Hicr Suresi
Doksandokuz âyettir. 87.Ayeti Medinede diğerleri Mekkede nazil olmuştur.
Hicr, Medine ile Şam
arasında bulunan kayalık bir arazinin adıdır. Salih Aleyhisselam, burada
yaşayan bir kavme Peygamber olarak gönderilmiştir. Bu kavim, kayaları oymak
suretiyle sağlm evler yapıyor ve kendilerini bu evlerde daha emniyette
hissediyorlardı.
Fakat Salih
aleyhisselamın getirdiği, Kayadan çıkan "Deve" mucizesine
inanmadılar, Ona dokunmaları ve rahatsız etmeleri bile yasaklandığı halde
Deveyi kestiler ve sonunda Allah tealanın gönderdiği korkunç bir çığlıkla yok
olup gittiler.
İşte bu Surede bu
kavim ve onların başına gelen bu korkunç olay da kısaca anlatılmakta ve Sure
adını buradan almaktadır.
Sure-i Celile,
kâfirlere ihtar ile başlıyor. "Kâfirler kıyamet günü "Keşke Müslüman
olsaydık" temennisinde bulunurlar[1]
"Ey Peygamber, onları kendi hallerine bırak. Yesinler, eğlensinler, boş
umutlan onları oyalayıp dursun. Onlar yakında bileceklerdir. [2]
Duyuruluyor. Surede, kâfirlerin,
bu dünyada yeyip içip eğlenmelerinin, sonunda kendilerine pişmanlıktan başka
birşey getirmeyeceği beyan edildikten sonra, her ümmetin bir ecelinin bulunduğu
ve bu ecel sonunda yok olup gidecekleri şöyle anlatılıyor: "Biz, hiçbir
ülkeyi helak etmedik ki, onun, takdir edilen belirli bir zamanı olmasın. [3]Hiçbir
ümmet, ecelini ne öne alabilir ne de erteleyebilir. [4]
Sure-i Celilede daha
sonra, müşriklerin, Peygamber efendimize inanmayıp ona sataşmaları, onunla alay
ederek ona: "Ey kendisine Öğüt verici bir kitap indirilen, şüphesiz ki sen delisin. [5]
demeleri üzerine Allah teala o öğüdü yani Kur'ara, kendisinin indirdiğini
açıklayarak "Kur'anı biz indirdik biz. Onun koruyucusu da şüphesiz ki
biziz. [6]
buyuruyor. Ve daha önce gelmiş olan Peygamberlerin de ümmetleri tarafından
yalanlandıklarını beyan ile Peygamber efendimizi teselli ediyor.
Sure-i Celilede,
yeryüzünün, Allah teala tarafından bir nimet olmak üzere, insanların yaşamasına
elverişli bir biçimde yaratıldığı, rüzgâr, yağmur, bulutlar ve benzeri tabiat
olaylarının, insanların menfaatleri için takdir ve tayin edildiği açıklanıyor.
Hz.Ademin topraktan,
Cinlerin ise ateşten yaratıldıkları açıklanıyor. Allah tealanın emri üzerine Meleklerin
Ademe secde ettikleri, İblisin ise,. kendisini Ademden üstün görüp secde emrine
uymayarak. Allaha âsi olduğu beyan ediliyor.
Sure-i Celile, daha
sonra, Lût kavmini helak etmeye gelen Meleklerin, Hz.İbrahime misafir
oluşlarını ve bu arada, karısının ve kendisinin yaşlılığına rağmen, onlara,
Allah tealanın, Salih bir evlat vereceğini müjdelediklerini beyan ediyor.
Bundan sonra Lût
aleyhisselama gelen Meleklerin, ona, kavmini helak etmeye geldiklerini
söyledikleri, kendisini ve ailesini alarak arkasına bakmadan ,orayı
terketmesini istedikleri açıklanıyor.
Daha sonra, Lût
kavminin bir şafak vakti, korkunç bir çığlık ile yok , edilişi, memleketlerinin
üstünün altına gelişi beyan ediliyor ve bütün bu olaylardan ibret alınması
gerektiğine dikkat çekiliyor.[7]
Rahman ve Rahim olan
Allanın adıyla.
