek hale getiremez ama, o çöplerle karışan güzel ve temiz yiyecekler yenilmeyecek pis hale gelirler.

Âyette geçen "hak", gerçek Tevrat; "bâtıl" ise, yahudilerin kendi hevâ ve heveslerine dayanarak uydurdukları şeylerdir. Allah, İsrailoğullarını ve onların bilginlerini uyarıyor ve diyor ki: "Ey İsrailoğulları, siz gerçek Tevrat'taki hakka, kendi hevâ ve hevesinizden uydurduğunuz bâtılı karıştırıyorsunuz. Hatta Tevrat'ta geçen Hz. Muhammed ve onun peygamberliği hakkındaki bilgiyi de bile bile gizliyorsunuz. Bunları yapmaktan sakının. Çünkü böyle yapanlara âhirette, tükenmeyen ve hafiflemeyen şiddetli bir azap vardır.

Bu âyeti anlayabilmek için Arapların genelde okuma-yazma bilmeyen ve eğitimden geçmemiş kişiler oldukları göz önünde bulundurulmalıdır. Bunun aksine yahudilerde eğitim daha yaygındı ve aralarında Arabistan dışında bile tanınan büyük bilginler vardı. Bu nedenle müşrik Araplar, yahudilerin bilginleri karşısında saygı ile karışık korku duyuyorlardı. Bunda yahudi bilginlerinin ve din adamlarının kendi bilgi ve dindarlıklarını sergilemelerinin, üstelik bunu üfürük-çülük ve muskacılık yaparak desteklemelerinin de rolü vardı. Özellikle Medineliler, yahudilerin bilgili oluşundan korkuyorlardı; çünkü, onlarla gece-gündüz ilişki içindeydiler. Bunun sonucu nasıl okuma-yazma bilmeyen insanlar, genelde daha çok eğitim görmüş, daha medenî ve dindar komşularından etkilenirse, Araplar da yahudilerin etkisinde kalmışlardı.

Hz. Peygamber, Allah’ın rasülü olduğunu ve kendisine uyulması gerektiğini ilân ettiği sırada Arabistan’ın durumu buydu. Doğal olarak Araplar bu meselenin çözümünde yahudilerden yardım istediler ve: “Siz bir Kitab’a sahipsiniz ve bir peygamberin izleyicilerisiniz. Allah’ın rasülü olduğunu iddia eden bu adam hakkında ne dersiniz?” diye sordular. Fakat yahudi bilginleri bu soruya direkt ve doğru bir cevap veremezlerdi. Çünkü O’nun öğretilerinde hata bulamaz ve birden çok ilâh olduğunu söyleyemezlerdi. O’nun peygamberler, Allah’tan gelen kitaplar, melekler ve âhiret ile ilgili öğretilerinin yanlış olduğunu da söyleyemezler ve O’nun öğrettiği ahlâkı eleştiremezlerdi. Bununla birlikte ne Hz. Peygamber’in öğrettiklerini açıkça kabul etmeye hazırdılar, ne açıkça O’nu reddedecek cesarete sahiptiler, ne de Hakk’ı hemen kabul etmek gibi bir niyetleri vardı. Bu nedenle bu dâvete karşı gizli bir strateji takip ettiler. Hz. Peygamber, O’na uyanlar ve yeni din hakkında şüphe üstüne şüphe uyandırdılar. Hz. Peygamber ve O’na uyanlar aleyhinde propaganda yapıp yanlış iddialarda bulundular ve onları anlamsız bir tartışma içinde oyalamak için lüzumsuz karşı çıkışlarda bulundular. Yahudiler yine de hakka bâtılı karıştırıp her münasebette hakikati gizlemeye çalışıyorlardı. Yahudiler, her zaman İslâm toplumunda meydana gelen fitne ve karışıklıkların baş müsebbibidir. Müslüman saflarındaki ıstırap ve dağınıklığın en büyük âmili yine onlardır. Bu nedenle yahudiler, Hakkı bâtıla karıştırıp gizlememeleri ve şüpheler oluşturarak, saçma iddialarda bulunarak, bâtılla karıştırarak hakkı saklamamaları konusunda uyarılıyorlar.

Kur'ân-ı Kerim, yahudi ve hıristiyanların birçok eksantrik (çarpık, öze aykırı) davranışlarından söz eder. Üzeyir ve Mesih'i ilâh olarak kabul etmeleri gibi. Kutsal kitabı değiştirdiklerine dair de şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler, gerçekten yahudi hahamlarından/ bilginlerinden ve hıristiyan râhiplerinden çoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan çevirirler." (9/Tevbe, 34) "Ey iman edenler, onların (yahudilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi/değiştirirlerdi." (2/Bakara, 75) "Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için 'Bu Allah katındandır' diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü yazıklar olsun onlara!" (2/Bakara, 79)

Kur'anî ifadeler, görüldüğü gibi bunların kitaplarını tahrif ettiklerini, yer yer kendi elleriyle yazdıklarını kesinleştiriyor. Tarihte yahudi din adamları ve hahamları kutsal kitap olan Tevrat üzerinde nasıl oynamışlarsa, bugün de korumasız kalmış laik ülkelerdeki durum aynıdır. Bugün de son kitap olan Kur'an üzerinde benzer tahrifatlar, yorumlarla yapılmaktadır. Din sahipsiz kalınca, bütün işler Diyanet gibi sektörlere terkedildi. Hele bu sektörler bir başkanlığa bağlıysa, artık o ülkede başbakanlık hangi dine ve ne tür bir anayasaya bağlıysa, din teşkilâtı da o dine bağlı olacaktır. Yani bu sektörün İslâm'a sahip çıkması imkânsızdır. Kaldı ki böyle bir statü de zaten onlardan beklenemez. Laik toplumlarda bu derece sahipsiz kalan dini, her düşman keskin kalemiyle tahrif etmeye başlar. Din ve Kitap üzerinde o kadar oynandı ki, artık Allah'ın âyetleri, bu ülkelerde Allah'a kulluğu değil; statükoyu ayakta tutma, zorluklar esnasında iktidara koltuk değneği olma vazifesi görüyordu. Hatta miting meydanlarında halkın nabzına göre âyetler çok önemli yer tutardı. Kısaca laik ülkelerde her canı isteyen istediği şekilde Allah'ın âyetlerinden az bir ücret karşılığı yararlanabiliyordu. Yani Allah'ın vahyi, hevâ ve isteklere göre şekillendiriliyordu.

