Muhammed'e (A.S.) İndirilen Kitap Haktır
Gökleri Direksiz Yükseltmiştir
Allah Arş Üzerine Saltanatını Kurmuştur
Güneş Ve Ay İçin Belirlenmiş Süre
Allah, İşleri Plânlı Ve Programlı Yürütendir
Yeri Yayan, Sabit Dağları Oluşturan Odur
Kesin Bilgi Edinme - Düşünme - Akletme
Sapık İnkarcılar Kötülüğün Hemen Gelmesini İstiyorlardı
Peygamberden (A.S.) Hemen Büyük Bir Mu'cize İsterler
Son Peygamberin İki Ana Görevi
Allah Her Dişinin Rahminde Ne Taşıdığını Bilir
Rahimler Neyi Eksiltir Veya Artırır?
Her Şey Allah Yanında Belli Bir Ölçüye Göredir
Her Millet Kader Çizgisini Kendisi Çizer
Şimşeğin Verdiği Korku Ve Umut
Allah Hakkinda Yanliş Düşünce Ve Hatalı İnanç
Allah'ın Yarattığı Gibi Yaratma Gücüne Sahip Olan Ortaklar! Mi Vardır?
De Ki; Her Şeyi Yaratan Allah'tır
Allah'ın Davetine Olumlu Cevap Verenler
Hakkın Çağrısına Olumlu Cevap Verenlerin Bazı Özellikleri
İnkarcı Maddecilerin Vasıfları
Allah Dilediği Kimseye Rızkı Genişletir
Kalpler Ancak Allah'ı Anmakla Yatışır
Kur'ân'ın Eğitim Metodu Ve Hakk'ı İnkâr Edenlerin Çokluğu
Neden Bütün İnsanlar Doğru Yola Sokulmadı?
Sanatları Kendi Başlarına Büyük Bir Bela Olarak İnecek..
Mekkeli'lere Gelecek Olan Dünya Azabı
Yaratanla Yaratılan Bir Olur Mu?
Allah'ın Saptırdığını Doğru Yola Eriştiren Olmaz
Kur'ân, Arapça Olarak İndirilen İlâhî Hükümler Mecmuasıdır
Peygamberlere Caiz Olan Sıfatlar
Allah'ın Yazıp Takdir Ettiği Her Şeyin Belli Bir Vakti Vardır
Allah Dilediğini Siler, Dilediğini
Sabit Tutar
Resûlüllah (A.S.), Mekkelilere Va'dedilen Azabı Gördü
Peygamberin (A.S.) Başariya
Erişeceği Müjdeleniyor
Hz. Muhammed'in (A.S.) Peygamberliğine Allah Ve İlim Sahipleri
Şahittirler
Kur'ân-ı Kerîm'in 13.
süresidir. Mekke'de mi, Medine'de mi indiği hakkında farklı tesbit ve görüşler
vardır s
a) el-Hasan, İkrime, Atâ1 ve Câbir'e göre,
Mekke'de inmiştir.
b) Kelbî ve Mukatil'e göre, Medine'de inmiştir.
c) İbn Abbas (R.A.) ile Katade'ye göre, iki
âyeti dışında tamamı Medine'de inmiştir. [1]
Âyet sayısı : 43
Kelime »
: 855
Harf »
: 3506 [2]
Sûre ismini, 13. âyette geçen
ve daha çok gök gürlemesi anlamına gelen «ra'dsdan alır. [3]
1— Göklerdeki ve yeryüzündeki açık âyet ve
belgelerin Allah'ın varlığına, birliğine delâlet ettiği anlatılır.
2— öldükten sonra ikinci hayattan ve kıyametle
ilgili önemli safhalardan söz edilir.
3— İnkarcı azgınların, va'dedilen azabın inmesini
-Peygamber ve mü'-minleri yalancılıkla suçlamak için- acele istediklerine
dikkatler çekilerek Allah'ın hükmünde hiçbir değişiklik olamıyacağı
hatırlatılır.
4— İnsanı
gece-gündüz koruyan meleklerin varlığı hakkında bilgi verilerek her insanın
günlük hayatını böyle bir imân ve düşünce atmosferi içinde disipline etmesi
istenilir.
5— Allah'a ibâdet edenlerle putlara tapınan^-
hakkında birtakım tas-vîr ve temsiller verilir, benzetmeler yapılır. Allah'tan
korkup kötülüklerden sakınanlar övgü ile anlatılırken, Allah'a verdikeri sözü
tutm^van dönekler yerilir.
6— Cennet'in göz ve gönül dolduran vasıflarına
temas edilir ve bu arada Cehennem ve kâfirlerin o günkü durumu açıklanarak
gereken uyarılara yer verilir.
7— Peygamber'den <A,S.) ve insanlığa teblîğ
ettiği şeylerden söz edilerek, her peygamberin kendi kavminin dili üzere
gönderildiği açıklanır. Peygamberlerin de diğer insanlar gibi evlenip yuva
kurduklarına temas edilerek onların beşer üstü birer varlık olarak
vasıflandırmaması hatırlatılır.
8— Dünya hayatının hikmeti ve bazı özellikleri
üzerinde durulur. Sonra da Allah'ın, hakkı yalanlayanlardan alacağı intikamdan
söz edilerek inkarcılar uyarılır.
9— Kâfirler tarafından Peygamber'e (A.S.) karşı hile kurup düzenbazlık etmelerinin
yeni bir şey olmadığı, bu gibi ölçüsüzlük ve hayasızlıkların her devirde
sahnede olduğu anlatılarak Peygamber'e (A.S.) ve mü'-minlere tesellide
bulunulur.
Özetliyecek olursak,
diyebiliriz ki: Bu sûre, farklı hükümler ve konular getirmekle beraber önceki
sûrelerde gecen önemli konulara yer vererek daha geniş bilgiler ve hükümler
sergiler. Nitekim Yusuf sûresinin son kısmında Kur'ân'ın uydurma bir söz
olmadığı belirtilirken bu sûrenin baş kısmında Kur'ân'ın her yönüyle hak olduğu
bildirilir. [4]
1— Elif-
Lâm- Mim- Râ. Bunlar Kitab'ın âyetleridir ve sana Rabbın-dan indirilen (Kur'ân)
haktır. Ne var ki insanların çoğu (buna) inanmazlar.
Elif- Lâm- Mim- Râ :
Diğer sûrelerde olduğu gibi, Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir. Aynı
zamanda sûrenin sır ve hikmetinin anahtarıdır. Asıl mana ve hikmetini Allah
daha iyi bilir.
İnkarcı cahillerin,
«Muhammed aklına geleni söylüyor» demeleri üzerine yukarıdaki birinci âyet
inmiştir. [5]
Hak nedir? Kök manası
iki şey arasındaki uyum ve uygunluk demektir. Kapının kendi kasasına,
pencerenin kendi çerçevesine tıpatıp uygun gelmesi ve uyum içinde kapanıp
açılması gibi.. Kur'ân da bu mana doğrultusunda insan ruhuyla, sağduyuyla,
cumhurun akıl ve mantığıyla, varlık alemindeki câri kanunlarla uyum ve uygunluk
içinde bulunduğu ve bunları en uygun şekilde açıklayıp insan aklına ve idrakine
ışık tuttuğu ve her yönüyle Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, kudretinin
sınırsızlığını, sıfatlarını, güzel isimlerini tanıttığı için ona «Hak Kitap»
denilmiştir.
Ayrıca hakkın terim ve
sıfat olarak geniş ve çok kapsamlı manası vardır. Onları şöyle özetliyebiliriz
:
a) İlim ve hikmetin gerektirdiği ölçü ve evsafta
bir şeyi icat eden hakkında sıfat olarak
«hak» kullanılır. O nedenle Allah'ın 99 isminden biri Hak'tır.
b) Ayrıca hikmetin gerektirdiği ölçü ve anlamda
icat edilen şeye de «hak» denilir. O bakımdan Cenâb-ı Hakk'ın kudret elinden
çıkan her şey hak olduğu gibi, O'nun her sözü de haktır.
c) Bir şeyin varlığına olduğu gibi inanmaya da
«hak» denir. Ölüm, kabir âlemi, meleklerin suali, ikinci hayat, kıyamet,
hesap, ceza ve mükâfat, Cennet ve Cehennem gibi temel inançla ilgili şeyler hak
olduğu gibi, onlara inanan bir kimsenin inancına da «hak» denilebilir.
d) Bir fiilin, bir sözün gereken şekilde,
gerektiği ölçüde ve gereken vakitte meydana gelmesi de haktır, yani o söz veya
fiil için «haktır» demekte bir sakınca yoktur.
Kur'ân, hikmetin
gerektirdiği ölçü ve anlamda insana yeni bir hayat düzeni getirdiği, hayat
verici hükümler, kurallar koyduğu; fizik ve fizik-ötesi gerçeklere olduğu gibi
inanmayı telkin ettiği ve Peygamber (A.S.) Efendimiz'in ağzından din adına
çıkan âyet ve hadîslerin, vaktinde, ölçüsünde, gereğinde ve kıvamında olduğunu
açıkladığı için «hak» sıfatıyla anılmıştır.
Ne var ki insanların
çoğu ona inanmazlar. Çünkü hakkı araştırıp öğrenmek istemezler, konuya eğilme
zahmetine katlanmazlar. Hakk'a ters düşen basit ve çarpık düşünce ve bilgilerle
hakkı reddetmeye çalışırlar.
Kur'ân ayrıca bu
âyetle çok İnoe bir noktaya işarette bulunarak düşünce ufkumuzu açmak istiyor,
şöyle ki: «Rabbmdan indirilen...» sözü kullanılmıştır ki bu, Allah'ın her şeyi
yaratmakla kalmayıp varlık âleminde Ver alan nesneleri yüksek terbiye sıfatıyla
eğitip türünün özelliğine göre mükemmelliğe doğru yükselttiğini ve böylece her
şeyi lâyık olduğu yere oturtarak hak ölçüsü içinde hizmete sevkettiğini
hatırlatmaktadır. O ba-mdan Rab sıfatının, eşyanın her parçasında tecellisinin
damgasını görmek, hakkı bulup ortaya çıkarmak demektir; bunu görmemek ise,
haktan uzak kalmak, akıl ve zekâyı yerinde kullanmamaktır. ,
Bu inceliği hikmetiyie
yansıtan «Rab ve hak» kavramlarının burada bir arada anılması, Kur'ân'ın insan
sözü olmadığını bir defa daha isbatla-makta, kelime ve sıfatlan böylesine
mükemmel bir akıcılık ve hikmetleri yansıtıcılık ölçüsü içinde cümleye
oturtmanın Allah'a has bir düzenleme olduğunu ortaya koymaktadır. [6]
Yukarıdaki âyetle,
Kur'ân'ın bütün âyet ve süreleriyle insanın her iki hayatını en uygun şekilde düzene
koyan, duygu ve düşüncelerimizi doğruya, iyiye, hayra ve mutluluğa yönlendiren
hak kitap olduğu açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle,
Kur'ân'ın hak olarak Allah'tan indirildiği, astronomi, coğrafya ve botanik
açılardan belgeler getirilerek isbatlanıyor ve böylece insan aklına ışık
tutularak bazı önemli konular üzerinde araştırma zevki aşılanıyor. [7]
2— Allah, öyle bir kudrettir ki, gökleri,
gördüğünüz şekilde direksiz yükseltmiş, sonra ARŞ üzerine ilâhî saltanatını
kurmuş; Güneş ve Ay'ı (belli kanunlara bağlayıp) emrine başeğdirmiştir ki,
bunlardan her biri belirlenmiş bir süreye kadar (kendi yörüngelerinde) hareketlerini sağlar;
işi plânlı biçimde kusursuz yürütür ve âyetleri (varlığına delâlet eden
belgeleri) bir bir açıklar; tâ ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgi
^'nesiniz.
3— Öyle kudret ki O, yeri yayıp onda sabit
dağlar ve bir de ırmaklar meydana getirmiş; yeryüzünde her türlü meyva ve ürünü
çift çift yaratıp var kılmış; geceyi gündüze bürümüştür. İşte bunlarda iyice
düşünen bir millet için belgeler, ibretler ve öğütler vardır.
4— Yeryüzünde birbirine komşu kıt'alar,
üzüm bağları, ekinler ve dallı dalsız (çatallı çatalsız)
hurmalıklar vardır ki, hepsi de aynı su ile sulanmaktadır; tat ve lezzette bir
kısmını diğerinden üstün ve farklı kılıyoruz. Şüphesiz ki bunda aklını
kullanan bir millet için belgeler, ibret, öğütler vardır.
«Allah, öyle bir
kudrettir kî, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükseltmiştir.»
Genellikle cisimlerin
boşlukta direksiz, dayanaksız duramadığı bilindiği ve gözlerin hep bu
yerçekimi kanununa alışık olduğu için Kur'ân'da, «gökleri direksiz
yükseltmiştir» ifadesi kullanılmıştır. Gerçekte ise, Kur'ân bu anlatım şekliyle
iki ayrı kanunu anlatmaktadır; Birincisi, yerçekim kanunu, ikincisi bu çekim
kuvvetinin dışında kalan cisimlerin boşlukta durabileceği kanunu.. Nitekim
uzayda cisimlerin yerçekim kuvvetinin dışında kalanları bir direk veya dayanak
olmadığı halde boşlukta durmaktadırlar. Diğer bir husus ta şudur: Uzayda
boşlukta belli kanunlara göre hareketini sürdüren her cisim, yani yıldız,
gezegen ve sistem, büyüklüğü oranında yerçekim kuvvetine sahiptir. Örneğin,
Güneş'in hacmi, Dünya'nın 330.000 katı, kütlesi ise, 1.300.000 katıdır. Bu
bakımdan yerçekimi orada Dünya'ya oranla 27.9 kat daha fazladır. Ay İse,
Dünya'dan çok küçük olduğundan yerçekimi Dünya'nınkinden altı kat küçüktür.
Güneş'teki yerçekim
kuvveti gezegenleri yörüngelerinde tutmaktadır ki, Dünya'mız da bu gezegenlere
dahildir. Böylece uzaya serpilen milyarlarca yıldızlar hep bu kanun
doğrultusunda boşlukta durabilmekte ve aralarındaki yerçekim kanunuyla
birbirlerini belli yörüngede tutup hareketlerini sağlamaktadırlar.
İşte göklerin, yani
gökteki cisimlerin direksiz durmasının anlamı budur. Şüphesiz ki, kâinatta
düzen ve dengeyi sağlayan bu iki kanun Allah'ın varlığını, birliğini,
kudretinin sınırsızlığını isbat etmektedir.
- Diğer bir husus da,
Kur'ân'da gök cisimlerinden daha çok Güneş ile Ay'dan söz edilir. Zira insanlar
daha çok bu ikisiyle ilgilenmekte ve dünyaları onlarla hayat bulmaktadır. [8]
«Sonra Arş üzerine
ilâhî saltanatını kurmuştur..»
Kur'ân-ı Kerîm'in tam
21 yerinde ilâhî Arş'tan söz edilir. Bunun yedi âyetinde Allah'ın Arş üzerinde
istivası belirtilir. Burada üzerinde durmamız gereken iki önemli husus vardır.
Biri, Arş'ın büyüklüğü, diğeri, Rahman olan Allah'ın Arş üzerine istivasıdır.
Arş'ın büyüklüğü hususunda ilk akla gelen, göklerden, gökteki bütün
sistemlerden, galeksi ve saman yolundan, onun, kıyas kabul etmiyecek hacimde
büyük olmasıdır. Yerçekim kanunundan ve uzayda bu çekimin bir bakıma dışında
kalan cisimlerin boşlukta durması ve her birinin kendi sistemine bağlı olması
sebebiyle de yine yer-çekime bağlı kalıp belli bir yörüngede hareket etmesi
konu edilirken, kâinattaki bütün sistemlere hâkim olup hepsini kendi çekim
sınırları içinde tutan Arş'ın hâkimiyetine dikkatler çekilmiştir. Nitekim
Âyetü'l-Kürsî'de, Arş'a nisbetle bir basamak sayılan Kürsî'nin göklerden ve
yerden geniş (büyük) olduğu açıklanıyor. Arş'ın Kürsî'den çok daha büyük olduğu
muhakkak. O halde uçsuz kâinatta gök cisimleri ve sistemleri arasında nasıl
bir çekim bağlantısı ve sağlam bir dengeleme mevcutsa. Arş ile bütün sistemler
arasında ona benzer bir çekim ve dengeleme söz konusudur.
Allah daha iyisini
bilir.
Cenâb-ı Hakk'ın Arş
üzerine istivası ise, ilim adamlarının çoğuna göre mecazî bir tabirdir. Bununla
O'nun kudret ve saltanatının en çok ve en belirgin şekilde Arş üzerinde tezahür
ettiğine işaret ediliyor. Zira istiva sözlükte : Eşit ve denk olma, düz ve
kapsamlı bulunma, örtme ve kuşatma, ortada tam denge ve düzende bulunma gibi
mânalara gelir. el-Müfredat sahibi Râğıb bunlara şu iki manayı da İlâve
etmiştir: İki şeyin yanyana eşit şekilde bulunması, bir şeyin kendi kudretiyle
ayakta dengede durması..
Ancak İstevâ fiili alâ
harfiyle geçişli geldiğinde, istilâ mânasına delâlet eder. Ayrıca ilim
adamlarından bir kısmına göre, âyetteki istiva 'nın manası, göklerde ve yerde
ne varsa, hepsi de Allah'ın yüksek irâdesine baş eğip denge ve düzende
bulunmaktadırlar, demektir. [9]
«Güneş ve Ay'ı (belli
kcuaniara bağlayıp) emrine baş eğdirmiştir ki, bunlardan her biri belirlenmiş
bir süreye kadar (kendi yörüngelerinde) hareketlerini sağlar.»
Güneş ve Ay için
belirlenmiş süre, kâinat düzeninin bozulmasıyla yani kıyamet olayının meydana
gelmesiyle yorumlanır. Kıyametin ne zaman kopacağı hakkındaki bilgi ise,
Allah'a aittir.
O halde güneş
enerjisinin bir gün tükeneçeğiyle ilgili birtakım varsayımlar bizi olumlu bir
neticeye götürmez. Çünkü kıyametin kopması, güneş enerjisinin tükenmesine bağlı
değildir. O, belli bir plâna göre ayarlanmıştır; tıpkı kurulan saat gibi,
vakti gelince çalmaya başlar ve süresi dolunca durur. İşte o süre dolunca, diğer
sistemlerle birlikte güneş sistemi de altüst olur. Neyin nereye varacağı,
sonra da ikinci düzenin nasıl kurulacağı, birtakım tahminler yürütülerek
bilinmez.
Diğer önemli bir husus
da şudur: Sahîh hadîslerden aniıyoruz ki, kıyamet olayıyla güneş yörüngesinden
çıkınca eski düzen ve dengesi bozulmakla beraber, yeni kurulacak düzende yine
yerini alacak. Nitekim «Mahşer alanında güneş iyice yaklaştırılır» sözü bize
bir ip ucu vermektedir. O halde her gün biraz eksilmek suretiyle bir gün
gelecek güneş enerjisi tükenecek nazariyesi bizce müsbet bir sonuca götürücü
değildir. [10]
«İşi plânlı biçimde
kusursuz yürütür ve âyetleri (varlığına delâlet eden belgeleri) bir bir
açıklar; tâ ki, Rabbımza kavuşacağınıza kesin bilgi edinesiniz.»
İlgili âyette tedbîr
kökünden «yüdebbirü» fiili kullanılmıştır. Bu, işlerin sonunu, fayda ve
yararlarını düşünerek harekete geçmek, başlatılacak her işi sonucuyla ve
sağlayacağı faydalarla değerlendirmek ve öylece plânlı ve programlı şekilde
yürütmek anlamına gelir.
Allah (c.c.) varlığına
ve birliğine delâlet eden astronomi ile ilgili delilleri sıraladıktan sonra;
işleri düzenli, sağlıklı yürütmede gereken önlemleri aldığını açıklıyor. Öyle
ki, kurduğu düzenin amacını, yararını ve sonucunu belirleyip şaşmayan
kanunlarıyla yürüttüğünü, akıl sahiplerine hatırlatıyor. Zira kâinattaki
mükemmel ve ahenkli nizamı insanoğlu daha çok akıl yoluyla çözebilin her
düzenin bir düzenleyicisinin, her plân ve her programın bir proğramlayıcısmın bulunduğunu
yine akıl aracılığıyla anlayabilir.
Şüphesiz ki, âyette
belirtilen ilmî mu'cizelerin ve akla ışık tutan belgelerin bir bir
açıklanması, Rabbımızın kudretinin sınırsızlığını ve yüceliğini bize
öğretirken, eninde, sonunda O'na döndürüleceğimiz hakkında en sağlam bilgileri
vermektedir. [11]
«Öyle kudret ki O,
yeri yayıp on-da sabit dağlar ve bir de ırmaklar meydana getirmiştir.»
Yeryüzünü canlıların
ve bitkilerin yaşamalarına elverişli biçimde ve verimlilikte yayıp hazırlayan
Allah, yarattığı her canlıya, yaratılışındaki özelliğine ve bağlı bulunduğu
hayat kanununa uygun bir yaşam ortamı hazırlamıştır. O kadar ki, dağlarda,
soğuk ve sert iklimlerde yaşayan hayvan türleri ve yetişen birçok bitkiler,
kendi iklim şartlarına bağlı birtakım özellikler arzettikleri için, çölde
yaşamaları çok zor, hattâ imkânsızdır.
Dağların su
kaynaklarının deposu olduğu ise, bir gerçektir. Ayrıca dağ iklimlerinin
özelliklerinden biri de, yeryüzünün çeşitli yüksekliklerin-deki bölgelerin
şartlarını bir dizi üzerinde birbirine yakın olarak vermeleridir.
Diğer yandan dağlarda
sıcaklığın azalmasıyla birlikte nemlilik oranı da artar. Atmosfer dolaşımının
yükseklere yönelttiği hava kütleleri yükselirken soğur, nemi yoğunlaştırır da
kar ve yağmur olur. Bu yüzden dağ yöreleri alçak yerlerden daha çok yağış alır
ve kaynakları besler. Sonra da dağlardaki fazla nemlilik yoğun bir bitki
örtüsünün oluşmasına yol açar. Şüphesiz bu da iklim üzerinde çok olumlu
tesirler meydana getirir; toprak kaymasını önler; hayat ve sağlık kaynağı
haline gelir. Ekonomiye katkısı ise, ayrı bir konu..
İşte ırmakların
meydana gelmesi, daha çok dağların varlığıyla bağlantılıdır. Onun için Cenâb-ı
Hak, âyette sabit dağlardan hemen sonra «ırmaklar meydana getirmiştir»
cümlesine yer vermiştir. [12]
«Yeryüzünde her türlü
meyva ve ürünü çift çift yaratıp var kılmıştır.»
Âyette geçen ve
Türkçeye «çift çift» diye çevirisini yaptığımız «zev-çeyn» tabiri üzerinde
duranlar, az farkla da olsa birtakım yorumlarda bulunmuşlardır. Özellikle
kelimenin sözlük manası hayli kapsamlı olduğundan lûgatçıların birtakım
tesbitleri söz konusudur. Onları şöyle özetliye-biliriz:
Zevç: Eş, çift olan
iki şeyden her birine denir. Bu bakımdan evli olan erkek ile kadının her birine
«zevç» denilmiştir. Ancak dişiyi erkekten tefrik için de kadına «zevce»
denilmesi yaygınlaşmıştır. Aynı zamanda hayvanların cinslerine göre, erkek ve
dişisinin her biri hakkında bu isim kullanılmaktadır. Bunun gibi, renk, şekil
ve desen gibi hususlarda birbirlerine benzeyen veya zıddı olan iki şeyden her
birine de «zevç» denildiği vakidir. Kur'ân'dan buna birer misal vermemizde
yarar vardır:
«Toplayıp sürün mahşer
yerine o zulmedenleri ve zevcelerini (eşlerini, yandaşlarını, benzerlerini) ve
Allah'tan başka taptıkları şeyleri, hepsini Ceriennem'ln yoluna koyun.» [13]
«Kâfirlerden bir
kısmına –birbirine benzer ve emsal
sayılacak ölçüde- verdiğimiz
servete gözlerini dikme...» [14] Görüldüğü
gibi, her iki âyette de gecen «ezvac» tabiri, eşler, yandaşlar ve benzerler
şeklinde tefsîr edilmiştir.
Diğer bir husus da
şöyledir: Allah, bir ve benzersiz olduğu için O'na «tek» denilmiş; eşi, dengi,
benzeri ve akranı olan şeylere «çift» mânasına gelen «zevç» denilmiştir.
Kur'ân'da bu incelik şöyle belirtilmiştir:
«Her şeyden çift çift
yarattık, olur ki düşünüp ibret ve öğüt alırsınız.»
Yani Allah'tan başka
her şeyin eşi, dengi, benzeri ve akranı vardır. [15]
Böylece Kur'ân,
Allah'tan başka her şeyin birtakım benzerleri, denkleri ve akranları bulunduğunu
belirtmekle kalmıyor, bir de bitkilerin nasıl ürediklerine işarette bulunarak
araştırıcılara ip uçları veriyor. Yapılan bilimsel araştırmalar bizi şu sonuca
götürmektedir: Bitkiler, eşeyli üreme, eşeysiz üreme, diye iki ayrı şekle
ayrılır. Bitkilerin çoğu eşeyli üreme ile vücut bulur. Şöyle ki: Genç bir bitki
önce hücrelerini çoğaltarak büyür, ergin hale gelince, tohum yolu ile kendine
benzeyen yeni bitkiler meydana getirir.
Bitkiler âleminin
büyük bir şubesini meydana getiren çiçekli bitkilerde üreme, çiçek vasıtasıyla
olur. Yani çiçekler bitkinin üreme organlarıdır. Bu açıdan bakılınca, her bitki
kendi benzerini, dengini ürettiğinden, çift yaratıldığı ortaya çıkıyor. Aynı
zamanda her bitki türünün az farklı çeşitleri bulunduğuna işaret ediliyor. Çift
yaratma, her birinden birkaç çeşit meydana getirmeyi anlatır.
Sayılarını kesin
tesbit edemediğimiz bunca bitki ve meyvaların renkleri, kokulan, tatları ve
şekilleri değişiktir. Oysa hepsi de aynı su ile sulanmakta ve hepsi de aynı
toprakta yetişmektedir. Çünkü her bitki hakkındaki ilk ilâhî tecelli, onun
bütün özelliklerini genler, yani kalıtım birimleri ile belirlemiştir. Artık
değişmesi söz konusu değildir. O bakımdan her bitki kalıtım birimindeki
özelliği taşır; su, toprak ve güneş o özelliğin ortaya çıkması için gereken
ortamı oluştururlar.
İlgili âyette «Hepsi
de aynı su ile sulanmaktadır..» buyurulması, dikkatimizi bu inceliklere
çekmekte ve ciddi araştırma yapmamızı ilham etmektedir. [16]
«Geceyi gündüze
bürümüştür.»
Yerkürenin kendi
ekseni ve Güneş'in etrafında bir elips çizerek dönmesinden meydana gelen gece
ve gündüz olayına işarette bulunuluyor. Hayvanların ve bitkilerin yaşayıp
gelişmesini sağlayan bu olayın, gelişigüzel olmadığı, belli bir plân ve
programa göre yürütüldüğü belirtiliyor. Kâinatı böylesine ince hesaplarla
hareket haline sokan ve her hareketin bir başlangıcı ve hareket ettiricisi
bulunduğu gibi, bir sonu ve noktalayıcısının da olduğunu, iyice düşünmemizi
ilham eden O Yüce Kudret'in karşısında eği-Up secde etmemiz gerekmiyor mu?
Bütün bu düzenli,
faydalı olaylarda düşünebilen bir millet için nice deliller, belgeler, öğütler
ve ibretler vardır. [17]
Konumuzu oluşturan üc
âyette şu üç kavrama yer verilmiştir: Kesin bilgi edinme, düşünme ve akletme..
