3. AL-İ IMRAN SURESİ 1

1. Sûrenin Nazil Olduğu Yer ve Zaman. 1

2. Sûrenin Gayesi 1

3. Âl-i İmrân Sûresinin Faziletleri 2

 

3. AL-İ IMRAN SURESİ

 

1. Sûrenin Nazil Olduğu Yer ve Zaman

 

Âl-i Imrân sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in üçüncü sûresi olup, 200 âyetten müteşekkildir. Hicretin 3. senesinde, Uhud Gazvesinden ve Enfal sû­resinin nüzulünden sonra nazil olmuştur, Nüzulü, Bedir Gazvesinin biti­mi ile, Hudeybiye Andlaşması arasındaki devreyi kapsar. Bu sebeple sûre, Medenîdir. Sûre içerisinde Imrân ailesi kıssasına yer verilmiş ol­ması dolayısıyle ona ÂN Imrân sûresi denilmiştir. Âl-i Imrân, veya Imrân ailesi, Imrân'ın karısı ile onun kızı Meryem'den ibarettir; sûre içinde îsâ (a,s.)'nın kıssasına da ayrıca yer verilmiştir. [1]

 

2. Sûrenin Gayesi

 

Âl-i Imrân sûresi, İbn Hişâm'ın Sîre'öe naklettiği bir haberden anlaşrldığına göre, 60 kişilik bir heyetin Medîne'ye gelerek Hazreti Pey­gamberi ziyareti sırasında nazil olmaya başlamıştır. Bu heyet, Necranlı hıristtyanlardan müteşekkildi ve aralarında, hıristiyan dîn âlimlerinden ve kabile reislerinden meşhur kimseler de bulunuyordu. Üzerlerinde sır­malı ve süslü elbiseler vardı ve görenlerin dikkatini çekiyordu. Nitekim Hazreti Peygamberin ashabından onları görenler, bu kadar güzel ve azametli kimseler görmediklerini söylemekten kendilerini ala­mamışlardı. İkindi namazının hemen akabinde, mescide, Hazreti, Pey­gamberin yanına girmişler, ibadet vakitlerinin girmesi üzerine de, doğu tarafına yönelerek ibadetlerini yapmışlardı. Onlar ibadetlerini yaparken, Hazreti Peygamber de ashabına, "onları kendi hallerine bırakınız" di­yerek ibadetlerini rahatça yapmalarına izin vermişti.

Hıristiyan Necran heyeti, Medîne'de birkaç gün kalmış ve bu süre zarfında, zaman zaman Hazreti Peygamberin yanına girerek dînin esaslan ve îsâ (a.s.)'nın gönderilişi "üzerinde şiddetli münakaşalara giriş­mişlerdir. Hıristiyanlar, bilindiği gibi teslise, yani üçlü bir ilâh inancına sahip idiler ve îsâ (a.s.)'nın Allah'ın oğlu olduğuna itikad ediyorlardı. Bu sebeple, Hazreti Peygamberle giriştikleri münakaşada bu inançlarının müdafaasını yapmaya çalışmışlar, Hazreti Peygamber de, açık ve kesin delillerle onların bu iddialarını çürütmüş ve onlarda, kendi inançlarını isbat edip, haklı gösterecek mecal bırakmamıştı. Ancak küfürlerinde İnad ve ısrar ettikleri için, kalbleri ve kulakları Allah tarafından mühür­lenmiş ve gözlerine de perde çekilmiş insanlar, gerçeği görüp idrak et­mekten dâima âciz kaldıkları içindir ki, Hazreti Peygamberin delilleri on­ları ikna etmemiş ve neticede, Allah'ın Rasûlü onları mübahaleye, yani Allah'ın lanetinin, inanç ve itikadı sahte ve yalan olan taraf üzerine ol­ması için lânetleşmeye davet etmiştir. Ancak hıristiyanlar gerek Allah hakkındaki ve gerekse O'nun kulu ve peygamberi olan Isâ (a.s.) hak­kındaki inanç ve itikadlarının yalan olmasından ve lânetleşme netice­sinde başlarına bir musibetin gelmesinden korkarak, Hazreti Peygam­berin bu teklifini kabul etmemişler, sonra da, bazı rivayetlerden öğrenildiğine göre, müslümanlara cizye vermeye razı olarak Medine'den ayrılmışlardır.

İşte, Necran heyetinin gelmesiyle nazil olmaya başlayan ve baş ta­raftan 80 kadar âyeti bu heyetle ve onların sahip oldukları hıristiyan akai­di ile ilgili olan Âl-i İmrân sûresi, ağırlığını yahudîler üzerinde toplayan Bakara sûresinden, sonra hıristiyanlığı açık ve kesin delilleriyle çürüten bir sûre özelliğine sahip olmuştur.

Hıristiyan akaidinin açık ve kesin delillerle reddinden sonra, sûrenin müteakip âyetlerinde müslümanlar, ehl-i kitaba tâbi olmamak ve onların sapık akidelerinin Fesiri altında kalmamak hususunda uyarılmışlardır. Zira hiçbir mü'mine, îmanından sonra tekrar küfre dönmesi yaraşmaz. Mü'minler, sahip oldukları hidayetle, insanların en hayırlıları olmuşlar­dır. Böyle iken ehl-i kitaba tâbi olmak ve onların inanç ve itikadlarını be­nimsemek, onları ehl-i kitabın derekesine düşürmekten başka hiçbir işe yaramaz. Halbuki ehl-i kitap da müslümanlann îman ettikleri şeylere, onların îman ettikeleri gibi îman etmiş olsalardı, bu, şüphesiz kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat küfürleri, onların kalblerini ve kulaklarını örtmüş, gözlerini de kör etmiştir. Bu sebeple gerçeği görüp anlamak­tan çok uzaktırlar.

Al-İ İmrân sûresinin daha sonraki âyetlerinde Uhud savaşına işaret edilerek müslümanlann bu savaştaki hezimetleri ve hezimet sebepleri anlatılmıştır. Bu hezimet, şüphesiz, kâfirleri ve münafıkları sevindiren bir hezimetti. Fakat aslında, dünya malına karşı içlerinde besledikleri tutku sebebiyle Hazreti Peygamberi dinlemeyen ve nöbet yerlerini terkeden bazı kimselerin sebep oldukları bir musibetti ki, Allah onları bu musibetle cezalandırmıştı. Halbuki Bedir savaşında mü'minler, düşmandan sayıca çok az oldukları halde, Allah onları muzaffer kılmış, çokluğu ile övünen müşrikleri ise, mahv u perişan etmişti.

Âl-i İmrân sûresi, baştarafta da işaret ettiğimiz gibi, Enfâl sûresin­den sonra nazil olmasına rağmen, Kur'ân-ı Kerîm'de Bakara'dan sonra üçüncü sûre olarak yer almıştır. Eğer her iki sûrenin âyetleri birarada mütalâa edilecek olursa, Âl-i imrân sûresinin, Bakara sûresinin devamı ve tamamlayıcısı olduğu müşahede edilir. Filhakika her iki sûre de, Allah tarafından gönderildiğinde şüphe bulunmayan Kur'ân-ı Kerîm (Kitab)'ın zikriyle başlamış, her ikisinde de, bu Kitab'a inanan ve inanmayanların durumlarından sözedilmiştir. İnançsızlara karşı, onları âciz kılan deliller ileri sürülürken, Bakara sûresinde, daha çok yahudîler muhatap alınmış, hiristiyanlardan kısaca bahsedilmiştir. Âl-i imrân sûresinde ise, yahu-dîlere de işaret edilmekle beraber, asıl muhatap, hıristiyanlar olmuştur. Yahudilerin hiristiyanlardan önce geldikleri göz önünde bulundurulur­sa, Bakara sûresinde önce yahudîlerden söz edilmesini tabiî karşılamak gerekir.

Bakara sûresinde Âdem (a.s.)'in yaratılış kıssasına yer verilmiş, onu takip eden Âl-i İmrân sûresinde ise, îsâ (a.s.)'nın babasız yaratılışı anla­tılarak ikisinin yaratılıştaki benzerliği ortaya konmak suretiyle, hıristiyan-ların îsâ (a.s.)'yı ilâhlaştıran mesnedsiziikleri bütün açıklığıyle gözler önüne serilmiştir.

Bakara sûresinin bir duâ ile sona erişi gibi, Âl-i İmrân sûresinin de bir duâ ile sona erişi, iki sûre arasındaki bağlantının bir başka örneğini teşkil eder. [2]

 

3. Âl-i İmrân Sûresinin Faziletleri

 

Kur'ân-ı Kerîm'in bazı âyet ve sûrelerinin faziletleri hakkında Haz­reti Peygamberden pek çok hadîs nakledilmiştir. Bu hadîslerin çoğu zayıf olmakla beraber, aralarında sahîh hadîs kitaplarında yer alan ve dolayısıyla sahîh olduklarından şüphe edilmemesi gereken hadîsler de vardır. Âi-i İmrân sûresinin fazileti hakkında Müslim[3]

tarafından nakledilen bir hadîsten öğrenildiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü, Kur'ân ve Kur'ân ile amel edenler getirilirler. Bakara ve Âl-i imrân sûreleri onların önünde yer alır". Hadîsin râvisi en-Newâş İbn Sem'ân der ki: Rasûlul-lah (s.a.s.), bu iki sûre için üç misal getirdi ve ben onları hiç unutmadım. Buyurdu ki: "Bu iki sûre, iki bulut, yahut aralarında ışık bulunan iki siyah gölgelik, yahutta kanat açıp saf saf olmuş iki bölük kuş gibidir. Sahip­lerini koruyacaklardır"[4].

tarafından nakledilen bir hadîse göre de, Hazreti Pey­gamber, Allah'ın ism-i âzaminin, Bakara sûresinin "İlâhınız tek ilâhtır; O, Rahman ve Rahim olan (Allah)'dan başka ilâh yoktur" mealindeki 163 üncü âyetiyle, Âl-i İmrân sûresinin başlangıcında yer aldığını haber vermiştir. Bu rivayetlerin, Bakara süresiyle birlikte Âl-i İmrân sûresini sık sık okumanın, insana kazandıracağı ecr ve sevabı tesbit etme yö­nünden değerlendirilmeleri gerekir. [5]

 

Rahman ve Rahim olan Allah 'm adiyle

1.   Elif. Lâm. Mim.

2.  Allah. O'ndan başka ilâh yoktur; diridir; kendi zâtiyle kaimdir.

3-4. Kitab% sana, kendinden önceki kitapları tasdik etmek için hak ile indirmiştir; daha önce de, Tevrat ve İncil'i insanlara hida­yet olmak üzere inzal etmişti; hak ile bâtılı ayıran (Furkan) 'ı da indirmiştir. Allah 'in âyetlerini inkâr edenlere, şüphesiz, şiddet­li bir azâb vardır. Allah, Azîz'dir; (hak edenlere karşı) intikam sahibidir.

5.   Şüphe yoktur ki, yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.

6. Sizi (ana) rahimlerinde nasıl dilemişse öylece şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur; Azîz'dir; Hakîm'dir.

7. Kitab'ı sana indiren O'dur. O kitabın bir kısmı muhkem âyetlerdir; bunlar Kitab'ın aslıdır; diğerleri ise, müteşâbih âyetlerdir. Kalblerinde eğrilik bulunankimseler, füne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevilini yapmak için müteşâbih olan âyetlere tâbi olurlar. Oysa müteşâbihin tevilini Allah' tan başkası bilmez. İlimde yüksek derece­ye erişmiş olanlar ise, "biz ona inandık; hepsi de Rabbımu kanndandır" derler. Bunu akü sahiplerinden başkası düşün­mez.

8.  Rabbtmtz!Bizi doğruyola ilettikten sonra, kalblerimizi (bu yoldan) saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla; şüp­hesiz bağış sahibi olan, yalnız Sensin.

9.  Rabbımızf Geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde insanları toplayacak olan muhakkak sensin. Allah, elbette va 'dinden dönmez.

 

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Âl-i İmrân sûresi, Necranlı altmış kişilik bir hıristiyan heyetinin Medine'ye gelerek Hazreti Peygamberi ziyaret etmeleri üzerine nazil olmaya başlamıştır. Bu sebeple sûrenin baş taraflarında, hıristiyan akaidinin esasını teşkil eden teslis inancını ve îsâ (a.s.)'yı Allah'ın oğlu telâkki eden sapık akideyi reddederek, tev-hîd akidesini zihinlere yerleştirmeyi hedef alan âyetlere yer verilmiştir.

Taberî tarafından nakledilen bir haberden öğrenildiğine göre, hıris-tiyanlar, Hazreti Peygambere gelmişler ve Îsâ (a.s.) hakkında onunla münakaşaya girişmişlerdir. Allahu Ta'âlâ, hiçbir sahip ve hiçbir evlâd edinmediği ve kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmadığı halde, O'na iftira ederek, Hazreti Peygambere îsâ (a.s.)'nın babasının Allah'tan başka kim olduğunu sormuşlardır. Hazreti Peygamber onlara şu cevabı vermiştir: "Siz bilmez misiniz ki, birisinin bir çocuğu olur da, o çocuk ancak babasına benzer"? Onlar "evet" demişler, Hazreti Peygamber de sözlerine devamla: "Ve yine bilmez misiniz ki" demiştir, "Rabbınız Hayy (diri) dir, hiç ölmez; Îsâ ise fânidir? Keza bilmez misiniz ki, Rabbınız her şeyi kendi başına yapar, yürütür; korur ve rızıklandırır. îsâ ise bu işler­den hiçbirine kaadir değildir? Ve yine bilmez misiniz ki, yerde ve gökte, hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz; îsâ ise, kendisine öğretilenden başka hiçbir şey bilmez? Rabbımız, îsâ'yt, anasının karnında dilediği gibi şekil­lendirmiştir; bunu bilmiyor musunuz? Ve yine bilmiyor musunuz ki, Rabbımız, hiçbir şey^yemez; hiçbir şey içmez ve hiçbir hadeste bulun­maz? Keza bilmiyor musunuz ki, bir kadın, herhangi bir kadın gibi, îsâ'ya hâmile olmuş, herhangi bir kadının çocuğunu doğuruşu gibi, onu doğurmuştur? Sonra o da, her çocuk gibi, gıda alıp beslenmiş, yi­yeceğini yer, içeceğini içşr ve hadeste bulunur olmuştur. İşte bütün bun­ları bildiğiniz halde, nasıl olup da, îsâ'nın, Allah'ın oğlu olduğunu iddia ediyor ve onun, Rububiyette ve ulûhiyette Allah'a benzemediğini bile bile bu iddia ile ona ilâhlık isnad ediyorsunuz"?

Hıristiyanlar, Hazreti Peygamberin, bu açık ve kesin delilleri kar­şısında söyleyecek bir söz bulamamışlar, fakat küfürlerinden yine de vazgeçmeksizin dönüp gitmişlerdir. İşte, bu hâdiseden sonradır ki, Âl-i İmrân sûresinin, hıristiyan akaidine reddiye mahiyetindeki ilk âyetleri nazil olmuştur. Bu âyetler, İslâm inancının, yahut bu inancın dayandığı tevhîd akidesinin esasını teşkil ederler. Nitekim ilk âyetlerde Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur;[6]

 

1. Elif. Lâm. Mîm.

2.  Allah. O 'ndan başka üâhyoktur; diridir; ken­di zâtiyle kaimdir.

3-4. Kitab'ı sana, kendinden önceki kitapları tas­dik etmek için hak ile indirmiştir; Daha önce de, Tevrat ve İncil'i insanlara hidayet olmak üzere inzal etmişti; hak ile bâtılı ayıran (Fur-kan) 'ı da indirmiştir. Allah 'm âyetlerini inkâr edenlere, şüphesiz, şiddetli bir azâb vardır. Allah, Aztz'dir; (hak edenlere karşı) intikam sahibidir.

 

1   Elif. Lâm. Mîm. Hurûf-ı mukattaa adiyle bilinen ve Kur'ân-ı Ke-rîm'in 29 sûresinde ilk âyet olarak görülen veya âyet içerisinde yer alan harflerdendir. Bu harfler, umumiyetle müteşâbih âyetlerden sayılmışlardır. Bu itibarla, manâlarını Allah'tan başka hiç kimse bilmez. Bununla beraber bazı müfessirler, Kur'ân'ın anlaşılmak ve kendisiyle amel edilmek için indirildiği görüşünden hareketle, bu harfleri de tefsîr etmeye çalışmışlardır. Bu tefsirler arasında bize en uygun geleni, sûre başlarında yer alan bu harflerin, bir uyarı maksadıyle kullanılmış ol­malarıdır. Tıpkı masaya vurulan bir yumruk gibi ki, bu yumruktan sonra söylenecek sözün, dinleyiciler üzerinde bırakacağı tesirin, diğer sözlerin tesirinden çok daha farklı olacağı tabiidir. Bakara sûresinin yine Elif. Lâm. Mîm. ile başlayan ilk âyetinin tefsirinde bu konu üzerinde daha geniş bir şekilde durulduğu için, burada aynı açıklamaları tekrarlamaya gerek görmüyoruz. Ancak şu kadarına işaret edelim ki, söz dinlemeyen ve îsâ (a.s.)'nın Allah'ın oğlu olduğunu hâlâ ileri sürerek küfürlerinde israr eden o hıristiyanlara, gerçeği anlatmak için şimdilik en uygun yol, masaya o yumruğu indirerek onları gaflet uykusundan uyandırmak, sonra da, Allah'ın, onların tavsif ettikleri şeylerden münezzeh ve çok yüce olduğunu onlara anlatmaktır. [7]

 

2   Zira Allah, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka ilâh yoktur; aynı zamanda Hayy'dır; hayat sahibidir. Ancak Allahu Ta'âlanın sahip olduğu bu sıfat, insan, hayvan ve bitki gibi canlı mahlûkâttn sahip ol­dukları hayat sıfatlarından çok farklıdır ve aralarında herhangi bir mukayese yapılamaz. Mahlûkâtın hayatı, önce yokiken var olan, zaman içinde gelişme emareleri gösteren, gelişen? sonra zayıflayarak yok olan yahut birdenbire yokluğa karışan bir hayat olduğu halde, Allahu Ta'âlâ, ezelden beri diri ojan, sonsuza kadar da öyle kalacak olan ve akla gelebilecek mahlûkâta hâs her çeşit kusur ve noksandan münezzeh bu­lunan bir hayata sahiptir. Ve O'nun hayatının herhangi bir müstenidi, bir dayanağı yoktur; öyle bir dayanak ki, o ortadan kalkınca hayatı da sona ersin; yokolup gitsin. Bu itibarladır ki, Allahu Ta'âlâ, Hayy olduğu gibi, aynı zamanda Kayyûm'dur. Yani O, kendi nefsiyle kaim, kendi zatiyle sabittir. O'nun vücûdu, hiçbir sebep veya illete muhtaç değildir. Al-i Imrân sûresinin bu âyeti, Âyetu'l-Kursî'nin başlangıç ibaresini teşkil ettiği ve bu âyetin de Bakara (255) sûresinde tefsîri yapıldığı İçin, bu­rada tekrar izahına lüzum görülmemiştir. Daha geniş açıklama için Âyetu'l-Kursî tefsirine bakılmalıdır.

 İşte kendisinden başka ilâh denilmeye lâyık hiçbir eşi ve dengi bulunmayan, aynı zamanda Hayy ve Kayyûm olan Allah, Kur'ân-ı Ke-rîm'i, sevgili Peygamberine "hak" ile muttasrf olarak İndirmiştir. Binâena­leyh bu Kitab'da yer alan bütün âyetler, ister akaidle ilgili olsun, ister geçmiş milletler ve peygamberlerle ilgili haber ve kıssalar olsun, isterse ahkâm âyetleri olsun, hepsi de Allah tarafından indirilmiştir. Bu âyetlerin hiçbirinden şüphe edilemez. Onun hak olarak indirilmiş olması buna delâlet eder.

Kur'ân-t Kerîm, Hazreti Peygambere vahiy yolu ile gönderilmiştir. Âyet-i kerîmede vahiy, "tenzil" kelimesiyle tabir olunduğu gibi, "inzal" ke­limesiyle tabir olunduğu başka âyetler de vardır. Vahyin indirilmesi, değişik hal ve şartlara göre, ayrı ayrı zamanlarda olduğu için, Kitab'ın tamamlanması da, yirmi seneyi aşkın bir zaman almıştır. Bu itibarla, âyet-i kerîmenin ilk ibaresini "sana Kitab'ı hak ile ve tedricî olarak indir­miştir" manâsında anlamak gerekir.

İşte, hak ile vetedricî olarak bu Kitab'ın İndirilmesiyle, kendinden önce indirilen kitaplar da tasdîk edilmiş olmaktadır. Zira bilinmektedir ki, Allahu Ta'âlâ geçen zaman içinde pek çok peygamber göndermiş ve bu peygamberlerin herbirine vahiyler indirmiştir. O halde bu vahiyler­den bir kısmının teşkil ettiği bir takım kitaplar vardır ki, bu kitapların muhtelif peygamberlere nisbeti, onlara gönderilen vahiyleri ihtiva et­meleri yönündendir. Buna göre, meselâ Tevrat, Mûsâ (a.s.)'ya nisbet edilen bir kitaptır; çünkü Mûsâ (a.s.)'ya gelen vahiyleri muhtevidir. İncil de îsâ (a.s.)'ya nisbet edilmiştir; çünkü bu kitap da, ona gelen vahiyler­den oluşmuştur. İşte, Kur'ân-t Kerîm inzal edilmekle, daha önce muhtelif peygamberlere gönderilen vahiyler ve bu vahiylerin meydana getirdiği kitaplar, tefsirini yaptığımız bu âyet-i kerîmenin de delâlet ettiği gibi, tas­dik olunmuştur. Ancak bu tasdîk, icmali bir tasdiktir ve bu, ne bugün yahudîlerin elinde bulunan Tevrat'ın ve ne de hıristiyanlann elinde bulunan İncil'in ihtiva ettikleri sözlerin doğruluğunu tasdîk manâsında değildir.

Filhakika yukarıdaki âyet-i kerîmenin devamı olan âyetlerde de be­lirtildiği gibi, Allahu Ta'âlâ, Tevrat ve İncil'i insanlar için birer hidayet olmak üzere Mûsâ (a.s.) ve îsâ (a.s.)'ya indirmiştir. Bu bakımdan Tev­rat ve İncil'in Allah'tan birer vahiy olduğunda ve Tevrat'ın Musa'ya, İncil'in de îsâ'ya nisbetlerinde hiç kimsenin şüphesi bulunmamak ge­rekir. Çünkü bunların, adı geçen peygamberlere indirildiğini Kur'ân beyan etmiş ve onları doğrulamıştır. Ancak her ne kadar Tevrat ve İncil, Allah'tan bir vahiy olarak Mûsâ ve îsâ'ya indirilmiş iseler de, Hz. Musa1 nın elinde bulunan bazı tabletler dışında, indirildikten sonra geçen zaman İçinde yazılmamış olmaları dolayısıyle unutulmuş, hatırlanan kı­sımlar tahrife uğramış ve böylece Allah tarafından vahyedilen birer kitap olma vasıflarını kaybetmişlerdir. Bu bakımdan Kur'an-i Kerîm'in gönderi-lişiyle tasdik edilmiş olan kitaplar, Tevrat ve İncil gibi yine vahye müs-tenid kitaplar olmakla beraber, bu kitapların bugünkü muhtevaları değildir; çünkü bu muhteva, biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, zaman içinde unutulup tahrife uğramış ve vahyedilen muhteva olmaktan çık­mıştır.

Tevrat'ın yahudîler tarafından tahrif edildiğine Kur'ân-ı Kerîm de şehadet eder ve muhtelif âyetlerinde bunu açık bir dille ortaya kor. Meselâ Mâide sûresinin 13 üncü âyetinde şöyle denilmiştir:"... (Ellerin­deki Tevrat'ta kelimeleri yerlerinden değiştirip tahrifat yapmışlar ve (ki­taptan) kendilerine hatırlatılan şeylerin çoğunu unutmuşlardır"...

Bugün, yahudîlerin ellerinde bulunan Tevrat'ın kendisi de bu ger-. çeği teyid etmektedir. Tesniye'nin 31 "inci bâb (24) ında şu ibareler oku­nur: "Ve vâki oldu ki, Mûsâ, bu şeriat (Tevrat) in sözleri tamam oluncaya kadar onları bir kitaba yazmayı bitirdiği zaman, Mûsâ Allah'ın ahid sandığını taşıyan Levililere emredip dedi: Bu şeriat kitabını alın ve onu Allah'ınız Rabbin ahid sandığının yanına, sana karşı orada şâhid olsun diye koyun. Çünkü ben, senin isyanını ve sert enseni bilirim; işte ben bugün sizinle beraber daha sağken Rabbe karşı âsî oldunuz. Ölümüm­den sonra ne kadar ziyade âsî olacaksınız!..."

Yine Tesniye'nin 34 üncü babında Musa'nın Ölümünü anlatan ha­berlere yer verilmiştir. Bunların biryerinde şöyle denilmektedir: "Ve Rab­bin sözüne göre, Rabbin kulu Mûsâ orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki derede onu gömdü; fakat bu­güne kadar kimse onun kabrini bilmez. Ve Mûsâ öldüğü zaman, 120 yaşında idi; gözü zayıflamadı ve kuvveti eksilmedi..."

Mûsâ (a.s.)'nın Tevrat'ı yazması ve ölümü ile ilgili bu iki haber, ehl-i kitap nazarında Tevrat'tandır ve fakat hakikatta kendisine indirilen ve bizzat kendisi tarafından yazılıp sandığa konulan şeriatla hiçbir ilgi­si yoktur. Aksine hikâye tarîkıyle başkaları tarafından daha sonraları ya­zılmış bir takım tarihî nakillerden ibarettir. Eğer Tevrat'ın hemen hep­sinin buna benzer nakillerden meydana geldiği göz önünde bulundurulursa, Musa'ya indirilen şerîat ahkâmının, Kur'an-ı Kerîm'in de şehadet ettiği gibi, tamamen kaybolduğuna kolayca hükmedilebilir. Fil­hakika bazı güvenilir kaynaklarda da belirtildiği gibi, Buhtunnassar ku­mandasındaki Babil hücumlarında Tevrat nüshaları tamamiyle tahrip edilmiştir. Tevrat'ın kaybolmasından sonra Azratarafından yeniden top­lanıp yazıldığı görüşü, yahudîler tarafından da kabul edildiğine göre, bir ara Tevrat nüshalarının tamamiyle yok olduğu gerçeği ortaya çıkmış olur. Ancak Azra'nın Tevrat'ı nasıl yeniden toplayıp yazdığı, yazarken hangi asla istinad ettiği tam manâsıyle meçhuldür. Bu itibarla, şunu ke­sinlikle söyleyebiliriz ki, Musa'ya indirilen Tevrat yok olmuştur. Bugün Tevrat adı altında okunan kitaplar ise, asırlarca sonra, halk arasında dolaşan söylentilere istinaden yazılmıştır ve asıl Tevrat'la hiç ilgileri yoktur.

îsâ (a.s.)'ya indirilen İncil'e gelince, bu kitap Tevrat'tan daha ta­lihsizdir; zira Tevrat, hiç olmazsa Musa'ya indirildiği zaman yazılmış, halk tarafından okunmuş, hükümleri öğrenilmiş, sonra nüshaları tahrip edilerek ortadan kaldırılmıştır. Bu itibarla sonradan yazıldığında, halk diline girmiş bazı hakikat kırıntılarını ihtiva edebileceğini düşünmek mümkün olabilmektedir. Fakat İncil böyle değildir. Hıristiyanlık geldiği zaman, her taraf, müşrik Roma İmparatorluğunun hakimiyeti altında bu­lunuyordu ve hıristiyan olanlar dinlerini gizlemek zorunda idiler; çünkü yeni dîne girdiği öğrenilen bir kimse hemen öldürülüyordu. Bu hal, Roma'nın hıristiyanlığı kabul ettiği senelere kadar sürmüş ve hıristiyanlar, üç asra ulaşan bir süre zarfında daima gizlenmek zorunda kalmışlar­dır. Bir taraftan yahudî.baskısı, diğer taraftan Romalı tehdidi, İncil'in yazılıp yayılmasına imkân vermemiş, ancak dördüncü asırda, yani İsa'nın doğumundan 3,5 asır sonra, halk dilinde dolaşan söylentilere is­tinaden yazılmış çeşitli İndiler belirmeye başlamıştır. Bunların birbirin­den farklı nüshaları o kadar çoğalmıştır ki, nihayet kilise ileri gelenleri, bunlardan sadece dördünü seçerek kabule şayan görmüşler, diğer yüzlerce farklı nüshayı reddetmişlerdir. Bugün, elde mevcut dört İncil de, Tevrat gibi bazı tarihî olayları, îsâ'nın hayatını, bazı sözlerini, çarmı­ha gerilip öldürülüşünü hikâye eden haberleri ihtiva eder ki, bunların Allah tarafından İsa'ya vahyedilen sözler olması elbette mümkün değildir.

Özet olarak diyebiliriz ki: Allahu Ta'âlâ, bugün asılları bulunmayan Tevrat ve İncil'i, kendilerine gönderilen kavimlere hidayet olmak üzere indirmiş, ayrıca bu kitaplarda, ileride gönderilecek olan son İslâm Pey­gamberini de müjdelemiştir. Binâenaleyh hak ile indirilen Kur'ân-ı Kerîm'in, kendinden önceki kitapları tasdik eder olması, bu yönden de dikkate şayan bir keyfiyettir. Filhakika Kur'an-ı Kerîm'in Hazreti Mu-hammed'e indirilmesiyle, Tevrat ve İncil'de yer alan son İslâm Peygam­berinin gelişi hakkındaki haberler hem tasdik edilmiş, hem de aynen gerçekleşmiş olmaktadır. [8]

 

4 Allahu Ta'âlâ Furkan't da indirmiştir. Furkan, gufran vezninde masdardır ve hak ile bâtıl arasını ayırdeden şey manâsındadır. Bazı mü-fessirler, bu kelime ile Kur'ân-ı Kerîm'in kasdedildiğini ileri sürerlerse de, âyet-i kerîmenin başında "Kitab't sana hak ile indirmiştir." denilerek Kur'ân'a işaret edilmesi ve aynı cümle içerisinde aynı manâya gelecek bir ifadenin tekrarına gerek bulunmaması dolayısıyle bu görüşü benim­semek mümkün görülmemektedir. Bazıları ise, delil ve burhan gibi her hususta hak ile bâtılı birbirinden ayırt eden her şeyin Furkan olduğunu söylemişlerdir; bu görüşü benimseyenlerin başında İbn Cerîr et-Taberî gelir. Son asır müfessirlerinden Muhammed Abduh da Furkan'ı akıl ile tefsîr etmiştir ki, İbn Cerîr'in benimsediği görüş içerisinde akla da yer verildiğine şüphe yoktur. Zira akıl, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, insan­ların sahip oldukları en önemli bir ölçüdür. Nitekim buna benzer bir ifa­deye Şûra sûresinin 17nci âyetinde de rastlanır. Bu âyette şöyle buyurulmuştur: "Hak ile Kiîab'ı ve mizam indiren Allah'tır". Bu ibarede yer alan mizan kelimesi, müfessirler tarafından adalet ile tefsîr olunmuş­tur ve tabiatıyle Kitab ve mizan ayrı ayrı şeylerdir. Yukarıdaki âyet-i ke­rîmede de, önce, "sana Kitab'ı hak ile indirdi" denilmiş, daha sonra da sırasıyle Tevrat'ı, İncil'i ve Furkan'ı indirdiği beyan edilmiştir. Bu sıraya göre Furkan'ın, ilk üç kitaptan ayrı bir şey olduğu anlaşılır ki, bunun da akıl olması mümkündür.

Netice olarak, Allahu Ta'âlâ, kullarına hidayet etmek, onları doğru yola irşad edip dünya ve âhiret saadetine kavuşturmak için onlara peygamberler göndermiş, bu peygamberler vasıtasıyle kitaplar, mucizeler apaçık delil ve burhanlar indirmiştir. Bu mucizeleri, delil ve burhanları değerlendirmek ve böylece hak ile bâtılı ayırt etmek için on­lara bir de akıl vermiştir. Bütün bunlardan sonra, Allah'ın indirdiği bu kitapları, bu kitaplarla gelen delil ve burhanları kim inkâr ederse, böylele-ri için kıyamet günü şiddetli bir azâb vardır. Bu, Allah'ın kâfirlere olan va'didir; bu va'd, mutlaka gerçekleşecektir. Çünkü Allah, intikam sa­hibidir: Va'dine inanmayanlardan, yahut aldırış etmiyenlerden intikamını elbette alacaktır. Bu, O'nun, kanunlarını infaz etmek hususundaki kuv­vet ve kudretinin de tabii bir neticesidir.

Allahu Ta'âiânın mü'minleri mükâfatlandırıp kâfirleri ve münafıkları cezalandırması, onların, gizli aşikâr bütün hal ve hareketlerini bilmesine dayanır. Filhakika O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır; hiçbir şey O'nun ilmi dışında değildir. Nitekim daha sonraki âyetlerde bu husus açıklanmış ve şöyle buyurulmuştur: [9]

 

5.  Şüphe yoktur la, yerde ve gökte hiçbir §ey Allah 'a gizli kalmaz.

6. Sizi (ana) rahimlerinde nasıl düemişse öylece şekillendiren O'dur. O'ndan başka üâhyok­tur; Azız 'dir; Halâm 'dır.

7. Kitab'ı sana indiren O'dur. O Kitab'ın bir kısmı muhkem âyetlerdir; bunlar Kitab'ın as­lıdır; diğerleri ise, müteşâbih âyetlerdir. Kalblerinde eğrilik bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevîliniyap-mak için müteşâbih olan âyetlere tâbi olur­lar. Oysa müteşâbihin tevilini Allah'tan baş­kası bilmez, ilimde yüksek dereceye erişmiş olanlar ise, "biz ona inandık; hepsi de Rabbı-rnız katındandır.n derler. Bunu, akü sahip­lerinden başkası düşünmez.

8.  Rabbımaf Bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi (bu yoldan) saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağış sahibi olan yalnız sensin.

9. Rabbımu! Geleceğinde şüphe olmayan kıya­met gününde insanları toplayacak olan mu­hakkak sensin. Allah, elbette va 'dinden dön­mez.

 

5 Yerde ve gökte olan her şey Allah'ın ilmi içindedir. O'na gizli kalan, yahut O'nun gözünden kaçıp unutulan veya ihmal edilen hiçbir şey yoktur. Kullarını doğru yola iletmek ve onları dünya ve âhiret saadetine kavuşturmak için kitaplar indirmiş ve bu kitaplarda, tatbik olunduğu zaman, mutlaka kullarının iyiliğine olan hükümlerini bildir­miştir. Bu bakımdan hiç kimse, Allah'ın indirdiği hükümlerin, kullarının hayrına olmadığı iddiasında bulunamaz; zira böyle bir iddia, Allah tarafından vazolunan hükümlerin tesadüfî olduğu neticesini doğurur ki, bu, Allah'ın ilmine karşı büyük bir iftiradır. Hiç kimse, Allah'ın emir ve nehiylerine uyarak yoldan sapmış değildir. Aksine yoldan sapanlar ve yoldan saptıkları için mü'min vasfını yitirenler, Allah'a itaat etmiyenler-dir. Allah, bu gibilerin halini en iyi bildiği içindir ki, onlara cehennem azabını va'detmiştir. Hiçbir kâfirin küfrü O'na gizli değildir. Keza îmanında sâdık olan gerçek mü'minle, sahte olan münafığın halleri de O'na gizli kalmaz. [10]

 

6 Bütün bunlar Allah'a nasıl gizli kalsın ki, kullarını analarının ka­rınlarında hiç yoktan var edip, onlara dilediği şekli veren O'dur. Hazreti Peygamberin Buhârî[11] ve diğer Sünen sahipleri tarafından nakledilen ve hadîsçiler tarafından mütevâtir olduğu söylenen bir hadîsine göre, Allah, insan yavrusunu ana rah­minde ilk kırk günde cemedip sonra alak haline getirir. Sonra bu alak-tan bir et parçası oluşur. Üçüncü kırk günden sonra da, ana rahmine bir melek gönderir. Bu meleğe, doğacak olan insanın rızkını, ecelini, isyankâr veya itaatkâr mı olacağı hususundaki ilâhî takdirini yazmasını emreder. Artık bu takdirin değişmesi mümkün değildir. Binâenaleyh ana rahminde çocuğu erkek veya kız, güzel veya çirkin, uzun veya kısa yaratan, kısacası ona dilediği şekli veren Allah'tır. Ona dilediği şekli ver­mesi, O'nun sânına lâyık bir dikkat ve ihtimamın ve tabiattyle kendi tak­dirinin neticesidir; fakat hiçbir zaman bir tesadüf eseri değildir.

Âi-i Imrân sûresi hakkında baştarafta verdiğimiz umumî bilgi içe­risinde de işaret ettiğimiz gibi, sûre, altmış kişilik hıristiyan Necran heyetinin Medîne'de Hazreti Peygamberi ziyaretinden ve onunla hıris­tiyan akaidi hakkında münakaşaya kalkışmasından sonra nazil olmaya başlamıştır. Bu sebeple sûrenin ilk seksen âyetinde, hıristiyan akaidinin reddi ve tevhîd akîdesinin isbatı ile ilgili hükümlere yer verilmiştir. Bu itibarla, insanı ana rahminde dilediği gibi şekillendirenin Allah olduğu hususundaki bu âyetin, îsâ (a.s.)'yı ilâh telakki eden hıristiyan inancına açık ve kesin bir reddiye olduğunu anlamak hiç de güç değildir. Zira hıristiyanlar da kabul etmektedirler ki, îsâ (a.s.) da diğer insanlar gibi ana rahminde teşekkül etmiş bir varlıktır. Her ne kadar onua teşekkülü, diğer insanlardan farklı olarak bir babaya ihtiyaç hâsıl olmadan ger­çekleşmiş ise de, böyle bir olay, ne onu ana rahminde yaratılmış bir varlık olmaktan çıkarır; ne de onun ilâh olmasını gerektirir. Kısacası o, hâlık değil mahlûktur; yani yaratıcı değil, yaratılmıştır ve onu, kendisin­den başka ilâh olmayan Allah, ana karnında dilediği gibi yaratmış, sonra da dilediği şekli ona vermiştir. Bu bakımdan Isâ (a.s.)'nın, diğer insanlardan hiçbir farkı yoktur; diğer insanlar gibi o da Allah'ın kuludur. Şu var ki, o, Rabbı tarafından peygamber olarak seçilmiş, diğer peygam­berler gibi Allah'ın vahyini almış ve bu vahyi insanlara tebliğ etmekle görevlendirilmiştir. 0 halde isa'ya ilâhlık isnadı, sadece bir yalan ve bir iftiradır; Allah'a şirk koşmaktır ve bu iddiada bulunanlar da ancak birer müşriktir. Halbuki gökte ve yerde her ne varsa, bunların hepsini yalnız Allah yaratmıştır ve O Allah'tan başka da ilâh yoktur. İşte 0 Allah Azîz'dir: İlminin gereği ne ise, iradesinin taalluk etmesi halinde onu yerine getirir. Hiçbir şey ve hiçbir güç, O'nun irade ettiği şeyi yapmasına veya yarat­masına engel olamaz; yegâne galip O'dur. O, aynı zamanda Hakîm'dir: Yaptığı ve yarattığı her şey bir hikmete dayanır; abes değildir. [12]

 

7 Kur'ân-ı Kerîm'i sevgili Peygamberine vahyederek indiren de O'dur. Binâenaleyh Kitab'ın içindeki emirler ve yasaklar, kıssalar ve nasihatlar, hepsi de O'nundur. Onları O'ndan daha iyi bilen yoktur.

İşte bu Kitab'ı teşkil eden âyetlerin bir kısmını, ibareleri muhkem olanlar teşkil eder. Bunlar, Kitab'ın aslıdırlar; manâlarında ihtimal yok­tur; yani okuyanı mütereddit bırakacak birden fazla manâya sahip değil­lerdir. Tek bir manâ ile gelmişlerdir, ve o manâ, Allahu Ta'âlânın murad ettiği manâ oiup, hiçbir tereddüde açık değildir. En'âm sûresinin 151-153'üncü âyetlerini muhkem âyetlere misal olarak zikredebiliriz. Bu âyetlerde şöyle buyurulmuştur:

"(Ey Muhammedi) De ki: Gelin, Rabbınızın size neleri haram kıldığını okuyayım: Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamanız, anaya babaya iyilik et­meniz; çocuklarınızı geçindirememek korkusuyle öldürmemeniz; oysa biz sizi ve onları besliyoruz; açık olsan gizli olsun kötülüklere yak­laşmamanız; hak yolda olmadıkça, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı insanı öldürmemeniz. İşte akıl edip düşünmeniz için, Allah, bunları size tavsiye etmiştir".

"Ergenlik çağına erlşinceye kadar, en güzel bir şekilde olmadıkça yetim malına yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletli yapın. Biz insana, ancak gücünün yettiğini teklif ederiz. Söylediğiniz zaman, akrabalarınız da olsa, âdil davranın; Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte düşünesiniz diye Allah size bunları tavsiye etmiştir".

"Bu hiç şüphesiz, benim dosdoğru yolumdur; bu itibarla ona uyun; diğer yollara uymayın. Aksi halde sizi O'nun yolundan ayırır. İşte sa-kınasınız diye Allah size bunları tavsiye etmiştir".

Görüldüğü gibi bu âyetlerin manâlarında insanı tereddüde düşüren ve "acaba şu manâ mı kasdediliyor, yoksa bu manâ mı?" sorusuna sebep olan herhangi bir gizlilik, bir müphemiyet mevcut değildir. Emir ve yasaklar açıktır; neyin emredildiği ve neyin yasaklandığı bellidir.! Binâenaleyh dîni ifsad etmek ve müslümanların kalblerine şüphej sokarak onları dînden ve îmandan uzaklaştırmak isteyenlerin, bu âyet-i lerden herhangi birini ele alarak "bakınız, siz bu âyeti yanlış anlıyor­sunuz; Allah, bu anladığınız manâyı murad etmemiştir; O, şunu demek istiyor; o halde siz de öyle yapınız..." demesi mümkün değildir; çünkü âyetlerin, böyle denilmeye yol açacak birbirinden farklı manâları yoktur. İşte bunlar, muhkem olan âyetlerdir.

Müteşâbih âyetler ise böyle değildir. Müteşâbih, lugatta. birbirine benzeyen şeyler hakkında kullanılan bir kelimedir. Nitekim Zümer sûresinin 23 üncü âyetinde müteşâbih kelimesi bu manâda kullanılmış ve şöyle buyurulmuştur: "Allah, sözün en güzelini, âyetleri güzellikte bir­birine benzeyen (müteşâbih) ve mükerrer olarak gelen bir kitap şeklinde indirmiştir..."

Kur'ân-ı Kerîm'in bütün âyetleri, şüphesiz birer Allah kelâmı olmaları itibariyle aralarında herhangi bir fark yoktur. İnsanlara hidayet etmeleri yahut doğru yolu göstermeleri bakımından hepsi birbirinin aynıdır. Aralarında hiçbir ihtilâf yoktur; hiçbiri diğerini nakzetmez. Nitekim Nisa sûresinin 82 nci âyetinde "Onlar Kur'ân'ı hiç düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başka birisinden gelmiş olsaydı, onun içinde pek çok çelişki bulurlardı", denilmiştir. O halde her çeşit kusurdan salim olmaları yönünden Kur'ân âyetlerinin hepsi birbirine benzer; yani müteşâbihtir-ler.

Ancak tefsîrini yaptığımız âyet-i kerîmede, Kur'ân âyetlerinden bir kısmının muhkem, bir kısmının da müteşâbih olduklarının belirtilmesi ve muhkem olanların Kur'ân'ın aslı, müteşâbih olanların ise, kalblerinde eğrilik olup da müslümanlar arasında fitne çıkarmak İsteyenlerin tutun­dukları âyetler olduğunun açıklanması, bu âyet-i kerîmede müteşâbihin, yukarıda işaret ettiğimiz manâdan farklı bir manâda kullanıldığını göster­mektedir. Filhakika bütün müfessîrler de müteşâbihin bu farklı manâsını kabul etmişler ve onu tarif ve tavsif etmeye çalışmışlardır. Buna göre, muhkemin mukabili olarak zikredilen müteşâbihi, şöyle açıklayabiliriz:

Müteşâbih, öyle bir âyettir ki, bu âyetin lafzı, herhangi bir manâya delâlet ederse de, akıl, ona aykırı başka bir manâyı anlamaya yönelir. Bu,şu demektir ki, müteşâbih olan âyetin bir zahirî manâsı vardır; bir de bu manâdan farklı bir takım manâları vardır ve insan, onun zahirî manâsını aklına sindirerek kabul edemediği gibi, diğer farklı manâlar­dan hangisinin âyetin gerçek manâsı olduğunu da bilemez ve dolayısıyle bu manâlar arasında herhangi bir tercih yapamaz. Hattâ bazan âyetteki bir lâfzı bile anlamak mümkün değildir. Bazı sûrelerin başında yer alan ve bazan bir âyet, bazan da âyetten bir cüz olarak gelen Elif. Lam. Mîm., Elif. Lâm.Râ., Hâ.Mîm. ve benzeri birleşik harfler bunlardandır.

Aklın, zahirî manâları dışında başka manâlar bulmaya çalıştığı, fakat bulduğu manâlardan hangisinin onun gerçek manâsı olduğunu kes-tiremediği müteşâbih âyetlere, şu bir kaç âyeti misal olarak gösterebiliriz:

"Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir" (Fetih sûresi, 10).

"Rahman, arş üzerinde istiva etmiştir" (Ta-Hâ, 5).

"Rabbın ve saf saf melekler gelmişlerdir" (Fecir sûresi, 22).

"Meryem oğlu Mesih îsâ, sadece Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendisinden bir ruhtur" (Nisa sûresi, 171).

Bu manâda gelen âyetlerde Allah'ın sıfatlarına işaret edilmiş ve O'nun elinden, Arş üzerinde istiva edişinden, gelişinden ve İsa'ya gelmiş bir rûh oluşundan söz edilmiştir. Âyetlerin zahirî manâlarına bakılacak olursa, Allah'ın eli vardır; Arş üzerine istiva etmiş veya oturmuştur. Meleklerle birlikte bir yerden biryere gelmiştir. Bir rûh olarak İsa'da zahir olmuştur. Ancak bu âyetlerle Allah'a isnad edilen bu sıfatları akıl tam manâsıyle idrak edememektedir. Allah'ın gerçekten bir eli bulunup bulunmadığına, varsa bu elin nasıl bir el olduğuna, yahut Arş üzerinde istiva ettiğine göre, bu istivanın keyfiyetine, keza meleklerle gelişinin nasıl bir geliş olduğuna karar verememektedir. Sonra da Allah'ın her­hangi bir yönde ve herhangi bir yerde bulunan bir cisim olmadığı nok-tasından hareketle, Allah'ın bildiğimiz manâda bir elinin bulunamayacağı, yahut belirli bir yere yerleştirilen Arş üzerine oturmuş olamayacağı, yahutta bir yerden bir yere vasıtalı veya vasıtasız gelemeyeceği düşüncesiyle âyetlerin zahirî manâlarını reddederek on­lara başka manâlar arayıp bulmaya çalışmaktadır. Nitekim bu âyetleri tevîl eden müfessirler de, Allah'ın "el"ine "kudret" manâsı vermişler ve "Allah'ın kudreti" demişlerdir. Bunun gibi, "Arş üzerinde istiva"ya, "Arş'ı istilâ" veya "Arş'ı kaplama, kuşatma"; "Rabbtn gelmesi"ni de "emrinin veya azabının gelmesi" manâlarında tevîl etmeye çalışmışlardır. Ancak bu ve benzeri tevillerin hepsi de birer ihtimalden ibarettir ve Allah'ın murad ettiği manâlara uygun olup olmadığı bilinmemektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de, Allah'ın sıfatları yanında, bazı peygamberlerin sıfatlarından sözeden yahut âhiret ahvalini, cenneti ve cehennemi an­latan bir takım âyetler de vardır ki, bu âyetlerde tarif ve tavsif edilen şeyleri de akıl yolu ile kavrayıp anlamak mümkün değildir. Bunlara zahiren bir manâ verilebilse bile, kalb tatmin edilemez., İşte bu çeşit âyetler de müteşâbih âyetler arasında yer alırlar. Yukarıda zikrettiğimiz

Meryem oğlu îsâ Mesîh'in Allah'tan bir rûh olduğunu beyan eden âyet bunlardandır. Bu âyet-i kerîmede îsâ (a.s.) tanıtılmakta ve onun hakkın da "Allah'ın kelimesi" ve "Allah'tan bir rûh" tabirleri kullanılmaktadır. Ancak kelimelerin delâlet ettikleri bu zahirî manâlar akıl yolu ile izah edilememekte, izah için tutulan bir yolun sıhhatinden ise emîn olunama­maktadır. Binâenaleyh böyle bir âyeti de müteşâbih saymaktan ve inanan bir kimse olarak "doğrusunu Allah bilir" demekten başka çare görülememektedir.

İşte, tefsîrini yapmaya çalıştığımız âyet-i kerîme, Kur'ân âyetlerini, açıkladığımız şekilde muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısma ayırdıktan sonra, kalblerinde eğrilik olan, haktan sapmış, dînden yüz çevirmiş, Allah ve Kitab tanımayan bir takım kimselerin, müslümanlar arasında fitne çıkarmak, onları da dînden ve îmandan uzaklaştırarak kendilerine benzetmek için bilhassa müteşâbih olan âyetlere tutunduk­larına ve onları kendi heva ve heveslerine uygun manâlarda tevil ederek mel'anetlerini İşlediklerine işaret etmiş ve mü'minleri bunlara karşı uyar­mıştır.

Müslümanlar arasında fitne çıkarmak ve onları dînden ve îmandan uzaklaştırmak isteyen bir kimsenin, müteşâbih âyetlere tâbi olarak, onları kendi heva ve hevesi istikametinde manâlandırmasına, biraz önce zikrettiğimiz îsâ (a.s.)'yı tanıtan âyetle ilgili olarak şu misali zik­redebiliriz: Âyet-i Kerîmede denilmiştir ki; "Meryem oğlu Mesth îsâ, Allah'ın Peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve O'ndan bir ruhtur".

Kalbinde eğrilik olan ve müslümanlar arasında fitne çıkarmak is­teyen bir kimse, bu âyetteki "Ondan bir ruhtur." ibaresini, zahirî manâsı İle alır; bu konuda gelen muhkem âyetlere hiç bakmaz ve der ki: Allah ruhtur; îsâ Mesîh de O'ndan bir ruhtur; o halde îsâ, O'nun cinsindendir ve O'nun cinsi O'ndan ayrı bir şey değildir. Bu sebeple îsâ Mesîh de bir ilâhtır.

Görüldüğü gibi, böyle bir müteşâbih ibare, kötü niyetli kişileri, bu çeşit bir tevîle götürebilmektedir. Halbuki muhkem âyetler, açık ve kesin bir şekilde belirtirler ki, îsâ (a.s.) da diğer insanlar gibi, ana karnında Allah tarafından yaratılmış, diğer insanlar gibi doğmuş, büyümüş, yaşa­mış ve Rabbına kavuşmuştur. Babasız dünyaya gelmiş olması, onun bir ilâh olmasını gerektirmez. Ancak o, Rabbı tarafından peygamber olarak seçilmiştir ve babasız dünyaya gelmesi de, onun peygamberlik alâmet­lerinden biridir.

Kalblerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne çıkarmak için âyetlerin müteşâbih olanlarına yapışıp onları kendi heva ve hevesleri istika­metinde tevile yeltenirlerse de, bu âyetlerin tevîlini Allah'tan başka hiç kimse bilmez. İlimde yüksek dereceye erişmiş olanlar ise, "biz ona inan­dık; hepsi de Rabbımız katındandır" derler. Bunu da ancak akıl sahiple­ri düşünür.

Âyet-İ kerîmenin bu manâdaki ibareleri, bazı müîessirler tarafından farklı şekilde rnanâlandırılmiş ve "müteşâbih âyetlerin tevilini, Allah'tan ve bir de ilimde yüksek dereceye erişmiş olanlardan başkası bilmez" denilerek âlimlere üstün bir paye verilmek istenmiştir. Ancak bu görüş, kanaatımızca yanlıştır ve "ilimde yüksek dereceye erişmiş olanlar" ma-nâsındaki er-Râsihûne fi'l-ılmi ibaresini istisnaya dâhil ederek geride kalan "derler" manâsındaki yekûlûne ibaresini hal yapmak, Arapça yönünden de uygun düşmemektedir.

Şüphesiz Allah, kendi kelâmı olan Kur'ân âyetlerini ve bu âyetlerle murad ettiği manâyı en iyi bilendir. Hiçbir âlimin, bu bilgide O'na denk olması mümkün olmadığı gibi, bu denkliğe delâlet edebilecek bir şekilde "bunu bir Allah bilir; bir de âlimler bilir" demek, haddi aşmaktan başka bir manâya gelmez. Eğer bilinecek olan şey, bir de müteşâbih bir âyet olursa, bu iddia, haddi aşmanın da ötesinde bir manâ kazanır.

Bununla beraber, şurası da bir gerçektir ki, bir çok müfessir, şüphesiz, fitne çıkarmak için değil, fakat gönlüne yatkın olan bir manâyı belirtmek için, müteşâbihin delâlet ettiği manâlara işaret etmiş, ancak onu, kesin bir bilgi olarak ileri sürmemiştir. Nitekim hiçbir âlim çıkıp da, müteşâbih olduğu bilinen Elif.Lâm.Mîm. ve benzeri birleşik harflerin te­vilini bildiğini iddia etmemiştir. O halde, yukarıdaki âyet-i kerîmede yer alan ibareyi zorlayarak "müteşâbihin manâsını Allah'tan ve bir de ilimde yüksek dereceye erişmiş olanlardan başkası bilmez" demeye gerek yoktur. Eğer âyetin manâsı böyle olsaydı, şimdiye kadar müteşâbih âyetler hakkında tatmin edici bazı açıklamalar ortaya çıkmış ve herkes tarafından bilinmiş olurdu. Buna rağmen böyle bir açıklama ortaya çıkmamışsa, bu, müteşâbih âyetlerin manâlarını açıklayacak ilimde yüksek dereceye ulaşmış bir kimsenin çıkmadığına delâlet eder ki, âyet-i kerîmeden anlaşılan gerçek manâ da zaten budur; yani müteşâbihin manâsını Allah'tan başka hiç kimse bilmez.

Şunu da belirtmek gerekir ki, son asrın bazı müfessirleri, müteşâbih âyetleri, bir takım guruplara ayırmışlar ve bunlardan bazılarını Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğini, fakat bazı müteşâbih âyetleri ise, muhkem âyetlerin de delaletiyle bazı âlimlerin anlayabileceklerini ileri sürmüşlerdir. Bunlara göre, meselâ kıyamet ahvali, cennet ve cehen­nem ile ilgili âyetler ve benzerleri, gayba âit olup, bunların tevîlini Allah'tan başkası bilmez. Dolayısıyle bunları geldikleri şekilde kabul etmek gerekir. Bununla beraber, diğer bazı müteşâbih âyetler de vardırki, akıl, aklî ve sem'î deliller karşısında bu âyetlerin zahirî manâlarını kabul etmez; o manâları reddeder; sonra da, aklın ve muhkem âyetlerin delaletiyle o âyetlere manâlar bulmaya çalışır. Allah'ın ve Peygamber­lerin srfatlarıyle ilgili âyetler bu cümledendir. İşte, çeşitli müteşâbih âyet­lerin zahirî manâlarını reddederek onların yerine, yine akla ve muhkem âyetlerin delâletine uygun manâlar bulmak, âyet-i kerîmede işaret edilen ilimde yüksek dereceye ulaşmış olan kimselerin işidir.

Bu izah tarzı akla yakın gibi görünürse de, bazı müteşâbih âyetlere aklın ve muhkem âyetlerin delaletiyle bulunabilecek manâların, tefsîrini yaptığımız âyet-i kerîmeye "müteşâbihin manâsını bir Ailah, bir de ilimde yüksek dereceye erişmiş olanlar bilir" manâsını verebilecek derecede kesin olduğunu ileri sürmek elbette mümkün değildir. Bu itibarla biz, daha ihtiyatlı olmak gerektiğine inanarak, âyetin, mealde belirtilen manâsını tercih ediyoruz. Bununla beraber, bu tercihin, bazı müteşâbih âyetlerin manâsını anlamak için aklı çalıştırmaya engel olmaması gerek­tiğine de inanıyoruz. Her ne kadar akıl, bir müteşâbih âyetin, Allah'ın murad ettiği gerçek manâsını tesbit edemese bile, bu maksatla yapacağı çalışma, hiç şüphesiz onu ataletten koruyacak ve onun canlı kalmasına yardımcı olacaktır. Kuvvetle muhtemeldir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de, muhkem âyetler yanında bir takım müteşâbih âyetlerin de bulunmasının belli başlı hikmetlerinden biri de budur. Nitekim Kur'an-ı Kerîm, bütün insanların iyice anlamaları ve kendisiyle amel etmeleri için apaçık dille indirilmiş bir kitaptır. Onun bir çok âyetlerinde bu gerçeğe işaret edildiği görülür. Böyle olmakla beraber, Kur'ân'da, muhtelif manâlara gelmesi muhtemel olan ve gerçek manâlarının Allah'tan . başka hiç kimse tarafından anlaşılması mümkün olmayan müteşâbih âyetlerin niçin yer aldığını sormak ve soruşturmak çok tabiî olmak gerekir.

Kur'ân-ı Kerîm'de müteşâbih âyetlere de yer verilmesinin sebepleri çeşitli yönlerden açıklanabilir. Bunlardan biri ve en önemlisi, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, müteşâbih âyetlerle müslümanları düşünmeye ve araştırmaya sevkederek akıllarına canlılık kazandırmak ve böylece onları ataletten ve donup kalmaktan korumaktır. Çünkü açık ve anlaşılması kolay olan şeylerde aklın yapacağı iş yoktur. Akla iş düşmemesi ise, onun durmasına ve ölmesine yol açar ki, bu da, Kur'ân-ı Kerîm'de sık sık tekrarlanan tefekkürle ilgili emirlere uyulmasını imkânsız kılar.

Kur'ân'da müteşâbih âyetlerin yer almasının bir başka sebebi de, onları tasdik yönünden insanları İmtihan etme gayesine yöneliktir. Eğer bütün âyetler, herkes için açık ve kolay anlaşılır bir manâda olsaydı, Kur'ân'a îmanda fazlaca bir özellik bulunmayabilirdi. Çünkü îma­nın en büyük özelliği, çok defa insanın bilmediği, görmediği ve mahiyeti­ni anlayıp idrak edemediği şeylerde ortaya çıkmış olmasıdır. Nitekim âyet-i kerîmede, manâsını Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği müteşâbih âyetler üzerinde duran, düşünen ve akıllarını çalıştıran ilim sahiplerinin, muhkem olsun müteşâbih olsun, onların hepsinin de Allah katından geldiğini ve hepsine de îman ettiklerini söyledikleri belirtilmiştir ki, bu ifade, yüksek bir îmanın beyanından ibarettir. [13]

 

8 İşte bütün bunları ve dolayısıyle Kur'ân âyetleri arasında mü-teşâbihin varlığındaki hikmeti, ancak akl-ı selîm sahibi olan kimseler düşünürler. Muhkem âyetlerin ve aklın delaletiyle müteşâbih âyetlere manâ vermeye çalışırlarken, asıl manânın Allah katınca olduğunu bilir­ler ve buldukları manânın, müslümanlar arasında fitne çıkarmaması için son derece dikkat ederler. Çünkü daha önce de belirtildiği gibi, kalb-lerinde eğrilik bulunan birtakım kimseler, fitne çıkarmak ve heveslerine uygun tevil yapmak için müteşâbih olan, âyetlere tutunurlar. Asıl mü'minler ise, gerçek manâsını Allah'tan başka hiç kimsenin bile­meyeceği müteşâbihin üzerinde dururken, bunların indirilişindeki çeşitli hikmetleri de düşünerek Rablarına sığınırlar ve doğru yolu bulduktan sonra, herhangi bir hata ile kalelerinin bu yoldan saptırmamasını niyaz ederler. Aksi halde, îmandan sonra tekrar sapıklığa düşmüş olurlar ve hem îmanları, hem de iyi amelleri heba olur gider.

İnsanın îmanını koruyabilmesi, şüphesiz Allah'ın, onun kalbini îman üzerinde sabit tutmasıyle mümkün olur. Nitekim Ümmü Seleme'den ri­vayet olunan bir hadîse göre, Hazreti Peygamber Rabbma "Ey kalbleri döndüren Allah! Kalbimi dînin üzerinde sabit tut" diye duâ eder, sonra da bu âyeti okurdu: "Rabbımız! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalble-rimizi bu yoldan saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla; şüphesiz, bağış sahibi olan yalnız sensin". Hazreti Âişe'den gelen bir rivayette de şöyle denilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.), çok defa şöyle duâ ederdi: Ey kalbleri döndüren Allah! Kalbimi dinin üzerinde sabit tut. Ona dedim ki: Yâ Rasûlallah! Bu duayı ne kadar çok tekrarlıyorsun? Bana şu cevabı verdi: Hiçbir kalb yoktur ki, Rahman'ın parmaklarından ikisi arasında olmasın. Onu doğru tutmayı dilediği zaman doğru tutar. Sap­tırmayı dilediği zaman da onu saptırır. O'nun Kur'ân'daki sözünü işit­miyor musun?: "Rabbımız! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi bu yoldan saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla; şüphesiz, bağış sahibi olan yalnız sensin"

ılıMüteşâbih âyetlerin tevili, herhangi bir hata sebebiyle insanı müs-lümaniar arasında fitne çıkarmak gibi Allah katında vebali çok büyük olan bir tehlikeye düşürebildiğine göre, insan, ancak Allah'a sığınmak suretiyle kendisini böyle bir tehlikeden koruyabilir. İşte, yukarıdaki âyet-i kerîmede, insana bu sığınma yolu gösterilmekte ve ona, Hazreti Peygamberin de sık sık tekrar ettiği bir duâ öğretilmektedir.

 

9 İnsanın kalbi, şüphesiz, Rahman'ın parmaklan arasındadır ve dilediğinin kalbini dîni üzerinde sabit tutar; dilediğinin kalbini de dînin­den saptırır. Sonra da, hesap görmek için, vukuundan hiç şüphe edil­meyecek olan kıyamet günü herkesi huzurunda toplar. Çünkü bu, O'nun, peygamberleri vasıtasıyle ilk insanın yaratılışından itibaren bütün insanlara duyurduğu bir va'didir. Bu va'd mutlaka gerçekleşecek ve her­kes hak ettiği ceza ve mükâfatı görecektir. Çünkü Allah, asla va'dinden dönmez. İşte o gün kâfirler için hiçbir kurtuluş yoktur. Nitekim bunu takip eden âyetlerde bu husus apaçık ortaya konmuş ve şöyle buyurul-muştur: [14]

 

10.  Küfredenlere mallan ve çocukları Allah katında hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte ateşin yakıtı olanlar onlardır.

11.   Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin âdetleri üzere, âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onlan kendi günahlarından do­layı cezalandırdı. Allah'ın cezası çok şid­detlidir.

12.   (Ey Muhammedi) O inkâr edenlere de fa: "Yakında mağlub olacak (âhirette de) cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir barınaktır".

13.   (Bedir savasında) karsı karsıya gelen su iki gurupta, sizin için bir ibret vardır; Bir gurup Allah yolunda dövüşür; diğeri ise kâfirdir. (Ve bunlar) kendi gözleri ile müs-lümanlan kendilerinin iki katı olarak gö­rüyorlardı.   Allah, yardımıyla dilediğini destekler. İste bunda basîret sahipleri için muhakkak bir ibret vardır.

 

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetlerinde, hak olan dîne ve dînin aslını teşkil eden tevhîde. işaretle, Tevrat'ın, İncil'in ve Kur'ân'ın tevhîd esası üzerine ve birbirini teyiden indirildiğini beyan ettikten ve Kur'ân'ın, muh­kem ve müteşâbih âyetler yönünden mahiyetini belirterek, kalblerinde eğrilik bulunanlarınjnüslümanlar arasında fitne çıkarmak için âyetlerin müteşâbih olanlarına tutunup onları kendi hevesleri istikametinde tevil ettiklerini, halbuki müteşâbihin tevîlini Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğini, ilim sahibi mü'minlerin ise, muhkem olsun müteşâbih olsun bütün Kur'ân âyetlerinin Allah katından geldiğini ikrar ile hepsine îman ettiklerini belirttikten sonra, mü'minlere, kalblerinin hak dîn üzerinde sabit tutulması ve ondan saptırılmaması için nasıl duâ etmeleri gerektiğini öğretmiş, sonra da, yukarıda zikrettiğimiz âyetlerinde kâfir­leri ele alarak, onların hallerini, bâtıla saplanıp haktan uzaklaşma sebep­lerini ve akıbetlerini açıklamış ve şöyle buyurmuştur: [15]

 

10. Küfredenlere, malları ve çocukları Allah katında hiçbir fayda sağlamayacaktır. İste, ateşin yakıtı olanlar onlardır.

 

10 İster geçmiş devirlerde olsun, ister bu âyetlerin nazil olduğu Hz. Peygamber devrinde olsun ve İsterse günümüzde olsun, dîni ve dînin esaslarını inkâr edenlerin, dînden yüz çevirip bâtıla yönelmelerinin ve onunla gururlanmalarının belli başlı sebeplerinden biri ve en önemlisi ya mal mülk ve evlâd sahibi olmak, yahutta yüksek bir mevkie sahip bulunmaktır. Böyle kimseler, ya sahip oldukları mallarının veya mev­kilerinin kendilerine verdiği gururla dînden müstağni olduklarını, yani ona ihtiyaçlarının bulunmadığını zannederler, yahut da malları veya mevkileri, onların bütün benliklerini ele geçirir de, dünyada düşünebilecekleri yahut meşgul olabilecekleri mal veya mevkiden başka hiçbir şeyin bulunmadığına inanırlar. Böyle kimseler, miktarı ve derecesi ne olursa olsun, yarın hesap için yakalarına yapışıklığında, mallarının ve mevkilerinin, kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını düşünemeyecek kadar koyu bir cehalet içindedirler. Bu sebepledir ki bunlar, Sebe' sûresinin 35 inci âyetinde de açıklandığı gibi, "Biz, gerek mal yönünden ve gerekse evlâd yönünden daha çoğuz. Bu itibarla azâb görecek kimseler değiliz." derler. Halbuki insanı Allah'a yaklaştıracak olan ne onun malları ve ne de evlâdlarıdır. Fakat onu, Allah'a yaklaştıracak olan, îmanı ve sâlih amelleridir. Bu İtibarla inkarcılara ne mallan ve evlâdları, ne de mevkileri Allah katında hiçbir fayda sağlamayacaktır. Aksine bunlar, cehennemi tutuşturmak ve alevini artırmak için ona odun olacaklardır. Bu, şüphesiz, mal sevdasına düşüp dîni ve dîn günü oian âhireti unutmanın cezasıdır. [16]

 

11. Firavun ailesinin ve onlardan önceküerin âdetleri üzere, âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onlan kendi günahlarından dolayı cezalandırdı Allah'ın cezası çok şiddetlidir.

 

11 Mallarının ve evlâdlarının çokluğu ile gururlanıp dîni unutan inkarcılar, tıpkı Firavunun Musa'yı ve daha önceki kavimlerin, ken­dilerine gönderilen peygamberleri yalanladıkları gibi, son peygamberi ve ona indirilen Kur'ân'ı da yalanlamışlar, böylece Allah'ın cezasına müstehak olmuşlardır. Allah da, bu inkârlarının karşılığı olmak üzere onları yakalayıp helak etmiş, peygamberini ve peygamberiyle birlikte îman edenleri ise, yardımiarıyle muzaffer kılmıştır. Kâfirler için şüphesiz böyle bir akıbetten kaçış ve kurtuluş yoktur; çünkü bu akıbet onlar için çok tabiî bir neticedir ve kendi fiillerinin neticesidir. Yoksa Allah, hak et­meyen kimseye ceza vermez; O hiç kimseye zulmetmez. Fakat hak edeni cezalandırdığı zaman da, O'nun cezası gibi bir ceza bulunmaz. Hem de bu ceza, sadece âhırete hâs bir ceza da değildir. Bunu hak edenler, onu daha dünyada iken görmeye başlarlar. Bu itibarla: [17]

 

12. (Ey Muhammedi) O inkâr edenlere de ki: "Yakında maglub olacak, (âhırette de) cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir barınaktır".

 

12 Mağlubiyet, bir kavim veya bir millet için en büyük felâket ve en büyük azâbtır. Maglub olan bir milletin ferdleri, alışageldikleri refah ve saadet seviyesini süratle kaybedip hiç akıl edemedikleri bir yokluk ve sefalet içine düşerler. Mallan, mülkleri ellerinden tamamiyle çıkar; hor ve hakîr görülen bir esaret hayatının azabını yaşarlar. Oysa bunlar, sahip oldukları mallarının ve evlâdlarının, mevki ve itibarlarının kendilerini ilelebed mutlu edeceğine inanırlar, onlar sayesinde kendilerine hiçbir kötülüğün erişemeyeceğini ve hiçbir zarara uğramayacaklarını zan­nederlerdi. Zaten bunun için Peygambere ve ona indirilen Kitab'a inan­mak ihtiyacını duymamış, ihtarlara rağmen onlara saldırmamışlar mı idi? Fakat bu zanlarında ne kadar yanıldıklarını ve şimdiye kadar hiç akıllarına getirmedikleri o büyük felâkete nasıl uğrayacaklarını çok yakında görüp anlayacaklardır. Bu, Allah'ın kâfirlere va'didir ve bu va'd mutlaka gerçekleşecektir. Bu itibarla, Ey Muhammedi Sen, mallarının ve evlâdlarının kendilerini refah ve saadet içinde sonsuza kadar yaşatacağını zannederek dîni ve Kitab'ı inkâr edenlere haber ver ki; Çok yakında maglub olarak dünyanın en büyük azabını tadacaklar, sonra da her şeylerini kaybetmiş olarak cehenneme sürüleceklerdir. Orası ne kötü bir yerdir. Şüphesiz bunu kendileri istemişlerdir. Allah da bu istek­lerini geri çevirmemiştir. Bakalım şimdi dönüş mümkün olacak mı?

Manâsını açıklamaya çalıştığımız bu âyet-i kerîmede sözü edilen kâfirlerin yahudîler olduğuna dair bazı rivayetler vardır. İbn Hişâm {Sîre, III. 47)'ın Benû Kaynukâ ile ilgili olarak verdiği bir haberden öğrenildiğine göre, Hazreti Peygamber, Bedir muharebesinde, müslümanlann galibiyetinden endişeye kapılarak aralarındaki andlaşmayı bozan ve müslümanlarla savaşa kalkışan yahudî kabilesi Benû Kaynukâ'yı kendi pazar yerlerinde toplamış ve onlara Bedir'de maglub olan Kureyşli müşrikleri misal göstererek şöyle hitap etmişti: "Ey yahudî topluluğu! Kureyş'in başına gelen felâkatten ibret alarak Allah'tan sakının ve müslüman olun. Siz çok iyi biliyorsunuz ki, ben, Allah tarafından gönderilen bir peygamberim. Bunu, kendi kitabınızda Allah'ın size bir va'di olarak bulursunuz". Yahudîler ise, Hazreti Peygamberin bu sözlerini küçümsemişler ve otna: "Ey Muhammedi Gururlanma; sen, harp sanatını bilmeyen bir kavimle karşılaştın ve onlardan bir fırsat bul­dun. Fakat sen bizimle bir dövüş de, ne olduğumuzu o zaman anlarsın," demişlerdir. İşte bundan sonradır ki Allahu Ta'âlâ yukarıdaki âyet-i kerîmeyi indirmiş ve çok yakında yahudîlerin maglub olacaklarını ve sonra da cehenneme sürüleceklerini haber vermiştir. Nitekim çok geçmeden de Allahu Ta'âlânın bu haberi gerçekleşmiş ve yahudî kaleleri fethedilmiş ve müşriklerle işbirliği yapan İslâm düşmanı yahudîlerin kimi öldürülmüş, kimi de Medîne'den sürülmüştür. Allah'ın va'di haktır. Dünyayı ifsad eden bu kavim, Allah'ın va'di gereğince, âhırette de muhakkak cehenneme sürülecektir.

