Bu
ayetin sebebi nüzulü şudur: Câhiliyye devrinde Araplar, boşadıklan hanımlarına
tekrar dönüyor ve böyle yapmak ile, onlara tekrar dönüp onları boşadıklarında o
kadınlara zarar vermek istiyorlardı. Çünkü boşanan kadın, böylece yeni bir
iddet beklemeye mecbur kalıyor idi. İşte bu sebeple,jmüslü-manlar böyle
yapmaktan nehyedildiler de, kadınlara müracaat (geri dönme) nin helalliği
şartı, arayı düzeltme isteğine bağlandı. Bu da ayetteki, cümlesidir.
Eğer,
lâfzı şart manasını taşır. Şart ise, kendisi bulunmadığı zaman, hükmün
olmamasını gerektirir. Binaenaleyh erkekte ıslah etme (barış, arayı düzeltme)
maksadı bulunmadığı zaman, o kadına müracaat hakkıntn olmaması gerekir?"
denirse, şöyle cevap veririz: İrâde (isteme), bilmemiz mümkün olmayan bâtını
(insanın gönlündeki) bir sıfattır. Binaenaleyh şeriat, kadına müracaat etmenin
doğruluğunu, o irâdeye bağlamaz. Aksine müracaatın câiz olması, müracaat eden
erkek ile Allah arasındaki bu irâdeye (ıslahı istemeye) bağlanmıştır. Öyle ki
bir koca, boşadığı kadına zarar vermek maksadıyla müracaat ederse günahkâr
olur.
Allah'u
Teâlâ'nın, ... "Erkeklerin meşru surette kadınlar üzerindeki haklan gibi
kadınların da onlar üzerinde hakları vardır" ayetine gelince, bil ki Allah
Teâlâ, müracaat etmekten (tekrar evlenmekten) maksadın, o kadına zarar vermek
olmayıp onun durumunu ıslah olması gerektiğini beyân edince, karı kocadan
herbirinin diğeri üzerinde bir hakkının bulunduğunu beyânbuyurmuştur.
[1]
Bil ki karı ve kocadan
herbirinin maksad ve gayesi, ancak birbirlerinin haklarını gözettikleri zaman
tam ve mükemmel olur. O müşterek haklar pek çoktur. Onlardan bazılarına işaret
edelim:
a) Koca, bir
reis ve bir çoban gibidir. Kadın ise, kocanın memuru ve idare ettiği kimse
gibidir. Koca, bir reis ve çoban olması sebebiyle, kadının haklarını ve
menfaatlerini yerine getirmesi gerekir. Buna mukabil kadının da, kocasına
karşı itaat ve inkıyadını ortaya koyması gerekir.
b)
İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği rivayet
edilmiştir: "Hak Teâlâ'nın,
beyanından dolayı, hanımım nasıl benim için giyinip kuşanıyor ise, ben
de onu için giyinip kuşanırım."
c)
Kadınların, kocaları üzerindeki haklarından birisi de, kocalarının kendilerine
müracaat (geri dönme)de, onların durumlarını düzeltme İsteği üzere olmalarıdır.
Aynı şekilde kadınların da, Allah'ın, rahimlerinde yarattığı şeyleri
gizlememeleri gerekir. İşte ayetin baş tarafına en uygun düşen açıklama budur.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Erkekler, onlar üzerinde (daha üstün)
bir dereceye sahiptirler" âyeti iie ilgili iki mesele vardır[2]
Çok kuvvetli adam
manasında, ne o ikisinin en kuvvetlisi manasına, ve yürümeye dayanıklı at manasına da,
denilir. Ayak, yürümeye dayanıklı olduğu için, diye isimlendirilmiştir. Yine düşünce ve
tefekküre ihtiyaç duymaksızın söz söyleyebilen kimse için, (irticalî konuştu) ve, günün ışığı kuvvetli
olduğu zaman da, denilir.
"Derece"makam
ve mertebe manasındadır. Bu kelimenin aslı, birşeyi dürüp büktüğün zaman söylediğin,
ifâdeleridir. "Yok olup gittiler" demek olan, denilir. Yani "O kavim, ömürlerini azar
azar tükettiler." Yine iki konak arasındaki yolun orta noktasına da,
denilir. Çünkü o, iki konağı birbirine yaklaştırır. Yolun konaklarından
herbirine de, denilir. Merdivene
de, denilir.
[3]
Bil ki erkeğin kadına
olan üstünlüğü bilinen bir keyfiyettir. Fakat onun bu üstünlüğünün burada
zikredilişinin şu iki sebebten dolayı olması mümkündür:
1) Erkek
şunlarda kadından daha üstündür.
a) Akıl,
b) Diyet,
c)
Miras,
d)
Devlet başkanlığı, hakimlik ve sahiciliğe
uygun olması,
e) Hanımının
üzerine evlenebilmesi ve ona karşı bir şahsiyet sahibi olması.. Kadının
kocasına karşı aynı şekilde olması mümkün değildir.
f)
Mirasta kocanın hissesinin, kadının
hissesinden daha çok olması.
ğ) Kocanın,
kadını boşayabilmesi. Koca, hanımını boşadıktan sonra, kadın istese de
istemese de, koca kadına müracaat etme, yani tekrar nikahlama yetkisini
haizdir. Fakat kadın kocasını boşayamayacağı gibi, boşandıktan sonra da
erkeğine müracaat etme hakkı yoktur ve kocasını, kendisine müracaattan da
alıkoyamaz.
h) Ganimet
hissesinde de erkeğin payı, kadının payından daha çoktur. Bütün bu hususlarda
erkeğin, kadından daha üstün olduğu sabit olunca; kadının, erkeğin elinde âciz
bir esir gibi olduğu ortaya çıkar. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s),
"Kadınlara iyi davranın. Çünkü onlar sizin yanınızda âcizdirler"[4]
buyurmuştur. Bir başka hadiste ise, 'İki zayıf ve âciz kimse hakkında
Allah'tan korkun: Onlar yetimler ile kadınlardır" buyurulmuştur. Buna göre
âyetin manası şöyle olur: "Allah güç ve kuvvet bakımından erkekleri
kadınlardan üstün yarattığı için, erkeklerin kadınların haklarına daha çok
riayet etmeleri gerekir." İşte bundan dolayı burada erkeklerin üstünlüğünden
bahsedilmiş olması, erkeklerin kadınlara zarar verme ve eziyet etme hususlarından,
adetâ onlara bir sakındırma ve tehdiddir. Çünkü Allah'ın nimetleri kendisinde
daha çok olan kimselerden günah sudur etmesi, daha çirkin olur ve bundan dolayı
onun daha çok men edilmesi gerekir.
2) Bundan
murad, her iki taraf arasında menfaat ve lezzetlerin müşterek olmasıdır. Çünkü
evlilikten maksad, sükûnet, ülfet, sevgi, yeni nesiller meydana getirmek,
yardımcılar ve ahbabın çoğaltılması, lezzetler elde
etmektir. Bütün
bunlar, iki taraf arasında müşterektir. Hatta bu hususlarda, kadının payının
erkeğinkinden daha çok olduğu söylenebilir. Sonra erkek kadının haklarından
bazılarını tek başına yüklenmektedir. Bu da, mihir ve nafakanın erkeğe âit
olması, erkeğin kadını her türlü kötülükten koruması, kadının ihtiyaçlarını
yerine getirmesi ve onu çeşitli afetler ile belâlardan koruyup muhafaza etmesi.
Bundan dolayı, kadının kocasına karşı hizmeti yerine getirmesi daha gereklidir.
Bu, Hak Teâlâ'nın,"Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler. Bu, Allah
onlardan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmış olması ve de
(erkeklerin onlara) mallarından infâk etmeleri sebebiyledir" (Nisa, 34)
ayetinde ifâde edildiği gibidir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Eğer bir
kimseye, Allah'tan başkasına secde etmesini emretseydim, kadının kocasına secde
etmesini emrederdim"[5]
buyurduğu rivayet edilmiştir.Daha sonra Hak Teâlâ ayetin sonunda, "Allah azîz ve hâkimdir" yani
"karşısında durulamayan bir galiptir, hüküm ve fiillerinde isabetlidir ve
bunlara abes, akılsızlık, yanlışlık ile bâtıllık gibi şeyler arız olamaz"
buyurmuştur.
[6]
"Boşama iki defadır. (Ondan sonrası) ya İyilikle tutmak veya
güzellikle salmaktır..."(Bakara, 229),
Bil ki bu, talâkla ilgili üçüncü hükümdür. Bu ela, kendisinde rıc'at
(geri dönme) mümkün olan talâktır.Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır[7]
Câhiliye devrinde
adamlar hanımını boşuyor, daha sonra iddeti bitmeden ona müracaat ediyor
(tekrar nikahlıyorlardı) Bir adam hanımını bin kere de boşasa, yine iddet
içinde ona müracaat edebiliyordu. İşte bunun üzerine bir kadın Hz. Aişe
(r.anha)'ye gelerek, kocasının kendisini boşadığını ve zarar vermek maksadıyla
(başkasıyla evlenmesini engellemek için) kendisine ric'at ettiğini şikâyet etti.
Hz. Aişe (r.anha) de bu durumu Hz. Peygamber (s.a.s)'e anlattı. Bundan dolayı,
ayet'i nâzil oldu.
[8]
Müfessirler bu ayetin,
yeni bir hüküm mü ifâde ettiği, yoksa önceki âyetlerle ilgili bir ayet mi
olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir:
1) Bazıları
bunun yeni bir hüküm olduğunu, manasının ise şu şekilde olduğunu
söylemişlerdir: "Şeriata uygun olan boşamanın, birden değil ayrı ayrı,
yani bir talâktan sonra diğer bir talâk şeklinde olması gerekir. Salıverme ise
bir kere olur." Bu izah, üç talâkı bir defada vermenin haram olduğunu söyleyenlerin
görüşüdür. Ebu Zeyd ed-Debûsî, "el-Esrâr" adlı kitabında, bunun Hz.
Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas, Abdullah b.
Ömer, İmrân b. Huseyn, Ebu Musa el-Eş'arî, Ebu'd-Derdâ ve Huzeyfe (r.ahm)'nin
görüşü olduğunu ileri sürmüştür.
2) Bu âyetin
tefsiri ile ilgili ikinci görüş şudur:"'Bu ayet yeni bir hüküm ifâde
etmeyip, kendisinden önceki âyetlerle ilgilidir. Buna göre mânâsı
şöyle-dir:"Ric'i talâk iki keredir. Üçüncü talâktan sonra ric'at
olmaz." Bu tefsir, üç talâkın bir defada verilmesini caiz görenlerin
izahıdır. Bu, İmam Şafiî'nin mezhebidir.
Birinci görüşte olanların
delili şudur: lâfzı, istiğrak manasını ifâde eder. Çünkü elif-lam
"ahd" için olmadığı zaman istiğrak ifâde eder. Buna göre ayetin
takdiri: "Bütün talâk iki defadır ve üçüncü defası.." şeklinde olur.
Eğer Cenâb-ı Hak, bu şekilde demiş olsaydı, meşru olan talâk in ayrı ayrı
olduğunu ifâde etmiş olurdu. Çünkü "defalar, kereler" lâfızlarının
icmaya göre manası, ancak talâklar ayrı ayrı verildiği zaman olur.
Buna göre eğer,
"Bu âyet, sünnete uygun boşanma şeklini beyân etmek için gelmiştir. Bana
göre tek bir defada üç talâkı vermek sünnete uygun değilse de mubahtır?"
diye sorulursa, biz deriz ki, "Ayette sünnete uygun talâkın nasıl olacağı
anlatılmamıştır. Aksine bu, talâkın aslının izahıdır."Sonra birinci
görüşte olanlar şöyte demişlerdir: "Ayetin lâfzı her nekadar bir haber
cümlesi şeklinde İse de, emir manasını ifâde etmektedir. Yani, "iki kere
boşayınız" demektir. Daha önce de belirttiğimiz gibi emir manasını, haber
olan lâfızlarla ifâde etmek, o manayı te'kid ettiği için, emir lâfzı yerine haber
cümlesi kullanılmıştır. Böylece bu âyetin, talâkların tek tek verileceğine ve
bunun mutlaka böyle yapılması gerektiğine delâlet ettiği sabit olur."
Sonra bu görüşte olanlar, şu iki şekilde ihtilâf etmişlerdir:
a) Din
âlimlerinin çoğunun tercihi olan görüşe göre, bir kimse hanımını "iki veya
üç talâkla boşsun" dediği
zaman bu tek bir talâk
sayılır. Bu görüş, kıyasa en uygun görüştür. Çünkü nehiy, nehyedilen şeyin
râcih bir zararı kapsadığına delâlet eder. Bir defada iki veya üç talâkın
olabileceğini söylemek, bu zararın meydana gelmesine gayret etmek olur. Bu ise
caiz değildir. Binaenaleyh bir defada iki veya üç talâk verilmiş olsa da, bunu
tek talâk saymak gerekir.
b) Ebu
Hanife (r.a)ınin görüşüdür. Bu görüşe göre, her nekadar bir defada bir kaç
talâk kadar bir defada bir kaç talâk birden vermek haram ise de, bu verildiği
zaman o sayıda talâk sayılır. Bu, nehyin bir zararı kapsamadığı kaidesine bina
edilmiştir.
3) Âyetin
tefsiri ile ilgili üçüncü görüş şöyle dememizdir: Âyet, kendi başına yeni bir
hüküm ifâde etmeyip makabli ile ilgilidir. Çünkü Allah Teâlâ bir önceki âyette,
kocanın ric'at etme hakkının olduğunu beyan buyurmuş, fakat bu hakkın devamlı
veya belli bir yere kadar olacağından bahsetmemiştir. Binaenaleyh bu husus,
açıklanmaya muhtaç bir mücmel veya muhassise muhtaç olan umûmî bir lâfız gibi
olmuş olur. Böylece bu ayette Hak Teâlâ, koca için ric'at etme hakkı bulunan
talâkın sadece ilk iki talâk olduğunu beyan buyurmuştur. Fakat iki talâktan
sonra, âyetteki, lâfzının lam-ı
tâ'rifinir daha önce bilinen birşeye işaret etmiş olmasından ötürü,
ric'at hakkı kesinlikle söz konusu değildir.Yani kendisinde ric'atın olacağını
söylediğimiz o talâk, iki kere olan talâktır. Bu, ayetin nazmına uygun, güzel
bir açıklamadır. Şu sebepler bu izahın daha evlâ olduğuna delâlet eder:
a) Hak
Teâlâ'nın "Kocaları, onları geri almaya daha müstehakhrtar.." ayeti
eğer umûmî bir ifâde ise, bir muhassise muhtaç olur. Eğer umûmî değil ise, o
zaman da mücmel demektir. Çünkü bu ifâdede, ric'at hakkını gerektiren şartın
beyânı yoktur. Bundan dolayı da açıklanmaya muhtaç bir ayet olmuş olur.
Binaenaleyh bu ayeti, mâkablindeki ayetle ilgili kabul edersek, tahsis görmüş
âmm bir lâfızla birlikte onu tahsis eden âyet de zikredilmiş olur, veyahut da
mücmel ayetle birlikte onu beyân eden ayet de bulunmuş olur. Bu, böyle
olmamaktan daha
evlâdır. Çünkü gerekli açıklamayı, hitap vaktinden sonraya bırakmak caiz ise
de, tercihe şayan olan onun geriye bırakılmamasıdır.
b) Bu âyeti,
yeni bir hüküm ifâde eden bir ayet kabul ettiğimizde, "Boşanma iki
defödır" ifâdesi, talâkın hepsinin sadece iki kere olduğunu gösterir ki,
bu mânâ icmâ ile bâtıldır. Allah Teâlâ'nın üçüncü talâktan bahsetmiş oluşu,
bunun da, "veya güzellikle salıvermektir" ifâdesi ile gösterildiği,
böylece de ayetin takdirinin,
"Boşama iki defadır ve bir defa danadır.. ' şeklinde olduğu
söylenemez. Çünkü biz şöyle diyoruz: "Ayetteki "veya güzellikle
salıvermektir" cümlesi,
"Boşanma iki defadır" cümlesiyle değil, "Ya iyilikle
tutmak" ifadesiyle ilgilidir. Bir de, "Veya güzellikle
salıvermektir" sözünde talâkı ihsas ettiren herhangi birşey yoktur.
Üçüncü bir husus da
şudur: "Veya güzellikle salıvermektir" ifâdesini üçüncü bir talâk
kabul edersek, Hak Teâlâ'nın, "Eğer onu boşarsa" (Bakara, 230)
cümlesi dördüncü bir talâk olur ki bu da caiz değildir.
c) Bu âyetin
nüzul sebebi olarak bize rivayet edilen şeydir. Çünkü ayet, kocasının kendisini
boşadığını ve (başkasıyla evlenmesine mâni olarak) zarar vermek maksadıyla
kendisine iddet içinde tekrar tekrar müracaat ettiğini Hz. Aişe'ye şikâyetlenen
bir kadın sebebiyle inmiştir. Âlimler, âyetin nüzul sebebinin, âyetin ifâde
ettiği umûmî hükmün dışında kalamayacağı hususunda ittifak etmiştir.
Binaenaleyh âyetin bu sebebten dolayı nazil olması, ayetin hükmü dışında ve ona
yabancı başka bir hükümden dolayı indirilmesinden evlâ olur.
Cenâb-ı Allah'ın,
"(Ondan sonrası) ya İyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır,."
ayeti ile ilgili birkaç mesele vardır:
[9]
Âyeteki,
"imsak" (tutmak), salıvermenin zıddıdır. (mızrağın tutulacak yeri)
ve, (kulp) kelimeleri de, bu kökten birer isimdirler. Adam cimri olduğu
zaman, denilir. Ferrâ, "O
kölelerine karşı cimri değildir" manasında,ödenir. Veya denilip onun kuvveti
kastedilir."Teşrih" kelimesi, salıvermek manasınadır. Saçları
birbirinden ayırıp saldığın zaman buna, denilir. İnsan hayvanları otlamak üzere
otlağa saldığında, denilir.
[10]
Âyetin takdiri
şöyledir: "Kendisinde kocanın ric'at hakkı bulunduğunu söylediğimiz talâk
iki kere olur. Bu iki talâktan sonra gereken, ya o hanımı iyilikle tutmak veya
güzellikle salıvermek (tamamen boşamaktır)."İyilikle tutmanın manası, kocanın
o kadına zarar vermek maksadıyla değil, aksine onun halini ıslah etmek ve ona
faydalı olmak gayesiyle onunla beraber yaşamaya dönmesidir.Ayetin manası
hakkında şu iki izah şekli daha vardır:
a) Üçüncü
talâk'ın verilmesi ve kadının tamamen boşanmasıdır. Rivayet edildiğine
göre, ayeti nazil olunca, Hz. Peygamber
(s.a.s)'e üçüncü talâk nerede? diye soruldu. Bunun üzerine O (s.a.s),
"Üçüncü talâk, ayetteki veya güzellikle salmaktır" hükmüdür"
buyurmuştur.
b)
"Veya güzellikle salmaktır" âyetinin manası, "Kadının iddeti
bitip, böylece bâin (ric'ati olmayan) bir talâkla boşanmış hale gelinceye
kadar, ona ric'at etmemek {geri dönmemek) tir" şeklindedir. Bu görüş,
Dahhâk ve Süddî'den rivayet edilmiştir. Bil ki bu izah şujsebeplerden' ötürü
doğruya daha yakındır:
1) Allah
Teâlâ'nın "Eğer onu (tekrar)
boşarsa" cümlesindeki fâ harfi, üçüncü talâkın, "güzellikle
salmak" tan sonra olmasını gerektirir. Eğer "güzellikle
salmak"tan maksad üçüncü talâk olsaydı, "Eğer onu boşarsa... "
âyeti dördüncü talâk olurdu ki bu caiz değildir.
2) Şayet biz
"güzellikle salma "yi, erkeğin hanımına ric'at etmemesi (dönmemesi)
manasına alırsak, ayet bütün durumları içine almış olur. Çünkü ikinci talâktan
sonra koca hanımına ya müracaat eder, ki bu, "ya iyilikle
tutmak" buyruğu
ile kastedilendir, veyahut ona müracaat etmeyip, iddeti bitip aralarında
beynûnet-i suğra (yeni;bir nikâh ile hanımına dönebileceği ayrılık) meydana
gelinceye kadar bırakmasıdır ki bu, "veya güzellikle salıvermektir"
âyeti ile kastedilen manadır, veyahut da kocanın hanımını boşamasıdır ki bu
da, "Eğer onu boşarsa" ayeti
ile ifâde edilen mânâdır. Böylece âyet, bütün bu durumların izahını içine almış
olur. Fakat "güzellikle salıverme" ifâdesini üçüncü talâk sayarsak, o
zaman bu üç durumun birisinin bırakılması ve cümlesinin bir tekrar olmuş
olması gerekir ki bu caiz değildir.
3)
"Teşrih" (salıvermek)in zahirî manası, bırakmak ve ihmal etmek demektir.
Binaenaleyh bu lâfzı, kadına müracaat etmeme mânâsında anlamak, boşamak
manasına anlamaktan daha uygundur.
4) Cenâb-ı
Hak, "Teşrih" lâfzını zikrettikten sonra,"Onlara verdiğiniz
mihri geri almanız helâl değildir" buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın bundan
muradı "hul"[11] dur.
Kocanın hanımını üçüncü talâkla boşadıktan sonra, "hul' "
yapılamayacağı herkesin malûmudur. Eğer "veya güzellikle salıvermek"
âyetinin üçüncü talâkı ifâde ettiğini gösteren hadis sahih değil ise, bütün bu
izahlar açık ve güzeldir. Fakat o hadis sahih ise, ona ilâvede bulunmak doğru
olmaz.
Bil ki ayette geçen
"İhsan" (güzellikle..) dan murad, koca hanımını bo-şadtğı zaman, ona
mali yönden bütün haklarını ödemesi ve hanımından ayrıldıktan sonra onun
hakkında aleyhte konuşmayıp insanları ondan nefret ettirmemesidir[12].
Kocanın ric'at (geri
dönme) hakkının bulunduğunun söylenmesindeki hikmet şudur: İnsan, arkadaşı ile
birlikte olduğu zaman,
ayrılışının ona zor gelip gelmeyeceğini bilemez. Fakat ondan ayrıldığında bu
anlaşılabilir. Buna göre şayet Allah Teâlâ, birinci boşamayı kocanın hanımına
dönmesine manî kılsaydı, ayrıldıktan sonra muhabbetin ortaya çıkması hâlinde,
bu durum insana çok güç gelirdi. Sonra, tam tecrübe birinci defada elde
edilemeyeceği için, şüphesiz Hak Teâlâ ikinci kez ayrıldıktan sonra da erkeğin
tekrar dönme (ric'at, müracaat) hakkının bulunduğunu beyan buyurmuştur. İşte bu
durumda insan, bu ayrılık hususunda kendi kendini denemiş ve kalbinin durumunun
ne olduğunu iyice anlamış olur. Böylece hem kendisinin hem de hanımının
faydasına olanın, onu tutup boşamamak oduğuna karas verir ise ona tekar müracaat eder ve onu tutar.
Eğer kendisi için faydalı olanın, onu salıvermek, tamamen boşamak olduğuna
karar verir ise onu en güzel şekilde salıverir. Cenâbı Hak tarafından olan bu
sıralama,O'nun kullarına son derece merhametli ve şefkatli olduğunu gösterir.
[13]
"Onlara verdiğinizden
bir şeyi geri almanız size helâl olmaz. Erkekle kadın, Allah'ın sınırlarına
riâyet edemtyeceklerinden korkarlarsa müstesna... Eğer siz onların, Allah'ın
sınırlarına riâyet edememelerinden korkarsanız, o zaman kadının fidye
vermesinde ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır.
Onlan aşmayın. Kim Allah'ın sınırlannı aşarsa, işte o kimseler zâlimlerin ta
kendileridir" (Bakara, 229).
Bil ki bu, talâkın
hükümlerinden dördüncüsüdür. Bu da,
"un ne demek olduğunu izah etmektir. Allah'u Teâlâ,
"teşrih" in güzellikle olması gerektiğini beyân buyurunca, bu âyette
de, erkeğin hanımını boşadığı zaman, ona verdiği mihir, elbise ve erkeğin
kendisiyle kadına üstünlük sağladığı diğer şeyleri geri almamanın
"ihsan" cümlesinden olduğunu açıklamıştır. Bu böyledir, çünkü erkek
ona verdiği bu şeyler mukabilinde kadının "bıd" (tercine) ına mâlik
olmuş ve ondan istifâde etmiştir. Binaenaleyh, kadından herhangi bir şey
alması caiz olmaz. Bu nehye, kadını fidye vermeye mecbur etmek için, boşama işini
güçleştirme hususu da dahildir. Nitekim Hak Teâlâ, Nisa suresinde,
"Kendilerine verdiğiniz şeylerin bir kısmını ele geçirebilmeniz için,
kadınları zorlamayın" (Nisa. 19) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın buradaki,
"Erkekle kadın, Allah'ın sınırlatma riâyet edemiyeceklerinden korkarlarsa
müstesna..." istisnası Hak Teâlâ'nın oradaki, "Ancak arayı açacak bir fuhuş irtikab
etmiş olmaları müstesna.." (Nisa. 19) istisnası gibidir. Böylece, arayı
açacak bir fuhuş işlemenin, bazan edebsizlik ve kötü huy ile olacağı ortaya
çıkmış olur. Bunun bir benzeri de, "Onlan evlerinden çıkarmayın.
Kendileri de çıkmasmlar. Ancak apaçık bir kötülük yaparlarsa müsfesnâ..."
(Talâk. 1)âyetidir. Âyetlerde bahsedilen apaçık kötülükten, kadınların
kocalarına karşı edebe uygun olmayacak bir tarzda davranmaları da kastedilmiş
olabilir. Yine Cenâb-ı "Ondan hiçbir şeyi almayınız.. Bir iftira ve bir
günah ile onu alır mısınız?" (Nisa, 20) buyurmuştur. Böylece kadınlarla
cinsi münasebette bulunduktan sonra, onlara verilen şeylerden herhangi bir şey
almak büyük bir günah addedilmiştir.
Buna göre, eğer,
"Hak Teâlâ'nın, "...bir şeyi almanız size helâl olmaz"
âyetindeki hitabı kimedir? Eğer kocalara ise, bu Hak Teâlâ'nın, "Eğer siz,
onların Allah'ın sınırlarına riâyet edememelerinden korkarsanız..."
cümlesiyle bir uyum arzetmez. Eğer bu hitabın, devlet reislerine ve hâkimlere
olduğunu söylersen, onlar kadınlardan herhangi bir şey alamazlar"
denilirse, biz deriz ki:
Bu iki husus da caiz
olabilir. Âyetin başının kocalara, sonunun da idareci ve hâkimlere yöneltilmiş
olan birer hitâb olması caizdir. Bu durum, Kur'an-ı Kerim için garip sayılmaz.
Yine âyetin hepsinin, idareci ve hakimlere birer hitap olması da caizdir. Çünkü
bu kimseler, olay kendilerine intikâl ettiği zaman, alıp verme gibi şeyleri
emredecek olan kimselerdir. İşte buna göre sanki onlar, alıp veren kimseler
gibi görülmüş ve öyte kabut edilmişlerdir.
Hak Teâlâ'nın,
"Erkekle kadın, Allah'ın sınırlarına riâyet edemiyeceklerinden korkarlarsa
müstesna..." istisnasına gelince, bil ki Allah'u Teâlâ, boşadıktan sonra
erkeğin hanımından, verdiklerinden herhangi bir şey almasını yasaklayınca,
Cenâb-ı Hak "hul' " meselesini bu hükümden ayırmıştır. Âyetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[14]
Bu ayetin, Cemile
binti Abdullah İbn Ubey ile kocası Sabit İbn Kays İbn Şemmâs hakkında nazil
olduğu rivayet edilmiştir. Kadın,kocasınt alabildiğine sevmezken, kocası onu
son derece seviyor...Böylece kadıncağız Allah'ın Resulüne gelir ve, "Beni
ondan ayır. Çünkü ben ona buğzediyor, onu sevmiyorum. Çadırın ucunu kaldırdığım
zaman, onu bazı kimselerin arasında gelirken gördüm; o, o insanların en kısa
boylusu, en çirkin yüzlü olanı ve en esmer olanı idi. Öte yandan ben, İslâm'a
girdikten sonra, küfrü de istemiyorum" der. Bunun üzerine Sabit: "Ey
Allah'ın Resulü, ona emret de, kendisine verdiğim bahçemi bana iade etsin"
der. Hz. Peygamber de Cemileye dönerek: "Ne diyorsun?" dediğinde
Cemile: "Evet, fazlasını da veririm..." der. Bu cevap üzerine Hz.
Peygamber: "Hayır, sadece bahçesini geri ver..." dedi. Sonra da,
Sâbit'e dönerek: "Ona ne verdinse geri al ve yolunu aç..." buyurdu.
Bunun üzerine Sabit de böyle yaptı. Böylece bu hâdise, İslâm'daki ilk
"hul' " hâdisesi oldu. Ebu Davud'un Sünen'inde bu kadının Hafsa binti
Sehl el-Ensâriyye olduğu zikredilmektedir.
[15]
Âlimler, Allah'u Teâlâ'nın, buyruğunun istisnâ-i muttasıl mı, istisnâ-i
munkatf mı olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâfın neticesi fıkhî
meseleler de ortaya çıkmaktadır. Bu fıkhî mesele de şu şekilde ortaya
çıkmaktadır: Müçtehidlerin çoğu, "Korku ve kızgınlık hâli dışında da,
"hul' ' caizdir" demişlerdir. Ezherî, Nehaîve Dâvûd ise, "Hul'
" ancak kızgınlık halinde ve Allah'ın sınırlarına riâyet edememeden
korkma durumunda mubahtır. Binaenaleyh, eğer bu durumların dışında hul
yapılırsa, bu yanlış ve fasittir" demişlerdir. Bunların delili şudur: Bu
âyet, koca için, hanımından boşandığı zaman, ondan bir şey alamıyacağını
göstermesi bakımından sarîh bir ifâdedir. Sonra Cenâb-ı Allah, buyurarak, belli
bir. .durumu bundan istisna yapmıştır. Bu sebeple âyet, korkunun dışındaki herhangi
bir durumda kocanın karısından birşey almasının caiz olmadığını açıkça
göstermektedir. Müçtehidlerin çoğunluğu şöyle demişlerdir: Hul', korku halinde
de, korku halinin dışında da caizdir.. Buna delil, Cenâb-ı Allah'ın, "Eğer
kadınlar, mehirden bir kısmını gönül hoşluğu ile size bağışlarlarsa, o zaman
onu gönül huzuru ile, afiyetle yeyin" (Nisa, 4)âyetidir. Bu âyete göre
kadının mehrini, mukabilinde bir şey almaksızın hibe etmesi caiz olunca, bu,
kendisi vesilesiyle kendi hürriyetini elde edeceği "hul' " da haydi
haydi caiz olur. Bu ayetteki, ' istisna edatı, Allah'u Teâlâ'nın, "Bir
mü'-minin başka bir mü'mini, yanlışlıkla olması dışında, öldürmesi
yakışmaz" (Nisa, 92) âyetinde olduğu gibi, istisnâ-i munkatı, mânasına
hamledilmiştir... Yani, "Fakat öldürme hatâen olursa, "Katilin,
ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir" (Nisa, 92).
[16]
Bu âyette bahsedilen
korkunun, bildiğimiz mânada hoşlanılmayan şeyin başa gelmesinden korkulması anlamındaki
korkuya hamledilmesi veyahut da zanna hamledilmesi mümkündür. Bu böyledir
çünkü, korku hususî ve psikolojik bir durumdur. Korkunun meydana gelmesinin
sebebiyse, kişinin, iterde istemediği bir şeyin meydana gelebileceğini
zannetmesidir. Ma'lûlun ismini illete vermek, meşhur bir mecazdır. İşte bundan
dolayı kişinin bu zannına, korku adı verilmişin Bu, çokça bilinen bir mecazdır.
Bazan bir kimse bir başkasına, "Senin
uşağın, senin iznin olmaksızın çıktı" diyebilir. Buna mukabil o kimse de,
"ben de öyle sandım, bu hisse kapıldım" mânasında, der. Ferrâ şu
beyitleri nakletmiştir:
"Öldüğümde bent
bir üzüm asmasının yanına göm de, asmanın kökleri, ölümümden sonra kemiklerimi
sulasm... Sakın bent göle gömme ey sevgili; çünkü ben, öldükten sonra onu
tadamryacagımi hissediyorum!..."
Sonra bu te'vili,
müteakiben gelen şu ifâde de te'kid eder:
"Eğer bu koca da onu boşar da on/ar, Allah'ın sınırlarına riâyet
edebileceklerini zannederlerse, onların tekrar birbirlerine dönmelerinde,
İkisi için hiçbir günah yoktur"(Bakara, 230).
[17]
Bil ki bu âyetin
zahiri, bu husustaki şartın, kadın ve erkeğin korkmalarının söz konusu olması
olduğuna
delâlet eder. Burada,
konuyu daha iyi incelemek gerekiyor. Buna göre biz deriz ki, bu konuda mümkün
olan taksimat, dört çeşittir. Çünkü bu korku, ya sadece kadın tarafından veya
erkek tarafından hissedilir, yahut da ikisi de bu korkuyu hissetmez, ya da her
ikisi de bu korkuyu duyar.
Birinci kısım:
Bu, korkunun sadece kadın tarafından hissedilmesidir. Bu da, kadının geçimsiz
olması ve kocasına buğz etmesi şeklinde kendini gösterir. İşte burada kocanın
kadından, onu boşaması karşısında mal alması helâldir. Bunun delili ise,
Cemile ve Sabitin kıssasına dair anlattığımız husustur. Çünkü Cemîle, kocasına
buğzettiğini söylemiş; Allah'ın Resulü (s.a.s.) de kadın için hul'ü; Sabit
hakkında fidyeyi almayı caiz görmüştür.
Buna göre,
"Allah'u Teâlâ bu âyette her ikisinin de endişelenmeleri şartını
koşmuştur. O hâlde, daha nasıl sadece kadının endişelenmesinin kâfi gelebileceğini
söylediniz?" denilirse, biz deriz ki: Bu korkunun sebebi şudur: Böyle bir
korkunun başlangıcı kadından olsa da, ne var ki bazen bu korkuya koca
tarafından duyulan endişe de iştirak eder. Çünkü kadın, kocası hakkında
Allah'a isyan etmek hususunda, kendi nefsi için bir endişe duyar. Koca da,
hanımı kendisine itaat etmediği zaman, onu döveceğinden ve onu kınayacağından,
böylece de çoğu kez hakkı olan haddi ve ölçüyü aşacağından endişe eder. Bu
sebeple, korku her ikisi için de söz konusu olmuş olur. Bazen, kadındaki bu
korkunun sebebi, kocasıyla ilgili bir şeyden ileri gelebilir. Kocası fakir,
siması çirkin olursa veyahut da kocanın kendisinden nefret edilen bir hastalığa
yakalanmasından dolayı kadının, kocasıyla otan beraberliğini sürdürmeyi
istememesi caizdir. Bu açıklamaya göre kadının, kocasına itaat etmemeden
dolayı Allah'a isyan etmekten endişelenmesi; kocanın da kadının bazı haklarını
yerine getirmede kendisinden bir kusurun sudur etmesinden dolayı Allah'a isyan
etmekten çekinmesi söz konusu olur.
İkinci kısım:
Böyle bir endişenin, sadece koca tarafından hissedilmesi. Bu, kadını fidye
vermeye mecbur edinceye kadar, erkeğin onu dövmesi suretiyle tahakkuk eder. Bu
şekilde elde edilen mal, gerek bu âyetin öncesindeki ifâdelerin deliliyle,
gerekse Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerine verdiğiniz şeylerden bir kısmını ele
geçirebilmeniz için, kadınları zorlamaymız... "(Nisa, 19) "Ona
Verdiğiniz şeyi, bir iftira ve apaçık bir günah ile alır mısınız" (Nisa,
19-20) âyetlerinin delaletiyle, haramdır. Bu, böyle bir malı almanın ne kadar
haram olduğunu bildirme hususunda pek etkili bir ifâdedir.
Üçüncü kısım:
Böyle bir endişenin, ne koca ne de kadın tarafından du-yulmamasıdır. Biz,
müctehid imamların ekserisinin görüşünün, "Bu nevi hul' caiz, alınan mal
ise helâldir" şeklinde olduğunu söylemiştik. Bazı kimseler ise, bunun
haram olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Dördüncü kısım:
Bu endişenin, karı ve koca tarafından beraberce hissedilmiş olmasıdır. Böylece
elde edilecek mal da haramdır. Çünkü yukarıda geçen âyetler, bu sebep koca
cihetinden mevcut olduğu zaman; yukarda yazılmış olan âyetler, bu malın
alınmasının haram olduğuna delâlet eder. Bu âyetlerin ifâde ettiği hükümlerde,
bu sebebin kadın cihetinden olup olmayacağı kaydı yer almamaktadır. Bir de Hak
Teâlâ bu kısım hakkında müstakiilen,"Eğer aralarının açılmasından endişeye
düşerseniz, o zaman erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir
hakem gönderin. Bunlar barışmak isterlerse, Allah onların arasını uzlaştırır.
Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilicidir, hakkıyla haberdardır" (Nisa, 35)
âyetini getirmiş ve bu âyette, kadından fidye almanın helâl olduğuna yer
vermemiştir. Bu dört kısmın açıklaması, işte bundan ibarettir. Bil ki bizim
anlatmış olduğumuz bu kısımlar, mükelleflerle Allah arasında olan şeylerdir.
Ama, âyetin zahirine göre bu caizdir. İşte fukahânın görüşü de budur.
[18]
Hamza, harfinin
zammesiyle, şeklinde; diğerleri ise yâ'nın fethasıyla, şeklinde okumuşlardır. Keşşaf sahibi şöyle demiştir:
"Hamza, bedel-i istimal olmak üzere, ifâdesini, lâfzındaki nâibi fail olan
eliften bedel yapmıştır. Bu senin, Zeyd'den yani,Zeyd'in Allah'ın sınırlarını
yerine getirmemesinden korkulur" sözün gibidir. Bu mana Abdullah b. Mes'ud
(r.a)' şeklindeki kıraati ve ayetteki, labt
libaresiyle de kuvvet bulur. Cenâb-ı Allah burada, libt. (O ikisi
korktu) dememiş ve böylece korkuyu karı ile kocadan başkasına izafe etmiştir.
Ekseri kıraat âlimleri korkuyu karı-kocaya nisbet ederek, ''şeklinde
okumuşlardır. Çünkü yukarıda da beyân ettiğimiz üzere kadın kendi nefsinden
dolayı fitneden endişelenir; koca da, kadının kendisine itaat etmemesi hâlinde
ona
zulmedebileceği
endişesini taşır.
[19]
Âlimler, "hul"
yapılabilecek mal miktarı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Şa'bi, Zühri, Hasan
el-Basrî, Atâ ve Tavus, kocanın kadına verdiği şeylerden fazlasını almasının
caiz olmadığını söylemişlerdir. Bu Hz. Ali (r.a)'nin görüşüdür. Sa'id
İbnu'l-Müseyyeb, kocanın kadına üstünlüğü devam etsin diye, kadına verdiği
şeylerden daha az bir miktarı almasının gerektiğini söylemiştir. Diğer fakihler
ise, hul'ün , kocanın verdiği maldan fazla, eksik veya o mal miktarında
olabileceğini söylemişlerdir. Birinci görüşte olanların Kur'an, hadis ve
kıyastan delilleri vardır.
Kur'an'dan delilleri,
Onlara verdiğiniz bir şevi geri almanız helâl değildir" (Bakara, 229)
âyetidir. Cenâb-ı Allah böyle buyurduktan sonra, "Fidye vermelerinde Skisi üzerinde de
vebal yoktur" buyurmuştur. Bu sebeple, bu ifâdenin kocanın kadına verdiği
şey hakkında olması gerekir. Durum böyle olunca Allah'ın mubah kılması
hükmüne, ancak kocanın kadına vermiş olduğu miktar dâhil olur.
Bu görüştekilerin
hadisten delilleri şudur: Sabit (r.a) Cemileden ona mihr olarak vermiş olduğu
bahçesini geri vermesini isteyince, Cemile, "Daha fazlasını da
veririm" demiş, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Hayır, sadece
bahçesini ver" buyurmuştu. Eğer mihirden fazlasıyla hui' yapmak caiz
olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Cemile (r.anha)'yi daha fazlasını vermekten
menetmesi caiz olmazdı.
Bunların kıyastan
delilleri ise şudur: Koca, verdiği mihir ite kadının tercinin kendisi için
helâl olmasını sağlamıştır. Eğer koca hul' için, hanımından verdiği mihrin
daha fazlasını alırsa, bu kadını zarara ve ziyana sokmak olur ki caiz
değildir.İkinci görüşte olanların delili ise şudur: Hul' bir mu'âvaz
(karşılıklı bedel verme) akdidir. Bu sebeple bunun belirli bir miktarla sınırlı
olmaması gerekir. Nikâh akdi yapılırken, kadın bu akde çok büyük bir mihir
karşılığında razı olabileceği gibi, kocanın da hul'a çokça mal karşılığında
razı olması caizdir. Özellikle kadın kocasına karşı kızgınlığını ve
hoşnutsuzluğunu ortaya koyarak kocasını hafife almak isterse, bu haydi haydi
caiz olur.
Bu, Hz. Ömer (r.a)'den
rivayet edilen şu hususla da kuvvet kazanır: Hz. Ömer (r.a)'e geçimsiz bir
kadın mahkeme olmak üzere başvurdu. Hz. Ömer onu tutuklatıp, çöplük olan bir
evde iki gece hapsetti. Sonra ona, "Nasılsın?" diye sordu. O,
"Bu iki gece kadar güzel bir gece geçirmedim" dedi. Bunun üzerine Hz.
Ömer onun kocasına," Küpesi ne karşılık olsa bile hul' yap" dedi.
Bundan
Hz. Ömer'in kastı, "bir tek küpe bile alsan hul' yap"
manasıdır. İbn Ömer (r.a)'den üzerindeki iç çamaşırları hariç bütün elbiseleri
ve herşeyi karşılığında kocasından hul'u kabul eden bir kadın kendisine
geldiğinde bunu yadırgamadığı rivayet edilmiştir.
[20]
Hul', talak-ı bâindir.
Bu Hz. Ali, Hz. Osman, İbn Mes'ud, Hasan el-Basri, Şa'bİ, Nehâi, Atâ,
İbnu'l-Hul'un Talâk Olup Olmadığı Meselesi Müseyyeb, Şureyh, Mücâhid, Mekhûl,
Zührî, Ebu Hanife, Süfyân ve iki görüşünden birine göre İmam Şafiî'nin
görüşüdür. İbn Abbas, Tavus ve İkrime, "Bu, nikâh akdini feshetmedir"
demişlerdir. Bu görüş Şafiî'nin ikinci görüşüdür. İmam Ahmed, İshak ve tbu
Sevr'in görüşü de böyledir.
Hul'un talâk olduğunu
söyleyenlerin delili şudur: Ümmet-i Muhammed, hul'un ya nikâhı fesh ya talâk
olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Hul'un nikâh akdini fesh olması hususu
bâtıl olunca, onun bir talâk olduğu ortaya çıkmış olur. Biz hul'un akdi
feshetme olmadığını söyledik. Çünkü o, alış-veriş akdini bozmada olduğu gibi,
mihr-i müsemma (belirlenmiş mihir) den daha fazlası ile sahih olmaz. Yine hul1
bir fesh olsaydı, erkek de kadınla hul' yapıp mihirden bahsetmeseydi, bu
durumda kadının mihir kadar mal vermesi gerekirdi. Bu, bir alış-veriş akdini
bozma gibidir. Alış-veriş bozulduğu zaman, para zikredilmese bile, o paranın
iade edilmesi gerekir. Durum böyle olmayınca hul'un bir akdi feshetme olmadığı
ortaya çıkmış olur. Hut'un akdi feshetme olduğu bâtıl olunca, onun bir talâk
olduğu sabit olur.
Hul'un talâk
olmadığını söyleyenlerin delilleri ise şunlardır:
1) Allah
Teâlâ, "Allah'ın sınırlarını hakkıyla riayet edemeyeceklerinden
korkarsanız, kadının ddye vermesinden fkfeine de vebal yoktur" buyurmuş,
daha sonra da "talâk" lâfzını zikrederek, "Eğer erkek hanımını tekrar boşarsa,
ondan sonra kadın başka bir erkekle nlkâh-lanmadıkça ona helâl olmaz"
(Bakara, 230) buyurmuştur.
Şayet hul' bir talâk
olsaydı, talâkların sayısı dört olurdu. Bu delili, Hatta-bî, Meali mü's-Sü nen
adlt kitabında İbn Abbas (r.a)'dan rivayet etmiştir.
2) Hz.
Peygamber (s.a.s) Sabit İbn Kays İbn Şemmâs'a, hanımına hul' yapmasına izin
vermiştir. Halbuki hayız esnasında veya kendisinde cima yapılmış olan temizlik
esnasında talâk haramdır. Eğer hul' tafâk olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
bu meselede durumu araştırması gerekirdi. Hz. Peygamber (s.a.s) durumu
araştırmadan Sâbit'e hul' yapmasını mutlak bir şekilde emrettiğine göre bu,
hul'un talâk olmadığına delâlet eder.
3) Ebu
Davud, Sünen'inde, İkrime'den, onun da İbn Abbas (r.a)'dan rivayet ettiğine
göre Sabit İbn Kays'ın hanımı kocasının hul'unu kabul edince, Hz. Peygamber
(s.a.s), onun iddetini bir hayız müddeti kabul etmiştir. Hattabi şöyle der:
"Bu, hul'un talâk değil de akdi feshetme olduğuna en açık bir delildir.
Çünkü Allah Teâlâ, "Boşanmış
kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler"
(Bakara. 228) buyurmuştur. Eğer hul' yapılan kadın boşanmış saytlsaydı, onun
iddeti-nin bir hayız müddeti olduğunu söylemezdi.
Hak Teâlâ'nın, "Bunlar
Allah m sınırlandır" buyruğu, "Daha önce geçen talâk, ric'at ve hul'
ile ilgili hükümler.." manasınadır.hitabı ise, "Bu hükümleri tecavüz
etmeyin" demektir. Sonra Cenâb-ı Allah bu şiddetli nehyin peşisıra ilâhi
tehdidini getirerek. "Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte onlar
zâlimlerin tâ kendileridir" buyurmuştur. Bu tehdid hakkında şu izahlar
yapılmıştır:
a) Allah
Teâlâ, bu zulümden, meselâ, "Haberiniz
olsun ki Allah'ın laneti zalimlerin üstündedir" (Hud, 18) âyetinde olduğu
gibi, başka ayetlerde de- bahsetmiştir. Burada zulmün zikredilmesi, zalimler
için lanetin olduğunu hatırlatmak içindir.
b) Zalim,
kınama ve hakaret mânâsı taşıyan bir vasıftır. Binaenaleyh bu ismin
zekredilmesi, bir tehdid gibidir.
c) Allah
Teâlâ, kişinin günah işlemek suretiyle kendi kendine kadının id-detini
bitirmemesi veya karnında çocuk olduğunu gizlemesi; erkeğin de iyilikle
tutmayı veya güzellikle salıvermeyi yerine getirmemesi; veyahut da kadın
geçimsiz olmadığı halde erkeğin ondan mihir olarak verdiği şeyleri alması gibi
hususlarla başkasına karşı işlediği zulme dikkat çekmek için bu ayette
"zulüm" lâfzını getirmiştir. Bütün bu yerlerde insan başkasına
zulmetmiş olur. "Zâlim" lâfzı mutlak olarak getirildiğinde bu tabir o
kimsenin hem kendisine hem de başkasına zulmetmiş olduğuna delâlet eder ki, bu
büyük bir tehdidi gösterir.
[21]
Erkek hanımını tekrar
boşarsa ondan sonra kadın kendisinden başka bir adamla nikâhlanmadıkça ona
helâl olmaz. Bununla beraber eğer bu koca da onu boşarve onlar Allah'ın
sınırlarını ayakta tutacaklarına inanırlarsa tekrar birbirlerine dönmelerinde
her ikfsine de günah yoktur. Bunlar bilen ve anlayan kimseler için, Allah'ın
açıkladığı sınırlardır "(Bakara, 230).
Bil ki bu, talâkla
ilgili beşinci hükümdür. Bu âyet üçüncü talâkın kocanın kadına ric'at (geri
dönme) hakkını sona erdirdiğini ortaya koymaktadır. Âyetle ilgili birkaç mesele
vardır:
[22]
Cenâb-ı Allah'ın, "veya güzelllkle salıvermektir"
buyruğunun üçüncü talâka işaret olduğunu söyleyenler, "Erkek hanımını
tekrar boşarsa..." âyetinin, âyetini tefsir ettiğini söylerler. Bu
Mücahid'in görüşüdür. Fakat biz sözünden maksadın üçüncü talâk olmamasının evlâ
olduğunu izah etmiştik. Çünkü ikinci talâktan sonra karı-koca arasında şu üç durum
söz konusudur:
a) Kocanın
hanımına geri dönmesi (müracaatı). Bu,
"ya iyilikle tatmak" ayetinden kastedilendir.
b) Kocanın
hanımına geri dönmeyip, iddeti bitip aralarında beynûnet (tam ayrılık) meydana
gelinceye kadar onu bırakmasıdır. Bu
"veya güzellikle salıvermek..." ayetiyle anlatılan durumdur.
c) Kocanın
hanımını üçüncü talâk ile boşaması ki, bu da, "Erkek hanımını tekrar
boşarsa" cümlesi ile ifâde edilmiştir. Binaenaleyh üç durum bulunup, Allah
Teâlâ da, bu üç ifâdeye yer verince, bunlardan her birini, ifâde ettikleri bu
üç mânâya hamletmek gerekir. Fakat biz, Hak Teâlâ'nın, âyetinin üçüncü talâka
işaret ettiğini kabul edersek, iki ifâdeyi tekrar niarak tek mânâya vermiş
olur, üçüncü durumu ihmal etmiş oluruz. Binaenaleyh birinci anlayışın daha
evlâ olacağı malumdur.
Bil ki hul1 ile ilgili
âyetin bu iki âyet arasına girmesi, değişik bir şey gibidir. Halbuki âyetler
arasındaki tenâsüb (irtibatlı sıra) şu şekilde olur:
"Talâk iki
defadır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak veya güzellikle salıvermektir.
Erkek hanımını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın başka bir erkekle
nikâhlanmadıkça o (birinci eşine) helâl olmaz."
Buna göre eğer:
"Âyetin doğru sırası bu olduğuna göre, araya hul' âyetini sokmanın sebebi
nedir?" denirse, biz derizjki, bunun sebebi şudur: Ric'at ve hul' ancak
üçüncü talâktan önce söz konuşudurlar. Üçüncü talâktan sonra ne hul' ne ric'at
kalır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah önce ric'atın hükmünü zikredip, peşine
hul'un hükmünü getirmiş, daha sonra da bu konuda zikredilen bütün hükümlerin
adetâ bir sonu olduğu için üçüncü talâkla ilgili hükmü zikretmiştir. Allah en
iyisini bilendir.
[23]
Müçtehidlenn
ekserisinin mezhebine göre, üç talâkla boşanmış kadın ancak şu beş şart yerine
geldiği zaman ilk kocasına helâl olur.
1) Boşayan
kocadan dolayı iddet beklemiş olması.
2) İkinci
koca ile nikahlanmış olması.
3) İkinci
koca ile cinsi münasebette bulunmuş olması.
4) İkinci kocanın da onu boşamış olması.
5) Bu ikinci
kocadan dolayı iddet beklemiş olması Sa'id
b. Cübeyr ile Sa'id b. el-Müseyyeb, bu kadının evvelki kocasına, sonraki koca
ile sadace nikâh akdi yapıp boşanmış olmasıyla da helâl olacağını
söylemişlerdir.
Âlimler bunun için
ikinci kocayla cinsi münasebette bulunmuş olmanın şart olduğu hususunda kitap
veya sünnete dayanarak ihtilâf etmişlerdir. Ebu Müslim el-İsfehâni her iki
hususun (yani nikâh ve cinsi münasebetin) da kitapta malum olduğunu
söylemiştir ki tercih edilen görüş de budur. Bu husustaki delili iyice
incelemeye geçmeden önce, bir giriş yapmak gerekir. Osman İbn Cinnî şöyle
demiştir: "Ebu Ali'ye, Arapların, sözlerinin mânâsını sordum O "Araplar kelimeleri değişik mânâlarda
kullanırlar. Mesela, dekiklerinde, falan adamın falanca kadınla nikâh akdi
yaptığını; dediklerinde ise "O hanımıyla veya kadınıyla cinsi münasebette
bulundu" manasını kastederler" dedi. Ben de derim ki: Ebu Ali'nin bu
sözü, aklen de doğrudur. Çünkü iki şey arasında meydana gelen bir alaka, o iki
şeyin kendisinden başkadır. Meselâ,
nildiğinde, bu nikâh koca ile hanımı arasında bulunan bir iş olur.
Binaenaleyh bu nikâh kocadan ve hanımdan başka bir şeydir. Sonra
"Zevce" (eş, hanım) lâfzı, kadının zâtından ötürü ismi olmayıp, evlilikte
tavsif edilmiş olması şartıyla onun zâtının ismidir. Bundan dolayı,
"eş", "hanım" lâfzı hem kadının zatından, hem de
evlilikten meydana gelmiş mürekkeb bir mahiyettir. Bu sebeble müfred,
mürekkebden öncedir.
Bunun böyle olduğu
sabit olunca diyoruz ki: "Falanca, hanımı ile nikâh yaptı" dediğimizde.bu
ifâdede"nikâh yapan","karı-kocalık" manasından sonradır.
Kan-kocalık, o kadının eş olması bakımından, eş oluş manasından da öncedir.
Böylece müfred lâftz, mürekkeb lâfızdan önce olur. Durum böyle olunca o
nikah'ın evlilikten başka bir manada olduğuna kesin olarak hükmetmek gerekir.
Bu husus, böyle sabit olunca Hak Teâlâ'nın, "başka bir koca üe
nikâhlanmadıkça" ayeti, buradaki "nikâh" tabirinin
"evlenme" manasından başka olmasını gerektirir. Bu görüşte olan
herkes, ayetteki nikâhın cinsi münasebet manasında olduğunu söylemiştir.
Ayetin, bunun cinsi münasebet manasına geldiğine delâlet ettiği sabit olur.
Binaenaleyh ayetteki, nikahlanınca lâfzı, cinsi münasebet manasına; "koca
ile" kelimesi de nikâh akdine delâlet eder. Ayetin cinsi münasebete delâlet
etmediğini, aksine bu durumda cinsi münasebet yapılmış olmasının şart oluşunun
sünnet ile sabit olduğunu söyleyenlerin görüşü zayıftır. Çünkü âyet birinci
kocaya o kadın helâl olmamasının, bir zamana kadar sürmesini ifâde eder ki, o
zaman da ayetteki,sözüdür. Bir şey, bir hükme gaye (nihâi sınır) olunca, o şey
bulunduğu zaman o hükmün sona ermesi gerekir. Binaenaleyh kadın ile ikinci koca
arasında cima yapıldığında, birinci kocaya haram oluşun sona ermesi gerekir.
Buna göre şayet "nikâh" lâfzının manası sadece "akid yapma"
(Nikahlanma) olsaydı, ayet ikinci koca ile nikâh akdi yapıldığı zaman söz
konusu olan haramlığın sona ermesine delâlet etmiş olurdu. Ayetin ifâde ettiği
bu hükmü, hadîse dayanarak kaldırmak, Kur'an'ı haberi vahid ile neshetmek olur
ki bu caiz değildir. Fakat "nikâh" lâfzını "cinsi
münasebet" manasında, ayetteki, "koca" lâfzını ise nikâh akdi
yapma manasında aldığımızda ortaya bir problem çıkmaz.
Sünette meşhur olan
haber şudur: Rivayet edildiğine göre Temime binti Abdurrahman el-Kurazi, amcası
oğlu Rifa'a b. Vehb el-Kurazi'nin nikâhı altında idi. Rifa'a bu hanımını üç
talâkla boşadı. Bunun üzerine kadın da Abdurrahman b. Zübeyr elKurazi ile
evlendi. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelip, "Ben Rifaa'nın nikâhı
altında idim, o beni üç talâkla boşadı. Sonra Abdurrahman b. Zübeyr el-Kurazi
ile evlendim. Onun uzvu elbisemin saçağı gibi. O benimle cinsi münasabette
bulunmadan beni boşadı. Ben amcam oğlu Rifa'a'ya tekrar dönebilir miyim?"
dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) de tebessüm ederek. "Yani sen Rifa'a'ya dönmek
mi istiyorsun? Hayır, sen onun balçığından o da senin balçığından tadmadıkca
olmaz"[24]buyurmuştur.
Peygamberimizin ifâdesindeki "balçık" kelimesinden maksad, cinsi
münasebettir. O (s.a.s), cimâdaki lezzeti bala benzetmiştir. Bunun üzerine
Temime (r.anha), bir müddet bekleyip, yine Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek,
"Kocam yaşlıdır" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) onu doğru kabul
etmeyerek, "Birinci defasında yalan söyledin. Onun için İkinci sözünü de
doğru kabul etmiyorum" dedi. Bu kadın, Hz. Peygamber (s.a.s) vefat
edinceye kadar bekledi. Sonra Hz. Ebu Bekir (r.a)'e gelerek, bu hususta ondan
izin istedi. O da, "Hayır. Rifa'a'ya dönemezsin" dedi. O, Hz. Ebu
Bekir vefat edinceye kadar tekrar bekledi. Hz. Ömer (halife olunca ona)'e
gelip, bu hususta İzin istedi. Hz. Ömer (r.a) de, "Şayet ona dönersen seni
recmederim" dedi. İşte, âyeti
Rifa'a hâdisesi ile ilgili olarak indi.
Onların kıyastan
deliline gelince, helâl olmayı du şarta bağlamadan maksat, kocayı talâk
vermekten men etmektir. Çünkü genelde koca, hanımının bir başka erkekle aynı
yatakta yatmasını istemez. İşte bundan dolayı, ilim erbabından bazıları,
Allah'u Teâlâ, kendisinde bir aşağılanma bulunduğu için, Peygamber'in
hanımlarının başkasıyla evlenmesini yasaklamıştır. Kocayı, hanımını boşamaktan
men etmenin, ancak helâlliğin o kadının başka bir erkekle evlenmesine ve cinsi
münasebette bulunma şartına bağlanmasıyla meydana geleceği malûmdur. Ama,
sadece akid yapmaya gelince, bunda nefret uyandıracak fazla bir şey yoktur.
Dolayısıyla, sadece akdi, kocayı talâk vermekten men eden ve onu engelleyen bir
husus olarak görmek doğru olmaz.
[25]
Şafiî şöyle demiştir:
"Koca, hanımını bir veya iki talâkla boşadığında, kadın da sonra bir başka
kocaya varıp, o koca da onunla cinsi münasebette bulunur da, sonra da kadın
yeni bir nikâhla birinci kocaya dönerse, o kocanın o kadın üzerinde tek bir
talâk hakkı vardır. Bu da, ilk boşanmadan geriye kalan talâktır..." Ebu
Hanife ise, "kadının üç talâktan sonra bir başka kocaya nikâhlanması
hafinde olduğu gibi, evvelki kocası o kadına tekrar üç talâkla mâlik olur"
demiştir. Şafiî'nin delili şudur: Bu, üçüncü talâktır. Böylece, en büyük
haramlığın meydana gelmesi gerekmiştir. Biz, bunun, üçüncü talâk olduğun
söyledik, çünkü bu, iki talâktan sonra verilmiş bir talâktır. Üçüncü talâk,
Hak Teâlâ'nın, "Eğer erkek hanımını tekrar boşarsa, ondan sonra... helâl
olmaz:" âyetinden dolayı, en büyük haramlığı gerektirir. Hak Teâlâ'nın,
"Eğer erkek hanımını boşarsa'" cümlesi, kocasının onu, daha önce bir
başkasıyla evlenmiş veya evlenmemiş olarak üçüncü talâkla boşamasını da içine
alır. O halde hepsi, bu mefhûmun içinde mündemiçtir.
[26]
Şafiî (r.a)'nin
mezhebi şudur: Bir kimse, başkasının üç talâkla boşadığı bir kadınla evlenip,
cinsi münasebette bulunmak suretiyle kadını ilk kocasına helâl kılmak
istediğinde, bu ikisi arasında nikâh bulunmaz. Çünkü bu, bilinmeyen bir süre
ile yapılmış olan bir mut'a nikâhıdır ki, bu da bâtıldır. Ama bir kimse,
başkasının üç talâkla boşanmış hanımıyla, onu ilk kocasına helâl kılmak
isteyip, onu boşamamak şartıyla evlenirse, bu hususta iki görüş vardır:
a) Bu sahih
olmaz.
b) Sahih
olur, şart da geçersiz olur. Ebu Hanife de, bu ikinci görüştedir. Bir kimse,
böylesi bir kadınla, onu ilk kocasına helâl kıldığı zaman onu boşayacağına
inanarak, mutlak olarak evlenirse, nikâh sahih, fakat hâdise mekrûh.kişi de bu
fiiliyle günahkâr olur. İmâm-ı Mâlik, Sevri, Ahmed İbn Hanbel böyle bir nikâhın
bâtıl olduğu kanaatindedirler. Bizim delilimiz şudur: Âyet, haramlığın
kendisinden önce bir akid bulunan cinsi münasebetle sona ereceğine delâlet
eder ki, bu husus da tahakkuk etmiştir. Binaenaleyh, yasağın sona erdiğine
hükmetmek gerekir.
Nikâhın fasit olduğuna
hükmettiğimize göre, cinsi münasebette bulunmakla bu kadın ilk kocasına helâl
olur mu olmaz mı? hususunda iki görüş vardır. En sahih olanı, bu cinsi
münasebetle helâlliğin meydana gelmeyeceğidir.
Allah'u Teâlâ'nın
(ikinci), cümlesinin mânası,
"üçüncü talâktan sonra onunla evlenen kocası, onu boşarsa.." demektir.
Çünkü Hak Teâlâ bunu, "Ondan başka bir adamla nikâhlanmadıkca... Onlara...
günah yoktur" kavliyle beraber zikretmiştir. Yani, "boşanan kadınla
ilk kocasına, yeni bir nikâhla birbirlerine varmalarında günah yoktur"
demektir. Allah'u Teâlâ böylece nikâh lâfzını, "tekrar birbirine
varmak" lafzıyla zikretmiştir. Çünkü, karı-koca hâli, bundan önce aralarında
mevcut idi. Binaenaleyh, bunlar tekrar nikâhlandıklannda, böylece daha önceki
nikâhlarına dönmüş olurlar. Bu, lûgavi bakımdan bir müracaattır, geri dönüştür.
Geriye, âyetle ilgili iki mesele kalmıştır:
[27]
Âyetin zahiri, ikinci
koca, karıyı boşadığında, kadının evvelki kocasına tekrar varmasının helâl olmasını
gerektirir. Ne var ki bu husus, Hak Teâlâ'nın,"Boşanmış kadınlar, kendi
kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler" (Bakara. 228)
âyetiyle tahsis edilmiştir. Çünkü iddetten maksat, rahmin temizliğini
temindir. Böyle bir mâna, burada da mevcuttur. İşte bu, karı ilk kocasına,
sadece mücerred nikâh akdiyle helâl olur, diyen Sald İbn Müseyyeb'in dayanağı
budur. Çünkü, cinsi münasebette bulunmak eğer muteber olsaydı, kadının iddet
beklemesi vâcib olurdu. Bu âyet, iddetin düştüğüne delâlet eder. Çünkü Hak
Teâlâ'nın, cümlesindeki harfi,
müracaatın helâl olmasının ikinci kocanın talâkının hemen peşinden meydana
geldiğine delâlet eder. Ne var ki cevâp, bizim daha önce söylediğimizdir.
[28]
Halil ve Kisaî, Hak
Teâlâ'nın, tabirinin mahallinin, harfi cerrin takdiriyle mecrûr olduğunu,
takdirin ise,
"Müracaat
etmeleri hususunda..." şeklinde olduğunu söylerlerken Fer-râ, bu sözün
mahallinin, harfi cerrin hazfedil meşinden dolayı mansüb olduğunu söylemiştir.
[29]
Hak Teâlâ'nın,
"Eğer kan-koca, Allah'ın sınırlarına riâyet edebileceklerini
zannederlerse..." buyruğu ile ilgili iki mesele vardır:
[30]
Müfessirlerden pek
çoğu, sözünün mânasının,
"Karı-koca, Allah'ın kanunlarına riâyet edeceklerine kesinlikle
inanırlarsa..." şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş birkaç
bakımdan zayıftır:
a)
diyemezsin, ancak sen, "Bildim ki,
Zeyd ayağa kalkıyor" diyebilirsin...
b)
İnsan, kaderinde ne olduğunu bilemez,
ancak o konuda zanda bulunur...
c) Bu ifâde,
Hak Teâlâ'nın, "Kocaları bu bekleme müddeti içerisinde, barışmak
isterlerse, onları geri almaya daha çok müstehaktırlar" (Bakara. 228)
buyruğu gibidir. Çünkü orada nazarı itibara alınan, zandır. Burada da böyledir.
Bu görüş bâtıl olunca, bu ifâdeden maksadın, zannın kendisi olduğu ortaya
çıkar. Yani, böyle bir zan bulunup ve o ikisi için,Allah'ın kanunlarını yerine
getirmeye dair bir azm ü sebat bulunursa, bu geriye dönüş (müracaat) güzel
olur. Ama, böyle bir zan bulunmaz ve onlar
müracaat ettiklerinde, (bir araya geldiklerinde) kadının
geçimsizliğinden yahut da kocanın kadına zarar vereceğinden korkarlarsa, bu
durumda müracaat etmeleri haram olur.
[31]
“İn” edatı, şart için kullanılır. Şarta bağlanan şey şart bulunmadığı
zaman bulunmaz. Buna göre âyetin zahiri, böyle bir zan bulunmadığı zaman, müracaat
edilmemesini gerektirir. Ne var ki durum böyle değildir.. Çünkü, ister böyle
bir zan bulunsun isterse bulunmasın, "müracaat" edilebilir. Ne var ki
biz şöyle diyoruz: Bundan maksat, bunun, müracaat etmenin sıhhati için bir
şart olmadığıdır. Aksine bundan maksat, Allah'ın hukukunu gözetmek, O'nun kanunlarını
ve emirlerini bîhakkın yerine getirmek maksadıyla, müracaat etmeleri halinde,
onlara yeni bir nikâhın gerekmiş olmasıdır. Daha sonra Hak Teâlâ, 'Bunlar,
bilip anlayan kimseler için, Allah'ın açıkladığı sınırlardır" buyurmuştur.
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
[32]
Hak Teâlâ'nın.,buyruğu
bu âyetler- de açıklamış olduğu mükellefiyetlere işarettir. (beyan ediyor) sözü
ise, geleceğe matuftur. Bu iki ifâdeyi bağdaştırmak bizim için bir tenakuz
teşkil eder. Bana göre, daha önce geçen naslann pek çoğuna, pekçok tahsisler
arız olmuştur. Tahsis eden nasların en çoğu ise, sünnet ile ortaya konulmuştur.
Binaenaleyh, en iyisini Allah bilir ya daha önce geçen hükümlerden maksat,
Allah'ın kanunları (hudûd); Allah'ın daha sonra açıklayacağı hükümlerden
maksat ise, Nebisinin lisanında ifâdesini bulan, mükemmel beyân ve
açıklamalardır. Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı "Kendilerine indirileni insanlara
beyân edesin diye... (Nahl. 44) âyeti
gibidir.
[33]
Âsim, Ebân'ın
rivayetine göre nün ile, şek linde
okumuştur ki, bu nûn tazim ifâde eden nûn-dur. Diğer kıraat imamları ise,
"Allah" lâfzına râci olmak üzere, şeklinde ile okumuşlardır.
[34]
Âlimler bu tabirle
ilgili olarak özellikle şunu zikretmislerdir:
a) Bu
kimseler, Allah'ın âyetlerinden istifâde eden
kimselerdir. Bunların dışındakiler İse, kendilerine itibar edilmeyen
kimseler gibi kabul edilmişlerdir. Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Müttakİler
için bir hidayet rehberi..." (Bakara, 2) âyeti gibidir.
b) Allah'tı
Teâlâ özellikle bu kimseleri zikretmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "ve meleklerine, peygamberlerine,
Cebrail'e ve Mikaîl'e..." (Bakara, 98) buyruğu gibidir.
c) Arapçayı
bildikleri için, Allah bununla Arapları kasdetmektedir.
d) Allah,
bununla aklı ve İlmi olan kimseleri murad etmektedir. Bu da Hak Teâlâ'nın, "Bunları, âlim olanlardan başkası anlamaz..
(Ankebût, 43) âyeti gibidir. Bundan maksat, "Allah ancak mükellef tuttuğu
şeyleri anlayabilecek, akledebilecek kimseleri sorumlu tutar" demektir.
Çünkü böyle olunca, mükellefin hiçbir mazereti kalmaz.
e) Hak
Teâlâ'nın, buyruğundan maksad, daha önce
bahsetmiş olduğu hükümleridir. Yani, "Allah'u Teâlâ bu hükümlerini, O'nun
emriyle amel edip, nehyettiklerinden de kaçınmaları için, Allah'ın kitap
indirdiğini ve peygamberler yolladığını bilen kimselere açıklar"
demektir.
[35]
"Ve kadınları
boşadıniz da iddetlerint bitirdiler mi artık onları ya iyilikle tutun veya
iyilikle bırakın. Onları, sırf zulmetmek için zararlarına olarak tutmayın. Kim
böyle yaparsa kendisine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyuncak yerine
koymayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için İndirdiği
kitap ile hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah herşeyi
hakkıyla bilendir" (Bakara, 231).