Bunun için de Allah'ın varlığına ve kudretinin eşsizliğine delâlet eden temel
bilgi ve ana fikir mahiyetinde on-beş madde sıralanmıştır:
Bunlardan astronomiyle
ilgili beş madde anıldıktan sonra, «Tâ kî Rab-bınıza kavuşacağınıza kesin bilgi
edi nesin iz», denilerek, düşünce ve akılla birleşen imqnın lüzumu üzerinde
durulmuştur. Coğrafya ve botanikle ilgili beş maddeye daha yer verildikten
sonra, «İşte bunlarda iyice düşünen bir millet için belgeler, ibretler ve
öğütler vardır», denilerek düşünmenin önemi üzerinde durulmuştur. Sonra da
yine coğrafya ve botanikle ilgili beş konuya dikkatler çekilerek, «Şüphesiz ki
bunda, aklını kullanan bir mîllet için belgeler, öğütler ve ibretler vardır»,
buyurulmuştur.
Önce Allah'ın varlığına
ve birliğine inandıktan sonra O'na kavuşacağımıza kesin bilgi edinebilmemiz
için, aklın temelini oluşturan düşüncemizi mevcut düzene çevirmemiz
gerekmektedir. Aklımız düşüncemizi yöneltirken elde ettiği bilgileri imana
malzeme olarak verir ve böylece kesin bilgi edinmemiz gerçekleşir.
Yeryüzünde her gün
karşılaştığımız iki önemli konu vardır: Coğrafya ve botanik.. Düşüncemizi bu
iki konu üzerine teksif edip gereken araştırmayı akıl ve zekâmızla,
edindiğimiz bilgilerle yürüttüğümüz takdirde, bizi doğruya götüren, olumlu
sonuçlar elde etmemize yardımcı olan belgeleı
toplamış oluruz.
Şüphesiz iyi düşünmenin bu sonuca erişmemizde yeri ve önemi tartışılmaz.
Bitkilerle ilgili
genlere, yani kalıtım birimlerine yapılan işaretle, her canlı ve bitkinin
türünün bütün özelliklerini o canlının ve bitkinin genlerine yerleştiren
Allah'ın ne kadar yüce olduğu belirtilirken, bu konuda aklımızı çok iyi
kullanmamız emrediliyor. Çünkü sözü edilen incelikleri anlayabilmek için
mutlaka,akla ve aklın temeli olan düşünceye ihtiyaç vardır. [18]
Yukarıdaki âyetlerle,
Allah'ın sonsuz ilim ve kudretinin damgasını taşıyan ve O'nun varlığını,
birliğini yansıtan onbeş temel bilgi sıralanarak, iyice düşünmemiz ve aklımızı
kullanmamız emredildi.
Aşağıdaki âyetlerle,
bunca delil ve belgelere rağmen hâiâ öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin
bulunduğu hayretle karşılanıyor ve aklını, düşüncesini iyice kullanmayan o
inkarcılar Cehennem azabıyla uyarılıyor-lar. Sonra da fıtratlarındaki din ve
Allah duygularını köreltip Hakk'ı ret eden azgınların tehdid edilegeldikleri
azabı hemen istemeleri konu ediliyor ve Hz. Muhammed'in (A.S.) istenilen
mu'cize veya harikulade olayları kendiliğinden getirmeye me'zun bulunmadığı
belirtilerek O'nun görev sınırı kısmen hatırlatılıyor. [19]
5— Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak şey, onların : «Biz
toprak olunca mı yeni bir halk (canlı yaratık) olacağız?» sözüdür. İşte bunlar
Rablarını tanımadılar ve bunlardır boyunlarında demir halka olanlar! İşte
bunlardır Cehennem yaranı. Orada devamlı kalıcılardır bunlar.
6— (İnkarcı azgınlar) senden iyilikten önce kötülüğün
(gelmesini) acele isterler. Halbuki onlardan önce ibretli misâl teşkil edecek
nice cezalar gelip geçmiştir. Şüphesiz ki, Rabbin insanlara, işledikleri
zulümlerine karşı yine de mağfiret sahibidir ve şüphesiz ki Rabbin cezası pek
şiddetlidir.
7— O inkâra sapanlar diyorlar ki: «O'na (Muhammed'e)
Rabbinden bir mu'cize, bir açık belge indirilseydi ya..» Sen ancak bir
uyarıcısın ve her kavim (ve millet) için yol göstericisindir.
«Şüphesiz ki, siz
başaçık, çıplak ve sünnetsiz bir halde (diriltilip) Rab-bınıza kovuşacaksınız.»
[20]
«Doğrusu, ey insanlar!
sizler Allarımıza başaçık, çıplak ve sünnetsîz bir halde neşrolunacaksınız. İlk
yarattığımız gibi, sizi tekrar (diriltip) kaldıracağız. Bu bizim üzerimize bir
va'ddır ve elbette biz (o va'dımızı) yerine getireceğiz.» [21]
«İnsanlar kıyamet günü
(dirilip) çıplak ve yalınayak haşrolunacaklar.» Bunun üzerine Ümmu Seleme
(R.A.) sordu:
— Vay, utanç yerlerimiz (ne olacak),
birbirimize mi bakıp duracağız?! Resûlüllah (A.S.) ona şu cevabı verdi:
— İnsanlar o gün için meşguldürler.
— Meşguliyetleri ne olacak?
— Amel sahifeleri açılacak; içlerinde iyilikten
ve kötülükten küçücük karıncanın başı, hardal tanesi kadar ne varsa hepsi
tartılacak, (İşte meşguliyet bu olacak). [22]
«İnsanlar kıyamet günü
(dirîlip) üç sınıf halinde haşrolu nacaklar:
1. Yaya yürüyenler.
2. Binek üzerinde gelenler.
3. Yüzükoyun sürünüp gelenler.» Bunun üzerine
soruldu:
— Yüzükoyun nasıl sürünüp gelebilecekler?
Resûlüllah (A.S.)
cevap verdi:
— «Onları ayak üzerinde yürüten kudret, elbette
yüzükoyun da yürütecektir. Onlar (bir zamanlar dünyada) yüzlerini her
tümsekten ve dikenden sakınırlardı, değil mi?» [23]
«Eğer şaşıyorsan, asıl
şaşılacak şey, onların: Biz toprak olunca mı yeni bir halk (canlı yaratık) olacağız?!
sözüdür.»
Resûlüllah (A.S.)
Efendimiz, Mekke'de ve çevresinde, hem putperestlerin, hem kitap ehlinin
yanında «el-Emîn» yani güvenilir bir kişi olarak bilinip tanınırken, kendisine
peygamberlik görevi verilince, yüzseksen derecelik dönüş yapıp bu defa O'nu
yalanlamaya başladılar. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz onların bu anlayış ve
davranışlarına şaşırdı. Allah da: «Asıl şa^ şılacak şey, onların: Biz toprak
olunca mı yeni bir halk (canlı yaratık) olacağız? sözleridir.» Aynı zamanda o
inkarcılara «Gökîeri ve yeri kim yarattı?» diye sorulduğunda, «Allah...»
derler. «Sizi ilk yaratan kimdir?» diye soru yöneltiidiği zaman, yine cevap
olarak, «Allah...» derler. Hayret değil mi? İlk yaratılışlarının ilâhî irâdeyle
vücut bulduğunu kabul ettikleri halde, ikinci yaratılışı akıllarına bir türlü
sığdıramayıp inkâr ediyorlar. Oysa ikinci yaratmak Allah'a ağır mı gelecek?
Bir an farzedelim ki, yaratmakta bir zorluk söz konusudur, o halde bu ilk
yaratmak hususunda düşünülebilir. Kaldı ki, Cenâb-ı Hakk'a göre, zor, kolay
diye bir şey yoktur. O bir şeyin yaratılmasını irâde ettiğinde ona «ol!» der,
o da -sebepleri hemen oluşarak-oluverir.
Allah insanları
Adem'den yarattığında değişmeyen bir üreme kanunu koyduğu gibi, öldükten sonra
tekrar diriltmek için de yeni bir hayat kanunu koyamaz mı? İnsanların yarlık
alanında hiçbir örnek ve modelleri bulunmadığı halde, onları yoktan var kılan
Allah, öldürdükten sonra, örnek ve modelleri ortada dururken tekrar yaratmaya
gücü yetmez mi? Bunu inkâr etmek daha şaşılacak bir şey değil midir?
Şüphesiz ki,
inkarcılar bu görüş ve anlayışlarından vaz geçmedikleri takdirde, kendilerine
büyük bir haksızlık etmiş olurlar. Zira bizzat insan vücudu, o yaratanın sonsuz
kudretinin en parlak damgasını taşımakta ve O'na ibâdet için yaratıldığını ilân
etmektedir. Onu asıl gayesinden alıp başka bir yöne döndürmek haksızlığın en
kötüsü, nankörlüğün en fenasıdır. Kıyamet gününde bu haksızlık manadan maddeye
dönüşerek sahibinin sırtına yükletilir ve lâyık olduğu yere gönderilir. [24]
«Senden iyilikten önce
kötülüğün (gelmesini) acele isterler,.»
Mekkeli müşrikler bu
isteklerinde samimi değillerdi. Sırf alay ve eğlence olsun diye bu kabii
istekler izhar ederek Hz. Muhammed'i (A.S.) üzmekten ve O'na imân eden
mü'minlerde birtakım yersiz şüpheler uyandırmaktan derin zevk alırlardı..
Çünkü onlara göre, nasılsa bir azap inmiye-cekti. O bakımdan endişeye de mahal
yoktu.
Onların bilmediği bir
gerçek var, o da : Allah'ın ezelde hazırladığı plânın ve uyguladığı programın
şaşmazhğidır. Bir şeyin, bir olayın belirlenmiş vakti ve saati, sebep ve ortamı
oluşup ortaya çıkmayınca, sünnetullah hükmünü icra etmez. O bakımdan
inkârlarını azgınlık ve haksızlıklarla birleştirenler, belli bir çizgiye
geldiklerinde, Allah'ın hükmü iner. Bunun en açık misallerini gelip geçen
milletlerin ve kavimlerin tarihlerinde görmekteyiz.
Azabın hemen
indirilmemesi, sünnetullaha bağlı bir konudur, demiştik. Geciktirilmesinin
gerekçesi, Allah'ın rahmet ve mağfiretidir. İnkarcı inkârından, azgınlar
tuğyanlarından, ahlâksızlar tuttukları yoldan vazgeçerler diye, onlara mühlet
verilmektedir. İlâhî rahmetin bu inceliğini anlama-yıp inkâr ve tuğyanında
ısrar edip duranlara gelecek olan azap da o nis-bette ağır olur. İlgili âyetin
son cümlesiyle inkarcılar uyarılmaktadır: «Ve şüphesiz ki Rabbın cezası pek
şiddetlidir.» [25]
«O inkâra sapanlar diyorlar
ki: O'na (Muhammed'e) Rabbından bir mu'cize, açık bir belge indirilseydi ya.»
Daha önceki
peygamberlerden de büyük mu'cizeler ortaya koymaları istenildiğini yine
Kur'ân'ın beyânından öğrenmekteyiz. O çağlarda gelişen bir ilim, göz ve gönül
dolduran bir teknik olmadığından peygamberlerin bir kısmı istenilen
mu'cizeieri -Allah'ın izniyle- ortaya koymuşlar ve böylece isteklerinde samimi
olanlarla olmayanları birbirlerinden ayırt etme imkânına kavuşmuşlardı. Musa
(A.S.)in Asâ'sı, İbrahim (A.S.)ın ateşe
atılması ve ateşin onu
yakmaması, Nuh Peygamberin gemisi ve kopan tufan, bunlardan bir kaçıdır. Son
peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) gelince : O, mu'cizeden ziyade ilim ve yüksek
irfanla donatılarak gönderilmiş ve kendisine indirilen Kur'ân baştan sonuna
kadar büyük mu'cizelerle dopdolu olarak hazırlanmıştır. Bu bakımdan O, kâinat
kitabının sahifelerini bir bir insanlıktan yana açıp onların düşüncelerine ve
akıllarına seslenmiş, ilim adamlarına ip ucu vermek suretiyle yol göstermiş,
araştırıcılara ışık tutarak hareket noktalarını belirlemiştir. Çünkü O, artık
kıyamete kadar Allah'ın son mesajını tebliğ ile görevlendirildiğinden ilmi esas
kabul ederek hareket etmiş, insan düşüncesine değer vererek görüş ufuklarını
alabildiğine genişletmiştir. Hayatta iken bir kaç mu'cize göstermesi, sadece
hak peygamber olduğunu kanıtlamaya yöneliktir. Çünkü o çağda Kur'ân'ın
getirdiği bilimsel düzeydeki temel bilgileri, ana fikirleri putperestlerin anlayıp
takdir etmesi düşünülemezdi. O bakımdan onları tatmin edecek olağanüstü
şeylere ihtiyaç vardı. Bugün artık mu'cizeye gerek yoktur, hem mümkün de
değildir. Peygamberimizden sonra peygamber gönderilmiye-ceğine göre, mu'cize de
tecelli etmiyecektir. Kur'ân her yönüyle açık bir mu'cize olarak önümüzde
duruyor. On beş asır önce getirdiği ilmî temel bilgiler, ana fikirler bütün
açıklık ve berraklığıyla çağların ve medeniyetlerin önünde yürümektedir. İlmî
araştırmalar gerçekleri bulup çıkardıkça, Kur'ân'ı tasdîk etmekte ve beşer sözü
olmadığını bir defa daha isbatla-maktadır. [26]
«Sen ancak bir
uyarıcısın ve her kavim (ve millet)e yol göstericisin.»
İlgili âyetle,
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in insanlıktan yana bütün hizmetleri iki ana
çizgide toplanıyor:
1— İki hayatın amaç ve gayesine ters düşen
yanlış ve tehlikeli yolda yürüyenleri uyarmak,
2— Doğru yolu göstermek, Allah ile kullan
arasındaki engelleri kaldırmak suretiyle insana muhtaç bulunduğu bilgi ve
irfanı vermek..
Bunun için de göklerde
ve yerde Allah'ın varlığına, birliğine, kudretinin sınırsızlığına delâlet eden
binlerce âyet ve belgeyi insan düşünce ve ak-lıyîa karşı karşıya getirmek
gerekiyor. Hz. Muhammed (A.S.) da bütün bunları belirtilen iki ana çizgi
doğrultusunda kusursuz yerine getirmiştir.
Yoksa O, her
istenileni anında ortaya koyma, harikulade olayları peşoeşe sıralama ve
kâinatta mutlak tasarrufa mâlik olduğu iddiasıyla sahneye çıkma yetkileriyle
gönderilmemiştir. Ancak Allah'ın bildirdiğini bilmiş, O'nun indirdiğini tebliğ
etmiştir. Nitekim Kehf sûresinde Resûlüllah (A.S.) Efendimizin de diğer
insanlar gibi bir beşer olduğu şöyle belirtilmektedir: «De ki: Ben de ancak
sizin gibi bir insanım, (şu farkla ki) ilâhınızın tek bir ilâh olduğu bana
vahyolundu. Artık kim Rabbına kavuşmayı arzu ederse, iyi-yararlı amelde bulunsun
ve Rabbına ibâdette hiç bir ortak tutmasın.» [27]
Yukarıdaki âyetlerle,
insan aklını ve düşüncesini doğruya yönlendirecek, göklerde ve yerde bunca
delil ve belgelere rağmen, hâlâ öldükten sonra dirilmeye inanmayanların düşünce
ve anlayışı hayretle karşılandı. Va'dolunan azabın hemen inmesini isteyenlerin
arzularına göre ilâhî kanunların ve hükümlerin değişmiyeceğine işaret edildi.
Hz. Muhammed'e (A.S.) büyük bir mu'cize indirilmeli değil miydi, diyenlere,
Peygamber'in (A.S.) asıl görevinin neler olduğu hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle,
Allah'ın ilminin ve kudretinin her şeye nüfuz ettiği anlatılarak ana rahminde
oluşan ceninin gelişme safhalarını en ince ayrıntılarına kadar bildiği, bir
misal olarak ekleniyor. Sonra da gizli, açık hiç bir şeyin Allah'ın ilminin ve
tasarrufunun dışında olmadığı açıklanarak, Allah hakkında bilinmesi gereken
temel bilgilerden biri öğretiliyor. [28]
8— Allah her dişinin (rahminde) ne taşıdığını;
rahimlerin neyi eksilttiğini, neyi artırdığını bilir. Her şey O'nun yanında
belli bir ölçüye göredir.
9— Görülmeyeni de, görüleni de bilendir. O, çok
büyüktür, çok yücedir.
10— Sîzden sözünü gizleyen ve onu açığa vuran,
geceleyin gizlenen, gundüzleyin beliren (her şey onun yanında) birdir, farketmez.
11— Her biri
için önünden arkasından kendisini izleyen (görevli me-lekjler vardır; onu
Allah'ın emriyle korurlar. Bir millet (hayat kanununa uyup) kendi (ahlâk ve
düzenini) değiştirmedikçe, Allah, onlar hakkındaki
(hükmünü) değiştirmez.
Allah bir millete fenalık yapmayı irâde buyurduğunda, artık onu geri çevirecek
yoktur ve onlar için Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulunmaz.
(Şüphesîz sizden her
birinizin şekli, ana rahminde kırk günde biraraya gelip oluşur. Sonra onun gibi
(kırk günde) kan pıhtısına dönüşür. Sonra yine onun gibi (bir kırk günde) et
parçasına dönüşür Sonra da Allah ona bir melek gönderir de o melek dört kelime
(söz) ile emrol un muştur; Onun rızkını, ömrünü, bedbaht (mutsuz) veya bahtlı
(mutlu) olduğunu yazar.» [29]
Açıklama :
Yapılan anatomik
araştırmaya göre de, ana rahminde oluşan cenin, üçüncü ayın sonunda organları
belirginleşmiş bir et parçası şeklini alır. Dördüncü ayın sonunda, yani 120
günlük bir süre geçtikten sonra şekli iyice teşekkül eder.
Hadîs-i Şerifte ifade
edildiği gibi, işte bu dönemde, görevli melek inip ona yerleşmiş bulunan insanî
ruhla temasa geçer ve kaderini yazar.
Diğer bir rivayette,
yukarıdaki hadîsin sonuna şu fazlalık eklenmiştir: «Melek, ey Rabbım! erkek
midir, dişi midir? Ey Rabbım! şakiy midir, saîd midir? Rızkı nelerdir, eceli
nedir? diye sorar. Allah ona (bu hususları) emreder ve o da yazar.» [30]
«Gaybın anahtarı
beştir ki, onları ancak Allah bilir: Yarın neler olacağını ancak Allah bilir.
Rahimlerin neleri eksilttiğini ancak Allah bilir. Yağmurun ne zaman yağacağını
(bulutların ne zaman oluşup yağmur indireceğini) Allah bilir. Her bir canlının
nerede öleceğini ancak Allah bilir ve kıyametin ne zaman kopacağını da ancak
Allah bilir.» [31]
«Sizin peygamberinize,
gayb ile ilgili beş şeyin anahtarı dışında her şey verilmiştir...» [32]
Açıklama :
Peygamberimize
anahtarı verilmeyen gayb ile ilgili beş şey, bir önceki hadîste belirtilen
hususlardır.
Ancak unutmamak
gerekir ki, Allah, bu beş şeyden de dilediğini dilediği kimseye bildirir.
«Sizi geceleyin bir
kısım melekler, gündüzieyîn de bir kısım melekler birbirlerini takip ederek
gözetirler ve bunlar (nöbet değiştirmek için) sabah ve ikindi namazlarında
biraraya gelirler. Sonra da sizinle geceleyenler göğe çıkarlar. Allah -daha
iyisini bildiği halde- onlara sorar: Kullarımı nasıl ve ne halde terkettiniz?
Onlar da: Namaz kılarlarken onları terkettik, namaz kılarlarken onlara gittik,
diye cevap verirler.» [33]
Hz. Ali (R.A.) Kûfe'de
minber üzerinde halka hitap ederken şu hadisi nakletmiştir: «Aziz ve Celîl olan
Rabbınız (kudsî hadîs olarak) buyurdu ki; «İzzet ve celâlim hakkı için ve Arş
üzerindeki yüceliğim hakkı için herhangi bir kasaba veya bir aile efradı,
benim hoşlanmadığım bir günah ve kötülük üzere bulunurlar da sonra ondan yüz
çevirip benim sevdiğim taât ve ibâdete dönerlerse, mutlaka ben de onların
hoşlanmayacağı azabımı onlardan çevirip, kendilerini rahmetimden sevdikleri
şeye yöneltirim.» [34]
«Allah her
dişinin (rahminde) ne taşıdığını; rahimlerin neyi eksilttiğini, neyi
artırdığını bilir.»
Ana rahminde taşman
ceninin bizce bilinmeyen, Allah'a ise bütünüyle malûm olan hususlarını şöyle
özetleyebiliriz:
a) Rahimdeki ceninin babası kimdir?
b) Doğup dünyaya gözlerini açınca nasıl bir kişi
olacaktır?
c) Ne kadar yaşayacaktır?
d) İyi, mutlu bir kimse mi olacak, yoksa kötü ve
bedbaht olarak mı hayatını noktalayacak?
e) Cennetlik mi olacak, yoksa Cehennemlikler
arasında mı yerini alacak?
f) Allah'a ve diğer esaslara inanacak mı, yoksa
inkâr mı edecek?
g) Annesi
onu rahminde kaç ay taşıyacak, eksik mi doğacak, tam olarak mı dünyaya
getirecek?
İşte bütün bu kapalı
hususları ancak Allah bilir, bizler bilemeyir Ama ne var ki, O, dilediğine
bunları bildirir. [35]
Bu, ana rahmine
intikal eden sperma hayvancıklarından birinin veya birden fazlasının
yumurtalığa ulaşmasıyla yorumlanabileceği gibi; yumurta hücresinin X kromozomu
taşıyan bir spermayla döllenmesi neticesi kız; Y kromozomu taşıyan bir
spermayla döllenmesi neticesi erkek çocuğun rahimde oluşmasıyla da
yorumlanabilir. Zira her iki durumda da bir eksilme ve artma söz konusudur.
Ana rahmine intikal eden milyonlarca sperma hayvancıklarından sadece birinin
veya bazan ikisinin yumurtalığa ge-Cip döllenmesi, bu korkunç sayıdaki
hayvancıkların nasıl eksiltilerek döllenme dışı bırakıldığını gösterir,
Bir başka yorumla da
şöyle diyebiliriz: Ana rahminde oluşan cenine, normal gıda alan bir annenin
aktardığı gıdayla, az gıda aian, iyi beslenmeyen bir annenin aktardığı gıda
elbetteki farklıdır. Birinde artma, diğerinde noksanlaşma söz konusudur.
Klasik tefsirlerde ise
bu, ceninin ana rahminde kaldığı süreyle yorumlanmıştır. Bir kısmı normal
süresini tamamladıktan sonra doğar, bir kısmı ise, o süre tamamlonmadan doğar,
demişlerdir.Allah daha iyisini bilir. [36]
«Her şey O'nun yanında
belli bir ölçüye göredir.»
Varlık âleminde mutlak
bir düzen hâkimdir. Her şey bu düzende, hıl-katındaki özelliğine, yarar ve
zararına göre yerini almıştır. Her birinin ve meydana gelecek her olayın belli
sebepleri, çizilmiş sınırları, değişmez ölçü ve boyutları vardır. Hiç biri ne
o sınırını aşabHir, ne ölçüsünü taşabilir. Aksini düşünmek ise, kargaşalık ve
düzensizlik doğurur.
Görüldüğü gibi, dünya
biraz daha büyük olsaydı, yerçekim nisbeti biraz daha artar, bu kadar rahat
hareket imkânımız olmazdı. Daha küçük yaratılsaydı, çekim kuvveti o nisbette
azalır ve üzerindeki atmosfer tabakasını tutamaz duruma gelirdi. Yerkürenin
onda yedisinin denizlerle kaplı bulunması, yağış alma ve su kaynaklarını
besleme dengesini sağlamaktadır. Daha az veya daha fazia olsaydı, bu denge ve
düzen bozulur; az olduğu takdirde kuraklık, çok olduğu takdirde sel felâketi
hüküm sürerdi. Atmosfer tabakası bugünkünden daha kalın olsaydı, soğuktan
donar, daha az olsaydı sıcaktan kavrulurduk.
Şüphesiz bu misalleri
çoğaltmak mümkün. Kalbin atış temposu ve sayısı; nabzın atış sayısı hep birer
ölçü ve belli bir sınırda tutulmuştur. Değiştikleri zaman hayatımız tehlikeye
girer. Genlerin, insanın bütün özelliklerini, atalarının irsî kusur ve
meziyetlerini, çok mükemmel bir plân ve programa göre kendinde taşıyıp formüle
etmesi, her şeyin mutlak surette belli bir hesaba göre yaratıldığını; ifade
etmektedir.
Yumurtalığa intikal
eden spermanın onunla birleşip geon^*-ik olarak bölünüp çoğalması da bunun bir
başka delili sayılır. Vücudumuzdaki hücrelerin, yapıları aynı olmakla beraber,
her birinin yüklendiği programa göre hizmet vererek vücut yapısını ayakta
tutmaları, ilgili âyette belirtilen ilâhî beyânı tasdik etmiyor mu?
Zira Allah'ın ilmi her
şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Onun ilminin dışında, plân ve programının ötesinde
hiç bir şey düşünemeyiz. Kendisi gibi, ilmi ve kudreti de sonsuz ve
sınırsızdır. [37]
«Her biri için önünden
arkasından kendisini izleyen (görevli melek)ler vardır, onu Allah'ın emriyle
korurlar.»
İnsanı, görünmeyen ve
bilinmeyen şeylerden koruyan melekler vardır. Zira insan kendini az-çok
görülebilen, bilinebilen şeylerden akıl, zekâ ve iradesiyle koruyabilir. Bu
zahirî tehlikelere karşı herkes kendine düşen tedbiri alıp korunmak için belli
sınıra gelip dayanınca, Allah'ın yardımı tecelli eder ve böylece korunma
gerçekleşir. Göremediğimiz veya bilemediğimiz şeylerden korunmaya gelince,
kâinatta sayısı belirsiz cin ve şeytanların bulunduğu kesindir. Onların
şerrinden ve kötü sinyallerinden koruna-bilmemiz için, önce bu gözle
göremediğimiz varlıkların mevcudiyetini kabul etmemiz, sonra da her şeyi
mutlak tasarrufu altında bulunduran Allah'ın yegâne koruyucu bulunduğuna
inanmamız gerekmektedir. O açıdan hareketle, Kur'ân ve Sünnet ile tavsiye
edilen âyetleri ve duaları okumamız, gerisini Allah'ın yüksek siyanetine ve
muhafazasına bırakmamız tedbirlerin en güzeli, tevekkülün en uygunudur.
İslâm dini, bütün bu
incelikleri dikkatten uzak bulundurmayarak helaya bile girerken her türlü
habislikten, cin ve şeytandan Allah'a sığınmamızı emretmiş; Kur'ân okumaya
başlarken Eûzü-Besmele çekmemizi istemiştir. Yemek yerken, elbisemizi giyinirken,
evimizden dışarı çıkarken, işe başlarken hep Allah'ı anmamızı, bazı yerlerde
Eûzü-Besmele çekmemizi, bazı yerlerde sadece Besmele ile yetinmemizi tavsiyede
bulunmuştur. [38]
«Bir millet (Allah'ın
koyduğu kanunlarına uyup) kendi (ahlâk ve fazîlet doğrultusundaki düzenini)
değiştirmedikçe, Allah onlar hakkındaki (hükmünü) değiştirmez.»
İlgili âyetle,
insanlar için konulmuş zahirî ve bâtını hayat kanunları hatırlatılıyor.
Şüphesiz bu kanunlar değişmez. Çünkü bunlar bize uymazlar, biz onlara uymak
zorundayız. Hepsi de insanı başıboşluktan, disiplinsizlikten, sorumsuzluktan
ve sınırsız hürriyet arzusundan kurtarmaya; hayatımızı asıl gayesine
yöneltmemize, fıtratımızdaki imân cevherine, ruhu-muzdaki Allah duygusuna uygun
bir ömür yaşamamıza yöneliktir. O bakımdan bir kavim, bir topluluk, bir millet
veya bir aile, hayat kanunlarını bilir, yaratılışının hikmetini anlar, her
şeyin belli bir ölçüye göre yaratıldığına inanır ve öylece izlediği yolu ve
arzuladığı hedefi ilâhî hoşnutluktan yana belirlerse, mutlu olur ve her iki
âlemde de Allah'ın rahmet ve yardımına lâyık görülür. Uymaydniar ve belirtilen
çizgiden sapanlar ise, mutsuz olurlar. O yüzden kendilerini ilâhî azaba
sürükleme basiretsizliği içinde ebedî hayatlarını da karanlığa gömerler.