Yahudîlere olan hitap, bundan sonraki âyet-i kerîmede de devam etmiş ve Allahu Ta'âlâ, Peygamberine, malları ve evlâdlarıyla gururlanan yahudîlere, asıl ibret almaları gereken hususu da hatırlatmasını bil­direrek şöyle buyurmuştur: [18]

 

13. "(Bedir savasında) karşı karsıya gelen şu iki gurupta, sizin için bir ibret vardır: Bir gurup, Allah yolunda dövüşür; diğeri ise kâfirdir. (Ve bunlar,) kendi gözleriyle müslümanlan, kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Allah, yardımıyla dilediğini destekler. İşte bunda, basiret sahipleri için muhakkak bir ibret vardır".

 

13 Ey yahudîler! Siz, mallarınızın ve evlâdlarınızin çokluğu ile gurur­lanıp bunların sizi yeryüzünde ebedî kılacağını ve size azabın dokun­mayacağını zannediyorsunuz. Oysa çok yakında maglub olacak, sonra da cehenneme sürüleceksiniz. Bunun böyle olacağından asla şüphe etmeyin. Eğer aklınızı kullanırsanız, size söylenenlerin doğruluğunu Bedir'de biribirleriyle savaşan şu iki gurubun durumundan kolayca an­layabilirsiniz; çünkü savaşan bu iki gurupta, sizin için alınması gereken büyük bir ders vardır:

Guruplardan birisi, diğerine nisbetle çok az sayıda olduğu halde, Allah yolunda ve Allah için savaşmıştır. Diğer gurup ise, mü'minlere nis­betle çok kuvvetli olmasına rağmen kâfirdir. Bununla beraber, zayıf olan birinci gurup, kuvvetli olan diğer guruba gâlib gelmiştir. İşte bu, sizin için bir ders olmalıdır. Sayıca müslümanlar az oldukları halde, bunların, kâfirlere karşı gâlib gelmelerinin sebebini hiç düşünmez misiniz? Oysa biraz düşünseniz, bunun sebebini kolayca anlayabilirsiniz. Çünkü insanlık tarihinin hangi devrinde olursa olsun, ne zaman mü'minler hakkı korumak, dîni ve mü'minleri kâfirlere karşı müdâfaa etmek için Allah yolunda savaşa girmişlerse, arkalarında daima Allah'ın yardımını bulmuşlardır. Şüphesiz bu yardımın da bir takım şartları vardır ve bu şartlara uyulduğu takdirde yardım gerçekleşmiştir. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Enfal sûresinin 45-46 ncı âyetlerinde buyurmuştur ki; "£y îman edenler! (Savaşta) bir toplulukla karşılaştığınız zaman, sebat edin ve kur­tuluşa eresiniz diye de Allah'ı çokzikredin. Allah'a ve Rasûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Aksi halde başarısızlığa uğrarsınız ve kuv­vetiniz yok olup gider. Sabredin; şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir".

Görüldüğü gibi Allahu Ta'âlâ mü'minlere, savaşta sebat etmelerini ve kurtuluşa ermeleri için de Allah'ı daima zikretmelerini emretmiştir. Ayrıca, başarısızlığa uğramamanın yolunu da göstermiş ve onlardan Allah'a ve Rasûlüne itaat etmelerini ve sabır göstermelerini istemiştir. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.

Müslümanlar, Allah'ın bu emirlerine tâkatları ölçüsünde uymuşlar, Allah da onlardan yardımını esirgememiştir; çünkü bu, Allah'ın mü'minlere va'didir ve Allah, hiçbir zaman va'dinden dönmez.. Nitekim Muhammed sûresinin 7 nci âyetinde şöyle buyurulmuştur: "Ey îman edenler! Siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve tâatında sizi devamlı kılar".

İşte Bedir Savaşında müslümanların sayıca az olmalarına rağmen, silâh ve teçhizat bakımından kendilerinden kat kat üstün olan müşrik­lere gâlib gelmelerinin sırrı budur.

Allah'ın Bedir Savaşında müslümanlara yardımı, âyet-i kerîmede de açıklandığı gibi, onları, kâfirlere, kendilerinin iki katı göstererek kalb-lerine korku salmasıyla gerçekleşmiştir. Aslında Bedir'de, savaşan müş­riklerin sayısı, bazı kaynaklardan öğrenildiğine göre 950, müslümanların sayısı ise, müşriklerin üçte biri idi; yani 313... Buna rağmen müşrikler, müslümanları kendilerinin iki katı olmak üzere 2000 civarında görüyor­lardı. Bu, Aliah'tn va'dinin bir gereği olarak, müslümanları yardımıyla teyîd edişinin bir örneği idi. Bu teyid, Enfal sûresinin 44 üncü âyetinde daha ayrıntılı bir şekilde ifade edilmiş ve şöyle buyurulmuştur: "Allah, olması gereken bir işi gerçekleştirmek için (savaş alanında) karşılaş­tığınızda, onları gözlerinizde size az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu".

Bu âyet-i kerîmede, Allah'ın müslümanları teyidinin, yahut onlara yardımının bir başka şekli görülmektedir. Âyet-i kerîmeden anlaşıldığına göre, müslümanlarla müşrikler karşı karşıya geldikleri zaman, her iki

gurup da, biribirinin gözüne az görünüyordu. Müslümanlar kâfirleri az ve zayıf görüyorlardı. Bu görüş, onları galibiyet arzusu ile canlandırıyor, morallerini yükseltiyor ve Allah yolunda savaşa girip muzaffer olmanın sevincini daha savaşmadan tattırıyordu. Bu sebepledir ki müslümanlar, kâfirler üzerine daha başka bir duygu ile saldırmak için hazırlanıyorlardı. Müşrikler de müslümanları az ve zayıf görüyorlar, hem onları, hem de doğuşundan beri kendilerini tehdit eden İslâm'ı ortadan kaldırma zamanının geldiğini düşünerek bir an önce onlara saldırmayı arzu ediyorlardı. Hem, müslümanları o derecede zayıf görüyorlardı ki, uzun boylu savaş taktiklerine bile gerek bulunmadığı inancı içinde, tedbirsiz harekete geçmişlerdi.

İşte bunlar, her iki gurubun gözünde ve gönlünde beliren ve Allah tarafından sevk ve idare edilen görüntüler ve duygular idi. Her iki taraf da, işte bu görüntüler ve duygularla biribirlerine saldırmışlardı.

Ne var ki savaş başladığı zaman görüntüde bir değişiklik olmuş ve Allah, kâfirlere, müslümanları kendilerinin iki katı olarak göstermiş ve bu kuvvet dengesizliği sebebiyle içlerine bir korku salmıştır. Bu korku ise, kâfirlerin paniğe kapılmalarına sebep olmuş ve 1000 kişi oldukları halde, 300 mü'min karşısında bir çok ölü, yaralı ve esir bırakıp kaçmışlardır.

İşte, açıkladığımız bu âyet-İ kerîmelerde de görüldüğü gibi, Allahu Ta'âlâ, dilediğini destekler ve yardımlarıyla onu başarıya ve zafere ulaştırır; dilediğini de mağlub ve perişan eder. Yeter ki insanlar, Allah'ın yardımına nail olmak için O'na inansınlar ve güvenip dayansınlar. Bu bakımdan, Bedir Savaşında olan hâdiselerde ve Allah'ın kendilerinden üç misli kuvvetli olan müşriklere karşı mü'minleri teyîd ve takviyesinde ve onları zafere ulaştırmasında, basîret sahibi kimseler için alınması gereken ibretler ve dersler vardır. Fakat kitap ehlinden olmanız do­layısıyla herkesten önce îman etmeniz gerekirken, mallarınız ve evlâd-larınızla gururlanıp Peygambere ve ona indirilen Kitab'a savaş açan ey yahudîler! Sizde o basîret nerede?

İnsanlar için, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı asın derecedeki düşkünlük süslü ve câzib bir hale getirilmiştir. Bunlar, dünya hayatının bir takım menfeatlandır; oysa (âhirette) asıl varılacak yerin güzelliği, Allah katındadir.

Daha önceki âyetlerde, kâfirlerin mal ve evlâd düşkünlüğünden sözedilmiş, fakat bu düşkünlük sebebiyle elde edilen mal ve evlâdın, ne kadar çok olursa olsun, sahiplerine hiçbir fayda sağlamayacağı ve onları cehennem azabından kurtarmayacağı, açık ve.kesin bir dille gözler önüne serilmişti. Filhakika biz de bu konu ile ilgili olarak, Sebe1 sûresinin 35 inci âyetine dayanarak, kâfirlerin "Biz, gerek mal yönünden ve gerekse evlâd yönünden daha çoğuz. Bu itibarla azâb görecek kim­seler değiliz" dediklerine işaret etmiş, halbuki insanı Allah'a yaklaştıracak ve ona Allah'ın rızasını kazandıracak olan şeyin, ne onun malları ve ne de evlâdları olmadığını, fakat îmanı ve sâlih amelleri olduğunu açıklamıştık. Bu açıklamadan sonra şunu hemen belirtmek gerekir ki, gerek Kur'ân-ı Kerîm'de mal ve evlâdla ilgili olan bu mealdeki âyetler ve gerekse bu âyetlere paralel olarak yapılan açıklamalar, İslâm'da mala mülke ve evlâda hiç itibar edilmediği ve insanın, hiç mal mülk ve çocuk sahibi olmaması gerektiği yolunda yanlış bir kanaata yol açmamalıdır. Zira İslâm'da mal mülk ve çocuk düşmanlığı olmadığı gibi, herkesin çalışıp kazanması, mal mülk sahibi olması ve evlenip çoluk çocuğa karışması en meşru işlerdendir. Hattâ mal mülk ve çocuk sev­gisi, insanın yaratılışında, Allah tarafından onun mayasına karıştırılmış bir duygudur ki, İnsan, bu yaratılışı sebebiyle mayasında bulunan bu duyguya karşı gelemez-. Zaten insanın görevi de, ona karşı gelmek değil, fakat onu daima kontrol altında bulundurmaktır. Ancak bu kontrol sayesindedir ki insan, dünya hayatının idamesinde bir vasıta olan malından ve evlâdından gerektiği şekilde menfeat sağlayabilir. Fakat bu duyguyu kontrol altında tutmaz ve mal sevgisini aşırı dereceye ulaştırıp bir hırs haline getirirse, işte o zaman, daha önce açıkladığımız âyet-i kerîmelerde sözü edilen ve sahip olduklarıyla gururlanıp, "bende bu mal ve evlâd varken cehennem azabı görmem" diyerek Allah'ı ve Peygamberini inkâr eden kimselere döner.

İşte, Allahu Ta'âlâ, mallarıyla gururlanıp âhireti unutan kâfirlerin uğrayacağı azabı zikrettikten sonra, insanın yaratılışında, onun mayasında bulunan mal sevgisinin mahiyetini de açıklamak maksadıyle şöyle buyurmuştur: [19]

 

14. insanlar için, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karsı asın derecedeki düşkünlük, süslü ve câzib bir hale getirilmiştir. Bunlar, dünya hayatının bir takım menfeatlandır; oysa (âhirette), asû varılacak yerin güzelliği Allah katındadır.

 

14 Kadın, oğul, yığın yığın altın ve gümüş, at, sağmal hayvan ve ekin gibi çeşitli mal ve eşyaya karşı insan oğlunda varolan düşkünlük -ki, bu düşkünlük, âyet-i kerîmede şehvet kelimesiyle ifade edilmiştir -aslında, onun fıtratının gereği olan bir düşkünlüktür. Çünkü Allah, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, onu yaratırken mayasına, bu şeylere karşı öyle bir sevgi, yahut öyle bir düşkünlük duygusu karıştırmıştır ki, artık onun bunlara yüz çevirmesi, yahut elinin tersiyle onları itmesi mümkün değildir. Bu sebepledir ki, insanda mal sevgisi onun fıtratındandır. Tıpkı, görmek, konuşmak, düşünmek gibi. Bunlar da insanın fıtratından olan özellikleridir ve insan, fıtratının gereği olarak görür, konuşur ve düşünür. Herhangi bir kimsenin ana karnından kör doğması, yahut dilsiz veya akılsız doğması, insanın görmek, konuşmak ve düşünmek hususundaki fıtratını nasıl değiştirmezse, onun mal hususundaki insan fıtratına aykırı davranışı da, bu kaideyi bozmaz. Netice itibariyle insan, âyet-i kerîmenin de delâlet ettiği gibi, bir takım şeylere karşı aşırı derecede arzulu yaratılmıştır ve aynı zamanda arzu ve istek kaynağı olan bu şeyler, ona sevdirilmiş, süslü ve câzib gösterilmiştir. Bir takım şeylerin süslü ve câzib gösterilmesi de fıtrattan ve o şeylerin tabiatındandır. Zira öyle şeyler vardır ki, bunlar, insan için birer şehvet kaynağı olsa bile, insanın onları fıtratının bir gereği olarak sevmesi mümkün değildir. Çünkü Allah, onlara karşı insan fıtratından olmak üzere bir sevgi yaratmamıştır. Meselâ içilmesini haram kıldığı sarhoş edici içki bunlardandır. İçki içen insan, onu, fıtratının bir gereği olduğu için değil, fakat yaratıldığı İslâm fıtratını zorlayarak ve onu bozarak içer.

Bu açıklamalardan sonra, kısaca özetlemek gerekirse, Allah, insan kalbinde, kadına, oğula, altın ve gümüşe, salma ata, sağmal hayvana ve ekine karşı bir sevgi yaratmış ve bu sevgi sayesinde dünya hayatı daha câzib bir hale getirilmiştir.

Ancak unutmamak gerekir ki, dünya bir imtihan evidir ve dünyada nasîbi olan her insanın bu eve girip çıkması ve bu imtihanı görüp geçir­mesi mukadderdir.

Allah, insana bir takım şeyleri sevdirmiş olmakla beraber, bu sev­ginin itidalli bir şekilde kullanılmasını istemiş, itidalin muhafaza edilebil­mesi için de, nefse güç ve ağır gelen bir sabrı şart koşmuştur. İnsanın, biraz önce sözünü ettiğimiz imtihandan başarılı çıkması için bu şartlara uymaktan başka çaresi yoktur. Cinsiyet şehvetinin bir semeresi olan kadın sevgisi, Allah'ın insan için takdir ettiği nefsî bir duygu olmakla beraber, bu duygunun, ancak meşru olan bir yöne tevcih edilmesi gerekir. Binâenaleyh insan, cinsiyet şehvetini, evlenmek ve bir eş almak suretiyle sahibi olduğu eşine yönelttiği takdirde imtihanın şartına uymuş olur; fakat bu şehvetin esiri olarak zina yollarına saparsa imtihanı kaybetmiş sayılır.

Bu, çeşitli şehvet kaynaklarından sadece birisi için verdiğimiz bir misaldir. Diğer şehvet kaynaklan da böyledir: Altın, gümüş, yahut para veya mal sevgisi, insanı, meşru yollardan bunları kazanmaya ve hayatını idame ettirmeye sevkeden bir vâsıtadır. Fakat insan, bunlarla ilgili şeh­vetinin esiri olursa, bu şehvet onu, hırsızlık gibi gayr-ı meşru yollardan bunları kazanmaya sevkeder ki, bu da insan için büyük bir hüsrandır.

Başta kadın olmak üzere, âyet-i kerîmede zikredilen şeylerin hepsi de, insanların geçici olan bu dünyada sahip olmak istedikleri ve fay­dalandıkları çeşitli nimetlerden bazılarıdır. Binâenaleyh insanın bunları meşru yollardan ve şehvetinin esiri olmadan kazanması gerekir. Şunu da unutmaması gerekir ki, varılacak yerin ve kavuşulacak şeyin en güzeli, Allah katındadır. Kim dünyanın geçici nimetleriyle meşgul olarak, âhirette Allah katında kavuşacağı daha güzel ve kalıcı nimeti elden kaçırmak ister?

Âyet-i kerîmede kadın sevgisi, evlât ve mal sevgisinden önce zik­redilmiştir. Bunun sebebi, yeryüzünde kadın yüzünden meydana gelen fitnelerin daha çok ve daha şiddetli olmasıdır. Nitekim Hazreti Peygam­ber de, Müslim {Sahîh, IVİ098) tarafından nakledilen bir hadîsinde "Benden sonra erkeklere, kadınlardan daha zararlı bir fitne ve imtihan sebebi bırakmadım" buyurmuştur. Bununla beraber şunu da unut­mamak gerekir ki, evlenen ve iffetini koruyan kadın, daima hayırla yadedilmiş ve bu gibi kadınların çok çocuk doğurmaları da istenmiştir. Yine Müslim {Sahîh, 11.1090) tarafından nakledilen başka bir hadîsinde Hazreti Peygamber, "dünya metaının en hayırlısı iyi (sâliha) kadındır" buyurmuştur ki, bu hadîsin, sâlihât-ı nisvân (iyi kadınlar)'), biraz önce zikrettiğimiz hadîste sözü edilen ve fitne kaynağı olarak tanıtılar kadınlardan ayırdığı açıkça anlaşılmaktadır. O halde kadın, iffetini koruduğu sürece, dünya nimetlerinin en hayırlısı, iffetini yitirdiği zaman ise, dünyanın en zararlı fitne kaynağıdır.

İnsanların fıtratında bir de evlât sevgisi vardır ve dikkat edilecek olursa bu sevgi, âyet-i kerîmede, kadın sevgisinden sonraki ikinci sırayı almıştır. Evlâd sevgisinden sonra da, çeşitli mal sevgisi gelir. Gerek evlâd ve gerekse mallarla ilgili olarak Allahu Ta'âlâ, Enfal sûresinin 28 indi âyetinde şöyle buyurmuştur: "(Ey İman edenleri) Biliniz ki, sizin mallarınız da, çocuklarınız da bir fitnedir. Muhakkak ki en büyük mükâfat Allah katındadır".

Gerek kadın sevgisinin ve gerekse evlâd sevgisinin insan fıtratından oluşundaki müşterek illet, neslin devamıdır. Bu sebepledir ki erkek evlâd daima kız çocuklarına tercih edilmiş ve âyet-i kerîmede de çocuk sevgisi, oğul sevgisiyle ifade edilmiştir.

Üzerinde durduğumuz âyet-i kerîmenin tefsîrine burada son verir­ken, en içten dileğimiz, bütün müslümanların, âyet-i kerîmede zikredilen "şehevâf'a kendilerini kaptırmadan, onların esiri olmadan, itidal ile ve Allah'ın koyduğu hudud içinde bütün dünya nimetlerinden faydalanarak dünya ve âhiret saadetine kavuşmalarıdır. Bunun için her müslümanın dilinden eksik etmemesi gereken duâ şu olmalıdır:

1547 (Ey Muhammedi) De ki: "(Bu sayılan­ların) daha hayırlısını size haber vereyim mi? -Rabbırnız, şüphesiz biz îman ettik; öyleyse bizim günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru- diyen, sab­reden, sâdık olan, ibadetlerinde ve itaat-larvnda devamlı olan, mallarını Allah yolunda sarfeden ve seher vakitlerinde Allah 'tan af ve mağfiret dileyen mütteldler için Rab'ları katında, (ağaçlan) altından ırmaklar akan, (içinde) tertemiz eşler ve Allah'ın rızası bulunan, ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, böyle kullarını hakkıyle görendir".

Bundan önceki âyet-i kerîmede Allahu Ta'âlâ, kadınların, oğulların, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşün, salma atların, sağmal hayvan­ların ve ekinlerin insanlara sevdirilip, bunların dünya hayatında süslü ve cazip bir hale getirildiklerini, bu sebeple hepsinin de insanların is­tifadesine sunulan birer meta olduğunu beyan buyurmuş, sonra da in­sanların, istifadelerine sunulan bu güzel şeylere kendilerini kaptırıp, her şeyin bu dünya hayatından ibaret olduğunu sanmamaları için, asıl güzelliğin âhırette Allah katında bulunduğunu, bunların, şüphesiz, dünyadakilerle mukayese edilemeyecek derecede üstün olduklarını haber vermiştir. Ancak Allah'ın, âhırette Allah katında bulunduğuna işaret ettiği bu eşsiz güzellikler nelerdir ve kimler içindir? İşte Allahu Ta'âlâ, İnsana dünya hayatında süslü ve cazip gelen şeylerden daha hayırlı olan âhıret nimetlerinin neler olduğunu ve kimler için olduğunu açıklaması için sevgili Peygamberine hitap etmiş ve şöyle buyurmuştur: [20]

 

15-17. (Ey Muhammedi) De id: *(Bu sayılanların) daha hayırlısını size haber vereyim mı? -Rabbımız, şüphesiz biz îman ettik; öyleyse bizim günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru- diyen, sabreden, sâdıkolan, ibadetlerinde ve itaatlannda devamlı olan, mallarım Allah yolunda sarfeden ve seher vakitlerinde Allah'tan af ve mağfiret dileyen mütteldler için Rab'ları katında, (ağaçları) altından ırmaklar akan, (içinde) tertemiz eşler ve Allah'ın rızası bulunan, ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, böyle kul­larını haklayle görendir",

 

15-17.Âyet-i kerîmenin soru şeklinde gelen ilk ibaresi, bir evvelki âyetin de göz önünde bulundurulması halinde, değişik bir ifadeyle şu manâya delâlet eder: "Ey Muhammedi Kullarıma de ki: Dünyada size nimet olarak verilen kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden daha hayırlı olanlarını size haber vereyim mi?" İbarenin "... daha hayırlı olan­larını size haber vereyim." yerine "... size haber vereyim mi?" şeklinde soru olarak gelmesi, soruyu takiben haber verilen şeylerin önemini vur­gulamak ve dikkatleri bunlar üzerinde toplamak içindir.

Âyet-i kerîmede, üzerinde durulması gereken bir ibare de, soru cümlesinde yer alan ve "daha hayırlı" manâsına gelen hayrun kelimesidir. Bu kelime, bir evvelki âyette sayılan ve şehvet diye ad­landırılan kadın, altın, gümüş, at, davar ve ekin gibi çeşitli dünya nimet­lerinin de hayırlı olduğuna delâlet eder. Çünkü mukayese, dünya ve âhıret nimetleri olmak üzere iki çeşit şey arasında yapılmış ve birinin diğerinden daha hayırlı olduğu açıklanmıştır. Ancak dünya nimetlerinin hayırlı olmasına rağmen, bazan onların kötülük kaynağı da olabilmeleri, insanların, onlardan değişik biçimlerde faydalanmak istemelerinden ileri gelen bir husustur. Yukarıda da açıkladığımız gibi, kadın, evlâd sahibi olmak, nesli devam ettirmek ve nefsi sükûna kavuşturmak için dünya nimetlerinin en hayırlılarından olduğu halde, kadın sevgisinde if­rata giden bazı erkeklerin, onun yüzünden ne evlâdlar feda ettikleri de apaçık bilinen hususlardandır. O halde kadın, hem dünya nimetlerinin en hayırlısıdır; hem de dünyada en büyük fitne kaynağıdır. Keza mal sevgisinin de bir çok cinayetlere yol açtığı herkes tarafından bilinir. Aynı şekilde akıl, Allah'ın insanlara verdiği en büyük nimetlerden biridir ve onun sayesinde insan, hayvanlardan ayrılabilmektedir. Buna rağmen o bile, başkalarını aldatmak, onlara eziyet etmek veya onları öldürmek için ne kadar çok kullanılır ve onun hile ve desiselerine ne kadar çok başvurulur? Fakat yine de o, insanlara verilen en büyük ve en hayırlı nimetlerden biridir. Bunu anlamak için, sadece ondan nasîbi olmayan­lara bakmak yeterlidir. Netice itibariyle, bir evvelki âyet-i kerîmede sayılan ve birer şehvet kaynağı olan nimetlerin hepsi de, Allah'ın koyduğu hudûd içerisinde kullanıldığı zaman, hayırlıdır. Fakat asıl hayırlı olan ve sonu hiç gelmeyen, hiç bitmeyen ve insanı hiçbir zaman kötülüğe sevketmeyen en güzel nimetler nelerdir, bilir misiniz? Size bun­ları haber vereyim mi? Bunlar, ağaçlarının altından ırmaklar akan, içinde-tertemiz eşler ve Allah'ın rızası bulunan ebedî durak yeri cennetlerdir; cennet nimetleridir. İşte âhırette, Allah katında olan bu nimetleri, Allah'ın dünyada verdiği nimetlerin hiçbiriyle mukayese etmek mümkün değildir.

Âyet-i kerîmeden anlaşıldığına göre, âhırette takva sahipleri İçin hazırlanan bu eşsiz nimetlerin bir kısmı maddî, bir kısmı da manevîdir. Ağaçları altından ırmaklar akan cennetler ve bu cennetlerin birbirinden güzel meyveleri, her türlü ayıptan ve kusurdan arındırılmış, gerek yaratılış ve gerekse ahlâk yönünden son derece üstün eşler ve insan tasavvurunun çok üstünde sayısız nimetler, maddî olan nimetlerdir.

Cennetin manevî nimeti ise, ndvanu'llah, yani Allah'ın rızası'dir ki, mü'minlere, cennetin maddî nimetleriyle mukayese edilemeyecek derecede yüksek bir zevk ve lezzet verir. Nitekim dünyada da, Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan amellerle, Allah'ın rızasının ne olduğunu bilmeden ve anlamadan bir takım mü'minlerin yaptıkları ameller arasında büyük farklar vardır. Bu mü'minler, Allah'ın emirlerine ve nehiylerine uyarlar ve bunu bir alışkanlık haline getirdikleri zaman da, hiç farkına varmadan, hayatın günlük akışı içinde onu sürdürür gider­ler. Oysa mü'min, yaptığı iyi amelleri bir gaye uğrunda yaparsa ve bu gaye de, Allah'ın rızasını kazanmak olursa, hem mü'minin bu ameller­den aldığı zevk hudutsuz olur, hem de Rabbına olan yakınlığı giderek arttığı için, bu, iyi amellerinin artmasına, kötü olabilecek amellerinin de yok olmasına vesile olur. Bu bakımdan, Allah'ın rızasını kazanma gayesi güdülmeden yapılan iyi ameller, sahibine aynı zevki vermediği gibi, bu çeşit amellerin artmasında teşvik edici bir unsur bulunmadığı için, iyi amellerin artması da pek mümkün olmaz.

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, cennet ehlinin birbirinden farklı dereceleri veya tabakaları vardır. Bunların bir kısmı, cennetin yalnız maddî nimetlerinden faydalanacak olan kimselerdir. Bir kısmı da, maddî nimetler yanında, bir de Allah'ın rızasını kazananlardır ki, bunların derecesi, şüphesiz, diğerlerinden çok daha yüksektir. Bu manâya delâlet etmek üzere, Allahu Ta'âlâ, Tevbe sûresinin 72 nci âyetinde şöyle buyurmuştur: "Allah, mü'min erkek ve mü'min kadınlara, içinde daimî kalacakları, (ağaçlan) altından ırmaklar akan cennetler, Adn cen­netlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah'ın rızası (hoşnudluğu) ise, çok daha büyüktür. İşte en büyük kurtuluş da budur". Bu âyet-i kerîmede de rıdvanu'llah\n cennetin diğer nimetlerinden üstün tutulduğu açıkça görülmektedir.

Hadîd sûresinin 20 nci âyetinde de şöyle buyurulmuştur: "Bilesiniz ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda böbürlenme, mal ve evlâd yönünden çoğalma yarışıdır. Bu, öyle bir yağmur gibidir ki, bitkisi önce ekicilerin hoşuna gider de sonra kuruyuverir ve sen onu kısa sürede sararmış görürsün; sonra dağılıp giden kuru bir ot olur. Âhırette ya şiddetli bir azâb vardır; ya da Allah'tan bir mağfiret ve ndvan (hoşnud-luk), vardır. Dünya hayatı ise, aldatıcı bir menfeattan başka bir şey değildir."

Bu âyet-i kerîme, gerek dünya nimetleriyle cennet nimetlerinin mu­kayesesi ve gerekse dünya nimetlerinin süsüne ve cazibesine kapıla­rak itidali elden bırakan ve âhıreti unutan kimselere cehennem azabını hatırlatması, fakat cennet ehline de mağfiret ve ndvanu'llah'\ haber ver­mesi yönünden daha vecîz bir manâya sahiptir.

İşte, yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız bir kısmı maddî, bir kısmı da "ndvanu'iiah gibi" manevî olan sayısız cennet nimetleri, yalnız dünyada iken Allah'tan korkan, sakınan ve O'na sığınan kimseler için­dir; yani müttekîler veya takva sahipleri içindir.

Allah'tan korktukları için en küçük günâhı bile işlemekten sakınan bu mü'minler, devamlı bir yakarış içerisinde, Rablarına şöyle seslenir­ler: "Rabbımız! Hiç şüphe yok, biz îman ettik. Bu itibarla bizim günahla­rımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru".

Bu yalvarış, takva sahibi olan, yani Allah'tan korkan, küçük de olsa hiç günâh işlememeye dikkat eden bir mü'minin yalvarışıdır. Bu mü'min, mademki âhırette Allah'ın rızasını kazanacak olan bir mü'mindir, o halde böyle bir mü'min "Rabbımız! Hiç şüphesiz biz îman ettik" dediği zaman, onun îmanı, kalbine yerleşip perçinlenmiş, bütün amellerinde ve bütün düşüncelerinde eseri görülen sağlam bir îmandır. Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhıret gününe, bu günün hesabına, ceza ve mükâfatına yakînen îman etmiştir. Bu îmanın tabiî bir neticesi olarak Allah'ın haramını haram, helâlini helâl bilmiş, emirlerini tutmuş, nehiyle-rinden kaçınmıştır. Kısacası Rabbına hâlis bir kul olmuştur.

İşte, daha önce zikredilen cennet nimetleri böyle kimseler içindir. Bunlar sabırlıdırlar. Allah'a itaat ve ibadetlerinde, haram kıldığı şehe-vâttan uzaklaşmalarında ve Allah'ın hududunu muhafaza etmelerinde sabır gösterirler.

Bunlar sâdıktırlar. Sözlerinde sâdıktırlar; ona yalan karıştırmazlar. İmanlarında sâdıktırlar; ona nifak karıştırıp münafıklık etmezler. Amelle­rinde sâdıktırlar; ona riya karıştırıp riyakârlık etmezler. Allahu Ta'âlâ, Zümer sûresinin 33 üncü âyetinde bunları tavsîf ederek şöyle buyur­muştur: "Sıdkı (doğruyu) getiren ve onu tasdik eden, işte asıl müttekîler bunlardır".

Bunlar, ibadetlerinde ve itaatlannda devamlıdırlar. Rablarına huşu ve hudû içinde İbadet ederler.

Bunlar, ister Allah'ın üzerlerine farz kıldığı sadaka olsun, ister fakir­lere vermeyi teşvik ettiği sadaka olsun, mallarını Allah yolunda sarfet-mekten çekinmezler. Ve nihayet bunlar, seher vakitlerinde, günâhlarının bağışlanması için Allah'tan mağfiret dilerler.

İşte, Allah'ın rızasıyla birlikte cennetin çeşitli nimetleri, bu sıfatlara sahip olan takva ehli içindir. Allah, şüphesiz, kullarının ne yaptıklarını hakkıyle görür ve bilir. Hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Bu itibarla, asıl takva sahibi, kendisinin müttekîolduğunu söyleyen değil de, Allah'ın yukarıda saydığı sıfatlarla müttekî olarak bildiği kimsedir ve cennet de bu gibi kimseler içindir. [21]

 

18. Allah, melekler ve ilim sahipleri, adalet ölçülerine dayanarak, Allah'tan başka ilâh olmadığına şâhidlik etmişlerdir. (Evet). O'ndan başka ilâh yoktur; Azîz' dir; Hakîm'dir.

19.  Allah katında asıl dîn, şüphesiz İslâm 'dır. Kendilerine kitap verilenler, ancak kendi­lerine ilim geldikten sonra, sırf araların­daki kıskançlık sebebiyle ihtilâfa düşmüş­lerdir. Her kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki, Allah, hesabı çok çabuk görendir.

20.  Eğer seninle münakaşaya girişirlerse, (on­lara) de ki- "Ben, bana tâbi olanlarla bir­likte Allah'a teslim oldum." Kendilerine kitap verilenlere ve câhil müşriklere de de id: "Siz de (Allah'a) teslim oldunuz mu?" Eğer teslim olmuşlar (ve İslâm'a girmiş­ler) sa doğru yolu bulmuşlardır. Eğer yüz çevirirlerse, sana, (sadece bunu onlara) duyurmak düşer. Allah, (böyle) kulları hakkıyle görendir.

 

Allahu Ta'âlâ, takva sahibi mü'minlerin âhıret hayatında nail olacak­ları mükâfatı bildirdikten ve onları bu mükâfata ehil kılan sıfatlarını açıkladıktan sonra, tevhidin asıl ve esasını tekrar beyan etmiş, sonra da kendi katında makbul olan yegâne dînin İslâm dîni olduğunu zikret­miştir. Ne var ki ehl-i kitaptan olan yahudîlerle hıristiyanlar, peygamber­leri vasıtasıyla kendilerine gönderilen kitaplarda dînle ilgili gerçekleri bütün açıklığıyla görüp okumuş olmalarına rağmen, sırf aralarındaki kıskançlık sebebiyle ihtilâfa düşmüşler, böylece Allah'ın tek olan dînini de bölüp parçalamışlardır. Fakat bu kâfirler, yaptıklarının cezasını el­bette en ağır bir şekilde göreceklerdir.

Ailahu Ta'âlâ, ehl-i kitabın tek olan dîni, kıskançlık sebebiyle bölüp parçaladıklarını beyan ettikten sonra, Peygamberine yol göstermiş ve ehl-i kitaptan olan yahudî ve hıristiyanların, kendisiyle münakaşaya girişmeleri halinde, onlarla münakaşa etmemesini, zira bunun hiçbir fayda sağlamayacağını bildirmiştir. Çünkü onlar, eğer müslüman ol-muşlarsa, bu, elbette kendi menfeatlarmadır. Yok eğer müslüman ol-mamışlarsa, bu da, kendilerinin bileceği bir iştir. Peygamberin görevi, onlara sadece İslâm'ı tebliğ etmektir. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [22]

 

18. Allah, melekler ve ilim sahipleri, adalet ölçülerine dayanarak, Allah'tan başka Uâh olmadığına şâhidlik etmişlerdir. (Evet) O'ndan başka ilâh yoktur; Azîz'dir; Hakîm-dir.

 

18 Âllahu Ta'âlâ, bizzat kendisi, kendi vahdaniyyetine, yani birliğine ve kendinden başka ilâh olmadığına şâhidlik ettiği gibi, melekler ve ilim sahipleri de O'nun vahdaniyyetine şâhidlik etmişlerdir. Allah'ın kendi kendine şehadeti, yarattığı kâinatta vahdaniyyetine delâlet eden sayısız delilleri gözler önüne sermesinden ve bunu melekleri vasıtasıyle ve vahiy yolu ile peygamberlerine bildirmesinden ibarettir. Meleklerin şâ-hidliği de, Rablartnın kendilerine bildirdiği vahdaniyyete, kesin bir şe­kilde itikad edip, bunu peygamberlere tebliğ etmeleridir ki, bu tebliğ, bir şahidin, bildiği bir şeyi haber vererek şâhidlik etmesi gibidir. Zaten şâhidliğin manâsı da bundan farklı bir şey değildir.

İlim sahiplerinin şâhidlikleri ise, Allah'ın vahdaniyyetine delâlet eden kesin delillere dayanır. Bu delillerle teyid edilen Allah'ın Kitab'ın-daki şâhidliğini açıklayarak haber veren âlim, O'nun vahdaniyyetine şâhidlik etmiş olur.

Gerek Allah'ın, gerek meleklerin ve gerekse ilim sahiplerinin Allah'ın vahdaniyyetine şâhidlik etmeleri, adalet ölçüleri içinde olmuştur. Dînde, şerîatte ve âlemin yaratılışında görülen nizam ve intizam, Allah'ın, her şeyi adaletle yarattığını gösterir ki, bu yaratılış, aynı zamanda O'nun vahdaniyyetinin de delilini teşkil eder. Melekler ve ilim sahipleri de, Allah'ın beyanı ve'yarattığı kâinatın delaletiyle O'nun vahdaniyyetine hakla ve adaletle şâhidlik etmişler ve "O'ndan başka ilâh yoktur" de­mişlerdir. Evet. O'ndan başka ilâh yoktur. Uluhiyyet yalnız O'na mah­sustur. Kudretinin "kemâli dolayısıyle tek başına Azîz, ilminin kemali dolayısıyle de tek başına Hakîm olan O'dur. [23]

 

19. Allah katında asıl dîn, şüphesiz, islâm'dır. Kendilerine kitap verilenler, ancak kendileri-' ne ilim geldikten sonra, sırf. aralarındaki kıs­kançlık sebebiyle ihtilâfa düşmüşlerdir. Her kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki, Allah, hesabı çok çabuk görendir.

 

19 ' Allah katında tek ve yegâne dîn, İslâm dînidir. İlk peygamber Âdem (a.s.)'den son Peygamber Muhammed (s.a.s.)'e kadar gelip geçmiş bütün peygamberlerin Rabları katından getirip tebliğ ettikleri dînin asıl ve esası, bazı teklifler veya amele taalluk eden bazı davranışlar bir takım farklılıklar arzetmiş olsa bile, İslâm'dır; kendisinden başka ilâh

"immrr-olmayan, yegâne hâkim-i mutlak, yaratıcı ve Rab olan Allah'a hudû ve inkıyattır. Bu sebepledir ki, gerçek müslüman, hangi ırktan ve hangi mil­letten olursa olsun ve hangi zaman ve devirde bulunursa bulunsun, kal­binde en ufak bir şirk kırıntısı bile bulunmayan, îmanında ve amellerinde samimi olan insandır. İslâm, böyle olduğu içindir ki, üzerinde durduğumuz sûrenin 85 inci âyetinde, Allahu Ta'âlâ "her kim İslâm'dan başka bir dîn ararsa, kendisinden bu din asla kabul edilmeyecektir. O kimse, âhırette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır" buyurmuştur.

İslâm, teslim olmak, boyun eğmek, edâ etmek, savaşın zıddı olan sulh (silm)'a dâhil olmak, selâmete çıkmak, hâlis olmak gibi çeşitli manâlara gelen bir kelimedir. Allah'ın, bütün peygamberleri vasıtasıyle kullarına teblîğ ettiği hak dîne İslâm denilmesinin sebebi de, kelimenin delâlet ettiği bütün manâların bu dîne münâsib olmasındandır. Nitekim Nisa süresinin 125 inci âyetinde bu kelime "Allah'a teslim olmak" manâsında kullanılmış, aynı zamanda bu davranış en güzel bir dîn olarak tavsif edildiği gibi, İbrahim (a.s.)'in dîninin de bu olduğu belirtil­miştir. Allahu Ta'âlâ bu âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur: "İşlerini en iyi yapan bir kimse olarak, Allah'a kendisini teslim eden ve dosdoğru olarak İbrahim'in dînine tâbi olan kimseden, dîn yönünden daha güzel kim olabilir?"

Bütün peygamberlerin, insanları davet ettikleri dînin tek bir dîn ve onun da İslâm dîni olduğu anlaşıldıktan sonra, bu dînin başlıca iki aslî gayesi bulunduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, ruhları tasfiye etmek ve akılları, bir takım mahlûkata ait gizli güçler bulunduğuna ve bunların kâinata hükmettiklerine inanmaktan kurtararak, insanları, onlara boyun eğmekten ve ibadet etmekten uzak tutmak. İkincisi de, kalbleri ıslâh ederek, insana, bütün amellerinde iyi niyeti kazandırmak ve bu niyeti yalnız Allah'a hâs kılmaktır. Allah'a ibadet, hem ruhu terbiye eder, hem de bu iki gayenin gerçekleşmesini kolaylaştırır.

Allah katında makbul yegâne dîn İslâm olduğuna ve islâm'dan başka geçerli dîn bulunmadığına göre, bugün yahudilik ve hıristiyanlık adları altında karşımıza çıkan dînler, bu dîn mensupları arasında beliren ihtilâflardan, bölünmelerden ve biribirleriyle şiddetli mücadeleye girişmelerinden sonra İslâm'dan ayrılmalarının ve tuttukları sapık yolları dîn olarak benimsemelerinin bir neticesidir. Eğer bunlar, Allah'a ve Mûsâ (a.s.)'nm Allah katından getirdiği dîne gerçekten inanmış ol­salardı, hiç ihtilâfa düşmeden ve hiç muhalefet etmeden, bu dîni teyîd için gönderilen îsâ'ya ve onun tebliğine de inanırlar, sonra da bu inanç onları, yine ihtilafsız ve muhalefetsiz, hem Musa'yı hem de îsâ'yı teyid için gönderilen Muhammed (s.a.s.)'in tebliğinde birleştirirdi. Fakat durum böyle olmamış, Allah'ın tek olan dîninde ihtilâfa düşen kavimler, hem kendileri fırka fırka ve mezheb mezheb bölünüp biribirleriyle kıya-" siya mücadeleye girişmişler hem de dînlerini kendi keyiflerine göre tefsir edip onu bölük pörçük yapmışlardır. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Bakara Sûresinin 113 üncü âyetinde, yahudîlerin ve hıristiyanların bu durum­larından söz ederek şöyle buyurmuştur: "Hepsi de (kendilerine in­dirilen) kitabı okuyup durdukları halde, yahudîler hıristiyanların doğru bir şey üzerinde olmadıklarını söylerken, hıristiyanlar da yahudîlerin doğru bir şey üzerinde olmadıklarım söylemektedirler... Fakat Allah, kıyamet günü ihtilâfa düştükleri bu meselede, aralarında elbette hükmünü vere­cektir". Onların bu ihtilâfı, tabiatiyle tek olan dînin de bölünüp parçalan­masına ve peygamberlerinin kendilerine tebliğ ettikleri dîn olmaktan çıkmasına yol açmıştır. Nitekim En'âm sûresinin 159 uncu âyetinde de bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurulmuştur: "Dînlerini, (bir kısmına inanıp bir kısmına da inanmayarak) parçalayanlar ve böylece fırka fırka olanlar, işte hiçbir hususta sen onlardan olmadın. Onların işi artık Allah'a kalmıştır; sonra da yapmış oldukları şeyi kendilerine haber verecektir". Allah'ın dîninde ihtilâfa düşmek, hem bölük pörçük olmak hem de tek olan dînin parçalanmasına yol açmak, dînin aslını teşkil eden Allah'ın Kitab'ını keyfî mütalâalarla açıklama neticesinde ortaya çıkabilecek olan tehlikelerdir. Bu itibarla müslümanların, özellikle Kur'ân âyetleri üzerin­de bu gibi keyfî mütalâalardan şiddetle kaçınmaları ve dîn üzerinde münakaşaya girişmemeleri gerekir. Aksi halde, biraz önce zikrettiğimiz âyetlerde sözü geçen yahudî ve hıristiyanların durumuna düşmekten kurtulamazlar. Bunlar, Allah'ın âyetlerinden bir kısmına inanmamakla dinlerini parçalamışlardır. Oysa kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, kâfir ismine müstehak olur ve Allah da bu gibilerin hesabını çok çabuk görür. Çünkü O, hesabı çok çabuk görendir. Allah'ın hesab görmesi ise, şüphesiz, kâfirin küfrü sebebiyle onu lâyık olduğu ceza ile cezalan­dırmasıdır. [24]

 

20. Eğer seninle münakaşaya girişirlerse, (onla­ra) de kL "Ben, bana tâbi olanlarla birlikte Allah 'a teslim oldum*. Kendilerine kitap ve­rilenlere ve câhil müşriklere de de ki: "Siz de (Allah'a) teslim oldunuz mu"? Eğer teslim ol­muşlar (ve İslâm fa girmişler) sa doğru yolu bulmuşlardır. Eğeryüz çevirirlerse, sana, (sadece bunu onlara) duyurmak düşer. Allah, (böyle) kullan hakhyle görendir.

 

20 Hıristiyan Necran heyetinin Medîne'ye gelerek Hazreti Peygam­beri ziyaret ettiklerine ve hıristiyan akaidiyle îsâ (a.s.) hakkında ona sorular sorup onun-görüşlerini aldıklarına ve zaman zaman da onunla münakaşaya giriştiklerine sûrenin baş taraflarında temas etmiştik. Bu hâdise, Hazreti Peygamberle hıristiyanlar arasında cereyan eden mü­nakaşaya bir örnek teşkil eder.

Hazreti Peygamberin, zaman zaman Medîne içinde oturan ya-hudîlerle de münakaşa ettiğine şüphe yoktur. Çünkü yahudîler, her fırsatta kitapları üzerinde tahrifat yapıyorlar ve ibarelerini diledikleri şekilde tevil ediyorlardı. Hazreti Peygamber ise, zaman zaman onları ikaz ediyor, dinleriyle oynamaktan ve kitaplarını diledikleri şekilde tevil ve tahrif etmekten vazgeçmelerini söylüyordu. Zaman zaman da onları asıl dîne dönmeye ve kendilerini Allah'a teslim etmeye davet ediyordu. Tabiatiyle bütün bunlar, Hazreti Peygamberle yahudîler arasında, bir münakaşanın çıkmasına da sebep oluyordu.

İşte bu âyet-i kerîmede Allahu Ta'âiâ, sevgili Peygamberine hitap ederek buyuruyor ki: Ey Muhammedi Kitap ehli seninle münakaşaya kalkıştığı zaman onlara de ki: Ben, bana inanan ve bana uyanlar, hep birden kendimizi Allah'a teslim ettik; müslüman olduk. Size düşen de bu. Apaçık deliller geldikten ve kalblerde bulunan şüpheler hiçbir iz bırakmayacak şekilde ortadan kalktıktan sonra, siz yine de îman et­mezseniz, biliniz ki, sırf inad ve kibir yüzünden sürdürdüğünüz bâtıl inançlarınız üzerindeki münakaşanın hiçbir faydası olmaz. Ey yahudîler, ey hıristiyanlar ve ey câhil müşrikler! İslâm'a ilk davet olunanlar sizler olduğunuz için size soruyorum: Ben ve bana uyanlar, beraberce ken­dimizi Allah'a teslim ettik; müslüman olduk. Size gelen bu kadar açık delilden ve benim size bütün gerçeği açıklamamdan sonra, siz de müslüman oldunuz mu? Yoksa küfrünüzde ve inadınızda hâlâ ısrar mı ediyorsunuz?

Ey Muhammedi Yahudî, hıristiyan ve müşriklere yönelttiğin bu hitabın, şüphesiz küfürlerinde ısrar edenlere hiçbir faydası olma­yacaktır. Halbuki onlar da müslüman olsalardı, Allah'ın tek olan dînine girmiş ve doğru yolu bulmuş olurlardı. Fakat küfürlerinde ısrar edip senin davetine uymazlar ve İslâm'a girmezlerse, yahut girdiklerini itiraf etmezlerse, bu, elbette kendi bilecekleri bir iştir. Bunun hesabını yine kendileri vereceklerdir. Yoksa onların küfürlerinden sen mi sorumlu olacaksın?    Hayır. Senin görevin, bir Peygamber olarak, tebliğdir;

Allah'ın dînini onlara duyurmaktır. Sen de bu görevi hakkıyle ve en mükemmel bir şekilde îfa ettin. Bundan sonrası artık onlara aittir. Allah, şüphesiz, kimin ne yaptığını ve ne yapmak istediğini çok iyi bilir ve onu yaptığı ile cezalandırır. [25]

 

21.  Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere, peygamberleri haksız yere katledenlere ve insanlardan adaleti emredenleri de öldürenlere, acı azabı haber ver.

22.  işte böyleleri, dünya ve âhırette amelleri boşa gitmi§ olan kimselerdir. Onların hiç yardımcıları da yoktur.

 

Allahu Ta'âlâ, bundan önceki âyetlerinde dînin aslını açıkladıktan ve bunun, Allah'a teslimiyet manâsında İslâm olduğunu belirttikten sonra, ehl-i kitabın sırf aralarındaki düşmanlık yüzünden bu dîni parçaladıklarını bildirmiş, daha sonra da, ehl-i kitapla müşrikierin dîn hakkında Hazreti Peygamberle yapmaya kalkıştıkları münakaşada, Peygamberin takip edeceği yolu göstermişti. Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde ise, sözü Hazreti Peygamberin yaşadığı devirdeki yahudîlere getirerek, onları, ataları olan ve hem Allah'ın âyetlerini inkâr eden ve hem de Peygamberleri ve adaleti emredenleri öldüren geçmiş yahudîlerin işledikleri bu kötülükleri yüzünden ayıplamış ve hepsine de tek bir millet ve hattâ tek bir şahıs gibi, âhırette karşılaşacakları büyük azabı haber vermiştir..Çünkü geçmiş yahudîler, nasıl Allah'ın âyetlerini inkâr etmişler, peygamberlerini de öldürmüşlerse, asırlarca sonra gelen o yahudîlerin torunları da Medîne'de aynı işi yapmışlar ve hem O'nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği son Peygamberini öldürmeye kalkışmışlar, hem de âyetlerini yalanlamışlardır. Keza geçmiş devirler­deki yahudîler, kendi peygamberlerine karşı nasıl müşrik kavimlerle işbirliği yapmışlarsa, Medîne ve civarında yaşayan yahudîler de, tıpkı ataları gibi, Hazreti Peygambere ve müslümanlara karşı Mekkeli müşrik­lerle işbirliğine girip onları ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Bu itibar­la hepsi de bu yaptıklarının cezasını çekeceklerdir. O halde ey Muhammed: [26]

 

21.  Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere, peygam­berleri haksız yere katledenlere ve insanlar­dan adaleti emredenleri de öldürenlere acı azabı haber ver.

22.     İşte böyleler^ dünya ve âhırette amelleri boşa gitmiş olan kimselerdir. Onların hiç yardımcıları da yoktur.

 

21 Genel manâda kâfirlere, özel manâda da yahudîlere yöneltilen bu hitaptaki Allahu Ta'âlânın ağır tehdidi, onlar tarafından işlenen suçun büyüklüğü oranındaki şiddetini bütün açıklığıyle gözler önüne sermek­tedir. Allah'ın âyetlerini inkâr etmek yönünden ehl-i kitaptan olan yahudîlerle hıristiyanlar ve hattâ müşrikler arasında büyük bir fark mev­cut değilse de, âyet-i kerîmede söz konusu edilen peygamberlerin haksız yere öldürülmeleri ve adaleti emredenlerin de aynı akıbete maruz bırakılmaları, bilhassa yahudîler arasında sık görülen hâdiselerdendir ve Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif sûrelerinde yahudîlere âit özelliklerden biri olarak zikredilir. Bakara Sûresinin 87 nci âyetini tefsîr ederken aynen şunları kaydetmiştik: "...îsâ (a.s.), Cebrail ile teyid edilerek kendilerine (yani yahudîlere) gönderilmiş bir peygamber olduğu halde onu yalan­lamışlardı. Ondan önce gönderilmiş olan Zekeriyya (a.s.) ve Yahya (a.s.) peygamberleri ise, öldürerek, dünyanın en büyük ve en şenî cinayetini işlemişlerdi... İşte aynı yahudîler, geçmişteki atalarının izinden gitmekte, kendi kitaplarından peygamber olarak geleceğini öğrendikleri Muhammed (s.a.s.)'i aynı şekilde yalanlamakta ve hattâ öldürmek İs­temektedirler.,. Nitekim Hazreti Peygamber Hayber'e gittiği bir sırada, ona zehirli koyun eti yedirmişler ve onu öldürmeye teşebbüs etmişlerdi". Gerçi onu öldürmeyi başaramamışlardı ama, Hazreti Peygamber zehir­den ileri gelen bir ağrıyı, ölünceye kadar vücudunda zaman zaman his­setmişti.

Yahudîler, sadece kendilerine gönderilen peygamberleri değil, fakat aynı zamanda halkı adalete davet eden ve onu her çeşit faziletin aslı ve esası sayan akıl ve hikmet sahiplerini, yahut bazı müfessirlere göre, Allah'ın emrettikleriyle emredip nehyettikleriyle nehyedenleri de öldürüyorlardı. Çünkü bunlar, peygamberlerin izinden giden, halk üzerinde tesir icra edebilen kimselerdi. Bu sebeple onların varlığı da kâfirleri rahatsız ediyor ve yegâne kurtuluşu, onları da ortadan kaldırmakta görüyorlardı.

Yahudilerin bu yaptıkları, şüphesiz, dünyanın en büyük cinayeti idi ve bu cinayetin gerek dünyada ve gerekse âhırette karşılıksız kalması elbette düşünülemezdi. Bunu da, özellikle bu cinayetleri işleyenlerin bil­mesi gerekiyordu. İşte bu sebepledir ki, Allahu Ta'âlâ, sevgili Peygam­berine hitap etmiş ve "Ey Muhammedi Onlara elîm azabı haber ver" demiştir. Gerek dünyada ve gerekse âhırette görecekleri bu azâbtan, ne kaçıp kurtulmaları ve ne de bu azabın acısını üzerlerinden hafiflet­meleri asla mümkün olmayacaktır. [27]

 

22 Allah'ın âyetlerini inkâr etmek, peygamberlerini öldürmek ve adaleti emredenleri de öldürerek ortadan kaldırmak suretiyle dünyanın en büyük kötülüğünü işlemeleri dolayısıyle, Allah, onların dünya ve âhiretteki amellerini de iptal eder ve kendilerinden, dünya yüzünde hiç kimsenin övgüsüne ve teşekkürüne mazhar olacak hayırlı bir iş sadır olmaz. Yaptıkları her şey bâtıldır, sapıklıktır. Bu sebepledir ki, âhırete de, orada nail olacakları bir sevabla değil, fakat görecekleri azabı kat kat artırmış olarak giderler. Orada onlara yardım edecek ve onları Allah'ın azabından kurtaracak hiçbir yardımcı da yoktur. Nasıl olsun ki onlar, hakkın ve haklının yardımcıları olarak gönderilen peygamberlerle, adaleti ve marufu emredip kötülükten nehyedenleri acımasızca öldürmüşler ve kendilerine ne yardımcı ve ne de şefaatçi olarak hiçbir şey bakmamışlardır. Bu sebepledir ki onlar için sadece arkası kesil­meyecek ve sonu gelmeyecek olan acı bir azâb vardır. [28]

 

23.  Kendilerine kitaptan bir nasîb verilmiş olanları görmüyor musun? Aralarında (kendisiyle) hükmetmek için Allah'ın Kitab 'ma davet olunuyorlar da, onlardan bir gurup yüz çevirip dönüyor.

24. Bunun sebebi,nancak sayılı günlerde bize ateş dokunacaktır" demeleri ve uydurmuş oldukları bu şeyin, dînleri hususunda ken­dilerini aldatmasıdır.

25. Onları, kendisinde şüphe bulunmayan bir günde topladıganu ve her nefsin kazancı, hiç haksızlık yapılmaksızın kendisine verildiği zaman, onların halleri nice olur?

 

Bu âyet-i kerîmelerde de yahudîlerin insan aklını durduran küfür ve İnkâr hallerinden örnekler verilmeye devam edilmiştir. Peygamberlerini öldürmekten.ve adaleti emredenleri aynı şekilde ortadan kaldırmaktan çekinmeyenler, işte bu âyet-i kerîmelerden de öğrenildiğine göre, Allah'ın peygamberlerine indirdiği kitaplardan kendilerinin de bir nasîbleri olduğu halde, bu kitabın hükümlerine göre amel etmekten kaçınmışlardır.

Başta Taberî olmak üzere bütün müfessirlerin İbn Abbâs'a uzanan bir isnâdla naklettikleri bir haberden öğrenildiğine göre, Hazreti Peygamber, yahudîlerin Tevrat öğretimi yaptıkları bir eve gitmiş ve orada bulunan yahudî ileri gelenlerini Allah'ın dînine davet etmişti. Bu davet üzerine yahudîlerden Nu'aym İbn Amr ve el-Hâris İbn Zeyd, Haz­reti Peygambere: "Ey Muhammedi Sen hangi dîndensin"? diye sormuşlar, Hazreti Peygamberin de: "İbrahim'in dîninden." diye cevap vermesi üzerine, yahudîler: "İbrahim de yahudî idi." demjşlerdir. Yahudîlerin bu cevabı üzerine Hazreti Peygamber onlara: "Öyleyse haydi Tevrat'ı getirin; o bizimle sizin aranızda bir hakem olsun." demiş, fakat yahudîler, Tevrat'a başvurmaktan çekinmişler ve bu teklife yanaşmamışlardır. İşte bundan sonra Allahu Ta'âlâ yukarıdaki ilk âyeti indirmiştir. Allahu Ta'âlâ buyurmuştur ki[29]:

 

23.   Kendilerine kitaptan bir nasîb verilmiş olan­ları görmüyor musun? Aralarında (kendisiy­le) hükmetmek için Allah'ın kitabına davet olunuyorlar da, onlardan bir gurup yüz çe­virip dönüyor.

24.  Bunun sebebi, "ancak sayılı günlerde bize ateş dokunacaktır" demeleri ve uydurmuş ol­dukları bu şeyin, dînleri hususunda kendi­lerini aldatmasıdır.

 

23   "Kendilerine kitaptan bir nasîb verilmiş olanları görmüyor mu­sun?" şeklinde soru ile gelen âyet-i kerîmenin ilk ibaresi, Allahu Ta'âlânın Hazreti Peygambere yönelttiği bir hitaptır. Bu hitabın İslâm'a davet ettiği yahudîlerin, bu daveti kabul etmemeleri sebebiyle, Hazreti Peygam­berin içinde beliren teessürü veya üzüntüyü gidermek ve onu teselli etmek, aynı zamanda yahudîlerin bir başka küfür hallerini daha ortaya koymak gayesini taşıdığı anlaşılmaktadır. Yukarıda naklettiğimiz ha­berde de görüldüğü gibi, Hazreti Peygamber, yahudî ileri gelenlerinin toplandığı bir eve gitmiş ve onları İslâm'a davet etmiştir. Aynı zamanda bu dînin İbrahim (a.s.)'in dîni olduğunu da, onların bir sorusu üzerine açıklamıştır. Fakat yahudîler, İbrahim (a.s.)'in de bir yahudî olduğunu ileri sürerek Hazreti Peygamberin davetine icabet etmemişler, hakem olarak Tevrat'a başvurma teklifini de reddetmişlerdir. Yahudîlerin, Haz­reti Peygamberin davetine icabet etmemelerinin sebep olduğu üzüntü, bu âyet-i kerîmeyle giderilmek istenirken, şu manâ kasdedilmiştir:  -

Ey Muhammedi- sen, yahudîlerin, kendilerini İslâm'a davet edişine olumlu cevap vermemelerinden ötürü üzüntü duyuyor ve kendini sı­kıyorsun. Onlar sana asla tâbi olmazlar. Görmüyor musun, Allah onlara da peygamberleri vasıtasıyla bir kitap verdiği ve bu kitabı okuyup dur­dukları halde, sen onları İslâm'a davet etmek için evlerine gidip de, on­lara "öyleyse haydi Tevrat'ı, getirin; o, bizimle sizin aranızda bir hakem olsun" dediğin zaman, senin bu teklifini nasıl reddetmişlerdi. Şimdi sen, işlerine gelmediği zaman, inandıklarını söyleyip durdukları kendi kitap­larını bile reddeden bu kâfirlerin müslüman olacaklarını mı zannediyor­sun? Hayır; onlar buna asla yanaşmayacaklardır. [30]

 

24 Onları bu şımarıklığa ve küfürlerinde inada sevkeden şey, ce­hennemde ancak sayılı birkaç gün yanıp sonra ebediyyen selâmete çıkacaklarına inanmalarıdır. Bu uydurma inanç, tabiatiyle onları, dîn konusunda aldatmakta, küfür dâhil hertürlü kötülüğü yapabileceklerine kendilerini inandırmaktadır. Fakat çok geçmeden yanıldıklarını an­layacaklardır.

Yahudilerin "sayılı günler dışında, kendilerine asla ateşin dokun­mayacağı" iddiasına, Bakara Sûresinin 80 inci âyetinde de yer veril­miştir. Bu iddiaya karşı Allahu Ta'âiâ, sevgili Peygamberine şöyle buyur­muştur: "(Ey Muhammedi Kendilerine sayılı günler dışında asla ateş dokunmayacağını söyleyen o yahudîlere) de ki: Siz, Allah katından bir söz mü aldınız; zira Allah, asla sözünden dönmez? Yoksa Allah'a karşı bilemeyeceğiniz bir şey mi söylüyorsunuz"? Aslında yahudîler, Allah'tan böyle bir söz almamışlardır; söyledikleri, Allah'a karşı ileri sürdükleri İf­tiradan başka bir şey de değildir. Bu konuda daha geniş bilgi için Bakara Sûresinde 80 İnci âyetin tefsîrine bakılmalıdır (1.153). Burada da ifade edildiği gibi yahudîler, hahamlarının kendilerine telkin ettikleri bu çeşit düzmecelerle ve kuruntularla uyutularak hak yoldan saptırılmış ve kendilerine nasıl olsa ateş dokunmayacağı inancı içinde, cürüm üstüne cürüm işlemişlerdir. Günahları, kendilerini çepeçevre kuşatınca, yine de kendilerine ateş dokunmayacak mıdır? Hayır; onların zannettikleri gibi değil... Nitekim Allahu Ta'âlâ, müteakip âyette, başlarına gelecek fetâketin büyüklüğüne delâlet etmek üzere şu soruyu yöneltmiştir: [31]

 

25. Onları, kendisinde şüphe bulunmayan bir günde topladığımız ve herkesin kazancı, hiç haksızlık yapılmaksızın kendisine verildiği zaman, onların halleri nice olur?

 

25 Evet, kendisinde şüphe bulunmayan kıyamet günü, herkesin hesap vermek üzere toplandığı, mizanın kurulduğu, sevab ve günâhların ölçülüp herkese, hiç haksızlığa uğratılmadan dünyada yaptıklarının tam karşılığı verildiği zaman, kendilerine çok az, ancak belirli bir kaç gün ateş dokunacağını ileri sürerek hem Allah'ın âyetlerini inkâr eden, hem peygamberlerini ve adaleti emredenleri öldüren o yahudîlerin hali nasıl olacak? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Eğer kötü amelleri, onların îman etmelerine imkân vermemiş ise, kim onların ateşten çıkmalarına yardım edecek? Hâsılı, yahudîlerin, cehennemde fazla kalmayacakları inancı içinde Allah'ın âyetlerini yalanlamaları ve peygamberlerini öldürmeleri, son derecede büyük bir cürümdür. Bunun cezasını, cehennemde ebedî kalarak çekeceklerdir ve bu acı azâbtan kendilerini kurtaracak hiçbir yardımcı da bulamayacaklardır. Bu itibarla ey Muhammedi Onlar, senin, kendilerini İslâm'a davet etmene cevap vermezlerse, bu seni üzmesin. Gururlan onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü her şey Allah'ın elindedir. Bu sebeple: [32]

 

26. (Ey Muhammedi) De ki- nEy mülkün sa­hibi olan Allah! Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alırsın. Dilediğini azîz eyler, dilediğinizelÜ edersin. Hayır (iyilik), yalnız senin elindedir. Şüphesiz sen, her şeye kaadirsin".

27. "Geceyi gündüzün içine, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine ise, hesapsız rızık verirsin"

 

Müşrikler, Hazret! Peygamberin, diğer insanlar gibi yemek yemesi ve sokaklarda dolaşması dolayısıyle ona peygamberliği yakıştıramıyor­lar ve nübüvvetini inkâr ediyorlardı. Furkan Sûresinin 7 nci âyetinde de açıklandığı gibi, "Şu da ne biçim peygamber? Yemek yiyor, sokaklarda yoruyor... Ona bir melek indirilseydi de onunla beraber bir uyarıcı olsay­dı ya." diyorlardı. Yahudiler ise, Hazreti Peygamberi hasedlikleri yüzün­den reddetmişlerdi. Çünkü İsrail lakabıyle anılan Yakûb (a.s.)'tan îsâ (a.s.)'ya kadar peşpeşe gelen peygamberlerin hepsinin de kendi ka­vimlerinden çıkmış olması, geleceğini bekledikleri son Peygamberin de, yine kendi kavimlerinden çıkacağına dair bir inanca sahip olmalarına yol açmıştı. Fakat bu Peygamberin Araplar arasından çıkarılması ve Kitab'ın da ona göndeciimesi, hased damarlarını kabartmış ve ona şid­detle  karşı  koymalarına sebep olmuştu. Oysa Allahu Ta'âlâ, fadl keremiyle dilediğini peygamber seçer, azîz eyler, dilediğini de terkedip ?eiil eyler. Dünya ve âhırette her ne varsa O'nundur. ! Yukarıdaki âyet-i kerîmeler, müşriklerin ve kitap ehlinin Hazreti Peygamberi inkâr etmelerine karşılık, onu teselli etmek, ona yardımda bulunmak ve onun dînini yüceltmek için indirilmiştir. Bu âyet-i kerîmelerle ona denilmek istenmiştir ki: Ey Muhammedi Müşrikler jcehaletleri, kitap ehli de gururları sebebiyle senden yüz çevirdikleri jzaman, sana da duâ ve sena ile Allah'a sığınmak ve her şeyin O'nun elinde olduğunu ve dilediğini yapacağını hatırlamak düşer. Bu itibarla: [33]

 

26. (Ey Muhammedi) De kt "Ey mülkün sahibi olan Allah! Mülkü dilediğine verir, dile­diğinden alırsın. Dilediğini azîz eyler, dile­diğini de zelîledersin. Hayır, yalnu senin elin­dedir. Şüphesiz sen her şeye kaadirsin".

27. "Geceyi gündüzün içine, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine ise, hesapsız rızık verir­sin".

 

27 Müfessirler, bu âyet-i kerîmelerin, İbn Abbâs ve Enes İbn Mâlik'ten nakledilen bir sebeb-i nüzulüne işaret ederler. Gelen habere göre, Hazreti Peygamber Mekke'yi fethettiği zaman, ümmetine, o sıralarda büyük bir imparatorluk olan İran ve Bizans (Rum) topraklarını da vadetmiş ve İslâm'ın oralarda da yayılacağını haber vermişti. Hazreti Peygamberin bu va'dini duyan yahudîler ve münafıklar, Hazreti Peygamberi ve sözlerini küçümseyerek şöyle demişlerdi: "Muhammed nerede, İran ve Bizans nerede; Muhammed'e Mekke ve Medîne yet­miyor da, İran ve Bizans mülküne mi tama ediyor"?

İşte, yahudî ve münafıkların bu sözleri üzerinedir ki, Allahu Ta'âlâ, bu âyet-i kerîmeleri onlara bir cevap olmak üzere indirmiştir. Duâ mahiyetinde olan bu âyetlerde şöyle denilmektedir:

Allahım! Sen bizim Rabbımızsın. Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Kâinattaki umumî nizamın sağlanmasında, yerde ve göklerde bütün işlerin idaresinde yegâne hükümdar ve yegâne tasar­ruf sahibi olan sensin. Bu itibarla, yeryüzünün geçici hükümdarlığını ya peygamber olarak ya da kabile veya millet lideri olarak kullarından dilediğine verirsin. Fakat halkın hak yoldan sapması halinde de, hükümdarlığı ondan alır ve eğer halkı cezalandırmak dilersen, onu yine kullarından dilediğin bir zâlime verirsin; ya da onları, iyi muamele ile

doğru yola iletecek âdil bir hükümdar seçersin. Hâsılı mülkün asıl sahibi sensin: Onu dilediğine verir, dilediğinden çeker alırsın.

Dilediğini, ilim, irfan, bol gelir ve kuvvet yönünden yardımınla azîz eylersin. Çünkü kimin elinde bunların hepsi birden bulunursa, onun, diğerleri yanında itibarı artar; sözü dinlenir; dünya üzerinde hakim ve idareci bir rol oynar. Dilediğini de, bütün bu izzet kaynaklarından mah­rum bırakır ve zelil edersin. Zillet, insanın, hor ve hakîr görülerek itilip kakılması demektir ki, izzetin zıddıdır. Zelil olan insan, hor ve hakîr görülen, onun bunun tarafından İtilip kakılan insan demektir ve eğer buna katlanabilirse, zillet içinde yaşamış olur. Bazan milletler de zillet içinde yaşarlar ve diğer milletler tarafından hor ve hakîr görülürler. Yabancı milletlerin işgali altında yaşayan ülke halkları böyledir. Onları bu hale düşüren âmillerin başında, birlik ve beraberlik duygusunu yitirerek biribirlerine düşmeleri ve biribirlerinin hak ve hukukuna tecavüz etmeleri yer alır. Bu da, onların, Allah'ı ve Peygamberini unutmalarından ve O'nun dîninden yüz çevirmelerinden ileri gelir. Allahu Ta'âlâ, Enfal Sûresinin 46 ncı âyetinde, bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: (Ey mü'minler!) Allah'a ve Rasûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Aksi halde başarısızlığa uğrarsınız ve kuvvetiniz yokolup gider. Sabredin; şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.

Bir milletin, zillete düşmeden, izzetini koruyarak yaşaması için ferdlerinin sayıca çok olması şart değildir. Fakatferdleri, gerçek manâda Allah'a ve Rasûlüne itaat eden bir millet, izzet sahibi olmanın bütün şartlarını elinde bulunduran ve Allah indinde de azîz olan bir millettir.

İlk İslâm Devleti, Hazreti Peygamberin 622 senesinde Medîne'ye hicret etmesi üzerine bu şehirde kurulmuştu ve devletin hududları, sadece bu şehrin hududlarından ibaretti. İslâm halkını ise, Mekke'den Hazreti Peygamberle birlikte hicret eden Muhacirlerle, onlara kucak açan az sayıdaki Medîneli Ensar teşkil ediyordu.

Hicretin 6 ncı senesi sonlarında ve henüz Mekke fethedilmeden önce -ki bu sıralarda müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında Hudeybiye andlaşması imzalanmıştı- İslâm Devleti, bir kaç yüz mil karelik bir yer işgal ediyordu. 8 inci hicrî senede Mekke fethedilmiş, 11 inci hicrî senede ise, bütün Arabistan'ı, Güney Irak'ı ve Filistin'i de alarak, Rusya hariç Avrupa kıt'ası kadar bir sahaya yayılmıştı. Bundan onbeş sene sonra da, yani Hazreti Osman'ın hilâfetinde, Batıda Endülüs (lspanya)'e girmiş, Doğuda ise, Ceyhun nehrini geçerek Çin hududuna dayanmıştı. Bütün bunlar, 25 sene gibi çok kısa bir zaman içinde olmuştu. Şunu da unutmamak gerekir ki, o sıralarda müslümanlar, ne sayıca ve ne de silâh ve teçhizat yönünden hasımlarıyle boy ölçüşebilecek bir durumda idiler. Hattâ harp sanatı yönünden imparatorluk kurmuş olan Bizans ve İran ile hiç mukayese edilemezlerdi. Çünkü müslüman olmadan önce bedevî Araplar, çadırlarından sadece kervan vurup yağmacılık etmek ve karın doyurmak için çıkıyorlardı. Yaşadıkları susuz çöl hayatı, câhil Araplara başka türlü bir hayat imkânı sağlamamıştı. Fakat İslâm, onları çok kısa bir zaman içinde terbiye edip değiştirmiş, biribirleriyle ganimet için dövüşen yüzlerce kabileyi birleştirerek ülkeler fetheden bir millet haline getirmişti. Câhiliye Arabını, devletin kuruluşundan elli senelik bir süre bile geçmeden, Kustantiniyye (İstanbul)'yi fethetmek için şehrin surları önüne kadar getiren ve orada Ebû Eyyûb el-Ensârîgibi Peygamber dostlarını toprağa düşüren bu kuv­vetin, İslâm'daki Allah'a ve Rasûlüne itaat duygusunun İnsana kazandırdığı izzet sıfatından başka bir şey olması mümkün müdür?