1- Elif,
Lâm, Râ. Bunlar, kitabın ve apaçık Kur'amn âyetleridir.
Taberiye göre bu
âyetin izahı şöyledir: "Bu âyetler, Kur'andan önceki Tevrat ve İncil gibi
kitapların ve apaçık Kur'anm âyetleridir." Katade ve Mücahid de bu izah
şeklini benimsemektedirler.
Diğer bir kısım
Müfessirler ise bu âyeti şöyle izah etmişlerdir: "Ey Muhammed, bu âyetler,
sana indirmeyi vaadettiğimiz kitabın, yani Kur'amn apaçık âyetleridir." [8]
2- KafirIer,kıyamet
günü:"Keşke Müslüman olsaydik."temennisinde bulunurlar.
Abdullah b.Abbas ,bu
âyetin izahında diyor ki:"KafirIer.kıyamet günün-de.AHahi birleyip
Müslüman olan kimselerden olmayı temenni edeceklerdir. Zira Müslümanlardan
bazı günahkârlar.günahlan yüzünden cehenneme girecek-ler.Müşrikler
onlara:" Ali ahtan başka ilah yoktur."demenizin ne faydası oldu ki?
İşte siz de bizimle birlikte cehennemdesiniz."diyeceklerdir. Fakat Allah
teala onların bu sözlerine gazaplanarak,günahkâr müminleri cehennemden
çıkaracak ve işte o zaman kâfırler:"keşke biz de dünyadayken Müslüman
olsaydık."teme-nisinde bulunucakl ardır. [9]
3- Ey
Peygamber, onları kendi hallerine bırak. Yesinler, eğlensinler. Boş umutları
onları oyalayıp dursun. Onlar, yakında bileceklerdir.
Ey Muhammed, bırak o
kâfirleri, dünyada yeyip içsinler Zevk ve arzularıyla eğlenip dursunlar. Boş
ümitler onları oyalasın da, fbedı hayatıan için hiçbir hazırlık yapmasınlar.
Yakında onlar, dünyada şeheVı juzulannm ve maddî lezzetlerin mahkumu olmanın
neticesinin ne olduğunu çok ıyı anlayacaklardır.
Allah teala bu âyette,
kâfirleri tehdit etmektedir. Kur'an-ı Kerimde bu hususta başka âyetler de"
bulunmakta ve onlarda da şöyle buyurulmaktadır: "Müşrikler, insanları
Allanın yolundan saptırmak için, Allaha ortaklar koştular. Ey Peygamber, onlara
şöyle de: "Yaşayın bakalım. En son varacağınız yer, ateştir. [10]
"Ey kâfirler, dünyada az bir zaman, yeyin ve eğlenin bakalım. Şüphesiz
siz, suçlularsınız." "O gün, yalanlayanların vay haline[11]
4- Biz,
hiçbir ülkeyi helak etmedik ki, onun, takdir edilen belirli bir zamanı olmasın.
Allah teala bu âyet-i
Kerimede, helak ettiği ülkelerin halkı için, tayin ettiği bir süre bulunduğunu,
bu süre dolmadan önce onlan helak etmeyeceğini, bu sebeple kâfirlerin,
kendilerine mühlet verilmesine aldanarak şımarmamalan gerektiğini beyan
etmektedir. [12]
5- Hiçbir
ümmet, ecelini ne öne alabilir ne de erteleyebilir.
Allah teala bu âyet-i
Kerimede, hiçbir ümmetin, helak edilme zamanı gelmeden önce helak
edilmeyeceğini, helak edilme vakti gelince de asla ertelenmeyeceğini beyan
etmektedir.
Bu husuta diğer
âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "De ki: "Allahm dilediğinin
dışında, benim, kendime ne bir zarar ne de bir fayda sağlamaya gücüm yeter. Her
Ümmetin bir eceli vardı. Ecelleri geldiğinde onu ne bir an geciktirebilirler,
ne de öne alabilirler. [13]
"Eğer Allah,
insanları, zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı
bırakmazdı. Fakat Allah onlan, belli bir vakte kadar erteler. Vâdeleri
geldiğinde, onu ne bir an erteleyebilirler ne de bir an öne alabilirler[14]
6- Müşrikler, Peygambere şöyle dediler: "Ey,
kendisine öğüt verici bir kitap indirilen, şüphesiz ki sen, delisin."