Unutmayalım ki, varlık
âleminde her şey yaratıiişındaki plân ve programa göre, bir gaye ve hizmet
için yaratılmıştır. Örneğin: Koyun süt ve yün vermek, aynı zamanda üreyip
çoğalmak, her bakımdan kendisinden yararlanmak için yaratılmıştır. O halde onu
anoak bu özelliği doğrultusunda kullandığımız sürece, hem yaşama şansına
sahiptir, hem de hılkatında-ki hikmete göre, bize faydalı olur. Onu başka bir
amaca çevirdiğimiz zaman, özelliğini kaybetme bedbahtlığına uğrar ve hayat
kanunu onu kasabın bıçağına teslim eder.
İşte milletler ve
aileler de böyledir; var olmalarının hikmetini unutur, hayat kanunlarını
dinlemez bir düzeye gelirlerse, verimsiz, hatta zararlı olmaya başlarlar.
Varlık alanında yaşamalarının anlam ve hikmeti kalkar.
Kronik bir kumarbazı
veya alkolik bir aile reisini düşünün: Her ikisi de fıtrat ve hılkatlanyla
bağlantılı bulunan hikmet ve gayenin dışına çıkmış ve haklarındaki ilâhî
programa ters düşmüşlerdir. O nedenle yaşamalarının hikmeti kalmamış, aile
reisi veya baba, ya da anne olma özelliklerini yitirmişlerdir. Faydalı
olacakları yerde, hem kendilerine, hem çevrelerindekilere zararlı olmaya
başlamışlardır. Pişmanlık duyup dönüş yapmaz, üzerinde bulunduğu yolun uçuruma
uzandığını idrak edip geri dönmezlerse, sonları elem ve hüsran olur. Zira her
şey gibi, insan da hikmetsiz, anlamsız, faydasız yaratılmamıştır. O mutlak
anlamda birtakım gaye ve amaçlar için yaratılmıştır. Önüne değişmiyen hayat
kanunları konulmuştur. Amacından saptığı, hayat kanunlarını aştığı takdirde ilk
tokatı bu kanunlardan yemeğe mahkûmdur.
İlgili âyetle bu
inceliklere işaret ediliyor.
«Her birimiz birçok
müşterek merkezleri bulunan dairelerle çevrilmiş bulunuyoruz. İlk merkez bizden
başlayıp genişler. İçine anayı, babayı, eşi ve çocukları alır. İkinci merkezin
içinde ise, akrabalar vardır. Ondan sonrakilerde vatandaşlar, sonuncusunda da
bütün insan nesli yer alır.
Bu dünyada Allah'a ve
insanlara karşı olan vazifemizi yapabilmemiz için Allah'ın bize bahşetmiş
olduğu kudret ve kabiliyeti geliştirmek zorundayız. O bize her şeyi vermiştir.
O irademize hükmeden ve ona yol gösteren yüce varlıktır. İnsanlığa ve ondan
sonra da Allah'a karşı olan sorumluluğumuzu iyilik ile kötülük ve neyin iyi,
neyin kötü olduğu hakkındaki bilgimiz ve inancımız tayin eder.»[39]
diyen düşünür, insanın varlıktaki yerine ve yüklendiği sorumluluğa dikkatleri
çekmekte, yalnız kendimiz için yaşamadığımızı hatırlatmaktadır.
O halde iyi bir
davranışta, kutsal bir harekette, faydalı bir hizmette bulunduğumuz zaman çok
neşeli olmalıyız. Bilmeliyiz ki, bu hayat programımızda Allah'ın payı çok
büyüktür. [40]
«Allah bir kavime (ve
mîllete) fenalık yapmayı irâd© buyurduğunda, art»k onu geri çevirecek yoktur.»
Allah kimseye kötülük
ve haksızlık etmez. O mutlak anlamda âdildir ve merhametlidir. Kâinatın sağlam
esaslara bağlı kalması, düzen ve den-
ge içinde süresinin
sonuna kadar varlığını koruması için şaşmayan kanunlar koymuş ve böylece
kâinatı insanın hizmetine vermiştir. İnsanı da kendisine ibâdet etsin diye
yaratmış ve bu manayla onu çok şerefli bir düzeyde tutmuştur. Kâinatta yer alan
eşyadan her biri yaratıldığı gaye doğrultusunda hizmetini verirken, insanoğlu
hilkatinin anlam ve hikmetini düşünmeden ayrı bir hayat yolu seçip ilâhî düzen
ve dengenin dışına taşarsa, Allah'ın koyduğu hıikat ve hayat kanunları
tarafından cezalandırılır. İşte Allah'ın bir kavim ya da millete kötüiük
etmeyi irâde buyurmasının bir bakıma yorumu budur..
Hatırlatalım ki
günahkâr insanın önünde derin uçurumlar vardır. Nefsine hâkim olmayanları, acı
sonuçlar beklemektedir. Hilkat kanununun bağlı bulunduğu gaye ve amaç
çizgisinden sapanın, yolunun üzerinde birçok tehlikeler pusu kurmuştur. İman
ile küfür arasında bocalayıp kararsızlık içinde zikzak çizenlerin yolu,
Allah'tan başkasına uzanmaktadır. [41]
Yukarıdaki âyetlerle,
Allah'ın her şeyi belli hesaplara ve şaşmayan kanunlara göre yarattığı
açıklandı. Kadının rahminde taşıdığı ceninin karakter çizgisini Allah'ın çok
iyi bildiği belirtilerek, hiçbir şeyin O'ndan gizli kalamıyaçağma atıflar
yapıldı. Sonra da insanları birçok manevî kötülüklerden koruyan meleklerin
bulunduğu anlatılarak insanın sahipsiz, başıboş olmadığı anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle,
Allah'ın kudret ve azametine, varlık alemindeki mutlak tasarrufuna işaret
edilerek şimşek ve yağmur olayları buna birer misal olarak veriliyor. Gök
gürlemesinin belli sebep ve fiziksel kanunlara bağlı bulunduğuna işaretle,
yıldırım düşmesinin hikmetlerinden birine parmak basılıyor. Sonra da ancak Allah'ın
ibâdet edilmeye lâyık olduğu konu edilerek, varlıkta her şeyin ilâhî saltanat
karşısında baş eğip secde ettiği açıklanıyor.
[42]
12— O öyle
kudrettir ki, korku ve ümit (duygusunu vermek için) şimşeği (oluşturup) size
gösterir. Yağmurla ağırlaşan (yüklü) bulutları oluşturur.
13— Ra'd = gök gürlemesi hamd ile, melekler ise
(ilâhî kudretin, azamet ve yüceliğinin) korkusundan tesbîh ederler. Onlar,
Allah hakkında tartışıp sürtüşürken, O, yıldırımlar gönderir de, onu
dilediğine dokundurur. Oysa O, çekişme ve ceza vermekte çok şiddetlidir.
14— Gerçek ibâdet ve duâ ancak O'nadır. O'ndan
başka duâ ve ibâdet ettikleri (putlar, şekiller) kendilerine hiçbir şey ile
cevap veremezler. Bunlar, ağızlarına ulaşsın diye avuçlarını suya doğru açıp da
bir türlü ona ulaşamayan kimseye benzerler. Kâfirlerin duâ ve ibâdeti sapıklık
içinde bocalamaktan başka bir anlam taşımaz.
15—
Göklerdekller ve yerdekiler de ister istemez Allah'a secde ederler; gölgeleri
de sabah akşam Allah'a secde eder.
Sabit b. Enes (R.A.)
anlatıyor:
—ResÛlüllah (A.S.)
Efendimiz bir gün Arap fir'avnlarından birine adam göndererek yanına gelmesini
istedi. Peygamber'in (A.S.) elcisi ona giderek, «Allah'ın Peygamberi seni
çağırıyor!» dedi. O da : «Allah'ın Peygamberi nedir, neyin nesidir? Sonra
Allah nedir, neyin nesidir? O altından mıdır, gümüşten midir, yoksa bakır
mıdır?» şeklinde terbiye ve nezaket dışı bir karşılık vererek elçiyi geri
çevirdi. Elçi, Peygamber (A.S.) Efendimiz'e gelip durumu arzedince, ResÛlüllah
(A.S.) ona : «Sen yine ona git!.» diye emretti. Elçi ikinci defa gitti ve aynı
ölçüsüzlük ve hezeyanla karşılaştı. Geri dönerek, «Ya Resûlellah! Daha önce
size, bu adamın çok inatçı bir kâfir olduğunu söylemiştim..» deyince,
ResÛlüllah (A.S.) Efendimiz, «Sen yine git de onu benim davet ettiğimi söyle!»
diye emretti. Elçi tekrar gitti, yine aynı hezeyanlarla karşılaştı; ama o
esnada bir bulut ortaya çıktı, derken bir gürleme ve arkasından yıldırım düştü
ve o inatçının başına çarparak öldürdü. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.
[43]
Diğer bir olay:
Arap ileri
gelenlerinden Âmir b. Tufayl ile Erbed b. Rabi'a Medine'ye gelerek Peygamber
(A.S.) Efendimizle görüştüler ve şöyle bir öneride bulundular: «Yetkilerinizin
yarısını bize bırakırsanız, İslâm'ı din olarak kabul ederiz!» Allah Resulü
(A.S.) onların bu İsteğini nezaketle reddetti. Bunun üzerine bu iki şımarık
maceracı, Peygamber (A.S.) Efendimiz'e hakarette bulundular ve: «And olsun ki,
senin üzerine tımarlanmış atlar, sakalı bitmedik gençleri sevkedip her taraftan
seni kuşatacağız!» diyerek bir de tehdît savurdular. ResÛlüllah (A.S.) onlara :
«Şüphesiz ki, Allah size engel olacak, Medineli Ansar da engel olacaklardır..»
buyurarak uyarıda bulundu. Ne var ki, bu iki serseri her işlerini bırakıp
Peygamber (A.S.) aleyhine gönüllü asker toplamaya başladılar. Derken Allah
(c.c.) Erbed adındaki adamın üzerine yıldırım indirerek helak etti. Âmir b.
Tufayl'in ise gırtlağında bir habîs tümör meydana geldi ve çok geçmeden o da
ıstıraplar içinde öldü. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [44]
Ashab-ı Kiram'dan
Sâiim'in babası (R.A.) anlatıyor:
.__ ResÛlüllah (A.S.)
Efendimiz, gök gürlemesini ve yıldırımın düşmesini işitince şöyle duâ ederdi :
«Allahim! Bizi gazabınla öldürme ve azabınla bizi yok etme. Bundan önce bize
afiyet (ve beden sağlığı, imân ve irfan huzuru) ver.» [45]
Ebû Hüreyre (R.A.) de,
gök gürlemesini duyunca şöyle derdi: «Gök gürlemesinin hamd ile tesbîh ettiği
Allah'ı tesbîh ve tenzih ederim.» [46]
«O öyle kudrettir ki,
korku ve ümit (duygusunu vermek için) şimşeği (oluşturup) size gösterir.»
Buluttan buluta veya
buluttan yere elektrik akmasına yıldırım denir. Yıldırım, şimşek ve gök
gürlemesiyle belirir. Şimşek, yıldırım akımı sırasında meydana gelen çok
parlak ışık çakmasıdır. O halde yıldırım elektrik akımından ibaret olup, yüksek
derecede enerji yüklüdür. Bu bakımdan bir yıldırımı meydana getiren elektriği
toplamak mümkün olsa, bir milyon ampul yakılabilir.
Şüphesiz ki bu kadar
yüksek voltajda elektrik yüklü yıldırımın meydana getirdiği gürültü ve çok
parlak ışık, yağmur bekleyenlere umut; mey-vaları dallarda, ürünleri harmanda
bulunanlara korku verir. Aynı zamanda düşen yıldırımın nereye, kime' isabet
edeceği endişesi söz konusudur.
İlgili âyetle
yıldırım, şimşek ve yağmur yüklü bulutların konu edilmesi, elbetteki boşuna
değildir. Ortada sürüp gelen birtakım fiziksel kanunlar vardır. Önce bulutlar
neden, nasıl elektriklenir? sorusu ortaya çıkmaktadır. Kimine göre, yükselen
bir hava tabakası içine düşen damlacıklardan büyük olanları pozitif, küçükleri
de negatif elektrikle yüklenir. Nitekim bu olay daha çok çavlanlarda yapılan
deneylerle isbat edilmiştir. Kimine göre ise, atmosferin her santimetre
küpünde 1000 pozitif ve 800 negatif iyon vardır. Bu küçük iyonların sayıları
atmosferin elektrikli tabakalarında daha da çok artar. Bu durumda pozitif
iyonlar yere doğru inerken negatif iyonlar da yeryüzünden yükselmeye başlarlar.
Yağmur bulutları bu iyonlar yüzündenelektriklenmişolur. Bu elektriklenme
sonunda da yıldırım, şimşek meydana gelir.
İster öyle oluşup
meydana gelsin, isterse böyle; ortada cari bir sünnet, kusursuz işleyen
programlar mevcuttur. Cenâb-ı Hak, bir çoklarının tabiat olayları, doğa
kanunları diyerek adlandırdıkları bu fiziksel hadiseleri belli sebeplere ve
şaşmayan kanunlara bağlamış, sebepleri de kendi kudret elinde tutmuştur. Dünya
yaratılalıdan beri bu ve benzeri olayların sürüp gelmesi ve bir devridaim
halinde insanlara nimetler indirmesi, hizmetler vermesi, hiç bir zaman
tesadüfe bağlanamaz. Çünkü şuursuz ve plânsız tesadüflerin bu kadar ince
hesaplar, fiziksel kanunları birer dizi halinde düzenli oluşturup periyodik
olarak ortaya koyması mümkün değildir.
Onun için Resûlüllah
(A.S.) Efendimiz bu gibi olaylar karşısında, her şeyden önce Allah'ın sonsuz
kudretini hatırlar ve olayların doğuracağı zararlardan, tehlikelerden O'na
sığınır, hayırlara, rahmetlere vesîle olmasını dilerdi.
Ayrıca ilgili âyette
her şeyin mükemmel bir plâna göre hazırlandığına ve kusursuz programlara göre
yürütüldüğüne işaretle, çok düşündürücü bir anlatıma yer verilmiştir; o da,
tesbîh, ra'd, hamd ve melekleri içine
alan sözlerdir.
Önce tesbîh kelimesi
üzerinde duralım. Bu, «sebh» kökünden türetilmiştir. Sebh: Suda veya havada,
yani boşlukta süratli geçiş anlamına ge-iir. Yıldızların gökte kendi
yörüngelerindeki süratli geçişleri hakkında da bu tabir kullanılmıştır.
Örneğin, Yâsîn sûresinde güneş ve aydan söz edilirken, her birinin kendine has
yörüngede seri hareket halinde bulunduğu belirtilir.
Tesbîh kavramı, bütün
bu manaları kapsamakla birlikte, ibâdette de seri intikal sağlayıp Cenâb-ı
Hakk'ı her türlü noksanlıktan, beşerî sıfatlardan tenzih etmek; hayırlı
işlerde sürat gösterebilmek için O'nun yardımını dilemekj kulluk görevini
yerine getirmeye çalışırken, fiilî, kavlî ve zihnî ibâdeti sür'atle
birleştirip Hakk'ı tenzîhe yöneltmek gibi incelikleri de içerir.
Diğer yandan ay ve
güneş hakkında olduğu gibi, belli bir yörüngede çok seri hareket edip dönen her
şey hakkında da «teşbih» tabiri kullanılır. Örneğin, elektronların baş
döndürücü bir hızla atom çekirdeğinin etrafında dönmesi bunlardan biridir.
O halde şimşeğin,
dolayısıyla yıldırımın tesbîhi, yüklendiği program gereği sür'at göstermesi ve
plândaki yerini alıp hizmet vermesi ve böylece Hakk'ın irâdesine baş eğip
teslîm olması demektir.
Melekler ise, kâinatta
her şeyin böylece Hakk'ın emrine baş eğip yüklendiği programı kusursuz yerine
getirdiğini gördükçe, Allah'ın sınırsız kudret ve azameti karşısında saygıyla
korkup, O'nun kudretinin her tezahürü, rahmetinin eseri olduğunu düşünerek
O'na hamd ederler.
Hem unutmamak gerekir
ki, kâinatta meydana gelen her olayı sevk ve idare eden görevli melekler
vardır. Bizler ancak olayları meydana getiren sebepleri ve sebepleri oluşturan
bazı kanunları görebiliyor ve araştırıp anlayabiliyoruz. Perdenin arkasındaki
plân ve programı ve onları uygulayan görevli melekleri göremiyoruz. Onun için
Cenâb-ı Hak, şimşek ve yıldırımdan söz ettikten hemen sonra meleklerin hamd
ettiğini belirterek konu üzerinde iyice düşünmemize işarette bulunmaktadır. [47]
(Gerçek ibâdet ve duâ
ancak O'nadır.»
«Hak davet» tabiri çok
geniş mana ve yorum taşımakta, birçok hükümleri kapsamaktadır. Zaten Kur'ân-ı
Kerîm'in özelliklerinden biri de, ba-zan esnek sözler, bazan kapalı ifadeler,
mecaz ve kinayeler, bazan ana fikirler ve temel bilgiler, bazan da işaret ve
semboller sergilemesidir. Akla ışık tutmak, araştırma zevkini geliştirmek,
gerçeği buluncaya kadar fikir altş-verişinde bulunmak ve ilâhî sözlerin başka
sözlere benzemediğini anlayıp kavramak bunun başlıca sebepleri arasında yer
almaktadır.
İşte ilgili âyette
«Hak davet..» sözü de bunlardan biridir. O nedenle ilim adamlarını hayli
araştırmaya ve- farklı yorumlarda bulunmaya sevket-miştir. Bunları şöyle
sıralayabiliriz:
a) İbn Abbas'a (R.A.) ve İkrime'ye göre, Lâ
ilahe İllallah sözüdür. Zira bu söz Hakk'a davetin esasını teşkil eder.
b) el-Hasan'a göre, Allah haktır ve çağrısı da
haktır. O bakımdan O'na ibâdette bulunup duâ ile yönelmek de haktır.
c) Allah'a ibâdet hakkın ve doğruluğun, ahde
vefanın ta kendisidir.
d) Keşşafa göre, hak olan davet; bâtıldan uzak
olan davettir.
e) Ancak Allah'a yapılan duâ ve ibâdet haktır.
Başkasına yapılan duâ ve ibâdet bâtıldır.
f) Duadaki iyi niyet ve samimiyet duanın hak olduğuna
delildir.
g) Korku
anında yapılan duâ, hak duadır, yani katıksızdır.
Bütün bu yorumlar şu
noktada birleşmektedir: Allah haktır; ancak doğru ve hak olan duâ ve ibâdeti
kabul eder. Bâtıldan, gösteriş ve alayişten yana olan hiçbir duâ ve ibâdeti
kabul etmez. [48]
«O'ndan başka duâ ve
ibâdet ettikleri (putlar, şekiller) kendilerine hiç bir şey ile cevap
vermezler. Bunlar ağızlarına ulaşsın diye avuçlarını suya doğru açıp da bir türlü ona ulaşamayan
kimseye benzerler..»
Allah'tan başkasına
duâ ve ibâdet eden kimse, kuyu dibindeki suya ulaşmak için avuçlarını açan ve
fakat bir türlü ona erişemiyen zavallıya benzer. O bakımdan öylelerinin hizmeti
boş, yalvarması beyhude, bekleyişi ahmaklıktır. Allah'tan başkasına e! açıp
dua ve ibâdet eden, susuzluktan yanıp tutuşan, ona ulaşırım diye avueunu açan
hayalciye benzer.
Hz. Ali (R.A.) bu
âyeti şöyle tefsir etmiştir: «Çok susamış kişinin kuyu kenarına oturup su
alabilmek için avueunu açarak kuyunun içine uzatmıştır; ama ne onun elinin suya
ulaşması, ne de suyun onun eline doğru yükselmesi söz konusudur. Allah'tan
başkasına duâ ve ibâdet edenin de durumu bundan farksızdır; ne onun duâ ve
ibâdeti Hakk'a ulaşıp kabul olur, ne de Hakk'ın rıza ve rahmeti ona erişir.» [49]
«Göklerdekîler ve
yerdekiler ister istemez Allah'a secde ederler; gölgeleri de sabah-akşam
Allah'a secde eder.»
Secde, genellikle üç
manada kullanılır:
1. Üstün saygı duyup tazim makamında başı eğip
alnı yere koymak.
2. Baş eğip ilâhî buyruğa uymak, bağlı bulunduğu
kanun doğrultusunda hareket etmek.
3. Saygı
duyup Allah'ın ibâdete lâyık olduğunu dile getirmek suretiyle O'nun yüksek
kudreti karşısında mahviyet ve teslimiyet duymak.
Buna, Yusuf kıssasında
temas edildiği gibi, bir dördüncüsünü ilâve edenler olmuştur. O da, büyük bir
kişiye saygı duyup biraz eğilmektir. Bu, Yusuf Peygamber'in şeriatında caiz
idi. İslâm'a göre, Allah'tan başkası önünde eğilmek caiz değildir.
İlgili âyette geçen
secdeyi birinci manada anlayacak olursak, bazı müşkillerle karşılaşırız. Çünkü
yeryüzündeki insanların çoğu Allah'a secde etmezler. Ancak cümledeki «men»
lafzından yalnız mü'minlerîn kastedildiği kabul edilirse, o zaman yorum
kolaylaşır. Sadık mü'minler isteyerek, münafıklar ise istemiyerek seede
ederler, neticesi ortaya çıkar. Bence bu yorum pek sıhhatli değildir. Âyeti
âyetle tefsir etme cihetine gidersek, daha sağlıklı bir sonuç elde edebiliriz.
NahI Sûresi 48. âyetle buyuruluyor ki: «Allah'ın yarattığı herhangi bir şeye
bakmıyorlar mı ki gölgeleri boyun eğip (bağlı bulundukları kanunlara teslimiyet
içinde) Allah'a secde ederek sağa-sola dönüp dururlar.»
Bu âyet ile açıklığa
kavuşturulan secdenin üçüncü maddedeki manaya delâlet ettiği anlaşılıyor.
Varlık âleminde her şey ilâhî sünnet doğrultusunda hareket ve değişim
halindedir. Bu, her şeyin ister istemez Allah'ın buyruğuna baş eğip teslimiyet
gösterdiğini ifade eder. Yeryüzündeki mevcut eşyanın gölgeleri de öyle,. Onlar
da ister istemez dünyanın güneş etrafında ve bir de kendi ekseni etrafındaki
hareketine göre sabah ve akşam batıya ve doğuya meylederler, uzanıp
kısalırlar..
Hatırlatma:
15. Âyeti okuyan ve
işiten mü'minlerin secde etmesi vaciptir.
Yorum ve tahlîl :
«Çekişme ve ceza
vermekte çok şiddetlidir» diye mealini verdiğimiz m i h a I kelimesi, az farkla sekiz mânaya delâlet
eder:
1— İbn Abbas'a göre, şiddetli düşmanlık.
2— Yine ibn Abbas'a göre, üstün güç ve yetenek.
3— Hz. Ali'ye (R.A.) göre, şiddetle tutup
yakalamak.
4— Hasan el-Basrî'ye göre, şiddetli öfke ve
hışım.
5— Mücahid'e göre, karşı konulmaz kuvvet ve
kudret.
6— Vehb b. Münîbbih'e göre, önünde durulmaz
gazap.
7— Hastalık, kıtlık ve benzeri afetlerle yok
etmek.
- Katade'ye göre,
düşmanın hile ve tuzağını alt-üst edip başlarına geçirmek.
Ancak, Allah'ın
«şedidü'l-mihal» olması, mutlak rahmet ve adalet ölçüleri içinde cereyan eder. [50]
Yukarıdaki âyetlerle,
ilâhî kudretin plânlı ve programlı tecelli ettiğine delil olarak şimşek ve
yağmur olayları misal verildi ve böylece her olayın belli ve belirli bir
düzenlemeyle meydana geldiğine atıf yapıldı. Allah'tan başkasına tapanların
birtakım boş hayaller peşinde ömürlerini heder ettikleri belirtilerek,
kuyudaki suya eli ulaşmayan hayalci kimse misal verildi. Sonra da her şeyin
bağlı bulunduğu sebep ve yüklendiği program gereği Cenâb-ı Hakk'ın buyruğuna
baş eğip O'nu tesbîh ettiği açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle,
gökleri ve yeri belli esaslara göre yaratıp düzen ve dengede tutan Allah'ın
ibâdet edilmeye lâyık yegâne Rab olduğu hatırlatılıyor ve bu bakımdan da O'nun
dâvetine olumlu cevap vermenin mutlak saadete vesîle olacağı müjdelenerek,
aksine bir yo! izleyenlerin ileride telâfisi gayri mümkün bir pişmanlık ve
hasretle yüzyüze gelecekleri anlatılarak gereken uyarı yapılıyor. [51]
16— De kî:
göklerin ve yerin Rabbî kimdir? D© ki: Allah'tır. De ki: böyle iken Allah'ı
bırakıp kendilerine ne bir yarar ne de bir zarar vermeye
mâlik olamıyanları mı
dost ve yardımcı ediniyorsunuz? De ki: görmeyenle gören bir midir? Veya
karanlıklarla aydınlık eşit midir? Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan
ortaklar mı buldular da o sebeple yaratma hususu onlar üzerinde bir benzetme
mi meydana getirdi? De ki: her şeyin yaratanı Allah'tır. O, birdir, mutlak
üstündür, her şeyi kaza ve kader çizgisine, irâdesine, hükmüne sokan O'dur.
17— Gökten su indirdi de dereler kendi ölçüşünce
dolup taştı. Sel, üste çıkan köpüğü yüklenip götürdü. Süs eşyası veya
yararlanılacak (başka) bir şey elde etmek amacıyla ateşte ısıtıp erittikleri
şeylerden de bunun gibi köpük (posa) meydana geiir. İşte Allah hak ile bâtıla
böyle misâl getirir. Köpüğe gelince, uçup gider; insanlara yarar sağlayan
şeylere gelince, yerde (dipte) kalır. İşte Allah, böylece misâller getirir.
18— Rablerinin
çağrısına olumlu cevap verip gelenlere,
en güzeli vardır. Onun çağrısına olumlu cevap vermeyenler ise,
yeryüzündeki (erin hepsi ve bir misliyle beraber onların olmuş olsaydı,
(herhalde) onu kurtuluş fidyesi verirlerdi. İşte bunlara hesabın kötüsü
vardır; yurtları Cehen-nem'dir, o ne kötü yataktır.
«Şüphesiz ki, Allah'ın
benimle gönderdiği doğru yol ve ilim, bir kara parçasına dokunan yağmura
benzer. O kara parçasının bir kısmı, suyu kabullenir de çokça çayır-çimen
yeşertir. Bir kısmı ise, suyu iyice içine alıp toplar da Allah onunla insanlara
yarar sağlar: İçerler, otlatırlar, sularlar ve ziraat ederler onunla. Bir
kısmı da kaygandır, suyu tutmaz, çayır-çimen de yeşertmez.
İşte bu misal,
Allah'ın dininde anlayışlı ve bilgili olan ve Allah'ın benimle gönderdiği
şeylerle kendisini yararlandıran kimseye benzer. O hem yararlanır, hem de
öğrenir ve öğretir. Ve şu kimse gibi ki, başını kaldırıp bakmaz; Allah'ın
benimle gönderdiği hidâyeti (doğru yolu) kabul et-mu... [52]
«Benimle sizin
durumunuz, ateş yakıp kelebek ve uçan çekirgelerin gelip ona düşmesine ve onun
da o gelenleri ateşten uzaklaştırmaya çalışmasına benzer. Ben, ateşe
düşmemeniz için eteğinizden tutup çekerim; sîz ise, elimden kurtulup kaçmaya
(ateşe doğru gitmeğe) çalışırsınız!» [53]
«De ki: Göklerin ve yerin
Rabbı kimdir? De ki: Allah'tır...»
İlgili âyetle, Mekke
ve çevresindeki putperestlerin Allah hakkında doğru bir bilgilen olmadığı, çok
yanlış inançlara sahip bulundukları belirtiliyor. Aynı zamanda Allah hakkında
yeterli ve köklü bilgiye sahip omayanlar da uyarılıyor.
