1. Sûrenin Nazil Olduğu Yer ve Zaman
3. Âl-i İmrân Sûresinin Faziletleri
Âl-i Imrân sûresi,
Kur'ân-ı Kerîm'in üçüncü sûresi olup, 200 âyetten müteşekkildir. Hicretin 3.
senesinde, Uhud Gazvesinden ve Enfal sûresinin nüzulünden sonra nazil
olmuştur, Nüzulü, Bedir Gazvesinin bitimi ile, Hudeybiye Andlaşması arasındaki
devreyi kapsar. Bu sebeple sûre, Medenîdir. Sûre içerisinde Imrân ailesi
kıssasına yer verilmiş olması dolayısıyle ona ÂN Imrân sûresi denilmiştir.
Âl-i Imrân, veya Imrân ailesi, Imrân'ın karısı ile onun kızı Meryem'den
ibarettir; sûre içinde îsâ (a,s.)'nın kıssasına da ayrıca yer verilmiştir. [1]
Âl-i Imrân sûresi, İbn
Hişâm'ın Sîre'öe naklettiği bir haberden anlaşrldığına göre, 60 kişilik bir
heyetin Medîne'ye gelerek Hazreti Peygamberi ziyareti sırasında nazil olmaya
başlamıştır. Bu heyet, Necranlı hıristtyanlardan müteşekkildi ve aralarında,
hıristiyan dîn âlimlerinden ve kabile reislerinden meşhur kimseler de
bulunuyordu. Üzerlerinde sırmalı ve süslü elbiseler vardı ve görenlerin dikkatini
çekiyordu. Nitekim Hazreti Peygamberin ashabından onları görenler, bu kadar
güzel ve azametli kimseler görmediklerini söylemekten kendilerini alamamışlardı.
İkindi namazının hemen akabinde, mescide, Hazreti, Peygamberin yanına
girmişler, ibadet vakitlerinin girmesi üzerine de, doğu tarafına yönelerek
ibadetlerini yapmışlardı. Onlar ibadetlerini yaparken, Hazreti Peygamber de
ashabına, "onları kendi hallerine bırakınız" diyerek ibadetlerini
rahatça yapmalarına izin vermişti.
Hıristiyan Necran heyeti,
Medîne'de birkaç gün kalmış ve bu süre zarfında, zaman zaman Hazreti
Peygamberin yanına girerek dînin esaslan ve îsâ (a.s.)'nın gönderilişi
"üzerinde şiddetli münakaşalara girişmişlerdir. Hıristiyanlar, bilindiği
gibi teslise, yani üçlü bir ilâh inancına sahip idiler ve îsâ (a.s.)'nın
Allah'ın oğlu olduğuna itikad ediyorlardı. Bu sebeple, Hazreti Peygamberle
giriştikleri münakaşada bu inançlarının müdafaasını yapmaya çalışmışlar,
Hazreti Peygamber de, açık ve kesin delillerle onların bu iddialarını çürütmüş
ve onlarda, kendi inançlarını isbat edip, haklı gösterecek mecal bırakmamıştı.
Ancak küfürlerinde İnad ve ısrar ettikleri için, kalbleri ve kulakları Allah
tarafından mühürlenmiş ve gözlerine de perde çekilmiş insanlar, gerçeği görüp
idrak etmekten dâima âciz kaldıkları içindir ki, Hazreti Peygamberin delilleri
onları ikna etmemiş ve neticede, Allah'ın Rasûlü onları mübahaleye, yani
Allah'ın lanetinin, inanç ve itikadı sahte ve yalan olan taraf üzerine olması
için lânetleşmeye davet etmiştir. Ancak hıristiyanlar gerek Allah hakkındaki ve
gerekse O'nun kulu ve peygamberi olan Isâ (a.s.) hakkındaki inanç ve
itikadlarının yalan olmasından ve lânetleşme neticesinde başlarına bir
musibetin gelmesinden korkarak, Hazreti Peygamberin bu teklifini kabul
etmemişler, sonra da, bazı rivayetlerden öğrenildiğine göre, müslümanlara cizye
vermeye razı olarak Medine'den ayrılmışlardır.
İşte, Necran heyetinin
gelmesiyle nazil olmaya başlayan ve baş taraftan 80 kadar âyeti bu heyetle ve
onların sahip oldukları hıristiyan akaidi ile ilgili olan Âl-i İmrân sûresi,
ağırlığını yahudîler üzerinde toplayan Bakara sûresinden, sonra hıristiyanlığı
açık ve kesin delilleriyle çürüten bir sûre özelliğine sahip olmuştur.
Hıristiyan akaidinin
açık ve kesin delillerle reddinden sonra, sûrenin müteakip âyetlerinde
müslümanlar, ehl-i kitaba tâbi olmamak ve onların sapık akidelerinin Fesiri
altında kalmamak hususunda uyarılmışlardır. Zira hiçbir mü'mine, îmanından
sonra tekrar küfre dönmesi yaraşmaz. Mü'minler, sahip oldukları hidayetle,
insanların en hayırlıları olmuşlardır. Böyle iken ehl-i kitaba tâbi olmak ve
onların inanç ve itikadlarını benimsemek, onları ehl-i kitabın derekesine
düşürmekten başka hiçbir işe yaramaz. Halbuki ehl-i kitap da müslümanlann îman
ettikleri şeylere, onların îman ettikeleri gibi îman etmiş olsalardı, bu,
şüphesiz kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat küfürleri, onların
kalblerini ve kulaklarını örtmüş, gözlerini de kör etmiştir. Bu sebeple gerçeği
görüp anlamaktan çok uzaktırlar.
Al-İ İmrân sûresinin
daha sonraki âyetlerinde Uhud savaşına işaret edilerek müslümanlann bu
savaştaki hezimetleri ve hezimet sebepleri anlatılmıştır. Bu hezimet, şüphesiz,
kâfirleri ve münafıkları sevindiren bir hezimetti. Fakat aslında, dünya malına
karşı içlerinde besledikleri tutku sebebiyle Hazreti Peygamberi dinlemeyen ve
nöbet yerlerini terkeden bazı kimselerin sebep oldukları bir musibetti ki,
Allah onları bu musibetle cezalandırmıştı. Halbuki Bedir savaşında mü'minler,
düşmandan sayıca çok az oldukları halde, Allah onları muzaffer kılmış, çokluğu
ile övünen müşrikleri ise, mahv u perişan etmişti.
Âl-i İmrân sûresi,
baştarafta da işaret ettiğimiz gibi, Enfâl sûresinden sonra nazil olmasına
rağmen, Kur'ân-ı Kerîm'de Bakara'dan sonra üçüncü sûre olarak yer almıştır.
Eğer her iki sûrenin âyetleri birarada mütalâa edilecek olursa, Âl-i imrân
sûresinin, Bakara sûresinin devamı ve tamamlayıcısı olduğu müşahede edilir.
Filhakika her iki sûre de, Allah tarafından gönderildiğinde şüphe bulunmayan
Kur'ân-ı Kerîm (Kitab)'ın zikriyle başlamış, her ikisinde de, bu Kitab'a inanan
ve inanmayanların durumlarından sözedilmiştir. İnançsızlara karşı, onları âciz
kılan deliller ileri sürülürken, Bakara sûresinde, daha çok yahudîler muhatap
alınmış, hiristiyanlardan kısaca bahsedilmiştir. Âl-i imrân sûresinde ise,
yahu-dîlere de işaret edilmekle beraber, asıl muhatap, hıristiyanlar olmuştur.
Yahudilerin hiristiyanlardan önce geldikleri göz önünde bulundurulursa, Bakara
sûresinde önce yahudîlerden söz edilmesini tabiî karşılamak gerekir.
Bakara sûresinde Âdem
(a.s.)'in yaratılış kıssasına yer verilmiş, onu takip eden Âl-i İmrân sûresinde
ise, îsâ (a.s.)'nın babasız yaratılışı anlatılarak ikisinin yaratılıştaki
benzerliği ortaya konmak suretiyle, hıristiyan-ların îsâ (a.s.)'yı ilâhlaştıran
mesnedsiziikleri bütün açıklığıyle gözler önüne serilmiştir.
Bakara sûresinin bir
duâ ile sona erişi gibi, Âl-i İmrân sûresinin de bir duâ ile sona erişi, iki
sûre arasındaki bağlantının bir başka örneğini teşkil eder. [2]
Kur'ân-ı Kerîm'in bazı
âyet ve sûrelerinin faziletleri hakkında Hazreti Peygamberden pek çok hadîs
nakledilmiştir. Bu hadîslerin çoğu zayıf olmakla beraber, aralarında sahîh
hadîs kitaplarında yer alan ve dolayısıyla sahîh olduklarından şüphe edilmemesi
gereken hadîsler de vardır. Âi-i İmrân sûresinin fazileti hakkında Müslim[3]
tarafından nakledilen
bir hadîsten öğrenildiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet günü, Kur'ân ve Kur'ân ile amel edenler getirilirler. Bakara ve
Âl-i imrân sûreleri onların önünde yer alır". Hadîsin râvisi en-Newâş İbn
Sem'ân der ki: Rasûlul-lah (s.a.s.), bu iki sûre için üç misal getirdi ve ben
onları hiç unutmadım. Buyurdu ki: "Bu iki sûre, iki bulut, yahut
aralarında ışık bulunan iki siyah gölgelik, yahutta kanat açıp saf saf olmuş
iki bölük kuş gibidir. Sahiplerini koruyacaklardır"[4].
tarafından nakledilen
bir hadîse göre de, Hazreti Peygamber, Allah'ın ism-i âzaminin, Bakara
sûresinin "İlâhınız tek ilâhtır; O, Rahman ve Rahim olan (Allah)'dan başka
ilâh yoktur" mealindeki 163 üncü âyetiyle, Âl-i İmrân sûresinin
başlangıcında yer aldığını haber vermiştir. Bu rivayetlerin, Bakara süresiyle
birlikte Âl-i İmrân sûresini sık sık okumanın, insana kazandıracağı ecr ve
sevabı tesbit etme yönünden değerlendirilmeleri gerekir. [5]
Rahman ve Rahim olan
Allah 'm adiyle
1. Elif. Lâm. Mim.
2. Allah. O'ndan başka ilâh yoktur; diridir; kendi
zâtiyle kaimdir.
3-4. Kitab%
sana, kendinden önceki kitapları tasdik etmek için hak ile indirmiştir; daha
önce de, Tevrat ve İncil'i insanlara hidayet olmak üzere inzal etmişti; hak
ile bâtılı ayıran (Furkan) 'ı da indirmiştir. Allah 'in âyetlerini inkâr
edenlere, şüphesiz, şiddetli bir azâb vardır. Allah, Azîz'dir; (hak edenlere
karşı) intikam sahibidir.
5. Şüphe yoktur ki, yerde ve gökte hiçbir şey
Allah'a gizli kalmaz.
6. Sizi
(ana) rahimlerinde nasıl dilemişse öylece şekillendiren O'dur. O'ndan başka
ilâh yoktur; Azîz'dir; Hakîm'dir.
7. Kitab'ı
sana indiren O'dur. O kitabın bir kısmı muhkem âyetlerdir; bunlar Kitab'ın
aslıdır; diğerleri ise, müteşâbih âyetlerdir. Kalblerinde eğrilik
bulunankimseler, füne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevilini yapmak için
müteşâbih olan âyetlere tâbi olurlar. Oysa müteşâbihin tevilini Allah' tan
başkası bilmez. İlimde yüksek dereceye erişmiş olanlar ise, "biz ona
inandık; hepsi de Rabbımu kanndandır" derler. Bunu akü sahiplerinden
başkası düşünmez.
8. Rabbtmtz!Bizi doğruyola ilettikten sonra,
kalblerimizi (bu yoldan) saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla;
şüphesiz bağış sahibi olan, yalnız Sensin.
9. Rabbımızf Geleceğinde şüphe olmayan kıyamet
gününde insanları toplayacak olan muhakkak sensin. Allah, elbette va 'dinden
dönmez.
Daha önce de işaret
ettiğimiz gibi, Âl-i İmrân sûresi, Necranlı altmış kişilik bir hıristiyan
heyetinin Medine'ye gelerek Hazreti Peygamberi ziyaret etmeleri üzerine nazil
olmaya başlamıştır. Bu sebeple sûrenin baş taraflarında, hıristiyan akaidinin
esasını teşkil eden teslis inancını ve îsâ (a.s.)'yı Allah'ın oğlu telâkki eden
sapık akideyi reddederek, tev-hîd akidesini zihinlere yerleştirmeyi hedef alan
âyetlere yer verilmiştir.
Taberî tarafından
nakledilen bir haberden öğrenildiğine göre, hıris-tiyanlar, Hazreti Peygambere
gelmişler ve Îsâ (a.s.) hakkında onunla münakaşaya girişmişlerdir. Allahu
Ta'âlâ, hiçbir sahip ve hiçbir evlâd edinmediği ve kendisinden başka hiçbir
ilâh bulunmadığı halde, O'na iftira ederek, Hazreti Peygambere îsâ (a.s.)'nın
babasının Allah'tan başka kim olduğunu sormuşlardır. Hazreti Peygamber onlara
şu cevabı vermiştir: "Siz bilmez misiniz ki, birisinin bir çocuğu olur da,
o çocuk ancak babasına benzer"? Onlar "evet" demişler, Hazreti
Peygamber de sözlerine devamla: "Ve yine bilmez misiniz ki" demiştir,
"Rabbınız Hayy (diri) dir, hiç ölmez; Îsâ ise fânidir? Keza bilmez misiniz
ki, Rabbınız her şeyi kendi başına yapar, yürütür; korur ve rızıklandırır. îsâ
ise bu işlerden hiçbirine kaadir değildir? Ve yine bilmez misiniz ki, yerde ve
gökte, hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz; îsâ ise, kendisine öğretilenden başka
hiçbir şey bilmez? Rabbımız, îsâ'yt, anasının karnında dilediği gibi şekillendirmiştir;
bunu bilmiyor musunuz? Ve yine bilmiyor musunuz ki, Rabbımız, hiçbir şey^yemez;
hiçbir şey içmez ve hiçbir hadeste bulunmaz? Keza bilmiyor musunuz ki, bir
kadın, herhangi bir kadın gibi, îsâ'ya hâmile olmuş, herhangi bir kadının
çocuğunu doğuruşu gibi, onu doğurmuştur? Sonra o da, her çocuk gibi, gıda alıp
beslenmiş, yiyeceğini yer, içeceğini içşr ve hadeste bulunur olmuştur. İşte
bütün bunları bildiğiniz halde, nasıl olup da, îsâ'nın, Allah'ın oğlu olduğunu
iddia ediyor ve onun, Rububiyette ve ulûhiyette Allah'a benzemediğini bile bile
bu iddia ile ona ilâhlık isnad ediyorsunuz"?
Hıristiyanlar, Hazreti
Peygamberin, bu açık ve kesin delilleri karşısında söyleyecek bir söz
bulamamışlar, fakat küfürlerinden yine de vazgeçmeksizin dönüp gitmişlerdir.
İşte, bu hâdiseden sonradır ki, Âl-i İmrân sûresinin, hıristiyan akaidine
reddiye mahiyetindeki ilk âyetleri nazil olmuştur. Bu âyetler, İslâm inancının,
yahut bu inancın dayandığı tevhîd akidesinin esasını teşkil ederler. Nitekim
ilk âyetlerde Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur;[6]
1. Elif.
Lâm. Mîm.
2. Allah. O 'ndan başka üâhyoktur; diridir; kendi
zâtiyle kaimdir.
3-4. Kitab'ı
sana, kendinden önceki kitapları tasdik etmek için hak ile indirmiştir; Daha
önce de, Tevrat ve İncil'i insanlara hidayet olmak üzere inzal etmişti; hak ile
bâtılı ayıran (Fur-kan) 'ı da indirmiştir. Allah 'm âyetlerini inkâr edenlere,
şüphesiz, şiddetli bir azâb vardır. Allah, Aztz'dir; (hak edenlere karşı)
intikam sahibidir.
1 Elif. Lâm. Mîm.
Hurûf-ı mukattaa adiyle bilinen ve Kur'ân-ı Ke-rîm'in 29 sûresinde ilk âyet
olarak görülen veya âyet içerisinde yer alan harflerdendir. Bu harfler,
umumiyetle müteşâbih âyetlerden sayılmışlardır. Bu itibarla, manâlarını
Allah'tan başka hiç kimse bilmez. Bununla beraber bazı müfessirler, Kur'ân'ın
anlaşılmak ve kendisiyle amel edilmek için indirildiği görüşünden hareketle, bu
harfleri de tefsîr etmeye çalışmışlardır. Bu tefsirler arasında bize en uygun
geleni, sûre başlarında yer alan bu harflerin, bir uyarı maksadıyle kullanılmış
olmalarıdır. Tıpkı masaya vurulan bir yumruk gibi ki, bu yumruktan sonra
söylenecek sözün, dinleyiciler üzerinde bırakacağı tesirin, diğer sözlerin
tesirinden çok daha farklı olacağı tabiidir. Bakara sûresinin yine Elif. Lâm.
Mîm. ile başlayan ilk âyetinin tefsirinde bu konu üzerinde daha geniş bir
şekilde durulduğu için, burada aynı açıklamaları tekrarlamaya gerek görmüyoruz.
Ancak şu kadarına işaret edelim ki, söz dinlemeyen ve îsâ (a.s.)'nın Allah'ın
oğlu olduğunu hâlâ ileri sürerek küfürlerinde israr eden o hıristiyanlara,
gerçeği anlatmak için şimdilik en uygun yol, masaya o yumruğu indirerek onları
gaflet uykusundan uyandırmak, sonra da, Allah'ın, onların tavsif ettikleri
şeylerden münezzeh ve çok yüce olduğunu onlara anlatmaktır. [7]
2 Zira Allah,
öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka ilâh yoktur; aynı zamanda Hayy'dır;
hayat sahibidir. Ancak Allahu Ta'âlanın sahip olduğu bu sıfat, insan, hayvan ve
bitki gibi canlı mahlûkâttn sahip oldukları hayat sıfatlarından çok farklıdır
ve aralarında herhangi bir mukayese yapılamaz. Mahlûkâtın hayatı, önce yokiken
var olan, zaman içinde gelişme emareleri gösteren, gelişen? sonra zayıflayarak
yok olan yahut birdenbire yokluğa karışan bir hayat olduğu halde, Allahu
Ta'âlâ, ezelden beri diri ojan, sonsuza kadar da öyle kalacak olan ve akla
gelebilecek mahlûkâta hâs her çeşit kusur ve noksandan münezzeh bulunan bir
hayata sahiptir. Ve O'nun hayatının herhangi bir müstenidi, bir dayanağı
yoktur; öyle bir dayanak ki, o ortadan kalkınca hayatı da sona ersin; yokolup
gitsin. Bu itibarladır ki, Allahu Ta'âlâ, Hayy olduğu gibi, aynı zamanda
Kayyûm'dur. Yani O, kendi nefsiyle kaim, kendi zatiyle sabittir. O'nun vücûdu,
hiçbir sebep veya illete muhtaç değildir. Al-i Imrân sûresinin bu âyeti,
Âyetu'l-Kursî'nin başlangıç ibaresini teşkil ettiği ve bu âyetin de Bakara
(255) sûresinde tefsîri yapıldığı İçin, burada tekrar izahına lüzum
görülmemiştir. Daha geniş açıklama için Âyetu'l-Kursî tefsirine bakılmalıdır.
İşte kendisinden başka ilâh denilmeye lâyık
hiçbir eşi ve dengi bulunmayan, aynı zamanda Hayy ve Kayyûm olan Allah,
Kur'ân-ı Ke-rîm'i, sevgili Peygamberine "hak" ile muttasrf olarak
İndirmiştir. Binâenaleyh bu Kitab'da yer alan bütün âyetler, ister akaidle
ilgili olsun, ister geçmiş milletler ve peygamberlerle ilgili haber ve kıssalar
olsun, isterse ahkâm âyetleri olsun, hepsi de Allah tarafından indirilmiştir.
Bu âyetlerin hiçbirinden şüphe edilemez. Onun hak olarak indirilmiş olması buna
delâlet eder.
Kur'ân-t Kerîm, Hazreti
Peygambere vahiy yolu ile gönderilmiştir. Âyet-i kerîmede vahiy,
"tenzil" kelimesiyle tabir olunduğu gibi, "inzal" kelimesiyle
tabir olunduğu başka âyetler de vardır. Vahyin indirilmesi, değişik hal ve
şartlara göre, ayrı ayrı zamanlarda olduğu için, Kitab'ın tamamlanması da,
yirmi seneyi aşkın bir zaman almıştır. Bu itibarla, âyet-i kerîmenin ilk
ibaresini "sana Kitab'ı hak ile ve tedricî olarak indirmiştir"
manâsında anlamak gerekir.
İşte, hak ile
vetedricî olarak bu Kitab'ın İndirilmesiyle, kendinden önce indirilen kitaplar
da tasdîk edilmiş olmaktadır. Zira bilinmektedir ki, Allahu Ta'âlâ geçen zaman
içinde pek çok peygamber göndermiş ve bu peygamberlerin herbirine vahiyler
indirmiştir. O halde bu vahiylerden bir kısmının teşkil ettiği bir takım
kitaplar vardır ki, bu kitapların muhtelif peygamberlere nisbeti, onlara
gönderilen vahiyleri ihtiva etmeleri yönündendir. Buna göre, meselâ Tevrat,
Mûsâ (a.s.)'ya nisbet edilen bir kitaptır; çünkü Mûsâ (a.s.)'ya gelen vahiyleri
muhtevidir. İncil de îsâ (a.s.)'ya nisbet edilmiştir; çünkü bu kitap da, ona
gelen vahiylerden oluşmuştur. İşte, Kur'ân-t Kerîm inzal edilmekle, daha önce
muhtelif peygamberlere gönderilen vahiyler ve bu vahiylerin meydana getirdiği
kitaplar, tefsirini yaptığımız bu âyet-i kerîmenin de delâlet ettiği gibi, tasdik
olunmuştur. Ancak bu tasdîk, icmali bir tasdiktir ve bu, ne bugün yahudîlerin
elinde bulunan Tevrat'ın ve ne de hıristiyanlann elinde bulunan İncil'in ihtiva
ettikleri sözlerin doğruluğunu tasdîk manâsında değildir.
Filhakika yukarıdaki
âyet-i kerîmenin devamı olan âyetlerde de belirtildiği gibi, Allahu Ta'âlâ,
Tevrat ve İncil'i insanlar için birer hidayet olmak üzere Mûsâ (a.s.) ve îsâ
(a.s.)'ya indirmiştir. Bu bakımdan Tevrat ve İncil'in Allah'tan birer vahiy
olduğunda ve Tevrat'ın Musa'ya, İncil'in de îsâ'ya nisbetlerinde hiç kimsenin
şüphesi bulunmamak gerekir. Çünkü bunların, adı geçen peygamberlere
indirildiğini Kur'ân beyan etmiş ve onları doğrulamıştır. Ancak her ne kadar
Tevrat ve İncil, Allah'tan bir vahiy olarak Mûsâ ve îsâ'ya indirilmiş iseler
de, Hz. Musa1 nın elinde bulunan bazı tabletler dışında, indirildikten sonra
geçen zaman İçinde yazılmamış olmaları dolayısıyle unutulmuş, hatırlanan kısımlar
tahrife uğramış ve böylece Allah tarafından vahyedilen birer kitap olma
vasıflarını kaybetmişlerdir. Bu bakımdan Kur'an-i Kerîm'in gönderi-lişiyle
tasdik edilmiş olan kitaplar, Tevrat ve İncil gibi yine vahye müs-tenid
kitaplar olmakla beraber, bu kitapların bugünkü muhtevaları değildir; çünkü bu
muhteva, biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, zaman içinde unutulup tahrife
uğramış ve vahyedilen muhteva olmaktan çıkmıştır.
Tevrat'ın yahudîler
tarafından tahrif edildiğine Kur'ân-ı Kerîm de şehadet eder ve muhtelif
âyetlerinde bunu açık bir dille ortaya kor. Meselâ Mâide sûresinin 13 üncü
âyetinde şöyle denilmiştir:"... (Ellerindeki Tevrat'ta kelimeleri
yerlerinden değiştirip tahrifat yapmışlar ve (kitaptan) kendilerine
hatırlatılan şeylerin çoğunu unutmuşlardır"...
Bugün, yahudîlerin
ellerinde bulunan Tevrat'ın kendisi de bu ger-. çeği teyid etmektedir.
Tesniye'nin 31 "inci bâb (24) ında şu ibareler okunur: "Ve vâki oldu
ki, Mûsâ, bu şeriat (Tevrat) in sözleri tamam oluncaya kadar onları bir kitaba
yazmayı bitirdiği zaman, Mûsâ Allah'ın ahid sandığını taşıyan Levililere
emredip dedi: Bu şeriat kitabını alın ve onu Allah'ınız Rabbin ahid sandığının
yanına, sana karşı orada şâhid olsun diye koyun. Çünkü ben, senin isyanını ve
sert enseni bilirim; işte ben bugün sizinle beraber daha sağken Rabbe karşı âsî
oldunuz. Ölümümden sonra ne kadar ziyade âsî olacaksınız!..."
Yine Tesniye'nin 34
üncü babında Musa'nın Ölümünü anlatan haberlere yer verilmiştir. Bunların
biryerinde şöyle denilmektedir: "Ve Rabbin sözüne göre, Rabbin kulu Mûsâ
orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki derede onu
gömdü; fakat bugüne kadar kimse onun kabrini bilmez. Ve Mûsâ öldüğü zaman, 120
yaşında idi; gözü zayıflamadı ve kuvveti eksilmedi..."
Mûsâ (a.s.)'nın
Tevrat'ı yazması ve ölümü ile ilgili bu iki haber, ehl-i kitap nazarında
Tevrat'tandır ve fakat hakikatta kendisine indirilen ve bizzat kendisi
tarafından yazılıp sandığa konulan şeriatla hiçbir ilgisi yoktur. Aksine
hikâye tarîkıyle başkaları tarafından daha sonraları yazılmış bir takım tarihî
nakillerden ibarettir. Eğer Tevrat'ın hemen hepsinin buna benzer nakillerden
meydana geldiği göz önünde bulundurulursa, Musa'ya indirilen şerîat ahkâmının,
Kur'an-ı Kerîm'in de şehadet ettiği gibi, tamamen kaybolduğuna kolayca
hükmedilebilir. Filhakika bazı güvenilir kaynaklarda da belirtildiği gibi,
Buhtunnassar kumandasındaki Babil hücumlarında Tevrat nüshaları tamamiyle
tahrip edilmiştir. Tevrat'ın kaybolmasından sonra Azratarafından yeniden toplanıp
yazıldığı görüşü, yahudîler tarafından da kabul edildiğine göre, bir ara Tevrat
nüshalarının tamamiyle yok olduğu gerçeği ortaya çıkmış olur. Ancak Azra'nın
Tevrat'ı nasıl yeniden toplayıp yazdığı, yazarken hangi asla istinad ettiği tam
manâsıyle meçhuldür. Bu itibarla, şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, Musa'ya
indirilen Tevrat yok olmuştur. Bugün Tevrat adı altında okunan kitaplar ise,
asırlarca sonra, halk arasında dolaşan söylentilere istinaden yazılmıştır ve
asıl Tevrat'la hiç ilgileri yoktur.
îsâ (a.s.)'ya
indirilen İncil'e gelince, bu kitap Tevrat'tan daha talihsizdir; zira Tevrat,
hiç olmazsa Musa'ya indirildiği zaman yazılmış, halk tarafından okunmuş,
hükümleri öğrenilmiş, sonra nüshaları tahrip edilerek ortadan kaldırılmıştır.
Bu itibarla sonradan yazıldığında, halk diline girmiş bazı hakikat
kırıntılarını ihtiva edebileceğini düşünmek mümkün olabilmektedir. Fakat İncil
böyle değildir. Hıristiyanlık geldiği zaman, her taraf, müşrik Roma
İmparatorluğunun hakimiyeti altında bulunuyordu ve hıristiyan olanlar
dinlerini gizlemek zorunda idiler; çünkü yeni dîne girdiği öğrenilen bir kimse
hemen öldürülüyordu. Bu hal, Roma'nın hıristiyanlığı kabul ettiği senelere
kadar sürmüş ve hıristiyanlar, üç asra ulaşan bir süre zarfında daima gizlenmek
zorunda kalmışlardır. Bir taraftan yahudî.baskısı, diğer taraftan Romalı
tehdidi, İncil'in yazılıp yayılmasına imkân vermemiş, ancak dördüncü asırda,
yani İsa'nın doğumundan 3,5 asır sonra, halk dilinde dolaşan söylentilere istinaden
yazılmış çeşitli İndiler belirmeye başlamıştır. Bunların birbirinden farklı
nüshaları o kadar çoğalmıştır ki, nihayet kilise ileri gelenleri, bunlardan
sadece dördünü seçerek kabule şayan görmüşler, diğer yüzlerce farklı nüshayı
reddetmişlerdir. Bugün, elde mevcut dört İncil de, Tevrat gibi bazı tarihî
olayları, îsâ'nın hayatını, bazı sözlerini, çarmıha gerilip öldürülüşünü
hikâye eden haberleri ihtiva eder ki, bunların Allah tarafından İsa'ya
vahyedilen sözler olması elbette mümkün değildir.
Özet olarak
diyebiliriz ki: Allahu Ta'âlâ, bugün asılları bulunmayan Tevrat ve İncil'i,
kendilerine gönderilen kavimlere hidayet olmak üzere indirmiş, ayrıca bu
kitaplarda, ileride gönderilecek olan son İslâm Peygamberini de müjdelemiştir.
Binâenaleyh hak ile indirilen Kur'ân-ı Kerîm'in, kendinden önceki kitapları
tasdik eder olması, bu yönden de dikkate şayan bir keyfiyettir. Filhakika
Kur'an-ı Kerîm'in Hazreti Mu-hammed'e indirilmesiyle, Tevrat ve İncil'de yer
alan son İslâm Peygamberinin gelişi hakkındaki haberler hem tasdik edilmiş,
hem de aynen gerçekleşmiş olmaktadır. [8]
4 Allahu
Ta'âlâ Furkan't da indirmiştir. Furkan, gufran vezninde masdardır ve hak ile
bâtıl arasını ayırdeden şey manâsındadır. Bazı mü-fessirler, bu kelime ile
Kur'ân-ı Kerîm'in kasdedildiğini ileri sürerlerse de, âyet-i kerîmenin başında
"Kitab't sana hak ile indirmiştir." denilerek Kur'ân'a işaret
edilmesi ve aynı cümle içerisinde aynı manâya gelecek bir ifadenin tekrarına
gerek bulunmaması dolayısıyle bu görüşü benimsemek mümkün görülmemektedir.
Bazıları ise, delil ve burhan gibi her hususta hak ile bâtılı birbirinden ayırt
eden her şeyin Furkan olduğunu söylemişlerdir; bu görüşü benimseyenlerin
başında İbn Cerîr et-Taberî gelir. Son asır müfessirlerinden Muhammed Abduh da
Furkan'ı akıl ile tefsîr etmiştir ki, İbn Cerîr'in benimsediği görüş içerisinde
akla da yer verildiğine şüphe yoktur. Zira akıl, hak ile bâtılı birbirinden
ayıran, insanların sahip oldukları en önemli bir ölçüdür. Nitekim buna benzer
bir ifadeye Şûra sûresinin 17nci âyetinde de rastlanır. Bu âyette şöyle
buyurulmuştur: "Hak ile Kiîab'ı ve mizam indiren Allah'tır". Bu
ibarede yer alan mizan kelimesi, müfessirler tarafından adalet ile tefsîr
olunmuştur ve tabiatıyle Kitab ve mizan ayrı ayrı şeylerdir. Yukarıdaki âyet-i
kerîmede de, önce, "sana Kitab'ı hak ile indirdi" denilmiş, daha
sonra da sırasıyle Tevrat'ı, İncil'i ve Furkan'ı indirdiği beyan edilmiştir. Bu
sıraya göre Furkan'ın, ilk üç kitaptan ayrı bir şey olduğu anlaşılır ki, bunun
da akıl olması mümkündür.
Netice olarak, Allahu
Ta'âlâ, kullarına hidayet etmek, onları doğru yola irşad edip dünya ve âhiret
saadetine kavuşturmak için onlara peygamberler göndermiş, bu peygamberler
vasıtasıyle kitaplar, mucizeler apaçık delil ve burhanlar indirmiştir. Bu
mucizeleri, delil ve burhanları değerlendirmek ve böylece hak ile bâtılı ayırt
etmek için onlara bir de akıl vermiştir. Bütün bunlardan sonra, Allah'ın
indirdiği bu kitapları, bu kitaplarla gelen delil ve burhanları kim inkâr
ederse, böylele-ri için kıyamet günü şiddetli bir azâb vardır. Bu, Allah'ın
kâfirlere olan va'didir; bu va'd, mutlaka gerçekleşecektir. Çünkü Allah, intikam
sahibidir: Va'dine inanmayanlardan, yahut aldırış etmiyenlerden intikamını elbette
alacaktır. Bu, O'nun, kanunlarını infaz etmek hususundaki kuvvet ve kudretinin
de tabii bir neticesidir.
Allahu Ta'âiânın
mü'minleri mükâfatlandırıp kâfirleri ve münafıkları cezalandırması, onların,
gizli aşikâr bütün hal ve hareketlerini bilmesine dayanır. Filhakika O, ilmiyle
her şeyi kuşatmıştır; hiçbir şey O'nun ilmi dışında değildir. Nitekim daha
sonraki âyetlerde bu husus açıklanmış ve şöyle buyurulmuştur: [9]
5. Şüphe yoktur la, yerde ve gökte hiçbir §ey
Allah 'a gizli kalmaz.
6. Sizi
(ana) rahimlerinde nasıl düemişse öylece şekillendiren O'dur. O'ndan başka
üâhyoktur; Azız 'dir; Halâm 'dır.
7. Kitab'ı
sana indiren O'dur. O Kitab'ın bir kısmı muhkem âyetlerdir; bunlar Kitab'ın aslıdır;
diğerleri ise, müteşâbih âyetlerdir. Kalblerinde eğrilik bulunan kimseler,
fitne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevîliniyap-mak için müteşâbih olan
âyetlere tâbi olurlar. Oysa müteşâbihin tevilini Allah'tan başkası bilmez, ilimde
yüksek dereceye erişmiş olanlar ise, "biz ona inandık; hepsi de Rabbı-rnız
katındandır.n derler. Bunu, akü sahiplerinden başkası düşünmez.
8. Rabbımaf Bizi doğru yola ilettikten sonra
kalblerimizi (bu yoldan) saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla.
Şüphesiz bağış sahibi olan yalnız sensin.
9. Rabbımu!
Geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde insanları toplayacak olan muhakkak
sensin. Allah, elbette va 'dinden dönmez.
5 Yerde ve
gökte olan her şey Allah'ın ilmi içindedir. O'na gizli kalan, yahut O'nun
gözünden kaçıp unutulan veya ihmal edilen hiçbir şey yoktur. Kullarını doğru
yola iletmek ve onları dünya ve âhiret saadetine kavuşturmak için kitaplar
indirmiş ve bu kitaplarda, tatbik olunduğu zaman, mutlaka kullarının iyiliğine
olan hükümlerini bildirmiştir. Bu bakımdan hiç kimse, Allah'ın indirdiği
hükümlerin, kullarının hayrına olmadığı iddiasında bulunamaz; zira böyle bir
iddia, Allah tarafından vazolunan hükümlerin tesadüfî olduğu neticesini doğurur
ki, bu, Allah'ın ilmine karşı büyük bir iftiradır. Hiç kimse, Allah'ın emir ve
nehiylerine uyarak yoldan sapmış değildir. Aksine yoldan sapanlar ve yoldan
saptıkları için mü'min vasfını yitirenler, Allah'a itaat etmiyenler-dir. Allah,
bu gibilerin halini en iyi bildiği içindir ki, onlara cehennem azabını
va'detmiştir. Hiçbir kâfirin küfrü O'na gizli değildir. Keza îmanında sâdık
olan gerçek mü'minle, sahte olan münafığın halleri de O'na gizli kalmaz. [10]
6 Bütün
bunlar Allah'a nasıl gizli kalsın ki, kullarını analarının karınlarında hiç yoktan
var edip, onlara dilediği şekli veren O'dur. Hazreti Peygamberin Buhârî[11] ve
diğer Sünen sahipleri tarafından nakledilen ve hadîsçiler tarafından mütevâtir
olduğu söylenen bir hadîsine göre, Allah, insan yavrusunu ana rahminde ilk
kırk günde cemedip sonra alak haline getirir. Sonra bu alak-tan bir et parçası
oluşur. Üçüncü kırk günden sonra da, ana rahmine bir melek gönderir. Bu meleğe,
doğacak olan insanın rızkını, ecelini, isyankâr veya itaatkâr mı olacağı
hususundaki ilâhî takdirini yazmasını emreder. Artık bu takdirin değişmesi
mümkün değildir. Binâenaleyh ana rahminde çocuğu erkek veya kız, güzel veya
çirkin, uzun veya kısa yaratan, kısacası ona dilediği şekli veren Allah'tır.
Ona dilediği şekli vermesi, O'nun sânına lâyık bir dikkat ve ihtimamın ve
tabiattyle kendi takdirinin neticesidir; fakat hiçbir zaman bir tesadüf eseri
değildir.
Âi-i Imrân sûresi
hakkında baştarafta verdiğimiz umumî bilgi içerisinde de işaret ettiğimiz
gibi, sûre, altmış kişilik hıristiyan Necran heyetinin Medîne'de Hazreti
Peygamberi ziyaretinden ve onunla hıristiyan akaidi hakkında münakaşaya
kalkışmasından sonra nazil olmaya başlamıştır. Bu sebeple sûrenin ilk seksen
âyetinde, hıristiyan akaidinin reddi ve tevhîd akîdesinin isbatı ile ilgili
hükümlere yer verilmiştir. Bu itibarla, insanı ana rahminde dilediği gibi
şekillendirenin Allah olduğu hususundaki bu âyetin, îsâ (a.s.)'yı ilâh telakki
eden hıristiyan inancına açık ve kesin bir reddiye olduğunu anlamak hiç de güç
değildir. Zira hıristiyanlar da kabul etmektedirler ki, îsâ (a.s.) da diğer
insanlar gibi ana rahminde teşekkül etmiş bir varlıktır. Her ne kadar onua
teşekkülü, diğer insanlardan farklı olarak bir babaya ihtiyaç hâsıl olmadan gerçekleşmiş
ise de, böyle bir olay, ne onu ana rahminde yaratılmış bir varlık olmaktan
çıkarır; ne de onun ilâh olmasını gerektirir. Kısacası o, hâlık değil
mahlûktur; yani yaratıcı değil, yaratılmıştır ve onu, kendisinden başka ilâh
olmayan Allah, ana karnında dilediği gibi yaratmış, sonra da dilediği şekli ona
vermiştir. Bu bakımdan Isâ (a.s.)'nın, diğer insanlardan hiçbir farkı yoktur;
diğer insanlar gibi o da Allah'ın kuludur. Şu var ki, o, Rabbı tarafından
peygamber olarak seçilmiş, diğer peygamberler gibi Allah'ın vahyini almış ve
bu vahyi insanlara tebliğ etmekle görevlendirilmiştir. 0 halde isa'ya ilâhlık
isnadı, sadece bir yalan ve bir iftiradır; Allah'a şirk koşmaktır ve bu iddiada
bulunanlar da ancak birer müşriktir. Halbuki gökte ve yerde her ne varsa,
bunların hepsini yalnız Allah yaratmıştır ve O Allah'tan başka da ilâh yoktur.
İşte 0 Allah Azîz'dir: İlminin gereği ne ise, iradesinin taalluk etmesi halinde
onu yerine getirir. Hiçbir şey ve hiçbir güç, O'nun irade ettiği şeyi yapmasına
veya yaratmasına engel olamaz; yegâne galip O'dur. O, aynı zamanda Hakîm'dir:
Yaptığı ve yarattığı her şey bir hikmete dayanır; abes değildir. [12]
7 Kur'ân-ı
Kerîm'i sevgili Peygamberine vahyederek indiren de O'dur. Binâenaleyh Kitab'ın
içindeki emirler ve yasaklar, kıssalar ve nasihatlar, hepsi de O'nundur. Onları
O'ndan daha iyi bilen yoktur.
İşte bu Kitab'ı teşkil
eden âyetlerin bir kısmını, ibareleri muhkem olanlar teşkil eder. Bunlar,
Kitab'ın aslıdırlar; manâlarında ihtimal yoktur; yani okuyanı mütereddit
bırakacak birden fazla manâya sahip değillerdir. Tek bir manâ ile
gelmişlerdir, ve o manâ, Allahu Ta'âlânın murad ettiği manâ oiup, hiçbir
tereddüde açık değildir. En'âm sûresinin 151-153'üncü âyetlerini muhkem
âyetlere misal olarak zikredebiliriz. Bu âyetlerde şöyle buyurulmuştur:
"(Ey Muhammedi)
De ki: Gelin, Rabbınızın size neleri haram kıldığını okuyayım: Allah'a hiçbir
şeyi ortak koşmamanız, anaya babaya iyilik etmeniz; çocuklarınızı
geçindirememek korkusuyle öldürmemeniz; oysa biz sizi ve onları besliyoruz;
açık olsan gizli olsun kötülüklere yaklaşmamanız; hak yolda olmadıkça,
Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı insanı öldürmemeniz. İşte akıl edip
düşünmeniz için, Allah, bunları size tavsiye etmiştir".
"Ergenlik çağına
erlşinceye kadar, en güzel bir şekilde olmadıkça yetim malına yaklaşmayın.
Ölçüyü ve tartıyı adaletli yapın. Biz insana, ancak gücünün yettiğini teklif
ederiz. Söylediğiniz zaman, akrabalarınız da olsa, âdil davranın; Allah'a
verdiğiniz sözü tutun. İşte düşünesiniz diye Allah size bunları tavsiye
etmiştir".
"Bu hiç şüphesiz,
benim dosdoğru yolumdur; bu itibarla ona uyun; diğer yollara uymayın. Aksi
halde sizi O'nun yolundan ayırır. İşte sa-kınasınız diye Allah size bunları
tavsiye etmiştir".
Görüldüğü gibi bu
âyetlerin manâlarında insanı tereddüde düşüren ve "acaba şu manâ mı
kasdediliyor, yoksa bu manâ mı?" sorusuna sebep olan herhangi bir
gizlilik, bir müphemiyet mevcut değildir. Emir ve yasaklar açıktır; neyin
emredildiği ve neyin yasaklandığı bellidir.! Binâenaleyh dîni ifsad etmek ve
müslümanların kalblerine şüphej sokarak onları dînden ve îmandan uzaklaştırmak
isteyenlerin, bu âyet-i lerden herhangi birini ele alarak "bakınız, siz bu
âyeti yanlış anlıyorsunuz; Allah, bu anladığınız manâyı murad etmemiştir; O,
şunu demek istiyor; o halde siz de öyle yapınız..." demesi mümkün
değildir; çünkü âyetlerin, böyle denilmeye yol açacak birbirinden farklı
manâları yoktur. İşte bunlar, muhkem olan âyetlerdir.
Müteşâbih âyetler ise
böyle değildir. Müteşâbih, lugatta. birbirine benzeyen şeyler hakkında
kullanılan bir kelimedir. Nitekim Zümer sûresinin 23 üncü âyetinde müteşâbih
kelimesi bu manâda kullanılmış ve şöyle buyurulmuştur: "Allah, sözün en
güzelini, âyetleri güzellikte birbirine benzeyen (müteşâbih) ve mükerrer
olarak gelen bir kitap şeklinde indirmiştir..."
Kur'ân-ı Kerîm'in
bütün âyetleri, şüphesiz birer Allah kelâmı olmaları itibariyle aralarında
herhangi bir fark yoktur. İnsanlara hidayet etmeleri yahut doğru yolu
göstermeleri bakımından hepsi birbirinin aynıdır. Aralarında hiçbir ihtilâf
yoktur; hiçbiri diğerini nakzetmez. Nitekim Nisa sûresinin 82 nci âyetinde
"Onlar Kur'ân'ı hiç düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başka birisinden
gelmiş olsaydı, onun içinde pek çok çelişki bulurlardı", denilmiştir. O
halde her çeşit kusurdan salim olmaları yönünden Kur'ân âyetlerinin hepsi
birbirine benzer; yani müteşâbihtir-ler.
Ancak tefsîrini
yaptığımız âyet-i kerîmede, Kur'ân âyetlerinden bir kısmının muhkem, bir
kısmının da müteşâbih olduklarının belirtilmesi ve muhkem olanların Kur'ân'ın
aslı, müteşâbih olanların ise, kalblerinde eğrilik olup da müslümanlar arasında
fitne çıkarmak İsteyenlerin tutundukları âyetler olduğunun açıklanması, bu
âyet-i kerîmede müteşâbihin, yukarıda işaret ettiğimiz manâdan farklı bir
manâda kullanıldığını göstermektedir. Filhakika bütün müfessîrler de
müteşâbihin bu farklı manâsını kabul etmişler ve onu tarif ve tavsif etmeye
çalışmışlardır. Buna göre, muhkemin mukabili olarak zikredilen müteşâbihi,
şöyle açıklayabiliriz:
Müteşâbih, öyle bir
âyettir ki, bu âyetin lafzı, herhangi bir manâya delâlet ederse de, akıl, ona
aykırı başka bir manâyı anlamaya yönelir. Bu,şu demektir ki, müteşâbih olan
âyetin bir zahirî manâsı vardır; bir de bu manâdan farklı bir takım manâları
vardır ve insan, onun zahirî manâsını aklına sindirerek kabul edemediği gibi,
diğer farklı manâlardan hangisinin âyetin gerçek manâsı olduğunu da bilemez ve
dolayısıyle bu manâlar arasında herhangi bir tercih yapamaz. Hattâ bazan
âyetteki bir lâfzı bile anlamak mümkün değildir. Bazı sûrelerin başında yer
alan ve bazan bir âyet, bazan da âyetten bir cüz olarak gelen Elif. Lam. Mîm.,
Elif. Lâm.Râ., Hâ.Mîm. ve benzeri birleşik harfler bunlardandır.
Aklın, zahirî manâları
dışında başka manâlar bulmaya çalıştığı, fakat bulduğu manâlardan hangisinin
onun gerçek manâsı olduğunu kes-tiremediği müteşâbih âyetlere, şu bir kaç âyeti
misal olarak gösterebiliriz:
"Allah'ın eli,
onların elleri üzerindedir" (Fetih sûresi, 10).
"Rahman, arş
üzerinde istiva etmiştir" (Ta-Hâ, 5).
"Rabbın ve saf
saf melekler gelmişlerdir" (Fecir sûresi, 22).
"Meryem oğlu
Mesih îsâ, sadece Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve
kendisinden bir ruhtur" (Nisa sûresi, 171).
Bu manâda gelen
âyetlerde Allah'ın sıfatlarına işaret edilmiş ve O'nun elinden, Arş üzerinde
istiva edişinden, gelişinden ve İsa'ya gelmiş bir rûh oluşundan söz edilmiştir.
Âyetlerin zahirî manâlarına bakılacak olursa, Allah'ın eli vardır; Arş üzerine
istiva etmiş veya oturmuştur. Meleklerle birlikte bir yerden biryere gelmiştir.
Bir rûh olarak İsa'da zahir olmuştur. Ancak bu âyetlerle Allah'a isnad edilen
bu sıfatları akıl tam manâsıyle idrak edememektedir. Allah'ın gerçekten bir eli
bulunup bulunmadığına, varsa bu elin nasıl bir el olduğuna, yahut Arş üzerinde
istiva ettiğine göre, bu istivanın keyfiyetine, keza meleklerle gelişinin nasıl
bir geliş olduğuna karar verememektedir. Sonra da Allah'ın herhangi bir yönde
ve herhangi bir yerde bulunan bir cisim olmadığı nok-tasından hareketle,
Allah'ın bildiğimiz manâda bir elinin bulunamayacağı, yahut belirli bir yere
yerleştirilen Arş üzerine oturmuş olamayacağı, yahutta bir yerden bir yere
vasıtalı veya vasıtasız gelemeyeceği düşüncesiyle âyetlerin zahirî manâlarını
reddederek onlara başka manâlar arayıp bulmaya çalışmaktadır. Nitekim bu
âyetleri tevîl eden müfessirler de, Allah'ın "el"ine
"kudret" manâsı vermişler ve "Allah'ın kudreti" demişlerdir.
Bunun gibi, "Arş üzerinde istiva"ya, "Arş'ı istilâ" veya
"Arş'ı kaplama, kuşatma"; "Rabbtn gelmesi"ni de
"emrinin veya azabının gelmesi" manâlarında tevîl etmeye
çalışmışlardır. Ancak bu ve benzeri tevillerin hepsi de birer ihtimalden
ibarettir ve Allah'ın murad ettiği manâlara uygun olup olmadığı
bilinmemektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'de,
Allah'ın sıfatları yanında, bazı peygamberlerin sıfatlarından sözeden yahut
âhiret ahvalini, cenneti ve cehennemi anlatan bir takım âyetler de vardır ki,
bu âyetlerde tarif ve tavsif edilen şeyleri de akıl yolu ile kavrayıp anlamak
mümkün değildir. Bunlara zahiren bir manâ verilebilse bile, kalb tatmin
edilemez., İşte bu çeşit âyetler de müteşâbih âyetler arasında yer alırlar.
Yukarıda zikrettiğimiz
Meryem oğlu îsâ Mesîh'in
Allah'tan bir rûh olduğunu beyan eden âyet bunlardandır. Bu âyet-i kerîmede îsâ
(a.s.) tanıtılmakta ve onun hakkın da "Allah'ın kelimesi" ve
"Allah'tan bir rûh" tabirleri kullanılmaktadır. Ancak kelimelerin
delâlet ettikleri bu zahirî manâlar akıl yolu ile izah edilememekte, izah için
tutulan bir yolun sıhhatinden ise emîn olunamamaktadır. Binâenaleyh böyle bir
âyeti de müteşâbih saymaktan ve inanan bir kimse olarak "doğrusunu Allah
bilir" demekten başka çare görülememektedir.
İşte, tefsîrini yapmaya
çalıştığımız âyet-i kerîme, Kur'ân âyetlerini, açıkladığımız şekilde muhkem ve
müteşâbih olmak üzere iki kısma ayırdıktan sonra, kalblerinde eğrilik olan,
haktan sapmış, dînden yüz çevirmiş, Allah ve Kitab tanımayan bir takım
kimselerin, müslümanlar arasında fitne çıkarmak, onları da dînden ve îmandan
uzaklaştırarak kendilerine benzetmek için bilhassa müteşâbih olan âyetlere
tutunduklarına ve onları kendi heva ve heveslerine uygun manâlarda tevil
ederek mel'anetlerini İşlediklerine işaret etmiş ve mü'minleri bunlara karşı
uyarmıştır.
Müslümanlar arasında
fitne çıkarmak ve onları dînden ve îmandan uzaklaştırmak isteyen bir kimsenin,
müteşâbih âyetlere tâbi olarak, onları kendi heva ve hevesi istikametinde
manâlandırmasına, biraz önce zikrettiğimiz îsâ (a.s.)'yı tanıtan âyetle ilgili
olarak şu misali zikredebiliriz: Âyet-i Kerîmede denilmiştir ki; "Meryem
oğlu Mesth îsâ, Allah'ın Peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve O'ndan
bir ruhtur".
Kalbinde eğrilik olan
ve müslümanlar arasında fitne çıkarmak isteyen bir kimse, bu âyetteki
"Ondan bir ruhtur." ibaresini, zahirî manâsı İle alır; bu konuda
gelen muhkem âyetlere hiç bakmaz ve der ki: Allah ruhtur; îsâ Mesîh de O'ndan
bir ruhtur; o halde îsâ, O'nun cinsindendir ve O'nun cinsi O'ndan ayrı bir şey
değildir. Bu sebeple îsâ Mesîh de bir ilâhtır.
Görüldüğü gibi, böyle
bir müteşâbih ibare, kötü niyetli kişileri, bu çeşit bir tevîle
götürebilmektedir. Halbuki muhkem âyetler, açık ve kesin bir şekilde
belirtirler ki, îsâ (a.s.) da diğer insanlar gibi, ana karnında Allah
tarafından yaratılmış, diğer insanlar gibi doğmuş, büyümüş, yaşamış ve Rabbına
kavuşmuştur. Babasız dünyaya gelmiş olması, onun bir ilâh olmasını gerektirmez.
Ancak o, Rabbı tarafından peygamber olarak seçilmiştir ve babasız dünyaya
gelmesi de, onun peygamberlik alâmetlerinden biridir.
Kalblerinde eğrilik
bulunanlar, sırf fitne çıkarmak için âyetlerin müteşâbih olanlarına yapışıp
onları kendi heva ve hevesleri istikametinde tevile yeltenirlerse de, bu
âyetlerin tevîlini Allah'tan başka hiç kimse bilmez. İlimde yüksek dereceye
erişmiş olanlar ise, "biz ona inandık; hepsi de Rabbımız
katındandır" derler. Bunu da ancak akıl sahipleri düşünür.
Âyet-İ kerîmenin bu
manâdaki ibareleri, bazı müîessirler tarafından farklı şekilde rnanâlandırılmiş
ve "müteşâbih âyetlerin tevilini, Allah'tan ve bir de ilimde yüksek
dereceye erişmiş olanlardan başkası bilmez" denilerek âlimlere üstün bir
paye verilmek istenmiştir. Ancak bu görüş, kanaatımızca yanlıştır ve
"ilimde yüksek dereceye erişmiş olanlar" ma-nâsındaki er-Râsihûne
fi'l-ılmi ibaresini istisnaya dâhil ederek geride kalan "derler"
manâsındaki yekûlûne ibaresini hal yapmak, Arapça yönünden de uygun
düşmemektedir.
Şüphesiz Allah, kendi
kelâmı olan Kur'ân âyetlerini ve bu âyetlerle murad ettiği manâyı en iyi
bilendir. Hiçbir âlimin, bu bilgide O'na denk olması mümkün olmadığı gibi, bu
denkliğe delâlet edebilecek bir şekilde "bunu bir Allah bilir; bir de
âlimler bilir" demek, haddi aşmaktan başka bir manâya gelmez. Eğer
bilinecek olan şey, bir de müteşâbih bir âyet olursa, bu iddia, haddi aşmanın
da ötesinde bir manâ kazanır.
Bununla beraber,
şurası da bir gerçektir ki, bir çok müfessir, şüphesiz, fitne çıkarmak için
değil, fakat gönlüne yatkın olan bir manâyı belirtmek için, müteşâbihin delâlet
ettiği manâlara işaret etmiş, ancak onu, kesin bir bilgi olarak ileri
sürmemiştir. Nitekim hiçbir âlim çıkıp da, müteşâbih olduğu bilinen
Elif.Lâm.Mîm. ve benzeri birleşik harflerin tevilini bildiğini iddia
etmemiştir. O halde, yukarıdaki âyet-i kerîmede yer alan ibareyi zorlayarak
"müteşâbihin manâsını Allah'tan ve bir de ilimde yüksek dereceye erişmiş
olanlardan başkası bilmez" demeye gerek yoktur. Eğer âyetin manâsı böyle
olsaydı, şimdiye kadar müteşâbih âyetler hakkında tatmin edici bazı açıklamalar
ortaya çıkmış ve herkes tarafından bilinmiş olurdu. Buna rağmen böyle bir
açıklama ortaya çıkmamışsa, bu, müteşâbih âyetlerin manâlarını açıklayacak
ilimde yüksek dereceye ulaşmış bir kimsenin çıkmadığına delâlet eder ki, âyet-i
kerîmeden anlaşılan gerçek manâ da zaten budur; yani müteşâbihin manâsını
Allah'tan başka hiç kimse bilmez.
Şunu da belirtmek
gerekir ki, son asrın bazı müfessirleri, müteşâbih âyetleri, bir takım
guruplara ayırmışlar ve bunlardan bazılarını Allah'tan başka hiç kimsenin
bilemeyeceğini, fakat bazı müteşâbih âyetleri ise, muhkem âyetlerin de
delaletiyle bazı âlimlerin anlayabileceklerini ileri sürmüşlerdir. Bunlara
göre, meselâ kıyamet ahvali, cennet ve cehennem ile ilgili âyetler ve
benzerleri, gayba âit olup, bunların tevîlini Allah'tan başkası bilmez.
Dolayısıyle bunları geldikleri şekilde kabul etmek gerekir. Bununla beraber,
diğer bazı müteşâbih âyetler de vardırki, akıl, aklî ve sem'î deliller
karşısında bu âyetlerin zahirî manâlarını kabul etmez; o manâları reddeder;
sonra da, aklın ve muhkem âyetlerin delaletiyle o âyetlere manâlar bulmaya
çalışır. Allah'ın ve Peygamberlerin srfatlarıyle ilgili âyetler bu
cümledendir. İşte, çeşitli müteşâbih âyetlerin zahirî manâlarını reddederek
onların yerine, yine akla ve muhkem âyetlerin delâletine uygun manâlar bulmak,
âyet-i kerîmede işaret edilen ilimde yüksek dereceye ulaşmış olan kimselerin
işidir.
Bu izah tarzı akla
yakın gibi görünürse de, bazı müteşâbih âyetlere aklın ve muhkem âyetlerin
delaletiyle bulunabilecek manâların, tefsîrini yaptığımız âyet-i kerîmeye
"müteşâbihin manâsını bir Ailah, bir de ilimde yüksek dereceye erişmiş
olanlar bilir" manâsını verebilecek derecede kesin olduğunu ileri sürmek
elbette mümkün değildir. Bu itibarla biz, daha ihtiyatlı olmak gerektiğine
inanarak, âyetin, mealde belirtilen manâsını tercih ediyoruz. Bununla beraber,
bu tercihin, bazı müteşâbih âyetlerin manâsını anlamak için aklı çalıştırmaya
engel olmaması gerektiğine de inanıyoruz. Her ne kadar akıl, bir müteşâbih
âyetin, Allah'ın murad ettiği gerçek manâsını tesbit edemese bile, bu maksatla
yapacağı çalışma, hiç şüphesiz onu ataletten koruyacak ve onun canlı kalmasına
yardımcı olacaktır. Kuvvetle muhtemeldir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de, muhkem âyetler
yanında bir takım müteşâbih âyetlerin de bulunmasının belli başlı
hikmetlerinden biri de budur. Nitekim Kur'an-ı Kerîm, bütün insanların iyice
anlamaları ve kendisiyle amel etmeleri için apaçık dille indirilmiş bir
kitaptır. Onun bir çok âyetlerinde bu gerçeğe işaret edildiği görülür. Böyle
olmakla beraber, Kur'ân'da, muhtelif manâlara gelmesi muhtemel olan ve gerçek
manâlarının Allah'tan . başka hiç kimse tarafından anlaşılması mümkün olmayan
müteşâbih âyetlerin niçin yer aldığını sormak ve soruşturmak çok tabiî olmak
gerekir.
Kur'ân-ı Kerîm'de
müteşâbih âyetlere de yer verilmesinin sebepleri çeşitli yönlerden
açıklanabilir. Bunlardan biri ve en önemlisi, yukarıda da işaret ettiğimiz
gibi, müteşâbih âyetlerle müslümanları düşünmeye ve araştırmaya sevkederek
akıllarına canlılık kazandırmak ve böylece onları ataletten ve donup kalmaktan
korumaktır. Çünkü açık ve anlaşılması kolay olan şeylerde aklın yapacağı iş
yoktur. Akla iş düşmemesi ise, onun durmasına ve ölmesine yol açar ki, bu da,
Kur'ân-ı Kerîm'de sık sık tekrarlanan tefekkürle ilgili emirlere uyulmasını
imkânsız kılar.
Kur'ân'da müteşâbih
âyetlerin yer almasının bir başka sebebi de, onları tasdik yönünden insanları
İmtihan etme gayesine yöneliktir. Eğer bütün âyetler, herkes için açık ve kolay
anlaşılır bir manâda olsaydı, Kur'ân'a îmanda fazlaca bir özellik bulunmayabilirdi.
Çünkü îmanın en büyük özelliği, çok defa insanın bilmediği, görmediği ve
mahiyetini anlayıp idrak edemediği şeylerde ortaya çıkmış olmasıdır. Nitekim
âyet-i kerîmede, manâsını Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği müteşâbih
âyetler üzerinde duran, düşünen ve akıllarını çalıştıran ilim sahiplerinin,
muhkem olsun müteşâbih olsun, onların hepsinin de Allah katından geldiğini ve
hepsine de îman ettiklerini söyledikleri belirtilmiştir ki, bu ifade, yüksek
bir îmanın beyanından ibarettir. [13]
8 İşte bütün
bunları ve dolayısıyle Kur'ân âyetleri arasında mü-teşâbihin varlığındaki
hikmeti, ancak akl-ı selîm sahibi olan kimseler düşünürler. Muhkem âyetlerin ve
aklın delaletiyle müteşâbih âyetlere manâ vermeye çalışırlarken, asıl manânın
Allah katınca olduğunu bilirler ve buldukları manânın, müslümanlar arasında
fitne çıkarmaması için son derece dikkat ederler. Çünkü daha önce de
belirtildiği gibi, kalb-lerinde eğrilik bulunan birtakım kimseler, fitne
çıkarmak ve heveslerine uygun tevil yapmak için müteşâbih olan, âyetlere
tutunurlar. Asıl mü'minler ise, gerçek manâsını Allah'tan başka hiç kimsenin
bilemeyeceği müteşâbihin üzerinde dururken, bunların indirilişindeki çeşitli
hikmetleri de düşünerek Rablarına sığınırlar ve doğru yolu bulduktan sonra, herhangi
bir hata ile kalelerinin bu yoldan saptırmamasını niyaz ederler. Aksi halde,
îmandan sonra tekrar sapıklığa düşmüş olurlar ve hem îmanları, hem de iyi
amelleri heba olur gider.
İnsanın îmanını
koruyabilmesi, şüphesiz Allah'ın, onun kalbini îman üzerinde sabit tutmasıyle
mümkün olur. Nitekim Ümmü Seleme'den rivayet olunan bir hadîse göre, Hazreti
Peygamber Rabbma "Ey kalbleri döndüren Allah! Kalbimi dînin üzerinde sabit
tut" diye duâ eder, sonra da bu âyeti okurdu: "Rabbımız! Bizi doğru
yola ilettikten sonra kalble-rimizi bu yoldan saptırma ve bize kendi katından
bir rahmet bağışla; şüphesiz, bağış sahibi olan yalnız sensin". Hazreti
Âişe'den gelen bir rivayette de şöyle denilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.),
çok defa şöyle duâ ederdi: Ey kalbleri döndüren Allah! Kalbimi dinin üzerinde
sabit tut. Ona dedim ki: Yâ Rasûlallah! Bu duayı ne kadar çok tekrarlıyorsun?
Bana şu cevabı verdi: Hiçbir kalb yoktur ki, Rahman'ın parmaklarından ikisi
arasında olmasın. Onu doğru tutmayı dilediği zaman doğru tutar. Saptırmayı
dilediği zaman da onu saptırır. O'nun Kur'ân'daki sözünü işitmiyor musun?:
"Rabbımız! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi bu yoldan
saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla; şüphesiz, bağış sahibi olan
yalnız sensin"
ılıMüteşâbih âyetlerin
tevili, herhangi bir hata sebebiyle insanı müs-lümaniar arasında fitne çıkarmak
gibi Allah katında vebali çok büyük olan bir tehlikeye düşürebildiğine göre,
insan, ancak Allah'a sığınmak suretiyle kendisini böyle bir tehlikeden
koruyabilir. İşte, yukarıdaki âyet-i kerîmede, insana bu sığınma yolu
gösterilmekte ve ona, Hazreti Peygamberin de sık sık tekrar ettiği bir duâ
öğretilmektedir.
9 İnsanın
kalbi, şüphesiz, Rahman'ın parmaklan arasındadır ve dilediğinin kalbini dîni
üzerinde sabit tutar; dilediğinin kalbini de dîninden saptırır. Sonra da,
hesap görmek için, vukuundan hiç şüphe edilmeyecek olan kıyamet günü herkesi
huzurunda toplar. Çünkü bu, O'nun, peygamberleri vasıtasıyle ilk insanın
yaratılışından itibaren bütün insanlara duyurduğu bir va'didir. Bu va'd mutlaka
gerçekleşecek ve herkes hak ettiği ceza ve mükâfatı görecektir. Çünkü Allah,
asla va'dinden dönmez. İşte o gün kâfirler için hiçbir kurtuluş yoktur. Nitekim
bunu takip eden âyetlerde bu husus apaçık ortaya konmuş ve şöyle buyurul-muştur: [14]
10. Küfredenlere mallan ve çocukları Allah katında
hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte ateşin yakıtı olanlar onlardır.
11. Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin
âdetleri üzere, âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onlan kendi günahlarından
dolayı cezalandırdı. Allah'ın cezası çok şiddetlidir.
12. (Ey Muhammedi) O inkâr edenlere de fa:
"Yakında mağlub olacak (âhirette de) cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne
kötü bir barınaktır".
13. (Bedir savasında) karsı karsıya gelen su iki
gurupta, sizin için bir ibret vardır; Bir gurup Allah yolunda dövüşür; diğeri
ise kâfirdir. (Ve bunlar) kendi gözleri ile müs-lümanlan kendilerinin iki katı
olarak görüyorlardı. Allah, yardımıyla
dilediğini destekler. İste bunda basîret sahipleri için muhakkak bir ibret
vardır.
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyetlerinde, hak olan dîne ve dînin aslını teşkil eden tevhîde.
işaretle, Tevrat'ın, İncil'in ve Kur'ân'ın tevhîd esası üzerine ve birbirini
teyiden indirildiğini beyan ettikten ve Kur'ân'ın, muhkem ve müteşâbih âyetler
yönünden mahiyetini belirterek, kalblerinde eğrilik bulunanlarınjnüslümanlar
arasında fitne çıkarmak için âyetlerin müteşâbih olanlarına tutunup onları
kendi hevesleri istikametinde tevil ettiklerini, halbuki müteşâbihin tevîlini
Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğini, ilim sahibi mü'minlerin ise,
muhkem olsun müteşâbih olsun bütün Kur'ân âyetlerinin Allah katından geldiğini
ikrar ile hepsine îman ettiklerini belirttikten sonra, mü'minlere, kalblerinin
hak dîn üzerinde sabit tutulması ve ondan saptırılmaması için nasıl duâ
etmeleri gerektiğini öğretmiş, sonra da, yukarıda zikrettiğimiz âyetlerinde
kâfirleri ele alarak, onların hallerini, bâtıla saplanıp haktan uzaklaşma
sebeplerini ve akıbetlerini açıklamış ve şöyle buyurmuştur: [15]
10. Küfredenlere,
malları ve çocukları Allah katında hiçbir fayda sağlamayacaktır. İste, ateşin
yakıtı olanlar onlardır.
10 İster
geçmiş devirlerde olsun, ister bu âyetlerin nazil olduğu Hz. Peygamber devrinde
olsun ve İsterse günümüzde olsun, dîni ve dînin esaslarını inkâr edenlerin,
dînden yüz çevirip bâtıla yönelmelerinin ve onunla gururlanmalarının belli
başlı sebeplerinden biri ve en önemlisi ya mal mülk ve evlâd sahibi olmak,
yahutta yüksek bir mevkie sahip bulunmaktır. Böyle kimseler, ya sahip oldukları
mallarının veya mevkilerinin kendilerine verdiği gururla dînden müstağni
olduklarını, yani ona ihtiyaçlarının bulunmadığını zannederler, yahut da
malları veya mevkileri, onların bütün benliklerini ele geçirir de, dünyada
düşünebilecekleri yahut meşgul olabilecekleri mal veya mevkiden başka hiçbir
şeyin bulunmadığına inanırlar. Böyle kimseler, miktarı ve derecesi ne olursa
olsun, yarın hesap için yakalarına yapışıklığında, mallarının ve mevkilerinin,
kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını düşünemeyecek kadar koyu bir cehalet
içindedirler. Bu sebepledir ki bunlar, Sebe' sûresinin 35 inci âyetinde de
açıklandığı gibi, "Biz, gerek mal yönünden ve gerekse evlâd yönünden daha
çoğuz. Bu itibarla azâb görecek kimseler değiliz." derler. Halbuki insanı
Allah'a yaklaştıracak olan ne onun malları ve ne de evlâdlarıdır. Fakat onu,
Allah'a yaklaştıracak olan, îmanı ve sâlih amelleridir. Bu İtibarla inkarcılara
ne mallan ve evlâdları, ne de mevkileri Allah katında hiçbir fayda
sağlamayacaktır. Aksine bunlar, cehennemi tutuşturmak ve alevini artırmak için
ona odun olacaklardır. Bu, şüphesiz, mal sevdasına düşüp dîni ve dîn günü oian
âhireti unutmanın cezasıdır. [16]
11. Firavun
ailesinin ve onlardan önceküerin âdetleri üzere, âyetlerimizi yalanladılar.
Allah da onlan kendi günahlarından dolayı cezalandırdı Allah'ın cezası çok
şiddetlidir.
11 Mallarının
ve evlâdlarının çokluğu ile gururlanıp dîni unutan inkarcılar, tıpkı Firavunun
Musa'yı ve daha önceki kavimlerin, kendilerine gönderilen peygamberleri
yalanladıkları gibi, son peygamberi ve ona indirilen Kur'ân'ı da yalanlamışlar,
böylece Allah'ın cezasına müstehak olmuşlardır. Allah da, bu inkârlarının
karşılığı olmak üzere onları yakalayıp helak etmiş, peygamberini ve
peygamberiyle birlikte îman edenleri ise, yardımiarıyle muzaffer kılmıştır.
Kâfirler için şüphesiz böyle bir akıbetten kaçış ve kurtuluş yoktur; çünkü bu
akıbet onlar için çok tabiî bir neticedir ve kendi fiillerinin neticesidir.
Yoksa Allah, hak etmeyen kimseye ceza vermez; O hiç kimseye zulmetmez. Fakat
hak edeni cezalandırdığı zaman da, O'nun cezası gibi bir ceza bulunmaz. Hem de
bu ceza, sadece âhırete hâs bir ceza da değildir. Bunu hak edenler, onu daha
dünyada iken görmeye başlarlar. Bu itibarla: [17]
12. (Ey
Muhammedi) O inkâr edenlere de ki: "Yakında maglub olacak, (âhırette de)
cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir barınaktır".
12
Mağlubiyet, bir kavim veya bir millet için en büyük felâket ve en büyük
azâbtır. Maglub olan bir milletin ferdleri, alışageldikleri refah ve saadet
seviyesini süratle kaybedip hiç akıl edemedikleri bir yokluk ve sefalet içine
düşerler. Mallan, mülkleri ellerinden tamamiyle çıkar; hor ve hakîr görülen bir
esaret hayatının azabını yaşarlar. Oysa bunlar, sahip oldukları mallarının ve
evlâdlarının, mevki ve itibarlarının kendilerini ilelebed mutlu edeceğine
inanırlar, onlar sayesinde kendilerine hiçbir kötülüğün erişemeyeceğini ve
hiçbir zarara uğramayacaklarını zannederlerdi. Zaten bunun için Peygambere ve
ona indirilen Kitab'a inanmak ihtiyacını duymamış, ihtarlara rağmen onlara
saldırmamışlar mı idi? Fakat bu zanlarında ne kadar yanıldıklarını ve şimdiye
kadar hiç akıllarına getirmedikleri o büyük felâkete nasıl uğrayacaklarını çok
yakında görüp anlayacaklardır. Bu, Allah'ın kâfirlere va'didir ve bu va'd
mutlaka gerçekleşecektir. Bu itibarla, Ey Muhammedi Sen, mallarının ve
evlâdlarının kendilerini refah ve saadet içinde sonsuza kadar yaşatacağını
zannederek dîni ve Kitab'ı inkâr edenlere haber ver ki; Çok yakında maglub
olarak dünyanın en büyük azabını tadacaklar, sonra da her şeylerini kaybetmiş
olarak cehenneme sürüleceklerdir. Orası ne kötü bir yerdir. Şüphesiz bunu
kendileri istemişlerdir. Allah da bu isteklerini geri çevirmemiştir. Bakalım
şimdi dönüş mümkün olacak mı?
Manâsını açıklamaya
çalıştığımız bu âyet-i kerîmede sözü edilen kâfirlerin yahudîler olduğuna dair
bazı rivayetler vardır. İbn Hişâm {Sîre, III. 47)'ın Benû Kaynukâ ile ilgili
olarak verdiği bir haberden öğrenildiğine göre, Hazreti Peygamber, Bedir
muharebesinde, müslümanlann galibiyetinden endişeye kapılarak aralarındaki
andlaşmayı bozan ve müslümanlarla savaşa kalkışan yahudî kabilesi Benû
Kaynukâ'yı kendi pazar yerlerinde toplamış ve onlara Bedir'de maglub olan
Kureyşli müşrikleri misal göstererek şöyle hitap etmişti: "Ey yahudî
topluluğu! Kureyş'in başına gelen felâkatten ibret alarak Allah'tan sakının ve
müslüman olun. Siz çok iyi biliyorsunuz ki, ben, Allah tarafından gönderilen
bir peygamberim. Bunu, kendi kitabınızda Allah'ın size bir va'di olarak
bulursunuz". Yahudîler ise, Hazreti Peygamberin bu sözlerini küçümsemişler
ve otna: "Ey Muhammedi Gururlanma; sen, harp sanatını bilmeyen bir kavimle
karşılaştın ve onlardan bir fırsat buldun. Fakat sen bizimle bir dövüş de, ne
olduğumuzu o zaman anlarsın," demişlerdir. İşte bundan sonradır ki Allahu
Ta'âlâ yukarıdaki âyet-i kerîmeyi indirmiş ve çok yakında yahudîlerin maglub
olacaklarını ve sonra da cehenneme sürüleceklerini haber vermiştir. Nitekim çok
geçmeden de Allahu Ta'âlânın bu haberi gerçekleşmiş ve yahudî kaleleri
fethedilmiş ve müşriklerle işbirliği yapan İslâm düşmanı yahudîlerin kimi
öldürülmüş, kimi de Medîne'den sürülmüştür. Allah'ın va'di haktır. Dünyayı
ifsad eden bu kavim, Allah'ın va'di gereğince, âhırette de muhakkak cehenneme
sürülecektir.