Oysa yahudîler hakkında aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Onlar Mısır'da, Firavunların idaresi altında esir olarak ve zillet içinde yaşarlarken, Allah onlara Musa'yı göndermiş ve ona bir çok mucizeler vererek onları Mısır'dan çıkarmış ve Firavun belâsından kurtarmıştır. Bununla beraber onlar, Allah'a şükretmek ve peygamberlerine sıkıca sarılmak yerine, nankörlük etmişler ve Firavun'dan kurtuluşlarının daha ilk günlerinde, Mûsâ (a.s.)'nın yanlarında olmayışından da faydalanarak, altından yapılmış bir buzağı heykelini mabud edinmişler­dir. Musa'nın duâ ve niyazları sebebiyle bağışlanmış olmalarına rağmen, nankörlüklerine devam eden yahudîler, Allah'ın kendilerine ihsan ettiği kudret helvası ve bıldırcın etinden usanç gösterip Mısır'da yaşadıkları zillet hayatına ve bu hayatın yiyeceklerine özlem göster­mişler ve Bakara Sûresinin 61 inci âyetinde de açıklandığı gibi, bu nankörlükleri sebebiyle üzerlerine zillet ve meskenet damgası vurul­muş, Allah'tan da bir gazaba uğramışlardır. Aynı âyette şöyle denilmiştir: "(Onlara bu zillet ve meskenet damgasının vurulması), Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden ve haksızyere peygamberleri öldürmelerindendi; bu, isyan etmelerinden ve haddi aşmalanndandı".

Yahudilerin, Mûsâ (a.s.) tarafından mukaddes arza getirilmek üzere Mısır'dan çıkarılışlarından bu yana asırlar geçmiştir. Ne var ki bu süre zarfında üzerlerine vurulan o zillet damgası hiç silinmemiş ve bu kavim, insanlar tarafından daima hor ve hakîr görülmüştür. Bu, Allah'ın onlar için lâyık gördüğü dünyevî bir azâbtır. Âhirette görecekleri azâb ise, ebedî cehennem azabı olacaktır.

Allah, onları İsrail lakabıyle anılan Yakûb (a.s.)'tan îsâ (a.s.) ya kadar kendi içlerinden peşpeşe gönderdiği sayısız peygamberlerle şereflen-dirmişti. Fakat dînin ikmali ve yalnız bir kavme değil, fakat bütün insan­lara rahmet olacak ve onları Allah'ın bu dînine davet edecek bir peygam­berin gönderilmesi söz konusu olunca, bu peygamberin müebbet zillete mahkûm edilmiş bir kavimden seçilmesi elbette mümkün ol­mazdı. Nitekim Allahu Ta'âlâ, dünyanın bu son peygamberlik görevini şerefiyle birlikte yahudîlerden almış, Arap kavminin içinden seçtiği Muhammed adındaki bir kuluna vermiştir. Böylece Allah, yahudîleri bir kere daha zillete mahkûm etmiş, şirkin kapkaranlık uçurumunda yuvar­lanan Arap kavmini ve son Peygamberine itaat eden diğer kavimleri de azîz kılmıştır. Çünkü asıl mülkün sahibi O'dur. Allahım, sen dilediğini azîz eyler, dilediğini de zelil edersin.

Hayrın hepsi senin elinde olup, onda, kudretinle dilediğin şekilde yalnız sen tasarrufta bulunursun. Senin dışında hiç kimsenin onda tasarrufa gücü yoktur. Her şeye kaadir olan da ancak sensin. Bu itibar­la Peygamberine ve mü'minlere va'dettiğin gücü, kuvveti, zafer ve hakimiyeti vererek onları azîz eylersin. Hiç kimse, bu meşiyyetini gerçekleştirmene engel olamaz ve hiç kimse bunu gerçekleştirmende seni âciz bırakamaz. [34]

 

27 Allahım, yine derecesine erişilmez kudretinle, gecenin bir kısmını gündüze sokarak geceyi kısaltır, gündüzü de uzatırsın. Sonra da gündüzün bir kısmını gecenin İçine sokarak gündüzü kısaltır, geceyi de uzatırsın, senin bu kudretini gördükten sonra, peygamberliği ve hükümranlığı dilediğin gibi, yahudîlerden alıp Muhammed'e vermiş olman nasıl inkâr edilebilir?

Keza ölüden diriyi çıkardığın gibi, diriden de ölüyü çıkarırsın. Tohum, çekirdek, yumurta gibi hayat alâmetine sahip olmayan ve ölü sayılan maddelere hayat vererek onlardan canlı varlıklar meydana getiren ancak sensin. Aynı şekilde, canlı varlıklardan, hayat alâmetlerini kaybetmiş, tohum, çekirdek ve yumurta gibi ölü sayılan maddeleri çıkaran da senden başkası değildir. Câhile ilim vererek, kâfire hidayet ederek onlara can veren de sensin.

Bütün mülk senin elinde; ve her şeyin sahibi sensin. Bu itibarla, dilediğine hesapsız rızık verir, dilediğini de aç ve çıplak bırakırsın. O halde kim, mü'min kavmi azîz, kâfir kavmi de zelil etmende sana karşı gelebilir ve kim bunda seni âciz kılabilir? [35]

 

28. Mü'minler, mü'minlerin dışında (zarurî birmenfeat sebebiyle olmadıkça ve)  kedilerinden   saktnmadıkça, kâfirleri dost

edinmesinler. Kim bunu yaparsa, hiçbir şeyde Allah'tan yardım göremez. (Böylece) Allah, sizi kendisinden sakındırıyor; (Nasıl olsa) varış Allah'adır.

29. (EyMuhammed!) Dekt nİçinizdekinigiz-leseniz de, açığa vursanız da, Allah, on  bilir. O, göklerde veyerde olanları da bilir. Allah, her şeye kaadirdir".

30. Kıyamet günü, her insan, hayır olarak işlediği şeyi karşısında hazır bulacaktır; kötülük olarak işlediğini de... Nevarkl, ken dişiyle o kötülük arasında çok uzak bir  mesafe bulunmasını temenni edecektir.

 

(Bununla) Allah, sizi kendisinden sakındırıyor; zira Allah, kullarına karşı çok müşfiktir.

Allahu Ta'âlâ, asıl mülkün ve asıl izzetin kendine âit olduğunu ve kâinatın tasarrufunda mutlak hakimiyetin kendi elinde bulunduğunu, dilediğine bunu verip dilediğini de bundan mahrum kıldığını beyanla Peygamberini ve bütün mü'minleri kendisine sığınmak hususunda

uyardıktan sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde, Allah'tan başkasına sığınıp onunla azîz olmanın ve şeref bulmanın en büyük aldanma sebeplerinden biri olduğunu açıklamış ve kullarını bu hususta da uyar­mayı ihmal etmemiştir.

Siyer kitaplarında açıklandığına göre, müslüman olan bazı kim­seler, kâfirlerin farklı yaşayışlarında bir üstünlük görüyorlar, onların kuv­vet ve kudretine inanıyorlar, onlarla dostluklar kurup, onlara sık sık sarılıyorlardı. Taberî'nin ve diğer müfessirlerin İbn Abbâs'tan naklettik­lerine göre, el-Haccâc İbn Amr, ibn Ebi'l-Hukayk ve Kays İbn Zeyd adlı yahudîler, Ensardan bazı kimselerle yakınlık tesis etmişler, yanlarına girip çıkıyorlar, fakat bu arada onların dînlerini de ifsad etmeye çalışıyor­lardı. Müslümanlardan Rufâ'a İbnu'l-Munzir, Abdullah ibn Cubeyr ve Sa'd İbn Hayseme, onları, yahudîlerden uzak durmak ve onlarla dostluk etmemek hususunda uyarmışlar, fakat onlar buna aldırış etmemişlerdi. İşte bunun üzerine Allahu Ta'âlâ, müslümanlarm bu hususta daha dik­katli davranmalarını sağlamak maksadıyle onlara ihtarda bulunmuş ve şöyle buyurmuştur: [36]

 

28. Mü'minler, müzminlerin dışında (zarurî bir menfeat sebebiyle olmadıkça ve) kendilerin­den sulanmadıkça, kâfirleri dost edinmesin­ler. Kim bunuyaparsa, hiçbir şeyde Allah'tan yardım göremez. (Böylece) Allah, sizi ken­disinden sakındırıyor; (nasıl olsa) varis Allah'adır.

29.   (Ey Muhammedi) De kû "Içinizdekini gjz-leseniz de, açığa vursanız da, Allah, onu bilir. O, göklerde ve yerde olanı da bilir. Allah, her şeye kaadirdir".

30.. Kıyametgünü, herinsan, hayır olarak işlediği şeyi karşısında hazır bulacaktır; kötülük olarak işlediğini de... Ne var H, kendisiyle o kötülük arasında çok uzak bir mesafe bulun­masını temenni edecektir. (Bununla) Allah, sizi kendisinden sakındırıyor; zira Allah, kul­larına karşı çok müşfiktir.

 

28 İnsanlar arasındaki dostlukların devamlı olması halinde, biribir-lerine karşı içlerinde duydukları güven duygusunun giderek arttığı ve biribirlerini sırdaş edinerek her çeşit gizliliklerini biribirlerine açıkladıkları, bilinen hususlardandır. Bu gibi durumlarda dostun men-featının, aile, akraba ve mensub olunan toplum menfeatının da üstünde tutulması tabiîdir. Eğer bu türlü dostlukların, taraflara, ufak da olsa her­hangi bir zararı dokunmazsa, bunları hoş karşılamakta elbette bir mah­zur yoktur. Fakat bu dostluk, taraflardan birisince istismar edilir ve diğerinin zararına yol açarsa, onun devam etmesine elbette göz yumulamaz, İslâmiyetin, yeni yeni, Medîne şehrinin hudutlarından taşmaya başladığı ve Mekkeli müşriklerin, Hazreti Peygamberi ve ona inanan bir avuç müslümanı yerle bir edecekleri inancı içinde Bedir'e kadar gelip de orada kendilerinin yerle bir edilircesine hezimete uğrayıp döndükleri bir sırada, Medîne ve çevresinde yaşayan yahudîlerin, müslümanlara karşı nasıl bir hâlet-i rûhiyeye sahip bulunduklarını tahmin etmek güç değildir. Nitekim 12nci âyetin tefsîrinde, yahudîlerin, müslümanlara karşı besledikleri düşmanlığı açıklamış ve onların Bedir galibiyetini nasıl küçümsediklerini ve kendilerini İslâm'a davet eden Hazreti Peygam­bere: "Ey Muhammedi Gururlanma; sen harp sanatını bilmeyen bir kavimle karşılaştın ve onlardan bir fırsat buldun. Fakat sen bizimle bir dövüş de, ne olduğumuzu o zaman anlarsın" dediklerini de zikretmiştik.

İşte, bu halet-i ruhiye içinde olan yahudîlerin, yahudîler kadar ol­masalar bile, İslâm'ın ve müslümanlarm kuvvetlenmesinden yine de hoşnud olmayan hıristiyanların, İslâm'ı ortadan kaldırmak için her fırsatı değerlendirecekleri muhakkaktır. Kendileriyle dostluk kuran bazı câhil müslümanlara, İslâm'ın ve müslümanlarm aleyhine olan bazı fikirleri tel­kin edebilecek bir imkâna sahip olmaları, bu fırsatlardan birini teşkil eder.

İşte, Allahu Ta'âlâ, kâfirlere bu fırsatın verilmemesi için, mü'minlere kâfirlerden dost edinmemelerini emretmiş, bu emre uyulmamasını da, Allah'ın dostluğunu kaybetme ile cezalandıracağını bildirmiştir. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: Mü'minler, kâfirlerden dost edinmesinler. Mü'minin gerçek dostu yine mü'mindir. Bununla beraber, kim bu emre uymaz da, kâfirlerden kendine dost edinirse, kendisiyle Rabbı arasın­daki bütün bağlar kesilir ve hiçbir hususta Allah'ın yardımını göremez.

Şu var ki, mü'minlerle kâfirler arasında dostluk kurulmasını yasak­layan bu emir, mutlak bir emir değildir. Eğer dostluk kurmak, kâfirden gelecek bir zararı defedecekse, bu dostluğu kurmakta herhangi bir mahzur yoktur. O halde, mü'minlerle kâfirler arasında tesis olunacak dostluklarda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, bu dostlukların, İslâm'ın ve müslümanların aleyhine tecelli etmemesidir. Eğer onlardan gelebilecek bir zarar, dostluk sayesinde önlenebilecekse, bu dostluk kurulur. Zararı önlemek için bu dostlukların kurulmasına cevaz veril­diğine göre, İslâm'a ve müslümanlara fayda sağlayacak dostlukların kurulmasının da, evleviyetle caiz olacağı anlaşılır. Bu da göstermektedir ki, Kur'ân'da yer alan her hüküm, daima dînin ve müslümanların men-featları gözeltilerek vazedilmiş, onlara zarar verebilecek her şey, emir ve yasaklarla önlenmiştir. Yeter ki müslümanlar bu hükümlere uysun­lar.

Allahu Ta'âlâ, âyet-i kerîmede beyan buyurduğu veçhile, emrine itaat etmeyip de kâfirlerle dostluk kuran ve müslümanların sırlarını on­lara fâş ederek, hem dînin hem de mü'minlerin zarar görmelerine sebep olan kimselere yönelttiği büyük tehdit ile, onları kendi azabından sakındırmış olmaktadır. Zira bu tehdit, çok ağır ve çok şiddetli bir teh­dittir. Kim İslâm'ın ve müslümanların aleyhine olabilecek bir davranışta bulunur ve kendisine kâfirlerden dostlar edinirse, Rabbıyle olan bütün bağlarını koparmış ve âhırette O'nun dostluğunu kaybetmiş olur. Hal­buki ceza ve mükâfat için dönüş yine Allah'adır ve kim Allah'ın dostluğunu kaybetmiş olarak O'na dönerse, kendisine yardım edecek bir dost nereden bulabilir? [37]

 

29 Yukarıda da açıkladığımız gibi, kâfirlerden gelebilecek bir takım zararların önlenebilmesi için onlarla dostluk kurulabilir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, kâfirlerle dostluk kurulurken, kalblerin onlara karşı gösterdiği temayülün mahiyeti Allah'a asla gizli değildir. Eğer bu dostluk, onları küfre yaklaştırırsa, Nahl sûresinin 106ncı âyetinde de beyan edildiği gibi, "îmanından sonra Allah'ı inkâr eden ve küfre göğüs açan kimselere Allah katından bir gazab gelir. Onlar için büyük bir azâb vardır". Bu itibarla Ey Muhammed, kâfirlerle dostluk kuran o mü'minlere,. kalblerinde olanları gizleseler de, açığa vursalar da Allah'ın bildiğini söyle. Bu dostluğu, kalelerinin küfre meyli dolayısıyle mi, yoksa kâfir­lerden gelecek bir zararın önlenmesi, yahut ta din ve îman yönünden bir menfeatın elde edilmesi için mi kurdukları Allah'a elbette gizli kal­maz. O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir ve herkesi, işlediği amel­den dolayı muhakeme edip karşılığını verir. O, bütün bunlara kaadirdir. Hiç kimse ve hiç bir şey O'nu dilediğini yapmaktan âciz bırakamaz. [38]

 

30   Bu sebepledir ki, her insanın, hayırlı amel işleyip de mükâfatını önünde hazır bulduğu, kötü amel işleyenin ise, cezasını görüp de, ondan uzak olmayı dileyeceği o kıyamet gününden sakınması gerekir. Allah da zaten kullarını kendi gazabından sakındırmayı murad ediyor. O halde ey mû'minter! Kıyamet günü, karşılığını önünüzde hazır bulacağınız iyi amelleri, şeytanın süsleyip de sizin için câzib hale getir­diği kötü amellere tercih edin. Aksi halde, kıyamet günü, bu amellerin acı veren karşılığını önünüzde hazır bulduğunuz zaman, onunla sizin aranızda çok uzak bir mesafenin bulunmasını temenni edersiniz de, bu temenninin faydasını göremezsiniz. İşte Allah, sizi kendisinden böyle sakındırıyor; çünkü O, kullarına karşı çok şefkatlidir ve kullarını kendi gazabından sakındırması ve onlara ilminin ve kudretinin yüceliğini gösterip öğretmesi de, O'nun kullarına olan şefkatindendir. Çünkü onlar, ne zaman Rab'lannın ilmini ve kudretini yakînen bilip tanırlarsa, ancak o zaman O'nun rızasını kazanmaya gayret gösterirler; gazabını celbedecek kötü amellerden de sakınırlar.

Keza insan fıtratını hayra meyyal kılması ve şerrin insan nefsindeki eserine, tevbe ve sâlih amel ile yok olma özelliği vermesi de, Allah'ın kullarına olan şefkatindendir. O halde ey insanlar! Size bu kadar şefkat gösteren Rabbınıza karşı içinizde hiç sevgi beslemez misiniz? O halde: [39]

 

31. (Ey Muhammed! Onlara) de ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, Gafâr'dur; Rahîm'dir.

32.  (Veyine) de ki: "Allah'a ve Rasûle itaat edin; eğeryüz çevirirlerse, şüphesiz Allah kâfirleri sevmez".

 

Allahu Ta'âlâ, mü'minleri, kâfîrleri dost edinmekten men ve bunu, şiddetli bir tehdit ile teyid ettikten sonra, bu iki âyet-i kerîmeyle, Allah'ı sevmenin başlıca yolunun, Rasûlüne uymak ve getirdiği emirlere sıkıca sarılıp, nehyettiği şeylerden de sakınarak onun peşinden gitmek olduğunu açıklamıştır.

Âyet-i kerîmelerin nüzul sebebi hakkında müfessirler arasında görüş birliği yoktur. Taberî, bu konuda gelen haberleri iki guruba ayırarak zikretmiş, sonra da kendi tercihine yer vermiştir. Birinci gurubu teşkil eden haberlerden anlaşıldığına göre, kim oldukları ve hangi dîne mensup bulundukları açıklanmayan bir kavim, Hazreti Peygamber zamanında, "biz, Rabbımızı seviyoruz." demişler, Allahu Ta'âlâ da Rasûlüne, onlara şöyle demesini emretmiştir: "Eğer sözünüzde sâdık iseniz, bana uyunuz; zira bu, söylediğiniz şeyde doğruluğunuzun alâmetidir".

İkinci gurubu teşkil eden haberler, bu sûrenin başında sözünü ettiğimiz hıristiyan Necran heyetiyle ilgilidir. Süslü elbiseler içinde Medîne'ye gelerek Isâ (a.s.) hakkında Hazreti Peygamberle münakaşaya girişen bu heyet, ondan aldığı cevaplarla şaşkına dönmüş, kendilerine yöneltilen sorulara cevap bulamayınca da, kaçıp gitmek zorunda kalmışlardı.

Hıristiyanların en büyük özelliği, ehl-İ kitaptan oldukları ve aslında dînleri tek ilâh inancına dayandığı halde, îsâ (a.s.)'nın, Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmek ve onu Allah'a ortak koşmaktı. İşin en garîb yanı da, hıristiyanların, Isâ (a.s.) hakkında söyledikleri bu sözün, Allah'a karşı olan büyük sevgilerinin bir neticesi olduğunu ileri sürmeleri idi. İşte Al­lahu Ta'âlâ, Hazreti Peygambere, bu âyet-i kerîmeleri indirerek hıristiyan Necran heyetine şöyle demesini emretmiştir: "Eğer îsâ hakkında söylediğiniz bu sözü, gerçekten Allah'a karşı olan büyük sevginizden söylüyorsanız, Muhammed (s.a.s.)'e uyunuz."

Taberî, bu iki görüşle ilgili haberleri ayrı ayrı zikrettikten sonra, bu âyetlerin Necran heyeti hakkında nazil olduğu görüşüne katılmış ve bu görüşü teyid için de, bu sûrede ve tefsîri yapılan bu âyetten önce, nec­ran heyeti dışında Allah'ı sevdiğini iddia eden hiçbir heyetin zikredil-mediğini söylemiştir.

Taberî'nin ileri sürdüğü bu görüş doğru kabul edilse bile, âyetin nüzulüne sebep teşkil eden birden fazla hâdisenin bulunabileceğini kabul etmek de hatalı olmaz. Zira taklid yolu ile de olsa, Allah'a îman eden herkes O'nu sevdiğini iddia eder. Nitekim yahudîler de kendilerini Allah'ın oğulları ve sevgilileri olarak takdim ediyorlardı. Hattâ müşrikler bile, Allah'a yaklaştırdıkları iddiasıyla putlara ibadet ettiklerini ileri sürüyorlardı. Bunların hepsinin de, bu âyet-i kerîmenin nüzulüne sebep teşkil ettiğini düşünmek, delâlet ettiği manâ yönünden gerçeğe aykırı değildir. Bu bakımdan âyet-i kerîme, Allah'ı sevdiklerini iddia eden Nec­ran heyetine karşı bir hüccet veya bir delil olarak ileri sürülebilirse de, âyet-i kerîmedeki hitap umumîdir ve her zaman ve her devirde, Allah'ı sevdiğini söyleyen herkese yöneliktir. İşte bu manâ içerisinde Allahu Ta'âlâ sevgili Peygamberine şöyle buyurmuştur: [40]

 

31. (Ey Muhammedi) De ki: "Eğer Allah'ı se­viyorsanız, bana tâbi olunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, Ga-fur'dur; Rahîm'dir."

32. (Veyine) de ki: "Allah 'a ve Rasûle itaat edin; eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez"

 

31 Manâsı apaçık olan âyet-i kerîmede, Allahu Ta'âlâ sevgili Pey­gamberine buyuruyor ki: Ey Muhammed! İnsanlara de ki: İster yahudî olun, ister hıristiyan olun, ister müslümarı olun ve ister ne olursanız olun, eğer Allah'a inanıyor ve O'nu seviyorsanız, bu sevginin bir gereği olarak, O'nun bütün insanlara bir rahmet olarak gönderdiği son Peygamberine, yani bana ittibâ edin; uyun. Bana uymanız, benim size Rabbım katından getirdiğim emir ve yasaklara uymanız ve bu emir ve yasakların gereğini yapmanız demektir. Ancak bana uyduğunuz takdirdedir ki, Allah da sizi sever ve günahlarınızı bağışlar. Zaten Allah çok bağışlayıcıdır; çok mer­hametlidir.

Şüphesiz Allah'ı sevmek, çok büyük bir iştir. Ancak şunu da unut­mamak gerekir ki, bu sevginin bir bedeli vardır ve O'nu seven kimse, bu bedeli ödemek zorundadır. Bu bedel, âyet-i kerîmede de ifade edil­diği gibi, O'nun Peygamberine tâbi olmaktır, başka bir ifadeyle, Allah'ı sevmenin yolu, O'nun uyulmasını emrettiği Peygamberinden geçer. Eğer O'nu sevdiklerini söyleyenler, O'nun Peygamberine tâbi olurlarsa, ancak o zaman Allah'ın sevgisini kazanırlar ki bu, Allah'ı sevmekten daha büyük bir şeydir. Zira insan için önemli olan husus, onun Allah'ı sevmesinden çok, Allah'ın onu sevmesidir. Allah'ı sevdiğini söyleyip de, kendisini Allah'a sevdirememiş olan kimse, ne bedbaht bir kimsedir!

İşte, insanın kendisini Allah'a sevdirebilmesinin tek yolu, âyet-i kerîmede de beyan edildiği üzere, Allah'ın Peygamberi Muhammed (s.a.s.)'e tâbi olmak ve onun peşinden hiç sapmadan gitmektir. Çünkü onun yolu, insanı Allah'ın sevgisine ulaştıran, mağfiretine ve merha­metine kavuşturan tek yoldur; İslâm'dır. O halde İslâmî yolu takip et­meyen ve o yolun şartlarına, emir ve yasaklarına uymayan kimse, boş yere Allah sevgisinden söz edip kendini kandırmasın. Zira böyle kim­seler, Allah'ı sevdiklerini ne kadar çok söylerlerse söylesinler, sözleri asılsızdır; yalandır; aldatmacadır. Eğer doğru olsaydı, yolları İslâm'dan başka bir yol olmazdı. [41]

 

32 İslâm'ın yolu, Allah'a ve Peygamberi Muhammed (s.a.s.)'e itaat-tan oluşan bir yoldur. Allah'a itaat, O'nun Kitab'ına itaattir; Peygam­berine itaat ise, onun sünnetine uymaktan ibarettir. Kim ANah'a ve Rasûlüne itaattan yüz çevirirse, küfrü seçmiş ve kâfir olmayı yeğ tutmuş demektir. Oysa Allah, kâfirleri asla sevmez.

33-34. Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve Imrân ailesini, birbirinden gelen bir zür-riyet olarak âlemlere üstün kılmıştır. Al­lah, hakhyle işiten, hakhyle bilendir.

35. (Hani bir gün) Imrân 'm karısı demişti kt "Rabbun! Ben, karntmdaldni, yalmz iba­det için sana adadım; (bunu) benden ka-bulet Şüphe yoktur ki sen, haklayle işiten, hakhyle bilensin'1.

36.   Onu doğurduğu zaman da: "Rabbım! Onu bir kız olarak doğurdum" demişti

I Oysa Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilir. (Sonra da şöyle devam etmişti:) "Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adı­nı koydum. Onu ve züniyetini kovulmuş olan şeytandan sana sığındırırım".

37.  Rabbı da onu iyi bir şekilde kabul etmiş ve güzel bir bitki gibi geliştirmişti Zekeriy-ya 'yi da ona bakması için memur etmişti Ne zaman Zekeriyya onun yanına, mabede girse, yanında bir nzık bulurdu. Ona şöyle derdi: "Ey Meryem! Bu ne­reden?" O da: "Rabbımın katından." diye cevap verirdi Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız nzıklanduv.

 

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetlerinde, Allah sevgisinin, Rasûlüne tâbi olarak onun Rabbı katından getirdiği emir ve nehiylere sıkı bir şekilde uymakla isbat edilebileceğini ve Allah'ın sevgisine de ancak bunun isbatından sonra mazhar olunabileceğini açıkladıktan sonra, bu âyet-i kerîmelerinde de, geçmiş kavimlerden, gerçekten Allah'ını seven, Allah'ın da kendilerini sevdiği ve içlerinden peygamberler, sıddîklar ve derece derece hayırlı insanlar çıkardığı kimselerden örnekler vermiştir. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [42]

 

33-34- Allah, Âdem'i, Nuh'u, ibrahim ailesini ve Imrân ailesini, birbirinden gelen bir zürriyet olarak âlemlere üstün kılmıştır. Allah, hak-kıyle işiten, hakhyle bilendir.

 

33-34 Allahu Ta'âlâ, âyet-i kerîmesinde, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ve ailesini, sonra da Imrân ve ailesini zikrederek, bunları insanlar arasından seçip yücelttiğini ve bunlardan peygamberler çıkardığını haber ver­miştir. Bunların başında, bütün insanların babası sayılan Âdem gelir. Tâ-Hâ sûresinin 122 nci âyetinde de belirtildiği gibi, "Rabbı, Âdem'i seçmiş ve tevbesini kabul ile ona hidayet etmiştir".

İkincisi Nuh'tur ve insanların ikinci babası sayılır. Bilindiği gibi onun zamanında o büyük tufan hâdisesi cereyan etmiş ve kabaran sularda bütün insanlar yokolmuş, ancak Nûh ile ona tâbi olanlar, Allah'ın vahyi ile inşa edilen gemi sayesinde ve Allah'ın yardımı ile kurtulmuşlardı. Tufandan sonra, Nuh'un zürriyetinden bir çok peygamberler gönderil­miş olmasına rağmen, onlardan gelen nesiller birbirinden ayrılıp çeşitli ülkelere dağılmışlar, sonra da aralarında putperestlik gelişip yayılmıştır. Putperestliğin iyice yaygınlaştığı bir sırada, Allah'ın kendisine dost edindiği seçkin kullarından biri olan İbrahim salavatu'llahi aleyh pey­gamber olarak ortaya çıkmış ve onu, yine peygamber olarak kendi zürriyetinden İsmail, İshak, Yakûb ve diğer torunlar takip etmiştir.

İbrahim'in seçkin evlâdlarından birini Imrân ve kızı Meryem ile, Meryem'in oğlu îsâ'dan oluşan Imrân ailesi teşkil eder. Peygamberlik, İsmail'in soyundan gelen Muhammed (s.a.s.) ile sona ermiştir.

Gerek İbrahim ailesi olsun ve gerekse Imrân ailesi olsun, her ikisi de birbirinden türemiş tek bir zürriyettir. İbrahim ailesi, İsmail ve İshak ile bunların oğullarından meydana gelmiştir ve hepsi de İbrahim soyun-dandır. Keza Imrân ailesi de, Mûsâ, Hârûn, îsâ ve annesi Meryem'den meydana geimiş bir aile olup, diğerleri gibi onlar da İbrahim soyun-dandır. Allah, hepsini de sâlih kulları arasından seçip peygamber yap-' mış ve âlemlere üstün kılmıştır. En'ârri sûresinin 84-88'inci âyetlerinde bu peygamberler, bir siyak içinde şöyle zikredilmiştir;

"Biz, İbrahim'e İshak ve Yakûb'u ihsan ettik; her birini de hidayete erdirdik, daha önce de, Nuh'u ve onun zürriyetinden Davud'u, Sü­leyman'ı, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Harun'u hidayete erdirdik (ve birer peygamber yaptık). İşte biz, iyileri böyle mükâfatlandırırız". ''Zekeriyyâ, Yahya, îsâ ve İlyas, hepsi de sâlihlerdendir". "İsmail, Yesa, Yûnus ve Lût'u da (hidayete erdirip) hepsini âlemlere üstün kıldık'.

'Onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden olan bazı kimseleri seçip yücelttik ve onları dosdoğru yola yönelttik".

"İşte bu, Allah'ın hidayetidir ve kullarından dilediği kimseyi onunla hidayet eder. Eğer Allah'a ortak koşmuş olsalardı, yapmış oldukları iyi işler, boşa gitmiş olurdu".

Ayet-i kerîmenin sonunda, Allahu Ta'âlânın her şeyi hakkıyle işiten ve hakkıyle bilen yegâne ilâh olduğuna işaret edilmiştir ki, müfessirler bu ibareyi, müteakip âyette yer alan duaya bağlamışlar ve "Allah, Imrân'ın karısının söylediklerini elbette işitir; kızı hakkındaki niyetini de hakkıyle bilir" demişlerdir. [43]

 

35.  (Hani bir gün) Imrân'm karısı demişti ki: "Rabbani Ben, karnundakini, yalnız ibadet

için sana adadım; (bunu) benden kabul et. Şüphe yoktur M, sen, hakkıyle işiten, hakkıyle bilensin".

36.Onu doğurduğu zaman da: "Rabbım! Onu bir kız olarak doğurdum." demişti Oysa Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilir. (Sonra da şöyle devam etmişti:) "Erkek, kız gibi de­ğildir. Ona Meryem adını koydum. Onu ve zürriyetini kovulmuş olan şeytandan sana sı­ğındırırım".

37.  Rabbı da onu iyi bir şekilde kabul etmiş ve güzel bir bitki gibi geliştirmişti Zekeriyyâ 'yi da ona bakması için memur etmişti Ne za­man Zekeriyyâ onun yanına, mabede girse, yanında bir rızık bulurdu. Ona şöyle derdi-"Ey Meryem! Bu nereden?1 "O da; "O, Rab-bımm katından'1 diye cevap verirdi Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız nzüdandırır.

35. Allahu Ta'âlâ, şüphesiz, kocasından hâmile kalan Imrân'ın ka­rısının söylediklerini hakkıyle işittiği gibi, Rabb'ına münacatta bulun­duğu zaman, içinde taşıdığı niyeti de çok iyi biliyordu. Bu kadın, hâmile olduğunu öğrenince, Rabb'ına şöyle duâ etmişti: Rabbım! Karnımda senin bana ihsan ettiğin bir çocuk taşıyorum. Bu çocuğu, yine senin iz­ninle doğduğu zaman, sırf sana ibadet etmesi ve senin Beytinin hizme­tinde bulunması için sana adadım. Bu adağımı kabul eyle. Şüphesiz sen, bu münacatımı işitir, niyetimin de hâlis olduğunu bilirsin. Duâ eden­lerin duasını da ancak sen kabul edersin. Benim duamı da kabul eyle, ey Rabbım! [44]

 

36 Imrân'ın karısı çocuğunu doğurmuş, fakat içini büyük bir üzün­tü kaplamıştı. Çünkü o, Rabbına ibadet edecek ve Rabbının Beyt'ine hizmette bulunacak bir çocuk adamıştı ve bu çocuğun da erkek olma­sını dilemişti. Halbuki doğan çocuk kız olmuştu ve onun kız olmasıyle, onu adayışındaki gayenin tam olarak gerçekleşemeyeceğini düşün­müştü. Bu sebeple Rabb'ına, üzüntüsüne de delâlet edecek bir şekilde "Rabbım! Onu kız doğurdum" demişti. Oysa Rabbı, onun ne doğur­duğunu elbette biliyordu ve onu kız olarak takdir eden de O idi. Fakat mrân'ın karısı, kendisine verilen kız çocuğundaki hikmeti ve onun bir erkek çocuğundan daha hayırlı olduğunu nereden bilecekti? Bu sebeple o, doğmasını arzu ettiği erkeğin kız gibi olmayacağını ve kızın erkek gibi Allah'ın Beytinde hizmet göremeyeceğini ifade etmiş; bunun­la beraber yine de Allah'ın takdirine rıza göstererek Rabb'ına yalvarmış ve Meryem adını verdiği kızını ve ondan gelecek torunlarını şeytanın şerrinden korumasını istemişti. Allah da onun bu duasını kabul etmiş ve hem kızını hem de kızından olan torununu şeytanın şerrinden koru­muştur. Nitekim Buhârî {Sahîh, IV.138) ve Müslim {Sahîh, IV.1838) ta­rafından rivayet edilen bir hadîsinde Hazreti Peygamberin şöyle buyur­duğu görülmektedir; "Anasının doğurduğu gün, Âdemoğullarından her birine şeytan dokunur. Yalnız Meryem ve oğlu müstesna. Onlara şeytan dokunmamıştır." [45]

 

37 Ananın bu duasından sonra, Rabbı, Meryem'i ibadete adanmış sâlih bir kul olarak kabul etmiş ve ziraatçıların güzel bir bitki yetiştirmek için gerek su ve gerekse toprak yönünden gösterdikleri itina ve ihtimam gibi, ilâhî bir terbiye ile onu büyütüp geliştirmiştir.

Rivayetlerden öğrenildiğine göre, Imrân ve Zekeriyya iki kız kar­deşle evlenmişlerdi. Zekeriyyâ'da Yahya'nın anası, Imrân'da ise, Mer­yem'in anası vardı. Ne var ki bu ana, Meryem'e hamile kaldığını öğren­diği sıralarda kocası Imrân vefat etmiş, Meryem'in doğumundan sonra da kendisi fazla yaşamamış, o da kocasının arkasından Rabbının rah-- metine kavuşmuştur. Böylece Meryem, henüz küçük bir çocuk iken, hem annesini hem de babasını kaybetmiş oluyordu. Ancak annesi tarafından Rabbına ve mescidin hizmetine adanmış olan Meryem'in kimsesiz kalmış olması elbette düşünülemez. Nitekim âyet-i kerîmede de açıklandığı gibi, Aliahu Ta'âlâ Meryem'i teyzesinin kocası olan Zekeriyyâ'nın himayesine vermiş, Zekeriyya da onu, mescidin mer­divenle çıkılan ve mihrab denilen yüksekçe bir bölümüne yerleştirip muhafaza altına almıştır.

Zekerİyyâ, ne zaman mihraba (odaya) Meryem'in yanına çıksa, orada çeşit çeşit yiyecekler görür ve bunların nereden geldiğini ona sorardı. O da, "Allah katından; hiç şüphe yoktur ki, Allah, dilediği kulunu hesapsız rızıklandınr" derdi.

Âyet-i kerîmede yer alan Meryem'in bu cevabı, yanında bulunan bu yiyeceklerin, Meryem'den bir keramet eseri olarak orada zuhur ettiği şeklinde bir tefsîre yol açmıştır. Aslında âyet-i kerîmede buna delâlet edecek hiçbir işaret mevcut değildir. Meryem'in, bu yiyeceklerin Allah katından geldiğini haber vermesi, müslümanların, olan bir işi dâima Allah'a isnad etme alışkanlığından başka bir şey değildir. Nitekim bu gün bile çoğumuz, elimize geçen bol bir rızkın nereden geldiği sorulduğu zaman, "Allah'tan" diye cevap veririz; çünkü o rızık, kendisine şid­detle ihtiyacımızın bulunduğu bir anda, hızır gibi imdadımıza yetişmiştir. Onu bir yakınımız, yahut bir komşumuz bize vermiş olduğu halde, bu işi Allah'a isnad edip "Allah verdi" dememiz, bu kadar hayırlı bir işin, ancak Allah tarafından gerçekleştirilebileceğine inanmış olmamızdan­dır.

Allah'ın ibadetine ve mescidin hizmetine adanmış, dünya işlerinden de uzaklaştırılmış olan bir kız çocuğunun, mihraba kapandıktan sonra, ona sağdan soldan yiyecekler gelmesi, hâmisi Zekeriyyâ'nın da onun yanına çıktığı sıralarda bu yiyecekleri görüp onların nereden geldiğini sorması, onun da "Allah katından" diye cevap vermesi çok tabiîdir. Bu itibarla âyet-i kerîmeyi, Meryem'in kerametiyle tefsîr etmek ve hele hiçbir delil bulunmadığı halde, sadece İsrailî kaynaklara dayanarak Meryem'in yanında yazın kış meyvelerinin, kışın da yaz meyvelerinin hiç eksil-mediğini ileri sürmek, kanaatımızca doğru değildir.

Netice olarak Allah, Âdem'i seçip âlemlerden üstün kılmış, yer­yüzünde hayvan nebat gibi her ne varsa hepsini onun emrine vermiştir. Sonra da Nuh'u seçip yüceltmiş ve insanların ikinci babası kılmıştır. Sdnra İbrahim ve ailesini diğer insanlara üstün kılmıştır. Araplar, İb­rahim'in oğlu İsmail soyundan gelmek ve İbrahim dîni üzerinde olmak­la övünürlerken, ehl-i kitap, İbrahim'in torunu lakabı İsrail olan Hz. Yakub soyundan gelmek ve Imrân ailesinden olmakla övünürler. Fakat hepsi de bilirler ki, bunu veya şunu kendi meşiyyetiyle seçip âlemlere üstün kılan Allah'tan başkası değildir. O, dilediğini seçer ve yüceltir. O halde yine O'nun, Muhammed (s.a.s.)'i seçerek yüceltmesine ve bütün âlem­lere rahmet ve hidayet rehberi yapmasına kim engel olabilir? Nitekim öyle olmuş ve Muhammed (s.a.s.) Rabbı tarafından seçilip yüceltilmiş ve âlemlere rahmet ve hidayet rehberi kılınmıştır. İnsanlığı zulmetten nura, şirkten ve küfürden îmana o çıkarmıştır. Gerek İbrahim ailesinden ve gerekse Imrân ailesinden, beşeriyet üzerinde hidayet yönünden, ondan başka hiç kimsenin eseri, onun eseri kadar açık ve kesin olmamıştır. Dünya yüzünde akıl sahibi olan hiç kimse, bu gerçeği inkâr edebilecek bir mecale sahip değildir.

Aliahu Ta'âlâ, yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde bu gerçeğe bir defa daha işaret ettikten sonra, Meryem'in hâmiliğini yapan Zekeriyyl'nın kıssasını anlatmış ve şöyle buyurmuştur: [46]

 

38. Zekeriyyâ, orada Rabbma duâ etmiş ve demişti ki: "Rabbım! Bana kendi tarafın­dan temiz bir zürriyet ihsan et. Şüphesiz sen, duâlan hakkıyle işitensin". \39. Mabette, onun namaza kalkmış olduğu bir sırada, melekler ona şöyle seslenmiş­lerdi: "Allah, sana kendisinden gelecek bîr kelimeyi tasdik eden, efendi, nefsine hâ­kim, ve sâlihlerden bir peygamber olan Yahya'yı müjdeler".

40. (O da:) "Rabbım! Yaşlılık bana gelip çat­mış... Karım da kısır olduğu halde, benim nereden çocuğum olacak?" demiş, Allah da, "Allah, dilediğini böyle yapar" buyur­muştu.

41. Zekeriyyâ: "Rabbım! Bana (bu hususta)  bir alâmet, (birnişan) ver", demiş, (Rabbı 'da) "senin alâmetin, üç gün boyunca, işa­retleşme dışında, insanlarla konuşmamandır. Rabbını da çok zikret ve akşam sabah teşbih et" buyurmuştu.

 

Bu âyet-i kerîmelerde, kalbi îmanla dolu bir kız çocuğuna im­renerek, yaşının ileri olmasına rağmen, kendisine de hayırlı evlâd ver­mesi için Rabbma niyazda bulunan Zekeriyyâ'nın kıssası anlatılmıştır.

Onun bu duası, Rabbı tarafından kabul edilmiş ve melekler, ona, ileride peygamber olacak bir evlâd müjdelemişlerdir. [47]

 

38.   Zekeriyyâ, orada Rabbma duâ etmiş ve de­mişti id: "Rabbım! Bana kendi tarafından temiz bir zürriyet ihsan et. Şüphesiz sen, duâ­lan hakkıyle işitensin".

 

38 Orada Zekeriyyâ, Meryem'in güzel halini, Rabbma olan bağ­lılığını ve O'nun hakkındaki bilgisini görüp anlayınca, o da, Rabbının kul­larına olan hudutsuz lütuf ve ihsanına dayanarak, Meryem gibi sâlih evlâd temennisinde bulunmuş ve "Rabbım! Bana tarafından temiz bir zürriyet ihsan et Şüphesiz sen, duaları hakkıyle işitensin" demiştir.

Bazı müfessirler, zekeriyyâ'nın Rabbma yönelttiği bu duayı, onun, Meryem'in yanında yazın kış meyvelerini, kışın da yaz meyvelerini görmesine bağlamışlardır. Ancak yukarıda da açıkladığımız gibi, âyet-i kerîmede bu manâyı verecek herhangi bir işaret mevcut değildir. Mer­yem'in, yazın kış meyvelerine, kışın da yaz meyvelerine sahip olması, tabiatüstü bir hâdisedir ve âyet-i kerîmede, Zekeriyyâ'nın böyle bir hâdise ile karşılaştığını gösterecek bir manâ, veya ondan sâdır olmuş herhangi bir söz de yoktur. Hattâ Rabbından kendisi için temiz bir zürriyet niyaz ettiği zaman, kendisinin kocamış bir İhtiyar, karısının ise, kistrlaşmış bir kadın olduğunu düşünerek dilediği temiz zürriyetin ken­disine tabiatüstü bir yolla ihsan edilmesini de istemiş değildi. Eğer böyle olsaydı, onun bu duası üzerine, meleklerin gelip de ona Yahya isimli bir çocuk müjdeledikleri zaman, bunu Rabbının tabiatüstü bir ihsanı telakkî ederek "Rabbım! Yaşlılık bana gelip çatmış, karım da kısır. Benim nereden çocuğum olacak?" demezdi. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi, Zekeriyyâ, Meryem'in üstün îmanını, güzel halini ve Rabbının, kul­larından dilediğini hesapsız rızıklandırdığını müşahede edince, kendin­den geçmişcesine ve kendini düşünmeksizin, Meryem gibi bir evlâd ver­mesini Rabbından niyaz etmiştir. İşte bu niyazdan sonradır ki, Ze-keriyyâ'yı kendine getiren hâdise cereyan etmiştir: [48]

 

39.Mabette, onun namaza kalkmış olduğu bir sırada, melekler ona şöyle seslenmişlerdi: "Allah, sana, kendisinden gelecek bir kelime­yi tasdik eden, efendi, nefsinejıakim ve sâ­lihlerden bir peygamber olarak Yahya 'yi müj­deler".

40. (O da:) "Rabbımf Yaşldık bana gelip çatmış. Karım da hsır olduğu halde, benim nereden çocuğum olacak?" demiş, Allah da, "Allah, dilediğini böyle yapar" buyurmuştu.

41.  Zekeriyyâ: "Rabbtm! Bana (bu hususta) bir alâmet, (bir nisan) ver" demiş, (Rabbı da:) "Senin alâmetin, üç gün boyunca, işaretleş­me dışında, insanlarla konuşmamandır. Rabbını da çok zikret ve akşam sabah teşbih et" buyurmuştur.

 

39 Zekeriyyâ, mihrabta namaza kalkmış olduğu bir sırada melek­lerin kendisine seslendiklerini duymuş ve bu seslenişten, Yahya adında bir çocuğunun olacağını öğrenmiştir. Âyet-i kerîmede geçen ve bizim namaz manâsını verdiğimiz salât, şüphesiz, bugün müslümanların kıl­dıkları rükû ve sücûdu olan namaz değildir. Salât kelimesinin Arapçada duâ manâsına da geldiği göz önünde bulundurulursa, âyet-i kerimeyi, ."Zekeriyyâ'nın Rabbına duâ ettiği sırada" manâsıyla anlamak, yahutta o zamana hâs olmak üzere "Zekeriyyâ'nm Rabbına ibadet ettiği bir sırada" manâsını vermek daha doğru görünmektedir. Buna göre, melek­lerin ona seslenişlerinin ve bir evlâd müjdesi vermelerinin, bu duâ sırasında olduğu anlaşılır ki, bu teîsîr, Zekeriyyâ kıssasını daha tefer­ruatlı bir şekilde veren Meryem sûresinin 2-12 nci âyetlerine de uygun düşer. Bu âyetlerde, Zekeriyyâ'nın Rabbına gizli bir seslenişle yal-vardığına işaret edildikten sonra onun duasına yer verilmiştir. Bu duada Zekeriyyâ, kemiklerinin zayıfladığını ve başının ihtiyarlık aleviyle tutuş­tuğunu (yani saçlarının ağardığını), karısının da kısır olması dolayısıyla çocuk sahibi olamayacağını, fakat kendisinden sonra yerine geçecek yakınlarının kötülüklerinden korktuğunu, bu itibarla yerine geçecek ve Yakûboğuilarına da mirasçı olacak bir velî vermesini Rabbından niyaz etmiştir. Bunun üzerine Rabbı da "Ey Zekeriyyâ! Biz sana adı Yahya olan bir oğul müjdeliyoruz..." buyurmuştur.

Meryem sûresinin bu âyetlerinden de anlaşılmaktadır ki, Zeke-riyyâ'ya oğul müjdesi, onun Rabbına duâ ettiği sırada verilmiştir. Bi­nâenaleyh, yukarıdaki âyet-i kerîmede sözü edilen namaz, bir evvelki âyette "Zekeriyyâ, orada Rabbına duâ etmiş ve demişti ki:" ibaresiyle beyan edilen duadır ve "orada" sözünden maksat da, Meryem'i yer­leştirdiği mihrab'lır. Buna göre yukarıdaki âyet-i kerîmenin manâsı, "Zekeriyyâ, mihrabta Rabbına duâ ederken, melekler ona şöyle seslen­mişlerdi" demek olur.

Melekler, Zekeriyyâ'ya bir çocuğu olacağını müjdeledikleri gibi, bu çocuğa Yahya adının verileceğini de bildirmişler ve onun, Allah'tan gele­cek bir "kelime"yi tasdîk eden, efendi, nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olacağını haber vermişlerdir. Yahya'nın peygamber olarak tasdîk edeceği bu "kelime"den murad, Allah'ın, kendisinden bir "kelime" ile hayat verdiği îsâ'yı tasdîk etmesinden ibarettir. Zira insanlar, Allah'ın vazettiği değişmez bir kanun gereği, bir ana ile bir babadan vücûda gel­dikleri halde, îsâ, bu kanundan istisna edilmiş ve bir babaya ihtiyaç hâsıl olmadan, anası Meryem'in karnında Allah'ın "kün" kelimesiyle vücut bulmuştur. İşte, Zekeriyyâ'ya Yahya ismiyle müjdelenen bu evlâd, Allah'ın bu "kelime"sini veya bu "kelime"den olan isa'yı tasdîk edecektir. Ayrıca Yahya, gerek ilmi, gerek sâlih amelleri ve gerekse üstün meziyet ve sıfatlarıyla kavminin efendisi, nefsini şehevî arzularına teslim etmeyen sâlih bir peygamber olacaktır.

Zekeriyyâ'ya Allah tarafından bir evlâd verileceği müjdelenince, Meryem'in onu sürüklediği manâ âleminden kendi dünyasına dönmesi çok çabuk olmuş ve sanki Rabbından temiz bir zürriyet isteyen kendisi değilmiş gibi, biraz hayret ve biraz da şaşkınlık içinde, kendisi yaş­lanmış, karısı da kısır olduğu halde "nereden benim çocuğum olacak?" demiştir, [49]

 

40 Aslında biri kısır, diğeri kocamış karı ve kocanın çocuk sahibi ol­maması, Allah'ın vazettiği kanunlardan biridir. Fakat bu değişmezlik, şüphesiz, insanlara göredir. Oysa Allah, bir şeyi murad ettiği zaman, ona, maruf ve mutad sebepler dışında bir başka sebep icad eder ve onunla murad ettiği şeye vücûd verir. İşte bundan dolayıdır ki, Ze­keriyyâ, yaşlılığını ve karısının kısırlığını ileri sürerek "Rabbım! Böyle olduğu halde benim nereden çocuğum olacak?" dediği zaman, ken­disini, Allah'ın değişmez kanunlarına tâbi bir insan olarak görüyor, fakat daha ötesini düşünemiyordu. Ne var ki Allahu Ta'âlâ, onu hemen uyarmış ve melekleri vasıtasıyle ona kudretinin sonsuzluğunu hatır­latarak "Allah, dilediğini böyle yapar" buyurmuştur.

Şüphesiz Allah, her neyi dilemişse, onu dilediği şekilde yapar. İnsan için alışılmışın dışında olsa bile, O'nun dilediği şeyin olmasını engel­leyecek veya onu mecrasından saptıracak hiçbir şey yoktur; çünkü her şey O'nun emrine tâbidir. Bu itibarladır ki İnsanın, bütün işlerini Allah'a havale etmesi, sonra da olan şeyin keyfiyetini veya nasıl olduğunu soruşturmaması gerekir; çünkü bunun sırrına ermek mümkün değildir. Zekeriyyâ kocamış, karısı ise, kısırlaşmış; böyle olduğu halele onun nasıl çocuğu olacak sorusu, Allah ona nasıl çocuk verecek manâsına gelmezse, başka hangi manâya gelir? Şüphesiz Zekeriyyâ'nın bu sorusu, Rabbının kudretinden şüphe ettiği için ileri sürülmüş bir soru değildir. Fakat o, biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, insanların tâbi oldukları ilâhî kanunlar muvacehesinde yaşlı ve kısır bir karı-kocadan çocuk meydana gelmeyeceğini düşünmüştürve bu düşünce ile o soruyu ileri sürmüştür. Bunun dışında başka bir düşüncesi olması mümkün değildir. [50]

 

41 Nitekim Rabbı ona, "Allah dilediğini böyle yapar" buyurunca da, içini sonsuz bir sevinç kaplamış ve "Rabbım! Bana bu hususta bir alâmet, bir nişan ver" demiştir. Bu alâmet, karısının hâmile kaldığını belli eden bir alâmet olacak ve Zekeriyyâ bir çocuk sahibi olacağını daha işin başında öğrenecektir.

Zekeriyyâ, karısının hâmile kaldığını gösterecek bir alâmete veya işarete niçin ihtiyaç duymuştur da, Rabbından böyle bir alâmet is­temiştir? Rabbı, onun bir çocuk sahibi olacağını haber vermiştir de o, Rabbının bu haberinden şüphe mi etmiştir? Şüphesiz bir peygamberin, Rabbının vahye dayalı haberinden şüphe etmesi mümkün değildir. Böyle bir görüş ileri sürmek, Allah'ın sâlih bir peygamberine iftira etmek­ten başka bir manâya gelmez. Bu bakımdan, bazı müfessirlerin, bu konuda ileri sürdükleri rivayete dayalı bazı haberleri sahîh kabul etmek mümkün değildir. Taberrnin Suddfden ve Ikrime'den naklen zikrettiği bir haberden öğrenildiğine göre, Zekeriyyâ, meleklerin Yahya'yı müj­deleyen seslerini işitince, şeytan ona gelmiş ve "ey Zekeriyyâ! Senin işittiğin bu ses, Allah'tan gelen bir ses değildir. O ses, seninle alay eden şeytandan gelmiştir. Eğer Allah'tan olsaydı, sana vahyettiği diğer şeyler gibi çocuk haberini de vahyederdi" diyerek onu şüpheye düşürmüş, bunun üzerine Zekeriyyâ da Rabbından, çocuğunun olacağına dair bir alâmet istemiş...

Allah'ın melek vasıtasıyle bir peygamberine gönderdiği herhangi bir haberi şeytanın karıştırması ve o haber üzerinde peygamberin kal­binde bir şüphe uyandırması nasıl mümkün olur? Bir haberin melek tarafından bir peygambere getirilmesini, "vahiy" den başka bir şeyle isimlendirmek mümkün müdür? O halde şeytan, Allah'ın bir vahyi üzerinde nasıl şüphe uyandırabilir? Öyle anlaşılıyor ki, müfessirler, Zekeriyyâ'nın, çocuk sahibi olacağını gösteren bir alâmet istemesinin sebebini araştırmışlar ve bunu, içine düşen bir şüpheden başka bir şeyle izah edememişlerdir. Çok defa olduğu gibi İsraiiiyyat, bu konuda da onların tek dayanağı olmuştur. Filhakika Luka İncilinde (1/18-20), Zekeriyyâ'nın kendisine çocuk müjdeleyen meleğe, çocuk sahibi olaca­ğını nasıl bilebileceğini, zira kendisinin de karısının da çok yaşlı olduklarını söylediği zikredildikten sonra, şöyle denilmiştir: "Melek cevap verip ona dedi: Ben Allah huzurunda duran Cebrailim; seninle konuş­maya ve bu şeyleri sana müjdelemeye gönderildim. İşte dilin tutulacak ve bu şeyler oluncaya kadar söz söylemeyeceksin; çünkü vaktinde yerine gelecek olan sözlerime inanmadın".

Görüldüğü gibi İncil, Zekeriyyâ'yı, Rabbının vahiylerini peygamber­lere teblîğ etmekle görevlendirilen Cebrail'in sözlerine inanmamakla itham etmiş, zekeriyyâ'nın insanlarla konuşmamasını da, Cebrail'in sözlerine inanmamanın bir cezası olarak değerlendirmiştir. Yukarıda, Taberî'den naklen zikrettiğimiz haberlerde de, Zekeriyyâ'nın şeytanın iğvasına kapılarak inançsızlığa düştüğü görülmüştü. Bundan da anlaşıl­maktadır ki, müfessirler, İncil'in tesiri altında kalmışlar ve âyet-i kerîmeyi de aynı manâda tefsir etmişlerdir. Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi, herhangi bir peygamberin kendisine gelen bir vahiyden şüpheye düş­mesi, veya vahiy getiren meleğe inançsızlık göstermesi mümkün de­ğildir. Hal böyle olunca, Zekeriyyâ'nın, çocuğu olacağına dair Rab-bından bir alâmet istemesi, onun da bir insan olması itibariyle, kendisine Allah'ın sonsuz bir lütfü olarak ihsan edilen o hayırlı evlâda nail olacağı zamanı bir an önce öğrenmek, heyecan İçinde çırpınan kalbini sükûna kavuşturmak, sonra da ailesine koşarak sevinçli haberin müjdesini ver­mek ve bu lütfü dolayısıyla Rabbına şükretmek arzusundan başka hiçbir sebebe dayanmıyordu.

Zekeriyyâ'nın çocuk sahibi olacağının alâmeti ise, insanlarla üç gün süreyle konuşamaması idi. Bu hal, ne Zekeriyyâ'nın, meleklerin müj­desine inanmaması ve ne de şeytanın vahyi karıştırması sebebiyle Zekeriyyâ için tayin edilen bir ceza idi. Fakat bu, çocuk sahibi olacağı ânı bir an önce öğrenmek ve Rabbına şükretmek İçin aceleci davranıp bir alâmet isteyen Zekeriyyâ'nın, bu isteğinin de Rabbı tarafından kabul edilip yerine getirilmesiydi. Allah, onun istediği alâmeti böyle takdir etmişti ve aynı zamanda ona, Allah'ı bol bol zikretmesi ve şükrünü yerine getirmesi için geniş bir imkân da hazırlamış oluyordu. Çünkü Zekeriyyâ, diline arız olan bir tutukluk sebebiyle üç gün boyunca insanlarla konu­şamayacak, bu hal ise, onun, bu süre zarfında inzivaya çekilip Allah'ı daha çok zikretmesine vesile olacaktı. Zaten Zekeriyyâ'nın da istediği bu değil miydi? Nitekim Allah, onun bu isteğini de yerine getirmiş ve âyet-i kerîmenin sonunda, "Rabbını çok zikret; akşam sabah O'nu teş­bih ef buyurmuştur. [51]

 

42.   Melekler şöyle demişlerdi- "Ey Meryem! Allah seni seçti; temizledi ve âlemlerin ka­dınlarına üstün kûdı".

43.   "Ey Meryem! Rabbtnın huzurunda dur; secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et."

44. (Ey Muhammedi) İşte bunlar, sana vah-yettiğimizgayba âit haberlerdendir. Onlar, Meryem 'i hangisi himayesine alacak diye fal oklarını atarlarken, sen onların yanın­da değildin; onlar çekişirlerken de yanla­rında bulunmuyordun.

 

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetlerinde, Âdem, Nûh ve İbrahim ailesiyle birlikte Imrân ailesini de nasıl seçip yücelttiğini ve âlemlere üstün kıldığını, karnındaki çocuğu Rabbının hizmetine adayan Imrân'ın karısının duasını kabul ederek nasıl ona bir kız evlâd verdiğini, Meryem adındaki bu kızı himayesi altına alan Zekeriyyâ'nın, yaşı son derece iler­lemiş ve karısı da kısır olduğu halde ona nasıl bir erkek evlâd ihsan ettiğini beyan buyurduktan sonra, yukarıdaki âyetlerinde de, tekrar Imrân'ın kızı Meryem'e dönmüş ve nasıl onu seçerek yücelttiğini ve âlemlerdeki bütün kadınlardan üstün kıldığını anlatmaya başlamıştır. Bu arada, tarihin derinliklerinde kaybolmuş birer gerçeği aksettiren bütün bu kıssaların, Muhammed (s.a.s.) tarafından haber verilmesini de, onun peygamberliğinin en büyük delillerinden biri kılmıştır? Zira onun haber verdiği bütün bu olaylar, ondan asırlarca önce vukubulmuştur ve Allah tarafından bildirilmedikçe, bunları hiç kimsenin bilmesi ve onlardan haber vermesi mümkün değildir.

Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [52]

 

42.   Melekler şöyle demişlerdi- "Ey Meryem! Al­lah seni seçti; temizledi ve âlemlerin kadın­larına üstün kıldı".

43.  "Ey Meryem! Rabbının huzurunda dur; secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et.

 

42 Allahu Ta'âlâ melekleri vasıtasıyla Meryem'e hitap ederek onu seçip yücelttiğini ve âlemlerin bütün kadınlarına üstün kıldığını haber vermiştir. Her ne kadar âyet-i kerîmede Allah'ın hitabını Meryem'e ulaştıran melek cemi sîgasıyle (çoğul olarak) zikredilmiş ve "melekler" denilmiş ise de, bir çok müfessirin de işaret ettiği gibi, Araplar, bazı hal­lerde tek olan bir şeyin cinsini kasdettikleri zaman, onu çoğul olarak zikretmişler, meselâ bir gemiye binip giden kimse için "gemilere binip gitti" demişlerdir. Bunun gibi, âyet-i kerîmede de, Meryem'e hitap eden bir melek olduğu halde, "melekler" denilmiştir.

Kıssanın daha teferruatlı anlatıldığı Meryem sûresinin 17 nci âye­tinde, Meryem'e gönderilenin, melek yerine "rûh" olduğu ifade edilmiş ve "ona ruhumuzu göndermiştik; o da ona tam bir insan suretinde görünmüştü" denilmiştir. Bu âyet-i kerîmenin delaletiyle, Meryem'e gön­derilen meleğin Cebrail (a.s.) olduğu anlaşılır. Ancak burada şunu hemen belirtmek gerekir ki, Cebrail'in Meryem'le konuşması ve ona Rabbının haberlerini getirmesi vahiy olarak değerlendirilemez; çünkü vahiy sadece peygamberlere gönderilmiştir. Meryem ise, peygamber değildir ve ona gelen haberlere ancak "ilham" demek doğru olur.

Âyet-i kerîmede, Meryem'in, Allahu Ta'âlâ tarafından seçilip yücel­tildiği, temizlendiği ve âlemlerin bütün kadınlarına üstün kılındığı beyan edilmiştir.

Filhakika Meryem, anası tarafından Allah'ın hizmetine adanıp Bey-tu'l-Makdİs'e yerleştirildiği zaman, Allah onu güzel bir şekilde kabul etmiş ve güzel bir nebat gibi yetiştirmiştir. Bu, Allah'ın onu ilk seçişi idi. Zira Beyt'e hizmet, yalnız erkeklere hâs bir işti. Rabbı onu, maddî ve manevî her çeşit kirden temizleyerek mabette devamlı kalabilecek bir temizliğe eriştirmişti. Ayrıca, en güzel ahlâkla da bezeyerek onu âlem­lerin bütün kadınlarına üstün kılmıştı. Öyle ki, kendisine bir erkek evlâd müjdelendiği zaman, o, ne daha önce mabetten ayrılmış, ne de ona herhangi bir erkek eli değmişti. İşte, Meryem'in ikinci defa seçilip yücel­tilmesi budur; yani kendisine hiçbir erkek eli değmediği halde bir peygambere ana olması... İşte bu özellikleridir ki, onu bütün kadınlara üstün kılmıştır. Hazreti Peygamber de Meryem'in fazîletinejşaret etmiş ve Buhârî[53]

"ın rivayetlerindenöğrendiğimize göre, şöyle buyurmuştur; "Zamanında yeryüzü kadın­larının en hayırlısı, Imrân kızı Meryem'dir. Bu zamanda da yeryüzü kadınlarının en hayırlısı, Huveyüd kızı Hadîce'dir". hazreti Peygamber, Müslim {Sahîh, IV. 1886)'de yer alan başka bir hadîsinde de şöyle buyur­muştur: "Erkeklerden bir çok kimse kemale erdi; fakat kadınlardan yalnız Imrân kızı Meryem ile Firavunun kansı Âsiye kemale erdi..." [54]

 

43 Melekler, Meryem'e Rabbı tarafından seçilip yüceltildiğini haber verdikten sonra, hudû ve huşu içinde O'na itaat etmesini emretmişler­dir, Hudû ve huşu içinde Allah'a itaat, her şeyden önce, Rabbı tarafından seçilip yüceltilen bir insanın, Rabbına karşı kalbinde bulunması gereken sonsuz şükran duygularının bir ifadesidir. Bu itaat da, ancak O'na karşı kulluk görevinin yerine getirilmesiyle mümkün olur. Kulluk ise, insanın, Allah huzurunda hudû ve huşu ile ibadet etmesini gerektirir.

Melekler, Meryem'e, secde etmesini ve rükû edenlerle birlikte rükûa varmasını emretmişlerdir. Rükû ve secde, ibadette hudû ve huşûun bir ifadesidir. Bizim kıldığımız namazda rükû ve sücûd, bilinen hareketlerle yapılır ve hudû ve huşûa delalet eder. Yahudilerin namazları ise, amel ve şekil bakımından bizim namazımızdan farklıdır. Fakat rükû ve sücûd ile nasıl bizden Allah'a karşı hudû ve huşu istenmişse, yahudîlere ve dolayısıyle âyet-i kerîmede söz konusu olan Meryem'e de rükû ve sücûd ,emredildiği zaman, hudû ve huşu istenmiştir. Ondan rükûa varanlarla birlikte rükûa varmasının istenmesi ise, kendisini, Beyt'in en şerefli yeri sayılan mihraba bağlamış olması dolayısıyledir. Diğer bir ifade ile, onun bütün vakitlerini mihrabta ibadetle geçirmesi ve her an Beyt'e ibadet için gelenlerle beraber bulunması sebebiyledir. Buna göre, Meryem'e diğer ibadet edenlerle birlikte ibadet etmesi emredilmiş olmaktadır. [55]

 

44. (Ey Muhammedi) İşte bunlar, sana vahyet-tiğimizgayba ait haberlerdendir. Onlar, Mer­yem'i, hangisi himayesine alacak diye fal oklarını atarlarken, sen onların yanında değildin; onlar çekişirlerken de yanlarında bulunmuyordun.

 

44 Allahu Ta'âlâ, Zekeriyyâ ve Meryem'le ilgili kıssaları anlattıktan sonra Hazreti Peygambere hitap ederek şöyle buyurmuştur: Ey Mu­hammedi Gerek Zekeriyyâ ve gerekse Meryem'le ilgili olarak sana an­lattığımız, senin de insanlara okuyarak duyurduğun kıssalar, senin şâhid olmadığın, herhangi bir kitapta okumadığın, yahutta herhangi bir kimsenin sana anlatmış olamayacağı, geçmiş devirlerden gayba âit hâdiselerle ilgili haberlerdir. Bunları biz sana, zekeriyyâ ve Meryem'e gönderdiğimiz Cebrail vasıtasıyla gönderdik; sana vahyettik. Eğer bii sana vahyetmemiş olsaydık, sen bunları nereden bilecektin? Aralarında Zekeriyyâ'nın da bulunduğu Beytu'l-Makdis cemaatı, Meryem'e kefil olmak ve onu himayesine almak için aralarında kur'a çektiklerinde vö bunun münakaşasını yaptıklarında, sen onların yanında da değildin- O halde hiç kimsenin bilmediği gayba ait bu haberleri sana bildiren ve senin bilmeni sağlayan vahiyden başka ne olabilir?

Bu âyet-i kerîmenin, Zekeriyyâ ve Meryem kıssalarının hemen ardından gelmesi, Hazreti Peygamberin geçmiş bir kavme ait bu haber­leri, okuma yazma bilmediği için, yazılı kaynaklardan okumuş ola­mayacağını, keza okuma yazma bilmeyen ve geçmişe ait haberlere bil­gisi bulunmayan bir kavim içinde yetiştiği için de herhangi bir kimseden işitmiş bulunamayacağını gözler önüne sermek ve inkarcılara, inadları dışında aklî ve mantıkî hiçbir delil bırakmamak içindir. Filhakika Hazreti Peygamber, geçmiş kavimlere ait bu haberleri yazılı kaynaklardan okumadığına ve herhangi bir kimseden de işitmediğine göre, onun bun­ları öğrenmesi için iki yolu kalmış olmaktadır. Birincisi vahiy, ikincisi de bizzat müşahede ile bunlara vâkıf olmak... İnkarcılar vahyi reddettik­lerine göre, geçmişte cereyan eden hâdiseleri bilmenin tek bir yolu kalmış olmaktadır ki, o da müşahededir ve âyet-i kerîmede biraz da is­tihza ile imkânsızlığı ortaya konan yol da işte budur.

Ehl-i kitaptan olan inkarcıların tutumları daha farklı görünmektedir. Eğer geçmişe ait bu çeşit Kur'ân haberleri, kendi kitaplarındaki haber­lere uygun olursa, bu haberlerin Kur'ân'a kendi kitaplarından akta­rıldığını söylerler. Eğer Kur'an haberleriyle kendi kitaplarının haberleri arasında bir aykırılık bulunursa, Kur'ân haberlerinin sahîh olmadığını ileri sürerler. Eğer Kur'ân haberlerini kendi kitaplarında bulamazlarsa, bu haberlerin de asılsız olduğunu iddia ederler. Müslümanların naza­rında ise, Kur'ân'da yer alan her şey haktır. Çünkü Kur'ân, peygamber­liği açık ve kesin delillerle sabit olan Muhammed (s.a.s.) tarafından getirilmiştir. Kitap, gelmeye başladığı ilk âyetinden son âyetine kadar vahiy kâtipleri tarafından yazılmış, bir çok hafız tarafından hıfzedilmiş ve nesilden nesile tek bir harf ve kelimesi değişmeden mütevatir olarak nakledilmiştir. Tevrat ve İndiler ise, ne kimin tarafından yazıldıkları ve ne de ilk defa hangi dilde yazıldıkları bellidir. Belli olan ve apaçık bilinen bir şey varsa, o da, gerek Musa'ya nisbet edilen Tevrat'ın ve .gerekse İsa'ya nisbet edilen birbirinden farklı dört İncil'in, bu peygamberlerin vefatlarından asırlarca sonra, halk arasında dolaşan söylentilerden toplanıp yazılmış olmalarıdır. Bu sebepledir ki Tevrat ve İncil'de yer alan ve Kur'âri'a uygun olan haberleri, Kur'ân'ın tasdik ettiğini, aykırı olan haber­leri ise Kur'ân'ın tashîh ettiğini, yani düzelttiğini kabul etmek gerekir. [56]

 

45.  Melekler §öyle demişlerdi- "Ey Meryem! Allah, kendisinden bir kelimeyi sana müj­deler. İsmi, Meryem oğlu îsâ Mesih'tir. Dünya ve âhırette sânı yüce ve (Allah'a) yalan olacaklardandır".

46.  "Beşikte iken ve yetişkin halinde insanlar­la konuşacaktır. (Aynı zamanda) sâlih-lerden olacaktır".

47. Meryem de demişti id: "Rabbımf Hiçbir beşer eli bana dokunmamışken, nereden benim oğlum olacak"?Allah da şöyle bu­yurmuştu: "Allah, dilediğini böyle yaratır. Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, ona sadece ol, der; o da hemen oluf

48.   "(Allah) ona yazıyı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretecektir".

49.   "Onu İsraüoğullanna peygamber olarak gönderecektir, (Bu peygamber onlara di­yecektir ki:) Ben, Rabbtnız katından bir mucize getirdim: Size, çamurdan kuş şek­linde bir şey yapacağım; sonra ona üfîi-receğim; o da, Allah'ın izniyle (canlı) bir kuş olacaktır. Yine Allah'ın izniyle, körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim. Ev­lerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri sizlere haber veririm. Eğermü'min iseniz, bunda, sizin için alınacak bir ibret vardır11.

50.   "Benden önce gönderilen Tevrat'ı doğru­lamak ve size haram kılman bazı şeyleri helâl kûmak için geldim. Rabbınızdansize âyetler getirdim. O halde, Allah'tan kor­kun ve bana itaat edin".

51.   "Şüpheyoktur ki Allah, benim de Rabbun-dır, sizin de Rabbmtzdır. Öyleyse O'na ibadet edin. İşte doğru yol budur".