Nitekim müşriklere,
«göklerin ve yerin yaratanı kimdir?» diye sorulduğunda, «Allah...» derlerdi.
Buna rağmen putlardan, yıldızlardan ve bazı canlı yaratıklardan, Allah'tan
istenecek şeyleri isterlerdi de Allah'a yakışanı o gibi bâtıl ilâhlara
yakiştırıriardi. O yüzden onlara hem putperest, hem de müşrik denilmiştir.
Allah'tan başka
edindikleri ilâhlara tapmadıkları zaman onlara bir zarar, taptıkları zaman bir
fayda veremiyecekleri açık-seçik ortada iken, bazı kimseler nasıl oluyor da
Allah'ı bırakıp onları dost ve yardımcılar, kurtarıcı ve şefaatçiler
ediniyorlar?! Kur'ân bu olayı açıklarken hayret ifadesi kullanarak, Allah'ın
mükemmel ve kusursuz sanatının eşsiz ve benzersiz eseri olan insanın bu kadar
küçülmesini ve kendisi gibi, hattâ kendisinden çok aşağı derecede olanları ilâh
edinip tapmasını; eliyle yaptığı putların karşısına geçip dua ve ibâdette
bulunmasını şaşılacak bir tutum, hayret edilecek bir düşünce ve anlayış olarak
vasıflandırıyor. Böyle bir inanç ve düşüncenin körlük üstüne körlük, karanlık
üstüne karanlık olduğunu haber vererek; insanların mutlak düzen karşısında
akıllarını ve zekâlarını iyice kullanmaları isteniliyor. [54]
«De ki: Görmeyenle
gören bir midir?»
Biri önünü görüp
varacağı yeri bilerek yol alır; diğeri yedildiği takdirde bir yere gidebilir.
Yedenle yedilen eşit olur mu? Onun gibi, dosdoğru imân edip içini ve dışını
aydınlatanla; inkâr, inat ve ümitsizliğin doğurduğu karanlıklar içinde
bocalayanlar bir olur mu? Biri insanlığa rahmet diğeri azaptır. Biri çevresini
aydınlatır, diğeri karanlığa boğmaya çalışır. Biri hilkatin hikmetini ve
amacını bilip hayatını ona göre düzene sokmakta, diğeri gayesizlik havası
içinde gününü gün etme ölçüsüzlüğü içinde ömrünü tüketmektedir. Biri Allah'ına
inanıp O'na yakın olma gayreti içinde gönül sofasına erişmekte, diğeri Allah'ı
inkâr edip iç sıkıntısı içinde bocalamaktadır.
Bir düşünürün dediği
gibi, Allah'ını bulan kimse, ne kaybetmiştir? Allah'ını kaybeden ne bulmuştur?
Şüphesiz ki, Allah'ını bulan, huzur, sükûn, kanaat, sevgi, saygı, ümit ve güven
bulur. Onu kaybeden bunların hepsini kaybetmiş olur.
Şüphesiz ki, Allah'ın
yokluğunu isbat etmek mümkün değildir. Ama O'nun varlığına ve birliğine delâlet
eden milyonlarca delil ve belge mevcuttur. Daha doğrusu kâinatın her parçası
O'nun damgasını taşımakta, her şey O'nu tesbîh ve tenzih etmektedir. [55]
«Yoksa Allah'ın
yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular da o sebeple yaratma hususu onlar
üzerine bir benzetme mi meydana getirdi?!»
İlim adamları
asırlardır araştırmalar, deneyimler, gözlemler yaptılar da ancak insan
bedenini, binadaki tuğlalar misali örüp meydana getiren hücrelerin varlığını
tesbit ettiler. Hücre yapısını oluşturan protoplazmayı gördüler, analizini
yapıp albuminden oluşan madde olduğunu, yani karbon, oksijen, azot, hidrojen
ve kükürtten bileşen bir sıvı maddeden meydana geldiğini gün ışığına
çıkardılar. Fakat hücredeki canlılık vasfının veya olayının nasıl meydana
geldiğini bulamadılar. Hücreyi oluşturan maddeleri belli ölçü ve terkiplerde
biraraya getirebildiler, ama ona canlılık veremediler. Onun için Kur'ân-ı
Kerîm, ilgili âyetle, «yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı
buldular?» buyurarak, Allah'tan başka yaratma kudretine sahip başka bir
varlığın bulunmadığını vurguluyor. Böylece ilim adamlarına, konuyu bu açıdan
ele almalarını hatırlatarak hareket noktalarını belirliyor.
Konuyu biraz daha
açıklamak gerekirse, döl yatağına düşen aşılı yumurtayı misal verebiliriz.
Sözü edilen yumurta bölünerek çoğalır ve her bölünme ve çoğalmayla birlikte
canlılık vasfı da çoğalır, yani bölünmeden meydana gelen her hüore aynı zamanda
canlıdır. Bu bölünme 2, 4, 8, 16, 32, 64... şeklinde, gittikçe çoğalıp
hızlanarak devam eder. Yeni canlının hücre çoğalması başlayınca meydana gelen
ilk 32 hücre, toparlak bir
hal alır. Bu
toparlağın içi sıvı ile doludur. İşte insan olsun, hayvan olsun, meydana
gelecek yaratığın başlangıcı bu 32 hücredir. Bir bebeğin doğum zamanı gelinceye
kadar bu hücreler 45 defa bölünürler. Bu bölünme sonucunda hücrelerin sayısı
26 trilyonu bulur. İşte bu yüksek rakam yeni doğan bir bebekteki hücrelerin
sayısıdır.
Hangi kimya
laboratuvarında böylesine canlı ve düzenli hücreler meydana getirilerek
istenilen sonuca varılabilir? Bu mümkün müdür? Kim Allah ile yarışabilir? Bir
hücreyi bile meydana getiremezken, kalkıp Allah'ı inkâr etmek veya O'na ortak
koşmak derin bir gafletin, haddini bilmezliğin tâ kendisi değil midir?
Kemik hücreleri
incelendiğinde, şu harika olay karşımıza çıkmaktadır: Bu hücreler kendi
kendilerine vücudumuzdaki kemikleri ne bir eksik, ne de bir fazla meydana
getirirler. Deri hücreleri insanın aklının alamıyacağı bir doğrulukla vücudun
nerelerini kaplayacağını bilir, ona göre çalışırlar. Sıcak ve ıslak bir
ortamda geçen bu inanılmaz hayat faallyetinae her hücre tam bulunması gereken
yeri alır. Deri hücreleri göz hizasında saydamiaşır, saydam tabakayı meydana
getirir.
Bu misalleri çoğaltmak
mümkün. Ama hatıra gelen bir soru vardır, o da, canlı olan her hücre yüklendiği
programı aksatmadan, bir yanlışlığa meydan vermeden nasıl oluyor da yerine
getirebiliyor? İşte insan aklının cevap bulup veremediği bu hassas noktada
Allah'ın varlığı, ilmi ve kudreti devreye giriyor. O bakımdan ilgili âyette,
Allah hakkında şüpheli olanların veya O'na ortak koşanların, ya da büsbütün
inkâr edenlerin anlayış ve tutumları hayretle karşılanıyor. [56]
Allah önce canlının
yapısını meydana getirecek hücreyi yaratır ve ona canlılık verir. Bölünüp beili
bir düzeye gelince ona insanî ruhu yerleş tirir. Bütün bu kimyasal, biyolojik
ve matematiksel olaylar birbirini düzeni şekilde izlerken beşer kudretini aşar.
Nitekim günümüze kadar yapılan il-nıî çalışmalar, ancak ilâhî kudret tezgahında
oluşturulan bu olayların analizini yapabilmektedir. Eğer ortada böyle bir
terkip olmasaydı, analizi de elbette söz konusu olamazdı.
Gerçek bu olunca,
canlıdaki canlılığı ve ana rahmindeki ceninin taşıdığı hayvanı ve insanî ruhları,
ilâhî kudrete irca' etmemek, körlük ve basiretsizlik değil midir? Aynı zamanda
karanlık bir cehalet sayılmaz mı? Bir hücreyi olsun yaratamıyanlar, nasıl olur
da Allah'ı inkâr edebilirler?! Canlının cansızdan meydana gelmediği
muhakkaktır. O halde canlıyı meydana
getiren Allah'ın
kusursuz tezgâhı önünde eğilip O'na secde etmekten başka yol var mıdır? Akıl ve
idrâk bu yoldan başka bir yoi gösterebilir mi?
Âyetin son
kısmında'Allah hakkında iki sıfat kullanılmıştır ki, her yönüyle büyük bir
hikmeti ve inceliği yansıtmaktadır:
1. V â h i d
2. K a h h a r
Birincisi, Allah'ın
ülûhiyette ortağı, dengi ve benzeri olmadığına, tekrar etmiyen bir olduğuna,
eşyanın her parçasında O'nun birliğinin damgasının bulunduğuna delâlet eder.
İkincisi ise, Allah'ın mutlak üstün olduğunu, varlık âlemini hüküm ve irâdesi
altında tuttuğunu, her şeyin o yüksek kudretin karşısında baş eğip emrine râm
olduğunu ifade eder. O halde bir canlı yaratabilmek için, birçok sıfatlarla
beraber bu iki sıfatı da kemai mertebesinde taşımak gerekir. O da hiç bir zaman
beşer için mümkün değildir. Hakikat bu olunca, yaratan ancak O'dur, kâinat her
zerresiyle, ato-muyla O'nun kudretinin ve ilminin tasarrufu altındadır. [57]
«Gökten su indirdi de
dereler kendi ölçüşünce dolup taştı. Sel üste çıkıp köpüğü yüklenip götürdü..»
Kur'ân-ı Kerîm ilgili
âyetle, Allah'ın varlığına, birliğine, mutlak kudretine, yüksek irâdesine
delâlet eden ve daha çok ilmî bir anlam taşıyan belgeleri gözler önüne
serdikten sonra, hak ile bâtılın daha iyi anlaşılıp tefrik edilmesi için önce
akıl yoluyla duyguya, duygu yoluyla da akla ve her iki yoldan ilme geçişler
sağlıyor ve şu iki misali veriyor:
1— Yağmurun yağması sonucu derelerin kendi
ölçülerine göre dolup taşması,
2— Sel üstüne çıkan köpüğün yüklenip götürülmesi
ve bir süre sonra köpüğün sönüp kaybolması..
Yüce âlemden ilâhî
rahmet ve feyiz iner de kalp ve vicdanlar, idrâk ve anlayışlar kendi
ölçülerine, imân ve irfanlarına göre onlardan nasiplerini alırlar ve öylece
dolup taşarlar, Üste çıkan şüphe ve tereddüt köpükleri çok geçmeden sönüp
gider.
Hak, şatafatlı
değildir; ama o hep güçlüdür, kudretlidir ve mütevazidir. Kendi doğrultusunda
hedefine ilerlerken feyiz ve rahmet, adalet ve hakseverlik, Yüce Yaratan'a
kulluk ve teslimiyet bırakır. Tıpkı dereleri dolduran yağmur gibi.. Arazi
üzerinden akıp giderken bir yandan ona hayat verir, ekin için yararlı mil
bırakır. Oysa o mil suyun içinde seyrederken pek görünmez. Ayrıca yağan
yağmurla birlikte toprak için çok faydalı maddeler de iner. Bâtıl ise, şatafatı
sever, içi boştur, tıpkı köpük gibi, suyun üstünde yüzer, dikkatleri çeker.
Fakat az sonra sönüp gider, geriye yararlı bir şey bırakmaz.
Kur'ân-ı Kerîm Levh-i
Mahfuz'dan indikten sonra, gönülleri vadiler misali, anlayış, imân ve irfanları
nisbetinde doldurmaktadır; dolup taşınca da oradaki şüphe, cehalet, inat ve
benzeri köpükleri üste çıkarır ve çok geçmeden o köpükler sönüp kaybolur.
Gönül vadisi küfür ve
azgınlıkla veya nifak ve şikakla tıkanmışsa, Kur'ân'ın feyiz ve bereketine pek yer
kalmamış sayılır. Önce o tıkanmaya sebep olan nesneleri Kelime-i Şehadetle
temizlemek gerekir.
Süs eşyası ve yararlı
şeylerin imal edildiği kıymetli madenler de böyledir. Ateşte, türüne göre
belli bir ısı derecesinde tutulunca erirler, karışık olan posa ve cüruf
ayrılır, asıl cevher meydana çıkar. Hak ile bâtıl kazara birbirine karışır da
neyin nesi olduğu pek anlaşılmazsa, Kur'ân'm potasına konulup eritilince, hak
bütün sadeliğiyle ortaya çıkar, bâtıl ise posa ve cüruf misali bir tarafa
atılır.
İlgili âyetle ayrıca,
insanlardan yana sadece suyun değil, birçok faydalı madenlerin de yaratıldığı
belirtiliyor. Sudan yararlanmaya çalıştığımız gibi, yeraltı ve yerüstü
madenlerden de yararlanmamız konu ediliyor. Ancak sözü edilen madenlerin ciddi
şekilde analizlerinin yapılmasına, hangisinin hangi ısı derecesinde eridiğinin
tesbiti cihetine gidilmesine ihtiyaç söz konusudur ki, âyette bilhassa buna
işaret edilmektedir. [58]
«Rablarının çağrısına
olumlu cevap verip gelenlere, en güzeli vardır.»
Cenâb-ı Hak, kendi
varlık ve kudretini insanlara, yine onların duygu, akıl, idrâk ve anlayış
yollarıyla gösterip öğretmeğe, ilim yoluyla tanıtıp belletmeğe geniş çapta
imkân hazırlamış, gereken malzemeyi vermiş ve sonra da onları çağrısına hazır
duruma getirmek için kitap indirmiş ve Peygamber göndermiştir.
Böylece hiçbir zaman
körükörüne bir davet, boş ve anlamsız bir seslenme söz konusu değüdir. Allah
önce sofrayı donatıp hazırlamış, sonra da insanları o sofraya davet etmiştir. SGfra
ortada yoksa, davet de olamaz.
Rabbü'l-âlemîn olan
Allah, rahmet, gufran, inayet, feyiz ve bereketini kullarına eriştirmek için
insanı bunları alıp benimseyecek vasıflarda yaratıyor, sonra da bunlardan
yararlanma yol ve yöntemini açıklayan kitap indiriyor ve bununla da
yetinmeyip, o kitabı en güzel şekiide açıklayan peygamberler gönderiyor. Her
şey tamam olup ortam hazır olunca da davet başlıyor. Olumlu cevap verenlere
daha güzeli, daha iyisi veriliyor. Bu da şüphesiz ki, ebedî saadet yurdu olan
Cennet'tir ve oradaki nîmetlerin en üstünü- de ilâhî rızadır.
Olumlu cevap
vermeyenlere gelince : Artık onlara hazırlanıp takdim edilecek başka bir sofra
yoktur. Çünkü ömürleri boyunca önlerine konulan ilâhî sofra hep açık vaziyette
onları beklemekteydi. Ruhuna gıda vermek, vicdanını arındırmak, kalbini feyiz
ve rahmetle doldurmak, ümit dolu bir hayat yaşamak isteyenler, kendi
kaderlerini böylece belirlemiş olurlar. Allah kimseye haksızlık etmez, ama
insanlar kendilerine haksızlık ederler.
Yarın kıyamet pazarında,
düne kadar hayal sandıklan şeylerin, inanmak istemedikleri safhaların hakikat
olduğunu ayan, beyan görünce, işledikleri suçu, yüklendikleri vebali,
yaptıkları ihmali anlayacaklar, neden sonra.. Ve işte o zaman dünya dolusu ve
bir misli de beraberinde altınları olsa fidye vermekte bir an bile tereddüt
etmiyecekler. Ne yazık ki, ne bu imkâna sahiptirler, ne de orada altın ve
gümüşün değeri vardır. İşte hesabın kötüsü bunlaradır. Varacakları yer
Cehennem'dir ve orası çok kötü bir yataktır..
[59]
Yukarıdaki âyetlerle,
gökleri ve yeri belli düzen ve dengede tutan Allah'ın ancak ibâdet edilmeğe
lâyık olduğu açıklandı. Rab sıfatıyla kâinatı yönlendirdiğine işaretle her
şeyin O'nun buyruğuna baş eğdiğine atıf yapıldı. Sonra da O'nun hayat veren
dâvetine olumlu ve olumsuz cevap verenlere nasıl bir karşılık hazırlandığı
anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle,
Cenâb-ı Hak tarafından indirilen hakkı görenle görmeyenin eşit olmadığı
belirtiliyor.. Sonra da bu gerçeği ancak sağduyu sahiplerinin idrâk edeceği
hatırlatılarak onların sekiz kadar özellikleri anlatılıyor. [60]
19— Sana Rabbinden indirilen şeyin gerçekten hak
olduğunu bilen kimse, (onu göremiyen) kör gibi midir? Ancak sağduyu sahipleri
düşünüp gerçeği anlarlar,
20— O sağduyu sahipleri ki, Allah'a verdikleri
sözü yerine getirirler; güven sağlayan anlaşma ve sözleşmeleri bozmazlar.
21— Onlar ki, Allah'ın ulaştırıp (yerine
getirilmesini) emrettiği şeyi ulaştırırlar, Rablarından saygı ile korkarlar ve
hesabın kötüye gitmesinden endişe duyarlar.
22-23-24—
Onlar ki, Rablarımn rızâsını dileyerek sabrettiler, namazı dosdoğru kıldılar,
kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli-açık (Allah için, Allah yolunda.)
harcadılar ve (hepsiyle birlikte) kötülüğü iyilikle savarlar; işte onlara Dünya
yurdunun güzel bir sonucu (tatlı bir ürünü) girecekleri ADN Cennetleri vardır;
babalarından, eşlerinden, çocuklarından kendini
düzeltip iyiler
sınıfına girenler de onlarla beraber gireceklerdir. Melekler her kapıdan
onların yanına girerler de, «sabretmenize karşılık selâm size; burası Dünya
yurdunun ne güzel sonucudur» derler. .
İbn Abbas (R.A.) diyor
ki: «Yukarıdaki âyetler, Peygamber (A,S.) Efen-dimiz'in amcası Hz. Hamza (R.A.)
ile Hişâm oğlu Ebû Cehl hakkında inmiştir. Hz. Hamza (R.A.), Peygamber'e
{A.S.) Rabbından indirilenin hak olduğunu akıi ve basîretiyle anlayarak imân
etti. Ebû Cehl'in ise bu hususta basireti kapandı, aklı işlemez oldu ve o
sebeple küfür karanlığı, cehalet bataklığı içinde kaldı.»
Diğer bir rivayette,
ilgili âyetler ilk müslümanlardan Ammar b. Yâsir ile İslâm'ın baş düşmanı Ebû
Cehl hakkında inmiştir. [61] Burada
sebep özel de olsa mana ve hüküm umumilik arzetmektedir. [62]
«Rafım (akraba ile
yakın ve sıcak ilgi kurmaktık) Arş'a asılıdır; beni ulaştıranı Allah (rahmet ve
gufranına) ulaştırsın; beni kesip koparandan Allah (rahmet ve gufranını) kesip
uzaklaşttrsın, der.» [63]
«Rızkının
genişlemesini, ecelinin geciktirilmesini arzu eden kimse, ak-rabasıyla yakın
ilgi kursun (sila-i rahmde bulunsun).» [64]
«Akrabasından ilgisini
kesen kimse Cennet'e giremez.» [65]
«Neslinizden
(olanları) yakın ilgi kurabildiğiniz ölçüde tanıyıp Öğrenmeğe çalışın. Zira
sıla-i rahm (hısımlarla yakın ve sıcak ilgi kurmak, aile bireylerini sevmek)
malda çoğalma, ecelde geciktirmedir.» [66]
Resûlüllah (A.S.)
Efendimiz, ashabına sordu:
— Allah'ın
yarattıklarından Cennet'e ilk girecek olanın kim olduğunu biliyor musunuz?
Ashab-ı Kiram şu
cevabı verdiler:
__Allah ve Peygamberi
daha iyi bilirler.
Bunun üzerine
Efendimiz (A,S.) şöyle buyurdu:
__ Cennet'e ilk
girecek olanlar, fakir muhacirlerdir. Zira serhatlarda açılan gedikler onlarla
kapatıldı, kötülüklerden onlar sebebiyle sakınıldı. Onlardan biri ihtiyacını
için için duyduğu halde ölür de onu yerine getirmeye güç ve imkân bulamaz.
Allah, meleklerinden dilediklerine buyurur ki: «O kullarıma gidiniz,
kendilerini selâmlayınız, dirlik dileyiniz!» Bunun üzerine o melekler derler
ki: «Ya Rab! bizler senin göğün sakinleri ve yarattıklarının hayırlılarıyız;
onlara gidip selâm vermemizi mi emrediyorsun?!» Allah onlara-. «Evet, ama
onlar bana kulluk eden, hiç bir şeyi bana ortak koşmayan kullanırıdır. Açık
gedikler onlarla kapatıldı, kötülüklerden onlarla sakınıldı. Onlardan biri
ihtiyacını için için duyduğu halde ölür de onu yerine getirme imkânını
bulamaz..» Bu emir üzerine melekler onlara gelirler de her kapıdan yanlarına
girerler ve : «Selâm size. Sabrettiğinize karşılık ne güzeldir dünya yurdunun
sonucu (olan Cennet)» derler..» [67]
İbn Ebî Hâtim'in
tesbitine göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz her yıl başında şehitlerin
kabirlerini ziyaret ederek şu âyeti okurdu : «Selâm size, sabrettiğinize
karşılık ne güzeldir dünya yurdunun sonucu (olan Cennet).»
Rivayetlere göre, dört
halîfe de bu sünneti aynen devam ettirmişlerdir.» [68]
«O sağduyu sahipleri
ki, Allah'a verdikleri sözü yerine getirirler; güven sağlayan anlaşma ve
sözleşmeleri bozmazlar....»
Kur'ân'da ilgili
âyetlerle hak ile bâtılın, mü'min ile kâfirin durumları birkaç nefis benzetmeyle
açıklandıktan sonra, Allah sözünün feyiz pınarından içip kalbini rahmet ve
inayete açık tutarak kendi miktarlarınca o rahmet ve inayetle dolup taşanların
birtakım vasıfları belirtiliyor ve onla-nn en güzel mutluluğa erişmelerinin
sebeplen sıralanıyor; şöyle ki:
1— Allah'a verdikleri sözü yerine getirirler.
Gerek ruhları
yaratıldığı ve o âlemde Hâhî hitaba mazhar oldukları zaman, Allah'ın onlara:
«Ben sizin Rabbınız değil miyim?» sorusuna olumlu cevap vermeleri, gerekse
dosdoğru imân ettiklerinde Kelime-i Şehadetle birlikte İslâmiyetin emirlerine
sadık kalacaklarına dair zımnen taahhütte bulunmaları, Allah'a verdikleri sözün
esasını teşkil eder. İşte gerçek mü'-minler bu sözlerine bağlı kalıp sadakat
gösterenlerdir ve aklını iyi yolda kullanan sağduyu sahipleri de bunlardır.
Nitekim mü'minlerin bu
güzel vasıfları Kur'ân'ın yirmiden fazla yerinde anılmıştır.
2— Anlaşma ve sözleşmeleri bozmazlar.
Bu da gerek
kendileriyle Allah arasındaki, gerekse kendileriyle diğer kimseler arasındaki
anlaşma ve sözleşmelerdir. Günlük ticarî münasebetlerimizde elbetteki anlaşma
ve sözleşmelerin önemli yeri vardır. Sadakat ve ahde vefa, toplum arasında
güven, huzur ve sevgi doğurur, aynı zamanda toplumu birleştirip bütünleştirir.
Hıyanet, vefasızlık, güveni kötüye kullanma, döneklik ve ikiyüzlülük, toplumu
sarsar, kardeşlik bağlarının kopmasına, güvensizlik duygusunun kökleşmesine
neden olur.
3— Allah'ın ulaştırıp (yerine getirilmesini)
emrettiği şeyi ulaştırırlar. Allah'tan saygı ile korkarlar.
Çünkü gerçek imân,
Allah için dostluk ve kardeşliğin kesiştiği noktadır. Özellikle akraba ile
yakın ilgi kurmak, imânı rahmet suyuyla sulamanın en verimli kanallarından
biridir. Bu rahmetin önemi ve genişliği, hadîslerde ifadesini bulduğu gibi,
rızkın genişlemesine, ömrün uzamasına, belânın geri çevrilmesine sebep olur.
4— Rablarından saygı ile korkarlar.
Zira insan, bir şeyin
kutsallığının derecesini, yüceliğini, üstünlüğünü, yararının nisbetini öğrenip
bildiği ve inandığı oranda o şeye saygı duyar ve derin tazim ile ondan korkar.
Allah bütün kutsallıkların başı, iyilik ve rahmetlerin kaynağı, feyiz ve
bereketlerin menbaıdır. Hak çok yücedir, O'ndan üstün bir şey yoktur. Kudreti
sonsuz ve sınırsızdır. O halde en çok saygı duyulmaya, adaletinden korkulmaya O
lâyıktır.
İşte iman cevherine
lâyık görülen mü'minin dördüncü vasfı budur. O böyle bir imân ve duygu ile
yaşar ve aynı hal üzere ölmek için gereken hazırlığını yerine getirir.
5— Hesabın kötüye gitmesinden endişe duyarlar.
Şüphesiz ki, Allah'a
ve âhirete dosdoğru inanan her mü'minde bu duygu ve şuur mevcuttur. Toplum
bünyesinde böyle bir inanç ve şuura sahip olanlar çoğaldığı nisbette huzur ve
güven, sevgi ve saygı, barış ve kardeşlik havası oluşur. Günümüzde bazı
ülkelerde ve toplumlarda huzur ve güven, barış ve kardeşlik duyguları iyice
dumura uğramış, kutsal değerler bir tarafa itilerek insanlar yüce amaçlardan
yüzlerini basit nesnelere çevir-mişlerse, bunun tek sebebi inançsızlıktır.
6— Rablarının azasını dileyerek sabrederler.
Unutmayalım ki,
olaylar karşısında olsun, ibâdet ve taatte olsun, fa-zîlet ve güzel ahlâk
mücadelesinde olsun dayanma gücünü ortaya koyabilmenin üç dayanağı vardır:
Allah'a ve Âhiret'e inanmak, atılan her adımda, yapılan her işte, sürdürülen
her mücadelede Allah rızasını ön plâna almak ve neticenin başarıya, esenliğe
kavuşacağından şüphe etmemek..
7— Namazı dosdoğru kılarlar.
Zira namaz, kul ile
Allah arasında hem en işlek, hem de en emin yoldur. O nedenle Âdem'den son
Peygamber'e kadar gelip geçen her peygamber namaz kılmakla emrolunmuştur.
Namazsız bir din ve şeriat olmamıştır. Kur'ân'da peygamberlerin kıssaları
anlatılırken, onlara namaz ve zekât ile, bazı yerlerde ise, namaz, oruç ve
zekât ile emredildiği açıklanır. Bernaba İncil'inde İsa Peygamber'in namaz
kıldığı, sabah namazına devam ettiği beş, altı yerde yazılıdır. Onlardan bir
kaçını nakletmemizde yarar vardır:
«Çalışmalarınızın
sadece bedeninizin (ihtiyacına) inhisar etmemesi, nefsinizin aynı zamanda namaz
ile meşgul bulunması gerekir. Çünkü gerçekten O (Allah) ebediyen namazdan
kopmamanızı sevip arzular.» [69]
«İsa dedi ki; Allah'a
and olsun ki, Allah kelimesini unutmak -ki her şeyi o kelimeyle yaratmış ve
sana onunla ebedi hayat takdim etmiştir- büyük bir hatadır.»
«İsa bu sözleri
söyledikten sonra namaz kıldı...» [70]
«İsa sabah namazı
kıldıktan sonra bir ağacın altına oturdu..» [71]
8— Kendilerine verdiğimiz azıklardan gizli-açık
(Aliah için, Allah yolunda) harcarlar..
