EN'AM SÜRESİ 2

Sûrenin Tanıtımı 2

Kafirlerin Mucize Talebine Kur'an'ın Cevabı 3

Bile Bile Hakkı İnkar. 9

Talep Edenlere Öncelik Vermek Gerekir. 12

Kafirlerin Hevâlarına Tâbi Olunmamalıdır. 13

Gaybin Anahtarları Allah'ın Yanındadır. 14

Nankörlerin Duası 15

Kafirlerin Meclisini Terk Etmek. 15

Ayetler Hakkında Münasebetsizliğe Dalanlardan Uzak Durma. 16

Hz. İbrahim (S) Muvahhid (Hanif) Bir Müslümandir. 19

Allah'a Allah'ın İstediği Gibi İnanmalıyız. 20

Tebliğde 'Merkezden Çevreye' Yöntemi 20

Yalanlarla Dolu Beşer Sözüne İlahi Kaynaklı Süsü Vermek. 20

Afaki Ayetlerin Allah'a Tanıklığı 22

Müşrikler Cinleri Ve Melekleri Allah'a Ortak Koşarlar. 22

Gözler Onu Görmez. 23

Hidayeti De Dalaleti De Seçen, Kendisi İçin Seçmiştir. 23

Müminler Başkalarının İlahlarına Sövmemelidir. 24

Müşrikler Talep Ettikleri Mucize Gelse Dahi İnanmazlar. 25

Ehli Kitab Kur'an'ın Allah Katından Olduğuna Tanıktır. 26

Allah'ın Admı Anmadan Hayvanları Yemek Fısk'tır. 27

Zorunluklar Haramları Mubah Kılar. 28

Müşrik Liderler Kur'an'ın Hz. Mulıanımed'e İnmesini Lekelemeye Çalışmışlardır  29

Hidayet Ve Dalalette İnsanın Seçim Gücü. 30

Zulmedenler Kıyamet Günü Kurtuluş Yüzü Görmeyeceklerdir. 31

Helal-Haram Koyma Yetkisi Allah'ındır. 34

İlahi Kaynaklı İlkeler Görecelilik Ve Çeşitlilik Kabul Etmez. 37


EN'AM SÜRESİ

 

Kur'an'daki Sırası       : 6

Nüzul Sırası                : 55

Ayet Sayısı                  : 165

İndiği Dönem               : Mekke

 

Sûrenin Tanıtımı

 

Bu surede Hz. Peygamber (s) ile kafirler arasında geçen tartışmaları anlatan çeşitli bö­lüm ve tablolar bulunmaktadır. Burada kafirlerin acziyeti ortaya konmuş ve kendisine ya­pılanlar nedeniyle üzüntü ve kedere kapılan peygamber (sj'in bu durumun ilham yoluyla giderildiği ifade edilmiş. Kafirlere özellikle de küfrün öncülerine inatçı ve müstekbir konum­ları ve yürüttükleri kötü rolleri nedeniyle sert eleştiriler ve uyanlar yapılmış. Peygamber (s)'in risaletinin doğruluğuna ve Kur'an'ın Allah'la olan bağlantısına dair Kitap Ehli'ne deliller su­nulmuş Allahu Teala'nın azametine, kudretine, hikmetinin kapsamlılığına ve kainat kitabı­nın eşsizliğine yönelik gerçekler kaydedilmiştir.

Arapların inançları, hayvanlar ve ekinler hususundaki gelenekleri, nezirleri (adakları), çocuklarını öldürmeleri yönünden bölümler ve tablolar sunulmuş. Bu noktada Hz. Pey­gamberle kafirler arasındaki anlaşmazlıklar dile getirilmiş, Tevhid ve güzel ahlakla ilgili tavsiyelerden oluşan üstün pasajlar sunulmuş ve nevalarına uyanlara ağır tehditlerde bu­lunulmuştur.

Bu sure bir çok konuyu içerisinde bulundurması hasebiyle surelerin anası mesabesin­dedir. Müfessirlerin rivayet ettiğine göre bu sure bir defada nazil olmuştur. Durum itibariy­le önemli olduğu için surenin nazil oluşuna yetmiş bin melek eşlik etmiştir[1]. Bu rivayetin durumu ne olursa olsun bölümler arasındaki bütünlük ve uyumluluk surenin bir defada nazil olduğunu ya da bölümlerinin arka arkaya nazil olduğunu göstermektedir. Kendisine dayandığımız mushafın rivayetine göre 20, 22, 91, 93,114,141,151,152. ayetler Medine'de nazil olmuştur. Bu ayetler ve bu ayetlerden önceki ve sonraki ayetlerin konusu ve dizilişi bakımından aralarındaki uyumluluk ve bütünlük bu konudaki şüpheleri ortaya koymakta­dır. [2]

 

Rahman ve Rahim Olan Allah'ın adıyla

1 - Hamdolsun o Allah'a ki, gökleri ve yeri yarattı, karanlık­ları ve aydınlığı var etti. Yine de inkarcılar, Rablerine (bas-kalarını) denk tutuyorlar[3]'.

2-  O, sizi çamurdan yaratıp, sonra (da hayatınıza) bir süre koymuştur. Belli bir süre (Kıyamet süresi) de kendi katında vardın[4], Böyle iken siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.

3-  O göklerde de yerde de (tek) Allah'tır. Sizin gizlinizi, açığınızı ve ne kazandığınızı bilir.

4- Onlara Rabb'lerinin ayetlerinden hiç bir ayet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.

5- İşte, kendilerine hak geldiği zaman da onu yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri yakında kendilerine ge­lecek (uyarıldıkları azab onları kuşatacak)tır.

6-  Görmediler mi, onlardan önce nice nesiller yok ettik; hem onlara, yeryüzünde size vermediğimiz şeyleri vermiş­tik ve göğü de üzerlerine bol bol boşaltmıştık ve ırmakları ayaklarının altından akar kılmıştık. Fakat günahlarından ötürü onları helak ettik ve onların peşinden başka bir nesil yarattık.

 

Ayetlerin anlamlan gayet apaçıktır. Bu ayetler, kâfir ve müşriklere, Allah'la ortakla­rı arasını denk tutmalarından, öldükten sonra tekrar dirilme konusunu tartışma yaptıkla­rından ve Rab'Ierinden kendilerine gelenlere karşı çıktıklarından dolayı sert eleştiriler içermektedir. Çünkü onları Allah yaratmıştır, göklerin ve yerin Rabbî O'dur. Allah on­ların gizlediklerini, açığa vurduklarını ve kazandıkları herşeyi bilir. Allah onlara dünya­da belli bir süre (ecel), ahirette de hesap verecekleri belli bir süre kılmış, ayetleri alaya almaları ve yalanlamaları sebebiyle kâfirlere kendilerine va'dedilen azabın gerçekleşe­ceğini göreceklerine dair uyanda bulunmuş, onlara güç ve imkân bakımından daha üs­tün olan ve aynı sebepten ötürü helak olan önceki toplumların durumunu hatırlatmıştır.

Ayetler kâfirlerin bazı tavırlarını ve sözlerini hikâye ederek başlıyor. Ayetlerin içeri­ği/özü kâfirlerin, Allah'ı kainatın yöneticisi olarak kabul ettiklerini, peygamberlere ve ayetlere karşı tavırları nedeniyle helak olan toplumların haberlerini bildirdiklerini orta­ya koymaktadır. Bu yüzden ayetlerdeki deliller oldukça güçlü ve bağlayıcıdır. Bu konu­da Kur'an'in çeşitli ayetlerinde ve çeşitli bölümlerinde örnekler verilmektedir. [5]

 

7- Eğer sana kâğıt[6]' üzerine yazılı bir kitap indirmiş olsay­dık da onu elleriyle tutsalardı yine inkâr edenler, "Bu apa­çık bir büyüden başka bir şey değildir!" derlerdi.

 

Bu ayetle, kafirlerin inal ve yalanlamalarında ne kadar ileri gittikleri vasfediliyor.

Çünkü kafirler, Allahu Teala, Peygamber (s)'e üzerine yazı yazılmış bir sahife indirme­sine ve onların da bu sahifeye ellerini sürmelerine rağmen, "Bu apaçık bir büyüdür, gerçek değildir" demişlerdir.

Bazı müfessirlerin rivayetine göre, bu ayet kimi küfür önderlerinin meydan okuyuş­larına bir cevap olarak inmiştir. Nitekim Peygamber (s); "Onlar üzerinde yazı bulunan bir sahife gelmediği sürece asla iman etmezler" demiştir. İsra ve Müddessir sureleri, Kureyş kabilesine mensub, öncü kafirlerin bu tür meydan okuyuşlarını anlatmıştır. "Doğrusu onlardan her biri kendisine, açılmış sahifeler verilmesini istiyor." (Müddesir, 52). "Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanma­yız." (İsra, 93).

Ayetin bir Önceki ayetlere atfedilmesine ve dizilişine bakıldığında onlarla aynı anda nazil olduğu ya da peşpeşe geldiği göze çarpmaktadır. Ayet, kafirlerin İstek ve tavırları­nı tasvir etme noktasında aynı konuyu anlatmaktadır. Çünkü, kâfirlerin bu tür davranış­ları iyi niyetle ikna olma arzusu değil, aksine kuru bir inattan ibarettir. Ayrıca bu, ayetin nazil olduğu dönemde, kafirler tarafından yapılan meydan okuyuşlara cevap niteliğinde­dir.

"Kırtas" kelimesi ilk defa varid olduğu için müfessirlerden kimileri yaprak, kimileri sahife, kimileri de kağıt anlamına geldiğini söylemişlerdir.

Her halükârda "kıstas" yazı için kullanılan özel bir maddedir. Belki de "parşömen" denen bir yapraktır.

Hz. Peygamber döneminde gelişmiş ülkelerde kullanıldığı rivayet edilmiştir. Veya "kıstas" papürüs diye isimlendirilen Mısır'da hasırdan yapılan bir kağıttır. Kur'an'da bu kelimenin varid olması Kur'an'ın nazil olmasından önce Peygamber toplumunda yaprak ve yazı aracı olarak bilinen ve kullanılan bir alet olduğuna işaret etmektedir. Hatta yazı denilince ilk akla gelen şey, yaprak olup onun dışında başka birşey değildir. [7]

 

8- O'na bir melek İndirilmeli değil miydi?" dediler. Eğer bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu, artık kendilerine hiç göz açtırılmazdı.

9- Eğer O'nu (yani Peygamberi) melek yapsaydık, yine bir adam (şeklinde) yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük'[8].

 

Bu tezat bir lafzın metodik bir ifadesidir. Onlar gerçekleri karıştırdıkları ve Peygam-ber'e meydan okudukları için benzeriyle karşılık alıyorlardı. Yani bu, "Onlar sana tuzak kuruyorlar, biz de onların bu tuzaklarını kendilerine çeviriyoruz." ifadesinde olduğu gi­bidir. [9]

 

Kafirlerin Mucize Talebine Kur'an'ın Cevabı

 

Ayetlerde Allah ile irtibat kuran bir meleğin Peygamber (s)'e inmesini isteyen kafir­lerin meydan okumaları ve onlara verilen cevap anlatılmaktadır. Şöyle ki;

Birinci olarak: Şayet Allah melek indirmiş olsaydı bu onların ecellerinin tamamlan­ması ve Allah'ın onlar üzerindeki emrinin uygulanması anlamına gelirdi. Böylece onla­ra artık mühlet verilmemiş ve onlar da felâkete duçar olmuş olurlardı.

İkinci olarak; Eğer Allah'ın hikmeti melek göndermeyi gerektirseydi onlara meleği insan şeklinde gönderirdi ki bu durumda da sorun çözülmüş olmazdı. Çünkü meseleyi birbirine karıştırırlardı ve istedikleri şeyi insan şeklinde görünce onun hakikatini anla­yamazlardı.

Ayetlerde meydan okuma, karşılıklı tartışma ve cevap verme durumunun hikâye edilmesi muhtemeldir. Şayet böyleyse o zaman önceki ayetler bunun girizgâhı duru­munda olmuş olurlar.

Aynı şekilde bu ayetlerin kâfirlerin sürekli meydan okumaları ve durumlarını anla­tan ayetlerin devamı olması da muhtemeldir.

Biz önceki (siyaktaki) ayetlere atfedilme karinesine dayanarak birinci ihtimali tercih ediyoruz. Bu da kafirlerin Hz. Peygamber'den (s) istekte bulunmalarına ve ayetlerin da­ha önceki ayetlerde anlatılan kâfirlerin sözlerini ve davranışlarını hikaye etmelerine ve onların isteklerini içermelerine engel teşkil etmez.

Müfessirlcr, daha önceki ayetler münasebetiyle kafirlerin melekler gönderilmesi is­teklerinin olduğunu rivayet etmişlerdir. Zira kafirler, kendilerine bir kitabın getirilmesi­ni ve bu kitapla birlikte Hz. Muhammed'in (s) risaletini doğrulayan dört meleğin gel­mesini peygamberden istiyorlardı. Aksi takdirde O'na inanmayacaklarını Peygamber'e söylemişlerdi[10]. Bu da bizim tercihimizi desteklemektedir.

Kafirlerin, meleklerin gönderilmesine yönelik İsteklerinin anlatımı defalarca tekrar­lanmıştır. Bunun öncekileri, Yunus, Hicr, Hud, İsra, Furkan gibi çeşitli surelerde tekrar­lanmıştır. Müddesir suresinin akışı içerisinde de belirttiğimiz gibi İslam'dan önce me­lekler Arapların zihninde büyük yer işgal ediyorlardı. Araplar, meleklerin Allah'ın vazi­feli, emirlerini uygulayıcı hizmetçileri olduğuna inanıyorlardı. [11]

 

10- Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlardan alay edenleri, alay ettikleri gerçek kuşatıverdİ.

11-  De ki: "Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, görün!"

 

Bu iki ayet önceki ayetlerin peşinden gelmiştir. Gayesi i 5 Peygamber'i teselli etmek ve kafirlere uyarıda bulunmaktır. Kafirlerin yaptıklarını ve daha önceki toplumlarda da kavimlerinin kendi peygamberlerine yaptıklarını bu yüzden de azabı hakettiklerini hatır­latmaktadır. Ayetler, kafirlerin yeryüzünde gezip-dolaşmalarını, kendilerinden Önceki yalanlayıcıların akıbetini görmelerini ve bundan ibret almalarını istemiştir. [12]

 

12- De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" "Al­lah'ındır" de. O rahmet etmeyi kendi üstüne yazmıştır. Sizi elbette varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde topla­yacaktır. Ama kendilerini ziyana sokanlar, inanmazlar.

13-  Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, sem'İ (işiten), âlim (bilen)dir.

 

Bu iki ayette yerde ve göklerde bulunan her şeyin Allah'a ait olduğuna gece ve gün-30 düz, canlı ve cansız her şeyin üzerinde mutlak tasarruf sahibinin O olduğuna, insanları kıyamet günü bir araya toplamanın O'nun rahmeti gereği vuku bulacağına ve bu husus­ta hiç kimsenin kuşkusunun bulunmaması gerektiğine dair vurgulayıcı bir soru şekli or­taya konulmaktadır. Öte yandan inanmayanların kendi kendilerini hüsrana uğratacakla­rı, inanmamalarından dolayı nefislerini zayi ettikleri kaydedilmektedir.

Her iki ayette de kâfirlere cevap verildiği ve onlara uyarıda bulunduğu göze çarp­maktadır. Birinci ayetin son kısmında inanmayanların kendi kendilerini hüsrana uğrat­tıkları tekrar edilerek onların kötü karakter ve kötü yapılı oldukları ifade edilmektedir.

"O, rahmeti kendi üstüne yazmıştır" cümlesinde iki anlam akla gelmektedir. Birin­cisi; Allah'ın kâfirlere dünyada mühlet vermesi, O'nun rahmetinin gereğidir. Çünkü Al­lah, kafirlerin bu geniş imkân ve fırsatları ganimet bilmelerini, gerçek dine tabi olmala­rını, iyi ameller yapmalarını istiyor. İkincisi; Ölümden sonra tekrar diriliş, hesap, uhrevî ceza, dünya ehlinin amelleri iyi ise mükâfat, kötü ise ceza görmeleri için Allah'ın bir hikmeti gereğidir. Çünkü bu durum Allah'ın rahmeti ve adaleti ile bağdaşmaktadır. [13]

 

14- De ki: "Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fa­kat kendisi beslenmeyen Allah'tan başka dost mu tuta­yım?" "Ben İslam olanların ilki olmakla emrolundum" de ve sakın ortak koşanlardan olma.

15-  De ki: "Eğer Rabbime İsyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım!"

16- O gün kimden azab çevrilip savılırsa gerçekten (Allah) ona rahmet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş budur."

 

Ayetlerin anlamı açıktır. Hitap burada Peygamber (s)'e yöneliktir. Burada Hz. Pey­gamber (s)'den bir olan Allah'a saf akidesini ilan etmesi istenilmektedir. Çünkü O da-vetçi ve en güzel örneğin temsilcisidir. Akla geldiği üzere de bu ayetler, inanan ve inan­mayan dinleyicilere davetin açıklanmasını ve uyarının yapılmasını içermektedir.

Kimi müfessirlerin[14] rivayetine göre bu ayetler kafirlerin Hz. Peygamber (s) İçin söy-icdikleri şu sözlere cevap olarak gelmiştir: "Gördüğümüz kadarıyla senin söylediklerini yoksulların dışında kimse dinlemiyor. Aramızda sana mal toplayalım da sen zenginleri­miz arasına katıl."

Biz, daha önceki ayetler ve sonraki ayetlerle bu ayetlerin aynı siyak içerisinde ol­duklarını ve aralarında benzerlikler bulunduğunu görmekteyiz. [15]

 

17- Allah sana bir zarar dokundursa, onu yine kendisinden başka açacak yoktur. Ve eğer sana bir hayır dokundursa, şüphesiz O, herşeyİ yapabilendir.

18-  O, kullarının üstünde tam hakimdir (onları, istediği gi­bi yönetir). O herşeyi yerli yerince yapan, (herşeyİ) haber alandır

 

Ayetlerin anlamı açık ve net olup, aynı siyak üzere devam etmektedir. Bu ve önceki ayetler adeta kafirlere cevap ve eleştiri yoluyla şunları söylemektedir. "Ey kafirler! Eğer kendinize fayda sağlamak ya da zararı gidermek zannıyla Allah'ın dışında dostlar edini­yorsanız biliniz ki siz apaçık bir sapıklık içerisindesiniz. Şunu biliniz ki buna, yeri ve gökleri yaratan, hiç kimseye muhtaç olmayan, aksine herkesin kendisine İhtiyacı olan, ibadete, yönelişe ve nefsin kendisine teslim edilmesine layık olan Allah'tan başkası güç yetiremez. [16]

 

19- De ki: "Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'an bana vahyolundu ki, onunla sizi ve (onun) ulaştığı herkesi uyarayım. Siz gerçekten Aüah ile beraber başka tanrılar ol­duğuna şahitlik ediyor musunuz?", "Ben şahitlik etmem!" de. "O ancak tek bir Tanrıdır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." de.

 

Ayette, Peygamber (s)'e Rabbani direktifler verilmekte, Ondan şehadetlerin en bü­yüğü ve en doğrusu olan Allah'a şehadet istenmekte, Kur'an'in bütün insanları uyarma­sı için kendisine vahyedildiği hatırlatılmaktadır. Müşrikler Allah'ın dışındaki ilahları O'na ortak koşmaya devam etmekte ısrarlı oldukları sürece bir olan Allah'ın dışında or­tak koşulan bütün ilahlardan uzak olduğunu ilan etmesi istenilmektedir.

Bazı müfessirlerin[17] rivayetine göre müşriklerin önde gelenlerinden bazıları Hz. Pey­gamber (s)'e şöyle diyorlar: "İddia ettiğin üzere senin Allah'ın Rasulü olduğuna dair şe-hadet eden kimseyi bize söyle. Biz seni Yahudi ve Hıristiyanlar'a sorduk, seninle ilgili hiçbir şey bilmiyorlar." Bunun üzerine bu ayet onlara cevap olarak indirilmiştir.

Ayetin üslubuna bakıldığında aynı siyak üzere devam edildiğini görüyoruz. Ayetteki muhatab "çoğul zamiri" tercih edilen görüşe göre kâfirlere dönüyor. Ardından ayet tek­rar tekrar kafirleri uyarmaya, korkutmaya ve eleştirmeye başlıyor.

Ayetin üslubu, bir olan Allah'a davet hususunda ve şirkin her türlü görüntüsü ala­nında çok detaylı konulara dalmaktadır. Ardından ayet, Peygamber (s)'in haktan başka bir şey söylemediğine, doğrudan başka bir şeyi tebliğ etmediğine ve Kur'an'ın Allah'ın vahyi dışında başka bir şey olmadığına Allah'ı şahit kılıyor.

"Ve men beleğa" cümlesi, Muhammedi davanın evrensel olduğunu, sonsuza kadar devam edeceğini ve her zamanı ve mekânı kapsadığını ifade ediyor. [18]

 

20- Kendilerine kitap verdiklerimiz, oğullarını tanıdıkları gibi onu tanırlar {onun Allah tarafından geldiğini bilirler), ama kendilerini ziyana sokanlar inanmazlar.

 

Bu ayette Kitap Ehli'nin Muhammed (s)'in davetinin doğruluğunu ve kendisine Al­lah'tan Kur'an yoluyla gelen vahyin sıhhatini, daha Önceki atalarının bildiği gibi yakîn bir bilgiyle bildiklerine dair Rabbani mesaj vardır. Zira buna inanmayanlar kendi nefis­lerini kendileri hüsrana uğratan, inat ve kibirleriyle kendilerine zulmedenlerdir.

Ayet üst ayetlerle özellikle bir önceki ayetle doğrudan bağlantılı olup, bir önceki ayet de Kur'an vahyinin doğruluğuna Allah'ı şahit kılmıştı. Bu ayette ise Ehl-i Kitab'ın Hz. Muhammed (s)'i bilmeleri ve ona şahitlik yapmaları yoluyla bunu onaylıyor. Belki de burada, daha önce rivayetini aktardığımız, kafirlerin Muhammed (s)'e yönelik "Biz seni Yahudi ve Hristiyanlara sorduk, onlar seni tanımadıklarım söylediler" sözüne bir cevap sözkonusudur.

"Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu (Peygamberi) öz evlatlarım tanıdıkları gibi tanırlar" ayeti, Ehl-i Kitab'ın Peygamber (s)'i ve davetinin doğruluğunu, Kur'anî vahyin sıhhatini, kendi Öz evlatlarını bilir gibi bildiklerini anlatmaktadır. Bu ayetin ma­nası gayet açıktır. Dolayısıyla bunun genel tahlillere ve sabit gerçeklere dayanması ge­rekir. İşte Araf suresi 157., Kasas suresi 52, 53. İsra suresi 107-109. ayetlerde anlatılan şeyler bu hususta apaçık ve en güçlü delillerdir. Kur'an-ı Kerim'in Medine'de inen su­releri de bu delillere benzer delillerdir. Al-i İmran suresi 112, 114, 199, Maidc suresi 82-83, Araf suresi 157, Furkan suresi 7, 8 gibi ayetler Ehl-i Kitab'ın Hz. Muhammed (s)'in risaletini ve Kur'anî vahyin doğruluğunu kabul ettiklerine dair apaçık delillerdir.

Tabi bunlar bazı kesimlerin Hz. Peygamber (s)'in gelişini ve yaptığı daveti kendileri için tehdit olarak görmelerine engel değildir. Ehl-i Kitab'dan bazıları, öfkelerini, haset­lerini, taassuplarını ve nevalarını bırakamayıp onu inkar etme pozisyonuna düşmüşler­dir. Küfrün önderleri, biraz önceki rivayet doğruysa Muhammed (s)'e sorular sormuşlar­dır. Bütün bunlar Mekkî olan Araf, Kasas, İsra ve Medenî olan Al-i İmran, Nisa ve Ma-ide surelerindeki ayetlerin ifade ettiği üstün delilleri çürütemez.

Bu hatırlatmayla birlikte şunun da belirtilmesi gerekir. Kitab ehli konusunda Mckkî ayetlerde varid olanlar tasdik ve te'yid anlamı taşıyor. Her ne kadar Mekke'de Muham­medi davetin önünde, onlardan kimileri engel oluşturmuşsa da bunlar çok azınlıkta olan kimselerdi. Kur'an'ın Medenî ayetlerinin bir çoğunda Kitab ehlinin bu davete karşı ta­kındıkları o tavırları inceleyen ayetler bulunmaktadır. Bakara 89, 90, 109, Al-i İmran 69-72, Tevbe 31-34 gibi ayetler buna Örnektir.

Bizim dayandığımız mushaf ayetin Medenî olduğunu rivayet etmiştir. Fakat biz bu rivayeti destekleyen herhangi bir şeye rastlamadık. Ayet konu ve nazım olarak bir bü­tünlük içerisindedir. Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde Mekkî ayetler vardır ve bunların Mekkî oluşları hakkında herhangi bir ihtilaf yoktur. Müfessirlerin rivayet ettiklerine gö­re, Ömer b. Hattab, Yahudi olan Abdullah b. Selâm, Medine'de müslüman olunca; Al­lah'ın Peygamberine indirdiği bu ayeti O'na okudu: "Sen o Peygamber'i tanımıyor mu­sun? dedi. O da: "Onu gördüğümden beri oğlumu tanıdığım gibi tanıyorum. Hatta onu oğlumu tanıdığımdan daha fazla tanıyorum. Şehadet ederim ki, o gerçekten Allah'ın el-çisidir" dedi. İşte bizim kanaatimize göre raviler bu durumu karıştırarak ayetin Medi­ne'de nazil olduğunu sanmışlardır. [19]

 

21- Allah'a yalan uyduran ya da O'nun ayetlerini yalanla­yandan daha zalim kim[20] olabilir? Zalimler de kurtuluş yüzü görmezler.

 

Ayet aynı siyak üzere devam ediyor. Kimi müfessirler[21] "Allah'a yalan uydurandan daha zalim kimdir?" cümlesinin tevilinde, "Allah adına söz söyleyenden ve Peygamber olarak gönderilmediği halde Peygamber olarak gönderildiğini iddia eden kimseden daha zalimi yoktur" anlamını verirken müfessirlerin büyük bir çoğunluğu[22] ise ayetin te'vilin-de: "Allah üzerine yalan söyleyen ve Allah'a ortak koşandan daha zalim kimse yoktur" anlamını vermişlerdir.

Yapılan her iki tevil de siyakla uygunluk arzediyor. Birinci tevili kabul etme duru­munda cümle, güçlü ve üstün bir Üslupla ayette belirtilen Kur'anî vahyin sıhhatine Al­lah'ı şahit kılan cümleyi te'yid etme mesabesindedir. İkinci tevili kabul etme durumun­da ise cümle Allahu Teala'nın, Hz. Peygamber (s)'e, şehadetlerinde onun dışındaki ilah­lara yer veren müşriklerle dostluk kurmama ve onların ortak koştukları ilahlardan tama­men uzak olduğunu ilan etme emrine uyma çağrısı anlamına gelmektedir. Aynı şekilde bu husus, belirtilen ayette ifade edilmiştir.

Ne var ki bu ayetten sonra gelen ayetlerde müfessirlerin çoğu ikinci tevili kabul et­mektedir. [23]

 

22- Hepsini topladığımız, sonra ortak koşanlara: "Hani sandığınız ortaklarınız nerede?" elediğimiz gün;

23- Sonra onların; "Rabbİmiz Allah'a hamd olsun ki biz ortak koşanlar değildik" demelerinden başka çareleri kal­madığı (gün)[24]

24- Bak ki nasıl kendilerine karşı yalan söylediler[25] ve uydurdukları şeyler kendilerinden sapıp gitti.

 

Ayetlerde Allah'ın kendilerini hasrettiği kıyamet gününde müşriklerin bulunduğu zorlu konum tasvir edilmektedir. Şöyle ki Allah müşriklere, koştukları ortakların nerede olduğunu soruyor, onlar ise bu soruya hiç bir cevap veremiyorlar. İşte bu yüzden iman üzere yemin etmeye ve müşrik olmadıklarını söylemeye başlıyorlar. Ve böylece kendi kendilerini yalanlıyorlar, yaptıkları işlerin kötü olduğunu biliyorlar.

Allah'a koştukları ortaklan kendilerinden tamamen uzaklaşıyor ve kendilerine ne dost ne de yardımcı bulabiliyorlar.

Ayetler siyakla doğrudan ilişkilidir. Önceki ayetin ikinci tevilinde de belirttiğimiz gibi bu ayetlerde onun üzerine atfediliyor. Çünkü buradaki zamir yukanda belirtilen ayetteki Allah'a iftira eden ve ayetlerini yalanlayan "zalimler"e dönüyor.

Bu ayetler müşriklerde korku uyandırmayı hedeflemiştir. Bizim dayandığımız mus-hafm 23. ayetin Medine'de nazil olduğunu rivayet etmesi çok İlginçtir. Oysa bu ayet bir önceki ve sonraki ayetlerle konuları açısından tam bir bütünlük içermektedir. Hatta riva­yet yönünden şüphe oluşturmaz tam bir bütünlük arzetmektedir. [26]

 

25- İçlerinden seni dinleyenler vardır; fakat biz onu kavrayıp anlamalarını engellemek için kalblerinin üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. (Onlar) her (türlü) mucizeyi görseler de yine ona inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar, o kâfirler: "Bu eskile­rin masallarından başka bir şey değildir." derler.

 

Bu ayette Hz. Peygamber (s)'le kafirler arasında olan bîr tartışmaya işaret edilmek­tedir. Burada Peygamber (s)'in Kur'an-ı Kerim okuyuşunu dinliyorlar ama inad ve ki­birlerinden ötürü onunla amel etmeyerek; "Ö geçmişlerin efsanesinden ibarettir" diye­rek geçiştiriyorlar.

Bu ayetin genel seyri hususunda müfessirler[27] şöyle bir rivayet aktarmaktalar: Müş­riklerin ele başlarından Ebu Süfyan, Nadr b. Haris, Ebu Cehil ve diğerleri Kur'an dinle­yerek Haris b. Nadr'a: "Muhammed ne diyor?" diye soruyorlar, o da: "Söylediğim gibi onun eskilerin masallarını anlattığından başka bir şey bilmiyorum" cevabını veriyor. Bunun üzerine Ebu Süfyan: "Onun söylediklerinin bir kısmının gerçek olduğunu görü­yorum." der. Ebu Cehil söze katılarak: "Hayır, hayır. O'nu doğrulamaktan ise Ölmeniz daha yeğdir." cevabını verir[28].

Ayetteki 'minhum1 zamiri ve cümlenin bir önceki cümleye atfedilmesi ayetlerin bir­biriyle bağlantılı olduğunu, ayrı ayrı konular için inmediğini göstermektedir. Bu da ri­vayetin zikrettiği şeyin vuku bulmasına engel değildir.

"içlerinden seni dinleyenler vardır; fakat biz onu anlamalarına engel olmak için kalblerinin üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk" cümlesi, bir ara cümle veya açıklama cümlesidir. Ayeti celile, müşriklerin Allah'ın ayetlerini görmelerine rağ­men inanmamak ve tasdik etmemek için ne kadar kibirlenip inad ettiklerini tasvir et­mektedir. Bu ayetler aynı münasebetle bir başka yerde de tekrar edilmiştir. Yorumu üzerinde yeterince durduğumuz İsra suresinin 45. ve 46. ayetleri buna örnektir.

