Kafirlerin Mucize Talebine Kur'an'ın Cevabı
Talep Edenlere Öncelik Vermek Gerekir
Kafirlerin Hevâlarına Tâbi Olunmamalıdır
Gaybin Anahtarları Allah'ın Yanındadır
Kafirlerin Meclisini Terk Etmek
Ayetler Hakkında Münasebetsizliğe Dalanlardan Uzak Durma
Hz. İbrahim (S) Muvahhid (Hanif) Bir Müslümandir
Allah'a Allah'ın İstediği Gibi İnanmalıyız
Tebliğde 'Merkezden Çevreye' Yöntemi
Yalanlarla Dolu Beşer Sözüne İlahi Kaynaklı Süsü Vermek
Afaki Ayetlerin Allah'a Tanıklığı
Müşrikler Cinleri Ve Melekleri Allah'a Ortak Koşarlar
Hidayeti De Dalaleti De Seçen, Kendisi İçin Seçmiştir
Müminler Başkalarının İlahlarına Sövmemelidir
Müşrikler Talep Ettikleri Mucize Gelse Dahi İnanmazlar
Ehli Kitab Kur'an'ın Allah Katından Olduğuna Tanıktır
Allah'ın Admı Anmadan Hayvanları Yemek Fısk'tır
Zorunluklar Haramları Mubah Kılar
Müşrik Liderler Kur'an'ın Hz. Mulıanımed'e İnmesini Lekelemeye
Çalışmışlardır
Hidayet Ve Dalalette İnsanın Seçim Gücü
Zulmedenler Kıyamet Günü Kurtuluş Yüzü Görmeyeceklerdir
Helal-Haram Koyma Yetkisi Allah'ındır
İlahi Kaynaklı İlkeler Görecelilik Ve Çeşitlilik Kabul Etmez
Kur'an'daki
Sırası : 6
Nüzul Sırası : 55
Ayet Sayısı : 165
İndiği Dönem : Mekke
Bu surede Hz.
Peygamber (s) ile kafirler arasında geçen tartışmaları anlatan çeşitli bölüm
ve tablolar bulunmaktadır. Burada kafirlerin acziyeti ortaya konmuş ve
kendisine yapılanlar nedeniyle üzüntü ve kedere kapılan peygamber (sj'in bu
durumun ilham yoluyla giderildiği ifade edilmiş. Kafirlere özellikle de küfrün
öncülerine inatçı ve müstekbir konumları ve yürüttükleri kötü rolleri
nedeniyle sert eleştiriler ve uyanlar yapılmış. Peygamber (s)'in risaletinin
doğruluğuna ve Kur'an'ın Allah'la olan bağlantısına dair Kitap Ehli'ne deliller
sunulmuş Allahu Teala'nın azametine, kudretine, hikmetinin kapsamlılığına ve
kainat kitabının eşsizliğine yönelik gerçekler kaydedilmiştir.
Arapların inançları,
hayvanlar ve ekinler hususundaki gelenekleri, nezirleri (adakları), çocuklarını
öldürmeleri yönünden bölümler ve tablolar sunulmuş. Bu noktada Hz. Peygamberle
kafirler arasındaki anlaşmazlıklar dile getirilmiş, Tevhid ve güzel ahlakla
ilgili tavsiyelerden oluşan üstün pasajlar sunulmuş ve nevalarına uyanlara ağır
tehditlerde bulunulmuştur.
Bu
sure bir çok konuyu içerisinde bulundurması hasebiyle surelerin anası mesabesindedir.
Müfessirlerin rivayet ettiğine göre bu sure bir defada nazil olmuştur. Durum
itibariyle önemli olduğu için surenin nazil oluşuna yetmiş bin melek eşlik
etmiştir[1]. Bu
rivayetin durumu ne olursa olsun bölümler arasındaki bütünlük ve uyumluluk
surenin bir defada nazil olduğunu ya da bölümlerinin arka arkaya nazil olduğunu
göstermektedir. Kendisine dayandığımız mushafın rivayetine göre 20, 22, 91,
93,114,141,151,152. ayetler Medine'de nazil olmuştur. Bu ayetler ve bu
ayetlerden önceki ve sonraki ayetlerin konusu ve dizilişi bakımından
aralarındaki uyumluluk ve bütünlük bu konudaki şüpheleri ortaya koymaktadır. [2]
Rahman ve Rahim Olan
Allah'ın adıyla
1 -
Hamdolsun o Allah'a ki, gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve aydınlığı var
etti. Yine de inkarcılar, Rablerine (bas-kalarını) denk tutuyorlar[3]'.
2- O, sizi çamurdan yaratıp, sonra (da
hayatınıza) bir süre koymuştur. Belli bir süre (Kıyamet süresi) de kendi
katında vardın[4], Böyle iken siz hâlâ şüphe
ediyorsunuz.
3- O göklerde de yerde de (tek) Allah'tır. Sizin
gizlinizi, açığınızı ve ne kazandığınızı bilir.
4- Onlara
Rabb'lerinin ayetlerinden hiç bir ayet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.
5- İşte,
kendilerine hak geldiği zaman da onu yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin
haberleri yakında kendilerine gelecek (uyarıldıkları azab onları
kuşatacak)tır.
6- Görmediler mi, onlardan önce nice nesiller
yok ettik; hem onlara, yeryüzünde size vermediğimiz şeyleri vermiştik ve göğü
de üzerlerine bol bol boşaltmıştık ve ırmakları ayaklarının altından akar
kılmıştık. Fakat günahlarından ötürü onları helak ettik ve onların peşinden
başka bir nesil yarattık.
Ayetlerin anlamlan
gayet apaçıktır. Bu ayetler, kâfir ve müşriklere, Allah'la ortakları arasını
denk tutmalarından, öldükten sonra tekrar dirilme konusunu tartışma yaptıklarından
ve Rab'Ierinden kendilerine gelenlere karşı çıktıklarından dolayı sert
eleştiriler içermektedir. Çünkü onları Allah yaratmıştır, göklerin ve yerin
Rabbî O'dur. Allah onların gizlediklerini, açığa vurduklarını ve kazandıkları
herşeyi bilir. Allah onlara dünyada belli bir süre (ecel), ahirette de hesap
verecekleri belli bir süre kılmış, ayetleri alaya almaları ve yalanlamaları
sebebiyle kâfirlere kendilerine va'dedilen azabın gerçekleşeceğini göreceklerine
dair uyanda bulunmuş, onlara güç ve imkân bakımından daha üstün olan ve aynı
sebepten ötürü helak olan önceki toplumların durumunu hatırlatmıştır.
Ayetler
kâfirlerin bazı tavırlarını ve sözlerini hikâye ederek başlıyor. Ayetlerin
içeriği/özü kâfirlerin, Allah'ı kainatın yöneticisi olarak kabul ettiklerini,
peygamberlere ve ayetlere karşı tavırları nedeniyle helak olan toplumların
haberlerini bildirdiklerini ortaya koymaktadır. Bu yüzden ayetlerdeki deliller
oldukça güçlü ve bağlayıcıdır. Bu konuda Kur'an'in çeşitli ayetlerinde ve
çeşitli bölümlerinde örnekler verilmektedir. [5]
7- Eğer sana
kâğıt[6]'
üzerine yazılı bir kitap indirmiş olsaydık da onu elleriyle tutsalardı yine
inkâr edenler, "Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir!"
derlerdi.
Bu ayetle, kafirlerin
inal ve yalanlamalarında ne kadar ileri gittikleri vasfediliyor.
Çünkü kafirler, Allahu
Teala, Peygamber (s)'e üzerine yazı yazılmış bir sahife indirmesine ve onların
da bu sahifeye ellerini sürmelerine rağmen, "Bu apaçık bir büyüdür, gerçek
değildir" demişlerdir.
Bazı müfessirlerin
rivayetine göre, bu ayet kimi küfür önderlerinin meydan okuyuşlarına bir cevap
olarak inmiştir. Nitekim Peygamber (s); "Onlar üzerinde yazı bulunan bir
sahife gelmediği sürece asla iman etmezler" demiştir. İsra ve Müddessir
sureleri, Kureyş kabilesine mensub, öncü kafirlerin bu tür meydan okuyuşlarını
anlatmıştır. "Doğrusu onlardan her biri kendisine, açılmış sahifeler
verilmesini istiyor." (Müddesir, 52). "Bize okuyacağımız bir kitap
indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız." (İsra, 93).
Ayetin bir Önceki
ayetlere atfedilmesine ve dizilişine bakıldığında onlarla aynı anda nazil
olduğu ya da peşpeşe geldiği göze çarpmaktadır. Ayet, kafirlerin İstek ve
tavırlarını tasvir etme noktasında aynı konuyu anlatmaktadır. Çünkü,
kâfirlerin bu tür davranışları iyi niyetle ikna olma arzusu değil, aksine kuru
bir inattan ibarettir. Ayrıca bu, ayetin nazil olduğu dönemde, kafirler
tarafından yapılan meydan okuyuşlara cevap niteliğindedir.
"Kırtas"
kelimesi ilk defa varid olduğu için müfessirlerden kimileri yaprak, kimileri
sahife, kimileri de kağıt anlamına geldiğini söylemişlerdir.
Her halükârda
"kıstas" yazı için kullanılan özel bir maddedir. Belki de
"parşömen" denen bir yapraktır.
Hz.
Peygamber döneminde gelişmiş ülkelerde kullanıldığı rivayet edilmiştir. Veya
"kıstas" papürüs diye isimlendirilen Mısır'da hasırdan yapılan bir
kağıttır. Kur'an'da bu kelimenin varid olması Kur'an'ın nazil olmasından önce
Peygamber toplumunda yaprak ve yazı aracı olarak bilinen ve kullanılan bir alet
olduğuna işaret etmektedir. Hatta yazı denilince ilk akla gelen şey, yaprak
olup onun dışında başka birşey değildir. [7]
8- O'na bir
melek İndirilmeli değil miydi?" dediler. Eğer bir melek indirseydik, iş
bitirilmiş olurdu, artık kendilerine hiç göz açtırılmazdı.
9- Eğer O'nu
(yani Peygamberi) melek yapsaydık, yine bir adam (şeklinde) yapardık ve onları
yine düştükleri kuşkuya düşürürdük'[8].
Bu
tezat bir lafzın metodik bir ifadesidir. Onlar gerçekleri karıştırdıkları ve
Peygam-ber'e meydan okudukları için benzeriyle karşılık alıyorlardı. Yani bu,
"Onlar sana tuzak kuruyorlar, biz de onların bu tuzaklarını kendilerine
çeviriyoruz." ifadesinde olduğu gibidir.
[9]
Ayetlerde Allah ile irtibat
kuran bir meleğin Peygamber (s)'e inmesini isteyen kafirlerin meydan okumaları
ve onlara verilen cevap anlatılmaktadır. Şöyle ki;
Birinci olarak: Şayet
Allah melek indirmiş olsaydı bu onların ecellerinin tamamlanması ve Allah'ın
onlar üzerindeki emrinin uygulanması anlamına gelirdi. Böylece onlara artık
mühlet verilmemiş ve onlar da felâkete duçar olmuş olurlardı.
İkinci olarak; Eğer
Allah'ın hikmeti melek göndermeyi gerektirseydi onlara meleği insan şeklinde
gönderirdi ki bu durumda da sorun çözülmüş olmazdı. Çünkü meseleyi birbirine
karıştırırlardı ve istedikleri şeyi insan şeklinde görünce onun hakikatini anlayamazlardı.
Ayetlerde meydan
okuma, karşılıklı tartışma ve cevap verme durumunun hikâye edilmesi
muhtemeldir. Şayet böyleyse o zaman önceki ayetler bunun girizgâhı durumunda
olmuş olurlar.
Aynı şekilde bu
ayetlerin kâfirlerin sürekli meydan okumaları ve durumlarını anlatan ayetlerin
devamı olması da muhtemeldir.
Biz önceki (siyaktaki)
ayetlere atfedilme karinesine dayanarak birinci ihtimali tercih ediyoruz. Bu da
kafirlerin Hz. Peygamber'den (s) istekte bulunmalarına ve ayetlerin daha
önceki ayetlerde anlatılan kâfirlerin sözlerini ve davranışlarını hikaye
etmelerine ve onların isteklerini içermelerine engel teşkil etmez.
Müfessirlcr, daha
önceki ayetler münasebetiyle kafirlerin melekler gönderilmesi isteklerinin
olduğunu rivayet etmişlerdir. Zira kafirler, kendilerine bir kitabın
getirilmesini ve bu kitapla birlikte Hz. Muhammed'in (s) risaletini doğrulayan
dört meleğin gelmesini peygamberden istiyorlardı. Aksi takdirde O'na
inanmayacaklarını Peygamber'e söylemişlerdi[10]. Bu
da bizim tercihimizi desteklemektedir.
Kafirlerin,
meleklerin gönderilmesine yönelik İsteklerinin anlatımı defalarca tekrarlanmıştır.
Bunun öncekileri, Yunus, Hicr, Hud, İsra, Furkan gibi çeşitli surelerde tekrarlanmıştır.
Müddesir suresinin akışı içerisinde de belirttiğimiz gibi İslam'dan önce melekler
Arapların zihninde büyük yer işgal ediyorlardı. Araplar, meleklerin Allah'ın
vazifeli, emirlerini uygulayıcı hizmetçileri olduğuna inanıyorlardı. [11]
10- Senden
önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlardan alay edenleri, alay
ettikleri gerçek kuşatıverdİ.
11- De ki: "Yeryüzünde dolaşın da
yalanlayanların sonu nasıl olmuş, görün!"
Bu
iki ayet önceki ayetlerin peşinden gelmiştir. Gayesi i 5 Peygamber'i teselli
etmek ve kafirlere uyarıda bulunmaktır. Kafirlerin yaptıklarını ve daha önceki
toplumlarda da kavimlerinin kendi peygamberlerine yaptıklarını bu yüzden de
azabı hakettiklerini hatırlatmaktadır. Ayetler, kafirlerin yeryüzünde
gezip-dolaşmalarını, kendilerinden Önceki yalanlayıcıların akıbetini
görmelerini ve bundan ibret almalarını istemiştir. [12]
12- De ki:
"Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" "Allah'ındır" de. O
rahmet etmeyi kendi üstüne yazmıştır. Sizi elbette varlığında şüphe olmayan
kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini ziyana sokanlar, inanmazlar.
13- Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O,
sem'İ (işiten), âlim (bilen)dir.
Bu iki ayette yerde ve
göklerde bulunan her şeyin Allah'a ait olduğuna gece ve gün-30 düz, canlı ve
cansız her şeyin üzerinde mutlak tasarruf sahibinin O olduğuna, insanları
kıyamet günü bir araya toplamanın O'nun rahmeti gereği vuku bulacağına ve bu
hususta hiç kimsenin kuşkusunun bulunmaması gerektiğine dair vurgulayıcı bir
soru şekli ortaya konulmaktadır. Öte yandan inanmayanların kendi kendilerini
hüsrana uğratacakları, inanmamalarından dolayı nefislerini zayi ettikleri
kaydedilmektedir.
Her iki ayette de
kâfirlere cevap verildiği ve onlara uyarıda bulunduğu göze çarpmaktadır.
Birinci ayetin son kısmında inanmayanların kendi kendilerini hüsrana uğrattıkları
tekrar edilerek onların kötü karakter ve kötü yapılı oldukları ifade
edilmektedir.
"O,
rahmeti kendi üstüne yazmıştır" cümlesinde iki anlam akla gelmektedir.
Birincisi; Allah'ın kâfirlere dünyada mühlet vermesi, O'nun rahmetinin
gereğidir. Çünkü Allah, kafirlerin bu geniş imkân ve fırsatları ganimet
bilmelerini, gerçek dine tabi olmalarını, iyi ameller yapmalarını istiyor.
İkincisi; Ölümden sonra tekrar diriliş, hesap, uhrevî ceza, dünya ehlinin
amelleri iyi ise mükâfat, kötü ise ceza görmeleri için Allah'ın bir hikmeti
gereğidir. Çünkü bu durum Allah'ın rahmeti ve adaleti ile bağdaşmaktadır. [13]
14- De ki:
"Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen
Allah'tan başka dost mu tutayım?" "Ben İslam olanların ilki olmakla
emrolundum" de ve sakın ortak koşanlardan olma.
15- De ki: "Eğer Rabbime İsyan edersem,
büyük bir günün azabından korkarım!"
16- O gün
kimden azab çevrilip savılırsa gerçekten (Allah) ona rahmet etmiştir. İşte
apaçık kurtuluş budur."
Ayetlerin anlamı
açıktır. Hitap burada Peygamber (s)'e yöneliktir. Burada Hz. Peygamber (s)'den
bir olan Allah'a saf akidesini ilan etmesi istenilmektedir. Çünkü O da-vetçi ve
en güzel örneğin temsilcisidir. Akla geldiği üzere de bu ayetler, inanan ve
inanmayan dinleyicilere davetin açıklanmasını ve uyarının yapılmasını
içermektedir.
Kimi müfessirlerin[14]
rivayetine göre bu ayetler kafirlerin Hz. Peygamber (s) İçin söy-icdikleri şu sözlere
cevap olarak gelmiştir: "Gördüğümüz kadarıyla senin söylediklerini
yoksulların dışında kimse dinlemiyor. Aramızda sana mal toplayalım da sen
zenginlerimiz arasına katıl."
Biz,
daha önceki ayetler ve sonraki ayetlerle bu ayetlerin aynı siyak içerisinde olduklarını
ve aralarında benzerlikler bulunduğunu görmekteyiz. [15]
17- Allah
sana bir zarar dokundursa, onu yine kendisinden başka açacak yoktur. Ve eğer
sana bir hayır dokundursa, şüphesiz O, herşeyİ yapabilendir.
18- O, kullarının üstünde tam hakimdir (onları,
istediği gibi yönetir). O herşeyi yerli yerince yapan, (herşeyİ) haber alandır
Ayetlerin
anlamı açık ve net olup, aynı siyak üzere devam etmektedir. Bu ve önceki
ayetler adeta kafirlere cevap ve eleştiri yoluyla şunları söylemektedir.
"Ey kafirler! Eğer kendinize fayda sağlamak ya da zararı gidermek zannıyla
Allah'ın dışında dostlar ediniyorsanız biliniz ki siz apaçık bir sapıklık
içerisindesiniz. Şunu biliniz ki buna, yeri ve gökleri yaratan, hiç kimseye
muhtaç olmayan, aksine herkesin kendisine İhtiyacı olan, ibadete, yönelişe ve
nefsin kendisine teslim edilmesine layık olan Allah'tan başkası güç yetiremez. [16]
19- De ki:
"Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Benimle
sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'an bana vahyolundu ki, onunla sizi ve
(onun) ulaştığı herkesi uyarayım. Siz gerçekten Aüah ile beraber başka tanrılar
olduğuna şahitlik ediyor musunuz?", "Ben şahitlik etmem!" de.
"O ancak tek bir Tanrıdır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden
uzağım." de.
Ayette, Peygamber
(s)'e Rabbani direktifler verilmekte, Ondan şehadetlerin en büyüğü ve en
doğrusu olan Allah'a şehadet istenmekte, Kur'an'in bütün insanları uyarması
için kendisine vahyedildiği hatırlatılmaktadır. Müşrikler Allah'ın dışındaki
ilahları O'na ortak koşmaya devam etmekte ısrarlı oldukları sürece bir olan
Allah'ın dışında ortak koşulan bütün ilahlardan uzak olduğunu ilan etmesi
istenilmektedir.
Bazı müfessirlerin[17]
rivayetine göre müşriklerin önde gelenlerinden bazıları Hz. Peygamber (s)'e
şöyle diyorlar: "İddia ettiğin üzere senin Allah'ın Rasulü olduğuna dair
şe-hadet eden kimseyi bize söyle. Biz seni Yahudi ve Hıristiyanlar'a sorduk,
seninle ilgili hiçbir şey bilmiyorlar." Bunun üzerine bu ayet onlara cevap
olarak indirilmiştir.
Ayetin üslubuna
bakıldığında aynı siyak üzere devam edildiğini görüyoruz. Ayetteki muhatab
"çoğul zamiri" tercih edilen görüşe göre kâfirlere dönüyor. Ardından
ayet tekrar tekrar kafirleri uyarmaya, korkutmaya ve eleştirmeye başlıyor.
Ayetin üslubu, bir
olan Allah'a davet hususunda ve şirkin her türlü görüntüsü alanında çok
detaylı konulara dalmaktadır. Ardından ayet, Peygamber (s)'in haktan başka bir
şey söylemediğine, doğrudan başka bir şeyi tebliğ etmediğine ve Kur'an'ın
Allah'ın vahyi dışında başka bir şey olmadığına Allah'ı şahit kılıyor.
"Ve
men beleğa" cümlesi, Muhammedi davanın evrensel olduğunu, sonsuza kadar
devam edeceğini ve her zamanı ve mekânı kapsadığını ifade ediyor. [18]
20-
Kendilerine kitap verdiklerimiz, oğullarını tanıdıkları gibi onu tanırlar {onun
Allah tarafından geldiğini bilirler), ama kendilerini ziyana sokanlar
inanmazlar.
Bu ayette Kitap
Ehli'nin Muhammed (s)'in davetinin doğruluğunu ve kendisine Allah'tan Kur'an
yoluyla gelen vahyin sıhhatini, daha Önceki atalarının bildiği gibi yakîn bir
bilgiyle bildiklerine dair Rabbani mesaj vardır. Zira buna inanmayanlar kendi
nefislerini kendileri hüsrana uğratan, inat ve kibirleriyle kendilerine
zulmedenlerdir.
Ayet üst ayetlerle
özellikle bir önceki ayetle doğrudan bağlantılı olup, bir önceki ayet de Kur'an
vahyinin doğruluğuna Allah'ı şahit kılmıştı. Bu ayette ise Ehl-i Kitab'ın Hz.
Muhammed (s)'i bilmeleri ve ona şahitlik yapmaları yoluyla bunu onaylıyor.
Belki de burada, daha önce rivayetini aktardığımız, kafirlerin Muhammed (s)'e
yönelik "Biz seni Yahudi ve Hristiyanlara sorduk, onlar seni
tanımadıklarım söylediler" sözüne bir cevap sözkonusudur.
"Kendilerine
kitap verdiğimiz kimseler onu (Peygamberi) öz evlatlarım tanıdıkları gibi
tanırlar" ayeti, Ehl-i Kitab'ın Peygamber (s)'i ve davetinin doğruluğunu,
Kur'anî vahyin sıhhatini, kendi Öz evlatlarını bilir gibi bildiklerini
anlatmaktadır. Bu ayetin manası gayet açıktır. Dolayısıyla bunun genel
tahlillere ve sabit gerçeklere dayanması gerekir. İşte Araf suresi 157., Kasas
suresi 52, 53. İsra suresi 107-109. ayetlerde anlatılan şeyler bu hususta
apaçık ve en güçlü delillerdir. Kur'an-ı Kerim'in Medine'de inen sureleri de
bu delillere benzer delillerdir. Al-i İmran suresi 112, 114, 199, Maidc suresi
82-83, Araf suresi 157, Furkan suresi 7, 8 gibi ayetler Ehl-i Kitab'ın Hz.
Muhammed (s)'in risaletini ve Kur'anî vahyin doğruluğunu kabul ettiklerine dair
apaçık delillerdir.
Tabi bunlar bazı
kesimlerin Hz. Peygamber (s)'in gelişini ve yaptığı daveti kendileri için
tehdit olarak görmelerine engel değildir. Ehl-i Kitab'dan bazıları, öfkelerini,
hasetlerini, taassuplarını ve nevalarını bırakamayıp onu inkar etme
pozisyonuna düşmüşlerdir. Küfrün önderleri, biraz önceki rivayet doğruysa
Muhammed (s)'e sorular sormuşlardır. Bütün bunlar Mekkî olan Araf, Kasas, İsra
ve Medenî olan Al-i İmran, Nisa ve Ma-ide surelerindeki ayetlerin ifade ettiği
üstün delilleri çürütemez.
Bu hatırlatmayla
birlikte şunun da belirtilmesi gerekir. Kitab ehli konusunda Mckkî ayetlerde
varid olanlar tasdik ve te'yid anlamı taşıyor. Her ne kadar Mekke'de Muhammedi
davetin önünde, onlardan kimileri engel oluşturmuşsa da bunlar çok azınlıkta
olan kimselerdi. Kur'an'ın Medenî ayetlerinin bir çoğunda Kitab ehlinin bu
davete karşı takındıkları o tavırları inceleyen ayetler bulunmaktadır. Bakara
89, 90, 109, Al-i İmran 69-72, Tevbe 31-34 gibi ayetler buna Örnektir.
Bizim
dayandığımız mushaf ayetin Medenî olduğunu rivayet etmiştir. Fakat biz bu
rivayeti destekleyen herhangi bir şeye rastlamadık. Ayet konu ve nazım olarak
bir bütünlük içerisindedir. Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde Mekkî ayetler
vardır ve bunların Mekkî oluşları hakkında herhangi bir ihtilaf yoktur.
Müfessirlerin rivayet ettiklerine göre, Ömer b. Hattab, Yahudi olan Abdullah
b. Selâm, Medine'de müslüman olunca; Allah'ın Peygamberine indirdiği bu ayeti
O'na okudu: "Sen o Peygamber'i tanımıyor musun? dedi. O da: "Onu
gördüğümden beri oğlumu tanıdığım gibi tanıyorum. Hatta onu oğlumu tanıdığımdan
daha fazla tanıyorum. Şehadet ederim ki, o gerçekten Allah'ın el-çisidir"
dedi. İşte bizim kanaatimize göre raviler bu durumu karıştırarak ayetin Medine'de
nazil olduğunu sanmışlardır. [19]
21- Allah'a
yalan uyduran ya da O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim[20]
olabilir? Zalimler de kurtuluş yüzü görmezler.
Ayet aynı siyak üzere
devam ediyor. Kimi müfessirler[21]
"Allah'a yalan uydurandan daha zalim kimdir?" cümlesinin tevilinde,
"Allah adına söz söyleyenden ve Peygamber olarak gönderilmediği halde
Peygamber olarak gönderildiğini iddia eden kimseden daha zalimi yoktur"
anlamını verirken müfessirlerin büyük bir çoğunluğu[22] ise
ayetin te'vilin-de: "Allah üzerine yalan söyleyen ve Allah'a ortak
koşandan daha zalim kimse yoktur" anlamını vermişlerdir.
Yapılan her iki tevil
de siyakla uygunluk arzediyor. Birinci tevili kabul etme durumunda cümle,
güçlü ve üstün bir Üslupla ayette belirtilen Kur'anî vahyin sıhhatine Allah'ı
şahit kılan cümleyi te'yid etme mesabesindedir. İkinci tevili kabul etme
durumunda ise cümle Allahu Teala'nın, Hz. Peygamber (s)'e, şehadetlerinde onun
dışındaki ilahlara yer veren müşriklerle dostluk kurmama ve onların ortak
koştukları ilahlardan tamamen uzak olduğunu ilan etme emrine uyma çağrısı
anlamına gelmektedir. Aynı şekilde bu husus, belirtilen ayette ifade
edilmiştir.
Ne
var ki bu ayetten sonra gelen ayetlerde müfessirlerin çoğu ikinci tevili kabul
etmektedir. [23]
22- Hepsini
topladığımız, sonra ortak koşanlara: "Hani sandığınız ortaklarınız
nerede?" elediğimiz gün;
23- Sonra
onların; "Rabbİmiz Allah'a hamd olsun ki biz ortak koşanlar değildik"
demelerinden başka çareleri kalmadığı (gün)[24]
24- Bak ki
nasıl kendilerine karşı yalan söylediler[25] ve
uydurdukları şeyler kendilerinden sapıp gitti.
Ayetlerde Allah'ın
kendilerini hasrettiği kıyamet gününde müşriklerin bulunduğu zorlu konum tasvir
edilmektedir. Şöyle ki Allah müşriklere, koştukları ortakların nerede olduğunu
soruyor, onlar ise bu soruya hiç bir cevap veremiyorlar. İşte bu yüzden iman
üzere yemin etmeye ve müşrik olmadıklarını söylemeye başlıyorlar. Ve böylece
kendi kendilerini yalanlıyorlar, yaptıkları işlerin kötü olduğunu biliyorlar.
Allah'a koştukları
ortaklan kendilerinden tamamen uzaklaşıyor ve kendilerine ne dost ne de
yardımcı bulabiliyorlar.
Ayetler siyakla
doğrudan ilişkilidir. Önceki ayetin ikinci tevilinde de belirttiğimiz gibi bu
ayetlerde onun üzerine atfediliyor. Çünkü buradaki zamir yukanda belirtilen
ayetteki Allah'a iftira eden ve ayetlerini yalanlayan "zalimler"e
dönüyor.
Bu
ayetler müşriklerde korku uyandırmayı hedeflemiştir. Bizim dayandığımız
mus-hafm 23. ayetin Medine'de nazil olduğunu rivayet etmesi çok İlginçtir. Oysa
bu ayet bir önceki ve sonraki ayetlerle konuları açısından tam bir bütünlük
içermektedir. Hatta rivayet yönünden şüphe oluşturmaz tam bir bütünlük
arzetmektedir. [26]
25-
İçlerinden seni dinleyenler vardır; fakat biz onu kavrayıp anlamalarını
engellemek için kalblerinin üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık
koyduk. (Onlar) her (türlü) mucizeyi görseler de yine ona inanmazlar. Hatta
sana geldiklerinde seninle tartışırlar, o kâfirler: "Bu eskilerin
masallarından başka bir şey değildir." derler.
Bu ayette Hz.
Peygamber (s)'le kafirler arasında olan bîr tartışmaya işaret edilmektedir.
Burada Peygamber (s)'in Kur'an-ı Kerim okuyuşunu dinliyorlar ama inad ve kibirlerinden
ötürü onunla amel etmeyerek; "Ö geçmişlerin efsanesinden ibarettir"
diyerek geçiştiriyorlar.
Bu ayetin genel seyri
hususunda müfessirler[27]
şöyle bir rivayet aktarmaktalar: Müşriklerin ele başlarından Ebu Süfyan, Nadr
b. Haris, Ebu Cehil ve diğerleri Kur'an dinleyerek Haris b. Nadr'a:
"Muhammed ne diyor?" diye soruyorlar, o da: "Söylediğim gibi
onun eskilerin masallarını anlattığından başka bir şey bilmiyorum"
cevabını veriyor. Bunun üzerine Ebu Süfyan: "Onun söylediklerinin bir
kısmının gerçek olduğunu görüyorum." der. Ebu Cehil söze katılarak:
"Hayır, hayır. O'nu doğrulamaktan ise Ölmeniz daha yeğdir." cevabını
verir[28].
Ayetteki 'minhum1
zamiri ve cümlenin bir önceki cümleye atfedilmesi ayetlerin birbiriyle
bağlantılı olduğunu, ayrı ayrı konular için inmediğini göstermektedir. Bu da rivayetin
zikrettiği şeyin vuku bulmasına engel değildir.
"içlerinden seni
dinleyenler vardır; fakat biz onu anlamalarına engel olmak için kalblerinin
üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk" cümlesi, bir ara
cümle veya açıklama cümlesidir. Ayeti celile, müşriklerin Allah'ın ayetlerini
görmelerine rağmen inanmamak ve tasdik etmemek için ne kadar kibirlenip inad
ettiklerini tasvir etmektedir. Bu ayetler aynı münasebetle bir başka yerde de
tekrar edilmiştir. Yorumu üzerinde yeterince durduğumuz İsra suresinin 45. ve
46. ayetleri buna örnektir.
Burada
bu ifadenin kullanılması peygamberi teselli, kâfirlerin inad ve tavırlarını hafife
almak içindir. Açıklama kabilinden olan üslub ise bunu desteklemektedir. [29]
26- Onlar
hem insanları ondan men ederler, hem de kendileri ondan uzak dururlar. Böylece
yalnız kendilerini mahvediyorlar ama farkında değiller!
