Boşanma Hakkında Ayetin Nüzul Sebebi 6  *

Karı-Kocanın Karşılıklı Hakları 6

Birinci Mesele. 6

İkinci Mesele. 6

Ric'i Talâk. 7

Birinci Mesele. 7

İkinci Mesele. 7

Birinci Mesele. 8

İkinci Mesele. 8

Üçüncü Mesele. 9

Hul’ Hakkında Hükmün Nüzul Sebebi 10

İkinci Mesele. 10

Üçüncü Mesele. 10

Dördüncü Mesele. 11

Beşinci Mesele. 11

Altıncı Mesele. 12

Hul’un Talak Olup Olmadığı Meselesi 12

Birinci Mesele. 13

Boşanan Kadının Başka Bir Evlilikten Sonra İlk kocası İle Evlenmesi 13

Üçüncü Mesele. 15

Dördüncü Mesele. 15

Birinci Mesele. 15

İkinci Mesele. 15

Birinci Mesele. 16

İkinci Mesele. 16

Birinci Mesele. 16

İkinci Mesele. 16

Üçüncü Mesele. 16

Sırf İşkence Etmek İçin Kadını Nikah Altında Tutmak Haramdır 17

İkinci Mesele. 17

Üçüncü Mesele. 18

Birinci Mesele. 18

İkinci Mesele. 18

Boşanmış Kadının İddetten Sonraki Durumu. 19

Birinci Mesele. 19

İkinci Mesele. 19

Üçüncü Mesele. 20

Nikâhta Velînin izninin Şart Olup Olmadığı 21

Beşinci Mesele. 21

Birinci Mesele. 21

İkinci Mesele. 22

Radâ' (Emzirme) Hakkında Hüküm.. 22

Birinci Mesele. 23

İkinci Mesele. 23

Birinci Mesele. 24

İki Yıl Emzirme Vacib Değildir 24

Hamileliğin Asgari Müddeti 25

Birinci Mesele. 25

İkinci Mesele. 25

Birinci Mesele. 25

İkinci Mesele. 25

Üçüncü Mesele. 26

Birinci Mesele. 26

İkinci Mesele. 26

Üçüncü Mesele. 26

Birinci Mesele. 26

İkinci Mesele. 27

Üçüncü Mesele. 27

Birinci Mesele. 28

İkinci Mesele. 28

Üçüncü Mesele. 29

İhtiyaç Halinde Çocuğu Annesinden Başkasının Emzirmesi 29

Birinci Mesele. 29

İkinci Mesele. 29

Birinci Mesele. 30

İkinci Mesele. 30

Kocası Ölmüş Kadının İddetinin Hükmü. 30

Birinci Mesele. 30

İkinci Mesele. 30

Üçüncü Mesele. 31

Dördüncü Mesele. 31

Beşinci Mesele. 31

Altıncı Mesele. 31

Yedinci Mesele. 32

Sekizinci Mesele. 32

Dokuzuncu Mesele. 33

Onuncu Mesele. 33

Birinci Mesele. 33

İkinci Mesele. 33

Kadınlara Evlilik Teklif Etmek Hükmü Hakkındadır 33

İkinci Mesele. 34

Üçüncü Mesele. 35

Henüz Cima Edilmeden ve Halvet-i Sahiha Olmadan (Başbaşa Kalınmadan) Boşanan Kadınların Hükmü. 37

Birinci Mesele. 38

İkinci Mesele. 38

Üçüncü Mesele. 39

Dördüncü Mesele. 39

Birinci Mesele. 40

İkinci Mesele. 40

Üçüncü Mesele. 40

Birinci Mesele. 41

İkinci Mesele. 41

Üçüncü Mesele. 41

Birinci Mesele. 41

İkinci Mesele. 41

Mihir Tesbit Edilip Zifaf Olmaksızın Boşanan Kadınların Mihri 42

Birinci Mesele. 42

İkinci Mesele. 43

Birinci Mesele. 43

İkinci Mesele. 43

Birinci Mesele. 43

İkinci Mesele. 45

Birinci Mesele. 45

İkinci Mesele. 45

Üçüncü Mesele. 45

Namazlara ve "Salât-ı Vustâ" ya Devam Etmenin Hükmü. 46

Bu Âyetin Beş Vakit Namaza Delalet Etmesi 46

İkinci Mesele. 47

Salat-ı Vusta Ne Demektir?. 47

Salat-ı Vustanın Sabah Namazı Olduğunu Söyleyenler 48

Sabah Namazının Efdal Olmasının Sebepleri 48

Öğle Namazı Olduğunu Söyleyenler 49

İkindi Namazı Olduğunu Söyleyenler 50

Salat-ı Vustâ Akşam Namazıdır Diyenler 50

Orta Namaz Yatsı Namazıdır Diyenler 51

Dördüncü Mesele. 51

Harpte Kılınan Namaz. 52

Birinci Mesele. 52

İkinci Mesele. 52

Üçüncü Mesele. 52

Dördüncü Mesele. 53

Beşinci Mesele. 53

Altıncı Mesele. 53

Yedinci Mesele. 54

Vefat Hakkındadır 54

Birinci Mesele. 55

İkinci Mesele. 55

Üçüncü Mesele. 57

Dördüncü Mesele. 57

Boşanmış Kadınlar Hakkındaki Hüküm.. 57

Boşanmış Kadınlara Verilmesi Gereken Mut'a. 58

ElemTera Hitabı İle İlgili Açıklama. 58

İkinci Mesele. 58

Üçüncü Mesele. 58

Ölüm Korkusuyla Yurtlarını Bırakıp Kaçanlar 59

Kaçanların Öldükten Sonra Diriltilmeleri 60

İkinci Mesele. 60

Üçüncü Mesele. 60

Dördüncü Mesele. 61

Birinci Mesele. 61

İkinci Mesele. 62

Birinci Mesele. 63

İkinci Mesele. 63

Birinci Mesele. 63

İkinci Mesele. 63

Birinci Mesele. 64

İkinci Mesele. 64

Üçüncü Mesele. 65

Birinci Mesele. 65

İkinci Mesele. 65

Allah'ın Benî İsrail'e Tâlût'u Hükümdar Tayin Etmesi 66

Birinci Mesele. 67

İkinci Mesele. 67

Hükümdarlıkta Veraset Değil, Liyakat Esastır 67

Birinci Mesele. 68

İkinci Mesele. 68

Üçüncü Mesele. 68

Tâlût'un Hükümdarlığının Delili 68

Birinci Mesele. 69

İkinci Mesele. 69

Üçüncü Mesele. 70

Dördüncü Mesele. 70

'Sekine" nin Mânası 70

Birinci Mesele. 70

İkinci Mesele. 70

Birinci Mesele. 71

İkinci Mesele. 71

Allah Teâlâ'nın Tâlût'un Ordusunu İmtihan Etmesi 71

Birinci Mesele. 72

İkinci Mesele. 72

Üçüncü Mesele. 72

Dördüncü Mesele. 72

Beşinci Mesele. 72

Birinci Mesele. 72

İkinci Mesele. 73

Üçüncü Mesele. 73

Birinci Mesele. 73

İkinci Mesele. 73

Üçüncü Mesele. 74

Birinci Mesele. 74

İkinci Mesele. 74

Üçüncü Mesele. 74

Birinci Mesele. 74

İkinci Mesele. 75

Birinci Mesele. 76

İkinci Mesele. 76

Üçüncü Mesele. 76

Birinci Mesele. 76

İkinci Mesele. 77

Üçüncü Mesele. 77

Dördüncü Mesele. 77

Beşinci Mesele. 77

Tâlût'un Ordusunun Muzaffer Olması 78

Cenâb-ı Allah'ın Hz. Davud'a Nübüvvet ve Hükümdarlık Vermesi 79

Birinci Mesele. 79

İkinci Mesele. 79

Hikmet Ne Demektir?. 79

Allah İnsanların Bazısının Şerrini Bazısı Vasıtasıyla Önler 80

Birinci Mesele. 80

İkinci Mesele. 81

Üçüncü Mesele. 82

Birinci Mesele. 83

İkinci Mesele. 83

Üçüncü Mesele. 83

Faziletçe Bazı Peygamberler Daha Üstün Olabilir, Hz. Muhammed İse Hepsinden Üstündür 84

Birinci Mesele. 88

İkinci Mesele. 88

Üçüncü Mesele. 88

Dördüncü Mesele. 88

Birinci Mesele. 90

İkinci Mesele. 90

Birinci Mesele. 90

İkinci Mesele. 90

Malını ve Canını Allah Yoluna Vakfetmek. 91

Birinci Mesele. 92

İkinci Mesele. 92

Üçüncü Mesele. 92

Dördüncü Mesele. 92

Küfr (İnkâr) İle Zulüm Arasındaki Münasebet 93

Birinci Te'vil: 93

İkinci Te'vil: 93

Üçüncü Te'vil: 93


Boşanma Hakkında Ayetin Nüzul Sebebi
                        Başa Dön

 

Bu ayetin sebebi nüzulü şudur: Câhiliyye devrinde Araplar, boşadıklan hanımlarına tekrar dönüyor ve böyle yapmak ile, onlara tekrar dönüp onları boşadıklarında o kadınlara zarar vermek istiyorlardı. Çünkü boşanan kadın, böylece yeni bir iddet beklemeye mecbur kalıyor idi. İşte bu sebeple,jmüslü-manlar böyle yapmaktan nehyedildiler de, kadınlara müracaat (geri dönme) nin helalliği şartı, arayı düzeltme isteğine bağlandı. Bu da ayetteki,   cümlesidir.

Eğer, lâfzı şart manasını taşır. Şart ise, kendisi bulunmadığı zaman, hükmün olmamasını gerektirir. Binaenaleyh erkekte ıslah etme (barış, arayı düzeltme) maksadı bulunmadığı zaman, o kadına müracaat hakkıntn olma­ması gerekir?" denirse, şöyle cevap veririz: İrâde (isteme), bilmemiz müm­kün olmayan bâtını (insanın gönlündeki) bir sıfattır. Binaenaleyh şeriat, kadına müracaat etmenin doğruluğunu, o irâdeye bağlamaz. Aksine müracaatın câiz olması, müracaat eden erkek ile Allah arasındaki bu irâdeye (ıslahı isteme­ye) bağlanmıştır. Öyle ki bir koca, boşadığı kadına zarar vermek maksadıyla müracaat ederse günahkâr olur.

Allah'u Teâlâ'nın, ... "Erkeklerin meşru surette kadınlar üzerindeki haklan gibi kadınların da onlar üzerinde hakları vardır" ayetine gelince, bil ki Allah Teâlâ, müracaat etmekten (tekrar evlenmekten) maksadın, o kadına zarar vermek olmayıp onun durumunu ıslah olması ge­rektiğini beyân edince, karı kocadan herbirinin diğeri üzerinde bir hakkının bu­lunduğunu beyânbuyurmuştur. [1]

 

Karı-Kocanın Karşılıklı Hakları

 

Bil ki karı ve kocadan herbirinin maksad ve gayesi, ancak birbirlerinin hak­larını gözettikleri zaman tam ve mükemmel olur. O müşterek haklar pek çok­tur. Onlardan bazılarına işaret edelim:

a) Koca, bir reis ve bir çoban gibidir. Kadın ise, kocanın memuru ve idare ettiği kimse gibidir. Koca, bir reis ve çoban olması sebebiyle, kadının hakları­nı ve menfaatlerini yerine getirmesi gerekir. Buna mukabil kadının da, kocası­na karşı itaat ve inkıyadını ortaya koyması gerekir.

b)  İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hak Teâlâ'nın,   beyanından dolayı, hanımım nasıl benim için giyinip kuşanıyor ise, ben de onu için giyinip kuşanırım."

c) Kadınların, kocaları üzerindeki haklarından birisi de, kocalarının kendi­lerine müracaat (geri dönme)de, onların durumlarını düzeltme İsteği üzere olmalarıdır. Aynı şekilde kadınların da, Allah'ın, rahimlerinde yarattığı şeyleri gizlememeleri gerekir. İşte ayetin baş tarafına en uygun düşen açıklama budur.

Cenâb-ı Hakk'ın,  "Erkekler, onlar üzerinde (daha üstün) bir dereceye sahiptirler" âyeti iie ilgili iki mesele vardır[2]

 

Birinci Mesele

 

Çok kuvvetli adam manasında, ne o ikisinin en kuvvetlisi manasına,  ve yürümeye dayanıklı at manasına da, denilir. Ayak, yürümeye dayanıklı olduğu için,  diye isimlendirilmiştir. Yine düşünce ve tefekküre ihtiyaç duymaksızın söz söyleyebilen kimse için,   (irticalî konuştu) ve, günün ışığı kuvvetli olduğu zaman da, denilir.

"Derece"makam ve mertebe manasındadır. Bu kelimenin aslı, birşeyi dürüp büktüğün zaman  söylediğin,  ifâdeleridir. "Yok olup gittiler" demek olan,  denilir. Yani "O kavim, ömürlerini azar azar tükettiler." Yine iki konak arasındaki yo­lun orta noktasına da, denilir. Çünkü o, iki konağı birbirine yaklaş­tırır. Yolun konaklarından herbirine de,  denilir. Merdivene de,  denilir. [3]

 

İkinci Mesele                     Başa Dön

 

Bil ki erkeğin kadına olan üstünlüğü bilinen bir keyfiyettir. Fakat onun bu üstünlüğünün burada zikredilişinin şu iki sebebten dolayı olması mümkündür:

1) Erkek şunlarda kadından daha üstündür.

a) Akıl,

b) Diyet,

c)  Miras,

d)  Devlet başkanlığı, hakimlik ve sahiciliğe uygun olması,

e) Hanımının üzerine evlenebilmesi ve ona karşı bir şahsiyet sahibi olma­sı.. Kadının kocasına karşı aynı şekilde olması mümkün değildir.

f)  Mirasta kocanın hissesinin, kadının hissesinden daha çok olması.

ğ) Kocanın, kadını boşayabilmesi. Koca, hanımını boşadıktan sonra, ka­dın istese de istemese de, koca kadına müracaat etme, yani tekrar nikahla­ma yetkisini haizdir. Fakat kadın kocasını boşayamayacağı gibi, boşandıktan sonra da erkeğine müracaat etme hakkı yoktur ve kocasını, kendisine müra­caattan da alıkoyamaz.

h) Ganimet hissesinde de erkeğin payı, kadının payından daha çoktur. Bütün bu hususlarda erkeğin, kadından daha üstün olduğu sabit olunca; ka­dının, erkeğin elinde âciz bir esir gibi olduğu ortaya çıkar. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s), "Kadınlara iyi davranın. Çünkü onlar sizin yanınızda âcizdirler"[4] buyurmuştur. Bir başka hadiste ise, 'İki zayıf ve âciz kimse hak­kında Allah'tan korkun: Onlar yetimler ile kadınlardır" buyurulmuştur. Buna göre âyetin manası şöyle olur: "Allah güç ve kuvvet bakımından erkekleri kadınlardan üstün yarattığı için, erkeklerin kadınların haklarına daha çok riayet etmeleri gerekir." İşte bundan dolayı burada erkeklerin üstünlüğünden bah­sedilmiş olması, erkeklerin kadınlara zarar verme ve eziyet etme hususların­dan, adetâ onlara bir sakındırma ve tehdiddir. Çünkü Allah'ın nimetleri kendisinde daha çok olan kimselerden günah sudur etmesi, daha çirkin olur ve bundan dolayı onun daha çok men edilmesi gerekir.

2) Bundan murad, her iki taraf arasında menfaat ve lezzetlerin müşterek olmasıdır. Çünkü evlilikten maksad, sükûnet, ülfet, sevgi, yeni nesiller mey­dana getirmek, yardımcılar ve ahbabın çoğaltılması, lezzetler elde

etmektir. Bütün bunlar, iki taraf arasında müşterektir. Hatta bu hususlarda, kadının pa­yının erkeğinkinden daha çok olduğu söylenebilir. Sonra erkek kadının hakla­rından bazılarını tek başına yüklenmektedir. Bu da, mihir ve nafakanın erkeğe âit olması, erkeğin kadını her türlü kötülükten koruması, kadının ihtiyaçlarını yerine getirmesi ve onu çeşitli afetler ile belâlardan koruyup muhafaza etme­si. Bundan dolayı, kadının kocasına karşı hizmeti yerine getirmesi daha ge­reklidir. Bu, Hak Teâlâ'nın,"Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler. Bu, Allah onlardan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmış olması ve de (erkeklerin onlara) malla­rından infâk etmeleri sebebiyledir" (Nisa, 34) ayetinde ifâde edildiği gibidir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Eğer bir kimseye, Allah'tan başkasına secde etmesini emretseydim, kadının kocasına secde etmesini emrederdim"[5] buyurduğu rivayet edilmiştir.Daha sonra Hak Teâlâ ayetin sonunda,  "Allah azîz ve hâkimdir" yani "karşısında durulamayan bir galiptir, hüküm ve fiillerinde isabetlidir ve bunlara abes, akılsızlık, yanlışlık ile bâtıllık gibi şeyler arız olamaz" buyurmuştur. [6]

 

Ric'i Talâk

 

"Boşama iki defadır. (Ondan sonrası) ya İyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır..."(Bakara, 229),

 

Bil ki bu, talâkla ilgili üçüncü hükümdür. Bu ela, kendisinde rıc'at (geri dönme) mümkün olan talâktır.Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır[7]

 

Birinci Mesele

 

Câhiliye devrinde adamlar hanımını boşuyor, daha sonra iddeti bitmeden ona müracaat ediyor (tekrar nikahlıyorlardı) Bir adam hanımını bin kere de boşasa, yine iddet içinde ona müracaat edebiliyordu. İşte bunun üzerine bir ka­dın Hz. Aişe (r.anha)'ye gelerek, kocasının kendisini boşadığını ve zarar ver­mek maksadıyla (başkasıyla evlenmesini engellemek için) kendisine ric'at ettiğini şikâyet etti. Hz. Aişe (r.anha) de bu durumu Hz. Peygamber (s.a.s)'e anlattı. Bundan dolayı, ayet'i nâzil oldu. [8]

 

İkinci Mesele                     Başa Dön

 

Müfessirler bu ayetin, yeni bir hüküm mü ifâde ettiği, yoksa önceki âyetlerle ilgili bir ayet mi olduğu hu­susunda ihtilâf etmişlerdir:

1) Bazıları bunun yeni bir hüküm olduğunu, manasının ise şu şekilde ol­duğunu söylemişlerdir: "Şeriata uygun olan boşamanın, birden değil ayrı ay­rı, yani bir talâktan sonra diğer bir talâk şeklinde olması gerekir. Salıverme ise bir kere olur." Bu izah, üç talâkı bir defada vermenin haram olduğunu söy­leyenlerin görüşüdür. Ebu Zeyd ed-Debûsî, "el-Esrâr" adlı kitabında, bu­nun Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, İmrân b. Huseyn, Ebu Musa el-Eş'arî, Ebu'd-Derdâ ve Huzeyfe (r.ahm)'nin görüşü olduğunu ileri sürmüştür.

2) Bu âyetin tefsiri ile ilgili ikinci görüş şudur:"'Bu ayet yeni bir hüküm ifâde etmeyip, kendisinden önceki âyetlerle ilgilidir. Buna göre mânâsı şöyle-dir:"Ric'i talâk iki keredir. Üçüncü talâktan sonra ric'at olmaz." Bu tefsir, üç talâkın bir defada verilmesini caiz görenlerin izahıdır. Bu, İmam Şafiî'nin mez­hebidir.

Birinci görüşte olanların delili şudur: lâfzı, istiğrak manasını ifâ­de eder. Çünkü elif-lam "ahd" için olmadığı zaman istiğrak ifâde eder. Buna göre ayetin takdiri: "Bütün talâk iki defadır ve üçüncü defası.." şeklinde olur. Eğer Cenâb-ı Hak, bu şekilde demiş olsaydı, meşru olan talâk in ayrı ayrı olduğunu ifâde etmiş olurdu. Çünkü "defalar, kereler" lâfızlarının icmaya göre manası, ancak talâklar ayrı ayrı verildiği za­man olur.

Buna göre eğer, "Bu âyet, sünnete uygun boşanma şeklini beyân etmek için gelmiştir. Bana göre tek bir defada üç talâkı vermek sünnete uygun değil­se de mubahtır?" diye sorulursa, biz deriz ki, "Ayette sünnete uygun talâkın nasıl olacağı anlatılmamıştır. Aksine bu, talâkın aslının izahıdır."Sonra birinci görüşte olanlar şöyte demişlerdir: "Ayetin lâfzı her nekadar bir haber cümlesi şeklinde İse de, emir manasını ifâde etmektedir. Yani, "iki kere boşayınız" demektir. Daha önce de belirttiğimiz gibi emir manasını, ha­ber olan lâfızlarla ifâde etmek, o manayı te'kid ettiği için, emir lâfzı yerine ha­ber cümlesi kullanılmıştır. Böylece bu âyetin, talâkların tek tek verileceğine ve bunun mutlaka böyle yapılması gerektiğine delâlet ettiği sabit olur." Sonra bu görüşte olanlar, şu iki şekilde ihtilâf etmişlerdir:

a) Din âlimlerinin çoğunun tercihi olan görüşe göre, bir kimse hanımını "iki veya üç talâkla boşsun" dediği

zaman bu tek bir talâk sayılır. Bu görüş, kıyasa en uygun görüştür. Çünkü nehiy, nehyedilen şeyin râcih bir zararı kap­sadığına delâlet eder. Bir defada iki veya üç talâkın olabileceğini söylemek, bu zararın meydana gelmesine gayret etmek olur. Bu ise caiz değildir. Binae­naleyh bir defada iki veya üç talâk verilmiş olsa da, bunu tek talâk saymak gerekir.

b) Ebu Hanife (r.a)ınin görüşüdür. Bu görüşe göre, her nekadar bir defa­da bir kaç talâk kadar bir defada bir kaç talâk birden vermek haram ise de, bu verildiği zaman o sayıda talâk sayılır. Bu, nehyin bir zararı kapsamadığı kaidesine bina edilmiştir.

3) Âyetin tefsiri ile ilgili üçüncü görüş şöyle dememizdir: Âyet, kendi başı­na yeni bir hüküm ifâde etmeyip makabli ile ilgilidir. Çünkü Allah Teâlâ bir önceki âyette, kocanın ric'at etme hakkının olduğunu beyan buyurmuş, fakat bu hakkın devamlı veya belli bir yere kadar olacağından bahsetmemiştir. Bi­naenaleyh bu husus, açıklanmaya muhtaç bir mücmel veya muhassise muh­taç olan umûmî bir lâfız gibi olmuş olur. Böylece bu ayette Hak Teâlâ, koca için ric'at etme hakkı bulunan talâkın sadece ilk iki talâk olduğunu beyan bu­yurmuştur. Fakat iki talâktan sonra, âyetteki, lâfzının lam-ı  tâ'rifinir daha önce bilinen birşeye işaret etmiş olmasından ötürü, ric'at hakkı kesinlik­le söz konusu değildir.Yani kendisinde ric'atın olacağını söylediğimiz o talâk, iki kere olan talâktır. Bu, ayetin nazmına uygun, güzel bir açıklamadır. Şu se­bepler bu izahın daha evlâ olduğuna delâlet eder:

a) Hak Teâlâ'nın "Kocaları, onları geri almaya da­ha müstehakhrtar.." ayeti eğer umûmî bir ifâde ise, bir muhassise muhtaç olur. Eğer umûmî değil ise, o zaman da mücmel demektir. Çünkü bu ifâdede, ric'at hakkını gerektiren şartın beyânı yoktur. Bundan dolayı da açıklanmaya muhtaç bir ayet olmuş olur. Binaenaleyh bu ayeti, mâkablindeki ayetle ilgili kabul edersek, tahsis görmüş âmm bir lâfızla birlikte onu tahsis eden âyet de zikredilmiş olur, veyahut da mücmel ayetle birlikte onu beyân eden ayet de bulunmuş olur. Bu, böyle

olmamaktan daha evlâdır. Çünkü gerekli açıklama­yı, hitap vaktinden sonraya bırakmak caiz ise de, tercihe şayan olan onun ge­riye bırakılmamasıdır.

b) Bu âyeti, yeni bir hüküm ifâde eden bir ayet kabul ettiğimizde, "Boşanma iki defödır" ifâdesi, talâkın hepsinin sadece iki ke­re olduğunu gösterir ki, bu mânâ icmâ ile bâtıldır. Allah Teâlâ'nın üçüncü ta­lâktan bahsetmiş oluşu, bunun da, "veya güzellikle salıvermektir" ifâdesi ile gösterildiği, böylece de ayetin takdirinin,  "Boşama iki de­fadır ve bir defa danadır.. ' şeklinde olduğu söylenemez. Çünkü biz şöyle di­yoruz: "Ayetteki "veya güzellikle salıvermektir" cümlesi,  "Boşanma iki defadır" cümlesiyle değil, "Ya iyilikle tutmak" ifadesiyle ilgilidir. Bir de, "Ve­ya güzellikle salıvermektir" sözünde talâkı ihsas ettiren herhangi birşey yoktur.

Üçüncü bir husus da şudur: "Veya güzellikle salıvermektir" ifâdesini üçün­cü bir talâk kabul edersek, Hak Teâlâ'nın, "Eğer onu boşarsa" (Bakara, 230) cümlesi dördüncü bir talâk olur ki bu da caiz değildir.

c) Bu âyetin nüzul sebebi olarak bize rivayet edilen şeydir. Çünkü ayet, kocasının kendisini boşadığını ve (başkasıyla evlenmesine mâni olarak) zarar vermek maksadıyla kendisine iddet içinde tekrar tekrar müracaat ettiğini Hz. Aişe'ye şikâyetlenen bir kadın sebebiyle inmiştir. Âlimler, âyetin nüzul sebe­binin, âyetin ifâde ettiği umûmî hükmün dışında kalamayacağı hususunda itti­fak etmiştir. Binaenaleyh âyetin bu sebebten dolayı nazil olması, ayetin hükmü dışında ve ona yabancı başka bir hükümden dolayı indirilmesinden evlâ olur.

Cenâb-ı Allah'ın, "(Ondan sonrası) ya İyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır,." ayeti ile ilgili birkaç mesele vardır: [9]

 

Birinci Mesele                     Başa Dön

 

Âyeteki, "imsak" (tutmak), salıvermenin zıddıdır. (mızrağın tutulacak yeri) ve, (kulp) kelimeleri de, bu kökten birer isimdirler. Adam cim­ri olduğu zaman,  denilir. Ferrâ, "O kölelerine karşı cimri değildir" manasında,ödenir. Veya  denilip onun kuvveti kastedilir."Teşrih" kelimesi, salıvermek manasınadır. Saçları birbirinden ayırıp saldığın zaman buna, denilir. İnsan hayvanları otlamak üzere ot­lağa saldığında,  denilir. [10]

 

İkinci Mesele

 

Âyetin takdiri şöyledir: "Kendisinde kocanın ric'at hakkı bulunduğunu söylediğimiz talâk iki kere olur. Bu iki talâktan sonra gereken, ya o hanımı iyilikle tutmak veya güzellikle salıvermek (tamamen boşamaktır)."İyilikle tutmanın manası, kocanın o kadına zarar vermek maksadıyla değil, aksine onun halini ıslah etmek ve ona faydalı olmak gayesiyle onunla beraber yaşamaya dönmesidir.Ayetin manası hakkında şu iki izah şekli daha vardır:

a) Üçüncü talâk'ın verilmesi ve kadının tamamen boşanmasıdır. Rivayet edildiğine göre,  ayeti nazil olunca, Hz. Peygamber (s.a.s)'e üçüncü talâk nerede? diye soruldu. Bunun üzerine O (s.a.s), "Üçüncü talâk, ayetteki veya güzellikle salmaktır" hükmüdür" buyurmuştur.

b) "Veya güzellikle salmaktır" âyetinin manası, "Kadının iddeti bitip, böy­lece bâin (ric'ati olmayan) bir talâkla boşanmış hale gelinceye kadar, ona ric'­at etmemek {geri dönmemek) tir" şeklindedir. Bu görüş, Dahhâk ve Süddî'den rivayet edilmiştir. Bil ki bu izah şujsebeplerden' ötürü doğruya daha yakındır:

1) Allah Teâlâ'nın  "Eğer onu (tekrar) boşarsa" cümlesinde­ki fâ harfi, üçüncü talâkın, "güzellikle salmak" tan sonra olmasını gerektirir. Eğer "güzellikle salmak"tan maksad üçüncü talâk olsaydı, "Eğer onu boşar­sa... " âyeti dördüncü talâk olurdu ki bu caiz değildir.

2) Şayet biz "güzellikle salma "yi, erkeğin hanımına ric'at etmemesi (dön­memesi) manasına alırsak, ayet bütün durumları içine almış olur. Çünkü ikin­ci talâktan sonra koca hanımına ya müracaat eder, ki bu, "ya iyilikle

tutmak" buyruğu ile kastedilendir, veyahut ona müracaat etme­yip, iddeti bitip aralarında beynûnet-i suğra (yeni;bir nikâh ile hanımına döne­bileceği ayrılık) meydana gelinceye kadar bırakmasıdır ki bu, "veya güzellikle salıvermektir" âyeti ile kastedilen manadır, veyahut da ko­canın hanımını boşamasıdır ki bu da,  "Eğer onu boşarsa" ayeti ile ifâde edilen mânâdır. Böylece âyet, bütün bu durumların izahını içine al­mış olur. Fakat "güzellikle salıverme" ifâdesini üçüncü talâk sayarsak, o za­man bu üç durumun birisinin bırakılması ve cümlesinin bir tek­rar olmuş olması gerekir ki bu caiz değildir.

3) "Teşrih" (salıvermek)in zahirî manası, bırakmak ve ihmal etmek de­mektir. Binaenaleyh bu lâfzı, kadına müracaat etmeme mânâsında anlamak, boşamak manasına anlamaktan daha uygundur.

4) Cenâb-ı Hak, "Teşrih" lâfzını zikrettikten sonra,"Onlara verdiğiniz mihri geri alma­nız helâl değildir" buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın bundan muradı "hul"[11] dur. Kocanın hanımını üçüncü talâkla boşadıktan sonra, "hul' " yapılamayacağı herkesin malûmudur. Eğer "veya güzellikle salıvermek" âyetinin üçüncü ta­lâkı ifâde ettiğini gösteren hadis sahih değil ise, bütün bu izahlar açık ve gü­zeldir. Fakat o hadis sahih ise, ona ilâvede bulunmak doğru olmaz.

Bil ki ayette geçen "İhsan" (güzellikle..) dan murad, koca hanımını bo-şadtğı zaman, ona mali yönden bütün haklarını ödemesi ve hanımından ayrıl­dıktan sonra onun hakkında aleyhte konuşmayıp insanları ondan nefret ettirmemesidir[12].

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Kocanın ric'at (geri dönme) hakkının bulunduğunun söylenmesindeki hikmet şudur: İnsan, arkadaşı ile

birlikte olduğu zaman, ayrılışının ona zor gelip gelmeyeceğini bilemez. Fakat ondan ayrıldığında bu anlaşılabilir. Buna göre şa­yet Allah Teâlâ, birinci boşamayı kocanın hanımına dönmesine manî kılsaydı, ayrıldıktan sonra muhabbetin ortaya çıkması hâlinde, bu durum insana çok güç gelirdi. Sonra, tam tecrübe birinci defada elde edilemeyeceği için, şüp­hesiz Hak Teâlâ ikinci kez ayrıldıktan sonra da erkeğin tekrar dönme (ric'at, müracaat) hakkının bulunduğunu beyan buyurmuştur. İşte bu durumda insan, bu ayrılık hususunda kendi kendini denemiş ve kalbinin durumunun ne oldu­ğunu iyice anlamış olur. Böylece hem kendisinin hem de hanımının faydasına olanın, onu tutup boşamamak oduğuna karas verir  ise ona tekar müracaat eder ve onu tutar. Eğer kendisi için faydalı olanın, onu salıvermek, tamamen boşamak olduğuna karar verir ise onu en güzel şekilde salıverir. Cenâbı Hak tarafından olan bu sıralama,O'nun kullarına son derece merhametli ve şef­katli olduğunu gösterir. [13]

 

"Onlara verdiğinizden bir şeyi geri almanız size helâl olmaz. Erkekle kadın, Allah'ın sınırlarına riâyet edemtyeceklerinden korkarlarsa müstesna... Eğer siz onların, Allah'ın sınırlarına riâyet edememelerinden korkarsanız, o zaman kadının fidye vermesinde ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Onlan aşmayın. Kim Allah'ın sınırlannı aşarsa, işte o kimseler zâlimlerin ta kendileridir" (Bakara, 229).

 

Bil ki bu, talâkın hükümlerinden dördüncüsüdür. Bu da,  "un ne de­mek olduğunu izah etmektir. Allah'u Teâlâ, "teşrih" in güzellikle olması ge­rektiğini beyân buyurunca, bu âyette de, erkeğin hanımını boşadığı zaman, ona verdiği mihir, elbise ve erkeğin kendisiyle kadına üstünlük sağladığı di­ğer şeyleri geri almamanın "ihsan" cümlesinden olduğunu açıklamıştır. Bu böyledir, çünkü erkek ona verdiği bu şeyler mukabilinde kadının "bıd" (terci­ne) ına mâlik olmuş ve ondan istifâde etmiştir. Binaenaleyh, kadından her­hangi bir şey alması caiz olmaz. Bu nehye, kadını fidye vermeye mecbur etmek için, boşama işini güçleştirme hususu da dahildir. Nitekim Hak Teâlâ, Nisa suresinde, "Kendilerine verdiğiniz şey­lerin bir kısmını ele geçirebilmeniz için, kadınları zorlamayın" (Nisa. 19) buyur­muştur. Cenâb-ı Hakk'ın buradaki, "Erkekle kadın, Allah'ın sınırlatma riâyet edemiyeceklerinden korkarlarsa müstesna..." istisnası Hak Teâlâ'nın oradaki,  "Ancak arayı açacak bir fuhuş irtikab etmiş olmaları müstesna.." (Nisa. 19) istisnası gibidir. Böylece, arayı açacak bir fuhuş işlemenin, bazan edebsizlik ve kötü huy ile olacağı ortaya çıkmış olur. Bunun bir benzeri de, "Onlan evlerin­den çıkarmayın. Kendileri de çıkmasmlar. Ancak apaçık bir kötülük yaparlar­sa müsfesnâ..." (Talâk. 1)âyetidir. Âyetlerde bahsedilen apaçık kötülükten, ka­dınların kocalarına karşı edebe uygun olmayacak bir tarzda davranmaları da kastedilmiş olabilir. Yine Cenâb-ı "Ondan hiçbir şeyi almayınız.. Bir iftira ve bir günah ile onu alır mısınız?" (Nisa, 20) buyurmuştur. Böylece kadınlarla cinsi münasebette bulunduktan son­ra, onlara verilen şeylerden herhangi bir şey almak büyük bir günah addedil­miştir.

Buna göre, eğer, "Hak Teâlâ'nın, "...bir şeyi almanız size helâl olmaz" âyetindeki hitabı kimedir? Eğer kocalara ise, bu Hak Teâlâ'nın, "Eğer siz, onların Allah'ın sınırlarına riâyet edememelerinden korkarsanız..." cümlesiyle bir uyum arzetmez. Eğer bu hitabın, devlet reislerine ve hâkimlere olduğunu söylersen, onlar ka­dınlardan herhangi bir şey alamazlar" denilirse, biz deriz ki:

Bu iki husus da caiz olabilir. Âyetin başının kocalara, sonunun da idareci ve hâkimlere yöneltilmiş olan birer hitâb olması caizdir. Bu durum, Kur'an-ı Kerim için garip sayılmaz. Yine âyetin hepsinin, idareci ve hakimlere birer hitap olması da caizdir. Çünkü bu kimseler, olay kendilerine intikâl ettiği za­man, alıp verme gibi şeyleri emredecek olan kimselerdir. İşte buna göre san­ki onlar, alıp veren kimseler gibi görülmüş ve öyte kabut edilmişlerdir.

Hak Teâlâ'nın, "Erkekle kadın, Allah'ın sınırlarına riâyet edemiyeceklerinden korkarlarsa müstesna..." istisnasına ge­lince, bil ki Allah'u Teâlâ, boşadıktan sonra erkeğin hanımından, verdiklerin­den herhangi bir şey almasını yasaklayınca, Cenâb-ı Hak "hul' " meselesini bu hükümden ayırmıştır. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [14]

 

Hul’ Hakkında Hükmün Nüzul Sebebi

 

Bu ayetin, Cemile binti Abdullah İbn Ubey ile kocası Sabit İbn Kays İbn Şemmâs hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir. Kadın,kocasınt alabildiği­ne sevmezken, kocası onu son derece seviyor...Böylece kadıncağız Allah'ın Resulüne gelir ve, "Beni ondan ayır. Çünkü ben ona buğzediyor, onu sevmiyorum. Çadırın ucunu kaldırdığım zaman, onu ba­zı kimselerin arasında gelirken gördüm; o, o insanların en kısa boylusu, en çirkin yüzlü olanı ve en esmer olanı idi. Öte yandan ben, İslâm'a girdikten son­ra, küfrü de istemiyorum" der. Bunun üzerine Sabit: "Ey Allah'ın Resulü, ona emret de, kendisine verdiğim bahçemi bana iade etsin" der. Hz. Peygamber de Cemileye dönerek: "Ne diyorsun?" dediğinde Cemile: "Evet, fazlasını da veririm..." der. Bu cevap üzerine Hz. Peygamber: "Hayır, sadece bahçe­sini geri ver..." dedi. Sonra da, Sâbit'e dönerek: "Ona ne verdinse geri al ve yolunu aç..." buyurdu. Bunun üzerine Sabit de böyle yaptı. Böylece bu hâdise, İslâm'daki ilk "hul' " hâdisesi oldu. Ebu Davud'un Sünen'inde bu kadının Hafsa binti Sehl el-Ensâriyye olduğu zikredilmektedir. [15]

 

İkinci Mesele

 

Âlimler, Allah'u Teâlâ'nın, buyruğunun istisnâ-i muttasıl mı, istisnâ-i munkatf mı olduğu hu­susunda ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâfın neticesi fıkhî meseleler de ortaya çıkmaktadır. Bu fıkhî mesele de şu şekilde ortaya çıkmaktadır: Müçtehidlerin çoğu, "Korku ve kızgınlık hâli dışında da, "hul' ' caizdir" demişlerdir. Ezherî, Nehaîve Dâvûd ise, "Hul' " ancak kızgınlık ha­linde ve Allah'ın sınırlarına riâyet edememeden korkma durumunda mubah­tır. Binaenaleyh, eğer bu durumların dışında hul yapılırsa, bu yanlış ve fasittir" demişlerdir. Bunların delili şudur: Bu âyet, koca için, hanımından boşandığı zaman, ondan bir şey alamıyacağını göstermesi bakımından sarîh bir ifâde­dir. Sonra Cenâb-ı Allah, buyurarak, belli bir. .durumu bundan istisna yapmıştır. Bu sebeple âyet, korkunun dışındaki her­hangi bir durumda kocanın karısından birşey almasının caiz olmadığını açık­ça göstermektedir. Müçtehidlerin çoğunluğu şöyle demişlerdir: Hul', korku halinde de, korku halinin dışında da caizdir.. Buna delil, Cenâb-ı Allah'ın, "Eğer kadınlar, mehirden bir kısmını gönül hoşluğu ile size bağışlarlarsa, o zaman onu gönül huzuru ile, afiyetle yeyin" (Nisa, 4)âyetidir. Bu âyete göre kadının mehrini, mukabilin­de bir şey almaksızın hibe etmesi caiz olunca, bu, kendisi vesilesiyle kendi hürriyetini elde edeceği "hul' " da haydi haydi caiz olur. Bu ayetteki, ' is­tisna edatı, Allah'u Teâlâ'nın, "Bir mü'-minin başka bir mü'mini, yanlışlıkla olması dışında, öldürmesi yakışmaz" (Ni­sa, 92) âyetinde olduğu gibi, istisnâ-i munkatı, mânasına hamledilmiştir... Ya­ni, "Fakat öldürme hatâen olursa, "Katilin, ailesine tes­lim edilecek bir diyet vermesi gerekir" (Nisa, 92). [16]

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Bu âyette bahsedilen korkunun, bildiğimiz mânada hoşlanılmayan şeyin başa gelmesinden korkulma­sı anlamındaki korkuya hamledilmesi veyahut da zanna hamledilmesi mümkündür. Bu böyledir çünkü, korku hususî ve psiko­lojik bir durumdur. Korkunun meydana gelmesinin sebebiyse, kişinin, iterde istemediği bir şeyin meydana gelebileceğini zannetmesidir. Ma'lûlun ismini illete vermek, meşhur bir mecazdır. İşte bundan dolayı kişinin bu zannına, korku adı verilmişin Bu, çokça bilinen bir mecazdır. Bazan bir kimse bir başkasına,  "Senin uşağın, senin iznin olmaksızın çıktı" diyebilir. Buna mukabil o kimse de, "ben de öyle sandım, bu hisse kapıldım" mânasında, der. Ferrâ şu beyitleri nakletmiştir:

"Öldüğümde bent bir üzüm asmasının yanına göm de, asmanın kökleri, ölümümden sonra kemiklerimi sulasm... Sakın bent göle gömme ey sevgili; çünkü ben, öldükten sonra onu tadamryacagımi hissediyorum!..."

Sonra bu te'vili, müteakiben gelen şu ifâde de te'kid eder:  "Eğer bu koca da onu boşar da on/ar, Allah'ın sınırlarına riâyet edebileceklerini zanneder­lerse, onların tekrar birbirlerine dönmelerinde, İkisi için hiçbir günah yoktur"(Bakara, 230). [17]

 

Dördüncü Mesele

 

Bil ki bu âyetin zahiri, bu husustaki şartın, kadın ve erkeğin korkmalarının söz konusu olması olduğuna

delâlet eder. Burada, konuyu daha iyi incelemek ge­rekiyor. Buna göre biz deriz ki, bu konuda mümkün olan taksimat, dört çeşit­tir. Çünkü bu korku, ya sadece kadın tarafından veya erkek tarafından hisse­dilir, yahut da ikisi de bu korkuyu hissetmez, ya da her ikisi de bu korkuyu duyar.

Birinci kısım: Bu, korkunun sadece kadın tarafından hissedilmesidir. Bu da, kadının geçimsiz olması ve kocasına buğz etmesi şeklinde kendini göste­rir. İşte burada kocanın kadından, onu boşaması karşısında mal alması helâl­dir. Bunun delili ise, Cemile ve Sabitin kıssasına dair anlattığımız husustur. Çünkü Cemîle, kocasına buğzettiğini söylemiş; Allah'ın Resulü (s.a.s.) de kadın için hul'ü; Sabit hakkında fidyeyi almayı caiz görmüştür.

Buna göre, "Allah'u Teâlâ bu âyette her ikisinin de endişelenmeleri şar­tını koşmuştur. O hâlde, daha nasıl sadece kadının endişelenmesinin kâfi ge­lebileceğini söylediniz?" denilirse, biz deriz ki: Bu korkunun sebebi şudur: Böyle bir korkunun başlangıcı kadından olsa da, ne var ki bazen bu korkuya koca tarafından duyulan endişe de iştirak eder. Çünkü kadın, kocası hakkın­da Allah'a isyan etmek hususunda, kendi nefsi için bir endişe duyar. Koca da, hanımı kendisine itaat etmediği zaman, onu döveceğinden ve onu kınaya­cağından, böylece de çoğu kez hakkı olan haddi ve ölçüyü aşacağından endi­şe eder. Bu sebeple, korku her ikisi için de söz konusu olmuş olur. Bazen, kadındaki bu korkunun sebebi, kocasıyla ilgili bir şeyden ileri gelebilir. Kocası fakir, siması çirkin olursa veyahut da kocanın kendisinden nefret edilen bir hastalığa yakalanmasından dolayı kadının, kocasıyla otan beraberliğini sür­dürmeyi istememesi caizdir. Bu açıklamaya göre kadının, kocasına itaat et­memeden dolayı Allah'a isyan etmekten endişelenmesi; kocanın da kadının bazı haklarını yerine getirmede kendisinden bir kusurun sudur etmesinden do­layı Allah'a isyan etmekten çekinmesi söz konusu olur.

İkinci kısım: Böyle bir endişenin, sadece koca tarafından hissedilmesi. Bu, kadını fidye vermeye mecbur edinceye kadar, erkeğin onu dövmesi sure­tiyle tahakkuk eder. Bu şekilde elde edilen mal, gerek bu âyetin öncesindeki ifâdelerin deliliyle, gerekse Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerine verdiğiniz şeylerden bir kısmını ele geçirebilmeniz için, kadınla­rı zorlamaymız... "(Nisa, 19) "Ona Verdiğiniz şeyi, bir if­tira ve apaçık bir günah ile alır mısınız" (Nisa, 19-20) âyetlerinin delaletiyle, ha­ramdır. Bu, böyle bir malı almanın ne kadar haram olduğunu bildirme husu­sunda pek etkili bir ifâdedir.

Üçüncü kısım: Böyle bir endişenin, ne koca ne de kadın tarafından du-yulmamasıdır. Biz, müctehid imamların ekserisinin görüşünün, "Bu nevi hul' caiz, alınan mal ise helâldir" şeklinde olduğunu söylemiştik. Bazı kimseler ise, bunun haram olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Dördüncü kısım: Bu endişenin, karı ve koca tarafından beraberce his­sedilmiş olmasıdır. Böylece elde edilecek mal da haramdır. Çünkü yukarıda geçen âyetler, bu sebep koca cihetinden mevcut olduğu zaman; yukarda ya­zılmış olan âyetler, bu malın alınmasının haram olduğuna delâlet eder. Bu âyet­lerin ifâde ettiği hükümlerde, bu sebebin kadın cihetinden olup olmayacağı kaydı yer almamaktadır. Bir de Hak Teâlâ bu kısım hakkında müstakiilen,"Eğer aralarının açılmasından endişeye düşerseniz, o zaman erkeğin ai­lesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir hakem gönderin. Bunlar barış­mak isterlerse, Allah onların arasını uzlaştırır. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilicidir, hakkıyla haberdardır" (Nisa, 35) âyetini getirmiş ve bu âyette, kadın­dan fidye almanın helâl olduğuna yer vermemiştir. Bu dört kısmın açıklaması, işte bundan ibarettir. Bil ki bizim anlatmış olduğumuz bu kısımlar, mükellef­lerle Allah arasında olan şeylerdir. Ama, âyetin zahirine göre bu caizdir. İşte fukahânın görüşü de budur. [18]

 

Beşinci Mesele

 

Hamza, harfinin zammesiyle, şeklinde; diğerleri ise yâ'nın fethasıyla,  şeklinde okumuşlardır. Keşşaf sahibi şöyle demiş­tir: "Hamza, bedel-i istimal olmak üzere, ifâdesini, lâfzındaki nâibi fail olan eliften bedel yapmıştır. Bu senin, Zeyd'den yani,Zeyd'in Allah'ın sınırlarını yerine getirmemesinden korkulur" sözün gibidir. Bu mana Abdullah b. Mes'ud (r.a)' şeklindeki kıraati ve ayetteki, labt  libaresiyle de kuvvet bulur. Cenâb-ı Allah burada, libt. (O ikisi korktu) dememiş ve böylece korkuyu karı ile kocadan başkasına izafe etmiştir. Ekseri kıraat âlimleri korku­yu karı-kocaya nisbet ederek, ''şeklinde okumuşlardır. Çünkü yu­karıda da beyân ettiğimiz üzere kadın kendi nefsinden dolayı fitneden endişe­lenir; koca da, kadının kendisine itaat etmemesi hâlinde ona

zulmedebileceği endişesini taşır. [19]

 

Altıncı Mesele                     Başa Dön

 

Âlimler, "hul" yapılabilecek mal miktarı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Şa'bi, Zühri, Hasan el-Basrî, Atâ ve Tavus, kocanın kadına verdiği şeylerden faz­lasını almasının caiz olmadığını söylemişlerdir. Bu Hz. Ali (r.a)'nin görüşüdür. Sa'id İbnu'l-Müseyyeb, kocanın kadına üstünlüğü devam etsin diye, kadına verdiği şeylerden daha az bir miktarı almasının gerektiğini söylemiştir. Diğer fakihler ise, hul'ün , kocanın verdiği maldan fazla, eksik veya o mal mikta­rında olabileceğini söylemişlerdir. Birinci görüşte olanların Kur'an, hadis ve kıyastan delilleri vardır.

Kur'an'dan delilleri, Onlara ver­diğiniz bir şevi geri almanız helâl değildir" (Bakara, 229) âyetidir. Cenâb-ı Allah böyle buyurduktan sonra,  "Fidye vermelerin­de Skisi üzerinde de vebal yoktur" buyurmuştur. Bu sebeple, bu ifâdenin ko­canın kadına verdiği şey hakkında olması gerekir. Durum böyle olunca Allah'­ın mubah kılması hükmüne, ancak kocanın kadına vermiş olduğu miktar dâhil olur.

Bu görüştekilerin hadisten delilleri şudur: Sabit (r.a) Cemileden ona mihr olarak vermiş olduğu bahçesini geri vermesini isteyince, Cemile, "Daha faz­lasını da veririm" demiş, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Hayır, sa­dece bahçesini ver" buyurmuştu. Eğer mihirden fazlasıyla hui' yapmak caiz olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Cemile (r.anha)'yi daha fazlasını vermek­ten menetmesi caiz olmazdı.

Bunların kıyastan delilleri ise şudur: Koca, verdiği mihir ite kadının terci­nin kendisi için helâl olmasını sağlamıştır. Eğer koca hul' için, hanımından ver­diği mihrin daha fazlasını alırsa, bu kadını zarara ve ziyana sokmak olur ki caiz değildir.İkinci görüşte olanların delili ise şudur: Hul' bir mu'âvaz (karşılıklı bedel verme) akdidir. Bu sebeple bunun belirli bir miktarla sınırlı olmaması gerekir. Nikâh akdi yapılırken, kadın bu akde çok büyük bir mihir karşılığında razı ola­bileceği gibi, kocanın da hul'a çokça mal karşılığında razı olması caizdir. Özel­likle kadın kocasına karşı kızgınlığını ve hoşnutsuzluğunu ortaya koyarak kocasını hafife almak isterse, bu haydi haydi caiz olur.

Bu, Hz. Ömer (r.a)'den rivayet edilen şu hususla da kuvvet kazanır: Hz. Ömer (r.a)'e geçimsiz bir kadın mahkeme olmak üzere başvurdu. Hz. Ömer onu tutuklatıp, çöplük olan bir evde iki gece hapsetti. Sonra ona, "Nasılsın?" diye sordu. O, "Bu iki gece kadar güzel bir gece geçirmedim" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer onun kocasına," Küpesi ne karşılık olsa bile hul' yap" dedi. Bundan

Hz. Ömer'in kastı, "bir tek küpe bile alsan hul' yap" manasıdır. İbn Ömer (r.a)'den üzerindeki iç çamaşırları hariç bütün elbiseleri ve herşeyi kar­şılığında kocasından hul'u kabul eden bir kadın kendisine geldiğinde bunu yadırgamadığı rivayet edilmiştir. [20]

 

Hul’un Talak Olup Olmadığı Meselesi

 

Hul', talak-ı bâindir. Bu Hz. Ali, Hz. Osman, İbn Mes'ud, Hasan el-Basri, Şa'bİ, Nehâi, Atâ, İbnu'l-Hul'un Talâk Olup Olmadığı Meselesi Müseyyeb, Şureyh, Mücâhid, Mekhûl, Zührî, Ebu Hanife, Süfyân ve iki görüşünden birine göre İmam Şafiî'nin görüşüdür. İbn Abbas, Tavus ve İkrime, "Bu, nikâh akdini feshetmedir" demişlerdir. Bu görüş Şafiî'nin ikinci görüşüdür. İmam Ahmed, İshak ve tbu Sevr'in görüşü de böyledir.

Hul'un talâk olduğunu söyleyenlerin delili şudur: Ümmet-i Muhammed, hul'un ya nikâhı fesh ya talâk olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Hul'un ni­kâh akdini fesh olması hususu bâtıl olunca, onun bir talâk olduğu ortaya çık­mış olur. Biz hul'un akdi feshetme olmadığını söyledik. Çünkü o, alış-veriş akdini bozmada olduğu gibi, mihr-i müsemma (belirlenmiş mihir) den daha fazlası ile sahih olmaz. Yine hul1 bir fesh olsaydı, erkek de kadınla hul' yapıp mihirden bahsetmeseydi, bu durumda kadının mihir kadar mal vermesi gere­kirdi. Bu, bir alış-veriş akdini bozma gibidir. Alış-veriş bozulduğu zaman, para zikredilmese bile, o paranın iade edilmesi gerekir. Durum böyle olmayınca hul'un bir akdi feshetme olmadığı ortaya çıkmış olur. Hut'un akdi feshetme oldu­ğu bâtıl olunca, onun bir talâk olduğu sabit olur.

Hul'un talâk olmadığını söyleyenlerin delilleri ise şunlardır:

1) Allah Teâlâ, "Allah'ın sınırlarını hakkıyla riayet edemeyeceklerinden korkarsanız, kadının ddye vermesinden fkfeine de vebal yoktur" buyurmuş, daha sonra da "talâk" lâfzını zikrederek,  "Eğer erkek hanımını tekrar boşarsa, ondan sonra kadın başka bir erkekle nlkâh-lanmadıkça ona helâl olmaz" (Bakara, 230) buyurmuştur.

Şayet hul' bir talâk olsaydı, talâkların sayısı dört olurdu. Bu delili, Hatta-bî, Meali mü's-Sü nen adlt kitabında İbn Abbas (r.a)'dan rivayet etmiştir.

2) Hz. Peygamber (s.a.s) Sabit İbn Kays İbn Şemmâs'a, hanımına hul' yapmasına izin vermiştir. Halbuki hayız esnasında veya kendisinde cima ya­pılmış olan temizlik esnasında talâk haramdır. Eğer hul' tafâk olsaydı, Hz. Pey­gamber (s.a.s)'in, bu meselede durumu araştırması gerekirdi. Hz. Peygamber (s.a.s) durumu araştırmadan Sâbit'e hul' yapmasını mutlak bir şekilde emret­tiğine göre bu, hul'un talâk olmadığına delâlet eder.

3) Ebu Davud, Sünen'inde, İkrime'den, onun da İbn Abbas (r.a)'dan ri­vayet ettiğine göre Sabit İbn Kays'ın hanımı kocasının hul'unu kabul edince, Hz. Peygamber (s.a.s), onun iddetini bir hayız müddeti kabul etmiştir. Hattabi şöyle der: "Bu, hul'un talâk değil de akdi feshetme olduğuna en açık bir delildir. Çünkü Allah Teâlâ,  "Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler" (Bakara. 228) buyurmuştur. Eğer hul' yapılan kadın boşanmış saytlsaydı, onun iddeti-nin bir hayız müddeti olduğunu söylemezdi.

Hak Teâlâ'nın,  "Bunlar Allah m sınırlandır" buyruğu, "Daha önce geçen talâk, ric'at ve hul' ile ilgili hükümler.." manasınadır.hitabı ise, "Bu hükümleri tecavüz etmeyin" demektir. Sonra Cenâb-ı Allah bu şiddetli nehyin peşisıra ilâhi tehdidini getirerek. "Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir" buyurmuştur. Bu tehdid hakkında şu izahlar yapılmıştır:

a) Allah Teâlâ, bu zulümden, meselâ,  "Habe­riniz olsun ki Allah'ın laneti zalimlerin üstündedir" (Hud, 18) âyetinde olduğu gibi, başka ayetlerde de- bahsetmiştir. Burada zulmün zikredilmesi, zalimler için lanetin olduğunu hatırlatmak içindir.

b) Zalim, kınama ve hakaret mânâsı taşıyan bir vasıftır. Binaenaleyh bu ismin zekredilmesi, bir tehdid gibidir.

c) Allah Teâlâ, kişinin günah işlemek suretiyle kendi kendine kadının id-detini bitirmemesi veya karnında çocuk olduğunu gizlemesi; erkeğin de iyilik­le tutmayı veya güzellikle salıvermeyi yerine getirmemesi; veyahut da kadın geçimsiz olmadığı halde erkeğin ondan mihir olarak verdiği şeyleri alması gi­bi hususlarla başkasına karşı işlediği zulme dikkat çekmek için bu ayette "zulüm" lâfzını getirmiştir. Bütün bu yerlerde insan başkasına zulmetmiş olur. "Zâlim" lâfzı mutlak olarak getirildiğinde bu tabir o kimsenin hem kendisine hem de başkasına zulmetmiş olduğuna delâlet eder ki, bu büyük bir tehdidi gösterir. [21]

 

Erkek hanımını tekrar boşarsa ondan sonra kadın kendisinden başka bir adamla nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz. Bununla beraber eğer bu koca da onu boşarve onlar Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarına inanırlarsa tekrar birbirlerine dönmelerinde her ikfsine de günah yoktur. Bunlar bilen ve anlayan kimseler için, Allah'ın açıkladığı sınırlardır "(Bakara, 230).

 

Bil ki bu, talâkla ilgili beşinci hükümdür. Bu âyet üçüncü talâkın kocanın kadına ric'at (geri dönme) hakkını sona erdirdiğini ortaya koymaktadır. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [22]

 

Birinci Mesele                     Başa Dön

 

Cenâb-ı Allah'ın,  "veya güzelllkle salıvermektir" buyruğunun üçüncü talâka işaret olduğunu söyleyenler, "Erkek hanımını tekrar boşarsa..." âyetinin, âyetini tefsir ettiğini söylerler. Bu Mücahid'in görüşüdür. Fakat biz sözünden maksadın üçüncü talâk olmamasının evlâ olduğunu izah etmiştik. Çünkü ikinci talâktan sonra karı-koca arasında şu üç durum söz konusudur:

a) Kocanın hanımına geri dönmesi (müracaatı). Bu,  "ya iyilikle tatmak" ayetinden kastedilendir.

b) Kocanın hanımına geri dönmeyip, iddeti bitip aralarında beynûnet (tam ayrılık) meydana gelinceye kadar onu bırakmasıdır. Bu  "ve­ya güzellikle salıvermek..." ayetiyle anlatılan durumdur.

c) Kocanın hanımını üçüncü talâk ile boşaması ki, bu da, "Erkek hanımını tekrar boşarsa" cümlesi ile ifâde edilmiştir. Binaenaleyh üç durum bulunup, Allah Teâlâ da, bu üç ifâdeye yer verince, bunlardan her biri­ni, ifâde ettikleri bu üç mânâya hamletmek gerekir. Fakat biz, Hak Teâlâ'nın, âyetinin üçüncü talâka işaret ettiğini kabul edersek, iki ifâ­deyi tekrar niarak tek mânâya vermiş olur, üçüncü durumu ihmal etmiş olu­ruz. Binaenaleyh birinci anlayışın daha evlâ olacağı malumdur.

Bil ki hul1 ile ilgili âyetin bu iki âyet arasına girmesi, değişik bir şey gibi­dir. Halbuki âyetler arasındaki tenâsüb (irtibatlı sıra) şu şekilde olur:

"Talâk iki defadır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak veya güzellikle salı­vermektir. Erkek hanımını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın başka bir erkekle nikâhlanmadıkça o (birinci eşine) helâl olmaz."

Buna göre eğer: "Âyetin doğru sırası bu olduğuna göre, araya hul' âyeti­ni sokmanın sebebi nedir?" denirse, biz derizjki, bunun sebebi şudur: Ric'at ve hul' ancak üçüncü talâktan önce söz konuşudurlar. Üçüncü talâktan sonra ne hul' ne ric'at kalır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah önce ric'atın hükmünü zikredip, peşine hul'un hükmünü getirmiş, daha sonra da bu konuda zikredi­len bütün hükümlerin adetâ bir sonu olduğu için üçüncü talâkla ilgili hükmü zikretmiştir. Allah en iyisini bilendir. [23]

 

Boşanan Kadının Başka Bir Evlilikten Sonra İlk kocası İle Evlenmesi

 

Müçtehidlenn ekserisinin mezhebine göre, üç talâkla boşanmış kadın ancak şu beş şart yerine geldiği zaman ilk kocasına helâl olur.

1) Boşayan kocadan dolayı iddet beklemiş olması.

2) İkinci koca ile nikahlanmış olması.

3) İkinci koca ile cinsi münasebette bulunmuş olması.

4) İkinci kocanın da onu boşamış olması.

5) Bu ikinci kocadan dolayı  iddet beklemiş olması Sa'id b. Cübeyr ile Sa'id b. el-Müseyyeb, bu kadının evvelki kocasına, son­raki koca ile sadace nikâh akdi yapıp boşanmış olmasıyla da helâl olacağını söylemişlerdir.

Âlimler bunun için ikinci kocayla cinsi münasebette bulunmuş olmanın şart olduğu hususunda kitap veya sünnete dayanarak ihtilâf etmişlerdir. Ebu Müslim el-İsfehâni her iki hususun (yani nikâh ve cinsi münasebetin) da ki­tapta malum olduğunu söylemiştir ki tercih edilen görüş de budur. Bu husus­taki delili iyice incelemeye geçmeden önce, bir giriş yapmak gerekir. Osman İbn Cinnî şöyle demiştir: "Ebu Ali'ye, Arapların, sözlerinin mâ­nâsını sordum  O "Araplar kelimeleri değişik mânâlarda kullanırlar. Mesela, dekiklerinde, falan adamın falanca kadınla nikâh akdi yaptığını; dediklerinde ise "O hanımıyla veya kadınıy­la cinsi münasebette bulundu" manasını kastederler" dedi. Ben de derim ki: Ebu Ali'nin bu sözü, aklen de doğrudur. Çünkü iki şey arasında meydana ge­len bir alaka, o iki şeyin kendisinden başkadır. Meselâ,  nildiğinde, bu nikâh koca ile hanımı arasında bulunan bir iş olur. Binaenaleyh bu nikâh kocadan ve hanımdan başka bir şeydir. Sonra "Zevce" (eş, hanım) lâfzı, kadının zâtından ötürü ismi olmayıp, evlilikte tavsif edilmiş olması şartıy­la onun zâtının ismidir. Bundan dolayı, "eş", "hanım" lâfzı hem kadının za­tından, hem de evlilikten meydana gelmiş mürekkeb bir mahiyettir. Bu sebeble müfred, mürekkebden öncedir.

Bunun böyle olduğu sabit olunca diyoruz ki: "Falanca, hanımı ile nikâh yaptı" dediğimizde.bu ifâdede"nikâh yapan","karı-kocalık" manasından sonradır. Kan-kocalık, o kadının eş olması bakımından, eş oluş manasından da öncedir. Böylece müfred lâftz, mürekkeb lâfızdan önce olur. Durum böyle olunca o nikah'ın evlilikten başka bir manada olduğuna kesin olarak hükmetmek gerekir. Bu husus, böyle sabit olunca Hak Teâlâ'nın, "başka bir koca üe nikâhlanmadıkça" ayeti, buradaki "nikâh" tabirinin "evlenme" manasından başka olmasını gerektirir. Bu gö­rüşte olan herkes, ayetteki nikâhın cinsi münasebet manasında olduğunu söy­lemiştir. Ayetin, bunun cinsi münasebet manasına geldiğine delâlet ettiği sabit olur. Binaenaleyh ayetteki, nikahlanınca lâfzı, cinsi münasebet manasına; "koca ile" kelimesi de nikâh akdine delâlet eder. Ayetin cinsi münasebete delâlet etmediğini, aksine bu durumda cinsi münasebet ya­pılmış olmasının şart oluşunun sünnet ile sabit olduğunu söyleyenlerin görüşü zayıftır. Çünkü âyet birinci kocaya o kadın helâl olmamasının, bir zamana kadar sürmesini ifâde eder ki, o zaman da ayetteki,sözü­dür. Bir şey, bir hükme gaye (nihâi sınır) olunca, o şey bulunduğu zaman o hükmün sona ermesi gerekir. Binaenaleyh kadın ile ikinci koca arasında cima yapıldığında, birinci kocaya haram oluşun sona ermesi gerekir. Buna göre şayet "nikâh" lâfzının manası sadece "akid yapma" (Nikahlanma) olsaydı, ayet ikinci koca ile nikâh akdi yapıldığı zaman söz konusu olan haramlığın sona ermesi­ne delâlet etmiş olurdu. Ayetin ifâde ettiği bu hükmü, hadîse dayanarak kal­dırmak, Kur'an'ı haberi vahid ile neshetmek olur ki bu caiz değildir. Fakat "nikâh" lâfzını "cinsi münasebet" manasında, ayetteki, "koca" lâfzı­nı ise nikâh akdi yapma manasında aldığımızda ortaya bir problem çıkmaz.

Sünette meşhur olan haber şudur: Rivayet edildiğine göre Temime binti Abdurrahman el-Kurazi, amcası oğlu Rifa'a b. Vehb el-Kurazi'nin nikâhı al­tında idi. Rifa'a bu hanımını üç talâkla boşadı. Bunun üzerine kadın da Ab­durrahman b. Zübeyr elKurazi ile evlendi. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelip, "Ben Rifaa'nın nikâhı altında idim, o beni üç talâkla boşadı. Sonra Abdurrahman b. Zübeyr el-Kurazi ile evlendim. Onun uzvu elbisemin saçağı gibi. O benimle cinsi münasabette bulunmadan beni boşadı. Ben am­cam oğlu Rifa'a'ya tekrar dönebilir miyim?" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) de tebessüm ederek. "Yani sen Rifa'a'ya dönmek mi istiyorsun? Hayır, sen onun balçığından o da senin balçığından tadmadıkca olmaz"[24]buyurmuştur. Peygamberimizin ifâdesindeki "balçık" kelimesinden maksad, cinsi münasebettir. O (s.a.s), cimâdaki lezzeti bala benzetmiştir. Bunun üzerine Temime (r.anha), bir müddet bekleyip, yine Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek, "Kocam yaşlıdır" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) onu doğru kabul etmeyerek, "Birinci defasında yalan söy­ledin. Onun için İkinci sözünü de doğru kabul etmiyorum" dedi. Bu kadın, Hz. Peygamber (s.a.s) vefat edinceye kadar bekledi. Sonra Hz. Ebu Bekir (r.a)'e gelerek, bu hususta ondan izin istedi. O da, "Hayır. Rifa'a'ya dönemezsin" dedi. O, Hz. Ebu Bekir vefat edinceye kadar tekrar bekledi. Hz. Ömer (halife olunca ona)'e gelip, bu hususta İzin istedi. Hz. Ömer (r.a) de, "Şayet ona dönersen seni recmederim" dedi. İşte,  âyeti Rifa'a hâdisesi ile ilgili olarak indi.

Onların kıyastan deliline gelince, helâl olmayı du şarta bağlamadan mak­sat, kocayı talâk vermekten men etmektir. Çünkü genelde koca, hanımının bir başka erkekle aynı yatakta yatmasını istemez. İşte bundan dolayı, ilim erbabından bazıları, Allah'u Teâlâ, kendisinde bir aşağılanma bulunduğu için, Peygamber'in hanımlarının başkasıyla evlenmesini yasaklamıştır. Kocayı, hanımını boşamaktan men etmenin, ancak helâlliğin o kadının başka bir erkekle evlen­mesine ve cinsi münasebette bulunma şartına bağlanmasıyla meydana gele­ceği malûmdur. Ama, sadece akid yapmaya gelince, bunda nefret uyandıracak fazla bir şey yoktur. Dolayısıyla, sadece akdi, kocayı talâk vermekten men eden ve onu engelleyen bir husus olarak görmek doğru olmaz. [25]

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Şafiî şöyle demiştir: "Koca, hanımını bir veya iki talâkla boşadığında, kadın da sonra bir başka koca­ya varıp, o koca da onunla cinsi münasebette bu­lunur da, sonra da kadın yeni bir nikâhla birinci kocaya dönerse, o kocanın o kadın üzerinde tek bir talâk hakkı vardır. Bu da, ilk boşanmadan geriye ka­lan talâktır..." Ebu Hanife ise, "kadının üç talâktan sonra bir başka kocaya nikâhlanması hafinde olduğu gibi, evvelki kocası o kadına tekrar üç talâkla mâlik olur" demiştir. Şafiî'nin delili şudur: Bu, üçüncü talâktır. Böylece, en büyük haramlığın meydana gelmesi gerekmiştir. Biz, bunun, üçüncü talâk ol­duğun söyledik, çünkü bu, iki talâktan sonra verilmiş bir talâktır. Üçüncü ta­lâk, Hak Teâlâ'nın, "Eğer erkek hanımını tekrar boşarsa, ondan sonra... helâl olmaz:" âyetinden dolayı, en büyük haramlığı gerektirir. Hak Teâlâ'nın, "Eğer erkek hanımını boşarsa'" cüm­lesi, kocasının onu, daha önce bir başkasıyla evlenmiş veya evlenmemiş ola­rak üçüncü talâkla boşamasını da içine alır. O halde hepsi, bu mefhûmun içinde mündemiçtir. [26]

 

Dördüncü Mesele

 

Şafiî (r.a)'nin mezhebi şudur: Bir kimse, başkasının üç talâkla boşadığı bir kadınla evlenip, cinsi müna­sebette bulunmak suretiyle kadını ilk kocasına he­lâl kılmak istediğinde, bu ikisi arasında nikâh bulunmaz. Çünkü bu, bilinme­yen bir süre ile yapılmış olan bir mut'a nikâhıdır ki, bu da bâtıldır. Ama bir kim­se, başkasının üç talâkla boşanmış hanımıyla, onu ilk kocasına helâl kılmak isteyip, onu boşamamak şartıyla evlenirse, bu hususta iki görüş vardır:

a) Bu sahih olmaz.

b) Sahih olur, şart da geçersiz olur. Ebu Hanife de, bu ikinci görüştedir. Bir kimse, böylesi bir kadınla, onu ilk kocasına helâl kıldığı zaman onu boşa­yacağına inanarak, mutlak olarak evlenirse, nikâh sahih, fakat hâdise mekrûh.kişi de bu fiiliyle günahkâr olur. İmâm-ı Mâlik, Sevri, Ahmed İbn Hanbel böyle bir nikâhın bâtıl olduğu kanaatindedirler. Bizim delilimiz şudur: Âyet, haramlığın kendisinden önce bir akid bulunan cinsi münasebetle sona ereceği­ne delâlet eder ki, bu husus da tahakkuk etmiştir. Binaenaleyh, yasağın sona erdiğine hükmetmek gerekir.

Nikâhın fasit olduğuna hükmettiğimize göre, cinsi münasebette bulunmak­la bu kadın ilk kocasına helâl olur mu olmaz mı? hususunda iki görüş vardır. En sahih olanı, bu cinsi münasebetle helâlliğin meydana gelmeyeceğidir.