Yahudîlere olan hitap,
bundan sonraki âyet-i kerîmede de devam etmiş ve Allahu Ta'âlâ, Peygamberine,
malları ve evlâdlarıyla gururlanan yahudîlere, asıl ibret almaları gereken
hususu da hatırlatmasını bildirerek şöyle buyurmuştur: [18]
13. "(Bedir
savasında) karşı karsıya gelen şu iki gurupta, sizin için bir ibret vardır: Bir
gurup, Allah yolunda dövüşür; diğeri ise kâfirdir. (Ve bunlar,) kendi
gözleriyle müslümanlan, kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Allah,
yardımıyla dilediğini destekler. İşte bunda, basiret sahipleri için muhakkak
bir ibret vardır".
13 Ey
yahudîler! Siz, mallarınızın ve evlâdlarınızin çokluğu ile gururlanıp bunların
sizi yeryüzünde ebedî kılacağını ve size azabın dokunmayacağını
zannediyorsunuz. Oysa çok yakında maglub olacak, sonra da cehenneme
sürüleceksiniz. Bunun böyle olacağından asla şüphe etmeyin. Eğer aklınızı
kullanırsanız, size söylenenlerin doğruluğunu Bedir'de biribirleriyle savaşan
şu iki gurubun durumundan kolayca anlayabilirsiniz; çünkü savaşan bu iki
gurupta, sizin için alınması gereken büyük bir ders vardır:
Guruplardan birisi,
diğerine nisbetle çok az sayıda olduğu halde, Allah yolunda ve Allah için
savaşmıştır. Diğer gurup ise, mü'minlere nisbetle çok kuvvetli olmasına rağmen
kâfirdir. Bununla beraber, zayıf olan birinci gurup, kuvvetli olan diğer guruba
gâlib gelmiştir. İşte bu, sizin için bir ders olmalıdır. Sayıca müslümanlar az
oldukları halde, bunların, kâfirlere karşı gâlib gelmelerinin sebebini hiç
düşünmez misiniz? Oysa biraz düşünseniz, bunun sebebini kolayca
anlayabilirsiniz. Çünkü insanlık tarihinin hangi devrinde olursa olsun, ne
zaman mü'minler hakkı korumak, dîni ve mü'minleri kâfirlere karşı müdâfaa etmek
için Allah yolunda savaşa girmişlerse, arkalarında daima Allah'ın yardımını
bulmuşlardır. Şüphesiz bu yardımın da bir takım şartları vardır ve bu şartlara
uyulduğu takdirde yardım gerçekleşmiştir. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Enfal
sûresinin 45-46 ncı âyetlerinde buyurmuştur ki; "£y îman edenler!
(Savaşta) bir toplulukla karşılaştığınız zaman, sebat edin ve kurtuluşa
eresiniz diye de Allah'ı çokzikredin. Allah'a ve Rasûlüne itaat edin ve
birbirinizle çekişmeyin. Aksi halde başarısızlığa uğrarsınız ve kuvvetiniz yok
olup gider. Sabredin; şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir".
Görüldüğü gibi Allahu
Ta'âlâ mü'minlere, savaşta sebat etmelerini ve kurtuluşa ermeleri için de
Allah'ı daima zikretmelerini emretmiştir. Ayrıca, başarısızlığa uğramamanın
yolunu da göstermiş ve onlardan Allah'a ve Rasûlüne itaat etmelerini ve sabır
göstermelerini istemiştir. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.
Müslümanlar, Allah'ın
bu emirlerine tâkatları ölçüsünde uymuşlar, Allah da onlardan yardımını
esirgememiştir; çünkü bu, Allah'ın mü'minlere va'didir ve Allah, hiçbir zaman
va'dinden dönmez.. Nitekim Muhammed sûresinin 7 nci âyetinde şöyle
buyurulmuştur: "Ey îman edenler! Siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da
size yardım eder ve tâatında sizi devamlı kılar".
İşte Bedir Savaşında
müslümanların sayıca az olmalarına rağmen, silâh ve teçhizat bakımından
kendilerinden kat kat üstün olan müşriklere gâlib gelmelerinin sırrı budur.
Allah'ın Bedir
Savaşında müslümanlara yardımı, âyet-i kerîmede de açıklandığı gibi, onları,
kâfirlere, kendilerinin iki katı göstererek kalb-lerine korku salmasıyla
gerçekleşmiştir. Aslında Bedir'de, savaşan müşriklerin sayısı, bazı
kaynaklardan öğrenildiğine göre 950, müslümanların sayısı ise, müşriklerin üçte
biri idi; yani 313... Buna rağmen müşrikler, müslümanları kendilerinin iki katı
olmak üzere 2000 civarında görüyorlardı. Bu, Aliah'tn va'dinin bir gereği
olarak, müslümanları yardımıyla teyîd edişinin bir örneği idi. Bu teyid, Enfal
sûresinin 44 üncü âyetinde daha ayrıntılı bir şekilde ifade edilmiş ve şöyle
buyurulmuştur: "Allah, olması gereken bir işi gerçekleştirmek için (savaş
alanında) karşılaştığınızda, onları gözlerinizde size az gösteriyor, sizi de
onların gözlerinde azaltıyordu".
Bu âyet-i kerîmede,
Allah'ın müslümanları teyidinin, yahut onlara yardımının bir başka şekli
görülmektedir. Âyet-i kerîmeden anlaşıldığına göre, müslümanlarla müşrikler
karşı karşıya geldikleri zaman, her iki
gurup da, biribirinin
gözüne az görünüyordu. Müslümanlar kâfirleri az ve zayıf görüyorlardı. Bu
görüş, onları galibiyet arzusu ile canlandırıyor, morallerini yükseltiyor ve
Allah yolunda savaşa girip muzaffer olmanın sevincini daha savaşmadan
tattırıyordu. Bu sebepledir ki müslümanlar, kâfirler üzerine daha başka bir
duygu ile saldırmak için hazırlanıyorlardı. Müşrikler de müslümanları az ve
zayıf görüyorlar, hem onları, hem de doğuşundan beri kendilerini tehdit eden
İslâm'ı ortadan kaldırma zamanının geldiğini düşünerek bir an önce onlara
saldırmayı arzu ediyorlardı. Hem, müslümanları o derecede zayıf görüyorlardı
ki, uzun boylu savaş taktiklerine bile gerek bulunmadığı inancı içinde,
tedbirsiz harekete geçmişlerdi.
İşte bunlar, her iki
gurubun gözünde ve gönlünde beliren ve Allah tarafından sevk ve idare edilen
görüntüler ve duygular idi. Her iki taraf da, işte bu görüntüler ve duygularla
biribirlerine saldırmışlardı.
Ne var ki savaş
başladığı zaman görüntüde bir değişiklik olmuş ve Allah, kâfirlere, müslümanları
kendilerinin iki katı olarak göstermiş ve bu kuvvet dengesizliği sebebiyle
içlerine bir korku salmıştır. Bu korku ise, kâfirlerin paniğe kapılmalarına
sebep olmuş ve 1000 kişi oldukları halde, 300 mü'min karşısında bir çok ölü,
yaralı ve esir bırakıp kaçmışlardır.
İşte, açıkladığımız bu
âyet-İ kerîmelerde de görüldüğü gibi, Allahu Ta'âlâ, dilediğini destekler ve
yardımlarıyla onu başarıya ve zafere ulaştırır; dilediğini de mağlub ve perişan
eder. Yeter ki insanlar, Allah'ın yardımına nail olmak için O'na inansınlar ve
güvenip dayansınlar. Bu bakımdan, Bedir Savaşında olan hâdiselerde ve Allah'ın
kendilerinden üç misli kuvvetli olan müşriklere karşı mü'minleri teyîd ve
takviyesinde ve onları zafere ulaştırmasında, basîret sahibi kimseler için alınması
gereken ibretler ve dersler vardır. Fakat kitap ehlinden olmanız dolayısıyla
herkesten önce îman etmeniz gerekirken, mallarınız ve evlâd-larınızla
gururlanıp Peygambere ve ona indirilen Kitab'a savaş açan ey yahudîler! Sizde o
basîret nerede?
İnsanlar için,
kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara,
sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı asın derecedeki düşkünlük süslü ve câzib
bir hale getirilmiştir. Bunlar, dünya hayatının bir takım menfeatlandır; oysa
(âhirette) asıl varılacak yerin güzelliği, Allah katındadir.
Daha önceki âyetlerde,
kâfirlerin mal ve evlâd düşkünlüğünden sözedilmiş, fakat bu düşkünlük sebebiyle
elde edilen mal ve evlâdın, ne kadar çok olursa olsun, sahiplerine hiçbir fayda
sağlamayacağı ve onları cehennem azabından kurtarmayacağı, açık ve.kesin bir
dille gözler önüne serilmişti. Filhakika biz de bu konu ile ilgili olarak,
Sebe1 sûresinin 35 inci âyetine dayanarak, kâfirlerin "Biz, gerek mal
yönünden ve gerekse evlâd yönünden daha çoğuz. Bu itibarla azâb görecek kimseler
değiliz" dediklerine işaret etmiş, halbuki insanı Allah'a yaklaştıracak ve
ona Allah'ın rızasını kazandıracak olan şeyin, ne onun malları ve ne de
evlâdları olmadığını, fakat îmanı ve sâlih amelleri olduğunu açıklamıştık. Bu
açıklamadan sonra şunu hemen belirtmek gerekir ki, gerek Kur'ân-ı Kerîm'de mal
ve evlâdla ilgili olan bu mealdeki âyetler ve gerekse bu âyetlere paralel
olarak yapılan açıklamalar, İslâm'da mala mülke ve evlâda hiç itibar edilmediği
ve insanın, hiç mal mülk ve çocuk sahibi olmaması gerektiği yolunda yanlış bir
kanaata yol açmamalıdır. Zira İslâm'da mal mülk ve çocuk düşmanlığı olmadığı
gibi, herkesin çalışıp kazanması, mal mülk sahibi olması ve evlenip çoluk
çocuğa karışması en meşru işlerdendir. Hattâ mal mülk ve çocuk sevgisi,
insanın yaratılışında, Allah tarafından onun mayasına karıştırılmış bir
duygudur ki, İnsan, bu yaratılışı sebebiyle mayasında bulunan bu duyguya karşı
gelemez-. Zaten insanın görevi de, ona karşı gelmek değil, fakat onu daima
kontrol altında bulundurmaktır. Ancak bu kontrol sayesindedir ki insan, dünya
hayatının idamesinde bir vasıta olan malından ve evlâdından gerektiği şekilde
menfeat sağlayabilir. Fakat bu duyguyu kontrol altında tutmaz ve mal sevgisini
aşırı dereceye ulaştırıp bir hırs haline getirirse, işte o zaman, daha önce
açıkladığımız âyet-i kerîmelerde sözü edilen ve sahip olduklarıyla gururlanıp,
"bende bu mal ve evlâd varken cehennem azabı görmem" diyerek Allah'ı
ve Peygamberini inkâr eden kimselere döner.
İşte, Allahu Ta'âlâ,
mallarıyla gururlanıp âhireti unutan kâfirlerin uğrayacağı azabı zikrettikten
sonra, insanın yaratılışında, onun mayasında bulunan mal sevgisinin mahiyetini
de açıklamak maksadıyle şöyle buyurmuştur: [19]
14. insanlar
için, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma
atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karsı asın derecedeki düşkünlük, süslü ve
câzib bir hale getirilmiştir. Bunlar, dünya hayatının bir takım menfeatlandır;
oysa (âhirette), asû varılacak yerin güzelliği Allah katındadır.
14 Kadın,
oğul, yığın yığın altın ve gümüş, at, sağmal hayvan ve ekin gibi çeşitli mal ve
eşyaya karşı insan oğlunda varolan düşkünlük -ki, bu düşkünlük, âyet-i kerîmede
şehvet kelimesiyle ifade edilmiştir -aslında, onun fıtratının gereği olan bir
düşkünlüktür. Çünkü Allah, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, onu yaratırken
mayasına, bu şeylere karşı öyle bir sevgi, yahut öyle bir düşkünlük duygusu
karıştırmıştır ki, artık onun bunlara yüz çevirmesi, yahut elinin tersiyle
onları itmesi mümkün değildir. Bu sebepledir ki, insanda mal sevgisi onun
fıtratındandır. Tıpkı, görmek, konuşmak, düşünmek gibi. Bunlar da insanın
fıtratından olan özellikleridir ve insan, fıtratının gereği olarak görür,
konuşur ve düşünür. Herhangi bir kimsenin ana karnından kör doğması, yahut
dilsiz veya akılsız doğması, insanın görmek, konuşmak ve düşünmek hususundaki
fıtratını nasıl değiştirmezse, onun mal hususundaki insan fıtratına aykırı
davranışı da, bu kaideyi bozmaz. Netice itibariyle insan, âyet-i kerîmenin de
delâlet ettiği gibi, bir takım şeylere karşı aşırı derecede arzulu
yaratılmıştır ve aynı zamanda arzu ve istek kaynağı olan bu şeyler, ona
sevdirilmiş, süslü ve câzib gösterilmiştir. Bir takım şeylerin süslü ve câzib
gösterilmesi de fıtrattan ve o şeylerin tabiatındandır. Zira öyle şeyler vardır
ki, bunlar, insan için birer şehvet kaynağı olsa bile, insanın onları
fıtratının bir gereği olarak sevmesi mümkün değildir. Çünkü Allah, onlara karşı
insan fıtratından olmak üzere bir sevgi yaratmamıştır. Meselâ içilmesini haram
kıldığı sarhoş edici içki bunlardandır. İçki içen insan, onu, fıtratının bir
gereği olduğu için değil, fakat yaratıldığı İslâm fıtratını zorlayarak ve onu
bozarak içer.
Bu açıklamalardan
sonra, kısaca özetlemek gerekirse, Allah, insan kalbinde, kadına, oğula, altın
ve gümüşe, salma ata, sağmal hayvana ve ekine karşı bir sevgi yaratmış ve bu
sevgi sayesinde dünya hayatı daha câzib bir hale getirilmiştir.
Ancak unutmamak
gerekir ki, dünya bir imtihan evidir ve dünyada nasîbi olan her insanın bu eve
girip çıkması ve bu imtihanı görüp geçirmesi mukadderdir.
Allah, insana bir
takım şeyleri sevdirmiş olmakla beraber, bu sevginin itidalli bir şekilde
kullanılmasını istemiş, itidalin muhafaza edilebilmesi için de, nefse güç ve
ağır gelen bir sabrı şart koşmuştur. İnsanın, biraz önce sözünü ettiğimiz
imtihandan başarılı çıkması için bu şartlara uymaktan başka çaresi yoktur.
Cinsiyet şehvetinin bir semeresi olan kadın sevgisi, Allah'ın insan için takdir
ettiği nefsî bir duygu olmakla beraber, bu duygunun, ancak meşru olan bir yöne
tevcih edilmesi gerekir. Binâenaleyh insan, cinsiyet şehvetini, evlenmek ve bir
eş almak suretiyle sahibi olduğu eşine yönelttiği takdirde imtihanın şartına
uymuş olur; fakat bu şehvetin esiri olarak zina yollarına saparsa imtihanı
kaybetmiş sayılır.
Bu, çeşitli şehvet
kaynaklarından sadece birisi için verdiğimiz bir misaldir. Diğer şehvet
kaynaklan da böyledir: Altın, gümüş, yahut para veya mal sevgisi, insanı, meşru
yollardan bunları kazanmaya ve hayatını idame ettirmeye sevkeden bir vâsıtadır.
Fakat insan, bunlarla ilgili şehvetinin esiri olursa, bu şehvet onu, hırsızlık
gibi gayr-ı meşru yollardan bunları kazanmaya sevkeder ki, bu da insan için
büyük bir hüsrandır.
Başta kadın olmak
üzere, âyet-i kerîmede zikredilen şeylerin hepsi de, insanların geçici olan bu
dünyada sahip olmak istedikleri ve faydalandıkları çeşitli nimetlerden
bazılarıdır. Binâenaleyh insanın bunları meşru yollardan ve şehvetinin esiri
olmadan kazanması gerekir. Şunu da unutmaması gerekir ki, varılacak yerin ve
kavuşulacak şeyin en güzeli, Allah katındadır. Kim dünyanın geçici nimetleriyle
meşgul olarak, âhirette Allah katında kavuşacağı daha güzel ve kalıcı nimeti
elden kaçırmak ister?
Âyet-i kerîmede kadın
sevgisi, evlât ve mal sevgisinden önce zikredilmiştir. Bunun sebebi,
yeryüzünde kadın yüzünden meydana gelen fitnelerin daha çok ve daha şiddetli
olmasıdır. Nitekim Hazreti Peygamber de, Müslim {Sahîh, IVİ098) tarafından
nakledilen bir hadîsinde "Benden sonra erkeklere, kadınlardan daha zararlı
bir fitne ve imtihan sebebi bırakmadım" buyurmuştur. Bununla beraber şunu
da unutmamak gerekir ki, evlenen ve iffetini koruyan kadın, daima hayırla
yadedilmiş ve bu gibi kadınların çok çocuk doğurmaları da istenmiştir. Yine
Müslim {Sahîh, 11.1090) tarafından nakledilen başka bir hadîsinde Hazreti
Peygamber, "dünya metaının en hayırlısı iyi (sâliha) kadındır"
buyurmuştur ki, bu hadîsin, sâlihât-ı nisvân (iyi kadınlar)'), biraz önce
zikrettiğimiz hadîste sözü edilen ve fitne kaynağı olarak tanıtılar kadınlardan
ayırdığı açıkça anlaşılmaktadır. O halde kadın, iffetini koruduğu sürece, dünya
nimetlerinin en hayırlısı, iffetini yitirdiği zaman ise, dünyanın en zararlı
fitne kaynağıdır.
İnsanların fıtratında
bir de evlât sevgisi vardır ve dikkat edilecek olursa bu sevgi, âyet-i
kerîmede, kadın sevgisinden sonraki ikinci sırayı almıştır. Evlâd sevgisinden
sonra da, çeşitli mal sevgisi gelir. Gerek evlâd ve gerekse mallarla ilgili
olarak Allahu Ta'âlâ, Enfal sûresinin 28 indi âyetinde şöyle buyurmuştur:
"(Ey İman edenleri) Biliniz ki, sizin mallarınız da, çocuklarınız da bir
fitnedir. Muhakkak ki en büyük mükâfat Allah katındadır".
Gerek kadın sevgisinin
ve gerekse evlâd sevgisinin insan fıtratından oluşundaki müşterek illet, neslin
devamıdır. Bu sebepledir ki erkek evlâd daima kız çocuklarına tercih edilmiş ve
âyet-i kerîmede de çocuk sevgisi, oğul sevgisiyle ifade edilmiştir.
Üzerinde durduğumuz
âyet-i kerîmenin tefsîrine burada son verirken, en içten dileğimiz, bütün
müslümanların, âyet-i kerîmede zikredilen "şehevâf'a kendilerini kaptırmadan,
onların esiri olmadan, itidal ile ve Allah'ın koyduğu hudud içinde bütün dünya
nimetlerinden faydalanarak dünya ve âhiret saadetine kavuşmalarıdır. Bunun için
her müslümanın dilinden eksik etmemesi gereken duâ şu olmalıdır:
1547 (Ey Muhammedi) De
ki: "(Bu sayılanların) daha hayırlısını size haber vereyim mi?
-Rabbırnız, şüphesiz biz îman ettik; öyleyse bizim günahlarımızı bağışla ve
bizi cehennem azabından koru- diyen, sabreden, sâdık olan, ibadetlerinde ve
itaat-larvnda devamlı olan, mallarını Allah yolunda sarfeden ve seher
vakitlerinde Allah 'tan af ve mağfiret dileyen mütteldler için Rab'ları
katında, (ağaçlan) altından ırmaklar akan, (içinde) tertemiz eşler ve Allah'ın
rızası bulunan, ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, böyle kullarını hakkıyle
görendir".
Bundan önceki âyet-i
kerîmede Allahu Ta'âlâ, kadınların, oğulların, yığın yığın biriktirilmiş altın
ve gümüşün, salma atların, sağmal hayvanların ve ekinlerin insanlara
sevdirilip, bunların dünya hayatında süslü ve cazip bir hale getirildiklerini,
bu sebeple hepsinin de insanların istifadesine sunulan birer meta olduğunu
beyan buyurmuş, sonra da insanların, istifadelerine sunulan bu güzel şeylere
kendilerini kaptırıp, her şeyin bu dünya hayatından ibaret olduğunu sanmamaları
için, asıl güzelliğin âhırette Allah katında bulunduğunu, bunların, şüphesiz,
dünyadakilerle mukayese edilemeyecek derecede üstün olduklarını haber
vermiştir. Ancak Allah'ın, âhırette Allah katında bulunduğuna işaret ettiği bu
eşsiz güzellikler nelerdir ve kimler içindir? İşte Allahu Ta'âlâ, İnsana dünya
hayatında süslü ve cazip gelen şeylerden daha hayırlı olan âhıret nimetlerinin
neler olduğunu ve kimler için olduğunu açıklaması için sevgili Peygamberine
hitap etmiş ve şöyle buyurmuştur: [20]
15-17. (Ey
Muhammedi) De id: *(Bu sayılanların) daha hayırlısını size haber vereyim mı?
-Rabbımız, şüphesiz biz îman ettik; öyleyse bizim günahlarımızı bağışla ve bizi
cehennem azabından koru- diyen, sabreden, sâdıkolan, ibadetlerinde ve
itaatlannda devamlı olan, mallarım Allah yolunda sarfeden ve seher vakitlerinde
Allah'tan af ve mağfiret dileyen mütteldler için Rab'ları katında, (ağaçları) altından
ırmaklar akan, (içinde) tertemiz eşler ve Allah'ın rızası bulunan, ebedî
kalacakları cennetler vardır. Allah, böyle kullarını haklayle görendir",
15-17.Âyet-i
kerîmenin soru şeklinde gelen ilk ibaresi, bir evvelki âyetin de göz önünde
bulundurulması halinde, değişik bir ifadeyle şu manâya delâlet eder: "Ey
Muhammedi Kullarıma de ki: Dünyada size nimet olarak verilen kadınlardan, oğullardan,
yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal
hayvanlardan ve ekinlerden daha hayırlı olanlarını size haber vereyim mi?"
İbarenin "... daha hayırlı olanlarını size haber vereyim." yerine
"... size haber vereyim mi?" şeklinde soru olarak gelmesi, soruyu
takiben haber verilen şeylerin önemini vurgulamak ve dikkatleri bunlar
üzerinde toplamak içindir.
Âyet-i kerîmede,
üzerinde durulması gereken bir ibare de, soru cümlesinde yer alan ve "daha
hayırlı" manâsına gelen hayrun kelimesidir. Bu kelime, bir evvelki âyette
sayılan ve şehvet diye adlandırılan kadın, altın, gümüş, at, davar ve ekin
gibi çeşitli dünya nimetlerinin de hayırlı olduğuna delâlet eder. Çünkü
mukayese, dünya ve âhıret nimetleri olmak üzere iki çeşit şey arasında yapılmış
ve birinin diğerinden daha hayırlı olduğu açıklanmıştır. Ancak dünya
nimetlerinin hayırlı olmasına rağmen, bazan onların kötülük kaynağı da
olabilmeleri, insanların, onlardan değişik biçimlerde faydalanmak
istemelerinden ileri gelen bir husustur. Yukarıda da açıkladığımız gibi, kadın,
evlâd sahibi olmak, nesli devam ettirmek ve nefsi sükûna kavuşturmak için dünya
nimetlerinin en hayırlılarından olduğu halde, kadın sevgisinde ifrata giden
bazı erkeklerin, onun yüzünden ne evlâdlar feda ettikleri de apaçık bilinen
hususlardandır. O halde kadın, hem dünya nimetlerinin en hayırlısıdır; hem de
dünyada en büyük fitne kaynağıdır. Keza mal sevgisinin de bir çok cinayetlere
yol açtığı herkes tarafından bilinir. Aynı şekilde akıl, Allah'ın insanlara
verdiği en büyük nimetlerden biridir ve onun sayesinde insan, hayvanlardan
ayrılabilmektedir. Buna rağmen o bile, başkalarını aldatmak, onlara eziyet
etmek veya onları öldürmek için ne kadar çok kullanılır ve onun hile ve
desiselerine ne kadar çok başvurulur? Fakat yine de o, insanlara verilen en
büyük ve en hayırlı nimetlerden biridir. Bunu anlamak için, sadece ondan nasîbi
olmayanlara bakmak yeterlidir. Netice itibariyle, bir evvelki âyet-i kerîmede
sayılan ve birer şehvet kaynağı olan nimetlerin hepsi de, Allah'ın koyduğu
hudûd içerisinde kullanıldığı zaman, hayırlıdır. Fakat asıl hayırlı olan ve
sonu hiç gelmeyen, hiç bitmeyen ve insanı hiçbir zaman kötülüğe sevketmeyen en
güzel nimetler nelerdir, bilir misiniz? Size bunları haber vereyim mi? Bunlar,
ağaçlarının altından ırmaklar akan, içinde-tertemiz eşler ve Allah'ın rızası
bulunan ebedî durak yeri cennetlerdir; cennet nimetleridir. İşte âhırette,
Allah katında olan bu nimetleri, Allah'ın dünyada verdiği nimetlerin hiçbiriyle
mukayese etmek mümkün değildir.
Âyet-i kerîmeden
anlaşıldığına göre, âhırette takva sahipleri İçin hazırlanan bu eşsiz
nimetlerin bir kısmı maddî, bir kısmı da manevîdir. Ağaçları altından ırmaklar
akan cennetler ve bu cennetlerin birbirinden güzel meyveleri, her türlü ayıptan
ve kusurdan arındırılmış, gerek yaratılış ve gerekse ahlâk yönünden son derece
üstün eşler ve insan tasavvurunun çok üstünde sayısız nimetler, maddî olan
nimetlerdir.
Cennetin manevî nimeti
ise, ndvanu'llah, yani Allah'ın rızası'dir ki, mü'minlere, cennetin maddî nimetleriyle
mukayese edilemeyecek derecede yüksek bir zevk ve lezzet verir. Nitekim dünyada
da, Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan amellerle, Allah'ın rızasının ne
olduğunu bilmeden ve anlamadan bir takım mü'minlerin yaptıkları ameller
arasında büyük farklar vardır. Bu mü'minler, Allah'ın emirlerine ve nehiylerine
uyarlar ve bunu bir alışkanlık haline getirdikleri zaman da, hiç farkına
varmadan, hayatın günlük akışı içinde onu sürdürür giderler. Oysa mü'min,
yaptığı iyi amelleri bir gaye uğrunda yaparsa ve bu gaye de, Allah'ın rızasını
kazanmak olursa, hem mü'minin bu amellerden aldığı zevk hudutsuz olur, hem de
Rabbına olan yakınlığı giderek arttığı için, bu, iyi amellerinin artmasına,
kötü olabilecek amellerinin de yok olmasına vesile olur. Bu bakımdan, Allah'ın
rızasını kazanma gayesi güdülmeden yapılan iyi ameller, sahibine aynı zevki
vermediği gibi, bu çeşit amellerin artmasında teşvik edici bir unsur
bulunmadığı için, iyi amellerin artması da pek mümkün olmaz.
Bu açıklamadan da
anlaşılacağı üzere, cennet ehlinin birbirinden farklı dereceleri veya
tabakaları vardır. Bunların bir kısmı, cennetin yalnız maddî nimetlerinden
faydalanacak olan kimselerdir. Bir kısmı da, maddî nimetler yanında, bir de
Allah'ın rızasını kazananlardır ki, bunların derecesi, şüphesiz, diğerlerinden
çok daha yüksektir. Bu manâya delâlet etmek üzere, Allahu Ta'âlâ, Tevbe
sûresinin 72 nci âyetinde şöyle buyurmuştur: "Allah, mü'min erkek ve
mü'min kadınlara, içinde daimî kalacakları, (ağaçlan) altından ırmaklar akan
cennetler, Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah'ın rızası
(hoşnudluğu) ise, çok daha büyüktür. İşte en büyük kurtuluş da budur". Bu
âyet-i kerîmede de rıdvanu'llah\n cennetin diğer nimetlerinden üstün tutulduğu
açıkça görülmektedir.
Hadîd sûresinin 20 nci
âyetinde de şöyle buyurulmuştur: "Bilesiniz ki, dünya hayatı bir oyun,
eğlence, süs, aranızda böbürlenme, mal ve evlâd yönünden çoğalma yarışıdır. Bu,
öyle bir yağmur gibidir ki, bitkisi önce ekicilerin hoşuna gider de sonra
kuruyuverir ve sen onu kısa sürede sararmış görürsün; sonra dağılıp giden kuru
bir ot olur. Âhırette ya şiddetli bir azâb vardır; ya da Allah'tan bir mağfiret
ve ndvan (hoşnud-luk), vardır. Dünya hayatı ise, aldatıcı bir menfeattan başka
bir şey değildir."
Bu âyet-i kerîme,
gerek dünya nimetleriyle cennet nimetlerinin mukayesesi ve gerekse dünya
nimetlerinin süsüne ve cazibesine kapılarak itidali elden bırakan ve âhıreti
unutan kimselere cehennem azabını hatırlatması, fakat cennet ehline de mağfiret
ve ndvanu'llah'\ haber vermesi yönünden daha vecîz bir manâya sahiptir.
İşte, yukarıdan beri
açıklamaya çalıştığımız bir kısmı maddî, bir kısmı da "ndvanu'iiah
gibi" manevî olan sayısız cennet nimetleri, yalnız dünyada iken Allah'tan
korkan, sakınan ve O'na sığınan kimseler içindir; yani müttekîler veya takva
sahipleri içindir.
Allah'tan korktukları
için en küçük günâhı bile işlemekten sakınan bu mü'minler, devamlı bir yakarış
içerisinde, Rablarına şöyle seslenirler: "Rabbımız! Hiç şüphe yok, biz
îman ettik. Bu itibarla bizim günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından
koru".
Bu yalvarış, takva
sahibi olan, yani Allah'tan korkan, küçük de olsa hiç günâh işlememeye dikkat
eden bir mü'minin yalvarışıdır. Bu mü'min, mademki âhırette Allah'ın rızasını
kazanacak olan bir mü'mindir, o halde böyle bir mü'min "Rabbımız! Hiç
şüphesiz biz îman ettik" dediği zaman, onun îmanı, kalbine yerleşip
perçinlenmiş, bütün amellerinde ve bütün düşüncelerinde eseri görülen sağlam
bir îmandır. Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhıret gününe,
bu günün hesabına, ceza ve mükâfatına yakînen îman etmiştir. Bu îmanın tabiî
bir neticesi olarak Allah'ın haramını haram, helâlini helâl bilmiş, emirlerini
tutmuş, nehiyle-rinden kaçınmıştır. Kısacası Rabbına hâlis bir kul olmuştur.
İşte, daha önce zikredilen
cennet nimetleri böyle kimseler içindir. Bunlar sabırlıdırlar. Allah'a itaat ve
ibadetlerinde, haram kıldığı şehe-vâttan uzaklaşmalarında ve Allah'ın hududunu
muhafaza etmelerinde sabır gösterirler.
Bunlar sâdıktırlar.
Sözlerinde sâdıktırlar; ona yalan karıştırmazlar. İmanlarında sâdıktırlar; ona
nifak karıştırıp münafıklık etmezler. Amellerinde sâdıktırlar; ona riya
karıştırıp riyakârlık etmezler. Allahu Ta'âlâ, Zümer sûresinin 33 üncü âyetinde
bunları tavsîf ederek şöyle buyurmuştur: "Sıdkı (doğruyu) getiren ve onu
tasdik eden, işte asıl müttekîler bunlardır".
Bunlar, ibadetlerinde
ve itaatlannda devamlıdırlar. Rablarına huşu ve hudû içinde İbadet ederler.
Bunlar, ister Allah'ın
üzerlerine farz kıldığı sadaka olsun, ister fakirlere vermeyi teşvik ettiği
sadaka olsun, mallarını Allah yolunda sarfet-mekten çekinmezler. Ve nihayet
bunlar, seher vakitlerinde, günâhlarının bağışlanması için Allah'tan mağfiret
dilerler.
İşte, Allah'ın
rızasıyla birlikte cennetin çeşitli nimetleri, bu sıfatlara sahip olan takva
ehli içindir. Allah, şüphesiz, kullarının ne yaptıklarını hakkıyle görür ve
bilir. Hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Bu itibarla, asıl takva sahibi, kendisinin
müttekîolduğunu söyleyen değil de, Allah'ın yukarıda saydığı sıfatlarla müttekî
olarak bildiği kimsedir ve cennet de bu gibi kimseler içindir. [21]
18. Allah,
melekler ve ilim sahipleri, adalet ölçülerine dayanarak, Allah'tan başka ilâh
olmadığına şâhidlik etmişlerdir. (Evet). O'ndan başka ilâh yoktur; Azîz' dir;
Hakîm'dir.
19. Allah katında asıl dîn, şüphesiz İslâm 'dır.
Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, sırf
aralarındaki kıskançlık sebebiyle ihtilâfa düşmüşlerdir. Her kim Allah'ın
âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki, Allah, hesabı çok çabuk görendir.
20. Eğer seninle münakaşaya girişirlerse, (onlara)
de ki- "Ben, bana tâbi olanlarla birlikte Allah'a teslim oldum."
Kendilerine kitap verilenlere ve câhil müşriklere de de id: "Siz de
(Allah'a) teslim oldunuz mu?" Eğer teslim olmuşlar (ve İslâm'a girmişler)
sa doğru yolu bulmuşlardır. Eğer yüz çevirirlerse, sana, (sadece bunu onlara)
duyurmak düşer. Allah, (böyle) kulları hakkıyle görendir.
Allahu Ta'âlâ, takva
sahibi mü'minlerin âhıret hayatında nail olacakları mükâfatı bildirdikten ve
onları bu mükâfata ehil kılan sıfatlarını açıkladıktan sonra, tevhidin asıl ve
esasını tekrar beyan etmiş, sonra da kendi katında makbul olan yegâne dînin
İslâm dîni olduğunu zikretmiştir. Ne var ki ehl-i kitaptan olan yahudîlerle
hıristiyanlar, peygamberleri vasıtasıyla kendilerine gönderilen kitaplarda
dînle ilgili gerçekleri bütün açıklığıyla görüp okumuş olmalarına rağmen, sırf
aralarındaki kıskançlık sebebiyle ihtilâfa düşmüşler, böylece Allah'ın tek olan
dînini de bölüp parçalamışlardır. Fakat bu kâfirler, yaptıklarının cezasını elbette
en ağır bir şekilde göreceklerdir.
Ailahu Ta'âlâ, ehl-i
kitabın tek olan dîni, kıskançlık sebebiyle bölüp parçaladıklarını beyan
ettikten sonra, Peygamberine yol göstermiş ve ehl-i kitaptan olan yahudî ve
hıristiyanların, kendisiyle münakaşaya girişmeleri halinde, onlarla münakaşa
etmemesini, zira bunun hiçbir fayda sağlamayacağını bildirmiştir. Çünkü onlar,
eğer müslüman ol-muşlarsa, bu, elbette kendi menfeatlarmadır. Yok eğer müslüman
ol-mamışlarsa, bu da, kendilerinin bileceği bir iştir. Peygamberin görevi,
onlara sadece İslâm'ı tebliğ etmektir. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [22]
18. Allah,
melekler ve ilim sahipleri, adalet ölçülerine dayanarak, Allah'tan başka Uâh
olmadığına şâhidlik etmişlerdir. (Evet) O'ndan başka ilâh yoktur; Azîz'dir;
Hakîm-dir.
18 Âllahu
Ta'âlâ, bizzat kendisi, kendi vahdaniyyetine, yani birliğine ve kendinden başka
ilâh olmadığına şâhidlik ettiği gibi, melekler ve ilim sahipleri de O'nun
vahdaniyyetine şâhidlik etmişlerdir. Allah'ın kendi kendine şehadeti, yarattığı
kâinatta vahdaniyyetine delâlet eden sayısız delilleri gözler önüne sermesinden
ve bunu melekleri vasıtasıyle ve vahiy yolu ile peygamberlerine bildirmesinden
ibarettir. Meleklerin şâ-hidliği de, Rablartnın kendilerine bildirdiği
vahdaniyyete, kesin bir şekilde itikad edip, bunu peygamberlere tebliğ
etmeleridir ki, bu tebliğ, bir şahidin, bildiği bir şeyi haber vererek şâhidlik
etmesi gibidir. Zaten şâhidliğin manâsı da bundan farklı bir şey değildir.
İlim sahiplerinin
şâhidlikleri ise, Allah'ın vahdaniyyetine delâlet eden kesin delillere dayanır.
Bu delillerle teyid edilen Allah'ın Kitab'ın-daki şâhidliğini açıklayarak haber
veren âlim, O'nun vahdaniyyetine şâhidlik etmiş olur.
Gerek Allah'ın, gerek
meleklerin ve gerekse ilim sahiplerinin Allah'ın vahdaniyyetine şâhidlik
etmeleri, adalet ölçüleri içinde olmuştur. Dînde, şerîatte ve âlemin
yaratılışında görülen nizam ve intizam, Allah'ın, her şeyi adaletle yarattığını
gösterir ki, bu yaratılış, aynı zamanda O'nun vahdaniyyetinin de delilini
teşkil eder. Melekler ve ilim sahipleri de, Allah'ın beyanı ve'yarattığı
kâinatın delaletiyle O'nun vahdaniyyetine hakla ve adaletle şâhidlik etmişler
ve "O'ndan başka ilâh yoktur" demişlerdir. Evet. O'ndan başka ilâh
yoktur. Uluhiyyet yalnız O'na mahsustur. Kudretinin "kemâli dolayısıyle
tek başına Azîz, ilminin kemali dolayısıyle de tek başına Hakîm olan O'dur. [23]
19. Allah
katında asıl dîn, şüphesiz, islâm'dır. Kendilerine kitap verilenler, ancak
kendileri-' ne ilim geldikten sonra, sırf. aralarındaki kıskançlık sebebiyle
ihtilâfa düşmüşlerdir. Her kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki,
Allah, hesabı çok çabuk görendir.
19 ' Allah
katında tek ve yegâne dîn, İslâm dînidir. İlk peygamber Âdem (a.s.)'den son
Peygamber Muhammed (s.a.s.)'e kadar gelip geçmiş bütün peygamberlerin Rabları
katından getirip tebliğ ettikleri dînin asıl ve esası, bazı teklifler veya
amele taalluk eden bazı davranışlar bir takım farklılıklar arzetmiş olsa bile,
İslâm'dır; kendisinden başka ilâh
"immrr-olmayan,
yegâne hâkim-i mutlak, yaratıcı ve Rab olan Allah'a hudû ve inkıyattır. Bu
sebepledir ki, gerçek müslüman, hangi ırktan ve hangi milletten olursa olsun
ve hangi zaman ve devirde bulunursa bulunsun, kalbinde en ufak bir şirk
kırıntısı bile bulunmayan, îmanında ve amellerinde samimi olan insandır. İslâm,
böyle olduğu içindir ki, üzerinde durduğumuz sûrenin 85 inci âyetinde, Allahu
Ta'âlâ "her kim İslâm'dan başka bir dîn ararsa, kendisinden bu din asla
kabul edilmeyecektir. O kimse, âhırette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır"
buyurmuştur.
İslâm, teslim olmak,
boyun eğmek, edâ etmek, savaşın zıddı olan sulh (silm)'a dâhil olmak, selâmete
çıkmak, hâlis olmak gibi çeşitli manâlara gelen bir kelimedir. Allah'ın, bütün
peygamberleri vasıtasıyle kullarına teblîğ ettiği hak dîne İslâm denilmesinin
sebebi de, kelimenin delâlet ettiği bütün manâların bu dîne münâsib
olmasındandır. Nitekim Nisa süresinin 125 inci âyetinde bu kelime "Allah'a
teslim olmak" manâsında kullanılmış, aynı zamanda bu davranış en güzel bir
dîn olarak tavsif edildiği gibi, İbrahim (a.s.)'in dîninin de bu olduğu
belirtilmiştir. Allahu Ta'âlâ bu âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:
"İşlerini en iyi yapan bir kimse olarak, Allah'a kendisini teslim eden ve
dosdoğru olarak İbrahim'in dînine tâbi olan kimseden, dîn yönünden daha güzel
kim olabilir?"
Bütün peygamberlerin,
insanları davet ettikleri dînin tek bir dîn ve onun da İslâm dîni olduğu
anlaşıldıktan sonra, bu dînin başlıca iki aslî gayesi bulunduğunu
söyleyebiliriz. Birincisi, ruhları tasfiye etmek ve akılları, bir takım
mahlûkata ait gizli güçler bulunduğuna ve bunların kâinata hükmettiklerine
inanmaktan kurtararak, insanları, onlara boyun eğmekten ve ibadet etmekten uzak
tutmak. İkincisi de, kalbleri ıslâh ederek, insana, bütün amellerinde iyi
niyeti kazandırmak ve bu niyeti yalnız Allah'a hâs kılmaktır. Allah'a ibadet,
hem ruhu terbiye eder, hem de bu iki gayenin gerçekleşmesini kolaylaştırır.
Allah katında makbul
yegâne dîn İslâm olduğuna ve islâm'dan başka geçerli dîn bulunmadığına göre,
bugün yahudilik ve hıristiyanlık adları altında karşımıza çıkan dînler, bu dîn
mensupları arasında beliren ihtilâflardan, bölünmelerden ve biribirleriyle
şiddetli mücadeleye girişmelerinden sonra İslâm'dan ayrılmalarının ve
tuttukları sapık yolları dîn olarak benimsemelerinin bir neticesidir. Eğer
bunlar, Allah'a ve Mûsâ (a.s.)'nm Allah katından getirdiği dîne gerçekten
inanmış olsalardı, hiç ihtilâfa düşmeden ve hiç muhalefet etmeden, bu dîni
teyîd için gönderilen îsâ'ya ve onun tebliğine de inanırlar, sonra da bu inanç
onları, yine ihtilafsız ve muhalefetsiz, hem Musa'yı hem de îsâ'yı teyid için
gönderilen Muhammed (s.a.s.)'in tebliğinde birleştirirdi. Fakat durum böyle
olmamış, Allah'ın tek olan dîninde ihtilâfa düşen kavimler, hem kendileri fırka
fırka ve mezheb mezheb bölünüp biribirleriyle kıya-" siya mücadeleye
girişmişler hem de dînlerini kendi keyiflerine göre tefsir edip onu bölük
pörçük yapmışlardır. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Bakara Sûresinin 113 üncü âyetinde,
yahudîlerin ve hıristiyanların bu durumlarından söz ederek şöyle buyurmuştur:
"Hepsi de (kendilerine indirilen) kitabı okuyup durdukları halde,
yahudîler hıristiyanların doğru bir şey üzerinde olmadıklarını söylerken,
hıristiyanlar da yahudîlerin doğru bir şey üzerinde olmadıklarım
söylemektedirler... Fakat Allah, kıyamet günü ihtilâfa düştükleri bu meselede,
aralarında elbette hükmünü verecektir". Onların bu ihtilâfı, tabiatiyle
tek olan dînin de bölünüp parçalanmasına ve peygamberlerinin kendilerine
tebliğ ettikleri dîn olmaktan çıkmasına yol açmıştır. Nitekim En'âm sûresinin
159 uncu âyetinde de bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurulmuştur:
"Dînlerini, (bir kısmına inanıp bir kısmına da inanmayarak) parçalayanlar
ve böylece fırka fırka olanlar, işte hiçbir hususta sen onlardan olmadın.
Onların işi artık Allah'a kalmıştır; sonra da yapmış oldukları şeyi kendilerine
haber verecektir". Allah'ın dîninde ihtilâfa düşmek, hem bölük pörçük
olmak hem de tek olan dînin parçalanmasına yol açmak, dînin aslını teşkil eden
Allah'ın Kitab'ını keyfî mütalâalarla açıklama neticesinde ortaya çıkabilecek
olan tehlikelerdir. Bu itibarla müslümanların, özellikle Kur'ân âyetleri üzerinde
bu gibi keyfî mütalâalardan şiddetle kaçınmaları ve dîn üzerinde münakaşaya
girişmemeleri gerekir. Aksi halde, biraz önce zikrettiğimiz âyetlerde sözü
geçen yahudî ve hıristiyanların durumuna düşmekten kurtulamazlar. Bunlar,
Allah'ın âyetlerinden bir kısmına inanmamakla dinlerini parçalamışlardır. Oysa
kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, kâfir ismine müstehak olur ve Allah da bu
gibilerin hesabını çok çabuk görür. Çünkü O, hesabı çok çabuk görendir.
Allah'ın hesab görmesi ise, şüphesiz, kâfirin küfrü sebebiyle onu lâyık olduğu
ceza ile cezalandırmasıdır. [24]
20. Eğer
seninle münakaşaya girişirlerse, (onlara) de kL "Ben, bana tâbi olanlarla
birlikte Allah 'a teslim oldum*. Kendilerine kitap verilenlere ve câhil
müşriklere de de ki: "Siz de (Allah'a) teslim oldunuz mu"? Eğer
teslim olmuşlar (ve İslâm fa girmişler) sa doğru yolu bulmuşlardır. Eğeryüz
çevirirlerse, sana, (sadece bunu onlara) duyurmak düşer. Allah, (böyle) kullan
hakhyle görendir.
20 Hıristiyan
Necran heyetinin Medîne'ye gelerek Hazreti Peygamberi ziyaret ettiklerine ve
hıristiyan akaidiyle îsâ (a.s.) hakkında ona sorular sorup onun-görüşlerini
aldıklarına ve zaman zaman da onunla münakaşaya giriştiklerine sûrenin baş
taraflarında temas etmiştik. Bu hâdise, Hazreti Peygamberle hıristiyanlar
arasında cereyan eden münakaşaya bir örnek teşkil eder.
Hazreti Peygamberin,
zaman zaman Medîne içinde oturan ya-hudîlerle de münakaşa ettiğine şüphe
yoktur. Çünkü yahudîler, her fırsatta kitapları üzerinde tahrifat yapıyorlar ve
ibarelerini diledikleri şekilde tevil ediyorlardı. Hazreti Peygamber ise, zaman
zaman onları ikaz ediyor, dinleriyle oynamaktan ve kitaplarını diledikleri
şekilde tevil ve tahrif etmekten vazgeçmelerini söylüyordu. Zaman zaman da
onları asıl dîne dönmeye ve kendilerini Allah'a teslim etmeye davet ediyordu.
Tabiatiyle bütün bunlar, Hazreti Peygamberle yahudîler arasında, bir
münakaşanın çıkmasına da sebep oluyordu.
İşte bu âyet-i
kerîmede Allahu Ta'âiâ, sevgili Peygamberine hitap ederek buyuruyor ki: Ey
Muhammedi Kitap ehli seninle münakaşaya kalkıştığı zaman onlara de ki: Ben,
bana inanan ve bana uyanlar, hep birden kendimizi Allah'a teslim ettik;
müslüman olduk. Size düşen de bu. Apaçık deliller geldikten ve kalblerde
bulunan şüpheler hiçbir iz bırakmayacak şekilde ortadan kalktıktan sonra, siz
yine de îman etmezseniz, biliniz ki, sırf inad ve kibir yüzünden sürdürdüğünüz
bâtıl inançlarınız üzerindeki münakaşanın hiçbir faydası olmaz. Ey yahudîler,
ey hıristiyanlar ve ey câhil müşrikler! İslâm'a ilk davet olunanlar sizler
olduğunuz için size soruyorum: Ben ve bana uyanlar, beraberce kendimizi
Allah'a teslim ettik; müslüman olduk. Size gelen bu kadar açık delilden ve
benim size bütün gerçeği açıklamamdan sonra, siz de müslüman oldunuz mu? Yoksa
küfrünüzde ve inadınızda hâlâ ısrar mı ediyorsunuz?
Ey Muhammedi Yahudî,
hıristiyan ve müşriklere yönelttiğin bu hitabın, şüphesiz küfürlerinde ısrar
edenlere hiçbir faydası olmayacaktır. Halbuki onlar da müslüman olsalardı,
Allah'ın tek olan dînine girmiş ve doğru yolu bulmuş olurlardı. Fakat
küfürlerinde ısrar edip senin davetine uymazlar ve İslâm'a girmezlerse, yahut
girdiklerini itiraf etmezlerse, bu, elbette kendi bilecekleri bir iştir. Bunun
hesabını yine kendileri vereceklerdir. Yoksa onların küfürlerinden sen mi
sorumlu olacaksın? Hayır. Senin
görevin, bir Peygamber olarak, tebliğdir;
Allah'ın dînini onlara
duyurmaktır. Sen de bu görevi hakkıyle ve en mükemmel bir şekilde îfa ettin.
Bundan sonrası artık onlara aittir. Allah, şüphesiz, kimin ne yaptığını ve ne
yapmak istediğini çok iyi bilir ve onu yaptığı ile cezalandırır. [25]
21. Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere,
peygamberleri haksız yere katledenlere ve insanlardan adaleti emredenleri de
öldürenlere, acı azabı haber ver.
22. işte böyleleri, dünya ve âhırette amelleri
boşa gitmi§ olan kimselerdir. Onların hiç yardımcıları da yoktur.
Allahu Ta'âlâ, bundan
önceki âyetlerinde dînin aslını açıkladıktan ve bunun, Allah'a teslimiyet
manâsında İslâm olduğunu belirttikten sonra, ehl-i kitabın sırf aralarındaki
düşmanlık yüzünden bu dîni parçaladıklarını bildirmiş, daha sonra da, ehl-i
kitapla müşrikierin dîn hakkında Hazreti Peygamberle yapmaya kalkıştıkları
münakaşada, Peygamberin takip edeceği yolu göstermişti. Yukarıdaki âyet-i
kerîmelerde ise, sözü Hazreti Peygamberin yaşadığı devirdeki yahudîlere
getirerek, onları, ataları olan ve hem Allah'ın âyetlerini inkâr eden ve hem de
Peygamberleri ve adaleti emredenleri öldüren geçmiş yahudîlerin işledikleri bu
kötülükleri yüzünden ayıplamış ve hepsine de tek bir millet ve hattâ tek bir
şahıs gibi, âhırette karşılaşacakları büyük azabı haber vermiştir..Çünkü geçmiş
yahudîler, nasıl Allah'ın âyetlerini inkâr etmişler, peygamberlerini de öldürmüşlerse,
asırlarca sonra gelen o yahudîlerin torunları da Medîne'de aynı işi yapmışlar
ve hem O'nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği son Peygamberini öldürmeye
kalkışmışlar, hem de âyetlerini yalanlamışlardır. Keza geçmiş devirlerdeki
yahudîler, kendi peygamberlerine karşı nasıl müşrik kavimlerle işbirliği
yapmışlarsa, Medîne ve civarında yaşayan yahudîler de, tıpkı ataları gibi,
Hazreti Peygambere ve müslümanlara karşı Mekkeli müşriklerle işbirliğine girip
onları ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Bu itibarla hepsi de bu
yaptıklarının cezasını çekeceklerdir. O halde ey Muhammed: [26]
21. Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere, peygamberleri
haksız yere katledenlere ve insanlardan adaleti emredenleri de öldürenlere acı
azabı haber ver.
22. İşte böyleler^ dünya ve âhırette amelleri boşa gitmiş
olan kimselerdir. Onların hiç yardımcıları da yoktur.
21 Genel
manâda kâfirlere, özel manâda da yahudîlere yöneltilen bu hitaptaki Allahu
Ta'âlânın ağır tehdidi, onlar tarafından işlenen suçun büyüklüğü oranındaki
şiddetini bütün açıklığıyle gözler önüne sermektedir. Allah'ın âyetlerini
inkâr etmek yönünden ehl-i kitaptan olan yahudîlerle hıristiyanlar ve hattâ
müşrikler arasında büyük bir fark mevcut değilse de, âyet-i kerîmede söz
konusu edilen peygamberlerin haksız yere öldürülmeleri ve adaleti emredenlerin
de aynı akıbete maruz bırakılmaları, bilhassa yahudîler arasında sık görülen
hâdiselerdendir ve Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif sûrelerinde yahudîlere âit
özelliklerden biri olarak zikredilir. Bakara Sûresinin 87 nci âyetini tefsîr
ederken aynen şunları kaydetmiştik: "...îsâ (a.s.), Cebrail ile teyid
edilerek kendilerine (yani yahudîlere) gönderilmiş bir peygamber olduğu halde
onu yalanlamışlardı. Ondan önce gönderilmiş olan Zekeriyya (a.s.) ve Yahya
(a.s.) peygamberleri ise, öldürerek, dünyanın en büyük ve en şenî cinayetini
işlemişlerdi... İşte aynı yahudîler, geçmişteki atalarının izinden gitmekte,
kendi kitaplarından peygamber olarak geleceğini öğrendikleri Muhammed
(s.a.s.)'i aynı şekilde yalanlamakta ve hattâ öldürmek İstemektedirler.,.
Nitekim Hazreti Peygamber Hayber'e gittiği bir sırada, ona zehirli koyun eti
yedirmişler ve onu öldürmeye teşebbüs etmişlerdi". Gerçi onu öldürmeyi
başaramamışlardı ama, Hazreti Peygamber zehirden ileri gelen bir ağrıyı, ölünceye
kadar vücudunda zaman zaman hissetmişti.
Yahudîler, sadece
kendilerine gönderilen peygamberleri değil, fakat aynı zamanda halkı adalete
davet eden ve onu her çeşit faziletin aslı ve esası sayan akıl ve hikmet
sahiplerini, yahut bazı müfessirlere göre, Allah'ın emrettikleriyle emredip
nehyettikleriyle nehyedenleri de öldürüyorlardı. Çünkü bunlar, peygamberlerin
izinden giden, halk üzerinde tesir icra edebilen kimselerdi. Bu sebeple onların
varlığı da kâfirleri rahatsız ediyor ve yegâne kurtuluşu, onları da ortadan
kaldırmakta görüyorlardı.
Yahudilerin bu
yaptıkları, şüphesiz, dünyanın en büyük cinayeti idi ve bu cinayetin gerek
dünyada ve gerekse âhırette karşılıksız kalması elbette düşünülemezdi. Bunu da,
özellikle bu cinayetleri işleyenlerin bilmesi gerekiyordu. İşte bu sebepledir
ki, Allahu Ta'âlâ, sevgili Peygamberine hitap etmiş ve "Ey Muhammedi
Onlara elîm azabı haber ver" demiştir. Gerek dünyada ve gerekse âhırette
görecekleri bu azâbtan, ne kaçıp kurtulmaları ve ne de bu azabın acısını
üzerlerinden hafifletmeleri asla mümkün olmayacaktır. [27]
22 Allah'ın
âyetlerini inkâr etmek, peygamberlerini öldürmek ve adaleti emredenleri de
öldürerek ortadan kaldırmak suretiyle dünyanın en büyük kötülüğünü işlemeleri
dolayısıyle, Allah, onların dünya ve âhiretteki amellerini de iptal eder ve
kendilerinden, dünya yüzünde hiç kimsenin övgüsüne ve teşekkürüne mazhar olacak
hayırlı bir iş sadır olmaz. Yaptıkları her şey bâtıldır, sapıklıktır. Bu
sebepledir ki, âhırete de, orada nail olacakları bir sevabla değil, fakat
görecekleri azabı kat kat artırmış olarak giderler. Orada onlara yardım edecek
ve onları Allah'ın azabından kurtaracak hiçbir yardımcı da yoktur. Nasıl olsun
ki onlar, hakkın ve haklının yardımcıları olarak gönderilen peygamberlerle,
adaleti ve marufu emredip kötülükten nehyedenleri acımasızca öldürmüşler ve
kendilerine ne yardımcı ve ne de şefaatçi olarak hiçbir şey bakmamışlardır. Bu
sebepledir ki onlar için sadece arkası kesilmeyecek ve sonu gelmeyecek olan
acı bir azâb vardır. [28]
23. Kendilerine kitaptan bir nasîb verilmiş
olanları görmüyor musun? Aralarında (kendisiyle) hükmetmek için Allah'ın Kitab
'ma davet olunuyorlar da, onlardan bir gurup yüz çevirip dönüyor.
24. Bunun
sebebi,nancak sayılı günlerde bize ateş dokunacaktır" demeleri ve uydurmuş
oldukları bu şeyin, dînleri hususunda kendilerini aldatmasıdır.
25. Onları,
kendisinde şüphe bulunmayan bir günde topladıganu ve her nefsin kazancı, hiç
haksızlık yapılmaksızın kendisine verildiği zaman, onların halleri nice olur?
Bu âyet-i kerîmelerde
de yahudîlerin insan aklını durduran küfür ve İnkâr hallerinden örnekler
verilmeye devam edilmiştir. Peygamberlerini öldürmekten.ve adaleti emredenleri
aynı şekilde ortadan kaldırmaktan çekinmeyenler, işte bu âyet-i kerîmelerden de
öğrenildiğine göre, Allah'ın peygamberlerine indirdiği kitaplardan kendilerinin
de bir nasîbleri olduğu halde, bu kitabın hükümlerine göre amel etmekten
kaçınmışlardır.
Başta Taberî olmak
üzere bütün müfessirlerin İbn Abbâs'a uzanan bir isnâdla naklettikleri bir
haberden öğrenildiğine göre, Hazreti Peygamber, yahudîlerin Tevrat öğretimi
yaptıkları bir eve gitmiş ve orada bulunan yahudî ileri gelenlerini Allah'ın
dînine davet etmişti. Bu davet üzerine yahudîlerden Nu'aym İbn Amr ve el-Hâris
İbn Zeyd, Hazreti Peygambere: "Ey Muhammedi Sen hangi dîndensin"?
diye sormuşlar, Hazreti Peygamberin de: "İbrahim'in dîninden." diye
cevap vermesi üzerine, yahudîler: "İbrahim de yahudî idi."
demjşlerdir. Yahudîlerin bu cevabı üzerine Hazreti Peygamber onlara: "Öyleyse
haydi Tevrat'ı getirin; o bizimle sizin aranızda bir hakem olsun." demiş,
fakat yahudîler, Tevrat'a başvurmaktan çekinmişler ve bu teklife
yanaşmamışlardır. İşte bundan sonra Allahu Ta'âlâ yukarıdaki ilk âyeti
indirmiştir. Allahu Ta'âlâ buyurmuştur ki[29]:
23. Kendilerine
kitaptan bir nasîb verilmiş olanları görmüyor musun? Aralarında (kendisiyle)
hükmetmek için Allah'ın kitabına davet olunuyorlar da, onlardan bir gurup yüz
çevirip dönüyor.
24. Bunun sebebi, "ancak sayılı günlerde bize ateş
dokunacaktır" demeleri ve uydurmuş oldukları bu şeyin, dînleri hususunda
kendilerini aldatmasıdır.
23 "Kendilerine kitaptan bir nasîb verilmiş
olanları görmüyor musun?" şeklinde soru ile gelen âyet-i kerîmenin ilk
ibaresi, Allahu Ta'âlânın Hazreti Peygambere yönelttiği bir hitaptır. Bu
hitabın İslâm'a davet ettiği yahudîlerin, bu daveti kabul etmemeleri sebebiyle,
Hazreti Peygamberin içinde beliren teessürü veya üzüntüyü gidermek ve onu
teselli etmek, aynı zamanda yahudîlerin bir başka küfür hallerini daha ortaya
koymak gayesini taşıdığı anlaşılmaktadır. Yukarıda naklettiğimiz haberde de
görüldüğü gibi, Hazreti Peygamber, yahudî ileri gelenlerinin toplandığı bir eve
gitmiş ve onları İslâm'a davet etmiştir. Aynı zamanda bu dînin İbrahim
(a.s.)'in dîni olduğunu da, onların bir sorusu üzerine açıklamıştır. Fakat
yahudîler, İbrahim (a.s.)'in de bir yahudî olduğunu ileri sürerek Hazreti
Peygamberin davetine icabet etmemişler, hakem olarak Tevrat'a başvurma
teklifini de reddetmişlerdir. Yahudîlerin, Hazreti Peygamberin davetine icabet
etmemelerinin sebep olduğu üzüntü, bu âyet-i kerîmeyle giderilmek istenirken,
şu manâ kasdedilmiştir: -
Ey Muhammedi- sen,
yahudîlerin, kendilerini İslâm'a davet edişine olumlu cevap vermemelerinden
ötürü üzüntü duyuyor ve kendini sıkıyorsun. Onlar sana asla tâbi olmazlar.
Görmüyor musun, Allah onlara da peygamberleri vasıtasıyla bir kitap verdiği ve
bu kitabı okuyup durdukları halde, sen onları İslâm'a davet etmek için
evlerine gidip de, onlara "öyleyse haydi Tevrat'ı, getirin; o, bizimle
sizin aranızda bir hakem olsun" dediğin zaman, senin bu teklifini nasıl
reddetmişlerdi. Şimdi sen, işlerine gelmediği zaman, inandıklarını söyleyip
durdukları kendi kitaplarını bile reddeden bu kâfirlerin müslüman olacaklarını
mı zannediyorsun? Hayır; onlar buna asla yanaşmayacaklardır. [30]
24 Onları bu
şımarıklığa ve küfürlerinde inada sevkeden şey, cehennemde ancak sayılı birkaç
gün yanıp sonra ebediyyen selâmete çıkacaklarına inanmalarıdır. Bu uydurma
inanç, tabiatiyle onları, dîn konusunda aldatmakta, küfür dâhil hertürlü
kötülüğü yapabileceklerine kendilerini inandırmaktadır. Fakat çok geçmeden
yanıldıklarını anlayacaklardır.
Yahudilerin
"sayılı günler dışında, kendilerine asla ateşin dokunmayacağı"
iddiasına, Bakara Sûresinin 80 inci âyetinde de yer verilmiştir. Bu iddiaya
karşı Allahu Ta'âiâ, sevgili Peygamberine şöyle buyurmuştur: "(Ey
Muhammedi Kendilerine sayılı günler dışında asla ateş dokunmayacağını söyleyen
o yahudîlere) de ki: Siz, Allah katından bir söz mü aldınız; zira Allah, asla
sözünden dönmez? Yoksa Allah'a karşı bilemeyeceğiniz bir şey mi
söylüyorsunuz"? Aslında yahudîler, Allah'tan böyle bir söz almamışlardır;
söyledikleri, Allah'a karşı ileri sürdükleri İftiradan başka bir şey de
değildir. Bu konuda daha geniş bilgi için Bakara Sûresinde 80 İnci âyetin
tefsîrine bakılmalıdır (1.153). Burada da ifade edildiği gibi yahudîler,
hahamlarının kendilerine telkin ettikleri bu çeşit düzmecelerle ve kuruntularla
uyutularak hak yoldan saptırılmış ve kendilerine nasıl olsa ateş dokunmayacağı
inancı içinde, cürüm üstüne cürüm işlemişlerdir. Günahları, kendilerini
çepeçevre kuşatınca, yine de kendilerine ateş dokunmayacak mıdır? Hayır;
onların zannettikleri gibi değil... Nitekim Allahu Ta'âlâ, müteakip âyette,
başlarına gelecek fetâketin büyüklüğüne delâlet etmek üzere şu soruyu
yöneltmiştir: [31]
25. Onları,
kendisinde şüphe bulunmayan bir günde topladığımız ve herkesin kazancı, hiç
haksızlık yapılmaksızın kendisine verildiği zaman, onların halleri nice olur?
25 Evet,
kendisinde şüphe bulunmayan kıyamet günü, herkesin hesap vermek üzere
toplandığı, mizanın kurulduğu, sevab ve günâhların ölçülüp herkese, hiç
haksızlığa uğratılmadan dünyada yaptıklarının tam karşılığı verildiği zaman,
kendilerine çok az, ancak belirli bir kaç gün ateş dokunacağını ileri sürerek
hem Allah'ın âyetlerini inkâr eden, hem peygamberlerini ve adaleti emredenleri
öldüren o yahudîlerin hali nasıl olacak? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Eğer kötü
amelleri, onların îman etmelerine imkân vermemiş ise, kim onların ateşten
çıkmalarına yardım edecek? Hâsılı, yahudîlerin, cehennemde fazla kalmayacakları
inancı içinde Allah'ın âyetlerini yalanlamaları ve peygamberlerini öldürmeleri,
son derecede büyük bir cürümdür. Bunun cezasını, cehennemde ebedî kalarak
çekeceklerdir ve bu acı azâbtan kendilerini kurtaracak hiçbir yardımcı da
bulamayacaklardır. Bu itibarla ey Muhammedi Onlar, senin, kendilerini İslâm'a
davet etmene cevap vermezlerse, bu seni üzmesin. Gururlan onlara hiçbir fayda
sağlamayacaktır. Çünkü her şey Allah'ın elindedir. Bu sebeple: [32]
26. (Ey Muhammedi)
De ki- nEy mülkün sahibi olan Allah! Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de
alırsın. Dilediğini azîz eyler, dilediğinizelÜ edersin. Hayır (iyilik), yalnız
senin elindedir. Şüphesiz sen, her şeye kaadirsin".
27.
"Geceyi gündüzün içine, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Ölüden diriyi, diriden
de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine ise, hesapsız rızık verirsin"
Müşrikler, Hazret!
Peygamberin, diğer insanlar gibi yemek yemesi ve sokaklarda dolaşması
dolayısıyle ona peygamberliği yakıştıramıyorlar ve nübüvvetini inkâr
ediyorlardı. Furkan Sûresinin 7 nci âyetinde de açıklandığı gibi, "Şu da
ne biçim peygamber? Yemek yiyor, sokaklarda yoruyor... Ona bir melek
indirilseydi de onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya." diyorlardı.
Yahudiler ise, Hazreti Peygamberi hasedlikleri yüzünden reddetmişlerdi. Çünkü
İsrail lakabıyle anılan Yakûb (a.s.)'tan îsâ (a.s.)'ya kadar peşpeşe gelen
peygamberlerin hepsinin de kendi kavimlerinden çıkmış olması, geleceğini
bekledikleri son Peygamberin de, yine kendi kavimlerinden çıkacağına dair bir
inanca sahip olmalarına yol açmıştı. Fakat bu Peygamberin Araplar arasından
çıkarılması ve Kitab'ın da ona göndeciimesi, hased damarlarını kabartmış ve ona
şiddetle karşı koymalarına sebep olmuştu. Oysa Allahu
Ta'âlâ, fadl keremiyle dilediğini peygamber seçer, azîz eyler, dilediğini de
terkedip ?eiil eyler. Dünya ve âhırette her ne varsa O'nundur. ! Yukarıdaki
âyet-i kerîmeler, müşriklerin ve kitap ehlinin Hazreti Peygamberi inkâr
etmelerine karşılık, onu teselli etmek, ona yardımda bulunmak ve onun dînini
yüceltmek için indirilmiştir. Bu âyet-i kerîmelerle ona denilmek istenmiştir
ki: Ey Muhammedi Müşrikler jcehaletleri, kitap ehli de gururları sebebiyle
senden yüz çevirdikleri jzaman, sana da duâ ve sena ile Allah'a sığınmak ve her
şeyin O'nun elinde olduğunu ve dilediğini yapacağını hatırlamak düşer. Bu
itibarla: [33]
26. (Ey
Muhammedi) De kt "Ey mülkün sahibi olan Allah! Mülkü dilediğine verir,
dilediğinden alırsın. Dilediğini azîz eyler, dilediğini de zelîledersin.
Hayır, yalnu senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye kaadirsin".
27. "Geceyi
gündüzün içine, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Ölüden diriyi, diriden de
ölüyü çıkarırsın. Dilediğine ise, hesapsız rızık verirsin".
27 Müfessirler,
bu âyet-i kerîmelerin, İbn Abbâs ve Enes İbn Mâlik'ten nakledilen bir sebeb-i
nüzulüne işaret ederler. Gelen habere göre, Hazreti Peygamber Mekke'yi
fethettiği zaman, ümmetine, o sıralarda büyük bir imparatorluk olan İran ve
Bizans (Rum) topraklarını da vadetmiş ve İslâm'ın oralarda da yayılacağını
haber vermişti. Hazreti Peygamberin bu va'dini duyan yahudîler ve münafıklar,
Hazreti Peygamberi ve sözlerini küçümseyerek şöyle demişlerdi: "Muhammed
nerede, İran ve Bizans nerede; Muhammed'e Mekke ve Medîne yetmiyor da, İran ve
Bizans mülküne mi tama ediyor"?
İşte, yahudî ve
münafıkların bu sözleri üzerinedir ki, Allahu Ta'âlâ, bu âyet-i kerîmeleri
onlara bir cevap olmak üzere indirmiştir. Duâ mahiyetinde olan bu âyetlerde
şöyle denilmektedir:
Allahım! Sen bizim
Rabbımızsın. Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Kâinattaki umumî
nizamın sağlanmasında, yerde ve göklerde bütün işlerin idaresinde yegâne
hükümdar ve yegâne tasarruf sahibi olan sensin. Bu itibarla, yeryüzünün geçici
hükümdarlığını ya peygamber olarak ya da kabile veya millet lideri olarak
kullarından dilediğine verirsin. Fakat halkın hak yoldan sapması halinde de,
hükümdarlığı ondan alır ve eğer halkı cezalandırmak dilersen, onu yine
kullarından dilediğin bir zâlime verirsin; ya da onları, iyi muamele ile
doğru yola iletecek
âdil bir hükümdar seçersin. Hâsılı mülkün asıl sahibi sensin: Onu dilediğine
verir, dilediğinden çeker alırsın.
Dilediğini, ilim,
irfan, bol gelir ve kuvvet yönünden yardımınla azîz eylersin. Çünkü kimin
elinde bunların hepsi birden bulunursa, onun, diğerleri yanında itibarı artar;
sözü dinlenir; dünya üzerinde hakim ve idareci bir rol oynar. Dilediğini de,
bütün bu izzet kaynaklarından mahrum bırakır ve zelil edersin. Zillet,
insanın, hor ve hakîr görülerek itilip kakılması demektir ki, izzetin zıddıdır.
Zelil olan insan, hor ve hakîr görülen, onun bunun tarafından İtilip kakılan
insan demektir ve eğer buna katlanabilirse, zillet içinde yaşamış olur. Bazan
milletler de zillet içinde yaşarlar ve diğer milletler tarafından hor ve hakîr
görülürler. Yabancı milletlerin işgali altında yaşayan ülke halkları böyledir.
Onları bu hale düşüren âmillerin başında, birlik ve beraberlik duygusunu
yitirerek biribirlerine düşmeleri ve biribirlerinin hak ve hukukuna tecavüz
etmeleri yer alır. Bu da, onların, Allah'ı ve Peygamberini unutmalarından ve
O'nun dîninden yüz çevirmelerinden ileri gelir. Allahu Ta'âlâ, Enfal Sûresinin
46 ncı âyetinde, bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: (Ey mü'minler!)
Allah'a ve Rasûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Aksi halde başarısızlığa
uğrarsınız ve kuvvetiniz yokolup gider. Sabredin; şüphesiz ki Allah,
sabredenlerle beraberdir.
Bir milletin, zillete
düşmeden, izzetini koruyarak yaşaması için ferdlerinin sayıca çok olması şart
değildir. Fakatferdleri, gerçek manâda Allah'a ve Rasûlüne itaat eden bir
millet, izzet sahibi olmanın bütün şartlarını elinde bulunduran ve Allah
indinde de azîz olan bir millettir.
İlk İslâm Devleti,
Hazreti Peygamberin 622 senesinde Medîne'ye hicret etmesi üzerine bu şehirde
kurulmuştu ve devletin hududları, sadece bu şehrin hududlarından ibaretti.
İslâm halkını ise, Mekke'den Hazreti Peygamberle birlikte hicret eden
Muhacirlerle, onlara kucak açan az sayıdaki Medîneli Ensar teşkil ediyordu.
Hicretin 6 ncı senesi
sonlarında ve henüz Mekke fethedilmeden önce -ki bu sıralarda müslümanlarla
Mekkeli müşrikler arasında Hudeybiye andlaşması imzalanmıştı- İslâm Devleti,
bir kaç yüz mil karelik bir yer işgal ediyordu. 8 inci hicrî senede Mekke
fethedilmiş, 11 inci hicrî senede ise, bütün Arabistan'ı, Güney Irak'ı ve
Filistin'i de alarak, Rusya hariç Avrupa kıt'ası kadar bir sahaya yayılmıştı.
Bundan onbeş sene sonra da, yani Hazreti Osman'ın hilâfetinde, Batıda Endülüs
(lspanya)'e girmiş, Doğuda ise, Ceyhun nehrini geçerek Çin hududuna dayanmıştı.