Cömertlik,
yardımseverlik, imânın feyizli ürünlerinden biridir. Cenâb-ı Hak cömertliği
kendi sıfatları arasında anmış ve bununla yardımsever bir insan olmanın, onun
yanında nasıl bir değer taşıdığına işarette bulunmuştur. Onun için diyebiliriz
ki, imânı namazdan ve Allah için harcamaktan ayrı tutup sıyırdığımızda geriye
meyvasız ve gölgesiz bir ağaç kalır. Bu nedenle Resûlüilah (A.S.) Efendimiz,
İbn Abbas'm (R.A.) tabiriyle, esen rüzgârdan daha cömert idi. Namazı ise,
gözünün aydınlığı olarak anmıştır.
9— Kötülüğü
iyilikle savarlar.
Bu, yukarıda geçen
sıfatları tamamlayan ve onların tabii ürünü olan bir haslettir. Allah ancak
peygamberleri günah ve kötülük işlemekten korumuştur. Diğer insanlar, kendi
iman ve irfanlarına, beşerî zaaflarına göre iyiliklerle kötülükler arasında
zikzak çizip giderler. İyiliği ağır basanlar, iyi insanlardır; kötülükleri ağır
basanlar ise, kötü insanlardır. Bu bakımdan gerçek mü'minlerin her zaman iyilikleri
kötülüklerinden çok fazladır. Çünkü aldıkları terbiye ve öğütle, bir kötülük
işledikleri zaman vakit kaybetmeden onu bastıracak, tesirsiz yapacak iyilik
işlerler. Karştfarına çıkan kötülüğü iyilikle savmasını bilirler. Kötülüğe
kötülükle karşılık vermezler..
Böylece mü'minler bu
güzel hasletleriyim İslâm ve güzel ahlâk adına hem çevrelerindeki insanlara,
hem kendilerinden sonra gelecek olanlara en güzel örnekleri bırakırlar.
O halde iman, verilen
sözün yerine getirilmesini; bu ikisi, anlaşma ve sözleşmelere sadık
kalınmasını; bu üçü, hısım ve akrabayla sıcak ilgi kurulmasını; bu dördü,
Allah'tan her zaman ve her yerde derin saygıyla korkmayı gerektirir. Bütün
bunlar, hesabın kötüye gitme endişesini doğurarak çok dikkatli davranmayı
ilham eder. Bu altı sıfat biraraya gelince, sabırlı olma azmini doğurur. Hepsi
birden Allah'a yönelmeyi, namaz kılmaya devam etme'yi telkin eder. Sekiz sıfat
birleşince, Allah için harcama duygusunu geliştirir. Dokuzuncu sıfat bunlara
eklenince, insanı olgunlaştırır, o kadar k'i, kötülükler azalır, iyilikler
çoğalır; mü'minin karşısına bir kötülük çıkınaa onu iyilikle geri çevirme
faziletini gösterir.
Şüphesiz ki, bu dokuz
basamağa yükselip olgunlaşan bir insana Âhi-ret'te verilecek mükâfat elbetteki
büyük olacaktır. Nitekim ilgili âyetlerde o mükâfatlar çok anlamlı ve duyarlı
bir anlatımla şöyle belirtilmektedir: «İşte onlara dünya yurdunun güzel bir
sonucu (tatlı bir ürünü), girecekleri Adn cennetleri vardır....», «Melekler her
kapıdan onların yanına girerler de, «sabretmenize karşılık selâm size; burası
dünya yurdunun ne güzel sonucudur,» derler.» [72] ,
Yukarıdaki âyetlerle,
Allah'tan indirilen kitabın insanlığa getirdiği hakikatleri görenlerle
görmeyenlerin hiçbir zaman eşit tutulmayacağı belirtildi. Bu arada aklın ve
sağduyunun önemine parmak basılarak gerçek mü'minlerin dokuz kadar özelliği
anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle,
sözü edilen sıfatların ve özelliklerin tam aksine bir yol tutanların, dönüş
yapmadıktan takdirde ilâhî lanete çarpılacakları hatırlatılıyor. Mevcut
nimetlerle ciddi şekilde bir sınav geçirdiğimize atıf yapılarak iki hayat
arasındaki farkın çok açık olduğuna dikkatler çekiliyor. Birkaç günlük zevki
ebedî saadete terçîh etmenin makul hiçbir yanı bulunmadığı hatırlatılıyor.
Sonra da doğru yolu seçebilmek için aklı ve sağduyuyu, irâdeyi ve idrâki en
iyi şekilde kullanmanın gereğine işaret ediliyor ve arkasından ir^ân edenlerin
kalplerinin Allah ile yatışması konu edilerek en doyurucu bilgiler veriliyor. [73]
25— Allah'a verdikleri sözü, sağlam-güvenli bir
and ile pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın ulaştırılmasını emrettiğini
koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya, işte lanet onlaradır ve
onlar için kötü bir yurt vardır.
26— Allah dilediğine rızkı genişletir ve bir
ölçüye göre de daraltır. (İnkarcı maddeciler) ise, Dünya hayatıyla sevinirler.
Oysa Dünya hayatı Âhiret'e göre ancak az bir geçimlik ve çok az bir yararlanmadan
ibarettir.
27— O inkâr
edenler derler ki, «Ona Rabbinden bir mu'cize indirilsey-di ya...» De ki:
«Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine gönül verip yöneleni de doğru
yola eriştirir.»
28— Bunlar, dosdoğru imân edip kalpleri Allah'ı
anmakla yatışıp huzur duyanlardır. Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah'ı
anmakla yatışıp huzur bulur.
29— İmân ettikten sonra güzel ve yararlı
amellerde bulunanlara müjde ve mutluluk; bîr de dönülecek güzel bir yer var.
«Münafığın alâmeti
üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiğinde, yerine getirmez.
Kendisine bir şey emanet edildiğinde ona hıyanet eder.» [74]
«Dünya âhiretin
yanında ancak, sizden birinizin parmağını suya sokup çıkarması gibidir. Bir
baksın da parmağı ne (kadar ıslaklık) ile dönmüştür?» [75]
Bir adam, Resûlüllah
(A.S.) Efendimiz'e dedi ki:
— Ey Allah'ın Peygamberi! Seni görüp de imân
edene Tûbâ olsun. Bunun üzerine Efendimiz (A.S.) şöyle buyurdu :
— Sonra beni görmeden imân edenlere de Tûbâ
olsun, yine Tûbâ olsun, yine Tûbâ olsun! Hazır bulunanlardan biri sordu:
— Tûbâ nedir, ya Resûlellah!
Cevap verdi:
— Cennet'te bir ağaç
vardır ki o, yüz yıllık mesafeyi kaplar. Cennet ehlinin elbiseleri bu ağacın
tomurcuklarından (filizlenip) çıkar.» [76]
«Şüphesiz Cennet'te
bir ağaç vardır; süvari onun gölgesinde yüz yıl yürür de bitiremez.» [77]
Kutsî hadîs :
«Ey kullarım! eğer
sizin önce gelenleriniz ile sonrakileriniz, insanınız ve cinnîniz tek bir
toprak üzerinde dursalar da benden :cteseler, ben de herkese istediğini versem,
bu benim mülkümden bir şey eksiltmez; ancak iğnenin denize sokulup çıkarılması
sonucu denizden ne eksiltirse, işte onun gibi (bir şey)..» [78]
«Allah'a verdikleri
sözü, sağlam-güvenli bir and ile pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın
ulaştırılmasını emrettiğini koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya,
işte lanet onlaradır ve onlar için kötü bir yurt vardır.»
İlgili âyetle doğru
yoldan sapan maddecilerin bazı vasıfları açıklanmaktadır. Bundan önceki
âyetlerle gerçek mü'minlerin bazı özellikleri anılarak onlara ne gibi
mükâfatların hazırlandığından söz edilmiş ve bu arada insan aklına ışık tutan,
malzeme olan birtakım belgelere yer verilmişti. Bütün bu uyarı ve acık
belgelere rağmen hâlâ inkâr ve tuğyanda ısrar edenler için ne gibi cezaların
hazırlandığı belirtilerek, müşrikler uyarılıyor. Bu cezaları gerektiren vasıf
ve karakterleri beş madde halinde sıralanırken hayatımıza yön vermemiz ilham
ediliyor i
1— Onlar
hakkı inkâr eden maddecilerdir. Madde onların tek amacı ve değişmeyen
gayeleridir.
2— Allah'a karşı -gerek çok büyük tehlike
anında, gerekse ruhları, ruhlar âleminde- verdikleri sözü, and ile
pekiştirdikleri halde korkmadan bozarlar.
3— İnsanlarla olan anlaşma ve sözleşmelere sadık
kalmazlar. Akrabalarıyla dünya menfaati uğruna bozuşup ilgilerini keserler.
5—
Yeryüzünde -her şey, her olay onların yararına olsun diye- durmadan
bozgunculuk yaparlar, başkalarına çamur atıp iftirada bulunurlar.
Anlaşıldığı gibi,
imansızlık ihanete, ihanet hıyanet ve sadakatsızlığa ve bunların hepsi
ilgisizliğe ve sonunda fitne ve fesada kapı açıyor da biri diğeriyle
tamamlanıyor.
Böylesine bir
aşağılık, bencillik ve ihtirasın cezası, imansızlıkla birleşip bütünleştiği
için ilâhî lanete çarpılma, yani O'nun rahmet ve inayetinden uzaklaştırılma ve
kötü bir yurt olan Cehennem ile noktalanmadır.
[79]
«Allah dilediğine
rızkı genişletir ve bir ölçüye göre de daraltır.»
İlâhî İrâde kulun
tutumuyla, davranış ve niyetiyle paralellik sağlar. Her şeye rağmen Allah'a
yönelmeyen, yetenek ve enerjisini sadece midesi ve şehveti uğruna kullanan
inkarcı şaşkınların kazancından feyiz ve bereket kalkar. Bir bakıma varlık
içinde darlık çeker. Aç gözlülük, doymazlık ve ihtiras kalp gözlerini iyice
kapatır. Bu durumda gerçeği görme, hakkın sesini duyma, doğru yolu bulma hayal
olur. Bazan da dünyalık her yandan başlarına dökülür de, büsbütün madde ve lüks
cennetinde kutsallık adına ne varsa her şeyi unuturlar ve buna orantılı olarak
küfür ve azgınlıkları, bencillik ve şımarıklıkları artar. Bu hal ölüm gelinceye
kadar sürüp gider.
Demek oluyor ki, şükrü
yerine getirilmeyen geniş nîmet, felâketin habercisi, ebediyen hüsrana
uğramanın belirtisidir. Ne var ki, bu gerçeği veya Cenâb-i Hakk'ın bu uyan
sinyalini anlamazlar.
Diyebiliriz ki, aynı
sınav mü'minler hakkında da az değişik ölçüyle söz konusudur. Mal sevgisini
Allah sevgisinin üstüne çıkardıkları takdirde, uh-revî saadet kapıları
kapanmaya yüz tutar da dönüş ve uyanma olmazsa, sınav daha da genişletilir ve
öylece mal ve servet dört yandan akıp gelmeye başlar. Şüphesiz ki, kendini bu
duruma getiren mü'minleri sık sık uyarmak gerekir. Çünkü dönüş yapmaları için
onlarda büyük bir ümit var-
dır. Bazan da sınav
değişik şekilde tezahür eder, mal ve servet akıp gider, sıkıntılar baş
gösterir, derken mü'min bunalmaya başlar. Daldığı gafletten uyanır da dayanma
gücünü ortaya koyar ve Cenâb-ı Hakk'a sıdk-u selâmetle yönelirse, sınavı
tehlikesiz atlatmış olur. Zira mü'min için her sıkıntı Allah'ın bir sevgi ve
rahmet tokatıdır. Tıpkı yavrusunu gönülden seven annenin, o sevgi havası içinde
çocuğunu tokatla okşaması gibi..
Böylece Cenâb-ı Hak
her kişiyi değişik şeylerle imtihana tabi tutar, Kâfirin başına dünyalık döker,
mü'minin başına dert ve sıkıntı indirir. Çünkü ebedî saadeti kaybeden bir
kişiden -zulme sapmadığı sürece- Allah dünya saadetini çekip almaz; aynı
zamanda öylesine rahmet ve şefkat to-kati da vurmaz. Ama bir mü'min için aynı
şey söz konusu değildir. Allah, ebedî saadete namzet olan o kulundan dünyalığı
çekip alır da daldığı gafletten uyanmasını murat eder. O bakımdan zaman zaman
rahmet ve şefkat tokatlan birbirini izler.
İşte ilgili âyette
belirtilen rızkın genişleme ve daralmasının anlamı budur. [80]
«O inkâr edenler
derler ki: O'na Rabbından bir mu'cize indirilseydi ya.»
Mekkeli putperestler,
Kur'ân ve Hz. Muhammed'in (A.S.) yüksek şahsiyetiyle ortaya konulan yüzlerce
mu'cizelere, kâinat kitabında birer dizi halinde gözler önüne serilen binlerce
âyet ve belgelere kalplerini, kafalarını, idrâk ve akıllarını çevirmeyip, Uhut
dağının altına döndürülmesini veya Mekke'yi dört tarafından kuşatan dağların
ve tepelerin kaldırılarak verimli arazi haline sokulmasını istediler. Şüphesiz
ki, Allah bunları ve bunlardan fazlasını yapmaya kadirdir; ancak O'nun böyle
cari bir sünneti yoktur. Aynı zamanda müşrikler bu tür istek ve temennilerinde
samimi değillerdi; amaçları, Hz. Muhammed'i (A.S.) acze düşürmek ve O'na
inananların kafalarında şüpheler doğurmaktı. Onun için tarihin her döneminde
peygamberlerden buna benzer isteklerde bulunmak, kâfirlerin küfür ve azgınlıkta
devam edeceklerinin belirtisi olmuştur.
Allah'a yönelmesini
bilmeyen, kalbini O'na çevirmeyen kişiler nasıl doğru yolu bulabilirler? Allah
ile kulları arasında imkân ve irade sınırı vardır. Kullar kendilerini o sınıra
getirmedikleri sürece, ilâhî hidâyet tecelli et-mez. O bakımdan âyette: «Allah
dilediğini saptırır.» sözünün anlamı budur. Zira Cenâb-ı Hak onların elinden
tutup da kendilerini o sınıra getirmez; gelmek isteyene asla engel olmaz.
Dileseydi bütün insanları o sınıra getirtebilirdi. Ama o zaman da insan
aklının, irâde ve düşüncesinin değeri kalmaz; iyilerle kötüler ayırt edilmez
olur; aynı zamanda insanın dünyaya geliş gayesine ters düşerdi.
«Dilediğini doğru yola
eriştirir» sözünden maksat, imkân ve irâde sınırına gelenleri, dilediği
takdirde doğru yola eriştirmesidir. Çünkü onlar sınıra gelmek suretiyle
kendilerine düşeni yerine getirmiş olurlar, gerisi Allah'ın irâdesine
kalmıştır, dilerse hidâyet verir, dilerse vermez.. Nitekim âyetin son kısmında
«Kendisin© gönül verip yönelenleri d© doğru yola eriştirir.» buyurulması, hem
buna işarettir, hem de sözü edilen sınıra gelip dayananların niyetlerindeki
ıhlâs söz konusudur. [81]
«Kendisine gönül verip
yöneleni de doğru yola eriştirir.»
Şüphesiz ki, katıksız
niyetin, zevkini tadarak yönelmenin ayrı bir mazhariyeti vardır. Her ne kadar
belirlenmiş ölçülere göre ibâdet etmek, farz ve vacibi yerine getirme
bakımından geçerliyse de, amacına erişme, ilâhî hoşnutluğa mazhar kılınma
bakımından yeterli değildir, hâlis niyet ve selim bir zevk ile birleşmesi söz
konusudur. İlgili âyetle bilhassa bu inceliğe işaret edilmekte ve kul ile Allah
arasındaki şüphelerin, dünyevî maksatların kalkmasının gereği
belirtilmektedir.
Gönül yatışkanlığı
için Allah'a yönelen mü'minlerin üc önemli vasıfları daha vardır, âyette
özellikle onlar üzerinde durulmakta ve en sağlam kıstas verilmektedir. Şöyle
ki:
a) Onlar her
türlü şüpheyi, vesveseyi atıp imanlarını kalplerinin derinliğine kök salacak
şekilde sağlamlaştırmışlardır.
b) alpleri
Allah'ı sık sık anmakla, namaz kılmakla yatışıp huzur bulmakta ve ruhlarına en
yüksek anlamda gıda vermektedirler.
c) Gönülleri
Allah ile yatışıp huzur bulmuştur.
İman bu düzeye
gelince, en verimli ürünü olan sâlih ameller mü'minin söz ve davranışlarında
kendini göstermeye başlar ve bu hal bir rahmet havası içinde sürüp gider.
Cenâb-ı Hak,
belirtilen düzeye gelen mü'min kullarına iki mükâfat va'dediyor: Kurtuluş
müjdesi, ebedî mutluluk ve dönüp varılacak güzel bir yer., [82]
İslâmî ölçülere göre,
imân : Küfür karanlığını kalp ve kafadan silip gideren aydınlıktır. Gelişip
verimli düzeye gelmesi için iyi, yararlı amellere ihtiyaç vardır. Zira hem ic
yapımızı kirleten, hem de dış dünyamızı bulandıran günahları, kötülükleri,
azgınlık ve aşırılıkları ancak iman temeli üzerinde yükselen salih amellerle
gidermek mümkündür. Her kötülüğü iyilikle savmanın anlamı budur.
O halde imânı elektrik
akımına benzetirsek, bizi ve çevremizi aydınlatabilmesi için ampullara ihtiyaç
vardır. Onu bir ağaca benzetirsek, yaprak, çiçek ve meyvasıyla verimlilik ve
yararlık sağlaması mümkündür. Ama unutmayalım ki, elektrik akımı yoksa, ampulün
veya herhangi bir elektrikli cihazın değeri yoktur. Ağaç yoksa, çiçek ve meyva
da yoktur. O bakımdan Kur'ân'da imândan hemen sonra «sâlih ameller»den söz
edilir, ilgili âyette olduğu gibi.. [83]
«Haberiniz olsun ki,
kalpler ancak Allah'ı anmakla yatışıp huzur bulur.»
İlgili âyetle bize çok
hassas bir konu hatırlatılıyor veya öğretiliyor. Şöyle ki: İnkarcı sapıklar,
mal, makam ve servetle gönül yatışkanlığına kavuşmaya çalışırlar. Kadından
başka dünyası olmayan sapıklar, kadınlarla teselli bulup huzur ararlar. Makam
hastası olanlar, daha yüksek makamlara erişmekle rahat edeceklerini, huzur
bulacaklarını sanırlar. Dinlerini dünyalarına alet edinenler, erişmek
istedikleri nesnelere kavuşmakla iç rahatlığına kavuşacaklarını zannederler.
Oysa bunların hiç biri gönülleri dolduracak, kalbe huzur ve yatışkanlık
verecek değerler değillerdir. Hepsi de sabun köpüğü misali gelip geçicidir ve
bir süre sonra sönüp belirsiz olmaya mahkûmdur.
Günümüzde birçok
kimseler, bir sıkıntı, üzüntü, felâket, başarısızlık ve musîbet, ya da hastalık
ile karşılaştıkları zaman, sigara içmekte, içki kullanmakta teselli ararlar.
Oysa bunlarda deva yok dert var; huzur ve sükûn yok, sahte bir oyalanma ve
geçici bir mahmurluk söz konusudur. Hic biri ruhta meydana gelen boşluğu
doldurmaya, kalpte acılan gediği kapatmaya elverişli değildir. Sonu tedrici
intihar ve karanlık bir ölümdür.
Ruhun boşluğunu
dolduran, gıdasını sağlayan; kalbe neşe ve huzuru, gönüllere yatışkanlık ve
ferahlığı dolduran ve insanın önünü aydınlatan,geleceğine umut ışığı tutan ve
ebedîyen mutlu olmayı gerçekleştiren en büyük dayanak ve en üstün teselli ve
güven, Allah'a dosdoğru inanmak, O'nu severek, sayarak, umut besleyerek
anmaktır. Kur'ân bilhassa bundan başka gönül yatışkanlığı veren ikinci bir
iksirin bulunmadığını belirterek bizi uyarıyor. [84]
Yukarıdaki âyetlerle,
sağduyu sahipleri gerçek mü'minlerin özellikleri belirtildi ve mükâfatlarının
ne olacağı açıklanarak, bütün hayırların, fazî-letlerin Allah yanında
bulunduğuna işaret edildi. Sonra da iman edenlerle etmiyenler arasındaki açık
farklara dikkatler çekildi. İnsanın kalp ve kafasının ancak Allah'ı anmakla
yatışıp huzur duyacağı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle,
her peygamber gibi, Hz. Muhammed'in de (A.S.) bu hakikatleri insanlara teblîğ
edip öğretmek üzere gönderildiği açıklanıyor. Ne var ki, müşriklerin iiâhî
rahmeti idrak edecek bir kalp ve kafaya sahip olmadıkları için Rahman olan
Allah'ı inkâra saptıkları belirtiliyor. Önyargıdan kurtulmaları gereği
üzerinde duruluyor. [85]
30— Böylece biz seni de, kendilerinden önce bir
çok ümmetlerin gelip geçtiği gibi, bir ümmete (kendi ümmetine), -sana
vahyettiğimizi onlara okuman için- peygamber gönderdik. Bunlar Rahman (olan
Allah)! tanımazlar. De ki: O benim Rabbimdir, O'ndan başka ilâh yoktur. Ancak
O'na yö-nelip dayanırım, tevbem ve dönüşüm de O'nadır.
31— Eğer bu Kur'ân ile dağlar yürütülseydi veya
yer onunla parça parça edilseydi, ya da ölüler onunla konuşturul saydı, (emin
ol Peygamberim, inkarcı azgınlar yine de imân etmezlerdi veya bu gibi haller
ve olaylar ancak Kur'ân ile mümkün olabilirdi). Ne var ki, bütün emir (ve
hüküm) Allah'ındır. O imân edenler (inkarcılardan umut kesip) anlamadılar mı
kî, Allah dileseydi bütün insanları doğru yola eriştirirdi. O küfredenlerin
işledikleri sanatları durmadan başlarına belâ indirecek veya yurtlarının hemen
yambaşına düşecek de bu hal Allah'ın va'dî gelinceye kadar (sürüp gidecek).
Şüphesiz ki Allah sözünden dönmez.
Kureyş kabilesinin
azgın müşriklerinden başta Ebû Cehl olmak üzere birkaç kişi Kabe'nin gölgesinde
oturup sohbet ederlerken, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in oradan geçtiğini
gördüler ve Onu acze düşürmek için şöyle bir öneride bulundular: «Ya Muhammedi
eğer sana indiğini iddia ettiğin Kur'ân marifetiyle şu Mekke'yi çeviren dağları
başka yerlere yürütür de sahamızı genişletirsen, herhalde sana inanırız.»
Bunun üzerine yukarıdaki
âyetler inmiştir. [86]
Diğer bir rivayet: bn Abbas (R.A.) diyor ki : «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz,
müşriklere: «Putları bırakm da Rahmân'a secde edin!» diyerek onları Allah'ın
birliğine imâna davet etti. Onlar da : «Rahman nedir?» diyerek inkârlarını
artırdılar. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. [87]
İnkârda ısrar edip
puta tapmaya devam eden müşrikler, sadece Hz. Peygamber (A.S.) devrine mahsus
değil, O'ndan önceki peygamberler zamanında da hem çoğunluğu teşkil etmiş, hem
de peygamberlere her türlü hakareti reva görmüşlerdir. Bu tür olaylar hep böyle
tekerrür edip gelmiş ve Hz. Muhammed (A.S.) risalet göreviyle ortaya çıkınca,
büsbütün alev-İönip iyice tuğyan etmiş ve müşrikler Hakk'ın nurunu söndürmek
için her çareye baş vurmaktan çekinmemişlerdir.
Görüldüğü gibi,
Kur'ân-ı Kerîm sadece olup biten olaylardan söz etmiyor, eğitilmemiş kavim ve
milletleri çok yönlü eğitmek için onların ba-zan duygularına, bazan
düşüncelerine, bazan vicdanlarına, bazan da akıl ve mantıklarına, idrâk ve
iz'anlarına seslenmek suretiyle geniş çapta temel bilgi ve ana fikirler ortaya
koyuyor. Zira bir şeyin kötülüğünü anlatmakla veya sadece onu yermekle olumlu
bir sonuç elde etmek mümkün değildir; yani böyle bir metot eğitici olmaktan
uzaktır. O nedenle Kur'ân'ın, sapık toplumları, şaşkın müşrikleri eğitmede
uyguladığı metot çok ince hesaplara, yönlendirici hikmetlere, kalp ve kafalara
ışık tutup aydınlatıcı esaslara dayanmaktadır. Bunları şöyle özetliyebiliriz :
1__ Kur'ân
her vesileyle Allah'ın varlığını ve birliğini, eşi ve ortağı bulunmadığını,
duygulara neşter vurarak anlatır. Düşünce ufkunu genişleterek seslenir.
2— Sonra aynı gerçeği vicdanlara ve idrâklere
seslenerek açıklarken bol malzeme verir. Böylece konuyu etraflıca ele alma ve
netice çıkarma imkânlarını oluşturarak kalp ve kafalarda hakikat kıvılcımını
parlatmış olur.
3— Arkasından beşer aklını ve düşüncesini,
çevrenin kötü âdetlerinden, önyargının tesirinden uzak tutmak için, akla
malzeme olacak, düşünce çemberini genişletecek ölçü ve muhtevada âyetler,
belgeler ve deliller getirir.
4— Dördüncü kademede ise, hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden,
doğruyu yanlıştan, fazileti reziletten tefrik etmenin yol ve yöntemlerini
sıralar. İnsanın Allah yanında ne kadar aziz ve şerefli olduğuna dikkatleri
çeker. Kâinatın her parça ve sistemiyle insanın hizmetine verildiğine atıflarda
bulunarak, bu kadar üstün ve muazzez bir varlığın, kendisinden aşağı mahlûklara
ve fanilere tapmasının makul ve mantıkî hiçbir yanı olmadığını, belirtir.
5— Beşinci kademede, geçmiş milletlerin
hayatından, yıkılıp yok edilme sebeplerinden söz ederek tarihin tekerrür ettiğini
ve edeceğini hatırlatır. Sonra da yeryüzünde yıkılıp yok olan medeniyetlerin,
krallık ve imparatorlukların kalıntılarını gezip görmelerini tavsiye ederek
gerçekleri daha iyi görmelerini ve ona göre hayatlarını tanzim etmelerini
tavsiye eder,
6— Bütün bu sıralamadan sonra konuyu «Âhiret
Âlemisne irtîîkal ettirir; korku ve umut havasını çok tesirli bir anlatımda
gönüllere işlemeye çalışır. Öldükten sonra kimin nereye, niçin varacağını, ne
gibi karşılık göreceğini işleyerek ebedî hayat zevkini bütün çekiciliğiyle
anlatır ve buna paralel olarak ebedî azabın nasıl bir felâket olduğunu en
düşündürücü ve korkutucu safhalarıyla birer tablo misali gözler önüne serer.
7— Yedinci kademede ise, kafalarda beliren bazı
sorulan cevaplandırır, meydana gelen şüpheleri gidermek için ilâhî kudreti
yansıtan ilmî de-iileri peşpeşe getirir..
Kabul edelim ki, hemen
her insanın, özellikle inkarcıların kafasında dönüp dolaşan bir sürü sorular
vardır. Meselâ t Neden Allah bütün insanları melekler kadar temiz ve günahsız
yaratmadı? Neden insanı azıtıp/saptıran nefsi ve İblîs'i yarattı? Madem ki
Cennet'i daha önce yaratmıştır; ne^ den insanları şu çileli hayata itti?
Dünyaya gönderilmenin anlam ve hik-rneti ne olabilir? Madem ki öldükten sonra
tekrar dirileceğiz, o halde ölmek neye? Neden Cennet ve Cehennem
yaratılmıştır? O dileseydi herkes iyi insan olur da Cennet'e girerdi.
İşte Kur'ân-i Kerîm,
bütün bu ve benzeri soruları cevaplamakta, her türlü şüpheyi giderecek şekilde
insana bilgi ve ana fikir vermektedir.
Kur'ân'ın sergilediği
bu yüce ve bol çeşitli, aynı zamanda eğitici ve öğretici metoduna eğildiğimiz
takdirde, ondaki ilâhî kudreti anlayabiliriz. Aksi halde, hikmetini
kavrayamadığımız tekrarlara rastladıkça hevesimiz kırılabilir ve bu yüzden
Kur'ân'la aramızda bir mesafe meydana gelebilir.