Burada bu ifadenin kullanılması peygamberi teselli, kâfirlerin inad ve tavırlarını ha­fife almak içindir. Açıklama kabilinden olan üslub ise bunu desteklemektedir. [29]

 

26- Onlar hem insanları ondan men ederler, hem de ken­dileri ondan uzak dururlar. Böylece yalnız kendilerini mahvediyorlar ama farkında değiller!

 

Müfessirler[30] bu ayetin yorumu hususunda şöyle diyorlar: Müşriklerin öncüleri Pey­gamber (s)'e veya Kur'an'a engel oluyorlar ve iman etmiyorlardı. Aynı şekilde başkala­rının da imana girmemesi için çalışıyorlardı. Böylece iki kabahati birden işliyorlardı. Onlar bunu yaparken bilmeden yalnızca kendilerine zarar veriyorlardı.

Bununla birlikte müfessirler bu ayetin Hz. Muhammed (s)'i savunan aynı zamanda da ona iman etmeyen amcası Ebu Talib hakkında indiğini söylemişlerdir. Biz birinci gö­rüşün daha güçlü olduğu kanısındayız. Özellikle de ayetin kafir liderlerin inatçı ve müs-tekbir konumlarını kınayan ve onların Kur'an'a karşı çıkışlarını anlatan bir akış içinde geldiği düşünüldüğü zaman bu görüş daha da tercih edilmektedir. Bu siyak içerisinde Hz. Peygamber (s)'in amcasının durumunu vasfetme imkânsızdır. Ayeti kerime başlı başına bir ayet olmayıp bir önceki ayete atfedilmiştir. Peşinden gelen ayetler ise aynı akışlar içerisinde devam etmektedir. Rivayet olunduğuna göre Tabiin müfessirlerinden olan Ata ve Mukatil de bizim tercih ettiğimiz görüştedir. [31]

 

27- Onların, ateşin başında durdurulmuş iken: Ah ne olur­du keşke biz (dünyaya) geri çevrilseydİk de Rabb'imizin ayetlerini yalanlamasaydık, inananlardan olsaydık!" dedik­lerini bir görsen!

28- Hayır, daha önce gizlemekte oldukları, onlara görün­dü. Geri gönderilselerdi yine men olundukları şeyi yapma­ya dönerlerdi, çünkü onlar yalancıdırlar."

 

Bu iki ayet kâfirlerin tutumlarına ve uyarılmalarına işaret noktasında bir önceki aye­te atfedilmiş olup, ayetteki zamir ise kâfirlere döndürülmektedir.

Birinci ayet, kafirlerin kıyamet günü cehennemle yüzyüze geldikleri zaman bu tu­tumlarına pişman olacaklarını, korkunç akıbetlerini öğrenince dünyaya yeniden dönmek isteyeceklerini ve Allah'ın ayetlerini yalanlamayacaklarını, Peygamber'e iman edecek­lerini anlatmıştır.

ikinci ayet ise, onların dünyaya yeniden dönüp iyi işler yapacaklarını söylemeleri ve bunu hissetmelerinin gerçek anlamda bir pişmanlık ve Allah'a kararlı bir yöneliş olmadığını belirtmektedir. Bu ancak, korku ve çırpınışlarının bir neticesidir. Sonuç itibariyle gizledikleri mâsiyet ve kötülükleri yüzünden onu pek uygun ve akıllıca görmüyorlardı. Şayet bu insanlar dünyaya ikinci kez dönmüş olsalardı küfür, mâsiyet ve kötülük olarak yasaklandıkları şeyleri yeniden işlemeye başlarlardı. Çünkü onlar kötü ve bozuk bir ni­yetin neticesinde bunları işliyorlardı.

Her iki ayetin kafirleri uyan, gönüllerine korku salma, nefislerine yerleşen inad ve küfrü tasvir etme, iman ve kurtuluştaki doğruluğa teşviki kaybetmelerini ortaya koyma hedefini güttüğü aşikârdır. Her ikisinde de Hz. Peygamber (s)'i ve mü'minleri teselli bulunmaktadır. [32]

 

29-  Dediler ki: "Dünya hayatımızdan başka bir hayat yok­tur. Biz diriltilecek değiliz."

30-  Onları Rablerinin huzurunda durdurulmuş iken bir görsen: (Allah) "Bu gerçek değil miymiş?" dedi. Dediler ki: "Evet, Rabbimiz hakkı için gerçektir!" "Öyle ise inkâr etti­ğinizden dolayı azabı tadın!" dedi.

 

Birinci ayette, bu dünya hayatından başka hayat olmadığını ve Öldükten sonra tekrar dirilme olmadığını sanan kafirlerin sözleri anlatılıyor. İkinci ayette ise Hz. Peygamber (s)'e ya da Kur'an-ı Kerİm'i dinleyen herkese yönelik uyarı niteliği taşıyan bir cevap sozkonusudur. Bu, kafirlerin tekrar dirileceğini vurgulayan Arapça hitap biçimlerinden biridir.

Aynı şekilde bu ayetlerde Önceki ayetlere matuf olup, aynı siyak üzere devam et­mektedir. Ayetlerin hedefi İse öldükten sonra dirilmeyi ve hesap gününü vurgulayarak uyarıda bulunmaktır. [33]

 

31- Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten zi­yana uğradt(Iar). Nihayet kendilerine ansızın o saat'[34]' gelip çatınca, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak: "Hayatta (iyi işler yapmaktan) geri kal ip günah işlememizden Ötürü vah bize!" dediler. Bakın, ne kötü şeyler yüklenip taşıyor­lar![35]

32- Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. (Allah'ın azabından) korunanlar için elbette ahiret yurdu daha iyidir. Düşünmüyor musunuz?

 

Birinci ayette, öldükten sonra Allah'a hesap vermeye gelen yalancıların hüsran için­de oldukları, ansızın ölüm gelip kendilerini yakalayınca dünyadayken kaçırdıkları fırsat­lara pişmanlık duyacakları, günahları ve hatalarıyla birlikte Allah'la karşı karşıya gele­cekleri anlatılıyor.

ikinci ayette ise, dünya hayatının oyun ve eğlenceden başka bir şey olmadığı, Al­lah'tan sakınanlar için ahiret hayatının daha kalıcı olduğu ve bunun bilinmesi ve akledil-mesi gerektiği eleştirel bir üslubla vurgulanıyor.

Her iki ayet de önceki ayetlerin devamı niteliğinde olup, kafirler için uyan, eleştiri niteliği taşımak ve duyacakları pişmanlıkları, gaybe iman etme gerçeğinin ötesinde kor­ku yaratacak bir şekilde farklı bir üslubla tasvir etmekte.

Görüldüğü gibi yaptıklarından dolayı kıyamet günü kafirlerin pişmanlık hallerinin tasvir edilmesi daha önceki akış içerisinde tekrarlanmıştı. Bu da zaman geçmeden onlar üzerinde korku yaratma hedefini ve uyarıda bulunma düşüncesini kuvvetlendiriyor. Öte yandan ayetlerde ıslah etme hedefi de hissediliyor.

"Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir" ayetinde, dünyadan el, etek çekerek tamamen uzaklaşmaya dair bir çağrının olduğu anlaşılabilir. Fakat aye­tin genel mantığı ahiretin daha önemli olduğu, ona iman, salih amel ve takvayla hazırlık yapılması gerektiği, kişinin dünya hayatına aldanarak heva ve hevesine uymaması gerektiği ve daima yaptığı işlerde Allah'ın kendisini takip ettiği mesajlarını yerleştirme­yi hedefliyor. Aynı şekilde dünya hayatının ahiret hayatına kıyasla çok kısa olduğu, oyun ve oyalanmadan başka herhangi bir şey mesabesinde olmadığı ifade ediliyor. [36]

 

33- Biliyoruz, onların dedikleri elbette seni üzüyor, ger­çekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar.

34- Senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Yalanlanmaları­na ve eziyet edilmelerine sabrettiler, nihayet onlara yardı­mımız yetişti. Allah'ın kelimelerini (yardım va'dİnİ) değiş­tirebilecek kimse yoktur. Sana da Resullerin haberinden bir parça geldi.

35-  Eğer, onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi (yapabilİrsen) yerin içine (inebileceğin) bir delik ya da gö­ğe (çıkabileceğin) bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah, dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplardı, o halde cahillerden olma!

36-  Ancak işitenler (çağrıya) gelir, ölülere gelince Allah onları diriltir, sonra O'na döndürülürler.

 

Ayetler Hz. Peygamber (s)'i yatıştırmaya ve teselli etmeye yöneliktir. Zira Allah'u Teala, kafirlerin Hz. Pcygamber'e, şair, kahin ve sihirbaz diyerek yaptıkları iftiraları ve bunlara da Hz. Pcygamber'in üzüldüğünü biliyordu. Fakat onlar Hz. Peygamber (s)'in şahsından öte Allah'ın ayetlerini yalanlayıp inkâr ediyorlardı. Dolayısıyla onlar Allah (c)'ı karşılarına almışlardı ve cezalarını da O verecektir. Yoksa onların tutumları sadece Hz. Peygambcr'e yönelik değildir.

Hz. Muhammed (s)'den önce de Peygamberler gelmiş ve kavimleri tarafından aynı şekilde yal ani anm ıslardı. Onlar, kendilerine Allah'ın yardımı gelinceye kadar kavimleri­nin yalanlamalarına ve eziyetlerine sabretmişlerdi. Bu da Allah'ın bir sünneti olup onda asla değişiklik olmayacaktır. Ayetler Hz. Peygamber (s)'e daha önceki Peygamberlerin haberlerini ve kavimlerin akıbetlerim anlatmıştır. Hz. Peygamberden yerin derinlikleri­ne inmek için tünel kazma ya da kendisine karşı çıkanları ikna etmek için ayetler getir­mek üzere gökyüzüne merdiven kurmaya çalışmak gibi olanaksız düşüncelere kapılma-ması gerektiği taleb edilmiştir. Çünkü bu tür istekler cahillerin arzusu olup, Peygambe­rin de onlara uyması gerekmiyor. Eğer Allahu Teala dileseydi onların hepsini hidayete erdirirdi. Fakat O'nun hikmeti gereği insanlar Peygamberlerin davetine cevap verip ver­meme yönünde özgür bırakılmışlardır. İnsanlar kısım kısım olup kimisinin kalbi diridir, kimisinin kalbi de Ölüdür. Kalblcri diri olanlar Allah'ın davetine ve çağrısına kulak ve­rip dinlerken, kalpleri ölü olanlar Allah'ın çağrısına kulak verip onu dinlemezler? Onla­rın dönüp dolaşacakları yer Allahu Teala olup, Allah onları öldükten sonra tekrar dirilte­cek ve hak ettikleri cezayı onlara çektirecektir.

Ayetler daha Önceki kafirlerin tutumlarını, inkarlarını, inatlarını özellikle de Öncüle­rinin inatlannı anlatan ayetlerle peş peşe gelmiş olup aynı zamanda onlara yönelik uya­rı, eleştiri ve tehdidi de içermektedir. Ayetlerin üslubu ise, Hz. Peygamber (s)'in yatışti-rılmasını hedeflemesi, kavminin kendini yalanlaması ve davetine karşı duyarsız kalması karşısında, kavminin hidayete ermesi için ne kadar şefkatli ve istekli olduğunu tasvir et­mesi açısından oldukça farklıdır.

Son ayete gelince, hakka ve hakikate kibirlenmeden boyun eğenlere övgüde bulunup kötü niyetleri ve bozgunculukları yüzünden kibirlenen ve inatlaşanları sert bir şekilde uyarmaktadır. [37]

 

Bile Bile Hakkı İnkar

 

"Aslında onlar seni yalanlamıyorlar". Bu ayeti müfessirler iki şekilde tevil etmiş­lerdir. Birinci tevil, biraz önceki yaptığımız açıklamalarla aynı anlamdadır. İkinci tevile gelince; yani Hz. Peygamber (s)'i yalanlayanlar gerçek manada o yalana inanmayip, O'­nun doğru ve güvenilir biri olduğunu biliyorlar. Ancak onlar Allah'ın ayetlerini, kendi soylarının dışında birine Peygamberlik verildiği için inatlarından, kibirlerinden ve çekememezliklerinden ötürü yalanlıyorlar. Bu konuda Ebu Cehil ve diğerlerine ait çeşitli sözler rivayet edilmiştir[38]. Aynı şekilde Fatır suresinin ayetlerinde belirtildiği gibi Kur'an-ı Kcrim'in çeşitli yerlerinde anlatılmıştır. "Kendilerine bir uyarıcı (Peygamber) gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi. Fakat onlara uyarıcı (Muhammed) gelince, bu, onlann haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arürmadi. Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar Öncekile­rin kanunundan başkasını mı bekliyorlar?" (Fatır, 42-43). "Kur'an aramızda Muham-med'e mi indirildi ?"(S a'd, 8). "Ve dediler ki; Bu Kur'an iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?"(Zuhruf, 31). Bunlarla birlikte biz birinci tevilin daha güçlü ol­duğunu görüyoruz. [39]

 

37- Dediler ki: "O'na Rabbİnden bir mucize indirilmeli değil miydi?" De ki; "Şüphesiz Allah, bir mucize indirme­ye kadirdir, fakat çokları bilmezler."

38- Yeryüzünde yürüyen hiç bir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, (onlar da) sizin gibi birer üm­met olmasınlar (onların durumları, rıziklan, ecelleri takdir edilmiş, yazılmıştır) Biz kitabta hiçbir şeyi eksik bırakma-mışızdır. Sonra (onlar), Rabbleri(nin) huzuruna toplana­caklardır.

39- Bizim ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi de doğru yola koyar.

 

Bu ayetlerde kafirlerin Hz. Peygamber (s)'e meydan okuyuşları anlatılıyor. Kafirler Hz. Peygamber (s)'den Allah tarafından nübüvvetini teyid eden mucize ve ayetlerin gönderilmesini isliyorlardı. AHahu Teala da Hz. Peygamber (s)'in, o kafirlere şöyle ce­vap vermesini emrediyordu. Kuşkusuz AİIah bunu göndermeye kadirdir. Fakat bunun gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi hususunda Allah'ın hikmetini o meydan okuyan­ların çoğu bilmiyorlar, anlamıyorlar. Bilinmelidir ki Allah'ın gücü daha geniş ve daha kapsamlı olup onun ayetleri her taraftan gözler önüne serilmiştir. Yeryüzünde yürüyen her canlıyı ve havada uçan her şeyi O Allah yaratmıştır. Allah herşeyi yöneten ve göze­tendir. Herşey Allah'ın ilmihalinde olup O'nun hükmü ve tasarrufunun dışına çıkamaz. Bütün yaratılanların dönüş yeri O'nadır.

Gözlerinin önünde açık açık Allah'ın ayetleri sergilendiği halde hâlâ Allah'ın ayetle­rini yalanlayanlar aciz durumda olan kimselerdir. İman etmek için yeni ayetler bekle­yenler; duymayan sağırlar ve konuşmayan dilsizlerdir? Onların durumu zifirî karanlıkta yürüyüp de gözlerinin önünü göremeyenlerin durumu gibidir. Allah dilerse onları doğru yola iletir, dilerse de sapıklık üzere devam ettirir. Müfessirler kafirlerin Hz. Peygam-ber(s)'dcn kendilerine ayet getirmesini isteyen ayetler konusunda herhangi bir şey aktar-mamışlardir. Ayetler bir önceki ayetlere matuf olup aralarında tam bir bütünlük söz ko­nusudur. Yine kafirlerin tutumları, acziyelleri ve genel olarak bunların eleştirilmesi ayetlerin akışı içerisinde devam etmektedir.

Ayet indirilmesi isteğiyle meydan okuyanlara en güzel bir şekilde cevap verilmesi konusunda Kur'an-ı Kerim'in üslubuna dikkat çekiliyor. Kafirler yeni ayet indirilmesini isteyerek, Hz. Peygamber'e meydan okurlarken, Kur'an-ı Kerim yeryüzü, gökyüzü, in­san, hayvan ve kuşlar üzerinde temsil edilen Allah'ın en büyük ayetlerine dikkatleri çe­kiyor. Bütün bunlara rağmen kim Allah'a inanmıyor, O'nun ibadete layık olduğunu ka­bul etmiyor ve yüceliğini bu ayetler üzerinde göremiyorsa başka ayetlerle de iman et­mez. Özellikle iman, olağanüstü mucizelerin varlığına bağlı olmayıp; sağ duyuya, hak konusunda istekli olmaya ve iyi niyete bağlıdır. İşte bu tür anlamlar kafirler tarafından ortaya atılan her bir meydan okuyuşun hikaye akışı içerisinde Kur'an-ı Kerim'de tekrar­lanmıştır.

"Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz bu kitabta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rabb'lerinin huzuruna getirilecektir" ayetindeki "sizin gibi topluluklardır", "biz bu kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık" cümleleri konusunda müfessirler farklı yorumlar yapmışlardır. Bazıları, kainatta olan ve olacak bütün olaylar Kur'an-ı Kerim'de vardır, demiştir. Bazıları, bunun lehvi mahfuzda yazılı olduğunu söylemiş ve onu da var olan maddi bir gerçek olarak kabul etmiştir. Bazıları da yeryü­zünde bulunan bütün insanlar ademoğlu soyundan olup öldükten sonra hesap vermek için diriltileceklerdir, diye açıklamıştır. Birinci cümleyle ilgili kimileri; "sizin gibi sınıf­lardır ya da Allah' in yaratması yönünden onlar da sizin benzerlerinizdir" anlamına gel­diğini söylemiştir.

İkinci cümleyle ilgili; Allah'ın ilminin yarattığı herşeyi kuşattığı, onların rızkını ver­meyi ve onları idare etmeyi hiçbir zaman unutmadığı anlamına geldiğini belirtmişlerdir.

Üçüncü cümleyle ilgili ise: Ölümün kastedildiği ve bununla insanın yaratıcısına, Rabbinc döneceği, anlamına geldiği ifade edilmiştir.

Her halükarda bu cümlelerin içerdiği ayetler Allah'ın üminir kudretinin, hikmetinin ve hükmünün knpsamlı olduğunun altını çizmiştir. Allah'ın bu evrensel gücü ve ilmi karşısında, yeryüzünün neresinde olursa olsun ayet indirilmesi istemiyle okumaya kal­kışması onu acze düşüremez.

"Allah kimi dilerse onu şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola iletir" ayetinin son kısmında Allahu Teala'mn genci olarak insanlardan bir kısmını sapıklık üzerine bir kıs­mını da hidayet üzerine daim kıldığı vehmine kapılınabilir. Oysa başka ayetlerde bu vehmi ortadan kaldıracak kayıtlarla benzer ibarelerin geldiği görülmüştür. "Allah sade­ce (asıkları saptırır"(Bakara, 26), "Allah sadece zalimleri saptırır"(İbrahim, 27). "Al­lah kendisine yönelenleri hidayete erdirir"(Rad, 27), Bu ayetlerde de görüldüğü gibi ayetler mutlak olarak zikredildiği zaman yukarıdaki ibareyi öyle anlamak doğrudur. Fa­kat ayetler çeşitli kayıtlarla geldiği zaman sözkonusu vehimler ortadan kalkıyor. Bu­nunla birlikte bizim konumuz olan ayetlerde Allahu Teala'mn insanları mutlak anlamda ya hidayet ya da dalalet üzere yaratmadığına dair karineler vardır. Mesela Allahu Teala bu ayetlerde kafirleri kör ve sağırlıkla vasfederek, onların inkarları ve yalanlamaların­dan dolayı cehenneme girecekleri uyarısında bulunuyor. [40]

40-  De ki; "Düşündünüz mü kendinizi hiç? Size Allah'ın azabı gelse ya da o (kıyamet) saati'[41]' gelse Allah'tan baş­kasına mı yalvarırsınız? Doğru (sözlü) iseniz söyleyin (ba­kayım)?

41- Hayır, yalnız O'ha yalvarırsınız; O da dilerse istediği­niz belayı açar ve o zaman ortak koştuklarınızı hep unu­tursunuz.

 

Birinci ayette Hz. Peygamber (s)'e, kafirlere şöyle sorması emrediliyor. Size tehlike, azap gelip çatsa ya da ecelinizin yaklaştığım, saatinizin dolduğunu hissetseniz Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Allah'a iman davasında doğru sözlü iseler haydi söylesinler bakalım!

İkinci ayette ise kafirlerin bu durumlarda Allah (cc)'ın dışında hiçbir kimseye yalva-ramayacakları, Allah (c)'a ortak koştukları tanrıları unutacakları ve böylesi anlarda sa­dece Allah'ın, zarar ve belayı defetmeye yeteceğini onlann da kabul edeceği belirtili­yor. Her iki ayet de, tartışma konumunu hikaye etmeye devam ederken siyakla tam bir bütünlük arzediyor. Ayetlerde rahat zamanlarında Allah'a ortak koşan, bir olan Allah'a yapılan çağrıya duyarsız kalan ve fakat tehlike anlarında sadece tek olan Allah'a sığınan müşriklere uyan ve kınama yer almaktadır. Bu iki ayette ifade edilen durumun Yunus suresi 22-23. ayetler başta olmak üzere çeşitli ayetlerde farklı biçimlerde anlatılmıştır.

İkinci ayette müşriklerin Allah'a ve Allah'ın dışındaki ortaklara olan inançları açık ve güçlü bir şekilde ortaya konuyor. [42]

 

42-  Andolsun, senden önceki ümmetlere (peygamberler) gönderdik de onları dayanılmaz zorluk (yoksulluk)'[43] ve sı-kıntılar(a)[44]' çeviriverdik. Umulur ki yalvarırlar diye[45]'.

43- Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları ge­rekmez miydi?[46] Ama onlann kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterdi.

44- Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onla­rın üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendileri­ne verilen şeylerle 'sevince kapılıp şımannca", onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutlan suya düşenler oldular[47]

45-  Böylece zulmeden topluluğun[48]' kökü kurutuldu. Hamd alemlerin Rabbı olan Allah'adır.

Ayetlerde, önceki toplumların başına gelenler hatırlatılıyor. Allahu Teala onlara de­liller ve öğütlerle birlikte Peygamberler göndermesine rağmen onları dinlemediler, öğüt almadılar. Bunun üzerine Allah da onlann kendisine yönelmelerini sağlamak için mal­lardan, canlardan ve maddelerden biraz almakla onları imtihan etti. Fakat onlar buna al­dırmayıp şeytanın kendilerine hoşgöstcrdiği sapıklıkları ve aşırılıkları üzere devam etti­ler. Allah onlar Üzerindeki imtihanını biraz daha artırdı, zorluklardan sonra onlann üze­rine kolaylıklar, sıkıntıdan sonra rahatlıklar getirdi. Bunlarla ferahladılar, Allah'ı unut­mayı daha da artırdılar. Allah'ı unutmayı daha da sürdürdüler. Peygamberlerin davetleri­ne ve öğütlerine iyice yüz çevirdiler. Böylece Allah onlara belasını ve azabını indirerek zalimlerin kökünü kazıdı ve Allah'a yönelmeleri için kurtuluş fırsatını ortadan kaldırdı.

Ayetler siyakla bütünlük içerisinde olup peş peşe gelmeye devam ediyor. Ayetlerde o kafirlere uyanda bulunma gayesiyle, Arap kafirlerinin konumlarını, inatlannı ve yüz çevirmelerini anlatan pasajların akabinde önceki toplumları hatırlatma konusunda Kur'anî yöntemin devam ettiğini görüyoruz.

Yine ayetler, zalimlerin bolluk ve rahatlık içerisinde olmalarını, Rabbani bir imtihan olduğunu, zalimlerin kökünü Allah'ın kazıyacağını belirterek Rasulullah (s)'ı müjdele­meye ve kalbini tatmin etmeye devam ediyor.

Zaman açısından ayetler hususî olmakla birlikte uyarı açısından bütün zaman ve me­kanı kapsayıp Allah'ın anılmasının gerekliliği, onu kızdıran şeylerden kaçınılmasının zorunluluğu, ayetlerine ve emirlerine her halükarda tabi olmanın kaçınılmazlığı vurgula­nıyor. [49]

 

46-  De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin İşitmeni­zi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi de mühürlerse, on­ları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, biz nasıl ayetleri çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da[50]' sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar[51]!

47- De ki: "Düşündünüz mü hiç; size Allah'ın azabı apan­sız ya da açıktan geliverirse, zulme sapan kavimden baş­kası mı yıkima uğrayacak?"

 

Bu iki ayette Hz. Peygamber (s)'e şu soruları yöneltmesi emrediliyor. Allah kulakla­rınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları Allah'tan başka kim geri döndürebilir? Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan başkası mı helak olur? Birinci ayetin ikinci kısmı da eleştirerek aynı konuya devam ediyor. Al-lahu Teala onlara misaller vererek ayetlerinde çeşitli yöntemlerle gerçekleri onlara açık­lıyor. Fakat onlar bütün bunlardan yüz çeviriyorlar. Bu iki ayet kafirleri uyan, eleştiri ve gülünç olan konumlarını peşpeşe sıralama yöntemini kullanırken aynı siyak üzere de­vam ediyor.

İkinci ayetin birinci paragrafında Allah'ın azabının, zulümleri, cürümleri, isyanları ve taşkınlıkları sebebiyle zalimlere olacağına dair bir çok kez tekrarlanan etkileyici Kur'anî metinler bulunmakladır. [52]

 

48-  Biz elçileri müjde vericiler ve uyanp korkutucular ol­maktan başka (bir nedenle) göndermİyoruz. Şu halde kim İman ederse ve (davranışlarını) düzeltirse, artık onlar İçin korku yoktur, onlar mahzun da olacak değildirler.

49- Ayetlerimizi yalanlayanlara, fıska sapmalarından dolayi azab dokunacaktır.

 

Aynı şekilde her iki ayet peşpeşelik ve bitişiklik açısından siyakla bağlantılıdır. Bura­da her iki ayet, Allah'ın uyarıcı ve müjdeleyici elçiler gönderdiğine dair Önceki ayetlerde belirtilen uyarı ve korkutma ayetlerinden sonra Rabbani ültümatom içermekte ardından insanların durumlarına göre iki sınıfa ayrıldığını belirtmektedir. İman eden ve salih amel işleyenler için kurtuluş ve müjde vardır. Onlar ne korkacak ne de mahzun olacaklardır. Yalanlayanlar için yaptıklarına karşılık Allah'dan uzaklaştıran azab vardır.

Yine ayetlerde Allah'ın rahmet ve güvenliğinin iman eden ve salih amel işleyenlere, azabının ise fasıklara ve isyancılara olacağına dair Kur'anî naslar bulunmaktadır. [53]

 

50- De ki: "Size Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyo­rum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de de­miyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam." De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünme­yecek misiniz?"

 

Bu ayet Hz. Peygamber (s)'e kendisinin hazinelere sahip olmadığını, gayb hakkında bilgisinin bulunmadığını, sadece Allah tarafından müjdeleyici ve davetçi olarak gönde­rildiğini, konuştuklarının ve yaptıklarının vahiyle bağdaştığını ilan etmesini emrediyor. Sonra ayet görenlerle görmeyenlerin bir olup olmayacağını, kafirlere soru şeklinde alay­la ve küçümseyici bir üslupla soruyor.

"De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem, size ben bir meleğim de demiyorum" ayeti açık ve net bir şekilde siyakla doğru­dan bağlantılıdır. Ayetteki muhatab çoğul zamiri önceki ayetlerde konumlan ve meydan okuyuşları anlatılan müşrik kafirlere dönmektedir. Ayet, Hz. Peygamber (s)'in beşer ol­ma yönünü, görevinin uyarı ve müjdelemek olduğunu vurgulama bakımından oldukça ilginçtir. Ayet Hz. Peygamber (s)'e, kendisinin melek olmadığını, gaybı bilmediğini, Allah'ın hazinelerine sahip olmadığım ve sadece kendisine gelen vahiyle sınırlı olduğu­nu ilan etmesini emrediyor. Nitekim buna benzer açıklamalar Yunus ve Araf surelerinde de geçmişti.

Hazin tefsirinde, bu ayetin tefsiri akışı içerisinde şunlann söylendiğini görüyoruz: "Şüphesiz Hz. Peygamber kendi nefsinde bulunan şeyleri Allah'a tevazudan ve O'na olan kulluğu itiraftan dolayı yalanlamıştır". Bu söz gerçekten çok ilginçtir. Çünkü mü-fessir, Hz. Pcygamber'in nefsinde olan şeyleri yalanlamasının, Kur'an-i Kerim'inde de­falarca üzerinde durduğu beşer olması gerçeğinden kaynaklandığını gözardı etmiştir. Nitekim bunu Allahu Teala emretmiş olup, Hz. Peygamber'in doğrudan söylediği bir şey değildir. Bu da Peygamber (s)'in Allah'ın emirlerini yerine getirirken müşrik olsun, mü'min olsun bütün insanlara kendi nefsinden olanları yalanlamakla emrolunduğunu açıklarken konumunun Üstün olduğuna hiç kuşkusuz engel teşkil etmez. [54]

 

51- Rablerİne (götürülüp) toplanacaklarından korkanları'[55] onunla (Kur'an'la) uyarıp korkut. Onlar için ondan başka ne velileri vardır ne de şefaatçileri. Umulur ki korkup sakı­nırlar.

52- Sabah-akşam O'nun yüzünü (rızasını) dileyerek Rable-rine dua edenleri kovma. Onların hesabından senin üze­rinde birşey (yükümlülük), senin hesabından da bir şey (yükümlülük) yoktur ki onları kovman gereksin. Yoksa za­limlerden olursun'[56]'.

53- Böylece "Allah İçimizden bunlara mı lütufta bulun­du?" demeleri için onlardan bazısını bazısıyla denedik'[57] Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil mi?

54- Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, İçinizden kim bir cehalet sonucu bir kö­tülük işler, sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse kuş­ku yok, O, bağışlayandır, esirgeyendir.

55- Suçlu-günahkârların yolu apaçık ortaya çıksın diye'[58]ayetlerimizi işte böyle birer birer açıklamaktayız.

 

Birinci ayette, Hz. Peygambere, haşr gününde Allah'tan korkan, O'na döneceğine inanan, O'nun dışında hiç bir dost ve şefaatçi tanımayan Özel bir sınıfa özel bir biçimde Kur'an ile uyanda bulunmasına dair Rabbani bir emir vardır. Zaten Allah'tan sakınacak, öğüt ve uyanlardan istifade edecek de bu sınıftır.

İkinci ayette, Hz. Peygamber'e, Allah'ın rızasını isteyerek, O'na yönelerek sabah akşam O'na yalvaranları etrafından kovmamasına dair Rabbani bir nehy sözkonusudur.

Hz. Peygamber'in hesabı kendisinedir, onların hesabı da kendi Üzerlerinedİr. Hz. Peygamber (s) onları etrafından şayet kovarsa, o zaman zorbaci ve zalimlerden olmuş t olur.

Üçüncü ayette, mü'minler karşısında kafirlerin tutumları hikâye ediliyor. Burada Rabbani bir deneme mevzubahistir. Küfrün önde gelenleri Peygamber (s)'e, fakir ve miskinlerin ekseriyetle tabi olduklarını görünce alaycı ve küçümseyici bir şekilde; Al­lah'ın kendilerine hidayet ve rahmet verdiği kimseler bunlar mı diye soru soruyorlardı. Allah da onlara; insanların farklı sınıflar halinde yaratılmasının birbirleri arasında tasar­ruflarının nasıl olacağını imtihan etmek için olduğunu ve kendisinin nimetine kimin şükredeceğini, hidayetine kimin layık olduğunu bizzat kendisinin bildiği şeklinde cevap veriyor.