Bil ki bu ayetle
ilgili bazı meseleler vardır:
[36]
Bu âyet hakkında ilk
ileri sürülecek şey, birisinin şöyle demesidir: "Bu ayet ile,
"Talâk defadır (ondan sonrası) ya
iyilikle tutmak veya güzellikle salıvermektir..." (Bakara, 229) âyeti
arasında (mânâ bakımından) bir fark yoktur. Bundan dolayı o âyetten sonra bu
âyetin getirilmesi, aynı sözün aynı yerde lüzumsuz bir tekrarı olur ki bu caiz
değildir." Buna şöyle cevap verilir: Ebu Hanİfe'nin talebeleri, âyetini,
üç talâkı birden vermenin meşru olmayacağı mânasına hamletmişlerdir. Meşru
olan, bu talâkların ayrı ayrı verilmesidir. Buna göre bu suâl düşer. Çünkü o
âyet, talâkları birden veya ayrı ayrı vermeyi izah etmektedir. Bu ayet ise,
ric'at'ın nasıl olacağını ortaya koyar. Şafiî'nin müntesipleh o ayeti ric'at'ın
nasıl olduğuna hamleden kimselerdir. Bu sebeple, bu suâl onlar için söz
konusudur. Bunlar şöyle diyebilirler: Bir kimse, birçok şekilleri içine alan
bir hüküm zikreder ve bu hükmün o şekillerin bazısında bulunduğunu söylemek
daha mühim olursa, bu tekrar, bu surette diğerlerinde bulunmayan bir önem ve
ihtimamın bulunduğuna delâlet etsin diye, bu umûmî hükümden sonra o hususî
suretin tekrar edilmesi tuhaf sayılmaz. Burada da böyledir; çünkü Hak
Teâlâ'nın, (Bakara. 229) âyetinde, iddet
süresinde, şu iki husustan birisinin mutlaka bulunması gerektiğinin izahı
bulunmaktadır. Bu âyette de, iddetin sona ereceği zaman, mutlaka şu iki
husustan birine riâyet etmek gerektiğinin izahı söz konusudur. İddet sona
ererken şu iki husustan birini gözetmenin vâcib olmaya, bu vakitten önce olan
diğer vakitlerden evlâ olduğu herkesin malûmudur. Bu böyledir, çünkü eziyyet
çeşitlerinin en büyüğü, hanımını boşayıp, sonra da iddetinin bitimine doğru
ona ikinci kez müracaat edip, böylece onu dokuz ay iddet bekletmesidir. Böylece
bu hal, zarar çeşitlerinin en büyüğü olunca, bu şeklin zarar ihtiva etme bakımından
şekillerin en büyüğü ve mükellefin kendisinden kaçınmasının evlâ ve en uygun
hareket olacağına dikkat çekmek için, Allah'u Teâlâ'nın bu şeklin hükmünü
tekrarlaması yerinde olmuştur.
[37]
Hak Teâlâ'nın, "onları
iyilikle tutun" emri, kocanın hanımına müracaat edebileceğine işarettir.
Ulemâ, müracaatın nasıl olacağı hususunda ihtilâf etmiştir. Buna göre Şafiî
(r.a), "Nikâh ve talâk, ancak sözlü ifâde ile olunca, müracaat da ancak
sözle olur" demiştir. Ebu Hanife ve Sev-rî (r.a) ise, müracaatın cinsî
münasebetle de sahih olacağını söylemişlerdir. İmâm-ı Mâlik (r.a) de,
"Kişi yaptığı cinsî münasebetle müracaata niyet ederse, bu müracaat olur,
aksi halde olmaz" demiştir.
Şafiî (r.a)'nin delili
şudur: Rivayet edildiğine göre Abdullah İbn Ömer (r.a), hanımı hayızlı iken onu
boşayınca, Hz. Ömer bu durumu Hz. Pegyamber (s.a.s)'e sordu. Bunun üzerine Hz.
Peygamber, "Ona emret, hanımına dönsün, sonra onu tutsun"[38]
buyurdu. Hanımı ha-yızdan temizlenince Hz. Peygamber (s.a.s), İbn Ömer 'e
hanımına mutlak olarak dönmesini emretti. Emrin derecelerinden birisinin de
cevaz olduğu söylenmiştir. Buna göre biz deriz ki, İbn Ömer'e hayız zamanında
hanımına müracaat edilmesine müsaade edilmiştir. Hayız zamanında cinsi
münasebette ric'at etmeye izin verilmez. Binaenaleyh, cinsi münasebette
bulunmanın ric'atı ifâde etmemesi gerekir.
Ebu Hanife (r.a)'nin
delili ise şudur: Allah'u Teâlâ, buyurmuş, sadece tutmayı, alıkoymayı
emretmiştir. Kocası hanımıyla cinsi münasebette bulunduğunda, hanımını tutmuş
(imsak) olur. Binaenaleyh, bunun yeterli olması gerekir.
Şafiî (r.a), ric'atın
mutlaka sözle yapılacağını söyleyince, O'nun mezhebinin zahirine göre, kocanın
hanımına ric'at ettiğine dair şahid bulundurması müstehap olup, vâcib değildir.
İmâm-ı Malik ve Ebû Hanife (r.a)'nin görüşleri de böyledir. Şafiî,
"el-İmlâ" adlı eserinde, şahid tutmanın vâcib olduğunu da
söylemiştir. Bu, Muhammed İbn Ceriret de tercih ettiği görüştür. Onun bu
husustaki delili, Cenâb-ı Hakk'ın, emridir. Kocanın hanımına tekrar dönmesi
ise, ancak başkası tarafından bilindiği zaman maruf olur. Şahidden başkasının
bilmesinin vâcib olmadığında ittifak ettik. Binaenaleyh, şahidin bunu bilmesinin
vâcib olmast gerekir.
Birinci görüştekiler
buna şöyle cevap vermişlerdir: Âyette geçen, lâfzından murad, görüp gözetmek,
hayru hasenatı ulaştırmak demektir; yoksa sizin söylediğiniz değil...
[39]
Bir kimse şöyle
diyebilir: Allah'u Teâlâ iddet müd- deti bitince müracaat edilebileceğini
bildirmiştir. Sürenin sona ermesi de, iddetin sona ermesinden
ibarettir. Halbuki
iddet sona erdiği zaman, müracaat hakkı bulunmaz. Bu soruya şu iki bakımdan
cevap verebiliriz:
a) Sürenin
sona ermesinden murad, süresinin sona ermeye yaklaşması, bizzat sona ermesi
demek değildir. Bu, kelimesinin çoğunluğa verildiği mecaz kabilindendir. Meselâ
bir kimse şehre yaklaştığı zaman, "şehre vardık!" demesi de buna
benzer.
b) zamana
verilen isimdir. Buna göre biz bunu, kendisinde ric'atın gerçekleşebileceği,
geçince de ric'atın mümkün olamıyacağı bir sürenin sonu olan bir zamana da
hamledebiliriz. Bu açıklamaya göre, bunun bir mecazî ifâde olduğunu
söylememize de hacet kalmaz.
[40]
Hak
Tealâ'nın."Onton zararlarına olarak tutmayın" hitabında iki mesele
söz konusudur:
Bir kimse şöyle
diyebilir: Allah'u Teâlâ'nın, demesiyle, buyurması arasında herhangi bir fark
yoktur. Çünkü bir şeyi emretmek, onun zıddını nehyetmek demektir. O halde, bu
tekrardaki fayda ne olabilir?
Cevap: Emir,
tek bir kerreyi ifâde eder. Bu sebeple de emir, bütün vakitleri içine almaz.
Nehye gelince, nehiy bütün vakitleri içine atır. Belki de, kocası onu şu anda
iyilikle tutacak (imsak) ama, kalbinde gelecekte kadına zarar vermek niyeti
taşıyabilir. Buna göre Hak Teâlâ,
buyurunca, bütün şüpheler bertaraf olup her türlü ihtimal ortadan
kalkmış olur.
[41]
Kaffâl şöyle demiştir: "Dırâr, zarar vermek demek- tir. Nitekim
Hak Teâlâ, "Zarar vermek için... bir mescki edinenler..." (Tevbe,
107) buyurmuştur. Yani, "Mü'minlere zarar vermek için, bir mescidi zarar
verme mekânı edindiler..." Buna göre dırâr'ın mânası düşmanlık uyandırmaya,
aradaki ülfet ve uyumu gidermeye, araya nefret ve korku gibi şeyleri sokmaya
vb. şeylere yöneliktir. Müfessirler "dırâr"ın ne olduğu hususunda şu
açıklamaları yapmışlardır:
a) Rivayet
edildiğine göre câhiliyye döneminde, koca karısını boşar, onu yapayalnız
bırakır; üçüncü kurû'un bitmesi
yaklaşınca ona müracaat eder; kadını dokuz ay veya daha fazla bir süre iddet
içinde tutarak, bu işi yapmaya devam ederdi..
b)
Dırâr'dan maksat, kötü muameledir.
c) Kadıntn
nafakasını kısmaktır. Bil ki onlar, hanımının fidye verip "hul"
yapmasını ümid ederek, câhiliyyede bu işlerin daha fazlasını yapıyorlardı.
Hak Teâlâ'nın, "Zarar vermeniz için..." buyruğu hakkında da
iki açıklama bulunur:
a)
Bundan maksat, "Onlara zarar
vermeyiniz.. Böyle yaparsanız, haddi aşmış olursunuz.. Yani, yaptığınız şeyin
neticesi bu olur" demektir. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Bunun üzerine
firavunun adamları neticede kendileri tçtn bir düşman ve bir tasa olması için
bulup aldılar" (Kassas,8) âyeti gibi. Yani, "Bu onlar için
neticede... oldu" demektir. Böylesi lâm harfine "lâmü'l-âkibe"
(netice lamı) denilir.
b) Mânânın,
"Onlara, haddi aşmak niyetiyle, zarar vermeyin... Bu durumda siz, Allah'a
isyan etmiş ve bu ma'siyeti kasd-ı mahsûsla yapan kimseler olmuş olursunuz.
Hiç şüphe yok ki bu da, en büyük günah çeşitlerinden biri olurdu" şeklinde
olmasıdır.
Hak Teâlâ'nın, "Kim böyle yaparsa, kendine muhakkak ki zulmetmiş
olur" buyruğu hakkında da şu görüşlere yer verilmiştir:
a) Kişinin
nefsine karşı zulmü, onu Allah'ın azabına duçar kılmasıyla olur.
b) Kişinin
nefsine zulmetmesi, gerek dünyevî, gerekse dinî menfeatleri kaçırmış olmasıyla
olur.
Dünyevî menfaatleri şu
şekilde kaçırmış olabilir: Bu kimse halk arasında bu kötü davranışlarıyla
meşhur oldu mu, hiç kimse onunla evlenmeye ve onunla iş yapmaya istekli
olmaz.Dinî menfaatlan kaçırmış olması da şu şjkiiae mütâlâa edilebilir: Çoluk
çocuğuyla iyi geçindiği ve Allah'ın hükümlerini ve tekliflerini gönül hoşluğu
ile kabul ettiği zaman elde edeceği sevabı elde edememesidir.
Hak Teâlâ'nın,
"Allah'ın âyetlerini oyuncak yerine koymayın" âyeti hakkında da şu
açıklamalar yapılır:
a)
Kendisini, emre itaat eden kimse yerinde gördükten sonra, itaat etmeyi unutup
itaat etmeyen kimse hakkında, "O bu şeyle alay ediyor ve onunla
oynuyor" denilir. İşte bunun gibi, Allah'a ve Resulüne itaat etmesinin
vâcib olduğu bildirilen, iddet, ric'at, hul1 ve kadına zarar vermemek gibi
tekliflerin kendisine ulaşmış olduğu herkes, bu hususları yerine getirmek için
kolları sıvamazsa, o bunlarla adeta alay ediyor gibi olur. Bu, ehl-i kıblenin
âsî ve günahkârları için büyük bir tehdit ifâde eder.
b) Bundan
murad, "eğlence ve boş şeyler hakkında "adam sen de!" denildiği
gibi, Allah'ın teklifleri hakkında da,"sakın böyle davranmayın" şeklindedir.
c) Ebu'd-Derdâ şöyle demiştir: Câhiltyye
çağında bir kimse hanımını bo-şuyor ve, "Boşadım, oynuyorum!"
diyordu. Azâd ediyor, evleniyor, yine aynı şeyi söylüyordu. Bunun üzerine
Allah'u Teâlâ bu ayeti indirdi.. Hz. Peygamber (s.a.s) de âyeti okuyarak, "Kim karısını boşar, kim bir köle azad
eder ve kim de nikâhlar ve bütün bu hususlarda eğlendiğini iddia ederse, bilsin
ki bütün bunlar ciddi olmuştur"[42]buyurur.
Atâ da şöyle demiştir: "Bu âyetin mânası,"aynısını veya benzerini yapmada
ısrarlı olduğu hâlde günahından tevbe eden kimse, Allah'ın ayetleriyle alay
eden kimse gibidir" şeklindedir. Doğruya en yakın olan birinci görüştür.
Çünkü Hak Teâlâ'nın, buyruğu bir tehdittir. Tehdit de, tekliflerden sonra
zikredildiğinde, bu tehdit, başka bir şeyden dolayı değil, mükellefiyetleri
terketmeden dolayı olmuş olur.
Bil ki Allah'u Teâlâ gerekli tehdidi belirterek, mükellefiyetleri
yerine getirme konusunda insanları teşvik ettiği gibi, onlara çeşitli
nimetlerini vereceğini söylemek ve hatırlatmak suretiyle de onları
mükellefiyetleri işlemeye teşvik etmiş, bunları ilk önce kısaca zikretmeye
başlayarak, "Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız./' buyurmuştur. Bu,
gerek dünyevi gerekse dinî bakımdan Allah'u Teâlâ'nın kuluna lütfettiği
nimetlerin hepsini içine alır. Allah'u Teâlâ bu mücmel emrinden sonra, dinî
nimetleri zikretmiştir. Dinî nimetler dünyevî nimetlerden daha yüce ve daha
üstün olduğu için, Cenâb-ı Allah sadece onları zikrederek, buyurmuştur. Bunun
mânası, "Allah kendisiyle size öğütler versin diye, kitabı ve hikmeti
indirmiştir" şeklindedir Daha sonra Allah, "Bütün emirlerim hakkında
korkunuz ve nehiylerim hususunda bana muhalefet etmeyiniz ve biliniz kir Allah
her şeyi bilendir'' buyurmuştur.
[43]
"Kadınları
bosayıp da, onlar İddetlerini bitirdiler mi aralarında meşru bir suretle
anlaştıkları zaman, kendilerini kocalarına nikahlamalarına mâni olmayın. İşte,
sizden Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere bununla öğüt veriliyor. Bu sizin
için daha faziletli ve daha temizdir. Allah bilir,sizse
bilmezsiniz"(Bakara, 232).
Bil ki, bu talâkın
hükümlerinden altıncısıdır. Bu da, boşanmış kadının id-detinin bitiminden
sonraki hükümdür. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
[44]
Âyetin sebebi nüzulü
hakkında iki görüş bulunmaktadır.
a) Rivayet
edildiğine göre Na'kıl İbn Yesâr, kızkar-deşini, Cemil İbn Abdullah İbn Asım
ile evlendirir... Daha sonra, Cemil hanımim boşar. İddeti bitinceye kadar onu
terkeder. Daha sonra ise yaptığına pişman olarak, kendisine nikahlamak üzere
hanımına tekrar başvurur. Hanımı da buna razı olur. Bunun üzerine Ma'kıl:
"O sent boşadı. Şimdiyse sen ona dönmek istiyorsun.. Eğer ona tekrar
dönersen, bir daha yanıma gelme!" der. Bunun üzerine de Allah'u Teâlâ bu
ayeti indirir. Allah'ın Resulü de Ma'kıl'ı çağırarak kendisine bu âyeti okur.
Mr kıl da, "Rabbimin emrinden dolayı burnun sürtülsün!... Ey Allah'ım,
razı oldum, errine teslim oldum ve kızkardeşimi kocasıyla tekrar
evlendiriyorum" der.
b) Mücâhid
ve Süddî'den rivayet edildiğine göre, Câbir İbn Abdillâh'ın amcasının bir kızı
vardı. Onu, kocası boşamıştı. Daha sonra da, iddetin bitimini müteakip ona
tekrar dönmeyi istemiş, ama Câbir kabul etmemişti. Bunun üzerine de Allah'u
Teâlâ bu ayeti indirdi. Câbir "Bu âyet benim hakkımda nazil oldu"
demiştir.
[45]
men etmek, engellemek demektir.
Bir kimse, kızının evlenmesine mâni olduğu zaman, denilir. Bu fiil, hem birinci
bâbtan, hem de ikinci bâbtan gelebilir. Ahfeş, şu beyitleri söylemiştir.
"Şunu bil ki, sevgili! Kasidelerim senin içindir.. Ama, sülâlesi meşhur
olan kadınlar beni sana bırakmadılar da, seninle nikâhtan beni men
ettiler."
Arapça'da kelimesinin esas mânası "darlık"
demektir. Çocuk annesinin karnında büyüyüp, yeri daraldığı zaman, denilir. Yine, çok kalabalık oldukları için
bulundukları yere sığmadıkları zaman,Evs İbn Hacr de şöyle demiştir.
onca genişliğine
rağmen yeryüzünün bizim karşımızda güçlü ve kalabalık bir orduya dar geldiğini,
küçük geldiğini görürsün."
Yine, hasta,
doktorları âciz bıraktığında, denilir. Muharrik kuvvetin menşei olduğu için
kaslar da, diye isimlendirilmiştir. Yine, bir şey şiddetlendiği zaman, o şey
hakkında, denilir. Evs'in şu beyitleri de bu mânadadır:
"Senin, ahdine
hep bağlı olan kardeşin, arkasını döndüğünde seni kınayıp, yüzyüze geldiğinizde
de seni hoşnud eden kişi değildir. Bilâkis senin kardeşin, güven içinde olduğun
zaman senden uzak, ama işler kızışınca da senin en yakın arkadaşın olan
kimsedir."
[46]
Müfessirler, Hak
Teâlâ'nın, "onları engellemeyin" hitabının kime olduğu hususunda ihtilâf
etmişlerdir. Onların pekçoğu, bununla velilere hitâb edildiğini söylerlerken,
bazıları bunun kocalara olduğunu söylemişlerdir ki, tercih edilen görüş budur.
Bunun delili Hak Teâlâ'nın,
"Kadınları boşayıp da, onlar id-detlertni bitirdiler mi,... onlara mâni
olmayın" buyruğu şart ve cezadan meydana gelmiş bir cümledir. Şart
ifadesidir; ceza da O'nun, sözüdür.
Şüphe yok ki şart cümlesi olan, ifâdesi, kocalara yapılmış bir hitaptır.
Binaenaleyh, cevâb olan
ifâdesinin de, onlara
hitap olmuş olması gerekir. Çünkü eğer böyle olmazsa ayetin takdiri, "Ey
kocalar, hanımlarınızı boşadığınız-da, ey veliler o kadınları... men
etmeyiniz" şeklinde olur. Bu durumda da şart ile cevap arasında hiçbir
ilgi ve münasebet kalmaz. Bu da, ayetin nazmının parçalanmasını gerektirir.
Halbuki Allah'ın kelâmını bu gibi şeylerden tenzîh etmek vâcibtir. Bu açıklama,
bu görüşün izahı hususunda son derece kuvvetli olan bir beyândır. Bunu, diğer
iki görüş daha kuvvetlendirir:
a) Talâk
hususundaki âyetin başından buraya kadar olan hitapların tamamı kocalara
yapılmıştır. Veliler kesinlikle zikredilmemiştir. Binaenaleyh bu hitabı
velîlere yöneltmek, âyetin nazmının hilâfına olur.
b) Âyetin
makabli, iddet bitmeden önce, kocalarının kadınlara nasıl davranacakları
hususunda, kocalara yapılmış bir hitaptır. Buna göre âyeti, iddet bittikten
sonra, kocaların hanımlarına nasıl davranacakları hususunda onlara yöneltilmiş
bir hitap kabul ettiğimizde, ilahî kelâmın nazmına uygun ve son derece muvafık
olur. Ama âyeti, velîlere yöneltilmiş bir hitap olarak kabul edersek, âyetin
son derece güzel olan nazmı bozulmuş olur. İşte bundan dolayı, hitabı kocalara
hamletmek son derece yerinde olur.
Âyetin velilere hitap
olduğunu söyleyenlerin delilleri ise şunlardır:
a) Bu,
onların en büyük dayanaklarıdır. Buna göre onlar, "âyetin sebebi nüzulü
hakkındaki meşhur rivayetler, bu âyetin kocalara değil, velilere yönelik bir|
hitap olduğunu gösterir" demişlerdir. Buna şu şekilde cevap vermek mümkündür.
Bu delil ile bizim zikrettiğimiz delil arasında bir tearuz bulunduğu için,
bizim zikrettiğimiz delil itibare alınmaya daha lâyık olur. Çünkü ilahî kelâmın
nazmına riâyet etmeyi sürdürmek, haber-i vahidi muhafaza etmekten daha evlâdır.
Bir de, bu husustaki rivayetler de kendi aralarında mütenakızdırlar. Çünkü
Ma'kıl İbn Yesâr'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu âyet şayet kocalara
yapılmış bir hitap olsaydı, bu ya iddet bitmeden önce veyahut da bitimiyle
beraber yöneltilmiş bir hitap olurdu.. Birincisi bâtıldır; çünkü, âyetin
iddetin bitiminden önce bir hitap olduğu, âyetin bizzat kendisinden
anlaşılmıştır. Eğer âyeti biz bu mânaya hamledersek, bu faydasız bir tekrar
olmuş olur. Yine Hak Teâlâ, "Aralarında meşru bir surette anlaştıkları
zaman, kendilerini kocalarına nikahlamalarına mâni olmayın" buyurmuş,
böylece karşılıklı rızânın bulunması durumunda, "mâni olmayı"
yasaklamıştır. Bu ikisinin yeniden evlenmesi hususundaki karşılıklı rıza ise,
ancak açıkça dünür olmayı ifâde ettikten sonra mümkün olur. Açıkça tâlib olmak
da, iddetin bitiminden sonra söz konusudur. Nitekim Hak Teâlâ, "İddet süresi
sona erinceye kadar, nikâh bağını bağlamaya azmetmeyin" (Bakara, 235) buyurmuştur.
İkincisi de bâttldır;
çünkü iddet bittikten sonra kocanın.hammının evliliğine mâni olmasına hakkı
yoktur. O halde nasıl bu nehy kocaya hamlediiebilir?
Ma'kıl'ın bu görüşüne
şu şekilde cevap vermek mümkündür. Bazan kocanın, iddetin bitiminden sonra
hanımından ayrılmak hususundaki pişmanlığı artar ve başkasının ona tâlib
olduğunu görünce, bunu kıskanabilir; böylece de ya talâkı inkâr etmek yahut
iddeti içinde ona müracaat ettiğini iddia etmek veyahut, onunla evlenmek
isteyen kimseye gizli gizli tehditler yollamak veyahut da kadın
hakkında,meselâ o kadtnı, başkasının ona tâlib olmasını engelleyecek birtakım
şeylere nisbet etmek gibi kötü sözler söylemek suretiyle, o kadının başkasıyla
evlenmesine mâni olur. İşte böylece Allah'u Teâtâ kocaları, bu tür fiillerden
nehyetmiş ve onlara bu fiilleri bırakmanın kendileri için, günah kirinden
iyiden iyiye arınma ve temizlenme olduğunu bildirmiştir.
b) Allah'u
Teâlâ'nın, buyruğunun mânası, "Onların, daha önce kendi kocaları olan
kimselerle evlenmelerine mâni olmayın" demektir. Bu ifâde, ayeti ancak
velîlere yöneltilmiş bir hitap olarak kabul ettiğimiz zaman uygun olur. Çünkü
bunlar kadınların daha önce kocaları olan kimselere dönmelerine mâni olan
kimselerdir. Ama âyeti, kocalara yapılmış bir hitap kabul ettiğimiz zaman, bu
söz doğru olmaz. Bunların bu görüşüne de şu şekilde cevap verilebilir:
Hak Teâlâ'nın,
sözündeki, kelimesinden maksat, onlarla evlenmek isteyen kimselerdir. Böylece
onlar, koca olarak kabul edilmişlerdir. Araplar, bir şeyi bazan, o şeyin daha
sonra olacağı halin adıyla isimlendirirler. İşte bu konudaki sözün tamamı
bundan ibarettir.
[47]
Şafiî (r.a), nikâhın
velisiz caiz olmayacağı hususunda bu âyet ile istidlât etmiştir. O, istidlalini
şu esasa dayandırmaktadır: Bu âyetteki hitap, velilere yapılmıştır. Bunun böyle olduğu sabit olunca,
evlendirmenin kadınlara değil de, velilere havale edilmiş olması gerekir.
Çünkü, şayet kadın kendi kendini tezvîc etse, veyahut da kendisini
evlendirecek birisini vekil tutsa, veli kadını nikâhtan alıkoyamaz. Eğer veli
alıkoyamasaydı, Allah onu, "mâni olmaktan" nehyetmezdi. Veliyi mâni
olmaktan nehyedince, veti mâni olmaya kadir demektir. Veli, mâni olmaya kadir
olduğu zaman, kadının velisinin izni olmadan evlenememesi gerekir.
Bil ki bu istidlal,
hitabın velilere yapılmış olmasına mebnîdir. Bu konudaki inceleme do daha önce
geçmişti. Sonra biz, Şafiî'nin bu mukaddimesini kabul etsek bile, ancak niçin
Hak Teâlâ'nın, hitabından muradın,
"velinin kadını görüşünde serbest bırakması" olması niçin caiz
olmasın? Bu böyledir; çünkü evli olmayan kadınlar çoğunlukla, velilerinin idare
ve görüşlerine bağlı olup, şer'an izinlerinin alınması haklan bulunmasına
rağmen, nikâh mevzuunda velilerinin görüşlerine meylederler. Bu durumda da
veliler, onların evlenmelerini men edebilirler. Böylece bu nehy, bu mânaya
hamledilebilir. Bu, bu âyetin tefsin hususunda İbn Abbas'tan nakledilen
görüştür.
Keza velilerin
kadınların evlenmelerine mâni olma hakları olduğunu söylemek de imkânsızdır.
Çünkü veli,kadının evlenmesine mâni olduğu zaman, (buna rağmen kadın
evlenirse), onun mani olmasının bir tesiri olmaz. Bu durumda da, veliden sudur
eden engel olma arzusu, nazarı dikkate alınmamış olur.
Ebu Hanife (r.a), Hak
Teâlâ'nm, ifadesiyle, velisiz evlenmenin caiz olacağı hususunda istidlal etmiş
ve şöyle demiştir: Allah'u Teâlâ fiili failine, tassarufu tasarrufta bulunacak
kimseye izafe etmiş, veliyi de buna mâni olmaktan nehyetmiştir. Eğer bu
tasarruf fasit olsaydı, Allah veliyi kadının nikâhına mâni olmaktan
nehyetmezdi. Ebu Hanife ve onun görüşünde olanlar şöyle demişlerdir: "Bu
nas, Hak Teâlâ'nın,(Ondan sonra) kadın, kendisinden başka bir adamla
nikâhlanmcaya kadar.." (Bakara, 230) ve"İşte bu (iddet) müddetini
bitirdikleri zaman, artık onların kendiieri hakkında meşru şekilde yaptıktan
şeylerden dolayı size bir günah yoktur" (Bakara, 234) âyetleri ile de
kuvvetlendirilmiştir. Kadının, dengi olan birisiyle evlenmesi ma'rûf bir iştir.
Binaenaleyh böyle bir evliliğin sahih olması gerekir. Bu nisbet hakikatte,
dünürcü olana değil, bizzat evlenecek kimseyedir. Yine Hak Teâlâ'nın "ve
eğer mü'min bir kadın kendisini Peygamber'e bağışlayıp da, Peygamber de onu
nikâhla almak isterse..." (Ahzâb,50)âyeti de, kadının velisiz
evlenebileceği hususunda apaçık bir delildir.
Bizim (Şafiî)
alimleri, Hanefilerin bu görüşlerine şu şekilde cevap vermişlerdir:
"Fiil, bizzat onu işleyene nisbet edildiği gibi, bazan ona sebep olana da
nisbet edilir. Bundan dolayı, "Devlet başkanı bir saray yaptı ve para bastı"
denilir. Bu her nekadar mecazî bir ifâde ise de, hadisler, velisiz nikâhın
bâtıl olduğuna delâlet ettiği için bu mecaza başvurmak gerekir.
[48]
Cenâb-ı
Allah'ın,"Onlar iddetierini bitirdiklerinde..." buyruğumu âyet-i
kerimede id-detin sona ermesi manasına hamledilir.
İmâm Şafiî (r.a) şöyle
demiştir: Aynı şekildeki bu iki ifâdenin (Bakara, 231-232) siyakı, bu iki
âyette geçen jfci jtâ ifâdelerinin farklı manada olduklarına delâlet
etmektedir. Bu sözün manası şudur: Cenâb-ı Hak önceki âyette, kadının iddeîi bitmiş olsaydı, Cenâb-ı Hak,
"Onları ya iyilikle tutun.." buyurmazdı. Çünkü iddetin bitmesinden
sonra kadını tutmak caiz değildir. Yine Cenâb-ı Hak, "veya iyilikle
bırakın" buyurmazdı. Çünkü kadın id-detinin bitmesinden sonra zaten salıverilmiş
sayılır, onu tekrar salıvermeye gerek yoktur. Şu anda tefsirini yaptığımız bu
âyete gelince, Cenâb-ı Hak, bunda, kadınların önceki kocalarıyla yeniden
evlenmelerine manî olmayı yasaklamıştır. Bu yasaklama ise ancak, kadının
önceki kocasıyla evlenmesi mümkün olan bir vakitte güzel olur. Bu da ancak
iddetin bitiminden sonra mümkündür. İşte İmam Şafiî (r.a)'nin "Bu iki aynı
şekildeki ifâdenin siyakı, bu iki âyette geçen,
ifâdelerinin farklı manada olduklarına delâlet etmektedir" sözünden
muradı budur.
Allah'u
Teâlâ'nın,"aralarında meşru bir surette anlaştıkları zaman.." şartı
hakkında iki mesele vardır:"Anlaşma" hususunda iki izah vardır:
[49]
a) Bu helâl bir akid, caiz bir rnihir ve âdil
şahidlerin bulunması gibi şartlan taşıyan ve şeriata uygun olan bir anlaşmadır.
b) Bundan
murad, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onları, sırf zulmetmek için zararlarına olarak
tutmayın" (Bakara, 231) âyeti ile İlgili zikrettiğimiz hususun zıddıdır.
Buna göre âyetin manası şöyle olur: "Aralarında güzel bir beraberliğin
meydana gelip, sevginin devam edebilmesi için karı-kocadan herbirinin bu
anlaşmaya göre, karşısındaki için gerekli olan şeye razı olmasıdır."
[50]
Bazı âlimler,
"meşru" bir şekilde anlaşmaktan mu- radtn, mihr-t misil olduğunu
söylemiş ve buna şu fıkhî meseleyi dayandırmışlardır: Kadın kendi kendini
evlendirip, mihr-i misli de son derece eksik olunca, Ebu Hanife'ye göre, bu
nikâh sahih olur, fakat mihrinin eksikliği sebebiyle velisinin itiraz hakkı
vardır. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ise, velinin böyle bir hakkının olmadığını
söylemişlerdir.
Ebu Hanife (r.h)'nin,
bu âyetteki delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "aralarında meşru bir surette
anlaştıkları zaman.." buyurmuş olmasıdır. Yine kadın, mihrindeki bu
eksikliği kabul ederek, velisine bir ar gelmesine göz yummuştur. Zira veliler,
böyle bir şeyden utanç duyarlar. Çünkü mihrin az olmasından utanır, çok
olmasıyla da iftihar ederler. İşte bundan dolayıdır ki az olan mihri, utandıkları
İçin gizler, söylemezler, çok otan mihri de, gösteriş kasdıyla açıkça söylerler.
Yine mihrin azlığından o sülâlenin kadınları da utanç duyarlar. Çünkü, bazan
onlardan birisi için bir mihri misil tesbitine ihtiyaç duyulur da, bu az olan
mihre itibar etmek istenebilir. İşte o zaman velilerin kadınları böyle bir nikâhtan
men etme,sülâlenin kadınları adına söz söyleme hakları doğar. Sonra Cenâb-ı
Hak, teklifin hikmetini açıklayınca, bunun peşinden tehdidi getirerek şöyle
buyurmuştur: 'İşte, sizden Allah 'a ve
âhiret gününe iman edenlere bununla öğüt veriliyor.'' Bu böyledir, çünkü öğüt
verip nasihat etmek, şeriata uygun davranmaya teşvik manasına geldiği gibi,
şeriata muhalefetten sakındırma manasına da gelir. Binaenaleyh ayet-i kerime
bu bakımdan bir tehdid olmuş olur. Bu âyetle ilgili iki soru vardır:
Birinci soru:
Bir topluluğa hitab edildiği halde, kelimesinin kâfi niçin müfred olarak
getirilmiştir?
Cevap: Bu,
Arapça'da caizdir. Bunun tesniye olarak gelmesi de caizdir. Kur'an-ı Kerim'de,
her iki kullanış şekli de mevcuttur. Meselâ Cenâb-t Hak şöyle buyurmuştur: "Sizlere söylüyorum, bu, Babbtmin bana
öğrettiği ilimlerdendir" ;(Yusuf, 37),
"Sizlere söylüyorum ey kadınlar, işte bu, kendisi için beni
ayıpladığınız kimsedir" (Yûsuf, 32);"Bu kendisiyle öğüt verilen
şeydir" ve, 'Ben her ikinizi de bu ağaca yaklaşmaktan men etmemiş
miydim?" (Araf, 22).
İkinci soru:
Bu öğüt, başkalarına değil de niçin mü'minlere tahsis edilmiştir?
Buna birkaç şekilde
cevap verilebilir:
a) Öğütten
istifâde edecek olanlar, mü'minler olduğu için, bunun mü'minlere tahsis
edilmesi yerinde olmuştur. Allah Teâlâ'nın,
"O Kur'an bütün insanlar için hidayet rehberidir" (Bakara,
185) ayetinde olduğu gibi, Kur'-an herkes için bir hidayet rehberi olduğu
halde, Allah Teâlâ, "O, müttakiler
için bir hidayet rehberidir" (Bakara, 2) buyurmuştur. Ve yine,"O
(Peygamber), bütün âleme bir uyana (nezir) olsun diye..."
(Furkan,2)âyetinde beyân edildiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.s) herkes için bir
uyarıcı olduğu halde, Cenâb-ı Hak, "Sen ancak o (kıyametten) korkanı inzâr
edersin" (Naziat,45) ve, "Sen ancak, öğüt tutanı uyarabilirstn"
(Yasin, 11) buyurmuştur.
b) Bazıları
bu âyeti, kâfirlerin dinin fürû'undan mes'ul olmadıklarına delil getirmişler ve
buna delilin de ayetteki, dllj
"işte bu" ifâdesinin, daha önce bahsedilmiş ve açıklanmış olan
hükümlere işaret olması olduğunu söylemişlerdir. Buna göre, öğüt mü'minlere
tahsis edilince, bu ifâde dinin fürû'undan (amelî ahkâmından) sorumlu olmanın
ancak mü'minler için söz konusu olduğuna delâlet etmiştir. Bu görüş zayıftır.
Çünkü bu mükellefiyetin umûmî olduğu sabittir. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Beytullah'ı haccetmeleri, Allah'ın insanlar üzerindeki bir
hakkıdır" (Al-i İmran, 97) buyurmuştur.
c)
Hükümlerin açıklanması her ne kadar bütün mükellefler için umûmî ise de, bu
açıklamanın bir va'z-ü nasihat olması mü'minlere hastır. Çünkü bu mükellefiyetler
kâfirlere ancak, onları ezici, zorlayıcı ve acze düşürücü bir delil ile isbat
etmek suretiyle mecbur kılınır. Bu mükellefiyetlerin hak olduğunu kabul eden
mü'minlere gelince, bunlar onlar için bir öğüt ve onun dikkatini çeken ve bazı
şeylerden sakındıran açıklamalardır.Sonra Cenâb-ı Hak, "Bu sizin için daha faziletli ve daha
temizdir" buyurmuştur. Ekin boy atıp, büyüdüğü zaman, denilir. Buna göre, tabiri, o kişinin ebedi sevabı
haketmesine, ifâdesi de, cezanın meydana
gelmesine sebep olan günahlardan temiz olmasına işarettir.Sonra Allah Teâlâ,
buyurmuştur. Bunun manası şudur: Mükellef, her nekadar bu mükellefiyetlerdeki
faydaları genel olarak biliyorsa da, bunların tafsilâtı bilinemez. Allah Teâlâ
ise bütün emir ve nehiy-lerini, ister meydana gelmiş olsunlar, ister takdir
edilmiş olsunlar, hem kemiy-yet hem de keyfiyyetce bilir. Çünkü Atlan Teâlâ,
sınırsız malûmatı bilir. Durum böyle olunca Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah bilir,
sizse bilmezsiniz" buyurması elbette yerindedir. Bu ifâdeyle, şu mananın
murad edilmiş olması da caizdir: "Allah Teâlâ bu tekliflere uygun olarak
amel edenleri ve etmeyenleri bilir." Bütün bu izahlara göre, âyet-i
kerimelerden murad edilen, va'ad ve va'îd şekillerini anlatmaktır.
[51]
"Anneler
çocuklarım iki tam yıl emzirirler. (Bu), emmeyi tam yaptırmak İsteyenler
içindir. O (annelerin) ma'ruf şekilde yiyeceği ve giyeceği, çocuk kendisinin
olan babaya aittir. Kimse güç yetiremeyeceği şeyle mükellef tutulamaz. Ne bir
anne çocuğu yüzünden, ne de çocuğun babası, o çocuğu sebebiyle zarara
sokulmasın. Mirasçıya düşen de bunun gibisidlr. Eğer (ana ve baba) aralarında
anlaşarak ve müşavere ederek, çocuğu memeden kesmeyi arzu ederlerse, İkisine de
günah yoktur. (Bakara, 233).
Bil ki Allah'u
Teâlâ'nm, buyruğu hakkında üç görüş vardır:
A) Bundan
murad, lâfzın zahirinin ifâde ettiğidir. Bu da, ister evli olsunlar, isterse
boşanmış olsunlar, bütün annelerdir. Bunun delili ise şudur: Bu lâfız, âmm bir
lâfızdır. Tahsis eden herhangi bir delil de yoktur. Dolayısıyla bu lâfzı umûmu
üzere bırakmak gerekir.
B) Bundan
murad, boşanmış annelerdir. Bundan muradın bu olduğunu şu iki husus gösterir,
demişlerdir.
1) Allah'u
Teâlâ, bu âyeti talâk âyetinin peşinden zikretmiştir. Binaenaleyh bu âyet
zahire göre, o âyetlerin bir tamamlayıcısı otur. Bu âyetle, önceki ayetler
arasındaki münasebetin sebebi şudur: Karı-koca arasında bir ayrılık meydana
geldiği zaman, aralarında bir buğzlaşma ve birbirlerine sataşma başlar. Bu da
kadını, şu iki bakımdan çocuğa eziyyet etmeye sevkeder:
a) Çocuğa
eziyyet, boşayan kocaya eziyyet etmek gibidir.
b) O kadın
başka bir koca ile evlenme arzusu içindedir. Bu da onun, çocuğun bakımını ihmâline sebebiyyet verir. Böyle bir ihtimâl
her zaman söz konusu olunca, hiç şüphesiz Allah'u Teâlâ boşanmış kadınları,
çocuklarını görüp gözetmeye ve onlara gerekli ilgi ve itinâyı göstermeye
çağırarak,"Anneler çocuklarını emzirirler" buyurmuştur ki, bundan
murad, boşanmış olan annelerdir.
2) Süddî'nin
zikretmiş olduğu şu husustur: Âyette bulunan, tabirinden murad, boşanmış olan
annelerdir. Çünkü Aliah'u Teâlâ bundan sonra, O (anneierin) ma'rûf şekilde
yiyeceği ve giyeceği, çocuk kendisinin olan babaya aittir" buyurmuştur.
Eğer evlilik devam etmiş olsaydı, o zaman bu hüküm kocaya, annelerin süt
emzirmelerinden dolayı değil, karı-kocalık münasebetinden dolayı gerekmiş
olurdu.
Bil ki, bunların
birinci delillerine şu şekilde cevap vermek mümkündür: Bu âyet, müstakil bir
hüküm ifâde etmektedir. Kendinden önceki âyetlerle ilgili olması gerekmez.
İkinci delillerine de şu şekilde cevap verilir: Kadının, karı-kocalık
münasebetinden dolayı bir miktar mala; süt emzirmesinden dolayı da diğer bir
miktar mala hak kazanması uzak görülecek bir ihtimal değildir. Çünkü bu iki
husus arasında herhangi bir aykırılık bulunmaz.
C) Vahidî,
"el-Bâsit" adlı kitabında şunu söylemiştir: Evlâ olan, bu tabiri
nikâhın devam etmesi durumuna göre zevceler mânasına almaktır. Çünkü boşanan
kadınlar giyeceğe değil, ücrete müstehak olurlar.
Buna göre eğer,
"Karı-koca!ık devam etmiş olsaydı, o kadın ister çocuğunu emzirsin,
isterse emzirmesin, nikâhtan dolayı nafaka ve giyeceğe zaten hak kazanmıştır. O
halde bu istihkakın süt emzirmeye bağlanmasının izahı ne olabilir?"
denilirse, biz deriz ki:
Nafaka ve giyecek, kadının
kocasına hizmet edebilmesi mukabilinde gerekmektedirler. Buna göre kadın,
çocukların terbiyesi ve onların emzirilmesi ile meşgul olduğunda, kocasına
hizmet etmeye vakit bulamaz. Böylece de çoğu kez, bir kimse, kocasına hizmet
edememeden dolayı kadının nafaka ve giyecek İstihkakının düşeceğini zanneder.
İşte bundan dolayı Allah'u Teâlâ, her ne kadar çocukları emzirmekle meşgul olsa
bile, kadının nafaka ve kisvesinin (giyiminin) kocaya ait olduğunu bildirerek,
böyle bir vehmi ortadan kaldırmıştır. Bu sözlerin hepsi, Vahidi (r.h.)'nin
sözleridir.
[52]
Hak Teâlâ'nın, "Çocuklarım emzirirler" buyruğu hakkında
iki mesele vardır:
Bu söz, kalıp
itibariyle her ne kadar bir haber cüm- leşi ise de, mâna bakımından emir ifâde
eder. Bu, iki sebepten dolayı caizdir:
1) Âyetin
takdiri, "Anneler çocuklarını Allah'ın vâcib kıldığı hükme göre
emzirirler (emzirsinler)"şeklindedir. Ne var ki söz, aynı mânayı ifâde
ettiği için, takdir edilen bu kısım haz-fedilmiştir.
2)
lâfzının manasının, j*J»Js! (emzirsinler) şeklinde olmasıdır.
Ancak ne var ki buradaki lâm harfi, herhangi bir kapalılık bulunmayacağından,
söz de yapılan bir tasarruftan dolayı zikredilmemiştir.
[53]
Mâna cihetinden olan
bu emir, vücûb ifâde etme-yen bir emirdir. Bunun böyle olduğunu şu iki husus da
gösterir:
a)
Hak Teâlâ'nın, "Eğer sizin için (çocuklarınızı)
emzirirlerse, onlara ücretlerini verin" (Talâk, 6) âyetidir. Eğer çocuğuna
süt emzirmesi kadına vâcib olsaydı, kadının böyle bir ücrete müstehak olmaması
gerekirdi.
b) Hak Teâlâ
bu tâbirden sonra da, "Eğer güçlüğe
düşerseniz, o zaman çocuğu (babanın) hesabına, başka kadın emzirecektir"
(Talak, 6) buyurmuştur. Bu, bu hususta sarîh bir nastır. Bazı alimler de,
annenin çocuğuna süt emzirmesinin vâcib olmadığına, Hak Teâlâ'nın, (annelerin)
ma'rûf şekilde yiyeceği ve giyeceği, çocuk kendisinin olan babaya aittir"
âyetini delil getirmişlerdir. Anne, bazan boşanmış olabilir. Bu sebeple annenin
nafakasının babaya vâcib oluşu, ancak onun çocuğunu emzirmesi sebebiyle otur.
Eğer çocuğuna süt vermek, bizzat kadına vâcib olsaydı, kadının nafakası babaya
vâcib olmazdı. Burada, daha önce zikretmiş olduğumuz bahis söz konusudur.
Çocuğu emzirmenin anneye vâcib olmadığı sabit olunca, âyetin ifâde ettiği bu
emir, çocuğun anne sütüyle büyümesi ve yetişmesinin, diğer sütlerle beslenmesi
ve yetişmesinden çocuk için daha faydalı; annenin şefkatinin başka insanların
şefkatinden daha mükemmel ve tam olması bakımından, mendûb olmaya
hamledilmiştir. Bu çocuğun durumu, annesinden başkasının bulunamaması veyahut
da, çocuğun sadece annesinin memesinden emmesi suretiyle zaruret derecesine
ulaşmadığı zaman böyledir. Yiyecekler hususunda nasıl herkesin muzdara eşit
şekilde katkıda bulunmaları vâcib ise, böyle bir durumda da kadının çocuğunu
emzirmesi vacib olur.
[54]
Hak Teâlâ'nın, İki tam
yıl tabir' hakkında birkaç mesele vardır:
kelimesinin aslı, bir
şey bir başka hale dönüştüğünde söylenilen,
tabirinden alınmıştır. Buna göre, ilk vakitten ikinci vakte geçmiş,
dönmüş anlamına gelir. Ayet-i kerimede "kâmil" lâfzının zikredilmesi,
Arapların, "Falanca, şu yerde iki yıl veya iki ay kaldı" İfâdesinden
ancak, o kimsenin bir yıl ve bir yıldan eksik bir süre; veya bir ay ve bir
aydan eksik bir süre kalmasını kastetmeteriyle ortaya çıkacak olan vehmi
gidermek içindir. Yine Araplar, "Onu görmeyeli bir-iki gün oldu"
diyorlar, bu sözleriyle bir tam gün ile eksik bir günü kastediyorlardı.
[55]
Bil ki âyette geçen, "iki yıl" ile sınırlama, vâcib olan bir tahdit değildir. Bunun böyle olduğuna şu iki şey delâlet eder:
1) Allah'u
Teâlâ bu tabirden sonra "Emzirmeyi
tam yaptırmak isteyenler için..." buyurmuştur. Allah'u Teâtâ bü
"tamamlama" yi bizim irâdemize bırakınca, bu tamamlama işinin vâcib
olmadığı ortaya çıkar.
2) Allah'u
Teâiâ, "Eğer (anne-baba) aralarında anlaşarak ve müşavere ederek, çocuğu
memeden kesmeyi arzu ederlerse, ikisine de bir günah yoktur" buyurmuştur.
Böylece, bu sınırlamanın zikredilmesinden maksadın, bu kadar miktar emzirme
süresini vâcib kılmak olmadığı ortaya çıkmıştır. Hatta bu konuda, şu hususlara
da yer verilmiştir:
a) Bu en
doğru olan görüştür. Buna göre, bu sınırlama (tam iki yıl) dan maksat,
karı-koca emzirme müddetinde anlaşmazlığa düştüklerinde, onların bu
anlaşmazlıklarını sona erdirmektir. Aralarında bir münakaşa bulunduğu zaman,
işte bu belirlenen miktara müracaat etsinler diye, Cenâb-ı Hak bu süreyi tam
iki yıl olarak tayin etmiştir. Buna göre şayet baba, iki yıl dolmadan önce
çocuğunu sütten kesmeyi ister, annesi de buna razı olmazsa, babanın arzusu
uygulanmaz. Aksi durumda da böyledir. (Kadın ister, ama baba razı olmazsa...)
Ama, her ikisi de, iki yıl dolmadan önce çocuklarını sütten kesme hususunda
anlaşırlarsa, bunu yapabilirler.
b) Hak
Teâlâ'nın bu müddeti tayin etmesinden maksadı şudur: Sütün İslâm dininde özel
bir hükmü vardır. Bu da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Neseb ile havam olan,
emzirme, (süt) ile de haram olur"[56]ıadisinin
ifâde ettiğidir. Bu sınırlamanın zikredilmesinden maksat, süt emme işi bu
zaman içerisinde olmadığı müddetçe, hadisteki hükmü ifâde etmez. Bu, Şafiî
(r.a)'nin mezhebidir. Ki bu, Hz. Ali, İbn Mes'-ud, İbn Abbas, İbn Ömer, Alkame,
Şa'bî ve Zühri (r.a)'nin görüşüdür.
Ebu Hanife (r.a), bu
müddetin otuz ay olduğunu söylemiştir.
Şafiî (r.a)'nin delilleri
şunlardır:
Birinci delil:
Hak Teâlâ'nın "Emzirmeyi tam yapmak isteyenler içindir" âyetinden
maksad, çocuğun hissettiği bir ihtiyaca göre olan bir tamamlama değildir. Çünkü
çocuk, iki yıl tamam olurken de süte ihtiyaç duymayacağı gibi, bünyesindeki
zayıflıktan dolayı, iki yıl dolduktan sonra da süte ihtiyaç duyabileceği
herkesçe malûm olan bir keyfiyettir. Çünkü, çocuklar bu hususta farklı
farklıdırlar. Âyette ifâde edilen "tamâm olma" ile muradın bu mâna
olması caiz olmayınca, bundan muradın süt emmeyle ilgili hususî hükmün olması
gerekir. Bu mânaya göre, âyet süt emme hükmünün, ancak bu müddet süt emzirme
vâki olduğu zaman sabit olacağına delâlet etmektedir.
İkinci delil:
Hz. Ali (r.a)'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), "Sütten ayrıldıktan sonra, tekrar
emzirmenin (hükmü) yoktur" buyurmuş, Allah'u Teâlâ da, "Sütten ayrılması iki yıldır"
(Lokman, 14) buyurmuştur.
Üçüncü delil:
İbn Abbas, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
"Süt haramltğı, iki yıl ya da daha az bir süre içindeki emzirmelerde
olur"[57] dediğini rivayet
etmiştir.
c) Bu
sınırlamadan maksat; İbn Abbas'tan rivayet edilen şu husustur: Attı ayda
doğuran kadın, çocuğunu iki tam yıl emzirir. Eğer kadın yedi ayda doğurursa, o
kadın da yirmi üç ay emzirir...Diğerleri ise şöyle demişlerdir: Bu iki yıl
tahdîdi, doğan her çocuğun süt müddetini belirler.. İbn Abbas (r.a)'ın delili,
Allah'u Teâlâ'nın, "Çocuğun (karında) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz
aydır" buyurmuş olmasıdır. Bu âyet, çocuğun karında taşınma ve sütten kesilme
süresinin, bu kadar bir zaman dilimini (otuz ay) içine aldığına delâlet eder.
Binaenaleyh, bu iki durumdan birinin durumu arttığı zaman, diğerinin zamanı
eksilir.
[58]
Rivayet edildiğine
göre bir adam Hz. Ali (r.a)'ye gelerek, "Bekâr bir kızla evlendim.
Hakkında herhangi bir şüphem yok, ama o altı ay zarfında doğurdu"dedi.
Bunun üzerine Hz. Ali (r.a), "Allah'u Teâlâ,"çocuğun (karında)
taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır" (Ahkâf, ısjve, "Anneler
çocuklarını iki tam yıl emzlrirler" (Bakara, 233) buyurmuştur. Buna göre
hamileliğin en az müddeti altı aydır. Çocuk, senin çocuğundur "demiştir.
Hz. Ömer'den de
rivayet edildiğine göre, kendisine altı ayda doğuran bir kadın getirilince, O,
o kadını recm etme hususunda müşavere etti.Bunun üzerine İbn Abbas, "O
kadın, Allah'ın kitabıyla size karşı delil getirirse, getirebilir" dedi;
sonra da bu iki âyeti hatırlattı ve bu iki âyetten, hamileliğin en aşağı müddetinin
altı ay olduğu sonucunu çıkarttı.
[59]
Hak Teâlâ'nın, "Emzirmeyi tam yapmak İsteyenler
içindir" âyeti hakkında iki mesele vardır:
İbn Abbas (r.a),
ayeti, "emzirmeyi kemâle erdirmek,
tamamlamak..." şeklinde okumuştur. harfinin kesresiyle, şeklinde de okunmuştur.
[60]
Bu ifâdenin kendinden
önceki kısımla irtibatının nasıl olduğu hususunda şu izah yapılmıştır:
a) Âyetin
takdiri, "Bu hüküm, süt emzirme müddetini tamamlamak isteyenler
içindir" şeklindedir. Katâde'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Allah Teâlâ süt emme müddetini iki tam yıl olarak bildirmiştir. Daha
sonra da kolay ve hafif olan hükmü indirerek,
"Bu, emmeyi tam yaptırmak isteyenler içindir.." buyurmuştur.
Allah Teâlâ, bu tabiri kullanmakla süt müddetinin iki yıldan eksik
olabileceğini göstermiştir."
b) Bu
ifâdenin başındaki lâm harf-i cerr
fiiline mütealliktir. Nitekim sen, "Falan kadın falanca için onun
çocuğunu emzirdi" dersin. Âyet, "Babalardan, çocuğunun tam emmesini
isteyenler için o (anne olan) kadınlar, çocukları iki yıl emzirdüer"
manasındadır. Çünkü, yukarıda da beyân ettiğimiz sebeplerden dolayı, çocuğunu
emzirtme işi anneye değil babaya aittir.Cenâb-ı Allah, maruf şekilde yiyeceği
ve giyeceği, çocuk kendisinin olan babaya aittir" âyetiyle ilgili birkaç
mesele vardır:
[61]
tab'ri baba
manasınadır. Şu sebeplerden dolayı baba, böyle ifâde edilmiştir:
a) Keşşaf
sahibi şöyle der: "Bunun sebebi, annelerin çocuklarını o babaları için
doğurmuş olduklarını bilmeleridir. İşte bundan dolayı çocuklar annelerine
değil de babalarına nisbet edilmişlerdir, Halife Me'mun b. Reşid için şu beyit
söylenmiştir: "İnsanların anaları
ancak emânet kaplandır, ve oğullar babalara aittir.
b) Bu, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in, "Çocuk
doğduğu yatağa aittir"[62]
buyurduğu gibi, çocuğun babasının yatağında doğmuş olmasından dolayı, babasının
soyuna katılacağına bir tenbihtir. Buna göre Cenâb-ı Allah sanki şöyle
demiştir; "Kadın, erkeği için çocuğunu onun yatağında doğurduğunda,
erkeğin çocuğunun ihtiyaçlarını ve menfaatlarını gözetmesi vacibtir. Bu,
nesebin ve babanın soyundan sayılmanın sebebinin sadece bu kadar şey olduğuna
bir dikkat çekmedir.
c) Cenâb-ı
Allah'ın (Hz. Harun'dan naklettiği), "Ey anamın oğlu.." (Tahâ, 94)
sözünün tefsirinde, bundan muradın, annenin çocuğa şefkatli oluşu olduğu ve
burada "anne" lâfzını zikretmenin maksadının şefkati hatırlatmak
olduğu söylenmiştir. Bu âyette de "baba", bu çocuğun kendisi için
do-ğurulduğuna dikkat çekmek maksadıyla, diye ifâde edilmiştir. Binaenaleyh
çocuğun noksanlığı babasına nisbet edilir. Yine onun faydasına olan şeyleri
görüp gözetmek babaya gerekir. Nitekim "senin lehine söz veya aleyhine
söz" manasında, denilir.
[63]
Allah'u "Anneler
çocuklarını İki tam yıl emzirirler" buyruğunda annelere çocuğu görüp
gözetmeyi tavsiye ettiği gibi, anneler çocuğun menfaatlerine uygun davransınlar
diye babalara da o çocuğun annesini görüp gözetmeyi tavsiye etmiş ve ma'rûf bir
şekilde annelerin yiyecek ve giyeceğini sağlamayı emretmiştir. Bu konudaki
"ma'rûf", bazan koşulan bir şart ve anlaşma ile belirlenmiş olur;
bazan da belirsiz olur, ancak örfe göre belirlenir. Çünkü baba, annelere
yiyecek ve giyecekten yeterli miktarı temin ettiğinde, bir ücret
belirlenmesine gerek kalmaz. Zira yiyecek ve giyecekler yeterli olmaz ise
kadın aç ve çıplak kalır. Bu sebeple de onun zararı çocuğa dokunur.
[64]
Allah Teâlâ, çocuğu
görüp gözetmeyi Önce annelere, daha sonra da babalara tavsiye etmiştir. Bu, çocuğun annesinin
gözetmesine olan ihtiyacının,
babasının gözetmesine olan ihtiyacından daha fazla olduğunu gösterir. Çünkü
çocuk ile annenin gözetmesi arasında kesin olarak bir vasıta yoktur. Fakat
babanın çocuğu gözetmesi ancak bir vasıta ile olur. Çünkü baba, çocuğu emzirmek
ve terbiye etmek üzere, nafakasını ve giyeceğini karşılayarak ücretle kadın
tutar. Bu da ana hakkının baba hakkından çok olduğunu gösterir. Bunu ifâde eden
hadisler çok ve meşhurdur.
Sonra Cenâb-ı Allah,
"Kimse güç yetiremeyeceği şeyle mükellef tutulamaz" buyurmuştur. Bu
hususta birkaç mesele vardır:
[65]
"Teklif"
ilzam etmek, mecbur kılmak demektir. "O, onu bir işle mükellef tuttu, o da
bu mükellefiyeti kabul etti ve mükellef kılındı" denilir. Bu kelimenin
aslının, masdarından olduğu söylenmiştir.
Bu, yüzdeki kararma izidir. Buna göre,
ifâdesinin mânâsı, onun bu işte eserini ortaya koymaya gayret etmesidir.
denildiği zaman, o kimseden mükellef tutulduğu şeyde tesirini ortaya koyması
istenmiş olur.
Âyette, insanın
gücünün yeteceği ve takat getirebileceği şey kastedilir. Bu kelime, "mal
genişliği ve bolluğu" ifâdesinden alınmıştır. Malt az ve kıt olduğu zaman,
insan o hususta âciz kalır. kelimesi, kudret manasınadır. İşte bundan ötürü
"Vüs", takatin üstündedir" denilmiştir.
[66]
Âyetten murad şudur:
Bu çocuğun babası, gücü yetmediği miktarda çocuğa ve annesine harcama yapmakla mükellef
tutulamaz. Çünkü Arapça'da,"Vüs", güç yeten ve gücü
aşmayan şey demektir. Allah Teâlâ, babaya ancak gücü yetecek kadarın gerekli
olduğunu beyân etmiştir. Bu, Hak Teâlâ'-nın, Talâk sûresinde "Eğer sizin
İçin, (çocuklarınızı) emzirirlerse, onlara ücretlerini verin..."(Talak,6)
buyurup, daha sonra "Eğer güçlüğe düşerseniz, o zaman çocuğu (babasının)
hesabına başka kadın emzirecektir" (Talak, 6) buyurması gibidir. Allah
Teâlâ, nafakanın, "Zengin olan,nafakayı zenginliğine göre versin. Rızkı
kendisine daraltılmış bulunan da nafakayı Allah'ın ona verdiğinden versin.
Allah hiçbir kimseyi ona verdiğinden fazlasıyla mükellef tutmaz" (Talak,
7) âyetinde beyân ettiği gibi, erkeğin mâlî gücüne göre olacağını açıklamıştır.
[67]
Mutezile bu âyeti,
Allah Teâlâ'nın kullarını ancak güçleri yeten şeylerle mükellef tutacağına
delil getirmişlerdir. Çünkü Hak Teâlâ, hiç kimseyi gücünün üstünde bir şeyle
mükellef tutmayacağını haber vermiştir.'"Vüs", takatin daha
üstündedir. Binaenaleyh, Allah Teâlâ hiç kimseyi vüs'atının yetmeyeceği şeyle
mükellef tutmayacağına göre, insanı kudret getiremeyeceği şeylerle mükellef
tutmaması daha evlâ olur, demişlerdir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ne bir anne çocuğu yüzünden zarara
sokulmasın" buyurmuştur. Bu ayet hakkında birkaç mesele vardır:
[68]
İbn Kesir, Ebu Amr,
Kisâİ'nin râvisi Kuteybe, ayeti ref ile,
şeklinde, diğer kıraat imamları ise, fetha ile, aklınde okumuşlardır.
Ref ile okunuşunun sebebi hususunda, Kisâi
ve Ferra, bunun âyetteki, fiiline atfedildiğini söylemişlerdir. Ali b.
İsâ ise bunun yanlış olduğunu, çünkü, harfi ile atfın, ancak ikincisini
birincisinin hükmü dışında bırakmak için yapıldığını söylemiştir. Meselâ, Amr'i
değil Zeyd'i dövdüm" sözünde olduğu gibi. Fakat, denilmesi, atıf olarak
caiz değildir. Doğrusu, cümlesinin, nehiy ifâde eden müste'nef bir cümle olarak
merfu okunmasadır. Nitekim, "Zeyd dövmesin, sen de Amr'i öldürme"
denilir. Ayetin nasb ile, şeklinde
okunması ise nehiy olduğu içindir. Bunun aslı
şeklidir. Birinci "râ" ikincisine idgâm edilmiş, ikincisi
ictimai sâkineynden dolayı fetha ile harekelenmiştir. Nitekim, "Adam
Zeyd'e zarar verir" denilir. Bu böyledir. Çünkü bu, muzaaf bir fiildir.
Bundaki birinci râ ikincisine idgâm edilmiş, böylece," şeklini almıştır.
Nitekim sen, dersin. Sonra da "dal" harflerini birbirine idgâm
ederek dersin. Cenâb-ı Allah da,
"Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse..." (Mâide. 54)
buyurmuştur. Hasan el-Basri, bu fiili kesre ile, şeklinde okumuştur ki Arapça'da bu da
caizdir. Eban ise Asım'dan rivayet ettiği kıraatte, idğâmsız ve meksur olarak,
ve fiili, kadını fail yaparak şeklinde
okumuştur.[69]
Âyetteki kelimesi Arapça'da her ikisi de caiz olan
iki manaya muhtemeldir. Bu, de idgâm bulunmasından dolayı bu iki manaya muhtemel
olmuştur:
a) Bunun
aslının birinci "râ"nın kesresiyle, şeklinde olmasıdır. Bu ihtimale
göre, zararı veren kadın olmuş olur.
b) Bunun
aslının birinci "râ"nın fethasıyla,
şeklinde olmasıdır. Buna göre, zarar verilen kadın olmuş olur.
Birinci izaha göre
âyetin manası, "O anne, çocuğa zarar vermek suretiyle babaya zarar
yermesin" şeklindedir. Bu, baba yiyecek ve giyeceğini karşılamaktan imtina
ettiği için, o kadının da çocuğu emzirmekten imtina etmesi ve çocuğu babasının
üstüne atmasıyla olur.
İkinci izaha göre
âyetin mânâsı, "Çocuğun babası, anneye zarar verip, çocuğuna bakmak ve onu
sevmek hususunda son derece istekli olan anneden o çocuğu çekip almasın"
şeklinde olur.Cenâb-ı Hakk'ın, "Ne
de çocuğun babası o çocuğu sebebiyle (zarara sokulmasın)" buyruğu,
"Anne, çocuğu babasının üzerine bırakarak o babaya zarar vermesin"
demektir. Her iki mânâ da aynı neticeye varır. O da, çocukları vesile ederek
anne ile babanın birbirlerinden öfkelerini çıkarmalarıdır.
Buna göre şayet,
"Cenâb-ı Allah, niçin burada fiil tek kimseye âjt olduğu halde, müşareket
(beraber, karşılıklı yapmayı) ifâde eden sigâ ile, demiştir?" denilir ise
biz deriz ki, bunun birkaç sebebi vardır:
a) Bunun
manası, mübalağadır. Çünkü sana eziyet verenin eziyeti, sana eziyet vermeyen
kimsenin eziyetinden daha güçlüdür.
b)
"Baba ve anne, karşılıklı olarak, anne çocuğu emzirmeyerek, baba da çocuğu
anneden ayırarak birbirine zarar vermesinler" demektir.
c) Bundan
maksad şudur: Ana-babadan herbiri için, çocuğa zarar vermeleri bakımından,
diğerine zarar vermiş olmaları söz konusudur. Binaenaleyh bu aslında,
karşılıklı olarak birbirine zarar vermedir.
[70]
Hak Teâlâ'nın,
"Ne bir anne çocuğu yüzünden zarara sokulsun..." tabiri, kalıp itibarıyla
bir haber cümlesi ise de, bundan kastedilen nehiydir. Bu ifâde emzirmeyi,
emzirmeyi taahhüdü ve çocuğu korumayı bırakması sebebiyle, annenin çocuğuna
karşı yapabileceği kötülüğü içine alır. (Böylece o ilâhî cezaya müstehak
olur.)
“Ne de çocuğun babası,
o çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın" ifâdesi, kadın ve erkeğin zarara
girmesini içine alır. Bu da, annenin çocuğuna daha çok şefkatli olmasına
rağmen, onu emzirmemesi, erkeğin de bazan kadının nafaka ve kisvesini kısması
ve ona kötü davranması ile söz konusu olur. Böylece de bu, o kadını çocuğuna
zarar vermeye sevketmiş olur. Bütün bunlar, bu nehyin muhtevasına girerler.
Allah en iyisini bilendir.
Hak Teâlâ'nın, "Mirasçıya düşen de bunun gibisi "
buyruğuna gelince, bil ki, daha önce çocuk, baba ve anneler zikredilince,
âyette geçen "vâris" in bunlardan herhangi birine nisbet edilmesi
muhtemeldir. Ulemâ, kesin görüş olarak bir şey iddia etmemiştir.
Ancak onlardan bir
kısmı, bu konuda şunu söylemiştir:
Birinci görüş:
Bu, İbn Abbas (r.a)dan nakledilen görüştür. Buna göre bundan murad babaya vâris
olan kimselerdir. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, emri O'nun, sözüne
atfedilmiştir. Bu ikisi arasın-oaki cümle de, marufu beyân etmek için gelmiş
olan i'tirâziyye cümlesidir. Buna göre mânâ şöyle olur: Eğer, çocuk kendisine
ait olan baba ölürse, bu babaya gereken, kadının yiyecek ve giyeceğini
karşılamak gibi hususlar onun varisine de gerekir, vâcib olur. Yani, eğer baba
ölürse, zikredilen şart ile kadının giyeceğini ve yiyeceğini temin hususunda,
vârisin babanın yerine geçmesi gerekir. Bu şart ise, ma'rûfu gözetmek ve zarar
vermekten sakınmaktır.
Ebu Müslim İsfehâni:
"Bu görüş zayıftır, çünkü biz lâfzı babanın varisine hamledersek, çocuk
da babanın varisi olduğu için, bu çocuğun başkasına harcamada bulunmasının
vâcib olması, malının da kendisinden infâk edilen bir mal olması neticesine
götürür ki, bu da caiz değildir" demiştir.
Bu görüşe şöyle cevap
verilebilir: Çocuk babasından bir mala vâris olduğu zaman, o malı idare
edecek, ma'rûf bir şekilde o malı çocuk için harcayacak ve onu zararlardan
koruyacak bir kimseye muhtaç olur. Bütün bu şeylerin babanın vârisine vâcib
olması mümkündür.
İkinci görüş:
Bundan murad, babanın vârisidir. Baba öldüğü zaman, babaya vâcib olan her şey,
varise de vâcib olur. Bu, Hasan, Katâde, Ebu Müslim ve Kâdî'nin görüşüdür. Bu
görüşte olanlar, bunun babanın hangi vârisi olduğu hususunda ihtilâf
etmişlerdir.Bunun, anne ve anne bir olan kızkardeşler dışında kalan bütün
"asabe" olduğu söylenilmiştir. Bu, Hz. Ömer, Hasan el-Basri, Mücâhid,
Atâ, Süfyân vo İbrahim'in görüşüdür. Bunun, mirastaki paylarına göre, çocuğa
vâris olan kadınlar ve erkekler olduğu söylenmiştir. Bu, Katâde ve İbn Ebî
Leylâ'nın görüşüdür. Bunlar, nafakanın, mîrastaki pay kadar olacağını
söylemişlerdir. "Vâris" in, amcaoğulları ve köleler gibi kimselerin
dışında kalan, nikâhı haram olan kimseler olduğu söylenmiştir. Bu, Ebu Hanife
ve taraftarlarının görüşüdür. Bil ki ilahî kelâmın zahiri, şu veya bu gibi,
herhangi bir vâris arasında bir üstünlüğün bulunmamasını gerektirir. Çünkü
Allah Teâlâ, lâfzı mutfak olarak zikretmiştir. Binaenaleyh, yakın akraba
olmayanlar, yakın akraba olanlar gibidirler. Nitekim, uzak olanlar yakın;
kadınlar da erkekler gibi kabul edilmişlerdir. Şayet anne, kendisine bir hakkın
vâcib olması sebebiyle zikredilmiş olması bakımından bu hükmün dtşında
bırakılmış olmasaydı, o da bu hükmün muhtevasına dahil olurdu. Çünkü, o da başkaları
gibi, bazan vâris olur.
Üçüncü görüş:
Varisten murad, ana-babadan geriye kalandır. Çok meşhur olan şu duada şöyle
geçmektedir: "Onu bize vâris kıl" yani, "Onu bizden sonraya
bırak!" Bu, Süfyâ'n ve bir grup âtimin görüşüdür.
Dördüncü görüş:
Allah'u Teâlâ "vâris" ile ölen babasına vâris olan çocuğun kendisini
kastetmiştir. Çünkü, eğer çocuğun malı varsa, emzirme ücretinin onun malından
verilmesi gerekir. Eğer çocuğun malı yoksa, anne onu emzirmeye zorlanır.
Çocuğun nafakasını temin için, ancak ana-baba zorlanabilir. Bu, İmâm Malik ve
Şafiî'nin görüşüdür.