Allah'u Teâlâ'nın (ikinci),  cümlesinin mânası, "üçüncü talâk­tan sonra onunla evlenen kocası, onu boşarsa.." demektir. Çünkü Hak Teâlâ bunu, "Ondan başka bir adamla nikâhlanmadıkca... Onlara... günah yoktur" kavliyle beraber zikretmiştir. Yani, "bo­şanan kadınla ilk kocasına, yeni bir nikâhla birbirlerine varmalarında günah yoktur" demektir. Allah'u Teâlâ böylece nikâh lâfzını, "tekrar birbirine varmak" lafzıyla zikretmiştir. Çünkü, karı-koca hâli, bundan önce araların­da mevcut idi. Binaenaleyh, bunlar tekrar nikâhlandıklannda, böylece daha önceki nikâhlarına dönmüş olurlar. Bu, lûgavi bakımdan bir müracaattır, geri dönüştür. Geriye, âyetle ilgili iki mesele kalmıştır: [27]

 

Birinci Mesele

 

Âyetin zahiri, ikinci koca, karıyı boşadığında, kadının evvelki kocasına tekrar varmasının helâl olma­sını gerektirir. Ne var ki bu husus, Hak Teâlâ'nın,"Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler" (Bakara. 228) âyetiyle tahsis edilmiş­tir. Çünkü iddetten maksat, rahmin temizliğini temindir. Böyle bir mâna, bura­da da mevcuttur. İşte bu, karı ilk kocasına, sadece mücerred nikâh akdiyle helâl olur, diyen Sald İbn Müseyyeb'in dayanağı budur. Çünkü, cinsi müna­sebette bulunmak eğer muteber olsaydı, kadının iddet beklemesi vâcib olur­du. Bu âyet, iddetin düştüğüne delâlet eder. Çünkü Hak Teâlâ'nın, cümlesindeki  harfi, müracaatın helâl olması­nın ikinci kocanın talâkının hemen peşinden meydana geldiğine delâlet eder. Ne var ki cevâp, bizim daha önce söylediğimizdir. [28]

 

İkinci Mesele                     Başa Dön

 

Halil ve Kisaî, Hak Teâlâ'nın, tabirinin mahallinin, harfi cerrin takdiriyle mecrûr olduğunu, takdirin ise,

"Müracaat etmeleri hususunda..." şeklinde olduğunu söylerlerken Fer-râ, bu sözün mahallinin, harfi cerrin hazfedil meşinden dolayı mansüb oldu­ğunu söylemiştir. [29]

 

Hak Teâlâ'nın, "Eğer kan-koca, Allah'ın sınır­larına riâyet edebileceklerini zannederlerse..." buyruğu ile ilgili iki mesele vardır: [30]

 

Birinci Mesele

 

Müfessirlerden pek çoğu,  sözünün mânasının, "Karı-koca, Allah'ın kanunlarına riâyet ede­ceklerine kesinlikle inanırlarsa..." şeklinde olduğu­nu söylemişlerdir. Bu görüş birkaç bakımdan zayıftır:

a) diyemezsin, ancak sen,  "Bildim ki, Zeyd ayağa kalkıyor" diyebilirsin...

b) İnsan,  kaderinde ne olduğunu bilemez, ancak o konuda zanda bulunur...

c) Bu ifâde, Hak Teâlâ'nın, "Kocaları bu bekleme müddeti içerisinde, barışmak isterlerse, onları geri al­maya daha çok müstehaktırlar" (Bakara. 228) buyruğu gibidir. Çünkü orada nazarı itibara alınan, zandır. Burada da böyledir. Bu görüş bâtıl olunca, bu ifâdeden maksadın, zannın kendisi olduğu ortaya çıkar. Yani, böyle bir zan bulunup ve o ikisi için,Allah'ın kanunlarını yerine getirmeye dair bir azm ü se­bat bulunursa, bu geriye dönüş (müracaat) güzel olur. Ama, böyle bir zan bu­lunmaz ve onlar   müracaat ettiklerinde, (bir araya geldiklerinde) kadının geçimsizliğinden yahut da kocanın kadına zarar vereceğinden korkarlarsa, bu durumda müracaat etmeleri haram olur. [31]

 

İkinci Mesele

 

“İn” edatı, şart için kullanılır. Şarta bağlanan şey şart bulunmadığı zaman bulunmaz. Buna göre âye­tin zahiri, böyle bir zan bulunmadığı zaman, müra­caat edilmemesini gerektirir. Ne var ki durum böyle değildir.. Çünkü, ister böyle bir zan bulunsun isterse bulunmasın, "müracaat" edilebilir. Ne var ki biz şöy­le diyoruz: Bundan maksat, bunun, müracaat etmenin sıhhati için bir şart ol­madığıdır. Aksine bundan maksat, Allah'ın hukukunu gözetmek, O'nun kanunlarını ve emirlerini bîhakkın yerine getirmek maksadıyla, müracaat et­meleri halinde, onlara yeni bir nikâhın gerekmiş olmasıdır. Daha sonra Hak Teâlâ, 'Bunlar, bilip anlayan kimseler için, Allah'ın açıkladığı sınırlardır" buyurmuştur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [32]

 

Birinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın.,buyruğu bu âyetler- de açıklamış olduğu mükellefiyetlere işarettir. (beyan ediyor) sözü ise, geleceğe matuftur. Bu iki ifâdeyi bağdaştırmak bizim için bir tenakuz teşkil eder. Bana göre, daha önce geçen naslann pek çoğuna, pekçok tahsisler arız olmuştur. Tahsis eden nasların en çoğu ise, sünnet ile ortaya konulmuştur. Binaenaleyh, en iyisini Allah bilir ya daha önce geçen hükümlerden maksat, Allah'ın kanunları (hudûd); Al­lah'ın daha sonra açıklayacağı hükümlerden maksat ise, Nebisinin lisanında ifâdesini bulan, mükemmel beyân ve açıklamalardır. Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı "Kendilerine indirileni insanlara beyân edesin di­ye...  (Nahl. 44) âyeti gibidir. [33]

 

İkinci Mesele                     Başa Dön

 

Âsim, Ebân'ın rivayetine göre nün ile,  şek linde okumuştur ki, bu nûn tazim ifâde eden nûn-dur. Diğer kıraat imamları ise, "Allah" lâfzına râci olmak üzere, şeklinde  ile okumuşlardır. [34]

 

Üçüncü Mesele

 

Âlimler bu tabirle ilgili olarak özellikle şunu zikretmislerdir:

a) Bu kimseler, Allah'ın âyetlerinden istifâde eden

kimselerdir. Bunların dışındakiler İse, kendilerine itibar edilmeyen kimseler gibi kabul edilmişlerdir. Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Müttakİler için bir hidayet rehberi..." (Bakara, 2) âyeti gibidir.

b) Allah'tı Teâlâ özellikle bu kimseleri zikretmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın,  "ve meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikaîl'e..." (Bakara, 98) buyruğu gibidir.

c) Arapçayı bildikleri için, Allah bununla Arapları kasdetmektedir.

d) Allah, bununla aklı ve İlmi olan kimseleri murad etmektedir. Bu da Hak Teâlâ'nın,  "Bunları, âlim olanlardan başkası anla­maz.. (Ankebût, 43) âyeti gibidir. Bundan maksat, "Allah ancak mükellef tuttu­ğu şeyleri anlayabilecek, akledebilecek kimseleri sorumlu tutar" demektir. Çün­kü böyle olunca, mükellefin hiçbir mazereti kalmaz.

e) Hak Teâlâ'nın,  buyruğundan maksad, daha önce bah­setmiş olduğu hükümleridir. Yani, "Allah'u Teâlâ bu hükümlerini, O'nun em­riyle amel edip, nehyettiklerinden de kaçınmaları için, Allah'ın kitap indirdiği­ni ve peygamberler yolladığını bilen kimselere açıklar" demektir. [35]

 

"Ve kadınları boşadıniz da iddetlerint bitirdiler mi artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle bırakın. Onları, sırf zulmetmek için zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa kendisine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyuncak yerine koymayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için İndirdiği kitap ile hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir" (Bakara, 231).

 

Bil ki bu ayetle ilgili bazı meseleler vardır: [36]

 

Sırf İşkence Etmek İçin Kadını Nikah Altında Tutmak Haramdır                     Başa Dön

 

Bu âyet hakkında ilk ileri sürülecek şey, birisinin şöyle demesidir: "Bu ayet ile, "Talâk  defadır (ondan sonrası) ya iyilikle tutmak veya güzellikle salıvermektir..." (Bakara, 229) âyeti arasında (mânâ bakımından) bir fark yoktur. Bundan dolayı o âyetten sonra bu âyetin getirilmesi, aynı sözün aynı yerde lüzumsuz bir tekrarı olur ki bu caiz değil­dir." Buna şöyle cevap verilir: Ebu Hanİfe'nin talebeleri, âyetini, üç talâkı birden verme­nin meşru olmayacağı mânasına hamletmişlerdir. Meşru olan, bu talâkların ayrı ayrı verilmesidir. Buna göre bu suâl düşer. Çünkü o âyet, talâkları birden veya ayrı ayrı vermeyi izah etmektedir. Bu ayet ise, ric'at'ın nasıl olacağını ortaya koyar. Şafiî'nin müntesipleh o ayeti ric'at'ın nasıl olduğuna hamleden kimselerdir. Bu sebeple, bu suâl onlar için söz konusudur. Bunlar şöyle diye­bilirler: Bir kimse, birçok şekilleri içine alan bir hüküm zikreder ve bu hükmün o şekillerin bazısında bulunduğunu söylemek daha mühim olursa, bu tekrar, bu surette diğerlerinde bulunmayan bir önem ve ihtimamın bulunduğuna delâlet etsin diye, bu umûmî hükümden sonra o hususî suretin tekrar edilmesi tuhaf sayılmaz. Burada da böyledir; çünkü Hak Teâlâ'nın,  (Bakara. 229) âyetinde, iddet süre­sinde, şu iki husustan birisinin mutlaka bulunması gerektiğinin izahı bulun­maktadır. Bu âyette de, iddetin sona ereceği zaman, mutlaka şu iki husustan birine riâyet etmek gerektiğinin izahı söz konusudur. İddet sona ererken şu iki husustan birini gözetmenin vâcib olmaya, bu vakitten önce olan diğer va­kitlerden evlâ olduğu herkesin malûmudur. Bu böyledir, çünkü eziyyet çeşit­lerinin en büyüğü, hanımını boşayıp, sonra da iddetinin bitimine doğru ona ikinci kez müracaat edip, böylece onu dokuz ay iddet bekletmesidir. Böylece bu hal, zarar çeşitlerinin en büyüğü olunca, bu şeklin zarar ihtiva etme bakı­mından şekillerin en büyüğü ve mükellefin kendisinden kaçınmasının evlâ ve en uygun hareket olacağına dikkat çekmek için, Allah'u Teâlâ'nın bu şeklin hükmünü tekrarlaması yerinde olmuştur. [37]

 

İkinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "onları iyilikle tutun" emri, kocanın hanımına müracaat edebile­ceğine işarettir. Ulemâ, müracaatın nasıl olacağı hu­susunda ihtilâf etmiştir. Buna göre Şafiî (r.a), "Nikâh ve talâk, ancak sözlü ifâde ile olunca, müracaat da ancak sözle olur" demiştir. Ebu Hanife ve Sev-rî (r.a) ise, müracaatın cinsî münasebetle de sahih olacağını söylemişlerdir. İmâm-ı Mâlik (r.a) de, "Kişi yaptığı cinsî münasebetle müracaata niyet eder­se, bu müracaat olur, aksi halde olmaz" demiştir.

Şafiî (r.a)'nin delili şudur: Rivayet edildiğine göre Abdullah İbn Ömer (r.a), hanımı hayızlı iken onu boşayınca, Hz. Ömer bu durumu Hz. Pegyamber (s.a.s)'e sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Ona emret, hanımına dönsün, sonra onu tutsun"[38] buyurdu. Hanımı ha-yızdan temizlenince Hz. Peygamber (s.a.s), İbn Ömer 'e hanımına mutlak ola­rak dönmesini emretti. Emrin derecelerinden birisinin de cevaz olduğu söylenmiştir. Buna göre biz deriz ki, İbn Ömer'e hayız zamanında hanımına müracaat edilmesine müsaade edilmiştir. Hayız zamanında cinsi münasebet­te ric'at etmeye izin verilmez. Binaenaleyh, cinsi münasebette bulunmanın ric'atı ifâde etmemesi gerekir.

Ebu Hanife (r.a)'nin delili ise şudur: Allah'u Teâlâ, buyurmuş, sadece tutmayı, alıkoymayı emretmiştir. Kocası hanımıyla cinsi mü­nasebette bulunduğunda, hanımını tutmuş (imsak) olur. Binaenaleyh, bunun yeterli olması gerekir.

Şafiî (r.a), ric'atın mutlaka sözle yapılacağını söyleyince, O'nun mezhe­binin zahirine göre, kocanın hanımına ric'at ettiğine dair şahid bulundurması müstehap olup, vâcib değildir. İmâm-ı Malik ve Ebû Hanife (r.a)'nin görüşleri de böyledir. Şafiî, "el-İmlâ" adlı eserinde, şahid tutmanın vâcib olduğunu da söylemiştir. Bu, Muhammed İbn Ceriret de tercih ettiği görüştür. Onun bu husustaki delili, Cenâb-ı Hakk'ın, emridir. Ko­canın hanımına tekrar dönmesi ise, ancak başkası tarafından bilindiği zaman maruf olur. Şahidden başkasının bilmesinin vâcib olmadığında ittifak ettik. Bi­naenaleyh, şahidin bunu bilmesinin vâcib olmast gerekir.

Birinci görüştekiler buna şöyle cevap vermişlerdir: Âyette geçen, lâfzından murad, görüp gözetmek, hayru hasenatı ulaştırmak de­mektir; yoksa sizin söylediğiniz değil... [39]

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Bir kimse şöyle diyebilir: Allah'u Teâlâ iddet müd- deti bitince müracaat edilebileceğini bildirmiştir. Sü­renin sona ermesi de, iddetin sona ermesinden

ibarettir. Halbuki iddet sona erdiği zaman, müracaat hakkı bulunmaz. Bu so­ruya şu iki bakımdan cevap verebiliriz:

a) Sürenin sona ermesinden murad, süresinin sona ermeye yaklaşması, bizzat sona ermesi demek değildir. Bu, kelimesinin çoğunluğa verildiği mecaz kabilindendir. Meselâ bir kimse şehre yaklaştığı zaman, "şehre var­dık!" demesi de buna benzer.

b) zamana verilen isimdir. Buna göre biz bunu, kendisinde ric'­atın gerçekleşebileceği, geçince de ric'atın mümkün olamıyacağı bir sürenin sonu olan bir zamana da hamledebiliriz. Bu açıklamaya göre, bunun bir me­cazî ifâde olduğunu söylememize de hacet kalmaz. [40]

 

Hak Tealâ'nın."Onton zararlarına olarak tutmayın" hitabında iki mesele söz konusudur:

 

Birinci Mesele

 

Bir kimse şöyle diyebilir: Allah'u Teâlâ'nın, demesiyle, buyurması arasında herhangi bir fark yoktur. Çün­kü bir şeyi emretmek, onun zıddını nehyetmek demektir. O halde, bu tekrar­daki fayda ne olabilir?

Cevap: Emir, tek bir kerreyi ifâde eder. Bu sebeple de emir, bütün vakit­leri içine almaz. Nehye gelince, nehiy bütün vakitleri içine atır. Belki de, kocası onu şu anda iyilikle tutacak (imsak) ama, kalbinde gelecekte kadına zarar vermek niyeti taşıyabilir. Buna göre Hak Teâlâ,  buyurunca, bütün şüpheler bertaraf olup her türlü ihtimal ortadan kalkmış olur. [41]

 

İkinci Mesele

 

Kaffâl şöyle demiştir: "Dırâr, zarar vermek demek- tir. Nitekim Hak Teâlâ, "Zarar vermek için... bir mescki edinenler..." (Tevbe, 107) buyurmuştur. Yani, "Mü'minlere zarar vermek için, bir mescidi zarar verme mekânı edindiler..." Buna göre dırâr'ın mânası düşmanlık uyandırma­ya, aradaki ülfet ve uyumu gidermeye, araya nefret ve korku gibi şeyleri sok­maya vb. şeylere yöneliktir. Müfessirler "dırâr"ın ne olduğu hususunda şu açıklamaları yapmışlardır:

a) Rivayet edildiğine göre câhiliyye döneminde, koca karısını boşar, onu yapayalnız bırakır; üçüncü   kurû'un bitmesi yaklaşınca ona müracaat eder; kadını dokuz ay veya daha fazla bir süre iddet içinde tutarak, bu işi yapmaya devam ederdi..

b)  Dırâr'dan maksat, kötü muameledir.

c) Kadıntn nafakasını kısmaktır. Bil ki onlar, hanımının fidye verip "hul" yapmasını ümid ederek, câhiliyyede bu işlerin daha fazlasını yapıyorlardı.

Hak Teâlâ'nın, "Zarar vermeniz için..." buyruğu hakkında da iki açıklama bulunur:

a)  Bundan maksat, "Onlara zarar vermeyiniz.. Böyle yaparsanız, haddi aşmış olursunuz.. Yani, yaptığınız şeyin neticesi bu olur" demektir. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Bunun üzerine fi­ravunun adamları neticede kendileri tçtn bir düşman ve bir tasa olması için bulup aldılar" (Kassas,8) âyeti gibi. Yani, "Bu onlar için neticede... oldu" demek­tir. Böylesi lâm harfine "lâmü'l-âkibe" (netice lamı) denilir.

b) Mânânın, "Onlara, haddi aşmak niyetiyle, zarar vermeyin... Bu durumda siz, Allah'a isyan etmiş ve bu ma'siyeti kasd-ı mahsûsla yapan kimseler ol­muş olursunuz. Hiç şüphe yok ki bu da, en büyük günah çeşitlerinden biri olurdu" şeklinde olmasıdır.

Hak Teâlâ'nın, "Kim böyle yaparsa, ken­dine muhakkak ki zulmetmiş olur" buyruğu hakkında da şu görüşlere yer ve­rilmiştir:

a) Kişinin nefsine karşı zulmü, onu Allah'ın azabına duçar kılmasıyla olur.

b) Kişinin nefsine zulmetmesi, gerek dünyevî, gerekse dinî menfeatleri kaçırmış olmasıyla olur.

Dünyevî menfaatleri şu şekilde kaçırmış olabilir: Bu kimse halk arasında bu kötü davranışlarıyla meşhur oldu mu, hiç kimse onunla evlenmeye ve onunla iş yapmaya istekli olmaz.Dinî menfaatlan kaçırmış olması da şu şjkiiae mütâlâa edilebilir: Çoluk çocuğuyla iyi geçindiği ve Allah'ın hükümlerini ve tekliflerini gönül hoşluğu ile kabul ettiği zaman elde edeceği sevabı elde edememesidir.

Hak Teâlâ'nın, "Allah'ın âyetlerini oyuncak ye­rine koymayın" âyeti hakkında da şu açıklamalar yapılır:

a) Kendisini, emre itaat eden kimse yerinde gördükten sonra, itaat etme­yi unutup itaat etmeyen kimse hakkında, "O bu şeyle alay ediyor ve onunla oynuyor" denilir. İşte bunun gibi, Allah'a ve Resulüne itaat etmesinin vâcib olduğu bildirilen, iddet, ric'at, hul1 ve kadına zarar vermemek gibi tekliflerin kendisine ulaşmış olduğu herkes, bu hususları yerine getirmek için kolları sı­vamazsa, o bunlarla adeta alay ediyor gibi olur. Bu, ehl-i kıblenin âsî ve gü­nahkârları için büyük bir tehdit ifâde eder.

b) Bundan murad, "eğlence ve boş şeyler hakkında "adam sen de!" de­nildiği gibi, Allah'ın teklifleri hakkında da,"sakın böyle davranmayın" şek­lindedir.

c) Ebu'd-Derdâ şöyle demiştir: Câhiltyye çağında bir kimse hanımını bo-şuyor ve, "Boşadım, oynuyorum!" diyordu. Azâd ediyor, evleniyor, yine aynı şeyi söylüyordu. Bunun üzerine Allah'u Teâlâ bu ayeti indirdi.. Hz. Peygam­ber (s.a.s) de âyeti okuyarak,  "Kim karısını boşar, kim bir köle azad eder ve kim de nikâhlar ve bütün bu hususlarda eğlendiğini iddia ederse, bilsin ki bütün bunlar ciddi olmuştur"[42]buyurur. Atâ da şöyle demiştir: "Bu âyetin mânası,"aynısını veya benzerini yap­mada ısrarlı olduğu hâlde günahından tevbe eden kimse, Allah'ın ayetleriyle alay eden kimse gibidir" şeklindedir. Doğruya en yakın olan birinci görüştür. Çünkü Hak Teâlâ'nın, buyruğu bir tehdittir. Tehdit de, tekliflerden sonra zikredildiğinde, bu tehdit, başka bir şeyden dolayı de­ğil, mükellefiyetleri terketmeden dolayı olmuş olur.

Bil ki Allah'u Teâlâ gerekli tehdidi belirterek, mükellefiyetleri yerine getir­me konusunda insanları teşvik ettiği gibi, onlara çeşitli nimetlerini vereceğini söylemek ve hatırlatmak suretiyle de onları mükellefiyetleri işlemeye teşvik etmiş, bunları ilk önce kısaca zikretmeye başlayarak, "Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız./' buyurmuştur. Bu, gerek dünyevi gerekse dinî bakımdan Allah'u Teâlâ'nın kuluna lütfettiği nimetlerin hepsini içine alır. Allah'u Teâlâ bu mücmel emrinden sonra, dinî nimetleri zikretmiş­tir. Dinî nimetler dünyevî nimetlerden daha yüce ve daha üstün olduğu için, Cenâb-ı Allah sadece onları zikrederek, buyurmuştur. Bunun mânası, "Allah kendisiyle size öğütler versin diye, kitabı ve hikmeti indirmiştir" şek­lindedir Daha sonra Allah, "Bütün emirlerim hakkında korkunuz ve nehiylerim hususunda bana muhalefet etmeyiniz ve biliniz kir Allah her şeyi bilendir'' buyurmuştur. [43]

 

Boşanmış Kadının İddetten Sonraki Durumu                     Başa Dön

 

"Kadınları bosayıp da, onlar İddetlerini bitirdiler mi aralarında meşru bir suretle anlaştıkları zaman, kendilerini kocalarına nikahlamalarına mâni olmayın. İşte, sizden Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere bununla öğüt veriliyor. Bu sizin için daha faziletli ve daha temizdir. Allah bilir,sizse bilmezsiniz"(Bakara, 232).

 

Bil ki, bu talâkın hükümlerinden altıncısıdır. Bu da, boşanmış kadının id-detinin bitiminden sonraki hükümdür. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [44]

 

Birinci Mesele

 

Âyetin sebebi nüzulü hakkında iki görüş bulunmaktadır.

a) Rivayet edildiğine göre Na'kıl İbn Yesâr, kızkar-deşini, Cemil İbn Abdullah İbn Asım ile evlendirir... Daha sonra, Cemil hanımim boşar. İddeti bitinceye kadar onu terkeder. Daha sonra ise yaptığına piş­man olarak, kendisine nikahlamak üzere hanımına tekrar başvurur. Hanımı da buna razı olur. Bunun üzerine Ma'kıl: "O sent boşadı. Şimdiyse sen ona dönmek istiyorsun.. Eğer ona tekrar dönersen, bir daha yanıma gelme!" der. Bunun üzerine de Allah'u Teâlâ bu ayeti indirir. Allah'ın Resulü de Ma'kıl'ı ça­ğırarak kendisine bu âyeti okur. Mr kıl da, "Rabbimin emrinden dolayı bur­nun sürtülsün!... Ey Allah'ım, razı oldum, errine teslim oldum ve kızkardeşimi kocasıyla tekrar evlendiriyorum" der.

b) Mücâhid ve Süddî'den rivayet edildiğine göre, Câbir İbn Abdillâh'ın amcasının bir kızı vardı. Onu, kocası boşamıştı. Daha sonra da, iddetin bitimi­ni müteakip ona tekrar dönmeyi istemiş, ama Câbir kabul etmemişti. Bunun üzerine de Allah'u Teâlâ bu ayeti indirdi. Câbir "Bu âyet benim hakkımda na­zil oldu" demiştir. [45]

 

İkinci Mesele

 

 men etmek, engellemek demektir. Bir kimse, kızının evlenmesine mâni olduğu zaman, denilir. Bu fiil, hem birinci bâbtan, hem de ikinci bâbtan gelebilir. Ahfeş, şu beyitleri söylemiştir. "Şunu bil ki, sevgili! Kasidelerim senin içindir.. Ama, sülâlesi meşhur olan kadınlar beni sana bı­rakmadılar da, seninle nikâhtan beni men ettiler."

Arapça'da  kelimesinin esas mânası "darlık" demektir. Çocuk annesinin karnında büyüyüp, yeri daraldığı zaman,  denilir. Yi­ne, çok kalabalık oldukları için bulundukları yere sığmadıkları zaman,Evs İbn Hacr de şöyle demiştir.

onca genişliği­ne rağmen yeryüzünün bizim karşımızda güçlü ve kalabalık bir orduya dar geldiğini, küçük geldiğini görürsün."

Yine, hasta, doktorları âciz bıraktığında, denilir. Muharrik kuvvetin menşei olduğu için kaslar da, diye isimlendiril­miştir. Yine, bir şey şiddetlendiği zaman, o şey hakkında, denilir. Evs'in şu beyitleri de bu mânadadır:

"Senin, ahdine hep bağlı olan kardeşin, arkasını döndüğünde seni kınayıp, yüzyüze geldiğinizde de seni hoşnud eden kişi değildir. Bilâkis senin kardeşin, güven içinde olduğun zaman senden uzak, ama işler kızışınca da senin en yakın arkadaşın olan kimsedir." [46]

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Müfessirler, Hak Teâlâ'nın, "onları engellemeyin" hitabının kime olduğu hususunda ih­tilâf etmişlerdir. Onların pekçoğu, bununla velilere hitâb edildiğini söylerlerken, bazıları bunun kocalara olduğunu söylemişlerdir ki, tercih edilen görüş budur. Bunun delili  Hak Teâlâ'nın, "Kadınları boşayıp da, onlar id-detlertni bitirdiler mi,... onlara mâni olmayın" buyruğu şart ve cezadan mey­dana gelmiş bir cümledir. Şart ifadesidir; ce­za da O'nun,  sözüdür. Şüphe yok ki şart cümlesi olan, ifâdesi, kocalara yapılmış bir hitaptır. Binaenaleyh, cevâb olan

ifâdesinin de, onlara hitap olmuş olması gerekir. Çün­kü eğer böyle olmazsa ayetin takdiri, "Ey kocalar, hanımlarınızı boşadığınız-da, ey veliler o kadınları... men etmeyiniz" şeklinde olur. Bu durumda da şart ile cevap arasında hiçbir ilgi ve münasebet kalmaz. Bu da, ayetin nazmının parçalanmasını gerektirir. Halbuki Allah'ın kelâmını bu gibi şeylerden tenzîh etmek vâcibtir. Bu açıklama, bu görüşün izahı hususunda son derece kuvvet­li olan bir beyândır. Bunu, diğer iki görüş daha kuvvetlendirir:

a) Talâk hususundaki âyetin başından buraya kadar olan hitapların ta­mamı kocalara yapılmıştır. Veliler kesinlikle zikredilmemiştir. Binaenaleyh bu hitabı velîlere yöneltmek, âyetin nazmının hilâfına olur.

b) Âyetin makabli, iddet bitmeden önce, kocalarının kadınlara nasıl dav­ranacakları hususunda, kocalara yapılmış bir hitaptır. Buna göre âyeti, iddet bittikten sonra, kocaların hanımlarına nasıl davranacakları hususunda onlara yöneltilmiş bir hitap kabul ettiğimizde, ilahî kelâmın nazmına uygun ve son derece muvafık olur. Ama âyeti, velîlere yöneltilmiş bir hitap olarak kabul eder­sek, âyetin son derece güzel olan nazmı bozulmuş olur. İşte bundan dolayı, hitabı kocalara hamletmek son derece yerinde olur.

Âyetin velilere hitap olduğunu söyleyenlerin delilleri ise şunlardır:

a) Bu, onların en büyük dayanaklarıdır. Buna göre onlar, "âyetin sebebi nü­zulü hakkındaki meşhur rivayetler, bu âyetin kocalara değil, velilere yönelik bir| hitap olduğunu gösterir" demişlerdir. Buna şu şekilde cevap vermek müm­kündür. Bu delil ile bizim zikrettiğimiz delil arasında bir tearuz bulunduğu için, bizim zikrettiğimiz delil itibare alınmaya daha lâyık olur. Çünkü ilahî kelâmın nazmına riâyet etmeyi sürdürmek, haber-i vahidi muhafaza etmekten daha evlâdır. Bir de, bu husustaki rivayetler de kendi aralarında mütenakızdırlar. Çünkü Ma'kıl İbn Yesâr'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu âyet şayet ko­calara yapılmış bir hitap olsaydı, bu ya iddet bitmeden önce veyahut da biti­miyle beraber yöneltilmiş bir hitap olurdu.. Birincisi bâtıldır; çünkü, âyetin iddetin bitiminden önce bir hitap olduğu, âyetin bizzat kendisinden anlaşılmıştır. Eğer âyeti biz bu mânaya hamledersek, bu faydasız bir tekrar olmuş olur. Yi­ne Hak Teâlâ, "Aralarında meşru bir surette anlaştıkları zaman, kendilerini kocalarına ni­kahlamalarına mâni olmayın" buyurmuş, böylece karşılıklı rızânın bulunması durumunda, "mâni olmayı" yasaklamıştır. Bu ikisinin yeniden evlenmesi hu­susundaki karşılıklı rıza ise, ancak açıkça dünür olmayı ifâde ettikten sonra mümkün olur. Açıkça tâlib olmak da, iddetin bitiminden sonra söz konusudur. Nitekim Hak Teâlâ, "İddet sü­resi sona erinceye kadar, nikâh bağını bağlamaya azmetmeyin" (Bakara, 235) bu­yurmuştur.

İkincisi de bâttldır; çünkü iddet bittikten sonra kocanın.hammının evliliği­ne mâni olmasına hakkı yoktur. O halde nasıl bu nehy kocaya hamlediiebilir?

Ma'kıl'ın bu görüşüne şu şekilde cevap vermek mümkündür. Bazan ko­canın, iddetin bitiminden sonra hanımından ayrılmak hususundaki pişmanlığı artar ve başkasının ona tâlib olduğunu görünce, bunu kıskanabilir; böylece de ya talâkı inkâr etmek yahut iddeti içinde ona müracaat ettiğini iddia etmek veyahut, onunla evlenmek isteyen kimseye gizli gizli tehditler yollamak veya­hut da kadın hakkında,meselâ o kadtnı, başkasının ona tâlib olmasını engelle­yecek birtakım şeylere nisbet etmek gibi kötü sözler söylemek suretiyle, o kadının başkasıyla evlenmesine mâni olur. İşte böylece Allah'u Teâtâ kocala­rı, bu tür fiillerden nehyetmiş ve onlara bu fiilleri bırakmanın kendileri için, gü­nah kirinden iyiden iyiye arınma ve temizlenme olduğunu bildirmiştir.

b) Allah'u Teâlâ'nın, buyruğunun mânası, "Onların, daha önce kendi kocaları olan kimselerle evlenmelerine mâni olmayın" demek­tir. Bu ifâde, ayeti ancak velîlere yöneltilmiş bir hitap olarak kabul ettiğimiz za­man uygun olur. Çünkü bunlar kadınların daha önce kocaları olan kimselere dönmelerine mâni olan kimselerdir. Ama âyeti, kocalara yapılmış bir hitap ka­bul ettiğimiz zaman, bu söz doğru olmaz. Bunların bu görüşüne de şu şekilde cevap verilebilir:

Hak Teâlâ'nın, sözündeki, kelimesinden mak­sat, onlarla evlenmek isteyen kimselerdir. Böylece onlar, koca olarak kabul edilmişlerdir. Araplar, bir şeyi bazan, o şeyin daha sonra olacağı halin adıyla isimlendirirler. İşte bu konudaki sözün tamamı bundan ibarettir. [47]

 

Nikâhta Velînin izninin Şart Olup Olmadığı                     Başa Dön

 

Şafiî (r.a), nikâhın velisiz caiz olmayacağı hususunda bu âyet ile istidlât etmiştir. O, istidlalini şu esasa dayandırmaktadır: Bu âyetteki hitap, velilere  yapılmıştır. Bunun böyle olduğu sabit olunca, evlendirmenin kadınlara değil de, velilere havale edilmiş olması gerekir. Çünkü, şa­yet kadın kendi kendini tezvîc etse, veyahut da kendisini evlendirecek birisini vekil tutsa, veli kadını nikâhtan alıkoyamaz. Eğer veli alıkoyamasaydı, Allah onu, "mâni olmaktan" nehyetmezdi. Veliyi mâni olmaktan nehyedince, veti mâni olmaya kadir demektir. Veli, mâni olmaya kadir olduğu zaman, kadının velisinin izni olmadan evlenememesi gerekir.

Bil ki bu istidlal, hitabın velilere yapılmış olmasına mebnîdir. Bu konudaki inceleme do daha önce geçmişti. Sonra biz, Şafiî'nin bu mukaddimesini ka­bul etsek bile, ancak niçin Hak Teâlâ'nın,  hitabından muradın, "velinin kadını görüşünde serbest bırakması" olması niçin caiz olmasın? Bu böyledir; çünkü evli olmayan kadınlar çoğunlukla, velilerinin idare ve görüşle­rine bağlı olup, şer'an izinlerinin alınması haklan bulunmasına rağmen, nikâh mevzuunda velilerinin görüşlerine meylederler. Bu durumda da veliler, onla­rın evlenmelerini men edebilirler. Böylece bu nehy, bu mânaya hamledilebilir. Bu, bu âyetin tefsin hususunda İbn Abbas'tan nakledilen görüştür.

Keza velilerin kadınların evlenmelerine mâni olma hakları olduğunu söy­lemek de imkânsızdır. Çünkü veli,kadının evlenmesine mâni olduğu zaman, (buna rağmen kadın evlenirse), onun mani olmasının bir tesiri olmaz. Bu du­rumda da, veliden sudur eden engel olma arzusu, nazarı dikkate alınmamış olur.

Ebu Hanife (r.a), Hak Teâlâ'nm, ifadesiyle, velisiz evlenmenin caiz olacağı hususunda istidlal etmiş ve şöyle demiştir: Allah'u Teâlâ fiili failine, tassarufu tasarrufta bulunacak kimseye izafe etmiş, veliyi de buna mâni olmaktan nehyetmiştir. Eğer bu tasarruf fasit olsaydı, Allah veliyi kadının nikâhına mâni olmaktan nehyetmezdi. Ebu Hanife ve onun görüşün­de olanlar şöyle demişlerdir: "Bu nas, Hak Teâlâ'nın,(Ondan sonra) kadın, kendisinden başka bir adamla nikâhlanmcaya kadar.." (Bakara, 230) ve"İşte bu (iddet) müddetini bitirdikleri zaman, artık onların kendiieri hakkın­da meşru şekilde yaptıktan şeylerden dolayı size bir günah yoktur" (Bakara, 234) âyetleri ile de kuvvetlendirilmiştir. Kadının, dengi olan birisiyle evlenmesi ma'rûf bir iştir. Binaenaleyh böyle bir evliliğin sahih olması gerekir. Bu nisbet haki­katte, dünürcü olana değil, bizzat evlenecek kimseyedir. Yine Hak Teâlâ'nın "ve eğer mü'min bir kadın kendisini Peygamber'e bağışlayıp da, Peygamber de onu nikâhla al­mak isterse..." (Ahzâb,50)âyeti de, kadının velisiz evlenebileceği hususunda apaçık bir delildir.

Bizim (Şafiî) alimleri, Hanefilerin bu görüşlerine şu şekilde cevap vermiş­lerdir: "Fiil, bizzat onu işleyene nisbet edildiği gibi, bazan ona sebep olana da nisbet edilir. Bundan dolayı, "Devlet başkanı bir saray yaptı ve para bastı" denilir. Bu her nekadar mecazî bir ifâde ise de, hadisler, velisiz nikâhın bâtıl olduğuna delâlet ettiği için bu mecaza başvur­mak gerekir. [48]

 

Beşinci Mesele

 

Cenâb-ı Allah'ın,"Onlar iddetierini bitirdiklerinde..." buyruğumu âyet-i kerimede id-detin sona ermesi manasına hamledilir.

İmâm Şafiî (r.a) şöyle demiştir: Aynı şekildeki bu iki ifâdenin (Bakara, 231-232) siyakı, bu iki âyette geçen jfci jtâ ifâdelerinin farklı manada oldukla­rına delâlet etmektedir. Bu sözün manası şudur: Cenâb-ı Hak önceki âyette,  kadının iddeîi bitmiş olsaydı, Cenâb-ı Hak, "Onları ya iyilikle tutun.." buyurmazdı. Çünkü iddetin bitmesinden sonra kadını tutmak caiz de­ğildir. Yine Cenâb-ı Hak, "veya iyilikle bırakın" buyurmazdı. Çünkü kadın id-detinin bitmesinden sonra zaten salıverilmiş sayılır, onu tekrar salıvermeye gerek yoktur. Şu anda tefsirini yaptığımız bu âyete gelince, Cenâb-ı Hak, bun­da, kadınların önceki kocalarıyla yeniden evlenmelerine manî olmayı yasakla­mıştır. Bu yasaklama ise ancak, kadının önceki kocasıyla evlenmesi mümkün olan bir vakitte güzel olur. Bu da ancak iddetin bitiminden sonra mümkündür. İşte İmam Şafiî (r.a)'nin "Bu iki aynı şekildeki ifâdenin siyakı, bu iki âyette geçen,  ifâdelerinin farklı manada olduklarına delâlet etmektedir" sözünden muradı budur.

Allah'u Teâlâ'nın,"aralarında meşru bir su­rette anlaştıkları zaman.." şartı hakkında iki mesele vardır:"Anlaşma" hususunda iki izah vardır: [49]

 

Birinci Mesele

 

a) Bu  helâl bir akid, caiz bir rnihir ve âdil şahidlerin bulunması gibi şartlan taşıyan ve şeriata uygun olan bir anlaşmadır.

b) Bundan murad, Cenâb-ı Hakk'ın, "On­ları, sırf zulmetmek için zararlarına olarak tutmayın" (Bakara, 231) âyeti ile İlgili zikrettiğimiz hususun zıddıdır. Buna göre âyetin manası şöyle olur: "Araların­da güzel bir beraberliğin meydana gelip, sevginin devam edebilmesi için karı-kocadan herbirinin bu anlaşmaya göre, karşısındaki için gerekli olan şeye ra­zı olmasıdır." [50]

 

İkinci Mesele                     Başa Dön

 

Bazı âlimler, "meşru" bir şekilde anlaşmaktan mu- radtn, mihr-t misil olduğunu söylemiş ve buna şu fıkhî meseleyi dayandırmışlardır: Kadın kendi kendini evlendirip, mihr-i misli de son derece eksik olunca, Ebu Hanife'ye göre, bu nikâh sahih olur, fakat mihrinin eksikliği sebebiyle velisinin itiraz hakkı vardır. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ise, velinin böyle bir hakkının olmadığını söy­lemişlerdir.

Ebu Hanife (r.h)'nin, bu âyetteki delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "aralarında meş­ru bir surette anlaştıkları zaman.." buyurmuş olmasıdır. Yine kadın, mihrindeki bu eksikliği kabul ederek, velisine bir ar gelmesine göz yummuştur. Zira veliler, böyle bir şeyden utanç duyarlar. Çünkü mihrin az olmasından utanır, çok olmasıyla da iftihar ederler. İşte bundan dolayıdır ki az olan mihri, utan­dıkları İçin gizler, söylemezler, çok otan mihri de, gösteriş kasdıyla açıkça söy­lerler. Yine mihrin azlığından o sülâlenin kadınları da utanç duyarlar. Çünkü, bazan onlardan birisi için bir mihri misil tesbitine ihtiyaç duyulur da, bu az olan mihre itibar etmek istenebilir. İşte o zaman velilerin kadınları böyle bir nikâhtan men etme,sülâlenin kadınları adına söz söyleme hakları doğar. Son­ra Cenâb-ı Hak, teklifin hikmetini açıklayınca, bunun peşinden tehdidi getire­rek şöyle buyurmuştur:  'İşte, sizden Allah 'a ve âhiret gününe iman edenlere bununla öğüt veriliyor.'' Bu böyledir, çünkü öğüt verip nasihat etmek, şeriata uygun davranmaya teş­vik manasına geldiği gibi, şeriata muhalefetten sakındırma manasına da ge­lir. Binaenaleyh ayet-i kerime bu bakımdan bir tehdid olmuş olur. Bu âyetle ilgili iki soru vardır:

Birinci soru: Bir topluluğa hitab edildiği halde, kelimesinin kâfi niçin müfred olarak getirilmiştir?

Cevap: Bu, Arapça'da caizdir. Bunun tesniye olarak gelmesi de caizdir. Kur'an-ı Kerim'de, her iki kullanış şekli de mevcuttur. Meselâ Cenâb-t Hak şöyle buyurmuştur:  "Sizlere söylüyorum, bu, Babbtmin bana öğrettiği ilimlerdendir" ;(Yusuf, 37),  "Sizlere söylüyorum ey kadınlar, işte bu, kendisi için beni ayıpladığınız kimsedir" (Yûsuf, 32);"Bu kendisiyle öğüt verilen şeydir" ve, 'Ben her ikinizi de bu ağaca yaklaşmaktan men etmemiş miydim?" (Araf, 22).

İkinci soru: Bu öğüt, başkalarına değil de niçin mü'minlere tahsis edil­miştir?

Buna birkaç şekilde cevap verilebilir:

a) Öğütten istifâde edecek olanlar, mü'minler olduğu için, bunun mü'min­lere tahsis edilmesi yerinde olmuştur. Allah Teâlâ'nın,  "O Kur'an bütün insanlar için hidayet rehberidir" (Bakara, 185) ayetinde olduğu gibi, Kur'-an herkes için bir hidayet rehberi olduğu halde, Allah Teâlâ,  "O, müttakiler için bir hidayet rehberidir" (Bakara, 2) buyurmuştur. Ve yine,"O (Peygamber), bütün âleme bir uyana (nezir) olsun diye..." (Furkan,2)âyetinde beyân edildiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.s) herkes için bir uyarıcı olduğu halde, Cenâb-ı Hak, "Sen ancak o (kıyametten) korkanı inzâr edersin" (Naziat,45) ve, "Sen ancak, öğüt tutanı uyarabilirstn" (Yasin, 11) buyurmuştur.

b) Bazıları bu âyeti, kâfirlerin dinin fürû'undan mes'ul olmadıklarına delil getirmişler ve buna delilin de ayetteki,   dllj "işte bu" ifâdesinin, daha önce bahsedilmiş ve açıklanmış olan hükümlere işaret olması olduğunu söylemiş­lerdir. Buna göre, öğüt mü'minlere tahsis edilince, bu ifâde dinin fürû'undan (amelî ahkâmından) sorumlu olmanın ancak mü'minler için söz konusu oldu­ğuna delâlet etmiştir. Bu görüş zayıftır. Çünkü bu mükellefiyetin umûmî oldu­ğu sabittir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Beytullah'ı hacc­etmeleri, Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır" (Al-i İmran, 97) buyurmuştur.

c) Hükümlerin açıklanması her ne kadar bütün mükellefler için umûmî ise de, bu açıklamanın bir va'z-ü nasihat olması mü'minlere hastır. Çünkü bu mü­kellefiyetler kâfirlere ancak, onları ezici, zorlayıcı ve acze düşürücü bir delil ile isbat etmek suretiyle mecbur kılınır. Bu mükellefiyetlerin hak olduğunu ka­bul eden mü'minlere gelince, bunlar onlar için bir öğüt ve onun dikkatini çe­ken ve bazı şeylerden sakındıran açıklamalardır.Sonra Cenâb-ı Hak,   "Bu sizin için daha faziletli ve daha temizdir" buyurmuştur. Ekin boy atıp, büyüdüğü zaman, denilir. Buna göre,   tabiri, o kişinin ebedi sevabı haketmesine,  ifâdesi de, cezanın meydana gelmesine sebep olan günahlardan temiz olmasına işarettir.Sonra Allah Teâlâ, buyurmuştur. Bunun mana­sı şudur: Mükellef, her nekadar bu mükellefiyetlerdeki faydaları genel olarak biliyorsa da, bunların tafsilâtı bilinemez. Allah Teâlâ ise bütün emir ve nehiy-lerini, ister meydana gelmiş olsunlar, ister takdir edilmiş olsunlar, hem kemiy-yet hem de keyfiyyetce bilir. Çünkü Atlan Teâlâ, sınırsız malûmatı bilir. Durum böyle olunca Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah bilir, sizse bilmezsiniz" buyurması elbette yerindedir. Bu ifâdeyle, şu mananın murad edilmiş olması da caizdir: "Allah Teâlâ bu tekliflere uygun olarak amel eden­leri ve etmeyenleri bilir." Bütün bu izahlara göre, âyet-i kerimelerden murad edilen, va'ad ve va'îd şekillerini anlatmaktır. [51]

 

Radâ' (Emzirme) Hakkında Hüküm                     Başa Dön

 

"Anneler çocuklarım iki tam yıl emzirirler. (Bu), emmeyi tam yaptırmak İsteyenler içindir. O (annelerin) ma'ruf şekilde yiyeceği ve giyeceği, çocuk kendisinin olan babaya aittir. Kimse güç yetiremeyeceği şeyle mükellef tutulamaz. Ne bir anne çocuğu yüzünden, ne de çocuğun babası, o çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın. Mirasçıya düşen de bunun gibisidlr. Eğer (ana ve baba) aralarında anlaşarak ve müşavere ederek, çocuğu memeden kesmeyi arzu ederlerse, İkisine de günah yoktur. (Bakara, 233).

 

Bil ki Allah'u Teâlâ'nm, buyruğu hakkında üç görüş vardır:

A) Bundan murad, lâfzın zahirinin ifâde ettiğidir. Bu da, ister evli olsun­lar, isterse boşanmış olsunlar, bütün annelerdir. Bunun delili ise şudur: Bu lâfız, âmm bir lâfızdır. Tahsis eden herhangi bir delil de yoktur. Dolayısıyla bu lâfzı umûmu üzere bırakmak gerekir.

B) Bundan murad, boşanmış annelerdir. Bundan muradın bu olduğunu şu iki husus gösterir, demişlerdir.

1) Allah'u Teâlâ, bu âyeti talâk âyetinin peşinden zikretmiştir. Binaena­leyh bu âyet zahire göre, o âyetlerin bir tamamlayıcısı otur. Bu âyetle, önceki ayetler arasındaki münasebetin sebebi şudur: Karı-koca arasında bir ayrılık meydana geldiği zaman, aralarında bir buğzlaşma ve birbirlerine sataşma baş­lar. Bu da kadını, şu iki bakımdan çocuğa eziyyet etmeye sevkeder:

a) Çocuğa eziyyet, boşayan kocaya eziyyet etmek gibidir.

b) O kadın başka bir koca ile evlenme arzusu içindedir. Bu da onun, ço­cuğun bakımını  ihmâline sebebiyyet verir. Böyle bir ihtimâl her zaman söz konusu olunca, hiç şüphesiz Allah'u Teâlâ boşanmış kadınları, çocuklarını gö­rüp gözetmeye ve onlara gerekli ilgi ve itinâyı göstermeye çağırarak,"Anneler çocuklarını emzirirler" buyurmuştur ki, bundan murad, boşanmış olan annelerdir.

2) Süddî'nin zikretmiş olduğu şu husustur: Âyette bulunan, tabirinden murad, boşanmış olan annelerdir. Çünkü Aliah'u Teâlâ bundan son­ra, O (anneierin) ma'rûf şekilde yiyeceği ve giyeceği, çocuk kendisinin olan babaya aittir" buyurmuştur. Eğer evlilik de­vam etmiş olsaydı, o zaman bu hüküm kocaya, annelerin süt emzirmelerin­den dolayı değil, karı-kocalık münasebetinden dolayı gerekmiş olurdu.

Bil ki, bunların birinci delillerine şu şekilde cevap vermek mümkündür: Bu âyet, müstakil bir hüküm ifâde etmektedir. Kendinden önceki âyetlerle il­gili olması gerekmez. İkinci delillerine de şu şekilde cevap verilir: Kadının, karı-kocalık münasebetinden dolayı bir miktar mala; süt emzirmesinden dolayı da diğer bir miktar mala hak kazanması uzak görülecek bir ihtimal değildir. Çün­kü bu iki husus arasında herhangi bir aykırılık bulunmaz.

C) Vahidî, "el-Bâsit" adlı kitabında şunu söylemiştir: Evlâ olan, bu tabiri nikâhın devam etmesi durumuna göre zevceler mânasına almaktır. Çünkü bo­şanan kadınlar giyeceğe değil, ücrete müstehak olurlar.

Buna göre eğer, "Karı-koca!ık devam etmiş olsaydı, o kadın ister çocu­ğunu emzirsin, isterse emzirmesin, nikâhtan dolayı nafaka ve giyeceğe zaten hak kazanmıştır. O halde bu istihkakın süt emzirmeye bağlanmasının izahı ne olabilir?" denilirse, biz deriz ki:

Nafaka ve giyecek, kadının kocasına hizmet edebilmesi mukabilinde ge­rekmektedirler. Buna göre kadın, çocukların terbiyesi ve onların emzirilmesi ile meşgul olduğunda, kocasına hizmet etmeye vakit bulamaz. Böylece de çoğu kez, bir kimse, kocasına hizmet edememeden dolayı kadının nafaka ve giye­cek İstihkakının düşeceğini zanneder. İşte bundan dolayı Allah'u Teâlâ, her ne kadar çocukları emzirmekle meşgul olsa bile, kadının nafaka ve kisvesinin (giyiminin) kocaya ait olduğunu bildirerek, böyle bir vehmi ortadan kaldırmış­tır. Bu sözlerin hepsi, Vahidi (r.h.)'nin sözleridir. [52]

 

Birinci Mesele                     Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın,  "Çocuklarım emzirirler" buyruğu hak­kında iki mesele vardır:

Bu söz, kalıp itibariyle her ne kadar bir haber cüm- leşi ise de, mâna bakımından emir ifâde eder. Bu, iki sebepten dolayı caizdir:

1) Âyetin takdiri, "An­neler çocuklarını Allah'ın vâcib kıldığı hükme göre emzirirler (emzirsinler)"şek­lindedir. Ne var ki söz, aynı mânayı ifâde ettiği için, takdir edilen bu kısım haz-fedilmiştir.

2)  lâfzının manasının,  j*J»Js! (emzirsinler) şeklinde olmasıdır. Ancak ne var ki buradaki lâm harfi, herhangi bir kapalılık bulunmayacağın­dan, söz de yapılan bir tasarruftan dolayı zikredilmemiştir. [53]

 

İkinci Mesele

 

Mâna cihetinden olan bu emir, vücûb ifâde etme-yen bir emirdir. Bunun böyle olduğunu şu iki husus da gösterir:

a)  Hak Teâlâ'nın, "Eğer sizin için (çocuk­larınızı) emzirirlerse, onlara ücretlerini verin" (Talâk, 6) âyetidir. Eğer çocuğu­na süt emzirmesi kadına vâcib olsaydı, kadının böyle bir ücrete müstehak ol­maması gerekirdi.

b) Hak Teâlâ bu tâbirden sonra da,  "Eğer güçlüğe düşerseniz, o zaman çocuğu (babanın) hesabına, başka kadın emzirecektir" (Talak, 6) buyurmuştur. Bu, bu hususta sarîh bir nastır. Bazı alimler de, annenin çocuğuna süt emzirmesinin vâcib olmadığına, Hak Teâlâ'nın, (annelerin) ma'rûf şekilde yiyeceği ve gi­yeceği, çocuk kendisinin olan babaya aittir" âyetini delil getirmişlerdir. Anne, bazan boşanmış olabilir. Bu sebeple annenin nafakasının babaya vâcib olu­şu, ancak onun çocuğunu emzirmesi sebebiyle otur. Eğer çocuğuna süt ver­mek, bizzat kadına vâcib olsaydı, kadının nafakası babaya vâcib olmazdı. Burada, daha önce zikretmiş olduğumuz bahis söz konusudur. Çocuğu em­zirmenin anneye vâcib olmadığı sabit olunca, âyetin ifâde ettiği bu emir, ço­cuğun anne sütüyle büyümesi ve yetişmesinin, diğer sütlerle beslenmesi ve yetişmesinden çocuk için daha faydalı; annenin şefkatinin başka insanların şefkatinden daha mükemmel ve tam olması bakımından, mendûb olmaya hamledilmiştir. Bu çocuğun durumu, annesinden başkasının bulunamaması ve­yahut da, çocuğun sadece annesinin memesinden emmesi suretiyle zaruret derecesine ulaşmadığı zaman böyledir. Yiyecekler hususunda nasıl herkesin muzdara eşit şekilde katkıda bulunmaları vâcib ise, böyle bir durumda da ka­dının çocuğunu emzirmesi vacib olur. [54]

 

Hak Teâlâ'nın, İki tam yıl tabir' hakkında birkaç me­sele vardır:

 

Birinci Mesele

 

kelimesinin aslı, bir şey bir başka hale dönüştüğünde söylenilen,  tabirinden alınmıştır. Buna göre, ilk vakitten ikinci vak­te geçmiş, dönmüş anlamına gelir. Ayet-i kerimede "kâmil" lâfzının zikredil­mesi, Arapların, "Falanca, şu yerde iki yıl veya iki ay kaldı" İfâdesinden ancak, o kimsenin bir yıl ve bir yıldan eksik bir süre; veya bir ay ve bir aydan eksik bir süre kalmasını kastetmeteriyle or­taya çıkacak olan vehmi gidermek içindir. Yine Araplar, "Onu görmeyeli bir-iki gün oldu" diyorlar, bu sözleriyle bir tam gün ile eksik bir günü kastediyorlardı. [55]

 

İki Yıl Emzirme Vacib Değildir                      Başa Dön

 

Bil ki âyette geçen, "iki yıl" ile sınırlama, vâcib olan  bir tahdit değildir. Bunun böyle  olduğuna şu iki şey delâlet eder:

1) Allah'u Teâlâ bu tabirden sonra  "Emzirme­yi tam yaptırmak isteyenler için..." buyurmuştur. Allah'u Teâtâ bü "tamam­lama" yi bizim irâdemize bırakınca, bu tamamlama işinin vâcib olmadığı orta­ya çıkar.

2) Allah'u Teâiâ, "Eğer (anne-baba) aralarında anlaşarak ve müşavere ederek, çocuğu meme­den kesmeyi arzu ederlerse, ikisine de bir günah yoktur" buyurmuştur. Böy­lece, bu sınırlamanın zikredilmesinden maksadın, bu kadar miktar emzirme süresini vâcib kılmak olmadığı ortaya çıkmıştır. Hatta bu konuda, şu hususla­ra da yer verilmiştir:

a) Bu en doğru olan görüştür. Buna göre, bu sınırlama (tam iki yıl) dan maksat, karı-koca emzirme müddetinde anlaşmazlığa düştüklerinde, onların bu anlaşmazlıklarını sona erdirmektir. Aralarında bir münakaşa bulunduğu za­man, işte bu belirlenen miktara müracaat etsinler diye, Cenâb-ı Hak bu süreyi tam iki yıl olarak tayin etmiştir. Buna göre şayet baba, iki yıl dolmadan önce çocuğunu sütten kesmeyi ister, annesi de buna razı olmazsa, babanın arzu­su uygulanmaz. Aksi durumda da böyledir. (Kadın ister, ama baba razı olmaz­sa...) Ama, her ikisi de, iki yıl dolmadan önce çocuklarını sütten kesme hususunda anlaşırlarsa, bunu yapabilirler.

b) Hak Teâlâ'nın bu müddeti tayin etmesinden maksadı şudur: Sütün İs­lâm dininde özel bir hükmü vardır. Bu da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Neseb ile havam olan, emzirme, (süt) ile de haram olur"[56]ıadisinin ifâde ettiğidir. Bu sınırlamanın zikredilmesin­den maksat, süt emme işi bu zaman içerisinde olmadığı müddetçe, hadisteki hükmü ifâde etmez. Bu, Şafiî (r.a)'nin mezhebidir. Ki bu, Hz. Ali, İbn Mes'-ud, İbn Abbas, İbn Ömer, Alkame, Şa'bî ve Zühri (r.a)'nin görüşüdür.

Ebu Hanife (r.a), bu müddetin otuz ay olduğunu söylemiştir.

Şafiî (r.a)'nin delilleri şunlardır:

Birinci delil: Hak Teâlâ'nın "Emzirmeyi tam yapmak isteyenler içindir" âyetinden maksad, çocuğun hissettiği bir ihtiyaca göre olan bir tamamlama değildir. Çünkü çocuk, iki yıl tamam olurken de süte ihtiyaç duymayacağı gibi, bünyesindeki zayıflıktan dolayı, iki yıl dolduktan sonra da süte ihtiyaç duyabileceği herkesçe malûm olan bir keyfiyettir. Çünkü, ço­cuklar bu hususta farklı farklıdırlar. Âyette ifâde edilen "tamâm olma" ile mu­radın bu mâna olması caiz olmayınca, bundan muradın süt emmeyle ilgili hususî hükmün olması gerekir. Bu mânaya göre, âyet süt emme hükmünün, ancak bu müddet süt emzirme vâki olduğu zaman sabit olacağına delâlet et­mektedir.

İkinci delil: Hz. Ali (r.a)'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s),  "Sütten ayrıldıktan sonra, tekrar emzirmenin (hükmü) yoktur" buyurmuş, Allah'u Teâlâ da,  "Sütten ayrılması iki yıldır" (Lokman, 14) buyurmuştur.

Üçüncü delil: İbn Abbas, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,  "Süt haramltğı, iki yıl ya da daha az bir süre içindeki emzirmelerde olur"[57] dediğini rivayet etmiştir.

c) Bu sınırlamadan maksat; İbn Abbas'tan rivayet edilen şu husustur: At­tı ayda doğuran kadın, çocuğunu iki tam yıl emzirir. Eğer kadın yedi ayda do­ğurursa, o kadın da yirmi üç ay emzirir...Diğerleri ise şöyle demişlerdir: Bu iki yıl tahdîdi, doğan her çocuğun süt müddetini belirler.. İbn Abbas (r.a)'ın delili, Allah'u Teâlâ'nın, "Çocuğun (karında) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır" buyurmuş olmasıdır. Bu âyet, çocuğun karında taşınma ve sütten kesilme süresinin, bu kadar bir zaman dilimini (otuz ay) içine aldığı­na delâlet eder. Binaenaleyh, bu iki durumdan birinin durumu arttığı zaman, diğerinin zamanı eksilir. [58]

 

Hamileliğin Asgari Müddeti                     Başa Dön

 

Rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Ali (r.a)'ye gelerek, "Bekâr bir kızla evlendim. Hakkında herhangi bir şüphem yok, ama o altı ay zarfında doğurdu"dedi. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a), "Allah'u Teâlâ,"çocuğun (karında) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır" (Ahkâf, ısjve, "Anneler çocuklarını iki tam yıl emzlrirler" (Bakara, 233) buyurmuştur. Buna göre hamileliğin en az müddeti altı aydır. Çocuk, senin çocuğundur "demiştir.

Hz. Ömer'den de rivayet edildiğine göre, kendisine altı ayda doğuran bir kadın getirilince, O, o kadını recm etme hususunda müşavere etti.Bunun üze­rine İbn Abbas, "O kadın, Allah'ın kitabıyla size karşı delil getirirse, getirebilir" dedi; sonra da bu iki âyeti hatırlattı ve bu iki âyetten, hamileliğin en aşağı müd­detinin altı ay olduğu sonucunu çıkarttı. [59]

 

Hak Teâlâ'nın,  "Emzirmeyi tam yapmak İste­yenler içindir" âyeti hakkında iki mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

İbn Abbas (r.a), ayeti,  "emzirmeyi kemâle erdirmek, tamamlamak..." şeklinde oku­muştur. harfinin kesresiyle,  şeklinde de okunmuştur. [60]

 

İkinci Mesele

 

Bu ifâdenin kendinden önceki kısımla irtibatının nasıl olduğu hususunda şu izah yapılmıştır:

a) Âyetin takdiri, "Bu hüküm, süt emzirme müdde­tini tamamlamak isteyenler içindir" şeklindedir. Katâde'nin şöyle dediği riva­yet edilmiştir: "Allah Teâlâ süt emme müddetini iki tam yıl olarak bildirmiştir. Daha sonra da kolay ve hafif olan hükmü indirerek,  "Bu, emmeyi tam yaptırmak isteyenler içindir.." buyurmuştur. Allah Teâlâ, bu tabiri kullanmakla süt müddetinin iki yıldan eksik olabileceğini göstermiştir."

b) Bu ifâdenin başındaki lâm harf-i cerr  fiiline mütealliktir. Ni­tekim sen, "Falan kadın falanca için onun çocuğu­nu emzirdi" dersin. Âyet, "Babalardan, çocuğunun tam emmesini isteyenler için o (anne olan) kadınlar, çocukları iki yıl emzirdüer" manasındadır. Çünkü, yukarıda da beyân ettiğimiz sebeplerden dolayı, çocuğunu emzirtme işi an­neye değil babaya aittir.Cenâb-ı Allah, maruf şekilde yiyeceği ve giyeceği, çocuk kendisinin olan babaya aittir" âyetiyle ilgili birkaç mesele vardır: [61]

 

Birinci Mesele

 

tab'ri baba manasınadır. Şu sebeplerden dolayı baba, böyle ifâde edilmiştir:

a) Keşşaf sahibi şöyle der: "Bunun sebebi, annelerin çocuklarını o ba­baları için doğurmuş olduklarını bilmeleridir. İşte bundan dolayı çocuklar an­nelerine değil de babalarına nisbet edilmişlerdir, Halife Me'mun b. Reşid için şu beyit söylenmiştir:  "İnsanların anaları ancak emânet kaplandır, ve oğullar babalara aittir.

b) Bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,  "Çocuk doğduğu yatağa aittir"[62] buyurduğu gibi, çocuğun babasının yatağında doğmuş olmasından dolayı, babasının soyuna katılacağına bir tenbihtir. Buna göre Cenâb-ı Allah sanki şöyle demiştir; "Kadın, erkeği için çocuğunu onun yatağında doğurduğunda, erkeğin çocuğunun ihtiyaçlarını ve menfaatlarını gözetmesi vacibtir. Bu, nesebin ve babanın soyundan sayılmanın sebebinin sadece bu kadar şey olduğuna bir dikkat çekmedir.

c) Cenâb-ı Allah'ın (Hz. Harun'dan naklettiği), "Ey anamın oğ­lu.." (Tahâ, 94) sözünün tefsirinde, bundan muradın, annenin çocuğa şefkatli oluşu olduğu ve burada "anne" lâfzını zikretmenin maksadının şefkati hatırlatmak olduğu söylenmiştir. Bu âyette de "baba", bu çocuğun kendisi için do-ğurulduğuna dikkat çekmek maksadıyla, diye ifâde edilmiştir. Bi­naenaleyh çocuğun noksanlığı babasına nisbet edilir. Yine onun faydasına olan şeyleri görüp gözetmek babaya gerekir. Nitekim "senin lehine söz veya aley­hine söz" manasında, denilir. [63]

 

İkinci Mesele                     Başa Dön

 

Allah'u "Anneler çocuklarını İki tam yıl emzirirler" buyru­ğunda annelere çocuğu görüp gözetmeyi tavsiye et­tiği gibi, anneler çocuğun menfaatlerine uygun davransınlar diye babalara da o çocuğun annesini görüp gözetmeyi tavsiye etmiş ve ma'rûf bir şekilde an­nelerin yiyecek ve giyeceğini sağlamayı emretmiştir. Bu konudaki "ma'rûf", bazan koşulan bir şart ve anlaşma ile belirlenmiş olur; bazan da belirsiz olur, ancak örfe göre belirlenir. Çünkü baba, annelere yiyecek ve giyecekten ye­terli miktarı temin ettiğinde, bir ücret belirlenmesine gerek kalmaz. Zira yiye­cek ve giyecekler yeterli olmaz ise kadın aç ve çıplak kalır. Bu sebeple de onun zararı çocuğa dokunur. [64]

 

Üçüncü Mesele

 

Allah Teâlâ, çocuğu görüp gözetmeyi Önce annelere, daha sonra da babalara tavsiye etmiştir. Bu, ço­cuğun  annesinin  gözetmesine olan   ihtiyacının, babasının gözetmesine olan ihtiyacından daha fazla olduğunu gösterir. Çün­kü çocuk ile annenin gözetmesi arasında kesin olarak bir vasıta yoktur. Fakat babanın çocuğu gözetmesi ancak bir vasıta ile olur. Çünkü baba, çocuğu em­zirmek ve terbiye etmek üzere, nafakasını ve giyeceğini karşılayarak ücretle kadın tutar. Bu da ana hakkının baba hakkından çok olduğunu gösterir. Bunu ifâde eden hadisler çok ve meşhurdur.

Sonra Cenâb-ı Allah, "Kimse güç yetiremeyeceği şeyle mükellef tutulamaz" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [65]

 

Birinci Mesele

 

"Teklif" ilzam etmek, mecbur kılmak demektir. "O, onu bir işle mükellef tuttu, o da bu mükellefiyeti kabul etti ve mükel­lef kılındı" denilir. Bu kelimenin aslının,  masdarından olduğu söylen­miştir. Bu, yüzdeki kararma izidir. Buna göre,  ifâdesinin mânâsı, onun bu işte eserini ortaya koymaya gayret etmesidir. denildiği za­man, o kimseden mükellef tutulduğu şeyde tesirini ortaya koyması istenmiş olur.

Âyette, insanın gücünün yeteceği ve takat getirebileceği şey kastedilir. Bu kelime, "mal genişliği ve bolluğu" ifâdesinden alınmıştır. Malt az ve kıt olduğu zaman, insan o hususta âciz kalır. kelimesi, kudret manasınadır. İşte bundan ötürü "Vüs", takatin üstündedir" denilmiştir. [66]

 

İkinci Mesele

 

Âyetten murad şudur: Bu çocuğun babası, gücü yetmediği miktarda çocuğa ve annesine harcama yap­makla  mükellef  tutulamaz.  Çünkü  Arapça'da,"Vüs", güç yeten ve gücü aşmayan şey demektir. Allah Teâlâ, babaya an­cak gücü yetecek kadarın gerekli olduğunu beyân etmiştir. Bu, Hak Teâlâ'-nın, Talâk sûresinde "Eğer sizin İçin, (çocuk­larınızı) emzirirlerse, onlara ücretlerini verin..."(Talak,6) buyurup, daha sonra "Eğer güçlüğe düşerseniz, o zaman çocuğu (babasının) hesabına başka kadın emzirecektir" (Talak, 6) buyurması gibidir. Al­lah Teâlâ, nafakanın, "Zengin olan,nafakayı zenginliğine göre versin. Rızkı kendisine daraltıl­mış bulunan da nafakayı Allah'ın ona verdiğinden versin. Allah hiçbir kimse­yi ona verdiğinden fazlasıyla mükellef tutmaz" (Talak, 7) âyetinde beyân ettiği gibi, erkeğin mâlî gücüne göre olacağını açıklamıştır. [67]

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Mutezile bu âyeti, Allah Teâlâ'nın kullarını ancak güçleri yeten şeylerle mükellef tutacağına delil ge­tirmişlerdir. Çünkü Hak Teâlâ, hiç kimseyi gücünün üstünde bir şeyle mükellef tutmayacağını haber vermiştir.'"Vüs", takatin da­ha üstündedir. Binaenaleyh, Allah Teâlâ hiç kimseyi vüs'atının yetmeyeceği şeyle mükellef tutmayacağına göre, insanı kudret getiremeyeceği şeylerle mükellef tutmaması daha evlâ olur, demişlerdir. Daha sonra Cenâb-ı Hak,  "Ne bir anne çocuğu yüzünden zarara sokulmasın" buyurmuştur. Bu ayet hakkında birkaç mesele vardır: [68]

 

Birinci Mesele

 

İbn Kesir, Ebu Amr, Kisâİ'nin râvisi Kuteybe, ayeti ref ile,  şeklinde, diğer kıraat imamları ise, fetha ile, aklınde okumuşlardır. Ref ile okunuşunun sebebi hususunda, Kisâi  ve Ferra, bunun âyetteki, fiiline atfedildiğini söylemişlerdir. Ali b. İsâ ise bunun yanlış olduğunu, çünkü, harfi ile atfın, ancak ikincisini birincisinin hükmü dışında bırakmak için yapıldığını söylemiştir. Meselâ, Amr'i değil Zeyd'i döv­düm" sözünde olduğu gibi. Fakat, denilmesi, atıf olarak caiz değildir. Doğrusu, cümlesinin, nehiy ifâde eden müste'nef bir cümle olarak merfu okunmasadır. Nitekim, "Zeyd dövmesin, sen de Amr'i öldürme" denilir. Ayetin nasb ile,  şeklinde okunması ise nehiy olduğu içindir. Bunun aslı  şeklidir. Bi­rinci "râ" ikincisine idgâm edilmiş, ikincisi ictimai sâkineynden dolayı fetha ile harekelenmiştir. Nitekim, "Adam Zeyd'e zarar verir" de­nilir. Bu böyledir. Çünkü bu, muzaaf bir fiildir. Bundaki birinci râ ikincisine idgâm edilmiş, böylece," şeklini almıştır. Nitekim sen, dersin. Sonra da "dal" harflerini birbirine idgâm ederek  dersin. Cenâb-ı Al­lah da, "Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse..." (Mâide. 54) buyurmuştur. Hasan el-Basri, bu fiili kes­re ile,  şeklinde okumuştur ki Arapça'da bu da caizdir. Eban ise Asım'dan rivayet ettiği kıraatte, idğâmsız ve meksur olarak, ve fiili, kadını fail yaparak  şeklinde okumuştur.[69]

 

İkinci Mesele

 

Âyetteki   kelimesi Arapça'da her ikisi de caiz olan iki manaya muhtemeldir. Bu, de idgâm bulunmasından dolayı bu iki manaya muh­temel olmuştur:

a) Bunun aslının birinci "râ"nın kesresiyle, şeklinde olmasıdır. Bu ihtimale göre, zararı veren kadın olmuş olur.

b) Bunun aslının birinci "râ"nın fethasıyla,  şeklinde olmasıdır. Buna göre, zarar verilen kadın olmuş olur.

Birinci izaha göre âyetin manası, "O anne, çocuğa zarar vermek suretiy­le babaya zarar yermesin" şeklindedir. Bu, baba yiyecek ve giyeceğini karşılamaktan imtina ettiği için, o kadının da çocuğu emzirmekten imtina etmesi ve çocuğu babasının üstüne atmasıyla olur.

İkinci izaha göre âyetin mânâsı, "Çocuğun babası, anneye zarar verip, çocuğuna bakmak ve onu sevmek hususunda son derece istekli olan anne­den o çocuğu çekip almasın" şeklinde olur.Cenâb-ı Hakk'ın,  "Ne de çocuğun babası o çocuğu sebebiyle (zarara sokulmasın)" buyruğu, "Anne, çocuğu babasının üzerine bırakarak o babaya zarar vermesin" demektir. Her iki mânâ da aynı neticeye varır. O da, çocukları vesile ederek anne ile babanın birbirlerinden öfkelerini çıkarmalarıdır.