Bütün bunlar, 25 sene gibi çok kısa bir zaman içinde olmuştu. Şunu da unutmamak
gerekir ki, o sıralarda müslümanlar, ne sayıca ve ne de silâh ve teçhizat
yönünden hasımlarıyle boy ölçüşebilecek bir durumda idiler. Hattâ harp sanatı
yönünden imparatorluk kurmuş olan Bizans ve İran ile hiç mukayese
edilemezlerdi. Çünkü müslüman olmadan önce bedevî Araplar, çadırlarından sadece
kervan vurup yağmacılık etmek ve karın doyurmak için çıkıyorlardı. Yaşadıkları
susuz çöl hayatı, câhil Araplara başka türlü bir hayat imkânı sağlamamıştı.
Fakat İslâm, onları çok kısa bir zaman içinde terbiye edip değiştirmiş,
biribirleriyle ganimet için dövüşen yüzlerce kabileyi birleştirerek ülkeler
fetheden bir millet haline getirmişti. Câhiliye Arabını, devletin kuruluşundan
elli senelik bir süre bile geçmeden, Kustantiniyye (İstanbul)'yi fethetmek için
şehrin surları önüne kadar getiren ve orada Ebû Eyyûb el-Ensârîgibi Peygamber
dostlarını toprağa düşüren bu kuvvetin, İslâm'daki Allah'a ve Rasûlüne itaat
duygusunun İnsana kazandırdığı izzet sıfatından başka bir şey olması mümkün
müdür?
Oysa yahudîler
hakkında aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Onlar Mısır'da, Firavunların
idaresi altında esir olarak ve zillet içinde yaşarlarken, Allah onlara Musa'yı
göndermiş ve ona bir çok mucizeler vererek onları Mısır'dan çıkarmış ve Firavun
belâsından kurtarmıştır. Bununla beraber onlar, Allah'a şükretmek ve
peygamberlerine sıkıca sarılmak yerine, nankörlük etmişler ve Firavun'dan
kurtuluşlarının daha ilk günlerinde, Mûsâ (a.s.)'nın yanlarında olmayışından da
faydalanarak, altından yapılmış bir buzağı heykelini mabud edinmişlerdir.
Musa'nın duâ ve niyazları sebebiyle bağışlanmış olmalarına rağmen,
nankörlüklerine devam eden yahudîler, Allah'ın kendilerine ihsan ettiği kudret
helvası ve bıldırcın etinden usanç gösterip Mısır'da yaşadıkları zillet
hayatına ve bu hayatın yiyeceklerine özlem göstermişler ve Bakara Sûresinin 61
inci âyetinde de açıklandığı gibi, bu nankörlükleri sebebiyle üzerlerine zillet
ve meskenet damgası vurulmuş, Allah'tan da bir gazaba uğramışlardır. Aynı
âyette şöyle denilmiştir: "(Onlara bu zillet ve meskenet damgasının
vurulması), Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden ve haksızyere peygamberleri
öldürmelerindendi; bu, isyan etmelerinden ve haddi aşmalanndandı".
Yahudilerin, Mûsâ
(a.s.) tarafından mukaddes arza getirilmek üzere Mısır'dan çıkarılışlarından bu
yana asırlar geçmiştir. Ne var ki bu süre zarfında üzerlerine vurulan o zillet
damgası hiç silinmemiş ve bu kavim, insanlar tarafından daima hor ve hakîr
görülmüştür. Bu, Allah'ın onlar için lâyık gördüğü dünyevî bir azâbtır.
Âhirette görecekleri azâb ise, ebedî cehennem azabı olacaktır.
Allah, onları İsrail
lakabıyle anılan Yakûb (a.s.)'tan îsâ (a.s.) ya kadar kendi içlerinden peşpeşe
gönderdiği sayısız peygamberlerle şereflen-dirmişti. Fakat dînin ikmali ve
yalnız bir kavme değil, fakat bütün insanlara rahmet olacak ve onları Allah'ın
bu dînine davet edecek bir peygamberin gönderilmesi söz konusu olunca, bu
peygamberin müebbet zillete mahkûm edilmiş bir kavimden seçilmesi elbette mümkün
olmazdı. Nitekim Allahu Ta'âlâ, dünyanın bu son peygamberlik görevini
şerefiyle birlikte yahudîlerden almış, Arap kavminin içinden seçtiği Muhammed
adındaki bir kuluna vermiştir. Böylece Allah, yahudîleri bir kere daha zillete
mahkûm etmiş, şirkin kapkaranlık uçurumunda yuvarlanan Arap kavmini ve son
Peygamberine itaat eden diğer kavimleri de azîz kılmıştır. Çünkü asıl mülkün
sahibi O'dur. Allahım, sen dilediğini azîz eyler, dilediğini de zelil edersin.
Hayrın hepsi senin
elinde olup, onda, kudretinle dilediğin şekilde yalnız sen tasarrufta
bulunursun. Senin dışında hiç kimsenin onda tasarrufa gücü yoktur. Her şeye
kaadir olan da ancak sensin. Bu itibarla Peygamberine ve mü'minlere
va'dettiğin gücü, kuvveti, zafer ve hakimiyeti vererek onları azîz eylersin.
Hiç kimse, bu meşiyyetini gerçekleştirmene engel olamaz ve hiç kimse bunu
gerçekleştirmende seni âciz bırakamaz. [34]
27 Allahım,
yine derecesine erişilmez kudretinle, gecenin bir kısmını gündüze sokarak
geceyi kısaltır, gündüzü de uzatırsın. Sonra da gündüzün bir kısmını gecenin
İçine sokarak gündüzü kısaltır, geceyi de uzatırsın, senin bu kudretini
gördükten sonra, peygamberliği ve hükümranlığı dilediğin gibi, yahudîlerden
alıp Muhammed'e vermiş olman nasıl inkâr edilebilir?
Keza ölüden diriyi
çıkardığın gibi, diriden de ölüyü çıkarırsın. Tohum, çekirdek, yumurta gibi
hayat alâmetine sahip olmayan ve ölü sayılan maddelere hayat vererek onlardan
canlı varlıklar meydana getiren ancak sensin. Aynı şekilde, canlı varlıklardan,
hayat alâmetlerini kaybetmiş, tohum, çekirdek ve yumurta gibi ölü sayılan
maddeleri çıkaran da senden başkası değildir. Câhile ilim vererek, kâfire
hidayet ederek onlara can veren de sensin.
Bütün mülk senin
elinde; ve her şeyin sahibi sensin. Bu itibarla, dilediğine hesapsız rızık verir,
dilediğini de aç ve çıplak bırakırsın. O halde kim, mü'min kavmi azîz, kâfir
kavmi de zelil etmende sana karşı gelebilir ve kim bunda seni âciz kılabilir? [35]
28. Mü'minler,
mü'minlerin dışında (zarurî birmenfeat sebebiyle olmadıkça ve) kedilerinden
saktnmadıkça, kâfirleri dost
edinmesinler. Kim bunu
yaparsa, hiçbir şeyde Allah'tan yardım göremez. (Böylece) Allah, sizi
kendisinden sakındırıyor; (Nasıl olsa) varış Allah'adır.
29. (EyMuhammed!)
Dekt nİçinizdekinigiz-leseniz de, açığa vursanız da, Allah, on bilir. O, göklerde veyerde olanları da bilir.
Allah, her şeye kaadirdir".
30. Kıyamet
günü, her insan, hayır olarak işlediği şeyi karşısında hazır bulacaktır; kötülük
olarak işlediğini de... Nevarkl, ken dişiyle o kötülük arasında çok uzak bir mesafe bulunmasını temenni edecektir.
(Bununla) Allah, sizi
kendisinden sakındırıyor; zira Allah, kullarına karşı çok müşfiktir.
Allahu Ta'âlâ, asıl
mülkün ve asıl izzetin kendine âit olduğunu ve kâinatın tasarrufunda mutlak
hakimiyetin kendi elinde bulunduğunu, dilediğine bunu verip dilediğini de
bundan mahrum kıldığını beyanla Peygamberini ve bütün mü'minleri kendisine
sığınmak hususunda
uyardıktan sonra,
yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde, Allah'tan başkasına sığınıp onunla azîz
olmanın ve şeref bulmanın en büyük aldanma sebeplerinden biri olduğunu
açıklamış ve kullarını bu hususta da uyarmayı ihmal etmemiştir.
Siyer kitaplarında
açıklandığına göre, müslüman olan bazı kimseler, kâfirlerin farklı
yaşayışlarında bir üstünlük görüyorlar, onların kuvvet ve kudretine
inanıyorlar, onlarla dostluklar kurup, onlara sık sık sarılıyorlardı.
Taberî'nin ve diğer müfessirlerin İbn Abbâs'tan naklettiklerine göre,
el-Haccâc İbn Amr, ibn Ebi'l-Hukayk ve Kays İbn Zeyd adlı yahudîler, Ensardan
bazı kimselerle yakınlık tesis etmişler, yanlarına girip çıkıyorlar, fakat bu
arada onların dînlerini de ifsad etmeye çalışıyorlardı. Müslümanlardan Rufâ'a
İbnu'l-Munzir, Abdullah ibn Cubeyr ve Sa'd İbn Hayseme, onları, yahudîlerden
uzak durmak ve onlarla dostluk etmemek hususunda uyarmışlar, fakat onlar buna
aldırış etmemişlerdi. İşte bunun üzerine Allahu Ta'âlâ, müslümanlarm bu hususta
daha dikkatli davranmalarını sağlamak maksadıyle onlara ihtarda bulunmuş ve
şöyle buyurmuştur: [36]
28. Mü'minler,
müzminlerin dışında (zarurî bir menfeat sebebiyle olmadıkça ve) kendilerinden
sulanmadıkça, kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunuyaparsa, hiçbir şeyde
Allah'tan yardım göremez. (Böylece) Allah, sizi kendisinden sakındırıyor;
(nasıl olsa) varis Allah'adır.
29. (Ey
Muhammedi) De kû "Içinizdekini gjz-leseniz de, açığa vursanız da, Allah,
onu bilir. O, göklerde ve yerde olanı da bilir. Allah, her şeye
kaadirdir".
30.. Kıyametgünü,
herinsan, hayır olarak işlediği şeyi karşısında hazır bulacaktır; kötülük
olarak işlediğini de... Ne var H, kendisiyle o kötülük arasında çok uzak bir
mesafe bulunmasını temenni edecektir. (Bununla) Allah, sizi kendisinden
sakındırıyor; zira Allah, kullarına karşı çok müşfiktir.
28 İnsanlar
arasındaki dostlukların devamlı olması halinde, biribir-lerine karşı içlerinde
duydukları güven duygusunun giderek arttığı ve biribirlerini sırdaş edinerek
her çeşit gizliliklerini biribirlerine açıkladıkları, bilinen hususlardandır.
Bu gibi durumlarda dostun men-featının, aile, akraba ve mensub olunan toplum
menfeatının da üstünde tutulması tabiîdir. Eğer bu türlü dostlukların,
taraflara, ufak da olsa herhangi bir zararı dokunmazsa, bunları hoş
karşılamakta elbette bir mahzur yoktur. Fakat bu dostluk, taraflardan
birisince istismar edilir ve diğerinin zararına yol açarsa, onun devam etmesine
elbette göz yumulamaz, İslâmiyetin, yeni yeni, Medîne şehrinin hudutlarından
taşmaya başladığı ve Mekkeli müşriklerin, Hazreti Peygamberi ve ona inanan bir
avuç müslümanı yerle bir edecekleri inancı içinde Bedir'e kadar gelip de orada
kendilerinin yerle bir edilircesine hezimete uğrayıp döndükleri bir sırada,
Medîne ve çevresinde yaşayan yahudîlerin, müslümanlara karşı nasıl bir hâlet-i
rûhiyeye sahip bulunduklarını tahmin etmek güç değildir. Nitekim 12nci âyetin
tefsîrinde, yahudîlerin, müslümanlara karşı besledikleri düşmanlığı açıklamış
ve onların Bedir galibiyetini nasıl küçümsediklerini ve kendilerini İslâm'a
davet eden Hazreti Peygambere: "Ey Muhammedi Gururlanma; sen harp
sanatını bilmeyen bir kavimle karşılaştın ve onlardan bir fırsat buldun. Fakat
sen bizimle bir dövüş de, ne olduğumuzu o zaman anlarsın" dediklerini de
zikretmiştik.
İşte, bu halet-i
ruhiye içinde olan yahudîlerin, yahudîler kadar olmasalar bile, İslâm'ın ve
müslümanlarm kuvvetlenmesinden yine de hoşnud olmayan hıristiyanların, İslâm'ı
ortadan kaldırmak için her fırsatı değerlendirecekleri muhakkaktır.
Kendileriyle dostluk kuran bazı câhil müslümanlara, İslâm'ın ve müslümanlarm
aleyhine olan bazı fikirleri telkin edebilecek bir imkâna sahip olmaları, bu
fırsatlardan birini teşkil eder.
İşte, Allahu Ta'âlâ,
kâfirlere bu fırsatın verilmemesi için, mü'minlere kâfirlerden dost
edinmemelerini emretmiş, bu emre uyulmamasını da, Allah'ın dostluğunu kaybetme
ile cezalandıracağını bildirmiştir. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: Mü'minler,
kâfirlerden dost edinmesinler. Mü'minin gerçek dostu yine mü'mindir. Bununla
beraber, kim bu emre uymaz da, kâfirlerden kendine dost edinirse, kendisiyle
Rabbı arasındaki bütün bağlar kesilir ve hiçbir hususta Allah'ın yardımını
göremez.
Şu var ki, mü'minlerle
kâfirler arasında dostluk kurulmasını yasaklayan bu emir, mutlak bir emir
değildir. Eğer dostluk kurmak, kâfirden gelecek bir zararı defedecekse, bu
dostluğu kurmakta herhangi bir mahzur yoktur. O halde, mü'minlerle kâfirler
arasında tesis olunacak dostluklarda dikkat edilmesi gereken en önemli husus,
bu dostlukların, İslâm'ın ve müslümanların aleyhine tecelli etmemesidir. Eğer
onlardan gelebilecek bir zarar, dostluk sayesinde önlenebilecekse, bu dostluk kurulur.
Zararı önlemek için bu dostlukların kurulmasına cevaz verildiğine göre,
İslâm'a ve müslümanlara fayda sağlayacak dostlukların kurulmasının da,
evleviyetle caiz olacağı anlaşılır. Bu da göstermektedir ki, Kur'ân'da yer alan
her hüküm, daima dînin ve müslümanların men-featları gözeltilerek vazedilmiş,
onlara zarar verebilecek her şey, emir ve yasaklarla önlenmiştir. Yeter ki
müslümanlar bu hükümlere uysunlar.
Allahu Ta'âlâ, âyet-i
kerîmede beyan buyurduğu veçhile, emrine itaat etmeyip de kâfirlerle dostluk
kuran ve müslümanların sırlarını onlara fâş ederek, hem dînin hem de
mü'minlerin zarar görmelerine sebep olan kimselere yönelttiği büyük tehdit ile,
onları kendi azabından sakındırmış olmaktadır. Zira bu tehdit, çok ağır ve çok
şiddetli bir tehdittir. Kim İslâm'ın ve müslümanların aleyhine olabilecek bir
davranışta bulunur ve kendisine kâfirlerden dostlar edinirse, Rabbıyle olan
bütün bağlarını koparmış ve âhırette O'nun dostluğunu kaybetmiş olur. Halbuki
ceza ve mükâfat için dönüş yine Allah'adır ve kim Allah'ın dostluğunu kaybetmiş
olarak O'na dönerse, kendisine yardım edecek bir dost nereden bulabilir? [37]
29 Yukarıda
da açıkladığımız gibi, kâfirlerden gelebilecek bir takım zararların
önlenebilmesi için onlarla dostluk kurulabilir. Ancak şunu da unutmamak gerekir
ki, kâfirlerle dostluk kurulurken, kalblerin onlara karşı gösterdiği temayülün
mahiyeti Allah'a asla gizli değildir. Eğer bu dostluk, onları küfre
yaklaştırırsa, Nahl sûresinin 106ncı âyetinde de beyan edildiği gibi,
"îmanından sonra Allah'ı inkâr eden ve küfre göğüs açan kimselere Allah
katından bir gazab gelir. Onlar için büyük bir azâb vardır". Bu itibarla
Ey Muhammed, kâfirlerle dostluk kuran o mü'minlere,. kalblerinde olanları
gizleseler de, açığa vursalar da Allah'ın bildiğini söyle. Bu dostluğu,
kalelerinin küfre meyli dolayısıyle mi, yoksa kâfirlerden gelecek bir zararın
önlenmesi, yahut ta din ve îman yönünden bir menfeatın elde edilmesi için mi
kurdukları Allah'a elbette gizli kalmaz. O, göklerde ve yerde olan her şeyi
bilir ve herkesi, işlediği amelden dolayı muhakeme edip karşılığını verir. O,
bütün bunlara kaadirdir. Hiç kimse ve hiç bir şey O'nu dilediğini yapmaktan
âciz bırakamaz. [38]
30 Bu sebepledir
ki, her insanın, hayırlı amel işleyip de mükâfatını önünde hazır bulduğu, kötü
amel işleyenin ise, cezasını görüp de, ondan uzak olmayı dileyeceği o kıyamet
gününden sakınması gerekir. Allah da zaten kullarını kendi gazabından
sakındırmayı murad ediyor. O halde ey mû'minter! Kıyamet günü, karşılığını
önünüzde hazır bulacağınız iyi amelleri, şeytanın süsleyip de sizin için câzib
hale getirdiği kötü amellere tercih edin. Aksi halde, kıyamet günü, bu
amellerin acı veren karşılığını önünüzde hazır bulduğunuz zaman, onunla sizin
aranızda çok uzak bir mesafenin bulunmasını temenni edersiniz de, bu temenninin
faydasını göremezsiniz. İşte Allah, sizi kendisinden böyle sakındırıyor; çünkü
O, kullarına karşı çok şefkatlidir ve kullarını kendi gazabından sakındırması
ve onlara ilminin ve kudretinin yüceliğini gösterip öğretmesi de, O'nun
kullarına olan şefkatindendir. Çünkü onlar, ne zaman Rab'lannın ilmini ve
kudretini yakînen bilip tanırlarsa, ancak o zaman O'nun rızasını kazanmaya
gayret gösterirler; gazabını celbedecek kötü amellerden de sakınırlar.
Keza insan fıtratını
hayra meyyal kılması ve şerrin insan nefsindeki eserine, tevbe ve sâlih amel
ile yok olma özelliği vermesi de, Allah'ın kullarına olan şefkatindendir. O
halde ey insanlar! Size bu kadar şefkat gösteren Rabbınıza karşı içinizde hiç
sevgi beslemez misiniz? O halde: [39]
31. (Ey
Muhammed! Onlara) de ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olunuz ki
Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, Gafâr'dur; Rahîm'dir.
32. (Veyine) de ki: "Allah'a ve Rasûle itaat
edin; eğeryüz çevirirlerse, şüphesiz Allah kâfirleri sevmez".
Allahu Ta'âlâ,
mü'minleri, kâfîrleri dost edinmekten men ve bunu, şiddetli bir tehdit ile
teyid ettikten sonra, bu iki âyet-i kerîmeyle, Allah'ı sevmenin başlıca
yolunun, Rasûlüne uymak ve getirdiği emirlere sıkıca sarılıp, nehyettiği
şeylerden de sakınarak onun peşinden gitmek olduğunu açıklamıştır.
Âyet-i kerîmelerin
nüzul sebebi hakkında müfessirler arasında görüş birliği yoktur. Taberî, bu
konuda gelen haberleri iki guruba ayırarak zikretmiş, sonra da kendi tercihine
yer vermiştir. Birinci gurubu teşkil eden haberlerden anlaşıldığına göre, kim
oldukları ve hangi dîne mensup bulundukları açıklanmayan bir kavim, Hazreti
Peygamber zamanında, "biz, Rabbımızı seviyoruz." demişler, Allahu
Ta'âlâ da Rasûlüne, onlara şöyle demesini emretmiştir: "Eğer sözünüzde
sâdık iseniz, bana uyunuz; zira bu, söylediğiniz şeyde doğruluğunuzun
alâmetidir".
İkinci gurubu teşkil
eden haberler, bu sûrenin başında sözünü ettiğimiz hıristiyan Necran heyetiyle
ilgilidir. Süslü elbiseler içinde Medîne'ye gelerek Isâ (a.s.) hakkında Hazreti
Peygamberle münakaşaya girişen bu heyet, ondan aldığı cevaplarla şaşkına
dönmüş, kendilerine yöneltilen sorulara cevap bulamayınca da, kaçıp gitmek
zorunda kalmışlardı.
Hıristiyanların en
büyük özelliği, ehl-İ kitaptan oldukları ve aslında dînleri tek ilâh inancına
dayandığı halde, îsâ (a.s.)'nın, Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmek ve onu
Allah'a ortak koşmaktı. İşin en garîb yanı da, hıristiyanların, Isâ (a.s.)
hakkında söyledikleri bu sözün, Allah'a karşı olan büyük sevgilerinin bir
neticesi olduğunu ileri sürmeleri idi. İşte Allahu Ta'âlâ, Hazreti Peygambere,
bu âyet-i kerîmeleri indirerek hıristiyan Necran heyetine şöyle demesini
emretmiştir: "Eğer îsâ hakkında söylediğiniz bu sözü, gerçekten Allah'a
karşı olan büyük sevginizden söylüyorsanız, Muhammed (s.a.s.)'e uyunuz."
Taberî, bu iki görüşle
ilgili haberleri ayrı ayrı zikrettikten sonra, bu âyetlerin Necran heyeti
hakkında nazil olduğu görüşüne katılmış ve bu görüşü teyid için de, bu sûrede
ve tefsîri yapılan bu âyetten önce, necran heyeti dışında Allah'ı sevdiğini
iddia eden hiçbir heyetin zikredil-mediğini söylemiştir.
Taberî'nin ileri
sürdüğü bu görüş doğru kabul edilse bile, âyetin nüzulüne sebep teşkil eden
birden fazla hâdisenin bulunabileceğini kabul etmek de hatalı olmaz. Zira
taklid yolu ile de olsa, Allah'a îman eden herkes O'nu sevdiğini iddia eder.
Nitekim yahudîler de kendilerini Allah'ın oğulları ve sevgilileri olarak takdim
ediyorlardı. Hattâ müşrikler bile, Allah'a yaklaştırdıkları iddiasıyla putlara
ibadet ettiklerini ileri sürüyorlardı. Bunların hepsinin de, bu âyet-i
kerîmenin nüzulüne sebep teşkil ettiğini düşünmek, delâlet ettiği manâ yönünden
gerçeğe aykırı değildir. Bu bakımdan âyet-i kerîme, Allah'ı sevdiklerini iddia
eden Necran heyetine karşı bir hüccet veya bir delil olarak ileri
sürülebilirse de, âyet-i kerîmedeki hitap umumîdir ve her zaman ve her devirde,
Allah'ı sevdiğini söyleyen herkese yöneliktir. İşte bu manâ içerisinde Allahu
Ta'âlâ sevgili Peygamberine şöyle buyurmuştur:
[40]
31. (Ey
Muhammedi) De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tâbi olunuz ki, Allah
da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, Ga-fur'dur; Rahîm'dir."
32. (Veyine)
de ki: "Allah 'a ve Rasûle itaat edin; eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz
Allah, kâfirleri sevmez"
31 Manâsı
apaçık olan âyet-i kerîmede, Allahu Ta'âlâ sevgili Peygamberine buyuruyor ki:
Ey Muhammed! İnsanlara de ki: İster yahudî olun, ister hıristiyan olun, ister
müslümarı olun ve ister ne olursanız olun, eğer Allah'a inanıyor ve O'nu
seviyorsanız, bu sevginin bir gereği olarak, O'nun bütün insanlara bir rahmet
olarak gönderdiği son Peygamberine, yani bana ittibâ edin; uyun. Bana uymanız,
benim size Rabbım katından getirdiğim emir ve yasaklara uymanız ve bu emir ve
yasakların gereğini yapmanız demektir. Ancak bana uyduğunuz takdirdedir ki,
Allah da sizi sever ve günahlarınızı bağışlar. Zaten Allah çok bağışlayıcıdır;
çok merhametlidir.
Şüphesiz Allah'ı
sevmek, çok büyük bir iştir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, bu sevginin
bir bedeli vardır ve O'nu seven kimse, bu bedeli ödemek zorundadır. Bu bedel,
âyet-i kerîmede de ifade edildiği gibi, O'nun Peygamberine tâbi olmaktır,
başka bir ifadeyle, Allah'ı sevmenin yolu, O'nun uyulmasını emrettiği
Peygamberinden geçer. Eğer O'nu sevdiklerini söyleyenler, O'nun Peygamberine
tâbi olurlarsa, ancak o zaman Allah'ın sevgisini kazanırlar ki bu, Allah'ı
sevmekten daha büyük bir şeydir. Zira insan için önemli olan husus, onun
Allah'ı sevmesinden çok, Allah'ın onu sevmesidir. Allah'ı sevdiğini söyleyip
de, kendisini Allah'a sevdirememiş olan kimse, ne bedbaht bir kimsedir!
İşte, insanın
kendisini Allah'a sevdirebilmesinin tek yolu, âyet-i kerîmede de beyan edildiği
üzere, Allah'ın Peygamberi Muhammed (s.a.s.)'e tâbi olmak ve onun peşinden hiç
sapmadan gitmektir. Çünkü onun yolu, insanı Allah'ın sevgisine ulaştıran,
mağfiretine ve merhametine kavuşturan tek yoldur; İslâm'dır. O halde İslâmî
yolu takip etmeyen ve o yolun şartlarına, emir ve yasaklarına uymayan kimse,
boş yere Allah sevgisinden söz edip kendini kandırmasın. Zira böyle kimseler,
Allah'ı sevdiklerini ne kadar çok söylerlerse söylesinler, sözleri asılsızdır;
yalandır; aldatmacadır. Eğer doğru olsaydı, yolları İslâm'dan başka bir yol
olmazdı. [41]
32 İslâm'ın
yolu, Allah'a ve Peygamberi Muhammed (s.a.s.)'e itaat-tan oluşan bir yoldur.
Allah'a itaat, O'nun Kitab'ına itaattir; Peygamberine itaat ise, onun
sünnetine uymaktan ibarettir. Kim ANah'a ve Rasûlüne itaattan yüz çevirirse,
küfrü seçmiş ve kâfir olmayı yeğ tutmuş demektir. Oysa Allah, kâfirleri asla
sevmez.
33-34.
Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve Imrân ailesini, birbirinden gelen bir
zür-riyet olarak âlemlere üstün kılmıştır. Allah, hakhyle işiten, hakhyle
bilendir.
35. (Hani
bir gün) Imrân 'm karısı demişti kt "Rabbun! Ben, karntmdaldni, yalmz ibadet
için sana adadım; (bunu) benden ka-bulet Şüphe yoktur ki sen, haklayle işiten,
hakhyle bilensin'1.
36. Onu doğurduğu zaman da: "Rabbım! Onu
bir kız olarak doğurdum" demişti
I Oysa Allah, onun ne
doğurduğunu daha iyi bilir. (Sonra da şöyle devam etmişti:) "Erkek, kız
gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Onu ve züniyetini kovulmuş olan
şeytandan sana sığındırırım".
37. Rabbı da onu iyi bir şekilde kabul etmiş ve
güzel bir bitki gibi geliştirmişti Zekeriy-ya 'yi da ona bakması için memur
etmişti Ne zaman Zekeriyya onun yanına, mabede girse, yanında bir nzık bulurdu.
Ona şöyle derdi: "Ey Meryem! Bu nereden?" O da: "Rabbımın
katından." diye cevap verirdi Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız
nzıklanduv.
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyetlerinde, Allah sevgisinin, Rasûlüne tâbi olarak onun Rabbı katından
getirdiği emir ve nehiylere sıkı bir şekilde uymakla isbat edilebileceğini ve
Allah'ın sevgisine de ancak bunun isbatından sonra mazhar olunabileceğini
açıkladıktan sonra, bu âyet-i kerîmelerinde de, geçmiş kavimlerden, gerçekten
Allah'ını seven, Allah'ın da kendilerini sevdiği ve içlerinden peygamberler,
sıddîklar ve derece derece hayırlı insanlar çıkardığı kimselerden örnekler
vermiştir. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [42]
33-34-
Allah, Âdem'i, Nuh'u, ibrahim ailesini ve Imrân ailesini, birbirinden gelen bir
zürriyet olarak âlemlere üstün kılmıştır. Allah, hak-kıyle işiten, hakhyle
bilendir.
33-34 Allahu
Ta'âlâ, âyet-i kerîmesinde, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ve ailesini, sonra da Imrân
ve ailesini zikrederek, bunları insanlar arasından seçip yücelttiğini ve
bunlardan peygamberler çıkardığını haber vermiştir. Bunların başında, bütün
insanların babası sayılan Âdem gelir. Tâ-Hâ sûresinin 122 nci âyetinde de
belirtildiği gibi, "Rabbı, Âdem'i seçmiş ve tevbesini kabul ile ona
hidayet etmiştir".
İkincisi Nuh'tur ve
insanların ikinci babası sayılır. Bilindiği gibi onun zamanında o büyük tufan
hâdisesi cereyan etmiş ve kabaran sularda bütün insanlar yokolmuş, ancak Nûh
ile ona tâbi olanlar, Allah'ın vahyi ile inşa edilen gemi sayesinde ve Allah'ın
yardımı ile kurtulmuşlardı. Tufandan sonra, Nuh'un zürriyetinden bir çok
peygamberler gönderilmiş olmasına rağmen, onlardan gelen nesiller birbirinden
ayrılıp çeşitli ülkelere dağılmışlar, sonra da aralarında putperestlik gelişip
yayılmıştır. Putperestliğin iyice yaygınlaştığı bir sırada, Allah'ın kendisine
dost edindiği seçkin kullarından biri olan İbrahim salavatu'llahi aleyh peygamber
olarak ortaya çıkmış ve onu, yine peygamber olarak kendi zürriyetinden İsmail,
İshak, Yakûb ve diğer torunlar takip etmiştir.
İbrahim'in seçkin
evlâdlarından birini Imrân ve kızı Meryem ile, Meryem'in oğlu îsâ'dan oluşan
Imrân ailesi teşkil eder. Peygamberlik, İsmail'in soyundan gelen Muhammed
(s.a.s.) ile sona ermiştir.
Gerek İbrahim ailesi
olsun ve gerekse Imrân ailesi olsun, her ikisi de birbirinden türemiş tek bir
zürriyettir. İbrahim ailesi, İsmail ve İshak ile bunların oğullarından meydana
gelmiştir ve hepsi de İbrahim soyun-dandır. Keza Imrân ailesi de, Mûsâ, Hârûn,
îsâ ve annesi Meryem'den meydana geimiş bir aile olup, diğerleri gibi onlar da
İbrahim soyun-dandır. Allah, hepsini de sâlih kulları arasından seçip peygamber
yap-' mış ve âlemlere üstün kılmıştır. En'ârri sûresinin 84-88'inci âyetlerinde
bu peygamberler, bir siyak içinde şöyle zikredilmiştir;
"Biz, İbrahim'e
İshak ve Yakûb'u ihsan ettik; her birini de hidayete erdirdik, daha önce de,
Nuh'u ve onun zürriyetinden Davud'u, Süleyman'ı, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Harun'u
hidayete erdirdik (ve birer peygamber yaptık). İşte biz, iyileri böyle
mükâfatlandırırız". ''Zekeriyyâ, Yahya, îsâ ve İlyas, hepsi de
sâlihlerdendir". "İsmail, Yesa, Yûnus ve Lût'u da (hidayete erdirip)
hepsini âlemlere üstün kıldık'.
'Onların babalarından,
zürriyetlerinden ve kardeşlerinden olan bazı kimseleri seçip yücelttik ve
onları dosdoğru yola yönelttik".
"İşte bu,
Allah'ın hidayetidir ve kullarından dilediği kimseyi onunla hidayet eder. Eğer
Allah'a ortak koşmuş olsalardı, yapmış oldukları iyi işler, boşa gitmiş
olurdu".
Ayet-i kerîmenin
sonunda, Allahu Ta'âlânın her şeyi hakkıyle işiten ve hakkıyle bilen yegâne
ilâh olduğuna işaret edilmiştir ki, müfessirler bu ibareyi, müteakip âyette yer
alan duaya bağlamışlar ve "Allah, Imrân'ın karısının söylediklerini
elbette işitir; kızı hakkındaki niyetini de hakkıyle bilir" demişlerdir. [43]
35. (Hani bir gün) Imrân'm karısı demişti ki:
"Rabbani Ben, karnundakini, yalnız ibadet
için sana adadım;
(bunu) benden kabul et. Şüphe yoktur M, sen, hakkıyle işiten, hakkıyle
bilensin".
36.Onu
doğurduğu zaman da: "Rabbım! Onu bir kız olarak doğurdum." demişti
Oysa Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilir. (Sonra da şöyle devam etmişti:)
"Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Onu ve zürriyetini
kovulmuş olan şeytandan sana sığındırırım".
37. Rabbı da onu iyi bir şekilde kabul etmiş ve güzel bir
bitki gibi geliştirmişti Zekeriyyâ 'yi da ona bakması için memur etmişti Ne zaman
Zekeriyyâ onun yanına, mabede girse, yanında bir rızık bulurdu. Ona şöyle
derdi-"Ey Meryem! Bu nereden?1 "O da; "O, Rab-bımm katından'1
diye cevap verirdi Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız nzüdandırır.
35. Allahu
Ta'âlâ, şüphesiz, kocasından hâmile kalan Imrân'ın karısının söylediklerini
hakkıyle işittiği gibi, Rabb'ına münacatta bulunduğu zaman, içinde taşıdığı
niyeti de çok iyi biliyordu. Bu kadın, hâmile olduğunu öğrenince, Rabb'ına şöyle
duâ etmişti: Rabbım! Karnımda senin bana ihsan ettiğin bir çocuk taşıyorum. Bu
çocuğu, yine senin izninle doğduğu zaman, sırf sana ibadet etmesi ve senin
Beytinin hizmetinde bulunması için sana adadım. Bu adağımı kabul eyle.
Şüphesiz sen, bu münacatımı işitir, niyetimin de hâlis olduğunu bilirsin. Duâ
edenlerin duasını da ancak sen kabul edersin. Benim duamı da kabul eyle, ey
Rabbım! [44]
36 Imrân'ın
karısı çocuğunu doğurmuş, fakat içini büyük bir üzüntü kaplamıştı. Çünkü o,
Rabbına ibadet edecek ve Rabbının Beyt'ine hizmette bulunacak bir çocuk
adamıştı ve bu çocuğun da erkek olmasını dilemişti. Halbuki doğan çocuk kız
olmuştu ve onun kız olmasıyle, onu adayışındaki gayenin tam olarak
gerçekleşemeyeceğini düşünmüştü. Bu sebeple Rabb'ına, üzüntüsüne de delâlet
edecek bir şekilde "Rabbım! Onu kız doğurdum" demişti. Oysa Rabbı,
onun ne doğurduğunu elbette biliyordu ve onu kız olarak takdir eden de O idi.
Fakat mrân'ın karısı, kendisine verilen kız çocuğundaki hikmeti ve onun bir
erkek çocuğundan daha hayırlı olduğunu nereden bilecekti? Bu sebeple o,
doğmasını arzu ettiği erkeğin kız gibi olmayacağını ve kızın erkek gibi
Allah'ın Beytinde hizmet göremeyeceğini ifade etmiş; bununla beraber yine de
Allah'ın takdirine rıza göstererek Rabb'ına yalvarmış ve Meryem adını verdiği
kızını ve ondan gelecek torunlarını şeytanın şerrinden korumasını istemişti.
Allah da onun bu duasını kabul etmiş ve hem kızını hem de kızından olan
torununu şeytanın şerrinden korumuştur. Nitekim Buhârî {Sahîh, IV.138) ve
Müslim {Sahîh, IV.1838) tarafından rivayet edilen bir hadîsinde Hazreti
Peygamberin şöyle buyurduğu görülmektedir; "Anasının doğurduğu gün,
Âdemoğullarından her birine şeytan dokunur. Yalnız Meryem ve oğlu müstesna.
Onlara şeytan dokunmamıştır." [45]
37 Ananın bu
duasından sonra, Rabbı, Meryem'i ibadete adanmış sâlih bir kul olarak kabul
etmiş ve ziraatçıların güzel bir bitki yetiştirmek için gerek su ve gerekse
toprak yönünden gösterdikleri itina ve ihtimam gibi, ilâhî bir terbiye ile onu
büyütüp geliştirmiştir.
Rivayetlerden
öğrenildiğine göre, Imrân ve Zekeriyya iki kız kardeşle evlenmişlerdi.
Zekeriyyâ'da Yahya'nın anası, Imrân'da ise, Meryem'in anası vardı. Ne var ki
bu ana, Meryem'e hamile kaldığını öğrendiği sıralarda kocası Imrân vefat
etmiş, Meryem'in doğumundan sonra da kendisi fazla yaşamamış, o da kocasının
arkasından Rabbının rah-- metine kavuşmuştur. Böylece Meryem, henüz küçük bir
çocuk iken, hem annesini hem de babasını kaybetmiş oluyordu. Ancak annesi
tarafından Rabbına ve mescidin hizmetine adanmış olan Meryem'in kimsesiz kalmış
olması elbette düşünülemez. Nitekim âyet-i kerîmede de açıklandığı gibi, Aliahu
Ta'âlâ Meryem'i teyzesinin kocası olan Zekeriyyâ'nın himayesine vermiş,
Zekeriyya da onu, mescidin merdivenle çıkılan ve mihrab denilen yüksekçe bir
bölümüne yerleştirip muhafaza altına almıştır.
Zekerİyyâ, ne zaman
mihraba (odaya) Meryem'in yanına çıksa, orada çeşit çeşit yiyecekler görür ve
bunların nereden geldiğini ona sorardı. O da, "Allah katından; hiç şüphe
yoktur ki, Allah, dilediği kulunu hesapsız rızıklandınr" derdi.
Âyet-i kerîmede yer
alan Meryem'in bu cevabı, yanında bulunan bu yiyeceklerin, Meryem'den bir
keramet eseri olarak orada zuhur ettiği şeklinde bir tefsîre yol açmıştır.
Aslında âyet-i kerîmede buna delâlet edecek hiçbir işaret mevcut değildir.
Meryem'in, bu yiyeceklerin Allah katından geldiğini haber vermesi,
müslümanların, olan bir işi dâima Allah'a isnad etme alışkanlığından başka bir
şey değildir. Nitekim bu gün bile çoğumuz, elimize geçen bol bir rızkın nereden
geldiği sorulduğu zaman, "Allah'tan" diye cevap veririz; çünkü o
rızık, kendisine şiddetle ihtiyacımızın bulunduğu bir anda, hızır gibi
imdadımıza yetişmiştir. Onu bir yakınımız, yahut bir komşumuz bize vermiş
olduğu halde, bu işi Allah'a isnad edip "Allah verdi" dememiz, bu
kadar hayırlı bir işin, ancak Allah tarafından gerçekleştirilebileceğine
inanmış olmamızdandır.
Allah'ın ibadetine ve
mescidin hizmetine adanmış, dünya işlerinden de uzaklaştırılmış olan bir kız
çocuğunun, mihraba kapandıktan sonra, ona sağdan soldan yiyecekler gelmesi,
hâmisi Zekeriyyâ'nın da onun yanına çıktığı sıralarda bu yiyecekleri görüp
onların nereden geldiğini sorması, onun da "Allah katından" diye
cevap vermesi çok tabiîdir. Bu itibarla âyet-i kerîmeyi, Meryem'in kerametiyle
tefsîr etmek ve hele hiçbir delil bulunmadığı halde, sadece İsrailî kaynaklara
dayanarak Meryem'in yanında yazın kış meyvelerinin, kışın da yaz meyvelerinin
hiç eksil-mediğini ileri sürmek, kanaatımızca doğru değildir.
Netice olarak Allah,
Âdem'i seçip âlemlerden üstün kılmış, yeryüzünde hayvan nebat gibi her ne
varsa hepsini onun emrine vermiştir. Sonra da Nuh'u seçip yüceltmiş ve
insanların ikinci babası kılmıştır. Sdnra İbrahim ve ailesini diğer insanlara
üstün kılmıştır. Araplar, İbrahim'in oğlu İsmail soyundan gelmek ve İbrahim
dîni üzerinde olmakla övünürlerken, ehl-i kitap, İbrahim'in torunu lakabı
İsrail olan Hz. Yakub soyundan gelmek ve Imrân ailesinden olmakla övünürler.
Fakat hepsi de bilirler ki, bunu veya şunu kendi meşiyyetiyle seçip âlemlere
üstün kılan Allah'tan başkası değildir. O, dilediğini seçer ve yüceltir. O
halde yine O'nun, Muhammed (s.a.s.)'i seçerek yüceltmesine ve bütün âlemlere
rahmet ve hidayet rehberi yapmasına kim engel olabilir? Nitekim öyle olmuş ve
Muhammed (s.a.s.) Rabbı tarafından seçilip yüceltilmiş ve âlemlere rahmet ve
hidayet rehberi kılınmıştır. İnsanlığı zulmetten nura, şirkten ve küfürden
îmana o çıkarmıştır. Gerek İbrahim ailesinden ve gerekse Imrân ailesinden,
beşeriyet üzerinde hidayet yönünden, ondan başka hiç kimsenin eseri, onun eseri
kadar açık ve kesin olmamıştır. Dünya yüzünde akıl sahibi olan hiç kimse, bu
gerçeği inkâr edebilecek bir mecale sahip değildir.
Aliahu Ta'âlâ,
yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde bu gerçeğe bir defa daha işaret ettikten sonra,
Meryem'in hâmiliğini yapan Zekeriyyl'nın kıssasını anlatmış ve şöyle
buyurmuştur: [46]
38. Zekeriyyâ,
orada Rabbma duâ etmiş ve demişti ki: "Rabbım! Bana kendi tarafından
temiz bir zürriyet ihsan et. Şüphesiz sen, duâlan hakkıyle işitensin".
\39. Mabette, onun namaza kalkmış olduğu bir sırada, melekler ona şöyle
seslenmişlerdi: "Allah, sana kendisinden gelecek bîr kelimeyi tasdik
eden, efendi, nefsine hâkim, ve sâlihlerden bir peygamber olan Yahya'yı
müjdeler".
40. (O da:)
"Rabbım! Yaşlılık bana gelip çatmış... Karım da kısır olduğu halde, benim
nereden çocuğum olacak?" demiş, Allah da, "Allah, dilediğini böyle
yapar" buyurmuştu.
41.
Zekeriyyâ: "Rabbım! Bana (bu hususta) bir alâmet, (birnişan) ver", demiş, (Rabbı
'da) "senin alâmetin, üç gün boyunca, işaretleşme dışında, insanlarla
konuşmamandır. Rabbını da çok zikret ve akşam sabah teşbih et" buyurmuştu.
Bu âyet-i kerîmelerde,
kalbi îmanla dolu bir kız çocuğuna imrenerek, yaşının ileri olmasına rağmen,
kendisine de hayırlı evlâd vermesi için Rabbma niyazda bulunan Zekeriyyâ'nın
kıssası anlatılmıştır.
Onun bu duası, Rabbı
tarafından kabul edilmiş ve melekler, ona, ileride peygamber olacak bir evlâd
müjdelemişlerdir. [47]
38. Zekeriyyâ,
orada Rabbma duâ etmiş ve demişti id: "Rabbım! Bana kendi tarafından
temiz bir zürriyet ihsan et. Şüphesiz sen, duâlan hakkıyle işitensin".
38 Orada
Zekeriyyâ, Meryem'in güzel halini, Rabbma olan bağlılığını ve O'nun hakkındaki
bilgisini görüp anlayınca, o da, Rabbının kullarına olan hudutsuz lütuf ve
ihsanına dayanarak, Meryem gibi sâlih evlâd temennisinde bulunmuş ve
"Rabbım! Bana tarafından temiz bir zürriyet ihsan et Şüphesiz sen, duaları
hakkıyle işitensin" demiştir.
Bazı müfessirler,
zekeriyyâ'nın Rabbma yönelttiği bu duayı, onun, Meryem'in yanında yazın kış
meyvelerini, kışın da yaz meyvelerini görmesine bağlamışlardır. Ancak yukarıda
da açıkladığımız gibi, âyet-i kerîmede bu manâyı verecek herhangi bir işaret
mevcut değildir. Meryem'in, yazın kış meyvelerine, kışın da yaz meyvelerine
sahip olması, tabiatüstü bir hâdisedir ve âyet-i kerîmede, Zekeriyyâ'nın böyle
bir hâdise ile karşılaştığını gösterecek bir manâ, veya ondan sâdır olmuş
herhangi bir söz de yoktur. Hattâ Rabbından kendisi için temiz bir zürriyet
niyaz ettiği zaman, kendisinin kocamış bir İhtiyar, karısının ise, kistrlaşmış
bir kadın olduğunu düşünerek dilediği temiz zürriyetin kendisine tabiatüstü
bir yolla ihsan edilmesini de istemiş değildi. Eğer böyle olsaydı, onun bu
duası üzerine, meleklerin gelip de ona Yahya isimli bir çocuk müjdeledikleri
zaman, bunu Rabbının tabiatüstü bir ihsanı telakkî ederek "Rabbım!
Yaşlılık bana gelip çatmış, karım da kısır. Benim nereden çocuğum olacak?"
demezdi. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi, Zekeriyyâ, Meryem'in üstün
îmanını, güzel halini ve Rabbının, kullarından dilediğini hesapsız
rızıklandırdığını müşahede edince, kendinden geçmişcesine ve kendini
düşünmeksizin, Meryem gibi bir evlâd vermesini Rabbından niyaz etmiştir. İşte
bu niyazdan sonradır ki, Ze-keriyyâ'yı kendine getiren hâdise cereyan etmiştir: [48]
39.Mabette, onun
namaza kalkmış olduğu bir sırada, melekler ona şöyle seslenmişlerdi:
"Allah, sana, kendisinden gelecek bir kelimeyi tasdik eden, efendi,
nefsinejıakim ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahya 'yi müjdeler".
40. (O da:)
"Rabbımf Yaşldık bana gelip çatmış. Karım da hsır olduğu halde, benim
nereden çocuğum olacak?" demiş, Allah da, "Allah, dilediğini böyle
yapar" buyurmuştu.
41. Zekeriyyâ: "Rabbtm! Bana (bu hususta) bir alâmet,
(bir nisan) ver" demiş, (Rabbı da:) "Senin alâmetin, üç gün boyunca,
işaretleşme dışında, insanlarla konuşmamandır. Rabbını da çok zikret ve akşam
sabah teşbih et" buyurmuştur.
39 Zekeriyyâ,
mihrabta namaza kalkmış olduğu bir sırada meleklerin kendisine seslendiklerini
duymuş ve bu seslenişten, Yahya adında bir çocuğunun olacağını öğrenmiştir.
Âyet-i kerîmede geçen ve bizim namaz manâsını verdiğimiz salât, şüphesiz, bugün
müslümanların kıldıkları rükû ve sücûdu olan namaz değildir. Salât kelimesinin
Arapçada duâ manâsına da geldiği göz önünde bulundurulursa, âyet-i kerimeyi,
."Zekeriyyâ'nın Rabbına duâ ettiği sırada" manâsıyla anlamak, yahutta
o zamana hâs olmak üzere "Zekeriyyâ'nm Rabbına ibadet ettiği bir
sırada" manâsını vermek daha doğru görünmektedir. Buna göre, meleklerin
ona seslenişlerinin ve bir evlâd müjdesi vermelerinin, bu duâ sırasında olduğu
anlaşılır ki, bu teîsîr, Zekeriyyâ kıssasını daha teferruatlı bir şekilde
veren Meryem sûresinin 2-12 nci âyetlerine de uygun düşer. Bu âyetlerde,
Zekeriyyâ'nın Rabbına gizli bir seslenişle yal-vardığına işaret edildikten sonra
onun duasına yer verilmiştir. Bu duada Zekeriyyâ, kemiklerinin zayıfladığını ve
başının ihtiyarlık aleviyle tutuştuğunu (yani saçlarının ağardığını),
karısının da kısır olması dolayısıyla çocuk sahibi olamayacağını, fakat
kendisinden sonra yerine geçecek yakınlarının kötülüklerinden korktuğunu, bu
itibarla yerine geçecek ve Yakûboğuilarına da mirasçı olacak bir velî vermesini
Rabbından niyaz etmiştir. Bunun üzerine Rabbı da "Ey Zekeriyyâ! Biz sana
adı Yahya olan bir oğul müjdeliyoruz..." buyurmuştur.
Meryem sûresinin bu
âyetlerinden de anlaşılmaktadır ki, Zeke-riyyâ'ya oğul müjdesi, onun Rabbına
duâ ettiği sırada verilmiştir. Binâenaleyh, yukarıdaki âyet-i kerîmede sözü
edilen namaz, bir evvelki âyette "Zekeriyyâ, orada Rabbına duâ etmiş ve
demişti ki:" ibaresiyle beyan edilen duadır ve "orada" sözünden
maksat da, Meryem'i yerleştirdiği mihrab'lır. Buna göre yukarıdaki âyet-i
kerîmenin manâsı, "Zekeriyyâ, mihrabta Rabbına duâ ederken, melekler ona
şöyle seslenmişlerdi" demek olur.
Melekler, Zekeriyyâ'ya
bir çocuğu olacağını müjdeledikleri gibi, bu çocuğa Yahya adının verileceğini
de bildirmişler ve onun, Allah'tan gelecek bir "kelime"yi tasdîk
eden, efendi, nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olacağını haber
vermişlerdir. Yahya'nın peygamber olarak tasdîk edeceği bu
"kelime"den murad, Allah'ın, kendisinden bir "kelime" ile
hayat verdiği îsâ'yı tasdîk etmesinden ibarettir. Zira insanlar, Allah'ın
vazettiği değişmez bir kanun gereği, bir ana ile bir babadan vücûda geldikleri
halde, îsâ, bu kanundan istisna edilmiş ve bir babaya ihtiyaç hâsıl olmadan,
anası Meryem'in karnında Allah'ın "kün" kelimesiyle vücut bulmuştur.
İşte, Zekeriyyâ'ya Yahya ismiyle müjdelenen bu evlâd, Allah'ın bu
"kelime"sini veya bu "kelime"den olan isa'yı tasdîk
edecektir. Ayrıca Yahya, gerek ilmi, gerek sâlih amelleri ve gerekse üstün
meziyet ve sıfatlarıyla kavminin efendisi, nefsini şehevî arzularına teslim
etmeyen sâlih bir peygamber olacaktır.
Zekeriyyâ'ya Allah
tarafından bir evlâd verileceği müjdelenince, Meryem'in onu sürüklediği manâ
âleminden kendi dünyasına dönmesi çok çabuk olmuş ve sanki Rabbından temiz bir
zürriyet isteyen kendisi değilmiş gibi, biraz hayret ve biraz da şaşkınlık
içinde, kendisi yaşlanmış, karısı da kısır olduğu halde "nereden benim
çocuğum olacak?" demiştir, [49]
40 Aslında
biri kısır, diğeri kocamış karı ve kocanın çocuk sahibi olmaması, Allah'ın
vazettiği kanunlardan biridir. Fakat bu değişmezlik, şüphesiz, insanlara
göredir. Oysa Allah, bir şeyi murad ettiği zaman, ona, maruf ve mutad sebepler
dışında bir başka sebep icad eder ve onunla murad ettiği şeye vücûd verir. İşte
bundan dolayıdır ki, Zekeriyyâ, yaşlılığını ve karısının kısırlığını ileri
sürerek "Rabbım! Böyle olduğu halde benim nereden çocuğum olacak?"
dediği zaman, kendisini, Allah'ın değişmez kanunlarına tâbi bir insan olarak
görüyor, fakat daha ötesini düşünemiyordu. Ne var ki Allahu Ta'âlâ, onu hemen
uyarmış ve melekleri vasıtasıyle ona kudretinin sonsuzluğunu hatırlatarak
"Allah, dilediğini böyle yapar" buyurmuştur.
Şüphesiz Allah, her
neyi dilemişse, onu dilediği şekilde yapar. İnsan için alışılmışın dışında olsa
bile, O'nun dilediği şeyin olmasını engelleyecek veya onu mecrasından
saptıracak hiçbir şey yoktur; çünkü her şey O'nun emrine tâbidir. Bu
itibarladır ki İnsanın, bütün işlerini Allah'a havale etmesi, sonra da olan
şeyin keyfiyetini veya nasıl olduğunu soruşturmaması gerekir; çünkü bunun
sırrına ermek mümkün değildir. Zekeriyyâ kocamış, karısı ise, kısırlaşmış;
böyle olduğu halele onun nasıl çocuğu olacak sorusu, Allah ona nasıl çocuk
verecek manâsına gelmezse, başka hangi manâya gelir? Şüphesiz Zekeriyyâ'nın bu
sorusu, Rabbının kudretinden şüphe ettiği için ileri sürülmüş bir soru
değildir. Fakat o, biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, insanların tâbi
oldukları ilâhî kanunlar muvacehesinde yaşlı ve kısır bir karı-kocadan çocuk
meydana gelmeyeceğini düşünmüştürve bu düşünce ile o soruyu ileri sürmüştür.
Bunun dışında başka bir düşüncesi olması mümkün değildir. [50]
41 Nitekim
Rabbı ona, "Allah dilediğini böyle yapar" buyurunca da, içini sonsuz
bir sevinç kaplamış ve "Rabbım! Bana bu hususta bir alâmet, bir nişan
ver" demiştir. Bu alâmet, karısının hâmile kaldığını belli eden bir alâmet
olacak ve Zekeriyyâ bir çocuk sahibi olacağını daha işin başında öğrenecektir.
Zekeriyyâ, karısının
hâmile kaldığını gösterecek bir alâmete veya işarete niçin ihtiyaç duymuştur
da, Rabbından böyle bir alâmet istemiştir? Rabbı, onun bir çocuk sahibi
olacağını haber vermiştir de o, Rabbının bu haberinden şüphe mi etmiştir?
Şüphesiz bir peygamberin, Rabbının vahye dayalı haberinden şüphe etmesi mümkün
değildir. Böyle bir görüş ileri sürmek, Allah'ın sâlih bir peygamberine iftira
etmekten başka bir manâya gelmez. Bu bakımdan, bazı müfessirlerin, bu konuda
ileri sürdükleri rivayete dayalı bazı haberleri sahîh kabul etmek mümkün
değildir. Taberrnin Suddfden ve Ikrime'den naklen zikrettiği bir haberden
öğrenildiğine göre, Zekeriyyâ, meleklerin Yahya'yı müjdeleyen seslerini
işitince, şeytan ona gelmiş ve "ey Zekeriyyâ! Senin işittiğin bu ses,
Allah'tan gelen bir ses değildir. O ses, seninle alay eden şeytandan gelmiştir.
Eğer Allah'tan olsaydı, sana vahyettiği diğer şeyler gibi çocuk haberini de
vahyederdi" diyerek onu şüpheye düşürmüş, bunun üzerine Zekeriyyâ da
Rabbından, çocuğunun olacağına dair bir alâmet istemiş...
Allah'ın melek
vasıtasıyle bir peygamberine gönderdiği herhangi bir haberi şeytanın
karıştırması ve o haber üzerinde peygamberin kalbinde bir şüphe uyandırması
nasıl mümkün olur? Bir haberin melek tarafından bir peygambere getirilmesini,
"vahiy" den başka bir şeyle isimlendirmek mümkün müdür? O halde
şeytan, Allah'ın bir vahyi üzerinde nasıl şüphe uyandırabilir? Öyle anlaşılıyor
ki, müfessirler, Zekeriyyâ'nın, çocuk sahibi olacağını gösteren bir alâmet
istemesinin sebebini araştırmışlar ve bunu, içine düşen bir şüpheden başka bir
şeyle izah edememişlerdir. Çok defa olduğu gibi İsraiiiyyat, bu konuda da
onların tek dayanağı olmuştur. Filhakika Luka İncilinde (1/18-20),
Zekeriyyâ'nın kendisine çocuk müjdeleyen meleğe, çocuk sahibi olacağını nasıl
bilebileceğini, zira kendisinin de karısının da çok yaşlı olduklarını söylediği
zikredildikten sonra, şöyle denilmiştir: "Melek cevap verip ona dedi: Ben
Allah huzurunda duran Cebrailim; seninle konuşmaya ve bu şeyleri sana
müjdelemeye gönderildim. İşte dilin tutulacak ve bu şeyler oluncaya kadar söz
söylemeyeceksin; çünkü vaktinde yerine gelecek olan sözlerime inanmadın".
Görüldüğü gibi İncil,
Zekeriyyâ'yı, Rabbının vahiylerini peygamberlere teblîğ etmekle
görevlendirilen Cebrail'in sözlerine inanmamakla itham etmiş, zekeriyyâ'nın
insanlarla konuşmamasını da, Cebrail'in sözlerine inanmamanın bir cezası olarak
değerlendirmiştir. Yukarıda, Taberî'den naklen zikrettiğimiz haberlerde de,
Zekeriyyâ'nın şeytanın iğvasına kapılarak inançsızlığa düştüğü görülmüştü.
Bundan da anlaşılmaktadır ki, müfessirler, İncil'in tesiri altında kalmışlar
ve âyet-i kerîmeyi de aynı manâda tefsir etmişlerdir. Oysa daha önce de
belirttiğimiz gibi, herhangi bir peygamberin kendisine gelen bir vahiyden
şüpheye düşmesi, veya vahiy getiren meleğe inançsızlık göstermesi mümkün değildir.
Hal böyle olunca, Zekeriyyâ'nın, çocuğu olacağına dair Rab-bından bir alâmet
istemesi, onun da bir insan olması itibariyle, kendisine Allah'ın sonsuz bir
lütfü olarak ihsan edilen o hayırlı evlâda nail olacağı zamanı bir an önce
öğrenmek, heyecan İçinde çırpınan kalbini sükûna kavuşturmak, sonra da ailesine
koşarak sevinçli haberin müjdesini vermek ve bu lütfü dolayısıyla Rabbına
şükretmek arzusundan başka hiçbir sebebe dayanmıyordu.
Zekeriyyâ'nın çocuk
sahibi olacağının alâmeti ise, insanlarla üç gün süreyle konuşamaması idi. Bu
hal, ne Zekeriyyâ'nın, meleklerin müjdesine inanmaması ve ne de şeytanın vahyi
karıştırması sebebiyle Zekeriyyâ için tayin edilen bir ceza idi. Fakat bu,
çocuk sahibi olacağı ânı bir an önce öğrenmek ve Rabbına şükretmek İçin aceleci
davranıp bir alâmet isteyen Zekeriyyâ'nın, bu isteğinin de Rabbı tarafından
kabul edilip yerine getirilmesiydi. Allah, onun istediği alâmeti böyle takdir
etmişti ve aynı zamanda ona, Allah'ı bol bol zikretmesi ve şükrünü yerine
getirmesi için geniş bir imkân da hazırlamış oluyordu. Çünkü Zekeriyyâ, diline
arız olan bir tutukluk sebebiyle üç gün boyunca insanlarla konuşamayacak, bu
hal ise, onun, bu süre zarfında inzivaya çekilip Allah'ı daha çok zikretmesine
vesile olacaktı. Zaten Zekeriyyâ'nın da istediği bu değil miydi? Nitekim Allah,
onun bu isteğini de yerine getirmiş ve âyet-i kerîmenin sonunda, "Rabbını
çok zikret; akşam sabah O'nu teşbih ef buyurmuştur. [51]
42. Melekler şöyle demişlerdi- "Ey Meryem! Allah seni
seçti; temizledi ve âlemlerin kadınlarına üstün kûdı".
43. "Ey Meryem! Rabbtnın huzurunda dur; secde et ve
rükû edenlerle birlikte rükû et."
44. (Ey
Muhammedi) İşte bunlar, sana vah-yettiğimizgayba âit haberlerdendir. Onlar,
Meryem 'i hangisi himayesine alacak diye fal oklarını atarlarken, sen onların
yanında değildin; onlar çekişirlerken de yanlarında bulunmuyordun.
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyetlerinde, Âdem, Nûh ve İbrahim ailesiyle birlikte Imrân ailesini de
nasıl seçip yücelttiğini ve âlemlere üstün kıldığını, karnındaki çocuğu
Rabbının hizmetine adayan Imrân'ın karısının duasını kabul ederek nasıl ona bir
kız evlâd verdiğini, Meryem adındaki bu kızı himayesi altına alan
Zekeriyyâ'nın, yaşı son derece ilerlemiş ve karısı da kısır olduğu halde ona
nasıl bir erkek evlâd ihsan ettiğini beyan buyurduktan sonra, yukarıdaki
âyetlerinde de, tekrar Imrân'ın kızı Meryem'e dönmüş ve nasıl onu seçerek
yücelttiğini ve âlemlerdeki bütün kadınlardan üstün kıldığını anlatmaya başlamıştır.
Bu arada, tarihin derinliklerinde kaybolmuş birer gerçeği aksettiren bütün bu
kıssaların, Muhammed (s.a.s.) tarafından haber verilmesini de, onun
peygamberliğinin en büyük delillerinden biri kılmıştır? Zira onun haber verdiği
bütün bu olaylar, ondan asırlarca önce vukubulmuştur ve Allah tarafından
bildirilmedikçe, bunları hiç kimsenin bilmesi ve onlardan haber vermesi mümkün
değildir.
Allahu Ta'âlâ şöyle
buyurmuştur: [52]
42. Melekler
şöyle demişlerdi- "Ey Meryem! Allah seni seçti; temizledi ve âlemlerin
kadınlarına üstün kıldı".
43. "Ey Meryem! Rabbının huzurunda dur; secde et ve
rükû edenlerle birlikte rükû et.
42 Allahu
Ta'âlâ melekleri vasıtasıyla Meryem'e hitap ederek onu seçip yücelttiğini ve
âlemlerin bütün kadınlarına üstün kıldığını haber vermiştir. Her ne kadar
âyet-i kerîmede Allah'ın hitabını Meryem'e ulaştıran melek cemi sîgasıyle
(çoğul olarak) zikredilmiş ve "melekler" denilmiş ise de, bir çok
müfessirin de işaret ettiği gibi, Araplar, bazı hallerde tek olan bir şeyin
cinsini kasdettikleri zaman, onu çoğul olarak zikretmişler, meselâ bir gemiye
binip giden kimse için "gemilere binip gitti" demişlerdir. Bunun
gibi, âyet-i kerîmede de, Meryem'e hitap eden bir melek olduğu halde,
"melekler" denilmiştir.
Kıssanın daha
teferruatlı anlatıldığı Meryem sûresinin 17 nci âyetinde, Meryem'e
gönderilenin, melek yerine "rûh" olduğu ifade edilmiş ve "ona
ruhumuzu göndermiştik; o da ona tam bir insan suretinde görünmüştü"
denilmiştir. Bu âyet-i kerîmenin delaletiyle, Meryem'e gönderilen meleğin Cebrail
(a.s.) olduğu anlaşılır. Ancak burada şunu hemen belirtmek gerekir ki,
Cebrail'in Meryem'le konuşması ve ona Rabbının haberlerini getirmesi vahiy
olarak değerlendirilemez; çünkü vahiy sadece peygamberlere gönderilmiştir.
Meryem ise, peygamber değildir ve ona gelen haberlere ancak "ilham"
demek doğru olur.
Âyet-i kerîmede,
Meryem'in, Allahu Ta'âlâ tarafından seçilip yüceltildiği, temizlendiği ve
âlemlerin bütün kadınlarına üstün kılındığı beyan edilmiştir.
Filhakika Meryem,
anası tarafından Allah'ın hizmetine adanıp Bey-tu'l-Makdİs'e yerleştirildiği
zaman, Allah onu güzel bir şekilde kabul etmiş ve güzel bir nebat gibi
yetiştirmiştir. Bu, Allah'ın onu ilk seçişi idi. Zira Beyt'e hizmet, yalnız
erkeklere hâs bir işti. Rabbı onu, maddî ve manevî her çeşit kirden
temizleyerek mabette devamlı kalabilecek bir temizliğe eriştirmişti. Ayrıca, en
güzel ahlâkla da bezeyerek onu âlemlerin bütün kadınlarına üstün kılmıştı.
Öyle ki, kendisine bir erkek evlâd müjdelendiği zaman, o, ne daha önce mabetten
ayrılmış, ne de ona herhangi bir erkek eli değmişti. İşte, Meryem'in ikinci
defa seçilip yüceltilmesi budur; yani kendisine hiçbir erkek eli değmediği
halde bir peygambere ana olması... İşte bu özellikleridir ki, onu bütün
kadınlara üstün kılmıştır. Hazreti Peygamber de Meryem'in fazîletinejşaret
etmiş ve Buhârî[53]
"ın
rivayetlerindenöğrendiğimize göre, şöyle buyurmuştur; "Zamanında yeryüzü
kadınlarının en hayırlısı, Imrân kızı Meryem'dir. Bu zamanda da yeryüzü
kadınlarının en hayırlısı, Huveyüd kızı Hadîce'dir". hazreti Peygamber,
Müslim {Sahîh, IV. 1886)'de yer alan başka bir hadîsinde de şöyle buyurmuştur:
"Erkeklerden bir çok kimse kemale erdi; fakat kadınlardan yalnız Imrân
kızı Meryem ile Firavunun kansı Âsiye kemale erdi..." [54]
43 Melekler,
Meryem'e Rabbı tarafından seçilip yüceltildiğini haber verdikten sonra, hudû ve
huşu içinde O'na itaat etmesini emretmişlerdir, Hudû ve huşu içinde Allah'a
itaat, her şeyden önce, Rabbı tarafından seçilip yüceltilen bir insanın,
Rabbına karşı kalbinde bulunması gereken sonsuz şükran duygularının bir
ifadesidir. Bu itaat da, ancak O'na karşı kulluk görevinin yerine
getirilmesiyle mümkün olur. Kulluk ise, insanın, Allah huzurunda hudû ve huşu
ile ibadet etmesini gerektirir.
Melekler, Meryem'e,
secde etmesini ve rükû edenlerle birlikte rükûa varmasını emretmişlerdir. Rükû
ve secde, ibadette hudû ve huşûun bir ifadesidir. Bizim kıldığımız namazda rükû
ve sücûd, bilinen hareketlerle yapılır ve hudû ve huşûa delalet eder.
Yahudilerin namazları ise, amel ve şekil bakımından bizim namazımızdan
farklıdır. Fakat rükû ve sücûd ile nasıl bizden Allah'a karşı hudû ve huşu
istenmişse, yahudîlere ve dolayısıyle âyet-i kerîmede söz konusu olan Meryem'e
de rükû ve sücûd ,emredildiği zaman, hudû ve huşu istenmiştir. Ondan rükûa
varanlarla birlikte rükûa varmasının istenmesi ise, kendisini, Beyt'in en
şerefli yeri sayılan mihraba bağlamış olması dolayısıyledir. Diğer bir ifade
ile, onun bütün vakitlerini mihrabta ibadetle geçirmesi ve her an Beyt'e ibadet
için gelenlerle beraber bulunması sebebiyledir. Buna göre, Meryem'e diğer
ibadet edenlerle birlikte ibadet etmesi emredilmiş olmaktadır. [55]
44. (Ey
Muhammedi) İşte bunlar, sana vahyet-tiğimizgayba ait haberlerdendir. Onlar, Meryem'i,
hangisi himayesine alacak diye fal oklarını atarlarken, sen onların yanında
değildin; onlar çekişirlerken de yanlarında bulunmuyordun.
44 Allahu
Ta'âlâ, Zekeriyyâ ve Meryem'le ilgili kıssaları anlattıktan sonra Hazreti
Peygambere hitap ederek şöyle buyurmuştur: Ey Muhammedi Gerek Zekeriyyâ ve
gerekse Meryem'le ilgili olarak sana anlattığımız, senin de insanlara okuyarak
duyurduğun kıssalar, senin şâhid olmadığın, herhangi bir kitapta okumadığın,
yahutta herhangi bir kimsenin sana anlatmış olamayacağı, geçmiş devirlerden
gayba âit hâdiselerle ilgili haberlerdir. Bunları biz sana, zekeriyyâ ve
Meryem'e gönderdiğimiz Cebrail vasıtasıyla gönderdik; sana vahyettik. Eğer bii
sana vahyetmemiş olsaydık, sen bunları nereden bilecektin? Aralarında
Zekeriyyâ'nın da bulunduğu Beytu'l-Makdis cemaatı, Meryem'e kefil olmak ve onu himayesine
almak için aralarında kur'a çektiklerinde vö bunun münakaşasını yaptıklarında,
sen onların yanında da değildin- O halde hiç kimsenin bilmediği gayba ait bu
haberleri sana bildiren ve senin bilmeni sağlayan vahiyden başka ne olabilir?
Bu âyet-i kerîmenin,
Zekeriyyâ ve Meryem kıssalarının hemen ardından gelmesi, Hazreti Peygamberin
geçmiş bir kavme ait bu haberleri, okuma yazma bilmediği için, yazılı
kaynaklardan okumuş olamayacağını, keza okuma yazma bilmeyen ve geçmişe ait
haberlere bilgisi bulunmayan bir kavim içinde yetiştiği için de herhangi bir
kimseden işitmiş bulunamayacağını gözler önüne sermek ve inkarcılara, inadları
dışında aklî ve mantıkî hiçbir delil bırakmamak içindir. Filhakika Hazreti
Peygamber, geçmiş kavimlere ait bu haberleri yazılı kaynaklardan okumadığına ve
herhangi bir kimseden de işitmediğine göre, onun bunları öğrenmesi için iki
yolu kalmış olmaktadır. Birincisi vahiy, ikincisi de bizzat müşahede ile
bunlara vâkıf olmak... İnkarcılar vahyi reddettiklerine göre, geçmişte cereyan
eden hâdiseleri bilmenin tek bir yolu kalmış olmaktadır ki, o da müşahededir ve
âyet-i kerîmede biraz da istihza ile imkânsızlığı ortaya konan yol da işte
budur.
Ehl-i kitaptan olan
inkarcıların tutumları daha farklı görünmektedir. Eğer geçmişe ait bu çeşit
Kur'ân haberleri, kendi kitaplarındaki haberlere uygun olursa, bu haberlerin
Kur'ân'a kendi kitaplarından aktarıldığını söylerler. Eğer Kur'an haberleriyle
kendi kitaplarının haberleri arasında bir aykırılık bulunursa, Kur'ân
haberlerinin sahîh olmadığını ileri sürerler. Eğer Kur'ân haberlerini kendi
kitaplarında bulamazlarsa, bu haberlerin de asılsız olduğunu iddia ederler.
Müslümanların nazarında ise, Kur'ân'da yer alan her şey haktır. Çünkü Kur'ân,
peygamberliği açık ve kesin delillerle sabit olan Muhammed (s.a.s.) tarafından
getirilmiştir. Kitap, gelmeye başladığı ilk âyetinden son âyetine kadar vahiy
kâtipleri tarafından yazılmış, bir çok hafız tarafından hıfzedilmiş ve nesilden
nesile tek bir harf ve kelimesi değişmeden mütevatir olarak nakledilmiştir.
Tevrat ve İndiler ise, ne kimin tarafından yazıldıkları ve ne de ilk defa hangi
dilde yazıldıkları bellidir. Belli olan ve apaçık bilinen bir şey varsa, o da,
gerek Musa'ya nisbet edilen Tevrat'ın ve .gerekse İsa'ya nisbet edilen birbirinden
farklı dört İncil'in, bu peygamberlerin vefatlarından asırlarca sonra, halk
arasında dolaşan söylentilerden toplanıp yazılmış olmalarıdır. Bu sebepledir ki
Tevrat ve İncil'de yer alan ve Kur'âri'a uygun olan haberleri, Kur'ân'ın tasdik
ettiğini, aykırı olan haberleri ise Kur'ân'ın tashîh ettiğini, yani
düzelttiğini kabul etmek gerekir. [56]
45. Melekler §öyle demişlerdi- "Ey Meryem!
Allah, kendisinden bir kelimeyi sana müjdeler. İsmi, Meryem oğlu îsâ
Mesih'tir. Dünya ve âhırette sânı yüce ve (Allah'a) yalan
olacaklardandır".
46. "Beşikte iken ve yetişkin halinde
insanlarla konuşacaktır. (Aynı zamanda) sâlih-lerden olacaktır".
47. Meryem
de demişti id: "Rabbımf Hiçbir beşer eli bana dokunmamışken, nereden benim
oğlum olacak"?Allah da şöyle buyurmuştu: "Allah, dilediğini böyle
yaratır. Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, ona sadece ol, der; o da hemen
oluf
48. "(Allah) ona yazıyı, hikmeti, Tevrat ve
İncil'i öğretecektir".
49. "Onu İsraüoğullanna peygamber olarak
gönderecektir, (Bu peygamber onlara diyecektir ki:) Ben, Rabbtnız katından bir
mucize getirdim: Size, çamurdan kuş şeklinde bir şey yapacağım; sonra ona
üfîi-receğim; o da, Allah'ın izniyle (canlı) bir kuş olacaktır. Yine Allah'ın
izniyle, körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim. Evlerinizde yediğiniz ve
biriktirdiğiniz şeyleri sizlere haber veririm. Eğermü'min iseniz, bunda, sizin
için alınacak bir ibret vardır11.
50. "Benden önce gönderilen Tevrat'ı doğrulamak
ve size haram kılman bazı şeyleri helâl kûmak için geldim. Rabbınızdansize
âyetler getirdim. O halde, Allah'tan korkun ve bana itaat edin".
51. "Şüpheyoktur ki Allah, benim de
Rabbun-dır, sizin de Rabbmtzdır. Öyleyse O'na ibadet edin. İşte doğru yol
budur".