Cenâb-ı Allah'ın, tabirinin "yiyecek ve giyecek
hususunda... bunun kadarı" mânasında olduğu söylenmiştir. Bu, İbrahim'in
görüşüdür. Bunun, "zararı terketmek hususunda bu kadarı..."
mânasında olduğu da söylenmiştir. Bu görüş, Şa'bî, Zühri ve Dahhâk'tan rivayet
edilmiştir. Yine bunun, "hem yiyecek ve giyecek hususunda, hem de zararı
terk hususunda bu kadarı..." mânâsında olduğu da söylenmiştir. Bu görüş,
ilim ehlinin çoğundan nakledilmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Eğer, (ana-baba) aralarında anlaşarak ve müşavere ederek, çocuğu memeden
kesmeyi arzu ederlerse, ikisine de günah yoktur" ayetine gelince, bil ki
bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:"Fisâl" hususunda iki görüş
vardır:
[71]
1) Bu,
sütten kesme (fitam) demektir. Çünkü Cenâb-ı Allah, "(Karında) taşınması
ve sütten kesilmesi, otuz aydır" (Ahkâf, 15) buyurmuştur. Bu âyette sütten
kesme, "fisâl" (ayırma) kelimesiyle ifâde edilmiştir; çünkü çocuk
annesinin sütüyle beslenmekten ayrılıp, diğer yiyeceklere yönelmiştir.
Müberred, "Çocuk annesinden ayrıldı..." denilir", demiştir.
(Ahkâf, 15) âyetinde, hem hem de, şeklinde okunmuştur. "Fisâl" şeklinde
okunuşu daha güzeldir. Çünkü çocuk annesinden ayrıldığı zaman, annesi de ondan
ayrılmış olur. Böylece aralarında, ilâ ve vezninde olduğu gibi karşılıklı bir
ayrılış, meydana gelir. Anasından ayrılmış olan deve yavrusuna da, anasından
ayrıldığı için, denilmiştir. Bir kimse ülkesini terkedip oradan ayrıldığı
zaman, denilir. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Tâlût ordusuyla aynldığı
zaman.." (Bakara, 249) buyurmuştur. Bil ki bu ayette, kelimesini sütten
kesme manasına hamletmek, müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür.
Allah'u Teâlâ iki tam
yılın, emzirme müddetinin tamamı olduğunu açıklayınca, tekrar olmasın diye, bu
âyeti bundan başka bir manaya hamletmek gerekmiştir. Âlimler bu konuda ihtilâf
etmişlerdir. Bir kısmı, "Bu âyetten murad, iki yıl dolmadan çocuğu sütten
kesmenin caiz olduğudur" demişlerdir. Bazıları da, bu âyetin iki yıl
dolmadan önce de, dolduktan sonra da çocuğu sütten kesmenin caiz olduğuna
delâlet ettiğini söylemişlerdir. Bu görüş İbn Abbas (r.a)'dan rivayet
edilmiştir.
Birinci görüşün delili
şudur: Âyetin öncesi, iki yıl tamamlandığı zaman çocuğu sütten kesmenin caiz
olduğuna delâlet edince, bu aynı zamanda iki yıldan daha fazla emzirmenin caiz
olduğuna da bir delil olmuştur. Durum böyle olunca, âyeti, sadece iki yıl tamamlanmadan sütten
kesmenin caiz olduğuna bir delil olmuştur.
İkinci görüşün delili
şudur: Çocuk bazan zayıf olur ve binaenaleyh süt emmeye devam etmesi gerekir.
İki yıl dolmadan evvel onu sütten kesmek çocuğa zarar verdiği gibi, zayıf
çocuğu iki yıl dolduktan sonra da sütten kesmek zarar verebilir.
Birinci görüşte
olanlar buna şöyle cevap vermişlerdir: "İki yıl dolduktan sonra çocuğun
sütten kesilmesiyle bir zarar meydana gelmesi pek nâdirdir. Bundan dolayı âyeti
bilinen mânâya hamletmek gerekir." Allah en iyi bilendir.
2) "Fisâl"
hususunda ikinci görüş şudur: Ebu Müslim birinci görüşten bahsettiği zaman,
"Burada bir başka mânâ da muhtemeldir: Bu da "fisâl" den muradın
anne-baba arasında bu hususta karşılıklı rıza ve müşavere meydana geldiğinde
ve bundan dolayı çocuğa herhangibir zarar dokunmadığında, anne ile çocuğun
arasını ayırmak manası olmasıdır" demiştir.
[72]
kelimesi,
Arapça'da karşılıklı görüş alışverişinde bulunmak manasındadır. Ve
kelimesi gibi, vezninde olan, kelime de aynı köktendir. Balı
kovandan çıkarttığın zaman dersin. Ebu Zeyd şöyle demiştir: "Hayvanın
yürüyüşünü göstermek için koşturduğun zaman, dersin. Yine bakanın gözüne
iliştiği için evdeki eşyaya da, denilir. Arapça'da "Onu utandırdım"
manasında, denilir. İnsanın görünüşü de kelimesiyle ifâde edilir. Çünkü
insanın görünüşü, kılığı kıyafeti ve süsleridir. "İşaret" kelimesi
ise, gönlünde olan şeyi dışarı vurup, onu söz ve benzeri şeylerle muhataba göstermek
demektir.
[73]
Bu âyet, iki yıldan
daha az sürede çocuğu sütten kesmenin ancak ana-babanın rızası ve bu hususta
tecrübeli kimselerle müşaverelerinden sonra caiz olabileceğini göstermektedir.
Bu böyledir, çünkü anne, bazan emzirmeden usanır ve çocuğu sütten kesmeye
çalışır. Yine baba da süt emzirmeden ötürü para vermekten usanır ve bundan
kurtulmak için çocuğu sütten kesmeye çalışır. Fakat anne ve baba şahsi
menfaatlerinden dolayı çocuğa zarar verme hususunda nadiren ittifak
edebilirler. Sonra bu hususta, tam bir muvafakat içinde olmaları halinde de,
onların dışındaki kimselerle yapılan müşavereye itibar edilir. O zaman da,
çocuğa zarar verebilecek bir şey hususunda herkesin ittifak etmesi uzak bir
ihtimaldir. Öyle ise herkesin ittifak etmesi, tam İki yıl dolmadan önce o
çocuğu sütten kesmenin ona zararlı olmayacağına delâlet eder. Sen şimdi Allah
Teâlâ'nın bu küçücük yavruya olan ihsanına bir bak! Ondan zararları savuşturmak
için, sütten kesilebilmesine ne kadar çok şart koymuş. Sonra bütün bu şartlar
bulunsa bile, Cenâb-ı Hak açıkça izin vermemiş "Size bir günah yoktur"
buyurmuştur. Bu da, insan daha zayıf olduğu zaman, Allah'ın ona olan rahmetinin
daha çok, ihtimamının daha fazla olduğuna delâlet eder.
[74]
Çocuklarınızı
(başkalarına) emzirtmek isterseniz, ma'rûfbir şekilde vereceğiniz (emzirme
ücretini) ödemek şartıyla, yine size bir vebal yoktur. Allah'tan korkun ve
bilin ki şüphesiz Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir"
(Bakara, 233).
Bil ki Cenâb-ı Hak,
annenin hükmünü ve onun emzirmeye daha müstehak olduğunu açıklayınca, emzirme
konusunda, anneden başkasına da müracaat ediiebileceğini de beyân etmiştir.
Ayette iki mesele vardır:[75]
Keşşaf sahibi şöyle
demiştir:(emzirtmek istedi) fiili,
emzirdi fiilinden yapılmıştır. Arapça'da, "Kadın çocuğu emzirdi ve
kadından çocuğu emzirmesini istedi" denilir.fiili bu örnekte iki mef'ul
almıştır. Nitekim sen, "İhtiyacı giderdi ve ondan ihtiyacı gidermesini
istedim" dersin. Buna göre ayetteki bu tabirin manası şudur: "Eğer
çocuklarınızı süt annelerine emzirtmek isterseniz." Buna göre, gerek
olmadığından fiilin iki mef ulünden biri hazfedilmiştir. Nitekim sen,
kendisinden ihtiyacını karşılamasını istediğin kimseyi
zikretmeyerek,"ihtiyacımı karşılamasını istedim" diyebilirsin.
Birbirinden farklı olan iki mef'ulden herbirinin hükmü aynıdır."
Vahidî ise, tabirinin, "Evlatlarınız için emzirtmeyi
isterseniz" manasında olduğunu; fiilin delâlet etmesi ile iktifa edilerek,
kelimesinin başında, "için" manasını ifâde eden lâm harf-i cerrinin
hazfedildiğini, çünkü emzirtmenin ancak çocuklar için söz konusu olduğunu
söylemiştir. Sen, "Zeyd için.." mânasında, "Zeyd'i davet
ettim" diyemezsin. Çünkü "emzirtme" hususunda söylediğimizin
hilâfına, senin böyle demen bir karışıklık meydana getirir. Lâm'ın
hazfedilişinin bir başka misali de, "Onlara ölçü ile verdikleri veya tartı
ile verdikleri zaman ise..." (Mutaffifin, 3) ayetidir. Bu, "İnsanlar için ölçtüklerinde veya onlar
için tarttıklarında.." takdirindedir.
[76]
Bil ki biz, annenin
emzirmeye en müstehak kimse olduğunu açıkladık. Buna mâni bir durum ortaya çıktığında
ise, emzirme için anneden başka bir kadına müracaat edilebilir. Bu mânilerden
birisi, anne bir başkasıyla evlendiği zaman, yeni kocasının haklarını yerine
getirmesinin, anneyi çocuğunu emzirmekten alıkoymasıdır. Yine onu, ilk kocası
boşadığında, o bir başkasıyla evleninceye kadar çocuğu emzirmek istemeyebilir.
Aynı şekilde kadın
kendisini boşamış olan kocasına eziyet olsun diye ve onu üzmek için, çocuğu
kabul etmekten kaçınabilir.
Keza kadın hasta
olabilir veya sütü kesilebilir. İşte bu engellerden biri ortaya çıktığı zaman,
başka bir süt annesi bulduğumuzda ve çocuk da onun sütünü kabul ettiğinde, süt
emzirtme hususunda anneyi bırakıp başka kadınlara başvurmamız caiz olur. Fakat
başka bir süt anne bulamadığımızda veya bulduğumuzun sütünü çocuk kabul
etmediğinde, çocuğu emzirmek anneye vâcib olur.
[77]
Hak Teâlâ'nın,
"Mâruf bir şekilde vereceğiniz (emzirme ücretini) Ödemeniz
şartıyla..." buyruğu ile ilgili iki mesele vardır:
kısmını sadece İbn
Kesir şeklinde medsiz, diğer kıraat imamları ise med ile olmak üzere, şeklinde
okumuşlardır. Med ile okunuşuna göre âyetin takdiri,Yani "(süt annesi)
kadına vermeyi istediğiniz..."şeklindedir. Medsiz okunuşuna göre ise, "yaptığınız şeyi..." şeklindedir.
Buna göre birinci takdirde iki mef'ul; ikinci takdirde de, bilindiği için,
lâfzı hazf edilmiştir. Şeybân'ın Âsım'dan rivayet ettiğine göre, Âsim
bunu, şeklinde okumuştur. Bu,
"Allah'ın size verdiği ve sizi muktedir kıldığı ücreti..." manasındadır.
Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın,
"(Allah'ın) size (tasarruf için) vekâlet verdiği şeylerden intak
ediniz..." (Hadid, 7) âyetidir.
[78]
Teslim etme (ödeme),
emzirmenin caiz ve sahih olabilmesinin şartı değildir. Bu sadece en uygun olanı
yapmaya bir teşviktir. Bundan murad şudur: Emziren süt anneye, gönlünün hoş
olması ve böylece bunun da çocuğun durumunun daha iyi olmasına bir sebep ve
çocuğun menfaatleri hususunda en ihtiyatlı yol olması için, ücret peşin
verilmelidir. Sonra Cenâb-ı Hak ayeti bir sakındırma ile bitirerek,"Allah'tan
korkun ve bilin ki şüphesiz Allah ne yaparsanız hakkıyla görendir" buyurmuştur.
[79]
"Sizden ölüp
geriye zevceler bırakanların zevceleri kendi kendilerine dört ay on gün
beklerler. İşte bu müddeti bitirdikleri zaman artık onların kendileri hakkında
meşru bir şekilde yapacakları şeylerden dolayı size bir günah yoktur. Allah ne
yaparsanız, hakkıyla haberdârdır" (Bakara, 234).
Bu ayetle ilgili
birçok mesele vardır:
[80]
kelimesi,
"ölürler ve ruhları alınız" manasındadır. Bu manada Cenâb-ı
Hak,"Allah, ölümü esnasında ruhları alır" (Zümer, 42)
buyurmuştur. fiilinin esâs manası, bir
şeyi tam ve eksiksiz olarak almak demektir. Ölen kimse de ömrünü eksiksiz ve
tam olarak tamamlamış demektir. Birisi öldüğü zaman, denilir. Bu manada, diyen
kimse, "Onun ruhu kabzolundu ve alındı" manasını; diyen kimse de,
"O kimse ecelini tamamladı, rızkını ve ömrünü bitirdi" manasını
kastetmiştir. Hz. Ali (k.v)'nin kıraati de yâ harfinin fethasıyla, şeklindedir.
Cenâb-ı Hakk'ın tabiri,
"terkederler, geride bırakırlar" manasındadır. Bu fiilin, bunun
yerine fiili kullanılmakla yetinilerek, mazisi ve masdarı kullanılmaz. Aynı
şekilde "terketme" manasındaki, fiili muzarisinin mazisi ve masdarı
da kullanılmaz. Bu iki fiifin hem muzarısi hem de emri mevcuttur. Meselâ,
denildiği gibi, emir olarak, (onu bırak ve terket) denilir. Bu iki fiilin
mazisi ve masdarı (konuşma dilinde) yoktur. Ayette geçen "ezvâc"tan
maksad kadınlardır. Araplar erkeği "zevç", hanımını da "onun
zevci" olarak ifâde ederler. Bazan da kadını "zevce" olarak
isimlendirirler.
[81]
Allah Teâlâ'nm, sözü mübtedâdır. Buna bir haber gerekir.
Alimler, birkaç değişik görüş belirterek bunun haberi hususunda İhtilâf
etmişlerdir:
1)
kelimesi muzafun ileyh olup, muzâafı
mahzuftur. Bunun takdiri "ölenlerin hanımları" şeklindedir.
2) Ahfeş'in
görüşü olup, buna göre ifâdenin takdiri, "O kadınlar kocalarından sonra
beklerler.." şeklindedir. "Kocalarından sonra" ifâdesi, manada
açık olduğu için sakıt olmuştur. Bu, "iki ölçek yağ bir dirheme..."
sözünde, (satılır ifâdesinin düşmesi) gibidir. Cenâb-ı Allah aynı şekilde,
"Sabreden ve bağışlayanlar için (mükafaatlar vardır). Şüphesiz bu
azmolunacak şeylerdendir" (Şura, 43) buyurmuştur.
3) Bu,
Müberred'in görüşü olup, buna göre ifade, "Sizden ölüp geriye zevceler
bırakanlar var ya, onların zevceleri beklerler..." takdirindedir. O,
"Mübtedantn takdir edilmesi gariplbirşey değildir" demiştir. Nitekim
Cenâb-ı Hak, "De ki:"Şimdl bundan daha kötü bir şeyi size haber
vereyim mi: Cehennem" (Hacc, 72);yani "O, cehennemdir"
buyurmuştur. Yine Hak Teâlâ "ve güzel bir sabır" (Yûsuf, 83) yani
"O, güzel bir sabırdır" buyurmuştur.
Buna göre eğer,
"Siz burada muzaf olan bir mübtedâ takdir ettiniz. Bu aynı şey olmayıp,
farklı iki şeydir. Kendisinde takdirler olduğunu söylediğiniz misaller ise,
aynı manadadır" denilir ise deriz ki: Kur'an-ı Kerim'de müfred mübtedanın
takdiri bulunduğu gibi, muzaf olan mübtedanın takdiri de bulunmaktadır.
Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kâfirlerin diyar diyar gezip dolaşması seni aldatmasın. (Bu), azıcık bir
(aidedir" (Al-i İmran. 196-197); yani "Onların dolaşmaları azıcık bir
fâidedir" buyurmuştur.
4) Kisâi ve
Ferrâ'nın görüşüdür: Buna göre ayetteki, kısmı mübtedâdır. Fakat burada maksad,
ölen kocalarla ilgili bir hükmü değil, onların geride bıraktıkları eşlerine âit
bir hükmü açıklamak olduğu için Cenâb-ı Hak, bu mübtedaya bir haber
getirmemiştir. Bu görüşü Müberred ve Zeccâcyadırgamışlardır. Çünkü haberi olmayan mübtedanın gelmesi imkânsızdır:
[82]
Biz daha önce, fiilinin manasını açıklamış ve âyetteki,
lâfzının faydasını beyân ederek, ifâdesi lâfzen haber olsa da ondan emir
mânâsı kastedildiğini ve emir manasında haber üslûbunun kullanılmasının
faydasını söylemiştik.[83]
Bundan murad, olduğu
halde, lâfzı müennes[84]
olarak getirilmiştir. Bunun sebebi hususunda âlimler birkaç izah
zikretmişlerdir:
1) Tağlib
yoluyla gündüzleri değil de, geceleri kastetmek.. (Çünkü, kelimesi müennestir).
Bu böyledir çünkü, aylar geceden başlar. Geceler ayların başlangıcı olunca,
tağlib yoluyla onlar kastedilmiştir. Çünkü başlangıç olan şeyler, ikinci olarak
gelen şeylerden (gündüzler) daha kuvvetlidir. İbnu's-Sıkkît şöyle demiştir:
Araplar, "Aydan beş (gece) oruç tuttum"
diyerek, geceleri gündüzlere tağlib ediyorlar. Çünkü Araplar,
"günler" lâfzını zikretmiyorlar. "Günler"i açıkça
zikrettiklerinde, Beş gün oruç
tuttuk" diyorlar.
2) Bu
günler, hüzün ve hoşnutsuzluk günleridir. Böyle günlere, istiare yoluyla,
"geceler" adı verilir. Nitekim Araplar, "Fitne gecele-
rinde (günlerinde)
çıktık, gittik" ve "Haccâc'ın
emirlik gecelerinde (günlerinde, zamanında) geldik" diyorlar.
3) Müberred'in zikrettiğine
göre, kelimesi, bundan murad "müddet" olduğu için müennes
olarak getirilmiştir. Bunun mânası,iii p£ dır. Bu müddet ve süre, içinde gündüz
ve gecelerin bulunduğu bütün müddettir
4) Bazı
fakihler ayetin zahirî mânasına itibar ederek, "Böyle bir kadın için dört
ay on gece tamamlandığı zaman, onun başkasıyla evlenmesi helâl otur"
demişler, buradaki, tabirini de geceler
manasıyla tevil etmişlerdir. Evzâi ve Ebu Bekr el-Esamm bu görüştedirler.
[85]
Ebu'l-Aliye'den
rivayet edildiğine göre, Cenâb-ı Allah kocası ölmüş kadının iddetini bu müddet
ile sınırlandırmıştır. Çünkü, çocuğa dört ay on gün sonra rûh üflenmektedir. Bu
görüş, Hasan el-Basri'den de rivayet edilmiştir.
[86]
Bil ki, şu iki durum
dışında, kocası ölen her kadının bu iddeti beklemesi vâcibtir:
1) O kadının
câriye olması hâli... Çünkü o câriye, fukâranın çoğuna göre, hür kadının
beklemesi gereken iddetin yarısını bekler. Ebu Bekr el-Esamm, âyetin zahirine
sarılarak, "Cariyenin iddeti de, hür kadınların iddeti kadardır. Cenâb-ı
Allah hâmile olan kadın için çocuğunu doğurmasını bu müddete bedel olarak
addetmiştir. Hem sonra, çocuğu doğurma hem câriye hem de hür kadınlar için
aynıdır. Bundan dolayı, bu müddete itibar edilmesi hususunda, hür ve köle
kadınların müşterek olması gerekir" demiştir.
Diğer fakihler ise:
"Bu müddeti ikiye bölmek mümkündür. Ama çocuğu doğurma müddetini, câriye
hakkında yarım olarak hesaplamak mümkün değildir. Böylece ikisi arasındaki
fark ortaya çıkmıştır" demişlerdir.
2) Bundan
murad şudur: Eğer o kadın hâmile ise, o kadının iddeti,çocu-ğunu doğurmasıyla
sona erer. Kocasının vefatından bir saat sonra dahi çocuğunu doğursa,
başkasıyla evlenmesi helâl olur. Hz. Ali (r.a)'den, "Kadının bu iki
müddetten en uzun olanını beklemesi" gerektiği görüşü rivayet edilmiştir.
3unun delili, Kur'an ve sünnettir.
Kur'an'dan delili, Allah'u
Teala’nın "Hamile kadınların iddetleri ise, yüklerini bırakmaları ile
biter" (Talak, 4) âyetidir.
Bazı âlimler, bu
âyet-i kerimenin, ayeti kerimesinin umûmî manastnı tahsis ettiğini kabul
etmişlerdir. İmâm-ı Şafiî, iki sebepten dolayı bunu söylememiştir:
a) Bu iki
âyetten her biri, bir bakıma diğerinden daha umumî, bir bakıma da daha
hususidirler. Çünkü, hamile kadının kocası ölmüş de olabilir, ötmemiş de
olabilir. Aynı şekilde kocası ölen kadın, hâmile olabilir de, olmayabilir de.
Durum böyle olunca, bu ayetten birinin diğerini tahsis ettiğini söylemek
imkânsızdır.
b) (Talâk,
4) âyeti, boşanmış kadınlarla ilgili âyetin peşinden gelmiştir. Bir kimse: Bu
âyet, boşanmış kadınlar hakkındadır, yoksa kocası ölmüş kadınlar hakkında
değil!.'diyebilir. İşte bu iki sebepten dolayı İmâm-ı Şafiî bu meselede
Kur'an'a dayanmadı da, sünnete dayanmıştır. Sünnetten delili de, Ebû Davud'un
senediyle rivayet etmiş olduğu şu hadistir: Sebî'a bintu'l-Hars el-Eslemiyye,
Sa'd İbn Havle'nin hanımı idi. Sebî'a hâmile iken, Sa'd veda haccı sırasında
vefat etti. Onun vefatından yarım ay sonra, Sebî'a çocuğunu doğurdu.
Lohusalığı bittiği zaman kendisine tâlib olunması için süslendi.. Bunun üzerine
bazı müslümanlar ona, "Dört ay on gün geçmedikten sonra, sen
evlenemezsin" dediler. Sebî'a da, "Bunu Hz. Peygamber'e sordum.. O
bana, çocuğumu doğurduğum zaman evlenmemin helâl olacağını söyledi.. Ve bana,
bir tâlib çıkarsa onunla evlenmemi emretti" dedi.
Bu esâsı anladığın
vakit bil ki, bu asıl kaideye bazı talî hükümler dayanmaktadır:
1) Kocası
ölen kadın, ister genç ister yaşlı otsun, iddet hususunda bir fark yoktur. İbn
Abbas (r.a), cimâdan önce kocası ölen kadına iddet düşmediğini söylemiştir. Bu
görüş ise, kabul edilmemiştir. Çünkü âyet, bu durumdaki bütün kadınlar
hakkında umûmî bir hüküm ifâde eder.
2) Dört ay
on gün bittiği zaman, bu esnada kadın hayız görmese bile, onun iddeti bitmiş
olur. İmâm-ı Mâlik, "Bu günler esnasında o kadın, âdeti olan hayız
görünceye kadar iddeti sona ermez. Meselâ, eğer o kadın her ay bir kere âdet
görüyorsa, onun, kocasının ölümünden dolayı beklemiş olduğu iddet esnasında
dört hayız görmesi gerekir. Eğer o kadın, her iki ayda bir âdet görüyorsa, bu
iddet süresinde iki kere hayız görmesi gerekir. Eğer o kadın, dört ayda bir
kere hayız görüyorsa, bu müddet esnasında bir kere hayız görmesi gerekir. Eğer
o kadın, beş ayda bir kere hayız görüyorsa, bu durumda ona bu aylar (beş ay)
kadar iddet beklemesi yeter..İmâm-ı Şafiî(r.h)'nin delili şudur: Bu âyet,
Allah'u Teâlâ'nın, kocası ölen kadına bu müddet kadar iddet beklemesini
emrettiğine ve bu miktara herhangi bir ilâvede bulunmadığına delâlet
etmektedir. Bundan dolayı dört ay on günün yeterli olması icâb eder.
İmâm-ı Şafiî sonra
şöyle demiştir: "Eğer kadın şüphe ederse, kendisini şüpheden temizler.
Aynı şekilde, hayız gören kadın şüpheye düşerse ona gereken,ihtiyatlı
davranmasıdır."
3) Koca
öldüğü zaman, o öldüğü aydan geriye on günden fazla bir gün kalmışsa, ikinci,
üçüncü ve dördüncü aylar, ister eksik olsun isterse tam olsun, hilâllere göre
hesaplanır. Sonra birinci aydan kalan günler, beşinci aydan otuz güne
tamamlanır, daha sonra buna on gün ilâve edilir. Eğer koca öldüğü zaman, o
aydan geriye on günden daha az bir gün kalmışsa, bundan sonraki dört ay
hilâllerle (kamerî aylara göre) hesaplanır, sonra bu on gün altıncı aydan
tamamlanır.
[87]
Fakihler, bu ayet-i
kerimenin, her ne kadar Mushaf- m tertibinde önce gelse de, kocası ölen kadının
bir sene bakılıp gözetilmesini ifâde eden (Bakara, 240) âyetini neshettiği
hususunda ıcmâ etmişlerdir. Sadece Ebu Müslim el-İsfehanî bu görüşte değildir.
O, bu âyetin nâsih olduğunu söylemiştir. İnşâallah ilerde, onun görüşünü
anlatacağız.
Bir âyet-i kerimenin
Mushaf'ta önce yer almış olması, daha sonra nazil ölmüş olmasına mâm değildir.
Çünkü Mushaf'ın tertibi nüzul sırasına göre değildir. Âyetlerin Mushaf'taki
tertibi, Cebrail (a.s)'in, Allah'ın emriyle yapmış olduğu bir tertiptir.
[88]
Âlimler, bu iddetin
sebebinin ölüm mü, yoksa ölümden haberdar olma mı olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir.
Bazıları kocasının vefatından haberdarolmayan kadın için geçen bu günlerin
iddet sayılmayacağını söylemişler ve buna da şöyle delil getirmişlerdir:Allah'u
Teâlâ "Kendi kendilerine
beklerler" buyurmuştur; bu ise ancak, bu bekleme kasıtlı ve iradî olduğu
zaman tam olur. Beklemede kasıt ve niyet ise, ancak kadının bu vefattan
haberdar olmasıyla meydana gelebilir.
Ekseri âlimler ise,
bunun sebebinin ölüm olduğunu söylemişlerdir. Buna göre, bu iddet müddeti veya
daha fazla bir zaman geçer, kadına da kocasının öldüğü haberi ulaşırsa, geçen
zamanın iddetten sayılması gerekir. Bu görüşte olanlar, "Bunun delili,
bilgisi olmayan küçük yaştaki kadının iddetinin sona ermesinde bu müddetin
geçmesinin kifayet etmiş olmasıdır" demişlerdir.
[89]
Kadının kendi kendine
iddet beklemesinden maksad, onun nikâhtan, kocasının öldüğü evden çıkmaktan ve
süslenip püslenmekten kaçınmasıdır. Bu lâfız, âdeta mücmel bir ifâdedir. Çünkü
bu ifâdede kadının hangi hususta bekleyeceği açıklanmamıştır. Ancak biz
diyoruz ki, kadının evlenmekten kaçınması, ulemâ arasında ittifakla kabul
edilen bir husustur. Evinden çıkmamasına gelince, zaruret ve ihtiyaç durumları
hariç, evinden çıkmaması da vâcibtir. Süslenmeyi terketmesine gelince, bu da
vâcibtir. Çünkü Hz. Aişe ve Hafsa'dan, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğu
rivayet edilmiştir:
"Allah'a ve
âhtret gününe inanan bir kadın için, kocası hariç, herhangibir ölüye üç geceden
fazla yas tutması helâl olmaz. Ancak kocaya, dört ay on gün yas tutabilir"[90]
Hasan el-Basrî ile
Şa'bî, bunun vâcib olmadığını söylemişlerdir. Çünkü hadis, yas tutmanın vâcib
olduğunu değil, helâl olmasını gerektirmektedir, Allah en iyisini bilendir.
Bunlar, Esma binti
Uneys'ten rivayet edilen şu hadisle istidlal etmemişlerdir: Hz. Peygamber
(s.a.s), Üç gün bekle, daha sonra
istediğini yap" buyurmuştur.
[91]
Kâfirlerin, dinin
fürûundan sorumlu olmadıklarını söyleyenler, Hak Teâlâ'nın buyruğunu delil
getirmişler ve bunu şöyle açıklamışlardır: Hak Teâlâ'nın, sözü mü'minlere yapılmış bir hitaptır.
Binaenaleyh bu, İslâm dininin füruûndan sorumlu olmanın sadece mü'minlere has
olduğuna delâlet eder. Bunların bu görüşüne şu şekilde cevâp verilir: Dinin
fürûu ile sadece mü'minler amel ettiği için, özellikle onlar zikredilmiştir.
Nitekim Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber'e,
"Bütün âlemler için uyarıcı olsun diye... "(Furkan, 2) âyetinin
deliliyle her ikisini inzâr edici olduğu halde, "Sen ancak, kıyametten
korkanı inzâr edicisin" (Naziat, 45) buyurmuştur.
Cenâb-ı Allah'ın,
buyruğu "iddet süresinden ibaret olan bu müddet bitince, size günah
yoktur" anlamındadır. Bu âyetteki hitabın, nikâh akdini üstlendikleri
için, hitabın velîlere veyahut da, hakimlere veya sa-lih müslümanlara olduğu da
söylenmiştir. Bu böyledir, çünkü kadınlar iddet müddeti içerisinde
evlenirlerse, bu velî ve salih müslümanlardan her birinin, güçlerinin yetmesi
halinde, onları bu akidden men etmeleri vacib olur. Eğer men'e güçleri
yetmezse, o zaman yöneticiden yardım istemeleri gerekir. Bu böyledir, çünkü bu
iddetten maksat, kadıntn rahminin ilk kocasının menisinden hâlî olduğundan
emin olamamaktır.
Âyetle ilgili bir
üçüncü açıklama daha vardır. Bu da, tabının takdirinin, "Kadınlara ve size
bir günah yoktur" şeklinde olmasıdır. Daha sonra Cenâb-ı Hak,"Onların
kendileri hakkında meşru bir şekilde yapacakları şeylerden dolayı..."
buyurmuştur. Yani, "Aklen ve şer'an güzel olan hususlarda..."
demektir. Çünkü ma'rûf, güzel olmayan münker'in zıddıdır. Bu da, sıhhatinin şartları
mevcut olduğunda, kadıntn evlenmesinin helât olduğudur. Daha sonra Cenâb-ı
Allah, bu ayeti bir tehditle bitirerek,
"Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır" buyurmuştur.
Geriye, bu âyetle ilgili birkaç mesele kalmaktadır:
[92]
Bazı âlimler, kadının
yas tutmasının vâcib olduğu hususunda
âyetiyle istidlal etmişlerdir. Çünkü bu ifâdenin zahiri, kadının
müstakillen hareket edebileceği hususlar olmasını iktiza eder. Nikâh böyle
değildir; çünkü nikâh, ancak başka bir kişi ile tamam olur. Bundan dolayı bu
ifâdenin, kadının süslenme ve güzel kokular sürünme vs. gibi müstakillen
hareket edebileceği hususlara hamledilmesi gerekir.
[93]
Ebu Hanife'nin
taraftarları, velisiz evlenmenin caiz olduğu hususunda bu ayetle istidlal
ederek şöyle demişlerdir: Kadın kendi başına evlendiğinde, ifâdesinden ötürü,
bunun caiz ölmesi vâcib olur. Fiilin, failine izafeti, bizzat mübaşerete (o
işi yapmaya) hamledilir. Çünkü, lâfızdaki hakiki mâna budur.
Şafiî (r.a)'nin
taraftarları da, bu nikâhın velisiz caiz olmayacağı hususunu savunmuşlardır.
Çünkü Hak Teâlâ'nın, buyruğu velîlere
hitaptır. Eğer bu akidde velinin izni şart olmasaydı, sözü ile Cenâb-ı Hak onlara hitap etmez
(onları bu işe dahil etmezdi). Muvaffakıyyet Allah'tandır.
[94]
"(Ve ât iddetint
bekleyen) kadınlara evlilik teklifini çıtlatmanızda, ya da böyle bir arzuyu
gönüllerinizde saklamanızda size bir vebal yoktur. Allah, sizin onları mutlaka
hatırlayacağınızı bilmiştir. Fakat kendileriyle gizlice va'adleşmeyin. Ancak,
ma'rûfbir söz söylemeniz müstesna..."(Bakara. 235).
tabiri, Arapça'da
tasrih'in zıddıdır. Bunun mânası, bir kimsenin sözünün, hem maksadına hem de
maksadının dışındaki bir şeye uygun olmasıdır. Ancak, maksadını ifâde ve ihsas
ettirmesi, daha mükemmel ve daha tercihe şayandır. Bu kelimenin asit bir şeyin
yanı ve tarafı mânasına gelen, tabirinden iştikak etmiştir. Buna göre sanki,
ta'rîzde bulunan kimse, maksadının etrafında dönmüş dolaşmtş, maksadım açıkça
bir türlü ifâde edememiştir. Bunun bir benzeri, muhtaç olan kimsenin, kendisine
muhtaç olunan kimseye, "Sana selâm
vermek ve senin mübarek yüzüne bakmak için geldim" demesidir. İşte bundan
dolayı, "Benden alacağını alman için, bana bir se-lâm vermen kâfidir"
demişlerdir.
"Ta'rîz",
kişinin kendisiyle neyi murad ettiğini ortaya koyduğu için, bazan
"telvîh" diye de isimlendirilir. Kinaye ile ta'rîz arasındaki fark
şudur: Kinaye, bir şeyi, onun levazımını (zorunlu olarak kendisiyle alâkalı
olanı) zikrederek, zikretmektir. Meselâ senin, "Falanca, uzun
boyludur" ve, "külü
çoktur" deyip, (bununla o kimsenin cömertliğini kastetmen gibi)... Ta'rîz
ise, hem senin maksadına, hem de senin maksadının dışındaki şeylere muhtemel
bir sözü zikretmendir. Ne var ki, senin hal ve hareketlerinin ihsas ettirdiği şeyler,
karineler, o sözün senin maksadına hamledilmesini kuvvetlendirir.
Âyette geçen, lâfzına gelince, bu hususta Ferrâ şöyle der:
kelimesi, (hal, durum, önemli mesele) kelimesinin yerinde kullanılmış
bir masdardır. Bu senin, oturmayı kastederek, (nem yukardan aşağı), hem de
aşağıdan yukarıya doğru) oturmayı güzel beceren bir kimsedir" demen
gibidir. Bu kelimenin iştikakı hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:
1) kelimesi,
iş ve durum mânasına gelir. Meselâ, denilir; yani "durumun nasıldır,
neyin var?" Araplarda, derler. Yani, "O erkek, kadına, kadının
kendisiyle ilgili bir durumu, bir işi sordu..."
2) kelimesi,
konuşma anlamına gelen, lâfzından
iştikak etmiştir. Nitekim, "(Erkek) kadına konuştu, söyledi" denilir.
Çünkü, o erkek kadınla nikâh akdi hususunda konuşmuştur. Yine denilir.. Yani,
"O kimse, sakındırarak ve öğütler vererek konuştu" demektir.
Hakkında çok konuşmaya ihtiyaç duyulduğu için, "önemli iş, önemli
durum" manasında kelimesi
kullanılmaktadır.
[95]
Kadınlar, evlilik
teklifinin hükmü hususunda üçe ayrılırlar:
1) Hem
sarâhaten,hem de tarîz yoluyla kendilerine evlilik teklifi yapılanlar. Bunlar,
kocasız ve iddetleri de dolmuş olan kadınlardır. Çünkü onları bu durumda
nikahlamak caiz olunca, onlara evlilik teklifinde bulunmak nasıl caiz olmasın?
Bu maddenin tek bir istisnası vardır. O da, Şafiî'nin Mâlik'den, Mâlikin
Nâfi'den, onun da İbn Ömer'den rivayet etmiş olduğu şu hadistir: Hz. Peygamber
(s.a.s), "Sizden hiçbiriniz, kardeşinizin
tâlib olduğu (kadın ve kıza) tâlib olmasın!.." buyurmuştur. Sonra bu
hadis, her ne kadar mutlak olarak zikredilse dahi, ancak ne var ki burada üç
durum söz konusudur:
Birinci durum:
Bir kimse bir kadına talip olup, kendisine (müsbet mânada) açıkça olumlu cevap
verildiğinde, o vakit, işte bu hadisten dolayı, başka birinin o kadına talip
olması helâl olmaz.
İkinci durum:
Adam, açıkça olumsuz cevap aldığı zaman, bu durumda başkasının o kadına talip
olması caiz olur.
Üçüncü durum:
Ne açıkça kabul, ne de red söz konusu olmadığı zaman... Bu durumda Şafiî'nin
iki görüşü vardır:
a)
Başkasının ona tâlib olması caizdir. Çünkü olumlu ya da olumsuz bir cevâp
vermeme, rızâya delâlet etmez.
b) Bu,
Şafiî'nin "kavl-i kadîmi" olup Mâlikin de görüşüdür. Buna göre sükût,
her ne kadar rızâya delâlet etmese dahi, kerahet haline de delâlet etmez. Bazı
bakımlardan çoğu kez arzu bulunur; ama bu ikinci tâlip,kadına talip olunca bu
arzuyu ortadan kaldırmış olur.
2) Açıkça
da, ta'riz yollu olarak da kendilerine tâlib olunamayacak kadınlar... Bu,
kadın başkasının nikâhı altında olduğu zaman olur. Çünkü insanın bu kadına
tâlib olması, kadının kendini arzu edenlerin bulunduğunu bilmesine ve bu
durumun da onu çoğu zaman kocasının haklarını yerine getirmemesine sevkedeceği
için, kocası için bir problem haline gelir, onun zihnini karıştırır. Böyle bir
şeye!sebepolmak ise haramdır. Ric'i talakla boşanmış kadına iddeti içerisinde
tâlib olmak da böyledir. Çünkü o kadın talâkı, zihârı, li'ânı, kocasının
ölümünden dolayı iddeti ve kocası iie birbirlerine vâris olabilmelerinin delili
ile, nikâhlı bir kadın hükmündedir.
3) Kendisine
açıkça tâlib olma ile, ta'rîz yollu calib olma farklı olan kadın...Bu, ric'î
olmayan durumda iddet bekleyen kadındır. Böyle olan kadınlar üç kısımdır:
a) Kocasının
ölümünden ötürü iddet bekleyen kadın. Bu durumdaki kadına açıkça değil, ama
ta'riz yoluyla talip olmak caizdir. Ta'rizin caiz olması, Hak Teâlâ'nın,
"(Vefat iddetini bekleyen) kadınlara evlilik teklifini çıtlatmanızda...
size bir vebal yoktur" âyetidir. Bu âyetin zahiri, ifâde ettiği hükmün kocası
ölmüş kadınlara ait olduğunu gösterir. Çünkü bu âyet, o âyetin (kocası ölmüş
kadınların hükmünü belirten âyetin) peşinden zikredilmiştir.
Böylesi kadınlara
açıktan açığa talib olmanın caiz olmadığı hükmüne gelince, Şafiî şöyle
demiştir: Allah'u Teâlâ günah olmama hükmüne ta'rîzi tahsis edince, tasrîhin
bunun aksine (günah) olması gerekir. Sonra bu mâna şu hususla da kuvvetlenir:
Açıkça talip olma nikâhtan başka bir şeye muhtemel olmayınca, bu durumun,
kadını iddet bitmeden önce, iddetinin bittiğini söyleyerek nikâhlanmaya teşvik
edeceğinden emin olunamaz. Ama ta'rîz böyle değildir; çünkü ta'riz yollu
ifâdeler, başka şeylere de muhtemeldir. Dolayısıyla ta'rîz yollu ifâdeler,
kadını yalan söylemeye zorlamaz.
b) Üç
talâktan dolayı iddet bekleyen kadınlar.. Şafiî "el-Ümm"de, "Böyle
kadınlara tarîz yoluyla talip olmayı caiz görmem.."; kavl-i kadiminde ve
"Kitâbu'l-İmlâ"sında ise, "Caiz olabilir. Çünkü o kadın, nikâh
altında değildir. Böylece, kocasının ölümünden dolayı iddet bekleyen kadınlara
benzemiş olur" demiştir.
Şafiî'nin, "bu
caiz oimaz!" hükmünün delili de şudur: Kocası ölmüş kadmlardan, evlenme
teklifi sebebiyle, bekledikleri iddet hususunda hiyanet etmeyeceklerinden emin
olunur... Çünkü bu kadınların iddeti aylara göredir.. Ama, üç talâkla boşanmış
kadının iddeti, "kuru" (ara göredir. Dolayısıyla, kendisine talip
olan birisi bulunduğu zaman, onun hiyânet edip etmeyeceğinden emin olunamaz..
Kadının hiyâneti ise, iddeti bitmeden önce, iddetinin bittiğini söylemesidir.
c) İddeti
içerisinde kocasına nikâhı caiz olan, bâin talâkla boşanmış olan kadınlardır.
Bu kadınlar, "hul" yapan ve herhangi bir kusur, cinsî iktidarsızlık,
kocasının nafakasını da temin edememesi gibi sebeplerle nikâh akdi fes-holunmuş
kadınlardır. Bu durumda bunların kocaları, gerek açıkça, gerekse ta'rîz
yoluyla, bu kadınlara talip olabilirler. Çünkü, kadın iddeti içerisinde o kocanın
nikâhında bulunduğu için, kocasının açıkça talip olduğunu ifâde etmesi evlâ
olur. Ama, kocası dışındaki erkeklere gelince, hiç şüphesiz bu erkeklerin bu
kadınlara talip olduklarını açıkça söylemeleri caiz olmaz. Ama bu kimselerin
ta'rîz yoluyla bunu açıklamalarına gelince bu hususta iki görüş vardır:
a) Bu kadın,
kocası ölmüş ve üç talâkla boşanmış kadınlar gibi olduğundan dolayı helâldir.
b) En sahîh
olan görüş de budur. Buna göre, ta'rîz helâl olmaz. Çünkü o kadın iddet
beklemektedir. İddeti içerisinde kocasının onu nikahlaması helâl olur.
Dolayısıyla, ric'î talâkta olduğu gibi, bir başkasının o kadına
"tarîz"de bulunması helâl olmaz.
[96]
Şafiî şöyle demiştir:
"Tarîzli ifâdeler pek çoktur. Bu, meselâ bir kimsenin, "Seni isteyen
pek çoktur" "Senin gibisini kim bulabilir?", "Sen dul
sayılmazsın...", "İddetin bittiğinde bana haber verin" vb.
ifâdelerle olur. Diğer müfes-sirler de, ta'rîz lâfızları ofarak şunları da
ilâve etmişlerdir: "Sen çok güzelsin", "Sen sâliha bir
kadınsın" "Sen, iş görürsün", "Evlenmeye kararlıyım"
ve: "Ben senin için çok istekliyim...."
Hak Teâlâ'nın,
"ya da böyîe bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızda..." buyruğuna
gelince, bil ki, ötây gizlemek ve örtmek demektir. Ferrâ şöyle demiştir:
Araplar, "Yani, "onu örttüm" ve
derler. Gerek gerekse birşeyi bir kimsenin, bir yerde veya o şeyi kendi
gönlünde saklamasını ifâde eden ve aynı mânaya kullanılan iki kullanıştır. Hak
Teâlâ'nın, "Göğüslerinin gizlediği şey..." (Kasas, 69) ve,
"Saklanmış yumurtalar..." (Saffat, 49) tabirleri de bu mânadadır.
Bazı kimseler bu iki
ifâde arasında bir fark olduğunu söyleyerek şöyle derler: Sen bir şeyi,
kendisine herhangi bir afet isabet etmesin diye, o şey her ne kadar örtülü
olmasa dahi, koruma altına aldığın zaman dersin. Meselâ, "korunmuş inci;
''korunmuş câriye" ve,"korunmüş yumurtalar" denilir. Yani,
yuvarlanmaktan, kırılmaktan korunmuş yumurtalar... kelimesinin mânası ise,
"saklandım" demektir. Bu, insanın başkasından gizleyeceği ve
saklayacağı şeyler hakkında kullanılır ki, bu "ilân ettim",
"açıkladım!" ifâdesinin zıddıdır. Buna göre, âyetten kastedilen mâna
şudur: Kocasının ölümünden dolayı iddet bekleyen kadına, ta'rîz etmede ve
kişinin onunla evlenmeyi gönlünden geçirmesinde bir günah yoktur.
Buna .göre eğer,
"İnsanın böyle bir kadına ta'rîz yoluyla evlenme teklifi yapması, ona
katbinin meyletmesinden ve ona bir şey söylemesinden daha ileri derecede bir
şey ifâde eder. Allah'u Teâlâ bu durumdaki kadınlara tâüp olduğunu ta'rîz
yoluyla bildirmenin caiz olduğunu önce belirtince, bundan sonra Cenâb-ı
Hakk'ın, sözü, açık olan şeyi tekrar açıklamak gibi olur" denilirse, biz
deriz ki:
Maksat, sizin
zikrettiğiniz şey değildir. Bundan maksat, Allah'u Teâlâ'nın bu durumda ta'rîz
yolunu mubah kılıp, tasrîhi haram kıldığını beyan etmesidir.
Daha sonra Hak
Teâlâ, buyurmuştur ki, bundan maksadı da, kişinin kalbini ileride bu hususu
açıkça ifâde edebileceği ümidine bağlamasıdır. Bundan dolayı birinci tabir o
anda tar'izde bulunmanın mubah, tasrîhin ise haram olduğunu; ikinci tabir ise,
iddet zamanı sona erdikten sonra kişinin kalbini, ileride bunu sarahaten
açıklayabileceğinin mubah olduğu ümidine bağlamayı ifâde eder.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, ta'rîzi niçin mubah kıldığını zikrederek, "Allah, sizin onları
mutlaka hatırlayacağınızı bilmiştir" buyurmuştur. Çünkü insan evlenme
konusunda arzulu ve çok istekli olduğu zaman, onun bu arzusu temennî ve azmden
asla hâl? olamaz... Bu gibi düşünceleri kafalardan silmek çok zor bir şey gibi
olduğu için, Allah'u Teâlâ işin bu zor tarafını hükümsüz kılmış ve o erkeğe
ta'rîz yolunu mubah kılmıştır.
Daha sonra Hak
Teâlâ, Ancak, kendileriyle gizlice
va'adleşmeyin" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili iki soru vardır:
Birinci soru:
Hak Teâlâ'nın ifadesiyle, hakkında
İstidrâk yapılan husus nerededir?
Cevâp: Bu
husus, ifâdesi kendisine delâlet ettiği için hazfediimiştir. Takdiri ise
şöyledir: "Allah, sizin onları mutlaka hatırlayacağınızı bilmiştir,. Onları
hatırlayabilirsiniz ancak, kendileriyle gizlice va'adleşmeyin."
İkinci soru:
Ayette geçen, kelimesinin mânası nedir?
Cevap: Sır,
açığa vurma ve ilân etmenin zıddıdır. Sırrın, yapılan anlaşmanın sıfatı olması
ve takdirin, "Fakat onlarla, gizli bir va'adleşme İle va'adleşmeyin"
şeklinde olması muhtemel olduğu gibi, bu ifâdenin, kendisinde anlaşılan ve
va'adleşilen şeyin sıfatı ve takdirin de, "Onlarla, sır olmakla
vasfedilmiş bir şey hususunda va'aâleşmeyin" şeklinde olması muhtemeldir.
Bu iki takdirden en açığı olan birinci takdire göre, kadın ve erkek
arasında gizli
olarak meydana gelen va'adleşme, her halükârda çirkin bir hususta va'adleşme
sayılır. Bu hususta bazı ihtimaller söz konusudur:
1) Bunun,
adamın o kadınla nikâh hususunda gizlice va'adleşmiş olmasıdır. Binaenaleyh bu
durumda, âyetin başı ta'rîz yoluyla kadına evlenme teklifinde bulunmaya bir
müsaade; soru ise, açıkça evlenme teklifinden men'e delâlet eder.
2) Adamın o
kadınla, cinsî münasebeti zikrederek va'adleşmiş olmasıdır. Çünkü, bir yabancı
erkekle kadın arasında böyle bir şeyin zikredilmesi caiz değildir. Cenâb-ı
Allah, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hanımlarına, "(Yabancı erkeklere) tatlı
söz söylemeyin.. Sonra kalbinde bir (hastalık) (maraz) bulunanlar tamâ'a
düşerler" (Ahzâb, 32). yani onlara 'kadn erkek ilişkilerine dair bir söz
söylemeyin" buyurmuştur.
3) Hasan
el-Basrî, "Bu âyet, "Fakat onlarla zina hususunda gizlice
va'adteşmeyin" manasındadtr" demiştir.
Kâdî, bu görüşü
tenkid edip şöyle demiştir: Va'adleşme mutlak olarak haramdır; binaenaleyh bu
ifâdeyi, kadının iddeti esnasında ona evlenme talebinde bulunan kimseyle
ilgili duruma hamletmek daha evlâdır...
Buna şöyle cevap
verilir: Hasan el-Basrî şunu rivayet etmiştir: Âdâmın biri bir kadının yanına
girer ve: "Bırak seninle cima edeyim, iddetini tamamladığın zaman seni
nikâhıma aldığımı açıklarım" diyerek, o ta'rîz yoluyla kadına nikâh
teklifinde bulunur. Oysa ki Cenâb-ı Allah bunu yasaklamıştır.
4) Bunun,
erkeğin yabancı bir kadınla gizlice buluşmasını nehyetme mânasında olması İhtimâlidir..
Çünkü, bu durum kadın hakkında bir tür şüphe doğurur.
5) Kadınla
erkeğin, birbirlerinin dışında hiç kimseyle evlenmeme hususunda
sözleşmeleridir."Sır" lâfzını, üzerinde va'adleşilen şeye
hamlettiğimizde, o zaman birkaç açıklama ortaya çıkar:
a)
"Sır", cinsî münasebet manasındadır. Nitekim İmriü'l-Kays şöyle demiştir:
"Ve, benim gibilerin, ctnst münasebete şahit olmaması..." Ferezdak da
şöyle demiştir: "(O kadınlar), kendi kocaları hariç, (başkasıyla) cimâya
karşıdırlar. Ve onlar, kadınlara tutkun ve kıskanç kimselerin zannına muhalefet
ederler... "[97]
yani, "kadınların gönlünü çeldiği kimse", yani "Onlar iffetli ve
namuslu kadınlardır. Kocalarından başka kimseyle cima etmezler" demektir.
İbn Abbas (r.a),
"Bundan murad, erkeğin kendini kadına anlatmaması ve "Sana dört kere,
beş kere gelirim (cima ederim)" gibi birşey dememesidir" demiştir.
b) Sırdan
murad, nikâhtır. Çünkü cima, "sır" diye adlandırılır. Nikâh da
cimânın sebebidir. Birşeyi onun sebebinin ismiyle isimlendirmek caizdir.
Cenâb-ı Allah'ın,
"Ancak ma'rûfbtr söz söylemeniz müstesna..." buyruğu ile ilgili bir
soru vardır. O da şudur: Allah Teâ-lâ, bu istisnayı nereden yapmıştır?
Cevap: Allah
Teâlâ, ayetin başında ta'riz yollu nikâha tâlib olmaya müsaade edip, sonra da
şüpheyi ve o kadınla başbaşa kalma hususunu gidermek için, onunla gizlice
anlaşmaktan nehyedince, bu hükümde, o kadın ile ma'ruf sözlerle gizlice anlaşma
hükmünü istisna etmiştir. Ma'ruf sözle gizlice anlaşmada, erkeğin güzef
şeylerden bahsetmesi, ta'riz yollu talip oluşuna kuvvet versin diye, gizlice o
kadına iyilikte bulunacağını, gerekli itinayı göstereceğini ve onun
menfaatlerini tekeffül edeceğini va'adetmesidir.
[98]
"(Farz olan)
fddet son buluncaya kadar da nikâh bağını bağlamaya azmetmeyin ve Allah'ın
kalblerinizde olanı muhakkak bildiğini bilin. Artık bu işten sakının ve bilin
ki Allah gafur ve halimdir" (Bakara, 235).
Bil ki
"azmetme" ile ilgili bazı izahlar vardır:
a) Azmetme,
kalbin herhangi bir fiile bağlanmasından ibarettir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bir kere azmettin mi artık Allah'a tevekkül et"
(Al-i İmran. 159) buyurmuştur.
Bil ki azim, sadece iş
hususunda olur. Binaenaleyh âyette bir İşin takdir edilmesi gerekir. harf-i
cerri ile müteaddi olur. Meselâ, "falanca şu işe azmetti, iyice karar
verdi" denilir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, âyetin takdiri,
"nikâh bağına iyice karar vermeyiniz..." şeklinde olur.
Sibeveyh şöyle
demiştir: "Bu gibi şeylerde haztf kıyasa göre yapılmaz. Binaenaleyh âyetin
takdiri, "İddet müddeti bitmeden, olabileceğini hesaplayarak nikâh bağına
azmetmeyiniz" şeklinde olur. Bundan maksad, iddet esnasında nikâhtan son
derece sakındırmaktır. Çünkü bizzat azim (kararlı olma), azmedilen şeyden daha
önce bulunur. Cenâb-ı Allah azmetmekten nehyedince, azmedilecek şeyden
öncelikle nehyetmiş olur."
b) Azim,
icâb (gerekli kılma) dan ibarettir. "(Bunu) size vâcib kıldım" manasında,
denilir. Yine bu manada, "Bu, azimetler babındandır, ruhsatlar babından
değil" denilir. Hz. Peygamber (s.a.s) de,"(Bu), Rabbimin
azimetlerinden bir azimettir" ve, "Şüphesiz ki Allah azimetlerinin
(kesin emirlerinin) yerine getirilmesini sevdiği gibi, ruhsatlarının da
yapılmasını da sever" demiştir. İşte bu mânâdaki azim, bu sebepten dolayı,
Allah Teâlâ hakkında kullanılabilir. Fakat birinci izaha göre "azim"
Allah hakkında kullanılmaz.
Bunun böyle olduğunu
iyice kavradığın zaman biz deriz ki: "Gerekli kılma, o şeyin apaçık var
olma sebebidir. Binaenaleyh, "azim" kelimesinin var olma manasında
kullanılmış olması da uzak bir ihtimal değildir. Buna göre "İddet bitmedikçe
bunu gerçekleştirme-yin, bunu yapmayın, bu hususta bir şey işlemeyin"
manastndadır. Bu, muhakkik alimlerin çoğunluğunun tercih ettiği görüştür.
c) Kaffâl
(r.h) şöyle demiştir: "Hak Teâlâ, bu âyeti şeklinde ifâde etmemiştir.
Çünkü bu tabirin manası, "O kadınları nikâh yapma hususunda
zorlamayın" şeklinde olur. Nitekim sen, "Seni şöyle yapmaya mecbur
ediyorum" manasında, dersin.
Cenâb-ı Allah'ın,
"Nikâh bağı.." tabirine gelince bil ki, "akd"in asıl manası
"bağlamak"tır. Ahidler ve nikâhlar, ipin düğümlendiği gibi düğümlenip
adetâ bir bağ manasını ifâde ettikleri için,
(bağlar) diye adlandırılmışlardır.
Allah Teâlâ'nın, (farz
olan iddet) sonunu buluncaya kadar'
buyruğunda zikredilen "kitap" ile ilgili iki görüş vardır:
a) O, farz
kılınmış manasınadır. Buna göre âyetin manası, "farz olan iddet sonuna
gelip, bitmedikçe..." şeklindedir.
b) Bu
"Size, oruç farz kılındı" (Bakara.ıea) âyetinde olduğu gibi, bizzat
"farz" manasınadır. Buna göre âyetin manası, "Bu teklif sona
erip nihayet bulmadıkça..." şeklindedir. "Farz kılındı"
manasında, (yazıldı) lâfzını kullanmak güzeldir. Çünkü yazılan şey, nefisler
üzerinde daha kalıcı ve daha tesirli olur. Ayetteki, kelimesi, gayeyi (sonu)
ifâde eden bir lâfızdır. Bundan dolayı, bunun, daha önceki yasağın kalktığını
ifâde etmiş olması gerekir. Çünkü bir yasak için kullanıldığında gayenin, o
yasağın sona erdiğini göstermesi gerekir.
Cenâb-ı Allah daha
sonra bu âyeti bir tehdid ile bitirerek, "Allah'ın kalblerinizde olanı muhakkak
bildiğini bilin ve artık bu işten sakının" buyurmuştur. Bu, Allah Teâlâ'nın,
gizli ve açık olan herşeyi bildiği için, insanın gizli âşikâr yaptığı herşey de
Allah'tan sakınmasının gerektiği hususunda bir dikkat çekmedir.
Cenâb-ı Hak, bu
tehdidinden sonra va'ad-i ilâhisine yer vererek, "ve bilin ki Allah gafur
ve halimdir" buyurmuştur.
[99]
"Kendileriyle
temas etmediğiniz veya kendilerine bir mihir belirlemediğiniz kadınları
bosarsanız, bunda size bir vebal yoktur. O kadınları, zengin olanlarınız gücüne
göre, fakir olanınız da yine gücüne göre, ma'rufbir mal ile faydalandırınız
(onlara veriniz). Bu, muhsinler üzerine bir borçtur" (Bakara, 236).
Bil ki boşanmış
kadınlar dört kısımdır:
1) Kendileri
için bir mihir belirlenen ve kendileriyle cima edilmiş olanlar. Allah Teâlâ,
bunlarla ilgili hükmü daha önce zikretmiştir. O da şudur: Bunlar boşandığı
zaman, haksızlıkta onlardan herhangi birşey geri alınmaz. Mihirlerinin tamamı
onlarındır. Bunların iddetleri de üç "kurû' dur.
2) Kendileri
için henüz bir mihir belirlenmemiş ve kendileri ile cima edilmemiş kadınlar.
Bunlarla ilgili hükmü Cenâb-ı Allah, tefsir etmekte olduğumuz âyette
açıklamıştır: Bu kadınlar için mihir söz konusu değildir. Bunlara örfe göre mâkul
şekilde bir miktar birşey verilir.
3) Kendileri
için bir mihir belirlenmiş, fakat kendileri ile cima edilmemiş kadınlar.
Bunlarla ilgili hüküm de, bundan sonraki ayet-i kerimede zikredilmiştir. O da
şu ayettir:"Eğer siz onları, kendileriyle dmâ etmeden önce boşar, fakat
onlar için bir mehir belirlemiş olursanız, tayin ettiğiniz mihrin yansım
(onlara verin)"(Bakara, 237).
Bil ki Cenâb-ı Hak,
kendileriyle cima olunmadan boşanan kadınların id-detini Ahzâb sûresinde beyan
etmiş ve,
"Mü'min kadınları
nikahlayıp da sonra, onlarla cima yapmadan onları boşadığınız zaman, sizin için
onlar hakkında sayacağınız bir iddet yoktur. Binaenaleyh onları
fâidelendfrin..."{Ahzâb,49) diyerek, bunlar için bir iddetin söz konusu
olmadığını bildirmiştir.
4)
Kendileriyle cima yapılmış, fakat kendileri için bir mihir belirlenmemiş
kadınlar. Bunların hükmü de "O halde onlardan fâidelendiğiniz (kadınlara)
ücretlerini veriniz..." (Nisa, 24) ayetinde açıklanmıştır. Kıyas-ı Celî de
buna delâlet eder. Çünkü ümmet-i Muhammed, nikâhlısı şüphesi ile cinsi
münasebette bulunulan kadına mihr-i misil verilmesi gerektiği hususunda
ittifak etmiştir. Binaenaleyh sahih bir nikâhla cinsi münasebette bulunulan
kadın için bu hüküm öncelikle câri olur.
Bu taksim, âyetten
kastedilen manaya dikkat çekmek içindir.
Bu taksimi, bir diğer
ifâdeyle de göstermek mümkündür. Buna göre şöyle denilir: Nikâh akdi, her
halükârda bir bedeli gerektirir. Sonra o bedel, ya belirlenmiş ve söylenmiş
olur veyahut da olmaz. Belirlenmiş ve söylenmiş olur da, o kadınla cinsi
münasebette de bulunulur ise, bu bedelin (mihrin) tamamı kadın için tahakkuk
eder. Bu, bundan önce Allah'ın zikretmiş olduğu boşanmış kadınlarla ilgili
hükümdür. Eğer o kadınla cinsi münasebette bulunulmamış ise, belirlenen
bedelin (mihrin) yarısı, boşanma sebebi ile düşer. Bu da, Allah Teâlâ'nın,
bundan sonra gelecek âyette zikrettiği boşanmış kadınlarla ilgili hükümdür.
Eğer bedel (mihir) zikredilmez, o kadınla cinsi münasebette de bulunulmamış
ise, bunların hükmü Allah'ın tefsir ettiğimiz âyette beyân ettiği hükümdür.
Böyle kadınların mihri ve İddeti yoktur. Boşayan erkeklerin, bunları biraz mal
ile fâidelendirmeleri gerekir. Eğer mihir belirlenmeksizin, cinsi münasebet
bulunur ise, bu durumdaki boşanmış kadının hükmü bu âyetlerde zikredilmemiştir.
Fakat alimler, böyle kadınlar için mihr-i mislin verilmesinin vacib olduğu
hususunda ittifak etmişlerdir. Bu taksimata dikkat çektikten sonra âyetin
tefsirine dönüyoruz:
Cenâb-ı Allah'ın,
"... Kadınları boşarsanız, bunda size bir vebal yoktur'' âyeti, talâkın
caiz olduğu hususunda bir nastır. Bil ki âlimlerimizin çoğu, üç talâkı bir
defada vermenin haram olmadığını beyân hususunda bu ayete dayanmışlar ve şöyle
demişlerdir: "Size bir vebal yoktur" tabiri bütün boşama çeşitlerini
içine alır. Çünkü bu ifâdeden, "üç" istisna edilebilir ve "Eğer
kadınları bosarsanız bunda size bir vebal yoktur; ancak sizin onları üç talâkla
boşama durumunuz müstesna. Eğer böyle yaparsanız günah olur"denilebilir.
Bu görüşte olanlar, "İstisnanın hükmü şudur: Eğer istisna olmasaydı,
istisna edilen şeyin hükmü, müstesna minh'in (kendisinden istisna edilen
şeyin) hükmüne dâhil olurdu. Böylece Hak Teâlâ'nın, "...Eğer kadınları
boşarsanız, bunda size bir vebal yoktur" tabirinin, bütün boşama
çeşitlerini yani, tek tek boşamayı ve üç talâkı birden vermeyi içine aldığı
ortaya çıkmış olur. Bana göre bu istidlal zayıftır. Çünkü âyet.bu
"talâk" mâhiyetinin meydana getirilmesindeki izne delâlet eder. Bu
âyetle amel etmede, talâkı bir kere yapmak kifayet eder. İşte bundan ötürü
biz, mutlak emrin tekrar tekrar yapmayı ifâde etmeyeceğini söylüyoruz.
Binaenaleyh bir kimse hanımına, "eve girersen sen boşsun" dediğinde,
bu yemin tek bir kere talâka bağlanmış olur. Bu sebeple bu âyetin üç talâkı
birden vermeyi içine atmadığı ortaya çıkmış olur. Onların bahsettikleri istisna
meselesi hakkında biz deriz ki: "Su da "emir" mefhumu ile bir
müşkillik arzeder. Çünkü, muhakkik alimlerin ittifakı ile, emir tekrar yapmayı
ifâde etmez. Fakat şöyle denilebilir:"Falanca vakit müstesna, namaz
kıt." Yine, "Falanca gün müstesna, oruç tut." Allah en iyisini
bilendir.
[100]
Hak
Teâlâ'nın,"Kendileriyle temas etmediğiniz (kadınlar)"ifadesi hakkında
iki mesele vardır:
Hamza ve Kisâi,
"mufâ'ale" babından olmak üzere, şeklinde okumuşlardır. Ahzab süresindeki
aynı fiili de aynı şekilde okumuşlardır (Ahzab, 49). Diğer kıraat imamları ise
bunu elifsiz olarak, şeklinde okumuşlardır.
Hamza ve Kisâi
kıraatinin delili şudur: Karı-kocadan herbirinin bedeni (cima esnasında)
diğerinin bedenine temas eder. Böylece de ikisi de karşılıklı birbirlerine
dokunmuş olurlar. Yine bu kıraate,
"O iktsi birbiriyle temas etmeden önce..." (Mücâdile, 3) âyeti
de delâlet eder. Mücâdite süresindeki bu fiil, bütün kıraat imamlarının
ittifakıyla böyle okunmuştur.
Diğer kıraat
İmamlarının delili ise, bütün kıraat imamlarının, "Bana hiçbir insan dokunmadı.."
(Al-i İmran. 47) âyetinin bu şekilde okunuşunda ittifak etmiş olmalarıdır. Bir
de bu manadaki lâfızların çoğu,
vezninde değil, vezninde
gelmiştir. Bu, "Onlara dokunmamıştır"
(Rahman, 56) ve "ve onları ailelerinin izniyle nikahlayın.." (Nisa, 25)
âyetlerinde olduğu gibidir. Yine âyette zikredilen "temas" tan
murad, cima etmektir. Bu da erkeklerin fiilidir. Bu, Ahzab sûresinde (49.
ayette) geçen "temas" tan muradın, cinsi münasebet olduğunu
gösterir. Fakat zıharla ilgili
(Mücadele, 3) âyetine gelince bundan murad, cima olmayan bir temastır.
Çünkü zıhar yapılmış kadına zıharlı iken temas etmek haramdır. Ayeti, şeklinde
okuyan kıraat imamlarının bazıları da, bu lâfzın mânâsına geldiğini, ve çünkü Jpü vezni ile
bazan manası kastedildiğini söylemişlerdir. Mesela Arapların "Malini
kırdım" ve "Hırsızı cezalandırdım" sözü gibi. Bunun misalleri
çoktur.
[101]
Birisi şöyle
diyebilir: "Âyetin zahiri, boşayan erkek- lere günah olmayışının, cinsi
münasebet yapılmamış olma şartına bağlandığını ihsas ettirir. Halbuki böyle
değildir. Çünkü cinsi münasebetten sonra hanımını boşayan erkeğe de günah
yoktur." Buna pekçok yönden cevap verilir:
a) Âyet
temastan (cinsi münasebetten) önce, boşamanın mubah olduğuna mutlak olarak
delâlet eder. Fakat bu mutlak oluş, temastan sonraki boşama için değildir.
Çünkü hayız esnasında ve içinde cinsi münâsebet yapılmış olan temizlik dönemi
esnasında erkeğin karısını boşaması helâf olmaz. Âyette zikredilmiş olan
hüküm, boşamanın mutlak manada helâlliği olunca ve mutlak manada boşamanın
helâl oluşu da cinsi münasebette bulunmama şartına bağlı olunca, lâfzın zahirî
mânâsı doğru olur.
b) Bazı
âlimler bu ayetteki lâfzının, manasında
olduğunu, âyetin takdirinin ise "kendileriyle henüz temasta
bulunmadığınız hanımlarınızı boşarsanız size günah (vebal) yoktur" şeklinde
olduğunu, fakat bu lâfzının çekimi olmayan
câmid bir isim olduğunu, kendisinde i'rab'ın ve adedin ortaya çıkmadığı bir
lâfız olduğunu söylemişlerdir. Bu takdire göre, lâfzı bir şart gibi olur ve yukarıdaki sual
de kendiliğinden yok olur.
c) Kaffâl (r.h)'ın etrafında dönüp dolaştığı husustur. Onun sözü benim dediğim
şu neticeye varır: Bu âyetteki günahtan murad, mihrin gerekli olduğudur. Buna
göre âyetin takdiri, "Ancak şu iki şeyden biri sebebiyle mihir vâcib olur.
Bu iki husus birlikte bulunmadığı zaman ise mihir vâcib olmaz" manasında
olmak üzere, "Kadınlarla temasta bulunmadan veya onlar için bir mihir
belirlemeden önce onları boşarsanız, size mihir yoktur" şeklindedir. Bu
açık bir söz, fakat bizim "günah
yoktur" tabirinden maksadın, "mihir gerekmez" mânâsı oluşunu
izah etmemiz gerekir. İşte bu ,sebeple diyoruz ki, lâfzını, "mihir"
mânâsına ıtlak etmek muhtemeldir. Delil buria delâlet etmiştir. Binaenaleyh bu
görüşü benimsemek gerekmiştir. Bunun muhtemel oluşunun izahı şöyledir:
kelimesinin lügat manası "ağırlık" tır. Gemi ağırlığından ötürü
yalpaladığı zaman, denilir. Kendisinde (manevi) bir ağırlık okluğu için
günah, diye isimlendirilmiştir. Hak
Teâlâ "Onlar kendi yüklerini, o yükleriyle beraber daha nice (günah)
yüklerini yükleneceklerdir" (Ankebût, 13) buyurmuştur: ağırlık manasına
olunca ve mihir vermenin gerekliliği de bir ağırlık ve yük olunca, mihir'in
bir "cünâh" olduğu ortaya çıkmış olur. Binaenaleyh lâfzın bu manaya
muhtemel olduğu sabit olmuş olur. Biz, delilin şu iki bakımdan dan muradın
"mihir" olduğuna delâlet ettiğini söyledik:
a) Hak
Teâlâ"Kendileriyle temas etmediğiniz veya kendilerine bir mihir belirlemediğiniz
kadmlan boşarsanız, bunda size bir vebal (cünâh) yoktur" buyurmuş, günahın
olmayışını bir gaye yani vâde ile sınırlandırmıştır. O gaye de ya cinsi münasebetin
veya mihrin belirlenmesinin bulunmamasıdır. Buna göre ayetin takdiri, "Bu
ikisinden biri bulunduğu zaman, bu günah söz konusudur" şeklinde olur.
