- 12 -
Mushaf’taki
sıralamaya göre kitabımızın 12, nüzûl sıralamasına göre 53, birinci miûn grubunun 3.
sûresi olan Yunus sûresi Mekke’de nâzil olmuş olup âyetlerinin sayısı 111 dir.
Hamd yalnız ve yalnız
âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve
selâm Allah’ın Rasûlüne ve Onun pak aile halkına ve
ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen her şeyi işitensin, her
şeyi bilensin.
1. “Elif, Lam, Ra. Bunlar,
gerçeği açıklayan Kitabın âyetleridir.”
İşte bu harflerle başlayan bu
âyetler, bu sûre apaçık kitabın
âyetleridir. Kendisinin ne olduğunu apaçık bir şekilde kendisi açıklayan bir
kitabın gün kadar açık âyetleridir bunlar.
2. “Biz onu, anlayasınız diye, Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”
Muhakkak ki biz onu anlayasınız
diye, akıllarınızı kullanasınız diye Arapça bir Kur’an
olarak indirdik. Bu kitabın Allah’tan geldiğini kavrayasınız diye. Allah’tan
gelme bu kitabın âyetleri üzerinde ciddi ciddi kafa
yorup onunla hayatınızı düzenleyesiniz diye. Kitap evrenseldir, kitap gelişinden
kıyâmete kadar tüm nesillerin kendisiyle sorumlu olduğu bir kitaptır ve bu
kitap sizin konuştuğunuz bir dille gönderilmiştir.
3. “Ey Muhammed! Biz bu Kur’an'ı
vahy ederek, sana en güzel kıssaları anlatıyoruz.
Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin.”
Sana vahy
ettiğimiz bu Kur’an’la sana kıssaların en güzelini
okuruz. Daha önce sen bu kıssadan habersizdin, haberi olmayanlardandın. Allah
bilgisi olmadan peygamberin ne bu kıssayı ne de başka kıssaları bilmesi mümkün
değildir. Mekke müşrikleri Rasulullah efendimizden
İsrâil oğullarının Mısırda yerleşmeleri kıssasını sordular ve böylece
peygamberi imtihan etmek istediler. İşte Rabbimiz kıssanın tamamen kendisinden
olduğunu ve bu sûreyi Rasulullah efendimize vahy etmesinden önce bu konuda hiç bir bilgisinin
olmadığını vurgulayıverdi.
4. “Yusuf babasına: “Babacığım! Rüyamda on bir yıldız,
güneş ve ay'ın bana secde ettiklerini gördüm” demişti.”
Hatırla, hani Yusuf babasına
demişti ki, ey babacığım, ben on bir yıldız, bir güneş ve bir ay gördüm ki
onlar bana secde ediyorlar.
Evet kitap
Arapça’dır. Kitap Kur’andır. Kitabın Arapça olması,
kitabın Cibril aracılığıyla Rasulullah efendimize vahy edilmesi, kitabın içinde en güzel kıssanın Rasulullah efendimize anlatılması ve onun şahsında tüm
insanlığa hediye edilmesi. En güzel rüya Yusuf (a.s)’ın
rüyasıdır. Gerçekten okuyup anladığımız zaman bize çok büyük dersler verecek,
bizi tüm kâinata etkin ve egemen olan Rabbimizin kaderi, takdiri ve mutlak güç
ve kudretiyle karşı karşıya getirecek. Bize hayata egemen tek varlık olarak
Rabbimizi tanıtacak. İşte bakın sûre kıssaların en güzeli olan Yusuf aleyhisselâmın, babası Yakup aleyhis-selâm
ve kardeşleriyle ilgili kıssasının gündemiyle söze başlı-yor.
5. “Babası şunları söyledi: “Oğulcuğum! Rüyanı kardeşlerine
anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar; zira şeytan insanın apaçık düşmanıdır.”
Babası Yakub
(a.s) dedi ki, ey oğulcuğum rüyanı kardeşlerine anlatma. Yoksa sana bir tuzak
kurarlar. Unutma ki şeytan insan için apaçık bir düşmandır. Kardeşlerde kıskançlık
özelliği vardır. Kardeşler, kardeşlerin yükselmesini hazmedemezler, çekemezler.
Kardeşler, kardeşlerinin kendilerinden ayrıcalıklı özelliklerine tahammül edemezler.
İşte oğlu Yusuf’un rüyasını dinleyen, rüyasında oğlunun yükselişini gören ve
öteki oğullarını çok iyi bilen Yakub (a.s)’ın küçük evlâdına tavsiyesi böyleydi. Oğlum, sakın bu
rüyanı öteki kardeşlerine anlatma, çünkü onlar seni kıskanarak sana bir tuzak
kurarlar. Sana bir kötülük yapmaya kalkarlar. Çünkü şeytan insan için apaçık
bir düşmandır. Şeytan onları sana bir kötülük yapmaya teşvik eder de onlar sana
ilişmeye kalkışabilirler.
Öteki kardeşler büyüktü, güçlüydü.
Sayıları kabarık ve Yusuf küçüktü. Yusuf’un karakteri güzel, Yusuf’un geleceği
parlaktı. İşte görülen rüya bunu ortaya koyuyordu. Peygamberlik makamı yorumladı
rüyayı. Yakub (a.s) risâletle
yorumladı rüyayı. Rüyada görülen güneş Hz. Yakub’du, ay Yusuf (a.s)’ın üvey
annesi Yakub (a.s)’ın ha-nımıydı, yıldızlar ise, on bir yıldız ise on bir kardeşti. Yakub (a.s) bunu anlamıştı.
6. “Rabbin seni böyle rüyandaki gibi seçecek, sana rüyaları
yorumlamayı öğretecek; daha önce, ataların İbrahim ve İshak'a
nîmetlerini tamamladığı gibi sana ve Yakub soyuna da
tamamlayacaktır. Doğrusu Rabbin bilir, Hakîmdir.”
İşte bu rüyada gördüğün gibi
Rabbin seni seçecek, seni Rab-bin kendisine ayıracak,
seni elçi seçerek insanların en şereflilerinden, en seçkinlerinden kılacak. O
gördüğün rüya senin geleceğini gösterir. İleride Rabbin sana peygamberlik
verecek ve herkesi sana boyun büktürecek,
hadiselerin, haberlerin tevilini, olayların yorumunu, düşlerin, rüyaların
yorumunu, hayatın problemlerinin çözümünü, çözüm yollarını öğretecek. Rabbin
Alîmdir, Rabbin Hakîmdir. Allah her şeyi bilen ve hikmetle hükmedendir. Olmuşu
da, olacağı da en iyi bilen Allah’tır. Kimi elçi seçip şereflendireceğini, bu
işe en lâyık kimin olduğunu en iyi bilen Odur. Yusuf (a.s) Kerîm bir
silsilenin, şerefli bir soyun çocuğuydu.
Yusuf
(a.s)’ın babası Yakub
(a.s), Yakub (a.s)’ın babası
İshak (a.s), İshak (a.s)’ın babası da büyük ata İbrahim (a.s) dır. Kerîm bir atanın
Kerîm bir torunu Yusuf (a.s) peygamber olacaktı.
7. “Andolsun ki, Yusuf ve
kardeşlerinin olayında, soran-lara nice ibretler
vardır.”
Muhakkak ki Yusuf ve kardeşleri
kıssasında soranlara, ibret almak isteyenlere âyetler, dersler, ibretler
vardır. Mekke’de ehl-i kitap kimsenin bilmediği,
kendilerinin de tam olarak bilmedikleri bu soruyla Rasulullah
efendimize gelmişlerdi. Ey Muhammed, anlat bize, İsrâil oğulları, Yakub çocukları Mısıra nasıl gitmişlerdir? diye sorarak onun
peygamberliğini imtihan etmek isterler. Bu konuyu içlerinde hiç bir bilen
yoktur. Güya kendilerince Rasulullah efendimizi
sıkıştıracaklar, peygamberin bilmediği, bilemeyeceği gaybî
bir konuda ondan bilgi isteyerek onun maskesini düşürecekler, peygamberi mars
edecekler.
Söyle bakalım ey Muhammed,
İbrahim (a.s)’ın oğlu, İshak
(a.s)’ın oğlu, Yakub (a.s)’ın oğulları, yâni İsrâil oğulları Mısıra nasıl
yerleşmişmişler? Ne işleri vardı onların Mısırda? Niye gitmişler, nasıl
gitmişler oraya? Bereketli toprakları, ataları İbrahim (a.s)’ın yurdu olan Filistin’i niye terk etmişlerdi? Bu iş nasıl
gerçekleşmişti? Onların hayatlarında neler olmuştu? Eğer gerçekten Allah
vahyine muhatap, Allah bilgisine açık bir peygambersen bütün bunları
bilebilirsin. Değilse bu gaybî bilgileri bilmene
imkân yok diyerek bu konuda ve başka konularda sordular.
İşte Rabbimiz onların
peygamberini zor durumda bırakmak, mat etmek için sordukları bu sorunun
cevabını son derece güzel bir şekilde, Ahsenü’l Kasas olarak ortaya koyuverdi. İşte kıssa:
8,9. “Kardeşleri: “Biz birbirimize bağlı bir topluluk olduğumuz
halde, babamız, Yusuf'u ve kardeşini daha çok seviyor. Doğrusu babamız apaçık
bir yanılma içindedir. Yusuf'u öldürün veya onu ıssız bir yere bırakıverin ki
babanız size kalsın; ondan sonra da iyi kimseler olursunuz” dediler.”
Hani bir vakitler Yusuf’un
kardeşleri şöyle demişlerdi. Yusuf ve kardeşi Bünyamin
babamıza karşı bizden daha sevimlidir. Yusuf ve kardeşi ifadelerinden
anlaşılıyor ki Yusuf ve kardeşi Bünyamin ana baba bir
kardeşler iken, diğer on kardeş bunların sadece baba bir kardeşleridir. O ikisi
babamıza daha sevimlidir. Üstelik biz onlardan daha güçlü ve kuvvetli olduğumuz
halde. Bizler kendi aramızda birbirine bağlı bir topluluk olduğumuz halde
babamız Yusuf’u ve kardeşini daha çok seviyor. Kabilenin yükünü bizler
çektiğimiz halde babamız bizi onlardan daha az seviyor. Böyle davranmakla babamız
apaçık bir yanılgı içindedir. Bizim gibi sorumluluk yüklenebilecek bir durumda
olan güçlü, kuvvetli oğullarını bırakır da nasıl onları sevebilir? diye si-tem
ediyorlardı. Ve bu problemi halletmenin bir yolu olarak da bir birlerine şöyle
dediler:
Yusuf’u
öldürün, yahut da onu bir yere atıp bırakın ki böylece babanızın yüzü, sevgisi
sadece size yönelsin. Böylece babanızın sevgisi, ilgisi size düşerse o zaman
siz sâlihlerden olursunuz. Bu işi yaptıktan sonra
döner yine sâlihlerden olursunuz. Evet bir yandan
Allah’ın haram kıldığı bir eylemi işlemeyi düşünen, diğer yandan da Allah’a
kulluktan vazgeçmeyen bir ruh haleti sergiliyorlar. Bu ruh halini taşıyan
insanlar günâhı işleyecekleri zaman imanlarını bir kenara koyarak günâhı
işlerler. Kendilerini rahatsız eden vicdanlarını da tevbeyle
rahatlatıp sustururlar. Nasıl olsa tevbe ederim,
Allah elbette kabul eder derler. İşte Yusuf’un kardeşleri de aynı yola baş
vuruyorlardı. Hele şu önümüzdeki engeli bir kaldıralım, sonra tevbe eder iyilerden oluruz diyorlardı. Aralarında bu
konuyu tartıştılar da:
10. “İçlerinden biri: Yusuf'u öldürmeyin, onu bir kuyunun
derinliklerine bırakın. Böyle yaparsanız yolculardan onu bulup alan olur”
dedi.”
İçlerinde
bir sözcü dedi ki, Onu öldürmeyin. Onu bir kuyunun derinliklerine atın. Böyle
yaparsanız onu yolcular alır. Oradan geçen bir kervan bir yitik lukata, bir yitik mal olarak alsın. Eğer yapacaksanız böyle
yapın ve ondan kurtulun dedi. Diğerlerinden daha merhametliydi o kardeş. Ya da Allah ona bu rolü oynatıyordu da küçük kardeşinin
ölümüne razı olmuyordu. Kaderin seyrine uygun bir teklifte bulundu. Çünkü
Allah’ın takdirine göre Yusuf ölmeyecekti.
11,12. “Bunun üzerine “Ey babamız! Yusuf'un iyiliğini
istediğimiz halde, onu niçin bize emniyet etmiyorsun? Yarın onu bizimle beraber
gönder de gezsin oynasın, biz onu herhalde koruruz” dediler.”
Dediler ki ey babacığımız, sana
ne oluyor ki Yusuf’u bize emânet etmiyorsun? Yusuf konusunda bize niye
güvenmiyorsun? Oysa biz onun hakkında gerçekten samimiyiz. Biz onun iyiliğini
isteyenleriz. Bizimle birlikte koşsun, oynasın, gönlünce eğlensin. Biz onu
koruyup gözetiriz, ona göz kulak oluruz. Bizim onu muhafaza edeceğimizden endişen
olmasın, güven bize dediler.
13. “Babaları! “Onu götürmeniz beni üzüyor; siz farkına
varmadan onu kurdun yemesinden korkarım” dedi.”
Yakub (a.s) dedi ki, onu götürmeniz
gerçekten beni üzer. Korkarım ki onu kurda yedirirsiniz. Ondan gafil olduğunuz
bir anda kurda yedirmenizden korkuyorum, endişeleniyorum. Koruyamazsınız da bir
kurt yer onu, bir kurt kapar.
14. “Andolsun ki, biz kuvvetli
bir toplulukken kurt onu yerse, biz âciz sayılırız” dediler.”
Dediler ki, andolsun
ki biz güçlü kuvvetli olduğumuz halde, birini kollayabilecek bir durumda
olduğumuz halde onu kurt yerse o zaman biz zarara uğrayanlardan oluruz. Biz
kaybedenlerden oluruz.
15. “Yusuf'u götürüp bir kuyunun derinliklerine bırakmayı
kararlaştırdılar. Biz ona, kardeşlerinin bu işlerini kendileri farkına varmadan
haber vereceksin, diye vahy ettik.”
Ne zaman ki onu alıp götürdüler,
onun hakkında kuyunun de-rinliklerine atmaya karar
verdiler. Biz de vahy ettik Yusuf’a kuyunun
derinliklerinde. Andolsun ki ey Yusuf, sen onlara bu
işi haber vereceksin. Andolsun ki kendileri
habersizken bu yaptıklarını onlara haber vereceksin. Onlar bilmiyorlar. Onlar
anlamazlar, onların hiç bir şeyden haberleri yoktur. Bizim Yusuf’u seçtiğimizi,
Yusuf’a değer verdiğimizi, Ona vahy ettiğimizi
bilmiyorlardı onlar. Onlar bir gün bu kuyunun seni nerelere taşıyacağını,
karşılarına nasıl bir konumda çıkacağını bilmiyorlardı. Seni kuyuya atma cürümünün
karşılığında başlarına nelerin geleceğini bilmiyorlardı. Aylar, yıllar geçecek Yusuf bir gün karşılaşacak kendisini kuyuya atan,
kendisinden kurtulmaya çalışan kardeşleriyle. Bir gün gelecek haber verecek
onlara niçin oraya attıklarını. Soracak onlara sebep neydi diye. Evet bunlar
ileride başlarına gelecekti, ama şu anda onlar bundan habersizdiler. Attılar
kuyuya ve artık kurtuldular Yusuf’tan. Kurtuldular babalarının Yusuf’a
meylinden. Artık babaları tüm sevgisini kendilerine yönlendirecek. Onlarda tevbe edip sâlihlerden olacaklar?
16,17. “Akşam üstü ağlayarak babalarına geldiklerinde:
“Ey babamız! İnan olsun biz yarış yapıyorduk; Yusuf'u eşyamızın yanına
bırakmıştık; bir kurt onu yedi. Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen bize
inanmazsın” dediler.”
Bir yatsı vakti ağlaya, ağlaya
babalarına geldiler. İğrenç bir ağlamayla geldiler. Rol yaparak geldiler.
Riyakarca bir tavırla geldiler. İçlerinde Yusuf probleminden kurtulmanın
sevinci, ama dışarıdan da riyakarca bir üzüntüyle geldiler. Ağlamanın en
adisiyle, en çirkiniyle babalarının karşısına çıktılar. Arkasında kahkahalar attıkları
bir ağlamayla. Üzgün ve ağlamaklı bir edayla dediler ki, ey babamız biz gittik
ve yarış yaptık. Yusuf’u da yiyeceklerimizin, eşyalarımızın başında bıraktık.
Fakat Onu kurt yemiş. Gerçi biz sana doğruyu söyleyenlerden olsak da sen bize
inanmayacaksın.
Babalarının
uydurdukları bir yalanla kendilerine asla inanmayacağını da biliyorlar. Zira
kendilerini bile inandıramadıkları bir konuya bir peygamber olan babalarını inandırmaları
elbette mümkün olmayacaktı.
18. “Üzerine başka bir kan bulaşmış olarak Yusuf'un
gömleğini de getirmişlerdi. Babaları: “Sizi nefsiniz bir iş yapmaya sürükledi;
artık bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınıza ancak Allah'tan yardım
istenir” dedi.”
Yusuf’un gömleğini yalancı bir
kanla getirdiler. Yalandan kan sürülmüş bir şekilde onun gömleğini getirdiler.
Bir başka kanla sürülmüş Yusuf’un gömleğini parçalanmamış bir vaziyette
getirdiler. Yusuf’u kurt yemişti ama gömleği parçalanmamıştı. Yusuf’unun gömleği
baba Yakub’un önünde duruyor. Dedi ki Yakub (a.s), bilâkis nefsiniz size bunu böyle gösterdi.
Nefsiniz sizi yanıltıp böyle bir şeye sürüklemiş. Bundan sonra bana düşen iş
ise sabrı cemildir, güzel bir sabırdır. Sizin bu düzdüklerinize, bu uydurduklarınıza
karşı Allah benim yardımcımdır. Ben Ona sığınıyor, Ona dayanıyor ve işimi Ona
havale ediyorum. O bu konuda en güzelini ortaya koyacaktır. Başka ben ne
yapabilirim dedi. Kadere teslim olmanın dışında elimden bir şey gelmez dedi.
Allah’ın kendisi ve oğlu hakkında belirlediği kadere razı olup teslimiyet
ortaya koyarak kendini, işini Ona bağımlı kıldı, Ona havale etti. Sabır budur
zaten. Allah’ın imtihan sorularına teslimiyet.
Resul-i Ekrem efendimizin bir
hadislerinde beyanıyla sadme-i ûlâda,
ilk sadmede kişinin sabretmesi sabr-u cemildir. Evin
yandı haberi, baban öldü haberi, oğlun öldü haberi kişiye ilk verildiğinde,
haberin ilk sadmesiyle karşı karşıya kaldığı anda kişinin sabretmesi sabr-u cemildir. Değilse bir ay geçtikten
sonra ona sabret demenin anlamı kalmayacaktır. İşte Allah’ın elçisi Yakub (a.s) bu haber kendisine ilk verildiği anda
yıkılmadı, dengesini kaybetmedi güzel bir sabırla sabretti.
19. “Bir kervan geldi, sucularını gönderdiler; sucu kovasını
kuyuya saldı, “Müjde! İşte bir oğlan" dedi. Yusuf'u alıp onu ticari bir
mal olarak sakladılar. Oysa Allah yaptıklarını bilir.”