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyetlerinde, Meryem ve Zekeriyyâ kıssalarını anlattıktan, îsâ ile
ilgili haberlere geçişi sağlamak maksadıyla Meryem'in seçilip yüceltildiğine ve
bütün kadınlara üstün kılındığına tekrar işaret ederek, onu Rabbına daha çok
ibadet etmeye ve şükrünü artırmaya davet ettikten sonra, melekler vasıtasıyla
ona bir oğlan çocuğu müjdelemiştir, daha önce de işaret ettiğimiz gibi,
Meryem'e Rabbının oğul müjdesini getiren meleklerden maksat, Meryem sûresinin
17 nci âyetinin delaletiyle Rûh, yani Cibril'dir ve Meryem'e tam bir insan
suretinde görünmüştür. Daha önce Meryem'e gelerek, onun, Rabbı tarafından
seçilip yüceltildiğini ve bütün kadınlara üstün kılındığını haber veren
Cebrail, bu defa ona bir oğul müjdesiyle gelmiş ve onu şaşkına çevirmiştir;
çünkü Meryem'e, o zamana kadar çocuğu olmasına yol açacak hiçbir erkek
dokunmamıştır. Fakat Allah, bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, ona
"ol" demesi yeter. Bu kelime O'ndan sâdır olduğu zaman, o şeyin
olmasını engelleyecek hiçbir şey yoktur. Nitekim yukarıdaki âyet-i kerîmelerde
bu hususa da işaret edilmiş, sonra da Meryem'den doğacak olan İsa'nın bazı
özellikleri anlatılmıştır. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [57]
45. Melekler §öyle demişlerdi- "Ey Meryem! Allah,
kendisinden bir kelimeyi sana müjdeler. İsmi, Meryem oğlu îsâ Mesîh'tir. Dünya
ve âhırette şânıyüce veAllah'a yakın olacaklar-darıdır".
46. "Beşikte iken ve yetişkin halinde insanlarla
konuşacaktır. (Aynı zamanda) sâlihlerden olacaktır".
45 Melekler
veya yukarıda da işaret edildiği gibi Cebrail, Meryem'in Allah tarafından
seçilip yüceltildiğini ve bütün kirlerden temizlenip âlemlerin kadınlarından
üstün kılındığını müjdeleyerek ona, Rabbına İbadet etmesini ve şükrünü
artırmasını emrettiği sırada, bir de sahip olacağı bir oğlan çocuğu müjdelemiş
ve bu çocuğun adının da Meryem oğlu îsâ Mesîh olacağını haber vermiştir.
Âyet-i kerîmede
Meryem'e müjdelenen çocuk, Allah'ın bir kelimesi olarak ifade ve bu ifadeyle,
îsâ'nın dünyaya gelişinin, diğer insanların dünyaya gelişinden farklı olduğuna
işaret edilmiştir. îsâ, Allah'ın kelimesidir. Ona "kelime" lafzının
ıtlakı, Yâsîn sûresinin 82 nci âyetinde de açıklandığı gibi, yaratılışının
"kün" (ol) kelimesine dayalı olması sebebiyledir. Bu âyet-i kerîmede
şöyle buyurulmuştur: "Allah, bir şeyin olmasını istediği zaman, O'nun işi,
ona ol demekten ibarettir; o da hemen olur".
Her ne kadar kâinatta
var olan her şeyin, Allah'ın "ol" emriyle vücûd bulduğu, bu âyet-İ
kerîmeden kolayca anlaşılırsa da, Allahu Ta'âlâ, insanların yaratılışını
birtakım sebeplere dayamış, bu sebepler olmaksızın bir insanın vücut bulmasını
imkânsız kılmıştır. Bu sebepler, kısaca, erkek ve kadının birleşmesi
neticesinde erkek menisinde bulunan spermanın kadın yumurtasını döllemesi
olarak ifade edilebilir. Buna göre, bir çocuğun vücut bulması için, ana
rahminde sperma ile bir yumurtanın birleşmesi şarttır. Bu birleşme olmadan
çocuğun ana rahminde teşekkül etmesi imkânsızdır. Ne var ki isa'nın oluşu, bu
kaidenin dışında cereyan etmiştir. Çünkü kendisini Beyt'in hizmetine ve
Allah'ın ibadetine adamış olan annesi Meryem, herhangi bir erkekle evlenmemiş
ve dolayısıyla çocuk teşekkülüne sebep olacak şartlar tahakkuk etmemiştir.
Bununla beraber Allahu Ta'âlânın, Meryem'den doğacak bir çocuğun, dünya ve
âhırette sânı yüce ve Allah'a yakın bir peygamber olmasını murad etmesi
halinde, ona "ol" demesi yeterlidir. Ve filhakika îsâ'nın ana
karnında teşekkülü böyle olmuş ve Allahu Ta'âlâ kün=ol kelimesini îsâ'nın
vücudu için sebep kılmıştır; daha doğrusu bu vücûd, Allah'ın kelimesine izafe
edilmiş, kelime de, vücûd bulan varlığa ıtlak olunmuştur; hattâ îsâ, kelimenin
ta kendisi addolunmuştur.
Allahu Ta'âlâ,
Meryem'e müjdelediği çocuğun adını da belirlemiş ve ona Mesîh îsâ demiştir.
Mesîh kelimesi, İbranîce'den Arapçaya geçmiş bir kelime olup, bir hükümdar
lakabıdır. Yahudî âdetinde, kral veya hükümdar olacak kimse, kâhin tarafından
mukaddes bir yağla meshedilir ve bu olaya mesh, hükümdara da mesîh denirdi,
yine ya-hudîler arasında yaygın olan bir inanca göre, peygamberleri, onlara,
ileride zuhur edecek bir mesîhi müjdelemişlerdi. Bir hükümdar olarak gelecek
olan bu mesîh, onlara, kaybetmiş oldukları yeryüzü hükümranlığını yeniden
kazandıracaktı. îsâ zuhur edip de mesîh diye adlandırılınca, bazı kimseler,
peygamberlerin müjdeledikleri mesîhin o olduğunu ileri sürmüşler ve ona
inanmışlar, yahudîler ise, bu müjdenin tevilinin gelmediğini, bu itibarla
içlerinden mutlaka bir hükümdarın çıkması gerektiğini iddia etmişlerdir.
Allahu Ta'âlâ,
Meryem'e müjdelediği çocuğun ismini Mesîh îsâ olarak açıkladıktan sonra, onu
anasına nisbetle İbn Meryem (Meryem'in oğlu) olarak zikretmiştir; çünkü onun,
bir babaya nisbetini gerektirecek babası yoktur.
İşte, Allah'ın
Âdem'den sonra, insanların yaratılışında vazettiği kaideden tamamiyle farklı
bir şekilde hayat verdiği îsâ, dünya ve âhirette sânı yüce ve Allah'a yakın
olacaklardandır. Onun dünyadaki yüceliği, mü'minlerin kalblerinde kazanacağı
mevki ve onlardan göreceği büyük saygıdır. Öyle ki, dünyada hiçbir hükümdar,
onun sâhip.olduğu bu mevkiyi elde edememiştir. Onun âhiretteki yüceliği ise,
Rabbına olan yakınlığından ibarettir. [58]
46 Onun
peygamberliğine bir delil olmak üzere, o daha beşikte iken insanlara hitap
edecek ve onlarla konuşacaktır. îsâ'nın beşikte iken insanlarla konuşması,
onun peygamberliğine olduğu kadar, yahudîlerin, annesi Meryem'e karşı ileri
sürdükleri iftiranın da asılsız olduğuna delâlet eder. Zira yahudîler, îsâ'nın
babasız doğduğuna inanmıyorlar, Meryem'in Yûsuf isimli bir marangozla ilişkisi
olduğunu ileri sürüp, onun bu ilişki neticesinde doğduğunu iddia ediyorlardı.
Oysa Allah'ın eşsiz bir mucize ile, henüz konuşabilecek bir yaşa gelmeden
konuşma gücü verdiği ve bunu peygamberliğinin delillerinden biri kıldığı bir
kimseye, yine eşsiz bir mucize ile babasız hayat vermiş olması, O'na elbette
güç gelecek bir iş değildir.
Bazı müfessirlere
göre, îsâ'nın, yahudîlerin iftiralarından annesinin beraetine delâlet eden
beşik konuşması, yalnız bir defa cereyan etmiş, bu konuşmadan sonra, normal
konuşma çağı gelinceye kadar bir daha hiç konuşmamıştır. Hıristiyanlar ise,
îsâ'nın beşikte hiç konuşmadığını ileri sürmüşlerdir.
Âyet-i kerîmede
îsâ'nın yetişkinliğinde veya olgunluk çağında da insanlarla konuşacağına işaret
edilmiştir ki, bu da onun, Rabbından -vahiy alıp onu insanlara tebltğ edeceğine
ve dolayısıyla onun peygamberliğine ayrı bir delil teşkil eder. Bu itibarla o,
Allah'ın her yönden kendisine iyilik ihsan ettiği kimselerden olacaktır.
İşte, Allahu
Ta'âlânın, melekleri vasıtasıyle Meryem'e müjdelediği Isâ Mesîh budur: Dünya ve
âhirette sânı yüce, Allah'a yakın, beşikte iken ve yetişkinlik çağında konuşan
ve insanları Rabbının yoluna davet eden bir peygamber. Ancak Meryem bu müjdeyi
aldığı zaman, bir beşerin normal şaşkınlığı içinde, evli olmadığı ve bir eşi
bulunmadığı halde, nereden bir çocuk sahibi olacağını sormuştu. Allahu Ta'âlâ,
onun bu kıssasını da şöyle anlatmıştır: [59]
47. Meryem
de demişti ki: "Râbbımf Hiçbir beşer eli bana dokunmamışken, nereden benim
oğlum olacak? Allah da şöyle buyurmuştu: "Allah, dilediğini böyle yaratır.
Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, ona sadece, ol, der; o da hemen
olur".
48. "(Allah) ona, yazıyı, hikmeti, Tevrat ve
İncil'i öğretecektir".
49. "Onu İsrail Oğullarına peygamber olarak
gönderecektir. (Bu peygamber onlara diyecektir ki:) Ben Rabbmız katından bir
mucize getirdim: Size çamurdan kuş şeklinde bir şey yapacağım; sonra ona
üfureceğim; o da, Allah'ın izniyle (canlı) bir kuş olacaktır. Yine Allah'ın
izniyle, körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim. Evlerinizde yediğiniz ve
biriktirdiğiniz şeyleri sizlere haber veririm. Eğer mü'min iseniz, bunda, sizin
için alınacak bir ibret vardır^
50. Benden
önce gönderilen Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılman
bazı şeyleri helâl kılmak için geldim. Rabbtnızdan size âyetler getirdim, O
halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin."
51. "Şüphe
yoktur ki Allah, benim de Rabbimdır, sizin de Rabbıntzdır. Öyleyse O'na ibadet
edin. İşte doğru yol budur".
47 Meryem,
îmanı son derece mükemmel olan bir kadındı. Daha önce de açıklandığı gibi,
anası onu Rabbına adamış, Rabbı da onu kabul edip güzel bir bitki gibi
yetiştirmişti. Bu sebeple onun, Rabbının sonsuz kudretinden şüphe etmesi asla
mümkün değildi. Melekler ona, Allah'ın bir oğlan çocuğu müjdelediğini haber
verince, onun "Rabbım! Hiçbir beşer eli bana dokunmamışken, nereden benim
oğlum olacak?" demesi de, Rabbının ona bir evlâd vermesi hususundaki
kudretinden şüphe etmesi sebebiyle değil, fakat her insan gibi, kendisinin de
tâbi olduğu beşerî kanunlar muvacehesinde, evli olmadığı ve erkek bir eşi de
bulunmadığı halde bu işin nasıl olacağını soruşturması ve kendiken-dine buna
bir cevap bulamaması sebebiyle idi. Rabbı ona bir evlâd müjdelemekle, acaba
evleneceğini ve evlendikten sonra mı bir çocuğu olacağını haber vermişti? Evli
olmayan bir insana, çocuk müjdesi verildiği zaman, aklına bu çeşit bir sorudan
başka ne gelebilirdi?
Ancak Allahu Ta'âlânın
Meryem'e müjdelediği çocuğun teşekkülü, hiçbir beşerin aklına gelmesi mümkün
olmayacak bir tarzda olacaktı. Çünkü Aliahu Ta'âlâ, Meryem'in "Rabbım!
Hiçbir beşer eli bana dokun-mamışken, nereden benim oğlum olacak?" sorusuna
"Allah dilediğini böyle yaratır" buyurmuş ve ona hiçbir beşer eli
dokunmadan bir oğul vereceğini bildirmişti. Bir şeyin olmasını murad ettiği
zaman, ona sadece
"ol" demesi
yeterdi. Mesîhîsâ da, Rabbının bu kelimesiyle ana karnında teşekkül eden ilk
çocuk olacaktı.
Allahu Ta'âlânın, yaşı
ilerlemiş, karısı kısırlaşmiş Zekeriyyâ'ya^Yah-yâ'yı, kendisine hiçbir beşer
eli dokunmamış Meryem'e de Mesîh îsâ'yı vermesinde, insanlar için alınması
gereken büyük bir ibret vardır. Zira her iki hâdise de, Allah'ın sonsuz kudretine
delâlet eden bir yaratma örneğidir. Fakat asıl dikkati çeken husus, Allahu
Ta'âlânın, her iki yaratma işini de farklı ifadelerle beyan etmesi ve
Zekeriyyâ'ya verdiği Yahya'yı, "yapmak", Meryem'e verdiği îsâ'yı ise
"yaratmak" fiiliyle açıklamasıdır. Filhakika 39-40 inci âyetlerde de
belirtildiği gibi, kendisine Yahya isimli bir evlâd müjdelendiği zaman,
"Rabbım! Yaşlılık bana gelip çatmış... Karım da kısır olduğu halde benim
nereden çocuğum olacak?' diyen Zekeriyyâ'ya, Rabbt "Allah, dilediğini böyle
yapar" buyurduğu halde, "Rabbım! Hiçbir beşer eli bana dokunmamışken,
nereden benim oğlum olacak?" diyen Meryem'e ise, Rabbı, "Allah,
dilediğini böyle yaratır" buyurmuştur.
Allahu Ta'âlâ, Yahya
hakkında "Allah, dilediğini böyle yapar" buyurduğu halde, îsâ
hakkında neden "Allah, dilediğini böyle yaratır" buyurmuştur? Bu
farklı kullanışlar, iki fiil arasında olduğu kadar, bu fiillerin neticeleri
arasında da belli bir farkın bulunduğunu göstermektedir. Filhakika Yahya'nın
ana karnında teşekkülü ile, îsâ'nın ana karnında teşekkülü arasında böyle bir
fark mevcuttur. Her şeyden önce Yahya, insanlar arasında maruf ve meşhur olan
sebeplerin biraraya gelmesiyle vücut bulmuştur. Çünkü Yahya'nın hem anası
vardır, hem de babası vardır, babasının yaştı, anasının ise kısır olması,
Zekeriyyâ'ya bir evlâd vermeyi murad eden Allahu Ta'âlânın kudretine elbette
engel teşkil etmez. Böyle olunca, herhangi bir insanın ana karnında teşekkülü
gibi, Yahya'nın teşekkülü de, karı ve kocanın birleşmesiyle normal yollardan
gerçekleşmiş olur. İşte, Allahu Ta'âlâ, Yahya'ya, belirli sebeplerin biraraya
gelmesiyle ve benzeri diğer insanlarda görülen beşerî kaideler çerçevesi içinde
hayat verdiği için, bunu yapma fiili ile ifade etmiştir.
Yaratma ise, yapmadan
farklıdır. Yaratmada, yoktan varetme, icad etme manâları vardır. Sebepler,
insanlar arasında mâruf değildir; alışılmış değildir. îsâ'nın ana karnında
teşekkülü de böyle olmuştur. Onun bir babası yoktur; Meryem'e herhangi bir
erkek de dokunmamıştır; dolayısıyle ana karnında onun teşekkülüne sebep olacak
bir ilkah hâdisesi olmamıştır. Bununla beraber Allahu Ta'âlâ, insanlar arasında
maruf olmayan bir sebep yaratmış ve îsâ'nın ana karnında teşekkülünü işte bu
sebebe dayamıştır. Sonra da bu işi, Yahya'nın teşekkülünden farklı bir şekilde
yaratma fiiliyle ifade etmiştir.
Kâfirler, insanların
ana karnında teşekkülü için gerekli sebeplere bakarak, îsâ'nın ana karnında
babasız teşekkülünü inkâr etmişler ve bunun imkânsız olduğunu ileri
sürmüşlerdir. Oysa bunun imkânsız olduğunu isbat edecek hiçbir aklî delile
sahip değillerdir. Bugün insanlar, daha öncekilerin hiç görmedikleri ve
işitmedikleri pek çok şeyin keşfedildiğine şâhid olmuşlardır. Eskilere
bunlardan sözedilmiş olsaydı, belki inkâr ederler ve onların cin veya şeytan
işi olduğunu ileri sürerlerdi. İlerleyen tıp ilmi, bugün, insan teşekkülünde
maruf ve meşhur olan sebepleri suni olarak biraraya getirmek suretiyle çocuk
elde edilmesini sağlamıştır. Erkek spermasıyle kadın yumurtasının suni ilkahı,
tüp bebeklere vücut vermiştir. Ancak bütün bunlar, bu bebeklerin anasız ve
babasız teşekkül ettiğini göstermez. Çocuk teşekkülü için asıl Önemli faktör,
ana ve babanın yumurta ve tohumlarıdır. Ana ve baba iser bunların uygun
şartlar altında birleşmelerini sağlayan sadece birer aracıdır. Bu bakımdan suni
ilkah, ana ve babanın yapmadıkları birisi, başka yollarla yapmaktan ibarettir.
Bu kısa açıklamadan
sonra şu hususa hemen işaret etmek gerekir ki, îsâ'nın ana karnında teşekkülü
bir baba vasıtasıyle olmadığı gibi, suni ilkah da söz konusu değildir. Âyet-i
kerîmede buna delâlet edebilecek hiçbir işaret yoktur. Fakat açıkça belirtilen
husus şudur ki, Allah, dilediğini, baba veya suni ilkah gibi herhangi bir
sebebe bağlamaksızın da yaratır. Bir şeyin vücuda gelmesini murad ettiği zaman,
ona, sadece "ol" der; o da hemen olur.
Ancak, Allahu
Ta'âlânın, olmasını murad ettiği şeye "ol" emrini yöneltmesi, bazı
müfessirlere göre temsîlîdir. Yani Allah, bir şeyin olmasını murad ettiği
zaman, ona "ol" demez; fakat olmasını murad ettiği şeye iradesi
taalluk edince, o şey hemen olur. Bazı müfessirler ise, emrin hakikî olduğunu
ve Allahu Ta'âlânın olmasını murad ettiği şeye "ol" demesi halinde, o
şeyin hemen olduğunu ileri sürmüşlerdir; âyet-i kerîmenin zahiri de buna
delâlet eder. Fakat Allahu Ta'âlâ, ister gerçek manâda "ol" demiş
olsun, ister murad ettiği şeyin olmasına iradesttaal-luk etmiş olsun, Meryem
oğlu Mesîh îsâ, anasının karnında, insanlar arasında bilinen sebepler dışında
teşekkül etmiş ve dünyaya gelmiştir. [60]
48 Onun
dünyaya gelişi, her peygamberi diğer insanlardan ayıran bir takım özellikleri
taşıması dolayısıyle, dünyaya geldikten sonra da, onun, Rabbının ayrı bir
ihtimamına mazhar olacağına şüphe yoktur. Bu cümleden olarak, âyet-i kerîmede,
îsâ'nın sahip kılınacağı fazîletlere işaret edilmiş ve ona, kitabın, hikmetin,
Tevrat ve İncil'in öğretileceği açıklanmıştır. Kitaptan murad, kitabet veya
yazıdır ve okuyup yazma
manâsına gelir. Hikmet
ise, ilim manâsındadır ve insanın, iradesi dâhilinde daima hayırlı ve faydalı
işler yapmasını sağlar. Tevrat, Mûsâ (a.s.)'ya indirilen kitaptır. Ve gerçekten
İsa (a.s.), Tevrat'ı ve Tevrat'ın esrarını çok iyi bilir ve kavmine de
öğretirdi. İncil ise, Rabbının kendisine vahiyle indirip öğrettiği kitaptır. [61]
49 İşte,
melekler, Allah'ın bir evlâd müjdesini Meryem'e ulaştırdıkları zaman, bu
evlâdın sahip olacağı faziletleri de böyle ifade etmişlerdi. Kısacası Rabbı
onu, dilediği gibi terbiye edip yetiştirecek, sonra da onu İsrail oğullarına
peygamber yapacaktı. Nitekim bazı kaynaklardan öğrenildiğine göre, îsâ (a.s.)'ya
otuz yaşında iken vahiy gelmiş ve üç yıl devam etmiştir.
Rabbı tarafından
İsrail oğullarına peygamber olarak gönderilecek olan îsâ, peygamberliğinin
doğruluğunu İsbat için onlara bir takım deliller de getirecek ve şöyle
diyecekti:
Ey kavmim! Ben size, çamurdan,
belirli ölçüleriyle bir kuş yapacağım: Sonra bu kuşa üfüreceğim. İşte o zaman
Allahu Ta'âlânın emriyle bu kuşun diğer kuşlar gibi uçtuğunu göreceksiniz.
Keza Allah'ın izniyle
körün gözlerini açacak, abraşı (ala tenliyi) iyi edeceğim; ölüleri de dirilteceğim.
Bunlara ilâveten,
evinizde yediğiniz ve yarınınız için biriktirdiğiniz yiyecekleri, görmediğim ve
hiç kimseden duymadığım halde, size haber vereceğim.
İşte bütün bu
söylediklerimde, benim, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu gösteren
deliller vardır. Eğer mü'min kimseler iseniz, bu delillerle, benim, Allah
tarafından size gönderilmiş bir peygamber olduğuma ve beni size gönderen
Allah'a îman edersiniz. Zira benim size mucize olarak göstereceğim bütün bu
şeyler, yalnız Allah'ın dilemesiyle olan şeylerdir. Bu bakımdan asıl yaratıcı
Allah'tır. Dilediğini dilediği şekilde yaratma kudreti O'nundur. Bu sebeple
O'na inanmanız gerekir. Ben ise, O'nun peygamberi olarak seçtiği ve
mucizelerini de elimde yarattığı bir kuluyum. Bana da, sadece O'nun bir
peygamberi ve kulu olarak inanacaksınız.
İşte, Meryem'e Rabbı
tarafından müjdelenen ve adı Meryem oğlu Mesîh îsâ olacak olan peygamber
adayının, kavmine gönderildiği zaman onlara söyleyeceği ilk sözler bunlar
olacaktır. îsâ'nın, onlara söyleyecek olduğu bu sözler, kavminin kendisine
inanmasını sağlayacak bir takım mucizeleri ihtiva ediyordu. Bu mucizelerin,
îsâ'nın peygamber olarak gönderilmesinden sonra vukubulup olmadığını anlamak
için sahîh haberlerin gelmiş olması gerekir. Müfessirler bu konuda çeşitli
haberler naklederler. Ancak bunların sıhhati hakkında kesin bir şey söylemek
mümkün değildir. Bu haberlerden en dikkat çekici olanı, Taberî'nin İbn
İshak'tan naklettiği haberdir. Bu habere göre îsâ (a.s.), bir gün çocuklarla
beraber otururken, bir miktar çamur alır ve çocuklara "bu çamurdan size
bir kuş yapayım mı?" der. Çocuklar, "bunu yapabilir misin?"
deyince, "Allah'ın izniyle..." diye cevap verir. Sonra çamuru bir
kuş haline getirir; ona üfürür ve "Allah'ın izniyle kuş ol" der.
Çamur kuş olur ve avuçlarının arasından uçar. Çocuklar bu gördüklerini
hocalarına anlatırlar. Onlardan da olay, halk arasında yayılır. Halk galeyana
gelir. İsrail Oğulları onu bulmak ister; fakat annesi onun başına bir kötülük
gelmesinden korkar ve onu kaçırır.
Taberî tarafından
nakledilen bu habere inanmak pek mümkün görülmemektedir. Zira hikâyede her
şeyden önce dikkati çeken husus, Isâ (a.s.)'nın, İsrail oğullarına
peygamberliğinin bir delili olarak Allah'ın gösterebileceği bir mucizeyi
çocuklarla bir oyun haline getirmiş olmasıdır. Bu münâsebetle şunu hemen
belirtmek gerekir ki, mucize, sadece peygamberlere verilen bir takım harikulade
oluşlar olmakla beraber, peygamberlerin her istedikleri ânda gösterebilecekleri
şeyler değildir. Bunların yerini, zamanını ve gösterileceği toplulukları yalnız
Allah tayin eder ve vukubulan harikulade hâdiseyi de Allah yaratır.
Peygamberlerin vukubulan hâdisede aracı olmaktan başka hiçbir rolleri yoktur.
Hele peygamberlerin, sihirbazlığı meslek haline getiren ve seyredenlerin gözlerini
boyamaktan başka bir şey yapmayan sihirbazlar gibi bir olayı tekrar tekrar
halka göstermeleri hiç mümkün değildir.
Mucize, bir hâdisenin,
Allahu Ta'âlânın vazettiği kanunlara aykırı olarak vukubulmasıdır. Gözü
aldatmak ve olan hâdiseyi gizli bir sebebe dayayarak, olduğundan farklı
göstermek şeklinde tarif edilebilecek olan sihirle mucizenin hiçbir ilgisi
yoktur. Siniri meydana getiren sebepler ortadan kalkınca sihir de bozulur.
Mucizenin yaratıcısı ise, Allahu Ta'âlâ-dır ve mucize olarak cereyan eden hâdise,
insanların alışık oldukları hâdiselere zıt olarak vukubulan gerçek bir
hâdisedir. Meselâ güneş, her gün doğu tarafından doğar, batı tarafından da
batar. Bu hâdise, insanların alışık oldukları hâdiselerden biridir; fakat bir
gün, güneşin batıdan doğup doğudan battığı görülürse, bu bir mucize olur. Eğer
bu hâdise her gün tekerrür ederse, o da mucize olmaktan çıkar ve günlük hâdiseler
arasına girer. Bu bakımdan tekerrür eden hâdiseleri mucize saymak mümkün
değildir. Nitekim îsâ'nın bebek iken beşikte konuş-masıyle ilgili mucize
hakkında İbn Abbas, "onun beşikte konuşması, Allahu Ta'âlânın bize
anlattığı şekliyle kısa bir ândır. Ondan sonra, konuşacak yaşa gelinceye kadar
bir daha konuşmadı" demiştir.
îsâ'ya verilen diğer
mucizelerin de, onun peygamberliğine delâlet etmek üzere, Allahu Ta'âlâ
tarafından takdir olunan bir anda gerçekleştirilip tamamlandığını düşünmek
yanlış olmaz. Şüphesiz işin doğrusunu yalnız Allah bilir.
Burada, mucizelerle
ilgili olarak bir hususu daha açıklamakta fayda vardır: Her peygambere verilen
mucize, o peygamber zamanında meşhur olan ve halk arasında yaygın bulunan şey
cinsinden olmuştur. Meselâ Müsâ (a.s.)'ya âsâ (baston) verilmiş ve Firavunun
sihirbazları tarafından sihir İçin atılan ipleri ve sopalan bu baston yalayıp yutmuştur.
Musa'nın Firavunun sihirbazlarıyle müsabakaya girişecek şekilde kendisine âsâ
mucizesinin verilmesi, devrinde, Mısırlılar arasında sihirbazlığın çok yaygın
olması dolayısıyledir. îsâ (a.s.)'ya, devrinde tıbbın gelişmesi ve hazık
tabibler yetişmesi dolayısıyle tıbla ilgili mucizeler verilmiş, âyet-i kerîmede
de belirtildiği gibi, peygamber olarak gönderildiğinde, çamurdan yapılmış bir
kuşa Allah'ın izniyle can vereceği, anasından âmâ (kör) doğmuş kişiyi ve bir
çeşit deri hastalığına yakalanmış olan abraşı iyi edeceği, ölüleri de
dirilteceği açıklanmıştır. Peygamberimize de en büyük mucizesi olarak Kur'ân-ı
Kerîm verilmiştir; çünkü onun devrinde edebiyat, şiir, fasahat ve belagat
Araplar arasında büyük itibar görüyordu.
Netice olarak, Rabbı
tarafından seçilip yüceltilen ve Beytu'l-Makdis'te seçkin bir bitki gibi
bakılıp yetiştirilen Meryem'e, yazıyı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i bilen,
Allah'ın izniyle çamurdan yapılmış bir kuşa can veren, körü, abraşı
iyileştiren, ölüleri dirilten, evlerde yenen ve biriktirilen yiyecekleri bilen
bir de evlâd verileceği ve onun Israiloğullarına peygamber olarak gönderileceği
müjdelenmiştir. [62]
50 Bu
peygamber, onlara, şunları da söyleyecektir:
Ey İsrail oğullan!
Ben, size, daha önce Musa'ya gönderilmiş olan Tevrat'ı tasdik etmek ve size
kazandıracağım taze ruhla, o kitabın hükümleriyle amel etmenizi sağlamak için
geldim. Tevrat hükümlerinden hiçbirini değiştirecek değilim; onlardan
hiçbirine muhalif olmayacağım. Ancak vaktiyle sizin küfrünüz ve çok soru
sormanız yüzünden ceza olmak üzere üzerinize haram kılınmış olan bazı temiz
yiyeceklerle ilgili Tevrat hükümlerini, Allah'ın İncil'de vazettiği hükümlerle
hafifletecek ve sizi biraz rahatlatacağım.
Ey İsrail oğullan!
Söylediklerimin doğruluğuna ve peygamberliğimin gerçek olduğuna şâhidlik etmek
üzere size bir çok deliller getirdim. Daha önce de zikrettiğim gibi bu
deliller, Allah'ın bana verdiği mucizelerdir. Çamurdan yapılmış kuşa can
vermek, körü ve abraşı iyileştirmek, ölüleri diriltmek gibi. Bütün bunlar,
Allah'a ve O'nun peygamberi olarak bana inanmanız için yeterli delillerdir. O
halde Allah'ın azabından korkun ve bana itaat edin.
Burada bir hususu
açıklamakta fayda vardır: îsâ'nın İsrail oğullarına haram kılınmış olan,bazı
temiz yiyecekleri helâl kılacağını bildirmesi, onların Allah'a ve kendisine
itaat ettikleri takdirde yüklerinin hafifletileceği manâsındadır. Gerçekten,
Nisa sûresinin 160-161 inci âyetlerinde, yahudîtere helâl olan temiz
yiyeceklerin sonradan haram kılındığı belirtilmiş ve bunun sebepleri açıklanmıştır.
Bu âyet-i kerîmelerde şöyle buyurulmuştur:
"Yahudî
olanlardan neş'et eden bir zulüm yüzünden, keza bir çok kimseyi Allah'ın
yolundan saptırmaları, kendilerine yasaklandığı halde ribayı almaları ve
insanların mallarını haksız yolla yemeleri yüzünden, kendilerine helâl kılınmış
olan temiz nimetleri onlara haram kıldık ve onlardan kâfir olanlar için de
etim bir azâb hazırladık".
Yahudiler Allah'tan
korktukları ve Peygamberi îsâ'ya inandıkları takdirde, şüphesiz doğru yolu
bulmuş, aynı zamanda, vaktiyle kendilerine haram kılınmış olan temiz
yiyeceklerden de faydalanmış olacaklardır.
İşte îsâ, İsrail
oğullarına yönelteceği bu hitabından sonra, tevhîdi ikrar ve Rabbına
ubûdiyyetini itiraf ederek sözlerini şöyle tamamlayacaktır: [63]
51 Ey İsrail
oğulları! Şüphe yoktur ki Allah, benim de Rabbımdır, sizin de Rabbınızdır.
O'ndan başka Rab, O'ndan başka ilâh yoktur. Bu itibarla yalnız O'na ibadet
edin; yalnız O'na kul olun. İşte asıl tevhîd budur. Allah'ın dosdoğru yolu da
budur.
52. îsâ,
onlardan küfür (sâdır olduğunu) hissedince: "Allah'a (varan yolda) benim
yardımcılarım kimlerdir?" demiş, havariler de: "Biz, Allah'ın
yardımcdarıytz; Allah 'a îman ettik; şâhid ol ki, biz müslü-manlarız"
diye cevap vermişler, (sonra da sunu ilâve etmişler) di: "Rabbımız!
İndirdiğin (Kitab) e îman ettik; (gönderdiğin) peygambere de tâbi olduk. Bizi
şâh'ullerle birlikte yaz.
54. (Yahudiler, isa'yı öldürmek için) tuzak
kurmuşlar, Allah da onları kendi tuzaklarına düşürmüştü. Allah, hileyi hayra
çevirenlerin en hayırlısıdır.
55. Allah şöyle demişti: "Ey îsâ! Şüphesiz sana ölümü verecek,
seni nezdime yükseltecek, küfredenlerden seni temize çıka-racak, sana tâbi
olanları kıyamet gününe kadar küfredenlerden üstün kdacak olan benim. Sonra
dönüşünüz yine bana olacaktır, işte o zaman, ihtilâfa düştüğünüz hususlarda^
aranızda ben hükmedeceğim!'.
56. "Küfredenlere gelince, dünya ve
âhırette, onlara çok şiddetli bir şekilde czâb
edeceğim. Onlar için
hiçbir yardımcı da bulunmayacaktır*.
57. îman eden ve sâlih amel işleyenler ise,
Allah, onlara mükâfatlarını tastamam verecektir. Allah zâlimleri sevmez.
58. (Ey Muhammedi) Sana okuyup zikrettiğimiz
bütün bu haberler âyetlerden ve Kur'ân-ı
Hafdm'dendir.
Daha önceki âyetler,
henüz dünyaya gelmemiş olan îsâ'nın, melekler tarafından annesi Meryem'e
müjdelenmesiyle ilgili idi. O âyetlerde de gördüğümüz gibi, melekler, Meryem'e
gelerek Allah'ın kendisinden bir kelimeyi ona müjdelediğini haber vermişler,
daha açık bir ifadeyle, onun bir erkek çocuğu olacağını ve ona Meryem oğlu îsâ
Mesîh denileceğini bildirmişlerdi. Yine meleklerin haber verdiklerine göre, bu
çocuk, dünyaya geldikten sonra, henüz beşikte yatan bir bebek iken, Rabbından
bir mucize olarak insanlarla konuşacak, olgunluk yaşına ulaştığı zaman da,
Rabbı ona, yazıyı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek, sonra da onu, İsrail
oğullarına peygamber yapacaktı. Peygamberliğinin delili olmak üzere de, onu,
çamurdan yaptığı bir kuşa can vermek, anadan doğma körü ve abraşı İyileştirmek,
ölüleri diriltmek ve evlerde yenilen ve biriktirilen şeyleri haber vermek gibi
mucizelerle teyid edeceğini bildirmiş, ayrıca îsâ'nın, kavmini, dînin esasını
teşkil eden tevhîde nasıl ve hangi sözlerle davet edeceğini de haber vermişti,
îsâ'nın doğumundan önce meleklerin verdikleri bu haberlerle iktifa edilen bu
âyetlerden sonra, onun kavmiyle olan münâsebetlerine yer verilmiş, kavminin
ondan yüz çevirip uzaklaşması, onu inkâr etmesi, öldürmeye kalkışması, fakat
Rabbının onu kurtarması ve koruması, buna karşılık kâfirleri dünya ve âhıret
azâbıyle tehdit etmesi, yukarıdaki âyet-i kerîmelerde açıklanmıştır. Allahu
Ta'âlâ, îsâ'nın doğumu ile peygamber olarak gönderildiği olgunluk yaşı
arasındaki devreden hiç söz etmeden, kavminin ona karşı tutumunu ele alarak
şöyle buyurmuştur:
52. îsâ, onlardan küfür
(sâdır olduğunu) hissedince: nAllahfa (varan yolda) benim yardımcılarım
kimlerdir?" demiş, havariler de: "Biz, Allah'ın yardımcılarıyız;
Allah'a îman ettik; şâhid ol H, biz müslümanlaru" diye cevap vermişler,
(sonra da şunu ilâve etmişler) di: [64]
53. "Rabbunu!
İndirdiğin (Kitab) e îman ettik; (gönderdiğin) peygambere de tâbi olduk, bizi
şâhidlerle birlikte yaz".
52 îsâ,
İsrail oğullarına peygamber olarak gönderilince, yahudîler onu inkârla
karşılamışlar, küfürlerinde inad ve ısrar ederek ona eziyet ve işkenceyi küfrün
bir gereği saymışlardı. Gelen haberlerden öğrenildiğine göre, îsâ'nın
etrafında toplanıyorlar ve "ey îsâ, fulan kişi dün ne yedi? Yarın için
evinde ne biriktiriyor?" diye soruyorlar, onun verdiği cevaptan sonra da,
onunla alay ediyorlardı. Bu hal devam edip de alaylı soruların kendilerini
tatmin etmediği zamanlarda ise, işkence usûllerini değiştiriyorlar, kendileri
için daha eğlenceli başka yollara başvuruyorlardı. Kaç defa onu öldürmeye
teşebbüs etmişlerdi de, îsâ onlardan kaçıp gizlenmiş, annesiyle birlikte oradan
oraya dolaşmak zorunda kalmıştı.
îsâ (a.s.)'nın
yahudîlerden gördüğü bu kötü muamelenin zikrinde, şüphesiz peygamberimiz
Muhammed (s.a.s.) için bir ibret ve teselli gayesi vardır. Çünkü o da Mekke'de
kavmini İslâm'a davet ettiği zaman Kureyşli müşriklerin aynı kötü muamelesine
maruz kalmış, ona inanan bir avuç müslümana akla hayale gelmeyen işkenceler
yapılmıştı. Neticede bu işkenceler tahammül edilmez bir dereceye ulaşınca ve
müşrikler hazreti Peygamberi öldürmek için hazırladıkları plânı tatbik etmeye
kalkışınca, Medîne'ye hicret edilmiş ve İslâm'ın daha rahat bir şekilde
yayılması sağlanmıştı. Binâenaleyh Hazreti Peygamberin kendi kavminden gördüğü
kötü muamelenin bir benzerini, daha önce îsâ'nın da kendi kavminden görmüş
olmasında, Hazreti Peygamber için elbette bir İbret ve teselli vardı. Çünkü bu,
Allah yolunda ve Allah için mücadele edenlerin değişmeyen kaderleriydi. Böyle
olmasına rağmen zaferle birlikte dünya ve âhıret mükâfatı yine mü'minlerin
olmuştur.
İşte îsâ, kavminin
kendine karşı küfür ve İsyandaki ısrarını far-kedince, Sâf sûresinin 14 üncü
âyetinde de belirtildiği gibi, havarilere "Allah yolunda, yahut Allah'a
davet yolunda benim yardımcılarım kim?" diye sormuş, havariler de,
"Allah'ın dîninin yardımcıları bizleriz; senin davetini teyid edip
öğrettiklerini alanlar da bizleriz" demişlerdi. Nitekim Hazreti Peygamber
de, henüz Medîne'ye hicret etmeden önce, Mekke'ye hacc için gelenlere
"Rabbımın Kelâmını teblîğ etmemde bana kim yardım edecek? Zira Kureyş,
Rabbımın Kelâmını teblîğ etmeme engel oluyor" demiş, Medîneli Ensar da ona
yardım etmeyi vadedince, Medine'ye hicret etmiş ve dîni teblîğ görevini orada
sürdürmüştü.
îsâ, yahudîlerin
k'üfürlerindeki inad ve ısrarları üzerine, peygamberlik görevini yürütebilmek için
kendine yardım edecek kimseler aramış ve havarileri "biz varız"
demişlerdi. "Biz, Allah'a davet yolunda senin I yardımcılarınız. Biz
Allah'a îman ettik; sen de şâhid ol, biz müslüman-larız".
Allah'a îman etmiş
olan bir kimsenin, Allah'ın dînine yardım et | meşinden daha tabiî bir şey
olamaz. Kim Allah'a îman etmiş ise, o Allah'ın dînine ve bu dînin yayılmasına
da hizmet eder. Her fırsattı Allah'ın dînine karşı çıkan, dînin hükümlerinden
hoşlanmayan ve bu hükümleri değiştirmek için elinden gelen gayreti esirgemeyen
kimi selerin "Allah'a îman ettik" demeleri, ne kadar yalan ve ne
kadar aldai maca bir sözdür?!
Havariler Allah'a îman
etmiş kimselerdi. Bu itibarla îsâ'ya ve dolayısıyle Allah'ın dînine yardım
etmeye söz vermişler ve îsâ'nın da buna Allah katında şâhidlik etmesini
istemişlerdi. Çünkü bütün peygamberlerin, kıyamet günü, ümmetlerinin iyi ve
kötü hallerine şâhidlik edeceklerini biliyorlardı. îsâ'dan, kendilerinin
müslüman olduklarına şâhidlik etmesini istemeleri İse, açıkça göstermektedir
ki, peygamberlerin dilinde dolaşan ve Allah katında geçerli olan yegâne dîn
İslâm dînidir ve ancak bu dîne yardım edenler müslüman olabilirler. [65]
53 İşte bu
manâda havariler, müslüman olduklarını ifade ettikten ve îsâ'dan, Allah katında
şâhidlik etmesini istedikten sonra, Allah'a yal-vararak şöyle demişlerdi:
Rabbımız! Biz, senin dîninin yardımcilarıyız. Çünkü peygamberin Meryem oğlu îsâ
Mesîh'e İndirdiğin İncil'e îman ettik, peygamber îsâ'ya da tâbi olduk. Bu
itibarla bizi de îsâ ile kavmine şâhidlik edecekler arasında yaz.
Havarilerin îsâ'ya
indirilen İncil'e îman ettiklerini bildirdikten sonra Peygamber îsâ'ya tâbi
olduklarını ifade etmeleri, îmanlarının yakîn mertebesinde olduğunu gösterir.
Zira gerçek ve sahîh bilgiye dayanan îman, ancak ameli gerektirir. Amel
üzerinde hiçbir tesiri olmayan ilim, mücmel, noksan ve yakîn olmayan bir
ilimdir. Nitekim pek çok kimse vardır ki, bir şey hakkında ilim veya bilgi
sahibi olduklarını iddia ederler de, onunla ilgili olarak yapılması gereken
şeyi yapmazlar, yahut iyi yapamazlar; maharet gösteremezler. Bu da onların,
bildiklerini iddia ettikleri şeyde bilgilerinin sathî ve noksan olduğunu
gösterir. Bu gün bile, Allah'a, kitaplarına ve peygamberlerine îman ettiğini
söyleyen nice insan vardır ki, Allah, kitap ve peygamber hakkındaki
bilgilerinin mücmel, nakıs ve kulaktan dolma olması dolayısıyle amelin önemini
kavrayamamış olduklarından, Allah'ın emir ve yasaklarına kulak asmazlar. Dîn
hakkındaki bilgileri, onlarda sağlam ve kesin bir îman husule
getirmemiş, zayıf
îmanları da amellerinde müessir olamamıştır. Bu bakımdan havarilerin
"peygambere tâbi olduk" sözünde, Allah'a inandıklarını söyleyen,
fakat amellerine itina göstermeyen kimseler için bir ibret ve alınması gereken
bir ders vardır. [66]
54. (Yahudiler,
İsa'yı öldürmek için) hileye sapmışlar, Allah da onları kendi tuzaklarına
düşürmüştü. Allah, hileyi hayra çevirenlerin
en hayirlısıdır.
55. Allah
şöyle demişti; "Ey îsâ! Şüphesiz sana ölümü verecek, seni nezâitne
yükseltecek, küfredenlerden seni temize çıkaracak, sana tâbi olanları da
kıyamet gününe kadar küfredenlerden üstün kılacak olan benim. Sonra dönüşünüz
yine bana olacaktır. İşte o zaman, ihtilâfa düştüğünüz hususlarda, aranızda ben
hükmedeceğim".
54 İsa'ya
karşı küfürlerini ve azgınlıklarını aşırı derecede artıran yahudîler, nihayet
son çare olarak bir takım oyunlarla onu öldürme teşebbüsüne girince, Allah da
onların bu oyunlarını bozmuş ve kötü emeHerinde onları başarısız kılmıştır.
Âyet-i kerîmede
yahudîlerin bu davranışı "mekr" kelimesiyle ifade edilmiş, onların bu
"mekr" ini boşa çıkaran ve onları başarısız kılan Al-lahu Ta'âlânın
bu fiili de keza "mekr" olarak zikredilmiştir. "Mekr",
lugat-ta hile, hud'a ve gizli tedbir manâsına gelir. Bu, öyle gizli bir
tedbirdir kj, hakkında böyle bir tedbire başvurulan kimseyi, hiç hesab etmediği
bir akıbete ulaştırır, böyle bir tedbire, bazan, bir insanın iyiliği İçin de
başvurulması mümkündür; ancak iyilik için başvurulan tedbiri gizlemeye de
gerek bulunmadığı düşünülecek olursa, gizli tedbire, çok defa kötülük için başvurulduğu
anlaşılır. Buna göre "mekr" kelimesinin delâlet ettiği manâ
içerisinde hem iyilik hem de kötülük bulunsa bile, kelime daha çok kötülüğe
delâlet eden manâda kullanılmıştır. Bununla beraber iyilik için de gizli
tedbire başvurulması mümkündür. İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki,
haklarında hayırlı bir tedbire başvurulduğu zaman, cehaletleri sebebiyle bu
tedbire karşı çıkarlar ve onu İfsad etmeye, bozmaya çalışırlar. İşte o zaman
tedbir sâhibleri, bir takım gizli yollarla tedbirlerini sürdürmek zorunda
kalırlar.
Açıkladığımız bu manâ
çerçevesi içinde, îsâ'ya inanmayan yahudîler, bir takım gizli tedbirlerle ve
kötü niyetle ona sokulmuşlar ve onu öldürmek İstemişlerdir. Fakat Allah da
kendi tedbiriyle îsâ'yı onların elinden kurtarmış ve böylece kötülüklerini
tesirsiz bırakmıştır. Nitekim Nisa sûresinin 157nci âyetinde de açıklandığı
gibi, "Biz, Allah'ın peygamberi Meryem oğlu Isâ Mesih'i öldürdük
demelerine karşılık, Al-lahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: "Onu ne öldürmüşler
ve ne de asmışlardır; fakat kendilerine öyle gösterilmiştir. Bu hususta görüş
ayrılığına düşenler, işin doğrusundan şüphe içindedirler ve zanna tâbi olmaktan
başka hiçbir bilgileri yoktur. Şu var ki onlar, îsâ'yı kesinlikle
öldürmemişlerdir. İşte bu, îsâ'yı öldürmek için "mekr"e başvuranlara
karşı Allah'ın "mekr" idir. Şüphesiz Allah, mekredenlerin en
hayırlısı, en kuvvetlisi ve en kudretlisidir. O'nun kullarına gizli olan mekri
veya tedbiri, vazettiği değişmez sünnetinin bir gereği olup kullarının yalnız
hayrınadır. Eğer insanların çoğu bundan yeterince faydalanamıyorlar-sa, bu,
cehaletlerinden ve seçimlerinin kötülüğündendir.
55 Allah'ın isa'yı
öldürmek isteyenlere mekri, "sana ölüm verecek, seni nezdime yükseltecek
ve küfredenlerden seni temize çıkaracağım" sözünde açıkça görülmektedir.
Bu söz, îsâ'nın, kâfirlerin mekrine, hile ve desiselerine
terkedilmeyeceğine.Rabbıtarafından onların mekrinden kurtarılacağına delâlet
eder. Zira daha önce de işaret ettiğimiz gibi, kâfir yahudîler mekre başvurup
îsâ'yı asmak ve Öldürmek istiyorlardı. Allah'ın mekri ise, onu kâfirlerin
elinden kurtarmak ve onları mekirlerinde başarısızlığa uğratmaktı. Allah,
şüphesiz, mekredenlerin en hayirlısıdır. Hangi mahlûk mekrinde Allah'a gâlib
gelebilir ve O'nu âciz düşürebilir?
Filhakika Allahu
Ta'âlâ, îsâ'ya ölüm vermek ve onu nezdine yükseltmek suretiyle kâfirlerin
mekrinden kurtarmış ve onları kötü maksatlarına erişmekte başarısız kılmıştır.
Ancak âyet-i kerîmede
"sana ölüm verecek ve seni nezdime yükselteceğim" şeklinde manâ
verdiğimiz innî muteveffîke ve râfi'uke ileyye ibaresi, müfessirler arasında
değişik şekillerde tefsîr edilmiş ve farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu
görüşleri başlıca iki gurupta toplamak mümkündür:
1) Bir
görüşe göre, îsâ öldürülmemiş, fakat canlı olarak ruhu ve cesedi ile göğe yükseltilmiştir.
Bu görüş, yukarıdaki âyet-i kerîmenin farklı şekillerde tevil edilmesine yol
açmıştır.
Bazı müfessirlere göre
innî muteveffîke (sana ölüm vereceğim) İbaresi, "sana uyku vereceğim"
manâstndadır. Buna göre Allah, îsâ'ya uyku vermiş ve o uykuda iken onu göğe
çekmiştir. Bazı müfessirler de ibareyi, ruhu ve cesediyle birlikte yeryüzünden
çekip almak manâsında tefsîr etmişlerdir. Diğer bazı müfessirler ise, innî
muteveffîke ibaresine "sana ölüm vereceğim" manâsı vermiş olsalar
bile, âyet-i kerîmede, bu ibareyle kendinden sonra gelen verâfi'uke ileyye
ibaresi arasında bir takdîm ve tehîr bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna göre
ibarenin aslı, innîrâfi'uke ileyye ve muteveflîke olur ki, "seni nezdime
yükseltecek ve sonra da sana ölüm vereceğim" demektir. Bu tevîle göre
Allahu Ta'âlâ, îsâ'yı canlı olarak nezdine yükseltmiştir. Ölümü ise, ona,
semadan yeryüzüne onu ikinci defa indirdikten ve insanlar arasında Hz.
Muhammed'in şeriatına göre hükmetmesini sağladıktan sonra verecektir.
Âyet-i kerîmenin bu
manâda tevil ve tefsirinde Hazreti Peygamberden sahîh olarak rivayet edilen
hadîslerin yol gösterdiğine şüphe yoktur. Buhârî ve Müslim tarafından da
nakledilen bu hadîslerde, îsâ'nın yakın bir zamanda yeryüzüne dönerek salîb
(haç) i kıracağı, domuzu öldüreceği ve cizyeyi kaldıracağı belirtilmiştir. Bu
hadîs şöyledir: "Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki,
Meryem oğlu îsâ (a.s.)'nın âdil bir hakem olarak aranıza inmesi çok yakındır.
O, inince salîb (haç) i kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. O
zaman mal o kadar çoğalacaktır ki, hiç kimse onu kabul etmeyecektir"[67]
2) Âyet-i
kerîmedeki bu ibareyle ilgili ikinci görüş, ibarenin gerçek manâsının, zahirî
manâsı olduğu üzerinde yoğunlaşmıştır. Onun zahirî -manâsı ise, îsâ'nın tabiî bir
ölümle ölmüş, sonra da ruhunun ref edilmiş olmasıdır. Rûh, insanın aslı ve
hakikatidir. Bu itibarla âyet-i kerîmede İsa'ya hitap edilerek "seni
nezdime yükselteceğim" denilirken ruhunun kasdedildiğine şüphe yoktur.
İnsanın cesedi ise, bu ruha giydirilmiş eğreti bir elbise gibidir: Yırtılır,
bozulur, noksanlaşır ve değişir; fakat rûh değişmez; insan da onunla insan
olur.
Bu manâda îsâ'nın
nezd-i İlâhîye yükseltilmesi demek, Allah katında yüksek bir mevkiye
getirilmesi demektir. Nitekim Meryem sûresinin 57 nci âyetinde de İdrîs (a.s.)
hakkında ve refa'nâhu mekânen aliyyâ buyurulmuştur ki, "onu yüksek bir
mevkiye yükselttik" manâsındadır.
Âyet-i kerîmenin ilk
ibaresini, açıkladığımız bu manâda tefsir eden müfessirler, Hazreti
Peygamberden sahîh isnadlarla rivayet edilen ve sahîh hadîs kitaplarında yer
alan hadîsleri de diğer müfessirlerden farklı bir şekilde değerlendirmişlerdir.
Bu müfessirlere göre, îsâ'nın ref ve nüzulü ile ilgili olarak Hazreti
Peygamberden rivayet edilen hadîsler, itikada taalluk eden hadîslerdir ve âhâd
yolla rivayet edilmişlerdir. Halbuki itikadı konulardaki delillerin, ya Kur'ân
âyetleri, ya da mütevatir olarak rivayet edilmiş hadîsler olması gerekir; âhâd
haberler itikadî konularda delil olarak kullanılmaz.
îsâ'nın ref ve nüzulü
hakkında bazı müfessirler tarafından ileri sürülen bu görüşe göre, Hazreti
Peygamberden bu konuda rivayet edilen hadîslerin sahîh bile olsalar kabul
edilmedikleri anlaşılmaktadır. Kabul edilmeme sebebi ise, yukarıda da işaret
ettiğimiz gibi, hadîslerin âhâd tankla rivayet edilmiş olmalarıdır. Ancak biz,
bu görüşe katılmadığımızı belirterek şunu hemen ifade etmek zorundayız ki, bir
hadîsin sahîhlik şartı, onun mütevatir olması değildir. Şüphesiz mütevatir
hadîs, en sağlam ve en sahîh hadîstir; fakat bu, mütevatir olmayan bütün
hadîslerin sahîh olmadığı manâsına gelmez. Bazan bir hadîsin sıhhatini
gerektiren öyle karinelerle karşılaşılır ki, bunlarla o hadîsi reddetmek mümkün
olmaz. Meselâ Buhârî ve Müslim'in naklinde ittifak ettikleri, herhangi bir
hadîs imamının tenkidine uğramamış ve manâları arasında tenakuz bulunmayan bir
hadîs, tevatür derecesine ulaşmamış ve do-layısıyle âhâd arasında yer almış
olsa bile, hiçbir hadîsçi onun sıhhatinden şüphe etmemiştir. İtikadî konulara
taalluk eden hadîsler için bu kaideyi değiştirmek ve sahîhlik şartlarına sahip
olmasına rağmen onları reddetmek mümkün değildir.
îsâ'nın ref ve nüzulü
hakkında Hazreti Peygamberden rivayet olunan hadîsler de böyledir. Onlar da
sâhîh olarak nakledilmişler ve hadîsleri ince eleyip sık dokuyan hadîs imamları
tarafından sahîh hadîs kitaplarına alınmışlardır. Kendilerinden hüküm çıkarılan
ve haram kıldıkları haram, helâl kıldıkları da helâl sayılan, emrettiklerine
uyulan, nehyettiklerinden de sakınılan binlerce sahîh hadîsten, onların ne farkı
vardır ki, itibar edilmesinler, yahut zayıf hadîs muamelesi görsünler? îsâ'nın
göğe yükseltilmesi (ref), sonra da Allah'ın takdir ettiği bir zamanda
yeryüzüne dönecek olması, şüphesiz insan akliyle izah edilebilecek hâdiselerden
değildir. İnsanların alışık oldukları ilâhî sünnete uygunluğu da ileri
sürülemez. Fakat onun böyle olması, ne ilâhî takdirin tecellisinden ibaret
olabilecek böyle bir hadisenin ve ne de bu hâdiseye delâlet edebilecek sıhhati
tesbit edilmiş hadîslerin reddini gerektirir. Bu itibarladır ki biz, tıpkı
îsâ'nın babasız yaratılışında olduğu gibi, ref ve nüzulünde de, akılla izahı
mümkün olmayan oluşları reddetmek veya tevil yolu ile aslî manâsından saptırmak
yerine, onları müteşâbihattan sayarak "onların manâsını Allah'tan başka
kimse bilmez" demenin takvaya daha yakın olacağı kanaatındayız. Allah,
âyetlerinde, Rasûlü hadîslerinde her neyi murad etmişlerse doğrusu odur.
Doğruyu yalnız onlar bilirler; biz ise, bilemeyiz.
Allahu Ta'âlâ,
küfredenlerin mekrine karşı îsâ'ya ölüm verip onu nezdine yükselteceğini ve
böylece onu, onların iftiralarından ve kötülüklerinden temize çıkarıp
kurtaracağını bildirdikten sonra, ona tâbi olan mü'minler hakkında da şöyle
buyurmuştur: "Sana tâbi olanları da, kıyamete kadar küfredenlere üstün
kılacağım".
isa'ya tâbi olanlar,
şüphesiz, ona Allah'ın kulu ve rasûlü olarak îman ve Rabbının ona
vahyettikierini tasdîk edenlerdir. Ancak şunu hemen belirtmek gerekir ki, bu
sıfatlara sahip olarak İsa'ya uyanlar ve onun peşinden gidenler hıristiyanlar
değildir. Bu itibarla âyet-i kerîmedeki "sana tâbi olanlar" manâsına
gelen ibareyi yanlış değerlendirmemek ve onunla, kendilerinin htristiyan
olduğunu söyleyen herkesin kasdedil-diğini zannetmemek gerekir. Zira îsâ'nın
aralarından ayrılması üzerine, ashabı çeşitli guruplara ayrılmış, çok az bir
kısmı, onun, Allah'ın kulu ve rasûlü olduğuna inanmış olmakla beraber, büyük
çoğunluk, onunla İlgili inancında ifrata gitmiştir. Bunlardan bir kısmı, onun
Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürerken, bir kısmı daha da ileri giderek onun
Allah olduğunu iddia etmiş, diğer bir kısmı İse, Ho, üçten biridir"
iddiasıyla teslise itikad etmiştir. Bu gün yeryüzünde îsâ'ya Allah'ın kulu ve
rasûlü olarak îman etmiş ve onun Allah'tan aldığı vahye inanmış hemen hemen
hiçbir hıristiyan mevcut değildir. Çünkü bu inançtaki bir hıristiyanın
hıristiyan olarak kalması imkânsızdır. Çünkü bu inanç, îsâ'ya tâbi olduktan
sonra, onun ardından gelen ve peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed (s.a.s.)'e
de inanmayı ve ona tâbi olmayı gerektiren bir inançtır. Nitekim Allahu Ta'âlâ,
Saf sûresinin 6 ncı âyetinde îsâ ile ilgili şu haberi vermiştir: "Meryem
oğlu îsâ şöyle demişti: Ey İsrail oğullan! Ben, benden önce gönderilmiş olan
Tevrat'taki şeyleri doğrulayıcı ve benden sonra gelecek olan Ahmed ismindeki Peygamberi
de müj-deleyici olarak, Allah'ın size gönderdiği peygamberiyim".
İşte, Allahu
Ta'âlâ'nın îsâ hakkında verdiği bu haber, haklı olarak bizde şu düşünceyi
uyandırmaktadır: îsâ'nın, Allah'ın bir kulu ve peygamberi olarak, kendisinden
sonra geleceğini haber verip müjdelediği Ahmed ismindeki Peygambere îman
edenler ve dolayısıyle îsâ'ya tâbi olanlar, ne yahudîler ve ne de
hıristiyanlardır. Yahudiler, zaten ona hiç inanmamışlar, aksine onu öldürmek
istemişlerdir. Hıristiyanlar ise, ona inanmakla işe başlamışlar, fakat biraz
önce de açıkladığımız gibi, onu Allah, Allah'ın oğlu, veya üçten biri gibi
görerek onun yolundan sapmışlar ve ona tâbi olmaktan, onun ardınca gtmekten
yüz çevirmişlerdir. O halde geride tek bir zümre kalmaktadır ki, o da, İsa'ya,
Allah'ın bir kulu ve peygamberi olarak inanan, ona tâbi olan ve onun kendinden
sonra geleceğini müjdelediği Ahmed ismindeki Peygambere de îman ederek, onun,
îsâ'nın, Musa'nın ve daha önce gelip geçmiş bütün peygamberlerin tek-olan
yoluna, hak yola, yani İslâm'a giren müslüman-lardır. Evet; bunda hiç kimsenin
şüphesi olmamalıdır. îsâ'ya gerçek manâda tâbi olanlar, ona Allah'ın kulu ve
rasûlü olarak îman edenler, hıristiyanlar değil müslümanlardır.
Hıristiyanların, hak yoldan, îsâ'nın yolundan sapmış olduklarını gösteren en
açık ve en kesin deliller, Allah'ın, Kur'ân-ı Kerîmde onlara yönelttiği
ihtarlar ve ikazlardır. İşte bunlardan biri, Nisa sûresinin 171 nci âyetinde
görülmektedir. Allahu Ta'âlâ bu âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur: "Ey
kitap ehli! Dîninizde (Allah'ın vazettiği hududu) tecavüz etmeyin ve Allah'a
karşı gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesîh îsâ sadece
Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendisinden bir ruhtur.
Allah'a ve peygamberlerine îman edin. "(İlâhlar) üçtür demeyin. Kendi
hayrınıza olmak üzere (bu teslisten) vazgeçin. Zira Allah, tek bir ilâhtır. O,
bir oğul sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur;
(O'nun tarafından yaratılmıştır). Vekil olarak Allah yeter".
Hıristiyanların sapık inançlarını Allahu Ta'âlânın bu açık ve kesin
şehadetinden sonra, onların, halâ îsâ'ya tâbi olan ve onun yolundan giden bir
kavim olduğunu iddia etmek mümkün müdür?
Allahu Ta'âlâ
tefsîrini yaptığımız âyet-i kerîmede, îsâ'ya tâbi olanları, kıyamete kadar kâfirlere
üstün kılacağını beyan buyurmuştur. Ancak bu beyan, âyet-i kerîmede îsâ'ya
hitap şeklinde vâkî olmuş ve "sana tâbi olanları, kıyamete kadar,
küfredenlere üstün kılacağım" denilmiştir, îsâ'ya yönettilen bu hitapta
sözü edilen kâfirlerin yahudîler olduğuna şüphe yoktur. Zira îsâ'nın hayatında
ona inanmayan ve onu öldürmek isteyenler yahudîler idiler; îsâ'ya inananlar
ise, sayıca çok az olup yahudîlerin şerrinden korkuyor ve dâima gizlenmek
zorunda kalıyorlardı. İşte îsâ ve ashabı bu durumda iken Allahu Ta'âlâ, îsâ ve
taraftarlarına, kâfirlere karşı kıyamete kadar sürecek bir üstünlük
vadetmiştîr ki, bir zamanlar îsâ'yı ve taraftarlarını korkutup sindiren
yahudîlerin, kısa bir süre sonra zillet ve esaret hayatına düşmekle Allah
tarafından vadedilen bu üstünlüğün gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz.
Allah'ın va'di
şüphesiz haktır. Bu gün hıristiyanların himmetiyle ayakta durabilen yahudîler
elbette kıyamete kadar yaşayacaklardır; fakat daima hor ve hakîr görülen bir
kavim olarak...
Hıristiyanlara
gelince, îsâ'dan sonra üç asır boyunca bir taraftan yahudîlerin, bir taraftan
da müşrik Romalıların baskısı ve takibi altında yaşadıkları için daima
gizlenmek zorunda kalmışlar ve dînlerini rahatça yayma imkânı bulamamışlardı.
îsâ'ya inanmışlardı; ancak yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, aralarında onu
Allah'ın kulu ve peygamberi olarak tanıyanlar bulunsa bile, büyük bir çoğunluk,
ona olan inancında aşırılığa düşmüş ve onu olduğundan farklı görüp göstermeye
başlamıştı. Bununla beraber Allah, mü'minlere olan va'dini gerçekleştirmek
için Roma Kralı Konstantin ile hıristiyanlan güçlendirmiş, onları korkutup
sindiren yahudîteri ise, ebediyyen zillet ve esarete mahkûm etmiştir. Bilindiği
gibi Konstantin, dördüncü asrın başlarında, kendi adını taşıyan Kustan-tîniyye
(İstanbul) şehrini kurup Roma'nın merkezi yaptıktan sonra, hıris-tiyanlığı da
devletin resmî dîni olarak ilân etmişti. Ne var ki bu dîn, çok geçmeden,
Konstantin'in idaresi altında Allah'ın dîni olmaktan çıkmış,
"Konstantin'in dîni" hüviyetini kazanarak hıristiyanların da isa'nın
yolundan sapmalarına sebep olmuştur. İşte bundan dolayıdır ki biz, yukarıda,
îsâ'ya tâbi olan asıl mü'minlerin, onun, kendisinden sonra geleceğini haber
verip müjdelediği Muhammed (s.a.s.)'e inanmış ve onun teblîğ ettiği îsâ'nın da
dîni olan İslâm'a bağlanmış müslümanlar olduğunu söyledik. Gerçek olan da
budur.
Gerçek olan diğer bir
husus da, âyet-i kerîmede de beyan edildiği gibi, kıyamet günü, îsâ ile
birlikte muhalifleri ve tabileri huzûr-i İlâhîde toplandıkları zaman, Allahu
Ta'âlânın, ihtilâf ettikleri konularda, aralarında hüküm verecek olmasıdır.
İşte o zaman hak, bütün açıklığıyla önlerinde belirecek ve kimlerin
küfürlerinde inad ettikleri, kimlerin de gerçekten mü'min oldukları ortaya
çıkacaktır. [68]
56. "Küfredenlere
gelince, dünya ve âhirette, onlara çok şiddetli bir şekilde azâb edeceğim.
Onlariçin hiçbir yardımcı da bulunmayacakta*.
57. îman eden ve sâlih amel inleyenler ise, Allah, onlara
mükâfatlarını tastamam verecektir. Allah zâlimleri sevmez.
56 Küfürlerinde inad edenlere, Allah, hem
dünyada, hem de âhirette en şiddetli azabı verecektir. Onları bu azâbtan
kurtaracak hiçbir yardımcı da bulamayacaklardır. Nitekim Allah'ın kâfirler
hakkındaki bu va'di gerçekleşmiş ve îsâ'yı inkâr etmekte direnen yahudîler,
üzerlerine musallat kılınan milletlere mağlûb
olarak kıyamete kadar zillet altında yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. [69]
57 îman edip
sâlih amel işleyenler ise, elbette kâfirler gibi değillerdir. Onlar, îsâ'nın,
Allah'ın kulu ve peygamberi olduğunu tasdikye ikrar ederek, Allah'ın emirlerine
uyup yasaklarından da sakınarak İslâm'ın yoluna girmişler ve hem dünyada, hem
de âhirette Allah'ın mükâfatına hak kazanmışlardır. Bu sebeple Allah, onların
mükâfatını hiç eksiltmeden tastamam verecektir. Peygamberlerini inkâr etmek
suretiyle dînden
çıkan ve böylece en
büyük zulmü işlemiş olan kimseleri ise, O, asla sevmez; onları da hak ettikleri
ceza ile cezalandıracaktır. [70]
58. (Ey Muhammedi) Sana okuyup zikrettiğimh bütün bu haberler, âyetlerden ve Kur'ân
Hakîm'dendir.
58 Allahu
Ta'âlâ, Meryem'in hamile kalışı, İsa'nın doğumu, verilen mucizeler, yahudîlerin
İsa'yı öldürmek istemeleri, buna karşılık, Allah'ın îsâ'yı kâfirlerin şerrinden
kurtarıp nezd-i ilâhîye yükseltmesi, kâfirleri de dünya ve âhiret azâbıyle
cezalandırması hakkındaki geçmişle ilgili kıssaları Kur'ân uslûbü içinde
anlattıktan sonra, sevgili Peygamberi Muhammed (s.a.s.)'e hitap etmiş ve bu
anlatılanların hepsinin de Kur'ân-ı Hakîm'den vahyedilmiş birer âyet olduğunu
bildirmiştir. Zira bunların hepsi de gayba ait haberlerdir ve Allah'ın
vahyetmemesi halinde Hazretİ Peygamberin bunları bilmesi mümkün değildir. Bu
bakımdan Hazreti Peygamberin bütün insanlara teblîğ ettiği bu haberler, onun
peygamberliğinin en açık ve en kesin delillerini teşkil eder.
59. isa'nın
durumu, Allah katında, Adem'in durumu gibidir. Âdem'i de topraktan yaratmış,
sonra ona ^'oV demişti; o da hemen oluvermişti.
60. Bu hak, Rabbından gelmiştir; o halde
şüphecilerden olma.
61. Sana ilim geldikten sonra, kimler bunun
hakkında seninle münakaşaya girişirse, (onlara) de ki: "Geliniz,
çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve
kendinizi çağıralım; (hep birlikte) duâ edelim ve Allah'ın lanetinin
yalancılar üzerine olmasını dile-yelimn.
62. işte (îsâ hakkında) bu anlatılanlar, gerçek
kıssalardır. Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve şüphesiz AUaJt, işte Azız ve
Halâm olan da O'dur.
63. Buna rağmen yine de yüz çevirirlerse, Allah,
bozguncuları elbette hakktyle bilen-, dir.
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyetlerinde İsa'nın, annesinin ve kendisine îman edenlerle
küfredenlerin kıssalarını anlattıktan sonra, yukarıda zikrettiğimiz
âyetlerinde de üçüncü bir gurubu ele almış ve onların görüşlerini reddetmek
için, Âdem ile îsâ'nın yaratılışlarında^ benzerliği ortaya koymuştur.
Hıristiyanlar arasındaki bu üçüncü gurup, îsâ'yı inkâr etmeyen, fakat sahîh bir
îmanla da inanmayan, buna rağmen babasız doğmuş olması dolayısıyle onun
hakkında sapık inançlara bağlanan bir takım kimselerdir. Bunlara göre, İsa'nın,
"Allah'ın kelimesi" ve "Allah'ın ruhu" olmasının manâsı,
Allah'ın Meryem'e hulul etmesi ve kelimenin îsâ'da cisimleşip insan ve ilâh
olmasıdır. Yukarıdaki âyet-i kerîmeler, bu sûrenin başında da açıkladığımız
gibi, Necranlı hıristiyanların Hazreti Peygamberi ziyaretleri sırasında, onun
"îsâ, Allah'ın kulu ve kelimesidir" demesi ve Necranlıların da buna
itiraz etmeleri üzerine nazil olmuştur. Ailahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [71]
59. îsâ'nm
durumu, Allah katında, Âdem'in durumu gibidir. Adem'i de topraktan yaratmış, sonra
ona "ol demişti; o da hemen oluvermişti.
59 Biraz
önce de işaret ettiğimiz gibi, hicretin dokuzuncu senesinde Necranlı 60 kişilik
birhıristiyan heyet, Medîne'ye gelmiş ve Hazreti Pey gamberi ziyaret etmişti.
Aralarında hıristiyan dîn âlimlerinin ve kabile re islerinin de bulunduğu bu
heyet, Hazreti Peygamberi ziyareti sırasında, ona hıristiyanlık ve îsâ hakkında
çeşitli sorular sormuşlar, umdukları cevabı alamayınca da, onunla ateşli
münakaşalara girişmişlerdi. Bu münakaşalarda konunun ağırlık noktasını,
îsâ'nın babasız doğmuş olması dolayısıyle, yaratılışındaki fevkalâdelik, yahut
insanların alışık olduklarının dışında bir tabiatüstülük teşkil ediyordu.
Necranlı hiristi-yanlar, İsa'nın yaratılışındaki bu fevkalâdeliğe dayanarak,
Allah'ın Meryem'e hulul ettiğini, kelimesinin de îsa'da cisim haline geldiğini
ve böylece onun hem insan hem de ilâh olarak ortaya çıktığını ileri sürüyorlardı.
Hazreti Peygamber ise, Necranlı hıristiyanların bu iddialarını reddediyor,
îsâ'nın, Allah'ın bir kulu ve insanlar arasından seçilmiş bir peygamberi
olduğunu söylüyordu. İşte, münakaşaların devam ettiği bir sırada Ailahu Ta'âlâ,
yukarıdaki âyet-i kerîmeyi indirerek, İsa'nın yaratılış biçimini ulûhiyetiyle
izaha kalkışan Necranlılara, Âdem'in yaratılışını misal göstermiş ve
iddialarının mesnedsizliğini bütün açıklığıyle ortaya koymuştur.
Filhakika âyette de
belirtildiği gibi, Âdem'in yaratılışı ile îsâ'nın yaratılışı arasında hiçbir
fark yoktur. Hattâ Âdem'in yaratılışı, İsa'nın yaratılışından daha garîbtir. Zira
Âdem topraktan yaratılmıştır. Her ne kadar İsa, topraktan yaratılmamış olması
dolayısıyle aralarında bu yönden bir benzerlik yoksa da, her ikisinin de
babasız yaratıldıkları gözönünde bulundurulursa, bu yönden de aralarında-
hiçbir farkın bulunmadığı anlaşılır. Aslında hem Âdem'in, hem de îsâ'nın
yaratılışında görülen garabet sadece bizim içindir. Ailahu Ta'âlâ yönünden
bunun garîb olan hiçbir yanı yoktur. Yaratılışa taalluk eden maruf kanunlar,
bizim müşahede ettiğimiz ve alışık olduğumuz tekerrürlerden çıkarılmıştır;
bunlar, madâsının imkansızlığına delâlet eden aklî kanunlar değildir. Nitekim
ancak gazetelere geçen haberlerden, zaman zaman bazı organları noksan, yahut
aksine, olmaması gerekirken fazladan eklenmiş bir organla doğan ve
"hilkat garibesi" denilen bir takım yaratıkların dünyaya
geldiklerini öğreniyoruz. Bunlar, bizim bildiğimiz ve alışık olduğumuz
yaratılış kanunlarına aykırı olsa bile, Allah'ın bilgisine elbette aykırı
değildir. O halde nâdirattan olması dolayısıyle bizim alışık olmadığımız bu
türlü yaratılışlar, Allah'ın bilgisine uygun oluşlardan ibarettir ve O'na göre
hiçbir özellikleri yoktur.