 

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetlerinde, Meryem ve Zekeriyyâ kıs­salarını anlattıktan, îsâ ile ilgili haberlere geçişi sağlamak maksadıyla Meryem'in seçilip yüceltildiğine ve bütün kadınlara üstün kılındığına tekrar işaret ederek, onu Rabbına daha çok ibadet etmeye ve şükrünü artırmaya davet ettikten sonra, melekler vasıtasıyla ona bir oğlan çocu­ğu müjdelemiştir, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Meryem'e Rabbının oğul müjdesini getiren meleklerden maksat, Meryem sûresinin 17 nci âyetinin delaletiyle Rûh, yani Cibril'dir ve Meryem'e tam bir insan suretinde görünmüştür. Daha önce Meryem'e gelerek, onun, Rabbı tarafından seçilip yüceltildiğini ve bütün kadınlara üstün kılındığını haber veren Cebrail, bu defa ona bir oğul müjdesiyle gelmiş ve onu şaşkına çevirmiştir; çünkü Meryem'e, o zamana kadar çocuğu olmasına yol açacak hiçbir erkek dokunmamıştır. Fakat Allah, bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, ona "ol" demesi yeter. Bu kelime O'ndan sâdır olduğu zaman, o şeyin olmasını engelleyecek hiçbir şey yoktur. Nitekim yukarıdaki âyet-i kerîmelerde bu hususa da işaret edilmiş, sonra da Meryem'den doğacak olan İsa'nın bazı özellikleri anlatılmıştır. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [57]

 

45.  Melekler §öyle demişlerdi- "Ey Meryem! Al­lah, kendisinden bir kelimeyi sana müjdeler. İsmi, Meryem oğlu îsâ Mesîh'tir. Dünya ve âhırette şânıyüce veAllah'a yakın olacaklar-darıdır".

46.     "Beşikte iken ve yetişkin halinde insanlarla konuşacaktır. (Aynı zamanda) sâlihlerden olacaktır".

 

45 Melekler veya yukarıda da işaret edildiği gibi Cebrail, Meryem'in Allah tarafından seçilip yüceltildiğini ve bütün kirlerden temizlenip âlem­lerin kadınlarından üstün kılındığını müjdeleyerek ona, Rabbına İbadet etmesini ve şükrünü artırmasını emrettiği sırada, bir de sahip olacağı bir oğlan çocuğu müjdelemiş ve bu çocuğun adının da Meryem oğlu îsâ Mesîh olacağını haber vermiştir.

Âyet-i kerîmede Meryem'e müjdelenen çocuk, Allah'ın bir kelimesi olarak ifade ve bu ifadeyle, îsâ'nın dünyaya gelişinin, diğer insanların dünyaya gelişinden farklı olduğuna işaret edilmiştir. îsâ, Allah'ın kelime­sidir. Ona "kelime" lafzının ıtlakı, Yâsîn sûresinin 82 nci âyetinde de açıklandığı gibi, yaratılışının "kün" (ol) kelimesine dayalı olması se­bebiyledir. Bu âyet-i kerîmede şöyle buyurulmuştur: "Allah, bir şeyin olmasını istediği zaman, O'nun işi, ona ol demekten ibarettir; o da hemen olur".

Her ne kadar kâinatta var olan her şeyin, Allah'ın "ol" emriyle vücûd bulduğu, bu âyet-İ kerîmeden kolayca anlaşılırsa da, Allahu Ta'âlâ, in­sanların yaratılışını birtakım sebeplere dayamış, bu sebepler olmaksızın bir insanın vücut bulmasını imkânsız kılmıştır. Bu sebepler, kısaca, erkek ve kadının birleşmesi neticesinde erkek menisinde bulunan spermanın kadın yumurtasını döllemesi olarak ifade edilebilir. Buna göre, bir çocuğun vücut bulması için, ana rahminde sperma ile bir yumurtanın birleşmesi şarttır. Bu birleşme olmadan çocuğun ana rahminde te­şekkül etmesi imkânsızdır. Ne var ki isa'nın oluşu, bu kaidenin dışında cereyan etmiştir. Çünkü kendisini Beyt'in hizmetine ve Allah'ın ibadetine adamış olan annesi Meryem, herhangi bir erkekle evlenmemiş ve dolayısıyla çocuk teşekkülüne sebep olacak şartlar tahakkuk etme­miştir. Bununla beraber Allahu Ta'âlânın, Meryem'den doğacak bir çocuğun, dünya ve âhırette sânı yüce ve Allah'a yakın bir peygamber olmasını murad etmesi halinde, ona "ol" demesi yeterlidir. Ve filhakika îsâ'nın ana karnında teşekkülü böyle olmuş ve Allahu Ta'âlâ kün=ol kelimesini îsâ'nın vücudu için sebep kılmıştır; daha doğrusu bu vücûd, Allah'ın kelimesine izafe edilmiş, kelime de, vücûd bulan varlığa ıtlak olunmuştur; hattâ îsâ, kelimenin ta kendisi addolunmuştur.

Allahu Ta'âlâ, Meryem'e müjdelediği çocuğun adını da belirlemiş ve ona Mesîh îsâ demiştir. Mesîh kelimesi, İbranîce'den Arapçaya geçmiş bir kelime olup, bir hükümdar lakabıdır. Yahudî âdetinde, kral veya hükümdar olacak kimse, kâhin tarafından mukaddes bir yağla meshedilir ve bu olaya mesh, hükümdara da mesîh denirdi, yine ya-hudîler arasında yaygın olan bir inanca göre, peygamberleri, onlara, ileride zuhur edecek bir mesîhi müjdelemişlerdi. Bir hükümdar olarak gelecek olan bu mesîh, onlara, kaybetmiş oldukları yeryüzü hüküm­ranlığını yeniden kazandıracaktı. îsâ zuhur edip de mesîh diye ad­landırılınca, bazı kimseler, peygamberlerin müjdeledikleri mesîhin o olduğunu ileri sürmüşler ve ona inanmışlar, yahudîler ise, bu müjdenin tevilinin gelmediğini, bu itibarla içlerinden mutlaka bir hükümdarın çıkması gerektiğini iddia etmişlerdir.

Allahu Ta'âlâ, Meryem'e müjdelediği çocuğun ismini Mesîh îsâ olarak açıkladıktan sonra, onu anasına nisbetle İbn Meryem (Meryem'in oğlu) olarak zikretmiştir; çünkü onun, bir babaya nisbetini gerektirecek babası yoktur.

İşte, Allah'ın Âdem'den sonra, insanların yaratılışında vazettiği kaideden tamamiyle farklı bir şekilde hayat verdiği îsâ, dünya ve âhirette sânı yüce ve Allah'a yakın olacaklardandır. Onun dünyadaki yüceliği, mü'minlerin kalblerinde kazanacağı mevki ve onlardan göreceği büyük saygıdır. Öyle ki, dünyada hiçbir hükümdar, onun sâhip.olduğu bu mevkiyi elde edememiştir. Onun âhiretteki yüceliği ise, Rabbına olan yakınlığından ibarettir. [58]

 

46 Onun peygamberliğine bir delil olmak üzere, o daha beşikte iken insanlara hitap edecek ve onlarla konuşacaktır. îsâ'nın beşikte iken in­sanlarla konuşması, onun peygamberliğine olduğu kadar, yahudîlerin, annesi Meryem'e karşı ileri sürdükleri iftiranın da asılsız olduğuna delâlet eder. Zira yahudîler, îsâ'nın babasız doğduğuna inanmıyorlar, Meryem'in Yûsuf isimli bir marangozla ilişkisi olduğunu ileri sürüp, onun bu ilişki neticesinde doğduğunu iddia ediyorlardı. Oysa Allah'ın eşsiz bir mucize ile, henüz konuşabilecek bir yaşa gelmeden konuşma gücü verdiği ve bunu peygamberliğinin delillerinden biri kıldığı bir kimseye, yine eşsiz bir mucize ile babasız hayat vermiş olması, O'na elbette güç gelecek bir iş değildir.

Bazı müfessirlere göre, îsâ'nın, yahudîlerin iftiralarından annesinin beraetine delâlet eden beşik konuşması, yalnız bir defa cereyan etmiş, bu konuşmadan sonra, normal konuşma çağı gelinceye kadar bir daha hiç konuşmamıştır. Hıristiyanlar ise, îsâ'nın beşikte hiç konuşmadığını ileri sürmüşlerdir.

Âyet-i kerîmede îsâ'nın yetişkinliğinde veya olgunluk çağında da insanlarla konuşacağına işaret edilmiştir ki, bu da onun, Rabbından -vahiy alıp onu insanlara tebltğ edeceğine ve dolayısıyla onun peygam­berliğine ayrı bir delil teşkil eder. Bu itibarla o, Allah'ın her yönden ken­disine iyilik ihsan ettiği kimselerden olacaktır.

İşte, Allahu Ta'âlânın, melekleri vasıtasıyle Meryem'e müjdelediği Isâ Mesîh budur: Dünya ve âhirette sânı yüce, Allah'a yakın, beşikte iken ve yetişkinlik çağında konuşan ve insanları Rabbının yoluna davet eden bir peygamber. Ancak Meryem bu müjdeyi aldığı zaman, bir beşerin normal şaşkınlığı içinde, evli olmadığı ve bir eşi bulunmadığı halde, nereden bir çocuk sahibi olacağını sormuştu. Allahu Ta'âlâ, onun bu kıssasını da şöyle anlatmıştır: [59]

 

47. Meryem de demişti ki: "Râbbımf Hiçbir beşer eli bana dokunmamışken, nereden benim oğlum olacak? Allah da şöyle buyurmuştu: "Allah, dilediğini böyle yaratır. Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, ona sadece, ol, der; o da hemen olur".

48.  "(Allah) ona, yazıyı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretecektir".

49.   "Onu İsrail Oğullarına peygamber olarak gönderecektir. (Bu peygamber onlara diyecektir ki:) Ben Rabbmız katından bir mucize getirdim: Size çamurdan kuş şeklinde bir şey yapacağım; sonra ona üfureceğim; o da, Allah'ın izniyle (canlı) bir kuş olacaktır. Yine Allah'ın izniyle, körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim. Evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri sizlere haber veririm. Eğer mü'min iseniz, bunda, sizin için alınacak bir ibret vardır^

50.  Benden   önce  gönderilen   Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılman bazı şeyleri helâl kılmak için geldim. Rabbtnızdan size âyetler getirdim, O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

51. "Şüphe yoktur ki Allah, benim de Rabbimdır, sizin de Rabbıntzdır. Öyleyse O'na ibadet edin. İşte doğru yol budur".

 

47 Meryem, îmanı son derece mükemmel olan bir kadındı. Daha önce de açıklandığı gibi, anası onu Rabbına adamış, Rabbı da onu kabul edip güzel bir bitki gibi yetiştirmişti. Bu sebeple onun, Rabbının sonsuz kudretinden şüphe etmesi asla mümkün değildi. Melekler ona, Allah'ın bir oğlan çocuğu müjdelediğini haber verince, onun "Rabbım! Hiçbir beşer eli bana dokunmamışken, nereden benim oğlum olacak?" demesi de, Rabbının ona bir evlâd vermesi hususundaki kudretinden şüphe etmesi sebebiyle değil, fakat her insan gibi, kendisinin de tâbi olduğu beşerî kanunlar muvacehesinde, evli olmadığı ve erkek bir eşi de bulunmadığı halde bu işin nasıl olacağını soruşturması ve kendiken-dine buna bir cevap bulamaması sebebiyle idi. Rabbı ona bir evlâd müjdelemekle, acaba evleneceğini ve evlendikten sonra mı bir çocuğu olacağını haber vermişti? Evli olmayan bir insana, çocuk müjdesi veril­diği zaman, aklına bu çeşit bir sorudan başka ne gelebilirdi?

Ancak Allahu Ta'âlânın Meryem'e müjdelediği çocuğun teşekkülü, hiçbir beşerin aklına gelmesi mümkün olmayacak bir tarzda olacaktı. Çünkü Aliahu Ta'âlâ, Meryem'in "Rabbım! Hiçbir beşer eli bana dokun-mamışken, nereden benim oğlum olacak?" sorusuna "Allah dilediğini böyle yaratır" buyurmuş ve ona hiçbir beşer eli dokunmadan bir oğul vereceğini bildirmişti. Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, ona sadece

"ol" demesi yeterdi. Mesîhîsâ da, Rabbının bu kelimesiyle ana karnında teşekkül eden ilk çocuk olacaktı.

Allahu Ta'âlânın, yaşı ilerlemiş, karısı kısırlaşmiş Zekeriyyâ'ya^Yah-yâ'yı, kendisine hiçbir beşer eli dokunmamış Meryem'e de Mesîh îsâ'yı vermesinde, insanlar için alınması gereken büyük bir ibret vardır. Zira her iki hâdise de, Allah'ın sonsuz kudretine delâlet eden bir yaratma örneğidir. Fakat asıl dikkati çeken husus, Allahu Ta'âlânın, her iki yarat­ma işini de farklı ifadelerle beyan etmesi ve Zekeriyyâ'ya verdiği Yah­ya'yı, "yapmak", Meryem'e verdiği îsâ'yı ise "yaratmak" fiiliyle açık­lamasıdır. Filhakika 39-40 inci âyetlerde de belirtildiği gibi, kendisine Yahya isimli bir evlâd müjdelendiği zaman, "Rabbım! Yaşlılık bana gelip çatmış... Karım da kısır olduğu halde benim nereden çocuğum olacak?' diyen Zekeriyyâ'ya, Rabbt "Allah, dilediğini böyle yapar" buyurduğu halde, "Rabbım! Hiçbir beşer eli bana dokunmamışken, nereden benim oğlum olacak?" diyen Meryem'e ise, Rabbı, "Allah, dilediğini böyle yaratır" buyurmuştur.

Allahu Ta'âlâ, Yahya hakkında "Allah, dilediğini böyle yapar" buyur­duğu halde, îsâ hakkında neden "Allah, dilediğini böyle yaratır" buyur­muştur? Bu farklı kullanışlar, iki fiil arasında olduğu kadar, bu fiillerin neticeleri arasında da belli bir farkın bulunduğunu göstermektedir. Fil­hakika Yahya'nın ana karnında teşekkülü ile, îsâ'nın ana karnında teşekkülü arasında böyle bir fark mevcuttur. Her şeyden önce Yahya, insanlar arasında maruf ve meşhur olan sebeplerin biraraya gelmesiyle vücut bulmuştur. Çünkü Yahya'nın hem anası vardır, hem de babası vardır, babasının yaştı, anasının ise kısır olması, Zekeriyyâ'ya bir evlâd vermeyi murad eden Allahu Ta'âlânın kudretine elbette engel teşkil etmez. Böyle olunca, herhangi bir insanın ana karnında teşekkülü gibi, Yahya'nın teşekkülü de, karı ve kocanın birleşmesiyle normal yollardan gerçekleşmiş olur. İşte, Allahu Ta'âlâ, Yahya'ya, belirli sebeplerin biraraya gelmesiyle ve benzeri diğer insanlarda görülen beşerî kaideler çerçevesi içinde hayat verdiği için, bunu yapma fiili ile ifade etmiştir.

Yaratma ise, yapmadan farklıdır. Yaratmada, yoktan varetme, icad etme manâları vardır. Sebepler, insanlar arasında mâruf değildir; alışıl­mış değildir. îsâ'nın ana karnında teşekkülü de böyle olmuştur. Onun bir babası yoktur; Meryem'e herhangi bir erkek de dokunmamıştır; dolayısıyle ana karnında onun teşekkülüne sebep olacak bir ilkah hâdisesi olmamıştır. Bununla beraber Allahu Ta'âlâ, insanlar arasında maruf olmayan bir sebep yaratmış ve îsâ'nın ana karnında teşekkülünü işte bu sebebe dayamıştır. Sonra da bu işi, Yahya'nın teşekkülünden farklı bir şekilde yaratma fiiliyle ifade etmiştir.

Kâfirler, insanların ana karnında teşekkülü için gerekli sebeplere bakarak, îsâ'nın ana karnında babasız teşekkülünü inkâr etmişler ve bunun imkânsız olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa bunun imkânsız olduğunu isbat edecek hiçbir aklî delile sahip değillerdir. Bugün insan­lar, daha öncekilerin hiç görmedikleri ve işitmedikleri pek çok şeyin keşfedildiğine şâhid olmuşlardır. Eskilere bunlardan sözedilmiş olsaydı, belki inkâr ederler ve onların cin veya şeytan işi olduğunu ileri sürerler­di. İlerleyen tıp ilmi, bugün, insan teşekkülünde maruf ve meşhur olan sebepleri suni olarak biraraya getirmek suretiyle çocuk elde edilmesini sağlamıştır. Erkek spermasıyle kadın yumurtasının suni ilkahı, tüp bebeklere vücut vermiştir. Ancak bütün bunlar, bu bebeklerin anasız ve babasız teşekkül ettiğini göstermez. Çocuk teşekkülü için asıl Önemli faktör, ana ve babanın yumurta ve tohumlarıdır. Ana ve baba iser bun­ların uygun şartlar altında birleşmelerini sağlayan sadece birer aracıdır. Bu bakımdan suni ilkah, ana ve babanın yapmadıkları birisi, başka yol­larla yapmaktan ibarettir.

Bu kısa açıklamadan sonra şu hususa hemen işaret etmek gerekir ki, îsâ'nın ana karnında teşekkülü bir baba vasıtasıyle olmadığı gibi, suni ilkah da söz konusu değildir. Âyet-i kerîmede buna delâlet edebilecek hiçbir işaret yoktur. Fakat açıkça belirtilen husus şudur ki, Allah, dilediğini, baba veya suni ilkah gibi herhangi bir sebebe bağlamaksızın da yaratır. Bir şeyin vücuda gelmesini murad ettiği zaman, ona, sadece "ol" der; o da hemen olur.

Ancak, Allahu Ta'âlânın, olmasını murad ettiği şeye "ol" emrini yöneltmesi, bazı müfessirlere göre temsîlîdir. Yani Allah, bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, ona "ol" demez; fakat olmasını murad ettiği şeye iradesi taalluk edince, o şey hemen olur. Bazı müfessirler ise, emrin hakikî olduğunu ve Allahu Ta'âlânın olmasını murad ettiği şeye "ol" demesi halinde, o şeyin hemen olduğunu ileri sürmüşlerdir; âyet-i kerîmenin zahiri de buna delâlet eder. Fakat Allahu Ta'âlâ, ister gerçek manâda "ol" demiş olsun, ister murad ettiği şeyin olmasına iradesttaal-luk etmiş olsun, Meryem oğlu Mesîh îsâ, anasının karnında, insanlar arasında bilinen sebepler dışında teşekkül etmiş ve dünyaya gelmiştir. [60]

 

48 Onun dünyaya gelişi, her peygamberi diğer insanlardan ayıran bir takım özellikleri taşıması dolayısıyle, dünyaya geldikten sonra da, onun, Rabbının ayrı bir ihtimamına mazhar olacağına şüphe yoktur. Bu cümleden olarak, âyet-i kerîmede, îsâ'nın sahip kılınacağı fazîletlere işaret edilmiş ve ona, kitabın, hikmetin, Tevrat ve İncil'in öğretileceği açıklanmıştır. Kitaptan murad, kitabet veya yazıdır ve okuyup yazma

manâsına gelir. Hikmet ise, ilim manâsındadır ve insanın, iradesi dâhilinde daima hayırlı ve faydalı işler yapmasını sağlar. Tevrat, Mûsâ (a.s.)'ya indirilen kitaptır. Ve gerçekten İsa (a.s.), Tevrat'ı ve Tevrat'ın esrarını çok iyi bilir ve kavmine de öğretirdi. İncil ise, Rabbının kendisine vahiyle indirip öğrettiği kitaptır. [61]

 

49 İşte, melekler, Allah'ın bir evlâd müjdesini Meryem'e ulaştırdıkları zaman, bu evlâdın sahip olacağı faziletleri de böyle ifade etmişlerdi. Kısacası Rabbı onu, dilediği gibi terbiye edip yetiştirecek, sonra da onu İsrail oğullarına peygamber yapacaktı. Nitekim bazı kaynaklardan öğrenildiğine göre, îsâ (a.s.)'ya otuz yaşında iken vahiy gelmiş ve üç yıl devam etmiştir.

Rabbı tarafından İsrail oğullarına peygamber olarak gönderilecek olan îsâ, peygamberliğinin doğruluğunu İsbat için onlara bir takım deliller de getirecek ve şöyle diyecekti:

Ey kavmim! Ben size, çamurdan, belirli ölçüleriyle bir kuş yapacağım: Sonra bu kuşa üfüreceğim. İşte o zaman Allahu Ta'âlânın emriyle bu kuşun diğer kuşlar gibi uçtuğunu göreceksiniz.

Keza Allah'ın izniyle körün gözlerini açacak, abraşı (ala tenliyi) iyi edeceğim; ölüleri de dirilteceğim.

Bunlara ilâveten, evinizde yediğiniz ve yarınınız için biriktirdiğiniz yiyecekleri, görmediğim ve hiç kimseden duymadığım halde, size haber vereceğim.

İşte bütün bu söylediklerimde, benim, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu gösteren deliller vardır. Eğer mü'min kimseler iseniz, bu delillerle, benim, Allah tarafından size gönderilmiş bir peygamber olduğuma ve beni size gönderen Allah'a îman edersiniz. Zira benim size mucize olarak göstereceğim bütün bu şeyler, yalnız Allah'ın dilemesiyle olan şeylerdir. Bu bakımdan asıl yaratıcı Allah'tır. Dilediğini dilediği şekilde yaratma kudreti O'nundur. Bu sebeple O'na inanmanız gerekir. Ben ise, O'nun peygamberi olarak seçtiği ve mucizelerini de elimde yarattığı bir kuluyum. Bana da, sadece O'nun bir peygamberi ve kulu olarak inanacaksınız.

İşte, Meryem'e Rabbı tarafından müjdelenen ve adı Meryem oğlu Mesîh îsâ olacak olan peygamber adayının, kavmine gönderildiği zaman onlara söyleyeceği ilk sözler bunlar olacaktır. îsâ'nın, onlara söyleyecek olduğu bu sözler, kavminin kendisine inanmasını sağlayacak bir takım mucizeleri ihtiva ediyordu. Bu mucizelerin, îsâ'nın peygamber olarak gönderilmesinden sonra vukubulup olmadığını an­lamak için sahîh haberlerin gelmiş olması gerekir. Müfessirler bu konuda çeşitli haberler naklederler. Ancak bunların sıhhati hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bu haberlerden en dikkat çe­kici olanı, Taberî'nin İbn İshak'tan naklettiği haberdir. Bu habere göre îsâ (a.s.), bir gün çocuklarla beraber otururken, bir miktar çamur alır ve çocuklara "bu çamurdan size bir kuş yapayım mı?" der. Çocuklar, "bunu yapabilir misin?" deyince, "Allah'ın izniyle..." diye cevap verir. Sonra ça­muru bir kuş haline getirir; ona üfürür ve "Allah'ın izniyle kuş ol" der. Çamur kuş olur ve avuçlarının arasından uçar. Çocuklar bu gördükleri­ni hocalarına anlatırlar. Onlardan da olay, halk arasında yayılır. Halk ga­leyana gelir. İsrail Oğulları onu bulmak ister; fakat annesi onun başına bir kötülük gelmesinden korkar ve onu kaçırır.

Taberî tarafından nakledilen bu habere inanmak pek mümkün görülmemektedir. Zira hikâyede her şeyden önce dikkati çeken husus, Isâ (a.s.)'nın, İsrail oğullarına peygamberliğinin bir delili olarak Allah'ın gösterebileceği bir mucizeyi çocuklarla bir oyun haline getirmiş olma­sıdır. Bu münâsebetle şunu hemen belirtmek gerekir ki, mucize, sadece peygamberlere verilen bir takım harikulade oluşlar olmakla beraber, peygamberlerin her istedikleri ânda gösterebilecekleri şeyler değildir. Bunların yerini, zamanını ve gösterileceği toplulukları yalnız Allah tayin eder ve vukubulan harikulade hâdiseyi de Allah yaratır. Peygamberlerin vukubulan hâdisede aracı olmaktan başka hiçbir rolleri yoktur. Hele peygamberlerin, sihirbazlığı meslek haline getiren ve seyredenlerin gözlerini boyamaktan başka bir şey yapmayan sihirbazlar gibi bir olayı tekrar tekrar halka göstermeleri hiç mümkün değildir.

Mucize, bir hâdisenin, Allahu Ta'âlânın vazettiği kanunlara aykırı olarak vukubulmasıdır. Gözü aldatmak ve olan hâdiseyi gizli bir sebebe dayayarak, olduğundan farklı göstermek şeklinde tarif edilebilecek olan sihirle mucizenin hiçbir ilgisi yoktur. Siniri meydana getiren sebepler ortadan kalkınca sihir de bozulur. Mucizenin yaratıcısı ise, Allahu Ta'âlâ-dır ve mucize olarak cereyan eden hâdise, insanların alışık oldukları hâdiselere zıt olarak vukubulan gerçek bir hâdisedir. Meselâ güneş, her gün doğu tarafından doğar, batı tarafından da batar. Bu hâdise, insan­ların alışık oldukları hâdiselerden biridir; fakat bir gün, güneşin batıdan doğup doğudan battığı görülürse, bu bir mucize olur. Eğer bu hâdise her gün tekerrür ederse, o da mucize olmaktan çıkar ve günlük hâ­diseler arasına girer. Bu bakımdan tekerrür eden hâdiseleri mucize saymak mümkün değildir. Nitekim îsâ'nın bebek iken beşikte konuş-masıyle ilgili mucize hakkında İbn Abbas, "onun beşikte konuşması, Al­lahu Ta'âlânın bize anlattığı şekliyle kısa bir ândır. Ondan sonra, ko­nuşacak yaşa gelinceye kadar bir daha konuşmadı" demiştir.

îsâ'ya verilen diğer mucizelerin de, onun peygamberliğine delâlet etmek üzere, Allahu Ta'âlâ tarafından takdir olunan bir anda gerçekleştirilip tamamlandığını düşünmek yanlış olmaz. Şüphesiz işin doğrusunu yalnız Allah bilir.

Burada, mucizelerle ilgili olarak bir hususu daha açıklamakta fayda vardır: Her peygambere verilen mucize, o peygamber zamanında meşhur olan ve halk arasında yaygın bulunan şey cinsinden olmuştur. Meselâ Müsâ (a.s.)'ya âsâ (baston) verilmiş ve Firavunun sihirbazları tarafından sihir İçin atılan ipleri ve sopalan bu baston yalayıp yutmuştur. Musa'nın Firavunun sihirbazlarıyle müsabakaya girişecek şekilde ken­disine âsâ mucizesinin verilmesi, devrinde, Mısırlılar arasında sihir­bazlığın çok yaygın olması dolayısıyledir. îsâ (a.s.)'ya, devrinde tıbbın gelişmesi ve hazık tabibler yetişmesi dolayısıyle tıbla ilgili mucizeler verilmiş, âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi, peygamber olarak gönderil­diğinde, çamurdan yapılmış bir kuşa Allah'ın izniyle can vereceği, anasından âmâ (kör) doğmuş kişiyi ve bir çeşit deri hastalığına yakalanmış olan abraşı iyi edeceği, ölüleri de dirilteceği açıklanmıştır. Peygamberimize de en büyük mucizesi olarak Kur'ân-ı Kerîm verilmiştir; çünkü onun devrinde edebiyat, şiir, fasahat ve belagat Araplar arasında büyük itibar görüyordu.

Netice olarak, Rabbı tarafından seçilip yüceltilen ve Beytu'l-Makdis'te seçkin bir bitki gibi bakılıp yetiştirilen Meryem'e, yazıyı, hik­meti, Tevrat ve İncil'i bilen, Allah'ın izniyle çamurdan yapılmış bir kuşa can veren, körü, abraşı iyileştiren, ölüleri dirilten, evlerde yenen ve birik­tirilen yiyecekleri bilen bir de evlâd verileceği ve onun Israiloğullarına peygamber olarak gönderileceği müjdelenmiştir. [62]

 

50 Bu peygamber, onlara, şunları da söyleyecektir:

Ey İsrail oğullan! Ben, size, daha önce Musa'ya gönderilmiş olan Tevrat'ı tasdik etmek ve size kazandıracağım taze ruhla, o kitabın hükümleriyle amel etmenizi sağlamak için geldim. Tevrat hükümlerin­den hiçbirini değiştirecek değilim; onlardan hiçbirine muhalif ol­mayacağım. Ancak vaktiyle sizin küfrünüz ve çok soru sormanız yüzünden ceza olmak üzere üzerinize haram kılınmış olan bazı temiz yiyeceklerle ilgili Tevrat hükümlerini, Allah'ın İncil'de vazettiği hükümlerle hafifletecek ve sizi biraz rahatlatacağım.

Ey İsrail oğullan! Söylediklerimin doğruluğuna ve peygamber­liğimin gerçek olduğuna şâhidlik etmek üzere size bir çok deliller getir­dim. Daha önce de zikrettiğim gibi bu deliller, Allah'ın bana verdiği mucizelerdir. Çamurdan yapılmış kuşa can vermek, körü ve abraşı iyileştirmek, ölüleri diriltmek gibi. Bütün bunlar, Allah'a ve O'nun peygamberi olarak bana inanmanız için yeterli delillerdir. O halde Allah'ın azabından korkun ve bana itaat edin.

Burada bir hususu açıklamakta fayda vardır: îsâ'nın İsrail oğullarına haram kılınmış olan,bazı temiz yiyecekleri helâl kılacağını bildirmesi, onların Allah'a ve kendisine itaat ettikleri takdirde yüklerinin hafifletileceği manâsındadır. Gerçekten, Nisa sûresinin 160-161 inci âyetlerinde, yahudîtere helâl olan temiz yiyeceklerin sonradan haram kılındığı belirtilmiş ve bunun sebepleri açıklanmıştır. Bu âyet-i kerîmelerde şöyle buyurulmuştur:

"Yahudî olanlardan neş'et eden bir zulüm yüzünden, keza bir çok kimseyi Allah'ın yolundan saptırmaları, kendilerine yasaklandığı halde ribayı almaları ve insanların mallarını haksız yolla yemeleri yüzünden, kendilerine helâl kılınmış olan temiz nimetleri onlara haram kıldık ve on­lardan kâfir olanlar için de etim bir azâb hazırladık".

Yahudiler Allah'tan korktukları ve Peygamberi îsâ'ya inandıkları takdirde, şüphesiz doğru yolu bulmuş, aynı zamanda, vaktiyle ken­dilerine haram kılınmış olan temiz yiyeceklerden de faydalanmış olacak­lardır.

İşte îsâ, İsrail oğullarına yönelteceği bu hitabından sonra, tevhîdi ikrar ve Rabbına ubûdiyyetini itiraf ederek sözlerini şöyle tamam­layacaktır: [63]

 

51 Ey İsrail oğulları! Şüphe yoktur ki Allah, benim de Rabbımdır, sizin de Rabbınızdır. O'ndan başka Rab, O'ndan başka ilâh yoktur. Bu itibarla yalnız O'na ibadet edin; yalnız O'na kul olun. İşte asıl tevhîd budur. Allah'ın dosdoğru yolu da budur.

52. îsâ, onlardan küfür (sâdır olduğunu) his­sedince: "Allah'a (varan yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?" demiş, havari­ler de: "Biz, Allah'ın yardımcdarıytz; Al­lah 'a îman ettik; şâhid ol ki, biz müslü-manlarız" diye cevap vermişler, (sonra da sunu ilâve etmişler) di: "Rabbımız! İndirdiğin (Kitab) e îman et­tik; (gönderdiğin) peygambere de tâbi ol­duk. Bizi şâh'ullerle birlikte yaz.

54.  (Yahudiler, isa'yı öldürmek için) tuzak kurmuşlar, Allah da onları kendi tuzak­larına düşürmüştü. Allah, hileyi hayra çe­virenlerin en hayırlısıdır.

55.  Allah şöyle demişti:   "Ey îsâ! Şüphesiz sana ölümü verecek, seni nezdime yüksel­tecek, küfredenlerden seni temize çıka-racak, sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar küfredenlerden üstün kdacak olan benim. Sonra dönüşünüz yine bana ola­caktır, işte o zaman, ihtilâfa düştüğünüz hususlarda^ aranızda ben hükmedece­ğim!'.

56.   "Küfredenlere gelince, dünya ve âhırette, onlara çok şiddetli bir şekilde czâb

edeceğim. Onlar için hiçbir yardımcı da bulunmayacaktır*.

57.  îman eden ve sâlih amel işleyenler ise, Allah, onlara mükâfatlarını tastamam verecektir. Allah zâlimleri sevmez.

58.   (Ey Muhammedi) Sana okuyup zikrettiği­miz bütün bu haberler  âyetlerden ve Kur'ân-ı Hafdm'dendir.

 

Daha önceki âyetler, henüz dünyaya gelmemiş olan îsâ'nın, melek­ler tarafından annesi Meryem'e müjdelenmesiyle ilgili idi. O âyetlerde de gördüğümüz gibi, melekler, Meryem'e gelerek Allah'ın kendisinden bir kelimeyi ona müjdelediğini haber vermişler, daha açık bir ifadeyle, onun bir erkek çocuğu olacağını ve ona Meryem oğlu îsâ Mesîh denileceğini bildirmişlerdi. Yine meleklerin haber verdiklerine göre, bu çocuk, dünyaya geldikten sonra, henüz beşikte yatan bir bebek iken, Rabbından bir mucize olarak insanlarla konuşacak, olgunluk yaşına ulaştığı zaman da, Rabbı ona, yazıyı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek, sonra da onu, İsrail oğullarına peygamber yapacaktı. Peygamberliğinin delili olmak üzere de, onu, çamurdan yaptığı bir kuşa can vermek, anadan doğma körü ve abraşı İyileştirmek, ölüleri diriltmek ve evlerde yenilen ve biriktirilen şeyleri haber vermek gibi mucizelerle teyid edeceğini bildirmiş, ayrıca îsâ'nın, kavmini, dînin esasını teşkil eden tevhîde nasıl ve hangi sözlerle davet edeceğini de haber vermişti, îsâ'nın doğumundan önce meleklerin verdikleri bu haberlerle iktifa edilen bu âyetlerden sonra, onun kavmiyle olan münâsebetlerine yer verilmiş, kavminin ondan yüz çevirip uzaklaşması, onu inkâr etmesi, öldürmeye kalkışması, fakat Rabbının onu kurtarması ve koruması, buna karşılık kâfirleri dünya ve âhıret azâbıyle tehdit etmesi, yukarıdaki âyet-i kerîmelerde açıklanmıştır. Allahu Ta'âlâ, îsâ'nın doğumu ile peygamber olarak gönderildiği olgunluk yaşı arasındaki devreden hiç söz etmeden, kavminin ona karşı tutumunu ele alarak şöyle buyur­muştur:

52. îsâ, onlardan küfür (sâdır olduğunu) his­sedince: nAllahfa (varan yolda) benim yar­dımcılarım kimlerdir?" demiş, havariler de: "Biz, Allah'ın yardımcılarıyız; Allah'a îman ettik; şâhid ol H, biz müslümanlaru" diye cevap vermişler, (sonra da şunu ilâve etmiş­ler) di: [64]

 

53. "Rabbunu! İndirdiğin (Kitab) e îman ettik; (gönderdiğin) peygambere de tâbi olduk, bizi şâhidlerle birlikte yaz".

 

52 îsâ, İsrail oğullarına peygamber olarak gönderilince, yahudîler onu inkârla karşılamışlar, küfürlerinde inad ve ısrar ederek ona eziyet ve işkenceyi küfrün bir gereği saymışlardı. Gelen haberlerden öğrenil­diğine göre, îsâ'nın etrafında toplanıyorlar ve "ey îsâ, fulan kişi dün ne yedi? Yarın için evinde ne biriktiriyor?" diye soruyorlar, onun verdiği cevaptan sonra da, onunla alay ediyorlardı. Bu hal devam edip de alaylı soruların kendilerini tatmin etmediği zamanlarda ise, işkence usûllerini değiştiriyorlar, kendileri için daha eğlenceli başka yollara başvuruyor­lardı. Kaç defa onu öldürmeye teşebbüs etmişlerdi de, îsâ onlardan kaçıp gizlenmiş, annesiyle birlikte oradan oraya dolaşmak zorunda kalmıştı.

îsâ (a.s.)'nın yahudîlerden gördüğü bu kötü muamelenin zikrinde, şüphesiz peygamberimiz Muhammed (s.a.s.) için bir ibret ve teselli gayesi vardır. Çünkü o da Mekke'de kavmini İslâm'a davet ettiği zaman Kureyşli müşriklerin aynı kötü muamelesine maruz kalmış, ona inanan bir avuç müslümana akla hayale gelmeyen işkenceler yapılmıştı. Ne­ticede bu işkenceler tahammül edilmez bir dereceye ulaşınca ve müş­rikler hazreti Peygamberi öldürmek için hazırladıkları plânı tatbik etmeye kalkışınca, Medîne'ye hicret edilmiş ve İslâm'ın daha rahat bir şekilde yayılması sağlanmıştı. Binâenaleyh Hazreti Peygamberin kendi kavmin­den gördüğü kötü muamelenin bir benzerini, daha önce îsâ'nın da kendi kavminden görmüş olmasında, Hazreti Peygamber için elbette bir İbret ve teselli vardı. Çünkü bu, Allah yolunda ve Allah için mücadele edenlerin değişmeyen kaderleriydi. Böyle olmasına rağmen zaferle bir­likte dünya ve âhıret mükâfatı yine mü'minlerin olmuştur.

İşte îsâ, kavminin kendine karşı küfür ve İsyandaki ısrarını far-kedince, Sâf sûresinin 14 üncü âyetinde de belirtildiği gibi, havarilere "Allah yolunda, yahut Allah'a davet yolunda benim yardımcılarım kim?" diye sormuş, havariler de, "Allah'ın dîninin yardımcıları bizleriz; senin davetini teyid edip öğrettiklerini alanlar da bizleriz" demişlerdi. Nitekim Hazreti Peygamber de, henüz Medîne'ye hicret etmeden önce, Mekke'ye hacc için gelenlere "Rabbımın Kelâmını teblîğ etmemde bana kim yardım edecek? Zira Kureyş, Rabbımın Kelâmını teblîğ etmeme engel oluyor" demiş, Medîneli Ensar da ona yardım etmeyi vadedince, Medine'ye hicret etmiş ve dîni teblîğ görevini orada sürdürmüştü.

îsâ, yahudîlerin k'üfürlerindeki inad ve ısrarları üzerine, peygamberlik görevini yürütebilmek için kendine yardım edecek kimseler aramış ve havarileri "biz varız" demişlerdi. "Biz, Allah'a davet yolunda senin I yardımcılarınız. Biz Allah'a îman ettik; sen de şâhid ol, biz müslüman-larız".

Allah'a îman etmiş olan bir kimsenin, Allah'ın dînine yardım et | meşinden daha tabiî bir şey olamaz. Kim Allah'a îman etmiş ise, o Allah'ın dînine ve bu dînin yayılmasına da hizmet eder. Her fırsattı Allah'ın dînine karşı çıkan, dînin hükümlerinden hoşlanmayan ve bu hükümleri değiştirmek için elinden gelen gayreti esirgemeyen kimi selerin "Allah'a îman ettik" demeleri, ne kadar yalan ve ne kadar aldai maca bir sözdür?!

Havariler Allah'a îman etmiş kimselerdi. Bu itibarla îsâ'ya ve dolayısıyle Allah'ın dînine yardım etmeye söz vermişler ve îsâ'nın da buna Allah katında şâhidlik etmesini istemişlerdi. Çünkü bütün peygam­berlerin, kıyamet günü, ümmetlerinin iyi ve kötü hallerine şâhidlik edeceklerini biliyorlardı. îsâ'dan, kendilerinin müslüman olduklarına şâhidlik etmesini istemeleri İse, açıkça göstermektedir ki, peygamber­lerin dilinde dolaşan ve Allah katında geçerli olan yegâne dîn İslâm dînidir ve ancak bu dîne yardım edenler müslüman olabilirler. [65]

 

53 İşte bu manâda havariler, müslüman olduklarını ifade ettikten ve îsâ'dan, Allah katında şâhidlik etmesini istedikten sonra, Allah'a yal-vararak şöyle demişlerdi: Rabbımız! Biz, senin dîninin yardımcilarıyız. Çünkü peygamberin Meryem oğlu îsâ Mesîh'e İndirdiğin İncil'e îman ettik, peygamber îsâ'ya da tâbi olduk. Bu itibarla bizi de îsâ ile kavmine şâhidlik edecekler arasında yaz.

Havarilerin îsâ'ya indirilen İncil'e îman ettiklerini bildirdikten sonra Peygamber îsâ'ya tâbi olduklarını ifade etmeleri, îmanlarının yakîn mer­tebesinde olduğunu gösterir. Zira gerçek ve sahîh bilgiye dayanan îman, ancak ameli gerektirir. Amel üzerinde hiçbir tesiri olmayan ilim, mücmel, noksan ve yakîn olmayan bir ilimdir. Nitekim pek çok kimse vardır ki, bir şey hakkında ilim veya bilgi sahibi olduklarını iddia ederler de, onunla ilgili olarak yapılması gereken şeyi yapmazlar, yahut iyi yapamazlar; maharet gösteremezler. Bu da onların, bildiklerini iddia et­tikleri şeyde bilgilerinin sathî ve noksan olduğunu gösterir. Bu gün bile, Allah'a, kitaplarına ve peygamberlerine îman ettiğini söyleyen nice insan vardır ki, Allah, kitap ve peygamber hakkındaki bilgilerinin mücmel, nakıs ve kulaktan dolma olması dolayısıyle amelin önemini kavrayamamış olduklarından, Allah'ın emir ve yasaklarına kulak asmaz­lar. Dîn hakkındaki bilgileri, onlarda sağlam ve kesin bir îman husule

getirmemiş, zayıf îmanları da amellerinde müessir olamamıştır. Bu bakımdan havarilerin "peygambere tâbi olduk" sözünde, Allah'a inandıklarını söyleyen, fakat amellerine itina göstermeyen kimseler için bir ibret ve alınması gereken bir ders vardır. [66]

  

54. (Yahudiler, İsa'yı öldürmek için) hileye sapmışlar, Allah da onları kendi tuzaklarına düşürmüştü. Allah, hileyi hayra çevirenlerin  en hayirlısıdır.

55. Allah şöyle demişti; "Ey îsâ! Şüphesiz sana ölümü verecek, seni nezâitne yükseltecek, küfredenlerden seni temize çıkaracak, sana tâbi olanları da kıyamet gününe kadar küf­redenlerden üstün kılacak olan benim. Sonra dönüşünüz yine bana olacaktır. İşte o zaman, ihtilâfa düştüğünüz hususlarda, aranızda ben hükmedeceğim".

54 İsa'ya karşı küfürlerini ve azgınlıklarını aşırı derecede artıran yahudîler, nihayet son çare olarak bir takım oyunlarla onu öldürme teşebbüsüne girince, Allah da onların bu oyunlarını bozmuş ve kötü emeHerinde onları başarısız kılmıştır.

 

Âyet-i kerîmede yahudîlerin bu davranışı "mekr" kelimesiyle ifade edilmiş, onların bu "mekr" ini boşa çıkaran ve onları başarısız kılan Al-lahu Ta'âlânın bu fiili de keza "mekr" olarak zikredilmiştir. "Mekr", lugat-ta hile, hud'a ve gizli tedbir manâsına gelir. Bu, öyle gizli bir tedbirdir kj, hakkında böyle bir tedbire başvurulan kimseyi, hiç hesab etmediği bir akıbete ulaştırır, böyle bir tedbire, bazan, bir insanın iyiliği İçin de başvurulması mümkündür; ancak iyilik için başvurulan tedbiri giz­lemeye de gerek bulunmadığı düşünülecek olursa, gizli tedbire, çok defa kötülük için başvurulduğu anlaşılır. Buna göre "mekr" kelimesinin delâlet ettiği manâ içerisinde hem iyilik hem de kötülük bulunsa bile, kelime daha çok kötülüğe delâlet eden manâda kullanılmıştır. Bununla beraber iyilik için de gizli tedbire başvurulması mümkündür. İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki, haklarında hayırlı bir tedbire başvurul­duğu zaman, cehaletleri sebebiyle bu tedbire karşı çıkarlar ve onu İfsad etmeye, bozmaya çalışırlar. İşte o zaman tedbir sâhibleri, bir takım gizli yollarla tedbirlerini sürdürmek zorunda kalırlar.

Açıkladığımız bu manâ çerçevesi içinde, îsâ'ya inanmayan yahudîler, bir takım gizli tedbirlerle ve kötü niyetle ona sokulmuşlar ve onu öldürmek İstemişlerdir. Fakat Allah da kendi tedbiriyle îsâ'yı onların elinden kurtarmış ve böylece kötülüklerini tesirsiz bırakmıştır. Nitekim Nisa sûresinin 157nci âyetinde de açıklandığı gibi, "Biz, Allah'ın peygamberi Meryem oğlu Isâ Mesih'i öldürdük demelerine karşılık, Al-lahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: "Onu ne öldürmüşler ve ne de asmışlardır; fakat kendilerine öyle gösterilmiştir. Bu hususta görüş ayrılığına düşenler, işin doğrusundan şüphe içindedirler ve zanna tâbi olmaktan başka hiçbir bilgileri yoktur. Şu var ki onlar, îsâ'yı kesinlikle öldürmemişlerdir. İşte bu, îsâ'yı öldürmek için "mekr"e başvuranlara karşı Allah'ın "mekr" idir. Şüphesiz Allah, mekredenlerin en hayırlısı, en kuvvetlisi ve en kudretlisidir. O'nun kullarına gizli olan mekri veya ted­biri, vazettiği değişmez sünnetinin bir gereği olup kullarının yalnız hayrınadır. Eğer insanların çoğu bundan yeterince faydalanamıyorlar-sa, bu, cehaletlerinden ve seçimlerinin kötülüğündendir.

55 Allah'ın isa'yı öldürmek isteyenlere mekri, "sana ölüm verecek, seni nezdime yükseltecek ve küfredenlerden seni temize çıkaracağım" sözünde açıkça görülmektedir. Bu söz, îsâ'nın, kâfirlerin mekrine, hile ve desiselerine terkedilmeyeceğine.Rabbıtarafından onların mekrinden kurtarılacağına delâlet eder. Zira daha önce de işaret ettiğimiz gibi, kâfir yahudîler mekre başvurup îsâ'yı asmak ve Öldürmek istiyorlardı. Allah'ın mekri ise, onu kâfirlerin elinden kurtarmak ve onları mekirlerinde başarısızlığa uğratmaktı. Allah, şüphesiz, mekredenlerin en hayirlısıdır. Hangi mahlûk mekrinde Allah'a gâlib gelebilir ve O'nu âciz düşürebilir?

Filhakika Allahu Ta'âlâ, îsâ'ya ölüm vermek ve onu nezdine yükseltmek suretiyle kâfirlerin mekrinden kurtarmış ve onları kötü mak­satlarına erişmekte başarısız kılmıştır.

Ancak âyet-i kerîmede "sana ölüm verecek ve seni nezdime yüksel­teceğim" şeklinde manâ verdiğimiz innî muteveffîke ve râfi'uke ileyye ibaresi, müfessirler arasında değişik şekillerde tefsîr edilmiş ve farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu görüşleri başlıca iki gurupta toplamak mümkündür:

1) Bir görüşe göre, îsâ öldürülmemiş, fakat canlı olarak ruhu ve cesedi ile göğe yükseltilmiştir. Bu görüş, yukarıdaki âyet-i kerîmenin farklı şekillerde tevil edilmesine yol açmıştır.

Bazı müfessirlere göre innî muteveffîke (sana ölüm vereceğim) İbaresi, "sana uyku vereceğim" manâstndadır. Buna göre Allah, îsâ'ya uyku vermiş ve o uykuda iken onu göğe çekmiştir. Bazı müfessirler de ibareyi, ruhu ve cesediyle birlikte yeryüzünden çekip almak manâsında tefsîr etmişlerdir. Diğer bazı müfessirler ise, innî muteveffîke ibaresine "sana ölüm vereceğim" manâsı vermiş olsalar bile, âyet-i kerîmede, bu ibareyle kendinden sonra gelen verâfi'uke ileyye ibaresi arasında bir takdîm ve tehîr bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna göre ibarenin aslı, innîrâfi'uke ileyye ve muteveflîke olur ki, "seni nezdime yükseltecek ve sonra da sana ölüm vereceğim" demektir. Bu tevîle göre Allahu Ta'âlâ, îsâ'yı canlı olarak nezdine yükseltmiştir. Ölümü ise, ona, semadan yeryüzüne onu ikinci defa indirdikten ve insanlar arasında Hz. Muhammed'in şeriatına göre hükmetmesini sağladıktan sonra verecek­tir.

Âyet-i kerîmenin bu manâda tevil ve tefsirinde Hazreti Peygamber­den sahîh olarak rivayet edilen hadîslerin yol gösterdiğine şüphe yok­tur. Buhârî ve Müslim tarafından da nakledilen bu hadîslerde, îsâ'nın yakın bir zamanda yeryüzüne dönerek salîb (haç) i kıracağı, domuzu öldüreceği ve cizyeyi kaldıracağı belirtilmiştir. Bu hadîs şöyledir: "Nef­sim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlu îsâ (a.s.)'nın âdil bir hakem olarak aranıza inmesi çok yakındır. O, inince salîb (haç) i kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. O zaman mal o kadar çoğalacaktır ki, hiç kimse onu kabul etmeyecektir"[67]

2) Âyet-i kerîmedeki bu ibareyle ilgili ikinci görüş, ibarenin gerçek manâsının, zahirî manâsı olduğu üzerinde yoğunlaşmıştır. Onun zahirî -manâsı ise, îsâ'nın tabiî bir ölümle ölmüş, sonra da ruhunun ref edil­miş olmasıdır. Rûh, insanın aslı ve hakikatidir. Bu itibarla âyet-i kerîmede İsa'ya hitap edilerek "seni nezdime yükselteceğim" denilirken ruhunun kasdedildiğine şüphe yoktur. İnsanın cesedi ise, bu ruha giydirilmiş eğreti bir elbise gibidir: Yırtılır, bozulur, noksanlaşır ve değişir; fakat rûh değişmez; insan da onunla insan olur.

Bu manâda îsâ'nın nezd-i İlâhîye yükseltilmesi demek, Allah katında yüksek bir mevkiye getirilmesi demektir. Nitekim Meryem sûresinin 57 nci âyetinde de İdrîs (a.s.) hakkında ve refa'nâhu mekânen aliyyâ buyurulmuştur ki, "onu yüksek bir mevkiye yükselttik" manâsındadır.

Âyet-i kerîmenin ilk ibaresini, açıkladığımız bu manâda tefsir eden müfessirler, Hazreti Peygamberden sahîh isnadlarla rivayet edilen ve sahîh hadîs kitaplarında yer alan hadîsleri de diğer müfessirlerden farklı bir şekilde değerlendirmişlerdir. Bu müfessirlere göre, îsâ'nın ref ve nüzulü ile ilgili olarak Hazreti Peygamberden rivayet edilen hadîsler, itikada taalluk eden hadîslerdir ve âhâd yolla rivayet edilmişlerdir. Hal­buki itikadı konulardaki delillerin, ya Kur'ân âyetleri, ya da mütevatir olarak rivayet edilmiş hadîsler olması gerekir; âhâd haberler itikadî konularda delil olarak kullanılmaz.

îsâ'nın ref ve nüzulü hakkında bazı müfessirler tarafından ileri sürülen bu görüşe göre, Hazreti Peygamberden bu konuda rivayet edilen hadîslerin sahîh bile olsalar kabul edilmedikleri anlaşılmaktadır. Kabul edilmeme sebebi ise, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, hadîslerin âhâd tankla rivayet edilmiş olmalarıdır. Ancak biz, bu görüşe katıl­madığımızı belirterek şunu hemen ifade etmek zorundayız ki, bir hadîsin sahîhlik şartı, onun mütevatir olması değildir. Şüphesiz mütevatir hadîs, en sağlam ve en sahîh hadîstir; fakat bu, mütevatir olmayan bütün hadîslerin sahîh olmadığı manâsına gelmez. Bazan bir hadîsin sıhhatini gerektiren öyle karinelerle karşılaşılır ki, bunlarla o hadîsi reddetmek mümkün olmaz. Meselâ Buhârî ve Müslim'in naklinde ittifak ettikleri, her­hangi bir hadîs imamının tenkidine uğramamış ve manâları arasında tenakuz bulunmayan bir hadîs, tevatür derecesine ulaşmamış ve do-layısıyle âhâd arasında yer almış olsa bile, hiçbir hadîsçi onun sıhhatin­den şüphe etmemiştir. İtikadî konulara taalluk eden hadîsler için bu kaideyi değiştirmek ve sahîhlik şartlarına sahip olmasına rağmen onları reddetmek mümkün değildir.

îsâ'nın ref ve nüzulü hakkında Hazreti Peygamberden rivayet olu­nan hadîsler de böyledir. Onlar da sâhîh olarak nakledilmişler ve hadîsleri ince eleyip sık dokuyan hadîs imamları tarafından sahîh hadîs kitaplarına alınmışlardır. Kendilerinden hüküm çıkarılan ve haram kıl­dıkları haram, helâl kıldıkları da helâl sayılan, emrettiklerine uyulan, nehyettiklerinden de sakınılan binlerce sahîh hadîsten, onların ne farkı vardır ki, itibar edilmesinler, yahut zayıf hadîs muamelesi görsünler? îsâ'nın göğe yükseltilmesi (ref), sonra da Allah'ın takdir ettiği bir zaman­da yeryüzüne dönecek olması, şüphesiz insan akliyle izah edilebilecek hâdiselerden değildir. İnsanların alışık oldukları ilâhî sünnete uygun­luğu da ileri sürülemez. Fakat onun böyle olması, ne ilâhî takdirin tecel­lisinden ibaret olabilecek böyle bir hadisenin ve ne de bu hâdiseye delâlet edebilecek sıhhati tesbit edilmiş hadîslerin reddini gerektirir. Bu itibarladır ki biz, tıpkı îsâ'nın babasız yaratılışında olduğu gibi, ref ve nüzulünde de, akılla izahı mümkün olmayan oluşları reddetmek veya tevil yolu ile aslî manâsından saptırmak yerine, onları müteşâbihattan sayarak "onların manâsını Allah'tan başka kimse bilmez" demenin tak­vaya daha yakın olacağı kanaatındayız. Allah, âyetlerinde, Rasûlü ha­dîslerinde her neyi murad etmişlerse doğrusu odur. Doğruyu yalnız onlar bilirler; biz ise, bilemeyiz.

Allahu Ta'âlâ, küfredenlerin mekrine karşı îsâ'ya ölüm verip onu nezdine yükselteceğini ve böylece onu, onların iftiralarından ve kö­tülüklerinden temize çıkarıp kurtaracağını bildirdikten sonra, ona tâbi olan mü'minler hakkında da şöyle buyurmuştur: "Sana tâbi olanları da, kıyamete kadar küfredenlere üstün kılacağım".

isa'ya tâbi olanlar, şüphesiz, ona Allah'ın kulu ve rasûlü olarak îman ve Rabbının ona vahyettikierini tasdîk edenlerdir. Ancak şunu hemen belirtmek gerekir ki, bu sıfatlara sahip olarak İsa'ya uyanlar ve onun peşinden gidenler hıristiyanlar değildir. Bu itibarla âyet-i kerîmedeki "sana tâbi olanlar" manâsına gelen ibareyi yanlış değerlendirmemek ve onunla, kendilerinin htristiyan olduğunu söyleyen herkesin kasdedil-diğini zannetmemek gerekir. Zira îsâ'nın aralarından ayrılması üzerine, ashabı çeşitli guruplara ayrılmış, çok az bir kısmı, onun, Allah'ın kulu ve rasûlü olduğuna inanmış olmakla beraber, büyük çoğunluk, onunla İl­gili inancında ifrata gitmiştir. Bunlardan bir kısmı, onun Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürerken, bir kısmı daha da ileri giderek onun Allah olduğunu iddia etmiş, diğer bir kısmı İse, Ho, üçten biridir" iddiasıyla teslise itikad etmiştir. Bu gün yeryüzünde îsâ'ya Allah'ın kulu ve rasûlü olarak îman etmiş ve onun Allah'tan aldığı vahye inanmış hemen hemen hiçbir hıristiyan mevcut değildir. Çünkü bu inançtaki bir hıristiyanın hıristiyan olarak kalması imkânsızdır. Çünkü bu inanç, îsâ'ya tâbi ol­duktan sonra, onun ardından gelen ve peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed (s.a.s.)'e de inanmayı ve ona tâbi olmayı gerektiren bir inançtır. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Saf sûresinin 6 ncı âyetinde îsâ ile ilgili şu haberi vermiştir: "Meryem oğlu îsâ şöyle demişti: Ey İsrail oğullan! Ben, benden önce gönderilmiş olan Tevrat'taki şeyleri doğrulayıcı ve benden sonra gelecek olan Ahmed ismindeki Peygamberi de müj-deleyici olarak, Allah'ın size gönderdiği peygamberiyim".

İşte, Allahu Ta'âlâ'nın îsâ hakkında verdiği bu haber, haklı olarak bizde şu düşünceyi uyandırmaktadır: îsâ'nın, Allah'ın bir kulu ve pey­gamberi olarak, kendisinden sonra geleceğini haber verip müjdelediği Ahmed ismindeki Peygambere îman edenler ve dolayısıyle îsâ'ya tâbi olanlar, ne yahudîler ve ne de hıristiyanlardır. Yahudiler, zaten ona hiç inanmamışlar, aksine onu öldürmek istemişlerdir. Hıristiyanlar ise, ona inanmakla işe başlamışlar, fakat biraz önce de açıkladığımız gibi, onu Allah, Allah'ın oğlu, veya üçten biri gibi görerek onun yolundan sap­mışlar ve ona tâbi olmaktan, onun ardınca gtmekten yüz çevirmişlerdir. O halde geride tek bir zümre kalmaktadır ki, o da, İsa'ya, Allah'ın bir kulu ve peygamberi olarak inanan, ona tâbi olan ve onun kendinden sonra geleceğini müjdelediği Ahmed ismindeki Peygambere de îman ederek, onun, îsâ'nın, Musa'nın ve daha önce gelip geçmiş bütün peygamberlerin tek-olan yoluna, hak yola, yani İslâm'a giren müslüman-lardır. Evet; bunda hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. îsâ'ya gerçek manâda tâbi olanlar, ona Allah'ın kulu ve rasûlü olarak îman edenler, hıristiyanlar değil müslümanlardır. Hıristiyanların, hak yoldan, îsâ'nın yolundan sapmış olduklarını gösteren en açık ve en kesin deliller, Allah'ın, Kur'ân-ı Kerîmde onlara yönelttiği ihtarlar ve ikazlardır. İşte bun­lardan biri, Nisa sûresinin 171 nci âyetinde görülmektedir. Allahu Ta'âlâ bu âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur: "Ey kitap ehli! Dîninizde (Allah'ın vazettiği hududu) tecavüz etmeyin ve Allah'a karşı gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesîh îsâ sadece Allah'ın peygam­beri, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Allah'a ve peygamberlerine îman edin. "(İlâhlar) üçtür demeyin. Kendi hayrınıza olmak üzere (bu teslisten) vazgeçin. Zira Allah, tek bir ilâhtır. O, bir oğul sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur; (O'nun tarafından yaratılmıştır). Vekil olarak Allah yeter". Hıristiyanların sapık inançlarını Allahu Ta'âlânın bu açık ve kesin şehadetinden sonra, onların, halâ îsâ'ya tâbi olan ve onun yolundan giden bir kavim olduğu­nu iddia etmek mümkün müdür?

Allahu Ta'âlâ tefsîrini yaptığımız âyet-i kerîmede, îsâ'ya tâbi olan­ları, kıyamete kadar kâfirlere üstün kılacağını beyan buyurmuştur. An­cak bu beyan, âyet-i kerîmede îsâ'ya hitap şeklinde vâkî olmuş ve "sana tâbi olanları, kıyamete kadar, küfredenlere üstün kılacağım" denilmiştir, îsâ'ya yönettilen bu hitapta sözü edilen kâfirlerin yahudîler olduğuna şüphe yoktur. Zira îsâ'nın hayatında ona inanmayan ve onu öldürmek isteyenler yahudîler idiler; îsâ'ya inananlar ise, sayıca çok az olup yahudîlerin şerrinden korkuyor ve dâima gizlenmek zorunda kalıyor­lardı. İşte îsâ ve ashabı bu durumda iken Allahu Ta'âlâ, îsâ ve taraftar­larına, kâfirlere karşı kıyamete kadar sürecek bir üstünlük vadetmiştîr ki, bir zamanlar îsâ'yı ve taraftarlarını korkutup sindiren yahudîlerin, kısa bir süre sonra zillet ve esaret hayatına düşmekle Allah tarafından vadedilen bu üstünlüğün gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz.

Allah'ın va'di şüphesiz haktır. Bu gün hıristiyanların himmetiyle ayakta durabilen yahudîler elbette kıyamete kadar yaşayacaklardır; fakat daima hor ve hakîr görülen bir kavim olarak...

Hıristiyanlara gelince, îsâ'dan sonra üç asır boyunca bir taraftan yahudîlerin, bir taraftan da müşrik Romalıların baskısı ve takibi altında yaşadıkları için daima gizlenmek zorunda kalmışlar ve dînlerini rahatça yayma imkânı bulamamışlardı. îsâ'ya inanmışlardı; ancak yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, aralarında onu Allah'ın kulu ve peygamberi olarak tanıyanlar bulunsa bile, büyük bir çoğunluk, ona olan inancında aşırılığa düşmüş ve onu olduğundan farklı görüp göstermeye başlamıştı. Bu­nunla beraber Allah, mü'minlere olan va'dini gerçekleştirmek için Roma Kralı Konstantin ile hıristiyanlan güçlendirmiş, onları korkutup sindiren yahudîteri ise, ebediyyen zillet ve esarete mahkûm etmiştir. Bilindiği gibi Konstantin, dördüncü asrın başlarında, kendi adını taşıyan Kustan-tîniyye (İstanbul) şehrini kurup Roma'nın merkezi yaptıktan sonra, hıris-tiyanlığı da devletin resmî dîni olarak ilân etmişti. Ne var ki bu dîn, çok geçmeden, Konstantin'in idaresi altında Allah'ın dîni olmaktan çıkmış, "Konstantin'in dîni" hüviyetini kazanarak hıristiyanların da isa'nın yolun­dan sapmalarına sebep olmuştur. İşte bundan dolayıdır ki biz, yu­karıda, îsâ'ya tâbi olan asıl mü'minlerin, onun, kendisinden sonra geleceğini haber verip müjdelediği Muhammed (s.a.s.)'e inanmış ve onun teblîğ ettiği îsâ'nın da dîni olan İslâm'a bağlanmış müslümanlar olduğunu söyledik. Gerçek olan da budur.

Gerçek olan diğer bir husus da, âyet-i kerîmede de beyan edildiği gibi, kıyamet günü, îsâ ile birlikte muhalifleri ve tabileri huzûr-i İlâhîde toplandıkları zaman, Allahu Ta'âlânın, ihtilâf ettikleri konularda, ara­larında hüküm verecek olmasıdır. İşte o zaman hak, bütün açıklığıyla önlerinde belirecek ve kimlerin küfürlerinde inad ettikleri, kimlerin de gerçekten mü'min oldukları ortaya çıkacaktır. [68]

 

56. "Küfredenlere gelince, dünya ve âhirette, on­lara çok şiddetli bir şekilde azâb edeceğim. Onlariçin hiçbir yardımcı da bulunmayacak­ta*.

57.  îman eden ve sâlih amel inleyenler ise, Allah, onlara mükâfatlarını tastamam verecektir. Allah zâlimleri sevmez.

 

56  Küfürlerinde inad edenlere, Allah, hem dünyada, hem de âhirette en şiddetli azabı verecektir. Onları bu azâbtan kurtaracak hiçbir yar­dımcı da bulamayacaklardır. Nitekim Allah'ın kâfirler hakkındaki bu va'di gerçekleşmiş ve îsâ'yı inkâr etmekte direnen yahudîler, üzerlerine mu­sallat kılınan milletlere mağlûb   olarak kıyamete kadar zillet altında yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. [69]

 

57 îman edip sâlih amel işleyenler ise, elbette kâfirler gibi değiller­dir. Onlar, îsâ'nın, Allah'ın kulu ve peygamberi olduğunu tasdikye ikrar ederek, Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından da sakınarak İslâm'ın yoluna girmişler ve hem dünyada, hem de âhirette Allah'ın mükâfatına hak kazanmışlardır. Bu sebeple Allah, onların mükâfatını hiç eksiltme­den tastamam verecektir. Peygamberlerini inkâr etmek suretiyle dînden

çıkan ve böylece en büyük zulmü işlemiş olan kimseleri ise, O, asla sevmez; onları da hak ettikleri ceza ile cezalandıracaktır. [70]

 

58.    (Ey Muhammedi) Sana okuyup zikrettiğimh bütün  bu haberler, âyetlerden ve Kur'ân Hakîm'dendir.

 

58 Allahu Ta'âlâ, Meryem'in hamile kalışı, İsa'nın doğumu, verilen mucizeler, yahudîlerin İsa'yı öldürmek istemeleri, buna karşılık, Allah'ın îsâ'yı kâfirlerin şerrinden kurtarıp nezd-i ilâhîye yükseltmesi, kâ­firleri de dünya ve âhiret azâbıyle cezalandırması hakkındaki geçmişle ilgili kıssaları Kur'ân uslûbü içinde anlattıktan sonra, sevgili Peygambe­ri Muhammed (s.a.s.)'e hitap etmiş ve bu anlatılanların hepsinin de Kur'ân-ı Hakîm'den vahyedilmiş birer âyet olduğunu bildirmiştir. Zira bunların hepsi de gayba ait haberlerdir ve Allah'ın vahyetmemesi halin­de Hazretİ Peygamberin bunları bilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan Hazreti Peygamberin bütün insanlara teblîğ ettiği bu haberler, onun peygamberliğinin en açık ve en kesin delillerini teşkil eder.

59. isa'nın durumu, Allah katında, Adem'in durumu gibidir. Âdem'i de topraktan ya­ratmış, sonra ona ^'oV demişti; o da hemen oluvermişti.

60.  Bu hak, Rabbından gelmiştir; o halde şüphecilerden olma.

61.   Sana ilim geldikten sonra, kimler bunun hakkında seninle münakaşaya girişirse, (onlara) de ki: "Geliniz, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınları­nızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; (hep birlikte) duâ edelim ve Allah'ın la­netinin yalancılar üzerine olmasını dile-yelimn.

62.  işte (îsâ hakkında) bu anlatılanlar, ger­çek kıssalardır. Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve şüphesiz AUaJt, işte Azız ve Halâm olan da O'dur.

63.  Buna rağmen yine de yüz çevirirlerse, Al­lah, bozguncuları elbette hakktyle bilen-, dir.

 

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetlerinde İsa'nın, annesinin ve ken­disine îman edenlerle küfredenlerin kıssalarını anlattıktan sonra, yuka­rıda zikrettiğimiz âyetlerinde de üçüncü bir gurubu ele almış ve onların görüşlerini reddetmek için, Âdem ile îsâ'nın yaratılışlarında^ benzerliği ortaya koymuştur. Hıristiyanlar arasındaki bu üçüncü gurup, îsâ'yı inkâr etmeyen, fakat sahîh bir îmanla da inanmayan, buna rağmen babasız doğmuş olması dolayısıyle onun hakkında sapık inançlara bağlanan bir takım kimselerdir. Bunlara göre, İsa'nın, "Allah'ın kelimesi" ve "Allah'ın ruhu" olmasının manâsı, Allah'ın Meryem'e hulul etmesi ve kelimenin îsâ'da cisimleşip insan ve ilâh olmasıdır. Yukarıdaki âyet-i kerîmeler, bu sûrenin başında da açıkladığımız gibi, Necranlı hıristiyanların Hazreti Peygamberi ziyaretleri sırasında, onun "îsâ, Allah'ın kulu ve kelimesidir" demesi ve Necranlıların da buna itiraz etmeleri üzerine nazil olmuştur. Ailahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [71]      

 

59. îsâ'nm durumu, Allah katında, Âdem'in durumu gibidir. Adem'i de topraktan yaratmış, sonra ona "ol demişti; o da hemen oluver­mişti.

 

59 Biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, hicretin dokuzuncu senesinde Necranlı 60 kişilik birhıristiyan heyet, Medîne'ye gelmiş ve Hazreti Pey gamberi ziyaret etmişti. Aralarında hıristiyan dîn âlimlerinin ve kabile re islerinin de bulunduğu bu heyet, Hazreti Peygamberi ziyareti sırasında, ona hıristiyanlık ve îsâ hakkında çeşitli sorular sormuşlar, umdukları ce­vabı alamayınca da, onunla ateşli münakaşalara girişmişlerdi. Bu mü­nakaşalarda konunun ağırlık noktasını, îsâ'nın babasız doğmuş olma­sı dolayısıyle, yaratılışındaki fevkalâdelik, yahut insanların alışık olduklarının dışında bir tabiatüstülük teşkil ediyordu. Necranlı hiristi-yanlar, İsa'nın yaratılışındaki bu fevkalâdeliğe dayanarak, Allah'ın Mer­yem'e hulul ettiğini, kelimesinin de îsa'da cisim haline geldiğini ve böylece onun hem insan hem de ilâh olarak ortaya çıktığını ileri sürüyor­lardı. Hazreti Peygamber ise, Necranlı hıristiyanların bu iddialarını red­dediyor, îsâ'nın, Allah'ın bir kulu ve insanlar arasından seçilmiş bir pey­gamberi olduğunu söylüyordu. İşte, münakaşaların devam ettiği bir sırada Ailahu Ta'âlâ, yukarıdaki âyet-i kerîmeyi indirerek, İsa'nın yaratı­lış biçimini ulûhiyetiyle izaha kalkışan Necranlılara, Âdem'in yaratılışını misal göstermiş ve iddialarının mesnedsizliğini bütün açıklığıyle ortaya koymuştur.

Filhakika âyette de belirtildiği gibi, Âdem'in yaratılışı ile îsâ'nın yaratılışı arasında hiçbir fark yoktur. Hattâ Âdem'in yaratılışı, İsa'nın yaratılışından daha garîbtir. Zira Âdem topraktan yaratılmıştır. Her ne kadar İsa, topraktan yaratılmamış olması dolayısıyle aralarında bu yönden bir benzerlik yoksa da, her ikisinin de babasız yaratıldıkları gözönünde bulundurulursa, bu yönden de aralarında- hiçbir farkın bulunmadığı anlaşılır. Aslında hem Âdem'in, hem de îsâ'nın yaratılışında görülen garabet sadece bizim içindir. Ailahu Ta'âlâ yönünden bunun garîb olan hiçbir yanı yoktur. Yaratılışa taalluk eden maruf kanunlar, bizim müşahede ettiğimiz ve alışık olduğumuz tekerrürlerden çıkarıl­mıştır; bunlar, madâsının imkansızlığına delâlet eden aklî kanunlar değildir. Nitekim ancak gazetelere geçen haberlerden, zaman zaman bazı organları noksan, yahut aksine, olmaması gerekirken fazladan ek­lenmiş bir organla doğan ve "hilkat garibesi" denilen bir takım ya­ratıkların dünyaya geldiklerini öğreniyoruz. Bunlar, bizim bildiğimiz ve alışık olduğumuz yaratılış kanunlarına aykırı olsa bile, Allah'ın bilgisine elbette aykırı değildir. O halde nâdirattan olması dolayısıyle bizim alışık olmadığımız bu türlü yaratılışlar, Allah'ın bilgisine uygun oluşlardan ibarettir ve O'na göre hiçbir özellikleri yoktur.