Dördüncü ayette, Hz. Peygamber'e kendisine gelen mü'minlere iyi davranması, is­teklerine cevap vermesi, onlardan her kim bilmeyerek bir günah işler, sonra ona tevbe eder de kendini düzeltirse Allah'ın onu bağışlayacağı ve esirgeyeceği müjdesini vermesi emrediliyor.

Beşinci ayette ise, suçluların takip ettikleri yolu iyice tanımaları için ayetlerin uzun uzadıya açıklanması neticesinde, Rabbani bir ültimatom var.

Ayetler çeşitli parçalarla birbirine bağlanmış bir bütün halindedir. Son ayette bunun böyle olduğuna dair karine olarak gelmiş olup, siyakla kopukluk arzetmemektedir. Ayetler kafirlerle olan tartışmayı aktarıp, onlara yönelik uyarılan yaptıktan sonra Mu­hammedi risalete iman edenlere yönelerek Kur'anî uyarı ve öğütlerden ancak bunların istifade edeceğini belirtiyor. [59]

 

Talep Edenlere Öncelik Vermek Gerekir

 

"Rabblerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma!" ayeti, üçüncü ayetin işaret ettiği bu konumla ilgili müfessirler[60] çeşitli rivayetler aktarmışiardır. Bazı rivayetlerde küfrün Öncülerinin Hz. Peygamber (s)'e uğradıklarında yoksulları onun etrafında toplanmış halde görünce onlarla alay ederek şöyle dedikleri kaydedil­miştir: "Allah, aramızda bunlara mı ikramda bulunup hidayete erdirdi." Bazı rivayetler­de, onların davete icabet etme konusunda o yoksullarla tartıştıkları aktarılmıştır. Bazı ri­vayetlerde, onlar Hz. Peygamber'in yanına geldikleri zaman etrafında bulunan o yok­sulları kovmasını istedikleri nakledilmiştir. Bazı rivayetlere göre, Hz. Peygamber'in on­ların isteklerine cevap verme gelmiştir. Hatta Hz. Ömer Mekke ileri gelenlerinin ne iste­diklerinin açığa çıkması için bunu yapmasını teklif etmiştir.

Bu rivayetlerden bazıları ve özellikle de son rivayet bunun Medine'de nazil olduğu­nu belirtmesine karşın ayetlerin Mekke'de İndiği konusunda ihtilaf yoktur. Nitekim İbn Kesir de bunun farkına varıp dikkatleri çekmiştir.

Rivayetlerin durumu ne olursa olsun, ayetler nebevî siretin tablolarından bir tabloyu gözler önüne sermektedir. İslam'ın ilk dönemlerinde inananların çoğu fakir ve miskin­lerden oluşmaktaydı. Küfrün öncüleri de Hz. Peygamber'in yaptığı daveti başarısızlığa uğratmak için bunu bir araç olarak kullanıyorlardı. Küfrün Öncülerinden kimileri kendi düzeylerinden hiç kimsenin İman etmediğini bahane ederek Peygamber (s)'den etrafın­da bulunanları kovmasını ve bu takdirde yanına gelip oturacaklarını söylüyorlardı. Ayetlerin içerisinde, küfrün öncülerinin bu konumunun Hz. Peygamber'i biraz etkiledi­ği, onların hidayete ermelerini temenni ettiği ve bu amaca uygun olarak da onların bazı isteklerini yerine getirmeyi düşündüğü, anlaşılmaktadır. Bunun için ayetler, bu tür dav­ranışların Abese suresinin tefsirinde de belirtildiği üzere yanlış olacağına dikkatleri çe­kiyor.

Bu konuda Kehf suresinde yer alan bir ayet oldukça anlamlıdır: "Sabah aksam Rab-terine, O'nun rızasını dileyerek dua eden/erle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek göz/erini onlar (fakirler)dan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıl­dığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan o kimseye boyun eğme" (Kehf, 28). Bu ayette de anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber'Ic küfrün öncüleri arasında bu konu­da münakaşa olduğu göze çarpmaktadır.

Ayetlerin muhtevasında, bir Önceki ayete atıfta bulunulmasında ve peşpeşe gelen ayetlerin muhtevasında da hissedildiği gibi bu ayetler doğrudan bu tür konumlardan do­layı inmemiştir. Aksine kafirlerin konumlarını ve acziyetlerini hikâye eden siyak içeri­sinde bir başlangıcın devamı olarak inmiştir.

Ayetlerin kapsamı ve içeriği üzerinde durulduğunda fakir ve toplumsal alanda geri kalmış da olsa salih bir mü'minin değerinin ne kadar yüce olduğu konusunda, Kur'anî hedefleri sergileyen üstün tablolar görülür. Kafir ne kadar da zengin olursa olsun bir mü'minle kıyaslanması asla mümkün değildir. Üstünlük ancak imanla, salih amelle, İyi niyetle ve kalb temizliği ile olur. [61]

 

56- De ki: "Ben sizin Allah'tan başka tapmakta oldukları­nıza tapmaktan nehyedildim." De ki: "Ben sizin neva (is­tek ve tutkularınıza uymam; yoksa bu durumda ben şaşı­rıp sapmış ve doğru yolu bulmamışlardan olurum.

57- De ki: "Ben, gerçekten Rabbİmden kesin bir belge üzerindeyİm, siz ise onu yalanladınız. Sizin kendisine ace­le ettiğiniz (azab) de yanımda değildir. Hüküm yalnızca Allah'ındır. O doğru haberi veriri'[62] ve O ayırd edenlerin en hayırlısıdır[63].

58- De ki: "Kendisine acele etmekte olduğunuz şey benim yanımda olsaydı, benimle aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu. Allah zulmedenleri'[64]' en iyi bilendir."

 

Kafirlerin Hevâlarına Tâbi Olunmamalıdır

 

Bu ayette Hz. Peygamber (s)'e, Allahu Teala kendisinin dışında tapanlara ibadet edilmemesini ve onların hevâlarına tâbi olunmamasını emrediyor. Çünkü bu durumda hidayet üzere olmayan sapıklık içerisine dalınmış olunur. Oysa Peygamber, onların ya­lanlamalarına, inkar etmelerine rağmen Rabbi tarafından verilen bir delil üzere olmuş­tur. Ayetlerde, onların hemen istedikleri şeylerin Hz. Peygamber'in elinde olmadığı ve şayet olsaydı onlarla Peygamber arasında meselenin hallolunacağı vurgulanmıştır. Fa­kat bütün bunların Allah'ın elinde olduğu, Allah'ın hakkı söylediği, insanlar arasında en eüzel bir biçimde hükmedeceği, zalimleri ve azgınları en iyi bir şekilde bildiği kayde­dilmiştir.

Ayetler, Hz. Peygamber1 lc kafirler arasında olan tartışma ve münazaraları hikaye e-den başlangıç siyakı ile doğrudan bağlantılıdır.

"Hevalartnıztı uymuyorum" cümlesinin daha önceki ayetlerin de içerdiği yoksul müslümaniann Hz. Peygamber'in etrafından uzaklaştırılmasını isteyen küfrün Öncüleri­ne bir cevap olma ihtimali vardır. Aynı şekilde İsra suresi, 73-74, Kalem suresi 9-10. ayetleri ve diğer ayetlerde yer alan küfrün öncülerinin Peygamber'in bazı durumlarda kendilerine kolaylık sağlaması alanındaki isteklerine cevap olma İhtimali de vardır. "Ma testecilâne bihi" cümlesiyle neyin kastedildiğine gelince, tercih edilen görüşe gö­re, bununla kafirlere Kur'an'jm va'dettiği azap kastedilmektedir. Zira kafirler, Yunus suresi 47-50, Hud suresi 8 ve Şuara suresi 207-208. ayetleri ve daha bir çok ayetin hik­metini anlattığı azab konusunda, Hz. Peygamber'e meydan okuyarak şayet gerçekse kendilerine hemen indirilmesini istiyorlardı. [65]

 

59- Gaybın anahtarları O'nun kalındadır. O'ndan başka hiç kimse onu bilmez. Karada ve denizde olanların tüYnünü O bilir. O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanliklarmdaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üze­re hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptadır.

60- Sizi geceleyin öldüren (uyutan) ve gündüzün güç yeti-rip etkilemekte (yapıp kazanmakta) olduklarınızı bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi diril­ten (uyandıran) O'dur. Sonra en son dönüşünüz O'nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı'[66]' size O haber verecektir.

61- O, kulları üzerinde kahredici (kahhar) olandır. Size ko­ruyucular gönderiyor. Sonunda sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, elçilerimiz onun "hayatına son verirler" On­lar (bu işte, ne eksik ne fazla) kusur etmezler.

62- Sonra da gerçek mevlâfarı olan Allah'a döndürülürler. Haberiniz olsun; hüküm yalnızca O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır.

 

Gaybin Anahtarları Allah'ın Yanındadır

 

Ayetler, gaybın anahtarının Allah'ın elinde olduğunu, gaybi Allah'tan başka kimse­nin bilmediğini, Allah'ın ilminin küçük ya da büyük ne olursa olsun yeryüzünde, gökyü­zünde, karada, denizde ve karanlıklarda herşeyi kuşattığı, insanları gece Allah'ın uyuttu­ğu, gündüz ne kazanacaklarını O'nun bildiğini, hayatta kalmanın sebeplerine sarılmayı O'nun sağladığını, insanların öldükten sonra Allah'a dönerek O'nun huzurunda hesaba çekileceklerini, Allah'ın her şeyin üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibi olduğunu, kullar üzerinde Allah'ın koruyucu ve gözetici meleklerinin bulunduğunu, insanların ecel­lerini bu melekler vasıtasıyla aldığını, bu meleklerin görevlerini eksiksiz biçimde yerine getirdiklerini, sonra insanların gerçek sahibi olan Allah (c)'a döndürüleceklerini, hükmün sadece O'nun olduğunu ve O'nun hesaplan görenlerin en çabuğu olduğunu anlatıyor.

"Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır. O'nu O'ndan başka kimse bilmez" ayetiy-le ilgili olarak müfessirler Buharı'den rivayet edilen bir hadis naklelmişlerdir. Buha-ri'nin rivayetine göre Hz. Peygamber (s) şöyle buyuruyor: "Gayb'ın anahtarı beştir" sonra Hz. Peygamber Lokman süresindeki şu ayeti okumuştur. "Kıyamet vakti hakkın­daki bilgi ancak Allah'ın katımladır. Yağmuru o yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağım bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden ha­berdardır" (Lokman, 34).

Ayette belirtilen beş durumun tamamı açık bir şekilde gaybla nitelenmem iş tir. Aüa-hu Tcala'nın ilminde olan bazı şeyleri kullarından bazılarına iiham etmesini yalanlayan herhangi bir şey bulunmamaktadır. Bunu bazı tefsirciler de[67] belirtmiştir. Zemahşeri "Gaybın anahtarları" ifadesinin mecazi olduğunu, sadece Allah'ın gaybı bildiğini, gaybın anahtarlarının sadece O'nun elinde bulunduğunu söylemiştir. Bu söz oldukça acık ve nettir. Taberi, nebevi hadisi nakletmekle birlikte şöyle demiştir: Cümlenin te'vi-li şöyledir: Allahu Teala kulları içerisinde zalimleri bilir. Allah'ın yanında kulların bil­mediği bilgiler olup onlar bunu bilemezler, anlayamazlar. Bu sözler, sözkonusu cümle­nin önceki cümleyi açıkladığını ve tamamladığını ifade ediyor.

Müfessirler "Geceleyin sizi öldüren O'dur" cümlesi hakkında şunları söylüyorlar; Araplar, uykuyu küçük ölüm, ölümü ise büyük ölüm diye tabir ediyorlardı. Bu da Ölüm­le uyku arasında bazı benzerlikler olduğundan dolayı mecaz kabilindedir'[68].

Bazı müfessirler "sümme ruddû" cümlesindeki zamiri Allah'ın elçilerine döndür­müşlerdir. Nitekim bazıları da Allah'ın elçilerinin öldürdüklerine döndürmüşlerdir[69].

60. ayeti kerimede inanılması gereken gaybi meseleler belirtilmiştir. Bu konu bir kaç kez tekrarlanmış ve çeşitli Örnekler geçmiştir. Araf suresi 37. ayet bunlar arasında­dır. Üzerinde durduğumuz ayetin baş tarafı ise bu ibareyle Allah'ın kulları üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğunu vurgulamıştır.

Ayetlerin üslubları oldukça etkileyicidir. Ayetler, Allah'ın ilminin herşeyi kuşattığı­nı, her konuda mutlak tasarruf sahibi olduğunu, kafirlere vadedilen uyarıların gerçekle­şeceğini, Allah'ın kudretinin onlar üzerinde olup, kalplerine korku salacağını anlatmış­tır. [70]

 

63- De ki: "Gizli ve açık olarak; bizi bundan {bu güç du­amdan) kurtarırsa elbette şükredenlerden olacağız!" diye

ona yalvarıp yakardigınrz zaman, karanın ve denizin ka­ranlıklarından sizi kim kurtarıyor?"

64-  De ki: "Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarı­yor sonra siz yine O'na ortak koşuyorsunuz!?"

65- De ki: "O sizin üzerinize üstünüzden, yahut ayaklarını­zın altından bir azab göndermeğe ya da sizi parti parti birbi­rinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını taddırmağa[71] ka­dirdir." Bak anlasınlar'[72] diye ayetleri nasıl açıklıyoruz.

 

Nankörlerin Duası

 

Allahu Teala bu ayetlerde Hz. Peygamber'e kafirler için şu soruyu yöneltmesini em­rediyor. Karanın ve denizlerin karanlıklarından, tehlikelerinden sizleri Allah'tan başka kim kurtarır? Bu durumlarda Allah'a gizii gizli yalvararak "bizi bundan kurtarırsan şüp­hesiz sana Şükrerîenlerden olacağız" dersiniz değil mi? Sonra bu sorulara ayetler şöyle cevap vererek devam ediyor: Bütün bunlardan sizi kurtaracak tek mercii Allah'tır. Bu ve diğer tehlikelerden kurtulmanız Allah'ın elindedir, Buna rağmen siz normal durum­larda selametle olduğunuz anlarda Allah (c)'ın dışındakilere yönelip dua ediyorsunuz.

Ayetler, Allah'ın onlar üzerine gökten ve ayaklarının altından azab göndermeye, on­ları birbirine düşürüp fırkalara ve gruplara ayırarak hınçlarını çıkartmaya güç yctirebile-ceği, onların sapıklıklarını anlamaları, idrak etmeleri için sözün yönünü evirip çevirdiği­ni anlatıyor.

Aynı şekilde ayetler kafirlere cevap verme ve onları uyarmaya devam etmekle bir­likte siyakla lam bir bütünlük içindedir.

"GuîiHah" cümlesi her ne kadar Rabbani vurgu olsa da daha önce çeşitli ayetlerde açık bir biçimde anlatılan, kafirlerin tehlike anında bir olan Allah'ı tanıdıklarını, O'na karşı ihlasla yalvardıklarını belirten durumlarını yansıtıyor. [73]

 

66-  O (Kur'an), gerçek iken kavmin onu yalanladı. De ki: "Ben size vekil'[74]' değilim!"

67-  Her haberin gerçekleşeceği bir zaman[75]' vardır. Yakın­da bilirsiniz.

 

Bazı müfessirlcr (bihi/omı) zamirini Kur'an'a ve Muhammedi risalete döndürürken, bazıları da önceki ayetlerde kafirlere va'dedilen azaba döndürmüşlerdir. Gördüğümüz kadarıyla bu siyakla da uygunluk arzetmekiedir.

Buna göre birinci ayet kafirlerin yalanlayıcı tutumlarından ötürü kendilerine va'de-dilen ve gerçekleşmesi konusunda hiç kuşku bulunmayan azabı anımsatmaktadır. Pey­gamber (s)'e de onların uğratılacağı azaptan sorumlu olmadığını ilan etmesi emredil­miştir, ikinci ayette ise, her haberin gerçekleşeceği bir zamanın oiduğu, kafirlere va'de-dılenlerin hiç şüphesiz gerçekleşeceği ve bunun doğruluğunu kendilerinin de görecekle­ri uyarısı yapılmıştır.

Görüldüğü üzere bu iki ayet yapılan açıklamalarla genel akış içerisinde tam bir bü­tünlük sergilemektedir. Ayetin mucizesi inallarında, yalanlamalarında ve alaylarında İs­rarlı olmaya devam eden küfür öncülerinin Bedir savaşında bozguna uğramalarıyla ger­çekleşmiştir. [76]

 

68- Ayetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları[77] gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir; eğer şeytan sana (bunu) unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zalimler topluluğuyla oturma!

69- (Allah'ın azabından) korunanlara, o (inanmaya)nlarm hesabından bir sorumluluk yoktur, ama belki (inanıp) ko­runurlar diye bir hatırlatmak lâzımdır.

70- Bırak o dinlerini oyun, eğlence yerine koyan ve dünya hayatının aldattığı kimseleri de sen o (Kur'an) ile (şunu) ha­tırlat ki, bir kişi yaptığı işin eline teslim edilmeye görsün[78]', (yoksa) Allah'tan başka onun ne bir dostu, ne de bir yar­dımcısı olmaz. (Amelinin elinden kurtulmak için), her türlü fidyeyi'[79] verse de ondan kabul edilmez. İşte onlar, kazan­dıklarının eline teslim edilmişlerdir. Onlar için kaynar su­dan bir içki ve inkarcılıklarından dolayı da acı bir azab vardır!

 

Kafirlerin Meclisini Terk Etmek

 

Ayetlerde, Hz. Peygamber (s)'e, Allah'ın ayetleri hakkında ileri-gerİ konuşan katil­leri gördüğünde onlar başka söze geçinceye kadar onlarla beraber oturmaması emredili­yor. Eğer şeylan bunu kendisine unutturursa hatırladıktan sonra onların meclisini terket-mesi isteniliyor. Ayetler, takva sahibi insanların inanmayanların günahlarında herhangi bir sorumluluklarının olmadığını, fakat o günahkar zalimlerin meclislerinden uzak du-rulmasi gerektiğini hatırlatıyor.

Yine ayetler, Hz. Peygamber (s)'e, dinlerini bir oyun ve eğlence edinen, mal, güç ve refahın sağladığı şeylerle dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri bir tarafa bırak­ması, insanlara risaletini tebliğ ile ve bu insanları, Allah'tan başka dost ve şefaatçi ol­mayan, fidye kabul edilmeyen ve en şiddetli azaba uğratılacakları bir gün için uyarma iîe yetinmesini emretmektedir.

''Batıla dalanlarla birlikle dalıyorduk." (Müddesir, 45), ''Ki onlar daldıkları batıl içinde oyalanıp durdular." (Tur, 12), "Sen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar, oynaya dursunlar.17 (Zuhruf, 83).

Kimi müfessirler[80] zikredilen Nisa süresindeki ayetin bizim tefsirini yapmaya çalış­tığımız ayetlerden birinci ayetle neshediidiğini söylemişlerdir. Biz Nisa süresindeki ayelin ncshcdildiği değil, aksine le'kid etliği kanaatindeyiz. En'am süresindeki ayet Al­lah'ın ayetlcriyle alay etmeye dalanlarla oturmaya müsamaha göstermemiştir. Sadece Allah'ın emrinin, unutulması halinde müsamaha edilmiş, hatırlandığı takdirde ise kalk­manın zorunluluğu belirtilmiştir.

Ayetlerin hususiliği ve siretteki durumlarla bağlantısıyla birlikle, Allah'ın dini. ayeti ve pcygamberiylc alay edenler, hak ve edep .sınırlarını aşarak ileri geri gidenlerle aynı mecliste oturulmasının tehlikesini gösteren daimi bir uyarı vardır.

Bazı müfessirler[81]"Eğer şeytan sana unutturursa" ibaresi üzerinde durarak Hz. Peygamber üzerinde unutmanın caiz olup olmadığını sorguiamışiar ve sonra şeytanın etkilemesinden dolayı caiz olacağını belirtmişlerdir. Ayet, [İz, Peygamber (s)'in de unutabileceği konusunda oldukça açıktır. Bu da beşer tabiatıyla bağdaşmaktadır. Na­mazda iken sehiv vuku bulduğu da bir gerçektir[82]. Şeytanın unutturması uslubî bir ifa­dedir ya da her İnsan için mümkün oian şeytanın vesvesesi Hicr suresinde de belirtilen hakimiyet kabilinde değildir, "Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyan müstesna." (Hicr, 42).

Unutma, beşeri ve dünyevi işler noktasında Hz. Peygamber için de geçerlidir. Ama dini konularda ve Allah'tan aldığını tebliğ etme açısından bütün alimlerin de ittifak etti­ği gibi o masumdur[83].

Bazıları da bu cümlenin yer aldığı birinci ayete dayanarak insanın sehven ya da unutarak yaptığı haramlardan dolayı sorumluluğunun kalktığını çıkarmışlardır. Bu görüşlerini ele Hz. Peygamber (s)'in şu hadisiyle pekiştirmişlerdir. "Allah bu ümmetten üç şeyi kal­dırmıştır: Hata, unutma ve zorlanan şeyler". Allahu Tcala Bakara suresinde İnsanlara hata ve unutmadan dolayı sorguya çekilmeyeceklerine dair tolerans tanıdığını belirtmiştir. [84]

 

Ayetler Hakkında Münasebetsizliğe Dalanlardan Uzak Durma

 

Taberi'nin rivayetine göre, müşrikler Peygamber (s)'in yanına gelerek O'nu dinle­mek isliyorlardı. Dinledikten sonra da alay etmeye başlıyorlardı. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur. Tabersi, Bcgavi ve Hazin bu ayel nazil olduğunda mü si umanların şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: ''Bizler Kabe'de nasıl oturacağız, onu nasıl tavaf edeceğiz? Kafirler orada sürekli Allah'ın ayetleriyle alay ediyorlar. Onlara engel olamayacağımız­dan ve orayı onlara bırakacağımızdan korkuyoruz". Bunun üzerine ikinci ayet inmiştir.

Ayetlerin bir Önceki ayetlere affedilmesinde ilk iki ayetin gelen ayetlerle bütünlük içerisinde olduğu görülüyor. Ayetler birbiriyle bağlantılı bir bütünlük içerisindedir. Ka­firlerin tutumlarını hikâye eden başlangıç siyakı aynen devam ediyor. Hz. Peygamber kendilerine verdiği öğütlerle, yönelttiği uyanlarla ve okuduğu Kur'an'la kafirlerin alay etmesine üzülüyordu. Onların meclislerini bırakmak, onlara uyanda bulunmamak Hz. Peygamber (s)'e zor geliyordu. İşte bunun için bu ayetler Peygamberi teselli etmek, çektiği güçlüğü gidermek, sorumluluğunun sınırlarını belirlemek ve kafirlere uyanda bulunmak üzere nazil olmuştur.

Bununla birlikte birinci ayetteki hitab, mû'fret hitab zamirinin karinesİyle Peygam-ber'in dışındakilere de gidebilir, ikinci ayetin metni birinci ayetin içerdiği tehlikenin sa­dece Hz. Peygamber (s)'e has olmadığına, aksine bütün müslümanlan içerdiğine işaret etmiştir. Nisa suresinde yer alan şu ayet de bunu destekliyor olabilir. "O, (Allah) kitabia size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini, yahut onlarla alay edildi­ğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dahneaya (konuya geçinceye) kadar kaiirlerle beraber oturmayın; yoksa sizler de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, müna­fıkları ve kafirleri cehennemde bir araya getirecektir." (Nisa, 140). Bu ayette, üzerinde durduğumuz, En'am suresinin ayetlerine işaret vardır.

Görüldüğü gibi yasak sadece Allah'ın ayctieriyle dalga geçilmeye girişildiği anla sı­nırlıdır. Bu da Peygamber (s)'in ve mü'minlcrin müjdeci olma görevleriyle uygunluk ar-zediyor.

Mekkî ayetler, kafirlerin, müşriklerin ve münafıkların Allah'ın ayellcriyle alay etme­lerine çeşitli yerlerde işaret ederek bunu tekrarlamıştır. İşte bunlardan bazı ayetler şun­lardır:

"Ey Rabbimiz! Bizi unuttuğumuz ve halaeıı yaptığımız şeylerden sorumlu tunmt!" (Bakara. 286). İşte bunun hikmeti gereği bu tolerans tanınmıştır. Tabii bu, Nisa surcsİn-de belirtilen hala yoluyla öldüren kimsenin diyet vermesiyle çelişmez. "Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin muinin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edile-eck bir diyet vermesi gerekir." (Nisa, 92). Burada ceza günah için olmayıp hakkı tazmin etme ve bir nefsi öldürmenin tehlikesine dikkat çekmek içindir. Belki de namazını seh­ven geçiren kimseyle bunun arasında benzerlik vardır. [85]

 

71- De ki: "Allah'tan başka, bize ne yarar, ne zarar verme­yen şeyiere mi yalvaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettik­ten sonra, ökçelerimiz üzerinde {eski durumumuza) dön­dürülüp; şeytanların ayartarak[86]' şaşkın bir halde çöfde bı­raktıkları, arkadaşlarının ise "Bize gel" diye doğru yola ça­ğırdıkları kimse gibi (şaşkın bir duruma mı düşelim?".. De ki: "Yo! gösterme, ancak Allah'ın yo! göstermesidir. Bize, alemlerin Rabbine teslim olmamız emredildi."

72- Namazı kılın ve O'ndan korkun (diye emredildi)! Va­rıp toplanacağınız O'dur.

73- Gökleri ve yeri hak ve hikmetle yaratan O'dur. "Ol!" dediği gün, oluverir. Sözü haktır. Sûr'a üflendiği gün de mülk O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir[87]. O, hikmet sa­hibidir, herşeyi haber alandır.

 

Ayeller Hz. Peygamber (s)'c kınayıcı bir dille şu sorulan sormasını emrediyor. Müs­lümanlar Allah'ın dışında kendilerine fayda ve zarar verıncyccck şeylere mi tapsınlar? Allah kendilerini hidayete erdirdikten sonra topukları üzere sapıklığa mı dönsünler? Müslümanların durumu şeytanların kandırarak sapıttıkları ve kendilerini adım adım ta­kip ettikleri insanların konumu gibi mi olsun?..

Peygambere verilen başka bir emir, "Allah'ın hidayeti doğrunun la kendisidir" sio-ganıni haykırmasıdır. Çünkü Peygamber ve O'na tabi olanlar nefislerini Allah'a teslim etmek, namazları O'nun için kılmak ve salih amelle O'ndan sakınmakla emroUmmuşlar­dır. O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O'nun ilmi, hazır ve gaib, gizli ve açık, geçmiş ve gelecekle ilgili olan herşeyi kuşatmıştır. Onun sözü gerçek olup onunla hükmeder, kıyamet günü hüküm ve emir O'nundur.

Ayetlerin içeriğinde kafirlerin bazen Peygamber ve mü'minlcre nasihat, öğüt verme pozisyonuna girdikleri, gerçek olarak sandıklan babalarının, atalarının dinlerine, gele­neklerine dönmeyi telkin ettikleri görülüyor. Bunun üzerine onlara cevap veren, onları beyinsi/Jikle suçlayan ve mantıklarını eleştiren ayetler gelerek Allah'ın rububiyetinin tekliğini, boyun eğilmeğe, ibadet yapılmaya layık olan tek kimse olması hasebiyle gücü­nün ve kudretinin kapsamlı olduğunu İian ediyor.

Ayetlerin içerdiği konular ve tablolar sûrenin önceki bölümlerinde de geçmiştir. Bu­nun için önceki ayetlerle bağlantı sözkonusudur. Ayetlerde anlaşıldığı üzere kafirlerin Peygamber ve mü'minleri baba ve atalarının dinine dönmeye dair yaptıkları çağrı Önce­ki ayetlerin işaret ettiği meclislerinde gündeme gelen konulardır. Şöyle ki; ayet "de" ke­limesiyle başlayıp, sonra onu gündemde olan konuya cevap vermeyi içeren reddedici soru takip ediyor. Eğer tahminimiz doğruysa aynı şekilde bu ayeller de önceki ayetlerle olan bağlantıyı teyid etmektedir.

Kâfirlerin Peygamber ve mü'minlcre önceki babalarının dinine dönmeye yönelik yaptıkları çağrı konusunda gördüğümüz Ankcbut sûresinde yeralan bir ayetle açık bir şekilde anlatılıyor: "Kafirler, iman edenlere: Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim, derler. Halbuki onların hiç bir günahını yüklenecek değillerdir. Gerçek­te onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler" (Ankcbut, 2).

Bu tablo, deliller ve tartışma alanı konusunda hiç bir kuşkuya yer bırakmama yönüyIe oldukça güzeldir. Zira küfrün eiebaşları kendilerinin gerçek din üzere olduklarını be­lirterek Allah (cc)'ın hidayetine çağıran o insanları, kendi sapık dinlerine çağırıyorlardı. Bu ayetlerden sonra Kur'an-ı Kerim'in diziliş akışı ve nazil oluş hikmeti gereği üzere Peygamberler kıssası bölümlerinden biri geliyor. Bu noktada şunian söylemek mümkün­dür. Bu ayetler delil ve tartışma, kafirlerin konumu, acze düşüşleri, onlara cevap ve uya­rıda bulunma, Peygamber ve mü'minleri yatıştırma tablolarının sonuncusudur. Sûrenin iierki bölümlerinde şirk ve tevhid cepheleri arasındaki çalışma, Peygamber ve mü'minle-rin inat ve kibir karşısındaki yaptığı mücadele, karşılaştığı zorluklar yer alıyor. [88]

74- İbrahim babası Azer'e demişti ki: "Sen putları Tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapık­lık içinde görüyorum".

75-  Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu'[89]' gösteriyorduk ki kesin inananlardan olsun.

76-  Üzerine gece basınca[90] bir yıldız gördü. Budur Rab-bim! dedi. Yıldız batınca; batanları sevmem'[91]' dedi.

77-  Ayı doğarken[92]' görünce: "Budur Rabbim" dedi, o da batınca: "Rabbim bana doğru yolu göstermeseydİ elbette sapan topluluklardan olurdum" dedi.

78- Güneşi doğarken görünce: "Budur Rabbim, bu daha büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.

79- Ben yüzümü tamamen gökleri ve yeri yoktan var ede­ne çevirdim ve artık ben O'na ortak koşanlardan değilim."

80- Kavmi onunla tartışmaya girişti. O onlara dedi ki: "Be­ni doğru yola iletmiş iken Allah hakında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbim ne dilerse o olur. Rabbim bilgice herşe-yi kuşatmıştır. Halâ kendinize gelip öğüt almıyor musu­nuz?"

81- Hem siz Allah'ın size (tanrı oldukları) hakkında hiç bir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmuyor-musunuz da ben nasıl sizin (O'na) ortak koştuğunuz şey­lerden korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin) iki topluluk­tan hangisi (tek Allah'a inananlar mı yoksa Allah'a ortak koşanlar mı) güvende olmağa daha layıktır?

82- İnananlar ve imanlarını bir haksızlıkla bulamayan-lar[93]. jşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da on-iardır.

83- İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüc-cetlerimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphe­siz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.

84- Biz O'na İshak'ı ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u da hediye ettik. Hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nuh'a ve O'nun soyundan Davud'a, Süleyman'a Eyyub'a, Yusuf'a, Musa'ya ve Harun'a da yol göstermiştik. Biz gü­zel davrananlara böyle karşılık veririz.

85- Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'a da (yol göstermiştik).Hepsi iyilerden idi(ier).

86- İsmail, El-yesa', Yunus ve Lut'a da (yol gösterdik), hep­sini alemlere üstün kıldık.

87- Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazıla­rını da... Onları seçtik ve onları doğru yola ilettik.

88- İşte bu Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini buna İletir. Eğer (onlar Allah'a) ortak koşsalardı, kendileri için yaptıkları herşey hiç olur giderdi.

89- İşte onlar, kendilerine kİtab, hüküm (hikmet ve hü­kümranlık) ve Peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Şimdi şunlar, (yani Kureyş), bunları inkâr ederse[94] (bilsinler ki), biz, onları inkar etmeyecek bir toplumu onlara vekil bırak-mışızdır.

90- İşte onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Onların yoluna uy ve de ki: "Ben ona karşılık sizden bir ücret iste­miyorum. O sadece bütün alemlere bir öğüttür."

 

Bu bolüm, misal verme, hatırlatma ve teselli etme yoluyla Kur'anî yöntem üzere ge­len Peygamber ve kâfirler arasındaki konumların anlatılması, tartışılması ve delillendi-rilmesi bölümlerinin akabinde gelmiştir. Ne var ki, önceki siyakla hiçbir kesintisi yok­tur. Son ayet Araplara yöneltilen hitabın bölümlerindcndir. 89. ayette belirtilen Arap ka­firlerin yüz çevirişleri bu bölümle öncesini birbirine bağlıyor.

Ayetlerin anlamı açık olup, detaylıca açıklamaya gerek yoktur. Hz. İbrahim (a)'in kavmiylc olan kıssası Şuara ve Meryem sûrelerinde de farklı bir üslubla ve biraz daha detaylıca anlatılmıştır.

Sözkonusu kıssa ile ilgili yeterli yorumu adı geçen sûreleri tefsir ederken yapmıştık. Burada tekrar edilmesinde gerek yoktur. Ne var ki, burada biz müfessirlerin[95], o kıssay­la ilgili siret ve tarih bilginlerinin rivayetlerine dayanarak çeşitli detaylara girdiklerine dikkatleri çekmek istiyoruz ki bu haberlerin işaretine göre Peygamber döneminde ve toplumun da insanlar o kıssayı biliyorlar.

Bizim bu görüşümüzü, elimize ulaşmayan yahudi sahifeleri ve Tevrat'ın bölümleri de te'yid etmektedir. Onları burada uzun uzadıya aklarına gereği hissetmiyorum. Çünkü onlar bu ayetlerin hedefiyle ilgili değildir.

Bu ayetlerde anlatılan kıssada Şuara ve Meryem sûrelerinde aktarılmayan yeni bir şey var, o da Hz. İbrahim {a)'in önce yıldızlara, sonra aya ve daha sonra güneşe bakma­sı ve onlara tapmamak İçin teker teker onlardan uzaklaşmasıdır. Tercih edilen görüşe göre bu kıssa, yahudilerin elinde bulunan sahifelerde de anlatılmıştır.

Hz. İbrahim (s)'in kıssasındaki ayetlerde geçen ibretleri şöyle sıralamak mümkün; Hz. İbrahim (s)'in babasına ve kavmine doğrudan hitab etmesi, onların taptıkları pullar­dan ve yıldızlara ibadet yapmaktan uzak durması kavminin taptığı .şeylerden tamamen beri olduğunu açıkça ilan etmesi bir olan Allah'a yönelmesi, kavmini O'na yöneltmek için mücadele etmesi ve deliller getirmesi... Bütün bunlar anlatılırken Peygamber ve mü'minlerin teselli edilmesi, müşriklerin ise uyarılması, eleştirilmesi hedeflenmiştir. Araplar arasında dolaşan rivayetlere bakıldığında Hz. İbrahim (s)'in Peygamber olduğu hac gelenekleriyle bağlantısının bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim buna Kur'an'ın çe­şitli yerlerinde işaret ediliyor. İşte bunlardan bazıları: "Allah uğrunda hakkını vererek cihad edin. O sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklenmedi. Babanız İb­rahim'in dininde (de böyleydi). O gerek daha önce, gerekse bunda (Kur'an'da) size rnüslümanlar adını verdi." (Hac, 78). "Biz, Beyt'i (Kabe'yi) insanlara toplanma mahalli güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin, İbrahim ve İsmail'e; tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için evimi temiz tu­tun." diye emretmiştik. İbrahim de demişti ki: "Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap. Halkından Allah'a, ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle." Allah buyurdu ki: "Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürükle­rim. Ne kötü varılacak yerdir orası!" (Bakara, 125, 126).

Ayetlerdeki ibret yerlerinden bir başkası da Allah'ın peygamberlerinin, salih kulları­nın ve onların yolunu takip eden soylarının övülmesidir. Onlar için Allah katında yük­sek dereceler vardır. Ayetler, şayet onların diğer kavimler gibi şirk üzere devam etseler­di şu anki bulundukları derecelerde olmayacaklarına işaret edij'or. Ayetler, müşriklerin dikkatini .şuna da çekiyor; siz Allah'ın ayetlerini inkâr ediyor, O'na ortaklar koşuyorsa­nız, Allah'a iman eden, kendilerine kitab, hikmet ve nübüvvet verilen o salih insanların bulunduğunu unutmayın!.. Allah onlara hidayet nasib ederek ikramda bulunmuştur. Ayetler, Allah'ın o müşriklere hiç ihtiyacının olmadığını belirterek Peygamber ve mü mınleri bulundukları konum üzere sebat etmeye, Allah'ın kendilerini hidayete erdir­diği o salih insanları takip etmeye çağırıyor.

Müfessirlerden kimileri 82. ayetin Hz. İbrahim (s)'in kavmine söylediği kendi sözü­dür, diyorlar. Kimileri de bunun Hz. İbrahim (s)'in hüccetini pekiştirmek için Rabbani bir buyruk olduğunu söylemiştir. Bunun genci bir uyarı okluğu kanaatindeyiz21. Ayette­ki bu emir oldukça açık olup her dönemi İçine alır. Kurtuluşa erenler sadece ve sadece mü'minlerdir, eğer imanlarına şirk, zulüm ve günah şaibesini bulaştirmazlarsa!.. İşte bu farklı üslublarla örnekleri geçen Kur'an'da çokça tekrarlanan bir uyarıdır.

Son ayet güçlü bir biçimde bölümün kapanış cümlesi olarak gelmiştir. Peygamber (s)'e, müşriklerden herhangi bir şeyi istemediğini, onlardan ücret beklemediğini, sadece Allah'ın kendisine, bütün insanlara uyan olsun diye vahyettiği Kur'an'i tebliğ etme gö­revini yerine getirdiğini belirtmesi emrediliyor. [96]

 

Hz. İbrahim (S) Muvahhid (Hanif) Bir Müslümandir

 

Bu Hz. İbrahim'in Kur'an'da ilk defa hanif olarak vahyedihnesidir. Sonra bu tekrar­lanıyor. Yunus suresinin tefsiri akışı içerisinde bu kelimeyle iigili olarak yeterli yorumu yaptık. Fakat ben burada Hz. İbrahim'in bu vasfıyla ilgili şunu söylemek istiyorum. Ki­mi oryantalistler ki bunlar arasında İtalyah Keytanî başta gelir. Şu iddiada bulunmuşlar­dır. Hz. Muhammed, Hz. İbrahim'in dinine ve onun bu vasfına işaret eden ilk kimsedir. Bu da Araplarca bilinmeyen bir şeydi. Biz bu İddiaların tamamen yanlış olduğuna inanı­yoruz. Çünkü Hz. İbrahim'in dini, Mekkî surelerin bir çoğunda vasfedilerek tekrarlanı­yor. Aynı şekilde rivayetler Hz. İbrahim'in dini üzere olup, Allah'a ortak koşmayan ve "hanif diye isimlendirilen insanların varlığından sözetmiştir. Yunus suresinin tefsir akı­şı içerisinde de belirttiğimiz gibi Kur'an'ın nazil oluşundan önce Hz. İbrahim'in hanif dini Araplar arasında kullanılıyor ve biliniyordu. Hanif kelimesinin anlamı ise çeşitli ayetlerde belirtildiği üzere müşrik olmayan muvahhid demektir. Nitekim Hac suresinde şöyle buyruluyor: "Kendisine ortak kosmaksmn Allah'ın hanifleri (O'mm birliğini tanı­yan mû'mîhler. olsun). Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir." (Hac, 31). Özellikle belirttiğimiz gibi Arapların Hz. İbrahim'in dini ve babalığıyla bağ­lantıları vardı.

Müfessirler Hz. İbrahim'in ayetlerde belirtilen babasının "Azar" adıyla Sıfru Tekvin'de belirtilen "Tarih'1 adını birleştirmek için çok söz etmişlerdir. Biz bu konunun Kur'an'da ne ne ise onunla yetinilmesi görüşündeyiz. Bu lür girişimlerin gereksiz oldu­ğu. Sıfru Tekvin'de yer alan İsim üzerinde fazla durulmaması gerektiği ve Kur'an'da belirtilenle yetinilmesi kanaatindeyiz.

Kur'an'da zikredilen Peygamberlerin isimlerinin tamamı önceki surelerde geçti. Bunlardan sadece Hz. İlyas'ın adı geçmedi, o da şimdi gelecek.Nüzul sırasına göre bu sûreden sonra gelen Saffat sûresinde de bir kez daha zikredil­miştir. [97]

 

91- Allah'ı, O'nun şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar, zi­ra "Allah bir şey indirmedi." dediler. De ki: "Öyleyse Mu­sa'nın, insanlara nur ve yol gösterici olarak getirdiği, -ki siz onu parça parça kağıtlar haline getirip[98]' gösteriyorsu­nuz- ve ne sizin ne de babalarınızın bilmediği şeylerin si­ze öğretildiği Kitabı kim indirdi? 'Allah' de, sonra bırak onları, daldıkları batakta oyalanadursunlar".

92-  Bu da kentlerin anası (Mekke)'yi ve çevresindeki (ka-saba)ları uyarman için sana indirdiğimiz feyz kaynağı ve kendinden Önceki (kitab)ları doğrulayıcı bir kitab'dır. Ahi-rete inananlar, buna inanırlar ve onlar, namazlarına de­vam ederler.

 

Ayetler, kairleri kibirlenmelerinden, Allah'ın gücünü, kudretini gözardı etmelerin­den ötürü kınamıştır. Hz. Peygambere, kafirlere kınayıcı bir üslupla şöyle sorması em­redilmiştir; Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı kim indirdi?.. Ki onlar bu Kitab'ı hatırlıyorlar, biliyorlar bununla birlikte O'nu parça parça, bölük bö-Iük yapıyorlar. İstediklerini açıklıyor, çoğunu da gizliyorlar.

Ayetlerde kutsal kitab olan Kur'an'ın Allah tarafından Hz. Muhammed'c indirilip, daha Önce de benzer bir kitabın Hz. Musa'ya verildiği belirtiliyor. Kur'an daha Önceki kitabîan doğrulayıcı olarak Mekke ve çevresini uyarmak için gelmiştir. Allah'a ve ahi-ret gününe inananların kendisine de iman edeceklerini, namazlarını ve ibadetlerini koru­yacaklarına dikkat çekmiştir. [99]

 

 

Allah'a Allah'ın İstediği Gibi İnanmalıyız

 

Bizim dayandığımız müshaf 91. ayetin Medine'de nazil olduğunu söylemiştir. Mü-fessirler, Hz. Peygamber'lc Medine yahudüerinden olan bir ahbari arasında münakaşa olduğuna ilişkin bir rivayet aktarmışlardır. Bu rivayete göre yahudi ahbariarından biri, Rasulullah'a gelerek kitablar üzerinde ileri geri konuşmaya başladı. Rasulullah Tevratı Musa'ya indiren Allah'ın hakkı için söyle, kitabınızda: ''Allah şişman olan alimlere buğz eder" diye bir ibare görmedin mi? diye sordu. Şişman bir ahbar olan o adam da kı­zarak: "Allah hiçbir beşere hiç bir kitap indirmedi" dedi. Bunun üzerine "Yahudiler Al­lah'ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü 'Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi' dediler" ayeti nazil oldu[100]. Biz ayetin diğer ayetler ve siyakla tam bir bütünlük içerisinde oldu­ğunu görüyoruz. Rivayetin içeriği doğru değildir. Çünkü bir yahudi bilgininin Tevrat'ın Allah tarafından Hz. Musa'ya indirildiğini inkâr etmesi oldukça uzak bir şeydir. Zira ya-hudilcrin varlıkları ve dinleri bu kitab üzere bina edilmiştir. Bu sebeple bizim, bu iki ayetin Mekke'de nazil olduğunu konusunda hiçbir kuşkumuz yoktur. Sozkonusu yahudi bilgİniyic ilgili tartışmayı aktaran Taberi ve İbn Kesir de bu ayetin Medine'de nazil ol­duğunu kabul etmeyip, Kur'an'ın Allah tarafından gönderildiğini inkâr eden Kurcyşli müşriklere bir cevap niteliğinde Mekke'de nazil olduğunu söylemişlerdir. [101]

 

Tebliğde 'Merkezden Çevreye' Yöntemi

 

"Bu (Kur'an) Ümmii'İ-Kura (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için" ayeti, Alla-hu Teala'nın Kur'an'ı Hz. Peygamber'e Mekke ve civarını uyarması için indirdiğini be­lirtmişti. Burada Özellikle Mekke ve etrafının zikredilmesi Peygamber ve kafirlerin tar­tışmalarının çoğunun bu bölgeden cereyan etmesinden kaynaklanıyor. Yoksa İslam da­vetinin belli bir bölgeye indirgenmesi mevzu bahis değildir. Buna ilişkin Kur'an'ın çe-şilli yerlerinde değişik örnekler geçmiştir.

Ayetin ikinci kısmında Allah'ın davetine cevap veren mü'minlere övgü vardır. Çün­kü onlar Allah'a iman etmişlerdir, namazlarını hakkıyla kılmaya Önem göstermişlerdir. Bu da gösteriyor ki ahiret gününe iman, Peygamber'in davetine cevap vermenin Ölçütü olmuş ve olmaya da devam ediyor. Bu konuyla ilgili geçen bir çok misal vardır. [102]

 

93- Allah'a karşı yalan uydurandan ya da kendisine bir şey vahyedilmemiş iken "Bana da vahyolundu" diyenden ve "Ben de Allah'ın indirdiği gibi indireceğim!" diyenden da­ha zalim kim olabilir[103]'? O zalimler Ölüm dalgaları için­de'[104]', melekler de ellerini uzatmış: "Haydi canlarınızı çı­karın (kurtarın), Allah'a gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun ayetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azabıyla cezalandırılacaksınız!" (derken) onların halini bir görsen!

94- "Andolsun, sizi ilk kez yarattığımız gibi, yine tek ola­rak'[105]' bize geldiniz. Ve (dünyada) size verip hayaline dal­dırdığımız şeyleri'[106]' arkanızda bıraktınız. Hani (bizim) or-taklar(ımız) sandığımız aracılarınızı da yanınızda görmü­yoruz! (Bakın işte) aranızdaki bağlar kesilmiş[107]' ve (tanrı) sandığımız şeyler sizden kaybolup gitmiştir!"

 

Yalanlarla Dolu Beşer Sözüne İlahi Kaynaklı Süsü Vermek

 

Ayetlerde kınama soruları yöneltiliyor. Yani, Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahycdilmemişken "bana da vahyolundu" diyenden yahu! Allah'la bulunmayan bir şeyi O'na nisbet edenden, yahut da "ben de Allah'ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim" diyenden daha zalim kimsenin olmadığı vurgulanıyor. Ayetler­de, o zalimlerin ölüm anında ve sonrasında melekler tarafından kuşatma içerisine alına­cakları, ölümün zorlu dalgalan içerisinde bulunurlarken meleklerin onların ruhlarının çıkmasını bekleyecekleri ve Allah adına söyledikleri asılsız sözleri, Allah'ın ayetlerine karşı yaptıkları müstekbirlikleri kendilerine hatırlatacaklarına dair uyan sinyalleri var­dır. Bu hatırlatmalardan sonra Allahu Teala onlara şu uyarı hitabını yapıyor; "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarınız sandığınız şefaatçilerinizi de yanı­nızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kay­bolup gitmiştir."

"Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedihnemişken, 'ba­na vahyolundu1 diyenden daha Zalim kim vardır?" ayeti üzerine bir yorum yapacak olur­sak; bizim dayandığımız mushaf, bu ayetin de Medine'de nazil olduğunu rivayet etmiş­tir. Mufessirler ayetin siyakı içerisinde çeşitli rivayetler aktarmışlardır. Kimileri "Al­lah'a karşı yalan uydurandan" kasdın Müseyleme ve Esved olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bunlar Allah'ın kendilerine vahyettiği zannıyla Peygamberlik iddiasında bulun­muşlardı. Kimileri de: "Ben de Allah'ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim" aye­tinde kastedilenin vahiy katipliği yapan ve sonra Medine'de irtidat eden Abdullah b. Scrrah olduğunu söylemiştir. Adı geçen bu şahıs Kur'an'daki bazı kısımları Peyganı-ber'in dediğine uygun olarak yazmıyordu. Mesela 'Azizü'n Hakim' yerine 'Gafuru'n Rahim" ve 'Habiru'n Halim' yerine 'Alimü'n Hakim' yazıyordu. Bir gün Peygamber (s) ona Mü'minun süresindeki şu ayeti yazdırırken ''Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alaka yaptık. Peşinden alakayı bir parçacık et haline getir­dik. Bu bir parçacık eli kemiklere çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratılışla insan haline getirdik." O "Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yü­cedir." dedi. Peygamber (s) de aynen "Söylediğin gibi nazil oldu. Onu yaz" dedi. Bunun Üzerine o: "Ben de Allah'ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim." dedi[108].

91. ayetin içerisinde zikredilen zalimlerden maksadın Arap müşriklerinin olduğu, ikinci ayette belirtiliyor. Taberi tefsirinde ayetin rivayetlerde belirtilen sebepler üzere indiği düşüncesinin korunduğunu görüyoruz. Bilinmesi gerekir ki Mü'minun süresinde­ki ayet hiç ihtilafsız Mckkîdir. Bu da aynı şekilde 93. ayetin Medine'de nazil olduğunu çürütüyor.

Zikredilen ayelin iki anlama gelme ihtimali var. Ya Kur'an'ın Allah tarafından indi­rildiğini inkâr eden kafirlere cevap anlamındadır. Ki bu ayette, Allah'tan olmayan bir şeyi O'na nisbel eden veya kendisine vahyolunmadan bana da vahyolundu iddiasında bulunanlardan daha zalim kim olabilir, diye ifade edilmiştir. Ya da sağduyulu akıl ve kalplere yöneltilmiş bir cevap anlamında olabilir. Biz birinci anlamı tercih ediyoruz. Çünkü bu önceki ayetlerin içeriği ile de bağlantılıdır. Kafirler, Hz. Peygambcr'in Kur'an'ın Allah tarafından geldiğini söylemesi üzerine bunu inkâr etmişlerdi. Bunun üzerine etkileyici ve sert bir üslupla bu ayet onlara cevap olarak gelmiştir. Daha sonraki ayetlerde yalanlayıcı zalimleri, kendilerini bekleyen korkunç akibellc uyararak siyak böylece devam etmiştir.

Kur'an'ın Allah tarafından gelmediğini söyleyerek Peygamber'e karşı çıkan, iftira atan kafirlere Kur'an çeşitli yerlerde sert bir şekilde cevap veriyor: "Yoksa onlar, (senin için) Allah'a karşı yalan uydurdu mu derler? Allah dilerse senin kalbini mühürler. Ve Allah batılı yok eder; sözleriyle hakkı ortaya koyar. Şüphesiz O, kalplerde olanları bi­lendir." (Şuara, 24) "Yoksa onu uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer ben onu uydur-muşsam, Allah tarafından bana gelecek şeyi savmaya gücünüz yelmez." O sizin Kur'an hakkında yaptığınız Şaşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O; bağışlayan, esirgeyendir. De ki: Ben Peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilenc uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." (Ahkaf, 8-9) [109]

 

95-  Taneyi ve çekirdeği yaran'1) şüphesiz Allah'tır. (O) ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah budur. O halde nasıl (ona inanmaktan) çevriliyorsunuz?"

96-  Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran'[110]' O'dur. Geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı (vakitlerin bilinmesi için) birer hesap (ölçüsü)[111]' yapmıştır. Bu, o üstün ve bilen Al­lah'ın ta kdirid[112]?.

97-  O'dur ki karanın ve denizin karanlıklarında yolu bul­manız için size yıldızları yarattı. Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri geniş geniş açıkladık.

98-  O'dur ki sizi bir tek nefisten[113] inşa etti. Sizin için bir kalış ve bir emanet olarak konulma yeri[114]' ve süresi vardır. Gerçekten biz anlayan bir toplum İçin ayetleri geniş geniş açıkladık.

99- O'dur ki, size gökten su indirdi. Onunla her çeşit bitki-yi[115] çıkardık. Ondan da birbiri üzerine binmiş taneleri,[116] hurmanın tomurcuğundan[117]' sarkan[118]' salkımlar'[119]', üzüm bağları; zeytin ve nar (bahçeleri) çıkarıyoruz. (Bunların) ki­mi birbirine benzer, kimi benzemez[120]'. Şüphesiz bu size gösterilenlerde, İnananlar toplumu İçin elbette çok ibretler vardır.[121]

 

Afaki Ayetlerin Allah'a Tanıklığı

 

Ayetin ibareleri herhangi bir açıklamaya gerek duymayacak kadar açıktır. Ayetler Allah'ın kozmolojideki, gökyüzündeki, yeryüzündeki, gündüzündeki, gecesindeki, de­nizindeki, karaşındaki, güneşindeki, ayındaki, yıldızlanndaki, bitkilerindeki ve ağaçla-nndaki, ayrıca Allah'ın bütün bu sayılanları yaşamının her koşulunda kendilerinden ya­rarlansın, hoşuna gidenleri onunla ikame etsin ve nefsini korusun diye şahsına musalv har kıldığı insanoğlundaki yücelik ve azametinin fenomenlerini ortaya koymaktadır. Her bir ayet, gah Allah'ın varlığına ibadet ve taata yalnızca kendisinin layık olduğuna deliller ortaya koyarken gah insanların bunları inkar etmelerinden vazgeçmelerini ikaz ederek açıklama yapmakta gah Allah'ın ayetlerini insanlar düşünsün, iyi niyetleriyle i-man etsin ve doğru yola rağbet etsin diye alimlerle, aklı selim sahipleriyle ve seçkin in­sanlarla ayetleri birleştirerek uyarmaktadır.Birinci olarak burada cemî muhatab (2. çoğul) zamiri, İkinci olarak noktaianış uslubuyla ayetler, kafirlere yönelik olarak kendilerinden yararlandıkları kozmolojiden eahii kaldıklarını, oysa bunlann Allah'ın ru bu biyeline, kudretinin genişliğine ve gücüne işaret etliğini belirterek kafirleri bu inkarcı ve büyüklerde) konumlarından, Allah'ı yalanlama ve O'na ortak koşma durumlarından vazgeçmeye çağırmaktadır. Ayetler ve anlatılan bu durum sûrenin bölümlerinde anlatılan dcüller sunma konumlarıyla alakalıdır.

Mü fes s iri erin[122] görüşleri bir kısım cümlelerin anlamlarıyla, bilinen bilimsel ve haya­ti konular arasını uzlaştırmada ve aynı zamanda ayetlerden bilimsel, hayati ve astronomi ile ilgili kurallar çıkarma girişimlerinde farklılık arzelmiştir.

Ayetlerde bir çok kez belirttiğimiz şeyleri burada yineliyor ve diyoruz ki: İnsanların gördükleri, genel olarak hislerinden ve zihinlerinden geçirdikleri şeyler bağlamında mu­hatap oldukları ayetler bu anlamda aynen bırakılıp kozmoloji, yaşam ve bilimsel kural­lar alanında çıkarımlar ve yorumlar yapılmamalıdır. Çünkü ayetler bunu amaçlamamak­ta bu gibi olaylar Kür'an'in kudsiyetine her zaman ve koşulda, bütün insanlara yönelti­len irşadı hedefine aykırılık arzetmektedir. Bu gibi çıkarımlar gereksiz ve asılsız şeyler­den ibarettir. [123]

 

100- (Tuttular) cinleri Allah'a ortak yaptılar. Halbuki onları O yaratmıştır. Bilmeden O'na oğulİar ve kızlar icad etti­ler'[124]. Hâşâ O, onların ileri sürdüğü niteliklerden münez­zehtir!

101- (O) gökleri ve yeri yaratan var edendir'[125]'. O'nun nasıl çocuğu olabilir ki? Kendisinin bir eşi yoktur[126]', herşeyi O yaratmıştır ve O, herşeyi bilendir.

102-  Rabbiniz Allah, işte budur. O'ndan başka tanrı yok­tur. (O), herşeyin yaratıcısıdır. O'na kulluk edin. O herşeye vekildir[127].

103- Gözler O'nu görmez. O gözleri görür: O lâtif (gözle görülmez veya lütuf sahibi) herşeyi haber alandır.

 

Müşrikler Cinleri Ve Melekleri Allah'a Ortak Koşarlar

 

Ayetlerde Arapların bir kısım inançları ve onlara yöneltilen eleştiriler aktarılmakta­dır. Araplar cinleri yüce Allah'a ortak koşuyorlar. Yalan yere O'na oğullar ve kızlar i-cad ediyorlar. Kendilerini yaratanın cin olduğu hususunda herhangi bir delil de getire­miyorlar. Oysa yaratma onların ortak koşiukları kimselerin elinde değildir. Gökleri, yeri ve herşeyi yoktan var eden Allah'tır. O'nun eşi yoktur. O yüzden O'nun çocuğunun ol­ması yahut böyle bir şeye ihtiyaç duyması akıl kârı değildir. Çünkü O, herşeyin Rabbi, her şeyin yaratıcısı ve her şeyin vekili ve tasarruf sahibidir. Ondan başka ilah yoktur. O-nun hakikatini akıllar kavrayamaz, mahiyetini gözler idrak edemez yaradığından hiç bir şey onun benzeri değil ki ona kıyas edilsin. İbadete layık olan sadece O'dur.

Ayetlerin üslubu bir yönden eleştirel, diğer yönden delil sunma, bir yandan da kafir­lerle Peygamber (s) arasındaki tartışma konumlan bağlamında siyakla birleşme özelliği­ne sahiptir.

Cinlerin ortak koşulması konusunda müfessirler farklı görüşlere sahiptirler. Kimile­ri, cin kelimesinden aynı şekilde meleklerin de kasdedildiğini söylemişler. Çünkü dil yönünden cin kelimesi ''gizlenen" anlamındadır. Dolayısıyla bu kelimenin cinlere kulla­nımı doğru olduğu gibi meleklere kullanımı da doğrudur. Kur'an'ın bir çok ayetlerinde Arapların melekleri Allah'a ortak koşmaları zikrolunmakladır. Kimileri bu ayetten, yal­nızca cin kasdedildiğini söylemişlerdir. Arapların cinlere açıktan ibadet etmeleri Sebc sûresinin: "O gün, onların hepsini mahşere toplar sonra meleklere: "Bunlar size mi ta­pıyorlardı?" der.

"(Melekler) derler ki: Sen yücesin, bizim velimiz (koruyucumuz) onlar değil, sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı." 40 ve 41. ayetlerinde zikre­dilmiştir. Kimileri, cin kelimesinden şeytan kasdcdilmektedir, O'na yapılan ibadet O'na itaat etmek anlamına gelir demişlerdir. Kimileri, Arapların fiilen şeytanı Allah'a ortak koştukları hususunda Nahl sûresinin şu ayetlerini delil getirmişlerdir;

"Kur'an okumak istediğin zaman Allah'a sığın. Çünkü inananlara ve Rabb'lcrine da­yananlara o şeyta)nın bir gücü yoktur. Onun gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Al­lah'a ortak koşanlaradır." {Nahl, 98-100).

Kimileri de ayet, mecusileri, onların hayır ve şer yahut karanlık ve nur (aydınlık) ilahları hususundaki inançlarını kasdetmektedİr. Çünkü onlar şeytanların yahut cinlerin şer ve karanlık ilahları olduğuna inanıyorlardı[128] demiştir.

Bir yönden ayet Arapların şirk inancını ve Allah'a oğullar ve kızlar edinerek attıkları iftiralarını eleştirmek ve kınamak için gelmiştir. Ayetteki cin ifadesi gayet açıktır. Her­hangi bir kapalılık bulunmamaktadır. Dolayısıyla cin kelimesini manası dışında başka bir şeyle yorumlamak veya herhangi bir çıkarımda bulunmak gereksizdir. Çünkü Sebc süresindeki ayet, Arapların cinleri ortak koştuğu inancını, cinlerin de melekler olmadığı­nı açıkça belirtmiştir.

Bu husus Cin süresindeki; "Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı er­keklere sığınırlardı da onların kibir ve azgınlıklarım artırırlardı." (Cin, 6) ayette belir­tilmiştir. Burada Arapların cinleri ortak koştukları, bununla da onların şerlerinden ve ezalarından emin olmayı kasdettikİerinc, melekleri ortak koşarken de Müddesir ve Cin suresinde açıkladığımız üzere Allah katında onlardan şefaat umma, hayır ve fayda elde etme amacını güttüklerine işaret bulunmaktadır. [129]

 

Gözler Onu Görmez

 

Bu böyledir. Son ayette "Gözler O'nıt görmez" cümlesine dayanarak bir kısım alim­ler, Allah'ı görmenin mümkün olmayacağını söylerken diğer bir kısım alimler de başka ayetlere dayanarak görülebileceğini söylemişlerdir[130].

Biz ise buna şöyle bir yorumda bulunuyoruz: Ayetler müşriklerin inançlarını eleştir­mek, Allah'ı ortaklardan aklamak, O'nun yüceliğini, gücünü ve sıfatlarının kemalini or­taya koymak için gelmiştir. Doğru olan da bunun böyle anlaşılması, kabul edilmesi ve ayetin olmadık aİana çekilmemesidir. Biz Allah'ın görülmesi meselesine Kıyamet sûresi tefsirinde yeterince yorum yaptık. Bu yüzden burada yeniden ele almaya gerek duymu­yoruz. [131]

 

104- Doğrusu size Rabbinİzden basiretler (gönül gözleri, hakikati idrak etme kabiliyetleri) geldi. Artık kim hakkı gö­rürse yararı kendisine, kim de (hakkı görmeden) kör olursa zararı kendtsinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değiüm.

105- İşte böylece ayetleri türlü türlü çevirip açıklıyoruz ki (onlar sana): "Sen ders almışsın[132]' (bunları bir yerden oku­muş, öğrenmişsin)" desinler ve bilen bir toplum için de onu iyice beyan edelim.

106- Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka tanrı yoktur. (O'na) ortak koşanlardan da yüz çevir.