Müfessirler[30] bu
ayetin yorumu hususunda şöyle diyorlar: Müşriklerin öncüleri Peygamber (s)'e
veya Kur'an'a engel oluyorlar ve iman etmiyorlardı. Aynı şekilde başkalarının
da imana girmemesi için çalışıyorlardı. Böylece iki kabahati birden
işliyorlardı. Onlar bunu yaparken bilmeden yalnızca kendilerine zarar
veriyorlardı.
Bununla
birlikte müfessirler bu ayetin Hz. Muhammed (s)'i savunan aynı zamanda da ona
iman etmeyen amcası Ebu Talib hakkında indiğini söylemişlerdir. Biz birinci görüşün
daha güçlü olduğu kanısındayız. Özellikle de ayetin kafir liderlerin inatçı ve
müs-tekbir konumlarını kınayan ve onların Kur'an'a karşı çıkışlarını anlatan
bir akış içinde geldiği düşünüldüğü zaman bu görüş daha da tercih edilmektedir.
Bu siyak içerisinde Hz. Peygamber (s)'in amcasının durumunu vasfetme
imkânsızdır. Ayeti kerime başlı başına bir ayet olmayıp bir önceki ayete
atfedilmiştir. Peşinden gelen ayetler ise aynı akışlar içerisinde devam
etmektedir. Rivayet olunduğuna göre Tabiin müfessirlerinden olan Ata ve Mukatil
de bizim tercih ettiğimiz görüştedir. [31]
27- Onların,
ateşin başında durdurulmuş iken: Ah ne olurdu keşke biz (dünyaya) geri
çevrilseydİk de Rabb'imizin ayetlerini yalanlamasaydık, inananlardan
olsaydık!" dediklerini bir görsen!
28- Hayır,
daha önce gizlemekte oldukları, onlara göründü. Geri gönderilselerdi yine men
olundukları şeyi yapmaya dönerlerdi, çünkü onlar yalancıdırlar."
Bu iki ayet kâfirlerin
tutumlarına ve uyarılmalarına işaret noktasında bir önceki ayete atfedilmiş
olup, ayetteki zamir ise kâfirlere döndürülmektedir.
Birinci ayet,
kafirlerin kıyamet günü cehennemle yüzyüze geldikleri zaman bu tutumlarına
pişman olacaklarını, korkunç akıbetlerini öğrenince dünyaya yeniden dönmek
isteyeceklerini ve Allah'ın ayetlerini yalanlamayacaklarını, Peygamber'e iman
edeceklerini anlatmıştır.
ikinci ayet ise,
onların dünyaya yeniden dönüp iyi işler yapacaklarını söylemeleri ve bunu
hissetmelerinin gerçek anlamda bir pişmanlık ve Allah'a kararlı bir yöneliş
olmadığını belirtmektedir. Bu ancak, korku ve çırpınışlarının bir neticesidir.
Sonuç itibariyle gizledikleri mâsiyet ve kötülükleri yüzünden onu pek uygun ve
akıllıca görmüyorlardı. Şayet bu insanlar dünyaya ikinci kez dönmüş olsalardı
küfür, mâsiyet ve kötülük olarak yasaklandıkları şeyleri yeniden işlemeye
başlarlardı. Çünkü onlar kötü ve bozuk bir niyetin neticesinde bunları
işliyorlardı.
Her
iki ayetin kafirleri uyan, gönüllerine korku salma, nefislerine yerleşen inad
ve küfrü tasvir etme, iman ve kurtuluştaki doğruluğa teşviki kaybetmelerini
ortaya koyma hedefini güttüğü aşikârdır. Her ikisinde de Hz. Peygamber (s)'i ve
mü'minleri teselli bulunmaktadır. [32]
29- Dediler ki: "Dünya hayatımızdan başka
bir hayat yoktur. Biz diriltilecek değiliz."
30- Onları Rablerinin huzurunda durdurulmuş iken
bir görsen: (Allah) "Bu gerçek değil miymiş?" dedi. Dediler ki:
"Evet, Rabbimiz hakkı için gerçektir!" "Öyle ise inkâr ettiğinizden
dolayı azabı tadın!" dedi.
Birinci ayette, bu
dünya hayatından başka hayat olmadığını ve Öldükten sonra tekrar dirilme
olmadığını sanan kafirlerin sözleri anlatılıyor. İkinci ayette ise Hz.
Peygamber (s)'e ya da Kur'an-ı Kerİm'i dinleyen herkese yönelik uyarı niteliği
taşıyan bir cevap sozkonusudur. Bu, kafirlerin tekrar dirileceğini vurgulayan
Arapça hitap biçimlerinden biridir.
Aynı
şekilde bu ayetlerde Önceki ayetlere matuf olup, aynı siyak üzere devam etmektedir.
Ayetlerin hedefi İse öldükten sonra dirilmeyi ve hesap gününü vurgulayarak
uyarıda bulunmaktır. [33]
31- Allah'ın
huzuruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten ziyana uğradt(Iar). Nihayet
kendilerine ansızın o saat'[34]'
gelip çatınca, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak: "Hayatta (iyi
işler yapmaktan) geri kal ip günah işlememizden Ötürü vah bize!" dediler.
Bakın, ne kötü şeyler yüklenip taşıyorlar![35]
32- Dünya
hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. (Allah'ın
azabından) korunanlar için elbette ahiret yurdu daha iyidir. Düşünmüyor
musunuz?
Birinci ayette,
öldükten sonra Allah'a hesap vermeye gelen yalancıların hüsran içinde
oldukları, ansızın ölüm gelip kendilerini yakalayınca dünyadayken kaçırdıkları
fırsatlara pişmanlık duyacakları, günahları ve hatalarıyla birlikte Allah'la
karşı karşıya gelecekleri anlatılıyor.
ikinci ayette ise,
dünya hayatının oyun ve eğlenceden başka bir şey olmadığı, Allah'tan
sakınanlar için ahiret hayatının daha kalıcı olduğu ve bunun bilinmesi ve
akledil-mesi gerektiği eleştirel bir üslubla vurgulanıyor.
Her iki ayet de önceki
ayetlerin devamı niteliğinde olup, kafirler için uyan, eleştiri niteliği
taşımak ve duyacakları pişmanlıkları, gaybe iman etme gerçeğinin ötesinde korku
yaratacak bir şekilde farklı bir üslubla tasvir etmekte.
Görüldüğü gibi
yaptıklarından dolayı kıyamet günü kafirlerin pişmanlık hallerinin tasvir
edilmesi daha önceki akış içerisinde tekrarlanmıştı. Bu da zaman geçmeden onlar
üzerinde korku yaratma hedefini ve uyarıda bulunma düşüncesini
kuvvetlendiriyor. Öte yandan ayetlerde ıslah etme hedefi de hissediliyor.
"Dünya
hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir" ayetinde, dünyadan
el, etek çekerek tamamen uzaklaşmaya dair bir çağrının olduğu anlaşılabilir.
Fakat ayetin genel mantığı ahiretin daha önemli olduğu, ona iman, salih amel
ve takvayla hazırlık yapılması gerektiği, kişinin dünya hayatına aldanarak heva
ve hevesine uymaması gerektiği ve daima yaptığı işlerde Allah'ın kendisini
takip ettiği mesajlarını yerleştirmeyi hedefliyor. Aynı şekilde dünya
hayatının ahiret hayatına kıyasla çok kısa olduğu, oyun ve oyalanmadan başka
herhangi bir şey mesabesinde olmadığı ifade ediliyor. [36]
33-
Biliyoruz, onların dedikleri elbette seni üzüyor, gerçekte onlar seni
yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Allah'ın ayetlerini inkâr
ediyorlar.
34- Senden
önce de elçiler yalanlanmıştı. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine
sabrettiler, nihayet onlara yardımımız yetişti. Allah'ın kelimelerini (yardım
va'dİnİ) değiştirebilecek kimse yoktur. Sana da Resullerin haberinden bir
parça geldi.
35- Eğer, onların yüz çevirmesi sana ağır
geldiyse, haydi (yapabilİrsen) yerin içine (inebileceğin) bir delik ya da göğe
(çıkabileceğin) bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah,
dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplardı, o halde cahillerden olma!
36- Ancak işitenler (çağrıya) gelir, ölülere
gelince Allah onları diriltir, sonra O'na döndürülürler.
Ayetler Hz. Peygamber
(s)'i yatıştırmaya ve teselli etmeye yöneliktir. Zira Allah'u Teala, kafirlerin
Hz. Pcygamber'e, şair, kahin ve sihirbaz diyerek yaptıkları iftiraları ve
bunlara da Hz. Pcygamber'in üzüldüğünü biliyordu. Fakat onlar Hz. Peygamber
(s)'in şahsından öte Allah'ın ayetlerini yalanlayıp inkâr ediyorlardı.
Dolayısıyla onlar Allah (c)'ı karşılarına almışlardı ve cezalarını da O
verecektir. Yoksa onların tutumları sadece Hz. Peygambcr'e yönelik değildir.
Hz. Muhammed (s)'den
önce de Peygamberler gelmiş ve kavimleri tarafından aynı şekilde yal ani anm
ıslardı. Onlar, kendilerine Allah'ın yardımı gelinceye kadar kavimlerinin
yalanlamalarına ve eziyetlerine sabretmişlerdi. Bu da Allah'ın bir sünneti olup
onda asla değişiklik olmayacaktır. Ayetler Hz. Peygamber (s)'e daha önceki
Peygamberlerin haberlerini ve kavimlerin akıbetlerim anlatmıştır. Hz.
Peygamberden yerin derinliklerine inmek için tünel kazma ya da kendisine karşı
çıkanları ikna etmek için ayetler getirmek üzere gökyüzüne merdiven kurmaya
çalışmak gibi olanaksız düşüncelere kapılma-ması gerektiği taleb edilmiştir.
Çünkü bu tür istekler cahillerin arzusu olup, Peygamberin de onlara uyması
gerekmiyor. Eğer Allahu Teala dileseydi onların hepsini hidayete erdirirdi.
Fakat O'nun hikmeti gereği insanlar Peygamberlerin davetine cevap verip vermeme
yönünde özgür bırakılmışlardır. İnsanlar kısım kısım olup kimisinin kalbi
diridir, kimisinin kalbi de Ölüdür. Kalblcri diri olanlar Allah'ın davetine ve
çağrısına kulak verip dinlerken, kalpleri ölü olanlar Allah'ın çağrısına kulak
verip onu dinlemezler? Onların dönüp dolaşacakları yer Allahu Teala olup,
Allah onları öldükten sonra tekrar diriltecek ve hak ettikleri cezayı onlara
çektirecektir.
Ayetler daha Önceki
kafirlerin tutumlarını, inkarlarını, inatlarını özellikle de Öncülerinin
inatlannı anlatan ayetlerle peş peşe gelmiş olup aynı zamanda onlara yönelik
uyarı, eleştiri ve tehdidi de içermektedir. Ayetlerin üslubu ise, Hz.
Peygamber (s)'in yatışti-rılmasını hedeflemesi, kavminin kendini yalanlaması ve
davetine karşı duyarsız kalması karşısında, kavminin hidayete ermesi için ne
kadar şefkatli ve istekli olduğunu tasvir etmesi açısından oldukça farklıdır.
Son
ayete gelince, hakka ve hakikate kibirlenmeden boyun eğenlere övgüde bulunup
kötü niyetleri ve bozgunculukları yüzünden kibirlenen ve inatlaşanları sert bir
şekilde uyarmaktadır. [37]
"Aslında
onlar seni yalanlamıyorlar". Bu ayeti müfessirler iki şekilde tevil etmişlerdir.
Birinci tevil, biraz önceki yaptığımız açıklamalarla aynı anlamdadır. İkinci
tevile gelince; yani Hz. Peygamber (s)'i yalanlayanlar gerçek manada o yalana
inanmayip, O'nun doğru ve güvenilir biri olduğunu biliyorlar. Ancak onlar
Allah'ın ayetlerini, kendi soylarının dışında birine Peygamberlik verildiği
için inatlarından, kibirlerinden ve çekememezliklerinden ötürü yalanlıyorlar.
Bu konuda Ebu Cehil ve diğerlerine ait çeşitli sözler rivayet edilmiştir[38].
Aynı şekilde Fatır suresinin ayetlerinde belirtildiği gibi Kur'an-ı Kcrim'in
çeşitli yerlerinde anlatılmıştır. "Kendilerine bir uyarıcı (Peygamber)
gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair bütün
güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi. Fakat onlara uyarıcı (Muhammed) gelince,
bu, onlann haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arürmadi. Çünkü onlar
yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi
kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar Öncekilerin kanunundan başkasını mı
bekliyorlar?" (Fatır, 42-43). "Kur'an aramızda Muham-med'e mi
indirildi ?"(S a'd, 8). "Ve dediler ki; Bu Kur'an iki şehirden bir
büyük adama indirilse olmaz mıydı?"(Zuhruf, 31). Bunlarla birlikte biz
birinci tevilin daha güçlü olduğunu görüyoruz. [39]
37- Dediler
ki: "O'na Rabbİnden bir mucize indirilmeli değil miydi?" De ki;
"Şüphesiz Allah, bir mucize indirmeye kadirdir, fakat çokları
bilmezler."
38-
Yeryüzünde yürüyen hiç bir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki,
(onlar da) sizin gibi birer ümmet olmasınlar (onların durumları, rıziklan,
ecelleri takdir edilmiş, yazılmıştır) Biz kitabta hiçbir şeyi eksik
bırakma-mışızdır. Sonra (onlar), Rabbleri(nin) huzuruna toplanacaklardır.
39- Bizim
ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir.
Allah dilediği kimseyi de doğru yola koyar.
Bu ayetlerde
kafirlerin Hz. Peygamber (s)'e meydan okuyuşları anlatılıyor. Kafirler Hz.
Peygamber (s)'den Allah tarafından nübüvvetini teyid eden mucize ve ayetlerin gönderilmesini
isliyorlardı. AHahu Teala da Hz. Peygamber (s)'in, o kafirlere şöyle cevap
vermesini emrediyordu. Kuşkusuz AİIah bunu göndermeye kadirdir. Fakat bunun
gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi hususunda Allah'ın hikmetini o meydan
okuyanların çoğu bilmiyorlar, anlamıyorlar. Bilinmelidir ki Allah'ın gücü daha
geniş ve daha kapsamlı olup onun ayetleri her taraftan gözler önüne
serilmiştir. Yeryüzünde yürüyen her canlıyı ve havada uçan her şeyi O Allah
yaratmıştır. Allah herşeyi yöneten ve gözetendir. Herşey Allah'ın ilmihalinde
olup O'nun hükmü ve tasarrufunun dışına çıkamaz. Bütün yaratılanların dönüş
yeri O'nadır.
Gözlerinin önünde açık
açık Allah'ın ayetleri sergilendiği halde hâlâ Allah'ın ayetlerini
yalanlayanlar aciz durumda olan kimselerdir. İman etmek için yeni ayetler bekleyenler;
duymayan sağırlar ve konuşmayan dilsizlerdir? Onların durumu zifirî karanlıkta
yürüyüp de gözlerinin önünü göremeyenlerin durumu gibidir. Allah dilerse onları
doğru yola iletir, dilerse de sapıklık üzere devam ettirir. Müfessirler
kafirlerin Hz. Peygam-ber(s)'dcn kendilerine ayet getirmesini isteyen ayetler
konusunda herhangi bir şey aktar-mamışlardir. Ayetler bir önceki ayetlere matuf
olup aralarında tam bir bütünlük söz konusudur. Yine kafirlerin tutumları,
acziyelleri ve genel olarak bunların eleştirilmesi ayetlerin akışı içerisinde
devam etmektedir.
Ayet indirilmesi
isteğiyle meydan okuyanlara en güzel bir şekilde cevap verilmesi konusunda
Kur'an-ı Kerim'in üslubuna dikkat çekiliyor. Kafirler yeni ayet indirilmesini
isteyerek, Hz. Peygamber'e meydan okurlarken, Kur'an-ı Kerim yeryüzü, gökyüzü,
insan, hayvan ve kuşlar üzerinde temsil edilen Allah'ın en büyük ayetlerine
dikkatleri çekiyor. Bütün bunlara rağmen kim Allah'a inanmıyor, O'nun ibadete
layık olduğunu kabul etmiyor ve yüceliğini bu ayetler üzerinde göremiyorsa
başka ayetlerle de iman etmez. Özellikle iman, olağanüstü mucizelerin
varlığına bağlı olmayıp; sağ duyuya, hak konusunda istekli olmaya ve iyi niyete
bağlıdır. İşte bu tür anlamlar kafirler tarafından ortaya atılan her bir meydan
okuyuşun hikaye akışı içerisinde Kur'an-ı Kerim'de tekrarlanmıştır.
"Yeryüzünde
yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi
ancak sizin gibi topluluklardır. Biz bu kitabta hiç bir şeyi eksik bırakmadık.
Nihayet (hepsi) toplanıp Rabb'lerinin huzuruna getirilecektir" ayetindeki
"sizin gibi topluluklardır", "biz bu kitapta hiç bir şeyi eksik
bırakmadık" cümleleri konusunda müfessirler farklı yorumlar yapmışlardır.
Bazıları, kainatta olan ve olacak bütün olaylar Kur'an-ı Kerim'de vardır,
demiştir. Bazıları, bunun lehvi mahfuzda yazılı olduğunu söylemiş ve onu da var
olan maddi bir gerçek olarak kabul etmiştir. Bazıları da yeryüzünde bulunan
bütün insanlar ademoğlu soyundan olup öldükten sonra hesap vermek için
diriltileceklerdir, diye açıklamıştır. Birinci cümleyle ilgili kimileri;
"sizin gibi sınıflardır ya da Allah' in yaratması yönünden onlar da sizin
benzerlerinizdir" anlamına geldiğini söylemiştir.
İkinci cümleyle
ilgili; Allah'ın ilminin yarattığı herşeyi kuşattığı, onların rızkını vermeyi
ve onları idare etmeyi hiçbir zaman unutmadığı anlamına geldiğini
belirtmişlerdir.
Üçüncü cümleyle ilgili
ise: Ölümün kastedildiği ve bununla insanın yaratıcısına, Rabbinc döneceği,
anlamına geldiği ifade edilmiştir.
Her halükarda bu
cümlelerin içerdiği ayetler Allah'ın üminir kudretinin, hikmetinin ve hükmünün
knpsamlı olduğunun altını çizmiştir. Allah'ın bu evrensel gücü ve ilmi
karşısında, yeryüzünün neresinde olursa olsun ayet indirilmesi istemiyle
okumaya kalkışması onu acze düşüremez.
"Allah
kimi dilerse onu şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola iletir" ayetinin
son kısmında Allahu Teala'mn genci olarak insanlardan bir kısmını sapıklık
üzerine bir kısmını da hidayet üzerine daim kıldığı vehmine kapılınabilir.
Oysa başka ayetlerde bu vehmi ortadan kaldıracak kayıtlarla benzer ibarelerin
geldiği görülmüştür. "Allah sadece (asıkları saptırır"(Bakara, 26),
"Allah sadece zalimleri saptırır"(İbrahim, 27). "Allah
kendisine yönelenleri hidayete erdirir"(Rad, 27), Bu ayetlerde de
görüldüğü gibi ayetler mutlak olarak zikredildiği zaman yukarıdaki ibareyi öyle
anlamak doğrudur. Fakat ayetler çeşitli kayıtlarla geldiği zaman sözkonusu
vehimler ortadan kalkıyor. Bununla birlikte bizim konumuz olan ayetlerde
Allahu Teala'mn insanları mutlak anlamda ya hidayet ya da dalalet üzere
yaratmadığına dair karineler vardır. Mesela Allahu Teala bu ayetlerde kafirleri
kör ve sağırlıkla vasfederek, onların inkarları ve yalanlamalarından dolayı
cehenneme girecekleri uyarısında bulunuyor. [40]
40- De ki; "Düşündünüz mü kendinizi hiç?
Size Allah'ın azabı gelse ya da o (kıyamet) saati'[41]'
gelse Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru (sözlü) iseniz söyleyin (bakayım)?
41- Hayır,
yalnız O'ha yalvarırsınız; O da dilerse istediğiniz belayı açar ve o zaman
ortak koştuklarınızı hep unutursunuz.
Birinci ayette Hz.
Peygamber (s)'e, kafirlere şöyle sorması emrediliyor. Size tehlike, azap gelip
çatsa ya da ecelinizin yaklaştığım, saatinizin dolduğunu hissetseniz Allah'tan
başkasına mı yalvarırsınız? Allah'a iman davasında doğru sözlü iseler haydi
söylesinler bakalım!
İkinci ayette ise
kafirlerin bu durumlarda Allah (cc)'ın dışında hiçbir kimseye
yalva-ramayacakları, Allah (c)'a ortak koştukları tanrıları unutacakları ve böylesi
anlarda sadece Allah'ın, zarar ve belayı defetmeye yeteceğini onlann da kabul
edeceği belirtiliyor. Her iki ayet de, tartışma konumunu hikaye etmeye devam
ederken siyakla tam bir bütünlük arzediyor. Ayetlerde rahat zamanlarında
Allah'a ortak koşan, bir olan Allah'a yapılan çağrıya duyarsız kalan ve fakat
tehlike anlarında sadece tek olan Allah'a sığınan müşriklere uyan ve kınama yer
almaktadır. Bu iki ayette ifade edilen durumun Yunus suresi 22-23. ayetler
başta olmak üzere çeşitli ayetlerde farklı biçimlerde anlatılmıştır.
İkinci
ayette müşriklerin Allah'a ve Allah'ın dışındaki ortaklara olan inançları açık
ve güçlü bir şekilde ortaya konuyor. [42]
42- Andolsun, senden önceki ümmetlere
(peygamberler) gönderdik de onları dayanılmaz zorluk (yoksulluk)'[43] ve
sı-kıntılar(a)[44]' çeviriverdik. Umulur ki
yalvarırlar diye[45]'.
43- Onlara,
zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi?[46] Ama
onlann kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü)
gösterdi.
44- Derken
kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin
kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle 'sevince kapılıp
şımannca", onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutlan suya
düşenler oldular[47]
45- Böylece zulmeden topluluğun[48]'
kökü kurutuldu. Hamd alemlerin Rabbı olan Allah'adır.
Ayetlerde, önceki
toplumların başına gelenler hatırlatılıyor. Allahu Teala onlara deliller ve
öğütlerle birlikte Peygamberler göndermesine rağmen onları dinlemediler, öğüt
almadılar. Bunun üzerine Allah da onlann kendisine yönelmelerini sağlamak için
mallardan, canlardan ve maddelerden biraz almakla onları imtihan etti. Fakat
onlar buna aldırmayıp şeytanın kendilerine hoşgöstcrdiği sapıklıkları ve
aşırılıkları üzere devam ettiler. Allah onlar Üzerindeki imtihanını biraz daha
artırdı, zorluklardan sonra onlann üzerine kolaylıklar, sıkıntıdan sonra
rahatlıklar getirdi. Bunlarla ferahladılar, Allah'ı unutmayı daha da
artırdılar. Allah'ı unutmayı daha da sürdürdüler. Peygamberlerin davetlerine
ve öğütlerine iyice yüz çevirdiler. Böylece Allah onlara belasını ve azabını
indirerek zalimlerin kökünü kazıdı ve Allah'a yönelmeleri için kurtuluş
fırsatını ortadan kaldırdı.
Ayetler siyakla
bütünlük içerisinde olup peş peşe gelmeye devam ediyor. Ayetlerde o kafirlere
uyanda bulunma gayesiyle, Arap kafirlerinin konumlarını, inatlannı ve yüz
çevirmelerini anlatan pasajların akabinde önceki toplumları hatırlatma
konusunda Kur'anî yöntemin devam ettiğini görüyoruz.
Yine ayetler,
zalimlerin bolluk ve rahatlık içerisinde olmalarını, Rabbani bir imtihan
olduğunu, zalimlerin kökünü Allah'ın kazıyacağını belirterek Rasulullah (s)'ı
müjdelemeye ve kalbini tatmin etmeye devam ediyor.
Zaman
açısından ayetler hususî olmakla birlikte uyarı açısından bütün zaman ve mekanı
kapsayıp Allah'ın anılmasının gerekliliği, onu kızdıran şeylerden
kaçınılmasının zorunluluğu, ayetlerine ve emirlerine her halükarda tabi olmanın
kaçınılmazlığı vurgulanıyor. [49]
46- De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah
sizin İşitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi de mühürlerse, onları
size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, biz nasıl ayetleri
çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da[50]'
sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar[51]!
47- De ki:
"Düşündünüz mü hiç; size Allah'ın azabı apansız ya da açıktan
geliverirse, zulme sapan kavimden başkası mı yıkima uğrayacak?"
Bu iki ayette Hz.
Peygamber (s)'e şu soruları yöneltmesi emrediliyor. Allah kulaklarınızı sağır,
gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları Allah'tan başka kim geri
döndürebilir? Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan
başkası mı helak olur? Birinci ayetin ikinci kısmı da eleştirerek aynı konuya
devam ediyor. Al-lahu Teala onlara misaller vererek ayetlerinde çeşitli
yöntemlerle gerçekleri onlara açıklıyor. Fakat onlar bütün bunlardan yüz
çeviriyorlar. Bu iki ayet kafirleri uyan, eleştiri ve gülünç olan konumlarını
peşpeşe sıralama yöntemini kullanırken aynı siyak üzere devam ediyor.
İkinci
ayetin birinci paragrafında Allah'ın azabının, zulümleri, cürümleri, isyanları
ve taşkınlıkları sebebiyle zalimlere olacağına dair bir çok kez tekrarlanan
etkileyici Kur'anî metinler bulunmakladır. [52]
48- Biz elçileri müjde vericiler ve uyanp
korkutucular olmaktan başka (bir nedenle) göndermİyoruz. Şu halde kim İman
ederse ve (davranışlarını) düzeltirse, artık onlar İçin korku yoktur, onlar
mahzun da olacak değildirler.
49-
Ayetlerimizi yalanlayanlara, fıska sapmalarından dolayi azab dokunacaktır.
Aynı şekilde her iki
ayet peşpeşelik ve bitişiklik açısından siyakla bağlantılıdır. Burada her iki
ayet, Allah'ın uyarıcı ve müjdeleyici elçiler gönderdiğine dair Önceki
ayetlerde belirtilen uyarı ve korkutma ayetlerinden sonra Rabbani ültümatom
içermekte ardından insanların durumlarına göre iki sınıfa ayrıldığını
belirtmektedir. İman eden ve salih amel işleyenler için kurtuluş ve müjde
vardır. Onlar ne korkacak ne de mahzun olacaklardır. Yalanlayanlar için
yaptıklarına karşılık Allah'dan uzaklaştıran azab vardır.
Yine
ayetlerde Allah'ın rahmet ve güvenliğinin iman eden ve salih amel işleyenlere,
azabının ise fasıklara ve isyancılara olacağına dair Kur'anî naslar
bulunmaktadır. [53]
50- De ki:
"Size Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve
ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına
uymam." De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek
misiniz?"
Bu ayet Hz. Peygamber
(s)'e kendisinin hazinelere sahip olmadığını, gayb hakkında bilgisinin
bulunmadığını, sadece Allah tarafından müjdeleyici ve davetçi olarak gönderildiğini,
konuştuklarının ve yaptıklarının vahiyle bağdaştığını ilan etmesini emrediyor.
Sonra ayet görenlerle görmeyenlerin bir olup olmayacağını, kafirlere soru
şeklinde alayla ve küçümseyici bir üslupla soruyor.
"De ki: Ben size,
Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem, size ben
bir meleğim de demiyorum" ayeti açık ve net bir şekilde siyakla doğrudan
bağlantılıdır. Ayetteki muhatab çoğul zamiri önceki ayetlerde konumlan ve
meydan okuyuşları anlatılan müşrik kafirlere dönmektedir. Ayet, Hz. Peygamber
(s)'in beşer olma yönünü, görevinin uyarı ve müjdelemek olduğunu vurgulama
bakımından oldukça ilginçtir. Ayet Hz. Peygamber (s)'e, kendisinin melek
olmadığını, gaybı bilmediğini, Allah'ın hazinelerine sahip olmadığım ve sadece
kendisine gelen vahiyle sınırlı olduğunu ilan etmesini emrediyor. Nitekim buna
benzer açıklamalar Yunus ve Araf surelerinde de geçmişti.
Hazin
tefsirinde, bu ayetin tefsiri akışı içerisinde şunlann söylendiğini görüyoruz:
"Şüphesiz Hz. Peygamber kendi nefsinde bulunan şeyleri Allah'a tevazudan
ve O'na olan kulluğu itiraftan dolayı yalanlamıştır". Bu söz gerçekten çok
ilginçtir. Çünkü mü-fessir, Hz. Pcygamber'in nefsinde olan şeyleri
yalanlamasının, Kur'an-i Kerim'inde defalarca üzerinde durduğu beşer olması
gerçeğinden kaynaklandığını gözardı etmiştir. Nitekim bunu Allahu Teala
emretmiş olup, Hz. Peygamber'in doğrudan söylediği bir şey değildir. Bu da
Peygamber (s)'in Allah'ın emirlerini yerine getirirken müşrik olsun, mü'min
olsun bütün insanlara kendi nefsinden olanları yalanlamakla emrolunduğunu
açıklarken konumunun Üstün olduğuna hiç kuşkusuz engel teşkil etmez. [54]
51-
Rablerİne (götürülüp) toplanacaklarından korkanları'[55]
onunla (Kur'an'la) uyarıp korkut. Onlar için ondan başka ne velileri vardır ne
de şefaatçileri. Umulur ki korkup sakınırlar.
52-
Sabah-akşam O'nun yüzünü (rızasını) dileyerek Rable-rine dua edenleri kovma.
Onların hesabından senin üzerinde birşey (yükümlülük), senin hesabından da bir
şey (yükümlülük) yoktur ki onları kovman gereksin. Yoksa zalimlerden olursun'[56]'.
53- Böylece
"Allah İçimizden bunlara mı lütufta bulundu?" demeleri için onlardan
bazısını bazısıyla denedik'[57]
Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil mi?
54- Bizim
ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selam olsun
size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, İçinizden kim bir cehalet sonucu
bir kötülük işler, sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse kuşku yok, O,
bağışlayandır, esirgeyendir.
55-
Suçlu-günahkârların yolu apaçık ortaya çıksın diye'[58]ayetlerimizi
işte böyle birer birer açıklamaktayız.
Birinci ayette, Hz.
Peygambere, haşr gününde Allah'tan korkan, O'na döneceğine inanan, O'nun
dışında hiç bir dost ve şefaatçi tanımayan Özel bir sınıfa özel bir biçimde
Kur'an ile uyanda bulunmasına dair Rabbani bir emir vardır. Zaten Allah'tan
sakınacak, öğüt ve uyanlardan istifade edecek de bu sınıftır.
İkinci ayette, Hz.
Peygamber'e, Allah'ın rızasını isteyerek, O'na yönelerek sabah akşam O'na
yalvaranları etrafından kovmamasına dair Rabbani bir nehy sözkonusudur.
Hz. Peygamber'in
hesabı kendisinedir, onların hesabı da kendi Üzerlerinedİr. Hz. Peygamber (s)
onları etrafından şayet kovarsa, o zaman zorbaci ve zalimlerden olmuş t olur.