Buna göre şayet, "Cenâb-ı Allah, niçin burada fiil tek kimseye âjt olduğu halde, müşareket (beraber, karşılıklı yapmayı) ifâde eden sigâ ile, demiştir?" denilir ise biz deriz ki, bunun birkaç sebebi vardır:

a) Bunun manası, mübalağadır. Çünkü sana eziyet verenin eziyeti, sana eziyet vermeyen kimsenin eziyetinden daha güçlüdür.

b) "Baba ve anne, karşılıklı olarak, anne çocuğu emzirmeyerek, baba da çocuğu anneden ayırarak birbirine zarar vermesinler" demektir.

c) Bundan maksad şudur: Ana-babadan herbiri için, çocuğa zarar ver­meleri bakımından, diğerine zarar vermiş olmaları söz konusudur. Binaena­leyh bu aslında, karşılıklı olarak birbirine zarar vermedir. [70]

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın, "Ne bir anne çocuğu yüzünden zarara sokulsun..." tabiri, kalıp iti­barıyla bir haber cümlesi ise de, bundan kastedilen nehiydir. Bu ifâde emzirmeyi, emzirmeyi taahhüdü ve çocuğu korumayı bı­rakması sebebiyle, annenin çocuğuna karşı yapabileceği kötülüğü içine alır. (Böylece o ilâhî cezaya müstehak olur.) 

“Ne de çocuğun babası, o çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın" ifâdesi, kadın ve erkeğin zarara girmesini içine alır. Bu da, an­nenin çocuğuna daha çok şefkatli olmasına rağmen, onu emzirmemesi, erke­ğin de bazan kadının nafaka ve kisvesini kısması ve ona kötü davranması ile söz konusu olur. Böylece de bu, o kadını çocuğuna zarar vermeye sevketmiş olur. Bütün bunlar, bu nehyin muhtevasına girerler. Allah en iyisini bilendir.

Hak Teâlâ'nın,  "Mirasçıya düşen de bunun gibisi " buyruğuna gelince, bil ki, daha önce çocuk, baba ve anneler zikredilince, âyette geçen "vâris" in bunlardan herhangi birine nisbet edilmesi muhte­meldir. Ulemâ, kesin görüş olarak bir şey iddia etmemiştir.

Ancak onlardan bir kısmı, bu konuda şunu söylemiştir:

Birinci görüş: Bu, İbn Abbas (r.a)dan nakledilen görüştür. Buna göre bundan murad babaya vâris olan kimselerdir. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, emri O'nun, sözüne atfedilmiştir. Bu ikisi arasın-oaki cümle de, marufu beyân etmek için gelmiş olan i'tirâziyye cümlesidir. Buna göre mânâ şöyle olur: Eğer, çocuk kendisine ait olan baba ölürse, bu babaya gereken, kadının yiyecek ve giyeceğini karşılamak gibi hususlar onun varisi­ne de gerekir, vâcib olur. Yani, eğer baba ölürse, zikredilen şart ile kadının giyeceğini ve yiyeceğini temin hususunda, vârisin babanın yerine geçmesi ge­rekir. Bu şart ise, ma'rûfu gözetmek ve zarar vermekten sakınmaktır.

Ebu Müslim İsfehâni: "Bu görüş zayıftır, çünkü biz lâfzı babanın varisi­ne hamledersek, çocuk da babanın varisi olduğu için, bu çocuğun başkasına harcamada bulunmasının vâcib olması, malının da kendisinden infâk edilen bir mal olması neticesine götürür ki, bu da caiz değildir" demiştir.

Bu görüşe şöyle cevap verilebilir: Çocuk babasından bir mala vâris oldu­ğu zaman, o malı idare edecek, ma'rûf bir şekilde o malı çocuk için harcaya­cak ve onu zararlardan koruyacak bir kimseye muhtaç olur. Bütün bu şeylerin babanın vârisine vâcib olması mümkündür.

İkinci görüş: Bundan murad, babanın vârisidir. Baba öldüğü zaman, ba­baya vâcib olan her şey, varise de vâcib olur. Bu, Hasan, Katâde, Ebu Müs­lim ve Kâdî'nin görüşüdür. Bu görüşte olanlar, bunun babanın hangi vârisi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir.Bunun, anne ve anne bir olan kızkardeşler dışında kalan bütün "asabe" olduğu söylenilmiştir. Bu, Hz. Ömer, Hasan el-Basri, Mücâhid, Atâ, Süfyân vo İbrahim'in görüşüdür. Bunun, mirastaki paylarına göre, çocuğa vâris olan kadınlar ve erkekler olduğu söylenmiştir. Bu, Katâde ve İbn Ebî Leylâ'nın görüşüdür. Bunlar, nafakanın, mîrastaki pay kadar olacağını söylemişlerdir. "Vâris" in, amcaoğulları ve köleler gibi kim­selerin dışında kalan, nikâhı haram olan kimseler olduğu söylenmiştir. Bu, Ebu Hanife ve taraftarlarının görüşüdür. Bil ki ilahî kelâmın zahiri, şu veya bu gibi, herhangi bir vâris arasında bir üstünlüğün bulunmamasını gerektirir. Çünkü Allah Teâlâ, lâfzı mutfak olarak zikretmiştir. Binaenaleyh, yakın akraba olmayanlar, yakın akraba olanlar gibidirler. Nitekim, uzak olanlar yakın; kadınlar da erkekler gibi kabul edilmişlerdir. Şayet anne, kendisine bir hakkın vâcib olması sebebiyle zikredilmiş olması bakımından bu hükmün dtşında bırakılmış olmasaydı, o da bu hükmün muhtevasına dahil olurdu. Çünkü, o da baş­kaları gibi, bazan vâris olur.

Üçüncü görüş: Varisten murad, ana-babadan geriye kalandır. Çok meş­hur olan şu duada şöyle geçmektedir: "Onu bize vâris kıl" yani, "Onu bizden sonraya bırak!" Bu, Süfyâ'n ve bir grup âtimin görüşüdür.

Dördüncü görüş: Allah'u Teâlâ "vâris" ile ölen babasına vâris olan ço­cuğun kendisini kastetmiştir. Çünkü, eğer çocuğun malı varsa, emzirme üc­retinin onun malından verilmesi gerekir. Eğer çocuğun malı yoksa, anne onu emzirmeye zorlanır. Çocuğun nafakasını temin için, ancak ana-baba zorlana­bilir. Bu, İmâm Malik ve Şafiî'nin görüşüdür.

Cenâb-ı Allah'ın,  tabirinin "yiyecek ve giyecek hususunda... bunun kadarı" mânasında olduğu söylenmiştir. Bu, İbrahim'in görüşüdür. Bu­nun, "zararı terketmek hususunda bu kadarı..." mânasında olduğu da söy­lenmiştir. Bu görüş, Şa'bî, Zühri ve Dahhâk'tan rivayet edilmiştir. Yine bunun, "hem yiyecek ve giyecek hususunda, hem de zararı terk hususunda bu ka­darı..." mânâsında olduğu da söylenmiştir. Bu görüş, ilim ehlinin çoğundan nakledilmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer, (ana-baba) aralarında anlaşarak ve müşavere ederek, çocuğu meme­den kesmeyi arzu ederlerse, ikisine de günah yoktur" ayetine gelince, bil ki bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:"Fisâl" hususunda iki görüş vardır: [71]

 

Birinci Mesele                     Başa Dön

 

1) Bu, sütten kesme (fitam) demektir. Çünkü Cenâb-ı Allah, "(Karında) taşın­ması ve sütten kesilmesi, otuz aydır" (Ahkâf, 15) buyurmuştur. Bu âyette sütten kesme, "fisâl" (ayırma) kelimesiyle ifâde edilmiştir; çünkü çocuk annesinin sütüyle beslenmekten ayrılıp, diğer yiyeceklere yönelmiştir. Müberred, "Çocuk annesinden ayrıldı..." denilir", de­miştir. (Ahkâf, 15) âyetinde, hem   hem de,  şeklinde okunmuştur. "Fisâl" şeklinde okunuşu daha güzeldir. Çünkü çocuk annesin­den ayrıldığı zaman, annesi de ondan ayrılmış olur. Böylece aralarında, ilâ ve vezninde olduğu gibi karşılıklı bir ayrılış, meydana gelir. Anasından ayrılmış olan deve yavrusuna da, anasından ayrıldığı için, denilmiştir. Bir kimse ülkesini terkedip oradan ayrıldığı zaman, denilir. Nitekim Cenâb-ı Hak,  "Tâlût  ordusuyla aynldığı zaman.." (Bakara, 249) buyurmuştur. Bil ki bu ayette, kelimesini sütten kesme manasına hamletmek, müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür.

Allah'u Teâlâ iki tam yılın, emzirme müddetinin tamamı olduğunu açıkla­yınca, tekrar olmasın diye, bu âyeti bundan başka bir manaya hamletmek ge­rekmiştir. Âlimler bu konuda ihtilâf etmişlerdir. Bir kısmı, "Bu âyetten murad, iki yıl dolmadan çocuğu sütten kesmenin caiz olduğudur" demişlerdir. Bazı­ları da, bu âyetin iki yıl dolmadan önce de, dolduktan sonra da çocuğu sütten kesmenin caiz olduğuna delâlet ettiğini söylemişlerdir. Bu görüş İbn Abbas (r.a)'dan rivayet edilmiştir.

Birinci görüşün delili şudur: Âyetin öncesi, iki yıl tamamlandığı zaman ço­cuğu sütten kesmenin caiz olduğuna delâlet edince, bu aynı zamanda iki yıl­dan daha fazla emzirmenin caiz olduğuna da bir delil olmuştur. Durum böyle olunca,  âyeti, sadece iki yıl tamamlanmadan sütten kesme­nin caiz olduğuna bir delil olmuştur.

İkinci görüşün delili şudur: Çocuk bazan zayıf olur ve binaenaleyh süt em­meye devam etmesi gerekir. İki yıl dolmadan evvel onu sütten kesmek çocu­ğa zarar verdiği gibi, zayıf çocuğu iki yıl dolduktan sonra da sütten kesmek zarar verebilir.

Birinci görüşte olanlar buna şöyle cevap vermişlerdir: "İki yıl dolduktan sonra çocuğun sütten kesilmesiyle bir zarar meydana gelmesi pek nâdirdir. Bundan dolayı âyeti bilinen mânâya hamletmek gerekir." Allah en iyi bilendir.

2) "Fisâl" hususunda ikinci görüş şudur: Ebu Müslim birinci görüşten bahsettiği zaman, "Burada bir başka mânâ da muhtemeldir: Bu da "fisâl" den muradın anne-baba arasında bu hususta karşılıklı rıza ve müşavere mey­dana geldiğinde ve bundan dolayı çocuğa herhangibir zarar dokunmadığın­da, anne ile çocuğun arasını ayırmak manası olmasıdır" demiştir. [72]

 

İkinci Mesele

 

 kelimesi,  Arapça'da karşılıklı görüş alışverişinde bulunmak manasındadır. Ve kelimesi  gibi,  vezninde olan, kelime de aynı köktendir. Balı kovandan çıkarttığın zaman dersin. Ebu Zeyd şöyle demiştir: "Hayvanın yürüyüşünü göstermek için koş­turduğun zaman, dersin. Yine bakanın gözüne iliştiği için evdeki eşyaya da, denilir. Arapça'da "Onu utandırdım" manasın­da, denilir. İnsanın görünüşü de kelimesiyle ifâde edi­lir. Çünkü insanın görünüşü, kılığı kıyafeti ve süsleridir. "İşaret" kelimesi ise, gönlünde olan şeyi dışarı vurup, onu söz ve benzeri şeylerle muhataba gös­termek demektir. [73]

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Bu âyet, iki yıldan daha az sürede çocuğu sütten kesmenin ancak ana-babanın rızası ve bu hususta tecrübeli kimselerle müşaverelerinden sonra caiz olabileceğini göstermektedir. Bu böyledir, çünkü anne, bazan emzirmeden usa­nır ve çocuğu sütten kesmeye çalışır. Yine baba da süt emzirmeden ötürü pa­ra vermekten usanır ve bundan kurtulmak için çocuğu sütten kesmeye çalışır. Fakat anne ve baba şahsi menfaatlerinden dolayı çocuğa zarar verme husu­sunda nadiren ittifak edebilirler. Sonra bu hususta, tam bir muvafakat içinde olmaları halinde de, onların dışındaki kimselerle yapılan müşavereye itibar edi­lir. O zaman da, çocuğa zarar verebilecek bir şey hususunda herkesin ittifak etmesi uzak bir ihtimaldir. Öyle ise herkesin ittifak etmesi, tam İki yıl dolmadan önce o çocuğu sütten kesmenin ona zararlı olmayacağına delâlet eder. Sen şimdi Allah Teâlâ'nın bu küçücük yavruya olan ihsanına bir bak! Ondan zararları savuşturmak için, sütten kesilebilmesine ne kadar çok şart koymuş. Sonra bütün bu şartlar bulunsa bile, Cenâb-ı Hak açıkça izin vermemiş "Size bir günah yoktur" buyurmuştur. Bu da, insan daha zayıf olduğu zaman, Allah'ın ona olan rahmetinin daha çok, ihtimamının daha fazla olduğuna delâlet eder. [74]

 

İhtiyaç Halinde Çocuğu Annesinden Başkasının Emzirmesi

 

Çocuklarınızı (başkalarına) emzirtmek isterseniz, ma'rûfbir şekilde vereceğiniz (emzirme ücretini) ödemek şartıyla, yine size bir vebal yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki şüphesiz Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir"

(Bakara, 233).

 

Bil ki Cenâb-ı Hak, annenin hükmünü ve onun emzirmeye daha müstehak olduğunu açıklayınca, emzirme konusunda, anneden başkasına da mü­racaat ediiebileceğini de beyân etmiştir. Ayette iki mesele vardır:[75]

 

Birinci Mesele

 

Keşşaf sahibi şöyle demiştir:(emzirtmek istedi) fiili,   emzirdi fiilinden yapılmıştır. Arapça'da, "Ka­dın çocuğu emzirdi ve kadından çocuğu emzirmesini istedi" denilir.fiili bu örnekte iki mef'ul almıştır. Nitekim sen, "İhtiyacı giderdi ve ondan ihtiyacı gidermesini istedim" dersin. Buna göre ayet­teki bu tabirin manası şudur: "Eğer çocuklarınızı süt annelerine emzirtmek isterseniz." Buna göre, gerek olmadığından fiilin iki mef ulünden biri hazfedilmiştir. Nitekim sen, kendisinden ihtiyacını karşılamasını istediğin kimseyi zikretmeyerek,"ihtiyacımı karşılamasını istedim" diyebilir­sin. Birbirinden farklı olan iki mef'ulden herbirinin hükmü aynıdır."

Vahidî ise,  tabirinin, "Evlatlarınız için em­zirtmeyi isterseniz" manasında olduğunu; fiilin delâlet etmesi ile iktifa edile­rek, kelimesinin başında, "için" manasını ifâde eden lâm harf-i cerrinin hazfedildiğini, çünkü emzirtmenin ancak çocuklar için söz konusu ol­duğunu söylemiştir. Sen, "Zeyd için.." mânasında, "Zeyd'i da­vet ettim" diyemezsin. Çünkü "emzirtme" hususunda söylediğimizin hilâfı­na, senin böyle demen bir karışıklık meydana getirir. Lâm'ın hazfedilişinin bir başka misali de, "Onlara ölçü ile verdikleri veya tar­tı ile verdikleri zaman ise..." (Mutaffifin, 3) ayetidir. Bu,  "İnsanlar için ölçtüklerinde veya onlar için tarttıklarında.." takdirindedir. [76]

 

İkinci Mesele

 

Bil ki biz, annenin emzirmeye en müstehak kimse olduğunu açıkladık. Buna mâni bir durum ortaya çık­tığında ise, emzirme için anneden başka bir kadına müracaat edilebilir. Bu mânilerden birisi, anne bir başkasıyla evlendiği zaman, yeni kocasının haklarını yerine getirmesinin, anneyi çocuğunu emzirmekten alıkoymasıdır. Yine onu, ilk kocası boşadığında, o bir başkasıyla evleninceye kadar ço­cuğu emzirmek istemeyebilir.

Aynı şekilde kadın kendisini boşamış olan kocasına eziyet olsun diye ve onu üzmek için, çocuğu kabul etmekten kaçınabilir.

Keza kadın hasta olabilir veya sütü kesilebilir. İşte bu engellerden biri or­taya çıktığı zaman, başka bir süt annesi bulduğumuzda ve çocuk da onun sütünü kabul ettiğinde, süt emzirtme hususunda anneyi bırakıp başka kadınlara başvurmamız caiz olur. Fakat başka bir süt anne bulamadığımızda veya bul­duğumuzun sütünü çocuk kabul etmediğinde, çocuğu emzirmek anneye vâcib olur. [77]

 

Hak Teâlâ'nın, "Mâruf bir şekilde vereceği­niz (emzirme ücretini) Ödemeniz şartıyla..." buyruğu ile ilgili iki mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

kısmını sadece İbn Kesir şeklinde medsiz, diğer kıraat imamları ise med ile olmak üze­re, şeklinde okumuşlardır. Med ile okunu­şuna göre âyetin takdiri,Yani "(süt annesi) kadına vermeyi istediğiniz..."şeklindedir. Medsiz okunuşuna göre ise,  "yaptığı­nız şeyi..." şeklindedir. Buna göre birinci takdirde iki mef'ul; ikinci takdirde de, bilindiği için, lâfzı hazf edilmiştir. Şeybân'ın Âsım'dan rivayet ettiğine göre, Âsim bunu,  şeklinde okumuştur. Bu, "Allah'ın size verdi­ği ve sizi muktedir kıldığı ücreti..." manasındadır. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın,  "(Allah'ın) size (tasarruf için) vekâ­let verdiği şeylerden intak ediniz..." (Hadid, 7) âyetidir. [78]

 

İkinci Mesele

 

Teslim etme (ödeme), emzirmenin caiz ve sahih olabilmesinin şartı değildir. Bu sadece en uygun olanı yapmaya bir teşviktir. Bundan murad şudur: Emzi­ren süt anneye, gönlünün hoş olması ve böylece bunun da çocuğun durumu­nun daha iyi olmasına bir sebep ve çocuğun menfaatleri hususunda en ihti­yatlı yol olması için, ücret peşin verilmelidir. Sonra Cenâb-ı Hak ayeti bir sakındırma ile bitirerek,"Allah'­tan korkun ve bilin ki şüphesiz Allah ne yaparsanız hakkıyla görendir" buyur­muştur. [79]

 

Kocası Ölmüş Kadının İddetinin Hükmü                     Başa Dön

 

"Sizden ölüp geriye zevceler bırakanların zevceleri kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. İşte bu müddeti bitirdikleri zaman artık onların kendileri hakkında meşru bir şekilde yapacakları şeylerden dolayı size bir günah yoktur. Allah ne yaparsanız, hakkıyla haberdârdır" (Bakara, 234).

Bu ayetle ilgili birçok mesele vardır: [80]

 

Birinci Mesele

 

kelimesi, "ölürler ve ruhları alınız" manasındadır. Bu manada Cenâb-ı Hak,"Allah, ölümü esnasın­da ruhları alır" (Zümer, 42) buyurmuştur.  fiilinin esâs manası, bir şeyi tam ve eksiksiz olarak almak demektir. Ölen kimse de ömrünü eksiksiz ve tam olarak tamamlamış demektir. Birisi öldüğü zaman, denilir. Bu manada, diyen kimse, "Onun ruhu kabzolundu ve alındı" manası­nı; diyen kimse de, "O kimse ecelini tamamladı, rızkını ve ömrünü bi­tirdi" manasını kastetmiştir. Hz. Ali (k.v)'nin kıraati de yâ harfinin fethasıyla, şeklindedir.

Cenâb-ı Hakk'ın tabiri, "terkederler, geride bırakırlar" manasındadır. Bu fiilin, bunun yerine fiili kullanılmakla yetinilerek, mazi­si ve masdarı kullanılmaz. Aynı şekilde "terketme" manasındaki, fiili muzarisinin mazisi ve masdarı da kullanılmaz. Bu iki fiifin hem muzarısi hem de emri mevcuttur. Meselâ, denildiği gibi, emir olarak, (onu bırak ve terket) denilir. Bu iki fiilin mazisi ve masdarı (konuş­ma dilinde) yoktur. Ayette geçen "ezvâc"tan maksad kadınlardır. Araplar er­keği "zevç", hanımını da "onun zevci" olarak ifâde ederler. Bazan da kadını "zevce" olarak isimlendirirler. [81]

 

İkinci Mesele

 

Allah Teâlâ'nm,  sözü mübtedâdır. Buna bir haber gerekir. Alimler, birkaç değişik görüş belirte­rek bunun haberi hususunda İhtilâf etmişlerdir:

1)  kelimesi muzafun ileyh olup, muzâafı mahzuftur. Bunun takdiri "ölenlerin hanımları" şeklindedir.

2) Ahfeş'in görüşü olup, buna göre ifâdenin takdiri, "O kadınlar kocalarından sonra beklerler.." şeklindedir. "Kocalarından sonra" ifâ­desi, manada açık olduğu için sakıt olmuştur. Bu, "iki ölçek yağ bir dirheme..." sözünde, (satılır ifâdesinin düşmesi) gibidir. Cenâb-ı Allah aynı şekilde, "Sabreden ve bağışlayanlar için (mükafaatlar vardır). Şüphesiz bu azmolunacak şeylerdendir" (Şura, 43) buyur­muştur.

3) Bu, Müberred'in görüşü olup, buna göre ifade, "Sizden ölüp geriye zev­celer bırakanlar var ya, onların zevceleri beklerler..." takdirindedir. O, "Mübtedantn takdir edilmesi gariplbirşey değildir" demiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "De ki:"Şimdl bundan daha kötü bir şeyi size ha­ber vereyim mi: Cehennem" (Hacc, 72);yani "O, cehennemdir" buyurmuştur. Yine Hak Teâlâ "ve güzel bir sabır" (Yûsuf, 83) yani "O, güzel bir sabırdır" buyurmuştur.

Buna göre eğer, "Siz burada muzaf olan bir mübtedâ takdir ettiniz. Bu aynı şey olmayıp, farklı iki şeydir. Kendisinde takdirler olduğunu söylediğiniz misaller ise, aynı manadadır" denilir ise deriz ki: Kur'an-ı Kerim'de müfred mübtedanın takdiri bulunduğu gibi, muzaf olan mübtedanın takdiri de bulun­maktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kâfirlerin diyar diyar gezip dolaşması  seni aldatmasın. (Bu), azıcık bir (aidedir" (Al-i İmran. 196-197); yani "Onların dolaşmaları azıcık bir fâidedir" buyur­muştur.

4) Kisâi ve Ferrâ'nın görüşüdür: Buna göre ayetteki, kısmı mübtedâdır. Fakat burada maksad, ölen kocalarla ilgili bir hükmü değil, onların geride bıraktıkları eşlerine âit bir hükmü açıklamak olduğu için Cenâb-ı Hak, bu mübtedaya bir haber getirmemiştir. Bu görüşü Müberred ve Zeccâcyadırgamışlardır. Çünkü haberi olmayan   mübtedanın gelmesi imkânsızdır: [82]

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Biz daha önce,  fiilinin manasını açıklamış ve âyetteki, lâfzının faydasını beyân ede­rek, ifâdesi lâfzen haber olsa da ondan emir mânâsı kastedildiğini ve emir manasında haber üslûbunun kullanılması­nın faydasını söylemiştik.[83]

 

Dördüncü Mesele

 

Bundan murad, olduğu halde,  lâfzı müennes[84] olarak getirilmiştir. Bunun sebebi hu­susunda âlimler birkaç izah zikretmişlerdir:

1) Tağlib yoluyla gündüzleri değil de, geceleri kastetmek.. (Çünkü, kelimesi müennestir). Bu böyledir çünkü, aylar geceden başlar. Geceler ayla­rın başlangıcı olunca, tağlib yoluyla onlar kastedilmiştir. Çünkü başlangıç olan şeyler, ikinci olarak gelen şeylerden (gündüzler) daha kuvvetlidir. İbnu's-Sıkkît şöyle demiştir: Araplar,  "Aydan beş (gece) oruç tut­tum" diyerek, geceleri gündüzlere tağlib ediyorlar. Çünkü Araplar, "günler" lâfzını zikretmiyorlar. "Günler"i açıkça zikrettiklerinde,  Beş gün oruç tuttuk" diyorlar.

2) Bu günler, hüzün ve hoşnutsuzluk günleridir. Böyle günlere, istiare yo­luyla, "geceler" adı verilir. Nitekim Araplar, "Fitne gecele-

rinde (günlerinde) çıktık, gittik" ve  "Haccâc'ın emirlik gecelerinde (günlerinde, zamanında) geldik" diyorlar.

3) Müberred'in   zikrettiğine  göre, kelimesi,   bundan   murad "müddet" olduğu için müennes olarak getirilmiştir. Bunun mânası,iii p£ dır. Bu müddet ve süre, içinde gündüz ve gecelerin bulunduğu bütün müddettir

4) Bazı fakihler ayetin zahirî mânasına itibar ederek, "Böyle bir kadın için dört ay on gece tamamlandığı zaman, onun başkasıyla evlenmesi helâl otur" demişler, buradaki,  tabirini de geceler manasıyla tevil etmişlerdir. Evzâi ve Ebu Bekr el-Esamm bu görüştedirler. [85]

 

Beşinci Mesele

 

Ebu'l-Aliye'den rivayet edildiğine göre, Cenâb-ı Allah kocası ölmüş kadının iddetini bu müddet ile sınırlandırmıştır. Çünkü, çocuğa dört ay on gün sonra rûh üflenmektedir. Bu görüş, Hasan el-Basri'den de rivayet edilmiştir. [86]

 

Altıncı Mesele                     Başa Dön

 

Bil ki, şu iki durum dışında, kocası ölen her kadının bu iddeti beklemesi vâcibtir:

1) O kadının câriye olması hâli... Çünkü o câriye, fukâranın çoğuna göre, hür kadının beklemesi gereken iddetin yarısını bekler. Ebu Bekr el-Esamm, âyetin zahirine sarılarak, "Cariyenin iddeti de, hür ka­dınların iddeti kadardır. Cenâb-ı Allah hâmile olan kadın için çocuğunu doğur­masını bu müddete bedel olarak addetmiştir. Hem sonra, çocuğu doğurma hem câriye hem de hür kadınlar için aynıdır. Bundan dolayı, bu müddete iti­bar edilmesi hususunda, hür ve köle kadınların müşterek olması gerekir" de­miştir.

Diğer fakihler ise: "Bu müddeti ikiye bölmek mümkündür. Ama çocuğu doğurma müddetini, câriye hakkında yarım olarak hesaplamak mümkün de­ğildir. Böylece ikisi arasındaki fark ortaya çıkmıştır" demişlerdir.

2) Bundan murad şudur: Eğer o kadın hâmile ise, o kadının iddeti,çocu-ğunu doğurmasıyla sona erer. Kocasının vefatından bir saat sonra dahi çocu­ğunu doğursa, başkasıyla evlenmesi helâl olur. Hz. Ali (r.a)'den, "Kadının bu iki müddetten en uzun olanını beklemesi" gerektiği görüşü rivayet edilmiştir. 3unun delili, Kur'an ve sünnettir.

Kur'an'dan delili, Allah'u Teala’nın "Hamile kadınların iddetleri ise, yüklerini bırakmaları ile biter" (Talak, 4) âyetidir.

Bazı âlimler, bu âyet-i kerimenin, ayeti kerimesinin umûmî manastnı tahsis ettiğini kabul etmişlerdir. İmâm-ı Şafiî, iki sebepten dolayı bunu söylememiştir:

a) Bu iki âyetten her biri, bir bakıma diğerinden daha umumî, bir bakıma da daha hususidirler. Çünkü, hamile kadının kocası ölmüş de olabilir, ötme­miş de olabilir. Aynı şekilde kocası ölen kadın, hâmile olabilir de, olmayabilir de. Durum böyle olunca, bu ayetten birinin diğerini tahsis ettiğini söylemek imkânsızdır.

b) (Talâk, 4) âyeti, boşanmış ka­dınlarla ilgili âyetin peşinden gelmiştir. Bir kimse: Bu âyet, boşanmış kadınlar hakkındadır, yoksa kocası ölmüş kadınlar hakkında değil!.'diyebilir. İşte bu iki sebepten dolayı İmâm-ı Şafiî bu meselede Kur'an'a dayanmadı da, sün­nete dayanmıştır. Sünnetten delili de, Ebû Davud'un senediyle rivayet etmiş olduğu şu hadistir: Sebî'a bintu'l-Hars el-Eslemiyye, Sa'd İbn Havle'nin hanımı idi. Sebî'a hâmile iken, Sa'd veda haccı sırasında vefat etti. Onun vefa­tından yarım ay sonra, Sebî'a çocuğunu doğurdu. Lohusalığı bittiği zaman kendisine tâlib olunması için süslendi.. Bunun üzerine bazı müslümanlar ona, "Dört ay on gün geçmedikten sonra, sen evlenemezsin" dediler. Sebî'a da, "Bunu Hz. Peygamber'e sordum.. O bana, çocuğumu doğurduğum zaman evlenmemin helâl olacağını söyledi.. Ve bana, bir tâlib çıkarsa onunla evlen­memi emretti" dedi.

Bu esâsı anladığın vakit bil ki, bu asıl kaideye bazı talî hükümler dayan­maktadır:

1) Kocası ölen kadın, ister genç ister yaşlı otsun, iddet hususunda bir fark yoktur. İbn Abbas (r.a), cimâdan önce kocası ölen kadına iddet düşmediğini söylemiştir. Bu görüş ise, kabul edilmemiştir. Çünkü âyet, bu durumdaki bü­tün kadınlar hakkında umûmî bir hüküm ifâde eder.

2) Dört ay on gün bittiği zaman, bu esnada kadın hayız görmese bile, onun iddeti bitmiş olur. İmâm-ı Mâlik, "Bu günler esnasında o kadın, âdeti olan ha­yız görünceye kadar iddeti sona ermez. Meselâ, eğer o kadın her ay bir kere âdet görüyorsa, onun, kocasının ölümünden dolayı beklemiş olduğu iddet es­nasında dört hayız görmesi gerekir. Eğer o kadın, her iki ayda bir âdet görü­yorsa, bu iddet süresinde iki kere hayız görmesi gerekir. Eğer o kadın, dört ayda bir kere hayız görüyorsa, bu müddet esnasında bir kere hayız görmesi gerekir. Eğer o kadın, beş ayda bir kere hayız görüyorsa, bu durumda ona bu aylar (beş ay) kadar iddet beklemesi yeter..İmâm-ı Şafiî(r.h)'nin delili şudur: Bu âyet, Allah'u Teâlâ'nın, kocası ölen kadına bu müddet kadar iddet beklemesini emrettiğine ve bu miktara herhan­gi bir ilâvede bulunmadığına delâlet etmektedir. Bundan dolayı dört ay on günün yeterli olması icâb eder.

İmâm-ı Şafiî sonra şöyle demiştir: "Eğer kadın şüphe ederse, kendisini şüpheden temizler. Aynı şekilde, hayız gören kadın şüpheye düşerse ona ge­reken,ihtiyatlı davranmasıdır."

3) Koca öldüğü zaman, o öldüğü aydan geriye on günden fazla bir gün kalmışsa, ikinci, üçüncü ve dördüncü aylar, ister eksik olsun isterse tam ol­sun, hilâllere göre hesaplanır. Sonra birinci aydan kalan günler, beşinci aydan otuz güne tamamlanır, daha sonra buna on gün ilâve edilir. Eğer koca öldüğü zaman, o aydan geriye on günden daha az bir gün kalmışsa, bundan sonraki dört ay hilâllerle (kamerî aylara göre) hesaplanır, sonra bu on gün al­tıncı aydan tamamlanır. [87]

 

Yedinci Mesele

 

Fakihler, bu ayet-i kerimenin, her ne kadar Mushaf- m tertibinde önce gelse de, kocası ölen kadının bir sene bakılıp gözetilmesini ifâde eden (Bakara, 240) âyetini neshettiği hususunda ıcmâ etmişlerdir. Sadece Ebu Müslim el-İsfehanî bu görüşte değildir. O, bu âyetin nâsih olduğunu söylemiştir. İnşâallah ilerde, onun görüşünü anlatacağız.

Bir âyet-i kerimenin Mushaf'ta önce yer almış olması, daha sonra nazil ölmüş olmasına mâm değildir. Çünkü Mushaf'ın tertibi nüzul sırasına göre de­ğildir. Âyetlerin Mushaf'taki tertibi, Cebrail (a.s)'in, Allah'ın emriyle yapmış ol­duğu bir tertiptir. [88]

 

Sekizinci Mesele                     Başa Dön

 

Âlimler, bu iddetin sebebinin ölüm mü, yoksa ölümden haberdar olma mı olduğu hususunda ihtilâf et­mişlerdir. Bazıları kocasının vefatından haberdarolmayan kadın için geçen bu günlerin iddet sayılmayacağını söylemişler ve buna da şöyle delil getirmişlerdir:Allah'u Teâlâ  "Kendi kendilerine beklerler" buyurmuştur; bu ise ancak, bu bekleme kasıtlı ve iradî olduğu zaman tam olur. Beklemede kasıt ve niyet ise, ancak kadının bu vefat­tan haberdar olmasıyla meydana gelebilir.

Ekseri âlimler ise, bunun sebebinin ölüm olduğunu söylemişlerdir. Buna göre, bu iddet müddeti veya daha fazla bir zaman geçer, kadına da kocasının öldüğü haberi ulaşırsa, geçen zamanın iddetten sayılması gerekir. Bu görüş­te olanlar, "Bunun delili, bilgisi olmayan küçük yaştaki kadının iddetinin sona ermesinde bu müddetin geçmesinin kifayet etmiş olmasıdır" demişlerdir. [89]

 

Dokuzuncu Mesele

 

Kadının kendi kendine iddet beklemesinden maksad, onun nikâhtan, kocasının öldüğü evden çıkmaktan ve süslenip püslenmekten kaçınmasıdır. Bu lâfız, âdeta mücmel bir ifâdedir. Çünkü bu ifâdede kadının hangi hususta bek­leyeceği açıklanmamıştır. Ancak biz diyoruz ki, kadının evlenmekten kaçın­ması, ulemâ arasında ittifakla kabul edilen bir husustur. Evinden çıkmamasına gelince, zaruret ve ihtiyaç durumları hariç, evinden çıkmaması da vâcibtir. Süs­lenmeyi terketmesine gelince, bu da vâcibtir. Çünkü Hz. Aişe ve Hafsa'dan, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Allah'a ve âhtret gününe inanan bir kadın için, kocası hariç, herhangibir ölüye üç geceden fazla yas tutması helâl olmaz. Ancak kocaya, dört ay on gün yas tutabilir"[90] 

Hasan el-Basrî ile Şa'bî, bunun vâcib olmadığını söylemişlerdir. Çünkü hadis, yas tutmanın vâcib olduğunu değil, helâl olmasını gerektirmektedir, Allah en iyisini bilendir.

Bunlar, Esma binti Uneys'ten rivayet edilen şu hadisle istidlal etme­mişlerdir: Hz. Peygamber (s.a.s), Üç  gün bek­le, daha sonra istediğini yap" buyurmuştur. [91]

 

Onuncu Mesele

 

Kâfirlerin, dinin fürûundan sorumlu olmadıklarını söyleyenler, Hak Teâlâ'nın buyruğunu delil getirmişler ve bunu şöyle açıklamış­lardır: Hak Teâlâ'nın,  sözü mü'minlere yapılmış bir hitaptır. Binaena­leyh bu, İslâm dininin füruûndan sorumlu olmanın sadece mü'minlere has olduğuna delâlet eder. Bunların bu görüşüne şu şekilde cevâp verilir: Dinin fürûu ile sadece mü'minler amel ettiği için, özellikle onlar zikredilmiştir. Nite­kim Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber'e,  "Bütün âlemler için uyarıcı olsun diye... "(Furkan, 2) âyetinin deliliyle her ikisini inzâr edici oldu­ğu halde, "Sen ancak, kıyametten korkanı inzâr edicisin" (Naziat, 45) buyurmuştur.

Cenâb-ı Allah'ın, buyruğu "iddet süresinden ibaret olan bu müddet bitince, size günah yoktur" anlamındadır. Bu âyetteki hitabın, nikâh akdini üstlendikleri için, hitabın velîlere veyahut da, hakimlere veya sa-lih müslümanlara olduğu da söylenmiştir. Bu böyledir, çünkü kadınlar iddet müddeti içerisinde evlenirlerse, bu velî ve salih müslümanlardan her birinin, güçlerinin yetmesi halinde, onları bu akidden men etmeleri vacib olur. Eğer men'e güçleri yetmezse, o zaman yöneticiden yardım istemeleri gerekir. Bu böyledir, çünkü bu iddetten maksat, kadıntn rahminin ilk kocasının menisin­den hâlî olduğundan emin olamamaktır.

Âyetle ilgili bir üçüncü açıklama daha vardır. Bu da, tabının takdirinin, "Kadınlara ve size bir günah yoktur" şeklinde olmasıdır. Daha sonra Cenâb-ı Hak,"Onların kendileri hakkında meşru bir şekilde yapacakları şeylerden dolayı..." buyurmuştur. Yani, "Aklen ve şer'an güzel olan hususlarda..." demektir. Çünkü ma'rûf, güzel olmayan münker'in zıddıdır. Bu da, sıhhatinin şartları mevcut olduğunda, kadıntn evlenmesinin helât olduğudur. Daha sonra Cenâb-ı Allah, bu ayeti bir tehditle bitirerek,  "Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır" buyur­muştur. Geriye, bu âyetle ilgili birkaç mesele kalmaktadır: [92]

 

Birinci Mesele                     Başa Dön

 

Bazı âlimler, kadının yas tutmasının vâcib olduğu hususunda  âyetiyle istidlal et­mişlerdir. Çünkü bu ifâdenin zahiri, kadının müstakillen hareket edebileceği hususlar olmasını iktiza eder. Nikâh böyle değildir; çünkü nikâh, ancak başka bir kişi ile tamam olur. Bundan dolayı bu ifâdenin, kadının süslenme ve güzel kokular sürünme vs. gibi müstakillen hareket ede­bileceği hususlara hamledilmesi gerekir. [93]

 

İkinci Mesele

 

Ebu Hanife'nin taraftarları, velisiz evlenmenin caiz olduğu hususunda bu ayetle istidlal ederek şöyle de­mişlerdir: Kadın kendi başına evlendiğinde, ifâdesinden ötürü, bunun caiz ölmesi vâ­cib olur. Fiilin, failine izafeti, bizzat mübaşerete (o işi yapmaya) hamledilir. Çün­kü, lâfızdaki hakiki mâna budur.

Şafiî (r.a)'nin taraftarları da, bu nikâhın velisiz caiz olmayacağı hususu­nu savunmuşlardır. Çünkü Hak Teâlâ'nın,  buyruğu velîlere hitaptır. Eğer bu akidde velinin izni şart olmasaydı,  sözü ile Cenâb-ı Hak onlara hitap etmez (onları bu işe dahil etmezdi). Muvaffakıyyet Allah'tandır. [94]

 

Kadınlara Evlilik Teklif Etmek Hükmü Hakkındadır

 

"(Ve ât iddetint bekleyen) kadınlara evlilik teklifini çıtlatmanızda, ya da böyle bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızda size bir vebal yoktur. Allah, sizin onları mutlaka hatırlayacağınızı bilmiştir. Fakat kendileriyle gizlice va'adleşmeyin. Ancak, ma'rûfbir söz söylemeniz müstesna..."(Bakara. 235).

tabiri, Arapça'da tasrih'in zıddıdır. Bunun mânası, bir kimsenin sözünün, hem maksadına hem de maksadının dışındaki bir şeye uygun olmasıdır. Ancak, maksadını ifâde ve ihsas ettirmesi, daha mükemmel ve daha tercihe şayandır. Bu kelimenin asit bir şeyin yanı ve tarafı mânasına gelen, tabirinden iştikak etmiştir. Buna göre sanki, ta'rîzde bulunan kimse, maksadının etrafında dönmüş dolaşmtş, maksadım açıkça bir türlü ifâde edememiştir. Bunun bir benzeri, muhtaç olan kimsenin, kendisine muhtaç olunan kimseye,  "Sana selâm ver­mek ve senin mübarek yüzüne bakmak için geldim" demesidir. İşte bundan dolayı, "Benden alacağını alman için, bana bir se-lâm vermen kâfidir" demişlerdir.

"Ta'rîz", kişinin kendisiyle neyi murad ettiğini ortaya koyduğu için, bazan "telvîh" diye de isimlendirilir. Kinaye ile ta'rîz arasındaki fark şudur: Kinaye, bir şeyi, onun levazımını (zorunlu olarak kendisiyle alâkalı olanı) zikrederek, zikretmektir. Meselâ senin, "Falanca, uzun boyludur" ve,  "külü çoktur" deyip, (bununla o kimsenin cömertliğini kastet­men gibi)... Ta'rîz ise, hem senin maksadına, hem de senin maksadının dışındaki şeylere muhtemel bir sözü zikretmendir. Ne var ki, senin hal ve hareketlerinin ihsas ettirdiği şeyler, karineler, o sözün senin maksadına hamledilmesini kuvvetlendirir.

Âyette geçen,   lâfzına gelince, bu hususta Ferrâ  şöyle der:  kelimesi, (hal, durum, önemli mesele) kelimesinin yerinde kullanılmış bir masdardır. Bu senin, oturmayı kastederek, (nem yukardan aşağı), hem de aşağıdan yukarıya doğru) oturmayı güzel beceren bir kimsedir" demen gibidir. Bu kelimenin iştikakı hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:

1) kelimesi, iş ve durum mânasına gelir. Meselâ, deni­lir; yani "durumun nasıldır, neyin var?" Araplarda, der­ler. Yani, "O erkek, kadına, kadının kendisiyle ilgili bir durumu, bir işi sordu..."

2) kelimesi, konuşma anlamına gelen,  lâfzından iştikak etmiştir. Nitekim, "(Erkek) kadına konuştu, söyledi" de­nilir. Çünkü, o erkek kadınla nikâh akdi hususunda konuşmuştur. Yine denilir.. Yani, "O kimse, sakındırarak ve öğütler vererek ko­nuştu" demektir. Hakkında çok konuşmaya ihtiyaç duyulduğu için, "önemli iş, önemli durum" manasında  kelimesi kullanılmaktadır. [95]

 

İkinci Mesele                     Başa Dön

 

Kadınlar, evlilik teklifinin hükmü hususunda üçe ayrılırlar:

1) Hem sarâhaten,hem de tarîz yoluyla kendilerine evlilik teklifi yapılanlar. Bunlar, kocasız ve iddetleri de dolmuş olan kadınlardır. Çünkü onları bu durumda nikahlamak caiz olunca, onlara evlilik teklifinde bulunmak nasıl caiz olmasın? Bu maddenin tek bir istisnası vardır. O da, Şafiî'nin Mâlik'den, Mâlikin Nâfi'den, onun da İbn Ömer'den rivayet etmiş olduğu şu hadistir: Hz. Peygamber (s.a.s),  "Sizden hiçbiriniz, kardeşinizin tâlib olduğu (kadın ve kıza) tâlib olmasın!.." buyurmuştur. Sonra bu hadis, her ne kadar mutlak olarak zikredilse dahi, ancak ne var ki burada üç durum söz konusudur:

Birinci durum: Bir kimse bir kadına talip olup, kendisine (müsbet mânada) açıkça olumlu cevap verildiğinde, o vakit, işte bu hadisten dolayı, başka birinin o kadına talip olması helâl olmaz.

İkinci durum: Adam, açıkça olumsuz cevap aldığı zaman, bu durumda başkasının o kadına talip olması caiz olur.

Üçüncü durum: Ne açıkça kabul, ne de red söz konusu olmadığı zaman... Bu durumda Şafiî'nin iki görüşü vardır:

a) Başkasının ona tâlib olması caizdir. Çünkü olumlu ya da olumsuz bir cevâp vermeme, rızâya delâlet etmez.

b) Bu, Şafiî'nin "kavl-i kadîmi" olup Mâlikin de görüşüdür. Buna göre sükût, her ne kadar rızâya delâlet etmese dahi, kerahet haline de delâlet etmez. Bazı bakımlardan çoğu kez arzu bulunur; ama bu ikinci tâlip,kadına talip olunca bu arzuyu ortadan kaldırmış olur.

2) Açıkça da, ta'riz yollu olarak da kendilerine tâlib olunamayacak kadın­lar... Bu, kadın başkasının nikâhı altında olduğu zaman olur. Çünkü insanın bu kadına tâlib olması, kadının kendini arzu edenlerin bulunduğunu bilmesi­ne ve bu durumun da onu çoğu zaman kocasının haklarını yerine getirmeme­sine sevkedeceği için, kocası için bir problem haline gelir, onun zihnini karıştırır. Böyle bir şeye!sebepolmak ise haramdır. Ric'i talakla boşanmış kadına iddeti içerisinde tâlib olmak da böyledir. Çünkü o kadın talâkı, zihârı, li'ânı, kocası­nın ölümünden dolayı iddeti ve kocası iie birbirlerine vâris olabilmelerinin de­lili ile, nikâhlı bir kadın hükmündedir.

3) Kendisine açıkça tâlib olma ile, ta'rîz yollu calib olma farklı olan kadın...Bu, ric'î olmayan durumda iddet bekleyen kadındır. Böyle olan kadınlar üç kı­sımdır:

a) Kocasının ölümünden ötürü iddet bekleyen kadın. Bu durumdaki kadı­na açıkça değil, ama ta'riz yoluyla talip olmak caizdir. Ta'rizin caiz olması, Hak Teâlâ'nın, "(Vefat iddetini bekleyen) kadınlara evlilik teklifini çıtlatmanızda... size bir vebal yoktur" âye­tidir. Bu âyetin zahiri, ifâde ettiği hükmün kocası ölmüş kadınlara ait olduğu­nu gösterir. Çünkü bu âyet, o âyetin (kocası ölmüş kadınların hükmünü belirten âyetin) peşinden zikredilmiştir.

Böylesi kadınlara açıktan açığa talib olmanın caiz olmadığı hükmüne ge­lince, Şafiî şöyle demiştir: Allah'u Teâlâ günah olmama hükmüne ta'rîzi tah­sis edince, tasrîhin bunun aksine (günah) olması gerekir. Sonra bu mâna şu hususla da kuvvetlenir: Açıkça talip olma nikâhtan başka bir şeye muhtemel olmayınca, bu durumun, kadını iddet bitmeden önce, iddetinin bittiğini söyle­yerek nikâhlanmaya teşvik edeceğinden emin olunamaz. Ama ta'rîz böyle de­ğildir; çünkü ta'riz yollu ifâdeler, başka şeylere de muhtemeldir. Dolayısıyla ta'rîz yollu ifâdeler, kadını yalan söylemeye zorlamaz.

b) Üç talâktan dolayı iddet bekleyen kadınlar.. Şafiî "el-Ümm"de, "Böy­le kadınlara tarîz yoluyla talip olmayı caiz görmem.."; kavl-i kadiminde ve "Kitâbu'l-İmlâ"sında ise, "Caiz olabilir. Çünkü o kadın, nikâh altında değildir. Böylece, kocasının ölümünden dolayı iddet bekleyen kadınlara benzemiş olur" demiştir.

Şafiî'nin, "bu caiz oimaz!" hükmünün delili de şudur: Kocası ölmüş kadmlardan, evlenme teklifi sebebiyle, bekledikleri iddet hususunda hiyanet et­meyeceklerinden emin olunur... Çünkü bu kadınların iddeti aylara göredir.. Ama, üç talâkla boşanmış kadının iddeti, "kuru" (ara göredir. Dolayısıyla, ken­disine talip olan birisi bulunduğu zaman, onun hiyânet edip etmeyeceğinden emin olunamaz.. Kadının hiyâneti ise, iddeti bitmeden önce, iddetinin bittiğini söylemesidir.

c) İddeti içerisinde kocasına nikâhı caiz olan, bâin talâkla boşanmış olan kadınlardır. Bu kadınlar, "hul" yapan ve herhangi bir kusur, cinsî iktidarsız­lık, kocasının nafakasını da temin edememesi gibi sebeplerle nikâh akdi fes-holunmuş kadınlardır. Bu durumda bunların kocaları, gerek açıkça, gerekse ta'rîz yoluyla, bu kadınlara talip olabilirler. Çünkü, kadın iddeti içerisinde o ko­canın nikâhında bulunduğu için, kocasının açıkça talip olduğunu ifâde etmesi evlâ olur. Ama, kocası dışındaki erkeklere gelince, hiç şüphesiz bu erkeklerin bu kadınlara talip olduklarını açıkça söylemeleri caiz olmaz. Ama bu kimsele­rin ta'rîz yoluyla bunu açıklamalarına gelince bu hususta iki görüş vardır:

a) Bu kadın, kocası ölmüş ve üç talâkla boşanmış kadınlar gibi olduğun­dan dolayı helâldir.

b) En sahîh olan görüş de budur. Buna göre, ta'rîz helâl olmaz. Çünkü o kadın iddet beklemektedir. İddeti içerisinde kocasının onu nikahlaması he­lâl olur. Dolayısıyla, ric'î talâkta olduğu gibi, bir başkasının o kadına "tarîz"de bulunması helâl olmaz. [96]

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Şafiî şöyle demiştir: "Tarîzli ifâdeler pek çoktur. Bu, meselâ bir kimsenin, "Seni isteyen pek çoktur" "Senin gibisini kim bulabilir?", "Sen dul sayılmaz­sın...", "İddetin bittiğinde bana haber verin" vb. ifâdelerle olur. Diğer müfes-sirler de, ta'rîz lâfızları ofarak şunları da ilâve etmişlerdir: "Sen çok güzelsin", "Sen sâliha bir kadınsın" "Sen, iş görürsün", "Evlenmeye kararlıyım" ve: "Ben senin için çok istekliyim...."

Hak Teâlâ'nın, "ya da böyîe bir arzuyu gönülleriniz­de saklamanızda..." buyruğuna gelince, bil ki, ötây gizlemek ve örtmek demektir. Ferrâ şöyle demiştir: Araplar, "Yani, "onu örttüm" ve  derler. Gerek gerekse birşeyi bir kimsenin, bir yerde veya o şeyi kendi gönlünde saklamasını ifâde eden ve aynı mânaya kul­lanılan iki kullanıştır. Hak Teâlâ'nın, "Göğüslerinin gizlediği şey..." (Kasas, 69) ve, "Saklanmış yumurtalar..." (Saffat, 49) tabir­leri de bu mânadadır.

Bazı kimseler bu iki ifâde arasında bir fark olduğunu söyleyerek şöyle der­ler: Sen bir şeyi, kendisine herhangi bir afet isabet etmesin diye, o şey her ne kadar örtülü olmasa dahi, koruma altına aldığın zaman der­sin. Meselâ, "korunmuş inci; ''korunmuş câriye" ve,"korunmüş yumurtalar" denilir. Yani, yuvarlanmaktan, kırılmak­tan korunmuş yumurtalar... kelimesinin mânası ise, "saklandım" de­mektir. Bu, insanın başkasından gizleyeceği ve saklayacağı şeyler hakkında kullanılır ki, bu "ilân ettim", "açıkladım!" ifâdesinin zıddıdır. Buna göre, âyet­ten kastedilen mâna şudur: Kocasının ölümünden dolayı iddet bekleyen kadına, ta'rîz etmede ve kişinin onunla evlenmeyi gönlünden geçirmesinde bir günah yoktur.

Buna .göre eğer, "İnsanın böyle bir kadına ta'rîz yoluyla evlenme teklifi yapması, ona katbinin meyletmesinden ve ona bir şey söylemesinden daha ileri derecede bir şey ifâde eder. Allah'u Teâlâ bu durumdaki kadınlara tâüp olduğunu ta'rîz yoluyla bildirmenin caiz olduğunu önce belirtince, bundan son­ra Cenâb-ı Hakk'ın, sözü, açık olan şeyi tekrar açıkla­mak gibi olur" denilirse, biz deriz ki:

Maksat, sizin zikrettiğiniz şey değildir. Bundan maksat, Allah'u Teâlâ'nın bu durumda ta'rîz yolunu mubah kılıp, tasrîhi haram kıldığını beyan et­mesidir.

Daha sonra Hak Teâlâ, buyurmuştur ki, bundan maksadı da, kişinin kalbini ileride bu hususu açıkça ifâde edebileceği ümidi­ne bağlamasıdır. Bundan dolayı birinci tabir o anda tar'izde bulunmanın mubah, tasrîhin ise haram olduğunu; ikinci tabir ise, iddet zamanı sona erdik­ten sonra kişinin kalbini, ileride bunu sarahaten açıklayabileceğinin mubah olduğu ümidine bağlamayı ifâde eder.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, ta'rîzi niçin mubah kıldığını zikrederek, "Allah, sizin onları mutlaka hatırlayacağınızı bilmiştir" buyurmuştur. Çünkü insan evlenme konusunda arzulu ve çok istekli olduğu zaman, onun bu arzusu temennî ve azmden asla hâl? olamaz... Bu gi­bi düşünceleri kafalardan silmek çok zor bir şey gibi olduğu için, Allah'u Teâ­lâ işin bu zor tarafını hükümsüz kılmış ve o erkeğe ta'rîz yolunu mubah kılmıştır.

Daha sonra Hak Teâlâ,  Ancak, kendileriyle gizlice va'adleşmeyin" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili iki soru vardır:

Birinci soru: Hak Teâlâ'nın  ifadesiyle, hakkında İstidrâk yapılan husus nerededir?

Cevâp: Bu husus, ifâdesi kendisine delâlet ettiği için hazfediimiştir. Takdiri ise şöyledir: "Allah, sizin onları mutlaka hatırlayacağınızı bilmiştir,. Onları hatırlayabilirsiniz ancak, kendileriyle gizlice va'adleşmeyin."

İkinci soru: Ayette geçen, kelimesinin mânası nedir?

Cevap: Sır, açığa vurma ve ilân etmenin zıddıdır. Sırrın, yapılan anlaş­manın sıfatı olması ve takdirin, "Fakat onlarla, gizli bir va'adleşme İle va'adleşmeyin" şeklinde olması muhtemel olduğu gi­bi, bu ifâdenin, kendisinde anlaşılan ve va'adleşilen şeyin sıfatı ve takdirin de, "Onlarla, sır ol­makla vasfedilmiş bir şey hususunda va'aâleşmeyin" şeklinde olması muh­temeldir. Bu iki takdirden en açığı olan birinci takdire göre, kadın ve erkek

arasında gizli olarak meydana gelen va'adleşme, her halükârda çirkin bir hu­susta va'adleşme sayılır. Bu hususta bazı ihtimaller söz konusudur:

1) Bunun, adamın o kadınla nikâh hususunda gizlice va'adleşmiş olması­dır. Binaenaleyh bu durumda, âyetin başı ta'rîz yoluyla kadına evlenme tekli­finde bulunmaya bir müsaade; soru ise, açıkça evlenme teklifinden men'e delâlet eder.

2) Adamın o kadınla, cinsî münasebeti zikrederek va'adleşmiş olmasıdır. Çünkü, bir yabancı erkekle kadın arasında böyle bir şeyin zikredilmesi caiz değildir. Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hanımlarına, "(Yabancı erkeklere) tatlı söz söy­lemeyin.. Sonra kalbinde bir (hastalık) (maraz) bulunanlar tamâ'a düşerler" (Ahzâb, 32). yani onlara 'kadn erkek ilişkilerine dair bir söz söylemeyin" bu­yurmuştur.

3) Hasan el-Basrî, "Bu âyet, "Fakat onlarla zina hususunda gizlice va'adteşmeyin" manasındadtr" demiştir.

Kâdî, bu görüşü tenkid edip şöyle demiştir: Va'adleşme mutlak olarak haramdır; binaenaleyh bu ifâdeyi, kadının iddeti esnasında ona evlenme tale­binde bulunan kimseyle ilgili duruma hamletmek daha evlâdır...

Buna şöyle cevap verilir: Hasan el-Basrî şunu rivayet etmiştir: Âdâmın biri bir kadının yanına girer ve: "Bırak seninle cima edeyim, iddetini tamamla­dığın zaman seni nikâhıma aldığımı açıklarım" diyerek, o ta'rîz yoluyla kadına nikâh teklifinde bulunur. Oysa ki Cenâb-ı Allah bunu yasaklamıştır.

4) Bunun, erkeğin yabancı bir kadınla gizlice buluşmasını nehyetme mâ­nasında olması İhtimâlidir.. Çünkü, bu durum kadın hakkında bir tür şüphe doğurur.

5) Kadınla erkeğin, birbirlerinin dışında hiç kimseyle evlenmeme husu­sunda sözleşmeleridir."Sır" lâfzını, üzerinde va'adleşilen şeye hamlettiğimizde, o zaman bir­kaç açıklama ortaya çıkar:

a) "Sır", cinsî münasebet manasındadır. Nitekim İmriü'l-Kays şöyle de­miştir: "Ve, benim gibilerin, ctnst münasebete şahit olmaması..." Ferezdak da şöyle demiştir: "(O kadınlar), kendi kocaları hariç, (başkasıyla) cimâya karşıdırlar. Ve onlar, kadınlara tutkun ve kıskanç kimselerin zannına muhalefet ederler... "[97] yani, "kadınların gönlünü çeldiği kimse", yani "Onlar iffetli ve namuslu kadınlardır. Kocalarından baş­ka kimseyle cima etmezler" demektir.

İbn Abbas (r.a), "Bundan murad, erkeğin kendini kadına anlatmaması ve "Sana dört kere, beş kere gelirim (cima ederim)" gibi birşey dememesidir" demiştir.

b) Sırdan murad, nikâhtır. Çünkü cima, "sır" diye adlandırılır. Nikâh da cimânın sebebidir. Birşeyi onun sebebinin ismiyle isimlendirmek caizdir.

Cenâb-ı Allah'ın, "Ancak ma'rûfbtr söz söy­lemeniz müstesna..." buyruğu ile ilgili bir soru vardır. O da şudur: Allah Teâ-lâ, bu istisnayı nereden yapmıştır?

Cevap: Allah Teâlâ, ayetin başında ta'riz yollu nikâha tâlib olmaya mü­saade edip, sonra da şüpheyi ve o kadınla başbaşa kalma hususunu gider­mek için, onunla gizlice anlaşmaktan nehyedince, bu hükümde, o kadın ile ma'ruf sözlerle gizlice anlaşma hükmünü istisna etmiştir. Ma'ruf sözle gizlice anlaşmada, erkeğin güzef şeylerden bahsetmesi, ta'riz yollu talip oluşuna kuv­vet versin diye, gizlice o kadına iyilikte bulunacağını, gerekli itinayı göstere­ceğini ve onun menfaatlerini tekeffül edeceğini va'adetmesidir. [98]

 

"(Farz olan) fddet son buluncaya kadar da nikâh bağını bağlamaya azmetmeyin ve Allah'ın kalblerinizde olanı muhakkak bildiğini bilin. Artık bu işten sakının ve bilin ki Allah gafur ve halimdir" (Bakara, 235).

 

Bil ki "azmetme" ile ilgili bazı izahlar vardır:

a) Azmetme, kalbin herhangi bir fiile bağlanmasından ibarettir. Nitekim Cenâb-ı Hak,  "Bir kere  azmettin mi artık Allah'a tevekkül et" (Al-i İmran. 159) buyurmuştur.  

Bil ki azim, sadece iş hususunda olur. Binaenaleyh âyette bir İşin takdir edilmesi gerekir. harf-i cerri ile müteaddi olur. Meselâ, "falanca şu işe azmetti, iyice karar verdi" denilir. Bu­nun böyle olduğu sabit olunca, âyetin takdiri, "nikâh bağına iyice karar vermeyiniz..." şeklinde olur.

Sibeveyh şöyle demiştir: "Bu gibi şeylerde haztf kıyasa göre yapılmaz. Binaenaleyh âyetin takdiri, "İddet müddeti bitmeden, olabileceğini hesaplayarak nikâh bağına azmetmeyiniz" şeklinde olur. Bundan maksad, iddet esnasında nikâhtan son derece sakındırmaktır. Çünkü bizzat azim (kararlı olma), azmedilen şeyden daha önce bulunur. Cenâb-ı Allah azmetmekten nehyedince, azmedilecek şey­den öncelikle nehyetmiş olur."

b) Azim, icâb (gerekli kılma) dan ibarettir. "(Bunu) size vâcib kıldım" ma­nasında, denilir. Yine bu manada, "Bu, azimetler babındandır, ruhsatlar babından değil" denilir. Hz. Peygamber (s.a.s) de,"(Bu), Rabbimin azimetlerinden bir azimettir" ve, "Şüphesiz ki Allah azi­metlerinin (kesin emirlerinin) yerine getirilmesini sevdiği gibi, ruhsatlarının da yapılmasını da sever" demiştir. İşte bu mânâdaki azim, bu sebepten dolayı, Allah Teâlâ hakkında kullanılabilir. Fakat birinci izaha göre "azim" Allah hak­kında kullanılmaz.

Bunun böyle olduğunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: "Gerekli kılma, o şeyin apaçık var olma sebebidir. Binaenaleyh, "azim" kelimesinin var olma manasında kullanılmış olması da uzak bir ihtimal değildir. Buna göre "İddet bitmedikçe bunu gerçekleştirme-yin, bunu yapmayın, bu hususta bir şey işlemeyin" manastndadır. Bu, mu­hakkik alimlerin çoğunluğunun tercih ettiği görüştür.

c) Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Hak Teâlâ, bu âyeti şeklinde ifâde etmemiştir. Çünkü bu tabirin ma­nası, "O kadınları nikâh yapma hususunda zorlamayın" şeklinde olur. Nite­kim sen, "Seni şöyle yapmaya mecbur ediyorum" manasında, dersin.

Cenâb-ı Allah'ın, "Nikâh bağı.." tabirine gelince bil ki, "akd"in asıl manası "bağlamak"tır. Ahidler ve nikâhlar, ipin düğümlendiği gibi düğümlenip adetâ bir bağ manasını ifâde ettikleri için,  (bağlar) diye adlandırılmışlardır.

Allah Teâlâ'nın, (farz olan iddet) sonunu bulun­caya kadar'  buyruğunda zikredilen "kitap" ile ilgili iki görüş vardır:

a) O, farz kılınmış manasınadır. Buna göre âyetin manası, "farz olan id­det sonuna gelip, bitmedikçe..." şeklindedir.

b) Bu "Size, oruç farz kılındı" (Bakara.ıea) âyetinde ol­duğu gibi, bizzat "farz" manasınadır. Buna göre âyetin manası, "Bu teklif so­na erip nihayet bulmadıkça..." şeklindedir. "Farz kılındı" manasında, (yazıldı) lâfzını kullanmak güzeldir. Çünkü yazılan şey, nefisler üzerinde daha kalıcı ve daha tesirli olur. Ayetteki, kelimesi, gayeyi (sonu) ifâde eden bir lâfızdır. Bundan dolayı, bunun, daha önceki yasağın kalktığını ifâde etmiş olması gerekir. Çünkü bir yasak için kullanıldığında gayenin, o yasağın sona erdiğini göstermesi gerekir.

Cenâb-ı Allah daha sonra bu âyeti bir tehdid ile bitirerek, "Allah'ın kalblerinizde olanı mu­hakkak bildiğini bilin ve artık bu işten sakının" buyurmuştur. Bu, Allah Teâ­lâ'nın, gizli ve açık olan herşeyi bildiği için, insanın gizli âşikâr yaptığı herşey de Allah'tan sakınmasının gerektiği hususunda bir dikkat çekmedir.

Cenâb-ı Hak, bu tehdidinden sonra va'ad-i ilâhisine yer vererek, "ve bilin ki Allah gafur ve halimdir" buyurmuştur. [99]

 

Henüz Cima Edilmeden ve Halvet-i Sahiha Olmadan (Başbaşa Kalınmadan) Boşanan Kadınların Hükmü                     Başa Dön

 

"Kendileriyle temas etmediğiniz veya kendilerine bir mihir belirlemediğiniz kadınları bosarsanız, bunda size bir vebal yoktur. O kadınları, zengin olanlarınız gücüne göre, fakir olanınız da yine gücüne göre, ma'rufbir mal ile faydalandırınız (onlara veriniz). Bu, muhsinler üzerine bir borçtur" (Bakara, 236).

 

Bil ki boşanmış kadınlar dört kısımdır:

1) Kendileri için bir mihir belirlenen ve kendileriyle cima edilmiş olanlar. Allah Teâlâ, bunlarla ilgili hükmü daha önce zikretmiştir. O da şudur: Bunlar boşandığı zaman, haksızlıkta onlardan herhangi birşey geri alınmaz. Mihirlerinin tamamı onlarındır. Bunların iddetleri de üç "kurû' dur.

2) Kendileri için henüz bir mihir belirlenmemiş ve kendileri ile cima edil­memiş kadınlar. Bunlarla ilgili hükmü Cenâb-ı Allah, tefsir etmekte olduğu­muz âyette açıklamıştır: Bu kadınlar için mihir söz konusu değildir. Bunlara örfe göre mâkul şekilde bir miktar birşey verilir.

3) Kendileri için bir mihir belirlenmiş, fakat kendileri ile cima edilmemiş kadınlar. Bunlarla ilgili hüküm de, bundan sonraki ayet-i kerimede zikredilmiştir. O da şu ayettir:"Eğer siz onları, kendileriyle dmâ etmeden önce boşar, fakat onlar için bir mehir belirlemiş olursanız, tayin ettiğiniz mihrin yansım (onlara verin)"(Bakara, 237).

Bil ki Cenâb-ı Hak, kendileriyle cima olunmadan boşanan kadınların id-detini Ahzâb sûresinde beyan etmiş ve,

"Mü'min kadınları nikahlayıp da sonra, onlarla cima yapmadan onları boşadığınız zaman, sizin için onlar hakkında sayacağınız bir iddet yoktur. Bi­naenaleyh onları fâidelendfrin..."{Ahzâb,49) diyerek, bunlar için bir iddetin söz konusu olmadığını bildirmiştir.

4) Kendileriyle cima yapılmış, fakat kendileri için bir mihir belirlenmemiş kadınlar. Bunların hükmü de "O halde onlardan fâidelendiğiniz (kadınlara) ücretlerini veriniz..." (Nisa, 24) ayetinde açıklanmıştır. Kıyas-ı Celî de buna delâlet eder. Çünkü ümmet-i Muhammed, nikâhlısı şüphesi ile cinsi münasebette bulunulan kadına mihr-i misil verilme­si gerektiği hususunda ittifak etmiştir. Binaenaleyh sahih bir nikâhla cinsi mü­nasebette bulunulan kadın için bu hüküm öncelikle câri olur.

Bu taksim, âyetten kastedilen manaya dikkat çekmek içindir.

Bu taksimi, bir diğer ifâdeyle de göstermek mümkündür. Buna göre şöy­le denilir: Nikâh akdi, her halükârda bir bedeli gerektirir. Sonra o bedel, ya belirlenmiş ve söylenmiş olur veyahut da olmaz. Belirlenmiş ve söylenmiş olur da, o kadınla cinsi münasebette de bulunulur ise, bu bedelin (mihrin) tamamı kadın için tahakkuk eder. Bu, bundan önce Allah'ın zikretmiş olduğu boşan­mış kadınlarla ilgili hükümdür. Eğer o kadınla cinsi münasebette bulunulma­mış ise, belirlenen bedelin (mihrin) yarısı, boşanma sebebi ile düşer. Bu da, Allah Teâlâ'nın, bundan sonra gelecek âyette zikrettiği boşanmış kadınlarla ilgili hükümdür. Eğer bedel (mihir) zikredilmez, o kadınla cinsi münasebette de bulunulmamış ise, bunların hükmü Allah'ın tefsir ettiğimiz âyette beyân et­tiği hükümdür. Böyle kadınların mihri ve İddeti yoktur. Boşayan erkeklerin, bun­ları biraz mal ile fâidelendirmeleri gerekir. Eğer mihir belirlenmeksizin, cinsi münasebet bulunur ise, bu durumdaki boşanmış kadının hükmü bu âyetlerde zikredilmemiştir. Fakat alimler, böyle kadınlar için mihr-i mislin verilmesinin vacib olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu taksimata dikkat çektikten sonra âyetin tefsirine dönüyoruz:

Cenâb-ı Allah'ın, "... Kadınları boşarsanız, bunda size bir vebal yoktur'' âyeti, talâkın caiz olduğu hususunda bir nastır. Bil ki âlimlerimizin çoğu, üç talâkı bir defada vermenin haram olmadığını be­yân hususunda bu ayete dayanmışlar ve şöyle demişlerdir: "Size bir vebal yoktur" tabiri bütün boşama çeşitlerini içine alır. Çünkü bu ifâdeden, "üç" istisna edilebilir ve "Eğer kadınları bosarsanız bunda size bir vebal yoktur; ancak sizin onları üç talâkla boşama durumunuz müstesna. Eğer böyle ya­parsanız günah olur"denilebilir. Bu görüşte olanlar, "İstisnanın hükmü şudur: Eğer istisna olmasaydı, istisna edilen şeyin hükmü, müstesna minh'in (kendi­sinden istisna edilen şeyin) hükmüne dâhil olurdu. Böylece Hak Teâlâ'nın, "...Eğer kadınları boşarsanız, bunda size bir vebal yoktur" tabirinin, bütün boşama çeşitlerini yani, tek tek boşamayı ve üç talâkı birden vermeyi içine aldığı ortaya çıkmış olur. Bana göre bu istidlal zayıftır. Çünkü âyet.bu "talâk" mâhiyetinin meydana getirilmesindeki izne delâlet eder. Bu âyetle amel et­mede, talâkı bir kere yapmak kifayet eder. İşte bundan ötürü biz, mutlak em­rin tekrar tekrar yapmayı ifâde etmeyeceğini söylüyoruz. Binaenaleyh bir kimse hanımına, "eve girersen sen boşsun" dediğinde, bu yemin tek bir kere talâka bağlanmış olur. Bu sebeple bu âyetin üç talâkı birden vermeyi içine atmadığı ortaya çıkmış olur. Onların bahsettikleri istisna meselesi hakkında biz deriz ki: "Su da "emir" mefhumu ile bir müşkillik arzeder. Çünkü, muhakkik alim­lerin ittifakı ile, emir tekrar yapmayı ifâde etmez. Fakat şöyle denilebilir:"Falanca vakit müstesna, namaz kıt." Yine, "Falanca gün müstesna, oruç tut." Allah en iyisi­ni bilendir. [100]

Hak Teâlâ'nın,"Kendileriyle temas etmediğiniz (kadınlar)"ifadesi hakkında iki mesele vardır:

 

Birinci Mesele                     Başa Dön

 

Hamza ve Kisâi, "mufâ'ale" babından olmak üzere, şeklinde okumuşlardır. Ahzab sü­resindeki aynı fiili de aynı şekilde okumuşlardır (Ah­zab, 49). Diğer kıraat imamları ise bunu elifsiz olarak, şeklinde oku­muşlardır.