İşte Din, böyle garip kalınca, düşmanlar tarafından bid'at, hurâfe, israiliyat, şirk ve benzer unsurlar sokulmaya başlandı. Ve yıllar sonra da bunlar İslâm'dan sayıldı ve İslâm'ın malı olarak yutturulmaya çalışıldı. Bunları yeniden Kur'an ve sahih sünnetten ayıklamak ilim sahibi mü'minleri beklemektedir. Bu çok zor görünse de mutlaka yapılmalıdır. Bizim Ehl-i Kitap'tan farklı bir yönümüz vardır ki o da Allah kelâmı olan Kur'an'ın dokunulmazlığı, Allah tarafından korunmasıdır. İşte bu konum itibarıyla biz yeniden Kitabımız'a sahip çıkabiliriz. Yeter ki bu bilinci kazanalım, yeter ki bu konuda yeterince formasyona sahip olalım.

İsrâiloğullarının sapık boyutlarını irdelediğimizde gerçekten birçok açık hakikatleri inkâr ettiklerini veya değiştirdiklerini görürüz. Hz. Muhammed'in vasfını Tevrat'tan kaldırmaları (4/Nisâ, 46), "İbrahim (a.s.) bizim dinimiz üzeredir" diyerek ona iftira etmeleri (3/Âl-i İmran, 65), kendi yorumlarını "bu Allah'ın Kitabındandır" diyerek Allah'a iftirada bulunmaları (3/Âl-i İmran, 78), yahudiler Allah'a vermiş oldukları misaklarını bozdukları için, Allah'ın onların kalplerini kaskatı etmesi, onların kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif etmeleri (5/Mâide, 13). Onlar peygamberlerini öldürerek suç işleyince ölümü asla temenni etmemeleri (2/Bakara, 95). Yine Allah'ın indirdiği Kitaptan Hz. Muhammed'in (s.a.v.) vasfını gizleyip para almaları gibi. (2)

"Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah kendileriyle ne konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar, doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! Bu azabın sebebi, Allah'ın, hak olarak indirmiş olduğu Kitab'ı(n hükmünü gizlemeleri)dır. (Hak olarak inen Kitab'ı farklı yorumlar yapıp) Kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir." (2/Bakara, 174-176).

"Hakka bâtılı karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin." Bu âyetin anlamı çok kapsamlıdır. İlme ve amele dair hususları kapsar. Bilgiçlerin hilelerine, yalan dolanlarına ve bozgunculuklarına, hatta ticaret ehlinin karışık işlerinden ve hâkimlerin haksız hükümlerine varıncaya kadar hepsine şümulü vardır. “İnsanları aldatmayın, sahtekârlık yapmayın” anlamında bir genellemeyi ifade eder. Bununla beraber ilmî değerleri öncelikle hedef alır. Nice kimseler vardır ki, ilmî gerçekleri bozarlar, kötüye kullanırlar, onları kendi hevâlarına göre evirerek çevirerek aslından çıkarırlar, bakırı yaldızlarlar, altın diye satarlar. Bu durum İsrailoğulları haberlerinde çokça vardı.

Bunlar, kendi yazdıkları fikirleri, te’villeri, tercümeleri, Tevrat’ın aslı ile karıştırıyorlar, seçilmez bir hale getiriyorlar ve bazen de Muhammed (s.a.s.)’e ait vasıflar hakkında yaptıkları gibi geçmiş kitaplardaki âyetleri saklıyorlardı ki, bu konuda “Yazıklar olsun o kimselere ki, Kitab’ı elleriyle yazıp, sonra ‘bu Allah katındandır’ derler.” (2/Bakara, 79), “Kelimeleri tahrif ediyor, yerlerinden değiştiriyorlar.” (4/Nisâ, 46); 5/Mâide, 13) ve benzerleri gibi âyetler vardır.

Bunlar, Tevrat’ın aslını korumuyorlar, kendi yazdıkları tercümeleri: “İşte Allah’ın Kitabı” diye Tevrat yerine koyuyorlardı. Ve ilmî meselelerde gerçeği tâkip etmeyerek kendi hevâlarına göre açıklamalarda bulunuyorlar, arzu ve şehvetlerine sapıyorlar, safsatalar yapıyorlar, arzularına tâbi oluyorlardı. Bu şekilde hak fikri, hak inancı kalmıyor; aldatma, karıştırma, kandırmaca hükümran oluyordu.

Bu âyetin anlamındaki mucize, yahudilerin tarih boyunca hakka bâtılı karıştırarak bile bile gerçeği sakladıklarını gösteriyor. Bu âyet, Kur’an’ın indiği zamandan beri yahudi karakterini ortaya koyuyor. Yahudiler ve yahudileşenlerin temel özelliklerinden birini bu âyette buluyoruz. Yahudilerin, müsbet ilimlerde hakka bâtılı karıştırması ve bilerek hakkı gizlemesi: Fizik, kimya ve biyolojide sayısız yahudi bilim adamı yetişmiş, ilâhî gerçekleri görmüş, buna rağmen ilimde yeri olmayan evrim gibi safsataları bile bile bilime katmışlardır.