Üçüncü ayette,
mü'minler karşısında kafirlerin tutumları hikâye ediliyor. Burada Rabbani bir
deneme mevzubahistir. Küfrün önde gelenleri Peygamber (s)'e, fakir ve
miskinlerin ekseriyetle tabi olduklarını görünce alaycı ve küçümseyici bir
şekilde; Allah'ın kendilerine hidayet ve rahmet verdiği kimseler bunlar mı
diye soru soruyorlardı. Allah da onlara; insanların farklı sınıflar halinde
yaratılmasının birbirleri arasında tasarruflarının nasıl olacağını imtihan
etmek için olduğunu ve kendisinin nimetine kimin şükredeceğini, hidayetine
kimin layık olduğunu bizzat kendisinin bildiği şeklinde cevap veriyor.
Dördüncü ayette, Hz.
Peygamber'e kendisine gelen mü'minlere iyi davranması, isteklerine cevap
vermesi, onlardan her kim bilmeyerek bir günah işler, sonra ona tevbe eder de
kendini düzeltirse Allah'ın onu bağışlayacağı ve esirgeyeceği müjdesini vermesi
emrediliyor.
Beşinci ayette ise,
suçluların takip ettikleri yolu iyice tanımaları için ayetlerin uzun uzadıya
açıklanması neticesinde, Rabbani bir ültimatom var.
Ayetler
çeşitli parçalarla birbirine bağlanmış bir bütün halindedir. Son ayette bunun
böyle olduğuna dair karine olarak gelmiş olup, siyakla kopukluk
arzetmemektedir. Ayetler kafirlerle olan tartışmayı aktarıp, onlara yönelik
uyarılan yaptıktan sonra Muhammedi risalete iman edenlere yönelerek Kur'anî
uyarı ve öğütlerden ancak bunların istifade edeceğini belirtiyor. [59]
"Rabblerinin
rızasını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma!" ayeti, üçüncü
ayetin işaret ettiği bu konumla ilgili müfessirler[60]
çeşitli rivayetler aktarmışiardır. Bazı rivayetlerde küfrün Öncülerinin Hz.
Peygamber (s)'e uğradıklarında yoksulları onun etrafında toplanmış halde
görünce onlarla alay ederek şöyle dedikleri kaydedilmiştir: "Allah,
aramızda bunlara mı ikramda bulunup hidayete erdirdi." Bazı rivayetlerde,
onların davete icabet etme konusunda o yoksullarla tartıştıkları aktarılmıştır.
Bazı rivayetlerde, onlar Hz. Peygamber'in yanına geldikleri zaman etrafında
bulunan o yoksulları kovmasını istedikleri nakledilmiştir. Bazı rivayetlere
göre, Hz. Peygamber'in onların isteklerine cevap verme gelmiştir. Hatta Hz.
Ömer Mekke ileri gelenlerinin ne istediklerinin açığa çıkması için bunu
yapmasını teklif etmiştir.
Bu rivayetlerden
bazıları ve özellikle de son rivayet bunun Medine'de nazil olduğunu
belirtmesine karşın ayetlerin Mekke'de İndiği konusunda ihtilaf yoktur. Nitekim
İbn Kesir de bunun farkına varıp dikkatleri çekmiştir.
Rivayetlerin durumu ne
olursa olsun, ayetler nebevî siretin tablolarından bir tabloyu gözler önüne
sermektedir. İslam'ın ilk dönemlerinde inananların çoğu fakir ve miskinlerden
oluşmaktaydı. Küfrün öncüleri de Hz. Peygamber'in yaptığı daveti başarısızlığa
uğratmak için bunu bir araç olarak kullanıyorlardı. Küfrün Öncülerinden
kimileri kendi düzeylerinden hiç kimsenin İman etmediğini bahane ederek
Peygamber (s)'den etrafında bulunanları kovmasını ve bu takdirde yanına gelip
oturacaklarını söylüyorlardı. Ayetlerin içerisinde, küfrün öncülerinin bu
konumunun Hz. Peygamber'i biraz etkilediği, onların hidayete ermelerini temenni
ettiği ve bu amaca uygun olarak da onların bazı isteklerini yerine getirmeyi
düşündüğü, anlaşılmaktadır. Bunun için ayetler, bu tür davranışların Abese
suresinin tefsirinde de belirtildiği üzere yanlış olacağına dikkatleri çekiyor.
Bu konuda Kehf suresinde
yer alan bir ayet oldukça anlamlıdır: "Sabah aksam Rab-terine, O'nun
rızasını dileyerek dua eden/erle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının
süsünü isteyerek göz/erini onlar (fakirler)dan çevirme. Kalbini bizi anmaktan
gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan o kimseye
boyun eğme" (Kehf, 28). Bu ayette de anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber'Ic
küfrün öncüleri arasında bu konuda münakaşa olduğu göze çarpmaktadır.
Ayetlerin
muhtevasında, bir Önceki ayete atıfta bulunulmasında ve peşpeşe gelen ayetlerin
muhtevasında da hissedildiği gibi bu ayetler doğrudan bu tür konumlardan dolayı
inmemiştir. Aksine kafirlerin konumlarını ve acziyetlerini hikâye eden siyak
içerisinde bir başlangıcın devamı olarak inmiştir.
Ayetlerin
kapsamı ve içeriği üzerinde durulduğunda fakir ve toplumsal alanda geri kalmış
da olsa salih bir mü'minin değerinin ne kadar yüce olduğu konusunda, Kur'anî
hedefleri sergileyen üstün tablolar görülür. Kafir ne kadar da zengin olursa
olsun bir mü'minle kıyaslanması asla mümkün değildir. Üstünlük ancak imanla,
salih amelle, İyi niyetle ve kalb temizliği ile olur. [61]
56- De ki:
"Ben sizin Allah'tan başka tapmakta olduklarınıza tapmaktan
nehyedildim." De ki: "Ben sizin neva (istek ve tutkularınıza uymam;
yoksa bu durumda ben şaşırıp sapmış ve doğru yolu bulmamışlardan olurum.
57- De ki:
"Ben, gerçekten Rabbİmden kesin bir belge üzerindeyİm, siz ise onu
yalanladınız. Sizin kendisine acele ettiğiniz (azab) de yanımda değildir.
Hüküm yalnızca Allah'ındır. O doğru haberi veriri'[62] ve O
ayırd edenlerin en hayırlısıdır[63].
58- De ki:
"Kendisine acele etmekte olduğunuz şey benim yanımda olsaydı, benimle
aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu. Allah zulmedenleri'[64]' en
iyi bilendir."
Bu ayette Hz.
Peygamber (s)'e, Allahu Teala kendisinin dışında tapanlara ibadet edilmemesini
ve onların hevâlarına tâbi olunmamasını emrediyor. Çünkü bu durumda hidayet
üzere olmayan sapıklık içerisine dalınmış olunur. Oysa Peygamber, onların yalanlamalarına,
inkar etmelerine rağmen Rabbi tarafından verilen bir delil üzere olmuştur.
Ayetlerde, onların hemen istedikleri şeylerin Hz. Peygamber'in elinde olmadığı
ve şayet olsaydı onlarla Peygamber arasında meselenin hallolunacağı
vurgulanmıştır. Fakat bütün bunların Allah'ın elinde olduğu, Allah'ın hakkı
söylediği, insanlar arasında en eüzel bir biçimde hükmedeceği, zalimleri ve
azgınları en iyi bir şekilde bildiği kaydedilmiştir.
Ayetler, Hz.
Peygamber1 lc kafirler arasında olan tartışma ve münazaraları hikaye e-den
başlangıç siyakı ile doğrudan bağlantılıdır.
"Hevalartnıztı
uymuyorum" cümlesinin daha önceki ayetlerin de içerdiği yoksul
müslümaniann Hz. Peygamber'in etrafından uzaklaştırılmasını isteyen küfrün
Öncülerine bir cevap olma ihtimali vardır. Aynı şekilde İsra suresi, 73-74,
Kalem suresi 9-10. ayetleri ve diğer ayetlerde yer alan küfrün öncülerinin
Peygamber'in bazı durumlarda kendilerine kolaylık sağlaması alanındaki
isteklerine cevap olma İhtimali de vardır. "Ma testecilâne bihi" cümlesiyle
neyin kastedildiğine gelince, tercih edilen görüşe göre, bununla kafirlere
Kur'an'jm va'dettiği azap kastedilmektedir. Zira kafirler, Yunus suresi 47-50,
Hud suresi 8 ve Şuara suresi 207-208. ayetleri ve daha bir çok ayetin hikmetini
anlattığı azab konusunda, Hz. Peygamber'e meydan okuyarak şayet gerçekse
kendilerine hemen indirilmesini istiyorlardı. [65]
59- Gaybın
anahtarları O'nun kalındadır. O'ndan başka hiç kimse onu bilmez. Karada ve
denizde olanların tüYnünü O bilir. O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin
karanliklarmdaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey)
apaçık bir kitaptadır.
60- Sizi
geceleyin öldüren (uyutan) ve gündüzün güç yeti-rip etkilemekte (yapıp
kazanmakta) olduklarınızı bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda
sizi dirilten (uyandıran) O'dur. Sonra en son dönüşünüz O'nadır. Sonra
yapmakta olduklarınızı'[66]'
size O haber verecektir.
61- O,
kulları üzerinde kahredici (kahhar) olandır. Size koruyucular gönderiyor.
Sonunda sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, elçilerimiz onun
"hayatına son verirler" Onlar (bu işte, ne eksik ne fazla) kusur
etmezler.
62- Sonra da
gerçek mevlâfarı olan Allah'a döndürülürler. Haberiniz olsun; hüküm yalnızca
O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır.
Ayetler, gaybın
anahtarının Allah'ın elinde olduğunu, gaybi Allah'tan başka kimsenin
bilmediğini, Allah'ın ilminin küçük ya da büyük ne olursa olsun yeryüzünde,
gökyüzünde, karada, denizde ve karanlıklarda herşeyi kuşattığı, insanları gece
Allah'ın uyuttuğu, gündüz ne kazanacaklarını O'nun bildiğini, hayatta kalmanın
sebeplerine sarılmayı O'nun sağladığını, insanların öldükten sonra Allah'a
dönerek O'nun huzurunda hesaba çekileceklerini, Allah'ın her şeyin üstünde
yegâne kudret ve tasarruf sahibi olduğunu, kullar üzerinde Allah'ın koruyucu ve
gözetici meleklerinin bulunduğunu, insanların ecellerini bu melekler
vasıtasıyla aldığını, bu meleklerin görevlerini eksiksiz biçimde yerine
getirdiklerini, sonra insanların gerçek sahibi olan Allah (c)'a
döndürüleceklerini, hükmün sadece O'nun olduğunu ve O'nun hesaplan görenlerin
en çabuğu olduğunu anlatıyor.
"Gaybın
anahtarları Allah'ın yanındadır. O'nu O'ndan başka kimse bilmez" ayetiy-le
ilgili olarak müfessirler Buharı'den rivayet edilen bir hadis naklelmişlerdir.
Buha-ri'nin rivayetine göre Hz. Peygamber (s) şöyle buyuruyor: "Gayb'ın
anahtarı beştir" sonra Hz. Peygamber Lokman süresindeki şu ayeti
okumuştur. "Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah'ın katımladır.
Yağmuru o yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağım
bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır"
(Lokman, 34).
Ayette belirtilen beş
durumun tamamı açık bir şekilde gaybla nitelenmem iş tir. Aüa-hu Tcala'nın
ilminde olan bazı şeyleri kullarından bazılarına iiham etmesini yalanlayan
herhangi bir şey bulunmamaktadır. Bunu bazı tefsirciler de[67]
belirtmiştir. Zemahşeri "Gaybın anahtarları" ifadesinin mecazi
olduğunu, sadece Allah'ın gaybı bildiğini, gaybın anahtarlarının sadece O'nun
elinde bulunduğunu söylemiştir. Bu söz oldukça acık ve nettir. Taberi, nebevi
hadisi nakletmekle birlikte şöyle demiştir: Cümlenin te'vi-li şöyledir: Allahu
Teala kulları içerisinde zalimleri bilir. Allah'ın yanında kulların bilmediği
bilgiler olup onlar bunu bilemezler, anlayamazlar. Bu sözler, sözkonusu cümlenin
önceki cümleyi açıkladığını ve tamamladığını ifade ediyor.
Müfessirler
"Geceleyin sizi öldüren O'dur" cümlesi hakkında şunları söylüyorlar;
Araplar, uykuyu küçük ölüm, ölümü ise büyük ölüm diye tabir ediyorlardı. Bu da
Ölümle uyku arasında bazı benzerlikler olduğundan dolayı mecaz kabilindedir'[68].
Bazı müfessirler
"sümme ruddû" cümlesindeki zamiri Allah'ın elçilerine döndürmüşlerdir.
Nitekim bazıları da Allah'ın elçilerinin öldürdüklerine döndürmüşlerdir[69].
60. ayeti kerimede
inanılması gereken gaybi meseleler belirtilmiştir. Bu konu bir kaç kez
tekrarlanmış ve çeşitli Örnekler geçmiştir. Araf suresi 37. ayet bunlar
arasındadır. Üzerinde durduğumuz ayetin baş tarafı ise bu ibareyle Allah'ın
kulları üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğunu vurgulamıştır.
Ayetlerin
üslubları oldukça etkileyicidir. Ayetler, Allah'ın ilminin herşeyi kuşattığını,
her konuda mutlak tasarruf sahibi olduğunu, kafirlere vadedilen uyarıların
gerçekleşeceğini, Allah'ın kudretinin onlar üzerinde olup, kalplerine korku
salacağını anlatmıştır. [70]
63- De ki:
"Gizli ve açık olarak; bizi bundan {bu güç duamdan) kurtarırsa elbette
şükredenlerden olacağız!" diye
ona yalvarıp
yakardigınrz zaman, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim
kurtarıyor?"
64- De ki: "Ondan ve bütün sıkıntılardan
sizi Allah kurtarıyor sonra siz yine O'na ortak koşuyorsunuz!?"
65- De ki:
"O sizin üzerinize üstünüzden, yahut ayaklarınızın altından bir azab
göndermeğe ya da sizi parti parti birbirinize düşürüp kiminize kiminizin
hıncını taddırmağa[71] kadirdir."
Bak anlasınlar'[72] diye ayetleri nasıl
açıklıyoruz.
Allahu Teala bu
ayetlerde Hz. Peygamber'e kafirler için şu soruyu yöneltmesini emrediyor.
Karanın ve denizlerin karanlıklarından, tehlikelerinden sizleri Allah'tan başka
kim kurtarır? Bu durumlarda Allah'a gizii gizli yalvararak "bizi bundan
kurtarırsan şüphesiz sana Şükrerîenlerden olacağız" dersiniz değil mi?
Sonra bu sorulara ayetler şöyle cevap vererek devam ediyor: Bütün bunlardan
sizi kurtaracak tek mercii Allah'tır. Bu ve diğer tehlikelerden kurtulmanız
Allah'ın elindedir, Buna rağmen siz normal durumlarda selametle olduğunuz
anlarda Allah (c)'ın dışındakilere yönelip dua ediyorsunuz.
Ayetler, Allah'ın
onlar üzerine gökten ve ayaklarının altından azab göndermeye, onları birbirine
düşürüp fırkalara ve gruplara ayırarak hınçlarını çıkartmaya güç
yctirebile-ceği, onların sapıklıklarını anlamaları, idrak etmeleri için sözün
yönünü evirip çevirdiğini anlatıyor.
Aynı şekilde ayetler
kafirlere cevap verme ve onları uyarmaya devam etmekle birlikte siyakla lam
bir bütünlük içindedir.
"GuîiHah"
cümlesi her ne kadar Rabbani vurgu olsa da daha önce çeşitli ayetlerde açık bir
biçimde anlatılan, kafirlerin tehlike anında bir olan Allah'ı tanıdıklarını,
O'na karşı ihlasla yalvardıklarını belirten durumlarını yansıtıyor. [73]
66- O (Kur'an), gerçek iken kavmin onu yalanladı.
De ki: "Ben size vekil'[74]'
değilim!"
67- Her haberin gerçekleşeceği bir zaman[75]'
vardır. Yakında bilirsiniz.
Bazı müfessirlcr
(bihi/omı) zamirini Kur'an'a ve Muhammedi risalete döndürürken, bazıları da
önceki ayetlerde kafirlere va'dedilen azaba döndürmüşlerdir. Gördüğümüz
kadarıyla bu siyakla da uygunluk arzetmekiedir.
Buna göre birinci ayet
kafirlerin yalanlayıcı tutumlarından ötürü kendilerine va'de-dilen ve
gerçekleşmesi konusunda hiç kuşku bulunmayan azabı anımsatmaktadır. Peygamber
(s)'e de onların uğratılacağı azaptan sorumlu olmadığını ilan etmesi emredilmiştir,
ikinci ayette ise, her haberin gerçekleşeceği bir zamanın oiduğu, kafirlere
va'de-dılenlerin hiç şüphesiz gerçekleşeceği ve bunun doğruluğunu kendilerinin
de görecekleri uyarısı yapılmıştır.
Görüldüğü
üzere bu iki ayet yapılan açıklamalarla genel akış içerisinde tam bir bütünlük
sergilemektedir. Ayetin mucizesi inallarında, yalanlamalarında ve alaylarında
İsrarlı olmaya devam eden küfür öncülerinin Bedir savaşında bozguna
uğramalarıyla gerçekleşmiştir. [76]
68-
Ayetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları[77]
gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir; eğer
şeytan sana (bunu) unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zalimler
topluluğuyla oturma!
69-
(Allah'ın azabından) korunanlara, o (inanmaya)nlarm hesabından bir sorumluluk
yoktur, ama belki (inanıp) korunurlar diye bir hatırlatmak lâzımdır.
70- Bırak o
dinlerini oyun, eğlence yerine koyan ve dünya hayatının aldattığı kimseleri de
sen o (Kur'an) ile (şunu) hatırlat ki, bir kişi yaptığı işin eline teslim
edilmeye görsün[78]', (yoksa) Allah'tan başka
onun ne bir dostu, ne de bir yardımcısı olmaz. (Amelinin elinden kurtulmak
için), her türlü fidyeyi'[79]
verse de ondan kabul edilmez. İşte onlar, kazandıklarının eline teslim
edilmişlerdir. Onlar için kaynar sudan bir içki ve inkarcılıklarından dolayı
da acı bir azab vardır!
Ayetlerde, Hz.
Peygamber (s)'e, Allah'ın ayetleri hakkında ileri-gerİ konuşan katilleri
gördüğünde onlar başka söze geçinceye kadar onlarla beraber oturmaması emrediliyor.
Eğer şeylan bunu kendisine unutturursa hatırladıktan sonra onların meclisini
terket-mesi isteniliyor. Ayetler, takva sahibi insanların inanmayanların
günahlarında herhangi bir sorumluluklarının olmadığını, fakat o günahkar
zalimlerin meclislerinden uzak du-rulmasi gerektiğini hatırlatıyor.
Yine ayetler, Hz.
Peygamber (s)'e, dinlerini bir oyun ve eğlence edinen, mal, güç ve refahın
sağladığı şeylerle dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri bir tarafa
bırakması, insanlara risaletini tebliğ ile ve bu insanları, Allah'tan başka dost
ve şefaatçi olmayan, fidye kabul edilmeyen ve en şiddetli azaba
uğratılacakları bir gün için uyarma iîe yetinmesini emretmektedir.
''Batıla dalanlarla
birlikle dalıyorduk." (Müddesir, 45), ''Ki onlar daldıkları batıl içinde
oyalanıp durdular." (Tur, 12), "Sen bırak onları, kendilerine söz
verilen günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar, oynaya dursunlar.17
(Zuhruf, 83).
Kimi müfessirler[80]
zikredilen Nisa süresindeki ayetin bizim tefsirini yapmaya çalıştığımız
ayetlerden birinci ayetle neshediidiğini söylemişlerdir. Biz Nisa süresindeki
ayelin ncshcdildiği değil, aksine le'kid etliği kanaatindeyiz. En'am
süresindeki ayet Allah'ın ayetlcriyle alay etmeye dalanlarla oturmaya müsamaha
göstermemiştir. Sadece Allah'ın emrinin, unutulması halinde müsamaha edilmiş,
hatırlandığı takdirde ise kalkmanın zorunluluğu belirtilmiştir.
Ayetlerin hususiliği
ve siretteki durumlarla bağlantısıyla birlikle, Allah'ın dini. ayeti ve
pcygamberiylc alay edenler, hak ve edep .sınırlarını aşarak ileri geri
gidenlerle aynı mecliste oturulmasının tehlikesini gösteren daimi bir uyarı
vardır.
Bazı müfessirler[81]"Eğer
şeytan sana unutturursa" ibaresi üzerinde durarak Hz. Peygamber üzerinde
unutmanın caiz olup olmadığını sorguiamışiar ve sonra şeytanın etkilemesinden
dolayı caiz olacağını belirtmişlerdir. Ayet, [İz, Peygamber (s)'in de
unutabileceği konusunda oldukça açıktır. Bu da beşer tabiatıyla bağdaşmaktadır.
Namazda iken sehiv vuku bulduğu da bir gerçektir[82].
Şeytanın unutturması uslubî bir ifadedir ya da her İnsan için mümkün oian
şeytanın vesvesesi Hicr suresinde de belirtilen hakimiyet kabilinde değildir,
"Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak
azgınlardan sana uyan müstesna." (Hicr, 42).
Unutma, beşeri ve
dünyevi işler noktasında Hz. Peygamber için de geçerlidir. Ama dini konularda
ve Allah'tan aldığını tebliğ etme açısından bütün alimlerin de ittifak ettiği
gibi o masumdur[83].
Bazıları
da bu cümlenin yer aldığı birinci ayete dayanarak insanın sehven ya da unutarak
yaptığı haramlardan dolayı sorumluluğunun kalktığını çıkarmışlardır. Bu
görüşlerini ele Hz. Peygamber (s)'in şu hadisiyle pekiştirmişlerdir.
"Allah bu ümmetten üç şeyi kaldırmıştır: Hata, unutma ve zorlanan
şeyler". Allahu Tcala Bakara suresinde İnsanlara hata ve unutmadan dolayı
sorguya çekilmeyeceklerine dair tolerans tanıdığını belirtmiştir. [84]
Taberi'nin rivayetine
göre, müşrikler Peygamber (s)'in yanına gelerek O'nu dinlemek isliyorlardı.
Dinledikten sonra da alay etmeye başlıyorlardı. Bunun üzerine bu ayet nazil
olmuştur. Tabersi, Bcgavi ve Hazin bu ayel nazil olduğunda mü si umanların
şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: ''Bizler Kabe'de nasıl oturacağız, onu
nasıl tavaf edeceğiz? Kafirler orada sürekli Allah'ın ayetleriyle alay
ediyorlar. Onlara engel olamayacağımızdan ve orayı onlara bırakacağımızdan
korkuyoruz". Bunun üzerine ikinci ayet inmiştir.
Ayetlerin bir Önceki
ayetlere affedilmesinde ilk iki ayetin gelen ayetlerle bütünlük içerisinde
olduğu görülüyor. Ayetler birbiriyle bağlantılı bir bütünlük içerisindedir. Kafirlerin
tutumlarını hikâye eden başlangıç siyakı aynen devam ediyor. Hz. Peygamber
kendilerine verdiği öğütlerle, yönelttiği uyanlarla ve okuduğu Kur'an'la
kafirlerin alay etmesine üzülüyordu. Onların meclislerini bırakmak, onlara
uyanda bulunmamak Hz. Peygamber (s)'e zor geliyordu. İşte bunun için bu ayetler
Peygamberi teselli etmek, çektiği güçlüğü gidermek, sorumluluğunun sınırlarını
belirlemek ve kafirlere uyanda bulunmak üzere nazil olmuştur.
Bununla birlikte
birinci ayetteki hitab, mû'fret hitab zamirinin karinesİyle Peygam-ber'in
dışındakilere de gidebilir, ikinci ayetin metni birinci ayetin içerdiği
tehlikenin sadece Hz. Peygamber (s)'e has olmadığına, aksine bütün müslümanlan
içerdiğine işaret etmiştir. Nisa suresinde yer alan şu ayet de bunu destekliyor
olabilir. "O, (Allah) kitabia size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın
ayetlerinin inkar edildiğini, yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman,
onlar bundan başka bir söze dahneaya (konuya geçinceye) kadar kaiirlerle
beraber oturmayın; yoksa sizler de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları
ve kafirleri cehennemde bir araya getirecektir." (Nisa, 140). Bu ayette,
üzerinde durduğumuz, En'am suresinin ayetlerine işaret vardır.
Görüldüğü gibi yasak
sadece Allah'ın ayctieriyle dalga geçilmeye girişildiği anla sınırlıdır. Bu da
Peygamber (s)'in ve mü'minlcrin müjdeci olma görevleriyle uygunluk ar-zediyor.
Mekkî ayetler,
kafirlerin, müşriklerin ve münafıkların Allah'ın ayellcriyle alay etmelerine
çeşitli yerlerde işaret ederek bunu tekrarlamıştır. İşte bunlardan bazı ayetler
şunlardır:
"Ey
Rabbimiz! Bizi unuttuğumuz ve halaeıı yaptığımız şeylerden sorumlu tunmt!"
(Bakara. 286). İşte bunun hikmeti gereği bu tolerans tanınmıştır. Tabii bu,
Nisa surcsİn-de belirtilen hala yoluyla öldüren kimsenin diyet vermesiyle
çelişmez. "Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin muinin bir köle azad
etmesi ve ölenin ailesine teslim edile-eck bir diyet vermesi gerekir."
(Nisa, 92). Burada ceza günah için olmayıp hakkı tazmin etme ve bir nefsi
öldürmenin tehlikesine dikkat çekmek içindir. Belki de namazını sehven geçiren
kimseyle bunun arasında benzerlik vardır. [85]
71- De ki:
"Allah'tan başka, bize ne yarar, ne zarar vermeyen şeyiere mi yalvaralım?
Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, ökçelerimiz üzerinde {eski
durumumuza) döndürülüp; şeytanların ayartarak[86]'
şaşkın bir halde çöfde bıraktıkları, arkadaşlarının ise "Bize gel"
diye doğru yola çağırdıkları kimse gibi (şaşkın bir duruma mı düşelim?"..
De ki: "Yo! gösterme, ancak Allah'ın yo! göstermesidir. Bize, alemlerin
Rabbine teslim olmamız emredildi."
72- Namazı
kılın ve O'ndan korkun (diye emredildi)! Varıp toplanacağınız O'dur.
73- Gökleri
ve yeri hak ve hikmetle yaratan O'dur. "Ol!" dediği gün, oluverir. Sözü
haktır. Sûr'a üflendiği gün de mülk O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir[87]. O,
hikmet sahibidir, herşeyi haber alandır.
Ayeller Hz. Peygamber
(s)'c kınayıcı bir dille şu sorulan sormasını emrediyor. Müslümanlar Allah'ın
dışında kendilerine fayda ve zarar verıncyccck şeylere mi tapsınlar? Allah
kendilerini hidayete erdirdikten sonra topukları üzere sapıklığa mı dönsünler?
Müslümanların durumu şeytanların kandırarak sapıttıkları ve kendilerini adım
adım takip ettikleri insanların konumu gibi mi olsun?..
Peygambere verilen
başka bir emir, "Allah'ın hidayeti doğrunun la kendisidir" sio-ganıni
haykırmasıdır. Çünkü Peygamber ve O'na tabi olanlar nefislerini Allah'a teslim
etmek, namazları O'nun için kılmak ve salih amelle O'ndan sakınmakla emroUmmuşlardır.
O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O'nun ilmi, hazır ve gaib, gizli ve
açık, geçmiş ve gelecekle ilgili olan herşeyi kuşatmıştır. Onun sözü gerçek
olup onunla hükmeder, kıyamet günü hüküm ve emir O'nundur.
Ayetlerin içeriğinde
kafirlerin bazen Peygamber ve mü'minlcre nasihat, öğüt verme pozisyonuna
girdikleri, gerçek olarak sandıklan babalarının, atalarının dinlerine, geleneklerine
dönmeyi telkin ettikleri görülüyor. Bunun üzerine onlara cevap veren, onları
beyinsi/Jikle suçlayan ve mantıklarını eleştiren ayetler gelerek Allah'ın
rububiyetinin tekliğini, boyun eğilmeğe, ibadet yapılmaya layık olan tek kimse
olması hasebiyle gücünün ve kudretinin kapsamlı olduğunu İian ediyor.
Ayetlerin içerdiği
konular ve tablolar sûrenin önceki bölümlerinde de geçmiştir. Bunun için
önceki ayetlerle bağlantı sözkonusudur. Ayetlerde anlaşıldığı üzere kafirlerin
Peygamber ve mü'minleri baba ve atalarının dinine dönmeye dair yaptıkları çağrı
Önceki ayetlerin işaret ettiği meclislerinde gündeme gelen konulardır. Şöyle
ki; ayet "de" kelimesiyle başlayıp, sonra onu gündemde olan konuya
cevap vermeyi içeren reddedici soru takip ediyor. Eğer tahminimiz doğruysa aynı
şekilde bu ayeller de önceki ayetlerle olan bağlantıyı teyid etmektedir.
Kâfirlerin Peygamber
ve mü'minlcre önceki babalarının dinine dönmeye yönelik yaptıkları çağrı
konusunda gördüğümüz Ankcbut sûresinde yeralan bir ayetle açık bir şekilde
anlatılıyor: "Kafirler, iman edenlere: Bizim yolumuza uyun, sizin
günahlarınızı biz yüklenelim, derler. Halbuki onların hiç bir günahını
yüklenecek değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle yalan
söylemektedirler" (Ankcbut, 2).
Bu
tablo, deliller ve tartışma alanı konusunda hiç bir kuşkuya yer bırakmama
yönüyIe oldukça güzeldir. Zira küfrün eiebaşları kendilerinin gerçek din üzere
olduklarını belirterek Allah (cc)'ın hidayetine çağıran o insanları, kendi
sapık dinlerine çağırıyorlardı. Bu ayetlerden sonra Kur'an-ı Kerim'in diziliş
akışı ve nazil oluş hikmeti gereği üzere Peygamberler kıssası bölümlerinden
biri geliyor. Bu noktada şunian söylemek mümkündür. Bu ayetler delil ve
tartışma, kafirlerin konumu, acze düşüşleri, onlara cevap ve uyarıda bulunma,
Peygamber ve mü'minleri yatıştırma tablolarının sonuncusudur. Sûrenin iierki
bölümlerinde şirk ve tevhid cepheleri arasındaki çalışma, Peygamber ve
mü'minle-rin inat ve kibir karşısındaki yaptığı mücadele, karşılaştığı
zorluklar yer alıyor. [88]
74- İbrahim
babası Azer'e demişti ki: "Sen putları Tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben
seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum".
75- Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin
melekûtunu'[89]' gösteriyorduk ki kesin
inananlardan olsun.
76- Üzerine gece basınca[90] bir
yıldız gördü. Budur Rab-bim! dedi. Yıldız batınca; batanları sevmem'[91]'
dedi.
77- Ayı doğarken[92]'
görünce: "Budur Rabbim" dedi, o da batınca: "Rabbim bana doğru
yolu göstermeseydİ elbette sapan topluluklardan olurdum" dedi.
78- Güneşi
doğarken görünce: "Budur Rabbim, bu daha büyük" dedi. O da batınca
dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.
79- Ben
yüzümü tamamen gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O'na
ortak koşanlardan değilim."
80- Kavmi
onunla tartışmaya girişti. O onlara dedi ki: "Beni doğru yola iletmiş
iken Allah hakında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz
şeylerden korkmam. Rabbim ne dilerse o olur. Rabbim bilgice herşe-yi
kuşatmıştır. Halâ kendinize gelip öğüt almıyor musunuz?"
81- Hem siz
Allah'ın size (tanrı oldukları) hakkında hiç bir delil indirmediği şeyleri O'na
ortak koşmaktan korkmuyor-musunuz da ben nasıl sizin (O'na) ortak koştuğunuz
şeylerden korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin) iki topluluktan hangisi
(tek Allah'a inananlar mı yoksa Allah'a ortak koşanlar mı) güvende olmağa daha
layıktır?