Hamza ve Kisâi kıraatinin delili şudur: Karı-kocadan herbirinin bedeni (ci­ma esnasında) diğerinin bedenine temas eder. Böylece de ikisi de karşılıklı birbirlerine dokunmuş olurlar. Yine bu kıraate,  "O iktsi bir­biriyle temas etmeden önce..." (Mücâdile, 3) âyeti de delâlet eder. Mücâdite sü­resindeki bu fiil, bütün kıraat imamlarının ittifakıyla böyle okunmuştur.

Diğer kıraat İmamlarının delili ise, bütün kıraat imamlarının,  "Bana hiçbir insan dokunmadı.." (Al-i İmran. 47) âyetinin bu şekilde okunuşunda ittifak etmiş olmalarıdır. Bir de bu manadaki lâfızların ço­ğu,  vezninde değil,  vezninde gelmiştir. Bu,  "Onla­ra dokunmamıştır" (Rahman, 56) ve "ve onları aileleri­nin izniyle nikahlayın.." (Nisa, 25) âyetlerinde olduğu gibidir. Yine âyette zikre­dilen "temas" tan murad, cima etmektir. Bu da erkeklerin fiilidir. Bu, Ahzab sûresinde (49. ayette) geçen "temas" tan muradın, cinsi münasebet olduğu­nu gösterir. Fakat zıharla ilgili  (Mücadele, 3) âyetine gelince bundan murad, cima olmayan bir temastır. Çünkü zıhar yapılmış kadına zıharlı iken temas etmek haramdır. Ayeti, şeklinde okuyan kıraat imamlarının bazıları da, bu lâfzın  mânâsına geldiğini, ve çünkü Jpü vezni ile bazan manası kastedildiğini söylemişlerdir. Mesela Arapların "Malini kırdım" ve "Hırsızı cezalandır­dım" sözü gibi. Bunun misalleri çoktur. [101]

 

İkinci Mesele

 

Birisi şöyle diyebilir: "Âyetin zahiri, boşayan erkek- lere günah olmayışının, cinsi münasebet yapılma­mış olma şartına bağlandığını ihsas ettirir. Halbuki böyle değildir. Çünkü cinsi münasebetten sonra hanımını boşayan erkeğe de günah yoktur." Buna pekçok yönden cevap verilir:

a) Âyet temastan (cinsi münasebetten) önce, boşamanın mubah oldu­ğuna mutlak olarak delâlet eder. Fakat bu mutlak oluş, temastan sonraki bo­şama için değildir. Çünkü hayız esnasında ve içinde cinsi münâsebet yapılmış olan temizlik dönemi esnasında erkeğin karısını boşaması helâf olmaz. Âyet­te zikredilmiş olan hüküm, boşamanın mutlak manada helâlliği olunca ve mut­lak manada boşamanın helâl oluşu da cinsi münasebette bulunmama şartına bağlı olunca, lâfzın zahirî mânâsı doğru olur.

b) Bazı âlimler bu ayetteki  lâfzının, manasında olduğunu, âyetin takdirinin ise "kendileriyle henüz te­masta bulunmadığınız hanımlarınızı boşarsanız size günah (vebal) yoktur" şek­linde olduğunu, fakat bu  lâfzının çekimi olmayan câmid bir isim olduğu­nu, kendisinde i'rab'ın ve adedin ortaya çıkmadığı bir lâfız olduğunu söylemişlerdir. Bu takdire göre,   lâfzı bir şart gibi olur ve yukarıdaki sual de kendiliğinden yok olur.

c) Kaffâl (r.h)'ın etrafında dönüp dolaştığı husustur. Onun sözü benim de­diğim şu neticeye varır: Bu âyetteki günahtan murad, mihrin gerekli olduğu­dur. Buna göre âyetin takdiri, "Ancak şu iki şeyden biri sebebiyle mihir vâcib olur. Bu iki husus birlikte bulunmadığı zaman ise mihir vâcib olmaz" mana­sında olmak üzere, "Kadınlarla temasta bulunmadan veya onlar için bir mihir belirlemeden önce onları boşarsanız, size mihir yoktur" şeklindedir. Bu açık bir söz, fakat bizim  "günah yoktur" tabirinden maksadın, "mihir gerekmez" mânâsı oluşunu izah etmemiz gerekir. İşte bu ,sebeple diyoruz ki, lâfzını, "mihir" mânâsına ıtlak etmek muhtemeldir. Delil buria delâ­let etmiştir. Binaenaleyh bu görüşü benimsemek gerekmiştir. Bunun muhte­mel oluşunun izahı şöyledir: kelimesinin lügat manası "ağırlık" tır. Gemi ağırlığından ötürü yalpaladığı zaman, denilir. Kendisinde (manevi) bir ağırlık okluğu için günah,  diye isimlendirilmiştir. Hak Teâlâ "Onlar kendi yüklerini, o yükleriyle beraber daha nice (günah) yüklerini yükleneceklerdir" (Ankebût, 13) buyurmuş­tur: ağırlık manasına olunca ve mihir vermenin gerekliliği de bir ağır­lık ve yük olunca, mihir'in bir "cünâh" olduğu ortaya çıkmış olur. Binaena­leyh lâfzın bu manaya muhtemel olduğu sabit olmuş olur. Biz, delilin şu iki bakımdan dan muradın "mihir" olduğuna delâlet ettiğini söyledik:

a) Hak Teâlâ"Kendileriyle temas etmediğiniz veya kendilerine bir mihir belirlemediğiniz kadmlan boşarsanız, bunda size bir vebal (cünâh) yoktur" buyurmuş, güna­hın olmayışını bir gaye yani vâde ile sınırlandırmıştır. O gaye de ya cinsi mü­nasebetin veya mihrin belirlenmesinin bulunmamasıdır. Buna göre ayetin takdiri, "Bu ikisinden biri bulunduğu zaman, bu günah söz konusudur" şek­linde olur. Sonra bu iki husustan biri bulunduğu zaman söz konusu olan gü­nah (yük) de, mihrin gerekmesidtr. Binaenaleyh âyetin başında bahsedilen "günah olmayışı''nın, mihrin gerekmesi manasında olduğuna kesin olarak hük­metmek gerekir.

b) Temastan önce kadınları boşamak iki türlü olur:

1) Temastan önce ve mihir belirlenmeden önce boşama. Bu tür, işte bu âyette zikredilmiştir.

2) Temastan önce ve mihir belirlendikten sonra boşama. Bu tür boşama da, bu âyetten sonra gelen, siz onları, ken­dilerine temas etmeden önce boşar, (fakat önceden) onlar için bir mihir belir­lemiş olursanız..." (Bakara, 237) âyetinde zikredilmiştir. Bu tür boşamada, Cenâb-ı Hak, takdir edilen mihrin yansının kadına verilmesini vâcib kılmıştır. Bu tür boşanma, adetâ önceki tür boşanmanın bir mukabilidir. Binaenaleyh, orada söz konusu olmadığı belirtilen günah (mihir), bu kısımda var sayılmıştır. Bura­da olduğu kabul edilen günah (yük), mihrin verilmesi yükü olunca, orada ol­madığı söylenen günahın da, mihrin gerekliliği olduğunun söylenmesi gerekir. Allah en iyisini bilendir.

Bil ki biz, bu âyetin tefsirinin başında boşanan kadınların dört kısım oldu­ğunu söylemiştik. Bu âyet, o dört kısımdan sadece üçünün hükmünü açıklar. Çünkü âyetin takdiri, "mihir ancak temas olunca veya belirlendiği zaman gerekir" şeklinde olunca, bundan, kendisiyle temas edilmeyen ve mihri belir­lenmemiş olan kadınlara mihrin verilmesinin gerekmemesi; temasta bulunul­muş fakat mihri belirlenmemiş ve mihri takdir edilmiş fakat temasta bulunulmamış olan kadınlardan her biri için mihrin verilmesinin gerektiği an­laşılmış olur. Böylece bu âyet bu üç kısmın hükmünün beyânını ihtiva etmiş otur. Dördüncü kısma gelince ki, bu, kendisi ile temas edilmiş ve mihri belir­lenmiş kadınlardır, bunların hükmünün beyânt önceki âyette geçmiştir. Bu tak­dire göre bu âyetler, bütün bu dört kısmın hükmünün hepsini içine almış olur. Bu, kelimelerin taşıdığı ince manalarındandır. Bunları bize ihsanından dolayı Allah'a hamdolsun. [102]

 

Üçüncü Mesele                    Başa Dön

 

Ebu Bekir el-Esamm ve Zeccâc şöyle demişlerdir: Bu âyet, mihirsiz nikâh akdinin caiz olduğuna delâ­let eder. Kâdî de, "Bu ayet, mihirsiz nikâh akdinin cevazına değil, sıhhatine delâlet eder" demiştir.Bu âyetin, mihirsiz nikâhın sahih olduğunu beyân etmesine gelince; şa­yet bu nikâh sahih olmasaydı, ne talâk meşru olurdu, ne de "mut'a" gerekirdi.Ama, bu âyetin mihirsiz nikâh akdinin caiz olduğuna delâlet etmediğine gelince; çünkü, bir şeyin sahîh olmasından, hayız zamanında boşamanın ha­ram olduğu, bununla beraber boşanırsa bu boşamanın sahih olacağı delili ile, o şeyin caiz olduğu hükmü çıkarılamaz. [103]

 

Dördüncü Mesele

 

Âlimler, bu âyette bahsedilen dokunmadan muradin, duhûl (cinsî münasebet) olduğu hususunda it­tifak etmişlerdir. Ebu Müslim ise bu hususla ilgili olarak şöyle der: "Allah'u Teâlâ, kullarını birbirlerine karşı hitâb ederken, lâ­fızların en güzelini seçme hususunda terbiye etmek için, tabiriyle cinsi münâsebetten kinayede bulunmuştur.

Hak Teâlâ'nın, mânası, "erkekler, ken­dilerine vâcib kıldıkları muayyen bir miktar (şeyi), mihir olarak o kadına takdir ederler" demektir. Çünkü Arapça'da "farz", takdir etmek mânasındadır. Müfessirlerden çoğu burada, edatının,  (vâv) mânasında olduğunu ve Hak Teâlâ'nın, "Onlara dokunmadığınız ve onlara herhangi bir mihir takdir etmediğiniz..." mânasını murad ettiğini söylemişlerdir. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı, 'Veya daha da fazlaydılar.." (Saffât, 147) âyetindeki, gibidir. Özet olarak sunduğumuz bu hususlarda iyice düşündüğünde, bir te'vîl,bir zor­lama, hatta kesinlikle bir hata olduğunu anlarsın. Allah en iyisini bilendir.

Hak Teâlâ'nın "O kadınları faydalandırınız" emrine gelince,bil ki Allah'u Teâlâ cinsi temas olmayıp, mihir de takdir edilmediğinde, kadın­lara bir mihir verilmeyeceğini beyan edince bu durumdaki kadınlara bir "mut'a" nın verilmesinin vâcib olduğunu beyan etmiştir. Mut'a lafzıyla ilgili tefsir, Hak Teâlâ'nın, "Kim hacca kadar umre ile faydalanır­sa..." (Bakara, inayetinin tefsirinde geçmişti. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [104]

 

Birinci Mesele

 

Boşanmış kadınlar iki sınıfa ayrılırlar:

1) Cinsî temastan önce boşanmış kadınlar.

2) Cinsi temastan sonra boşanmış kadınlar. Cinsi temastan önce boşanan kadınlar hakkında, önce bir bakılır. Eğer bu kadın için herhangi bir mihir takdir edilmemişse, bu kadına, tefsirini yaptığımız âyetten dolayı "mut'a" verilmesi gerekir. Eğer bu kadına bir mihir takdir edilmişse, mut'a verilmez. Çünkü Allah'u Teâlâ onun hakkında, mihrin yarısını vâcib kıl­mış, ama mut'a verilmesinden bahsetmemiştir. Eğer mut'a vermek de vâcib olsaydı, muhakkak ki Allah onu da o âyette zikrederdi. İbn Ömer, boşanan her kadtna mut'a vermenin gerekli olduğunu, ancak kendisine bir mihir takdir edilip de kendisiyle cinsi münasebette bulunulmayan kadına mihrin yarısının yeteceğini söylemiştir.

Ama, kendisine mihir ister takdir edilsin, isterse edilmesin, temastan sonra boşanan kadın "mut'a" ya hak kazanır mı? meselesiyle ilgili iki görüş vardır:

Şafiî, kavl-i kadîminde, bu durumdaki kadına mut'a verilmeyeceğini, çünkü bu kadın duhûlden önce ve mihir takdir edildikten sonra boşanmış olan kadın gibi, mthrin yarısına hak kazandığını söylemiştir.

Ebu Hanife de aynı hükmü vermiştir. Şafiî, kavl-i cedîdinde, bu kadına mut'a verileceği hükmünü vermiştir ki, bu Ali İbn Ebî Tâlib'in, Hasan İbn Ali'nin ve İbn Ömer (r.a)'in görüşüdür. Bunun delili ise: Hak Teâlâ'nın, "Boşanan kadınların da, meşru bir surette faydalan­maları haklarıdır" (Bakara, 241) ve O zaman gelin, sizi metâlandırayım" (Ahzâb28) âyetleridir. Bu ikinci âyet, Hz. Peygamber (s.a.s)'in kendile­riyle cinsi münasebette bulunduğu kadınlar hakkındadır. Bu durumdaki ka­dınların hükmü mihir takdirinden sonra ve cinsi temastan önce boşanmış kadınların hükmü gibi değildir. Çünkü mihir takdirinden sonra ve cinsi temas­tan önce boşanan kadınlar, mihre müstehak olurlar. Ama bir bedelin onlara verilmesinin mubah görülmesi mukabilinde değil... Dolayısıyla, bu durumdaki kadınlar mut'a'ya müstehak olmazlar. Duhûlden sonra boşanan kadınlar, ferclerinin mubah görülmesi mukabilinde mihre hak kazanmışlardır. İşte bundan dolayı, ayrılığın doğuracağı yalnızlığı gidermek için, o kadına "mut'a" vermek vâcib olmuştur. [105]

 

İkinci Mesele                     Başa Dön

 

Şafiî ve Ebu Hanife'nin mezhebine göre mut'a vermek vâcibtir. Bu, Şureyh, Sabi ve Zühri'nin görü­şüdür. Medinelilerden olan "fukahâ-i seb'a" dan, mut'a'yı vâcib kabul etmedikleri de rivayet edilmiştir ki, bu İmâm-ı Mâlik'in görüşüdür. Bizim delilimiz, Hak Teâlâ'nın,  emridir. Emrin zahiri, vücûb ifâde eder. Yine Hak Teâlâ,  (Bakara, 241} buyurmuş, bu "mut'a"yı onların bir mülkü ya da onların mülkü mânasında kabul etmiştir. Mâlik'in delili ise, Hak Teâlâ'nın, âyetin sonunda  "Bu, muhsinler üzerine bir borçtur" (Bakara, 236) buyurarak, bunu bir ihsan kabul et­miş olmasıdır. Bir şey vâcib olmadığı zaman onun hakkında, "o bir ihsandır" denilir.. Eğer bir kimseye bir borcu ödemesi vâcib olur da, onu öderse, o kim­se için, "o ihsanda bulundu" denilmez. Yine Hak Teâlâ,  "İyilik edenleri sorumlu tutmaya bir yol yoktur" (Tevbe, 91) buyurmuştur ki, bu da bu hususun vâcib olmadığına delâlet eder

Mâlik'in bu deliline şu şekilde cevâp verebiliriz: Sizin zikrettiğiniz bu ayet, aslında bizim görüşümüz için bir delildir. Çünkü Allah'u Teâlâ, buyurmuş, bu "hakk"ı, kelimesiyle zikretmiştir ki, bu vücub ifâde eder. Bir de, "Bu, falanca üzerinde olan bir haktır" denildiğinde, bundan bir "nedb" değil, aksine vücûb anlaşılır. [106]

 

Üçüncü Mesele

 

"Mut'a" ve "meta" kelimelerinin aslı,kendisiyle de- vâmlı faydalanılmayan, aksine kısa zamanda sona eren bir istifâde etme ve faydalanmadır. İşte bu mâ­nâdan dolayı,  "Dünya, geçici bir faydalanmadır" denilmiştir. Lez­zet duyma da çok çabuk sona erdiği ve çok az sürdüğü için, 'temettü" diye adlandırılmıştır. [107]

 

Hak Teâlâ'nın  "Zengin olanlarınız gü­cüne göre, fakir olanınız da yine gücüne göre..." buyruğu ile ilgili birkaç me­sele vardır:

 

Birinci Mesele

 

 kelimesi zenginliğinden dolayı genişlik içinde bulunan "zengin" demektir. Malı çok, hali vak­ti de yerinde olduğunda, denilir. Yine bir kimseye imkân tanıdığında, o kimse için,  "Ona şu geniş­liği, imkânı tanıdı" denilir. Hak Teâlâ'nın,  ''Muhakkak ki biz, genişleticiyiz" (Zâriyat, 47) sözü de bu mânâdadır. Hak Teâlâ'nın, tabi­rine gelince, "kişinin tâkâtı ve imkânı kadannca..." demektir. Bu mânâya gö­re, âyetten bir muzâf hazfedilmiş olur... 

ise, fakirliğinden dolayı, darlık içinde bulunan kimse demektir. Bu, malı çok az ve fakir kişi demektir. Bir kimse fakir düştüğünde de,  denilir. [108]

 

İkinci Mesele                    Başa Dön

 

İbn Kesir, Nâfi ve Âsım'ın Ebu Bekr isimli râvisi, dâl harfinin sûkûnuyla, şeklinde; diğer kıra­at imâmlanysa, dâl harfinin fethasıyl  şek­linde okumuşlardır ki, bu iki kullanış da, miktar mânalarının hepsinde kullanılmaktadır. "Şu topluluğun kendi işlerine gücü yetti, ona gücü yetiyor" "Şu şu miktardadır" "Başının üzerinde, gücünün yettiği miktarı taşı""Allah rızka gücü yeter, ona gücü yeter "Bir Şeyi bir şeyle ölç ve rızkı takdir eder" "Bir Şeyi bir şeyle ölç­tüm, onu ölçüyorum..." ve 'Şe gücüm yetti, ona muktedirim" denilir. Bütün bu örneklerde, dâl harfini hem harakelemek, hem de sakin yapmak caizdir. Yine "On­lar, miktar hususunda davalaşıyorlar" ve, "Ona şu miktar mukabilinde hizmet ettim" denilir. Nitekim Hak Teâlâ da, "Vadiler kendi miktannea sel olmuştur" (Had, 17) ve, Allah'ın kadrini lâyık olduğu şekilde takdir edeme­diler" (Zümer,67) buyurmuştur.Şayet ayetteki kelimesi şeklinde okunursa  yine câiz olur. Yine Hak Teâlâ, "Şüphesiz kî biz herşeyi, bir  takdir ile yarattık (Kamer,49)  buyurmuştur. Eğer,   kelimesi,  şeklin­de okunursa, yine caiz olur. [109]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "Zengin olanlarınız gücüne göre, fakir olanınız da yine gücüne göre..." buyruğu, mut'anın takdirinin içtihada havale edildiğine delâlet eder. Bir de, bu mut'a (boşanan kadına ve­rilecek bir miktar mal), Altah Teâlâ'nın, hanımlar için teminini gerekli kıldığı nafaka gibidir. Cenâb-ı Allah zenginin fakirden farklı hareket edeceğini beyân buyurmuştur. Şafiî "Zengin oian kimsenin, mut'a olarak, boşadığı hanımına bir hizmetçi vermesi; orta halli kimsenin, otuz dirhem; fakir kimsenin ise, bir başörtüsü ve benzeri birşey vermesi müstehabttr" demiştir.

İbn Abbas (r.a)'dan, muta'nın en çoğunun bir hizmetçi (köle); en azının bir başörtüsü olduğu ve insan en az ve en çok taraflarından hangi miktarı ve­rir ise caiz olacağını söylediği rivayet edilmişir.

Ebu Hanife ise "mut'a"nın mihr-i mislin yansından fazla olamayacağını; çünkü mihri belirlenen kadının durumunun, mihri belirlenmemiş kadının du­rumundan daha iyi olduğunu; sonra cinsi temastan önce boşanmış kadınlara mihr-i müsemmâ'nın (belirlenen mihrin) yarısından daha fazlası gerekmediği için, mihr-i mislin (ailesindeki emsali kadınlara verilen mihrin) yarısından fazla olmamasının daha evlâ olduğunu söylemiştir. Allah en iyisini bilendir. [110]

 

Cenâb-ı Allah'ın, "ma'rûfbir mal ile..," buyruğu ile ilgi­li iki mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

Âyetin mânâsı, "bunun kocanın zenginliğine ve fakirliğine göre olması gerekir" demektir. Sonra âlim­ler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Bazı alimler hem kadının hem kocanın durumunu nazar-ı dikkate almışlardır. Bu, Kâdî'nin gö­rüşüdür. Bazıları da sadece kocanın zengin veya fakir oluşunu nazar-ı dikka­te almışlardır. Ebu Bekir er-Râzi (r.h), mut'a hususunda erkeğin durumunun, mihr-i misil hususunda ise kadının durumunun nazar-ı dikkate alınacağını, na­faka hususunda da aynı şekilde (erkeğin durumuna göre) hareket edileceğini söylemiştir. Ebu Bekr er-Râzi, ayetteki, "Zengine, gü­cüne göre..." sözünü Kâdî İse, tabirini delil getirmişlerdir. Kâdî1ye göre, "ma'ruf" sözü, kan ile kocanın durumlarının nazar-ı dikkate almacağını gösterir. Çünkü soylu kadın ile, onun gibi olmayan kadın arasında bir fark görmemek ma'ruf (örfe uygun) sayılmaz. [111]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

Âyetteki,    sözü,  "Onları faydaian- diriniz" ifâdesini te'kid için getirilmiştir, "Onları ma'ruf bir şekilde mutlaka faidelendiriniz" manasındadır. kelimesi ise, kelimesinin sı­fatıdır. Yani, "O erkeklere vermeleri gereken bir meta.." demektir. Veya, mahzûf bir,  "hak oldu, gerekti" fiilinin mef'ul-ü mutlaktdır ki buna göre takdiri: 'Bu, muhsin (iyi kimse)ler üzerine mut­lak bir vecîbedir" şeklindedir. Bu kelimenin, ma'rife olan, (gücüne gö­re) tabirinden hâl olarak mansub olduğu ve âmilinin, cârmecrûru olduğu söylenmiştir. Bunun mahzûf olan bir  (kesinleşti) fiilinin mef'ul-ü mutlakı olarak mansub olduğu da söylenmiştir.Cenâb-ı Allah'ın, "muhsinler üzerine" tabirine gelince, burada " muhsinler "in özellikle zikredilmiş olmasının sebebi olarak şu izah­lar yapılmıştır:

a) Kur'an'ın bu beyanından istifâde edenlerin sâdece muhsinler olması sebebiyledir. Bu ifâde, Allah Teâlâ'nın,"Sen, ancak kıyametten korkan kimseleri inzar edersin" (Naziat, 45) ayeti gibidir.

b) Ebu Müslim, "Kim muhsinlerden olmayı isterse, işte onun yolu ve du­rumu budur" manasındadır. Muhsin, mü'min demektir. Binaenaleyh ayet,"Zik­redilen hükümlere göre davranmak mü'minlerin yoludur" manasına gelir" demiştir.

c) "Allah'a itaat etme hususunda yarışarak, kendi nefislerine iyilikte bulunanlara bir hak olarak" demektir. [112]

 

Mihir Tesbit Edilip Zifaf Olmaksızın Boşanan Kadınların Mihri

 

"Eğer siz onları kendilerine temas etmeden (cinsi münasebetten) Önce boşar, (fakat önceden) onlara bir mitıtr belirlemiş olursanız, belirlediğiniz o mihrin yansı (onlarındır). Ancak kendilerinin vazgeçmeleri veya nikâh düğümü elinde olan kimsenin bağışlaması müstesna... (Ey erkekler) sizin bağışlamanız takvaya daha uygundur. Aranızdaki üstünlüğü unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir" (Bakara, 237).

 

Bil ki Cenâb-ı Allah, kendisiyle cinsi münasebette bulunulmadan boşan­mış kadınlar için, bir mihir belirlenmemiş ise, hükmün ne olacağını zikrettik­ten sonra, kendisiyle cinsi münasebette bulunulmadan önce ve fakat kendisi için bir mihir belirlendikten sonra boşanmış kadınların hükmünü beyân etti. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [113]

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

İmâm Şafiî'ye göre, kadın ile kocası arasında "halvet-i sahiha"nın olması mihri gerektirmez.

Ebu Hanife ise: "Halvet-i sahiha, mihri gerektirir. Yani halvet-i sahiha olduğu zaman mihir gerekir" demiştir. Halvet-i sahiha, erkeğin kadın ile,görünen (hissi) ve şer'i bir engel olmak­sızın başbaşa kalmasıdır. Hissi engeller, meselâ kadının uzvunun doğuştan kapalı olması, cinsi münasebete manî bir ur veya hastalık bulunması, onlarta beraber uyuyor da olsa üçüncü bir şahsın olması gibi durumlardır. Şer'iata göre engel sayılan şeyler ise, kadının hayızlt veya lohusa olması, farz olan orucu tutuyor olması, farz namazını edâ ediyor olması, farz veya nafile olarak ihra­ma girmiş olması gibi durumlardır.

Şafiî'nin delili şudur: Cinsi münasebet olmadan meydana gelen boşan­malar, mihrin yarısının düşmesini gerektirir. Bu durumda cinsi temasdan ön­ce boşanma olmuştur. Binaenaleyh, bu durumda da mihrin yarısının düştüğüne hükmetmek gerekir.

Bu delildeki birinci mukaddimenin izahı: Cenâb-ı Allah'ın âyetindeki, Belirlediğiniz o mihrin yansı" sözü tam bir cümle değildir. Aksine, bu sözün tamamlanması için bir takdir yapmak gerekir. O da, Belirlediğiniz o mihrin yansı düşer" şeklinde veyahut, "Belirlediğiniz o mihrin yarısı düşmez" şeklindedir. Bi­rinci takdir, maksûd, ikincisi ise, şu hususlardan dolayı "mercûh"(tercih edilmeyen)tur:

a) Bir şeye,  şart edâtıyla talik edilen şey, şart tahakkuk etmediği za­man, apaçık şekilde bulunmaz. Binaenaleyh, biz bu ifâdeyi vücûba hamleder-sek, "talîk kaidesi"ne göre amel etmeyi terketmiş oluruz. Çünkü mihrin yansı, "tâlîk" ten önce de nefyedilmiş değildi. Ama onu, mihrin yansının düşmesi mânâsına alırsak, o zaman tâlîk kazıyyesine göre amel etmiş oluruz. Çünkü bu mihrin yarısı, tâlîk'den önce de bulunuyordu.

b) Hak Teâlâ'nın,  onlara btr mihir belirlemiş olursanız.." buyruğu, o kimseye mihrin tamamının vâcib olmasını gerektirir. Çünkü o kimse mihir vermeyi üstlendiği zaman, Hak Teâlâ'nın, "Akidlerinizi yerinegetiriniz" (Maide,1)ifâdesinden dolayt, onun, mihrin tama­mını vermesi gerekir. Binaenaleyh, mihrin yarısının kaldığını söylemeye bir ih­tiyaç kalmaz. Çünkü mihrin tamamının vâcib olmasını gerektiren şey, onun yarısının da vâcib olmasını iktiza eder. Burada ihtiyaç duyulan husus, mihrin yarısının düştüğünü beyan etmektir. Zira, mihrin tamamının vâcib olmasını ge­rektiren şey bulununca, bu durumda ortaya çıkan sonuç, mihrin tamamının vâcib olması hususu olur.. Bundan dolayı, bu noktada, mihrin yarısının düş­mesi hususu, izah edilmesi gerekli olan husus olmuş olur. Bu sebeple de âyeti, mihrin yarısının düştüğünü beyân   mânasına hamletmek, onu mihrin yarısı­nın vâcib olduğunu beyân etmekten daha evlâ olur.

c) Mihrin tamamını vermenin vâcib olduğuna delâlet eden âyet, daha ön­ce geçmişti. Bu, Hak Teâlâ'nın, "Hanımlannıza verdiğinizden bir şeyi almanız size helâl değildir" (Bakara, 229) âye­tidir. Binaenaleyh âyeti, mihrin yansının düştüğü manasına hamletmek, onu mihrin yarısının vâcib olduğu mânasına hamletmekten daha evlâdır.

d) Âyette zikredilen husus cinsi temastan önceki talâktır. Talâkın cinsi mü­nasebetten önce bulunmuş olması, mihrin yansının düşmesi mânâsına uygun olup, bir şeyin vâcib olmast anlamına uygun düşmez. Âyette zikredilmiş olan husus, vücûb mânâsına uygun olan husus değil de, sükût (düşme) manasına uygun olan şey olunca, JaJu takdirinde bulunmak daha evlâ olmuş olur. Biz bu izahları, şu maksattan dolayı derinlemesine yaptık: Çünkü ulemâdan bazıları, âyetin mânasının, "Takdir ettiğiniz mihrtn yarısını vermeniz vâcibtir" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Halbuki mihrin yarısını vücûba tahsis etmek, hitâb delili bakımından olması hariç, diğer yarı­sının düştüğüne delâlet etmez. Halbuki bu hitab delili de, Ebu Hanife'ye göre delil değildir. Binaenaleyh, bizim bu tafsilâtlı yaptığımız açıklamadan maksat, bu suâli savuşturmak için olmuş olur.

İkinci mukaddimenin izahı da şudur ki bu ikinci mukaddime, "talâk" in cinsi temastan önce otmuş olması hususudur. Âyette geçen temastan mu-rad, ya el ite dokunma mânasına hakiki manadır veyahut da cinsi münasebet­ten kinaye olan bir ifâdedir. Bu iki mânadan hangisi alınırsa alınsın, talâkın bunlardan önce vaki olduğu muhakkaktır.

Ebu Hanife'nin delili ise, Hak Teâlâ'nın, 'Eğer  zevcenin yerine başka bir zevce almak isterseniz, öbürüne yük­lerle vermiş olsanız bile, (onun mehrtnden) bir şey almayın. Bir iftira ve açık bir günah olarak alır mısınız onu? Onu nasıl alırsınız ki, birbirinize karılıp ka­tıldınız.." (Nisa.20-21) âyetidir. Ebu Hanife bu ayet ile şu iki bakımdan istidlal etmiştir:

a) Allah'u Teâlâ biz insanları, mihri almaktan nehyetmiş, ama bu hususta boşama ile|boşanmamayı birbirinden ayırmamıştır. Ne var ki biz bu nehyin halvet-i sahihadan önceki talâka tahsis edilmiş olduğu hususunda anlaşmış­tık.. Kim burada bir tahsisin bulunduğunu iddia ederse, bunu izah etmesi gerekir.

b) Allah'u Teâlâ, insanları verdikleri mihri almaktan nehyetmiş ve bunu, birbirine karılıp katılma sebebine bağlamıştır. Ki, birbirine karılıp katılmadan maksat da halvet-i sahihadır. İfdâ, "feza" kelimesinden iştikak etmiştir ki, bu da boş mekân demektir. Böylece biz halvetin de mihri gerektirdi­ğini anlamış oluruz.

Buna cevâbımız şudur: Hanefilerin istidlal ettiği âyet, umûm ifâde eden bir ayettir; bizim istidlal ettiğimiz âyet ise, husus ifâde eden âyettir. Hâs, ârnm'dan önce gelir. Allah en iyisini bilendir. [114]

 

İkinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, .beyanı O'nun  ifâdesindeki,  mef'ûlünden haldir. Buna göre ayetin takdiri, "Onlara bir mihir takdir etmiş olduğunuz halde onları boşarsanız..." şeklindedir. [115]

 

Hak Teâlâ'nın,   "ancak kendilerinin vazgeçmeleri müstes­na.. " ifadesiyle ilgili iki mesele vardır:

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

Başına, fiilleri nasb eden “En” edatı da gelse,  fiilinin nûn'u düşmez. Çünkü, iyi,  kalıbı üzere olan fiiller cem-i müennes fiillerdir. Binaenaleyh bu kalıpta, cezm, nasb ve ref halleri aynıdır. Hyii fiil cem-i müennes olarak kabul edilir ise, sonundaki nün harfi cem-i müennes zamiri olur. Fakat cem-i müzekker gâib olarak kabul edilir ise bu nûn, fiilin ref alâmeti olur. İşte bun­dan dolayı, cem-i müzekker zamiri olan "vâv"ın düşmemesi gibi, cem-i mü­ennes zamiri olan bu "nûn" da düşmez. Cem-i müzekker gâib için kullanılan, , fiilinden düşmüş olan vâv, cem-i müzekker zamiri olan vâv olmayıp, fiilin lâme'l-fiiii olan (illeti harf) vâvdır.[116] Allah en iyisini bilendir. [117]

 

İkinci Mesele

 

Âyetin mânâsı şöyledir: "Boşanmış olan kadınlar, vazgeçerler de kocalarından mihrin yarısını istemez­lerse ve "O benim yüzümü görmedi, ben ona hiz­met etmedim. Benden istifâde edemedi. Daha nasıl ondan birşey alayım?" der­lerse, bu durum müstesna".[118]

 

Hak Teâlâ'nın, "Veya nikâh düğümü elinde olan kimsenin bağışlaması müstesna.." ifadesiyle ilgili iki mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

Ayetteki, tabiriyle ilgili iki görüş vardır:

a) Bu, kocadır. Bu görüş, Hz. Ali, Saîd İbnu'l Müseyyeb, sahabe ve tabiînden pek çok kimsenin görüşüdür ki, Ebu Hanife de bu görüşü benimsemiştir.

b) Bu velidir. Bu görüş, Hasan el-Basrî, Mücâhid ve Alkame'ye aittir ki, Şafiî de bu görüşü benimsemiştir.

Birinci görüşü savunanların delilleri şunlardır:

a) Velînin, kendisine velayet ettiği kimsenin, ister büyük, isterse küçük olsun, mihrini bağışlama hakkı yoktur. Binaenaleyh âyeti, vefî manasına ham­letmek mümkün değildir.

b) Velînin elinde olan, nikâh akdidir. Akid bulunduğu zaman, nikâh düğümü de bulunmuş olur. Çünkü,  vezni,  ("azıcık yemek , "lokma yemek") kelimeleri gibi, mef'ûl mânalarına delâlet eder. Ama, masdar olan   kelimesine gelince, bu,  ve,  kelimeleri gibidir. Sonra akidden sonra meydana gelen ukdenin (nikâh düğümü ve bağının, ve­linin elinde değil, kocanın elinde olduğu herkesin malûmudur.

c) Hak Teâlâ'nın, tabirinin mânası, "nikâh ukde­si elinde olan kimse için bu hüküm sabittir; başkası için değil!.." demektir; Nitekim Hak Teâlâ, "Ama kim, Rabbinin makamından korkar, nefsini nevadan meri ederse, işte cennettir onun varacağı yer" (Naziâ,  40-41) buyurmuştur. Yani Allah.nefsi başkasının olan hevâdan değil, kendisinin hevâsından nehyetmiştir.. Cennet de, böyle olan kim­se için söz konusudur. Dolayısıyla, cennet o kimsenin varacağı yer olur..

d) Cübeyr İbn Mut'im'den rivayet edilen şu husustur: O, bir kadınla ev­lenmiş, akabinde onunla temasta bulunmadan kadını boşayıp mihrini eksik­siz vererek, "Ben affetmeye daha lâyıktm" demişti. Bu hareket de, sahabenin, âyetten kocadan sâdır olan affı anladığına delâlet eder.

Ayetteki,  tabiriyle murad edilenin velî olduğunu söyleyenlerin delilleri şunlardır:

1) Kocadan sudur eden fiil, o kadına mihrin tamamını vermesidir. Bu ise, hibe olur. Hibe de, "afv" olarak adlandırılamaz. Birinci görüşü savunanlar, bu görüşe şu bakımlardan cevap vermişlerdir:

a) Evlenen erkeklerin çoğunlukla yaptığı iş, evlenirken kadına mihir ver­meleridir. Binaenaleyh, erkek hanımını boşadığı zaman, ona mihir olarak ver­diği şeyin yarısını istemeye hak kazanmtş olur. Kadından mihri istemediği zaman, o mihri affetmiş olur.

b) Allah'u Teâlâ bunu, "müşâkele" kabilinden afv diye adlandırmıştır.

c) Afv ile bazan (kolaylaştırma murad edilir. Meselâ, denilir. Yani, "Falanca, kolay yoldan mal elde etti!" Biz bu sözün ne mânaya geldiğini, Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat, kimin lehinde, maktulün kardeşi tarafın­dan bir şey affolunursa..." (Bakara, 178) ayetini tefsir ederken izah etmiştik. Bu açıklamaya göre, kocanın affetmesi, kadına mihrin tamamını kolay bir şekilde vermesi demektir.

Bu tabirden muradın veli olduğunu söyleyenler, karşı tarafın birinci ceva­bına şu şekilde cevap vermişlerdir: Kocadan affın bu şekilde sudur etmesi, ancak bazı durumlara göre meydana gelebilir...Halbuki Hak Teâlâ, affa mü­racaat etmeyi her halükârda, kayıtsız olarak zikretmiştir. Mutlak olan durumu mukayyet otan duruma hamletmek, aslolanın hilâfına bir durumdur. Bunlar, onların ikinci cevaplarına da şu şekilde cevap vermişlerdir: Kadından sudur eden afv, kocayı "ibra" etmesi (onun, kendisine karşı bir borcunun olmadığı­nı söylemesi) dir. Bu hakiki anlamda birafvdır. Ama, o kocadan sudur eden ise, sırf hibedir. O halde hibe, nasıl afv diye isimlendirilebilir? Bunlar, onların üçüncü cevaplarına da şu şekilde cevap vermişlerdir: Eğer affetme kolaylaş­tırma olsaydı, o zaman bir kimseye hakkında bir şeyi kolaylaştıran kimse hak­kında, "O, onu affetti" denilirdi. Halbuki bunun böyle olmadığı bilinen bir husustur.

2) Kocaların zikredilmesi, Hak Teâlâ'nın,  "Eğer siz kadınları, kendilerine temas etmeden Önce boşarsanız..." (Bakara, 237) âyetinde geçmiştir. Buna göre  eğer, "Veya nikâh düğümü elinde olan kimsenin bağışlaması..." tabiriyle de kocalar mu-rad edilmiş olsaydı, o zaman Hak Teâlâ muhâtab sîgasıyla, "Veya senin affetmen..." buyurması gerekirdi. Allah böyle demeyip, gâib sîgasıyfa buyurunca bundan murâd edilenin, kocalardan başkaları olduğunu anlamış olduk.

Birinci görüşte olanlar, bu görüşe şöyle cevap vermişlerdir: Muhâtab sı­ğasından gâib sığasına geçmenin sebebi, kocanın afv hususunda niçin istek/i olduğu hususuna dikkat çekmektir... Buna göre mâna, "O kadınların, veya ka­dınların nikâh düğününe sahip oldukları için, kadınları başka kocaları evlen­mekten   alıkoyan  kocanın  affetmesi   hali   müstesna..."   Sonra,   ayrılmak hususunda kadının herhangi bir etkisi bulunmaz.. Ondan ancak koca ayrılır... Böylece, muhakkak ki koca, kadının mihrini eksik vermeye veya tastamam vermeye daha ehil ve liyâkatti olur..

3) Nikâh düğümü kesinlikle kocanın elinde değildir. Çünkü, nikâhtan ön­ce koca, kadın için bir yabancı idi. Kocanın hiçbir surette kadın hakkında ta­sarrufta bulunma yetkisi yoktur. Binaenaleyh, kadını evlendirmede kocanın herhangi bir etkisi ve tesiri bulunmaz. Ama onunla evlendikten sonra, nikâh zaten bulunmuş olur. Var olan şeyi yeniden icada kimsenin gücü yetmez. Hatta kocanın nikâhı izâle etmeye de kudreti yoktur. Allah'u Teâlâ, nikâh elinde ve kudretinde olan kimseler için, affetmenin bulunabileceğini kabul etmiştir. Ni­kâh ukdesinde kocanın herhangi bir kudreti ve tesiri olmadığı ortaya çıkınca, bu ifâdeden muradın koca olmadığı sabit olmuş olur. Ama velînin, kadını ev­lendirmeye kudreti vardır. Binaenaleyh, bu sözden muradın koca değil, velî olduğu ortaya çıkmış olur. Sonra bu görüşte olanlar bu tabirden muradın ko­ca olduğunu söyleyenlerin yukardaki delillerine şu şekilde cevap vermişlerdir:

Birinci hüccet: Fiil, bazen bizzat o işi yapana, bazan da o işin sebebine nisbet edilir. Meselâ, sebebine nisbet edilerek şöyle denilir: "Hükümdar bir ev bina etti" ve Para bastı..." Görünen odur ki kadınlar, kendilerine ait mühim işlerde ve menfaatlerine olan şeyleri koruyup gözetme hususunda velîlerin görüşlerine başvururlar. Yine görünen odur ki, evlilik işleriyle ilgili konulara kadın pek dalmaz.. Aksine bu hususu, tamamiyle velînin görüşüne havale eder. Bu açıklamaya göre affetme hususu, velînin iradesine ve onun çabasına göre meydana gelmiş olur. İşte bu sebeple affet­me meselesi, velîlere nisbet edilmiştir.

İkinci hüccet: Bu,onlarm "velinin elinde olan, nikâh ukdesi değil, nikâh akdidir" demeleridir. Biz deriz ki, "ukde" ile bazen akid mânası murad edilir. Nitekim Hak Teâlâ, "Nikâh bağım bağlamıya azmet­meyiniz..." (Bakara, 235) buyurmuştur. Biz, öjip kelimesinin ism-i mef'ûl, ditökt mânasında olduğunu kabul etsek bile, ne var ki, âî^ââi de de, an­cak akid vasıtasıyla oluşur, meydana gelir. Nikâh akdi ilk önce velînin elinde­dir. Bundan dolayı "nikâh düğümü" de, akdin netice ve sonuçlan olması se­bebiyle velînin elinde olmuş olur.

Üçüncü hüccet: Bu onların, tabirinden kastedi­len hükmün, kocanın kendisine ait olduğu şeklindeki görüşleridir. Buna şu şe­kilde cevap veririz: Böyle bir kayıtlamayı, lâfızdan elde etmek mümkün değil­dir. Çünkü, jyİ "Emretmek, nehyetmek, yükseltmek ve alçaltmak falancanın elindedir" denildiğinde,bununla o kim­senin elinde emrin bizzat kendisi, nehyin bizzat kendisi olduğu mânası kaste­dilmez. Aksine onun elinde, başkasına emretme, başkasını yasaklama yetkisinin bulunduğu kastedilmiştir. Burada da böyledir. [119]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

Şafii bu ayetle, nikâhın ancak velinin izniyle caiz ola bileceği hususunda istidlal edebilir.. Bu böyledir

çünkü  müfessirlerin çoğunluğu, Allah'ın, buyruğundan muradın, ya koca yahut da velî olduğu hususunda ittifak etmiştir. Bu ifâdeyi, kocanın nikâh ukdesi hususun­da kesinlikle bir tesiri ve bir kudreti olmadığını beyan etmemiz nedeniyle, ko­caya hamletmek yanlış olur. Binaenaleyh bunu "velî" ye hamletmemiz gerekir. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki, Hak Teâlâ'nın, tabiri hasr ifâde eder. Çünkü, denildiği zaman bunun mâ­nâsı, "Emretmek, nehyetmek başkasının elinde değil, sadece onun elindedir" demektir. Nitekim Hak Teâlâ,  (Kâfirûn,  6) buyurmuştur. "Yani, yal­nız size aittir, başkalarına değil..." Burada da, "nikâh ukdesi başkasının elin­de değil, velînin elindedir" şeklinde bir mâna vardır. Durum böyle olunca, ni­kâh ukdesinin kadının elinde olması gerekir. Zaten elde edilmek istenen netice de budur. Allah en iyisini bilendir. [120]

 

Hak Teâlâ'nın  "Ve sizin bağışlamanız, takvaya daha uygundur" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

Bu söz (bu kalıp), nem erkeklere, hem de kadınlara beraberce yapılmış bir hitaptır. Ancak, erkekler ve kadınlar bir arada zikredildikten zaman, "tağlib" er­keklerden yanadır. Tağlibin sebebi şudur: Gerek lâfız ve hitapta, gerek mâna­da müzekkerlik asıl, müenneslik ise fer'i (talî durum) dur. Lâfız bakımından müzekkerliğin asıl olmasına gelince, sen önce, ifâ dersin, daha sonra da, müennesliği kastederek, dersin. Müzekkere delâlet eden lâfız asıldır. Müennese delâlet eden lâfız ise asıl olan lâfzın fer'idir. Mâna bakımından asıl olmasına gelince, kemâl, erkekler için; noksanlık hali de kadınlar içindir. İşte bu sebepten dolayı, müzekker ve müennes bir arada zikredildiğinde, müzek­kerlik tarafı galip olmuş olur. [121]

 

İkinci Mesele

 

hitabının ir'âbdaki yeri, mübtedâ olmasından dolayı, mahallen merfûdur. Kelamın takdiri ise,  "Siz erkeklerin atfetmesi takvâya daha yakındır" şeklindedir. kelimesindeki lâm harfi,  mânasındadır. [122]

 

Üçüncü Mesele                   Başa Dön

 

Âyetin mânası şöyledir: "Sizin birbirinizi affetmeniz, takva mânasının tahakkuk etmesine daha yakın olan bir hareket biçimidir.." Durum, şu iki sebepten do­layı bu şekilde olmuştur:

a) Hakkının verilmemesine müsamaha gösteren kimse, "muhsin" dir. Kim "muhsin" olursa, mükâfaata müstehak olmuş olur. Kim de mükâfaaîa müsta­hak olursa, bu mükâfaattan dolayı, mükâfaatın dışında olan cezayı savuştur­muş ve onu ortadan kaldırmış olur.

b) Bu tarz bir hareket, kişiyi gerçekte takvanın kendisi olan "zulmü terketme"ye davet eder. Çünkü, Allah'a yaklaşmak maksadıyla, hakkından vaz­geçerek, hakkının verilmemesine aldırış etmeyen kimse, hakkı olmayan bir şeyi almak suretiyle başkasına zulmetmiş olmaktan son derece uzaklaşmış olur.

Hak Teâlâ "Aranızdaki üstünlüğü unutmayı­nız..." buyurmuştur. Allah'ın bu tabirden maksadı, insanları "unutma" hadi­sesinden nehyetmek değildir. Çünkü unutmamak, insanın elinde olan bir şey değildir. Aksine bu ifâdeden maksat, "terketmek..." manasıdır. Buna göre Hak Teâlâ sanki,  Aranızdaki üstünüğü ve birbiri­nizi üstün tutmayı ihmal etmeyiniz, bırakmayınız..." demek istemiştir. Bu böy­ledir, çünkü erkek kadınla evlendiği zaman kadının kalbi erkeğine bağlanmış­tır. Bu sebeple erkek,onu cinsi temastan önce boşadığında, bu hareket o kadının erkek tarafından eziyyet görmesine sebep olmuştur. Yine erkek, ken­disinden kesinlikle istifâde etme niyeti olmadan kadına mihir vermeyi tekeffül ettiği zaman, bu da o kadına eziyyet etmenin bir sebebi olmuştur. Dolayısıyla, Allah'u Teâlâ bunlardan herbirinin, diğerinin kalbinden bu tür sıkıntıları izâle edecek bir işe başvurmanın gerekli olduğuna tenbihatta bulunmuştur. Mese­lâ kocaya, kadına mihrin tamamını teslim etmesi suretiyle onun kalbini hoş­nut etmesini; kadına da mihrin tamamından vazgeçmesini öğütlemiştir. Daha sonra da, Allah'u Tealâ, bilinen sünnetine göre âyetini, tehdit yerini tutan ifa­desiyle bitirerek, "Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir" buyurmuştur. '[123]

 

Namazlara ve "Salât-ı Vustâ" ya Devam Etmenin Hükmü

 

"Namazlara ve salât-ı vusta'ya devam ediniz.. Allah için, tam bir huşu ile kıyamda durun" (Bakara, 238). Bil ki Allah'tı Teâlâ, mükelleflere dinî malûmatları beyan edip ve onlara şeriatının kanunlarını iyiden iyiye izah buyurunca onlara beş vakit namaza de­vam etmelerini emretmiştir. Bunun birkaç sebebi vardır:

a) Namazda Kur'an okumak, ayakta durmak (kıyam), rükû, sücûd ve hu­şu manaları olduğu için namaz, Allah'ın heybeti karşısında kalbin hüznünü, insanın yapısında bulunan başkaldırı ve isyanın bulunmamasını ve Allah'ın emirlerine infccıyad edip, O'nun nehyettiği şeylerden vazgeçmeyi ifâde eder. Nitekim Hak Teâlâ, 'Muhakkak ki namaz edebsizlikten ve çirkin olan her şeyden alıkor" (Ankebût, 45) buyurmuştur.

b) Namaz, kuluna Allah'ın rubûbiyyetinin celâlini, kulluğun tevâzuunu, zilletinini, mükâfaat ve ceza işlerini hatırlatır, böylece de kulun Allah'a itaata boyun eğmesi kolaylaşmış olur. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak,

"Sabır ve namazla yardım isteyin" (Bakara, 45) buyur­muştur.

c) Nikâh, talâk ve iddet gibi daha önce geçmiş olan hususlar, dünyevî işlerle meşgul olmayı ifâde ediyordu. Böylece buna Hak Teâlâ, âhiret işleri olan namaz mevzuunu eklemiştir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [124]

 

Bu Âyetin Beş Vakit Namaza Delalet Etmesi                   Başa Dön

 

Müslümanlar, farz olan namazın beş vakit namaz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyet de buna delâlet etmektedir. Çünkü Hak Teâlâ'nın "Namazlara devam ediniz" emri, cemîsîgasının en azının üç olması ba­kımından, üç vakit namaza delâlet eder. Hak Teâlâ'nın daha sonra gelen, "orta namaza..." tabiri de bu üçe ilâve edilen fazla bir şeye delâlet eder. Aksi halde, bir tekrarın bulunması gerekir. Aslolan ise, tekra­rın bulunmamasıdır. Sonra bu ilâve olan şeyin dördüncü vakit olması imkân­sızdır. Aksi halde, dört vakit olan namazların ortası olan bir namaz bulunmaz. Binaenaleyh bu üç lâfzına, toplandığında bir orta namazın meydana gelebile­ceği bir başka sayının mutlaka eklenmesi gerekir. Bu toplamın en azı da, beş­tir. Binaenaleyh bu âyet, işte açıkladığımız yol ile, beş vakit namazın farz olduğuna delâlet eder. Bil ki yaptığımız bu istidlal, el-vustâ kelimesinden mu­radın, sayı bakımından orta olan bir şey olduğunu; fazilet bakımından orta olan birşey olmadığını beyân ettiğimiz zaman tam ve eksiksiz olur. Biz bunu, inşa-allah deliliyle beraber beyân edeceğiz. Her ne kadar bu ayet beş vakit nama­zın farz olduğunu gösterse de namazın vakitlerine delâlet etmez. Vakitlere tafsilâtlı olarak delâlet eden âyetler dört tanedir.

Birinci ayet: Hak Teâlâ'nın, "Haydi akşama girerken, sabaha ererken Allah'ı tenzih ediniz" (Rûm, 17) âye­ti. Bu ayet, vakitleri bildiren ayetlerin en açığıdır. Buna göre Hak Teâlâ'nın, tâbirinin mânası, "Yani, Allah'ı teşbih edin, akşam vaktinde Allah için namaz kılın" demektir ki, Allah bu akşam vaktiyle, akşam ve yatsı namazlarını kastetmiştir.  sözü ile sabah namazını;  (Rûm,18) ile ikindi namazını ve(Rum,18)tabiri ili de öğlen namazını kastetmiştir.

İkinci ayet: Hak Teâlâ'nın, "Güneşin kayması anından, gecenin kararmasına kadar güzelce namaz kıl. Sabah namazını da... Çünkü sabah namazına şâhid olunur" (İsra, 78) âyeti­dir. Allah'u Teâlâ bu âyette,  tabiri ile güneşin zevalini kastetmiştir ki, bu ifâdenin muhtevasına öğlen, ikindi, akşam ve yatsı namazları girmekte­dir. Daha sonra da,  buyurarak, sabah namazını murad edmiş-tir.

Üçüncü ayet: Hak Teâlâ'nın, "Güneşin dogmasından evvel de, batmasından evvel de Rabbinİ hamd fle teşbih et. Gecenin bir kısım saatlerinde ve gündüzün etrafinda da teşbih etki, böylece ilâhî rızâya nail olasın!" (Tâhâ, 130)âyetidir. Bazı âlimler bu âyetin beş vakit namaza delâlet ettiğini söylemişlerdir. Çünkü zaman, ya güneş doğmadan önce veya batmadan önce olur. Binaenaleyh gece ve gündüz kav­ramları bu iki terkîbin muhtevasına dahil olmuş olurlar.

Dördüncü ayet: Hak Teâlâ'nın, "Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl" (Hûd, 114) âyetidir. Hak Teâlâ'nın, tabiriyle maksadı sabah ve ikin­di; ifadesiyle ise, akşam ve yatsıdır. Bazı âlimler bu ayetle, vitir namazının vâcib olduğu hususunda istidlal etmişlerdir. Çünkü, keli­mesi, çoğul bir ifâdedir. Çoğulun en azı ise üçtür. [125]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

Bil ki, namaza devam etmeyi emretmek, onun şart- larını bulundurmaya devamı emretmek demektir.

Namazın şartlan, bedenin, elbisenin ve namaz kılı­nan yerin temizliği; avret mahallinin örtülmesi, kıbleye yönelmek, namazın er­kânına riâyet etmek ve ister kalbin, ister lisânın, isterse uzuvların amelleriyle ilgili olsun, namazı iptal eden herşeyden kaçınmaktır. Namaz konusunda en mühim olan iş, niyyet etmektir. Çünkü niyyet, namaz konusunda asıl maksat­tır. Hak Teâlâ, "Beni anmak için namaz kıl" (Ta-hâ, 14) buyurmuştur. Kim bu tarz üzere namazını edâ ederse, o kimse namazını bi­hakkın devam ettirmiş olur. Aksi halde, hayır!.Buna göre eğer, " emri, lâfızları gibi müşa­reket ifâde eden bir bâbtan getirilmiştir.

Buna göre, buradaki mâna nasıl olur?" denilirse, buna şu iki bakımdan cevap veririz:

a) "Muhafaza", kul ile Rabbi arasında olur. Buna göre kula sanki şöyle denilmiştir: "Sana namaz kılmayı emreden Rabbin seni koruması ve gözet­mesi için, namazına devam eti..." Bu, Hak Teâlâ'nın, "Beni anınız ki ben de sizi anayım" (Bakara. 152) buyruğu gibidir. Hadiste de, "Sen Allah'ın hakkını gözet ki, Allah da seni muhafaza etsin"[126] şeklinde gelmiştir.

b)  Bu karşılıklı koruma işinin, namaz kılan kimseyle namaz arasında ol­masıdır. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Namazının seni koru­ması için, sen de namazına devam et!"

Bil ki namazın, namaz kılan kimseyi koruması şu üç şekilde olur:

1) Namaz, insanı günahlardan korur. Nitekim Hak Teâlâ, "Muhakkak ki namaz, edebsizlikten ve çirkin olan her şeyden ahkor" (Ankebut, 45). Binaenaleyh, kim namaz kılmaya de­vam ederse, namaz onu fuhşiyyattan korur.

2) Namaz insanı, belâ ve sıkıntılardan korur. Nitekim Hak Teâlâ,"Sabır ve namaz ile, yardım isteyiniz" (Bakara, 45) ve, (Maide, 12) buyurmuştur ki bunun mânası, "Eğer namazınızı kılar, zekâtınızı da verirseniz ben yardımım ve korumamla, sizin yanınızdayım" şeklindedir.

3) Namaz, namaz kılan kimseyi korur ve ona şefaat eder. Nitekim Hak Teâlâ, "Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin. Kendiniz için önden ne hayır yollar­sanız, Allah katında onu bulacaksınız" (Bakara, no) buyurmuştur.

Bir de namazda Kur'an okunur. Kur'an da, kendisini okuyan kimseye şe­faat eder. Kur'an hem "Şâfi" hem de "müşeffi" dir. Haberde şu şekilde vârid olmuştur: "Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri, (kıyamet gününde) iki bulut gibi ge­lirler ve kendilerini okuyanın lehinde şehâhette bulunarak, ona şefaat ederler."

Yine haberde şöyle gelmiştir: "Mülk sûresi kendisini okuyarak gece na­mazı kılan kimseden kabir azabını savuşturur; haşr esnasında onu savunur, sıratta onun iki ayağının dibinde durarak, cehenneme, "Hayır, ona ilişemez-sin!" der. Allah en iyisini bilendir. [127]

 

Salat-ı Vusta Ne Demektir?                   Başa Dön

 

Âlimler, "salât-ı  vustâ" nın ne olduğu hususunda yedi görüş belirtmişlerdir.

Birinci Görüş: Allah'u Teâlâ, bu namaza devam et­meyi emretmiş, fakat bunun hangi namaz olduğu­nu bize açıklamamıştır. Biz, "Allah'u Teâlâ onun hangi namaz olduğunu bize açıklamamıştır" dedik, çünkü eğer Allah'u Teâlâ bunu açıklamış olsaydı, o zaman,ya "Allah'u Teâlâ onu, katı veya zannî yolla beyân etmiştir" denilirdi ki, birinci ihtimal bâtıldır. Çünkü o beyan, ya bu âyetle olur veya kesinlik ifâde eden bir başka yolla, veyahut da mütevâtir bir haberle olur.. Beyanın bu âyet­te bulunması mümkün değildir. Çünkü namaz vakitlerinin sayısı beştir. Ha! buki ayette, namazın ne evveline, ne de sonuna dair bir açıklama bulunmamaktadır. Durum böyle olunca, beş vakit namazın her biri hakkında, "orta namaz" olabileceği söylenebilir. Veyahut da, "bu açıklama bir başka âyette veya r.ıütevâtir bir haberde yapılmıştır" denilebilir. Halbuki böyle bir açıklama söz konusu değildir. Bu hususun zannî bir yolla izah edilmesine ge­lince, ki bu yol haber-i vâhid ve kıyastır, bu da caiz değildir. Çünkü zan ifade eden yollar, haberler ameli konularda muteber addedilmiştir. Bu mesele ise, amel ile ilgili bir mesele değildir. Binaenaleyh Allah'u Teâlâ'nın, orta namazın ne olduğunu beyan etmediği ortaya çıkmış olur. Bu görüşte olanlar, sözlerini şu şekilde sürdürmüşlerdir: Bunun hikmeti şudur: Allah'u Teâlâ bu namazın ne olduğunu beyan etmemekle beraber, bunun önemli bir namaz vakti oldu­ğunu hassaten bildirince, kişinin edâ ettiği her namazın salât-ı vustâ (orta na­maz) olduğunu zannetmesi caiz olur. Böyle uir zan ise, kişiyi bütün namazları tastamam ve mükemmel bir biçimde edâ etmeye teşvik etmiş olur. İşte bu se­bepten dolayı Allah'u Teâlâ, ramazan ayında Kadir gecesini; cuma gününde duaların kabul olunacağı saati; bütün isimlerinin içinde "ism-i a'zâmı" nı ve, mükellef her vakit ölüm endişesini hissetsin ve böylece de her vakit tevbekâr olsun diye, bütün zaman içinde de "ölüm vaktini" gizlemiştir. İşte bu görüşü, ulemâdan bir topluluk benimsemiş, tercih etmiştir.

Muhammed İbn Sîrîn şöyle demiştir: Bir adam Zeyd İbn Sabit, (r.a)'e orta namazın ne olduğunu sordu da, o da, bunun üzerine, "Bütün namazlara devam et, o zaman ona rastlar, isabet edersin" dedi.

Rebî İbn Haysem den rivayet edildiğine göre birisi ona, bu namazın ne olduğunu sorduğunda o, "Ey amcam oğlu, orta namaz beş vakit namazdan birisidir. Binaenaleyh, hepsine devam et. Böylece de, orta namaza da devam etmiş olursun" diyerek, sözüne şunu ilâve etti: "Eğer sen, onun hangi namaz olduğunu kesin olarak buseydin, sen sadece ona devam eder, diğer namaz­ları da zay ederdin.. (Değil mi?)" deyince, soru soran kişi, "Hayır!" der. Bu­nun üzerine Rebî, "Eğer beş vakit namaza devam edersen, orta namaza da devam etmiş olursun" dedi.

İkinci Görüş: Bu, beş vakit namazın tamamıdır. Çünkü beş vakit namaz, taat sayılan ibadetlerin ortasıdır. Bunu şöyle izah edebiliriz: İmân yetmiş kü­sur kısımdır ve bunların en üst derecesini kelime-i şehâdet teşkil eder. En alt derecesi ise, yollarda insanların yürümesine eziyet veren şeyleri kaldırıp at­maktır. Beş vakit farz namaz derece bakımından imandan aşağı, fakat yolda­ki eziyet verici şeyleri giderme mertebesinin üstündedir. Binaenaleyh farz namazlar bu iki taraf arasında yer almış olur ve "orta" olur. [128]

 

Salat-ı Vustanın Sabah Namazı Olduğunu Söyleyenler                   Başa Dön

 

Üçüncü Görüş: Bundan murad, sabah namazıdır. Bu görüş, sahabeden Hz. Ali, Hz. Ömer, İbn Abbas, Cabir b. Abdullah, Ebu Umâme el-Bâhilî (r.ah)'nin; tâbi'inden ise Tavus, Atâ, İkrime ve Mücahidin görüşüdür. İmam-ı Şafiî de bu görüştedir. Şu hususlar, bu görüşün doğru olduğunu gösterir:

a) Sabah namazı alacakaranlıkta kılınır. Bundan dolayı bu namazın baş­langıcı karanlık olduğu için gece namazına, sonu da aydınlık olduğu için gün­düz namazlarına benzetilmiştir.

b) Bu namaz fecr-i sâdığın doğmasından sonra, güneşin doğmasından önce edâ edilir. Bu kadar zaman dilimi içerisinde ne tam karanlık ne de tam aydınlık vardır. Binaenaleyh sanki bu zaman, ne gecedir ne de gündüzdür. Bu sebeble de bu zaman, gece ile gündüz arasında "orta" bir durum olmuş olur.

c) Tam gündüz öğle ile ikindi namazı; gece olunca da akşam ile yatsı na­mazı kılınır. Sabah namazı ise gece ve gündüz kılınan namazlar arasında "orta" bir yerde gibidir.

Buna göre eğer, "Bu hususların hepsi akşam namazı için de söz konu­sudur?." denirse, biz deriz ki: İnşaallah ileride de izah edeceğimiz gibi, sabah namazı daha faziletli olduğu, için onu akşam namazına tercih ettik.

d) Öğle ile ikindi namazları Arafat'da bütün mezheplerin ittifakı ile, sefer esnasında da Şafiî mezhebine göre birleştirilir. Akşam ile yatsı namazı da böy­ledir. Sabah namazı ise her zaman vaktinde tek olarak kılınır. Bundan dolayı öğle ve ikindi namazlarının vakitleri tek bir vakit, akşam ve yatsı namazlarının vakitleri de tek bir vakit (gibi) olmuş olur. Böylece sabah namazının vakti, bu ikisi arasında "orta" bir vakit olmuş olur.

Kaffâl (r.h) şöyle der: "Bu delil insanların şöyle demesine dayanır: Bir kimse, iki taraftan birine meyletmeyip tek başına hareket ettiğinde, denilir." Allah en iyisini bilendir.

e) Cenâb-ı Allah'ın "Çünkü sabah namazına şâhid olunur" (İsra, 78) âyetidir. Mütevatir haber ile, buradaki Kur'an'dan mu­radın sabah namazı olduğu sabit olmuştur. Bu namaz, gece ve gündüz me­leklerinin bir arada bulunduğu sırada edâ edildiği için Cenâb-ı Allah, bunun "şâhid olunan" bir namaz olduğunu haber vermiştir.Bunu iyice anladığın zaman, bil ki bu ayet ile şu iki bakımdan istidlal edil­miştir:

1) Allah Teâlâ sabah namazını tek olarak zikretmiştir. Bu da, sabah na­mazının çok faziletli olduğunu gösterir. Cenâb-ı Allah, "orta namaz"ın da çok faziletli olduğunu özellikle bildirmiştir. Binaenaleyh hatıra, zann-ı gâlib olarak, sabah namazının daha faziletli olduğu o âyetle sabit olduğu için, bu âyette özellikle zikredilen "orta namaz" dan muradın sabah namazı olması gerekti­ği geliyor.

2) Gece ve gündüz melekleri nöbet değiştirirler. Binaenaleyh gece me­lekleri ile gündüz melekleri sadece sabah namazı vaktinde (nöbet değiştirir­ken) bir arada bulunurlar. Bundan dolayı sabah namazının bu bakımdan gece ile gündüzün iki tarafında başlayıp, gece ile gündüzün arasına giren orta bir-şey gibi olduğu sabit olur.

f) Allah Teâlâ, "orta namaz"ı zikrettikten sonra "Al­lah için tam birhuşû ile kıyamda durun" buyurarak, bu namazı "kunût" lâfzı ile birlikte zikretmiştir. Halbuki, sahih haberlere göre, İslam'da "kunût" un bu­lunduğu namaz sadece sabah namazıdır'[129] Binaenaleyh bu,"orta namazı" nın sabah namazı olduğunu gösterir.

g) Şüphesiz ki Hak Teâlâ, bu namazın önemini belirtmek için, tek oiarak zikretmiştir.

Yine sabah namazının, diğer namazlardan daha çok te'kid ve teşvik edil­meye muhtaç olduğunda şüphe yoktur. Çünkü namazlar içerisinde bundan güç olanı yoktur. Zira sabah namazı insanlara, uykularının en tatlı vaktinde vâcib olmaktadır. Hatta Araplar, bundan dolayı sabah namazı vaktindeki uy­kuyu, "Bal" diye adlandırmışlardır. Bu tatlı ve güzel uykuyu bırakıp, soğuk suya yönelmek, camiye gidip, namaza durmaya hazırlanmak, insana çok zor ve güç gelen bir şeydir. Bundan dolayı âyetteki "orta namaz" tle.sa-bah namazının kastedilmiş olması gerekir. Çünkü bu namaz teşvik edilmeye diğer namazlardan daha uygundur.

h) Sabah namazı, namazların en efdalidir. Durum böyle olunca "orta namaz" in, sabah namazı olması gsrekir. [130]

 

Sabah Namazının Efdal Olmasının Sebepleri                   Başa Dön

 

Biz şu bakımlardan sabah namazının daha efdal olduğunu söyledik:

1) Cenâb-ı Allah,"Sabredenler, sadıklar, itaatle (Allah'a) boyun eğenler ve seherlerde istiğfar edenler..." (Al-i imrân, 17) buyurmuş, bu kimselerin değerli taatlerini ve mükem­mel ibâdetlerini, seher vakitlerindeki istiğfarlarını zikrederek bitirmiştir.

Bir hadis-i kutside Cenâb-ı Allah,"Kullarım bana kendileri­ne farz kıldığım şeyleri yerine getirerek yakınlaştıktan gibi hiçbir şeyle yakın­laşamazlar"[131] buyurduğu için, istiğfar çeşitlerinin en büyüğünün, farzları edâ etme olması gerekir. Bu da, imandan sonra taatların en efdalinin sabah na­mazı olmasını gerektirir.

2) Bu hususta cemaatle kılınan sabah namazının ilk tekbirinin.dünya ve dünyadaki herşeyden daha hayırlı olduğu rivayet edilmiştir.

3) Sahih hadislerde, sabah namazı için iki ezan okunduğu; birincisinin fecr-i sâdık henüz doğmadan, ikincisinin ise, doğduktan sonra okunduğu yer almıştır. Bu böyledir. Çünkü birinci ezandan maksad, kalkıp abdest hazırlığı yapsınlar diye insanları uyandırmaktır.

4) Hak Teâlâ, sabah namazına çeşitli isimler vermiştir. Mesela, İsrâ sure-sinde, (İsrâ. 78); Nûr suresinde,  (Nur,58); Rûm suresinde, "Sabahladığınız vakit.." (Rûm. 17) gibi isimler... Hz. Ömer (r.a), "Yıldızların batışı.." (Tur, 49) ayetinden sabah namazının kaste­dildiğini söylemiştir.

5) Cenâb-ı Allah sabah namazı üzerine yemin ederek, "Fecre ve on geceye yemin olsun ki.."(Fecr, 1-2) buyurmuştur. Bu,"Asra yemin olsun ki şüphesiz insanlar zarar­dadır" (Asr, 1-2)ayetiyfe bir tezâd teşkil etmez. Çünkü biz, bu ayetteki "asır" dan muradın, ikindi namazı olduğunu kabul etsek bile sabah namazı hakkın­daki, "Gündüzün iki tarafında namaz kıl.." (Hûd, 114) ayetinde bulunan te'kid ve teşvik daha kuvvetlidir. Bu te'kidin ikindi na­mazı için bulunmadığını beyân etmiştik.

6) Sabah namazı ezanında "tesvîb" yapılır. Tesvîb, "hayya âle'f-felâh" tan sonra iki defa, "Namaz uykudan hayırlıdır" demek­tir. Böyle bir te'kid, başka namazların ezanında yoktur.

7) İnsan uykudan kalktığı zaman, yoktan var olmuş gibi veya ölü iken di-rilmiş gibi olur. Hatta bütün mahtûkat geceleri adetâ ölürler, sabah olunca di­rilirler. İnsanlar uykularından kalkıp, kendilerinden gecenin, uykunun ve gafletin, acizliğin ve şaşkınlığın karanlıklarını gidererek, bütün bunları ihsan­ları ile değiştirip, âlemi nurla, bedenleri de hayat, akıl, fehim ve ma'rifetle dol­durduğu için, Allah'ın kudret ve rahmetinin mükemmelliğini gösteren bu büyük hâdiseyi müşahede ettiklerinde, hiç şüphe yok ki, bu vakit kulun kulluğunu edaya, Allah'a karşı hudû, zillet ve meskenetini ortaya koymaya uğraşmasına diğer vakitlerden daha uygundur.

8) Böylece, bütün bu açıklamalar ile, sabah namazının, diğer namazlar­dan daha efdal olduğu ortaya çıkmış olur ve bu .sebeple de, "orta namazı"nı "sabah namazı" olarak ahlamak daha evlâ olur.

9) Hz. Ali(k.v)'ye, "orta namaz"ın ne olduğu sorulmuş,O da,"Biz, onun sabah namazı olduğunu zannediyoruz"

demiştir.

Yine İbn Abbas (r.a)'dan, sabah namazını kılıp, daha sonra da "işte bu orta namazdır" dediği rivayet edilmiştir.