Sonra bu iki husustan biri bulunduğu zaman söz konusu olan günah (yük) de,
mihrin gerekmesidtr. Binaenaleyh âyetin başında bahsedilen "günah
olmayışı''nın, mihrin gerekmesi manasında olduğuna kesin olarak hükmetmek
gerekir.
b) Temastan
önce kadınları boşamak iki türlü olur:
1) Temastan
önce ve mihir belirlenmeden önce boşama. Bu tür, işte bu âyette zikredilmiştir.
2) Temastan
önce ve mihir belirlendikten sonra boşama. Bu tür boşama da, bu âyetten sonra
gelen, siz onları, kendilerine temas etmeden önce boşar, (fakat önceden) onlar
için bir mihir belirlemiş olursanız..." (Bakara, 237) âyetinde
zikredilmiştir. Bu tür boşamada, Cenâb-ı Hak, takdir edilen mihrin yansının
kadına verilmesini vâcib kılmıştır. Bu tür boşanma, adetâ önceki tür boşanmanın
bir mukabilidir. Binaenaleyh, orada söz konusu olmadığı belirtilen günah
(mihir), bu kısımda var sayılmıştır. Burada olduğu kabul edilen günah (yük),
mihrin verilmesi yükü olunca, orada olmadığı söylenen günahın da, mihrin
gerekliliği olduğunun söylenmesi gerekir. Allah en iyisini bilendir.
Bil ki biz, bu âyetin
tefsirinin başında boşanan kadınların dört kısım olduğunu söylemiştik. Bu
âyet, o dört kısımdan sadece üçünün hükmünü açıklar. Çünkü âyetin takdiri,
"mihir ancak temas olunca veya belirlendiği zaman gerekir" şeklinde
olunca, bundan, kendisiyle temas edilmeyen ve mihri belirlenmemiş olan
kadınlara mihrin verilmesinin gerekmemesi; temasta bulunulmuş fakat mihri
belirlenmemiş ve mihri takdir edilmiş fakat temasta bulunulmamış olan
kadınlardan her biri için mihrin verilmesinin gerektiği anlaşılmış olur.
Böylece bu âyet bu üç kısmın hükmünün beyânını ihtiva etmiş otur. Dördüncü
kısma gelince ki, bu, kendisi ile temas edilmiş ve mihri belirlenmiş kadınlardır,
bunların hükmünün beyânt önceki âyette geçmiştir. Bu takdire göre bu âyetler,
bütün bu dört kısmın hükmünün hepsini içine almış olur. Bu, kelimelerin
taşıdığı ince manalarındandır. Bunları bize ihsanından dolayı Allah'a
hamdolsun.
[102]
Ebu Bekir el-Esamm ve
Zeccâc şöyle demişlerdir: Bu âyet, mihirsiz nikâh akdinin caiz olduğuna delâlet
eder. Kâdî de, "Bu ayet, mihirsiz nikâh akdinin cevazına değil, sıhhatine
delâlet eder" demiştir.Bu âyetin, mihirsiz nikâhın sahih olduğunu beyân etmesine
gelince; şayet bu nikâh sahih olmasaydı, ne talâk meşru olurdu, ne de
"mut'a" gerekirdi.Ama, bu âyetin mihirsiz nikâh akdinin caiz olduğuna
delâlet etmediğine gelince; çünkü, bir şeyin sahîh olmasından, hayız zamanında
boşamanın haram olduğu, bununla beraber boşanırsa bu boşamanın sahih olacağı
delili ile, o şeyin caiz olduğu hükmü çıkarılamaz.
[103]
Âlimler, bu âyette
bahsedilen dokunmadan muradin, duhûl (cinsî münasebet) olduğu hususunda ittifak
etmişlerdir. Ebu Müslim ise bu hususla ilgili olarak şöyle der: "Allah'u
Teâlâ, kullarını birbirlerine karşı hitâb ederken, lâfızların en güzelini
seçme hususunda terbiye etmek için, tabiriyle cinsi münâsebetten kinayede
bulunmuştur.
Hak Teâlâ'nın, mânası,
"erkekler, kendilerine vâcib kıldıkları muayyen bir miktar (şeyi), mihir
olarak o kadına takdir ederler" demektir. Çünkü Arapça'da
"farz", takdir etmek mânasındadır. Müfessirlerden çoğu burada,
edatının, (vâv) mânasında olduğunu ve Hak
Teâlâ'nın, "Onlara dokunmadığınız ve onlara herhangi bir mihir takdir
etmediğiniz..." mânasını murad ettiğini söylemişlerdir. Bu, Hak Teâlâ'nın
tıpkı, 'Veya daha da fazlaydılar.." (Saffât, 147) âyetindeki, gibidir. Özet
olarak sunduğumuz bu hususlarda iyice düşündüğünde, bir te'vîl,bir zorlama,
hatta kesinlikle bir hata olduğunu anlarsın. Allah en iyisini bilendir.
Hak Teâlâ'nın "O
kadınları faydalandırınız" emrine gelince,bil ki Allah'u Teâlâ cinsi temas
olmayıp, mihir de takdir edilmediğinde, kadınlara bir mihir verilmeyeceğini
beyan edince bu durumdaki kadınlara bir "mut'a" nın verilmesinin
vâcib olduğunu beyan etmiştir. Mut'a lafzıyla ilgili tefsir, Hak Teâlâ'nın,
"Kim hacca kadar umre ile faydalanırsa..." (Bakara, inayetinin
tefsirinde geçmişti. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
[104]
Boşanmış kadınlar iki
sınıfa ayrılırlar:
1) Cinsî
temastan önce boşanmış kadınlar.
2) Cinsi
temastan sonra boşanmış kadınlar. Cinsi temastan önce boşanan kadınlar
hakkında, önce bir bakılır. Eğer bu kadın için herhangi bir mihir takdir
edilmemişse, bu kadına, tefsirini yaptığımız âyetten dolayı "mut'a"
verilmesi gerekir. Eğer bu kadına bir mihir takdir edilmişse, mut'a verilmez.
Çünkü Allah'u Teâlâ onun hakkında, mihrin yarısını vâcib kılmış, ama mut'a
verilmesinden bahsetmemiştir. Eğer mut'a vermek de vâcib olsaydı, muhakkak ki
Allah onu da o âyette zikrederdi. İbn Ömer, boşanan her kadtna mut'a vermenin
gerekli olduğunu, ancak kendisine bir mihir takdir edilip de kendisiyle cinsi
münasebette bulunulmayan kadına mihrin yarısının yeteceğini söylemiştir.
Ama, kendisine mihir
ister takdir edilsin, isterse edilmesin, temastan sonra boşanan kadın
"mut'a" ya hak kazanır mı? meselesiyle ilgili iki görüş vardır:
Şafiî, kavl-i
kadîminde, bu durumdaki kadına mut'a verilmeyeceğini, çünkü bu kadın duhûlden
önce ve mihir takdir edildikten sonra boşanmış olan kadın gibi, mthrin yarısına
hak kazandığını söylemiştir.
Ebu Hanife de aynı
hükmü vermiştir. Şafiî, kavl-i cedîdinde, bu kadına mut'a verileceği hükmünü
vermiştir ki, bu Ali İbn Ebî Tâlib'in, Hasan İbn Ali'nin ve İbn Ömer (r.a)'in
görüşüdür. Bunun delili ise: Hak Teâlâ'nın, "Boşanan kadınların da, meşru
bir surette faydalanmaları haklarıdır" (Bakara, 241) ve O zaman gelin,
sizi metâlandırayım" (Ahzâb28) âyetleridir. Bu ikinci âyet, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in kendileriyle cinsi münasebette bulunduğu kadınlar hakkındadır. Bu
durumdaki kadınların hükmü mihir takdirinden sonra ve cinsi temastan önce
boşanmış kadınların hükmü gibi değildir. Çünkü mihir takdirinden sonra ve cinsi
temastan önce boşanan kadınlar, mihre müstehak olurlar. Ama bir bedelin onlara
verilmesinin mubah görülmesi mukabilinde değil... Dolayısıyla, bu durumdaki
kadınlar mut'a'ya müstehak olmazlar. Duhûlden sonra boşanan kadınlar,
ferclerinin mubah görülmesi mukabilinde mihre hak kazanmışlardır. İşte bundan
dolayı, ayrılığın doğuracağı yalnızlığı gidermek için, o kadına
"mut'a" vermek vâcib olmuştur.
[105]
Şafiî ve Ebu
Hanife'nin mezhebine göre mut'a vermek vâcibtir. Bu, Şureyh, Sabi ve Zühri'nin
görüşüdür. Medinelilerden olan "fukahâ-i seb'a" dan, mut'a'yı vâcib
kabul etmedikleri de rivayet edilmiştir ki, bu İmâm-ı Mâlik'in görüşüdür. Bizim
delilimiz, Hak Teâlâ'nın, emridir. Emrin
zahiri, vücûb ifâde eder. Yine Hak Teâlâ,
(Bakara, 241} buyurmuş, bu "mut'a"yı onların bir mülkü ya da
onların mülkü mânasında kabul etmiştir. Mâlik'in delili ise, Hak Teâlâ'nın,
âyetin sonunda "Bu, muhsinler
üzerine bir borçtur" (Bakara, 236) buyurarak, bunu bir ihsan kabul etmiş
olmasıdır. Bir şey vâcib olmadığı zaman onun hakkında, "o bir
ihsandır" denilir.. Eğer bir kimseye bir borcu ödemesi vâcib olur da, onu
öderse, o kimse için, "o ihsanda bulundu" denilmez. Yine Hak
Teâlâ, "İyilik edenleri sorumlu
tutmaya bir yol yoktur" (Tevbe, 91) buyurmuştur ki, bu da bu hususun vâcib
olmadığına delâlet eder
Mâlik'in bu deliline
şu şekilde cevâp verebiliriz: Sizin zikrettiğiniz bu ayet, aslında bizim
görüşümüz için bir delildir. Çünkü Allah'u Teâlâ, buyurmuş, bu
"hakk"ı, kelimesiyle zikretmiştir ki, bu vücub ifâde eder. Bir de,
"Bu, falanca üzerinde olan bir haktır" denildiğinde, bundan bir
"nedb" değil, aksine vücûb anlaşılır.
[106]
"Mut'a" ve
"meta" kelimelerinin aslı,kendisiyle de- vâmlı faydalanılmayan,
aksine kısa zamanda sona eren bir istifâde etme ve faydalanmadır. İşte bu mânâdan
dolayı, "Dünya, geçici bir
faydalanmadır" denilmiştir. Lezzet duyma da çok çabuk sona erdiği ve çok
az sürdüğü için, 'temettü" diye adlandırılmıştır.
[107]
Hak Teâlâ'nın "Zengin olanlarınız gücüne göre, fakir
olanınız da yine gücüne göre..." buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
kelimesi zenginliğinden dolayı genişlik içinde
bulunan "zengin" demektir. Malı çok, hali vakti de yerinde
olduğunda, denilir. Yine bir kimseye imkân tanıdığında, o kimse için, "Ona şu genişliği, imkânı tanıdı"
denilir. Hak Teâlâ'nın, ''Muhakkak ki
biz, genişleticiyiz" (Zâriyat, 47) sözü de bu mânâdadır. Hak Teâlâ'nın,
tabirine gelince, "kişinin tâkâtı ve imkânı kadannca..." demektir.
Bu mânâya göre, âyetten bir muzâf hazfedilmiş olur...
ise, fakirliğinden
dolayı, darlık içinde bulunan kimse demektir. Bu, malı çok az ve fakir kişi
demektir. Bir kimse fakir düştüğünde de,
denilir.
[108]
İbn Kesir, Nâfi ve
Âsım'ın Ebu Bekr isimli râvisi, dâl harfinin sûkûnuyla, şeklinde; diğer kıraat
imâmlanysa, dâl harfinin fethasıyl şeklinde
okumuşlardır ki, bu iki kullanış da, miktar mânalarının hepsinde
kullanılmaktadır. "Şu topluluğun kendi işlerine gücü yetti, ona gücü
yetiyor" "Şu şu miktardadır" "Başının üzerinde, gücünün
yettiği miktarı taşı""Allah rızka gücü yeter, ona gücü yeter
"Bir Şeyi bir şeyle ölç ve rızkı takdir eder" "Bir Şeyi bir
şeyle ölçtüm, onu ölçüyorum..." ve 'Şe gücüm yetti, ona muktedirim"
denilir. Bütün bu örneklerde, dâl harfini hem harakelemek, hem de sakin yapmak
caizdir. Yine "Onlar, miktar hususunda davalaşıyorlar" ve, "Ona
şu miktar mukabilinde hizmet ettim" denilir. Nitekim Hak Teâlâ da,
"Vadiler kendi miktannea sel olmuştur" (Had, 17) ve, Allah'ın kadrini
lâyık olduğu şekilde takdir edemediler" (Zümer,67) buyurmuştur.Şayet
ayetteki kelimesi şeklinde okunursa yine
câiz olur. Yine Hak Teâlâ, "Şüphesiz kî biz herşeyi, bir takdir ile yarattık (Kamer,49) buyurmuştur. Eğer, kelimesi,
şeklinde okunursa, yine caiz olur.
[109]
Hak Teâlâ'nın,
"Zengin olanlarınız gücüne göre, fakir olanınız da yine gücüne
göre..." buyruğu, mut'anın takdirinin içtihada havale edildiğine delâlet
eder. Bir de, bu mut'a (boşanan kadına verilecek bir miktar mal), Altah
Teâlâ'nın, hanımlar için teminini gerekli kıldığı nafaka gibidir. Cenâb-ı Allah
zenginin fakirden farklı hareket edeceğini beyân buyurmuştur. Şafiî
"Zengin oian kimsenin, mut'a olarak, boşadığı hanımına bir hizmetçi
vermesi; orta halli kimsenin, otuz dirhem; fakir kimsenin ise, bir başörtüsü ve
benzeri birşey vermesi müstehabttr" demiştir.
İbn Abbas (r.a)'dan,
muta'nın en çoğunun bir hizmetçi (köle); en azının bir başörtüsü olduğu ve
insan en az ve en çok taraflarından hangi miktarı verir ise caiz olacağını
söylediği rivayet edilmişir.
Ebu Hanife ise
"mut'a"nın mihr-i mislin yansından fazla olamayacağını; çünkü mihri
belirlenen kadının durumunun, mihri belirlenmemiş kadının durumundan daha iyi
olduğunu; sonra cinsi temastan önce boşanmış kadınlara mihr-i müsemmâ'nın
(belirlenen mihrin) yarısından daha fazlası gerekmediği için, mihr-i mislin
(ailesindeki emsali kadınlara verilen mihrin) yarısından fazla olmamasının daha
evlâ olduğunu söylemiştir. Allah en iyisini bilendir.
[110]
Cenâb-ı Allah'ın,
"ma'rûfbir mal ile..," buyruğu ile ilgili iki mesele vardır:
Âyetin mânâsı, "bunun
kocanın zenginliğine ve fakirliğine göre olması gerekir" demektir. Sonra
âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Bazı alimler hem kadının hem kocanın
durumunu nazar-ı dikkate almışlardır. Bu, Kâdî'nin görüşüdür. Bazıları da
sadece kocanın zengin veya fakir oluşunu nazar-ı dikkate almışlardır. Ebu
Bekir er-Râzi (r.h), mut'a hususunda erkeğin durumunun, mihr-i misil hususunda
ise kadının durumunun nazar-ı dikkate alınacağını, nafaka hususunda da aynı
şekilde (erkeğin durumuna göre) hareket edileceğini söylemiştir. Ebu Bekr
er-Râzi, ayetteki, "Zengine, gücüne göre..." sözünü Kâdî İse,
tabirini delil getirmişlerdir. Kâdî1ye göre, "ma'ruf" sözü, kan ile
kocanın durumlarının nazar-ı dikkate almacağını gösterir. Çünkü soylu kadın
ile, onun gibi olmayan kadın arasında bir fark görmemek ma'ruf (örfe uygun)
sayılmaz.
[111]
Âyetteki, sözü,
"Onları faydaian- diriniz" ifâdesini te'kid için
getirilmiştir, "Onları ma'ruf bir şekilde mutlaka faidelendiriniz"
manasındadır. kelimesi ise, kelimesinin sıfatıdır. Yani, "O erkeklere
vermeleri gereken bir meta.." demektir. Veya, mahzûf bir, "hak oldu, gerekti" fiilinin
mef'ul-ü mutlaktdır ki buna göre takdiri: 'Bu, muhsin (iyi kimse)ler üzerine
mutlak bir vecîbedir" şeklindedir. Bu kelimenin, ma'rife olan, (gücüne göre)
tabirinden hâl olarak mansub olduğu ve âmilinin, cârmecrûru olduğu
söylenmiştir. Bunun mahzûf olan bir
(kesinleşti) fiilinin mef'ul-ü mutlakı olarak mansub olduğu da
söylenmiştir.Cenâb-ı Allah'ın, "muhsinler üzerine" tabirine gelince,
burada " muhsinler "in özellikle zikredilmiş olmasının sebebi olarak
şu izahlar yapılmıştır:
a) Kur'an'ın
bu beyanından istifâde edenlerin sâdece muhsinler olması sebebiyledir. Bu
ifâde, Allah Teâlâ'nın,"Sen, ancak kıyametten korkan kimseleri inzar
edersin" (Naziat, 45) ayeti gibidir.
b) Ebu
Müslim, "Kim muhsinlerden olmayı isterse, işte onun yolu ve durumu
budur" manasındadır. Muhsin, mü'min demektir. Binaenaleyh ayet,"Zikredilen
hükümlere göre davranmak mü'minlerin yoludur" manasına gelir"
demiştir.
c) "Allah'a
itaat etme hususunda yarışarak, kendi nefislerine iyilikte bulunanlara bir hak
olarak" demektir.
[112]
"Eğer siz onları
kendilerine temas etmeden (cinsi münasebetten) Önce boşar, (fakat önceden)
onlara bir mitıtr belirlemiş olursanız, belirlediğiniz o mihrin yansı
(onlarındır). Ancak kendilerinin vazgeçmeleri veya nikâh düğümü elinde olan
kimsenin bağışlaması müstesna... (Ey erkekler) sizin bağışlamanız takvaya daha
uygundur. Aranızdaki üstünlüğü unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı
hakkıyla görendir" (Bakara, 237).
Bil ki Cenâb-ı Allah,
kendisiyle cinsi münasebette bulunulmadan boşanmış kadınlar için, bir mihir
belirlenmemiş ise, hükmün ne olacağını zikrettikten sonra, kendisiyle cinsi
münasebette bulunulmadan önce ve fakat kendisi için bir mihir belirlendikten
sonra boşanmış kadınların hükmünü beyân etti. Bu âyetle ilgili birkaç mesele
bulunmaktadır:
[113]
İmâm Şafiî'ye göre,
kadın ile kocası arasında "halvet-i sahiha"nın olması mihri
gerektirmez.
Ebu Hanife ise:
"Halvet-i sahiha, mihri gerektirir. Yani halvet-i sahiha olduğu zaman
mihir gerekir" demiştir. Halvet-i sahiha, erkeğin kadın ile,görünen
(hissi) ve şer'i bir engel olmaksızın başbaşa kalmasıdır. Hissi engeller,
meselâ kadının uzvunun doğuştan kapalı olması, cinsi münasebete manî bir ur
veya hastalık bulunması, onlarta beraber uyuyor da olsa üçüncü bir şahsın
olması gibi durumlardır. Şer'iata göre engel sayılan şeyler ise, kadının
hayızlt veya lohusa olması, farz olan orucu tutuyor olması, farz namazını edâ
ediyor olması, farz veya nafile olarak ihrama girmiş olması gibi durumlardır.
Şafiî'nin delili
şudur: Cinsi münasebet olmadan meydana gelen boşanmalar, mihrin yarısının
düşmesini gerektirir. Bu durumda cinsi temasdan önce boşanma olmuştur.
Binaenaleyh, bu durumda da mihrin yarısının düştüğüne hükmetmek gerekir.
Bu delildeki birinci
mukaddimenin izahı: Cenâb-ı Allah'ın âyetindeki, Belirlediğiniz o mihrin
yansı" sözü tam bir cümle değildir. Aksine, bu sözün tamamlanması için bir
takdir yapmak gerekir. O da, Belirlediğiniz o mihrin yansı düşer" şeklinde
veyahut, "Belirlediğiniz o mihrin yarısı düşmez" şeklindedir. Birinci
takdir, maksûd, ikincisi ise, şu hususlardan dolayı "mercûh"(tercih
edilmeyen)tur:
a) Bir
şeye, şart edâtıyla talik edilen şey,
şart tahakkuk etmediği zaman, apaçık şekilde bulunmaz. Binaenaleyh, biz bu
ifâdeyi vücûba hamleder-sek, "talîk kaidesi"ne göre amel etmeyi
terketmiş oluruz. Çünkü mihrin yansı, "tâlîk" ten önce de nefyedilmiş
değildi. Ama onu, mihrin yansının düşmesi mânâsına alırsak, o zaman tâlîk
kazıyyesine göre amel etmiş oluruz. Çünkü bu mihrin yarısı, tâlîk'den önce de
bulunuyordu.
b) Hak
Teâlâ'nın, onlara btr mihir belirlemiş
olursanız.." buyruğu, o kimseye mihrin tamamının vâcib olmasını
gerektirir. Çünkü o kimse mihir vermeyi üstlendiği zaman, Hak Teâlâ'nın,
"Akidlerinizi yerinegetiriniz" (Maide,1)ifâdesinden dolayt, onun,
mihrin tamamını vermesi gerekir. Binaenaleyh, mihrin yarısının kaldığını
söylemeye bir ihtiyaç kalmaz. Çünkü mihrin tamamının vâcib olmasını gerektiren
şey, onun yarısının da vâcib olmasını iktiza eder. Burada ihtiyaç duyulan
husus, mihrin yarısının düştüğünü beyan etmektir. Zira, mihrin tamamının vâcib
olmasını gerektiren şey bulununca, bu durumda ortaya çıkan sonuç, mihrin
tamamının vâcib olması hususu olur.. Bundan dolayı, bu noktada, mihrin
yarısının düşmesi hususu, izah edilmesi gerekli olan husus olmuş olur. Bu
sebeple de âyeti, mihrin yarısının düştüğünü beyân mânasına hamletmek, onu mihrin yarısının
vâcib olduğunu beyân etmekten daha evlâ olur.
c) Mihrin
tamamını vermenin vâcib olduğuna delâlet eden âyet, daha önce geçmişti. Bu,
Hak Teâlâ'nın, "Hanımlannıza verdiğinizden bir şeyi almanız size helâl
değildir" (Bakara, 229) âyetidir. Binaenaleyh âyeti, mihrin yansının
düştüğü manasına hamletmek, onu mihrin yarısının vâcib olduğu mânasına
hamletmekten daha evlâdır.
d) Âyette
zikredilen husus cinsi temastan önceki talâktır. Talâkın cinsi münasebetten
önce bulunmuş olması, mihrin yansının düşmesi mânâsına uygun olup, bir şeyin
vâcib olmast anlamına uygun düşmez. Âyette zikredilmiş olan husus, vücûb
mânâsına uygun olan husus değil de, sükût (düşme) manasına uygun olan şey
olunca, JaJu takdirinde bulunmak daha evlâ olmuş olur. Biz bu izahları, şu maksattan
dolayı derinlemesine yaptık: Çünkü ulemâdan bazıları, âyetin mânasının,
"Takdir ettiğiniz mihrtn yarısını vermeniz vâcibtir" şeklinde
olduğunu söylemişlerdir. Halbuki mihrin yarısını vücûba tahsis etmek, hitâb
delili bakımından olması hariç, diğer yarısının düştüğüne delâlet etmez.
Halbuki bu hitab delili de, Ebu Hanife'ye göre delil değildir. Binaenaleyh,
bizim bu tafsilâtlı yaptığımız açıklamadan maksat, bu suâli savuşturmak için
olmuş olur.
İkinci mukaddimenin
izahı da şudur ki bu ikinci mukaddime, "talâk" in cinsi temastan önce
otmuş olması hususudur. Âyette geçen temastan mu-rad, ya el ite dokunma
mânasına hakiki manadır veyahut da cinsi münasebetten kinaye olan bir
ifâdedir. Bu iki mânadan hangisi alınırsa alınsın, talâkın bunlardan önce vaki olduğu
muhakkaktır.
Ebu Hanife'nin delili
ise, Hak Teâlâ'nın, 'Eğer zevcenin
yerine başka bir zevce almak isterseniz, öbürüne yüklerle vermiş olsanız bile,
(onun mehrtnden) bir şey almayın. Bir iftira ve açık bir günah olarak alır
mısınız onu? Onu nasıl alırsınız ki, birbirinize karılıp katıldınız.."
(Nisa.20-21) âyetidir. Ebu Hanife bu ayet ile şu iki bakımdan istidlal
etmiştir:
a) Allah'u
Teâlâ biz insanları, mihri almaktan nehyetmiş, ama bu hususta boşama
ile|boşanmamayı birbirinden ayırmamıştır. Ne var ki biz bu nehyin halvet-i
sahihadan önceki talâka tahsis edilmiş olduğu hususunda anlaşmıştık.. Kim
burada bir tahsisin bulunduğunu iddia ederse, bunu izah etmesi gerekir.
b) Allah'u
Teâlâ, insanları verdikleri mihri almaktan nehyetmiş ve bunu, birbirine karılıp
katılma sebebine bağlamıştır. Ki, birbirine karılıp katılmadan maksat da
halvet-i sahihadır. İfdâ, "feza" kelimesinden iştikak etmiştir ki, bu
da boş mekân demektir. Böylece biz halvetin de mihri gerektirdiğini anlamış
oluruz.
Buna cevâbımız şudur:
Hanefilerin istidlal ettiği âyet, umûm ifâde eden bir ayettir; bizim istidlal
ettiğimiz âyet ise, husus ifâde eden âyettir. Hâs, ârnm'dan önce gelir. Allah
en iyisini bilendir.
[114]
Hak Teâlâ'nın, .beyanı
O'nun ifâdesindeki, mef'ûlünden haldir. Buna göre ayetin takdiri,
"Onlara bir mihir takdir etmiş olduğunuz halde onları boşarsanız..."
şeklindedir.
[115]
Hak Teâlâ'nın, "ancak kendilerinin vazgeçmeleri müstesna..
" ifadesiyle ilgili iki mesele vardır:
Başına, fiilleri nasb
eden “En” edatı da gelse, fiilinin nûn'u
düşmez. Çünkü, iyi, kalıbı üzere olan
fiiller cem-i müennes fiillerdir. Binaenaleyh bu kalıpta, cezm, nasb ve ref
halleri aynıdır. Hyii fiil cem-i müennes olarak kabul edilir ise, sonundaki nün
harfi cem-i müennes zamiri olur. Fakat cem-i müzekker gâib olarak kabul edilir
ise bu nûn, fiilin ref alâmeti olur. İşte bundan dolayı, cem-i müzekker zamiri
olan "vâv"ın düşmemesi gibi, cem-i müennes zamiri olan bu
"nûn" da düşmez. Cem-i müzekker gâib için kullanılan, , fiilinden
düşmüş olan vâv, cem-i müzekker zamiri olan vâv olmayıp, fiilin lâme'l-fiiii
olan (illeti harf) vâvdır.[116]
Allah en iyisini bilendir.
[117]
Âyetin mânâsı
şöyledir: "Boşanmış olan kadınlar, vazgeçerler de kocalarından mihrin
yarısını istemezlerse ve "O benim yüzümü görmedi, ben ona hizmet
etmedim. Benden istifâde edemedi. Daha nasıl ondan birşey alayım?" derlerse,
bu durum müstesna".[118]
Hak Teâlâ'nın,
"Veya nikâh düğümü elinde olan kimsenin bağışlaması müstesna.."
ifadesiyle ilgili iki mesele vardır:
Ayetteki, tabiriyle
ilgili iki görüş vardır:
a) Bu,
kocadır. Bu görüş, Hz. Ali, Saîd İbnu'l Müseyyeb, sahabe ve tabiînden pek çok
kimsenin görüşüdür ki, Ebu Hanife de bu görüşü benimsemiştir.
b) Bu
velidir. Bu görüş, Hasan el-Basrî, Mücâhid ve Alkame'ye aittir ki, Şafiî de bu
görüşü benimsemiştir.
Birinci görüşü
savunanların delilleri şunlardır:
a) Velînin,
kendisine velayet ettiği kimsenin, ister büyük, isterse küçük olsun, mihrini
bağışlama hakkı yoktur. Binaenaleyh âyeti, vefî manasına hamletmek mümkün
değildir.
b) Velînin
elinde olan, nikâh akdidir. Akid bulunduğu zaman, nikâh düğümü de bulunmuş
olur. Çünkü, vezni, ("azıcık yemek , "lokma
yemek") kelimeleri gibi, mef'ûl mânalarına delâlet eder. Ama, masdar
olan kelimesine gelince, bu, ve,
kelimeleri gibidir. Sonra akidden sonra meydana gelen ukdenin (nikâh
düğümü ve bağının, velinin elinde değil, kocanın elinde olduğu herkesin
malûmudur.
c) Hak
Teâlâ'nın, tabirinin mânası, "nikâh ukdesi elinde olan kimse için bu
hüküm sabittir; başkası için değil!.." demektir; Nitekim Hak Teâlâ,
"Ama kim, Rabbinin makamından korkar, nefsini nevadan meri ederse, işte
cennettir onun varacağı yer" (Naziâ,
40-41) buyurmuştur. Yani Allah.nefsi başkasının olan hevâdan değil,
kendisinin hevâsından nehyetmiştir.. Cennet de, böyle olan kimse için söz
konusudur. Dolayısıyla, cennet o kimsenin varacağı yer olur..
d) Cübeyr
İbn Mut'im'den rivayet edilen şu husustur: O, bir kadınla evlenmiş, akabinde
onunla temasta bulunmadan kadını boşayıp mihrini eksiksiz vererek, "Ben
affetmeye daha lâyıktm" demişti. Bu hareket de, sahabenin, âyetten kocadan
sâdır olan affı anladığına delâlet eder.
Ayetteki, tabiriyle murad edilenin velî olduğunu
söyleyenlerin delilleri şunlardır:
1) Kocadan
sudur eden fiil, o kadına mihrin tamamını vermesidir. Bu ise, hibe olur. Hibe
de, "afv" olarak adlandırılamaz. Birinci görüşü savunanlar, bu görüşe
şu bakımlardan cevap vermişlerdir:
a) Evlenen
erkeklerin çoğunlukla yaptığı iş, evlenirken kadına mihir vermeleridir.
Binaenaleyh, erkek hanımını boşadığı zaman, ona mihir olarak verdiği şeyin
yarısını istemeye hak kazanmtş olur. Kadından mihri istemediği zaman, o mihri
affetmiş olur.
b) Allah'u
Teâlâ bunu, "müşâkele" kabilinden afv diye adlandırmıştır.
c) Afv ile
bazan (kolaylaştırma murad edilir. Meselâ, denilir. Yani, "Falanca, kolay
yoldan mal elde etti!" Biz bu sözün ne mânaya geldiğini, Cenâb-ı Hakk'ın,
"Fakat, kimin lehinde, maktulün kardeşi tarafından bir şey
affolunursa..." (Bakara, 178) ayetini tefsir ederken izah etmiştik. Bu
açıklamaya göre, kocanın affetmesi, kadına mihrin tamamını kolay bir şekilde
vermesi demektir.
Bu tabirden muradın
veli olduğunu söyleyenler, karşı tarafın birinci cevabına şu şekilde cevap
vermişlerdir: Kocadan affın bu şekilde sudur etmesi, ancak bazı durumlara göre
meydana gelebilir...Halbuki Hak Teâlâ, affa müracaat etmeyi her halükârda,
kayıtsız olarak zikretmiştir. Mutlak olan durumu mukayyet otan duruma
hamletmek, aslolanın hilâfına bir durumdur. Bunlar, onların ikinci cevaplarına
da şu şekilde cevap vermişlerdir: Kadından sudur eden afv, kocayı
"ibra" etmesi (onun, kendisine karşı bir borcunun olmadığını
söylemesi) dir. Bu hakiki anlamda birafvdır. Ama, o kocadan sudur eden ise,
sırf hibedir. O halde hibe, nasıl afv diye isimlendirilebilir? Bunlar, onların
üçüncü cevaplarına da şu şekilde cevap vermişlerdir: Eğer affetme kolaylaştırma
olsaydı, o zaman bir kimseye hakkında bir şeyi kolaylaştıran kimse hakkında,
"O, onu affetti" denilirdi. Halbuki bunun böyle olmadığı bilinen bir
husustur.
2) Kocaların
zikredilmesi, Hak Teâlâ'nın, "Eğer
siz kadınları, kendilerine temas etmeden Önce boşarsanız..." (Bakara, 237)
âyetinde geçmiştir. Buna göre eğer,
"Veya nikâh düğümü elinde olan kimsenin bağışlaması..." tabiriyle de
kocalar mu-rad edilmiş olsaydı, o zaman Hak Teâlâ muhâtab sîgasıyla, "Veya
senin affetmen..." buyurması gerekirdi. Allah böyle demeyip, gâib
sîgasıyfa buyurunca bundan murâd edilenin, kocalardan başkaları olduğunu
anlamış olduk.
Birinci görüşte
olanlar, bu görüşe şöyle cevap vermişlerdir: Muhâtab sığasından gâib sığasına
geçmenin sebebi, kocanın afv hususunda niçin istek/i olduğu hususuna dikkat
çekmektir... Buna göre mâna, "O kadınların, veya kadınların nikâh
düğününe sahip oldukları için, kadınları başka kocaları evlenmekten alıkoyan
kocanın affetmesi hali
müstesna..." Sonra, ayrılmak hususunda kadının herhangi bir
etkisi bulunmaz.. Ondan ancak koca ayrılır... Böylece, muhakkak ki koca,
kadının mihrini eksik vermeye veya tastamam vermeye daha ehil ve liyâkatti
olur..
3) Nikâh
düğümü kesinlikle kocanın elinde değildir. Çünkü, nikâhtan önce koca, kadın
için bir yabancı idi. Kocanın hiçbir surette kadın hakkında tasarrufta bulunma
yetkisi yoktur. Binaenaleyh, kadını evlendirmede kocanın herhangi bir etkisi ve
tesiri bulunmaz. Ama onunla evlendikten sonra, nikâh zaten bulunmuş olur. Var
olan şeyi yeniden icada kimsenin gücü yetmez. Hatta kocanın nikâhı izâle etmeye
de kudreti yoktur. Allah'u Teâlâ, nikâh elinde ve kudretinde olan kimseler
için, affetmenin bulunabileceğini kabul etmiştir. Nikâh ukdesinde kocanın
herhangi bir kudreti ve tesiri olmadığı ortaya çıkınca, bu ifâdeden muradın
koca olmadığı sabit olmuş olur. Ama velînin, kadını evlendirmeye kudreti
vardır. Binaenaleyh, bu sözden muradın koca değil, velî olduğu ortaya çıkmış
olur. Sonra bu görüşte olanlar bu tabirden muradın koca olduğunu söyleyenlerin
yukardaki delillerine şu şekilde cevap vermişlerdir:
Birinci hüccet: Fiil, bazen bizzat o işi yapana, bazan da o
işin sebebine nisbet edilir. Meselâ, sebebine nisbet edilerek şöyle denilir:
"Hükümdar bir ev bina etti" ve Para bastı..." Görünen odur ki
kadınlar, kendilerine ait mühim işlerde ve menfaatlerine olan şeyleri koruyup
gözetme hususunda velîlerin görüşlerine başvururlar. Yine görünen odur ki, evlilik
işleriyle ilgili konulara kadın pek dalmaz.. Aksine bu hususu, tamamiyle
velînin görüşüne havale eder. Bu açıklamaya göre affetme hususu, velînin
iradesine ve onun çabasına göre meydana gelmiş olur. İşte bu sebeple affetme
meselesi, velîlere nisbet edilmiştir.
İkinci hüccet:
Bu,onlarm "velinin elinde olan, nikâh ukdesi değil, nikâh akdidir"
demeleridir. Biz deriz ki, "ukde" ile bazen akid mânası murad edilir.
Nitekim Hak Teâlâ, "Nikâh bağım bağlamıya azmetmeyiniz..." (Bakara,
235) buyurmuştur. Biz, öjip kelimesinin ism-i mef'ûl, ditökt mânasında olduğunu
kabul etsek bile, ne var ki, âî^ââi de de, ancak akid vasıtasıyla oluşur,
meydana gelir. Nikâh akdi ilk önce velînin elindedir. Bundan dolayı
"nikâh düğümü" de, akdin netice ve sonuçlan olması sebebiyle velînin
elinde olmuş olur.
Üçüncü hüccet:
Bu onların, tabirinden kastedilen hükmün, kocanın kendisine ait olduğu
şeklindeki görüşleridir. Buna şu şekilde cevap veririz: Böyle bir kayıtlamayı,
lâfızdan elde etmek mümkün değildir. Çünkü, jyİ "Emretmek, nehyetmek,
yükseltmek ve alçaltmak falancanın elindedir" denildiğinde,bununla o kimsenin
elinde emrin bizzat kendisi, nehyin bizzat kendisi olduğu mânası kastedilmez.
Aksine onun elinde, başkasına emretme, başkasını yasaklama yetkisinin bulunduğu
kastedilmiştir. Burada da böyledir.
[119]
Şafii bu ayetle,
nikâhın ancak velinin izniyle caiz ola bileceği hususunda istidlal edebilir..
Bu böyledir
çünkü müfessirlerin çoğunluğu, Allah'ın,
buyruğundan muradın, ya koca yahut da velî olduğu hususunda ittifak etmiştir.
Bu ifâdeyi, kocanın nikâh ukdesi hususunda kesinlikle bir tesiri ve bir
kudreti olmadığını beyan etmemiz nedeniyle, kocaya hamletmek yanlış olur.
Binaenaleyh bunu "velî" ye hamletmemiz gerekir. Bunun böyle olduğu
sabit olunca biz deriz ki, Hak Teâlâ'nın, tabiri hasr ifâde eder. Çünkü,
denildiği zaman bunun mânâsı, "Emretmek, nehyetmek başkasının elinde
değil, sadece onun elindedir" demektir. Nitekim Hak Teâlâ, (Kâfirûn,
6) buyurmuştur. "Yani, yalnız size aittir, başkalarına değil..."
Burada da, "nikâh ukdesi başkasının elinde değil, velînin elindedir"
şeklinde bir mâna vardır. Durum böyle olunca, nikâh ukdesinin kadının elinde
olması gerekir. Zaten elde edilmek istenen netice de budur. Allah en iyisini
bilendir.
[120]
Hak Teâlâ'nın "Ve sizin bağışlamanız, takvaya daha
uygundur" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
Bu söz (bu kalıp), nem
erkeklere, hem de kadınlara beraberce yapılmış bir hitaptır. Ancak, erkekler ve
kadınlar bir arada zikredildikten zaman, "tağlib" erkeklerden
yanadır. Tağlibin sebebi şudur: Gerek lâfız ve hitapta, gerek mânada
müzekkerlik asıl, müenneslik ise fer'i (talî durum) dur. Lâfız bakımından
müzekkerliğin asıl olmasına gelince, sen önce, ifâ dersin, daha sonra da,
müennesliği kastederek, dersin. Müzekkere delâlet eden lâfız asıldır. Müennese
delâlet eden lâfız ise asıl olan lâfzın fer'idir. Mâna bakımından asıl olmasına
gelince, kemâl, erkekler için; noksanlık hali de kadınlar içindir. İşte bu
sebepten dolayı, müzekker ve müennes bir arada zikredildiğinde, müzekkerlik
tarafı galip olmuş olur.
[121]
hitabının ir'âbdaki
yeri, mübtedâ olmasından dolayı, mahallen merfûdur. Kelamın takdiri ise, "Siz erkeklerin atfetmesi takvâya daha
yakındır" şeklindedir. kelimesindeki lâm harfi, mânasındadır.
[122]
Âyetin mânası
şöyledir: "Sizin birbirinizi affetmeniz, takva mânasının tahakkuk etmesine
daha yakın olan bir hareket biçimidir.." Durum, şu iki sebepten dolayı bu
şekilde olmuştur:
a) Hakkının
verilmemesine müsamaha gösteren kimse, "muhsin" dir. Kim
"muhsin" olursa, mükâfaata müstehak olmuş olur. Kim de mükâfaaîa
müstahak olursa, bu mükâfaattan dolayı, mükâfaatın dışında olan cezayı
savuşturmuş ve onu ortadan kaldırmış olur.
b) Bu tarz
bir hareket, kişiyi gerçekte takvanın kendisi olan "zulmü terketme"ye
davet eder. Çünkü, Allah'a yaklaşmak maksadıyla, hakkından vazgeçerek,
hakkının verilmemesine aldırış etmeyen kimse, hakkı olmayan bir şeyi almak
suretiyle başkasına zulmetmiş olmaktan son derece uzaklaşmış olur.
Hak Teâlâ
"Aranızdaki üstünlüğü unutmayınız..." buyurmuştur. Allah'ın bu
tabirden maksadı, insanları "unutma" hadisesinden nehyetmek
değildir. Çünkü unutmamak, insanın elinde olan bir şey değildir. Aksine bu
ifâdeden maksat, "terketmek..." manasıdır. Buna göre Hak Teâlâ
sanki, Aranızdaki üstünüğü ve birbirinizi
üstün tutmayı ihmal etmeyiniz, bırakmayınız..." demek istemiştir. Bu böyledir,
çünkü erkek kadınla evlendiği zaman kadının kalbi erkeğine bağlanmıştır. Bu
sebeple erkek,onu cinsi temastan önce boşadığında, bu hareket o kadının erkek
tarafından eziyyet görmesine sebep olmuştur. Yine erkek, kendisinden
kesinlikle istifâde etme niyeti olmadan kadına mihir vermeyi tekeffül ettiği
zaman, bu da o kadına eziyyet etmenin bir sebebi olmuştur. Dolayısıyla, Allah'u
Teâlâ bunlardan herbirinin, diğerinin kalbinden bu tür sıkıntıları izâle edecek
bir işe başvurmanın gerekli olduğuna tenbihatta bulunmuştur. Meselâ kocaya,
kadına mihrin tamamını teslim etmesi suretiyle onun kalbini hoşnut etmesini;
kadına da mihrin tamamından vazgeçmesini öğütlemiştir. Daha sonra da, Allah'u
Tealâ, bilinen sünnetine göre âyetini, tehdit yerini tutan ifadesiyle
bitirerek, "Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir"
buyurmuştur. '[123]
"Namazlara ve
salât-ı vusta'ya devam ediniz.. Allah için, tam bir huşu ile kıyamda
durun" (Bakara, 238). Bil ki Allah'tı Teâlâ, mükelleflere dinî malûmatları
beyan edip ve onlara şeriatının kanunlarını iyiden iyiye izah buyurunca onlara
beş vakit namaza devam etmelerini emretmiştir. Bunun birkaç sebebi vardır:
a) Namazda
Kur'an okumak, ayakta durmak (kıyam), rükû, sücûd ve huşu manaları olduğu için
namaz, Allah'ın heybeti karşısında kalbin hüznünü, insanın yapısında bulunan
başkaldırı ve isyanın bulunmamasını ve Allah'ın emirlerine infccıyad edip,
O'nun nehyettiği şeylerden vazgeçmeyi ifâde eder. Nitekim Hak Teâlâ, 'Muhakkak
ki namaz edebsizlikten ve çirkin olan her şeyden alıkor" (Ankebût, 45)
buyurmuştur.
b) Namaz,
kuluna Allah'ın rubûbiyyetinin celâlini, kulluğun tevâzuunu, zilletinini,
mükâfaat ve ceza işlerini hatırlatır, böylece de kulun Allah'a itaata boyun
eğmesi kolaylaşmış olur. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak,
"Sabır ve namazla
yardım isteyin" (Bakara, 45) buyurmuştur.
c) Nikâh, talâk
ve iddet gibi daha önce geçmiş olan hususlar, dünyevî işlerle meşgul olmayı
ifâde ediyordu. Böylece buna Hak Teâlâ, âhiret işleri olan namaz mevzuunu
eklemiştir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
[124]
Müslümanlar, farz olan
namazın beş vakit namaz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Tefsirini
yapmakta olduğumuz bu âyet de buna delâlet etmektedir. Çünkü Hak Teâlâ'nın
"Namazlara devam ediniz" emri, cemîsîgasının en azının üç olması bakımından,
üç vakit namaza delâlet eder. Hak Teâlâ'nın daha sonra gelen, "orta
namaza..." tabiri de bu üçe ilâve edilen fazla bir şeye delâlet eder. Aksi
halde, bir tekrarın bulunması gerekir. Aslolan ise, tekrarın bulunmamasıdır.
Sonra bu ilâve olan şeyin dördüncü vakit olması imkânsızdır. Aksi halde, dört
vakit olan namazların ortası olan bir namaz bulunmaz. Binaenaleyh bu üç
lâfzına, toplandığında bir orta namazın meydana gelebileceği bir başka sayının
mutlaka eklenmesi gerekir. Bu toplamın en azı da, beştir. Binaenaleyh bu âyet,
işte açıkladığımız yol ile, beş vakit namazın farz olduğuna delâlet eder. Bil
ki yaptığımız bu istidlal, el-vustâ kelimesinden muradın, sayı bakımından orta
olan bir şey olduğunu; fazilet bakımından orta olan birşey olmadığını beyân
ettiğimiz zaman tam ve eksiksiz olur. Biz bunu, inşa-allah deliliyle beraber
beyân edeceğiz. Her ne kadar bu ayet beş vakit namazın farz olduğunu gösterse
de namazın vakitlerine delâlet etmez. Vakitlere tafsilâtlı olarak delâlet eden
âyetler dört tanedir.
Birinci ayet:
Hak Teâlâ'nın, "Haydi akşama girerken, sabaha ererken Allah'ı tenzih
ediniz" (Rûm, 17) âyeti. Bu ayet, vakitleri bildiren ayetlerin en
açığıdır. Buna göre Hak Teâlâ'nın, tâbirinin mânası, "Yani, Allah'ı teşbih
edin, akşam vaktinde Allah için namaz kılın" demektir ki, Allah bu akşam
vaktiyle, akşam ve yatsı namazlarını kastetmiştir. sözü ile sabah namazını; (Rûm,18) ile ikindi namazını ve(Rum,18)tabiri
ili de öğlen namazını kastetmiştir.
İkinci ayet:
Hak Teâlâ'nın, "Güneşin kayması anından, gecenin kararmasına kadar güzelce
namaz kıl. Sabah namazını da... Çünkü sabah namazına şâhid olunur" (İsra,
78) âyetidir. Allah'u Teâlâ bu âyette,
tabiri ile güneşin zevalini kastetmiştir ki, bu ifâdenin muhtevasına
öğlen, ikindi, akşam ve yatsı namazları girmektedir. Daha sonra da, buyurarak, sabah namazını murad edmiş-tir.
Üçüncü ayet:
Hak Teâlâ'nın, "Güneşin dogmasından evvel de, batmasından evvel de Rabbinİ
hamd fle teşbih et. Gecenin bir kısım saatlerinde ve gündüzün etrafinda da
teşbih etki, böylece ilâhî rızâya nail olasın!" (Tâhâ, 130)âyetidir. Bazı
âlimler bu âyetin beş vakit namaza delâlet ettiğini söylemişlerdir. Çünkü
zaman, ya güneş doğmadan önce veya batmadan önce olur. Binaenaleyh gece ve
gündüz kavramları bu iki terkîbin muhtevasına dahil olmuş olurlar.
Dördüncü ayet:
Hak Teâlâ'nın, "Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde
dosdoğru namaz kıl" (Hûd, 114) âyetidir. Hak Teâlâ'nın, tabiriyle maksadı
sabah ve ikindi; ifadesiyle ise, akşam ve yatsıdır. Bazı âlimler bu ayetle,
vitir namazının vâcib olduğu hususunda istidlal etmişlerdir. Çünkü, kelimesi,
çoğul bir ifâdedir. Çoğulun en azı ise üçtür.
[125]
Bil ki, namaza devam
etmeyi emretmek, onun şart- larını bulundurmaya devamı emretmek demektir.
Namazın şartlan,
bedenin, elbisenin ve namaz kılınan yerin temizliği; avret mahallinin
örtülmesi, kıbleye yönelmek, namazın erkânına riâyet etmek ve ister kalbin,
ister lisânın, isterse uzuvların amelleriyle ilgili olsun, namazı iptal eden
herşeyden kaçınmaktır. Namaz konusunda en mühim olan iş, niyyet etmektir. Çünkü
niyyet, namaz konusunda asıl maksattır. Hak Teâlâ, "Beni anmak için namaz
kıl" (Ta-hâ, 14) buyurmuştur. Kim bu tarz üzere namazını edâ ederse, o
kimse namazını bihakkın devam ettirmiş olur. Aksi halde, hayır!.Buna göre
eğer, " emri, lâfızları gibi müşareket ifâde eden bir bâbtan
getirilmiştir.
Buna göre, buradaki
mâna nasıl olur?" denilirse, buna şu iki bakımdan cevap veririz:
a)
"Muhafaza", kul ile Rabbi arasında olur. Buna göre kula sanki şöyle
denilmiştir: "Sana namaz kılmayı emreden Rabbin seni koruması ve gözetmesi
için, namazına devam eti..." Bu, Hak Teâlâ'nın, "Beni anınız ki ben
de sizi anayım" (Bakara. 152) buyruğu gibidir. Hadiste de, "Sen
Allah'ın hakkını gözet ki, Allah da seni muhafaza etsin"[126]
şeklinde gelmiştir.
b)
Bu karşılıklı koruma işinin, namaz kılan
kimseyle namaz arasında olmasıdır. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir:
"Namazının seni koruması için, sen de namazına devam et!"
Bil ki namazın, namaz
kılan kimseyi koruması şu üç şekilde olur:
1) Namaz,
insanı günahlardan korur. Nitekim Hak Teâlâ, "Muhakkak ki namaz,
edebsizlikten ve çirkin olan her şeyden ahkor" (Ankebut, 45). Binaenaleyh,
kim namaz kılmaya devam ederse, namaz onu fuhşiyyattan korur.
2) Namaz
insanı, belâ ve sıkıntılardan korur. Nitekim Hak Teâlâ,"Sabır ve namaz
ile, yardım isteyiniz" (Bakara, 45) ve, (Maide, 12) buyurmuştur ki bunun
mânası, "Eğer namazınızı kılar, zekâtınızı da verirseniz ben yardımım ve
korumamla, sizin yanınızdayım" şeklindedir.
3) Namaz,
namaz kılan kimseyi korur ve ona şefaat eder. Nitekim Hak Teâlâ, "Namazı
dosdoğru kılın ve zekâtı verin. Kendiniz için önden ne hayır yollarsanız,
Allah katında onu bulacaksınız" (Bakara, no) buyurmuştur.
Bir de namazda Kur'an
okunur. Kur'an da, kendisini okuyan kimseye şefaat eder. Kur'an hem
"Şâfi" hem de "müşeffi" dir. Haberde şu şekilde vârid
olmuştur: "Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri, (kıyamet gününde) iki bulut gibi
gelirler ve kendilerini okuyanın lehinde şehâhette bulunarak, ona şefaat
ederler."
Yine haberde şöyle
gelmiştir: "Mülk sûresi kendisini okuyarak gece namazı kılan kimseden
kabir azabını savuşturur; haşr esnasında onu savunur, sıratta onun iki ayağının
dibinde durarak, cehenneme, "Hayır, ona ilişemez-sin!" der. Allah en
iyisini bilendir.
[127]
Âlimler,
"salât-ı vustâ" nın ne olduğu
hususunda yedi görüş belirtmişlerdir.
Birinci Görüş:
Allah'u Teâlâ, bu namaza devam etmeyi emretmiş, fakat bunun hangi namaz olduğunu
bize açıklamamıştır. Biz, "Allah'u Teâlâ onun hangi namaz olduğunu bize açıklamamıştır"
dedik, çünkü eğer Allah'u Teâlâ bunu açıklamış olsaydı, o zaman,ya
"Allah'u Teâlâ onu, katı veya zannî yolla beyân etmiştir" denilirdi
ki, birinci ihtimal bâtıldır. Çünkü o beyan, ya bu âyetle olur veya kesinlik
ifâde eden bir başka yolla, veyahut da mütevâtir bir haberle olur.. Beyanın bu
âyette bulunması mümkün değildir. Çünkü namaz vakitlerinin sayısı beştir. Ha!
buki ayette, namazın ne evveline, ne de sonuna dair bir açıklama
bulunmamaktadır. Durum böyle olunca, beş vakit namazın her biri hakkında,
"orta namaz" olabileceği söylenebilir. Veyahut da, "bu açıklama
bir başka âyette veya r.ıütevâtir bir haberde yapılmıştır" denilebilir.
Halbuki böyle bir açıklama söz konusu değildir. Bu hususun zannî bir yolla izah
edilmesine gelince, ki bu yol haber-i vâhid ve kıyastır, bu da caiz değildir.
Çünkü zan ifade eden yollar, haberler ameli konularda muteber addedilmiştir. Bu
mesele ise, amel ile ilgili bir mesele değildir. Binaenaleyh Allah'u Teâlâ'nın,
orta namazın ne olduğunu beyan etmediği ortaya çıkmış olur. Bu görüşte olanlar,
sözlerini şu şekilde sürdürmüşlerdir: Bunun hikmeti şudur: Allah'u Teâlâ bu
namazın ne olduğunu beyan etmemekle beraber, bunun önemli bir namaz vakti olduğunu
hassaten bildirince, kişinin edâ ettiği her namazın salât-ı vustâ (orta namaz)
olduğunu zannetmesi caiz olur. Böyle uir zan ise, kişiyi bütün namazları
tastamam ve mükemmel bir biçimde edâ etmeye teşvik etmiş olur. İşte bu sebepten
dolayı Allah'u Teâlâ, ramazan ayında Kadir gecesini; cuma gününde duaların
kabul olunacağı saati; bütün isimlerinin içinde "ism-i a'zâmı" nı ve,
mükellef her vakit ölüm endişesini hissetsin ve böylece de her vakit tevbekâr
olsun diye, bütün zaman içinde de "ölüm vaktini" gizlemiştir. İşte bu
görüşü, ulemâdan bir topluluk benimsemiş, tercih etmiştir.
Muhammed İbn Sîrîn
şöyle demiştir: Bir adam Zeyd İbn Sabit, (r.a)'e orta namazın ne olduğunu sordu
da, o da, bunun üzerine, "Bütün namazlara devam et, o zaman ona rastlar,
isabet edersin" dedi.
Rebî İbn Haysem den
rivayet edildiğine göre birisi ona, bu namazın ne olduğunu sorduğunda o,
"Ey amcam oğlu, orta namaz beş vakit namazdan birisidir. Binaenaleyh,
hepsine devam et. Böylece de, orta namaza da devam etmiş olursun" diyerek,
sözüne şunu ilâve etti: "Eğer sen, onun hangi namaz olduğunu kesin olarak
buseydin, sen sadece ona devam eder, diğer namazları da zay ederdin.. (Değil
mi?)" deyince, soru soran kişi, "Hayır!" der. Bunun üzerine
Rebî, "Eğer beş vakit namaza devam edersen, orta namaza da devam etmiş
olursun" dedi.
İkinci Görüş:
Bu, beş vakit namazın tamamıdır. Çünkü beş vakit namaz, taat sayılan
ibadetlerin ortasıdır. Bunu şöyle izah edebiliriz: İmân yetmiş küsur kısımdır
ve bunların en üst derecesini kelime-i şehâdet teşkil eder. En alt derecesi
ise, yollarda insanların yürümesine eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır.
Beş vakit farz namaz derece bakımından imandan aşağı, fakat yoldaki eziyet
verici şeyleri giderme mertebesinin üstündedir. Binaenaleyh farz namazlar bu
iki taraf arasında yer almış olur ve "orta" olur.
[128]
Üçüncü Görüş:
Bundan murad, sabah namazıdır. Bu görüş, sahabeden Hz. Ali, Hz. Ömer, İbn
Abbas, Cabir b. Abdullah, Ebu Umâme el-Bâhilî (r.ah)'nin; tâbi'inden ise Tavus,
Atâ, İkrime ve Mücahidin görüşüdür. İmam-ı Şafiî de bu görüştedir. Şu hususlar,
bu görüşün doğru olduğunu gösterir:
a) Sabah
namazı alacakaranlıkta kılınır. Bundan dolayı bu namazın başlangıcı karanlık
olduğu için gece namazına, sonu da aydınlık olduğu için gündüz namazlarına
benzetilmiştir.
b) Bu namaz
fecr-i sâdığın doğmasından sonra, güneşin doğmasından önce edâ edilir. Bu kadar
zaman dilimi içerisinde ne tam karanlık ne de tam aydınlık vardır. Binaenaleyh
sanki bu zaman, ne gecedir ne de gündüzdür. Bu sebeble de bu zaman, gece ile
gündüz arasında "orta" bir durum olmuş olur.
c) Tam
gündüz öğle ile ikindi namazı; gece olunca da akşam ile yatsı namazı kılınır.
Sabah namazı ise gece ve gündüz kılınan namazlar arasında "orta" bir
yerde gibidir.
Buna göre eğer,
"Bu hususların hepsi akşam namazı için de söz konusudur?." denirse,
biz deriz ki: İnşaallah ileride de izah edeceğimiz gibi, sabah namazı daha
faziletli olduğu, için onu akşam namazına tercih ettik.
d) Öğle ile
ikindi namazları Arafat'da bütün mezheplerin ittifakı ile, sefer esnasında da
Şafiî mezhebine göre birleştirilir. Akşam ile yatsı namazı da böyledir. Sabah
namazı ise her zaman vaktinde tek olarak kılınır. Bundan dolayı öğle ve ikindi
namazlarının vakitleri tek bir vakit, akşam ve yatsı namazlarının vakitleri de
tek bir vakit (gibi) olmuş olur. Böylece sabah namazının vakti, bu ikisi
arasında "orta" bir vakit olmuş olur.
Kaffâl (r.h) şöyle
der: "Bu delil insanların şöyle demesine dayanır: Bir kimse, iki taraftan
birine meyletmeyip tek başına hareket ettiğinde, denilir." Allah en
iyisini bilendir.
e) Cenâb-ı
Allah'ın "Çünkü sabah namazına şâhid olunur" (İsra, 78) âyetidir.
Mütevatir haber ile, buradaki Kur'an'dan muradın sabah namazı olduğu sabit
olmuştur. Bu namaz, gece ve gündüz meleklerinin bir arada bulunduğu sırada edâ
edildiği için Cenâb-ı Allah, bunun "şâhid olunan" bir namaz olduğunu
haber vermiştir.Bunu iyice anladığın zaman, bil ki bu ayet ile şu iki bakımdan
istidlal edilmiştir:
1) Allah
Teâlâ sabah namazını tek olarak zikretmiştir. Bu da, sabah namazının çok
faziletli olduğunu gösterir. Cenâb-ı Allah, "orta namaz"ın da çok
faziletli olduğunu özellikle bildirmiştir. Binaenaleyh hatıra, zann-ı gâlib
olarak, sabah namazının daha faziletli olduğu o âyetle sabit olduğu için, bu
âyette özellikle zikredilen "orta namaz" dan muradın sabah namazı
olması gerektiği geliyor.
2) Gece ve
gündüz melekleri nöbet değiştirirler. Binaenaleyh gece melekleri ile gündüz
melekleri sadece sabah namazı vaktinde (nöbet değiştirirken) bir arada
bulunurlar. Bundan dolayı sabah namazının bu bakımdan gece ile gündüzün iki
tarafında başlayıp, gece ile gündüzün arasına giren orta bir-şey gibi olduğu
sabit olur.
f) Allah
Teâlâ, "orta namaz"ı zikrettikten sonra "Allah için tam birhuşû
ile kıyamda durun" buyurarak, bu namazı "kunût" lâfzı ile
birlikte zikretmiştir. Halbuki, sahih haberlere göre, İslam'da
"kunût" un bulunduğu namaz sadece sabah namazıdır'[129]
Binaenaleyh bu,"orta namazı" nın sabah namazı olduğunu gösterir.
g) Şüphesiz
ki Hak Teâlâ, bu namazın önemini belirtmek için, tek oiarak zikretmiştir.
Yine sabah namazının,
diğer namazlardan daha çok te'kid ve teşvik edilmeye muhtaç olduğunda şüphe
yoktur. Çünkü namazlar içerisinde bundan güç olanı yoktur. Zira sabah namazı
insanlara, uykularının en tatlı vaktinde vâcib olmaktadır. Hatta Araplar,
bundan dolayı sabah namazı vaktindeki uykuyu, "Bal" diye
adlandırmışlardır. Bu tatlı ve güzel uykuyu bırakıp, soğuk suya yönelmek,
camiye gidip, namaza durmaya hazırlanmak, insana çok zor ve güç gelen bir
şeydir. Bundan dolayı âyetteki "orta namaz" tle.sa-bah namazının kastedilmiş
olması gerekir. Çünkü bu namaz teşvik edilmeye diğer namazlardan daha uygundur.
h) Sabah
namazı, namazların en efdalidir. Durum böyle olunca "orta namaz" in,
sabah namazı olması gsrekir.
[130]
Biz şu bakımlardan
sabah namazının daha efdal olduğunu söyledik:
1) Cenâb-ı
Allah,"Sabredenler, sadıklar, itaatle (Allah'a) boyun eğenler ve
seherlerde istiğfar edenler..." (Al-i imrân, 17) buyurmuş, bu kimselerin
değerli taatlerini ve mükemmel ibâdetlerini, seher vakitlerindeki
istiğfarlarını zikrederek bitirmiştir.
Bir hadis-i kutside
Cenâb-ı Allah,"Kullarım bana kendilerine farz kıldığım şeyleri yerine
getirerek yakınlaştıktan gibi hiçbir şeyle yakınlaşamazlar"[131]
buyurduğu için, istiğfar çeşitlerinin en büyüğünün, farzları edâ etme olması
gerekir. Bu da, imandan sonra taatların en efdalinin sabah namazı olmasını
gerektirir.
2) Bu
hususta cemaatle kılınan sabah namazının ilk tekbirinin.dünya ve dünyadaki
herşeyden daha hayırlı olduğu rivayet edilmiştir.
3) Sahih hadislerde,
sabah namazı için iki ezan okunduğu; birincisinin fecr-i sâdık henüz doğmadan,
ikincisinin ise, doğduktan sonra okunduğu yer almıştır. Bu böyledir. Çünkü
birinci ezandan maksad, kalkıp abdest hazırlığı yapsınlar diye insanları
uyandırmaktır.
4) Hak
Teâlâ, sabah namazına çeşitli isimler vermiştir. Mesela, İsrâ sure-sinde,
(İsrâ. 78); Nûr suresinde, (Nur,58); Rûm
suresinde, "Sabahladığınız vakit.." (Rûm. 17) gibi isimler... Hz.
Ömer (r.a), "Yıldızların batışı.." (Tur, 49) ayetinden sabah
namazının kastedildiğini söylemiştir.
5) Cenâb-ı
Allah sabah namazı üzerine yemin ederek, "Fecre ve on geceye yemin olsun
ki.."(Fecr, 1-2) buyurmuştur. Bu,"Asra yemin olsun ki şüphesiz
insanlar zarardadır" (Asr, 1-2)ayetiyfe bir tezâd teşkil etmez. Çünkü
biz, bu ayetteki "asır" dan muradın, ikindi namazı olduğunu kabul
etsek bile sabah namazı hakkındaki, "Gündüzün iki tarafında namaz
kıl.." (Hûd, 114) ayetinde bulunan te'kid ve teşvik daha kuvvetlidir. Bu
te'kidin ikindi namazı için bulunmadığını beyân etmiştik.
6) Sabah
namazı ezanında "tesvîb" yapılır. Tesvîb, "hayya
âle'f-felâh" tan sonra iki defa, "Namaz uykudan hayırlıdır"
demektir. Böyle bir te'kid, başka namazların ezanında yoktur.
7) İnsan
uykudan kalktığı zaman, yoktan var olmuş gibi veya ölü iken di-rilmiş gibi
olur. Hatta bütün mahtûkat geceleri adetâ ölürler, sabah olunca dirilirler.
İnsanlar uykularından kalkıp, kendilerinden gecenin, uykunun ve gafletin,
acizliğin ve şaşkınlığın karanlıklarını gidererek, bütün bunları ihsanları ile
değiştirip, âlemi nurla, bedenleri de hayat, akıl, fehim ve ma'rifetle doldurduğu
için, Allah'ın kudret ve rahmetinin mükemmelliğini gösteren bu büyük hâdiseyi
müşahede ettiklerinde, hiç şüphe yok ki, bu vakit kulun kulluğunu edaya,
Allah'a karşı hudû, zillet ve meskenetini ortaya koymaya uğraşmasına diğer
vakitlerden daha uygundur.
8) Böylece,
bütün bu açıklamalar ile, sabah namazının, diğer namazlardan daha efdal olduğu
ortaya çıkmış olur ve bu .sebeple de, "orta namazı"nı "sabah
namazı" olarak ahlamak daha evlâ olur.
9) Hz.
Ali(k.v)'ye, "orta namaz"ın ne olduğu sorulmuş,O da,"Biz, onun
sabah namazı olduğunu zannediyoruz"
demiştir.
Yine İbn Abbas
(r.a)'dan, sabah namazını kılıp, daha sonra da "işte bu orta
namazdır" dediği rivayet edilmiştir.
10) Sabah
namazının sünneti diğer namazların sünnetlerinden daha kuvvetlidir.
Binaenaleyh farzının da, diğerlerinin farzından daha kuvvetli olması gerekir.
İşte bu sebeple âyetteki teşvik ve te'kidi sabah namazına hamletmek daha
evlâdır. Orta namazın, sabah namazı olduğuna dâir delillerin tamamı bunlardan
ibarettir.
[132]
Dördüncü Görüş:
Bu "Orta namaz öğle namazıdır" diyen kimsenin görüşüdür. Bu görüş
Ömer, Zeyd, Ebu Saîd el-Hudrî ve Üsâme İbn Zeyd(r.a)'den rivayet edilmektedir.
Ebu Hanife ve arkadaşlarının görüşü budur. Bu görüşte olanlar, buna birkaç
bakımdan delil getirmişlerdir:
1) Öğle
namazı, kaylûle vaktinde ve öğle sıcağında olduğu için, onlara zor geliyordu.
Bundan dolayı özellikle ve hassaten belirtilme ve dikkat çekilmeyi bu namaza
vermek daha uygundur. Zeyd İbn Sabitten rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber
(s.a.s), öğlenin kızgın sıcağında namaz kılıyordu ve bu namaz da, ashabına
namazların en ağın idi... Çoğu kez arkasında bir veya iki saf bulunuyordu. İşte
bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdular: "Andolsun ki, (öğle)
namazında hazır bulunmayan kimselerin evlerini yakmaya niyetlendim." Bunun
üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.
2) Öğle
namazı gündüzün ortasına tesadüf eder. Farz namazlar içinde, onun dışında
gündüzün veya gecenin ortasına rastlayan başka namaz yoktur.
3) Öğle
namazı, gündüzün kılınan iki namaz olan sabah ile ikindinin ortasındadır.
4) Öğle namazı, iki serinlik, yani sabah serinliği ile akşam serinliği
ortasına rastlayan bir namazdır.
5) Ebû'l-Aliye
şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabtyla beraber öğle namazı
kıldım. Namazı bitirdikten sonra onlara, orta namazın hangisi olduğunu sordum.
Onlar da, "Orta namaz, kıldığın şu namazdır" dediler."
6) Hz. Aişe
(r.anha)'den rivayet edildiğine göre O, ayetini, şeklinde okurdu. Bundan şu
şekilde istidlal edilmiştir: O,(ikindi namazı) ifâdesini.(orta namaz) üzerine
atfetmiştir. Matufun aleyh, matuftan daha öncedir. Buna göre ikindi namazından
önce olan da, öğle namazıdır.
7) Rivayet
edildiğine göre bir grup insan, Zeyd İbn Sâbit'in yanında idiler. Üsâme İbn
Zeyd'e bir adam gönderip, ondan orta namazın hangi namaz olduğunu sordurdular.
O, "Orta namaz, öğle namazıdır. O, öğlenin sıcağında kılınır" dedi.
8) Sahih
hadislerde, Cebrail (a.s)'in Hz. Peygamber (s.a.s)'e ilk defa öğle namazında
imam olduğu rivayet edilmiştir. Bu, öğle namazının namazların en şereflisi
olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh, âyetteki husûsî te'kid ve teşviki, öğle
namazına hamletmek daha uygundur.
9) Cuma
namazı, namazların en şereflisidir. O da, öğleyin kılman namazdır. Bundan
dolayı ayetteki hususi te'kidi öğle namazına hamletmek evlâdır.
[133]
Beşinci Görüş:
Bu görüş, "Orta namaz, ikindi namazıdır" diyenlerin görüşüdür. Bu
görüş sahabeden Hz. Ali (r.a), İbn Mes'ud, İbn Abbas ve Ebu Hureyre (r.a)'den;
fukahâdan da, Nehâî, Katâde ve Dahhâk'tan rivayet edilmiştir. Bu, aynı zamanda
Ebu Hanife'den rivayet edilen görüştür. Bunlar bu görüşlerine birkaç bakımdan
delil getirmişlerdir:
1) Hz. Ali
(r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s), Hendek Günü,
"Bu kâfirler bizi orta namazdan alıkoydular. Allah onların evlerini ve
mezarlarını ateşle doldursun" buyurdu. Bu hadisi, Buharı, Müslim ve diğer
hadis imamları rivayet etmiştir. Bu haber, bu meselede dikkate alınması
gereken önemli bir haberdir. "Sahih-i Müslim"de bu hadis, "Bizi
orta namazdan, yani ikindi namazından alıkoydular" şeklinde vârid olmuştur.