İşte îsâ'nın yaratılışı da böyledir ve onun, alışık olmadığımız bir tarzda babasız yaratılmış olması, peygamberliği dışında, onun baş­kalarından üstün sayılmasını gerektiren bir meziyyet değildir. Hele bu özelliği dolayısıyle ilâh sayılması hiç mümkün değildir. Eğer bu bir meziyyet olsaydı, Isa gibi kendi cinsinden bir ana rahminde teşekkül et­meyip de topraktan yaratılan Âdem, şüphesiz buna İsa'dan daha çok lâyık olurdu. Bu bakımdan hıristiyanların, Âdem'in hem anasız, hem de babasız, fakat sadece topraktan yaratılışını ikrar ve itiraf edip de, İsa'nın babasız ana karnında yaratılmış olmasını inkâr ederek ona ayrı bir meziyyet atfetmeleri, sonra da ona, Allah'ın oğlu, veya ilâh gibi tazimde bulunmaları, akl-ı selim sahibi insanın kabul edebileceği hususlardan değildir. Oysa Allah, nasıl Âdem'i yaratmayı murad ettiği zaman, ona sadece "ol" demiş, o da hemen olmuşsa, İsa'nın yaratılışı da, Allah'ın iradesine muvafık olarak böyle olmuştur. [72]

 

60.  Bu hak, Rabbından gelmiştir; o halde şüp­hecilerden olma.

61.  Sana ilim geldikten sonra, kimler bun un hak­kında seninle münakaşaya girişirse, (onlara) de ki: "Geliniz, çocuklarımızı ve çocukları­nızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimi­zi ve kendinizi çağıralım; (hep birlikte) duâ edelim ve Allah'ın lanetinin yalancılar üze­rine olmasını dileyelim".

62.   İşte (îsâ hakkında) bu anlatılanlar, gerçek kıssalardır. Allah'tan başka hiçbir ilâh yok­tur ve şüphesiz Allah, işte Azîz ve Hafâm olan da O'dur.

63.     Buna rağmen yine de yüz çevirirlerse, Allah, bozguncuları elbette hakJayle bilendir.

 

60 İşte, gerek Meryem ve gerekse îsâ hakkında bu anlatılanların hepsi, Rabbın katından gelen bir haktır; gerçektir. Bunun dışında bir gerçek yoktur. Bu itibarla ey Muhammed, sakın şüphecilerden olma.

Hazreti Peygamberin, Cebrail vasıtasıyle Rabbından getirilen ha­berlerden şüpheye düşmesi elbette olacak şey değildir. Allahu Ta'âlâ da onun şüpheye düşmesi ihtimali bulunduğu için değil, fakat bu çeşit uyanlar onun sebatını artırdığı ve kalbindeki itminanı kuvvetlendirdiği için ona "şüphecilerden olma" diye hitap etmiştir. Bununla beraber Peygamberin ümmeti içinde yine de şüpheye düşenler olursa, onlar da bilmelidirler ki, şüphe, ancak iğreti îmanla birlikte bulunur. Ne.zaman îman kuvvet kazanır ve kalb mutmain olursa, şüpheden eser kalmaz. O halde Allah'ın hak olarak beyan ettiği îsâ ve anası Meryem hakkındaki kıssadan şüphe neye?!

İşte, Allahu Ta'âlâ, bütün bu anlatılanların hak olduğunu, onlarda şüphe edecek hiçbir hususun bulunmadığını açık ve kesin bir dille beyan buyurduktan sonra, hakkı inkâr edenlere karşı en müessir silâh olmak üzere, sevgili Peygamberine mübahele (karşılıklı lanetleşme) yolunu göstermiş ve ona hitap ederek şöyle buyurmuştur:

Ey Muhammed! îsâ ve Meryem'in kıssalarını sana anlattıktan sonra, artık her ikisiyle de ilgili olan gerçek ortaya çıkmıştır. Bu anlatılanlar dışında söylenen ve söylenecek olan her şey sapıklıktır; gerçek dışıdır. Meryem, Allah'ın seçilmiş kullarından biridir. Kim ona bunun dışında bir meziyyet veya kudsiyyet isnad ederse, Allah'a iftira etmiş olur. Keza, îsâ da Allah'ın bir kulu ve peygamberidir; Meryem'e ilka ettiği kelimesidir. Buna rağmen kim ona bunun dışında bir meziyyet isnad eder, "Allah'ın oğlu", veya "üçten biri" gibi sıfatlarla onu olduğundan farklı görür ve gösterirse, o da Allah'a en büyük iftirayı etmiş ve en büyük zulmü işlemiş olur. Binâenaleyh bu hususlarda gerçek ortaya çıktıktan ve hak olan sana anlatıldıktan sonra, kim yine de küfründe ısrar eder ve hakka karşı seninle delilli isbatlı münakaşa ve mücadeleye kalkışacak olursa, onları, çocukları ve eşleriyle birlikte mübaheleye davet et. Onlara de ki: Geliniz, çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım; biz de onların yanında oldu­ğumuz halde, hep birden Allah'a duâ edelim ve îsâ ile Meryem hak­kında kimin söyledikleri yalan ise, Allah'ın lanetinin yalancılar üzerine olmasını dileyelim.

Daha önce de açıkladığımız gibi, bu âyet-i kerîmeler, 60 kişilik Nec-ran hıristiyan heyetinin Hazreti Peygamberi ziyareti sırasında nazil olmuştur. Hıristiyanlar Hazreti Peygamberin huzurunda îsâ hakkındaki batıl sözlerini tekrarlayıp bunun üzerinde ısrar edince, Allahu Ta'âlâ, bu âyet-i kerîmeyi indirmiş ve Peygamberine, onları beraberce lânetleş-meye davet etmesini istemiştir. Mubâhele âyeti adiyle tanınan bu â-yet-i kerîmede, dikkat edilecek olursa, mubâhele için davet edilecek olanlar, önce çocuklar, sonra kadınlar, daha sonra da erkeklerdir. Başa çocukların alınmasının, onları da kadınların takip etmesinin sebebi, Nec-ranlı hıristiyanlara işin önemini ve ciddiyetini göstermektir. Erkek, çok defa çocuklarını ve kadınlarını kendi nefsine tercih eder ve herhangi bir tehlike ânında, kendini tehlikeye atarak onları korumaya çalışır. Bazada, ne olursa olsun çocuklarını ve kadınlarını feda etmeyi göze alamaz. Nitekim Necranlı hıristiyanlar, çocukları ve kadınlarıyle mubâhele için davet olunduklarında, Peygamberin dâvasında haklı olması halinde başlarına büyük felâketlerin gelebileceği korkusu içinde lânetleşmeye yanaşmamışlardır. Buhârî[73]

tarafından nakledilen bir hadîsten öğrendiğimize göre, Necran'ın ileri gelenlerinden Âkıb ve Seyyid, Hazreti Peygamberle lânetleşmek için gelirken, biri diğerine "yapma; Allah'a yemin ederim ki, eğer o, ger­çekten bir peygamber ise ve biz de lânetleşecek olursak, bundan sonra ne biz, ne de bizden sonra gelecek olanlarımız asla iflah etmeyiz" demiş, sonra lânetleşmeden vazgeçmişlerdi. Hazreti Peygambere de, "İste­diğin cizyeyi sana vereceğiz. Bizimle emin bir adam gönder; emin ol­mayan adam gönderme" demişler, Hazreti Peygamber de "size tam manâsıyle emin olan birini göndereceğim" buyurmuş, sonra da Ebû Ubeyde İbnu'I-Cerrâh'a bakarak "işte bu, bu ümmetin en emîn adamıdır" demiştir.

Hazreti Peygamberin Necranlı hıristiyanları mubâhele için davet et­mesinde ve fakat Necranlıların büyük bir korkuya kapılarak bu davete icabet etmemelerinde, üzerinde dikkatle durulması gereken bir nokta vardır. Bu, aynı zamanda, ibret alınacak bir noktadır: Hazreti Peygam­ber, îsâ'nın, Allah'ın kulu ve peygamberi olduğu hususundaki inan­cından ne kadar emîn ve îmanı ne kadar sağlam ve kuvvetli ise, Nec­ranlı hıristiyanlar da kendi İnançlarından o kadar şüpheli ve îman­larında o kadar zayıf idiler. Eğer onlar, isa'nın Allah'ın oğlu olduğu hususundaki inançlarından aynı derecede emîn olsalardı, Hazreti Pey­gamberin davetinden korkuya kapılıp kaçmazlar, ona icabet ederlerdi. Bu bakımdan mubâhele olayı, hıristiyan akaidinin, hiçbir mesnedi bu­lunmayan bir takım bâtıl inançlardan ibaret olduğunu gösteren en güzel delillerden birini teşkil eder. [74]

 

62 O halde, îsâ hakkındaki asıl gerçek; yalnız Kur'ân'da anlatılan­lardır. Bunun dışında her ne söylenmişse bâtıldır; asılsızdır. îsâ, ne ilâhtır, ne de Allah'ın oğlu... O, Allah'ın bir kuJudur ve Allah'tan başka da bir ilâh yoktur. Yegâne izzet sahibi O'dur; hiçbir kimse ve, hiçbir şey O'na gâlib gelemez. Yegâne hikmet sahibi de O'dur ve hiç kimse, ulûhi-yetinde ve rububiyetinde O'na ortak olamaz. Oysa oğul, babasının kopyasından başka bir şey değildir; onun cinsinden, onun nev'indendir. Allahu Ta'âlâ ise, cinsteh ve neviden münezzehtir. O'nun eşi ve benzeri yoktur.

63 Buna rağmen, ey Muhammed, o hıristiyanlar, yine de sana tâbi olmazlar, Allah'ın bir olduğu, O'ndan başka ilâh bulunmadığı esasından ibaret olan tevhîd akîdesini kabul etmezler, îsâ hakkında ileri sürdükleri iddialarının doğruluğu hakkında lânetleşmeye de yanaşmazlarsa, Al­lah, şüphesiz, dinde fesad çıkaranları ve fesadlarındaki gayenin ne olduğunu hakkıyle bilir, dünya ve âhirette onları cezasız bırakmaz.

64. (Ey Muhammed!) De kL Ey kitap ehli!Al­lah'tan başkasına ibadet etmiyeceğimiz, hiçbir şeyi O'na ortak koşmıyacağımtz, Allah dışında birbirimizi Rablar edinmi-yeceğûniz hususunda bizimle sizin aranız­da bir olan kelimeye (tevhîd kelimesine) geliniz. Buna rağmen yine de yüz çevirir­lerse, işte o zaman, "bizim müslüman ol­duğumuza şâhid olun" deyiniz.

65.  Ey kitap ehli! ibrahim hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz? Oysa Tevrat ve İncü, ondan çok sonra indirilmişti. (Bu kadarını da) düşünemiyor musunuz?

66.   Haydi siz, bü&niz olan hususlarda mü­nakaşa eden kimselersiniz; fakat bilgini­zin olmadığı hususlarda niçin münakaşa ediyorsunuz? Oysa Allah (her şeyi) bilir de siz bilemezsiniz.

67.   İbrahim ne bir yahudî ve ne de bir hıristiyan idi; fakat o, hakka yönelen birmüs-lüman idi Müşriklerden de hiç olmamıştı.

68.   İbrahim'e insanların en lâyığı, ona tâbi olanlarla, su Peygamber ve îman edenler­dir, Allah, mü'minlerin velîsidir.

 

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetlerinde îsâ hakkındaki gerçek kıssa­yı anlattıktan, İsa'ya inandıklarını söyledikleri halde inançlarında aşırılığa giderek onu rab ve ilâh kılan hıristayanların halini beyan ettikten ve nihayet Hazreti Peygamberin, bâtıl inançlarında inad etmelerinden dolayı onları mubâhele için davetini, onların da bundan kaçışını zikret­tikten ve îsâ hakkındaki inançlarının yakîn derecesine ulaşmadığını gösterdikten sonra, Peygamberine, îman hususunda tâbi olmaları gere­ken hakka onları davet etmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur: [75]

 

64. (Ey Muhammedi) De ki: Ey kitap ehli! Al­lah'tan başkasına İbadet etmiyeceğimiz, hiç­bir şeyi O'na ortak koşmıyacağımiz, Allah dışında birbirimti rablar edinmiyeceğimiz hususunda, bizimle sizin aranızda bir olan kelimeye (tevhU kelimesine) geliniz. Buna rağmen yine de yüz çevirirlerse, işte o zaman, nbizim müslüman olduğumuza şâhid olunn deyiniz.

 

64 İlk peygamber Âdem'den son Peygamber Muhammed (s.a.s.)'e kadar gönderilen, sayısını Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği yüz­lerce peygamberin, üzerinde ittifak edip birleştiği, bu peygamberlerden bazısına indirilen irili Ufaklı sahîfe ve kitabın, Tevrat'ın, İncil'in ve Kur'-ân'ın açıkladığı tek bir kelime, yahut bu kelimeden murad tek bir söz veya cümle vardır ki, işte bu kelime, söz veya cümle, Allah'ın tek dîni olan İslâm'ın özünü, esasını, yahut ruhunu teşkil eder. Bu söz, Allah'tan başkasına ibadet etmemek, hiçbir şeyi O'na ortak koşmamak ve Al­lah'tan başkasını Rab edinmemektir. Allah'tan başkasına ibadet et­memek sözünde, ulûhiyetinde vahdaniyet manâsı vardır. Yani Allah'tan başka ilâh yoktur; bu itibarla biz, yalnız Allah'a ibadet ederiz, demektir. O'ndan başkasını ilâh tanımak ve O'ndan başkasına ibadet etmek, ulûhiyetinde O'na ortaklar bulup çıkarmaktır; bu ise; şirktir; en büyük zulümdür.

Allah'tan başkasını Rab edinmemek sözünde ise, rubûbiyetinde vahdaniyet manâsı vardır. Yani O'ndan başka Rab yoktur; yegâne mürebbi O'dur; emir ve nehiyieriyle insanı en yüksek ahlâk mertebesine ulaştıran, helâli helâl, haramı haram kılan yalnız O'dur. Oysa yahudîler ve hıristiyanlar, Allah'ın hem ulûhiyletinde, hem rubûbiyetinde O'na or­taklar kılmışlar ve en büyük zulmü işlemişlerdir. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Tevbe sûresinin 30-31 İnci âyetlerinde bu gerçeği açıklayarak şöyle buyurmuştur: "Yahudîler, Uzeyr, Allah'ın oğludur, demişler, hıristiyanlar da, Mesih, Allah'ın oğludur, demişlerdir. Bu, onların kendi ağızlanyle geveledikleri sözleridir ki, kendilerinden önceki kâfirlerin sözlerine ben­zetiyorlar. Allah onları katletsin; nasıl da uyduruyorlar. Onlar, Allah'ı bırakıp hahamlarını, râhiblerini ve Meryem'in oğlu Mesih'i kendilerine Rab edinmişlerdir. Halbuki onlar da tek bir ilâha ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. Zira O'ndan başka ilâh yoktur. O, onların şirk koştuklarından münezzehtir".

Tayy kabilesinin ileri gelen reislerinden Adiy İbn Hatim et-Tâ*î kabilesinin bir elçisi olarak Hazreti Peygambere geldiği zaman, boynun­da haç taşıyan bir hıristiyan idi. Rivayet olunduğuna göre, kendisi, Haz­reti Peygambere gelişini şöyle anlatmıştır: "Boynumda altından yapılmış bir haç olduğu halde Rasûlullah (s.a.s.)'a geldim. Bana: Ey Adiy! Boynundaki şu putu çıkarıp atsan ya, dedi. Onun, Allah'ı bırakıp haham­larını, râhiblerini ve Meryem'in oğlu Mesîh'i kendilerine Rab edindiler" (Tevbe, 31) âyetini okuduğunu işittim. Ona, onlar bunlara ibadet et­miyorlardı ki, dedim. Bana şu cevabı verdi: Allah'ın helâl kıldığını onlar haram kılıp, haram kıldığını da helâl kılmıyorlar mı idi? Ben, evet, deyince, işte bu, onları rab edinmek demektir, buyurdu".

Yahudîler ve hıristiyanlar, müslümanlar gibi tek bir ilâha ibadet etmek ve O'ndan başkasını Rab edinmemekle emrolundukları halde, O'na ortaklar koşmuşlar ve O'ndan başkalarını kendilerine Rab edin­mişlerdir, Adiy İbn Hâtim'in hadîsinden de anlaşıldığı gibi, hahamları ve râhibleri, Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıl­mışlardır. Daha da feci olanı, hıristiyan râhiblerin, günah sahiplerinin günahlarını bağışlamaları ve bu yolla kilise adına mal toplayıp dünyayı satın almalarıdır.

Ne Tevrat ve ne de İncil onlara elbette böyle bir yol göstermemişti. Mûsâ ve îsâ da onlara bunu emretmemişlerdi. O halde peygamber­lerinin dîni, tevhîd dîni İslâm'dan başka bir dîn olmayan yahudî ve hıris-tiyanların da bu dîni din olarak benimsemiş olmaları gerekmez mi idi?

İşte Allahu Ta'âlâ, yukarıdaki âyet-i kerîmede, yahudî ve hıristiyan-lara din hususundaki mevkilerini bir daha hatırlatması ve onları yeniden tevhîd dînine davet etmesi için Peygamberini görevlendirmiş ve onlara şöyle demesini emretmiştir:

Ey Kitap ehli! Ben ve siz, çok iyi biliyor ve inanıyoruz ki, bu âlem tek bir ilâh tarafından yaratılmıştır. Onu yaratan ve belli bir nizam içinde onu idare eden bu tek ilâhtır. Hoşnud olduğu ve hoşnud olmadığı amel­leri teblîğ etmeleri ve öğretmeleri için bize peygamberler gönderen O'dur. O halde gelin, bütün bu peygamberlerin ittifak ettikleri esaslar üzerinde ittifak edelim. İsa'nın bizzat kendisinden "Allah'ın oğlu" ol­duğuna dair bir sözün geldiğini kesinlikle bilmiyoruz. Eğer böyle bir söz kendisinden nakledilmişse, herhalde bu sözün yine kendisi tarafından tefsîr edilmiş olması lâzımdır. O, bu sözüyle kendisinin ilâh olduğunu ve kendisine ibadet edilmesi gerektiğini mi murad etmiştir; yoksa o sizi bir tek ilâhın, yani Allah'ın ibadetine mi davet etmiştir? Hiç şüphe yoktur ki, o sizi yalnız Allah'ın ibadetine davet etmiştir. "Allah'ın oğlu" gibi sözler, eğer İsa'dan sâdır olmuşsa, bu muhakkak mecazî manâda kullanıl­mıştır. Ve o, bu sözle asla ilâh olduğu iddiasında bulunmamıştır. O halde geHn, İsa'ya ve annesi Meryem'e ibadet etmekten vazgeçin. Hep bir­likte yalnız Allah'a ibadet edelim; çünkü ibadet edilmeye lâyık Allah'tan başka ilâh yoktur. Hiçbir şeyi O'na şerîk koşmayalım. Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılan bir takım düzenbazları, haham, râhib veya din adamı da olsalar, kendimize rab edinmiyelim.

Ey Muhammed! Eğer onlar, senin bu davetine icabet etmezler, Allah'tan başkasına ibadet etmekte ısrar ederler ve kendi başlarına helâl ve haram kılan hahamları, râhibleri ve din adamlarını rab edinmekte direnirlerse, onlara deyin ki:

Biz, her şeyimizle Allah'a aidiz ve ihlâs ile O'na boyun eğmişiz. O'ndan başkasına ibadet etmeyiz. O'ndan başkasına sığınmaz, O'ndan başkasından yardım dilemeyiz. O'nun helâl kıldığından başkasını helâl, haram kıldığından başkasını da haram kılmayız. Bu itibarla biz, hâlis müslümanlarız; buna şâhid olun!. [76]

 

65. Ey kitap ehli! ibrahim hakkında niçin mü­nakaşa ediyorsunuz? Oysa Tevrat ve înciî, ondan çok sonra indirilmişti (Bu kadarını da) düşünemiyor musunuz?

66.  Haydi siz, bilginiz olan hususlarda müna­kaşa eden kimselersiniz; fakat bilginizin ol­madığı hususlarda niçin münakaşa ediyor­sunuz? Oysa Allah, (her şeyi) bilir de siz bile­mezsiniz.

67.   ibrahim ne bir yahudî ve ne de bir hıristiyan idi; fakat o, hakka yönelen bir müslüman idi Müşriklerden de hiç olmamışa.

68.  ibrahim 'e insanların en lâyığı, ona tâbi olan­larla, şu Peygamber ve îman edenlerdir. Al­lah, mü'minlerin velîsidir.

 

65 Taberî tarafından İbn Abbâs'tan rivayet edilen bir haberden öğ­rendiğimize göre, Necran hıristiyanları ile yahudî din âlimleri Hazreti Peygamberin huzurunda toplanmışlar ve İbrahim (a.s.) hakkında şid­detli bir münakaşaya girişmişlerdi. Yahudiler İbrahim'in yahudî, hıris-tiyanlar da onun hıristiyan olduğunu iddia ediyorlardı. Bunun üzerine Allahu Ta'âlâ, yahudî ve hıristiyanları ayıplayan ve onların, koyu bir taas-sub sebebiyle basit bir meseledeki düşüncesizliklerini ortaya koyan bu âyetleri indirmiş ve şöyle buyurmuştur:

Ey kitap ehli! İbrahim'in yahudî, yahut hıristiyan olduğunu nasıl iddia edersiniz? Bütün peygamberlerin, Allah'ın tek olan dîni üzere ol­duklarını, her birinin yalnız bu dîni kavimlerine teblîğ ettiklerini ve insan­ları yalnız bu dîne çağırdıklarını bilmiyor musunuz? İşte bu din, İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakûb'un, Musa'nın, îsâ'nın ve Muhammed'in bir olan dînidir. Fakat siz, bu dîni parça parça etmiş, kendi keyfinize göre değiştirip adına yahudîlik ve hıristiyanlık demişsiniz. İbrahim, Mûsâ, îsâ ve Muhammed (salât ve selâm hepsinin üzerine olsun), Allah'ın birer peygamberi olduklarına ve hepsinin de dîni bir olduğuna göre, eğer siz gerçekten peygamberlerinize ittiba etmiş olsaydınız, dîniniz arasında hiçbir fark bulunmaz, birbirinizi de hak yol üzerinde olmamakla itham etmezdiniz. Oysa siz, her ikiniz de hak yolda değilsiniz. Böyle olduğu halde, yolundan saptığınız İbrahim'in yahudî, yahut hıristiyan olduğunu İleri sürüyorsunuz. Yahudiliği ve hıristiyanlığı ayrı ayrı birer din olarak sizler icad edip ortaya çıkardığınıza göre, siz­den asırlarca önce gelip geçmiş ve Allah'ın tek olan dîni üzere olmuş bir peygamberin yahudî yahut hıristiyan olduğunu nasıl ileri sürersiniz? Bu kadar basit olan bir olayı nasıl olup da düşünemiyorsunuz? [77]

 

66   Siz, bildiğiniz meselelerde münakaşa edip kendinize göre bir takım görüşler ileri sürebilirsiniz. Münakaşanız bildiğiniz meselelerde ol­masına rağmen çok defa hataya düşmekten kendinizi kurtaramazsınız. Nitekim işte îsâ, apaçık delillerle size peygamber olarak gönderildiği, kendinden önce gönderilen Musa'yı tasdîk ettiği, kendinden sonra gön­derilecek olan Muhammed (s.a.s.)'i de müjdelediği halde, onun hak­kında da münakaşa etmiştiniz de, kiminiz ifrata gidip onun ilâh ol­duğunu ileri sürmüştünüz; kiminiz de tefrite düşüp onu inkâr etmiş, annesi hakkında da kötü iftiralarda bulunmuştunuz.

Yakından tanıdığınız kimse hakkında giriştiğiniz münakaşalarda siz bu derecede büyük hatalara düşerseniz, dîni hakkında hiç de geniş bilgi verilmeyen İbrahim'i nasıl münakaşa konusu edip onun yahudî, yahut hıristiyan olduğunu iddia edersiniz?

Siz, sizin için gayb olan şeyleri şüphesiz bilemezsiniz; bilmeniz de mümkün değildir. Bunları ancak Allah bilir. Bu itibarla bilmediğiniz şeyler hakkında münakaşa etmekten vazgeçin. [78]

 

67  İbrahim, sizin iddia ettiğiniz gibi, ne bir yahudî ve ne de bir hıris­tiyan idi. Fakat o, Allah'tan başka İlâh tanımayan, hiçbir şeyi O'na ortak koşmayan ve O'ndan başkasını kendine Rab edinmeyen hâlis bir müslüman İdi. Eğer siz de İbrahim'in dîninde olmak ve onun dîninden olmakla şeref duymak isteseydiniz, onun yolundan sapmaz, İsa'yı inkâr etmek veya onu, uluhiyetinde ve rububiyetinde Allah'a ortak koşmak yerine, Allah'ın bir kulu ve Rasûlü olarak ona uyar, sonra da onun, geleceğini size önceden haber verdiği İbrahim dîninin son peygamberi Muhammed (s.a.s.)'e sımsıkı sarılır, onun yolundan bir karış da olsa ayrılıp sapmazdınız; zira o, İbrahim'in dininden azıcık da olsa sap-mamıştı.

O halde ey yahudîler! Siz îsâ'yı inkâr ve dünyanın en mübarek kadını olan Meryem'e zina isnad edip îsâ'yı onun gayr-i meşru çocuğu olarak ilân etmişken ve onu teyid ve tasdik etmek üzere gönderilen Muhammed (s.a.s.)'i tanımamışken ve siz ey hıristiyanlar, siz de İsa'yı ve anası Meryem'i İlâh mertebesine yükseltip onlara ibadet edip durur­ken ve yahudîler gibi, İbrahim'in dîninden hiç sapmamış olan Mu­hammed (s.a.s.)'i tanımazken, şimdi onun kendi dîninizden olduğunu nasıl iddia edersiniz? Siz, küfrünüzle ve şirkinizle en büyük zulmü

işlemişken, hak yoldan ayrılmamış ve hele müşriklerden hiç olmamış olan İbrahim'in sizden olması mümkün müdür? [79]

 

68 Hayır! İbrahim sizden olmadığı gibi, sizin de İbrahim'e lâyık ol­manız mümkün değildir. Ne İbrahim sizin dîninizden idi; ne de siz İbrahim'in milletinden... İbrahim nerede, siz nerede!. İbrahim'e lâyık olanlar, onun yaşadığı sırada ve ondan sonra ona tâbi olup yolundan hiç sapmayanlarla, işte şu anda Allah'ın âyetlerini size tebliğ ederek sizi İbrahim'in yoluna bir defa daha davet eden şu son Peygamber ve ona îman edenlerdir. İbrahim'e lâyık olanlar, kısaca, tevhîd ehlinden olanlar­dır. Allah' tan başka ilâh tanımayan, hiçbir şeyi O'na ortak koşmayan, hahamlarını ve râhiblerini Rab edinmeyenlerdir. Bunlar, İbrahim dîninin gerçek yardımcılarıdır. Bu sebeple Allah da onların velisi olup her yerde ve her zaman onların yanında ve yardımındadır. Şüphesiz bu, hak yolda olanların, Rab'ları katından dünyada kendilerine ulaşacak en büyük mü­kâfatlarıdır. Âhiretteki mükâfatlarının ise, hududu yoktur. [80]

 

69.  Kitap ehlinden bir gurup, sizi (hakyoldan) saptırmak istemektedirler; oysa onlar, kendilerinden başkasını yaptıramazlar da, bunun farkına varmazlar.

70.  Ey kitap ehli! (Gerçeği) görüp durduğu­nuz halde, Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?

71.  Ey kitap ehli! Niçin gerçeği bâtıl ile ka­rıştırıyor ve bile bile Hakkı gizliyorsunuz?

72.   Kitap ehlinden bir gurup demektedir ki: "îman edenlere indirilen (Kur'ân)'e gü­nün evvelinde îman, sonunda da onu in­kâr edin ki, müslümanlar da belki (din­lerinden) dönerler11.

73.   "Dîninize tâbi olanlardan başkasına inanmayın". (Ey Muhammedi) De ki: "Doğru yol, Allah'ın yoludur". Yine de­mektedirler ki- "Size verilen (Kitab) in benzerinin başka birine de verildiğine, ya­hut Rabbınız katında, size karşı delil ge­tireceklerine de inanmayın". (Ey Muham­medi) De ki: "Üstünlük, şüphesiz, Allah-m elindedir; onu dilediğine verir. Allah, ihsanı bol, her şeyi hakktyle bilendir".

74.   O, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, son derece büyük lütuf sahibidir.

 

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyet-i kerîmelerinde kendilerine hak gelmiş olmasına rağmen, ehl-i kitabın, hiçbir delil ve burhana istinad et­meden bu haktan küfürle yüz çevirdiklerini, sonra, İbrahim'in ve İb­rahim'den sonra gelen peygamberlerin dîni olan İslâm'a yeniden davet olunsalar bile, onlarda bu daveti işitecek kulak ve içine sindirecek kalb bulunmadığını bütün açıklığıyla gözler önüne serdikten sonra, yu­karıdaki âyet-i kerîmelerinde, onların, kalblerine nüfuz etmiş ve sökülüp atılması mümkün olmayan başka bir kötülük örneğini, yine aynı açıklıkla ibret alacakların önüne, koymuştur. Bu da, müslümanları hak yoldan saptırabilmek için içlerinde besledikleri aşırı derecedeki hırs idi. Bu hırs sebebiyle, mü'minlerin kalblerine şüphe sokabilmek için başvurmadık hiçbir çare bırakmıyorlar, ellerine geçen her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorlardı.

Hazreti Peygamberin önce müşrikleri, sonra da ehl-i kitaptan olan yahudî ve hıristiyanlan İslâm'a davet etmesi, her üç gurup tarafından da şiddetli bir tepki ile karşılanmıştı. Gerek yahudîler ve gerekse hıristiyan-lar, İslâm'a davet edilmelerinde, kendi inanç ve itikadlarına yöneltilmiş bir yıkma gayesi görüyorlar ve onlar da İslâm'a karşı aynı gaye ile yöneliyorlardı. Müşrikler ise, atalarından kendilerine intikal eden örf ve âdetlerine sıkı sıkıya bağlı oldukları için, bunları terketmeye hiç ya­naşmıyorlardı. Nitekim Zuhruf sûresinin 22-24 üncü âyetlerinde, müş­riklerin bu halleri anlatılarak şöyle denilmiştir: "Bir de şöyle demişlerdir: Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; şimdi onların izleri özere git­mekteyiz. Senden önce de (ey Muhammedi) biz bir ülkeye herhangi bir uyarıcı gönderdiğimizde, oranın varlıklıları da, hemen, biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; şimdi biz de onların izine uyuyoruz, derlerdi. Uyarı-cr*da onlara: Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dînden daha doğru­sunu getirmiş olsam da mı? der, onlar da; Biz, sizinle gönderilen dîni tanımıyoruz ki, derlerdi.

Kısacası, gerek müşrikler ve gerekse yahudîler ve hıristiyanlar, Haz­reti Peygamberin kendilerini hak yola davet etmesini hazmedemedikle­ri gibi, mü'minleri de kendi sapık yollarına çekmek için hiçbir fırsatı ka­çırmak istemiyorlardı. Nitekim müfessirlerin ifadelerine göre, ehl-i kitabın mü'minleri haktan saptırmak istemeleriyle İlgili âyet-i kerîme, Muâz İbn Cebel, Huzeyfe İbnu'I-Yemân ve Ammâr İbn Yâsir'in, Benu'n-Nadîr, Kurayza ve Benû Kaynukâ yahudîleri tarafından yahudî dînine davet edilmeleri üzerine nazil olmuştur. Bu âyet-i kerîmede Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [81]

 

69. Kitap ehlinden bir gurup sizi (hak yoldan) saptırmak istemektedirler; oysa onlar, ken­dilerinden başkasını saptiramazlar da bunun farlana varmazlar.

 

69 Kitap ehlinin, bazı sahabîleri kendi dînlerine ister davet etmiş ol­sunlar, ister etmemiş; mü'minleri îmandan saptırmak için büyük bir hırs içinde bulunduklarına şüphe yoktur. Hattâ onlar için, mü'minlerin ya­hudî veya hıristiyan olmaları bile büyük bir önem taşımıyordu. Onlar için önemli olan, her ne şekilde olursa olsun, onların kalblerine, İslâmîîmanı sarsabilecek bir takım şüpheler sokabilmek ve bu şüpheler yardımıyle, kökleşmiş olan îmanın kalblerden sökülüp atılmasını sağlamaktı. İşte bütün oyunları ve bütün sahtekârlıkları bunun içindi. Halbuki işleri, başkalarını yoldan çıkarmak için daima oyun olan kimselerin, bizzat kendilerinin doğru yolda kalmaları mümkün değildir. Çünkü zihinlerini meşgul eden kötülük ve o kötülüğün kendilerini istedikleri neticeye ulaştırmaması halinde denemeye koyacakları onun başka bir şekli, onları içinden çıkamayacakları öyle bir kötülükler uçurumuna sürükler ki, kendileri bile bunun farkına varamazlar. Halbuki ellerinde apaçık deliller varken onların böyle mi davranmaları gerekirdi? Tevrat ya-hudîlere, İncil hıristiyanlara kendilerini teyid edecek bir peygamberin gönderileceğini müjdelememiş mi idi? [82]

 

70.  Ey kitap ehli! (Gerçeği) görüp durduğunuz halde, Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyor­sunuz?

71.  Ey kitap ehli! Niçin gerçeği bâtıl ile karıs-tınyor ve büe bile onu gizliyorsunuz?

 

70 Gerek yahudîler ve gerekse hıristiyanlar, Allah katından, daha önce kendilerine gönderilen kitapları teyid edecek bir kitabın geleceğini ve bir de peygamber gönderileceğini çok iyi biliyorlardı. Bakara sû­resinin 89 uncu âyetinde de işaret edildiği gibi, müşriklere karşı kendi­lerine yardım edecek bir kitabın gelmesini bekleyip durmaları da, bu bil­ginin tabiî bir neticesi idi. Bu bakımdan hem yahudîler, hem de hıristiyanlar için Hazreti Peygamberin peygamberlik delilleri hiç de meç­hul değildi. Böyle olmasına rağmen, peygamberlik delillerine sahip olduğunu açıkça görüp bildikleri Hazreti Peygamberin davetine icabet etmiyorlar, en azından kendi kitaplarının emrine tâbi olmuyor, onunla amel etmiyorlardı. İşte bu yüzdendir ki, Allahu Ta'âlâ, yukarıdaki âyet-i kerîmede onlara hitap ederken, bir taraftan onların Allah'ın âyetlerini nasıl inkâr ettiklerini açık ve kesin bir beyanla ortaya koymuş, bir taraf­tan da, "niçin inkâr ediyorsunuz?" sorusu ile, gerçeği inkâr etmelerinin akıbetini kendilerine hatırlatacak en büyük ihtarı yapmıştır. [83]

 

71 Fakat kitap ehli, sadece bilip durdukları Allah'ırt âyetlerini inkâr etmekle yetinmiyor, yalnız Allah'a ibadet etmek, sadece iyi ve hayırlı olan amelleri işlemek ve İsmail oğullarından geleceği müjdelenen Pey­gambere uymak gibi AUah katından indirilen kitapların yazdığı ve pey­gamberlerin haber verdiği bir takım gerçekleri de, hahamlarının ve râhib-lerinin bâtıl olarak ileri sürdükleri görüş ve tevillerle karıştırıyorlardı. Böylece Allah'ın, kitapları ve peygamberleri vasıtasiyle bildirdiği hak,

yahudîve hıristiyan din adamlarının görüş ve tevîlleri altında gizli kalıyor, hiç kimsenin bu haktan haberi olmuyordu.                                            

Bazı müfessirler, âyet-i kerîmenin son ibaresi olan "bile bile hakkı | niçin gizliyorsunuz?" hitabını, özellikle Tevrat ve İncil'deki Hazreti Pey-ı gamberin geleceğiyle ilgili haberlere tahsis ederlerse de, bunun, yahudî ve hıristiyan din adamlarının yaptıkları bütün tahrifatı şâmil olduğuna şüphe yoktur. Zira onların Allah'ın bir tek olan dîninden saptıran ve bu dîni yahudîlik ve hıristiyanlık adı altında parça parça eden şey, haham ve râhiblerin, Allah'ın âyetlerini kendi heva ve hevesleri istikametinde tevil ederek hakkı bâtıl ile karıştırıp gizlemelerinden başkası değildir. Bu davranışları içinde, elbette hasedliklerinin sebep olduğu, geleceği müj­delenen Hazreti Peygamberle ilgili haberlerin gizlenmesi de vardır.

Fakat kitap ehlinin hakkı bâtılla karıştırıp onu gizledikten sonra başvurdukları en büyük kötülüklerden biri de, bir evvelki âyette de işaret edildiği gibi, mü'minleri de hak yoldan saptırmak istemeleridir. Bu mak­satla: [84]

 

72.   Kitap ehlinden bir gıırup demektedirler ki:

"îman edenlere indirilen (Kur'ân)'e günün evvelinde îman, sonunda da onu inkâr edin id, müslümanlar da belki (dînlerinden) dö­nerler".

73 "Dîninize tâbi olanlardan başkasına inan­mayın'1. (Ey Muhammed!) De ki: "Doğru yol, Allah'ın yoludur". Yine demektedirler ki: "Si­ze verilen (Kitab) 'in benzerinin başka birine de verildiğine, yahut Rabbıniz katında, size karsı delil getireceklerine de (inanmayın)". (Ey Muhammed!) De ki: "Üstünlük, şüphe­siz, Allah'ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah, ihsanı bol, her şeyi hakkıyle bilendir".

74.  O, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, son derece büyük lütuf sahibidir.

 

72 Müfessirlerin birbirine yakın ibarelerle rivayet ettikleri haberler­den öğrenildiğine göre, yahudîlerden Abdullah İbnu's-Sayf, Adiy İbn Zeyd ve El-Hâris İbn Avf, biribirlerine "gelin, Muhammed ve ashabına indirilene günün sabahında îman edelim; sonra da akşam onu inkâr edip müslümanların zihinlerini karıştıralım; belki onlar da bizim yap­tığımızı yaparlar da dinlerinden dönerler" demişler, Allahu Ta'âlâ da bu âyet-i kerîmeleri indirmiştir.

Taberî tarafından nakledilen başka bir habere göre de, bir gurup yahudîdin adamı, biribirlerine şöyle demişlerdir: "Günün i!k saatlerinde Muhammed'in dînine girin ve şöyle deyin: Biz şehadet ederiz ki, Mu-hammed haktır ve doğruyu söylüyor. Günün sonu olunca da inkâr edin ve deyin ki: Biz, kendi âlimlerimize ve din adamlarımıza başvurduk ve onlara sorduk. Bize Muhammed'in yalancı olduğunu söylediler. Bu itibarla siz, doğru bir yol üzerinde değilsiniz. Biz de kendi dînimize döndük. Bizim dînimiz sizin dîninizden daha iyi. Siz böyle deyince, müslümanlar da muhtemelen şöyle derler: Bunlar sabahleyin bizimle beraberdiler; şimdi ne oldu ki?" Bunun üzerine de Allahu Ta'âlâ, bu â-yet-i kerîmeleri indirmiştir.

Yahudîlerin,müslümanları İslâm'dan uzaklaştırmak için başvurduk­ları bu oyun, insan tabiatına uygun düşen bir kaideye İstinad eder. Zira insan, hak olduğunu bildiği bir şeyden dönmediği gibi, hak olan şeyin başlıca özelliği de, hak olduğu bilindiği sürece, kendisinden dönül-memektir. Nitekim bu gerçek, Bizans İmparatoru Herakliyüs tarafından da bilmiyordu ki, Hazreti Peygamber, onu İslâm'a davet eden mek­tubunu gönderdiği zaman, Hazreti Peygamber hakkında bilgi sahibi olmak için Ebû Sufyân İbn Harb'e yönelttiği sorulardan biri şöyle idi: "Bir kimse, onun dinine girdikten sonra, tekrar ondan dönüyor mu?" Ebû Sufyân'ın bu soruya verdiği cevap "hayır" olmuştu. Bizans hü­kümdarı Herakliyüs ile Ebû Sufyân arasındaki bu muhavere, Buhârî (Sahîh, IV. 3) tarafından bütün uzunluğu iie nakledilmiştir.

Yahudîler, günün sabahında İslâm'a girip akşamında da ondan dönmekle, müslümanlar üzerinde, "eğer İslâm'ın bâtıl bir dîn olmadığını görmüş olsalardı, ondan dönmezlerdi" kanaatini uyandırmak istiyor­lardı. Böyle bir kanaatin, kalblerinde îmanın yerleşmiş ve kökleşmiş olduğu sahabîlerde belirmesi elbette düşünülemezdi. Fakat bu, İslâm'ı putperestlikten üstün görüp müslüman olan, ancak îman henüz kalb-lerine nüfuz etmemiş bulunan ve müellefe-i kulûb denilen zayıf yaratılışiı bazı kimseler üzerinde menfi tesir icra etmekten de uzak değildi. Hal böyle olunca, Allahu Ta'âlânın, yahudîlerin oyunlarına karşı Peygam­berini uyarması ve zayıf mü'minlerin bu oyuna gelmemeleri için onu bundan haberdâr etmesi çok tabiîdir. Bu sebepledir ki, yukarıdaki â-yet-i kerîme, yahudîlerin müslümanlara karşı kendi aralarında sır olarak kararlaştırdıkları bir oyunu Hazreti Peygambere haber vermiş olması doiayısıyle, ona verilen mucizelerden biri sayılmak gerekir. [85]

 

73 Yahudîler bir taraftan mü'minleri îmanlarından saptırıp İslâm'dan uzaklaştırmak için biribirlerine, sabahtan Kur'ân'a îman edip akşamı bu îmandan dönmelerini tavsiye ederken, bir taraftan da, peygamberliğin yalnız kendi kavimlerine hâs bir mazhariyet olduğu görüşünden hareketle, yine kendilerinden başka hiç kimseye İnanmamalarını telkin ediyorlardı. Aslında doğru olan ve uyulması gereken yol, Allah'ın yolu idi. Yahudîlerin, peygamberliğin yalnız kendilerine âit olduğuna ve ken­dilerinin de Allah'ın hâs kavmi olduklarına iyice inanmış olmaları, buna rağmen Araplar arasından kendilerinden olmayan bir peygamberin çıkması ve bir de ona kitap indirilmesi, hased damarlarının iyice kabar­masına yol açmış, müslümanları da bu yüzden doğru yoldan saptırma gayretlerine girişmişlerdi. Biribirlerine "müslümanlara karşı müslüman olmuş gibi görünün; sonra da onların anlayacakları şekilde İslâm'dan dönün ki, onların içlerine de İslâm hakkında bir şüphe düşsün" diyor­lardı. Yine diyorlardı ki: "Sakın kendi dîninizden olmayanlara inanmayın ve onları tasdik etmeyin. Hele size verilen kitab gibi başka bir kitabın müslümanlara da verilmiş olabileceğini, yahut size gönderilen peygam­ber gibi, müslümanlara da bir peygamberin gönderilmiş olabileceğini sakın itirafa kalkışmayın ve bunu özellikle müslümanların yanında söy­lemeyin. Aksi halde Rabbınızın yanında bunu size karşı delil olarak kul­lanırlar ve size gâlib gelirler".

Oysa bu yahudîler düşünmüyorlardı ki, peygamberlik, Allah'ın bir lütfudur ve bunu kullarından isteyene değil, fakat O, İstediğine verir. O, şüphesiz, bu peygamberliğe müstehak olanları hakkıyle bilir ve hudut­suz ihsaniyle bunu onlara verir. [86]

 

74 Binâenaleyh O'nun rahmeti ve hudutsuz ihsanı, sadece kendi dilemesine bağlıdır ve sadece dilediklerine ihsan eder. Hiçbir şey ve hiç kimse, O'nun dilemesini zorlayıp değiştiremez; onu yönlendiremez. O, hudutsuz lütuf ve ihsan 74

Kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki, on­lara tonlarca mal emanet etsen, onu sana aynen geri verirler. Yine

sahibidir.

75.   Kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki, on­lara tonlarca mal emanet etsen, onu sana aynen geri verirler. Yine onlardan öyle kimseler de vardır la, onlara da bir dtnar emanet etsen, baslarında dikilip durma­dıkça, onu sana geri vermezler. Bu, on­ların, "ümmî (Arap)'lerin (malınıyemek) hususunda üzerimize düşen bir sorumlu­luk yoktur" demelerindendir. Böylece onlar, bile bile Allah 'a karsı yalan söyler­ler.

76.   Hayır, (sorumluluk vardır). Her kim ahdi­ni yerine getirir ve (Allah 'tan) sakınırsa, Allah da, şüphesiz, sakınanları sever.

77.  Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir ücret mukabili satanlar... İşte böylele-ri için âhırette hiçbir nasîb yoktur. Kıyamet günü Allah,  onlarla ne konuşacak, ne yüzlerine bakacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Onlar için şid­detli bir azab vardır.

 

Emanete hıyanet... İşte ehl-i kitabın başka bir hali ve başka, bir özelliği.. Allahu Ta'âlâ, onların dîndeki hainliklerini ve yeni dîne girmiş olan müslümanları dînden döndürmek için her fırsatta başvurdukları çirkin oyunları açıkladıktan sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerde, onların başka bir haline işaret ederek emanetlere nasıl hıyanet ettiklerini, bâtıl yollarla ve özellikle kendi kitaplarındaki bazı ibareleri tevil ve tahrif ederek halkın malını nasıl yediklerini gözler önüne sermiştir. Onlara göre herhangi bir yahudînin malını yemek helâl değildir; fakat yahudî olmayan ve bilhassa müslüman olan bir ümmî Arabın malını yemekte, üzerlerine düşen hiçbir sorumluluk yoktur. Onların bu iddiaları, Allah'a karşı ileri sürdükleri iftiradan başka bir şey değildir. Bu yaptıklarının cezasını, dünya ve âhı'rette, şüphesiz en ağır bir şekilde çekeceklerdir. Aİlahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [87]

 

75.   Kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki, onla­ra tonlarca mal emanet etsen, onu sana aynen geri verirler. Yine onlardan öyle kim­selerde vardır ki, onlara da bir dtnar emanet etsen, başlarında dikilip durmadıkça, onu sana geri vermezler. Bu, onların, "ümmî (Arapyierin (malınıyemek) hususunda üze­rimize düşen bir sorumluluk yoktur" demele­rindendir. Böylece onlar, bile büe Allah'a karşı yalan söylerler.

76. Hayır, (sorumluluk vardır). Her kim ahdini yerine getirir ve (Allah'tan) sakınırsa, Allah da, şüphesiz sakınanları sever.

77.    Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir  ücret mukabili satanlar... İşte böyleleri için âhirette hiçbir nasîb yoktur. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, neyüzlerine ba­kacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Onlar için şiddetli bir azâb vardır.

 

75 Ehl-i kitap içerisinde, müslümanları dinlerinden döndürmek için her çeşit hileye başvuran ve onlara her türlü kötülüğü yapmaktan çe­kinmeyen kimseler bulunduğu gibi, onların mallarını yemeyi helâl sayan ve kitaplarının bunu kendilerine menetmediğini iddia eden kimseler de vardı. Bunların yanında, kendilerine tonlarca mal emanet edildiğinde, bunu sahiplerine aynen iade edecek olanlar dayok değildi. Fakat büyük çoğunluğu, bir dînar bile emanet edilse, bunu, başlarında dikilip dur­madıkça sahibine geri verecek cinsten insanlar değillerdi.

Âyet-i kerîmede sözü edilen bu batakçılar, özellikle yahudîlerdi. Nitekim Taberî'nin naklettiği bir haberden öğrenildiğine göre, câhiliye devrinde, sonradan müslüman olan bazı Araplar, yahudîlere mal satmış, fakat parasını alamamışlardı. Müslüman olduktan sonra da paralarını isteyince, yahudîler: "Sizin bizde bir emanetiniz yok; bizim de size ödeyecek borcumuz... Çünkü siz, üzerinde bulunduğunuz dîninizi ter-kettiniz" demişler, onların müslüman olmalarını, borçlarının üstüne yat­maları için sebep saymışlar, ayrıca, kitaplarının da buna hükmettiğini ileri sürmüşlerdir. İşte Allahu Ta'âiâ, yukarıdaki âyet-i kerîmede onları bu gibi halleri yüzünden yalanlamış ve onların, Allah'a karşı bile bile yalan söylediklerini haber vermiştir.

Aslında yahudîlerin bu yaptıkları, hep aynı hayal mahsulü gururdan kaynaklanıyordu. Kendilerinin daima Allah'ın hâs kullan olduklarını zan­nederek her türlü kötülüğü mubah saymak ve kendilerinden olmayan­ları küçük görerek mallarından kendilerine geçmiş bir hak varsa, bunda sorumluluk duymayıp onun da kendilerine ait olduğu iddiasında bulun­mak... Fakat daha kötüsü, bu yaptıklarını da hahamlarının, veya dîn adamlarının tevil ve tahrif ederek keyiflerine göre manâlandırdıkları kitaplarının kılıfına uydurmak... Ve dolayısıyle bile bile Allah'a karşı yalan söylemek...

Onların Allah katından gelmiş kitaplarını tevil ve tahrif ederek Allah'a karşı yalan söylediklerini bilmemeleri elbette mümkün değildir. Zira Tevrat'ta, ümmî Araplara hainlik etmelerini ve mallarını haksız yere yemelerini mubah kılan hiçbir âyet yoktu ve kendileri de böyle bir âyetin bulunmadığını çok iyi biliyorlardı. Fakat yahudîler, kitaptan uzaklaşıp da hahamlarını, veya dîn adamlarını kendilerine rab, onların sözlerini de dîn edinince, ulaştıkları netice de bu olmuş ve Allah'a karşı her çeşit yalanı söylemeyi dînlerinin bir gereği saymışlardır. [88]

 

76 Fakat hayır! Allah'ın bu ezelî ve ebedî düşmanları, her zaman olduğu gibi, yine Allah'a karşı yalan söylemektedirler. Kendilerine âit ol­mayan her malda üzerlerine düşen bir sorumluluk vardır. İki kişi ara­sında bir ahid, yani bir sözleşme ve anlaşma varsa, her ikisinin de bu sözleşmede bir sorumluluğu vardır ve her ikisi de bu sözleşmeye uymak zorundadır. Mal alışverişine dayalı akidier, emanetler ve alışverişten doğan borçlar da böyledir. Kim birisine bir şey emanet ederse, yahut kim birisine ödünç mal verir, veya belirli bir sürede ücreti ödenmek üzere bir mal satarsa, kendisine emanet olunan emaneti, ödünç atan aldığını, mal alan da malın ücretini ödemek zorundadır. Kısacası, ahde vefa göstermek şarttır. Bu, hem insan olarak yaratılmanın, hem de Allah'ın dînine tâbi olmanın bir gereğidir. Ne var ki yahudîler, ahde vefayı üzer­lerine vâcib bir görev saymamışlar, yahut kendilerinden olana karşı bu görevi yerine getirseler bile, yahudî olmayana karşı vefanın gerekliliğini kabul etmemişlerdir.

Ahd, iki kısımdır. Birincisi, akid ve emanetlerde olduğu gibi, kişiler arasındaki ahidlerdir. İkincisi ise, kulun Allah'a olan ahdidir, ki, Rabbına inanan bir kimsenin O'nun dînine tâbi olması ve peygamberi vasıtasıyle vazettiği ahkâma göre amel etmesidir. Yahudîler bu iki ahidten hiçbirine vefa göstermemişler, ve'ya ahidlerini yerine getirmemişlerdir. Eğer Al­lah'ın ahdine vefa gösterselerdi, peygamberleri Mûsâ (a.s.)'ya indirilen Tevrat'ın emir ve tavsiyelerine uyarak İslâm'ın son Peygamberine îman ederler ve onunla birlikte indirilen hidayet rehberi Kur'ân'a da tâbi olur­lardı. Fakat açıkça görülmektedir ki, yahudîler, hem Hazreti Peygam­bere düşman olmakla Allah'ın ahdine, hem de insanların mallarını haksız yolla yemek ve emanete hıyanet etmekle onların ahdine vefa göstermemişlerdir. Oysa ahde vefa, insanı Rabbına yaklaştıran ve O'nun dünya ve âhırette sevgisini ve rahmetini kazanmasına vesile olan bir haslettir. Kim ahdini yerine getirir ve Allah'tan sakınırsa, Allah da onu sever ve rahmetini üzerinden eksik etmez. [89]

 

77 Buna rağmen kim de doğruluğu, ahidlere ve akidlere bağlı kal­mayı, emanetleri ehline vermeyi, Allah'a ibadet etmeyi ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamayı, bütün işlerde O'ndan sakınmayı elden bırak-mıyarak ve "O'na mutlaka îman edecek ve yardımımızı esirgemiyeceğiz" diye yemin ederek Allah'a verdiği sözü, az bir ücret mukabili satar ve bu sözden vazgeçerse, işte bu gibilerin, âhırette elde edebilecekleri hiçbir cennet nimeti yoktur. Allah onlara buğzeder; kıyamet günü, ne onların yüzlerine bakar, ne de onları temize çıkarır. Kısacası onlar, Allah'ın hudutsuz rahmetinden zerre kadar da olsa istifade edemezler. Onlar için sadece şiddetli bir azâb vardır.

Buhârî [90] "in rivayetine göre, el-Eş'as İbn Kays şöyle anlatır; Benimle bir yahudî arasında bir yer meselesi vardı ve bu yahudî benim hakkımı inkâr ediyordu. Onu Rasûlullah (s.a.s.)'a götürdüm. Bana "elinde delil var mı?" diye sordu. Ben "yok" dedim. Yahudîye de "yemin et" deyince, ben "ya. Rasûlallah! Bu takdirde o yemin eder, benim malım da gider" dedim. İşte bundan sonradır ki "Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir ücret mukabili satanlar..." âyeti nazil olmuştur.

Bir anlaşmadan dönen kimse, şüphesiz, o anlaşmaya karşılık ondan kat kat üstün bir menfaat elde eder ve o menfaati de döndüğü anlaşmaya bedel kılar. Bu bakımdan büyük İşlerde daima büyük bedel­ler döner. Ancak Allah'a karşı yeminle teyid edilmiş bir ahidden dönül­mesi halinde, bunun bedelinin ne kadar düşük ve kıymetsiz kalacağını tahmin etmek güç değildir. Bu sebepledir ki âyet-i kerîmede "Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir ücret mukabili satanlar..." denilmiştir. Bu ücret insan gözünde ne derece yüksek görünürse görünsün, Allah'ın ahdi karşısında çok düşük kalır ve insan Allah'ın ahdini böyle bir ücretle değiştirecek olursa hüsrana uğrar; zararlı çıkar.

Ahde vefasızlık ve emanete hıyanetlik, insanlar arasında güven duygusunun yok olmasına ve toplum düzeninin bozulmasına sebep olduğu için, Allahu Ta'âlâ tarafından şiddetle kötülenmiştir. Öyle ki

Kur'ân-ı Kerîm'de, büyük günahlardan sayılan zina, içki, kumar ve anaya babaya itaatsizlik gibi kötülükler, ahde vefasızlık ve emanete hıyanetlik kadar kötülenmemiştir. Çünkü ahde vefasızlığın ve emanete hıyanetin kötülüğü diğerlerinden çok daha büyüktür. Bu sebepledir ki Hazretİ Peygamber, bir hadîsinde "emaneti olmayan kimsenin îmanı, ahdi ol­mayan kimsenin de dîni yoktur" buyurmuştur. [91]

 

78. Yine kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki, söylediklerini Kitaptan sanasınu diye, dillerini Kitab'a benzettikleri söz ile eğip bükerler; fakat (o söyledikleri) Kitap'tan değildir. Onun, Allah katından olduğunu söylerler; halbuki o, Allah katından de­ğildir. Böylece onlar, bile bile Allah 'a kar§ı yalan söylerler.

Allahu Ta'âlâ, bu âyet-i kerîmede de, ehl-İ kitap içindeki üçüncü bir guruptan sözetmiş ve bunları da, diğerleri gibi yaptıkları akıl ve iz'-ân dışı davranışlarıyie tanıtmıştır. Bunlar, Medine civarında yaşayan bazı yahudî âlimleridir ki, Allahu Ta'âlâya söylemediği bir takım sözleri isnad edip iftirada bulunuyorlar ve dinde hıyanetin bir başka çeşidini işliyor­lardı.

Ibn Abbâs'tan rivayet olunduğuna göre, başlarında, Hazreti Pey­gamberin en azılı düşmanlarından olan ve ona kötülük yapmak İçin her fırsatı değerlendirmeye çalışan Ka'b İbnu'l-Eşref in bulunduğu bu ya-hudîler, Tevrat'ı değiştirmişler ve bir kitap yazarak Hazreti Peygamberin sıfatlarını bu kitapta tebdil ve tağyîr etmişlerdir. Daha sonra Kurayza bu kitabı, kendi ellerinde bulunan kitapla karıştırarak ve dillerini de eğip bükerek onu okumaya*başlamışlardır. Böylece yahudîler, aslında Tev­rat'tan olmayan bir takım yabancı sözleri, sanki Tevrat metni gibi okuyorlar, halkta da bu sözlerin Tevrat'tan olduğu vehmini uyandırıyor­lardı.

Yahudilerin Tevrat'tan olmasa bile bir takım sözleri Tevrat'tanmış gibi ve dillerini de eğip bükerek okumalarına Nisa sûresinin 46 inci âyetinde de işaret edilmiş ve şöyle denilmiştir: "Yahudî olanlar (Allah'ın kitabındaki) kelimeleri yerlerinden kaldırıp değiştiriyorlar ve dillerini eğip bükerek, dîne de saldırarak "işittik, isyan ettik; işit işitemez olası" ve "râınâ" diyorlar. Halbuki onlar "işittik ve itaat ettik; dinle ve bize de bak" deselerdi, bu, kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, küfürleri dolayıstyle onları lânetlemiştir. Çok azı dışında (onların çoğu) îman etmezler".

İşte, Allahu Ta'âlâ, bu tıynette olan yahudîlerden de haber vererek şöyle buyurmuştur: [92]

 

78. Yine kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki, söylediklerini kitaptan sanasınu diye, dilleri­ni, kitaba benzettikleri söz ile eğip bükerler;

1 fakat (o söyledikleri) kitaptan değildir. Onun, Allah katından olduğunu söylerler; halbuki o, Allah katından değildir. Böylece onlar, bile bile Allah 'a karşı yalan söylerler.

 

78 Müslümanların kalblerine şüphe sokarak onları haktan uzak­laştırmak için günün sabahında îman edip akşamı bu îmandan dönen yahudîler, ehl-i kitabın bir gurubunu teşkil ediyordu. Bunların yanında yer alan bir başka gurup, emanete hıyanetlik eden ve müslümaniarın malını haksız yere yemekte hiçbir sorumluluk bulunmadığını ileri süren kimselerdi. Yukarıdaki âyet-i kerîmede ise, yahudîlerin üçüncü bir gu­rubu daha tanıtılmıştır ki, bunlar, Allah'ın kitabını tahrif eden, kitaptan olmayan sözleri, dillerini eğip bükerek okuyan ve böylece onlara Allah'ın sözü imiş gibi bir hava veren sahtekârlardır.

Aslında yahudîlerin Hazreti Peygambere ve müslümanlara karşı içlerini dolduran kıskançlıkla bu kıskançlığın sebep olduğu kin ve düşmanlık, onları, daima söyledikleri sözleri bile tahrif ederek söyleyen bir kavim haline getirmiştir. Siyer ve hadîs kitapları, bu tahrifatın çeşitli örnekleriyle doludur. Buhârî

'in Hazreti Âişe'den naklettikleri bir hadîsten öğrendiğimize göre, yahudîler, Hazreti Peygambere selâm verdikleri zaman es-Selâmu aley-kum demek yerine, kasıtlı olarak es-selâm kelimesindeki lam harfini ağızlarında geveleyip yok ederler ve es-Sâmu aleykum derlerdi. Es-Sâmu demekle ona ölüm temenni etmiş olurlar, Hazreti Peygamber de ve aleykum diyerek onlara bu temennilerini iade ederdi.

Daha önce işaret ettiğimiz Nisa sûresinin 46 inci âyetinde açıklanan hususlar da, Tevrat'tan olmayan bir takım sözlerin, kitaba benzetmek için dillerin eğilip bükülmek suretiyle nasıl okunduğunu gösteren başka bir örneği teşkil eder. Bu yahudîler "işittik ve itat ettik; dinle bize de bak" sözlerin tahrif etmişler ve "işittik, isyan ettik; işit işitemez olası"; "bizi de dinle; bak" yerine "sözü dinlenmeyecek adam" manâsında râinâ de­mişlerdir.

Yahudîler, müslümaniara, yalana dayanan her neyi isnad etmişler ve her ne iftirada bulunmuşlarsa, bunun, Allah katından olduğunu ileri sürmüşlerdir. Halbuki bunlar, Allah katından değildi ve yahudîler, bile bile Allah'a yalan isnad ediyorlardı. Fakat onlar, sadece Allah'a yalan if­tirada bulunmamışlar, bu iftiralarını peygamberleri hakkında da sür­dürmüşlerdir. Bu konuda da Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [93]

 

79.  Allah'ın, kendisine kitap, hikmet ve pey­gamberlik verdiği hiçbir insanoğlunun, di­ğer insanlara, "Allah'ı bırakın da bana kul olun" demesi mümkün değildir. Fakat o, "öğrettiğiniz ve okuyup öğrendiğiniz kitap sayesinde Rabba hâlis kul olun" der.

80.   Size, melekleri ve peygamberleri rablar edinmenizi emretmez. Sizinmüslüman ol­manızdan sonra, hiç size küfrü emreder mi?

 

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetlerinde, yahudîlerin Allah'a iftira et­melerini ve O'nun söylemediği şeyleri, sanki söylemiş gibi O'na isnadla ileri sürmelerini örnekleriyle gözler önüne serdikten sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerde de, onların peygamberlere nasıl iftira ettiklerini açık­lamıştır.

İbn Abbâs'tan rivayet olunduğuna göre, Necran hıristiyan heyetiyle yahudî dîn adamlarından oluşan bir gurup, Hazreti Peygamberin yanında toplandıkları ve İslâm'a davet olundukları zaman, Ebû Rafı el-Kurazî, Hazreti Peygambere: "Ey Muhammedi Hıristiyanların îsâ'ya ibadet ettikleri gibi, sen de bizim sana ibadet etmemizi mi istiyorsun?" demiş, Hazreti Peygamber de "mazallah" buyurmuştur. İşte bundan sonradır ki Allahu Ta'âlâ bu iki âyeti indirmiştir: [94]

 

79.     Allah 'in, kendisine kitap, hikmet ve peygam­berlik verdiği hiçbir insanoğlunun, diğer in­sanlara, "Allah'ı bırakın da bana kul olun" demesi mümkün değildir. Fakat o, "öğret-tıginız ve okuyup öğrendiğiniz kitap sayesinde Rabba hâlis kul olun" der.

80.     Size, melekleri peygamberleri Rablar edin­menizi emretmez. Sizin müslüman olmanız­dan sonra, hiç size küfrü emreder mi?

 

79 Allah'ın peygamberlik vererek bütün insanları tek olan dînine davet etmesi için görevlendirdiği, kitap indirerek bu dînin bütün esrarını öğrettiği ve bütün bu işleri bir peygamber olarak yürütebilmesi için özel­likle seçip terbiye ettiği bir insanın, kendisine bu görev verildikten sonra, davet ettiği insanlara "şimdi Allah'ı bırakın da hepiniz bana ibadet edin" demesi hiç mümkün olur mu? Aklı başında olan bir insanın böyle bir şey olabileceğini düşünmesi mümkün müdür?

İnsanları Allah'ın dînine davet etmek üzere peygamber olarak seçilen insan, hiç tereddüt edilmesin ki» Allah'ı insanların en çok bileni ve O'na en çok ibadet edenidir. Zira böyle olmayan bir peygamberin, Allah'ın tâ'at ve ibadetinde diğer insanlara örnek olması asla mümkün değildir.

Herhangi bir kimse, insanları kendisine ibadet etmeye davet etse, sonra da onları Allah'a ibadetten menetmese ve hattâ Allah'a da ibadet etmelerini emretse, yine Allah'a şirk koşmuş ve insanları Allah'tan baş­kasına ibadete davet etmiş olur. Çünkü gerçek ibadet, dîni Allah'a hâs kılarak yalnız O'na ibadet etmektir. Nitekim Zümer sûresinin 14 üncü âyetinde Allahu Ta'âlâ, sevgili peygamberine şöyle hitap etmiştir: "De ki: Dînimi Allah'a hâlis kılarak O'na ibadet ederim". Beyyine sûresinin 5 inci âyetinde de şöyle buyurulmuştur: "Oysa onlar, dîni yalnız Allah'a hâs kılarak ve doğruya yönelerek Allah'a ibadet etmekten, namazı dos­doğru kılmaktan ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. zira dosdoğru dîn bu idi".

Dîni Allah'a hâs kılarak yalnız Allah'a ibadet etmek, kul ile Allah arasında herhagi bir vasıta veya aracı edinmemeyi de gerektirir. Meselâ duada, bir kimse, kendisiyle Allah arasında bir vasıta edinse, Allah'ı bırakıp bu vasıtaya ibadet etmiş olur; çünkü aracı ihlâsa aykırıdır; yahut başka bir ifadeyle İhlasın kaybolmasına yol açar; ihlâs yok olunca ibadet de yok olur. Bu itibarladır ki, Allahu Ta'âlâ, Zümer sûresinin 2-3 üncü âyetlerinde şöyle buyurmuştur: "Ey Muhammedi Kitab'ı sana hak ile indirdik. Bu itibarla dîni Allah'a hâlis kılarak O'na ibadet et. Bilesiniz ki, hâlis din Allah'ındır. O'ndan başkasını "bizonlara, ancak bizi Allah'a daha çok yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz" diyerek dost edinenler ise, Allah, onların ihtilâf ettikleri hususlarda, aralarında elbette hüküm vere­cektir. Elbette Allah, kâfir yalancı olan kimseye hidayet etmez". Allah'tan başkasını kendilerine dost edinenlerin "o dost bizi Allah'a daha çok yaklaştırıyor" demiş olmaları, onları Allah'a şirk koşmuş olmaktan kur­tarmaz. Müslim [Sahîh, IV. 2289) tarafından nakledilen bir hadîs-i kudsî de buna delâlet eder. Hazreti Peygamber bu hadîsinde şöyle buyur­muştur: "Allah tebâreke ve ta'âlâ buyurdu ki: Ben, ortakların, ortaklıktan en müstağnî olanıyım. Her kim bir iş yapar da, o işte benden başkasını bana ortak kılarsa, ben, onu da, ortağını da terkederim".[95]

Ahmed İbn Hanbel[96] ve İbn Mace tarafından nakledilen bir hadîsinde de Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah, kendisinde hiç şüphe bulun­mayan günde insanları topladığı zaman onlara şöyle seslenir: Allah için bir iş yapan kimse, bir başkasını o işte ortak edinirse, yaptığı işin sevabını Allah'tan başka birinden istesin. Zira Allah, ortakların, or­taklıktan en müstağnî olanıdır".

Bu açıklamaların ışığı altında şu husus bir daha anlaşılmış olmak­tadır ki, Allah'ın kitap, hikmet ve peygamberlik verdiği hiç kimse "Allah'ı bırakın da bana kul olun" demez. Fakat bir peygamber, kendisinin de vasıta yapılmadan doğrudan doğruya Rabba intisab edip Rabbanî ol­malarını emreder. Rabbanî olmak için de gerçek vesile, Allah'ın kita­bıdır. Onu okuyup öğrenmek ve öğretmekle, aynı zamanda onun emir ve yasaklarına göre amel etmekle Rabba kul olmanın yolu bulunmuş olur. [97]

 

80 Keza Allah'ın kitap, hikmet ve peygamberlik verdiği hiç kimse, insanlara, melekleri ve peygamberleri Rab edinmelerini de emretme-miştir. Böyle olduğu halde müşrik Araplar meleklere ibadet etmişler, yahudîler Uzeyr'in, hıristiyanlar da Mesîh İsa'nın Allah'ın oğlu olduklarını ileri sürerek onları Rab edinmişlerdir. İslâm dîni ise, bütün bunları, peygamberlerin, dîni Allah'a hâlis kılarak yalnız O'na kulluk etmek ve O'ndan başkasına ibadet etmemek hususundaki emirlerine aykırı bul­muş ve hepsini de reddetmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm, kendinden önce Musa'ya indirilen Tevrat'ı ve îsâ'ya indirilen İncil'i tasdik etmek, aynı zamanda ilk peygamberden itibaren gelip geçmiş bütün peygamberlere vahiy yolu ile talim edilen İslâm dîni­ni tamamlamak için indirilmiştir. Bu bakımdan istisnasız bütün pey­gamberlerin dîni İslâm, İslâm'ın en son ve en mütekâmil kitabı ise, Kur'ân'dır. Öyleyse bu Kitab'ı aç ve başından sonuna kadar âyet âyet oku; bakalım İslâm'ın esası olan Allah'ın tevhidinden başka bir şeye davet edildiğini görebilecek misin? Peygamberleri, yahut melekleri Rab edinmeye bir emir bulabilecek misin? Hayır, bunların hiçbirisini bula­mazsın; Kur'ân bunların hepsini de reddeder ve Rab olarak yalnız Allah'a kulluk edilmesin ister; çünkü tek İlâh O'dur; O'ndan başka ilâh yoktur. Enbiya sûresinin 25 inci âyetinde de buyurulduğu gibi, peygam­ber olarak gönderilen her insanoğluna, Allah'tan başka ilâh olmadığı, bu sebeple yalnız O'na ibadet edilmesi gerektiği vahyolunmuştur: "(Ey Muhammedi) Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona: Benden başka ilâh yoktur;- bu itibarla yalnız bana ibadet edin, diye vah-yetmiş olmayalım". İşte İslâm'ın esası budur; âyet-i kerîmenin de de­lâlet ettiği gibi, bütün peygamberlerin dîni de budur. O halde hangi pey­gamber bütün bunlardan sonra, İslâm'ın bu esasını terkedip müsiüman olanlara, küfrü emreder?

 (geçmiş) peygamberlerden şöyle söz almıştı: "Size kitap ve hikmet verdim. Sonra da yanınızda bulunan (kitap ve hikmet)i tasdik eden bir peygamber geldi Ona mutlaka îman edecek ve yardımda bulunacaksınız. İkrar ettiniz ve bu ağır yükümü kabul ettiniz mi?n bu­yurduğunda, (peygamberleri:) "ikrar ettik" demişler, bunun üzerine Allah da: "O hal­de şâhid olunuz. Ben de sizinle birlikte (buna) şâhidlik edenlerdenim" buyur­muştu. [98]

 

82.  Artık bu sözden sonra kimler yüz çevirir (ve verilen sözden döner)se, işte asûfâşık­lar onlardır.

83.  Allah'ın dîninden başka (dîn) mi istiyor­lar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa, hepsi de, ister istemez Allah'a boyun eğ­mişlerdir. Sonunda yine O'na döndürüle­ceklerdir.