İşte îsâ'nın
yaratılışı da böyledir ve onun, alışık olmadığımız bir tarzda babasız
yaratılmış olması, peygamberliği dışında, onun başkalarından üstün sayılmasını
gerektiren bir meziyyet değildir. Hele bu özelliği dolayısıyle ilâh sayılması
hiç mümkün değildir. Eğer bu bir meziyyet olsaydı, Isa gibi kendi cinsinden bir
ana rahminde teşekkül etmeyip de topraktan yaratılan Âdem, şüphesiz buna İsa'dan
daha çok lâyık olurdu. Bu bakımdan hıristiyanların, Âdem'in hem anasız, hem de
babasız, fakat sadece topraktan yaratılışını ikrar ve itiraf edip de, İsa'nın
babasız ana karnında yaratılmış olmasını inkâr ederek ona ayrı bir meziyyet
atfetmeleri, sonra da ona, Allah'ın oğlu, veya ilâh gibi tazimde bulunmaları,
akl-ı selim sahibi insanın kabul edebileceği hususlardan değildir. Oysa Allah,
nasıl Âdem'i yaratmayı murad ettiği zaman, ona sadece "ol" demiş, o
da hemen olmuşsa, İsa'nın yaratılışı da, Allah'ın iradesine muvafık olarak
böyle olmuştur. [72]
60. Bu hak, Rabbından gelmiştir; o halde şüphecilerden
olma.
61. Sana ilim geldikten sonra, kimler bun un hakkında
seninle münakaşaya girişirse, (onlara) de ki: "Geliniz, çocuklarımızı ve
çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi
çağıralım; (hep birlikte) duâ edelim ve Allah'ın lanetinin yalancılar üzerine
olmasını dileyelim".
62. İşte
(îsâ hakkında) bu anlatılanlar, gerçek kıssalardır. Allah'tan başka hiçbir ilâh
yoktur ve şüphesiz Allah, işte Azîz ve Hafâm olan da O'dur.
63. Buna rağmen yine de yüz çevirirlerse,
Allah, bozguncuları elbette hakJayle bilendir.
60 İşte,
gerek Meryem ve gerekse îsâ hakkında bu anlatılanların hepsi, Rabbın katından
gelen bir haktır; gerçektir. Bunun dışında bir gerçek yoktur. Bu itibarla ey
Muhammed, sakın şüphecilerden olma.
Hazreti Peygamberin,
Cebrail vasıtasıyle Rabbından getirilen haberlerden şüpheye düşmesi elbette
olacak şey değildir. Allahu Ta'âlâ da onun şüpheye düşmesi ihtimali bulunduğu
için değil, fakat bu çeşit uyanlar onun sebatını artırdığı ve kalbindeki
itminanı kuvvetlendirdiği için ona "şüphecilerden olma" diye hitap
etmiştir. Bununla beraber Peygamberin ümmeti içinde yine de şüpheye düşenler
olursa, onlar da bilmelidirler ki, şüphe, ancak iğreti îmanla birlikte bulunur.
Ne.zaman îman kuvvet kazanır ve kalb mutmain olursa, şüpheden eser kalmaz. O
halde Allah'ın hak olarak beyan ettiği îsâ ve anası Meryem hakkındaki kıssadan
şüphe neye?!
İşte, Allahu Ta'âlâ,
bütün bu anlatılanların hak olduğunu, onlarda şüphe edecek hiçbir hususun
bulunmadığını açık ve kesin bir dille beyan buyurduktan sonra, hakkı inkâr
edenlere karşı en müessir silâh olmak üzere, sevgili Peygamberine mübahele
(karşılıklı lanetleşme) yolunu göstermiş ve ona hitap ederek şöyle buyurmuştur:
Ey Muhammed! îsâ ve
Meryem'in kıssalarını sana anlattıktan sonra, artık her ikisiyle de ilgili olan
gerçek ortaya çıkmıştır. Bu anlatılanlar dışında söylenen ve söylenecek olan
her şey sapıklıktır; gerçek dışıdır. Meryem, Allah'ın seçilmiş kullarından
biridir. Kim ona bunun dışında bir meziyyet veya kudsiyyet isnad ederse,
Allah'a iftira etmiş olur. Keza, îsâ da Allah'ın bir kulu ve peygamberidir;
Meryem'e ilka ettiği kelimesidir. Buna rağmen kim ona bunun dışında bir meziyyet
isnad eder, "Allah'ın oğlu", veya "üçten biri" gibi
sıfatlarla onu olduğundan farklı görür ve gösterirse, o da Allah'a en büyük
iftirayı etmiş ve en büyük zulmü işlemiş olur. Binâenaleyh bu hususlarda gerçek
ortaya çıktıktan ve hak olan sana anlatıldıktan sonra, kim yine de küfründe
ısrar eder ve hakka karşı seninle delilli isbatlı münakaşa ve mücadeleye
kalkışacak olursa, onları, çocukları ve eşleriyle birlikte mübaheleye davet et.
Onlara de ki: Geliniz, çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım; biz de onların
yanında olduğumuz halde, hep birden Allah'a duâ edelim ve îsâ ile Meryem hakkında
kimin söyledikleri yalan ise, Allah'ın lanetinin yalancılar üzerine olmasını
dileyelim.
Daha önce de
açıkladığımız gibi, bu âyet-i kerîmeler, 60 kişilik Nec-ran hıristiyan
heyetinin Hazreti Peygamberi ziyareti sırasında nazil olmuştur. Hıristiyanlar
Hazreti Peygamberin huzurunda îsâ hakkındaki batıl sözlerini tekrarlayıp bunun
üzerinde ısrar edince, Allahu Ta'âlâ, bu âyet-i kerîmeyi indirmiş ve
Peygamberine, onları beraberce lânetleş-meye davet etmesini istemiştir.
Mubâhele âyeti adiyle tanınan bu â-yet-i kerîmede, dikkat edilecek olursa,
mubâhele için davet edilecek olanlar, önce çocuklar, sonra kadınlar, daha sonra
da erkeklerdir. Başa çocukların alınmasının, onları da kadınların takip
etmesinin sebebi, Nec-ranlı hıristiyanlara işin önemini ve ciddiyetini
göstermektir. Erkek, çok defa çocuklarını ve kadınlarını kendi nefsine tercih
eder ve herhangi bir tehlike ânında, kendini tehlikeye atarak onları korumaya
çalışır. Bazada, ne olursa olsun çocuklarını ve kadınlarını feda etmeyi göze
alamaz. Nitekim Necranlı hıristiyanlar, çocukları ve kadınlarıyle mubâhele için
davet olunduklarında, Peygamberin dâvasında haklı olması halinde başlarına
büyük felâketlerin gelebileceği korkusu içinde lânetleşmeye yanaşmamışlardır.
Buhârî[73]
tarafından nakledilen
bir hadîsten öğrendiğimize göre, Necran'ın ileri gelenlerinden Âkıb ve Seyyid,
Hazreti Peygamberle lânetleşmek için gelirken, biri diğerine "yapma;
Allah'a yemin ederim ki, eğer o, gerçekten bir peygamber ise ve biz de
lânetleşecek olursak, bundan sonra ne biz, ne de bizden sonra gelecek
olanlarımız asla iflah etmeyiz" demiş, sonra lânetleşmeden vazgeçmişlerdi.
Hazreti Peygambere de, "İstediğin cizyeyi sana vereceğiz. Bizimle emin bir
adam gönder; emin olmayan adam gönderme" demişler, Hazreti Peygamber de
"size tam manâsıyle emin olan birini göndereceğim" buyurmuş, sonra da
Ebû Ubeyde İbnu'I-Cerrâh'a bakarak "işte bu, bu ümmetin en emîn
adamıdır" demiştir.
Hazreti Peygamberin
Necranlı hıristiyanları mubâhele için davet etmesinde ve fakat Necranlıların
büyük bir korkuya kapılarak bu davete icabet etmemelerinde, üzerinde dikkatle
durulması gereken bir nokta vardır. Bu, aynı zamanda, ibret alınacak bir
noktadır: Hazreti Peygamber, îsâ'nın, Allah'ın kulu ve peygamberi olduğu
hususundaki inancından ne kadar emîn ve îmanı ne kadar sağlam ve kuvvetli ise,
Necranlı hıristiyanlar da kendi İnançlarından o kadar şüpheli ve îmanlarında
o kadar zayıf idiler. Eğer onlar, isa'nın Allah'ın oğlu olduğu hususundaki
inançlarından aynı derecede emîn olsalardı, Hazreti Peygamberin davetinden
korkuya kapılıp kaçmazlar, ona icabet ederlerdi. Bu bakımdan mubâhele olayı,
hıristiyan akaidinin, hiçbir mesnedi bulunmayan bir takım bâtıl inançlardan
ibaret olduğunu gösteren en güzel delillerden birini teşkil eder. [74]
62 O halde,
îsâ hakkındaki asıl gerçek; yalnız Kur'ân'da anlatılanlardır. Bunun dışında
her ne söylenmişse bâtıldır; asılsızdır. îsâ, ne ilâhtır, ne de Allah'ın
oğlu... O, Allah'ın bir kuJudur ve Allah'tan başka da bir ilâh yoktur. Yegâne
izzet sahibi O'dur; hiçbir kimse ve, hiçbir şey O'na gâlib gelemez. Yegâne
hikmet sahibi de O'dur ve hiç kimse, ulûhi-yetinde ve rububiyetinde O'na ortak
olamaz. Oysa oğul, babasının kopyasından başka bir şey değildir; onun
cinsinden, onun nev'indendir. Allahu Ta'âlâ ise, cinsteh ve neviden
münezzehtir. O'nun eşi ve benzeri yoktur.
63 Buna
rağmen, ey Muhammed, o hıristiyanlar, yine de sana tâbi olmazlar, Allah'ın bir
olduğu, O'ndan başka ilâh bulunmadığı esasından ibaret olan tevhîd akîdesini
kabul etmezler, îsâ hakkında ileri sürdükleri iddialarının doğruluğu hakkında
lânetleşmeye de yanaşmazlarsa, Allah, şüphesiz, dinde fesad çıkaranları ve
fesadlarındaki gayenin ne olduğunu hakkıyle bilir, dünya ve âhirette onları
cezasız bırakmaz.
64. (Ey
Muhammed!) De kL Ey kitap ehli!Allah'tan başkasına ibadet etmiyeceğimiz,
hiçbir şeyi O'na ortak koşmıyacağımtz, Allah dışında birbirimizi Rablar
edinmi-yeceğûniz hususunda bizimle sizin aranızda bir olan kelimeye (tevhîd kelimesine)
geliniz. Buna rağmen yine de yüz çevirirlerse, işte o zaman, "bizim
müslüman olduğumuza şâhid olun" deyiniz.
65. Ey kitap ehli! ibrahim hakkında niçin
münakaşa ediyorsunuz? Oysa Tevrat ve İncü, ondan çok sonra indirilmişti. (Bu
kadarını da) düşünemiyor musunuz?
66. Haydi siz, bü&niz olan hususlarda münakaşa
eden kimselersiniz; fakat bilginizin olmadığı hususlarda niçin münakaşa
ediyorsunuz? Oysa Allah (her şeyi) bilir de siz bilemezsiniz.
67. İbrahim ne bir yahudî ve ne de bir hıristiyan
idi; fakat o, hakka yönelen birmüs-lüman idi Müşriklerden de hiç olmamıştı.
68. İbrahim'e insanların en lâyığı, ona tâbi
olanlarla, su Peygamber ve îman edenlerdir, Allah, mü'minlerin velîsidir.
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyetlerinde îsâ hakkındaki gerçek kıssayı anlattıktan, İsa'ya
inandıklarını söyledikleri halde inançlarında aşırılığa giderek onu rab ve ilâh
kılan hıristayanların halini beyan ettikten ve nihayet Hazreti Peygamberin,
bâtıl inançlarında inad etmelerinden dolayı onları mubâhele için davetini,
onların da bundan kaçışını zikrettikten ve îsâ hakkındaki inançlarının yakîn
derecesine ulaşmadığını gösterdikten sonra, Peygamberine, îman hususunda tâbi
olmaları gereken hakka onları davet etmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur: [75]
64. (Ey Muhammedi)
De ki: Ey kitap ehli! Allah'tan başkasına İbadet etmiyeceğimiz, hiçbir şeyi
O'na ortak koşmıyacağımiz, Allah dışında birbirimti rablar edinmiyeceğimiz
hususunda, bizimle sizin aranızda bir olan kelimeye (tevhU kelimesine) geliniz.
Buna rağmen yine de yüz çevirirlerse, işte o zaman, nbizim müslüman olduğumuza
şâhid olunn deyiniz.
64 İlk
peygamber Âdem'den son Peygamber Muhammed (s.a.s.)'e kadar gönderilen, sayısını
Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği yüzlerce peygamberin, üzerinde ittifak
edip birleştiği, bu peygamberlerden bazısına indirilen irili Ufaklı sahîfe ve
kitabın, Tevrat'ın, İncil'in ve Kur'-ân'ın açıkladığı tek bir kelime, yahut bu
kelimeden murad tek bir söz veya cümle vardır ki, işte bu kelime, söz veya
cümle, Allah'ın tek dîni olan İslâm'ın özünü, esasını, yahut ruhunu teşkil
eder. Bu söz, Allah'tan başkasına ibadet etmemek, hiçbir şeyi O'na ortak
koşmamak ve Allah'tan başkasını Rab edinmemektir. Allah'tan başkasına ibadet
etmemek sözünde, ulûhiyetinde vahdaniyet manâsı vardır. Yani Allah'tan başka
ilâh yoktur; bu itibarla biz, yalnız Allah'a ibadet ederiz, demektir. O'ndan
başkasını ilâh tanımak ve O'ndan başkasına ibadet etmek, ulûhiyetinde O'na
ortaklar bulup çıkarmaktır; bu ise; şirktir; en büyük zulümdür.
Allah'tan başkasını
Rab edinmemek sözünde ise, rubûbiyetinde vahdaniyet manâsı vardır. Yani O'ndan
başka Rab yoktur; yegâne mürebbi O'dur; emir ve nehiyieriyle insanı en yüksek
ahlâk mertebesine ulaştıran, helâli helâl, haramı haram kılan yalnız O'dur.
Oysa yahudîler ve hıristiyanlar, Allah'ın hem ulûhiyletinde, hem rubûbiyetinde
O'na ortaklar kılmışlar ve en büyük zulmü işlemişlerdir. Nitekim Allahu
Ta'âlâ, Tevbe sûresinin 30-31 İnci âyetlerinde bu gerçeği açıklayarak şöyle
buyurmuştur: "Yahudîler, Uzeyr, Allah'ın oğludur, demişler, hıristiyanlar
da, Mesih, Allah'ın oğludur, demişlerdir. Bu, onların kendi ağızlanyle
geveledikleri sözleridir ki, kendilerinden önceki kâfirlerin sözlerine benzetiyorlar.
Allah onları katletsin; nasıl da uyduruyorlar. Onlar, Allah'ı bırakıp
hahamlarını, râhiblerini ve Meryem'in oğlu Mesih'i kendilerine Rab
edinmişlerdir. Halbuki onlar da tek bir ilâha ibadet etmekten başka bir şeyle
emrolunmamışlardı. Zira O'ndan başka ilâh yoktur. O, onların şirk
koştuklarından münezzehtir".
Tayy kabilesinin ileri
gelen reislerinden Adiy İbn Hatim et-Tâ*î kabilesinin bir elçisi olarak Hazreti
Peygambere geldiği zaman, boynunda haç taşıyan bir hıristiyan idi. Rivayet
olunduğuna göre, kendisi, Hazreti Peygambere gelişini şöyle anlatmıştır:
"Boynumda altından yapılmış bir haç olduğu halde Rasûlullah (s.a.s.)'a
geldim. Bana: Ey Adiy! Boynundaki şu putu çıkarıp atsan ya, dedi. Onun, Allah'ı
bırakıp hahamlarını, râhiblerini ve Meryem'in oğlu Mesîh'i kendilerine Rab
edindiler" (Tevbe, 31) âyetini okuduğunu işittim. Ona, onlar bunlara
ibadet etmiyorlardı ki, dedim. Bana şu cevabı verdi: Allah'ın helâl kıldığını
onlar haram kılıp, haram kıldığını da helâl kılmıyorlar mı idi? Ben, evet,
deyince, işte bu, onları rab edinmek demektir, buyurdu".
Yahudîler ve
hıristiyanlar, müslümanlar gibi tek bir ilâha ibadet etmek ve O'ndan başkasını
Rab edinmemekle emrolundukları halde, O'na ortaklar koşmuşlar ve O'ndan
başkalarını kendilerine Rab edinmişlerdir, Adiy İbn Hâtim'in hadîsinden de
anlaşıldığı gibi, hahamları ve râhibleri, Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl
kıldığını da haram kılmışlardır. Daha da feci olanı, hıristiyan râhiblerin,
günah sahiplerinin günahlarını bağışlamaları ve bu yolla kilise adına mal
toplayıp dünyayı satın almalarıdır.
Ne Tevrat ve ne de
İncil onlara elbette böyle bir yol göstermemişti. Mûsâ ve îsâ da onlara bunu
emretmemişlerdi. O halde peygamberlerinin dîni, tevhîd dîni İslâm'dan başka
bir dîn olmayan yahudî ve hıris-tiyanların da bu dîni din olarak benimsemiş
olmaları gerekmez mi idi?
İşte Allahu Ta'âlâ,
yukarıdaki âyet-i kerîmede, yahudî ve hıristiyan-lara din hususundaki
mevkilerini bir daha hatırlatması ve onları yeniden tevhîd dînine davet etmesi
için Peygamberini görevlendirmiş ve onlara şöyle demesini emretmiştir:
Ey Kitap ehli! Ben ve
siz, çok iyi biliyor ve inanıyoruz ki, bu âlem tek bir ilâh tarafından
yaratılmıştır. Onu yaratan ve belli bir nizam içinde onu idare eden bu tek
ilâhtır. Hoşnud olduğu ve hoşnud olmadığı amelleri teblîğ etmeleri ve
öğretmeleri için bize peygamberler gönderen O'dur. O halde gelin, bütün bu
peygamberlerin ittifak ettikleri esaslar üzerinde ittifak edelim. İsa'nın
bizzat kendisinden "Allah'ın oğlu" olduğuna dair bir sözün geldiğini
kesinlikle bilmiyoruz. Eğer böyle bir söz kendisinden nakledilmişse, herhalde
bu sözün yine kendisi tarafından tefsîr edilmiş olması lâzımdır. O, bu sözüyle
kendisinin ilâh olduğunu ve kendisine ibadet edilmesi gerektiğini mi murad
etmiştir; yoksa o sizi bir tek ilâhın, yani Allah'ın ibadetine mi davet
etmiştir? Hiç şüphe yoktur ki, o sizi yalnız Allah'ın ibadetine davet etmiştir.
"Allah'ın oğlu" gibi sözler, eğer İsa'dan sâdır olmuşsa, bu muhakkak
mecazî manâda kullanılmıştır. Ve o, bu sözle asla ilâh olduğu iddiasında
bulunmamıştır. O halde geHn, İsa'ya ve annesi Meryem'e ibadet etmekten
vazgeçin. Hep birlikte yalnız Allah'a ibadet edelim; çünkü ibadet edilmeye
lâyık Allah'tan başka ilâh yoktur. Hiçbir şeyi O'na şerîk koşmayalım. Allah'ın
haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılan bir takım düzenbazları,
haham, râhib veya din adamı da olsalar, kendimize rab edinmiyelim.
Ey Muhammed! Eğer
onlar, senin bu davetine icabet etmezler, Allah'tan başkasına ibadet etmekte
ısrar ederler ve kendi başlarına helâl ve haram kılan hahamları, râhibleri ve
din adamlarını rab edinmekte direnirlerse, onlara deyin ki:
Biz, her şeyimizle
Allah'a aidiz ve ihlâs ile O'na boyun eğmişiz. O'ndan başkasına ibadet etmeyiz.
O'ndan başkasına sığınmaz, O'ndan başkasından yardım dilemeyiz. O'nun helâl
kıldığından başkasını helâl, haram kıldığından başkasını da haram kılmayız. Bu
itibarla biz, hâlis müslümanlarız; buna şâhid olun!. [76]
65. Ey kitap
ehli! ibrahim hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz? Oysa Tevrat ve înciî, ondan
çok sonra indirilmişti (Bu kadarını da) düşünemiyor musunuz?
66. Haydi siz, bilginiz olan hususlarda münakaşa eden
kimselersiniz; fakat bilginizin olmadığı hususlarda niçin münakaşa ediyorsunuz?
Oysa Allah, (her şeyi) bilir de siz bilemezsiniz.
67. ibrahim
ne bir yahudî ve ne de bir hıristiyan idi; fakat o, hakka yönelen bir müslüman
idi Müşriklerden de hiç olmamışa.
68. ibrahim 'e insanların en lâyığı, ona tâbi olanlarla,
şu Peygamber ve îman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velîsidir.
65 Taberî
tarafından İbn Abbâs'tan rivayet edilen bir haberden öğrendiğimize göre,
Necran hıristiyanları ile yahudî din âlimleri Hazreti Peygamberin huzurunda
toplanmışlar ve İbrahim (a.s.) hakkında şiddetli bir münakaşaya girişmişlerdi.
Yahudiler İbrahim'in yahudî, hıris-tiyanlar da onun hıristiyan olduğunu iddia
ediyorlardı. Bunun üzerine Allahu Ta'âlâ, yahudî ve hıristiyanları ayıplayan ve
onların, koyu bir taas-sub sebebiyle basit bir meseledeki düşüncesizliklerini
ortaya koyan bu âyetleri indirmiş ve şöyle buyurmuştur:
Ey kitap ehli!
İbrahim'in yahudî, yahut hıristiyan olduğunu nasıl iddia edersiniz? Bütün
peygamberlerin, Allah'ın tek olan dîni üzere olduklarını, her birinin yalnız
bu dîni kavimlerine teblîğ ettiklerini ve insanları yalnız bu dîne
çağırdıklarını bilmiyor musunuz? İşte bu din, İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın,
Yakûb'un, Musa'nın, îsâ'nın ve Muhammed'in bir olan dînidir. Fakat siz, bu dîni
parça parça etmiş, kendi keyfinize göre değiştirip adına yahudîlik ve
hıristiyanlık demişsiniz. İbrahim, Mûsâ, îsâ ve Muhammed (salât ve selâm
hepsinin üzerine olsun), Allah'ın birer peygamberi olduklarına ve hepsinin de
dîni bir olduğuna göre, eğer siz gerçekten peygamberlerinize ittiba etmiş
olsaydınız, dîniniz arasında hiçbir fark bulunmaz, birbirinizi de hak yol
üzerinde olmamakla itham etmezdiniz. Oysa siz, her ikiniz de hak yolda
değilsiniz. Böyle olduğu halde, yolundan saptığınız İbrahim'in yahudî, yahut
hıristiyan olduğunu İleri sürüyorsunuz. Yahudiliği ve hıristiyanlığı ayrı ayrı
birer din olarak sizler icad edip ortaya çıkardığınıza göre, sizden asırlarca
önce gelip geçmiş ve Allah'ın tek olan dîni üzere olmuş bir peygamberin yahudî
yahut hıristiyan olduğunu nasıl ileri sürersiniz? Bu kadar basit olan bir olayı
nasıl olup da düşünemiyorsunuz? [77]
66 Siz, bildiğiniz
meselelerde münakaşa edip kendinize göre bir takım görüşler ileri
sürebilirsiniz. Münakaşanız bildiğiniz meselelerde olmasına rağmen çok defa
hataya düşmekten kendinizi kurtaramazsınız. Nitekim işte îsâ, apaçık delillerle
size peygamber olarak gönderildiği, kendinden önce gönderilen Musa'yı tasdîk
ettiği, kendinden sonra gönderilecek olan Muhammed (s.a.s.)'i de müjdelediği
halde, onun hakkında da münakaşa etmiştiniz de, kiminiz ifrata gidip onun ilâh
olduğunu ileri sürmüştünüz; kiminiz de tefrite düşüp onu inkâr etmiş, annesi
hakkında da kötü iftiralarda bulunmuştunuz.
Yakından tanıdığınız
kimse hakkında giriştiğiniz münakaşalarda siz bu derecede büyük hatalara
düşerseniz, dîni hakkında hiç de geniş bilgi verilmeyen İbrahim'i nasıl
münakaşa konusu edip onun yahudî, yahut hıristiyan olduğunu iddia edersiniz?
Siz, sizin için gayb
olan şeyleri şüphesiz bilemezsiniz; bilmeniz de mümkün değildir. Bunları ancak
Allah bilir. Bu itibarla bilmediğiniz şeyler hakkında münakaşa etmekten
vazgeçin. [78]
67 İbrahim, sizin iddia ettiğiniz gibi, ne bir
yahudî ve ne de bir hıristiyan idi. Fakat o, Allah'tan başka İlâh tanımayan,
hiçbir şeyi O'na ortak koşmayan ve O'ndan başkasını kendine Rab edinmeyen hâlis
bir müslüman İdi. Eğer siz de İbrahim'in dîninde olmak ve onun dîninden olmakla
şeref duymak isteseydiniz, onun yolundan sapmaz, İsa'yı inkâr etmek veya onu,
uluhiyetinde ve rububiyetinde Allah'a ortak koşmak yerine, Allah'ın bir kulu ve
Rasûlü olarak ona uyar, sonra da onun, geleceğini size önceden haber verdiği
İbrahim dîninin son peygamberi Muhammed (s.a.s.)'e sımsıkı sarılır, onun
yolundan bir karış da olsa ayrılıp sapmazdınız; zira o, İbrahim'in dininden
azıcık da olsa sap-mamıştı.
O halde ey yahudîler!
Siz îsâ'yı inkâr ve dünyanın en mübarek kadını olan Meryem'e zina isnad edip
îsâ'yı onun gayr-i meşru çocuğu olarak ilân etmişken ve onu teyid ve tasdik
etmek üzere gönderilen Muhammed (s.a.s.)'i tanımamışken ve siz ey
hıristiyanlar, siz de İsa'yı ve anası Meryem'i İlâh mertebesine yükseltip
onlara ibadet edip dururken ve yahudîler gibi, İbrahim'in dîninden hiç
sapmamış olan Muhammed (s.a.s.)'i tanımazken, şimdi onun kendi dîninizden
olduğunu nasıl iddia edersiniz? Siz, küfrünüzle ve şirkinizle en büyük zulmü
işlemişken, hak yoldan
ayrılmamış ve hele müşriklerden hiç olmamış olan İbrahim'in sizden olması
mümkün müdür? [79]
68 Hayır!
İbrahim sizden olmadığı gibi, sizin de İbrahim'e lâyık olmanız mümkün
değildir. Ne İbrahim sizin dîninizden idi; ne de siz İbrahim'in milletinden...
İbrahim nerede, siz nerede!. İbrahim'e lâyık olanlar, onun yaşadığı sırada ve
ondan sonra ona tâbi olup yolundan hiç sapmayanlarla, işte şu anda Allah'ın
âyetlerini size tebliğ ederek sizi İbrahim'in yoluna bir defa daha davet eden
şu son Peygamber ve ona îman edenlerdir. İbrahim'e lâyık olanlar, kısaca,
tevhîd ehlinden olanlardır. Allah' tan başka ilâh tanımayan, hiçbir şeyi O'na
ortak koşmayan, hahamlarını ve râhiblerini Rab edinmeyenlerdir. Bunlar, İbrahim
dîninin gerçek yardımcılarıdır. Bu sebeple Allah da onların velisi olup her
yerde ve her zaman onların yanında ve yardımındadır. Şüphesiz bu, hak yolda
olanların, Rab'ları katından dünyada kendilerine ulaşacak en büyük mükâfatlarıdır.
Âhiretteki mükâfatlarının ise, hududu yoktur. [80]
69. Kitap ehlinden bir gurup, sizi (hakyoldan)
saptırmak istemektedirler; oysa onlar, kendilerinden başkasını yaptıramazlar
da, bunun farkına varmazlar.
70. Ey kitap ehli! (Gerçeği) görüp durduğunuz
halde, Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?
71. Ey kitap ehli! Niçin gerçeği bâtıl ile karıştırıyor
ve bile bile Hakkı gizliyorsunuz?
72. Kitap ehlinden bir gurup demektedir ki:
"îman edenlere indirilen (Kur'ân)'e günün evvelinde îman, sonunda da onu
inkâr edin ki, müslümanlar da belki (dinlerinden) dönerler11.
73. "Dîninize tâbi olanlardan başkasına
inanmayın". (Ey Muhammedi) De ki: "Doğru yol, Allah'ın yoludur".
Yine demektedirler ki- "Size verilen (Kitab) in benzerinin başka birine
de verildiğine, yahut Rabbınız katında, size karşı delil getireceklerine de
inanmayın". (Ey Muhammedi) De ki: "Üstünlük, şüphesiz, Allah-m
elindedir; onu dilediğine verir. Allah, ihsanı bol, her şeyi hakktyle
bilendir".
74. O, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah,
son derece büyük lütuf sahibidir.
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyet-i kerîmelerinde kendilerine hak gelmiş olmasına rağmen, ehl-i
kitabın, hiçbir delil ve burhana istinad etmeden bu haktan küfürle yüz
çevirdiklerini, sonra, İbrahim'in ve İbrahim'den sonra gelen peygamberlerin
dîni olan İslâm'a yeniden davet olunsalar bile, onlarda bu daveti işitecek
kulak ve içine sindirecek kalb bulunmadığını bütün açıklığıyla gözler önüne
serdikten sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde, onların, kalblerine nüfuz
etmiş ve sökülüp atılması mümkün olmayan başka bir kötülük örneğini, yine aynı
açıklıkla ibret alacakların önüne, koymuştur. Bu da, müslümanları hak yoldan
saptırabilmek için içlerinde besledikleri aşırı derecedeki hırs idi. Bu hırs sebebiyle,
mü'minlerin kalblerine şüphe sokabilmek için başvurmadık hiçbir çare
bırakmıyorlar, ellerine geçen her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorlardı.
Hazreti Peygamberin
önce müşrikleri, sonra da ehl-i kitaptan olan yahudî ve hıristiyanlan İslâm'a
davet etmesi, her üç gurup tarafından da şiddetli bir tepki ile karşılanmıştı.
Gerek yahudîler ve gerekse hıristiyan-lar, İslâm'a davet edilmelerinde, kendi
inanç ve itikadlarına yöneltilmiş bir yıkma gayesi görüyorlar ve onlar da
İslâm'a karşı aynı gaye ile yöneliyorlardı. Müşrikler ise, atalarından
kendilerine intikal eden örf ve âdetlerine sıkı sıkıya bağlı oldukları için,
bunları terketmeye hiç yanaşmıyorlardı. Nitekim Zuhruf sûresinin 22-24 üncü
âyetlerinde, müşriklerin bu halleri anlatılarak şöyle denilmiştir: "Bir
de şöyle demişlerdir: Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; şimdi onların
izleri özere gitmekteyiz. Senden önce de (ey Muhammedi) biz bir ülkeye
herhangi bir uyarıcı gönderdiğimizde, oranın varlıklıları da, hemen, biz
atalarımızı bir din üzerinde bulduk; şimdi biz de onların izine uyuyoruz,
derlerdi. Uyarı-cr*da onlara: Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dînden daha
doğrusunu getirmiş olsam da mı? der, onlar da; Biz, sizinle gönderilen dîni
tanımıyoruz ki, derlerdi.
Kısacası, gerek müşrikler
ve gerekse yahudîler ve hıristiyanlar, Hazreti Peygamberin kendilerini hak
yola davet etmesini hazmedemedikleri gibi, mü'minleri de kendi sapık yollarına
çekmek için hiçbir fırsatı kaçırmak istemiyorlardı. Nitekim müfessirlerin
ifadelerine göre, ehl-i kitabın mü'minleri haktan saptırmak istemeleriyle
İlgili âyet-i kerîme, Muâz İbn Cebel, Huzeyfe İbnu'I-Yemân ve Ammâr İbn
Yâsir'in, Benu'n-Nadîr, Kurayza ve Benû Kaynukâ yahudîleri tarafından yahudî
dînine davet edilmeleri üzerine nazil olmuştur. Bu âyet-i kerîmede Allahu
Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [81]
69. Kitap
ehlinden bir gurup sizi (hak yoldan) saptırmak istemektedirler; oysa onlar, kendilerinden
başkasını saptiramazlar da bunun farlana varmazlar.
69 Kitap
ehlinin, bazı sahabîleri kendi dînlerine ister davet etmiş olsunlar, ister
etmemiş; mü'minleri îmandan saptırmak için büyük bir hırs içinde bulunduklarına
şüphe yoktur. Hattâ onlar için, mü'minlerin yahudî veya hıristiyan olmaları
bile büyük bir önem taşımıyordu. Onlar için önemli olan, her ne şekilde olursa
olsun, onların kalblerine, İslâmîîmanı sarsabilecek bir takım şüpheler
sokabilmek ve bu şüpheler yardımıyle, kökleşmiş olan îmanın kalblerden sökülüp
atılmasını sağlamaktı. İşte bütün oyunları ve bütün sahtekârlıkları bunun
içindi. Halbuki işleri, başkalarını yoldan çıkarmak için daima oyun olan
kimselerin, bizzat kendilerinin doğru yolda kalmaları mümkün değildir. Çünkü
zihinlerini meşgul eden kötülük ve o kötülüğün kendilerini istedikleri neticeye
ulaştırmaması halinde denemeye koyacakları onun başka bir şekli, onları içinden
çıkamayacakları öyle bir kötülükler uçurumuna sürükler ki, kendileri bile bunun
farkına varamazlar. Halbuki ellerinde apaçık deliller varken onların böyle mi
davranmaları gerekirdi? Tevrat ya-hudîlere, İncil hıristiyanlara kendilerini
teyid edecek bir peygamberin gönderileceğini müjdelememiş mi idi? [82]
70. Ey kitap ehli! (Gerçeği) görüp durduğunuz halde,
Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?
71. Ey kitap ehli! Niçin gerçeği bâtıl ile karıs-tınyor ve
büe bile onu gizliyorsunuz?
70 Gerek
yahudîler ve gerekse hıristiyanlar, Allah katından, daha önce kendilerine
gönderilen kitapları teyid edecek bir kitabın geleceğini ve bir de peygamber
gönderileceğini çok iyi biliyorlardı. Bakara sûresinin 89 uncu âyetinde de
işaret edildiği gibi, müşriklere karşı kendilerine yardım edecek bir kitabın
gelmesini bekleyip durmaları da, bu bilginin tabiî bir neticesi idi. Bu
bakımdan hem yahudîler, hem de hıristiyanlar için Hazreti Peygamberin
peygamberlik delilleri hiç de meçhul değildi. Böyle olmasına rağmen,
peygamberlik delillerine sahip olduğunu açıkça görüp bildikleri Hazreti
Peygamberin davetine icabet etmiyorlar, en azından kendi kitaplarının emrine
tâbi olmuyor, onunla amel etmiyorlardı. İşte bu yüzdendir ki, Allahu Ta'âlâ,
yukarıdaki âyet-i kerîmede onlara hitap ederken, bir taraftan onların Allah'ın
âyetlerini nasıl inkâr ettiklerini açık ve kesin bir beyanla ortaya koymuş, bir
taraftan da, "niçin inkâr ediyorsunuz?" sorusu ile, gerçeği inkâr
etmelerinin akıbetini kendilerine hatırlatacak en büyük ihtarı yapmıştır. [83]
71 Fakat
kitap ehli, sadece bilip durdukları Allah'ırt âyetlerini inkâr etmekle
yetinmiyor, yalnız Allah'a ibadet etmek, sadece iyi ve hayırlı olan amelleri
işlemek ve İsmail oğullarından geleceği müjdelenen Peygambere uymak gibi AUah
katından indirilen kitapların yazdığı ve peygamberlerin haber verdiği bir
takım gerçekleri de, hahamlarının ve râhib-lerinin bâtıl olarak ileri
sürdükleri görüş ve tevillerle karıştırıyorlardı. Böylece Allah'ın, kitapları
ve peygamberleri vasıtasiyle bildirdiği hak,
yahudîve hıristiyan
din adamlarının görüş ve tevîlleri altında gizli kalıyor, hiç kimsenin bu
haktan haberi olmuyordu.
Bazı müfessirler,
âyet-i kerîmenin son ibaresi olan "bile bile hakkı | niçin
gizliyorsunuz?" hitabını, özellikle Tevrat ve İncil'deki Hazreti Pey-ı
gamberin geleceğiyle ilgili haberlere tahsis ederlerse de, bunun, yahudî ve
hıristiyan din adamlarının yaptıkları bütün tahrifatı şâmil olduğuna şüphe
yoktur. Zira onların Allah'ın bir tek olan dîninden saptıran ve bu dîni
yahudîlik ve hıristiyanlık adı altında parça parça eden şey, haham ve
râhiblerin, Allah'ın âyetlerini kendi heva ve hevesleri istikametinde tevil
ederek hakkı bâtıl ile karıştırıp gizlemelerinden başkası değildir. Bu
davranışları içinde, elbette hasedliklerinin sebep olduğu, geleceği müjdelenen
Hazreti Peygamberle ilgili haberlerin gizlenmesi de vardır.
Fakat kitap ehlinin
hakkı bâtılla karıştırıp onu gizledikten sonra başvurdukları en büyük kötülüklerden
biri de, bir evvelki âyette de işaret edildiği gibi, mü'minleri de hak yoldan
saptırmak istemeleridir. Bu maksatla: [84]
72. Kitap ehlinden bir gıırup demektedirler ki:
"îman edenlere
indirilen (Kur'ân)'e günün evvelinde îman, sonunda da onu inkâr edin id,
müslümanlar da belki (dînlerinden) dönerler".
73 "Dîninize
tâbi olanlardan başkasına inanmayın'1. (Ey Muhammed!) De ki: "Doğru yol,
Allah'ın yoludur". Yine demektedirler ki: "Size verilen (Kitab) 'in
benzerinin başka birine de verildiğine, yahut Rabbıniz katında, size karsı
delil getireceklerine de (inanmayın)". (Ey Muhammed!) De ki:
"Üstünlük, şüphesiz, Allah'ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah,
ihsanı bol, her şeyi hakkıyle bilendir".
74. O, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah,
son derece büyük lütuf sahibidir.
72 Müfessirlerin
birbirine yakın ibarelerle rivayet ettikleri haberlerden öğrenildiğine göre,
yahudîlerden Abdullah İbnu's-Sayf, Adiy İbn Zeyd ve El-Hâris İbn Avf,
biribirlerine "gelin, Muhammed ve ashabına indirilene günün sabahında îman
edelim; sonra da akşam onu inkâr edip müslümanların zihinlerini karıştıralım;
belki onlar da bizim yaptığımızı yaparlar da dinlerinden dönerler"
demişler, Allahu Ta'âlâ da bu âyet-i kerîmeleri indirmiştir.
Taberî tarafından
nakledilen başka bir habere göre de, bir gurup yahudîdin adamı, biribirlerine
şöyle demişlerdir: "Günün i!k saatlerinde Muhammed'in dînine girin ve
şöyle deyin: Biz şehadet ederiz ki, Mu-hammed haktır ve doğruyu söylüyor. Günün
sonu olunca da inkâr edin ve deyin ki: Biz, kendi âlimlerimize ve din
adamlarımıza başvurduk ve onlara sorduk. Bize Muhammed'in yalancı olduğunu
söylediler. Bu itibarla siz, doğru bir yol üzerinde değilsiniz. Biz de kendi
dînimize döndük. Bizim dînimiz sizin dîninizden daha iyi. Siz böyle deyince,
müslümanlar da muhtemelen şöyle derler: Bunlar sabahleyin bizimle beraberdiler;
şimdi ne oldu ki?" Bunun üzerine de Allahu Ta'âlâ, bu â-yet-i kerîmeleri
indirmiştir.
Yahudîlerin,müslümanları
İslâm'dan uzaklaştırmak için başvurdukları bu oyun, insan tabiatına uygun
düşen bir kaideye İstinad eder. Zira insan, hak olduğunu bildiği bir şeyden
dönmediği gibi, hak olan şeyin başlıca özelliği de, hak olduğu bilindiği
sürece, kendisinden dönül-memektir. Nitekim bu gerçek, Bizans İmparatoru
Herakliyüs tarafından da bilmiyordu ki, Hazreti Peygamber, onu İslâm'a davet
eden mektubunu gönderdiği zaman, Hazreti Peygamber hakkında bilgi sahibi olmak
için Ebû Sufyân İbn Harb'e yönelttiği sorulardan biri şöyle idi: "Bir
kimse, onun dinine girdikten sonra, tekrar ondan dönüyor mu?" Ebû
Sufyân'ın bu soruya verdiği cevap "hayır" olmuştu. Bizans hükümdarı
Herakliyüs ile Ebû Sufyân arasındaki bu muhavere, Buhârî (Sahîh, IV. 3)
tarafından bütün uzunluğu iie nakledilmiştir.
Yahudîler, günün
sabahında İslâm'a girip akşamında da ondan dönmekle, müslümanlar üzerinde,
"eğer İslâm'ın bâtıl bir dîn olmadığını görmüş olsalardı, ondan
dönmezlerdi" kanaatini uyandırmak istiyorlardı. Böyle bir kanaatin,
kalblerinde îmanın yerleşmiş ve kökleşmiş olduğu sahabîlerde belirmesi elbette
düşünülemezdi. Fakat bu, İslâm'ı putperestlikten üstün görüp müslüman olan,
ancak îman henüz kalb-lerine nüfuz etmemiş bulunan ve müellefe-i kulûb denilen
zayıf yaratılışiı bazı kimseler üzerinde menfi tesir icra etmekten de uzak
değildi. Hal böyle olunca, Allahu Ta'âlânın, yahudîlerin oyunlarına karşı
Peygamberini uyarması ve zayıf mü'minlerin bu oyuna gelmemeleri için onu
bundan haberdâr etmesi çok tabiîdir. Bu sebepledir ki, yukarıdaki â-yet-i
kerîme, yahudîlerin müslümanlara karşı kendi aralarında sır olarak
kararlaştırdıkları bir oyunu Hazreti Peygambere haber vermiş olması
doiayısıyle, ona verilen mucizelerden biri sayılmak gerekir. [85]
73 Yahudîler
bir taraftan mü'minleri îmanlarından saptırıp İslâm'dan uzaklaştırmak için
biribirlerine, sabahtan Kur'ân'a îman edip akşamı bu îmandan dönmelerini
tavsiye ederken, bir taraftan da, peygamberliğin yalnız kendi kavimlerine hâs
bir mazhariyet olduğu görüşünden hareketle, yine kendilerinden başka hiç
kimseye İnanmamalarını telkin ediyorlardı. Aslında doğru olan ve uyulması
gereken yol, Allah'ın yolu idi. Yahudîlerin, peygamberliğin yalnız kendilerine
âit olduğuna ve kendilerinin de Allah'ın hâs kavmi olduklarına iyice inanmış
olmaları, buna rağmen Araplar arasından kendilerinden olmayan bir peygamberin
çıkması ve bir de ona kitap indirilmesi, hased damarlarının iyice kabarmasına
yol açmış, müslümanları da bu yüzden doğru yoldan saptırma gayretlerine
girişmişlerdi. Biribirlerine "müslümanlara karşı müslüman olmuş gibi
görünün; sonra da onların anlayacakları şekilde İslâm'dan dönün ki, onların
içlerine de İslâm hakkında bir şüphe düşsün" diyorlardı. Yine diyorlardı
ki: "Sakın kendi dîninizden olmayanlara inanmayın ve onları tasdik
etmeyin. Hele size verilen kitab gibi başka bir kitabın müslümanlara da
verilmiş olabileceğini, yahut size gönderilen peygamber gibi, müslümanlara da
bir peygamberin gönderilmiş olabileceğini sakın itirafa kalkışmayın ve bunu
özellikle müslümanların yanında söylemeyin. Aksi halde Rabbınızın yanında bunu
size karşı delil olarak kullanırlar ve size gâlib gelirler".
Oysa bu yahudîler
düşünmüyorlardı ki, peygamberlik, Allah'ın bir lütfudur ve bunu kullarından
isteyene değil, fakat O, İstediğine verir. O, şüphesiz, bu peygamberliğe
müstehak olanları hakkıyle bilir ve hudutsuz ihsaniyle bunu onlara verir. [86]
74
Binâenaleyh O'nun rahmeti ve hudutsuz ihsanı, sadece kendi dilemesine bağlıdır
ve sadece dilediklerine ihsan eder. Hiçbir şey ve hiç kimse, O'nun dilemesini
zorlayıp değiştiremez; onu yönlendiremez. O, hudutsuz lütuf ve ihsan 74
Kitap ehlinden öyle kimseler
vardır ki, onlara tonlarca mal emanet etsen, onu sana aynen geri verirler.
Yine
sahibidir.
75. Kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki, onlara
tonlarca mal emanet etsen, onu sana aynen geri verirler. Yine onlardan öyle
kimseler de vardır la, onlara da bir dtnar emanet etsen, baslarında dikilip
durmadıkça, onu sana geri vermezler. Bu, onların, "ümmî (Arap)'lerin
(malınıyemek) hususunda üzerimize düşen bir sorumluluk yoktur"
demelerindendir. Böylece onlar, bile bile Allah 'a karsı yalan söylerler.
76. Hayır, (sorumluluk vardır). Her kim ahdini
yerine getirir ve (Allah 'tan) sakınırsa, Allah da, şüphesiz, sakınanları
sever.
77. Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir
ücret mukabili satanlar... İşte böylele-ri için âhırette hiçbir nasîb yoktur.
Kıyamet günü Allah, onlarla ne
konuşacak, ne yüzlerine bakacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Onlar için
şiddetli bir azab vardır.
Emanete hıyanet...
İşte ehl-i kitabın başka bir hali ve başka, bir özelliği.. Allahu Ta'âlâ, onların
dîndeki hainliklerini ve yeni dîne girmiş olan müslümanları dînden döndürmek
için her fırsatta başvurdukları çirkin oyunları açıkladıktan sonra, yukarıdaki
âyet-i kerîmelerde, onların başka bir haline işaret ederek emanetlere nasıl
hıyanet ettiklerini, bâtıl yollarla ve özellikle kendi kitaplarındaki bazı
ibareleri tevil ve tahrif ederek halkın malını nasıl yediklerini gözler önüne
sermiştir. Onlara göre herhangi bir yahudînin malını yemek helâl değildir;
fakat yahudî olmayan ve bilhassa müslüman olan bir ümmî Arabın malını yemekte,
üzerlerine düşen hiçbir sorumluluk yoktur. Onların bu iddiaları, Allah'a karşı
ileri sürdükleri iftiradan başka bir şey değildir. Bu yaptıklarının cezasını,
dünya ve âhı'rette, şüphesiz en ağır bir şekilde çekeceklerdir. Aİlahu Ta'âlâ
şöyle buyurmuştur: [87]
75. Kitap
ehlinden öyle kimseler vardır ki, onlara tonlarca mal emanet etsen, onu sana
aynen geri verirler. Yine onlardan öyle kimselerde vardır ki, onlara da bir
dtnar emanet etsen, başlarında dikilip durmadıkça, onu sana geri vermezler. Bu,
onların, "ümmî (Arapyierin (malınıyemek) hususunda üzerimize düşen bir
sorumluluk yoktur" demelerindendir. Böylece onlar, bile büe Allah'a karşı
yalan söylerler.
76. Hayır,
(sorumluluk vardır). Her kim ahdini yerine getirir ve (Allah'tan) sakınırsa,
Allah da, şüphesiz sakınanları sever.
77. Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir ücret mukabili satanlar... İşte böyleleri
için âhirette hiçbir nasîb yoktur. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak,
neyüzlerine bakacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Onlar için şiddetli
bir azâb vardır.
75 Ehl-i
kitap içerisinde, müslümanları dinlerinden döndürmek için her çeşit hileye
başvuran ve onlara her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmeyen kimseler bulunduğu
gibi, onların mallarını yemeyi helâl sayan ve kitaplarının bunu kendilerine
menetmediğini iddia eden kimseler de vardı. Bunların yanında, kendilerine
tonlarca mal emanet edildiğinde, bunu sahiplerine aynen iade edecek olanlar
dayok değildi. Fakat büyük çoğunluğu, bir dînar bile emanet edilse, bunu,
başlarında dikilip durmadıkça sahibine geri verecek cinsten insanlar
değillerdi.
Âyet-i kerîmede sözü
edilen bu batakçılar, özellikle yahudîlerdi. Nitekim Taberî'nin naklettiği bir
haberden öğrenildiğine göre, câhiliye devrinde, sonradan müslüman olan bazı
Araplar, yahudîlere mal satmış, fakat parasını alamamışlardı. Müslüman olduktan
sonra da paralarını isteyince, yahudîler: "Sizin bizde bir emanetiniz yok;
bizim de size ödeyecek borcumuz... Çünkü siz, üzerinde bulunduğunuz dîninizi
ter-kettiniz" demişler, onların müslüman olmalarını, borçlarının üstüne
yatmaları için sebep saymışlar, ayrıca, kitaplarının da buna hükmettiğini
ileri sürmüşlerdir. İşte Allahu Ta'âiâ, yukarıdaki âyet-i kerîmede onları bu
gibi halleri yüzünden yalanlamış ve onların, Allah'a karşı bile bile yalan
söylediklerini haber vermiştir.
Aslında yahudîlerin bu
yaptıkları, hep aynı hayal mahsulü gururdan kaynaklanıyordu. Kendilerinin daima
Allah'ın hâs kullan olduklarını zannederek her türlü kötülüğü mubah saymak ve
kendilerinden olmayanları küçük görerek mallarından kendilerine geçmiş bir hak
varsa, bunda sorumluluk duymayıp onun da kendilerine ait olduğu iddiasında
bulunmak... Fakat daha kötüsü, bu yaptıklarını da hahamlarının, veya dîn
adamlarının tevil ve tahrif ederek keyiflerine göre manâlandırdıkları
kitaplarının kılıfına uydurmak... Ve dolayısıyle bile bile Allah'a karşı yalan
söylemek...
Onların Allah katından
gelmiş kitaplarını tevil ve tahrif ederek Allah'a karşı yalan söylediklerini
bilmemeleri elbette mümkün değildir. Zira Tevrat'ta, ümmî Araplara hainlik
etmelerini ve mallarını haksız yere yemelerini mubah kılan hiçbir âyet yoktu ve
kendileri de böyle bir âyetin bulunmadığını çok iyi biliyorlardı. Fakat
yahudîler, kitaptan uzaklaşıp da hahamlarını, veya dîn adamlarını kendilerine
rab, onların sözlerini de dîn edinince, ulaştıkları netice de bu olmuş ve
Allah'a karşı her çeşit yalanı söylemeyi dînlerinin bir gereği saymışlardır. [88]
76 Fakat
hayır! Allah'ın bu ezelî ve ebedî düşmanları, her zaman olduğu gibi, yine
Allah'a karşı yalan söylemektedirler. Kendilerine âit olmayan her malda
üzerlerine düşen bir sorumluluk vardır. İki kişi arasında bir ahid, yani bir
sözleşme ve anlaşma varsa, her ikisinin de bu sözleşmede bir sorumluluğu vardır
ve her ikisi de bu sözleşmeye uymak zorundadır. Mal alışverişine dayalı
akidier, emanetler ve alışverişten doğan borçlar da böyledir. Kim birisine bir
şey emanet ederse, yahut kim birisine ödünç mal verir, veya belirli bir sürede
ücreti ödenmek üzere bir mal satarsa, kendisine emanet olunan emaneti, ödünç
atan aldığını, mal alan da malın ücretini ödemek zorundadır. Kısacası, ahde
vefa göstermek şarttır. Bu, hem insan olarak yaratılmanın, hem de Allah'ın
dînine tâbi olmanın bir gereğidir. Ne var ki yahudîler, ahde vefayı üzerlerine
vâcib bir görev saymamışlar, yahut kendilerinden olana karşı bu görevi yerine
getirseler bile, yahudî olmayana karşı vefanın gerekliliğini kabul
etmemişlerdir.
Ahd, iki kısımdır.
Birincisi, akid ve emanetlerde olduğu gibi, kişiler arasındaki ahidlerdir.
İkincisi ise, kulun Allah'a olan ahdidir, ki, Rabbına inanan bir kimsenin O'nun
dînine tâbi olması ve peygamberi vasıtasıyle vazettiği ahkâma göre amel
etmesidir. Yahudîler bu iki ahidten hiçbirine vefa göstermemişler, ve'ya
ahidlerini yerine getirmemişlerdir. Eğer Allah'ın ahdine vefa gösterselerdi,
peygamberleri Mûsâ (a.s.)'ya indirilen Tevrat'ın emir ve tavsiyelerine uyarak
İslâm'ın son Peygamberine îman ederler ve onunla birlikte indirilen hidayet
rehberi Kur'ân'a da tâbi olurlardı. Fakat açıkça görülmektedir ki, yahudîler,
hem Hazreti Peygambere düşman olmakla Allah'ın ahdine, hem de insanların
mallarını haksız yolla yemek ve emanete hıyanet etmekle onların ahdine vefa
göstermemişlerdir. Oysa ahde vefa, insanı Rabbına yaklaştıran ve O'nun dünya ve
âhırette sevgisini ve rahmetini kazanmasına vesile olan bir haslettir. Kim
ahdini yerine getirir ve Allah'tan sakınırsa, Allah da onu sever ve rahmetini
üzerinden eksik etmez. [89]
77 Buna
rağmen kim de doğruluğu, ahidlere ve akidlere bağlı kalmayı, emanetleri ehline
vermeyi, Allah'a ibadet etmeyi ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamayı, bütün
işlerde O'ndan sakınmayı elden bırak-mıyarak ve "O'na mutlaka îman edecek
ve yardımımızı esirgemiyeceğiz" diye yemin ederek Allah'a verdiği sözü, az
bir ücret mukabili satar ve bu sözden vazgeçerse, işte bu gibilerin, âhırette
elde edebilecekleri hiçbir cennet nimeti yoktur. Allah onlara buğzeder; kıyamet
günü, ne onların yüzlerine bakar, ne de onları temize çıkarır. Kısacası onlar,
Allah'ın hudutsuz rahmetinden zerre kadar da olsa istifade edemezler. Onlar
için sadece şiddetli bir azâb vardır.
Buhârî [90] "in
rivayetine göre, el-Eş'as İbn Kays şöyle anlatır; Benimle bir yahudî arasında
bir yer meselesi vardı ve bu yahudî benim hakkımı inkâr ediyordu. Onu
Rasûlullah (s.a.s.)'a götürdüm. Bana "elinde delil var mı?" diye
sordu. Ben "yok" dedim. Yahudîye de "yemin et" deyince, ben
"ya. Rasûlallah! Bu takdirde o yemin eder, benim malım da gider"
dedim. İşte bundan sonradır ki "Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az
bir ücret mukabili satanlar..." âyeti nazil olmuştur.
Bir anlaşmadan dönen
kimse, şüphesiz, o anlaşmaya karşılık ondan kat kat üstün bir menfaat elde eder
ve o menfaati de döndüğü anlaşmaya bedel kılar. Bu bakımdan büyük İşlerde daima
büyük bedeller döner. Ancak Allah'a karşı yeminle teyid edilmiş bir ahidden
dönülmesi halinde, bunun bedelinin ne kadar düşük ve kıymetsiz kalacağını
tahmin etmek güç değildir. Bu sebepledir ki âyet-i kerîmede "Allah'a olan
ahidlerini ve yeminlerini az bir ücret mukabili satanlar..." denilmiştir.
Bu ücret insan gözünde ne derece yüksek görünürse görünsün, Allah'ın ahdi
karşısında çok düşük kalır ve insan Allah'ın ahdini böyle bir ücretle
değiştirecek olursa hüsrana uğrar; zararlı çıkar.
Ahde vefasızlık ve
emanete hıyanetlik, insanlar arasında güven duygusunun yok olmasına ve toplum
düzeninin bozulmasına sebep olduğu için, Allahu Ta'âlâ tarafından şiddetle
kötülenmiştir. Öyle ki
Kur'ân-ı Kerîm'de,
büyük günahlardan sayılan zina, içki, kumar ve anaya babaya itaatsizlik gibi
kötülükler, ahde vefasızlık ve emanete hıyanetlik kadar kötülenmemiştir. Çünkü
ahde vefasızlığın ve emanete hıyanetin kötülüğü diğerlerinden çok daha
büyüktür. Bu sebepledir ki Hazretİ Peygamber, bir hadîsinde "emaneti
olmayan kimsenin îmanı, ahdi olmayan kimsenin de dîni yoktur"
buyurmuştur. [91]
78. Yine
kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki, söylediklerini Kitaptan sanasınu diye,
dillerini Kitab'a benzettikleri söz ile eğip bükerler; fakat (o söyledikleri)
Kitap'tan değildir. Onun, Allah katından olduğunu söylerler; halbuki o, Allah
katından değildir. Böylece onlar, bile bile Allah 'a kar§ı yalan söylerler.
Allahu Ta'âlâ, bu
âyet-i kerîmede de, ehl-İ kitap içindeki üçüncü bir guruptan sözetmiş ve
bunları da, diğerleri gibi yaptıkları akıl ve iz'-ân dışı davranışlarıyie
tanıtmıştır. Bunlar, Medine civarında yaşayan bazı yahudî âlimleridir ki,
Allahu Ta'âlâya söylemediği bir takım sözleri isnad edip iftirada bulunuyorlar
ve dinde hıyanetin bir başka çeşidini işliyorlardı.
Ibn Abbâs'tan rivayet
olunduğuna göre, başlarında, Hazreti Peygamberin en azılı düşmanlarından olan
ve ona kötülük yapmak İçin her fırsatı değerlendirmeye çalışan Ka'b
İbnu'l-Eşref in bulunduğu bu ya-hudîler, Tevrat'ı değiştirmişler ve bir kitap
yazarak Hazreti Peygamberin sıfatlarını bu kitapta tebdil ve tağyîr
etmişlerdir. Daha sonra Kurayza bu kitabı, kendi ellerinde bulunan kitapla
karıştırarak ve dillerini de eğip bükerek onu okumaya*başlamışlardır. Böylece
yahudîler, aslında Tevrat'tan olmayan bir takım yabancı sözleri, sanki Tevrat
metni gibi okuyorlar, halkta da bu sözlerin Tevrat'tan olduğu vehmini
uyandırıyorlardı.
Yahudilerin Tevrat'tan
olmasa bile bir takım sözleri Tevrat'tanmış gibi ve dillerini de eğip bükerek
okumalarına Nisa sûresinin 46 inci âyetinde de işaret edilmiş ve şöyle denilmiştir:
"Yahudî olanlar (Allah'ın kitabındaki) kelimeleri yerlerinden kaldırıp
değiştiriyorlar ve dillerini eğip bükerek, dîne de saldırarak "işittik,
isyan ettik; işit işitemez olası" ve "râınâ" diyorlar. Halbuki
onlar "işittik ve itaat ettik; dinle ve bize de bak" deselerdi, bu,
kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, küfürleri
dolayıstyle onları lânetlemiştir. Çok azı dışında (onların çoğu) îman
etmezler".
İşte, Allahu Ta'âlâ,
bu tıynette olan yahudîlerden de haber vererek şöyle buyurmuştur: [92]
78. Yine
kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki, söylediklerini kitaptan sanasınu diye,
dillerini, kitaba benzettikleri söz ile eğip bükerler;
1 fakat (o
söyledikleri) kitaptan değildir. Onun, Allah katından olduğunu söylerler;
halbuki o, Allah katından değildir. Böylece onlar, bile bile Allah 'a karşı
yalan söylerler.
78 Müslümanların
kalblerine şüphe sokarak onları haktan uzaklaştırmak için günün sabahında îman
edip akşamı bu îmandan dönen yahudîler, ehl-i kitabın bir gurubunu teşkil ediyordu.
Bunların yanında yer alan bir başka gurup, emanete hıyanetlik eden ve
müslümaniarın malını haksız yere yemekte hiçbir sorumluluk bulunmadığını ileri
süren kimselerdi. Yukarıdaki âyet-i kerîmede ise, yahudîlerin üçüncü bir gurubu
daha tanıtılmıştır ki, bunlar, Allah'ın kitabını tahrif eden, kitaptan olmayan
sözleri, dillerini eğip bükerek okuyan ve böylece onlara Allah'ın sözü imiş
gibi bir hava veren sahtekârlardır.
Aslında yahudîlerin
Hazreti Peygambere ve müslümanlara karşı içlerini dolduran kıskançlıkla bu
kıskançlığın sebep olduğu kin ve düşmanlık, onları, daima söyledikleri sözleri
bile tahrif ederek söyleyen bir kavim haline getirmiştir. Siyer ve hadîs
kitapları, bu tahrifatın çeşitli örnekleriyle doludur. Buhârî
'in Hazreti Âişe'den
naklettikleri bir hadîsten öğrendiğimize göre, yahudîler, Hazreti Peygambere
selâm verdikleri zaman es-Selâmu aley-kum demek yerine, kasıtlı olarak es-selâm
kelimesindeki lam harfini ağızlarında geveleyip yok ederler ve es-Sâmu aleykum
derlerdi. Es-Sâmu demekle ona ölüm temenni etmiş olurlar, Hazreti Peygamber de
ve aleykum diyerek onlara bu temennilerini iade ederdi.
Daha önce işaret
ettiğimiz Nisa sûresinin 46 inci âyetinde açıklanan hususlar da, Tevrat'tan
olmayan bir takım sözlerin, kitaba benzetmek için dillerin eğilip bükülmek
suretiyle nasıl okunduğunu gösteren başka bir örneği teşkil eder. Bu yahudîler
"işittik ve itat ettik; dinle bize de bak" sözlerin tahrif etmişler
ve "işittik, isyan ettik; işit işitemez olası"; "bizi de dinle; bak"
yerine "sözü dinlenmeyecek adam" manâsında râinâ demişlerdir.
Yahudîler,
müslümaniara, yalana dayanan her neyi isnad etmişler ve her ne iftirada
bulunmuşlarsa, bunun, Allah katından olduğunu ileri sürmüşlerdir. Halbuki
bunlar, Allah katından değildi ve yahudîler, bile bile Allah'a yalan isnad
ediyorlardı. Fakat onlar, sadece Allah'a yalan iftirada bulunmamışlar, bu
iftiralarını peygamberleri hakkında da sürdürmüşlerdir. Bu konuda da Allahu
Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [93]
79. Allah'ın, kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik
verdiği hiçbir insanoğlunun, diğer insanlara, "Allah'ı bırakın da bana
kul olun" demesi mümkün değildir. Fakat o, "öğrettiğiniz ve okuyup
öğrendiğiniz kitap sayesinde Rabba hâlis kul olun" der.
80. Size, melekleri ve peygamberleri rablar
edinmenizi emretmez. Sizinmüslüman olmanızdan sonra, hiç size küfrü emreder
mi?
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyetlerinde, yahudîlerin Allah'a iftira etmelerini ve O'nun söylemediği
şeyleri, sanki söylemiş gibi O'na isnadla ileri sürmelerini örnekleriyle gözler
önüne serdikten sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerde de, onların peygamberlere
nasıl iftira ettiklerini açıklamıştır.
İbn Abbâs'tan rivayet
olunduğuna göre, Necran hıristiyan heyetiyle yahudî dîn adamlarından oluşan bir
gurup, Hazreti Peygamberin yanında toplandıkları ve İslâm'a davet olundukları
zaman, Ebû Rafı el-Kurazî, Hazreti Peygambere: "Ey Muhammedi
Hıristiyanların îsâ'ya ibadet ettikleri gibi, sen de bizim sana ibadet etmemizi
mi istiyorsun?" demiş, Hazreti Peygamber de "mazallah" buyurmuştur.
İşte bundan sonradır ki Allahu Ta'âlâ bu iki âyeti indirmiştir: [94]
79. Allah 'in, kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik
verdiği hiçbir insanoğlunun, diğer insanlara, "Allah'ı bırakın da bana
kul olun" demesi mümkün değildir. Fakat o, "öğret-tıginız ve okuyup
öğrendiğiniz kitap sayesinde Rabba hâlis kul olun" der.
80. Size, melekleri peygamberleri Rablar edinmenizi
emretmez. Sizin müslüman olmanızdan sonra, hiç size küfrü emreder mi?
79 Allah'ın
peygamberlik vererek bütün insanları tek olan dînine davet etmesi için
görevlendirdiği, kitap indirerek bu dînin bütün esrarını öğrettiği ve bütün bu
işleri bir peygamber olarak yürütebilmesi için özellikle seçip terbiye ettiği
bir insanın, kendisine bu görev verildikten sonra, davet ettiği insanlara
"şimdi Allah'ı bırakın da hepiniz bana ibadet edin" demesi hiç mümkün
olur mu? Aklı başında olan bir insanın böyle bir şey olabileceğini düşünmesi
mümkün müdür?
İnsanları Allah'ın
dînine davet etmek üzere peygamber olarak seçilen insan, hiç tereddüt edilmesin
ki» Allah'ı insanların en çok bileni ve O'na en çok ibadet edenidir. Zira böyle
olmayan bir peygamberin, Allah'ın tâ'at ve ibadetinde diğer insanlara örnek
olması asla mümkün değildir.
Herhangi bir kimse,
insanları kendisine ibadet etmeye davet etse, sonra da onları Allah'a ibadetten
menetmese ve hattâ Allah'a da ibadet etmelerini emretse, yine Allah'a şirk
koşmuş ve insanları Allah'tan başkasına ibadete davet etmiş olur. Çünkü gerçek
ibadet, dîni Allah'a hâs kılarak yalnız O'na ibadet etmektir. Nitekim Zümer
sûresinin 14 üncü âyetinde Allahu Ta'âlâ, sevgili peygamberine şöyle hitap
etmiştir: "De ki: Dînimi Allah'a hâlis kılarak O'na ibadet ederim".
Beyyine sûresinin 5 inci âyetinde de şöyle buyurulmuştur: "Oysa onlar,
dîni yalnız Allah'a hâs kılarak ve doğruya yönelerek Allah'a ibadet etmekten,
namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten başka bir şeyle
emrolunmamışlardı. zira dosdoğru dîn bu idi".
Dîni Allah'a hâs
kılarak yalnız Allah'a ibadet etmek, kul ile Allah arasında herhagi bir vasıta
veya aracı edinmemeyi de gerektirir. Meselâ duada, bir kimse, kendisiyle Allah
arasında bir vasıta edinse, Allah'ı bırakıp bu vasıtaya ibadet etmiş olur;
çünkü aracı ihlâsa aykırıdır; yahut başka bir ifadeyle İhlasın kaybolmasına yol
açar; ihlâs yok olunca ibadet de yok olur. Bu itibarladır ki, Allahu Ta'âlâ,
Zümer sûresinin 2-3 üncü âyetlerinde şöyle buyurmuştur: "Ey Muhammedi
Kitab'ı sana hak ile indirdik. Bu itibarla dîni Allah'a hâlis kılarak O'na
ibadet et. Bilesiniz ki, hâlis din Allah'ındır. O'ndan başkasını "bizonlara,
ancak bizi Allah'a daha çok yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz" diyerek
dost edinenler ise, Allah, onların ihtilâf ettikleri hususlarda, aralarında
elbette hüküm verecektir. Elbette Allah, kâfir yalancı olan kimseye hidayet
etmez". Allah'tan başkasını kendilerine dost edinenlerin "o dost bizi
Allah'a daha çok yaklaştırıyor" demiş olmaları, onları Allah'a şirk koşmuş
olmaktan kurtarmaz. Müslim [Sahîh, IV. 2289) tarafından nakledilen bir hadîs-i
kudsî de buna delâlet eder. Hazreti Peygamber bu hadîsinde şöyle buyurmuştur:
"Allah tebâreke ve ta'âlâ buyurdu ki: Ben, ortakların, ortaklıktan en
müstağnî olanıyım. Her kim bir iş yapar da, o işte benden başkasını bana ortak
kılarsa, ben, onu da, ortağını da terkederim".[95]
Ahmed İbn Hanbel[96] ve
İbn Mace tarafından nakledilen bir hadîsinde de Hazreti Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Allah, kendisinde hiç şüphe bulunmayan günde insanları
topladığı zaman onlara şöyle seslenir: Allah için bir iş yapan kimse, bir
başkasını o işte ortak edinirse, yaptığı işin sevabını Allah'tan başka birinden
istesin. Zira Allah, ortakların, ortaklıktan en müstağnî olanıdır".
Bu açıklamaların ışığı
altında şu husus bir daha anlaşılmış olmaktadır ki, Allah'ın kitap, hikmet ve
peygamberlik verdiği hiç kimse "Allah'ı bırakın da bana kul olun" demez.
Fakat bir peygamber, kendisinin de vasıta yapılmadan doğrudan doğruya Rabba
intisab edip Rabbanî olmalarını emreder. Rabbanî olmak için de gerçek vesile,
Allah'ın kitabıdır. Onu okuyup öğrenmek ve öğretmekle, aynı zamanda onun emir
ve yasaklarına göre amel etmekle Rabba kul olmanın yolu bulunmuş olur. [97]
80 Keza
Allah'ın kitap, hikmet ve peygamberlik verdiği hiç kimse, insanlara, melekleri
ve peygamberleri Rab edinmelerini de emretme-miştir. Böyle olduğu halde müşrik
Araplar meleklere ibadet etmişler, yahudîler Uzeyr'in, hıristiyanlar da Mesîh
İsa'nın Allah'ın oğlu olduklarını ileri sürerek onları Rab edinmişlerdir. İslâm
dîni ise, bütün bunları, peygamberlerin, dîni Allah'a hâlis kılarak yalnız O'na
kulluk etmek ve O'ndan başkasına ibadet etmemek hususundaki emirlerine aykırı
bulmuş ve hepsini de reddetmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm,
kendinden önce Musa'ya indirilen Tevrat'ı ve îsâ'ya indirilen İncil'i tasdik
etmek, aynı zamanda ilk peygamberden itibaren gelip geçmiş bütün peygamberlere
vahiy yolu ile talim edilen İslâm dînini tamamlamak için indirilmiştir. Bu
bakımdan istisnasız bütün peygamberlerin dîni İslâm, İslâm'ın en son ve en
mütekâmil kitabı ise, Kur'ân'dır. Öyleyse bu Kitab'ı aç ve başından sonuna
kadar âyet âyet oku; bakalım İslâm'ın esası olan Allah'ın tevhidinden başka bir
şeye davet edildiğini görebilecek misin? Peygamberleri, yahut melekleri Rab
edinmeye bir emir bulabilecek misin? Hayır, bunların hiçbirisini bulamazsın;
Kur'ân bunların hepsini de reddeder ve Rab olarak yalnız Allah'a kulluk
edilmesin ister; çünkü tek İlâh O'dur; O'ndan başka ilâh yoktur. Enbiya
sûresinin 25 inci âyetinde de buyurulduğu gibi, peygamber olarak gönderilen
her insanoğluna, Allah'tan başka ilâh olmadığı, bu sebeple yalnız O'na ibadet
edilmesi gerektiği vahyolunmuştur: "(Ey Muhammedi) Senden önce hiçbir
peygamber göndermedik ki, ona: Benden başka ilâh yoktur;- bu itibarla yalnız
bana ibadet edin, diye vah-yetmiş olmayalım". İşte İslâm'ın esası budur;
âyet-i kerîmenin de delâlet ettiği gibi, bütün peygamberlerin dîni de budur. O
halde hangi peygamber bütün bunlardan sonra, İslâm'ın bu esasını terkedip
müsiüman olanlara, küfrü emreder?
(geçmiş) peygamberlerden şöyle söz almıştı:
"Size kitap ve hikmet verdim. Sonra da yanınızda bulunan (kitap ve
hikmet)i tasdik eden bir peygamber geldi Ona mutlaka îman edecek ve yardımda
bulunacaksınız. İkrar ettiniz ve bu ağır yükümü kabul ettiniz mi?n buyurduğunda,
(peygamberleri:) "ikrar ettik" demişler, bunun üzerine Allah da:
"O halde şâhid olunuz. Ben de sizinle birlikte (buna) şâhidlik
edenlerdenim" buyurmuştu. [98]
82. Artık bu sözden sonra kimler yüz çevirir (ve
verilen sözden döner)se, işte asûfâşıklar onlardır.
83. Allah'ın dîninden başka (dîn) mi istiyorlar?
Halbuki göklerde ve yerde ne varsa, hepsi de, ister istemez Allah'a boyun eğmişlerdir.
Sonunda yine O'na döndürüleceklerdir.