Bir kervan gelmeliydi. Bir kervan
uğramalıydı oraya. senâryoyu böyle yazmıştı Allah. Takdir böyleydi. Bir kervan
rolünü oynamalıydı. Ve işte geldi kervan. Gönderdiler sucularını kuyuya. Sarkıttılar
kovayı. Su yoktu kuyuda. Ama olsun sarkıtılmalıydı kova kuyuya. Bağırdı kovayı
çeken adam, müjde, müjde işte bir oğlan! Güzel bir çocuk çıktı kuyudan. Onu
sakladılar, gizlediler. Bir ticaret metaı ola-rak
sahiplendiler onu. Oysa Allah onların rollerini en iyi bilendir.
20. “Onu yanlarında alıkoymak istemedikleri için ucuz bir
fiyata, bir kaç dirheme sattılar.”
Yusuf’u yanlarında bulundurmak
istemediler de ucuz bir fiyata, sayısı belli bir kaç dirheme satıverdiler.
Onlar Onu pek önemsemediler. Çok az bir paraya ellerinden çıkardılar. Zaten ona
pek de istekli değillerdi. Evet kardeşlerinin kendisine ihanetlerinden sonra
Yusuf (a.s) artık pazarda satılan bir köleydi. Hem de satıcıları tarafından ki
bunlar artık kardeşleri midir? yoksa kervan mıdır? çok az bir değere satılmış
küçücük bir köledir. Allah tarafından seçilmiş, yüce makamlara doğru tırmanan
Yusuf insanların bilmediği bir hayatın içinde, kendisinin de bilemediği bir kaderin
içinde değersiz bir köle. Ama köle de olsa değerini bilenleri çıkaracak
Rabbimiz onun karşısına. İşte çıktı bile.
21. “Mısır'da onu satın alan kimse karısına: “Ona güzel
bak, belki bize faydası olur yahut da onu evlât ediniriz” dedi. Biz işte
böylece Yusuf'u o yere yerleştirdik; ona, rüyaların nasıl yorumlanacağını
öğrettik. Allah, işinde Hakîmdir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”
Mısırda onu satın alan Azîz dedi
ki karısına, ona güzel davran, ona iyi bak, ona ikramda bulun, onun yerini üstün
tut. Umulur ki bize bir yararı dokunur. Yahut onu evlât ediniriz. Yıllar sonra
Mısırdan, Firavunun zulmünden kaçarak Medyen’e gelen Hz. Musâ (a.s)’ın kıymetini bilip
ona ikramda bulunan Şuayb (a.s)’ın
kızları gibi. Allah, Yusuf (a.s)’ın karşısına da onun
değerini bilecek, ona ikramda bulunacak Mısırın Azîzini hazırlıyordu. Böylece
Yusuf’u yeryüzüne yerleştirdik. Yusuf’u dünya devletinin merkezine, dünya
siyasetinin merkezine yerleştirdik ki böylece o hadiseleri iyi görsün, olayları
iyi tahlil etsin, devlet yönetimi konusunda bilgi sahibi olsun. Toplum idaresini
iyi anlasın. Rüyaların yorumunu, hayatın problemlerini insanlara bildirsin.
İnsanları çözümsüzlüklerden kurtarsın ve bunu en güzel şekilde yapsın diye.
Çünkü Mısır o günün dünyasında en büyük kültür ve Medeniyet merkeziydi. Bu
yüzden böyle bir ülkeyi yönetmek için bir eğitimden geçmesi
gerekiyordu. İşte bunun içindir ki Rabbimiz onu bir devlet adamının evine
yerleştirdi.
Varsın
kardeşleri atsınlar kuyuya onu. Varsın ondan kurtulduk diye sevinsinler. Varsın
satsın kervandakiler onu değersiz bir meta gibi. Varsın Mısır Azîzi bir köle
diye satın alsın onu. Allah ona değer vermekte ve onun için güzel kaderler
ayarlamaktadır. Tüm işleri bilen, düzenleyen Odur. Yusuf’un kaderi de,
kardeşlerinin kaderi de, kervanın kaderi de, Azîzin kaderi de, tüm dünyanın
kaderi de Allah’ın elindedir. O Allah yaptığı her şeyi bir hikmetle yapmaktadır.
Dilediğini baş yapar, dilediğini zelil eder. Onun iradesinin önüne hiç kimse ge-çemez. Ama insanların çoğu
bunu bilmiyorlar, bilemiyorlar.
22. “Erginlik çağına erince ona hikmet ve bilgi verdik.
İyi davrananları böyle mükâfatlandırırız.”
Ne zaman ki Yusuf rüştüne erdi,
ne zaman ki ergenlik çağına ulaşıp beden ve kuvvetinin kemal çağına ulaştı Biz
Ona hüküm verdik. Biz ona hüküm, hikmet ve bilgi verdik. Böylece onu muhsinlerden kıldık. İşte biz muhsinleri
böylece mükâfatlandırırız. Allah’ı görüyormuşçasına Ona kulluk yapanları işte
böylece mükâfatlandırırız buyuruyor Rabbimiz. Evet böylece Onu elçilerimizden
yaptık. Biz ona hikmet ve ilim verdik ifadesi ona peygamberlik lütfettik anlamına
gelmektedir. Hüküm otoriteyi, gücü temsil eder, ilim de vahyi temsil eder. Yâni
halkın işlerini düzenlesin diye, insanlar arasında adâletle hükmetsin diye Biz ona güç kuvvet ve peygamberlik verdik
diyor Rabbi-miz.
Evet
olgunluk çağında genç ve güzel bir delikanlı. Ülkesinden, ailesinden uzak
diyarlarda bir ailenin evinde. Yalnızlığı, gurbeti so-lukluyor. Bakın onu ilk imtihanı şöyle bekliyordu:
23. “Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapıları
sıkı, sıkı kapadı ve “Gelsene” dedi. Yusuf: “Günâh işlemekten Allah'a
sığınırım, doğrusu O Allah benim efendimdir; bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar
şüphesiz başarıya ulaşamazlar” dedi.”
Evinde bulunduğu kadın, efendisi
Azîzin karısı Yusuf’un sahibesi evinde Onun nefsinden murad
almak istedi. Evinde Ondan faydalanmak, Ona sahip olmak istedi. Kapıları sıkı
sıkıya kilitledi ve haydi ey Yusuf seni istiyorum, beri gelsene dedi. Yanıma gel
dedi. Yusuf: Allah’a sığınırım! Çünkü O benim Rabbimdir. O Allah benim hayat
programımı, yaşam biçimimi belirleyendir. Ben Rabbimin emir ve yasaklarına
nasıl karşı gelip zâlimlerden olabilirim? O Rabbim ki kardeşlerimin ihanetiyle
bir köle olarak satıldıktan sonra beni böyle güzel bir evde yerleştirerek bana
ikramlarda bulunmuştur. Bana ikramlarda bulunan Rabbime karşı ben böyle bir
şeyi yapmaktan Ona sığınırım dedi.
Ya da maazallah, senin kocan benim efendimdir. O benim
velînîmetimdir. Kocan bana güzel baktı. Yerimi güzel tuttu. Efendim bana değer
verip iyilikte bulundu. Allah korusun, ben ona nasıl ihanet edebilirim?
Haksızlık yapanlar, zâlimler, olmaması gereken yerde olanlar, yapılmaması
gereken şeyleri yapanlar asla felaha ermezler. Allah saklasın, onun iyiliğine
karşılık ben böyle bir şeyi nasıl yapabilirim? Ben nasıl zâlim ve nankörlerden
olabilirim? dedi. Ama kadın çok arzuluydu. Çok istiyordu Yusuf’u. Kararlıydı kadın,
bu işi kafasına koymuştu.
24. “Andolsun ki kadın Yusuf'a
karşı istekli idi; Rab-binden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti.
İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Doğrusu o bizim çok samimi
kullarımızdandır.”
Andolsun ki kadın Yusuf’a karşı çok
istekliydi. Eğer Yusuf Rabbinin burhanını, delilini görmeseydi, Rabbinin zinayı
yasaklayan deliline muttali olmasaydı O da o kadına yöneldi gittiydi. Kolay bir
şey değildi bu. Cinsel meyil sadece tenasül uzvunun meyli değildir. Cinsel arzu
tüm vücudun meylidir. Yâni 200 tonluk bir tırı
yokuşta durdurmaya benzer bu. Kolay değil Allah öyle bir ortamda bırakmasın hiç
birimizi. Genç bir insan ve karşısında da her şeyiyle kendisine teslim olmuş,
ısrarla kendisini zorlayan güzel bir kadın vardı. Bu kadın Onun sahibesiydi.
Onun elinde büyümüş, onun sarayındaydı Yusuf. Onun evinde ve onun odasında.
Kimsenin şüpheleneceği bir durum da yoktu. Karşı koymanın zor olduğu bir
ortamda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Gençlik, fıtrat, istek ,arzu ve imtihan.
“Eğer
Allah'ın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, hiç biriniz ebedîyen temize
çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işitir ve bilir.”
(Nur 21)
Evet eğer
üzerinizde Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı sizden hiç biriniz temiz
olamazdı, temiz kalamazdı. Lâkin Allah dilediklerini, temizleri, temiz olmak
isteyenleri, temizlik isteyenleri temizler, tezkiye eder. Çünkü Allah işitendir,
bilendir. Kimin temiz bir hayat istediğini, kimin namuslu bir hayatın peşinde
olduğunu, kimin de günâh dolu, pislik dolu bir hayatın cazibesine kapıldığını
Allah en iyi bilendir. İnsanların ne niyet taşıdıklarını, kalplerinde neleri
tasarladıklarını, nelerden hoşlanıp nelerden nefret ettiklerini en iyi
bilendir. Ve onun için de kime takva, temizlik vereceğini, kimi rezil ve rüsva
edeceğini bilendir.
Yâni
öyleyse şu toplumda Şeytana rağmen, Şeytan vahiylerine rağmen temiz bir hayat
yaşayanlar, temiz kalabilenler kesinlikle bilesiniz ki ancak Allah’ın lütfu ve keremiyle bunu becerebilmişlerdir. Onun için
bizler de sürekli Rabbimize sığınmak, Ondan istemek, Ona yalvarıp yakarmak
zorundayız. Ya Rabbi bizleri koru, bizden bu lüt-funu esirgeme. Ya Rabbi biz temiz olmak istiyoruz. Hanımlarımızla,
çocuklarımızla temiz bir hayat yaşamak istiyoruz. Şunu kesin biliyoruz ki bu
kadar pis insanların içinde sen temiz kılarsan, sen korursan ancak biz temiz
kalabiliriz. Sen bizi korursan biz korunmuş oluruz de-mek
zorundayız. Temiz olmak, temizliği seçmek ve bu konuda Allah’a sığınmak
zorundayız.
Evet Yusuf
(a.s) çetin bir imtihanla karşı karşıyaydı. Ama Rab-bi
koruyacaktı Yusuf’u. Çünkü O seçilmişlerdendi. O yücelere doğru tırmanacak,
yüceldikçe yücelecekti. Onun nesebi Kerîmdi, tertemizdi. Atalarında böyle bir düşüklük
yoktu. O İbrahim oğlu, İshak oğlu, Ya-kub oğluydu. Allah’ın izni ve
yardımıyla ayağı kaymayacaktı orada. Atalarında olmayan bir iffetsizliğe düşmeyecekti.
O kıyâmete kadar bir iffet abidesi olarak Allah’ın kitabında örnek olarak kıyâmete
kadar yerini alacaktı. Kolay bir imtihan değildi bu, ama Allah’ın koruduğu
başarabilirdi bunu. Allah’ın koruduğu korunabilirdi bundan.
Rabbimiz buyuruyor ki işte Biz
böylece onu bu kötülükten koruduk, bu imtihandan yüz akıyla çıkardık, çünkü O
Bizim samimi kullarımızdandı. Muhlislerdendi. Hayatını Allah için yaşayan,
Allah yasalarına teslim olan kullarımızdandı. Şartlar tamamen Züleyha’nın lehine hazırlanmış da olsa Biz onu koruduk
diyor Rabbimiz. Allah’ın koruduğunu kim saptırabilir de? Allah’a samimi kul
olanı kim yoldan çı-karabilecek de?
İstediği
kadar kardeşleri onu köle olarak satsınlar. İstediği kadar sahibesi ona sahip
olmaya çalışsın. Allah koruduğunu koruyacaktır. İnsanlar rollerini
oynayacaklardı, ama devrede Allah vardı. Yusuf iradesi dışındaki Allah takdirlerine
boyun büküyordu. Kardeşleri tarafından kuyuya atılışına rıza göstermeliydi.
Kervan tarafından satılmasına razı oluyordu. Bunlar olacaktı, ama burada
kadının kendisine sahip olmasına asla rıza göstermemeliydi. Çünkü eğer o kadının
arzusuna boyun bükseydi kaybedecekti. Ama bu çetin imtihanı kaybetmeyecekti
Yusuf. Kazanmaya devam edecekti. Belki bu teslim olmayışının karşılığında Onu sıkıntılı
günler bekliyordu. Zindan bek-liyordu, mahrumiyetler
bekliyordu. Ama ne olursa olsun imtihanı kazanmalıydı. Allah’ın yardımıyla bu
badirelerden alın akıyla karşıya geçip başaranlardan
olmalıydı.
Ve işte Allah korudu onu. Kimi
korumaz da Allah? Kendisine sığınan, her şart altında kendisine kulluğa azim
gösteren hangi kulunu, hangi müslümanı koruyup kollamamış
da Rabbimiz? Tarih bunun canlı örnekleriyle doludur. Kim Allah’ı mutlak güç ve
kuvvet sahibi bil-miş, kim güç kaynağıyla irtibatını
kesmemişse, mutlaka korunmuş ve başarıya ulaştırılmıştır.
25. “İkisi de kapıya koştu, kadın arkadan Yusuf'un gömleğini
yırttı; kapının önünde kocasına rastladılar. Kadın kocasına “Ailene fenalık
etmek isteyen bir kimsenin cezası ya hapis ya da can yakıcı bir azab olmalıdır”
dedi.”
İkisi de, Yusuf ta, kadın da
kapıya doğru koştular. Kadın Yusuf’un arkasından yetişip gömleğini arkasından
çekip yırttı, parçaladı. Gömlek yine gündemdeydi. Kardeşlerinin yalancı bir
kana bulayıp da babalarına onu kurt yedi, işte gömleği diye Yakub
(a.s)’ın önüne attıkları gömlek. Yusuf bir belâdan
kaçarken kadının arkadan çekip yırtığı gömlek.
Evet, hemen koşarlarken tam
kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Evin efendisiyle kapıda
karşı karşıya geldiler. Suçüstü bir pozisyonda yakalanan kadın hemen ileri
atılıp dedi ki, senin eşine fenalık düşünen, kötülükle yaklaşmak isteyen bir
kimsenin cezası nedir? Ya zindan, ya
da acıklı bir azaptan başka ne olabilir? dedi. Önce hapsi teklif ediyor. Çünkü
kadın istiyor ki Yusuf ölmemeli, öldürülmemeli. O hayatta olmalı ve gözünün
önünde olmalı. Bir gün elbette ona sahip olabilmeyi, ondan murad
almayı hep düşlemeli. Hep onun hayaliyle, ona kavuşmanın beklentisiyle
yaşamalıydı. Çünkü gözü, gönlü Yusuf’tan başkasını görmüyordu. Onun için önce
zindan, sonra da ölümden söz etti.
O ortamda, o münâkaşa ortamında
elbette Yusuf tepkisiz ve sessiz kalmayacaktı. Ortada bir suçlama vardı. Masum
olduğu halde bir iftiraya kurban gitmesi söz konusuydu. Bakın Yusuf dedi ki:
26,27. “Yusuf: “Beni kendine o çağırdı” dedi. Kadın tarafından
bir şahit, “Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, erkek
yalancılardandır; şâyet gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir,
erkek doğrulardandır” diye şahitlik etti.”
Beni kendine çağıran odur. Bana
sahip olmayı o istedi. Senin karın benden faydalanmak istedi. O arzuladı bunu.
Ben asla böyle bir şeyi düşünmedim. Ben asla Rabbime ve sana ihaneti aklımdan geçirmedim.
Kadının ehlinden bir şahit de şahitlik yaparak dedi ki, eğer gömlek önden yırtılmışsa
kadın doğru söylüyor, Yusuf yalan söylüyor. Kadın kendisine saldıran Yusuf’tan
kurtulabilmek için mücâdele verirken onun gömleğini yırmıştır. Saldırgan
Yusuf’tur kendisini, namusunu koruyan da kadındır. Yok eğer gömlek arkadan yırtılmışsa
kadın yalan söylüyor, Yusuf doğru söylüyor. Çünkü o zaman Yusuf kadından
kaçmaya çalışmış ve kadın da onu arkadan kendisine doğru çekerek gömleğini
yırtmıştır dedi. Gerçekten çok hoş, çok nezih bir ifade. Ne Yusuf ne de kadın
aslında isim olarak geçmiyor.
Çok hoş bir çözüm. Öyle değil mi?
Eğer onu Yusuf zorlamış olsaydı bu işe kadının gömleği yırtılmalıydı. Arzulayan,
sahip olmak için zorlayan Yusuf olsaydı elbette kadında sıkıntı olması gerekirdi.
Ama yırtılan gömlek Yusuf’undu. Ama olsun burası saraydı. Devlet eviydi orası.
Koskoca bir sarayda, koskoca bir devlet reisinin karısı karşısında Yusuf ne ki?
Yusuf orada sadece bir köleydi. Elbette böyle bir durumda asil, soylu bir kadın
değil Yusuf suçlanmalıydı. Ortada bir suç varsa elbette ilk önce Yusuf’un
üzerinde düşünülmeliydi. Suçsuz bile olsa o suçlanmalıydı. Saray suçlu olamaz
ki. Devlet adamları suçlu olamazlar ki. Dokunulmazlar nasıl suçlu olabilirdi?
Halk karşısında devlet nasıl suçlu olabilirdi? Halk suçlu olur, köleler suçlu
olur, zayıflar suçlu olur. Evet Yusuf burada suçluydu. Potansiyel suçluydu ama
şahide göre de durum tamamen farklı.
28,29. “Kocası gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce,
karısına hitaben “Doğrusu bu sizin hilenizdir, siz kadınların fendi büyüktür”
dedi. Yusuf'a dönerek: “Yusuf! Sen bundan kimseye bahsetme”; kadına dönerek:
“Sen de günâhının bağışlanmasını dile, çünkü suçlulardansın" dedi.”
Baktılar
gördüler ki gerçekten gömlek arka taraftan yırtılmış. Suçlu belliydi. Kadın
suçlu, Yusuf suçsuzdu. Dedi ki Azîz, Yusuf’un sahibi, bu sizin
tuzaklarınızdandır. Bu siz kadınların hilelerindendir. Muhakkak ki sizin mekriniz, sizin tuzaklarınız, sizin fendiniz pek çetindir,
çok büyüktür. Evet kadının tuzağı pek azîmdir. Kitabımız bir başka âyetinde
şeytanın mekri, şeytanın tuzağı pek zayıftır buyuru-lurken, burada kadınların tuzakları pek büyüktür deniyor.
İşte bir kadının tuzağı Yusuf (a.s)’ın geleceğini
hazırlıyordu. Büyük tuzaklardan, kardeş tuzağından geçen Yusuf bu tuzaktan da,
kadın tuzağından da geçecekti. Ve daha tuzaklar devam
edecekti.
Kadının
kocası Yusuf’un suçsuz olduğunu anlamıştı, ama ve-zir
olmanın, devlet adamı olmanın sorumluluğu ile olayı örtbas etmek istedi.
Yusuf’tan da bu olayı unutmasını istedi. Dedi ki ey Yusuf gel sen bu işten
vazgeç, unut gitsin bu işi dedi. Sakın bunu kimseye söyleme dedi. Ve sen ey
kadın günâhkâr olduğunu anla ve istiğfarda bu-lun, Af
dile Allah’tan nedir bu yaptığın? dedi. Ama dedikodulara engel olamadı. Vezirin
karısı dillere düşmüştü.