 

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyet-i kerîmelerinde, ehi-i kitaptan özel­likle yahudîlerin, müslümanları, kalblerine şüphe sokarak dînden'uzak­laştırmak için, nasıl çirkin oyunlara başvurduklarını, nasıl emanete hıyanet ettiklerini ve müslümanların mallarını haksız yere yemek için kitaplarını nasıl tahrif edip Allah'a yalan isnad ettiklerini, keza kitap­larında bulunmayan bir takım sözleri, nasıl ağızlarını eğip bükerek kitap-tanmış gibi okuduklarını ve böylece Allah'a iftira ettiklerini, sonra da nasıl aynı iftiraları peygamberlere yönelttiklerini delilleriyle açıkladıktan sonra, inadlarını kırmak ve iddialarını çürütmek için, onların da çok iyi bildiği bir başka delili gözler önüne sermiştir. Bu delil, Arap kavminden bir peygamberin gelmiş olmasını inkâr eden ehl-i kitabın kalbindeki şüpheyi izale ve MuhaYnmed (s.a.s.)'in peygamberliğini isbat eden en açık ve en kesin delillerden biridir. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur:Sİ. Allah, (geçmiş) peygamberlerden şöyle söz almıştı: "Size kitap ve hikmet verdim. Sonra da yanınızda bulunan (bu kitap ve hikmet)i tasdik eden bir peygamber geldi Ona mutla­ka îman edecek ve yardımda bulunacak­sınız. İkrar ettiniz ve bu ağır yükümü kabul ettiniz mi?" buyurduğunda, (peygamberleri) "ikrar ettik" demişler, bunun üzerine Allah da:" O halde şâhid olunuz. Ben de sizinle bir­likte (buna) şâhidlik edenlerdenim" buyur­muştu, [99]

 

82. Artık bu sözden sonra kimler yüz çevirir (ve verilen sözden döner)se, işte asıl fâsikîar on­lardır.

 

81 Âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı gibi, Muhammed (s.a.s.)'in pey­gamberliğini en açık bir şekilde isbat eden bu delil, Allahu Ta'âlâ'nın, kendilerine kitap ve hikmet vermiş olduğu bütün peygamberlerden alınan bir sözden ibarettir. Bu söz gereğince, her peygamber, kendisine verilmiş olan kitap ve hikmeti tasdik etmek üzere gönderilen peygam­bere îman edecek ve onun peygamberlik görevinde başarısı için hiçbir yardımı ondan esirgemiyecektir.

Filhakika her peygamberin, biribirlerini teyiden gönderilmiş olması, onların, biribirlerine ve yanlarında bulunan kitap ve hikmete inanmalarını gerektirir. Esasen onların, Allah katından getirdikleri akîde sisteminde hiçbir ayrılığın bulunmaması dolayısıyle, biribirlerine inanmalarını ve biribirlerine tâbi olmalarını önleyecek herhangi bir engelin olmaması da, bu neticeyi kolaylaştıran bir başka âmil sayılır.

Âyet-i kerîmede, peygamberler arasındaki bu sıkı bağlantı, dikkat çekici bir surette ortaya konmuştur. Allahu Ta'âlâ buyurmaktadır ki: "Size kitap ve hikmet verdim. Sonra da yanınızda bulunan (kitap ve hik­met)! tasdik eden bir peygamber geldi. Ona mutlaka îman edecek ve yardımda bulunacaksınız". Âyet-i kerîmenin bu ibaresinden anlaşıl­dığına göre, her peygamber, kendinden önce gönderilen diğer pey­gamberi teyid ve tasdik için gönderilmiştir. Buna karşılık, yine her peygamber kendisini teyid ve tasdik için gönderilen her peygambere îman edecek ve yardımda bulunacaktır; Allahu Ta'âlâ, işte bu hususta bütün peygamberlerden söz almıştır.

Ancak şunu unutmamak gerekir ki, her peygamberden alınan söz, bu peygamberlerin kavimleri veya kendilerine gönderildikleri milletleri adınadır. Nasıl bir peygamberin, kendinden önce gönderilen kitap ve hikmet sahibi peygamberleri teyid ve tasdiki, o peygamberin kavmini ilzam eder ve onların da teyid ve tasdik elmelerini gerektirirse, her peygamberin, kendinden sonra gelen peygambere îman etmesi ve yardımda bulunması da, o peygamberlerin kavimlerini de ilzam eder ve onların da gelen ve gelecek olan peygambere inanmalarını ve ona yardımcı olmalarını gerektirir. Çünkü Kur'ân üslûbunda hâs olarak zik­redilen pek çok şey umuma delâlet eder. Mesâla Talâk sûresinin 1 'nci âyetinde doğrudan Hazreti Peygabere hitap edilerek "Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman onları tddetleri içinde boşaytn ve ıddeti sayın" buyurulmuştur. Âyet-i kerîmedeki hitap Hazreti Peygambere yöneltilmiş olsa bile, hükmü bütün müslümanları şâmildir ve karısını boşayacak olan her müslüman, onu ıddeti içinde boşamak ve ıddetini hesab etmek zorundadır.

Zikrettiğimiz bu misalde olduğu gibi, bir peygamberin teyid ve tas­dik ettiği kitap ve hikmet sahibi peygamberleri, o peygambere tâbi olan­ların da teyid ve tasdik etmeleri gerekir. Aynı şekilde, eğer bir peygam­ber, kendinden sonra gelecek olan peygambere inanmak ve ona yardım etmek hususunda Rabbınasöz vermişse, bu sözden, o peygam­ber kadar ona tâbi olanlar da sorumludurlar. O halde hiç tereddüt et­meden şu neticeye işaret edebiliriz ki: Kur'ân-ı Kerîm'de de açıklandığı gibi, Allahu Ta'âlâ, gerek Tevrat'ta ve gerekse İncil'de İsmail soyundan bir peygamberin geleceğini haber vermişti. Hattâ Tevrat'ta, geleceği müjdelenen bu peygamberin sıfatları o derecede açıklanmış ve ya-hudîler bu sıfatlan o şekilde öğrenmişlerdi ki, bu sıfatlara sahip birisiyle karşılaşsalar, onun Tevrat'ta tavsif edilen peygamber olduğunu hemen anlayabilirlerdi. İşte bu yüzdendir ki, Allahu Ta'âlâ, Bakara sûresinin 146 ncı ve En'âm sûresinin 20 nci âyetlerinde "kendilerine kitap ver­diğimiz kimseler, Peygamberi, kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar" buyurmuştur. Aslen bir yahudî olan, fakat Hazreti Peygamberin Medîne' ye hicretinde müslüman olan Abdullah İbn Selâm da Hazreti Peygam­beri Medîne'de ilk gördüğü anda, "işte Tevrat'ta tavsîf edilen Peygam­ber bu!" diyerek müslüman olmuştu. Binâenaleyh Hazreti Peygamber, kendinden önce îsâ'ya verilen İncil'i ve Musa'ya verilen Tevrat'ı teyid ve tasdik için gönderilmiş, ona tâbi olan müslümanlar da bu kitapları tas­dik etmişler, onlara inanmışlardır. O halde yahudî ve hıristiyanların da kendi peygamberlerine tâbi olarak ve onların Allah'a verdikleri söze dayanarak Hazreti Peygambere inanmaları ve ona, kendi peygamber­lerinin de dîni olan İslâm'ın neşrinde yardımcı olmaları gerekmez mi idi? Filhakika bu âyet-i kerîmenin de delâlet ettiği gibi, Mûsâ ve îsâ, İslâm'ın son peygamberi Mühammed (s.a.s.)'e inanmak ve ona yardıcı olmak hususunda Allah'a söz vermişlerdir. Onların sözü, kavimlerinin sözü demektir. Bu söz gereğince elbette onlar da, Musa ve îsâ gibi Hazreti Peygambere inanmak ve ona yardımcı olmak zorundadırlar. Nitekim Hazreti Peygamber sahîh bir hadîsinde şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim ki, eğer Mûsâ sağ olup aranızda bulunsaydı, bana tâbi olmaktan başka yapacak bir şeyi olmazdı".[100]

. Bu hadîsi, Allahu Ta'âlâ'nın geçmiş peygamberlerden aldığı misakın tabiî bir neticesi olarak değerlendirmek gerekir. Onu, bunun dışında bir manâ ile izah etmek mümkün değildir.

Yukarıdaki âyet-i kerîme, Mühammed (s.a.s.)'in peygamberliğini isbat eden delillerden biri olduğu kadar, Allah katında tek ve yegâne dînin, İslâm dîni olduğunu, İslâm'dan başka dîn bulunmadığını, bulun­duğu ileri sürülse bile, onun, Allah katında makbul olmadığını açık bir şekilde ortaya koyan ve bunu isbat eden bir manâya da sahiptir. Fil­hakika eğer yahudî ve hıristiyanların iddia ettikleri gibi, İslâm'dan ayrı olarak yahudîlik ve hıristiyanlık adı altında ayrı ayrı dînler bulunsaydı, yahut başka bir ifadeyle Mûsâ, îsâ ve daha önce gelip geçmiş diğer peygamberler, her biri kendi adı altında diğerlerinden ayrı ve müstakil bir din getirmiş olsaydı, bu peyamberler arasında elbette herhangi bir bağlantı bulunmaz, çok defa da bir peygamberin söylediğini diğeri nak-zederdi. Bu ise, Allahu Ta'âlâ tarafından peygamber gönderilmiş ol­manın hikmetini ortadan kaldırır, peygamberlik, boş ve faydası olmayan bir görev olarak karşımıza çıkardı. Nitekim yahudî ve hıristiyanlar, peygamberlerinin, kendilerine tebliğ ettikleri din bir ve aynı din olmasına ve İsa'nın Allah'ın Musa'ya verdiğini teyid ve tasdik etmek için gel­mesine, Musa'nın da Allah'ın misakına uyarak isa'ya inanmasına rağ­men, yahudîler peygamberlerine uymamışlar ve îsâ'ya inanmamışlar, aksine onu tekfîr edip öldürmeye kalkışmışlardır. Allahu Ta'âlânın Ba­kara sûresinin 113 üncü âyetinde de şehadet ettiği gibi, yahudîler hıris­tiyanların, hıristiyantar da yahudîlerin doğru yolda olmadıklarını iddia edip durmaktadırlar. Oysa bunlar, dînlerini tahrif etmeyip peygamber­lerinin kendilerine tebliğ etmiş oldukları şekliyle onu muhafaza etmiş ol­salardı, hepsi de biribirlerini tek bir din üzerinde bulurlar, biribirlerini doğru yolda olmamakla itham etmezlerdi. Ve yine yahudîler ve hıris-tiyanlar, eğer kendi peygamberlerine iman etmiş olsalardı, Hazreti Peygamberin tebliğ ettiği dînin de kendi dînlerinden farklı olmadığını an­lamakta güçlük çekmezler ve kendilerinin yahudî veya hıristiyan olduk­larını ileri sürerek İslâm'dan yüz çevirmezlerdi. Fakat esefle görüyoruz ki, yahudîler ve hıristiyaniar, Allah'a verdikleri sözden dönerek O'nun tek olan bu dînini bölüp parçalamışlar, peygamberleri arasında ayırım yaparak bir kısmını inkâr etmişler, bir kısmına da inandıklarını ileri sürmüşlerdir.

 

82 Ne var ki gelecek olan peygamberine îman etmek ve ona yardımda bulunmak hususunda Allah'a söz verip bunu ikrar ettikten sonra, bundan dönenler, işte asıl fâsık ve asıl kâfir olanlar bunlardır. Bu âyet-i kerîmeden de anlaşılmaktadır ki, Allahu Ta'âlânın peyamberierin-den aldığı bu misak veya söz, peygamberlerin kendi şahıslan adına değil, fakat kavimleri adınadır. Binâenaleyh yahudîler ve hıristiyanlar, Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini inkâr etmekle Allah'a verdikleri sözden dönmüşler, O'nun ahdini bozmuşlardır; en azından kendi pey­gamberlerinin yolundan sapmışlardır. Bu bakımdan asıl fâsık olanlar ve Allah'ın hak olan dîninden uzaklaşanlar, işte bu yahudîler ve hıristiyan-lardır. Böyle yapmakla bunlar; [101]

 

83. Allah'ın dîninden ba§ka (dîn) mi istiyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa, hepsi de, ister istemez, Allah'a boyun eğmişlerdir. So­nunda yine O'na döndürüleceklerdir.

 

83   Yahudi ve hıristiyanlar, Allah'ın gönderdiği son peygamberi inkâr etmek ve O'nun dîninden yüz çevirmekle, kendilerine başka bir din mi edinmek istiyorlar? Oysa Allah katında makbul ve geçerli olan yegâne din İslâm'dır; yahut başka bir ifadeyle, bütün tasarruflarında O'na teslim olup hükmüne rıza göstermektir. O'nun son peygamberi olan Muhammed (s.a.s.), bütün insanlara bu gerçeği bir defa daha duyurmak ve bütün teklifleriyle İslâm'ı tamamlayıp onlara tebliğ etmek için gönderilmiştir. Onlar ise, bu Peygamberi inkâr etmekle İslâm'dan yüz çevirmiş ve kendi sapık inançlarını dîn edinmiş olmaktadırlar. Hal­buki göklerde ve yerde akli sahibi herkes Allah'ın tasarrufuna boyun eğmekte, bir kısmı kendi rıza ve ihtiyariyle O'na itaat etse bile, bir kısmı da zor karşısında ve tehlike ânında O'na sığınmaktadır. Binâenaleyh kıyamet günü herkes, yine O'na döndürülecek ve dünyada yaptıklarının hesabı kendilerinden sorulacaktır. [102]

 

84. (Ey Muhammed!) De ki-"Allah'a, bizein-dirüen (Kur'Ğn) 'e, ibrahim 'e, İsmail'e, Is-hak'a, Yakûb'a ve oğullarına indirilen­lere, Mûsâ 'ya, îsâ 'ya ve (diğer) peygam­berlere Rablan tarafından verilenlere îman ettik. Onlardan hiç biri arasında ayı­rım yapmayız. Biz, Allah'a teslim olan­larız".

 

85. Her kim islâm'dan başka bir dîn ararsa, (bu dîn) kendisinden asla kabul edilmiye-çektir. O kimse, âhirette de hüsrana uğra­yanlardan olacaktır.

Allahu Ta'âlâ, geçmiş peygamberlerin, gelecek peygamberlere ve dolayısıyle Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğine îman etmek ve ona yardımcı olmak hususunda onlardan nasıl misak aldığını açıkladıktan ve bu misaktan dönenlerin fâsık olduklarını, fâsıkların ise, kıyamet günü Rablarının  huzuruna çıkarıldıklarında yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerini bildirdikten sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde de, sev­gili Peyamberine yönelttiği emri ve bu emrin mahiyetini beyan etmiştir. Bu emirle şu husus bir defa daha açıklanmış olmaktadır ki: Allahu Ta'âlâ, geçmiş peygamberlerden gelecek peygambere îman etmeleri ve ona yardımcı olmaları hususunda nasıl söz almışsa, son Peygamberden de, aynı şekilde, Allah'a, peygamberlerine indirdiği kitaplarına ve pey­gamberlerine îman etmesi için söz almıştır. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [103]

 

84 (Ey Muhammed!) De H: "Allah'a, bize in­dirilen (Kur'ân)'e, İbrahim'e, Ismaı e, İshak'a, Yakûb'a ve oğullarına indirilenlere, Musa'ya, îsâ'ya ve (diğer) peygamberlere Rablan tarafından verilenlere îman ettik

Onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız. Biz, Allah'a teslim olanlarız". 85. Herkim İslâm'dan başka birdin ararsa, (bu din) kendisinden asla kabul edilmiyecektir. O kimse, âhırette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.

84 AllahuTa'âlânın bu âyetiyle Peygamberine yönelttiği emrin özü­nü, kendi katında yegâne geçerli dîn olan İslâm'ın îman esasları teşkil eder. îman esaslarının başında ise, Allah'a îman gelir. Allah'a îmandan maksat, O'nun varlığına, birliğine ve kâinattaki mutlak tasarrufuna inan­maktır. Allah'a îmanın, diğerîman esaslarının başındayer alması, bunun asıl, diğerlerinin ise, bu asıldan neş'et etmesi sebebiyledir. Zira biraz önce de İşaret ettiğimiz gibi, mutlak tasarruf sahibi Allahu Ta'âlâdır ve ancak O, dilediği kavme dilediği kimseyi peygamber olarak göndermiş, o peygambere de dilediği kitabı vahiy yolu ile indirmiştir. Bir peygam­bere indirilen kitabın, ancak Allah'tan gelen vahye dayalı olması ve peygamberliğin de vahiyle sabit bulunması dolayısıyle âyet-i kerîmede kitaplara îman Allah'a îmandan sonraki sırayı almıştır.

Kur'ân'ı Kerîmin, en son nazil olan kitap olmasına rağmen, âyet-i kerîmede îman edilmesi gereken kitapların başında zikredilmesi, diğer ,peygamberlere indirilen kitapların bilinmesinde asıl olması dolayısıy-ledir. Zira biz, hangi peygambere hangi kitabın indirildiğini, ancak Kur'ân sayesinde öğrenebiliyoruz. Binâenaleyh biz, önce Kur'ân'aîman etmeliyiz ki, sonra da onun haber verdiği kitaplara îman edelim.

Aynı şekilde, Kur'ân-ı KerîrrVin isimlerini bildirdiği bütün peygam­berlere inanmak da, îman esaslarındandır. Kur'ân, bunlardan bir kısmı hakkında geniş bilgi verdiği halde.bir kısmını da icmâlen zikretmiştir. Bi­nâenaleyh tafsîlen zikredilenlere tafsîlen, icmâlen zikredilenlere de ic­mâlen inanmak her insana vâcibtir. Bunlar arasında ayırım yaparak bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak, yahut bazısı hakkında şüphe göstermek îman esasına aykırıdır; böyle inanca sahip olan kimse îmanını yitirmiş, dînden çıkmış olur. İşte bu sebepledir ki, Allahu Ta'âlâ, sevgili Peygamberine "bu peygamberlerden hiçbiri arasında ayırım yap­mayız" demesini ve dolayısıyle böyle bir ayırım yapılmamasını emret­miştir.

Yukarıda da açıkladığımız gibi, Hazreti Peygambere yöneltilen îmanın ikrarıyle ilgili bu emir, bütün müslümanlara da şâmildir ve onların da Peygamberle birlikte "Allah'a, bize indirilen Kur'ân'a, İbrahim'e, İs­mail'e, İshak'a, Yakûp'a ve oğullarına indirilenlere, Musa'ya, îsâ'ya ve diğer peygamberlere Rabları tarafından verilenlere îman ettik, onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız. Biz, Allah'a teslim olanlarız" demeleri ve kalblerindeki îmanlarını böyle ikrar etmeleri gerekir. Zira İslâm'ın esası budur: Nefislerimizin heves ve arzularından ve bize insanlığımızı ve kulluğumuzu unutturan her çeşit dünya şehvetinden sıyrılarak rıza ve ihlâs ile Allah'a teslim olmak. Nefislerimizi ıslâh etmeden ve ruh­larımızı temizlemeden Allah'a yaklaşmamız mümkün olmadığı gibi, hâlis müslüman olmamız da mümkün değildir. Nefislerin ıslâhı ve ruhların temizlenmesi ise, ancak Allah'a ihlâs ile ibadet etmenin neticesinde mümkün olur. İşte Allah'ın, kullarından istediği budur ve buna İslâm denilmiştir.

Dikkat edilecek olursa, Âyet-i kerîmede, önce Allah'a, kitaplarına ve peygamberlerine îmandan ve bu îmanın ikrarından sözedilmiş, sonra da Allah'a ibadet ederek yalnız O'na kul olmak manâsında teslimiyet zikredilmiştir. İşte ilkinden sonuncusuna kadar bütün peygamberlerin dîni budur; Önce îman, sonra ibadet... Allah'a îman etmiyen kimsenin O'na ibadet etmesi nasıl mümkün değilse, ibadetsiz îman da, olacak şeylerden değildir. Çünkü din, onu teşkil eden unsurların birarada bulunmasıyle gerçek manâda din olur. Eğer bu unsurlardan biri ortadan kalkarsa, din de din olmaktan çıkar.

85 Bu sebepledir ki, her kim, peygamberler veya onlara indirilen kitaplar arasında ayırım yaparak bir kısmına inanır, bir kısmına inan­mazsa, yahut inandığını söyleyip de ibadetiyle Allah'a kulluk görevini yapmazsa, İslâm'dan başka bir davranış ve inanç sistemini kendine din edinmiş olur ve bu sapık din, kendisinden asla kabul edilmez. Ayrıca o kimse, âhirette de Allah'ın rahmetinden ve Peygamberinin şefkat ve şefaatinden mahrum kalır ve hüsrana uğrayan kimselerden olur. [104]

 

86.   îman edip Rasûlün hak olduğuna şehadet eyledikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, küfreden bir kavmi, Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zâlim olan bir kavme asla hidayet etmez.

87.  İste onların cezalan: Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasu.

88.   Bu lanetin içinde daimîdirler. (Çekecekle­ri) azâb ise, ne hafifletilir, ne de tehir edilir.

89. Bundan sonra tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müstesna. Zira Allah, çok ba­ğışlayıcı, çok merhametlidir.

 

Allahu Ta'âlâ, îman ve ibadet olarak İslâm'ın aslını ve esasını beyan ettikten, bütün peygamberlerin bu din üzere gönderildiklerini ve do-layısıyle hiç kimseden aslı îman ve İbadet olan İslâm'dan başka bir din kabul edilmiyeceğini belirttikten sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde, bu dîni inkâr eden kâfirlerin halini ve Rablan katında maruz kalacakları büyük cezayı açıklamıştır.

Taberî'nin muhtelif isnadlarla Tefsîr'öe ve İbn Hacer'in İsâbe'öe naklettiklerine göre, el-Hâris İbn Suveyd el-Ensârî, Hazreti Peygamberin hicretiyle müslüman o|muş bir kimseydi. Fakat sonradan irtidad edip kavmine dönmüş ve böylece küfrü seçmişti. Onun irtidadı üzerine Alla­hu Ta'âlâ da yukarıdaki âyet-1 kerîmeleri indirmişti. Kavminden bir adam, bu âyetleri el-Hâris'e haber verince, "vallahi sen sözüne güvenilir bir kimsesin; Rasûlullah (s.a.s.) ise, senden daha güvenilirdir" demiş ve gelip tekrar müslüman olmuştur. Bununla beraber âyet-i kerîmelerin yahudî ve hıristiyanlar hakkında nazil olduğunu söyleyenler de vardır. Zira bunlar, önce kendi peygamberlerine inanmışlar, fakat Muhammed (s.a.s.)'in gönderilmesi üzerine onu İnkâr etmişlerdir. Oysa kitaplarının geleceğini haber verdiği ve sıfatlarını saydığı bu Peygamberi bekleyip duruyorlardı.

Ayet-i kerîmelerin nüzulü hakkında ileri sürülen hâdiseler birbirin­den farklı olsalar bile, îmandan sonra küfre dönmek gibi aralarında gö­rülebilecek benzer illetlerin nüzul sebebi olarak düşünülmesi hatalı olmaz. Zaten Kur'ârn Kerîmin en büyük özelliği de, nüzul sebebi olan hiçbir hâdiseye İçinde yer verilmemiş ve böylece ahkâmının, kıyamete kadar vukubulacak İlletleri müşterek hâdiseler karşısında geçerliliğinin muhafaza edilmiş olmasıdır. Bu sebepledir ki biz, âyet-i kerîmelerin, ne yukarıda adı geçen el-Hâris İbn Suveyd, ne dinden çıkmış bir gurup ve^ ne de yahudî ve hıristiyanlar hakkında nazil olduğunu ileri sürüp işe olup bitmiş nazariyle bakamayız. Fakat aynı hâdiseler, dün olduğu gibi bu gün de vukubulmakta ve çeşitli sebeplerle dinden çıkma olaylarına!, az da olsa rastlanmaktadır. Bundan sonra da elbet vukubulacaktır. İşt^ o zaman bu gibi kimselere, Allahu Ta'âlânın bu âyetleri hatırlatılacak v denilecektir ki: [105]

 

86. îman edip Rasûlün hak olduğuna şehadet eyledikten ve kendilerine apaçık deliller gel­dikten sonra, küfreden bir kavmi, Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zâlim olan birkavtrie asla hidayet etmez.                                 \

 

86 Evet! Allah'ın, Musa'ya ve îsâ'ya indirdiği kitaplarda, bütün sıfat­larını açıklayarak, bu sıfatlara sahip olan bir Peygamberin gönderi­leceğini beyan etmesinden, bu Peygamberin, açıklanan bu sıfatlara sahip olarak gelmesinden ve onun peygamberliğinin en büyük mu­cizesi olmak üzere Kur'ân'ın da ona indirilmesinden sonra, hem Allah'a, hem O'nun Peygamberine, hem de Allah'ın bu Peygambere indirdiği Kitab'a önce îman edîp sonra da bu îmandan dönerek küfre dalan kim­seye Allah nasıl hidayet eder ve o istemediği halde onu nasıl hidayet üzerinde tutar? Oysa Allah'ın insanoğluna hidayet etmeyi dilediği za­man en açık ve en kesin delilleri onun gözleri önüne sermesi, sonra da onun bu delilleri görmesine engel olabilecek bütün engelleri ortadan kaldırması, O'nun değişmeyen sünnetlerinden biridir. Öyle ki, artık bun­dan sonra insan için, kendisinden istenen îmana kavuşmuş ve hidayeti bulmuş olmaktan başka ümid edeceği hiçbir şey yoktur. Nitekim her peygamberin gelişinden sonra insanların dalga dalga onların etrafında kümelenmeleri ve onlara tâbi olmaları, getirdikleri delillerin aklı başında olanlarca reddedilemiyecek kadar açık ve kesin olmasındandır. Bu açık ve kesin delilleri görerek peygambere ve onun getirdiği kitaba îman eden bir kimsenin, artık bu îmandan dönmesi mümkün değildir. Fakat yine de dönerse en büyük zulmü işlemiş olur. Zira "zulüm", hangi şeyde olursa olsun, hakka vâsıl olması dolayısıyla girilmesi ve takip edilmesi gereken yoldan sapmak manasındadır. Binaenaleyh her kim hakka vâsıl olan yoldan saparak zulüm işlerse hidayet bulamaz ve elbette Allah, böylelerini hidayete erdirmez. Hidayetten mahrum kalan bu gibi kimselerin hiç akıllarına getirmedikleri bir de cezaları vardır. [106]

 

87.  İşte onların cezalan: Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasu

88.  Bu lanetin içinde daimîdirler. (Çekecekleri) azâb ise, ne hafifletilir, ne de tehir edilir.

89.Bundan sonra tevbe edenler ve hallerini dü­zeltenler müstesna... Zira Allah, çok bağış­layıcı, çok merhametlidir.

 

87-88 Evet! Önce îman edip Rasûlün hak olduğuna şehadet eyledikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, onu ve delillerini ellerinin tersiyle iterek îmandan dönen ve küfre yönelen kimselerin dünya ve âhi-rette görecekleri en büyük ceza, önce Allah'ın, sonra da meleklerin ve bütün insanların lanetine uğramaktır. Lanet, "suht" manâsına gelir ki, bi­risine son derece kızmak demektir. Bu kızgınlık sebebiyle onu tardeder; her çeşit hayır ve rahmetten uzak tutar. Buna göre Allah'ın kâfire lane­ti, ona kızması ve rahmetinden onu uzak tutmasıdır. Meleklerin ve in­sanların laneti ise, kâfir aleyhine lanetle duâ etmeleridir. Zira insanın önce îman edip sonra tekrar küfre döndüğünü işiten herkes, ona la­netle duâ eder. Bu itibarla o, küfür içinde kaldığı sürece, üzerine kesil-, meksizin lanet yağar. Göreceği azâb hiç eksilmez; herhangi bir mazeret dolayısiyle tehir de edilmez. [107]

 

89 Bununla beraber işledikleri bu zulümden sonra, pişmanlık duya­rak günahlarından tevbe ve kalblerine yerleştirdikleri sağlam îmanla amellerini ıslâh edenler, Allah'ın af ve merhametine nail olurlar. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, tevbenin kabulü, onun, amel üzerine tesir edecek cinsten bir tevbe olmasına bağlıdır. Nitekim âyet-i kerîmede de bu hususa işaret edilmiş ve "tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müs­tesna" denilmek suretiyle hâlin ıslâhı tevbe üzerine atfedilmiştir. Zira hal ve amele tesiri olmayan tevbenin din nazarında hiçbir değeri yoktur. Nitekim bir çok kimsenin işledikleri günahlardan nedamet duyup tevbe istiğfar ettikten sonra, bu günahlara yeniden dönmekte gecikmedikleri görülür ki, bunun başlıca sebebi, tevbelerinin, gaflet ânında kendilerini ikaz etmekten ve amellerini ıslâh edecek yola onları sevket-mekten uzak olmasıdır. Halbuki tevbeleri, amellerinin ıslâhında yeterli olacak derecede içten-gelseydi, tekrar eski günahlarına dönmezler,

Allah'ın af ve mağfiretinden de ümitsizliğe düşmezlerdi. Zira Allah, tev besi sahîh ve makbul olmayanları af ve mağfiret etmez. [108]

 

90 îman ettikten sonra küfredenlerin, sonra da küfürlerini artırdıkça artıranların tev­beleri asla kabul edilmiyecektir. İşte asıl sapık olanlar onlardır.

91 Küfredenler ve kâfir olarak ölenler, fidye olarak dünya dolusu altın verseler, bu hiç­birinden asla kabul edilmiyecektir. Onlar için elîm bir azâb vardır; hiçbir yardımcı­ları da bulunmayacaktır.

Önce îman edip Rasûlün hak olduğuna şehadet eyledikten ve ken­dilerine apaçık deliller geldikten sonra küfre dönen, bu yüzden Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine müstehak olan ve bu lanet içinde sonsuza kadar kalacakları bildirilen kâfirlere işaret edilip bunlardan tev-bekâr olanlar bu lanetten istisna kılındıktan sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerde, kâfirlerin iki tabakasına daha yer verilmiş ve bunların da âkibetleri açık bir şekilde gözler önüne serilmiştir.

Bu âyet-i kerîmelerden anlaşıldığına göre, inkârları sebebiyle küfre düşenler, başlıca üç guruptur. Birincisi, daha önceki âyetlerde de görüldüğü gibi, küfreden, fakat küfürden sonra sahîh ve makbul bir tevbe ile Allah'a yönelen kimselerdir ki, Allah, bunların tevbelerini kabul eder ve günahlarını bağışlar. Diğer iki gurup ise, yukarıdaki âyetlerde sözü edilen kâfirlerdir. Bir kısmı, küfürden sonra yine tevbe edenlerdir; fakat bunların tevbeleri asla kabul edilmez. Diğer kısmı ise, hiç tevbe etmeden küfür üzere ölen kâfirlerdir. Bu iki gurup kâfirler hakkında Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [109]

 

90. îman ettikten sonra küfredenlerin, sonra da küfürlerini   artırdıkça artıranların tevbeleri asla kabul edilmiyecektir. İpe asıl sapık olan­lar onlardır.

91. Küfredenler ve kâfir olarak ölenler, fidye ola­rak dünya dolusu altın verseler, bu hiçbirin­den asla kabul edilmiyecektir. Onlar için elim birazâb vardır; hiçbir yardımcıları da bulun­mayacaktır.

 

90 Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, yukarıdaki âyet-i kerîmelerin nüzul sebeplerinden biri, ehl-i kitabın Hazreti Peygambere karşı ta­kındıkları tavırdır, Zira gerek yahudîler ve gerekse hıristiyanlar, kendi kitaplarının geleceğini haber verdiği ve sıfatlarını bildirdiği bir peygam­bere inanmışlar ve onu dört gözle beklemeye başlamışlardır. O henüz gelmeden önce sahip oldukları inanç, onun gelişinden sonra da olmalı ve sonuna kadar öylece devam etmeliydi. Fakat bilindiği gibi bu böyle olmamış ve kitap ehli, Hazreti Peygamberin gelmesi üzerine, kıskançlık içinde ondan yüz çevirip küfre dönmüşlerdir. Bunlardan bazıları sahîh 've makbul bir tevbe ile Allah'ın rızasını kazanmış olsalar bile, büyük çoğunluğu küfür üzerine küfür işleyerek, Allah'ın hak olan yolundan uzak düşmüşlerdir. Bunlar, tevbe etmiş olsalar bile, kötülük içlerine iyice nüfuz etmiş ve küfür kalblerinden sökülüp atılmıyacak derecede yer­leşmiş olduğu için, bunların tevbeieri asla kabul edilmemiştir; kabul edil­mesinde mümkün değildir.

Ayet-i kerîmenin, kâfirlerin tevbelerinin asla kabul edilmiyeceği şek­lindeki bu zahirî manâsının, bir evvelki âyette yer alan "tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müstesna" ifadesine ve Şürâ sûresinin "kullarının tevbelerini kabul eden O'du? mealindeki 25 inci âyetine aykırı düştüğü zannedilirse de, aslında âyetler arasında böyle bir aykırılık yoktur. Zira Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetinde, kâfirin cezasının, Allah'ın, melek­lerin ve bütün insanların laneti olduğunu bildirmiş, sonra da tevbe eden­lerin bu lanetten istisna kılınacağını beyan etmiştir. Yukarıdaki ayet-İ kerîmede sözü edilen tevbeleri asla kabul edilmiyecek olanlar ise, tevbe edip de bu tevbeden sonra tekrar küfre dönenlerdir. Eğer bir kimse küfürden sonra tevbe eder, sonra tekrar küfre dönerse, artık onun tev-besi makbul bir tevbe değildir. Çünkü îmandan sonra küfre dönen ve hakka mukavemet, Peygambere eziyet ve Allah'ın dîni ile kavga eden kimselerin küfürleri, bu amelleri sebebiyle arttıkça artar; daha önce tevbe etmiş olsalar bile, onların bu tevbeleri hiç yapılmamış gibi olur. Nefisleri küfürle o derece kaynaşır ki, kendilerinden sâdır olan bütün amellerde bu küfrün eserini görmemek mümkün değildir. İşte bu sebep­ledir ki Allahu Ta'âlâ, Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif yerlerinde onları, kalbleri paslanmış[110]

ve mühürlenmiş[111]

kimseler olarak tavsîf etmiştir. Bunlar, inad ve kibirleri yüzünden hakkı inkâr etmiş olsalar bile, nefislerinin kendilerine tevbe etmeyi fısıldamaktan geri kalmadığı da düşünülebilir. Ne var ki nefsin bu fısıltısı boş bir soluktan ibaret kalır; zira onunla tevbe arasında bulunan engel, tevbeden sonra onun hakkı ve hayrı kabul etmesine imkân vermez. Oysa nefis, tevbe ile birlikte günahın o büyük acısını hissetmiş olmalıdır ki, bu, onu âkibeti hüsran olan günahtan nihaî olarak uzaklaştırsın ve hayrolan sâlih amele yöneltsin. İşte kâfirin günahının af ve mağfiret edil­mesini gerektiren tevbe böyle birtevbedir. Şunu unutmamak gerekir ki, günahından tevbe eden kimsenin günahının af ve mağfiret edilmesi, tahminî bir atıfet değildir. Bu, ancak, tevbenin insan fıtratına uygun düşmesiyle gerçekleşir. Bu fıtrat ise, nefse, günahın çirkinliğini ve âkitebitinin kötülüğünü telkin ederek onu terketmeye ve sâlih amel ile izlerini ortadan kaldırmaya yöneltir. Böylece tevbe, sahibini, günahları bağışlanmaya hazır bir kimse haline getirmiş olur. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Şems sûresinin 9-10 uncu âyetlerinde şöyle buyurmuştur: "Nefsihi (gü­nahın pisliklerinden) temizleyen kimse kurtuluşa ermiştir. Onu kirletip gömen ise, hüsrana uğramıştır". Bu, tıpkı bembeyaz elbisesine kir bulaştırıp onu kirleten kimseye benzer. Bu kirden hoşlanmayan sahibi onu hemen yıkarsa, elbisesi kolayca temizlenir ve ilk beyazlığına ka­vuşur. Fakat bu kirin elbisede kalması onu hiç rahatsız etmez ve elbiseyi aylarca yıkamazsa, üzerine eklenen kirlerle kalın birtabaka haline gelen kir, daha sonra yıkansa bile artık onu kumaş üzerinden temizleyip çıkar­mak mümkün olmaz. Kumaşın tekrar tekrar yıkanması, iplerinin eriyip kopmasına sebep olur, fakat kirin temizlenmesini sağlamaz. İşte tevbe ile bağışlanmıyan günah da böyledir. Allahu Ta'âlâ, Nisa sûresinin 17-18 inci âyetlerinde, her iki hale de işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Allah katında kabul görecek olan tevbe, cahillikle bir kötülük edip de arkasından hemen tevbe edenlerinkidir. İşte Allah böylelerinin tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, (her şeyi) hakkıyle bilendir; hikmet sahibidir. Yoksa tevbe, kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca, şimdi ben tevbe ettim, diyenin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesi değildir. İşte böylelerine de elîm bir azâb hazırladık".

Hak yoldan sapmış olanlar da işte bunlardır. Bunların hidayete er­meleri, veya doğru yolu bulmaları hususunda hiçbir ümid ışığı yoktur, Tevbeleri de kabul edilmez.

91 Hakkı inkâr edip de Kâfir olarak ölenlere gelince, bunlar, küfür­leri sebebiyle âhırette görecekleri elîm azâbtan kurtulmak için, dünyada iken arz dolusu altını fidye olarak verseler, bu, onlardan asla kabul edil­meyecektir. Dünya hayatında, bazı açıkgözlerin bir takım zâlim idare­cilere rüşvet olarak verdikleri hediyelerle işledikleri suçun cezasından kurtulmaları bazan mümkün olsa bile, âhırette Allah'ın kâfirler için ha­zırladığı cehennem azabından rüşvetle veya fidye ile kurtulmak müm­kün değildir. Bu fidye, dünya küresini dolduracak kadar altın bile olsa, kâfire hiçbir fayda sağlamaz. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Hadîd sûresinin 15 inci âyetinde de fidye konusuna temas ederek şöyle buyurmuştur: "Bu gün siz (münafıklar)den de, inkâr edenlerden de fidye kabui edii-mez. Sığınağınız ateştir; lâyığınız da odur. Ne kötü bir gidiş".

Evet, dünyada iken ruhunu Allah'a, meleklerine, kitaplarına, pey­gamberlerine, âhıret gününe ve kader'e sahîh îman ile îman edecek •dereceye yükseltemeyen kimse, âhırette cehennem ateşinin derinlikle­rinden cennette bulunan yüksek derecelerden birine de yükseltemez; yükseltmek için de hiçbir yol bulamaz. Dolayısıyle onlar için işte o cehennem ateşi içerisinde akıllarının almıyacağı derecede acı verici azâb vardır. Onlar kendilerini bu acı azâbtan fidye ile veya rüşvetle kur-taramıyacakları gibi, kurtulmak için kendilerine yardım edecek bir dost da bulamayacaklardır. İşte bu, dünyada iken îmandan nasîblerini ala­mayan inkarcıların âkibetidir.

Allahu Ta'âlâ, yukarıdaki âyetlerinde, kendi katında makbul olan yegâne dînin İslâm dîni olduğunu, hiç kimseden İslâm'dan başka din kabul edilmeyeceğini, kim bu dîne ve onun îman esaslarına inanıp îman ettikten sonra bunları inkâr eder ve kendine başka bir din edinirse, en büyük zulmü işlemiş olacağını, tevbe edenler dışında, böylelerinin ce­zasının, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olduğunu, fakat küfürlerinde ısrar edenlerin, tevbe etseler bile tevbelerinin kabul edil­meyeceğini, uğratılacakları elîm azaba karşılık fidye olmak üzere dünya dolusu altın verseler, kendilerinden bunun da kabul görmeyeceğini açıkladıktan sonra, mü'minlerden kabul edilecek ve kendilerine fayda­sı dokunacak olan sadakanın sıfatını bildirerek şöyle buyurmuştur: [112]

 

92. Hoşlandığınız şeylerden (Allah yolunda) sarf etmedikçe, asıl iyiliğe asla eremezsi­niz. Her ne sarfedersenh, şüphesiz Allah da onu hakkıyle bilir.

Allah indinde makbul olan din, şüphesiz İslâm dînidir. Bu itibarla İslâm'dan başka din aramak beyhudedir. Kim böyle bir arayış içine girerse, sonu hüsran olur. Buna göre, ister müşrik olsun, ister yahudî veya. hıristiyan olsun, kim İslâm'dan yüz çevirmiş ve îman esaslarından uzak kalmışsa, tevbe edip hak yola girmedikçe kendisini bu hüsrandan kurtaramaz. Fakat kim de gerçek bir tevbe ile İslâm'a sarılır ve amelle­rinde bu tevbenin eseri açıkça görülürse, işte o, Allah'ın hidayetine maz-har olmuş kişilerden sayılır.

Ancak şunu unutmamak gerekir ki, mücerred îman ve İslâm, kişiye, mazhar olduğu hidayetin ve kazandığı faziletin zevkini tattırmaz. Belki insanı uçurumun dibinden kıyıya çıkarıp kurtarır da, onun tekrar uçu­ruma yuvarlanmasını önleyemez; veya yuvarlanma korkusunu içinden söküp atamaz. Oysa İslâm bizatihi selâmet olan bir dindir ve bu dîne girmiş olan bir kimsenin her türlü tehlikeden emin olması ve selâmette bulunması gerekir. İşte yukarıdaki âyet-i kerîme, insana, bu selâmeti hissetmenin yollarından birini gösteren bir işarettir.

İster küfürden sonra tevbe ederek uçurumun karanlıklarından ken­dilerini kurtarıp kıyıya ulaşan mü'minler olsun, ister hak yoldan sapma­mış olmakla birlikte uçurumun kenarından bir türlü uzaklaşamayan ve selâmete çıkamayan müslümanlar olsun, hepsinin de, îmanın tadına j varmak ve gerçek iyiliğe ulaşmak için nefislerini bir takım bağlardan ve' dünyevî menfeatlerden kurtarmaları gerekir. Bu da ancak sevilen ve hoşlanılan maddî eşyanın Allah yolunda elden çıkarılması ve nefsi kayıd altında tutan mal sevgisinin kırılmasıyle mümkün olur. İşte bunun İçin­dir ki, Allahu Ta'âlâ bu âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

 

92. Hoşlandığınız şeylerden (Allahyolunda) sar-fetmedikçe, asıl iyiliğe asla eremezsiniz. Her ne sarfederseniz, şüphesiz Allah da onu hak­kıyle bilir,

 

92 Karşılığını "iyilik" olarak zikrettiğimiz âyet-i kerîmedeki bin ke­limesi, îman ile, hiç kusursuz işlenen sâlih amelin İnsana kazandırdığı en üstün bir dereceye delâlet eder. Bu sebepledir ki bazı müfessirler bunu cennet, bazıları da Allah'ın mutlak ihsanı olarak tefsîr etmişlerdir. Buna göre âyet-i kerîmeden anlaşılan mana şu olmak gerekir: Hoş­landığınız veya sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda sarfetmedikçe cennete, yahut Allah'ın ihsanına nail olamazsınız. Bu manâda âyet-i kerîme, hoşlanılan maldan Allah yolunda sarfetmeyi,nihaî gaye olarak ortaya koymuştur. Ancak bunu, insanın, îman ve ibadetlerinde gerekeni yap­masa bile, hoşlandığı şeylerden infak etmek suretiyle birr'e nail ola­bileceği manâsında anlamamak gerekir. Zira böyle bir anlayış, insanı sadece hüsrana götürür.

Birr'ın yalnız mal intakından ibaret olmadığını anlamak için, Bakara sûresinin 177 nci âyetini bir defa daha hatırlamakta fayda vardır. Bu âyet-i kerîmede şöyle buyurulmuştur; "İyilik (birr), yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Fakat iyilik, o kimselerin (iyiliği)dir ki, Allah'a, âhıret gününe, meleklere, Kitâb'a ve Peygambere îman etmişler­dir. Mal sevgisine rağmen, onu, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara ve kölelerin kurtuluşuna vermişlerdir. Namazı dosdoğru kıl­mış, zekâtı vermiş, ahidleştikleri zaman, ahidlerini yerine getirmişlerdir. Zorda, darda ve savaşta sabırlıdırlar. İşte doğru olanlar onlardır. Takva sahibi olanlar da ancak onlardır". Bu âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı gibi, birr (asıl iyilik) e ulaşmanın şartı, sadece hoşlanılan maldan Allah yolun­da sarfetmek değildir. Her ne kadar bu âyet-i kerîmede, mal sevgisine rağmen, onu, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara ve kölelerin kurtuluşuna vermek, birrtn şartı olarak zikredilmişse de, ondan önce ve ondan sonra zikredilmiş başka şartlar da vardır ve bunlar; îman ve ibadeti de İçine alan şartlardır. Nitekim âyet-i kerîmenin başında "İyilik (birr), yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir" denildikten sonra, onun, Allah'a, âhıret gününe, meleklere, Kitab'a ve Peygambere îman etmek, çok sevilmesine rağmen, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara ve kölelerin kurtuluşuna mal vermek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, ahidlere sâdık kalmak ve zorda, darda, savaşta sabretmek olduğu açıklanmıştır. O halde asıl iyilik (birr)e erişmek için, iman ve ibadetle birlikte, hoşlanılan şeylerden de Allah yolunda sarfet­mek gerekir. Bununla beraber Allahu Ta'âlâ, yukarıdaki âyet-i kerîmede îman ve ibadeti tekrar etmeye gerek görmemiştir; çünkü daha önceki âyet-İ kerîmelerde, sâlih amel ile neticelenmeyecek bir tevbe ile îmana dönmedikçe, kâfirin sonsuza kadar lanet altında kalacağı belirtilmiştir ki, bu, mal infaktyle ilgili beyanın başlangıcını teşkil eder. Bununla denil­mek istenmiştir ki; îmandan sonra inkâra yeltenip kâfir olanlar, ken­dilerini amel-i sâlihe yöneltecek bir tevbe ile tevbe edip îmana dön­medikçe asla bağışlanmazlar. Fakat gerek tevbe ileîmana dönmüş olan mü'minler ve gerekse küfre hiç bulaşmamış olan mü'minler, hoşlandıkları şeylerden Allah yolunda sarfetmedikçe, asıl iyilik (birr)e asla erişemezler. Buhdan da anlaşılıyor ki, hoşlanılan şeyden Allah

yolunda sarfetmek, îmanın ve İslâm'ın mütemmimi, yani tamamlayıcısı-dır. Bu olmadan îman ve İslâm tam olmuş sayılmaz. Kısacası hoşlandığı maldan Allah yolunda sarfetmeyen kişi tam müslüman, kâmil mü'rnin değildir. İşte bu sebepledir ki, gerek müfessirler ve gerekse hadîsçiler, ilk müslümanlardan, hoşlandıkları malları Allah'a veya Allah yoluna tah­sis eden kimselerin pek çok kıssalarını zikrederler. Buhârî, Müslim, Tir-mizîve diğer hadîs imamlarının Enes İbn Mâlik'ten naklettikleri bir hadîs şöyledir:

"Ebû Talha, Medîne'de mal olarak hurmalık yönünden Ensarın en zengini idi. Kendisinin en çok sevdiği yer de, Beyrûha denilen bostandı. Burası Mescid-i Nebevî'nin karşısına düşüyordu ve Rasûlullah (s.a.s.) zaman zaman oraya girer ve içindeki tatlı sudan içerdi, "Ey mü'minler! Hoşlandığınız şeylerden Allah yolunda sarfetmedikçe, asıl iyiliğe asla eremezsiniz" âyeti nazil olunca, Ebû Talha Rasûlullah (s.as.)'a gelmiş ve şöyle demiştir: Yâ Rasûlallah! Allahu Ta'âlâ, hoşlandığınız maldan infak etmedikçe asıl iyiliğe asla eremezsiniz, buyuruyor. Benim, malım içinde en çok sevdiğim, Beyrûha'dır. O, Allah için bir sadakadır. Bu sadakanın hayrını ve Allah katında tükenmez bir âhıret azığı olmasını umarım. Yâ Rasûlallah! Bu yeri, Allahu Ta'âlânın sana gösterdiği yolda sarfeyle. Hazreti Peygamber, Ebû Taiha'nın bu sözü üzerine şöyle buyurmuştur: Büyük şey! Beyrûha, sahibine kazanç veren bir maldır. Senin ne demek istediğini anladım. Ben, bu yeri akrabana tasaddukj etmeni uygun görüyorum. Ebû Talha da, senin dediğini yapacağımı demiş ve Beyruha'yı akrabaları ve amca çocukları arasında taksim etmiştir".[113]

Ebû Talha Zeyd İbn Seni el-Ensârî, Hazreti Peygamberin müşrik­lerle olan savaşlarında onun yanında bulunur ve onu, atılan oklardan korumak için vücûdunu siper ederdi. Savaş sırasında Hazreti Peygam­berin yanında, kendi başına toprak saçarak "hayatım, senin hayatın için feda olsun" der, sonra da düşman üzerine ok yağdırmaya başlardı. Haz­reti Peygamber, onun savaş sırasındaki kükremesinden sözederken "savaşta Ebû Taiha'nın kükreyişi, yüz askerin kükreyişinden hayırlıdır" derdi. İşte, yukarıdaki âyet-i kerîme nazil olduğu zaman, en çok sevdiği malını Allah yolunda sadaka olarak veren kişi, böyle bir müslüman idi. Kalbini dolduran îman ve Peygamber sevgisi, bu derece yüksek ol­masaydı, canı gibi sevdiği o bahçeyi başkalarına nasıl verirdi; o baş­kaları akraba bile olsalar?..

Müfessirlerin naklettikleri benzer olaylardan biri de, Zeyd İbn Harise ile ilgilidir. Bu âyet nazil olunca Zeyd, Sebel adlı atiyle Hazreti Peygam­bere gelmiş ve "bu sadakadır* demiştir. Hazreti Peygamber atı sadaka olarak kabul etmiş, sonra da ona Zeyd'in oğlu Usâme'yi bindirmiştir. Zeyd ise, ata oğlunun bindiğini görünce, içi burkulmuş ve üzülmüştür. Ancak Hazreti Peygamber onu teselli ederek "Allah, sadakanı kabulet-medi mi?1" demiştir. Zeyd'in, bu attan daha kıymetli ve daha sevgili başka bir malı yoktu.

Gerek Ebû Talha'nın ve gerekse Zeyd İbn Hârise'nin yukarıda nak­lettiğimiz haberlerinde, Hazreti Peygamberin din siyasetinin delillerini görmemek mümkün değildir. Ebû Talha ve Zeyd İbn Harise, kalblerini dolduran üstün îmanın tabiî bir neticesi olarak, sahip oldukları malların en sevgilisi olanlarını ayırmışlar ve onları Allah için sadaka olarak ver­mek istemişlerdir. Ancak Hazreti Peygamber, sadaka vermekle kalb-lerde hâsıl olan itminan ve huzuru pekiştirmek ve şeytanın kalblerine vesvese sokarak mallarının en iyisini ve en sevgilisini başkalarına ver­mekten pişmanlık duymalarını önlemek için, onları akrabalarına ver­melerini telkîn etmiştir; zira insan, en çok sevdiği malının bir başkası tarafından kullanıldığını görünce, bazan içini bir pişmanlık duygusunun doldurduğunu hisseder de, bütün gayretine rağmen bu duygunun tasallutundan kendisini kurtaramaz. Malının muhtaç bir yakının elinde kalması ise, çok defa bir teselli kaynağı olur ve sadakayı veren de huzur ve itminan bulur.

Allahu Ta'âlâ, özellikle hoşlanılan şeylerden Allah yolunda infak et­meyi emrettikten sonra, infak edilen şeylerin kendisine meçhul kal­mayacağını belirterek şöyle buyurmuştur: "Her ne sarfederseniz, şüp­hesiz Allah da onu hakkıyle bilir".

Evet, hiçbir şey Allah'a meçhul değildir. Kimin sadaka olarak ne verdiğini, verdiğinde ihlâslı mı, yoksa riyakâr mı olduğunu, sadaka olarak verdiği şeyin, hoşlandığı şeylerden mi yoksa malının en kötülerin­den mi olduğunu hakkıyle bilir ve herkesi, kendi niyetlerine göre ceza­landırır, veya mükâfatlandırır. Zira nice zenginler vardır ki, hoşlandıkları şeylerden infak ederler de, infakları riyadan salim değildir; nice fakir de vardır ki, elinde infak edecek hiçbir malı bulunmadığı halde, kalbinden iyilik taşar.

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetlerinde, gerçek dînin İslâm oldu­ğunu, İslâm'dan başka hiçbir dînin hiç kimseden kabul edilmeyeceğini, bu dînin esasının ise, Allah'ın vahdaniyetine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhıret gününe îman etmek ve ibadetlerle birlikte bütün sâlih amelleri işlemek olduğunu ve bütün bunların, ancak hoşlanılan maldan Allah yolunda sarfetmek suretiyle mükemmeliyete ulaşıp insanı Allah'ın en büyük ihsanına mazhar kılacağını açıkladıktan sonra, aşağıda zikredeceğimiz âyetlerde, ehl-i kitabın ve özellikle yahudîlerin asılsız iddialarını cevaplandırmış ve ortaya koyduğu delillerle; onları kıskıvrak bir daha yakalamıştır. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur; [114]

 

93. Tevrat indirilmeden önce, İsrail (Yakâb)' in kendisine haram kıldığı §eyler dışında bütün yiyecekler, İsraüoğullarına helâl idi (Ey Muhammedi Oyahudîlere) de ki: "Eğer sözünüzde doğru iseniz, haydi Tev­rat'ı getirin ve onu okuyun".

94.   "Kim bundan sonra da Allah'a karşı ifti­rada bulunursa, işte asıl zâlimler onlar­dır".

95.   (Ey Muhammedi) De ki: "Allah doğruyu söylemiştir. O halde hakka yönelmiş ola­rak ibrahim'in dînine uyun; zira o, müş­riklerden değildir"

96.  Âlemlere mahzâ feyz ve hidayet kaynağı olarak insanlar için ilk inşa edilen Beyt (ev), şüphesiz, Mekke'deki (Kâbe)'dir.

97.  Orada apaçık alâmetler vardır. İbrahim' in Makamı (bunlardan biridir). Kim oraya girerse (tecavüzden) emin olur. Oraya gücü yetip yol bulabilenlerin Beyt 'i haccetmeleri, Allah için insanlara borçtur. Kim (bunu) inkâr ederse, (bilsin ki) Allah âlemlerden müstağnidir.

 

Yukarıdaki âyet-i kerîmeler, yahudîlerin iki husustaki iddialarını ce­vaplandırmak ve bunların hiçbir mesnedi bulunmadığını gözler önüne sermek için indirilmiştir. Bunlardan birincisi, İbrahim dîninde deve eti haram olduğu halde, Hazreti Peygamberin bunu helâl kıldığı iddiasıdır. Yahudîler, Hazreti Peygambere demişlerdir ki: Sen, İbrahim'in dîni üzere olduğunu ileri sürüyorsun. O halde İbrahim dîninde haram olan deve etini ve sütünü nasıl yiyip içiyorsun? Bu durumda sen, haram olan bir •şeyi helâl kılmakla İbrahim'i tasdîk etmiş ve dîninde ona tâbi olmuş ol­muyorsun. O halde sen, İbrahim'e herkesten daha lâyık bir kimse olduğunu söyleyemezsin.

Ailahu Ta'âlâ, yahudîlerin bu iddialarını reddetmiş ve bütün yiyecek­lerin İbrahim'e ve İsrailoğullarına vaktiyle helâl olduğunu, fakat son­radan, yahudîlere ceza olmak üzere bazı güzel yiyeceklerin haram kılındığını haber vermiştir.

Yahudîlerin ikinci iddiaları, kıblenin tahvili, yani Kudüs'teki Beytu'l-Makdis'ten Mekke'deki Kabe'ye değiştirilmesiyle ilgilidir. Bu hususta da demişlerdir ki: Beytu'l-Makdis, Kabe'den daha üstün ve kıble olmaya daha lâyıktır. Çünkü o, ilk inşa edilen mesciddir. İshak neslinden gelen bütün peygamberler ona yönelip ibadet etmişler ve tazimde bulunmuş­lardır. Eğer sen de, senden önceki peygamberlerin yolunda olsaydın, onların tazim ettiklerini tazim eder, onu başka bir yerle değiştirmez ve senden önceki peygamberlere aykırı davranışta bulunmazdın. Ailahu Ta'âlâ, yahudîlerin bu iddialarını da reddetmiş ve yeryüzünde ibadet için yapılan ilk Beyt'in Kabe olduğunu ve onu İbrahim ile İsmail'in inşa ettik­lerini haber vermiştir. Ailahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [115]

 

93.   Tevrat indirilmeden önce, israil (Yakûb) 'inkendisine haram kıldığı şeyler dışında bütün yiyecekler, israil oğullarına helâl idi. (Ey

Muhammedi O yahudîlere) de İd: "Eğer sö­zünüzde doğru iseniz, haydi Tevrat'ı getirin ve onu okuyun".

94.  "Kim bundan sonra da Allah'a karşı iftirada bulunursa, işte asıl zâlimler onlardır".

95. (Ey Muhammedi) De ki: "Allah doğruyu söylemiştir. O halde hakka yönelmiş olarak ibrahim 'in dînine uyun. Zira o, müşriklerden değildi*.

 

93-94  Tevrat, Musa (a.s.)'ya indirilmeden önce bütün temiz ve güzel yiyecekler İsrail oğullarına ve İsrail'den önce de İbrahim'e helâl İdi ve hepsi de bu yiyecekleri diledikleri gibi yiyebiliyorlardı. Yalnız, İsrail, bazı yiyecekleri kendisine haram kılmış, İsrail oğulları da bu tahrimde ona uymuştu. Ancak İsrail'in bu yiyecekleri kendisine haram kılması, Al­lah'ın iznine mi dayanıyordu, yoksa bir peygamber olarak kendi iç­tihadının mı bir neticesi idi, bu hususta müfessirler arasında tam bir görüş birliği yoktur. Peygamberin ictihadda bulunamayacağı görüşünü benimseyenler, İsrail'in bu yiyecekleri Allah'ın izniyle kendisine haram kıldığını söylerler. Peygamberin ictihadda bulunabileceği görüşünde olanlar ise, İsrail (Yakûb)'in kendi içtihadı ile bazı yiyecekleri kendisine haram kıldığını ileri sürmüşlerdir ki, doğru olan budur ve âyet-i ke­rîmenin ifadesi de bunu teyid eder; zira âyette "İsrail'in kendi nefsine haram kıldığı" açıklanmıştır. Gerçekten bazı rivayetlerden öğrenildiğine göre Yakûb (a.s.), şiddetli bir hastalığa yakalanmış, hastalıktan kurtulup iyileştiği takdirde de deve eti ve sütü yememeyi nezretmişti; çünkü en çok sevdiği yiyecekler bunlardı. İşte Yakûb {a.s.)'un bu nezri, onun ço­cukları arasında da yaygınlaşarak bir âdet haline gelmiş ve böylece de­ve eti ve sütü Yakûb (İsrail) oğulları arasında haram bir yiyecek olmuştu. Bu haberden anlaşıldığına göre, deve etinin ve sütünün İbrahim (a.s.) devrinden beri Allah tarafından haram kılındığı hususundaki iddia, yahudîlerin yalan ve iftiralarından başka bir şey değildir. Bununla be­raber, Tevrat'ın nüzulü sırasında, yahudîlerin haddi aşan davranışları, Mûsâ (a.s.)'ya eziyetleri ve bir türlü işlemekten vazgeçmedikleri büyük günah ve isyanları sebebiyle, Ailahu Ta'âlâ ceza olmak üzere bir takım temiz ve güzel yiyecekleri haram kılmıştır. Bu yiyecekler de daha önce onlara helâl idi. Zaten Allah, hiçbir temiz şeyi insanoğluna haram et­memişti. Nitekim işledikleri günah yüzünden ceza olmak üzere ya­hudîlere bazı yiyeceklerin haram kılınması, Nisa sûresinin 160-161 inci âyetlerinde de açıklanmış ve şöyle buyurulmuştur: "Yahudî olanlardan neş'et eden bir zulüm yüzünden, keza bir çok kimseyi Allah'ın yolundan saptırmaları, kendilerine yasaklandığı halde ribayı almaları ve insanların mallarını haksız yolla yemeleri yüzünden, kendilerine helâl kılınmış olan temiz nimetleri onlara haram kıldık ve onlardan kâfir olanlar için de elîm bir azâb hazırladık".

En'âm sûresinin 146ncı âyetinde de, yahudîlere, yine isyanları yüzünden bazı yiyeceklerin haram kılındığı bildirilmiş, aynı zamanda nelerin haram kılındığı açıklanmıştır. Âyet-i kerîmede şöyle denilmiştir: "Yahudîlere bütün tırnaklı hayvanları haram kılmıştık. Keza sırtlarının, yahut bağırsaklarının taşıdığı, yahutta kemiğe karışan yağları hariç sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kılmıştık. İsyanlarından dolayı onları böyle cezalandırmıştık. Biz, şüphesiz, (her söylediğimizde) sâdığız".

Görülüyor ki bazı temiz yiyeceklerin yahudîlere haram kılınması, onların maruf ve mutad olan isyanları yüzündendir. Müslümanlar onların işledikleri bu günahları işlememişlerdir ki, onlara da bu temiz nimetler haram kılınsın. O halde müslümanların haram kılınmış olan bazı yiyecek­leri helâl sayıp yedikleri hususundaki yahudî iddiası, yalan ve iftiradan başka bir şey değildir. Eğer yahudîler, iddialarında doğru olsalar ve yalnız doğruyu söyleselerdi, ellerindeki Tevrat'ı şâhid olarak getirirler ve temiz olan yiyeceklerin İbrahim (a.s.) zamanından beri haram olduğunu kitaplarında buldukları bir delil ile isbat ederlerdi. Halbuki bütün yiyecek­ler önceden onlara helâl idi. İsyanları yüzünden bazı yiyeceklerin haram 'kılınması ise, sadece kendilerine hâs sebebe dayanır. Eğer kitaplarını okusalardı, bu sebebi öğrenmekte güçlük çekmezlerdi. Onun için, Peygambere, "eğer sözünüzde sâdık iseniz, haydi Tevrat'ı getirin ve onu okuyun" demesi emredilmiş ve böylece yalan ve iftiralarının acı neticesi, yine yahudîlerin kendilerine dönmüştür; çünkü rivayetlerden öğrenil­diğine göre, yahudîler Tevrat'ı getirmeye cesaret edememişler, böylece Kur'ân'ın mucizesi bir defa daha gerçekleşmiştir. Artık bundan sonra hiç kimsenin Allah'a karşı yalan ve iftiraya başvurmaması gerekir. Özel­likle yahudîler, bazı temiz yiyeceklerin, kendilerinin irtikâb ettikleri büyük günahlardan sonra ceza olmak üzere haram kılındığı bu kadar açık ve kesin delillerle anlaşıldıktan sonra, Tevrat'ın nüzulünden önce ve geç­miş peygamberler zamanında haram kılındığı iddiasından vazgeçme­lidirler. Her kim bu kadar açık ve kesin delilden sonra, yine de Allah'a karşt yalan ve iftiraya başvurursa, işte böyleieri, kendi nefislerine zul­meden ve bu yüzden Allah'ın azabına müstehak olan kimselerdir. Zulüm, hakkı kendi yerinden çarpıtıp saptırmak ve Allah'ın hükmünü kendi yeri dışında başka bir yere vazetmektir. Yahudîler de yiyecek hususunda böyle yapmışlar ve hem kendileri dalâlete düşmüş, hem de bâtıl üzerindeki ısrarlarıyle başkalarını dalâlete düşürüp hak yoldan uzaklaştırmalardır. [116]

 

95 Ey Muhammedi Tevrat'ın nüzulünden önce yahudîlere hiçbir yiyeceğin haram kılınmamış olduğu hususundaki Allah beyanında şüp­heye düşülecek en ufak bir nokta bulunmadığını ve Allah'ın yalnız gerçek olanı haber verdiğini onlara bir defa daha hatırlat. Gerçek bu olunca, sana ve dolayısıyle kendisine mensub olmakla övündükleri İbrahim'in dînine uysunlar. Çünkü sen de İbrahim dînindensin ve senin onları davet ettiğin dîn, İbrahim'in dîninden başka bir dîn değildir. İbrahim ise, kavmini, yalnız tevhîd dîni olan İslâm'a davet etmiş, hiçbir zaman Allah'tan başka ilâhlara ibadet eden müşriklerden olmamıştır. Oysa yahudîler, Uzeyr'in, hıristiyanlar ise, Mesîh'in Allah'ın oğlu olduk­larını iddia, Araplar da putlara ibadet ederek Allah'a şirk koşmuşlar ve müşriklerden olmuşlardı. Bu itibarla, haktan uzaklaşmış yollarını terket-sinler ve ataları İbrahim'in yoluna girmek için sana tâbi olsunlar. Böylece haram olduğunu iddia ile yemekten imtina ettikleri deve etini ve sütünü de rahatça yiyip içsinler.

Kıble olarak yöneldiğiniz Beyt'e gelince: [117]

 

96. (Âlemlere mahzafeyz ve hidayet kaynağı ola­rak) insanlar için ilk inşa edilen Beyî (ev), şüphesiz Mekke'deki (Kâbe)'dir.

97. Orada apaçık alâmetler vardır. İbrahim'in makamı (bunlardan biridir). Kim oraya gi­rerse (tecavüzden) emin olur. Oraya gücü yetip yol bulabilenlerin Beyt'i haccetmeleri Allah için insanlara borçtur. Kim (bunu) in-kârederse, (bilsin ki) Allah, âlemlerden müs­tağnidir.

 

96 Daha Önce de işaret ettiğimiz gibi, yahudîlerin hazmedemedik­leri ve fırsat buldukça Hazreti Peygamberi İbrahim dîninden uzak­laşmakla itham etmelerine sebep gösterdikleri bir husus da, kıblenin Mescid-i Aksâ'dan Mescid-i Harâm'a değiştirilmesi idi. Bakara sûresinin 143 üncü âyetinin tefsirinde de açıkladığımız gibi, Kabe kıble olmazdan önce, Hazreti Peygamber namazlarında Kudüs istikametine yöneliyor, bununla beraber, kıblenin değiştirilmesini şiddetle arzu ediyor ve zaman zaman yüzünü gökyüzüne çevirerek, Rabbından gelecek değişiklik'e il­gili bir müjde bekliyordu. Nitekim bu müjde fazla gecikmeden gelmiş ve

Bakara sûresinin 144 üncü âyetiyle Kabe kıble yapılmıştır. Bu âyetin baştarafında Allahu Ta'âlâ şöyle buyuruyordu,: "Senin, yüzünü çok defa gökyüzüne çevirip durduğunu elbette görüyoruz. İşte şimdi, hoşnud olacağın bir kıbleye seni döndürüyoruz: Yüzünü Mescid-i Haram tarafına (Kabe'ye) çevir. (Ey müslümanlar!) Nerede bulunursanız, siz de yüz­lerinizi onun tarafına çevirin..." İşte bu âyetin nüzulünden sonradır ki, bütün müslümanlar, Kudüs istikametine yönelmekten vazgeçerek Ka­be'ye yönelmişlerdir. Bu ise, yahudîlerin kıskançlık damarlarını bir defa daha kabartmış ve "bu müslümanlara ne oldu ki, şimdiye kadar üzerinde bulundukları ve ibadetlerinde yönelip durdukları, daha önceki peygam­berlerin de kıblesi olan Beytu'l-Makdis kayasından yüz çevirdiler?" demeye başlamışlardır. Onlara göre Beytu'l-Makdis, Kabe'den daha üstün ve tazim edilmeye daha çok lâyık idi; aynı zamanda ilk inşa edilen bir yerdi. Fakat yahudîlerin bu iddiaları da haram saydıkları bazı yiyecek­ler hakkındaki iddiaları gibi hiçbir esasa istinad etmiyordu. Yine yalan söylüyorlar ve iftira ediyorlardı. Oysa müslümanlarm yöneldikleri Kabe (el-Beytu'l-Harâm), mabed olarak yeryüzünde ilk inşa edilen yerdi ve onu İbrahim (â.s.) ile oğlu İsmail (a.s.) sadece ibadet etmek için inşa •etmişlerdi. Kudüs'teki Beytu'l-Makdis ise, bundan ancak bir kaç asır sonra Davûd (a.s.)'un oğlu Süleyman (a.s.) tarafından yapılmıştı. Bu bakımdan, Hazreti Paygamberin İbrahim (a.s.) tarafından inşa edilen Kabe'ye yönelmek istemesi ve Rabbından izin çıkması üzerine de oraya yönelmesi çok tabiî idi. Yeryüzünde ilk inşa edilen mabed Kabe ol­duğuna ve ondan önce hiçbir peygamber tarafından inşa edilmiş başka bir mabed bulunmadığına göre, şeref yönünden de evveliyetin Kabe'ye ait olması gerekir. Buhârî (Sahîh, IV, 117) ve Müslim {Sahîh, I. 370) tarafından nakledilen bir hadîse burada işaret etmekte fayda vardır. Ebû Zerr (r.a.)'den gelen bu rivayette şöyle denilmiştir: "Yâ Rasûlallah! Yeryüzünde İnşa edilen ilk mescid hangisidir? diye sordum. Şöyle buyurdu: "El-Mescidu'l-Harâm". Sonra hangisidir? dedim. Buyurdu ki: "El-Mescidu'l-Aksâ". Aralarında ne kadar zaman vardır? dedim. "Kırk yıl; nerede namaz vakti girerse orada kıl; orası mesciddir", buyurdu.

Mescid-i Harârri'm gerek ilk inşa edilen mabed olması ve gerekse onun İbrahim ve oğlu İsmail tarafından inşa edilmesi dolayısıyle sahip olduğu şerefe, onun, bulunduğu yer için bereketli ve âlemlere hidayet kaynağı olması da delâlet eder. Nitekim Mescid, ziraata elverişli ol­mayan bir vadide inşa edilmiş olmasına rağmen, yeryüzünün bütün nimetleri oraya taşmış ve âdeta bir servet kaynağı olmuştur.

Mescidin bulunduğu yerin bir hidayet kaynağı olması ise, çok daha aşikârdır. İslâm, ilk defa orada doğmuş, parlak ışıklarını ilk defa orada yaymağa başlamıştır. Asırlardan beri arkası hiç kesilmeksizin dünyanın dört bir yanından oraya akın eden mü'minler, kalblerindeki îmanı orada tazelemek ve İslâm'ın doğuş heyecanını orada yeniden yaşamak imkânı bulmaktadırlar. Dünyanın başka hangi yerinde böyle bir hidayet kayna­ğı vardır? Bunda, el-Beytu'l-Harâm'ı İnşa edeceği yere ailesini getirip yerleştiren İbrahim (a.s.)'in, Rabbı tarafından kabule mazhar olan dua­sının rolünü elbette unutmak mümkün değildir. İbrahim (a.s.), İbrahim sûresinin 37 inci âyetinde zikredilen bu duasında Rabbına şöyle niyaz etmişti: "Rabbımız! Ben, çocuklarımdan bazısını senin Beyt-i Harâm'ının yanında, ziraata elverişli olmayan bir vadiye, namazı dosdoğru kılabil-meleri için yerleştirdim. İnsanlara, onlara sevgiyle meyleden bir kalb ver; onları şükretsinler diye çeşitli meyvelerle rızıklandır".

97 İşte bu bereket ve hidayet kaynağı olan Beyt-i Harâm'da hiç kim­seye gizli kalmayan apaçık deliller, yahut alâmetler vardır ki, bunlardan biri, İbrahim'in namaza durduğu ve Rabbına ibadet ettiği yerdir. Bu yer, Makam-ı İbrahim adiyle halen maruf ve meşhur olup bu konu ile ilgili haberler tevatür yolu ile gelmiştir. İşte sadece bu delil bile, Beyt-i Harâm'ın, yeryüzünde yalnız âlemlerin Rabbı için yapılacak sahîh iba­detlere hâs olmak üzere inşa edilen mabedlerin ilki olduğunu göster­meye yeterlidir.