On dokuzuncu y.y.dan beri bu bilim dallarında patron yahudiler olmuştur. Ve gizledikleri gerçekleri yalnız aralarında konuşmuşlar; insanlara ise bâtılla karıştırdıkları bilimi öğretmişlerdir. Aralarında çıkan haysiyetli bilim adamlarının bazı gerçekleri söylemelerine rağmen, bunları da gözden uzak tutmaya muvaffak olmuşlardır.

Yahudilerin ekonomide hakka bâtılı karıştırmaları ve bile bile gerçeği gizlemeleri: Gerek kapitalist ve gerekse marksist ekonomi doktrinlerinin tüm kurucuları yahudidir. Her iki doktrinin insanlara mutluluk getirmeyeceğini bile bile saklamışlar, o ideolojilerin yanlışlarını insanlara bir türlü anlatmamışlardır. Örnek vermek gerekirse: Marksist ekonomi, insanların özündeki gayret ve sevgiyi yok ettiği için çıkmaza mahkûmdur. Ve günümüzde nice acı tecrübe ve zulümlerden sonra büyük bir oranda tarihin çöplüğüne atılmıştır. Çünkü insanların birbirini insan olarak sevmesi ve bunun için de birbirine muhtaç olması gerekir. Kapitalist ekonomi ise, toplumda fakiri daha fakir; zengini daha zengin eden zulüm düzenidir. Toplum, kapitalist sömürü ile, en altta kalıp ezilen fakirden başlayarak, tabaka tabaka esnaf, küçük tüccar ve orta direk çöker, toplum mutlak çıkmaza girer.

Politikada gerçeği gizleme ve hakka bâtılı karıştırma: Kitap ehli oldukları, Tevrat’ın hükmüne uymaları gerektiği halde, Kitab’ı ve Allah’ın hükmünü bir tarafa atıp, başka şeylerle insanların hükmetmesi için, demokrasi ve benzeri beşerî düzenleri yaymaya çalışırlar.

“Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrât’ı indirdik. Kendilerini (Allah’a) vermiş peygamberler onunla, yahudilere hükmederlerdi. Allah’ın Kitab’ını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zâhidler ve bilginler de (onunla hükmederlerdi.) Hepsi ona (hak olduğuna) şahidlerdi. (Ey yahudiler ve hâkimler!) İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 44)

Tümü yahudi bilim adamlarınca kurulan dünya politikası, karşıt kuvvetleri mücadele ettirerek toplumları yönetme esasına dayanır. Büyük balığın küçük balıkları yutması şeklinde gerçekleşen bu tarz mücadele, sonunda toplumlarda gittikçe yayılan zulüm, fesat, çatlama, kavga ve kaos ortaya çıkarır. Yahudiler ve yahudileşenler, beşerî düzenlerin bunca zararlarını görmezlikten geldikleri gibi, gerçekleri gizleyerek insanların hakkın yanında yer almalarını engellemeye çalışırlar.

Sonra Kur’an, yahudileri İslâm saflarına girerek iman kafilesine katılmaya dâvet ediyor. İslâm’ın farz kıldığı ibadetleri edâ etmeye çağırıyor. Bu çekingenliği ve yahudilerde eskiden beri mevcut olan çirkin taassubu terk etmelerini bildiriyor:

Namaz, Zekât, Rükû ve Cemaat

"Namazı dosdoğru kılın, zekâtı (hakkıyla) verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin." (2/Bakara, 43) Bu âyette namaz kılmak ve zekât vermek, ilk planda yahudilere emrediliyor. Tabii, aynı zamanda müslümanlara da emredilmiş oluyor. "Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin." emri, cemaatle namaz kılmanın önemini göstermektedir. Namaz ve zekât, her zaman vahyî dinlerin (vahyî din, aslında tek dindir ve İslâm’dır) temel noktalarından birini oluşturmuştur. Diğer bütün peygamberler gibi İsrailoğullarına gelen peygamberler de bunları emretmiş, fakat yahudiler bunları unutmaya yüz tutmuşlardı. Namazı cemaatle ikame etmeyi terketmişler ve çoğu tek başına kılmaya başlamıştı. Zekât vermek yerine faiz almaya başlamışlardı.

"Zekât" kelimesi, artma ve temizleme manalarına gelir. Zekât verildiğinde malda zâhiren eksilme gözükse de aslında bu eksilme değil; artmadır, bereket yönünden, sevap yönünden bir artma söz konusudur. Temizlenme anlamına gelince; zekât olarak verilmesi gereken mal, aslında fakirin hakkı olan bir maldır ve sahibi olan kişinin mülkünden çıkmıştır. Eğer fakirin hakkı olan bu mal, fakirlere verilmezse, sahibinin bütün malını kirletir. Mal, ancak zekâtı verilerek temizlenir.

Yahudilere, tekrar dinlerinin temeli olan namaz ve zekât hatırlatılıyor. İslâmiyet’in onlar için kaçınılmaz bir yol olduğu bildiriliyor. Bir yandan da onların İslâm’dan kaçma nedeni olarak dinlerinin temeli olan namaz ve zekâttan kaçma olayı olduğu vurgulanıyor. Ciddî olarak namaz kılmak, zekât vermek, cemaate devam etmek; hakkı gizlemekten ve hakka bâtılı karıştırıp hakkı bâtıl ile bulamaktan men eder.

 

İyiliği Emredip Kendisini Unutmak

"Siz Kitab'ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara birr'i (iyiliği) emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (2/Bakara, 44)

Allah bu âyette yahudi bilginlerine hitap ederek şöyle diyor: Ey yahudi bilginleri, insanlara hakka uymalarını emrettiğiniz halde kendiniz hakka uymuyorsunuz. Üstelik siz kitabı okuduğunuz halde bunları yapıyorsunuz. Siz hiç akletmiyorsunuz. Şayet aklınızı kullansaydınız bu yaptıklarınızdan dolayı büyük bir azaba uğrayacağınızı bilirdiniz. Sizin gibi bildiği halde sapanlar, bilmeden sapan kimselerden daha kötüdür. Siz bu şekilde davranarak Allah'ın dinine büyük zarar veriyorsunuz. Çünkü sizi örnek alan insanlar din konusunda ümitsizliğe düşer ve dinden nefret ederler, hakka bağlanmaya yanaşmazlar. İnsanları bu şekilde haktan soğutmak ise büyük bir cürümdür. Bunları düşünmez misiniz?