30. “Şehirde bir takım kadınlar: “Vezirin karısı kölesinin
olmak istiyormuş; sevgisi bağrını yakmış; doğrusu onun besbelli sapıtmış
olduğunu görüyoruz” dediler.”
Şehrin ileri gelen kadınları,
saray çevresindeki kadınlar dedikodu yapmaya başladılar. Dediler ki, Azîzin
hanımı genç kölesine gönlünü kaptırmış. Kölesine sahip olmak istemiş. Kölesine
sevgiyle bağlanmış, onu çok sever olmuş. Olacak şey midir bu? Bir Azîzin karısı
nasıl böyle bir köleye gönül kaptırır? Gerçekten biz onu apaçık bir sapıklık içinde
görüyoruz. Böyle saygın bir kadın nasıl kölesine sahip olmak ister? diye
dedikoduya başlarlar. Bilmiyorlar ki o kadının nasıl bir halet-i ruhîye içinde
olduğunu. Bilmiyorlar ki Yusuf’un nasıl bir genç olduğunu?
31. “Kadınların kendisini yermesini işitince onları dâvet
etti; koltuklar hazırlandı; geldiklerinde her birine birer bıçak verdi.
Yusuf'a: “Yanlarına çık” dedi. Kadınlar Yusuf'u görünce şaşıp ellerini kestiler
ve “Allah'ı tenzih ederiz ama, bu insan değil ancak güzel bir melektir"
dediler.”
Kadın o kadınların kendisi
hakkında dedikodularını, kendisini kınamalarını, suçlamalarını işitince hemen
onlara haber gönderip dâvet etti. Bir yemek ikram etmek üzere evine, sarayına
çağırdı onları. Onlara güzel bir sofra
hazırladı, dayanıp yaslanacakları koltuklar hazırladı ve onlardan her birine de
birer bıçak verdi. Önlerindeki meyveleri soymak üzere birer de bıçak verdi
onlara. Kadınlar ellerindeki bıçaklarla meyveleri soymaya başladıklarında kadın
Yusuf’a der ki ey Yusuf çık onların karşılarına. Hepsinin görebileceği bir
mekânda Yusuf onlara göründü, öyle beğendiler, öyle yücelttiler ki Onu, öyle
hayran kaldılar ki Ona, öyle şaşırdılar ki Onu görünce heyecanlarından
ellerindeki bıçaklarla meyve yerine ellerini kestiler. Ve dediler ki hâşâ
lillah! Allah’ı tenzih ederiz, bu bir beşer
değildir. Bu bir insan değildir. Bu olsa, olsa Kerîm bir melektir, üstün bir
melektir dediler. Bir kere gördüler Yusuf’u. Ama Onun güzelliğine hayran kalıp
ellerini kestiler.
32. “Vezirin karısı: “İşte sözünü edip beni yerdiğiniz budur.
Andolsun ki onun olmak istedim, fakat o iffetinden
dolayı çekindi. Emrimi yine yapmazsa andolsun ki
hapse tıkılacak ve kahra uğrayanlardan olacak” dedi.”
Hedefine ulaşan kadın dedi ki
işte beni kınadığınız köle budur. İşte sözünü edip beni yerdiğiniz Yusuf budur.
Andolsun ki ben Onun nefsinden murad
almak istedim. İşte bana laf söylediğiniz, beni dilinize doladığınız manzara budur,
ortam budur. Gördünüz işte. İşte benim gönül kaptırıp sahip olmak istediğim
Yusuf budur. Ben Ona sahip olmak istedim, ama O iffetinden ötürü, namusundan
dolayı çekindi. O tertemiz kaldı. Kendini benim isteğimden korudu. Benim gibi
güzel bir kadın karşısında iffetini muhafaza etti O. Ama bundan sonra da emrettiğimi
yapmazsa hapse girecek ve aşağılananlardan olacaktır.
Kendisine
kafayı takmış bir kadın, kendisine baygın baygın
bakan kadınlar ve onların arasında iffet abidesi bir Yusuf. Saray, sa-rayın şımarık erkanının tehdidi ve zindan. İşte
imtihanların en zoru. Önceden olduğu gibi sadece bir kadın değil artık bütün
kadınlarla mücâdelesi başlıyordu Yusuf’un. Çünkü Onu gören öteki kadınlar da
Yusuf’a sahip olmayı planlayacaktı. Çünkü Onun karşısında hayran olmamak mümkün
değildi. O kadınlar için önemli olan Yusuf’a sahip olabilmekti. Zaten Azîz’in
karısının bu ahlâk dışı aşkını uluorta o kadınların yanında ortaya dökmesi o günün
Mısır’ının ahlâken sükutunu, iffet ve namus anlayışını ortaya koyuyordu. Mısır
sosyetesi bu durumdaydı.
Dikkat ediyorsanız öteki kadınlar
o kadına hiç bir şey demiyor ve onlar da Yusuf karşısında kendilerinden geçiyorlardı ve o kadın yerine kendilerini koyuyorlardı.
Evet şu anda bizim ülkenin sosyetelerinin de buna benzer yaptıkları
pisliklerinin yeni bir şey olmadığını anlıyoruz. Yeni ve ilericilik değildir bu
iffetsizlerin yaptığı şeyler. Çünkü kendilerinden binlerce sene önce de Mısırda
olup biten şeylerdi bunlar. Züleyha diyor ki, ben Onu
istedim, ama o benden kaçtı. Lâkin ben bu işin peşini bırakacak değilim. Eğer benim
arzuma boyun büküp teslim olmazsa O zindanı boylayacak ve kahra uğrayanlardan
olacak. Onun bu tehditlerini duyan Yusuf şöyle diyordu:
33. “Yusuf: “Rabbim! Hapis benim için, bunların istedik-lerini yapmaktan daha iyidir. Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan
onlara meyleder ve bilmeyenlerden olurum” dedi.”
Rabbim, benim için zindan
bunların beni çağırdıkları şeyden çok daha hayırlıdır. Zindan benim için
iffetimi kaybetmekten çok daha güzeldir. Bu kadınlar bana sahip olmaktansa,
Senin arzularını çiğnemektense, Sana karşı gelmektense ben zindana gitmeyi
tercih ederim. Eğer Sen rahmetinle bu kadınların tuzaklarından beni korumazsan,
bu kadınların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan korkarım ki ben onlara
meyledebilirim. Onlara eğilim gösterir ve cahillerden olurum. Ey Rabbim, ne
olur bana sahip ol, beni koru, bana yardım et. Beni onlara meylettirme. Bana
fırsat verme de ben böylece korunanlardan olayım.
Tüm
sosyetenin onayını almış, haklılığını ortaya koymuş ve arzularına teslim
olmadığı takdirde kendisini zindanla azapla tehdit eden bir kadının evinde.
Kendisini tahrik edecek tüm vasıtalar devreye sokulmuş. Her taraftan kendisine pusular
kurulmuş, şeytan da peşindedir. Tüm şartlar Onu bu işe zorlamaktadır. Ama ne
gam Yusuf sığınılacak makamı bilmiştir. Dövülecek hacet kapısını bilmiştir. Tam
bir teslimiyetle dua dua Allah’a yalvarıp yakarmaktadır.
Rabbim, Sen beni bilirsin, Sen benim yaratıcımsın, ben zayıfım, aleyhimdeki bu
tahriklerin benim dayanma gücümü aşmasından korkuyorum. Böyle her an kaybetme
ihtimalimin bulunduğu bir ortamda bulunmaktansa zindanı tercih ederim diyordu.
34. “Rabbi onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağına
engel oldu. Zira O, işitir ve bilir.”
Rabbi Ona icâbet buyurdu. Onun
duasını, yalvarışını kabul edip Ondan onların tuzaklarını giderdi. Onu onların
tuzaklarından korudu. Allah’ın koruması sonucu hiç bir kadın Ona sahip olamadı.
Ne Azîzin hanımı, ne de diğerleri. Kendisine pusu kuran tüm vasıtaları etkisiz
bıraktı Allah. Önceleri kendisine sahip olmak isteyen bir tek kadın vardı, ama
şimdi hepsi Onun için yanıp tutuşuyordu. Ama Rabbimiz koruyuverdi onların
tümünden Yusuf’u. Allah her şeyi işiten ve bilendir.
35. “Sonra kadının ailesi delilleri Yusuf'un lehine gördüğü
halde, onu bir süre için hapsetmeyi uygun buldu.”
Evet işte
bunca alâmet, bunca işaret açığa çıkıp Yusuf’un mâsumluğu herkesin gözünde
açığa çıktığı halde hakim güçlerin yasası, devlet yönetimi, kadınlarına sahip
olamayan idareciler Yusuf’u suçladılar ve Onu zindana attılar. Çünkü bu skandal
tüm ülkeye yayılmış ve devlet adamlarının itibarını tehlikeye sokmuştur. Onun
için saraylılar, idareciler kadınlarının yaptıklarını örtbas etmek için Yusuf’u
zindana atmakta buldular çareyi. Kadınlarını kontrol altında tutmanın en
kestirme yoluydu bu. Bunun için hukuk ayaklar altına alınmalıydı. Devlet
idarecilerinin suçlu gördükleri insanların sorgusuz sualsiz zindanlara atılması
Medeniyet kadar eskidir. Günümüz zâlimlerinin Mısırdakilerden hiç bir farkları
yoktur.
Zindan
mazlumların sığınağı. Zindan zâlimler
için karanlık, vahşi, ürpertici ama mazlumlar için aydınlık yolun
başlangıcı. Zindan şirke düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalanlar için Allah’a
ve Cennete açılan bir kapı.
36. “Hapse, onunla beraber, iki genç daha girdi. Biri,
“Rüyamda şaraplık üzüm sıktığımı gördüm” dedi; diğeri “başımın üzerinde,
kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm” dedi. “bize bunu yorumla; senin
iyi bir kimse ol-duğunu görüyoruz”
Evet Onunla beraber iki genç daha
zindana girmişti. O iki genç, iki zindan arkadaşı Yusuf’a geldiler ve her ikisi
de ayrı ayrı rüyalarını anlattılar. Onlardan birisi
dedi ki, ben rüyamda kendimi üzümden şarap sıkar gördüm. Diğeri ise, ben de
kendimi başımın üzerinde kuşların yediği bir ekmek taşırken gördüm. Başımın
üstünde taşıdığım ekmekten kuşlar yiyorlardı. Ey Yusuf bize bunu yorumla, bize
bunun tevilini haber ver. Biz seni muhsinlerden,
iyilik yapanlardan görüyoruz dediler.
Evet iki
zindan arkadaşının rüyalarını Yusuf (a.s)’a sormaları, onun hakkındaki bu şehadetleri, seni muhsinlerden
görüyoruz ifadeleri, Yusuf’a itaat tavırları ortaya koyuyor ki Yusuf zindanda
büyük bir saygınlık kazanmıştır. Gerek dışarıda, gerek içerde Onun mâsum olduğu
yayılmıştı. İffetini korumak için gösterdiği o büyük mücâdelesi herkes
tarafından biliniyordu.
37. “Yusuf: “Sizin rızıklanacağınız
bir taam size gelmez-den önce ben sizin sorduğunuz bilgileri vereceğim. Bu
Rabbimin bana öğrettiği bir bilgidir. Ben, Allah'a inanmayan ve âhireti inkâr eden, bir milletin dinini bırak-mışımdır.”
Yusuf dedi ki ben Allah’a
inanmayan, âhiret gününe inanmayan, âhiret gününü hesaba katmadan yaşayan bir milletin dinini,
yolunu, hayat programını terk ettim. Allah’ın ve âhiretin
hesabının kâfiri olan bir toplumun dinini terk ettim. Ve ben:
38. “Atalarım İbrahim, İshak ve
Yakub'un dinine uydum. Allah'a her hangi bir ortak
koşmak bize yaraşmaz; bu, Allah'ın bize ve insanlara olan lütfudur;
fakat insanların çoğu şükretmez” dedi.”
Atalarım İbrahim’in, İshak’ın, Yakub’un dinine, yoluna,
hayat tarzına uydum, tâbi oldum. Benim dinim, babam Yakub,
Onun babası İshak ve Onun da babası İbrahim’in
dinidir. Bizim Allah’a bir şeyi ortak koşmamız mümkün değildir. Allah’a şirk
koşmamız, hayatımızın bazı alanlarında Allah’tan başkalarını dinlememiz,
Allah’tan başkalarını söz sahibi kabul etmemiz bize hiç bir zaman yakışmaz. Biz
yaşadığımız hayatın her alanında yalnızca Allah’ı dinlemek, yalnızca Allah’ı
razı etmek, yalnızca Allah’a teslim olup, yalnızca Ona kulluk edip Ona hiç bir
yetki sınırlaması getirmemekle emrolunduk. Allah’ın
sıfatlarını, Allah’ın yetkilerini, Allah’ın otoritesini, hâkimiyetini hiç
kimseye vermemekle emrolunduk. Ve bu Allah’ın bize ve
tüm insanlara bir fazlı, bir lütfudur, ama insanların
pek çoğu şükretmiyorlar. Allah’ın verdiklerini Allah’a kulluk yolunda
kullanmıyorlar. Kendilerine lütuflarda bulunan Rab’lerine kulluğa yönelmiyorlar.
39. “Ey mahpus arkadaşlarım! Ayrı ayrı
bir sürü uydurma Rab’ler mi daha iyidir, yoksa her şeyden üstün tek Allah mı?”
Ey zindan arkadaşlarım, tek olan,
Kahhâr olan, mutlak güç kuvvet sahibi olan, kendisini
reddeden düşmanlarını kahretme, onlardan intikam alma kudretine sahip olan, göklere
ve yere egemen olan Allah mı hayırlı, yoksa birbirinden ayrı ayrı dünyalarda, ayrı özelliklerde kabul edilen tanrılar
mı? Allah mı daha hayırlı yoksa şu Onun berisinde Ona şirk koştukları varlıklar
mı? Yâni ilk bakışta din bu kadar açıkken, Allah bu kadar ayan beyanken böyle
bir sorunun sorulmaması gerekir diye düşünüyor insan değil mi? Bu şuna benzer:
Yemek mi daha hayırlı, yoksa dayak mı? Yemeği mi tercih edersiniz, yoksa dayağı
mı? Olur mu bu? Sorulur mu hiç bu? Yâni hiç yemekle dayak yan yana gelir de
aklı başında bir adam dayağı tercih eder mi? Ama kimi beyinsizler bunu tercih
ediyorlardı. Allah’tan başkalarını Allah’tan daha hayırlı görüp onlara kulluk
ediyorlardı da Yusuf onlara soruyordu.
Söyleyin
bakalım, Allah mı daha hayırlı, yoksa Onun berisinde, Onun dûnunda tanrı
bilinen varlıklar mı? Bir tarafta tek olan, Kahhâr
olan, kahredici olan Allah, diğer tarafta sizin şu anda tanrı bildiğiniz âciz
varlıklar. Hangisi hayırlı? Hangisine kulluk daha hayırlı? Bir tek olan Allah’a
kulluk mu daha hayırlı, yoksa birden çok ilâhlara kulluk mu?
Bir adam düşünün ki bir tek
Allah’ı razı etmeyi bırakmış da pek çok ilâhları razı etmeye yönelmiş. Bir tek
Allah’a kulluğu bırakmış farklı farklı istekleri,
farklı farklı özellikleri olan pek çok tanrıya
kulluğa yönelmiş. Yâni sadece bir tek kimsenin kulu, kölesi değil. Efendisi bir
tek değil. Bir tek efendinin hizmetinde değil. Hem de birbirine zıt, birbiriyle
çekişen efendilerin hizmetkarı durumunda. Onun hakkında, onun üzerinde
birbirine ortak olan sahipler var ki onlar onu mütemadiyen çekiştirip
duruyorlar. Böyle bir adam düşünün. Bir de yine başka bir adam düşünün ki bir tek efendisi var. Bir tek
efendiye teslim olmuş. Bir tek kişiyi memnun etmeye çalışıyor. Şimdi söyleyin
bu iki kişi durum olarak, konum olarak hiç birbirine eşit olur mu? Bu iki tip
insanın hali birbirine benzer olabilir mi?
İşte aynen
bunun gibi efendisi, Rabbi bir tek Allah olan, sadece Allah’a kul köle olan,
sadece Allah’a teslim olan, sadece Onu dinleyen, sadece Onu razı etmeye
çalışan, sadece Onun emirlerine boyun büken kimse Rabbinin, efendisinin
kendisinden ne istediğini bilmekte ve sadece Ona hizmet etmektedir. Sadece Onu
memnun etmeyi düşünmektedir. Rabbini razı ederken acaba başkalarını da razı
edemeyecek miyim? gibi bir korkusu, bir endişesi yoktur. Çünkü onun sorumlu
olduğu efendisi, hesaba çekicisi tek bir Allah’tır. Ama bir de kendisi
hakkında, hayatı hakkında söz sahibi bir çok varlık, bir çok efendisi
bulunan adamı düşünün. Pek çok şürekası,
pek çok rabbi olan ve her biri bir tarafa çeken, her biri farklı şeyler
isteyen, her biri farklı bir yerlere asılıp duran ilâhların arasında kalmış ve
onların hiç birisini razı edemeyen, birini memnun ederken ötekileri küstüren
kalbi, hayatı parça parça olmuş bir adam düşünün.
Bir taraftan Rabbinin, diğer
taraftan putların, tâğutların, modanın, çevrenin,
âdetlerin, törelerin, yönetmeliklerin, ağanın, paşanın, müdürün kulu kölesi
olmuş bir adam. Hepsini razı edeceğim derken hiç birisini razı edemeyen bir
adam. Birinin istediğini yaparken öbürünü küstürecek, birinin nehy ettiğini ötekisi emredecek, birinin güzel dediğini
ötekisi kötü görecektir. Ne yapacağını bilmez bir vaziyette baştan sona bir
bocalama hayatı yaşayacaktır bu adam. Ne kendisinin yapacağı işin ne olduğunu
bilebilecek, ne onu yapabilecek, ne de bunları yaptığı zaman bu ilâhlarından
her hangi birini razı edebilecektir.
İşte
sorduruyor Yusuf’a Rabbimiz. Bu iki durumdan hangisi daha hayırlı? Peki iş bu
kadar net ve açıkken acaba bu insanlar niye şirki anlamıyorlar? Niye şirkten
zorluğunu, iğrençliğini anlamaya yanaşmıyorlar? bunu anlamak gerçekten mümkün
değildir. Evde, ca-mide, caddede, okulda, dükkanda,
hayatın her bir alanında sadece tek bir efendiyi razı etmek, tek bir efendiyi
dinlemek dururken pek çok efendiyi dinleyerek, pek çok ilâhı razı etmeye
çalışarak kalbini parça parça etmeye mahkum olmanın
ne anlamı var? Öyle değil mi? Camide Allah’ı, sokakta başkalarını dinleyen
kişi. Namaz konusunda Allah’ın dediğini yaparak, kılık kıyafet konusunda
başkalarının dediğini uygulayarak, oruç konusunda Allah’ı razı edip, hukuk konusunda
başkalarını razı etmeye çalışarak ezilip büzülmeye ne gerek var?
40. “Allah'ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı
putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil
indirmemiştir. Hüküm vermek ancak Allah'a aittir; kendisinden başkasına değil,
O'na tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir, fakat insanların çoğu
bilmezler.”
Sizin ve babalarınızın
isimlendirdiği bir takım isimlere, kendinizin uydurduğu bir takım hayali tanrı
taslaklarına tapınıyor, onları dinliyor, onları razı etmeye çalışıyorsunuz.