10) Sabah namazının sünneti diğer namazların sünnetlerinden daha kuv­vetlidir. Binaenaleyh farzının da, diğerlerinin farzından daha kuvvetli olması gerekir. İşte bu sebeple âyetteki teşvik ve te'kidi sabah namazına hamletmek daha evlâdır. Orta namazın, sabah namazı olduğuna dâir delillerin tamamı bun­lardan ibarettir. [132]

 

Öğle Namazı Olduğunu Söyleyenler                   Başa Dön

 

Dördüncü Görüş: Bu "Orta namaz öğle namazıdır" diyen kimsenin gö­rüşüdür. Bu görüş Ömer, Zeyd, Ebu Saîd el-Hudrî ve Üsâme İbn Zeyd(r.a)'den rivayet edilmektedir. Ebu Hanife ve arkadaşlarının görüşü budur. Bu görüşte olanlar, buna birkaç bakımdan delil getirmişlerdir:

1) Öğle namazı, kaylûle vaktinde ve öğle sıcağında olduğu için, onlara zor geliyordu. Bundan dolayı özellikle ve hassaten belirtilme ve dikkat çekil­meyi bu namaza vermek daha uygundur. Zeyd İbn Sabitten rivayet edildiği­ne göre, Hz. Peygamber (s.a.s), öğlenin kızgın sıcağında namaz kılıyordu ve bu namaz da, ashabına namazların en ağın idi... Çoğu kez arkasında bir veya iki saf bulunuyordu. İşte bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu­lar: "Andolsun ki, (öğ­le) namazında hazır bulunmayan kimselerin evlerini yakmaya niyetlendim." Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

2) Öğle namazı gündüzün ortasına tesadüf eder. Farz namazlar içinde, onun dışında gündüzün veya gecenin ortasına rastlayan başka namaz yoktur.

3) Öğle namazı, gündüzün kılınan iki namaz olan sabah ile ikindinin ortasındadır.

4) Öğle namazı, iki serinlik, yani sabah serinliği ile akşam serinliği ortası­na rastlayan bir namazdır.

5) Ebû'l-Aliye şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabtyla bera­ber öğle namazı kıldım. Namazı bitirdikten sonra onlara, orta namazın hangi­si olduğunu sordum. Onlar da, "Orta namaz, kıldığın şu namazdır" dediler."

6) Hz. Aişe (r.anha)'den rivayet edildiğine göre O, ayetini, şeklinde okurdu. Bundan şu şekilde istidlal edilmiştir: O,(ikindi namazı) ifâdesini.(orta namaz) üzerine atfetmiştir. Matufun aleyh, matuftan daha öncedir. Buna göre ikindi namazından önce olan da, öğ­le namazıdır.

7) Rivayet edildiğine göre bir grup insan, Zeyd İbn Sâbit'in yanında idi­ler. Üsâme İbn Zeyd'e bir adam gönderip, ondan orta namazın hangi namaz olduğunu sordurdular. O, "Orta namaz, öğle namazıdır. O, öğlenin sıcağında kılınır" dedi.

8) Sahih hadislerde, Cebrail (a.s)'in Hz. Peygamber (s.a.s)'e ilk defa öğle namazında imam olduğu rivayet edilmiştir. Bu, öğle namazının namazların en şereflisi olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh, âyetteki husûsî te'kid ve teşviki, öğle namazına hamletmek daha uygundur.

9) Cuma namazı, namazların en şereflisidir. O da, öğleyin kılman namaz­dır. Bundan dolayı ayetteki hususi te'kidi öğle namazına hamletmek evlâdır. [133]

 

İkindi Namazı Olduğunu Söyleyenler                   Başa Dön

 

Beşinci Görüş: Bu görüş, "Orta namaz, ikindi namazıdır" diyenlerin gö­rüşüdür. Bu görüş sahabeden Hz. Ali (r.a), İbn Mes'ud, İbn Abbas ve Ebu Hureyre (r.a)'den; fukahâdan da, Nehâî, Katâde ve Dahhâk'tan rivayet edil­miştir. Bu, aynı zamanda Ebu Hanife'den rivayet edilen görüştür. Bunlar bu görüşlerine birkaç bakımdan delil getirmişlerdir:

1) Hz. Ali (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s), Hen­dek Günü, "Bu kâfirler bizi orta namazdan alıkoydular. Allah onların evlerini ve mezarlarını ateşle doldursun" buyurdu. Bu hadisi, Buharı, Müslim ve diğer hadis imamları riva­yet etmiştir. Bu haber, bu meselede dikkate alınması gereken önemli bir ha­berdir. "Sahih-i Müslim"de bu hadis, "Bizi orta namazdan, yani ikindi namazından alıkoydular" şeklinde vârid ol­muştur.

Fukahâdan bazıları buna şöyle cevap vermişlerdir: "İkindi, orta bir vakit­tir. Ama Kur'an'da zikredilen o değildir. Orta olan iki namaz vardır: Sabah ve ikindi namazları.. Bunlardan bir tanesi Kur'an ile sabit olmuştur, bir tanesi de sünnetle sabit olmuştur. Nitekim, Harem mıntıkaları da iki tanedir: Mekke'nin Harem bölge oluşu Kur'an ile, Medine'nin Harem bölge oluşu da sünnet ile sabit olmuştur." Bu cevâp, gerçekten zorlanarak verilmiş bir cevaptır.

2) Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: İkindi namazı hakkında zikredi­len te'kidlerin bir benzeri.onun dışındaki bir başka namaz hakkında rivayet edilmemiştir. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.s),"İkindi namazını kaçıran kimse, san­ki ailesine ve malına kötülük etmiştir"[134] buyurmuştur. Cenâb-ı Allah da, "Asr'a yemin olsun ki, insan ziyandadır..." (Asr, 1-2) diyerek ikindi namazına yemin etmiştir. Bu, ikindi namazı vaktinin, Cenâb-ı Allah'a en sevimli bir vakit olduğuna delâlet eder.

3) İkindi namazının husûsen te'kid edilmesi daha uygundur. Çünkü diğer vakit namazlarına devam etmek, ikindi namazına devam etmekten daha hafif ve kolaydır. Bunun iki sebebi vardır:

a) İkindi namazının vakti, vakitlerin en belirsizidir. Çünkü sabah namazı­nın vakti, ziyası ufukta yazılmış olan fecr-i sadığın doğmasıyla; öğle namazı­nın vakti, zeval vaktinin belirmesiyle; akşam namazının vakti, güneşin ufukta kaybolmasıyla; yatsı namazının vakti de, akşam kızıllığının tamamen kaybol­masıyla girer. Fakat ikindi namazının vaktinin geldiği, ancak dikkatli bir nazar ve gölgenin durumuyla ilgili son derece güçlü tefekkür ile anlaşılır. Bunu bil­mek daha zor olduğuna göre, hiç şüphesiz bunun fazileti de daha fazla olur.

b) İnsanların çoğu, ikindi vakti esnasında işleriyle güçleriyle meşguldür­ler. Bundan dolayı ikindi namazını kılmaya yönelmek daha zordur. Binaena­leyh, âyetteki husûsî te'kidi ikindi namazına vermek daha uygundur.

4) İkindi namazı, orta namaz olmaya, birçok bakımdan daha uygundur.

a) İkindi namazı, rekâtlarının sayısı çift olan bir namaz ile, tek olan bir na­maz arasında yer alır. Rekâtlarının sayısı çift olan öğle namazıdır; tek olan da akşam namazıdır...

Fakat, yatsı namazı da aynı durumdadır. Çünkü ondan önce rekâtları­nın sıyısı tek olan akşam namazı, ondan sonra da, rekâtlarının sayısı çift olan sabah namazı vardır.

b) İkindi namazı, bir gündüz namazı olan öğle namazı ile, bir gece nama­zı olan akşam namazı ortasında yer almıştır.

c) İkindi namazı, iki gece namazı ile iki gündüz namazı arasındadır. [135]

 

Salat-ı Vustâ Akşam Namazıdır Diyenler                   Başa Dön

 

Altıncı Görüş: Orta namazı, akşam namazıdır. Bu, EbûUbeydeel-Selmânî ile. Kubayda İbn Züeyb'in görüşüdür. Bu görüşün iki delili vardır:

a) Akşam namazı, gündüzün beyazlığı ile, gecenin karanlığı arasındadır. Bu mâna, her ne kadar sabah namazında da var ise de akşam namazı diğer bir yönden tercih edilir. Bu da, akşam namazının sabahın iki rekâtından daha fazla; öğlenin, ikindinin ve yatsının dört rekât farzından daha azdır. Binaena­leyh uzunluk ve kısalık itibariyle tam ortadadır.

b) Öğle namazı, birinci namaz diye isimlendirilir. Bundan dolayı Cebrail (a.s), Hz. Peygamber (s.a.s)'e ilk defa öğle namazında imamlık yaptı.. Öğle namazı, namazların birincisi olunca, şüphesiz ki orta namaz akşam namazı olmuş olur. [136]

 

Orta Namaz Yatsı Namazıdır Diyenler

 

Yedinci Görüş: Orta namaz, yatsı namazıdır. Bu görüşte olanlar: "Çün­kü yatsı namazı, seferde kısaltılamayan akşam ve sabah namazları arasında­dır. Hz. Osman (r.a)'dan, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Yatsı  namazını cemaatla kılan kimse, sanki o gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur." İşte bütün bu açıklamalar,bu meseledeki görüşlerin ve bu görüşleri savunan insanların delillerinin tamamıdır.Ben, bunlardan herhangi birini tercih etmedim, çünkü bu iş, çok uzun açık­lamalar gerektirmektedir. Allah en iyi bilendir. [137]

 

Dördüncü Mesele

 

İmâm-ı Şafiî, bu âyeti vitir namazının vâcib olmadığı hususuna delil getirmiş ve şöyle demiştir: "Eğer vitir namazı vâcib olsaydı, vâcib namazların sayısı altı olurdu.[138] Eğer böyle olsaydı, bu altının ortası olmazdı. Âyet ise, namaz­ların bir ortası olduğuna delâlet etmektedir." Buna göre eğer, "Bu istidlal an­cak, ayette geçen, kelimesinden muradın, "sayı itibariyle orta olan" manasında olması halinde tamam olur.. Bu ise, mümkün değildir; aksine bu kelimeden murad, fazileti ifâde etmektir. Cenâb-ı Allah, "İşte böylece biz sizi, orta bir ümmet yaptık" (Ba­kara, 143), yani'âdil olan bir ümmet?, buyurmuştur. Ve Cenâb-ı Hak yine, en âdil­leri mânasında, "En ortalan buyurdu..." (Kalem, 28) buyurmuş­tur. Biz, bu iştikakı (Bakara, 143)âyetinin tefsirinde iyice açıklamıştık.

Ve yine, niçin bu dan muradın mikdar hususunda olması ve akşam namazının kastedilmesi caiz olmasın? Çünkü akşam namazı üç rekât­tır. Üç ise, iki ile dördün ortasındadır.

Ve yine "niçin, âyetteki orta tabirinden muradın, sıfat hususunda olması ve bununla sabah namazının kastedilmesi caiz olmasın? Çünkü sabah nama­zı, ne tamamen karanlık, ne de tamamen aydınlık bir vakitte yer almaktadır..." denilirse, buna şöyle cevap verilir:

Cevap: Üstün ahlâk, faziletli bir ahlâk olması bakımından değil, aksine ifrat ve tefrit denilen iki aşırı uç arasında bulunduğu için, "orta" diye adlandı­rılmıştır. Meselâ, cesaret gibi.. Çünkü cesaret, korkaklıkla hiddet arasında bu­lunduğu için, üstün ahlâk olmuştur. İşin neticesi, "vasat" (orta) lâfzının adet bakımından orta olması itibariyle hakikat; güzel ahlâk ve zikretmiş olduğumuz iki aşırı uç arasında yer almış olması itibariyle de, güzel iş manasında mecaz olduğu sonucuna varır. Lâfzı hakikî manasına hamletmek, onu mecazî mana­sına hamletmekten daha evlâdır.

Onun, "Bunu, zaman bakımından orta olan namaz vaktine, ki bu öğle na­mazıdır, hamlederiz.." şeklindeki ifâdesine de şu şekilde cevap veririz: Öğle namazı hakikatte orta namaz değildir. Çünkü öğle namazı, zevalden sonra kılınır. Bu vakitte de, "orta" olma anlamı bulunmaz.

Onun, "Bunu, vâcib olma vakti, karanlık vakit ile aydınlık vakit arasında orta olduğu için, sabah namazına; adedi iki rekât ile dört rekât arasında orta bir yer işgal ettiği için, akşam namazına hamledebiliriz" şeklindeki görüşüne de şu şekilde cevap verebiliriz: Sizin zikrettiğiniz bu görüş, ihtimal dahilinde­dir. Bizimki de böyledir. Binaenaleyh, lâfzı hepsine hamletmek gerekir. Bu me­sele hakkında bu âyetle yapılan istidlallerin imkân nisbetindeki izahı işte budur. Allah, en iyi bilendir.

Hak Teâlâ'nın "Allah için, tam bir huşu İle kıyamda durun" buyruğu hakkında bazı izahlar vardır:

a) Bu İbn Abbas'm görüşüdür. Buna göre "kunût" dua ve zikir manasın-dadır. Bu anlama geldiğine dair şu iki hususla istidlal edilmiştir:

b) Hak Teâlâ'ntn, emri  namazın içinde bulunan fiil­leri îfa etmeyi emretmektedir. Binaenaleyh "kunût"  namazın içinde bulu­nan her türlü zikre hamletmek gerekir. Buna göre bu ifâdenin mânası, "Al­lah'ı zikrederek, duâ ederek ve herşeyden ilişkisini kesip O'na yönelerek kıyama durunuz..." şeklinde olur.

2) "Kunût" lâfzından anlaşılan, "Yoksa o, gecenin saatlerinde secde ederek ve kıyamda durarak taât ve ibâdet eden kimse gibi midir?" (Zümer, 9) âyetinin de delaletiyle, zikir ve duadır. Sabah ve vitir namazındaki kunûtun mânâsı da budur. Bu, Arapların,  "Fa­lan, falancaya duâ etti" tabirinden anlaşılan şeydir. Çünkü bu ifâdeyle, fala­nın falancaya duâ etmesi anlaşılır.

b)  ifâdesinin mânası,  "itaat ederek" demektir. Bu, İbn Abbas, Hasan el-Basrî. Şa'bî, Said İbn Cübeyr, Tavus, Katâde, Dahhâk ve Mukâti! in görüşüdür. Bunun delili de şu iki husustur:

1) Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurmasıdır:  "Kur'an'da geçen bütün kunût lâfızlarının mânası, tâat demektir [139]

2) Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Peygamber (s.a.s)'in zevceleri hususunda, "Sizden kim Allah'a ve Resulüne itaat eder­se... " (Ahzab,31)ve bütün kadınlar hakkındaki, İyi kadınlar, itaatli olanlardır" (Nisa, 34)âyetleridir. Binaenaleyh kunût, mükemmel bir şekil­de itaat etmekten ve tâat sayılan fiillerin rükun,sünnet ve adabı arasına her­hangi bir kusur ve eksiklik girdirmekten kaçınmaktan ibarettir. Bu, nasıl namaz kıldığına aldırmayan, namazı hafife alan, kifayet miktarıyla yetinen ve Allah'­ın, kullarının namazına ihtiyacı yoktur kanaatine varan kimseleri men etmektir. Eğer, durum denildiği gibi olsaydı, o zaman kişinin hiç namaz kılmaması gerekirdi. Çünkü, Allah bizim ibâdetlerimizin çoğuna muhtaç olmadığı gibi, aynı şekilde azına da muhtaç değildir, denilebilir. Hulbuki Allah'ın Resulü, diğer peygamberler ve selef-i sâlih namaz kılmışlar, hem uzun uzun kıyamda dur­muşlar, huşu ve hudûiannı izhar etmişlerdir. Onlar, Allah'ı böyle diyen ve di­yecek olan câhillerden daha iyi tanıyorlardı.

c) nin mânası, "susarak" demektir. Bu, İbn Mes'ud ve Zeyd İbn Erkam'm görüşüdür. Bunlar şöyfe demişlerdir: Biz namaz esnasın­da konuşurduk. Birisi selâm verdiğinde, selâmını alırdık. Bir kimse, namaz kı­lan kimselere kaç rekât namaz kıldıklarını sorabilirdi.. Bu tıpkı, ehl-i kitabın yaptığı gibiydi. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ, âyetini in­dirdi, böylece susmamızı emrederek, konuşmamızı yasakladı.

d) Kunût, huşu, hudû ve Allah'ın heybeti karşısında başka hiçbir şeye ilti­fat etmemeden ibarettir. Bu, Mücâhid'in görüşüdür. Sahabe ve tabiînden bi­risi namaz kıldığı zaman, Rabbinin heybetinden dolayı dehşete kapılır, herhangi bir şeye iltifat etmez, (namaz kıldığı zeminde) bulunan çakıl taşlarıyla ilgilen­mez, bedenindeki herhangi bir şeyle alâkalanmaz, hatırına dünya ile ilgili her­hangi bir şey getirmez ve namazlarını bu şekilde bitirirlerdi...

e) Kunût, ayakta durmak demektir. Bu görüşte olanlar, görüşlerine Câbir (r.a)'in naklettiği şu hadisi delil getirmişlerdir: Hz. Peygamber'e hangi nama­zın efdal olduğu sorulduğunda O, kıyamı uzatma mânasını kasdederek, "Kunûtu uzun olan namaz"[140] buyurmuştur.

Bu görüş, bana göre zayıfttr.Aksi takdirde, âyetin takdiri,  şeklinde olurdu. Meğer ki şöyle denilsin: "Na­mazın kıyamını devam ettirerek, Aliah için kıyama durun!.." Bu durumda da kunût, kıyam ile "kıyamı devam ettirmek" manasıyla açıklanmış olur.

f) Bu, Ali İbn İsa'nın tercih ettiği görüştür. Bu görüşe göre kunût, birşeye devam, ona sabır ve ondan ayrılmamadan ibarettir. İslâm dininde kunût Al­lah'a itâatta bulunmayı sürdürmek ve O'nun hizmetine devam etme manası­na tahsis edilmiştir.-Bu açıklamaya göre, müfessirlerin söylemiş olduğu şeylerin tamamı bu tabire dahil olur. Bundan muradın, "farz ve nafile namazların kıya­mına devam ederek, Allah için kıyama durun" şeklinde olması muhtemeldir. Allah en iyisini bilendir. [141]

 

Harpte Kılınan Namaz                   Başa Dön

 

"Eğer korkarsanız, o zaman da yürüyerek, yahut binekli olarak... Emin olduğunuz vakit iser yine Allah'ı size bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretti ise, o şekilde anınız.." (Bakara, 239).

 

Bil ki Allah'ı Teâlâ, namaza devam etmeyi, namazın rükün ve şartlarıy­la, onu edâ etmeyi sürdürmeyi vâcib kılınca, bundan sonra bu şekilde namazı sürdürmenin, korku esnasında değil, emniyet bulunduğu zaman farz olduğu­nu beyan ederek buyurmuştur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [142]

 

Birinci Mesele

 

ifâdesinin, şeklinde okunduğu rivayet edilmektedir. [143]

 

İkinci Mesele

 

Vahidi (r.h.) şöyle demiştir; "Âyetin takdiri, "Eğer düşmandan korkarsanız..." şeklindedir. Ancak, bilindiği için, mefûl hazfedil­in iştir.Keşşaf sahibi söyle demiştir: "Eğer sizde düşman ve benzeri şeylerin korku­su bulunursa..." takdirindedir. Bu görüş daha sahihtir. Çünkü ister düşman, isterse başka şeylerden korkulsun, bu hüküm mutlak olarak korku sırasında câridir. Burada üçüncü bir görüş daha vardır ki, bu da mânanın şöyle olmasıdır: "Harbi bitirinceye kadar namazınızı tehir ettiğinizde, namazın geçeceğinden korkarsanız, yürüyerek yahut binekli olarak (kılınız)..--" Bu takdire göre âyet, kıyamı, rükû ve sücûdu terkederek namazı kılmaya müsaade edilinceye ka­dar, vaktin farzının eksiksiz kılınması gerektiğine delâlet etmektedir. [144]

 

Üçüncü Mesele

 

sözü hakkında iki görüş vardır:

a)  kelimesi,  kelimesinin, kelimesinin  şeklinde çoğul gelmeleri gibi, kelimesinin çoğuludur. ister yürüsün, ister dursun, ayakları üze-rinde duran kimsedir.  kelimesinin çoğulunun,  ve, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

b) Kaffâlın zikretmiş oldujju şu husustur: kelimesinin, "cem'u'l-cem" olması caizdir. Çünkü, kelimesi, şeklinde çoğul yapılmış, sonra,  kelimesi de, şeklinde "cem'u'l-cem" yapılmıştır. kelimesi de, kelimesinin,(binici, süvari) şeklinde çoğul yapılma­sı gibi, kelimesinin çoğuludur. Kaffâl sözüne devamla, "Deve üzerin­de olan kimseye, ata binmiş olana da, denilir. Allah en iyisini bilendir. [145]

 

Dördüncü Mesele                    Başa Dön

 

kelimesi, hal olduğu için mansûbtur. Âmili ise hazfedilmiştir. Buna göre ayetin takdiri, şeklindedir. [146]

 

Beşinci Mesele

 

Korku namazı iki çeşittir:

a)  Savaşırken kılman namaz.. Bu âyetle, işte bu na­maz kastedilmiştir.

b) Savaş halinin dışında kılman korku namazı.. Ki bu da Nisa suresinde Cenâb-ı Hakk'ın  "Sen içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir kısmı seninle birlikte dursun..." (Nisa, 102) âyetinde zikredilen husustur. Bu iki âyetin siyakında iki görüşün farklılığının beyânı bulunmaktadır.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Savaş kızışıp, kimsenin savaşı terketmesi mümkün olmadığı zaman, Şafiî'nin mezhebine göre şu yapılır: "Sa­vaşta bulunan kimseler binekli ve yaya olarak, kıbleye veya aksi istikâmetlere doğru yönelerek namaz kılarlar.. Rükû ve sücûdlarını ima ile îfa ederler. Sec­delerini yaparken başlarını biraz daha fazla eğerler. Nara atmadan sakınırlar. Çünkü bu zorunlu değildir."

Ebu Hanife'ye göre ise, yaya olan kimse (savaş sırasında) namazını te­hir eder. Şafiî (r.h.), bu âyetle iki bakımdan ihticâc etmiştir:

1) İbn Ömer şöyle demiştir:" "kıbleye yönelmiş olarak veya yönelmemiş olarak..." demektir." Nâfi'İbn Ömer'in bunu, ancak Hz.Peygamber'den rivayet ettiğini zannediyorum" demiştir.

2) Bulunduğu zaman, yaya hâlde, yürürken, binitli vaziyette ve koşarken namaz kılmanın caiz olduğu korku varken devamlı olarak kıbleye yönelmek mümkün değildir. Böylece âyetteki, "Yürüyerek, yahut binekli olarak..." ifadesi, kıbleye yönelmeme hususunda bir ruhsatın olduğuna delâlet eder. Yine bu ifâde, rükû ve secdenin yerine imâ yapmaya ruhsat ol­duğunu da gösterir. Çünkü, düşmandan ötürü olan şiddetli korku esnasında insan canından emin olamaz. Olduğu yerde duruyor olsa bile, rükû ve secde etmesi mümkün olmaz. Bundan dolayı, yaptığımız izaha göre. tabirinin kıbleye yönelmeme ile rükû ve secdede imâ yapılabileceği hususları­na delâlet ettiği sabit olur.

Bunun böyle olduğu sabit olunca, korku esnasındaki namazda, hangi rü­künlerin düşüp hangilerinin düşmediğinden bahsedelim. Biz deriz ki: Şüphe­siz namaz şu üç şeyin bir arada bulunmasıyla tamam olur:

a) Kalbin fiili (hali) ki bu insanın namaza niyetidir. Niyet rüknü hiçbir za­man düşmez. Çünkü bu, korku esnasında da değişmez.

b) Dilin fiili ki bu da kıraattir. Bu rükün de, korku esnasında düşmez. Her­hangi bir zaruret olmadığı için, insanın korku namazı esnasında namazı boza­cak bir söz söylemesi veya nara atması caiz değildir.

c) Uzuvların fiili. Biz deriz ki kıyam (ayakta durma) ile ku'ûd (tahiyyatta oturma), şüphesiz ki korku namazında düşerler. Kıbleye yönelme şartı da, an­lattığımız gibi düşer. Rükû ve secdeye gelince, imâ onların yerini alır. Binae­naleyh secde yerine geçecek îmâ'nın, rükû'nun yerine geçecek imâdan daha fazla eğilerek yapılması gerekir. Çünkü bunu yapmak mümkündür. Korku se­bebiyle namazın taharetini (abdest ve guslü) bırakmak caiz değildir. Çünkü o kimsenin su veya toprakla abdest ve teyemmümü mümkündür. İhtilâf, insa­nın su bulduğu halde onunla abdest alması mümkün olmadığında, binekli ola­rak bulabileceği toz ile teyemmüm etmesinin caiz olup olmaması hususundadır. Daha sahih görüşe göre bu caizdir. Çünkü susama korkusu olduğu zaman, su olduğu halde  teyemmüm etmeye  ruhsat vardır. Kişinin canından kork­ması, bu hususta ruhsat verilmeye daha uygundur. İmam Şafiî (r.h)'nin görü­şünün geniş izahı budur.

Netice olarak diyebiliriz ki: İmam-ı Şafiî bu konuda, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Size bir şey emrettiğimde, onu gücünüz yettiğince yapın[147] hadisine dayanmıştır.

Ebu Hanife ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Hendek Günü'nde namazı te­hir etmiş olmasını delil getirerek, bunun bizlere de gerekli olduğunu söylemiştir.

Ebu Hanife'ye şöyle cevap verilir: Hendek Savaşı'nda korku bu derece­ye ulaşmamıştır. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s) yine de namazını tehir etmiştir. Binaenaleyh bu âyetin, Hz. Peygamber (s.a.s)'in o davranışını neshetmiş ol­duğunu anlarız. [148]

 

Altıncı Mesele                   Başa Dön

 

Âlimler böyle bir ruhsatın verilmesini gerektiren kor- kunun, ne derecede bir korku olduğu hususunda ih­tilâf   etmişlerdir.   Bunu   şöyle   diyerek   ortaya koyabiliriz: Korku ya savaş esnasında, ya da savaş dışında olur. Savaş esnasındaki korku, ya vâcib, ya mubah, yahut haram bir savaş esnasında olur. Vâcib olan savaş, kâfirlere karşı yapılan savaştır.

Korku namazında asıl olan, bu tür savaştır ve âyet işte bu tür savaş hak­kındadır. Âsilerle savaş da, bu tür savaş hükmüne girer. Nitekim Hak Teâlâ,"O tecâvüzkâr olan kavimle, onlar Al­lah'ın emrine dönünceye kadar savaşın" (Hucurât, 9) buyurmuştur. Mubah olan savaş hususunda el-Kâdi Ebu'l-Muhâsin et-Taberî, "Şerhu'l Muhtasar" adlı eserinde şöyle demiştir: "İnsanın kendisini müdafaa etmesi (nefsi müdafa'a) vâcib değil mubahtır. Fakat eğer saldıran kâfir ise, bu müstesna.. Bu durum­da, İslâm'ın hakkı ihlâl edilmesin diye, nefsi müdafaa vacibtir."

Bunu anladığın zaman biz deriz ki, "İnsanın kendisini ve öldürülmesi ha­ram olan her canlıyı müdafaa için yapılan savaşta, korku namazı kılmak caiz­dir. Fakat insanın matının alınması ve halinin bozulması kastı ile yapılan savaşta, kişinin korku namazı kılıp kılamayacağı hususunda iki görüş vardır:

a) En doğru görüşe göre bu caizdir. Şafiî, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Malı uğrunda Öldürülen kimse şehid olur[149]

hadıs-i şerifine dayanır. Böylece bu, malı savunmanın nefsi müdafaa gibi ol­duğuna delâlet eder.

b) Bu esnada korku namazı kılmak caiz değildir. Çünkü bu iki şeyden ikin­cisinin hürmeti daha büyüktür. Haram olan savaş esnasında ise korku nama­zı kılmak caiz değildir. Çünkü korku namazı bir ruhsattır. Ruhsat ise bir ilâhi yardımdır. Âsî olan kimse ilâhî yardıma lâyık değildir. Savaşın dışında olan, yangın, boğulma, ve vahşi hayvan gibi şeylerden kaçmadan dolayı bulunan korkular ve alacaklı kimsenin borcunu istemesinden ötürü, borçlunun güç du­rumda olduğu, fakat bunu belirleyen delilleri ortaya koyamayacağı için hap­sedilmesi korkusu gibi korkulardan dolayı, insan yine korku namazı kılabilir. Çünkü ayetteki,"Eğer korkarsanız..." ifâdesi, bütün bu korkula­rı içine alan mutlak bir ifâdedir.

Buna göre eğer, "Ayetteki, "yürüyerek yahut binekli olarak "tabiri bu korkudan muradın, savaş esnasında düşmandan dolayı du­yulan korku olduğuna delâlet eder" denilir ise, biz deriz ki: "Farzet ki bu böy­ledir. Fakat âyette bir zararı defetme hükmü yer aldığına göre, bu durum, diğer korkularda da vardır. Binaenaleyh onlar için de bu hükmün bulunması gerekir." [150]

 

Yedinci Mesele

 

İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Cenâb-ı Allah, Peygamberinizin lisanı ile, namazı mukîm iken dört, seferde iken iki, korku esnasında ise bir rekat olarak farz kılmıştır." Âlimlerin çoğu mukim iken namazların dört rekat, seferde iken ise, korku olsa da olmasa da iki rekat olarak kılınacağı ve İbn Abbas'ın sözüne göre amel edilemeyeceği görüşündedirler. A

llah Teâlâ'nın, emrinin mânâsı, "bu ruhsatajsebep olan korku ortadan kalktığı için emin olduğunuz vakit ise, yine Allah'ı, size bil­mediğiniz şeyleri nasıl öğretti ise, o şekilde anınız" şeklindedir. Ayetteki bu ifâde ile ilgili iki görüş vardır:

a) lâfzı, "Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah için tam bir huşu ile kıyamda durun" âyeti ile Allah'ın size öğretip şartlarını ve rükünlerini beyân ettiği şe­kilde namazınızı kılınız" demektir. Çünkü ruhsatın sebebi ortadan kalkınca, bu husustaki farziyet, önceki şekliyle aynen döner. Namaz, "Allah'ı zikre (namaza) koşun" (Cum'a, 9)âyetinden dolayı bazan "zikir" diye adlandırılmıştır.

b) "Allah'a, size emniyet nimetini vermesinden dolayı şük­rediniz" manasındadır.

Kâdi bu görüşü tenkid ederek şöyle demiştir: "Bu âyetteki "zikir", kor­kudan sonra emniyetin bulunması demek olan belli bir şarta bağlanınca, bu lâfız aynı şart üzere hem korku hem de emniyetle birlikte bulunması gereken bir zikir yani şükür manasına hamledilemez. Şükrün, emniyet esnasında ya­pılması gerektiği gibi korku esnasında da yapılması gerektiği herkesçe bilinir.Çünkü her iki hâlde de Cenâb-ı Allah'ın nimetleri devam etmektedir. Burada­ki korku Allah'tan dolayı değil, kâfirlerden dolayıdır. Binaenaleyh, "Allah'ı zikrediniz" emrini bu duruma has olan Bir zikre hamletmek gerekir,

c) Bu hususta bir üçüncü görüş daha vardır: Buna göre, âyetteki, mefhumuna hem namaz hem de şükür girer. Çünkü şükür se­bebi ile elde edilecek emniyet, namazı vaktinde kılma ile birlikte yapılması ge­reken bir şükür diye tarif edilmiştir.

Hak Teâlâ'nın, "size nasıl öğretti ise..." buyruğu Allah'ın öğretme ve bildirme suretiyle bize in'am etmiş olduğunu, bunun ilâhi nimet­lerden sayılıp, eğer O'nun hidayeti olmasaydı bizim bunlara ulaşamayacağı­mızı beyân etmektedir. Sonra âlimlerimiz Allah'ın öğretmesini, "ilmi yaratmak"; Mu'tezile ise "delilleri yerleştirme ve lütuf fiilleri ihsan etme" diye açıklamış­lardır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "bilmediğiniz şeyleri..." tabiri Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamber olarak gönderilişinden önceki cehalet ve da­lâlet zamanına işarettir. [151]

 

Vefat Hakkındadır                   Başa Dön

 

"Sizden hanımlarını geride bırakıp ölecek olanlar, eşlerinin (evlerinden) çıkarılmayarak bir yıla kadar fâideienmesini vasiyyet (etsinler). Bunun üzeri­ne o kadınlar kendiiiklerinden çıkarlarsa artık onların bizzat yaptıkları meşru işlerden dolayı size mes'uliyet yoktur. Allah aziz ve hakimdir"(Bakara, 240).

 

Ayette birkaç mesele vardır: [152]

 

Birinci Mesele

 

İbn Kesîr, Nâfî, Kisaî, Âsım'ınEbu Bekrisimli ravisi şeklinde ref üe okumuşlardır. Diğer kı­raat imamları da nasb ile okumuşlardır. Ref ile okumanın delilleri şunlardır:

1) Hak Teâlâ'nın, ilpj sözü mübtedâ, sözü ise haberdir. Nekire kelimenin mübteda olması uygundur. Çünkü cümle içindeki yerinin ken­disine kazandırmış olduğu husûsiyyetten dolayı hususîlesmiştir. Bu ifâde tıp­kı,  "Size selâm olsun ve hayır hep senin ö-nünde olsun" ifâdesinde olduğu gibidir.

2) Hak Teâlâ'nın  ifadesinin mübteda olması, kendisine de bir haberin takdir edilmesidir. Buna göre takdir, "Onlara, zevceleri için vasiyyet etmeleri vâcibtir" şeklinde olur. Yapılan bu takdirin diğer benzerleri de, Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetleridir."O zaman (sizin üzerinize) takdir ettiğiniz mihrin yansı vardır" da, (Bakara. 237), "O zaman (sizin üzerinize), teslim edilmiş bir diyet vardır" (Ni­sa. 92) ve  "O zaman (size) üç gün oruç tutmak gerekir" (Baka­ra, 196).

3) Âyetin takdirinin şöyle olmasıdır: "Durum, iş, vasiyyet etmenizdir" veya, "Farz kılınmış olan, vasiyyet etmenizdir"veyahut da, "Hüküm, vasiyyet etmenizdir." Bu durumda biz, mübtedâyı takdir etmiş oluruz.

4) Âyetin takdirinin, "Size, vasiyyet yazıldı, farz kıtın­dı" şeklinde olmasıdır.

5) Âyetin takdirinin, "Sizden bir vasiyyet olsun, yapıl­sın" şeklinde olmasıdır.

6) Takdirin,  "Sizden ölenlerin vasiyyeti, bir yıla kadar olan vasiyyettir" şeklinde olması.Bütün bu takdirler caiz ve güzeldir. Nasb okunmasının delili ise şunlardır:

1) Ayetin takdirinin, vasiyyet yapsınlar" şeklinde ol­masıdır.

2) Takdirin, "Bir vasiyyet edişle vasiyyet edersiniz" şek­lindedir. Bu senin, "Sen, bir postacının yürüyüşü gibi yürüyorsun" demen gibidir. Yani, şeklinde...

3) Takdirin, "Allah, ölen erkeklere, vasiyyet et­melerini vâcib kıldı" şeklinde olmasıdır.

Cenâb-ı Hakk'ın, tabiri hakkında bazı izahlar yapılmıştır:

1) Bunun  "O kadınları bir meta ile faydalandırın..." şek­linde olmasıdır. Buna göre âyetin takdiri "O ölen erkekler (ötmeden önce), hanımları için bir vasiyyet etsinler ve onları bir meta ile faydalandırsınlar" şeklinde olur.

2) Takdirin, telsi dili  "Allah bunu o kadınlar için bir me­ta kabul etmiştir" şeklinde olmasıdır. Çünkü ifâdenin öncesi, böyle bir takdi­rin yapılmasını gösterir.

3) Hal olması sebebiyle, kelimenin mansûb olmasıdır.Hak Teâlâ'nın, "Çıkarmaksizm..." buyruğu hakkında da iki görüş vardır:

1) Bu, hal olmasından dolayı mansûb olmuştur. Hak Teâlâ sanki, "Ontar evinizde oldukları ve çıkarılmadıkları hal­de, o kadınları metâlandırınız..." demiştir.

2) Harf-i cer hazfedildiği için kelime mansûb olmuştur. Allah'u Teâlâ, "Çıkarmaksızm" buyurmuştur. [153]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

Âyet hakkında üç görüş vardır:

Birinci Görüş: Bu, müfessirlerin çoğunluğunun ter­cih ettiği görüştür. Buna göre bu ayet mensûhtur.Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: İslâm'ın ilk yıllarında tatbik edilen hü­küm şöyleydi: Koca öldüğü zaman, kadının kocasının malında, nafaka ve evin­de bir yıl durma hakkından başka, herhangi bir hakkı bulunmuyordu. Evlenme hususunda, kadının kocasının evinde bir yıl beklemesi ilahî bir emir idi. Ne var ki o kadın, iddet bekleme hususunda serbest idi. Kadın isterse kocasının evinde iddetini tamamlar, isterse yıl tamamlanmadan önce kocasının evine terkederek, iddetini başka bir yerde tamamlardı. Ne var ki kadın kocasının evin­den çıktt mı, nafaka hakkını kaybederdi. Bu âyette bahsedilen hususların ta­mamı budur. Çünkü biz, şeklinde okursak, mâna, "On­lara, (kadınlar için) vasiyyet etmeleri gerekir" şeklinde; şeklinde okur­sak mâna, "bir vasiyyet etsinler" şeklinde olur. Her iki kıraate göre de, böyle bir vasiyyet vâcibtir. Sonra bu vasiyyet iki şekilde tefsir edilmiştir:

a) Bir yıla kadar kadına meta ve nafaka vermek...

b) Bir yıla kadar kadının kocasının evinde kalması..Daha sonra Allah'u Teâlâ, kadınların kocalarının evinden çıkmaları halin­de, bu hususta kocalarının herhangi bir vebali olmayacağı hükmünü indirmiş­tir. Binaenaleyh bu âyetin iki şeyi gerektiği ortaya çıkmış olur:

1) Bir yıl süreyle olmak üzere kadına, kocasının malından nafaka veril­mesiyle kocasının evinde oturmasının vâcib olması...

2) Bir yıl iddet beklemenin vâcib olması... Çünkü kadının bir yıl süreyle kocasının malından nafaka alıp, onun evinde oturmasının vâcib olması, o yıl içerisinde başka bir kocayla evlenememesini gerektirir. Daha sonra Allah'u Teâlâ bu iki hükmü neshetmiştir.

Nafaka ve kadının kocasının evinde oturmasıyla ilgili vasiyyet hükmünün mensûh olması, Kur'an'ın, kadının kocasının malına zaten varis olduğuna de­lâlet etmesi sebebiyledir. Ayrıca sünnet de, varis olan kimseye vasiyyet yapılamıyacağına delâlet etmektedir. Böylece hem Kur'an hem de sünnet, kocanın zevcesine bir yıl süreyle evinde kalması ve malından nafaka almasıyla ilgili vasiyyet etmesi hükmünü neshetmişlerdir. Bir yıl iddet beklemesinin vâcib ol­ması hükmü de, Hak Teâlâ'nın "(Kocası ölen) kadınlar, kendi başlatma dört ay on gün iddet beklerler" (Bakara, 234) âyetiyle neshedilmişttr. İşte bu görüş, önceki ve sonraki müfessirlerden pek ço­ğunun ittifakla benimsediği görüştür.

İkinci Görüş: Bu, Mücâhid'in görüşüdür. Buna göre Atlah'u Teâlâ, ko­cası ölen kadınların iddeti hususunda iki ayet indirmiştir:

1) Hak Teâlâ'nın, daha önce geçmiş "(Kocası ölen) kadınlar, kendi başlarına dört ay on gün iddet beklerler" (Ba­kara, 234) âyetidir.

2) "Sizden, hanımları­nı geride bırakıp ölecek olanlar, hanımları için vasiyyet etsinler..." (Bakara, 240) ayeti.

Binaenaleyh bu iki âyetin, ayrı ayrı iki durum için indirilmiş olduğunu ka­bul etmek gerekir, Binaenaleyh buna göre biz şöyle deriz: Eğer kocası ölen kadın, kocasının evinde beklemeyi ve onun malından nafaka almayı tercih et­mezse, birinci (Bakara, 234) âyete göre onun iddeti, dört ay on gün olur. Ama, eğer kocasının evinde oturmayı ve onun malından nafaka almayı isterse, bu kadının iddeti de bir yıl olmuş olur. İşte bu âyetlerin hükmünü, her ikisiyle de amel edilmiş olsun diye, bu iki takdire göre ele almak daha uygun olur.

Üçüncü Görüş: Bu, Ebu Müslim el-İsfehanî'nin görüşüdür. Buna göre ayetin mânası şöyledir: "Sizden hanımlarını geriye bırakıp ölecek olan kimse­ler, bir yıl süreyle hanımlarının nafaka almalarını ve evlerinde oturmalarını va-siyyet etmişlerse, (buna rağmen) onlar bu süre bitmeden önce evden çıkar ve Allah'ın kendileri için belirlemiş olduğu (iddet) müddetini tamamladıktan sonra kocalarının vasiyyetlerine muhalefet ederlerse, o kadınların kendileri için maruf şeyi yapmalarında, (yani sahîh bir nikâhla evlenmelerinde) bir günâh yok­tur. Çünkü onların bu vasiyyeti yerine getirmeleri gerekli değildir." Ebu Müs­lim, sözüne devamla şöyle der: "Bunun sebebi, kocaların câhiliyye döneminde bir tam yıl süreyle, hanımlarının nafaka almalarını ve evlerinde oturmalarını vasiyyet etmeleridir. Böylece kadının da, bir yıl iddet beklemesi gerekiyordu. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu ayette, bu hükmün böyle olmadığını açık­lamıştır. Bu açıklamaya göre nesh ihtimali de ortadan kalkar."

Ebu Müslim, görüşüne şunları delil getirmiştir:

Birinci vecih: Nesh, aslın hilâfına bir durumdur. Binaenaleyh, imkânlar ölçüsünde, neshin vaki olmadığı neticesine varmak gerekir.

İkinci vecih: Nüzul itibariyle nâsihin, mensûhtan sonra olması gerekir. Nasih olan ayet, nüzul itibariyle sonra olunca, en güzel olan durumun onun tilâvet bakımından da sonra olmasıdır. Ama tilâvet bakımından nesh eden âye­tin, mensûh olan ayetten önce olması, her ne kadar biraz caiz olsa bile, ne varki bu, güzel bir tertip sayılmaz. İlahî kelâmı, imkânlar nisbetinde böyle bir tertipten tenzih etmek vâcibtir. Bu ayet, tilâvet bakımından nâsih olan ayetten sonra olunca, bu âyetin o ayetle mensûh olduğuna hükmetmek evlâ olur.

Üçüncü vecih: Usûl-i fıkıhta, "Nesh ite tahsis etme arasında bir tearuz bulunursa, tahsis etmek evlâ olur" hükmü yer almıştır. Burada biz bu iki âye­ti, Mücâhid'in dediği gibi iki ayrı duruma tahsis ettiğimizde, "nesh" hükmü ortadan kalkmış olur. Binaenaleyh, delilsiz olarak, "nesh" vaki olduğunu söy-lemektense, Mücâhid'in görüşünü kabul etmek daha uygun olur.

Ebu Müslim'in görüşüne göre, söz açıktır. Çünkü siz, ayetin takdirinin "Onlara, karıları için vasiyyet etmeleri gerekir, vâcib­tir" veyahut,"Bir vasiyyet etsinler" şeklinde olduğunu söylü­yorsunuz. Böylece de hükmü Allah'a nisbet etmiş oluyorsunuz... Halbuki, Ebu Müslim "Aksine ayetin takdiri, "Siz­den vefat edeceklerin hanımları için vasiyet etmeleri gerekir" veya, "Hanımları için vasiyet etmiş olurlar.." şeklinde­dir" demiştir. Binaenaleyh o, hükmü kocaya nisbet etmiştir. Mutlaka bir tak­dir yapmak gerekiyor ise, sizin takdiriniz, onunkinden daha evlâ değildir.

Sonra âyetin takdiri sizin söylediğiniz şekilde olursa, ona nesh arız olmuş olur. Bu durumda da her akl-ı selim Ebu Müslim'in takdirinin sizinkinden da­ha uygun olduğuna ve âyette neshin bulunduğunu söylemeniz delilsiz bir id­dia olduğuna şehâdet eder. Hem neshin olduğunu kabul etmede, Allah'ın kelâmının münezzeh olduğunun söylenmesi gereken bir kötü tertibin bulun­duğunu kabul vardır. Bu açık bir sözdür.

Bunu böylece bildiğin zaman biz deriz ki: Bu âyet başından sonuna ka­dar bir şart cümlesidir. Buna göre şart,"Sizden hanımlarını geride bırakıp ölecek olanlar, eşlerinin evlerinden çıka-nimayarak bir yıla kadar fâidelenmesini vasiyet etsinler.," ifadesidir. Bütün bu cümle şart cümlesidir. Bunun cezası (cevâbı) ise:

"Eğer o kadınlar kendiliklerinden çıkarlarsa artık onların bizzat yaptıkla­rı meşru işlerden dolayı size mes'uliyet yoktur" âyetidir. Ebu Müslim'in gö­rüşünün izahı işte bundan ibarettir ve bu görüş son derece doğrudur. [154]

 

Üçüncü Mesele                   Başa Dön

 

Kocasının ölümünden dolayı ister hâmile olsun ister olmasın, isterse hâmile olmasına mâni bir özrü bulunsun, kocanın malından bu kadının nafakasının ve giyim masrafının karşılanması gerekmez. Hz.Ali  (k.v) ile İbn Ömer (r.a)'den rivayet edildiğine göre, bu durumdaki kadın eğer hâmile olur ise, kocasının malından nafakası karşılanır. Câbir ve İbn Abbas (r.ah)'dan rivayet edildiği­ne göre, bu durumdaki kadınlar için nafaka verilmez, kocalarına vâris olmala­rı yeterlidir. Bu durumdaki kadınların, ölen kocalarının evlerinde oturmaya hakları olup olmadığı meselesinde iki görüş vardır:

a) Oturmaya hakları yoktur. Bu, Hz. Alijbn Abbas ve Hz. Aişe (r.anha)'nin görüşü ve aynı zamanda da Ebu Hanife'nin mezhebidir. Müzeni de bu görü­şü tercih etmiştir.

b) Bu kadının, kocasının evinde oturmaya hakkı vardır. Hz. Ömer, Hz. Osman, İbn Mes'ud ve Ümmü Seleme (r.anha)'nm görüşü budur. İmam Ma­lik, Sevrî ve İmam Ahmed de aynı görüştedirler.

Bu iki görüşün dayanağı da, Füreyâ binti Mâlik'in haberidir. Bu kadının kocast öldürülünce, "Hz. Peygamberz (s.a.s)'e, aileme dönüp dönemeyeceği­mi sordum. Çünkü kocamın sahip olduğu bir evi yoktu. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Evet, dönebilirsin" dedi. Peygamber (s.a.s)'in yanından ayrılmış giderken ya henüz Mescid-i Nebî'de veva henüz odasında idim ki, O beni geri çağırarak "İddetin bitinceye kadar, evinde dur"[155] dedi" demiştir.

Âlimler bu hadisin tertibi hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları, Hz. Pey­gamber (s.a.s)'in önce müsâade etmeyip, sonra o kadının ailesine dönmesi­ne müsaade ettiğini, binaenaleyh müsaade etmeyişin mensuh olduğunu; bazıları da, farziyyeti ifâde eden değil fakat müstehab oluşu ifâde eden bir şekilde o kadına evinde beklemesini emrettiğini söylemişlerdir. Müzeni (r.h), bu durumdaki kadınların kocalarının evinde oturmaya hakları olmadığına delil getirerek şöyle demiştir: "Biz (âlimler), bu gibi kadınların nafaka haklarının ol­madığı hususunda ittifak ettik. Çünkü ölüm sebebi ile mülkiyet sona ermiştir. Ev hususundaki mülkiyet hakkı da aynıdır. Çünkü âlimler, ister babası ister çocuğu olsun, nafakası ve barınması kendi üzerinde olan bir insan öldüğün­de onların nafaka ve barınmalarının sona ereceği hususunda ittifak etmişler­dir. Zira ölenin malt artık vârisler için bir mîrastır. Burada da böyledir.

Âlimlerimiz buna karşı şöyle cevap vermişlerdir: Barınma hakkını nafa­kaya kıyas etmek mümkün değildir. Çünkü üç talakla boşanmış kadtn, her ha­lükârda kocasının evinde oturmaya (iddet esnasında) müstehak iken, Müzeni'ye göre, kendinden dolayı nafakaya müstehak değildir. Bir de nafa­ka, kadından istifâde etme imkânı karşılığında vâcib olur. Halbuki bu durum­da, böyle bir imkân söz konusu değildir. Barındırma hakkı ise, kadınları her bakımdan muhafaza etmek için gereklidir ve bu gereklilik de burada vardır. Dolayısı ile bu iki mesele birbirinden farklıdır.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Bu âyetin mensuh olduğunu söyleyenlerin, işte bu meseleden dolayı farklı bir görüşe sahip olmaları gere­kir. Çünkü bu âyet hem nafaka hem de süknâ (barınma hakkı)'yı gerektirir. Bu nafakanın vâcib olması mensuhtur. "Süknâ"mn, (barınma hakkının) vâcib ol­ması hükmünün mensuh olup olmadığı meselesiyle karşılaşırız. Bu husustaki görüşümüzü daha önce zikrettik. [156]

 

Dördüncü Mesele

 

Bu vasiyyetin vâcib olduğunu söyleyenler, kendi kendilerine şu soruyu sorma ihtiyacını hissetmişler­dir: "Allah Teâlâ, önce kocaların ölümünden bah­setmiş, sonra da onların vasiyet etmesini emretmiştir. O halde ölen kişi nasıl vasiyet edebilir?" Onlar, bu sorularına yine kendileri şöyle cevap vermişler­dir: "Bu âyetin manası, "ölümleri yaklaşan kimselere bu vasiyeti yapmaları gerekir" şeklindedir. Binaenaleyh âyette bahsedilen "ölüm", ölmeye yaklaş­ma manasından ibarettir.

Buna bir başka cevap da şöyledir: Bu vasiyetin, Allah'ın emri ve teklifi manasında olmak üzere, Allah'a nisbet edilmesi de caizdir. Buna göre sanki şöyle denilmektedir: "Bu, Allah tarafından onların kadınları için yapılan bir va-siyyettir." Bu tıpkı, "Allah size, çocuklarınız hakkın­da şöyle vasiyet (emr) eder..." (Nisa, n) âyeti gibidir. Bu mana, kelimeyi, şeklinde okuyanların kıraatine göre ancak güzel olur.

Cenâb-ı Allah'ın, âyetinin manası, "Ey ölenlerin velile­ri (akrabaları), o kadınların kendi kendilerine yaptıkları süslenme ve evlenme­ye teşebbüs etmeleri gibi işlerden dolayı size herhangi bir mesuliyet yoktur" şeklindedir. Velilere mesuliyetin olmayışı hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a) Bir sene dolmadan önce, ölen kocalarının evinden kendiliklerinden çı­kan kadınların nafakalarını kesmede bir günah yoktur.

b) Onları kocalarının evinden çıkmalarına manî olmamanızda bir günah yoktur. Çünkü bu kadınların, kocalarının evlerinde bir yılı doldurmaları kendi­lerine gerekli değildir. [157]

 

Boşanmış Kadınlar Hakkındaki Hüküm                   Başa Dön

 

"Boşanmış kadınların da meşru surette mut'a haklan vardır ki bu muttakiler için bir vazifedir. İşte Allah, akıllarınız ersin diye size âyetlerini böyle açıklıyor"(Bakara, 241-242). [158]

 

Boşanmış Kadınlara Verilmesi Gereken Mut'a

 

Rivayet edildiğine göre bu âyet şu sebebten dolayı indirilmiştir: Allah Teala (Boşadığınız) kadınları,zengin olanınız kudretine göre, mâ 'ruf bir mal ile faidelendiriniz. Bu muhsinlerin (iyi­lerin) üzerine bir borçtur" (Bakara, 236) âyeti nazil olunca, bir müslüman "Bunu istersem yaparım, istersem yapmam" dediğinde, Hak Teâlâ, "Boşanmış ka­dınların da meşru surette faidelenmeleri haklarıdır. Ki bu muttakiler için (yani küfürden sakınan herkes için), bir vazifedir" âyetini indirmiştir.

Bil ki bu ayette bahsedilen "meta" (mal) dan muradın ne olduğu husu­sunda iki görüş vardır:

1) Bu "mut'a" (bir miktar mal)dır. Buna göre âyetin zahiri, boşanan her kadına bir miktar mal vermenin vâcib olduğunu gösterir. Âlimlerden, âyetin zahirini delil getirerek, boşanan bütün kadınlara "mut'a" (bir miktar mal) ve­rilmesi gerektiğini söyleyenler vardır. Sa'id b. Cübeyr, Ebu'l-Âliye ve Zühri bunlardandır.

Şafiî (r.h) de, "Mihri belirlenmiş ve fakat kendisi ile cinsi münasebette bulunulmadan boşanmış kadınların dışında, her boşanan kadına mut'a verilir" demiştir. Bu meseleyi biz, (Bakara, 236) ayetinin tefsirinde izah ettik.

Buna göre, "Bu husus, (Bakara,  236) ayette geçtiği halde, burada niçin tek­rar edilmiştir?" denilir ise, biz deriz ki: Bu, burada hususî bir hüküm, orada ise umûmî bir hüküm olarak zikredilmiştir.

2) Bu mut'a'dan murad, nafakadır. Nafaka bazan "meta" olarak adlandı­rılır. Biz bu metâı, nafaka olarak anladığımızda, boyla bir tekrar söz konusu olmaz. Binaenaleyh bu görüş evlâ olur. Hüküm ifâde eden âyetlerin sonu bu­rasıdır. Allah en iyisini bilendir. [159]

 

"Sayılan binlere ulaştığı halde, ölüm korkusuyla yurtlarını bırakıp çıkanları görmedin mi? Allah onlara "ölün" dedi sonra kendilerini diriltti. Muhakkak Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler"(Bakara. 243)

Bil ki Allah Teâlâ'nın, Kur'an'daki âdeti, ahkâmdan bahsettikten sonra, muhataplara bir va'z-u nasihat olsun ve bu onları isyan, ve inadı bırakmaya; Allah'a karşı olan huşu ve inkiyadlarını artırmaya şevketsin diye geçmiş ka­vimlerin kıssalarından bahsetmektir. Bundan dolayı 'Yurtlarını bırakıp çıkan­ları görmedin mi?.." buyurmuştur.[160]

 

Cenâb-ı Allah'ın,  "görmedin mi?" tabiri ile ilgili birkaç mesele vardır.

 

ElemTera Hitabı İle İlgili Açıklama                   Başa Dön

 

Bil ki "ru'yst" (görme), bazan basiret ve kalbin görüşü manasına gelir ki bu 'bilmek" demektir. Bu aynen, "(Ey Rabbimiz!), bize ibâdet edeceğimiz yerleri bildir" (Bakara, 128) yani "öğret" ve, "İnsanlar arasında Allah'ın sana bildirdi­ği, yani öğrettiği şekilde hükmedesin diye.." (Nisa, 105)  âyetlerinde olduğu gibidir.

Sonra "ru'yet" (görme) kelimesi, bazan muhatabın Önceden bildiği şey hakkında, bazan da bilmediği şey hakkında kullanılır. Mesela birisi başkası­na, yeni bildirmeyi kastederek, "Falanın başına geleni biliyor musun?" der. Bu ifâde, "Falanın başına şu geldi" manasında ilk olarak o şeyi haber vermektir. Bu izaha göre, âyetin muhatabı olan Hz. Pey­gamber (s.a.s)'in, bahsedilen hadiseyi, bu âyet ile öğrenmiş olması mümkün olduğu gibi, âyetin nüzulünden önce de biliyor olması ve Allah Teâtâ'nın onun bilgisine uygun olarak bu âyeti indirmiş olması da mümkündür.[161]

 

İkinci Mesele

 

Âyetin zahirine göre, bu Hz. Peygamber (s.a.s)'e yapılan bir hitaptır. Fakat bundan, hem onun hem de ümmetinin muhatap tutulmuş olması mümkündür. Bununla beraber hitab Hz.Peygamberedir. Bu  "Ey Peygamber, kadınları boşa-dığınız zaman, iddetîerine doğru boşayımz" rraiak, d âyetinde olduğu gibidir. (Yani asıl muhatap olanlar mü'minlerdir). [162]

 

Üçüncü Mesele

 

tabiri içinde,  harf-i cerrinin muhataplarca'"intiha" (son noktayı) bildiren bir edat olabileceği için yer almış olması muhtemeldir. Bu tıp­kı, "falancadan falancaya" ifâdesinde olduğu gibidir. Bi­naenaleyh bu, bir öğretenin öğretmesi ile öğrenen kimseyi, bu öğreten o bil­gilere ulaştırmış ve onu o noktaya getirmiş demektir. İşte bu izahtan dolayı, bu âyette  harf-i cerrinin gelmesi yerindedir. Bunun bir benzeri de, "Habbine bir bakmadın mı? O, gölgeyi nasıl uzatmış" (Furkan, 45) âyetidir. [163]

 

Ölüm Korkusuyla Yurtlarını Bırakıp Kaçanlar                   Başa Dön

 

Cenâb-t Allah'ın, yurtlarını bırakıp çıkanla­ra.." âyeti ile ilgili birkaç rivayet var:

1) Süddî şöyle demiştir: "Bir beldede veba salgını başladı. Belde halkı kaçtı. Kaçmayıp kalanların çoğu öldü. Geri kalanların çoğu da hastalık ve mu­sibetlere dûçâr oldular. Veba salgını ve hastalıklar sona erince, kaçanlar sağ selâmet geri döndüler. Bunun üzerine hastalıklardan kıvranmış olanlar: "Bu kimseler, bu memlekette kalmayı bizden daha çok istiyorlardı. Eğer biz de onlar gibi yapsaydık, hastalık ve belâlardan kurtulmuş olurduk. Eğer bu memlekete bir daha veba gelirse, biz de çıkıp gideriz" dediler. Yine veba salgını oldu ve böyle söyleyenler de beldeyi bırakıp kaçtılar. Sayıları otuzbin civarında idi. Va­dilerinden çıkınca, vadinin üstünden ve altından birer melek onlara, "ölünüz" diye seslendi. Bunun üzerine hepsi öldü ve cesedleri çürüdü. Adı Hazkil olan bir peygamber onların cesedlerine rastladı. Onları görünce durup, onlar hak­kında tefekkür etti ve Cenâb-ı Allah ona, "Onları nasıl dirilteceğimi sana gös­termemi mi istiyorsun" diye vahyetti. Oda "Evet" dedi. Ona, "Ey kemikler!Ce­nâb-ı Allah toplanmanızı emrediyor" diye seslenmesi söylendi. O seslenince ke­mikler birbirine doğru uçuşmaya başladılar ve (herkesin kemiği) tamamlandı. Daha sonra Allah Teâlâ, ona, "Ey kemikler! Allah Teâlâ, et ve kan giymenizi emrediyor" şeklinde seslen" diye vahyetti. O böyle seslenince, kemikler et ve kana büründü. Sonra ona, "Allah Teâlâ canlanıp, kalkmanızı emrediyor" diye seslenmesi söylendi. O seslenince, cesetler canlanıp kalktılar ve şöyle diyorlardı: "Ey Rabbimiz! Seni teşbih eder ve sana hamdederiz. Senden baş­ka ilah yoktur." Onlar böyle dirildikten sonra beldelerine geri döndüler. Öl­müş olduklarının işareti yüzlerinde belli idi. Bundan sonra onlar, ecellerine göre geri kalan ömürlerini yaşadılar.

2) İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "İsrâiloğulları krallarından biri, askerle­rine savaşmalarını emretti. Onlar savaşmaya yanaşmadılar ve krallarına, "Sa­vaşacağımız yerde veba var. Veba kesilinceye kadar oraya gitmeyiz" dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, onların hepsinin canını aldı. Onlar cansız ola­rak sekiz gün kalıp şiştiler. İsrailoğullarına bu askerlerin ölüm haberi ulaşın­ca, onları gömmek için oraya gittiler. Ölenlerin sayısı çok olduğu için, bunu da tam yapamadılar. Hepsini biraraya toplayıp etraflarını duvarla çevirdiler"Allah Teâlâ, sekiz gün geçtikten sonra onları diriltti. Bu koku hem onlar üze­rinde kaldı, hem de evlâdlan üzerinde bu güne kadar devam etti." Bu görüşte olanlar, bu âyetin peşisıra gelen  "Allah yolunda sa­vaşınız..." âyetini delil getirmişlerdir.

3) Hazkil (a.s), kavmini cihada teşvik etti. Fakat onlar, bunu hoş görme­yerek korktular. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara ölümü gönderdi. İçlerinde ölüm çoğalınca, ölümden kurtulmak için memleketlerinden kaçtılar. Hazkil (a.s) bunu görünce"Ey Ya'kûb'un ve Musa'nın ilahı Allah'ım,kullarının şu isyanını görüyorsun. Onlara, kendileri üzerinde kudretinin nelere yeteceğini ve senin kudret elinden kurtulamayacaklarını gösteren bir mucize gönder" dedi. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ kaçanlara da ölümü gönderdi. Sonra Peygamber on­ların ölümlerine dayanamayarak, onlar için dua edince, Allah onları diriltti.

Hak Teâlâ'nın, 'Sayıları binlere ulaştığı halde,." buyruğu ile ilgili iki görüş vardır

Birinci Görüş: Bundan murad, onların ne kadar olduklarını beyân etmektir.Âlimler bunların sayılarının ne kadar olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Vahidi (r.h),"Onlar üçbinden az, yetmişbinden çok değildiler" demiştir. Âyetin lâfzına göre izah edilecek olur ise, onların onbinden fazla olması gerekir. Çünkü ayetteki (binlerce) kelimesi, cem-i kesrettir. Binaenaleyh on tane veya on  taneden daha az bin için, denmez.

İkinci Görüş: kelimesi, kelimelerinde olduğu gibi,  kelimesinin çoğuludur. Buna göre, tabirinin manası, "Kalbleri birbirlerine karşı sevgi ve muhabbet dolu olduğu halde..." demektir. Kâdî şöyle demiştir: "Birinci görüş daha uygundur. Çünkü onlar çok kalabalık oldukları halde ölümün onlara gelmesi, durumlarından daha fazla ibret alınmasını gerektirir. Çünkü büyük bir topluluğun alışılmadık şekilde bir defada ölüvermesi, büyük bir ders verir. Fakat ölümün, ferdleri arasında sev­gi ve bağlılık bulunan topluluğa normal olarak gelişi ile aralarında ihtilâf olan bir topluluğa gelişi arasında, ibret verme açısından bir fark ve değişiklik olmaz." Bu suale şöyle cevap verilmesi mümkündür: "Bundan murad, onlar­dan herbirinin kendi hayatını sevmesi ve bu dünyaya muhabbet duymasıdır. Buna göre ayetin ifâde ettiği mana, Cenâb-ı Hakk'ın onların niteliği hakkında söylemiş olduğu,  "Andolsun ki sen onları, in­sanların hayata en düşkünü bulursun" (Bakara, 96) âyetindeki manayı ifâde et­miş olur. Sonra onlar, hayatı son derece sevmeleri ve onu anlamalarına rağ­men, insanın dünya hayatına olan ihtirasının onu ölümden kurtaramayacağı bilinsin diye, Allah onları öldürmüştür. Bu görüşe göre yapılan bu izah, fazla tuhaf görülecek bir açıklama değildir.

HakTeâlâ'nın,"ölüm korkusuyla"tabirindeki   kelimesi mef'ûlün leh olduğu için mansubtur, "ölümden korktukları için" demektir. Her insanın ölümden korktuğu malûmdur. Allah'u Teâlâ ölüm korkusunu özellikle burada zikredince, ölüm sebebinin, ister veba sebebi ile olsun, ister savaş yü­zünden olsun, bu hadisede daha fazla bulunduğu anlaşılmış oldu.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah onlara "ölün" dedi”'ayetine gelince, Allah'ın onlara "ölün" demesi hakkında iki izah şekli vardır

1) Bu ifâde, "Bir şeyin olmasını murad ettiğimiz zaman sözümüz ancak ona "ol" demektir. O da he­men oluverir" (Nahl, 40) ayetinin yerini tutmaktadır. Daha önce bu ifâdeden mu­radın, Cenâb-ı Hakk'ın bir söz söylediğini belirtmek değil, aksine Allah onu istediği zaman, o şeyin önüne geçilemez ve geciktirilemez bir şekilde tahak­kuk ettiğini bildirmek olduğu geçmişti. Bu tür tabirler Arapçada yaygındır. Bu­na Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra kendilerini diriltti" sözü de delâlet etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın sözü ile diriltme hâdisesi gerçekleşince, öldür­me hususundaki sözü de bunun gibi olur.

2) Allah Teâlâ, o peygamberine, kavmine "ölünüz" demesini ve onları diriltmesi esnasında da, Süddî'den rivayet ettiğimiz sözü söylemesini emret­miştir. Yine bunu söyleyenin melekler olduğuna dair rivayet ettiğimiz görüş de muhtemeldir. Birinci görüş, doğru olmaya daha yakındır. [164]

 

Allah Teâlâ'nın, "Sonra kendilerini diriltti" sözünde birkaç mesele vardır:

 

Kaçanların Öldükten Sonra Diriltilmeleri                   Başa Dön

 

Âyet-i kerime onlar öldükten sonra, Cenâb-ı Hakk'ın onları dirilttiğine delâlet etmektedir. Binaenaleyh buna kesin inanmak gerekir.ÇünkÜ diriltme hadd-i zatında mümkündür. Doğru haber de onun meyda­na geldiğini bildirmektedir. Bu sebeple, onun vuku bulduğuna inanmak gere­kir. Diriltmenin mümkün oluşu şunlardır: Çünkü çeşitli unsurların, belli bir şe­kil üzere biraraya gelmeleri mümkündür. Aksi halde o şey önceden de bulunmazdı. Bu unsurların yeniden diriltme için bir araya getirilmesi ihtimali mümkündür. Aksi halde bu ihtimal, daha önce de bulunmazdı. İşte bu durum her ne zaman sabit olursa, ölümden sonra diriltme imkânı da bulunmuş olur. Doğru haberin bunu bildirmesi ise, bu ayetin bildirmesi ile olmuştur. Cenâb-ıHak ne zaman, aklen mümkin olan bir şeyin meydana geldiğini haber verirse, onun kafi olarak meydana gelmiş olduğuna inanmak gerekir. [165]

 

İkinci Mesele

 

Mu'tezile şöyle demiştir: "Ölüyü diriltmek hariku- lâde bir olaydır. Böyle birşeyin Cenâb-ı Hak tarafın­dan   meydana  getirilmesi,   ancak  o  şey  bir peygamber için mucize olacağı zaman caiz olur. Onun bir peygamberin mu­cizesi olmaksızın meydana gelmesi caiz olsaydı, peygamberliğe delâlet etmesi bâtıl olurdu."

Bizim âlimlerimiz ise, velinin kerametini izhâr etmesi ve diğer gayeler için olağanüstü şeylerin meydana gelmesinin caiz olacağını söylemişlerdir. Böy­lece harikulade hâdiselerin sadece nübüvvete delâlet ettiği görüşü bâtıl olmuş olur.

Sonra Mu'tezile şöyle demiştir: "Rivayet edildiğine göre bu diriltme işi, peygamber olan Hazkîl (a.s) zamanında, onun duasının bereketiyle meydana gelmiştir. Bu da, bu gibi hadiselerin ancak peygamberlerin bir mucizesi ola­rak meydana gelebileceği görüşümüzü sağlamlaştırmaktadır. Hazkil (a.s)fin, Zülkifl (a.s) olduğu söylenmiştir. Onun "Zülklfl" diye istmlendirilmesinin se­bebi, yetmiş peygambere kefil olup, onları Ölümden kurtarmasından dolayı­dır. Yine Hazkil (a.s)'in, o peygamberler ölü iken onlara rastladığı ve onlar hakkında hayretle düşünmeye başladığı, bunun üzerine Allah Teâlâ'nın ona, "Eğer sen istersen, onları diriltirim ve bunu senin İçin bir mucize yaparım" diye vahyettiği, Hazkil'in de "Evet" deyince, Cenâb-ı Hakk'ın.onun duası ile onları dirilttiği söylenmiştir. [166]

 

Üçüncü Mesele

 

Mükelleflerin imânî bilgilerinin, ölüme yaklaştığı ve ölümün korkuları ile şiddetlerini müşahede etmeye başladığında, zarurî (kesin) bir hale geleceği delil­lerle sabit olmuştur. Allah'u Teâlâ'nın öldürüp sonra yeniden diriltmiş olduğu bu kavmin ise, ya kendisi sebebiyle imânî bilgilerinin zarurî hale geleceği ölüm korku ve hallerini müşahede etmiş oldukları veyahut da bu korkulardan hiçbi­rini müşahede etmeksizin Cenâb-ı Hakk'ın onları, bu korkuları müşahede et­meksizin meydana gelen bir uyku gibi, ansızın öldürmüş olduğu söylenebilir. Şayet doğru olan görüş birinci görüş ise, Allah Teâlâ onları dirilttiği zaman, onların bu çektikleri korku ve dehşetler ile Rablerini  indisi vesilesi ile zaruri olarak tanıdıkları hadiseyi unuttuklarını söylemek imkânsızdır. Çünkü akıllı bir kimsenin büyük ve mühim olayları unutması mümkün değildir. Bundan ötürü, meydana gelen zarurî bilginin, diriltilmelerinden sonra da onlarda bulunması gerekir. Bu zaruri bilgilerin bulunmaya devam etmesi ise, dünyada mükellefi­yetin ortadan kalkmasını gerektirir. Nitekim ahirette (her şey belli olduğundan) orada mükellefiyet yoktur. Ya da şöyle denilebilir: Onlar diriltildikten sonra ar­tık mükellef değildirler. Âyetle bu manaya mâni herhangi birşey yoktur. Yahut da şöyle denilebilir: Allah Teâlâ, onları öldürdüğü zaman, bilgilerinin zaruri hale gelmesine sebep olacak büyük hadiselerden herhangi birini onlara gös­termemiştir. Böylece bu ölüm, ölüm yaklaştığı zaman dehşet verici korkular yaşayan diğer mükelleflerin Ölümü gibi olmamıştır. Herşeyin hakikatini en iyi bilen Allah'tır. [167]

 

Dördüncü Mesele

 

Katâde, "Allah onları, geri kalan ömürlerini tamamlasınlar diye dıriltmıştır" demiştir. Bu görüş hakkın­da, söylenebilecek çok şey ve yapılabilecek uzun izahlar vardır. [168]

 

Hak Teâlâ'nın, "Muhakkak Allah insanlara karşı lütuf sahibidir''âyetiyle ilgili birkaç izah vardır:

a) Bu, Allah Teâlâ'nın öldürmüş olduğu bu topluluğu onları yeniden dirilt­mek suretiyle yaptığı lûtuftur. Bu böyledir. Çünkü onlar günahtan dolayı, bu dünya hayatından çıkmışlar. Allah Teâlâ onları tekrar bu hayata döndürerek, onlara tevbe imkânı ve hatalarını onarma fırsatı vermiştir.

b) Ahirett inkâr eden Araplar, birçok meselede yahûdilerin sözlerine iti­bar ediyorlardı. Allah Teâlâ yahûdilerin dikkatini, kendilerince malûm olan ve âhireti inkâr eden Araplara anlattıkları bu hâdiseye çekince, görünen odur ki, âhireti inkâr eden bu Araplar, sırf inkârdan ibaret olan bâtıl dinlerinden, ölüm­den sonra diriltilme ve hasrı tasdikten ibaret olan nak dine dönüyorlar, böyle­ce de cezadan kurtulup sevaba müstehak oluyorlardı. Bundan dolayı bu kıssayı anlatmak, Cenâb-ı Hakk'ın bu inkarcılara bir lütfü ve ihsanı olmuş oluyor.

c) Bu kıssa, ölümden korkmanın ölüme karşı bir faydası olmadığına delâ­let etmektedir. Binaenaleyh, insanı her halükârda, Allah'a ibâdete teşvik eder ve kalbten ölüm korkusunu çıkarır. Bundan dolayı bu kıssanın hatırlatılması, kulun günahlardan uzaklaşmasına, büyük sevablar elde edeceği taatlara yak­laşmasına vesile olur ki bu da Allah'ın, kuluna bir lûtfu ve keremi olmaktadır.