Her çağda hakkı inkâr
edip yalanlayanlar, eşyayı ilâh edinip tapınan-lar, ya da taparcasına gönül
verenler çoğunlukta olmuştur. Bir düşünceyi, bir inancı veya bir sistemi
işlemenin en kestirme yolu, eğitim ve öğretimdir. Kur'ân, birbirini tamamlayan
bu iki kurumu işler duruma getirmek için bol malzeme getirmiştir. Ayrıca her
toplumu, her milleti, her aile ve ferdi çeşitli yönleriyle dikkate alıp,
onların psikolojik yapılarının değişik olacağını hesaba katarak, ona göre
insanlara hitap etmeyi tavsiye etmiş, toplumları eğilimlerine göre ele alıp
doğru yola davet etmenin başarılı sonuçlar vereceğini sırası geldikçe
misallerle açıklamıştır. [88]
«Bunlar Rahman (olan
Allah)ı tanımazlar..»
Neden bu sıfat
üzerinde durulmuş ve müşriklere «Rahmân'a ibâdet edin!» denilmiştir? Şüphesiz
ki bu da, sözünü ettiğimiz o yüksek metodun bir basamağını yansıtır. Daha çok
vicdanlara ve idrâklere seslenir. Çünkü Rahman sıfatı, Allah'ın geniş
rahmetinin çok cömertçe varlık âleminin her parçasına yansıdığını anlatır. Onu
güneşe benzetebiliriz; güneş nasıl ışınlarını etrafa yayarken, kendini ona açık
bulunduran her şeye ışık ve enerji vermekte kusur etmezse, ilâhî rahmet de
böyledir. İnsanlar küfür ve zulmü, ahlâksızlık ve azgınlığı bu rahmete karşı
engel koymadıkları sürece, onun feyizlerinin çoğundan veya tamamından
yararlanabilirler.
O bakımdan diyebiliriz
ki, her şey o rahmete muhtaçtır. Kâinat o rahmetle ayakta durmakta, denge ve
düzenini sürdürmektedir. Eşya o rahmetin izlerini kendi üzerinde taşımakta,
canlılar âlemi o rahmetle neslini devam ettirmektedir. Gönüllerin de o
rahmetten nasiplerini alabilmeleri, onun damgasını taşıyabilmeleri için, ona
engel teşkil eden inkâr, nifak, haksızlık ve ahlâksızlık duvarlarını kaldırmaları
şarttır.
Böylece Kur'ân insan
idrakine gerçekleri yansıtmakta, Allah ile kulları arasında muttasıl devam
eden rahmetin anlam ve-kapsamını anlatmak için, inkarcıları önce o rahmetin
gerçek kaynağı olan Allah'a ibâdete çağırmış, bunun için de «Rahman» sıfatını
kullanmıştır. [89]
Rahmân'm geniş
rahmetinden nasip alabilmek için, inanan kişinin şu dört hususu kendi düşünce
odağında biraraya getirmesi gerekir:
1— Rahmân'm en güzel yetiştirici ve
olgunlaştırıcı olduğuna inanması, her şeyin üstünde O'nun damgasını görmesi,
2— Her şeyin ancak Rahmân'm eseri olduğunu idrak
etmesi, O'ndan başka hakiki ilâh olmadığına kalp ve kafasının yatışması,
3— O'nun kudretinin her şeyin üstünde
bulunduğunu, tasarrufunun mutlak anlamda eşyayı bütünüyle kapsayıp kuşattığını
anlaması.
Her şeyin O'ndan
geldiğine ve yine O'na döndürüleceğine inanması; tevbem ve dönüşüm O'nadır,
diyerek teslimiyet göstermesi.. [90]
«Eğer bu Kur>ân île
dağlar yürütülseydi veya yer onunla parça parça edilseydi, ya da ölüler onunla
konuşturulsaydı....»
Kudreti her zerreye
nüfuz eden, kâinattaki, güneş sistemi dahil bütün sistemlerin en küçük misal ve
modelini atoma sığdıran Allah, elbette dile-seydi, Kur'ân ile dağlan
yürütebilir, yeri bölüp parçalar ve ölüleri konuştururdu. Ama böyle
dilememiştir. Çünkü dünya sistemini ve şartlarını, hilkat kanununun bağlı
bulunduğu hikmete göre düzenlemiş ve insan için belli bir ortam hazırlayarak
hayat dümenini ona doğru çevirmiştir. Aynı zamanda insanı birtakım yeteneklerle
donatmış ve zıt kuvvetlerin çatıştığı bir ortama getirmiştir. Böylece insan
mevcut şartlar ve ortam içinde hem dünyadaki, hem âhiretteki yerini belirlemek
üzere hür iradesiyle başbaşa bırakılmıştır. O halde yukarıda sözünü ettiğimiz
mu'cizeler Kur'ân ile oraya konulmuş olsaydı, ne ortamın, ne iradenin, ne
hilkat kanununun bağ-» bulunduğu hikmetin anlamı kalır; Cennet, Cehennem,
hesap, ceza ve mükafat birer müeyyide olmaktan çıkardı. Kısacası, dünya ve
insan haya-Wla ilgili sünnetullah arasında bir bağ kurmak mümkün olmazdı. [91]
«Allah dileseydi
bütün insanları doğru yola
eriştirirdi..»
Allah'ın irâdesi bu
yolda tecelli etseydi, o takdirde insanın melekle hayvan arasında, her
ikisinden bazı sıfatları kendinde toplayıp biraraya getiren ayrı bir varlık
olarak yaratılmasının hikmeti meçhul kalırdı. Çünkü meleklerin hepsi hidâyet
üzere yaratılmışlardır, onlarda hayvanî sıfatlar yoktur; nefis denilen dürtücü,
sürükleyici şehevî kuvvet de onların iç âlemine yerleştirilmemiştir. Hepsi de
istisnasız Allah'ı anar, O'nun emirlerini kusursuz yerine getirirler. Onların
gıdaları, Hakk'ın buyruğuna baş eğmekte, verilen emirleri istenildiği şekilde
yerine getirmektedir. Sayılarını ise ancak Allah bilir. O halde insanlar da
doğru yol üzere yaratılıp nefis denilen dürtücü kuvvetten arınmış tutulsalardı,
artık insan olarak değil, melek olarak yaratılmaları, yani hayvanî sıfatlardan
tamarmyla soyutlanmaları gerekirdi. O takdirde de dünya denilen aşağı âleme
gönderilmelerine lüzum kalmazdı. Lüzum kalsa bile hayatın akışı durur, bugünkü
şekliyle bir dünya olmazdı.
Diğer yandan insanlar
mevcut özellikleriyle birlikte, ilâhî irâdenin te-cellisiyle hep doğru yolda
yürüyen melek tabiatlı canlılar olarak hayat sahnesine çıkarılmış olsalardı,
yine hayat durur, medeniyet, rekabet diye bir duygu ve düşünce kalmazdı. Aynı
zamanda, iyileri kötülerden ayırt etme kıstası bulunmazdı. Oysa dünya
hayatından amaç, bu değildir. Dünya bütünüyle hayatın zevkini verecek, insanı
üzücü ve sevindirici günlerden geçirecek, yüksek nimetin değerini öğretecek,
yaratanın kudretini tanıtacak bir eğitim, bir hazırlık ve sınav yeridir. O
bakımdan dünya hayatında zıtla-rın karşılaştırılmasına, sürtüşme ve
tartışmaların devam etmesine, müca-deleli bir ömür sürmeye ihtiyaç söz
konusudur.
Bu sebeple bütün emir
ve irâde Allah'a aittir. O en güzelini, en hikmetlisini ve en faydalısını
yaratıp hayat sahnesine çıkarmıştır. İsterse kâfirler hep inat edip
inanmasınlar; O'nun plân ve programı değişmez, va'di mutlaka yerine getirilir. [92]
«O küfredenlerin
işledikleri sanatları durmadan başlarına belâ indirecek veya yurtlarının
yanıbaşıno düşecek de bu hal Allah'ın emri gelinceye kadar (sürüp gidecek).»
İlgili âyetle, daha
çok geleceğe yönelik önemli bir habere dikkatler çekiliyor. Şöyle ki, âyette,
inkarcı sapıkların sanat, yani tekniğinden söz ediliyor; aynı zamanda bu
tekniğin hayra, barışa, ahlâka yönelik olmayacağı, daha doğrusu Kur'ân ahlâkı
doğrultusunda geliştirilmiyeceği için Allah'ın emri gelinceye, yani kıyamet
kopuncaya kadar daha çok onu imal ve icat edenlerin başlarına düşeceği, onlar
için büyük bir belâ halini alacağı ve zaman zaman ülkelerinin yanıbaşına bir
felâket halinde ineceği haber veriliyor.
Bugün gerek
Amerika'da, gerek Rusya'da, gerekse Avrupa ve diğer bazı ülkelerde imal edilen
nükleer silahlar dünyayı bir baştan bir başa yok edecek boyutlara ulaşmıştır.
Silah yarışından yana harcanan para, dünyada açlığı önleyecek, fakirliği kaldıracak,
birçok ülkeleri bayındır hale getirecek nisbettedir. Ne yazık ki, böylesine
büyük bir ekonomik güç, hayra değil, şerre vasıta kılınmıştır. İş bu kadarla da
kalmamış, bir de milletler arasındaki kuvvet dengesini bozmuş, korkunç silâhlar
ve ona paralel ekonomik güç tam sömürü araoı haline getirilmiş ve dünyanın
bazı bölgelerinde soğuk harp sürerken, bazı bölgelerinde sıcak harp
başlatılmış ve üçüncü bir cihan harbinin çıkmasına ramak kalmıştır.
Birinci ve ikinci
cihan harbi, Kur'ân'ın bu haberini bir defa daha doğrulamış, korkunç silâhlar,
onları knal edenler için de büyük bir belâ olmuştur. Diyebiliriz ki, son bir
asır içinde medeniyet iki defa hurdahaş olmuş, üçüncü defa hurdahaş olmak
üzeredir.
Şunu da ilâve edelim
ki, Kur'ân'da ilgili âyette kullanılan sanat ve tekniğin yapacağı tahribatı,
getireceği büyük felaketi yalnız nükleer silahların ateşlenmesinde değil; onu
sinema, tiyatro, radyo, televizyon, basın, kitap ve diğer sanat ve yayım
organlarında da düşünmek gerekir. Zira «sana û» fiili, sanat kökünden
türetilmedin Bu, sanat adına ortaya çıkarılan her şeyi kapsamına alır. O
fiilden sonra «kpria» tabiri kullanılmıştır ki bu, maddî ve manevî alanlarda
olmak üzere başa, beyne şiddetle inip çarpan ve insanı iyice sersemleştiren,
uyuşturup bitik hale getiren veya öldüren bomba, gülle ve benzeri şey demektir.
Böylece sanat bir
yandan nükleer silâhlan doğurup insanlığı tehdit ederken, bir yandan da çeşitli
eserleri doğurup inanç ve ahlâkı tahrip etmekte, ruhen ve vicdanen cılız
kalmış nesiller oluşturmaktadır. Öyle ki, sanatın bu yöndeki tahribatı, bir
atom savaşından daha beter sonuçlara neden olmuştur ve olmaktadır.
Görüldüğü gibi, ilim,
sanat, teknik; hak dinle, yüksek ahlâk ve fazîlet-le, adalet ve hakseverlikle
birleşip bütünleşmedikçe, çoğu zaman böyle yıkıcı ve yok edici olacak; dünyada,
toplumda, ailede huzur ve sükûn havasını kesecek, ruhları katledecektir.
Mü'minlere gelince:
Onlar da gelişen ilim ve tekniğe imân ve ahlâk ölçüleri içinde sahip olmak
zorundadırlar. Zira Kur'ân âyetleri birbirlerini açıklamakta, mana ve
hükümlerini tamamlamaktadırlar. Nitekim Enfai sûresinde mü'minlerin üstün ve
caydırıcı bir güoe sahip olmasının lüzumu belirtilerek şu emir verilmektedir:
«Onlara karşı gücünüzün yettiğince her türlü kuvveti ve (savaş için) beslenen
atları (ve gereken araç ve silâhları) hazırlayın!» [93]
İşte böyleoe Cenâb-ı
Hak, inkarcı milletlerin ortaya koyduğu sanatın, yani tekniğin nasıl bir sonuç
doğuracağını on beş asır önce haber verirken, bunun ilâhî bir va'd, yani söz
ve sünnet olduğunu hatırlatarak, «Şüphesiz ki Allah sözünden dönmez.»
buyurmuştur. Çünkü O'nun ilmi yanıl-maz, tesbit edip yazdıkları aynen ortaya
çıkar.
Sanat medeniyetin
imzasıdır, diyenler medeniyetten neyi kasdetmiş-lerdir. Kur'ân'a göre, gerçek
medeniyet, harcında, jmân, ahlâk, fazîlet ve adalet mayası bulunan maddî ve
manevî kalkınmadır. Sanat böyle bir medeniyete imzasını attığı gün, asıl
değerini bulmuş ve amacına yönelmiş olur. Onun için «Sanat bizi Allah'a götüren
köprüdür.» diyenler, ona en isabetli teşhisi koyanlardır. [94]
Yukarıdaki âyetlerle,
inkarcı sapıkların hemen her devirde çoğunlukta oldukları ve bunların,
insanlıktan yana rahmet dolu sayısız nimetler hazırlayıp veren Rahmân'ı
tanımadıkları belirtildi. Sonra da Kur'ân'ın indirilmesinden amacın ne
olduğuna değinildi ve inkarcıların imân ve ahlâktan kopuk olan sanatlarının
daha çok kendi başlarına belâ olacağı, yurtlarının üzerine düşeceği
hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle,
inkarcı zâlimlerin önceki peygamberleri de aiava aldıkları ve o yüzden onlar
hakkında ilâhî hükmün indiği bildiriliyor. Allah'a ortak koşmanın, O'nu inkâr
etmenin derin bir gaflet, büyük bir basiretsizlik olduğu konu edilerek, sözü
edilen inkarcıların dönüş yapmadıkları takdirde hem dünyada, hem de âhirette
elim azaba uğratılacakları hatırlatılıyor. [95]
°'SUn kİ' Senden önceki Peygamberlerle de alay
edil-?J İnkâr edenl6re »>ir süre vermiştim; sonra onlar, (azabımla) (bîr görseydin) verdiğim ceza nasıldı?!
tuttular ûi!^keSîn
kazandlÖ'nı görüp gözeten (Allah nasıl inkâr edilir?!); tuttular Allaha ortak
koştular.De ki: Onlara ad takın (takabildiğiniz ka-v ,nlar?) Y°kSa güzünde
bilmediği şeyi mi O'na haber Yoksa
anlamsız sözle mi (kendinizi avutuyorsunuz?) Ne var ki inkâra sapanlara
düzenbazlıkları süslü gösterildi de doğru yoldan alikondular. Artık Allah kimi
saptırırso onu doğru yola eriştiren bulunmaz.
34— Onlara
Dünya hayatında azap vardır. Âhiret azabı ise daha ağır ve daha üzücüdür.
Onları Allah'ın (adaletinden) koruyacak bir kimse de yoktur.
Mekkeli putperestler
sözü edilen mu'cizeyi sırf lâf olsun, şüphe uyandırsın diye istemişlerdi.
Onların bu alaylı ve ölçüsüz tutum ve davranışları, Resûlüllah (A.S.)
Efendimiz'! üzmüştü. Cenâb-ı Hak, daha önce gönderilen peygamberlerin de bu gibi
ölçüsüz isteklerle karşılaşıp alay edildiklerini bildirerek teselli mahiyetinde
yukarıdaki âyetleri indirmiştir, [96]
«Allah şüphesiz ki
zâlime -azabıyla yakalayıncaya kadar- biraz mühlet verir. Yakalayınca da artık
o, O'nun (kahır elinden) kurtulamaz.» [97]
«Doğrusu dünya azabı,
âhiret azabına nisbetle çok hafiftir. Çünkü dünya azabının bir sonu ve sınırı
vardır, ama âhiret azabı Cehennem'de ebedidir..» [98]
İlgili âyetlerle,
inkarcı azgınlara verilecek azabın yakın olduğu bildirilmekte; daha önce gelip
geçen peygamberleri de alaya alan inkarcılara böylesine az bir mühletin
verildiği, sonra vakti gelince Allah'ın azabının onları yakaladığı misal
olarak hatırlatılmaktadır. Böylece tarihin tekerrür ettiği ve edeceği bir
ihtar mahiyetinde haber verilerek küfür ve ahlâksızlıkta ısrar edenler bir defa
daha uyarılmaktadırlar.
Nitekim çok geçmeden
Medine'ye hicret ve arkasından Bedir ve Uhud savaşları, sonra da Mekke'nin
fethi birbirini izleyerek gerçekleştirilmiş ve böylece küfürde inatla ısrar
eden elebaşlar hakettikleri azaba uğratıjmışlardır. Bedir savaşında küfrü
temsil eden elebaşılardan çoğu, inkâr ve tuğyanın kerih kokuları içinde son
nefeslerini vererek her şeylerini kaybetme felâketini kendilerine hazırlamışlardı. [99]
Küfrün, diğer bir
tabirle Allah'ı ve âhireti ret ve inkâr edenin gözü kör, kulağı sağır, kalbi
tıkalı, idrâki kısır, vicdanı silik, aklı mefluç ve düşünce ile duygusu
dümensizdir. O nedenle yaratanla yaratılanı bir tutup Allah'a ortak koşar.
Oysa her canlının
neler kazandığını, neler elde ettiğini ve edeceğini, hangi noktadan başlayıp
hangi noktaya varacağını, kaderini nasıl çizeceğini görüp gözeten Allah;
hiçbir şeyi görüp gözetemiyen, yaratma kudreti bulunmayan, üstelik kendileri
yaratılmış olan, hattâ insanların elleriyle yontulup şekillendirilen putlar ve
doğum ile ölüm kanununa bağlı olup ilâhî kudret ve tasarrufun altında bulunan
fanilerle bir tutulabilir mi? Aralarında kıyas ölçüsü var mıdır? O putlara
isimler takın, yağmur tanrıçası deyin, size yağmurla ilgili kanunları,
sebepleri yaratıp yağmur yağdırabilir mi? Her yere, her alana dikilen bu putlar
neyin nesi? Ülkeyi mi kurtaracaklar, insanlara ilim ve irfan mı verecekler?
Kur'ân bu ve benzeri sorularla
beyni küfürle yıkanmış müşriklerin akıllarını harekete geçirmeyi, daha etraflı
ve detaylı düşünmelerini sağlamayı amaçlar. Yüce Yaratan Allah'a verilen isim
ve sıfatlar putlara verilebilir mi? Demek oluyor ki, gerçek ilim ve irfandan
mahrum kalan, peygamber terbiyesinin dışında tutulan bir toplum, kendini inkâr
edeoek, eşyadaki ilâhî damgayı görmeyecek, kendinden aşağı nesneleri
ilâhlaştıra-cak kadar bayağilaşır ve idrâkini kaybeder. Arap Yarımadası'nda
cehaletin bu düzeyine gelen kabilelerin Lat, Uzza, Menat ve Hubei gibi isimler
yakıştırdıkları putlar edinmeleri, onları her bakımdan insanlık şeref mertebesinden
aşağıya indirmemiş miydi? O yüzden ne kurulu bir devletleri, ne birlik sağlayan
otoriteleri, ne hakları savunan mahkemeleri, ne adaleti ayakta tutan
hükümetleri, ne onları eğitip öğreten kadroları, ne de irfan yuvaları vardı.
Yirminci asırda da
ayrı bir putperestlik hüküm sürmektedir. Sayılan birçok güçler mevcut olmasına
rağmen toplum ilâhî hidâyetin, peygamber terbiyesinin dışında'tutulduğu için
milletlerin öteden beri arzu ettikleri karakterde nesiller
yetiştirilememiştir. Ne var ki, inkarcılara, kurdukları düzenleri,
uyguladıkları sistemleri ve metotları çok süslü gösterildiğinden, meydana gelen
büyük boşluğun sebeplerini anlayamamışlardır. [100]
«Artık Allah kimi
saptırırca onu doğru yola eriştiren bulunmaz.»
Allah'ın koyduğu
sünnete uymayan, niçin yaratıldığını anlamayan ve anlamak da istemeyen; insan
olarak yaratılmasının hikmetine akıl erdiremeyen, bu hususta ilmî bir
araştırma zahmetine katlanmayan; hayatı bütünüyle madde ve şehvetten ibaret
sayan maddecileri, Allah nasıl doğru yola eriştirsin? Kişide doğru yolu bulma
inancı, duygu ve düşüncesi olmayınca, Allah'ın hidâyet kapısı açılmaz. Bu,
ezelde konulan bir hükümdür ki değişmez. O hikmete dayalı olarak ilgili
âyette, «Artık Allah kimi sap-tırırsa onu doğru yola eriştiren bulunmaz.»
buyurulmuştur. Gerçek bu olunca, o gibilerde hakkın sesini duymaya bir eğilim
baş gösterdiği takdirde, peygamberin sözü, kitabın beyânı tesir eder. [101]
«Onlara dünya
hayatında azap vardır. Âhiret azabı ise, daha ağır ve daha üzücüdür.»
İnkarcı maddecilere
iki ayrı azabın verileceği bildiriliyor. Hemen belirtelim ki, kendini madde cenderesine
sokup silik hale getiren kişiler, kendi arzu ve iradeleriyle bu iki azabı
hazırlamış sayılırlar. Zira Allah mutlak anlamda âdildir, hiç kimseye
zulmetmez. O, insan için en uygun hayat ortamını hazırlamış, başka hiçbir
canlıya vermediği üstün yeteneklerle onu donatmış, ayrıca yol gösterici olarak
da kitap indirmiş ve peygamber göndererek onu serbest bırakmıştır. İnsan bütün
bu imkânları kendi lehine değerlendirmekte hürdür, hiçbir müdahale söz konusu
değildir. Bakara sûresinde belirtildiği gibi, dinde hiçbir zorlama yoktur.
Buna rağmen kişi, mevcut ortamı ters yönüyle ele alır ve aklının, idrâkinin
değil, nefsinin ve İblîs'in sesine kulak vererek bütün kutsal değerleri birer
fantezi sayıp hidâyet yoluna girmezse, kendi hür iradesiyle her iki hayatında
varacağı sonucu kendisi belirlemiş ve hazırlamış olur.
O bakımdan ilgili
âyette, ona iki ayrı azap vardır, deniliyor. Birincisi, dünyada büyük bir
umutsuzluk içinde ölümü bekler. İkinci hayata inanmadığından hayat dizginini
bütünüyle nefsinin eline teslim eder. Şüphesiz ki, böyle bir düşünce ve hayat
işkenceden başka bir şey değildir. Bunun dışında bir de karşısına bazı onur
kırıcı olaylar çıkar ve Hakk'a güvenmediği, O'na dayanmadığı için manevî boşluk
içinde bocalar, durur ve bazan bunun sonu intiharla noktalanır. İkincisi,
âhirette öldüğü hal üzere diriltilip kaldırılması ve ilâhî rahmetten mahrum
edilmesidir ki, .bunun sonu ebedî .azap ve umutsuzluktur. Artık kendini
böylesine elim bir çizgiye getirip bütün imkân ve fırsatları kaçıran bir kimseyi
koruyacak, kurtaracak bir kuvvet de söz konusu değildir. [102]
Yukarıdaki âyetlerle,
Mekkeli müşriklere, sonra da inkarcı maddecilere, geçmişte benzerlerinin nasıl
başarısızlığa uğradıkları ve işledikleri zulüm ve küfürlerinden dolayı ilâhî
hükmün inmesiyle her şeylerini kaybettikleri bir uyarı mahiyetinde
hatırlatıldı. Allah'ı bırakıp başka başka şeyleri ilâhlaştıranların, her şeyi
inkâr edip maddeyi esas kabul edenlerin nasıl derin bir çıkmaz içinde
bocaladıkları belirtilerek beşer ruhunun bu gibi sapıklıklardan dolayı tedirgin
olduğuna işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle,
Allah'tan korkup hayatını böyle bir iman ve irfan çerçevesinde düzene sokan ve
doğru yol üzere ömrünün son noktasına doğru güvenle, umutla ilerleyenler için
hazırlanan sonsuz nimetlerin çekiciliği tasvir ediliyor. Sonra da Kitap
Ehlinin Kur'ân hakkındaki farklı inanç ve görüşlerine yer verilerek,
peygamberleri beşerî ihtiyaçlar dışında tutmanın doğru olmayacağına atıflar
yapılıyor ve başta Peygamber (A.S.) olmak üzere, O'nun yolunda yürüyen
mürşitlerin, din adına taviz veremiyecekleri, bunun için hiçbir gayri müslimin
arzu ve hevesine göre bir hüküm getire-miyeçekleri hatırlatılıyor. [103]
35— Takva sahiplerine (Allah'tan korkup
kötülüklerden sakınanlara) va'd olunan Cennet'in vasfı: altından ırmaklar akar;
yiyecekleri devamlıdır, gölgeleri de hep öyle.. İşte bu, Allah'tan korkup
fenalıklardan sakınanların (varacakları en) mutlu sonuçtur. Kâfirlerin varacağı
sonuç ise, ateştir.
36— Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana
indirilen şey (Kur'ân) ile sevinirler. (İslâm aleyhin© birleşen) gruplardan
kimi ise onun bir kısmını inkâr eder. De ki: ben ancak Allah'a kulluk etmek ve
O'na ortak koşmamak-la emrolundum. Ancak O'na davet ederim ve dönüşüm de O'nadır.
37— Ve işte böylece Kur'ân'ı Arapça bir hüküm (ve
hikmet) olarak indirdik. Artık (ey peygamber!) sana gelen (bunca) ilimden sonra
onların heveslerine uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir yardımcı dost,
ne de bir koruyucu vardır.
Güneş tutulma olayı
meydana geldi. Bunun için namaz kılındı. Ashab-i Kiram, Peygamber (A.S.)
Efendimiz'e dediler ki: «Bulunduğunuz yerde elinizi bir şeye uzattığınızı,
sonra da geri çektiğinizi gördük?!» Peygamber (A.S.) Efendimiz, bu hareketini
şöyle açıkladı: «Cennet bana gösterildi ve bir salkım üzüm sunuldu (veya bir
salkım üzüme gözüm ilişti de) elimi uzatıp almak istedim. Eğer o salkımı
alsaydım, dünya durdukça ondan yiyebilecektiniz.» [104]
«Adam Cennet'teki
meyvadan koparınca, onun yerinde derhal başka bir meyva biter.» [105]
«Cennet ehli yiyip
içerler; ama sümkürmezler; tabii ihtiyaç (küçük ve büyük abdest) gidermezler.
Yiyeceklerinin posası, hafif misk kokulu bir geğirmedir. Nefes alıp verdikleri
gibi, teşbih ve takdis ile '"--.,. olunurlar.» [106]
«Şüphesiz ki Cennet'te
bir ağaç vardır, iyi koşan rahvan atla, adam onun gölgesinde yüz yıl yürür de
sonuna varamaz.» [107]
«Takva sahiplerine
(Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlara) va'd olunan Cennet'in vasfı..»
Cennet'teki hayat
şartları değişiktir. O kadar ki, dünyadaki hayat şartlarıyla kıyası mümkün
değildir. Önce gece ile gündüzün birbirlerini izleyip kovalaması yoktur. Orası
hep aydınlıktır. Güneş görülmez, sıcak ve soğuk duyulmaz. Yiyecekleri
posasızdır; yenildikten sonra hafif misk kokulu bir geğirme ile arta kalan
kısmı atılır. Küçük ve büyük abdest söz konusu değildir, yani helaya çıkılmaz.
Ölüm, yaşlanma, hastalık, üzüntü, sıkıntı, elem
ve keder diye bir şey
yoktur. Cennetin genişliği, Allah'ın kudret eliyle dekore edilmesi ve sık sık
dekorların değişmesi, her saat yepyeni bir hayat, taze bir güzellik, bambaşka
bir manzara arzeder. Böylece usanmak, bıkkınlık duymak, acizlenmek gibi bir
duygu doğmaz.
İlgili âyette
Cennet'in daha şu üç özelliği anlatılmaktadır:
1— Altlarından ırmaklar akar.