107- Allah isteseydi, ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bekçi yapmadık. Sen onlara vekil de değilsin.

 

Hidayeti De Dalaleti De Seçen, Kendisi İçin Seçmiştir

 

Bu ayetlerde, hidayet ve açıklamaların insanlara rablerinden geldiğine dair bir ses­leniş bulunmaktadır; kim görür, doğru yolu bulursa kendisinedİr. Kim de bunlara kör kesilir ve sapıtırsa zararı ancak kendi nefsinedir. Peygamber (s) onların ne koruyucu-sudur ne de onlardan sorumludur. Ve yine bu ayetlerde Kur'an ayetlerini çevirenin, in­sanlara açıklamak ve işlerin özünü onlara bildirmek için sözleri yerli yerince beyan edenin Allah olduğu, sonunda insanların Peygamber (s)'e; kuşkusuz "Sen okudun, tek­rarladın, mesajını ulaştırdın, her şeyi açıkladın" diye itirafta bulunduğu, bu itiraftan sonra Peygamber'in kendisinden başka ilah olmayan Rabbinden kendisine vahyedilene uymasının, kendine çizilen sınırlan aşmamasının, ortak koştuklarında ısrar edince müşriklere önem vermemesinin zorunluğu Rabbani vahiyle belirtilmektedir. Şayet Al­lah dikseydi müşrikler ortak koşmazdı. Çünkü Allah'ın onları doğru yola sevketmeye gücü yeter. Ne var ki Allah, iyiyi kötüden, hidayeti arzulayan iyi kalbliyi, yalanlayan ve kölüleyen kötü niyetliden ayırmak için onları kendi seçimlerine bırakmıştır. Bu yüzden de Allah Peygamberini müşrikler üzerine bekçi kılmamış ve onlardan sorumlu tutmamıştır.

Ayetlerin tartışma ve uyarı durumlarını bildiren önceki ayetlerle ilişkisi gayet açık­tır.

Müfessirlcr; "Sen ders almışsın, desinler" cümlesinin yorumu noktasında farklı gö­rüşler ortaya koymuşlardır[133].

1) Bu cümle, Peygamber (s)'in kendilerine okuduğu şeyi ehli kitaptan ders aldığını söyleyen kafirlerin görüşünü aktarmaktadır.

2)  Bu cümle, 'Peygamberin okuduğu şeyi ehü kitap kanalıyla ders aldı demesinler diye' anlamındadır.

3) "Dereste" kelimesindeki  "sin" harfi, ancak onu eskiden öncekilerin satırlarından okudun anlamında, fethalıdir.

Bizim bu görüşlere gönlümüz yatmam aktadır. Biz açıklamasını yaptığımız bu yoru­mun bir çok doğru yönünün olduğunu ümit ediyoruz.

Birinci ayetin dizimi, sözün Peygamber (s) sözü olduğunu belirtmektedir. Bunun benzeri tekrar edilmiştir. Müfessirlcr burada "kul" (söyle) kelimesinin hazfedildİği kanı-sındadırlar. Oniara göre sözün böyle söylenmesi Peygamber (s) için Rabbani bir gerek­sinimdir. Amacı; imani gerçeği kesin olarak ortaya koymaktır. Bu irrianî gerçek ise Rab­bani vahiy olan Kur'an'm bütünüdür. Bununla birlikte bu ve benzeri ayetlerin nazmın­da, bilindiği üzere Kur'anî vahyin imajlarından biri bulunmaktadır. [134]

 

108- (Onların) Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlarda bilmeyerek sınırı aşıp[135] Allah'a sövmesinler! Biz her ümmete yaptıkları işi böyle süslü (cazip gösterdik; sonunda dönüşleri Rabb'ine dir. O onlara ne yaptıklarını haber verir.

 

Müminler Başkalarının İlahlarına Sövmemelidir

 

"(Onların) Allah'tan başka yalvar diki arına sövmeyin ki, onlarda.,, Allah'a sövme­sinler" ayeti ile müşriklerin ilahlarına ve inançlarına sövme sakındırılın aktadır. Buna karşın onların bildiği bir konu hatırlatılmaktadır. Şayet böyle yapmış olurlarsa onlarında bilmeyerek, taşkınlık ederek, cahiliye tutuculuğu içinde tepkisel davranarak Allah'a sö­vecekleri vurgulanmakta Allah'ın insanlarda yaptıkları şeyleri süslü ve iyi görme kabili­yetini yarattığı ve herşeyin O'na döneceği, işledikleri şeylerin kendilerine haber verile­ceği ve insanların hak ediklerine kavuşacağı belirtilmektedir.

Müfessirlerin rivayetine göre ''Siz ve Allahtan başka taptıklarınız cehennemin odu­nusunuz siz (odun gibi) oraya gireceksiniz" ayeti inince müşrikler Peygamber (s)'e şöy­le diyerek uyarıda bulundular; ilahlarımıza söverek yahut biz senin ilahına söverek ke­fenini hazırlıyorsun." Bunun üzerine ayet indi[136]. Bu ayet. bu sûrenin tertip sırasına göre tam on sekiz sûre sonra gelen Enbiya sûresi ayetlerindendir. Yine müfessirlerin rivaye­tine göre; bazı müşriklerin önde gelenleri Ölümü esnasında Ebu Talib'c gelerek ondan yeğenine ilahlarına sövmeme nasihatında bulunmasını istediler. Bundan ümitleri kesi­lince Peygamber (s)'e şöyle dediler; "İlahlarımıza söverek yahut biz senin ilahına söve­rek kefenini hazırlıyorsun." Bunun üzerine ayet İndi[137].

Ebu Talib Mekke döneminin sonlarına doğru vefat etmiştir. Oysa En'am sûresinin bu olaydan pek de kısa sayılmayacak bir zamanda indiği sanılmaktadır. Buna ilave ola­rak yasak genel olarak müzminlere yöneltilmektedir, Peygamber (s)'e değil.

Ne olursa olsun ayet kuşkusuz müşriklerin sövülen ilahlarına ve buna karşın müşrik­lerin karşılık vermesine yahut tepki göstermelerine işaret etmektedir.

Görünen o ki bu ayet mü'minlcrlc müşriklerin arasında bulunan tartışmayı, mü'min-lerin onların inançlarına ve taptıkları ilahlara sövmeye ve küçük görmeye başladıkları, müşriklerin ise buna karşılık tutuculuk ve taassubla kendilerini müdafa ettikleri bir tab­loyu ortaya koymaktadır. Bundan dolayı ayet müslümanlarla noktalanmaktadır.

Buradaki zamanlama özelliğine karşın ayetteki sebebin ve yasağın genel oluşu sürekli bir empoze içermektedir. Bunun için her zaman ve her mekanda müslümanla-rın bu edebe sarılıp kendi dışındaki dinlere ve doktirinlere sövmemeleri gerekmekte­dir. Burada her ne olursa olsun müslümani aşırılık ve taşkınlıktan, başkalarına saldır­maktan, onun dini heyecanına balta vurmaktan uzaklaştırma hedefinde olan bir edeb kuralı ve genişçe açıkladığımız üzere Kur'an'ın belirttiği din hürriyeti ve Nahl sûre­si, Ey Muhammed), Sen hikmetle, güzel Öğütle Rabhinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Çünkü Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilen O'dur ve eri de en iyi bilendir. (Nahi;125) ayetinin belirttiği güzel öğüt ve hikmetle Allah'a çağırma ilkesine uygun düşen bir söylem bulunmakladır.

"Biz her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik" ayetinin ibaresinin genci olu­şu, "Biz her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik" cümlesinin bizim yorumladığı­mız şekilde te'vil edilmesine yol açmaktadıı Bu bağlamda müfessirlerin farklı görüşleri bulunmaktadır; kimileri burada Allah'ın kullan içinde mutlak tasarrufunun varlığı belir­tilmekte, görüşünü savunurken kimileri de bu cümleyi Allah insanlara sapıklığı süslü göstermekten münezzehtir, şeklinde yorumlamakladırlar?[138]. Biz bu ayetin tefsirine iliş­kin üstad Rcşid Rıza'nm bizim yorumumuzla genelde örtüşen bir açıklama okuduk. Tef­siri geçen Nemi sûresinde bu cümleye benzer bir ayet bulunmaktadır. Biz bu husustaki müfessirierin yorumlarını sunduk. Bunun üzerine geniş yorumda bulunduk. Bu yüzden buna değinmekle yetiniyoruz. [139]

 

109- Eğer kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka ina­nacaklar diye, olanca güçleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah'ın yanındadır." Hem bilir misi­niz o (mucize) gelmiş olsada onlar yine İnanmazlar?

110- Gönüllerini ve gözlerini ters çevririr, ilkin ona inan-madıkları gibi (mucizeyi gördükten sonra da inanmazlar) ve bırakırız onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.

 

Müşrikler Talep Ettikleri Mucize Gelse Dahi İnanmazlar

 

Ayellerdeki, kafirlerin şayet kendilerine Allah'tan bir ayet (mucize) gelirse inana­caklarına dair sağlam bir iman üzere yemin edişlerini vurgulayan anlatım, Peygamber (s)'i desteklemektedir. Burada Peygamber (s)'e ayetlerin (mucizelerin) ancak Allah ka­tında olduğunu, kendi gücü dahilinde olmadığını söyleyerek onlara cevap vermesini Allah mucize vermiş olsa bile o muhatablarm akıllarına İman etme duygusu gelmeyece­ğini, bu yüzden ona inanmayacaklarım sorması emredilmektc, Öncekilerde olduğu gibi kalblerinin katılaşacağına, gözlerinin körleneceğine sonra taşkınlıkları üzerinde kalıp böbürlenmeye devam edeceklerine dair Rabbani bir açıklama bulunmakladır.

"Eğer kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklar diye olanca güçleriy­le Allah'a yemin ettiler" ayeti, bilindiği üzere Peygamber (s) ile kafirler arasında geçen tartışma konularından birini anlatmaktadır ve bu yönüyle de önceki siyakla bağlantılı­dır. Müfessirierin aktardığına göre; Kureyş Peygamber (s)'c hani sen bize haber veri­yordun; Musa (a) elindeki asasını taşa vuruyordu ondan su gözeleri fışkınyordu. İsa (a) Ölüleri diriltiyordu, Hud (a) Scmud'a deve mucizesiyle geliyordu. Sen de bir ayet (mu­cize) gelir ki seni biz doğrulayahm, dediler. Bunun üzerine Peygamber (s): Şayet dedik­lerinizi yaparsam beni doğrular mısınız? buyurdu. Onlar: Evet, Andolsun, Sen yaparsan elbette hepimiz sana uyacağız, dediler. Peygamber (s): Neyi seviyorsanız onu size geti­reyim buyurdu. Onlar: Safa tepesini bizim için altın yap, bize bir kısım ölülerimizi dirilt de onlara senden soralım. Bize sana tanıklık eden melekler getir, dediler. Peygamber, Rabbine yalvardı, dua etti. Cebrail ona şöyle diyerek geldi: Şayet sen istersen Allah sa­na bir ayet (mucize) gönderecek, ama inanmadıkları takdirde hepsini azapla alacak, di­lersen onları bırakacak. Ta ki onlardan sevap kazanmak isteyen kazansın. Bunun üzeri­ne Peygamber (s): Sevap kazanmak isleyen sevap kazansın diye aksine onları bırakıyo­rum dedi, ardından bu ayetler indi[140].

Bu rivayet isnad, ritim ve ayetlerin metinleriyle uyumu yönüyle pek de güvenilir de­ğil. Birinci ayetin haber verdiğine göre müşrikler delil getirme ve meydan okuma du­rumlarında Peygamber (s)'e yemin etmesi ifade edilmekte, ayetin geri kalan bölümü ka­firlerin böbürlenme durumunu belirterek onları reddetmektedir. Bunun için Allah'ın hikmeti kafirlerin meydan okumalarına cevap vermemektedir.

"Hem bilir misiniz o (mucize) gelmiş olsa da onlar yine inanmazlar" ibaresi müşrik olmayanlara yöneltilmiştir. Bu ibarenin üslubu, bunun müslümanlara yönelik olduğuna işaret etmekledir. Müslümanlar, müşriklerin kendilerine bir mucize gelirse bundan var güçleriyle etkilenecek bir ayet ortaya koyma ve meydan okuma istemlerine Allah'ın karşılık vermesini umuyorlardı. Ayetlerin aktardığına göre; müşriklerden yemin edenle­rin bu işi, Allah'ın çağrısına ve kendilerine katılmalarında ısrar eden bir kısım müslü-manlar önünde yapmaları pekde uzak bir ihtimal değildir. Ayetlerin ibaresinde, müşrik­lere bir ayet (mucize) gelse bile onların inanmayacağını Allah'ın bildiği belirtilmekte­dir. Bu yüzden onun hikmeti, mucize göndermeyi gerekli kılmamıştır.

Aycllerdeki bir kısım ibareler, kafirlerin mucizeye inanmama eylemini yapanın Al­lah olduğu, onun dilemesiyle kafirlerin bu durumda Peygamber (s)'e karşı geldiği şek­linde anlaşılmaktadır. Bize beliren ibarelerin bu tür anlatımı, benzer anlatım durumla­rında olduğu gibi kafirlerin inadlarında İsrar etmelerini ve aşın kibirlerini belirten bir metodsal özelliktir. Biz bu ibarelere yönelik açıklamalarda bulunduğumuz şerhin daha doğru ve tercih edilir olmasını umuyoruz. [141]

 

111- Biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve herşeyi toplayıp karşılarına[142]getirseydik, Allah dilemedikten sonra yine inanmazlardı. Fakat çokları (bunu) bilmezler.

 

Ayette belirtildiğine göre Allah melek indirse, müşrikler onları açıkça görseler, Ölü­leri diriltse, onlarla konuşsalar, her istediklerine ve önerilerine karşılık verse, ve onu gözleri Önünde örnek kılsa yine de Allah'ın dilediği dışında inanmazlar, onların çoğu bu gerçekten cahil kalır, ona cahil kimselerin karşı çıkışı gibi karşı çıkarlar.

Ayet, açık olduğu kadar önceki ayetlerle bağlantı halinde olup Peygamber(s)'i ve mü'minlcri teselli ettiği, müşriklerin yalanlamasına, büyüklenmesine ve inkarlarına kar­şın onları yatıştırdığı göze çarpmaktadır.

Müfcssirlerden bir gruba göre "Allah'ın dilemesi hariç" ibaresi her durum ve her iş­te istemenin Allah adına olmasını belirtmektedir. Çünkü hidayet verende sapıtan da odur.[143]

Başka bir gruba göre ise bu ibare "Ancak Allah'ın onları imana mecbur kılması ve zorlaması hariç" anlamındadır.[144]

Biz bu ve bundan önce geçen sûredeki ayetlerde dahil birçok ayetlerde açıkça belir­tilen ikinci anlamı tercih ediyoruz. Allah dilemedikçe kafirlerde imanın olması mümkün değildir. Ancak birçok ayetlerin açıkça belirtiği bir husus, Allah'ın hikmeti ve yaratılış kanunu gereği insanlara selim ve kendi isteğiyle kazanma özgürlüğünün verilmesidir. [145]

 

112-  Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanları­nı düşman yaptık. (Bunlar) aldatmak İçin birbirlerine yal­dızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.

113-  Ahirete inanmayanların kalbieri o (yaldızlı sÖzleri)na kansın[146]'ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçları işlemeye devam etsinler diye (böyie yaparlar).

 

Ayetlerde, insan ve cin şeytanlarının her peygambere düşman olma, bir kısmının taşkınlık ederek, büyüklenerek, üçkağıtçılık ederek, sözü yaldızlayıp, batılı güzel göste­rerek vesvese vererek, böylece ahirete İnanmayanların gönüllerini bunlarla çalma ve al­datma durumları belirtilmekte, onları bırakması, Allah adına uydurduklarına kulak as­maması için Peygamber(s)'e seslenilmcktcdir. Bu yüzden dileme, Allah'ın diicmesidir. O dileseydi onlar bunu yapamazlardı.

Ayetler bilindiği üzere siyakla bağlantılıdır ve aynı bağlamda devam etmektedir. "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık" cümlesinin Özü, ayetlerin vasfettiği başkaları üzerinde etkili olan bürokratik liderlerin işlerinin ger­çek yüzünü ve kibirlerinin ne denli olduğunu ortaya koymaktadır. "Şeytanlar" ifadesi de buna delildir. Burada bir yönden kafirler eleştirilirken diğer yönden Peygambcr(s) te­selli edilmektedir. Her şey Allah'ın elindedir. Meşiet (dileme) sahibi O'dur. Bu yüzden Peygamberin herhangi bir endişeye ve hüzne kapılmasına gerek yoktur.

'Şayet Allah dileseydi onu yapamazlardı" ifadesinin böyle yorumlanması gerekir. Artık onları uydurdukları şeylerle başbasa bırak" cümlesinde buna işaret bulunmakta­dır. Şöyle bir anlama hamletme ihtimalinin oluşu da caizdir: "Şayet Allah dileseydi on­ları bundan engellerdi. Fakat onların ve diğer insanların tercihleri İçin kendi mizaçlarına havale etmiştir. Çünkü bunun bilindiği üzere ayetlerde onlara yöneltilen uyan, korkut­ma, eleştiri anlamlarıyla bağlantısı vardır. "Böylece biz... yaptık." ifadesini peygamber­lere düşman olan şeytanların tuzaklarından belirtilen şeyler olarak yorumladık. Çünkü bu yorum ayetin içeriği ve özüyle bağlantılıdır. [147]

 

114- Allah, size Kitab'ı açıklanmış olarak[148] indirmiş iken ben O'ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine ki­tap verdiklerimiz; O (Kur'an)ın, gerçekten Rabb'in tarafın­dan indirilmiş olduğunu bilirler, onun için hiç kuşkulanan-lardan[149]' olma.

115- Rabb'inin sözü hem doğrulukça, hem de adaletçe ta­mamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O işitendir, bilendir.

116- Yeryüzünde bulunan (insan)ların çoğuna uyarsan, se­ni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zannediyor­lar ve onlar sadece saçmalıyorlar[150].

117- Rabb'in, (evet), O çok iyi bilir yolundan sapan(lar)ı, ve O, çok iyi bilir yolda olanları.

 

Ehli Kitab Kur'an'ın Allah Katından Olduğuna Tanıktır

 

Ayetlerde, peygamher diliyle, Allah dışında, insanları doğru yola götüren apaçık bir kitabın kendisine indirileceği bir aday veya hakem edinmenin doğru olmayacağını ifade eden bir soru, Peygamber'den önce kendilerine kitap verilenlerin bunun Allah'tan hak olarak indirildiğini bildiklerine dair Rabbani bir açıklama, bundan kuşkulanmanın doğ­ru olmayışı hususunda bir uyarı, Allah'ın kelam ve hükümlerinin tamamlandığına, ah­kam doğruluk ve adalette nihai gayeye ulaşıldığına dair bir beyanat bulunmaktadır. Çünkü bu hükümleri hiç kimse değiştiremez. Allah her şeyi işiten ve bilendir. O'nun hükümleri ancak kapsamlı bir ilim neticesinde sadır olur. Ayrıca bu ayetlerde insanların bir çoğunun inanç ve düşüncelerinde vehim, zan ve tahminle hareket ettiklerine dair bir uyarı bulunmaktadır. Bu minval üzere devam ettikleri sürece bu hal onları Aliah yolun­dan kaydıracak ve sapıklığa götürecektir. Allah, insanların gerçek yüzlerini, onlardan doğru yolu bulanların ve azıtanlann mahiyetlerini en iyi bilendir.

Ayetlerin, Önceki bölümler için bir girizgah mesabesinde olduğu doğru olmakla bir­likle aynı zamanda onları destekleyen ve peşinden gelen tam bir bağlantı halindedir.

Birinci ayetin ilk paragrafı Peygamber diliyle ifade edilmiş, geri kalan kısmı ise Rabbani ifadeyle devam etmiştir.

Bu tür anlatım tarzı Kur'anda çok tekrar etmektedir. Müfessirlerin kanısına göre bu­rada hazfedilmiş bir "DeT' lafzı takdir edilmelidir.

"Kendilerine kitap verdiklerimiz onun (Kuran) gerçekten Rabbin tarafından indi­rilmiş olduğunu bilirler" cümlesi, Ehli Kitab'in Peygamber (s)'e indirilenin gerçek ve Allah'tan olduğuna dair bilgisinden söz edilmesi hakikaten etkilidir. Çünkü burada Pey­gamber (s)'i yatıştırma ve destekleme vardır. Kuşkusuz bu da işitenlerin aşikar olarak bildikleri Ehli Kitab'in imani gerçeğine dayanmaktadır. Birinci ayetin üslubu bu gerçe­ğe ışık tutmaktadır. Burada Peygamber'in nübüvvetinin yüceliğine, Kur'an'ın doğrulu­ğuna, hakkın batıla üstün kılındığı bir grubun Allah'la irtibatına açıkça tanıklık edil­mektedir.

"Onun için hiç kuşkulananlardan olma" ifadesiyle "Şayet yeryüzünde bulunanların çoğuna uysan" ifadesinde söz direk Peygamber (s)'e yöneltilmektedir. Bu iki ifadeden birincisi insanları yahut Peygamber(s)'i yatıştırmaya yöneliktir. Bu yahut diğer ifade Peygamber (s)'in Allah'ın indirdiği şeyin gerçek olduğuna yakinen inanmasıyla ve yüce makamıyla bağlantılıdır. Bu üslub, geçen örneklerde de açıkladığımız üzere aynı anlamı içererek tekrarlanmıştır. [151]

 

118-  O halde Allah'ın ayetlerine İnamyorsanız, üzerine O'nun adı anılan (hayvan)lardan yiyin.

119-  Üzerine Allah'ın adı anılanlardan neden yemeyesi-niz? Çaresiz yemek zorunda kaldıklarınız dışında, size ha­ram kıldığı şeyleri (Allah) size açıklamıştır. Doğrusu bir çokları, bilmeden keyiflerine uyarak halkı şaşırtıyorlar. Muhakkak ki Rabb'in (evet) O, sınırı aşanları çok iyi bilir.

120- Günahın açığını da, gizlisini de bırakın! Günah kaza­nanlar, yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.

121-Kesilirken) üzerine Allah'ın adı anılmayan (hay­vanlardan yemeyin! çünkü o(nu yemek), yoldan çıkmadır.[152] Dostlarına sizinle mücadele etmeleri için fısıldar (telkinde bulunu)lar. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de ortak koşanlar (gibi olur) sunuz.

 

Allah'ın Admı Anmadan Hayvanları Yemek Fısk'tır

 

Ayetlerde, Allah'ın adının anıldığı şeylerden yemeleri ve bunda herhangi bir kuşku­ya kapılmamaları hususunda müslümanlara yöneltilen Rabbani istek bulunmakta. Çün­kü yüce Allah, zor koşullarda kalma durumu hariç müslümanlara yasakladığı şeyleri açıklamıştır. İnsanlardan bir çoğunun yaptıkları şeylerde hevalarma kapılarak Allah'ın yolundan yüz çevirdiklerine değinilmekte, yüce Allah'ın kendilerine çizilen sınırlan aş­lıklarını, işlerinde aşın gittiklerini bildiği vurgulanmakta, müslümanlara günahların açı­ğından gizlisinden uzaklaşmaları emredilmekte, günah işleyenler adil, hak kısasa çarptı­rılacaklarına dair uyarılmakta, Allah'ın adının amlmadığı şeylerden yemeleri yasaklan­maktadır. Çünkü bu günah, suç ve Allah'ın emirlerini ve sınırlarını aşmadır.

Ayrıca ayetlerde şeytanların bu noktalarda müslümanlarla uğraşmaları için dostlarına vesvese verdikleri belirtilmekte, müslümanlar onlara boyun eğmemeleri için uyarıl­maktadır. Çünkü böyle yaptıkları takdirde aynen müşriklere benzemektedirler.

"O halde Allah'ın adı anılanlardan yiyin" ayetİyle devamına bir yorum: Müfessİr-lerin geneli; ayetlerde geçen Allah'ın adının anıldığı zaman ondan yenilmesi müslü­manlara emredilen, amlmadığı zaman ise yemesi yasaklanan hayvanların kurbanlıklar ve büyük başlar olduğunu söylemişlerdir. Maide süresindeki şu ayette bu gerçeği des­tekler mahiyettedir;

''Leş, kan, domuz eli. Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (tahta veya taşla) vurul/arak öklürül)müş. yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış ve canavar parçalaya­rak Ölmüş olan hayvanlar -henüz canlan çıkmadan kesmeniz hariç- dikili taşlar (pullar) üzerine boğazlanan hayvanlar ve fa! oklanyla kısmet (şans) aramanız size haram kılın­dı. Bunlar fısktır (insanı yoldan çıkaran kötü şeylerdir). Bugün artık inkar edenler, sizin dininizden umudu kesmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün size, dini­nizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslami beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa ona gü­nah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir." (Maide; 3).

Ayetler, her ne kadar yeni bölümlerden söz etse de, içeriklerinden anlaşıldığı kada­rıyla geçmiş ayetlerle bağlantısı kopuk olmayıp bir yandan Peygamberle müslümanlar. öte yandan kafirler arasında geçen sûrenin bölümlerinin aktardığı çeşitli tartışma du­rumlarını belirten ayetlerle ilişkisi devam etmektedir.

Bu bağlamda müfessirler çeşitli rivayetler aktarmışlardı[153]. Bu rivayetlerde zikredil-diğine göre; yahudiler yahut müşrikler Allah'ın Öldürdüğü ölmüş hayvan etini yemenin haramlığı, insanın öldürdüğü hayvan etini yemenin helalliği hususunda Peygamber(s) ile tartışıyorlardı. Pers mecusîleri de bu noktada Peygamber (s) ile tartıştıklarını Kureyş müşrikleri için yazıyorlardı.

Son rivayet gerçekten ilginç bir şey ortaya koymakta; oysa ayetler ölü hayvan etini yeme bağlamında değil, kesme esnasında Allah'ın adı anılmadan (Besmele çekilmeden) yemenin haramlığı, Tevrat'ta yahudilere ölü eli yemenin yasaklığı bağlamında iken böyle inananların olmasını yahut bu hususta tartışanların bulunmasını akıl almamakla­dır.

Durum her ne kadar böyleyse de ayetler, kesilen kurbanlıklar hususunda müslüman­larla kafirler arasında geçen tartışma ve münakaşaların olduğuna işaret etmektedir. Müşrikler eceliyle Ölen hayvanları yiyor. Keserken de Allah'ın adını zikretmiyorlardı.

Ayetlerin değindiği husus müşriklerin önderlerinden bir kısım seçkin tabaka müslü­manlarla ilişkiye geçen kafirlere müslümanlarla tartışmaları için onlara deliller ortaya koyuyor. Bir kısım müslümanlar dn müslümafi olmazdan önceki geleneklerinin etkisin­de kalarak bu işlerde şüpheye kapılıyorlardı. Ayetler, bu şüpheyi ortadan kaldırmak, işi kesin olarak beyan etmek, cahiliye geleneklerinin ilim ve hak üzere olmadıklarını, zan, heva vehimden kaynaklandığını hatırlatmak, müşriklerin bu geleneklerini sürdürmeleri­nin şirk olduğunu belirtmek için inmiştir.

Böylece ayetler şirk ve cahiliye geleneklerini yıkmak için gelen yasama bölümlerini oluşturmaktadır.

Allah'ın müslümanlara haram kıldığı şeyleri açıkladığı ikinci ayetin içeriği müfessir-lerce tam bilinmemektedir. Çünkü En'am sûresinin inişiyle ilgili bu mesele diğer sûre­lerde anlatılmamaktadır. Müfessirlerden kimileri bunun açıklamasının Maidc sûresinin bir ayetinde bulunduğunu söylerken kimileri bunu kabul etmemektedirler. Çünkü Maide Sûresi, Medine inişlidir. Böylece En'am süresindeki biraz sonra gelecek olan ayetlerin içeriğinin açıklamasını reddetmiş olmaktadırlar[154]. Zikrolunan ayetlerin bu ayetlerle bir­likle aynı anda indiği sanılmaktadır. Bu da gayet yerinde bir ihtimaldir.

Bu hususta fakihler değişik görüşlere sahiptir[155]. Kimileri, hayvan kesimi anında Al­lah'ın adını açıktan söylemenin (besmele çekmenin) vacip olduğunu söylerken kimileri niyetin yeterli olacağını, kimileri, müslüman kestiği zaman besmeleyi unutsa yahut söy­lememeye kasdetse bile kestiğinin helal olacağını, kimileri, söylememeye kasdetmeksi-zin yalnızca unutsa helal olacağını, kimileri, besmelenin çekilip çekilmediği bilinmeyen kesim hakkında ihtiyatlı olunması gerektiğini, kimileri, müslümanin yahut ehli kitabın yakinen kestiği bilindiği zaman bunun caiz olacağını, kimileri de, bu ayetin nesh oldu­ğunu yahut ehli kitabın yemeğini helal kılan Maide sûresi; "Bugün size iyi ve temiz şey­ler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği, size helal, sizin yemeğinizde on­lara helaldir" (Maide,5) ayetiyle dcğiştirildiğni söylemektedirler.

Anladığımız kadarıyla ası! hedef, müşriklerin ilahlarına kurban kesme alışkanlığına karşı alternatif olarak kesim esnasında açıktan yahut içten geçirerek (niyet ederek) Al­lah'ı anmak (besmele çckmek)tir. Haram olan kesim. Allah'ın adını anmadıklarını veya kesim anında besmele çekmediklerini gerçekte bilen müşriklerin yahut putperestlerin kestikleridir. Değilse müslümanın yahut ehli kitabın besmele çektiği gerçekte bilinmese-de kestiği helaldir. Çünkü bu kesim kabul olunmuştur. Ehli kitabın yemeğinin helal olu­şuna gelince onların Allah'a inanmış olmaları ve kesim esnasında Allah'tan başkasını anmamaları yönüyledir. Bu yüzden biz Maide süresindeki ayetin bu ayeti, tamamlayıcı yahut açıklayıcı bir yasa olmaktan başka, neshettiğine veya değiştirdiğine inanmıyoruz. [156]

 

Zorunluklar Haramları Mubah Kılar

 

"Çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında..." ikinci ayet, Kur'ani ilkelerden; zorluk esnasında yasaklanan şeylerden tehlikenin (yasağın) kaldırılması, ilkesini içermektedir.

Bu ilke, burada gelmekle birlikte haram yiyecekler ve hayvanlar bağlamında bir çok sû­rede tekrar edilmektedir. Bu Kur'ani ilkeye işaret eden başka nice ayetlerde bulunmak­tadır. Nahl sûresi; "Kim imanından sonra Allah'a (karsı) küfre sapıp da -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- küfre göğüs açarsa, iste onla­rın üstünde Allah'tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır," (NahljİO.6) ayeti bu­na bir örnektir.

Kur'anın bu ilkeyi ortaya koymasında, emirler ve yasakların ruhsat ve imkan ora­nında uygulanması yönünden gelişmeler ve yaşam koşullarıyla paralellik arzettiği göze çarpmaktadır. Bu anlam Kur'anın birçok ayetlerinde belirtilmektedir. Örneğin Bakara sûresi: "Allah hiç bir nefse gücünden fazlasını yüklemez." (Bakara, 286) ayeti ile En'am sûresi 152. ayet bu anlamdadır. Bu ilkenin benzerleriyle İslam şeriati ebediliğini kazanmış, her alan ve koşulda uygulanır duruma gelmiştir.