Fukahâdan bazıları
buna şöyle cevap vermişlerdir: "İkindi, orta bir vakittir. Ama Kur'an'da
zikredilen o değildir. Orta olan iki namaz vardır: Sabah ve ikindi namazları..
Bunlardan bir tanesi Kur'an ile sabit olmuştur, bir tanesi de sünnetle sabit
olmuştur. Nitekim, Harem mıntıkaları da iki tanedir: Mekke'nin Harem bölge
oluşu Kur'an ile, Medine'nin Harem bölge oluşu da sünnet ile sabit
olmuştur." Bu cevâp, gerçekten zorlanarak verilmiş bir cevaptır.
2) Bu
görüşte olanlar şöyle demişlerdir: İkindi namazı hakkında zikredilen
te'kidlerin bir benzeri.onun dışındaki bir başka namaz hakkında rivayet
edilmemiştir. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.s),"İkindi namazını kaçıran kimse,
sanki ailesine ve malına kötülük etmiştir"[134]
buyurmuştur. Cenâb-ı Allah da, "Asr'a yemin olsun ki, insan
ziyandadır..." (Asr, 1-2) diyerek ikindi namazına yemin etmiştir. Bu,
ikindi namazı vaktinin, Cenâb-ı Allah'a en sevimli bir vakit olduğuna delâlet
eder.
3) İkindi namazının
husûsen te'kid edilmesi daha uygundur. Çünkü diğer vakit namazlarına devam
etmek, ikindi namazına devam etmekten daha hafif ve kolaydır. Bunun iki sebebi
vardır:
a) İkindi
namazının vakti, vakitlerin en belirsizidir. Çünkü sabah namazının vakti, ziyası
ufukta yazılmış olan fecr-i sadığın doğmasıyla; öğle namazının vakti, zeval
vaktinin belirmesiyle; akşam namazının vakti, güneşin ufukta kaybolmasıyla;
yatsı namazının vakti de, akşam kızıllığının tamamen kaybolmasıyla girer.
Fakat ikindi namazının vaktinin geldiği, ancak dikkatli bir nazar ve gölgenin
durumuyla ilgili son derece güçlü tefekkür ile anlaşılır. Bunu bilmek daha zor
olduğuna göre, hiç şüphesiz bunun fazileti de daha fazla olur.
b)
İnsanların çoğu, ikindi vakti esnasında işleriyle güçleriyle meşguldürler.
Bundan dolayı ikindi namazını kılmaya yönelmek daha zordur. Binaenaleyh,
âyetteki husûsî te'kidi ikindi namazına vermek daha uygundur.
4) İkindi
namazı, orta namaz olmaya, birçok bakımdan daha uygundur.
a) İkindi
namazı, rekâtlarının sayısı çift olan bir namaz ile, tek olan bir namaz
arasında yer alır. Rekâtlarının sayısı çift olan öğle namazıdır; tek olan da
akşam namazıdır...
Fakat, yatsı namazı da
aynı durumdadır. Çünkü ondan önce rekâtlarının sıyısı tek olan akşam namazı,
ondan sonra da, rekâtlarının sayısı çift olan sabah namazı vardır.
b) İkindi
namazı, bir gündüz namazı olan öğle namazı ile, bir gece namazı olan akşam
namazı ortasında yer almıştır.
c) İkindi
namazı, iki gece namazı ile iki gündüz namazı arasındadır.
[135]
Altıncı Görüş:
Orta namazı, akşam namazıdır. Bu, EbûUbeydeel-Selmânî ile. Kubayda İbn Züeyb'in
görüşüdür. Bu görüşün iki delili vardır:
a) Akşam
namazı, gündüzün beyazlığı ile, gecenin karanlığı arasındadır. Bu mâna, her ne
kadar sabah namazında da var ise de akşam namazı diğer bir yönden tercih
edilir. Bu da, akşam namazının sabahın iki rekâtından daha fazla; öğlenin,
ikindinin ve yatsının dört rekât farzından daha azdır. Binaenaleyh uzunluk ve
kısalık itibariyle tam ortadadır.
b) Öğle
namazı, birinci namaz diye isimlendirilir. Bundan dolayı Cebrail (a.s), Hz.
Peygamber (s.a.s)'e ilk defa öğle namazında imamlık yaptı.. Öğle namazı,
namazların birincisi olunca, şüphesiz ki orta namaz akşam namazı olmuş olur.
[136]
Yedinci Görüş:
Orta namaz, yatsı namazıdır. Bu görüşte olanlar: "Çünkü yatsı namazı,
seferde kısaltılamayan akşam ve sabah namazları arasındadır. Hz. Osman
(r.a)'dan, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Yatsı namazını cemaatla kılan
kimse, sanki o gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur." İşte bütün
bu açıklamalar,bu meseledeki görüşlerin ve bu görüşleri savunan insanların
delillerinin tamamıdır.Ben, bunlardan herhangi birini tercih etmedim, çünkü bu
iş, çok uzun açıklamalar gerektirmektedir. Allah en iyi bilendir.
[137]
İmâm-ı Şafiî, bu âyeti
vitir namazının vâcib olmadığı hususuna delil getirmiş ve şöyle demiştir:
"Eğer vitir namazı vâcib olsaydı, vâcib namazların sayısı altı olurdu.[138]
Eğer böyle olsaydı, bu altının ortası olmazdı. Âyet ise, namazların bir ortası
olduğuna delâlet etmektedir." Buna göre eğer, "Bu istidlal ancak,
ayette geçen, kelimesinden muradın, "sayı itibariyle orta olan"
manasında olması halinde tamam olur.. Bu ise, mümkün değildir; aksine bu
kelimeden murad, fazileti ifâde etmektir. Cenâb-ı Allah, "İşte böylece biz
sizi, orta bir ümmet yaptık" (Bakara, 143), yani'âdil olan bir ümmet?,
buyurmuştur. Ve Cenâb-ı Hak yine, en âdilleri mânasında, "En ortalan
buyurdu..." (Kalem, 28) buyurmuştur. Biz, bu iştikakı (Bakara,
143)âyetinin tefsirinde iyice açıklamıştık.
Ve yine, niçin bu dan
muradın mikdar hususunda olması ve akşam namazının kastedilmesi caiz olmasın?
Çünkü akşam namazı üç rekâttır. Üç ise, iki ile dördün ortasındadır.
Ve yine "niçin,
âyetteki orta tabirinden muradın, sıfat hususunda olması ve bununla sabah
namazının kastedilmesi caiz olmasın? Çünkü sabah namazı, ne tamamen karanlık,
ne de tamamen aydınlık bir vakitte yer almaktadır..." denilirse, buna
şöyle cevap verilir:
Cevap: Üstün
ahlâk, faziletli bir ahlâk olması bakımından değil, aksine ifrat ve tefrit
denilen iki aşırı uç arasında bulunduğu için, "orta" diye adlandırılmıştır.
Meselâ, cesaret gibi.. Çünkü cesaret, korkaklıkla hiddet arasında bulunduğu
için, üstün ahlâk olmuştur. İşin neticesi, "vasat" (orta) lâfzının
adet bakımından orta olması itibariyle hakikat; güzel ahlâk ve zikretmiş
olduğumuz iki aşırı uç arasında yer almış olması itibariyle de, güzel iş
manasında mecaz olduğu sonucuna varır. Lâfzı hakikî manasına hamletmek, onu
mecazî manasına hamletmekten daha evlâdır.
Onun, "Bunu,
zaman bakımından orta olan namaz vaktine, ki bu öğle namazıdır,
hamlederiz.." şeklindeki ifâdesine de şu şekilde cevap veririz: Öğle
namazı hakikatte orta namaz değildir. Çünkü öğle namazı, zevalden sonra
kılınır. Bu vakitte de, "orta" olma anlamı bulunmaz.
Onun, "Bunu,
vâcib olma vakti, karanlık vakit ile aydınlık vakit arasında orta olduğu için,
sabah namazına; adedi iki rekât ile dört rekât arasında orta bir yer işgal
ettiği için, akşam namazına hamledebiliriz" şeklindeki görüşüne de şu
şekilde cevap verebiliriz: Sizin zikrettiğiniz bu görüş, ihtimal dahilindedir.
Bizimki de böyledir. Binaenaleyh, lâfzı hepsine hamletmek gerekir. Bu mesele
hakkında bu âyetle yapılan istidlallerin imkân nisbetindeki izahı işte budur.
Allah, en iyi bilendir.
Hak Teâlâ'nın
"Allah için, tam bir huşu İle kıyamda durun" buyruğu hakkında bazı
izahlar vardır:
a) Bu İbn
Abbas'm görüşüdür. Buna göre "kunût" dua ve zikir manasın-dadır. Bu
anlama geldiğine dair şu iki hususla istidlal edilmiştir:
b) Hak
Teâlâ'ntn, emri namazın içinde bulunan
fiilleri îfa etmeyi emretmektedir. Binaenaleyh "kunût" namazın içinde bulunan her türlü zikre
hamletmek gerekir. Buna göre bu ifâdenin mânası, "Allah'ı zikrederek, duâ
ederek ve herşeyden ilişkisini kesip O'na yönelerek kıyama durunuz..."
şeklinde olur.
2)
"Kunût" lâfzından anlaşılan, "Yoksa o, gecenin saatlerinde secde
ederek ve kıyamda durarak taât ve ibâdet eden kimse gibi midir?" (Zümer,
9) âyetinin de delaletiyle, zikir ve duadır. Sabah ve vitir namazındaki kunûtun
mânâsı da budur. Bu, Arapların, "Falan,
falancaya duâ etti" tabirinden anlaşılan şeydir. Çünkü bu ifâdeyle, falanın
falancaya duâ etmesi anlaşılır.
b)
ifâdesinin mânası, "itaat ederek" demektir. Bu, İbn
Abbas, Hasan el-Basrî. Şa'bî, Said İbn Cübeyr, Tavus, Katâde, Dahhâk ve Mukâti!
in görüşüdür. Bunun delili de şu iki husustur:
1) Hz.
Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurmasıdır:
"Kur'an'da geçen bütün kunût lâfızlarının mânası, tâat demektir
[139]
2) Cenâb-ı
Hakk'ın, Hz. Peygamber (s.a.s)'in zevceleri hususunda, "Sizden kim Allah'a
ve Resulüne itaat ederse... " (Ahzab,31)ve bütün kadınlar hakkındaki, İyi
kadınlar, itaatli olanlardır" (Nisa, 34)âyetleridir. Binaenaleyh kunût,
mükemmel bir şekilde itaat etmekten ve tâat sayılan fiillerin rükun,sünnet ve
adabı arasına herhangi bir kusur ve eksiklik girdirmekten kaçınmaktan
ibarettir. Bu, nasıl namaz kıldığına aldırmayan, namazı hafife alan, kifayet
miktarıyla yetinen ve Allah'ın, kullarının namazına ihtiyacı yoktur kanaatine
varan kimseleri men etmektir. Eğer, durum denildiği gibi olsaydı, o zaman
kişinin hiç namaz kılmaması gerekirdi. Çünkü, Allah bizim ibâdetlerimizin
çoğuna muhtaç olmadığı gibi, aynı şekilde azına da muhtaç değildir, denilebilir.
Hulbuki Allah'ın Resulü, diğer peygamberler ve selef-i sâlih namaz kılmışlar,
hem uzun uzun kıyamda durmuşlar, huşu ve hudûiannı izhar etmişlerdir. Onlar,
Allah'ı böyle diyen ve diyecek olan câhillerden daha iyi tanıyorlardı.
c) nin
mânası, "susarak" demektir. Bu, İbn Mes'ud ve Zeyd İbn Erkam'm
görüşüdür. Bunlar şöyfe demişlerdir: Biz namaz esnasında konuşurduk. Birisi
selâm verdiğinde, selâmını alırdık. Bir kimse, namaz kılan kimselere kaç rekât
namaz kıldıklarını sorabilirdi.. Bu tıpkı, ehl-i kitabın yaptığı gibiydi. İşte
bunun üzerine Allah Teâlâ, âyetini indirdi, böylece susmamızı emrederek,
konuşmamızı yasakladı.
d) Kunût, huşu, hudû ve Allah'ın heybeti karşısında başka hiçbir şeye
iltifat etmemeden ibarettir. Bu, Mücâhid'in görüşüdür. Sahabe ve tabiînden birisi
namaz kıldığı zaman, Rabbinin heybetinden dolayı dehşete kapılır, herhangi bir
şeye iltifat etmez, (namaz kıldığı zeminde) bulunan çakıl taşlarıyla ilgilenmez,
bedenindeki herhangi bir şeyle alâkalanmaz, hatırına dünya ile ilgili herhangi
bir şey getirmez ve namazlarını bu şekilde bitirirlerdi...
e) Kunût,
ayakta durmak demektir. Bu görüşte olanlar, görüşlerine Câbir (r.a)'in
naklettiği şu hadisi delil getirmişlerdir: Hz. Peygamber'e hangi namazın efdal
olduğu sorulduğunda O, kıyamı uzatma mânasını kasdederek, "Kunûtu uzun
olan namaz"[140]
buyurmuştur.
Bu görüş, bana göre
zayıfttr.Aksi takdirde, âyetin takdiri,
şeklinde olurdu. Meğer ki şöyle denilsin: "Namazın kıyamını devam
ettirerek, Aliah için kıyama durun!.." Bu durumda da kunût, kıyam ile
"kıyamı devam ettirmek" manasıyla açıklanmış olur.
f) Bu, Ali
İbn İsa'nın tercih ettiği görüştür. Bu görüşe göre kunût, birşeye devam, ona
sabır ve ondan ayrılmamadan ibarettir. İslâm dininde kunût Allah'a itâatta
bulunmayı sürdürmek ve O'nun hizmetine devam etme manasına tahsis
edilmiştir.-Bu açıklamaya göre, müfessirlerin söylemiş olduğu şeylerin tamamı
bu tabire dahil olur. Bundan muradın, "farz ve nafile namazların kıyamına
devam ederek, Allah için kıyama durun" şeklinde olması muhtemeldir. Allah
en iyisini bilendir.
[141]
"Eğer
korkarsanız, o zaman da yürüyerek, yahut binekli olarak... Emin olduğunuz vakit
iser yine Allah'ı size bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretti ise, o şekilde
anınız.." (Bakara, 239).
Bil ki Allah'ı Teâlâ,
namaza devam etmeyi, namazın rükün ve şartlarıyla, onu edâ etmeyi sürdürmeyi
vâcib kılınca, bundan sonra bu şekilde namazı sürdürmenin, korku esnasında
değil, emniyet bulunduğu zaman farz olduğunu beyan ederek buyurmuştur. Âyetle
ilgili birkaç mesele vardır:
[142]
ifâdesinin, şeklinde
okunduğu rivayet edilmektedir.
[143]
Vahidi (r.h.) şöyle
demiştir; "Âyetin takdiri, "Eğer düşmandan korkarsanız..."
şeklindedir. Ancak, bilindiği için, mefûl hazfedilin iştir.Keşşaf sahibi söyle
demiştir: "Eğer sizde düşman ve benzeri şeylerin korkusu
bulunursa..." takdirindedir. Bu görüş daha sahihtir. Çünkü ister düşman,
isterse başka şeylerden korkulsun, bu hüküm mutlak olarak korku sırasında
câridir. Burada üçüncü bir görüş daha vardır ki, bu da mânanın şöyle olmasıdır:
"Harbi bitirinceye kadar namazınızı tehir ettiğinizde, namazın
geçeceğinden korkarsanız, yürüyerek yahut binekli olarak (kılınız)..--" Bu
takdire göre âyet, kıyamı, rükû ve sücûdu terkederek namazı kılmaya müsaade edilinceye
kadar, vaktin farzının eksiksiz kılınması gerektiğine delâlet etmektedir.
[144]
sözü hakkında iki
görüş vardır:
a)
kelimesi,
kelimesinin, kelimesinin şeklinde
çoğul gelmeleri gibi, kelimesinin çoğuludur. ister yürüsün, ister dursun,
ayakları üze-rinde duran kimsedir.
kelimesinin çoğulunun, ve,
şeklinde olduğu da söylenmiştir.
b) Kaffâlın
zikretmiş oldujju şu husustur: kelimesinin, "cem'u'l-cem" olması
caizdir. Çünkü, kelimesi, şeklinde çoğul yapılmış, sonra, kelimesi de, şeklinde "cem'u'l-cem"
yapılmıştır. kelimesi de, kelimesinin,(binici, süvari) şeklinde çoğul yapılması
gibi, kelimesinin çoğuludur. Kaffâl sözüne devamla, "Deve üzerinde olan
kimseye, ata binmiş olana da, denilir. Allah en iyisini bilendir.
[145]
kelimesi, hal olduğu
için mansûbtur. Âmili ise hazfedilmiştir. Buna göre ayetin takdiri,
şeklindedir.
[146]
Korku namazı iki
çeşittir:
a)
Savaşırken kılman namaz.. Bu âyetle, işte bu
namaz kastedilmiştir.
b) Savaş
halinin dışında kılman korku namazı.. Ki bu da Nisa suresinde Cenâb-ı
Hakk'ın "Sen içlerinde bulunup da
kendilerine namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir kısmı seninle birlikte
dursun..." (Nisa, 102) âyetinde zikredilen husustur. Bu iki âyetin
siyakında iki görüşün farklılığının beyânı bulunmaktadır.
Bunu iyice kavradığın
zaman biz deriz ki: Savaş kızışıp, kimsenin savaşı terketmesi mümkün olmadığı
zaman, Şafiî'nin mezhebine göre şu yapılır: "Savaşta bulunan kimseler
binekli ve yaya olarak, kıbleye veya aksi istikâmetlere doğru yönelerek namaz
kılarlar.. Rükû ve sücûdlarını ima ile îfa ederler. Secdelerini yaparken
başlarını biraz daha fazla eğerler. Nara atmadan sakınırlar. Çünkü bu zorunlu
değildir."
Ebu Hanife'ye göre
ise, yaya olan kimse (savaş sırasında) namazını tehir eder. Şafiî (r.h.), bu
âyetle iki bakımdan ihticâc etmiştir:
1) İbn Ömer
şöyle demiştir:" "kıbleye yönelmiş olarak veya yönelmemiş
olarak..." demektir." Nâfi'İbn Ömer'in bunu, ancak Hz.Peygamber'den
rivayet ettiğini zannediyorum" demiştir.
2) Bulunduğu
zaman, yaya hâlde, yürürken, binitli vaziyette ve koşarken namaz kılmanın caiz
olduğu korku varken devamlı olarak kıbleye yönelmek mümkün değildir. Böylece
âyetteki, "Yürüyerek, yahut binekli olarak..." ifadesi, kıbleye
yönelmeme hususunda bir ruhsatın olduğuna delâlet eder. Yine bu ifâde, rükû ve
secdenin yerine imâ yapmaya ruhsat olduğunu da gösterir. Çünkü, düşmandan
ötürü olan şiddetli korku esnasında insan canından emin olamaz. Olduğu yerde
duruyor olsa bile, rükû ve secde etmesi mümkün olmaz. Bundan dolayı, yaptığımız
izaha göre. tabirinin kıbleye yönelmeme ile rükû ve secdede imâ yapılabileceği
hususlarına delâlet ettiği sabit olur.
Bunun böyle olduğu
sabit olunca, korku esnasındaki namazda, hangi rükünlerin düşüp hangilerinin
düşmediğinden bahsedelim. Biz deriz ki: Şüphesiz namaz şu üç şeyin bir arada
bulunmasıyla tamam olur:
a) Kalbin
fiili (hali) ki bu insanın namaza niyetidir. Niyet rüknü hiçbir zaman düşmez.
Çünkü bu, korku esnasında da değişmez.
b) Dilin
fiili ki bu da kıraattir. Bu rükün de, korku esnasında düşmez. Herhangi bir
zaruret olmadığı için, insanın korku namazı esnasında namazı bozacak bir söz
söylemesi veya nara atması caiz değildir.
c) Uzuvların
fiili. Biz deriz ki kıyam (ayakta durma) ile ku'ûd (tahiyyatta oturma),
şüphesiz ki korku namazında düşerler. Kıbleye yönelme şartı da, anlattığımız
gibi düşer. Rükû ve secdeye gelince, imâ onların yerini alır. Binaenaleyh
secde yerine geçecek îmâ'nın, rükû'nun yerine geçecek imâdan daha fazla
eğilerek yapılması gerekir. Çünkü bunu yapmak mümkündür. Korku sebebiyle
namazın taharetini (abdest ve guslü) bırakmak caiz değildir. Çünkü o kimsenin
su veya toprakla abdest ve teyemmümü mümkündür. İhtilâf, insanın su bulduğu
halde onunla abdest alması mümkün olmadığında, binekli olarak bulabileceği toz
ile teyemmüm etmesinin caiz olup olmaması hususundadır. Daha sahih görüşe göre
bu caizdir. Çünkü susama korkusu olduğu zaman, su olduğu halde teyemmüm etmeye ruhsat vardır. Kişinin canından korkması, bu
hususta ruhsat verilmeye daha uygundur. İmam Şafiî (r.h)'nin görüşünün geniş
izahı budur.
Netice olarak
diyebiliriz ki: İmam-ı Şafiî bu konuda, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Size
bir şey emrettiğimde, onu gücünüz yettiğince yapın[147]
hadisine dayanmıştır.
Ebu Hanife ise, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in Hendek Günü'nde namazı tehir etmiş olmasını delil
getirerek, bunun bizlere de gerekli olduğunu söylemiştir.
Ebu Hanife'ye şöyle
cevap verilir: Hendek Savaşı'nda korku bu dereceye ulaşmamıştır. Fakat Hz.
Peygamber (s.a.s) yine de namazını tehir etmiştir. Binaenaleyh bu âyetin, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in o davranışını neshetmiş olduğunu anlarız.
[148]
Âlimler böyle bir
ruhsatın verilmesini gerektiren kor- kunun, ne derecede bir korku olduğu
hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bunu
şöyle diyerek ortaya koyabiliriz: Korku ya savaş
esnasında, ya da savaş dışında olur. Savaş esnasındaki korku, ya vâcib, ya
mubah, yahut haram bir savaş esnasında olur. Vâcib olan savaş, kâfirlere karşı
yapılan savaştır.
Korku namazında asıl
olan, bu tür savaştır ve âyet işte bu tür savaş hakkındadır. Âsilerle savaş
da, bu tür savaş hükmüne girer. Nitekim Hak Teâlâ,"O tecâvüzkâr olan
kavimle, onlar Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın" (Hucurât, 9)
buyurmuştur. Mubah olan savaş hususunda el-Kâdi Ebu'l-Muhâsin et-Taberî,
"Şerhu'l Muhtasar" adlı eserinde şöyle demiştir: "İnsanın
kendisini müdafaa etmesi (nefsi müdafa'a) vâcib değil mubahtır. Fakat eğer
saldıran kâfir ise, bu müstesna.. Bu durumda, İslâm'ın hakkı ihlâl edilmesin
diye, nefsi müdafaa vacibtir."
Bunu anladığın zaman
biz deriz ki, "İnsanın kendisini ve öldürülmesi haram olan her canlıyı
müdafaa için yapılan savaşta, korku namazı kılmak caizdir. Fakat insanın
matının alınması ve halinin bozulması kastı ile yapılan savaşta, kişinin korku
namazı kılıp kılamayacağı hususunda iki görüş vardır:
a) En doğru
görüşe göre bu caizdir. Şafiî, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Malı uğrunda
Öldürülen kimse şehid olur[149]
hadıs-i şerifine
dayanır. Böylece bu, malı savunmanın nefsi müdafaa gibi olduğuna delâlet eder.
b) Bu esnada
korku namazı kılmak caiz değildir. Çünkü bu iki şeyden ikincisinin hürmeti
daha büyüktür. Haram olan savaş esnasında ise korku namazı kılmak caiz
değildir. Çünkü korku namazı bir ruhsattır. Ruhsat ise bir ilâhi yardımdır. Âsî
olan kimse ilâhî yardıma lâyık değildir. Savaşın dışında olan, yangın, boğulma,
ve vahşi hayvan gibi şeylerden kaçmadan dolayı bulunan korkular ve alacaklı
kimsenin borcunu istemesinden ötürü, borçlunun güç durumda olduğu, fakat bunu
belirleyen delilleri ortaya koyamayacağı için hapsedilmesi korkusu gibi
korkulardan dolayı, insan yine korku namazı kılabilir. Çünkü
ayetteki,"Eğer korkarsanız..." ifâdesi, bütün bu korkuları içine
alan mutlak bir ifâdedir.
Buna göre eğer,
"Ayetteki, "yürüyerek yahut binekli olarak "tabiri bu korkudan
muradın, savaş esnasında düşmandan dolayı duyulan korku olduğuna delâlet
eder" denilir ise, biz deriz ki: "Farzet ki bu böyledir. Fakat
âyette bir zararı defetme hükmü yer aldığına göre, bu durum, diğer korkularda
da vardır. Binaenaleyh onlar için de bu hükmün bulunması gerekir."
[150]
İbn Abbas (r.a)'ın
şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Cenâb-ı Allah, Peygamberinizin lisanı
ile, namazı mukîm iken dört, seferde iken iki, korku esnasında ise bir rekat
olarak farz kılmıştır." Âlimlerin çoğu mukim iken namazların dört rekat,
seferde iken ise, korku olsa da olmasa da iki rekat olarak kılınacağı ve İbn
Abbas'ın sözüne göre amel edilemeyeceği görüşündedirler. A
llah Teâlâ'nın,
emrinin mânâsı, "bu ruhsatajsebep olan korku ortadan kalktığı için emin
olduğunuz vakit ise, yine Allah'ı, size bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretti
ise, o şekilde anınız" şeklindedir. Ayetteki bu ifâde ile ilgili iki görüş
vardır:
a) lâfzı,
"Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah için tam bir huşu ile kıyamda
durun" âyeti ile Allah'ın size öğretip şartlarını ve rükünlerini beyân
ettiği şekilde namazınızı kılınız" demektir. Çünkü ruhsatın sebebi
ortadan kalkınca, bu husustaki farziyet, önceki şekliyle aynen döner. Namaz,
"Allah'ı zikre (namaza) koşun" (Cum'a, 9)âyetinden dolayı bazan
"zikir" diye adlandırılmıştır.
b) "Allah'a,
size emniyet nimetini vermesinden dolayı şükrediniz" manasındadır.
Kâdi bu görüşü tenkid
ederek şöyle demiştir: "Bu âyetteki "zikir", korkudan sonra
emniyetin bulunması demek olan belli bir şarta bağlanınca, bu lâfız aynı şart
üzere hem korku hem de emniyetle birlikte bulunması gereken bir zikir yani
şükür manasına hamledilemez. Şükrün, emniyet esnasında yapılması gerektiği
gibi korku esnasında da yapılması gerektiği herkesçe bilinir.Çünkü her iki
hâlde de Cenâb-ı Allah'ın nimetleri devam etmektedir. Buradaki korku Allah'tan
dolayı değil, kâfirlerden dolayıdır. Binaenaleyh, "Allah'ı
zikrediniz" emrini bu duruma has olan Bir zikre hamletmek gerekir,
c) Bu
hususta bir üçüncü görüş daha vardır: Buna göre, âyetteki, mefhumuna hem namaz
hem de şükür girer. Çünkü şükür sebebi ile elde edilecek emniyet, namazı
vaktinde kılma ile birlikte yapılması gereken bir şükür diye tarif edilmiştir.
Hak Teâlâ'nın,
"size nasıl öğretti ise..." buyruğu Allah'ın öğretme ve bildirme
suretiyle bize in'am etmiş olduğunu, bunun ilâhi nimetlerden sayılıp, eğer
O'nun hidayeti olmasaydı bizim bunlara ulaşamayacağımızı beyân etmektedir.
Sonra âlimlerimiz Allah'ın öğretmesini, "ilmi yaratmak"; Mu'tezile
ise "delilleri yerleştirme ve lütuf fiilleri ihsan etme" diye
açıklamışlardır.
Cenâb-ı Hakk'ın,
"bilmediğiniz şeyleri..." tabiri Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamber
olarak gönderilişinden önceki cehalet ve dalâlet zamanına işarettir.
[151]
"Sizden
hanımlarını geride bırakıp ölecek olanlar, eşlerinin (evlerinden)
çıkarılmayarak bir yıla kadar fâideienmesini vasiyyet (etsinler). Bunun üzerine
o kadınlar kendiiiklerinden çıkarlarsa artık onların bizzat yaptıkları meşru
işlerden dolayı size mes'uliyet yoktur. Allah aziz ve hakimdir"(Bakara,
240).
Ayette birkaç mesele
vardır:
[152]
İbn Kesîr, Nâfî,
Kisaî, Âsım'ınEbu Bekrisimli ravisi şeklinde ref üe okumuşlardır. Diğer kıraat
imamları da nasb ile okumuşlardır. Ref ile okumanın delilleri şunlardır:
1) Hak
Teâlâ'nın, ilpj sözü mübtedâ, sözü ise haberdir. Nekire kelimenin mübteda
olması uygundur. Çünkü cümle içindeki yerinin kendisine kazandırmış olduğu
husûsiyyetten dolayı hususîlesmiştir. Bu ifâde tıpkı, "Size selâm olsun ve hayır hep senin
ö-nünde olsun" ifâdesinde olduğu gibidir.
2) Hak
Teâlâ'nın ifadesinin mübteda olması,
kendisine de bir haberin takdir edilmesidir. Buna göre takdir, "Onlara,
zevceleri için vasiyyet etmeleri vâcibtir" şeklinde olur. Yapılan bu
takdirin diğer benzerleri de, Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetleridir."O zaman
(sizin üzerinize) takdir ettiğiniz mihrin yansı vardır" da, (Bakara. 237),
"O zaman (sizin üzerinize), teslim edilmiş bir diyet vardır" (Nisa.
92) ve "O zaman (size) üç gün oruç
tutmak gerekir" (Bakara, 196).
3) Âyetin
takdirinin şöyle olmasıdır: "Durum, iş, vasiyyet etmenizdir" veya,
"Farz kılınmış olan, vasiyyet etmenizdir"veyahut da, "Hüküm,
vasiyyet etmenizdir." Bu durumda biz, mübtedâyı takdir etmiş oluruz.
4) Âyetin
takdirinin, "Size, vasiyyet yazıldı, farz kıtındı" şeklinde
olmasıdır.
5) Âyetin
takdirinin, "Sizden bir vasiyyet olsun, yapılsın" şeklinde
olmasıdır.
6) Takdirin, "Sizden ölenlerin vasiyyeti, bir yıla
kadar olan vasiyyettir" şeklinde olması.Bütün bu takdirler caiz ve
güzeldir. Nasb okunmasının delili ise şunlardır:
1) Ayetin
takdirinin, vasiyyet yapsınlar" şeklinde olmasıdır.
2) Takdirin,
"Bir vasiyyet edişle vasiyyet edersiniz" şeklindedir. Bu senin,
"Sen, bir postacının yürüyüşü gibi yürüyorsun" demen gibidir. Yani,
şeklinde...
3) Takdirin,
"Allah, ölen erkeklere, vasiyyet etmelerini vâcib kıldı" şeklinde
olmasıdır.
Cenâb-ı Hakk'ın,
tabiri hakkında bazı izahlar yapılmıştır:
1) Bunun "O kadınları bir meta ile
faydalandırın..." şeklinde olmasıdır. Buna göre âyetin takdiri "O
ölen erkekler (ötmeden önce), hanımları için bir vasiyyet etsinler ve onları
bir meta ile faydalandırsınlar" şeklinde olur.
2) Takdirin,
telsi dili "Allah bunu o kadınlar
için bir meta kabul etmiştir" şeklinde olmasıdır. Çünkü ifâdenin öncesi,
böyle bir takdirin yapılmasını gösterir.
3) Hal
olması sebebiyle, kelimenin mansûb olmasıdır.Hak Teâlâ'nın,
"Çıkarmaksizm..." buyruğu hakkında da iki görüş vardır:
1) Bu, hal
olmasından dolayı mansûb olmuştur. Hak Teâlâ sanki, "Ontar evinizde
oldukları ve çıkarılmadıkları halde, o kadınları metâlandırınız..."
demiştir.
2) Harf-i cer hazfedildiği için kelime mansûb olmuştur. Allah'u Teâlâ,
"Çıkarmaksızm" buyurmuştur.
[153]
Âyet hakkında üç görüş
vardır:
Birinci Görüş:
Bu, müfessirlerin çoğunluğunun tercih ettiği görüştür. Buna göre bu ayet
mensûhtur.Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: İslâm'ın ilk yıllarında tatbik
edilen hüküm şöyleydi: Koca öldüğü zaman, kadının kocasının malında, nafaka ve
evinde bir yıl durma hakkından başka, herhangi bir hakkı bulunmuyordu. Evlenme
hususunda, kadının kocasının evinde bir yıl beklemesi ilahî bir emir idi. Ne
var ki o kadın, iddet bekleme hususunda serbest idi. Kadın isterse kocasının
evinde iddetini tamamlar, isterse yıl tamamlanmadan önce kocasının evine
terkederek, iddetini başka bir yerde tamamlardı. Ne var ki kadın kocasının evinden
çıktt mı, nafaka hakkını kaybederdi. Bu âyette bahsedilen hususların tamamı
budur. Çünkü biz, şeklinde okursak, mâna, "Onlara, (kadınlar için)
vasiyyet etmeleri gerekir" şeklinde; şeklinde okursak mâna, "bir
vasiyyet etsinler" şeklinde olur. Her iki kıraate göre de, böyle bir
vasiyyet vâcibtir. Sonra bu vasiyyet iki şekilde tefsir edilmiştir:
a) Bir yıla
kadar kadına meta ve nafaka vermek...
b) Bir yıla
kadar kadının kocasının evinde kalması..Daha sonra Allah'u Teâlâ, kadınların
kocalarının evinden çıkmaları halinde, bu hususta kocalarının herhangi bir
vebali olmayacağı hükmünü indirmiştir. Binaenaleyh bu âyetin iki şeyi
gerektiği ortaya çıkmış olur:
1) Bir yıl
süreyle olmak üzere kadına, kocasının malından nafaka verilmesiyle kocasının
evinde oturmasının vâcib olması...
2) Bir yıl
iddet beklemenin vâcib olması... Çünkü kadının bir yıl süreyle kocasının
malından nafaka alıp, onun evinde oturmasının vâcib olması, o yıl içerisinde
başka bir kocayla evlenememesini gerektirir. Daha sonra Allah'u Teâlâ bu iki
hükmü neshetmiştir.
Nafaka ve kadının
kocasının evinde oturmasıyla ilgili vasiyyet hükmünün mensûh olması, Kur'an'ın,
kadının kocasının malına zaten varis olduğuna delâlet etmesi sebebiyledir.
Ayrıca sünnet de, varis olan kimseye vasiyyet yapılamıyacağına delâlet
etmektedir. Böylece hem Kur'an hem de sünnet, kocanın zevcesine bir yıl süreyle
evinde kalması ve malından nafaka almasıyla ilgili vasiyyet etmesi hükmünü
neshetmişlerdir. Bir yıl iddet beklemesinin vâcib olması hükmü de, Hak
Teâlâ'nın "(Kocası ölen) kadınlar, kendi başlatma dört ay on gün iddet
beklerler" (Bakara, 234) âyetiyle neshedilmişttr. İşte bu görüş, önceki ve
sonraki müfessirlerden pek çoğunun ittifakla benimsediği görüştür.
İkinci Görüş:
Bu, Mücâhid'in görüşüdür. Buna göre Atlah'u Teâlâ, kocası ölen kadınların
iddeti hususunda iki ayet indirmiştir:
1) Hak
Teâlâ'nın, daha önce geçmiş "(Kocası ölen) kadınlar, kendi başlarına dört
ay on gün iddet beklerler" (Bakara, 234) âyetidir.
2) "Sizden,
hanımlarını geride bırakıp ölecek olanlar, hanımları için vasiyyet
etsinler..." (Bakara, 240) ayeti.
Binaenaleyh bu iki
âyetin, ayrı ayrı iki durum için indirilmiş olduğunu kabul etmek gerekir,
Binaenaleyh buna göre biz şöyle deriz: Eğer kocası ölen kadın, kocasının evinde
beklemeyi ve onun malından nafaka almayı tercih etmezse, birinci (Bakara, 234)
âyete göre onun iddeti, dört ay on gün olur. Ama, eğer kocasının evinde
oturmayı ve onun malından nafaka almayı isterse, bu kadının iddeti de bir yıl
olmuş olur. İşte bu âyetlerin hükmünü, her ikisiyle de amel edilmiş olsun diye,
bu iki takdire göre ele almak daha uygun olur.
Üçüncü Görüş:
Bu, Ebu Müslim el-İsfehanî'nin görüşüdür. Buna göre ayetin mânası şöyledir:
"Sizden hanımlarını geriye bırakıp ölecek olan kimseler, bir yıl süreyle
hanımlarının nafaka almalarını ve evlerinde oturmalarını va-siyyet etmişlerse,
(buna rağmen) onlar bu süre bitmeden önce evden çıkar ve Allah'ın kendileri
için belirlemiş olduğu (iddet) müddetini tamamladıktan sonra kocalarının
vasiyyetlerine muhalefet ederlerse, o kadınların kendileri için maruf şeyi
yapmalarında, (yani sahîh bir nikâhla evlenmelerinde) bir günâh yoktur. Çünkü
onların bu vasiyyeti yerine getirmeleri gerekli değildir." Ebu Müslim,
sözüne devamla şöyle der: "Bunun sebebi, kocaların câhiliyye döneminde bir
tam yıl süreyle, hanımlarının nafaka almalarını ve evlerinde oturmalarını
vasiyyet etmeleridir. Böylece kadının da, bir yıl iddet beklemesi gerekiyordu.
İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu ayette, bu hükmün böyle olmadığını açıklamıştır.
Bu açıklamaya göre nesh ihtimali de ortadan kalkar."
Ebu Müslim, görüşüne
şunları delil getirmiştir:
Birinci vecih:
Nesh, aslın hilâfına bir durumdur. Binaenaleyh, imkânlar ölçüsünde, neshin vaki
olmadığı neticesine varmak gerekir.
İkinci vecih:
Nüzul itibariyle nâsihin, mensûhtan sonra olması gerekir. Nasih olan ayet,
nüzul itibariyle sonra olunca, en güzel olan durumun onun tilâvet bakımından da
sonra olmasıdır. Ama tilâvet bakımından nesh eden âyetin, mensûh olan ayetten
önce olması, her ne kadar biraz caiz olsa bile, ne varki bu, güzel bir tertip
sayılmaz. İlahî kelâmı, imkânlar nisbetinde böyle bir tertipten tenzih etmek
vâcibtir. Bu ayet, tilâvet bakımından nâsih olan ayetten sonra olunca, bu
âyetin o ayetle mensûh olduğuna hükmetmek evlâ olur.
Üçüncü vecih:
Usûl-i fıkıhta, "Nesh ite tahsis etme arasında bir tearuz bulunursa,
tahsis etmek evlâ olur" hükmü yer almıştır. Burada biz bu iki âyeti,
Mücâhid'in dediği gibi iki ayrı duruma tahsis ettiğimizde, "nesh"
hükmü ortadan kalkmış olur. Binaenaleyh, delilsiz olarak, "nesh" vaki
olduğunu söy-lemektense, Mücâhid'in görüşünü kabul etmek daha uygun olur.
Ebu Müslim'in görüşüne
göre, söz açıktır. Çünkü siz, ayetin takdirinin "Onlara, karıları için
vasiyyet etmeleri gerekir, vâcibtir" veyahut,"Bir vasiyyet
etsinler" şeklinde olduğunu söylüyorsunuz. Böylece de hükmü Allah'a
nisbet etmiş oluyorsunuz... Halbuki, Ebu Müslim "Aksine ayetin takdiri,
"Sizden vefat edeceklerin hanımları için vasiyet etmeleri gerekir"
veya, "Hanımları için vasiyet etmiş olurlar.." şeklindedir"
demiştir. Binaenaleyh o, hükmü kocaya nisbet etmiştir. Mutlaka bir takdir
yapmak gerekiyor ise, sizin takdiriniz, onunkinden daha evlâ değildir.
Sonra âyetin takdiri
sizin söylediğiniz şekilde olursa, ona nesh arız olmuş olur. Bu durumda da her
akl-ı selim Ebu Müslim'in takdirinin sizinkinden daha uygun olduğuna ve âyette
neshin bulunduğunu söylemeniz delilsiz bir iddia olduğuna şehâdet eder. Hem
neshin olduğunu kabul etmede, Allah'ın kelâmının münezzeh olduğunun söylenmesi
gereken bir kötü tertibin bulunduğunu kabul vardır. Bu açık bir sözdür.
Bunu böylece bildiğin
zaman biz deriz ki: Bu âyet başından sonuna kadar bir şart cümlesidir. Buna
göre şart,"Sizden hanımlarını geride bırakıp ölecek olanlar, eşlerinin
evlerinden çıka-nimayarak bir yıla kadar fâidelenmesini vasiyet
etsinler.," ifadesidir. Bütün bu cümle şart cümlesidir. Bunun cezası
(cevâbı) ise:
"Eğer o kadınlar
kendiliklerinden çıkarlarsa artık onların bizzat yaptıkları meşru işlerden
dolayı size mes'uliyet yoktur" âyetidir. Ebu Müslim'in görüşünün izahı
işte bundan ibarettir ve bu görüş son derece doğrudur.
[154]
Kocasının ölümünden
dolayı ister hâmile olsun ister olmasın, isterse hâmile olmasına mâni bir özrü
bulunsun, kocanın malından bu kadının nafakasının ve giyim masrafının
karşılanması gerekmez. Hz.Ali (k.v) ile
İbn Ömer (r.a)'den rivayet edildiğine göre, bu durumdaki kadın eğer hâmile olur
ise, kocasının malından nafakası karşılanır. Câbir ve İbn Abbas (r.ah)'dan
rivayet edildiğine göre, bu durumdaki kadınlar için nafaka verilmez,
kocalarına vâris olmaları yeterlidir. Bu durumdaki kadınların, ölen
kocalarının evlerinde oturmaya hakları olup olmadığı meselesinde iki görüş
vardır:
a) Oturmaya
hakları yoktur. Bu, Hz. Alijbn Abbas ve Hz. Aişe (r.anha)'nin görüşü ve aynı
zamanda da Ebu Hanife'nin mezhebidir. Müzeni de bu görüşü tercih etmiştir.
b) Bu
kadının, kocasının evinde oturmaya hakkı vardır. Hz. Ömer, Hz. Osman, İbn
Mes'ud ve Ümmü Seleme (r.anha)'nm görüşü budur. İmam Malik, Sevrî ve İmam Ahmed
de aynı görüştedirler.
Bu iki görüşün
dayanağı da, Füreyâ binti Mâlik'in haberidir. Bu kadının kocast öldürülünce,
"Hz. Peygamberz (s.a.s)'e, aileme dönüp dönemeyeceğimi sordum. Çünkü
kocamın sahip olduğu bir evi yoktu. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Evet, dönebilirsin"
dedi. Peygamber (s.a.s)'in yanından ayrılmış giderken ya henüz Mescid-i Nebî'de
veva henüz odasında idim ki, O beni geri çağırarak "İddetin bitinceye
kadar, evinde dur"[155]
dedi" demiştir.
Âlimler bu hadisin
tertibi hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları, Hz. Peygamber (s.a.s)'in önce
müsâade etmeyip, sonra o kadının ailesine dönmesine müsaade ettiğini,
binaenaleyh müsaade etmeyişin mensuh olduğunu; bazıları da, farziyyeti ifâde
eden değil fakat müstehab oluşu ifâde eden bir şekilde o kadına evinde
beklemesini emrettiğini söylemişlerdir. Müzeni (r.h), bu durumdaki kadınların
kocalarının evinde oturmaya hakları olmadığına delil getirerek şöyle demiştir:
"Biz (âlimler), bu gibi kadınların nafaka haklarının olmadığı hususunda
ittifak ettik. Çünkü ölüm sebebi ile mülkiyet sona ermiştir. Ev hususundaki
mülkiyet hakkı da aynıdır. Çünkü âlimler, ister babası ister çocuğu olsun,
nafakası ve barınması kendi üzerinde olan bir insan öldüğünde onların nafaka
ve barınmalarının sona ereceği hususunda ittifak etmişlerdir. Zira ölenin malt
artık vârisler için bir mîrastır. Burada da böyledir.
Âlimlerimiz buna karşı
şöyle cevap vermişlerdir: Barınma hakkını nafakaya kıyas etmek mümkün
değildir. Çünkü üç talakla boşanmış kadtn, her halükârda kocasının evinde oturmaya
(iddet esnasında) müstehak iken, Müzeni'ye göre, kendinden dolayı nafakaya
müstehak değildir. Bir de nafaka, kadından istifâde etme imkânı karşılığında
vâcib olur. Halbuki bu durumda, böyle bir imkân söz konusu değildir.
Barındırma hakkı ise, kadınları her bakımdan muhafaza etmek için gereklidir ve
bu gereklilik de burada vardır. Dolayısı ile bu iki mesele birbirinden
farklıdır.
Bunu iyice kavradığın
zaman biz deriz ki: Bu âyetin mensuh olduğunu söyleyenlerin, işte bu meseleden
dolayı farklı bir görüşe sahip olmaları gerekir. Çünkü bu âyet hem nafaka hem
de süknâ (barınma hakkı)'yı gerektirir. Bu nafakanın vâcib olması mensuhtur.
"Süknâ"mn, (barınma hakkının) vâcib olması hükmünün mensuh olup
olmadığı meselesiyle karşılaşırız. Bu husustaki görüşümüzü daha önce zikrettik.
[156]
Bu vasiyyetin vâcib
olduğunu söyleyenler, kendi kendilerine şu soruyu sorma ihtiyacını hissetmişlerdir:
"Allah Teâlâ, önce kocaların ölümünden bahsetmiş, sonra da onların
vasiyet etmesini emretmiştir. O halde ölen kişi nasıl vasiyet edebilir?"
Onlar, bu sorularına yine kendileri şöyle cevap vermişlerdir: "Bu âyetin
manası, "ölümleri yaklaşan kimselere bu vasiyeti yapmaları gerekir"
şeklindedir. Binaenaleyh âyette bahsedilen "ölüm", ölmeye yaklaşma
manasından ibarettir.
Buna bir başka cevap
da şöyledir: Bu vasiyetin, Allah'ın emri ve teklifi manasında olmak üzere,
Allah'a nisbet edilmesi de caizdir. Buna göre sanki şöyle denilmektedir:
"Bu, Allah tarafından onların kadınları için yapılan bir
va-siyyettir." Bu tıpkı, "Allah size, çocuklarınız hakkında şöyle
vasiyet (emr) eder..." (Nisa, n) âyeti gibidir. Bu mana, kelimeyi,
şeklinde okuyanların kıraatine göre ancak güzel olur.
Cenâb-ı Allah'ın,
âyetinin manası, "Ey ölenlerin velileri (akrabaları), o kadınların kendi
kendilerine yaptıkları süslenme ve evlenmeye teşebbüs etmeleri gibi işlerden
dolayı size herhangi bir mesuliyet yoktur" şeklindedir. Velilere
mesuliyetin olmayışı hususunda şu iki izah yapılmıştır:
a) Bir sene
dolmadan önce, ölen kocalarının evinden kendiliklerinden çıkan kadınların
nafakalarını kesmede bir günah yoktur.
b) Onları
kocalarının evinden çıkmalarına manî olmamanızda bir günah yoktur. Çünkü bu
kadınların, kocalarının evlerinde bir yılı doldurmaları kendilerine gerekli
değildir.
[157]
"Boşanmış
kadınların da meşru surette mut'a haklan vardır ki bu muttakiler için bir
vazifedir. İşte Allah, akıllarınız ersin diye size âyetlerini böyle
açıklıyor"(Bakara, 241-242).
[158]
Rivayet edildiğine
göre bu âyet şu sebebten dolayı indirilmiştir: Allah Teala (Boşadığınız)
kadınları,zengin olanınız kudretine göre, mâ 'ruf bir mal ile faidelendiriniz.
Bu muhsinlerin (iyilerin) üzerine bir borçtur" (Bakara, 236) âyeti nazil
olunca, bir müslüman "Bunu istersem yaparım, istersem yapmam"
dediğinde, Hak Teâlâ, "Boşanmış kadınların da meşru surette
faidelenmeleri haklarıdır. Ki bu muttakiler için (yani küfürden sakınan herkes
için), bir vazifedir" âyetini indirmiştir.
Bil ki bu ayette bahsedilen
"meta" (mal) dan muradın ne olduğu hususunda iki görüş vardır:
1) Bu
"mut'a" (bir miktar mal)dır. Buna göre âyetin zahiri, boşanan her
kadına bir miktar mal vermenin vâcib olduğunu gösterir. Âlimlerden, âyetin
zahirini delil getirerek, boşanan bütün kadınlara "mut'a" (bir miktar
mal) verilmesi gerektiğini söyleyenler vardır. Sa'id b. Cübeyr, Ebu'l-Âliye ve
Zühri bunlardandır.
Şafiî (r.h) de,
"Mihri belirlenmiş ve fakat kendisi ile cinsi münasebette bulunulmadan
boşanmış kadınların dışında, her boşanan kadına mut'a verilir" demiştir.
Bu meseleyi biz, (Bakara, 236) ayetinin tefsirinde izah ettik.
Buna göre, "Bu
husus, (Bakara, 236) ayette geçtiği
halde, burada niçin tekrar edilmiştir?" denilir ise, biz deriz ki: Bu,
burada hususî bir hüküm, orada ise umûmî bir hüküm olarak zikredilmiştir.
2) Bu
mut'a'dan murad, nafakadır. Nafaka bazan "meta" olarak adlandırılır.
Biz bu metâı, nafaka olarak anladığımızda, boyla bir tekrar söz konusu olmaz.
Binaenaleyh bu görüş evlâ olur. Hüküm ifâde eden âyetlerin sonu burasıdır.
Allah en iyisini bilendir.
[159]
"Sayılan binlere
ulaştığı halde, ölüm korkusuyla yurtlarını bırakıp çıkanları görmedin mi? Allah
onlara "ölün" dedi sonra kendilerini diriltti. Muhakkak Allah
insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu
şükretmezler"(Bakara. 243)
Bil ki Allah
Teâlâ'nın, Kur'an'daki âdeti, ahkâmdan bahsettikten sonra, muhataplara bir
va'z-u nasihat olsun ve bu onları isyan, ve inadı bırakmaya; Allah'a karşı olan
huşu ve inkiyadlarını artırmaya şevketsin diye geçmiş kavimlerin kıssalarından
bahsetmektir. Bundan dolayı 'Yurtlarını bırakıp çıkanları görmedin mi?.."
buyurmuştur.[160]
Cenâb-ı Allah'ın, "görmedin mi?" tabiri ile ilgili
birkaç mesele vardır.
Bil ki
"ru'yst" (görme), bazan basiret ve kalbin görüşü manasına gelir ki bu
'bilmek" demektir. Bu aynen, "(Ey Rabbimiz!), bize ibâdet edeceğimiz
yerleri bildir" (Bakara, 128) yani "öğret" ve, "İnsanlar
arasında Allah'ın sana bildirdiği, yani öğrettiği şekilde hükmedesin
diye.." (Nisa, 105) âyetlerinde
olduğu gibidir.
Sonra
"ru'yet" (görme) kelimesi, bazan muhatabın Önceden bildiği şey
hakkında, bazan da bilmediği şey hakkında kullanılır. Mesela birisi başkasına,
yeni bildirmeyi kastederek, "Falanın başına geleni biliyor musun?" der.
Bu ifâde, "Falanın başına şu geldi" manasında ilk olarak o şeyi haber
vermektir. Bu izaha göre, âyetin muhatabı olan Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
bahsedilen hadiseyi, bu âyet ile öğrenmiş olması mümkün olduğu gibi, âyetin
nüzulünden önce de biliyor olması ve Allah Teâtâ'nın onun bilgisine uygun
olarak bu âyeti indirmiş olması da mümkündür.[161]
Âyetin zahirine göre,
bu Hz. Peygamber (s.a.s)'e yapılan bir hitaptır. Fakat bundan, hem onun hem de
ümmetinin muhatap tutulmuş olması mümkündür. Bununla beraber hitab
Hz.Peygamberedir. Bu "Ey Peygamber,
kadınları boşa-dığınız zaman, iddetîerine doğru boşayımz" rraiak, d
âyetinde olduğu gibidir. (Yani asıl muhatap olanlar mü'minlerdir).
[162]
tabiri içinde, harf-i cerrinin muhataplarca'"intiha"
(son noktayı) bildiren bir edat olabileceği için yer almış olması muhtemeldir.
Bu tıpkı, "falancadan falancaya" ifâdesinde olduğu gibidir. Binaenaleyh
bu, bir öğretenin öğretmesi ile öğrenen kimseyi, bu öğreten o bilgilere
ulaştırmış ve onu o noktaya getirmiş demektir. İşte bu izahtan dolayı, bu
âyette harf-i cerrinin gelmesi
yerindedir. Bunun bir benzeri de, "Habbine bir bakmadın mı? O, gölgeyi
nasıl uzatmış" (Furkan, 45) âyetidir.
[163]
Cenâb-t Allah'ın, yurtlarını
bırakıp çıkanlara.." âyeti ile ilgili birkaç rivayet var:
1) Süddî
şöyle demiştir: "Bir beldede veba salgını başladı. Belde halkı kaçtı.
Kaçmayıp kalanların çoğu öldü. Geri kalanların çoğu da hastalık ve musibetlere
dûçâr oldular. Veba salgını ve hastalıklar sona erince, kaçanlar sağ selâmet
geri döndüler. Bunun üzerine hastalıklardan kıvranmış olanlar: "Bu
kimseler, bu memlekette kalmayı bizden daha çok istiyorlardı. Eğer biz de onlar
gibi yapsaydık, hastalık ve belâlardan kurtulmuş olurduk. Eğer bu memlekete bir
daha veba gelirse, biz de çıkıp gideriz" dediler. Yine veba salgını oldu
ve böyle söyleyenler de beldeyi bırakıp kaçtılar. Sayıları otuzbin civarında
idi. Vadilerinden çıkınca, vadinin üstünden ve altından birer melek onlara,
"ölünüz" diye seslendi. Bunun üzerine hepsi öldü ve cesedleri çürüdü.
Adı Hazkil olan bir peygamber onların cesedlerine rastladı. Onları görünce
durup, onlar hakkında tefekkür etti ve Cenâb-ı Allah ona, "Onları nasıl
dirilteceğimi sana göstermemi mi istiyorsun" diye vahyetti. Oda
"Evet" dedi. Ona, "Ey kemikler!Cenâb-ı Allah toplanmanızı
emrediyor" diye seslenmesi söylendi. O seslenince kemikler birbirine
doğru uçuşmaya başladılar ve (herkesin kemiği) tamamlandı. Daha sonra Allah
Teâlâ, ona, "Ey kemikler! Allah Teâlâ, et ve kan giymenizi emrediyor"
şeklinde seslen" diye vahyetti. O böyle seslenince, kemikler et ve kana
büründü. Sonra ona, "Allah Teâlâ canlanıp, kalkmanızı emrediyor" diye
seslenmesi söylendi. O seslenince, cesetler canlanıp kalktılar ve şöyle diyorlardı:
"Ey Rabbimiz! Seni teşbih eder ve sana hamdederiz. Senden başka ilah
yoktur." Onlar böyle dirildikten sonra beldelerine geri döndüler. Ölmüş
olduklarının işareti yüzlerinde belli idi. Bundan sonra onlar, ecellerine göre
geri kalan ömürlerini yaşadılar.
2) İbn Abbas
(r.a) şöyle demiştir: "İsrâiloğulları krallarından biri, askerlerine
savaşmalarını emretti. Onlar savaşmaya yanaşmadılar ve krallarına, "Savaşacağımız
yerde veba var. Veba kesilinceye kadar oraya gitmeyiz" dediler. Bunun
üzerine Cenâb-ı Allah, onların hepsinin canını aldı. Onlar cansız olarak sekiz
gün kalıp şiştiler. İsrailoğullarına bu askerlerin ölüm haberi ulaşınca,
onları gömmek için oraya gittiler. Ölenlerin sayısı çok olduğu için, bunu da
tam yapamadılar. Hepsini biraraya toplayıp etraflarını duvarla
çevirdiler"Allah Teâlâ, sekiz gün geçtikten sonra onları diriltti. Bu koku
hem onlar üzerinde kaldı, hem de evlâdlan üzerinde bu güne kadar devam
etti." Bu görüşte olanlar, bu âyetin peşisıra gelen "Allah yolunda savaşınız..." âyetini
delil getirmişlerdir.
3) Hazkil
(a.s), kavmini cihada teşvik etti. Fakat onlar, bunu hoş görmeyerek korktular.
Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara ölümü gönderdi. İçlerinde ölüm çoğalınca,
ölümden kurtulmak için memleketlerinden kaçtılar. Hazkil (a.s) bunu
görünce"Ey Ya'kûb'un ve Musa'nın ilahı Allah'ım,kullarının şu isyanını
görüyorsun. Onlara, kendileri üzerinde kudretinin nelere yeteceğini ve senin
kudret elinden kurtulamayacaklarını gösteren bir mucize gönder" dedi. Bunun
üzerine Allah Teâlâ kaçanlara da ölümü gönderdi. Sonra Peygamber onların
ölümlerine dayanamayarak, onlar için dua edince, Allah onları diriltti.
Hak Teâlâ'nın,
'Sayıları binlere ulaştığı halde,." buyruğu ile ilgili iki görüş vardır
Birinci Görüş:
Bundan murad, onların ne kadar olduklarını beyân etmektir.Âlimler bunların
sayılarının ne kadar olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Vahidi (r.h),"Onlar
üçbinden az, yetmişbinden çok değildiler" demiştir. Âyetin lâfzına göre
izah edilecek olur ise, onların onbinden fazla olması gerekir. Çünkü ayetteki
(binlerce) kelimesi, cem-i kesrettir. Binaenaleyh on tane veya on taneden daha az bin için, denmez.
İkinci Görüş:
kelimesi, kelimelerinde olduğu gibi,
kelimesinin çoğuludur. Buna göre, tabirinin manası, "Kalbleri
birbirlerine karşı sevgi ve muhabbet dolu olduğu halde..." demektir. Kâdî
şöyle demiştir: "Birinci görüş daha uygundur. Çünkü onlar çok kalabalık
oldukları halde ölümün onlara gelmesi, durumlarından daha fazla ibret
alınmasını gerektirir. Çünkü büyük bir topluluğun alışılmadık şekilde bir defada
ölüvermesi, büyük bir ders verir. Fakat ölümün, ferdleri arasında sevgi ve
bağlılık bulunan topluluğa normal olarak gelişi ile aralarında ihtilâf olan bir
topluluğa gelişi arasında, ibret verme açısından bir fark ve değişiklik
olmaz." Bu suale şöyle cevap verilmesi mümkündür: "Bundan murad,
onlardan herbirinin kendi hayatını sevmesi ve bu dünyaya muhabbet duymasıdır.
Buna göre ayetin ifâde ettiği mana, Cenâb-ı Hakk'ın onların niteliği hakkında
söylemiş olduğu, "Andolsun ki sen
onları, insanların hayata en düşkünü bulursun" (Bakara, 96) âyetindeki
manayı ifâde etmiş olur. Sonra onlar, hayatı son derece sevmeleri ve onu
anlamalarına rağmen, insanın dünya hayatına olan ihtirasının onu ölümden
kurtaramayacağı bilinsin diye, Allah onları öldürmüştür. Bu görüşe göre yapılan
bu izah, fazla tuhaf görülecek bir açıklama değildir.
HakTeâlâ'nın,"ölüm
korkusuyla"tabirindeki kelimesi
mef'ûlün leh olduğu için mansubtur, "ölümden korktukları için"
demektir. Her insanın ölümden korktuğu malûmdur. Allah'u Teâlâ ölüm korkusunu
özellikle burada zikredince, ölüm sebebinin, ister veba sebebi ile olsun, ister
savaş yüzünden olsun, bu hadisede daha fazla bulunduğu anlaşılmış oldu.
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Allah onlara "ölün" dedi”'ayetine gelince, Allah'ın onlara
"ölün" demesi hakkında iki izah şekli vardır
1) Bu ifâde,
"Bir şeyin olmasını murad ettiğimiz zaman sözümüz ancak ona "ol"
demektir. O da hemen oluverir" (Nahl, 40) ayetinin yerini tutmaktadır.
Daha önce bu ifâdeden muradın, Cenâb-ı Hakk'ın bir söz söylediğini belirtmek
değil, aksine Allah onu istediği zaman, o şeyin önüne geçilemez ve
geciktirilemez bir şekilde tahakkuk ettiğini bildirmek olduğu geçmişti. Bu tür
tabirler Arapçada yaygındır. Buna Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra kendilerini
diriltti" sözü de delâlet etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın sözü ile diriltme
hâdisesi gerçekleşince, öldürme hususundaki sözü de bunun gibi olur.
2) Allah
Teâlâ, o peygamberine, kavmine "ölünüz" demesini ve onları diriltmesi
esnasında da, Süddî'den rivayet ettiğimiz sözü söylemesini emretmiştir. Yine
bunu söyleyenin melekler olduğuna dair rivayet ettiğimiz görüş de muhtemeldir.
Birinci görüş, doğru olmaya daha yakındır.
[164]
Allah Teâlâ'nın,
"Sonra kendilerini diriltti" sözünde birkaç mesele vardır:
Âyet-i kerime onlar
öldükten sonra, Cenâb-ı Hakk'ın onları dirilttiğine delâlet etmektedir.
Binaenaleyh buna kesin inanmak gerekir.ÇünkÜ diriltme hadd-i zatında mümkündür.
Doğru haber de onun meydana geldiğini bildirmektedir. Bu sebeple, onun vuku
bulduğuna inanmak gerekir. Diriltmenin mümkün oluşu şunlardır: Çünkü çeşitli
unsurların, belli bir şekil üzere biraraya gelmeleri mümkündür. Aksi halde o
şey önceden de bulunmazdı. Bu unsurların yeniden diriltme için bir araya
getirilmesi ihtimali mümkündür. Aksi halde bu ihtimal, daha önce de bulunmazdı.
İşte bu durum her ne zaman sabit olursa, ölümden sonra diriltme imkânı da
bulunmuş olur. Doğru haberin bunu bildirmesi ise, bu ayetin bildirmesi ile
olmuştur. Cenâb-ıHak ne zaman, aklen mümkin olan bir şeyin meydana geldiğini
haber verirse, onun kafi olarak meydana gelmiş olduğuna inanmak gerekir.
[165]
Mu'tezile şöyle
demiştir: "Ölüyü diriltmek hariku- lâde bir olaydır. Böyle birşeyin
Cenâb-ı Hak tarafından meydana getirilmesi,
ancak o şey
bir peygamber için mucize olacağı zaman caiz olur. Onun bir peygamberin
mucizesi olmaksızın meydana gelmesi caiz olsaydı, peygamberliğe delâlet etmesi
bâtıl olurdu."
Bizim âlimlerimiz ise,
velinin kerametini izhâr etmesi ve diğer gayeler için olağanüstü şeylerin
meydana gelmesinin caiz olacağını söylemişlerdir. Böylece harikulade
hâdiselerin sadece nübüvvete delâlet ettiği görüşü bâtıl olmuş olur.
Sonra Mu'tezile şöyle
demiştir: "Rivayet edildiğine göre bu diriltme işi, peygamber olan Hazkîl
(a.s) zamanında, onun duasının bereketiyle meydana gelmiştir. Bu da, bu gibi
hadiselerin ancak peygamberlerin bir mucizesi olarak meydana gelebileceği
görüşümüzü sağlamlaştırmaktadır. Hazkil (a.s)fin, Zülkifl (a.s) olduğu
söylenmiştir. Onun "Zülklfl" diye istmlendirilmesinin sebebi, yetmiş
peygambere kefil olup, onları Ölümden kurtarmasından dolayıdır. Yine Hazkil
(a.s)'in, o peygamberler ölü iken onlara rastladığı ve onlar hakkında hayretle
düşünmeye başladığı, bunun üzerine Allah Teâlâ'nın ona, "Eğer sen istersen,
onları diriltirim ve bunu senin İçin bir mucize yaparım" diye vahyettiği,
Hazkil'in de "Evet" deyince, Cenâb-ı Hakk'ın.onun duası ile onları
dirilttiği söylenmiştir.
[166]
Mükelleflerin imânî
bilgilerinin, ölüme yaklaştığı ve ölümün korkuları ile şiddetlerini müşahede
etmeye başladığında, zarurî (kesin) bir hale geleceği delillerle sabit
olmuştur. Allah'u Teâlâ'nın öldürüp sonra yeniden diriltmiş olduğu bu kavmin
ise, ya kendisi sebebiyle imânî bilgilerinin zarurî hale geleceği ölüm korku ve
hallerini müşahede etmiş oldukları veyahut da bu korkulardan hiçbirini
müşahede etmeksizin Cenâb-ı Hakk'ın onları, bu korkuları müşahede etmeksizin
meydana gelen bir uyku gibi, ansızın öldürmüş olduğu söylenebilir. Şayet doğru
olan görüş birinci görüş ise, Allah Teâlâ onları dirilttiği zaman, onların bu
çektikleri korku ve dehşetler ile Rablerini
indisi vesilesi ile zaruri olarak tanıdıkları hadiseyi unuttuklarını
söylemek imkânsızdır. Çünkü akıllı bir kimsenin büyük ve mühim olayları
unutması mümkün değildir. Bundan ötürü, meydana gelen zarurî bilginin,
diriltilmelerinden sonra da onlarda bulunması gerekir. Bu zaruri bilgilerin
bulunmaya devam etmesi ise, dünyada mükellefiyetin ortadan kalkmasını
gerektirir. Nitekim ahirette (her şey belli olduğundan) orada mükellefiyet
yoktur. Ya da şöyle denilebilir: Onlar diriltildikten sonra artık mükellef
değildirler. Âyetle bu manaya mâni herhangi birşey yoktur. Yahut da şöyle
denilebilir: Allah Teâlâ, onları öldürdüğü zaman, bilgilerinin zaruri hale
gelmesine sebep olacak büyük hadiselerden herhangi birini onlara göstermemiştir.
Böylece bu ölüm, ölüm yaklaştığı zaman dehşet verici korkular yaşayan diğer
mükelleflerin Ölümü gibi olmamıştır. Herşeyin hakikatini en iyi bilen
Allah'tır.
[167]
Katâde, "Allah
onları, geri kalan ömürlerini tamamlasınlar diye dıriltmıştır" demiştir.
Bu görüş hakkında, söylenebilecek çok şey ve yapılabilecek uzun izahlar
vardır.
[168]
Hak Teâlâ'nın,
"Muhakkak Allah insanlara karşı lütuf sahibidir''âyetiyle ilgili birkaç
izah vardır:
a) Bu, Allah
Teâlâ'nın öldürmüş olduğu bu topluluğu onları yeniden diriltmek suretiyle
yaptığı lûtuftur. Bu böyledir. Çünkü onlar günahtan dolayı, bu dünya hayatından
çıkmışlar. Allah Teâlâ onları tekrar bu hayata döndürerek, onlara tevbe imkânı
ve hatalarını onarma fırsatı vermiştir.
b) Ahirett
inkâr eden Araplar, birçok meselede yahûdilerin sözlerine itibar ediyorlardı.
Allah Teâlâ yahûdilerin dikkatini, kendilerince malûm olan ve âhireti inkâr
eden Araplara anlattıkları bu hâdiseye çekince, görünen odur ki, âhireti inkâr
eden bu Araplar, sırf inkârdan ibaret olan bâtıl dinlerinden, ölümden sonra
diriltilme ve hasrı tasdikten ibaret olan nak dine dönüyorlar, böylece de
cezadan kurtulup sevaba müstehak oluyorlardı. Bundan dolayı bu kıssayı anlatmak,
Cenâb-ı Hakk'ın bu inkarcılara bir lütfü ve ihsanı olmuş oluyor.
c) Bu kıssa,
ölümden korkmanın ölüme karşı bir faydası olmadığına delâlet etmektedir.
Binaenaleyh, insanı her halükârda, Allah'a ibâdete teşvik eder ve kalbten ölüm
korkusunu çıkarır. Bundan dolayı bu kıssanın hatırlatılması, kulun günahlardan
uzaklaşmasına, büyük sevablar elde edeceği taatlara yaklaşmasına vesile olur
ki bu da Allah'ın, kuluna bir lûtfu ve keremi olmaktadır.
Cenâb-ı Hak sonra,
"Fakat insanların çoğu şükretmezler" buyurmuştur. Bu ifâde
"Fakat insanların çoğu, ancak nankörlük ederek diretirler" (Furkan,
50) âyeti gibidir.
[169]
"Allah
yolunda savaşırı. Bilin ki şüphesiz Allah hakkıyla işiten, ve kemâliyle
bilendir" (Bakara. 244).
Ayet hakkında İki
görüş vardır:
Birinci Görüş:
Bu, diriltilmiş olan o kavme bir hitaptır. Dahhâk şöyle demiştir: "Allah
onları diriltti ve sonra onlara cihâda gitmelerini emretti- Çünkü Allah onların
canını, cihada gitmekten hoşlanmadıkları için almıştı." Buna göre, hitap
ancak mahzuf bir kelimenin takdiri ile tamamlanmaktadır ki o da, ve onlara
"savaşın..." denildi" sözüdür.
İkinci Görüş:
Bu, muhakkik alimlerin çoğunun görüşüdür ki buna göre, âyetteki hitap bir yeni
cümle olup, hazır olanlara yöneltilmiştir ve cihâd emri taşımaktadır. Fakat
Cenâb-ı Hak, lütuf ve merhametinin bir eseri olarak, ölüm korkusu sebebi ile,
hayatı çok sevdikleri için Allah'ın emrinden yüz çevirmesinler ve herkes
Cenâb-ı Hakk'ın:"De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten
kaçıyorsanız, kaçışınız size asla fayda vermez. O takdirde bile ancak pek az
bir zaman fidelenirsiniz" (Ahzab, 16) âyetinde de buyurulduğu gibi,
savaştan kaçmakla ölümden kurtulamayacağını anlasın diye, yurtlarından çıkan
bu kimselerin hikâyesini, savaş emrinden önce zikretmiş, böylece de ya dünyada
düşmana galip gelme veyahut da âhirette nimetler içerisinde ebedi saadeti elde
etme ve gönüllerin çekip, gözlerin zevk duyacağı şeylere ulaşmaktan ibaret olan
iki güzel neticeden birinin va'adedilmesi demek olan cihada teşvik
etmiştir.Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah yolunda" tabirindeki
"sebil", yol demektir. İbâdetler, insanlar kendisine sülük ettiği ve
onlara girdikleri için Allah'a ulaştıklarından dolayı, "yol" diye
isimlendirilmiştir. Cihâdın gayesinin, dinin güçlendirilmesi olduğu malûmdur.