Yahudilerin genel bir propaganda usulleri vardır. Herkese iyilik tavsiyesi ve akıl hocalığı yapar, fakat kendileri söylediklerini uygulamazlar; Kulluk görevlerinden, özellikle infaktan kaçarlar. Meselâ, hem barış propagandası yaparlar, barış sembolü zeytin dalını kutsarlar, hem de yeryüzünün bütün silâh fabrikalarının sahibi onlardır. Barış adına Filistin’de insanlara zulmettikleri gibi, büyük devletlerin dış politikalarını direkt veya dolaylı yönlendirdiklerinden devamlı savaşı, zulmü, sömürüyü, hak düşmanlığını hak adlar altında körüklerler. Sosyal adalet propagandası yaparlar, kendileri tam bir sömürü ve tefecilik uzmanlarıdır. Çevre sağlığını koruyun derler; en tehlikeli üretim merkezlerini onlar işletirler.

Başkasını hakka çağırıp kendisi bununla amel etmeyen kimse, insanları aydınlatan fakat kendisini yakan muma benzer. Takva sahibi olmayan fakat insanlara takvayı emreden kişi, ölümcül bir hastalığa uğradığı halde kendisini tedavi etmeyen fakat başkalarını tedavi etmeye çalışan doktor gibidir.

Bu âyetteki hitap, her ne kadar yahudi bilginlerine ise de; âhireti kaybetmek pahasına, dünya metaından istifade etmek için yahudi bilginleri gibi davranarak nefsinin kölesi olan, hakkı tebliğ ettiği halde kendi nefsine tatbik etmeyen ve kendilerinin müslüman olduğunu iddia eden âlimlerin hepsini kapsar. Bu gibi âlimler Allah'ın dinine kâfirlerden daha çok zarar verirler. Bu sayılan karakterler yahudi bilginlerinin karakterleridir. Bu sıfata sahip olan her âlim de yahudi âlimlerinin karakterine sahip olmuş olur. Allah bu âyette bizlere İsrailoğulları zamanındaki yahudi âlimlerinin durumlarının nasıl olduğunu haber veriyor.

Yahudi bilginleri hakkında geçerli olan hükümler, şüphesiz onlar gibi olan herkes için de geçerlidir. Günümüzde de yahudi bilginlerinin karakterlerini taşıyan bir çok âlim taslağına rastlanmaktadır. Zamanımızda artık İslâmî kavramlar, tahrif edilerek gerçekte Allah'ın sevmediği, râzı olmadığı ve emretmediği kavramlar haline getirilmiştir. Dolayısıyla insanlar İslâm'ı, imanı, ibadeti, şirki, küfrü ve bu gibi İslâmî kavramları anlayamaz olmuş ve anlayamaz hale getirilmiş-lerdir.

Kur'an ve sünnet güneş gibi açık bir şekilde insanların gözlerinin önünde dururken ve üstelik İslâmî hükümler bu iki kaynakta net bir şekilde açıklanmışken acaba insanlar bu hale nasıl geldiler? İnsanların bu hale gelmesinin en büyük sebebi, hevâ ve hevesine uyan ve dünya metaı karşılığında İslâmî kavramların manalarını değiştiren âlim taslaklarıdır. Halbuki bunlar İslâm'ı hiç gizlemeksizin veya değiştirmeksizin apaçık şekilde insanlara açıklasaydılar büyük bir ihtimalle insanların çoğu hakiki manada iman ederdi. Tıpkı yahudilerde olduğu gibi. Eğer yahudi bilginleri de gerçek anlamda imanî hakikatlere bağlanıp bunları insanlara anlatsaydı, büyük bir ihtimalle yahudilerin çoğu belki hepsi iman ederlerdi. Rasulullah (s.a.s.)'ın haber verdiği gibi: "Eğer on yahudi bana iman etmiş olsaydı, bütün yahudiler iman ederlerdi." (Buhârî)

Günümüzdeki bu âlimler veya âlim taslakları, bu duruma nasıl düştüler? İslâm'ı bildikleri, anladıkları halde niçin insanlara İslâm'ı açık bir şekilde anlatmayıp gizlediler? Çünkü tâğutlar ve kâfirler, İslâm'ın silahla yıkılamayacağını, onu yıkmak için tek yolun İslâm âlimlerini satın almak olduğunu iyi biliyorlardı. İslâm düşmanı kâfirler İslâm âlimlerini satın alabilmek için ellerinden geleni yaptılar. Bunda başarılı da oldular. İhlâslı olmayan âlimleri satın aldılar. Bunlar sırf makam ve mevki elde etmek için insanları saptırmak gayesiyle tâğutların istedikleri her fetvâyı verdiler.

Bunun en açık örneği; Kur'an'ı ve onun hükümlerini bir kenara iterek Fransa ve İsviçre gibi batılı ülkelerden alınmış, hevâ ve heveslere dayalı kanunlarla insanlara hükmeden hâkimleri, ya da devlet adamlarını öven, onların müslüman ve kahraman olduklarını, onların peşlerine düşmek, onlara bağlanmak gerektiğini ve onlara bağlanmayan kimselerin vatan haini, İslâm düşmanı olduğuna dair İslâm adına fetvalar veren günümüz âlim ve taslaklarıdır.