Halbuki bu konuda Allah hiç bir delil de indirmemiştir. Yâni bunların da
kendisi yanında tanrı oldukları, bunların da yetki sahibi oldukları, bunların
da sözleri dinlen-mesi, yasaları uygulanması gereken
varlıklar olduğu konusunda Allah hiç bir delil indirmemiştir. Ya siz kendiniz, ya da atalarınız
isimlendirmiş, yakıştırmış ve işte bunlar da sözü dinlenmesi gereken tanrılardır
demişsiniz. Bunlar da kutsaldır, bunlar da tanrıdır, bunlar da egemen-dir, bunlar da yetkilidir demişsiniz. Kendi kendinize
uydurduğunuz, kendi hevâ ve heveslerinizle
isimlendirdiğiniz, kendi ellerinizle diktiğiniz bu putlara, kendi ellerinizle
yaptığınız bu yasalara, bu yönetmeliklere, bu törelere, bu âdetlere, bu modaya,
bu hukuk sistemine kendi ellerinizle seçtiğiniz bu tanrı taslaklarına kendinizi
ve insanları itaate zorlamışsınız.
Şimdi bunlar nasıl tanrı
olabilirler? Siz seçmediniz mi bunları? Siz koymadınız mı bu yasaları? Siz
dikmediniz mi bu putları? Siz isimlendirmediniz mi? Siz vermediniz mi onlara bu
yetkiyi? Bir defa bunların hiç birisinin gerçeklikleri yoktur. Gerçeklikleri
olsa bile tanrılık özellikleri yoktur. Allah bu konuda bir bilgi, bir belge
indirmemiş. Benim yanımda bunlar da yetkilidir dememiş. Ama sizler işte kendi istek
ve arzularınızla oluşturduğunuz, kendi isimlendirdiğiniz sistemleri, yasaları
yol kabul etmişsiniz, program kabul etmişsiniz. Halbuki:
Hüküm ancak
Allah’a aittir. Hâkimiyet Allah’a aittir. Allah’tan başka hiç kimsenin hüküm
koyma hakkı, hâkimiyet yetkisi yoktur. Bu dünyada kullarının hayat programlarını
belirleme hakkı, kullarına yasa belirleme hakkı sadece Allah’a aittir. Yaşanan
bu hayatın kanunlarını, değer yargılarını belirleme hakkı sadece Allah’a
aittir. Tek olan, Kah-hâr olan, kullarının tümüne egemen olan Odur. Hayata Hakîm
olan Odur.
İşte bu Allah sadece kendisine
kulluk etmenizi emrediyor. Sadece kendisini dinlemenizi, sadece kendisinin istediği
bir hayatı yaşamanızı istiyor. Kendisinden başka hiç kimseyi dinlememenizi, kendisinden
başka hiç kimsenin hayatımızda söz sahibi olmadığını emrediyor. Çünkü bu
dünyada kendisine kulluk edilmeye lâyık, arzularına teslim olunmaya, çektiği
yere gidilmeye lâyık Ondan başka varlık yoktur.
İşte
bu gayyimen bir dindir. İşte bu sapasağlam
bir yoldur. En doğru, en sağlam hayat programı budur. Bir başka dine, bir başka
yola, bir başka sisteme, bir başka hayat programına ihtiyacı olmadan varlığını
sürdürecek ve kıyâmete kadar tüm insanlığın hayatını düzenlemeye, problemlerini
çözümlemeye, hayatlarını düzlüğe çıkarıp onları cennete ulaştırmaya yetecek bir
dindir. Gayyum Allah’tan gelme Gayyimen
bir dindir bu din. Hayatı kuşatan bir Allah’ın yine tüm hayatı kuşatan bir
dinidir bu. Sadece bu dünya hayatını değil aynı zaman da âhireti
de kuşatan, âhireti de kazandıran bir din. Hayatı,
hayat öncesini, ölümü, ölüm ötesini, insanları, hayvanları, melekleri, cinleri,
âhi-reti tanımlayan bir din. Ama insanların pek çoğu
bunu bilmiyorlar, bi-lemiyorlar
da bu Allah programını bırakıp kendileri gibi âcizlerin programlarına tâbi oluyorlar.
Evet
zindanda, zindan arkadaşlarının sordukları sorularına, kafayı taktıkları rüyalarına
karşılık Yusuf önce onların bundan önce muhtaç oldukları gerçek bilgiyi, gerçek
Rab’lerini anlattı. Farkında ol-madıkları Rablerini
tanıttı. Siz şimdi bırakın bu rüyayı filan da önce neyi düşünüp dert edinmeniz
gerektiğini bir anlayıp kavrayın dedi. Bunu ortaya koyduktan sonra buyurdu ki:
41. “Ey mahpus arkadaşlarım! Biriniz efendisine şarap
sunacak, diğeri asılacak ve kuşlar başından yiyecektir. Sorduğunuz iş işte
böylece kesinleşmiştir.”
Ey zindan arkadaşlarım, şu sizden
biriniz bu zindandan çıkıp tekrar efendisine şarap sıkmaya, şarap sunmaya devam
edecek. Onun rüyasının tabiri budur. Diğeri ise asılacak, kuşlar da onun başından
yiyecekler. İşte hakkında yorum istediğiniz, tevil istediğiniz, fetva
istediğiniz iş artık gerçekleşmiştir. Durum bundan ibarettir. Biriniz ölecek,
kuşlar etini, başını yiyecek, diğeriniz de kurtulup saraydaki eski görevine
dönecek.
Rivâyetlere
göre bu arkadaşları rüyalarının böylece yorumlandığını işitince gülerek derler
ki ey Yusuf, bizler aslında böyle bir rüya filan görmedik. Biz sırf senin bu konudaki
bilginin sınırını ölçmek, seni denemek için bu rüyaları uydurduk derler. Bunun
üzerine Allah’ın peygamberi der ki, hayır ister böyle bir rüyayı görmüş olun
isterse görmemiş olun fark etmez, artık sorduğunuz konuda karar gerçekleşmiş,
iş karara bağlanmıştır. Bundan, bu sonuçtan
kurtulmanız da mümkün değildir buyurdu.
Evet Yusuf
(a.s)’ın onları tevhide, bir tek Allah’a kulluğa
çağıran bu ifadelerinden anlıyoruz ki O tebliğine zindanda devam etmektedir. Bu
konuşma Onun bir peygamber kimliğiyle yaptığı konuşmaydı. Bundan önce başına
gelenler konusunda Onun sessiz kalarak sabrettiğini, hiç bir şey söylemediğini
görüyoruz. Onun içindir ki önceki dönemleri peygamberliğe bir hazırlık
dönemiydi, şimdi zindanda kendisine peygamberlik verildi diyebilmekteyiz.
Muhtemelen babasının bir peygamber olarak rüyasını tabirini, başına gelenlerin
peygamberlik öncesi bir imtihandan geçirilme dönemi olduğunun farkındaydı. Ama
artık o dönem bitmiş ve şimdi artık kendisine elçilik verilmişti ve artık
kendini, görevini, dinini ortaya koymalıydı.
Nitekim kendisinden gördükleri
rüyalarının yorumunu soranlara, tamam yorumlayacağım, ama önce size bana bu
rüyaları yorumlama gücünü veren bilgimin kaynağını haber vereceğim diyerek onların
kendisine müracaatlarını, yakınlığını fırsat bilerek hemen imanını, itikadını
onlara anlatıyordu. Karşısına çıkan bir fırsatı değerlendiriyordu. Öyleyse bizler
de bu tür fırsatları iyi değerlendireceğiz. Meselâ adam bize ailevi
problemlerinden soruyorsa biz Ona tevhidi anlatacağız. Sizler karı koca olarak
Rabbinize kul olup Onun haklarına riâyet etmedikçe birbirinizin haklarına asla
riâyet edip evde huzuru sağlayamazsınız diyerek konuyu o noktaya çekeceğiz.
Veya
meselâ adamın ailevi geçimsizliği var. Karısı ve çocukları kendisine itaat
etmedikleri için çaresizlik, üzüntü ve sıkıntı içinde size geliyor ve
anlatıyor. Derdi konusunda sizden yardım istiyor. Siz ona farkında olmadığı
sıkıntısının kaynağını göstererek, sıkıntısının asıl sebebine inerek ona yardım
etmelisiniz. Ona onun farkında olmadığı asıl sıkıntısının İslâm dışı bir hayat
yaşadığının sebep olduğu-nu, karısını ve çocuklarını
Allah’la peygamberle tanıştıramadığı için, onları kitapla sünnetle, cennetle
cehennemle tanıştıramadığı için, on-lara müslümanca bir eğitim veremediği onların kendisine ve Allah’a
serkeş davrandıklarını ve evinin içinde Allah’ın istediği bir havayı
ger-çekleştirmedikçe geçimsizliğin hiçbir zaman kalkmayacağını, bütün
sıkıntılarının buradan geldiğini anlatmalıyız. Çocuklarından kendisine itaat
bekleyen sen, hanımının sana itaat etmesini bekleyen sen, acaba sen Rabbine
karşı ne kadar itaatlisin? Efendileri bulunduğun hanımın ve çocuklarının seni
dinlemelerini bekleyen sen acaba efendinin emirlerine ne kadar itaat ediyorsun?
Sen efendini ne kadar din-liyorsun? Unutma ki sen
Rabbine ne kadar teslimsen çocuklarından ve hanımından da kendine ancak o kadar
itaat bekleyebilirsin. Kendisi efendisine itaat edip emirlerini yerine
getirmeyen birisinin kendi hizmetçilerinden itaat beklemeye hakkı yoktur diyerek,
böylece onun farkında olmadığı esas derdine parmak basarak, esas derdinin
kaynağını ona anlatarak ona yaklaşacağız.
42. “İkisinden, kurtulacağını sandığı kimseye Yusuf: “Efendinin
yanında beni an” dedi. Ama şeytan efendisine onu hatırlatmayı unutturdu ve
Yusuf bu yüzden daha bir kaç yıl hapiste kaldı.”
O iki arkadaşından kurtulacağını
zannettiği kimseye şöyle dedi: Sen Rabbinin yanına, efendinin yanına vardığında
beni hatırla. Bak sen şu anda beni tanıdın. Benim misyonumu tanıdın. Bir peygamber
olarak, Allah bilgisine sahip bir elçi olarak sana ulaştırdığım vahiy bilgisine
muttali oldun. Artık bu görev senin de görevindir. Sen de gittiğin her yerde
bunları gündemde tutmak zorundasın. Bunları efendine duyur ki o da bu
gerçekleri anlayıp Müslüman olsun. Ben şu anda zindanda olduğum için
dışarıdakilere bunu ulaştırma imkânından mahrumum, ama sen çıkıyorsun dedi.
Arkadaşı dışarıya çıktı ama şeytan ona bunu unutturdu. Çünkü şeytan Yusuf’un misyonuna
düşmandı. Elbette Yusuf’un mesajının insanlar tarafından duyulmasını istemezdi.
Yusuf (a.s)
dışarıya çıkan bir arkadaşını gittiği yere tebliğci olarak gönderiyordu. Ama
kimileri bunu yanlış anlamışlar. Şöyle demeye çalışıyorlar: Benim bu
zindandaki durumumu ona da hatırlat. Benim burada, bu zindanda suçsuz olarak
yattığımı, bir iftiraya kurban gittiğimi ona bildir. Benim hiç bir kabahatimin
olmadığını ona hatırlat. Ama şeytan o arkadaşına efendisinin yanında
Yusuf’un durumunu hatırlatmayı unutturdu. Unuttu Onu zindan arkadaşı dışarıya
çıkınca. Ve böylece Yusuf unutulmuş olarak senelerce zindanda kalıverdi. Hattâ
onun yıllarca bu zindanda kalışının sebebini de buna bağlarlar. Eğer Yusuf
böyle Allah’tan başkalarından yardım istemeseydi bu kadar kalmayacaktı filan demeye
çalışıyorlar.
Kardeşleri
ihanet edip kuyuya attı. Kervan değersiz bir meta olarak Mısırda sattı. Azîz
Onu değerli bir mevkide tuttu. Kadının gözüne battı. Kadınların meyilleri, gönülleri
Ona doğru aktı. Allah Ona nûrunu yaktı. Uzun yıllar suçsuz olarak hapiste
yattı. Şimdi zindanın dışındaki dünya, devlet ona muhtaç olacak. Ve Allah’ın
takdiri, Allah’ın yasası her şeye galip gelecek.
43. “Hükümdar: “Ben, yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin
yediğini; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kurumuş başak görüyorum. Ey ileri
gelenler! Eğer rüya yormasını biliyorsanız rüyamı söyleyiniz.” dedi.”
Hükümdar dedi ki, ben rüyamda
yedi semiz inek görüyorum ki onları yedi zayıf inek yiyor. Ve yine yedi başak
görüyorum ki yeşil, yedi başak görüyorum ki kupkuru. Ey ileri gelenler, ey kâhinler,
ey bilginler eğer gerçekten bilenlerdenseniz haydi açıklayın bakalım. Nedir bu?
Ben rüyamda ne yaptım? Ne gördüm? Bunların anlamı nedir? Haydi şu benim rüyamı
çözüverin dedi. Çünkü kral gerçekten gördüğü bu rüyadan çok ürkmüştü. Kafası
karışmış ve ülke çapında ferman çıkararak tüm bilginlerini, tüm kâhinlerini bu
rüyayı yorumlamaya çağırmıştı.
44. “Etrafındakiler: “Bir takım karışık rüyalar; biz
böyle rüyaların yorumunu bilmeyiz” dediler.”
Çevresindekiler, toplananlar
dediler ki bunlar karmakarışık rüyalardır. Yaşı kurusu birbirine karışmış ot
demetleri, yahut da eskisi yenisine karışmış uyku hayalleridir bunlar. İçinden
çıkılmaz karmakarışık şeylerdir bunlar. Biz böyle karışık şeylerin, içinden
çıkılmaz karmakarışık rüyaların tabirini de bilmeyiz, bilemeyiz dediler. Hepsi
bu rüyanın tabiri konusunda aciz kaldılar. Kıralı tatmin edecek tek kelime bile
bir şey söyleyemediler, bir yorum getiremediler. Elbette Rab-bimiz onları Yusuf’una muhtaç edecekti. Elbette kıralı ve
diğer insanları Yusuf’tan haberdar edecekti. Elbette Yusuf’un imanını, teslimiyetini,
sadâkatini tüm dünyaya gösterecek ve onu Mısır’a sultan yapacaktı. Rabbimizin
takdiri buydu.
45. “Hapisteki iki kişiden kurtulmuş olanı, nice zaman
sonra Yusuf’u hatırladı ve: “Ben size bunu yorumlayacağım, hele beni gönderin”
dedi.”
Hani o zindandan kurtulan
Yusuf’un arkadaşı var ya, yıllar sonra arkadaşı
Yusuf’u hatırladı ve dedi ki: Ben onun yorumunu size haber vereceğim. Ben o
rüyanın tabirini yapacak birini biliyorum. Hele siz bana müsaade edip beni zinana
gönderin. Ve hemen işte zindanda Yusuf’un karşısında.
46. “Hapishaneye varıp: “Ey doğru sözlü Yusuf! Rüyada
görülen yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yemesi; yedi yeşil başak ve bir o
kadar kuru başak nedir? Bize yorumla, ben de insanlara ulaştırayım da
bilsinler” dedi.”
Yusuf! Ey sadık dost! Ey doğru
insan! Bize bildir. Yedi zayıf inek yedi semiz ineği yedi. Yedi yeşil başak ve
yedi kuru başak. Nedir bunlar? Ne anlama gelir bunlar? Söyle, söyle de
insanlara döneyim, umulur ki onlar da anlarlar bunların ne anlama geldiğini.
Hem bunu anlarlar dışarıdakiler, hem senin bilginin yüceliğini anlarlar, hem de
suçsuz yere bu zindanda senelerce yattığının farkına varırlar. Ben de yıllar
önce içerdeyken sana verdiğim sözümü yerine getiririm dedi.
47. “Yusuf: “Devamlı yedi sene ekin ekip, biçtiğiniz ekinin
yediğinizden artanını başağında bırakın.”
Yusuf (a.s) dedi ki siz önceleri
ektiğiniz gibi âdetiniz üzere yedi sene ekin. Yediğinizin az bir kısmı müstesna
kaldırdığınızı başağında bırakın. Evet mahsulatınızın yiyeceğiniz kadarını
alıp, geri kalanı başağında bırakın. Yâni az bir bölümünü yiyip geri kalan çoğunu
bırakıp saklarsınız. Sonra:
48. “Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelir, bütün
biriktirdiğinizi yer, yalnız az bir miktar saklarsınız.”
Sonra onun arkasından yedi kurak
yıl, yedi şiddetli sene gelir. O yedi şedit kuraklık senesi sizin bıraktıklarınızın
hepsini yer bitirir. Ancak birazcık koruduklarınız kalır.
49. “Sonra, halkın yağmur göreceği bir yıl gelir, o zaman
sıkıp sağarlar” dedi.”
Sonra da onun arkasından bir yıl
gelecek ki insanlar bol bol yağmurlara kavuşacak. Ve
o senede de sıkıp sağacaklar. Allah’ın bol bol
lütuflarına ulaşırlar, kıtlıktan, kuraklıktan, sıkıntıdan kurtulmuş olurlar. O
kadar çok meyve, o kadar çok bereket olur ki meyveler sıkılıp onlardan farklı
çıkarımlar bile elde edilir.
Evet işte
Yusuf (a.s)’ın rüyayı tabiri. Dikkat ederseniz rüyada
yedi sene var. Tekrar bir yedi sene daha var. Allah bilgisiyle bilgilenmiş
Yusuf (a.s) iki yedili on dört seneyi anlattığı gibi bir de on beşinci seneyi
de haber verir. Rüyadakileri bildirmekle birlikte rüyada olmayanı da bildirir.
Bu Onun Allah tarafından vahiyle desteklenmesinin, Allah bilgisiyle
bilgilenmesinin bir göstergesiydi.
50. “Hükümdar: “Onu bana getirin” dedi. Yusuf'a elçi
gelince, “Efendine dön, kadınlar niçin ellerini kesmişlerdi bir sor; doğrusu
Rabbim onların hilesini bilir” dedi.”
Yusuf’un bu yorumu kendisine
ulaşan melik dedi ki Onu bana getirin. Yusuf’u çıkarın zindandan ve yanıma getirin
dedi. Kral Onun ilmini ve yüceliğini anlamıştı. Getirin Onu bana diye emretti.
Bunun üzerine kralın elçisi çıktı. O elçi ne zaman ki Yusuf’a geldi, Yusuf he-men zindandan çıkıvermedi. Dedi ki, ey elçi git, dön efendine
ve sor ona ki; o kadınlar ellerini keserlerken dertleri neydi? Ellerini kesen o
kadınların durumları neydi? O kadınların maksatları neymiş? sor bakalım. Hiç
şüphesiz benim Rabbim onların keydlerini, hilelerini,
tuzaklarını çok iyi bilendir. Benim Rabbim onların bana nasıl dolaplar çevirdiklerini
çok iyi bilir. Söyle efendine Rabbimin bildiği bilgiyi o da bir araştırıp
soruştursun. Kim suçluydu? Kim suçsuzdu? araştırsın bakalım. Araştırsın da
haksız yere, suçsuz yere yıllarca bu zindanda kaldığımı herkes bilsin. Bu
açıklığa kavuşmadan buradan çıkmam der.
Rasulullah efendimiz Yusuf (a.s)’ın
bu yüce tavrını değerlendirirken buyurur ki: Ben Onun gibi senelerce zindanda
kalmış ve bana böyle bir haber gelmiş olsaydı hemen çıkardım, beklemezdim. Ama
Yusuf (a.s) hayır diyor. Hükümdar benim suçlu olmadığımı, karısının ve diğer
kadınların suçlu olduklarını bilip, anlayıp bunu ilân etmedikçe ben buradan
çıkmam diyor. Nice suçsuzlar var değil mi şu anda zindanlar da? Orada olmaması
gereken nice mâsumlar şu anda oralarda? Orada olması gereken nice suçlular
vardır ki onlar dışarıdalar değil mi? Tüm zulüm sistemlerinde geçerlidir bu.