Bu, suyun insan hayatı
üzerindeki olumlu tesirlerini yansıtır. Zira insanın her yerde bir akar su
görmek istediği, görünce de derin zevk aldığı bir gerçektir. Cennet gibi
ebediyete uzanan saadet yurdunda elbetteki bu nîmetin yeterince bulunması çok
tabiidir.
2— Yiyecekleri devamlıdır.
Cennet her yönüyle ve
yanıyla dinlenme ve huzur yeridir. Orada çalışmak, toprakla uğraşmak, teknik
konularda bir şeyler yapmak veya icat etmek de söz konusu değildir. Çünkü bu
gibi şeylerle uğraşmak, birtakım ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır. Cennet'te
ihtiyaç diye bir mesele yoktur. Her nîmet en güzel şekliyle ilâhî kudret
eliyle hazırlanmıştır. Cennet nasıl ebediyse, ondaki nimetler de öyle. Hadîs-i
Şerifte ifadesini bulduğu gibi, koparılan bir meyvanın yerinde hemen bir
başkası biter. Melekler hizmet için beklerler. Âyette «Yiyecekleri daimîdir.»
buyurulması, bu hakikatlere işarettir.
3— Cennet'teki gölgelikler de öyle, hep
daimidir.
Cennet'i aydınlatan
güneş değil, bizim bilmediğimiz ve düşünemediğimiz ilâhî nurun tecellileri
vardır. Güneş onun yanında çok önemsiz ve sönük kalır. Ne sıkıp terletecek
kadar sıcaktır, ne de üşütecek kadar soğuktur. Bu nurun aydınlığı altında
mevcut ağaçların gölgesi hep devam eder.
Âyetin anlatımından
iki önemli husus hatırımıza gelmektedir: Biri, Cennet'teki ağaçların
gölgelerinin daimi olması, Cennet'in hareket halinde olmadığına işaret
olabilir. Diğeri, Cennet de her sistem gibi hareket halindedir, onu aydınlatan
ilâhî nur, belli bir merkezde bulunup Cennet'in hareketine paralel bir hareket
göstermektedir.
Bütün bunlar bizim
yorumlanmızdır. Allah daha iyisini bilir.
İşte, Allah'tan korkup
kötülüklerden sakınanların mükâfatı insan hayalinin de ötesinde bir güzelliğe
sahip olan cennetlerdir. Bu, Allah'ın mü'-minlere olan bir va'didir ki, mutlaka
gerçekleşecektir. [108]
«Kâfirlerin varacağı
sonuç ise, ateştir.»
Küfür, aslında manevî
bir ateştir ki insanın içine yerleşince, imân, irfan, hakseverlik, sorumluluk
gibi fazîlet fidelerini yakar. Nefis ve şehvet yakıtını tutuşturup hayatı
behimîleştirir. İblîs de ateşten yaratıldığı için, tutuşan bu ateşle derhal
uyum sağlar ve birleşir.
İç âlemini böyle bir
ateşe maruz bırakan inkârckyeya maddeci, aklını ve idrâkini hislerinden sıyırıp
gerçeği aramaya koyulmaaTğı takdirde, o ateşi söndürecek olan ilâhî rahmetin
giriş kapısı kapanır. Bu hal üzere yaşayıp ölen kimse, Cehennem ateşini bir
bakıma beraberinde götürmüş sayılır. Artık o âlemde başkalarını kınama hakkına
sahip değildir. Onun için Cenâb-ı Hak : «Kâfirlerin varacağı sonuç ise,
ateştir.» buyurmuştur. [109]
«Kendilerine kitap
verdiklerimiz, sana indirilen şey (Kur'ân) ile sevinirler.»
Kitap Ehli denilince,
ilk akla gelen, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Bunun kapsamını geniş tutanlar da
olmuştur. Fakat daha yaygın olanı, sözünü ettiğimiz iki milletle
yorumlanmasıdır.
Kitap Ehlinin din
bilginlerinden Tevrat ve İncil üzerinde ciddi araştırma yapıp, önyargıdan
kendini kurtararak meseleyi tarihî belgeler ve kutsal kitaplardaki açıklamalar
doğrultusunda değerlendirenleri, Kur'ân âyetleri inince, onların ilâhî
olduğunu anlamakta gecikmediler ve Allah'ın insanlara son mesajı gönderdiğine
sevindiler. Abdullah b. Selâm, Vehb b. Münebbih, Selmân el-Fârisî ve Kâb
el-Ahbar bu insaflı ilim adamlarından bir kaçıdır..
Kutsal kitaplar
üzerinde ciddi araştırma yapan bu din bilginleri, Kur'-an âyetlerini
inceledikleri zaman şu hakikat ile yüzyüze geldiler: Kur'ân, hem Allah'ın en
son mesajıdır, hem Tevrat ve İncil'i tasdik etmekte, hem de onlarda -insan
elinin ve sözünün karışmasıyla- meydana gelen yanlışları düzeltmektedir. Bütün
bunların da üstünde ve ötesinde, Kur'ân'ın en kısa suresinin olsun bir
benzerini meydana getirmenin mümkün olmadığını çok 'yi anladıkları söz
konusudur. Ayrıca Kur'ân'ın son peygamberin geleceğiyle ilgin ilâhî belge ye.
beyânların Tevrat ve İncil'de yazılı bulunduğunu.
ancak bilgisiz ve
garazkâr kişiler tarafından onların kısmen olsun değiştirildiklerini haber
vermesi, adı gecen din bilginlerini daha çok insaf ve iz'âna davet ediyordu.
Bunların tam hilâfına
İslâm aleyhine birleşen hiziplerden bir kısmı, Kur'ân'ın bazı âyetlerine,
örneğin Tevrat ve İncil'i tasdik eden, Musa ve İsa Peygamberleri (salât-ü selâm
onlara olsun) öven, Allah'ın varlığından ve kudretinin sınırsız ve sonsuzluğundan
bahseden belgelerine inanırlardı da diğer hükümlerine inanmazlardı. Bu durumda
Resûlüllah (A.S.) Efendi-miz'e gereken aşağıdaki emri bir defa daha dile
getirip, üzerinde bulunduğu doğru yolu açıklayarak dâvetine devam etmekti.
Nitekim 36. âyette Cenâb-ı Hak O'na şu emri vermiştir: «De ki: ben ancak
Allah'a kulluk etmek ve O'no ortak koşmamakla emrolundum. Ancak O'na davet
ederim ve dönüşüm de O'nadir.»
Kurbân, Hz. Muhammed'e
(A.S.) Tevhîd'in esasını bir defa daha ilân etmeyi tavsiye ederken, dolayısıyla
Kitap Ehlinden Allah'a ortak koşanları uyarmaktadır. Allah'ı bırakıp İsa (A.S.)
ile Meryem'i ilâhlaştırmanın Tevrat ve İncil'de aslı var mıdır? Allah böyle bir
beyânda bulunmuş mudur? Yaratılanı Yaratan'a ortak koşmak, denk tutmak, O'ndan
bir parça kabul etmek küfür değil midir? [110]
«Ve işte böylece
Kur'ân'ı Arapça bir hüküm (ve hikmet) olarak indirdik.»
Her peygamber bağlı
bulunduğu kavim ya da milletinin içinden seçilip görevlendirilmiştir. Aynı
zamanda kendi kavminin diliyle onlara Allah'ın buyruklarını tebliğ etmiştir.
Hz. Muhammed'den (A.S.) önoeki çağlarda her kavim ve millete birer uyarıcı,
doğru yolu gösteren peygamberler gönderildiğini de dikkate alırsak, konunun
hikmeti daha iyi anlaşılır. O çağlarda genel anlamda bütün milletlere
seslenecek, ilâhî emaneti bütün insanlara duyuracak imkânlar da mevcut değildi.
O bakımdan peygamberlerin görev sınırı, kendi bölgelerini pek aşmazdı. Ulaşım
imkânları ve haberleşme gelişince en son peygamber bütün insanlara, yani her
kavim ve millete gönderildi. Tabii bu peygamberin bir milletten seçilmesi ve
bütün milletlere Allah'ın emirlerini kusursuz teblîğ etmesi gerekliydi. Öyle
ki, kıyamete kador Cenâb-ı Hakk'ın emir ve tavsiyelerini, tazeliğine bir halel
gelmeden, indiği gibi korunup insan sözü karıştırılmadan ve insan düşüncesinin
bütün inceliklerine, çok yönlü duygusuna, akıl ve mantığına en tesirli şekilde
seslenecek, ruhları cilalayacak bir dil seçmek söz konusudur. Allah, diğer dillere
nisbetle kelime haznesi daha zengin olan, insan ruhunun ve düşüncesinin bütün
inceliklerine seslenecek güçte olan Arapçayi seçmiştir. Böyleee Arapça Kur'ân
için temel dil ve felsefe olmuş, onun taşıdığı geniş manaları, esneklikleri,
eşanlamlı sözleri, ilâhî murada ters gel-miyecek şekilde yansıtma kudretini
sürdürmüştür ve kıyamete kadar da sürdürecektir. O bakımdan bu husus Kur'ân'ın
on yerinde anılmıştır. [111]
Vahanın uçsuzluğu ve
boşluğu içinde genişleyen insan muhayyilesinin ürettiği çok zengin olan ve
belirtilen vasıfları kendinde toplayan Arapça, Kur'ân için en uygun dil olarak
seçilme şansına erişmiştir. O bakımdan Kur'ân bir bakıma Arapça, bir bakıma
Ailahçadır.Nitekim 37. âyetle Kur'ân'ın dil bakımından bu özelliğine dikkatler
çekiliyor; O'nun Arapça bir hüküm ve hikmet kudretini taşıdığı belirtiliyor.
Kur'ân'm Arapça hüküm
olduğunu, özetliyerek, şöyle tefsîr edebiliriz:
a) İlâhî buyrukları en güzel ve en anlamlı
şekilde bu dil ile ifade etmek çok daha kolay ve uygundur.
b) İnsan ruhunun, duygu ve düşüncesinin
sezebildiği, algılayabildiği bütün inceliklere seslenir. Ruhlara gıda, hislere
tercüman, düşüncelere yeterli malzeme verir. Az kelimeyle çok mana, az söz ile
çok hüküm kudretini taşır.
c) Kutsal
kitaplarda meydana gelen
değişiklikleri, yanlışları tashih eder; Allah sözüyle insan sözünü
birbirinden ayırır. Böylece Kur'ân gerek lafzıyla, gerekse manasıyla, insan
kafasjnın ürünü olan bütün sözlerden, sistemlerden hem ayrılır, hem hepsi
üzerinde üstünlüğünü kabul ettirir. Zira insan eseri, insan kadar noksanlık
içindedir ve fânidir. Allah'ın eseri, Allah'ın sıfatları gibi mükemmeldir ve
bakidir.
O bakımdan hiçbir
zaman Kur'ân'ın tercümesi, ashna, ruhuna, özüne, mayasına, hikmetine ve yüksek
kudretine sadık kalınarak yapılamaz. Çünkü birisi Allah'ın, diğeri insanın
ifadesidir. Bu incelikleri göz önünde bulunduran ilim adamlarımız şöyle
demişlerdir: «Kur'ân'daki ilâhî beyân ve hükümleri, hikmet ve felsefesiyle onun
tercümesinden anlayıp çıkarmak hemen hemen mümkün değildir. Mutlaka geniş
tefsîre ihtiyaç vardır.»
Bunun için Kur'ân'ın
ancak meali ve tefsîri yapılabilir, tercümesi yapılamaz. Meal ise, kişinin
bilgi seviyesine, kelime haznesinin genişliğine ve ilâhî muradı anlama
yeteneğine göre bir derece alır. [112]
«Sana gelen bunca
ilimden sonra onların heveslerine uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir
yardımcı dost, ne de bir koruyucu vardır.»
Kur'ân ilimleri,
insanın her iki hayatını bütünüyle kapsadığı için, mü'-min doğru yolda
yürürken, faziletli bir ömür sürme gayretini güderken, gayr-i müslimlerin heves
ve arzularına uymaz, onların yaşayışlarını taklit etmez. Nitekim ilgili âyetle
Peygamber (A.S.) Efendimiz'e seslenilirken dolayısıyla kıyamete kadar gelecek
olan mü'minlere de seslenilmekte ve ahlâklı, faziletli, huzurlu, güvenli bir
hayat için aranılan bütün esas ve prensiplerin Kur'ân'da mevcut olduğu
belirtilmektedir.
O bakımdan Kur'ân
ilimleri genel anlamda, biri fizik, yani madde alemiyle; diğeri fizikötesi,
yani madde dışında mâna alemiyle ilgili olmak üzere iki kısma ayrılır.
Birinci kısım : İnanç,
ibâdet, hukuk, ahlâk, ekonomi, sosyoloji, botanik, anatomi, sağlık, tarih
felsefesi, harp sanatı, eğitim ve öğretim, astronomi gibi konuları kapsar.
İkinci kısım : Ruh,
ruhlar âlemi, dünya hayatının amaç ve hikmeti, ruhun bazı fonksiyonları,
doğuştan insanda mevcut olan din ve Allah duygusu, insanın Aliah'a olan
ihtiyacı, inanmanın lüzumu ve yararı, Allah'ın varlığı, birliği, kudreti,
tasarrufu, kemal sıfatları, tecellileri, kaza ve kader, meleklerin varlığı ve
görevleri, peygamber ve kitap, ölüm, kabir, yeniden dirilme, ikinci hayat,
hesap, ceza ve mükâfat. Cennet ve Cehennem, ebedîlik, ölümsüzlük, sonsuz
mutluluk gibi konuları kapsar.
Kur'ân, belirtilen
konulardan bir kısmının ayrıntılarına inmez, sadece birer özetini, diğer bir
tabirle temel bilgisini, ana fikrini vermekle yetinir. İlmî araştırma
meraklılarına hareket noktası belirler de konunun detayını onlara bırakır.
Bununla Kur'ân iki önemli hususu beşer idrâkine seslenerek ortaya koyar:
Birincisi, onbeş asır önce bir kimsenin bu kadar doğru ve mükemmel, aynı
zamanda reddi gayri mümkün ana fikirlerden, temel bilgilerden söz etmesi
düşünülemez. O halde Kur'ân bütünüyle Allah sözüdür, ona insan sözü
karıştınlmamıştir. İkincisi, İslâm, Allah'a dosdoğru imân düzeyinde akla geniş
yer veren, ilmi esas kabul eden, insan idrâkine
seslenen son dindir.
Aklı harekete geçirmek için ana fikir verir. İlmî araştırma yapabilmek için
temel bilgi ve ip ucu vererek hareket noktası belirler. O halde Kur'ân'ın
muhatabı düşünce, akıl ve ilimdir. Duygu ve vicdan bunları izler.
Bu bakımdan nezih,
düzenli, sorumluluk ölçüleriyle içice, imân, ahlâk ve fazîletle yoğrulmuş bir
hayat sürebilmek için Kur'ân ve onu açıklayan Peygamber (A.S.) Efendimiz'in
sözleri yeter, başka milletlerin kültürüne hayranlık duyup kapıları açmaya hiç
gerek yok.
İşte ilgili âyetle bu
gerçeğe parmak basılmakta ve müzminler uyarılmaktadırlar. Aksine bir yol
tutmak, bizi yabancıların kültür potasında şekillendirmekten, kendi öz
hasletlerimizden uzaklaşmamızı hızlandırmaktan başka bir şeye yaramaz. [113]
Yukarıdaki âyetlerle,
takva sahiplerine hazırlanan cennetlerin bazı özellikleri üzerinde duruldu.
Kitap ehlinden bazı insaflf ilim adamlarının Kur'ân'ı tasdîk edebilecekleri belirtildi.
Sonra da Kur'ân'ın Arapça indirildiği konu edilerek bu husus üzerinde iyice
düşünmemiz- istendi.
Aşağıdaki âyetlerle,
peygamberlerin ancak ilâhî direktifle hareket ettikleri, hiç birinin
kendiliğinden bir mu'cize ortaya koyma yetkisinin bulunmadığı, zira olayların
bir programa göre düzenlenip yürütüldüğü açıklanıyor. Ana Kitab'ın Allah'ın
yanında olduğu hatırlatılarak, inkarcılar aleyhine yazılan hükümlerin bir
bölümünün, henüz Hz. Muhammed (A.S.) vefat etmeden gerçekleşeceği haber
veriliyor. [114]
38— And olsun ki, senden önce de peygamberler
gönderdik; onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmadan herhangi
bir peygamberin bir âyet getirmesi (mümkün) değildir, olamaz da. Her vakit
için bir yazı; yazılı her emir için de belirlenmiş bir vakit vardır.
39— Allah dilediğini siler, dilediğini isbât eder
(yerinde sabit bırakır).
Ümmü'l-Kitap {= Ana
Kitap) O'nun yanındadır.
40— Onlara va'dettiğimiz azabın ya bir kısmını
sana gösteririz ya da (göstermeden) senin ruhunu tutup alırız. Sana düşen ancak
tebliğdir; bize de hesap görmek düşer.
41— Yeryüzünü çevresinden eksilttiğimizi
görmediler mi? Allah hep hükmeder; O'nun hükmünü takip ve reddedecek; kazasını
bozacak yoktur. O, hesabı çarçabuk görendir.
42— Onlardan öncekiler de düzen ve tuzak
kurdular; sonunda bütün düzen ve tuzakların (cezasını vermek) Allah'a aittir.
O, her kişinin kazandığı ne ise onu bilir. Kâfirler de o yurdun (mutlu) sonucu
kimin olacak, bileceklerdir.
43— İnkâr edenler, «Sen peygamber değilsin»
derler. De ki: benimle sizin aramızda şahit olarak Allah ve bir de yanında
kitap bulunanlar yeter,
Kelbî diyor ki:
«Yahudilerden birkaç kişi, Hz. Muhammed'i (A.S.) evlendiği, aile yuvası kurup
bu gibi konularla da ilgilendiği için ayıplıyor ve eğer Muhammed (A.S.) iddia
ettiği gibi hak peygamber olsaydı, kadınlarla değil, vakitlerinin tamamını
zikir, duâ, zühd ve ibâdetle geçirmesi gerekirdi.Bunun üzerine yukarıdaki 38 ve
39. âyetler inmiştir.» [115]
Mekkeii müşriklerden
de bir kısmının Peygamberi (A.S.) sözü edilen konularla ayıpladıkları
bilinmektedir.
Yine Mekkeii
müşriklerden başta Abdullah b. Umeyye olduğu halde birkaç kişi, Hz. Peygamberin
(A.S.). büyük mu'cizeler göstermesini ve ancak o takdirde kendisine
inanabilecekierini söylediler. Oysa daha önce Onun peygamberliğini isbat edecek
kadar mu'cizeler gösterilmişti. Kaldı ki, Hz. Muhammed'in (A.S.) yüksek
şahsiyeti ve Kur'ân âyetlerinden her biri bir mu'cize idi. Kaldı ki istenildiği
zaman Peygamberin (A.S.) mu'cize gösterme yetkisi yoktur. Bu tamamıyla Allah'ın
irâdesine bağlı bir husustur. O sebeple 39. âyetin indirildiği rivayet edilir.
[116]
Diğer bir rivayet:
Azap ile tehdit edilen
müşrikler, o azabın hemen gelmesini istiyorlardi. Çünkü onlara göre, Muhammed
(A.S.) peygamber değildi ve dedikleri de ciddiye alınamazdı. Bunun üzerine 39.
âyetin indiği söylenir. [117]
İnkarcı azgınlar,
maddeci sapıklar, Kur'ân'daki ilâhî metodu anlayamadıkları, Onun hikmetini
kavrayamadıkları için, «Bu nasıl bir peygamber?! Dün başka söyledi, bugün başka
söylüyor; O'nun iddia ettiği gibi, Kur'ân Allah sözü olsaydı, hiç değişir
miydi?» diyorlardı. Bunun üzerine 40. âyet inmiştir. [118]
Huzayfe b. Üseyd
(R.A.), Peygamber (A.S.) Efendimiz'den şöyle işittiğini anlatmıştır:
«Ana rahmine intikal
eden nutfe (sperma) üzerinden 42 gece geçtikten sonra Allah ona bir melek
gönderir. Melek onu (hilkatinin özelliğine göre) şekillendirir; kulak, göz,
deri, et ve kemiği için gerekli ortamı oluşturur. Sonra da «Ya Rab! erkek mi,
kız mı?» diye sorar. Allah bu durumda dilediğini hükmeder de melek yazar. Sonra
yine melek sorar: «Ya Rab! bunun eceli ne kadar?» Allah da, «Rabbin dilediği
olur» buyurur, o da yazar. Sonra melek: «Ya Rab! bunun rızkı nedir?» diye
sorar. Allah, «Rabbın dilediği olur» buyurur. Melek onu da yazar. Sonra da
melek sahifeyi (göğe) çıkarır. Artık ondaki yazılı olan hiçbir hüküm üzerine
fazla ve noksan bir şey konulmaz ve eksiltilmez.» [119]
«Sizin hilkatiniz ana
rahminde kırk gün nutfe olarak (yumurtalıkta) biraraya gelip oluşur. Sonra
bunun gibi (kırk gün de) kan pıhtısı haline, sonra yine bunun gibi, et parçası
haline gelir. Sonra Allah ona bir meleğini şu dört kelimeyle gönderir: Melek
onun rızkını, ecelini, saîd (mutlu) veya şakî (mutsuz) olacağını yazar. Sonra
ona (insanî) ruh üflenir. Kendisinden başka ilâh olmayan kudrete yemin ederim
ki, sizden biriniz cennet ehlinin amelini işler de kendisiyle Cennet arasında
bir zira' (yaklaşık 60 cm.) kalır; derken yazılı kitap(taki hüküm ve kader)
önüne geçer ve o da bu sebeple cehennem ehlinin amelini işlemeye yönelir ve
Cehennem'e girer. Yine sizden biriniz cehennem ehlinin amelini işler de, o
kadar ki, kendisiyle Cehennem arasında bir zira' kalır; derken yazılı
kitap(taki hüküm ve kader) önüne geçer ve o da bu sebeple oennet ehlinin
amelini işlemeye yönelir ve Cennet'e girer.» [120]
Bu hadis daha sahih
kabul edilmiştir.
«Bana gelince: Ben hem
oruç tutarım, hem fftr«" ederim, hem gece kalkıp ibâdet ederim, hem
uyurum, hem de kadınlarla evlenirim. Artık kim benim sünnetimden yüz çevirirse,
o benden değildir.» [121]
«Dört şey
peygamberlerin sünnetlerindendir: Güzel koku sürünmek, evlenmek, misvak
kullanmak ve kına yakmak.» [122]
«Doğrusu adam işlediği
günah sebebiyle rızkından mahrum edilebilir. Kaderi ancak duâ geri çevirir.
Ömrü de ancak iyilikte bulunmak artırır.» [123]
«Hz. Ömer'in (R.A.)
Kabe'yi tavaf ederken şöyle duâ ettiği işitilmiştir: Allahım! eğer üzerime bir
şekavet (mutsuzluk) veya günan yazdıysan, onu sil. Çünkü sen dilediğini siler,
dilediğini sabit kılarsın; ana kitap senin yanındadır.» [124]
«And olsun ki, senden
önce de peygamberler gönderdik; onlara da eşler ve çocuklar verdik..»
Âyetin açık
delâletinden anlaşıldığı üzere, peygamberler de bizim gibi, erkekle dişinin
evlenmesinden doğan insanlardır. Onlar da yemek yerler, su ve meşrubat içerler,
evlenirler, uyurlar, alınvsatımda bulunurlar. Bütün bu ve benzeri sıfatlar
onlar hakkında caizdir. Ne var ki, onlara vahiy iner; dinî konularda ve bazı
çok önemli dünyevî işlerde Allah'tan alır, öyle konuşurlar. Ayrıca onların
birtakım vacip olan sıfatları da vardır; Doğruluk, keskin zekâ, seyyal bir
akıl, günahlardan korunmuşluk, emredilen şeyleri noksansız ve ilâvesîz teblîğ
etmek ve güvenilir olmak..
İsa (A.S.) ile Yahya
(A.S.) ve bir rivayete göre, Üzeyr (A.S.) evlenmemişlerdir. Diğer peygamberler
ise, evlenmişlerdir. Bu iki peygamberin evlenmemesinde bazı sebepler söz
konusudur. Onlardan biri ve belki başta geleni, Yahudilerle olan çetin
mücadeleden baş kaldırıp evlenme imkânı bulamamalarıdır. Aynı zamanda her ikisi
de genç yaşta dünyadan ayrılmışlardır.
Sonra da Kur'ân'ın
açık anlatımından anlıyoruz ki, bir peygamberin evlenmesi, bir diğerinin
evlenmemesi ilâhî emre bağlıdır. Nitekim, «Allah'ın izni olmadan herhangi bir
peygamberin bir âyet getirmesi (mümkün) değildir, olamaz da.» mealindeki âyet,
sözü edilen hususa işaret etmektedir. [125]
«Her vakit için bir
yazı; yazılı her emir için de be-lirlenmiş bir vakit vardır.»
Ne bir mu'cize vakti
saati gelmeden ortaya çıkarılabilir, ne va'dedilen bir azap, ya da mutlu bir
sonuç, belirlenmiş vakti gelmeden gerçekleşir. Ne bir kimse eceli gelmeden
ölür, ne de ömrü dolmadan bir millet yıkılır.
Cenâb-ı Hakk'ın ezelle
ebed arasını kapsayan ilmi -geçmiş ve gelecek söz konusu olmaksızın- kıyamete
kadar bütün olmuş, olacak olayları sebepleriyle birlikte tesbit edip ana
kitaba yazmıştır. Misal âleminde de her birinin misalini sergilemiştir. Onun
ilmi yanılmaz, tesbitinde hatâ yapmaz. Ancak bunlardan dilediğini siler,
dilediğini yerinde sabit bırakır. Ana kitap O'nun yanındadır. Sebepler O'nun
kudret elinde toplanmıştır. Dilediğini dilediği anda silip yerine başkasını
yazar.
Daha önce tefsirimizin
birkaç yerinde bu konuyu açıklamış ve büyük kalemle küçük kalemlerin
yazdiklarıyla ilgili Şeyh Muhyiddin Arabi'nin yorumunu nakletmiştim. Bir
cümleyle hatırlatmamız gerekirse, şöyle diyebiliriz : Büyük kalemin yazdıkları
ana deftere geçmiş, mürekkebi kurumuş ve sahifeler durulmuştur. Küçük
kalemlerin yazdıkları ve yazacakları ise, ba-zan silinir, yerine başkası
yazılır. [126]
«Allah dilediğini
siler, dilediğini isbat eder (yerinde sabit bırakır). Ümmü'l-Kitap (Ana Kitap)
O'nun yanındadır.»
Allah'ın ilmi,
insanların ömürlerinin nasıl noktalanacağına göre hüküm koymuştur. Artık bunun
değişmesi mümkün değildir. Meselâ, ilâhî ilim (A)nın küfür üzere öleceğini
tesbit etmişse, artık bu bilgi ve tesbit yanılmaz ve değişmez. Olay aynen
meydana gelir. Onun gibi ilâhî ilim (B)nin önce küfür üzere bir hayat süreceğini
ve fakat ömrünün sonuna doğru imâna gelip içini temizleyeceğini ve o temizlik
üzere öleceğini tesbit etmişse, artık onun öyle olması gerekir. İlimle malûmat
arasındaki bağ ve genel kaide budur.
Şimdi bu kaidenin
ışığı altında, «Allah dilediğini siler, dilediğini isbat eder (yerinde sabit
bırakır)., mealindeki âyeti inceleyelim. İmam Bağavî'nin senetsiz olarak
rivayet ettiği hadîste deniliyor ki: «Şanı yüce Allah geceden üç saat kalınca
(ilmiyle, kudretiyle) iner. Birinci saatte kendisinden başka hiçbir kimsenin
bakamadığı kitaba bakar da dilediğini siler, dilediğini sabit tutar.» [127]
İlim adamlarımızı çok
araştırmaya ve derin düşünmeye sevkeden ilgili âyet ve hadîsleri biraraya
getirmek suretiyle bir sonuca varmak oldukça zor olmuştur. O bakımdan farklı
yorumlar ortaya çıkmıştır:
a) Daha önce indirilen hükmü kaldırıp, yeni
hüküm koymak demektir. Kur'ân'ın bazı âyetleri arasında meydana gelen nesih
olayı gibi.
b) Önceki semavî kitapları yürürlükten
kaldırmak, Kur'ân'ı yürürlüğe koymak manasına delâlet eder.
c) Hafeze denilen melekler, insanın bütün iyilik
ve kötülüklerini yazarlar. Allah onlardan dilediğini siler, dilediğini sabit
bırakır, demektir. Bu, Dahhak'ın yorumudur.
d) Kelbî'ye göre, sözlerin hepsi yazılır.