82-
İnananlar ve imanlarını bir haksızlıkla bulamayan-lar[93].
jşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da on-iardır.
83- İşte
bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüc-cetlerimizdir. Dilediğimizi
derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.
84- Biz O'na
İshak'ı ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u da hediye ettik. Hepsine de doğru yolu
gösterdik. Nitekim daha önce Nuh'a ve O'nun soyundan Davud'a, Süleyman'a
Eyyub'a, Yusuf'a, Musa'ya ve Harun'a da yol göstermiştik. Biz güzel
davrananlara böyle karşılık veririz.
85-
Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'a da (yol göstermiştik).Hepsi iyilerden
idi(ier).
86- İsmail,
El-yesa', Yunus ve Lut'a da (yol gösterdik), hepsini alemlere üstün kıldık.
87-
Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da... Onları seçtik
ve onları doğru yola ilettik.
88- İşte bu
Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini buna İletir. Eğer (onlar Allah'a)
ortak koşsalardı, kendileri için yaptıkları herşey hiç olur giderdi.
89- İşte
onlar, kendilerine kİtab, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve Peygamberlik
verdiğimiz kimselerdir. Şimdi şunlar, (yani Kureyş), bunları inkâr ederse[94]
(bilsinler ki), biz, onları inkar etmeyecek bir toplumu onlara vekil
bırak-mışızdır.
90- İşte
onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Onların yoluna uy ve de ki:
"Ben ona karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O sadece bütün alemlere
bir öğüttür."
Bu bolüm, misal verme,
hatırlatma ve teselli etme yoluyla Kur'anî yöntem üzere gelen Peygamber ve
kâfirler arasındaki konumların anlatılması, tartışılması ve delillendi-rilmesi
bölümlerinin akabinde gelmiştir. Ne var ki, önceki siyakla hiçbir kesintisi yoktur.
Son ayet Araplara yöneltilen hitabın bölümlerindcndir. 89. ayette belirtilen
Arap kafirlerin yüz çevirişleri bu bölümle öncesini birbirine bağlıyor.
Ayetlerin anlamı açık
olup, detaylıca açıklamaya gerek yoktur. Hz. İbrahim (a)'in kavmiylc olan
kıssası Şuara ve Meryem sûrelerinde de farklı bir üslubla ve biraz daha
detaylıca anlatılmıştır.
Sözkonusu kıssa ile
ilgili yeterli yorumu adı geçen sûreleri tefsir ederken yapmıştık. Burada
tekrar edilmesinde gerek yoktur. Ne var ki, burada biz müfessirlerin[95], o
kıssayla ilgili siret ve tarih bilginlerinin rivayetlerine dayanarak çeşitli
detaylara girdiklerine dikkatleri çekmek istiyoruz ki bu haberlerin işaretine
göre Peygamber döneminde ve toplumun da insanlar o kıssayı biliyorlar.
Bizim bu görüşümüzü,
elimize ulaşmayan yahudi sahifeleri ve Tevrat'ın bölümleri de te'yid
etmektedir. Onları burada uzun uzadıya aklarına gereği hissetmiyorum. Çünkü
onlar bu ayetlerin hedefiyle ilgili değildir.
Bu ayetlerde anlatılan
kıssada Şuara ve Meryem sûrelerinde aktarılmayan yeni bir şey var, o da Hz.
İbrahim {a)'in önce yıldızlara, sonra aya ve daha sonra güneşe bakması ve
onlara tapmamak İçin teker teker onlardan uzaklaşmasıdır. Tercih edilen görüşe
göre bu kıssa, yahudilerin elinde bulunan sahifelerde de anlatılmıştır.
Hz. İbrahim (s)'in
kıssasındaki ayetlerde geçen ibretleri şöyle sıralamak mümkün; Hz. İbrahim
(s)'in babasına ve kavmine doğrudan hitab etmesi, onların taptıkları pullardan
ve yıldızlara ibadet yapmaktan uzak durması kavminin taptığı .şeylerden tamamen
beri olduğunu açıkça ilan etmesi bir olan Allah'a yönelmesi, kavmini O'na
yöneltmek için mücadele etmesi ve deliller getirmesi... Bütün bunlar
anlatılırken Peygamber ve mü'minlerin teselli edilmesi, müşriklerin ise
uyarılması, eleştirilmesi hedeflenmiştir. Araplar arasında dolaşan rivayetlere
bakıldığında Hz. İbrahim (s)'in Peygamber olduğu hac gelenekleriyle
bağlantısının bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim buna Kur'an'ın çeşitli yerlerinde
işaret ediliyor. İşte bunlardan bazıları: "Allah uğrunda hakkını vererek
cihad edin. O sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklenmedi.
Babanız İbrahim'in dininde (de böyleydi). O gerek daha önce, gerekse bunda
(Kur'an'da) size rnüslümanlar adını verdi." (Hac, 78). "Biz, Beyt'i
(Kabe'yi) insanlara toplanma mahalli güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in
makamından bir namaz yeri edinin, İbrahim ve İsmail'e; tavaf edenler, ibadete
kapananlar, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun." diye
emretmiştik. İbrahim de demişti ki: "Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap.
Halkından Allah'a, ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle."
Allah buyurdu ki: "Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra
onu cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü varılacak yerdir orası!"
(Bakara, 125, 126).
Ayetlerdeki ibret
yerlerinden bir başkası da Allah'ın peygamberlerinin, salih kullarının ve
onların yolunu takip eden soylarının övülmesidir. Onlar için Allah katında yüksek
dereceler vardır. Ayetler, şayet onların diğer kavimler gibi şirk üzere devam
etselerdi şu anki bulundukları derecelerde olmayacaklarına işaret edij'or.
Ayetler, müşriklerin dikkatini .şuna da çekiyor; siz Allah'ın ayetlerini inkâr
ediyor, O'na ortaklar koşuyorsanız, Allah'a iman eden, kendilerine kitab,
hikmet ve nübüvvet verilen o salih insanların bulunduğunu unutmayın!.. Allah
onlara hidayet nasib ederek ikramda bulunmuştur. Ayetler, Allah'ın o müşriklere
hiç ihtiyacının olmadığını belirterek Peygamber ve mü mınleri bulundukları
konum üzere sebat etmeye, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği o salih
insanları takip etmeye çağırıyor.
Müfessirlerden
kimileri 82. ayetin Hz. İbrahim (s)'in kavmine söylediği kendi sözüdür,
diyorlar. Kimileri de bunun Hz. İbrahim (s)'in hüccetini pekiştirmek için
Rabbani bir buyruk olduğunu söylemiştir. Bunun genci bir uyarı okluğu
kanaatindeyiz21. Ayetteki bu emir oldukça açık olup her dönemi İçine alır.
Kurtuluşa erenler sadece ve sadece mü'minlerdir, eğer imanlarına şirk, zulüm ve
günah şaibesini bulaştirmazlarsa!.. İşte bu farklı üslublarla örnekleri geçen
Kur'an'da çokça tekrarlanan bir uyarıdır.
Son
ayet güçlü bir biçimde bölümün kapanış cümlesi olarak gelmiştir. Peygamber
(s)'e, müşriklerden herhangi bir şeyi istemediğini, onlardan ücret
beklemediğini, sadece Allah'ın kendisine, bütün insanlara uyan olsun diye
vahyettiği Kur'an'i tebliğ etme görevini yerine getirdiğini belirtmesi
emrediliyor. [96]
Bu Hz. İbrahim'in
Kur'an'da ilk defa hanif olarak vahyedihnesidir. Sonra bu tekrarlanıyor. Yunus
suresinin tefsiri akışı içerisinde bu kelimeyle iigili olarak yeterli yorumu
yaptık. Fakat ben burada Hz. İbrahim'in bu vasfıyla ilgili şunu söylemek
istiyorum. Kimi oryantalistler ki bunlar arasında İtalyah Keytanî başta gelir.
Şu iddiada bulunmuşlardır. Hz. Muhammed, Hz. İbrahim'in dinine ve onun bu
vasfına işaret eden ilk kimsedir. Bu da Araplarca bilinmeyen bir şeydi. Biz bu
İddiaların tamamen yanlış olduğuna inanıyoruz. Çünkü Hz. İbrahim'in dini,
Mekkî surelerin bir çoğunda vasfedilerek tekrarlanıyor. Aynı şekilde
rivayetler Hz. İbrahim'in dini üzere olup, Allah'a ortak koşmayan ve
"hanif diye isimlendirilen insanların varlığından sözetmiştir. Yunus
suresinin tefsir akışı içerisinde de belirttiğimiz gibi Kur'an'ın nazil
oluşundan önce Hz. İbrahim'in hanif dini Araplar arasında kullanılıyor ve
biliniyordu. Hanif kelimesinin anlamı ise çeşitli ayetlerde belirtildiği üzere
müşrik olmayan muvahhid demektir. Nitekim Hac suresinde şöyle buyruluyor:
"Kendisine ortak kosmaksmn Allah'ın hanifleri (O'mm birliğini tanıyan
mû'mîhler. olsun). Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış
da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir
nesne) gibidir." (Hac, 31). Özellikle belirttiğimiz gibi Arapların Hz.
İbrahim'in dini ve babalığıyla bağlantıları vardı.
Müfessirler Hz.
İbrahim'in ayetlerde belirtilen babasının "Azar" adıyla Sıfru
Tekvin'de belirtilen "Tarih'1 adını birleştirmek için çok söz etmişlerdir.
Biz bu konunun Kur'an'da ne ne ise onunla yetinilmesi görüşündeyiz. Bu lür
girişimlerin gereksiz olduğu. Sıfru Tekvin'de yer alan İsim üzerinde fazla
durulmaması gerektiği ve Kur'an'da belirtilenle yetinilmesi kanaatindeyiz.
Kur'an'da
zikredilen Peygamberlerin isimlerinin tamamı önceki surelerde geçti. Bunlardan
sadece Hz. İlyas'ın adı geçmedi, o da şimdi gelecek.Nüzul sırasına göre bu
sûreden sonra gelen Saffat sûresinde de bir kez daha zikredilmiştir. [97]
91- Allah'ı,
O'nun şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar, zira "Allah bir şey
indirmedi." dediler. De ki: "Öyleyse Musa'nın, insanlara nur ve yol
gösterici olarak getirdiği, -ki siz onu parça parça kağıtlar haline getirip[98]'
gösteriyorsunuz- ve ne sizin ne de babalarınızın bilmediği şeylerin size
öğretildiği Kitabı kim indirdi? 'Allah' de, sonra bırak onları, daldıkları
batakta oyalanadursunlar".
92- Bu da kentlerin anası (Mekke)'yi ve
çevresindeki (ka-saba)ları uyarman için sana indirdiğimiz feyz kaynağı ve
kendinden Önceki (kitab)ları doğrulayıcı bir kitab'dır. Ahi-rete inananlar,
buna inanırlar ve onlar, namazlarına devam ederler.
Ayetler, kairleri
kibirlenmelerinden, Allah'ın gücünü, kudretini gözardı etmelerinden ötürü
kınamıştır. Hz. Peygambere, kafirlere kınayıcı bir üslupla şöyle sorması emredilmiştir;
Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı kim indirdi?.. Ki
onlar bu Kitab'ı hatırlıyorlar, biliyorlar bununla birlikte O'nu parça parça,
bölük bö-Iük yapıyorlar. İstediklerini açıklıyor, çoğunu da gizliyorlar.
Ayetlerde
kutsal kitab olan Kur'an'ın Allah tarafından Hz. Muhammed'c indirilip, daha
Önce de benzer bir kitabın Hz. Musa'ya verildiği belirtiliyor. Kur'an daha
Önceki kitabîan doğrulayıcı olarak Mekke ve çevresini uyarmak için gelmiştir.
Allah'a ve ahi-ret gününe inananların kendisine de iman edeceklerini,
namazlarını ve ibadetlerini koruyacaklarına dikkat çekmiştir. [99]
Bizim
dayandığımız müshaf 91. ayetin Medine'de nazil olduğunu söylemiştir.
Mü-fessirler, Hz. Peygamber'lc Medine yahudüerinden olan bir ahbari arasında
münakaşa olduğuna ilişkin bir rivayet aktarmışlardır. Bu rivayete göre yahudi
ahbariarından biri, Rasulullah'a gelerek kitablar üzerinde ileri geri konuşmaya
başladı. Rasulullah Tevratı Musa'ya indiren Allah'ın hakkı için söyle,
kitabınızda: ''Allah şişman olan alimlere buğz eder" diye bir ibare
görmedin mi? diye sordu. Şişman bir ahbar olan o adam da kızarak: "Allah
hiçbir beşere hiç bir kitap indirmedi" dedi. Bunun üzerine "Yahudiler
Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü 'Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi'
dediler" ayeti nazil oldu[100].
Biz ayetin diğer ayetler ve siyakla tam bir bütünlük içerisinde olduğunu
görüyoruz. Rivayetin içeriği doğru değildir. Çünkü bir yahudi bilgininin
Tevrat'ın Allah tarafından Hz. Musa'ya indirildiğini inkâr etmesi oldukça uzak
bir şeydir. Zira ya-hudilcrin varlıkları ve dinleri bu kitab üzere bina
edilmiştir. Bu sebeple bizim, bu iki ayetin Mekke'de nazil olduğunu konusunda
hiçbir kuşkumuz yoktur. Sozkonusu yahudi bilgİniyic ilgili tartışmayı aktaran
Taberi ve İbn Kesir de bu ayetin Medine'de nazil olduğunu kabul etmeyip,
Kur'an'ın Allah tarafından gönderildiğini inkâr eden Kurcyşli müşriklere bir
cevap niteliğinde Mekke'de nazil olduğunu söylemişlerdir. [101]
"Bu (Kur'an)
Ümmii'İ-Kura (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için" ayeti, Alla-hu
Teala'nın Kur'an'ı Hz. Peygamber'e Mekke ve civarını uyarması için indirdiğini
belirtmişti. Burada Özellikle Mekke ve etrafının zikredilmesi Peygamber ve kafirlerin
tartışmalarının çoğunun bu bölgeden cereyan etmesinden kaynaklanıyor. Yoksa
İslam davetinin belli bir bölgeye indirgenmesi mevzu bahis değildir. Buna
ilişkin Kur'an'ın çe-şilli yerlerinde değişik örnekler geçmiştir.
Ayetin
ikinci kısmında Allah'ın davetine cevap veren mü'minlere övgü vardır. Çünkü
onlar Allah'a iman etmişlerdir, namazlarını hakkıyla kılmaya Önem
göstermişlerdir. Bu da gösteriyor ki ahiret gününe iman, Peygamber'in davetine
cevap vermenin Ölçütü olmuş ve olmaya da devam ediyor. Bu konuyla ilgili geçen
bir çok misal vardır. [102]
93- Allah'a
karşı yalan uydurandan ya da kendisine bir şey vahyedilmemiş iken "Bana da
vahyolundu" diyenden ve "Ben de Allah'ın indirdiği gibi
indireceğim!" diyenden daha zalim kim olabilir[103]'? O
zalimler Ölüm dalgaları içinde'[104]',
melekler de ellerini uzatmış: "Haydi canlarınızı çıkarın (kurtarın),
Allah'a gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun ayetlerine karşı büyüklük
taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azabıyla cezalandırılacaksınız!"
(derken) onların halini bir görsen!
94-
"Andolsun, sizi ilk kez yarattığımız gibi, yine tek olarak'[105]'
bize geldiniz. Ve (dünyada) size verip hayaline daldırdığımız şeyleri'[106]'
arkanızda bıraktınız. Hani (bizim) or-taklar(ımız) sandığımız aracılarınızı da
yanınızda görmüyoruz! (Bakın işte) aranızdaki bağlar kesilmiş[107]' ve
(tanrı) sandığımız şeyler sizden kaybolup gitmiştir!"
Ayetlerde kınama
soruları yöneltiliyor. Yani, Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir
şey vahycdilmemişken "bana da vahyolundu" diyenden yahu! Allah'la
bulunmayan bir şeyi O'na nisbet edenden, yahut da "ben de Allah'ın
indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim" diyenden daha zalim kimsenin
olmadığı vurgulanıyor. Ayetlerde, o zalimlerin ölüm anında ve sonrasında
melekler tarafından kuşatma içerisine alınacakları, ölümün zorlu dalgalan
içerisinde bulunurlarken meleklerin onların ruhlarının çıkmasını bekleyecekleri
ve Allah adına söyledikleri asılsız sözleri, Allah'ın ayetlerine karşı yaptıkları
müstekbirlikleri kendilerine hatırlatacaklarına dair uyan sinyalleri vardır.
Bu hatırlatmalardan sonra Allahu Teala onlara şu uyarı hitabını yapıyor;
"Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz
ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda
ortaklarınız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun,
aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir."
"Allah'a karşı
yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedihnemişken, 'bana
vahyolundu1 diyenden daha Zalim kim vardır?" ayeti üzerine bir yorum
yapacak olursak; bizim dayandığımız mushaf, bu ayetin de Medine'de nazil
olduğunu rivayet etmiştir. Mufessirler ayetin siyakı içerisinde çeşitli
rivayetler aktarmışlardır. Kimileri "Allah'a karşı yalan uydurandan"
kasdın Müseyleme ve Esved olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bunlar Allah'ın
kendilerine vahyettiği zannıyla Peygamberlik iddiasında bulunmuşlardı.
Kimileri de: "Ben de Allah'ın indirdiği ayetlerin benzerini
indireceğim" ayetinde kastedilenin vahiy katipliği yapan ve sonra
Medine'de irtidat eden Abdullah b. Scrrah olduğunu söylemiştir. Adı geçen bu
şahıs Kur'an'daki bazı kısımları Peyganı-ber'in dediğine uygun olarak
yazmıyordu. Mesela 'Azizü'n Hakim' yerine 'Gafuru'n Rahim" ve 'Habiru'n
Halim' yerine 'Alimü'n Hakim' yazıyordu. Bir gün Peygamber (s) ona Mü'minun
süresindeki şu ayeti yazdırırken ''Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline
getirdik. Sonra nutfeyi alaka yaptık. Peşinden alakayı bir parçacık et haline
getirdik. Bu bir parçacık eli kemiklere çevirdik; bu kemikleri etle kapladık.
Sonra onu başka bir yaratılışla insan haline getirdik." O
"Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir." dedi.
Peygamber (s) de aynen "Söylediğin gibi nazil oldu. Onu yaz" dedi.
Bunun Üzerine o: "Ben de Allah'ın indirdiği ayetlerin benzerini
indireceğim." dedi[108].
91. ayetin içerisinde
zikredilen zalimlerden maksadın Arap müşriklerinin olduğu, ikinci ayette
belirtiliyor. Taberi tefsirinde ayetin rivayetlerde belirtilen sebepler üzere
indiği düşüncesinin korunduğunu görüyoruz. Bilinmesi gerekir ki Mü'minun
süresindeki ayet hiç ihtilafsız Mckkîdir. Bu da aynı şekilde 93. ayetin
Medine'de nazil olduğunu çürütüyor.
Zikredilen ayelin iki
anlama gelme ihtimali var. Ya Kur'an'ın Allah tarafından indirildiğini inkâr
eden kafirlere cevap anlamındadır. Ki bu ayette, Allah'tan olmayan bir şeyi
O'na nisbel eden veya kendisine vahyolunmadan bana da vahyolundu iddiasında
bulunanlardan daha zalim kim olabilir, diye ifade edilmiştir. Ya da sağduyulu
akıl ve kalplere yöneltilmiş bir cevap anlamında olabilir. Biz birinci anlamı
tercih ediyoruz. Çünkü bu önceki ayetlerin içeriği ile de bağlantılıdır.
Kafirler, Hz. Peygambcr'in Kur'an'ın Allah tarafından geldiğini söylemesi üzerine
bunu inkâr etmişlerdi. Bunun üzerine etkileyici ve sert bir üslupla bu ayet
onlara cevap olarak gelmiştir. Daha sonraki ayetlerde yalanlayıcı zalimleri,
kendilerini bekleyen korkunç akibellc uyararak siyak böylece devam etmiştir.
Kur'an'ın
Allah tarafından gelmediğini söyleyerek Peygamber'e karşı çıkan, iftira atan
kafirlere Kur'an çeşitli yerlerde sert bir şekilde cevap veriyor: "Yoksa
onlar, (senin için) Allah'a karşı yalan uydurdu mu derler? Allah dilerse senin
kalbini mühürler. Ve Allah batılı yok eder; sözleriyle hakkı ortaya koyar.
Şüphesiz O, kalplerde olanları bilendir." (Şuara, 24) "Yoksa onu
uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer ben onu uydur-muşsam, Allah
tarafından bana gelecek şeyi savmaya gücünüz yelmez." O sizin Kur'an
hakkında yaptığınız Şaşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda
şahit olarak Allah yeter. O; bağışlayan, esirgeyendir. De ki: Ben
Peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece
bana vahyedilenc uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." (Ahkaf, 8-9) [109]
95- Taneyi ve çekirdeği yaran'1) şüphesiz
Allah'tır. (O) ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah
budur. O halde nasıl (ona inanmaktan) çevriliyorsunuz?"
96- Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran'[110]'
O'dur. Geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı (vakitlerin bilinmesi için) birer
hesap (ölçüsü)[111]'
yapmıştır. Bu, o üstün ve bilen Allah'ın ta kdirid[112]?.
97- O'dur ki karanın ve denizin karanlıklarında
yolu bulmanız için size yıldızları yarattı. Gerçekten biz, bilen bir toplum
için ayetleri geniş geniş açıkladık.
98- O'dur ki sizi bir tek nefisten[113]
inşa etti. Sizin için bir kalış ve bir emanet olarak konulma yeri[114]' ve
süresi vardır. Gerçekten biz anlayan bir toplum İçin ayetleri geniş geniş
açıkladık.
99- O'dur
ki, size gökten su indirdi. Onunla her çeşit bitki-yi[115]
çıkardık. Ondan da birbiri üzerine binmiş taneleri,[116]
hurmanın tomurcuğundan[117]'
sarkan[118]' salkımlar'[119]',
üzüm bağları; zeytin ve nar (bahçeleri) çıkarıyoruz. (Bunların) kimi birbirine
benzer, kimi benzemez[120]'.
Şüphesiz bu size gösterilenlerde, İnananlar toplumu İçin elbette çok ibretler
vardır.[121]
Ayetin ibareleri
herhangi bir açıklamaya gerek duymayacak kadar açıktır. Ayetler Allah'ın
kozmolojideki, gökyüzündeki, yeryüzündeki, gündüzündeki, gecesindeki, denizindeki,
karaşındaki, güneşindeki, ayındaki, yıldızlanndaki, bitkilerindeki ve
ağaçla-nndaki, ayrıca Allah'ın bütün bu sayılanları yaşamının her koşulunda
kendilerinden yararlansın, hoşuna gidenleri onunla ikame etsin ve nefsini
korusun diye şahsına musalv har kıldığı insanoğlundaki yücelik ve azametinin
fenomenlerini ortaya koymaktadır. Her bir ayet, gah Allah'ın varlığına ibadet
ve taata yalnızca kendisinin layık olduğuna deliller ortaya koyarken gah
insanların bunları inkar etmelerinden vazgeçmelerini ikaz ederek açıklama
yapmakta gah Allah'ın ayetlerini insanlar düşünsün, iyi niyetleriyle i-man
etsin ve doğru yola rağbet etsin diye alimlerle, aklı selim sahipleriyle ve
seçkin insanlarla ayetleri birleştirerek uyarmaktadır.Birinci olarak burada
cemî muhatab (2. çoğul) zamiri, İkinci olarak noktaianış uslubuyla ayetler,
kafirlere yönelik olarak kendilerinden yararlandıkları kozmolojiden eahii
kaldıklarını, oysa bunlann Allah'ın ru bu biyeline, kudretinin genişliğine ve
gücüne işaret etliğini belirterek kafirleri bu inkarcı ve büyüklerde)
konumlarından, Allah'ı yalanlama ve O'na ortak koşma durumlarından vazgeçmeye
çağırmaktadır. Ayetler ve anlatılan bu durum sûrenin bölümlerinde anlatılan
dcüller sunma konumlarıyla alakalıdır.
Mü fes s iri erin[122]
görüşleri bir kısım cümlelerin anlamlarıyla, bilinen bilimsel ve hayati
konular arasını uzlaştırmada ve aynı zamanda ayetlerden bilimsel, hayati ve
astronomi ile ilgili kurallar çıkarma girişimlerinde farklılık arzelmiştir.
Ayetlerde
bir çok kez belirttiğimiz şeyleri burada yineliyor ve diyoruz ki: İnsanların
gördükleri, genel olarak hislerinden ve zihinlerinden geçirdikleri şeyler
bağlamında muhatap oldukları ayetler bu anlamda aynen bırakılıp kozmoloji,
yaşam ve bilimsel kurallar alanında çıkarımlar ve yorumlar yapılmamalıdır.
Çünkü ayetler bunu amaçlamamakta bu gibi olaylar Kür'an'in kudsiyetine her
zaman ve koşulda, bütün insanlara yöneltilen irşadı hedefine aykırılık
arzetmektedir. Bu gibi çıkarımlar gereksiz ve asılsız şeylerden ibarettir. [123]
100-
(Tuttular) cinleri Allah'a ortak yaptılar. Halbuki onları O yaratmıştır.
Bilmeden O'na oğulİar ve kızlar icad ettiler'[124].
Hâşâ O, onların ileri sürdüğü niteliklerden münezzehtir!
101- (O)
gökleri ve yeri yaratan var edendir'[125]'.
O'nun nasıl çocuğu olabilir ki? Kendisinin bir eşi yoktur[126]',
herşeyi O yaratmıştır ve O, herşeyi bilendir.
102- Rabbiniz Allah, işte budur. O'ndan başka
tanrı yoktur. (O), herşeyin yaratıcısıdır. O'na kulluk edin. O herşeye
vekildir[127].
103- Gözler
O'nu görmez. O gözleri görür: O lâtif (gözle görülmez veya lütuf sahibi)
herşeyi haber alandır.
Ayetlerde Arapların
bir kısım inançları ve onlara yöneltilen eleştiriler aktarılmaktadır. Araplar
cinleri yüce Allah'a ortak koşuyorlar. Yalan yere O'na oğullar ve kızlar i-cad
ediyorlar. Kendilerini yaratanın cin olduğu hususunda herhangi bir delil de
getiremiyorlar. Oysa yaratma onların ortak koşiukları kimselerin elinde
değildir. Gökleri, yeri ve herşeyi yoktan var eden Allah'tır. O'nun eşi yoktur.
O yüzden O'nun çocuğunun olması yahut böyle bir şeye ihtiyaç duyması akıl kârı
değildir. Çünkü O, herşeyin Rabbi, her şeyin yaratıcısı ve her şeyin vekili ve
tasarruf sahibidir. Ondan başka ilah yoktur. O-nun hakikatini akıllar
kavrayamaz, mahiyetini gözler idrak edemez yaradığından hiç bir şey onun
benzeri değil ki ona kıyas edilsin. İbadete layık olan sadece O'dur.
Ayetlerin üslubu bir
yönden eleştirel, diğer yönden delil sunma, bir yandan da kafirlerle Peygamber
(s) arasındaki tartışma konumlan bağlamında siyakla birleşme özelliğine
sahiptir.
Cinlerin ortak
koşulması konusunda müfessirler farklı görüşlere sahiptirler. Kimileri, cin
kelimesinden aynı şekilde meleklerin de kasdedildiğini söylemişler. Çünkü dil
yönünden cin kelimesi ''gizlenen" anlamındadır. Dolayısıyla bu kelimenin
cinlere kullanımı doğru olduğu gibi meleklere kullanımı da doğrudur. Kur'an'ın
bir çok ayetlerinde Arapların melekleri Allah'a ortak koşmaları
zikrolunmakladır. Kimileri bu ayetten, yalnızca cin kasdedildiğini
söylemişlerdir. Arapların cinlere açıktan ibadet etmeleri Sebc sûresinin:
"O gün, onların hepsini mahşere toplar sonra meleklere: "Bunlar size
mi tapıyorlardı?" der.
"(Melekler)
derler ki: Sen yücesin, bizim velimiz (koruyucumuz) onlar değil, sensin. Hayır,
onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı." 40 ve 41. ayetlerinde
zikredilmiştir. Kimileri, cin kelimesinden şeytan kasdcdilmektedir, O'na
yapılan ibadet O'na itaat etmek anlamına gelir demişlerdir. Kimileri, Arapların
fiilen şeytanı Allah'a ortak koştukları hususunda Nahl sûresinin şu ayetlerini
delil getirmişlerdir;
"Kur'an okumak
istediğin zaman Allah'a sığın. Çünkü inananlara ve Rabb'lcrine dayananlara o
şeyta)nın bir gücü yoktur. Onun gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Allah'a
ortak koşanlaradır." {Nahl, 98-100).
Kimileri de ayet,
mecusileri, onların hayır ve şer yahut karanlık ve nur (aydınlık) ilahları
hususundaki inançlarını kasdetmektedİr. Çünkü onlar şeytanların yahut cinlerin
şer ve karanlık ilahları olduğuna inanıyorlardı[128]
demiştir.
Bir yönden ayet
Arapların şirk inancını ve Allah'a oğullar ve kızlar edinerek attıkları
iftiralarını eleştirmek ve kınamak için gelmiştir. Ayetteki cin ifadesi gayet
açıktır. Herhangi bir kapalılık bulunmamaktadır. Dolayısıyla cin kelimesini
manası dışında başka bir şeyle yorumlamak veya herhangi bir çıkarımda bulunmak
gereksizdir. Çünkü Sebc süresindeki ayet, Arapların cinleri ortak koştuğu
inancını, cinlerin de melekler olmadığını açıkça belirtmiştir.
Bu
husus Cin süresindeki; "Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı
erkeklere sığınırlardı da onların kibir ve azgınlıklarım artırırlardı."
(Cin, 6) ayette belirtilmiştir. Burada Arapların cinleri ortak koştukları,
bununla da onların şerlerinden ve ezalarından emin olmayı kasdettikİerinc,
melekleri ortak koşarken de Müddesir ve Cin suresinde açıkladığımız üzere Allah
katında onlardan şefaat umma, hayır ve fayda elde etme amacını güttüklerine
işaret bulunmaktadır. [129]
Bu böyledir. Son
ayette "Gözler O'nıt görmez" cümlesine dayanarak bir kısım alimler,
Allah'ı görmenin mümkün olmayacağını söylerken diğer bir kısım alimler de başka
ayetlere dayanarak görülebileceğini söylemişlerdir[130].
Biz
ise buna şöyle bir yorumda bulunuyoruz: Ayetler müşriklerin inançlarını eleştirmek,
Allah'ı ortaklardan aklamak, O'nun yüceliğini, gücünü ve sıfatlarının kemalini
ortaya koymak için gelmiştir. Doğru olan da bunun böyle anlaşılması, kabul
edilmesi ve ayetin olmadık aİana çekilmemesidir. Biz Allah'ın görülmesi
meselesine Kıyamet sûresi tefsirinde yeterince yorum yaptık. Bu yüzden burada
yeniden ele almaya gerek duymuyoruz. [131]
104- Doğrusu
size Rabbinİzden basiretler (gönül gözleri, hakikati idrak etme kabiliyetleri)
geldi. Artık kim hakkı görürse yararı kendisine, kim de (hakkı görmeden) kör
olursa zararı kendtsinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değiüm.
105- İşte
böylece ayetleri türlü türlü çevirip açıklıyoruz ki (onlar sana): "Sen
ders almışsın[132]' (bunları bir yerden okumuş,
öğrenmişsin)" desinler ve bilen bir toplum için de onu iyice beyan edelim.
106- Rabbinden
sana vahyolunana uy. O'ndan başka tanrı yoktur. (O'na) ortak koşanlardan da yüz
çevir.