İkinci delil, yahut alâmet, oraya girenlerin, her türlü tecavüzden emîn olmalarıdır. Filhakika bütün Arap kabileleri, Allah'a nisbeti dola­yısıyle bu Beyt'e hürmet göstermek ve onu tazim etmek hususunda it­tifak etmişler, hiçbir kabile, bu ittifaka aykırı bir davranış içine girmeyi düşünmemiştir. Hattâ oraya sığınan bir kimse, kendi nefsini emniyet altına almış olduğu gibi, orada bulunan başkalarının emniyetini de ihlâl etmekten sakınmıştır. İslâm'dan önceki câhiliye devrinde, kabileler ara­sındaki büyük geçimsizliklere, şiddetli kin ve düşmanlıklara ve hattâ sık sık patlak veren savaşlara rağmen, Beyt-i Haram bu özelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş, düşmanlar, ayrı ayrı putları ilâh edinmiş olsalar bile, Kabe'ye sığındıkları anda, biribirlerinden emîn olmuşlardır. Ömer İbnu'l-Hattâb'tan, onun şöyle dediği rivayet olunmuştur:"Kâbe içinde el-Hat-tâb'ın katilini yakalasam, oradan çıkmadıkça ona dokunamam". Yine bu sebepledir ki İmam Âzam Ebû Hanîfe, konu ile ilgili hükmünü şöyle açıklamıştır: "Bir kimsenin, helâl olarak kısasla, yahut irtidadı dolayısıyie, yahutta zina sebebiyle öldürülmesi vâcib olsa, o da Kabe'ye sığınsa, ona dokunulmaz. Ancak oradan çıkmak zorunda kalıncaya kadar, ken­disine ne yiyecek, ne içecek verilir".[118]

tarafından nakledilen bir hadîsinde Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur; "... Haberiniz olsun ki, Mekke de savaş benden önce hiç kimseye helâl olmadığı gibi, benden sonra da hiç kimseye helâl olmayacaktır. Biliniz ki o, yalnız bir günün bir saatinde yalnız benim için helâl olmuştur. Biliniz ki, işte şu saatte benim için bile haramdır. Ne dikeni kesilir, ne ağacı baltalanır ve ne de sahibini bulmak maksadı dışında yitiğine el uzatılır. Buna göre, kimin bir kimsesi öldürülürse, kendisi için hayırlı olan iki şeyden birini isteyebilir: Ya diyet verilir; ya da maktulün ailesi kısas ettirir".

Hadiste de belirtildiği gibi, Mekke hududları içinde Hazreti Peygam­ber için savaşın helâl kılındığı saat, sadece Mekke'nin fethine rastlayan bir günün saatidir ki, bu saatte savaş, Beyt'in şirkten ve putlardan temiz­lenmesi için helâl kılınmıştır. Bu saatten önce helâl olmadığı gibi, bu saatten sonra da helâl değildir.

Beyt-i Harâm'ın üçüncü delili, oraya gidebilenlerin Allah için onu haccetmeleridir ki, âyet-i kerîmede bu alâmet vücûb sîgasiyle zikredil­miş ve "oraya gücü yetip gidebilenlerin Beyî'i haccetmeleri, Allah için, insanlara borç (vâcib)'tuf'. denilmiştir. Bu ifade, Beyt'in namazda kıble yapılmasına itiraz eden yahudîlere karşı ona yapılan tazimin büyüklüğü­ne delâlet eder. Zira yahudîlerin küçümseyerek itiraz ettikleri Kabe'nin, Allahu Ta'âlâ tarafından oraya gidebilecek kimselere haccedilmesinin farz kılınması kadar tazime delâlet eden bir şey tasavvur edilemez. Nitekim Kabe'nin inşa edildiği İbrahim devrinden Hazreti Peygamber devrine kadar gelip geçen bütün Arap kabileleri tarafından İbrahim'in sünnetinden bir amel olarak Kabe haccedilmiş, ne bu kabilelerin şirkleri, ne de birbirinden farklı ve çeşitli putlara ibadetleri, onları Kabe'nin haccından alıkoymamıştir. Tevatür yolu ile bu konuda gelen haberler de, Kabe'nin İbrahim (a.s.)'e nisbetinde hiçbir şüpheye imkân bırakmaz.

Âyet-i kerîmedeki "oraya gücü yetip gidebilmek" manâsında ifade ettiğimiz ibare, oraya, yani Beyt-i Harâm'a vâsıl olabilme gücüne delâlet eder ve bu güç, şahıslara ve ülkelerinin veya evlerinin oraya uzaklık veya yakınlığına göre değişir. Bu sebepledir ki her ferd, oraya gitmeyi kendi nefsine göre değerlendirir. Ve yine bu sebepledir ki, oraya gidebilme gücünü açıklayanlar, onu, yol emniyetiyle birlikte gidip gel­mesini sağlayacak vâsıta imkânını ve gidiş gelişte iaşe ve ibatesini sağlaylacak maddî imkânları göz önünde bulundurdukları gibi, vücud sağlığı, düşman korkusundan emniyet, borçlu ise borçlarından arın­mak, üzerine nafakası vâcib olanların nafakalarını yola çıkmadan önce sağlamak gibi çeşitli imkânları da sıralamışlardır ki, bütün bunlar, Beyt-i Harâm'ı haccetmek için güçyetirebilmenin şartlarıdır. Eğer bunlan, veya bunların bir kısmını sağlamak mümkün olmuyorsa, Beyt'e vâsıl olma gücü de yok demektir ki, bu takdirde Beyt'in haccı insana borç olmaktan çıkar. Çünkü âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı gibi, Allahu Ta'âlâ bu borcu, oraya gidebilmeye gücü olanlara yüklemiştir. Allah, hiç kim­seye gücü üstünde bir yük yüklemez.

İşte, yukarıda zikrolunan bütün bu delil ve alâmetlerden sonra, kim Beyt-i Harâm'ın İbrahim tarafından, âlemlerin yegâne Rabbı olan Allah'a İbadet etmek için yeryüzünde ilk inşa olunan Beyt olduğunu inkâr ederse, bilsin ki, onun inkârı, Allah'ın ilminden hiçbir şey eksiltmez. Zira Allah, hiç kimsenin ikrarına muhtaç değildir. Kim îman ederse kendisine, kim de inkâr ederse, yine kendisinedir; her insan, sadece kendi yap­tığının karşılığını görür. [119]

 

98.   (Ey Muhammedi) De ki: "Ey kitap ehli! Allah, yaptıklarınızı görüp dururken, Al­lah 'm âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz" ?

99.   (Yine onlara) de ki: "Ey kitap ehli! (İs­lâm'ın hak din olduğunu kendi kitapla­rınızda) görüp dururken, onu eğri gösterip îman edenleri Allah'ın yolundan niçin döndürmeye çalkıyorsunuz? Allah yap­tıklarınızdan gâfU değüdtf'.

Allahu Ta'âlâ, Tevrat ve İncil'de, Muhammed (s.a.s.)'in geleceğini müjdeleyen haberlerle onun peygamberliğini ve tevhîdi isbat eden delillere yahudî ve hıristiyanların dikkatini çektikten ve özellikle ya­hudîlerin, bazı yiyeceklerle kıblenin tahvili konusunda Hazreti Peygam­beri İbrahim dîninden uzaklaşmakla itham eden ve fakat tamamiyîe yalan ve iftiraya dayanan iddialarını cevaplandırdıktan sonra, sevgili

Peygamberinin ağzıyle ve daha yumuşak bir ifadeyle, onlara hitap etmiş ve kitap ehlinden olmaları dolaylısıyle herkesten önce hakka ve hakika-ta itikad etmiş olmaları gerektiğini hatırlatacak şekilde, bunun tama-miyle zıddı olan bir davranış içine girmelerinin sebebini sormuş ve şöyle buyurmuştur: i

98.   (Ey Muhammedi) De ki: "Ey kitap ehli!Allah yaptıklarınızı görüp dururken, Allah'ın âyet­lerini niçin inkâr ediyorsunuz"?

99.     (Ytne onlara) de kt "Ey kitap ehli! (İslâm 'in hak din olduğunu kendi kitaplarınızda) gö­rüp dururken, onu eğri gösterip îman edenleri Allah'ın yolundan niçin döndürmeye çalışı­yorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gafil değil­dir".

98    Ey Allah'ın kendilerine kitap verdiği yahudîler ve hıristiyanlar! Ey , Muhammed'i ve onun peygamberliğini inkâr eden kitap ehli! Sizin de

çok iyi bildiğiniz gibi, Allahu Ta'âlâ, size verdiği kitaplarında, Muham-med ve onun peygamberliği hakkında apaçık deliller getirmişken, ve bu delillerin doğruluğu hususunda en ufak bir şüpheye bile içinizde yer vermezken, şimdi onu ve peygamberliğini nasıl İnkâr ediyorsunuz? Allah'ın, kitaplarınızda gözlerinizin önüne serdiği ve sizin de okuyup durduğunuz bu delillere karşı koymanızı sağlayabilecek ve inkârınıza destek olabilecek hiçbir karşı delile sahip olmadığınıza göre, bu in­kârınızın tamamiyle kasda dayalı olduğu açıkça görülmektedir. Yani siz, Muhammed'i ve onun peygamberliğini bilerek ve kasıdlı olarak inkâr ediyorsunuz. Bununla siz, yine bilerek ve yaptığınız işin farkında olarak Allah'ı da inkâr etmiş oluyorsunuz. Bütün bu yaptıklarınızı Allah'ın bil­mediğini mi zannediyorsunuz? [120]

 

99 Ey Allah'ın kendilerine kitap verdiği yahudîler ve hıristiyanlar! Ey Muhammed'i ve onun peygamberliğini inkâr eden kitap ehli! Muham-med (s.a.s.)'eîman eden ve ona tâbi olan mü'minleri, kâinattaki sayısız delilleri araştırarak aklî melekelerinin gelişmesini, güzel ahlâk ve sâlih amel ile tezkiye ederek ruhlarının yücelmesini sağlayan ve böylece on­lara Allah'ın rızasını kazandıran îmandan niçin saptırmak ve uzak­laştırmak istiyorsunuz? Hem de bu işi yaparken, küfür, inad, kibir ve hasedlik içinde Allah'ın bu hak yolunu tekzib ediyor, zayıf müslüman-ların kalblerine şüphe sokuyorsunuz? Oysa siz, kitaplarınızın çok önçeleri size verdiği müjdelerle böyle bir Peygamberin geleceğini biliyor ve onun gelmesini bekliyordunuz. Böyle olunca, sizin, bâtılda, sapıklıkta ve başkalarını da kendi sapık yolunuza saptırmakta ısrar etmemeniz gerekirdi.

Fakat ne yaparsanız yapın, bütün bu yaptıklarınızdan Allah'ın gâfü olduğunu zannetmeyin. O, yaptığınız her şeyi bilir ve cezasız bırakmaz.

Taberî'nin Zeyd İbn Eslem'den rivayet ettiğine göre, Şâs İbn Kays adında İslâm'a ve müsiümanlara son derece düşman, azılı kâfir bir yahudî vardı. Bir gün Evs ve Hazrec kabilelerine mensub, Hazreti Peygamberin ashabından aralarında sohbet etmekte olan bir topluluğa rastlar. Câhiliye devrinde birbirine şiddetle düşman olan bu iki kabile mensuplarının İslâm'a girip müslüman olduktan sonra, birbirini seven kardeşler gibi tatlı tatlı sohbet etmeleri yahudînin hased damarlarının kabarmasına sebep olur ve içini dolduran fesad tohumlarını bu müs­lüman topluluk arasında saçıp birlik ve beraberliklerini bozmak arzu ve hevesiyle yanında bulunan bir yahudî gencine şöyle der: "Haydi onların yanına git ve otur. Onlara Buâs gününü ve o gün biribirlerine okuduk­ları şiirlerinden bazısını okuyuver". Buâs günü, câhiliye devrinde Evs ile Hazrec'in biribirleriyle savaştıkları ve Evs'in Hazrec'e gâlib geldiği gün­dü. Genç yahudî, Şâs'ın emrini yerine getirir. Ve filhakika okunan şiir­lerle eski günlerini hatırlayan Evs ve Hazredi müslümanlar galeyana gelirler ve biribirlerine eskiden olduğu gibi lâf atmaya başlarlar. Nihayet iş münakaşaya, sonra da kavgaya dönüşür. Her iki taraf da "silâhlara, silâhlara! Harre meydanında buluşmak üzere" diyerek harekete geçer. Durum Hazreti Peygambere aksettirilir. O da muhacirlerden bir grupla, vuruşmak üzere olan iki kabile arasında durur ve onlara şöyle hitab eder: Ey müslüman topluluğu! Bu yaptığınız nedir? Allah, sizi İslâm ile hidayete erdirip size ikramda bulunduktan, câhiliye âdetleriyle aranızdaki bağı kesdikten ve küfürden sizi kurtarıp aranızda kardeşliği tesis ettikten sonra, yeniden câhiliye dâvası mı? Hem de ben aranızda bulunduğum halde; öyle mi?

Hazreti Peygamberin bu sözleri üzerine, kabileler, şeytanın bir oyununa ve düşmanlarının bir tuzağına düştüklerini anlamakta gecik­memişler ve biribirlerinin boyunlarına sarılarak Hazreti Peygamberle bir­likte oradan ayrılmışlardır. İşte bu hâdiseden sonradır ki Allahu Ta'âlâ, saçtığı fitne tohumlarıyle iki kardeş kabile arasını bozmaya çalışan yahudî Şâs İbn Kays ve yaptıkları hakkında yukarıda açıkladığımız iki âyeti indirmiş, bu yahudînin oyununa gelen Evs ve Hazrec'in ileri gelen­lerinden Evs İbn Kayzî ve Cebbar İbn Sahr ile yanındakiler hakkında da şöyle buyurmuştur: [121]

 

100. Ey îman edenler! Kendilerine kitap ve­rilenlerden herhangi bir zümreye eğer uyarsanız, onlar sizi, îmanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.

101.  Allah'ın âyetleri size okunup dururken ve içinizde de O nun peygamberi varken, na­sıl küfredersiniz? Her fam Allah'a sımsıkı tutunursa, doğru yola muhakkak iletilir.

102.   Ey îman edenler! Allah'tan sakınılması gerektiği şekilde sakının ve ancak müs-lüman olarak ölün.

103.   Toplu bir §eküde, Allah'ın ipine sımsıkı yapısın* ve bölünüp parçalanmayın; Al­lah 'm size olan nimetini de hatırlayın. Ha­ni (bir zamanlar birbirinize) düşman idi­niz;, kalblerinizi birleştirmişti de, O 'nun bu nimetiyle kardeş oluvermiştiniz. Keza bir ateş çukurunun tam kenanndaydma da, sizi oradan kurtarmıştı, işte doğru yolu bulaşınız diye, Allah, âyetlerini size böyle açıklar.                                                      I

 

Yukarıda da açıkladığımız gibi, Ailahu Ta'âlâ, ehl-i kitabı, küfürleri ve Allah'ın yolundan sapmaları, aynı zamanda başkalarını da sap­tırmaları dolayısıyle tehdid ettikten, yalan ve iftiraya dayalı görüş ve id­dialarını apaçık delillerle çürüttükten sonra, yukarıdaki âyet-i kerîme­lerinde mü'minlere hitap etmiş ve onları ehl-i kitabın kandırma ve saptırmalarına karşı uyararak, böylelerine uyulmaması ve sözlerine kulak verilmemesi gerektiğini bildirmiştir; zira bunlar, fitne körükçü­leridir.

Ailahu Ta'âlâ, mü'minleri kâfirlerin fitnesine karşı uyardıktan sonra, daima uyanık kalmanın yolunu da göstermiş ve onlara Allah'ın ipine sımsıkı sarılmalarını ve bölünüp parçalanmamalarını emretmiştir; zira fit­nenin ilk hedefi, bir bütünü bölüp parçalamak, sonra da onu yok etmek­tir. Ailahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [122]

 

100 Ey îman edenler! Kendilerine kitap verilen­lerden herhangi bir zümreye eğer uyarsanız, onlar sizi, îmanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.

 

100 Ey mü'minler! Şu kâfir yahudîlerin sözlerine kulak verir ve onla­rı dinlerseniz, yahut onların sizin hakkınızdaki isteklerine uyarsanız, sizi kendileri gibi kâfir yaparlar. Bakara sûresinin 109 uncu âyetinde de buna işaret edilmiş ve denilmiştir ki: "Kitap ehlinden olanların çoğu, hak kendilerine apaçık belirdikten sonra, içlerindeki hasedlik yüzünden, îmanınızdan sonra sizi tekrar küfre çevirebilmeği arzulamaktadırlar." Keza üzerinde durduğumuz Âl-i İmrân sûresinin 69 uncu âyetinde de aynı gerçek dile getirilmiş ve şöyle denilmiştir: "Kitap ehlinden bir gurup, sizi (hakyoldan) saptırmak istemektedirler". Şüphe yoktur ki küfür, gerek din yönünden ve gerekse dünya yönünden mü'minlerin helak olma­larına yol açan bir inançsızlık halidir. Bu hal, insanlar arasına saçılan fitne tohumlarının süratle filizlenip büyümesine ve kısa zamanda kin ve düşmanlık meyvelerini vermesine sebep olur. Bu da pek çok insan kanının dökülmesi ve dünya hayatının yok olmasıyle neticelenir. İnsanın din yönünden helak olması ise, bunu açıklamaya elbette gerek yoktur;

çünkü küfrün hâkim olduğu yerde dînden eser kalmaz. Din olmazsa, insanın hem dünya hayatı, hem de âhiret hayatı olmaz.

Allahu Ta'âlâ, ehl-i kitaptan herhangi bir zümreye uyulmaması gerektiğini, uyulduğu takdirde onların mü'minleri kâfir yapmak İste­yeceklerini beyan ettikten sonra, zaten aralarında Allah'ın Rasûlü var­ken ve kendilerine O'nun âyetleri okunup dururken, onlara uyula-mayacağıni belirtmiş ve şöyle buyurmuştur: [123]

 

101. Allah 'm âyetleri size okunup dururken ve içi­nizde de O 'nun Peygamberi varken, nasıl küf­re düşersiniz? Her kim Allah'a sımsıkı tutu-nursa, doğru yola muhakkak iletilir.

102 Ey îman edenler! Allah'tan sakınılması ge­rektiği şekilde sakının ve ancak müslüman olarak ölün.

103. Toplu bir şekilde, Allah 'in ipine sımsıkıyapı-şuı ve bölünüp parçalanmayın; Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (bir zamanlar birbirinize) düşman idiniz; kalblerinizi bir­leştirmişti de, O 'nun bu nimetiyle kardeş olu­vermiştiniz. Keza bir ateş çukurunun tam ke-nartndayduıu da, sizi oradan kurtarmıştı. İş­te doğru yolu bulaşınız diye, Allah, âyetlerini i;  size böyle açıklar.

 

101 Filhakika Kur'ân-ı Kerîm'in nüzulü henüz tamamlanmamış, âyet âyet, sûre sûre Hazreti Peygambere nazil olmakta... Allahu Ta'âlânin ibret, vâz ve nasihat dolu bu âyet ve sûreleri, bizzat O'nun Peygamberi tarafından vakit geçirilmeden, kendisine indirildiği şekilde müslüman-lara okunup açıklanmakta...Herhangi bir müslüman, dînîyle veya dün-yasıyle ilgili herhangi bir müşküle karşılaşsa, her zaman ve her yerde, Allah'ın sevgili Peygamberine başvurma imkânına sahip bulunmakta... Ve bütün bunlara ilâveten, Hazreti Peygamberin, îmanı kuvvetlendiren ve kalbleri aydınlatan sünneti, bir üsve-i hasene olarak müslümanlar tarafından her gün ve her saatte müşahede edilmekte...

İşte ey müslümanlar, bu ahval ve şerait içinde, siz bir gurup kâfir yahudînin kalblerde şüphe uyandıran yalan ve iftira dolu sözlerine nasıl kulak verip de onların derekesine düşer, peşlerinden gidersiniz? Hayır; bu, olacak şey değildir. Size düşen, herhangi bir anlaşmazlık halinde, sizin bütün müşkillerinizi halleden, size ışık ve hidayet kaynağı olan_Peygambere ve onun sünnetine başvurmaktır. Araf suresinin 157 noı âyetinde de belirtildiği gibi, "O Peygamber, müslümanlara iyiliği em­reder; onları kötülükten nehyeder; onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis olan şeyleri de haram kılar. Üzerlerindeki ağırlıklarını ve zincirleri onlardan kaldırıp atar. Ona îman edenler, onu yücelterek himaye eden-ler, ona yardım edenler ve onun vâsıtasiyle indirilen nura tâbi olanlar, işte kurtuluşa erenler bunlardır".

Şüphe yoktur ki, kim Peygambere yardım ederse, Allah'ın dînine yardım etmiş olur. Kim Peygambere itaat ederse yine Allah'a itaat etmiş demektir. Bu itibarladır ki, Allah'a, Allah'ın dînine, Kitab'ına ve Peygam­berine tutunup sarılan kimse için, artık hidayet gerçekleşmiş, Allah'ın dosdoğru yoluna girilmiş olur. Bu yolda onun için, hiçbir korku hiçbir tehlike yoktur. O halde ey müslümanlar, Allah'a, Allah'ın dînine, Kitab'ına ve Peygamberine sımsıkı tutunun; fakat hiçbir surette gevşeklik göstermeyin. [124]

 

102     Bütün bunlarla birlikte, gücünüzün yettiği kadar takvayı elden bırakmayın. Zira takva, îmanın zirvesidir ve mutlaka kendinizi bu zirvede tutmaya çalışın. Takvanın en büyük düşmanı, küçük ve önemsiz görülen günahlarda direnmektir. Oysa insanın büyük günahlardan korunabil­mesi için, küçük günahlara bulaşmaması gerekir. Zira küçük ve önem­siz görülen bir günahın işlenmesi, önce diğer küçük ve önemsiz günah­lara yol açar; daha sonra da bunları, derece derece büyükleri takip eder. Öyle ki, günahı işleyen kimse için artık onun büyüğü ve küçüğü ara­sında hiçbir fark kalmaz; işlediği her çeşit günahtan zevk alır. Bu hal ise, insanda takvadan eser bırakmıyacağı gibi, îmandan da onu süratle uzaklaştırır. Bu sebepledir ki her müslümanın Allah'tan sakınması, büyük küçük her çeşit günahtan uzak kalması ve öldüğü zaman da, bu hal üzere ölmesi gerekir. İşte gerçek manâda takva budur. O halde ey îman edenler! İmanınızı en yüksek mertebede tutabilmek ve ona zarar verecek her çeşit davranıştan sakınabilmek için bütün gücünüzü kul­lanın. [125]

 

103     Bölünüp parçalanmamak için de topluca Allah'ın ipine yapışın. Allah'ın ipi, Ebû Sa*îd el-Hudrî (r.a.)'den rivayet edilen bir hadîsten öğrenildiğine göre, Kur'ân'dır. Bu hadîste şöyle denilmiştir: "Allah'ın Kitabı, Allah'ın gökten yere uzatılmış ipidir". Zeyd İbn Erkam'dan gelen bir hadîste de "hablu'llah (Allah'ın ipi), Kur'ân'dır" denilmiştir.

Bazı müfessirlerin ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, ibare, temsilî bir manâya sahiptir ve din, insan nefis ve iradesine hakimiyeti ve amellerini kendi gösterdiği istikamette yönlendirmesi dolayısıyle sağlam bir ipe benzetilmiş ve her kim bu ipe sımsıkı tutunursa, onun, korkunç bir uçu­rumun derinliklerine düşmekten emîn olacağı ifade edilmiştir. Bu bakım­dan, biraz önce işaret ettiğimiz hadîslerde açıklanan ve Kur'ân'ın Allah'ın ipi olduğunu beyan eden ifade, âyet-i kerîmenin en güzel tef­sirini teşkil eder. Filhakika Allah'ın Kitabı, İslâm dîninin esasını teşkil eder ve ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Nitekim Hazreti Peygam­bere Kur'ân'ın son âyeti nazil olduğu zaman, dînin ikmali de tamamlan­mış oluyordu. Bu bakımdan Kur'ân dîndir, veya dîn Kur'ân'dır demek kadar tabiî bir şey düşünülemez. O halde kim Kur'ân'a veya İslâm dînine sımsıkı tutunursa, kendisini her çeşit tehlikeye karşı emniyet altına almış olur. Bu tehlikelerin en büyüğü ise, tefrikadır; yani toplumların kısa sürede tarih sahnesinden silinmesine sebep olan ferdler arası ihtilâflar ve bu ihtilâfların yol açtığı kin ve düşmanlıklar, bölünüp parçalanmalar­dır. Oysa Allah'ın Kitab'ına sımsıkı tutunmakla ilk birlik teessüs etmiş ve bölünüp parçalanması mümkün olmayan bir topluluk vücut bulmuş olur. Bu birliğin teessüs etmesinden ve ihtilafsız bir toplumun vücut bul­masından sonra, Kur'ân onu meyadana getiren ferdlere yönelttiği emir ve nehiylerle onları bölünüp parçalanmaktan korur, birlik ve beraberlik­lerini korumalarını sağlar. Meselâ bunun bir örneğini En1 âm sûresinin 153 üncü âyetinde görmek mümkündür. Bu âyette şöyle denilmiştir: "H/ç şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Bu itibarla ona uyun; başka yollara düşmeyin; yoksa sizi Allah'ın yolundan ayırır". Mealini zikret­tiğimiz bu âyet-i kerîmeden açıkça anlaşılıyor ki, Allah'ın dosdoğru yolu olan Kur'ân'dan veya İslâm dîninden başka yollara uyarak bu yollan takip etmek, Allah'ı asla hoşnud etmeyecek olan sapık yollara düşmek demektir ki, böyle bir davranış içine girenler, yine En'âm sûresinin 159 uncu âyetinde '"fırka fırka olup dinlerini parçalayan" kimseler olarak tavsîf edilmişlerdir; "bunların işi ise, artık Allah'a kalmıştır. Sonra onlara bu yaptıklarını bildirecektir".

O halde ey müslümanlar! Bütün bunları gözönünde bulundurarak, sizi bölünüp parçalanmaktan ve Allah'ın dînini de parça parça etmekten koruyacak olan Allah'ın ipine, yani Kur'ân'a sımsıkı sarılın ve asla onu elinizden bırakmayın. Ona tutunmuşken sizi yüceltip duran bu ipi bıra­kıp da başaşağı uçurumun derinliklerine yuvarlanmak hoşunuza gider mi?

Allah'ın ipine sımsıkı yapışırken, O'nun size ihsan ettiği o eş­siz nimeti de unutmayın. Hani İslâm'dan önce siz, birbirinizin düşma­nı idiniz; fırsat buldukça birbirinizin malını yağmalıyor, yine fırsat buldukça birbirinizi öldürüyordunuz. Fakat İslâm gelince aranız­da bir   yakınlık meydana getirdi;, s\zi birbirinizin kardeşi yaptı. O

derecede ki, Medîneli Ensâr, Mekke'den gelen muhacirlerle mallarını ve arazîlerini taksim ettiler. Evs ile Hazrec, aralarında 120 sene süren savaşa son verip biribirlerinin kardeşi oldular. Bunlar, İslâm'ın onlara dünyada kazandırdığı nimetlerdir. Ya âhirette?! Hayatlarını câhiliye âdeti ve dîni üzere sürdürüp de o hal üzere ölmüş olsalardı, kendilerini bek­leyen âkibetin ne olacağını hiç tasavvur edebilir misiniz? Nitekim â-yet-i kerîmede bu hususa da işaret edilmiş ve "bir ateş çukurunun tam kenanndaydınız da, sizi oradan kurtarmıştı" denilmiştir.

Filhakika müslümanlar, İslâm'dan önceki câhiliye dönemlerinde, çeşitli putları kendilerine ilâh edinmişler, sanki kâinatı onlar yaratmış, iyiliği de kötülüğü de sanki onlar vermiş gibi, yalnız onlara güvenip dayanmış ve yalnız onlardan yardım istemişlerdir. İşte, şirkin câhiliye damgasını vurduğu bu dönemin insanları, azgın alevlerin, ağzına kadar dalga dalga yükselttiği ateş çukurunun kenarında, içine yuvarlanacak­ları ânı bekliyorlardı ki, ancak bir mucize onları bu âkibetten kurtarabilir­di. Zira şirk ile, içine yuvarlanacakları bu cehennem ateşi arasında sadece bir ölümlük mesafe vardı ve bu mesafe, açık bir gözün kapan­ması ânında kat edilebilecek kadar kısa bir mesafe idi. Fakat Allah'ın şu büyük lütfuna bakınız ki, kendilerine bu kadar yakın olan ölüm onları yakalamadan ve onlar şirkleri yüzünden cehennem ateşine yuvarlan­madan önce, İslâm onlara yetişmiş ve onları evvelâ şirkten, sonra da ateş çukurunun tam kenarından çekip kurtarmıştır. Fakat Allah'ın bu büyük nimeti bu kadarla kalmamış, yine câhiliye dönemlerinde her biri bir diğerinin yokolup gitmesini dilerken ve büyük bir arzu içerisinde bunu gözleyip dururken, Allah, İslâm ile kalblerindeki kin ve nefreti silmiş, biribirlerine varlıklarını ikram eden ferdlerden müteşekkil bir cemiyet meydana getirmiştir. Tarih bunun şahididir; kim aksini iddia edebilir?

İşte Allah, âyetleriyle ilk müslümanların kıssalarını böyle açıklıyor. Tâ ki bunlardan ibret alıp hak ve hidayet üzere dâim olasınız. Gaflete dalıp câhiliye döneminin şirk, isyan ve küfür ile beslenen kin ve düş­manlık havasına yeniden girmeyesiniz. Ve özellikle Allah'ın emir ve nehiylerini kendi heva ve hevesiniz istikametinde çekiştirip dinde ihtilâfa düşmeyesiniz ve Allah'ın dînini parça parça etmeyesiniz. Zira milletlerin bölünüp parçalanmalarına ve tarih sahnesinden silinmelerine dindeki ihtilâfları ve dîni ortadan kaldırmaları kadar hiçbir şey sebep olmamıştır. İşte bütün bunlar, hatırdan çıkarılmaması gereken hayatî önemi hâiz hususlardır. Bu sebepledir ki üzerinize çok önemli bir görev düşüyor; bu görev şudur: bunlardır. [126]

 

105.   Kendilerine apaçık deliller geldikten son­ra, bölünüp parçalananlar ve ayrılığa dü­şenler gibi olmayın, işte böyleleri için çok büyük azâb vardır.

106. (Bu azâb, öyle bir gündedir ki) o gün bir takım yüzler beyazlaşır, bir takım yüzler de kararır. Yüzleri kararan kimselere, "îma*> naradan sonra küfre mi döndünüz? Öy­leyse, küfretmiş olmanızdan dolayı bu azabı tadınn (denir).

107.  Yüzleri beyazlaşanlar ise, Allah 'm rahme­ti içindedirler. Orada onlar daimîdirler.

108.   İşte bunlar, sana hak olarak okuduğumuz Allah'ın âyetleridir. Allah, âlemlere hiç haksızlık etmek istemez.

109.  Göklerde ve yerde her ne varsa (hepside) Allah'ındır. Bütün işler Allah'a döndürü­lür.

 

Allahu Ta'âlâ, daha önceki âyetlerinde, bazı fitneci yahudîlerin idlâl ve iğvalarına kapılarak neredeyse silâhlı bir çatışmaya girişecek olan, fakat Hazreti Peygamberin araya girmesiyle düştükleri büyük hatayı an­layarak dövüşmekten vazgeçen iki müslüman kabileye ve dolayısıyle bütün müslümanlara, fadl u rahmetinin bir eseri olarak, ihtilâf ânında Allah'ın ipine sımsıkı yapışmayı, takvayı elden bırakmamayı ve cemaatın lüzumu dolayısıyle asla tefrikaya düşmemeyi emrettikten sonra, müs-lümanların daima hak ve hidayet üzere olmaları, gaflete dalıp câhiliye döneminin şirk, küfür ve isyan hayatına yeniden dönmemeleri, kısacası, Kur'ân'ın ve Hazreti Peygamberin gösterdiği hak yoldan ayrılmamaları için iyiliği emredip, kötülükten nehyetmeyi onlara farz kılmıştır. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [127]

 

104. Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötü­lükten nehyeden bir topluluk oluşsun. İşte asıl kurtuluşa erenler bunlardır.

 

104 Evet! Ferdlerin gerçek manâda İslâm'ı yaşamaları ve İslâm'ın ferdler üzerinde yaşatılması için, yahut daha kısa ve daha açık bir ifadeyle, Allah'ın gerçek dîninin, insanın dünya ve âhiret saadetine kavuşmasını sağlaması için, ferdleri, biribirlerini hayra veya İslâm'a davet edecek ve biribirlerine nehiylerini hatırlatarak doğru yolda kal­malarını sağlayacak bir toplum vücut bulsun.

Âyet-i kerîme bu ifadesiyle müslümanlara el-emrü bi'l-marûf ve'n-nehyü anil munker (iyiliği emir, kötülükten nehiy) görevini yükleyen ilâhî bir emir getirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'deki her açık ve kesin emir, farza delâlet ettiğine göre, müslümanlann birbirlerine iyiliği emretmeleri ve kötülükten nehyetmeleri farzdır. Farzın terki, haram olan bir fiilin işlen­mesi gibi vebali gerektiren bir iştir. Bu sebepledir ki, farzı terkeden, veya haramı işleyen bir kimse, Allah'ın cezasına müstehak olur.

Allahu Ta'âlâ, İslâm'a davet İle, iyiliği emr ve kötülükten nehyetmeyi, bu âyet-i kerîme ile müslümanlara farz kılmış olmakla beraber, bu farzın farz-ı kifaye mi olduğu, yoksa bütün müslümanları mı şâmil bulunduğu, müfessirler arasında ihtilaflı bir konudur. Silindiği gibi, farz-ı kifaye, Allah'ın emrettiği bir işi, bazı yapanlar bulunduğu takdirde, yapmayan diğer müslümanlara onu yapmayı farz olmaktan çıkaran bir hükme delâlet eder. Meselâ cenaze namazı kılmak müslümanlara farzdır. Fakat bir cenazenin namazını bütün müslümanların kılması gerekmez. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, cenaze namazı kılınmadığı sürece, bek­leyen bir cenazenin namazını kılmak, bütün müslümanlara farz olmaya devam eder ve kılan çıkmazsa, bütün müslümanlar bir farzı terketmek-ten dolayı günahkâr olurlar.

İslâm'a davet ile, iyiliği emir ve kötülükten nehiy âyetinin de, farz-ı kifaye olan bir hüküm getirdiği görüşünde olan müfessirler, genellikle, âyet-i kerîmede yer alan minkum ibaresine "bazılarınız" manâsı ver­mişlerdir. Buna göre âyet-i kerîme, "sizden bazılarınız, hayra davet eden ve iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir topluluk olsun" manâsına gelir. Bu manâ gereğince müslümanlar, kendi aralarından seçtikleri bir gurubu bu işle görevlendirirler. Bu göreve seçilenler, her zaman ve her yerde, Allah'ın Kur'ân'ı Kerîm'de vazettiği ahkâmın tatbik edilmesini sağlarlar. Müslümanlara hakkı ve sabrı tavsiye edip kötülüklerden onları uzak tutmaya çalışırlar. Bu görevliler sayesinde ve Kur'ân'ın irşad ettiği yolda en üstün sıfatlara sahip örnek bir toplum meydana gelir.

İrşad görevine seçilenlerin de, şüphesiz, bir takım üstün sıfatlara sahip olmaları gerekir. Zira bu sıfatlara sahip olmadan başkalarını irşad etmek ve onlara üstün sıfatlar kazandırmak mümkün değildir. Onların sahip olmaları gereken bu sıfatların başında, Kur'ân, sünnet ve sîret bil­gisi gelir. Kur'ân ilimlerine, Kur'ân'ın tefsîri demek olan ve İslâm'ın Kur'ân'dan sonraki kaynağını teşkil eden sünnet ve hadîse, aynı zaman­da Hazretİ Peygamberin ve Hulefâ-i Râşidînin sîretine vâkıf olmadan irşad görevini yürütmek mümkün olmaz. Şunu da unutmamak gerekir ki, bu görevi üstlenen kişinin, Kur'ân ve sünnet hakkındaki bilgisi kadar, amelinin de mükemmel olması gerekir; kısacası mürşid, ilmiyle âmil olmalıdır. İşte bu evsaftaki görevli gurup, müslümanlara Allah'ın emir ve nehiylerini hatırlatarak emirlerin ifa edilmesini, nehiylerden de sakınıl-masını temine ve Allah'ın ipine sımsıkı yapışmış, birlik ve beraberlik içinde yaşayan bir toplumun vücut bulmasını sağlamaya çalışırlar.

İslâm'a davet ile marufu emr ve münkerden de nehiy görevinin bütün müslümanlara farz olduğunu ileri süren müfessirler ise, âyet-i kerîmede yer alan minkum ibaresindeki min harfini cinsin beyanı manâ­sında almışlar ve âyet-i kerîmedeki hitabın bütün müslümanlara yönel­tilmiş olması dolayısıyle âyete "sizin hepinizden hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir toplum oluşsun" manâsı vermişlerdir. Kanaatımızca âyet-i kerîmeden anlaşılması gereken asıl manâ da budur. Emir umumîdir ve umuma delâlet eder. Aynı manâyı Asr sûresinde de görmemiz mümkündür. Bu sûrede şöyle denilmiştir: "Asra yemin ederim ki, insan muhakkak hüsrandadır. Ancak îman edenler, sâiih amel işle­yenler, biribirlerine hakkı tavsiye edenler ve biribirlerine sabrı tavsiye edenler böyle değildir". Asr sûresinin bu âyetlerinden de anlaşıldığı gibi, söz konusu edilenler, amel sahibi bütün mü'minlerdir ve bunlar, biribir­lerine hakkı ve sabrı tavsiye ederler ki, bunlar da emir ve nehiylerden başka bir şey değildir. Keza Mâide sûresinin 78-79 ncu âyetlerinde de yahudîlerden söz edilerek şöyle denilmiştir; "İsrail oğullarından küfre­denler, Dâvûd ve Meryem'in oğlu îsâ diliyle lanetlenmişlerdir. Bu, isyan etmeleri ve haddî-aşmaları yüzündendi. İşledikleri kötülük (munkerjden de biribirlerini menetmezlerdi. İşlemiş oldukları bu şeyler ne kadar da kötü idi". Bu âyet-i kerîmelerde de, biribirlerini kötülükten menetmeyen-lerin Dâvûd ve îsâ tarafından lanetlenen bütün kâfir yahudîler olduğu açıklanmıştır. Kur'ân-ı Kerîmde zikredilen geçmiş milletlere âit buna ben­zer haberler, onlardan ibret alınmasını sağlamak içindir. Eğer yahudîler biribirlerine iyilği emr ve kötülükten de men etmedikleri için Dâvûd ve îsâ tarafından lânetlenmişlerse, müslümanların bundan alacakları bir takım dersler olması gerekir ki, bu derslerin başında, Allah'ın emir ve nehiyleri hususunda yahudîlere benzememek gelir.

İyiliği emr ve kötülükten nehyin farz-ı kifaye olduğunu ileri sürerek diğer görüş sahiplerine itiraz edenlerin en önemli delilleri, iyiliği emr, münkerden de men edecek olanlarda bulunması gerektiğine inandıkla­rı şarttır. Bu şart, emredecekleri iyiliği ve menedecekleri kötülüğü çok iyi bilmektir. Zira insan neyi emredeceğini ve neden menedeceğini bil­meden bu işi yapması mümkün değildir. Oysa müslümanlar arasında Kur'ân ahkâmını bilmeyen pek çok kimse vardır ve bu gibi kimselerden âyet-i kerîmeyle farz kılınan görevin îfası beklenemez.

Ancak bu görüş, diğer görüş sahiplerince gerçeğe uygun görülme­miştir. Her şeyden önce ileri sürülen şart, müslümanların sahip ol­maları gereken din bilgisi seviyesiyle uyuşmamaktadır. Zira Kur'ân-ı Kerîmde müslümanlara yöneltilen bütün hitaplardan elde edilmesi gereken sonuç, onların, üzerlerine vâcib olan bilgiye câhil kala­mayacakları ve kalmamaları gerektiği hususundadır. Başka bir ifadeyle Kur'ân, müslümanlara, üzerlerine vâcib olanı bilebilecek ferdlerden oluşan bir toplum olarak hitap etmiştir. Bu sebepledir ki, hiç kimse cehaletini mazeret olarak ileri süremez ve Kur'ân'ın emir ve ne-hiyierine karşı olan ilgisizliğini bu mazeretin arkasına gizleyemez.

Her müslüman, âyet-i kerîmede zikredilen iyilik ve kötülüğü bilmekle ve aralarını ayırdetmekle memur ve mükelleftir. Maruf, ak!-ı selimin kabul ettiği, yaratılış gayesine ters düşmeyen ve bizim âyet-i kerîmenin mealinde "iyilik" olarak tercüme ettiğimiz, başta ibadetler olmak üzere bütün ahlâkî davranışlardır ki, Kur'ân'da hepsinin yapılması emredil­miştir. Münker ise, akl-ı selîmin kabul etmediği ve yaratılış gayesine ters düşen bütün kötülükler ve kötü olan şeylerdir ki, Kur'ân-ı Kerîm bütün insanları bunlardan nehyetmiştir. Binâenaleyh bir müslümanın bunları bilmesi ve biribirinden ayırt etmesi için âlim olması, yahut İbn Âbidîn, Fethu'l-Kadîr veya Mebsût gibi fıkıh kitaplarını okuması şart değildir. Bunlar, her türlü illetten salim bir yaratılışa sahip olan müslümanlann, Kur'ân ve sünnetin irşadıyle bilebilecekleri, câhil olunması hiçbir müslümanayaraşmayan ve müslümanın, ancak bunları bilmekle gerçek bir müslüman olabileceği şeylerdir.Bu sebeple iyiliği emr ile kötülükten nehyi umuma teşmil etmeyerek, onun farz-ı kifaye olduğunu ileri süren­ler, bu görüşleriyle müslümaniarın hayır ile şerri bilemeyecek ve maruf ile münkeri birbirinden ayırt edemeyecek kadar câhil olmalarını tecviz etmiş olmaktadırlar ki, bu, din yönünden caiz değildir.

Hayra davet, iyiliği emr ve kötülükten men ile ilgili olarak Hazreti Peyamberden rivayet edilen bazı sahîh hadîslerin bulunduğunu da burada hatırlatmakta fayda vardır. Ahmed İbn Hanbel'in, Müslim'in ve Sünen sahiplerinin naklettikleri sahîh bir hadîsinde Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur. "Sizden her kim bir münker (kötülük) görürse, onu eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yet­mezse kalbiyle değiştirsin. Bu da îmanın en zayıfıdır"[128]

Allah'ın haram kıldığı kötülüğün el ile değiştirilmesi, fiilen o kötülüğe engel olmaktır. Kötülüğü işleyen kimsenin daha güçlü olması halinde, yahut ona engel olunurken daha büyük kötülüğün zuhur etmesi ihtimali karşısında, fiilî müdaheleden vazgeçerek dil ile ve nasihat yolu ile onu durdurmaya çalışmak, Hazreti Peygamberin hadîsinden anlaşılan manânın şümulü içerisindedir. Ancak münkeri değiştirmek dil ile de mümkün olmazsa, onu yetkili mercilere aksettirmekten ve kötülüğü işleyen kimseye karşı kalben buğzetmekten başka ferdin yapabileceği bir şey yoktur. Burada şunu da unutmamak gerekir ki, kötülüğün değiştirilmesiyle kötülükten men arasında belirli bir fark vardır. Münkeri değiştirmek, ancak onun vukuundan sonra başvurulabilecek bir iştir. Kötülükten men ise, vukuundan önce ona engel olmaktır ve bunun da çeşitli yolları vardır.

Muhtelif hadîs kitaplarında rivayet edilen sahîh bir hadîsinde Haz­reti Peygamber şöyle buyurmuştur: "En üstün cihad, zâlim sultanın, yahut zâlim hükümdarın huzurunda adaletten sözetmektir". Geçmiş devirlerde pek çok ulemanın, zâlim ümerâ ve hükümdarlara vâz u nasihatta bulundukları ve onları davranışlarında ve özellikle devlet idaresinde teb'aya karşı âdil olmaya davet ettikleri bilinen hususlar­dandır. Hattâ bu âlimlerden bazılarının vâz u nasihatları yüzünden hükümdarları kızdırdıkları ve kiminin sürgün veya hapisle cezalandırıldığı, kiminin de öldürüldüğü, yine tarih sayfalarında naki| ledilen haberlerdendir. Tabiatiyle ne sürgün veya hapis ve ne de ölüm korkusu, bu âlimleri yıldırmamış, Allah'ın, üzerlerine farz kıldığı iyiliği emr ve kötülükten men etme görevini îfa etmelerine engel olmamıştır. İşte bu sebepledir ki tarihte, âlimiyle, yarı câhil ve câhiliyie bütün ferdleri, yine Allahu Ta'âlânın Nahl sûresi 125 inci âyetindeki "Rabbının yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel bir şekilde mücadele et;zira Rabbtn, yolundan sapan kimseleri de bilir; doğru yolda olanları da bilir11 emrinin ışığı altında biribirlerine iyiliği emr, kötülükten de nehyeden toplumlar vücuda gelmiş ve asırlarca diğer milletlere önderlik etmiştir. Âyet-i kerîmede de açıkça belirtildiği gibi, dünya ve âhiret saadetine kavuşan toplumlar da, ferdleri, biribirlerini yalnız hayra ve iyiliğe davet edip kötülükten alıkoyan toplumlardır. O halde ey müslümanlar! Rabbınızın üzerinize farz kıldığı emr bilmarûf ve nehy anilmünker (iyiliği emr, kötülükten nehy) görevi üzerinde dikkat ve titiz­likle durun ve gerek bu görevi ihmal ederek, gerekse onu îfa edeceğim diyerek yanlış ve hatalı yollara sapmayın ve sakın: [129]

 

105.  Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, bölünüp parçalananlar ve ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte böyleleri için çok büyük azâb vardır.

106.   (Bu azabın olduğu) o gün, bir takım yüzler beyazlaşır, bir takan yüzler de kararır- Yüzleri kararan kimselere "îmanınızdan sonra küfre mi döndünüz? Öyleyse, küfretmiş olmanızdan dolayı bu azabı tadın" (denir).

107.  Yüzleri beyazlaşanlar ise, Allah'ın rahmeti içindedirler. Orada onlar daimîdirler.

108.  İşte bunlar,   sana hak olarak okuduğumuz Allah'ın âyetleridir. Allah, âlemlere hiç haksızlık etmek istemez.

109.     Göklerde ve yerde her ne varsa (hepsi de) Allah'ındır. Bütün işler Allah'a döndürülür.

 

105 Evet, sakın yahudîve hıristiyanlar gibi olmayın. Zira bunlar, ken­dilerine peygamberleri vasıtasıyle birer kitap indirildikten ve apaçık deliller verildikten sonra, yine bölünüp parçalanmışlar ve bir çok fırkalara ve mezheblere ayrılmışlardır. Her fırka ve her mezheb, diğer fırka ve mezheblere muhalefet ederek kendi görüşünün müdafaasını yapmış, zamanla bu muhalefetin şiddetlenip kin ve düşmanlığa dönüşmesi halinde de birbirleriyle kanlı mücadeleye girişmişlerdir. Nitekim Bakara sûresinin 253 üncü âyetinde ehl-i kitaba ve bunlara gönderilen peygamberlerle son Peygambere işaret edildikten sonra şöyle denilmiştir: "Eğer Allah diieseydi, bu peygamberlerden sonra gelen (milletyier, kendilerine gelen apaçık delillerden sonra biribirlerini öldürmezlerdi; fakat ihtilâfa düştüler: Onlardan bir kısmı îman etti, bir kısmı da küfretti. Eğer Allah diieseydi, biribirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar".

Bakara sûresinin mealini zikrettiğimiz bu âyetinde açıkça ifade ediliyor ki, milletler, kendilerine gönderilen peygamberlerden ve bu peygamberlerle gelen apaçık delillerden sonra, yine de ihtilâfa düşmüşler ve biribirlerini öldürmeye başlamışlardır. Oysa bunlar, Allah'ın ipine sımsıkı yapışmış ve tek bir gayeye yönelmiş oldukları halde, biribirlerine maruf (iyilik)u emr ve biribirlerini münker (kötülük)den nehyeden bir toplum olsalardı, ne dînde ihtilâfa düşüp fırka ve mezheb-ler halinde bölünüp parçalanırlar, ne de biribirlerini öldürürlerdi. O halde milletlerin ihtilâfa düşerek bölük pörçük olmalarının ve biribirlerini öldürmelerinin başlıca sebebi, Allah'ın ipine sımsıkı sarılmamaları ve biribirlerine maruf (iyilik)u emredip biribirlerinin münker {kötülüklerine engel olmamalarıdır.

Bu açıklama, topluca Allah'ın ipine sarılmak ve bölünüp parçalan­mamak hususunda 103 üncü âyet-i kerîmede yer alan ilâhî emrin asıl olduğunu ve üzerinde durduğumuz 105 inci âyet-İ kerîmeyle de tamam­landığını açıkça göstermektedir. Filhakika bütün insanların topluca ve sımsıkı bir şekilde Allah'ın ipine sarılarak tek bir vücud gibi olmaları gerekir. Bu vahdeti bozacak ve bölünüp parçalanmalara, sonra da biribirlerini öldürmelerine sebep olacak yegâne tehlike, ferdleri arasındaki ihtilâftır, İşte bu tehlike, ancak ferdlerin biribirlerine iyiliği em-retmeleri ve biribirlerini kötülükten alıkoymaları ile önlenebilir. Bu bakımdan Allah'ın ipine topluca ve sımsıkı bir şekilde sarılı kalarak vah­detin muhafaza edilmesi, marufu emr ve münkerden nehyetmeye bağlıdır. Aksi halde kendilerine peygamber gönderildikten ve apaçık deliller geldikten sonra, ihtilâfa düşüp biribirlerini öldüren ehl-i kitabın durumuna düşülür. Ehl-i kitabın durumuna düştükten sonra da, Allahu Ta'âlânın bu gibiler için hazırladığı büyük azâbtan kurtulmak mümkün değildir.

106 Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilâfa düşüp bölük pörçük olanlara karşı âyet-i kerîmede işaret edilen büyük azâb ile teh­dit, bir evvelki âyette zikredilen hayra davet ile, iyiliği emredip kötülükten nehyedenlere va'dedilen "felah" (kurtuluş)m mukabilidir. Bu va'ddeki felah (kurtuluş), nasıl dünya ve âhıret saadetinin en üstün derecesine delâlet ediyorsa, tehditte zikredilen büyük azâb da, şüphesiz dünya ve âhlrette maruz kalınacak olan en büyük hüsranı gösterir. Binâenaleyh hayra davet ile iyiliği emredip kötülükten alıkoyan ve böylece Allah'ın ipine sımsıkı sarılarak ihtilâfa düşmekten kurtulan toplumlar, dünya ve âhiret saadetine kavuşurken, iyiliği emretmeyen ve kötülükten de alıkoymayan ve bu yüzden ihtilâfa düşüp biribirlerini boğazlayan top­lumlar ise, hem dünyada, hem de âhirette en büyük azaba uğrayacak­lardır. Başka bir ifade ile, kıyamet günü, yüzlerin bir kısmı beyazlaşırken bir kısmı da kararacaktır. Fakat bu ifade, yüzlerin dünyada iken ağar-mayacağı, yahut kararmayacağı manâsında değildir. Zira gerek Allah'ın ipine sımsıkı sarılarak bölünüp parçalanmadan kurtuluşa ermek ve gerekse apaçık delillere rağmen bölünüp parçalanmak ve ayrılığa düşmek suretiyle en büyük azaba müstehak olmak, insanların hem dünyada, hem de âhirette maruz kalacakları bir âkibet olunca.yüzlerin, dünyada da âhirette de müstehak oldukları ağarmalarını veya karar­malarını tabiî karşılamak gerekir.

Bir çok dilde, ak da denilen beyaz, en güzel ve en temiz renge delâlet eder. Bu sebepledir ki, ahlâkı bozulmamış, herhangi bir ayıbla kirlenmemiş, fazilet sahibi kişiler hakkında "yüzü ak" tabiri kullanılır. Keza işin altından "yüz akı" ile çıkmak, onu, hiçbir kötü yola başvur­madan ve içine hiçbir hile karıştırmadan tamama erdirmek demektir ki, böyle olan iş sahiplerinin yüzlerinde, işlerini yüz akıyle bitirmenin sevin­cini, nur parlaklığı içinde görmemek mümkün değildir. O halde, bütün azim ve iradelerini, içinde yaşadıkları toplumun hayrına olan İşlerde top­layan, kendinden çok toplumun diğer ferdlerini düşünen, topluma ve toplumun küçük bir üyesi olan ferde en ufak bir zarar gelmesinden endişe duyan, yine bu endişeyle, istisnasız bütün ferdleri Allah'ın ipine sımsıkı yapışmış, dışarıdan gelebilecek her çeşit tehlikeye yekvücûd olarak karşı koyabilecek bir toplum oluşmasını dileyip bütün hayatını bu dileğinin gerçekleşmesi istikametinde düzenleyen kimselerin yüzle­rinde aynı aklık, aynı nûr parlaklığı neden görülmesin? Görevlerini hiç kusursuz yerine getirmiş insanların hissettikleri vicdan huzurunun ken­dilerine kazandırdığı yüz aklığını inkâr etmek mümkün müdür?

Buna karşılık, başına gelmiş, yahut başına gelmesi iyice ke­sinleşmiş bir felâketin sıkıntısı içinde kıvranan ve bu felâketi kendi elle­riyle hazırlamış olmanın fayda vermeyen pişmanlığını içinde hissederek dövünen insanın kasvet dolu suratının aklığından hiç söz edilebilir mi? Kara veya siyah, beyazın zıddıdır. Yüzü ak olmayan kişi, onu karalıktan kurtaramamış demektir. Böyleler!, dünyada olduğu gibi, âhırette de kap­kara yüzlerinin felâket haberleri altında kıvranacaklardır.

Allahu Ta'âlâ, Kur'ân-ı Kerîmin muhtelif sûrelerinde yüzleri kararan kimselere zaman zaman işaret etmiştir. Meselâ Zümer sûresinin 59-60 inci âyetlerinde şöyle buyurmuştur: "Evet, ey insanoğlu! Âyetlerim sana gelmişti de, onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun. Kıyamet günü, Allah'a yalan söyleyenleri göreceksin, yüzleri kapkara kesilmiştir..:1 Kız evlâd sahibi olmanın büyük bir zillet ve büyük bir felâket olduğuna inanan ve doğar doğmaz onu canlı olarak toprağa gömen müşrik Arapların bu ruh hallerine işaret eden Allahu Ta'âlâ, Nahl sûresinin 58 inci âyetinde, bu halin yüzlerine nasıl aksettiğini şöyle açıklamıştır: "İçlerinden biri, kız çocukla müjdelendiği zaman, Öfkesin­den yüzü kapkara kesilir". Yûnus sûresinin 26-27 inci âyetlerinde ise, İyilerle kötülerden söz edilerek, iyilerin yüzlerindeki aklığa küçücük bir toz parçasının bile bulaşmayacağı, buna karşılık kötülerin yüzlerini, sanki zifiri karanlıktan bir parçanın kapladığı anlatılır ve denir ki: "İyi iş yapanlara, (mükâfat olarak) daha iyisi ve bir de ziyade vardır. Onların yüzlerine ne toz bulaşır, ne de zillet. İşte asıl cennet ehli bunlardır ve orada daimîdirler. Kötülük işleyenlere ise, kötülüğün cezası misliyle verilir. Onlara bir de zillet ulaşır. Onların Allah'tan herhangi bir kurtarıcı­ları yoktur. Yüzleri sanki zifiri karanlıktan bir parça ile kaplanmıştır. İşte bunlar da cehennem ehlidir ve orada daimîdirler. Keza Kıyamet sû­resinin 22-25 inci âyetlerinde yüz akına ve yüz karasına delâlet etmek üzere şöyle buyurulmuştur: "O gün parıldayan nice yüzler vardır, Rab-larına bakarlar. O gün nice asık yüzler vardır; kendilerine bel kemiğini kıracak bir işin yapılacağını anlarlar. Aynı manâları Abese sûresinin 38-41 inci   âyetlerinde de görmek mümkündür: " O gün yüzler vardır,

aydınlıktır, güleçtir, neşelidir. Yine o gün yüzler vardır, üzerleri tozlu, siyah bir duman kaplamıştır. İşte bunlar, kâfirler, fâcirlerdir".

Meallerini zikrettiğimiz bu âyet-i kerîmelerden açıkça anlaşılmak­tadır ki, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra bölünüp parçalanan­lar ve ayrılığa düşenler için, hem dünyada hem âhırette yakalarını kur] taramayacakları büyük bir azâb vardır. Bu azâb dolayısıyledir ki, îmanlarındaki zafiyetin kötü akıbetini kapkara bir bulut gibi üzerlerine çökmüş hissedeceklerdir. Yüzlerindeki kasveti görenler, onlara "önce îman etmiştiniz; şimdi tekrar küfre mi döndünüz? Öyleyse bu küfrünüzden dolayı hak ettiğiniz azabı tadın" diyeceklerdir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, madem ki müslümanlann birlik ve beraberliğini bozanlar, ihtilâfa düşüp hem kendilerini hem de dînlerini parça parça edenler, dünyada da âhırette de bu yaptıklarının cezasını çekecekler­dir, o halde hem dünyada hem de âhırette onlara bu sözü söyleyenler elbette çıkacaktır. Allah'ın ipine sımsıkı sarılmış, toplumun bölünüp parçalanmasını istemeyen müslümanlardan bazıları o bölücüleri elbette uyaracaklar ve bunun, ancak kâfirlerin işi olduğunu, dünyada iken on­lara söyleyeceklerdir. Âhırette ise, bunu söyleyen, hiç şüphesiz Allahu Ta'âlâ olacaktır.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Kur'ân, dinde tefrika çıkaran ve müsiümanları İslâmî inançlarında bölük pörçük yapan kimseleri kâfir ve müşrik olarak zikretmiştir. Meselâ Rûm sûresinin 31-32nci âyet­lerinde şöyle denilmiştir: "Allah'a ihlâs ile yönelin. O'ndan korkun ve namazı dosdoğru kılın. Sakın dînlerini parçalayan, fırka fırka olan ve her fırkası kendi elindekiyle sevinen müşrikler gibi olmayın". En'âm sûresinin 159 uncu âyetinde ise, Allahu Ta'âlâ, sevgili Peygamberine hitabederek şöyle buyurmuştur: "(Ey Muhammedi) Dinlerini (bir kısmına inanıp bir kısmına da inanmayarak) parçalayanlar ve böylece fırka fırka olanlar, işte hiçbir surette sen onlardan olmadın. Onların işi artık Allah'a kalmıştır; sonra da yapmış oldukları şeyi kendilerine haber verecektir".

Keza Kur'ân-ı Kerîm, dînin tayin ettiği dosdoğru yoldan çıkmayı da küfür addetmiştir. Çünkü îman, itikad, kavi ve amelden ibarettir ve pek çok şubeleri vardır, Nitekim Hazreti Peygamber, Buharı (Sahîh, I. 8) ve Müslim (Sahîh, I. 63) tarafından da nakledilen bir hadîsinde, îmanın bu şubelerine işaret ederek şöyle buyurmuştur: "îman, yetmiş küsur, yahut altmış küsur şubedir. En efdali LÂ İLAHE İLLALLAH sözüdür. En aşağı derecesi, eziyet verecek şeyleri yoldan kaldırmaktır. Haya (utanma) da îmandan bir şubedir". Âdil olmak ve zulümden sakınmak da, şüphesiz îmanın üstün derecelerinden biridir. Böyle olmasına rağmen, eğer bir kimse adaleti elden bırakır ve zulmü kendisine şiar edinirse, Allahu

Ta'âlânın, Bakara sûresinin 254 üncü âyetindeki "kâfirler, işte asıl zâlim olanlar onlardır" hükmü gereğince kâfir olur [130]. Kur'ân hükmüne göre, mademki zâlim olanlar kâfirdir, o halde ihtilâfa düşüp bölük pörçük olan­lar ve dîni parça parça edenler de kâfirdir; çünkü ihtilâftan ve bölünüp parçalanmaktan sakınarak vahdeti, birlik ve beraberliği muhafaza etmek, îmanın en önemli şubelerinden biridir. Hattâ îmanın üzerine bina kılındığı bir temeldir. Zira birlik ve beraberlik olmadan îmanı muhafaza etmek mümkün değildir. İşte bu sebepledir ki, Allahu Ta'âlâ, tefsirini yaptığımız yukarıdaki âyetlerinde, mü'minlere, önce Allah'tan sakınılması gerektiği şekilde sakınmalarını ve ancak müslüman olarak ölmelerini emretmiş, sonra da müslüman olarak ölmek için Allah'ın ipine sımsıkı yapışmayı ve bölünüp parçalanmamayı, hayra davet iie, iyiliği emr ve kötülükten de nehy etmeyi şart koşmuştur. Bu şartlara uymayan­lar, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra bölünüp parçalananlar ve ayrılığa düşenlerdir ki, dünya ve âhirette yüzleri kararacak ve en büyük azabı görecek olanlar işte bunlardır.[131]

 

107   Yüzleri beyazlaşanlar ise, Allah'ın rahmeti içinde daimî kalacak olanlardır; bunlar, yukarıda da açıklandığı gibi, Allah'ın ipine sımsıkı yapışan, bölünüp parçalanmaktan sakınan, bunun için de hayra davet ile, iyiliği emr ve kötülükten nehy eden ve ancak müslüman olarak ölen kimselerdir. Bunlar, dünyada bu hal üzere kaldıkları sürece, Allah'ın kendilerine ihsan edeceği sayısız nimetler içinde yaşayacaklardır. Âhirette kavuşacakları nimetlerin ise, haddi hesabı yoktur. [132]

 

108  İşte, ey Muhammed, bütün bunlar, sana hak olarak okuduğumuz Allah'ın âyetleridir. Hiç kimse bu âyetlerden şüphe ede­mez; bir takım ihtimallere dayanarak çeşitli tevillere sapamaz. Bu itibar­la, hiç kimseden, bu âyetlerle sabit olan İslâm'dan başka bir dîne, veya fırka ve mezhebe bağlanmasında mazeret kabul edilmez. Bu âyetlerde zahir olan bütün emir ve nehiylerin, yahut va'd ve vaadin (tehdidin) bir tek gayesi vardır. Bu gaye, Allah'ın ipine sımsıkı sarılarak tek bir vücûd halinde, ihtilafsız, kuvvetli bir toplum oluşturmaktır. Allah, insanlara her neyi emretmiş ve onları her neden nehyetmiş ise, onları doğru yola, kendi hak yoluna ulaştırmak içindir. Eğer insanlar O'nun emirlerine uymazlarsa, aralarındaki ihtilâf büyür, toplumun nizamı bozulur ve bölünüp parçalanmalar başlar; böylece insanlar, kendi kendilerine zul­metmiş olurlar. Zulüm ise, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, küfürden başka bir şey değildir. Eğer bir ülkede zulüm artarsa, Allah, zâlimleri cezalandırmaktan asla geri kalmaz. Nitekim Hûd sûresinin 102nci âyetinde bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurulmuştur: "işte Rabbın, zâlim kasabaların halkını yakaladığı zaman, O'nun yakalayışı böyledir ve O'nun yakalayışı çok acı, çok şiddetlidir".

Bu açıklamalar gösteriyor ki, Allah, bir toplum içinde günah diz boyuna çıkmadıkça o toplumu cezalandırmaz. Günahsız ceza zulümdür. Allah ise, kullarından hiçbirine zulmetmeyi asla murad etmez. [133]

 

109 Zaten göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. Her şeyi yok­tan var eden ve her şey üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan, yalnız O'dur. Ancak O'nun bu tasarrufu, yine kendi sünnetine göre cereyan eder ve bu sünnette hiçbir değişme olmaz. Binâenaleyh Allahu Ta'âlânın göklerde ve yerde olan şeylerin sâbihi oluşunun sebep-ierinde, tamamlanmaya muhtaç hiçbir noksanlık yoktur ki, başkalarına zulmetmek suretiyle böyle bir noksanlığı tamamlasın. Kısacası Allahu Ta'âlâ, uiûhiyetinin tabiî bir sonucu olarak kendi yarattıklarına zulmet­mek ihtiyacında değildir. O, bu gibi noksanlıklardan münezzehtir.

110.   Siz, insanların (iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötü­lükten nehyedersiniz; Allah'a da îman edersiniz. Kitap ehli de îman etseydi, ken­dileri için daha hayırlı olurdu. Gerçi on­lardan îman edenlerde vardır; fakat çoğu /âşıktırlar.

111.   Onlar size eziyet etmekten başka asla za­rar veremiyeceklerdir. Eğer sizinle sa­vaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra, onlara yardım da edilmez.

112.  Allah'ın (haklarındaki) hükmüne ve (müslüman) halkın hukukuna sığınanlar dışındaki (yahudî)ler, nerede bulunurlar­sa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurulmuştur. (Ayrıca onlar) Allah'ın hış­mına uğramışlar ve miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Zira onlar, Allah'ın âyet­lerini inkâr ediyorlar ve haksız yere pey­gamberleri öldürüyorlardı. Bu da onların isyan etmelerinden ve aşın gitmelerindendl

 

Allahu Ta'âiâ, mü'minlere, kendi ipine sımsıkı yapışmalarını emret­tikten, kalblerini İslâm kardeşliği ile birleştirerek onlara ihsan ettiği en büyük nimetlerinden birini hatırlattıktan, inad ve isyan hususunda ehl-i kitap gibi olmamaları için onları uyardıktan ve buna uymayanları en büyük azâb ile tehdit ettikten, bu arada kıyamet ahvaline de bir nebze işaret edip yüzleri beyazlaşacak olanlarla kararacak olanları da zikret­tikten sonra, yukarıdaki âyetlerinde, Allah'ın ipine sımsıkı sarılanların, biribirlerini Allah için sevip biribirleriyle Allah yolunda kardeş olanların, Allah'-a itaat ve inkıyadlarında devamı sağlamak için faziletlerini, sonra da ehl-i kitabın ve özellikle yahudîlerin haddi aşan isyankâr hallerini açıklamış, böylece, mü'minlerle kâfirler arasındaki farkı gözler önüne sermiştir. Allahu Ta'âiâ şöyle buyurmuştur: [134]

 

110. Siz, insanların (iyiliği) için çıkarılmış en ha­yırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz;Allah'a da îman edersiniz. Ki­tap ehli de îman etseydi, kendileri için daha hayırlı olurdu. Gerçi onlardan îman edenler de vardır; fakat çoğu fâşıktırlar.

 

110 Allahu Ta'âiâ, bu âyet-i kerîmeyle, başlarında Hazreti Peygam­berin de bulunduğu ilk İslâm toplumuna hitabetmiş ve onların, hali hazırda mevcut bütün toplumların en hayırlısı olduğunu açıklayarak şöyle buyurmuştur: Ey müslümanlar! Hali hazırda siz, ümmetlerin en hayırlısısınız. Çünkü siz, iyiliği emredip kötülükten nehyediyorsunuz. Eseri kendi nefislerinizde görülen, sizi her çeşit kötülükten uzaklaştırıp yalnız hayra yönelten gerçek bir îmanın sahibisiniz. Oysa sizin dışı­nızdaki diğer milletler fitne ve fesada mağlûb olmuşlar, bunlar ol­maksızın hiçbir iş yapamaz hale gelmişlerdir. Bunlar, iyiliği emredip kötülükten nehyetmek yerine, kötülüğü emredip iyilikten menetmeyi âdet haline getirmişlerdir. Bu, onların gerçek bir îmana sahip olmama­larının tabiî bir neticesi idi.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu âyet-i kerîmede en hayırlı ümmet olarak Allahu Ta'âiânın medhine mazhar olanlar, Hazreti Pey­gamberle, onun en yakın yardımcıları olan ashâbtır. Bu ilk müslüman­lar, İslâm'dan önce, biribirlerine düşman olan kabilelerden oluşmuştur. İslâm geldiği zaman, kabileler arasındaki düşmanığı kaldırmış, kalblerini birleştirerek aralarında sarsılmaz bir kardeşlik tesis etmiştir. Dinde biribirlerinin kardeşi olan bu müslümanlar, Allah'ın ipine de sımsıkı sarılmak suretiyle birliklerini kuvvetlendirmişler, iyiliği emr, kötülükten de nehyederek bu birliğin zayıflamasına ve bozulmasına fırsat ver­memişlerdir. Kalblerini dolduran îman, hayatları boyunca onların yegâne rehberi olmuştur. Bu, öyel bir îmandır ki, Allahu Ta'âiâ, onun sahipleri hakkında, Hucurât sûresinin 15 inci âyetinde şöyle buyur­muştur: "Asıl mü'minler, Allah'a ve Rasûlüne inanıp hiç şüphe etmeyen­ler ve Allah yolunda mallarıyle canlarıyle cihad edenlerdir. İşte îman­larında sâdık olanlar bunlardır". Keza yine bu îman sahipleri hakkında, Enfal sûresinin 2-4 üncü âyetlerinde şöyle denilmiştir: "Mü'minler o kimselerdir ki, (yanlarında) Allah anıldığı zaman, yürekleri ürperir; ken­dilerine O'nun âyetleri okunduğu zaman da, îmanları artar ve yalnız Allah'a güvenip dayanırlar. Keza namazı dosdoğru kılarlar; kendilerine nzık olarak verdiklerimizden infak ederler. İşte gerçekten mü'min olanlar bunlardır. Onlara Rablan katında dereceler vardır. Bağışlanma ve hudutsuz rızık onlara mahsustur".

Müslümanların en hayırlı ümmet olarak tavsif edilmeleri, hiç şüphesiz, iyiliği emredip kötülükten de nehyetmeleri sebebiyledir. Eğer bir gün bu vasıf, onların üzerinden kalkacak olursa, yine hiç şüphe edil­memelidir ki, bu, onların iyiliği emr, kötülükten de nehyetmeyi terket-meleri yüzünden olacaktır. Bunu terketmeleri ise, daha önceki âyet-i kerîmelerde de gördüğümüz gibi, aralarındaki birliğin bozulmasına ve bölünüp parçalanmalarına yol açacaktır.

Netice olarak, marufu emr ve münkerden nehiy, İslâmî îmanın en önemli muhafızıdır. Bu sebepledir ki âyet-i kerîmede müslümanların en hayırlı ümmet olarak tavsif edilmelerinin sebebi açıklanırken önce, onların iyiliği emr ve kötülükten nehyettikleri belirtilmiş, sonra da, Allah'a îman ettikleri zikredilmiştir. Yahut başka bir ifade ile iyiliği emr ile kötülükten nehy, âyet-i kerîmede Allah'a îmandan önce yer almıştır. Bunun sebebi, biraz önce de belirttiğimiz gibi, îmanın, ancak bu ikisiyle, yani İyiliği emr ve kötülükten de men etmekle kalabilmiş olmasıdır. Nitekim müslümanlar, îmanlarını ancak iyiliği emr, kötülükten de men ederek korumuşlar ve en hayırlı ümmet olma vasfını kazanmışlardır. Fakat ne zaman bunu terketmişlerse, kalblerindeki îman nuru da zayıflamıştır. Bunlar, her ne kadar müslüman olduklarını ileri sürmüş ol­salar bile, îmanın gereği olan amele hiç yanaşmamışlardır; çünkü bilinen bir gerçektir ki, îman olmadıkça, kaynağı îman olan sâlih amelin insan­dan sâdır olması mümkün değildir. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Hucurat sûresinin 14 üncü âyetinde, kendilerini mü'min olarak tavsîf eden bazı Araplar hakkında şöyle buyurmuştur: "Bedeviler, îman ettik demektedir­ler. (Ey Muhammedi) De ki: Siz îman etmediniz. Fakat İslâm olduk deyin. Çünkü îman, henüz kalblerinize girmedi. Eğer Allah'a ve Rasûlüne itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir". Allahu Ta'âlâ, neticesi amele var­mayan, yahut insanı sâlih amel işlemeye sevketmeyen ve sadece ağızlarda kuru bir sözden ibaret kalan ifadelere gerçek ve kâmil anlam­da "îman" denilemeyeceğini böylece beyan ettikten sonra, yine Hucurat sûresinin 15 inci âyetinde gerçek manâdaki îmanı tarif ederek şöyle buyurmuştur: "Asıl mü'minler, Allah'a ve Rasûlüne inanıp hiç şüphe et­meyenler ve Allah yolunda mallarıyle canlarıyle cihad edenlerdir. İşte îmanlarında sâdık olanlar bunlardır". Görüldüğü gibi gerçek îman, Allah'a ve Rasûlüne, en\ıfak bir şüpheye yer vermeden inanmak, sonra da bu inançla Allah yolunda malla ve canla savaşmak, cihad etmektir. Bu ise, en açık manâsıyle iyiliği emr, kötülükten men demektir. Zira en büyük ve en önemli maruf, dînin kendisidir; Allah'ın birliğine ve nübüvvete îmandır. En büyük kötülük ise, Allah'ı inkârdır; küfürdür. Bu sebepledir ki, İslâm'da cihad, başkalarına en büyük menfeatı sağlamak ve onları bütün kötülüklerden kurtarmak için farz olmuştur. Ancak îman sayesindedir ki, insan, canına ve malına gelebilecek bu tehlike ve zarara karşı koyabilmiş ve böylece iyiliği emr ve kötülükten nehy etme görevini îfa edebilmiştir.