Kur'an'ın bu hükmü, başlangıçta her ne kadar İsrâiloğullarında görülen hâdiseler üzerine nâzil olmuş idiyse de bütün insanlığa ve özellikle din âlimlerine hitap edişi bakımından bu ebedî tebliğat yalnız bir nesle veya bir kavme münhasır değildir. Din, sıcak bir ruh ve müdâfaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, sanat ve ticaret haline getirilirse din adamları tehlikeli bir âfet olur. Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhî kelâmın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah'ın kat'i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te'vil ederler. Yahudi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan ilâhî hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler.

İyiliğe dâvet edip de iyilikten kaçınmak, iyilik yolunda olanlara karşı çıkmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe âfetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumî efkârı/kamuoyunu karıştıran ve kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de çirkin fiiller müşâhede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüte kapılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği nurlar kaybolur. Din adamlarına olan itimatlarını yitirdikten sonra artık dine de bağlılıkları kalmaz.

Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz; ölüdür, muhâtabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir nümunesi/örneği olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimad eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler câzip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür. Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir.

Söz ile hareket, akide ile ahlâk arasındaki mutâbakatı (uyumu) sağlamak kolay değildir. Bu, sadâkatle çalışmayı, O'ndan medet dilemeyi ve O'nun hidayet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok kere fert ile itikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın dâvet ettiği yolu zorlaştırır. Fâni olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedî olan kuvvete bağlanmadıkça zayıftır. Zira şerrin, tuğyânın ve sapıklığın kuvveti (Allah'ın yardımı için gerekli sebeplere yapışılmadıkça) insanı mağlup etmeye kâfidir."

Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz

"... Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" Konumuzun mesnedi olan Bakara sûresi 44. âyeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği emrettiği halde kendini unutan insan, akıllı kabul edilmez ve akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır. Halbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından bir çelişki teşkil eder.

İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise böyle çelişkilere düşmez.

Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Halbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz.

Özetle, iyilik iyiliktir; elbette insanlara iyiliği emretmek de hadd-i zâtında iyidir ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu âyette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu âyet, fâsığın/günahkâr sapığın doğru söylemek, sözünde ciddî olarak iyiyi söylemek şartıyla vaaz etmesini (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber, bu gibiler hakkında gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif/ince bir inzârı (korkutmayı) içeriyor ve aptallıklarını anlatıyor. İyilikle emreden kişinin kendi hakkında ciddî olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğunu gösteriyor. İnsan, başkasına öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin verip de kendi zakkum salkımı yutmuş olmamalıdır. Halkı aydınlatmak için doğru söyleyenler (kendileri söylediklerine ters davrandıkları için) hadislerde belirtilen azâba çarptırılacaksa, bir de insanları saptırmak için eğri söyleyenlerin hali buna kıyas edilsin!..

Görülüyor ki, halk ve seçkinleriyle İsrâiloğullarına hitap ederek verilen emirleri, yasakları izleyerek şaşkınlık ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan ve özellikle âlimleri, âmirleri ve hâkimleri hedef alan bu hitap, bütün bu emirleri ve yasakları bildirme ve bildirimi almada İslâm dininin istediği ahlâk ve irfanın yükseklik ve ciddîliğini gösteren bir kuvvetlendirme cümlesi olmuş ve özellikle namaz, zekât, cemaat emirlerini takip etmesi de bunların ahlâkı güzelleştirmekteki tesirlerine bir işareti içermiş ve özellikle bildiğiyle amel edici olmamanın İsrâiloğullarının bilginlerinin şiarı olduğunu anlatmıştır.

 

Allah'tan Yardım İstemenin Vesileleri: Sabır ve Namaz

"Sabırla ve namazla (Allah'tan) yardım isteyin. Şüphesiz bu (sabır ve namaz), kalbi Allah'a saygılı olanlardan başkasına zor ve ağır gelir." (2/Bakara, 45) Eğer Allah'a olan sözünüzü yerine getirirseniz, yalnız Allah'tan korkarsanız, Allah'ın âyetlerini para karşılığında satmazsanız, namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, cemaatle beraber rükû ederseniz, iyilik yapar, iyiliği emrederseniz şeytan ve onun yardımcısı olan şeytanlaşmış insanlar maddî manevî zarar vermek için karşınıza dikilebilirler; işte o zaman "sabırla ve namazla (Allah'tan) yardım isteyin." Peygamber Efendimiz Hz. Bilâl'e: "Bizi rahatlat ya Bilâl" diyor. Bilâl (r.a.) de ezan okuyor ve müslümanlar namazla huzura kavuşuyor ve dinleniyor ve güçleniyor. Sabır, düşmanlar dinimize karşı savaş açıp köşe başlarını tuttuklarında kapıları kapatıp içerde "yâ sabır" çekmek değildir. Sabır, ateş hattında yapılan direnmedir. Sabır; nefsi, yapmak istediği şeyleri yapmaktan alıkoymaktır.

Namaz: İnsanı Allah’a en çok yaklaştıran ve hem kalp, hem de bedenle/hareketle yapılan ibadettir. Hakkıyla namaz kılanlar, Allah’ın emirlerine karşı gelmezler. Çünkü hakiki namaz, insanı kötü şeyleri yapmaktan ve haktan ayrılmaktan alıkoyar. “Muhakkak ki namaz, ahlâksızlık-

lardan ve kötülüklerden alıkoyar.” (29/Ankebût, 45) Gerçek anlamıyla namazı ikame eden, yani

ayakta tutan/ayağa kaldıran kişi Allah’ın bütün emirlerini yerine getirir; hak olan şeyleri diğer insanlara da anlatır ve Allah’ın hükümlerini ilk olarak kendisi tatbik eder.