"Zorunluluklar haramları mubah kılar" hukuki ilkesinin bu ilkeye dayandığı bilin­mektedir. Burada zorunluluğun haramı mubah kılma halini açıkça belirten ayetler bu­nun zaruret miktannea olmasını, bu sının aşmamasını gerektirir. En'am sûresi 145. ayet buna bir Örnektir. Herhangi bir şeye gerek duymadan tolerans kapısını ardına kadar açan ve dini olmayan çıkışları ortaya koyan ilke işte bu ilkedir. Çünkü zorluk anında za­ruretle yetinmeyenler Kur'ani ilkeye bağımlı kalma hususundaki görüş alanını aşmak, haliyle bundan yararlanmak istiyorlar.

"Günahın açığını da gizlisini de bırakın" ayetine bir yorum: Üçüncü ayet, zorunlu­luğun haramı mubah kılma hususundaki ilkeyle yetinme ve yanlış yorumlamama konu­suyla bağlantılı olabilir. Müslüman, herhangi bir yoruma sapmadan günahın açığından gizlisinden uzaklaşması gerekir. Bu bilindiği gibi çok önemli bir talimattır.

Günahın açığını gizlisini terketme emrinin genel bir üslubla aktarılması ayetin tali­matını genel ve sürekli kılmakladır. Ayetin içerdiği talimat, talimatların en açığıdır. Çünkü bu talimatta müslümanın nefsi ikaz edilmekte ve kendisinin günah ve taşkınlık­tan sakınması öğütlen m ektedir.

İnsanların geneli haram ve günahlardan kurtulmak için çıkış yolları arıyorlar, naslari nevalarına uygun bir halde te'vil ediyorlar yahut farklı alanlarda yorumluyorlar. Bazen nefislerinin verdiği kararlarda işin gerçeğini bilenlerden de olabiliyorlar. [157]

 

122- Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine inananlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu? İşte kafirlere yaptıkları (işler) öyle süsiü (cazip) gösterilmiştir.

 

Ayet, Allah'ın cehalet ve sapıklığından sonra hidayetle dirilttiği ve kendisine dos­doğru yolda yürümesi için ışık verdiği kimsenin karanlıklar içinde debelenerek yürüyen ama oradan bir türiü çıkamayan yahut dosdoğru yolu gören kimseyle bir olmayacağım örnek vererek açıklamakla, ardından amellerinin kendilerine süslü gösterildiği kafirleri eleştirmektedir.

Müfessirlere göre bu ayet, müslüm ani ardan ve müşriklerden birer adamın karşılaştı­rılması bağlamında inmiştir. Bu isimler hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bazı­larına göre bu isimler, Ömer b. Hattab ile Ebu Cehil, bazılarına göre Hz. Peygamber (s) ile Ebu Cehil, bazılarına göre ise Ammar b. Yasir veya Hamza b. Abdulmuttalib ile Ebu Cehildir[158].

Daha sonra gelen ayetler, sözkonusu ayeiin bu rivayette zikrolunanlardan biri hakkın­da indiği görüşünü desteklemekle birlikte. Kurcyş müşriklerinden bir kısım önde gelenle­ri eleştirmek için indiği görüşünü pekiştirmektedir. Bunun, her iki durumdakiler için in­miş olmasında hiçbir engel bulunmamaktadır. Bizim tercih ettiğimiz görüşte budur.

Ayet, haddi zatında teşvik, eleştiri ve üslup açısından başta gelen ayetlerdendir. Bu­rada her yer ve koşulda uygunluk arzeden, sapıtanlarla yolda olanlar, doğru olanlarla yalpalayanlar arasında karşılaştırma bağlamında sürekli ve açık bir telkin bulunmaktadır. [159]

 

123- Böylece her kentte İleri gelenleri, oranın suçluları kıl­dık ki, orada hile yapsınlar (her kentin ileri gelenlerinin, hile yapmalarına bir zam.ın İçin fırsat \ irdik'[160]. Onlar kendi­lerinden başkasına hiie vapmıvnrfar an- , (bir un) farkında değiller.

124- Onlara bir ayet gelince: "Allah'ın elçilerine verilenin aynı bize de verilmedikçe katiyyen inanmayız!" dediler. Allah elçiliğini nereye koyacağını (eiçiiik görevini kime vereceğini) bilir. Suç İşleyenlere Allah katında bir aşağı-lık^' ve yaptıkları hileye karşı çetin bir azap erişecektir.

 

Ayetlerde şöyle bir sosyolojik tesbit yapılmakladır; her çevrede hilekar ve suçlu li­derler Allah elçilerine ve hayır davetçilcrine karşı gelmekte, inad ve hilebazlıklarını sür­dürmektedirler. Kendilerine bir ayet gelince kibirlenmekte, Allah'ın elçilerinin onu ken­dilerine gösterinceye dek doğrulamayacaklarını söylemektedirler. Burada o liderlerin hi­lelerinin kendilerinden başkasına zarar vermeyeceği, bilmeden zararların başlarına gele­ceği belirtilmekte, Allah'ın risaletini nereye koyacağını, insanlar arasında elçilerini nasıl seçeceğini kendisinin bildiği vurgulanmakta, suçlu hilekarlara, Allah katında aşağılık ve rezillik dokunacağı, yaptıklarına karşılık şiddetli bir azap erişeceği uyarısı yapılmaktadır.

"Onlara bir ayet gelince; Allah'ın elçilerine verilenin aynısı bize ele verilmedikçe katiyen inanmayız, elediler. Allah elçiliğini nereye koyacağım daha iyi bilir" ayeti üze­rine bir yorum:

Müfessirlerin rivayetine göre[161] ayetler, Kurcyş'in ileri gelenlerinden Velid b. Mu gi­re'nin; "Şayet nübüvvet gerçek olsaydı ona ben senden daha layık olurdum. Çünkü ben senden daha yaşlı ve daha zenginim" sözü yahut Ebu Cehil'in sözü münasebetiyle in­miştir. [162]

 

Müşrik Liderler Kur'an'ın Hz. Mulıanımed'e İnmesini Lekelemeye Çalışmışlardır

 

Rivayet, ayetlerin içeriği ile lam uyum içindedir. Sâd sûresi: "Zikir (Kur an) ara­mızda ona mı indirildi" (Sâd: S) ayeti, kafir liderlerin, Kur'anın kendilerine değil Pcy-gamber'c (s) indirildiğni inkar etme ve büyüklenme metoduyla som sormalarını anlat­makla, Zuhruf Sûresi; "Ve dediler ki: 'Bu Kur'an iki kentten, büyük bir adama indiril­meli değilmîydi?" ayeti ise kafir liderlerin, bu Kur'an'ın Mekke yada Taif ulularından birine indirilmesi gerektiğine dair sözlerini aktarmaktadır.

Ayetlerin aktardığı buna benzer sözler, farklı ûslublarla müşrik li«Lrlerce çok tekrar edilmiştir. Ancak buradaki ayetler, görebildiğimiz kadarıyla rnıifl ;.bir iHunla ve önce­ki ayetlere atfolunarak gelmiştir. Bundan da anlaşılacağı İizeu bu a\ctK ı, genci anlamda nebevi risaieti engellemeye ve işlevsiz kılmaya çalışan Mekke'nin günahkar uluları­na ve müşrik liderlerine göndermede bulunan, onların aşırı inad ve böbürlenmelerini vasfeden ayetlerin peşisıra gelmiştir. Böyle olmasına karşın onlardan kimilerinin, Pey­gamber kendisine inen Allah'ın vahyini haber verdiğinde, Rabbani tecellileri gösterdi­ğinde, Kur'antn ayetlerini okuduğunda haset ve çekememezlikten Ölürü kibirlenmelerini ve inadeîmeierini engellemez. Her halükârda bu ayetlerde müşriklerle Peygamber(s) arasında meydan okuma, ve tartışma portrelerinden yeni bir suret bulunmaktadır.

Ayetlerin genel üslubunda geniş alanlı yönlendirmeler vardır. Burada hayra çağır­mayı engelleyen liderler eleştirilmekte, hayra davetçiler teselli edilmekte, hilebazların tuzaklarının ancak kendilerine zarar vereceği belirlilcrek onîara cesaret verilmekte, li­derlerin Örnek ve başkan oldukları için sorumlulukları vurgulanmakta, çıkarları ve emel­leri uğrana milletlerini yönetmeye çalışan bu gibi liderlerden uzaklaşmaya teşvik edil­mekledir. Çünkü bunlar suçlu ve hilebaz kimselerdir. Bu yüzden onlara itaat edilmez ve peşlerinden gidilmez.

"Her kentte... kıldık" ifadesi, bilindiği üzere bir anlatım tarzıdır. Yoksa Allah'ın kendini beğenmişleri suç işlemeye sevk eltiğini yahut onları Öne sürdüğünü belirline fc'asdedilmemektedir. Çünkü bu öylesi liderleri eleştiren, uyaran, onların tuzaklarını be­lirten ayetlerin içeriği ile uyuşmaz. Biz yorumunda bulunduğumuz şeyin doğru olduğu­nu umuyoruz. Çünkü bu Allah'ın toplumun tabiatına yerleştirdiği kurallardan birini açıklamaktadır.

"Allah elçiliğini nereye koyacağım daha iyi bilir" cümlesinde bir yandan şaşkınlığa cevap verilirken öte yandan Peygamber(s)'in şanı ve özellikleri övülmektedîr. Çünkü peygamberliğin rütbesi en yüce olup oraya ancak çok büyük akli ve ruhi özelliklerle ulaşılabilir. Allah'ın kendilerini peygamberliğe seçtiği kimseler bu Özelliklerle yüksek olgunluk derecesine ulaşmış olurlar. Burada Arap asıllı olan Hz. Peygamber(s)'in Al­lah'ın seçimine mazhar olduğu ahlaki, akli ve insani özelliklere ulaştığı yüce mertebeler anlatılmaktadır. İnsanların kendisini vasfettikleri bütün vasıflardan biri onun için yeter­lidir. Yerinde açıkladığımız üzere Kalem süresindeki "şüphesiz sen en yüce ahlak üze­resin" ayeti, Hz. Muhamrned(s)'in Rabbani seçimi hakeden peygamber olmazdan önce kazandığı bu özelliklerini Kur'ani bir söylem olarak oriaya koymaktadır. [163]

 

125-  Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam'a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi'[164] dar ve tıkanık yapar. Allah, inanmayanların üstüne İşte böyle pislik (sıkıntı ve musibet) çökertir.

126-  İşte Rabb'inin doğru yolu budur. Biz, öğüt alanlar için ayetleri geniş geniş açıkladık.

127-  Rabbleri katında esenlik evi onlarındır. Yaptıkları (güzel) işlerden dolayı O, onların dostudur.

 

Hidayet Ve Dalalette İnsanın Seçim Gücü

 

Ayetlerde iman ve O'na yönelmenin, sapıklık ve ondan yüz çevirmenin kalb ve istek meselesi olduğu ve insanların iki kısma ayrıldığı belirtilmektedir: Onlardan birinci kı­sım, kalbini temizleyen, niyetini güzelleştiren, arzusunu imana yöneltmede sadakat gös­teren, ikinci kısım karakterini bozan, arzusunu öldüren kimselerdir. Allah birinci kıs­mın, daveti kendilerine yönelterek gönlüne İslam'ı koyar. İkinci kısım ise yükseğe tır­manmaya zorunlu tutulan kimse gibi olurlar. Göğüsleri daralır, nefesleri kesilir, güçlük çekerler, ağrıya kulak veremez ve inanamazlar. Bu yüzden onlara rezillik aşağılık ve az-ab dokunur.

Yine ayetlerde Allah'ın yolunun doğru ve açık olarak yakın olduğu, Allah'ın, insan­lardan düşünmeyi, öğüt almayı, doğru yolu bulmayı, böylece Allah'ın rızasına ermeyi, yanındaki selam ve huzur diyarına konulmayı sevenlerin, bu ayetlerden faydalanması için ayetlerini açıkladığı bildirilmektedir.

Ayetler, bilindiği üzere Önceki ayetlerle bağlantılıdır ve onları lakib etmektedir. Ayetlerin içeriği ve ruhu, genel olarak Kur'an'ın ayetlerinin ruhuyla bağlantılı olduğuna işaret etmektedir. Ayetler, ilk anda ibaresinde de anlaşılacağı gibi insanların gözlerine Allah'tan, bir perde olan sapıklık ve hidayeti bildirmek için gelmemiş mü'minlerden başkasını eleştirmek, onların pislik olduklarını belirtmek, onları uyarmak, mü'minleri teşvik etmek ve müjdelemek için gelmiştir. Önceki münasebetlerde de belirttiğimiz üze­re bu ve başka ayetlerde bulunan genci bir ifadeyi özelleştirmek için böyledir.

Söylediklerimize ilaveten görüldüğü kadarıyla bu ayeller, kavminin öndegelenlcri-

nİn inadına ve karşı koyuşlanna karşın Peygamber(s)'i teselli etmek, onun davetine ku­lak veren mü'minleri teşvik etmek için inmiştir. [165]

 

128-  Hepsini bir araya topladığı gün; "Ey cin (şeytan)iar topluluğu (der), siz insanlarla çok uğraştınız"[166]. Onların, İnsanlardan olan dostları derler ki: "Rabb'İmiz, birbirimiz­den yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık." (Allah da} buyurdu ki "Durağınız ateştir. Allah'ın diîefyİp atfeOmesi hariç, orada ebedi kalacaksınız. "Şüphesiz Rab-b'in hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir".

129-  İşte kazandıkları (günahları)ndan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine böyle takarız[167]'.

130-  "Ey cin ve insan topluluğu, içinizden,size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?" "Kendi aleyhimize şahidiz." dediler. Dünya hayatı kendilerini aldattı ve kendilerinin kafir ol­duklarına şahitlik etliler.

131-  Bu böyledir, çünkü Rabb'in, halkı habersiz iken ülke­leri zulüm ile helak edici değildir.

132- Her birinin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır. Rabb'in, onların yaptıklarından habersiz değildir.

 

Zulmedenler Kıyamet Günü Kurtuluş Yüzü Görmeyeceklerdir

 

Birinci ve ikinci ayette kıyamet günü olacak bir kısım olaylar aktarılmakladır. Bura­da yüce Allah, insanlardan daha fazla sapitanlar olduğu için sözü cinlere yönelterek on-ian eleştirmiş, onlardan sapitanlar, iki grubtan biri diğerini ayarttı, bu yüzden gafil kala­rak ona kulak verdi, diye mazeret uydurarak karşılık verdiler. Böylece Allah'ın kendile­rine tayin etliği sürenin ve vadedİlen randevu yerinin gerçek olduğunu gördüler, gerçeği birbirine karıştırmadılar. Bu yüzden onlara: Allah'ın dilemesi hariç kalacağınız yer ce­hennemdir, diye cevap verilir.

Burada hitap, ikinci kez olumsuz soru kipiyle ve eleştiri üslubuyla elçiler size gelip bu günle karşılaşmayı size haber vermedimi? dîye insanlara ve cinlere yöneltilmekle, bunun üzerine onlarda dünya hayatının kendilerini aldattığını, küfür üzere olduklarını kabul edip kendilerine şahitlik ettiler.

Üçüncü, dördüncü ve beşinci ayetler ise içinde öğüt ve ibret bulunan bir konuşma­nın peşinden gelmektedir. Çünkü ikinci ayet zalimlerin sıfat ve işlerinde birleşmeleri adına birbirlerine uyduklarını ve peşlerine- takıldıklarını belirtirken dördüncü ve beşinci ayetler Allah'ın hiçbir kasabayı halkı gafilken helak etmeyeceğini, halkına zulmeti azap etmeyeceğini bunları ancak küfürleri ve açık günahları sebebiyle hakcttiklerini, elçileri­nin diliyle onların uyarıldıklarını, herkesin işlediği amelle bu rütbeye ulaştığını, Al­lah'ın insanların yaptığı hiçbir şeyden gafil olmadığını haber vermektedir.

Bu ayetlerle önceki ayetler arasındaki ilişkiye işaret olunmuştur. Bu ayetler, görül­düğü kadarıyla kıyamet gününün imanın hakikatinden olduğunu belirtmesine ek olarak kafirlerin gönüllerinde korku ve pişmanlık uyandırma, uyarı ve öğüt içermektedir.

Bir kısım müfessirler burada cinin anılması ve hitabın onlara yöneltilmesi münase­betiyle görüş belirterek; Allah'ın tıpkı insanlara içlerinden elçiler gönderdiği gibi cinle­re de kendi içlerinden elçiler gönderdiği çıkarımında bulundular[168]. Biz tartışmaya gerek duymuyoruz. Biz bir yandan ayetlerin uyarı ve korkutma amaçlı olduğuna inanırken çünkü ayetlerin üslubu bu amaçla örtüşmektedir- bir yandan cinmesclesi ve gerçeğinin imani ve gaybİ bir mesele olduğuna inanıyor Kur'anin aktardığı kadarıyla yetinip ne ar­tırıyor ne de herhangi bir tahminde bulunuyoruz. Çünkü Kur'anm ötesinde bu meseleyi uzatmaya gerek yoktur.

Belki burada cinin anılması ve onlarla insanların saptırılması Arapların cinlerin Tay­da ve zarar vermeye gücü yetmesi konusundaki inançlarından bir görüntü sunmaktadır. Onların burada zikredilmesi ile aynı şekilde Arapların cinler hususundaki inancım anla­tan bu sûrenin 100. ayetiylc bağlantılı kurulabilir,

Görüldüğü kadarıyla burada cinlerden kasıt, insanlara vesvese veren ve Kur'anın kendilerini cinler olarak belirttiği şeytanlardır. Soru ve cevap bu durumu aktarmaktadır.

Bu ayetlerde, Önceki ayetler noktasında söylediklerimize işaret vardır.

Kafirlerin cehennemde ebedi olarak kalmalar! bağlamında "Allah'ın dilemesi hariç" cümlesine yorum olarak diyoruz ki: bu cümle, Hûd süresindeki ayetlerde de geçmekte­dir. Biz orada tekrara gerek duymayacak kadar yorum yaptık. Bunun için buna işaretle yetiniyoruz. [169]

 

133- Rabb'in zengin, rahmet sahibidir. Dilerse sizi götürür, sizi nasıl başka bir topluluğun soyundan yarattı İse, sizden sonra da dilediğini (yaratıp) sizin yerinize getirir.

134- Size va'declîlen muhakkak gelecektir, siz onun önüne geçemezsiniz.

135-  De ki: "Ev kavmim.Gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın, bende yapacağımı yapıyorum. Yakında (dünya) yurdu(nun)n sonunun kimin olduğunu bileceksiniz". Muhak-kak ki zulmedenler, kurtuluş yüzü görmezler!

 

Birinci ve ikinci ayette söz kafirlere yöneliktir. Her İki ayette de Allah'ın insanlar­dan zengin, aynı zamanda rahmet sahibi oluşu vurgulanmaktadır. Allah dilerse İnsanları yok edip nasıl öncekilerin zürriyetinden kendilerini getirmişse, aynen kendilerinden sonra başkalarını da getirmeye gücünün yettiği vurgulanmaktadır. Ama bunu hemen yapmamaktadır. Çünkü onun rahmeli her şeyi kapsamakta, hikmeti geciktirmeyi gerek­tirmektedir. Kendilerine vadolunan şey kuşkusuz gelecektir. O insanlar ne Allah'ı aciz bırakabilir ne de gücü ve kuvvetinin dışına çıkartabilir.

Üçüncü ayette ise Peygamber (s)'in inkar eden ve diretenlere: Yapın yapacağınızı yakında göreceksiniz. Ben de olduğum üzere sabitim. Çünkü her iki grub da iyi sonu­cun ve sonsuz kazancın ne olduğunu bilecektir. Peygambere, 'zalimler için ne kazanç, ne de kurtuluş yoktur' demesi emredilmektedir.

Görüldüğü kadarıyla ayetler, önceki ayetlerin peşinden, kalblere ve gönüllere bera­ber nüfuz eden bir sitille güçlü uyarıyla devam etmektedir. Bu üslubun asıl amacı ise Peygamber (s)'in ve mü'minlerin hak üzere olduklarına ve sonunda kurtulanlar oldukla­rına dair gönüllerine huzur ve müjde salmaktır. Bu da bizzat gerçekleşmiştir. Ayette apaçık bir mucize vardır.

Aynı zamanda ayetler, Peygamber (s) ile kafirler arasında geçen tartışma ve deliller ortaya koyma durumlarına ikinci kez güçlü bir hatime sunmaktadır. [170]

 

136-  Allah'ın yarattığı[171] ekin(ler) den[172] ve hayvanlardan Allah'a pay ayırdılar. Zaniarınca: "Bu Allah'a, bu da ortak­larımıza" dedİİer. Ortakları için ayrılan Allah'a ulaşmıyor, fakat Allah İçin ayrılan, ortaklarına ulaşıyor. Ne kötü hü­küm veriyorlar!

137- Yine ortakları, müşriklerden çoğuna evlatlarını öldür­meyi süslü (güzel bir şeymiş gibi) gösterdi ki (böylece) hem kendilerini mahvetsinler[173]' hem de dinlerini karıştırıp boz­sunlar[174]'. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O halde on-iarı, uydurduklarıyla baş başa bırak!

138-  Zaniarınca dediler ki: "Bunlar dokunulmaz[175]' hay­vanlar ve ekinlerdir. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez'[176]. Bunlar da sırtı(na binilmesi) yasaklanmış hay­vanlar." Bİr kısım hayvanları da üzerlerine Allah'ın adını anmaz(dan boğazlarlar. (Bütün bunları) Allah'a iftira ede­rek (ortaya çıkardılar. Allah) onları İftİralarıyla cezalandıra­caktır.

139-  Dediler ki: "Bu hayvanların[177] karınlarında olanlar, yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza haramdır." Eğer (hayvanın karnındaki yavru) ölü doğarsa, o zaman hepsi (kadınlar ve erkekler) onda ortaktır. Bu nitelendirmelerin­den dolayı Alah onların cezasını verecektir. Çünkü O hü­küm ve hikmet sahibidir; bilendir.

140-  Bilgisizlik yüzünden beyinsizce[178], çocuklarını öldü­renler ve Allah'ın kendilerine verdiai rızkı, Allah'a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğradılar, saptı­lar, yola gelici dedeğilier!

 

Ayetlerde Arapların bir kısım gelenek ve törelerine dini motifler katma girişimlerine eleştirel bir işaret bulunmaktadır.

Araplar davar ve ekinlerden bir kısmını Allah'a adarlarken bir kısmını da tapar ol­dukları ve duada bulundukları ortaklarına adıyorlardı. Allah'ın kısmı ile ortakların kıs­mı arasındaki paylaşım hoşlarına gidiyordu. Allah'a ayırdıkları fazla çoğalırsa ondan alıp ortak koştuklarına verirken ortak koştuklarının ki fazla olunca Allah'a vermiyorlar­dı. Bir kısmı öz evlatlarını şeytanların fiskoslan ve süslemeleriyle öldürüyorlardı. Bazı hayvanlardan ve ekinlerden vermeyi bir kısım insanlara haram sayıyorlardı. Bir kısım hayvanlara binmeyi ve üzerlerinde yük taşımayı yasak kabul ediyorlardı. Kestikleri hayvanlara Allah'ın adını anmıyorlardı. Hayvanların karnındaki bir kısım erkek olanları diri olarak doğduğu zaman onları adıyor, ölü olarak doğduğunda dişilere ortak koşuyor­lardı. Bütün bunları dini ve mukaddes saydıkları gelenekleri adına yapıyorlardı. Bu ar­zuları ve adakları yapıldığı zaman kendilerini Allah'a yaklaştıracağını sanıyorlardı.

Ayetler bu batıl gelenek ve töreleri teşhir etmekte, şeytanların süslemeleri ve fısıltı­ları peşinde gidenleri Allah'a yalan yere iftira edenler olarak görmekte, öz evladını öl­düren, Allah'ın kendisine rızık olarak verdiği şeyleri haram sayan, bunları yalan yere yahut bilgisizce ilahi dinin aslına dayandıran herkesi hak ve hidayet üzere bulunmayan sapıklar olarak ilan etmektedir.

Müşriklerin; davarlar, ekin ve onların vakfedilmesi, çocukların Allah yahut ibadet ettikleri ilahları adına öldürülmesi hususundaki gelenekleri üzerine bir yorum: Müfes-sırler yeni konulu bölümün ortaya konulduğu ayetlerin inişi hakkında bildiğmiz özel bir münasebet rivayet etmemişlerdir. Cümle önceki ayetler üzerine atfedilmiş, "Ca'alû= inlinin zamiri bilindiği üzere ayetlerde söz konusu olan insanlara yani bu ayetlerle ön­ceki ayetler arasında bağ kılınan müşriklere dönmektedir. Çünkü ayetler kötü adetleri, gelenekleri ve şeytanların fısıldamalarından ötürü bilmeyerek Allah'a iftira etmeleri se­bebiyle müşrikleri eleştirmektedir.

İkinci ayette geçen çocuklan öldürme, bilindiği gibi ayetin ruhundan değildir. Tek-vir sûresinde değinilen kız çocukların diri diri toprağa gömülmesi ve İsra sûresinde ya­saklanan rızık kaygısından ötürü çocukların öldürülmesi ancak adak adına arapların işle­diği dini cahiliye geleneklerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü Araplardan birinin işinde aşın bir terslik olsa yahut onlardan biri büyük bir istekte bulunsa Allah'a yahut putlara yaklaşmak için çocuklardan birini kurban adıyorlardı. Rivayetlere göre Peygamber(s)'in dedesi Abdulmuttalip buna bezer bir adakta bulunmuştur[179].

Her ne kadar bu rivayetlerde söylenti olsada Kur'anda bu geleneğe değinilmesi Arapların böyle bir girişimde bulunduğuna delildir.

 

Saffat süresindeki şu ayette, İbrahim'in, oğlunu Allah'a yaklaşmak için kesme emri geçmektedir; "(Çocuk) onun yanında koşma çağına erişince (İbrahim ona): "Yavrum, dedi, ben uykuda görüyorum ki seni kesiyorum (düşün) bak, ne dersin? (Çocuk): Baba­cığım, sana emredileni yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın." dedi. (Saf­fat: 102).

Bu hikaye aynı zamanda Tevratta da geçmektedir[180]. Bu cahiliye geleneğinin eski ca­hiliye geleneğinden almış olması yahut onunla bağlantılı olması uzak bir ihtimal değil­dir. Çünkü araplar geçmiş münasebetlerde de dediğimiz gibi temelde İbrahim ile bağ­lantı kurmakta, gidişat ve geleneklerinde İbrahim ve dininin kurallarına uymaktadır.

Diğer geleneklere gelince bu bağlamda müfessirler çeşitli rivayetler aktarmaktadır­lar. Genelde bu gelenekler, nesil çoğaltma ve aşırılık yahut nesil çoğalınca şükretme amacıyla Allah'a ve putlara yaklaşma amaçlıdır[181].

Maide sûresinde bir kısım hayvanlara binmemek, yük vurmamak ve etlerini yeme­mek için adakta bulunurken kullanılan cahiliye terimleri mevcuttur.

İlk ayette göze çarpan arapların ilahlarını sevmesi, onlara en değerli paylar ayırması, şayet Allah'ın payı daha üstün ise onlardan ilahların payına geçirmeleridir. Çünkü araplar o ilahlarını razı ederlerse Allah katında kendilerine şefaat edeceklerine inanmaktadırlar.

Zemahşeri "Allah'a ulaşmaz" cümlesini "fakirlere vermek, misafirlere yedirmek için Allah'ın payından alarak bir makama ulaşmaz" anlamında yorumlarken "O ilahlarına ulaşır" cümlesini "bu makamlara adamak suretiyle putların koruyuculuğunu elde eder" anlamında yorumluyor. Bu görüş doğruluktan âri değil[182].

Dördüncü ayet bize, İslam Öncesi arap kadının ezilmişliğine ve ihanete uğramışlığı­na ilişkin bir görünüm aktarmaktadır. Bu durum Kur'anın birçok ayetlerinde de aktarıl­maktadır. Burada Arapların hayvanların iaşesini, yahut rahimlerinden çıkan ölü yavrula­rı yediklerine delil vardır. [183]

 

141-  Çardaklı ve çardaksız[184] (üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurma(lan), ekin(ler)i, zeytinleri, narları -birbiri­ne benzer ve benzemez biçimde- yaratan hep O'dur. Her biri meyva verdiği zaman meyvasından yiyin,hasat günü hakkını (sadakasını) verin; fakat israf etmeyin; çünkü O, is­raf edenleri sevmez!

142-  Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı) kimi yük taşır[185]', kiminin tüyünden döşek yapılır. Allah'ın size verdiği rızık-tan yeyin[186], şeytanın adımlarını izlemeyin (onun peşinde gitmeyin). Zira o, sizin İçin apaçık bir düşmandır.

 

Ayetlerin anlamları açıktır. Burada Allah'ın davarlardan, ekinlerden, çeşitli ağaçlar­dan insanlar için yarattığı ve yararlanmalarını sağladığı nimetlere işaret edilmekte. Bu nimetlerde insanlann ölçülü davranmaları, israftan kaçınmaları, haklarını vermeleri, in­sanlara aşırı düşman olan şeytanın adımlarını takip etmemeleri ve vesveselerine kanma­maları gerektiği belirtilmektedir.

Bilindiği üzere ayetler, öncekilerin peşinden gelmiştir. Burada kafirler ilzam edilmiş ve karalanın ıştır. Her şeyi yaralan yüce ve tek olan Allah'ın herhangi bir oluşumla ala­kası yahut buna herhangi bir müdahalesi yoktur. Allah'ın insanlar için yeme ve fayda­lanma olarak yarattığı herşey mubahtır. Onun helal kıldığı şeyi haram saymak ancak sapkın şeytanın vesvesesinden ibarettir. Ayetlerdeki ilzam ve karalama kafirlerin Al­lah'a olan inancından, O'nun kainatta ve yaratıkları üzerinde mutlak tasarruf sahibi ve yaratıcı olmasından kaynaklanmaktadır.

Ayetler zaman ve münakaşa açısından özel olmakla birlikte Kur'an'ın genci bir ilke­sini içermektedir. O da: Allah'ın yaratıkları olan davarlardan, ekinlerden ve meyveler­den normal ölçüler dahilinde, israfa kaçmadan insanların helak ve temiz olan herşeyden faydalanma hakkı ve aynı hududlar dahilinde bu hakkı ortadan kaldıran her türlü gele­nek zan ve vehimle savaşmadır.

"Hasad zamanı onun hakkını veriniz" ifadesinden kasıt; meyve ve ekinlerin fazlasın­dan muhtaç olanlara zekat vermeye teşviktir. Burada Mekke döneminde farz olan zekata işaret bulunmaktadır. Bunun için edası zorunlu bir hak olarak ifade edilmiştir. [187]

 

143- Sekiz çift'[188] {hayvan): koyundan iki,keçiden İki, De ki: "(Allah), iki erkeği mi haram etti, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Eğer doğru iseniz bana bilgi İle haber verin .[189]"

144- Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki: "İki erkeği mi ha­ram etti, İkİ dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerinde bulu­nan (yavru)ları mı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyet ettiği­ne şahitler[190] mi oldunuz?" (Allah, böyle tavsiye ederken siz O'nun yanında mıydınız?) Öyle bilmeden insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?[191] Allah o zalim topluluğu doğru yola ilet­mez.