Suçsuz olduğu halde Yusuf (a.s) yıllarca zindanda kalacak, suçlu oldukları
halde kadınlar dışarıda keyif sürecekler. Şimdi kral işi soruşturmaya alıyor:
51. “Hükümdar kadınlara: “Yusuf'un olmak istediğiniz
zaman durumunuz neydi? dedi. Kadınlar: “Haşa! Onun bir fenalığını görmedik”
dediler. Vezirin karısı: “Şimdi gerçek ortaya çıktı; onun olmak isteyen bendim;
doğrusu Yusuf doğrulardandır” dedi.”
Evet kral kadınlara diyor ki, ey
kadınlar Yusuf’a sahip olmak isterken derdiniz neydi? Yusuf’un nefsinden murad almaya çalışırken durumunuz neydi? Ne istiyordunuz?
Ne yapmaya çalışıyordunuz? Dediler ki kadınlar, hâşâ hâşâ,
biz O Yusuf’ta her hangi bir kötülük görmedik. Onun hiç bir fenalığına, hiç bir
iffetsizliğine şahit olmadık. O hiç bir zaman suçlu değildi. O kötü birisi değildi.
Azîzin karısı da dedi ki, işte şimdi gerçek açığa çıktı. Ona sahip olmak isteyen
benim. Ben Onun nefsine sahip olmak istedim, ben Onu elde etmek istedim, ama O
sadıklardan oldu. Rabbine karşı, efendisine ve efendisinin karısına karşı sadık
davrananlardan oldu ve korundu ve bana teslim olmadı.
52. “Yusuf, “Maksadım, vezire, gıyabında ihanet etmediğimi,
hainlerin tuzaklarını Allah'ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı”
dedi.”
Yusuf dedi ki, işte böyle. Bilsin
ki efendin ben onun bulunmadığı bir yerde ona asla ihanet etmedim. Benim derdim
hainlerin tuzaklarını Allah asla başarıya ulaştırmayacaktır. İşte bu ona bunu
bilmesini sağlamak içindi.
Veya burada
bu sözü söyleyen hükümdardır. Diyor ki hükümdar, Yusuf bilsin ki, ben Onun
bulunmadığı şu muhakeme ortamında Ona hıyanet edemeyeceğim, etmeyeceğim. Ve
doğru Odur, haklı Odur, suçsuz Odur, suçlu ve kabahatli olan da benim. Allah
hainlerin tuzağını asla başarıya ulaştırmaz. Ya da bu
ifadeler Azîzin hanımının sözlerinin devamıdır. En doğrusunu Allah bilir.
53. “Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefs, Rabbi-min merhameti
olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu Rabbim bağışlayandır, merhamet edendir.”
Ben nefsimi temize çıkarmıyorum.
Çünkü nefis Rabbimin mer-hamet
edip korudukları hariç kötülüğü emreder. Eğer Rabbim rahmetiyle banim imdadıma
yetişmeseydi, beni korumasaydı belki nefsim beni de saptıracak ve ihanet
edecektim. Rabbim rahmetiyle beni nef-
simden korudu. Doğrusu Rabbim bağışlayandır ve merhamet
sahibidir.
54. “Hükümdar: “Onu bana getirin, yanıma alayım” dedi.
Onunla konuşunca: “Bugün senin yanımızda önemli bir yerin ve güvenilir bir
durumun vardır.” Dedi.”
Hükümdar dedi ki, Onu bana
getirin ki Onu kendim için seçeceğim. Getirin de Onu kendime tahsis edeyim. Onu
kendi yerime bırakacağım. İşlerimi Ona tevdi edeceğim. Benim işlerimi bundan
böyle o yönetecek. Ülkemin meliki, hükümdarı O olacak. Ülkenin yönetimi Ona
devredilecek dedi. Ve ne zaman ki Yusuf zindandan çıkıp hükümdarın yanına
geldi, ne zaman ki hükümdar Onunla konuştu, dedi ki bugün senin bizim yanımızda
güvenilir bir makamın vardır. Sen bugün bizim yanımızda emin bir makama
sahipsin. Bunun üzerine Yusuf (a.s) dedi ki:
55. “Yusuf: “Beni memleketin hazinelerine memur et, çünkü
ben korumasını ve yönetmesini bilirim” dedi.”
O zaman yeryüzünün hazinelerini
bana bırak. Şu arzı, şu Mısırı, şu devleti, şu yönetimi bana bırak. Muhakkak ki
ben çok iyi bir muhafızım. Ben Allah’ın arzında, Allah’ın mülkünde Allah’ın istediği
bir hayatı, Allah’ın istediği bir yönetimi, Allah’ın istediği bir adâleti uy-gulamada, gerçekleştirmede becerikli ve emin birisiyim. Ben
Rabbi-min bana verdiği vahiy bilgisiyle bu işin
üstesinden en güzel bir şekilde gelmeyi becerebilirim. Artık sen bu ülkenin
yönetimini bana bırak. Bırak ki şu size haber verdiğim kıtlık senelerinde de,
ondan önceki bolluk senelerinde de basiretle, vahiyle ülkeyi yöneteyim, insanları
koruyayım, insanlara adâleti, özgürlüğü göstereyim. Ben bu idareciliği bilirim
dedi. Rivâyetler gösteriyor ki o
hükümdar iyi bir Müslüman olup yönetimini, tacını, tahtını tümüyle Yusuf
(a.s)’a devretti. Çünkü baktılar gördüler ki Allah bilgisine sahip olan, geçmişiyle
dürüstlüğünü, bilginliğini ortaya koymuş olan Yusuf’tan başka bu işe lâyık
kimse yoktur. Ülke kaynaklarını Onun kadar güzel koruyacak, Onun kadar âdil
davranacak, Onun kadar namuslu davranacak yoktur.
Evet
kimileri Yusuf (a.s)’ın hükümdardan sanki bir hazine
müsteşarlığı veya maliye bakanlığı istediğini iddia etmeye çalışmışlardır.
Sanki bir peygamberi bir küfür sisteminin yedek parçası yapmaya çalışanlar
olmuştur. Kendi durumlarına delil çıkarmaya çalışanlar böyle anlamışlar.
Halbuki bir peygamberin böyle bir göreve talip olması düşünülemez. Halbuki
ilerde gelecek 72. âyette kendisine melik diyecek Rabbimiz. Yine 100. âyette de
arşından, tahtından, o tahta oturduğundan söz edilecek. Böylece Biz Yusuf’a
iktidar verdik, artık ülkenin her tarafında dilediği gibi tasarruf hakkına
sahip kıldık buyuracak Rabbimiz. Değilse bir peygamberin nefesini, gücünü, Allah
bilgisini bir Kâfir devletin güçlenmesine harcaması kesinlikle düşü-nülemez. Çünkü Yusuf (a.s) sûrenin önceki âyetlerinde
geçti. Hapisteyken hâkimiyet sadece Allah’ın dememiş miydi? Hapisteyken farklı,
çıkınca farklı davranan bir kimse peygamber olabilir miydi? Bu bir peygambere
yapılabilecek en büyük bir iftiradır.
56,57. “Yusuf'u böylece o memlekete yerleştirdik; istediği
yerde oturabilirdi. Rahmetimizi tıpkı bu m
İşte böylece Biz Yusuf’u
yeryüzünde yerleştirdik, Ona hâkimiyet verdik. Evet Ona vahiy göndererek, Ona
ilim vererek insanların içinde Onu temayüz ettirdik, insanların kalplerine Ona
güven duygusu verdik ve Yusuf’u Mısıra hükümdar yaptık. O arzda, o Mısırda, o ülkede
dilediği şekilde hareket ediyordu. Ülke tümüyle avucunun içindeydi. İşte Biz
dilediğimiz kimseleri rahmetimize böylece ulaştırırız diyor Rabbimiz. Biz muhsinlerin, Bizi görüyormuşçasına Bize kulluk edenlerin,
gıyabında Bizden korkanların, bizim için bir hayat yaşayanların ecirlerini hiç
bir zaman zâyi etmeyiz. Bu dünya mükâfatı, bir de âhireti
vardır ki o iman eden ve muttaki davrananlar için, hayatlarını Allah için
yaşayanlar için daha hayırlıdır. Onları dünyadakilerden çok daha hayırlı
nîmetler ve mükâfatlar beklemektedir.
Allah’ın
takdirine bakın. Allah’ın gücüne bakın. Kim tahmin edebilirdi? Kim nerden
bilebilirdi? Küçücük bir çocuk. Babası tarafından çok sevilen bir çocuk.
Kardeşleri tarafından kıskanılan bir çocuk. Babalarının sevgisi üzerlerine
çekebilmek için kardeşlerinin ihanetiyle kuyuya atılan bir çocuk. Kendisine
ihanet eden kardeşleri Onun bu makama ulaşmasına sebep oldular. Kardeşler
Allah’ın takdirinin önüne geçemediler. Bilâkis
takdirin gerçekleşmesi adına rol aldılar. Attılar kardeşlerini bir kuyuya,
kervan Onu alıp uzaklara götürsün de ondan kurtulalım diye. Ama Yusuf dünya
devletine doğru gitmişti. Dünya melikliğine yücelmeye doğru hareket etmişti.
Koskoca bir dünya devleti kendisine teslim edilecekti. Bu yasa Allah yasasıydı.
Allah kaderinin önüne kimse geçemezdi.
Ve işte kervan Onu değersiz bir
meta gibi sattı Mısır Azîzine. Azîz de bilemedi Onun devlet başkanı olacağını.
Orada kardeş ihaneti gibi bir ihanetle, bir kadın tuzağıyla karşı karşıya
geldi. Kardeşlerin ihaneti Ondan kurtulmaktı ama kadının ihaneti ise Ona sahip olmak
şeklindeydi. Belki en zor imtihanı buydu. Allah korudu Yusuf’u. Sarayın tüm
kadınları bu yüzden başarılı olamadılar. Bu imtihandan başarıyla, yüz akıyla
çıktı ama bu sefer de kendisini zindanda buldu. Suçsuzdu. Kabahati yoktu. Ama
egemenler girmezlerdi zindana, köleler girerdi oraya. Kendi kadınlarına sahip
olamayan egemenler Onu atmalıydılar zindana. Zindanda bir de arkadaş ihanetine
uğradı. Yıllarca unutuverdi arkadaşı Onu.
Dünya
devletine oradan geçecekti Yusuf (a.s). Kendisine yeryüzünde
devlet başkanlığı hükümdarlık yüklenecek olan Yusuf (a.s) devlet ilişkilerinin
en çetinlerinden geçirilerek olgunlaştırılıyordu. Mazlum insanları zindanda
tanıyordu. Kardeş ihaneti, kölelik, esaret, hizmet adamlığı ve zindana düşüş
gibi devlet tebaa ilişkileriyle çilesi tamamlanacak ve kendisine devlet teslim
edilecekti. İhanet, iftira, adam satma, ayak kaydırma, sıkandallar,
politik unutkanlıklar, sigara kağıdı üzerine alınan notlar gibi devlet adamlarının
çokça karşılaşabilecekleri bütün haller önceden başına getirilerek, bütün bu
merhalelerden geçirilerek sabır ve irade imtihanına tâbi tutuluyordu. Kadın sıkandal-ları bunların belki en
büyüğüydü.
Çünkü kadınların gözleri hep
devletin üzerindedir. Azîz, karısının suçlu Yusuf’un mâsum olduğunu bildiği
halde Onu suçlayıp zindana atıyordu. Çünkü Azîz devleti, düzeni, statükoyu
temsil ediyordu. Yusuf’sa hakkı temsil ediyordu. Düzeni değiştirmeyi, değişmeyi
temsil ediyordu. Onun için zindana gidecekti O. Zindandan yayılmaya başlayacaktı
nûr. Bu ışık da saraya kadar uzanacaktı. Devletin bozuk düzen işleyişi açığa
çıkacaktı. Zindan ve saray. Birbirine zıt ve birbirine içten açılan devletin
iki ucu. Bedeni esir oldu belki zindan da ama asla ruhu esir olmadı. Ruhu hep
hürdü orada.
İşte bu
merhalelerden geçirildikten sonra devlet başkanlığına getiriliyordu Yusuf. Hz. Âdem’le yaratılış ve dünyaya geliş gerçekleşti. Hz. Nuh’la yaratılış gayesine ulaşıyordu. Hz. İbrahim’le yeryüzünde mü’minler
inanmışlar milletine, İslâm ümmetine ulaşıyorlardı. Ümmet olma şuuruna
eriyorduk. Ve Hz. Yusuf’la da yeryüzünde İslâm devletinin
ilk temelleri atılıyordu. Yâni Hz. Âdem’le tohum
atıldı toprağa, Hz. Nuh’la tohum kök saldı, Hz. İbrahimler filiz verdi, gövde oluşmaya başladı. Ve işte
Hz. Yusuf’la da gövde olgunlaşmaya ve dış etkenlerden
korunması için kabuk bağlamaya başladı. Daha sonra Hz.
Musâ, Hz. Dâvûd ve Süleyman
(a.s)’lar döneminde devlet daha da olgunlaşır. Ve
nihâyet son elçi Hz. Muhammed (a.s)’la tamamlanır.
Evet Yusuf
(a.s) devlet başkanıdır, Meliktir, sultandır. Ama tüm bu kademelerden
geçirilmiş tecrübeli bir devlet başkanıdır. Mazlumları tanımış, suçsuzları,
ezilenleri, horlananları tanımış bir peygamber olarak devletin tüm kademelerinde
adâletle hükmedecek, egemenliği, hâkimiyeti Allah’a verecek, Allah’ın istediği
bir hayatı ku-racak, hiç
bir mazlumun hakkını yemeden, hiç bir kimsenin sıkıntısını bırakmamak üzere bir
dünya kuracaktı. Gerçi Azîzin evindeyken de tanımıştı dünyayı ama bu
yetmeyecekti. Zindana da girerek oradakileri de tanıyacaktı. Onu da tanıdıktan
sonra zindandan çıkması için Allah meliki zorladı. Ona bir rüya gösterdi. Yedi
yıl bolluktan sonra yedi yıl kıtlık verecek ve Kenan diyarından kıtlık
sebebiyle kardeşlerini ayağına getirecekti.
Ve böylece Yakub
çocukları, yâni İsrâil oğulları Mısıra gelip yerleşeceklerdi. Yıllarca Mısırda
egemen olacaklardı. Ama yine Allah’ın takdiriyle Firavun oğulları Mısırda
egemenliği peygamber çocuklarının elinden alacaklar ve İsrâil oğullarını
köleleştirecekler, yıllar süren bir kölelik hayatından sonra Yusuf’un
torunlarından bir Musâ (a.s) gelecek ve onları kurtaracaktı. Ve İsrâil oğulları
Mısırı terk edip geldikleri yöne doğru özgürlük arayışına çıkacaklardı. İşte bu
kaderi tespit eden Allah’tır. Bir çocuk bir aileyi, bir aile bir devleti
kuracaktı. O çocuklardan nehre bırakılan bir ötekisi de Firavunu ve ordularını
yok edecekti.
Yusuf
çölden geldi, yavaş yavaş kendisini sarayda buldu. Musâ
sarayda büyüdü, sonra çöle gitti. Bütün bunlar Allah’ın takdirinden başka bir
şey değildir. İşte bolluk seneler geldi geçti. Bu dönemde Allah’ın emriyle
Yusuf (a.s) güzel bir siyaset uyguladı. Buğdayların az bir kısmını kullanıp
çoğunu başağında bıraktı. İnsanları ikt
58. “Yusuf'un kardeşleri gelip yanına girdiler. Kendisini
tanımadıkları halde o onları tanıdı.”
Bir gün Yusuf’un kardeşleri
geldi. Kenan diyarında da kıtlık baş göstermişti. Yusuf’un yanına girdiler on
kardeş. Çünkü Yusuf öyle emretmişti. Dışarıdan gelen hiç kimse Yusuf’un emri
olmadan yiye-cek alamıyordu. Onlar da izin alabilmek
için Yusuf’un yanına girdiler. On kardeş, hepsi birbirinden güzel. Hepsi de
peygamber çocukları. Varsın daha önce kardeşlerine ihanet etmiş, büyük bir günâh
işlemiş olsunlar. Ama yine de onlar peygamber çocuklarıdır. Yine de kardeşleriydi
onlar Yusuf’un. Huzuruna giren kardeşlerini tanıdı Yusuf (a.s). Ama onlar
Yusuf’u bilemediler, tanıyamadılar. Nerden bilsinler ki? Yusuf çoktan köle
olarak satılıp gitmişti. Nereden bir melik olabilecekti? Akla hayale bile gelebilecek
bir ihtimal değildi bu. Ama kaderin sahibi Allah. Hiç bir melik güvenmesin mülküne,
saltanatına. İndirir Allah onları, bir köle çocuğu oturtuverir onların mülküne.
59. “Onların yüklerini hazırlatınca şöyle dedi: “Baba bir
kardeşinizi bana getirin. Sizlere ölçüyü bol tuttuğumu ve benim m
Ne zaman ki Yusuf onların
yüklerini hazırlattı, isteklerini yerine getirdi, onları tam uğurlayacağı
sırada dedi ki, hani sizin babanızdan bir kardeşiniz daha vardı. Görmüyor
musunuz? Ben tartıyı güzel yapıyorum. Ben sizi güzel ağırladım. Sizin şu sözünü
ettiğiniz o erkek kardeşinizi de getirin. Bünyamin’i
de getireceksiniz.
60. “Eğer onu bana getirmezseniz bundan böyle benden bir
ölçek bile alamazsınız ve bana artık yaklaşmayın da.”
Eğer bir dahaki gelişinizde onu
bana getirmezseniz bilesiniz ki artık sizin için benim yanımda hiç bir kile yoktur. Bana yaklaşmayın, benim
yanımda size verilecek hiç bir şey yoktur. Kardeşinizi de getirmezseniz benim
gözüme görünmeyin. Ya onu da getireceksiniz, yahut da
benden bir şey beklemeyin.
61. “Kardeşleri: “babasını ikna etmeye çalışacağız ve her
halde bunu yaparız” dediler.”
Bunun üzerine dediler ki, onu
babasından isteyeceğiz, babasını bu konuda ikna etmeye çalışacağız. Biz bu işi
yapmaya çalışacağız, inşallah beceririz. Gerçi babası onu yanından ayırmak istemez de ama biz ikna etmek için bir yol
arayacağız dediler.
62. “Yusuf adamlarına:
“Karşılık olarak getirdiklerini de yüklerine koyun. Belki ailelerine
varınca, onu anlarlar da bir daha dönerler” dedi.”
Yusuf uşaklarına, hizmetçilerine
dedi ki, onların buğday almak üzere getirmiş oldukları eşyalarını, takas için getirdiklerini
geri verin, yüklerinin içine geri koyun. Umulur ki onu bilirler, sermayelerinin
geri verildiğini ehillerinin, ailelerinin yanına döndükleri zaman anlarlar da
bizim bu iyiliğimize karşı gelecek sene tekrar gelirler.
63. “Babalarına döndüklerinde, “Ey babamız! Bize yiyecek
yasak edildi, kardeşimizi bizimle beraber gönder de yiyecek alalım. Onu elbette
koruruz” dediler.”
Onlar babalarına döndüler.
Dediler ki ey babacığımız artık bize buğday yasaklandı. Bundan sonra bize
yiyecek verilmeyecek. Bizimle beraber kardeşimizi de gönder ki yiyecek
alabilelim. Ve muhakkak ki biz onu da koruruz. Evet daha yüklerini açmadan bunu
dediler babalarına. Ve bunu babalarına derlerken sanki boş gelmişler, hiç bir
yiyecek getirememişler gibi bir halet-i ruhîye içinde diyorlardı. Kardeşimizi
bizimle birlikte gönder ki zâhire alabilelim dediler. Babaları Yakub (a.s) onların bu tekliflerini ret ve kabulle karışık
bir şekilde cevaplandırdı. Ama Yakub (a.s) da
zorlanıyordu. Çünkü kıtlık vardı, açlık vardı. Kadınlar vardı, çocuklar vardı,
onların kıtlıktan telef olmaları söz konusuydu.