Müslüman, Allah yolunda başına gelen her türlü işkence, zorluk ve eziyetlere ancak sabırla karşı koyar, nefsinin istemediği şeyleri ancak sabırla yener. Fakat her zaman başına gelen zorluklara sabredemeyebilir. Çünkü insanda sabır, belli bir noktaya kadardır. İşte bu noktadan sonra kişi, başına gelen eziyetlere, zorluklara ve işkencelere tahammül edemeyebilir. Kendisine sığınabileceği, derdiği anlatabileceği ve onu kötülüklerden koruyabilecek bir kimse arar. İşte o anda kişinin Allah’la buluşması olan namaz devreye girer ve insanın sabrının tükeneceği anda, ona destek olur, sabrını arttırır. Çünkü namaz Rab’le buluşmadır.

Kişi, hakkını edâ ederek namaz kıldığında kendisinin yalnız olmadığını, Allah’ın kendisiyle her zaman beraber olduğunu, kendisinden yardımını esirgemeyeceğini ve başına gelenlere sabrettiğinde muhakkak yardım göreceğini bilir. Bu dünyada yardım görmese bile âhirette muhakkak sabrının mükâfatını alacağını daha iyi anlar. Böylece kendisinde bir rahatlama ve bir güven meydana gelir. Bu aşamadan sonra artık onun için başına gelen eziyetlerin, işkencelerin, zorlukların bir önemi kalmaz. İşte bu sebeple beş vakit namaz müslüman için sıkıntılardan Allah’a sığınmakta güzel bir yoldur. Beş vakit namaz, kişinin zorluklara mâruz kaldığında sabretmek veya sabrını arttırmak için uğradığı ve enerji takviyesi yaptığı istasyonlar gibidir. “Rasulullah (s.a.s.) üzüldüğü zaman namaz kılardı.” (Tirmizî, Ebû Davud, Ahmed bin Hanbel)

Namaz, kul ile Allah arasında bir bağ ve buluşmadır. Namaz, kalbin kuvvet aldığı, ruhun Allah’a bağlılığını hissettiği, nefsin dünya hayatının değerlerinden daha üstün değerler bulduğu bir râbıtadır. Rasulullah, zor bir işle karşılaştığı zaman hemen namaza dururdu. Bu, vahiy ve ilhamla rabbine bağlı bulunan bir kalbin yine O’na yönelişi demekti. Namaz, günümüzde de Allah yolunun yolcuları için bir azık, sahrada susuz kalmışlar için bir pınar ve bütün ümitlerin bittiği yerde bir ümit kaynağıdır. Bu kaynak, her mü’minin elini uzatabileceği bir hazine olarak devam edip gitmektedir. Allah’a varılacağına yakinen inanmak ve her hal ü kârda O’na dönüleceğini kesinlikle kabul etmek. İşte sabır ve tahammülün kaynağı! İşte takva ve hassasiye-tin menbaı. İşte sağlam değerlerin ölçüsü...

Namaz, yükü ağır olan bir ibadettir. Namaz ibadeti, ancak münafıklara ağır gelir. Fakat Allah’tan korkan mü’min kimseler için namaz, sevimli ve kolay bir ameldir. Çünkü namaz, Allah’la buluşmaktır. Allah’ı seven kimseye Allah’la buluşmak her zaman sevimli gelir. Çünkü seven bir kimse sevdiğiyle buluşmak için elinden geleni yapar. O halde kendilerine namaz ağır gelen kimseler, imanlarını tekrar gözden geçirmelidirler. Sabır ve namaz imanı gönülde olmayanlara kolay olmamakla birlikte; aynı zamanda Allah’a haşyet duyanlara has bir gönül rahatlığıdır. Namazla sabrın yan yana zikredilmesindeki hikmete gelince; insan için en zor kulluk vazifesi sabırdır. Sabır ise ancak namazla kazanılacak bir ahlâktır. Namazın bu hârika kulluk sırrını kazandırması için; gönlün huşû ile, ağır gelmeden, namaz kılması gerekir. Duaların anahtarı olan bu âyetten anlıyoruz ki, duanın kabulü için temel şartlar şunlardır: Huşû ile namaz kılmak, bu sayede sabır ahlâkı kazanmak, bir olay karşısında önce sabretmek, sonra Allah’tan istemek.

“Sabırla Allah’tan yardım istemek” tâbiri, Kur’an-ı Kerim’de çok tekrarlanır. Sabırla yardım dilemek, meşakkatlere karşı durabilmek için mutlaka lâzımdır. Şüphesiz ki en büyük meşakkat; dünyevî kazanç ve menfaatleri, liderliği ve makamları bir yana itip hakkı ve hakikati tercih ederek, huzurunda boyun eğip onu kabul etmektir.

Âyette “kalbi Allah’a saygılı olanlar” diye ifade edilen kelime “hâşiîn” dir. Bu da, mütevâzi ve alçak gönüllü anlamına gelen “hâşi’ ” kelimesinin çoğuludur. Hâşi’ huşû sahibi demektir. Huşû: Bir ksımı âzâlarda sükûn ve alçak gönüllülük şeklinde ortaya çıkan ruhî bir haldir. Namazda huşû, korkmak, gönlü Allah’a vermek ve gözü sağa sola bakmaktan alıkoymaktır. Esas yeri kalp olduğu halde, tevâzuun etkileri kişinin üzerinde görülecek şekilde kendini namaza vermesi, tâdil-i erkân ve şekille ilgili hususlarda da namazı ayakta tutmak, namazı ayağa kaldırmak demek olan “ikame” özelliklerine uyulmasıdır.

Namaz ve sabır, ancak Allah’a âsi olan ve âhiret gününe inanmayan bir kimse için “zor”dur. Gönülden gelerek Allah’a itaat eden ve bir gün Allah’ın huzuruna döndürüleceğine inanan kimse için ise, namaz zevkli bir görevdir; hatta onun için, farz olan namazı terketmek zor bir iştir.