107- Allah
isteseydi, ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bekçi yapmadık. Sen
onlara vekil de değilsin.
Bu ayetlerde, hidayet
ve açıklamaların insanlara rablerinden geldiğine dair bir sesleniş
bulunmaktadır; kim görür, doğru yolu bulursa kendisinedİr. Kim de bunlara kör
kesilir ve sapıtırsa zararı ancak kendi nefsinedir. Peygamber (s) onların ne
koruyucu-sudur ne de onlardan sorumludur. Ve yine bu ayetlerde Kur'an
ayetlerini çevirenin, insanlara açıklamak ve işlerin özünü onlara bildirmek
için sözleri yerli yerince beyan edenin Allah olduğu, sonunda insanların
Peygamber (s)'e; kuşkusuz "Sen okudun, tekrarladın, mesajını ulaştırdın,
her şeyi açıkladın" diye itirafta bulunduğu, bu itiraftan sonra
Peygamber'in kendisinden başka ilah olmayan Rabbinden kendisine vahyedilene
uymasının, kendine çizilen sınırlan aşmamasının, ortak koştuklarında ısrar
edince müşriklere önem vermemesinin zorunluğu Rabbani vahiyle belirtilmektedir.
Şayet Allah dikseydi müşrikler ortak koşmazdı. Çünkü Allah'ın onları doğru
yola sevketmeye gücü yeter. Ne var ki Allah, iyiyi kötüden, hidayeti arzulayan
iyi kalbliyi, yalanlayan ve kölüleyen kötü niyetliden ayırmak için onları kendi
seçimlerine bırakmıştır. Bu yüzden de Allah Peygamberini müşrikler üzerine
bekçi kılmamış ve onlardan sorumlu tutmamıştır.
Ayetlerin tartışma ve
uyarı durumlarını bildiren önceki ayetlerle ilişkisi gayet açıktır.
Müfessirlcr; "Sen
ders almışsın, desinler" cümlesinin yorumu noktasında farklı görüşler
ortaya koymuşlardır[133].
1) Bu cümle,
Peygamber (s)'in kendilerine okuduğu şeyi ehli kitaptan ders aldığını söyleyen
kafirlerin görüşünü aktarmaktadır.
2) Bu cümle, 'Peygamberin okuduğu şeyi ehü kitap
kanalıyla ders aldı demesinler diye' anlamındadır.
3)
"Dereste" kelimesindeki
"sin" harfi, ancak onu eskiden öncekilerin satırlarından
okudun anlamında, fethalıdir.
Bizim bu görüşlere
gönlümüz yatmam aktadır. Biz açıklamasını yaptığımız bu yorumun bir çok doğru
yönünün olduğunu ümit ediyoruz.
Birinci
ayetin dizimi, sözün Peygamber (s) sözü olduğunu belirtmektedir. Bunun benzeri
tekrar edilmiştir. Müfessirlcr burada "kul" (söyle) kelimesinin
hazfedildİği kanı-sındadırlar. Oniara göre sözün böyle söylenmesi Peygamber (s)
için Rabbani bir gereksinimdir. Amacı; imani gerçeği kesin olarak ortaya
koymaktır. Bu irrianî gerçek ise Rabbani vahiy olan Kur'an'm bütünüdür.
Bununla birlikte bu ve benzeri ayetlerin nazmında, bilindiği üzere Kur'anî
vahyin imajlarından biri bulunmaktadır. [134]
108- (Onların)
Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlarda bilmeyerek sınırı aşıp[135]
Allah'a sövmesinler! Biz her ümmete yaptıkları işi böyle süslü (cazip
gösterdik; sonunda dönüşleri Rabb'ine dir. O onlara ne yaptıklarını haber
verir.
"(Onların)
Allah'tan başka yalvar diki arına sövmeyin ki, onlarda.,, Allah'a sövmesinler"
ayeti ile müşriklerin ilahlarına ve inançlarına sövme sakındırılın aktadır.
Buna karşın onların bildiği bir konu hatırlatılmaktadır. Şayet böyle yapmış
olurlarsa onlarında bilmeyerek, taşkınlık ederek, cahiliye tutuculuğu içinde
tepkisel davranarak Allah'a sövecekleri vurgulanmakta Allah'ın insanlarda
yaptıkları şeyleri süslü ve iyi görme kabiliyetini yarattığı ve herşeyin O'na
döneceği, işledikleri şeylerin kendilerine haber verileceği ve insanların hak
ediklerine kavuşacağı belirtilmektedir.
Müfessirlerin
rivayetine göre ''Siz ve Allahtan başka taptıklarınız cehennemin odunusunuz
siz (odun gibi) oraya gireceksiniz" ayeti inince müşrikler Peygamber (s)'e
şöyle diyerek uyarıda bulundular; ilahlarımıza söverek yahut biz senin ilahına
söverek kefenini hazırlıyorsun." Bunun üzerine ayet indi[136]. Bu
ayet. bu sûrenin tertip sırasına göre tam on sekiz sûre sonra gelen Enbiya
sûresi ayetlerindendir. Yine müfessirlerin rivayetine göre; bazı müşriklerin
önde gelenleri Ölümü esnasında Ebu Talib'c gelerek ondan yeğenine ilahlarına
sövmeme nasihatında bulunmasını istediler. Bundan ümitleri kesilince Peygamber
(s)'e şöyle dediler; "İlahlarımıza söverek yahut biz senin ilahına söverek
kefenini hazırlıyorsun." Bunun üzerine ayet İndi[137].
Ebu Talib Mekke
döneminin sonlarına doğru vefat etmiştir. Oysa En'am sûresinin bu olaydan pek
de kısa sayılmayacak bir zamanda indiği sanılmaktadır. Buna ilave olarak yasak
genel olarak müzminlere yöneltilmektedir, Peygamber (s)'e değil.
Ne olursa olsun ayet
kuşkusuz müşriklerin sövülen ilahlarına ve buna karşın müşriklerin karşılık
vermesine yahut tepki göstermelerine işaret etmektedir.
Görünen o ki bu ayet
mü'minlcrlc müşriklerin arasında bulunan tartışmayı, mü'min-lerin onların
inançlarına ve taptıkları ilahlara sövmeye ve küçük görmeye başladıkları,
müşriklerin ise buna karşılık tutuculuk ve taassubla kendilerini müdafa
ettikleri bir tabloyu ortaya koymaktadır. Bundan dolayı ayet müslümanlarla
noktalanmaktadır.
Buradaki zamanlama
özelliğine karşın ayetteki sebebin ve yasağın genel oluşu sürekli bir empoze
içermektedir. Bunun için her zaman ve her mekanda müslümanla-rın bu edebe
sarılıp kendi dışındaki dinlere ve doktirinlere sövmemeleri gerekmektedir.
Burada her ne olursa olsun müslümani aşırılık ve taşkınlıktan, başkalarına
saldırmaktan, onun dini heyecanına balta vurmaktan uzaklaştırma hedefinde olan
bir edeb kuralı ve genişçe açıkladığımız üzere Kur'an'ın belirttiği din
hürriyeti ve Nahl sûresi, Ey Muhammed), Sen hikmetle, güzel Öğütle Rabhinin
yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Çünkü Rabbin, yolundan
sapanları en iyi bilen O'dur ve eri de en iyi bilendir. (Nahi;125) ayetinin
belirttiği güzel öğüt ve hikmetle Allah'a çağırma ilkesine uygun düşen bir
söylem bulunmakladır.
"Biz
her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik" ayetinin ibaresinin genci
oluşu, "Biz her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik"
cümlesinin bizim yorumladığımız şekilde te'vil edilmesine yol açmaktadıı Bu
bağlamda müfessirlerin farklı görüşleri bulunmaktadır; kimileri burada Allah'ın
kullan içinde mutlak tasarrufunun varlığı belirtilmekte, görüşünü savunurken
kimileri de bu cümleyi Allah insanlara sapıklığı süslü göstermekten münezzehtir,
şeklinde yorumlamakladırlar?[138].
Biz bu ayetin tefsirine ilişkin üstad Rcşid Rıza'nm bizim yorumumuzla genelde
örtüşen bir açıklama okuduk. Tefsiri geçen Nemi sûresinde bu cümleye benzer
bir ayet bulunmaktadır. Biz bu husustaki müfessirierin yorumlarını sunduk.
Bunun üzerine geniş yorumda bulunduk. Bu yüzden buna değinmekle yetiniyoruz. [139]
109- Eğer
kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklar diye, olanca güçleriyle
Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah'ın yanındadır."
Hem bilir misiniz o (mucize) gelmiş olsada onlar yine İnanmazlar?
110- Gönüllerini
ve gözlerini ters çevririr, ilkin ona inan-madıkları gibi (mucizeyi gördükten
sonra da inanmazlar) ve bırakırız onları, azgınlıkları içinde bocalayıp
dururlar.
Ayellerdeki,
kafirlerin şayet kendilerine Allah'tan bir ayet (mucize) gelirse inanacaklarına
dair sağlam bir iman üzere yemin edişlerini vurgulayan anlatım, Peygamber (s)'i
desteklemektedir. Burada Peygamber (s)'e ayetlerin (mucizelerin) ancak Allah katında
olduğunu, kendi gücü dahilinde olmadığını söyleyerek onlara cevap vermesini
Allah mucize vermiş olsa bile o muhatablarm akıllarına İman etme duygusu
gelmeyeceğini, bu yüzden ona inanmayacaklarım sorması emredilmektc,
Öncekilerde olduğu gibi kalblerinin katılaşacağına, gözlerinin körleneceğine
sonra taşkınlıkları üzerinde kalıp böbürlenmeye devam edeceklerine dair Rabbani
bir açıklama bulunmakladır.
"Eğer kendilerine
bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklar diye olanca güçleriyle Allah'a
yemin ettiler" ayeti, bilindiği üzere Peygamber (s) ile kafirler arasında
geçen tartışma konularından birini anlatmaktadır ve bu yönüyle de önceki
siyakla bağlantılıdır. Müfessirierin aktardığına göre; Kureyş Peygamber (s)'c
hani sen bize haber veriyordun; Musa (a) elindeki asasını taşa vuruyordu ondan
su gözeleri fışkınyordu. İsa (a) Ölüleri diriltiyordu, Hud (a) Scmud'a deve
mucizesiyle geliyordu. Sen de bir ayet (mucize) gelir ki seni biz doğrulayahm,
dediler. Bunun üzerine Peygamber (s): Şayet dediklerinizi yaparsam beni
doğrular mısınız? buyurdu. Onlar: Evet, Andolsun, Sen yaparsan elbette hepimiz
sana uyacağız, dediler. Peygamber (s): Neyi seviyorsanız onu size getireyim
buyurdu. Onlar: Safa tepesini bizim için altın yap, bize bir kısım ölülerimizi
dirilt de onlara senden soralım. Bize sana tanıklık eden melekler getir,
dediler. Peygamber, Rabbine yalvardı, dua etti. Cebrail ona şöyle diyerek
geldi: Şayet sen istersen Allah sana bir ayet (mucize) gönderecek, ama
inanmadıkları takdirde hepsini azapla alacak, dilersen onları bırakacak. Ta ki
onlardan sevap kazanmak isteyen kazansın. Bunun üzerine Peygamber (s): Sevap
kazanmak isleyen sevap kazansın diye aksine onları bırakıyorum dedi, ardından
bu ayetler indi[140].
Bu rivayet isnad,
ritim ve ayetlerin metinleriyle uyumu yönüyle pek de güvenilir değil. Birinci
ayetin haber verdiğine göre müşrikler delil getirme ve meydan okuma durumlarında
Peygamber (s)'e yemin etmesi ifade edilmekte, ayetin geri kalan bölümü kafirlerin
böbürlenme durumunu belirterek onları reddetmektedir. Bunun için Allah'ın
hikmeti kafirlerin meydan okumalarına cevap vermemektedir.
"Hem bilir
misiniz o (mucize) gelmiş olsa da onlar yine inanmazlar" ibaresi müşrik
olmayanlara yöneltilmiştir. Bu ibarenin üslubu, bunun müslümanlara yönelik
olduğuna işaret etmekledir. Müslümanlar, müşriklerin kendilerine bir mucize
gelirse bundan var güçleriyle etkilenecek bir ayet ortaya koyma ve meydan okuma
istemlerine Allah'ın karşılık vermesini umuyorlardı. Ayetlerin aktardığına
göre; müşriklerden yemin edenlerin bu işi, Allah'ın çağrısına ve kendilerine
katılmalarında ısrar eden bir kısım müslü-manlar önünde yapmaları pekde uzak
bir ihtimal değildir. Ayetlerin ibaresinde, müşriklere bir ayet (mucize) gelse
bile onların inanmayacağını Allah'ın bildiği belirtilmektedir. Bu yüzden onun
hikmeti, mucize göndermeyi gerekli kılmamıştır.
Aycllerdeki
bir kısım ibareler, kafirlerin mucizeye inanmama eylemini yapanın Allah
olduğu, onun dilemesiyle kafirlerin bu durumda Peygamber (s)'e karşı geldiği
şeklinde anlaşılmaktadır. Bize beliren ibarelerin bu tür anlatımı, benzer
anlatım durumlarında olduğu gibi kafirlerin inadlarında İsrar etmelerini ve
aşın kibirlerini belirten bir metodsal özelliktir. Biz bu ibarelere yönelik
açıklamalarda bulunduğumuz şerhin daha doğru ve tercih edilir olmasını
umuyoruz. [141]
111- Biz
onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve herşeyi
toplayıp karşılarına[142]getirseydik,
Allah dilemedikten sonra yine inanmazlardı. Fakat çokları (bunu) bilmezler.
Ayette belirtildiğine
göre Allah melek indirse, müşrikler onları açıkça görseler, Ölüleri diriltse,
onlarla konuşsalar, her istediklerine ve önerilerine karşılık verse, ve onu
gözleri Önünde örnek kılsa yine de Allah'ın dilediği dışında inanmazlar,
onların çoğu bu gerçekten cahil kalır, ona cahil kimselerin karşı çıkışı gibi
karşı çıkarlar.
Ayet, açık olduğu
kadar önceki ayetlerle bağlantı halinde olup Peygamber(s)'i ve mü'minlcri
teselli ettiği, müşriklerin yalanlamasına, büyüklenmesine ve inkarlarına karşın
onları yatıştırdığı göze çarpmaktadır.
Müfcssirlerden bir
gruba göre "Allah'ın dilemesi hariç" ibaresi her durum ve her işte
istemenin Allah adına olmasını belirtmektedir. Çünkü hidayet verende sapıtan da
odur.[143]
Başka bir gruba göre
ise bu ibare "Ancak Allah'ın onları imana mecbur kılması ve zorlaması
hariç" anlamındadır.[144]
Biz
bu ve bundan önce geçen sûredeki ayetlerde dahil birçok ayetlerde açıkça belirtilen
ikinci anlamı tercih ediyoruz. Allah dilemedikçe kafirlerde imanın olması
mümkün değildir. Ancak birçok ayetlerin açıkça belirtiği bir husus, Allah'ın
hikmeti ve yaratılış kanunu gereği insanlara selim ve kendi isteğiyle kazanma
özgürlüğünün verilmesidir. [145]
112- Böylece biz, her peygambere insan ve cin
şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar) aldatmak İçin birbirlerine yaldızlı
sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları
uydurdukları şeylerle baş başa bırak.
113- Ahirete inanmayanların kalbieri o (yaldızlı
sÖzleri)na kansın[146]'ondan
hoşlansınlar ve işledikleri suçları işlemeye devam etsinler diye (böyie
yaparlar).
Ayetlerde, insan ve
cin şeytanlarının her peygambere düşman olma, bir kısmının taşkınlık ederek,
büyüklenerek, üçkağıtçılık ederek, sözü yaldızlayıp, batılı güzel göstererek
vesvese vererek, böylece ahirete İnanmayanların gönüllerini bunlarla çalma ve
aldatma durumları belirtilmekte, onları bırakması, Allah adına uydurduklarına
kulak asmaması için Peygamber(s)'e seslenilmcktcdir. Bu yüzden dileme,
Allah'ın diicmesidir. O dileseydi onlar bunu yapamazlardı.
Ayetler bilindiği
üzere siyakla bağlantılıdır ve aynı bağlamda devam etmektedir. "Böylece
biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık" cümlesinin
Özü, ayetlerin vasfettiği başkaları üzerinde etkili olan bürokratik liderlerin
işlerinin gerçek yüzünü ve kibirlerinin ne denli olduğunu ortaya koymaktadır.
"Şeytanlar" ifadesi de buna delildir. Burada bir yönden kafirler
eleştirilirken diğer yönden Peygambcr(s) teselli edilmektedir. Her şey
Allah'ın elindedir. Meşiet (dileme) sahibi O'dur. Bu yüzden Peygamberin
herhangi bir endişeye ve hüzne kapılmasına gerek yoktur.
'Şayet
Allah dileseydi onu yapamazlardı" ifadesinin böyle yorumlanması gerekir.
Artık onları uydurdukları şeylerle başbasa bırak" cümlesinde buna işaret
bulunmaktadır. Şöyle bir anlama hamletme ihtimalinin oluşu da caizdir:
"Şayet Allah dileseydi onları bundan engellerdi. Fakat onların ve diğer
insanların tercihleri İçin kendi mizaçlarına havale etmiştir. Çünkü bunun
bilindiği üzere ayetlerde onlara yöneltilen uyan, korkutma, eleştiri
anlamlarıyla bağlantısı vardır. "Böylece biz... yaptık." ifadesini
peygamberlere düşman olan şeytanların tuzaklarından belirtilen şeyler olarak
yorumladık. Çünkü bu yorum ayetin içeriği ve özüyle bağlantılıdır. [147]
114- Allah,
size Kitab'ı açıklanmış olarak[148]
indirmiş iken ben O'ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap
verdiklerimiz; O (Kur'an)ın, gerçekten Rabb'in tarafından indirilmiş olduğunu
bilirler, onun için hiç kuşkulanan-lardan[149]'
olma.
115-
Rabb'inin sözü hem doğrulukça, hem de adaletçe tamamlanmıştır. O'nun sözlerini
değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O işitendir, bilendir.
116-
Yeryüzünde bulunan (insan)ların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan
saptırırlar. Onlar sadece zannediyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar[150].
117-
Rabb'in, (evet), O çok iyi bilir yolundan sapan(lar)ı, ve O, çok iyi bilir
yolda olanları.
Ayetlerde, peygamher
diliyle, Allah dışında, insanları doğru yola götüren apaçık bir kitabın
kendisine indirileceği bir aday veya hakem edinmenin doğru olmayacağını ifade eden
bir soru, Peygamber'den önce kendilerine kitap verilenlerin bunun Allah'tan hak
olarak indirildiğini bildiklerine dair Rabbani bir açıklama, bundan
kuşkulanmanın doğru olmayışı hususunda bir uyarı, Allah'ın kelam ve
hükümlerinin tamamlandığına, ahkam doğruluk ve adalette nihai gayeye
ulaşıldığına dair bir beyanat bulunmaktadır. Çünkü bu hükümleri hiç kimse
değiştiremez. Allah her şeyi işiten ve bilendir. O'nun hükümleri ancak kapsamlı
bir ilim neticesinde sadır olur. Ayrıca bu ayetlerde insanların bir çoğunun
inanç ve düşüncelerinde vehim, zan ve tahminle hareket ettiklerine dair bir
uyarı bulunmaktadır. Bu minval üzere devam ettikleri sürece bu hal onları Aliah
yolundan kaydıracak ve sapıklığa götürecektir. Allah, insanların gerçek
yüzlerini, onlardan doğru yolu bulanların ve azıtanlann mahiyetlerini en iyi
bilendir.
Ayetlerin, Önceki
bölümler için bir girizgah mesabesinde olduğu doğru olmakla birlikle aynı
zamanda onları destekleyen ve peşinden gelen tam bir bağlantı halindedir.
Birinci ayetin ilk
paragrafı Peygamber diliyle ifade edilmiş, geri kalan kısmı ise Rabbani
ifadeyle devam etmiştir.
Bu tür anlatım tarzı
Kur'anda çok tekrar etmektedir. Müfessirlerin kanısına göre burada hazfedilmiş
bir "DeT' lafzı takdir edilmelidir.
"Kendilerine
kitap verdiklerimiz onun (Kuran) gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş
olduğunu bilirler" cümlesi, Ehli Kitab'in Peygamber (s)'e indirilenin
gerçek ve Allah'tan olduğuna dair bilgisinden söz edilmesi hakikaten etkilidir.
Çünkü burada Peygamber (s)'i yatıştırma ve destekleme vardır. Kuşkusuz bu da
işitenlerin aşikar olarak bildikleri Ehli Kitab'in imani gerçeğine
dayanmaktadır. Birinci ayetin üslubu bu gerçeğe ışık tutmaktadır. Burada
Peygamber'in nübüvvetinin yüceliğine, Kur'an'ın doğruluğuna, hakkın batıla
üstün kılındığı bir grubun Allah'la irtibatına açıkça tanıklık edilmektedir.
"Onun
için hiç kuşkulananlardan olma" ifadesiyle "Şayet yeryüzünde
bulunanların çoğuna uysan" ifadesinde söz direk Peygamber (s)'e
yöneltilmektedir. Bu iki ifadeden birincisi insanları yahut Peygamber(s)'i
yatıştırmaya yöneliktir. Bu yahut diğer ifade Peygamber (s)'in Allah'ın
indirdiği şeyin gerçek olduğuna yakinen inanmasıyla ve yüce makamıyla bağlantılıdır.
Bu üslub, geçen örneklerde de açıkladığımız üzere aynı anlamı içererek
tekrarlanmıştır. [151]
118- O halde Allah'ın ayetlerine İnamyorsanız,
üzerine O'nun adı anılan (hayvan)lardan yiyin.
119- Üzerine Allah'ın adı anılanlardan neden
yemeyesi-niz? Çaresiz yemek zorunda kaldıklarınız dışında, size haram kıldığı
şeyleri (Allah) size açıklamıştır. Doğrusu bir çokları, bilmeden keyiflerine
uyarak halkı şaşırtıyorlar. Muhakkak ki Rabb'in (evet) O, sınırı aşanları çok
iyi bilir.
120- Günahın
açığını da, gizlisini de bırakın! Günah kazananlar, yaptıklarının cezasını
çekeceklerdir.
121-Kesilirken)
üzerine Allah'ın adı anılmayan (hayvanlardan yemeyin! çünkü o(nu yemek),
yoldan çıkmadır.[152]
Dostlarına sizinle mücadele etmeleri için fısıldar (telkinde bulunu)lar. Eğer
onlara uyarsanız, şüphesiz siz de ortak koşanlar (gibi olur) sunuz.
Ayetlerde, Allah'ın
adının anıldığı şeylerden yemeleri ve bunda herhangi bir kuşkuya kapılmamaları
hususunda müslümanlara yöneltilen Rabbani istek bulunmakta. Çünkü yüce Allah,
zor koşullarda kalma durumu hariç müslümanlara yasakladığı şeyleri
açıklamıştır. İnsanlardan bir çoğunun yaptıkları şeylerde hevalarma kapılarak
Allah'ın yolundan yüz çevirdiklerine değinilmekte, yüce Allah'ın kendilerine
çizilen sınırlan aşlıklarını, işlerinde aşın gittiklerini bildiği
vurgulanmakta, müslümanlara günahların açığından gizlisinden uzaklaşmaları
emredilmekte, günah işleyenler adil, hak kısasa çarptırılacaklarına dair
uyarılmakta, Allah'ın adının amlmadığı şeylerden yemeleri yasaklanmaktadır.
Çünkü bu günah, suç ve Allah'ın emirlerini ve sınırlarını aşmadır.
Ayrıca ayetlerde
şeytanların bu noktalarda müslümanlarla uğraşmaları için dostlarına vesvese
verdikleri belirtilmekte, müslümanlar onlara boyun eğmemeleri için uyarılmaktadır.
Çünkü böyle yaptıkları takdirde aynen müşriklere benzemektedirler.
"O halde Allah'ın
adı anılanlardan yiyin" ayetİyle devamına bir yorum: Müfessİr-lerin
geneli; ayetlerde geçen Allah'ın adının anıldığı zaman ondan yenilmesi müslümanlara
emredilen, amlmadığı zaman ise yemesi yasaklanan hayvanların kurbanlıklar ve
büyük başlar olduğunu söylemişlerdir. Maide süresindeki şu ayette bu gerçeği
destekler mahiyettedir;
''Leş, kan, domuz eli.
Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (tahta veya taşla) vurul/arak
öklürül)müş. yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış ve canavar parçalayarak Ölmüş olan
hayvanlar -henüz canlan çıkmadan kesmeniz hariç- dikili taşlar (pullar) üzerine
boğazlanan hayvanlar ve fa! oklanyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı.
Bunlar fısktır (insanı yoldan çıkaran kötü şeylerdir). Bugün artık inkar
edenler, sizin dininizden umudu kesmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden
korkun! Bugün size, dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size
din olarak İslami beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden
bunlardan yemek zorunda kalırsa ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan,
merhamet edendir." (Maide; 3).
Ayetler, her ne kadar
yeni bölümlerden söz etse de, içeriklerinden anlaşıldığı kadarıyla geçmiş
ayetlerle bağlantısı kopuk olmayıp bir yandan Peygamberle müslümanlar. öte
yandan kafirler arasında geçen sûrenin bölümlerinin aktardığı çeşitli tartışma
durumlarını belirten ayetlerle ilişkisi devam etmektedir.
Bu bağlamda
müfessirler çeşitli rivayetler aktarmışlardı[153]. Bu
rivayetlerde zikredil-diğine göre; yahudiler yahut müşrikler Allah'ın Öldürdüğü
ölmüş hayvan etini yemenin haramlığı, insanın öldürdüğü hayvan etini yemenin
helalliği hususunda Peygamber(s) ile tartışıyorlardı. Pers mecusîleri de bu
noktada Peygamber (s) ile tartıştıklarını Kureyş müşrikleri için yazıyorlardı.
Son rivayet gerçekten
ilginç bir şey ortaya koymakta; oysa ayetler ölü hayvan etini yeme bağlamında
değil, kesme esnasında Allah'ın adı anılmadan (Besmele çekilmeden) yemenin
haramlığı, Tevrat'ta yahudilere ölü eli yemenin yasaklığı bağlamında iken böyle
inananların olmasını yahut bu hususta tartışanların bulunmasını akıl almamakladır.
Durum her ne kadar
böyleyse de ayetler, kesilen kurbanlıklar hususunda müslümanlarla kafirler
arasında geçen tartışma ve münakaşaların olduğuna işaret etmektedir. Müşrikler
eceliyle Ölen hayvanları yiyor. Keserken de Allah'ın adını zikretmiyorlardı.
Ayetlerin değindiği
husus müşriklerin önderlerinden bir kısım seçkin tabaka müslümanlarla ilişkiye
geçen kafirlere müslümanlarla tartışmaları için onlara deliller ortaya koyuyor.
Bir kısım müslümanlar dn müslümafi olmazdan önceki geleneklerinin etkisinde
kalarak bu işlerde şüpheye kapılıyorlardı. Ayetler, bu şüpheyi ortadan
kaldırmak, işi kesin olarak beyan etmek, cahiliye geleneklerinin ilim ve hak
üzere olmadıklarını, zan, heva vehimden kaynaklandığını hatırlatmak,
müşriklerin bu geleneklerini sürdürmelerinin şirk olduğunu belirtmek için
inmiştir.
Böylece ayetler şirk
ve cahiliye geleneklerini yıkmak için gelen yasama bölümlerini oluşturmaktadır.
Allah'ın müslümanlara
haram kıldığı şeyleri açıkladığı ikinci ayetin içeriği müfessir-lerce tam
bilinmemektedir. Çünkü En'am sûresinin inişiyle ilgili bu mesele diğer sûrelerde
anlatılmamaktadır. Müfessirlerden kimileri bunun açıklamasının Maidc sûresinin
bir ayetinde bulunduğunu söylerken kimileri bunu kabul etmemektedirler. Çünkü
Maide Sûresi, Medine inişlidir. Böylece En'am süresindeki biraz sonra gelecek
olan ayetlerin içeriğinin açıklamasını reddetmiş olmaktadırlar[154].
Zikrolunan ayetlerin bu ayetlerle birlikle aynı anda indiği sanılmaktadır. Bu
da gayet yerinde bir ihtimaldir.
Bu hususta fakihler değişik
görüşlere sahiptir[155].
Kimileri, hayvan kesimi anında Allah'ın adını açıktan söylemenin (besmele
çekmenin) vacip olduğunu söylerken kimileri niyetin yeterli olacağını,
kimileri, müslüman kestiği zaman besmeleyi unutsa yahut söylememeye kasdetse
bile kestiğinin helal olacağını, kimileri, söylememeye kasdetmeksi-zin yalnızca
unutsa helal olacağını, kimileri, besmelenin çekilip çekilmediği bilinmeyen
kesim hakkında ihtiyatlı olunması gerektiğini, kimileri, müslümanin yahut ehli
kitabın yakinen kestiği bilindiği zaman bunun caiz olacağını, kimileri de, bu
ayetin nesh olduğunu yahut ehli kitabın yemeğini helal kılan Maide sûresi;
"Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap
verilenlerin yemeği, size helal, sizin yemeğinizde onlara helaldir"
(Maide,5) ayetiyle dcğiştirildiğni söylemektedirler.
Anladığımız
kadarıyla ası! hedef, müşriklerin ilahlarına kurban kesme alışkanlığına karşı
alternatif olarak kesim esnasında açıktan yahut içten geçirerek (niyet ederek)
Allah'ı anmak (besmele çckmek)tir. Haram olan kesim. Allah'ın adını
anmadıklarını veya kesim anında besmele çekmediklerini gerçekte bilen
müşriklerin yahut putperestlerin kestikleridir. Değilse müslümanın yahut ehli
kitabın besmele çektiği gerçekte bilinmese-de kestiği helaldir. Çünkü bu kesim
kabul olunmuştur. Ehli kitabın yemeğinin helal oluşuna gelince onların Allah'a
inanmış olmaları ve kesim esnasında Allah'tan başkasını anmamaları yönüyledir.
Bu yüzden biz Maide süresindeki ayetin bu ayeti, tamamlayıcı yahut açıklayıcı
bir yasa olmaktan başka, neshettiğine veya değiştirdiğine inanmıyoruz. [156]
"Çaresiz yemek
zorunda kaldığınız dışında..." ikinci ayet, Kur'ani ilkelerden; zorluk
esnasında yasaklanan şeylerden tehlikenin (yasağın) kaldırılması, ilkesini
içermektedir.
Bu ilke, burada
gelmekle birlikte haram yiyecekler ve hayvanlar bağlamında bir çok sûrede
tekrar edilmektedir. Bu Kur'ani ilkeye işaret eden başka nice ayetlerde
bulunmaktadır. Nahl sûresi; "Kim imanından sonra Allah'a (karsı) küfre
sapıp da -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç-
küfre göğüs açarsa, iste onların üstünde Allah'tan bir gazap vardır ve büyük
azap onlarındır," (NahljİO.6) ayeti buna bir örnektir.
Kur'anın bu ilkeyi
ortaya koymasında, emirler ve yasakların ruhsat ve imkan oranında uygulanması
yönünden gelişmeler ve yaşam koşullarıyla paralellik arzettiği göze
çarpmaktadır. Bu anlam Kur'anın birçok ayetlerinde belirtilmektedir. Örneğin
Bakara sûresi: "Allah hiç bir nefse gücünden fazlasını yüklemez."
(Bakara, 286) ayeti ile En'am sûresi 152. ayet bu anlamdadır. Bu ilkenin benzerleriyle
İslam şeriati ebediliğini kazanmış, her alan ve koşulda uygulanır duruma
gelmiştir.