64. “Daha önce kardeşini size emânet ettiğim gibi, şimdi
onu emânet eder miyim? Ama Allah en iyi koruyandır, O merhametlilerin
merhametlisidir” dedi.”
Daha önce kardeşiniz Yusuf’u
emânet ettiğim gibi ben onu size nasıl emânet edebilirim ki? Daha önce Yusuf’u
size güvendiğim gibi nasıl güvenebilirim ki? Size güvenim yoktur. Yusuf’tan
sonra bunu da mı elimden almak istersiniz? Allah muhafızların en hayırlısıdır.
O Allah merhamet edenlerin de en merhamet edenidir. Ben onu Allah’a emânet
ediyorum. Daha önce kardeşinin kanlı gömleğini getirdiniz bana kurt yedi diye.
65. “Yüklerini açınca karşılık olarak götürdükleri mallarının
kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler. “Ey babamız! Daha ne isteriz; işte
mallarımız da bize iade edilmiş; ailemize onunla yine yiyecek getirir, kardeşimizi
de korur ve bir deve yükü de artırmış oluruz; esasen bu az bir şeydir”
dediler.”
Yüklerini açınca baktılar ki
oraya takas yapmak üzere götürdükleri tüm eşyaları geri verilmiş. O zaman eşya
karşılığı eşya alınıyordu. Baktılar ki götürdüklerinin tamamı geri verilmiş. Bu
gerçekten çok güzel bir davranıştı. Demek ki melik çok iyi birisiydi. Hem birer
deve yükü erzak verilmiş, hem de karşılığında da götürdükleri alınmamış. Bunu görünce
dediler ki ey babamız, bak bütün sermayemiz bize geri verilmiş. Ey babamız,
artık bize o melikin istediğini yapmanın dışında ne gerekir? Kardeşimizi alıp
tekrar gider ehlimize bir şeyler alırız. Kardeşimizi de koruruz. Ve üstelik bir
deve yükü daha fazla buğday almış oluruz. Zaten bu bize ancak yetişiyor. Bir
deve yükü daha buğday getirmiş oluruz. Bu az bir şeydir dediler. Ve iddiaları bi-raz daha haklılık kazanıyordu.
Küçük kardeşin, Bünyamin’in Mısır’a götürülme isteği
biraz daha haklılık kazandı. Yakub (a.s) dedi ki:
66. “Babaları: “Hepiniz helâk olmadıkça onu bana geri
getireceğinize dair Allah' a karşı sağlam bir söz vermezseniz, sizinle
göndermeyeceğim” dedi. Söz verdiklerinde: “Sözümüze Allah vekildir” dedi.”
Dedi ki, onu asla sizinle
göndermem, bir şartla ki bana onun hakkında Allah’tan bir söz, bir and verinceye kadar. Yâni Allah’a yemin ederek bana söz
vermedikçe onu sizinle göndermem. Onu hepiniz helâk olmadıkça mutlaka bana
getireceğinize dair bana yemin ederseniz ancak o zaman gönderebilirim. Yâni
gerçekten büyük bir belâ başınıza gelir de onu koruyamazsanız o ayrı. Onlar bu
konuda söz verince dedi ki, Allah sözlerimize vekildir. Yâni hepimiz Allah huzurundayız,
sözü Allah’a verdik, Allah her an bizi görüyor ve O bizi bu sözlerimizde
sorumlu tutacak dedi. Sonra onlara şu nasihatte bulundu:
67. “Babaları: “Oğullarım! Tek bir kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah katında size bir faydam
olmaz, hüküm ancak Allah'ındır. O'na güvendim, güvenenler de O'na güvensinler”
dedi.”
Ey oğullarım, sakın tek bir
kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Hep
birlikte bir kapıdan girerseniz size göz değerler, nazar değerler. Gerçi ben
Allah’tan size gelecek bir şeye engel olamam. Hüküm Allah’ındır. Ben Ona
tevekkül ettim ve tevekkül edenler de Ona tevekkül etsinler. Yâni ben size
böyle bir tedbir öneriyorum ama yine de Rabbim bir şey dilemişse o olacaktır.
Tedbir almak gerekiyorsa da bu tedbir asla takdirin önüne geçemez.
Tevekkül edenler sadece Allah’a güvenip dayansınlar. Ne kendilerine, ne de
başkalarına asla güvenmesinler. Yusuf da demişti zindan arkadaşlarına hüküm
ancak Allah’ındır. Baba Yakub da aynısını söylüyordu
evlâtlarına. Tedbir alırız, ama yine de ne olacağını bilmeyiz, çünkü hüküm
Allah’ın. Onun takdirine boyun bükeriz, çünkü hüküm Allah’ındır. Vekil olarak
sadece Onu kabul eder ve Onun bizim adımıza aldığı kararları uygularız.
68. “Babalarının emrettiği gibi girdiler. Esasen bu, Allah
katında onlara bir fayda sağlamazdı, ancak Yâ’kub içindeki
arzuyu ortaya koymuş oldu. O, şüphesiz kendisine öğrettiğimizi bilir fakat
insanların çoğu bilmezler.”
Evet oğullar babalarının
emrettiği şekilde Mısıra girdiler. Doğrusu bu tedbirleri onlara Allah’tan
gelecek olan bir kadere engel olamayacaktı. Ama sadece Yakub’un
nefsinde olan bir arzunun pratik uygulamasıydı, bir arzunun ortaya konulmasıydı
bu. Babaları öyle istedi, onlar da öyle yaptılar. Ama yine de hüküm Allah’ın
elindeydi. Kaderi tayin eden Allah’tı. Hesap Allah’ın hesabıydı. Yâni bir hırsızlık
hadisesiyle kardeşleri Bünyamin’in orada ala
konmasına engel olamayacaktı bu tedbirleri. Yusuf’u Mısıra getiren Allah,
Mısırda kardeşi Bünyamin’le görüşmesini, sonra İsrâil
oğullarının, Yakub çocuklarının Mısıra göçmelerini murad eden Allah’ın takdirine mâni olamayacaklardı. Bunu
sadece Allah bilirdi. Ondan başka hiç kimse bilemezdi. Yetki Onun elindedir.
Kararı veren ve uygulayan Odur. Fakat insanların pek çoğu bunu bilmezler,
bilemezler. İnsanlara düşen kendi iradeleri dışındaki olaylara müdahale değil
büyük iradeye teslimiyettir. İnsanlar sadece bu büyük iradeye en güzel nasıl
kulluk yapabiliriz bunun hesabını yapmaktır. Bollukta, ya
da kıtlıkta, hastalıkta, ya da sağlıkta Ona nasıl en
iyi kulluk yapabiliriz bunun hesabını yapmaktır. Zindanda ya
da dışarıda nasıl kul olabiliriz? İşte kullardan istenen budur.
Bizim Ona
öğretmemiz sebebiyle O Yakub ilim sahibiydi. Lâkin
insanların pek çoğu bunu bilmiyorlar.
69. “Yusuf'un yanına girdiklerinde, kardeşini bağrına
bastı ve: “Ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına artık üzülme” dedi.”
Onlar ne zaman ki Yusuf’un
huzuruna girdiler, bu sefer on bir kardeştiler, Yusuf hemen kardeşini bağrına
bastı. Bunu da şöyle yaptı. Kardeşlerden her birine birer oda verdi, Bünyamin yalnız kalmıştı. Sordu ona senin kardeşin yok mu
diye? O da dedi ki benim bir kardeşim
vardı, ama işte şöyle şöyle yaptılar diye olayı
anlattı ve Yusuf (a.s) dedi ki üzülme gel seninle ikimiz birlikte kalalım dedi.
Ve işte baş başa kaldıkları bir ortamda ona dedi ki, işte o kardeşin benim. Ben
Yusuf’um dedi. Onların yaptıklarına artık üzülme dedi. Aldırma onların
yaptıklarına. Kadere bakın. Şu büyük iradenin takdirine bakın.
70. “Yusuf onların yüklerini yükletirken, bir su kabını
kardeşinin yüküne koydurdu. Sonra bir münadi şöyle bağırdı: “Ey kervancılar,
siz hırsızsınız!”
Yusuf (a.s) onların yüklerini
hazırlattı, kardeşler ülkelerine dönmek üzereler. Bir su kabını kardeşi Bünyamin’in yükünün içine koyuverdi. Tabii önceden durumu
kardeşine anlattı. Seni burada alıkoyacağım dedi Yusuf (a.s). Sonra bir
müezzin, bir münadi bağırdı. Ey kervancılar, sizler hırsızsınız! Kervan yavaş yavaş hareket ederken bir münadi bağırdı. Ey topluluk
sizler hırsızsınız! Bir anda kardeşler arasında bir şaşkınlık başladı. Çünkü
onlar peygamber çocuklarıdır. Nasıl olabilir böyle bir şey?
71. “Geri dönerek, “Ne kaybettiniz?” dediler.”
Geriye dönüp kendilerine doğru
yaklaşan bir grup insana dediler ki ne arıyorsunuz? Neyi kaybettiniz? Neyiniz
çalınmış? demiyorlar da ne arıyorsunuz diyorlar. Çünkü bu hırsızlık olayıyla
hiç bir ilgilerinin olmadığından emin bir edayla konuşuyorlar. Durun bakalım,
önünüze geleni hırsızlıkla itham etmeyin. Bize böyle bir şey yakışmadığı gibi size
de böyle hitap yakışmıyor dediler.
72. “Hükümdarın su kabını kaybettik, onu getirene bir deve
yükü mükâfat verilecek, buna ben kefil oluyorum” dediler.”
Dediler ki melikin su kabını
arıyoruz. Kim onu bulur getirirse bir deve yükü ikram, mükâfat var. Ben ona
kefil olmuşum, ben bunun çabası içindeyim. O tas benim zimmetimdedir, benim
sorumluluğumdadır. Onu bulmak zorundayım.
73. “Allah'a yemin ederiz ki memleketi ifsad etmeğe gelmediğimizi ve hırsız da olmadığımızı
biliyorsunuz” dediler.”
Dediler ki Allah şahidimiz ki
bizler buraya bozgunculuk yapalım diye gelmedik. Ve biz hırsız da değiliz.
74. “Yalancı iseniz, hırsızlığın cezası nedir?” dediler.”
Öyleyse dediler, haydi sizin
dediğiniz gibi olsun. Peki eğer sizler yalancılarsanız, siz hırsızlarsanız,
yâni aradığımız şey sizin yanınızda çıkarsa o zaman söyleyin bakalım bunun
cezası nedir?
75. “Cezası, kimin yükünde bulunursa, ceza olarak ona el
konulur; biz zâlimleri böyle cezalandırırız” dediler.”
Dediler ki onu kimin yükünde
bulursanız cezası ona aittir. Onun cezasını o çekecektir. Her kimin yükünde
çıkarsa o kendisi tutuklanır. Biz zâlimlere böyle ceza veririz dediler. Yakub (a.s)’ın dininde hırsızlık
yapan kişi malın sahibine teslim edilirdi. Bir yıl onun hizmetinde kalırdı.
İşte onlar da bunu söylediler.
76. “Yusuf kardeşinin yükünden önce onlarınkini aramaya
başladı; sonra kardeşinin yükünden su kabını çıkardı. İşte biz Yusuf'a böyle
bir plan kullanmasını vahy ettik. Çünkü hükümdarın
kanunlarına göre kardeşini alıkoya-mazdı, meğer ki
Allah dileye. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinden üstün
bir bilen bulunur.”
Evet Yusuf kardeşi Bünyamin’in yükünden önce onların yüklerini aramaya
başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. Biz Yusuf’a bunu
öğrettik. Çünkü kardeşini melikin dinine göre alması, ona melikin dinine göre
bir hüküm uygulaması mümkün değildi. Bu Yusuf’a yakışmazdı. Ancak Allah’ın
arzusu neyse onu uygulaması gerekiyordu. Yâni Yakub
(a.s)’ın şeriatine göre hüküm
vermesi ge-rekiyordu. Zaten
Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini böylece yüceltiriz ve her bir âlimin
üzerinde, her bir ilim sahibinin üzerinde bir bilen vardır.
Evet
Rabbimiz Hz. Yusuf’un planındaki eksikliği tamamlamıştır.
Böylece Yusuf hem kardeşini orada alıkoymuş, hem de onu hapse atılmaktan
kurtarmıştır. Çünkü o dönem henüz tümüyle İslâm yasalarını yürürlüğe koyamamış,
bir tedriç uyguluyordu Yusuf (a.s). Nitekim biz biliyoruz ki Medine’de Allah’ın
Resûlünün tümüyle İslâmî sistemi uygulaması 9, 10
seneyi almıştı. Meselâ içki, fâiz, gayri İslâmî
miras, evlilik gelenekleri, bâtıl ticaret ilişkileri bir süre yürürlükte kalmıştır.
Binaenaleyh Mısırda Yusuf (a.s)’ın melikliğinin ilk
dokuz yılında kimi gayri İslâmî uygulamaların
bulunması olabilecektir.
Şu anda
bizler onların yerinde olalım. Yakub (a.s)’ın çocukları, on bir kardeş ve babalarına verilmiş bir
sözleri olsun. Mutlaka onu babalarına getirecekler. Söz vermişlerdi babalarına,
sözlerine Allah vekildi. Ama şimdi bir problem çıkmış ve ne yapacaklarını
şaşırıp kalmışlardı. Şimdi ne yapacaklardı? Babalarına ne diyeceklerdi? Ve
kardeşleri Yusuf ve Bünyamin’e karşı iyi niyet
taşımadıklarına bir kere daha şahit olacağız. Bakın diyorlar ki:
77. “Çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı” dediler.
Yusuf bunu içinde sakladı, onlara açmadı. İçinden “Durumunuz pek kötüdür;
anlattığınızı Allah daha iyi bilir” dedi.”
Dediler ki doğrusu bu hırsızlık
yapmışsa daha önce onun bir kardeşi vardı o da hırsızlık yapmıştı. Kimdi onun
kardeşi? Yusuf. Peki ne hırsızlığı yapmıştı Yusuf? Hâlâ Yusuf’a karşı kinleri
mi var içlerinde? Hâlâ Onunla mı uğraşıyorlardı? Ondan kurtulalı takriben bir
otuz yıl olmuştu. Hâlâ unutmamışlar mıydı Onu? Ama işte unutmamışlardı.
Kendilerini bu kötü durumdan kurtarabilmek için böyle bir suçlamada
bulunuyorlardı. Anında kardeşleri Bünyamin’den kopup
Ona yabancı oluvermişlerdi. Üvey kardeşlerine besledikleri duyguları hemen
açığa vuruvermişlerdi. Ne yapmıştı Yusuf da böyle diyorlardı? Ama yakında Yusuf
(a.s)’ın karşısına çıkacaklar ve bu yaptıklarından
çok büyük pişmanlıklar duyacaklardı.
Yusuf onu
kendi nefsinde gizledi. Yâni onların bu sözlerinden içi burkulmadı, sabredip
bir şey demedi. Öfkelenip durumu onlara çaktırmadı. Onların bu kusurlarına
bakmadı. Fakat kendi kendine şöyle dedi: Siz gerçekten çok fena bir
durumdasınız. Ne söyleseniz sizin kusurunuza bakılmaz, Allah yaptıklarınızı, vasf ettiklerinizi biliyor dedi. Bünyamin
hırsızlık yaptı diyorsunuz ama şu iç dünyanızda çok kötü bir hastalık
içindesiniz.
78. “Kardeşleri: “Ey vezir! Onun yaşlanmış, kocamış bir
babası vardır. Bizden birini onun yerine al. Doğrusu biz senin iyi
davrananlardan olduğunu görüyoruz” dediler.”
Bu sefer dediler ki ey Azîz, onun
yaşlı bir babası var. Onun yerine içimizden birini al. Tamam o hırsızlık yapmıştır,
suçludur ama ne olur onun yerine bizden birini alıkoy dediler. Biz gerçekten
seni çok iyilerden görüyoruz, ne olur bize yardımcı ol dediler. Çünkü babalarına
söz vermişlerdi. Kuşatılıp ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkları sürece
Bünyamin’i geri getireceklerdi.
79. “Maazallah! Biz, malımızı kimde bulmuşsak ancak onu
alı koruz, yoksa haksızlık etmiş oluruz” dedi.”
Yusuf (a.s) dedi ki Allah
korusun! Maazallah! Biz yitiğimizi ki-min yanında,
kimin metaında bulmuşsak ancak onu alırız. Bize ancak onu almamız yakışır. Eğer
böyle yapmaz da onun yerine bir başkasını alırsak o zaman zâlimlerden oluruz.
Bizden böyle bir şeyi nasıl is-tersiniz? Muhsinlerden gördüğünüz bir melikin
böyle bir adâletsizlik yapacağını nasıl düşünebilirsiniz?
Dikkat ederseniz Allah’ın elçisi
hırsız kelimesi yerine yitiğimizi kimin yanında bulmuşsak diyor. Kardeşi Bünyamin’e böyle hitap et-miyor.
Çünkü O gerçekten hırsız değildi. Biz böyle bir şeyi yapamayız. Bizim
iyiliğimiz hak ve adâlet ölçülerini uygulamaktır. Biz kimseye zulmetmeyiz dedi.
80,82. “Ümitsizliğe düşünce, konuşmak üzere bir kenara
çekildiler. Büyükleri şöyle dedi: “Babanızın Allah'a karşı sizden bir söz
aldığını, daha önce Yusuf meselesinde de ileri gittiğinizi bilmiyor musunuz?
Artık babam bana izin verene veya Allah hakkımda hüküm verene kadar ki O,
hükmedenlerin en iyisidir bu yerden ayrılmayacağım. Siz dönün, babanıza gidin
ve deyin ki: “Ey babamız! Senin oğlun hırsızlık yaptı, bu bildiğimizden başka
bir şey görmedik; görülmeyeni de bilmeyiz; bulunduğumuz kasabanın halkına ve
beraberinde olduğumuz kervana da sorabilirsin; biz şüphesiz doğru söylüyoruz.”
Yusuf’tan ümitlerini kesince,
onun yerine bir başkasını bıraktırmak söz konusu olmayınca bir kenara çekilip
kendi aralarında konuşmaya başladılar. Büyükleri dedi ki, bilmiyor musunuz? Babanız
sizden Allah’ı şahit tutarak söz almadı mı? Siz değil misiniz Yusuf’u ondan
kurtulmak için kuyuya atan? Bu küçük çocuğu babamızdan alırken Allah’a söz
vermedik mi? Düşünmüyor musunuz bunları? Val-lahi ben buradan ayrılmıyorum. Gidin ne yaparsanız yapın. Benim
babamın yüzüne bakacak yüzüm kalmadı. Ta ki babam beni affedip bana izin
verinceye, yahut Allah bizim hakkımızda hükmünü verinceye kadar ben burada kalacağım. Muhakkak ki hüküm
verenlerin en hayırlısı Allah’tır.
Evet diyor ki; haydi dönün
babanıza da anlatın durumu. Deyin ki Ona ey babamız oğlun hırsızlık yaptı. Biz
bildiğimize şahitlik ettik. Başka bir şey bilmiyoruz. Bizler gaybın muhafızları değiliz. Biz sadece gözlerimizle gördüğümüzü
sana anlatıyoruz. İstersen ey babamız bizimle birlikte yolculuk yapan şu
kervana, bu olaya şahit olan şu insanlara sor. Doğrusu biz sadıklardanız deyin.
Büyük
kardeş bunu söyledi. Yıllar önce de Yusuf’u öldürmeyin, yapacaksanız Onu kuyuya
atın diyenin de bu kardeş olduğu rivâyet edilir. Bu diğerlerinden daha insaflı.
Ve işte şimdi de kendisini Mı-sırda hapse mahkum eder. Babasının karşısına
çıkamayacaktı. Şimdi ne diyecekti babasına? Nasıl inandıracaktı Yakub (a.s)’ı? Şimdi de oğul hırsızlık yaptı? Olacak şey
miydi bu? Bir peygamber çocuğunda böyle bir şey nasıl düşünülebilecekti? Gidin
aynen olup bitenleri anlatın babamıza diyor.