Cenâb-ı Hak sonra, "Fakat insanların çoğu şükretmezler" buyurmuştur. Bu ifâde "Fakat in­sanların çoğu, ancak nankörlük ederek diretirler" (Furkan, 50) âyeti gibidir. [169]

 

"Allah yolunda savaşırı. Bilin ki şüphesiz Allah hakkıyla işiten, ve kemâliyle bilendir" (Bakara. 244).

 

Ayet hakkında İki görüş vardır:

Birinci Görüş: Bu, diriltilmiş olan o kavme bir hitaptır. Dahhâk şöyle de­miştir: "Allah onları diriltti ve sonra onlara cihâda gitmelerini emretti- Çünkü Allah onların canını, cihada gitmekten hoşlanmadıkları için almıştı." Buna gö­re, hitap ancak mahzuf bir kelimenin takdiri ile tamamlanmaktadır ki o da, ve onlara "savaşın..." denildi" sözüdür.

İkinci Görüş: Bu, muhakkik alimlerin çoğunun görüşüdür ki buna göre, âyetteki hitap bir yeni cümle olup, hazır olanlara yöneltilmiştir ve cihâd emri taşımaktadır. Fakat Cenâb-ı Hak, lütuf ve merhametinin bir eseri olarak, ölüm korkusu sebebi ile, hayatı çok sevdikleri için Allah'ın emrinden yüz çevirme­sinler ve herkes Cenâb-ı Hakk'ın:"De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçışınız size asla fayda vermez. O takdirde bile ancak pek az bir zaman fidelenirsiniz" (Ahzab, 16) âye­tinde de buyurulduğu gibi, savaştan kaçmakla ölümden kurtulamayacağını an­lasın diye, yurtlarından çıkan bu kimselerin hikâyesini, savaş emrinden önce zikretmiş, böylece de ya dünyada düşmana galip gelme veyahut da âhirette nimetler içerisinde ebedi saadeti elde etme ve gönüllerin çekip, gözlerin zevk duyacağı şeylere ulaşmaktan ibaret olan iki güzel neticeden birinin va'adedilmesi demek olan cihada teşvik etmiştir.Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah yolunda" tabirindeki "sebil", yol demektir. İbâdetler, insanlar kendisine sülük ettiği ve onlara girdikleri için Allah'a ulaştıklarından dolayı, "yol" diye isimlendirilmiştir. Cihâdın gayesinin, dinin güçlendirilmesi olduğu malûmdur. Bu sebeple cthad da bir ibâdettir. Bun­dan dolayı muhakkak ki mücahid, Allah yolunda savaşan kimsedir.Cenâb-ı Hak sonra, yani, "Allah Teâlâ, sizin başka kimseleri cihâda teşvik veya cihaddan soğutma hususundaki sözlerinizi duymakta, gönüllerinizcleki niyet ve gayeleri; yaptığınız bu savaşın din için mi, dünya menfaatleri elde etmek için mi olduğunu hakkıyla bilmektedir" bu­yurmuştur. [170]

 

"Kimdir o şahıs ki Allah'a güzel bir borç verir, Allah da (onun karşılığını) kat kat artırır! Allah (kimine) rızkı daraltır, (kimine) genişletir. Siz ancak O'na döndürüleceksiniz (Bakara, 245).

 

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [171]

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

Allah Teâlâ, Allah yolunda savaşmayı emredince, "Kimdir o şahıs ki Allah'a güzel bir borç verir..." ayetini getirmiştir. Müfessirler bu tâbir hususunda iki görüş belirterek ihtilâf etmişlerdir:

Birinci Görüş: Bu ayet, önceki âyetlerle ilgili olup, bundan murad da özel­likle cihâd için güzel borç vermek, intakta bulunmaktır. Böylece cihâd ede­meyen kimse, cihâd edebilecek fakir kimselere maddeten destek olmaya teşvik edilmiş; cihada muktedir olan kimse de, cihâd yolunda kendisi için harcama­da bulunmakla emrolunmuştur. Hak Teâlâ bu hususu, "Allah (kimine) nzkı daraltır, (kimine) genişletir" sözüyle de te'kid etmiştir. Bu böyledir. Çünkü bu hakikati bilen kimse, artık kendi malından daha çok Allah'ın lütfuna güvene­cek ve bu onu Allah yolunda mal infâk edip, infâkta cimrilik etmemeye sevkedecektir.

İkinci Görüş: Bu âyet, yeni başlayan bir cümle olup, kendinden öncesiyle bir ilgisi yoktur. Bu görüşte olanlar da kendi aralarında ihtilâf etmişlerdir. On­lardan bir kısmı, bu güzel borçtan muradın mal infâk etmek olduğunu, bir kıs­mı da mal infakı dışında başka birşey olduğunu söylemişlerdir. Bunun mal infâk etmek olduğunu söyleyenlerin de üç değişik görüşü vardır:

1) Âyetten kastedilen, farz olmayan sadakalardır. Bu el-Esamm'ın görü­şüdür. O, bu görüşüne iki şekilde delil getirmiştir:

a) Allah Teâlâ buna "karz" (borç) demiştir. Karz ise ancak bağışlanan şeydir.

b) Âyetin sebeb-ı nüzulü hususunda İbn Abbas (r.a) şunu rivayet etmiş­tir: "Bu âyet, Ebu'd-Dehhâk hakkında nazil olmuştur. Ebu'd-Dehhâk "Ya Resûlallah, benim iki bahçem var. Onlardan birisini Allah yolunda tasadduk etsem, bana cannette onun iki misli verilir mi?" der. Hz. peygamber (s.a.s), "Evet"cevabim verince, "Hanımım da benimle birlikte olur mu?"der. Hz. Pey­gamber (s.a.s) yine "Evet" der. "Çocuklarım da benimle beraber olacak mı?" diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s) "Evet" der. Bunun üzerine Ebu'd-Dehhâk en güzel bahçesini tasadduk eder. Bu bahçe "Huneynİyye" diye isimlendirilmiştir." İbn Abbas anlatmaya devam ederek şöyle der: "Ebu'd Dehhâk bundan sonra çoluk-çocuğunun yanına döner. Onları tasadduk et­miş olduğu bahçede bulur. Bahçenin kapısında durur ve bahçeyi tasadduk ettiğini hanımına anlatınca, hanımı, "Allah alış-verişini mübarek etsin" der. Hep beraber bahçeden çıkarlar ve bahçeyi teslim ederler. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) onun hakkında sık sık şöyle derdi: "Cennette, Ebu 'd-Deh-hâk'ın, köklerini yere salmış nice iri hurma ağaçlan vardır." Sen, âyetin sebeb-i nüzulünü anladığın zaman, burada karz (borç) ile, farz olan zekâtın değil, ba­ğışlanan infâkın (sadakanın) kastedilmiş olduğunu anlarsın.

2) Bu "karz" dan murad, Allah yolunda vâcib olan intaktır. Bu görüşü sa­vunan kimse, görüşüne âyetin sonunda, "Siz ancak O'na dön­dürüleceksiniz" buyurmuş olmasını delil getirir. Bu ifâde bir tehdid gibidir. Böyle bir şey ise ancak, vâcib (farz) olan bir şey hakkında uygun olur.

3) Doğruya en yakın olan görüş olup, buna göre ayete, her iki kısım da dahildir. Nitekim bu iki kısım "Mallarını Allah yolunda harcayanların hali yedi başak bitiren bir tek tohu­mun hali gibidir" (Bakara, 261) âyetinin manasına da dahildir.

Bu "karz" dan muradın mal infakının dışında birşey olduğunu söyleyen­ler şunu demişlerdir: "İbn Mesudun arkadaşlarının birisinden, bu karzın bi. insanın "sübhânallahi ve'lhamdülillahi ve lâ ilahe illaUâhu vallahu ekber" de­mesi olduğu rivayet edilmiştir."

Kâdi ise şöyle söylemiştir. "Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü "ikraz" (borç verme), Arapça'da bu manaya gelmez. Bu görüşü doğru kabul etmek müm­kün değildir. Ancak biz şunu söyleyebiliriz : Herhangi birşeye mâlik olmayan bir fakirin kalbinde, ah keşke zengin olsaydım da mal infâk etseydim" arzusu bulunur ise, işte o zaman onun bu niyeti infâk yerine geçer. Nitekim Hz. Pey­gamber (s.a.s)'in,Kimin tasadduk edecek birşeyi yoksa, o, yahudilere lanet etsin. Çünkü bv la­net, onun için bir sadaka sayılır" dediği rivayet edilmiştir. [172]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

Âlimler, buradaki "karz" lâfzının "infâk" mânasına hakikî olarak mı, mecazi olarak mı itlâk edildiği hu­susunda ihtilâf etmişlerdir.

Birinci Görüş: Zeccâc şöyle demiştir: Kelime hakiki anlamda bu mâna­ya gelir. Çünkü "karz", karşılık alınmak için yapılan herşeye denilmektedir. Araplar, "Senin bende, güzel veya kötü bir ala­cağın, karşılığın var" derler. Bundan maksat, onun cezalandırılacağı veya mükâfaatlandırıfacağı bir şeydir...

Umeyye İbn Ebf's-Salt da şöyle demiştir:"Herkes, ver­diği borcun karşılığını görecektir: Güzelse güzel kötüyse kötü... Veya, borç alan kimse gibi borçlu düşecektir..."

"Karz" in zikrettiğimiz manaya geldiğine delâlet eden hususlardan biri de, lûgattaki esas manasının "kesmek" olmasıdır. Nitekim, makas anlamına gelen, kelimesi ve helak oldular anlamına, tabiri bu köktendir. Çünkü bir kavim helak olduğu zaman, onların izi silinir, soyları ke­silir. Bir kimse borç verdiğinde, bundan murad onun, malından veya amelin­den karşılığını göreceği bir kısmını kesip ayırmış olmasıdır.

İkinci Görüş: Karz lâfzı, burada mecazdır. Çünkü karz, insanın mislinin kendine dönmesi için verdiği şeydir. Burada, Allah yolunda infakta bulunan kimse, malını sevabı kendisine dönsün diye infâk etmektedir. Fakat, bu infâk ile borç verme arasında birçok bakımdan farklılık görülmüştür:

a) Karzı, ancak fakirliğinden ötürü ona muhtaç olan kimse alır. Bu Cenâb-ı Allah hakkında düşünülemez.

b) Mûtad olan,borcun bedeli ancak misliyle ödenir. Bu infâkta ise, karşı­lık kat kattır..

c) Borç alanın aldığı mal, o kimsenin mülkü değildir. Burada ise, Allah'a borç verilen Allah yolunda infak edilen mal Allah'ın mülküdür. Aralarında böy­le farklar olduğu halde, Cenâb-ı Allah infâkı "karz" olarak isimlendirmiştir. Bundaki hikmet, karzın ödenmesinin vâcib olup, ödememenin caiz olmaması gibi, bu infâkın Allah katında boşa gitmeyeceğine dikkat çekmedir. Bundan dolayı, bu infâkdan dolayı hak edilen sevâb, mükellefe mutlaka ulaşacaktır.

Rivayet edildiğine göre bu âyet nazil olduğu zaman, yahudiler, "Allah fa­kir, biz ise zenginiz. Bundan dolayı, O bizden borç istiyor" demişlerdir. Bu söz onların cahilliklerine ve ahmaklıklarına uygun bir sözdür. Çünkü onlar ço­ğu kez "teşbih" akidesine sapıyorlar ve meselâ, mâbudlarının bir ihtiyar (şeyh) olduğunu söylüyorlardı. Kâdî, "Mâbûdları hakkında böyle söz söyleyen kim­selerin, O'nu fakir olarak nitelemeleri yadırganacak bir durum değildir" de­miştir.Eğer, âyetinin mânası nedir? Ve niçin bu ifâde bir soru şeklinde vârid olmuştur?" denilirse, biz şöyle deriz: "İstif­ham üslûbu, bir şeyi yapmaya teşvik hususunda, açık bir emirden daha tesir­lidir..." [173]

 

Cenâb-ı Allah'ın, vardır:"Güzel bir borç" tabiriyle ilgili iki mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

Vahidî: kelimesi, bu âyette masdar değil, isimdir. Çünkü, eğer masdar olsaydı, şek­linde gelmesi gerekirdi" demiştir. [174]

 

İkinci Mesele

 

"Karz"ın güzel olmasının birkaç izahı bulunmaktadır:

a) Cenâb-ı Allah bununla, kendisine haram karışma­mış, helâl ve halis malı, infâkı kastetmiştir. Çünkü, şüphe ile beraber karışık­lık ortaya çıkar; karışıklıkla beraberde, çoğu zaman yapılan fiiller çirkin olur.

b) Bu infâkın peşinden başa kakma ve eziyyetin gelmemesidir.

c) Bu infâkın, Cenâb-ı Hakk'a yakınlaşma niyetiyle yapılmış olmasıdır. Çün­kü riya ve gösteriş için yapılan infâk, sevaba müstehak olamaz. [175]

 

Cenâb-ı  Allah'ın, tiyle ilgili iki mesele vardır: "(Onun karşılığını) kat kat artttrsın" ayetiyle ilgili iki mesele vardır.

 

Birinci Mesele

 

 kelimesinin dört türlü kıraati vardır:

a) Ebu Amr Nâfi  Hamza ve Kisaî elifti olarak ve ref ile, şeklinde;

b) Asım, elifli olarak ve nasb ile,  şeklinde;

c) İbn Kesir, şeddeli, elifsiz ve ref ile, şeklinde;

d) İbn Âmir ise elifsiz, şeddeli ve nasb ile, şeklinde okumuşlardır. Buna göre biz diyoruz ki, bu kelimenin şeddeli ve şeddesiz okunuşları, Arap­ça'da iki ayrı kullanılıştır. Kelimenin ref ile okunuşu, onun  üzerine affedilmesinden dolayıdır. Nasb ile okunuşu ise, sözün lâfza değil de mânaya hamtedilmesinden dolayıdır. Çünkü âyetin mânası, şeklinde­dir.. Yani, "Allah karşılığını kat kat arttırsın diye, kim güzel bir borç verir?..." demektir. Tercihe şayan olan kıraat, ref ile olan okunuştur. Çünkü bu durum­da kelime, şartın cevâbı olur. Şartın cevâbı, fâ harfi ile geldiğinde mutlaka merfû olur. [176]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

Ve kelimeleri aynı mânaya gelirler. Bu da, bir şeyi iki misline ve­ya daha fazlasına ulaşıncaya kadar arttırmak ma­nasıdır. Ayette bir hazif olup, bunun takdiri  "Onun sevabını kat kat arttırır, verir" şeklindedir.

Cenâb-ı Allah'ın "kat kat" tabiriyle ilgili olarak bazı âlim­ler, muayyen bir miktar zikretmişlerdir. Bu hususta söylenenlerin en güzeli şu­dur: "Bu, Cenâb-ı Allah'ın, "Mallarım Al­lah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren tek bir tohumun hali gibidir" {Bakara, 261) âyetinde zikredilen mikdardır. Bununla ilgili olarak şöyle denilmiş­tir: Mücmel olan âyet, müfesser olan ayete hamledilir. Çünkü bu iki ayet de, infâk hakkında gelmiştir. Buna şöyle cevap verilebilir: Cenâb-ı Allah bu ayet-i kerimede, herhangi sınır belirtmemiş, aksine, lah (bu miktarı), dilediği kimse için kat kat arttırır" (Bakara. 26u buyurmuştur. Bu husustaki ikinci bir görüşe göre, ki bu daha doğru olup, Süddî'nin tercih ettiği görüştür. Bu kat kat arttırmanın ne kadar olduğunu kimse bilemez. Cenâb-ı Allah bunu mübhem bırakmıştır, çünkü teşvik hususunda söylenilen müb-hem bir ifâde, açıklanmış bir ifâdeden daha güçlü ve tesirlidir.

Cenâb-ı Allah'ın, "Allah (kimine) rızkı daraltır, (kimi­ne) genişletir" âyetinin öncesiyle ilgisinin nasıl olduğu hususunda birkaç izah şekli vardır:

1) Bunun mânası şudur: Daraltan ve genişleten Cenâb-ı Allah olduğu için, eğer mal infâk etmesi emredilen kimsenin kaderi fakirlik ise, o kimse Allah yolunda mal infâk etsin; çünkü infâk etse de etmese de, o kimse mutlaka fa­kir olacaktır. Eğer o kimsenin kaderi zengin olmak ise, yine infâk etsin. Çün­kü infâk etse de etmese de, zenginlik, genişlik ve bolluk onun kaderidir. Her iki durumda da Allah yolunda mal infâk etmek daha evlâdır.

2) İnsan rızkı daraltmanın ve genişletmenin Allah'ın elinde olduğunu bi­lirse, dünya malına fazla iltifat etmez; sadece Allah'a dayanır. Bu durumda da, Allah rızasına nail olma yoiunda ma! infâk etmek onun için çok kolay olur.

3) Allah'u Teâlâ kullarının geçimini genişletir ve daraltır. Bundan dolayı Allah'ın size geniş geniş verdiği şeylerde, Allah'ın bunları darlıkla değiştirme­mesi için cimrilik yapmayın.

4) Cenâb-ı Allah, kullarına sadakayı emredip, ona teşvik edince, bunun ancak kendi tevfîki ve yardımıyla olabileceğini haber vermiş ve, buyurmuştur. Yani "Allah bazı kalbleri sıkar, daraltır, böylece de onlar (tevfik olmadığı için) bu tâate yönelmez; bazı kalbleri de ge­nişletir, böylece de onlar bu tâate yönelirler."

Sonra Cenâb-ı Allah, "Siz ancak Ona döndürüleceksiniz" buyurmuştur. Bundan murad, "Siz, O'ndan başka bir hakîm ve müdebbir ol­mayan bir yere varacaksınız" demektir. Allah en iyisini bilendir. [177]

 

"Musa'dan sonra İsrailoğullannm ileti gelenlerine bakmadın mı? Hant onlar peygamberlerine; "Bize bir hükümdar yolla da, Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. O da: "Size savaşmak farz kılındığında, ya savaşmayıverirseniz?" demişti. Onlar da şöyle demişlerdi: "Hem yurtlarımızdan, hem de evlâdlanmızdan çıkarılmışken, Allah yolunda niye savaşmayalım?" Ama, savaşmak onlara farz kılınınca, pek azı müstesna, yüz çevirdiler. Allah, zâlimleri çok iyi bilicidir" (Bakara. 246).

 

el-Mele; önde gelen insanlara işaret etmekte olup, cemaat ve topluluk adıdır. Tıpkı,  kelimeleri gibi. Bu kelimenin çoğu­lu ise,dür. Nitekim şâir şöyle demiştir:"Her toplulu­ğun önde gelenleri ona, "erkeklerin sözlerinin en hayırlısı, bu sözlerin doğru olanıdır" dediler."

Kelimenin aslı, doldurmak anlamına gelen, kelimesidir. Buna gö­re mele' gözleri heybet ve görünüm bakımından dolduran kimseler demektir. Yine, mecliste bulunduklarında ortalığı, mekânı dolduran kimseler anlamına geldiği de söylenmiştir.

Zeccâc ise: "Mele' liderlerdir. Onlar, kendisine ihtiyaç duyulan şeyle kalbleri doldurdukları için, bu isimle isimlendirilmişlerdir. Bu, Arapların şu ifâde­sinden alınmıştır, demiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Hani onlar peygamberlerine, bize... yolla. demişlerdi" sözünde birkaç mesele bulunmaktadır:[178]

 

Birinci Mesele

 

Cenâb-ı Allah, "Allah yolunda savaşınız.."(Bakara, 244)kavliyle savaşmayı emre­dip, sonra da bize, kıtal ile murad edilen şeyin mükemmelleşmesinde etkili olduğu için, cihad uğruna infâkı emretmiş olması cihetiyle bu âyet kendisiyle ilgili olup, Hak Teâlâ burada da İsrailoğullarının kıs­sasını anlatmıştır. Bu kıssa da şudur: Onlar, savaşmakla emrolundukları zaman caydılar ve Allah'ın emrine muhalefet ettiler.. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah on­ları kınadı ve onların zalim olduğunu belirtti. Bundan maksat, bu ümmetten savaşla emrolunanların muhalefete yeltenmemeleri ve Allah düşmanlarına karşt devam etmelerini istemektir. [179]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

İster bu peygamberin o İsrailoğullanndan kim olduğunu ve, bu topluluğun da kimler olduğunu bilelim, isterse bu hususta hiçbir şey bilmeyelim, zikrettiği­miz bu maksad hasıl olmuştur. Çünkü âyetten maksat, cihâda teşviktir. Bu husus değişmez. Bu peygamberin ve bu topluluğun kim olduğu ise ancak, ya haber-i mütevâtirle bilinir, ki bu konuda mütevâtir bir haber yoktur- veya haber-i vâhidle bilinir, ki haber-i vâhid de zan ifâde eder..

Âlimlerden bazıları, bu peygamberin Yûşa b. Nûn b. Efrâyim b. Yûsuf (a.s) olduğunu ve âyetteki, "Musa'dan sonra... " tabirinin buna delil olduğunu söylemiştir. Bu görüş zayıftır, çünkü, tâbiri o peygamberin Hz. Musa'dan hemen sonra olduğunu gösterebileceği gibi, herhangi bir zaman sonra gelebileceğini de gösterir.

Bazıları da, bu peygamberin isminin Harun (a.s)'un oğullarından Eşmoyil olduğunu, Arapçasının ise İsmâîl olduğunu söylemiştir. Bu, ekseri müfessirlerin görüşüdür. Süddî şöyle demiştir: "Bu, Şemûn'dur. O'nu, annesi böyle isimlendirmiştir. Çünkü annesi, Cenâb-ı Allah'a, kendisine bir evlât nasib et­mesi için duâ etmiş, Cenâb-ı Allah da, onun duasını kabul buyurmuştu. Bun­dan dolayı onu, kendisiyle ilgili duaya icabet edilen manasında, Şemûn diye isimlendirir. İbranîcede sin, şîn olarak söylenir. O Lâvi İbn Yakûb (a.s)'un ço­cuğudur." [180]

 

Üçüncü Mesele

 

Vehb ve Kelbî şunu söylemişlerdir: "İsrailoğullarının günahları artmış, hataları büyümeye başlamış­tı. Sonra düşmanlarından birisi onları yendi ve zürriyetlerinin çoğunu esir aldı.. Bunun üzerine onlar peygamberlerinden, birlikle­rini sağlayacak, işlerini halledecek ve düşmanlarına karşı cihâdda durumları­nı düzeltecek bir hükümdar istediler..."

Başka bir rivayette de şöyle varid olmuştur: Câlut, Israiloğullarını yener.. İsrailoğullarının ayakta durması ise, düşmanlarına karşı cihâd etmek hususun­da etrafında bir araya gelecekleri ve hükümleri yerine getirecek bir hükümdar ile  bu hükümdarın itaat edeceği, dinlerini ayakta tutacak ve onlara, Rablerinin katından haber getirecek bir peygamber ile mümkün idi..

Cenâb-ı Allah'ın Allah yolunda savaşalım.." sözü­ne gelince, bil ki buradaki, kelimesi, cevap olmak üzere, nûn harfi ve cezim ile hâl olmak üzere, "Bize, bize savaşmamız takdir edilmiş olarak bir peygamber yolla" anlamında, veya müste'nef bir cümle olmak üzere nûn ve refile, şeklinde okunmuştur. Müste'nef cümle olması durumunda san­ki onlara, "Hükümdarla ne yapacaksınız?" denilmiş de onlar,"onunla bera­ber savaşacağız" cevâbını vermişlerdir. Yine bu ketime şartın cevâbı olmak üzere, yâ harfiyle ve cezm ile şeklinde; lîsli kelimesinin sıfatı olmak üzere, şeklinde de okunmuştur. Cenâb-ı Allah'ın, "[181]

 

Allah da, "Size savaşmak farz kılındığında, ya savaşmayıverirseniz?" demişti" ifadesiyle ilgili birkaç mese­le vardır:

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

Sadece Nâfi, bu kelimeyi burada ve Muhammed suresinde (Muhammed, 22) sîn harfinin kesresiyle şeklinde okumuştur. Halbuki bu kelimenin meşhur şekli fetha ile okunmasıdtr. Nâfi'nin kıraatinin izahı, İbnu'l-Arabî'nin nakletti­ği şu husustur: Araplar, "O, buna lâyıktır" demektedirler. Bu ifâde kelimesinin, sînin kesresiyle, şeklindeki kıraatini kuv-vetlendirmektedir. kelimesinin, kelimeleri gibi oldu­ğunu görmez misin? Ebu Ubeyde bu kıraati tenkid etmiş ve, "eğer bu caiz olsaydı, ifâdesinde (Tahrim, 8)  kelimesinin,  şeklinde okunması da caiz olurdu" demiştir. Nâfi'nin talebeleri buna iki şekilde cevap vermişlerdi:

1) Yâ harfi sakin olup, kendisinden önceki harfin harekesi fetha olduğun­da, telâffuz biraz güç ve zor otur.  fiilindeki yâ harfi böyle değildir. Çün­kü bu harf, her ne kadar yâ harfi şeklinde yazılıyorsa da, telâffuzda med harfidir. Binaenaleyh bu kelimenin telâffuzu rahattır, başka bir hafifletmeye gerek yoktur..

2) Farzedelim ki kıyas,  (Tahrim, 8)ayetinde, kelimenin, şeklinde okunması gerektiriyor.Fakat biz, ikisinin de carî kullanış olduğunu söyledik. Bundan dolayı iki kullanışı da almış, birisini bir âyette, diğe­rini de başka bir ayette kullanmıştır. [182]

 

İkinci Mesele

 

sözünün haberi, ifâdesidir. Şart ise, bu ikisi arasına girmiştir. Buna göre mâ­na, "Sizin savaştan korkacağınızı zannediyorum..." anlamında olmak üzere, "Gerçekten savaşacak mısınız?..." şeklindedir. Bu­nun için, muhâtaba,beklenen ve olması umulan şeyi sormak için, bu ifâdenin başına, edatı getirilmiş ve bu istifhamla istifhâm-ı inkârı değil, istifhâm-ı takrîrî kastedilmiştir. Beklenen şeyin mutlaka tahakkuk ettiği ve soru soran kimsenin, beklentisinin gerçekleştiği ortaya çıkmıştır. Bu ifâde Hak Teâlâ'nın tıpkı, "İnsanın üzerinden öyle uzun bir devir geçti ki..." (insan. ıjâyeti gibidir. Buradaki istifhamın mânası da takriri bir istifhamdır. Daha sonra Allah'u Teâlâ o kavmin, dil dediğini söylemiştir ki bu da, özellikle çok güçlü bir teminatın verildiğine delâ­let etmektedir. Onlar, bunun peşinden, bu hususta kesinlikle tavizkâr davranmayacaklarını gösteren, çok güçlü bir gerekçeyi zikretmişlerdir. Bu gerekçe de onların,"Biz, hem yurtlarımızdan, hem de eviâdlanmızdan çıkarılmışken..." sözleridir. Çünkü, düşmanları bu hadde ulaş­mış olan kimseden beklenen, düşmanlarını yıldırıp, onlarla savaşma hususunda bütün gücünü sarf etmesidir.

Buna göre eğer, "Meşhur olan tabir, "Sana ne olu­yor da, böyle yapıyorsun?" demek yerine, şeklinde söylenmesidir. Hak Teâlâ nitekim, "Niye siz Allah'tan korkmazsınız (onun azametini tanımazsınız)?"(Nuh, 13) ve, "Size ne oluyor ki, Allah'a iman etmiyorsunuz? (Hadid, 8) buyurmuştur" de­nilirse, bu soruya şu iki bakımdan cevap verebiliriz:

Birinci vecih: Müberred'in görüşüdür. Buna göre ayetteki, nın ifâ­de ettiği mâna istifham değil, bir inkârdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek is­temiştir: "Bizim savaşı bırakmamız düşünülemez." Buna göre, böyle bir soru gereksiz olur.

İkinci vecih: Buradaki,  nın istifham mânasında olduğunu kabul etmemizdir. Bunu kabul etmemiz halinde de, ortaya şu hususlar çıkmaktadır:

a) Ahfeş şöyle demiştir: Bu sözdeki,  zâiddir. Buna göre mâna, "Biz savaşmayacağız" şeklinde olur. Bu görüş zayıftır. Çünkü Allah'ın kelâmında bir ziyâdeliğin bulunduğuna hükmetmek, aslolanın hilâfı­na bir durumdur.

b) Ferrâ şöyle demiştir: Burada söz, mânaya hamledilmiştir. Çünkü, se­nin şeklindeki sözünün mânası, "Savaşmaktan seni ne alıkoydu?" demektir. Kelime men etmek anlamını ihtiva edin­ce, ifâdeye, öl edatının dahil edilmesi güzel olmuştur. Nitekim Hak Teâlâ,   "Seni secde etmekten ne men etti?" (Sad, 75) ve, Ey iblis sen niye secde edenlerden olmadın?" (Hicr, 32) buyurmuştur.

c) Kisaî şöyle demiştir: Bu ifâdenin manası, "Savaşı terketmemizde, bizim için hangi fayda vardır?" şeklindedir. Buna göre ifâdedeki harf-i cerh düşmüştür. Ebu Ali el-Farisi, Kisaî'nin görüşünü, Ferrâ'nın görüşüne tercih ederek şöyle demiştir: "Çünkü Ferrâ'nın görüşüne göre, mutlaka harf-i cer takdir etmek gerekir. Buna göre takdir: "Bizi savaşmaktan ne alıkoyuyor?..." Her iki görüşe göre de mutlaka harf-i cerrin takdir edilmesi gerekli olduğu; sonra lâfız, Kisâ-î'nin görüşüne göre, bu takdirle beraber zahiri üzere katıldığı; Ferrâ'nın gö­rüşüne göre de kalmadığı için hiç şüphesiz Kisaî'nin görüşü daha evtâ ve daha kuvvetli olur.

Hak Teâlâ'nın, "Ama, savaşmak onlara farz kılınınca, yüz çevirdiler.." buyruğuna gelince, biî ki bu sözde takdiri, "O Alah'dan bunu istedi, Allah da onlara bir hükümdar göndererek savaşmalarını tak­dir etti de onlar savaşmaktan yüz çevirdiler" şeklinde olan bir hazif vardır.

Hak Teâlâ'nın "Onlardan pek azı müstesna" tabirinde bah­sedilenler, nehri geçen kimselerdir ki bunların konusu ileride gelecektir. Bu az sayıdaki kimsenin, Bedir gazvesine katılan müslümanlann sayısınca üçyü-zonüç kişi olduğu söylenmiştir. Hak Teâlâ'nın, buyruğu­nun mânası, "Rabbine muhalefet ederek, O'nun tarafından söylenilenleri ye­rine getirmeyerek, nefsine zulmeden kimseleri Allah bilir" demektir. İşte bu, bu ayetin Cenâb-ı Hakk'ın daha önceki, "Allah yolunda savaşınız" (Bakara. 244) emriyle ilgili olduğuna delâlet eden husustur. Böylece Allah'u Teâlâ, cihâd hususunda İsrailoğullarının kıssasını zikrederek, sanki Al­lah yolunda savaşmanın vâcib olduğunu te'kid etmiş, peşinden de, bu gibi şeyleri yapanların zâlim olduğunu, Altah ise, zalimlerin neye müstehak olduk­larını daha iyi bildiğini bunun peşinden getirmiştir. Bu, ilerde bu gibi şeyleri yapmadan men etme, insanları cihâda teşvik etme ve her müslümanın cihâ­da devam etmesi gibi hususlarda açık bir ifâdedir. Allah en iyisini bilendir. [183]

 

Allah'ın Benî İsrail'e Tâlût'u Hükümdar Tayin Etmesi                   Başa Dön

 

"Onlara peygamberleri, "Muhakkak ki Allah size bir hükümdar olarak Tâlût'u göndermiştir" dedi. Dekiler ki: "Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona bol mal da verilmemiş ikenr nasıl olur da bizim başımızda hükümdarlık onun olabilir?" Peygamber de: "Muhakkak ki Allah, size onu seçti. Ona bilgice ve vücutça bir üstünlük verdi. Allah mülkü (idareyi) kime dilerse ona verir. Allah'ın (nimeti) boldur. Allah hakkıyla bilicidir" (Bakara, 247).

 

Bil ki Allah'u Teâtâ birinci âyette onların isteklerine icabet ettiğini, daha sonra ise onların yüz çevirdiğini beyan edince, onların itk inkâr ettikleri şeyin Tâlût'un hükümdarlığı meselesi olduğunu açıklamıştır. Bu böyledir, çünkü onlar peygamberlerinden, Allah'u Teâlâ'dan kendilerine bir melik tayin etmesini is­temesini talep etmişler, Allah'u Teâlâ da bu isteğe, onlara hükümdar olarak Tâlût'u göndermek suretiyle icabet etmiştir. Keşşaf sahibi, Tâlût'un Câlût ve Dâvüd kelimeleri gibi, Arapça olmayan bir isim (ism-i a'cemi) olduğunu; ma'rife ve ucmeliğinden dolayı gayr-ı munsarif olduğunu söylemiştir. Nahivciler ise, Allah'u Teâlâ'nın onu, vücut bakımından güçlü ve kuvvetli olarak nite-lemesinden dolayı, Tâlût kelimesinin, (uzunluk, büyüklük, genişlik)

kelimesinden olduğunu; vezninin de, vezni olup, kelimenin aslının, şeklinde olduğunu öne sürmüşlerdir. Ne var ki bunun gayr-ı munsarif oluşu, onun bu kökten iştikak etmesine mânidir. Ancak bu kelimenin, lâfzının, lafzıyla uyuşması gibi, bir Arapça kelimeye uygunluk arzeden İbranîce bir isim olduğu söylenebilir. Bu açıklamaya göre onun gayr-ı munsa­rif olmasını sağlayan sebeplerden birisinin, bu kelime İbranîce bir kelime ol­duğu için, ucmeliği (Arapça olmaması) olması mümkündür. Sonra Allah'u Teâlâ Tâlut'u onların hükümdarı olarak tayin ettiğinde, onlar ona itaat etmemeyi ve hükümlerinden yüz çevirmeyi açıkça dile getirerek, "Bizim başımızda hükümdarlık nasıl onun olabilir?" deyip, Tâlût'un kendile­rine hükümdar olmasını mümkün görmemişlerdir. Müfessirler bu kabul etme­yişin sebebini şöyle açıklamışlardır: Peygamberlik, İsrailoğullarının boylarından bir boya tahsis edilmişti. Bu da, Lâvi İbn Yakûb'un boyudur ki, Hz. Musa ve Harun da bu boydandır. Hükümdarların soyu da, Yehûzâ'nın soyuna daya­nır ki, Dâvûd ve Süleyman (a.s)'ın soyuda buraya dayanır. Halbuki Tâlût'un soyu bu iki soydan hiçbirisine dayanmıyor, bilâkis Bünyamin'in oğullarının so­yuna dayanıyordu. İşte bundan dolayı onlar, Tâlût'un kendilerine kral olması­nı yadırgamışlar, kendilerinin hükümdarlığa Tâlût'dan daha lâyık olduğunu iddia etmişler, daha sonra da bu şüphelerini bir başka şüphe ile te'kid ede­rek, "Ve ona, bol mal da verilmemiştir" demişlerdir. Bu ifâde de, Tâlût'un fakir bir kimse olduğuna işaret eder.

Âlimler Tâlût'un mesleğinin ne olduğu hususunda ihtilâf ederek Vehb, onun bir debbağ olduğunu; Süddî onun at ve deve kiralayarak kervancılık yap­tığını, başkaları da onun sucu olduğunu söylemişlerdir.

Eğer," tabiriyle tabirinin başındaki bu iki vâv arasın­da ne fark vardır?" denilirse deriz ki: Birinci vâv hâl vavıdır. İkinci vâv da cüm­leyi, hâl vaki olan cümleye atfeden vâvdır. Buna göre mâna şöyle olur: "O bize nasıl hükümdar olabilir ki? Halbuki, kral olmaya ondan daha lâyık kimse­ler bulunduğu için, o kral olamaz... Yine, o fakirdir. Hükümdarlığını destekle­yecek mal ve mülkün bulunması gerekir.." Allah'u Teâlâ onların öne sürdükleri şüphelere şu şekillerde cevap vermiştir:

Birinci Şekil: Allah'u Teâlâ'nın, "Muhakkak ki Al­lah, size onu seçti' sözüdür. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: [184]

 

Birinci Mesele

 

Âyetin mânası, "Allah'u Teâlâ melikliği ve hükümdarlığı Tâlût'a tahsis etmiştir" şeklindedir.Bil ki İsraîloğuiları o peygamberin nübüvvetini ikrar edince, peygamberin, "Allah'u Teâlâ'nın Tâlût'u onlara hükümdar tayin etti­ğini bildirmesi" Tâlût'un melikliğinin sübûtu hususunda kesin bir hüccet ol­muştur. Çünkü peygamberlerin yalan söylemelerini caiz görmek, onların sözlerine güven duyulmamasını gerektirir ki,bu da onların nübüvvet ve risâ-letlerini zedeler.. Haber veren kimsenin (peygamberin) doğruluğu sabit olun­ca, Allah'u Teâlâ'nın hükümdarlığı Tâlût'a vermiş olduğu da sabit olur. Bunun böyle olduğu sabit olunca da, Tâlût'un itaat edilmesi vacib olan ve kendisine itiraz edilmemesi gereken bir melik olduğu ortaya çıkmış olur. [185]

 

İkinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, tabirinin mânâsı, "Hükümdarlığı başkasından alarak ona verdi; onu seçti ve"onu özellikle kendisi için seçti" anlamında seçip beğendi" demektir. Zeccâc bu kelimenin kökünün,  (temizlik, duruluk, arılık) den geldiğini, aslının ise, olduğunu, sâd harfinden tî harfini söyle­mek kolay olduğu İçin, te harfinin tî harfine çevrildiğini söylemiştir. Kelimenin iştikakı nasıl olursa olsun, bundan murad bizim söylemiş olduğumuz husus olur ki, bu da Hak Teâlâ'nın hükümdarlık ve krallığı Tâlût'a tahsis etmesidir. İşte bu izahtan dolayı Allah'u Teâlâ kendisini, "Peygamberleri seçmekle", pey­gamberleri de "Seçilmiş hayırlılar" (Sad, 47) olarak; Hz. Pey-gamber'i de, "Mustafa" (seçilmiş) diye tavsif etmiştir. [186]

 

Hükümdarlıkta Veraset Değil, Liyakat Esastır                    Başa Dön

 

Bu âyet imametin (halifeliğin) veraset yoluyla geçtiğini söyleyenlerin görüşünün bâtıl olduğunu gösterir. Çünkü   İsrailoğulları,   kendi   krallarının    kral   soyundan   gelmemesini  yadırgamalardır.   Fakat Cenâb-ı Allah da onlara, bunun yersiz olduğunu ve hükümdar olmaya, Allah'­ın bunun için seçtiği kimselerin müstehak olduklarını bildirmiştir. Bu, "(Allah'ım!) Sen mülkü kime di­lersen ona verirsin, dilediğinden de mülkü geri alırsın" (Al-i İmran, 26) âyetinde ilâde edilen hususun bit benzeridir.

İkinci Şekil Cevap: Cenâb-ı Allah'ın, "Ona bilgice ve vücutça bir üstünlük verdi" ifadesidir. Bu cevabın izahı şöyledir: Onlar Tâlûtun melik olmasını şu iki bakımdan tenkid etmişlerdi:

a) O, krallar soyundan değildir.

b) Ve o fakirdir. Allah Teâlâ, onun hükümdarlığa ehil olduğunu açıklamış ve bu ehliyeti de onda iki sıfatın bulunmasına bağlamıştır: İlim ve güç.. Bu iki vasıf, hükümdarlığa hak kazanmak için ilk iki vasıftan daha üstündür.

Bu birkaç bakımdan açıklanabilir:

1) İlim ve kudret, gerçek kemâl vasıflarındandır. Mal ve makam ise böyle değildir.

2) İlim ve kudret, insanın kendi cevherinde bulunan mükemmelliklerden­dir. Mal ve makam ise, insanın zatından ayrı İki şeydir.

3) İlim ve kudreti insandan koparıp almak mümkün değildir. Mal ve ma­kamı ise insandan soyup almak mümkündür.

4) Harb sanatını iyi bilmek ve savaşa son derece dayanıklı olmak gibi şey­lerden, ülkenin menfaatini korumada ve düşmanın kötülüklerini yok etme hu­suslarında elde edilecek istifâde, işleri zabt-u rabt altına alacak liyâkati ve düşmanı geri döndürecek gücü olmayan, fakat asil ve zengin bir kimseden elde edilecek istifâdeden çok daha fazla ve mükemmeldir. Anlatmış olduğu­muz hususlar ile, hükümdarlığın âlim ve muktedir bir kimseye verilmesinin, asil ve zengin bir kimseye verilmesinden daha uygun olduğu ortaya çıkmış olur. Sonra burada birkaç mesele vardır: [187]

 

Birinci Mesele

 

Âlimlerimiz,Ona bilgice ve vücutça bir üstünlük verdik" ayetini, kulla­rın amellerinin yaratılması meselesine delil getirmiş­lerdir. Çünkü bu ifâde, insanlarda meydana gelen ilimlerin ancak Allah Teâlâ'nın yaratması ve icadı ile meydana geldiğine delâlet etmektedir.

Mu'tezile ise şöyle demiştir: "Aklı veren ve delilleri koyan Allah Teâlâ olduğu için, âyette bahsedilen bilgice üstünlük verme Allah'a nisbet edilmiştir." Âlimlerimiz buna karşı, nisbet edilmede esas olanınjsebep olma değil bizzat yapma olduğunu söyleyerek cevap vermişlerdir. [188]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

Âlimlerden bazıları vücutça üstünlükten maksadın, boy uzunluğu olduğunu, Tâlût'un, insanların ancak omuzuna yetişebilecekleri kadar uzun olduğunu ve boyunun uzunluğundan dolayı "Tâlût" diye isimlendirildiğini söylemişlerdir. Vücutça üstünlükten maksadın güzellik olduğu ve Tâlût'un İsrâiloğulları ara­sında en yakışıklı erkek olduğu söylenmiştir. Yine bundan muradın güç ve kuv­vet olduğu söylenmiştir. Buna göre bu son görüş daha doğrudur. Çünkü düşmanları mağlûp etmede güç ve kuvvetten istifâde edilir, boy uzunluğu ve yakışıklılıktan değil... [189]

 

Üçüncü Mesele

 

Allah Teâlâ ilimce üstünlüğü, vücutça üstünlükten önce zikretmiştir. Bu Allah'ın.rûhî üstünlük ve me­ziyetlerin, bedenî üstünlüklerden daha yüce, daha şerefli ve daha mükemmel olduğuna bir işaretidir.

Üçüncü Şekil Cevap: Allah Teâlâ'nın, "Allah, mülkünü kime dilerse ona verir" buyruğudur. Bu cevabın izahı şöyledir: Mülk Allah'ındtr. Kullar da Allah'ındır. Atlah mülkünü dilediğine verir ve yaptığı şey­lerden dolayı Allah'a kimse itiraz edemez. Çünkü mâlik mülkünde bir tasar­rufta bulunduğu zaman o hususta ona hiç kimsenin itiraz hakkı yoktur.

Dördüncü Şekil Cevap: Allah'u Teâlâ'nın, "Allah vâsi (nimeti) boldur. Allah hakkıyla bilicidir" buyruğudur. Bu ifâde hakkında üç görüş vardır:

a) "Allah Teâlâ'nın lûtfu, rızkı ve rahmeti geniştir. O'nun rahmeti herşeyi kuşatmıştır." Bu manaya göre ayetin takdiri, "Siz fakir olduğu için Tâlût'u kı­nadınız. Allah Teâlâ'nın ise lûtfu ve rahmeti geniştir. Allah Teâlâ ona mülkü verdiğinde, bu hükümranlığın ancak mal ile yürüyebileceğini bilir ise, o za­man ona mal hususunda genişlik verir, bol rızık kapısını açar" şeklindedir.

b) "Genişleten" manasına olmak üzere, "Allah geniştir." Yani "Allah di­lediğine bol nimet verir." Bu sözün kendisinden önceki ifâde ile alâkası, yu­karıda anlattığımız şekildedir.

c) Allah, "genişlik sahibi" manasında geniştir. Ayetteki ismi faili, "genişlik sahibi" manasındadır. Bu,tıpkı (Hakka, 21) yani "hoşnut olunulan bir hayat.." ayetindeki, kelimesi gibidir  (yorgunluk ve belâ dolu keder) manasında da, denilmektedir.

Daha sonra Cenab-ı Hak, "Hakkıyla bilicidir" kelimesi ile, fakir olanı zengin etmeye muktedir olması yanında, bu mülkün yönetilmesi husu­sunda ihtiyaç duyulacak şeylerin miktarını, ve bu mülkün şimdiki ile gelecek­teki durumunu bildiğini, bundan dolayı işlerin bütün neticelerini bildiği için, o mülkü ayakta tutmaya yarayacak en uygun şeyleri seçtiğini beyân etmiştir. [190]

 

Tâlût'un Hükümdarlığının Delili

 

"Peygamberleri onlara şöyle dedi: "Onun hükümdarlığının açık alâmeti size o Tâbût'un gelmesi olacaktır. Onun içinde Habbinizden bir sekine ve Musa hanedanı İle Harun hanedanının bırakmış olduğu bir bakiyye vardır. Onu melekler taşır. Elbette bunda sizin için kesin bir alâmet vardır, eğer İmân ederseniz... Tâlût ordusuyla ayrılıp çıktığı zaman "Şüphesiz Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan (kana kana) içerse, benden değildir. Ondan tutmayan ise bendendir. Eliyle bir avuç içenler müstesna, (onlara müsaade var)" dedi. Derken (ırmağa vardılar), içlerinden çok azı müstesna, onlar o ırmaktan kana kana içtiler. Nihayet Tâlût ve beraberindeki mü'minler ırmağı geçtikleri zaman, "Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok" dediler. Muhakkak (bir gün) Allah'a kavuşacaklarını (bilenler) iser "Nice az bir topluluk, daha kalabalık bir topluluğu Allah'ın izniyle yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir" dediler" (Bakara, 248-249).

 

Bil ki önceki âyetin 2âhiri, bu kavmin içlerinde bulunan peygamberin nü­büvvetini kabul ettiklerine delâlet etmektedir. Çünkü Hak Teâlâ'nın onlardan naklen söylemiş olduğu, "Hani onlar peygamberlerine, "Bize bir hükümdar yolla" demişlerdi" (Bakara, 246) ifâdesi, onların o peygamberin nübüvvetini ka­bul etmiş oldukları ve onun Allah tarafından gönderildiğini tasdik ettikleri hu­susunda açık bir delildir. Sonra bu peygamber onlara, "Muhakkak ki Allah size bir hükümdar olarak Tâlût'u göndermiştir" (Bakara, 47) deyince, bu ifâde Tâlût'un bir hükümdar olduğuna kafi bir delil olmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak, mahlûkâtına olan rahmetinin kemâlinden dofayı bu delile, peygamberin bu sö­zünde doğru olduğunu ve yine Allah'ın Tâlût'u hükümdar tayin ettiğini göste­ren bir başka delil ilâve etmiştir. Allah Teâlâ tarafından çokça delil gönderilmesi caizdir. Bundan ötürüdür ki Hz. Musa (a.s)'nın ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in mucizeleri çok olmuştur. Bu sebeble Cenâb-ı Allah: "Peygamberleri onlara şöyle dedi:' Onun hükümdarlığının açık alâmeti size o Tâbût'un gelmesidir'' buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [191]

 

Birinci Mesele

 

Bu Tâbût'un, Allah katından bir mucize olabilmesi için, gelişinin harikulade ve o iddianın doğruluğuna delâlet edebilecek bir şekilde olması gerekir:

1) Haber rivayet edenler şunu nakletmişlerdir: Allah Teâlâ Hz. Adem (a.s)'e, içinde, zürriyetinden peygamber olacakların resimlerinin bulunduğu bir sanduka indirmişti. Hz. Adem'in zürriyeti, bu sandukayı Hz. Yakûb (a.s)'a gelinceye kadar nesilden nesile miras yoluyla intikal ettirdiler. Sonra bu san­duka (Hz. Yakûb'un soyu olan) İsrailoğullarının elinde kaldı. Onlar bir mese­lede ihtilâf ettikleri zaman, o sanduka konuşuyor ve aralarında hükmediyordu. Savaşa gittiklerinde, onu elter üzerinde en önde taşıyorlar ve onun sayesinde düşmanlarına karşı zafer kazanmak istiyorlardı. Düşmanla çarpışırken, me­lekler onu askerin üstünde taşıyorlardı. Onlar bu sandukadan bir ses işittikleri zaman, muzaffer olacaklarını kesin olarak anlıyorlardı.

İsrailoğulları isyan edip bozulunca Cenâb-ı Allah onlara Amâlika kavmini musallat kıldı ve bu Tâbût'a (sandukaya) rağmen onlar İsrailoğullarını yenip bunu onların elinden aldılar. İşte İsrailoğulları peygamberlerinden, Tâlût'un hükümdarlığına dâir bir delil isteyince O, "Tâlût'un hükümdarlığının delili bu sandukayı onun evinde bulmanızdır" dedi. Sonra bu sandukayı ellerinden al­mış olan kâfirler, onu hela olarak kullanılan bir yere atmışlardı. Bu peygam­ber o zamanda bu kâfirlere beddua etti. Allah Teâlâ da bu kâfirlere bir musibet verdi. Öyle ki bu sandukanın bulunduğu yerde, def-i hacette bulunan herkes bâsür hastalığına yakalandı. Bunun üzerine kâfirler, bu hastalığın sandukayı hafife almalarından dolayı olduğunu anlayıp onu oradan çıkarıp iki öküzün üzerine koydular. Bu iki öküz koşmaya başladı. Cenâb-ı Allah onlara dört melek vazifelendirdi Ve onlar öküzleri sürüp Tâlût'un evine kadar getirdiler. Sonra İsrailoğulları sandukayı Tâlût'un evinde gördüler. Böylece bunun,Talût'un hü­kümdarları olduğuna bir delil olduğunu anldılar. İşte, "Onun hükümdarlığının açık alâmeti, size o Tâ­but un gelmesidir" âyetinin ifâde ettiği husus budur. Buna göre Tâbût'un ge­lişi mecazîdir. Çünkü o gelmemiş, getirilmiştir. Bundan dolayı "gelme" fiiii.me-câzen ona nisbet edilmiştir. Nitekim Arapça'da mecazî olarak, *'Paralar kazandı, ticâret zarar etti" denilir.

2) Tâbut, Musa (a.s)'nın içine Tevrat'ı koyduğu tahtadan bir sandıktır. İsra­iloğulları bu sandığı biliyorlardı. Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s)'nın vefatından son­ra, İsrailoğuilarına kızdığı için, Tâbut'u göğe çekip onlardan aldı. Daha sonra gelen bu peygamber, "Tâlût'un sizin hükümdarınız olduğunun alameti, gök­ten Tâbût'un size gelmesidir" demiştir. Bu Tâbût'u ne melekler ne de iki öküz taşımıştır. Aksine o gökten yeri inmiş, melek onu korumuş ve İsrailoğulları da o Tâbût'un, Tâlût'un yanına inişini seyretmişlerdir. Bu İbn Abbas (r.a)'ın gö­rüşüdür. Bu izaha göre, "gelme" fiili, Tâbut hakkında hakiki manada Kullanıl­mıştır. Her iki görüşe göre de taşıma işi meleklere nisbet edilmiştir. Çünkü yolda birşeyi muhafaza eden kimse hakkında, her ne kadar onu bizzat taşı-masada "taşıdı" tabirinin kullanılması caizdir. Nitekim bir insan, malı başka­sı taşımış olsa da, o malı koruduğu zaman, "Ben bu malı Zeyd'e taşıdım" der.

Bil ki Allah'u Teâlâ Tâbût'un gelişini bir mucize kılmıştır. Bu hususta iki ihtimal vardır:

a) Tâbût'un gelişinin mucize olması ihtimali... Bu bizim daha önce izah ettiğimiz şeydir.

b) Tâbût'un mucize olmayıp, onun içinde bulunan şeyin mucize olmasıdır. Bu, onların Tabût'u bomboş gördükten sonra, peygamberlerinin onu İsrailoğullanndan  bir topluluğun huzurunda bir eve koyup,  evin  kapısını kilitlemesi, daha sonra da peygamberin, "Allah onun içinde, bu hâdisemize alamet olacak şeyi yaratmıştır" diye iddia etmesi, bunun üzerine de onların evi açarak Tâbût'a bakıp içinde hükümdarlarının Tâlût olduğunu ve Allah'ın, düşmanlarına karşı onlara yardım edeceğini gösteren bir mektup görmeleri şeklinde tahakkuk etmiştir. İşte bu onun Allah katından olduğuna delâlet eden kesin bir mucize olmuştur. Kur'an'ın lâfzı bu ikinci görüşe de muhtemeldir. Çünkü Cenâb-ı Allah'ın, "Size içinde Rabbinizden bir sekîne bulunan o Tâbût'un gelmesidir.." buyruğundan mu­radın, onların Tâbût'un içinde, kalblerinin yatışmasına sebeb olacak bir mu­cizeyi bulmaları olması da muhtemeldir. [192]

 

İkinci Mesele

 

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Tâbut, ya  veya veznindedir. Birincisi tercih edilmiştir.Çünkü Arapçada,  ve kelimelerinde olduğu gibi ilk ve son harfi aynı cinsten olan kelimeler azdır. Binaenaleyh Tâbût'un, bu anlatılanlara kıyas edilerek, (Tevbe ettim) lafzından olduğu söylenemez. Bu kısım fasit olunca, birincisinin vezninde otmuş olması ortaya çıkmış olur. Bu da rucû (geri dönme) manasına olan,  kelimesinden olmak üzere bu kelimenin,  vezni üzere olmasıdır. Çünkü,  içine eşya konan ve yerleştirilen bir kaptır. Buna göre çıkartılan şeyler devamlı ona geri konulur ve sahibi içindeki şeylere muhtaç oldukça, o tâbût'a tekrar tekrar döner, gelir. [193]

 

Üçüncü Mesele                   Başa Dön

 

Bütün kıraat âlimleri bu kelimeyi, şeklinde okudukları halde, Ubey b. Kab ile Zeyd b. Sabit(r.ahm) sonu "he" harfi ile  şeklinde oku­muşlardır. Bu Ensârın lehçesidir. [194]

 

Dördüncü Mesele

 

Bazı kimseler, Tâlût'un da bir peygamber olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ onun elinde de mucizeler yaratmıştır. Böyle olan herkes peygam­ber olur. Bunun, evliyautlah'ın kerametleri babından olduğu söylenemez. Çün­kü keramet ile mucize arasında fark vardır. Keramet, meydan okumak için gös­terilmez. Mucize ise meydan okumak için gösterilir. Bundan dolayı, Tâlût'un elinde zuhur eden harikulade hallerin kerametler cinsinden olmaması gerekir.

Bu görüşe şöyle cevap verilir: Bunun, o zamanın peygamberinin bir mu­cizesi olması uzak bir ihtimal değildir. Bunun, o peygamberin mucizesi olma­sının yanında, Tâlût'un krallığı hususunda kesin bir alamet olması da söz konusudur. [195]

 

'Sekine" nin Mânası

 

Allah'u Teâlâ'nın, "Onun içinde Rabbinizden bir se­kine vardır" buyruğu ne ilgili birkaç mesele vardır: [196]

 

Birinci Mesele

 

"Sekîne" hareketin zıddı olan "sükûn" masdarın- dan,  vezninde bir kelimedir. Bu, "kazıyye", "bakiyye" ve, "azîme" kelimeleri gibi, isim olarak kullanılan bir masdardır. [197]

 

İkinci Mesele

 

Âlimler bu "sekîne" nin ne olduğu hususunda ihti- lâf etmişlerdir. Bu husustaki görüşleri şöyle özetle­yebiliriz: "Sekîne" den murad ya Tâbutun içinde bulunan bir şeydir veya başka bir şeydir. Bu ikinci ihtimat Ebu Bekir el-Esamm'ın görüşüdür. Çünkü o şöyle demektedir: "Cenâb-ı Allah'ın, âyetinin manası? Tâbut gel­diği zaman sizler sükûnete erer.Tâlût'un hükümdarınız olduğunu kabul eder* ve "Tâlût'a karşı olan nefretiniz sona erer" şeklindedir. Çünkü gökten onlara Tâbut gelip, onlar Tâbût'un gelişini seyrettiklerinde, mutlaka kalblerinin ya­tışması ve bu istemeyişlerinin tamamen sona ermiş olması gerekir."

"Sekine" den muradın, Tâbut içinde bulunan birşey olması görüşü hu­susunda da değişik şeyler söylenmiştir:

a) Ebu Müslim'in görüşü olup bu görüşe göre Tâbût'un içinde Allah Teâlâ'nın, Hz. Musa, Hz. Harun ve onlardan sonra gelen peygamberlere (a.s) indirdiği kitaplar ile bu kitaplarda Allah'ın Tâlût ve ordusuna yardım edip, on­lardan düşmanın korkusunu kaldıracağı müjdesi vardı.

b) Hz. Ali (r.a)'nin görüşüdür. Buna göre, Tâbût'un İnsan yüzüne benzer bir yüzü ve duyulan bir nefesi vardı.

c) İbn Abbas (r.a)'ın görüşüne göre Tâbut, zeberced veya yakuttan ya­pılmış bir heykel olup, kedininki gibi bir başı ve kuyruğu vardı. Kedi gibi ses verdiğinde, düşmana doğru hareket eder, İsrailoğullart da onunla birlikte yü­rürlerdi. O durunca, onlar da durur, böylece ilahi yardım inmiş olurdu.

d) Bu, Amr b. Ubeydin görüşüdür. Buna göre sekîne, Tâbût'un içinde, ne olduğu bilinmeyen birşeydir.

Bu ki sekîne, sebat ve emniyetten ibarettir. Bu, mağara kıssası ile ilgili[198] "Allah da onun üzerine sekinetini indirmiş, onu'görmediğiniz ordularla desteklemişti" (Tevbe, 40) ayetinde oldu­ğu gibidir.'Buna göre Hak Teâlâ'nın,  ayetinin mânası da, "emniyet ve sükûn" demektir.

Tâbût'un içinde bir şey bulunduğunu söyleyenler, delil olarak şu iki hu­susu öne sürmüşlerdir:

a) Hak Teâlâ'nın,  tabiri, Tâbût'un sekînenin zarfı olduğunu gösterir.

b) Bu kelimeye, Hak Teâlâ'nın  "Ve Musa hane­danının bırakmış olduğu bir bakiyye" sözü atfedilmiştir. Tâbut, bakiyyenin zarfı olduğuna göre, sekînenin de zarft olması gerekir.

Birinciye şöyle cevap verilir: Ayetteki,  harf-i cerri, "zarf" mânasında olabileceği gibi,"sebebiyyet" de ifâde edebilir; Hz. Peygamber (s.a.s),"Öldürülen bir mü'mine mukabil yüz deve ge­rekir"[199] ve, "Beş deveye bir koyun zekât düşer" yani, "beş deve sebebiyle..." buyurmuştur. Buna göre, tabirindeki harf-i cerri, "onun sebebiyle..." anlamındadır ve bu ifâde de, "O Tâ­but sebebiyle sekine meydana gelir" demek olur.

İkinciye cevap: Musa ve Harun (a.s) soylarının geride bıraktığı bakiyyeden muradın, onların geriye bırakmış oldukları din ve şeriat olması mümkün­dür. Buna göre âyetin mânâsı şudur: "Bu Tâbut sebebiyle, Mûsâ ve Harun'un din ve şeriatlarından geriye kalan şeyler düzene girer."

Bakiyyeden muradın, Tâbût'un içine konulmuş bir şey olduğunu söyle­yenler, "Bakiyye, Tevrat'ın yazılı olduğu levhaların küçük parçalan; Mûsâ (a.s)'nın asâsıyla elbisesi, Tevrat'ın bir parçası, ve İsrailoğullarına inen kud­ret helvasından bir parçadır..." demişlerdir.

Cenâb-ı Allah'ın  sözüyle ilgili iki görüş vardır:

1) Bazı müfessirler, den muradın, Mûsâ ve Harun (a.s)'un bizzat kendilerinin olmasının muhtemel olduğunu söylemişlerdir. Bu­nun delili Hz. Peygamber'in Ebû Musa el-Eş'âri (r.a) hakkında, "Andolsun ki Ebu Musa'ya, Âl-i Dâvûd (Dâvûd ailesi/un kavallarından bir kaval (güzel ses ve nağme) verilmiştir"[200] buyururken, Âl-i Dâvûd tabirinden sadece Dâvûd aleyhisselâmı kastetmiş ol­masıdır. Çünkü, Dâvud (a.s)'un ailesi içinde, sesi onun kadar güzel olan baş­ka bir kimse yoktur.

2) Kaffal (r.h) şöyle demiştir: "Bu bakiyye,  Musa ve Âl-i Harun'a nisbet edilmiştir. Çünkü Tâbût'u Musa ve Harun (a.s)'dan sonra nesilleri, Tâ-lût'un zamanına kadar elden ele nakletmtşlerdi. Tâbût'un içinde Musa ve Harun (a.s)'a tâbi olan âlimlerin birbirlerinden tevarüs ettikleri eşya bulunmakta idi. Buna göre âyette geçen,  bu etbâdır. Cenâb-ı Allah, bu mânada,"Firavn hanedanım azabın en çetinine sokun" (Mümin, 46), yani, "Ftravun'a tâbi olanları..." buyurmuştur.

Cenâb-ı Allah'ın "Onu melekler taşır" buyruğu ile ilgili açıklama yukarıda geçmişti.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Elbette bunda si­zin için kesin bir alâmet vardır, eğer iman ederseniz" buyruğunun mânası şudur: "Eğer siz mucizenin delil oluşu ile peygamberliğini iddia edenin doğrulu­ğuna inanan kimselerden iseniz, bilin ki bu alâmet apaçık bir mucizedir..."

Cenâb-ı Allah'ın, "Tâlût ordusuyla ayrılıp çık­tığı zaman..." buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [201]

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

Bil ki bu âyetin öncesi ile irtibatı, sözün geri kalan kısmının kendisine delâlet ettiği bir mahzûfu takdir etmekte görülür. Bu takdir de şöyledir: "Onlar Tâ­but alâmeti gelince, Tâlût'a boyun eğdiler.. Ve, Tâlût'un sancağı altında yola çıkmayı kabul ettiler. Tâlût onlarla beraber ülkenin sınırını geçip, memleke­tinden iyice ayrılınca..." Âyetteki, Lûi kelimesinin mânası "kesip ayır­mak" tır. Bir söz, hak ile bâtılı birbirinden ayırdığı zaman, bu söze denilir. Yine, et kemikten tamamen ayrıldı mânasına, "bir kimse ortağından ve hanımından tamamen ayrıldı" mânasında, denilir. Çocuğu sütten kestiği için, sütten kesmeye de, denilir. Bir yerden ayrılıp gitme mâ­nasında da, denilir. Cenâb-ı Allah'ın, "Ker­van ayrılınca..." (Yusuf, 94) ayetindeki, kelimesi de bu mânadadır. Keşşaf sahibi, "Falanca yerden ayrıldı" sözünün esas mânası, "Kendini ayırdı" demektir. Bu, çok kullanılan bir tâbir olduğu için, Araplar buradaki ifâdesini hazfetmişler, ve fiil, fiili gibi, lâzım (geçişsiz) fiil hükmünde olmuştur" demiştir.

 kelimesi,  kelimesinin çoğuludur. Yaratılmışların her sınıfı, kendi başına bir "ordu"dur. Çok sayıdaki çekirgeye, denir. Hz. Peygamber'in,  "Ruhlar, bir araya getirilmiş ordulardır"[202] hadisi de bu mânadadır. [203]

 

İkinci Mesele

 

Rivayet edildiğine göre Tâlût, kavmine şöyle demişti: "Ev yapmakta olan, fakat henüz yapısını bitirmemiş olan kimsenin, ticaretle meşgul tüccarın ve bir ka­dınla evlenmiş ama ona bir yuva kuramamış kimselerin benimle savaşa çıkması gerekmez.. Ben, işi olmayan, güçlü kuvvetli gençler istiyorum.." Bunun üzerine onun etrafında, seçtiklerinden seksenbin kişi toplandı. [204]

 

 Allah Teâlâ'nın Tâlût'un Ordusunu İmtihan Etmesi

 

Allah'u Teâiâ'nın,"Şüphesiz, Allah sizi bir ırmak­la imtihan edecektir" ayetiyle ilgili birkaç mesele vardır: [205]

 

Birinci Mesele

 

Alimler bu sözü kimin söylediği hususunda ihtilâf etmiş ve çoğunluğu, "Bu sözü söyleyen Tâlût'tur" de­miştir.

Birinci Görüş: Bu görüş, en açık olan görüştür. Çünkü bu sözün, daha önce zikredilmiş olan bir şahsa isnâd edilmesi gerekir. Daha önce zikredilen de Tâlût'tur. Sonra bu sözün, Tâlût'un sözü olması muhtemeldir, fakat o, bu sözü zamanın peygamberinden almaktadır. Bu takdire göre Tâlût'un peygam­ber olması gerekmez. Yine, bunun Tâlût tarafından söylenmiş olması da muh­temeldir. Binaenaleyh, ona Rabbinden gelen bir vahyin bulunması gerekir. Bu da, hükümdarlığı yanında, O'nun peygamber olmasını gerektirir.

İkinci Görüş: Buna göre, bu sözü söyleyen, ayetin başında zikredilen pey­gamberdir. Buna göre ayetin takdiri: "Tâlût ordusuyla ayrılınca, peygamber­leri onlara, "Şüphesiz, Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir" dedi" şeklinde olur. O vakit peygamber, Eşmayil (a.s) idi. [206]

 

İkinci Mesele

 

Bu imtihanın hikmeti hususunda şu iki açıklama bulunmaktadır:

1) Kâdî şöyle demiştir: "İsrailoğuliarı için meşhur olan durum, apaçık ayetlere rağmen, onların peygamber ve hükümdarlarına muhalefet etmeleridir. İşte bunun üzerine Allah'u Teâlâ, düşmanla karşılaş­madan önce harbe sabredecek kimseleri sabredemeyecek kimselerden ayır­mak için bir mucize göstermek istedi. Çünkü düşmanla karşılaşmadan önce dönmenin olumsuz etkisi, düşmanla karşılaştıktan sonra geri dönmenin tesiri gibi değildir. Düşmanla karşılaşmadan önce bu imtihanın yapılması uygun ol­duğu için, Cenâb-ı Allah buyurmuştur.

2) Cenab-ı Allah, zorluklara,sabretmeye alışsınlar diye onları imtihan et­miştir. [207]

 

Üçüncü Mesele                   Başa Dön

 

Bu nehir ile ilgili bazı görüşler vardır:

1) Katâde ve Rebî'nin görüşüne göre bu, Ürdün ile Filistin arasında bir nehirdir.

2) İbn Abbas ve Süddî'nin görüşüne göre bu, Filistin nehridir. Kâdî, "Bu iki görüş şöyle uzlaştırılabilir: "Bir beldeden çıkıp başka bir beldeye akan bir nehrin ikisinden herhangi birine nisbet edilmesi caizdir."