"Zorunluluklar
haramları mubah kılar" hukuki ilkesinin bu ilkeye dayandığı bilinmektedir.
Burada zorunluluğun haramı mubah kılma halini açıkça belirten ayetler bunun
zaruret miktannea olmasını, bu sının aşmamasını gerektirir. En'am sûresi 145.
ayet buna bir Örnektir. Herhangi bir şeye gerek duymadan tolerans kapısını
ardına kadar açan ve dini olmayan çıkışları ortaya koyan ilke işte bu ilkedir.
Çünkü zorluk anında zaruretle yetinmeyenler Kur'ani ilkeye bağımlı kalma
hususundaki görüş alanını aşmak, haliyle bundan yararlanmak istiyorlar.
"Günahın açığını
da gizlisini de bırakın" ayetine bir yorum: Üçüncü ayet, zorunluluğun
haramı mubah kılma hususundaki ilkeyle yetinme ve yanlış yorumlamama konusuyla
bağlantılı olabilir. Müslüman, herhangi bir yoruma sapmadan günahın açığından
gizlisinden uzaklaşması gerekir. Bu bilindiği gibi çok önemli bir talimattır.
Günahın açığını
gizlisini terketme emrinin genel bir üslubla aktarılması ayetin talimatını
genel ve sürekli kılmakladır. Ayetin içerdiği talimat, talimatların en
açığıdır. Çünkü bu talimatta müslümanın nefsi ikaz edilmekte ve kendisinin
günah ve taşkınlıktan sakınması öğütlen m ektedir.
İnsanların
geneli haram ve günahlardan kurtulmak için çıkış yolları arıyorlar, naslari
nevalarına uygun bir halde te'vil ediyorlar yahut farklı alanlarda
yorumluyorlar. Bazen nefislerinin verdiği kararlarda işin gerçeğini bilenlerden
de olabiliyorlar. [157]
122- Ölü
iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine inananlar arasında yürüyebileceği bir
ışık verdiğimiz kimse karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi
olur mu? İşte kafirlere yaptıkları (işler) öyle süsiü (cazip) gösterilmiştir.
Ayet, Allah'ın cehalet
ve sapıklığından sonra hidayetle dirilttiği ve kendisine dosdoğru yolda
yürümesi için ışık verdiği kimsenin karanlıklar içinde debelenerek yürüyen ama
oradan bir türiü çıkamayan yahut dosdoğru yolu gören kimseyle bir olmayacağım
örnek vererek açıklamakla, ardından amellerinin kendilerine süslü gösterildiği
kafirleri eleştirmektedir.
Müfessirlere göre bu
ayet, müslüm ani ardan ve müşriklerden birer adamın karşılaştırılması
bağlamında inmiştir. Bu isimler hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bazılarına
göre bu isimler, Ömer b. Hattab ile Ebu Cehil, bazılarına göre Hz. Peygamber
(s) ile Ebu Cehil, bazılarına göre ise Ammar b. Yasir veya Hamza b.
Abdulmuttalib ile Ebu Cehildir[158].
Daha sonra gelen
ayetler, sözkonusu ayeiin bu rivayette zikrolunanlardan biri hakkında indiği
görüşünü desteklemekle birlikte. Kurcyş müşriklerinden bir kısım önde gelenleri
eleştirmek için indiği görüşünü pekiştirmektedir. Bunun, her iki durumdakiler
için inmiş olmasında hiçbir engel bulunmamaktadır. Bizim tercih ettiğimiz
görüşte budur.
Ayet,
haddi zatında teşvik, eleştiri ve üslup açısından başta gelen ayetlerdendir. Burada
her yer ve koşulda uygunluk arzeden, sapıtanlarla yolda olanlar, doğru
olanlarla yalpalayanlar arasında karşılaştırma bağlamında sürekli ve açık bir
telkin bulunmaktadır. [159]
123- Böylece
her kentte İleri gelenleri, oranın suçluları kıldık ki, orada hile yapsınlar
(her kentin ileri gelenlerinin, hile yapmalarına bir zam.ın İçin fırsat \
irdik'[160]. Onlar kendilerinden
başkasına hiie vapmıvnrfar an- , (bir un) farkında değiller.
124- Onlara
bir ayet gelince: "Allah'ın elçilerine verilenin aynı bize de verilmedikçe
katiyyen inanmayız!" dediler. Allah elçiliğini nereye koyacağını (eiçiiik
görevini kime vereceğini) bilir. Suç İşleyenlere Allah katında bir aşağı-lık^'
ve yaptıkları hileye karşı çetin bir azap erişecektir.
Ayetlerde şöyle bir
sosyolojik tesbit yapılmakladır; her çevrede hilekar ve suçlu liderler Allah
elçilerine ve hayır davetçilcrine karşı gelmekte, inad ve hilebazlıklarını sürdürmektedirler.
Kendilerine bir ayet gelince kibirlenmekte, Allah'ın elçilerinin onu kendilerine
gösterinceye dek doğrulamayacaklarını söylemektedirler. Burada o liderlerin hilelerinin
kendilerinden başkasına zarar vermeyeceği, bilmeden zararların başlarına geleceği
belirtilmekte, Allah'ın risaletini nereye koyacağını, insanlar arasında
elçilerini nasıl seçeceğini kendisinin bildiği vurgulanmakta, suçlu
hilekarlara, Allah katında aşağılık ve rezillik dokunacağı, yaptıklarına
karşılık şiddetli bir azap erişeceği uyarısı yapılmaktadır.
"Onlara bir ayet
gelince; Allah'ın elçilerine verilenin aynısı bize ele verilmedikçe katiyen
inanmayız, elediler. Allah elçiliğini nereye koyacağım daha iyi bilir"
ayeti üzerine bir yorum:
Müfessirlerin
rivayetine göre[161]
ayetler, Kurcyş'in ileri gelenlerinden Velid b. Mu gire'nin; "Şayet
nübüvvet gerçek olsaydı ona ben senden daha layık olurdum. Çünkü ben senden
daha yaşlı ve daha zenginim" sözü yahut Ebu Cehil'in sözü münasebetiyle inmiştir. [162]
Rivayet, ayetlerin
içeriği ile lam uyum içindedir. Sâd sûresi: "Zikir (Kur an) aramızda ona
mı indirildi" (Sâd: S) ayeti, kafir liderlerin, Kur'anın kendilerine değil
Pcy-gamber'c (s) indirildiğni inkar etme ve büyüklenme metoduyla som
sormalarını anlatmakla, Zuhruf Sûresi; "Ve dediler ki: 'Bu Kur'an iki
kentten, büyük bir adama indirilmeli değilmîydi?" ayeti ise kafir
liderlerin, bu Kur'an'ın Mekke yada Taif ulularından birine indirilmesi
gerektiğine dair sözlerini aktarmaktadır.
Ayetlerin aktardığı
buna benzer sözler, farklı ûslublarla müşrik li«Lrlerce çok tekrar edilmiştir.
Ancak buradaki ayetler, görebildiğimiz kadarıyla rnıifl ;.bir iHunla ve önceki
ayetlere atfolunarak gelmiştir. Bundan da anlaşılacağı İizeu bu a\ctK ı, genci anlamda
nebevi risaieti engellemeye ve işlevsiz kılmaya çalışan Mekke'nin günahkar
ulularına ve müşrik liderlerine göndermede bulunan, onların aşırı inad ve
böbürlenmelerini vasfeden ayetlerin peşisıra gelmiştir. Böyle olmasına karşın
onlardan kimilerinin, Peygamber kendisine inen Allah'ın vahyini haber
verdiğinde, Rabbani tecellileri gösterdiğinde, Kur'antn ayetlerini okuduğunda
haset ve çekememezlikten Ölürü kibirlenmelerini ve inadeîmeierini engellemez.
Her halükârda bu ayetlerde müşriklerle Peygamber(s) arasında meydan okuma, ve
tartışma portrelerinden yeni bir suret bulunmaktadır.
Ayetlerin genel
üslubunda geniş alanlı yönlendirmeler vardır. Burada hayra çağırmayı
engelleyen liderler eleştirilmekte, hayra davetçiler teselli edilmekte,
hilebazların tuzaklarının ancak kendilerine zarar vereceği belirlilcrek onîara
cesaret verilmekte, liderlerin Örnek ve başkan oldukları için sorumlulukları
vurgulanmakta, çıkarları ve emelleri uğrana milletlerini yönetmeye çalışan bu
gibi liderlerden uzaklaşmaya teşvik edilmekledir. Çünkü bunlar suçlu ve
hilebaz kimselerdir. Bu yüzden onlara itaat edilmez ve peşlerinden gidilmez.
"Her kentte...
kıldık" ifadesi, bilindiği üzere bir anlatım tarzıdır. Yoksa Allah'ın
kendini beğenmişleri suç işlemeye sevk eltiğini yahut onları Öne sürdüğünü
belirline fc'asdedilmemektedir. Çünkü bu öylesi liderleri eleştiren, uyaran,
onların tuzaklarını belirten ayetlerin içeriği ile uyuşmaz. Biz yorumunda
bulunduğumuz şeyin doğru olduğunu umuyoruz. Çünkü bu Allah'ın toplumun
tabiatına yerleştirdiği kurallardan birini açıklamaktadır.
"Allah
elçiliğini nereye koyacağım daha iyi bilir" cümlesinde bir yandan
şaşkınlığa cevap verilirken öte yandan Peygamber(s)'in şanı ve özellikleri
övülmektedîr. Çünkü peygamberliğin rütbesi en yüce olup oraya ancak çok büyük
akli ve ruhi özelliklerle ulaşılabilir. Allah'ın kendilerini peygamberliğe
seçtiği kimseler bu Özelliklerle yüksek olgunluk derecesine ulaşmış olurlar.
Burada Arap asıllı olan Hz. Peygamber(s)'in Allah'ın seçimine mazhar olduğu
ahlaki, akli ve insani özelliklere ulaştığı yüce mertebeler anlatılmaktadır.
İnsanların kendisini vasfettikleri bütün vasıflardan biri onun için yeterlidir.
Yerinde açıkladığımız üzere Kalem süresindeki "şüphesiz sen en yüce ahlak
üzeresin" ayeti, Hz. Muhamrned(s)'in Rabbani seçimi hakeden peygamber
olmazdan önce kazandığı bu özelliklerini Kur'ani bir söylem olarak oriaya
koymaktadır. [163]
125- Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun
göğsünü İslam'a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş
gibi'[164] dar ve tıkanık yapar.
Allah, inanmayanların üstüne İşte böyle pislik (sıkıntı ve musibet) çökertir.
126- İşte Rabb'inin doğru yolu budur. Biz, öğüt
alanlar için ayetleri geniş geniş açıkladık.
127- Rabbleri katında esenlik evi onlarındır.
Yaptıkları (güzel) işlerden dolayı O, onların dostudur.
Ayetlerde iman ve O'na
yönelmenin, sapıklık ve ondan yüz çevirmenin kalb ve istek meselesi olduğu ve
insanların iki kısma ayrıldığı belirtilmektedir: Onlardan birinci kısım,
kalbini temizleyen, niyetini güzelleştiren, arzusunu imana yöneltmede sadakat
gösteren, ikinci kısım karakterini bozan, arzusunu öldüren kimselerdir. Allah
birinci kısmın, daveti kendilerine yönelterek gönlüne İslam'ı koyar. İkinci
kısım ise yükseğe tırmanmaya zorunlu tutulan kimse gibi olurlar. Göğüsleri
daralır, nefesleri kesilir, güçlük çekerler, ağrıya kulak veremez ve
inanamazlar. Bu yüzden onlara rezillik aşağılık ve az-ab dokunur.
Yine ayetlerde
Allah'ın yolunun doğru ve açık olarak yakın olduğu, Allah'ın, insanlardan
düşünmeyi, öğüt almayı, doğru yolu bulmayı, böylece Allah'ın rızasına ermeyi,
yanındaki selam ve huzur diyarına konulmayı sevenlerin, bu ayetlerden
faydalanması için ayetlerini açıkladığı bildirilmektedir.
Ayetler, bilindiği
üzere Önceki ayetlerle bağlantılıdır ve onları lakib etmektedir. Ayetlerin
içeriği ve ruhu, genel olarak Kur'an'ın ayetlerinin ruhuyla bağlantılı olduğuna
işaret etmektedir. Ayetler, ilk anda ibaresinde de anlaşılacağı gibi insanların
gözlerine Allah'tan, bir perde olan sapıklık ve hidayeti bildirmek için
gelmemiş mü'minlerden başkasını eleştirmek, onların pislik olduklarını
belirtmek, onları uyarmak, mü'minleri teşvik etmek ve müjdelemek için
gelmiştir. Önceki münasebetlerde de belirttiğimiz üzere bu ve başka ayetlerde
bulunan genci bir ifadeyi özelleştirmek için böyledir.
Söylediklerimize
ilaveten görüldüğü kadarıyla bu ayeller, kavminin öndegelenlcri-
nİn
inadına ve karşı koyuşlanna karşın Peygamber(s)'i teselli etmek, onun davetine
kulak veren mü'minleri teşvik etmek için inmiştir. [165]
128- Hepsini bir araya topladığı gün; "Ey cin
(şeytan)iar topluluğu (der), siz insanlarla çok uğraştınız"[166].
Onların, İnsanlardan olan dostları derler ki: "Rabb'İmiz, birbirimizden
yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık." (Allah da} buyurdu
ki "Durağınız ateştir. Allah'ın diîefyİp atfeOmesi hariç, orada ebedi
kalacaksınız. "Şüphesiz Rab-b'in hüküm ve hikmet sahibidir,
bilendir".
129- İşte kazandıkları (günahları)ndan ötürü
zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine böyle takarız[167]'.
130- "Ey cin ve insan topluluğu,
içinizden,size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi
uyaran elçiler gelmedi mi?" "Kendi aleyhimize şahidiz." dediler.
Dünya hayatı kendilerini aldattı ve kendilerinin kafir olduklarına şahitlik
etliler.
131- Bu böyledir, çünkü Rabb'in, halkı habersiz
iken ülkeleri zulüm ile helak edici değildir.
132- Her
birinin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır. Rabb'in, onların
yaptıklarından habersiz değildir.
Birinci ve ikinci
ayette kıyamet günü olacak bir kısım olaylar aktarılmakladır. Burada yüce
Allah, insanlardan daha fazla sapitanlar olduğu için sözü cinlere yönelterek
on-ian eleştirmiş, onlardan sapitanlar, iki grubtan biri diğerini ayarttı, bu
yüzden gafil kalarak ona kulak verdi, diye mazeret uydurarak karşılık
verdiler. Böylece Allah'ın kendilerine tayin etliği sürenin ve vadedİlen
randevu yerinin gerçek olduğunu gördüler, gerçeği birbirine karıştırmadılar. Bu
yüzden onlara: Allah'ın dilemesi hariç kalacağınız yer cehennemdir, diye cevap
verilir.
Burada hitap, ikinci
kez olumsuz soru kipiyle ve eleştiri üslubuyla elçiler size gelip bu günle
karşılaşmayı size haber vermedimi? dîye insanlara ve cinlere yöneltilmekle,
bunun üzerine onlarda dünya hayatının kendilerini aldattığını, küfür üzere
olduklarını kabul edip kendilerine şahitlik ettiler.
Üçüncü, dördüncü ve
beşinci ayetler ise içinde öğüt ve ibret bulunan bir konuşmanın peşinden
gelmektedir. Çünkü ikinci ayet zalimlerin sıfat ve işlerinde birleşmeleri adına
birbirlerine uyduklarını ve peşlerine- takıldıklarını belirtirken dördüncü ve
beşinci ayetler Allah'ın hiçbir kasabayı halkı gafilken helak etmeyeceğini,
halkına zulmeti azap etmeyeceğini bunları ancak küfürleri ve açık günahları
sebebiyle hakcttiklerini, elçilerinin diliyle onların uyarıldıklarını,
herkesin işlediği amelle bu rütbeye ulaştığını, Allah'ın insanların yaptığı
hiçbir şeyden gafil olmadığını haber vermektedir.
Bu ayetlerle önceki
ayetler arasındaki ilişkiye işaret olunmuştur. Bu ayetler, görüldüğü kadarıyla
kıyamet gününün imanın hakikatinden olduğunu belirtmesine ek olarak kafirlerin
gönüllerinde korku ve pişmanlık uyandırma, uyarı ve öğüt içermektedir.
Bir kısım müfessirler
burada cinin anılması ve hitabın onlara yöneltilmesi münasebetiyle görüş
belirterek; Allah'ın tıpkı insanlara içlerinden elçiler gönderdiği gibi cinlere
de kendi içlerinden elçiler gönderdiği çıkarımında bulundular[168].
Biz tartışmaya gerek duymuyoruz. Biz bir yandan ayetlerin uyarı ve korkutma
amaçlı olduğuna inanırken çünkü ayetlerin üslubu bu amaçla örtüşmektedir- bir
yandan cinmesclesi ve gerçeğinin imani ve gaybİ bir mesele olduğuna inanıyor
Kur'anin aktardığı kadarıyla yetinip ne artırıyor ne de herhangi bir tahminde
bulunuyoruz. Çünkü Kur'anm ötesinde bu meseleyi uzatmaya gerek yoktur.
Belki burada cinin
anılması ve onlarla insanların saptırılması Arapların cinlerin Tayda ve zarar
vermeye gücü yetmesi konusundaki inançlarından bir görüntü sunmaktadır. Onların
burada zikredilmesi ile aynı şekilde Arapların cinler hususundaki inancım anlatan
bu sûrenin 100. ayetiylc bağlantılı kurulabilir,
Görüldüğü kadarıyla
burada cinlerden kasıt, insanlara vesvese veren ve Kur'anın kendilerini cinler
olarak belirttiği şeytanlardır. Soru ve cevap bu durumu aktarmaktadır.
Bu ayetlerde, Önceki
ayetler noktasında söylediklerimize işaret vardır.
Kafirlerin
cehennemde ebedi olarak kalmalar! bağlamında "Allah'ın dilemesi
hariç" cümlesine yorum olarak diyoruz ki: bu cümle, Hûd süresindeki
ayetlerde de geçmektedir. Biz orada tekrara gerek duymayacak kadar yorum
yaptık. Bunun için buna işaretle yetiniyoruz. [169]
133- Rabb'in
zengin, rahmet sahibidir. Dilerse sizi götürür, sizi nasıl başka bir topluluğun
soyundan yarattı İse, sizden sonra da dilediğini (yaratıp) sizin yerinize
getirir.
134- Size
va'declîlen muhakkak gelecektir, siz onun önüne geçemezsiniz.
135- De ki: "Ev kavmim.Gücünüz yettiğince
yapacağınızı yapın, bende yapacağımı yapıyorum. Yakında (dünya) yurdu(nun)n
sonunun kimin olduğunu bileceksiniz". Muhak-kak ki zulmedenler, kurtuluş
yüzü görmezler!
Birinci ve ikinci
ayette söz kafirlere yöneliktir. Her İki ayette de Allah'ın insanlardan
zengin, aynı zamanda rahmet sahibi oluşu vurgulanmaktadır. Allah dilerse
İnsanları yok edip nasıl öncekilerin zürriyetinden kendilerini getirmişse,
aynen kendilerinden sonra başkalarını da getirmeye gücünün yettiği
vurgulanmaktadır. Ama bunu hemen yapmamaktadır. Çünkü onun rahmeli her şeyi
kapsamakta, hikmeti geciktirmeyi gerektirmektedir. Kendilerine vadolunan şey
kuşkusuz gelecektir. O insanlar ne Allah'ı aciz bırakabilir ne de gücü ve
kuvvetinin dışına çıkartabilir.
Üçüncü ayette ise
Peygamber (s)'in inkar eden ve diretenlere: Yapın yapacağınızı yakında
göreceksiniz. Ben de olduğum üzere sabitim. Çünkü her iki grub da iyi sonucun
ve sonsuz kazancın ne olduğunu bilecektir. Peygambere, 'zalimler için ne
kazanç, ne de kurtuluş yoktur' demesi emredilmektedir.
Görüldüğü kadarıyla
ayetler, önceki ayetlerin peşinden, kalblere ve gönüllere beraber nüfuz eden
bir sitille güçlü uyarıyla devam etmektedir. Bu üslubun asıl amacı ise
Peygamber (s)'in ve mü'minlerin hak üzere olduklarına ve sonunda kurtulanlar
olduklarına dair gönüllerine huzur ve müjde salmaktır. Bu da bizzat
gerçekleşmiştir. Ayette apaçık bir mucize vardır.
Aynı
zamanda ayetler, Peygamber (s) ile kafirler arasında geçen tartışma ve deliller
ortaya koyma durumlarına ikinci kez güçlü bir hatime sunmaktadır. [170]
136- Allah'ın yarattığı[171]
ekin(ler) den[172] ve hayvanlardan Allah'a
pay ayırdılar. Zaniarınca: "Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza"
dedİİer. Ortakları için ayrılan Allah'a ulaşmıyor, fakat Allah İçin ayrılan,
ortaklarına ulaşıyor. Ne kötü hüküm veriyorlar!
137- Yine
ortakları, müşriklerden çoğuna evlatlarını öldürmeyi süslü (güzel bir şeymiş
gibi) gösterdi ki (böylece) hem kendilerini mahvetsinler[173]'
hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar[174]'.
Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O halde on-iarı, uydurduklarıyla baş başa
bırak!
138- Zaniarınca dediler ki: "Bunlar
dokunulmaz[175]' hayvanlar ve
ekinlerdir. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez'[176].
Bunlar da sırtı(na binilmesi) yasaklanmış hayvanlar." Bİr kısım
hayvanları da üzerlerine Allah'ın adını anmaz(dan boğazlarlar. (Bütün bunları)
Allah'a iftira ederek (ortaya çıkardılar. Allah) onları İftİralarıyla
cezalandıracaktır.
139- Dediler ki: "Bu hayvanların[177]
karınlarında olanlar, yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza
haramdır." Eğer (hayvanın karnındaki yavru) ölü doğarsa, o zaman hepsi
(kadınlar ve erkekler) onda ortaktır. Bu nitelendirmelerinden dolayı Alah
onların cezasını verecektir. Çünkü O hüküm ve hikmet sahibidir; bilendir.
140- Bilgisizlik yüzünden beyinsizce[178],
çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiai rızkı, Allah'a iftira
ederek haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğradılar, saptılar, yola gelici
dedeğilier!
Ayetlerde Arapların
bir kısım gelenek ve törelerine dini motifler katma girişimlerine eleştirel bir
işaret bulunmaktadır.
Araplar davar ve
ekinlerden bir kısmını Allah'a adarlarken bir kısmını da tapar oldukları ve
duada bulundukları ortaklarına adıyorlardı. Allah'ın kısmı ile ortakların kısmı
arasındaki paylaşım hoşlarına gidiyordu. Allah'a ayırdıkları fazla çoğalırsa
ondan alıp ortak koştuklarına verirken ortak koştuklarının ki fazla olunca Allah'a
vermiyorlardı. Bir kısmı öz evlatlarını şeytanların fiskoslan ve
süslemeleriyle öldürüyorlardı. Bazı hayvanlardan ve ekinlerden vermeyi bir
kısım insanlara haram sayıyorlardı. Bir kısım hayvanlara binmeyi ve üzerlerinde
yük taşımayı yasak kabul ediyorlardı. Kestikleri hayvanlara Allah'ın adını
anmıyorlardı. Hayvanların karnındaki bir kısım erkek olanları diri olarak
doğduğu zaman onları adıyor, ölü olarak doğduğunda dişilere ortak koşuyorlardı.
Bütün bunları dini ve mukaddes saydıkları gelenekleri adına yapıyorlardı. Bu arzuları
ve adakları yapıldığı zaman kendilerini Allah'a yaklaştıracağını sanıyorlardı.
Ayetler bu batıl
gelenek ve töreleri teşhir etmekte, şeytanların süslemeleri ve fısıltıları
peşinde gidenleri Allah'a yalan yere iftira edenler olarak görmekte, öz
evladını öldüren, Allah'ın kendisine rızık olarak verdiği şeyleri haram sayan,
bunları yalan yere yahut bilgisizce ilahi dinin aslına dayandıran herkesi hak
ve hidayet üzere bulunmayan sapıklar olarak ilan etmektedir.
Müşriklerin; davarlar,
ekin ve onların vakfedilmesi, çocukların Allah yahut ibadet ettikleri ilahları
adına öldürülmesi hususundaki gelenekleri üzerine bir yorum: Müfes-sırler yeni
konulu bölümün ortaya konulduğu ayetlerin inişi hakkında bildiğmiz özel bir
münasebet rivayet etmemişlerdir. Cümle önceki ayetler üzerine atfedilmiş,
"Ca'alû= inlinin zamiri bilindiği üzere ayetlerde söz konusu olan
insanlara yani bu ayetlerle önceki ayetler arasında bağ kılınan müşriklere
dönmektedir. Çünkü ayetler kötü adetleri, gelenekleri ve şeytanların
fısıldamalarından ötürü bilmeyerek Allah'a iftira etmeleri sebebiyle
müşrikleri eleştirmektedir.
İkinci ayette geçen
çocuklan öldürme, bilindiği gibi ayetin ruhundan değildir. Tek-vir sûresinde
değinilen kız çocukların diri diri toprağa gömülmesi ve İsra sûresinde yasaklanan
rızık kaygısından ötürü çocukların öldürülmesi ancak adak adına arapların işlediği
dini cahiliye geleneklerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü Araplardan birinin
işinde aşın bir terslik olsa yahut onlardan biri büyük bir istekte bulunsa
Allah'a yahut putlara yaklaşmak için çocuklardan birini kurban adıyorlardı.
Rivayetlere göre Peygamber(s)'in dedesi Abdulmuttalip buna bezer bir adakta
bulunmuştur[179].
Her ne kadar bu
rivayetlerde söylenti olsada Kur'anda bu geleneğe değinilmesi Arapların böyle
bir girişimde bulunduğuna delildir.
Saffat süresindeki şu
ayette, İbrahim'in, oğlunu Allah'a yaklaşmak için kesme emri geçmektedir;
"(Çocuk) onun yanında koşma çağına erişince (İbrahim ona): "Yavrum,
dedi, ben uykuda görüyorum ki seni kesiyorum (düşün) bak, ne dersin? (Çocuk):
Babacığım, sana emredileni yap, inşaallah beni sabredenlerden
bulacaksın." dedi. (Saffat: 102).
Bu hikaye aynı zamanda
Tevratta da geçmektedir[180]. Bu
cahiliye geleneğinin eski cahiliye geleneğinden almış olması yahut onunla
bağlantılı olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü araplar geçmiş
münasebetlerde de dediğimiz gibi temelde İbrahim ile bağlantı kurmakta,
gidişat ve geleneklerinde İbrahim ve dininin kurallarına uymaktadır.
Diğer geleneklere
gelince bu bağlamda müfessirler çeşitli rivayetler aktarmaktadırlar. Genelde
bu gelenekler, nesil çoğaltma ve aşırılık yahut nesil çoğalınca şükretme
amacıyla Allah'a ve putlara yaklaşma amaçlıdır[181].
Maide sûresinde bir
kısım hayvanlara binmemek, yük vurmamak ve etlerini yememek için adakta
bulunurken kullanılan cahiliye terimleri mevcuttur.
İlk ayette göze çarpan
arapların ilahlarını sevmesi, onlara en değerli paylar ayırması, şayet Allah'ın
payı daha üstün ise onlardan ilahların payına geçirmeleridir. Çünkü araplar o
ilahlarını razı ederlerse Allah katında kendilerine şefaat edeceklerine
inanmaktadırlar.
Zemahşeri
"Allah'a ulaşmaz" cümlesini "fakirlere vermek, misafirlere
yedirmek için Allah'ın payından alarak bir makama ulaşmaz" anlamında
yorumlarken "O ilahlarına ulaşır" cümlesini "bu makamlara adamak
suretiyle putların koruyuculuğunu elde eder" anlamında yorumluyor. Bu
görüş doğruluktan âri değil[182].
Dördüncü
ayet bize, İslam Öncesi arap kadının ezilmişliğine ve ihanete uğramışlığına
ilişkin bir görünüm aktarmaktadır. Bu durum Kur'anın birçok ayetlerinde de
aktarılmaktadır. Burada Arapların hayvanların iaşesini, yahut rahimlerinden
çıkan ölü yavruları yediklerine delil vardır.
[183]
141- Çardaklı ve çardaksız[184]
(üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurma(lan), ekin(ler)i, zeytinleri,
narları -birbirine benzer ve benzemez biçimde- yaratan hep O'dur. Her biri
meyva verdiği zaman meyvasından yiyin,hasat günü hakkını (sadakasını) verin;
fakat israf etmeyin; çünkü O, israf edenleri sevmez!
142- Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı) kimi
yük taşır[185]', kiminin tüyünden döşek
yapılır. Allah'ın size verdiği rızık-tan yeyin[186],
şeytanın adımlarını izlemeyin (onun peşinde gitmeyin). Zira o, sizin İçin
apaçık bir düşmandır.
Ayetlerin anlamları
açıktır. Burada Allah'ın davarlardan, ekinlerden, çeşitli ağaçlardan insanlar
için yarattığı ve yararlanmalarını sağladığı nimetlere işaret edilmekte. Bu
nimetlerde insanlann ölçülü davranmaları, israftan kaçınmaları, haklarını
vermeleri, insanlara aşırı düşman olan şeytanın adımlarını takip etmemeleri ve
vesveselerine kanmamaları gerektiği belirtilmektedir.
Bilindiği üzere
ayetler, öncekilerin peşinden gelmiştir. Burada kafirler ilzam edilmiş ve
karalanın ıştır. Her şeyi yaralan yüce ve tek olan Allah'ın herhangi bir
oluşumla alakası yahut buna herhangi bir müdahalesi yoktur. Allah'ın insanlar
için yeme ve faydalanma olarak yarattığı herşey mubahtır. Onun helal kıldığı
şeyi haram saymak ancak sapkın şeytanın vesvesesinden ibarettir. Ayetlerdeki
ilzam ve karalama kafirlerin Allah'a olan inancından, O'nun kainatta ve
yaratıkları üzerinde mutlak tasarruf sahibi ve yaratıcı olmasından
kaynaklanmaktadır.
Ayetler zaman ve
münakaşa açısından özel olmakla birlikte Kur'an'ın genci bir ilkesini
içermektedir. O da: Allah'ın yaratıkları olan davarlardan, ekinlerden ve
meyvelerden normal ölçüler dahilinde, israfa kaçmadan insanların helak ve
temiz olan herşeyden faydalanma hakkı ve aynı hududlar dahilinde bu hakkı
ortadan kaldıran her türlü gelenek zan ve vehimle savaşmadır.
"Hasad
zamanı onun hakkını veriniz" ifadesinden kasıt; meyve ve ekinlerin
fazlasından muhtaç olanlara zekat vermeye teşviktir. Burada Mekke döneminde
farz olan zekata işaret bulunmaktadır. Bunun için edası zorunlu bir hak olarak
ifade edilmiştir. [187]
143- Sekiz çift'[188]
{hayvan): koyundan iki,keçiden İki, De ki: "(Allah), iki erkeği mi haram
etti, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı?
Eğer doğru iseniz bana bilgi İle haber verin .[189]"
144- Ve
deveden iki, sığırdan iki. De ki: "İki erkeği mi haram etti, İkİ dişiyi
mi, yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Yoksa Allah'ın size
böyle vasiyet ettiğine şahitler[190] mi
oldunuz?" (Allah, böyle tavsiye ederken siz O'nun yanında mıydınız?) Öyle
bilmeden insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim
olabilir?[191] Allah o zalim topluluğu
doğru yola iletmez.