145-  De ki: Bana vahyolunanda, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için[192]' haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş, yahut akıtılmış kan[193], yahut domuz eti -ki pis­tir- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş[194] bir fısk (hay­van) olursa başka (bunlar haramdır). Ama kim çaresiz ka­lırsa, (başkasının hakkına) saldırmamak[195] ve (zaruret) sını­rını) aşmamak[196]' üzere (bunlardan yiyebilir). Çünkü Rab-bin bağışlayandır, esirgeyendir.

 

Helal-Haram Koyma Yetkisi Allah'ındır

 

Ayetlerde, müşriklerin hayvanlardan helal ve haram saymaları hususunda delil getir­meleri, kendilerinin haram kıldığını Allah'ın haram kıldığına, helal kıldıklarını onun he­lal kıldığına dair yanlarında bulunan herhangi bir bilgi sunmaları Peygamber (s)'e bildi­rilmekte ve Allah'ın vahyettiği şeylerde şu dört şey dışında haram kılınan bir şeyin ol­madığı belirtilmektedir. Onlar da; leş, akıtılmış kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen hayvan. Bunlardan, aşırı olmamak ve Alah'ın çizdiği sınırları aşmamak şartıyla darda kalma durumunda yeme istisna edilmiştir.

İlk üçünün haram oima sebebi bunların necis ve pis oluşu dördüncüsünün haram oluşu ise fısk yani Allah'a ortak koşma; kesilen hayvan üzerine ortakların adını anma­dır.

İlk ayetlerin üslubu, bir yönden kınama, meydan okuma ve inkar, bir yönden karala­ma ve ilzam üslubudur. Sekiz çiftlen erkek ve dişi, neslin üretiminde ortaktır. Bu nesil, başka bir erkek ve dişiden oluşan nesil üretiminde kanştırılamaz. Helalin harama, hara­mın helale karıştırılarak bir neslin üretimi yahut bir kısmını diğer bir kısmına katarak karma nesil üretimi nasıl mümkün olabilir?

Ayetlerin sigası ve üslubu, cahiliyc gelenekleri hv-.usunda müşriklerle peygamber (s) arasında geçen tartışma ve münakaşa konumlarından birinin aktarıldığına işaret et­mektedir. Bu aktarım, sırf bu ayetlere Özgü olmayıp 136. ayetten başlayan diğer ayctle-ride içine almaktadır. Her iki grub ayetler arasında konu itibariyle bir ilişki bulunmakta­dır.

Buradaki ayetlerin içeriği, arapların bu helal ve haram kılma uygulamalarının birinci olarak dini, ikinci olarak Allah'ın şeriatlarının en yücesi olan gelenekleri olduğu inanç­larına değinmektedir. Ayetler arapların Allah'a olan iftira ve yalanlarını belirtmiş onları aşın dozda eleştirmiştir. Çünkü onlar herhangi bir ilim ve delil olmadan söylüyorlar ve yapıyorlar.

"De ki: bana vahyolunan da, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için haram edil­miş bir şey bulamıyorum. Ancak leş, yahut akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki pistir- yada Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk (hayvan) o/ursa başka (bun/ar haramdır).." ayetine bir yorum: Dört şeyin haram kılınma sebebi pis ve fısk oluşundandır. Bu ayette haram tahdit edilmiş, bunların dışında günah, pis ve necis olmayan her şey temiz olduğu için helal sayılarak Kur'anİ bir ilke olarak haram kategorisine alınmamıştır. Bu, İsrâ süresindeki vasiyetler dizisi bağlamında kendisine işaret ettiğimiz konuyla uyum için­dedir. Burada İslam şeriatının ölümsüzlüğe, ebediliğe aday olmasını sağlayacak kural bulunmaktadır. Tirmizi ve Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste Peygamber (s)'e iç yağı, peynir ve yaban eşeğinin yenmesi soruldu. Bunun üzerine o: "Allah'ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haram, değinmeyip sustuğu şey bağışlanmıştır" buyur­du.[197]

Burada bunu destekleme ve pekiştirme mevcuttur.

Ayetle zikrolunan bu dört haramın aynı şekilde Musevi şeriatında da haram olduğu­na değinmek yerinde olur[198]. Böylece bu noktada iki ilahi şeriat uyum içinde olmakta ve benzerlik arzetmektedir.

Beş sünen sahibinin Ebi Sa'lebeden rivayet ettiği bir hadiste geçtiğine göre Peygam­ber, her yırtıcı hayvanın yenmesini yasaklamıştır. Müslim ve Ebu Davud İbni Ab-bas'tan rivayet ettiğine göre Peygamber(s): Her yırtıcı hayvanın ve her pençeli kuşun yenmesini yasaklamıştır[199]. Biz bu hadislerde geçenleri, Kur'anda zikredilen haramlarla çeliştiğini sanmıyoruz. Çünkü yırtıcı hayvanlar ve pençeli kuşlar leşle beslendiği için pis olup ayetteki katagoriye dahildir.

Son ayetin son paragrafı, bizim aynı sûrede geçen yasaklar bağlamında zaruretlerin mahzurlu olan şeyleri belli bir ölçüde mubah kılması münasebetiyle belirttiğimiz şeyleri desteklemektedir. Çünkü yüce Allah, zor durumlarda hileye başvurmadan yasaklanan şeylerden zarar ve tehlikeden kurtulacak kadar yemesini insanlara bağışlamıştır. [200]

 

146- Yahudilere bütün tırnaklı (hayvan)ları haram ettik. Sı­ğır ve koyununda, yağlarını onlara haram kıldık. Yaİmz (hayvanların) sırtlarının, yahut bağırsaklarının[201] taşıdığı ya da kemiğe karışan yağlarını haram etmedik. Saldırganlıkla­rı yüzünden onları böyle cezalandırdık. Biz elbette (söyle­diklerimizi) doğru söyleyenleriz.

147- Eğer seni yalanladılarsa, de ki: "Rabb'İniz geniş rah­met sahibidir. Fakat O'nun azabı da suçlu toplumdan geri çevrilmez (gazabı suçluların üzerine bir İndi mi, onu kim­se geri çeviremez)."

 

İlk ayette Allah'ın yahudilere bütün tırnaklı hayvanların etlerini, sığır ve koyunun yağlarını haram kıldığına, bu haramın da onların yaptığı taşkınlık ve yüz çevirmeye be­del olduğuna işaret edilmektedir. Burada herhangi bir şüpheye ihtimal bırakmayan bu doğruluk desteklenmektedir.

İkinci ayette ise söz direk Peygamber (s)'e yöneltilmekte; kendisini yalanladıkları za­man müşrikleri uyarması, Allah'ın rahmetinin geniş olmasına rağmen suçluların Al­lah'ın azabından kurtulamayacağını belirtmesi istenmektedir. Burada suçluların suçlan sebebiyle Allah'ın rahmetinden mahrum oldukları vurgulanmaktadır.

Her iki ayet, Peygamber (s) ile müşrikler arasında geçen tartışmayı ve bu tartışmanın bölümlerinden birini ortaya koymaktadır.

İlk bakışta yahudilerin zikredilme sebebinde bir tuhaflık olmasına karşın genişçe dü­şünülünce bu iki ayetle geçen ayetler arasında konu bütünlüğü ve bir bağ olduğu anlaşıl­maktadır.

"Yahudilere bütün tırnaklı (hayvan)ları haram kıldık..." ayetinde, bu bağın kurul­ması hakkında iki ihtimal göze çarpmaktadır: Birincisi; haramlar hakkında tashihin amaçlanması. Geçen ayetler, Peygamber (s)'e zikrolunan dördü hariç kendine vahyolu-nan başka haramlar olmadığını söylemesini emretmektedir. Zikrolunan bu dört haramla­ra ek olarak bu iki ayet Allah'ın yahudilere haram kıldığı şeylere değinmektedir; oda bütün tırnaklı hayvanların etleri, sığır ve koyunların yağlarıdır.

İkincisi; tercih olan görüşe göre yahudilere başka yasaklarında olduğunu bilen tartış­macılar, mücadele bağlamında tevratin bütün tırnaklıların etlerini, sığır ve koyunların yağlarını haram kılmasını, tevrata inandığını, onun Allah katından indirildiğini, Kuranın semavi kitablan doğrulamak için geldiğini açıklayan Peygamber (s)'e anlat­mak ve yahudilerin helal ve haram kılma geleneklerinin Allah'a nisbet etme hususunda bidat olmadığını aklamak amacı olduğuna delil getirmektedirler. Ne varkİ burada bir üçüncü ihtimal daha bulunmaktadır. O da: Bu iki ayetin Allah'ın haram kıldığı şeyleri açıklama bağlamında gelen ayetlerin devamı niteliğinde olmasıdır. Yüce Allah Önceki ayette zikrolunan dört şeyi haram kılmış aynı şekilde bu ayettede bu dört şeye ilave ola­rak zikrolunan bu şeyleri yahudilere yasaklamıştır. Bunun için aralarında güçlü bir bağ bulunmaktadır.

İkinci ihtimal doğru kabul edildiği takdirde, her iki ayet, müşriklerin yaptıklarını ka­bul etmemek için inmiş olmaktadır. Oysa ayet, her iki ihtimalden daha doğru olan, ya-hudiler yanında yasaklanan diğer haramların olduğuna delil getirdikleri sebebi içermek­te olup, bunlarında yahudiler için bir ceza olduğunu, değilse fasıklık ve pislik olan ara­mın asıl özü için sebeb olmadığnı belirtmektedir.

Bunun bir ceza olduğunu ifade edilmesi bugünkü levratta bulunmayabilir. Kaybol­muş asıl tevratta bunun mevcut olmasına engel teşkil etmez. Mekki ve Medeni bir çok ayet bu gerçeğe işaret etmektedir. Örneğin: Nahl sûresi, 118. ayet: "Yahudi olanlara da, bundan önce sana anlattıklarımızı haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı". Nisa sûresi: 160. ayet: "Yahudilerin yaptıkları zu­lümden, çok kimseler: Allah yolundan çevirmelerinden dolayı kendilerine helal kılınmış temiz ve hoş şeyleri yasakladık."

Ali İmran sûresinde de yahudilerin tevratı getirip okumaları istenmektedir. Çünkü onlar haram kılınan meselelerde tevratla çelişen şeyleri delil getiriyorlardı:

"Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in kendisine haram kıldığı şeyler dışında İsrailo-ğullanna bütün yiyecekler helaldi. De ki: Doğru iseniz, Tevratı getirip okuyun." (Ali-İmran, 93).

Kanaatimize göre yahudiler bu meseleyi tahrif etmişlerdir. Çünkü bunu Rabbani kıs­salar kendilerine tescil etmektedir.

Bir kısım müfessirler, "Kezzebûke" lafzındaki cemi gaib (3.çoğul) zamirinin yahu­dilere döndüğünü söylüyorlar[202].

Müşriklerin geleneği hususundaki konuşma ve tartışmanın müşriklerle peygamber (s) arasında geçtiği bilinmektedir. Çünkü ayetler Mekkidir. Mekki dönemde peygamber (s) ile yahudiler arasında herhangi bir tartışmanın geçtiği haberi rivayet olunmamıştır. Bu yüzden biz zamirin müşriklere döndüğünü, tartışmanında müşriklerle peygamber (s) arasında geçtiğini tercih ediyoruz. Bir sonraki ayetler de bizim görüşümüzü destekle­mektedir. Çünkü müşriklerden bahsederek devam etmektedir. [203]

 

148- (Allah'a) ortak koşanlar diyecekler ki: "Allah isteseydi ne biz ne de babalarımız ortak koşmazdık, bir şeyi de ha­ram yapmazdık." Onlardan önce yalanlayanlar da Öyle de­mişlerdi de nihayet azabımızı tadmışlardı. De ki: "Yanınız­da bize çıka(rıp göstereceğiniz bir bilgi var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz."

149-  Deki: "Üstün delil, Allah'ındır. Allah dileseydi, elbet-te hepinizi doğru yola İletirdi.

150-  De ki: "Haydi Allah bunu yasak etti diye, şahitlik edecek şahitlerinizi getirin." Eğer (onlar) şahülik ederlerse sen onlarla beraber şahitlik etme; ayetlerimizi yalanlayan­ların ve ahirete inanmayanların keyiflerine uyma. (Nasıl uyarsın ki) onlar, Rabb'lerine eş tutmaktadırlar.

 

Ayetlerde Kur'an'ın belirttiği gerçekler ve müşriklerin anladığı deliller karşısında söyledikleri sözler aktarılmaktadır; onların ifadesine göre Allah dileseydi ne kendileri ne de babaları ortak koşmazlardı. Ve kestikleri hayvanları da haram saymazlardı.

Bu ayetler, müşrilerin sözlerine bir cevap vermedir. Kendilerinden önceki inkarcılar­da peygamberlerine karşı gelmiş ve onları yalanlamışlardı. Burada Peygamber (s)'e; müşriklerin geleneklerinin doğru olduğuna ve bunu Allah'a d ay andırışlarına yanlarında bulunan bir delil yahut ilim sunmalarını istemesi emredilmektedir. Çünkü müşrikler zan ve tahmine kapılıyorlar, kesin hüccet Allah'ındır. O dillerse bütün insanlar hidayete ererler. Ayrıca burada müşriklerin kendilerinin haram kıldıklarını Allah'ın haram kıldı­ğına tanıklık eden şahitler getirmeleri istenmekte, Peygamber (s)'e ise ahirete inanma­yan yalancıların zanlarına ve nevalarına uymaması ve onların şahadetlerinin doğruluğu­na teslim olmaması emredilmcktedir.

Ayetlerin önceki ayetlerle ilişkisi gayet açıktır. Burada helal sayma ve yasaklama bağlamında müşriklerle Peygamber (s) arasında çıkan tartışma bölümlerinden biri akta­rılmaktadır.

Birinci ayetin baştarafı müşriklerden aktarılan sözü içermektedir. Bu üslup bilindiği gibi tartışmalarda alışıla gelmiş bur uslubtur.

Nahl süresindeki ayette; "(Allah'a) ortak koşanlar; Allah dileseydi ne biz ne de ata­larımız O'ndan başka hiç bir şeye tapmazdık ve onsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık! de­diler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen yalnız açıkça tebliğ etmek değil mi?" (Nahl, 35). Bu gerçek bir kez daha tescil edilmiştir. Görüldüğü kada­rıyla burada müşrikler sözleriyle Peygamber (s)'i susturmaya çalışıyorlar; yaptıkları şeyleri ancak Allah'ın dilemesiyle yaptıklarını, Allah dilcmeseydİ yapmayacaklarını söylüyorlar. Ayetler onların sözlerine hem de iki kez cevap veriyor: Birincisinde; yalan­cı ve inkarcıların karakter ve ahlaklarının aynı oluşuna, sürekli kelime oyununa dalışına işaret ederek, ikincisinde; şayet Allah dileseydi bütün insanları doğru yola getirirdi ifa­desinde belirterek. Burada Allah'ın aleyhlerinde kesin delil olsun diye insanlara seçme muhayyerliğini verdiğinin hikmeti belirtilmektedir.

Müşriklerin; "Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız ortak koşmazdık" sözüne bir yorum getirilecek olursa, açıklamasının doğru olduğunu umduğumuz bu ayetlerde in­sanların tasarruf ve işlerinde ezeli olma ve zorlama düşüncesini destekleyen Kur'anın her bir açıklamasındaki empozeye bir cevap bulunmaktadır. Günah işleme eyleminde bulunan herkese bunun yazılması olayın böyle olduğunun kanıtıdır. Allah bunu dileme­miş olsaydı olmazdı.

Kip ve içerik olarak birinci ayette bizim görüşümüzü destekleyen işaretler vardır. Çünkü bu ayet eleştirel ve aşağılayıcı bir uslubla müşriklere delil sunmakta, her an ve her yerde yalancılardan ve kendini beğenmişlerden sadır olan çirkin bir ruha gönderme yapmaktadır. Bu ruh ise karşı koyma, kurnazlık, münakaşa ve böbürlenme ruhudur. Özelle diyebilirizki; Kur'an sürekli bu ruhu yermekte ve müslümanlan bundan nefret etmeye çağırmaktadır.

- "Hadi! bunu Allah'ın haram kıldığına dair tanıklık eden şahitlerinizi getirin." cüm­lesine bir yorum:

Buradaki soru mahalli; şahitlerden neyin kasdcdildiği konusudur. Kuşkusuz ayetin içeriği; onların kendilerine kendilerininde onlara tanıklık ettiği kimselerin şayan/hayat­taki fertler olduğuna işaret etmektedir. Görüldüğü kadarıyla bu fertler; ya onların yanın­dakilere tanıklık esnasında yahudilerden oluşan kimselerdir. Biraz Önce geçen iki ayetin tefsiri bağlamında belirttiğimize göre bunlar haklarında delil sunulan müşriklerdir. Ah-kaf sûresinin 10. ayetinde anlatıldığına güre; İsrailoğularından bir kısım insanlar Mek­ke'de yaşıyorlardı:

"De ki: Hiç düşündünüz mü?: Eğer bu (Kur'an) Allah katından ise ve siz de Onu ta­nım amişsanız; İsrailoğulları'ndan bir şahit de bunun benzerini (Tevrata) görüp inandığı halde, siz (inanmaya) tenezzül etmemişseniz (durumunuz nice olur?)"(Ahkaf; 10).

Ya da Araplar yanında dini işlerde kendilerine başvurabilecekleri her bölge ve kabi­leden oluşturulan karma bir dini otorite, Kabe'nin yahut putların koruyuculuğunu üstle­necek insanlardır.

Rivayetlerin aktardığına görc[204] bu Arapların kendilerine imtiyaz tanıdıkları, Ahmas İsminde, bir kısım adet ve gelenekleri bulunan Mekke de öze! bir tabaka idi. Biz ise aye­tin yahudilerden daha ziyade bu tabakaya işaret ettiği kanısındayız. Ayette bu kanımıza işaret vardır. Çünkü şahitlerin tanıklıkları müşriklerin zanlannı ve geleneklerini destek­ler mahiyettedir. [205]

 

151- De ki: "Gelin, Rabb'inizin size (neleri) haram kıldığı­nı okuyayım: O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürme­yin; sizi de onları da biz besliyoruz. Kötülüklerin açığına da, kapalısına da yaklaşmayın ve haksız yere Allah'ın ya­sakladığı cana kıymayın. Düşünesiniz diye Allah size, bunları tavsiye etti.

152-  Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (onun malına) en güzel biçimde (yaklaşa­bilir, onu uygun tarzda sarfedebilirsiniz). Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Biz kişiye gücünün yettiğinden fazlası­nı teklif etmeyiz. Söylediğiniz zamanda akrabanız da olsa adalet yapın ve Allah'a verdiğiniz sözü tutun. Hatırlayıp öğüt alasınız diye (Allah) bunları size tavsiye etti.

153-  İşte benim doğru[206] yolum bu, ona uyun, (başka) yol­lara uymayınkİ, sizi O'nun yolundan ayırmasın[207] (azabın­dan) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye etti.

 

İlahi Kaynaklı İlkeler Görecelilik Ve Çeşitlilik Kabul Etmez

 

Ayetlerin ibaresi açıktır ve önceki ayetlerin aktardığı delil sunma ve münakaşa ko­numuyla ilişkili olduğu göze çarpmaktadır. Bu ayetler öncelikle tartışmada ikinci tarafı oluşturan müşriklere yöneliktir.

De ki: Gelin Rabbinizin size (neleri) haram kıldığım okuyayım" ayetinde her ne kadar zaman ve münakaşa açısından hitabın özel olarak yöneltildiği görülsede, haddi zatında her zaman ve mekanda bütün insanlara ve müslümanlara yöneltilmesi mümkün olan genel sosyolojik, etimolojik ve doktirinel (akideye dayalı) emir ve yasakları içeren Kur'ani ayetlerdeki cemilerdendir.

Kur anda bu nevi cemiler tekrarlanmıştır. Bunun dışında Furkan ve İsra sûresinde i-ki örnek geçmiştir. Bu cemilerden (çoğul) her birinin özel bir sitille geldiği görülmekte­dir. Furkan süresindeki cemilerde (çoğul) Allah'ın kullarından inançlıların (mü'miler) ve samîmi olanların yaşam tarzı ve ahlakı vasfedilmekte, İsra süresindeki cemi (çoğlu)Iarda adeta doğrudan Rabbani tavsiyeler bulunmaktadır. Bu sûredeki cemi üslubuyla anlatım tarzında ise müşriklerle Peygamcr(s) arasında geçen tartışma bağlamında muha­taba yöneltilen Allah'ın yasakları ve emirleri açıklanmaktadır.

Bu tür anlatım, İsra süresindeki anlatıma uyum ve ahenk açısından ne kadarda ben­zemekledir. Biz bu lür anlatım üzerinde İsra sûresinin tefsirinde yeterli açıklamada bu-iunduk. Orada söylediklerimizin tamamı buradakiler içinde geçerlidir. Bu yüzden bura­da yeniden değinmeye gerek duymuyoruz. Ancak buradaki anlatım (arzında İsra süre­sindeki anlatım tarzında zikredilmeyen iki ilke bulunmaktadır; Birincisi, yakın akrabala­ra karşı kötü davranışların yasaklanması; ikincisi, açık ve tek olan yakma sarılma, grup ve ekollere ayrılmama gereği. Birinci ilke,bütün koşullarda kişinin hak, adalet ve insafa sarılma, iç ve dış yönelişlere sapmama zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Bunda bilin­diği kadarıyla güç ve yücelik bulunmaktadır. Özelliklede yakınlık tutkusu nefislerde kök salan bir tutkudur.

İkinci ilke ise İki yönlüdür. Birincisi; ayetlerin birinci dereceden müşriklere yoneltü-mesidir. Burada Allah'ın yolunun tekliğine, açık olduğuna, müşriklerin Allah'ı itiraf et­tiklerine, yaptıkları geleneklerin Allah'ın dilemesine deliller sunduklarına işaret bulun­maktadır. İkinci yön ise; her zaman ve mekanda sözün müslümanları içermesidir. Bura­da müslümanlann dinde ekollere ve gruplara ayrılmaları hem yasaklanmış nemde kınan­mıştır. Bize göre yorumlarda ve çıkarımlarda aşın gitmek, hevaya uymak, onunla hük­metmek körükörüne bağlanmak bölünmeye götürdüğünden ötürü aynı katagoridedir. Allah'ın yolu Kur'amn ve sünnetin sağlam ilkelerinin belirttiği üzere tek ve açıktır. Hiç­bir suretle çeşitliliği, farklılığı, artırma ve eksiltmeyi kabul etmez. Bu bağlamda böyle kalması ve böyle olması zorunludur. Aksi takdirde bölünme ve sapıklık olur. Burada açık bir telkinin bulunduğu görülmektedir.

Müfcssirler bu ayetin tefsiri bağlamında Ahmet b. Hanbel'in, İbni Mace'nin ve Ha­kimin Şabi'den, onun da Cabir'den rivayet ettikleri bir hadis rivayet etmektedirler[208]. Cabir derki: Biz bir gün Peygamber(s) yanında otururken o önüne bir çizgi çizdi ve "bu Allah'ın yoludur." buyurdu. Bunun soluna ve sağına iki çizgi daha çizdi. Buda "şeyta­nın yollarıdır." buyurdu. Sonra elini orta çizgiye koyarak şu ayeti okudu; "İşte benim doğru yolum bu, ona uyun (başka) yollara uymayın ki, sizi onun yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye etti."

Hadis ayeti açıklamakta Allah'ın yolunun bir olduğunu, bölünme ve çeşitlilik kabul etmeyeceğini belirtmektedir.

"Biz kişiye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz" cümlesi üzerine bir yorum: Ölçü ve tartının yerine getirilmesi bakımından "Biz kişiye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz." ifadesine şöyle bir göz atmamız yerinde olur. Çünkü biraz eksiltme ve artırma nefsin hoşuna gitmektedir. Bundan sakınmak mümkün değildir. İfade, ancak ki­şinin kasıtlı olarak aldattığı zaman sorguya çekileceğini belirtmektedir. Ama bunu yap­maya niyetlenmemişse fısıltılara kapılma derecesinde ince elemeye gerek yoktur. Kişi­nin gücünü sarfetmesi yeterlidir. Araf sûresinin 43. ayetinde buna benzer bir ifade daha geçmektedir. Biz orada Kur'ani ilkeye açık olarak değindik ve yeterince yorum yaptık.

Üç ayetten çıkartılan sonuç gerçekten önemlidir. Çünkü Allah'ın vasiyetlerini içeren bu ayetler, düşünsün, akletsin, görevlerini kavrasınlar böylece yaptıkları işlerde Al­lah'tan korksunlar diye insanlara okunmaktadır.

Kendisine güvendiğimiz mushaf bu üç ayetin de Medine'de indiğini rivayet etmek­tedir. Biz bunu destekleyen herhangi bir rivayet bilmiyoruz. Bunlarla geçen ayetler ara­sında bir uyum olduğu göze çarpmaktadır. Bunların üslubu Mekki ayetlerin üslubuna benzemektedir. Çünkü bu, teşvik ve vasiyet etme üslubu Mekki ayetlerin üslubudur. Birçok müfessir ayetlerin birinci derecede müşriklere yönelik olduğunu söylemektedir­ler[209]. Bütün bunlardan ötürü rivayetin doğruluğu hususunda duraksıyoruz. [210]

 

154-  Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi açıklamak ve yola iletici ve rahmet olmak üzere Mu­sa'ya Kitab'ı verdik ki, Rab'lerinin huzuruna varacaklarına inansınlar.

155- İşte bu (KUR'AN) da mübarek Kitab'dır. O'nu biz indir­dik, O'na uyun ve (Allah'tan) korkun ki size rahmet edilsin!

156- (Onu size indirdik ki) "Kitab, yalnız bizden önceki iki topluluğa; (yahudilere, hristİyanlara) indirildi, biz ise onla­rın okumasından[211] habersizdik (onların bilgilerine vâkıf değildik).'" demeyesiniz'[212].

157-  Yahut: "Eğer bize kitab indirİlseydİ, biz onlardan da­ha çok doğru yolda olurduk." demeyesinİz. İşte size de Rabb'inizden açık delii, hidayet ve rahmet geldi. Allah'ın ayetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden[213]' daha za­lim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevir­meleri yüzünden azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.

 

Ayetlerde Allah'ın iyilik edenlere nimetini tamamlamak, kavminin ihtiyaç duyduğu herşeyi açıklamak için Musa'ya kitabı verdiğine bu kitabın kavmi için hidayet ve rah­met kaynağı olduğuna, bunda Kur'ana işaret bulunduğuna, Kur'anın mübarek bir kitap olduğuna, Allah'ın rahmetini kazanabilmek için Arapları ona uymaya, amellerinde tak-valı olmaya çağırdığına dair Rabbani açıklamalar bulunmaktadır.

Burada, Allah'ın Kur'anı İndirmekle Arapların ortaya süreceği; "semavi kitaplar an­cak iki grubun diliyle indirildi, biz ise o kitapların, dillerden ve okumalardan habersiz­dik. Eğer bize bizim dilimizle Allah'tan bir kitap gelseydi onlardan daha doğru yolda olurduk1' mazeretlerine işaret vardır. İçinde Rablerinden açıklama, rahmet ve hidayet bulunan Kur'anın kendi dilleriyle Araplara gönderilmesi onların ileri sürdüğü deliller için bir reddiyedir. Bundan sonra Allah'ın ayetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevi­renden daha günahkar hiç kimse olamaz. Allah'ın ayetlerini yalanlayan herkes O'nun şiddetli azabına uğrayacaktır.

İkinci, üçüncü ve dördüncü ayetlerdeki cemi muhatab (3. çoğul) zamirler her neka-dar mutlak olsalarda bilindiği üzere birinci derecede müşriklere dönmektedir.

Ayetler ve bu durum münakaşa konumuyla bağlantılı olup onun tamamlayıcısı yahut bölümlerinden biri mesabesindedir. "Sonra Musa'ya kitap verdik" ayetinde müfessirle-rîn görüşleri[214] farklılık arzetmiştir: Kimileri, bunun "Gc. niz Rabbinizin size neyi haram kıldığını size okuyayım da" ayetine atfedildiğini, kimileri "Böylece bunu size tavsiye kıldı, umulurki sakınırsınız" cümlesine atfedildiğini, kimileri, takdir; "Sonra onlara oku; yahut haber ver" onlara bir cümlenin hazfcdildiğini söylemektedirler. Musa'nın kitabının ardından Kur'an'a bir çok sûrelerde göndermelerde bulunulmuştur. En'am sû­resi 90, 91., Tefsiri geçen Hud süresindeki 173. ayet bunun örneklerindendir.

Aynı şekilde "iyilik edenlere (nimetlerimizi) tamamlamak" cümlesinin yorumu hu­susunda çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Kimilerine göre bu cümle "en iyi yönde ta­mamlamak", kimilerine göre "Musa'ya en iyi bir şekilde ilim ve şeriatler tamamlamak" kimilerine göre "Allah'ın Musa'ya peygamberlik vererek, ilham ederek ve konuşarak (nimetini) tamamlaması" anlamındadır. Bize göre son anlam daha doğrudur. Bize göre doğru olan bir diğer anlamda şudur; "İsrailoğullarım firavun ve kavminden kurtarıp en güzel bir şekilde ihsanı onlar üzerinde tamamlayarak."

Ayette cemi gaib (3. çoğul) zamirinin İsrailoğullarına dönmesi bu anlamın tercih edilmesini sağlamaktadır.

"Biz onun okumasından habersizdik" cümlesinin açıklaması bağlamında arapların kendi dilleri dışında inen kitaplara dair yaptıkları itirazı ortadan kaldırmak olduğunu söylemişti. Bu noktada, Ahkaf süresindeki "Ondan Önce de Önder ve rahmet olarak Mu­sa'nın kitabı var. Bu da (kendinden öncekileri) doğrulayan, (açık) bir arapça ile (gönde­rilmiş) bir kitaptır. Zulmedenleri uyarmak ve güzel davrananlara müjde olmak için." (Ahkaf, 12) ayeti ile Fussilet süresindeki "Eğer biz onu yabancı (dilde) bir Kur'an yap­saydık derlerdi ki : 'Ayetleri (anlayacağımız) biçimde açıklamalı değilmiydi? Yabancı (bir söz) ve (hitabedilen de) Arap öyle mi?' De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve (göğüslerdeki hastalıklara) şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulak­larında bir ağırlık vardır ve Kur'an, onlara bir körlüktür. (Sanki) onlar uzak yerden çağ­rılıyorlar." (Fussilet, 44) ayeti ve Şuârâ süresindeki tefsiri geçen (192-199). ayetleri bu gerçeğe ışık tutmaktadır.

157. ayet, Arapların, semavi kitaplara inananlara karşı tutumları anlatılmaktadır. Orada ehli kitabın içinde bulundukları savaş, çekişme ve ihtilafları Araplar eleştirmekte ve "onlara gelenler bize gelseydi biz onlardan daha doğru yolu bulmuştuk" demektedir­ler.