 

Huşû Sahiplerinin, Kalbi Allah'a Saygı ile Ürperenlerin Özellikleri

"İşte o, kalbi Allah'a saygı ile ürperenler, kendilerinin herhalde Rablerine kavuşacakları-nı ve O'na döneceklerini düşünen ve kabullenen kimselerdir." (2/Bakara, 46)

Allah için sabreden, Allah için seve seve namaz kılanlar, Allah’a kavuşacaklarına çok kesin inanırlar. Bu konuda hiçbir şüpheleri yoktur. Bu muttakî mü’minler, Allah’a muhakkak surette döndürüleceklerine ve dünyada işlemiş olduklarının karşılığı göreceklerine kesin olarak iman ederler. Öldükten sonra dirilmeye şeksiz şüphesiz iman eden ve yaptığı zerre kadar da olsa amellerin hesabını vereceğini bilen kimseler, Allah’ı düşünerek, O’na kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilerek her attıkları adımı dikkatle atarlar.

Bu âyette huşûnun özellikleri anlatılıyor. Duânın kabulü, ancak huşû ile namaz kılma ve sabır ahlâkı ile yücelme şartına bağlıdır. Namazı huşû ile kılıp kılmadığımızı iyi fark etmemiz gerekiyor. Huşûnun temel özellikleri bu âyette şöyle belirtiliyor: Namaz sırasında kendini Rabbine kavuşuyor sanmak ve namazda kendini Rabbine dönüyor sanmaktır. Namazda huşû sahibi hâşiînden olan bir kul, dünya vesvesesinden tamamen arınıp Rabbine dönecek, ona namazıyla kavuşacak, “belki bu en son namazımdır” diyecek ve Rabbiyle miracı yaşayacaktır.

 

Allah'ın Nimetlerini Unutup Nankörlük Yapmak

"Ey İsrâiloğulları! Özellikle size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar diğer) insanlardan üstün kıldığımı hatırlayın." (2/Bakara, 47) Kırkıncı âyette hatırlatılan nimet, bu âyette de hatırlatılmakta ve nimetin ne olduğu açıklanmaktadır. Nimet, bu âyette o günün insanları arasında en üstün makam ve mevkiyi almak, Firavun'u ve zulmünü devirip yerine âdil bir devlet kurmak, köle iken İslâm nimetiyle hürriyete kavuşmaktır.

Yahudilere ve bize şöyle denmektedir: Eğer Peygamber'e ve getirdiği Kitab'a iman eder ve onun emir ve yasaklarına uyarsanız yine aynı devlete ulaşırsınız. “Ve sizi (bir zamanlar diğer) insanlardan üstün kıldığımı hatırlayın." Allah onları Musa (a.s.) zamanında bütün insanlardan üstün kıldı. Çünkü İsrailoğulları Hz. Musa’ya ve getirdiklerine iman ederek Allah’a itaat edip

müslüman oldular.

Onların hakka tâbi olmaları, onları âlemlerden üstün bir duruma getirdi. İsrâiloğullarının âlemlere tercih edilişi, Allah’ın onlara lutfettiği hilâfet vazifesini ve seçilmiş olma vasfını korumaları ile kayıtlıdır. İlâhî emirleri çiğneyip peygamberlerine isyan etmeleri, Allah’ın nimetlerini inkâr edip ahidlerini bozmaları neticesinde Cenâb-ı Hak artık onlara karşı hükmünün lânet olduğunu; gazaba, zillete, meskenete müstahak olduklarını ilân ediyor. Azaba lâyık olduklarını belirterek rahmetinden tard ediyor.

Burada İsrailoğullarına diğer insanlardan üstün olduklarını hatırlatış, Allah tarafından onlara bahşedilen ilâhî fazilet ve inâyeti belirtmek içindir. Aynı zamanda bu, atalarına verilen o imkânların İslâm davasında mevcut olduğunu, fırsatları değerlendirmelerinin gerektiğini, iman kervanına katılarak Allah’ın ahdine dönmelerinin mümkün olduğunu bildirmek içindir.

 

Fidye, Yardım ve Şefaatin Olmadığı Gün:

Kıyametin ve Mahşerin Dehşeti

İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım edilmez.” (2/Bakara, 48) Allah Teâlâ İsrâiloğulllarına önce nimetini hatırlattıktan sonra bu uyarıya dayalı olarak kıyamet günü onların başına getireceği azabı ihtar etmektedir. İslâm nimetine sarılınız, o sizi iki dünyada da kurtarır. Yoksa kimse diğerinin yerine ceza çekmeyeceği bir günden sakının. Bu dünyada baba oğlunun yerine hapiste yatabilir. Suçunu üstlenebilir, onun cezasını çekebilir. Ama âhiretin azabının dehşeti karşısında kişi kardeşinden, annesinden, babasından, arkadaşından, oğlundan kaçar. Herkes kendi derdiyle meşgul olur (80/Abese, 34-37).

Yapılan kötülükler karşılığında âhirette fidye de kabul edilmez. Bu dünyada parayla, malla, makamla işlerini görenlere öbür dünyada paraları, ünvanları fayda vermeyecektir. “Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölmüş olanların hiç birisinden dünya dolusu altını fidye olarak verecek olsa dahi kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” (3/Âl-i İmran, 91) (ve yine benzer âyetler için bkz. 13/Ra’d, 18; 6/En’am, 70; 57/Hadîd, 11) Allah Teâlâ onlara bildiriyor ki; eğer rasûlüne inanmazlar ve onunla gönderilen hakka tâbi olmazlarsa, kıyâmet gününde üzerinde bulundukları hal ile Allah’a gelirlerse bu, onlara hiçbir fayda sağlamaz. Çünkü o gün hiçbir yakının yakınlığı, hiçbir makam sahibinin şefaati kabul edilmez, yeryüzü dolusu altın da verseler fidyeleri kabul olunmaz.