3) Keşşaf sahibinin rivayet ettiği görüşe göre, bu esnada hava çok sı­caktı. Onlar bir çöle çıktılar. Cenâb-ı Allah'dan kendilerine bir nehir akıtmasını istediler. Allah da "Şüphesiz Allah sizi istediğiniz o nehir ile imtihan edecektir" buyurmuştur. [208]

 

Dördüncü Mesele

 

Cenâb-ı Allah'ın, tabiri, "Sizi, kulunu imtihan ettiği gibi, imtihan edecek" manasındadır. Nitekim O,  "Gerçekten biz, insanı, imtihan edelim diye birbiriyle karışık bir damla sudan yarattık" (İnsan, 2) buyurmuştur. İnsanlar arasındaki imtihan (deneme) ancak bir şeyin ortaya çıkması için olup, Allah Teâlâ'nın da ilmine göre tesbit yap­mayıp insanları cezalandırmadığı, cezalandırmayı ancak insanlar arasında or­taya çıkan fiillere göre yaptığı ortaya çıkınca ve bu fiillerin ortaya çıkması da ancak Allah'ın onları mükellef tutmasıyla meydana geldiği için, Cenâb-ı Allah, teklifi (mükellef tutuşunu), "İbtila" (imtihan, deneme) diye adlandırmıştır. Bu manada, hem  Su hem de  fiilleri kullanılır. Şâir, "Andolsun ki hem seni sınadım, hem de halifemi imtihan ettim... Ve andolsun ki, teeddübün konusunda sana duyduğum hayranlık, sevgi sana yeter" demiş ve her iki fiili de kullanmıştır. [209]

 

Beşinci Mesele

 

Hem "he" harfinin sükûnu, hem de harekeli okunuşu ile kelime,  ve şeklinde okunmuş­tur. Civarında "huruf-u halktan" bir harf bulunan her üç harfli kelime, bu iki şekilde gelir. Meselâ, kelimeleri gibi. Sair şöyle demiştir:

Hak Teala’nın  "Kim ondan (kana kana) içerse, benden değildir. Ondan tadmayan ise, bendendir" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır. [210]

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın, "Benden değildir" sözü bir zecr ve men etmek gibidir. Yani, "Benim dinim ve taâtime uyanlardan değildir" demektir. Bunun bir benzeri de, Hak Teâlâ'nın, "Mü'min erkek ve mü'min kadınlar, birbirlerinin dostlarıdırlar İyiliği em­rederler, kötülükten nehyederler" (Tevbe,71) âyetidir. Sonra bu âyetten önce de Cenâb-ı Hak,"Münatık erkek ve münâtık kadınlar, birbirlerinin parçasıdırlar. Kötülüğü emre­derler, iyilikten nehyederler" (Tevbe, 67) buyurmuştur. Yine bunun bir benzeri de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisidir:Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı duymayan kimse bizden değildir "[211].Yani, "Bizim dinimiz ve yolumuz üzere değildir" demektir. Allah en iyi bilendir. [212]

 

İkinci Mesele

 

Dilciler, Hak Teâlâ'nın, kavlinin mânasının, "Onu tadmadı" şeklinde olduğunu söylemişler­dir ki bu, ^üyi kökünden gelmektedir. Ta'am sözü, hem yiyecek hem de içecek şeyler hakkında kullanılır. Dilcilerin söylediği işte budur. Bana göre, bu lâfzın seçilmesi şu iki faydadan dolayıdır:

a) İnsan çok susayıp, sonra da su içip ve bu suyu da hoş ve tatlı diye nitelendirmek istediğinde: "Bu su, bal gibi..." der ve onu hoş ve tatlı olarak vasıflandırır. Buna göre, âyetteki, sözünün manası, "Her ne kadar susuzluk bu suyun, insanın ağzında hoş ve güzel denebilecek derece­ye ulaşmasına sebep olsa bile, insanın onu içmemesi ve ondan sakınması gerekir" şeklindedir.

b) Suyu ağzına alıp, onu ağzında çalkalayan ve tekrar tüküren kimse için, "O, onu taddı" denir, fakat "O, suyu içti" denmez. Buna göre şayet Cenâb-ı Hak ayette, "kim ondan İçmez ise, o bendendir" bu­yurmuş olsaydı, bu yasak, içmeye hasredilmiş olurdu. Fakat, "Kim ondan tadmaz ise" tabirini kullandığı için, bu yasak, hem o nehirden içme, hem de onun suyu ile ağzı çalkalama hakkında olmuştur. Böyle bir mü­kellefiyetin çok güç olacağı ve su içmesi yasaklanmış kimsenin su ile ağzını çalkaladığında bir nevi rahatlık ve serinlik hissedeceği herkesin malumudur. [213]

 

Üçüncü Mesele

 

Cenâb-ı Allah âyetin başında, "Kim ondan (kana kana) içerse, benden değildir" buyurmuş, daha sonra da, "Onu tatmayan ise bendendir" demiştir. Hal­buki ayetin sonu başına uygun düşsün diye, "Kim ondan tatmaz ise bendendir" şeklinde harfi cerrinin kullanılması beklenirdi. Fakat Cenâb-ı Hak bunu kullanmamıştır. Âyetin esas şeklinin, şu incelikten dolayı tercih edildiği ileri sürülmüştür: Fakihler, bu nehirden içmeyeceğine dâir yemin eden kimsenin yemininin nasıl bozulacağı hususunda ihtilâf etmişler­dir. Ebu Hanife,o kimsenin nehirden ağzı ile su içmesi durumunda yemininin bozulacağını; bir testiyi o nehirden doldurup, suyu testiden içtiğinde ise yemininin bozulmayacağını; çünkü birşeyden içmenin, o şeyin bizzat kendisine ağ­zını dayayarak içme olduğunu; bu durumda nehirden içmenin, ancak o kişinin ağzını nehre dayayarak içmesi ile gerçekleşmiş olacağını söylemiştir. Diğer fıkıh imamları ise, o nehirden doldurulan testiden, o yemin eden kişi su içti­ğinde yemininin bozulacağını; bu mecazî bir ifâde olsa bile, meşhur bir me­caz olduğunu söylemişlerdir.

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Âyetteki, "Kim ondan içerse, benden değildir" ifâdesinn zahiri, bu yasağın o nehirden içmeye hasredildiğini gösterir. Hatta bir kimse onun suyunu bir testiyle alıp içtiğinde, o kimse bu yasağın muhtevasına girmiş olmaz. Bu ihtimal birinci lâ­fızda bulununca, Cenâb-ı Hak ikinci lâfızda bu kapalılığı ortadan kaldıracak bir ifâde kullanarak, "Ondan tatmayan ise benden­dir" buyurmuş, tatmayı ve içmeyi nehir ile değil, su ile ilgili kılmıştır. [214] 

 

Allah'u Teâlâ'nın "Eliyle bir  avuç içenler müs­tesna.." buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

İbn Kesir, Nâfi ve Ebu Amr kelimeyi, "gayn" harfinin fethası ile, seklinde okumuşlardır. Ya'kub ve Halef de böyle okumuşlardır. Âsim, İbn Âmir. Hamza ve Kisâî ise zamme ile, âi 's şeklinde okumuş-lardır. Dilciler bu iki kıraat arasındaki farkı şöyle izah etmişlerdir: " keli­mesi, avuç içinde kalan az bir şey manasındadır. kelimesi ise, bizzat avuçlama manasınadır. Bu da tek bir kere avuçlama demektir. Bunun bir ben­zeri de ve kelimeleridir. "falanca gündüzleri bir öğün yemek yer" "yani onların ya­nında bir lokma gibi az birşey yedim" denilir. Yine etten koparılmış küçük bir parça için,  ve "etten bir parça kopardım" manasında, denilir. Bunların bir benzeri de, kelimeleridir.5jla^.adım mana­sınadır ise, bir adım atma manasınadır. Müberred, ğarfe kelimesinin, insanın avucunda olan az veya çok şey için; ğurfe kelimesinin ise, avucun veva suya batırılan şeyin ismi olarak kullanıldığını söylemiştir. [215]

 

İkinci Mesele

 

Âyetteki, sözü, ifâdesinden yapılan bir İstisnadır. Bu cümle, mânâ bakımın­dan, cümlesine bağlıdır. Fakat, cümlesi, kendisine verilen önemden dolayı, istisnadan önce zikredilmiştir. [216]

 

Üçüncü Mesele                   Başa Dön

 

İbn Abbas (r.a), "Bu bir avuç sudan onların herbirinin hem kendisi, hem hayvanı, hem de hizmetçisi içmiş, kalanını da yedeklerine almışlardır" demiştir.

Ben de diyorum ki, onun bu sözü şu iki mânâya muhtemeldir:

1) Onlardan herbiri bu sudan, bir defada ve bir avuç ile olmak üzere ala­bildikleri kadar almaya izinli idiler. Bu şekilde bir kerede alınan su hem o kim­seye, hem hayvanına, hem de hizmetçisine ve hem de bir miktar beraberinde götürmeye yetiyordu.

2) Onlardan herbirinin aldığı su az miktarda idi. Fakat Cenâb-ı Hak o azı­cık sulara bir bereket verdi de o su hepsine yetti. İşte bu, peygamberleri için bir mucize idi. Nitekim Allah'u Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında da bu pek çok kimseyi az bir su ile suya kandırmıştır. [217]

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Derken (ırmağa vardılar), İçlerinden çok azı müstesna, o ırmaktan kana kana içtiler" buyruğu ile ilgili bir­kaç mesele vardır:  

 

Birinci Mesele

 

Ubeyy (r.a) ve A'meş kelimesini, şeklinde okumuşlardır.

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Bu kıraatin sebebi, onların lâfza aldırmayıp, manaya önem vermelerinden dolayıdır. Çünkü ayet­teki  sözü, "ona itaat etmediler" manasındadır. Şüphe­siz ayetin lâfzı, bu manaya hamledil mistir. Buna göre sanki, "Onlardan pek azı müstesna, onlar Tâlût'a itaat et­mediler" denilmiştir. [218]

 

İkinci Mesele

 

Biz bu imtihandan maksadın, sadık olanı zındık olandan ve hakka boyun eğeni eğmeyenden ayırmak ol­duğunu söylemiştik. Binaenaleyh Allah Teâlâ, bu savaşa ehil olan kimselerin, bu nehirden içmeyen kimseler olduğunu, ondan içenlerin, bu savaşa katılmaya izinli olmadıklarını ve bu kimselerin kalblerin-de savaşa karşı aşırt bir nefret doğacağını zikredince, onlar nehirden içmeye yöneldiler ve böylece hakka boyun eğen, eğmeyenden; sözünün eri olan, ol­mayandan ayrılmış oldu. Rivayete göre Tâlût'un ordusu, son derece susuz­luk çektikten sonra nehre hücum edince, içlerinden çoğu kendisini nehre atıp çatlayıncaya kadar ondan içtiler. Az bir kısmı ise, Allah'ın bu emrine boyun eğerek, sadece birer avuç su içtiler. Nehirden kana kana içerek Allah'ın emri­ni çiğneyen kimselerin dudakları morarmış, devamlı susamışlar, bir türlü su­ya kanamamışlar, nehrin kıyısından ayrılamamışlar ve düşman gelince de korkup yığılıp kalmışlardır. Allah'ın emrini tutanların kalbleri ise güçlenmiş, imanları şahlanmış ve nehri sapasağlam geçmişlerdir. [219]

 

Üçüncü Mesele                   Başa Dön

 

Nehrin suyundan içmeyen bu azınlığın sayısının, dörtbin kadar olduğu söylenmiştir. Meşhur olan ve Hasan el-Basri'ye âit olan görüşe göre ise, bunla­rın sayısı Bedir'deki müslümanlann sayısı kadar, üçyüzon küsur idi. Bunun delili, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Bedir Günü'nde ashabına, "Siz bugün, nehri geçtikleri esnadaki Tâlût'un ashabının sayısı kadarsınız. Onunla beraber (nehri) ancak mü'min olanlar geçmişti" demiş olmasıdır. Berâ b. Âzib (r.a), "O gün biz, üçyüzonüç kişi idik" demiştir. [220]

 

Allah'u Teâlâ'nın, "Nihayet Tâlût ve beraberindeki mü'minler ırmağı geçtikleri zaman, "Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok" dediler" ayetiyle ilgili iki mese­le vardır:

 

Birinci Mesele

 

Allah'ın emrine isyan edip nehrin suyundan içenle- rin, düşmanla karşılaşmadan memleketlerine geri döndükleri, nehrin suyundan içme hususunda Al­lah'ın emrine uyanların ise düşmanla karşılaştıkları hususunda, bütün müfes-sirler ittifak halindedir. Müfessirler, beldelerine dönen kimselerin, nehri geç­meden önce mi, yoksa nehri geçtikten sonra mı dönmüş oldukları husudunda ihtilâf etmişlerdir. Bununla ilgili olarak şu iki görüş vardır:

Birinci Görüş: Tâlût ile birlikte nehri, sadece ona itaat eden kimseler geç­mişlerdir. Bu görüşte olanların delilleri şunlardır:

1) Allah Teâlâ, "Nihayet Tâlût ve berabe­rindeki mü'minler ırmağı geçtikleri zaman..." buyurmuştur. Âyetteki, "bera­berindeki mü'minler" den murad, bu emirde Tâlût'a itaat eden kimselerdir. Allah Teâlâ, önce bütün orduyu zikredip, daha sonra da nehri geçenlerin, ken­disine itaat edenler olduğunu özellikle belirtince, biz, nehri sadece itaat eden­lerin geçmiş olduğunu anlamış oluruz.

2) Allah Teâlâ'mn Tâlût'un sözü olarak naklettiği, ifâdesi "Benim yol arkadaşım değildir" manasındadır. Bu ifâde insanın tıpkı bir başkasına, "Bu işte sen bizden değilsin" demesi gibidir. Buna göre, sözünün manası, "Onlar memleketlerine geri dönme sebebi ol­sun diye su içmişlerdir" şeklindedir. Bu da, onların dinlerinin ve kalblerinin bozulmasından dolayı olmuştur.

3) Bu imtihandan maksad, itaat eden kimsenin, isyankâr ve inatçı kim­selerden ayrılıp belli olmasıdır. Böylece Tâlût onları düşmanla karşılaştıkla­rında irtidad etmeden önce, kendisinden uzaklaştırmış ve geri çevirmiştir. Bu imtihandan maksad, işte böyle bir gaye olunca, ortaya çıkan durum Tâlût'un onları, işte o esnada kendisinden uzaklaştırıp, nehri geçmelerine izin verme­mesi olur.

İkinci Görüş: Tâlut, bütün ordusuyla yola girmiş, onların hepsi de nehri geçmişlerdir. Bu görüşte olanlar, bu görüşlerini isbât hususunda, Hak Teâlâ'nın, Tfllût'un kavminden naklen söylediği,"Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok" dediler" âyeti­ne dayanmışlardır. Bu sözün, Rabbinin emrine inkıyâd etmiş olan bir mü'mine yakışmadığı, aksine ancak münafık ve fâsık olandan sudur edebileceği herkesin malumudur.. Bu delil zayıftır. Bunun zayıf oluş sebepleri şunlardır:

a) Tâlût'un, nehri geçmeye azmedip, pekçok kimse de ondan ayrılınca, kendisinden ayrılan kimselerin, "Ayrılma mazeretimiz bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak gücümüzün olmamasıdır. O halele bu geri kalma hu­susunda biz mazuruz" demiş olmaları muhtemeldir. Bu konuda en son ola­rak şu söylenebilir: Hak Teâlâ'mn, buyruğundaki fâ,"Bugün bizim Câiût'a karşı duracak gücümüz , yok., "şeklindeki sözlerinin, nehri geçtikten sonra söylenmiş olmasını gerek­tirir. Ne var ki biz, şöyle denilmiş olmasının da muhtemel olacağını söylüyo­ruz: Tâlût ve mü'minler nehri geçip, kavmin geride kalıp nehri geçmediklerini görünce, Tâlût onlara bunun sebebini sormuş, onlar da bu sözü söylemişler­dir. Nehir, karşılıklı konuşmaya mâni olacak büyüklükte de değildi.. Yine "geçme" sözüyle kastedilenin, "geçmenin meydana gelmesinin yakın olması" şeklinde olması da muhtemeldir. Bu takdire göre de böyle bir müşkil kendili­ğinden ortadan kalkar.

b)  Şöyle denilmesi de muhtemeldir: Nehri geçen mü'minler iki gruptur. Onların bir kısmı hayatı seviyor, ölümü istemiyor, çoğu kez korku ve tedirgin­lik içinde bulunuyorlardı. Bazılartysa, AHah'u Teâlâ'ya itaat hususunda ölüme aldırmayan, kalbleri güçlü, cesaretli kimselerdi. Buna göre, birinci kısmı teşkil edenler "Bugün duracak gücümüz yok" diyen kimseler; i-kinci kısmı teşkil edenler ise, "Nice az bir top­luluk, daha kalabalık bir topluluğu yenmiştir!" diyerek icabet eden kimselerdir.

c) Şöyle de denilebilir: Birinci kısım mü'minler, ordularının azlığını gör­düklerinde, "Bugün, Câlût'a karşı duracak gücümüz yok. Onun için bizim, savaşa karşı kendimizi hazırlamamız gerekir. Çünkü Allah'ın emrinden kaçılamaz" demişlerdir. İkinci kısım mü'minler ise, "Bizim, kendimizi savaşa hazırlamamız gerekmez.. Aksine biz Allah'tan fetih ve zafer bekliyoruz" demişlerdir. Birincilerin maksadı, şehidlik hususunda in­sanları teşvik edip, böylece cennete ulaşmak; ikincilerin maksadı ise feth ve zafer arzusu konusunda insanları teşviktir. Bu izaha göre, bu iki sözden her­hangi biri diğerine ters düşmez. [221]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

Kelimesi yerine kullanılmış bir masdardır. Meselâ  "Bir şeye iyi­ce güç yetirdim" denilir. Kelimeleri de böyledir. kelimesi, masdarından bir isimdir. fiilinin ismi, fiilinin ismi, kelimeleridir. Bir darb-ı meselde de yanlış duyar, yanlış tatbik eder. (Yani duyduğunu iyi anlamaz ve yanlış uygular) denir.

Cenâb-ı Allah'ın, "Muhakkak (birgün) Allah'a kavuşacaklarım zannedenler şöyle dediler..." âyeti ile ilgili olarak şu soru sorulur: Niçin Cenâb-ı Hak kesin inandıklarını değil de zannettiklerini söy­lemiştir?

Cevap: Bunun bazı sebebleri vardır:

a) Katâde'nin görüşüne göre, Allah'a kavuşmaktan murad, ölümdür. Ni­tekim Hz. Peygamber (s.a.s),"Kim Allah'a kavuşmayı isterse, Allah da ona kavuşmayı İster. Kim de Allah'a kavuşmayı istemez ise, Allah da ona kavuşmayı istemez'[222] buyurmuştur. Bu mü'min-ler kendilerini savaşa hazırlayıp, ölümden kurtuluş olmadığını iyice anlayın­ca, onları tavsif etmek için, "Onlar Allah'a kavuşacaklarını zannediyorlar.." denilmiştir.

b)"Allah'a kavuşacaklarım zannedenler..." ifâdesi," OnIar, bu taatlan se­bebi ile Allah'ın mükafaatı ile karşılaşacaklarını sanıyorlar" manasındadır. Bu böyledir, çünkü hiç kimse işinin neticesini kesin bilemez. Binaenaleyh taat hu­susunda çok ileri gitmiş olsa bile, taatının neticesinin ne olacağını -ona haber veren birisinin bulunması durumu hariç- kesin şekilde bilemez; yapacağı en fazla iş zan ve ümit beslemeden ileri geçemez. Bu Ebu Müslim'in görüşüdür ve güzel bir görüştür.

c) Bu ifâdenin manası, "Allah'a itaate kavuşacaklarını zannedenler şöyle dediler..." şeklindedir. Bu böyledir. Çünkü insanın yaptığı amellerinin taat ol­duğuna kesinkes hükmetmesi mümkün değildir. Çünkü çoğu kez bu amelle­re riya ve gösteriş arız olup, hâlis bir niyetle yapılmamış olur. Bu durumda da onlar birer taat olmaz. Bu hususta mümkün olan, Allah'ın o amelleri taat ve ihlâs vasıflarıyla meydana getirmesini ummak, zannetmektir.

d)  Biz, , âyetinin tefsirinde, bazı mü-fessirlere göre, "sekine" den muradın, Cenâb-ı Hakk'ın yardım ve zaferinin Tâlût ve ordusuna geleceğini gösteren ve geçmiş peygamberlere indirilmiş olan semavî kitapların o sanduka içinde bulunması olduğunu söylemiştik. Fa­kat o kitaplarda, ilahî yardım ve muzafferiyetin ilk defada mı, yoksa daha son­ra mı olacağını gösteren herhangi bir işaret yoktu. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun manası, "Allah'ın muzafferiyet va'adine kavuşacaklarını zannedenler" şeklindedir. Allah Teâlâ, bunun yakî-nî bir şey olduğunu değil, zannt bir şey olduğunu beyan etmiştir. Çünkü o yar­dımın bulunacağı bir nebze kesin olsa bile, o yardımın ilk defada olacağına, ancak hüsn-ü zann beslenir.

e) Müfessirlerden çoğu, bu ifâdeden maksadın, "Onlar biliyor ve kesin inanıyorlardı..." mânâst olduğu kanaatindedirler. Çünkü "zann" kelimesi, zann ile kesin inanç arasında itikadı te'kid hususunda bir benzerlik bulunduğu için, mecazî olarak "yakîn" (kesin iman) yerinde kullanılmıştır. [223]

 

Allah'u Teâlâ'nın, 'Nice az bir topluluk, daha kalabalık bir topluluğu Allah'ın izniyle yenmiştir" buyruğu ile ilgili bazı meseleler vardır:

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

Bu ifâdeden maksad, "Bugün bizim Câlut ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok" diyen kimsele­rin kalblerine güç vermektir. Buna göre âyetin mânâsı, "Sayı çokluğunun önemi yok. Önemli olan ilâhî destek ve yardımdır. Allah'ın yardımı geldiği zaman, sayıca az olmanın ve madden güçsüz olma­nın bir önemi yoktur. Fakat belâ geldiği zaman, sayının ve hazırlığın çok ol­masının da bir faydası yok" şeklindedir. [224]

 

İkinci Mesele

 

Âyetteki, kelimesi, cemaat, topluluk manasındadır. Çünkü insanlardan bazısı bazısına dönüp gelir ve böylece bir topluluk meydana getirirler. Zeccâc bu kelimenin aslının, Arapların, veya, "Onun ba­şını kılıçla kestim" sözünden alındığını söylemiştir. Buna göre, insanların bir kısmı manasınadır. Çünkü bir kısım insanlar, bütün insanların bir parçası gibidir. [225]

 

Üçüncü Mesele

 

Ferrâ şöyle demiştir: "Buradaki, harf-i cerri amel ettirilmez ise,   kelimesini hem merfu, hem mansub ve hem de mecrur okumak caizdir. Mansub okunması, kelimesinin "sayı" manasında kullanılmasından dolayı­dır. Buna göre, misalinde olduğu gibi,  den sonra gelen kelime temyiz olarak mansub olur. Mecrur okunması ise başındaki, 'ja harfini amel ettirmeden dolayıdır. Merfu okunması da, başına bir fiil takdir etmeye göre olur. Buna göre sanki, "Nice topluluklar galib gelmişler­dir" denilmektedir.

Allah'u Teâlâ'nın, "Allah sabredenlerle beraberdir" buyruğundan murad, ilâhi yârdım ve muzafferiyetin sabredenlerle beraber ol­ması demek oluşunda bir şüphe yoktur.

Sonra bu sözün, "Nice az bir topluluk, daha kalabalık bir topluluğu Al­lah'ın izniyle yenmiştir" diyen kimselere ait bir söz olması muhtemel olduğu gibi, bu birinci ihtimal daha açık olsa da, Cenâb-ı Allah'ın sözü olması da muh­temeldir. [226]

 

"Onlar (Tâlût'a itaat eden müminler), Câlût ve askerleri ile karşılaştıkları zaman, "Ey Habbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve bu kâfirler güruhuna karşı bize yardım et" diye (dua ettiler)" (Bakara, 250).

 

Bu âyetle ilgili bazı meseleler vardır:

 

Birinci Mesele

 

Harblerdeki, "mübareze", iki ordunun savaş esnasında karşı karşıya gelip saf tutmalarıdır. "Mübareze" kelimesinin asıl manası şudur: Arada herhangi bir mania bulunmayan düz bir araziye, denilir. Binaenaleyh, kelimesi, böyle bir arazide, iki tarafın karşı karşıya gelmesi manasındadır. Bu da, iki tarafın birbirini görmesi demektir. [227]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

Tâlût'un ordusu içinde bulunan âlim ve yiğit kimseler, avam ve güçsüz kimseleri az bir topluluğun, kalabalık bir cemaate Allah'ın İzniyle galip gelece­ğine iyice inandırınca ve Allah'ın yardımı ile muzafferiyetinin ancak O'nun ina­yeti ile olacağını iyici izah edince, Tâlût'un ordusu ile Câlût'un ordusu yüz yüze gelip, mü'minler kendilerinin az, düşmanlarının ise kalabalık olduğunu gördüklerinde, hemen dua ve niyaza başlayarak "Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır" dediler. Bunun bir benzeri de Allah Teâlâ'nın, müşriklerle karşılaştıklarında şöyle duâ eden kimselerden bahsettiği şu ayetlerdir:'

'Nice peygamberlerle beraber birçok âlimler savaştılar ve Allah yolunda uğradıkları belâlardan dolayı ne bir gevşeklik ve za'af gösterdiler, ne de (düş­mana) boyun eğdiler. Allah sabredenleri sever. Onlar sadece şöyle dediler: "Ey Rabbimiz, günahlarımızı ve iştmizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler güruhuna karşı bize yardım et"(Al-i İmran. 146-147). Hz. Peygamber (s.a.s) de her savaş meydanında böyle dua ederdi. Onun Bedir Savaşı esnasında devamlı dua ettiği, Cenâb-ı Allah'tan va'adini yerine getir­mesini istediği ve düşmanla karşılaştığında, "Allah'ım, onların şerrinden sana sığınıyorum ve onların mağlubiyetini sana havale ediyorum." "Allah'ım, senin adınla hücum eder, senin yar­dımınla harp meydanında dolaşırım"[228] derdi. [229]

 

Üçüncü Mesele

 

dökmek demektir. Içindekini döktüğün zaman,"Kabı boşalttım" dersin. Bu kelimenin aslı, kelimesindendir. İşi gücü yok manasında olmak üzere kabın içindeki şeyi boşaltma manasına gelir. Boşaltma işi ise, kabın içindekileri dökerek olur.

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, âyetteki "Üzerimlze sabır dök" tâbiri şu iki bakımdan, sabrı çok İsteme manasını ifâde eder:

a) Birşey, birşeye döküldüğünde, dökülen şey ondan ayrılmayacak şekil­de onda sabit kılınmış olur. Bu da te'kide delâlet eder.

b) Kabı dökmek, boşaltmak demektir. Bu da kabın içindeki şeyi dökmek­le olur. Buna göre, "üzerimize sabır dök" sözünün manası, "üzerimize iyice ve son noktasına kadar sabır dök" demektir. [230]

 

Dördüncü Mesele

 

Bil ki savaş esnasında, şu üç şeyin bulunması istenir:

a) İnsanın, korku ve dehşetleri müşahede ettiğinde

çok sabırlı olması. Bu savaşan kimse için gereken, birinci esastır. Çünkü as­ker korkak olduğunda, ondan beklenen fayda elde edilemez.

b) Harb için gerekli olan alet, edevat ve insanın sebat edip durmasını ve firara yelten memesini sağlayacak güzel bir birlik ile beraberliğin bulunması...

c) Düşmanı yenebilmeleri için, düşmandan daha çok yiyecek ve içeceğe sahip olmaları...

Bunun böyle olduğunu iyice kavradığında, biz deriz ki: Bunlardan birinci­si, ayetteki,  ikincisi, üçüncüsü de, ifâdelerinden murad edilen manalardır. [231]

 

Beşinci Mesele                   Başa Dön

 

Alimlerimiz, kulların fiillerinin yaratıcısının da Allah olduğuna dâir, ayetini delil ge­tirmişlerdir. Bu böyledir, çünkü sabrın manası, sebat etmeye niyetlenmek ve de sebat etmektir. Sebat etmenin ise sükûn ve istik­rardan başka manası yoktur. Âyet, "sabır" denen bu niyetin Allah'tan oldu­ğuna delâlet eder ki bu da Cenâb-ı Allah'ın "üzerimize sabır dök" tabiriyle anlattığı husustur. Yine bu ayet, böyle bir niyetin bulunması ile meydana ge-fen sebat ve sükûnun da Allah'ın yaratması ile meydana geldiğini ifâde eder ki bu, ayetteki "ayaklarımıza sebat ver" sözüdür. İşte bu ayet kulun irâdesi­nin hem kendi fiili, hem de Allah'ın yaratması ile meydana geldiği hususunda açık bir ifâdedir.

Kâdî, alimlerimizin bu görüşüne şu şekilde cevap vermiştir: "Âyette bah­sedilen sabır ve sebattan murad, sabır ve sebat sebeblerini meydana getir­mektir. Bu sebebler şunlardır:

1) Düşmanlarının kalblerine, müslümanları görünce bir korku ve endişe­nin düşmesidir. Bundan dolayı onlarda bir panik başlar. Bu da müslümanların, o kâfirlere karşı cesaret kazanmasına bir sebeb olur ve savaşa devam edip hezimete uğramamalarını sağlar.

2) Cenâb-ı Allah düşmanlardan bazısına, uğrunda savaştıkları din ve da­valarının bâtıl olduğu bilgisini yerleştirir de aralarında ihtilâf ve tefrika baş gös­terir. Bunlar da mü'minlerin, kâfirlere karşı cesaret kazanmasına sebeb olur.

3) Cenâb-ı Allah'ın, kâfirlerin ordusu içinde, memleketlerinde ve ahâlileri arasında, ölüm, veba gibi salgınları ve kendi kendileri ile uğraşıp savaşmaya fırsat bulamayacakları şeyleri yaratmasıdır. Bu da müslümanların, onlara kar­şı cesaretlenmelerine sebeb olur.

4) Cenâb-ı Hakk'ın onların hepsini veya çoğunu içine alacak bir salgın hastalığı onlara belâ etmesi veya reislerini ve idarecilerini öldürmesidir... Mü'-minler bundan haberdar olurlar, bu da onların kalblerinin kuvvetlenmesine se­beb olur ve sabr'u sebatlarının bulunmasını gerektirir."

Kâdî'nin sözleri bunlardır.

Kâdî'nin bu görüşlerine şu iki vecihte cevap verilir:

Birinci vecih: Biz, sabrın sükûna niyetlenmeden, sebatın da sükûndan ibaret olduğunu açıklamıştık. Binaenaleyh bu âyet, kulun irâde ve maksadı­nın Allah tarafından yaratıldığına delâlet eder. Ki bu da sizin görüşünüzü ge­çersiz kılar. Çünkü siz bu âyeti zahirî manasından çıkararak, sabır ve sebatın sebebleri manasına hamlediyorsunuz. Bir delile dayanmaksızın zahirî mana­yı bırakmanın caiz olmadığı ise herkesçe bilinir.

İkinci vecih: Allah'ın fiili olduğunu kabul ettiğiniz bu sebebler meydana geldiklerinde, kulun tercihi üzerinde bir tesire sahip midirler yoksa değil mi­dirler? Eğer bir tesirleri yoksa, Allah'tan bunları niyaz etmenin bir manası yok­tur. Eğer bu sebeblerin kulun tercihinde bir tesiri var ise, Allah tarafından tercih edilen bu sebeblerin meydana gelmesi ile zaten bir rüchân bulunmuş. Rüc-hân (tercih edilebilecek iki taraftan birinin üstünlüğü) bulunduğu zaman, üs­tünlük kazanmayan tarafın meydana gelmesi imkânsız olur ve böylece de rüchaniyyet kazanan tarafın meydana gelmesi vâcib olur. Çünkü bu mesele­nin, bu iki zıt ihtimalin dışına çıkması imkansızdır. Elde etmek istediğimiz ne­tice de budur. Allah en iyi bilendir. [232]

 

Tâlût'un Ordusunun Muzaffer Olması                   Başa Dön

 

"Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davûd da Câlût'u öldürdü. Allah da O (Davud'a) saltanat ve hikmet verdi ve ona dilediği şeylerden öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmının (fesadını), bir kısmıyla önlemeseydl dünya mutlaka fesada uğrardı. Fakat Allah, âlemlere karşı büyük fazl-u kerem sahibidir" (Bakara, 251).

 

Bu âyetin, önceki âyetlerle birlikte manası şudur: "Allah Teâlâ, onların dualarını kabul edip, onlara sabr-u sebat verdi. Müslümanlara, Câlût ve ordu­su gibi kâfir milletlere karşı yardım edip, fazlı ve rahmeti ile "Nice az bir toplu­luk daha çok bir topluluğa Allah'ın izniyle galip gelmiştir" diyen kimselerin zannmı gerçekleştirmiş ve onlar Allah'ın izniyle kâfirleri hezimete uğratmış­lardır."

Ayette geçen,  fiilinin Arapçadaki asıl manası "kırmak"tır "Kuruyup çatladığında",su kabı için  denilir. Yine aynı manada olmak üzere, (Kemik veya kamış kuruyup çatladı) denilir. Dağ­daki veya kayalardaki çukurlara da, denilir. Süfyan İbn Uyeyne, zem­zem kuyusu hakkında, "O, ayağı ile yeri kırıp, böylece de su çıktı" manasın­da, "Bu, Cibril'in açtığı bir çukurdur" derdi. Yine sanki için­de çatlama, kırılma olan bir ses olduğu İçin gök gürültüsü hakkında, "Gök gürültüsünün çatırtısını duydum" denilir. Bulut için de, yağmurla bölünüp çatladığı için de, denilir. Yine hayvanın memesi­nin çatlamasına, denilir. Sonra Allah'u Teâlâ o hezimetin Allah'ın izni, yardımı, muvaffakiyeti ve kolay kılmasıyla olduğunu; Allah'ın tevfiki ve inayeti olmasaydı, bunun kesinlikle olmayacağını haber vermiştir.

Daha sonra da "Dâvud da Câlût'u öldürdü" buyur­muştur. İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: Dâvud (a.s) çoban idi. Yedi kardeşi de, Tâlût'un ordusuna katılmıştı. "îş" adındaki kardeşinden babası haber ala­mayınca, oğulları hakkında kendisine haber getirsin diye oğlu Davud'u onla­rın yanına yolladı.. Kardeşleri, Câlut'un ordusu karşısında saf tutmuşlarken, o onların yanına geldi. Âd Kavmi'nden olan zorba Câlût, vuruşmak için ileri çıkınca, Tâlût'un ordusundan hiç kimse onun karşısına çıkamadı... Bunun üze­rine Câlût şöyle seslendi: "Ey İsrailoğullan, eğer siz bir hak ve hakikat üzere olsaydınız, muhakkak ki içinizden birisi, benimle döğüşmek için meydana çı­kardı..." Bunun üzerine Dâvud kardeşlerine: "Aranızda şu sünnetsizle dövü­şecek bir kimse yok mu?" dedi. Bu soruya karşılık onlar sustular, bir şey diyemediler. Derken Dâvûd (a.s), kardeşlerinin yer almadığı saffın yan tarafı­na doğru gitti. O sırada, askerlerini savaşa teşvik eden Tâlût ile karşılaştı. Tâ-lût'a, "Bu sünnetsizi öldürecek kimseye ne mükâfaat verirsiniz?" dediğinde, Tâlût (a.s), "Ona kızımı ve malımın mülkünün yarısını veririm" dedi.. Bunun üzerine Dâvûd (a.s): "Ben onunla dövüşmeye çıkacağım" dedi. Dâvûd (a.s), sürüsüne saldıran kurtları ve aslanları, sapanıyla öldürürdü.. Tâlût (a.s) da, onun gücünü, kuvvetini ve cesaretini bilfyordu.. Dâvûd (a.s) Câlût ile dövüşe çıktığında, üç taşa rastladı.. Bu taşlar ona lisan-i hâl ile: "Ey Dâvûd bizi de yanında götür; çünkü Câlut'un ölümü bizim elimizdendir" dediler. Sonra Dâ­vûd (a.s) Câlût İle mübarezeye çıkınca, o taşlardan birisini sapanıyla Câlût'a fırlattı.. Taş, Câlut'un göğsüne isabet ederek, onu delip geçti. Bu mübarezeden sonra Dâvûd, daha pekçok kimseyi öldürdü... İşte bunun üzerine Allah'u Teâlâ, Câlut'un ordusunu bozguna uğrattı ve Dâvûd (a.s) da Câlût'u öldür­dü. Bundan dolayı Tâlût, Davud'a haset ederek, onu memleketinden sürüp çıkardı... Vaadinde de durmadı.. Daha sonra pişman oldu ve öldürülünceye kadar Dâvûd (a.s)'u aradı.. Daha sonra Dâvûd (a.s) hükümdar oldu; ayrıca ona peygamberlik verdi.. Israiloğullan içinde, Dâvûd (a.s)'dan başka hiç kim­se hem hükümdar, hem de peygamber olmamıştı...

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Derken Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar ve Dâvûd da Câlut'u öldürdü" buy­ruğu her ne kadar Câlût, Dâvud (a.s) tarafından öldürülmüş ise de, Câlût'un ordusunun Tâlût tarafından hezimete uğratıldığını gösterir. Âyetin zahirinde, Câlût'un ordusunun hezimete uğramasının Câlût'un öldürülmesinden önce veya sonra olduğuna dair herhangi bir delâlet yoktur. Çünkü vâv harfi, tertip ifâde etmez. [233]

 

Cenâb-ı Allah'ın Hz. Davud'a Nübüvvet ve Hükümdarlık Vermesi

 

Hak Teâlâ'nın,  "Ve, Allah o (Davud'a), salta­nat ve hikmeti verdi" sözü hakkında birkaç mesele vardır: [234]

 

Birinci Mesele

 

Bazı âlimler, Allah'ın Dâvûd (a.s)'a mülkü ve peygamberliği, âlim olması ve peygamberliği yüklenme­ye ehliyetli olması yanında, üstün itaatinden ve Cenâb-ı Hakk'ın yolunda canını ortaya koymasına bir mükâfaat olarak verdi­ğini söylemişlerdir. Nübüvvetin, itaatine bir mükâfaat olarak verilmiş olması imkânsız değildir. Nitekim CenBa-ı Hak,"Andolsûn ki biz onları bilerek, bütün âlemlere üstün kıldık.. Ve onlara, içinde apa­çık İmtihanlar bulunan şeyler verdik..." (Duhan, 32-33) buyurmuştur.Ve yine Cenâb-ı Hak, "Allah, risâletini gön­dereceği yeri en iyi bilendir" (En’am, 124) buyurmuştur. Bu âyetin zahiri de bu­na delâlet eder. Çünkü Allah'u Teâlâ, Dâvûd (a.s)'un Câlût'u öldürdüğünü naklettiğinde, bunun peşinden, "Allah o (Davud'a) saltanat ve hikmeti verdi" buyurmuştur. Hükümdar, zor hizmetleri îfa eden hizmetkârlarından bazılarına in'âm ve ihsanda bulunduğu zaman, çoğu kez bu in'âm ve ihsanın o hizmetlere mukabil verilmiş olduğu düşüncesi galip gelir...Çoğu âlimler ise, peygamberliğin yapılan tâatlara bir mükâfaat olarak ve­rilmesinin caiz olmadığını, aksine bunun sırf bir lütuf ve ihsan olduğunu, Hak Teâlâ'nın da Allah hem meleklerden, hem de insanlardan peygamberler seçer" (Hacc, 75) buyurduğunu söylemişlerdir. [235]

 

İkinci Mesele

 

Bazı âlimler de, âyetin zahirinin, "Dâvud (a.s) Câlût'u öldürdüğünde Allah'ın ona mülk ve nübüvvet verdiğine delâlet ettiğini" söylemişlerdir. Çünkü Al­lah'tı Teâlâ, Dâvûd (a.s)'u Câlût'un öldürdüğünü belirtmesinin peşinden, ona mülk ve nübüvvet vermiş olduğunu söylemiştir. Hükmün, (o hükme) münasip bir vasfa dayandırılması, o vasfın, o hükmün illeti olduğunu ihsas ettirir. Bu ilgiyi şöyle açıklayabiliriz: Dâvud (a.s) bu büyük düşmanını sapan ve taş ite öldürünce, bu bir mucize olmuştur. Hele hele taşlar Dâvûd (a.s) ile birlikte olup, "Bizi de yanına al, çünkü sen Câlût'u bizim vasıtamızla öldüreceksin!.." derlerse... Binaenaleyh mucizenin zuhuru, Dâvud (a.s)'un nübüvvetine delâ­let eder.

Onun kral olması meselesine gelince; İsrailoğulları Davud'un bu ufacık şeyle bu heybetli düşmanını öldürdüğünü müşahede ettiklerinde, muhakkak ki onların gönülleri Dâvûd (a.s)'a meyletmiştir. Ki bu da, açıkça hükümdarlı­ğın onun olmasını iktiza eder.

Ekseri âlimler ise şöyle demişlerdir: Dahhâk'ın söylediğine göre Dâvûd (a.s)'a krallığın ve nübüvvetin verilmesi, o andan yedi sene sonra olmuştur. Bu görüşte olanlar sözlerini şöyle sürdürmüşlerdir: Bu hususta yapılan riva­yetler bu istikâmette vârid olmuşlardır. Çünkü Allah'u Teâlâ hükümdarlığa Tâlût'u tayin edince, onu, hayatta iken hükümdarlıktan azletmesi uzak bir ihtimaldir. İsrailoğullannın durumu hakkında söylenebilecek olan şey, o za­manın peygamberinin Eşmayil; hükümdarının ise Tâlût olduğudur. Eşmayil (a.s) vefat edince, Allah'u Teâlâ nübüvveti; Tâlût da ölünce hükümdarlığı Da­vud'a verdi.. Böylece hem hükümdarlık, hem de peygamberlik Dâvûd (a.s)'da birleşti.. [236]

 

Hikmet Ne Demektir?                   Başa Dön

 

"Hikmet", işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak, yerli yerine koymaktır. Bu mânânın kemâli ve zirvesi ise, ancak nübüvvet ile gerçekleşir. Binaenaleyh buradaki "hikmef'ten maksadın nübüvvet olduğu uzak bir ihtimal değildir. Nitekim Hak Teâlâ, "Yoksa onlar, Allah'a Teâla'nm onlara vermiş olduğu lûtfa hased mi edi­yorlar? Biz muhakkak ki İbrahim henedânma da kitap ve hikmet vermiştik.. Ve onlara, (ayrıca), büyük bir saltanat da bahsetmiştik" (Nisa, 54) ve Peygam­berimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'i, peygamber olarak göndermesi hakkında da,  onlara. Kitabı ve hikmeti öğretir" (am imran, 164) buyurmuştur.

Buna göre eğer, "Ayetteki hikmetten maksat nübüvvet olduğuna, hüküm­darlık da nübüvvetten daha aşağı bir derece olduğuna göre, o halde niçin hü­kümdarlığı nübüvvetten önce zikretmiştir?" denilirse, biz deriz ki:

Allah'u Teâlâ, bu âyette Dâvûd (a.s)'un bu yüksek mertebeye nasıl yük­seldiğini beyan buyurmuştur. Bir kimse terakkinin nasıl olduğu hususunda ko­nuştuğu zaman, daha sonra zikredilen şeyler, mertebe bakımından daha büyük ve yüce olur.

Allah'u Teâlâ'nın, "Ve ona dilediği şeylerden Öğretti" buyruğu hakkında bazı görüşler bulunmaktadır:

a) Bundan murad, Cenâb-ı Hakk'ın "Biz ona sizin için; sizin muha­rebenizin şiddetinden sizfkorumak için giyecek (zırh) san'atını Öğrettik" (En­biyâ, 80) âyetinde bildirdiği husustur.Ve yine Cenâb-ı Hak, "Ona demiri yumuşattık. "Uzun zırhlar yap, dokumada intizam gözet" diye..."

(Sebe,  10-11) buyurmuştur.

b) Bu ifâdeden muradın, kuşlar ve karıncalarla konuşmasıdır.. Nitekim Hak Teâlâ, Dâvûd (a.s)'dan naklederek, "Bize kuşların dili öğ­retildi" (Neml, 16) buyurmuştur.

c) Bundan muradın, dünyevî işler ve hükümdarlıkla alâkalı hususları öğ­retmiş olmasıdır.. Çünkü Dâvûd (a.s), krallığı atalarından tevarüs etmemiştir. Çünkü Dâvûd (a.s)'un ataları kral değillerdi..

d) Bundan maksat, dinî ilimlerdir. Nitekim Hak Teâlâ, "Ve Davud'a da Zebur'u vermiştik"(Nisa, 163) buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü Dâvûd (a.s) insanlar arasında hükmediyordu... Bu sebeple, Allah'u Teâlâ'nın O'na mutlaka, hükmetme ve yargılamanın nasıl olacağını öğretmiş olması gerekir.

e) Bundan murad, Dâvûd (a.s)'a öğretilen güzel şarkılardır., (mezamirdir).

Bu ifâdeyi bütün bu mânalara hamletmek de mümkündür.

Buna göre şayet, "Allah'u Teâlâ, Dâvûd (a.s)'a hikmeti verdiğinden bah­sedip, hikmetten maksad da nübüvvet olunca, ilim de bu nübüvvet mefhûmu­nun içine girmiş olur. O halde daha niye bu ifâdeden sonra"Ve, ona dilediği şeylerden öğretti" buyurmuştur?" denilirse biz deriz ki: Bun­dan maksat şu hususa dikkat çekmektir: Kul, ister nebî olsun, isterse olma­sın, hiçbir zaman kesinlikle öğrenmekten müstağni olamaz.. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-t Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, De ki: *Rabbim, benim ilmimi arttır" (Taha, 114) demesini emretmiştir. [237]

 

Allah İnsanların Bazısının Şerrini Bazısı Vasıtasıyla Önler

 

Allah'u Teâlâ'nın, "Eğer Allah insanların bir kısmının (fesadım), bir kısmıyla önlemeseydt, dünya mut­laka fesada uğrardı" buyruğuna gelince:

Bil ki Allah'u Teâlâ, Câlût ve ordusu sebebiyle meydana gelen fesadın, Talût ile ordusu,ve Dâvûd (a.s)'un da Câlût'u öldürmesi sebebiyle ortadan kalktığını beyan edince, bunun peşinden bu konudaki her türlü açıklamayı ih­tiva eden bir cümleyi getirmiştir. Bu da Allah'u Teâlâ'nın, yeryüzü tamamiyle fesada bulaşmasın diye, insanların bir kısmını diğer kısmının etiyle men etme­si kaidesidir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Eğer Allah insanların bir kısmının (fesadını), bir kısmıyla önlemeseydi, dünya mutlaka fesada uğrardı" buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır: [238]

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

İbn Kesir ve Ebu Amr, elifsiz olarak,  şeklinde; Hacc sûresinde de (Hacc, 40) yine şeklinde okumuşlardır.

Bu iki imâm, Hacc 38. âyeti de elifsiz olarak, "Şüphesiz Allah, iman edenlerden savaşturacaktır..." (Hacc, 38) şeklinde oku­muşlardır.Âsim, Hamza, Kisaî ve İbn Âmir el-Yahsubî, elifsiz olarak,   terkibinde, İbn Kesir ile Ebu Amr'a uymuşlar; Hacc 38. âyeti de elifli olmak üzere, şeklinde okumuşlardır. Nâffi ise bu kelimeleri elifli olmak üzere, şeklinde okumuştur.

Bu rivayetleri iyice öğrendiğinde biz deriz ki, bu kelimeleri,  şeklinde okuyanlara göre mâna açıktır. Ama, ve  şeklinde okuyanlara gelince, bu kıraate göre ortaya çıkan müşkil şudur:

"Müdâfaa" kelimesi, "müfâale" veznindedir. "Müfâale" vezni de burada Karşılıkı olarak kendilerini savunun herkesin,    rakibine mani olması ve  onu savuşturmak istemesi" mânasını ifade eder. Allah hakkında, kuldan böy­le bir şeyin olması imkânsızdır (Kul, Allah'a rakip olamaz)...

Bu müşkile şu şekilde cevap verilir: Dilcilerin,  lâfzı hakkında iki görüşü bulunmaktadır:

a) Bu kelime,  fiilinin masdarıdır. Sen,  dediğin gibi, aynı şekilde, de dersin. Bu görüşün sahipleri, sözle­rini şu şekilde sürdürmüşlerdir:  kalıbı, çoğu kez sülâsî mücerred bablarında, ve,  bablarının masdarı olarak gelir. Meselâ  dersin.Buizaha göre Hak Teâlâ'nın bu ayetinin, şeklinde okunması halin­deki manası, okunması halindeki mânasının aynısı olur.

b) Bunun, fiilinin masdarı olduğunu kabul edenlerin görüşü.. Buna göre mâna, "Allah'u Teâlâ, zâlimlerin ve isyankarların mü'minlere yapacak­ları zulmü, peygamberlerinin, elçilerinin ve din büyüklerinin eliyle giderir, ön­ler.." şeklinde olur. Allah'u Teâlâ'nın bu tür savuşturması, hakka sarılan kimselerle bâtılı savunan kimseler arasında, sürekli mücadele ve devamlı bir karşı   koyma  şeklinde   daima  süregelmiştir.   Binaenaleyh   bu   hadiseyi, "müdafaa" lâfzını kullanarak haber vermek yerinde olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın,"Allah ve Resûlüyle muharebe ederler" (Maide,33) ve, "Allah a muhalefet ettiler" (Haşr, 4) âyetlerinde de böyledir. Yine Cenâb-ı Hak, "Allah orüan helak etsin" (Tevbe,30) vb. buyur­muştur. Allah en iyisini bilendir. [239]

 

İkinci Mesele

 

Bil ki Allah'u Teâlâ, bu âyette hem def edileni, hem de kendileri vasıtasıyla def etme işinin tahakkuk et­tiği kimseleri zikretmiştir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, def edilenlere; keli­mesi, kendileri vasıtasıyla def etme işinin tahakkuk etmiş olduğu kimselere işarettir. Kendisinden def edilen şey, âyette zikredilmemiştir. Bunun, din hu­susundaki serler veya dünya hususundaki serler veyahut da hem dinî hem de dünyevî serler olması muhtemeldir.

Din hususundaki serlerin söz konusu olduğu birinci kısma gelince, buna göre bu serlerin neticesi ya küfre götürür, ya fıska veya her ikisine birden. Biz, bu üç ihtimal üzerinde duralım:

Birinci ihtimal: Âyetin manası "Allah eğer insanların bazısını bazısı ile küfürden alı koymamış olsaydı...şeklinde olur.Bu manaya göre def eden ve alıkoyan kimseler peygamberler ve hidayet önderleridir. Bunlar, delilleri, burhanları ve apaçık hüccetleri ortaya koymak suretiyle, insanları küfre düş­mekten alıkorlar. Nitekim Hak Teâlâ,"Bu, insanları karan­lıklardan nura çıkarman için sana inzal ettiğimiz bir kitaptır" (ibrahim,1)buyur­muştur.

İkinci İhtimal: Muradın, "Allah.eğer insanların bazıları vasıtasıyla bazı­larını günahlardan ve kötü fiillerden alıkoymamış olsaydı..." şeklinde olması­dır. Bu takdire göre alıkoyanlar, emr-i bil-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker yapanlardır. Nitekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:"Sizler, insan­lar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emreder, münker olandan da nehyederslniz.." (Al-i  imran, no). Buna Allah'ın sınırlarını belirlemek ve İs­lâm'ın alâmetlerini ortaya koymak üzere Cenâb-ı Hak tarafından gönderilmiş imamlar ve önderler de dahildir. Bunun başka bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın "En güzel olanla kötülüğü savuştur..."(Mü'minun, 96) ve Kötülüğü, güzellikle savuştururlar..." (Rad, 22) âyet­leridir.

Üçüncü ihtimal: Muradın, "Allah eğer, insanların bazıları vasıtasıyla ba­zılarını dünyada karışıklıklar çıkarmak, fitneleri tahrik ve teşvik etmekten alı­koymasıdır..." şeklinde olmasıdır. Bil ki, bu takdirde alıkoyanlar, peygamberler (a.s), sonra da onların şeriatlarını müdafaa eden önderler ve hükümdarlardır. Bunu tam olarak şöyle anlatabiliriz: Bir insanın tek başına yaşaması mümkün değildir. Çünkü bir kimse ekmek pişirtmediği, başkası un yapmadığı, diğeri ev inşa etmediği, bir başkası kumaş dokumadığı müddetçe bir insanın ihtiyacı olan şeyler, tedarik edilemez. Bu ihtiyaç ancak, bir yerde bir topluluk meyda­na geldiği zaman karşılanabilir. İşte bundan dolayı denilmiştir ki, insan tabiatı gereği toplum içinde yaşamaya yatkın bir varlıktır. Daha sonra insanlar, önce çatışmalara sebep olacak tartışmalar ve sonra da, savaşlar için bir araya gel­mektedirler. Şeriatlar, insanların arasında meydana gelen anlaşmazlıklar ve davaları halletsin, bir neticeye bağlasın diye, insanlara bir yasa ve şeriat gön­dermek de, ilahî hikmetin bir muktezası olmuştur. İşte bunun içindir ki, kendi­lerine Allah tarafından bu din ve şeriatlar verilen peygamberler (a.s), Cenâb-ı Hakk'ın, kendileri vasıtasıyla insanların bir kısmından belâ ve musibetleri sa­vuşturmuş olduğu kimselerin ta kendileridirler. Çünkü ümmetler bu ilahî ya­salara bağlanıp tutundukları sürece aralarında hiçbir mücadele ve anlaşmazlık meydana gelmez.. Hükümdar ve imamlar da, bu yasalara bağlı kaldıkları sü­rece, fitneler ve kargaşalar yok olur, insanların yararına olan şeyler meydana gelir. Böylece, peygamber göndermek suretiyle, Cenâb-ı Hakk'ın, mü'minlerden dünyanın muhtelif kötülüklerini men ettiği ortaya çıkmaktadır. Şunu bil ki, davaların ve anlaşmazlıkların sona erdirilmesi için ilâhî yasa gerekiyorsa, aynı şekilde şeriatın tatbik edilmesi için bir de hükümdar gerekmektedir. İşte bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber: "İslâm ve hükümdar, ikiz iki kardeştirler" buyurmuştur.

Yine Hz. Peygamber, emîr, sultan da bir bekçidir.. Emiri olmayan şey dağılır, hezimete uğrar.. Bek­çisi olmayan şey de, zayi olur" buyurmuşlardır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, yasalar yollamak, hükümdarlar tayin edip onları takviye etmek suretiyle, muhtelif dünya kötülüklerini mü'minlerden savuşturmustur. Bu görüşü benim­seyen kimse, Cenâb-ı Hakk'ın, "Dünya mutlaka fesada uğ­rardı" ifâdesi hakkında, "Yani yeryüzündeki leh öldürme ve günâhlar istila eder­di.." demektedir. Bu, "fesâd" olarak isimlendirilmektedir... Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Eki­ni ve nesli helak eder, Allah, fesadı sevmez'' (Bakara, 205). ''Dün bir cana kıydığın gibi, bent de mi öldürmek istiyorsun? Sen bu yer­de, ancak bir zorba olmak istiyorsun. Sen, arabuluculardan olmak tefem/yorsun" (Kasas, 19) "Ben, onun sizin dininizi değiştirmesinden veya yüryüzünde fesat çıkarma­sından korkuyorum" (Mümin, 26); "Musa ve kavmine bu topraklarda fesad çıkarmaları için müsaade mi edeceksin?" (A'raf,127) "İnsanların elle­rinin işlediği şeyler yüzünden yeryüzünde ve denizlerde fesâd belirdi..." (Rûm, 41). Öte yandan Cenâb-ı Hakk'ın Hacc süresindeki şu âyeti de bu görüşü des­teklemektedir: bazı insanların (şerrini), bazıları ile def etmeseydi, içinde Allah'ın adı çok anı­lan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler muhakkak yıkılıp giderdi" (Hacc. 40).

Dördüncü ihtimal: Muradın, "Şayet Allah mü'min ve iyi kulları kâfirler­den ve tacirlerden korumamış olsaydı, yeryüzü fesada boğulur ve orada bulu­nan herkes helak olurdu" şeklinde olmasıdır. Hz. Peygamber'in şu hadisi de bu ihtimali doğrulamaktadır:"Allah’u Teâlâ, ümmetinden namaz kılanları kılmayanlara; zekat veren­leri vermeyenlere; oruç tutanları tutmayanlara, haccedenleri haccetmeyenle-re ve cihâd edenleri de etmeyenlere karşı korur, himaye eder. Eğer insanların tamamı ibadetleri terketselerdi, Allah onlara bir an bile mühlet vermezdi." Sonra da Hz. Peygamber, bu sözün doğruluğuna delil olmak üzere şu âyetle­ri okumuştur:"Duvara gelince ofşehlrde yetim İki çocuğa ait idi. Alanda da onlara ait bir hazine vardı; babalan da iyi bir insandı" (Kehf, 82)

"Şayet onların İçinde, tanımadan kendilerini çiğneyip de, bu sebeple on­lardan dolayı size bir vebal ve günahın isabet edeceği mü'min erkekler ve mü '-min kadınlar olmasaydı (Allah size fethi nasîb ederdi). Bu, Allah 'in dilediğini kendi rahmetine sokması içindir. Eğer onlar seçilip aynlsalardı, biz onlardan küfredenlere muhakkak elem verici bir azâb tattınrdık.." (Feth. 25) ve,"Sen onların İçinde olduğun halde, Allah onlara azâb etmez" (Enfal, 33). Bu görüşü benimseyen kimse, Cenab-ı Hakk'ın, buyruğunun tefsiri hakkında, "Yani, kâfir ve günahkâr  olanları çok olduğu için, Allah yeryüzünde bulunanları helak ederdi..." demektir.

Beşinci İhtimal: Kelâmın bütün bunlara hamledilmesidir. Çünkü bu ihti­maller arasında ortak bir nokta bulunmaktadır ki, o da fesadı savuşturmaktır. Lâfzı buna hamlettiğimiz zaman, bütün kısımlar da buna dâhil olur. [240]

 

Üçüncü Mesele                   Başa Dön

 

Kâdî şöyle demiştir: "Bu âyet, cebir görüşünün bâtıl olduğuna delâlet eden en güçlü delillerdendir.Çünkü fesâd, şayet Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı bir şey olsaydı, o hâlde Allah'ın, Eğer Allah insanların bir kısmının (fesadını) bir kısmıyla önlemeseydi, dünya mutlaka fesada uğrardı" demesi nasıl uygun düşer? Onların görüşlerine göre insanların bazısının şerrini def etmesinin,fesadın ortadan kalkması hususnda herhangi bir tesirinin bulunmaması gerekir. 6u böyledir, çünkü onların görüşlerine göre fesâd, insanlarla ilgili olan bir şeyden dolayı değil, Allah'ın onu yapmaması ve onu yaratması sebebiyle meydana gelmez."

Cevap: Allah'u Teâlâ, fesadın meydana geleceğini bilip, O'nun bu bilgi­siyle beraber bu fesadı meydana getirmemesi doğru olunca, mâna, "Kulun fesadın bulunmaması ile fesadın bulunmasını bilmesinin arasını cem etmesi, doğru olur" şeklinde olur. Bu durumda da, kulun nefy Ne isbât arasını cem etmeye kadir olması gerekir ki, bu da imkânsızdır.

Hak Teâlâ'nın, "Fakat Allah, âlemlere karşı büyük fazl-u kerem sahibidir" âyetinden maksat, "fesadı bu yolla gi­dermek, insanların hepsini kapsayan ilahî bir lûtuftur" şeklindedir. Âlimleri­miz bu ayet ile, her şeyin Allah'ın kazası (hükmü) ile meydana geldiğine istidlal ederek şöyle demişlerdir: Eğer kulun fiilini Allah yaratmamış olsaydı, o zaman peygamberlerin, din büyüklerinin, hidâyet Önderlerinin bâtıla bağlanmış olan kimselerin serlerini def etmeleri, Allah Teâlâ'nın insanlara bir lütfü olmamış olurdu.. Çünkü bu def etme işini üzerine alan, kendi istek ve iradesiyle kulun bizzat kendisi olup, Allah'ın da bu def etme hususunda bir tesiri ve etkisi ol­mayınca, o zaman Allah'u Teâlâ'nın bu def sebebiyle âlemlere bir lûtf u kere­mi söz konusu olmaz.. Ne var ki Hak Tealâ'nın  ifâdesinin peşinden, buyurması, Allah'u Teâlâ' ntn, bu defden dolayt âlemlere lütuf ve ikram sahibi olduğunu gösterir. Böyle­ce bu, kulların fiili olan o def etme işinin, Allah'u Teâlâ'nın yaratması ve O'­nun takdiriyle olduğuna delâlet eder.

Buna göre, eğer onlar, "Bu beyân, irşâd ve emre hamledilir" derlerse, biz deriz ki, bütün bunlar, kendisinden herhangi bir def İşinin sudur etmediği kâfir ve tacir kimseler hakkında da söz konusudur. Böylece biz, Allah'ın bize olan ihsan ve lûtfunun, ancak, bizzat bu def etme işi sebebiyle olduğunu an­larız. Bu da bizim görüşümüzün doğruluğunu ortaya koyar. Allah en iyi bilendir. [241]

 

"Bunlar Allah'ın ayetleridir ki onları, hak olarak sana okuyoruz. Sen muhakkak ki, gönderilen peygamberlerdensin"(Bakara, 252).

 

Bil ki Hak Teâlâ'nın, “Tilke" sözü O'nun, binlerce kişinin memleketlerini terketmeleri, Allah'ın onları öldürüp, sonra diriltmesi, Tâlût'u onlara kral yapma­sı, gökyüzünden Tâbût'un inmesi şeklinde tecelli eden mucizeyi göstermesi, fa­kir bir çocuk olan Davud'un eliyle zorba olan Câlût'u mağlup etmesi gibi hâdise ve kıssalara işarettir. Bütün bunların, Allah'ın kudretinin, hikmet ve rahmeti­nin kemâline delâlet eden apaçık birer mucize olduğu hususunda herhangi bir şüphe yoktur. Buna göre eğer,  edatı ile, hazır olan bir şeye değil, gaibe işaret edilmesi yanında, ayrıca Hak Teâlâ niçin, değil de, ifâ­desini kullanmıştır?" denilirse, biz deriz ki:

Biz Hak Teâlâ'nın, "İşte, kitap budur. Onda hiçbir şüphe yoktur" (Bakara, 2) âyetini tefsir ederken,  lâfızları­nın, ve,  manalarına gelebileceklerini söylemiştik. Bir de, bu kıssa­lar zikredilince, zikredildikten sonra olmuş bitmiş mesabesinde olurlar. Böylece de gâib hükmünde kabul edilirler. İşte bu sebebten dolayı Cenâb-ı Hak,  buyurmuştur.

Hak Teâlâ'nın kavlinin mânası, "Cibrîl onu sana okuyor" demek­tir. Ancak ne var ki, Allah'u Teâlâ Cibril'in okumasını kendisinin okuması ola­rak kabul etmiştir. Bu da, Cibril'in ne kadar büyük bir şerefi haiz olduğunu göstermektir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Sana beyât edenler (bilsinler ki), Allah'a beyâi ediyorlar" (Fetih, 10) âyeti gibidir.

Cenâb-ı Hakk'ın,  tâbiri ile ilgili bazı açıklamalar vardır:

a) Bu kıssaların zikredilmesinden maksat, geçmiş ümmetler içinde mü'min olan kimselerin bu tür sıkıntılara katlandıkları gibi, cihada dair çetin me-şakkattara göğüs germe hususunda,  hem  Hz.  Muhammed'in,  hem de ashabının ibret almasıdır.

b) tâbirinin mânası, "Ehl-i kitabın kendisinden şüphe etmeyeceği bir yakîn ve hakikat olarak.." dernektir. Çünkü bu husus, arada kesinlikle hiç­bir fark bulunmaksızın, onların Kitaplarında da yer almıştır.

c) Bu ifâdenin mânası, "Biz bu âyetleri, kendilerinde fesahat ve belegatın bulunmasından dolayı, senin peygamberliğine delâlet edecek bir biçimde indirdik" demektir.

d) düş ifadelinin mânası, "Bu ayetlerin sa­na, şeytanın ilkâ (vesvese)'sı, kâhinlerin ve sihirbazların bozması ve gözbo-yaması olarak değil, Allah tarafından indirildiğini bilmen gerekir" demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Allah'u Teâlâ bunu şu sebeplerden dolayı, kendisinden önce geçen ifâdenin peşinden ge­tirmiştir:

a) Sen, bu kıssaları başkasından öğrenmeden ve bu konuda ders alma­dan haber verdin. Bu da senin, onları, ancak Allah'tan aldığın vahiy sebebiyle bildiğini ve anlattığını gösterir.

b) "Sen bu âyetlerle, İsrailoğutları içindeki peygamberlerin başına gelen korkuları ve sözlerinin reddedil işlerin i gördün ve anladın. Binaenaleyh, seni inkâr edenlerin inkârı ve sana muhalefet edenlerin muhalefeti sana ağır gelmesin. Çünkü sen de onlar gibisin. Allah'u Teâlâ bütün peygamberleri risaletini yerine getirmeleri ve emrine istemiyerek değit, kendi irade ve itaat arzularıyla uymaları için yollamıştır. Binaenaleyh onların bu konuda muhale­fet etmeleri ve inkâra sapmaları sebebiyle, sana bir itâb ve azar yoktur. Bu husustaki vebal ve günah, onlara aittir." Böylece bu ifâde, Hz. Peygamber'i, kâfir ve münafıklardan gördüğü ve karşılaştığı sıkıntı ve eziyyetler hususunda bir teselli olur ki, Hak Teâlâ'nın,  "Sen. muhakkak ki gön­derilen peygamberlerdensin" ifâdesi de bu hususa bir dikkat çekme gibi ol­muştur. [242]

 

"Biz, bu peygamberlerin kimine, diğerinden üstün meziyyetler verdik.Allah onlardan bir kısmıyla konuşmuş, kimini de çok üstün derecelere yükseltmiştir. Meryem'in oğlu İsa'ya, apaçık deliller verdik ve onu rûhu'lkudus ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, onlardan sonra gelen ümmetler, o apaçık deliller kendilerine geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler. Neticede, onlardan bir kısmı iman etti, kimi de küfre saptı. Amma Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi.Lâkin Allah dilediğini yapar"(Bakara, 253).

 

Âyette ilgili birkaç mesele vardır:

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

Bu âyetin başındaki, kelimesi mübtedâdır. Allah'u Teâlâ,  değil de, bu­yurmuştur. Çünkü, bir cemâate işaret eder.  "o peygamberler topluluğu" denilmek kelimesi,  kelimesinin müşârun ileyhidir. Müptedanın cümlesidir.

Buna göre sanki, istenmiştir. Çünkü, haberi ise,  [243]

 

İkinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, sözüyle ilgili bazı görüşler vardır:

a) Bundan maksat, Kur'an-ı Kerim'de İbrahim, İsmail, İshâk, Ya'kûb, Mûsâ ve diğerleri (a.s) gibi zikredilen peygamberlerdir.

b) Bu ifâdeden maksat, bu ayetten önceki ayetlerde zikredilen Eşmayil. Dâvûd,ve peygamber olduğunu söyleyenlere göre Tâlût gibi peygamberlerdir.

c) Esamm'ın görüşüne göre bu peygamberler, kendilerine, "Eğer Allah insanların bir kısmının (fesadım), bir kısmıyla önlemeseydi, dünya mutlaka fesada uğrardı" (Bakara. 251)âyetiyle işaret edilen ve Allah'u Teâlâ'nın fesadı def etmek için yol­lamış olduğu peygamberlerdir. [244]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyetin kendisinden önceki ayetle ilgisini, Ebu Müslim zikretmiştir. Bu da şudur: Allah'u Teâlâ, daha önceki  peygamberlerin  kendi  kavimleriyle  olan kıssalarını haber vermiştir. Meselâ Musa kavminin, "Bize açıkca Allah'ı göster" (Nisa, 153) ve, "Nasıl onların ilâhları var ise, bize de bir ilâh yap" (Arâf, 138)demesi;Hz. İsa'nın kavminin de, O'nun ölüleri diriltip, anadan doğma körleri ve alacalı hastaları Allah'ın izniyle iyileştirmesini müşahede etmelerinden sonra.Onu yalanlamaları ve öldürmek istemeleri, daha sonra da, yahudilerden bir grubun O'nu inkâr etmeyi sürdür­meleri, bir grubun ise, kendilerinin dostu olduğunu iddia etmeleri; yine bu gru­bun, Allah'ın kendilerini tekzib ettiği Hz. İsa'nın öldürülmesi ve asılması cürmünü O'nu inkâr eden yahudilere isnâd etmeleri gibi... Aynı şekilde, İsrai-loğullarından bir grubun Tâlût'a hased ederek, kendilerine bir melik gönderil­mesini istedikten sonra, bu sefer onun krallığını kabul etmemeleri ve nehirle ilgili olarak cereyan eden olaylar.. İşte böylece Allah'u Teâlâ,Hz. Peygamber'i kavminden görmüş olduğu tekzib de hasede karşı teselli ederek şöyle demiş­tir: Allah'ın bir kısmıyla konuştuğu, bir kısmının derecelerini yükselttiği ve iç­lerinden, Hz. İsa'yı cta Rûhü'l-Kudüs ile teyid ettiği o peygamberler, bunca mucizeleri müşahede etmelerine rağmen, (onlara iman etmeyen) kavimleri ta­rafından, zikrettiğimiz kötü muamelelere maruz bırakılmışlardır. Sen de onlar gibi bir peygambersin; binaenaleyh kavminden gördüğün eziyyetlere karşı üzül­me.. Eğer Allah isteseydi, ne siz ne de onlar ihtilâf etmezdiniz.. Ne var ki Al­lah'ın hükmettiği şey, mutlaka olacaktır. Takdir ettiği şey kesinlikle vuku bulacaktır. Netice olarak diyebiliriz ki, bu ifâdeden maksat, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, kavminden görmüş olduğu eziyyetlere karşılık teselli etmektir. [245]

 

Faziletçe Bazı Peygamberler Daha Üstün Olabilir, Hz. Muhammed İse Hepsinden Üstündür                   Başa Dön

 

Ümmet, peygamberlerin bazısının diğer bazılarından üstün olduğu ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in de, bunların   hepsinden   üstün  olduğu   hususunda  ittifak  Hz. Muhammed etmiştir. Bunun pekçok hücceti vardır.

Birinci hüccet: Hak Teala nın, "Biz seni ancak, âlemler için bir rahmet olarak yolladık" (Enbiya, 107) âyetidir. Hz. Peygamber âlemler için bir rahmet olunca, O'nun bütün herkesten, bütün âlemden üstün olması gerekir.

İkinci hüccet: "Ve senin zikrini yücelttik"(İnşirah, 4) âyetiBu tavsif Hz. Peygamber (s.a.s) hakkında söylenmiştir, çünkü Allah'u Teâlâ Hz. Muhammed'in zikrini, kelime-i şehâdette, ezanda ve teşehhüdde kendi adıyla beraber zikretmiştir. Diğer peygamberlerin zikri ise böyle değildir.

Üçüncü hüccet: Allah'u Teâlâ, Hz. Peygambere yapılan itaatin kendisi­ne yapılan itaat gibi olduğunu belirterek, "Kim Resule itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur" (Nisa, 80). O'na yapılan bia­tin (bey'a) kendisine yapılmış olacağını beyan ederek,"Sana beyât edenler (bilsinler ki), Allah'a beyât etmektedirler. Allah'ın eli onların eli üzerindedir" (Fetih, 10); Hz. Peygamber (s.a.s)'in şerefinin, kendi şerefi olduğunu söyleyerek,: "Halbuki şerefve kuvvet Allah'ın ve peygamberinindir" (Münafıkün.8); Peygamberin rızasının, kendi rızası demek olduğunu ilân ederek,  "Allah'ı ve Resulünü razı etmeleri daha doğru­dur" (Tevbe, «) ve O'na uymanın, kendisine uyma olduğunu bildirerek de,"Ey imân edenler, Allah'a ve Resulüne uyun.." (Enfal, 24) buyurmuştur.