Bu sebeple cthad da bir ibâdettir. Bundan dolayı muhakkak ki mücahid, Allah
yolunda savaşan kimsedir.Cenâb-ı Hak sonra, yani, "Allah Teâlâ, sizin
başka kimseleri cihâda teşvik veya cihaddan soğutma hususundaki sözlerinizi
duymakta, gönüllerinizcleki niyet ve gayeleri; yaptığınız bu savaşın din için
mi, dünya menfaatleri elde etmek için mi olduğunu hakkıyla bilmektedir" buyurmuştur.
[170]
"Kimdir o şahıs
ki Allah'a güzel bir borç verir, Allah da (onun karşılığını) kat kat artırır!
Allah (kimine) rızkı daraltır, (kimine) genişletir. Siz ancak O'na
döndürüleceksiniz (Bakara, 245).
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:
[171]
Allah Teâlâ, Allah
yolunda savaşmayı emredince, "Kimdir o şahıs ki Allah'a güzel bir borç
verir..." ayetini getirmiştir. Müfessirler bu tâbir hususunda iki görüş
belirterek ihtilâf etmişlerdir:
Birinci Görüş:
Bu ayet, önceki âyetlerle ilgili olup, bundan murad da özellikle cihâd için
güzel borç vermek, intakta bulunmaktır. Böylece cihâd edemeyen kimse, cihâd
edebilecek fakir kimselere maddeten destek olmaya teşvik edilmiş; cihada
muktedir olan kimse de, cihâd yolunda kendisi için harcamada bulunmakla
emrolunmuştur. Hak Teâlâ bu hususu, "Allah (kimine) nzkı daraltır,
(kimine) genişletir" sözüyle de te'kid etmiştir. Bu böyledir. Çünkü bu
hakikati bilen kimse, artık kendi malından daha çok Allah'ın lütfuna güvenecek
ve bu onu Allah yolunda mal infâk edip, infâkta cimrilik etmemeye
sevkedecektir.
İkinci Görüş:
Bu âyet, yeni başlayan bir cümle olup, kendinden öncesiyle bir ilgisi yoktur.
Bu görüşte olanlar da kendi aralarında ihtilâf etmişlerdir. Onlardan bir
kısmı, bu güzel borçtan muradın mal infâk etmek olduğunu, bir kısmı da mal
infakı dışında başka birşey olduğunu söylemişlerdir. Bunun mal infâk etmek
olduğunu söyleyenlerin de üç değişik görüşü vardır:
1) Âyetten
kastedilen, farz olmayan sadakalardır. Bu el-Esamm'ın görüşüdür. O, bu
görüşüne iki şekilde delil getirmiştir:
a) Allah
Teâlâ buna "karz" (borç) demiştir. Karz ise ancak bağışlanan şeydir.
b) Âyetin
sebeb-ı nüzulü hususunda İbn Abbas (r.a) şunu rivayet etmiştir: "Bu âyet,
Ebu'd-Dehhâk hakkında nazil olmuştur. Ebu'd-Dehhâk "Ya Resûlallah, benim
iki bahçem var. Onlardan birisini Allah yolunda tasadduk etsem, bana cannette
onun iki misli verilir mi?" der. Hz. peygamber (s.a.s), "Evet"cevabim
verince, "Hanımım da benimle birlikte olur mu?"der. Hz. Peygamber
(s.a.s) yine "Evet" der. "Çocuklarım da benimle beraber olacak
mı?" diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s) "Evet" der. Bunun
üzerine Ebu'd-Dehhâk en güzel bahçesini tasadduk eder. Bu bahçe "Huneynİyye"
diye isimlendirilmiştir." İbn Abbas anlatmaya devam ederek şöyle der:
"Ebu'd Dehhâk bundan sonra çoluk-çocuğunun yanına döner. Onları tasadduk
etmiş olduğu bahçede bulur. Bahçenin kapısında durur ve bahçeyi tasadduk
ettiğini hanımına anlatınca, hanımı, "Allah alış-verişini mübarek
etsin" der. Hep beraber bahçeden çıkarlar ve bahçeyi teslim ederler.
Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) onun hakkında sık sık şöyle derdi:
"Cennette, Ebu 'd-Deh-hâk'ın, köklerini yere salmış nice iri hurma ağaçlan
vardır." Sen, âyetin sebeb-i nüzulünü anladığın zaman, burada karz (borç)
ile, farz olan zekâtın değil, bağışlanan infâkın (sadakanın) kastedilmiş
olduğunu anlarsın.
2) Bu
"karz" dan murad, Allah yolunda vâcib olan intaktır. Bu görüşü savunan
kimse, görüşüne âyetin sonunda, "Siz ancak O'na döndürüleceksiniz"
buyurmuş olmasını delil getirir. Bu ifâde bir tehdid gibidir. Böyle bir şey ise
ancak, vâcib (farz) olan bir şey hakkında uygun olur.
3) Doğruya
en yakın olan görüş olup, buna göre ayete, her iki kısım da dahildir. Nitekim
bu iki kısım "Mallarını Allah yolunda harcayanların hali yedi başak
bitiren bir tek tohumun hali gibidir" (Bakara, 261) âyetinin manasına da
dahildir.
Bu "karz"
dan muradın mal infakının dışında birşey olduğunu söyleyenler şunu
demişlerdir: "İbn Mesudun arkadaşlarının birisinden, bu karzın bi. insanın
"sübhânallahi ve'lhamdülillahi ve lâ ilahe illaUâhu vallahu ekber" demesi
olduğu rivayet edilmiştir."
Kâdi ise şöyle
söylemiştir. "Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü "ikraz" (borç
verme), Arapça'da bu manaya gelmez. Bu görüşü doğru kabul etmek mümkün
değildir. Ancak biz şunu söyleyebiliriz : Herhangi birşeye mâlik olmayan bir
fakirin kalbinde, ah keşke zengin olsaydım da mal infâk etseydim" arzusu
bulunur ise, işte o zaman onun bu niyeti infâk yerine geçer. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s)'in,Kimin tasadduk edecek birşeyi yoksa, o, yahudilere lanet etsin.
Çünkü bv lanet, onun için bir sadaka sayılır" dediği rivayet edilmiştir.
[172]
Âlimler, buradaki
"karz" lâfzının "infâk" mânasına hakikî olarak mı, mecazi
olarak mı itlâk edildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir.
Birinci Görüş:
Zeccâc şöyle demiştir: Kelime hakiki anlamda bu mânaya gelir. Çünkü
"karz", karşılık alınmak için yapılan herşeye denilmektedir. Araplar,
"Senin bende, güzel veya kötü bir alacağın, karşılığın var" derler.
Bundan maksat, onun cezalandırılacağı veya mükâfaatlandırıfacağı bir şeydir...
Umeyye İbn Ebf's-Salt
da şöyle demiştir:"Herkes, verdiği borcun karşılığını görecektir: Güzelse
güzel kötüyse kötü... Veya, borç alan kimse gibi borçlu düşecektir..."
"Karz" in
zikrettiğimiz manaya geldiğine delâlet eden hususlardan biri de, lûgattaki esas
manasının "kesmek" olmasıdır. Nitekim, makas anlamına gelen, kelimesi
ve helak oldular anlamına, tabiri bu köktendir. Çünkü bir kavim helak olduğu
zaman, onların izi silinir, soyları kesilir. Bir kimse borç verdiğinde, bundan
murad onun, malından veya amelinden karşılığını göreceği bir kısmını kesip
ayırmış olmasıdır.
İkinci Görüş:
Karz lâfzı, burada mecazdır. Çünkü karz, insanın mislinin kendine dönmesi için
verdiği şeydir. Burada, Allah yolunda infakta bulunan kimse, malını sevabı
kendisine dönsün diye infâk etmektedir. Fakat, bu infâk ile borç verme arasında
birçok bakımdan farklılık görülmüştür:
a) Karzı,
ancak fakirliğinden ötürü ona muhtaç olan kimse alır. Bu Cenâb-ı Allah hakkında
düşünülemez.
b) Mûtad
olan,borcun bedeli ancak misliyle ödenir. Bu infâkta ise, karşılık kat
kattır..
c) Borç alanın aldığı mal, o kimsenin mülkü değildir. Burada ise, Allah'a
borç verilen Allah yolunda infak edilen mal Allah'ın mülküdür. Aralarında böyle
farklar olduğu halde, Cenâb-ı Allah infâkı "karz" olarak
isimlendirmiştir. Bundaki hikmet, karzın ödenmesinin vâcib olup, ödememenin
caiz olmaması gibi, bu infâkın Allah katında boşa gitmeyeceğine dikkat
çekmedir. Bundan dolayı, bu infâkdan dolayı hak edilen sevâb, mükellefe mutlaka
ulaşacaktır.
Rivayet
edildiğine göre bu âyet nazil olduğu zaman, yahudiler, "Allah fakir, biz
ise zenginiz. Bundan dolayı, O bizden borç istiyor" demişlerdir. Bu söz onların
cahilliklerine ve ahmaklıklarına uygun bir sözdür. Çünkü onlar çoğu kez
"teşbih" akidesine sapıyorlar ve meselâ, mâbudlarının bir ihtiyar
(şeyh) olduğunu söylüyorlardı. Kâdî, "Mâbûdları hakkında böyle söz
söyleyen kimselerin, O'nu fakir olarak nitelemeleri yadırganacak bir durum
değildir" demiştir.Eğer, âyetinin mânası nedir? Ve niçin bu ifâde bir
soru şeklinde vârid olmuştur?" denilirse, biz şöyle deriz: "İstifham
üslûbu, bir şeyi yapmaya teşvik hususunda, açık bir emirden daha tesirlidir..."
[173]
Cenâb-ı Allah'ın,
vardır:"Güzel bir borç" tabiriyle ilgili iki mesele vardır:
Vahidî: kelimesi, bu
âyette masdar değil, isimdir. Çünkü, eğer masdar olsaydı, şeklinde gelmesi
gerekirdi" demiştir.
[174]
"Karz"ın
güzel olmasının birkaç izahı bulunmaktadır:
a) Cenâb-ı
Allah bununla, kendisine haram karışmamış, helâl ve halis malı, infâkı
kastetmiştir. Çünkü, şüphe ile beraber karışıklık ortaya çıkar; karışıklıkla
beraberde, çoğu zaman yapılan fiiller çirkin olur.
b) Bu
infâkın peşinden başa kakma ve eziyyetin gelmemesidir.
c) Bu
infâkın, Cenâb-ı Hakk'a yakınlaşma niyetiyle yapılmış olmasıdır. Çünkü riya ve
gösteriş için yapılan infâk, sevaba müstehak olamaz.
[175]
Cenâb-ı Allah'ın, tiyle ilgili iki mesele vardır:
"(Onun karşılığını) kat kat artttrsın" ayetiyle ilgili iki mesele
vardır.
kelimesinin dört türlü kıraati vardır:
a) Ebu Amr
Nâfi Hamza ve Kisaî elifti olarak ve ref
ile, şeklinde;
b) Asım,
elifli olarak ve nasb ile, şeklinde;
c) İbn
Kesir, şeddeli, elifsiz ve ref ile, şeklinde;
d) İbn Âmir
ise elifsiz, şeddeli ve nasb ile, şeklinde okumuşlardır. Buna göre biz diyoruz
ki, bu kelimenin şeddeli ve şeddesiz okunuşları, Arapça'da iki ayrı
kullanılıştır. Kelimenin ref ile okunuşu, onun
üzerine affedilmesinden dolayıdır. Nasb ile okunuşu ise, sözün lâfza
değil de mânaya hamtedilmesinden dolayıdır. Çünkü âyetin mânası, şeklindedir..
Yani, "Allah karşılığını kat kat arttırsın diye, kim güzel bir borç
verir?..." demektir. Tercihe şayan olan kıraat, ref ile olan okunuştur.
Çünkü bu durumda kelime, şartın cevâbı olur. Şartın cevâbı, fâ harfi ile
geldiğinde mutlaka merfû olur.
[176]
Ve kelimeleri aynı
mânaya gelirler. Bu da, bir şeyi iki misline veya daha fazlasına ulaşıncaya
kadar arttırmak manasıdır. Ayette bir hazif olup, bunun takdiri "Onun sevabını kat kat arttırır,
verir" şeklindedir.
Cenâb-ı Allah'ın
"kat kat" tabiriyle ilgili olarak bazı âlimler, muayyen bir miktar
zikretmişlerdir. Bu hususta söylenenlerin en güzeli şudur: "Bu, Cenâb-ı
Allah'ın, "Mallarım Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren
tek bir tohumun hali gibidir" {Bakara, 261) âyetinde zikredilen mikdardır.
Bununla ilgili olarak şöyle denilmiştir: Mücmel olan âyet, müfesser olan ayete
hamledilir. Çünkü bu iki ayet de, infâk hakkında gelmiştir. Buna şöyle cevap
verilebilir: Cenâb-ı Allah bu ayet-i kerimede, herhangi sınır belirtmemiş,
aksine, lah (bu miktarı), dilediği kimse için kat kat arttırır" (Bakara.
26u buyurmuştur. Bu husustaki ikinci bir görüşe göre, ki bu daha doğru olup,
Süddî'nin tercih ettiği görüştür. Bu kat kat arttırmanın ne kadar olduğunu
kimse bilemez. Cenâb-ı Allah bunu mübhem bırakmıştır, çünkü teşvik hususunda
söylenilen müb-hem bir ifâde, açıklanmış bir ifâdeden daha güçlü ve tesirlidir.
Cenâb-ı Allah'ın,
"Allah (kimine) rızkı daraltır, (kimine) genişletir" âyetinin
öncesiyle ilgisinin nasıl olduğu hususunda birkaç izah şekli vardır:
1) Bunun
mânası şudur: Daraltan ve genişleten Cenâb-ı Allah olduğu için, eğer mal infâk
etmesi emredilen kimsenin kaderi fakirlik ise, o kimse Allah yolunda mal infâk
etsin; çünkü infâk etse de etmese de, o kimse mutlaka fakir olacaktır. Eğer o
kimsenin kaderi zengin olmak ise, yine infâk etsin. Çünkü infâk etse de etmese
de, zenginlik, genişlik ve bolluk onun kaderidir. Her iki durumda da Allah
yolunda mal infâk etmek daha evlâdır.
2) İnsan
rızkı daraltmanın ve genişletmenin Allah'ın elinde olduğunu bilirse, dünya
malına fazla iltifat etmez; sadece Allah'a dayanır. Bu durumda da, Allah
rızasına nail olma yoiunda ma! infâk etmek onun için çok kolay olur.
3) Allah'u
Teâlâ kullarının geçimini genişletir ve daraltır. Bundan dolayı Allah'ın size
geniş geniş verdiği şeylerde, Allah'ın bunları darlıkla değiştirmemesi için
cimrilik yapmayın.
4) Cenâb-ı
Allah, kullarına sadakayı emredip, ona teşvik edince, bunun ancak kendi tevfîki
ve yardımıyla olabileceğini haber vermiş ve, buyurmuştur. Yani "Allah bazı
kalbleri sıkar, daraltır, böylece de onlar (tevfik olmadığı için) bu tâate
yönelmez; bazı kalbleri de genişletir, böylece de onlar bu tâate
yönelirler."
Sonra Cenâb-ı Allah,
"Siz ancak Ona döndürüleceksiniz" buyurmuştur. Bundan murad,
"Siz, O'ndan başka bir hakîm ve müdebbir olmayan bir yere
varacaksınız" demektir. Allah en iyisini bilendir.
[177]
"Musa'dan sonra
İsrailoğullannm ileti gelenlerine bakmadın mı? Hant onlar peygamberlerine;
"Bize bir hükümdar yolla da, Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. O
da: "Size savaşmak farz kılındığında, ya savaşmayıverirseniz?"
demişti. Onlar da şöyle demişlerdi: "Hem yurtlarımızdan, hem de
evlâdlanmızdan çıkarılmışken, Allah yolunda niye savaşmayalım?" Ama,
savaşmak onlara farz kılınınca, pek azı müstesna, yüz çevirdiler. Allah,
zâlimleri çok iyi bilicidir" (Bakara. 246).
el-Mele; önde gelen
insanlara işaret etmekte olup, cemaat ve topluluk adıdır. Tıpkı, kelimeleri gibi. Bu kelimenin çoğulu
ise,dür. Nitekim şâir şöyle demiştir:"Her topluluğun önde gelenleri ona,
"erkeklerin sözlerinin en hayırlısı, bu sözlerin doğru olanıdır"
dediler."
Kelimenin aslı,
doldurmak anlamına gelen, kelimesidir. Buna göre mele' gözleri heybet ve
görünüm bakımından dolduran kimseler demektir. Yine, mecliste bulunduklarında
ortalığı, mekânı dolduran kimseler anlamına geldiği de söylenmiştir.
Zeccâc ise:
"Mele' liderlerdir. Onlar, kendisine ihtiyaç duyulan şeyle kalbleri
doldurdukları için, bu isimle isimlendirilmişlerdir. Bu, Arapların şu ifâdesinden
alınmıştır, demiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Hani onlar peygamberlerine, bize... yolla. demişlerdi" sözünde
birkaç mesele bulunmaktadır:[178]
Cenâb-ı Allah,
"Allah yolunda savaşınız.."(Bakara, 244)kavliyle savaşmayı emredip,
sonra da bize, kıtal ile murad edilen şeyin mükemmelleşmesinde etkili olduğu
için, cihad uğruna infâkı emretmiş olması cihetiyle bu âyet kendisiyle ilgili
olup, Hak Teâlâ burada da İsrailoğullarının kıssasını anlatmıştır. Bu kıssa da
şudur: Onlar, savaşmakla emrolundukları zaman caydılar ve Allah'ın emrine
muhalefet ettiler.. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah onları kınadı ve onların zalim
olduğunu belirtti. Bundan maksat, bu ümmetten savaşla emrolunanların muhalefete
yeltenmemeleri ve Allah düşmanlarına karşt devam etmelerini istemektir.
[179]
İster bu peygamberin o
İsrailoğullanndan kim olduğunu ve, bu topluluğun da kimler olduğunu bilelim,
isterse bu hususta hiçbir şey bilmeyelim, zikrettiğimiz bu maksad hasıl
olmuştur. Çünkü âyetten maksat, cihâda teşviktir. Bu husus değişmez. Bu
peygamberin ve bu topluluğun kim olduğu ise ancak, ya haber-i mütevâtirle
bilinir, ki bu konuda mütevâtir bir haber yoktur- veya haber-i vâhidle bilinir,
ki haber-i vâhid de zan ifâde eder..
Âlimlerden bazıları,
bu peygamberin Yûşa b. Nûn b. Efrâyim b. Yûsuf (a.s) olduğunu ve âyetteki,
"Musa'dan sonra... " tabirinin buna delil olduğunu söylemiştir. Bu
görüş zayıftır, çünkü, tâbiri o peygamberin Hz. Musa'dan hemen sonra olduğunu
gösterebileceği gibi, herhangi bir zaman sonra gelebileceğini de gösterir.
Bazıları da, bu
peygamberin isminin Harun (a.s)'un oğullarından Eşmoyil olduğunu, Arapçasının
ise İsmâîl olduğunu söylemiştir. Bu, ekseri müfessirlerin görüşüdür. Süddî
şöyle demiştir: "Bu, Şemûn'dur. O'nu, annesi böyle isimlendirmiştir. Çünkü
annesi, Cenâb-ı Allah'a, kendisine bir evlât nasib etmesi için duâ etmiş,
Cenâb-ı Allah da, onun duasını kabul buyurmuştu. Bundan dolayı onu, kendisiyle
ilgili duaya icabet edilen manasında, Şemûn diye isimlendirir. İbranîcede sin,
şîn olarak söylenir. O Lâvi İbn Yakûb (a.s)'un çocuğudur."
[180]
Vehb ve Kelbî şunu
söylemişlerdir: "İsrailoğullarının günahları artmış, hataları büyümeye
başlamıştı. Sonra düşmanlarından birisi onları yendi ve zürriyetlerinin çoğunu
esir aldı.. Bunun üzerine onlar peygamberlerinden, birliklerini sağlayacak,
işlerini halledecek ve düşmanlarına karşı cihâdda durumlarını düzeltecek bir
hükümdar istediler..."
Başka bir rivayette de
şöyle varid olmuştur: Câlut, Israiloğullarını yener.. İsrailoğullarının ayakta
durması ise, düşmanlarına karşı cihâd etmek hususunda etrafında bir araya
gelecekleri ve hükümleri yerine getirecek bir hükümdar ile bu hükümdarın itaat edeceği, dinlerini ayakta
tutacak ve onlara, Rablerinin katından haber getirecek bir peygamber ile mümkün
idi..
Cenâb-ı Allah'ın Allah
yolunda savaşalım.." sözüne gelince, bil ki buradaki, kelimesi, cevap
olmak üzere, nûn harfi ve cezim ile hâl olmak üzere, "Bize, bize
savaşmamız takdir edilmiş olarak bir peygamber yolla" anlamında, veya
müste'nef bir cümle olmak üzere nûn ve refile, şeklinde okunmuştur. Müste'nef
cümle olması durumunda sanki onlara, "Hükümdarla ne yapacaksınız?"
denilmiş de onlar,"onunla beraber savaşacağız" cevâbını
vermişlerdir. Yine bu ketime şartın cevâbı olmak üzere, yâ harfiyle ve cezm ile
şeklinde; lîsli kelimesinin sıfatı olmak üzere, şeklinde de okunmuştur. Cenâb-ı
Allah'ın, "[181]
Allah da, "Size
savaşmak farz kılındığında, ya savaşmayıverirseniz?" demişti"
ifadesiyle ilgili birkaç mesele vardır:
Sadece Nâfi, bu
kelimeyi burada ve Muhammed suresinde (Muhammed, 22) sîn harfinin kesresiyle
şeklinde okumuştur. Halbuki bu kelimenin meşhur şekli fetha ile okunmasıdtr.
Nâfi'nin kıraatinin izahı, İbnu'l-Arabî'nin naklettiği şu husustur: Araplar,
"O, buna lâyıktır" demektedirler. Bu ifâde kelimesinin, sînin
kesresiyle, şeklindeki kıraatini kuv-vetlendirmektedir. kelimesinin, kelimeleri
gibi olduğunu görmez misin? Ebu Ubeyde bu kıraati tenkid etmiş ve, "eğer
bu caiz olsaydı, ifâdesinde (Tahrim, 8)
kelimesinin, şeklinde okunması da
caiz olurdu" demiştir. Nâfi'nin talebeleri buna iki şekilde cevap vermişlerdi:
1) Yâ harfi
sakin olup, kendisinden önceki harfin harekesi fetha olduğunda, telâffuz biraz
güç ve zor otur. fiilindeki yâ harfi
böyle değildir. Çünkü bu harf, her ne kadar yâ harfi şeklinde yazılıyorsa da,
telâffuzda med harfidir. Binaenaleyh bu kelimenin telâffuzu rahattır, başka bir
hafifletmeye gerek yoktur..
2)
Farzedelim ki kıyas, (Tahrim,
8)ayetinde, kelimenin, şeklinde okunması gerektiriyor.Fakat biz, ikisinin de
carî kullanış olduğunu söyledik. Bundan dolayı iki kullanışı da almış, birisini
bir âyette, diğerini de başka bir ayette kullanmıştır.
[182]
sözünün haberi,
ifâdesidir. Şart ise, bu ikisi arasına girmiştir. Buna göre mâna, "Sizin
savaştan korkacağınızı zannediyorum..." anlamında olmak üzere,
"Gerçekten savaşacak mısınız?..." şeklindedir. Bunun için,
muhâtaba,beklenen ve olması umulan şeyi sormak için, bu ifâdenin başına, edatı
getirilmiş ve bu istifhamla istifhâm-ı inkârı değil, istifhâm-ı takrîrî
kastedilmiştir. Beklenen şeyin mutlaka tahakkuk ettiği ve soru soran kimsenin,
beklentisinin gerçekleştiği ortaya çıkmıştır. Bu ifâde Hak Teâlâ'nın tıpkı,
"İnsanın üzerinden öyle uzun bir devir geçti ki..." (insan. ıjâyeti
gibidir. Buradaki istifhamın mânası da takriri bir istifhamdır. Daha sonra
Allah'u Teâlâ o kavmin, dil dediğini söylemiştir ki bu da, özellikle çok güçlü
bir teminatın verildiğine delâlet etmektedir. Onlar, bunun peşinden, bu
hususta kesinlikle tavizkâr davranmayacaklarını gösteren, çok güçlü bir
gerekçeyi zikretmişlerdir. Bu gerekçe de onların,"Biz, hem yurtlarımızdan,
hem de eviâdlanmızdan çıkarılmışken..." sözleridir. Çünkü, düşmanları bu
hadde ulaşmış olan kimseden beklenen, düşmanlarını yıldırıp, onlarla savaşma
hususunda bütün gücünü sarf etmesidir.
Buna göre eğer,
"Meşhur olan tabir, "Sana ne oluyor da, böyle yapıyorsun?"
demek yerine, şeklinde söylenmesidir. Hak Teâlâ nitekim, "Niye siz
Allah'tan korkmazsınız (onun azametini tanımazsınız)?"(Nuh, 13) ve,
"Size ne oluyor ki, Allah'a iman etmiyorsunuz? (Hadid, 8)
buyurmuştur" denilirse, bu soruya şu iki bakımdan cevap verebiliriz:
Birinci vecih:
Müberred'in görüşüdür. Buna göre ayetteki, nın ifâde ettiği mâna istifham
değil, bir inkârdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Bizim
savaşı bırakmamız düşünülemez." Buna göre, böyle bir soru gereksiz olur.
İkinci vecih:
Buradaki, nın istifham mânasında
olduğunu kabul etmemizdir. Bunu kabul etmemiz halinde de, ortaya şu hususlar
çıkmaktadır:
a) Ahfeş
şöyle demiştir: Bu sözdeki, zâiddir.
Buna göre mâna, "Biz savaşmayacağız" şeklinde olur. Bu görüş
zayıftır. Çünkü Allah'ın kelâmında bir ziyâdeliğin bulunduğuna hükmetmek,
aslolanın hilâfına bir durumdur.
b) Ferrâ
şöyle demiştir: Burada söz, mânaya hamledilmiştir. Çünkü, senin şeklindeki
sözünün mânası, "Savaşmaktan seni ne alıkoydu?" demektir. Kelime men
etmek anlamını ihtiva edince, ifâdeye, öl edatının dahil edilmesi güzel olmuştur.
Nitekim Hak Teâlâ, "Seni secde
etmekten ne men etti?" (Sad, 75) ve, Ey iblis sen niye secde edenlerden
olmadın?" (Hicr, 32) buyurmuştur.
c) Kisaî
şöyle demiştir: Bu ifâdenin manası, "Savaşı terketmemizde, bizim için
hangi fayda vardır?" şeklindedir. Buna göre ifâdedeki harf-i cerh
düşmüştür. Ebu Ali el-Farisi, Kisaî'nin görüşünü, Ferrâ'nın görüşüne tercih
ederek şöyle demiştir: "Çünkü Ferrâ'nın görüşüne göre, mutlaka harf-i cer
takdir etmek gerekir. Buna göre takdir: "Bizi savaşmaktan ne alıkoyuyor?..."
Her iki görüşe göre de mutlaka harf-i cerrin takdir edilmesi gerekli olduğu;
sonra lâfız, Kisâ-î'nin görüşüne göre, bu takdirle beraber zahiri üzere
katıldığı; Ferrâ'nın görüşüne göre de kalmadığı için hiç şüphesiz Kisaî'nin
görüşü daha evtâ ve daha kuvvetli olur.
Hak Teâlâ'nın,
"Ama, savaşmak onlara farz kılınınca, yüz çevirdiler.." buyruğuna
gelince, biî ki bu sözde takdiri, "O Alah'dan bunu istedi, Allah da onlara
bir hükümdar göndererek savaşmalarını takdir etti de onlar savaşmaktan yüz
çevirdiler" şeklinde olan bir hazif vardır.
Hak Teâlâ'nın
"Onlardan pek azı müstesna" tabirinde bahsedilenler, nehri geçen
kimselerdir ki bunların konusu ileride gelecektir. Bu az sayıdaki kimsenin,
Bedir gazvesine katılan müslümanlann sayısınca üçyü-zonüç kişi olduğu
söylenmiştir. Hak Teâlâ'nın, buyruğunun mânası, "Rabbine muhalefet
ederek, O'nun tarafından söylenilenleri yerine getirmeyerek, nefsine zulmeden
kimseleri Allah bilir" demektir. İşte bu, bu ayetin Cenâb-ı Hakk'ın daha
önceki, "Allah yolunda savaşınız" (Bakara. 244) emriyle ilgili
olduğuna delâlet eden husustur. Böylece Allah'u Teâlâ, cihâd hususunda
İsrailoğullarının kıssasını zikrederek, sanki Allah yolunda savaşmanın vâcib
olduğunu te'kid etmiş, peşinden de, bu gibi şeyleri yapanların zâlim olduğunu,
Altah ise, zalimlerin neye müstehak olduklarını daha iyi bildiğini bunun
peşinden getirmiştir. Bu, ilerde bu gibi şeyleri yapmadan men etme, insanları
cihâda teşvik etme ve her müslümanın cihâda devam etmesi gibi hususlarda açık
bir ifâdedir. Allah en iyisini bilendir.
[183]
"Onlara
peygamberleri, "Muhakkak ki Allah size bir hükümdar olarak Tâlût'u
göndermiştir" dedi. Dekiler ki: "Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık
iken ve ona bol mal da verilmemiş ikenr nasıl olur da bizim başımızda
hükümdarlık onun olabilir?" Peygamber de: "Muhakkak ki Allah, size
onu seçti. Ona bilgice ve vücutça bir üstünlük verdi. Allah mülkü (idareyi)
kime dilerse ona verir. Allah'ın (nimeti) boldur. Allah hakkıyla bilicidir"
(Bakara, 247).
Bil ki Allah'u Teâtâ
birinci âyette onların isteklerine icabet ettiğini, daha sonra ise onların yüz
çevirdiğini beyan edince, onların itk inkâr ettikleri şeyin Tâlût'un
hükümdarlığı meselesi olduğunu açıklamıştır. Bu böyledir, çünkü onlar peygamberlerinden,
Allah'u Teâlâ'dan kendilerine bir melik tayin etmesini istemesini talep
etmişler, Allah'u Teâlâ da bu isteğe, onlara hükümdar olarak Tâlût'u göndermek
suretiyle icabet etmiştir. Keşşaf sahibi, Tâlût'un Câlût ve Dâvüd kelimeleri
gibi, Arapça olmayan bir isim (ism-i a'cemi) olduğunu; ma'rife ve ucmeliğinden
dolayı gayr-ı munsarif olduğunu söylemiştir. Nahivciler ise, Allah'u Teâlâ'nın
onu, vücut bakımından güçlü ve kuvvetli olarak nite-lemesinden dolayı, Tâlût
kelimesinin, (uzunluk, büyüklük, genişlik)
kelimesinden olduğunu;
vezninin de, vezni olup, kelimenin aslının, şeklinde olduğunu öne sürmüşlerdir.
Ne var ki bunun gayr-ı munsarif oluşu, onun bu kökten iştikak etmesine mânidir.
Ancak bu kelimenin, lâfzının, lafzıyla uyuşması gibi, bir Arapça kelimeye
uygunluk arzeden İbranîce bir isim olduğu söylenebilir. Bu açıklamaya göre onun
gayr-ı munsarif olmasını sağlayan sebeplerden birisinin, bu kelime İbranîce
bir kelime olduğu için, ucmeliği (Arapça olmaması) olması mümkündür. Sonra
Allah'u Teâlâ Tâlut'u onların hükümdarı olarak tayin ettiğinde, onlar ona itaat
etmemeyi ve hükümlerinden yüz çevirmeyi açıkça dile getirerek, "Bizim
başımızda hükümdarlık nasıl onun olabilir?" deyip, Tâlût'un kendilerine
hükümdar olmasını mümkün görmemişlerdir. Müfessirler bu kabul etmeyişin
sebebini şöyle açıklamışlardır: Peygamberlik, İsrailoğullarının boylarından bir
boya tahsis edilmişti. Bu da, Lâvi İbn Yakûb'un boyudur ki, Hz. Musa ve Harun
da bu boydandır. Hükümdarların soyu da, Yehûzâ'nın soyuna dayanır ki, Dâvûd ve
Süleyman (a.s)'ın soyuda buraya dayanır. Halbuki Tâlût'un soyu bu iki soydan
hiçbirisine dayanmıyor, bilâkis Bünyamin'in oğullarının soyuna dayanıyordu.
İşte bundan dolayı onlar, Tâlût'un kendilerine kral olmasını yadırgamışlar,
kendilerinin hükümdarlığa Tâlût'dan daha lâyık olduğunu iddia etmişler, daha
sonra da bu şüphelerini bir başka şüphe ile te'kid ederek, "Ve ona, bol
mal da verilmemiştir" demişlerdir. Bu ifâde de, Tâlût'un fakir bir kimse
olduğuna işaret eder.
Âlimler Tâlût'un
mesleğinin ne olduğu hususunda ihtilâf ederek Vehb, onun bir debbağ olduğunu;
Süddî onun at ve deve kiralayarak kervancılık yaptığını, başkaları da onun
sucu olduğunu söylemişlerdir.
Eğer," tabiriyle
tabirinin başındaki bu iki vâv arasında ne fark vardır?" denilirse deriz
ki: Birinci vâv hâl vavıdır. İkinci vâv da cümleyi, hâl vaki olan cümleye
atfeden vâvdır. Buna göre mâna şöyle olur: "O bize nasıl hükümdar olabilir
ki? Halbuki, kral olmaya ondan daha lâyık kimseler bulunduğu için, o kral
olamaz... Yine, o fakirdir. Hükümdarlığını destekleyecek mal ve mülkün
bulunması gerekir.." Allah'u Teâlâ onların öne sürdükleri şüphelere şu
şekillerde cevap vermiştir:
Birinci Şekil:
Allah'u Teâlâ'nın, "Muhakkak ki Allah, size onu seçti' sözüdür. Bu
ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:
[184]
Âyetin mânası,
"Allah'u Teâlâ melikliği ve hükümdarlığı Tâlût'a tahsis etmiştir"
şeklindedir.Bil ki İsraîloğuiları o peygamberin nübüvvetini ikrar edince,
peygamberin, "Allah'u Teâlâ'nın Tâlût'u onlara hükümdar tayin ettiğini
bildirmesi" Tâlût'un melikliğinin sübûtu hususunda kesin bir hüccet olmuştur.
Çünkü peygamberlerin yalan söylemelerini caiz görmek, onların sözlerine güven
duyulmamasını gerektirir ki,bu da onların nübüvvet ve risâ-letlerini zedeler..
Haber veren kimsenin (peygamberin) doğruluğu sabit olunca, Allah'u Teâlâ'nın
hükümdarlığı Tâlût'a vermiş olduğu da sabit olur. Bunun böyle olduğu sabit
olunca da, Tâlût'un itaat edilmesi vacib olan ve kendisine itiraz edilmemesi
gereken bir melik olduğu ortaya çıkmış olur.
[185]
Hak Teâlâ'nın,
tabirinin mânâsı, "Hükümdarlığı başkasından alarak ona verdi; onu seçti
ve"onu özellikle kendisi için seçti" anlamında seçip beğendi"
demektir. Zeccâc bu kelimenin kökünün,
(temizlik, duruluk, arılık) den geldiğini, aslının ise, olduğunu, sâd
harfinden tî harfini söylemek kolay olduğu İçin, te harfinin tî harfine
çevrildiğini söylemiştir. Kelimenin iştikakı nasıl olursa olsun, bundan murad
bizim söylemiş olduğumuz husus olur ki, bu da Hak Teâlâ'nın hükümdarlık ve
krallığı Tâlût'a tahsis etmesidir. İşte bu izahtan dolayı Allah'u Teâlâ
kendisini, "Peygamberleri seçmekle", peygamberleri de "Seçilmiş
hayırlılar" (Sad, 47) olarak; Hz. Pey-gamber'i de, "Mustafa"
(seçilmiş) diye tavsif etmiştir.
[186]
Bu âyet imametin
(halifeliğin) veraset yoluyla geçtiğini söyleyenlerin görüşünün bâtıl olduğunu
gösterir. Çünkü İsrailoğulları, kendi
krallarının kral soyundan
gelmemesini yadırgamalardır. Fakat Cenâb-ı Allah da onlara, bunun yersiz
olduğunu ve hükümdar olmaya, Allah'ın bunun için seçtiği kimselerin müstehak
olduklarını bildirmiştir. Bu, "(Allah'ım!) Sen mülkü kime dilersen ona
verirsin, dilediğinden de mülkü geri alırsın" (Al-i İmran, 26) âyetinde
ilâde edilen hususun bit benzeridir.
İkinci Şekil Cevap: Cenâb-ı Allah'ın, "Ona bilgice ve vücutça bir üstünlük
verdi" ifadesidir. Bu cevabın izahı şöyledir: Onlar Tâlûtun melik olmasını
şu iki bakımdan tenkid etmişlerdi:
a) O,
krallar soyundan değildir.
b) Ve o
fakirdir. Allah Teâlâ, onun hükümdarlığa ehil olduğunu açıklamış ve bu ehliyeti
de onda iki sıfatın bulunmasına bağlamıştır: İlim ve güç.. Bu iki vasıf,
hükümdarlığa hak kazanmak için ilk iki vasıftan daha üstündür.
Bu birkaç bakımdan
açıklanabilir:
1) İlim ve
kudret, gerçek kemâl vasıflarındandır. Mal ve makam ise böyle değildir.
2) İlim ve
kudret, insanın kendi cevherinde bulunan mükemmelliklerdendir. Mal ve makam
ise, insanın zatından ayrı İki şeydir.
3) İlim ve
kudreti insandan koparıp almak mümkün değildir. Mal ve makamı ise insandan
soyup almak mümkündür.
4) Harb
sanatını iyi bilmek ve savaşa son derece dayanıklı olmak gibi şeylerden,
ülkenin menfaatini korumada ve düşmanın kötülüklerini yok etme hususlarında
elde edilecek istifâde, işleri zabt-u rabt altına alacak liyâkati ve düşmanı
geri döndürecek gücü olmayan, fakat asil ve zengin bir kimseden elde edilecek
istifâdeden çok daha fazla ve mükemmeldir. Anlatmış olduğumuz hususlar ile,
hükümdarlığın âlim ve muktedir bir kimseye verilmesinin, asil ve zengin bir kimseye
verilmesinden daha uygun olduğu ortaya çıkmış olur. Sonra burada birkaç mesele
vardır:
[187]
Âlimlerimiz,Ona
bilgice ve vücutça bir üstünlük verdik" ayetini, kulların amellerinin
yaratılması meselesine delil getirmişlerdir. Çünkü bu ifâde, insanlarda
meydana gelen ilimlerin ancak Allah Teâlâ'nın yaratması ve icadı ile meydana
geldiğine delâlet etmektedir.
Mu'tezile ise şöyle
demiştir: "Aklı veren ve delilleri koyan Allah Teâlâ olduğu için, âyette
bahsedilen bilgice üstünlük verme Allah'a nisbet edilmiştir." Âlimlerimiz
buna karşı, nisbet edilmede esas olanınjsebep olma değil bizzat yapma olduğunu
söyleyerek cevap vermişlerdir.
[188]
Âlimlerden bazıları
vücutça üstünlükten maksadın, boy uzunluğu olduğunu, Tâlût'un, insanların ancak
omuzuna yetişebilecekleri kadar uzun olduğunu ve boyunun uzunluğundan dolayı
"Tâlût" diye isimlendirildiğini söylemişlerdir. Vücutça üstünlükten
maksadın güzellik olduğu ve Tâlût'un İsrâiloğulları arasında en yakışıklı
erkek olduğu söylenmiştir. Yine bundan muradın güç ve kuvvet olduğu
söylenmiştir. Buna göre bu son görüş daha doğrudur. Çünkü düşmanları mağlûp
etmede güç ve kuvvetten istifâde edilir, boy uzunluğu ve yakışıklılıktan
değil...
[189]
Allah Teâlâ ilimce
üstünlüğü, vücutça üstünlükten önce zikretmiştir. Bu Allah'ın.rûhî üstünlük ve
meziyetlerin, bedenî üstünlüklerden daha yüce, daha şerefli ve daha mükemmel
olduğuna bir işaretidir.
Üçüncü Şekil Cevap: Allah Teâlâ'nın, "Allah, mülkünü kime dilerse ona verir"
buyruğudur. Bu cevabın izahı şöyledir: Mülk Allah'ındtr. Kullar da Allah'ındır.
Atlah mülkünü dilediğine verir ve yaptığı şeylerden dolayı Allah'a kimse
itiraz edemez. Çünkü mâlik mülkünde bir tasarrufta bulunduğu zaman o hususta
ona hiç kimsenin itiraz hakkı yoktur.
Dördüncü Şekil Cevap: Allah'u Teâlâ'nın, "Allah vâsi (nimeti) boldur.
Allah hakkıyla bilicidir" buyruğudur. Bu ifâde hakkında üç görüş vardır:
a)
"Allah Teâlâ'nın lûtfu, rızkı ve rahmeti geniştir. O'nun rahmeti herşeyi
kuşatmıştır." Bu manaya göre ayetin takdiri, "Siz fakir olduğu için
Tâlût'u kınadınız. Allah Teâlâ'nın ise lûtfu ve rahmeti geniştir. Allah Teâlâ
ona mülkü verdiğinde, bu hükümranlığın ancak mal ile yürüyebileceğini bilir
ise, o zaman ona mal hususunda genişlik verir, bol rızık kapısını açar"
şeklindedir.
b) "Genişleten"
manasına olmak üzere, "Allah geniştir." Yani "Allah dilediğine
bol nimet verir." Bu sözün kendisinden önceki ifâde ile alâkası, yukarıda
anlattığımız şekildedir.
c) Allah,
"genişlik sahibi" manasında geniştir. Ayetteki ismi faili,
"genişlik sahibi" manasındadır. Bu,tıpkı (Hakka, 21) yani
"hoşnut olunulan bir hayat.." ayetindeki, kelimesi gibidir (yorgunluk ve belâ dolu keder) manasında da,
denilmektedir.
Daha sonra Cenab-ı
Hak, "Hakkıyla bilicidir" kelimesi ile, fakir olanı zengin etmeye
muktedir olması yanında, bu mülkün yönetilmesi hususunda ihtiyaç duyulacak
şeylerin miktarını, ve bu mülkün şimdiki ile gelecekteki durumunu bildiğini,
bundan dolayı işlerin bütün neticelerini bildiği için, o mülkü ayakta tutmaya
yarayacak en uygun şeyleri seçtiğini beyân etmiştir.
[190]
"Peygamberleri
onlara şöyle dedi: "Onun hükümdarlığının açık alâmeti size o Tâbût'un
gelmesi olacaktır. Onun içinde Habbinizden bir sekine ve Musa hanedanı İle
Harun hanedanının bırakmış olduğu bir bakiyye vardır. Onu melekler taşır.
Elbette bunda sizin için kesin bir alâmet vardır, eğer İmân ederseniz... Tâlût
ordusuyla ayrılıp çıktığı zaman "Şüphesiz Allah sizi bir ırmakla imtihan
edecektir. Kim ondan (kana kana) içerse, benden değildir. Ondan tutmayan ise
bendendir. Eliyle bir avuç içenler müstesna, (onlara müsaade var)" dedi.
Derken (ırmağa vardılar), içlerinden çok azı müstesna, onlar o ırmaktan kana
kana içtiler. Nihayet Tâlût ve beraberindeki mü'minler ırmağı geçtikleri zaman,
"Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok" dediler.
Muhakkak (bir gün) Allah'a kavuşacaklarını (bilenler) iser "Nice az bir
topluluk, daha kalabalık bir topluluğu Allah'ın izniyle yenmiştir. Allah
sabredenlerle beraberdir" dediler" (Bakara, 248-249).
Bil ki önceki âyetin
2âhiri, bu kavmin içlerinde bulunan peygamberin nübüvvetini kabul ettiklerine
delâlet etmektedir. Çünkü Hak Teâlâ'nın onlardan naklen söylemiş olduğu,
"Hani onlar peygamberlerine, "Bize bir hükümdar yolla"
demişlerdi" (Bakara, 246) ifâdesi, onların o peygamberin nübüvvetini kabul
etmiş oldukları ve onun Allah tarafından gönderildiğini tasdik ettikleri hususunda
açık bir delildir. Sonra bu peygamber onlara, "Muhakkak ki Allah size bir
hükümdar olarak Tâlût'u göndermiştir" (Bakara, 47) deyince, bu ifâde
Tâlût'un bir hükümdar olduğuna kafi bir delil olmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak,
mahlûkâtına olan rahmetinin kemâlinden dofayı bu delile, peygamberin bu sözünde
doğru olduğunu ve yine Allah'ın Tâlût'u hükümdar tayin ettiğini gösteren bir
başka delil ilâve etmiştir. Allah Teâlâ tarafından çokça delil gönderilmesi
caizdir. Bundan ötürüdür ki Hz. Musa (a.s)'nın ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in
mucizeleri çok olmuştur. Bu sebeble Cenâb-ı Allah: "Peygamberleri onlara
şöyle dedi:' Onun hükümdarlığının açık alâmeti size o Tâbût'un gelmesidir''
buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
[191]
Bu Tâbût'un, Allah
katından bir mucize olabilmesi için, gelişinin harikulade ve o iddianın
doğruluğuna delâlet edebilecek bir şekilde olması gerekir:
1) Haber
rivayet edenler şunu nakletmişlerdir: Allah Teâlâ Hz. Adem (a.s)'e, içinde,
zürriyetinden peygamber olacakların resimlerinin bulunduğu bir sanduka
indirmişti. Hz. Adem'in zürriyeti, bu sandukayı Hz. Yakûb (a.s)'a gelinceye kadar
nesilden nesile miras yoluyla intikal ettirdiler. Sonra bu sanduka (Hz.
Yakûb'un soyu olan) İsrailoğullarının elinde kaldı. Onlar bir meselede ihtilâf
ettikleri zaman, o sanduka konuşuyor ve aralarında hükmediyordu. Savaşa
gittiklerinde, onu elter üzerinde en önde taşıyorlar ve onun sayesinde
düşmanlarına karşı zafer kazanmak istiyorlardı. Düşmanla çarpışırken, melekler
onu askerin üstünde taşıyorlardı. Onlar bu sandukadan bir ses işittikleri
zaman, muzaffer olacaklarını kesin olarak anlıyorlardı.
İsrailoğulları isyan
edip bozulunca Cenâb-ı Allah onlara Amâlika kavmini musallat kıldı ve bu
Tâbût'a (sandukaya) rağmen onlar İsrailoğullarını yenip bunu onların elinden
aldılar. İşte İsrailoğulları peygamberlerinden, Tâlût'un hükümdarlığına dâir
bir delil isteyince O, "Tâlût'un hükümdarlığının delili bu sandukayı onun
evinde bulmanızdır" dedi. Sonra bu sandukayı ellerinden almış olan
kâfirler, onu hela olarak kullanılan bir yere atmışlardı. Bu peygamber o
zamanda bu kâfirlere beddua etti. Allah Teâlâ da bu kâfirlere bir musibet
verdi. Öyle ki bu sandukanın bulunduğu yerde, def-i hacette bulunan herkes
bâsür hastalığına yakalandı. Bunun üzerine kâfirler, bu hastalığın sandukayı
hafife almalarından dolayı olduğunu anlayıp onu oradan çıkarıp iki öküzün üzerine
koydular. Bu iki öküz koşmaya başladı. Cenâb-ı Allah onlara dört melek
vazifelendirdi Ve onlar öküzleri sürüp Tâlût'un evine kadar getirdiler. Sonra
İsrailoğulları sandukayı Tâlût'un evinde gördüler. Böylece bunun,Talût'un hükümdarları
olduğuna bir delil olduğunu anldılar. İşte, "Onun hükümdarlığının açık
alâmeti, size o Tâbut un gelmesidir" âyetinin ifâde ettiği husus budur.
Buna göre Tâbût'un gelişi mecazîdir. Çünkü o gelmemiş, getirilmiştir. Bundan
dolayı "gelme" fiiii.me-câzen ona nisbet edilmiştir. Nitekim
Arapça'da mecazî olarak, *'Paralar kazandı, ticâret zarar etti" denilir.
2) Tâbut,
Musa (a.s)'nın içine Tevrat'ı koyduğu tahtadan bir sandıktır. İsrailoğulları
bu sandığı biliyorlardı. Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s)'nın vefatından sonra,
İsrailoğuilarına kızdığı için, Tâbut'u göğe çekip onlardan aldı. Daha sonra
gelen bu peygamber, "Tâlût'un sizin hükümdarınız olduğunun alameti, gökten
Tâbût'un size gelmesidir" demiştir. Bu Tâbût'u ne melekler ne de iki öküz
taşımıştır. Aksine o gökten yeri inmiş, melek onu korumuş ve İsrailoğulları da
o Tâbût'un, Tâlût'un yanına inişini seyretmişlerdir. Bu İbn Abbas (r.a)'ın görüşüdür.
Bu izaha göre, "gelme" fiili, Tâbut hakkında hakiki manada Kullanılmıştır.
Her iki görüşe göre de taşıma işi meleklere nisbet edilmiştir. Çünkü yolda
birşeyi muhafaza eden kimse hakkında, her ne kadar onu bizzat taşı-masada
"taşıdı" tabirinin kullanılması caizdir. Nitekim bir insan, malı
başkası taşımış olsa da, o malı koruduğu zaman, "Ben bu malı Zeyd'e
taşıdım" der.
Bil ki Allah'u Teâlâ
Tâbût'un gelişini bir mucize kılmıştır. Bu hususta iki ihtimal vardır:
a) Tâbût'un
gelişinin mucize olması ihtimali... Bu bizim daha önce izah ettiğimiz şeydir.
b) Tâbût'un
mucize olmayıp, onun içinde bulunan şeyin mucize olmasıdır. Bu, onların Tabût'u
bomboş gördükten sonra, peygamberlerinin onu İsrailoğullanndan bir topluluğun huzurunda bir eve koyup, evin
kapısını kilitlemesi, daha sonra da peygamberin, "Allah onun
içinde, bu hâdisemize alamet olacak şeyi yaratmıştır" diye iddia etmesi,
bunun üzerine de onların evi açarak Tâbût'a bakıp içinde hükümdarlarının Tâlût
olduğunu ve Allah'ın, düşmanlarına karşı onlara yardım edeceğini gösteren bir
mektup görmeleri şeklinde tahakkuk etmiştir. İşte bu onun Allah katından
olduğuna delâlet eden kesin bir mucize olmuştur. Kur'an'ın lâfzı bu ikinci
görüşe de muhtemeldir. Çünkü Cenâb-ı Allah'ın, "Size içinde Rabbinizden
bir sekîne bulunan o Tâbût'un gelmesidir.." buyruğundan muradın, onların
Tâbût'un içinde, kalblerinin yatışmasına sebeb olacak bir mucizeyi bulmaları
olması da muhtemeldir.
[192]
Keşşaf sahibi şöyle
demiştir: "Tâbut, ya veya
veznindedir. Birincisi tercih edilmiştir.Çünkü Arapçada, ve kelimelerinde olduğu gibi ilk ve son harfi
aynı cinsten olan kelimeler azdır. Binaenaleyh Tâbût'un, bu anlatılanlara kıyas
edilerek, (Tevbe ettim) lafzından olduğu söylenemez. Bu kısım fasit olunca,
birincisinin vezninde otmuş olması ortaya çıkmış olur. Bu da rucû (geri dönme)
manasına olan, kelimesinden olmak üzere
bu kelimenin, vezni üzere olmasıdır.
Çünkü, içine eşya konan ve yerleştirilen
bir kaptır. Buna göre çıkartılan şeyler devamlı ona geri konulur ve sahibi
içindeki şeylere muhtaç oldukça, o tâbût'a tekrar tekrar döner, gelir.
[193]
Bütün kıraat âlimleri
bu kelimeyi, şeklinde okudukları halde, Ubey b. Kab ile Zeyd b. Sabit(r.ahm)
sonu "he" harfi ile şeklinde
okumuşlardır. Bu Ensârın lehçesidir.
[194]
Bazı kimseler,
Tâlût'un da bir peygamber olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ onun
elinde de mucizeler yaratmıştır. Böyle olan herkes peygamber olur. Bunun,
evliyautlah'ın kerametleri babından olduğu söylenemez. Çünkü keramet ile
mucize arasında fark vardır. Keramet, meydan okumak için gösterilmez. Mucize
ise meydan okumak için gösterilir. Bundan dolayı, Tâlût'un elinde zuhur eden
harikulade hallerin kerametler cinsinden olmaması gerekir.
Bu görüşe şöyle cevap
verilir: Bunun, o zamanın peygamberinin bir mucizesi olması uzak bir ihtimal
değildir. Bunun, o peygamberin mucizesi olmasının yanında, Tâlût'un krallığı
hususunda kesin bir alamet olması da söz konusudur.
[195]
Allah'u Teâlâ'nın,
"Onun içinde Rabbinizden bir sekine vardır" buyruğu ne ilgili birkaç
mesele vardır:
[196]
"Sekîne"
hareketin zıddı olan "sükûn" masdarın- dan, vezninde bir kelimedir. Bu,
"kazıyye", "bakiyye" ve, "azîme" kelimeleri gibi,
isim olarak kullanılan bir masdardır.
[197]
Âlimler bu
"sekîne" nin ne olduğu hususunda ihti- lâf etmişlerdir. Bu husustaki
görüşleri şöyle özetleyebiliriz: "Sekîne" den murad ya Tâbutun
içinde bulunan bir şeydir veya başka bir şeydir. Bu ikinci ihtimat Ebu Bekir
el-Esamm'ın görüşüdür. Çünkü o şöyle demektedir: "Cenâb-ı Allah'ın,
âyetinin manası? Tâbut geldiği zaman sizler sükûnete erer.Tâlût'un
hükümdarınız olduğunu kabul eder* ve "Tâlût'a karşı olan nefretiniz sona
erer" şeklindedir. Çünkü gökten onlara Tâbut gelip, onlar Tâbût'un
gelişini seyrettiklerinde, mutlaka kalblerinin yatışması ve bu
istemeyişlerinin tamamen sona ermiş olması gerekir."
"Sekine" den
muradın, Tâbut içinde bulunan birşey olması görüşü hususunda da değişik şeyler
söylenmiştir:
a) Ebu
Müslim'in görüşü olup bu görüşe göre Tâbût'un içinde Allah Teâlâ'nın, Hz. Musa,
Hz. Harun ve onlardan sonra gelen peygamberlere (a.s) indirdiği kitaplar ile bu
kitaplarda Allah'ın Tâlût ve ordusuna yardım edip, onlardan düşmanın korkusunu
kaldıracağı müjdesi vardı.
b) Hz. Ali
(r.a)'nin görüşüdür. Buna göre, Tâbût'un İnsan yüzüne benzer bir yüzü ve
duyulan bir nefesi vardı.
c) İbn Abbas
(r.a)'ın görüşüne göre Tâbut, zeberced veya yakuttan yapılmış bir heykel olup,
kedininki gibi bir başı ve kuyruğu vardı. Kedi gibi ses verdiğinde, düşmana
doğru hareket eder, İsrailoğullart da onunla birlikte yürürlerdi. O durunca,
onlar da durur, böylece ilahi yardım inmiş olurdu.
d) Bu, Amr
b. Ubeydin görüşüdür. Buna göre sekîne, Tâbût'un içinde, ne olduğu bilinmeyen
birşeydir.
Bu ki sekîne,
sebat ve emniyetten ibarettir. Bu, mağara kıssası ile ilgili[198]
"Allah da onun üzerine sekinetini indirmiş, onu'görmediğiniz ordularla
desteklemişti" (Tevbe, 40) ayetinde olduğu gibidir.'Buna göre Hak
Teâlâ'nın, ayetinin mânası da,
"emniyet ve sükûn" demektir.
Tâbût'un içinde
bir şey bulunduğunu söyleyenler, delil olarak şu iki hususu öne sürmüşlerdir:
a) Hak
Teâlâ'nın, tabiri, Tâbût'un sekînenin
zarfı olduğunu gösterir.
b) Bu
kelimeye, Hak Teâlâ'nın "Ve Musa
hanedanının bırakmış olduğu bir bakiyye" sözü atfedilmiştir. Tâbut,
bakiyyenin zarfı olduğuna göre, sekînenin de zarft olması gerekir.
Birinciye şöyle cevap verilir: Ayetteki,
harf-i cerri, "zarf" mânasında olabileceği
gibi,"sebebiyyet" de ifâde edebilir; Hz. Peygamber
(s.a.s),"Öldürülen bir mü'mine mukabil yüz deve gerekir"[199] ve,
"Beş deveye bir koyun zekât düşer" yani, "beş deve
sebebiyle..." buyurmuştur. Buna göre, tabirindeki harf-i cerri, "onun
sebebiyle..." anlamındadır ve bu ifâde de, "O Tâbut sebebiyle sekine
meydana gelir" demek olur.
İkinciye cevap:
Musa ve Harun (a.s) soylarının geride bıraktığı bakiyyeden muradın, onların
geriye bırakmış oldukları din ve şeriat olması mümkündür. Buna göre âyetin
mânâsı şudur: "Bu Tâbut sebebiyle, Mûsâ ve Harun'un din ve şeriatlarından
geriye kalan şeyler düzene girer."
Bakiyyeden muradın,
Tâbût'un içine konulmuş bir şey olduğunu söyleyenler, "Bakiyye, Tevrat'ın
yazılı olduğu levhaların küçük parçalan; Mûsâ (a.s)'nın asâsıyla elbisesi,
Tevrat'ın bir parçası, ve İsrailoğullarına inen kudret helvasından bir
parçadır..." demişlerdir.
Cenâb-ı Allah'ın sözüyle ilgili iki görüş vardır:
1) Bazı
müfessirler, den muradın, Mûsâ ve Harun (a.s)'un bizzat kendilerinin olmasının
muhtemel olduğunu söylemişlerdir. Bunun delili Hz. Peygamber'in Ebû Musa
el-Eş'âri (r.a) hakkında, "Andolsun ki Ebu Musa'ya, Âl-i Dâvûd (Dâvûd
ailesi/un kavallarından bir kaval (güzel ses ve nağme) verilmiştir"[200]
buyururken, Âl-i Dâvûd tabirinden sadece Dâvûd aleyhisselâmı kastetmiş olmasıdır.
Çünkü, Dâvud (a.s)'un ailesi içinde, sesi onun kadar güzel olan başka bir
kimse yoktur.
2) Kaffal
(r.h) şöyle demiştir: "Bu bakiyye,
Musa ve Âl-i Harun'a nisbet edilmiştir. Çünkü Tâbût'u Musa ve Harun
(a.s)'dan sonra nesilleri, Tâ-lût'un zamanına kadar elden ele nakletmtşlerdi.
Tâbût'un içinde Musa ve Harun (a.s)'a tâbi olan âlimlerin birbirlerinden
tevarüs ettikleri eşya bulunmakta idi. Buna göre âyette geçen, bu etbâdır. Cenâb-ı Allah, bu
mânada,"Firavn hanedanım azabın en çetinine sokun" (Mümin, 46), yani,
"Ftravun'a tâbi olanları..." buyurmuştur.
Cenâb-ı Allah'ın
"Onu melekler taşır" buyruğu ile ilgili açıklama yukarıda geçmişti.
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Elbette bunda sizin için kesin bir alâmet vardır, eğer iman
ederseniz" buyruğunun mânası şudur: "Eğer siz mucizenin delil oluşu
ile peygamberliğini iddia edenin doğruluğuna inanan kimselerden iseniz, bilin
ki bu alâmet apaçık bir mucizedir..."
Cenâb-ı Allah'ın,
"Tâlût ordusuyla ayrılıp çıktığı zaman..." buyruğu ile ilgili birkaç
mesele vardır:
[201]
Bil ki bu âyetin
öncesi ile irtibatı, sözün geri kalan kısmının kendisine delâlet ettiği bir
mahzûfu takdir etmekte görülür. Bu takdir de şöyledir: "Onlar Tâbut
alâmeti gelince, Tâlût'a boyun eğdiler.. Ve, Tâlût'un sancağı altında yola
çıkmayı kabul ettiler. Tâlût onlarla beraber ülkenin sınırını geçip, memleketinden
iyice ayrılınca..." Âyetteki, Lûi kelimesinin mânası "kesip ayırmak"
tır. Bir söz, hak ile bâtılı birbirinden ayırdığı zaman, bu söze denilir. Yine,
et kemikten tamamen ayrıldı mânasına, "bir kimse ortağından ve hanımından
tamamen ayrıldı" mânasında, denilir. Çocuğu sütten kestiği için, sütten
kesmeye de, denilir. Bir yerden ayrılıp gitme mânasında da, denilir. Cenâb-ı
Allah'ın, "Kervan ayrılınca..." (Yusuf, 94) ayetindeki, kelimesi de
bu mânadadır. Keşşaf sahibi, "Falanca yerden ayrıldı" sözünün esas
mânası, "Kendini ayırdı" demektir. Bu, çok kullanılan bir tâbir
olduğu için, Araplar buradaki ifâdesini hazfetmişler, ve fiil, fiili gibi,
lâzım (geçişsiz) fiil hükmünde olmuştur" demiştir.
kelimesi,
kelimesinin çoğuludur. Yaratılmışların her sınıfı, kendi başına bir
"ordu"dur. Çok sayıdaki çekirgeye, denir. Hz. Peygamber'in, "Ruhlar, bir araya getirilmiş
ordulardır"[202]
hadisi de bu mânadadır.
[203]
Rivayet edildiğine
göre Tâlût, kavmine şöyle demişti: "Ev yapmakta olan, fakat henüz yapısını
bitirmemiş olan kimsenin, ticaretle meşgul tüccarın ve bir kadınla evlenmiş
ama ona bir yuva kuramamış kimselerin benimle savaşa çıkması gerekmez.. Ben,
işi olmayan, güçlü kuvvetli gençler istiyorum.." Bunun üzerine onun
etrafında, seçtiklerinden seksenbin kişi toplandı.
[204]
Allah'u
Teâiâ'nın,"Şüphesiz, Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir"
ayetiyle ilgili birkaç mesele vardır:
[205]
Alimler bu sözü kimin
söylediği hususunda ihtilâf etmiş ve çoğunluğu, "Bu sözü söyleyen
Tâlût'tur" demiştir.
Birinci Görüş:
Bu görüş, en açık olan görüştür. Çünkü bu sözün, daha önce zikredilmiş olan bir
şahsa isnâd edilmesi gerekir. Daha önce zikredilen de Tâlût'tur. Sonra bu
sözün, Tâlût'un sözü olması muhtemeldir, fakat o, bu sözü zamanın
peygamberinden almaktadır. Bu takdire göre Tâlût'un peygamber olması gerekmez.
Yine, bunun Tâlût tarafından söylenmiş olması da muhtemeldir. Binaenaleyh, ona
Rabbinden gelen bir vahyin bulunması gerekir. Bu da, hükümdarlığı yanında,
O'nun peygamber olmasını gerektirir.
İkinci Görüş:
Buna göre, bu sözü söyleyen, ayetin başında zikredilen peygamberdir. Buna göre
ayetin takdiri: "Tâlût ordusuyla ayrılınca, peygamberleri onlara,
"Şüphesiz, Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir" dedi"
şeklinde olur. O vakit peygamber, Eşmayil (a.s) idi.
[206]
Bu imtihanın hikmeti
hususunda şu iki açıklama bulunmaktadır:
1) Kâdî
şöyle demiştir: "İsrailoğuliarı için meşhur olan durum, apaçık ayetlere
rağmen, onların peygamber ve hükümdarlarına muhalefet etmeleridir. İşte bunun
üzerine Allah'u Teâlâ, düşmanla karşılaşmadan önce harbe sabredecek kimseleri
sabredemeyecek kimselerden ayırmak için bir mucize göstermek istedi. Çünkü
düşmanla karşılaşmadan önce dönmenin olumsuz etkisi, düşmanla karşılaştıktan
sonra geri dönmenin tesiri gibi değildir. Düşmanla karşılaşmadan önce bu
imtihanın yapılması uygun olduğu için, Cenâb-ı Allah buyurmuştur.
2) Cenab-ı
Allah, zorluklara,sabretmeye alışsınlar diye onları imtihan etmiştir.
[207]
Bu nehir ile ilgili
bazı görüşler vardır:
1) Katâde ve
Rebî'nin görüşüne göre bu, Ürdün ile Filistin arasında bir nehirdir.
2) İbn Abbas
ve Süddî'nin görüşüne göre bu, Filistin nehridir. Kâdî, "Bu iki görüş
şöyle uzlaştırılabilir: "Bir beldeden çıkıp başka bir beldeye akan bir
nehrin ikisinden herhangi birine nisbet edilmesi caizdir."
3) Keşşaf
sahibinin rivayet ettiği görüşe göre, bu esnada hava çok sıcaktı. Onlar bir
çöle çıktılar. Cenâb-ı Allah'dan kendilerine bir nehir akıtmasını istediler.
Allah da "Şüphesiz Allah sizi istediğiniz o nehir ile imtihan
edecektir" buyurmuştur.
[208]
Cenâb-ı Allah'ın,
tabiri, "Sizi, kulunu imtihan ettiği gibi, imtihan edecek"
manasındadır. Nitekim O, "Gerçekten
biz, insanı, imtihan edelim diye birbiriyle karışık bir damla sudan
yarattık" (İnsan, 2) buyurmuştur. İnsanlar arasındaki imtihan (deneme)
ancak bir şeyin ortaya çıkması için olup, Allah Teâlâ'nın da ilmine göre tesbit
yapmayıp insanları cezalandırmadığı, cezalandırmayı ancak insanlar arasında ortaya
çıkan fiillere göre yaptığı ortaya çıkınca ve bu fiillerin ortaya çıkması da
ancak Allah'ın onları mükellef tutmasıyla meydana geldiği için, Cenâb-ı Allah,
teklifi (mükellef tutuşunu), "İbtila" (imtihan, deneme) diye
adlandırmıştır. Bu manada, hem Su hem
de fiilleri kullanılır. Şâir,
"Andolsun ki hem seni sınadım, hem de halifemi imtihan ettim... Ve
andolsun ki, teeddübün konusunda sana duyduğum hayranlık, sevgi sana
yeter" demiş ve her iki fiili de kullanmıştır.
[209]
Hem "he"
harfinin sükûnu, hem de harekeli okunuşu ile kelime, ve şeklinde okunmuştur. Civarında
"huruf-u halktan" bir harf bulunan her üç harfli kelime, bu iki
şekilde gelir. Meselâ, kelimeleri gibi. Sair şöyle demiştir:
Hak Teala’nın "Kim ondan (kana kana) içerse, benden
değildir. Ondan tadmayan ise, bendendir" buyruğu ile ilgili birkaç mesele
vardır.
[210]
Hak Teâlâ'nın,
"Benden değildir" sözü bir zecr ve men etmek gibidir. Yani,
"Benim dinim ve taâtime uyanlardan değildir" demektir. Bunun bir
benzeri de, Hak Teâlâ'nın, "Mü'min erkek ve mü'min kadınlar, birbirlerinin
dostlarıdırlar İyiliği emrederler, kötülükten nehyederler" (Tevbe,71)
âyetidir. Sonra bu âyetten önce de Cenâb-ı Hak,"Münatık erkek ve münâtık
kadınlar, birbirlerinin parçasıdırlar. Kötülüğü emrederler, iyilikten
nehyederler" (Tevbe, 67) buyurmuştur. Yine bunun bir benzeri de, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in şu hadisidir:Küçüklerimize merhamet etmeyen ve
büyüklerimize saygı duymayan kimse bizden değildir "[211].Yani,
"Bizim dinimiz ve yolumuz üzere değildir" demektir. Allah en iyi
bilendir.
[212]
Dilciler, Hak
Teâlâ'nın, kavlinin mânasının, "Onu tadmadı" şeklinde olduğunu
söylemişlerdir ki bu, ^üyi kökünden gelmektedir. Ta'am sözü, hem yiyecek hem
de içecek şeyler hakkında kullanılır. Dilcilerin söylediği işte budur. Bana
göre, bu lâfzın seçilmesi şu iki faydadan dolayıdır:
a) İnsan çok
susayıp, sonra da su içip ve bu suyu da hoş ve tatlı diye nitelendirmek
istediğinde: "Bu su, bal gibi..." der ve onu hoş ve tatlı olarak
vasıflandırır. Buna göre, âyetteki, sözünün manası, "Her ne kadar susuzluk
bu suyun, insanın ağzında hoş ve güzel denebilecek dereceye ulaşmasına sebep
olsa bile, insanın onu içmemesi ve ondan sakınması gerekir" şeklindedir.
b) Suyu
ağzına alıp, onu ağzında çalkalayan ve tekrar tüküren kimse için, "O, onu
taddı" denir, fakat "O, suyu içti" denmez. Buna göre şayet
Cenâb-ı Hak ayette, "kim ondan İçmez ise, o bendendir" buyurmuş
olsaydı, bu yasak, içmeye hasredilmiş olurdu. Fakat, "Kim ondan tadmaz
ise" tabirini kullandığı için, bu yasak, hem o nehirden içme, hem de onun
suyu ile ağzı çalkalama hakkında olmuştur. Böyle bir mükellefiyetin çok güç
olacağı ve su içmesi yasaklanmış kimsenin su ile ağzını çalkaladığında bir nevi
rahatlık ve serinlik hissedeceği herkesin malumudur.