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyet-i kerîmelerinde, ehi-i kitaptan özellikle yahudîlerin,
müslümanları, kalblerine şüphe sokarak dînden'uzaklaştırmak için, nasıl çirkin
oyunlara başvurduklarını, nasıl emanete hıyanet ettiklerini ve müslümanların
mallarını haksız yere yemek için kitaplarını nasıl tahrif edip Allah'a yalan
isnad ettiklerini, keza kitaplarında bulunmayan bir takım sözleri, nasıl
ağızlarını eğip bükerek kitap-tanmış gibi okuduklarını ve böylece Allah'a
iftira ettiklerini, sonra da nasıl aynı iftiraları peygamberlere
yönelttiklerini delilleriyle açıkladıktan sonra, inadlarını kırmak ve
iddialarını çürütmek için, onların da çok iyi bildiği bir başka delili gözler
önüne sermiştir. Bu delil, Arap kavminden bir peygamberin gelmiş olmasını inkâr
eden ehl-i kitabın kalbindeki şüpheyi izale ve MuhaYnmed (s.a.s.)'in
peygamberliğini isbat eden en açık ve en kesin delillerden biridir. Allahu
Ta'âlâ şöyle buyurmuştur:Sİ. Allah, (geçmiş) peygamberlerden şöyle söz almıştı:
"Size kitap ve hikmet verdim. Sonra da yanınızda bulunan (bu kitap ve
hikmet)i tasdik eden bir peygamber geldi Ona mutlaka îman edecek ve yardımda
bulunacaksınız. İkrar ettiniz ve bu ağır yükümü kabul ettiniz mi?"
buyurduğunda, (peygamberleri) "ikrar ettik" demişler, bunun üzerine
Allah da:" O halde şâhid olunuz. Ben de sizinle birlikte (buna) şâhidlik
edenlerdenim" buyurmuştu, [99]
82. Artık bu
sözden sonra kimler yüz çevirir (ve verilen sözden döner)se, işte asıl fâsikîar
onlardır.
81 Âyet-i
kerîmeden de anlaşıldığı gibi, Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini en açık
bir şekilde isbat eden bu delil, Allahu Ta'âlâ'nın, kendilerine kitap ve hikmet
vermiş olduğu bütün peygamberlerden alınan bir sözden ibarettir. Bu söz gereğince,
her peygamber, kendisine verilmiş olan kitap ve hikmeti tasdik etmek üzere
gönderilen peygambere îman edecek ve onun peygamberlik görevinde başarısı için
hiçbir yardımı ondan esirgemiyecektir.
Filhakika her
peygamberin, biribirlerini teyiden gönderilmiş olması, onların, biribirlerine
ve yanlarında bulunan kitap ve hikmete inanmalarını gerektirir. Esasen onların,
Allah katından getirdikleri akîde sisteminde hiçbir ayrılığın bulunmaması
dolayısıyle, biribirlerine inanmalarını ve biribirlerine tâbi olmalarını
önleyecek herhangi bir engelin olmaması da, bu neticeyi kolaylaştıran bir başka
âmil sayılır.
Âyet-i kerîmede,
peygamberler arasındaki bu sıkı bağlantı, dikkat çekici bir surette ortaya
konmuştur. Allahu Ta'âlâ buyurmaktadır ki: "Size kitap ve hikmet verdim.
Sonra da yanınızda bulunan (kitap ve hikmet)! tasdik eden bir peygamber geldi.
Ona mutlaka îman edecek ve yardımda bulunacaksınız". Âyet-i kerîmenin bu
ibaresinden anlaşıldığına göre, her peygamber, kendinden önce gönderilen diğer
peygamberi teyid ve tasdik için gönderilmiştir. Buna karşılık, yine her
peygamber kendisini teyid ve tasdik için gönderilen her peygambere îman edecek
ve yardımda bulunacaktır; Allahu Ta'âlâ, işte bu hususta bütün peygamberlerden
söz almıştır.
Ancak şunu unutmamak gerekir
ki, her peygamberden alınan söz, bu peygamberlerin kavimleri veya kendilerine
gönderildikleri milletleri adınadır. Nasıl bir peygamberin, kendinden önce
gönderilen kitap ve hikmet sahibi peygamberleri teyid ve tasdiki, o peygamberin
kavmini ilzam eder ve onların da teyid ve tasdik elmelerini gerektirirse, her
peygamberin, kendinden sonra gelen peygambere îman etmesi ve yardımda bulunması
da, o peygamberlerin kavimlerini de ilzam eder ve onların da gelen ve gelecek
olan peygambere inanmalarını ve ona yardımcı olmalarını gerektirir. Çünkü
Kur'ân üslûbunda hâs olarak zikredilen pek çok şey umuma delâlet eder. Mesâla
Talâk sûresinin 1 'nci âyetinde doğrudan Hazreti Peygabere hitap edilerek
"Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman onları tddetleri içinde
boşaytn ve ıddeti sayın" buyurulmuştur. Âyet-i kerîmedeki hitap Hazreti
Peygambere yöneltilmiş olsa bile, hükmü bütün müslümanları şâmildir ve karısını
boşayacak olan her müslüman, onu ıddeti içinde boşamak ve ıddetini hesab etmek
zorundadır.
Zikrettiğimiz bu
misalde olduğu gibi, bir peygamberin teyid ve tasdik ettiği kitap ve hikmet
sahibi peygamberleri, o peygambere tâbi olanların da teyid ve tasdik etmeleri
gerekir. Aynı şekilde, eğer bir peygamber, kendinden sonra gelecek olan
peygambere inanmak ve ona yardım etmek hususunda Rabbınasöz vermişse, bu
sözden, o peygamber kadar ona tâbi olanlar da sorumludurlar. O halde hiç
tereddüt etmeden şu neticeye işaret edebiliriz ki: Kur'ân-ı Kerîm'de de
açıklandığı gibi, Allahu Ta'âlâ, gerek Tevrat'ta ve gerekse İncil'de İsmail
soyundan bir peygamberin geleceğini haber vermişti. Hattâ Tevrat'ta, geleceği
müjdelenen bu peygamberin sıfatları o derecede açıklanmış ve ya-hudîler bu
sıfatlan o şekilde öğrenmişlerdi ki, bu sıfatlara sahip birisiyle
karşılaşsalar, onun Tevrat'ta tavsif edilen peygamber olduğunu hemen
anlayabilirlerdi. İşte bu yüzdendir ki, Allahu Ta'âlâ, Bakara sûresinin 146 ncı
ve En'âm sûresinin 20 nci âyetlerinde "kendilerine kitap verdiğimiz
kimseler, Peygamberi, kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar"
buyurmuştur. Aslen bir yahudî olan, fakat Hazreti Peygamberin Medîne' ye
hicretinde müslüman olan Abdullah İbn Selâm da Hazreti Peygamberi Medîne'de
ilk gördüğü anda, "işte Tevrat'ta tavsîf edilen Peygamber bu!"
diyerek müslüman olmuştu. Binâenaleyh Hazreti Peygamber, kendinden önce îsâ'ya
verilen İncil'i ve Musa'ya verilen Tevrat'ı teyid ve tasdik için gönderilmiş,
ona tâbi olan müslümanlar da bu kitapları tasdik etmişler, onlara
inanmışlardır. O halde yahudî ve hıristiyanların da kendi peygamberlerine tâbi
olarak ve onların Allah'a verdikleri söze dayanarak Hazreti Peygambere
inanmaları ve ona, kendi peygamberlerinin de dîni olan İslâm'ın neşrinde
yardımcı olmaları gerekmez mi idi? Filhakika bu âyet-i kerîmenin de delâlet
ettiği gibi, Mûsâ ve îsâ, İslâm'ın son peygamberi Mühammed (s.a.s.)'e inanmak
ve ona yardıcı olmak hususunda Allah'a söz vermişlerdir. Onların sözü,
kavimlerinin sözü demektir. Bu söz gereğince elbette onlar da, Musa ve îsâ gibi
Hazreti Peygambere inanmak ve ona yardımcı olmak zorundadırlar. Nitekim Hazreti
Peygamber sahîh bir hadîsinde şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim ki,
eğer Mûsâ sağ olup aranızda bulunsaydı, bana tâbi olmaktan başka yapacak bir
şeyi olmazdı".[100]
. Bu hadîsi, Allahu
Ta'âlâ'nın geçmiş peygamberlerden aldığı misakın tabiî bir neticesi olarak
değerlendirmek gerekir. Onu, bunun dışında bir manâ ile izah etmek mümkün
değildir.
Yukarıdaki âyet-i
kerîme, Mühammed (s.a.s.)'in peygamberliğini isbat eden delillerden biri olduğu
kadar, Allah katında tek ve yegâne dînin, İslâm dîni olduğunu, İslâm'dan başka
dîn bulunmadığını, bulunduğu ileri sürülse bile, onun, Allah katında makbul
olmadığını açık bir şekilde ortaya koyan ve bunu isbat eden bir manâya da
sahiptir. Filhakika eğer yahudî ve hıristiyanların iddia ettikleri gibi,
İslâm'dan ayrı olarak yahudîlik ve hıristiyanlık adı altında ayrı ayrı dînler
bulunsaydı, yahut başka bir ifadeyle Mûsâ, îsâ ve daha önce gelip geçmiş diğer
peygamberler, her biri kendi adı altında diğerlerinden ayrı ve müstakil bir din
getirmiş olsaydı, bu peyamberler arasında elbette herhangi bir bağlantı
bulunmaz, çok defa da bir peygamberin söylediğini diğeri nak-zederdi. Bu ise,
Allahu Ta'âlâ tarafından peygamber gönderilmiş olmanın hikmetini ortadan
kaldırır, peygamberlik, boş ve faydası olmayan bir görev olarak karşımıza
çıkardı. Nitekim yahudî ve hıristiyanlar, peygamberlerinin, kendilerine tebliğ
ettikleri din bir ve aynı din olmasına ve İsa'nın Allah'ın Musa'ya verdiğini
teyid ve tasdik etmek için gelmesine, Musa'nın da Allah'ın misakına uyarak
isa'ya inanmasına rağmen, yahudîler peygamberlerine uymamışlar ve îsâ'ya
inanmamışlar, aksine onu tekfîr edip öldürmeye kalkışmışlardır. Allahu
Ta'âlânın Bakara sûresinin 113 üncü âyetinde de şehadet ettiği gibi, yahudîler
hıristiyanların, hıristiyantar da yahudîlerin doğru yolda olmadıklarını iddia
edip durmaktadırlar. Oysa bunlar, dînlerini tahrif etmeyip peygamberlerinin
kendilerine tebliğ etmiş oldukları şekliyle onu muhafaza etmiş olsalardı,
hepsi de biribirlerini tek bir din üzerinde bulurlar, biribirlerini doğru yolda
olmamakla itham etmezlerdi. Ve yine yahudîler ve hıris-tiyanlar, eğer kendi
peygamberlerine iman etmiş olsalardı, Hazreti Peygamberin tebliğ ettiği dînin
de kendi dînlerinden farklı olmadığını anlamakta güçlük çekmezler ve
kendilerinin yahudî veya hıristiyan olduklarını ileri sürerek İslâm'dan yüz
çevirmezlerdi. Fakat esefle görüyoruz ki, yahudîler ve hıristiyaniar, Allah'a
verdikleri sözden dönerek O'nun tek olan bu dînini bölüp parçalamışlar,
peygamberleri arasında ayırım yaparak bir kısmını inkâr etmişler, bir kısmına
da inandıklarını ileri sürmüşlerdir.
82 Ne var ki
gelecek olan peygamberine îman etmek ve ona yardımda bulunmak hususunda Allah'a
söz verip bunu ikrar ettikten sonra, bundan dönenler, işte asıl fâsık ve asıl
kâfir olanlar bunlardır. Bu âyet-i kerîmeden de anlaşılmaktadır ki, Allahu
Ta'âlânın peyamberierin-den aldığı bu misak veya söz, peygamberlerin kendi
şahıslan adına değil, fakat kavimleri adınadır. Binâenaleyh yahudîler ve
hıristiyanlar, Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini inkâr etmekle Allah'a
verdikleri sözden dönmüşler, O'nun ahdini bozmuşlardır; en azından kendi peygamberlerinin
yolundan sapmışlardır. Bu bakımdan asıl fâsık olanlar ve Allah'ın hak olan
dîninden uzaklaşanlar, işte bu yahudîler ve hıristiyan-lardır. Böyle yapmakla
bunlar; [101]
83. Allah'ın
dîninden ba§ka (dîn) mi istiyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa, hepsi
de, ister istemez, Allah'a boyun eğmişlerdir. Sonunda yine O'na
döndürüleceklerdir.
83 Yahudi
ve hıristiyanlar, Allah'ın gönderdiği son peygamberi inkâr etmek ve O'nun
dîninden yüz çevirmekle, kendilerine başka bir din mi edinmek istiyorlar? Oysa
Allah katında makbul ve geçerli olan yegâne din İslâm'dır; yahut başka bir
ifadeyle, bütün tasarruflarında O'na teslim olup hükmüne rıza göstermektir.
O'nun son peygamberi olan Muhammed (s.a.s.), bütün insanlara bu gerçeği bir
defa daha duyurmak ve bütün teklifleriyle İslâm'ı tamamlayıp onlara tebliğ
etmek için gönderilmiştir. Onlar ise, bu Peygamberi inkâr etmekle İslâm'dan yüz
çevirmiş ve kendi sapık inançlarını dîn edinmiş olmaktadırlar. Halbuki
göklerde ve yerde akli sahibi herkes Allah'ın tasarrufuna boyun eğmekte, bir
kısmı kendi rıza ve ihtiyariyle O'na itaat etse bile, bir kısmı da zor
karşısında ve tehlike ânında O'na sığınmaktadır. Binâenaleyh kıyamet günü
herkes, yine O'na döndürülecek ve dünyada yaptıklarının hesabı kendilerinden
sorulacaktır. [102]
84. (Ey
Muhammed!) De ki-"Allah'a, bizein-dirüen (Kur'Ğn) 'e, ibrahim 'e,
İsmail'e, Is-hak'a, Yakûb'a ve oğullarına indirilenlere, Mûsâ 'ya, îsâ 'ya ve
(diğer) peygamberlere Rablan tarafından verilenlere îman ettik. Onlardan hiç
biri arasında ayırım yapmayız. Biz, Allah'a teslim olanlarız".
85. Her kim
islâm'dan başka bir dîn ararsa, (bu dîn) kendisinden asla kabul edilmiye-çektir.
O kimse, âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.
Allahu Ta'âlâ, geçmiş
peygamberlerin, gelecek peygamberlere ve dolayısıyle Muhammed (s.a.s.)'in
peygamberliğine îman etmek ve ona yardımcı olmak hususunda onlardan nasıl misak
aldığını açıkladıktan ve bu misaktan dönenlerin fâsık olduklarını, fâsıkların
ise, kıyamet günü Rablarının huzuruna
çıkarıldıklarında yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerini bildirdikten
sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde de, sevgili Peyamberine yönelttiği emri
ve bu emrin mahiyetini beyan etmiştir. Bu emirle şu husus bir defa daha
açıklanmış olmaktadır ki: Allahu Ta'âlâ, geçmiş peygamberlerden gelecek
peygambere îman etmeleri ve ona yardımcı olmaları hususunda nasıl söz almışsa,
son Peygamberden de, aynı şekilde, Allah'a, peygamberlerine indirdiği
kitaplarına ve peygamberlerine îman etmesi için söz almıştır. Allahu Ta'âlâ
şöyle buyurmuştur: [103]
84 (Ey
Muhammed!) De H: "Allah'a, bize indirilen (Kur'ân)'e, İbrahim'e, Ismaı e,
İshak'a, Yakûb'a ve oğullarına indirilenlere, Musa'ya, îsâ'ya ve (diğer)
peygamberlere Rablan tarafından verilenlere îman ettik
Onlardan hiçbiri
arasında ayırım yapmayız. Biz, Allah'a teslim olanlarız". 85. Herkim
İslâm'dan başka birdin ararsa, (bu din) kendisinden asla kabul edilmiyecektir.
O kimse, âhırette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.
84 AllahuTa'âlânın bu
âyetiyle Peygamberine yönelttiği emrin özünü, kendi katında yegâne geçerli dîn
olan İslâm'ın îman esasları teşkil eder. îman esaslarının başında ise, Allah'a
îman gelir. Allah'a îmandan maksat, O'nun varlığına, birliğine ve kâinattaki
mutlak tasarrufuna inanmaktır. Allah'a îmanın, diğerîman esaslarının
başındayer alması, bunun asıl, diğerlerinin ise, bu asıldan neş'et etmesi
sebebiyledir. Zira biraz önce de İşaret ettiğimiz gibi, mutlak tasarruf sahibi
Allahu Ta'âlâdır ve ancak O, dilediği kavme dilediği kimseyi peygamber olarak
göndermiş, o peygambere de dilediği kitabı vahiy yolu ile indirmiştir. Bir
peygambere indirilen kitabın, ancak Allah'tan gelen vahye dayalı olması ve
peygamberliğin de vahiyle sabit bulunması dolayısıyle âyet-i kerîmede kitaplara
îman Allah'a îmandan sonraki sırayı almıştır.
Kur'ân'ı Kerîmin, en
son nazil olan kitap olmasına rağmen, âyet-i kerîmede îman edilmesi gereken
kitapların başında zikredilmesi, diğer ,peygamberlere indirilen kitapların
bilinmesinde asıl olması dolayısıy-ledir. Zira biz, hangi peygambere hangi
kitabın indirildiğini, ancak Kur'ân sayesinde öğrenebiliyoruz. Binâenaleyh biz,
önce Kur'ân'aîman etmeliyiz ki, sonra da onun haber verdiği kitaplara îman
edelim.
Aynı şekilde, Kur'ân-ı
KerîrrVin isimlerini bildirdiği bütün peygamberlere inanmak da, îman
esaslarındandır. Kur'ân, bunlardan bir kısmı hakkında geniş bilgi verdiği
halde.bir kısmını da icmâlen zikretmiştir. Binâenaleyh tafsîlen zikredilenlere
tafsîlen, icmâlen zikredilenlere de icmâlen inanmak her insana vâcibtir.
Bunlar arasında ayırım yaparak bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak, yahut
bazısı hakkında şüphe göstermek îman esasına aykırıdır; böyle inanca sahip olan
kimse îmanını yitirmiş, dînden çıkmış olur. İşte bu sebepledir ki, Allahu
Ta'âlâ, sevgili Peygamberine "bu peygamberlerden hiçbiri arasında ayırım
yapmayız" demesini ve dolayısıyle böyle bir ayırım yapılmamasını emretmiştir.
Yukarıda da
açıkladığımız gibi, Hazreti Peygambere yöneltilen îmanın ikrarıyle ilgili bu
emir, bütün müslümanlara da şâmildir ve onların da Peygamberle birlikte
"Allah'a, bize indirilen Kur'ân'a, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakûp'a
ve oğullarına indirilenlere, Musa'ya, îsâ'ya ve diğer peygamberlere Rabları
tarafından verilenlere îman ettik, onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız.
Biz, Allah'a teslim olanlarız" demeleri ve kalblerindeki îmanlarını böyle
ikrar etmeleri gerekir. Zira İslâm'ın esası budur: Nefislerimizin heves ve arzularından
ve bize insanlığımızı ve kulluğumuzu unutturan her çeşit dünya şehvetinden
sıyrılarak rıza ve ihlâs ile Allah'a teslim olmak. Nefislerimizi ıslâh etmeden
ve ruhlarımızı temizlemeden Allah'a yaklaşmamız mümkün olmadığı gibi, hâlis
müslüman olmamız da mümkün değildir. Nefislerin ıslâhı ve ruhların temizlenmesi
ise, ancak Allah'a ihlâs ile ibadet etmenin neticesinde mümkün olur. İşte
Allah'ın, kullarından istediği budur ve buna İslâm denilmiştir.
Dikkat edilecek
olursa, Âyet-i kerîmede, önce Allah'a, kitaplarına ve peygamberlerine îmandan
ve bu îmanın ikrarından sözedilmiş, sonra da Allah'a ibadet ederek yalnız O'na
kul olmak manâsında teslimiyet zikredilmiştir. İşte ilkinden sonuncusuna kadar
bütün peygamberlerin dîni budur; Önce îman, sonra ibadet... Allah'a îman
etmiyen kimsenin O'na ibadet etmesi nasıl mümkün değilse, ibadetsiz îman da,
olacak şeylerden değildir. Çünkü din, onu teşkil eden unsurların birarada
bulunmasıyle gerçek manâda din olur. Eğer bu unsurlardan biri ortadan kalkarsa,
din de din olmaktan çıkar.
85 Bu sebepledir ki,
her kim, peygamberler veya onlara indirilen kitaplar arasında ayırım yaparak
bir kısmına inanır, bir kısmına inanmazsa, yahut inandığını söyleyip de
ibadetiyle Allah'a kulluk görevini yapmazsa, İslâm'dan başka bir davranış ve
inanç sistemini kendine din edinmiş olur ve bu sapık din, kendisinden asla
kabul edilmez. Ayrıca o kimse, âhirette de Allah'ın rahmetinden ve
Peygamberinin şefkat ve şefaatinden mahrum kalır ve hüsrana uğrayan kimselerden
olur. [104]
86. îman edip Rasûlün hak olduğuna şehadet
eyledikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, küfreden bir kavmi,
Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zâlim olan bir kavme asla hidayet etmez.
87. İste onların cezalan: Allah'ın, meleklerin ve
bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasu.
88. Bu lanetin içinde daimîdirler. (Çekecekleri)
azâb ise, ne hafifletilir, ne de tehir edilir.
89. Bundan
sonra tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müstesna. Zira Allah, çok bağışlayıcı,
çok merhametlidir.
Allahu Ta'âlâ, îman ve
ibadet olarak İslâm'ın aslını ve esasını beyan ettikten, bütün peygamberlerin
bu din üzere gönderildiklerini ve do-layısıyle hiç kimseden aslı îman ve İbadet
olan İslâm'dan başka bir din kabul edilmiyeceğini belirttikten sonra,
yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde, bu dîni inkâr eden kâfirlerin halini ve Rablan
katında maruz kalacakları büyük cezayı açıklamıştır.
Taberî'nin muhtelif
isnadlarla Tefsîr'öe ve İbn Hacer'in İsâbe'öe naklettiklerine göre, el-Hâris
İbn Suveyd el-Ensârî, Hazreti Peygamberin hicretiyle müslüman o|muş bir
kimseydi. Fakat sonradan irtidad edip kavmine dönmüş ve böylece küfrü seçmişti.
Onun irtidadı üzerine Allahu Ta'âlâ da yukarıdaki âyet-1 kerîmeleri
indirmişti. Kavminden bir adam, bu âyetleri el-Hâris'e haber verince,
"vallahi sen sözüne güvenilir bir kimsesin; Rasûlullah (s.a.s.) ise,
senden daha güvenilirdir" demiş ve gelip tekrar müslüman olmuştur. Bununla
beraber âyet-i kerîmelerin yahudî ve hıristiyanlar hakkında nazil olduğunu
söyleyenler de vardır. Zira bunlar, önce kendi peygamberlerine inanmışlar,
fakat Muhammed (s.a.s.)'in gönderilmesi üzerine onu İnkâr etmişlerdir. Oysa
kitaplarının geleceğini haber verdiği ve sıfatlarını saydığı bu Peygamberi
bekleyip duruyorlardı.
Ayet-i kerîmelerin
nüzulü hakkında ileri sürülen hâdiseler birbirinden farklı olsalar bile,
îmandan sonra küfre dönmek gibi aralarında görülebilecek benzer illetlerin
nüzul sebebi olarak düşünülmesi hatalı olmaz. Zaten Kur'ârn Kerîmin en büyük
özelliği de, nüzul sebebi olan hiçbir hâdiseye İçinde yer verilmemiş ve böylece
ahkâmının, kıyamete kadar vukubulacak İlletleri müşterek hâdiseler karşısında
geçerliliğinin muhafaza edilmiş olmasıdır. Bu sebepledir ki biz, âyet-i
kerîmelerin, ne yukarıda adı geçen el-Hâris İbn Suveyd, ne dinden çıkmış bir
gurup ve^ ne de yahudî ve hıristiyanlar hakkında nazil olduğunu ileri sürüp işe
olup bitmiş nazariyle bakamayız. Fakat aynı hâdiseler, dün olduğu gibi bu gün
de vukubulmakta ve çeşitli sebeplerle dinden çıkma olaylarına!, az da olsa
rastlanmaktadır. Bundan sonra da elbet vukubulacaktır. İşt^ o zaman bu gibi
kimselere, Allahu Ta'âlânın bu âyetleri hatırlatılacak v denilecektir ki: [105]
86. îman
edip Rasûlün hak olduğuna şehadet eyledikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten
sonra, küfreden bir kavmi, Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zâlim olan
birkavtrie asla hidayet etmez. \
86 Evet!
Allah'ın, Musa'ya ve îsâ'ya indirdiği kitaplarda, bütün sıfatlarını
açıklayarak, bu sıfatlara sahip olan bir Peygamberin gönderileceğini beyan
etmesinden, bu Peygamberin, açıklanan bu sıfatlara sahip olarak gelmesinden ve
onun peygamberliğinin en büyük mucizesi olmak üzere Kur'ân'ın da ona
indirilmesinden sonra, hem Allah'a, hem O'nun Peygamberine, hem de Allah'ın bu
Peygambere indirdiği Kitab'a önce îman edîp sonra da bu îmandan dönerek küfre
dalan kimseye Allah nasıl hidayet eder ve o istemediği halde onu nasıl hidayet
üzerinde tutar? Oysa Allah'ın insanoğluna hidayet etmeyi dilediği zaman en
açık ve en kesin delilleri onun gözleri önüne sermesi, sonra da onun bu
delilleri görmesine engel olabilecek bütün engelleri ortadan kaldırması, O'nun
değişmeyen sünnetlerinden biridir. Öyle ki, artık bundan sonra insan için,
kendisinden istenen îmana kavuşmuş ve hidayeti bulmuş olmaktan başka ümid
edeceği hiçbir şey yoktur. Nitekim her peygamberin gelişinden sonra insanların
dalga dalga onların etrafında kümelenmeleri ve onlara tâbi olmaları,
getirdikleri delillerin aklı başında olanlarca reddedilemiyecek kadar açık ve
kesin olmasındandır. Bu açık ve kesin delilleri görerek peygambere ve onun
getirdiği kitaba îman eden bir kimsenin, artık bu îmandan dönmesi mümkün
değildir. Fakat yine de dönerse en büyük zulmü işlemiş olur. Zira
"zulüm", hangi şeyde olursa olsun, hakka vâsıl olması dolayısıyla
girilmesi ve takip edilmesi gereken yoldan sapmak manasındadır. Binaenaleyh her
kim hakka vâsıl olan yoldan saparak zulüm işlerse hidayet bulamaz ve elbette
Allah, böylelerini hidayete erdirmez. Hidayetten mahrum kalan bu gibi
kimselerin hiç akıllarına getirmedikleri bir de cezaları vardır. [106]
87. İşte onların cezalan: Allah'ın, meleklerin ve
bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasu
88. Bu lanetin içinde daimîdirler. (Çekecekleri)
azâb ise, ne hafifletilir, ne de tehir edilir.
89.Bundan
sonra tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müstesna... Zira Allah, çok bağışlayıcı,
çok merhametlidir.
87-88 Evet!
Önce îman edip Rasûlün hak olduğuna şehadet eyledikten ve kendilerine apaçık
deliller geldikten sonra, onu ve delillerini ellerinin tersiyle iterek îmandan
dönen ve küfre yönelen kimselerin dünya ve âhi-rette görecekleri en büyük ceza,
önce Allah'ın, sonra da meleklerin ve bütün insanların lanetine uğramaktır.
Lanet, "suht" manâsına gelir ki, birisine son derece kızmak
demektir. Bu kızgınlık sebebiyle onu tardeder; her çeşit hayır ve rahmetten
uzak tutar. Buna göre Allah'ın kâfire laneti, ona kızması ve rahmetinden onu
uzak tutmasıdır. Meleklerin ve insanların laneti ise, kâfir aleyhine lanetle
duâ etmeleridir. Zira insanın önce îman edip sonra tekrar küfre döndüğünü işiten
herkes, ona lanetle duâ eder. Bu itibarla o, küfür içinde kaldığı sürece,
üzerine kesil-, meksizin lanet yağar. Göreceği azâb hiç eksilmez; herhangi bir
mazeret dolayısiyle tehir de edilmez. [107]
89 Bununla
beraber işledikleri bu zulümden sonra, pişmanlık duyarak günahlarından tevbe
ve kalblerine yerleştirdikleri sağlam îmanla amellerini ıslâh edenler, Allah'ın
af ve merhametine nail olurlar. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, tevbenin
kabulü, onun, amel üzerine tesir edecek cinsten bir tevbe olmasına bağlıdır.
Nitekim âyet-i kerîmede de bu hususa işaret edilmiş ve "tevbe edenler ve
hallerini düzeltenler müstesna" denilmek suretiyle hâlin ıslâhı tevbe
üzerine atfedilmiştir. Zira hal ve amele tesiri olmayan tevbenin din nazarında
hiçbir değeri yoktur. Nitekim bir çok kimsenin işledikleri günahlardan nedamet
duyup tevbe istiğfar ettikten sonra, bu günahlara yeniden dönmekte
gecikmedikleri görülür ki, bunun başlıca sebebi, tevbelerinin, gaflet ânında
kendilerini ikaz etmekten ve amellerini ıslâh edecek yola onları sevket-mekten
uzak olmasıdır. Halbuki tevbeleri, amellerinin ıslâhında yeterli olacak
derecede içten-gelseydi, tekrar eski günahlarına dönmezler,
Allah'ın af ve
mağfiretinden de ümitsizliğe düşmezlerdi. Zira Allah, tev besi sahîh ve makbul
olmayanları af ve mağfiret etmez. [108]
90 îman
ettikten sonra küfredenlerin, sonra da küfürlerini artırdıkça artıranların tevbeleri
asla kabul edilmiyecektir. İşte asıl sapık olanlar onlardır.
91
Küfredenler ve kâfir olarak ölenler, fidye olarak dünya dolusu altın verseler,
bu hiçbirinden asla kabul edilmiyecektir. Onlar için elîm bir azâb vardır;
hiçbir yardımcıları da bulunmayacaktır.
Önce îman edip Rasûlün
hak olduğuna şehadet eyledikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra
küfre dönen, bu yüzden Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine
müstehak olan ve bu lanet içinde sonsuza kadar kalacakları bildirilen kâfirlere
işaret edilip bunlardan tev-bekâr olanlar bu lanetten istisna kılındıktan
sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerde, kâfirlerin iki tabakasına daha yer
verilmiş ve bunların da âkibetleri açık bir şekilde gözler önüne serilmiştir.
Bu âyet-i kerîmelerden
anlaşıldığına göre, inkârları sebebiyle küfre düşenler, başlıca üç guruptur.
Birincisi, daha önceki âyetlerde de görüldüğü gibi, küfreden, fakat küfürden
sonra sahîh ve makbul bir tevbe ile Allah'a yönelen kimselerdir ki, Allah,
bunların tevbelerini kabul eder ve günahlarını bağışlar. Diğer iki gurup ise,
yukarıdaki âyetlerde sözü edilen kâfirlerdir. Bir kısmı, küfürden sonra yine
tevbe edenlerdir; fakat bunların tevbeleri asla kabul edilmez. Diğer kısmı ise,
hiç tevbe etmeden küfür üzere ölen kâfirlerdir. Bu iki gurup kâfirler hakkında
Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [109]
90. îman
ettikten sonra küfredenlerin, sonra da küfürlerini artırdıkça artıranların tevbeleri asla kabul
edilmiyecektir. İpe asıl sapık olanlar onlardır.
91.
Küfredenler ve kâfir olarak ölenler, fidye olarak dünya dolusu altın verseler,
bu hiçbirinden asla kabul edilmiyecektir. Onlar için elim birazâb vardır;
hiçbir yardımcıları da bulunmayacaktır.
90 Daha önce
de işaret ettiğimiz gibi, yukarıdaki âyet-i kerîmelerin nüzul sebeplerinden
biri, ehl-i kitabın Hazreti Peygambere karşı takındıkları tavırdır, Zira gerek
yahudîler ve gerekse hıristiyanlar, kendi kitaplarının geleceğini haber verdiği
ve sıfatlarını bildirdiği bir peygambere inanmışlar ve onu dört gözle
beklemeye başlamışlardır. O henüz gelmeden önce sahip oldukları inanç, onun
gelişinden sonra da olmalı ve sonuna kadar öylece devam etmeliydi. Fakat
bilindiği gibi bu böyle olmamış ve kitap ehli, Hazreti Peygamberin gelmesi
üzerine, kıskançlık içinde ondan yüz çevirip küfre dönmüşlerdir. Bunlardan
bazıları sahîh 've makbul bir tevbe ile Allah'ın rızasını kazanmış olsalar
bile, büyük çoğunluğu küfür üzerine küfür işleyerek, Allah'ın hak olan yolundan
uzak düşmüşlerdir. Bunlar, tevbe etmiş olsalar bile, kötülük içlerine iyice
nüfuz etmiş ve küfür kalblerinden sökülüp atılmıyacak derecede yerleşmiş
olduğu için, bunların tevbeieri asla kabul edilmemiştir; kabul edilmesinde
mümkün değildir.
Ayet-i kerîmenin,
kâfirlerin tevbelerinin asla kabul edilmiyeceği şeklindeki bu zahirî
manâsının, bir evvelki âyette yer alan "tevbe edenler ve hallerini
düzeltenler müstesna" ifadesine ve Şürâ sûresinin "kullarının
tevbelerini kabul eden O'du? mealindeki 25 inci âyetine aykırı düştüğü
zannedilirse de, aslında âyetler arasında böyle bir aykırılık yoktur. Zira
Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetinde, kâfirin cezasının, Allah'ın, meleklerin
ve bütün insanların laneti olduğunu bildirmiş, sonra da tevbe edenlerin bu
lanetten istisna kılınacağını beyan etmiştir. Yukarıdaki ayet-İ kerîmede sözü
edilen tevbeleri asla kabul edilmiyecek olanlar ise, tevbe edip de bu tevbeden
sonra tekrar küfre dönenlerdir. Eğer bir kimse küfürden sonra tevbe eder, sonra
tekrar küfre dönerse, artık onun tev-besi makbul bir tevbe değildir. Çünkü
îmandan sonra küfre dönen ve hakka mukavemet, Peygambere eziyet ve Allah'ın
dîni ile kavga eden kimselerin küfürleri, bu amelleri sebebiyle arttıkça artar;
daha önce tevbe etmiş olsalar bile, onların bu tevbeleri hiç yapılmamış gibi
olur. Nefisleri küfürle o derece kaynaşır ki, kendilerinden sâdır olan bütün
amellerde bu küfrün eserini görmemek mümkün değildir. İşte bu sebepledir ki
Allahu Ta'âlâ, Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif yerlerinde onları, kalbleri paslanmış[110]
ve mühürlenmiş[111]
kimseler olarak tavsîf
etmiştir. Bunlar, inad ve kibirleri yüzünden hakkı inkâr etmiş olsalar bile,
nefislerinin kendilerine tevbe etmeyi fısıldamaktan geri kalmadığı da
düşünülebilir. Ne var ki nefsin bu fısıltısı boş bir soluktan ibaret kalır;
zira onunla tevbe arasında bulunan engel, tevbeden sonra onun hakkı ve hayrı
kabul etmesine imkân vermez. Oysa nefis, tevbe ile birlikte günahın o büyük
acısını hissetmiş olmalıdır ki, bu, onu âkibeti hüsran olan günahtan nihaî
olarak uzaklaştırsın ve hayrolan sâlih amele yöneltsin. İşte kâfirin günahının
af ve mağfiret edilmesini gerektiren tevbe böyle birtevbedir. Şunu unutmamak
gerekir ki, günahından tevbe eden kimsenin günahının af ve mağfiret edilmesi,
tahminî bir atıfet değildir. Bu, ancak, tevbenin insan fıtratına uygun
düşmesiyle gerçekleşir. Bu fıtrat ise, nefse, günahın çirkinliğini ve
âkitebitinin kötülüğünü telkin ederek onu terketmeye ve sâlih amel ile izlerini
ortadan kaldırmaya yöneltir. Böylece tevbe, sahibini, günahları bağışlanmaya
hazır bir kimse haline getirmiş olur. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Şems sûresinin
9-10 uncu âyetlerinde şöyle buyurmuştur: "Nefsihi (günahın
pisliklerinden) temizleyen kimse kurtuluşa ermiştir. Onu kirletip gömen ise,
hüsrana uğramıştır". Bu, tıpkı bembeyaz elbisesine kir bulaştırıp onu
kirleten kimseye benzer. Bu kirden hoşlanmayan sahibi onu hemen yıkarsa,
elbisesi kolayca temizlenir ve ilk beyazlığına kavuşur. Fakat bu kirin
elbisede kalması onu hiç rahatsız etmez ve elbiseyi aylarca yıkamazsa, üzerine
eklenen kirlerle kalın birtabaka haline gelen kir, daha sonra yıkansa bile
artık onu kumaş üzerinden temizleyip çıkarmak mümkün olmaz. Kumaşın tekrar
tekrar yıkanması, iplerinin eriyip kopmasına sebep olur, fakat kirin temizlenmesini
sağlamaz. İşte tevbe ile bağışlanmıyan günah da böyledir. Allahu Ta'âlâ, Nisa
sûresinin 17-18 inci âyetlerinde, her iki hale de işaret ederek şöyle
buyurmuştur: "Allah katında kabul görecek olan tevbe, cahillikle bir
kötülük edip de arkasından hemen tevbe edenlerinkidir. İşte Allah böylelerinin
tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, (her şeyi) hakkıyle bilendir; hikmet
sahibidir. Yoksa tevbe, kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip
çatınca, şimdi ben tevbe ettim, diyenin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesi
değildir. İşte böylelerine de elîm bir azâb hazırladık".
Hak yoldan sapmış
olanlar da işte bunlardır. Bunların hidayete ermeleri, veya doğru yolu
bulmaları hususunda hiçbir ümid ışığı yoktur, Tevbeleri de kabul edilmez.
91 Hakkı inkâr edip de
Kâfir olarak ölenlere gelince, bunlar, küfürleri sebebiyle âhırette
görecekleri elîm azâbtan kurtulmak için, dünyada iken arz dolusu altını fidye
olarak verseler, bu, onlardan asla kabul edilmeyecektir. Dünya hayatında, bazı
açıkgözlerin bir takım zâlim idarecilere rüşvet olarak verdikleri hediyelerle
işledikleri suçun cezasından kurtulmaları bazan mümkün olsa bile, âhırette
Allah'ın kâfirler için hazırladığı cehennem azabından rüşvetle veya fidye ile
kurtulmak mümkün değildir. Bu fidye, dünya küresini dolduracak kadar altın
bile olsa, kâfire hiçbir fayda sağlamaz. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Hadîd sûresinin
15 inci âyetinde de fidye konusuna temas ederek şöyle buyurmuştur: "Bu gün
siz (münafıklar)den de, inkâr edenlerden de fidye kabui edii-mez. Sığınağınız
ateştir; lâyığınız da odur. Ne kötü bir gidiş".
Evet, dünyada iken
ruhunu Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhıret gününe ve
kader'e sahîh îman ile îman edecek •dereceye yükseltemeyen kimse, âhırette
cehennem ateşinin derinliklerinden cennette bulunan yüksek derecelerden birine
de yükseltemez; yükseltmek için de hiçbir yol bulamaz. Dolayısıyle onlar için
işte o cehennem ateşi içerisinde akıllarının almıyacağı derecede acı verici
azâb vardır. Onlar kendilerini bu acı azâbtan fidye ile veya rüşvetle
kur-taramıyacakları gibi, kurtulmak için kendilerine yardım edecek bir dost da
bulamayacaklardır. İşte bu, dünyada iken îmandan nasîblerini alamayan
inkarcıların âkibetidir.
Allahu Ta'âlâ,
yukarıdaki âyetlerinde, kendi katında makbul olan yegâne dînin İslâm dîni
olduğunu, hiç kimseden İslâm'dan başka din kabul edilmeyeceğini, kim bu dîne ve
onun îman esaslarına inanıp îman ettikten sonra bunları inkâr eder ve kendine
başka bir din edinirse, en büyük zulmü işlemiş olacağını, tevbe edenler
dışında, böylelerinin cezasının, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların
laneti olduğunu, fakat küfürlerinde ısrar edenlerin, tevbe etseler bile
tevbelerinin kabul edilmeyeceğini, uğratılacakları elîm azaba karşılık fidye
olmak üzere dünya dolusu altın verseler, kendilerinden bunun da kabul
görmeyeceğini açıkladıktan sonra, mü'minlerden kabul edilecek ve kendilerine
faydası dokunacak olan sadakanın sıfatını bildirerek şöyle buyurmuştur: [112]
92.
Hoşlandığınız şeylerden (Allah yolunda) sarf etmedikçe, asıl iyiliğe asla
eremezsiniz. Her ne sarfedersenh, şüphesiz Allah da onu hakkıyle bilir.
Allah indinde makbul
olan din, şüphesiz İslâm dînidir. Bu itibarla İslâm'dan başka din aramak
beyhudedir. Kim böyle bir arayış içine girerse, sonu hüsran olur. Buna göre,
ister müşrik olsun, ister yahudî veya. hıristiyan olsun, kim İslâm'dan yüz
çevirmiş ve îman esaslarından uzak kalmışsa, tevbe edip hak yola girmedikçe
kendisini bu hüsrandan kurtaramaz. Fakat kim de gerçek bir tevbe ile İslâm'a
sarılır ve amellerinde bu tevbenin eseri açıkça görülürse, işte o, Allah'ın
hidayetine maz-har olmuş kişilerden sayılır.
Ancak şunu unutmamak
gerekir ki, mücerred îman ve İslâm, kişiye, mazhar olduğu hidayetin ve
kazandığı faziletin zevkini tattırmaz. Belki insanı uçurumun dibinden kıyıya
çıkarıp kurtarır da, onun tekrar uçuruma yuvarlanmasını önleyemez; veya
yuvarlanma korkusunu içinden söküp atamaz. Oysa İslâm bizatihi selâmet olan bir
dindir ve bu dîne girmiş olan bir kimsenin her türlü tehlikeden emin olması ve
selâmette bulunması gerekir. İşte yukarıdaki âyet-i kerîme, insana, bu selâmeti
hissetmenin yollarından birini gösteren bir işarettir.
İster küfürden sonra
tevbe ederek uçurumun karanlıklarından kendilerini kurtarıp kıyıya ulaşan
mü'minler olsun, ister hak yoldan sapmamış olmakla birlikte uçurumun
kenarından bir türlü uzaklaşamayan ve selâmete çıkamayan müslümanlar olsun,
hepsinin de, îmanın tadına j varmak ve gerçek iyiliğe ulaşmak için nefislerini
bir takım bağlardan ve' dünyevî menfeatlerden kurtarmaları gerekir. Bu da ancak
sevilen ve hoşlanılan maddî eşyanın Allah yolunda elden çıkarılması ve nefsi
kayıd altında tutan mal sevgisinin kırılmasıyle mümkün olur. İşte bunun İçindir
ki, Allahu Ta'âlâ bu âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:
92. Hoşlandığınız
şeylerden (Allahyolunda) sar-fetmedikçe, asıl iyiliğe asla eremezsiniz. Her ne
sarfederseniz, şüphesiz Allah da onu hakkıyle bilir,
92 Karşılığını
"iyilik" olarak zikrettiğimiz âyet-i kerîmedeki bin kelimesi, îman
ile, hiç kusursuz işlenen sâlih amelin İnsana kazandırdığı en üstün bir
dereceye delâlet eder. Bu sebepledir ki bazı müfessirler bunu cennet, bazıları
da Allah'ın mutlak ihsanı olarak tefsîr etmişlerdir. Buna göre âyet-i kerîmeden
anlaşılan mana şu olmak gerekir: Hoşlandığınız veya sevdiğiniz şeylerden Allah
yolunda sarfetmedikçe cennete, yahut Allah'ın ihsanına nail olamazsınız. Bu
manâda âyet-i kerîme, hoşlanılan maldan Allah yolunda sarfetmeyi,nihaî gaye
olarak ortaya koymuştur. Ancak bunu, insanın, îman ve ibadetlerinde gerekeni
yapmasa bile, hoşlandığı şeylerden infak etmek suretiyle birr'e nail olabileceği
manâsında anlamamak gerekir. Zira böyle bir anlayış, insanı sadece hüsrana
götürür.
Birr'ın yalnız mal
intakından ibaret olmadığını anlamak için, Bakara sûresinin 177 nci âyetini bir
defa daha hatırlamakta fayda vardır. Bu âyet-i kerîmede şöyle buyurulmuştur;
"İyilik (birr), yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir.
Fakat iyilik, o kimselerin (iyiliği)dir ki, Allah'a, âhıret gününe, meleklere,
Kitâb'a ve Peygambere îman etmişlerdir. Mal sevgisine rağmen, onu,
yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara ve kölelerin kurtuluşuna
vermişlerdir. Namazı dosdoğru kılmış, zekâtı vermiş, ahidleştikleri zaman,
ahidlerini yerine getirmişlerdir. Zorda, darda ve savaşta sabırlıdırlar. İşte
doğru olanlar onlardır. Takva sahibi olanlar da ancak onlardır". Bu âyet-i
kerîmeden de anlaşıldığı gibi, birr (asıl iyilik) e ulaşmanın şartı, sadece
hoşlanılan maldan Allah yolunda sarfetmek değildir. Her ne kadar bu âyet-i
kerîmede, mal sevgisine rağmen, onu, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yolda
kalmışlara ve kölelerin kurtuluşuna vermek, birrtn şartı olarak zikredilmişse
de, ondan önce ve ondan sonra zikredilmiş başka şartlar da vardır ve bunlar;
îman ve ibadeti de İçine alan şartlardır. Nitekim âyet-i kerîmenin başında
"İyilik (birr), yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz
değildir" denildikten sonra, onun, Allah'a, âhıret gününe, meleklere,
Kitab'a ve Peygambere îman etmek, çok sevilmesine rağmen, yakınlara, yetimlere,
düşkünlere, yolda kalmışlara ve kölelerin kurtuluşuna mal vermek, namazı
dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, ahidlere sâdık kalmak ve zorda, darda, savaşta
sabretmek olduğu açıklanmıştır. O halde asıl iyilik (birr)e erişmek için, iman
ve ibadetle birlikte, hoşlanılan şeylerden de Allah yolunda sarfetmek gerekir.
Bununla beraber Allahu Ta'âlâ, yukarıdaki âyet-i kerîmede îman ve ibadeti
tekrar etmeye gerek görmemiştir; çünkü daha önceki âyet-İ kerîmelerde, sâlih
amel ile neticelenmeyecek bir tevbe ile îmana dönmedikçe, kâfirin sonsuza kadar
lanet altında kalacağı belirtilmiştir ki, bu, mal infaktyle ilgili beyanın
başlangıcını teşkil eder. Bununla denilmek istenmiştir ki; îmandan sonra
inkâra yeltenip kâfir olanlar, kendilerini amel-i sâlihe yöneltecek bir tevbe
ile tevbe edip îmana dönmedikçe asla bağışlanmazlar. Fakat gerek tevbe
ileîmana dönmüş olan mü'minler ve gerekse küfre hiç bulaşmamış olan mü'minler,
hoşlandıkları şeylerden Allah yolunda sarfetmedikçe, asıl iyilik (birr)e asla
erişemezler. Buhdan da anlaşılıyor ki, hoşlanılan şeyden Allah
yolunda sarfetmek,
îmanın ve İslâm'ın mütemmimi, yani tamamlayıcısı-dır. Bu olmadan îman ve İslâm
tam olmuş sayılmaz. Kısacası hoşlandığı maldan Allah yolunda sarfetmeyen kişi
tam müslüman, kâmil mü'rnin değildir. İşte bu sebepledir ki, gerek müfessirler
ve gerekse hadîsçiler, ilk müslümanlardan, hoşlandıkları malları Allah'a veya
Allah yoluna tahsis eden kimselerin pek çok kıssalarını zikrederler. Buhârî,
Müslim, Tir-mizîve diğer hadîs imamlarının Enes İbn Mâlik'ten naklettikleri bir
hadîs şöyledir:
"Ebû Talha,
Medîne'de mal olarak hurmalık yönünden Ensarın en zengini idi. Kendisinin en
çok sevdiği yer de, Beyrûha denilen bostandı. Burası Mescid-i Nebevî'nin
karşısına düşüyordu ve Rasûlullah (s.a.s.) zaman zaman oraya girer ve içindeki
tatlı sudan içerdi, "Ey mü'minler! Hoşlandığınız şeylerden Allah yolunda
sarfetmedikçe, asıl iyiliğe asla eremezsiniz" âyeti nazil olunca, Ebû
Talha Rasûlullah (s.as.)'a gelmiş ve şöyle demiştir: Yâ Rasûlallah! Allahu
Ta'âlâ, hoşlandığınız maldan infak etmedikçe asıl iyiliğe asla eremezsiniz,
buyuruyor. Benim, malım içinde en çok sevdiğim, Beyrûha'dır. O, Allah için bir
sadakadır. Bu sadakanın hayrını ve Allah katında tükenmez bir âhıret azığı
olmasını umarım. Yâ Rasûlallah! Bu yeri, Allahu Ta'âlânın sana gösterdiği yolda
sarfeyle. Hazreti Peygamber, Ebû Taiha'nın bu sözü üzerine şöyle buyurmuştur:
Büyük şey! Beyrûha, sahibine kazanç veren bir maldır. Senin ne demek istediğini
anladım. Ben, bu yeri akrabana tasaddukj etmeni uygun görüyorum. Ebû Talha da, senin
dediğini yapacağımı demiş ve Beyruha'yı akrabaları ve amca çocukları arasında
taksim etmiştir".[113]
Ebû Talha Zeyd İbn
Seni el-Ensârî, Hazreti Peygamberin müşriklerle olan savaşlarında onun yanında
bulunur ve onu, atılan oklardan korumak için vücûdunu siper ederdi. Savaş
sırasında Hazreti Peygamberin yanında, kendi başına toprak saçarak
"hayatım, senin hayatın için feda olsun" der, sonra da düşman üzerine
ok yağdırmaya başlardı. Hazreti Peygamber, onun savaş sırasındaki
kükremesinden sözederken "savaşta Ebû Taiha'nın kükreyişi, yüz askerin
kükreyişinden hayırlıdır" derdi. İşte, yukarıdaki âyet-i kerîme nazil
olduğu zaman, en çok sevdiği malını Allah yolunda sadaka olarak veren kişi,
böyle bir müslüman idi. Kalbini dolduran îman ve Peygamber sevgisi, bu derece
yüksek olmasaydı, canı gibi sevdiği o bahçeyi başkalarına nasıl verirdi; o başkaları
akraba bile olsalar?..
Müfessirlerin
naklettikleri benzer olaylardan biri de, Zeyd İbn Harise ile ilgilidir. Bu âyet
nazil olunca Zeyd, Sebel adlı atiyle Hazreti Peygambere gelmiş ve "bu
sadakadır* demiştir. Hazreti Peygamber atı sadaka olarak kabul etmiş, sonra da
ona Zeyd'in oğlu Usâme'yi bindirmiştir. Zeyd ise, ata oğlunun bindiğini
görünce, içi burkulmuş ve üzülmüştür. Ancak Hazreti Peygamber onu teselli
ederek "Allah, sadakanı kabulet-medi mi?1" demiştir. Zeyd'in, bu
attan daha kıymetli ve daha sevgili başka bir malı yoktu.
Gerek Ebû Talha'nın ve
gerekse Zeyd İbn Hârise'nin yukarıda naklettiğimiz haberlerinde, Hazreti
Peygamberin din siyasetinin delillerini görmemek mümkün değildir. Ebû Talha ve
Zeyd İbn Harise, kalblerini dolduran üstün îmanın tabiî bir neticesi olarak,
sahip oldukları malların en sevgilisi olanlarını ayırmışlar ve onları Allah
için sadaka olarak vermek istemişlerdir. Ancak Hazreti Peygamber, sadaka
vermekle kalb-lerde hâsıl olan itminan ve huzuru pekiştirmek ve şeytanın
kalblerine vesvese sokarak mallarının en iyisini ve en sevgilisini başkalarına
vermekten pişmanlık duymalarını önlemek için, onları akrabalarına vermelerini
telkîn etmiştir; zira insan, en çok sevdiği malının bir başkası tarafından
kullanıldığını görünce, bazan içini bir pişmanlık duygusunun doldurduğunu
hisseder de, bütün gayretine rağmen bu duygunun tasallutundan kendisini
kurtaramaz. Malının muhtaç bir yakının elinde kalması ise, çok defa bir teselli
kaynağı olur ve sadakayı veren de huzur ve itminan bulur.
Allahu Ta'âlâ,
özellikle hoşlanılan şeylerden Allah yolunda infak etmeyi emrettikten sonra,
infak edilen şeylerin kendisine meçhul kalmayacağını belirterek şöyle buyurmuştur:
"Her ne sarfederseniz, şüphesiz Allah da onu hakkıyle bilir".
Evet, hiçbir şey
Allah'a meçhul değildir. Kimin sadaka olarak ne verdiğini, verdiğinde ihlâslı
mı, yoksa riyakâr mı olduğunu, sadaka olarak verdiği şeyin, hoşlandığı
şeylerden mi yoksa malının en kötülerinden mi olduğunu hakkıyle bilir ve
herkesi, kendi niyetlerine göre cezalandırır, veya mükâfatlandırır. Zira nice
zenginler vardır ki, hoşlandıkları şeylerden infak ederler de, infakları
riyadan salim değildir; nice fakir de vardır ki, elinde infak edecek hiçbir
malı bulunmadığı halde, kalbinden iyilik taşar.
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyetlerinde, gerçek dînin İslâm olduğunu, İslâm'dan başka hiçbir dînin
hiç kimseden kabul edilmeyeceğini, bu dînin esasının ise, Allah'ın
vahdaniyetine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhıret gününe îman
etmek ve ibadetlerle birlikte bütün sâlih amelleri işlemek olduğunu ve bütün
bunların, ancak hoşlanılan maldan Allah yolunda sarfetmek suretiyle
mükemmeliyete ulaşıp insanı Allah'ın en büyük ihsanına mazhar kılacağını
açıkladıktan sonra, aşağıda zikredeceğimiz âyetlerde, ehl-i kitabın ve
özellikle yahudîlerin asılsız iddialarını cevaplandırmış ve ortaya koyduğu
delillerle; onları kıskıvrak bir daha yakalamıştır. Allahu Ta'âlâ şöyle
buyurmuştur; [114]
93. Tevrat
indirilmeden önce, İsrail (Yakâb)' in kendisine haram kıldığı §eyler dışında
bütün yiyecekler, İsraüoğullarına helâl idi (Ey Muhammedi Oyahudîlere) de ki:
"Eğer sözünüzde doğru iseniz, haydi Tevrat'ı getirin ve onu okuyun".
94. "Kim bundan sonra da Allah'a karşı iftirada
bulunursa, işte asıl zâlimler onlardır".
95. (Ey Muhammedi) De ki: "Allah doğruyu
söylemiştir. O halde hakka yönelmiş olarak ibrahim'in dînine uyun; zira o, müşriklerden
değildir"
96. Âlemlere mahzâ feyz ve hidayet kaynağı olarak
insanlar için ilk inşa edilen Beyt (ev), şüphesiz, Mekke'deki (Kâbe)'dir.
97. Orada apaçık alâmetler vardır. İbrahim' in
Makamı (bunlardan biridir). Kim oraya girerse (tecavüzden) emin olur. Oraya
gücü yetip yol bulabilenlerin Beyt 'i haccetmeleri, Allah için insanlara
borçtur. Kim (bunu) inkâr ederse, (bilsin ki) Allah âlemlerden müstağnidir.
Yukarıdaki âyet-i
kerîmeler, yahudîlerin iki husustaki iddialarını cevaplandırmak ve bunların
hiçbir mesnedi bulunmadığını gözler önüne sermek için indirilmiştir. Bunlardan
birincisi, İbrahim dîninde deve eti haram olduğu halde, Hazreti Peygamberin
bunu helâl kıldığı iddiasıdır. Yahudîler, Hazreti Peygambere demişlerdir ki:
Sen, İbrahim'in dîni üzere olduğunu ileri sürüyorsun. O halde İbrahim dîninde haram
olan deve etini ve sütünü nasıl yiyip içiyorsun? Bu durumda sen, haram olan bir
•şeyi helâl kılmakla İbrahim'i tasdîk etmiş ve dîninde ona tâbi olmuş olmuyorsun.
O halde sen, İbrahim'e herkesten daha lâyık bir kimse olduğunu söyleyemezsin.
Ailahu Ta'âlâ,
yahudîlerin bu iddialarını reddetmiş ve bütün yiyeceklerin İbrahim'e ve
İsrailoğullarına vaktiyle helâl olduğunu, fakat sonradan, yahudîlere ceza
olmak üzere bazı güzel yiyeceklerin haram kılındığını haber vermiştir.
Yahudîlerin ikinci
iddiaları, kıblenin tahvili, yani Kudüs'teki Beytu'l-Makdis'ten Mekke'deki
Kabe'ye değiştirilmesiyle ilgilidir. Bu hususta da demişlerdir ki:
Beytu'l-Makdis, Kabe'den daha üstün ve kıble olmaya daha lâyıktır. Çünkü o, ilk
inşa edilen mesciddir. İshak neslinden gelen bütün peygamberler ona yönelip
ibadet etmişler ve tazimde bulunmuşlardır. Eğer sen de, senden önceki
peygamberlerin yolunda olsaydın, onların tazim ettiklerini tazim eder, onu
başka bir yerle değiştirmez ve senden önceki peygamberlere aykırı davranışta
bulunmazdın. Ailahu Ta'âlâ, yahudîlerin bu iddialarını da reddetmiş ve
yeryüzünde ibadet için yapılan ilk Beyt'in Kabe olduğunu ve onu İbrahim ile
İsmail'in inşa ettiklerini haber vermiştir. Ailahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [115]
93. Tevrat
indirilmeden önce, israil (Yakûb) 'inkendisine haram kıldığı şeyler dışında
bütün yiyecekler, israil oğullarına helâl idi. (Ey
Muhammedi O
yahudîlere) de İd: "Eğer sözünüzde doğru iseniz, haydi Tevrat'ı getirin
ve onu okuyun".
94. "Kim bundan sonra da Allah'a karşı iftirada
bulunursa, işte asıl zâlimler onlardır".
95. (Ey
Muhammedi) De ki: "Allah doğruyu söylemiştir. O halde hakka yönelmiş
olarak ibrahim 'in dînine uyun. Zira o, müşriklerden değildi*.
93-94 Tevrat, Musa (a.s.)'ya indirilmeden önce bütün
temiz ve güzel yiyecekler İsrail oğullarına ve İsrail'den önce de İbrahim'e
helâl İdi ve hepsi de bu yiyecekleri diledikleri gibi yiyebiliyorlardı. Yalnız,
İsrail, bazı yiyecekleri kendisine haram kılmış, İsrail oğulları da bu tahrimde
ona uymuştu. Ancak İsrail'in bu yiyecekleri kendisine haram kılması, Allah'ın
iznine mi dayanıyordu, yoksa bir peygamber olarak kendi içtihadının mı bir
neticesi idi, bu hususta müfessirler arasında tam bir görüş birliği yoktur.
Peygamberin ictihadda bulunamayacağı görüşünü benimseyenler, İsrail'in bu
yiyecekleri Allah'ın izniyle kendisine haram kıldığını söylerler. Peygamberin
ictihadda bulunabileceği görüşünde olanlar ise, İsrail (Yakûb)'in kendi
içtihadı ile bazı yiyecekleri kendisine haram kıldığını ileri sürmüşlerdir ki,
doğru olan budur ve âyet-i kerîmenin ifadesi de bunu teyid eder; zira âyette
"İsrail'in kendi nefsine haram kıldığı" açıklanmıştır. Gerçekten bazı
rivayetlerden öğrenildiğine göre Yakûb (a.s.), şiddetli bir hastalığa
yakalanmış, hastalıktan kurtulup iyileştiği takdirde de deve eti ve sütü
yememeyi nezretmişti; çünkü en çok sevdiği yiyecekler bunlardı. İşte Yakûb
{a.s.)'un bu nezri, onun çocukları arasında da yaygınlaşarak bir âdet haline
gelmiş ve böylece deve eti ve sütü Yakûb (İsrail) oğulları arasında haram bir
yiyecek olmuştu. Bu haberden anlaşıldığına göre, deve etinin ve sütünün İbrahim
(a.s.) devrinden beri Allah tarafından haram kılındığı hususundaki iddia,
yahudîlerin yalan ve iftiralarından başka bir şey değildir. Bununla beraber,
Tevrat'ın nüzulü sırasında, yahudîlerin haddi aşan davranışları, Mûsâ (a.s.)'ya
eziyetleri ve bir türlü işlemekten vazgeçmedikleri büyük günah ve isyanları
sebebiyle, Ailahu Ta'âlâ ceza olmak üzere bir takım temiz ve güzel yiyecekleri
haram kılmıştır. Bu yiyecekler de daha önce onlara helâl idi. Zaten Allah,
hiçbir temiz şeyi insanoğluna haram etmemişti. Nitekim işledikleri günah
yüzünden ceza olmak üzere yahudîlere bazı yiyeceklerin haram kılınması, Nisa
sûresinin 160-161 inci âyetlerinde de açıklanmış ve şöyle buyurulmuştur:
"Yahudî olanlardan neş'et eden bir zulüm yüzünden, keza bir çok kimseyi
Allah'ın yolundan saptırmaları, kendilerine yasaklandığı halde ribayı almaları
ve insanların mallarını haksız yolla yemeleri yüzünden, kendilerine helâl
kılınmış olan temiz nimetleri onlara haram kıldık ve onlardan kâfir olanlar
için de elîm bir azâb hazırladık".
En'âm sûresinin 146ncı
âyetinde de, yahudîlere, yine isyanları yüzünden bazı yiyeceklerin haram
kılındığı bildirilmiş, aynı zamanda nelerin haram kılındığı açıklanmıştır.
Âyet-i kerîmede şöyle denilmiştir: "Yahudîlere bütün tırnaklı hayvanları
haram kılmıştık. Keza sırtlarının, yahut bağırsaklarının taşıdığı, yahutta
kemiğe karışan yağları hariç sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kılmıştık.
İsyanlarından dolayı onları böyle cezalandırmıştık. Biz, şüphesiz, (her
söylediğimizde) sâdığız".
Görülüyor ki bazı
temiz yiyeceklerin yahudîlere haram kılınması, onların maruf ve mutad olan
isyanları yüzündendir. Müslümanlar onların işledikleri bu günahları
işlememişlerdir ki, onlara da bu temiz nimetler haram kılınsın. O halde
müslümanların haram kılınmış olan bazı yiyecekleri helâl sayıp yedikleri
hususundaki yahudî iddiası, yalan ve iftiradan başka bir şey değildir. Eğer
yahudîler, iddialarında doğru olsalar ve yalnız doğruyu söyleselerdi,
ellerindeki Tevrat'ı şâhid olarak getirirler ve temiz olan yiyeceklerin İbrahim
(a.s.) zamanından beri haram olduğunu kitaplarında buldukları bir delil ile
isbat ederlerdi. Halbuki bütün yiyecekler önceden onlara helâl idi. İsyanları
yüzünden bazı yiyeceklerin haram 'kılınması ise, sadece kendilerine hâs sebebe
dayanır. Eğer kitaplarını okusalardı, bu sebebi öğrenmekte güçlük çekmezlerdi.
Onun için, Peygambere, "eğer sözünüzde sâdık iseniz, haydi Tevrat'ı
getirin ve onu okuyun" demesi emredilmiş ve böylece yalan ve iftiralarının
acı neticesi, yine yahudîlerin kendilerine dönmüştür; çünkü rivayetlerden
öğrenildiğine göre, yahudîler Tevrat'ı getirmeye cesaret edememişler, böylece
Kur'ân'ın mucizesi bir defa daha gerçekleşmiştir. Artık bundan sonra hiç kimsenin
Allah'a karşı yalan ve iftiraya başvurmaması gerekir. Özellikle yahudîler,
bazı temiz yiyeceklerin, kendilerinin irtikâb ettikleri büyük günahlardan sonra
ceza olmak üzere haram kılındığı bu kadar açık ve kesin delillerle
anlaşıldıktan sonra, Tevrat'ın nüzulünden önce ve geçmiş peygamberler
zamanında haram kılındığı iddiasından vazgeçmelidirler. Her kim bu kadar açık
ve kesin delilden sonra, yine de Allah'a karşt yalan ve iftiraya başvurursa,
işte böyleieri, kendi nefislerine zulmeden ve bu yüzden Allah'ın azabına
müstehak olan kimselerdir. Zulüm, hakkı kendi yerinden çarpıtıp saptırmak ve
Allah'ın hükmünü kendi yeri dışında başka bir yere vazetmektir. Yahudîler de
yiyecek hususunda böyle yapmışlar ve hem kendileri dalâlete düşmüş, hem de bâtıl
üzerindeki ısrarlarıyle başkalarını dalâlete düşürüp hak yoldan
uzaklaştırmalardır. [116]
95 Ey
Muhammedi Tevrat'ın nüzulünden önce yahudîlere hiçbir yiyeceğin haram
kılınmamış olduğu hususundaki Allah beyanında şüpheye düşülecek en ufak bir
nokta bulunmadığını ve Allah'ın yalnız gerçek olanı haber verdiğini onlara bir
defa daha hatırlat. Gerçek bu olunca, sana ve dolayısıyle kendisine mensub
olmakla övündükleri İbrahim'in dînine uysunlar. Çünkü sen de İbrahim
dînindensin ve senin onları davet ettiğin dîn, İbrahim'in dîninden başka bir
dîn değildir. İbrahim ise, kavmini, yalnız tevhîd dîni olan İslâm'a davet
etmiş, hiçbir zaman Allah'tan başka ilâhlara ibadet eden müşriklerden
olmamıştır. Oysa yahudîler, Uzeyr'in, hıristiyanlar ise, Mesîh'in Allah'ın oğlu
olduklarını iddia, Araplar da putlara ibadet ederek Allah'a şirk koşmuşlar ve
müşriklerden olmuşlardı. Bu itibarla, haktan uzaklaşmış yollarını terket-sinler
ve ataları İbrahim'in yoluna girmek için sana tâbi olsunlar. Böylece haram
olduğunu iddia ile yemekten imtina ettikleri deve etini ve sütünü de rahatça
yiyip içsinler.
Kıble olarak
yöneldiğiniz Beyt'e gelince: [117]
96.
(Âlemlere mahzafeyz ve hidayet kaynağı olarak) insanlar için ilk inşa edilen
Beyî (ev), şüphesiz Mekke'deki (Kâbe)'dir.
97. Orada
apaçık alâmetler vardır. İbrahim'in makamı (bunlardan biridir). Kim oraya girerse
(tecavüzden) emin olur. Oraya gücü yetip yol bulabilenlerin Beyt'i haccetmeleri
Allah için insanlara borçtur. Kim (bunu) in-kârederse, (bilsin ki) Allah,
âlemlerden müstağnidir.
96 Daha Önce
de işaret ettiğimiz gibi, yahudîlerin hazmedemedikleri ve fırsat buldukça
Hazreti Peygamberi İbrahim dîninden uzaklaşmakla itham etmelerine sebep
gösterdikleri bir husus da, kıblenin Mescid-i Aksâ'dan Mescid-i Harâm'a
değiştirilmesi idi. Bakara sûresinin 143 üncü âyetinin tefsirinde de
açıkladığımız gibi, Kabe kıble olmazdan önce, Hazreti Peygamber namazlarında
Kudüs istikametine yöneliyor, bununla beraber, kıblenin değiştirilmesini
şiddetle arzu ediyor ve zaman zaman yüzünü gökyüzüne çevirerek, Rabbından
gelecek değişiklik'e ilgili bir müjde bekliyordu. Nitekim bu müjde fazla
gecikmeden gelmiş ve
Bakara sûresinin 144
üncü âyetiyle Kabe kıble yapılmıştır. Bu âyetin baştarafında Allahu Ta'âlâ
şöyle buyuruyordu,: "Senin, yüzünü çok defa gökyüzüne çevirip durduğunu
elbette görüyoruz. İşte şimdi, hoşnud olacağın bir kıbleye seni döndürüyoruz:
Yüzünü Mescid-i Haram tarafına (Kabe'ye) çevir. (Ey müslümanlar!) Nerede
bulunursanız, siz de yüzlerinizi onun tarafına çevirin..." İşte bu âyetin
nüzulünden sonradır ki, bütün müslümanlar, Kudüs istikametine yönelmekten
vazgeçerek Kabe'ye yönelmişlerdir. Bu ise, yahudîlerin kıskançlık damarlarını
bir defa daha kabartmış ve "bu müslümanlara ne oldu ki, şimdiye kadar
üzerinde bulundukları ve ibadetlerinde yönelip durdukları, daha önceki peygamberlerin
de kıblesi olan Beytu'l-Makdis kayasından yüz çevirdiler?" demeye
başlamışlardır. Onlara göre Beytu'l-Makdis, Kabe'den daha üstün ve tazim
edilmeye daha çok lâyık idi; aynı zamanda ilk inşa edilen bir yerdi. Fakat yahudîlerin
bu iddiaları da haram saydıkları bazı yiyecekler hakkındaki iddiaları gibi
hiçbir esasa istinad etmiyordu. Yine yalan söylüyorlar ve iftira ediyorlardı.
Oysa müslümanlarm yöneldikleri Kabe (el-Beytu'l-Harâm), mabed olarak yeryüzünde
ilk inşa edilen yerdi ve onu İbrahim (â.s.) ile oğlu İsmail (a.s.) sadece
ibadet etmek için inşa •etmişlerdi. Kudüs'teki Beytu'l-Makdis ise, bundan ancak
bir kaç asır sonra Davûd (a.s.)'un oğlu Süleyman (a.s.) tarafından yapılmıştı.
Bu bakımdan, Hazreti Paygamberin İbrahim (a.s.) tarafından inşa edilen Kabe'ye
yönelmek istemesi ve Rabbından izin çıkması üzerine de oraya yönelmesi çok
tabiî idi. Yeryüzünde ilk inşa edilen mabed Kabe olduğuna ve ondan önce hiçbir
peygamber tarafından inşa edilmiş başka bir mabed bulunmadığına göre, şeref
yönünden de evveliyetin Kabe'ye ait olması gerekir. Buhârî (Sahîh, IV, 117) ve
Müslim {Sahîh, I. 370) tarafından nakledilen bir hadîse burada işaret etmekte
fayda vardır. Ebû Zerr (r.a.)'den gelen bu rivayette şöyle denilmiştir:
"Yâ Rasûlallah! Yeryüzünde İnşa edilen ilk mescid hangisidir? diye sordum.
Şöyle buyurdu: "El-Mescidu'l-Harâm". Sonra hangisidir? dedim. Buyurdu
ki: "El-Mescidu'l-Aksâ". Aralarında ne kadar zaman vardır? dedim.
"Kırk yıl; nerede namaz vakti girerse orada kıl; orası mesciddir",
buyurdu.
Mescid-i Harârri'm
gerek ilk inşa edilen mabed olması ve gerekse onun İbrahim ve oğlu İsmail
tarafından inşa edilmesi dolayısıyle sahip olduğu şerefe, onun, bulunduğu yer
için bereketli ve âlemlere hidayet kaynağı olması da delâlet eder. Nitekim
Mescid, ziraata elverişli olmayan bir vadide inşa edilmiş olmasına rağmen,
yeryüzünün bütün nimetleri oraya taşmış ve âdeta bir servet kaynağı olmuştur.
Mescidin bulunduğu
yerin bir hidayet kaynağı olması ise, çok daha aşikârdır. İslâm, ilk defa orada
doğmuş, parlak ışıklarını ilk defa orada yaymağa başlamıştır. Asırlardan beri
arkası hiç kesilmeksizin dünyanın dört bir yanından oraya akın eden mü'minler,
kalblerindeki îmanı orada tazelemek ve İslâm'ın doğuş heyecanını orada yeniden
yaşamak imkânı bulmaktadırlar. Dünyanın başka hangi yerinde böyle bir hidayet
kaynağı vardır? Bunda, el-Beytu'l-Harâm'ı İnşa edeceği yere ailesini getirip
yerleştiren İbrahim (a.s.)'in, Rabbı tarafından kabule mazhar olan duasının
rolünü elbette unutmak mümkün değildir. İbrahim (a.s.), İbrahim sûresinin 37
inci âyetinde zikredilen bu duasında Rabbına şöyle niyaz etmişti:
"Rabbımız! Ben, çocuklarımdan bazısını senin Beyt-i Harâm'ının yanında,
ziraata elverişli olmayan bir vadiye, namazı dosdoğru kılabil-meleri için yerleştirdim.
İnsanlara, onlara sevgiyle meyleden bir kalb ver; onları şükretsinler diye
çeşitli meyvelerle rızıklandır".
97 İşte bu bereket ve
hidayet kaynağı olan Beyt-i Harâm'da hiç kimseye gizli kalmayan apaçık
deliller, yahut alâmetler vardır ki, bunlardan biri, İbrahim'in namaza durduğu
ve Rabbına ibadet ettiği yerdir. Bu yer, Makam-ı İbrahim adiyle halen maruf ve
meşhur olup bu konu ile ilgili haberler tevatür yolu ile gelmiştir. İşte sadece
bu delil bile, Beyt-i Harâm'ın, yeryüzünde yalnız âlemlerin Rabbı için
yapılacak sahîh ibadetlere hâs olmak üzere inşa edilen mabedlerin ilki
olduğunu göstermeye yeterlidir.