İşte Allahu Ta'âlâ, müslümanların, eseri, iyiliği emr, kötülükten men etmekten ibaret olan böyle bir îman ile en hayırlı ümmet olma vasfını kazandıklarını belirttikten sonra, ehl-i kitabın durumuna işaret etmiş ve "kitap ehli de sizin gibi îman etmiş olsaydı, kendileri için daha hayırlı olurdu" demiştir. Allahu Ta'âlânın bu açık ve kesin beyanı îman id­diasında bulunan yahudî ve hıristiyanların, gerçek manâda bir îmana sahip olmadıklarını açık bir şekilde göstermektedir. Filhakika eğer kitap ehli de müslümanlar gibi sahîh bir îmana sahip olsalardı, bu îman onları güzel ahlâk ve üstün fazîlet sahibi yapar, fakat hiçbir zaman nefislerini çeşitli kötülüklerden alıkoymayan ve en bayağı rezaletlerden uzak-laştırmayan sahte îman iddiasında bulunmazlardı. Daha önemlisi, iyiliği emr, kötülüten men etmeyi de elden bırakmazlardı. Fakat onlar, iddia ettikleri gibi sahîh îman sahibi olamamışlar ve hak yolu, Allah'ın üzer­lerine farz kıldığı kendi peygamberlerinin yolunu ve dolayısıyle İslâm'ın yolunu bulamamışlardır. Bu bakımdan onlar fâsıktırlar. Hak yoldan uzak düşmüş, küfürde inad eden kimselerdir. Bununla beraber aralarında, sayıları çok az da olsa, gerçekten îman etmiş kimseler de yok değildi. Abdullah İbn Selâm, Sa'lebe İbn Sald ve bunların kardeşleri, Hazreti Peygamberin Medîne'ye gelmesinden sonra ona nazil olan Kur'ân'a îman etmişler ve gerçek yolu bulmuşlardı. Bunların dışında, îman eden başka yahudî ve hıristiyanlar da vardı; ancak biraz önce de işaret ettiğimiz gibi bunlar sayıca çok azdı ve büyük çoğunluğu fâsıklar oluşturuyordu.

Allahu Ta'âlâ, ehl-İ kitabın îman yönünden durumlarını açıkladıktan ve büyük çoğunluğunun fâsık olduğunu belirttikten sonra, müslüman-ların bu fâsıklardan hiçbir surette çekinmemeleri, veya yaygaracı çok­luklarından korkmamaları için, içlerini rahatlatacak bir ifadeyle şöyle buyurmuştur: [135]

 

111. Onlar size eziyet etmekten başka asla zarar veremiyeceklerdir. Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.          

 

111 Evet, ey mü'minler, bu fâsıklar sayıca sizden ne kadar çok olur­larsa olsunlar ve ne kadar kuvvetli görünürlerse görünsünler, size hiçbir surette zarar veremeyeceklerdir. Belki size kötü söz söyleyerek, dîninize küfrederek ve kaiblerinize şüphe sokmaya çalışarak sizi rahatsız edeceklerdir; fakat daha ileriye gidip sizinle savaşmaya cesaret edemeyeceklerdir. Dövüşmeye kalksalar, arkalarını dönüp kaçacak-lardır.Ve Allah, size karşı onlara asla yardım etmeyecektir.

Bu âyet-i kerîmeyle, hıristiyaniardan çok yahudîlerin kasdedüdiği ve Allahu Ta'âlânın, yahudîler hakkında müslümanları istikbalde gerçekleşecek üç hal dolayısıyle müjdelediği anlaşılmaktadır ki, O'nun gayba âit her üç haberi de, yahudîler hakkında gerçekleşmiştir.Âyet-i kerîmede de görüldüğü gibi:

1) Müslümanlar, Medîne'ye hicretten sonra, geniş çapta, Medine ve civarında oturan yahudîlerle temas haline geçmişlerdir. İslâm'ın gide­rek yayıldığını ve müslümanların kuvvetlendiğini gören yahudîler, ge­leceklerinden büyük bir er\dişeye kapılarak buna engel olmaya çalış­mışlar, bu maksatla çeşitli hilelerle, iftiralara ve kendi Tevrat metinlerini tahrife başvurmuşlar ve müslümanlara gerçekten eziyet etmişlerdir. .Ancak onların bu davranışları eziyetten öte geçememiş, ne İslâm'a ve ne de müslümanlara zarar verebilecek köklü bir tedbire asla başvurmamışlardır. Fakat aksine, yaptıkları her şey, kendi evlerinden ve kendi yurtlarından sürülüp atılmalarını kolaylaştırmıştır.

2)  Yahudîler, Medîne'ye hicret eden müsiümanların giderek kuv­vetlendiklerini ve İslâm'ın süratle yayıldığını görmüşlerdir. Bunu önlemek için müşrik kabilelerle anlaşmalar    yapmışlar, onları müslümaniar aleyhine kışkırtmışlar ve savaş halinde onlara yardım etmişlerdir. Fakat hiçbir zaman onlar müslümanlarla savaşa cesaret edememişlerdir. Eğer savaşa cesaret edip bu işe girişmiş olsalardı, daha savaşın ilk saatlerinde arkalarını dönüp geriye hiç bakmamak üzere kaçıp giderlerdi. Bunu elbette kendileri de çok iyi biliyorlardı.

3)  Ve nihayet Allahu Ta'âlâ, onların İslâm'a ve müslümanlara karşı sürdürdükleri soğuk savaşta onlara asla yardım etmemiştir; O'nun, hakka karşı zulme veya küfre yardım ettiği nerede görülmüştür? O'nun yardımı ancak kendi dînine ve o dînin kuvvetlenmesine yardım edenler içindir. Nitekim Muhammed sûresinin 7 nci âyetinde şöyle buyurmuştur: "Ey îman edenler! Siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve tâatında sizi devamlı kılar". Bu âyet-i kerîme, Allah'ın mü'minlere yardımının bile şartlı olduğunu ve bu yardımın, onların Allah'ın dînine yardım etmeleri şartına bağlandığını gösterir. Bu, şu demektir ki, müslümaniar, Allah'a gerçek manâda îman ile iyiliği emr ve kötülükten nehy ederek en hayırlı ümmet olma vasfını muhafaza ettikleri takdirde, Allah'ın yardımına mazhar olacaklardır. Allahu Ta'âlâ, Tevbe sûresinin 112 nci âyetinde, bu mü'minleri şöyle tavsif etmiştir: "(Bunlar), tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, seyahat edenler, rükû ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten nehyedenler, Allah'ın sınırlarını koruyan (ve onu tecavüz etmeyenlerdir. (Ey Muhammed! Bu vasıftaki) mü'minleri müjdele", İşte, Allahu Ta'âlânın yardımı bu vasıftaki mü'minler içindir. Bu vasıfları kaybettikleri zaman da, yukarıda işaret ettiğimiz â-yet-i kerîme gereğince O'nun yardımından mahrum kalacaklarına şüphe yoktur. Müslümanların durumu böyle olunca, küfürlerinde ısrar eden ve bu yüzden Allah'ın yardımından mahrum kalacakları yukarıda­ki âyet-i kerîmede açıkça beyan edilen yahudîler hakkındaki bu va'din gerçekleşmiş olmasından asla şüphe edilemez; çünkü onlar bu cezayı ve hattâ daha ağırını hak etmişlerdir. Nitekim Allahu Ta'âlâ müteakip âyette bunu da açıklamış ve şöyle buyurmuştur: [136]

 

112.    Allah'ın (haklarındaki) hükmüne ve (müslüman) halkın hukukuna sığınanlar dışındaki (yahudî)ler, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurul­muştur.   (Ayrıca onlar) Allah'ın hışmına uğramışlarve miskinliğe mahkûm edilmişler­dir. Zira onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.Bu da onların isyan et­melerinden ve asın gUmelerindena,

 

112    Yahudîlerin hak ettikleri en ağır ceza, şüphesiz, bulundukları her yerde üzerlerine zillet    damgasının vurulmuş olmasıdır. Kendilerini Allah'ın en seçkin milleti olarak görmelerine rağmen, kıyamete kadar zillete mahkûm edilmeleri, onların Allah'a karşı işledikleri suçun azametini göstermeye yeterlidir. Zira yeryüzünde yahudîlerden başka hiçbir milletin böyle bir cezaya mahkûm edildiği görülmemiştir. Nitekim Mûsâ (a.s.)'nın önderliğinde Firavunun esaretinden kurtulup arz-ı mukaddese gitmek üzere Mısır'dan çıktıktan sonra, uzun seneler geçir­dikleri çöllerde Musa'dan sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan istemişlerdi de, üzerlerine zillet ve meskenet damgası vurulmuş, Allah'tan bir de gazaba uğramışlardı. Bakara sûresinin 61 inci âyetini tefsîr ederken, yahudîlerin, Musa'ya   yönelttikleri bu isteklerinin arkasında Mısır'daki zillet ve esaret özleminin yattığına işaret etmiş ve bütün azgınlıklarının, yaratılışlarına ve Mısır'da .alışa geldikleri zillet hayatına ters düşen izzet ve hürriyet hayatından kaynaklandığını belirtmiştik. İşte bu azgınlıklarını Hazreti Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesinden sonra, hem ona, hem ona inanan müslüman-lara karşı da sürdürmeleri dolayısıyle, Allah, onlar hakkındaki zillet ve meskenet hükmünü bir defa daha teyid etmiş ve onlara karşı olan gazabını veya hışmını bir defa daha göstermiştir. Ancak Allah'ın hak­larındaki hükmüne rıza göstererek ve müslümanlarla aynı haklara sahip olarak zimmet altında yaşayanlar, zillet ve meskenete mahkûm olan umum yahudîlerden müstesnadır. Şu var ki bunlar, kendilerinden kaynaklanan bir izzete, yani şeref ve kuvvete sahip değillerdir. Bu şeref onlara, Allah'ın ve müslümanların zimmetinde, veya himayesinde yaşamaktan gelir. Nitekim yahudîler, gerek Hazreti Peygamberin hayat­ta bulunduğu devirde ve gerekse daha sonraki devirlerde, müslüman­ların himayesi altında yaşadıkları sürece zillet üzerlerinden kaldırılmış, canlarına ve mallarına tecavüz haram kılınarak müslümanlarla blirlikte eşit haklara sahip olarak yaşamışlardır. Başka yerlerde ise, asrımıza kadar dağılmış guruplar halinde, hor ve hakir görülerek ve oradan oraya sürülerek hayatlarını sürdürmüşlerdir. 15-16 ncı asırlarda İspanya'da maruz kaldıkları yahudî katliâmından kurtulabilenler, ancak Os­manlıların himayesine sığınarak yaşayabilmişlerdir. İkinci dünya ^savaşında Nazı Almanyasında toplama kamplarında geçirdikleri hayat ise, hâlâ hafızalarda canlılığını muhafaza etmektedir.

Bu gün arz-ı mukaddes (Filistin)'te bir devlet kurmuşlardır; fakat yahudîlerin büyük çoğunluğu çeşitli ülkelerde yine dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar. Kurdukları devlete şimdilik ömür biçmek mümkün değildir. Zira himaye altında yaşayanlardan Allah zilleti kaldırmıştır; fakat meskenet kaldırılmamıştır. Bu İtibarla bu gün sahip olmuş göründükleri hükümranlığın ebedî olacağını düşünmek mümkün değildir.

İşte, yahudîlerin kıyamete kadar bu şekilde zillet ve meskenete mahkûm edilmeleri, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberlerini haksız yere öldürmeleri yüzündendir. Nitekim Hazreti Peygamberi inkâr etmeleri, ona karşı koymaları ve hattâ onu Öldürmek için suikastlar ter­tip etmeleri, Allah'ın Mûsâ (a.s.) vasıtasıyle kendilerine gönderdiği Tev­rat âyetlerinden bazılarını inkâr etmelerinin neticesiydi. Eğer onlar, Allah'ın Tevrat'ta Hazreti Peygamberin geleceğini haber veren âyetlerini inkâr etmemiş olsalardı,.Hazreti Peygamber geldiği zaman Araplarla bir­likte ona da îman ederler ve İslâm'dan başka bir din peşinde koşmaz­lardı.

Yahudiler Allah'ın âyetlerini inkâr ettikleri gibi, kendilerine hoşlan­madıkları bir şey getiren peygamberleri de öldürmekten çekinmemişler­dir. Bakara sûresinin 87'nci âyetinde bu hususa işaret edilerek şöyle buyurulmuştur: "Musa'ya kitap vermiş, ondan sonra da birbiri arkasına peygamberler göndermiştik. Meryem oğiu îsâ'ya da apaçık deliller vermiş, Rûhu'l-Kudüs ile onu teyid etmiştik. (Buna rağmen siz) ne zaman bir peygamber, size gönlünüzün hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, kibir­lenip bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürmediniz mi"? Yahudîlerin bu gerçeği inkâr edecek halleri yoktu. Bunu Allah bildiriyor ve bütün dünya biliyordu. Zekeriyyâ ve Yahya peygamberleri öldürmüşlerdi. Muhammed (s.a.s.)'i de öldürmek İstemişler ve ona zehirli koyun eti yedirmişlerdi. İşte onlar, bu gibi davranışları yüzünden zillet ve meskenete mahkûm edilmişlerdir. Bu mahkûmiyet, her yahudî için ömür boyu bir mahkûmiyet olduğu için, kıyamete kadar hor ve hakîr görülen insanlar olarak hayatlarını sürdürecekler, âhırette de Allah'ın bir başka azabına uğratılacaklardır. Çünkü Allah'ın âyetlerini inkâr eden­lerin ve peygamberlerini öldürenlerin akıbeti budur.

Yahudîleri, Allah'ın âyetlerini inkâra ve peygamberlerini öldürmeye sevkeden şey, onların daha önceden işledikleri günahlar ve bu günah­ların devamlı oluşu idi. Kısacası isyan ve haddî aşmaları idi. Küçük günâhlarla başlayan isyan, devam ettiği takdirde giderek büyük günah­lara ulaşır ve nihayet Allah'ın âyetlerini inkâra ve peygamberlerini öldürmeye kadar varır; aynı zamanda babadan oğula tevarüs eden bir huy, veya tabiat haline gelir. Bu sebepledir ki, bir milletin asırlarca önce yaşayan ferdleri tarafından işlenen işler, asırlarca sonra, o milletin soyundan gelenlere de nisbet edilir. Nitekim Allah'ın peygamberlerini, Hazreti Peygamber devrinin yahudîleri öldürmedikleri halde, atalarının bu cinayetlerini tasvib etmeleri ve buna rıza göstermeleri sebebiyle, onlar da aynı cinayleti işlemiş olmakla itham edilmişlerdir. Çünkü onlar da aynı ahlâkı atalarından tevarüs etmişlerdir ve fırsat buldukları zaman aynı cinayeti işleyebilecek bir yaratılışları vardır. Nitekim Buhârî (Sahîh, V. 137) tarafından nakledilen bir hadîsten öğrendiğimize göre, Allah'ın peygamberlerini öldüren yahudîlerin ahfadı da Hazreti Peygamberi öldürmek için ona zehirli koyun eti yedirmişler, ancak başarıya ulaşamamışlardır. Zehirlenme hâdisesinden sonra üç sene kadar daha yaşayan Hazreti Peygamber, zehirden ileri gelen bir ağrıyı, zaman zaman vücudunda hissetmiş, ölüm hastalığında da zevcesi Hazreti Âişe'ye, aynı ağrının verdiği rahatsızlıktan sözetmiştir. İşte ehl-i kitaptan olan yahudîler böyle insanlardır. Ancak bütün ehl-i kitaptan olanlar yukarıda anlatılan yahudîler gibi midir? Hayır. [137]

 

113.   (Bununla beraber) Kitap ehlinin hepsi de bir değildir. Onlardan hakka yönelmiş öyle bir cemaat vardır ki, gece vakti secde edip Allah'ın âyetlerini okurlar.

114.  Allah'a ve âhıret gününe inanırlar, iyiliği emredip kötülükten nehyederler ve hayır islerinde yansırlar. İste bunlar, sâlih kişilerdendir.

115.   Onlar, yaptıkları hiçbir hayırlı işin sevabından asla mahrum edilmeyecekler­dir. Allah, takva sahiplerini hakkıyle bilendir.

 

Allahu Ta'âlâ önceki âyetlerinde ehl-i kitabı ve özellikle yahudîieri, en kötü sıfatlarını ve en çirkin amellerini zikrederek tanıttıktan ve onların bu amelleri yüzünden bilhassa dünyada maruz kalacakları azabı beyan ettikten sonra, yukarıdaki âyetlerinde, ehl-i kitaptan olan herkesin böyle olmadığını bildirmiş ve onlardan bazılarının da iyi sıfatlarını ve güzel amellerini açıklamıştır. Bu açıklamadan da anlaşıldığı gibi, bunlar, ehl-i kitaptan oldukları halde, îman eden ve sâlih amelleri bulunan mü'min-lerdir. Daha önce tefsîrini yaptığımız 110 uncu âyet-i kerîmede de bunlara işaret edilmiş ve "kitap ehli de îman etseydi, kendileri için daha hayırlı olurdu" denildikten sonra, bunlardan îman edenlerin de bulun­duğu, fakat çoğunun fâsık olduğu belirtilmiştir. İşte, yukarıdaki âyet-i!

kerîmelerde, ehl-i kitap içinde istisna teşkil eden ve sayıları çok az olan bu mü'minler zikredilmiş ve onların sıfatları anlatılmıştır. [138]                       

 

113.  (Bununla beraber) Kitap ehlinin hepsi de bir değjldir. Onlardan hakka yönelmiş öyle bir cemaat vardır ki, gece vakti secde edip

Allah'ın âyetlerini okurlar.

114. Allah'a ve âhıret gününe     inanırlar.Iyüiği emredip kötülükten nehyederler ve hayır işlerinde yansırlar. İşte bunlar sâlih kişiler­dendir.

115. Onlar, yaptıkları   hiçbir hayırlı işin seva­bından asla mahrum edilmeyeceklerdir. Al­lah takva sahiplerini hakkıyle bilendir.

 

113 Kitap ehli, daha önce zikredilen çirkin sıfatlar ve kötü ameller yönünden, şüphesiz hepsi de birbirinin aynı değildir. Bunların arasında sayıları az olsa bile mü'min olanlar da vardır; fakat ekseriyeti fâsıktır. Al­lahu Ta'âlâ, daha önce de İşaret ettiğimiz gibi, bundan önceki âyet­lerinde, ekseriyetini fâsıkların teşkil ettiği kitap ehlini çirkin sıfatları ve kötü amelleriyle anlattıktan sonra, kitap ehli içinde sayıları az olan mü'minleri zikrederek, onları en güzel sıfatlar ve en iyi amellerle tavsif etmiştir. Faillerine hudutsuz sevab kazandıran ve onları güze! akıbete kavuşturan bu sıfatlardan sekizi âyet-i kerîmelerde zikredilmiştir ki, bun­ların hepsi de, ayrı ayrı övülmeye değer sıfatlardır. Bunlar şöyle sıralanmıştır:

1) Kitap ehlinden öyle bir cemaat vardır ki, bunlar, hakka yönelip adalete sarılmış kimselerdir. Dînin hiçbir emrine aykırı davranmazlar ve hiç kimseye zulmetmezler. Bu sıfatlarıyle onlar, büyük çoğunluğu fâsık olan kitap ehlinin tamamiyle karşısındadırlar.

Âyet-i kerîmede "ümmet" olarak zikredilen bu cemaat, Taberî'nin İbn Abbâs'tan naklen belirttiğine göre, Abdullah İbn Selâm, Sa'lebe İbn Sa'ye, Useyd İbn Sa*îd, Esed İbn Ubeyd gibi, yahudîlerden müslüman olmuş kimselerdir. Yine İbn Abbâs'tan rivayet olunduğuna göre, Abdul­lah İbn Selâm, Sa'lebe İbn Sa'ye, Useyd İbn Sa'ye, Esed İbn Ubeyd ve diğer bazı yahudîler, İslâm'a İlgi duyup îman edince, yahudî âlimler ve diğer kâfirler, "içimizde yalnız en şerîr (kötü) olanlarımız Muhammed'e îman etti. Eğer bunlar bizim en hayırlılarımız olsalardı, atalarının dînini terkedip başka dîne girmezlerdi" demişler, bunun üzerine AHahu Ta'âlâ yukarıdaki âyetleri indirmiştir.

2,3) Ehl-i kitaptan olan bu cemaat, gece vakti secde edip Allah'ın âyetlerini okurlar. Namazın en önemli rükünlerinden biri olması ve yalnız hudû ve huşûa delâlet etmesi dolayısıyle âyet-i kerîmede secde tabiri zikredilmiş ve bununla namaz kasdolunmuştur. [139]

 

114

4,5) Bunlar, Allah'a ve âhıret gününe îman ederler. Onların Allah'a îmanları, Allah'ın hoşnud olduğu gerçek manâdaki îmandır ve O'na karşı duyulan haşyet ve hudû ile, âhıret gününün hesabına inan­manın eseridir. Yoksa bu îman, diğer yahudîlerde olduğu gibi, gurur ve iddia vesilesi kılmak için sahip olunan bir îman değildir. Onlar da Allah'a ve âhıret gününe inanırlar; fakat bu îmanın varlığıyle yokluğu arasında hiçbir fark yoktur. Allah'a inanıyoruz derler; sonra Uzeyr'in Allah'ın oğlu olduğunu iddia ederler; peygamberlerden bazılarına inanmazlar, bazı­larını da öldürürler. Âhıret gününü de, ona uygun olmayan sıfatlarla tav­sif ederler.

6)  Bunlar, iyiliği emredip kötülükten nehyederler. En faydalı ilim Allah'ı bilmek, en faydalı amel de, Allah'ı zikretmektir. Binâenaleyh insan, ancak Allah'ı bilerek ve O'na ibadet ederek kemale erişir; kâmil bir insan olur, Kemal sıfatının en önemli özelliklerinden biri ise, diğer in­sanları da irşadlarıyle kemale erdirmektir. İrşad, marufu emretmek, münkerden de nehyetmek demektir. Eğer insan, gözü önünde işlenen kötülüğe göz yumar, onu işleyeni menetmezse, hem irşad görevini yerine getirmemiş, hem de kötülüğün artmasına ve yayılmasına yardım etmiş olur. Bunun da kemal sıfatıyle bağdaşır bir yanı yoktur.

7) Bunlar, hayır işlerinde biribirleriyle yarış ederler. Bu yarış, sâlih amel işleme yarışıdır. Bu amellerin işlenmesinden yarış olarak söz edil­mesi, onların süratle yapıldığını belirtmek İçindir. Çünkü bazı kimseler, bu çeşit amelleri isteksiz yaparlar ve bu isteksizlik, o amellerin çok ağır yapılmasına sebep olur. Nitekim Allahu Ta'âlâ, Nisa sûresinin 142nci âyetinde münafıklardan söz ederken şöyle buyurmuştur: "Münafıklar, hilelerini Allah bozduğu halde, Allah'a hile yapmaya kalkışırlar. Namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar; insanlara gösteriş yaparlar; Allah'ı da çok az zikrederler".

Hayır işlerinde başkalarıyle yarışa girişmek, dînî ve=ahlâkî pek çok üstünlükleri kendinde toplayan bir sıfattır; çünkü insan, kendisini kemal mertebesine ulaştıran bir çok üstünlükleri, ancak bu sıfat sayesinde kazanır. Bir işin istenerek, benimsenerek ve sevilerek yapıldığının en iyi göstergesi, onun süratle yapılmasıdır. Ancak burada kullandığımız "sü­rat" kelimesini "acele" kelimesiyle karıştırmamak gerekir. Bir işin süratli yapılmasıyle acele yapılması arasında büyük fark vardır. Biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, süratte istek, arzu ve sevgi olduğu halde, acelede, isteksizlik, hoşnudsuzluk ve bıkkınlık vardır. Bu sebepledir ki, acele yapılan iş, baştan savmadır ve ne kadar hayırlı olursa olsun, onu yapa­na hiçbir fayda sağlamaz.

8) İşte bunlar sâlih kişilerdendirler. Yukarıda sayılan sıfatlarla hal­leri düzelmiş ve amelleri güzelleşmiştir. Yahut başka bir ifade ile, bu sı­fatlar, onların sâlih kişiler arasında yer almalarını sağlamıştır. Salâh, bir insanın medhedilebileceği en yüksek ve en üstün sıfata delâlet eder. Allahu Ta'âlâ, peygamberlerin bazı ileri gelenlerini bununla medhet-miştir. Meselâ Enbiyâ sûresinin 72 inci âyetinde İbrahim (a.s.)'den söz edilirken "Ona İshak ve Yakûb'u bir bağış olarak vermiş, her ikisini de sâlihlerden eylemiştik", 75nci âyetinde ise, "Lût'u da rahmetimize sokmuştuk; o da sâlih kişilerdendi denilmiştir. En'âm sûresinin 85 inci âyetinde de keza sâlihlerarasında yer alan bazı peygamberler zikredil­miştir: "Zekeriyyâ, Yahya, îsâ ve İiyas, hepsi de sâlihlerdendir". Nemi sû­resinin 19 uncu âyetinde ise, Süleyman (a.s.)'ın kıssası içinde, onun, Babbına sâlih kullarından eylemesi için nasıl duâ ettiğini görmek müm­kündür: "Rabbım! Bana ve anama babama verdiğin nimetine şükretme-mi ve hoşnud olacağın işi yapmamı bana kolaylaştır ve beni rahmetinle sâlih kulların arasına sok".

İşte, kitap ehlinin çoğunluğu fâsık olsa bile, aralarında, yukarıda açıklanan sıfatlara sahip mü'min ve sâlih kişiler de vardır. [140]

 

115 Bunlar, yaptıkları hiçbir hayırlı işin sevabından mahrum edil-miyeceklerdir. Bu, mü'minlerin Allah katındaki mükâfatlarıdır. Zira Allah, hiç kimsenin amelini zayi etmez. O, takva sahiplerini yakînen bilir ve bil­gisine istinaden onları mükâfatlandırır. Herhangi bir mü'minin mükâfa­tında isabet olunmaması, ya unutkanlıktan, ya hata yapmaktan, ya da cehaletten ileri gelir. Ancak Allahu Ta'âlâ hakkında bu gibi noksan sı­fatların hiçbiri doğru olmadığı içindir ki, herhangi bir kimsenin yaptığı hayırlı bir İşin sevabından mahrum kalması ve o işi sanki hiç yapmamış gibi olması düşünülemez.

116. Küfredenler ise, muhakkak ki, onların ne mallan ve ne de evlâdlan, Allah 'tan gele­cek azaba karşı, onlara hiçbir fayda sağla­mayacaktır. Onlar cehennem ashabıdır­lar ve orada daimîdirler.

lly. Onların bu dünya hayatında sarfettikleri şeyin misali, kavurucu soğuğu bulunan bir rüzgarın misalidir ki, kendilerine zul­metmiş bir kavmin ekinine isabet eder de, onu helak eder. Oysa Allah, onlara zul-metmemiş, fakat onlar, kendi kendilerine zulmetmişlerdir.

Allahu Ta'âlâ, önceki âyetlerinde, ehl-i kitaptan olan mü'minlerin, ehl-i kitap gibi olmadıklarını, sayıca az olsalar bile, bunların, övülmeye değer sekiz güzel sıfat ve sâlih amel ile fâsık olan ehl-i kitaptan ayrıl­dıklarına işaretle bu sıfat ve amelleri zikrettikten ve mükâfat olmak üzere işledikleri hiçbir hayırlı işin sevabından mahrum bırakılmayacaklarını, zira Allah'ın takva sahiplerini hakkıyla bildiğini açıkladıktan sonra, yukarıdaki iki âyetinde kafirleri bahis konusu etmiş ve onların, kıyamet günü kendilerini azâbtan kurtaracak hiçbir yardımcı bulamayacaklarını, ne mallarının, ne evlâdlarının ve hattâ ne de dünya hayatında mevki ve şöhret için sarfettiklerinin kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını beyan etmiştir. Allahu Ta'âlâ şöyle buyurmuştur: [141]

 

116.     Küfredenler ise, muhakkak ki, onların ne malları ve ne de evlâdlan, Allah'tan gelecek azaba karşı, onlara hiçbir fayda sağla­mayacaktır. Onlar cehennem ashabıdırlar ve orada dâimidirler.

117.     Onların bu dünya hayatında   sarfettikleri şeyin misali, kavurucu soğuğu bulunan bir rüzgârın misalidir id, kendilerine zulmetmiş bir kavmin ekinine isabet eder de, onu helak eder. Oysa Allah, onlara zulmetmemiş, fakat asıl onlar, kendi kendilerine zulmetmişlerdir.

 

116 İster kitap ehlinden olsun, ister Mekkeli müşrikler olsun ve is­terse münafıklar olsun, mallarının ve evlâdlarının çokluğu ile övünerek Hazreti Peygamberi ve ona inananları küçük görüp "eğer Muhammed

doğru yol üzerinde olsaydı, Rabbı onu bu fakr u zaruret içinde bırak­mazdı" diyerek ayıplayan kâfirler, mal, şan ve şeref hırsının gözlerini bürüyüp kör etmesi sebebiyle hakkı görememenin bedelini çok ağır ödeyeceklerdir. Filhakika bunlar, gerek mal yönünden ve gerekse evlâd yönünden övünmeyi âdet edinmişlerdi. Zannediyorlardı ki, malları ve evlâdlan, onları, başlarına gelecek her türlü felâketten korumaya yetecekti. Bu sebeple yalnız mallarına ve evlâdlarına güveniyorlar ve Al­lahu Ta'âlânın Sebe' sûresinin 35 inci âyetinde de açıkladığı gibi, "biz, gerek mal yönünden ve gerekse evlâd yönünden daha çoğuz; bu itibar­la azâb görecek kimseler değiliz" diyorlardı. Oysa "her emzikli kadının emzirdiğini unuttuğu, her hâmile kadının çocuğunu düşürdüğü ve insan­ların sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi oldukları'1 (Hacc sûresi, 2) o kıyamet gününün dehşetinde hiç kimsenin ne hesapsız mallan, ne de sayısız evlâdlan, kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allahu Ta'âlâ, Kur'ân'ın muhtelif yerlerinde bu hususa açık ve kesin şekilde işaret etmiştir. Meselâ Sebe' sûresinin 37 nci âyetinde şöyle buyur­muştur: "(Ey insanlar!) Sizi bize yaklaştıracak olan, ne mallarınız ve ne de evlâdlarınızdır". Âl-i İmrân sûresinin, daha önce tefsîr ettiğimiz 91 inci âyetinde ise, malın en değerli türü olan altına işaret edilerek şöyle denil­miştir; "Küfredenler ve kâfir olarak ölenler, fidye olarak dünya dolusu altın verseler, hiçbirinden kabul edilmeyecektir". O halde insanoğlunun "hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidyenin kabul edilmeyeceği, hiç kimseye şefaatin fayda vermeyeceği ve nihayet kendilerine yardım bile edilmeyecek olan o hesab gü/?ü"nden sakınması gerekmez mi? Fakat işte görülüyor ki, bir takım beyinsizler, mallarının ve evlâdlarının çokluğuna güvenerek pervasızca küfür işliyorlar. Oysa onların ne malları ve ne de evlâdlan, işledikleri küfrün akıbeti olmak üzere Allah'tan gelecek olan azabı defedemeyecektir. Onlar kendi yol­larını kendileri seçmişler ve cehennem ateşini tercih etmişlerdir. Bu itibarla onlar, cehennem ashabıdırlar; yalnız cehenneme yaraşırlar ve bu itibarla orada daimîdirler. Hiçbir surette oradan çıkamayacaklardır. [142]

 

117 İster şöhret kazanmak, mevki elde etmek veya başkalarının akıllarını yahut ahlâklarını bozarak onları Allah'ın yolundan saptırmak için olsun, ister sadece hayır yapmak için olsun, kâfirlerin sarfettikleri para veya mal mülk, tıpkı dondurucu soğukla esen bir rüzgâr gibidir ki, bu rüzgâr bir kavmin ekinine isabet eder de, onda tek bir dane bile bırak­maz; hepsini yakar, yok eder. Hattâ bu kâfirler, paralarını, mallarını ve mülklerini sırf hayır işinde sarfetseler, çeşmeler, hastaneler, köprüler yaptırıp karşılıksız halkın hizmetine açsalar, aç bulup doyursalar, çıplak bulup giydirseler, yetimleri barındirsalar ve bu yaptıkları işlerden bol sevab kazanacaklarını umsalar, âhırete göçüp* gittikleri zaman, küfür­lerinin, kazandıkları sevabı yok ettiğini göreceklerdir. İşte bu, ekinleri, dondurucu soğuk altında kavrulup yok olan kimselerin durumuna ben­zer. Zira bunlar da iyi bir hasad almak için tarlalarını sürerler, gübreler­ler, tohum atıp sularlar; fakat iyi bir hasad alacakları sırada gelen don­durucu bir rüzgâr, tarlada hiçbir şey bırakmaz. Bu da kendilerine zulmetmiş olan kâfirlerin dünya ve âhirette karşı karşıya gelecekleri bir akıbettir ve bundan kaçıp kurtuluş yoktur. Allahu Ta'âlâ, bu gibileri hak­kında Furkân sûresinin 23 üncü âyetinde şöyle buyurmuştur: "(İyi de olsa) işledikleri her ameli alırız da, hepsini toz duman ederiz". Nûr sû­resinin 39 uncu âyetinde, yine kâfirlerin amelleri, bir seraba benzetilmiş ve şöyle denilmiştir: "Küfredenlerin amelleri dümdüz sahradaki serab gibidir. Susuz kalmış insan onu su zanneder; fakat yanına varınca hiç­bir şey bulamaz; ancak yanıbaşmda Allah'ı bulur; O da onun hesabını görür. Allah, hesabı çabuk görendir" Netice itibariyle, Mâide sûresinin 27 inci âyetinde de açıkça belirtildiği gibi, "Allah, (Kâfirlerin değil) sadece kendisinden korkanların amellerini kabul eder."

Şunu da unutmamak gerekir ki, Allah'ın, hayır için de olsa, kâfirlerin sarfettikieri malları ve işledikleri amelleri onlardan kabul etmemesi ve onları yaptıkları işlerin sevabından faydalandırmaması, onlara zulmet­mek için değildir. Allah, hiç kimseye zulmetmez. Fakat asıl onlar, mal­larını, kendilerini hüsrana ulaştıracak yolda sarfetmeleri sebebiyle kendi kendilerine zulmederler. Nitekim gerek Mekkeli müşrikler ve gerekse yahudîler, Hazret! Peygambere kötülük yapmak ve onu ortadan kaldır­mak için bütün imkânlarını seferber etmişler, para, mal, mülk harca­mışlar, fakat ne Hazreti Peygambere ve ne de onunla beraber olanlara zarar verememişlerdir. Buna rağmen küfürleri, mü'minler karşısındaki hüsranlarını daha çok artırmış ve neticede mahv u perişan olmuşlardır. Zaten kâfirlerin, er veya geç, akıbetleri budur. [143]

 

118.   Ey îman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Zira onlar, size zarar vermekten geri kalmazlar; size sıkıntı vere­cek şeyleri ister dururlar. Filhakika onla­rın kin ve düşmanlıkları, kendi ağız­larından apaçık belli olmuştur, içlerinde gizledikleri (düşmanlık) ise, çok daha bü­yüktür. Eğer aklınızı kullanacak olursa­nız, (ibret alasınız diye) âyetleri size açık­ladık.

 

119.   İşte siz, onlar sizi sevmezken, siz onları seviyor ve bütün kitaplara inanıyorsunuz. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman, "bizde inandık" diyorlar;yalnız kaldıklarında da, kin ve düşmanlıklarından, sanki sizi ısınyormuşcasına, parmaklarını ısırıyor­lar. (Ey Muhammedi) De fa: "Öfkenizden çatlayın, Allah, şüphesiz kalblerde olanı hakhyle bilendi/1.

 

120.   Eğer size bir iyilik dokunursa, bu, onları üzüntüye düşürüyor; eğer size bir kötülük isabet ederse, bununla da seviniyorlar. Eğer sabreder ve (Allah'tan) sakınırsanız, onların hilesi, size hiçbir zarar vermez. Allah, şüphesiz, onların yaptıklarını (il­miyle) çepeçevre kuşatmıştır.

Allahu Ta'âlâ, bundan önceki âyetlerinde, kitap ehlinin ve özellikle yahudîlerin îman yönünden durumlarını ele alarak, onların müslüman-lar gibi îman etmediklerini, aksine, îman edenlere karşı duydukları hased yüzünden, onlara kin ve düşmanlık beslediklerini, fırsat bulsalar, onları ortadan kaldırmak için her kötülüğü yapabileceklerini, bununla beraber onlara eziyet etmekten başka ellerinden hiçbir şey gel­meyeceğini ve hattâ müslümanlarla bir savaşa girseler, arkalarını dönüp kaçacak kadar da korkak olduklarını, işte onların küfürdeki bu İnad ve ısrarları dolayısıyle, ceza olarak, üzerlerine bu dünyada hiç kur­tulamayacakları bir zillet ve meskenet damgası vurulduğunu beyan et­tikten, bununla beraber, aralarında sayıları çok az da olsa gerçekten îman edenlerin de bulunduğuna işaret ederek, bu mü'minlerin güzel sıfatlarını açıkladıktan ve mükâfat olmak üzere bütün hayırlı amellerinin karşılığını mutlaka göreceklerini belirttikten, kâfirlerin ise, ister kitap eh­linden olsun, ister müşrik olsun, dünyada hüsran, âhırette de azâb olmak üzere cezalarını mutlaka çekeceklerini, ne mallarının ve ne de evlâdlarının kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını bütün açıklığıyle ortaya koyduktan sonra, yukarıdaki âyet-i kerîmelerinde, bazı müslümanlann, başlangıçtan beri kötü sıfatları ve içlerini dolduran kin ve düşmanlıkları anlatılan kâfirlerle dostluk kurduklarına ve aralarında beliren yakınlık dolayısıyle onları âdeta sırdaş edindiklerine işaret etmiş, kâfirlerden hiçbir surette yakın dost olmayacağını hatırlatarak müslümanları uyarmış ve şöyle buyurmuştur: [144]

 

118. Ey îman edenler! Kendi dışıntzdakilerden sırdaş edinmeyin. Zira onlar, size zarar ver­mekten geri kalmazlar; size sıkıntı verecek şeyleri ister dururlar. Filhakika onların kin ve düşmanlıkları, kendi ağızlarından apaçık belli olmuştur. İçlerinde gizledikleri (düş-v manlik) ise, çokdaha büyüktür. Eğer aklınızı kullanacak olursanız, (İbret alasınız diye) âyetleri size açıkladık.

 

118 Âyet-i kerîmeyle, başındaki hitaptan da anlaşıldığı gibi, sadece mü'minlere yöneltilen ilâhî bir emir getirilmiş ve bu emrin suduruna sebep olan haller açıklanmıştır. Emir, müslümanların, müslüman ol­mayanlardan sırdaş edinmemeleriyle ilgilidir. İbn Abbâs'tan rivayet olunduğuna göre, bazı -müslümanlar, aralarındaki câhiliye devrinden kalma   komşuluk münasebetleri ve andlaşmaiar sebebiyle  bazı yahudîlere gidip geliyorlar ve onlarla olan yakın münasebetlerini devam ettiriyorlardı. Bu dostluklarında, müslümanlar ne kadar samimî olurlar­sa olsunlar, yahudîlerin aynı samimiyeti göstermeleri ve müslümanlar­la dost olmaları mümkün değildi. Çünkü daha önce de, sırası geldikçe açıklandığı gibi, asırlarca aralarından peygmberler çıkarmış ve bu yüz­den kendilerini Allah'ın en sevgili kulları olarak görmeye alışmış bir kav­min, şimdi Araplar arasından çıkmış bir peygambere tâbi olmaları imkânsızdı. İçlerini dolduran kıskançlığın ve bu kıskançlığın sebep olduğu kin ve düşmanlığın tek sebebi işte bu idi. Küçümsedikleri Arap­ları çekememeleri, kıskanmaları veya onlara hased etmeleri, her fırsat­ta onlara kötülük etmek ve zarar vermek için kalblerini iyice katıl-tırmıştı. O halde onlarla dostluk kurmanın ne faydası vardı?' Aksine onlar, bu dostluğu istismar ediyorlar ve müslümanların ağızlarından aldıkları lâfları, yine müslümanlar aleyhine değerlendirip kullanmaya çalışıyorlardı.

İşte, Allahu Ta'âlâ, yukarıdaki âyet-i kerîmede gerek yahudîierin ve gerekse onlarla birlikte hareket eden münafıkların bu hallerini hatır­latarak, mü'minlerin onlarla dostluk kurmalarını yasaklamıştır. Ayrıca onların çirkin sıfatlarına da işaret ederek bu yasağın sebeplerini açık­lamıştır. Bunları bir kaç madde halinde şöyle sıralayabiliriz:

1) Yahudî ve münafık kâfirler, mü'minlere zarar vermekten hiçbir surette geri kalmazlar. Fırsat buldukları, takdirde, her zaman ve her yerde onların işlerini İfsad etmeye, karıştırıp bozmaya çalışırlar.

2)  Müslümanlara, dinlerinde ve dünyalarında en büyük zararı ver­mek isterler; içleri, bu istekle yanar tutuşur.

3) Müslümanlara karşı kalblerini dolduran kin ve düşmanlığı, ağız-larıyle de ortaya koymaktan çekinmezler. Nitekim Hazreti Peygamberi ve ona indirilen Kur'ân-ı Kerîm'i yalanlamaları bunun en açık delilini teşkil eder.

4)  Şu var ki, ağızlarıyle ortaya koydukları bu kin ve düşmanlık, ancak yapabildikleri kadardır. Yapamadıkları ve takat içlerinde besledik­leri kin ve düşmanlık ise, çok daha büyüktür.

İşte bunlar, bir takım alâmet veya işaretlerdir ki, müslümanlar, bu işaretler sayesinde gerçek dostları ve kendileriyle gerçek manâda dostluk kurabilecek olanları, içlerinde kin ve düşmanlık besleyen münafık ve kâfirlerden kolayca ayırt edebileceklerdir. Binâenaleyh akıllarını kullananlar, Allah'ın dost ve düşmanları birbirinden ayırdetmek için yaptığı bu açıklamaların değerini de anlamakta güçlük çek­meyeceklerdir. Nitekim bundan sonraki âyet-i kerîmelerde, müslüman­ları kâfirlerle işbirliği yapmaktan ve onları dost edinmekten sakındıran

Allahu Ta'âlâ, bunun başka yollarını ve sebeplerini de göstermiş ve şöyle buyurmuştur: [145]

 

119. İşte siz, onlar sizi sevmezken, siz onlan sevi­yor ve bütün kitaplara inanıyorsunuz. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman, "biz de inandık" diyorlar; yalnız kaldıklarında da, kin ve düş­manlıklarından, sanki sizi ısınyormuşcastna, parmaklarını ısırıyorlar. (Ey Muhammedi) De kt "Öfkenizden çatlayın. Allah, şüphesiz, kalblerde olanı haldayle bilendir".

 

119 Evet. Allahu Ta'âlâ, müslümanların ve yahudîierin biribirlerine karşı olan davranışlarını zikrederken, bazı müslümanların bir hatasına işaret etmiş ve şöyle buyurmuştur: Ey mü'minler! Siz, bu kâfirlere karşı içinizde bir sevgi besliyorsunuz ve onları seviyorsunuz. Halbuki onlar, size düşman olanların en katıları ve en acımasızlarıdır, İşlerinizi karıştırıp bozmaktan geri kalmıyorlar. Her hususta sizin zararınızı İstiyorlar. Böyle olduğu halde onlara karşı nasıl yakınlık duyup onlarla dost olabiliyor­sunuz?

Diğer taraftan siz, Allah'ın indirdiği bütün kitaplara inanıyorsunuz. İster size indirilen kitap olsun, ister onlara indirilen kitap olsun hiçbiri arasında ayırım yapmıyorsunuz. Oysa onlar, bu kitaplardan bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr ediyorlar. Tıpkı Allah'ın gönderdiği peygamber­lerden bir kısmına inanıp bir kısmını da inkâr ettikleri ve hattâ bazılarını öldürdükleri gibi.

Bir başka husus da şudur: Onlar sizinle karşılaştıkları zaman, Muhammed'in getirdiklerine biz de inanıyoruz ve onları tasdik ediyoruz diyorlar. Fakat sizden ayrıldıkları ve yalnız başlarına kaldıkları zaman, içlerini dolduran kin ve düşmanlığı bütün şiddetiyle ortaya döküyorlar; o derecede ki, size olan kızgınlıkları yüzünden, parmaklarını ısırmaktan kendilerini alamıyorlar. Parmaklarını ısırırken de, sanki sizi ısırıyormuş gibi öfke içinde kıvranıyorlar. Böyle olanlara "öfkenizden geberin!" demekten başka ne yapılır? Ey Muhammed ve ey müslümanlar! Siz de, kin ve düşmanlıklarını, ancak öfkeyle parmaklarını ısırarak ortaya koyan bu beyinsizlere öyle deyin: "Öfkenizden geberin! Nasıl olsa Allah, kimin kalbinde ne olduğunu elbette çok iyi biliyor". Nitekim onların en belir­gin vasıfları işte şudur: [146]

 

120. Eğer size bir iyilik dokunursa, bu, onları üzüntüye düşürüyor; eğer size bir kötülük isabet ederse, bununla da seviniyorlar. Eğer sabreder ve (Allah'tan) sakınırsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Allah, şüphesiz, onların yaptıklarını (ilmiyle) çepe­çevre kuşatmıştır.

 

120 Bu vasıflarıyle onlar, faraza İslâm'ı yayma dâvanızda, düşman­larınıza karşı Rabbınızdan size bir yardım ulaşsa ve bu yardımla onlara gâlib gelseniz, yahut insanların dalga dalga İslâm'a girdiklerini görseler, üzüntülerinden ölürler; zira size herhangi bir hayır veya iyilik dokun­masını asla hazmedemezler. Müslümanlar arasındaki birlik ve beraber­lik, onların en büyük korkularıdır; çünkü asıl kuvvetin birlik ve beraber­likte olduğunu çok iyi bilmektedirler.

Buna karşılık başınıza bir felâket gelse, bir düşman taarruzuna uğraşanız, yahut birbirinize düşerek bölünüp parçalansanız, sevinçten bayram yaparlar. Bütün arzuları sizin felâketinizi görmektir. Fakat ey müslümanlar, onlar ne yaparlarsla yapsınlar, siz, mükellef olarak bir takım güçlüklere sabrederseniz, emirlere uyar, kâfirleri dost ve sırdaş edinmemek de dâhil olduğu halde nehyolunduğunuz şeylerden de sakınırsanız, onların kötülükleri, hile ve desiseleri size hiçbir zarar ver­mez. Çünkü siz Allah'ın emir ve nehiylerine uymakla, O'na karşı olan ubudiyet görevini îfa etmiş olursunuz; buna karşılık O da rububiyet hakkını kullanarak sizi çeşitli felâketlerden ve korkulardan muhafaza eder.

Müslümanların, mükellef olarak sabretmeleri gereken hususlar arasında, onlara iyilik dokunması halinde üzülen, kötülük dokunması halinde de sevinen düşmanlarının kötülüklerine, hile ve desiselerine sabır göstermek ve onların bu kötü davranışlarına ayniyle mukabele et­memek de vardır. Zira Kur'ân'ın bu konuda takip ettiği metod, dâima, kötülükleri iyilikle ve güzel yolla defetmek esasına dayanır. Nitekim Fus-sılet sûresinin 34 üncü âyetinde şöyle buyurulmuştur: "İyilikle kötülük bir değildir; kötülüğü en güzel olanla sav; işte o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost gibi olur". Ancak düş­manın kötülüğü, iyilikle değişmez ve ortadan kalkmazsa, bu takdirde kötülüğün misliyle defedilmesi gerekir. Zira İslâm, müslümanın zillete düşmesine rağmen yine de kötülüğe sabretmeyi tavsiye etmiş değildir. Nitekim Hazreti Peygamberin Benû Nadîryahudîlerine muamelesi böyle olmuştur. Yahudilerin mûslümanlara karşı olan kin ve düşmanlıklarına

rağmen, önce onlara karşı yakınlık göstermiş .ve onlarla andlaşmalar yapmıştır. Fakat yahudîler, bu andlaşmaları hiçe sayarak Bedîr ve Ahzab günlerinde müslümanlara karşı Kureyş'e ve diğer Arap kabilelerine yardım etmişler, Hazreti Peygamberi de öldürmeye kalkışmışlardır. Nihayet onlara iyi davranmanın fayda etmeyeceği anlaşılınca, cezaları onlarla savaşmak ve yurtlarından sürülüp atılmak olmuştur.

Allah, gerek müslümanların ve gerekse düşmanları olan yahudîlerin ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini, sebep ve hedeflerini, şüphesiz ilmiyle çepeçevre kuşatmıştır. Bir şeyi çepeçevre kuşatmak, onu, sebep ve neticeleriyle en ince teferruatına kadar bilmek ve sonra da olan ve olacak olan şeye karşı, gereken her tedbiri hazırlamak manâsına gelir. Allah'tan başka hiçbir varlığın sahip olmadığı bu ihata gücü dolayısıy-ledir ki, Allahu Ta'âlâ, yardım etmek istediği kullarını hayırlı olan yola irşâd eder. Nitekim, yukarıdaki âyet-i kerîmede, mü'minlere sabrı ve tak­vayı tavsiye etmesi de, başarıdaki sırrın bu iki davranışta bulunmuş olması dolayısıyledir. Kısaca ifade etmek gerekirse, denebilir ki Allahu Ta'âlâ, içleri müslümanlara karşı kin ve düşmanlık ateşiyle kavrulan yahudîlerin, onlara ne yapabileceklerini yakînen bilmekte ve müs­lümanlara sabır ve takva ile kurtuluş yolunu göstermektedir. [147]

 

121. Hani sen, savaş için mü 'minleri savaşyer-lerinde hazırlamak üzere, erken vakitte, ailenin yanından ayrılmıştın. Allah, hak-fayle işiten, hakJayle bilendir.

122. İçinizden iki gurup, Allah yardımcıları ol­duğu halde, bozguna uğramak korkusuna kapümıştL Halbuki mü'minler Allah'a güvenmelidirler.

123. NUekimBedir'desiz, (düşmana nazaran) daha zayıf olduğunuz halde, Allah size yardım etmişti O halde Allah'tan sakının H şükredesiniz.

124. Mü'minlere, "Rabbınizın indirilen üç bin melekle size yardım elini uzatması, size kâfi gelmeyecek mi?" demiştin.

125. Evet. Eğer sabreder ve sakınırsanız, bu (düşman) da size aniden gelirse, Rabbmvz yine, işaretlenmiş beş bin melekle yardım elini size uzatır.

126. Allah, sırf sizin için ve kalblerinizin mut­main olması için (Rasülullahın bu sözü­nü) müjde kümıştır. Zatenyardun, ancak Azîz ve Halâm olan Allah katındadır.

127. (Bu yardım da) küfredenlerden bir kısmı­nı helak etmek, birhsmınıda, ümidlerini yitirmiş olarak dönüp gitsinler diye, perişan eylemek için;

128.  Bir kısmının tevbelerini kabul etmek, bir kısmı da zâlim olduklarından, onlara azâb etmek içindir ki, bunda, senin yapa-[;, bileceğin hiçbir şey yoktur. ,

129. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi de Allah 'indir; dilediğini bağışlar; dilediğine de azâbeder. (Yine de) Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.

 

Yukarıdaki âyet-i kerîmeler ve bundan sonraki âyetlerin büyük bir kısmı Uhud savaşında nazil olmuştur. Nitekim, yukarıdaki ilk âyette geçen savaş sözüyle de Uhud savaşı kasdedilmiştir. Uhud, Medine yakınında fazla yüksek olmayan bir dağın adıdır. Müslümanlarla Mek-keli müşrikler arasındaki savaşlardan biri bu dağın eteğinde cereyan ettiği için, bu savaş, dağın adiyle şöhret kazanmıştır. Yukarıdaki âyet-i kerîmeler de bu savaşla ilgili olduğuna göre, kısa da olsa burada savaş hakkında bilgi vermekte fayda vardır.

Hicretin ikinci senesinde müslümanlarla yine Mekkeli müşrikler arasında tarihin meşhur Bedir savaşı cereyan etmiş ve müşrikler, müslümanlara nisbetle asker ve teçhizat yönünden çok üstün olmakla beraber ağır bir mağlubiyete uğrayarak perişan bir halde Mekke'ye geri dönmüşlerdi. Bu savaşta Kureyş'ten 70 kişi öldürülmüştü ve bunların arasında Kureyş'in belli başlı reisleri de bulunuyordu. Hem ağır /nağlubiyet, hem de ileri gelen reislerinin öldürülmüş olması dolayısıyle Mekke matem tutuyor ve Mekkeliler, bu mağlubiyetin ve ölülerin in­tikamını almayı, artık kaçınılmaz bir görev sayıyorlardı. Nitekim, Kureyşli kadınların tahrikleri ve şâirlerin intikam propagandaları neticesinde 3000 kişilik bir kuvvet hazırlanmış ve harekete hazır hale getirilmişti. Bu kuvvet içinde 700 zırhlı, 100 de atlı asker bulunuyordu. Ayrıca askerleri defleriyle kıtale teşvik edecek 15 kadın da bu kuvvete katılmıştı. Kadınların başında, ordu kumandanı ve Mekkelilerin reisi Ebû Sufyan'ın karısı Hind bulunuyordu. Hind, babası Utbe İbn Rebî'a'yı Bedir savaşında öldüren Hazreti Hamza'ya diş biliyor ve intikam ateşiyle tutuşuyordu. Bu maksatla Vahşî adında mızrak atmakta usta zenci bir köleyi Hamza'yı öldürmekle görevlendirmiş ve onu öldürdüğü takdirde kendisini azâd edeceğini ona vadetmişti.

Müşrikler savaş hazırlıklarını süratle tamamladıktan sonra, kadınların def sesleri ve Bedir ölülerini hatıralarda tazeleyen çığlık ve hıçkırıkları altında Medine'ye doğru yürüyüşe geçmiş ve üçüncü hicrî senenin Şevval ayında şehrin karşı taraflarında durmuştu.

Müşriklerin henüz Mekke'de iken savaş hazırlıklarına başladıklarını ve kuvvetli bir ordu ile harekete geçeceklerini haber alan Hazreti

Peygamber de, Medine'de hazırlıklarını tamamlamış bulunuyordu. O, şehirde kalarak düşmanı beklemek ve savaşa şehirde girişmek gö­rüşünü ileri sürmüş, ashab ise, şehir dışında düşmanla karşılaşmayı ter­cih etmişti. Hazreti Peyamberin de bu görüşü benimsemesi üzerine 1000 kişilik bir kuvvet Medine'den çıkmış, fakat münafıkların reisi Ab­dullah İbn Ubeyy İbn Selûl'un 300 kişilik kuvvetiyle müslümanlardan ayrılması üzerine, Hazreti Peygamberin etrafında 700 kişilik bir kuvvet kalmıştı. Bu kuvvet içinde sadece 100 zırhlı asker vardı; İki de atları... Bununla beraber Hazreti Peygamber, üstün bir savaş takdiği ile or­dunun sırtını Uhud dağına vermiş, yandan sarkması muhtemel düşman askerlerini durdurmak üzere de, Abdullah İbn Cubeyr kumandasında 50 okçuyu uygun yerlere yerleştirerek, yerlerini hiçbir surette terket-memelerıni emretmişti. Bu plâna göre, müslümanların hiçbir yönden baskına uğramaları, veya kuşatılmaları ihtimali mevcut değildi.

Müşrikler ise, Bedir'de uğradıkları hezimete bir daha uğramamak için daha muntazam bir düzen yapmışlardı. Müslümanların karşısında sağ tarafa yerleştirdikleri askerlerin başına Hâlid İbnu'l-Velîd'i, sol taraf­taki askerlerin başına da Ebû Cehil'in oğlu İkrime'yi kumandan olarak vermişlerdi. Okçuların başında Abdullah İbn Ebî Rebra, süvarilerin başında ise, Sufyân İbn Umeyye bulunuyordu. Savaş, önce ferdler arasında mübareze şeklinde başlamış, Kureyş'ten bazı alemdarların öldürülmesinden sonra da umumîleşmişti. Düşman saflarına dalan Ali, Hamza ve Ebû Ducâne gibi bazı kahramanlar, kısa bir zaman içinde pek çok müşrik öldürerek düşman saflarında büyük bir şaşkınlık ve panik yaratmışlardı. Ancak savaşın iyice kızıştığı bir sırada, Ebû Sufyân1-ın karısı Hind tarafından Hamza'yı öldürmekle görevlendirilen Vahşî, uzaktan fırlattığı mızrağını Hamza'nın karnına saplamayı başarmış ve onu şehîd etmişti. Buna rağmen savaş, müslümanların lehine gelişmeye devam etmiş ve düşman saflarında belirgin bir bozulma ve panik başgöstermişti. O derecede ki, müslürnanlar, bozulan düşmanı ta-mamiyle imha etmek yerine ganimet toplamayı tercih etmişlerdi. Hattâ bu ganîrnet o kadar câzib bir hale gelmişti ki, dağın yan tarafından sarkması muhtemel düşman kuvvetlerini durdurmak için yerleştirilen 50 okçu bile, hiçbir surette yerlerini terketmemeleri kendilerine emredilmiş olduğu ve kumandanları Abdullah İbn Cubeyr orayı terketmelerine engel olmaya çalıştığı halde, ganimet peşine düşmekten kendilerini alamamışlardı. Fakat en büyük felâket de, işte bundan sonra başlamıştı. Okçuların yerlerini teketmeleri sebebiyle beliren gediği farkeden Hâlid İbnu'l-Velîd, bu gedikten dalarak ganimet peşine düşen müslüman as­kerlerin arkasına inmiş ve onları darmadağın etmişti. Bu sırada bozguna uğramış olan düşman kuvvetleri de kısa zamanda toparlanarak müs-lümantarın üzerine saldırmış ve onlardan pek çoğunu şehîd etmişti. Ashabı tarafından titizlikle korunan Hazreti Peygamber bile yüzünden yaralanmış, kılıç darbesiyle ikiye bölünen miğferi, iki dişinin kırılmasına ve yüzünde, kan kaybına sebep olan yaralara yol açmıştı. Buharı (Sahîh, V. 35) tarafından nakledilen bir haberden öğrenildiğine göre Hazreti Peygamber, "Peygamberini yaralayan bir millet nasıl hidayete nail olur?" demişti de, bunun üzerine "senin bunda yapabileceğin hiçbir şey yok­tur" mealindeki yukarıda zikrettiğimiz 128 nci âyet nazil olmuştur.

Hazreti Peygamber yaralandıktan sonra bir tepeye çıkmıştı. Onun buradaki kayalıklar arasına sığınması ve bir süre ortalıkta görünmemesi, müslümanlar arasında "Peygamber öldü" şeklinde bir haberin süratle yayılmasına ve mukavemetlerinin iyice kırılmasına sebep olmuştu. Fa­kat bunun doğru olmadığı ve Hazreti Peygamberin hayatta bulunduğu anlaşıldığı zaman da, artık savaş hızını kaybetmiş ve müslümanların mağlubiyeti kesinlik kazanmıştı. Bu sırada müşrikler de, Hazreti Pey­gamberin bulunduğu tepeye çıkamayacaklarını anlamışlar ve fakat Bedir maktullerinin intikamını almış oldukları halde zafer şarkıları içinde Mekke'nin yolunu tutmuşlardı.

İslâm tarihinin meşhur Uhud hâdisesi, özetlemeye çalıştığımız bu şekliyle bilinince, hem yukarıdaki âyetleri, hem bu hâdiseyle ilgili olan diğer âyetleri ve hem de bu âyetlerde müslümanlar için tezahür eden ibretleri ve alınması gereken dersleri anlamak çok daha kolaylaşmış olacaktır. Zira harb tarihinde, Allah'a olan güvenini yitirmeden, hiçbir korkuya kapılmadan ve hiçbir dünya malını düşünmeden yalnız zafer İçin dövüşen bir asker, düşman karşısında maddî gücü ne kadar zayıf olursa olsun, dâima muzaffer olmuştur. Fakat onun savaşı, ne zaman bu gayelerden uzaklaşmışsa, düşmana karşı olan maddî üstünlüğü ona hiçbir fayda sağlamamıştır. İşte Uhud savaşı, bu gerçeği bütün açık-lığıyle gözler önüne sermiştir. 700 kişilik müslüman kuvvetin, 3000 kişilik müşrikler güruhu karşısında gâlib gelmişken, düşmanın peşine düşüp onu savaş alanında kovalayacağı yerde, ganimet peşine düşüp savaşı gayesinden saptırması ve başkumandanlarının emrini bir an için unutu-vermesi, neticenin değişmesine ve galibiyetin mağlûbiyete dönüşmesi­ne sebep olmuştur. İşte bunda, müslümanlar için alınması gereken bir ders ve ibret vardır ve Allahu Ta'âlâ, yukarıdaki âyet-i kerîmelerde bunu şöyle ortaya koymuştur: [148]

 

121.  Hani sen, savaş için mü'minleri savaş yer­lerinde hazırlamak üzere, erken vakitte,

ailenin yanından ayrılmıştın. Allah, hakhyle işiten, hakhyle bilendir.

 

121 Ey Muhammedi Şimdi, Uhud'da cereyan eden bütün bu olayları hatırla ve mü'minlere de bir daha hatırlat. Daha önce sana, müslüman-iar dışındakiler! sırdaş edinmemeniz hususunda nazil olan emr-i ilâ­hînin hikmeti, Uhud'da cereyan eden bu olaylarla daha iyi anlaşılmış ol­muyor mu?

Hani sen, içlerini dolduran kin ye düşmanlık ateşi içinde seni ve müslümanları ortadan kaldırmak ve İslâm nurunu söndürmek için kuv­vetli bir ordu ile harekete geçen Mekkeli müşriklerin, Medîne yakınına kadar gelip Uhud dağının karşı taraflarına yerleşmeleri üzerine, hicretin üçüncü senesi Şevval ayının yedisine rastlayan bir Cumartesi sabahı erken saatlerde, evinden, ailenin yanından ayrılıp düşmanla savaşmak üzere askerlerinle birlikte Uhud'un eteklerine gelmiş, piyadeleri dağın bir yanına, okçuları diğer bir yanına, süvarileri de bir başka yana yerleştirip düşman karşısında mevzi almıştın.

Medine'den ayrılmazdan önce, sizinle birlikte savaşa katılıp düş­manla dövüşeceklerini sandığınız münafıkların sudan bahanelerle saf­larınızdan ayrılıp evlerine kapandıklarını unutabilir misiniz? O halde böylelerini dost ve hattâ sırdaş edinip onlara nasıl güvenebilir ve onlar­la birlikte nasıl savaşa katılabilirsiniz?

Senin, düşmanla Medîne içinde mi, yoksa Medîne dışında mı dövüşmek gerektiği hususunda mü'minlerle yaptığın müşavereden Allah elbette haberdârdır. Bu müşavere sırasında, kimlerin düşmanı Medîne'de bekleyip onunla şehirde dövüşmeyi istediğini, kimlerin de şehir dışına çıkmayı teklif ettiğini çok iyi bilmektedir. Allah, onların bu hususta neler söylediklerini elbette işitiyor ve bunları söylerken niyet­lerinin de ne olduğunu elbette biliyordu. Bunların arasında samimi olan­lar bulunduğu gibi, başka niyetler peşinde koşanlar da vardı. Nitekim Medine'den çıkıp Uhud'a gitmeye karar verdiğiniz zaman, Medîne'den çıkmak istemeyen münafıklardan 300 kişilik bir gurup, bunu bahane ederek müşriklerle savaşmaktan vazgeçivermişlerdi. Bunların hepsin­den de Allah elbette haberdârdı. [149]

 

122. İçinizden iki gurup, Allah yardımcıları oldu­ğu halde, bozguna uğramak korkusuna ka­pılmışa. Halbuki mü'minler Allah'a güven­melidirler.

 

122 Ancak senin, Uhud eteğine gelip de askerlerini mevzilerine yerleştirmeye başladığın sıralarda, bir taraftan münafıkların lideri Abdul­lah İbn Ubeyy İbn Selûl'ün 300 kişilik taraftarıyla müslümanlardan ayrılıp müşriklerle savaşmaktan vazgeçmiş olması, diğer taraftan 3000 kişilik müşrikler güruhunun 700 kişilik İslâm ordusuna nisbetle çok dah kuv­vetli görülmesi, içinizden iki gurubu endişeye düşürmüş ve düşman karşısında mağlûb olma korkusuna kapılmalarına sebep olmuştu. Hal­buki onların korkuya kapılmaları yersizdi; çünkü bu gibi durumlarda korku, ümidsizlik alâmetinden başka bir şey değildir. Mü'minler ise, asla Allah'tan ümidlerini kesmezler.Korkuya kapılan o iki gurup da mü'min kişilerden oluşuyordu ve Rasûlullah (s.a.s.)'ın müşriklerle savaşacak olan iki kanadını teşkil ediyordu. Binâenaleyh onların dostu ve yar­dımcıları Allah idi; düşman karşısında sayıca ne kadar az ve ne kadar zayıf görünürlerse görünsünler, Allah, düşmanlarına değil, onlara yar­dım ederdi. Bu itibarla onların ümidsizliğe kapılmadan Allah'a güven­meleri ve O'nun yardımını beklemeleri gerekirdi. Mü'minler yalnız Allah'a güvenmelidirler. Nitekim bu, Bedir savaşında da böyle olmamış mı idi? Âyet-i kerîmede sözü edilen bu iki gurup, Buhârî {Sahth, V. 31) tarafından nakledilen Câbir İbn Abdullah (r.a.)'ın bir sözünden an­laşıldığına göre, Hazrec'ten Benû Seleme ile Evs kabilesinden Benû Harise idi. Aralarından 300 kişilik bir gurubun ayrılmasıyle sayılarının azalması, onlarda bir endişeye veya bir korkuya sebep olmuştu; fakat bu uzun sürmemiş ve savaş başladıktan sonra da, Allah'ın yardımıyle mağlûb olmaktan kurtulmuşlardı. Ancak yukarıda da açıklandığı gibi, savaşın kesin sonucu alınmadan ganimet kapma arzusu ve bu arzu ile okçuların Hazreti Peygamberin emrine aykırı davranıp yerlerini terket-meleri, müslümanlara ders alacakları bir mağlûbiyet acısı taddırmıstı. Binâenaleyh bu acı, müslümanlann kendi hatalarının bir neticesi ve emre uymamanın bir cezası idi. Yoksa Allah, daha kötü şartlar içerisinde cereyan eden Bedir savaşında olduğu gibi, Uhud savaşında da mü'min-lere yardım eder ve mağlubiyet acısını onlara taddırmazdı. [150]

 



[1] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[2] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[3] Sahîh, 1.554) ve Tirmizî (Sünen, V. 160

[4] Tirmizî (Sünen, V. 517), Ebû Dâvûd (Sönen, II. 343) ve İbn Mâce (Sünen, II. 436

[5] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[6] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[7] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[8] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[9] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[10] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[11] Sahîh, VII.210), Müslim {Sahîh, IV.2038

[12] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[13] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[14] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[15] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[16] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[17] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[18] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[19] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[20] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[21] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[22] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/299-300.

[23] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[24] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[25] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[26] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[27] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[28] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[29] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[30] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[31] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[32] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[33] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[34] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[35] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[36] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[37] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[38] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[39] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[40] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[41] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[42] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[43] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[44] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[45] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[46] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[47] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[48] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[49] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[50] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[51] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[52] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[53] Sahîh, IV.230) ve Müslim {Sahîh, IV.1886

[54] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[55] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[56] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[57] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[58] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[59] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[60] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[61] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[62] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[63] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[64] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[65] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[66] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[67] Buhârî, Sahîh, 111.40,107; IV.143; Müslim, Sahih, 1.135.

[68] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[69] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[70] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[71] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[72] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[73] Sahîh, V. 120) ve Müslim (Sahih, V.1882

[74] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[75] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[76] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[77] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[78] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[79] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[80] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[81] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[82] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[83] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[84] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[85] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[86] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[87] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[88] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[89] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[90] Sahîh, V.166) ve Müslim (Sahîh, 1.122-123

[91] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[92] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[93] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[94] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[95] Sünen, II. 550

[96] Müsned, IV. 215) Tirmizi {Çâmi, V. 314

[97] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[98] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[99] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[100] Ahmed İbn Hanbel, Müsned HI.338

[101] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[102] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[103] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[104] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[105] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[106] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[107] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[108] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[109] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[110] Mutaffifin sûresi, 14

[111] Bakara sûresi, 7; Nisa sûresi, 155; Tevbe sûresi, 93; Nahl sûresi, 108; Muhammed sûresi, 16

 

[112] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[113] Hadîs için bkz. Buhârî, Sahîh, II. 126; Müslim, Sahîh, II. 693.

[114] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[115] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[116] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[117] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[118] Buhârî (Sahth, 1.36, VIII. 38

[119] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[120] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[121] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[122] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[123] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[124] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[125] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[126] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[127] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[128] Müslim rivayeti için bkz. Sahîh, 1. 69

[129] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[130] Din İşleri Yüksek Kurulu'nun Notu:

Dikkat edilirse, bu ayet-i kerime'de bütün zâlimlerin kâfir olduğu değil; fakat kâfirlerin aynı zamanda zâlim oldukları ifade olunmaktadır. Yani kâfir bir kişi, aynı zamanda zâlimdir; esasen, şirk ve küfür en büyük zulümdür. Fakat her zâlimin kâfir olması gerekmez. Küfür olmayan zulümler ve kâfir sayılmayan zâlimler de vardır.

Bilindiği üzere, Hanefî ve Mâjuridilere göre, amel, îmandan cüz değildir. Şafiî ve Eş'arilere göre ise îmanın aslından değil, kemâlinden cüzdür. Vakıa amel îmanı korur ve güçlendirir; kişinin, inancının gereğini yapmaması bir çelişkidir. Fakat, Hz. Peygamber (s.a_) tarafından tebliğ edildiği kesinlikle bilinen dinî hükümlerin hepsinin hak ve gerçek olduğunu kabul ve tasdik ettiği halde, uygulamada bu hükümlere -şu veya bu sebeple,- riayet etmeyen; sözgelimi Cenab-ı Hak tarafından haram kılındığını ve ilâhî ikabı gerektiren suç olduğunu kabul ve itiraf ettiği halde içki içen, kumar oynayan, zina eden veya namaz ve orucunu terkeden bir kimse fasık ve günahkâr sayılır ise de kâfir sayılmaz.

[131] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[132] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[133] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[134] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[135] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[136] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[137] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[138] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[139] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[140] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[141] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[142] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[143] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[144] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[145] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[146] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[147] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[148] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[149] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/

[150] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 2/