Maymunu yavrusuyla beraber boş bir kazanın içine koymuşlar; altından ateşi yakmışlar. Ayakları yanmaya başlayınca, annelik duygusuyla yavrusunu kucağına almış. Ateş şiddetlenince ayaklarını kaldırıp indirmeye başlamış, yavrusunu yere bırakmış. Ateşin şiddeti daha da artınca yavrusunu altına almış ve yavrunun üstüne çıkmış.

İnsanın merhameti daha fazladır. Bu dünyada "sen yanma, ben yanayım" diyen fedakâr insanlar çıkmıştır. Ancak, âhiretin azabının şiddetini bilecek durumda değiliz. Bizi yaratan, bizi bizden iyi bilen Allah, birbirimizden kaçacağımızı haber veriyor: "Kulakları patlatan gürültü geldiğinde; İşte o günde kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, onlardan her birinin, başından aşacak işi (ve derdi) vardır." (80/Abese, 33-37)

Şefaat de kabul edilmez. Bu dünyada işlerini aracılar ile yürütenler orada aracı bulamaya-caklardır. Âyet el-kürsî (2/Bakara, 255), sadece Allah'ın izin verdiklerinin şefaat edeceğini haber verir. "Şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez." (74/Müddessir, 48) âyeti şefaat edenlerin olacağını haber verdikten sonra kâfirlere bu şefaat edenlerden fayda olmadığını bildirir. Cehennem ehli hakkında şöyle buyrulur: “Bizim için ne bir şefaatçi ve ne de yakın bir dost vardır.” (26/Şuarâ, 101)

Başka âyet-i kerimelerde de o gün hakkında şöyle buyurulur: “Kimse, başkasının yükünü yüklenmez.” (35/Fâtır, 18) “O gün herkes kendi derdine düşer.” (80/Abese, 37) “Ey insanlar, Rabbınıza karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Bilin ki Allah’ın verdiği söz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi kandırmasın.” (31/Lokman, 33) “Ey iman edenler, alışverişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan infak edin.” (2/Bakara, 254) İman etmiş olan kullarıma söyle; namazı kılsınlar, alışveriş ve dostluğun olmayacağı günün gelmesinden önce kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli infak etsinler.” (14/İbrahim, 31)

“...Onlara asla yardım edilmez.” (2/Bakara, 48) Hiçbir kimse onlara yardım edip Allah’ın azâbından kurtaramaz. Hiçbir akrabanın yakınlığı ve hiçbir makam sahibinin makamı onları kurtaramaz, fidye de kabul olunmaz. Bunların hepsi başkaların acıması bakımındandır. Kaldı ki kendileri bakımından da kendilerine yardım edecek kimse yoktur. Hiçbir kimse O’nun azâbından kurtaramaz ve hiçbir kimse O’nun elinden kâfirleri çekip alamaz. “Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz? Hayır, bugün onların hepsi teslim olmuşlardır.” (37/Saffât, 25-26) O zaman Allah’tan başka kendilerine yakınlık sağlamak için tanrı edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi ya! Hayır, onlardan uzaklaşıp gittiler. Bu, onların yalan olarak uydurup durdukları şeydir.” (46/Ahkaf, 28)

O gün, iman ve amel-i sâlih sahibi olmayana, selim kalp sahiplerinin dışında hiçbir şefaat kâr etmez. Hiçbir fidye ve yardım, onları küfür ve mâsiyetlerinin cezasından kurtaramaz.

Bu âyette İsrailoğulları, bozulmalarının asıl nedeni olan âhiret hakkındaki yanlış tasavvurlarına karşı uyarılıyorlar. Onlar, büyük peygamberlerin torunları oldukları için ebedî kurtuluşa ereceklerini sanıyorlardı. Bu nedenle de hak dini terketmişler ve günaha batmışlardı. Burada onlara kutsal ve değerli bir kişi ile olan ilişkileri ve onun şefaati sayesinde, yaptıkları kötü amellerin sonucundan kurtulamayacakları bildiriliyor. Bu nedenle atalarına verilen nimet hatırlatıldıktan hemen sonra, kendilerinin de bu dünyada iken âhirete inanmayan inkârcı ve günahkâr insanlar gibi cezalandırılacakları haber veriliyor.

Mes’ûliyet/sorumluluk ferdîdir. Hesaplar şahsîdir. Herkes kendi nefsinden mes’uldür. Hiç kimse, kimseyi kurtaramaz. İşte İslâm’ın en muazzam prensiplerinden birisi. İrade üzerine kaim, mutlak adalete dayanan ferdî mes’ûliyet prensibi. Bu, insana kendi değerlerini öğreten ve iç âleminde uyanıklığı hâkim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Kişisel sorumluluk ve şahsî hesap prensibi insanî bir değer olmaktan ziyade, bir terbiye prensibi ve insana gerçek değerini veren İslâm’ın bir faziletidir. *

 

*Bu tefsir bölümü, aşağıdaki kaynaklarda ismi yazılı tefsirlerin ilgili âyetlerin açıklamalarından yararlanılarak, yer yer özetlenip iktibas edilerek hazırlanmıştır.

 

1- Mustafa İslâmoğlu, Yahudileşme Temayülü, Denge Y. 308

2- Beşir İslamoğlu, Hak Bâtıl Mücadelesi, Bengisu Y. s. 25-46

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1- Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 133-146

2- Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 69- 75

3- Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 284-292

4- Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 127-134

5- Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 318-336

6- Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 108-121

7- Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 442-523

8- El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 212-262

9- El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, c. 2, s. 7-72

10- Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 43-47

11- Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. c. 1, s. 90-97

12- Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 44-49

13- Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 66-72

14- El-Esas fi't-Tefsir, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 147-159

15- Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 42-48

16- Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 1, s. 150-160

17- Ruhu'l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 1, s. 294-324

18- Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 13-14

19- Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 9-42

20- Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 116-128

21- Bakara Suresi Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. s. 198-208

22- Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. s. 117-136