İkinci delil, yahut
alâmet, oraya girenlerin, her türlü tecavüzden emîn olmalarıdır. Filhakika
bütün Arap kabileleri, Allah'a nisbeti dolayısıyle bu Beyt'e hürmet göstermek
ve onu tazim etmek hususunda ittifak etmişler, hiçbir kabile, bu ittifaka
aykırı bir davranış içine girmeyi düşünmemiştir. Hattâ oraya sığınan bir kimse,
kendi nefsini emniyet altına almış olduğu gibi, orada bulunan başkalarının
emniyetini de ihlâl etmekten sakınmıştır. İslâm'dan önceki câhiliye devrinde,
kabileler arasındaki büyük geçimsizliklere, şiddetli kin ve düşmanlıklara ve
hattâ sık sık patlak veren savaşlara rağmen, Beyt-i Haram bu özelliğinden
hiçbir şey kaybetmemiş, düşmanlar, ayrı ayrı putları ilâh edinmiş olsalar bile,
Kabe'ye sığındıkları anda, biribirlerinden emîn olmuşlardır. Ömer
İbnu'l-Hattâb'tan, onun şöyle dediği rivayet olunmuştur:"Kâbe içinde
el-Hat-tâb'ın katilini yakalasam, oradan çıkmadıkça ona dokunamam". Yine
bu sebepledir ki İmam Âzam Ebû Hanîfe, konu ile ilgili hükmünü şöyle
açıklamıştır: "Bir kimsenin, helâl olarak kısasla, yahut irtidadı
dolayısıyie, yahutta zina sebebiyle öldürülmesi vâcib olsa, o da Kabe'ye
sığınsa, ona dokunulmaz. Ancak oradan çıkmak zorunda kalıncaya kadar, kendisine
ne yiyecek, ne içecek verilir".[118]
tarafından nakledilen
bir hadîsinde Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur; "... Haberiniz olsun
ki, Mekke de savaş benden önce hiç kimseye helâl olmadığı gibi, benden sonra da
hiç kimseye helâl olmayacaktır. Biliniz ki o, yalnız bir günün bir saatinde
yalnız benim için helâl olmuştur. Biliniz ki, işte şu saatte benim için bile
haramdır. Ne dikeni kesilir, ne ağacı baltalanır ve ne de sahibini bulmak
maksadı dışında yitiğine el uzatılır. Buna göre, kimin bir kimsesi öldürülürse,
kendisi için hayırlı olan iki şeyden birini isteyebilir: Ya diyet verilir; ya
da maktulün ailesi kısas ettirir".
Hadiste de
belirtildiği gibi, Mekke hududları içinde Hazreti Peygamber için savaşın helâl
kılındığı saat, sadece Mekke'nin fethine rastlayan bir günün saatidir ki, bu
saatte savaş, Beyt'in şirkten ve putlardan temizlenmesi için helâl
kılınmıştır. Bu saatten önce helâl olmadığı gibi, bu saatten sonra da helâl
değildir.
Beyt-i Harâm'ın üçüncü
delili, oraya gidebilenlerin Allah için onu haccetmeleridir ki, âyet-i kerîmede
bu alâmet vücûb sîgasiyle zikredilmiş ve "oraya gücü yetip gidebilenlerin
Beyî'i haccetmeleri, Allah için, insanlara borç (vâcib)'tuf'. denilmiştir. Bu
ifade, Beyt'in namazda kıble yapılmasına itiraz eden yahudîlere karşı ona
yapılan tazimin büyüklüğüne delâlet eder. Zira yahudîlerin küçümseyerek itiraz
ettikleri Kabe'nin, Allahu Ta'âlâ tarafından oraya gidebilecek kimselere
haccedilmesinin farz kılınması kadar tazime delâlet eden bir şey tasavvur
edilemez. Nitekim Kabe'nin inşa edildiği İbrahim devrinden Hazreti Peygamber
devrine kadar gelip geçen bütün Arap kabileleri tarafından İbrahim'in
sünnetinden bir amel olarak Kabe haccedilmiş, ne bu kabilelerin şirkleri, ne de
birbirinden farklı ve çeşitli putlara ibadetleri, onları Kabe'nin haccından
alıkoymamıştir. Tevatür yolu ile bu konuda gelen haberler de, Kabe'nin İbrahim
(a.s.)'e nisbetinde hiçbir şüpheye imkân bırakmaz.
Âyet-i kerîmedeki
"oraya gücü yetip gidebilmek" manâsında ifade ettiğimiz ibare, oraya,
yani Beyt-i Harâm'a vâsıl olabilme gücüne delâlet eder ve bu güç, şahıslara ve
ülkelerinin veya evlerinin oraya uzaklık veya yakınlığına göre değişir. Bu
sebepledir ki her ferd, oraya gitmeyi kendi nefsine göre değerlendirir. Ve yine
bu sebepledir ki, oraya gidebilme gücünü açıklayanlar, onu, yol emniyetiyle
birlikte gidip gelmesini sağlayacak vâsıta imkânını ve gidiş gelişte iaşe ve
ibatesini sağlaylacak maddî imkânları göz önünde bulundurdukları gibi, vücud
sağlığı, düşman korkusundan emniyet, borçlu ise borçlarından arınmak, üzerine
nafakası vâcib olanların nafakalarını yola çıkmadan önce sağlamak gibi çeşitli
imkânları da sıralamışlardır ki, bütün bunlar, Beyt-i Harâm'ı haccetmek için
güçyetirebilmenin şartlarıdır. Eğer bunlan, veya bunların bir kısmını sağlamak
mümkün olmuyorsa, Beyt'e vâsıl olma gücü de yok demektir ki, bu takdirde
Beyt'in haccı insana borç olmaktan çıkar. Çünkü âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı
gibi, Allahu Ta'âlâ bu borcu, oraya gidebilmeye gücü olanlara yüklemiştir.
Allah, hiç kimseye gücü üstünde bir yük yüklemez.
İşte, yukarıda
zikrolunan bütün bu delil ve alâmetlerden sonra, kim Beyt-i Harâm'ın İbrahim
tarafından, âlemlerin yegâne Rabbı olan Allah'a İbadet etmek için yeryüzünde
ilk inşa olunan Beyt olduğunu inkâr ederse, bilsin ki, onun inkârı, Allah'ın
ilminden hiçbir şey eksiltmez. Zira Allah, hiç kimsenin ikrarına muhtaç
değildir. Kim îman ederse kendisine, kim de inkâr ederse, yine kendisinedir;
her insan, sadece kendi yaptığının karşılığını görür. [119]
98. (Ey Muhammedi) De ki: "Ey kitap ehli!
Allah, yaptıklarınızı görüp dururken, Allah 'm âyetlerini niçin inkâr
ediyorsunuz" ?
99. (Yine onlara) de ki: "Ey kitap ehli!
(İslâm'ın hak din olduğunu kendi kitaplarınızda) görüp dururken, onu eğri
gösterip îman edenleri Allah'ın yolundan niçin döndürmeye çalkıyorsunuz? Allah
yaptıklarınızdan gâfU değüdtf'.
Allahu Ta'âlâ, Tevrat
ve İncil'de, Muhammed (s.a.s.)'in geleceğini müjdeleyen haberlerle onun
peygamberliğini ve tevhîdi isbat eden delillere yahudî ve hıristiyanların
dikkatini çektikten ve özellikle yahudîlerin, bazı yiyeceklerle kıblenin
tahvili konusunda Hazreti Peygamberi İbrahim dîninden uzaklaşmakla itham eden
ve fakat tamamiyîe yalan ve iftiraya dayanan iddialarını cevaplandırdıktan
sonra, sevgili
Peygamberinin ağzıyle
ve daha yumuşak bir ifadeyle, onlara hitap etmiş ve kitap ehlinden olmaları
dolaylısıyle herkesten önce hakka ve hakika-ta itikad etmiş olmaları
gerektiğini hatırlatacak şekilde, bunun tama-miyle zıddı olan bir davranış
içine girmelerinin sebebini sormuş ve şöyle buyurmuştur: i
98. (Ey
Muhammedi) De ki: "Ey kitap ehli!Allah yaptıklarınızı görüp dururken,
Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz"?
99. (Ytne onlara) de kt "Ey kitap ehli! (İslâm 'in
hak din olduğunu kendi kitaplarınızda) görüp dururken, onu eğri gösterip îman
edenleri Allah'ın yolundan niçin döndürmeye çalışıyorsunuz? Allah
yaptıklarınızdan gafil değildir".
98 Ey
Allah'ın kendilerine kitap verdiği yahudîler ve hıristiyanlar! Ey , Muhammed'i
ve onun peygamberliğini inkâr eden kitap ehli! Sizin de
çok iyi bildiğiniz
gibi, Allahu Ta'âlâ, size verdiği kitaplarında, Muham-med ve onun peygamberliği
hakkında apaçık deliller getirmişken, ve bu delillerin doğruluğu hususunda en
ufak bir şüpheye bile içinizde yer vermezken, şimdi onu ve peygamberliğini
nasıl İnkâr ediyorsunuz? Allah'ın, kitaplarınızda gözlerinizin önüne serdiği ve
sizin de okuyup durduğunuz bu delillere karşı koymanızı sağlayabilecek ve
inkârınıza destek olabilecek hiçbir karşı delile sahip olmadığınıza göre, bu inkârınızın
tamamiyle kasda dayalı olduğu açıkça görülmektedir. Yani siz, Muhammed'i ve
onun peygamberliğini bilerek ve kasıdlı olarak inkâr ediyorsunuz. Bununla siz,
yine bilerek ve yaptığınız işin farkında olarak Allah'ı da inkâr etmiş oluyorsunuz.
Bütün bu yaptıklarınızı Allah'ın bilmediğini mi zannediyorsunuz? [120]
99 Ey
Allah'ın kendilerine kitap verdiği yahudîler ve hıristiyanlar! Ey Muhammed'i ve
onun peygamberliğini inkâr eden kitap ehli! Muham-med (s.a.s.)'eîman eden ve
ona tâbi olan mü'minleri, kâinattaki sayısız delilleri araştırarak aklî
melekelerinin gelişmesini, güzel ahlâk ve sâlih amel ile tezkiye ederek
ruhlarının yücelmesini sağlayan ve böylece onlara Allah'ın rızasını kazandıran
îmandan niçin saptırmak ve uzaklaştırmak istiyorsunuz? Hem de bu işi yaparken,
küfür, inad, kibir ve hasedlik içinde Allah'ın bu hak yolunu tekzib ediyor,
zayıf müslüman-ların kalblerine şüphe sokuyorsunuz? Oysa siz, kitaplarınızın
çok önçeleri size verdiği müjdelerle böyle bir Peygamberin geleceğini biliyor
ve onun gelmesini bekliyordunuz. Böyle olunca, sizin, bâtılda, sapıklıkta ve
başkalarını da kendi sapık yolunuza saptırmakta ısrar etmemeniz gerekirdi.
Fakat ne yaparsanız
yapın, bütün bu yaptıklarınızdan Allah'ın gâfü olduğunu zannetmeyin. O, yaptığınız
her şeyi bilir ve cezasız bırakmaz.
Taberî'nin Zeyd İbn
Eslem'den rivayet ettiğine göre, Şâs İbn Kays adında İslâm'a ve müsiümanlara
son derece düşman, azılı kâfir bir yahudî vardı. Bir gün Evs ve Hazrec
kabilelerine mensub, Hazreti Peygamberin ashabından aralarında sohbet etmekte
olan bir topluluğa rastlar. Câhiliye devrinde birbirine şiddetle düşman olan bu
iki kabile mensuplarının İslâm'a girip müslüman olduktan sonra, birbirini seven
kardeşler gibi tatlı tatlı sohbet etmeleri yahudînin hased damarlarının
kabarmasına sebep olur ve içini dolduran fesad tohumlarını bu müslüman
topluluk arasında saçıp birlik ve beraberliklerini bozmak arzu ve hevesiyle
yanında bulunan bir yahudî gencine şöyle der: "Haydi onların yanına git ve
otur. Onlara Buâs gününü ve o gün biribirlerine okudukları şiirlerinden
bazısını okuyuver". Buâs günü, câhiliye devrinde Evs ile Hazrec'in
biribirleriyle savaştıkları ve Evs'in Hazrec'e gâlib geldiği gündü. Genç
yahudî, Şâs'ın emrini yerine getirir. Ve filhakika okunan şiirlerle eski
günlerini hatırlayan Evs ve Hazredi müslümanlar galeyana gelirler ve
biribirlerine eskiden olduğu gibi lâf atmaya başlarlar. Nihayet iş münakaşaya,
sonra da kavgaya dönüşür. Her iki taraf da "silâhlara, silâhlara! Harre
meydanında buluşmak üzere" diyerek harekete geçer. Durum Hazreti
Peygambere aksettirilir. O da muhacirlerden bir grupla, vuruşmak üzere olan iki
kabile arasında durur ve onlara şöyle hitab eder: Ey müslüman topluluğu! Bu
yaptığınız nedir? Allah, sizi İslâm ile hidayete erdirip size ikramda
bulunduktan, câhiliye âdetleriyle aranızdaki bağı kesdikten ve küfürden sizi
kurtarıp aranızda kardeşliği tesis ettikten sonra, yeniden câhiliye dâvası mı?
Hem de ben aranızda bulunduğum halde; öyle mi?
Hazreti Peygamberin bu
sözleri üzerine, kabileler, şeytanın bir oyununa ve düşmanlarının bir tuzağına
düştüklerini anlamakta gecikmemişler ve biribirlerinin boyunlarına sarılarak
Hazreti Peygamberle birlikte oradan ayrılmışlardır. İşte bu hâdiseden sonradır
ki Allahu Ta'âlâ, saçtığı fitne tohumlarıyle iki kardeş kabile arasını bozmaya
çalışan yahudî Şâs İbn Kays ve yaptıkları hakkında yukarıda açıkladığımız iki
âyeti indirmiş, bu yahudînin oyununa gelen Evs ve Hazrec'in ileri gelenlerinden
Evs İbn Kayzî ve Cebbar İbn Sahr ile yanındakiler hakkında da şöyle
buyurmuştur: [121]
100. Ey îman
edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye eğer uyarsanız,
onlar sizi, îmanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.
101. Allah'ın âyetleri size okunup dururken ve
içinizde de O nun peygamberi varken, nasıl küfredersiniz? Her fam Allah'a
sımsıkı tutunursa, doğru yola muhakkak iletilir.
102. Ey îman edenler! Allah'tan sakınılması
gerektiği şekilde sakının ve ancak müs-lüman olarak ölün.
103. Toplu bir §eküde, Allah'ın ipine sımsıkı
yapısın* ve bölünüp parçalanmayın; Allah 'm size olan nimetini de hatırlayın.
Hani (bir zamanlar birbirinize) düşman idiniz;, kalblerinizi birleştirmişti
de, O 'nun bu nimetiyle kardeş oluvermiştiniz. Keza bir ateş çukurunun tam
kenanndaydma da, sizi oradan kurtarmıştı, işte doğru yolu bulaşınız diye,
Allah, âyetlerini size böyle açıklar.
I
Yukarıda da
açıkladığımız gibi, Ailahu Ta'âlâ, ehl-i kitabı, küfürleri ve Allah'ın yolundan
sapmaları, aynı zamanda başkalarını da saptırmaları dolayısıyle tehdid
ettikten, yalan ve iftiraya dayalı görüş ve iddialarını apaçık delillerle
çürüttükten sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde mü'minlere hitap etmiş ve
onları ehl-i kitabın kandırma ve saptırmalarına karşı uyararak, böylelerine
uyulmaması ve sözlerine kulak verilmemesi gerektiğini bildirmiştir; zira
bunlar, fitne körükçüleridir.
Ailahu Ta'âlâ,
mü'minleri kâfirlerin fitnesine karşı uyardıktan sonra, daima uyanık kalmanın
yolunu da göstermiş ve onlara Allah'ın ipine sımsıkı sarılmalarını ve bölünüp
parçalanmamalarını emretmiştir; zira fitnenin ilk hedefi, bir bütünü bölüp
parçalamak, sonra da onu yok etmektir. Ailahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [122]
100 Ey îman
edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye eğer uyarsanız,
onlar sizi, îmanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.
100 Ey
mü'minler! Şu kâfir yahudîlerin sözlerine kulak verir ve onları dinlerseniz,
yahut onların sizin hakkınızdaki isteklerine uyarsanız, sizi kendileri gibi
kâfir yaparlar. Bakara sûresinin 109 uncu âyetinde de buna işaret edilmiş ve
denilmiştir ki: "Kitap ehlinden olanların çoğu, hak kendilerine apaçık
belirdikten sonra, içlerindeki hasedlik yüzünden, îmanınızdan sonra sizi tekrar
küfre çevirebilmeği arzulamaktadırlar." Keza üzerinde durduğumuz Âl-i
İmrân sûresinin 69 uncu âyetinde de aynı gerçek dile getirilmiş ve şöyle
denilmiştir: "Kitap ehlinden bir gurup, sizi (hakyoldan) saptırmak
istemektedirler". Şüphe yoktur ki küfür, gerek din yönünden ve gerekse
dünya yönünden mü'minlerin helak olmalarına yol açan bir inançsızlık halidir.
Bu hal, insanlar arasına saçılan fitne tohumlarının süratle filizlenip
büyümesine ve kısa zamanda kin ve düşmanlık meyvelerini vermesine sebep olur.
Bu da pek çok insan kanının dökülmesi ve dünya hayatının yok olmasıyle
neticelenir. İnsanın din yönünden helak olması ise, bunu açıklamaya elbette
gerek yoktur;
çünkü küfrün hâkim
olduğu yerde dînden eser kalmaz. Din olmazsa, insanın hem dünya hayatı, hem de
âhiret hayatı olmaz.
Allahu Ta'âlâ, ehl-i
kitaptan herhangi bir zümreye uyulmaması gerektiğini, uyulduğu takdirde onların
mü'minleri kâfir yapmak İsteyeceklerini beyan ettikten sonra, zaten aralarında
Allah'ın Rasûlü varken ve kendilerine O'nun âyetleri okunup dururken, onlara
uyula-mayacağıni belirtmiş ve şöyle buyurmuştur: [123]
101. Allah
'm âyetleri size okunup dururken ve içinizde de O 'nun Peygamberi varken,
nasıl küfre düşersiniz? Her kim Allah'a sımsıkı tutu-nursa, doğru yola
muhakkak iletilir.
102 Ey îman
edenler! Allah'tan sakınılması gerektiği şekilde sakının ve ancak müslüman
olarak ölün.
103. Toplu
bir şekilde, Allah 'in ipine sımsıkıyapı-şuı ve bölünüp parçalanmayın; Allah'ın
size olan nimetini hatırlayın. Hani (bir zamanlar birbirinize) düşman idiniz;
kalblerinizi birleştirmişti de, O 'nun bu nimetiyle kardeş oluvermiştiniz.
Keza bir ateş çukurunun tam ke-nartndayduıu da, sizi oradan kurtarmıştı. İşte
doğru yolu bulaşınız diye, Allah, âyetlerini i; size böyle açıklar.
101
Filhakika Kur'ân-ı Kerîm'in nüzulü henüz tamamlanmamış, âyet âyet, sûre sûre
Hazreti Peygambere nazil olmakta... Allahu Ta'âlânin ibret, vâz ve nasihat dolu
bu âyet ve sûreleri, bizzat O'nun Peygamberi tarafından vakit geçirilmeden,
kendisine indirildiği şekilde müslüman-lara okunup açıklanmakta...Herhangi bir
müslüman, dînîyle veya dün-yasıyle ilgili herhangi bir müşküle karşılaşsa, her
zaman ve her yerde, Allah'ın sevgili Peygamberine başvurma imkânına sahip
bulunmakta... Ve bütün bunlara ilâveten, Hazreti Peygamberin, îmanı
kuvvetlendiren ve kalbleri aydınlatan sünneti, bir üsve-i hasene olarak
müslümanlar tarafından her gün ve her saatte müşahede edilmekte...
İşte ey müslümanlar,
bu ahval ve şerait içinde, siz bir gurup kâfir yahudînin kalblerde şüphe
uyandıran yalan ve iftira dolu sözlerine nasıl kulak verip de onların
derekesine düşer, peşlerinden gidersiniz? Hayır; bu, olacak şey değildir. Size
düşen, herhangi bir anlaşmazlık halinde, sizin bütün müşkillerinizi halleden,
size ışık ve hidayet kaynağı olan_Peygambere ve onun sünnetine başvurmaktır.
Araf suresinin 157 noı âyetinde de belirtildiği gibi, "O Peygamber,
müslümanlara iyiliği emreder; onları kötülükten nehyeder; onlara iyi ve temiz
şeyleri helâl, kötü ve pis olan şeyleri de haram kılar. Üzerlerindeki
ağırlıklarını ve zincirleri onlardan kaldırıp atar. Ona îman edenler, onu
yücelterek himaye eden-ler, ona yardım edenler ve onun vâsıtasiyle indirilen
nura tâbi olanlar, işte kurtuluşa erenler bunlardır".
Şüphe yoktur ki, kim
Peygambere yardım ederse, Allah'ın dînine yardım etmiş olur. Kim Peygambere
itaat ederse yine Allah'a itaat etmiş demektir. Bu itibarladır ki, Allah'a,
Allah'ın dînine, Kitab'ına ve Peygamberine tutunup sarılan kimse için, artık
hidayet gerçekleşmiş, Allah'ın dosdoğru yoluna girilmiş olur. Bu yolda onun
için, hiçbir korku hiçbir tehlike yoktur. O halde ey müslümanlar, Allah'a,
Allah'ın dînine, Kitab'ına ve Peygamberine sımsıkı tutunun; fakat hiçbir
surette gevşeklik göstermeyin. [124]
102 Bütün bunlarla birlikte, gücünüzün yettiği
kadar takvayı elden bırakmayın. Zira takva, îmanın zirvesidir ve mutlaka
kendinizi bu zirvede tutmaya çalışın. Takvanın en büyük düşmanı, küçük ve
önemsiz görülen günahlarda direnmektir. Oysa insanın büyük günahlardan
korunabilmesi için, küçük günahlara bulaşmaması gerekir. Zira küçük ve önemsiz
görülen bir günahın işlenmesi, önce diğer küçük ve önemsiz günahlara yol açar;
daha sonra da bunları, derece derece büyükleri takip eder. Öyle ki, günahı
işleyen kimse için artık onun büyüğü ve küçüğü arasında hiçbir fark kalmaz;
işlediği her çeşit günahtan zevk alır. Bu hal ise, insanda takvadan eser
bırakmıyacağı gibi, îmandan da onu süratle uzaklaştırır. Bu sebepledir ki her
müslümanın Allah'tan sakınması, büyük küçük her çeşit günahtan uzak kalması ve
öldüğü zaman da, bu hal üzere ölmesi gerekir. İşte gerçek manâda takva budur. O
halde ey îman edenler! İmanınızı en yüksek mertebede tutabilmek ve ona zarar
verecek her çeşit davranıştan sakınabilmek için bütün gücünüzü kullanın. [125]
103 Bölünüp
parçalanmamak için de topluca Allah'ın ipine yapışın. Allah'ın ipi, Ebû Sa*îd
el-Hudrî (r.a.)'den rivayet edilen bir hadîsten öğrenildiğine göre, Kur'ân'dır.
Bu hadîste şöyle denilmiştir: "Allah'ın Kitabı, Allah'ın gökten yere
uzatılmış ipidir". Zeyd İbn Erkam'dan gelen bir hadîste de
"hablu'llah (Allah'ın ipi), Kur'ân'dır" denilmiştir.
Bazı müfessirlerin
ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, ibare, temsilî bir manâya sahiptir ve din,
insan nefis ve iradesine hakimiyeti ve amellerini kendi gösterdiği istikamette
yönlendirmesi dolayısıyle sağlam bir ipe benzetilmiş ve her kim bu ipe sımsıkı
tutunursa, onun, korkunç bir uçurumun derinliklerine düşmekten emîn olacağı
ifade edilmiştir. Bu bakımdan, biraz önce işaret ettiğimiz hadîslerde
açıklanan ve Kur'ân'ın Allah'ın ipi olduğunu beyan eden ifade, âyet-i kerîmenin
en güzel tefsirini teşkil eder. Filhakika Allah'ın Kitabı, İslâm dîninin
esasını teşkil eder ve ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Nitekim
Hazreti Peygambere Kur'ân'ın son âyeti nazil olduğu zaman, dînin ikmali de
tamamlanmış oluyordu. Bu bakımdan Kur'ân dîndir, veya dîn Kur'ân'dır demek
kadar tabiî bir şey düşünülemez. O halde kim Kur'ân'a veya İslâm dînine sımsıkı
tutunursa, kendisini her çeşit tehlikeye karşı emniyet altına almış olur. Bu
tehlikelerin en büyüğü ise, tefrikadır; yani toplumların kısa sürede tarih
sahnesinden silinmesine sebep olan ferdler arası ihtilâflar ve bu ihtilâfların
yol açtığı kin ve düşmanlıklar, bölünüp parçalanmalardır. Oysa Allah'ın
Kitab'ına sımsıkı tutunmakla ilk birlik teessüs etmiş ve bölünüp parçalanması
mümkün olmayan bir topluluk vücut bulmuş olur. Bu birliğin teessüs etmesinden
ve ihtilafsız bir toplumun vücut bulmasından sonra, Kur'ân onu meyadana
getiren ferdlere yönelttiği emir ve nehiylerle onları bölünüp parçalanmaktan
korur, birlik ve beraberliklerini korumalarını sağlar. Meselâ bunun bir
örneğini En1 âm sûresinin 153 üncü âyetinde görmek mümkündür. Bu âyette şöyle
denilmiştir: "H/ç şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Bu itibarla ona
uyun; başka yollara düşmeyin; yoksa sizi Allah'ın yolundan ayırır".
Mealini zikrettiğimiz bu âyet-i kerîmeden açıkça anlaşılıyor ki, Allah'ın
dosdoğru yolu olan Kur'ân'dan veya İslâm dîninden başka yollara uyarak bu
yollan takip etmek, Allah'ı asla hoşnud etmeyecek olan sapık yollara düşmek
demektir ki, böyle bir davranış içine girenler, yine En'âm sûresinin 159 uncu
âyetinde '"fırka fırka olup dinlerini parçalayan" kimseler olarak
tavsîf edilmişlerdir; "bunların işi ise, artık Allah'a kalmıştır. Sonra
onlara bu yaptıklarını bildirecektir".
O halde ey
müslümanlar! Bütün bunları gözönünde bulundurarak, sizi bölünüp parçalanmaktan
ve Allah'ın dînini de parça parça etmekten koruyacak olan Allah'ın ipine, yani
Kur'ân'a sımsıkı sarılın ve asla onu elinizden bırakmayın. Ona tutunmuşken sizi
yüceltip duran bu ipi bırakıp da başaşağı uçurumun derinliklerine yuvarlanmak
hoşunuza gider mi?
Allah'ın ipine sımsıkı
yapışırken, O'nun size ihsan ettiği o eşsiz nimeti de unutmayın. Hani
İslâm'dan önce siz, birbirinizin düşmanı idiniz; fırsat buldukça birbirinizin
malını yağmalıyor, yine fırsat buldukça birbirinizi öldürüyordunuz. Fakat İslâm
gelince aranızda bir yakınlık meydana
getirdi;, s\zi birbirinizin kardeşi yaptı. O
derecede ki, Medîneli
Ensâr, Mekke'den gelen muhacirlerle mallarını ve arazîlerini taksim ettiler.
Evs ile Hazrec, aralarında 120 sene süren savaşa son verip biribirlerinin
kardeşi oldular. Bunlar, İslâm'ın onlara dünyada kazandırdığı nimetlerdir. Ya
âhirette?! Hayatlarını câhiliye âdeti ve dîni üzere sürdürüp de o hal üzere
ölmüş olsalardı, kendilerini bekleyen âkibetin ne olacağını hiç tasavvur
edebilir misiniz? Nitekim â-yet-i kerîmede bu hususa da işaret edilmiş ve
"bir ateş çukurunun tam kenanndaydınız da, sizi oradan kurtarmıştı"
denilmiştir.
Filhakika müslümanlar,
İslâm'dan önceki câhiliye dönemlerinde, çeşitli putları kendilerine ilâh
edinmişler, sanki kâinatı onlar yaratmış, iyiliği de kötülüğü de sanki onlar
vermiş gibi, yalnız onlara güvenip dayanmış ve yalnız onlardan yardım
istemişlerdir. İşte, şirkin câhiliye damgasını vurduğu bu dönemin insanları,
azgın alevlerin, ağzına kadar dalga dalga yükselttiği ateş çukurunun kenarında,
içine yuvarlanacakları ânı bekliyorlardı ki, ancak bir mucize onları bu
âkibetten kurtarabilirdi. Zira şirk ile, içine yuvarlanacakları bu cehennem
ateşi arasında sadece bir ölümlük mesafe vardı ve bu mesafe, açık bir gözün
kapanması ânında kat edilebilecek kadar kısa bir mesafe idi. Fakat Allah'ın şu
büyük lütfuna bakınız ki, kendilerine bu kadar yakın olan ölüm onları
yakalamadan ve onlar şirkleri yüzünden cehennem ateşine yuvarlanmadan önce,
İslâm onlara yetişmiş ve onları evvelâ şirkten, sonra da ateş çukurunun tam
kenarından çekip kurtarmıştır. Fakat Allah'ın bu büyük nimeti bu kadarla
kalmamış, yine câhiliye dönemlerinde her biri bir diğerinin yokolup gitmesini
dilerken ve büyük bir arzu içerisinde bunu gözleyip dururken, Allah, İslâm ile
kalblerindeki kin ve nefreti silmiş, biribirlerine varlıklarını ikram eden
ferdlerden müteşekkil bir cemiyet meydana getirmiştir. Tarih bunun şahididir;
kim aksini iddia edebilir?
İşte Allah,
âyetleriyle ilk müslümanların kıssalarını böyle açıklıyor. Tâ ki bunlardan
ibret alıp hak ve hidayet üzere dâim olasınız. Gaflete dalıp câhiliye döneminin
şirk, isyan ve küfür ile beslenen kin ve düşmanlık havasına yeniden
girmeyesiniz. Ve özellikle Allah'ın emir ve nehiylerini kendi heva ve hevesiniz
istikametinde çekiştirip dinde ihtilâfa düşmeyesiniz ve Allah'ın dînini parça
parça etmeyesiniz. Zira milletlerin bölünüp parçalanmalarına ve tarih
sahnesinden silinmelerine dindeki ihtilâfları ve dîni ortadan kaldırmaları kadar
hiçbir şey sebep olmamıştır. İşte bütün bunlar, hatırdan çıkarılmaması gereken
hayatî önemi hâiz hususlardır. Bu sebepledir ki üzerinize çok önemli bir görev
düşüyor; bu görev şudur: bunlardır. [126]
105. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra,
bölünüp parçalananlar ve ayrılığa düşenler gibi olmayın, işte böyleleri için
çok büyük azâb vardır.
106. (Bu
azâb, öyle bir gündedir ki) o gün bir takım yüzler beyazlaşır, bir takım yüzler
de kararır. Yüzleri kararan kimselere, "îma*> naradan sonra küfre mi döndünüz?
Öyleyse, küfretmiş olmanızdan dolayı bu azabı tadınn (denir).
107. Yüzleri beyazlaşanlar ise, Allah 'm rahmeti
içindedirler. Orada onlar daimîdirler.
108. İşte bunlar, sana hak olarak okuduğumuz
Allah'ın âyetleridir. Allah, âlemlere hiç haksızlık etmek istemez.
109. Göklerde ve yerde her ne varsa (hepside)
Allah'ındır. Bütün işler Allah'a döndürülür.
Allahu Ta'âlâ, daha
önceki âyetlerinde, bazı fitneci yahudîlerin idlâl ve iğvalarına kapılarak
neredeyse silâhlı bir çatışmaya girişecek olan, fakat Hazreti Peygamberin araya
girmesiyle düştükleri büyük hatayı anlayarak dövüşmekten vazgeçen iki müslüman
kabileye ve dolayısıyle bütün müslümanlara, fadl u rahmetinin bir eseri olarak,
ihtilâf ânında Allah'ın ipine sımsıkı yapışmayı, takvayı elden bırakmamayı ve
cemaatın lüzumu dolayısıyle asla tefrikaya düşmemeyi emrettikten sonra,
müs-lümanların daima hak ve hidayet üzere olmaları, gaflete dalıp câhiliye
döneminin şirk, küfür ve isyan hayatına yeniden dönmemeleri, kısacası,
Kur'ân'ın ve Hazreti Peygamberin gösterdiği hak yoldan ayrılmamaları için
iyiliği emredip, kötülükten nehyetmeyi onlara farz kılmıştır. Allahu Ta'âlâ
şöyle buyurmuştur: [127]
104. Sizden,
hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir topluluk oluşsun. İşte
asıl kurtuluşa erenler bunlardır.
104 Evet!
Ferdlerin gerçek manâda İslâm'ı yaşamaları ve İslâm'ın ferdler üzerinde
yaşatılması için, yahut daha kısa ve daha açık bir ifadeyle, Allah'ın gerçek
dîninin, insanın dünya ve âhiret saadetine kavuşmasını sağlaması için, ferdleri,
biribirlerini hayra veya İslâm'a davet edecek ve biribirlerine nehiylerini
hatırlatarak doğru yolda kalmalarını sağlayacak bir toplum vücut bulsun.
Âyet-i kerîme bu
ifadesiyle müslümanlara el-emrü bi'l-marûf ve'n-nehyü anil munker (iyiliği
emir, kötülükten nehiy) görevini yükleyen ilâhî bir emir getirmiştir. Kur'ân-ı
Kerîm'deki her açık ve kesin emir, farza delâlet ettiğine göre, müslümanlann
birbirlerine iyiliği emretmeleri ve kötülükten nehyetmeleri farzdır. Farzın
terki, haram olan bir fiilin işlenmesi gibi vebali gerektiren bir iştir. Bu
sebepledir ki, farzı terkeden, veya haramı işleyen bir kimse, Allah'ın cezasına
müstehak olur.
Allahu Ta'âlâ, İslâm'a
davet İle, iyiliği emr ve kötülükten nehyetmeyi, bu âyet-i kerîme ile
müslümanlara farz kılmış olmakla beraber, bu farzın farz-ı kifaye mi olduğu,
yoksa bütün müslümanları mı şâmil bulunduğu, müfessirler arasında ihtilaflı bir
konudur. Silindiği gibi, farz-ı kifaye, Allah'ın emrettiği bir işi, bazı
yapanlar bulunduğu takdirde, yapmayan diğer müslümanlara onu yapmayı farz
olmaktan çıkaran bir hükme delâlet eder. Meselâ cenaze namazı kılmak
müslümanlara farzdır. Fakat bir cenazenin namazını bütün müslümanların kılması
gerekmez. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, cenaze namazı kılınmadığı sürece,
bekleyen bir cenazenin namazını kılmak, bütün müslümanlara farz olmaya devam
eder ve kılan çıkmazsa, bütün müslümanlar bir farzı terketmek-ten dolayı
günahkâr olurlar.
İslâm'a davet ile,
iyiliği emir ve kötülükten nehiy âyetinin de, farz-ı kifaye olan bir hüküm getirdiği
görüşünde olan müfessirler, genellikle, âyet-i kerîmede yer alan minkum
ibaresine "bazılarınız" manâsı vermişlerdir. Buna göre âyet-i
kerîme, "sizden bazılarınız, hayra davet eden ve iyiliği emredip
kötülükten nehyeden bir topluluk olsun" manâsına gelir. Bu manâ gereğince
müslümanlar, kendi aralarından seçtikleri bir gurubu bu işle görevlendirirler.
Bu göreve seçilenler, her zaman ve her yerde, Allah'ın Kur'ân'ı Kerîm'de
vazettiği ahkâmın tatbik edilmesini sağlarlar. Müslümanlara hakkı ve sabrı tavsiye
edip kötülüklerden onları uzak tutmaya çalışırlar. Bu görevliler sayesinde ve
Kur'ân'ın irşad ettiği yolda en üstün sıfatlara sahip örnek bir toplum meydana
gelir.
İrşad görevine
seçilenlerin de, şüphesiz, bir takım üstün sıfatlara sahip olmaları gerekir.
Zira bu sıfatlara sahip olmadan başkalarını irşad etmek ve onlara üstün
sıfatlar kazandırmak mümkün değildir. Onların sahip olmaları gereken bu
sıfatların başında, Kur'ân, sünnet ve sîret bilgisi gelir. Kur'ân ilimlerine,
Kur'ân'ın tefsîri demek olan ve İslâm'ın Kur'ân'dan sonraki kaynağını teşkil
eden sünnet ve hadîse, aynı zamanda Hazretİ Peygamberin ve Hulefâ-i Râşidînin
sîretine vâkıf olmadan irşad görevini yürütmek mümkün olmaz. Şunu da unutmamak
gerekir ki, bu görevi üstlenen kişinin, Kur'ân ve sünnet hakkındaki bilgisi
kadar, amelinin de mükemmel olması gerekir; kısacası mürşid, ilmiyle âmil
olmalıdır. İşte bu evsaftaki görevli gurup, müslümanlara Allah'ın emir ve
nehiylerini hatırlatarak emirlerin ifa edilmesini, nehiylerden de sakınıl-masını
temine ve Allah'ın ipine sımsıkı yapışmış, birlik ve beraberlik içinde yaşayan
bir toplumun vücut bulmasını sağlamaya çalışırlar.
İslâm'a davet ile
marufu emr ve münkerden de nehiy görevinin bütün müslümanlara farz olduğunu
ileri süren müfessirler ise, âyet-i kerîmede yer alan minkum ibaresindeki min
harfini cinsin beyanı manâsında almışlar ve âyet-i kerîmedeki hitabın bütün
müslümanlara yöneltilmiş olması dolayısıyle âyete "sizin hepinizden hayra
davet eden, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir toplum oluşsun" manâsı
vermişlerdir. Kanaatımızca âyet-i kerîmeden anlaşılması gereken asıl manâ da
budur. Emir umumîdir ve umuma delâlet eder. Aynı manâyı Asr sûresinde de
görmemiz mümkündür. Bu sûrede şöyle denilmiştir: "Asra yemin ederim ki,
insan muhakkak hüsrandadır. Ancak îman edenler, sâiih amel işleyenler,
biribirlerine hakkı tavsiye edenler ve biribirlerine sabrı tavsiye edenler
böyle değildir". Asr sûresinin bu âyetlerinden de anlaşıldığı gibi, söz
konusu edilenler, amel sahibi bütün mü'minlerdir ve bunlar, biribirlerine
hakkı ve sabrı tavsiye ederler ki, bunlar da emir ve nehiylerden başka bir şey
değildir. Keza Mâide sûresinin 78-79 ncu âyetlerinde de yahudîlerden söz
edilerek şöyle denilmiştir; "İsrail oğullarından küfredenler, Dâvûd ve
Meryem'in oğlu îsâ diliyle lanetlenmişlerdir. Bu, isyan etmeleri ve
haddî-aşmaları yüzündendi. İşledikleri kötülük (munkerjden de biribirlerini
menetmezlerdi. İşlemiş oldukları bu şeyler ne kadar da kötü idi". Bu
âyet-i kerîmelerde de, biribirlerini kötülükten menetmeyen-lerin Dâvûd ve îsâ
tarafından lanetlenen bütün kâfir yahudîler olduğu açıklanmıştır. Kur'ân-ı
Kerîmde zikredilen geçmiş milletlere âit buna benzer haberler, onlardan ibret
alınmasını sağlamak içindir. Eğer yahudîler biribirlerine iyilği emr ve kötülükten
de men etmedikleri için Dâvûd ve îsâ tarafından lânetlenmişlerse, müslümanların
bundan alacakları bir takım dersler olması gerekir ki, bu derslerin başında,
Allah'ın emir ve nehiyleri hususunda yahudîlere benzememek gelir.
İyiliği emr ve
kötülükten nehyin farz-ı kifaye olduğunu ileri sürerek diğer görüş sahiplerine
itiraz edenlerin en önemli delilleri, iyiliği emr, münkerden de men edecek
olanlarda bulunması gerektiğine inandıkları şarttır. Bu şart, emredecekleri
iyiliği ve menedecekleri kötülüğü çok iyi bilmektir. Zira insan neyi
emredeceğini ve neden menedeceğini bilmeden bu işi yapması mümkün değildir.
Oysa müslümanlar arasında Kur'ân ahkâmını bilmeyen pek çok kimse vardır ve bu
gibi kimselerden âyet-i kerîmeyle farz kılınan görevin îfası beklenemez.
Ancak bu görüş, diğer
görüş sahiplerince gerçeğe uygun görülmemiştir. Her şeyden önce ileri sürülen
şart, müslümanların sahip olmaları gereken din bilgisi seviyesiyle
uyuşmamaktadır. Zira Kur'ân-ı Kerîmde müslümanlara yöneltilen bütün hitaplardan
elde edilmesi gereken sonuç, onların, üzerlerine vâcib olan bilgiye câhil kalamayacakları
ve kalmamaları gerektiği hususundadır. Başka bir ifadeyle Kur'ân, müslümanlara,
üzerlerine vâcib olanı bilebilecek ferdlerden oluşan bir toplum olarak hitap
etmiştir. Bu sebepledir ki, hiç kimse cehaletini mazeret olarak ileri süremez
ve Kur'ân'ın emir ve ne-hiyierine karşı olan ilgisizliğini bu mazeretin
arkasına gizleyemez.
Her müslüman, âyet-i
kerîmede zikredilen iyilik ve kötülüğü bilmekle ve aralarını ayırdetmekle memur
ve mükelleftir. Maruf, ak!-ı selimin kabul ettiği, yaratılış gayesine ters
düşmeyen ve bizim âyet-i kerîmenin mealinde "iyilik" olarak tercüme
ettiğimiz, başta ibadetler olmak üzere bütün ahlâkî davranışlardır ki,
Kur'ân'da hepsinin yapılması emredilmiştir. Münker ise, akl-ı selîmin kabul
etmediği ve yaratılış gayesine ters düşen bütün kötülükler ve kötü olan
şeylerdir ki, Kur'ân-ı Kerîm bütün insanları bunlardan nehyetmiştir.
Binâenaleyh bir müslümanın bunları bilmesi ve biribirinden ayırt etmesi için
âlim olması, yahut İbn Âbidîn, Fethu'l-Kadîr veya Mebsût gibi fıkıh kitaplarını
okuması şart değildir. Bunlar, her türlü illetten salim bir yaratılışa sahip
olan müslümanlann, Kur'ân ve sünnetin irşadıyle bilebilecekleri, câhil olunması
hiçbir müslümanayaraşmayan ve müslümanın, ancak bunları bilmekle gerçek bir
müslüman olabileceği şeylerdir.Bu sebeple iyiliği emr ile kötülükten nehyi
umuma teşmil etmeyerek, onun farz-ı kifaye olduğunu ileri sürenler, bu
görüşleriyle müslümaniarın hayır ile şerri bilemeyecek ve maruf ile münkeri
birbirinden ayırt edemeyecek kadar câhil olmalarını tecviz etmiş olmaktadırlar
ki, bu, din yönünden caiz değildir.
Hayra davet, iyiliği
emr ve kötülükten men ile ilgili olarak Hazreti Peyamberden rivayet edilen bazı
sahîh hadîslerin bulunduğunu da burada hatırlatmakta fayda vardır. Ahmed İbn
Hanbel'in, Müslim'in ve Sünen sahiplerinin naklettikleri sahîh bir hadîsinde
Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur. "Sizden her kim bir münker (kötülük)
görürse, onu eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü
yetmezse kalbiyle değiştirsin. Bu da îmanın en zayıfıdır"[128]
Allah'ın haram kıldığı
kötülüğün el ile değiştirilmesi, fiilen o kötülüğe engel olmaktır. Kötülüğü
işleyen kimsenin daha güçlü olması halinde, yahut ona engel olunurken daha
büyük kötülüğün zuhur etmesi ihtimali karşısında, fiilî müdaheleden vazgeçerek
dil ile ve nasihat yolu ile onu durdurmaya çalışmak, Hazreti Peygamberin
hadîsinden anlaşılan manânın şümulü içerisindedir. Ancak münkeri değiştirmek
dil ile de mümkün olmazsa, onu yetkili mercilere aksettirmekten ve kötülüğü
işleyen kimseye karşı kalben buğzetmekten başka ferdin yapabileceği bir şey
yoktur. Burada şunu da unutmamak gerekir ki, kötülüğün değiştirilmesiyle
kötülükten men arasında belirli bir fark vardır. Münkeri değiştirmek, ancak
onun vukuundan sonra başvurulabilecek bir iştir. Kötülükten men ise, vukuundan
önce ona engel olmaktır ve bunun da çeşitli yolları vardır.
Muhtelif hadîs
kitaplarında rivayet edilen sahîh bir hadîsinde Hazreti Peygamber şöyle
buyurmuştur: "En üstün cihad, zâlim sultanın, yahut zâlim hükümdarın
huzurunda adaletten sözetmektir". Geçmiş devirlerde pek çok ulemanın,
zâlim ümerâ ve hükümdarlara vâz u nasihatta bulundukları ve onları
davranışlarında ve özellikle devlet idaresinde teb'aya karşı âdil olmaya davet
ettikleri bilinen hususlardandır. Hattâ bu âlimlerden bazılarının vâz u
nasihatları yüzünden hükümdarları kızdırdıkları ve kiminin sürgün veya hapisle
cezalandırıldığı, kiminin de öldürüldüğü, yine tarih sayfalarında naki| ledilen
haberlerdendir. Tabiatiyle ne sürgün veya hapis ve ne de ölüm korkusu, bu
âlimleri yıldırmamış, Allah'ın, üzerlerine farz kıldığı iyiliği emr ve
kötülükten men etme görevini îfa etmelerine engel olmamıştır. İşte bu
sebepledir ki tarihte, âlimiyle, yarı câhil ve câhiliyie bütün ferdleri, yine
Allahu Ta'âlânın Nahl sûresi 125 inci âyetindeki "Rabbının yoluna hikmetle
ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel bir şekilde mücadele et;zira
Rabbtn, yolundan sapan kimseleri de bilir; doğru yolda olanları da bilir11
emrinin ışığı altında biribirlerine iyiliği emr, kötülükten de nehyeden
toplumlar vücuda gelmiş ve asırlarca diğer milletlere önderlik etmiştir. Âyet-i
kerîmede de açıkça belirtildiği gibi, dünya ve âhiret saadetine kavuşan
toplumlar da, ferdleri, biribirlerini yalnız hayra ve iyiliğe davet edip
kötülükten alıkoyan toplumlardır. O halde ey müslümanlar! Rabbınızın üzerinize
farz kıldığı emr bilmarûf ve nehy anilmünker (iyiliği emr, kötülükten nehy)
görevi üzerinde dikkat ve titizlikle durun ve gerek bu görevi ihmal ederek,
gerekse onu îfa edeceğim diyerek yanlış ve hatalı yollara sapmayın ve sakın: [129]
105. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra,
bölünüp parçalananlar ve ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte böyleleri için
çok büyük azâb vardır.
106. (Bu
azabın olduğu) o gün, bir takım yüzler beyazlaşır, bir takan yüzler de kararır-
Yüzleri kararan kimselere "îmanınızdan sonra küfre mi döndünüz? Öyleyse,
küfretmiş olmanızdan dolayı bu azabı tadın" (denir).
107. Yüzleri beyazlaşanlar ise, Allah'ın rahmeti
içindedirler. Orada onlar daimîdirler.
108. İşte bunlar,
sana hak olarak okuduğumuz Allah'ın âyetleridir. Allah, âlemlere hiç
haksızlık etmek istemez.
109. Göklerde ve yerde her ne varsa (hepsi de)
Allah'ındır. Bütün işler Allah'a döndürülür.
105 Evet,
sakın yahudîve hıristiyanlar gibi olmayın. Zira bunlar, kendilerine
peygamberleri vasıtasıyle birer kitap indirildikten ve apaçık deliller
verildikten sonra, yine bölünüp parçalanmışlar ve bir çok fırkalara ve
mezheblere ayrılmışlardır. Her fırka ve her mezheb, diğer fırka ve mezheblere
muhalefet ederek kendi görüşünün müdafaasını yapmış, zamanla bu muhalefetin
şiddetlenip kin ve düşmanlığa dönüşmesi halinde de birbirleriyle kanlı
mücadeleye girişmişlerdir. Nitekim Bakara sûresinin 253 üncü âyetinde ehl-i
kitaba ve bunlara gönderilen peygamberlerle son Peygambere işaret edildikten
sonra şöyle denilmiştir: "Eğer Allah diieseydi, bu peygamberlerden sonra
gelen (milletyier, kendilerine gelen apaçık delillerden sonra biribirlerini öldürmezlerdi;
fakat ihtilâfa düştüler: Onlardan bir kısmı îman etti, bir kısmı da küfretti.
Eğer Allah diieseydi, biribirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah dilediğini
yapar".
Bakara sûresinin
mealini zikrettiğimiz bu âyetinde açıkça ifade ediliyor ki, milletler, kendilerine
gönderilen peygamberlerden ve bu peygamberlerle gelen apaçık delillerden sonra,
yine de ihtilâfa düşmüşler ve biribirlerini öldürmeye başlamışlardır. Oysa
bunlar, Allah'ın ipine sımsıkı yapışmış ve tek bir gayeye yönelmiş oldukları
halde, biribirlerine maruf (iyilik)u emr ve biribirlerini münker (kötülük)den
nehyeden bir toplum olsalardı, ne dînde ihtilâfa düşüp fırka ve mezheb-ler
halinde bölünüp parçalanırlar, ne de biribirlerini öldürürlerdi. O halde
milletlerin ihtilâfa düşerek bölük pörçük olmalarının ve biribirlerini
öldürmelerinin başlıca sebebi, Allah'ın ipine sımsıkı sarılmamaları ve
biribirlerine maruf (iyilik)u emredip biribirlerinin münker {kötülüklerine
engel olmamalarıdır.
Bu açıklama, topluca
Allah'ın ipine sarılmak ve bölünüp parçalanmamak hususunda 103 üncü âyet-i
kerîmede yer alan ilâhî emrin asıl olduğunu ve üzerinde durduğumuz 105 inci
âyet-İ kerîmeyle de tamamlandığını açıkça göstermektedir. Filhakika bütün
insanların topluca ve sımsıkı bir şekilde Allah'ın ipine sarılarak tek bir
vücud gibi olmaları gerekir. Bu vahdeti bozacak ve bölünüp parçalanmalara,
sonra da biribirlerini öldürmelerine sebep olacak yegâne tehlike, ferdleri
arasındaki ihtilâftır, İşte bu tehlike, ancak ferdlerin biribirlerine iyiliği
em-retmeleri ve biribirlerini kötülükten alıkoymaları ile önlenebilir. Bu
bakımdan Allah'ın ipine topluca ve sımsıkı bir şekilde sarılı kalarak vahdetin
muhafaza edilmesi, marufu emr ve münkerden nehyetmeye bağlıdır. Aksi halde
kendilerine peygamber gönderildikten ve apaçık deliller geldikten sonra,
ihtilâfa düşüp biribirlerini öldüren ehl-i kitabın durumuna düşülür. Ehl-i
kitabın durumuna düştükten sonra da, Allahu Ta'âlânın bu gibiler için
hazırladığı büyük azâbtan kurtulmak mümkün değildir.
106 Kendilerine apaçık
deliller geldikten sonra ihtilâfa düşüp bölük pörçük olanlara karşı âyet-i
kerîmede işaret edilen büyük azâb ile tehdit, bir evvelki âyette zikredilen
hayra davet ile, iyiliği emredip kötülükten nehyedenlere va'dedilen
"felah" (kurtuluş)m mukabilidir. Bu va'ddeki felah (kurtuluş), nasıl
dünya ve âhıret saadetinin en üstün derecesine delâlet ediyorsa, tehditte
zikredilen büyük azâb da, şüphesiz dünya ve âhlrette maruz kalınacak olan en
büyük hüsranı gösterir. Binâenaleyh hayra davet ile iyiliği emredip kötülükten
alıkoyan ve böylece Allah'ın ipine sımsıkı sarılarak ihtilâfa düşmekten
kurtulan toplumlar, dünya ve âhiret saadetine kavuşurken, iyiliği emretmeyen ve
kötülükten de alıkoymayan ve bu yüzden ihtilâfa düşüp biribirlerini boğazlayan
toplumlar ise, hem dünyada, hem de âhirette en büyük azaba uğrayacaklardır.
Başka bir ifade ile, kıyamet günü, yüzlerin bir kısmı beyazlaşırken bir kısmı
da kararacaktır. Fakat bu ifade, yüzlerin dünyada iken ağar-mayacağı, yahut
kararmayacağı manâsında değildir. Zira gerek Allah'ın ipine sımsıkı sarılarak
bölünüp parçalanmadan kurtuluşa ermek ve gerekse apaçık delillere rağmen
bölünüp parçalanmak ve ayrılığa düşmek suretiyle en büyük azaba müstehak olmak,
insanların hem dünyada, hem de âhirette maruz kalacakları bir âkibet olunca.yüzlerin,
dünyada da âhirette de müstehak oldukları ağarmalarını veya kararmalarını
tabiî karşılamak gerekir.
Bir çok dilde, ak da
denilen beyaz, en güzel ve en temiz renge delâlet eder. Bu sebepledir ki,
ahlâkı bozulmamış, herhangi bir ayıbla kirlenmemiş, fazilet sahibi kişiler
hakkında "yüzü ak" tabiri kullanılır. Keza işin altından "yüz
akı" ile çıkmak, onu, hiçbir kötü yola başvurmadan ve içine hiçbir hile
karıştırmadan tamama erdirmek demektir ki, böyle olan iş sahiplerinin
yüzlerinde, işlerini yüz akıyle bitirmenin sevincini, nur parlaklığı içinde
görmemek mümkün değildir. O halde, bütün azim ve iradelerini, içinde
yaşadıkları toplumun hayrına olan İşlerde toplayan, kendinden çok toplumun
diğer ferdlerini düşünen, topluma ve toplumun küçük bir üyesi olan ferde en
ufak bir zarar gelmesinden endişe duyan, yine bu endişeyle, istisnasız bütün
ferdleri Allah'ın ipine sımsıkı yapışmış, dışarıdan gelebilecek her çeşit
tehlikeye yekvücûd olarak karşı koyabilecek bir toplum oluşmasını dileyip bütün
hayatını bu dileğinin gerçekleşmesi istikametinde düzenleyen kimselerin yüzlerinde
aynı aklık, aynı nûr parlaklığı neden görülmesin? Görevlerini hiç kusursuz
yerine getirmiş insanların hissettikleri vicdan huzurunun kendilerine
kazandırdığı yüz aklığını inkâr etmek mümkün müdür?
Buna karşılık, başına
gelmiş, yahut başına gelmesi iyice kesinleşmiş bir felâketin sıkıntısı içinde
kıvranan ve bu felâketi kendi elleriyle hazırlamış olmanın fayda vermeyen
pişmanlığını içinde hissederek dövünen insanın kasvet dolu suratının aklığından
hiç söz edilebilir mi? Kara veya siyah, beyazın zıddıdır. Yüzü ak olmayan kişi,
onu karalıktan kurtaramamış demektir. Böyleler!, dünyada olduğu gibi, âhırette
de kapkara yüzlerinin felâket haberleri altında kıvranacaklardır.
Allahu Ta'âlâ, Kur'ân-ı
Kerîmin muhtelif sûrelerinde yüzleri kararan kimselere zaman zaman işaret
etmiştir. Meselâ Zümer sûresinin 59-60 inci âyetlerinde şöyle buyurmuştur:
"Evet, ey insanoğlu! Âyetlerim sana gelmişti de, onları yalanlamış,
büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun. Kıyamet günü, Allah'a yalan
söyleyenleri göreceksin, yüzleri kapkara kesilmiştir..:1 Kız evlâd sahibi
olmanın büyük bir zillet ve büyük bir felâket olduğuna inanan ve doğar doğmaz
onu canlı olarak toprağa gömen müşrik Arapların bu ruh hallerine işaret eden
Allahu Ta'âlâ, Nahl sûresinin 58 inci âyetinde, bu halin yüzlerine nasıl
aksettiğini şöyle açıklamıştır: "İçlerinden biri, kız çocukla müjdelendiği
zaman, Öfkesinden yüzü kapkara kesilir". Yûnus sûresinin 26-27 inci
âyetlerinde ise, İyilerle kötülerden söz edilerek, iyilerin yüzlerindeki aklığa
küçücük bir toz parçasının bile bulaşmayacağı, buna karşılık kötülerin
yüzlerini, sanki zifiri karanlıktan bir parçanın kapladığı anlatılır ve denir
ki: "İyi iş yapanlara, (mükâfat olarak) daha iyisi ve bir de ziyade
vardır. Onların yüzlerine ne toz bulaşır, ne de zillet. İşte asıl cennet ehli
bunlardır ve orada daimîdirler. Kötülük işleyenlere ise, kötülüğün cezası
misliyle verilir. Onlara bir de zillet ulaşır. Onların Allah'tan herhangi bir
kurtarıcıları yoktur. Yüzleri sanki zifiri karanlıktan bir parça ile
kaplanmıştır. İşte bunlar da cehennem ehlidir ve orada daimîdirler. Keza
Kıyamet sûresinin 22-25 inci âyetlerinde yüz akına ve yüz karasına delâlet
etmek üzere şöyle buyurulmuştur: "O gün parıldayan nice yüzler vardır,
Rab-larına bakarlar. O gün nice asık yüzler vardır; kendilerine bel kemiğini
kıracak bir işin yapılacağını anlarlar. Aynı manâları Abese sûresinin 38-41
inci âyetlerinde de görmek mümkündür:
" O gün yüzler vardır,
aydınlıktır, güleçtir,
neşelidir. Yine o gün yüzler vardır, üzerleri tozlu, siyah bir duman
kaplamıştır. İşte bunlar, kâfirler, fâcirlerdir".
Meallerini
zikrettiğimiz bu âyet-i kerîmelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, kendilerine
apaçık deliller geldikten sonra bölünüp parçalananlar ve ayrılığa düşenler
için, hem dünyada hem âhırette yakalarını kur] taramayacakları büyük bir azâb
vardır. Bu azâb dolayısıyledir ki, îmanlarındaki zafiyetin kötü akıbetini
kapkara bir bulut gibi üzerlerine çökmüş hissedeceklerdir. Yüzlerindeki kasveti
görenler, onlara "önce îman etmiştiniz; şimdi tekrar küfre mi döndünüz?
Öyleyse bu küfrünüzden dolayı hak ettiğiniz azabı tadın" diyeceklerdir.
Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, madem ki müslümanlann birlik ve
beraberliğini bozanlar, ihtilâfa düşüp hem kendilerini hem de dînlerini parça
parça edenler, dünyada da âhırette de bu yaptıklarının cezasını çekeceklerdir,
o halde hem dünyada hem de âhırette onlara bu sözü söyleyenler elbette
çıkacaktır. Allah'ın ipine sımsıkı sarılmış, toplumun bölünüp parçalanmasını
istemeyen müslümanlardan bazıları o bölücüleri elbette uyaracaklar ve bunun,
ancak kâfirlerin işi olduğunu, dünyada iken onlara söyleyeceklerdir. Âhırette
ise, bunu söyleyen, hiç şüphesiz Allahu Ta'âlâ olacaktır.
Burada şunu da
belirtmek gerekir ki, Kur'ân, dinde tefrika çıkaran ve müsiümanları İslâmî
inançlarında bölük pörçük yapan kimseleri kâfir ve müşrik olarak zikretmiştir.
Meselâ Rûm sûresinin 31-32nci âyetlerinde şöyle denilmiştir: "Allah'a
ihlâs ile yönelin. O'ndan korkun ve namazı dosdoğru kılın. Sakın dînlerini
parçalayan, fırka fırka olan ve her fırkası kendi elindekiyle sevinen müşrikler
gibi olmayın". En'âm sûresinin 159 uncu âyetinde ise, Allahu Ta'âlâ,
sevgili Peygamberine hitabederek şöyle buyurmuştur: "(Ey Muhammedi) Dinlerini
(bir kısmına inanıp bir kısmına da inanmayarak) parçalayanlar ve böylece fırka
fırka olanlar, işte hiçbir surette sen onlardan olmadın. Onların işi artık
Allah'a kalmıştır; sonra da yapmış oldukları şeyi kendilerine haber
verecektir".
Keza Kur'ân-ı Kerîm,
dînin tayin ettiği dosdoğru yoldan çıkmayı da küfür addetmiştir. Çünkü îman,
itikad, kavi ve amelden ibarettir ve pek çok şubeleri vardır, Nitekim Hazreti
Peygamber, Buharı (Sahîh, I. 8) ve Müslim (Sahîh, I. 63) tarafından da
nakledilen bir hadîsinde, îmanın bu şubelerine işaret ederek şöyle buyurmuştur:
"îman, yetmiş küsur, yahut altmış küsur şubedir. En efdali LÂ İLAHE
İLLALLAH sözüdür. En aşağı derecesi, eziyet verecek şeyleri yoldan
kaldırmaktır. Haya (utanma) da îmandan bir şubedir". Âdil olmak ve zulümden
sakınmak da, şüphesiz îmanın üstün derecelerinden biridir. Böyle olmasına
rağmen, eğer bir kimse adaleti elden bırakır ve zulmü kendisine şiar edinirse,
Allahu
Ta'âlânın, Bakara
sûresinin 254 üncü âyetindeki "kâfirler, işte asıl zâlim olanlar onlardır"
hükmü gereğince kâfir olur [130].
Kur'ân hükmüne göre, mademki zâlim olanlar kâfirdir, o halde ihtilâfa düşüp
bölük pörçük olanlar ve dîni parça parça edenler de kâfirdir; çünkü ihtilâftan
ve bölünüp parçalanmaktan sakınarak vahdeti, birlik ve beraberliği muhafaza
etmek, îmanın en önemli şubelerinden biridir. Hattâ îmanın üzerine bina
kılındığı bir temeldir. Zira birlik ve beraberlik olmadan îmanı muhafaza etmek
mümkün değildir. İşte bu sebepledir ki, Allahu Ta'âlâ, tefsirini yaptığımız
yukarıdaki âyetlerinde, mü'minlere, önce Allah'tan sakınılması gerektiği
şekilde sakınmalarını ve ancak müslüman olarak ölmelerini emretmiş, sonra da
müslüman olarak ölmek için Allah'ın ipine sımsıkı yapışmayı ve bölünüp
parçalanmamayı, hayra davet iie, iyiliği emr ve kötülükten de nehy etmeyi şart
koşmuştur. Bu şartlara uymayanlar, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra
bölünüp parçalananlar ve ayrılığa düşenlerdir ki, dünya ve âhirette yüzleri
kararacak ve en büyük azabı görecek olanlar işte bunlardır.[131]
107 Yüzleri
beyazlaşanlar ise, Allah'ın rahmeti içinde daimî kalacak olanlardır; bunlar,
yukarıda da açıklandığı gibi, Allah'ın ipine sımsıkı yapışan, bölünüp
parçalanmaktan sakınan, bunun için de hayra davet ile, iyiliği emr ve
kötülükten nehy eden ve ancak müslüman olarak ölen kimselerdir. Bunlar, dünyada
bu hal üzere kaldıkları sürece, Allah'ın kendilerine ihsan edeceği sayısız
nimetler içinde yaşayacaklardır. Âhirette kavuşacakları nimetlerin ise, haddi
hesabı yoktur. [132]
108 İşte, ey Muhammed, bütün bunlar, sana hak
olarak okuduğumuz Allah'ın âyetleridir. Hiç kimse bu âyetlerden şüphe edemez;
bir takım ihtimallere dayanarak çeşitli tevillere sapamaz. Bu itibarla, hiç
kimseden, bu âyetlerle sabit olan İslâm'dan başka bir dîne, veya fırka ve
mezhebe bağlanmasında mazeret kabul edilmez. Bu âyetlerde zahir olan bütün emir
ve nehiylerin, yahut va'd ve vaadin (tehdidin) bir tek gayesi vardır. Bu gaye,
Allah'ın ipine sımsıkı sarılarak tek bir vücûd halinde, ihtilafsız, kuvvetli
bir toplum oluşturmaktır. Allah, insanlara her neyi emretmiş ve onları her
neden nehyetmiş ise, onları doğru yola, kendi hak yoluna ulaştırmak içindir.
Eğer insanlar O'nun emirlerine uymazlarsa, aralarındaki ihtilâf büyür, toplumun
nizamı bozulur ve bölünüp parçalanmalar başlar; böylece insanlar, kendi
kendilerine zulmetmiş olurlar. Zulüm ise, daha önce de işaret ettiğimiz gibi,
küfürden başka bir şey değildir. Eğer bir ülkede zulüm artarsa, Allah,
zâlimleri cezalandırmaktan asla geri kalmaz. Nitekim Hûd sûresinin 102nci
âyetinde bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurulmuştur: "işte Rabbın, zâlim
kasabaların halkını yakaladığı zaman, O'nun yakalayışı böyledir ve O'nun
yakalayışı çok acı, çok şiddetlidir".
Bu açıklamalar
gösteriyor ki, Allah, bir toplum içinde günah diz boyuna çıkmadıkça o toplumu cezalandırmaz.
Günahsız ceza zulümdür. Allah ise, kullarından hiçbirine zulmetmeyi asla murad
etmez. [133]
109 Zaten
göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. Her şeyi yoktan var eden ve her şey
üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan, yalnız O'dur. Ancak O'nun bu tasarrufu,
yine kendi sünnetine göre cereyan eder ve bu sünnette hiçbir değişme olmaz.
Binâenaleyh Allahu Ta'âlânın göklerde ve yerde olan şeylerin sâbihi oluşunun
sebep-ierinde, tamamlanmaya muhtaç hiçbir noksanlık yoktur ki, başkalarına
zulmetmek suretiyle böyle bir noksanlığı tamamlasın. Kısacası Allahu Ta'âlâ,
uiûhiyetinin tabiî bir sonucu olarak kendi yarattıklarına zulmetmek
ihtiyacında değildir. O, bu gibi noksanlıklardan münezzehtir.
110. Siz, insanların (iyiliği) için çıkarılmış en
hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz; Allah'a da îman
edersiniz. Kitap ehli de îman etseydi, kendileri için daha hayırlı olurdu.
Gerçi onlardan îman edenlerde vardır; fakat çoğu /âşıktırlar.
111. Onlar size eziyet etmekten başka asla zarar
veremiyeceklerdir. Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar.
Sonra, onlara yardım da edilmez.
112. Allah'ın (haklarındaki) hükmüne ve (müslüman)
halkın hukukuna sığınanlar dışındaki (yahudî)ler, nerede bulunurlarsa
bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurulmuştur. (Ayrıca onlar) Allah'ın hışmına
uğramışlar ve miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Zira onlar, Allah'ın âyetlerini
inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da onların
isyan etmelerinden ve aşın gitmelerindendl
Allahu Ta'âiâ,
mü'minlere, kendi ipine sımsıkı yapışmalarını emrettikten, kalblerini İslâm
kardeşliği ile birleştirerek onlara ihsan ettiği en büyük nimetlerinden birini
hatırlattıktan, inad ve isyan hususunda ehl-i kitap gibi olmamaları için onları
uyardıktan ve buna uymayanları en büyük azâb ile tehdit ettikten, bu arada
kıyamet ahvaline de bir nebze işaret edip yüzleri beyazlaşacak olanlarla
kararacak olanları da zikrettikten sonra, yukarıdaki âyetlerinde, Allah'ın
ipine sımsıkı sarılanların, biribirlerini Allah için sevip biribirleriyle Allah
yolunda kardeş olanların, Allah'-a itaat ve inkıyadlarında devamı sağlamak için
faziletlerini, sonra da ehl-i kitabın ve özellikle yahudîlerin haddi aşan
isyankâr hallerini açıklamış, böylece, mü'minlerle kâfirler arasındaki farkı
gözler önüne sermiştir. Allahu Ta'âiâ şöyle buyurmuştur: [134]
110. Siz,
insanların (iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder,
kötülükten nehyedersiniz;Allah'a da îman edersiniz. Kitap ehli de îman etseydi,
kendileri için daha hayırlı olurdu. Gerçi onlardan îman edenler de vardır;
fakat çoğu fâşıktırlar.
110 Allahu
Ta'âiâ, bu âyet-i kerîmeyle, başlarında Hazreti Peygamberin de bulunduğu ilk
İslâm toplumuna hitabetmiş ve onların, hali hazırda mevcut bütün toplumların en
hayırlısı olduğunu açıklayarak şöyle buyurmuştur: Ey müslümanlar! Hali hazırda
siz, ümmetlerin en hayırlısısınız. Çünkü siz, iyiliği emredip kötülükten
nehyediyorsunuz. Eseri kendi nefislerinizde görülen, sizi her çeşit kötülükten
uzaklaştırıp yalnız hayra yönelten gerçek bir îmanın sahibisiniz. Oysa sizin
dışınızdaki diğer milletler fitne ve fesada mağlûb olmuşlar, bunlar olmaksızın
hiçbir iş yapamaz hale gelmişlerdir. Bunlar, iyiliği emredip kötülükten
nehyetmek yerine, kötülüğü emredip iyilikten menetmeyi âdet haline
getirmişlerdir. Bu, onların gerçek bir îmana sahip olmamalarının tabiî bir
neticesi idi.
Yukarıda da işaret
ettiğimiz gibi, bu âyet-i kerîmede en hayırlı ümmet olarak Allahu Ta'âiânın
medhine mazhar olanlar, Hazreti Peygamberle, onun en yakın yardımcıları olan
ashâbtır. Bu ilk müslümanlar, İslâm'dan önce, biribirlerine düşman olan
kabilelerden oluşmuştur. İslâm geldiği zaman, kabileler arasındaki düşmanığı
kaldırmış, kalblerini birleştirerek aralarında sarsılmaz bir kardeşlik tesis
etmiştir. Dinde biribirlerinin kardeşi olan bu müslümanlar, Allah'ın ipine de
sımsıkı sarılmak suretiyle birliklerini kuvvetlendirmişler, iyiliği emr,
kötülükten de nehyederek bu birliğin zayıflamasına ve bozulmasına fırsat vermemişlerdir.
Kalblerini dolduran îman, hayatları boyunca onların yegâne rehberi olmuştur.
Bu, öyel bir îmandır ki, Allahu Ta'âiâ, onun sahipleri hakkında, Hucurât
sûresinin 15 inci âyetinde şöyle buyurmuştur: "Asıl mü'minler, Allah'a ve
Rasûlüne inanıp hiç şüphe etmeyenler ve Allah yolunda mallarıyle canlarıyle
cihad edenlerdir. İşte îmanlarında sâdık olanlar bunlardır". Keza yine bu
îman sahipleri hakkında, Enfal sûresinin 2-4 üncü âyetlerinde şöyle
denilmiştir: "Mü'minler o kimselerdir ki, (yanlarında) Allah anıldığı zaman,
yürekleri ürperir; kendilerine O'nun âyetleri okunduğu zaman da, îmanları
artar ve yalnız Allah'a güvenip dayanırlar. Keza namazı dosdoğru kılarlar;
kendilerine nzık olarak verdiklerimizden infak ederler. İşte gerçekten mü'min
olanlar bunlardır. Onlara Rablan katında dereceler vardır. Bağışlanma ve
hudutsuz rızık onlara mahsustur".
Müslümanların en
hayırlı ümmet olarak tavsif edilmeleri, hiç şüphesiz, iyiliği emredip
kötülükten de nehyetmeleri sebebiyledir. Eğer bir gün bu vasıf, onların
üzerinden kalkacak olursa, yine hiç şüphe edilmemelidir ki, bu, onların
iyiliği emr, kötülükten de nehyetmeyi terket-meleri yüzünden olacaktır. Bunu
terketmeleri ise, daha önceki âyet-i kerîmelerde de gördüğümüz gibi,
aralarındaki birliğin bozulmasına ve bölünüp parçalanmalarına yol açacaktır.
Netice olarak, marufu
emr ve münkerden nehiy, İslâmî îmanın en önemli muhafızıdır. Bu sebepledir ki
âyet-i kerîmede müslümanların en hayırlı ümmet olarak tavsif edilmelerinin
sebebi açıklanırken önce, onların iyiliği emr ve kötülükten nehyettikleri
belirtilmiş, sonra da, Allah'a îman ettikleri zikredilmiştir. Yahut başka bir
ifade ile iyiliği emr ile kötülükten nehy, âyet-i kerîmede Allah'a îmandan önce
yer almıştır. Bunun sebebi, biraz önce de belirttiğimiz gibi, îmanın, ancak bu
ikisiyle, yani İyiliği emr ve kötülükten de men etmekle kalabilmiş olmasıdır.
Nitekim müslümanlar, îmanlarını ancak iyiliği emr, kötülükten de men ederek
korumuşlar ve en hayırlı ümmet olma vasfını kazanmışlardır. Fakat ne zaman bunu
terketmişlerse, kalblerindeki îman nuru da zayıflamıştır. Bunlar, her ne kadar
müslüman olduklarını ileri sürmüş olsalar bile, îmanın gereği olan amele hiç
yanaşmamışlardır; çünkü bilinen bir gerçektir ki, îman olmadıkça, kaynağı îman
olan sâlih amelin insandan sâdır olması mümkün değildir. Nitekim Allahu
Ta'âlâ, Hucurat sûresinin 14 üncü âyetinde, kendilerini mü'min olarak tavsîf
eden bazı Araplar hakkında şöyle buyurmuştur: "Bedeviler, îman ettik
demektedirler. (Ey Muhammedi) De ki: Siz îman etmediniz. Fakat İslâm olduk deyin.