145- De ki: Bana vahyolunanda, (bu haram dediklerinizi)
yiyen kimse için[192]'
haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş, yahut akıtılmış kan[193],
yahut domuz eti -ki pistir- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş[194] bir
fısk (hayvan) olursa başka (bunlar haramdır). Ama kim çaresiz kalırsa, (başkasının
hakkına) saldırmamak[195] ve
(zaruret) sınırını) aşmamak[196]'
üzere (bunlardan yiyebilir). Çünkü Rab-bin bağışlayandır, esirgeyendir.
Ayetlerde, müşriklerin
hayvanlardan helal ve haram saymaları hususunda delil getirmeleri,
kendilerinin haram kıldığını Allah'ın haram kıldığına, helal kıldıklarını onun
helal kıldığına dair yanlarında bulunan herhangi bir bilgi sunmaları Peygamber
(s)'e bildirilmekte ve Allah'ın vahyettiği şeylerde şu dört şey dışında haram
kılınan bir şeyin olmadığı belirtilmektedir. Onlar da; leş, akıtılmış kan,
domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen hayvan. Bunlardan, aşırı olmamak ve
Alah'ın çizdiği sınırları aşmamak şartıyla darda kalma durumunda yeme istisna
edilmiştir.
İlk üçünün haram oima
sebebi bunların necis ve pis oluşu dördüncüsünün haram oluşu ise fısk yani
Allah'a ortak koşma; kesilen hayvan üzerine ortakların adını anmadır.
İlk ayetlerin üslubu,
bir yönden kınama, meydan okuma ve inkar, bir yönden karalama ve ilzam
üslubudur. Sekiz çiftlen erkek ve dişi, neslin üretiminde ortaktır. Bu nesil,
başka bir erkek ve dişiden oluşan nesil üretiminde kanştırılamaz. Helalin
harama, haramın helale karıştırılarak bir neslin üretimi yahut bir kısmını
diğer bir kısmına katarak karma nesil üretimi nasıl mümkün olabilir?
Ayetlerin sigası ve
üslubu, cahiliyc gelenekleri hv-.usunda müşriklerle peygamber (s) arasında
geçen tartışma ve münakaşa konumlarından birinin aktarıldığına işaret etmektedir.
Bu aktarım, sırf bu ayetlere Özgü olmayıp 136. ayetten başlayan diğer
ayctle-ride içine almaktadır. Her iki grub ayetler arasında konu itibariyle bir
ilişki bulunmaktadır.
Buradaki ayetlerin
içeriği, arapların bu helal ve haram kılma uygulamalarının birinci olarak dini,
ikinci olarak Allah'ın şeriatlarının en yücesi olan gelenekleri olduğu inançlarına
değinmektedir. Ayetler arapların Allah'a olan iftira ve yalanlarını belirtmiş
onları aşın dozda eleştirmiştir. Çünkü onlar herhangi bir ilim ve delil olmadan
söylüyorlar ve yapıyorlar.
"De ki: bana
vahyolunan da, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için haram edilmiş bir şey
bulamıyorum. Ancak leş, yahut akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki pistir- yada
Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk (hayvan) o/ursa başka (bun/ar
haramdır).." ayetine bir yorum: Dört şeyin haram kılınma sebebi pis ve
fısk oluşundandır. Bu ayette haram tahdit edilmiş, bunların dışında günah, pis
ve necis olmayan her şey temiz olduğu için helal sayılarak Kur'anİ bir ilke
olarak haram kategorisine alınmamıştır. Bu, İsrâ süresindeki vasiyetler dizisi
bağlamında kendisine işaret ettiğimiz konuyla uyum içindedir. Burada İslam
şeriatının ölümsüzlüğe, ebediliğe aday olmasını sağlayacak kural bulunmaktadır.
Tirmizi ve Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste Peygamber (s)'e iç yağı,
peynir ve yaban eşeğinin yenmesi soruldu. Bunun üzerine o: "Allah'ın
kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haram, değinmeyip sustuğu şey bağışlanmıştır"
buyurdu.[197]
Burada bunu destekleme
ve pekiştirme mevcuttur.
Ayetle zikrolunan bu
dört haramın aynı şekilde Musevi şeriatında da haram olduğuna değinmek yerinde
olur[198].
Böylece bu noktada iki ilahi şeriat uyum içinde olmakta ve benzerlik arzetmektedir.
Beş sünen sahibinin
Ebi Sa'lebeden rivayet ettiği bir hadiste geçtiğine göre Peygamber, her
yırtıcı hayvanın yenmesini yasaklamıştır. Müslim ve Ebu Davud İbni Ab-bas'tan
rivayet ettiğine göre Peygamber(s): Her yırtıcı hayvanın ve her pençeli kuşun
yenmesini yasaklamıştır[199].
Biz bu hadislerde geçenleri, Kur'anda zikredilen haramlarla çeliştiğini
sanmıyoruz. Çünkü yırtıcı hayvanlar ve pençeli kuşlar leşle beslendiği için pis
olup ayetteki katagoriye dahildir.
Son ayetin son
paragrafı, bizim aynı sûrede geçen yasaklar bağlamında zaruretlerin mahzurlu
olan şeyleri belli bir ölçüde mubah kılması münasebetiyle belirttiğimiz şeyleri
desteklemektedir. Çünkü yüce Allah, zor durumlarda hileye başvurmadan
yasaklanan şeylerden zarar ve tehlikeden kurtulacak kadar yemesini insanlara
bağışlamıştır. [200]
146-
Yahudilere bütün tırnaklı (hayvan)ları haram ettik. Sığır ve koyununda,
yağlarını onlara haram kıldık. Yaİmz (hayvanların) sırtlarının, yahut
bağırsaklarının[201]
taşıdığı ya da kemiğe karışan yağlarını haram etmedik. Saldırganlıkları
yüzünden onları böyle cezalandırdık. Biz elbette (söylediklerimizi) doğru
söyleyenleriz.
147- Eğer
seni yalanladılarsa, de ki: "Rabb'İniz geniş rahmet sahibidir. Fakat
O'nun azabı da suçlu toplumdan geri çevrilmez (gazabı suçluların üzerine bir
İndi mi, onu kimse geri çeviremez)."
İlk ayette Allah'ın
yahudilere bütün tırnaklı hayvanların etlerini, sığır ve koyunun yağlarını
haram kıldığına, bu haramın da onların yaptığı taşkınlık ve yüz çevirmeye bedel
olduğuna işaret edilmektedir. Burada herhangi bir şüpheye ihtimal bırakmayan bu
doğruluk desteklenmektedir.
İkinci ayette ise söz
direk Peygamber (s)'e yöneltilmekte; kendisini yalanladıkları zaman müşrikleri
uyarması, Allah'ın rahmetinin geniş olmasına rağmen suçluların Allah'ın azabından
kurtulamayacağını belirtmesi istenmektedir. Burada suçluların suçlan sebebiyle
Allah'ın rahmetinden mahrum oldukları vurgulanmaktadır.
Her iki ayet,
Peygamber (s) ile müşrikler arasında geçen tartışmayı ve bu tartışmanın
bölümlerinden birini ortaya koymaktadır.
İlk bakışta
yahudilerin zikredilme sebebinde bir tuhaflık olmasına karşın genişçe düşünülünce
bu iki ayetle geçen ayetler arasında konu bütünlüğü ve bir bağ olduğu anlaşılmaktadır.
"Yahudilere bütün
tırnaklı (hayvan)ları haram kıldık..." ayetinde, bu bağın kurulması
hakkında iki ihtimal göze çarpmaktadır: Birincisi; haramlar hakkında tashihin
amaçlanması. Geçen ayetler, Peygamber (s)'e zikrolunan dördü hariç kendine
vahyolu-nan başka haramlar olmadığını söylemesini emretmektedir. Zikrolunan bu
dört haramlara ek olarak bu iki ayet Allah'ın yahudilere haram kıldığı şeylere
değinmektedir; oda bütün tırnaklı hayvanların etleri, sığır ve koyunların
yağlarıdır.
İkincisi; tercih olan
görüşe göre yahudilere başka yasaklarında olduğunu bilen tartışmacılar,
mücadele bağlamında tevratin bütün tırnaklıların etlerini, sığır ve koyunların
yağlarını haram kılmasını, tevrata inandığını, onun Allah katından
indirildiğini, Kuranın semavi kitablan doğrulamak için geldiğini açıklayan
Peygamber (s)'e anlatmak ve yahudilerin helal ve haram kılma geleneklerinin
Allah'a nisbet etme hususunda bidat olmadığını aklamak amacı olduğuna delil
getirmektedirler. Ne varkİ burada bir üçüncü ihtimal daha bulunmaktadır. O da:
Bu iki ayetin Allah'ın haram kıldığı şeyleri açıklama bağlamında gelen
ayetlerin devamı niteliğinde olmasıdır. Yüce Allah Önceki ayette zikrolunan
dört şeyi haram kılmış aynı şekilde bu ayettede bu dört şeye ilave olarak
zikrolunan bu şeyleri yahudilere yasaklamıştır. Bunun için aralarında güçlü bir
bağ bulunmaktadır.
İkinci ihtimal doğru
kabul edildiği takdirde, her iki ayet, müşriklerin yaptıklarını kabul etmemek
için inmiş olmaktadır. Oysa ayet, her iki ihtimalden daha doğru olan,
ya-hudiler yanında yasaklanan diğer haramların olduğuna delil getirdikleri
sebebi içermekte olup, bunlarında yahudiler için bir ceza olduğunu, değilse
fasıklık ve pislik olan aramın asıl özü için sebeb olmadığnı belirtmektedir.
Bunun bir ceza
olduğunu ifade edilmesi bugünkü levratta bulunmayabilir. Kaybolmuş asıl
tevratta bunun mevcut olmasına engel teşkil etmez. Mekki ve Medeni bir çok ayet
bu gerçeğe işaret etmektedir. Örneğin: Nahl sûresi, 118. ayet: "Yahudi
olanlara da, bundan önce sana anlattıklarımızı haram kılmıştık. Biz onlara
zulmetmedik, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı". Nisa sûresi:
160. ayet: "Yahudilerin yaptıkları zulümden, çok kimseler: Allah yolundan
çevirmelerinden dolayı kendilerine helal kılınmış temiz ve hoş şeyleri
yasakladık."
Ali İmran sûresinde de
yahudilerin tevratı getirip okumaları istenmektedir. Çünkü onlar haram kılınan
meselelerde tevratla çelişen şeyleri delil getiriyorlardı:
"Tevrat
indirilmeden önce, İsrail'in kendisine haram kıldığı şeyler dışında
İsrailo-ğullanna bütün yiyecekler helaldi. De ki: Doğru iseniz, Tevratı getirip
okuyun." (Ali-İmran, 93).
Kanaatimize göre
yahudiler bu meseleyi tahrif etmişlerdir. Çünkü bunu Rabbani kıssalar
kendilerine tescil etmektedir.
Bir kısım müfessirler,
"Kezzebûke" lafzındaki cemi gaib (3.çoğul) zamirinin yahudilere
döndüğünü söylüyorlar[202].
Müşriklerin geleneği
hususundaki konuşma ve tartışmanın müşriklerle peygamber (s) arasında geçtiği
bilinmektedir. Çünkü ayetler Mekkidir. Mekki dönemde peygamber (s) ile
yahudiler arasında herhangi bir tartışmanın geçtiği haberi rivayet
olunmamıştır. Bu yüzden biz zamirin müşriklere döndüğünü, tartışmanında
müşriklerle peygamber (s) arasında geçtiğini tercih ediyoruz. Bir sonraki
ayetler de bizim görüşümüzü desteklemektedir. Çünkü müşriklerden bahsederek
devam etmektedir. [203]
148-
(Allah'a) ortak koşanlar diyecekler ki: "Allah isteseydi ne biz ne de
babalarımız ortak koşmazdık, bir şeyi de haram yapmazdık." Onlardan önce
yalanlayanlar da Öyle demişlerdi de nihayet azabımızı tadmışlardı. De ki:
"Yanınızda bize çıka(rıp göstereceğiniz bir bilgi var mı? Siz sadece
zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz."
149- Deki: "Üstün delil, Allah'ındır. Allah
dileseydi, elbet-te hepinizi doğru yola İletirdi.
150- De ki: "Haydi Allah bunu yasak etti
diye, şahitlik edecek şahitlerinizi getirin." Eğer (onlar) şahülik
ederlerse sen onlarla beraber şahitlik etme; ayetlerimizi yalanlayanların ve
ahirete inanmayanların keyiflerine uyma. (Nasıl uyarsın ki) onlar, Rabb'lerine
eş tutmaktadırlar.
Ayetlerde Kur'an'ın
belirttiği gerçekler ve müşriklerin anladığı deliller karşısında söyledikleri
sözler aktarılmaktadır; onların ifadesine göre Allah dileseydi ne kendileri ne
de babaları ortak koşmazlardı. Ve kestikleri hayvanları da haram saymazlardı.
Bu ayetler, müşrilerin
sözlerine bir cevap vermedir. Kendilerinden önceki inkarcılarda
peygamberlerine karşı gelmiş ve onları yalanlamışlardı. Burada Peygamber (s)'e;
müşriklerin geleneklerinin doğru olduğuna ve bunu Allah'a d ay andırışlarına
yanlarında bulunan bir delil yahut ilim sunmalarını istemesi emredilmektedir.
Çünkü müşrikler zan ve tahmine kapılıyorlar, kesin hüccet Allah'ındır. O
dillerse bütün insanlar hidayete ererler. Ayrıca burada müşriklerin
kendilerinin haram kıldıklarını Allah'ın haram kıldığına tanıklık eden
şahitler getirmeleri istenmekte, Peygamber (s)'e ise ahirete inanmayan
yalancıların zanlarına ve nevalarına uymaması ve onların şahadetlerinin
doğruluğuna teslim olmaması emredilmcktedir.
Ayetlerin önceki
ayetlerle ilişkisi gayet açıktır. Burada helal sayma ve yasaklama bağlamında
müşriklerle Peygamber (s) arasında çıkan tartışma bölümlerinden biri aktarılmaktadır.
Birinci ayetin
baştarafı müşriklerden aktarılan sözü içermektedir. Bu üslup bilindiği gibi
tartışmalarda alışıla gelmiş bur uslubtur.
Nahl süresindeki
ayette; "(Allah'a) ortak koşanlar; Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız
O'ndan başka hiç bir şeye tapmazdık ve onsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık! dediler.
Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen yalnız açıkça tebliğ
etmek değil mi?" (Nahl, 35). Bu gerçek bir kez daha tescil edilmiştir.
Görüldüğü kadarıyla burada müşrikler sözleriyle Peygamber (s)'i susturmaya
çalışıyorlar; yaptıkları şeyleri ancak Allah'ın dilemesiyle yaptıklarını, Allah
dilcmeseydİ yapmayacaklarını söylüyorlar. Ayetler onların sözlerine hem de iki
kez cevap veriyor: Birincisinde; yalancı ve inkarcıların karakter ve
ahlaklarının aynı oluşuna, sürekli kelime oyununa dalışına işaret ederek,
ikincisinde; şayet Allah dileseydi bütün insanları doğru yola getirirdi ifadesinde
belirterek. Burada Allah'ın aleyhlerinde kesin delil olsun diye insanlara seçme
muhayyerliğini verdiğinin hikmeti belirtilmektedir.
Müşriklerin;
"Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız ortak koşmazdık" sözüne bir
yorum getirilecek olursa, açıklamasının doğru olduğunu umduğumuz bu ayetlerde
insanların tasarruf ve işlerinde ezeli olma ve zorlama düşüncesini destekleyen
Kur'anın her bir açıklamasındaki empozeye bir cevap bulunmaktadır. Günah işleme
eyleminde bulunan herkese bunun yazılması olayın böyle olduğunun kanıtıdır.
Allah bunu dilememiş olsaydı olmazdı.
Kip ve içerik olarak
birinci ayette bizim görüşümüzü destekleyen işaretler vardır. Çünkü bu ayet
eleştirel ve aşağılayıcı bir uslubla müşriklere delil sunmakta, her an ve her
yerde yalancılardan ve kendini beğenmişlerden sadır olan çirkin bir ruha
gönderme yapmaktadır. Bu ruh ise karşı koyma, kurnazlık, münakaşa ve böbürlenme
ruhudur. Özelle diyebilirizki; Kur'an sürekli bu ruhu yermekte ve müslümanlan
bundan nefret etmeye çağırmaktadır.
- "Hadi! bunu
Allah'ın haram kıldığına dair tanıklık eden şahitlerinizi getirin." cümlesine
bir yorum:
Buradaki soru mahalli;
şahitlerden neyin kasdcdildiği konusudur. Kuşkusuz ayetin içeriği; onların
kendilerine kendilerininde onlara tanıklık ettiği kimselerin şayan/hayattaki
fertler olduğuna işaret etmektedir. Görüldüğü kadarıyla bu fertler; ya onların
yanındakilere tanıklık esnasında yahudilerden oluşan kimselerdir. Biraz Önce
geçen iki ayetin tefsiri bağlamında belirttiğimize göre bunlar haklarında delil
sunulan müşriklerdir. Ah-kaf sûresinin 10. ayetinde anlatıldığına güre;
İsrailoğularından bir kısım insanlar Mekke'de yaşıyorlardı:
"De ki: Hiç
düşündünüz mü?: Eğer bu (Kur'an) Allah katından ise ve siz de Onu tanım
amişsanız; İsrailoğulları'ndan bir şahit de bunun benzerini (Tevrata) görüp
inandığı halde, siz (inanmaya) tenezzül etmemişseniz (durumunuz nice
olur?)"(Ahkaf; 10).
Ya da Araplar yanında
dini işlerde kendilerine başvurabilecekleri her bölge ve kabileden oluşturulan
karma bir dini otorite, Kabe'nin yahut putların koruyuculuğunu üstlenecek
insanlardır.
Rivayetlerin
aktardığına görc[204] bu
Arapların kendilerine imtiyaz tanıdıkları, Ahmas İsminde, bir kısım adet ve
gelenekleri bulunan Mekke de öze! bir tabaka idi. Biz ise ayetin yahudilerden
daha ziyade bu tabakaya işaret ettiği kanısındayız. Ayette bu kanımıza işaret
vardır. Çünkü şahitlerin tanıklıkları müşriklerin zanlannı ve geleneklerini
destekler mahiyettedir. [205]
151- De ki:
"Gelin, Rabb'inizin size (neleri) haram kıldığını okuyayım: O'na hiç bir
şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı
öldürmeyin; sizi de onları da biz besliyoruz. Kötülüklerin açığına da,
kapalısına da yaklaşmayın ve haksız yere Allah'ın yasakladığı cana kıymayın.
Düşünesiniz diye Allah size, bunları tavsiye etti.
152- Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız erginlik
çağına erişinceye kadar (onun malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir, onu
uygun tarzda sarfedebilirsiniz). Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Biz kişiye
gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söylediğiniz zamanda akrabanız
da olsa adalet yapın ve Allah'a verdiğiniz sözü tutun. Hatırlayıp öğüt alasınız
diye (Allah) bunları size tavsiye etti.
153- İşte benim doğru[206]
yolum bu, ona uyun, (başka) yollara uymayınkİ, sizi O'nun yolundan ayırmasın[207]
(azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye etti.
Ayetlerin ibaresi
açıktır ve önceki ayetlerin aktardığı delil sunma ve münakaşa konumuyla
ilişkili olduğu göze çarpmaktadır. Bu ayetler öncelikle tartışmada ikinci
tarafı oluşturan müşriklere yöneliktir.
De ki: Gelin
Rabbinizin size (neleri) haram kıldığım okuyayım" ayetinde her ne kadar
zaman ve münakaşa açısından hitabın özel olarak yöneltildiği görülsede, haddi
zatında her zaman ve mekanda bütün insanlara ve müslümanlara yöneltilmesi
mümkün olan genel sosyolojik, etimolojik ve doktirinel (akideye dayalı) emir ve
yasakları içeren Kur'ani ayetlerdeki cemilerdendir.
Kur anda bu nevi
cemiler tekrarlanmıştır. Bunun dışında Furkan ve İsra sûresinde i-ki örnek
geçmiştir. Bu cemilerden (çoğul) her birinin özel bir sitille geldiği
görülmektedir. Furkan süresindeki cemilerde (çoğul) Allah'ın kullarından
inançlıların (mü'miler) ve samîmi olanların yaşam tarzı ve ahlakı
vasfedilmekte, İsra süresindeki cemi (çoğlu)Iarda adeta doğrudan Rabbani
tavsiyeler bulunmaktadır. Bu sûredeki cemi üslubuyla anlatım tarzında ise
müşriklerle Peygamcr(s) arasında geçen tartışma bağlamında muhataba yöneltilen
Allah'ın yasakları ve emirleri açıklanmaktadır.
Bu tür anlatım, İsra
süresindeki anlatıma uyum ve ahenk açısından ne kadarda benzemekledir. Biz bu
lür anlatım üzerinde İsra sûresinin tefsirinde yeterli açıklamada bu-iunduk.
Orada söylediklerimizin tamamı buradakiler içinde geçerlidir. Bu yüzden burada
yeniden değinmeye gerek duymuyoruz. Ancak buradaki anlatım (arzında İsra süresindeki
anlatım tarzında zikredilmeyen iki ilke bulunmaktadır; Birincisi, yakın
akrabalara karşı kötü davranışların yasaklanması; ikincisi, açık ve tek olan
yakma sarılma, grup ve ekollere ayrılmama gereği. Birinci ilke,bütün koşullarda
kişinin hak, adalet ve insafa sarılma, iç ve dış yönelişlere sapmama
zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Bunda bilindiği kadarıyla güç ve yücelik
bulunmaktadır. Özelliklede yakınlık tutkusu nefislerde kök salan bir tutkudur.
İkinci ilke ise İki
yönlüdür. Birincisi; ayetlerin birinci dereceden müşriklere yoneltü-mesidir.
Burada Allah'ın yolunun tekliğine, açık olduğuna, müşriklerin Allah'ı itiraf ettiklerine,
yaptıkları geleneklerin Allah'ın dilemesine deliller sunduklarına işaret bulunmaktadır.
İkinci yön ise; her zaman ve mekanda sözün müslümanları içermesidir. Burada
müslümanlann dinde ekollere ve gruplara ayrılmaları hem yasaklanmış nemde kınanmıştır.
Bize göre yorumlarda ve çıkarımlarda aşın gitmek, hevaya uymak, onunla hükmetmek
körükörüne bağlanmak bölünmeye götürdüğünden ötürü aynı katagoridedir. Allah'ın
yolu Kur'amn ve sünnetin sağlam ilkelerinin belirttiği üzere tek ve açıktır.
Hiçbir suretle çeşitliliği, farklılığı, artırma ve eksiltmeyi kabul etmez. Bu
bağlamda böyle kalması ve böyle olması zorunludur. Aksi takdirde bölünme ve
sapıklık olur. Burada açık bir telkinin bulunduğu görülmektedir.
Müfcssirler bu ayetin
tefsiri bağlamında Ahmet b. Hanbel'in, İbni Mace'nin ve Hakimin Şabi'den, onun
da Cabir'den rivayet ettikleri bir hadis rivayet etmektedirler[208].
Cabir derki: Biz bir gün Peygamber(s) yanında otururken o önüne bir çizgi çizdi
ve "bu Allah'ın yoludur." buyurdu. Bunun soluna ve sağına iki çizgi
daha çizdi. Buda "şeytanın yollarıdır." buyurdu. Sonra elini orta
çizgiye koyarak şu ayeti okudu; "İşte benim doğru yolum bu, ona uyun
(başka) yollara uymayın ki, sizi onun yolundan ayırmasın! (Azabından)
korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye etti."
Hadis ayeti
açıklamakta Allah'ın yolunun bir olduğunu, bölünme ve çeşitlilik kabul
etmeyeceğini belirtmektedir.
"Biz kişiye
gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz" cümlesi üzerine bir yorum:
Ölçü ve tartının yerine getirilmesi bakımından "Biz kişiye gücünün
yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz." ifadesine şöyle bir göz atmamız
yerinde olur. Çünkü biraz eksiltme ve artırma nefsin hoşuna gitmektedir. Bundan
sakınmak mümkün değildir. İfade, ancak kişinin kasıtlı olarak aldattığı zaman
sorguya çekileceğini belirtmektedir. Ama bunu yapmaya niyetlenmemişse fısıltılara
kapılma derecesinde ince elemeye gerek yoktur. Kişinin gücünü sarfetmesi
yeterlidir. Araf sûresinin 43. ayetinde buna benzer bir ifade daha geçmektedir.
Biz orada Kur'ani ilkeye açık olarak değindik ve yeterince yorum yaptık.
Üç ayetten çıkartılan
sonuç gerçekten önemlidir. Çünkü Allah'ın vasiyetlerini içeren bu ayetler,
düşünsün, akletsin, görevlerini kavrasınlar böylece yaptıkları işlerde Allah'tan
korksunlar diye insanlara okunmaktadır.
Kendisine güvendiğimiz
mushaf bu üç ayetin de Medine'de indiğini rivayet etmektedir. Biz bunu
destekleyen herhangi bir rivayet bilmiyoruz. Bunlarla geçen ayetler arasında
bir uyum olduğu göze çarpmaktadır. Bunların üslubu Mekki ayetlerin üslubuna
benzemektedir. Çünkü bu, teşvik ve vasiyet etme üslubu Mekki ayetlerin
üslubudur. Birçok müfessir ayetlerin birinci derecede müşriklere yönelik
olduğunu söylemektedirler[209].
Bütün bunlardan ötürü rivayetin doğruluğu hususunda duraksıyoruz. [210]
154- Sonra iyilik edenlere (nimetimizi)
tamamlamak, her şeyi açıklamak ve yola iletici ve rahmet olmak üzere Musa'ya
Kitab'ı verdik ki, Rab'lerinin huzuruna varacaklarına inansınlar.
155- İşte bu
(KUR'AN) da mübarek Kitab'dır. O'nu biz indirdik, O'na uyun ve (Allah'tan)
korkun ki size rahmet edilsin!
156- (Onu
size indirdik ki) "Kitab, yalnız bizden önceki iki topluluğa; (yahudilere,
hristİyanlara) indirildi, biz ise onların okumasından[211]
habersizdik (onların bilgilerine vâkıf değildik).'" demeyesiniz'[212].
157- Yahut: "Eğer bize kitab indirİlseydİ,
biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk." demeyesinİz. İşte size de
Rabb'inizden açık delii, hidayet ve rahmet geldi. Allah'ın ayetlerini yalanlayıp
onlardan yüz çevirenden[213]'
daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri
yüzünden azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.
Ayetlerde Allah'ın
iyilik edenlere nimetini tamamlamak, kavminin ihtiyaç duyduğu herşeyi açıklamak
için Musa'ya kitabı verdiğine bu kitabın kavmi için hidayet ve rahmet kaynağı
olduğuna, bunda Kur'ana işaret bulunduğuna, Kur'anın mübarek bir kitap
olduğuna, Allah'ın rahmetini kazanabilmek için Arapları ona uymaya, amellerinde
tak-valı olmaya çağırdığına dair Rabbani açıklamalar bulunmaktadır.
Burada, Allah'ın
Kur'anı İndirmekle Arapların ortaya süreceği; "semavi kitaplar ancak iki
grubun diliyle indirildi, biz ise o kitapların, dillerden ve okumalardan
habersizdik. Eğer bize bizim dilimizle Allah'tan bir kitap gelseydi onlardan
daha doğru yolda olurduk1' mazeretlerine işaret vardır. İçinde Rablerinden
açıklama, rahmet ve hidayet bulunan Kur'anın kendi dilleriyle Araplara
gönderilmesi onların ileri sürdüğü deliller için bir reddiyedir. Bundan sonra
Allah'ın ayetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden daha günahkar hiç
kimse olamaz. Allah'ın ayetlerini yalanlayan herkes O'nun şiddetli azabına uğrayacaktır.
İkinci, üçüncü ve
dördüncü ayetlerdeki cemi muhatab (3. çoğul) zamirler her neka-dar mutlak
olsalarda bilindiği üzere birinci derecede müşriklere dönmektedir.
Ayetler ve bu durum
münakaşa konumuyla bağlantılı olup onun tamamlayıcısı yahut bölümlerinden biri
mesabesindedir. "Sonra Musa'ya kitap verdik" ayetinde müfessirle-rîn
görüşleri[214] farklılık arzetmiştir:
Kimileri, bunun "Gc. niz Rabbinizin size neyi haram kıldığını size
okuyayım da" ayetine atfedildiğini, kimileri "Böylece bunu size
tavsiye kıldı, umulurki sakınırsınız" cümlesine atfedildiğini, kimileri,
takdir; "Sonra onlara oku; yahut haber ver" onlara bir cümlenin
hazfcdildiğini söylemektedirler. Musa'nın kitabının ardından Kur'an'a bir çok
sûrelerde göndermelerde bulunulmuştur. En'am sûresi 90, 91., Tefsiri geçen Hud
süresindeki 173. ayet bunun örneklerindendir.
Aynı şekilde
"iyilik edenlere (nimetlerimizi) tamamlamak" cümlesinin yorumu hususunda
çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Kimilerine göre bu cümle "en iyi yönde
tamamlamak", kimilerine göre "Musa'ya en iyi bir şekilde ilim ve
şeriatler tamamlamak" kimilerine göre "Allah'ın Musa'ya peygamberlik
vererek, ilham ederek ve konuşarak (nimetini) tamamlaması" anlamındadır.
Bize göre son anlam daha doğrudur. Bize göre doğru olan bir diğer anlamda
şudur; "İsrailoğullarım firavun ve kavminden kurtarıp en güzel bir şekilde
ihsanı onlar üzerinde tamamlayarak."
Ayette cemi gaib (3.
çoğul) zamirinin İsrailoğullarına dönmesi bu anlamın tercih edilmesini
sağlamaktadır.
"Biz onun
okumasından habersizdik" cümlesinin açıklaması bağlamında arapların kendi
dilleri dışında inen kitaplara dair yaptıkları itirazı ortadan kaldırmak
olduğunu söylemişti. Bu noktada, Ahkaf süresindeki "Ondan Önce de Önder ve
rahmet olarak Musa'nın kitabı var. Bu da (kendinden öncekileri) doğrulayan,
(açık) bir arapça ile (gönderilmiş) bir kitaptır. Zulmedenleri uyarmak ve
güzel davrananlara müjde olmak için." (Ahkaf, 12) ayeti ile Fussilet
süresindeki "Eğer biz onu yabancı (dilde) bir Kur'an yapsaydık derlerdi
ki : 'Ayetleri (anlayacağımız) biçimde açıklamalı değilmiydi? Yabancı (bir söz)
ve (hitabedilen de) Arap öyle mi?' De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren
bir kılavuz ve (göğüslerdeki hastalıklara) şifadır. İnanmayanlara gelince,
onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an, onlara bir körlüktür.
(Sanki) onlar uzak yerden çağrılıyorlar." (Fussilet, 44) ayeti ve Şuârâ
süresindeki tefsiri geçen (192-199). ayetleri bu gerçeğe ışık tutmaktadır.
157. ayet, Arapların,
semavi kitaplara inananlara karşı tutumları anlatılmaktadır. Orada ehli kitabın
içinde bulundukları savaş, çekişme ve ihtilafları Araplar eleştirmekte ve
"onlara gelenler bize gelseydi biz onlardan daha doğru yolu
bulmuştuk" demektedirler.
Bu ayet bu durumu her
ne kadar onlardan olası bir şeymiş gibi anlatsada tefsiri geçen Fatır
süresindeki 42. ayet, onlardan olmuş bir şeymiş gibi anlatmaktadır. Orada
Araplar, kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir milletten daha çok doğru
yolda olacaklarına dair Allah'a olanca güçleriyle yemin etmektedirler. Yanız
her iki ayet arasında şöyle bir fark var: Fatır süresindeki ayet onlara bir
uyarıcının gelmesini istediklerini aktarırken bu ayet onların kendilerine bir
kitap inmesini istediklerini aktarmaktadır.