Perşembe günü olunca, içinde ne sevap, ne de günah anlamında olmayanları
çıkarılır, gerisi sabit kalır, şeklinde yorumlanabilir.
e) İbn Abbas'a (R.A.) göre, kişi Allah'a ibâdet
ederek yaşar, derken dönüş yapıp küfre sapar ve o sapıklık üzere ölür. Böylece
imânı silinip küfür onun yerine geçerek sabit kalır demektir.
f) el-Hasan'a göre, eceli geleni ayırıp
sevkeder, gelmeyeni yerinde tutar, demektir.
g) Saîd b. Cübeyr'e göre, Allah, kulunun
günahlarından dilediğini silip bağışlar, dilediğini sabit tutup bağışlamaz,
demektir.'
h) İkrime'ye
göre, Allah, insanların günahlarından dilediğini onların tevbeleri sebebiyle
siler, iyiliklerini sabit tutup ana deftere geçer, demektir.
i) Süddî'ye göre, Allah, Ay'ın, Güneş'ten gelen
aydınlığını siler, güne-Şin ise, ışık ve enerjisini sabit tutar, demektir.
i) er-Rebî'a
göre, uyuyanlardan dilediğinin ruhunu ondan çekip alır, dilediğini ona çevirip
sabit tutar, demektir.
k) Allah
önceden tesbit edilen dert, belâ ve musibetlerin bir kısmını duâ, sadaka ve
benzeri iyiliklerle siier, diğerlerini yerinde bırakır, demektir.
Ehl-i Sünnete göre
ise, kaderler önceden tesbit edilip ana kitaba yazılmış ve kalemin mürekkebi
kurumuştur. Bu durumda bazı şeylerin silinmesi nasıl mümkün olur? İlim
adamlarından çoğu buna şu cevabı vermişlerdir: Silinen de, sabit kalan da
önceden bilinip ona göre yazılmıştır.
Âyeti bir de tekvîn ve
teşri' açısından yorumlayanlar olmuştur. Gerçi yukarıdaki nakillerde teşri'le
ilgili bazı görüşlere yer verdikse de yeterli değildir, biraz daha açıklamakta
fayda vardır:
Tekvînî yönden:
— Vücudumuzdaki hücrelerden günde
milyonlarcasının ölmesi ve yerlerine yeni hücrelerin sevkedilmesi,
— Bir kara parçasının kayması sonucu yerinde su
çıkması,
— Toprak aşınması, kapalı denizlere
dökülen nehirlerin sürükleyip getirdikleriyle düz ovaların
meydana gelmesi,
— Bir milletin yıkılıp yok olması, yerine başka
bir milletin geçmesi, ülkelerin el değiştirmesi,
— Yanardağların harekete geçmesi ve böylece
bazı yerlerin silinmesi,
— Kasırga, tayfun ve benzeri afetlerin
gelmesiyle bazı köy ve kasabaların yıkılıp silinmesi gibi fizik âleminde
meydana gelen olaylar bu cümledendir.
Teşri'î yönden :
— İlk indirilen sahifelerin, kitaplarla
kaldırılması; Kur'ân'ın inmesiyle ae diğer kutsal kitapların hükümlerinin
kaldırılması,
— Kur'ân'daki bir hükmün, diğer yeni bir
hükümle kaldırılması, bu cümledendir.
Şimdi bir de bu hassas
konuyu, keşif ve müşahedeleriyle ün yapmış Büyük Veli Şeyh Abdülaziz Dabbağ'in
verdiği oevabı ve Şeyh Muhyiddin Arabi'nin yorumunu naklederek açıklayalım.-
Ahmed b. Mübarek diyor
ki:
«Şeyhim Abdülaziz
Debbağ Hazretlerinden, «Allah dilediğini siler, dilediğini isbat eder (yerinde
sabit bırakır)» mealindeki âyetin mânasını sordum. Tefsir âlimleri bu âyet
üzerinde görüş ayrılığı izhar etmişlerdir. Onların dediklerinin bir kısmını
şeyhime naklettim. Allah kendisinden razı olsun, şöyle buyurdu : Ben bu âyeti
size ancak Peygamber (A.S.) Efendi-miz'den işittiğim şekilde tefsir edeceğim.
Dün Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bize bu âyetin tefsirini (mâna âleminde) şöyle
yaptı: «Kâinatla ilgili durumlarda kulların hatırlarına gelen şeyler
genellikle iki kısma ayrılır: Bir kısmı olagelmez. Buna «Allah dilediğini
siler..» âyetiyle işaret edilmiştir. Bir kısmı da olagelir. Buna da «dilediğini
sabit kılıp bırakır» âyetiyle işaret edilmiştir. Şöyle ki:
Gelecekteki durumlarla
bağlantılı olan hatıralar, -yağmur yağması, birinin seferden gelmesi ve yeni
bir olayın meydana çıkması gibi- bunlardan bir kısmı silinenleridir ki
olagelmez. Bir kısmı da cevapsız kalmayanlarıdır ki, bunlar silinmez sabit kalır.
Çünkü ana kitap O'nun yanındadır. Ana kitaptan maksat, Allah'ın hiç
kaybolmayan, silinmeyen v^k olmayan öncesiz ilmidir.»
İşte Resûlüllah (A.S.)
Efendimiz bu âyeti bize böyle tefsir etti, buna tamamen güven ve başkasından
işittiğini kafandan at..» [128]
Şeyh Muhyiddin Arabi
diyor ki:
«Allah yanında iki
ayrı Levh vardtr. Biri «Levh-i Mahfûz»dur ki, oraya yazılanlar artık
silinmezler. Zaten «mahfuz» sözünün kullanılması, silinmekten korunmuş
olduğunu ifade eder. Diğeri ise, «Levh-i Mahv ve'l-İsbat» tır. Resûlüllah
(A.S.) Efendimizin, «Mi'rac gecesi göklere çıktığımda kalemlerin gıcırtı
seslerini işittim!» buyurması, bu ikinci Levh ile ilgilidir. Peygamberlere
indirilen sahifeler, kitaplar ve şeriatlar bu ikinci Levh'ten inmiştir. Onun
için şeriatlere nesih girer; biri gelir de diğerinin ya kısmen, ya da tamamen
hükmünü kaldırır.» [129]
«Onlara va'dettiğimiz
azabın ya bir kısmını sana gösteririz, ya da (göstermeden) senin ruhunu tutup
alırız..»
Mekke müşriklerine
va'dedilen azabı, Allah (C.C) Bedir ve Uhud savaşlarıyla ve sonra da Mekke'nin
fethiyle Peygamberine göstermiştir. Zira âyetin açık delâletinden gelecek
azabın yakın olduğu, Peygamber (A.S.) Efendimizin de görevinin tamamlanmak
üzere bulunduğu anlaşılıyordu. Nitekim bu âyet indiği zaman ashab-ı kiramdan
bir kısmı hem sevinmiş, hem de üzülmüşlerdi. Ancak âyetin asıl delâlet ettiği
mana daha başkadır. O da şöyledir; Mekkeli müşriklere yakın gelecekte mutlaka
bir azap inecektir. Sen ya bu azabı görebileceksin, ya da ömrün vefa etmeyip
görmeyeceksin. Aslında sen görevini yerine getirmiş bulunuyorsun. Gerisi bütünüyle
Allah'a aittir, seni fazla ilgilendirmez. Hem sen Allah'ın va'dinin mutlaka
gerçekleşeceğine de inanırsın. O bakımdan görmenle görmemen fazla bir şey ifade
etmez.
Nitekim âyetin son
kısmında bu hususa işaret edilerek, «Sana düşen ancak tebliğdir. Bize de hesap
görmek düşer.» [130]
Tek başına ortaya
çıkıp Arap Yanmadası'nı karşısına alan Hz. Mu-hammed (A.S.)ın şüphesiz ki,
Allah'tan başka gönülden dostu ve yardımcısı pek yoktu. Ama aradan çeyrek asır
geçmeden kurduğu büyük İslâm Devleti'nin temelini en sağlam şekilde attı ve
dört yandan inkarcıları çevirerek her geçen gün yeryüzünü onlara daralttı. O
kadar ki, yeryüzü dört yanından makasla kesiliyor ve müşriklerin hareket
alanları daraltılıyordu. Bu her yönüyle İslâm'ın başarıya ulaştığını
simgeliyor, risâleti, tebliğin hedefine ulaştığını müjdeliyordu.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu
mutlu olay şöyle tasvîr edilmektedir: «Yeryüzünü çevresinden eksilttiğimizi
görmediler mi? Allah hep hükmeder. O'nun hükmünü takip ve reddedecek, kazasını
bozacak yoktur. O, hesabı çabuk görendir.»
Bir zamanlar müşrikler
Mekke ve çevresini Müslümanlara daraltarak onlara kan kusturmuşlardı. Cenâb-ı
Hak bu haksızlığın cezasını kendi cinsinden vererek, çok geçmeden durum
tersine çevrildi; bu defa Arap Yarımadası müşriklere daraltıldı. Kur'ân'da
Allah'ın mü'minlerden yana bu açık tecellisi şu âyetle şöyle belirtilir: «Onlardan
öncekiler de düzen ve tuzak kurdular; sonunda bütün düzen ve tuzakların
(cezasını vermek) Allah'a aittir..»
Böylece Resûlüllah
(A.S.) Efendimiz tebliğ ve irşat görevini kusursuz
yerine getirince,
Allah da kendine düşeni yaptı. Müşriklerin bütün hile ve tuzaklarını başlarına
geçirdi, ayaklarına doladı. Düne kadar alaya atıp yurtlarından sürüp
çıkardıkları Hz. Muhammed'in (A.S.) önünde bugün başlarını yere eğip affına
sığınmaları, ilâhî inayetin haktan yana nasıl tecelli ettiğinin en güzel
örneklerinden biri değil midir? [131]
«Yeryüzünü çevresinden
eksilttiğimizi görmediler mi?..»
İlgili âyet bir yandan
yeryüzünün müşriklere iyice daraltıldığını belirtirken, diğer yandan ilim
adamlarına ipucu ve temel bilgi olacak ilmî bir hakikatten haber veriyor; o da
yerkürenin kutuplardan basık olması konusudur. Bilindiği gibi. Dünya şekli
itibariyle küreye çok yaklaşu. Kutuplarda basık, ekvatorda şişkindir.
Bunun da, hem gece ile
gündüzün ve mevsimlerin oluşmasında, hem de kuzey yarımküre ile güney
yarımkürenin güneş ışınlarından düzenli yararlanmasında olumlu tesirleri söz
konusudur.
Önbeş asır önce dünya
coğrafyası üzerinde henüz bilimsel bir araştırma yapılmadığı tarihî bir gerçek
iken ve dünya'nın bir küre biçiminde boşlukta belli bir yörüngede hareket
ettiği bilinmezken, Kur'ân'da Dünya'nın kutuplarda basık olduğundan söz
edilmesi, onun ilâhî kaynaktan indirildiğinin bir başka delili değil midir? [132]
«İnkâr edenler: Sen
Peygamber değilsin, derler. De ki: Benimle sizin aramızda şahit olarak Allah ve
bir de yanlarında kitap bilgisi bulunanlar yeter.»
Güneşi balçıkla
sıvamak mümkün müdür? Hz. Muhammed'in (A.S.) getirdiği hakikatler, koyduğu
esaslar, gerçekleştirdiği mükemmel düzen ve başardığı inkılâp tarihin akışını
değiştirmiş, cehalet uykusunda asırlardır ömür tüketen kabile ve milletlerin
uyanıp silkinmelerini sağlamış, inşana insanlığının mana ve hikmetini öğretmiş,
ilme kapı açmak suretiyle dünyaya yepyeni bir hareket ruh ve enerjisi
getirmiş; zulmün karanlığında bo-caiayan milletlere gerçek medeniyetin ışığını
sunmuş ve Kur'ân'da yer alan bilimsel anlamdaki ana fikirlerle, temel
bilgilerle ilim adamlarına hareket noktalarını belirlemiştir. O'nun peygamberliğine,
büyüklüğüne, insanlıktan yana eşsiz hizmetlerine bunca delil ve belge yetmez
mi? İlim O'nun getirdiği hakikatleri doğrulamakta; ilim adamlarından insaflı ve
gerçekçi olanlar, O'nun mânevi huzurunda saygı duymaktadırlar. O bakımdan Allah
indirdiği kitap ile O'nun peygamberliğine şahit bulunmaktadır. Gerek kutsal
kitapları, gerekse diğer ilmî eserleri ve Hz. Muhammed'in (A.S.) hayatını
okuyan ilim adamları O'nu tasdîk etmektedirler. Buna bir misal vermemiz
gerekirse, ünlü Fransız tarihçisi ve şâiri Lamartine'i gösterebiliriz. Onun Hz.
Muhammed (A.S.) hakkındaki şu takdirkâr sözleri şahitlerden sadece biri olarak
tarihe geçmiştir:
«Dünyada hiçbir insan
ister kendi irâdesini kullanarak, ister kullanmadan bu kadar yüksek bir gayeye
nefsini vakfetmiş değildir. Yaratılan ile yaratan arasına sokulmuş olan bâtıl
inançları yıkmak, Allah'ı insana ve insanı Allah'a kavuşturmak, putperestlerin
kendi elleriyle şekillendirdikleri maddî ilâhlar karşısında rasyonel ve kutsal
ilâhlık düşüncesini yeniden canlandırmaktan ibaret olan bu gaye elbetteki cok
yüksektir. Çünkü insan gücünün üstündedir. Dünyada hiçbir insan bu kadar büyük
ve devamlılık arzeden bir inkılâbı tamamlamış değildir. Müslümanlık ortaya çıkışından
iki asır sonra sulh yolu ile ve bazan da silah kuvvetiyle Arabistan'ın
tamamını kontrolü altına almakla kalmamış, üc kıta üzerinde hakimiyet
kurmuştur. İran'ı, Horasan'ı, Hazer'i, Batı Hindistan'ı, Suriye'yi, Mısır'ı,
Habeşistan'ı, Kuzey Afrika'nın bilinen bütün topraklarını, Akdeniz'in birçok adalarını,
İspanya'yı ve Gal diyarının bir kısmını fethetmiş bulunuyordu.
Eğer başarılan işin
büyüklüğü, kullanılan vasıtanın küçüklüğü ve elde edilen neticenin genişliği
insan dehasının üç ölçüsü ise, modern tarihin hangi siyasi şahsiyeti
Muhammed'le (A.S.) mukayese edilebilir Tarihin en ünlü şahsiyetleri ya
kılıçları, ya kanunları, ya da imparatorlukları ile şöhret kazanmışlardır.
Eğer bir şey kurmuşlarsa, kurdukları şey mutlaka maddî olmuş ve ekseriya
kendilerinden önce yıkılıp gitmiştir. Hz. Muhammed (A.S.) ise, yerleşilen
dünyanın üçte biri üzerinde orduları, kanunları, imparatorlukları, milletleri,
hanedanları ve. yüz milyonlarca insanı harekete geçirmiştir. Bundan başka
fikirleri, inançları, ruhları da harekete geçirmeyi ihmal etmemiştir. Her
harfi bir kanun haline gelmiş olan kutsal bir kitap üzerine çeşitli ırklara
mensup ve çeşitli dilleri konuşan milletlerden oluşan ruhanî bir milliyet
kurmuştur. Şüphesiz ki, Müslümanlık milliyetçiliği için
tesbit etmiş olduğu
hâkim karakter, sahte ilâhlara'karşı duyulan kin ve bir olup maddî oimayan
hakiki Allah'a karşı beslenilen sınırsız sevgi ve bağlılıktır.
Filozof, hatip, kanun
koyucusu, savaşçı, fikirler fâtihi, rasyonel bir akidenin, tasvirsiz bir dinin
mimarı, dünyq üzerinde yirmi kadar imparatorluğun ve onların hepsine hâkim
olan bir tek mânevi imparatorluğun kurucusu..
İşte Hz. Muhammed
(A.S.) budur! İnsanların büyüklüğünü ne ile ölçerlerse ölçsünler, dünyada
hiçbir insan Ondan büyük olamamıştır.» [133]
Şüphesiz ki,
Müslümanlığı bütün özellikleriyle anlayabilmek için Hz. Muhammed'in (A.S.)
yüksek şahsiyetini göz önüne almakla beraber, İslâm dininde Peygamber'in (A.S.)
şahsına ayrılan oidukca mütevazi yeri de dikkatten kaçırmamak gerekir.
Diğer bir misali ise,
tarihin gerilerine uzanarak vermek istiyoruz: Re-sûlüllah (A.S.) Efendimiz
risalet göreviyle sahneye çıkınca, o tarihlerde Tevrat ve İncil'i dikkatle
okuyup ciddi çalışmalar yapan ünlü Arap bilgini Varaka b. Nevfel, Abdullah b.
Selâm Onu tasdîk etmekte asla tereddüt göstermediler.
Çağımızda da Batılı
bazı ünlü ilim adamlarının son birkaç yıl içinde İslâmiyeti seçmeleri de
yeterli delillerden biri sayılabilir.
Görülüyor ki, Kur'ân,
Hz. Muhammed'in (A.S.) hak nebî olduğunu iyice anlayabilmek için önce ilim
sahibi oimayı, sonra da Tevrat, İnci! ve Kur'ân'ı gözden geçirip mukayese
imkânı sağlamayı tavsiye etmektedir. Nitekim Paris Tıp Akademisi üyelerinden
Dr. Maurice BUCAILLE, 1976'da yayınladığı Tevrat, İnciller ve Kur'ân adlı
eserinde ciddi bir mukayese yaparak Kur'ân'ın her kelimesinin ilâhî olduğunu
bilimsel açıdan isbat etme basîretini ortaya koymuştur.
Bu üç kutsal kitabı
okumayanlar, ne kadar bilgin geçinirlerse geçinsinler, ne Kur'ân, ne de Hz.
Muhammed (A.S.) hakkında sağlıklı bir görüş ortaya koyamazlar. Gazete
sütunlarından aldıkları basit bilgilerle Hz. Muhammed (A.S.), Kur'ân ve
İslâmiyet hakkında rastgele söz söyleyip ahkâm kesmeğe kalkışmaları ayrı bir
cehaletin, derin bir gafletin neticesi değil de nedir?
Gerçek dışı konuşup
ortaya iddia atmakta mahir olanlar, hakikatleri araştırıp bulma sanatını pek
öğrenemezler. Hissinin esiri olup aklını, idrâkini hakkı bulup çıkarmada
kullanmaya alışmayanlar, hayatları boyunca hakka ve hakikate sırt çevirme
inatlarını yenemezler. Allah'ın hidâyet verdikleri müstesna..
Ra'd Sûresinin tefsiri
burada biterken, bizi muvaffak kılan Yüce Rab-bımıza hamd; bize manevî ışık ve
rehber olan Resûlüllah (A.S.) Efendimize salât-ü selâmlar olsun,.
Rabbım vaki
kusurlarımızı iyi niyetimize, samimi duygularımıza bağışlasın. Âmin. [134]
[1] Tefsîr-i Kurtubî:
9/287
[2] Lübabu't-te'vîl;
3/48
[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3018.
[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3018-3019.
[5] Lübabu't-te'vîl:
3/48 - Tefsîr-i Kurtubt: 9/278
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3020.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3020-3022.
[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3022.
[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3023-3024.
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3024-3025.
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3025.
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3026.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3026-3027.
[13] Saffat Sûresi: 22
[14] Hicr
» : 88
[15] Zâriyat Sûresi: 49
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3027-3028.
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3029.
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3029-3030.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3030.
[20] Buharî/enbiyâ : 8, 48- Tirmizî/tefsîr: 80-
Nesâî/cenâiz: 118, 119. İbn Mâ-ce/zühd:
33- Dâremî/rikak: 80, 82-
Ahmed: 1/220, 223, 229, 235, 253, 398-
6/55
[21] Buharî/enbiyâ: 8, 48- Tirmizî/tefsîr: 80- Nesâî/cenâiz:
118, 119. tbn Mâ-ce/zühd: 33-
Dâremî/rikak: 80, 82- Ahmed: 1/220, 223, 229, 235, 253, 398- 6/55
[22] Taberânî el-Evsat'ta :
Ümmü Seleme (R.A.)dan
[23] Tirmizî: Hadistin hasenün - Ahmed: 4/447- 5/3
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3032.
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3033.
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3034.
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3034-3035.
[27] Kehf Sûresi:
110
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3035-3036.
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3036.
[29] Buharı/enbiyâ:
1, bed-i halk: 6, kader: 1, tevhîd:
28- Müslim/kader: 1- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Tirmizî/kader: 4- îbn
Mâce/mukaddeme: 16
[30] Buharî/enbiya: 1, bed-i halk: 6r kader: 1, tevhîd: 28-
Müslim/kader: 1-Ebû Dâvud/sünnet: 16-
Tirmizî/kader: 4- Îbn Mâce/mukaddeme: 16
[31] Buharl/tefsîr:
1/6 - 2/31 - Ahmed: 2/122
[32] Ahmed: 1/445
[33] Buharî/mevakiyt: 16, tevhîd: 23, 33- Müslim/mesacid:
21- Nesâî/salât: 21- Taberânî/sefer: 82-
Ahmed: 2/258, 312, 486
[34] İbn Ebî Şeybe: Hz. Ali (R.A.)den - İbn Kesîr : 2/504
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3038-3039.
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3039-3040.
[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3040.
[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3040-3041.
[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3041-3042.
[39] Samuel - Vazife : 1969/tstanbul
[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3042-3043.
[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3043-3044.
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3044.
[43] Esbab-ı Nüzul Îİ-Nlsaburl - Tefsîr-i îbn Kesir
[44] Esbab-ı Nüzul - Tefsîr-i Kurtubl - Tefsîr-i Alûsl
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3046.
[45] Tirmizî/daavat:
49
[46] Taberânî/kelâm :
26
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3047.
[47] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3047-3049.
[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3049-3050.
[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3050.
[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3050-3052.
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3052.
[52] Buharı/ilim : 20- Müslim/fezâü : 15- Ahmed: 4/399
[53] Buharî/enbiyâ: 40, rikak : 26- Müslim/fezâil: 17, 18, 19- Tirmizî/edeb: 28- Ahmed: 2/244,
312 - 3/392
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3054.
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3055.
[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3055-3056.
[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3056-3057.
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3057-3058.
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3058-3059.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3059-3060.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3060.
[61] Lübabu't-te'vîl
[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3062.
[63] Müslim/birr:
17- Ahmed: 2/163, 190, 193. 209
[64] Buharî/edeb:
12, büyü': 13- Müslim/birr: 20, 21- Ahmed: 3/156,
247, 266 - 5/279
[65] Müslim/birr: 18, 19- Ahmed: 2/484- 3/14, 83- 4/399
[66] Tirmizî/birr; 49- Ahmed: 3/374
[67] Müsned-i Ahmed- Taberânî: Abdullah b. Amr (R.A.)
[68] Tefsîr-i İbn Kesîr : 2/511
Celal Yıldırım, İlmin
Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3062-3063.
[69] Bernaba İncil'i
75/12-14
[70] >
>81/5
[71]>
» 106/1
[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3063-3066.
[73] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3067.
[74] Buharî/şehadat: 28- Müslim/iman: 107, 109-
Tirmizî/iman: 14
[75] Müslim/cennet: 55
[76] Ahmed:
3/71, 155-5/248, 257,
264
[77] Buharî/bed-i halk : 8, tefsir: 56, rikak: 51-
Müslim/cennet: 6, 8- Tirmi-zî/cennet; 1, 9, tefsîr: 56- tbn Mâce/zühd: 39-
Dâremî/rikak: 114- Ahmed: 2/257, 401, 418, 438, 452, 455, 462, 482- 3/110, 135,
164, 185, 207, 234-4/14
[78] Buharı/enbiyâ:
3, 9- tefsîr:
17- Müslim/iman: .327, birr:
55- Tirmizİ/ kıyamet: 10, 8, cennet: 20- Ahmed; 1/4- 2/318. 435- 3/16- 4/407
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3068-3069.
[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3069-3070.
[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3070-3071.
[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3071-3072.
[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3072.
[83] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3073.
[84] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3073-3074.
[85] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3074.
[86] Lübabu't-te'vîl - îbn Kesîr - Kurtubî
[87] Tefsîr-i Kurtubî:
9/318
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3076.
[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3076-3078.
[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3078-3079.
[90] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3079.
[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3079.
[92] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3080.
[93] Enfâl Süresi: 60
[94] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3081-3082.
[95] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3082-3083.
[96] Lübabu't-te'vîl - Tefsîr-i îbn Kesîr
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3084.
[97] Buharî/tefsîr:
5/11- Müslim/birr: 62- Îbn
Mâce/menakıb: 56- Ahmed: 4/14, 15
[98] Ebû Dâvud/talâk:
27- Ahmed: 1/238,
239, 310- 2/19,
42- Müslim/liân: 4-
Tİrmizî/talâk; 22, tefsîr: 24- Nesâî/talâk: 41- Dâremî/nikâh: 39
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3084.
[99] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3084-3085.
[100] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3085.
[101] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3086.
[102] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3086-3087.
[103] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3087.
[104] Buharı/ezan: 91, küsûf: 9, nikâh: 88- Müslim/küsûf
: 17- Nesâ-î/küsûf: 17-
Taberânî/küsûf: 2- Ahmed: 1/289, 358
[105] Taberânî: Sevbân (R.A.)den
[106] Buharî/bed-i halk :
8, enbiyâ: 1-
Müslim/cennet: 15, 19- Tirmizî/cen-net: 7- İbn Mâce/zühd: 39- Dâremî/rikak: 104- Ahmed:
2/232, 253, 384, -3/316, 349, 364, 384
[107] Buharî/bed-i halk : 8, .tefsir: 56, rikak: 51- Müslim/cennet:
6, 8- Tirmi-zî/cennet: 1, tefsir: 56- İbn Mâce/zühd: 99- Daremî/rikak: 114- Ahmed:
2/257, 404, 438-3/110, 135, 164,
183, 207, 234
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3089.
[108] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3089-3090.
[109] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3091.
[110] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3091-3092.
[111] Bilgi için bak : Nahl: 102- Şuârâ : 195- Yusuf: 2-
Tâhâ: 113- Zümer: 28-Pussilet: 3- Şûra: 7- Zuhruf : 3- Ahkaf : 12. âyetlerin
tefsîri
[112] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3092-3094.
[113] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3094-3095.
[114] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3095.
[115] Esbab-i Nüzul - Tefsîr-i Kurtubî - Tefsîr-i Alüsl
[116] Esbab-ı Nüzul - Lübabu't-te'vîl
[117] Buharî/tevhîd:
28, enbiya : 1, bed-i halk
: 6-
Müslim/kader: 16- Tir-mizî/Kader: 4- İbn Mâce/mukaddeme: 10
[118] Lübabu't-te'vîl
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3097-3098.
[119] > »
[120] Müslim/kader :
3
[121] Buhari/nikâh :
1- Müslim/nikâh: 5- Nesâî/nikâh: 4- Dâremî/nikâh: 3-Ahmed: 2/158- 3/241, 259, 285- 5/409
[122] Ahmed: 2/18-
4/4 -5/40, 140
[123] Tirmizî/kader: 6- İbn Mâce/mukaddeme: 10, fiten:
22- Ahemd: - 5/277, 280, 282
[124] îbn Cerîr et-Taberî- Tefsîr-i Kurtubî: Sevban
(R.A.)dan
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3098-3099.
[125] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3099-3100.
[126] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3100.
[127] Lübabü't-te'vîl Fi-maani't-Tenzîl : 3/66
[128] el-îbriz Tereemesi/Celâl YILDIRIM: 1/463, 464
[129] el-Fütuhatü'l-Mekkiyye : 3/61
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3100-3103.
[130] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3103-3104.
[131] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3104-3105.
[132] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3105.
[133] Lamartine : Histoire de la Turquie, Paris/1854
[134] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
Anadolu Yayınları: 6/3105-3108.