Bu ayet bu durumu her ne kadar onlardan olası bir şeymiş gibi anlatsada tefsiri ge­çen Fatır süresindeki 42. ayet, onlardan olmuş bir şeymiş gibi anlatmaktadır. Orada Araplar, kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir milletten daha çok doğru yolda ola­caklarına dair Allah'a olanca güçleriyle yemin etmektedirler. Yanız her iki ayet arasın­da şöyle bir fark var: Fatır süresindeki ayet onlara bir uyarıcının gelmesini istediklerini aktarırken bu ayet onların kendilerine bir kitap inmesini istediklerini aktarmaktadır.

Kanaatimize göre; 156. ayette işaret edilen husus, Arapların birçok dini ve dini ol­mayan şeyleri ehli kitap kanalıyla öğrenmiş olmalarıdır ve bunlar Ahdi Kadim (Tevrat) ve Ahdi Cedid (İncil) de bulunduklarını ifade ettiğimiz noktayla çelişmemektedir. Orada anlatılmak istenen; doğru yolu bulmanın ancak semavi kitapları okumadan geçtiğine inanan Arapların, onları doğrudan bilmemiş, okumamış ve anlamamış olmalarıdır. [215]

 

158-  (İnanmak için) ille meleklerin gelmesini, yahut Rab-b'inin gelmesini, yada Rabb'inin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar?[216] Ama Rabb'inin bazı (kıyamet) işaretleri geldiği gün, daha önce inanmamış ya da imanında bir ha­yır kazanmamış olan kimseye, artık İnanması, bir fayda sağlamaz. De ki: "Bekleyin, biz de beklemekteyiz."

159-  Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur[217]. Onların işi Allah'a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.

160-  Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiğİ)nin on katı vardır. Kİm kötülük getirirse, sadece onun dengİyle cezalandırılır, onlar haksızlığa uğratılmazlar[218]'.

 

Ayetlerde müşrik olan kafirlerin Allah'ın delili, kitabı, yol göstermesi, dosdoğru yo­lunu açıklaması kendilerine geldikten sonra bekledikleri bir isteğe olumsuz soru kipiyle

şöyle karşılık verilmekte: Onlar inanmaları için kendilerine meleklerin yahut Allah'ın veya Allah'ın bîr kısım ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Allah'ın bir kısım ayetle­rinin onlara sonra geleceği, ama o zaman iş işten geçeceği, inanmayan, önceden salih amel işlemeyenlere imanın bundan sonra fayda vermeyeceği belirtilmekte, Peygambe­rin uyarıcı bir. şekilde o kafirlere; bekleyin, bizde bekleyenlerdeniz demesi, dinde heva ve heveslerine uyanların, dinini paramparça edenlerin sorumluluğunu yüklenmediğini, onlardan beri olduğunu, onların işlerinin Allah'a kaldığını sonunda O'na döneceklerini, o zaman yaptıklarını Allah'ın kendilerine haber vereceğini, hak ettikleri cezaya uğratı­lacaklarını söylemesi emredilmekte.

Kim iyilik yaparsa on kat karşılık görecek, kim de kötülük yaparsa zulme uğramak-sızın bir benzeriyle ceza görecektir.

"Rabbinin bir hsım ayetleri!işaretleri geldiği gün" müfessirlere göre[219] "Rabbinin bir kısım ayetleri geldiği gün" cümlesinden kıyamet alametleri kasdedilmektedir. Bu bağlamda dünyanın sonuna doğru vuku bulacak olan, örneğin güneşin batıdan doğması, cessase adında dabbetü'I Arzın ortaya çıkması, îsa(a)'nın Semadan inmesi, Deccal, ye'cüc ve me'cüc'ün zuhur etmesi, O zaman tevbe kapısının kapanıp hiç bir nefse imanı ve tevbesinin fayda vermemesi gibi alametleri anlatan çeşitli hadisler aktarmaktadırlar. Görüldüğü kadarıyla cümle, birinci ve daha sonra gelen ayetin içeriğinin bir parçasıdır. Burada kafirler eleştirilmekte ve uyarılmaktadır. Birinci ayet kafirlerin koşullarıyla ve şahıslarıyla ilişkin yakın bir duruma hamledilmektedir.

Belki de ayet, kendilerini ölümün sancılan yahut Allah'ın azabının ansızın yakala­yacağını, bu yahut diğer durumun başlarına geleceğini haber vermekte, elden gitmezden Önce fırsatı kaçırmamalarına çağırmaktadır. Bu anlam çeşitli üslublarla tekrarlanmaktadır.

Görebildiğimiz kadarıyla ayetteki zamansal direktifin özel oluşu aslında onların uyarılması yönüyle genel olması anlamındadır.

Müfessirler[220] "Dinlerini parça parça edip grup grup olanlar var ya; senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur" cümlesi bağlamında müslümanlann ihtilafa düşeceklerine, parça­lanacaklarına, gruplara ayrılacaklarına, ekoller oluşturacaklarına işaret eden çeşitli ha­disler rivayet etmektedirler.

İslam ümmetinin sapıtacağı, heva ve heveslerine kapılacakları hususunda müfessir-Ier bir kısım sahabe ve tabiin görüşleri aktarmaktadırlar.

Görüldüğü kadarıyla ayet, tıpkı önceki ayetler gibi müşriklere karşı delil sunmakta, helal ve haram kılma konusunda onların hevalarına uyduklarını, herhangi bir ilim ol­maksızın yalan yere Allah'ın dininden gördüklerini aktarmakta, onların bu tür inançları­nı, geleneklerini, durumlarını eleştirmektedir.

Peşinden gelen ayet bunun delilidir.

Rum süresindeki şu ayetler açıkça bu ayetlerde belirtilen noktaya işaret etmektedir. Burada kasdedilen ise müşriklerdir.

"Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve (Alah'a) ortak koşanlardan olmayın. (Çünkü Onlar) dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her parti kendi yanındakiyle sevinip övün)mektedir." (Rum; 31-32).

Ayet, her ne kadar zamansal direktif yönüyle Özel olsada ayrılma ve parçalanma, ih­timali olmayan tek ve açık din yolundan uzaklaşan herkese eleştiri ve uyan noktasında sürekli empoze ve bütünlük yönüyle geneldir. Burada Peygamber (s)'in onlardan uzak olduğu ilan edilmektedir.

Bu böyledir. Kasas süresindeki ayet, bir nokta hariç bu son ayete benzemektedir. Kasas sûresinde "Kim bir iyilik işlerse ona ondan daha hayırlısı vardır" şeklinde zikre­dilmişken burada "Kim bir iyilik işlerse ona onun on katı vardır" şeklinde zikredilmek­tedir. Görüldüğü kadarıyla burada salih amele ve iyi işlere teşvik bulunmaktadır. [221]

 

161-  Deki: "Rabb'im, benî doğru yola iletti. Dosdoğru'[222] dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine'[223]' O, (İbrahim, hiç­bir zaman Allah'a) ortak koşanlardan olmamıştır."

162-  De ki: "Benim namazım, ibadetim[224], hayatım ve ölü­müm hep alemlerin Rabb'i Allah içindir."

163-  "O'nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim."

164-  De ki: "Allah, herşeyin Rabb'i iken ben O'ndan başka Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir[225]. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir baş­kasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabb'inizedir; (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.

165- "Sİzi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeyler­de, sizi denemek için[226], kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabb'in, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, merhamet edendir. ♦♦♦

 

Ayetlerde Peygamber (s)'in Allah'ın kendisini dosdoğru dine, muvahhit dini olan İbrahim'in yoluna ilettiğini İbrahimin ise şirk koşanlardan olmadığını açıklaması, na­mazının, itaatinin ibadetinin, yaşamının ve Ölümünün, bütün işlerinin ortağı bulunma­yan Alemlerin Rabbine olduğunu belirtmesi, böyle yapmada nefsini Allah'a adayanların ilki olduğunu açıklaması, Allah herşeyin Rabbi iken O'ndan başka rabb edinmenin doğ­ru olmayacağını, herkesin kazandığının kendisine ait olduğunu, hiç kimsenin bir başka­sının günahını çekmeyeceğini, insanları yeryüzünün halifeleri yapan, onlara verdiği şeylerde onları denemek için kimini kiminden derecelerle üstün kılan, cezayı hakeden-lere karşı azabı çabuk olan, tevbe eden mü'minleri bağışlayan Allah olduğu için herke­sin dönüşünün O'na olduğunu bildirmesi emredilmektedir.

Ayetler, birbirleriyle ilintili olup aynı siyakla devam etmekte ve peygamber (s) ile müşrikler arasında geçen tartışma bölümlerini vurgulu bir biçimde noktalamaktadır.

Burada peygamber (s)'in düşmanlarına yolun gayet açık, delilin ise ortada bulundu­ğunu, kendisinin, tevhid inancı olan İbrahimin dini üzere bulunduğunu, nefsini Allah'a adayanların ilki olduğunu, şimdi fırsatı kaçıran kimsenin gelecekte tevbesinin işe yaramayacağım, Allah'ın emri geldiği zaman kendisine hiç bir yarar sağlamayacağını, hiç kimsenin bir başkasının günahını taşımayacağını bildirmesi emredilin ekledir.

"De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahimin dinine" ayeti üzerine bir yorum; Allah'ın peygamber (s)'i kendisine yönelttiği milletin (din) İbrahim milleti (dini) olduğu ilk kez bu ayette zikredilmektedir. Önceki ayetlerde ise İbrahim'in kendinden sozcdilmesi bağlamında Allah'a ortak koşmayan hanif vasfıy­la îbrahimin milleti (dini) zikredilmiş, sonra Mekki ve Medeni ayetlerde bu ve diğer ifa­de tekrarlanmıştır.

Rivayetlerde zikrolunduğuna göre [227]Araplardan bir grup İslamiyetin ortaya çıkma­sından önce İbrahim dininden sözediyor, Onu "Hanif" olarak niteliyor ve ona tabi olu­yorlardı. Rivayetlcrdeki durum ne olursa olsun İbrahim dininin zikri Mekki ayetlerde geçmiştir. Bu ayette Allah'ın peygamberini İbrahim dinine sevketmesinin bildirilmesi, Arapların bunu dillerinden düşürmediklerinin kesin ispatıdır. Bu ve benzeri ayetler, İb­rahim dininin, şirki yasaklayan, müşriklerin o din üzere bulundukları kanısını sorgula­yan, o esnada geleneklerine uyanları müşrikler olarak niteleyen tevhid dini olduğunu be­lirtmektedir. Bu dinin Allah'ın peygamberini kendisine yönelttiğini, O'na gerçekte uy­mak isteyenlerin peygambere uyması, davetine kulak vermesi gerektiğini ilan etmek, Peygamber (s)'e, bu güçlü sigayla yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim olduğu­nu bildirmesini emretmek için gelmiştir.

"Biz bir kısmınızı dereceler olarak bazınızın üstünde kıldık" ayetine bir yorum: Biz bir kısmınızı dereceler olarak bazınızın üstünde kıldık", cümlesi, insanların sınıfsal (ta­baka olarak) üstünlüğünün belirtilmesi anlamında değerlendirilebilir. Bizim kanaatimize göre; insanların, dünyadaki durumlarını belirtmek, Allah'ın ademoğluna koyduğu sos­yal tabakadan kaynaklanan genel sosyolojik bir kural olduğunu ifade etmek, Allah'ın sı­navında olduklarını, hem kendilerine hem Allah'a karşı görevlerinin bulunduğunu hatır­latmak içindir. Kim inanır, durumunu düzeltir, sakınır, haddini bilir, görevlerini yaparsa onun için bağışlanma ve rahmet vardır. Kim de inkar eder, durumunu bozar, taşkınlıkta bulunursa onun içinde şiddetli ceza vardır. Burada bir öğüt ve geniş alanda açık bir em­poze bulunmaktadır. Bunun, Kur'anin diğer ayetleriyle, üstünlüğün ancak takvada, iyi huylarda, ihlasta ve salih amelde olduğunu belirten, insanları ve müslümanlan Allah'a ve insanlara karşı haklarda ve görevlerde eşit ve tek bir tabaka sayan genel ilkeleriyle birlikte ele alınmalıdır. [228]

 



[1] Bkz. Taberi, İbn Kesir. Begavi, Hazin ve Kasİmî Tefsirleri.

[2] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/25.

[3] Ye'dilûne Yani, Allah'ın dışında ortak koştukları putları Al­lah'a eş ve denk tutuyorlar, aynı konuma getiriyorlar,

[4] Sümme kada ecelen ve ecelun mitsemman indehu): Müfessirlerin çoğu ayette geçen birinci "ecel" lafzının, doğuş­tan ölüme kadar olan dönem, ikinci "ecel" lafzının ise, Allah'ın Ölüleri, ahiret hesabını vermeleri için dirilteceği vakit olduğunu belirtmişlerdir.

[5] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/27.

[6] Ktrtas Üzerine yazı,yazılmış yaprak.

[7] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/27-28.

[8] Lebisna aleyhim Onların kafasını karıştırdık, onlara benzettik.

[9] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/29.

[10] Bkz. Hazin, Tabersi, Begavİ Tefsirleri.

[11] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/29-30.

[12] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/30.

[13] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/30-31.

[14] Bkz.Tabersi'nin Mecmeu'l Beyan.

[15] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/31-32.

[16] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/32.

[17] Bkz. İbn Kesir, Hazin Tefsirleri.

[18] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/33.

[19] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/33-34.

[20] Ve men czlemu Suç ve aşırılıkta daha ileri giden.

[21] Bkz. İbn Kesir, el-Hazin. Tabersi Tefsirleri.

[22] Bkz. Tefsiri Taberi, Begavi, Zemahşeri, Tabersi, el-Hazîn.

[23] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/35.

[24] Sümme lem tekun fıtnetuhum Bazılan bunu "Sonra onların mazeretleri bir işe yaramadı" diye yorumlarken, bazıları da "Maze­retleri olamadı" diye tevil etmişlerdir. Her iki tevil de mümkündür.

[25] Kezzebû alâ enfusihim Yani kendi nefislerini aldattı­lar. 

[26] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/36.

[27] Bkz. el-Hazin, Begavi, Tabersi Tefsirleri

[28] Bakınız ayetlerin yorumu İçin İbn Kesir, Begavi, Tabersi, Zemahşeri.

[29] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/37.

[30] Bkz. Taberi, İbnİ Kesir tefsirleri.

[31] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/38.

[32] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/38-39.

[33] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/39.

[34] es-sâafü Kur'an-i Kerim'in bir çok yerinde bu kelime, kıyame­tin kopma vaktinin yerine, kinayeli olarak kullanılmaktadır. Fakat müfessirler burada bunu, normalde bilinenin dışında başka bir anlama yorarak dünya ha­yatında yalancıların ölüm vakti, diye tefsir etmişler. Çünkü va'dedilen genel saatin vakti geç olduğundan kendilerine uyarı yöneltilen dinleyiciler üzerinde bu anlam daha etkilidir.

[35] Yunzirûne Taşıyorlar.

[36] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/40-41.

[37] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/42.

[38] Bkz. Taberi, Tabersi, İbn Kesir. Begavİ ve Hazin tefsirleri.

[39] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/42-43.

[40] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/43-45.

[41] es-saatu  Önceden de açıkladığımız gibi aynı şekilde burada da dinleyicilere yönelik ölüm ve ecel anlamına gelmektedir. Ayetin ruhu da bu anlamı teyid etmektedir.

[42] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/46.

[43] el-Be'sâu Afet ve son derece yoksulluk

[44] ed-Darrau Hastalık.

[45] Yetedarraûne Yoksulluğu, hastalığı ve afetleri kaldırması için Allah'a boyun eğerler (diye).

[46] Hiç olmazsa anlamına gelmektedir.

[47] Müblisûne Kurtuluş konusunda karamsarlar. Bir başka ifa­deyle, onlar kurtuluş fırsatını kaçırdılar anlamına da gelebilir.

[48] Zalemû Suç işlediler, aşın gittiler, isyan ettiler ve inkâr ettiler anlamına gelir.

[49] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/47-48.

[50] Nusafrifu'l Ayetti Kur'an-i Kerim'dcki sözlerin yönünü değiştirme.

[51] Yesdifûne Yüz çeviriyorlar.

[52] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/48.

[53] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/49.

[54] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/50.

[55] Yehafune en yuhreşû ila Rabbihim Rable-rine hasredilecekler! günden korkarlar.

[56] Fe tekûne mine'z zalimine Amellerinde zorbacı oluyorlar,

[57] Fetenna ba'dehum bi beldin Birbirlerinin karşısın­da davranışlarını ölçmek için aralarında farklılıklar kıldık.

[58][58] Ve li (estebîne sebilü'l mücrimine) Burada 'sebil' kelimesi hem 'nasb' hem de 'ref olarak okunur. Birinci halde "suçluların ta­kip ettikleri yol ortaya çıksın diye", anlamına gelir. İkinci halde ise cümle; "Ey Peygamber! suçluların takib ettikleri yolu tanıyasın diye" anlamına gelir.

[59] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/52.

[60] Taberi, İbn Kesir, Begavi, Tabersi, Zemahşeri tefsirleri.

[61] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/52-53.

[62] Yegussu'l hakke Müfessirler bunun "hakkı söylüyor" anla­mına geldiğini söylemişlerdir. Taberi "ye gussu" kelimesinin "yakdi" diye de okunduğunu rivayet ederek bunun birkaç yönde gelecek cümleyle uygunluk arzettiğini belirtmiştir.

[63] el-Fasiline Yani insanlar arasında hüküm verme

[64] ez-Zalimîne Yani azgınlar, tahrikçiler, suçlular demektir.

[65] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/54-55.

[66] Cerrahtüm Yani, işlediniz, yâptinfâ Öembktir.

[67] En'am suresi tefsiri için bakınız Menar tefsiri, Tabersi Tefsiri.

[68] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Menar, Zemahşeri tefsirleri.

[69] Taberi, İbn Kesir, Begavi.

[70] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/56-57.

[71] Yelbisekum şiyean ve yüzika ba'deküm be' se ha'din İşlerinizi birbirine karıştırır. Böylece birbirine buğ-zeden gruplara, hiziplere ayrılırsınız. Birinizi diğeri üzerine şiddet ve eza ola­rak musallat eder.

[72] Yefeahâne Güzel bir şekilde anlarsınız.

[73] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/58.

[74] Vekilin Burada sorumlu demektir.

[75] Li külli nebeitı mııstekar Her işin son bulacağı bir zaman vardır.

[76] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/59.

[77] Yehûdııne Keiime, aslı itibariyle suya dalına anlamına gelir. Sonra bu söz dalma, girişme anlamında kullanılmıştır. Ayrıca bu kelime lü­zumsuz, asılsız anlamında ve cedel için kullanılır.

[78] el-İbsai Kimilerine göre, helak; kimilerine göre hapsetme ve rehin oîına anlamındadır. Burada ise birinci anlamdadır.

[79] Ve in ta'dil külle adlîn Bütün varını fidye olarak verse.

[80] Bkz. el-Hazin tefsiri.

[81] Bkz. el-Hazın, Tabersi, Kasımı. Menar, Tabert tefsirleri.

[82] Bkz Menar Tefsiri.

[83] Bkz Menar Tefsiri.

[84] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/61-62.

[85] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/62-63.

[86] İstehvetu'ş şeyatinu Şeytanların çağrısına cevap ver di, onlara tabi oldu. Arapların inançları arasında cinleri çağırma olayı da vardi. Onlar çölde cinleri çağırıp tabi oluyorlardı. Böylece işleri birbirine karıştı­rarak sapıtıyorlar, hclâk oluyorlardı.

[87] Alimu'l gaybi ve'ş şehadeti Burada gayb, görünme­yen, gizli olan anlamında, şehadct İse hazır olan, görülen demektir.

[88] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/64-65.

[89] Meleküte's scmavatî ve'! ardî Yer ve gök­lerdeki Allah'ın mülkünün genişliği ya da büyüklüğü.

[90] Cenne aleyhi'l-leyli Kararınca,

[91] el-Afiiine Gitme, kapalına, değişme, sönme, bir haiden diğer bir hale geçine anlamlarına gelir.

[92] Baziğan Doğmak, ortaya çıkmak demektir.

[93] Ve lem yelbisû imanehum bi mimin İmanlarına zulüm, günah, şirk ve cürüm bulaştirmayanlar, karıştırmayanlar.

[94] Fe in yekfuru bi ha havlâi Bu cümleyle Peygam­ber (s)'i yalanlayan Arap kafirleri kasdediliyor.

[95] Bkz. Taberi, Hazin, Begavi, İbn Kesir tefsirleri.

[96] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/68-70.

[97] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/70-71.

[98] Tec'aluneha karatis Onu parça parça, bölük bölük yapıyorlar.

[99] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/71-72.

[100] Bkz. Taberi, İbni Kesir, Begavi, Tabersi, Hazin tefsirleri.

[101] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/72.

[102] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/72.

[103] Ve men ezlemu mimmeniftera ala'lâhi keziba): Allah'a karşı yalan uydurandan daha suçlu, daha günahkâr kim vardır!

[104] Gamerati'l mevti Ölüm anındaki o zorluklar içinde.

[105] Furada Mal, çocuk ve arkadaşlarından ayrı olarak.

[106] Huvvalnakum Verdik, bağışladık, faydalandırdık.

[107] Takteubeynekum Aralarındaki bağlar kopar.

[108] Bkz. Taberi, Begavi, Hazin, Tabersi, İbni Kesir, Zemahşeri.

[109] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/74-75.

[110] Faliku'l habbi ve'n neva "Falik" yarma anlamına gelir, "el-habbi" ekinin tohumu, "ve'n neve" ağacın çekirdeği demektir. Buna göre cümlenin topiu anlamı şudur: Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği yara­rak toprakta geliştirir, ağaç ve ekinler oluşturur.

[111] Husbâren Güneş ve ayın dönüşü belli bir hesap üzeredir.

[112] Takdir Tertip, düzen demektir.

[113] tâin nefsin vahide Kadın ve erkeğin bir oluşu. Sanki bunlar ikiye ayrılmış bir bütünün parçalandır.

[114] Fe tnustegarrin ve mustevda En muteber görüşe göre buradan; sülblerde karar kılınan, rahimlerde bırakılan yahut sülblerde bırakıl­mış ve rahimlerde karar kılınmış can kasdedilmektedir.

[115] Hadıran Yaş veya oluşmamış ekin, yeşillik.

[116] Habben miiterakkiben Başaklarda birbirine girmiş taneler.

[117] Tal'iha O'nun meyveleri.

[118] Kınvânun Salkım.

[119] Daniyetün Yakın, bitişik.

[120] Müteşebihen ve gayre müteşabilıin Yaratılışta birbirlerine eş veya benzer ama aynı tatlarda olan.

[121] Umuru ilâ semerihi iza esmem veyenihi "Ve yen'ihi', "onun olgunlaşması" anlamındadır. Cümlenin anlamı: "Bakınız, onun meyvesi nasıl ortaya çıkıyor sonra olgunlaşıncaya kadar nasıl büyüyor?"

[122] Bkz. Menar, Tabersi, Hazin ve Tantavi Cevheri'nin Cevahir Tefsirleri.

[123] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/77-78.

[124] Vû harekû lehu Ona... icat ettiler, onun için.....düzdüler.

[125] Bediu Yoktan var eden demektir, el-ibda' Önceden olmamış bir şeyi yapmak anlamındadır.

[126] Sahihetun Eş-karı.

[127] Vekilim Koruyucu, kefil.

[128] Bkz. Taberi, Tabersi, İbn Kesir, Begavi, Hazin Tefsirieri.

[129] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/79-80.

[130] Bkz- Zemahşeri, Menar, Tabersi. İbn Kesir Tefsirleri.

[131] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/80.

[132] Deresfe Esasu'l-Belağa'da Zemahşeri der ki: Kitabı okumuş, ezber için onun okunuşunu tekrarlamışsın.

[133] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Begavi, Hazin, Zemabşeri tefsirleri.

[134] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/81-82.

[135] Adven Taşkınlık ederek, edep sınırlarını aşarak.

[136] Bkz: Tabersi, İbn Kesir, Hazin, Begavi tefsirleri.

[137] Bkz: Tabersi, İbn Kesir, Hazin, Begavi tefsirleri.

[138] Bkz. İbn Kesir, Tabersi, Zamahşeri, Hazin Tefsirleri.

[139] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/83-84.

[140] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Tabersi, Beğavi, Hazin, Menar Tefsirleri.

[141] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/84-85.

[142] Kubulen  Onların karşılarına, önlerine açıkça (sunsaydık).

[143] Bkz.İbn Kesir Tefsiri.

[144] Bkz, Menar. Zamahşeri, Tabersi Tefsirleri.

[145] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/86.

[146] Veiitesga ileyhi .Ona meyletsin.

[147] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/87.

[148] Mufaşsalen Burada açık anlamındadır.

[149] el-MUmtertne Kuşkulananlar.

[150] Yahrıısûne Tahminde bulunuyorlar.

[151] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/88-89.

[152] Fıskun Allah'a karşı gelme.

[153] Bkz.Taberi, Tabersi. ibn Kesir, Beğavi, Hazin Tefsirleri.

[154] Bkz. Taberi, ibn Kesir, Hazin, Begavi, Tabersi tefsirleri.

[155] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Hazin, Begavi. Taberss tefsirleri.

[156] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/90-92.

[157] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/92-93.

[158] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Hazin, Tabersi Tefsirleri.

[159] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/94.

[160] Sağanın Zillet ve korku.

[161] Bkz. Beğavj ve Tabersi Tefsirleri.

[162] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/95.

[163] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/95-96.

[164] Keennemâ yessa''adü fissemâi Adeta yükseğe tır­manıyormuş gibi zorluk yükler. Çünkü bu durumda nefsi ve göğsü daralır.

[165] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/97-98.

[166] Kad isteksertüm mînel insi İnsanlardan ço­ğunu ayartümz ve yoldan çıkarttınız.

[167] Kezalike nüveîli ha' dezzalimine ba­den Zalimler birbirlerinin dostu olur.

[168] Bkz. Taberi, Tabersİ, Beğavi, İbn Kesir, Hazin, Menar Tefsirleri.

[169] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/99-100.

[170] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/100-101.

[171] Zerce Yarattı.

[172] el'Harsi Ekin.

[173] Liyurdâhum Günah ve sapıklık çukuruna düşsünler.

[174] Liyelbisû ayelhim dînehum İnançlarını ve dinlerini karıştırsınlar.

[175] Hicrim Engellenmiş, vakfedilmiş.

[176] Layetamuha Bunlardan yiyemez.

[177] el-E'ami Davarları (koyun-keçi), develeri ve inekleri içine alan bir kelimedir.

[178] Sefehen Cahilce.

[179] Bkz.SiretilbnlHişarnc:1,sh:141v.d.

[180] Ishah : 22

[181] Bkz. Hazin, İbn Kesir, Tabersi.Tefsrrleri.

[182] Bkz. Hazin, Nesefi, Beydavi Tefsirleri.

[183] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/103-104.

[184] Ma'ruşatin Çardaklı ağaçlar. En seçkin olan görüşe göre bundan üzüm asmaları kasdedilmektedir.

[185] Hamuleten Yük taşımak ve binilmek için.

[186] Ferşen Bir söylentiye göre bu kelime kesme anlamındadır. Kimi söylentiye göre de: Davarların kıllarından ve yapağlanndan yapılmış döşek, sergi anlamındadır.

[187] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/105-106.

[188] Ezvacin Tek kendi tarifi açısından tek olur. Ne zaman ki aynı çeşidinden ve nesil itibariyle farklı cinsen başka biri onunla birlikte olunca her birine çift ismi verilir, İki çift ifadesinden; aynı neviden olan bir dişi ile bir erkek kasdolunmaktadır. "O yarattı iki çifti; erkeği, dişiyi" ayeti bunun için bir örnektir. Koyundan iki ifadesi; erkek ve dişi iki çift anlamındadır. Böylece hepsi sekiz çift olmaktadır. Çünkü ayet, her nev'i erkek ve dişi iki çiftten oluşan dört neviden söz etmektedir.

[189] Nebbiûni bi ilmin Bu hususta yanınızda bulunan Allah'tan ilmi bir delil ile bana haber verin ve açıklayın.

[190] Şühedâe Tanıklar ve hazır olanlar anlamındadır.

[191] Femen ezlamü Sapıklık ve hatada daha şiddetli kim olabilir?

[192] Taımin yetamühü İnsanlardan yiyen kimse için yenilen bir şey.

[193] Demen mesfûhen Akan/Akıtılmış kan.

[194] Uhille Boğazlanmış/kesilmiş.

[195] Bağın Çizilmiş sınırları aşmak anlamında olan 'bagy' mastarından türemiştir.

[196] Adin Udvan maşlarından türemiştir.

[197] Bkz:Tâcc:3, sh:88

[198] Bkz. Ishaheyn 10-11.

[199] Bkz:Tâcc:3, sh:88.

[200] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/108-109.

[201] el-Hevaya Bağırsaklar.

[202] Bkz.Hazin Tefsiri.

[203] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/110-111.

[204] Bkz. Zamahşeî'nin Keşşafı, Cevat Ali'nin Tarihİ'l Arab Kablel İslam (C:5 sh: 224-228) adlı eseri, bizim, Asrın nebi ve Bieîihi kable'l-Bi'se (sh: 194-195} adlı kitabımız.

Bkz. Zamahşeî'nin Keşşafı, Cevat Ali'nin Tarihİ'l Arab Kablel İslam (C:5 sh: 224-228) adlı eseri, bizim, Asrın nebi ve Bieîihi kable'l-Bi'se (sh: 194-195} adlı kitabımız.

[205] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/112-114.

[206] Müstekimen Kelime hal olduğu için mensub (nasb olmuş)lur.

[207] tettebıûssübûie fe teferreka bikrim an sebilihi Çeşitli yollarda yürümeyin, Allah'ın yolundan saparsınız. Çünkü içinde hidayet bulunan Allah'ın yolu tektir.

[208] Bkz. İbn Kesir Tefsiri.

[209] Bkz. Hazin, Beğavi, İbn Kesir Tefsirleri.

[210] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/115-117.

[211] En tekulû "Demeycsiniz" anlamındadır.

[212] An dirasetihim Kitaplarından yahut dillerinden.

[213] Sadafe Yüz çevirdi, yan çizdi, sırt döndü.

[214] Bkz. Ayetlerin yorumu için Taberi, Tabersi, İbn Kesir, Hazin, Zamahşeri Tefsirleri.

[215] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/118-120.

[216] Yenzuruna Yentezirune:  bekliyorlar.

[217] Leşte minhum fi şey'in Sen onların yaptıklarından sorumlu değilsin yahut sen onlardan berisin.

[218] La yuzlemûne Onlara ancak hak ettikleri kadar korku ve zulüm vardır.

[219] Bkz.Taberi, İbn Kesir, Hazin, Tabersi Tefsirleri

[220] Bkz. Taberi, İbn Kesir, Hazin, Tabersi Tefsirleri.

[221] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/120-122.

[222] Kıyemeh Dosdoğru, bir rivayete göre sabit..

[223] Millete Dini yol, yahut şeriat demektir. Bu kelime kök itibariyle "el imla" mastarından gelmiştir.

[224] Nusuki İbadetlerim.., Nusuk: İnsanı Allah'a yakınlaştıran kur­bandan kinaye olarak gelmiştir.

[225] la tezİru vaziretün vizre uhrâ Hiç bir nefis diğerinin yükünü taşımaz.

[226] Liyeblüveküm Sizi denem ek/s mam ak için

[227] Bkz. "Asrın-Nebi ve bıetihi kable'l-bi'se'" adlı eserimizin 419-434. sahifeleri

[228] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/123-124.