Kanaatimize göre; 156.
ayette işaret edilen husus, Arapların birçok dini ve dini olmayan şeyleri ehli
kitap kanalıyla öğrenmiş olmalarıdır ve bunlar Ahdi Kadim (Tevrat) ve Ahdi
Cedid (İncil) de bulunduklarını ifade ettiğimiz noktayla çelişmemektedir. Orada
anlatılmak istenen; doğru yolu bulmanın ancak semavi kitapları okumadan
geçtiğine inanan Arapların, onları doğrudan bilmemiş, okumamış ve anlamamış
olmalarıdır. [215]
158- (İnanmak için) ille meleklerin gelmesini,
yahut Rab-b'inin gelmesini, yada Rabb'inin bazı ayetlerinin gelmesini mi
bekliyorlar?[216] Ama Rabb'inin bazı
(kıyamet) işaretleri geldiği gün, daha önce inanmamış ya da imanında bir hayır
kazanmamış olan kimseye, artık İnanması, bir fayda sağlamaz. De ki:
"Bekleyin, biz de beklemekteyiz."
159- Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar
var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur[217].
Onların işi Allah'a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber
verecektir.
160- Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiğİ)nin on
katı vardır. Kİm kötülük getirirse, sadece onun dengİyle cezalandırılır, onlar
haksızlığa uğratılmazlar[218]'.
Ayetlerde müşrik olan
kafirlerin Allah'ın delili, kitabı, yol göstermesi, dosdoğru yolunu açıklaması
kendilerine geldikten sonra bekledikleri bir isteğe olumsuz soru kipiyle
şöyle karşılık
verilmekte: Onlar inanmaları için kendilerine meleklerin yahut Allah'ın veya
Allah'ın bîr kısım ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Allah'ın bir kısım
ayetlerinin onlara sonra geleceği, ama o zaman iş işten geçeceği, inanmayan,
önceden salih amel işlemeyenlere imanın bundan sonra fayda vermeyeceği
belirtilmekte, Peygamberin uyarıcı bir. şekilde o kafirlere; bekleyin, bizde
bekleyenlerdeniz demesi, dinde heva ve heveslerine uyanların, dinini paramparça
edenlerin sorumluluğunu yüklenmediğini, onlardan beri olduğunu, onların
işlerinin Allah'a kaldığını sonunda O'na döneceklerini, o zaman yaptıklarını
Allah'ın kendilerine haber vereceğini, hak ettikleri cezaya uğratılacaklarını
söylemesi emredilmekte.
Kim iyilik yaparsa on
kat karşılık görecek, kim de kötülük yaparsa zulme uğramak-sızın bir benzeriyle
ceza görecektir.
"Rabbinin bir
hsım ayetleri!işaretleri geldiği gün" müfessirlere göre[219]
"Rabbinin bir kısım ayetleri geldiği gün" cümlesinden kıyamet
alametleri kasdedilmektedir. Bu bağlamda dünyanın sonuna doğru vuku bulacak
olan, örneğin güneşin batıdan doğması, cessase adında dabbetü'I Arzın ortaya
çıkması, îsa(a)'nın Semadan inmesi, Deccal, ye'cüc ve me'cüc'ün zuhur etmesi, O
zaman tevbe kapısının kapanıp hiç bir nefse imanı ve tevbesinin fayda vermemesi
gibi alametleri anlatan çeşitli hadisler aktarmaktadırlar. Görüldüğü kadarıyla
cümle, birinci ve daha sonra gelen ayetin içeriğinin bir parçasıdır. Burada
kafirler eleştirilmekte ve uyarılmaktadır. Birinci ayet kafirlerin koşullarıyla
ve şahıslarıyla ilişkin yakın bir duruma hamledilmektedir.
Belki de ayet,
kendilerini ölümün sancılan yahut Allah'ın azabının ansızın yakalayacağını, bu
yahut diğer durumun başlarına geleceğini haber vermekte, elden gitmezden Önce
fırsatı kaçırmamalarına çağırmaktadır. Bu anlam çeşitli üslublarla
tekrarlanmaktadır.
Görebildiğimiz
kadarıyla ayetteki zamansal direktifin özel oluşu aslında onların uyarılması
yönüyle genel olması anlamındadır.
Müfessirler[220]
"Dinlerini parça parça edip grup grup olanlar var ya; senin onlarla hiç
bir ilişkin yoktur" cümlesi bağlamında müslümanlann ihtilafa
düşeceklerine, parçalanacaklarına, gruplara ayrılacaklarına, ekoller
oluşturacaklarına işaret eden çeşitli hadisler rivayet etmektedirler.
İslam ümmetinin
sapıtacağı, heva ve heveslerine kapılacakları hususunda müfessir-Ier bir kısım
sahabe ve tabiin görüşleri aktarmaktadırlar.
Görüldüğü kadarıyla
ayet, tıpkı önceki ayetler gibi müşriklere karşı delil sunmakta, helal ve haram
kılma konusunda onların hevalarına uyduklarını, herhangi bir ilim olmaksızın
yalan yere Allah'ın dininden gördüklerini aktarmakta, onların bu tür inançlarını,
geleneklerini, durumlarını eleştirmektedir.
Peşinden gelen ayet
bunun delilidir.
Rum süresindeki şu
ayetler açıkça bu ayetlerde belirtilen noktaya işaret etmektedir. Burada
kasdedilen ise müşriklerdir.
"Yalnız O'na
yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve (Alah'a) ortak koşanlardan olmayın.
(Çünkü Onlar) dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her parti kendi
yanındakiyle sevinip övün)mektedir." (Rum; 31-32).
Ayet, her ne kadar
zamansal direktif yönüyle Özel olsada ayrılma ve parçalanma, ihtimali olmayan
tek ve açık din yolundan uzaklaşan herkese eleştiri ve uyan noktasında sürekli
empoze ve bütünlük yönüyle geneldir. Burada Peygamber (s)'in onlardan uzak
olduğu ilan edilmektedir.
Bu böyledir. Kasas
süresindeki ayet, bir nokta hariç bu son ayete benzemektedir. Kasas sûresinde
"Kim bir iyilik işlerse ona ondan daha hayırlısı vardır" şeklinde
zikredilmişken burada "Kim bir iyilik işlerse ona onun on katı
vardır" şeklinde zikredilmektedir. Görüldüğü kadarıyla burada salih amele
ve iyi işlere teşvik bulunmaktadır. [221]
161- Deki: "Rabb'im, benî doğru yola iletti.
Dosdoğru'[222] dine, Allah'ı birleyen
İbrahim'in dinine'[223]' O,
(İbrahim, hiçbir zaman Allah'a) ortak koşanlardan olmamıştır."
162- De ki: "Benim namazım, ibadetim[224],
hayatım ve ölümüm hep alemlerin Rabb'i Allah içindir."
163- "O'nun ortağı yoktur. Bana böyle
emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim."
164- De ki: "Allah, herşeyin Rabb'i iken ben
O'ndan başka Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir[225].
Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz.
Sonra dönüşünüz Rabb'inizedir; (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber
verecektir.
165-
"Sİzi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için[226],
kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabb'in, cezası
çabuk olandır ve O, bağışlayan, merhamet edendir. ♦♦♦
Ayetlerde Peygamber
(s)'in Allah'ın kendisini dosdoğru dine, muvahhit dini olan İbrahim'in yoluna
ilettiğini İbrahimin ise şirk koşanlardan olmadığını açıklaması, namazının,
itaatinin ibadetinin, yaşamının ve Ölümünün, bütün işlerinin ortağı bulunmayan
Alemlerin Rabbine olduğunu belirtmesi, böyle yapmada nefsini Allah'a
adayanların ilki olduğunu açıklaması, Allah herşeyin Rabbi iken O'ndan başka
rabb edinmenin doğru olmayacağını, herkesin kazandığının kendisine ait
olduğunu, hiç kimsenin bir başkasının günahını çekmeyeceğini, insanları
yeryüzünün halifeleri yapan, onlara verdiği şeylerde onları denemek için kimini
kiminden derecelerle üstün kılan, cezayı hakeden-lere karşı azabı çabuk olan,
tevbe eden mü'minleri bağışlayan Allah olduğu için herkesin dönüşünün O'na
olduğunu bildirmesi emredilmektedir.
Ayetler, birbirleriyle
ilintili olup aynı siyakla devam etmekte ve peygamber (s) ile müşrikler
arasında geçen tartışma bölümlerini vurgulu bir biçimde noktalamaktadır.
Burada peygamber
(s)'in düşmanlarına yolun gayet açık, delilin ise ortada bulunduğunu,
kendisinin, tevhid inancı olan İbrahimin dini üzere bulunduğunu, nefsini
Allah'a adayanların ilki olduğunu, şimdi fırsatı kaçıran kimsenin gelecekte
tevbesinin işe yaramayacağım, Allah'ın emri geldiği zaman kendisine hiç bir
yarar sağlamayacağını, hiç kimsenin bir başkasının günahını taşımayacağını
bildirmesi emredilin ekledir.
"De ki: Rabbim,
beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahimin dinine"
ayeti üzerine bir yorum; Allah'ın peygamber (s)'i kendisine yönelttiği milletin
(din) İbrahim milleti (dini) olduğu ilk kez bu ayette zikredilmektedir. Önceki
ayetlerde ise İbrahim'in kendinden sozcdilmesi bağlamında Allah'a ortak
koşmayan hanif vasfıyla îbrahimin milleti (dini) zikredilmiş, sonra Mekki ve
Medeni ayetlerde bu ve diğer ifade tekrarlanmıştır.
Rivayetlerde
zikrolunduğuna göre [227]Araplardan
bir grup İslamiyetin ortaya çıkmasından önce İbrahim dininden sözediyor, Onu
"Hanif" olarak niteliyor ve ona tabi oluyorlardı. Rivayetlcrdeki
durum ne olursa olsun İbrahim dininin zikri Mekki ayetlerde geçmiştir. Bu
ayette Allah'ın peygamberini İbrahim dinine sevketmesinin bildirilmesi,
Arapların bunu dillerinden düşürmediklerinin kesin ispatıdır. Bu ve benzeri
ayetler, İbrahim dininin, şirki yasaklayan, müşriklerin o din üzere
bulundukları kanısını sorgulayan, o esnada geleneklerine uyanları müşrikler
olarak niteleyen tevhid dini olduğunu belirtmektedir. Bu dinin Allah'ın
peygamberini kendisine yönelttiğini, O'na gerçekte uymak isteyenlerin
peygambere uyması, davetine kulak vermesi gerektiğini ilan etmek, Peygamber
(s)'e, bu güçlü sigayla yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim olduğunu
bildirmesini emretmek için gelmiştir.
"Biz bir
kısmınızı dereceler olarak bazınızın üstünde kıldık" ayetine bir yorum:
Biz bir kısmınızı dereceler olarak bazınızın üstünde kıldık", cümlesi,
insanların sınıfsal (tabaka olarak) üstünlüğünün belirtilmesi anlamında
değerlendirilebilir. Bizim kanaatimize göre; insanların, dünyadaki durumlarını
belirtmek, Allah'ın ademoğluna koyduğu sosyal tabakadan kaynaklanan genel
sosyolojik bir kural olduğunu ifade etmek, Allah'ın sınavında olduklarını, hem
kendilerine hem Allah'a karşı görevlerinin bulunduğunu hatırlatmak içindir.
Kim inanır, durumunu düzeltir, sakınır, haddini bilir, görevlerini yaparsa onun
için bağışlanma ve rahmet vardır. Kim de inkar eder, durumunu bozar,
taşkınlıkta bulunursa onun içinde şiddetli ceza vardır. Burada bir öğüt ve
geniş alanda açık bir empoze bulunmaktadır. Bunun, Kur'anin diğer ayetleriyle,
üstünlüğün ancak takvada, iyi huylarda, ihlasta ve salih amelde olduğunu
belirten, insanları ve müslümanlan Allah'a ve insanlara karşı haklarda ve
görevlerde eşit ve tek bir tabaka sayan genel ilkeleriyle birlikte ele
alınmalıdır. [228]
[1] Bkz. Taberi, İbn Kesir. Begavi, Hazin ve Kasİmî
Tefsirleri.
[2] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/25.
[3] Ye'dilûne Yani, Allah'ın dışında ortak koştukları
putları Allah'a eş ve denk tutuyorlar, aynı konuma getiriyorlar,
[4] Sümme kada ecelen ve ecelun mitsemman indehu):
Müfessirlerin çoğu ayette geçen birinci "ecel" lafzının, doğuştan
ölüme kadar olan dönem, ikinci "ecel" lafzının ise, Allah'ın Ölüleri,
ahiret hesabını vermeleri için dirilteceği vakit olduğunu belirtmişlerdir.
[5] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/27.
[6] Ktrtas Üzerine yazı,yazılmış yaprak.
[7] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/27-28.
[8] Lebisna aleyhim Onların kafasını karıştırdık, onlara
benzettik.
[9] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/29.
[10] Bkz. Hazin, Tabersi, Begavİ Tefsirleri.
[11] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/29-30.
[12] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/30.
[13] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/30-31.
[14] Bkz.Tabersi'nin Mecmeu'l Beyan.
[15] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/31-32.
[16] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/32.
[17] Bkz. İbn Kesir, Hazin Tefsirleri.
[18] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/33.
[19] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/33-34.
[20] Ve men czlemu Suç ve aşırılıkta daha ileri giden.
[21] Bkz. İbn Kesir, el-Hazin. Tabersi Tefsirleri.
[22] Bkz. Tefsiri Taberi, Begavi, Zemahşeri, Tabersi,
el-Hazîn.
[23] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/35.
[24] Sümme lem tekun fıtnetuhum Bazılan bunu "Sonra
onların mazeretleri bir işe yaramadı" diye yorumlarken, bazıları da "Mazeretleri
olamadı" diye tevil etmişlerdir. Her iki tevil de mümkündür.
[25] Kezzebû alâ enfusihim Yani kendi nefislerini aldattılar.
[26] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/36.
[27] Bkz. el-Hazin, Begavi, Tabersi Tefsirleri
[28] Bakınız ayetlerin yorumu İçin İbn Kesir, Begavi,
Tabersi, Zemahşeri.
[29] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/37.
[30] Bkz. Taberi, İbnİ Kesir tefsirleri.
[31] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/38.
[32] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/38-39.
[33] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/39.
[34] es-sâafü Kur'an-i Kerim'in bir çok yerinde bu kelime,
kıyametin kopma vaktinin yerine, kinayeli olarak kullanılmaktadır. Fakat
müfessirler burada bunu, normalde bilinenin dışında başka bir anlama yorarak
dünya hayatında yalancıların ölüm vakti, diye tefsir etmişler. Çünkü
va'dedilen genel saatin vakti geç olduğundan kendilerine uyarı yöneltilen
dinleyiciler üzerinde bu anlam daha etkilidir.
[35] Yunzirûne Taşıyorlar.
[36] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/40-41.
[37] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/42.
[38] Bkz. Taberi, Tabersi, İbn Kesir. Begavİ ve Hazin
tefsirleri.
[39] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/42-43.
[40] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/43-45.
[41] es-saatu
Önceden de açıkladığımız gibi aynı şekilde burada da dinleyicilere
yönelik ölüm ve ecel anlamına gelmektedir. Ayetin ruhu da bu anlamı teyid
etmektedir.
[42] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/46.
[43] el-Be'sâu Afet ve son derece yoksulluk
[44] ed-Darrau Hastalık.
[45] Yetedarraûne Yoksulluğu, hastalığı ve afetleri
kaldırması için Allah'a boyun eğerler (diye).
[46] Hiç olmazsa anlamına gelmektedir.
[47] Müblisûne Kurtuluş konusunda karamsarlar. Bir başka
ifadeyle, onlar kurtuluş fırsatını kaçırdılar anlamına da gelebilir.
[48] Zalemû Suç işlediler, aşın gittiler, isyan ettiler ve
inkâr ettiler anlamına gelir.
[49] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/47-48.
[50] Nusafrifu'l Ayetti Kur'an-i Kerim'dcki sözlerin yönünü
değiştirme.
[51] Yesdifûne Yüz çeviriyorlar.
[52] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/48.
[53] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/49.
[54] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/50.
[55] Yehafune en yuhreşû ila Rabbihim Rable-rine
hasredilecekler! günden korkarlar.
[56] Fe tekûne mine'z zalimine Amellerinde zorbacı
oluyorlar,
[57] Fetenna ba'dehum bi beldin Birbirlerinin karşısında
davranışlarını ölçmek için aralarında farklılıklar kıldık.
[58][58] Ve li (estebîne sebilü'l mücrimine) Burada 'sebil'
kelimesi hem 'nasb' hem de 'ref olarak okunur. Birinci halde "suçluların
takip ettikleri yol ortaya çıksın diye", anlamına gelir. İkinci halde ise
cümle; "Ey Peygamber! suçluların takib ettikleri yolu tanıyasın diye"
anlamına gelir.
[59] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/52.
[60] Taberi, İbn Kesir, Begavi, Tabersi, Zemahşeri
tefsirleri.
[61] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/52-53.
[62] Yegussu'l hakke Müfessirler bunun "hakkı
söylüyor" anlamına geldiğini söylemişlerdir. Taberi "ye gussu"
kelimesinin "yakdi" diye de okunduğunu rivayet ederek bunun birkaç
yönde gelecek cümleyle uygunluk arzettiğini belirtmiştir.
[63] el-Fasiline Yani insanlar arasında hüküm verme
[64] ez-Zalimîne Yani azgınlar, tahrikçiler, suçlular
demektir.
[65] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/54-55.
[66] Cerrahtüm Yani, işlediniz, yâptinfâ Öembktir.
[67] En'am suresi tefsiri için bakınız Menar tefsiri,
Tabersi Tefsiri.
[68] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Menar, Zemahşeri tefsirleri.
[69] Taberi, İbn Kesir, Begavi.
[70] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/56-57.
[71] Yelbisekum şiyean ve yüzika ba'deküm be' se ha'din
İşlerinizi birbirine karıştırır. Böylece birbirine buğ-zeden gruplara,
hiziplere ayrılırsınız. Birinizi diğeri üzerine şiddet ve eza olarak musallat
eder.
[72] Yefeahâne Güzel bir şekilde anlarsınız.
[73] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/58.
[74] Vekilin Burada sorumlu demektir.
[75] Li külli nebeitı mııstekar Her işin son bulacağı bir
zaman vardır.
[76] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/59.
[77] Yehûdııne Keiime, aslı itibariyle suya dalına anlamına
gelir. Sonra bu söz dalma, girişme anlamında kullanılmıştır. Ayrıca bu kelime
lüzumsuz, asılsız anlamında ve cedel için kullanılır.
[78] el-İbsai Kimilerine göre, helak; kimilerine göre
hapsetme ve rehin oîına anlamındadır. Burada ise birinci anlamdadır.
[79] Ve in ta'dil külle adlîn Bütün varını fidye olarak
verse.
[80] Bkz. el-Hazin tefsiri.
[81] Bkz. el-Hazın, Tabersi, Kasımı. Menar, Tabert
tefsirleri.
[82] Bkz Menar Tefsiri.
[83] Bkz Menar Tefsiri.
[84] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/61-62.
[85] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/62-63.
[86] İstehvetu'ş şeyatinu Şeytanların çağrısına cevap ver
di, onlara tabi oldu. Arapların inançları arasında cinleri çağırma olayı da
vardi. Onlar çölde cinleri çağırıp tabi oluyorlardı. Böylece işleri birbirine
karıştırarak sapıtıyorlar, hclâk oluyorlardı.
[87] Alimu'l gaybi ve'ş şehadeti Burada gayb, görünmeyen,
gizli olan anlamında, şehadct İse hazır olan, görülen demektir.
[88] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/64-65.
[89] Meleküte's scmavatî ve'! ardî Yer ve göklerdeki
Allah'ın mülkünün genişliği ya da büyüklüğü.
[90] Cenne aleyhi'l-leyli Kararınca,
[91] el-Afiiine Gitme, kapalına, değişme, sönme, bir haiden
diğer bir hale geçine anlamlarına gelir.
[92] Baziğan Doğmak, ortaya çıkmak demektir.
[93] Ve lem yelbisû imanehum bi mimin İmanlarına zulüm,
günah, şirk ve cürüm bulaştirmayanlar, karıştırmayanlar.
[94] Fe in yekfuru bi ha havlâi Bu cümleyle Peygamber
(s)'i yalanlayan Arap kafirleri kasdediliyor.
[95] Bkz. Taberi, Hazin, Begavi, İbn Kesir tefsirleri.
[96] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/68-70.
[97] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/70-71.
[98] Tec'aluneha karatis Onu parça parça, bölük bölük
yapıyorlar.
[99] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/71-72.
[100] Bkz. Taberi, İbni Kesir, Begavi, Tabersi, Hazin
tefsirleri.
[101] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/72.
[102] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/72.
[103] Ve men ezlemu mimmeniftera ala'lâhi keziba): Allah'a
karşı yalan uydurandan daha suçlu, daha günahkâr kim vardır!
[104] Gamerati'l mevti Ölüm anındaki o zorluklar içinde.
[105] Furada Mal, çocuk ve arkadaşlarından ayrı olarak.
[106] Huvvalnakum Verdik, bağışladık, faydalandırdık.
[107] Takteubeynekum Aralarındaki bağlar kopar.
[108] Bkz. Taberi, Begavi, Hazin, Tabersi, İbni Kesir,
Zemahşeri.
[109] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/74-75.
[110] Faliku'l habbi ve'n neva "Falik" yarma
anlamına gelir, "el-habbi" ekinin tohumu, "ve'n neve"
ağacın çekirdeği demektir. Buna göre cümlenin topiu anlamı şudur: Şüphesiz
Allah, tohumu ve çekirdeği yararak toprakta geliştirir, ağaç ve ekinler
oluşturur.
[111] Husbâren Güneş ve ayın dönüşü belli bir hesap
üzeredir.
[112] Takdir Tertip, düzen demektir.
[113] tâin nefsin vahide Kadın ve erkeğin bir oluşu. Sanki
bunlar ikiye ayrılmış bir bütünün parçalandır.
[114] Fe tnustegarrin ve mustevda En muteber görüşe göre
buradan; sülblerde karar kılınan, rahimlerde bırakılan yahut sülblerde bırakılmış
ve rahimlerde karar kılınmış can kasdedilmektedir.
[115] Hadıran Yaş veya oluşmamış ekin, yeşillik.
[116] Habben miiterakkiben Başaklarda birbirine girmiş
taneler.
[117] Tal'iha O'nun meyveleri.
[118] Kınvânun Salkım.
[119] Daniyetün Yakın, bitişik.
[120] Müteşebihen ve gayre müteşabilıin Yaratılışta
birbirlerine eş veya benzer ama aynı tatlarda olan.
[121] Umuru ilâ semerihi iza esmem veyenihi "Ve
yen'ihi', "onun olgunlaşması" anlamındadır. Cümlenin anlamı:
"Bakınız, onun meyvesi nasıl ortaya çıkıyor sonra olgunlaşıncaya kadar
nasıl büyüyor?"
[122] Bkz. Menar, Tabersi, Hazin ve Tantavi Cevheri'nin
Cevahir Tefsirleri.
[123] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/77-78.
[124] Vû harekû lehu Ona... icat ettiler, onun
için.....düzdüler.
[125] Bediu Yoktan var eden demektir, el-ibda' Önceden
olmamış bir şeyi yapmak anlamındadır.
[126] Sahihetun Eş-karı.
[127] Vekilim Koruyucu, kefil.
[128] Bkz. Taberi, Tabersi, İbn Kesir, Begavi, Hazin
Tefsirieri.
[129] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/79-80.
[130] Bkz- Zemahşeri, Menar, Tabersi. İbn Kesir Tefsirleri.
[131] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/80.
[132] Deresfe Esasu'l-Belağa'da Zemahşeri der ki: Kitabı
okumuş, ezber için onun okunuşunu tekrarlamışsın.
[133] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Begavi, Hazin, Zemabşeri
tefsirleri.
[134] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/81-82.
[135] Adven Taşkınlık ederek, edep sınırlarını aşarak.
[136] Bkz: Tabersi, İbn Kesir, Hazin, Begavi tefsirleri.
[137] Bkz: Tabersi, İbn Kesir, Hazin, Begavi tefsirleri.
[138] Bkz. İbn Kesir, Tabersi, Zamahşeri, Hazin Tefsirleri.
[139] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/83-84.
[140] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Tabersi, Beğavi, Hazin, Menar
Tefsirleri.
[141] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/84-85.
[142] Kubulen Onların
karşılarına, önlerine açıkça (sunsaydık).
[143] Bkz.İbn Kesir Tefsiri.
[144] Bkz, Menar. Zamahşeri, Tabersi Tefsirleri.
[145] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/86.
[146] Veiitesga ileyhi .Ona meyletsin.
[147] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/87.
[148] Mufaşsalen Burada açık anlamındadır.
[149] el-MUmtertne Kuşkulananlar.
[150] Yahrıısûne Tahminde bulunuyorlar.
[151] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/88-89.
[152] Fıskun Allah'a karşı gelme.
[153] Bkz.Taberi, Tabersi. ibn Kesir, Beğavi, Hazin
Tefsirleri.
[154] Bkz. Taberi, ibn Kesir, Hazin, Begavi, Tabersi
tefsirleri.
[155] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Hazin, Begavi. Taberss
tefsirleri.
[156] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/90-92.
[157] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/92-93.
[158] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Hazin, Tabersi Tefsirleri.
[159] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/94.
[160] Sağanın Zillet ve korku.
[161] Bkz. Beğavj ve Tabersi Tefsirleri.
[162] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/95.
[163] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/95-96.
[164] Keennemâ yessa''adü fissemâi Adeta yükseğe tırmanıyormuş
gibi zorluk yükler. Çünkü bu durumda nefsi ve göğsü daralır.
[165] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/97-98.
[166] Kad isteksertüm mînel insi İnsanlardan çoğunu
ayartümz ve yoldan çıkarttınız.
[167] Kezalike nüveîli ha' dezzalimine baden Zalimler
birbirlerinin dostu olur.
[168] Bkz. Taberi, Tabersİ, Beğavi, İbn Kesir, Hazin, Menar
Tefsirleri.
[169] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/99-100.
[170] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/100-101.
[171] Zerce Yarattı.
[172] el'Harsi Ekin.
[173] Liyurdâhum Günah ve sapıklık çukuruna düşsünler.
[174] Liyelbisû ayelhim dînehum İnançlarını ve dinlerini
karıştırsınlar.
[175] Hicrim Engellenmiş, vakfedilmiş.
[176] Layetamuha Bunlardan yiyemez.
[177] el-E'ami Davarları (koyun-keçi), develeri ve inekleri
içine alan bir kelimedir.
[178] Sefehen Cahilce.
[179] Bkz.SiretilbnlHişarnc:1,sh:141v.d.
[180] Ishah : 22
[181] Bkz. Hazin, İbn Kesir, Tabersi.Tefsrrleri.
[182] Bkz. Hazin, Nesefi, Beydavi Tefsirleri.
[183] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/103-104.
[184] Ma'ruşatin Çardaklı ağaçlar. En seçkin olan görüşe
göre bundan üzüm asmaları kasdedilmektedir.
[185] Hamuleten Yük taşımak ve binilmek için.
[186] Ferşen Bir söylentiye göre bu kelime kesme
anlamındadır. Kimi söylentiye göre de: Davarların kıllarından ve yapağlanndan
yapılmış döşek, sergi anlamındadır.
[187] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/105-106.
[188] Ezvacin Tek kendi tarifi açısından tek olur. Ne zaman
ki aynı çeşidinden ve nesil itibariyle farklı cinsen başka biri onunla birlikte
olunca her birine çift ismi verilir, İki çift ifadesinden; aynı neviden olan
bir dişi ile bir erkek kasdolunmaktadır. "O yarattı iki çifti; erkeği,
dişiyi" ayeti bunun için bir örnektir. Koyundan iki ifadesi; erkek ve dişi
iki çift anlamındadır. Böylece hepsi sekiz çift olmaktadır. Çünkü ayet, her
nev'i erkek ve dişi iki çiftten oluşan dört neviden söz etmektedir.
[189] Nebbiûni bi ilmin Bu hususta yanınızda bulunan
Allah'tan ilmi bir delil ile bana haber verin ve açıklayın.
[190] Şühedâe Tanıklar ve hazır olanlar anlamındadır.
[191] Femen ezlamü Sapıklık ve hatada daha şiddetli kim
olabilir?
[192] Taımin yetamühü İnsanlardan yiyen kimse için yenilen
bir şey.
[193] Demen mesfûhen Akan/Akıtılmış kan.
[194] Uhille Boğazlanmış/kesilmiş.
[195] Bağın Çizilmiş sınırları aşmak anlamında olan 'bagy'
mastarından türemiştir.
[196] Adin Udvan maşlarından türemiştir.
[197] Bkz:Tâcc:3, sh:88
[198] Bkz. Ishaheyn 10-11.
[199] Bkz:Tâcc:3, sh:88.
[200] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/108-109.
[201] el-Hevaya Bağırsaklar.
[202] Bkz.Hazin Tefsiri.
[203] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/110-111.
[204] Bkz. Zamahşeî'nin Keşşafı, Cevat Ali'nin Tarihİ'l Arab
Kablel İslam (C:5 sh: 224-228) adlı eseri, bizim, Asrın nebi ve Bieîihi
kable'l-Bi'se (sh: 194-195} adlı kitabımız.
Bkz. Zamahşeî'nin
Keşşafı, Cevat Ali'nin Tarihİ'l Arab Kablel İslam (C:5 sh: 224-228) adlı eseri,
bizim, Asrın nebi ve Bieîihi kable'l-Bi'se (sh: 194-195} adlı kitabımız.
[205] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/112-114.
[206] Müstekimen Kelime hal olduğu için mensub (nasb
olmuş)lur.
[207] tettebıûssübûie fe teferreka bikrim an sebilihi
Çeşitli yollarda yürümeyin, Allah'ın yolundan saparsınız. Çünkü içinde hidayet
bulunan Allah'ın yolu tektir.
[208] Bkz. İbn Kesir Tefsiri.
[209] Bkz. Hazin, Beğavi, İbn Kesir Tefsirleri.
[210] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/115-117.
[211] En tekulû "Demeycsiniz" anlamındadır.
[212] An dirasetihim Kitaplarından yahut dillerinden.
[213] Sadafe Yüz çevirdi, yan çizdi, sırt döndü.
[214] Bkz. Ayetlerin yorumu için Taberi, Tabersi, İbn Kesir,
Hazin, Zamahşeri Tefsirleri.
[215] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/118-120.
[216] Yenzuruna Yentezirune:
bekliyorlar.
[217] Leşte minhum fi şey'in Sen onların yaptıklarından
sorumlu değilsin yahut sen onlardan berisin.
[218] La yuzlemûne Onlara ancak hak ettikleri kadar korku ve
zulüm vardır.
[219] Bkz.Taberi, İbn Kesir, Hazin, Tabersi Tefsirleri
[220] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Hazin, Tabersi Tefsirleri.
[221] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/120-122.
[222] Kıyemeh Dosdoğru, bir rivayete göre sabit..
[223] Millete Dini yol, yahut şeriat demektir. Bu kelime kök
itibariyle "el imla" mastarından gelmiştir.
[224] Nusuki İbadetlerim.., Nusuk: İnsanı Allah'a
yakınlaştıran kurbandan kinaye olarak gelmiştir.
[225] la tezİru vaziretün vizre uhrâ Hiç bir nefis diğerinin
yükünü taşımaz.
[226] Liyeblüveküm Sizi denem ek/s mam ak için
[227] Bkz. "Asrın-Nebi ve bıetihi kable'l-bi'se'"
adlı eserimizin 419-434. sahifeleri
[228] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları:
3/123-124.