[213]
Cenâb-ı Allah âyetin
başında, "Kim ondan (kana kana) içerse, benden değildir" buyurmuş,
daha sonra da, "Onu tatmayan ise bendendir" demiştir. Halbuki ayetin
sonu başına uygun düşsün diye, "Kim ondan tatmaz ise bendendir"
şeklinde harfi cerrinin kullanılması beklenirdi. Fakat Cenâb-ı Hak bunu
kullanmamıştır. Âyetin esas şeklinin, şu incelikten dolayı tercih edildiği
ileri sürülmüştür: Fakihler, bu nehirden içmeyeceğine dâir yemin eden kimsenin
yemininin nasıl bozulacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ebu Hanife,o
kimsenin nehirden ağzı ile su içmesi durumunda yemininin bozulacağını; bir
testiyi o nehirden doldurup, suyu testiden içtiğinde ise yemininin
bozulmayacağını; çünkü birşeyden içmenin, o şeyin bizzat kendisine ağzını
dayayarak içme olduğunu; bu durumda nehirden içmenin, ancak o kişinin ağzını
nehre dayayarak içmesi ile gerçekleşmiş olacağını söylemiştir. Diğer fıkıh
imamları ise, o nehirden doldurulan testiden, o yemin eden kişi su içtiğinde
yemininin bozulacağını; bu mecazî bir ifâde olsa bile, meşhur bir mecaz
olduğunu söylemişlerdir.
Bunu iyice anladığın
zaman biz deriz ki: Âyetteki, "Kim ondan içerse, benden değildir"
ifâdesinn zahiri, bu yasağın o nehirden içmeye hasredildiğini gösterir. Hatta
bir kimse onun suyunu bir testiyle alıp içtiğinde, o kimse bu yasağın
muhtevasına girmiş olmaz. Bu ihtimal birinci lâfızda bulununca, Cenâb-ı Hak
ikinci lâfızda bu kapalılığı ortadan kaldıracak bir ifâde kullanarak,
"Ondan tatmayan ise bendendir" buyurmuş, tatmayı ve içmeyi nehir ile
değil, su ile ilgili kılmıştır.
[214]
Allah'u Teâlâ'nın
"Eliyle bir avuç içenler müstesna.."
buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
İbn Kesir, Nâfi ve Ebu
Amr kelimeyi, "gayn" harfinin fethası ile, seklinde okumuşlardır.
Ya'kub ve Halef de böyle okumuşlardır. Âsim, İbn Âmir. Hamza ve Kisâî ise zamme
ile, âi 's şeklinde okumuş-lardır. Dilciler bu iki kıraat arasındaki farkı
şöyle izah etmişlerdir: " kelimesi, avuç içinde kalan az bir şey
manasındadır. kelimesi ise, bizzat avuçlama manasınadır. Bu da tek bir kere
avuçlama demektir. Bunun bir benzeri de ve kelimeleridir. "falanca
gündüzleri bir öğün yemek yer" "yani onların yanında bir lokma gibi
az birşey yedim" denilir. Yine etten koparılmış küçük bir parça için, ve "etten bir parça kopardım"
manasında, denilir. Bunların bir benzeri de, kelimeleridir.5jla^.adım manasınadır
ise, bir adım atma manasınadır. Müberred, ğarfe kelimesinin, insanın avucunda
olan az veya çok şey için; ğurfe kelimesinin ise, avucun veva suya batırılan
şeyin ismi olarak kullanıldığını söylemiştir.
[215]
Âyetteki, sözü,
ifâdesinden yapılan bir İstisnadır. Bu cümle, mânâ bakımından, cümlesine
bağlıdır. Fakat, cümlesi, kendisine verilen önemden dolayı, istisnadan önce
zikredilmiştir.
[216]
İbn Abbas (r.a),
"Bu bir avuç sudan onların herbirinin hem kendisi, hem hayvanı, hem de
hizmetçisi içmiş, kalanını da yedeklerine almışlardır" demiştir.
Ben de diyorum ki,
onun bu sözü şu iki mânâya muhtemeldir:
1) Onlardan
herbiri bu sudan, bir defada ve bir avuç ile olmak üzere alabildikleri kadar
almaya izinli idiler. Bu şekilde bir kerede alınan su hem o kimseye, hem hayvanına,
hem de hizmetçisine ve hem de bir miktar beraberinde götürmeye yetiyordu.
2) Onlardan
herbirinin aldığı su az miktarda idi. Fakat Cenâb-ı Hak o azıcık sulara bir
bereket verdi de o su hepsine yetti. İşte bu, peygamberleri için bir mucize
idi. Nitekim Allah'u Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında da bu pek çok
kimseyi az bir su ile suya kandırmıştır.
[217]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Derken (ırmağa vardılar), İçlerinden çok azı müstesna, o ırmaktan kana
kana içtiler" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
Ubeyy (r.a) ve A'meş
kelimesini, şeklinde okumuşlardır.
Keşşaf sahibi şöyle
demiştir: "Bu kıraatin sebebi, onların lâfza aldırmayıp, manaya önem
vermelerinden dolayıdır. Çünkü ayetteki sözü, "ona itaat etmediler"
manasındadır. Şüphesiz ayetin lâfzı, bu manaya hamledil mistir. Buna göre
sanki, "Onlardan pek azı müstesna, onlar Tâlût'a itaat etmediler"
denilmiştir.
[218]
Biz bu imtihandan
maksadın, sadık olanı zındık olandan ve hakka boyun eğeni eğmeyenden ayırmak olduğunu
söylemiştik. Binaenaleyh Allah Teâlâ, bu savaşa ehil olan kimselerin, bu
nehirden içmeyen kimseler olduğunu, ondan içenlerin, bu savaşa katılmaya izinli
olmadıklarını ve bu kimselerin kalblerin-de savaşa karşı aşırt bir nefret
doğacağını zikredince, onlar nehirden içmeye yöneldiler ve böylece hakka boyun
eğen, eğmeyenden; sözünün eri olan, olmayandan ayrılmış oldu. Rivayete göre
Tâlût'un ordusu, son derece susuzluk çektikten sonra nehre hücum edince,
içlerinden çoğu kendisini nehre atıp çatlayıncaya kadar ondan içtiler. Az bir
kısmı ise, Allah'ın bu emrine boyun eğerek, sadece birer avuç su içtiler.
Nehirden kana kana içerek Allah'ın emrini çiğneyen kimselerin dudakları
morarmış, devamlı susamışlar, bir türlü suya kanamamışlar, nehrin kıyısından
ayrılamamışlar ve düşman gelince de korkup yığılıp kalmışlardır. Allah'ın
emrini tutanların kalbleri ise güçlenmiş, imanları şahlanmış ve nehri
sapasağlam geçmişlerdir.
[219]
Nehrin suyundan
içmeyen bu azınlığın sayısının, dörtbin kadar olduğu söylenmiştir. Meşhur olan
ve Hasan el-Basri'ye âit olan görüşe göre ise, bunların sayısı Bedir'deki
müslümanlann sayısı kadar, üçyüzon küsur idi. Bunun delili, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in Bedir Günü'nde ashabına, "Siz bugün, nehri geçtikleri esnadaki
Tâlût'un ashabının sayısı kadarsınız. Onunla beraber (nehri) ancak mü'min
olanlar geçmişti" demiş olmasıdır. Berâ b. Âzib (r.a), "O gün biz,
üçyüzonüç kişi idik" demiştir.
[220]
Allah'u Teâlâ'nın,
"Nihayet Tâlût ve beraberindeki mü'minler ırmağı geçtikleri zaman,
"Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok"
dediler" ayetiyle ilgili iki mesele vardır:
Allah'ın emrine isyan
edip nehrin suyundan içenle- rin, düşmanla karşılaşmadan memleketlerine geri
döndükleri, nehrin suyundan içme hususunda Allah'ın emrine uyanların ise
düşmanla karşılaştıkları hususunda, bütün müfes-sirler ittifak halindedir.
Müfessirler, beldelerine dönen kimselerin, nehri geçmeden önce mi, yoksa nehri
geçtikten sonra mı dönmüş oldukları husudunda ihtilâf etmişlerdir. Bununla
ilgili olarak şu iki görüş vardır:
Birinci Görüş:
Tâlût ile birlikte nehri, sadece ona itaat eden kimseler geçmişlerdir. Bu
görüşte olanların delilleri şunlardır:
1) Allah
Teâlâ, "Nihayet Tâlût ve beraberindeki mü'minler ırmağı geçtikleri
zaman..." buyurmuştur. Âyetteki, "beraberindeki mü'minler" den
murad, bu emirde Tâlût'a itaat eden kimselerdir. Allah Teâlâ, önce bütün orduyu
zikredip, daha sonra da nehri geçenlerin, kendisine itaat edenler olduğunu
özellikle belirtince, biz, nehri sadece itaat edenlerin geçmiş olduğunu
anlamış oluruz.
2) Allah
Teâlâ'mn Tâlût'un sözü olarak naklettiği, ifâdesi "Benim yol arkadaşım
değildir" manasındadır. Bu ifâde insanın tıpkı bir başkasına, "Bu
işte sen bizden değilsin" demesi gibidir. Buna göre, sözünün manası, "Onlar
memleketlerine geri dönme sebebi olsun diye su içmişlerdir" şeklindedir.
Bu da, onların dinlerinin ve kalblerinin bozulmasından dolayı olmuştur.
3) Bu
imtihandan maksad, itaat eden kimsenin, isyankâr ve inatçı kimselerden ayrılıp
belli olmasıdır. Böylece Tâlût onları düşmanla karşılaştıklarında irtidad
etmeden önce, kendisinden uzaklaştırmış ve geri çevirmiştir. Bu imtihandan
maksad, işte böyle bir gaye olunca, ortaya çıkan durum Tâlût'un onları, işte o
esnada kendisinden uzaklaştırıp, nehri geçmelerine izin vermemesi olur.
İkinci Görüş:
Tâlut, bütün ordusuyla yola girmiş, onların hepsi de nehri geçmişlerdir. Bu
görüşte olanlar, bu görüşlerini isbât hususunda, Hak Teâlâ'nın, Tfllût'un
kavminden naklen söylediği,"Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak
gücümüz yok" dediler" âyetine dayanmışlardır. Bu sözün, Rabbinin
emrine inkıyâd etmiş olan bir mü'mine yakışmadığı, aksine ancak münafık ve
fâsık olandan sudur edebileceği herkesin malumudur.. Bu delil zayıftır. Bunun
zayıf oluş sebepleri şunlardır:
a) Tâlût'un,
nehri geçmeye azmedip, pekçok kimse de ondan ayrılınca, kendisinden ayrılan
kimselerin, "Ayrılma mazeretimiz bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı
duracak gücümüzün olmamasıdır. O halele bu geri kalma hususunda biz
mazuruz" demiş olmaları muhtemeldir. Bu konuda en son olarak şu
söylenebilir: Hak Teâlâ'mn, buyruğundaki fâ,"Bugün bizim Câiût'a karşı
duracak gücümüz , yok., "şeklindeki sözlerinin, nehri geçtikten sonra
söylenmiş olmasını gerektirir. Ne var ki biz, şöyle denilmiş olmasının da muhtemel
olacağını söylüyoruz: Tâlût ve mü'minler nehri geçip, kavmin geride kalıp
nehri geçmediklerini görünce, Tâlût onlara bunun sebebini sormuş, onlar da bu
sözü söylemişlerdir. Nehir, karşılıklı konuşmaya mâni olacak büyüklükte de
değildi.. Yine "geçme" sözüyle kastedilenin, "geçmenin meydana
gelmesinin yakın olması" şeklinde olması da muhtemeldir. Bu takdire göre
de böyle bir müşkil kendiliğinden ortadan kalkar.
b)
Şöyle denilmesi de muhtemeldir: Nehri geçen mü'minler
iki gruptur. Onların bir kısmı hayatı seviyor, ölümü istemiyor, çoğu kez korku
ve tedirginlik içinde bulunuyorlardı. Bazılartysa, AHah'u Teâlâ'ya itaat
hususunda ölüme aldırmayan, kalbleri güçlü, cesaretli kimselerdi. Buna göre,
birinci kısmı teşkil edenler "Bugün duracak gücümüz yok" diyen
kimseler; i-kinci kısmı teşkil edenler ise, "Nice az bir topluluk, daha
kalabalık bir topluluğu yenmiştir!" diyerek icabet eden kimselerdir.
c) Şöyle de
denilebilir: Birinci kısım mü'minler, ordularının azlığını gördüklerinde,
"Bugün, Câlût'a karşı duracak gücümüz yok. Onun için bizim, savaşa karşı
kendimizi hazırlamamız gerekir. Çünkü Allah'ın emrinden kaçılamaz"
demişlerdir. İkinci kısım mü'minler ise, "Bizim, kendimizi savaşa
hazırlamamız gerekmez.. Aksine biz Allah'tan fetih ve zafer bekliyoruz"
demişlerdir. Birincilerin maksadı, şehidlik hususunda insanları teşvik edip,
böylece cennete ulaşmak; ikincilerin maksadı ise feth ve zafer arzusu konusunda
insanları teşviktir. Bu izaha göre, bu iki sözden herhangi biri diğerine ters
düşmez.
[221]
Kelimesi yerine
kullanılmış bir masdardır. Meselâ
"Bir şeye iyice güç yetirdim" denilir. Kelimeleri de
böyledir. kelimesi, masdarından bir isimdir. fiilinin ismi, fiilinin ismi,
kelimeleridir. Bir darb-ı meselde de yanlış duyar, yanlış tatbik eder. (Yani
duyduğunu iyi anlamaz ve yanlış uygular) denir.
Cenâb-ı Allah'ın,
"Muhakkak (birgün) Allah'a kavuşacaklarım zannedenler şöyle
dediler..." âyeti ile ilgili olarak şu soru sorulur: Niçin Cenâb-ı Hak
kesin inandıklarını değil de zannettiklerini söylemiştir?
Cevap: Bunun
bazı sebebleri vardır:
a) Katâde'nin
görüşüne göre, Allah'a kavuşmaktan murad, ölümdür. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s),"Kim Allah'a kavuşmayı isterse, Allah da ona kavuşmayı İster. Kim
de Allah'a kavuşmayı istemez ise, Allah da ona kavuşmayı istemez'[222]
buyurmuştur. Bu mü'min-ler kendilerini savaşa hazırlayıp, ölümden kurtuluş
olmadığını iyice anlayınca, onları tavsif etmek için, "Onlar Allah'a
kavuşacaklarını zannediyorlar.." denilmiştir.
b)"Allah'a
kavuşacaklarım zannedenler..." ifâdesi," OnIar, bu taatlan sebebi
ile Allah'ın mükafaatı ile karşılaşacaklarını sanıyorlar" manasındadır. Bu
böyledir, çünkü hiç kimse işinin neticesini kesin bilemez. Binaenaleyh taat hususunda
çok ileri gitmiş olsa bile, taatının neticesinin ne olacağını -ona haber veren
birisinin bulunması durumu hariç- kesin şekilde bilemez; yapacağı en fazla iş
zan ve ümit beslemeden ileri geçemez. Bu Ebu Müslim'in görüşüdür ve güzel bir
görüştür.
c) Bu
ifâdenin manası, "Allah'a itaate kavuşacaklarını zannedenler şöyle
dediler..." şeklindedir. Bu böyledir. Çünkü insanın yaptığı amellerinin
taat olduğuna kesinkes hükmetmesi mümkün değildir. Çünkü çoğu kez bu amellere
riya ve gösteriş arız olup, hâlis bir niyetle yapılmamış olur. Bu durumda da
onlar birer taat olmaz. Bu hususta mümkün olan, Allah'ın o amelleri taat ve
ihlâs vasıflarıyla meydana getirmesini ummak, zannetmektir.
d)
Biz, , âyetinin tefsirinde, bazı
mü-fessirlere göre, "sekine" den muradın, Cenâb-ı Hakk'ın yardım ve
zaferinin Tâlût ve ordusuna geleceğini gösteren ve geçmiş peygamberlere
indirilmiş olan semavî kitapların o sanduka içinde bulunması olduğunu
söylemiştik. Fakat o kitaplarda, ilahî yardım ve muzafferiyetin ilk defada mı,
yoksa daha sonra mı olacağını gösteren herhangi bir işaret yoktu. Buna göre
Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun manası, "Allah'ın muzafferiyet va'adine
kavuşacaklarını zannedenler" şeklindedir. Allah Teâlâ, bunun yakî-nî bir
şey olduğunu değil, zannt bir şey olduğunu beyan etmiştir. Çünkü o yardımın
bulunacağı bir nebze kesin olsa bile, o yardımın ilk defada olacağına, ancak
hüsn-ü zann beslenir.
e) Müfessirlerden
çoğu, bu ifâdeden maksadın, "Onlar biliyor ve kesin inanıyorlardı..."
mânâst olduğu kanaatindedirler. Çünkü "zann" kelimesi, zann ile kesin
inanç arasında itikadı te'kid hususunda bir benzerlik bulunduğu için, mecazî
olarak "yakîn" (kesin iman) yerinde kullanılmıştır.
[223]
Allah'u Teâlâ'nın, 'Nice
az bir topluluk, daha kalabalık bir topluluğu Allah'ın izniyle yenmiştir"
buyruğu ile ilgili bazı meseleler vardır:
Bu ifâdeden maksad,
"Bugün bizim Câlut ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok" diyen
kimselerin kalblerine güç vermektir. Buna göre âyetin mânâsı, "Sayı
çokluğunun önemi yok. Önemli olan ilâhî destek ve yardımdır. Allah'ın yardımı
geldiği zaman, sayıca az olmanın ve madden güçsüz olmanın bir önemi yoktur.
Fakat belâ geldiği zaman, sayının ve hazırlığın çok olmasının da bir faydası
yok" şeklindedir.
[224]
Âyetteki, kelimesi,
cemaat, topluluk manasındadır. Çünkü insanlardan bazısı bazısına dönüp gelir ve
böylece bir topluluk meydana getirirler. Zeccâc bu kelimenin aslının,
Arapların, veya, "Onun başını kılıçla kestim" sözünden alındığını
söylemiştir. Buna göre, insanların bir kısmı manasınadır. Çünkü bir kısım
insanlar, bütün insanların bir parçası gibidir.
[225]
Ferrâ şöyle demiştir:
"Buradaki, harf-i cerri amel ettirilmez ise, kelimesini hem merfu, hem mansub ve hem de
mecrur okumak caizdir. Mansub okunması, kelimesinin "sayı" manasında
kullanılmasından dolayıdır. Buna göre, misalinde olduğu gibi, den sonra gelen kelime temyiz olarak mansub
olur. Mecrur okunması ise başındaki, 'ja harfini amel ettirmeden dolayıdır.
Merfu okunması da, başına bir fiil takdir etmeye göre olur. Buna göre sanki,
"Nice topluluklar galib gelmişlerdir" denilmektedir.
Allah'u Teâlâ'nın,
"Allah sabredenlerle beraberdir" buyruğundan murad, ilâhi yârdım ve
muzafferiyetin sabredenlerle beraber olması demek oluşunda bir şüphe yoktur.
Sonra bu sözün,
"Nice az bir topluluk, daha kalabalık bir topluluğu Allah'ın izniyle
yenmiştir" diyen kimselere ait bir söz olması muhtemel olduğu gibi, bu
birinci ihtimal daha açık olsa da, Cenâb-ı Allah'ın sözü olması da muhtemeldir.
[226]
"Onlar (Tâlût'a
itaat eden müminler), Câlût ve askerleri ile karşılaştıkları zaman, "Ey Habbimiz,
üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve bu kâfirler güruhuna karşı
bize yardım et" diye (dua ettiler)" (Bakara, 250).
Bu âyetle ilgili bazı
meseleler vardır:
Harblerdeki,
"mübareze", iki ordunun savaş esnasında karşı karşıya gelip saf
tutmalarıdır. "Mübareze" kelimesinin asıl manası şudur: Arada
herhangi bir mania bulunmayan düz bir araziye, denilir. Binaenaleyh, kelimesi,
böyle bir arazide, iki tarafın karşı karşıya gelmesi manasındadır. Bu da, iki
tarafın birbirini görmesi demektir.
[227]
Tâlût'un ordusu içinde
bulunan âlim ve yiğit kimseler, avam ve güçsüz kimseleri az bir topluluğun,
kalabalık bir cemaate Allah'ın İzniyle galip geleceğine iyice inandırınca ve
Allah'ın yardımı ile muzafferiyetinin ancak O'nun inayeti ile olacağını iyici
izah edince, Tâlût'un ordusu ile Câlût'un ordusu yüz yüze gelip, mü'minler
kendilerinin az, düşmanlarının ise kalabalık olduğunu gördüklerinde, hemen dua
ve niyaza başlayarak "Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır" dediler. Bunun
bir benzeri de Allah Teâlâ'nın, müşriklerle karşılaştıklarında şöyle duâ eden
kimselerden bahsettiği şu ayetlerdir:'
'Nice peygamberlerle
beraber birçok âlimler savaştılar ve Allah yolunda uğradıkları belâlardan
dolayı ne bir gevşeklik ve za'af gösterdiler, ne de (düşmana) boyun eğdiler.
Allah sabredenleri sever. Onlar sadece şöyle dediler: "Ey Rabbimiz,
günahlarımızı ve iştmizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver ve
kâfirler güruhuna karşı bize yardım et"(Al-i İmran. 146-147). Hz. Peygamber
(s.a.s) de her savaş meydanında böyle dua ederdi. Onun Bedir Savaşı esnasında
devamlı dua ettiği, Cenâb-ı Allah'tan va'adini yerine getirmesini istediği ve
düşmanla karşılaştığında, "Allah'ım, onların şerrinden sana sığınıyorum ve
onların mağlubiyetini sana havale ediyorum." "Allah'ım, senin adınla
hücum eder, senin yardımınla harp meydanında dolaşırım"[228]
derdi.
[229]
dökmek demektir.
Içindekini döktüğün zaman,"Kabı boşalttım" dersin. Bu kelimenin aslı,
kelimesindendir. İşi gücü yok manasında olmak üzere kabın içindeki şeyi
boşaltma manasına gelir. Boşaltma işi ise, kabın içindekileri dökerek olur.
Bunu iyice anladığın
zaman biz deriz ki, âyetteki "Üzerimlze sabır dök" tâbiri şu iki
bakımdan, sabrı çok İsteme manasını ifâde eder:
a) Birşey,
birşeye döküldüğünde, dökülen şey ondan ayrılmayacak şekilde onda sabit
kılınmış olur. Bu da te'kide delâlet eder.
b) Kabı
dökmek, boşaltmak demektir. Bu da kabın içindeki şeyi dökmekle olur. Buna
göre, "üzerimize sabır dök" sözünün manası, "üzerimize iyice ve
son noktasına kadar sabır dök" demektir.
[230]
Bil ki savaş
esnasında, şu üç şeyin bulunması istenir:
a) İnsanın,
korku ve dehşetleri müşahede ettiğinde
çok sabırlı
olması. Bu savaşan kimse için gereken, birinci esastır. Çünkü asker korkak
olduğunda, ondan beklenen fayda elde edilemez.
b) Harb için
gerekli olan alet, edevat ve insanın sebat edip durmasını ve firara yelten
memesini sağlayacak güzel bir birlik ile beraberliğin bulunması...
c) Düşmanı
yenebilmeleri için, düşmandan daha çok yiyecek ve içeceğe sahip olmaları...
Bunun böyle olduğunu
iyice kavradığında, biz deriz ki: Bunlardan birincisi, ayetteki, ikincisi, üçüncüsü de, ifâdelerinden murad
edilen manalardır.
[231]
Alimlerimiz, kulların
fiillerinin yaratıcısının da Allah olduğuna dâir, ayetini delil getirmişlerdir.
Bu böyledir, çünkü sabrın manası, sebat etmeye niyetlenmek ve de sebat
etmektir. Sebat etmenin ise sükûn ve istikrardan başka manası yoktur. Âyet,
"sabır" denen bu niyetin Allah'tan olduğuna delâlet eder ki bu da
Cenâb-ı Allah'ın "üzerimize sabır dök" tabiriyle anlattığı husustur.
Yine bu ayet, böyle bir niyetin bulunması ile meydana ge-fen sebat ve sükûnun
da Allah'ın yaratması ile meydana geldiğini ifâde eder ki bu, ayetteki
"ayaklarımıza sebat ver" sözüdür. İşte bu ayet kulun irâdesinin hem
kendi fiili, hem de Allah'ın yaratması ile meydana geldiği hususunda açık bir
ifâdedir.
Kâdî, alimlerimizin bu
görüşüne şu şekilde cevap vermiştir: "Âyette bahsedilen sabır ve sebattan
murad, sabır ve sebat sebeblerini meydana getirmektir. Bu sebebler şunlardır:
1)
Düşmanlarının kalblerine, müslümanları görünce bir korku ve endişenin
düşmesidir. Bundan dolayı onlarda bir panik başlar. Bu da müslümanların, o
kâfirlere karşı cesaret kazanmasına bir sebeb olur ve savaşa devam edip
hezimete uğramamalarını sağlar.
2) Cenâb-ı
Allah düşmanlardan bazısına, uğrunda savaştıkları din ve davalarının bâtıl
olduğu bilgisini yerleştirir de aralarında ihtilâf ve tefrika baş gösterir.
Bunlar da mü'minlerin, kâfirlere karşı cesaret kazanmasına sebeb olur.
3) Cenâb-ı
Allah'ın, kâfirlerin ordusu içinde, memleketlerinde ve ahâlileri arasında,
ölüm, veba gibi salgınları ve kendi kendileri ile uğraşıp savaşmaya fırsat
bulamayacakları şeyleri yaratmasıdır. Bu da müslümanların, onlara karşı
cesaretlenmelerine sebeb olur.
4) Cenâb-ı
Hakk'ın onların hepsini veya çoğunu içine alacak bir salgın hastalığı onlara
belâ etmesi veya reislerini ve idarecilerini öldürmesidir... Mü'-minler bundan
haberdar olurlar, bu da onların kalblerinin kuvvetlenmesine sebeb olur ve
sabr'u sebatlarının bulunmasını gerektirir."
Kâdî'nin sözleri
bunlardır.
Kâdî'nin bu
görüşlerine şu iki vecihte cevap verilir:
Birinci vecih:
Biz, sabrın sükûna niyetlenmeden, sebatın da sükûndan ibaret olduğunu
açıklamıştık. Binaenaleyh bu âyet, kulun irâde ve maksadının Allah tarafından
yaratıldığına delâlet eder. Ki bu da sizin görüşünüzü geçersiz kılar. Çünkü
siz bu âyeti zahirî manasından çıkararak, sabır ve sebatın sebebleri manasına
hamlediyorsunuz. Bir delile dayanmaksızın zahirî manayı bırakmanın caiz
olmadığı ise herkesçe bilinir.
İkinci vecih:
Allah'ın fiili olduğunu kabul ettiğiniz bu sebebler meydana geldiklerinde,
kulun tercihi üzerinde bir tesire sahip midirler yoksa değil midirler? Eğer
bir tesirleri yoksa, Allah'tan bunları niyaz etmenin bir manası yoktur. Eğer
bu sebeblerin kulun tercihinde bir tesiri var ise, Allah tarafından tercih
edilen bu sebeblerin meydana gelmesi ile zaten bir rüchân bulunmuş. Rüc-hân
(tercih edilebilecek iki taraftan birinin üstünlüğü) bulunduğu zaman, üstünlük
kazanmayan tarafın meydana gelmesi imkânsız olur ve böylece de rüchaniyyet
kazanan tarafın meydana gelmesi vâcib olur. Çünkü bu meselenin, bu iki zıt
ihtimalin dışına çıkması imkansızdır. Elde etmek istediğimiz netice de budur.
Allah en iyi bilendir.
[232]
"Derken Allah’ın
izniyle onları bozguna uğrattılar. Davûd da Câlût'u öldürdü. Allah da O
(Davud'a) saltanat ve hikmet verdi ve ona dilediği şeylerden öğretti. Eğer
Allah insanların bir kısmının (fesadını), bir kısmıyla önlemeseydl dünya
mutlaka fesada uğrardı. Fakat Allah, âlemlere karşı büyük fazl-u kerem
sahibidir" (Bakara, 251).
Bu âyetin, önceki
âyetlerle birlikte manası şudur: "Allah Teâlâ, onların dualarını kabul
edip, onlara sabr-u sebat verdi. Müslümanlara, Câlût ve ordusu gibi kâfir
milletlere karşı yardım edip, fazlı ve rahmeti ile "Nice az bir topluluk
daha çok bir topluluğa Allah'ın izniyle galip gelmiştir" diyen kimselerin
zannmı gerçekleştirmiş ve onlar Allah'ın izniyle kâfirleri hezimete uğratmışlardır."
Ayette geçen, fiilinin Arapçadaki asıl manası
"kırmak"tır "Kuruyup çatladığında",su kabı için denilir. Yine aynı manada olmak üzere, (Kemik
veya kamış kuruyup çatladı) denilir. Dağdaki veya kayalardaki çukurlara da,
denilir. Süfyan İbn Uyeyne, zemzem kuyusu hakkında, "O, ayağı ile yeri
kırıp, böylece de su çıktı" manasında, "Bu, Cibril'in açtığı bir
çukurdur" derdi. Yine sanki içinde çatlama, kırılma olan bir ses olduğu
İçin gök gürültüsü hakkında, "Gök gürültüsünün çatırtısını duydum"
denilir. Bulut için de, yağmurla bölünüp çatladığı için de, denilir. Yine
hayvanın memesinin çatlamasına, denilir. Sonra Allah'u Teâlâ o hezimetin
Allah'ın izni, yardımı, muvaffakiyeti ve kolay kılmasıyla olduğunu; Allah'ın
tevfiki ve inayeti olmasaydı, bunun kesinlikle olmayacağını haber vermiştir.
Daha sonra da
"Dâvud da Câlût'u öldürdü" buyurmuştur. İbn Abbas (r.a) şöyle
demiştir: Dâvud (a.s) çoban idi. Yedi kardeşi de, Tâlût'un ordusuna katılmıştı.
"îş" adındaki kardeşinden babası haber alamayınca, oğulları hakkında
kendisine haber getirsin diye oğlu Davud'u onların yanına yolladı..
Kardeşleri, Câlut'un ordusu karşısında saf tutmuşlarken, o onların yanına
geldi. Âd Kavmi'nden olan zorba Câlût, vuruşmak için ileri çıkınca, Tâlût'un ordusundan
hiç kimse onun karşısına çıkamadı... Bunun üzerine Câlût şöyle seslendi:
"Ey İsrailoğullan, eğer siz bir hak ve hakikat üzere olsaydınız, muhakkak
ki içinizden birisi, benimle döğüşmek için meydana çıkardı..." Bunun
üzerine Dâvud kardeşlerine: "Aranızda şu sünnetsizle dövüşecek bir kimse
yok mu?" dedi. Bu soruya karşılık onlar sustular, bir şey diyemediler.
Derken Dâvûd (a.s), kardeşlerinin yer almadığı saffın yan tarafına doğru
gitti. O sırada, askerlerini savaşa teşvik eden Tâlût ile karşılaştı. Tâ-lût'a,
"Bu sünnetsizi öldürecek kimseye ne mükâfaat verirsiniz?" dediğinde,
Tâlût (a.s), "Ona kızımı ve malımın mülkünün yarısını veririm" dedi..
Bunun üzerine Dâvûd (a.s): "Ben onunla dövüşmeye çıkacağım" dedi.
Dâvûd (a.s), sürüsüne saldıran kurtları ve aslanları, sapanıyla öldürürdü..
Tâlût (a.s) da, onun gücünü, kuvvetini ve cesaretini bilfyordu.. Dâvûd (a.s)
Câlût ile dövüşe çıktığında, üç taşa rastladı.. Bu taşlar ona lisan-i hâl ile:
"Ey Dâvûd bizi de yanında götür; çünkü Câlut'un ölümü bizim elimizdendir"
dediler. Sonra Dâvûd (a.s) Câlût İle mübarezeye çıkınca, o taşlardan birisini
sapanıyla Câlût'a fırlattı.. Taş, Câlut'un göğsüne isabet ederek, onu delip
geçti. Bu mübarezeden sonra Dâvûd, daha pekçok kimseyi öldürdü... İşte bunun
üzerine Allah'u Teâlâ, Câlut'un ordusunu bozguna uğrattı ve Dâvûd (a.s) da
Câlût'u öldürdü. Bundan dolayı Tâlût, Davud'a haset ederek, onu memleketinden
sürüp çıkardı... Vaadinde de durmadı.. Daha sonra pişman oldu ve öldürülünceye
kadar Dâvûd (a.s)'u aradı.. Daha sonra Dâvûd (a.s) hükümdar oldu; ayrıca ona
peygamberlik verdi.. Israiloğullan içinde, Dâvûd (a.s)'dan başka hiç kimse hem
hükümdar, hem de peygamber olmamıştı...
Bil ki, Cenâb-ı
Hakk'ın, "Derken Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar ve Dâvûd da
Câlut'u öldürdü" buyruğu her ne kadar Câlût, Dâvud (a.s) tarafından
öldürülmüş ise de, Câlût'un ordusunun Tâlût tarafından hezimete uğratıldığını
gösterir. Âyetin zahirinde, Câlût'un ordusunun hezimete uğramasının Câlût'un
öldürülmesinden önce veya sonra olduğuna dair herhangi bir delâlet yoktur.
Çünkü vâv harfi, tertip ifâde etmez.
[233]
Hak Teâlâ'nın, "Ve, Allah o (Davud'a), saltanat ve
hikmeti verdi" sözü hakkında birkaç mesele vardır:
[234]
Bazı âlimler, Allah'ın
Dâvûd (a.s)'a mülkü ve peygamberliği, âlim olması ve peygamberliği yüklenmeye
ehliyetli olması yanında, üstün itaatinden ve Cenâb-ı Hakk'ın yolunda canını
ortaya koymasına bir mükâfaat olarak verdiğini söylemişlerdir. Nübüvvetin,
itaatine bir mükâfaat olarak verilmiş olması imkânsız değildir. Nitekim CenBa-ı
Hak,"Andolsûn ki biz onları bilerek, bütün âlemlere üstün kıldık.. Ve
onlara, içinde apaçık İmtihanlar bulunan şeyler verdik..." (Duhan, 32-33)
buyurmuştur.Ve yine Cenâb-ı Hak, "Allah, risâletini göndereceği yeri en
iyi bilendir" (En’am, 124) buyurmuştur. Bu âyetin zahiri de buna delâlet
eder. Çünkü Allah'u Teâlâ, Dâvûd (a.s)'un Câlût'u öldürdüğünü naklettiğinde,
bunun peşinden, "Allah o (Davud'a) saltanat ve hikmeti verdi"
buyurmuştur. Hükümdar, zor hizmetleri îfa eden hizmetkârlarından bazılarına
in'âm ve ihsanda bulunduğu zaman, çoğu kez bu in'âm ve ihsanın o hizmetlere
mukabil verilmiş olduğu düşüncesi galip gelir...Çoğu âlimler ise,
peygamberliğin yapılan tâatlara bir mükâfaat olarak verilmesinin caiz
olmadığını, aksine bunun sırf bir lütuf ve ihsan olduğunu, Hak Teâlâ'nın da
Allah hem meleklerden, hem de insanlardan peygamberler seçer" (Hacc, 75)
buyurduğunu söylemişlerdir.
[235]
Bazı âlimler de, âyetin
zahirinin, "Dâvud (a.s) Câlût'u öldürdüğünde Allah'ın ona mülk ve nübüvvet
verdiğine delâlet ettiğini" söylemişlerdir. Çünkü Allah'tı Teâlâ, Dâvûd
(a.s)'u Câlût'un öldürdüğünü belirtmesinin peşinden, ona mülk ve nübüvvet
vermiş olduğunu söylemiştir. Hükmün, (o hükme) münasip bir vasfa
dayandırılması, o vasfın, o hükmün illeti olduğunu ihsas ettirir. Bu ilgiyi
şöyle açıklayabiliriz: Dâvud (a.s) bu büyük düşmanını sapan ve taş ite
öldürünce, bu bir mucize olmuştur. Hele hele taşlar Dâvûd (a.s) ile birlikte
olup, "Bizi de yanına al, çünkü sen Câlût'u bizim vasıtamızla
öldüreceksin!.." derlerse... Binaenaleyh mucizenin zuhuru, Dâvud (a.s)'un
nübüvvetine delâlet eder.
Onun kral olması
meselesine gelince; İsrailoğulları Davud'un bu ufacık şeyle bu heybetli düşmanını
öldürdüğünü müşahede ettiklerinde, muhakkak ki onların gönülleri Dâvûd (a.s)'a
meyletmiştir. Ki bu da, açıkça hükümdarlığın onun olmasını iktiza eder.
Ekseri âlimler ise
şöyle demişlerdir: Dahhâk'ın söylediğine göre Dâvûd (a.s)'a krallığın ve nübüvvetin
verilmesi, o andan yedi sene sonra olmuştur. Bu görüşte olanlar sözlerini şöyle
sürdürmüşlerdir: Bu hususta yapılan rivayetler bu istikâmette vârid
olmuşlardır. Çünkü Allah'u Teâlâ hükümdarlığa Tâlût'u tayin edince, onu,
hayatta iken hükümdarlıktan azletmesi uzak bir ihtimaldir. İsrailoğullannın
durumu hakkında söylenebilecek olan şey, o zamanın peygamberinin Eşmayil;
hükümdarının ise Tâlût olduğudur. Eşmayil (a.s) vefat edince, Allah'u Teâlâ
nübüvveti; Tâlût da ölünce hükümdarlığı Davud'a verdi.. Böylece hem
hükümdarlık, hem de peygamberlik Dâvûd (a.s)'da birleşti..
[236]
"Hikmet",
işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak, yerli yerine koymaktır. Bu mânânın
kemâli ve zirvesi ise, ancak nübüvvet ile gerçekleşir. Binaenaleyh buradaki
"hikmef'ten maksadın nübüvvet olduğu uzak bir ihtimal değildir. Nitekim
Hak Teâlâ, "Yoksa onlar, Allah'a Teâla'nm onlara vermiş olduğu lûtfa hased
mi ediyorlar? Biz muhakkak ki İbrahim henedânma da kitap ve hikmet vermiştik..
Ve onlara, (ayrıca), büyük bir saltanat da bahsetmiştik" (Nisa, 54) ve
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'i, peygamber olarak göndermesi hakkında
da, onlara. Kitabı ve hikmeti
öğretir" (am imran, 164) buyurmuştur.
Buna göre eğer,
"Ayetteki hikmetten maksat nübüvvet olduğuna, hükümdarlık da nübüvvetten
daha aşağı bir derece olduğuna göre, o halde niçin hükümdarlığı nübüvvetten
önce zikretmiştir?" denilirse, biz deriz ki:
Allah'u Teâlâ, bu
âyette Dâvûd (a.s)'un bu yüksek mertebeye nasıl yükseldiğini beyan
buyurmuştur. Bir kimse terakkinin nasıl olduğu hususunda konuştuğu zaman, daha
sonra zikredilen şeyler, mertebe bakımından daha büyük ve yüce olur.
Allah'u Teâlâ'nın,
"Ve ona dilediği şeylerden Öğretti" buyruğu hakkında bazı görüşler
bulunmaktadır:
a) Bundan
murad, Cenâb-ı Hakk'ın "Biz ona sizin için; sizin muharebenizin
şiddetinden sizfkorumak için giyecek (zırh) san'atını Öğrettik" (Enbiyâ,
80) âyetinde bildirdiği husustur.Ve yine Cenâb-ı Hak, "Ona demiri
yumuşattık. "Uzun zırhlar yap, dokumada intizam gözet" diye..."
(Sebe, 10-11) buyurmuştur.
b) Bu
ifâdeden muradın, kuşlar ve karıncalarla konuşmasıdır.. Nitekim Hak Teâlâ,
Dâvûd (a.s)'dan naklederek, "Bize kuşların dili öğretildi" (Neml,
16) buyurmuştur.
c) Bundan
muradın, dünyevî işler ve hükümdarlıkla alâkalı hususları öğretmiş olmasıdır..
Çünkü Dâvûd (a.s), krallığı atalarından tevarüs etmemiştir. Çünkü Dâvûd
(a.s)'un ataları kral değillerdi..
d) Bundan
maksat, dinî ilimlerdir. Nitekim Hak Teâlâ, "Ve Davud'a da Zebur'u
vermiştik"(Nisa, 163) buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü Dâvûd (a.s) insanlar
arasında hükmediyordu... Bu sebeple, Allah'u Teâlâ'nın O'na mutlaka, hükmetme
ve yargılamanın nasıl olacağını öğretmiş olması gerekir.
e) Bundan
murad, Dâvûd (a.s)'a öğretilen güzel şarkılardır., (mezamirdir).
Bu ifâdeyi bütün bu
mânalara hamletmek de mümkündür.
Buna göre şayet,
"Allah'u Teâlâ, Dâvûd (a.s)'a hikmeti verdiğinden bahsedip, hikmetten
maksad da nübüvvet olunca, ilim de bu nübüvvet mefhûmunun içine girmiş olur. O
halde daha niye bu ifâdeden sonra"Ve, ona dilediği şeylerden öğretti"
buyurmuştur?" denilirse biz deriz ki: Bundan maksat şu hususa dikkat
çekmektir: Kul, ister nebî olsun, isterse olmasın, hiçbir zaman kesinlikle
öğrenmekten müstağni olamaz.. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-t Hak, Hz. Muhammed
(s.a.s)'e, De ki: *Rabbim, benim ilmimi arttır" (Taha, 114) demesini
emretmiştir.
[237]
Allah'u Teâlâ'nın,
"Eğer Allah insanların bir kısmının (fesadım), bir kısmıyla önlemeseydt,
dünya mutlaka fesada uğrardı" buyruğuna gelince:
Bil ki Allah'u Teâlâ,
Câlût ve ordusu sebebiyle meydana gelen fesadın, Talût ile ordusu,ve Dâvûd
(a.s)'un da Câlût'u öldürmesi sebebiyle ortadan kalktığını beyan edince, bunun
peşinden bu konudaki her türlü açıklamayı ihtiva eden bir cümleyi getirmiştir.
Bu da Allah'u Teâlâ'nın, yeryüzü tamamiyle fesada bulaşmasın diye, insanların
bir kısmını diğer kısmının etiyle men etmesi kaidesidir. İşte bu sebeple
Cenâb-ı Hak, "Eğer Allah insanların bir kısmının (fesadını), bir kısmıyla
önlemeseydi, dünya mutlaka fesada uğrardı" buyurmuştur. Burada birkaç
mesele vardır:
[238]
İbn Kesir ve Ebu Amr,
elifsiz olarak, şeklinde; Hacc sûresinde
de (Hacc, 40) yine şeklinde okumuşlardır.
Bu iki imâm, Hacc 38.
âyeti de elifsiz olarak, "Şüphesiz Allah, iman edenlerden
savaşturacaktır..." (Hacc, 38) şeklinde okumuşlardır.Âsim, Hamza, Kisaî
ve İbn Âmir el-Yahsubî, elifsiz olarak,
terkibinde, İbn Kesir ile Ebu Amr'a uymuşlar; Hacc 38. âyeti de elifli
olmak üzere, şeklinde okumuşlardır. Nâffi ise bu kelimeleri elifli olmak üzere,
şeklinde okumuştur.
Bu rivayetleri iyice
öğrendiğinde biz deriz ki, bu kelimeleri,
şeklinde okuyanlara göre mâna açıktır. Ama, ve şeklinde okuyanlara gelince, bu kıraate göre
ortaya çıkan müşkil şudur:
"Müdâfaa"
kelimesi, "müfâale" veznindedir. "Müfâale" vezni de burada
Karşılıkı olarak kendilerini savunun herkesin, rakibine mani olması ve onu savuşturmak istemesi" mânasını ifade
eder. Allah hakkında, kuldan böyle bir şeyin olması imkânsızdır (Kul, Allah'a
rakip olamaz)...
Bu müşkile şu şekilde
cevap verilir: Dilcilerin, lâfzı
hakkında iki görüşü bulunmaktadır:
a) Bu
kelime, fiilinin masdarıdır. Sen, dediğin gibi, aynı şekilde, de dersin. Bu
görüşün sahipleri, sözlerini şu şekilde sürdürmüşlerdir: kalıbı, çoğu kez sülâsî mücerred bablarında,
ve, bablarının masdarı olarak gelir.
Meselâ dersin.Buizaha göre Hak Teâlâ'nın
bu ayetinin, şeklinde okunması halindeki manası, okunması halindeki mânasının
aynısı olur.
b) Bunun,
fiilinin masdarı olduğunu kabul edenlerin görüşü.. Buna göre mâna,
"Allah'u Teâlâ, zâlimlerin ve isyankarların mü'minlere yapacakları zulmü,
peygamberlerinin, elçilerinin ve din büyüklerinin eliyle giderir, önler.."
şeklinde olur. Allah'u Teâlâ'nın bu tür savuşturması, hakka sarılan kimselerle
bâtılı savunan kimseler arasında, sürekli mücadele ve devamlı bir karşı koyma
şeklinde daima süregelmiştir. Binaenaleyh
bu hadiseyi, "müdafaa"
lâfzını kullanarak haber vermek yerinde olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın,"Allah
ve Resûlüyle muharebe ederler" (Maide,33) ve, "Allah a muhalefet
ettiler" (Haşr, 4) âyetlerinde de böyledir. Yine Cenâb-ı Hak, "Allah
orüan helak etsin" (Tevbe,30) vb. buyurmuştur. Allah en iyisini bilendir.
[239]
Bil ki Allah'u Teâlâ,
bu âyette hem def edileni, hem de kendileri vasıtasıyla def etme işinin
tahakkuk ettiği kimseleri zikretmiştir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi,
def edilenlere; kelimesi, kendileri vasıtasıyla def etme işinin tahakkuk etmiş
olduğu kimselere işarettir. Kendisinden def edilen şey, âyette
zikredilmemiştir. Bunun, din hususundaki serler veya dünya hususundaki serler
veyahut da hem dinî hem de dünyevî serler olması muhtemeldir.
Din hususundaki
serlerin söz konusu olduğu birinci kısma gelince, buna göre bu serlerin
neticesi ya küfre götürür, ya fıska veya her ikisine birden. Biz, bu üç ihtimal
üzerinde duralım:
Birinci ihtimal: Âyetin manası "Allah eğer insanların bazısını bazısı ile küfürden
alı koymamış olsaydı...şeklinde olur.Bu manaya göre def eden ve alıkoyan
kimseler peygamberler ve hidayet önderleridir. Bunlar, delilleri, burhanları ve
apaçık hüccetleri ortaya koymak suretiyle, insanları küfre düşmekten
alıkorlar. Nitekim Hak Teâlâ,"Bu, insanları karanlıklardan nura çıkarman
için sana inzal ettiğimiz bir kitaptır" (ibrahim,1)buyurmuştur.
İkinci İhtimal:
Muradın, "Allah.eğer insanların bazıları vasıtasıyla bazılarını
günahlardan ve kötü fiillerden alıkoymamış olsaydı..." şeklinde olmasıdır.
Bu takdire göre alıkoyanlar, emr-i bil-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker
yapanlardır. Nitekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:"Sizler, insanlar
için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emreder, münker olandan da
nehyederslniz.." (Al-i imran, no).
Buna Allah'ın sınırlarını belirlemek ve İslâm'ın alâmetlerini ortaya koymak
üzere Cenâb-ı Hak tarafından gönderilmiş imamlar ve önderler de dahildir. Bunun
başka bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın "En güzel olanla kötülüğü
savuştur..."(Mü'minun, 96) ve Kötülüğü, güzellikle savuştururlar..."
(Rad, 22) âyetleridir.
Üçüncü ihtimal:
Muradın, "Allah eğer, insanların bazıları vasıtasıyla bazılarını dünyada
karışıklıklar çıkarmak, fitneleri tahrik ve teşvik etmekten alıkoymasıdır..."
şeklinde olmasıdır. Bil ki, bu takdirde alıkoyanlar, peygamberler (a.s), sonra
da onların şeriatlarını müdafaa eden önderler ve hükümdarlardır. Bunu tam
olarak şöyle anlatabiliriz: Bir insanın tek başına yaşaması mümkün değildir.
Çünkü bir kimse ekmek pişirtmediği, başkası un yapmadığı, diğeri ev inşa
etmediği, bir başkası kumaş dokumadığı müddetçe bir insanın ihtiyacı olan
şeyler, tedarik edilemez. Bu ihtiyaç ancak, bir yerde bir topluluk meydana
geldiği zaman karşılanabilir. İşte bundan dolayı denilmiştir ki, insan tabiatı
gereği toplum içinde yaşamaya yatkın bir varlıktır. Daha sonra insanlar, önce
çatışmalara sebep olacak tartışmalar ve sonra da, savaşlar için bir araya gelmektedirler.
Şeriatlar, insanların arasında meydana gelen anlaşmazlıklar ve davaları
halletsin, bir neticeye bağlasın diye, insanlara bir yasa ve şeriat göndermek
de, ilahî hikmetin bir muktezası olmuştur. İşte bunun içindir ki, kendilerine
Allah tarafından bu din ve şeriatlar verilen peygamberler (a.s), Cenâb-ı
Hakk'ın, kendileri vasıtasıyla insanların bir kısmından belâ ve musibetleri savuşturmuş
olduğu kimselerin ta kendileridirler. Çünkü ümmetler bu ilahî yasalara
bağlanıp tutundukları sürece aralarında hiçbir mücadele ve anlaşmazlık meydana
gelmez.. Hükümdar ve imamlar da, bu yasalara bağlı kaldıkları sürece, fitneler
ve kargaşalar yok olur, insanların yararına olan şeyler meydana gelir. Böylece,
peygamber göndermek suretiyle, Cenâb-ı Hakk'ın, mü'minlerden dünyanın muhtelif
kötülüklerini men ettiği ortaya çıkmaktadır. Şunu bil ki, davaların ve
anlaşmazlıkların sona erdirilmesi için ilâhî yasa gerekiyorsa, aynı şekilde
şeriatın tatbik edilmesi için bir de hükümdar gerekmektedir. İşte bundan
dolayıdır ki Hz. Peygamber: "İslâm ve hükümdar, ikiz iki
kardeştirler" buyurmuştur.
Yine Hz. Peygamber, emîr,
sultan da bir bekçidir.. Emiri olmayan şey dağılır, hezimete uğrar.. Bekçisi
olmayan şey de, zayi olur" buyurmuşlardır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak,
yasalar yollamak, hükümdarlar tayin edip onları takviye etmek suretiyle,
muhtelif dünya kötülüklerini mü'minlerden savuşturmustur. Bu görüşü benimseyen
kimse, Cenâb-ı Hakk'ın, "Dünya mutlaka fesada uğrardı" ifâdesi
hakkında, "Yani yeryüzündeki leh öldürme ve günâhlar istila ederdi.."
demektedir. Bu, "fesâd" olarak isimlendirilmektedir... Nitekim
Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Ekini ve nesli helak eder, Allah,
fesadı sevmez'' (Bakara, 205). ''Dün bir cana kıydığın gibi, bent de mi
öldürmek istiyorsun? Sen bu yerde, ancak bir zorba olmak istiyorsun. Sen,
arabuluculardan olmak tefem/yorsun" (Kasas, 19) "Ben, onun sizin
dininizi değiştirmesinden veya yüryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum"
(Mümin, 26); "Musa ve kavmine bu topraklarda fesad çıkarmaları için
müsaade mi edeceksin?" (A'raf,127) "İnsanların ellerinin işlediği
şeyler yüzünden yeryüzünde ve denizlerde fesâd belirdi..." (Rûm, 41). Öte
yandan Cenâb-ı Hakk'ın Hacc süresindeki şu âyeti de bu görüşü desteklemektedir:
bazı insanların (şerrini), bazıları ile def etmeseydi, içinde Allah'ın adı çok
anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler muhakkak yıkılıp
giderdi" (Hacc. 40).
Dördüncü ihtimal: Muradın, "Şayet Allah mü'min ve iyi kulları kâfirlerden ve
tacirlerden korumamış olsaydı, yeryüzü fesada boğulur ve orada bulunan herkes
helak olurdu" şeklinde olmasıdır. Hz. Peygamber'in şu hadisi de bu
ihtimali doğrulamaktadır:"Allah’u Teâlâ, ümmetinden namaz kılanları
kılmayanlara; zekat verenleri vermeyenlere; oruç tutanları tutmayanlara,
haccedenleri haccetmeyenle-re ve cihâd edenleri de etmeyenlere karşı korur,
himaye eder. Eğer insanların tamamı ibadetleri terketselerdi, Allah onlara bir
an bile mühlet vermezdi." Sonra da Hz. Peygamber, bu sözün doğruluğuna
delil olmak üzere şu âyetleri okumuştur:"Duvara gelince ofşehlrde yetim
İki çocuğa ait idi. Alanda da onlara ait bir hazine vardı; babalan da iyi bir
insandı" (Kehf, 82)
"Şayet onların
İçinde, tanımadan kendilerini çiğneyip de, bu sebeple onlardan dolayı size bir
vebal ve günahın isabet edeceği mü'min erkekler ve mü '-min kadınlar olmasaydı
(Allah size fethi nasîb ederdi). Bu, Allah 'in dilediğini kendi rahmetine
sokması içindir. Eğer onlar seçilip aynlsalardı, biz onlardan küfredenlere
muhakkak elem verici bir azâb tattınrdık.." (Feth. 25) ve,"Sen
onların İçinde olduğun halde, Allah onlara azâb etmez" (Enfal, 33). Bu
görüşü benimseyen kimse, Cenab-ı Hakk'ın, buyruğunun tefsiri hakkında,
"Yani, kâfir ve günahkâr olanları
çok olduğu için, Allah yeryüzünde bulunanları helak ederdi..." demektir.
Beşinci İhtimal: Kelâmın bütün bunlara hamledilmesidir. Çünkü bu ihtimaller arasında
ortak bir nokta bulunmaktadır ki, o da fesadı savuşturmaktır. Lâfzı buna
hamlettiğimiz zaman, bütün kısımlar da buna dâhil olur.
[240]
Kâdî şöyle demiştir:
"Bu âyet, cebir görüşünün bâtıl olduğuna delâlet eden en güçlü
delillerdendir.Çünkü fesâd, şayet Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı bir şey olsaydı, o
hâlde Allah'ın, Eğer Allah insanların bir kısmının (fesadını) bir kısmıyla
önlemeseydi, dünya mutlaka fesada uğrardı" demesi nasıl uygun düşer?
Onların görüşlerine göre insanların bazısının şerrini def etmesinin,fesadın
ortadan kalkması hususnda herhangi bir tesirinin bulunmaması gerekir. 6u böyledir,
çünkü onların görüşlerine göre fesâd, insanlarla ilgili olan bir şeyden dolayı
değil, Allah'ın onu yapmaması ve onu yaratması sebebiyle meydana gelmez."
Cevap:
Allah'u Teâlâ, fesadın meydana geleceğini bilip, O'nun bu bilgisiyle beraber
bu fesadı meydana getirmemesi doğru olunca, mâna, "Kulun fesadın
bulunmaması ile fesadın bulunmasını bilmesinin arasını cem etmesi, doğru
olur" şeklinde olur. Bu durumda da, kulun nefy Ne isbât arasını cem etmeye
kadir olması gerekir ki, bu da imkânsızdır.
Hak Teâlâ'nın,
"Fakat Allah, âlemlere karşı büyük fazl-u kerem sahibidir" âyetinden
maksat, "fesadı bu yolla gidermek, insanların hepsini kapsayan ilahî bir
lûtuftur" şeklindedir. Âlimlerimiz bu ayet ile, her şeyin Allah'ın kazası
(hükmü) ile meydana geldiğine istidlal ederek şöyle demişlerdir: Eğer kulun
fiilini Allah yaratmamış olsaydı, o zaman peygamberlerin, din büyüklerinin,
hidâyet Önderlerinin bâtıla bağlanmış olan kimselerin serlerini def etmeleri,
Allah Teâlâ'nın insanlara bir lütfü olmamış olurdu.. Çünkü bu def etme işini
üzerine alan, kendi istek ve iradesiyle kulun bizzat kendisi olup, Allah'ın da
bu def etme hususunda bir tesiri ve etkisi olmayınca, o zaman Allah'u
Teâlâ'nın bu def sebebiyle âlemlere bir lûtf u keremi söz konusu olmaz.. Ne
var ki Hak Tealâ'nın ifâdesinin
peşinden, buyurması, Allah'u Teâlâ' ntn, bu defden dolayt âlemlere lütuf ve
ikram sahibi olduğunu gösterir. Böylece bu, kulların fiili olan o def etme
işinin, Allah'u Teâlâ'nın yaratması ve O'nun takdiriyle olduğuna delâlet eder.
Buna göre, eğer onlar,
"Bu beyân, irşâd ve emre hamledilir" derlerse, biz deriz ki, bütün
bunlar, kendisinden herhangi bir def İşinin sudur etmediği kâfir ve tacir
kimseler hakkında da söz konusudur. Böylece biz, Allah'ın bize olan ihsan ve
lûtfunun, ancak, bizzat bu def etme işi sebebiyle olduğunu anlarız. Bu da
bizim görüşümüzün doğruluğunu ortaya koyar. Allah en iyi bilendir.
[241]
"Bunlar Allah'ın
ayetleridir ki onları, hak olarak sana okuyoruz. Sen muhakkak ki, gönderilen
peygamberlerdensin"(Bakara, 252).
Bil ki Hak Teâlâ'nın, “Tilke"
sözü O'nun, binlerce kişinin memleketlerini terketmeleri, Allah'ın onları
öldürüp, sonra diriltmesi, Tâlût'u onlara kral yapması, gökyüzünden Tâbût'un
inmesi şeklinde tecelli eden mucizeyi göstermesi, fakir bir çocuk olan
Davud'un eliyle zorba olan Câlût'u mağlup etmesi gibi hâdise ve kıssalara
işarettir. Bütün bunların, Allah'ın kudretinin, hikmet ve rahmetinin kemâline
delâlet eden apaçık birer mucize olduğu hususunda herhangi bir şüphe yoktur.
Buna göre eğer, edatı ile, hazır olan
bir şeye değil, gaibe işaret edilmesi yanında, ayrıca Hak Teâlâ niçin, değil
de, ifâdesini kullanmıştır?" denilirse, biz deriz ki:
Biz Hak Teâlâ'nın,
"İşte, kitap budur. Onda hiçbir şüphe yoktur" (Bakara, 2) âyetini
tefsir ederken, lâfızlarının, ve, manalarına gelebileceklerini söylemiştik. Bir
de, bu kıssalar zikredilince, zikredildikten sonra olmuş bitmiş mesabesinde
olurlar. Böylece de gâib hükmünde kabul edilirler. İşte bu sebebten dolayı
Cenâb-ı Hak, buyurmuştur.
Hak Teâlâ'nın kavlinin
mânası, "Cibrîl onu sana okuyor" demektir. Ancak ne var ki, Allah'u
Teâlâ Cibril'in okumasını kendisinin okuması olarak kabul etmiştir. Bu da,
Cibril'in ne kadar büyük bir şerefi haiz olduğunu göstermektir. Bu Cenâb-ı
Hakk'ın tıpkı, "Sana beyât edenler (bilsinler ki), Allah'a beyâi
ediyorlar" (Fetih, 10) âyeti gibidir.
Cenâb-ı Hakk'ın, tâbiri ile ilgili bazı açıklamalar vardır:
a) Bu
kıssaların zikredilmesinden maksat, geçmiş ümmetler içinde mü'min olan
kimselerin bu tür sıkıntılara katlandıkları gibi, cihada dair çetin
me-şakkattara göğüs germe hususunda,
hem Hz. Muhammed'in,
hem de ashabının ibret almasıdır.
b) tâbirinin
mânası, "Ehl-i kitabın kendisinden şüphe etmeyeceği bir yakîn ve hakikat
olarak.." dernektir. Çünkü bu husus, arada kesinlikle hiçbir fark
bulunmaksızın, onların Kitaplarında da yer almıştır.
c) Bu
ifâdenin mânası, "Biz bu âyetleri, kendilerinde fesahat ve belegatın
bulunmasından dolayı, senin peygamberliğine delâlet edecek bir biçimde
indirdik" demektir.
d) düş
ifadelinin mânası, "Bu ayetlerin sana, şeytanın ilkâ (vesvese)'sı,
kâhinlerin ve sihirbazların bozması ve gözbo-yaması olarak değil, Allah
tarafından indirildiğini bilmen gerekir" demektir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, buyurmuştur. Allah'u Teâlâ bunu şu sebeplerden dolayı, kendisinden önce
geçen ifâdenin peşinden getirmiştir:
a) Sen, bu
kıssaları başkasından öğrenmeden ve bu konuda ders almadan haber verdin. Bu da
senin, onları, ancak Allah'tan aldığın vahiy sebebiyle bildiğini ve anlattığını
gösterir.
b) "Sen
bu âyetlerle, İsrailoğutları içindeki peygamberlerin başına gelen korkuları ve
sözlerinin reddedil işlerin i gördün ve anladın. Binaenaleyh, seni inkâr
edenlerin inkârı ve sana muhalefet edenlerin muhalefeti sana ağır gelmesin.
Çünkü sen de onlar gibisin. Allah'u Teâlâ bütün peygamberleri risaletini yerine
getirmeleri ve emrine istemiyerek değit, kendi irade ve itaat arzularıyla
uymaları için yollamıştır. Binaenaleyh onların bu konuda muhalefet etmeleri ve
inkâra sapmaları sebebiyle, sana bir itâb ve azar yoktur. Bu husustaki vebal ve
günah, onlara aittir." Böylece bu ifâde, Hz. Peygamber'i, kâfir ve
münafıklardan gördüğü ve karşılaştığı sıkıntı ve eziyyetler hususunda bir
teselli olur ki, Hak Teâlâ'nın,
"Sen. muhakkak ki gönderilen peygamberlerdensin" ifâdesi de
bu hususa bir dikkat çekme gibi olmuştur.
[242]
"Biz, bu
peygamberlerin kimine, diğerinden üstün meziyyetler verdik.Allah onlardan bir
kısmıyla konuşmuş, kimini de çok üstün derecelere yükseltmiştir. Meryem'in oğlu
İsa'ya, apaçık deliller verdik ve onu rûhu'lkudus ile destekledik. Eğer Allah
dileseydi, onlardan sonra gelen ümmetler, o apaçık deliller kendilerine
geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler. Neticede,
onlardan bir kısmı iman etti, kimi de küfre saptı. Amma Allah dileseydi
birbirlerini öldürmezlerdi.Lâkin Allah dilediğini yapar"(Bakara, 253).
Âyette ilgili birkaç
mesele vardır:
Bu âyetin başındaki,
kelimesi mübtedâdır. Allah'u Teâlâ,
değil de, buyurmuştur. Çünkü, bir cemâate işaret eder. "o peygamberler topluluğu" denilmek
kelimesi, kelimesinin müşârun ileyhidir.
Müptedanın cümlesidir.
Buna göre sanki,
istenmiştir. Çünkü, haberi ise,
[243]
Hak Teâlâ'nın, sözüyle
ilgili bazı görüşler vardır:
a) Bundan
maksat, Kur'an-ı Kerim'de İbrahim, İsmail, İshâk, Ya'kûb, Mûsâ ve diğerleri
(a.s) gibi zikredilen peygamberlerdir.
b) Bu
ifâdeden maksat, bu ayetten önceki ayetlerde zikredilen Eşmayil. Dâvûd,ve
peygamber olduğunu söyleyenlere göre Tâlût gibi peygamberlerdir.
c) Esamm'ın
görüşüne göre bu peygamberler, kendilerine, "Eğer Allah insanların bir
kısmının (fesadım), bir kısmıyla önlemeseydi, dünya mutlaka fesada
uğrardı" (Bakara. 251)âyetiyle işaret edilen ve Allah'u Teâlâ'nın fesadı
def etmek için yollamış olduğu peygamberlerdir.
[244]
Âyetin kendisinden
önceki ayetle ilgisini, Ebu Müslim zikretmiştir. Bu da şudur: Allah'u Teâlâ,
daha önceki peygamberlerin kendi
kavimleriyle olan kıssalarını
haber vermiştir. Meselâ Musa kavminin, "Bize açıkca Allah'ı göster"
(Nisa, 153) ve, "Nasıl onların ilâhları var ise, bize de bir ilâh
yap" (Arâf, 138)demesi;Hz. İsa'nın kavminin de, O'nun ölüleri diriltip,
anadan doğma körleri ve alacalı hastaları Allah'ın izniyle iyileştirmesini
müşahede etmelerinden sonra.Onu yalanlamaları ve öldürmek istemeleri, daha sonra
da, yahudilerden bir grubun O'nu inkâr etmeyi sürdürmeleri, bir grubun ise,
kendilerinin dostu olduğunu iddia etmeleri; yine bu grubun, Allah'ın
kendilerini tekzib ettiği Hz. İsa'nın öldürülmesi ve asılması cürmünü O'nu
inkâr eden yahudilere isnâd etmeleri gibi... Aynı şekilde, İsrai-loğullarından
bir grubun Tâlût'a hased ederek, kendilerine bir melik gönderilmesini
istedikten sonra, bu sefer onun krallığını kabul etmemeleri ve nehirle ilgili
olarak cereyan eden olaylar.. İşte böylece Allah'u Teâlâ,Hz. Peygamber'i
kavminden görmüş olduğu tekzib de hasede karşı teselli ederek şöyle demiştir:
Allah'ın bir kısmıyla konuştuğu, bir kısmının derecelerini yükselttiği ve içlerinden,
Hz. İsa'yı cta Rûhü'l-Kudüs ile teyid ettiği o peygamberler, bunca mucizeleri
müşahede etmelerine rağmen, (onlara iman etmeyen) kavimleri tarafından,
zikrettiğimiz kötü muamelelere maruz bırakılmışlardır. Sen de onlar gibi bir
peygambersin; binaenaleyh kavminden gördüğün eziyyetlere karşı üzülme.. Eğer
Allah isteseydi, ne siz ne de onlar ihtilâf etmezdiniz.. Ne var ki Allah'ın
hükmettiği şey, mutlaka olacaktır. Takdir ettiği şey kesinlikle vuku
bulacaktır. Netice olarak diyebiliriz ki, bu ifâdeden maksat, Hz. Peygamber
(s.a.s)'i, kavminden görmüş olduğu eziyyetlere karşılık teselli etmektir.
[245]
Ümmet, peygamberlerin
bazısının diğer bazılarından üstün olduğu ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in de,
bunların hepsinden üstün
olduğu hususunda ittifak
Hz. Muhammed etmiştir. Bunun pekçok hücceti vardır.
Birinci hüccet:
Hak Teala nın, "Biz seni ancak, âlemler için bir rahmet olarak
yolladık" (Enbiya, 107) âyetidir. Hz. Peygamber âlemler için bir rahmet
olunca, O'nun bütün herkesten, bütün âlemden üstün olması gerekir.
İkinci hüccet:
"Ve senin zikrini yücelttik"(İnşirah, 4) âyetiBu tavsif Hz. Peygamber
(s.a.s) hakkında söylenmiştir, çünkü Allah'u Teâlâ Hz. Muhammed'in zikrini,
kelime-i şehâdette, ezanda ve teşehhüdde kendi adıyla beraber zikretmiştir.
Diğer peygamberlerin zikri ise böyle değildir.
Üçüncü hüccet:
Allah'u Teâlâ, Hz. Peygambere yapılan itaatin kendisine yapılan itaat gibi
olduğunu belirterek, "Kim Resule itaat ederse, Allah'a itaat etmiş
olur" (Nisa, 80). O'na yapılan biatin (bey'a) kendisine yapılmış
olacağını beyan ederek,"Sana beyât edenler (bilsinler ki), Allah'a beyât
etmektedirler. Allah'ın eli onların eli üzerindedir" (Fetih, 10); Hz.
Peygamber (s.a.s)'in şerefinin, kendi şerefi olduğunu söyleyerek,:
"Halbuki şerefve kuvvet Allah'ın ve peygamberinindir" (Münafıkün.8);
Peygamberin rızasının, kendi rızası demek olduğunu ilân ederek, "Allah'ı ve Resulünü razı etmeleri daha
doğrudur" (Tevbe, «) ve O'na uymanın, kendisine uyma olduğunu bildirerek
de,"Ey imân edenler, Allah'a ve Resulüne uyun.." (Enfal, 24)
buyurmuştur.
Dördüncü hüccet: Allah Teâlâ, Kur'an'm herhangi bir sûresi ile meydan okumasını
emrederek, Hz. Muhammed (s.a.s)'e
"O'nun sûreleri gibi bir sûre getirin" (Bakara. 23)
buyurmuştur. Sûrelerin en kısası, üç ayet olan Kevser süresidir. Allah Teâlâ,
Kur'an'm her üç âyeti ile, onu inkâr edenlere meydan okumuştur.Kur'an'ın tamamı
altıbin küsur âyet olunca.Kur'an mucizesi, tek bir mucize değil, aksine
ikibinden daha fazla mucize olması gerekir. Bunun böyle olduğu sabit olunca,
biz deriz ki: Allah Teâlâ, Hz. Musa'yı dokuz mucize ile şereflendirdiğini beyân
buyurmuştur. Binaenaleyh bunca sayısız mucize ile Hz. Muhammed (s.a.s)'ı
şereflendirmiş olması elbette pek münasiptir.
Beşinci hüccet:
Hz. Peygamber (s.a.s)'in mucizesi, diğer bütün peygamberlerin mucizelerinden
daha üstündür. Bu sebeble onun, diğer peygamberlerden daha üstün olması
gerekir.O'nun mucizesinin daha üstün oluşunun izahı, Hz. Peygamber'in,
"Sözler içinde Kuranın yeri, bütün mevcudat içinde Hz. Adem'in yeri
gibidir" hadis-i şerifinin ifâde ettiği manadır. Peygamberimizin daha
üstün olması gerektiğinin izahı ise şöyledir: Elbise daha şerefli olduğunda,
onu giyen de hükümdar katında daha şerefli olur.