Çünkü îman, henüz kalblerinize girmedi. Eğer Allah'a ve Rasûlüne itaat
ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok
bağışlayıcıdır, çok merhametlidir". Allahu Ta'âlâ, neticesi amele varmayan,
yahut insanı sâlih amel işlemeye sevketmeyen ve sadece ağızlarda kuru bir
sözden ibaret kalan ifadelere gerçek ve kâmil anlamda "îman"
denilemeyeceğini böylece beyan ettikten sonra, yine Hucurat sûresinin 15 inci
âyetinde gerçek manâdaki îmanı tarif ederek şöyle buyurmuştur: "Asıl mü'minler,
Allah'a ve Rasûlüne inanıp hiç şüphe etmeyenler ve Allah yolunda mallarıyle
canlarıyle cihad edenlerdir. İşte îmanlarında sâdık olanlar bunlardır".
Görüldüğü gibi gerçek îman, Allah'a ve Rasûlüne, en\ıfak bir şüpheye yer
vermeden inanmak, sonra da bu inançla Allah yolunda malla ve canla savaşmak,
cihad etmektir. Bu ise, en açık manâsıyle iyiliği emr, kötülükten men demektir.
Zira en büyük ve en önemli maruf, dînin kendisidir; Allah'ın birliğine ve
nübüvvete îmandır. En büyük kötülük ise, Allah'ı inkârdır; küfürdür. Bu
sebepledir ki, İslâm'da cihad, başkalarına en büyük menfeatı sağlamak ve onları
bütün kötülüklerden kurtarmak için farz olmuştur. Ancak îman sayesindedir ki,
insan, canına ve malına gelebilecek bu tehlike ve zarara karşı koyabilmiş ve
böylece iyiliği emr ve kötülükten nehy etme görevini îfa edebilmiştir.
İşte Allahu Ta'âlâ,
müslümanların, eseri, iyiliği emr, kötülükten men etmekten ibaret olan böyle
bir îman ile en hayırlı ümmet olma vasfını kazandıklarını belirttikten sonra,
ehl-i kitabın durumuna işaret etmiş ve "kitap ehli de sizin gibi îman
etmiş olsaydı, kendileri için daha hayırlı olurdu" demiştir. Allahu
Ta'âlânın bu açık ve kesin beyanı îman iddiasında bulunan yahudî ve
hıristiyanların, gerçek manâda bir îmana sahip olmadıklarını açık bir şekilde
göstermektedir. Filhakika eğer kitap ehli de müslümanlar gibi sahîh bir îmana
sahip olsalardı, bu îman onları güzel ahlâk ve üstün fazîlet sahibi yapar,
fakat hiçbir zaman nefislerini çeşitli kötülüklerden alıkoymayan ve en bayağı
rezaletlerden uzak-laştırmayan sahte îman iddiasında bulunmazlardı. Daha
önemlisi, iyiliği emr, kötülüten men etmeyi de elden bırakmazlardı. Fakat
onlar, iddia ettikleri gibi sahîh îman sahibi olamamışlar ve hak yolu, Allah'ın
üzerlerine farz kıldığı kendi peygamberlerinin yolunu ve dolayısıyle İslâm'ın
yolunu bulamamışlardır. Bu bakımdan onlar fâsıktırlar. Hak yoldan uzak düşmüş,
küfürde inad eden kimselerdir. Bununla beraber aralarında, sayıları çok az da
olsa, gerçekten îman etmiş kimseler de yok değildi. Abdullah İbn Selâm, Sa'lebe
İbn Sald ve bunların kardeşleri, Hazreti Peygamberin Medîne'ye gelmesinden
sonra ona nazil olan Kur'ân'a îman etmişler ve gerçek yolu bulmuşlardı.
Bunların dışında, îman eden başka yahudî ve hıristiyanlar da vardı; ancak biraz
önce de işaret ettiğimiz gibi bunlar sayıca çok azdı ve büyük çoğunluğu
fâsıklar oluşturuyordu.
Allahu Ta'âlâ, ehl-İ
kitabın îman yönünden durumlarını açıkladıktan ve büyük çoğunluğunun fâsık
olduğunu belirttikten sonra, müslüman-ların bu fâsıklardan hiçbir surette
çekinmemeleri, veya yaygaracı çokluklarından korkmamaları için, içlerini
rahatlatacak bir ifadeyle şöyle buyurmuştur: [135]
111. Onlar
size eziyet etmekten başka asla zarar veremiyeceklerdir. Eğer sizinle
savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da
edilmez.
111 Evet, ey
mü'minler, bu fâsıklar sayıca sizden ne kadar çok olurlarsa olsunlar ve ne
kadar kuvvetli görünürlerse görünsünler, size hiçbir surette zarar
veremeyeceklerdir. Belki size kötü söz söyleyerek, dîninize küfrederek ve
kaiblerinize şüphe sokmaya çalışarak sizi rahatsız edeceklerdir; fakat daha
ileriye gidip sizinle savaşmaya cesaret edemeyeceklerdir. Dövüşmeye kalksalar,
arkalarını dönüp kaçacak-lardır.Ve Allah, size karşı onlara asla yardım
etmeyecektir.
Bu âyet-i kerîmeyle,
hıristiyaniardan çok yahudîlerin kasdedüdiği ve Allahu Ta'âlânın, yahudîler
hakkında müslümanları istikbalde gerçekleşecek üç hal dolayısıyle müjdelediği
anlaşılmaktadır ki, O'nun gayba âit her üç haberi de, yahudîler hakkında gerçekleşmiştir.Âyet-i
kerîmede de görüldüğü gibi:
1)
Müslümanlar, Medîne'ye hicretten sonra, geniş çapta, Medine ve civarında oturan
yahudîlerle temas haline geçmişlerdir. İslâm'ın giderek yayıldığını ve
müslümanların kuvvetlendiğini gören yahudîler, geleceklerinden büyük bir
er\dişeye kapılarak buna engel olmaya çalışmışlar, bu maksatla çeşitli
hilelerle, iftiralara ve kendi Tevrat metinlerini tahrife başvurmuşlar ve
müslümanlara gerçekten eziyet etmişlerdir. .Ancak onların bu davranışları
eziyetten öte geçememiş, ne İslâm'a ve ne de müslümanlara zarar verebilecek
köklü bir tedbire asla başvurmamışlardır. Fakat aksine, yaptıkları her şey,
kendi evlerinden ve kendi yurtlarından sürülüp atılmalarını kolaylaştırmıştır.
2) Yahudîler, Medîne'ye hicret eden müsiümanların
giderek kuvvetlendiklerini ve İslâm'ın süratle yayıldığını görmüşlerdir. Bunu
önlemek için müşrik kabilelerle anlaşmalar
yapmışlar, onları müslümaniar aleyhine kışkırtmışlar ve savaş halinde
onlara yardım etmişlerdir. Fakat hiçbir zaman onlar müslümanlarla savaşa
cesaret edememişlerdir. Eğer savaşa cesaret edip bu işe girişmiş olsalardı,
daha savaşın ilk saatlerinde arkalarını dönüp geriye hiç bakmamak üzere kaçıp
giderlerdi. Bunu elbette kendileri de çok iyi biliyorlardı.
3) Ve nihayet Allahu Ta'âlâ, onların İslâm'a ve
müslümanlara karşı sürdürdükleri soğuk savaşta onlara asla yardım etmemiştir;
O'nun, hakka karşı zulme veya küfre yardım ettiği nerede görülmüştür? O'nun
yardımı ancak kendi dînine ve o dînin kuvvetlenmesine yardım edenler içindir.
Nitekim Muhammed sûresinin 7 nci âyetinde şöyle buyurmuştur: "Ey îman
edenler! Siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve tâatında
sizi devamlı kılar". Bu âyet-i kerîme, Allah'ın mü'minlere yardımının bile
şartlı olduğunu ve bu yardımın, onların Allah'ın dînine yardım etmeleri şartına
bağlandığını gösterir. Bu, şu demektir ki, müslümaniar, Allah'a gerçek manâda
îman ile iyiliği emr ve kötülükten nehy ederek en hayırlı ümmet olma vasfını
muhafaza ettikleri takdirde, Allah'ın yardımına mazhar olacaklardır. Allahu
Ta'âlâ, Tevbe sûresinin 112 nci âyetinde, bu mü'minleri şöyle tavsif etmiştir:
"(Bunlar), tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, seyahat edenler,
rükû ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten nehyedenler, Allah'ın sınırlarını
koruyan (ve onu tecavüz etmeyenlerdir. (Ey Muhammed! Bu vasıftaki) mü'minleri
müjdele", İşte, Allahu Ta'âlânın yardımı bu vasıftaki mü'minler içindir.
Bu vasıfları kaybettikleri zaman da, yukarıda işaret ettiğimiz â-yet-i kerîme
gereğince O'nun yardımından mahrum kalacaklarına şüphe yoktur. Müslümanların
durumu böyle olunca, küfürlerinde ısrar eden ve bu yüzden Allah'ın yardımından
mahrum kalacakları yukarıdaki âyet-i kerîmede açıkça beyan edilen yahudîler
hakkındaki bu va'din gerçekleşmiş olmasından asla şüphe edilemez; çünkü onlar
bu cezayı ve hattâ daha ağırını hak etmişlerdir. Nitekim Allahu Ta'âlâ müteakip
âyette bunu da açıklamış ve şöyle buyurmuştur:
[136]
112. Allah'ın (haklarındaki) hükmüne ve (müslüman) halkın
hukukuna sığınanlar dışındaki (yahudî)ler, nerede bulunurlarsa bulunsunlar,
üzerlerine zillet damgası vurulmuştur.
(Ayrıca onlar) Allah'ın hışmına uğramışlarve miskinliğe mahkûm
edilmişlerdir. Zira onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere
peygamberleri öldürüyorlardı.Bu da onların isyan etmelerinden ve asın
gUmelerindena,
112 Yahudîlerin hak ettikleri en ağır ceza,
şüphesiz, bulundukları her yerde üzerlerine zillet damgasının vurulmuş olmasıdır. Kendilerini
Allah'ın en seçkin milleti olarak görmelerine rağmen, kıyamete kadar zillete
mahkûm edilmeleri, onların Allah'a karşı işledikleri suçun azametini göstermeye
yeterlidir. Zira yeryüzünde yahudîlerden başka hiçbir milletin böyle bir cezaya
mahkûm edildiği görülmemiştir. Nitekim Mûsâ (a.s.)'nın önderliğinde Firavunun
esaretinden kurtulup arz-ı mukaddese gitmek üzere Mısır'dan çıktıktan sonra,
uzun seneler geçirdikleri çöllerde Musa'dan sebze, acur, sarımsak, mercimek ve
soğan istemişlerdi de, üzerlerine zillet ve meskenet damgası vurulmuş,
Allah'tan bir de gazaba uğramışlardı. Bakara sûresinin 61 inci âyetini tefsîr
ederken, yahudîlerin, Musa'ya
yönelttikleri bu isteklerinin arkasında Mısır'daki zillet ve esaret
özleminin yattığına işaret etmiş ve bütün azgınlıklarının, yaratılışlarına ve
Mısır'da .alışa geldikleri zillet hayatına ters düşen izzet ve hürriyet
hayatından kaynaklandığını belirtmiştik. İşte bu azgınlıklarını Hazreti
Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesinden sonra, hem ona, hem ona inanan
müslüman-lara karşı da sürdürmeleri dolayısıyle, Allah, onlar hakkındaki zillet
ve meskenet hükmünü bir defa daha teyid etmiş ve onlara karşı olan gazabını
veya hışmını bir defa daha göstermiştir. Ancak Allah'ın haklarındaki hükmüne
rıza göstererek ve müslümanlarla aynı haklara sahip olarak zimmet altında
yaşayanlar, zillet ve meskenete mahkûm olan umum yahudîlerden müstesnadır. Şu
var ki bunlar, kendilerinden kaynaklanan bir izzete, yani şeref ve kuvvete
sahip değillerdir. Bu şeref onlara, Allah'ın ve müslümanların zimmetinde, veya
himayesinde yaşamaktan gelir. Nitekim yahudîler, gerek Hazreti Peygamberin
hayatta bulunduğu devirde ve gerekse daha sonraki devirlerde, müslümanların
himayesi altında yaşadıkları sürece zillet üzerlerinden kaldırılmış, canlarına
ve mallarına tecavüz haram kılınarak müslümanlarla blirlikte eşit haklara sahip
olarak yaşamışlardır. Başka yerlerde ise, asrımıza kadar dağılmış guruplar
halinde, hor ve hakir görülerek ve oradan oraya sürülerek hayatlarını
sürdürmüşlerdir. 15-16 ncı asırlarda İspanya'da maruz kaldıkları yahudî
katliâmından kurtulabilenler, ancak Osmanlıların himayesine sığınarak
yaşayabilmişlerdir. İkinci dünya ^savaşında Nazı Almanyasında toplama
kamplarında geçirdikleri hayat ise, hâlâ hafızalarda canlılığını muhafaza
etmektedir.
Bu gün arz-ı mukaddes
(Filistin)'te bir devlet kurmuşlardır; fakat yahudîlerin büyük çoğunluğu
çeşitli ülkelerde yine dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar. Kurdukları devlete
şimdilik ömür biçmek mümkün değildir. Zira himaye altında yaşayanlardan Allah
zilleti kaldırmıştır; fakat meskenet kaldırılmamıştır. Bu İtibarla bu gün sahip
olmuş göründükleri hükümranlığın ebedî olacağını düşünmek mümkün değildir.
İşte, yahudîlerin
kıyamete kadar bu şekilde zillet ve meskenete mahkûm edilmeleri, Allah'ın
âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberlerini haksız yere öldürmeleri
yüzündendir. Nitekim Hazreti Peygamberi inkâr etmeleri, ona karşı koymaları ve
hattâ onu Öldürmek için suikastlar tertip etmeleri, Allah'ın Mûsâ (a.s.)
vasıtasıyle kendilerine gönderdiği Tevrat âyetlerinden bazılarını inkâr
etmelerinin neticesiydi. Eğer onlar, Allah'ın Tevrat'ta Hazreti Peygamberin
geleceğini haber veren âyetlerini inkâr etmemiş olsalardı,.Hazreti Peygamber
geldiği zaman Araplarla birlikte ona da îman ederler ve İslâm'dan başka bir
din peşinde koşmazlardı.
Yahudiler Allah'ın
âyetlerini inkâr ettikleri gibi, kendilerine hoşlanmadıkları bir şey getiren
peygamberleri de öldürmekten çekinmemişlerdir. Bakara sûresinin 87'nci
âyetinde bu hususa işaret edilerek şöyle buyurulmuştur: "Musa'ya kitap
vermiş, ondan sonra da birbiri arkasına peygamberler göndermiştik. Meryem oğiu
îsâ'ya da apaçık deliller vermiş, Rûhu'l-Kudüs ile onu teyid etmiştik. (Buna
rağmen siz) ne zaman bir peygamber, size gönlünüzün hoşlanmadığı bir şey
getirdiyse, kibirlenip bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürmediniz
mi"? Yahudîlerin bu gerçeği inkâr edecek halleri yoktu. Bunu Allah
bildiriyor ve bütün dünya biliyordu. Zekeriyyâ ve Yahya peygamberleri
öldürmüşlerdi. Muhammed (s.a.s.)'i de öldürmek İstemişler ve ona zehirli koyun
eti yedirmişlerdi. İşte onlar, bu gibi davranışları yüzünden zillet ve
meskenete mahkûm edilmişlerdir. Bu mahkûmiyet, her yahudî için ömür boyu bir
mahkûmiyet olduğu için, kıyamete kadar hor ve hakîr görülen insanlar olarak
hayatlarını sürdürecekler, âhırette de Allah'ın bir başka azabına
uğratılacaklardır. Çünkü Allah'ın âyetlerini inkâr edenlerin ve
peygamberlerini öldürenlerin akıbeti budur.
Yahudîleri, Allah'ın
âyetlerini inkâra ve peygamberlerini öldürmeye sevkeden şey, onların daha
önceden işledikleri günahlar ve bu günahların devamlı oluşu idi. Kısacası
isyan ve haddî aşmaları idi. Küçük günâhlarla başlayan isyan, devam ettiği
takdirde giderek büyük günahlara ulaşır ve nihayet Allah'ın âyetlerini inkâra
ve peygamberlerini öldürmeye kadar varır; aynı zamanda babadan oğula tevarüs
eden bir huy, veya tabiat haline gelir. Bu sebepledir ki, bir milletin
asırlarca önce yaşayan ferdleri tarafından işlenen işler, asırlarca sonra, o
milletin soyundan gelenlere de nisbet edilir. Nitekim Allah'ın peygamberlerini,
Hazreti Peygamber devrinin yahudîleri öldürmedikleri halde, atalarının bu
cinayetlerini tasvib etmeleri ve buna rıza göstermeleri sebebiyle, onlar da
aynı cinayleti işlemiş olmakla itham edilmişlerdir. Çünkü onlar da aynı ahlâkı
atalarından tevarüs etmişlerdir ve fırsat buldukları zaman aynı cinayeti
işleyebilecek bir yaratılışları vardır. Nitekim Buhârî (Sahîh, V. 137)
tarafından nakledilen bir hadîsten öğrendiğimize göre, Allah'ın peygamberlerini
öldüren yahudîlerin ahfadı da Hazreti Peygamberi öldürmek için ona zehirli koyun
eti yedirmişler, ancak başarıya ulaşamamışlardır. Zehirlenme hâdisesinden sonra
üç sene kadar daha yaşayan Hazreti Peygamber, zehirden ileri gelen bir ağrıyı,
zaman zaman vücudunda hissetmiş, ölüm hastalığında da zevcesi Hazreti Âişe'ye,
aynı ağrının verdiği rahatsızlıktan sözetmiştir. İşte ehl-i kitaptan olan
yahudîler böyle insanlardır. Ancak bütün ehl-i kitaptan olanlar yukarıda
anlatılan yahudîler gibi midir? Hayır. [137]
113. (Bununla beraber) Kitap ehlinin hepsi de bir
değildir. Onlardan hakka yönelmiş öyle bir cemaat vardır ki, gece vakti secde
edip Allah'ın âyetlerini okurlar.
114. Allah'a ve âhıret gününe inanırlar, iyiliği
emredip kötülükten nehyederler ve hayır islerinde yansırlar. İste bunlar, sâlih
kişilerdendir.
115. Onlar, yaptıkları hiçbir hayırlı işin
sevabından asla mahrum edilmeyeceklerdir. Allah, takva sahiplerini hakkıyle
bilendir.
Allahu Ta'âlâ önceki
âyetlerinde ehl-i kitabı ve özellikle yahudîieri, en kötü sıfatlarını ve en
çirkin amellerini zikrederek tanıttıktan ve onların bu amelleri yüzünden
bilhassa dünyada maruz kalacakları azabı beyan ettikten sonra, yukarıdaki
âyetlerinde, ehl-i kitaptan olan herkesin böyle olmadığını bildirmiş ve
onlardan bazılarının da iyi sıfatlarını ve güzel amellerini açıklamıştır. Bu
açıklamadan da anlaşıldığı gibi, bunlar, ehl-i kitaptan oldukları halde, îman
eden ve sâlih amelleri bulunan mü'min-lerdir. Daha önce tefsîrini yaptığımız
110 uncu âyet-i kerîmede de bunlara işaret edilmiş ve "kitap ehli de îman
etseydi, kendileri için daha hayırlı olurdu" denildikten sonra, bunlardan
îman edenlerin de bulunduğu, fakat çoğunun fâsık olduğu belirtilmiştir. İşte,
yukarıdaki âyet-i!
kerîmelerde, ehl-i
kitap içinde istisna teşkil eden ve sayıları çok az olan bu mü'minler
zikredilmiş ve onların sıfatları anlatılmıştır. [138]
113. (Bununla beraber) Kitap ehlinin hepsi de bir değjldir.
Onlardan hakka yönelmiş öyle bir cemaat vardır ki, gece vakti secde edip
Allah'ın âyetlerini
okurlar.
114. Allah'a
ve âhıret gününe inanırlar.Iyüiği emredip
kötülükten nehyederler ve hayır işlerinde yansırlar. İşte bunlar sâlih kişilerdendir.
115. Onlar,
yaptıkları hiçbir hayırlı işin sevabından
asla mahrum edilmeyeceklerdir. Allah takva sahiplerini hakkıyle bilendir.
113 Kitap
ehli, daha önce zikredilen çirkin sıfatlar ve kötü ameller yönünden, şüphesiz
hepsi de birbirinin aynı değildir. Bunların arasında sayıları az olsa bile
mü'min olanlar da vardır; fakat ekseriyeti fâsıktır. Allahu Ta'âlâ, daha önce
de İşaret ettiğimiz gibi, bundan önceki âyetlerinde, ekseriyetini fâsıkların
teşkil ettiği kitap ehlini çirkin sıfatları ve kötü amelleriyle anlattıktan
sonra, kitap ehli içinde sayıları az olan mü'minleri zikrederek, onları en
güzel sıfatlar ve en iyi amellerle tavsif etmiştir. Faillerine hudutsuz sevab
kazandıran ve onları güze! akıbete kavuşturan bu sıfatlardan sekizi âyet-i
kerîmelerde zikredilmiştir ki, bunların hepsi de, ayrı ayrı övülmeye değer
sıfatlardır. Bunlar şöyle sıralanmıştır:
1) Kitap
ehlinden öyle bir cemaat vardır ki, bunlar, hakka yönelip adalete sarılmış
kimselerdir. Dînin hiçbir emrine aykırı davranmazlar ve hiç kimseye
zulmetmezler. Bu sıfatlarıyle onlar, büyük çoğunluğu fâsık olan kitap ehlinin
tamamiyle karşısındadırlar.
Âyet-i kerîmede
"ümmet" olarak zikredilen bu cemaat, Taberî'nin İbn Abbâs'tan naklen
belirttiğine göre, Abdullah İbn Selâm, Sa'lebe İbn Sa'ye, Useyd İbn Sa*îd, Esed
İbn Ubeyd gibi, yahudîlerden müslüman olmuş kimselerdir. Yine İbn Abbâs'tan
rivayet olunduğuna göre, Abdullah İbn Selâm, Sa'lebe İbn Sa'ye, Useyd İbn
Sa'ye, Esed İbn Ubeyd ve diğer bazı yahudîler, İslâm'a İlgi duyup îman edince,
yahudî âlimler ve diğer kâfirler, "içimizde yalnız en şerîr (kötü)
olanlarımız Muhammed'e îman etti. Eğer bunlar bizim en hayırlılarımız
olsalardı, atalarının dînini terkedip başka dîne girmezlerdi" demişler,
bunun üzerine AHahu Ta'âlâ yukarıdaki âyetleri indirmiştir.
2,3) Ehl-i
kitaptan olan bu cemaat, gece vakti secde edip Allah'ın âyetlerini okurlar.
Namazın en önemli rükünlerinden biri olması ve yalnız hudû ve huşûa delâlet
etmesi dolayısıyle âyet-i kerîmede secde tabiri zikredilmiş ve bununla namaz
kasdolunmuştur. [139]
114
4,5) Bunlar,
Allah'a ve âhıret gününe îman ederler. Onların Allah'a îmanları, Allah'ın
hoşnud olduğu gerçek manâdaki îmandır ve O'na karşı duyulan haşyet ve hudû ile,
âhıret gününün hesabına inanmanın eseridir. Yoksa bu îman, diğer yahudîlerde
olduğu gibi, gurur ve iddia vesilesi kılmak için sahip olunan bir îman
değildir. Onlar da Allah'a ve âhıret gününe inanırlar; fakat bu îmanın
varlığıyle yokluğu arasında hiçbir fark yoktur. Allah'a inanıyoruz derler;
sonra Uzeyr'in Allah'ın oğlu olduğunu iddia ederler; peygamberlerden bazılarına
inanmazlar, bazılarını da öldürürler. Âhıret gününü de, ona uygun olmayan
sıfatlarla tavsif ederler.
6) Bunlar, iyiliği emredip kötülükten
nehyederler. En faydalı ilim Allah'ı bilmek, en faydalı amel de, Allah'ı
zikretmektir. Binâenaleyh insan, ancak Allah'ı bilerek ve O'na ibadet ederek
kemale erişir; kâmil bir insan olur, Kemal sıfatının en önemli özelliklerinden
biri ise, diğer insanları da irşadlarıyle kemale erdirmektir. İrşad, marufu
emretmek, münkerden de nehyetmek demektir. Eğer insan, gözü önünde işlenen
kötülüğe göz yumar, onu işleyeni menetmezse, hem irşad görevini yerine
getirmemiş, hem de kötülüğün artmasına ve yayılmasına yardım etmiş olur. Bunun
da kemal sıfatıyle bağdaşır bir yanı yoktur.
7) Bunlar,
hayır işlerinde biribirleriyle yarış ederler. Bu yarış, sâlih amel işleme
yarışıdır. Bu amellerin işlenmesinden yarış olarak söz edilmesi, onların
süratle yapıldığını belirtmek İçindir. Çünkü bazı kimseler, bu çeşit amelleri
isteksiz yaparlar ve bu isteksizlik, o amellerin çok ağır yapılmasına sebep
olur. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Nisa sûresinin 142nci âyetinde münafıklardan söz
ederken şöyle buyurmuştur: "Münafıklar, hilelerini Allah bozduğu halde,
Allah'a hile yapmaya kalkışırlar. Namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar;
insanlara gösteriş yaparlar; Allah'ı da çok az zikrederler".
Hayır işlerinde
başkalarıyle yarışa girişmek, dînî ve=ahlâkî pek çok üstünlükleri kendinde
toplayan bir sıfattır; çünkü insan, kendisini kemal mertebesine ulaştıran bir
çok üstünlükleri, ancak bu sıfat sayesinde kazanır. Bir işin istenerek,
benimsenerek ve sevilerek yapıldığının en iyi göstergesi, onun süratle
yapılmasıdır. Ancak burada kullandığımız "sürat" kelimesini
"acele" kelimesiyle karıştırmamak gerekir. Bir işin süratli
yapılmasıyle acele yapılması arasında büyük fark vardır. Biraz önce de işaret
ettiğimiz gibi, süratte istek, arzu ve sevgi olduğu halde, acelede,
isteksizlik, hoşnudsuzluk ve bıkkınlık vardır. Bu sebepledir ki, acele yapılan
iş, baştan savmadır ve ne kadar hayırlı olursa olsun, onu yapana hiçbir fayda
sağlamaz.
8) İşte
bunlar sâlih kişilerdendirler. Yukarıda sayılan sıfatlarla halleri düzelmiş ve
amelleri güzelleşmiştir. Yahut başka bir ifade ile, bu sıfatlar, onların sâlih
kişiler arasında yer almalarını sağlamıştır. Salâh, bir insanın
medhedilebileceği en yüksek ve en üstün sıfata delâlet eder. Allahu Ta'âlâ,
peygamberlerin bazı ileri gelenlerini bununla medhet-miştir. Meselâ Enbiyâ
sûresinin 72 inci âyetinde İbrahim (a.s.)'den söz edilirken "Ona İshak ve
Yakûb'u bir bağış olarak vermiş, her ikisini de sâlihlerden eylemiştik",
75nci âyetinde ise, "Lût'u da rahmetimize sokmuştuk; o da sâlih kişilerdendi
denilmiştir. En'âm sûresinin 85 inci âyetinde de keza sâlihlerarasında yer alan
bazı peygamberler zikredilmiştir: "Zekeriyyâ, Yahya, îsâ ve İiyas, hepsi
de sâlihlerdendir". Nemi sûresinin 19 uncu âyetinde ise, Süleyman
(a.s.)'ın kıssası içinde, onun, Babbına sâlih kullarından eylemesi için nasıl
duâ ettiğini görmek mümkündür: "Rabbım! Bana ve anama babama verdiğin
nimetine şükretme-mi ve hoşnud olacağın işi yapmamı bana kolaylaştır ve beni
rahmetinle sâlih kulların arasına sok".
İşte, kitap ehlinin
çoğunluğu fâsık olsa bile, aralarında, yukarıda açıklanan sıfatlara sahip
mü'min ve sâlih kişiler de vardır. [140]
115 Bunlar,
yaptıkları hiçbir hayırlı işin sevabından mahrum edil-miyeceklerdir. Bu,
mü'minlerin Allah katındaki mükâfatlarıdır. Zira Allah, hiç kimsenin amelini
zayi etmez. O, takva sahiplerini yakînen bilir ve bilgisine istinaden onları
mükâfatlandırır. Herhangi bir mü'minin mükâfatında isabet olunmaması, ya
unutkanlıktan, ya hata yapmaktan, ya da cehaletten ileri gelir. Ancak Allahu
Ta'âlâ hakkında bu gibi noksan sıfatların hiçbiri doğru olmadığı içindir ki,
herhangi bir kimsenin yaptığı hayırlı bir İşin sevabından mahrum kalması ve o
işi sanki hiç yapmamış gibi olması düşünülemez.
116.
Küfredenler ise, muhakkak ki, onların ne mallan ve ne de evlâdlan, Allah 'tan
gelecek azaba karşı, onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar cehennem
ashabıdırlar ve orada daimîdirler.
lly. Onların bu dünya
hayatında sarfettikleri şeyin misali, kavurucu soğuğu bulunan bir rüzgarın
misalidir ki, kendilerine zulmetmiş bir kavmin ekinine isabet eder de, onu
helak eder. Oysa Allah, onlara zul-metmemiş, fakat onlar, kendi kendilerine
zulmetmişlerdir.
Allahu Ta'âlâ, önceki
âyetlerinde, ehl-i kitaptan olan mü'minlerin, ehl-i kitap gibi olmadıklarını,
sayıca az olsalar bile, bunların, övülmeye değer sekiz güzel sıfat ve sâlih
amel ile fâsık olan ehl-i kitaptan ayrıldıklarına işaretle bu sıfat ve
amelleri zikrettikten ve mükâfat olmak üzere işledikleri hiçbir hayırlı işin
sevabından mahrum bırakılmayacaklarını, zira Allah'ın takva sahiplerini
hakkıyla bildiğini açıkladıktan sonra, yukarıdaki iki âyetinde kafirleri bahis
konusu etmiş ve onların, kıyamet günü kendilerini azâbtan kurtaracak hiçbir
yardımcı bulamayacaklarını, ne mallarının, ne evlâdlarının ve hattâ ne de dünya
hayatında mevki ve şöhret için sarfettiklerinin kendilerine hiçbir fayda
sağlamayacağını beyan etmiştir. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [141]
116. Küfredenler ise, muhakkak ki, onların ne
malları ve ne de evlâdlan, Allah'tan gelecek azaba karşı, onlara hiçbir fayda
sağlamayacaktır. Onlar cehennem ashabıdırlar ve orada dâimidirler.
117. Onların bu dünya hayatında sarfettikleri şeyin misali, kavurucu soğuğu
bulunan bir rüzgârın misalidir id, kendilerine zulmetmiş bir kavmin ekinine
isabet eder de, onu helak eder. Oysa Allah, onlara zulmetmemiş, fakat asıl
onlar, kendi kendilerine zulmetmişlerdir.
116 İster
kitap ehlinden olsun, ister Mekkeli müşrikler olsun ve isterse münafıklar
olsun, mallarının ve evlâdlarının çokluğu ile övünerek Hazreti Peygamberi ve ona
inananları küçük görüp "eğer Muhammed
doğru yol üzerinde
olsaydı, Rabbı onu bu fakr u zaruret içinde bırakmazdı" diyerek ayıplayan
kâfirler, mal, şan ve şeref hırsının gözlerini bürüyüp kör etmesi sebebiyle
hakkı görememenin bedelini çok ağır ödeyeceklerdir. Filhakika bunlar, gerek mal
yönünden ve gerekse evlâd yönünden övünmeyi âdet edinmişlerdi. Zannediyorlardı
ki, malları ve evlâdlan, onları, başlarına gelecek her türlü felâketten
korumaya yetecekti. Bu sebeple yalnız mallarına ve evlâdlarına güveniyorlar ve
Allahu Ta'âlânın Sebe' sûresinin 35 inci âyetinde de açıkladığı gibi,
"biz, gerek mal yönünden ve gerekse evlâd yönünden daha çoğuz; bu itibarla
azâb görecek kimseler değiliz" diyorlardı. Oysa "her emzikli kadının
emzirdiğini unuttuğu, her hâmile kadının çocuğunu düşürdüğü ve insanların
sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi oldukları'1 (Hacc sûresi, 2) o kıyamet
gününün dehşetinde hiç kimsenin ne hesapsız mallan, ne de sayısız evlâdlan,
kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allahu Ta'âlâ, Kur'ân'ın muhtelif
yerlerinde bu hususa açık ve kesin şekilde işaret etmiştir. Meselâ Sebe'
sûresinin 37 nci âyetinde şöyle buyurmuştur: "(Ey insanlar!) Sizi bize
yaklaştıracak olan, ne mallarınız ve ne de evlâdlarınızdır". Âl-i İmrân
sûresinin, daha önce tefsîr ettiğimiz 91 inci âyetinde ise, malın en değerli
türü olan altına işaret edilerek şöyle denilmiştir; "Küfredenler ve kâfir
olarak ölenler, fidye olarak dünya dolusu altın verseler, hiçbirinden kabul
edilmeyecektir". O halde insanoğlunun "hiç kimsenin hiç kimse adına
bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidyenin kabul edilmeyeceği, hiç kimseye
şefaatin fayda vermeyeceği ve nihayet kendilerine yardım bile edilmeyecek olan
o hesab gü/?ü"nden sakınması gerekmez mi? Fakat işte görülüyor ki, bir
takım beyinsizler, mallarının ve evlâdlarının çokluğuna güvenerek pervasızca
küfür işliyorlar. Oysa onların ne malları ve ne de evlâdlan, işledikleri küfrün
akıbeti olmak üzere Allah'tan gelecek olan azabı defedemeyecektir. Onlar kendi
yollarını kendileri seçmişler ve cehennem ateşini tercih etmişlerdir. Bu
itibarla onlar, cehennem ashabıdırlar; yalnız cehenneme yaraşırlar ve bu
itibarla orada daimîdirler. Hiçbir surette oradan çıkamayacaklardır. [142]
117 İster
şöhret kazanmak, mevki elde etmek veya başkalarının akıllarını yahut
ahlâklarını bozarak onları Allah'ın yolundan saptırmak için olsun, ister sadece
hayır yapmak için olsun, kâfirlerin sarfettikleri para veya mal mülk, tıpkı
dondurucu soğukla esen bir rüzgâr gibidir ki, bu rüzgâr bir kavmin ekinine
isabet eder de, onda tek bir dane bile bırakmaz; hepsini yakar, yok eder.
Hattâ bu kâfirler, paralarını, mallarını ve mülklerini sırf hayır işinde
sarfetseler, çeşmeler, hastaneler, köprüler yaptırıp karşılıksız halkın
hizmetine açsalar, aç bulup doyursalar, çıplak bulup giydirseler, yetimleri
barındirsalar ve bu yaptıkları işlerden bol sevab kazanacaklarını umsalar,
âhırete göçüp* gittikleri zaman, küfürlerinin, kazandıkları sevabı yok
ettiğini göreceklerdir. İşte bu, ekinleri, dondurucu soğuk altında kavrulup yok
olan kimselerin durumuna benzer. Zira bunlar da iyi bir hasad almak için
tarlalarını sürerler, gübrelerler, tohum atıp sularlar; fakat iyi bir hasad
alacakları sırada gelen dondurucu bir rüzgâr, tarlada hiçbir şey bırakmaz. Bu
da kendilerine zulmetmiş olan kâfirlerin dünya ve âhirette karşı karşıya
gelecekleri bir akıbettir ve bundan kaçıp kurtuluş yoktur. Allahu Ta'âlâ, bu
gibileri hakkında Furkân sûresinin 23 üncü âyetinde şöyle buyurmuştur:
"(İyi de olsa) işledikleri her ameli alırız da, hepsini toz duman
ederiz". Nûr sûresinin 39 uncu âyetinde, yine kâfirlerin amelleri, bir
seraba benzetilmiş ve şöyle denilmiştir: "Küfredenlerin amelleri dümdüz
sahradaki serab gibidir. Susuz kalmış insan onu su zanneder; fakat yanına
varınca hiçbir şey bulamaz; ancak yanıbaşmda Allah'ı bulur; O da onun hesabını
görür. Allah, hesabı çabuk görendir" Netice itibariyle, Mâide sûresinin 27
inci âyetinde de açıkça belirtildiği gibi, "Allah, (Kâfirlerin değil)
sadece kendisinden korkanların amellerini kabul eder."
Şunu da unutmamak
gerekir ki, Allah'ın, hayır için de olsa, kâfirlerin sarfettikieri malları ve
işledikleri amelleri onlardan kabul etmemesi ve onları yaptıkları işlerin
sevabından faydalandırmaması, onlara zulmetmek için değildir. Allah, hiç
kimseye zulmetmez. Fakat asıl onlar, mallarını, kendilerini hüsrana
ulaştıracak yolda sarfetmeleri sebebiyle kendi kendilerine zulmederler. Nitekim
gerek Mekkeli müşrikler ve gerekse yahudîler, Hazret! Peygambere kötülük yapmak
ve onu ortadan kaldırmak için bütün imkânlarını seferber etmişler, para, mal,
mülk harcamışlar, fakat ne Hazreti Peygambere ve ne de onunla beraber olanlara
zarar verememişlerdir. Buna rağmen küfürleri, mü'minler karşısındaki
hüsranlarını daha çok artırmış ve neticede mahv u perişan olmuşlardır. Zaten kâfirlerin,
er veya geç, akıbetleri budur. [143]
118. Ey îman edenler! Kendi dışınızdakilerden
sırdaş edinmeyin. Zira onlar, size zarar vermekten geri kalmazlar; size sıkıntı
verecek şeyleri ister dururlar. Filhakika onların kin ve düşmanlıkları, kendi
ağızlarından apaçık belli olmuştur, içlerinde gizledikleri (düşmanlık) ise,
çok daha büyüktür. Eğer aklınızı kullanacak olursanız, (ibret alasınız diye)
âyetleri size açıkladık.
119. İşte siz, onlar sizi sevmezken, siz onları
seviyor ve bütün kitaplara inanıyorsunuz. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman,
"bizde inandık" diyorlar;yalnız kaldıklarında da, kin ve
düşmanlıklarından, sanki sizi ısınyormuşcasına, parmaklarını ısırıyorlar. (Ey
Muhammedi) De fa: "Öfkenizden çatlayın, Allah, şüphesiz kalblerde olanı
hakhyle bilendi/1.
120. Eğer size bir iyilik dokunursa, bu, onları
üzüntüye düşürüyor; eğer size bir kötülük isabet ederse, bununla da
seviniyorlar. Eğer sabreder ve (Allah'tan) sakınırsanız, onların hilesi, size
hiçbir zarar vermez. Allah, şüphesiz, onların yaptıklarını (ilmiyle) çepeçevre
kuşatmıştır.
Allahu Ta'âlâ, bundan
önceki âyetlerinde, kitap ehlinin ve özellikle yahudîlerin îman yönünden
durumlarını ele alarak, onların müslüman-lar gibi îman etmediklerini, aksine,
îman edenlere karşı duydukları hased yüzünden, onlara kin ve düşmanlık
beslediklerini, fırsat bulsalar, onları ortadan kaldırmak için her kötülüğü
yapabileceklerini, bununla beraber onlara eziyet etmekten başka ellerinden
hiçbir şey gelmeyeceğini ve hattâ müslümanlarla bir savaşa girseler,
arkalarını dönüp kaçacak kadar da korkak olduklarını, işte onların küfürdeki bu
İnad ve ısrarları dolayısıyle, ceza olarak, üzerlerine bu dünyada hiç kurtulamayacakları
bir zillet ve meskenet damgası vurulduğunu beyan ettikten, bununla beraber,
aralarında sayıları çok az da olsa gerçekten îman edenlerin de bulunduğuna
işaret ederek, bu mü'minlerin güzel sıfatlarını açıkladıktan ve mükâfat olmak
üzere bütün hayırlı amellerinin karşılığını mutlaka göreceklerini belirttikten,
kâfirlerin ise, ister kitap ehlinden olsun, ister müşrik olsun, dünyada
hüsran, âhırette de azâb olmak üzere cezalarını mutlaka çekeceklerini, ne
mallarının ve ne de evlâdlarının kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını bütün
açıklığıyle ortaya koyduktan sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde, bazı müslümanlann,
başlangıçtan beri kötü sıfatları ve içlerini dolduran kin ve düşmanlıkları
anlatılan kâfirlerle dostluk kurduklarına ve aralarında beliren yakınlık
dolayısıyle onları âdeta sırdaş edindiklerine işaret etmiş, kâfirlerden hiçbir
surette yakın dost olmayacağını hatırlatarak müslümanları uyarmış ve şöyle
buyurmuştur: [144]
118. Ey îman
edenler! Kendi dışıntzdakilerden sırdaş edinmeyin. Zira onlar, size zarar vermekten
geri kalmazlar; size sıkıntı verecek şeyleri ister dururlar. Filhakika onların
kin ve düşmanlıkları, kendi ağızlarından apaçık belli olmuştur. İçlerinde
gizledikleri (düş-v manlik) ise, çokdaha büyüktür. Eğer aklınızı kullanacak
olursanız, (İbret alasınız diye) âyetleri size açıkladık.
118 Âyet-i
kerîmeyle, başındaki hitaptan da anlaşıldığı gibi, sadece mü'minlere yöneltilen
ilâhî bir emir getirilmiş ve bu emrin suduruna sebep olan haller açıklanmıştır.
Emir, müslümanların, müslüman olmayanlardan sırdaş edinmemeleriyle ilgilidir.
İbn Abbâs'tan rivayet olunduğuna göre, bazı -müslümanlar, aralarındaki câhiliye
devrinden kalma komşuluk münasebetleri
ve andlaşmaiar sebebiyle bazı yahudîlere
gidip geliyorlar ve onlarla olan yakın münasebetlerini devam ettiriyorlardı. Bu
dostluklarında, müslümanlar ne kadar samimî olurlarsa olsunlar, yahudîlerin
aynı samimiyeti göstermeleri ve müslümanlarla dost olmaları mümkün değildi.
Çünkü daha önce de, sırası geldikçe açıklandığı gibi, asırlarca aralarından
peygmberler çıkarmış ve bu yüzden kendilerini Allah'ın en sevgili kulları
olarak görmeye alışmış bir kavmin, şimdi Araplar arasından çıkmış bir
peygambere tâbi olmaları imkânsızdı. İçlerini dolduran kıskançlığın ve bu
kıskançlığın sebep olduğu kin ve düşmanlığın tek sebebi işte bu idi.
Küçümsedikleri Arapları çekememeleri, kıskanmaları veya onlara hased etmeleri,
her fırsatta onlara kötülük etmek ve zarar vermek için kalblerini iyice katıl-tırmıştı.
O halde onlarla dostluk kurmanın ne faydası vardı?' Aksine onlar, bu dostluğu
istismar ediyorlar ve müslümanların ağızlarından aldıkları lâfları, yine
müslümanlar aleyhine değerlendirip kullanmaya çalışıyorlardı.
İşte, Allahu Ta'âlâ,
yukarıdaki âyet-i kerîmede gerek yahudîierin ve gerekse onlarla birlikte
hareket eden münafıkların bu hallerini hatırlatarak, mü'minlerin onlarla dostluk
kurmalarını yasaklamıştır. Ayrıca onların çirkin sıfatlarına da işaret ederek
bu yasağın sebeplerini açıklamıştır. Bunları bir kaç madde halinde şöyle
sıralayabiliriz:
1) Yahudî ve
münafık kâfirler, mü'minlere zarar vermekten hiçbir surette geri kalmazlar.
Fırsat buldukları, takdirde, her zaman ve her yerde onların işlerini İfsad
etmeye, karıştırıp bozmaya çalışırlar.
2) Müslümanlara, dinlerinde ve dünyalarında en
büyük zararı vermek isterler; içleri, bu istekle yanar tutuşur.
3)
Müslümanlara karşı kalblerini dolduran kin ve düşmanlığı, ağız-larıyle de
ortaya koymaktan çekinmezler. Nitekim Hazreti Peygamberi ve ona indirilen
Kur'ân-ı Kerîm'i yalanlamaları bunun en açık delilini teşkil eder.
4) Şu var ki, ağızlarıyle ortaya koydukları bu
kin ve düşmanlık, ancak yapabildikleri kadardır. Yapamadıkları ve takat
içlerinde besledikleri kin ve düşmanlık ise, çok daha büyüktür.
İşte bunlar, bir takım
alâmet veya işaretlerdir ki, müslümanlar, bu işaretler sayesinde gerçek
dostları ve kendileriyle gerçek manâda dostluk kurabilecek olanları, içlerinde
kin ve düşmanlık besleyen münafık ve kâfirlerden kolayca ayırt
edebileceklerdir. Binâenaleyh akıllarını kullananlar, Allah'ın dost ve
düşmanları birbirinden ayırdetmek için yaptığı bu açıklamaların değerini de anlamakta
güçlük çekmeyeceklerdir. Nitekim bundan sonraki âyet-i kerîmelerde, müslümanları
kâfirlerle işbirliği yapmaktan ve onları dost edinmekten sakındıran
Allahu Ta'âlâ, bunun
başka yollarını ve sebeplerini de göstermiş ve şöyle buyurmuştur: [145]
119. İşte
siz, onlar sizi sevmezken, siz onlan seviyor ve bütün kitaplara inanıyorsunuz.
Onlar sizinle karşılaştıkları zaman, "biz de inandık" diyorlar;
yalnız kaldıklarında da, kin ve düşmanlıklarından, sanki sizi
ısınyormuşcastna, parmaklarını ısırıyorlar. (Ey Muhammedi) De kt
"Öfkenizden çatlayın. Allah, şüphesiz, kalblerde olanı haldayle
bilendir".
119 Evet.
Allahu Ta'âlâ, müslümanların ve yahudîierin biribirlerine karşı olan
davranışlarını zikrederken, bazı müslümanların bir hatasına işaret etmiş ve
şöyle buyurmuştur: Ey mü'minler! Siz, bu kâfirlere karşı içinizde bir sevgi
besliyorsunuz ve onları seviyorsunuz. Halbuki onlar, size düşman olanların en
katıları ve en acımasızlarıdır, İşlerinizi karıştırıp bozmaktan geri
kalmıyorlar. Her hususta sizin zararınızı İstiyorlar. Böyle olduğu halde onlara
karşı nasıl yakınlık duyup onlarla dost olabiliyorsunuz?
Diğer taraftan siz,
Allah'ın indirdiği bütün kitaplara inanıyorsunuz. İster size indirilen kitap
olsun, ister onlara indirilen kitap olsun hiçbiri arasında ayırım
yapmıyorsunuz. Oysa onlar, bu kitaplardan bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr
ediyorlar. Tıpkı Allah'ın gönderdiği peygamberlerden bir kısmına inanıp bir
kısmını da inkâr ettikleri ve hattâ bazılarını öldürdükleri gibi.
Bir başka husus da
şudur: Onlar sizinle karşılaştıkları zaman, Muhammed'in getirdiklerine biz de
inanıyoruz ve onları tasdik ediyoruz diyorlar. Fakat sizden ayrıldıkları ve
yalnız başlarına kaldıkları zaman, içlerini dolduran kin ve düşmanlığı bütün
şiddetiyle ortaya döküyorlar; o derecede ki, size olan kızgınlıkları yüzünden,
parmaklarını ısırmaktan kendilerini alamıyorlar. Parmaklarını ısırırken de,
sanki sizi ısırıyormuş gibi öfke içinde kıvranıyorlar. Böyle olanlara
"öfkenizden geberin!" demekten başka ne yapılır? Ey Muhammed ve ey
müslümanlar! Siz de, kin ve düşmanlıklarını, ancak öfkeyle parmaklarını
ısırarak ortaya koyan bu beyinsizlere öyle deyin: "Öfkenizden geberin!
Nasıl olsa Allah, kimin kalbinde ne olduğunu elbette çok iyi biliyor".
Nitekim onların en belirgin vasıfları işte şudur: [146]
120. Eğer
size bir iyilik dokunursa, bu, onları üzüntüye düşürüyor; eğer size bir kötülük
isabet ederse, bununla da seviniyorlar. Eğer sabreder ve (Allah'tan)
sakınırsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Allah, şüphesiz, onların
yaptıklarını (ilmiyle) çepeçevre kuşatmıştır.
120 Bu
vasıflarıyle onlar, faraza İslâm'ı yayma dâvanızda, düşmanlarınıza karşı
Rabbınızdan size bir yardım ulaşsa ve bu yardımla onlara gâlib gelseniz, yahut
insanların dalga dalga İslâm'a girdiklerini görseler, üzüntülerinden ölürler;
zira size herhangi bir hayır veya iyilik dokunmasını asla hazmedemezler.
Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberlik, onların en büyük korkularıdır;
çünkü asıl kuvvetin birlik ve beraberlikte olduğunu çok iyi bilmektedirler.
Buna karşılık başınıza
bir felâket gelse, bir düşman taarruzuna uğraşanız, yahut birbirinize düşerek
bölünüp parçalansanız, sevinçten bayram yaparlar. Bütün arzuları sizin
felâketinizi görmektir. Fakat ey müslümanlar, onlar ne yaparlarsla yapsınlar,
siz, mükellef olarak bir takım güçlüklere sabrederseniz, emirlere uyar,
kâfirleri dost ve sırdaş edinmemek de dâhil olduğu halde nehyolunduğunuz
şeylerden de sakınırsanız, onların kötülükleri, hile ve desiseleri size hiçbir
zarar vermez. Çünkü siz Allah'ın emir ve nehiylerine uymakla, O'na karşı olan
ubudiyet görevini îfa etmiş olursunuz; buna karşılık O da rububiyet hakkını
kullanarak sizi çeşitli felâketlerden ve korkulardan muhafaza eder.
Müslümanların,
mükellef olarak sabretmeleri gereken hususlar arasında, onlara iyilik dokunması
halinde üzülen, kötülük dokunması halinde de sevinen düşmanlarının
kötülüklerine, hile ve desiselerine sabır göstermek ve onların bu kötü
davranışlarına ayniyle mukabele etmemek de vardır. Zira Kur'ân'ın bu konuda
takip ettiği metod, dâima, kötülükleri iyilikle ve güzel yolla defetmek esasına
dayanır. Nitekim Fus-sılet sûresinin 34 üncü âyetinde şöyle buyurulmuştur:
"İyilikle kötülük bir değildir; kötülüğü en güzel olanla sav; işte o
zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost gibi
olur". Ancak düşmanın kötülüğü, iyilikle değişmez ve ortadan kalkmazsa,
bu takdirde kötülüğün misliyle defedilmesi gerekir. Zira İslâm, müslümanın
zillete düşmesine rağmen yine de kötülüğe sabretmeyi tavsiye etmiş değildir.
Nitekim Hazreti Peygamberin Benû Nadîryahudîlerine muamelesi böyle olmuştur.
Yahudilerin mûslümanlara karşı olan kin ve düşmanlıklarına
rağmen, önce onlara
karşı yakınlık göstermiş .ve onlarla andlaşmalar yapmıştır. Fakat yahudîler, bu
andlaşmaları hiçe sayarak Bedîr ve Ahzab günlerinde müslümanlara karşı Kureyş'e
ve diğer Arap kabilelerine yardım etmişler, Hazreti Peygamberi de öldürmeye
kalkışmışlardır. Nihayet onlara iyi davranmanın fayda etmeyeceği anlaşılınca,
cezaları onlarla savaşmak ve yurtlarından sürülüp atılmak olmuştur.
Allah, gerek
müslümanların ve gerekse düşmanları olan yahudîlerin ne yaptıklarını, ne yapmak
istediklerini, sebep ve hedeflerini, şüphesiz ilmiyle çepeçevre kuşatmıştır.
Bir şeyi çepeçevre kuşatmak, onu, sebep ve neticeleriyle en ince teferruatına
kadar bilmek ve sonra da olan ve olacak olan şeye karşı, gereken her tedbiri
hazırlamak manâsına gelir. Allah'tan başka hiçbir varlığın sahip olmadığı bu
ihata gücü dolayısıy-ledir ki, Allahu Ta'âlâ, yardım etmek istediği kullarını
hayırlı olan yola irşâd eder. Nitekim, yukarıdaki âyet-i kerîmede, mü'minlere
sabrı ve takvayı tavsiye etmesi de, başarıdaki sırrın bu iki davranışta
bulunmuş olması dolayısıyledir. Kısaca ifade etmek gerekirse, denebilir ki
Allahu Ta'âlâ, içleri müslümanlara karşı kin ve düşmanlık ateşiyle kavrulan
yahudîlerin, onlara ne yapabileceklerini yakînen bilmekte ve müslümanlara
sabır ve takva ile kurtuluş yolunu göstermektedir. [147]
121. Hani
sen, savaş için mü 'minleri savaşyer-lerinde hazırlamak üzere, erken vakitte,
ailenin yanından ayrılmıştın. Allah, hak-fayle işiten, hakJayle bilendir.
122. İçinizden
iki gurup, Allah yardımcıları olduğu halde, bozguna uğramak korkusuna
kapümıştL Halbuki mü'minler Allah'a güvenmelidirler.
123. NUekimBedir'desiz,
(düşmana nazaran) daha zayıf olduğunuz halde, Allah size yardım etmişti O halde
Allah'tan sakının H şükredesiniz.
124.
Mü'minlere, "Rabbınizın indirilen üç bin melekle size yardım elini
uzatması, size kâfi gelmeyecek mi?" demiştin.
125. Evet.
Eğer sabreder ve sakınırsanız, bu (düşman) da size aniden gelirse, Rabbmvz
yine, işaretlenmiş beş bin melekle yardım elini size uzatır.
126. Allah,
sırf sizin için ve kalblerinizin mutmain olması için (Rasülullahın bu sözünü)
müjde kümıştır. Zatenyardun, ancak Azîz ve Halâm olan Allah katındadır.
127. (Bu
yardım da) küfredenlerden bir kısmını helak etmek, birhsmınıda, ümidlerini
yitirmiş olarak dönüp gitsinler diye, perişan eylemek için;
128. Bir kısmının tevbelerini kabul etmek, bir
kısmı da zâlim olduklarından, onlara azâb etmek içindir ki, bunda, senin
yapa-[;, bileceğin hiçbir şey yoktur. ,
129.
Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi de Allah 'indir; dilediğini bağışlar;
dilediğine de azâbeder. (Yine de) Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
Yukarıdaki âyet-i
kerîmeler ve bundan sonraki âyetlerin büyük bir kısmı Uhud savaşında nazil
olmuştur. Nitekim, yukarıdaki ilk âyette geçen savaş sözüyle de Uhud savaşı
kasdedilmiştir. Uhud, Medine yakınında fazla yüksek olmayan bir dağın adıdır.
Müslümanlarla Mek-keli müşrikler arasındaki savaşlardan biri bu dağın eteğinde
cereyan ettiği için, bu savaş, dağın adiyle şöhret kazanmıştır. Yukarıdaki
âyet-i kerîmeler de bu savaşla ilgili olduğuna göre, kısa da olsa burada savaş
hakkında bilgi vermekte fayda vardır.
Hicretin ikinci
senesinde müslümanlarla yine Mekkeli müşrikler arasında tarihin meşhur Bedir
savaşı cereyan etmiş ve müşrikler, müslümanlara nisbetle asker ve teçhizat
yönünden çok üstün olmakla beraber ağır bir mağlubiyete uğrayarak perişan bir
halde Mekke'ye geri dönmüşlerdi. Bu savaşta Kureyş'ten 70 kişi öldürülmüştü ve
bunların arasında Kureyş'in belli başlı reisleri de bulunuyordu. Hem ağır
/nağlubiyet, hem de ileri gelen reislerinin öldürülmüş olması dolayısıyle Mekke
matem tutuyor ve Mekkeliler, bu mağlubiyetin ve ölülerin intikamını almayı,
artık kaçınılmaz bir görev sayıyorlardı. Nitekim, Kureyşli kadınların
tahrikleri ve şâirlerin intikam propagandaları neticesinde 3000 kişilik bir
kuvvet hazırlanmış ve harekete hazır hale getirilmişti. Bu kuvvet içinde 700
zırhlı, 100 de atlı asker bulunuyordu. Ayrıca askerleri defleriyle kıtale
teşvik edecek 15 kadın da bu kuvvete katılmıştı. Kadınların başında, ordu
kumandanı ve Mekkelilerin reisi Ebû Sufyan'ın karısı Hind bulunuyordu. Hind,
babası Utbe İbn Rebî'a'yı Bedir savaşında öldüren Hazreti Hamza'ya diş biliyor
ve intikam ateşiyle tutuşuyordu. Bu maksatla Vahşî adında mızrak atmakta usta
zenci bir köleyi Hamza'yı öldürmekle görevlendirmiş ve onu öldürdüğü takdirde
kendisini azâd edeceğini ona vadetmişti.
Müşrikler savaş
hazırlıklarını süratle tamamladıktan sonra, kadınların def sesleri ve Bedir
ölülerini hatıralarda tazeleyen çığlık ve hıçkırıkları altında Medine'ye doğru
yürüyüşe geçmiş ve üçüncü hicrî senenin Şevval ayında şehrin karşı taraflarında
durmuştu.
Müşriklerin henüz
Mekke'de iken savaş hazırlıklarına başladıklarını ve kuvvetli bir ordu ile
harekete geçeceklerini haber alan Hazreti
Peygamber de,
Medine'de hazırlıklarını tamamlamış bulunuyordu. O, şehirde kalarak düşmanı
beklemek ve savaşa şehirde girişmek görüşünü ileri sürmüş, ashab ise, şehir
dışında düşmanla karşılaşmayı tercih etmişti. Hazreti Peyamberin de bu görüşü
benimsemesi üzerine 1000 kişilik bir kuvvet Medine'den çıkmış, fakat
münafıkların reisi Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl'un 300 kişilik kuvvetiyle
müslümanlardan ayrılması üzerine, Hazreti Peygamberin etrafında 700 kişilik bir
kuvvet kalmıştı. Bu kuvvet içinde sadece 100 zırhlı asker vardı; İki de
atları... Bununla beraber Hazreti Peygamber, üstün bir savaş takdiği ile ordunun
sırtını Uhud dağına vermiş, yandan sarkması muhtemel düşman askerlerini
durdurmak üzere de, Abdullah İbn Cubeyr kumandasında 50 okçuyu uygun yerlere
yerleştirerek, yerlerini hiçbir surette terket-memelerıni emretmişti. Bu plâna
göre, müslümanların hiçbir yönden baskına uğramaları, veya kuşatılmaları
ihtimali mevcut değildi.
Müşrikler ise,
Bedir'de uğradıkları hezimete bir daha uğramamak için daha muntazam bir düzen
yapmışlardı. Müslümanların karşısında sağ tarafa yerleştirdikleri askerlerin
başına Hâlid İbnu'l-Velîd'i, sol taraftaki askerlerin başına da Ebû Cehil'in
oğlu İkrime'yi kumandan olarak vermişlerdi. Okçuların başında Abdullah İbn Ebî
Rebra, süvarilerin başında ise, Sufyân İbn Umeyye bulunuyordu. Savaş, önce
ferdler arasında mübareze şeklinde başlamış, Kureyş'ten bazı alemdarların öldürülmesinden
sonra da umumîleşmişti. Düşman saflarına dalan Ali, Hamza ve Ebû Ducâne gibi
bazı kahramanlar, kısa bir zaman içinde pek çok müşrik öldürerek düşman
saflarında büyük bir şaşkınlık ve panik yaratmışlardı. Ancak savaşın iyice
kızıştığı bir sırada, Ebû Sufyân1-ın karısı Hind tarafından Hamza'yı öldürmekle
görevlendirilen Vahşî, uzaktan fırlattığı mızrağını Hamza'nın karnına saplamayı
başarmış ve onu şehîd etmişti. Buna rağmen savaş, müslümanların lehine
gelişmeye devam etmiş ve düşman saflarında belirgin bir bozulma ve panik
başgöstermişti. O derecede ki, müslürnanlar, bozulan düşmanı ta-mamiyle imha
etmek yerine ganimet toplamayı tercih etmişlerdi. Hattâ bu ganîrnet o kadar
câzib bir hale gelmişti ki, dağın yan tarafından sarkması muhtemel düşman kuvvetlerini
durdurmak için yerleştirilen 50 okçu bile, hiçbir surette yerlerini
terketmemeleri kendilerine emredilmiş olduğu ve kumandanları Abdullah İbn
Cubeyr orayı terketmelerine engel olmaya çalıştığı halde, ganimet peşine
düşmekten kendilerini alamamışlardı. Fakat en büyük felâket de, işte bundan
sonra başlamıştı. Okçuların yerlerini teketmeleri sebebiyle beliren gediği
farkeden Hâlid İbnu'l-Velîd, bu gedikten dalarak ganimet peşine düşen müslüman
askerlerin arkasına inmiş ve onları darmadağın etmişti. Bu sırada bozguna uğramış
olan düşman kuvvetleri de kısa zamanda toparlanarak müs-lümantarın üzerine
saldırmış ve onlardan pek çoğunu şehîd etmişti. Ashabı tarafından titizlikle
korunan Hazreti Peygamber bile yüzünden yaralanmış, kılıç darbesiyle ikiye bölünen
miğferi, iki dişinin kırılmasına ve yüzünde, kan kaybına sebep olan yaralara
yol açmıştı. Buharı (Sahîh, V. 35) tarafından nakledilen bir haberden
öğrenildiğine göre Hazreti Peygamber, "Peygamberini yaralayan bir millet
nasıl hidayete nail olur?" demişti de, bunun üzerine "senin bunda
yapabileceğin hiçbir şey yoktur" mealindeki yukarıda zikrettiğimiz 128
nci âyet nazil olmuştur.
Hazreti Peygamber
yaralandıktan sonra bir tepeye çıkmıştı. Onun buradaki kayalıklar arasına
sığınması ve bir süre ortalıkta görünmemesi, müslümanlar arasında
"Peygamber öldü" şeklinde bir haberin süratle yayılmasına ve
mukavemetlerinin iyice kırılmasına sebep olmuştu. Fakat bunun doğru olmadığı
ve Hazreti Peygamberin hayatta bulunduğu anlaşıldığı zaman da, artık savaş
hızını kaybetmiş ve müslümanların mağlubiyeti kesinlik kazanmıştı. Bu sırada
müşrikler de, Hazreti Peygamberin bulunduğu tepeye çıkamayacaklarını
anlamışlar ve fakat Bedir maktullerinin intikamını almış oldukları halde zafer
şarkıları içinde Mekke'nin yolunu tutmuşlardı.
İslâm tarihinin meşhur
Uhud hâdisesi, özetlemeye çalıştığımız bu şekliyle bilinince, hem yukarıdaki
âyetleri, hem bu hâdiseyle ilgili olan diğer âyetleri ve hem de bu âyetlerde
müslümanlar için tezahür eden ibretleri ve alınması gereken dersleri anlamak
çok daha kolaylaşmış olacaktır. Zira harb tarihinde, Allah'a olan güvenini
yitirmeden, hiçbir korkuya kapılmadan ve hiçbir dünya malını düşünmeden yalnız
zafer İçin dövüşen bir asker, düşman karşısında maddî gücü ne kadar zayıf
olursa olsun, dâima muzaffer olmuştur. Fakat onun savaşı, ne zaman bu
gayelerden uzaklaşmışsa, düşmana karşı olan maddî üstünlüğü ona hiçbir fayda
sağlamamıştır. İşte Uhud savaşı, bu gerçeği bütün açık-lığıyle gözler önüne
sermiştir. 700 kişilik müslüman kuvvetin, 3000 kişilik müşrikler güruhu
karşısında gâlib gelmişken, düşmanın peşine düşüp onu savaş alanında
kovalayacağı yerde, ganimet peşine düşüp savaşı gayesinden saptırması ve
başkumandanlarının emrini bir an için unutu-vermesi, neticenin değişmesine ve
galibiyetin mağlûbiyete dönüşmesine sebep olmuştur. İşte bunda, müslümanlar
için alınması gereken bir ders ve ibret vardır ve Allahu Ta'âlâ, yukarıdaki
âyet-i kerîmelerde bunu şöyle ortaya koymuştur: [148]
121. Hani sen, savaş için mü'minleri savaş yerlerinde
hazırlamak üzere, erken vakitte,
ailenin yanından
ayrılmıştın. Allah, hakhyle işiten, hakhyle bilendir.
121 Ey
Muhammedi Şimdi, Uhud'da cereyan eden bütün bu olayları hatırla ve mü'minlere
de bir daha hatırlat. Daha önce sana, müslüman-iar dışındakiler! sırdaş edinmemeniz
hususunda nazil olan emr-i ilâhînin hikmeti, Uhud'da cereyan eden bu olaylarla
daha iyi anlaşılmış olmuyor mu?
Hani sen, içlerini
dolduran kin ye düşmanlık ateşi içinde seni ve müslümanları ortadan kaldırmak
ve İslâm nurunu söndürmek için kuvvetli bir ordu ile harekete geçen Mekkeli
müşriklerin, Medîne yakınına kadar gelip Uhud dağının karşı taraflarına
yerleşmeleri üzerine, hicretin üçüncü senesi Şevval ayının yedisine rastlayan
bir Cumartesi sabahı erken saatlerde, evinden, ailenin yanından ayrılıp
düşmanla savaşmak üzere askerlerinle birlikte Uhud'un eteklerine gelmiş,
piyadeleri dağın bir yanına, okçuları diğer bir yanına, süvarileri de bir başka
yana yerleştirip düşman karşısında mevzi almıştın.
Medine'den ayrılmazdan
önce, sizinle birlikte savaşa katılıp düşmanla dövüşeceklerini sandığınız
münafıkların sudan bahanelerle saflarınızdan ayrılıp evlerine kapandıklarını
unutabilir misiniz? O halde böylelerini dost ve hattâ sırdaş edinip onlara
nasıl güvenebilir ve onlarla birlikte nasıl savaşa katılabilirsiniz?
Senin, düşmanla Medîne
içinde mi, yoksa Medîne dışında mı dövüşmek gerektiği hususunda mü'minlerle
yaptığın müşavereden Allah elbette haberdârdır. Bu müşavere sırasında, kimlerin
düşmanı Medîne'de bekleyip onunla şehirde dövüşmeyi istediğini, kimlerin de
şehir dışına çıkmayı teklif ettiğini çok iyi bilmektedir. Allah, onların bu
hususta neler söylediklerini elbette işitiyor ve bunları söylerken niyetlerinin
de ne olduğunu elbette biliyordu. Bunların arasında samimi olanlar bulunduğu
gibi, başka niyetler peşinde koşanlar da vardı. Nitekim Medine'den çıkıp Uhud'a
gitmeye karar verdiğiniz zaman, Medîne'den çıkmak istemeyen münafıklardan 300
kişilik bir gurup, bunu bahane ederek müşriklerle savaşmaktan
vazgeçivermişlerdi. Bunların hepsinden de Allah elbette haberdârdı. [149]
122.
İçinizden iki gurup, Allah yardımcıları olduğu halde, bozguna uğramak
korkusuna kapılmışa. Halbuki mü'minler Allah'a güvenmelidirler.
122 Ancak
senin, Uhud eteğine gelip de askerlerini mevzilerine yerleştirmeye başladığın
sıralarda, bir taraftan münafıkların lideri Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl'ün
300 kişilik taraftarıyla müslümanlardan ayrılıp müşriklerle savaşmaktan
vazgeçmiş olması, diğer taraftan 3000 kişilik müşrikler güruhunun 700 kişilik
İslâm ordusuna nisbetle çok dah kuvvetli görülmesi, içinizden iki gurubu
endişeye düşürmüş ve düşman karşısında mağlûb olma korkusuna kapılmalarına
sebep olmuştu. Halbuki onların korkuya kapılmaları yersizdi; çünkü bu gibi
durumlarda korku, ümidsizlik alâmetinden başka bir şey değildir. Mü'minler ise,
asla Allah'tan ümidlerini kesmezler.Korkuya kapılan o iki gurup da mü'min
kişilerden oluşuyordu ve Rasûlullah (s.a.s.)'ın müşriklerle savaşacak olan iki
kanadını teşkil ediyordu. Binâenaleyh onların dostu ve yardımcıları Allah idi;
düşman karşısında sayıca ne kadar az ve ne kadar zayıf görünürlerse
görünsünler, Allah, düşmanlarına değil, onlara yardım ederdi. Bu itibarla
onların ümidsizliğe kapılmadan Allah'a güvenmeleri ve O'nun yardımını
beklemeleri gerekirdi. Mü'minler yalnız Allah'a güvenmelidirler. Nitekim bu,
Bedir savaşında da böyle olmamış mı idi? Âyet-i kerîmede sözü edilen bu iki
gurup, Buhârî {Sahth, V. 31) tarafından nakledilen Câbir İbn Abdullah (r.a.)'ın
bir sözünden anlaşıldığına göre, Hazrec'ten Benû Seleme ile Evs kabilesinden
Benû Harise idi. Aralarından 300 kişilik bir gurubun ayrılmasıyle sayılarının
azalması, onlarda bir endişeye veya bir korkuya sebep olmuştu; fakat bu uzun
sürmemiş ve savaş başladıktan sonra da, Allah'ın yardımıyle mağlûb olmaktan
kurtulmuşlardı. Ancak yukarıda da açıklandığı gibi, savaşın kesin sonucu
alınmadan ganimet kapma arzusu ve bu arzu ile okçuların Hazreti Peygamberin
emrine aykırı davranıp yerlerini terket-meleri, müslümanlara ders alacakları
bir mağlûbiyet acısı taddırmıstı. Binâenaleyh bu acı, müslümanlann kendi
hatalarının bir neticesi ve emre uymamanın bir cezası idi. Yoksa Allah, daha
kötü şartlar içerisinde cereyan eden Bedir savaşında olduğu gibi, Uhud
savaşında da mü'min-lere yardım eder ve mağlubiyet acısını onlara taddırmazdı. [150]
[1] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[2] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[3] Sahîh, 1.554) ve Tirmizî (Sünen, V. 160
[4] Tirmizî (Sünen, V. 517), Ebû Dâvûd (Sönen, II. 343) ve
İbn Mâce (Sünen, II. 436
[5] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[6] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[7] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[8] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[9] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[10] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[11] Sahîh, VII.210), Müslim {Sahîh, IV.2038
[12] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[13] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[14] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[15] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[16] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[17] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[18] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[19] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[20] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[21] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[22] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.
[23] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[24] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[25] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[26] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[27] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[28] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[29] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[30] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[31] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[32] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[33] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[34] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[35] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[36] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[37] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[38] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[39] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[40] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[41] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[42] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[43] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[44] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[45] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[46] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[47] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[48] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[49] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[50] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[51] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[52] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[53] Sahîh, IV.230) ve Müslim {Sahîh, IV.1886
[54] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[55] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[56] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[57] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[58] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[59] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[60] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[61] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[62] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[63] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[64] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[65] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[66] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[67] Buhârî, Sahîh, 111.40,107; IV.143; Müslim, Sahih,
1.135.
[68] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[69] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[70] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[71] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[72] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[73] Sahîh, V. 120) ve Müslim (Sahih, V.1882
[74] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[75] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[76] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[77] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[78] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[79] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[80] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[81] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[82] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[83] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[84] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[85] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[86] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[87] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[88] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[89] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[90] Sahîh, V.166) ve Müslim (Sahîh, 1.122-123
[91] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[92] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[93] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[94] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[95] Sünen, II. 550
[96] Müsned, IV. 215) Tirmizi {Çâmi, V. 314
[97] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[98] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[99] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[100] Ahmed İbn Hanbel, Müsned HI.338
[101] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[102] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[103] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[104] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[105] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[106] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[107] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[108] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[109] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[110] Mutaffifin sûresi, 14
[111] Bakara sûresi, 7; Nisa sûresi, 155; Tevbe sûresi, 93;
Nahl sûresi, 108; Muhammed sûresi, 16
[112] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[113] Hadîs için bkz. Buhârî, Sahîh, II. 126; Müslim, Sahîh,
II. 693.
[114] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[115] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[116] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[117] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[118] Buhârî (Sahth, 1.36, VIII. 38
[119] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[120] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[121] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[122] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[123] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[124] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[125] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[126] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[127] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[128] Müslim rivayeti için bkz. Sahîh, 1. 69
[129] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[130] Din İşleri Yüksek Kurulu'nun Notu:
Dikkat edilirse, bu
ayet-i kerime'de bütün zâlimlerin kâfir olduğu değil; fakat kâfirlerin aynı
zamanda zâlim oldukları ifade olunmaktadır. Yani kâfir bir kişi, aynı zamanda
zâlimdir; esasen, şirk ve küfür en büyük zulümdür. Fakat her zâlimin kâfir
olması gerekmez. Küfür olmayan zulümler ve kâfir sayılmayan zâlimler de vardır.
Bilindiği üzere, Hanefî
ve Mâjuridilere göre, amel, îmandan cüz değildir. Şafiî ve Eş'arilere göre ise
îmanın aslından değil, kemâlinden cüzdür. Vakıa amel îmanı korur ve
güçlendirir; kişinin, inancının gereğini yapmaması bir çelişkidir. Fakat, Hz.
Peygamber (s.a_) tarafından tebliğ edildiği kesinlikle bilinen dinî hükümlerin
hepsinin hak ve gerçek olduğunu kabul ve tasdik ettiği halde, uygulamada bu
hükümlere -şu veya bu sebeple,- riayet etmeyen; sözgelimi Cenab-ı Hak
tarafından haram kılındığını ve ilâhî ikabı gerektiren suç olduğunu kabul ve
itiraf ettiği halde içki içen, kumar oynayan, zina eden veya namaz ve orucunu
terkeden bir kimse fasık ve günahkâr sayılır ise de kâfir sayılmaz.
[131] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[132] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[133] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[134] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[135] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[136] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[137] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[138] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[139] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[140] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[141] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[142] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[143] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[144] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[145] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[146] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[147] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[148] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[149] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/
[150] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu,
Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/