Kervan
mısırdan Filistin’e doğru yol aldı. Çölleri aştılar ve nihâyet Yakub yurduna geldiler. Geldi kervan ama buruk geldi.
Yıllar önce geldikleri sahte bir burukluğa benzer bir buruklukla geldiler. Ama
buradaki olay ciddiydi. Çünkü bu olayın sorumluluğu görünüşte kardeşlere ait değildi.
Anlattılar olayı aynen olduğu gibi. O da dedi ki:
83. “Yakub: “Sizi nefsiniz bir
iş yapmağa sürükledi, artık bana güzelce sabır gerekir; belki Allah hepsini
birden bana getirecektir, çünkü O bilendir, Hakîmdir" dedi.”
Sizi nefsiniz bir iş yapmaya
sürükledi, artık bana güzel bir sabır gerekir. Yıllar önce Yusuf’u kaybettiği
zaman da aynı sözü söylemişti, şimdi Bünyamin’i
kaybedince de aynı şeyi söylüyordu. Bilâkis nefisleriniz bu işi size süslü
gösterdi. Aynen Yusuf’a yaptığınız gibi, bu defa da benim küçük yavrumu elimden
aldınız. Bana düşen iş güzel bir sabırdır. Ben Rabbimden ümidimi kesmiyorum.
Umulur ki Allah onların hepsini birden bana getirir. Rabbimiz emriyle hepsine
birden kavuşurum. Muhakkak ki O Allah Alîmdir, Hakîmdir.
84. “Onlara sırt çevirdi, “Vah, Yusuf'a yazık oldu!” dedi
ve üzüntüden gözlerine ak düştü. Artık acısını içinde sa-klıyordu.”
Onlardan yüz çevirdi, sırt döndü
onlara ve dedi ki ey Yusuf’-tan dolayı kederler, üzüntüler. Yusuf gitti, Bünyamin gitti, en büyük oğlu gitti. Ama Yakub’un hüznü, kederi yine Yusuf’a. Çünkü Onun yü-celiğini biliyordu, Onun
yüceliğine şahit olacaktı. O en sevgili oğlunun gördüğü rüyanın gerçekleşmesini
gözleriyle görecekti. İşte onun içindir ki kalbinde en büyük sevgiye oturan
Yusuf’tu. İşte bu sözün sonunda, bu hüznün sonunda gözlerine aklar düştü. O çok
üzgündü, sıkıntılı ve perişandı. Üç oğlundan birden ayrılmak Onu çok perişan
etmişti. Yıllardır Yusuf’undan bir haber alamaması Onu eritmişti. Ama bu arada
asla Rabbinden ümidini kesmeyip Yusuf’a yaklaştığını hissediyordu.
85. “Allah'a yemin ederiz ki, Yusuf'u anıp durman seni
bitkin düşürecek veya helâk olacaksın” dediler.”
Dediler ki vallahi Yusuf’u
hatırlaman, Yusuf’u anıp durman seni perişan ediyor. Ya
hastalanacaksın, ya da helâk olanlardan olacaksın. Ne
yapıyorsun bu kadar Yusuf’la ilgili? Yusuf, Yusuf, Yusuf derdin ne bu kadar?
Bırak, unut artık Yusuf’u. Bu sözleri söyleyenler çocukları, gelinleri,
torunlarıydı. Ve onların hiç birisi Yusuf’la ilgili bir beklenti içinde
değillerdi. Yusuf’a kavuşmanın bu kadar yakın olduğunu da bilmiyorlardı da
dedelerine nasihat ediyorlardı. Yapma, kendini harap etme diyorlardı.
86. “Yakub: “Ben üzüntü ve
tasamı yalnız Allah'a aça-rım. Allah katından, sizin
bilmediklerinizi bilirim” dedi.”
Dedi ki Yakub
(a.s), Ben sıkıntımı, hüznümü, tasamı sadece Allah’a açıyorum. Benim sizinle
bir derdim yoktur. Benim sizden bir beklentim yok. Allah’ın bana bildirdikleri
sayesinde ben sizin bilmediklerinizi de biliyorum. Haydi siz kendinize bakın,
işinize bakın da beni kendi halime bırakın. Ben esefimle, hüznümle Rabbime
yalvarıp yakarıyorum diyordu.
87. “Ey Oğullarım! Gidin, Yusuf'u ve kardeşini arayın,
Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin; doğrusu Kâfirlerden başkası Allah'ın
rahmetinden ümidini kesmez.”
Ey oğullarım, gidin Yusuf’u ve
kardeşini arayın. Bütün duyularınızı, hislerinizi kullanarak Ondan haber almaya
çalışın. Elinizle yoklayınız, gözünüzle araştırınız, kulağınızla haber almaya
çalışınız. Yeri belli olan ağabeyinizden, tutuk olan Bünyamin’den
ve yitik olan Yusuf’tan ümit kesmeyiniz. Allah’ın rahmetinden asla ümit kesmeyin.
Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen derdi hâlâ Yusuf (a.s)’dı.
Onu bir türlü unutamadı. Yusuf’unu arıyor, Yusuf’unu istiyor, Yusuf’unu
soruyordu. Her bir olayla Ona biraz daha yaklaştığını hissediyordu. Acaba
Mısırda kalan Bünyamin’in, büyük oğulun
yanında olmasındı Yusuf? Öteki oğullarına böyle diyordu.
Ey oğullarım, gidin kardeşinizi arayıp soruşturun. Allah’ın rahmetinden ümit
kesmeyiniz. Onun rahmetinden ümit kesenler ancak kâfirlerdir diyordu.
88. “Kardeşleri vezirin yanına vardıklarında: “Ey Vezir!
Biz ve çoluk çocuğumuz darlığa uğradık; pek değersiz bir malla geldik; ölçeği
bize tam yap ve sadaka ver; Allah sadaka verenleri şüphesiz mükâfatlandırır”
dediler.”
Evet Yakub
çocukları yine Mısırdalar. Kardeşlerinin yanına vardıklarında dediler ki ey
şerefli melik, bize ve ehlimize zarar dokundu ve bu sefer biz değersiz bir
şeyle geldik. Bunların karşılığında bize bir şeyler ver, bize ölçeği tam yap,
biraz da sadaka olarak fazladan bir şeyler ver. Muhakkak ki Allah sadaka
verenleri sever. Bu sefer başlarına gelenlerden ötürü kalpleri yumuşamış, biraz
biraz onları olgunlaştırmıştır. Kardeşlerinin bu
ezikliklerine karşı Yusuf (a.s) dedi ki:
89. “Siz, Yusuf ve kardeşine bilmeden neler yaptığınızın
farkında mısınız?” dedi”
Siz cahiller olduğunuz halde
Yusuf’a ve kardeşine ne yaptığınızı bildiniz mi? Cahilliğiniz döneminde Yusuf’a
ve kardeşine ne yaptınız? Hani 15. âyette sen onlara bu sana yaptıklarını hiç
ummadıkları, beklemedikleri bir anda haber vereceksin buyurulmuştu
ya, işte o an gelmişti. Yusuf’un bu sorusu onların zihinlerinde
şimşek gibi çaktı ve Onun Yusuf olduğunu anladılar ve hayretle, dehşetle
irkilip dediler ki:
90. “Yoksa sen Yusuf musun?” dediler. “Ben Yusuf'um, bu
da kardeşim. Allah bize iyilikte bulundu; doğrusu kim kötülükten sakınır ve
sabrederse bilsin ki Allah iyi davrananların ecrini katiyen zâyi etmez” dedi.”
Sen Yusuf! Sen Yusuf! Sen Yusuf
musun? Dedi ki, evet ben Yusuf, bu da kardeşim Bünyamin.
Allah bize lütfetti, Allah bize üstünlük verdi, Allah bize nîmet verdi. Muhakkak
ki kim muttaki olursa, kim Allah’ın koruması altına girerse, kim Allah için bir
hayat yaşarsa, kim Allah için sabrederse, kim Allah’ın takdirine razı olursa,
kim Müslü-manca bir hayatın kavgasını verirse
muhakkak ki Allah muhsinlerin ecrini asla zâyi etmez.
Kardeşler
ihanet etsinler, ondan kurtulmak için kuyuya atsınlar, kervan onu değersiz bir
emtia olarak pazarda satsın, Azîz evine, sarayına köle almanın sevincini
yaşasın, kadın ona sahip olmanın heyecanıyla çırpınsın, kadınlar kendilerine
boyun eğmeyen kölenin kaderini kendileri belirlemeye çalışsın, zindan Onun
yurdu olsun. Ama bütün bunlara karşı Müslümanca
kalmaya direnen Yusuf işte şimdi bir melik ve kardeşleri Onun önünde
eğilmişler. Onun değerini bilmeyenler Onun değerini, Onun üstünlüğünü anlamışlardır.
İşte Yusuf azîz ve şerefli bir melik ve işte kardeşleri Onun karşısında zelil,
bitkin, perişan ve suçlular. Bakın diyorlar ki:
91. “Allah'a yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün tutmuştur;
doğrusu biz suç işlemiştik” dediler.”
Allah’a yemin ederiz ki, Allah
seni bizden üstün tutmuştur. Doğrusu bizler suçluyuz, bizler sana karşı suç işledik.
Evet böyle diyorlardı kardeşleri. Kıyâmette tüm kâfirler, tüm zâlimler bu sözü
söyleyecekler Müslümanlar karşısında. Rasulullah
efendimize zulmedenler, Ona değer vermeyenler de Rasulullah
efendimiz Mekke’yi fethettiği gün aynı sözleri söylüyorlardı. Ey kerîm oğlu kerîm,
biz sana kötülük yaptık, biz sana zulmettik, biz suçluyuz diyorlardı.
Evet o gün onlara bu sözü
söyleten Rabbimiz kıyâmete kadar kardeşlerine ihanet eden, kardeşlerinin Müslümanca tavırlarına engel olmaya çalışan, kendi yollarına
kardeşlerini fedâ etmek isteyen herkese bu sözü söyletecek Rabbimiz en sonunda.
Şu anda bu ülkede kâfirlerle işbirliği içine girerek, A.B.D ile, İsrâil ile,
Batıyla birlikte hareket etme kararı alarak Müslüman kardeşlerine düşman
kesilenler, Müslümanlıklarından dolayı onlara kan kusturmaya çalışanlar da
yarın pişman olacaklar, kardeşleri önünde eğilmek ve onlardan özür dilemek zorunda
kalacaklar.
İşte bakın
diyorlar ki, vallahi Allah seni bize üstün kıldı, biz hatalıydık, biz yanlış
yapmıştık. Ve yine kıyâmete kadar kardeşlerinin bu itiraflarına karşılık bir Müslümanın ne demesi gerektiğini de Rab-imiz Yusuf (a.s)’ın ağzından bize nakil eder.
92,93. “Yusuf: “Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi
bağışlar. O, merhametlilerin merhametlisidir. Bu gömleğimi götürün, babamın
yüzüne sürün, görmeğe başlar; bütün çoluk çocuğunuzla bana gelin” dedi.”
Bunu Yusuf söylüyordu. Ve aynı
sözleri Mekke’nin fetih günü beli kırılan zâlimlere Rasulullah
efendimiz söylüyordu. Ve kıyâmete kadar peygamber yolunun yolcularının
söylemeleri gerek söz şudur: Dedi ki, size bugün kınama yok. Ben sizi bugün
kınamıyorum, suç-lamıyorum. Sizi hesaba çekmeyeceğim.
Hiç merak etmeyin size bir şey yapmayacağım. Önceki gelişlerinizde olduğu gibi
artık başınıza sıkıntılar gelmeyecek. Allah sizi bağışlasın. Sizin hakkınızda
Rab-bimden bağışlanma dilerim. O Allah merhamet
edenlerin en merha-metlisidir. Şu anda pişmanlığınız
belli, haliniz bağışlanmaya elve-rişlidir.
Aradan
yıllar geçti. Yusuf melik oldu Mısırda. Devlet Onun em-rindeydi. Kardeşler
çölden geldiler. Allah’ın rahmetinden asla ümit kesmeyen Yakub
(a.s)’ın beklentisi yavaş yavaş
gerçekleşiyordu. Şimdi artık ikinci gömlek gidecekti Yakub
(a.s)’a. Birinci gömlek kurt yedi diye Yakub’un önüne
atılıyordu. İkinci gömlek Azîzin hanımı tarafından yırtılıyordu. Ve üçüncü
gömlek ise yine Yakub (a.s)’a doğru gidecek. Bu sefer
gömleği gönderen oğul Yusuf (a.s) olacaktı. Bakın diyor ki:
Bu
gömleğimi götürün. Babamın yüzüne sürün, üzerine koyun ki görür olarak gelsin.
Artık görmesi tekrar kendisine dönsün. Ve artık hepiniz, tüm ehlinizle bana
gelin, Mısıra gelin, emin olarak gelin. Erkek dişi, çoluk çocuk Yakub hanedanından kim varsa hepiniz gelin.
94. “Kervan, memleketine dönmek için ayrıldığın da, babaları:
"Doğrusu ben Yusuf'un kokusunu duyuyorum; ne olur bana bunak demeyin”
dedi.”
Ne zaman ki kervan memleketine
dönmek üzere ayrıldığında. Mısırdan çölleri aşıp Filistin’e, Yakub’un yurduna doğru harekete geçince babaları dedi ki,
ben dedi eğer bana bunak filan demezseniz Yusuf’un kokusunu alıyorum. Ben
Yusuf’un kokusunu duyuyorum. Ne olur bana deli demeyin. Ne olur bana bunak
demeyin, bana şaşkın demeyin, beni kınamayın.
95. “Çevresindekiler: “Allah'a yemin ederiz ki sen, hâlâ
eski şaşkınlığındasın” dediler.”
Gelinleri, torunları dediler ki,
Allah’a yemin ederiz ki sen eski yanılgında, eski vehimlerinin içindesin.
Elbette Onun özlemiyle yananlar alabileceklerdi o kokuyu. Ondan ümit kesip
beklemeyenler nerden duyabileceklerdi ki?
96. “Müjdeci gelip, gömleği Yakub'un
yüzüne bırakınca, hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yakub
“Ben size, Allah katından sizin bilmediğinizi biliyorum dememiş miydim? dedi.”
Ta ki müjdeci geldi, gömleği Yakub’un yüzüne bıraktı ve birden bire Yakub
(a.s)’ın gözleri açıldı ve dedi ki Yakub (a.s): Ben size demedim mi? Ben Allah’tan bildiğim
bilgilerle sizin bilmediklerinizi bilirim. İşte Rabbimin bildirmesi. İşte
Yusuf’umun kokusu. İşte Yusuf’umun haberi. İşte Yusuf’umun müjdesi.
97. “Oğulları: “Ey Babamız! Suçlarımızın bağışlanmasını
dile, bizler hiç şüphesiz suçluyuz” dediler.”
Oğulları, gelinleri, çocukları,
torunları, Onu kınayanlar, Ona ihtiyarlamış diyenler, Ona ihanet edenler, Onun
oğlunu Ondan koparanlar, Ona eziyet edenler hep birlikte dediler ki, ey babamız
bize istiğfarda bulun. Bizi bağışla, bizim bu günâhlarımızdan dolayı Allah’a
istiğfar et, biz hata etmişiz, biz yanlış yolda gitmişiz. Yusuf’un karşısında
ezildiler, babaları Yakub’un karşısında ezildiler.
Kim ezilmez ki peygambere, peygamber yolunu karşı gelir de? Kim sonunda pişman
olmaz ki peygambere ihanet eder de? Kim pişman olmaz ki İslâm’a ve Müslümanlara
engel olmak için bir rol alır da? Müslümanca bir
tavrın karşısına dikilenlerden kim rezil ve rüsva olmamış da sonunda?
İşte
kıyâmete kadar tüm benzer tavırlara örneklik teşkil edecek bir kıssadır bu.
Kıssayı anlatan tüm hayata egemen olan, tüm bu olayları yöneten büyük iradedir.
Unutmayalım ki bu dünyada kıyâmete kadar her zaman ve zeminde aynı sosyal yasa
geçerli olacaktır. Her zaman zâlimler bir gün mazlumların önünde eğilecek ve
pişmanlıklarını bildireceklerdir. Ve mazlumlar, ezilenler mutlaka bir gün yeryüzünün
meliki olacaklardır. Allah için bir hayat yaşayanlar, Allah’ın takdirine rıza
gösterip her şart altında Müslümanca kalabilmenin hesabını
yapanlar mutlak bir gün yeryüzünün hükümdarı olacaklar. Allah bulundukları
coğrafyanın egemenliğini mutlak sûrette bir gün onlara verecektir. Ama onlar da
imtihandadırlar. Onlar adâletten, Allah’a kul-luktan
vazgeçmemek zorundadırlar. İmtihanlarının her bir kademesinde Allah’ın istediği
gibi davranmaktan vazgeçmemek zorundadırlar.
98. “Yakub: “Rabbimden
bağışlanmanızı dileyeceğim; o şüphesiz bağışlar ve merhamet eder” dedi.”
Dedi ki Yakub
(a.s), sizin için Rabbimden af dileyeceğim, istiğfar edeceğim. Sizin için Ondan
bağış dileyeceğim. Muhakkak ki O Ğafûr dur, mağfiret
sahibidir. Bu sefer kervan dördüncü yolculuğuna çıkıyordu. Ama bu sefer kervan Yakub (a.s)’ın rehberliğinde
gidiyordu Mısır’a. Ana, baba, oğullar, kızlar, torunlar hep birlikte Mısır’a, Yusu-f’un yanına hareket eder. Yakub çocukları ata yurtları, İbrahim (a.s)’ın yurdu Filistin’den Mısıra doğru hareket eder. Ve işte
girdiler bile Yusuf’un yurduna.
99. “Yusuf'un yanına geldiklerinde, o, anasını babasını
bağrına bastı, “Allah'ın dilediğince, güven içinde Mısır'da yerleşin” dedi.”
Yusuf’un topraklarına
girdiklerinde Yusuf (a.s) büyük bir askeri erkanla onları karşıladı. Babası
Ondan önce selâm verdi ve dedi ki, selâm sana ey hüzünleri gideren dedi ve Onu
kucağına bastı. Yusuf anasını babasını kendisine âvâ etti. Boyunlarına sarılıp
bağrına bastı onları. Ve dedi ki, Allah’ın dilemesiyle emin olarak buyurun
Mısır’a giriniz.
100. “Ana babasını tahtın üzerine oturttu, hepsi onun önünde
(Allah'a secde edip) eğildiler. O zaman Yusuf: “Babacığım! İşte bu, vaktiyle
gördüğüm rüyanın çıkışıdır; Rabbim onu gerçekleştirdi. Şeytan, benimle kardeşlerimin
arasını bozduktan sonra, beni hapisten çıkaran, sizi çölden getiren Rabbim bana
pek çok iyilikte bulundu. Doğrusu Rabbim dilediğine lütufkârdır, O şüphesiz
bilendir, Hakîmdir” dedi.”
Meliklik tahtına, krallık tahtına
ana ve babasını çıkarıp oturttu. Ana, baba ve kardeşler, güneş, ay ve
yıldızlar, on bir yıldız Yusuf’un önünde secdeye kapandılar. Yusuf’a selâm ve
saygı secdesinde bulundular. Onun huzurunda baş eğerek, yüceliğini kabul ederek
Onu selâmladılar. Nezaket gösterisinde bulundular. Veya Yusuf’a kavuşturan
Allah’a şükür secdesi ettiler. Yusuf dedi ki, ey babacığım, işte vaktiyle
gördüğüm rüyanın yorumu, tevili ve açığa çıkışı budur. Bir rüya görmüştü yıllar
önce. Babasına anlatmıştı rüyasını. Gördüm ki bir güneş, bir ay ve on bir
yıldız bana secde ediyor. Yusuf o zaman çocuktu. Şimdi büyümüş ve rüyası açığa
çıkmıştı. İşte bir melik olmuş ve babasını, anasını meliklik tahtına oturtmuş,
güneş, ay ve on bir yıldız selâm ve saygıda bulunuyorlardı.