Altıncı hüccet:
Hz. Peygamber (s.a.s)'in mucizesi Kur'an'dır. Bu mucize, harfler ve seslerden
meydana gelmiştir. Harfler ve sesler ise, bakî olmayan ârizî şeylerdir. Diğer
peygamberlerin mucizeleri ise bakî olan şeylerdendir. Sonra Cenâb-ı Hak, Hz.
Peygamber (s.a.s)'İn mucizesini ebedi olarak bakî olan bir mucizeye, diğer
peygamberlerin mucizelerini de fânî ve geçici mucizelere dönüştürmüştür.
Yedinci hüccet:
Allah Teâlâ, peygamberlerin hallerini anlattıktan sonra, "Onlar Allah'ın
hidayet ettiği kimselerdir. O halde'sen de onlarıngttiği hidayet yoluna
uy" (Enam,90)buyurarak, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, geçmiş peygamberlere
uymasını emretmiştir. "Hz. Mu-hammed (s.a.s) dinin asılları (itikad)
hususunda onlara uymakla emrounmuştur" denilir ise bu caiz değildir, çünkü
bu taktid olur. Bunun,dinin furûu (ahkâmı) hususunda olduğunun söylenmesi de
caiz değildir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s)'in şeriatı diğer bütün şeriatları
neshetmiştir. Geriye ancak, bundan muradın, "güzel ahlâk hususunda onlara
uyması" ihtimali kalır. Buna göre Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur:
"Biz seni o peygamberlerin hallerine ve gidişatlarına muttali kıldık.
Binaenaleyh sen o hallerin en güzel ve en hoş olanlarını seç, ve bütün o
hallerde, o peygamberlere uy." Bu ifâde, diğer peygamberlerde tek tek
bulunan bütün güzel hasletlerin, Hz. Muhammed (s.a.s)'de toplanmasını ve
O'nun, peygamberlerin hepsinden üstün olmasını gerektirir.
Sekizinci hüccet: Hz. Peygamber (s.a.s), bütün insanlara peygamber olarak yollanmıştır.
Bu da, onun katlandığı eziyetlerin daha çok olmasını gerektirir. Bu sebeble de
O'nun daha üstün olması gerekir. Hz. Muhammed (s.a.s)'in bütün insanlara
peygamber olarak gönderilmiş olduğuna,"Biz seni, ancak insanların tamamı
için peygamber olarak gönderdik" (Sebe, 28) âyeti delâlet eder.
Bunun, Hz.
Peygamber'in çektiği eziyyetlerin daha çok olmasını gerektirmesi meselesi
şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s) malı, mülkü, yardımcısı ve destekleyeni olmayan
tek bir ferd idi. O, bütün âleme, "Ey kâfirler..." diye seslenince,
herkes onun düşmanı oldu. O zaman da o herkesten endişe etmeye başladı. Bundan
dolayı da meşakkati çok oldu. Hz. Musa (a.s), İsrailoğulları-na peygamber
olarak gönderildiğinde, Firavun ile kavminden başka kimseden çekinmiyordu. Hz.
Muhammed (s.a.s)'e gelince, herkes O'nun düşmanı idi. Bunun izahı şöyledir: Bir
insana, farzet ki: "Bu dost ve arkadaş bulunmayan beldede, kuvvetli
pürsilah bir adam var. Onun yanına bugün tek başına git ve onu ürkütüp, eziyet
veren şu haberi ilet "den il i yor. Kendisine bu söz söylenen kimse tek
bir ferd olmasına rağmen, bu duruma aldırmaz ve gidebilir. Fakat bu insana,
"Hiçbir dost ve arkadaş bulunmayan şu çöle git, ve orada olanlara, şu şu
dehşetli haberleri ilet" denildiğinde bu ona zor gelir. Hz. Peygamber
(s.a.s), ömrü boyunca gece gündüz hiç tanımadığı onca insan ve cinlere gidip
tebliğ etmekle görevlendirilmişti. Hatta onların âdeti, peygambere düşman
olmak, ona eziyet etmek ve onu hafife almaktı. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s) bu
durumdan yılmamış ve usanmamıştır. Aksine bunların üzerine içinden gelerek ve
Allah'a itaat ederek gitmiştir. İşte bütün bunlar, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
Allah'ın kelâmını ortaya koyma hususunda, en büyük sıkıntılara katlanmasını
gerektirmiştir. İşte bu sebebten ötürü Cenâb-ı Allah, "Sizden, fetihden
önce infâk e-den ve savaşanlar, (böyle olmayanlarla) bir değildir" (Hadid,
10) buyurmuştur. Bu imtihanın ve meşakkatin, Hz. Peygamber (s.a.s)'in omuzları
üzerinde olduğu herkesin malumudur. O şiddetten ötürü, sahabenin derecesi
böylesine büyüyünce, Hz. Peygamber (s.a.s)'in derecesini bir düşün!
Hz. Peygamber
(s.a.s)'in çektiği meşakkatlerin diğer peygamberlerinkinden daha büyük olduğu
sabit olunca, onun fazlının (üstünlüğünün) da,"İbadetlerin en efdali, en
meşakkatli olanlarıdır''[246]
hadis-i şerifinden dolayı, başkalannınkinden daha fazla olması gerekir.
Dokuzuncu hüccet: Hz. Muhammed (s.a.s)'in dini, dinlerin en üstünüdür. Binaenaleyh Hz.
Peygamber (s.a.s)'in de, peygamberlerin en efdali olması gerekir.
Birinci cümlemizin
izahı şöyledir: Allah Teâlâ, İslâm dininin diğer dinleri neshettiğini
belirtmiştir. Nâsih (nesheden) dinin, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Kim güzel
bir çığır açarsa o yolun ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabı
onundur"[247] hadisinden dolayı efdal
sayılması gerekir. Bu din daha üstün ve daha sevaplı olunca, bu dinin
peygamberinin sevabı, diğer dinlerin peygamberlerininkinden daha çok olur.
Binaenaleyh, Hz. Muhammed (s.a.s)'ih diğer peygamberlerden daha efdal olması
gerekir.
Onuncu hüccet:
Muhammed ümmeti, ümmetlerin en üstünüdür. Bundan dolayı, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in de, peygamberlerin en üstünü olması gerekir.
Birinci cümlemizin
delili, "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz"
(Âl-i-lmran, 110) âyetidir.
İkinci cümlemizin
delili ise şudur: Bu ümmet Hz. Muhammed (s.a.s)'e tabî oldukları için bu
dereceye ulaşmıştır. Nitekim Cenâb-ı Allah,"De ki: Eğer Allah'ı
seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin" (Al-i imran, 31)
buyurmuştur. Tabî olanların üstünlüğü, tabî olunanın da üstün olmasını
gerektirir.
Yine Hz. Muhammed
(s.a.s)'in sevabı daha çoktur. Çünkü o hem cinlerin, hem de insanların peygamberidir.
Bundan dolayı sevabının da çok olması gerekir. Çünkü uyanlarının çokluğunun,
uyulan kimsenin yüceliğinde bir tesiri vardır.
Onbirinci hüccet: Hz. Peygamber (s.a.s) son peygamberdir. Binaenaleyh onun daha efdal
olması gerekir. Çünkü daha iyi olanın, derecesi daha aşağı olan ile
neshedilmesi aklen hoş karşılanmaz.
Onikinci hüccet:
Peygamberlerin bazısının bazısından üstün olması birtakım sebeblere dayanır:
Onların doğruluklarına delalet eden ve daha şerefti olmalarını gerektiren
mucizelerin çok olmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in mucizeleri üçbinden
fazladır. Bunlar da esas olarak şu kısımlara ayrılır:
a) Güç ve
kudretle İlgili olanlar... Az bir yiyecek ve içecekle, çok sayıdaki kimseyi
yedirip içirmek gibi...
b) İlimle
ilgili olanlar... Gaybtan haber verme ve Kur'an'ın fesahati gibi..
c) Hz.
Peygamber (s.a.s)'ın zâtındaki üstün vasıflar.. Nesebinin, Arapların en
şerefli bir neseb oluşu ve son derece cesur olması gibi... Nitekim rivayet
edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ali'nin Amr İbn Vedd ile savaşından
sonra ona, "Ey Ah, kendini nasıl hissettin?" diye sordu. Hz. Ali de,
"Kendimi şöyle hissettim: Şayet bütün Medineliter bir tarafta, ben de bir
tarafta olsaydım, yine de onlara gücüm yetecek" dedi. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (s.a.s), "Hazırlan. Bu vadiden seninle dövüşebilecek bir genç
çıkıyor" dedi. (Bununla kendisini kastetti)... Bu, meşhur bir hadistir.
d) Hz.
Peygamber (s.a.s)'in huyu, hilmi. vefası, fesahati ve cömertliği ile ilgili
mucizeler... Hadis kitapları bunlarla doludur.
Onüçüncü hüccet: Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Hz. Adem ve diğer peygamberler kıyamet günü benim sancağım
altında olurlar"[248]
hadisidir. Bu da, O'nun Hz. Âdem ve bütün ademoğullarından daha üstün olduğunu
gösterir.
Yine Hz. Peygamber
(s.a.s), "Ben, âdemoğullannm efendisiytm fakat bunda övünülecek btrşey
yok"[249] ve, ''Ben girmedikçe
cennete hiçbir peygamber giremez ve benim ümmetim girmeden de hiçbir ümmet
giremeyecektir" buyurmuştur.Enes (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle
dediğini rivayet etmiştir:
"İnsanlar
diriltildiği zaman, kabirden ilk çıkacak benim. İnsanlar mahşerde
toplandıklarında, onların hatibi benim. Ümldsizliğe düştüklerinde, ben onların
müjdecisi olacağım. Liva 'ül hamd benim elimdedir. Ben Rabbimin yanında
âdemoğullarmın en kıymettislyim. Ama övünmüyorum'[250]
İbn Abbas'dan şöyle
dediği rivayet edilmiştir: Sahabeden bir grup oturmuş, karşılıklı
konuşuyorlardı. Hz. Peygamberi (s.a.s) de onları duyuyordu. Birisi, "Ne
güzel, Allah, Hz. İbrahim'i dostu saymış" dedi. Bir başkası, "Bu,
Cenâb-ı Allah'ın Hz. Musa ile bizzat konuşmasından daha şaşırtıcı birşey
değil" dedi. Bir diğeri, "Hz. İsâ, Allah'ın kelimesi ve
ruhudur"; bir diğeri de, "Allah, Hz. Adem'i seçmiştir" dedi. O
sırada, Hz. Peygamber yanlarına çıkarak: "Sözlerinizi ve delillerinizi
duydum. Hz. İbrahim Allah'ın halilidlr, doğru. Hz. Musa, Allah'ın konuştuğu
kimsedir, doğru. İsâ (a.s), rûhullahdır, doğrudur. Allah, Hz. Adem seçmiştir, doğrudur. Ben de Allah m sevgilisi
kulum, (Habibullah 'ım) fakat övünmüyorum. Ben kıyamette Itvâu'l-hamdtn
taşıyıcısıyım, fakat Övünmüyorum. Ben kıyamet günü İlk şefaat edecek ve şefaati
ilk kabul edilecek olanım, fakat övünmüyorum. Cennet kapısını ilk ben
çalacağım, o bana açılacak ve fakir mü'mlnler yanımda olarak oraya gireceğim,
fakat Övünmüyorum. Ben gelmiş geçmiş insanların en şereflisiyim, fakat
övünmüyorum" buyurmuştur.
Ondördüncü hüccet: Beyhakinin "Fedâilu's-Sahâbe'de rivayet ettiğine göre, Ali İbn
Talibi uzaktan görünce, Hz. Peygamber (s.a.s), "Bu, Arapların seyyidt,
efendisidir" dedi. Bunun üzerine Hz. Aişe, "Arapların efendisi sen
değil misin?" deyince, Hz. Peygamber, "Ben, bütün âlemlerin
efendisi-yim; o lsee sadece Arapların..." buyurdu. Bu da, Hz.
Peygamber'in, peygamberlerin en üstünü olduğunu gösterir.
Onbeşinci hüccet: Mücahid, İbn Abbas'tan, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini
rivayet etmiştir:
"Bana, benden
önce hiçkimseye verilmemiş olan beş şey verildi: Bunda övünülecek bir durum
yok: Ben, hem beyaza (kırmızı derili), hem de siyah derili insanlara peygamber
olarak gönderildim; halbuki benden önceki peygamberler, sadece kendi
kavimlerine gönderilmişlerdi. Yeryüzü benim için bir mes-cid ve tertemiz
kılınmıştır. Bir aylık mesafeden, önümdeki düşmanlara korku salmamla yardım
olundum. Benden önce hiç kimseye olmadığı halde, ganimetler bana helâl
kılınmıştır. Bana şefaat etme izni verildi, ben de bu hakkımı ümmetim için
kıyamet gününe erteledim. Binaenaleyh bu şefaâhm, inşaallah, Allah'a hiçbir
surette şirk koşmamış olan kimselere ulaşacaktır"[251]
Bu hadis, Cenâb-ı
Hakk'ın, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, burada sayılan faziletlerle başka peygamberlere üstün kıldığı hususunda
açık bir delildir.
Onaltıncı hüccet: Muhammed İbn İsa el-Hakîm et-Tirmizi bunu şu
şekilde izah etmiştir: Her emirin yapacağı yardım, kendisine tâbi olanların
miktarına göredir. Bir beldeye emîr olan o kimsenin yapacağı yardım, o belde
halkının miktarına göredir. Doğunun ve batının hükümdarı olan bir kimse, o
beldeye emîr olan kimsenin matından daha fazla mal ve tahıla ihtiyaç duyar.
İşte tıpkı bunun gibi de bir kavme peygamber olarak gönderilen her peygambere,
risalet hususunda yüklendiği vazifeye göre, tevhid hazinelerinden ve marifet
cevherlerinden verilir. Binaenaleyh, yeryüzünün muayyen bir bölgesinde belli
bir kavme peygamber olarak gönderilen zâta o yerin durumuna göre manevi,
ruhanî hazineler verilir..Yeryüzünün doğusuna, batısına, insanlarına, cinlerine
peygamber olarak gönderilen zâta da, mutlaka doğu ve batı halklarının
ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir miktarda ilahî bilginin verilmesi gerekir.
Durum böyle olunca, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğinin diğer peygamberlere
nisbeti, bütün doğu ve batının hükümranlığının belli bir beldenin
hükümranlığına olan nisbeti gibidir. Durum böyle olunca, hiç şüphesiz Hz.
Pey-gamber'e kendinden önce hiçbir kimseye verilmemiş olan hikmet ve ilim hazineleri
verilmiş olur. Binaenaleyh, Hz. Peygamber (s.a.s) ilim hususunda, hiçbir beşer
ferdinin ulaşamadığı bir noktaya ulaşmıştır. Nitekim Hak Teâlâ Hz. Peygamber
hakkında, "Kuluna vahyettigini vahyetti" (Necm, 10} buyurmuştur. Hz.
Peygamber'e, "Sana, cevâb'l-kelim verilmiştir" diyecek kadar da
fesahat verilmiştir.[252]
Onun kitabı da, bütün kitaplara şahid; ümmeti de bütün ümmetlerin en hayırlısı
olmuştur.
Onyedinci hüccet: Muhammed İbn el-Hakim et-Tirmizi (r.h), en-Nevâdir M kitabında,Ebu
Hureyre (r.a) Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet
etmiştir:"Allah Hz. ibrahim'i dost (halü); Musa'yı sırdaş (neciyy), bent
de sevgili (habîb) edinmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak, "izzet ve celâlime yemin
ederim ki, ben habîbimi, halüime ve sırdaşıma tercih ederim"
demiştir."
Onsekizinci hüccet: Sahihayn'da, Hemmâm İbn Münebbih'in, Ebu Hu-reyre'den rivayetine göre,
Hz. Peygamber'in şöyle dediği kaydedilmiştir: "Benim ve benden önceki
peygamberlerin misâli bir ev inşa edip, onu çok güzel yapan, tezyin eden ve onu
çok mükemmel hale getiren, ancak, evin köşelerinden birisinin köşe taşım
koymayı unutan bir kimsenin misâli gibidir... Derken, insanlar bu evi ziyaret
etmeye başlarlar; evin yapılışını çok beğenirler. Ama, (o boşluğu görünce) şöyle
derler: "Şuraya bir köşe taşı koysaydm da, böylece yapın tamamlanmış
olsaydı ya?" Hz.Muhammed, "İşte o köşe taşı benim" dedi."
Ondokuzuncu hüccet: Allah'u Teâlâ Kur'an'da, peygamberlerine her hitab ettiğinde onlara
isimleriyle seslenmiştir. Meselâ "Ey
Adem, otur..."(Bakara, 35) "Ona, ey İbrahim diye nida
ettik"(Saffat, 104)"Ey Musa,
benim ben, senin Rabbin.."(Taha, 11-12)
buyurmuştur.
Ama, Hz. Peygamber
(s.a.s)'e nida ettiğindeyse, "Ey
Nebî" (Ahzab, 1) ve, "Ey Resul..." (Maide, 67)diye hitâb etmiştir.
Ki bu da, Hz. Peygamber'in üstünlüğünü gösterir.
Bu görüşün karşısında
olanlar da, şu delilleri ileri sürmüşlerdir:
Birinci delil:
Diğer peygamberlerin mucizeleri, Hz. Peygamber'in mucizelerinden daha
büyüktür. Meselâ, Hz. Adem (a.s)'e melekler secde etmiştir; halbuki Hz.
Muhammed böyle değildir.
Yine Hz. İbrahim
(a.s), büyük bir ateşe atılmış, bunun üzerine ateş Hz. İbrahim için, rahatlık
ve güzel kokulu bir bahçeye dönüşmüştür.
Yine Hz. Musa (a.s)'ya
büyük mucizeler verilmiştir; halbuki Hz. Muhammed'in mucizeleri böyle değildir.
Dâvûd (a.s)'un elinde
demir yumuşamış, Süleyman (a.s)'a ise, cinler, insanlar, kuşlar, vahşi
hayvanlar ve rüzgârlar musahhar ve âmâde kılınmıştır. Bunların hiçbirisi Hz.
Muhammed için söz konusu değildir.
Hz. İsa'yı Allah çocuk
iken konuşturmuş ve onu ölüleri diriltmeye, anadan doğma körler ile alacalı
hastalan iyileştirmeye muktedir kılmıştır ki bunların hiç birisi Hz. Muhammed
(s.a.s) için söz konusu değildir.
İkinci delil:
Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim'i Kur'an-ı Kerim'de "halîl" diye adlandırarak,
"Ve Allah, İbrahim'i dostu edindi" (Nisa, 125) buyurmuş, Hz. Musa hakkında da, "Allah,
Musa ile de konuştu" (Nisa, 164); Hz. İsa hakkında da, "Ona ruhumuzdan
üfledik..."(Tahrim, 12)buyurmuştur.Bunların hiçbirisini Hz.Muhammed (s.a.s)
hakkında söylememiştir.
Üçüncü delil:
Hz. Peygamber'in, "Beni, Yunus İbn Metta'ya üstün tutmayın" sözüdür.
Yine Hz. Peygamber
(s.a.s), "Peygamberler arasında
tercihde bulunmayın"[253]
buyurmuştur.
Dördüncü delil:
İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mescidde, peygamberlerin
faziletlerinden söz ediyorduk. Hz. Nuh'u uzun ibadetiyle; Hz. İbrahim'i
Allah'ın dostu olmasıyla; Hz. Musa'yı, Allah'ın onunla konuşmasıyla; Hz.
İsa'yı ela, Cenâb-ı Hakk'ın onu kendi yanına çekip almasıyla, yüceltmesiyle andık..
Ve, Allah'ın Resulü Hz. Muhammed'in onlardan üstün olduğunu söyledik; çünkü
Allah'ın Resulü bütün insanlara peygamber olarak gönderilmiş, bütün günahları
affedilmiş ve peygamberlerin sonuncusu olmuştur. Bu sırada Allah'ın Resulü
yanımıza gelerek, "Neden bahsediyordunuz?" dedi. Bunun üzerine biz de
ona durumu anlatınca. O:"Hiç kimsenin, Yahya İbn Zekeriyyâ'dan daha
hayırlı olması düşünülemez.. Çünkü O, hiçbir günah işlememiş, hatta günahı
aklından bile geçilmemiştir" buyurmuştur.
Cevap: Hz.
Adem (a.s)'e meleklerin secde etmiş olması, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
"Hz. Adem ve diğer peygamberler kıyamet günü benim sancağımın alanda
olurlar"[254] ve "Adem su ile toprak
arası birsey iken ben peygamber
idim" hadislerinin de delaletiyle, onun Hz. Peygamber (s.a.s)'den
daha efdal olmasını gerektirmez.
Yine Cebrail
(a.s)'in Miraç Gecesi Hz. Muhammed (s.a.s)'in burağının özengisini tuttuğu
rivayet edilmiştir ki bu.secdeden daha büyük bir saygıyı ifâde eder. Allah'u
Teâlâ, bizzat kendisi, Hz. Muhammed (s.a.s)'e salat-ü selâm getirmiş ve
melekler ile mü'minlere de salât-ü selam getirmelerini emretmiştir. Bu da
meleklerin secdesinden daha üstündür. Bunun daha üstün oluşunun delilleri
şunlardır:
a) Allah
Teâlâ meleklere, bir terbiye olarak Hz. Adem'e secde etmelerini emretmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s)'e salat-ü selâm getirmelerini ise, Allah'a yaklaşma
vesilesi olsun diye emretmiştir.
b) Meleklerin
Hz. Muhammed (s.a.s)'e salat-ü selâmları kıyemete kadar devam edecektir. Hz.
Adem'e secdeleri ise bir defa olmuştur.
c) Hz. Adem'e
secde etmeyi melekler üstlenmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s)'e salat-ü selâm
getirmeyi, önce Cenâb-ı Allah kendisi yapmış, sonra da meleklere ve mü'minlere
onu emretmiştir.
d) Melekler,
Hz. Muhammed (s.a.s)'in nurunun Hz. Âdem'in alnında bulunmasından dolayı, ona
secde ile emrolunmuşlardır.
Buna göre eğer,
"Allah'u Teâlâ, Hz. Adem'e ilim verdiğini belirterek, Adem'e bütün
isimleri öğretti."(Bakara, 31) buyurmuştur. Hz. Muhammed (s.a.s) hakkında ise kitap
nedir, imân nedir bilmez idin" (Şûra, 52) ve "Seni şaşırmış bulup da
seni doğrultmadı mı? (Duha, 7) buyurmuştur. Hz. Adem'in muallimi Hak Teâlâ'dır.
Çünkü, "O (Allah) Âdem'e bütün isimleri öğretti" buyurmuştur. Hz.
Muhammed (s.a.s)'in muallimi ise Cebrail (a.s)'dır. Çünkü Allah Teâlâ,
"Ona, muazzam kuvvetlere sahib olan (Cebrail) öğretti" (Necm, 5)
buyurmuştur" denilir ise, şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in ilmi hususunda,"(Allah) sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah
m üzerindeki lûtf-u inayeti çok büyüktür"'(Nisa,113) buyurmuştur. Hz.
Peygamber (s.a.s) de, 'Beni Rabbim terbiye etti ve çok güzel terbiye etti[255]
buyurmuştur.
Yine Cenâb-ı Hak,
"Kur'an'ı Rahman (Allah) öğretti" (Rahman, 1) buyurmuştur. Hz.
Peygamber (s.a.s), "(Allah'ım) eşyayı (varlıkların hakikatini) bize
olduğu gibi göster" diye dua ederdi. Cenâb-ı Hak O'na "De ki:
"Ey Rabbim ilmimi artır"(Tâ-hâ, 114) buyurmuştur. Bu âyet ile,
"Ona muazzam kuvvetlere sahib olan (Cebrail) öğretti" (Necm,5)âyetini
şu şekilde te'lif edebiliriz: Bu son ayetin ifâde ettiği öğretme telkin ve
söyleme yoluyla olan öğretmedir. Esas öğretme ise Cenâb-ı Allah'tandır. Nitekim
Allah'u Teâlâ, "De ki: "Sizi ölüm meleği öldürür" (Secde, 11)
buyurmuş, daha sonra da,"Ölümü zamanında canlan Allah alır" (Zümer, 42) buyurmuştur.
Eğer: "Nuh,
(a.s):"Ben, o mü'minieri kovamam" (Şu'ara, 114) demiştir. Halbuki
Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)
Rabblerine dua edenleri kovma "(Enam. 52) demiştir. Bu da, Hz.
Nuh,(a.s)'un daha yumuşak huylu olduğunu gösterir " denilir ise biz deriz
ki: Allah'u Teâlâ: "Gerçekten biz Nuh'u "kendilerine elem verici bir
azab gelmezden evvel kavmini uyar" diye, kavmine (peygamber olarak)
gönderdik"(Nuh, 1) buyurmuştur. Binaenaleyh Hz. Nuh'un ilk işi azabla
korkutma olmuştur. Fakat Hz. Muhammed (s.a.s) hakkında "Seni, ancak
alemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya, 107) ve,"Andolsun size,
sıkıntıya uğramanız kendisine çok ağır gelen, size çok düşkün olan, sizden bir
peygamber gelmiştir. O, mü'minlere gerçekten şefkatli ve merhametlidir"
(Tevbe, 128) buyurulmuştur. Hz. Nuh (as), sonunda "Ey Habbtmr yeryüzünde
kâfirlerden hiçbir ev (fert) bırakma" (Nûh. 26) demek durumunda
kalmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in son işi ise, "Rabbin seni bir makam-ı
Mahmud'a gönderecektir" (tan, 79) âyetinin ifâde ettiği gibi şefaattir.
Diğer mucizeler ise
"Delâilü'n-Nübüvve" adlı eserlerde zikredilmiştir.Bu mucizelerin
herbirisinin karşılığında, Hz. Muhammed'in daha üstün bir mucizesi bulunduğu
bu kitaplarda anlatılmıştır. Tefsirimiz bu anlattıklarımızdan daha fazlasını
zikretmeye müsait değildir. Allah en iyisini bilendir.
[256]
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah onlardan bir kısmıyla konuşmuş"
buyruğu hakkında birkaç mesele vardır:
Bu ifâdenin aslı,
"Allah'ın kendisiyle konuştuğu kimse" şeklindedir. Bu gibi âid
zamirleri, çoğu kez hazfedilir. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Canlarının
isteyeceği ve gözlerinin hoşlanacağı her şey oradadır" (Zuhruf, 71)
âyetinde olduğu gibidir...
[257]
"Allah ile
konuştu" şeklinde de okunmuştur. Birinci kıraat daha fazla fazilete
delâlet eder.Çünkü, her mü'min Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Namaz kılan
herkes, Rabbiyle gizlice konuşur" hadisine göre, Allah ile konuşmaktadır.
Şeref ise ancak, Altah'u Teâlâ'nın ona hitab etmesinde daha fazla meydana
gelir, tahakkuk eder. Yemânî, "müfâ'ale" babından olmak üzere, yani,
"Allah onunla mükâlemede, karşılıktı konuşmada bulundu, konuştu"
şeklinde okumuştur. Buna, "kendisiyle mükâleme ettiği, karşılıklı
konuştuğu" mânâsındaki, Arapların, sözü de delâlet eder.
[258]
Âlimler, Allah'ın
kendisiyle konuşmuş olduğu kim- se hakkında ihtilâf ederek, bu kimsenin duyduğu
şeyin harf ve sesten meydana gelmeyen, ezelî, kadîm bir kelâm mı, yoksa böyle
olmayan bir kelâm mı olduğu hususunda bazı görüşler önü sürmüşlerdir. Buna
göre Eş'arî ve ona tâbi olanlar "Bu kişinin duyduğu kelâmın bu vasıflara
sahip bir kelâm olduğunu, çünkü onlara göre, keyfiyyeti bilinemeyen bir şeyin
görülmesi imkânsız olmayınca aynı şekilde keyfiyyeti bilinmeyen bir şeyin
duyulması da imkânsız değildir" demişlerdir. Mâturîdî ise, bu vasıfları
haiz bir kelâmın duyulmasının imkânsız olduğunu, duyulan şeyin ancak harfler ve
sesler olduğunu söylemiştir.
[259]
Âlimler, Hak
Teâlâ'nın. buyruğundan muradın Hz. Musa olduğu hususunda ittifakederek şöyle
demişlerdir: Hz. Musa'nın kavminden seçilmiş olan yetmiş kişi bu kelâmı
duymuşlardır. Ki bunlar, Mak Teâlâ'nın, "Musa, kavminden yetm!ş adam
seçti" (Arâf. 155) sözüyle murad ettiği kimselerdir.
Miraç Gecesi Mz.
Muhammed (s.a.s) de bu kelâmı duymuş mudur? meselesinde ise, âlimler ihtilâf
etmişlerdir. Onlardan bazıları, Hak Teâlâ'nın, O' kuluna vahyettiğini
vahyettti" (Necm, 10) âyetinin delaletiyle, "Evet, duymuştur"
demişlerdir.
Buna göre eğer:
"Cenâb-ı Hakk'ın, sözünden maksadı, Allah'ın kendileriyle konuştuğu o
peygamberlerin menkıbelerinin neticesinin nereye vardığını beyan etmektir.
İşte bundan dolayı, Cenâb-ı Hak Hz. Musa'yı yüceltme hususunda mübalağa ettiği
için, "Allah Musa'yla da konuştu" (Nisa. 164) buyurmuştur.
Sonra Kur'an-ı
Kerim'de Allah'ın ibtîsle konuştuğu da yer almaktadır. Çünkü iblis, "Ey
Rabbim, insanların kabirlerinden kalkacakları güne kadar bana süre tanı.
Cenab-ı Hak, "Öyleyse sen, malûm olan bir zamana kadar mühlet
verilenlerdensin" dedi. "Ey Rabbim, dedi, beni azdırmana mukabil ben
de andolsun, yeryüzünde olan herseyi onlara süsleyeceğim ve onların hepsini toptan
azdıracağım. Onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna"... Bunun üzerine
Cenâb-ı Hak, "İşte bu, bana göre (hak) olan dosdoğru bir yoldur. Benim
kullarım üzerinde senin hiçbir tahakkümün yoktur. Azıp sapıtanlardan sana
uyan/ar müstesna., "(Hicr, 36-42) âyetlerinde de görüldüğü gibi, Cenâb-ı
Hakk'la konuşmuştur. Bu âyetlerin zahiri Allah ile iblis arasında pekçok
konuşmanın cereyan ettiğine delâlet eder. Eğer bu konuşma, son derece bir
şerefi icab ettirirse, o halde iblis nasıl zemmedilmiş olabilir? Eğer, bu
konuşma herhangi bir şerefi gerektirmiyorsa, daha nasıl Atlah'u Teâlâ bu
konuşmayı Musa'yla da konuştu" (Nisa, 164) diyerek, Hz. Musa'yı teşrif
sadedinde zikretmiştir?" denilirse, buna şu şekilde cevap veririz:
İblis kıssasında,
Allah'u Teâlâ'nın, o cevaplan iblise arada bir vasıta bulunmadan verdiğine
dair herhangi bir delâlet yoktur. Kimbilir, arada belki de bir aracı
bulunuyordu?
Hak Teâlâ'nın,
"Kimini de çok üstün derecelere yükseltmiştir" buyruğu hakkında, iki
görüş ileri sürülmüştür:
Birinci Görüş:
Cenâb-ı Hakk'ın bundan maksadı, peygamberlerin mertebelerinin farklı farklı
olduğunu beyân etmektir. Bu böyledir, çünkü Hak Teâ-lâ Hz. İbrahim'i
"Halîl" bir dost edinmiş ve bu rütbeyi de hiç kimseye vermemiştir.
Yine Allah'u Teâlâ Hz. Davud'a hem hükümdarlığı hem de peygamberliği
vermiştir; bu husus Dâvûd (a.s)'dan başkası için söz konusu değildir. Hz.
Süleyman'a insanı, cinleri, kuşları ve rüzgârı müsahhar kılmış, bunu mesela,
babası Davud'a vermemiştir. Hz. Muhammed (s.a.s) de, hem insanlara hem de
cinlere peygamber olarak gönderilmiş ve şeriatı da, bütün şeriatları
neshetmiştir.Bu ayette yer alan tabirini, makam ve mevki mânasına
hamlettiğimiz zaman söz konusudur. Ama bu kelimeyi, peygamberlerin mucizeleri
mânasına aldığımızda da, bunu şöyle açıklayabiliriz: Peygamberlerin her
birine, kendi zamanlarına uygun düşen muayyen bir çeşitte bir mucize
verilmiştir. Meselâ Hz. Musa'nın mucizeleri olan asayı yılana çevirme,
"yed-i beyzâ" ve denizi ikiye ayırma gibi hususlar, o zamanın
halkının çok ileri derecede merhale katetmiş olduğu sihre; Hz. İsa'nın
mucizeleri olan anadan doğma körler , alacalı hastaları iyileştirmesi, ölüleri
de diriltmesi gibi mucizeleri de o zamanın halkının son derece ileri gitmiş
olduğu tıbba teşbih edilmiş, Hz. Muhammed (s.a.s)'in mucizesi olan Kur'an da,
belagat fesahat, nesir ve şiirler cinsinden olmuştur.
Netice olarak
diyebiliriz ki mucizeler azlık çokluk; bakî olma ve bakî olmama; kuvvetli ve
zayıf olma gibi hususlardan farklıdırlar.
Burada bir üçüncü izah
da şudur: Bundan murad, dünya ile ilgili mertebelerin farklılığıdır; bu da
ümmetin, sahabenin çokluğu ve devletin güçlülüğü gibi hususlardır.. Bu üç vechi
düşündüğünde, Hz. Muhammed (s.a.s)'in hepsini birarada bulundurmuş olduğunu
anlamış olursun. Binaenaleyh, Hz. Peygamber (s.a.s) makamı en yüce; mucizeleri
en güçlü ve en kalıcı; kavmi en fazla olan ve devleti ise en büyük ve mükemmel
olanıdır.
İkinci Görüş:
Bu âyetle kastedilen, Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Çünkü o, bütün peygamberlerden
üstündür. Buna göre Allah'u Teâlâ,
tabirini bir tenbih ve bir rumuz yoluyla getirmiş demektir. Bu, şuna
benzer: Büyük bir iş yapan kimseye, "Bunu kim yaptı?" denildiğinde o,
kendisini kastederek, "Birimiz veya bazımız yaptı" der ki bu,
kendisini açıkça belirtmesinden daha anlamlı olur. Hutay'e'ye, insanların en
şairi kimdir diye sorulduğunda o, "Züheyr ve Nâbiga'dır" der; daha
sonra da kendisini kastederek, "Eğer isteseydim, üçüncüyü de
söylerdim" diye lâfını sürdürür. Eğer Hutay'e, "İsteseydim, kendimi
de zekrederdim" demiş olsaydı, bu söz çok büyük bir mâna ifade etmezdi..
Buna göre eğer,
"Hak Teâlâ'nın, sözünden anlaşılan, O'nun, "Biz, bu peygamberlerin
kimine, diğerinden üstün meziyyetierverdik" buyruğundan anlaşılan mânânın
aynısıdır. O halde böyle bir tekrardan umulan fayda nedir? Yine, Hak Teâlâ'nın,
ifâdesi küllî bir kelâmdır. Bu sözden sonra O'nun sözü o cümleyi izaha bir
başlangıçtır. Allah'-u Teâlâ'nın bundan sonra, ifâdesi ise, o küllî kelâmı yeniden
tekrarlamaktır... Cüz î ifâdeleri izaha başladıktan sonra sözü tekrarlamanın
bir istidrâk ifâde ettiği herkesçe malûmdur" denilirse, buna şöyle cevâp
verilir:
Hak Teâlâ'nın,
buyruğu, onların bir kısmının diğer kısmından daha üstün kılındığına delâlet
eder. Ama, bu üstün kılmanın çok veya az bir derece ile tahakkuk ettiğine
dair, bu ifâdede herhangi delâlet bulunmamaktadır. Binaenaleyh, Hak Teâlâ'nın
sözünde yukardaki ifâdede bulunmayan bir fayda var demektir. Binaenaleyh, bu
ifâde bundan dolayı, bir tekrar addedilemez.
Hak Teâlâ'nın,
"Meryem'in oğlu İsa'ya apaçık deliller verdik" beyanı hakkında
birkaç suâl bulunmaktadır:
Birinci suâl:
Hak Teâlâ, âyetin başında. "Onların bir kısmını diğerlerine üstün
kıldık" buyurmuş, sonra da bu üslûbu (mütekellim üslûbunu) bırakarak gâib
sîgasına geçmiş,"Allah onlardan bir kısmıyla konuşmuş, kimini de çok
üstün derecelere yükseltmiştir" buyurmuştur. Daha sonra da bu üslûptan
yine birinci ifâde tarzına geçerek, "Meryem'in oğlu İsa'ya apaçık deliller
verdik" buyurmuştur. O hâlde, önce mütekellimden gaibe, sonra da gâibten
tekrar mütekellime gecmesindeki fayda nedir?...
Buna şu şekilde cevap
veririz: Çünkü Allah'u Teâlâ'nın, "Onlardan, kendisiyle konuştuklarımız
vardır" ifâdesinden daha heybetli ve daha etkilidir. İşte bu sebepten
dolayı Hak Teâlâ, "Allah, Musa'yla da konuştu" buyurmuştur. İşte
böyle bir maksattan dolayı gâib sığasını tercih etmiştir.
Hak Teâlâ,
"Meryem oğlu İsa'ya, apaçık deliller verdik" beyanında,
"mütekeliim ma'al gayr" (biz..) sığasını tercih etmistir. Çünkü O'nun,
tabirindeki, zamiri, ta'zîm zamiridir. Veren kimsenin ta'zîm olunması ve
büyüklüğü ise, söz konusu olan "verme" nin büyüklüğüne delâlet eder.
İkinci suâl:
AHah'u Teâlâ, diğer peygamberler arasında, Özellikle Hz. Musa ve Hz. İsa'yı
niçin zikretmiştir? Bu, onların ikisinin, diğerlerinden daha üstün olduklarına
delâlet eder mi?
Cevap:
Özellikle bu ikisinin zikredilmesinin sebebi şudur: Bu iki peygamberin
mucizeleri, bunların dışındaki peygamberlerin mucizelerinden daha aşikâr ve
daha güçlüdür. Hem onların ümmetten, Kur'an inerken mevcut idiler.. Diğer
peygamberlerin ümmetlerinin nesli ise kesilmiş olup mevcut değillerdi..
Binaenaleyh bu iki peygamberin özellikle zikredilmesi, onların ümmetlerinin
tenkîd edileceğine bir dikkat çekmedir. Buna göre sanki şöyle denmiştir:
"Bu iki peygamberin derecelerinin yüksek olmast ve mucizelerinin de çok
olmasına rağmen, ümmetleri o peygamberlere inkiyâd etmemiş; aksine onlarla çekişmişler,
onlara muhalefet etmişler ve onlara vacib olan itaattan yüz çevirmişlerdir.
Üçüncü suâl:
Apaçık delillerin husûsen Hz. İsa'ya verilmiş olması, bu açık delillerin
başkasına verilmediğine delâlet eder veya böyle bir vehim uyandırır. Bunun
caiz olmayacağı ise herkesçe malûmdur.
Buna göre şayet,
"Allah'u Teâlâ özellikle bu iki peygamberi, mucizeleri ve apaçık delilleri
çok kuvvetli olduğu için zikretmiştir" derseniz, biz deriz ki, Hz. Musa
(a.s)'nın beyyineleri Hz. İsa'nın beyy i nelerinden daha güçlüydü. Daha güçlü
değilse bile en azından onlar kadar güçlü...
Cevap:
Bundan maksat, yahudilerin fiillerinin çirkin olduğuna dikkat çekmektir. Çünkü
elinde apaçık mucizelerin meydana gelmesine rağmen onlar, Hz. İsa (a.s)'nın
nübüvvetini inkâr etmişlerdir.
Dördüncü suâl:
"Beyyinât" lâfzı, "cem-i kıflet" (azlık bildiren çoğul)
dur. Bu ise, bu makama uygun düşmez.
Cevap: Biz
bu kelimenin cem'-i kıllet olduğunu kabût etmiyoruz. Allah en iyisini bilendir.
[260]
Hak Teâlâ'nın, "Ve onu, Rûhû'l-Kudüs ile destekledik"
beyanı hakkında iki mesele vardır:
Hicâzlılar bu kelimeyi
şeddeli, Benî Temîm ise, şeklinde telaffuz etmişlerdir.
[261]
Bunun tefsiri
hususunda bazı görüşler ileri sürülmüştür:
Birinci Görüş:
Hasan el-Basrî, lâfzından maksat Allah; rûh lafzından maksat ise, Cebrail
olduğunu söylemiştir. Burda-ki izafet teşrif içindir. Bunun manası, "Hz.
İsa'ya işinin başında, ortasında ve sonunda Cibril vasıtasıyla yardımcı
olduk" demektir. İşin başında yardımcı olmasının delili, Hak Teâlâ'nın,
"Ona, ruhumuzdan üfledik" (Tahrim,12) buyurmasıdır. İşin ortasında
yardımcı olmasının delili, Hz. Cibril'in ona ilimleri öğretmesi ve onu
düşmanlarından korumasıdır. İşin sonunda yardımcı olmasının delili ise şudur:
Yahudiler Hz. İsa'yı öldürmek istediklerinde Cibril (a.s) ona yardımcı olmuş
ve onu göğe yükseltmiştir.Rühu'l-Kudüs'ün Cebrail olduğuna delil ise, Cenâb-ı
Hakk'ın, "De ki, onu Rûhul-Kudüs indirdi" (Nahl, 102) âyetidir.
İkinci Görüş:
Bu görüş İbn Abbas'dan nakledilmiştir. Buna göre Rûhu'l-Kudüs, Hz. İsa'nın
kendisiyle ölüleri diriltmiş olduğu isimdir.
Üçüncü Görüş:
Bu Ebu Müslim'in görüşüdür. Buna göre kendisiyle Hz. İsa'yı desteklemiş olduğu
Rûhu'l-Kudüs'ün Allah'ın Meryem'e üflediği temiz rûh olması ve Hz. İsa'yı bu
rûh sebebiyle, erkek ve dişinin nutfelerinin bir araya gelmesiyle yaratmış
olduğu diğer varlıklardan ayırmış olması caizdir.
[262]
Daha sonra Hak Teâlâ,
"Eğer Allah dileseydi, onlardan sonra gelen ümmetler, o apaçık deliller
kendilerine geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi" buyurmuştur. Bu
tabirle ilgili birkaç mesele vardır:
Bu âyetin kendinden
öncekilerle münasebeti şudur: Bu peygamberlerin kavimleri, kendilerine apaçık
deliller geldikten ve naklî aktî deliller ortaya çıktıktan sonra ihtilâf
etmişlerdir. Böylece onlardan bir kısmı iman, bir kısmı da inkâr etmiştir. İşte
bu ihtilâf sebebiyle birbirlerine girmiş ve muharebe etmişlerdir.
[263]
Bütün hâdiselerin
Allah'ın kaza ve kaderiyle oldu- ğuna hükmedenler, bu âyetle istidlal ederek
şöyle demişlerdir: Eğer Allah, onların savaşmamalarını istemiş olsaydı, onlar
savaşmazlardı. Buna göre mâna, "Savaşmamak," Allah'ın savaşmamayı
dilemesinin bir neticesidir. Lâzımın bulunmayışı, melzûmun bulunmayacağına
delâlet eder. Binaenaleyh, bunlar arasında böyle bir savaş (mel-zûm) meydana
geldiğine göre biz, savaşmamayla alâkalı ilâhî meşîet ve irâdenin (lâzım)
bulunmadığını, aksine, bulunan şeyin savaşmayı istemesi olduğunu anlamış
oluruz. Savaşmanın bir ma'siyet olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh bu küfür,
iman, tâat ve isyanın Allah'ın kaza, kader ve meşîetiyle olduğuna; kâfirlerin
öldürülmelerinin ve onların mü'minlerle savaşmalarının, Allah'ın iradesiyle
olduğuna delâlet eder.
Mutezile, yapılan bu
istidlale cevâp vermek isteyerek, şöyle demiştir: Bu âyetten maksat, kâfirlerin
öldürüp savaştıklarında, onların elde ettikleri muzafferiyetin Allah tarafından
olmadığını beyân etmektir. Bu maksat, "Allah'u Teâlâ isteseydi onları
helak edip yok ederdi" veya, "isteseydi onların kuvvet ve
kudretlerini alıp götürürdü" veyahut da, "...İsteseydi Allah, onları
cebren ve zorla savaşmaktan alıkordu" denilmek suretiyle de elde edilirdi.
Durum böyle olunca, Hak Teâlâ'nın, ifâdesinden maksadın, O'nun bu çeşit
meşîetleririn bulunduğunu ortaya koymak olur. Bu, şöyle denilmesine benzer:
Eğer devlet reisi isteseydi, onun memleketinde mecûsiler ateşe tapmaz,
hristiyanlar da şarap içmezlerdi..
Buradaki meşîetten
murad, zikrettiğimiz meşîettir. İşte, âyette de böyledir.
Daha sonra, Kâdî,
Mutezile tarafından verilen bu cevâbı iyice pekiştirerek şöyle der: Meşîet,
birtakım vecihlere göre bulunup, bir takım durumlara göre de bulunmayınca,
zahirde, husûsi bir veçhe, duruma delâlet söz konusu olmaz. Özellikle, bu çeşit
meşîetler, birbirlerinden farklı ve birbirine zıt olurlar.
Cevap:
Meşietlerin çeşitleri her ne kadar birbirinden farklı ve değişik olsalar bile,
ne var ki bunlar, meşîet sözünde müşterektir. Âyette, şart sadedinde
getirilmiş olan meşîet, hususî bir meşîet değil, umûmî bir mânadaki meşiettir.
Binaenaleyh bu müsemmânın (meşîet sözünün) bulunmuş ve tahakkuk etmiş olması
gerekir. Meşîeti hususî bir meşîetle, yani helak etme meşîeti veya güç ve
kuvveti selbetme meşîeti veyahut da kahr ve icbar etme meşîeti ile tahsis
etmek, mutlak olan meşîeti mukayyet hâle getirmek olur ki, bu da caiz değildir.
Tahsis etmek lâfzın zahirinin hilâfına bir hareket olduğu gibi, bu aynı za-t
manda kesin olan delilin hilâfına da bir hareket olur. Bu böyledir, çünkü
Allah'u Teâlâ, savaşın meydana geleceğini bildiği zaman,-oysa ki, savaşın
olmaması halinde savaş olacağını bitmek menfi ile müsbetin, selb ile îcâbın
arasını cem etmek olur- savaşın olacağını bilmesi durumunda, eğer Allah'u Teâlâ
savaş-mamayı dilemiş, murad etmiş olsaydı, bu durumda Allah'u Teâlâ menfî ile
müsbetin arasını cem etmeyi irâde etmiş olurdu ki, bu imkânsızdır. Böylece,
âyetin zahirinin, onların görüşlerinin zıddına olduğu ve katî olan aklî delilin
de onların görüşlerinin zıddına olduğu ortaya çıkmış olur. Muvaffakiyet
Allah'tandır.
Cenâb-ı Allah daha
sonra, "Fakat İhtilâfa düştüler. Neticede onlardan bir kısmı iman etti,
kimi de küfre saptı" buyurmuştur. Biz âyetin başında, mânanın, "Şayet
Allah dileseydi, onlar ihtilâf etmezlerdi. İhtilâf etmediklerinde de
birbirlerini öldürmezlerdi. İhtilâfa düştüklerinde, kaçınılmaz olarak
birbirlerini öldürmüşlerdir" şeklinde olduğunu zikretmiştik. Bu âyet,
fiilin, ancak sebebin meydana gelmesinden sonra tahakkuk edeceğine, çünkü
anlaşmazlığın savaşmayı gerektireceğinin açık olduğuna delâlet etmektedir.
Buna göre mânâ, "onların din konusundaki ihtilâfları, onları savaşmaya
birbirlerini öldürmeye sürükler" şeklindedir. Bu da, bu savaşmanın ancak
bu sebepten dolayı meydana geldiğini; bu sebep her ne zaman bulunursa,
savaşmanın da meydana geleceğini gösterir. Yine bu izah, sebep bulunduğu zaman
fiilin meydana gelmemesinin imkânsız olduğuna; sebep bulunduğunda fiilin meydana
gelmesinin vâcib olduğuna delâlet eder. Bu sabit olunca, herşeyin Allah'ın kaza
ve kaderiyle meydana geldiği ortaya çıkar. Çünkü sebepler mutlaka, Allah'u
Teâlâ'nın kulda teselsülü önlemek için yaratmış olduğu bir sebebe
dayanmaktadır. Böylece ayet-i kerime yine bu açıdan da, bizim görüşümüzün
doğruluğuna delâlet etmektedir.
Cenâb-ı Hak daha
sonra, "Fakat Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi"
buyurmuştur.Eğer, "Tekrar etmedeki fayda nedir?" denilirse, deriz ki:
Vahidî (r.h.) şöyle
demiştir: "Allah'u Teâlâ bunu, sözünü te'kid ve bu fiili kendi başlarına
yaptıklarını, bunda Allah'u Teâlâ'nın kaza ve kaderinin söz konusu olmadığını
iddia eden kimseleri yalanlamak için tekrarlamıştır."
Cenâb-ı Hak daha
sonra, "Fakat Allah, dilediğini yapar" buyurmuştur. Buna göre O,
dilediğini muvaffak kılar, dilediğini de yardımsız ve çaresiz bırakır. O'nun
fiiline hiç kimse itiraz edemez. Âlimlerimiz bu âyeti Allah'u Teâlâ'nın mü
'mirilerin imanının yaratıcısı olduğuna delil getirerek şöyle demişlerdir:
Muarızımız, Allah'u Teâlâ'nın mü'min kimseden imanı dilemiş olmasını uygun
görmektedir. Âyet de, Allah'u Teâlâ'nın istediği her şeyi yapacağına delâlet
eder. Binaenaleyh, mü'minlerin imanının yaratıcısının Allah olması gerekir.
Yine âyet, Allah'u Teâlâ'nın dilediği herşeyi yapacağına delâlet ettiğine
göre, eğer Allah kâfirin de iman etmesini dilemiş olsaydı mutlaka kâfirlerde
imanı yaratırdı ve onlar da mü'min olurlardı. Durum böyle olmadığına göre, bu
Allah'u Teâlâ'nın kâfirlerin iman etmelerini irâde etmediğine delâlet eder.
Binaenaleyh bu âyet Allah'u Teâlâ'nın amelleri yarattığı ve kâinatı irâdesine
göre idare ettiği meselesine delâlet eder.
Mu'tezile,
mutlakı mukayyet hale getirerek şöyle demektedir: "Bundan murad, Allah
kendisinin fiillerinden dilediğini yaratır" demektir.
Bu görüş aşağıdaki
bakımlardan zayıftır:
a) Bu,
mutlakı takyit etmektir.
b) Bu
kayıtlamaya göre âyet, vazıh olanı beyan etmiş olur. Bu durumda da âyetin
manası, "O, yaptığı şeyleri yapar" şeklinde olur.
c) Bu
durumda hiçbir şey, Allah'u Teâlâ'nın böyle vasfedilmesi hâlinde, O'nun
kudretinin tanrılığına ve mertebesinin ululuğuna bir delil olmaz. Allah en
iyisini bilendir.
[264]
"Ey iman edenler,
içinde ne bir alışveriş, ne bir dostluk, ne de bir şefeât bulunmayan bir gün
gelmeden önce, size nzık olarak verdiklerimizden infâk ediniz... Kâfirler
zulmedenlerin tâ kendileridir " (Bakara, 254).
Bil ki insana en zor
gelen şey, savaşta canını, hayır yolunda da malını harcamasıdır. Hak Teâlâ
biraz Önce savaş ile ilgili husustan bahsedince, bunun peşinden infakı
emretmiştir. Burada bir başka husus daha vardır ki, o da şudur: Allahu Teâlâ
önceki âyetlerde, Ve, Allan yolunda savaşınız" (Bakara, 244) buyurarak
savaşı emretmiş; onun hemen peşine de,
"Kim Allah'a güzel bir borç verirse..." (Bakara, 245) âyetini
getirmiştir. Bundan maksadı, cihâd hususunda mal harcanmasıdır. Daha sonra
Allahu Teâlâ ikinci kez savaşla ilgili emrini te'kid etmiş,bu hususta Tâlût
kıssasına yer vermiş, yine bunun peşine de cihâd hususunda infâkta bulunulması
emrini getirmiştir ki, bu da Hak Teâlâ'nın, "Ey İman edenler, infak
ediniz" buyruğudur. Âyetin mâkabliyle olan münasebetini bu şekilde
öğrendikten sonra biz deriz ki, âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
[265]
Mutezile, Hak
Teâlâ'nın, "Size nzık olarak verdiklerimizden infak ediniz" emriyle,
sadece helâl olan şeyin nzık olacağına istidlal edip demişlerdir ki: Allahu
Teâlâ, rızık olan her şeyden infak edilmesini, bilittifâk emretmiştir. Ama,
haram olan şeyin infâkı caiz değildir. Bu da, haram şeyin nzık olamıyacağını
kafi olarak ifâde eder.
Âlimlerimiz ise,
Mûtezile'nin bu görüşüne mukabil şöyle demişlerdir: Âyetin zahiri, her ne kadar
nzık olan her şeyin infâk edilmesini emrettiğine delâlet etse bile, ne var ki
biz bu emri, helâl olan her rızkı infâk etmekle ilgili bir emir olduğunu
söyleyerek, tahsis ediyoruz.
[266]
Âlimler Hak
Teâlâ'nın "İnfâk ediniz.."
buy- ruğunun, zekât gibi farz olan infâka mı tahsis edildiği, yoksa ister
farz, ister mendub olsun, her türlü infâk hakkında umûmî bir ifâde mi olduğu
hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Hasan el-Basri, bu emrin
zekâta tahsis edildiğini söyleyerek, şunu belirtir: "Hak Teâlâ'nın, ne bir alış veriş, ne de bir dostluk
bulunmayan bir gün gelmeden önce..." beyanı, sadece farz olan infâkta
ilgili olan bir va'ad ve vaid gibidir.
Ekseri âlimler ise, bu
emrin hem vâcib hem de mendûb olan emri ihtiva edip-Âyette herhangi bir vaîdin
bulunmadığı görüşündedirler. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: "Dünyada olduğunuz
müddetçe, ahiretle ilgili faydaları elde etmeye çalışın. Çünkü siz dünyadan
ayrıldığınızda bu faydaları ahirette elde etmeniz ve kazanmanız mümkün
olmaz".
Bir üçüncü görüşe göre
de bu emirden murad, cihâd hususundaki intaktır. Bunun delili ise, infakla
ilgili emrin cihâd ile ilgili emirden sonra getirilmiş olmasıdır. Binaenaleyh,
bu emirden murad, cihâd ile ilgili infâk olmuş olur. Bu Esamm'm görüşüdür.
[267]
İbn Kesîr ve Ebû Amr,
hem burada hem İbrahim
sûresinde,(İbrahim, 31) hem de Tûr sûresinde,
"Orada ne anlamsız bir söz, ne de bir günaha sokma vardır... "(Tûr,
23)şeklinde nasb ile okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise, bunların hepsini
"ref" ile okumuşlardır. Nasb ve ref ile okuma arasındaki farkı,
Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara, 197) âyetinin
tefsirinde söylemiştik.
[268]
Âyetten kastedilen
şudur: İnsan, ahirete yapayalnız gelecektir. Yanında, dünyada kazanmış olduğu
şeylerden hiçbirşey bulunmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak "Andolsun, siz defa
nasıl yaratmışsak, işte öylece yapayalnız bize geleceksiniz. Ve size vermiş
olduğumuz şeyleri de arkanızda bırakarak.."(Enam, 94) ve "Biz onun
söylediğine mirasçı olacağız ve o, bize tek basma gelecekttr"(Meryem, 80)
buyurmuştur.
Hak Teâlâ'nın, "O
günde alışveriş yoktur" buyruğu ile ilgili iki izah vardır:
a) Buradaki
bey* fidye manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O gün sizden bir fidye
alınmaz" (Hadid, 15)
"Ondan bir
fidye kabul edilmez "(Bakara, 123) ve
"Her türlü fîdyeyi verse bile, bu o kimseden kabul edümez" (En’am,
70) buyurmuştur. Buna göre Hak Teâlâ sanki şöyle demiştir: "Herhangi bir
ticaretin yapılamıyacağı ve böylece de, kendisiyle fidye verilerek ilâhî
azâbtan kurtulunacak bir kazancın bulunmayacağı o gün gelmezden önce...."
b) Mânanın
şu şekilde olmasıdır: "Herhangibir ticaretin ve alışverişin olmayacağı,
böylece de mal namına hiç bir şeyin kazanılamıyacağı gün gelmezden önce,
mülkünüzde olan mallarından kendiniz için önceden yollayın, infâk
edin...."
Hak Teâlâ'nın,
"Dostluk da yoktur" sözünün mânası, "Sevgi", "meveddet"
demektir. Bunun benzeri âyetler de,"Dostlar o gün birbirlerine
düşmandırlar. Müttakiler hariç... "(Zuhruf. 67) 'Aralarındaki bütün
bağlar kopmuştur" (Bakara. 166);"Kıyamet gününde birbirinizi inkar
edecek, yine bir kısmınız bir kısmınızı lanetleyecek" (Ankebût, 25),
kâfirlerden nakledilerek, "Artık bizim için ne bir şefaatçi vardır, ne de
candan bir dost... "(Şuara, 100-101) şeklinde gelen ayetler ile,
"Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur" (Bakara, 270) ayetidir.
Hak Teâlâ'nın,
"Şefâât da yoktur" sözü, her çeşit şefaatin bulunmamasını gerektirir.
Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, beyanı, herkes hakkında umumî bir ifâdedir. Ne var ki
diğer deliller, mü'minierin arasında bir sevgi ve muhabbetin bulunacağına ve
mü'minlere şefaat edileceğine delâlet etmektedir. Biz bu hususu, Allahu
Teâlâ'nın,
"Kimsenin
kimseye faydasının dokunamıyacağı, hiç kimseden bir fidye ve şefaatin kabul
edilmeyeceği bir günden sakınınız "(Bakara, 123) âyetinin tefsirinde
açıklamıştık.
Bil ki kıyamet
gününde dostluğun ve şefaatin bulunmamasının pekçok sebebi vardır:
a) Allah'tı
Teâlâ'nın. "O gün onlardan herbirinin kendisine yetecek bir işi
vardır"(Abese, 37) âyetinde de belirttiği gibi, herkes kendi nefsiyle
meşguldür.
b) Allahu
Teâlâ'nın,"(O zelzeleyi) gördüğünüz gün,, emzikli her kadın emzirdiğini
unutacak, gebe olan her kadın yükünü düşürecek; insanları sarhoş gibi
göreceksin. Halbuki onlar sarhoş değillerdir... "(Hacc. 2) âyetinde de
belirttiği gibi, şiddetli bir korku herkesi kuşatır.
c) Kâfirin
küfrü, fası km da fışkı sebebiyle kendilerine azâb geldiğinde, o kimseler bu
iki şeye kızarlar. Onlar bu iki şeye kızınca, bu iki sıfatla mevsuf olan
herkese kızarlar.
[269]
Hak Teâtâ'nın,
"Kâfirler zulmedenlerin ta kendileridir" buyruğuna gelince, Atâ İbn
Yesar'ın"O zâlimler, kâfirlerin ta kendileridir" demeyip de, diyen
Allah'a hamdolsun" dediği nakledilmiştir. Âlimler bu âyetin tefsiri konusunda
şu te'villeri ileri sürmüşlerdir:
[270]
Allahu Teâlâ'nın,
"Ne dosttuk, ne de bir şefaat vardır" ifâdesi, kıyamet gününde,
mutlak olarak dostluğun ve şefaatin bulunmadığı zannını verir. Binaenaleyh Hak
Teâlâ, bu yokluğun kâfirlere mahsus olduğuna delâlet etsin diye, bu sözün hemen
peşinden "kâfirler, zâlimlerin ta
kendileridir" buyurmuştur. Bu açıklamaya göre âyet, fasıklar hakkında
şefaatin bulunduğuna delâlet etmektedir. Kâdî, bu görüşün doğru olmadığını,
çünkü Hak Teâlâ'nın beyanının yeni başlayan bir söz olduğunu, binaenaleyh
kendisinden Önceki ifadelerle bir ilgisinin bulunmamasının gerektiğini
söylemiştir.
Kâdî'nin bu görüşüne
şu şekilde cevap veririz: Eğer biz bu sözün yeni başlayan müstakil bir kelâm
olduğunu kabul edersek, Allah'ın kelâmına "hulf" (mantığa ve mâkûl
olana zıtlık) arız olmuş olur. Çünkü, kâfir olmayanlar da bazan zâlim olabilir.
Ama biz bu ifâdeyi, kendinden öncekilerle irtibatlı düşünürsek böyle bir
müşkil ortadan kalkmış olur. Binaenaleyh, âyetin mâkabliyle irtibatlı
düşünülmesi gerektiğine hükmetmek lâzımdır.
[271]
Kâfirler cehenneme
girdiklerinde o azâbtan kurtulamazlar. Binaenaleyh Allahu Teâlâ onlara, o
azabla zulmetmiş olmaz. Aksine onlar, küfrü ve fışkı tercih ettikleri, böylece
de bu azaba müstehak oldukları için, kendilerine zulmeden kimseler olmuşlardır.
Bunun bir benzeri de, Hak Teâlâ'nın, "Onlar, yaptıkları şeyleri hazır
bulmuşlardır. Babbln hiç kimseye haksızlık etmez (Kehf, 49) âyetidir.
[272]
Kâfirler, kendilerinin
son derece muhtaç olacakları ve ihtiyaç içinde kalacakları bir gün için hayr u
hasenatta bulunmayı terkettikleri için zâlim olmuşlardır. "Ey hayatta
bulunanlar, onların bu kötü seçimleri hususunda, sakın onlara uymayın! Aksine
sizler kıyamet gününde Allah'ın azabından nefislerinizi kurtarmanız için fidye
olacak şeyleri, kendiniz için önceden yollayın, yapın!..."[273]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/200-201.
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/201.
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/201-202.
[4] Buhari, Enbiya, 1; Müslim, Ridâ. 62 (2/1091)
(kısmen.).
[5] Tlrmlzi, Redâ, 10 (3/465).
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/202-203.
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/203-204.
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/204.
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/204-206.
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/206-207.
[11] Kocanın hanımını, hanımının vermek islediği bir fidye
karşılığı boşamasıdır.
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/212-213.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/213.
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/2094-210.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/210-211.
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/211.
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/211-212.
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/214.
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/214-215.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/215-217.
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/217.
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/217-218.
[24] Ibn Mâce, Nikâh, 32 (1/622).
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/218-221.
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/221.
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/221-222.
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/222.
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/222.
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/223.
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/223.
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/223.
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/224.
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/224.
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/224.
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/225.
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/225-226.
[38] Nesâî. Talâk. 76, (6/212-213)-
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/226-227.
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/227-228.
[42] Muvatta. Nikâh. 56 (II/15).
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/228-230.
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/230.
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/230-231.
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/231-232.
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/232-234.
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/234-235.
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/235.
[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/236.
[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/236-238.
[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/238-240.
[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/240.
[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/240-241.
[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/241.
[56] İbn Mâce, Nikah, 34 (1/623).
[57] Benzer manada, Muvattt, Radâ, 9 (2/43).
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/241-243.
[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/243.
[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/244.
[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/244-245,
[62] Buhari, Vesâyâ, 4; Ferftiz, 15; 28; Müslim, Radâ. 36
(2/1080); Tlrmizi, Radâ, 8 (3/463).
[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/
[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/245.
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/245.
[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/246.
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/246.
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/246-247.
[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/247.
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/247-248.
[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/248-250.
[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/250-251.
[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/251-252.
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/252.
[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/252-253.
[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/253-254.
[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/254.
[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/254.
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/255
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/255.
[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/255-256.
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/257.
[84] Arapça'da,
kelimesi müennes, kelimesi de müzekker sayı sıfatı sayılır.
(Ç.).
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 5/257.
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/257.
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/258-259.
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/260.
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/260.
[90] Nesai, Talâk, 64 (6/203). (Aynı manada, benzer bir
hadis.).
[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/260-261.
[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/261-262.
[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/262.
[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/262.
[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 5/262-263.
[97] Lisanu’l-Aarap IIX,159.
[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/266-269.
[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/269-271.
[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/271-273.
[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/274.
[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/274-276.
[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/276.
[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/276-277.
[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/277-278.
[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/278.
[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/279.
[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/279.
[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/279-280.
[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/280.
[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/280-281.
[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/281.
[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/282.
[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/282-284.
[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/285.
[116] Bu fiilîn aslı
idi. iğlal ile vavlardan biri hazfedilip bu hale gelmiştir. (Ç ).
[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/285.
[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/285.
[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/285-288.
[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/289.
[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/289.
[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/289.
[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/290.
[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/291.
[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/291-293.
[126] Tirmiji. Kıyama, 59 (4/667).
[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/293-294.
[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/294-295.
[129] Kunût, Şafiîlere göre, sabah namazında, rükû ile secde
arasında kıyamda yapılan duadır.
[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/295-297.
[131] Benzeri bir hadis için bkz. Buhâri. Rikâk. 38.
[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/297-299.
[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/299-300.
[134] Buhari, Mevâkii. 14; Müslim, Mesâcid, 200 (1/435).
[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/302.
[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/302.
[138] Şafiî mezhebinde "tarz-vâcib" ayırımı
olmayıp, bütün farzlar "vâcib" ıstılâhıyla ifâde edilmektedir. Hanefi
mezhebine göreyse farz ile vâcib arasında amel bakımından herhangi bir fark
görülmeyıp. ama itikâd bakımından bu iki mefhum farklı kabul edilmiştir. (Ç.).
[139] Müsned, 3/75. Müsned, 3/75.
[140] Müslim, Müsâfırın, 164-165 (1/520). İbn Mac e. İkâme.
200 (1/456).
[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/302-305.
[142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/306.
[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/306.
[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/306.
[145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/307.
[146] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/307.
[147] Müslim,Fezail, 130(4/1830).
[148] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/307-309.
[149] Buhâri, Mezâlim, 33; Müslim, İmân. 226 (1/125),
[150] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/309-310.
[151] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/310-311.
[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/311-312.
[153] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/312-313.
[154] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/313-316.
[155] Tirmizi, Talak. 23 (3/508).
[156] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/316-317.
[157] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/317-318.
[158] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/318.
[159] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/318-319.
[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/319-320.
[161] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/320.
[162] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/320.
[163] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/320-321.
[164] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/321-323.
[165] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/323-324.
[166] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/324.
[167] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/324-325.
[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/325.
[169] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/325.
[170] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/326-327..
[171] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/327.
[172] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/327-329.
[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/329-330.
[174] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/330.
[175] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/330.
[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/331.
[177] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/531-532.
[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/534.
[180] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/334.
[181] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/334-335.
[182] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/335-336.
[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/336-337.
[184] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/338-339.
[185] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/339.
[186] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/340.
[187] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/340-341.
[188] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/341.
[189] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/341.
[190] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/341-342.
[191] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/343-344.
[192] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/344-345.
[193] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/346.
[194] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/346.
[195] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/346.
[196] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/346.
[197] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/346.
[198] Tefsir metninde Fetih 26 ayeti yazılmış olmakla
beraber, mağara hadisesiyle ilgili ayet olduğu için biz Tevbe 40 ayetini ve
mealini yazdık (Ç) Tefsir metninde Fetih 26 ayeti yazılmış olmakla beraber,
mağara hadisesiyle ilgili ayet olduğu için biz Tevbe 40 ayetini ve mealini
yazdık (Ç).
[199] Nesai, Kasame. 46 (8/60).
[200] Buhari, Fezailûl-Kuran, 31; Müslim, Müsâfirin, 235-236
(1/546).
[201] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/347-349.
[202] Buhâri. Enbiya. 2, Müslim, Birr, 159-160 (4/2031).
[204] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/349-350.
[205] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/350.
[206] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/350.
[207] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/350.
[208] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/351.
[209] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/351.
[210] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/351.
[211] Tirmizi, Birr, 15 (4/322).
[212] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/352.
[213] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/352.
[214] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/353.
[215] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/353-354.
[216] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/354.
[217] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/354.
[218] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/354.
[219] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/355.
[220] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/355.
[221] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/355-357.
[222] Buhâri, Rikâk, 41: Müslim, Zikir. 14, 16, 18
(4/2065-2067).
[223] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/357-359.
[224] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/359.
[225] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/359.
[226] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 5/359.
[227] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/360.
[228] Ebu Davud.
Cihâd. 99 (3/42).
[229] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/360-361.
[230] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/361.
[231] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/361.
[232] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/362-363.
[233] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/363-365.
[234] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/365.
[235] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/365.
[236] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/366.
[237] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/366-368.
[238] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/368.
[239] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/368-369.
[240] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/369-372.
[241] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/372-373.
[242] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/374-375.
[243] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/376.
[244] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/376-377.
[245] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/377.
[246] Keşfu'l-Hafâ, 1/155.
[247] Müslim, ilm. 15.
[248] Tlrmlzi, Menâkib, 1 (5/587).
[249] Tlrmlzi, Menakib. 1 (5/587).
[250] Tirmizi, Menâkib, 1 (5/587).
[251] Ahmed İbn Hanbel, Müsned 2/222.
[253] Buhâri, Husûmât. 1; Müslim, Fedâil, 163 (4/1840).
[254] Tlrmlzl. Menâkıb. 1 (5/537).
[255] Keşfu’l Hafa 1/70
Câmiu's-Sağirr. 1/14.
[256] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/377-388.
[257] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/388.
[258] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/388.
[259] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/388.
[260] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/389-392.
[261] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/392.
[262] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/393.
[263] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/393.
[264] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/393-396.
[265] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 5/396-397.
[266] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/397.
[267] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/397.
[268] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/398.
[269] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/398-399.
[270] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/400.
[272] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/400.
[273] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 5/400-401.