Dördüncü hüccet: Allah Teâlâ, Kur'an'm herhangi bir sûresi ile meydan okumasını emrederek, Hz. Muhammed (s.a.s)'e  "O'nun sûreleri gibi bir sûre getirin" (Bakara. 23) buyurmuştur. Sûrelerin en kısası, üç ayet olan Kevser süresidir. Allah Teâlâ, Kur'an'm her üç âyeti ile, onu inkâr edenlere meydan okumuştur.Kur'an'ın tamamı altıbin küsur âyet olunca.Kur'an mucizesi, tek bir mucize değil, aksine ikibinden daha fazla mucize olması ge­rekir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Allah Teâlâ, Hz. Musa'yı dokuz mucize ile şereflendirdiğini beyân buyurmuştur. Binaenaleyh bunca sa­yısız mucize ile Hz. Muhammed (s.a.s)'ı şereflendirmiş olması elbette pek mü­nasiptir.

Beşinci hüccet: Hz. Peygamber (s.a.s)'in mucizesi, diğer bütün peygam­berlerin mucizelerinden daha üstündür. Bu sebeble onun, diğer peygamber­lerden daha üstün olması gerekir.O'nun mucizesinin daha üstün oluşunun izahı, Hz. Peygamber'in, "Sözler içinde Kuranın yeri, bütün mevcudat içinde Hz. Adem'in yeri gibidir" hadis-i şerifi­nin ifâde ettiği manadır. Peygamberimizin daha üstün olması gerektiğinin izahı ise şöyledir: Elbise daha şerefli olduğunda, onu giyen de hükümdar katında daha şerefli olur.

Altıncı hüccet: Hz. Peygamber (s.a.s)'in mucizesi Kur'an'dır. Bu muci­ze, harfler ve seslerden meydana gelmiştir. Harfler ve sesler ise, bakî olmayan ârizî şeylerdir. Diğer peygamberlerin mucizeleri ise bakî olan şeylerdendir. Sonra Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s)'İn mucizesini ebedi olarak bakî olan bir mucizeye, diğer peygamberlerin mucizelerini de fânî ve geçici mucizelere dönüştürmüştür.

Yedinci hüccet: Allah Teâlâ, peygamberlerin hallerini anlattıktan sonra, "Onlar Allah'ın hidayet ettiği kimseler­dir. O halde'sen de onlarıngttiği hidayet yoluna uy" (Enam,90)buyurarak, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, geçmiş peygamberlere uymasını emretmiştir. "Hz. Mu-hammed (s.a.s) dinin asılları (itikad) hususunda onlara uymakla emrounmuştur" denilir ise bu caiz değildir, çünkü bu taktid olur. Bunun,dinin furûu (ahkâmı) hususunda olduğunun söylenmesi de caiz değildir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s)'in şeriatı diğer bütün şeriatları neshetmiştir. Geriye ancak, bundan muradın, "güzel ahlâk hususunda onlara uyması" ihtimali kalır. Bu­na göre Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: "Biz seni o peygamberlerin hal­lerine ve gidişatlarına muttali kıldık. Binaenaleyh sen o hallerin en güzel ve en hoş olanlarını seç, ve bütün o hallerde, o peygamberlere uy." Bu ifâde, diğer peygamberlerde tek tek bulunan bütün güzel hasletlerin, Hz. Muham­med (s.a.s)'de toplanmasını ve O'nun, peygamberlerin hepsinden üstün ol­masını gerektirir.

Sekizinci hüccet: Hz. Peygamber (s.a.s), bütün insanlara peygamber ola­rak yollanmıştır. Bu da, onun katlandığı eziyetlerin daha çok olmasını gerekti­rir. Bu sebeble de O'nun daha üstün olması gerekir. Hz. Muhammed (s.a.s)'in bütün insanlara peygamber olarak gönderilmiş olduğuna,"Biz seni, ancak insanların tamamı için peygam­ber olarak gönderdik" (Sebe, 28) âyeti delâlet eder.

Bunun, Hz. Peygamber'in çektiği eziyyetlerin daha çok olmasını gerek­tirmesi meselesi şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s) malı, mülkü, yardımcısı ve destekleyeni olmayan tek bir ferd idi. O, bütün âleme, "Ey kâfirler..." diye ses­lenince, herkes onun düşmanı oldu. O zaman da o herkesten endişe etmeye başladı. Bundan dolayı da meşakkati çok oldu. Hz. Musa (a.s), İsrailoğulları-na peygamber olarak gönderildiğinde, Firavun ile kavminden başka kimse­den çekinmiyordu. Hz. Muhammed (s.a.s)'e gelince, herkes O'nun düşmanı idi. Bunun izahı şöyledir: Bir insana, farzet ki: "Bu dost ve arkadaş bulunma­yan beldede, kuvvetli pürsilah bir adam var. Onun yanına bugün tek başına git ve onu ürkütüp, eziyet veren şu haberi ilet "den il i yor. Kendisine bu söz söy­lenen kimse tek bir ferd olmasına rağmen, bu duruma aldırmaz ve gidebilir. Fakat bu insana, "Hiçbir dost ve arkadaş bulunmayan şu çöle git, ve orada olanlara, şu şu dehşetli haberleri ilet" denildiğinde bu ona zor gelir. Hz. Pey­gamber (s.a.s), ömrü boyunca gece gündüz hiç tanımadığı onca insan ve cin­lere gidip tebliğ etmekle görevlendirilmişti. Hatta onların âdeti, peygambere düşman olmak, ona eziyet etmek ve onu hafife almaktı. Sonra Hz. Peygam­ber (s.a.s) bu durumdan yılmamış ve usanmamıştır. Aksine bunların üzerine içinden gelerek ve Allah'a itaat ederek gitmiştir. İşte bütün bunlar, Hz. Pey­gamber (s.a.s)'in, Allah'ın kelâmını ortaya koyma hususunda, en büyük sıkın­tılara katlanmasını gerektirmiştir. İşte bu sebebten ötürü Cenâb-ı Allah, "Sizden, fetihden önce infâk e-den ve savaşanlar, (böyle olmayanlarla) bir değildir" (Hadid, 10) buyurmuştur. Bu imtihanın ve meşakkatin, Hz. Peygamber (s.a.s)'in omuzları üzerinde ol­duğu herkesin malumudur. O şiddetten ötürü, sahabenin derecesi böylesine büyüyünce, Hz. Peygamber (s.a.s)'in derecesini bir düşün!

Hz. Peygamber (s.a.s)'in çektiği meşakkatlerin diğer peygamberlerinkinden daha büyük olduğu sabit olunca, onun fazlının (üstünlüğünün) da,"İbadetlerin en efdali, en meşakkatli olanlarıdır''[246] hadis-i şerifinden dolayı, başkalannınkinden daha fazla olması gerekir.

Dokuzuncu hüccet: Hz. Muhammed (s.a.s)'in dini, dinlerin en üstünü­dür. Binaenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s)'in de, peygamberlerin en efdali ol­ması gerekir.

Birinci cümlemizin izahı şöyledir: Allah Teâlâ, İslâm dininin diğer dinleri neshettiğini belirtmiştir. Nâsih (nesheden) dinin, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Kim güzel bir çığır açarsa o yolun ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabı onundur"[247] hadisinden dolayı efdal sayılması gerekir. Bu din daha üstün ve da­ha sevaplı olunca, bu dinin peygamberinin sevabı, diğer dinlerin peygamberlerininkinden daha çok olur. Binaenaleyh, Hz. Muhammed (s.a.s)'ih diğer peygamberlerden daha efdal olması gerekir.

Onuncu hüccet: Muhammed ümmeti, ümmetlerin en üstünüdür. Bun­dan dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s)'in de, peygamberlerin en üstünü olması gerekir.

Birinci cümlemizin delili, "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" (Âl-i-lmran, 110) âyetidir.

İkinci cümlemizin delili ise şudur: Bu ümmet Hz. Muhammed (s.a.s)'e ta­bî oldukları için bu dereceye ulaşmıştır. Nitekim Cenâb-ı Allah,"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin" (Al-i imran, 31) buyurmuştur. Tabî olanların üs­tünlüğü, tabî olunanın da üstün olmasını gerektirir.

Yine Hz. Muhammed (s.a.s)'in sevabı daha çoktur. Çünkü o hem cinle­rin, hem de insanların peygamberidir. Bundan dolayı sevabının da çok olması gerekir. Çünkü uyanlarının çokluğunun, uyulan kimsenin yüceliğinde bir tesi­ri vardır.

Onbirinci hüccet: Hz. Peygamber (s.a.s) son peygamberdir. Binaena­leyh onun daha efdal olması gerekir. Çünkü daha iyi olanın, derecesi daha aşağı olan ile neshedilmesi aklen hoş karşılanmaz.

Onikinci hüccet: Peygamberlerin bazısının bazısından üstün olması bir­takım sebeblere dayanır: Onların doğruluklarına delalet eden ve daha şerefti olmalarını gerektiren mucizelerin çok olmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in mu­cizeleri üçbinden fazladır. Bunlar da esas olarak şu kısımlara ayrılır:

a) Güç ve kudretle İlgili olanlar... Az bir yiyecek ve içecekle, çok sayı­daki kimseyi yedirip içirmek gibi...

b) İlimle ilgili olanlar... Gaybtan haber verme ve Kur'an'ın fesahati gibi..

c) Hz. Peygamber (s.a.s)'ın zâtındaki üstün vasıflar.. Nesebinin, Arap­ların en şerefli bir neseb oluşu ve son derece cesur olması gibi... Nitekim riva­yet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ali'nin Amr İbn Vedd ile savaşından sonra ona, "Ey Ah, kendini nasıl hissettin?" diye sordu. Hz. Ali de, "Kendimi şöyle hissettim: Şayet bütün Medineliter bir tarafta, ben de bir tarafta olsaydım, yine de onlara gücüm yetecek" dedi. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber (s.a.s), "Hazırlan. Bu vadiden seninle dövüşebilecek bir genç çıkıyor" dedi. (Bununla kendisini kastetti)... Bu, meşhur bir hadistir.

d) Hz. Peygamber (s.a.s)'in huyu, hilmi. vefası, fesahati ve cömertli­ği ile ilgili mucizeler... Hadis kitapları bunlarla doludur.

Onüçüncü hüccet: Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Hz. Adem ve diğer  peygamberler kıya­met günü benim sancağım altında olurlar"[248] hadisidir. Bu da, O'nun Hz. Âdem ve bütün ademoğullarından daha üstün olduğunu gösterir.

Yine Hz. Peygamber (s.a.s), "Ben, âdemoğullannm efendisiytm fakat bunda övünülecek btrşey yok"[249] ve, ''Ben girmedikçe cennete hiçbir peygamber giremez ve benim ümmetim girmeden de hiçbir ümmet giremeyecektir" buyurmuştur.Enes (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"İnsanlar diriltildiği zaman, kabirden ilk çıkacak benim. İnsanlar mah­şerde toplandıklarında, onların hatibi benim. Ümldsizliğe düştüklerinde, ben onların müjdecisi olacağım. Liva 'ül hamd benim elimdedir. Ben Rabbimin ya­nında âdemoğullarmın en kıymettislyim. Ama övünmüyorum'[250]

İbn Abbas'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sahabeden bir grup otur­muş, karşılıklı konuşuyorlardı. Hz. Peygamberi (s.a.s) de onları duyuyordu. Birisi, "Ne güzel, Allah, Hz. İbrahim'i dostu saymış" dedi. Bir başkası, "Bu, Cenâb-ı Allah'ın Hz. Musa ile bizzat konuşmasından daha şaşırtıcı birşey değil" dedi. Bir diğeri, "Hz. İsâ, Allah'ın kelimesi ve ruhudur"; bir diğeri de, "Allah, Hz. Adem'i seçmiştir" dedi. O sırada, Hz. Peygamber yanlarına çıkarak: "Söz­lerinizi ve delillerinizi duydum. Hz. İbrahim Allah'ın halilidlr, doğru. Hz. Mu­sa, Allah'ın konuştuğu kimsedir, doğru. İsâ (a.s), rûhullahdır, doğrudur. Allah, Hz. Adem  seçmiştir, doğrudur. Ben de Allah m sevgilisi kulum, (Habibullah 'ım) fakat övünmüyorum. Ben kıyamette Itvâu'l-hamdtn taşıyıcısıyım, fakat Övünmüyorum. Ben kıyamet günü İlk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edile­cek olanım, fakat övünmüyorum. Cennet kapısını ilk ben çalacağım, o bana açılacak ve fakir mü'mlnler yanımda olarak oraya gireceğim, fakat Övünmü­yorum. Ben gelmiş geçmiş insanların en şereflisiyim, fakat övünmüyorum" buyurmuştur.

Ondördüncü hüccet: Beyhakinin "Fedâilu's-Sahâbe'de rivayet ettiği­ne göre, Ali İbn Talibi uzaktan görünce, Hz. Peygamber (s.a.s), "Bu, Arap­ların seyyidt, efendisidir" dedi. Bunun üzerine Hz. Aişe, "Arapların efendisi sen değil misin?" deyince, Hz. Peygamber, "Ben, bütün âlemlerin efendisi-yim; o lsee sadece Arapların..." buyurdu. Bu da, Hz. Peygamber'in, peygam­berlerin en üstünü olduğunu gösterir.

Onbeşinci hüccet: Mücahid, İbn Abbas'tan, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Bana, benden önce hiçkimseye verilmemiş olan beş şey verildi: Bunda övünülecek bir durum yok: Ben, hem beyaza (kırmızı derili), hem de siyah derili insanlara peygamber olarak gönderildim; halbuki benden önceki peygam­berler, sadece kendi kavimlerine gönderilmişlerdi. Yeryüzü benim için bir mes-cid ve tertemiz kılınmıştır. Bir aylık mesafeden, önümdeki düşmanlara korku salmamla yardım olundum. Benden önce hiç kimseye olmadığı halde, gani­metler bana helâl kılınmıştır. Bana şefaat etme izni verildi, ben de bu hakkımı ümmetim için kıyamet gününe erteledim. Binaenaleyh bu şefaâhm, inşaallah, Allah'a hiçbir surette şirk koşmamış olan kimselere ulaşacaktır"[251]

Bu hadis, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, burada sayılan fazi­letlerle  başka peygamberlere üstün kıldığı hususunda açık bir delildir.

Onaltıncı hüccet: Muhammed İbn İsa el-Hakîm et-Tirmizi bunu şu şe­kilde izah etmiştir: Her emirin yapacağı yardım, kendisine tâbi olanların mik­tarına göredir. Bir beldeye emîr olan o kimsenin yapacağı yardım, o belde halkının miktarına göredir. Doğunun ve batının hükümdarı olan bir kimse, o beldeye emîr olan kimsenin matından daha fazla mal ve tahıla ihtiyaç duyar. İşte tıpkı bunun gibi de bir kavme peygamber olarak gönderilen her peygam­bere, risalet hususunda yüklendiği vazifeye göre, tevhid hazinelerinden ve ma­rifet cevherlerinden verilir. Binaenaleyh, yeryüzünün muayyen bir bölgesinde belli bir kavme peygamber olarak gönderilen zâta o yerin durumuna göre ma­nevi, ruhanî hazineler verilir..Yeryüzünün doğusuna, batısına, insanlarına, cin­lerine peygamber olarak gönderilen zâta da, mutlaka doğu ve batı halklarının ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir miktarda ilahî bilginin verilmesi gerekir. Du­rum böyle olunca, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğinin diğer peygam­berlere nisbeti, bütün doğu ve batının hükümranlığının belli bir beldenin hükümranlığına olan nisbeti gibidir. Durum böyle olunca, hiç şüphesiz Hz. Pey-gamber'e kendinden önce hiçbir kimseye verilmemiş olan hikmet ve ilim ha­zineleri verilmiş olur. Binaenaleyh, Hz. Peygamber (s.a.s) ilim hususunda, hiçbir beşer ferdinin ulaşamadığı bir noktaya ulaşmıştır. Nitekim Hak Teâlâ Hz. Peygamber hakkında, "Kuluna vahyettigini vahyetti" (Necm, 10} buyurmuştur. Hz. Peygamber'e, "Sana, cevâb'l-kelim verilmiştir" diyecek kadar da fesahat verilmiştir.[252] Onun ki­tabı da, bütün kitaplara şahid; ümmeti de bütün ümmetlerin en hayırlısı ol­muştur.

Onyedinci hüccet: Muhammed İbn el-Hakim et-Tirmizi (r.h), en-Nevâdir M kitabında,Ebu Hureyre (r.a) Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği­ni rivayet etmiştir:"Allah Hz. ibrahim'i dost (halü); Musa'yı sırdaş (neciyy), bent de sevgili (habîb) edinmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak, "izzet ve celâlime yemin ederim ki, ben habîbimi, halüime ve sırdaşıma tercih ederim" demiştir."

Onsekizinci hüccet: Sahihayn'da, Hemmâm İbn Münebbih'in, Ebu Hu-reyre'den rivayetine göre, Hz. Peygamber'in şöyle dediği kaydedilmiştir: "Benim ve benden önceki peygamberlerin misâli bir ev inşa edip, onu çok güzel yapan, tezyin eden ve onu çok mükemmel hale getiren, ancak, evin köşelerinden birisinin köşe taşım koymayı unutan bir kimsenin misâli gibidir... Derken, insanlar bu evi ziyaret etmeye başlarlar; evin yapılışını çok beğenir­ler. Ama, (o boşluğu görünce) şöyle derler: "Şuraya bir köşe taşı koysaydm da, böylece yapın tamamlanmış olsaydı ya?" Hz.Muhammed, "İşte o köşe taşı benim" dedi."

Ondokuzuncu hüccet: Allah'u Teâlâ Kur'an'da, peygamberlerine her hitab ettiğinde onlara isimleriyle seslenmiştir. Meselâ  "Ey Adem, otur..."(Bakara, 35) "Ona, ey İbrahim diye nida ettik"(Saffat, 104)"Ey  Musa, benim ben, senin Rabbin.."(Taha, 11-12)  buyurmuştur.

Ama, Hz. Peygamber (s.a.s)'e  nida ettiğindeyse, "Ey Nebî" (Ahzab, 1) ve, "Ey Resul..." (Maide, 67)diye hitâb etmiştir. Ki bu da, Hz. Peygamber'in üstünlüğünü gösterir.

Bu görüşün karşısında olanlar da, şu delilleri ileri sürmüşlerdir:

Birinci delil: Diğer peygamberlerin mucizeleri, Hz. Peygamber'in muci­zelerinden daha büyüktür. Meselâ, Hz. Adem (a.s)'e melekler secde etmiştir; halbuki Hz. Muhammed böyle değildir.

Yine Hz. İbrahim (a.s), büyük bir ateşe atılmış, bunun üzerine ateş Hz. İbrahim için, rahatlık ve güzel kokulu bir bahçeye dönüşmüştür.

Yine Hz. Musa (a.s)'ya büyük mucizeler verilmiştir; halbuki Hz. Muhammed'in mucizeleri böyle değildir.

Dâvûd (a.s)'un elinde demir yumuşamış, Süleyman (a.s)'a ise, cinler, in­sanlar, kuşlar, vahşi hayvanlar ve rüzgârlar musahhar ve âmâde kılınmıştır. Bunların hiçbirisi Hz. Muhammed için söz konusu değildir.

Hz. İsa'yı Allah çocuk iken konuşturmuş ve onu ölüleri diriltmeye, ana­dan doğma körler ile alacalı hastalan iyileştirmeye muktedir kılmıştır ki bunla­rın hiç birisi Hz. Muhammed (s.a.s) için söz konusu değildir.

İkinci delil: Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim'i Kur'an-ı Kerim'de "halîl" diye ad­landırarak, "Ve Allah, İbrahim'i dostu edindi" (Nisa, 125)  buyurmuş, Hz. Musa hakkında da, "Allah, Musa ile de konuştu" (Nisa, 164); Hz. İsa hakkında da, "Ona ru­humuzdan üfledik..."(Tahrim, 12)buyurmuştur.Bunların hiçbirisini Hz.Muham­med (s.a.s) hakkında söylememiştir.

Üçüncü delil: Hz. Peygamber'in, "Beni, Yunus İbn Metta'ya üstün tutmayın" sözüdür.

Yine Hz. Peygamber (s.a.s),  "Peygamberler arasın­da tercihde bulunmayın"[253] buyurmuştur.

Dördüncü delil: İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mescidde, peygamberlerin faziletlerinden söz ediyorduk. Hz. Nuh'u uzun ibadetiyle; Hz. İbrahim'i Allah'ın dostu olmasıyla; Hz. Musa'yı, Allah'ın onunla konuşmasıy­la; Hz. İsa'yı ela, Cenâb-ı Hakk'ın onu kendi yanına çekip almasıyla, yüceltmesiyle andık.. Ve, Allah'ın Resulü Hz. Muhammed'in onlardan üstün olduğunu söyledik; çünkü Allah'ın Resulü bütün insanlara peygamber olarak gönderilmiş, bütün günahları affedilmiş ve peygamberlerin sonuncusu olmuştur. Bu sırada Allah'ın Resulü yanımıza gelerek, "Neden bahsediyordunuz?" dedi. Bunun üzerine biz de ona durumu anlatınca. O:"Hiç kimsenin, Yahya İbn Zekeriyyâ'dan daha hayırlı olması düşünüle­mez.. Çünkü O, hiçbir günah işlememiş, hatta günahı aklından bile geçilmemiştir" buyurmuştur.

Cevap: Hz. Adem (a.s)'e meleklerin secde etmiş olması, Hz. Peygam­ber (s.a.s)'in, "Hz. Adem ve diğer peygamberler kıyamet günü benim sanca­ğımın alanda olurlar"[254] ve "Adem su ile top­rak arası birsey iken ben peygamber  idim" hadislerinin de delaletiyle, onun Hz. Peygamber (s.a.s)'den daha efdal olmasını gerektirmez.

Yine Cebrail (a.s)'in Miraç Gecesi Hz. Muhammed (s.a.s)'in burağının özengisini tuttuğu rivayet edilmiştir ki bu.secdeden daha büyük bir saygıyı ifâde eder. Allah'u Teâlâ, bizzat kendisi, Hz. Muhammed (s.a.s)'e salat-ü selâm ge­tirmiş ve melekler ile mü'minlere de salât-ü selam getirmelerini emretmiştir. Bu da meleklerin secdesinden daha üstündür. Bunun daha üstün oluşunun delilleri şunlardır:

a) Allah Teâlâ meleklere, bir terbiye olarak Hz. Adem'e secde etmelerini emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s)'e salat-ü selâm getirmelerini ise, Allah'a yaklaşma vesilesi olsun diye emretmiştir.

b) Meleklerin Hz. Muhammed (s.a.s)'e salat-ü selâmları kıyemete kadar devam edecektir. Hz. Adem'e secdeleri ise bir defa olmuştur.

c) Hz. Adem'e secde etmeyi melekler üstlenmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s)'e salat-ü selâm getirmeyi, önce Cenâb-ı Allah kendisi yapmış, sonra da meleklere ve mü'minlere onu emretmiştir.

d) Melekler, Hz. Muhammed (s.a.s)'in nurunun Hz. Âdem'in alnında bu­lunmasından dolayı, ona secde ile emrolunmuşlardır.

Buna göre eğer, "Allah'u Teâlâ, Hz. Adem'e ilim verdiğini belirterek, Adem'e bütün isimleri öğretti."(Bakara, 31) buyurmuştur.  Hz. Muhammed (s.a.s) hakkında ise kitap nedir, imân nedir bilmez idin" (Şûra, 52) ve "Seni şa­şırmış bulup da seni doğrultmadı mı? (Duha, 7) buyurmuştur. Hz. Adem'in muallimi Hak Teâlâ'dır. Çünkü, "O (Allah) Âdem'e bütün isimleri öğretti" buyur­muştur. Hz. Muhammed (s.a.s)'in muallimi ise Cebrail (a.s)'dır. Çünkü Allah Teâlâ, "Ona, muazzam kuvvetlere sahib olan (Cebrail) öğ­retti" (Necm, 5) buyurmuştur" denilir ise, şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ilmi hususunda,"(Allah) sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah m üzerindeki lûtf-u inayeti çok büyüktür"'(Nisa,113) buyur­muştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de, 'Beni Rabbim ter­biye etti ve çok güzel terbiye etti[255] buyurmuştur.

Yine Cenâb-ı Hak, "Kur'an'ı Rahman (Allah) öğret­ti" (Rahman, 1) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s), "(Al­lah'ım) eşyayı (varlıkların hakikatini) bize olduğu gibi göster" diye dua eder­di. Cenâb-ı Hak O'na "De ki: "Ey Rabbim ilmimi artır"(Tâ-hâ, 114) buyurmuştur. Bu âyet ile, "Ona muazzam kuvvetlere sahib olan (Cebrail) öğretti" (Necm,5)âyetini şu şekilde te'lif edebiliriz: Bu son ayetin ifâde ettiği öğ­retme telkin ve söyleme yoluyla olan öğretmedir. Esas öğretme ise Cenâb-ı Allah'tandır. Nitekim Allah'u Teâlâ, "De ki: "Sizi ölüm meleği öldürür" (Secde, 11) buyurmuş, daha sonra da,"Ölümü zamanında canlan Allah alır" (Zümer,  42) buyurmuştur.

Eğer: "Nuh, (a.s):"Ben, o mü'minieri kovamam" (Şu'ara, 114) demiştir. Halbuki Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)  Rabblerine dua edenleri kovma "(Enam. 52) demiş­tir. Bu da, Hz. Nuh,(a.s)'un daha yumuşak huylu olduğunu gösterir " denilir ise biz deriz ki: Allah'u Teâlâ: "Gerçekten biz Nuh'u "kendilerine elem verici bir azab gelmezden evvel kavmini uyar" diye, kavmine (peygamber olarak) gönderdik"(Nuh, 1) buyurmuştur. Binaenaleyh Hz. Nuh'un ilk işi azabla korkutma ol­muştur. Fakat Hz. Muhammed (s.a.s) hakkında "Seni, ancak alemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya, 107) ve,"Andolsun size, sıkıntıya uğramanız kendisine çok ağır gelen, size çok düşkün olan, sizden bir peygamber gelmiştir. O, mü'minlere gerçekten şef­katli ve merhametlidir" (Tevbe, 128) buyurulmuştur. Hz. Nuh (as), sonunda "Ey Habbtmr yeryüzünde kâfirler­den hiçbir ev (fert) bırakma" (Nûh. 26) demek durumunda kalmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in son işi ise, "Rabbin seni bir makam-ı Mahmud'a gönderecektir" (tan, 79) âyetinin ifâde ettiği gibi şefaattir.

Diğer mucizeler ise "Delâilü'n-Nübüvve" adlı eserlerde zikredilmiştir.Bu mucizelerin herbirisinin karşılığında, Hz. Muhammed'in daha üstün bir mu­cizesi bulunduğu bu kitaplarda anlatılmıştır. Tefsirimiz bu anlattıklarımızdan daha fazlasını zikretmeye müsait değildir. Allah en iyisini bilendir. [256]

 

Cenâb-ı Hakk'ın  "Allah onlardan bir kısmıyla konuş­muş" buyruğu hakkında birkaç mesele vardır:

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

Bu ifâdenin aslı, "Allah'ın kendisiyle konuştuğu kimse" şeklindedir. Bu gibi âid zamirle­ri, çoğu kez hazfedilir. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Canlarının isteyeceği ve gözlerinin hoşla­nacağı her şey oradadır" (Zuhruf, 71) âyetinde olduğu gibidir... [257]

 

İkinci Mesele

 

"Allah ile konuştu" şeklinde de okunmuştur. Birinci kıraat daha fazla fazilete delâlet eder.Çünkü, her mü'min Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Namaz kılan herkes, Rabbiyle gizlice konuşur" hadisine göre, Allah ile konuşmaktadır. Şeref ise ancak, Altah'u Teâlâ'nın ona hitab etmesinde daha fazla meydana gelir, tahakkuk eder. Yemânî, "müfâ'ale" ba­bından olmak üzere, yani, "Allah onunla mükâlemede, karşılıktı ko­nuşmada bulundu, konuştu" şeklinde okumuştur. Buna, "kendisiyle mükâleme ettiği, karşılıklı konuştuğu" mânâsındaki, Arapların, sözü de de­lâlet eder. [258]

 

Üçüncü Mesele

 

Âlimler, Allah'ın kendisiyle konuşmuş olduğu kim- se hakkında ihtilâf ederek, bu kimsenin duyduğu şe­yin harf ve sesten meydana gelmeyen, ezelî, kadîm bir kelâm mı, yoksa böyle olmayan bir kelâm mı olduğu hususunda bazı gö­rüşler önü sürmüşlerdir. Buna göre Eş'arî ve ona tâbi olanlar "Bu kişinin duy­duğu kelâmın bu vasıflara sahip bir kelâm olduğunu, çünkü onlara göre, keyfiyyeti bilinemeyen bir şeyin görülmesi imkânsız olmayınca aynı şekilde keyfiyyeti bilinmeyen bir şeyin duyulması da imkânsız değildir" demişlerdir. Mâturîdî ise, bu vasıfları haiz bir kelâmın duyulmasının imkânsız olduğunu, duyulan şeyin ancak harfler ve sesler olduğunu söylemiştir. [259]

 

Dördüncü Mesele

 

Âlimler, Hak Teâlâ'nın. buyruğundan muradın Hz. Musa olduğu hususunda ittifakederek şöyle demişlerdir: Hz. Musa'nın kavminden seçilmiş olan yetmiş kişi bu kelâmı duymuşlardır. Ki bunlar, Mak Teâlâ'nın, "Musa, kavminden yetm!ş adam seçti" (Arâf. 155) sözüyle murad ettiği kimselerdir.

Miraç Gecesi Mz. Muhammed (s.a.s) de bu kelâmı duymuş mudur? me­selesinde ise, âlimler ihtilâf etmişlerdir. Onlardan bazıları, Hak Teâlâ'nın, O' kuluna vahyettiğini vahyettti" (Necm, 10) âyetinin delaletiyle, "Evet, duymuştur" demişlerdir.

Buna göre eğer: "Cenâb-ı Hakk'ın, sözünden maksa­dı, Allah'ın kendileriyle konuştuğu o peygamberlerin menkıbelerinin neticesi­nin nereye vardığını beyan etmektir. İşte bundan dolayı, Cenâb-ı Hak Hz. Mu­sa'yı yüceltme hususunda mübalağa ettiği için, "Al­lah Musa'yla da konuştu" (Nisa. 164) buyurmuştur.

Sonra Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın ibtîsle konuştuğu da yer almaktadır. Çün­kü iblis, "Ey Rabbim, insanların kabirlerinden kalkacakları güne kadar bana süre tanı. Cenab-ı Hak, "Öyleyse sen, malûm olan bir zamana kadar mühlet verilenlerdensin" dedi. "Ey Rabbim, dedi, beni azdırmana mukabil ben de andolsun, yeryüzünde olan herseyi onlara süsleyeceğim ve onların hepsini top­tan azdıracağım. Onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna"... Bunun üze­rine Cenâb-ı Hak, "İşte bu, bana göre (hak) olan dosdoğru bir yoldur. Benim kullarım üzerinde senin hiçbir tahakkümün yoktur. Azıp sapıtanlardan sana uyan/ar müstesna., "(Hicr, 36-42) âyetlerinde de görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hakk'la konuşmuştur. Bu âyetlerin zahiri Allah ile iblis arasında pekçok konuşma­nın cereyan ettiğine delâlet eder. Eğer bu konuşma, son derece bir şerefi icab ettirirse, o halde iblis nasıl zemmedilmiş olabilir? Eğer, bu konuşma herhangi bir şerefi gerektirmiyorsa, daha nasıl Atlah'u Teâlâ bu konuşmayı Musa'yla da konuştu" (Nisa, 164) diyerek, Hz. Mu­sa'yı teşrif sadedinde zikretmiştir?" denilirse, buna şu şekilde cevap veririz:

İblis kıssasında, Allah'u Teâlâ'nın, o cevaplan iblise arada bir vasıta bu­lunmadan verdiğine dair herhangi bir delâlet yoktur. Kimbilir, arada belki de bir aracı bulunuyordu?

Hak Teâlâ'nın, "Kimini de çok üstün derecelere yük­seltmiştir" buyruğu hakkında, iki görüş ileri sürülmüştür:

Birinci Görüş: Cenâb-ı Hakk'ın bundan maksadı, peygamberlerin mer­tebelerinin farklı farklı olduğunu beyân etmektir. Bu böyledir, çünkü Hak Teâ-lâ Hz. İbrahim'i "Halîl" bir dost edinmiş ve bu rütbeyi de hiç kimseye vermemiştir. Yine Allah'u Teâlâ Hz. Davud'a hem hükümdarlığı hem de pey­gamberliği vermiştir; bu husus Dâvûd (a.s)'dan başkası için söz konusu de­ğildir. Hz. Süleyman'a insanı, cinleri, kuşları ve rüzgârı müsahhar kılmış, bunu mesela, babası Davud'a vermemiştir. Hz. Muhammed (s.a.s) de, hem insan­lara hem de cinlere peygamber olarak gönderilmiş ve şeriatı da, bütün şeriat­ları neshetmiştir.Bu ayette yer alan tabirini, makam ve mevki mâna­sına hamlettiğimiz zaman söz konusudur. Ama bu kelimeyi, peygamberlerin mucizeleri mânasına aldığımızda da, bunu şöyle açıklayabiliriz: Peygamber­lerin her birine, kendi zamanlarına uygun düşen muayyen bir çeşitte bir muci­ze verilmiştir. Meselâ Hz. Musa'nın mucizeleri olan asayı yılana çevirme, "yed-i beyzâ" ve denizi ikiye ayırma gibi hususlar, o zamanın halkının çok ileri dere­cede merhale katetmiş olduğu sihre; Hz. İsa'nın mucizeleri olan anadan doğ­ma körler , alacalı hastaları iyileştirmesi, ölüleri de diriltmesi gibi mucizeleri de o zamanın halkının son derece ileri gitmiş olduğu tıbba teşbih edilmiş, Hz. Muhammed (s.a.s)'in mucizesi olan Kur'an da, belagat fesahat, nesir ve şiir­ler cinsinden olmuştur.

Netice olarak diyebiliriz ki mucizeler azlık çokluk; bakî olma ve bakî ol­mama; kuvvetli ve zayıf olma gibi hususlardan farklıdırlar.

Burada bir üçüncü izah da şudur: Bundan murad, dünya ile ilgili merte­belerin farklılığıdır; bu da ümmetin, sahabenin çokluğu ve devletin güçlülüğü gibi hususlardır.. Bu üç vechi düşündüğünde, Hz. Muhammed (s.a.s)'in hep­sini birarada bulundurmuş olduğunu anlamış olursun. Binaenaleyh, Hz. Pey­gamber (s.a.s) makamı en yüce; mucizeleri en güçlü ve en kalıcı; kavmi en fazla olan ve devleti ise en büyük ve mükemmel olanıdır.

İkinci Görüş: Bu âyetle kastedilen, Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Çünkü o, bütün peygamberlerden üstündür. Buna göre Allah'u Teâlâ,  tabirini bir tenbih ve bir rumuz yoluyla getirmiş demektir. Bu, şuna benzer: Büyük bir iş yapan kimseye, "Bunu kim yaptı?" denildiğinde o, kendisini kas­tederek, "Birimiz veya bazımız yaptı" der ki bu, kendisini açıkça belirtmesin­den daha anlamlı olur. Hutay'e'ye, insanların en şairi kimdir diye sorulduğunda o, "Züheyr ve Nâbiga'dır" der; daha sonra da kendisini kastederek, "Eğer isteseydim, üçüncüyü de söylerdim" diye lâfını sürdürür. Eğer Hutay'e, "İsteseydim, kendimi de zekrederdim" demiş olsaydı, bu söz çok büyük bir mâ­na ifade etmezdi..

Buna göre eğer, "Hak Teâlâ'nın, sözünden anlaşı­lan, O'nun, "Biz, bu peygamberlerin ki­mine, diğerinden üstün meziyyetierverdik" buyruğundan anlaşılan mânânın aynısıdır. O halde böyle bir tekrardan umulan fayda nedir? Yine, Hak Teâlâ'­nın, ifâdesi küllî bir kelâmdır. Bu sözden sonra O'nun sözü o cümleyi izaha bir başlangıçtır. Allah'-u Teâlâ'nın bundan sonra, ifâdesi ise, o küllî kelâmı ye­niden tekrarlamaktır... Cüz î ifâdeleri izaha başladıktan sonra sözü tekrarla­manın bir istidrâk ifâde ettiği herkesçe malûmdur" denilirse, buna şöyle ce­vâp verilir:

Hak Teâlâ'nın, buyruğu, onların bir kısmının diğer kısmından daha üstün kılındığına delâlet eder. Ama, bu üs­tün kılmanın çok veya az bir derece ile tahakkuk ettiğine dair, bu ifâdede her­hangi delâlet bulunmamaktadır. Binaenaleyh, Hak Teâlâ'nın sözünde yukardaki ifâdede bulunmayan bir fayda var demektir. Binaenaleyh, bu ifâde bundan dolayı, bir tekrar addedilemez.

Hak Teâlâ'nın, "Meryem'in oğlu İsa'ya apa­çık deliller verdik" beyanı hakkında birkaç suâl bulunmaktadır:

Birinci suâl: Hak Teâlâ, âyetin başında. "Onların bir kısmını diğerlerine üstün kıldık" buyurmuş, sonra da bu üslûbu (mütekellim üslûbunu) bırakarak gâib sîgasına geçmiş,"Allah onlardan bir kısmıyla konuş­muş, kimini de çok üstün derecelere yükseltmiştir" buyurmuştur. Daha son­ra da bu üslûptan yine birinci ifâde tarzına geçerek, "Meryem'in oğlu İsa'ya apaçık deliller verdik" buyurmuştur. O hâlde, önce mütekellimden gaibe, sonra da gâibten tekrar mütekellime gecmesindeki fayda nedir?...

Buna şu şekilde cevap veririz: Çünkü Allah'u Teâlâ'nın, "Onlardan, kendisiyle konuştuklarımız vardır" ifâdesinden daha heybetli ve daha etkilidir. İşte bu sebepten dolayı Hak Teâlâ, "Allah, Musa'yla da konuştu" buyurmuştur. İşte böyle bir maksattan dolayı gâib sığasını tercih etmiştir.

Hak Teâlâ, "Meryem oğlu İsa'ya, apaçık deliller verdik" beyanında, "mütekeliim ma'al gayr" (biz..) sığasını tercih etmistir. Çünkü O'nun, tabirindeki, zamiri, ta'zîm zamiridir. Veren kim­senin ta'zîm olunması ve büyüklüğü ise, söz konusu olan "verme" nin büyüklüğüne delâlet eder.

İkinci suâl: AHah'u Teâlâ, diğer peygamberler arasında, Özellikle Hz. Mu­sa ve Hz. İsa'yı niçin zikretmiştir? Bu, onların ikisinin, diğerlerinden daha üs­tün olduklarına delâlet eder mi?

Cevap: Özellikle bu ikisinin zikredilmesinin sebebi şudur: Bu iki peygam­berin mucizeleri, bunların dışındaki peygamberlerin mucizelerinden daha aşikâr ve daha güçlüdür. Hem onların ümmetten, Kur'an inerken mevcut idiler.. Di­ğer peygamberlerin ümmetlerinin nesli ise kesilmiş olup mevcut değillerdi.. Binaenaleyh bu iki peygamberin özellikle zikredilmesi, onların ümmetlerinin tenkîd edileceğine bir dikkat çekmedir. Buna göre sanki şöyle denmiştir: "Bu iki peygamberin derecelerinin yüksek olmast ve mucizelerinin de çok olması­na rağmen, ümmetleri o peygamberlere inkiyâd etmemiş; aksine onlarla çe­kişmişler, onlara muhalefet etmişler ve onlara vacib olan itaattan yüz çevirmişlerdir.

Üçüncü suâl: Apaçık delillerin husûsen Hz. İsa'ya verilmiş olması, bu açık delillerin başkasına verilmediğine delâlet eder veya böyle bir vehim uyan­dırır. Bunun caiz olmayacağı ise herkesçe malûmdur.

Buna göre şayet, "Allah'u Teâlâ özellikle bu iki peygamberi, mucizeleri ve apaçık delilleri çok kuvvetli olduğu için zikretmiştir" derseniz, biz deriz ki, Hz. Musa (a.s)'nın beyyineleri Hz. İsa'nın beyy i nelerinden daha güçlüydü. Da­ha güçlü değilse bile en azından onlar kadar güçlü...

Cevap: Bundan maksat, yahudilerin fiillerinin çirkin olduğuna dikkat çek­mektir. Çünkü elinde apaçık mucizelerin meydana gelmesine rağmen onlar, Hz. İsa (a.s)'nın nübüvvetini inkâr etmişlerdir.

Dördüncü suâl: "Beyyinât" lâfzı, "cem-i kıflet" (azlık bildiren çoğul) dur. Bu ise, bu makama uygun düşmez.

Cevap: Biz bu kelimenin cem'-i kıllet olduğunu kabût etmiyoruz. Allah en iyisini bilendir. [260]

 

Hak Teâlâ'nın,  "Ve onu, Rûhû'l-Kudüs ile destekle­dik" beyanı hakkında iki mesele vardır:

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

Hicâzlılar bu kelimeyi şeddeli, Benî Temîm ise, şeklinde telaffuz etmişlerdir. [261]

 

İkinci Mesele

 

Bunun tefsiri hususunda bazı görüşler ileri sürülmüştür:

Birinci Görüş: Hasan el-Basrî, lâfzından maksat Allah; rûh lafzından maksat ise, Cebrail olduğunu söylemiştir. Burda-ki izafet teşrif içindir. Bunun manası, "Hz. İsa'ya işinin başında, ortasında ve sonunda Cibril vasıtasıyla yardımcı olduk" demektir. İşin başında yardımcı ol­masının delili, Hak Teâlâ'nın, "Ona, ruhumuzdan üf­ledik" (Tahrim,12) buyurmasıdır. İşin ortasında yardımcı olmasının delili, Hz. Cib­ril'in ona ilimleri öğretmesi ve onu düşmanlarından korumasıdır. İşin sonunda yardımcı olmasının delili ise şudur: Yahudiler Hz. İsa'yı öldürmek istediklerin­de Cibril (a.s) ona yardımcı olmuş ve onu göğe yükseltmiştir.Rühu'l-Kudüs'ün Cebrail olduğuna delil ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki, onu Rûhul-Kudüs indirdi" (Nahl, 102) âyetidir.

İkinci Görüş: Bu görüş İbn Abbas'dan nakledilmiştir. Buna göre Rûhu'l-Kudüs, Hz. İsa'nın kendisiyle ölüleri diriltmiş olduğu isimdir.

Üçüncü Görüş: Bu Ebu Müslim'in görüşüdür. Buna göre kendisiyle Hz. İsa'yı desteklemiş olduğu Rûhu'l-Kudüs'ün Allah'ın Meryem'e üflediği temiz rûh olması ve Hz. İsa'yı bu rûh sebebiyle, erkek ve dişinin nutfelerinin bir ara­ya gelmesiyle yaratmış olduğu diğer varlıklardan ayırmış olması caizdir. [262]

 

Daha sonra Hak Teâlâ, "Eğer Allah dileseydi, onlardan sonra gelen ümmetler, o apaçık deliller kendilerine geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

Bu âyetin kendinden öncekilerle münasebeti şudur: Bu peygamberlerin kavimleri, kendilerine apaçık de­liller geldikten ve naklî aktî deliller ortaya çıktıktan sonra ihtilâf etmişlerdir. Böylece onlardan bir kısmı iman, bir kısmı da inkâr etmiştir. İşte bu ihtilâf sebebiyle birbirlerine girmiş ve muharebe etmişlerdir. [263]

 

İkinci Mesele                   Başa Dön

 

Bütün hâdiselerin Allah'ın kaza ve kaderiyle oldu- ğuna hükmedenler, bu âyetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: Eğer Allah, onların savaşmamalarını is­temiş olsaydı, onlar savaşmazlardı. Buna göre mâna, "Savaşmamak," Allah'ın savaşmamayı dilemesinin bir neticesidir. Lâzımın bulunmayışı, melzûmun bulunmayacağına delâlet eder. Binaenaleyh, bunlar arasında böyle bir savaş (mel-zûm) meydana geldiğine göre biz, savaşmamayla alâkalı ilâhî meşîet ve irâdenin (lâzım) bulunmadığını, aksine, bulunan şeyin savaşmayı istemesi ol­duğunu anlamış oluruz. Savaşmanın bir ma'siyet olduğunda şüphe yoktur. Bi­naenaleyh bu küfür, iman, tâat ve isyanın Allah'ın kaza, kader ve meşîetiyle olduğuna; kâfirlerin öldürülmelerinin ve onların mü'minlerle savaşmalarının, Allah'ın iradesiyle olduğuna delâlet eder.

Mutezile, yapılan bu istidlale cevâp vermek isteyerek, şöyle demiştir: Bu âyetten maksat, kâfirlerin öldürüp savaştıklarında, onların elde ettikleri muzafferiyetin Allah tarafından olmadığını beyân etmektir. Bu maksat, "Allah'u Teâlâ isteseydi onları helak edip yok ederdi" veya, "isteseydi onların kuvvet ve kudretlerini alıp götürürdü" veyahut da, "...İsteseydi Allah, onları cebren ve zorla savaşmaktan alıkordu" denilmek suretiyle de elde edilirdi. Durum böy­le olunca, Hak Teâlâ'nın, ifâdesinden maksadın, O'nun bu çeşit meşîetleririn bulunduğunu ortaya koymak olur. Bu, şöyle denilmesine ben­zer: Eğer devlet reisi isteseydi, onun memleketinde mecûsiler ateşe tapmaz, hristiyanlar da şarap içmezlerdi..

Buradaki meşîetten murad, zikrettiğimiz meşîettir. İşte, âyette de böyledir.

Daha sonra, Kâdî, Mutezile tarafından verilen bu cevâbı iyice pekiştire­rek şöyle der: Meşîet, birtakım vecihlere göre bulunup, bir takım durumlara göre de bulunmayınca, zahirde, husûsi bir veçhe, duruma delâlet söz konusu olmaz. Özellikle, bu çeşit meşîetler, birbirlerinden farklı ve birbirine zıt olurlar.

Cevap: Meşietlerin çeşitleri her ne kadar birbirinden farklı ve değişik ol­salar bile, ne var ki bunlar, meşîet sözünde müşterektir. Âyette, şart sadedin­de getirilmiş olan meşîet, hususî bir meşîet değil, umûmî bir mânadaki meşiettir. Binaenaleyh bu müsemmânın (meşîet sözünün) bulunmuş ve tahakkuk etmiş olması gerekir. Meşîeti hususî bir meşîetle, yani helak etme meşîeti veya güç ve kuvveti selbetme meşîeti veyahut da kahr ve icbar etme meşîeti ile tahsis etmek, mutlak olan meşîeti mukayyet hâle getirmek olur ki, bu da caiz değil­dir. Tahsis etmek lâfzın zahirinin hilâfına bir hareket olduğu gibi, bu aynı za-t manda kesin olan delilin hilâfına da bir hareket olur. Bu böyledir, çünkü Allah'u Teâlâ, savaşın meydana geleceğini bildiği zaman,-oysa ki, savaşın olmaması halinde savaş olacağını bitmek menfi ile müsbetin, selb ile îcâbın arasını cem etmek olur- savaşın olacağını bilmesi durumunda, eğer Allah'u Teâlâ savaş-mamayı dilemiş, murad etmiş olsaydı, bu durumda Allah'u Teâlâ menfî ile müs­betin arasını cem etmeyi irâde etmiş olurdu ki, bu imkânsızdır. Böylece, âyetin zahirinin, onların görüşlerinin zıddına olduğu ve katî olan aklî delilin de onların görüşlerinin zıddına olduğu ortaya çıkmış olur. Muvaffakiyet Allah'tandır.

Cenâb-ı Allah daha sonra, "Fa­kat İhtilâfa düştüler. Neticede onlardan bir kısmı iman etti, kimi de küfre saptı" buyurmuştur. Biz âyetin başında, mânanın, "Şayet Allah dileseydi, onlar ihti­lâf etmezlerdi. İhtilâf etmediklerinde de birbirlerini öldürmezlerdi. İhtilâfa düş­tüklerinde, kaçınılmaz olarak birbirlerini öldürmüşlerdir" şeklinde olduğunu zikretmiştik. Bu âyet, fiilin, ancak sebebin meydana gelmesinden sonra ta­hakkuk edeceğine, çünkü anlaşmazlığın savaşmayı gerektireceğinin açık ol­duğuna delâlet etmektedir. Buna göre mânâ, "onların din konusundaki ihtilâfları, onları savaşmaya birbirlerini öldürmeye sürükler" şeklindedir. Bu da, bu savaşmanın ancak bu sebepten dolayı meydana geldiğini; bu sebep her ne zaman bulunursa, savaşmanın da meydana geleceğini gösterir. Yine bu izah, sebep bulunduğu zaman fiilin meydana gelmemesinin imkânsız ol­duğuna; sebep bulunduğunda fiilin meydana gelmesinin vâcib olduğuna delâlet eder. Bu sabit olunca, herşeyin Allah'ın kaza ve kaderiyle meydana geldiği ortaya çıkar. Çünkü sebepler mutlaka, Allah'u Teâlâ'nın kulda teselsülü önle­mek için yaratmış olduğu bir sebebe dayanmaktadır. Böylece ayet-i kerime yine bu açıdan da, bizim görüşümüzün doğruluğuna delâlet etmektedir.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Fakat Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi" buyurmuştur.Eğer, "Tekrar etmedeki fayda nedir?" denilirse, deriz ki:

Vahidî (r.h.) şöyle demiştir: "Allah'u Teâlâ bunu, sözünü te'kid ve bu fiili kendi başlarına yaptıklarını, bunda Allah'u Teâlâ'nın kaza ve kaderinin söz konusu olmadığını iddia eden kimseleri yalanlamak için tekrarlamıştır."

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Fakat Allah, dilediğini yapar" buyurmuştur. Buna göre O, dilediğini muvaffak kılar, dilediğini de yar­dımsız ve çaresiz bırakır. O'nun fiiline hiç kimse itiraz edemez. Âlimlerimiz bu âyeti Allah'u Teâlâ'nın mü 'mirilerin imanının yaratıcısı olduğuna delil geti­rerek şöyle demişlerdir: Muarızımız, Allah'u Teâlâ'nın mü'min kimseden ima­nı dilemiş olmasını uygun görmektedir. Âyet de, Allah'u Teâlâ'nın istediği her şeyi yapacağına delâlet eder. Binaenaleyh, mü'minlerin imanının yaratıcısı­nın Allah olması gerekir. Yine âyet, Allah'u Teâlâ'nın dilediği herşeyi yapaca­ğına delâlet ettiğine göre, eğer Allah kâfirin de iman etmesini dilemiş olsaydı mutlaka kâfirlerde imanı yaratırdı ve onlar da mü'min olurlardı. Durum böyle olmadığına göre, bu Allah'u Teâlâ'nın kâfirlerin iman etmelerini irâde etmediğine delâlet eder. Binaenaleyh bu âyet Allah'u Teâlâ'nın amelleri yarattığı ve kâinatı irâdesine göre idare ettiği meselesine delâlet eder.

Mu'tezile, mutlakı mukayyet hale getirerek şöyle demektedir: "Bundan murad, Allah kendisinin fiillerinden dilediğini yaratır" demektir.

Bu görüş aşağıdaki bakımlardan zayıftır:

a) Bu, mutlakı takyit etmektir.

b) Bu kayıtlamaya göre âyet, vazıh olanı beyan etmiş olur. Bu durumda da âyetin manası, "O, yaptığı şeyleri yapar" şeklinde olur.

c) Bu durumda hiçbir şey, Allah'u Teâlâ'nın böyle vasfedilmesi hâlinde, O'nun kudretinin tanrılığına ve mertebesinin ululuğuna bir delil olmaz. Allah en iyisini bilendir. [264]

 

Malını ve Canını Allah Yoluna Vakfetmek                   Başa Dön

 

"Ey iman edenler, içinde ne bir alışveriş, ne bir dostluk, ne de bir şefeât bulunmayan bir gün gelmeden önce, size nzık olarak verdiklerimizden infâk ediniz... Kâfirler zulmedenlerin tâ kendileridir " (Bakara, 254).

Bil ki insana en zor gelen şey, savaşta canını, hayır yolunda da malını harcamasıdır. Hak Teâlâ biraz Önce savaş ile ilgili husustan bahsedince, bu­nun peşinden infakı emretmiştir. Burada bir başka husus daha vardır ki, o da şudur: Allahu Teâlâ önceki âyetlerde, Ve, Allan yo­lunda savaşınız" (Bakara, 244) buyurarak savaşı emretmiş; onun hemen peşine de,  "Kim Allah'a güzel bir borç verirse..." (Bakara, 245) âyetini getirmiştir. Bundan maksadı, cihâd hususunda mal harcanmasıdır. Daha sonra Allahu Teâlâ ikinci kez savaşla ilgili emrini te'kid etmiş,bu hususta Tâlût kıssasına yer vermiş, yine bunun peşine de cihâd hususun­da infâkta bulunulması emrini getirmiştir ki, bu da Hak Teâlâ'nın, "Ey İman edenler, infak ediniz" buyruğudur. Âyetin mâkabliyle olan münasebetini bu şekilde öğrendikten sonra biz de­riz ki, âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [265]

 

Birinci Mesele

 

Mutezile, Hak Teâlâ'nın, "Size nzık olarak verdiklerimizden infak ediniz" emriyle, sadece helâl olan şeyin nzık olacağına istidlal edip demişlerdir ki: Allahu Teâlâ, rızık olan her şeyden infak edilmesini, bilittifâk emretmiştir. Ama, haram olan şeyin infâkı caiz değildir. Bu da, haram şeyin nzık olamıyacağını kafi olarak ifâde eder.

Âlimlerimiz ise, Mûtezile'nin bu görüşüne mukabil şöyle demişlerdir: Âyetin zahiri, her ne kadar nzık olan her şeyin infâk edilmesini emrettiğine delâlet etse bile, ne var ki biz bu emri, helâl olan her rızkı infâk etmekle ilgili bir emir olduğunu söyleyerek, tahsis ediyoruz. [266]

 

İkinci Mesele

 

Âlimler Hak Teâlâ'nın  "İnfâk ediniz.." buy- ruğunun, zekât gibi farz olan infâka mı tahsis edil­diği, yoksa ister farz, ister mendub olsun, her türlü infâk hakkında umûmî bir ifâde mi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Hasan el-Basri, bu emrin zekâta tahsis edildiğini söyleye­rek, şunu belirtir: "Hak Teâlâ'nın,  ne bir alış veriş, ne de bir dostluk bulunmayan bir gün gelmeden ön­ce..." beyanı, sadece farz olan infâkta ilgili olan bir va'ad ve vaid gibidir.

Ekseri âlimler ise, bu emrin hem vâcib hem de mendûb olan emri ihtiva edip-Âyette herhangi bir vaîdin bulunmadığı görüşündedirler. Buna göre san­ki şöyle denilmiştir: "Dünyada olduğunuz müddetçe, ahiretle ilgili faydaları elde etmeye çalışın. Çünkü siz dünyadan ayrıldığınızda bu faydaları ahirette elde etmeniz ve kazanmanız mümkün olmaz".

Bir üçüncü görüşe göre de bu emirden murad, cihâd hususundaki intak­tır. Bunun delili ise, infakla ilgili emrin cihâd ile ilgili emirden sonra getirilmiş olmasıdır. Binaenaleyh, bu emirden murad, cihâd ile ilgili infâk olmuş olur. Bu Esamm'm görüşüdür. [267]

 

Üçüncü Mesele

 

İbn Kesîr ve Ebû Amr, hem burada  hem İbrahim sûresinde,(İbrahim, 31)  hem de Tûr sûre­sinde, "Orada ne anlamsız bir söz, ne de bir günaha sokma vardır... "(Tûr, 23)şeklinde nasb ile okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise, bunların hepsini "ref" ile okumuşlardır. Nasb ve ref ile okuma arasında­ki farkı, Cenâb-ı Hakk'ın,  (Bakara, 197) âyetinin tefsirinde söylemiştik. [268]

 

Dördüncü Mesele                   Başa Dön

 

Âyetten kastedilen şudur: İnsan, ahirete yapayalnız gelecektir. Yanında, dünyada kazanmış olduğu şey­lerden hiçbirşey bulunmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak "Andolsun, siz defa nasıl yaratmışsak, işte öylece yapayalnız bize geleceksi­niz. Ve size vermiş olduğumuz şeyleri de arkanızda bırakarak.."(Enam, 94) ve "Biz onun söylediğine mirasçı olacağız ve o, bize tek basma gelecekttr"(Meryem, 80) buyurmuştur.

Hak Teâlâ'nın, "O günde alışveriş yoktur" buyruğu ile ilgili iki izah vardır:

a) Buradaki bey* fidye manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O gün sizden bir fidye alınmaz" (Hadid, 15)

"Ondan bir fidye kabul edilmez "(Bakara, 123) ve  "Her türlü fîdyeyi verse bile, bu o kimseden kabul edümez" (En’am, 70) buyurmuştur. Buna göre Hak Teâlâ sanki şöyle de­miştir: "Herhangi bir ticaretin yapılamıyacağı ve böylece de, kendisiyle fidye verilerek ilâhî azâbtan kurtulunacak bir kazancın bulunmayacağı o gün gel­mezden önce...."

b) Mânanın şu şekilde olmasıdır: "Herhangibir ticaretin ve alışverişin ol­mayacağı, böylece de mal namına hiç bir şeyin kazanılamıyacağı gün gelmez­den önce, mülkünüzde olan mallarından kendiniz için önceden yollayın, infâk edin...."

Hak Teâlâ'nın, "Dostluk da yoktur" sözünün mânası, "Sev­gi", "meveddet" demektir. Bunun benzeri âyetler de,"Dostlar o gün birbirlerine düşmandırlar. Müttakiler hariç... "(Zuhruf. 67) 'Aralarında­ki bütün bağlar kopmuştur" (Bakara. 166);"Kıyamet gününde birbirinizi inkar edecek, yine bir kısmınız bir kısmınızı lanetleyecek" (Ankebût, 25), kâfirler­den nakledilerek, "Artık bizim için ne bir şefaatçi vardır, ne de candan bir dost... "(Şuara, 100-101) şeklinde gelen ayet­ler ile, "Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur" (Bakara, 270) ayetidir.

Hak Teâlâ'nın, "Şefâât da yoktur" sözü, her çeşit şefaatin bulunmamasını gerektirir. Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, beyanı, herkes hakkında umumî bir ifâdedir. Ne var ki diğer deliller, mü'minierin ara­sında bir sevgi ve muhabbetin bulunacağına ve mü'minlere şefaat edileceği­ne delâlet etmektedir. Biz bu hususu, Allahu Teâlâ'nın,

"Kimsenin kimseye faydasının dokunamıyacağı, hiç kimseden bir fidye ve şefaatin kabul edilmeyeceği bir günden sakınınız "(Bakara, 123) âyetinin tefsi­rinde açıklamıştık.

Bil ki kıyamet gününde dostluğun ve şefaatin bulunmamasının pekçok se­bebi vardır:

a) Allah'tı Teâlâ'nın. "O gün onlardan herbirinin kendisine yetecek bir işi vardır"(Abese, 37) âyetinde de belirttiği gibi, herkes kendi nefsiyle meşguldür.

b) Allahu Teâlâ'nın,"(O zelzeleyi) gördüğünüz gün,, emzikli her kadın emzirdiğini unutacak, gebe olan her kadın yükünü düşürecek; insanları sarhoş gibi göreceksin. Hal­buki onlar sarhoş değillerdir... "(Hacc. 2) âyetinde de belirttiği gibi, şiddetli bir korku herkesi kuşatır.

c) Kâfirin küfrü, fası km da fışkı sebebiyle kendilerine azâb geldiğinde, o kimseler bu iki şeye kızarlar. Onlar bu iki şeye kızınca, bu iki sıfatla mevsuf olan herkese kızarlar. [269]

 

Küfr (İnkâr) İle Zulüm Arasındaki Münasebet

 

Hak Teâtâ'nın, "Kâfirler zulmedenlerin ta ken­dileridir" buyruğuna gelince, Atâ İbn Yesar'ın"O zâlimler, kâfirlerin ta kendileridir" demeyip de, diyen Allah'a hamdolsun" dediği nakledilmiştir. Âlimler bu âyetin tefsiri konu­sunda şu te'villeri ileri sürmüşlerdir: [270]

 

Birinci Te'vil:                   Başa Dön

 

Allahu Teâlâ'nın, "Ne dosttuk, ne de bir şefaat vardır" ifâdesi, kıyamet gününde, mutlak olarak dostluğun ve şefaatin bulun­madığı zannını verir. Binaenaleyh Hak Teâlâ, bu yokluğun kâfirlere mahsus olduğuna delâlet etsin diye, bu sözün hemen peşinden  "kâfirler, zâlimlerin ta kendileridir" buyurmuştur. Bu açıklamaya göre âyet, fasıklar hakkında şefaatin bulunduğuna delâlet etmektedir. Kâdî, bu görüşün doğru olmadığını, çünkü Hak Teâlâ'nın beyanının ye­ni başlayan bir söz olduğunu, binaenaleyh kendisinden Önceki ifadelerle bir ilgisinin bulunmamasının gerektiğini söylemiştir.

Kâdî'nin bu görüşüne şu şekilde cevap veririz: Eğer biz bu sözün yeni başlayan müstakil bir kelâm olduğunu kabul edersek, Allah'ın kelâmına "hulf" (mantığa ve mâkûl olana zıtlık) arız olmuş olur. Çünkü, kâfir olmayanlar da bazan zâlim olabilir. Ama biz bu ifâdeyi, kendinden öncekilerle irtibatlı düşü­nürsek böyle bir müşkil ortadan kalkmış olur. Binaenaleyh, âyetin mâkabliyle irtibatlı düşünülmesi gerektiğine hükmetmek lâzımdır. [271]

 

İkinci Te'vil:

 

Kâfirler cehenneme girdiklerinde o azâbtan kurtulamazlar. Binaenaleyh Allahu Teâlâ onlara, o azabla zulmetmiş olmaz. Aksine onlar, küfrü ve fışkı tercih ettikleri, böylece de bu azaba müstehak oldukları için, kendilerine zulmeden kimseler olmuşlardır. Bunun bir benzeri de, Hak Teâlâ'nın, "Onlar, yaptıkları şeyleri hazır bulmuşlardır. Babbln hiç kimseye haksızlık etmez (Kehf, 49) âyetidir. [272]

 

Üçüncü Te'vil:

 

Kâfirler, kendilerinin son derece muhtaç olacakları ve ihtiyaç içinde kala­cakları bir gün için hayr u hasenatta bulunmayı terkettikleri için zâlim olmuş­lardır. "Ey hayatta bulunanlar, onların bu kötü seçimleri hususunda, sakın onlara uymayın! Aksine sizler kıyamet gününde Allah'ın azabından nefislerinizi kurtarmanız için fidye olacak şeyleri, kendiniz için önceden yollayın, ya­pın!..."[273]                   Başa Dön

 



[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/200-201.

[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/201.

[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/201-202.

[4] Buhari, Enbiya, 1; Müslim, Ridâ. 62 (2/1091) (kısmen.).

[5] Tlrmlzi, Redâ, 10 (3/465).

[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/202-203.

[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/203-204.

[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/204.

[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/204-206.

[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/206-207.

[11] Kocanın hanımını, hanımının vermek islediği bir fidye karşılığı boşamasıdır.

[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/212-213.

[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/213.

[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/2094-210.

[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/210-211.

[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/211.

[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/211-212.

[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/212-213.                   Başa Dön

[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/214.

[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/214-215.

[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/215-217.

[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/217.

[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/217-218.

[24] Ibn Mâce, Nikâh, 32 (1/622).

[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/218-221.

[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/221.

[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/221-222.

[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/222.

[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/222.

[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/223.

[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/223.

[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/223.

[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/224.

[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/224.

[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/224.

[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/225.

[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/225-226.

[38] Nesâî. Talâk. 76, (6/212-213)-

[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/226-227.

[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/227.                   Başa Dön

[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/227-228.

[42] Muvatta. Nikâh. 56 (II/15).

[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/228-230.

[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/230.

[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/230-231.

[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/231-232.

[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/232-234.

[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/234-235.

[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/235.

[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/236.

[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/236-238.

[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/238-240.

[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/240.

[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/240-241.

[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/241.

[56] İbn Mâce, Nikah, 34 (1/623).

[57] Benzer manada, Muvattt, Radâ, 9 (2/43).

[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/241-243.

[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/243.

[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/244.

[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/244-245,

[62] Buhari, Vesâyâ, 4; Ferftiz, 15; 28; Müslim, Radâ. 36 (2/1080); Tlrmizi, Radâ, 8 (3/463).

[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/

[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/245.

[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/245.

[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/246.

[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/246.

[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/246-247.

[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/247.

[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/247-248.

[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/248-250.

[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/250-251.

[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/251-252.

[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/252.

[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/252-253.

[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/253                   Başa Dön

[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/253-254.

[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/254.

[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/254.

[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/255

[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/255.

[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/255-256.

[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/257.

[84] Arapça'da,  kelimesi  müennes,   kelimesi de müzekker sayı sıfatı sayılır. (Ç.).

[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/257.

[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/257.

[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/258-259.

[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/260.

[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/260.

[90] Nesai, Talâk, 64 (6/203). (Aynı manada, benzer bir hadis.).

[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/260-261.

[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/261-262.

[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/262.

[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/262.

[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/262-263.

[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/264-266.                   Başa Dön

[97] Lisanu’l-Aarap IIX,159.

[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/266-269.

[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/269-271.

[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/271-273.

[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/274.

[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/274-276.

[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/276.

[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/276-277.

[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/277-278.

[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/278.

[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/279.

[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/279.

[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/279-280.

[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/280.

[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/280-281.

[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/281.

[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/282.

[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/282-284.

[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/285.

[116] Bu fiilîn aslı   idi. iğlal ile vavlardan biri hazfedilip bu hale gelmiştir. (Ç ).

[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/285.

[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/285.

[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/285-288.

[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/289.

[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/289.

[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/289.

[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/290.

[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/291.

[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/291-293.

[126] Tirmiji. Kıyama, 59 (4/667).

[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/293-294.

[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/294-295.

[129] Kunût, Şafiîlere göre, sabah namazında, rükû ile secde arasında kıyamda yapılan duadır.

[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/295-297.

[131] Benzeri bir hadis için bkz. Buhâri. Rikâk. 38.

[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/297-299.

[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/299-300.

[134] Buhari, Mevâkii. 14; Müslim, Mesâcid, 200 (1/435).

[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/300-302.                   Başa Dön

[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/302.

[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/302.

[138] Şafiî mezhebinde "tarz-vâcib" ayırımı olmayıp, bütün farzlar "vâcib" ıstılâhıyla ifâde edilmektedir. Hanefi mezhebine göreyse farz ile vâcib arasında amel bakımından herhangi bir fark görülmeyıp. ama itikâd bakı­mından bu iki mefhum farklı kabul edilmiştir. (Ç.).

[139] Müsned, 3/75. Müsned, 3/75.

[140] Müslim, Müsâfırın, 164-165 (1/520). İbn Mac e. İkâme. 200 (1/456).

[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/302-305.

[142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/306.

[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/306.

[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/306.

[145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/307.

[146] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/307.

[147] Müslim,Fezail, 130(4/1830).

[148] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/307-309.

[149] Buhâri, Mezâlim, 33; Müslim, İmân. 226 (1/125),

[150] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/309-310.

[151] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/310-311.

[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/311-312.

[153] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/312-313.

[154] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/313-316.

[155] Tirmizi, Talak. 23 (3/508).

[156] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/316-317.

[157] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/317-318.

[158] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/318.

[159] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/318-319.

[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/319-320.

[161] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/320.

[162] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/320.

[163] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/320-321.

[164] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/321-323.

[165] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/323-324.

[166] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/324.

[167] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/324-325.

[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/325.

[169] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/325.

[170] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/326-327..

[171] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/327.

[172] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/327-329.

[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/329-330.

[174] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/330.

[175] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/330.

[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/331.

[177] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/531-532.

[178] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/533.                   Başa Dön

[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/534.

[180] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/334.

[181] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/334-335.

[182] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/335-336.

[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/336-337.

[184] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/338-339.

[185] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/339.

[186] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/340.

[187] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/340-341.

[188] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/341.

[189] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/341.

[190] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/341-342.

[191] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/343-344.

[192] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/344-345.

[193] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/346.

[194] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/346.

[195] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/346.

[196] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/346.

[197] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/346.

[198] Tefsir metninde Fetih 26 ayeti yazılmış olmakla beraber, mağara hadisesiyle ilgili ayet olduğu için biz Tevbe 40 ayetini ve mealini yazdık (Ç) Tefsir metninde Fetih 26 ayeti yazılmış olmakla beraber, mağara hadisesiyle ilgili ayet olduğu için biz Tevbe 40 ayetini ve mealini yazdık (Ç).

[199] Nesai, Kasame. 46 (8/60).

[200] Buhari, Fezailûl-Kuran, 31; Müslim, Müsâfirin, 235-236 (1/546).

[201] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/347-349.

[202] Buhâri. Enbiya. 2, Müslim, Birr, 159-160 (4/2031).

[203] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/349.                   Başa Dön

[204] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/349-350.

[205] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/350.

[206] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/350.

[207] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/350.

[208] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/351.

[209] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/351.

[210] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/351.

[211] Tirmizi, Birr, 15 (4/322).

[212] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/352.

[213] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/352.

[214] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/353.

[215] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/353-354.

[216] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/354.

[217] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/354.

[218] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/354.

[219] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/355.

[220] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/355.

[221] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/355-357.

[222] Buhâri, Rikâk, 41: Müslim, Zikir. 14, 16, 18 (4/2065-2067).

[223] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/357-359.

[224] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/359.

[225] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/359.

[226] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/359.

[227] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/360.

[228]  Ebu Davud. Cihâd. 99 (3/42).

[229] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/360-361.

[230] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/361.

[231] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/361.

[232] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/362-363.

[233] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/363-365.

[234] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/365.

[235] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/365.

[236] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/366.

[237] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/366-368.

[238] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/368.

[239] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/368-369.

[240] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/369-372.

[241] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/372-373.

[242] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/374-375.

[243] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/376.

[244] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/376-377.

[245] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/377.

[246] Keşfu'l-Hafâ, 1/155.

[247] Müslim, ilm. 15.

[248] Tlrmlzi, Menâkib, 1 (5/587).

[249] Tlrmlzi, Menakib. 1 (5/587).

[250] Tirmizi, Menâkib, 1 (5/587).

[251] Ahmed İbn Hanbel, Müsned 2/222.

[252] Müslim, Mesâcid, 7 (1/372).                   Başa Dön

[253] Buhâri, Husûmât. 1; Müslim, Fedâil, 163 (4/1840).

[254] Tlrmlzl. Menâkıb. 1 (5/537).

[255] Keşfu’l Hafa 1/70  Câmiu's-Sağirr. 1/14.

[256] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/377-388.

[257] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/388.

[258] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/388.

[259] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/388.

[260] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/389-392.

[261] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/392.

[262] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/393.

[263] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/393.

[264] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/393-396.

[265] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/396-397.

[266] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/397.

[267] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/397.

[268] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/398.

[269] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/398-399.

[270] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/400.

[271] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/400.                   Başa Dön

[272] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/400.

[273] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/400-401.