Ey
babacığım, İşte Rabbim rüyamı gerçek yaptı, hak yaptı. Beni zindandan
çıkardığında bana iyiliklerde, lütuflarda bulundu. Ve şeytan benimle
kardeşlerimin arasını açtıktan sonra çölden sizi buraya getirdi. Rabbim
dilediklerine dilediği gibi lütuf sahibidir. O Allah Alîmdir, Hakîmdir. Her
şeyi en iyi bilen ve her şeyi belli bir hikmetle yapan, hayata hakim olandır.
Evet işte hayata hakim olan,
bilgi ve hikmet sahibi olan Allah böylece takdirini gerçekleştirmiştir. Baştan
sona olayı planlayan, takdir eden ve uygulayan Allah’tır. İşte gördük. Rüyanın
sahibi Allah’tı. Hayatın sahibi Allah’tı. Rüyayı gösteren Rabbimizdir. Sonra
Yusuf (a.s) bu rüyasını babasına anlatıyor. Baba ve Yusuf (a.s)’lar haktan yana rol alıyor, ama kardeşleri hakka karşı rol
alıyorlar. İsteselerdi onlar da hakka karşı rol almazlardı. Ama mesele neydi?
İş nereye va-racaktı? Yâni
Allah’ın takdir buyurduğu senâryo neydi? Mesele şuydu: İsrâil oğulları, yâni Yakub oğulları Mısıra gidecekti. Allah takdir etmişti bunu.
Lâkin bu senâryonun gerçekleşmesi
adına perdede rol alan birileri vardı. Bu rolcülerden Yusuf’un kardeşleri Onu
bir kuyuya atıyorlar. Bakıyoruz hemen sahnede rol alanlardan bir kervanı harekete
geçiriyor Allah ve yollarını oraya denk getiriyor. Yıllardır o bölgede seyahat
eden kervan o kuyuda suyun olmadığını bildikleri halde rolleri gereği kuyuya
kova salıp çocuğu alıyorlar ve Mısıra götürüyorlar. Mısır pazarında çocuğu
satmaya çalışırlarken Allah şehrin Azîzini harekete geçiriyor ve pazara
uğratıyor. Sahnede Azîzin de rol aldığını gö-rüyoruz. Azîz Yusuf’u satın alıyor ve artık Yusuf, Azîzin
evindedir. Dikkat ediyor musunuz? Rabbimizin takdir buyurduğu senâryo nasıl da
saat gibi işliyor? Sanki perdede, görünürde Yusuf’un kardeşleri var, kuyu var,
kervan var, Azîz var rol oynayan, ama bu konularda sanki Allah’ın müdahalesi
hiç yok gibi değil mi?
Her şey sanki kendiliğinden olup
bitiyor gibi değil mi? Yâni şöyle dışarıdan sahneyi seyrettiğiniz zaman sanki
kişiler bizzat kendi rollerini kendileri yapıyorlar gibi. Ama perde arkasında
bir el var ki bunların hepsini O ayarlıyor. Sonra bir başka sahne, bir başka
rolcü devrede. Azîzin karısı, onun Yusuf’a meyli, iftiralar, sıkandallar, zindan, kralın rüyası ve sonunda Mısıra
sultan. Ama Allah’ın bizzat belli müdahaleleri var yine orada. Ne o? Krala rüya
gösteriyor Allah. Bu Allah’ın bizzat ve direk müdahalesidir. İşte 7 semiz inek,
7 zayıf inek, Allah gösteriyor, Allah’tan başka kimse yapamaz ki bu işi. Allah
sanki diyor ki bakın benim müdahalem var! Beni unutmayın! Meselâ Mısıra kıtlık
veriyor, bunu Allah’tan başka kimse yapamaz.
Yusuf (a.s)’ın
sözleri devam ediyor:
101. “Rabbim! Bana hükümranlık verdin, rüyaların yorumunu
öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratanı! Dünya ve âhirette
işlerimi yoluna koyan sensin; benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyilere
kat.”
Ey Rabbim, bana mülk verdin,
saltanat verdin ve bana hadiselerin yorumunu, problemlerin çözümünü, toplum
yönetimini, devlet yönetimini öğrettin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin
ve yerin yoktan var edicisi, Sen dünyada da âhirette
de benim dostum, benim velîm, benim yardımcım. Beni Müslüman olarak vefat
ettir, benim canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihlerin
arasına kat, sâlihlerle birlikte haşr
et.
102,103. “Ey Muhammed! Sana böylece vahy
ettiklerimiz, gayba ait haberlerdir. Onlar elbirliği
edip düzen kurdukları zaman yanlarında değildin; sen ne kadar yürekten istersen
iste, insanların çoğu inanmazlar.”
İşte ey peygamberim, bunlar gayb haberleridir ki Biz onu saha vahy
ediyoruz. Onlar içlerinde bir karara varmak isterlerken, onlar tuzak
kurarlarken sen onların yanında değildin. Sen onlara şahit değildin ve onlardan
haberin de yoktu. İşte senin hiç bilgin olmayan, geçmişin derinliklerinde kalıp
kimsenin bilmesi mümkün olmayan bu olayı en küçük ayrıntılarına kadar sana
bildirdik, sana vahy ettik. Ama sen haris olsan da,
sen bütün varlığınla hırslanıp çabalasan da insanların çoğu iman etmeyecekler.
Hani soruyordunuz peygamberden? Bize İsrâil oğulları hakkında, Onların Mısıra
gidişleri konusunda bilgi ver diyordunuz. İşte bilgi. Haydi iman etseniz ya. Haydi iman etseler ya ehl-i kitap olduklarını iddia edenler. Ama yine Müslüman
olmuyor-lar, olmadılar.
Evet tıpkı
Yusuf’un kardeşleri gibi davranacaklar kardeşleri Muhammed (a.s)’a. Tıpkı
Yusuf’un ülkesinden ayrıldığı gibi kardeşleri Muhammed (a.s) da ülkesini terk
edecek ve Medine’ye gidecek. Aynen Yusuf (a.s) gibi özleyecek Mekke’yi. Ama bir
gün on bin kişilik bir orduyla Mekke’yi fethedecek. Artık Mekkeliler Onun da
karşısında pişmanlık duyacaklar, boyun bükecekler, özür dileyecekler ve Müslüman
olacaklar. Şu anda da Müslümanların Müslümanca
hayatlarına geçit vermeyenler, Müslümanlara dünyayı zindan etmeye çalışanlar da
bir gün gelecek onların karşısında ezilmişliği tadacaklar, onlardan özür
dileyeceklerdir. Peki niye böyle olur insanlar? Bu gerçeği gör-müyorlar mı? Bilmiyorlar mı? Niye yıllar sonra gerçekleşecek
bir teslimiyeti şu anda kabul edemiyorlar? Kaldı ki bu pişmanlık dünyada olmasa
bile ölümle gerçekleşecektir. Bakın Mü’minûn sûresi
bu gerçeği şöyle anlatıyordu:
“Allah da: “Az sonra pişman olacaklar” buyurdu.”
(Mü’minûn
40)
Peygamberim sen üzülme, siz merak
etmeyin, az bir zaman sonra onlar nadim olacaklar, pişman olacaklar. Siz sabredin,
dirençle yolunuza devam edin, görevinizi yapmayı sürdürün, Müslümanca
ka-labilmenin hesabını
yapın. Kesinlikle bilesiniz ki ölüm çok yakındır, kı-yâmet çok yakındır, yakında onlar pişman olacaklar. Unutmayın
ki dünya üzerinde hiç bir insan yoktur ki pek yakında keşke ben de Müslüman
olsaydım diye pişmanlık duyacakları bir ortama gitmesinler. Hepsi hepsi bu yaptıklarından pişman olacaklar. Keşke, keşke di-yecekler, dövünecekler, yolunacaklar. Siz hiç onların
yaptıklarına aldırış etmeden yolunuza devam edin.
Evet yarın
ölümle birlikte bu adamlar pişman olacaklar ve keşke diyeceklerken niye ölüm
gelmeden bu pişmanlığı gerçekleştirmi-yorlar? Niye acaba kendilerine hiç bir faydası olmayacak
bir döneme bırakıyorlar bu pişmanlıklarını? Niye şu yaşadıkları dünya hayatında
teslimiyet göstermiyorlar? Doğrusu bu insanları anlamak mümkün değildir.
Halbuki peygamberler güvenilir insanlardır, kendilerine asla yük olmayan
insanlardır.
104. “Oysa sen buna karşılık onlardan bir ücret de is-temiyorsun. Kur’an, âlemler için
sadece bir öğüttür.”
Sen onlardan bu yaptığın
tebliğine karşılık, onları cennete kazandırmana karşılık bir ecir, bir ücret
istemedin. O âlemler için ancak bir zikirdir. Evet ey peygamberim, sen bu
dâvetinden ötürü, sen bu kıssayı, bu Allah vahyini kendilerine duyurmandan
ötürü onlardan, onları hidâyete ulaştırandan ötürü onlardan bir mükâfat beklemedin.
Mallarına, mülklerine, karılarına, kızlarına göz dikmedin. Âlemler için gündem
olan, âlemler için şeref olan, âlemler için nasihat olan bir ki-tabı onlara
duyurdun. Ama kabul etmeyenler kendi kendilerini bu şereften mahrum ettiler.
105. “Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki, yanlarından
yüzlerini çevirerek geçerler.”
Göklerde ve yerde nice âyetler
var ki onlar o âyetlerin yanı başından geçerler de onlardan yüz çevirirler. İşte
Yusuf sûresinin âyetleri, işte kitabın diğer âyetleri, işte işitsel âyetler,
işte kâinatta serpiştirilmiş binlerce görsel âyetler. Arz, sema, bitkiler,
bulutlar, hayvanlar, yıldızlar, dağlar taşlar, yağmurlar, geceler gündüzler...
Bütün bunlar kendileriyle Allah’a gidilecek âyetlerken görmüyorlar, duymu-yorlar bu Allah âyetlerini.
Bu âyetlerle mü’min olacakları yerde kâfir oluyorlar,
zâlim oluyorlar.
106. “Onların çoğu ortak koşmadan Allah'a inanmazlar.”
İnansalar bile onların pek çoğu
Allah’a ancak müşrik olarak inanırlar. İlla Allah’a ortaklar bulurlar.
Kendilerinin de tanrılıklarını iddia ederler. Kendileri gibi olanları da tanrı
makamında görürler. Bazen güneşi, bazen ayı, bazen yıldızları, bazen insanları,
idarecileri, tâğut-ları,
bazen onların yasalarını, yönetmeliklerini, bazen âdetleri, bazen modayı tanrı
makamında görürler. Hem Allah’ı dinleyelim hem de bunları derler. Hayatımızın
bazı bölümlerine Allah, bazı bölümlerine de bunlar karışsın derler. Allah
yoluna, peygamber yoluna, vahiy yoluna kurban olacakları yerde Allah ve
peygamberi karşısında eğilenler karşısında eğiliyorlar. Allah’a kul olacakları
yerde kendi hevâ ve hevesleriyle uydurdukları
sistemlere, kendi diktikleri putlara kul köle olurlar. Ama sonunda o
uydurdukları tanrılar kendilerine hiç bir fayda sağlamaz.
107. “Allah tarafından, onları kuşatacak bir azaba uğramalarından
veya farkına varmadan, kıyâmet saatinin ansızın gelmesinden güvende midirler?”
Allah’ın azabı kendilerini
bürüdüğü zaman, kuşattığı zaman mı iman edecek bu akılsızlar? Yahut hiç bir
şeyden haberleri yokken kıyâmet ansızın başlarına patladığı zaman mı iman
edecek bu hainler? Neyi bekliyor bu adamlar? Ölümlerini veya kıyâmetlerini mi
bekli-yorlar iman etmek için? Ne kıymeti olacak o
zaman bu imanlarının?
108. “Ey Muhammed! de ki: “Benim yolum budur; ben ve bana
uyanlar bilerek insanları Allah'a çağırırız. Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih
ederim. Ben asla Allah'a eş koşanlardan değilim.”
Sen onlara de ki peygamberim,
işte bu benim yolumdur. İşte bu benim dinimdir. Ben ve bana uyanlar, benim
safımda yer alanlarla, tercihini benden yana kullanan mü’minlerle
birlikte insanları bu yola, Allah’a bir basiret üzere, bilinen, görünen,
kimsenin yadırgamayacağı bir basiretle çağırıyorum. Allah’ın şanı şerefi çok
üstündür. Allah yüceler yücesidir. Ve ben asla müşriklerden değilim. Ben hayatımda
Al-lah’tan başka söz sahibi kabul etmiyorum. Benim
hayatıma karışacak Allah’tan başka efendilerim, velîlerim yoktur. Ondan başka
sığınacak, Ondan başka dua edecek, Ondan başka rızasını kazanacağım ve
arzularını, yasalarını uygulayacağım varlık yoktur. Ben hayatı parçalayan
müşriklerden değilim. Ben Rabbimin sıfatlarını, Rabbimin yetkilerini parçalayıp
yerdekilere de yetki verenlerden değilim. Evet dâvet Allah’adır. Dâvet sadece
hayata karışı olan ve kendisinden başka Rab, Melik ve İlâh olmayan Allah’a
kulluğadır. Ve bunu yapacak olan da Allah’ın kutlu elçileridir:
109. “Senden önce kasabalar halkından şüphesiz, kendilerine
vahy ettiğimiz bir takım insanlar gönderdik. Yeryüzün
de dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden önce geçenlerin sonlarının ne olduğunu
görsünler? Âhiret yurdu Allah'a karşı gelmekten
sakınanlar için hayırlıdır. Akıl etmez misiniz?”
Biz Senden önce kasabalar halkına
hiç bir elçi göndermedik ki onlar ancak kendilerine vahy
ettiğimiz bir takım erkeklerden olmasın. Onlar bir köy ahalisinden, bir kasaba
ahalisinden, bir kent ahalisinden bir fert idiler. Ki onlar o toplumlar
tarafından yadırganmasınlar. Bu da kim diyerek insanlar ürkmesinler.
Bilmediğimiz, tanımadığımız bir insana biz nasıl iman edebiliriz? demesinler
diye kendi köylerinden, kendi kasabalarından, kendi içlerinden, kendi
akrabalarından kardeşlerinden elçiler gönderdik. İçlerinde doğup büyüyen,
aralarında yaşayan, geçmişlerini bildikleri insanlar gönderdik.
Yeryüzünde
gezip dolaşmazlar mı? Kendilerinden önce geçenlerin âkıbetlerinin ne olduğuna
hiç bakmazlar mı? Geçmişlerin âkıbetleri üzerinde hiç düşünmezler mi? Şu Kur’an sayfaları arasında bir gezinti yapmazlar mı? Şu
batan kavimlerin, helâk olan toplumların kalıntılarının bulunduğu,
harabelerinin, yıkıntılarının bulunduğu arzda gezip dolaşmazlar mı? Görmüyorlar
mı Nuh kavmini? Görmüyorlar mı Ad’ı, Semûd’u?
Görmüyorlar mı Lût kavmini? Görmüyorlar mı Med-yen’i, Eykeliler’i?
Görmüyorlar mı Firavunun yurdunu? Görmüyorlar mı Yusuf’un yurdunu? Görmüyorlar
mı Süleyman ve Dâvûd (a.s)’ların
saltanatlarını? Görmüyorlar mı Bizans’ı, Osmanlı’yı? Görmüyorlar mı geçmişle
geleceği? Niye görmek istemiyorlar bu insanlar?
Yoksa görüyorlar da bir şey mi
anlayamıyorlar? Yoksa bu kitabın sayfaları arasında gezinti yapmadıkları için
mi bir şey anlayamıyorlar? Öyleyse kitap uzakta değil ki. Açsınlar bu kitabın
sayfalarını. Gezsinler Bakara’da, Nisâ’da, Âl-i İmrân’da,
Yusuf’ta. Çok mu zor şu kitabın rehberliğinde bir gezinti? Çok mu zor bu
kitabın ba-siretine
ulaşmak? Siz bilirsiniz, o zaman kör kalmaya mahkum olur-sunuz.
Bunu tanımadıkça dünyayı da tanıyamayacaksın, bunu hiç bir zaman hatırından
çıkarma. Bunu tanımadıkça ne geçmişi ne de geleceği bilemeyeceksin.
Unutmayın
ki muttakiler için âhiret yurdu daha hayırlıdır.
Âhi-ret yurdu hayatlarını Allah için yaşamak isteyenleri beklemektedir. Akıl
etmez misiniz? Görmüyor musunuz? Anlamıyor musunuz Yusuf (a.s)’ın kıssasını? Görmediniz mi Allah’ın gücünü? Daha ne anlatılmalı
size? Yoksa bu dünyada Firavunların, despotların, tâğutların,
Al-lah’la savaşanların gücünü güç kabul edip de
Rabbinizin gücünü güç kabul etmiyor musunuz?
110. “Öyle ki, peygamberler ümitsizliğe düşüp, yalanlandıklarını
sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir. Böylece, istediğimizi
kurtarırız. Azabımız suçlu milletten geri çevrilemeyecektir.”
Öyle ki Resuller üzüldüler,
elçiler sıkıntı içinde bunaldılar, kuşatıldılar ve zannettiler ki artık
insanlar tarafından yalanlandılar. Zannettiler ki artık kendilerine kimse inanmayacak,
kendilerine kimse hüsnü kabul göstermeyecek ve artık başarılı olamayacaklar,
artık başarı şansları kalmamıştır. Şu anda Müslümanların bir ümit ink
111. “Andolsun ki,
peygamberlerin kıssalarında, aklı olanlar için ibretler vardır. Kur’an uydurulabilen bir söz değildir. Fakat kendinden
önceki Kitapları tasdik eden, inanan millete her şeyi açıklayan, doğru yolu
gösteren bir rehber ve rahmettir.”
Muhakkak ki bu peygamberlerin
kıssalarında, Yusuf (a.s) ve kardeşlerinin kıssalarında, Nuh’un, Hûd’un, Sâlihin, İbrahim’in, Lût un, İsmail’in, İshak’ın, Yakub’un, Yusuf’un, Eyyub’un,
Musâ’nın, Îsâ’nın kıssalarında ve Muhammed (a.s)’ın
ve ashabının örnek hayatında akıl sahipleri için ibretler, dersler, âyetler
vardır.
Bu Kur’an uydurulmuş bir söz değildir. Lâkin önündekini, yâni
Tevrat’ı, Zebur’u, İncil’i tasdik eden ve her bir şeyi de tafsil edip açıklayan,
insanlığın muhtaç olduğu her tür bilgiyi, her tür yasayı ortaya koyan ve
hidâyet olan, yolunu şaşırmış insanlığa yol gösteren ve iman edenlere bir rahmet
olan bir kitaptır. Bu kitap birileri tarafından uydurulmuş bir kitap değildir.
Bu kitap Allah’tandır. Bu kitabı ne bir beşerin, ne bir peygamberin uydurması
mümkün değildir. Bu kitap yi-ne önceden kendisi tarafından indirilmiş Tevrat,
Zebur ve İncil’i tasdik etmektedir. Onları reddetmiyor. Ve bu kitap yollarını
şaşırmış, programlarını şaşırmış insanlara yol göstermek ve mü’minlere
rahmet olma özelliğinde bir kitaptır. Hidâyet bu kitabın hidâyetidir, yol bu
kitabın yoludur, yasa bu kitabın yasasıdır, hayat programı bu kitabın
programıdır, hüküm, kıssa bu kitabın kıssasıdır, rahmet, şifa bu kitabın
şifasıdır. Allah bizi bu kitapla beraber olmaktan ayırmasın.
Âmin.