Allah teala, müşrik ve
kâfirleri, akıbetlerinin kötü olacağı hususunda uyardıktan sonra, bunların,
Peygambere karşı nasıl iftira ve ithamlarda bulunduklarım bizlere bildirerek
buyuruyor ki: "Kâfirler, Peygamberle alay ederek ona şöyle dediler:
"Ey, kendisine, Allahtan kitap indiğini iddia eden kişi, şüphesiz ki sen,
bize yaptığın davetle deli olduğunu gösteriyorsun." [15]
7- Eğer
doğru söyleycnlerdcnsen, bize Melekleri getirsenc.
O müşrikler, sözlerine
devamla: "Ey Peygamber, şayet sen, Allah tarafından bize gönderilmiş bir
Peygamber olduğun iddianda doğru isen, bize, senin doğruluğuna şahitlik edecek
bir Melek getirsene." dediler. [16]
8- Biz,
Melekleri ancak hak ile göndeririz. O takdirde kâfirlere hiç aman verilmez,
Alah teala da,
Peygamberden, doğru söylediğine şahitlik edecek bir Melek getirmesini isteyen
kâfirlere cevaben buyuruyor ki: "Biz Melekleri ancak Peygamberlere,
Peygamberlik getirmek, azabı hak edenlere cezasını uygulamak gibi önemli
vazifelerle göndeririz. Şayet biz Melekleri, onların istedikklerine göre
gönderirsek ve onlar da buna rağmen inkârlarına devam ederlerse artık o andan
sonra onlara hiç mühlet vermeyiz. Geçmiş ümmetlere yaptığımız gibi onlan da
derhal cezalandmnz." [17]
9- Şüphesiz
ki zikri (Kur'anı) biz indirdik biz. Onun koruyucusu da şüphesiz ki biziz.
Allah teala bu âyet-i
Kerimede, Peygamberle alay ederek ona: "Ey kendisine öğüt verici bir kitap
indirilen kimse, şüphesiz ki sen, delisin." diyen kâfirlere cevaben
buyuruyor ki: "Ey kâfirler, o Öğüt veren kitabı biz indirdik biz. Onu
olduğu gibi muhafaza edecek olan da biziz. Ona ne birşey ilave edilebilir ne de
ondan birşey eksiltilebilir. O, değiştirilemez."
Kur'an-i Kerim, Allah
tealanin kelamı olması hasebiyle, mânâsı ve ifadre şekilleri bakımından da
mucizedir. Herhangi bir insan sözüne benzememektedir. Bu itibarla ona bir insan
sözünü karıştırmak veya onun herhangi bir kısmını değiştirmek imkânsızdır.
Böyle.birşey yapıldığında durum hemen ve çok açık bir şekilde anlaşılır.
Diğer taraftan Allah
teala birçok kullarını Kur'ana hizmetçi kılmış, onu tam olarak ezberlemelerini
nasibetmiştir. Öyleki, dünyanın bir ucunda bulunan bir Hafızın, tek bir
kelimeyi dahi yanlış okuması, diğer ucundaki Hafız tarafından tesbit edilmekte
ve düzeltilmektedir.
Ayrıca Allah tealanın,
mânevi bir güçle Kur'an-ı Kerimi muhafaza ettiği muhakkaktır. Nitekim Kur'an-ı
Kerim, asırlardan beri kitaplarda ve insanların zihninde muhafaza edilmiş,
herhangi bir değişmeye maruz kalmamıştır. [18]
10- Ey
Peygamber, şüphesiz ki senden önceki ümmetlere de Peygamberler gönderdik.
Allah teala bu ve
bundan sonra gelen âyet-i Kerimelerde Resulullahi, kendisini yalanlayan
kâfirlere karşı teselli etmekte ve kâfirlerin, Peygamberleri yalanlamalarının,
devam edegelen kötü huylarından olduğunu bu itibarla onun üzülmemesi
lâzımgeldiğini bildirmektedir. [19]
11- Onlara
hiçbir Peygamber gelmedi ki, onunla alay etmemiş olsunlar.
O kâfirlere, Allahı
birlmeye ve ona itaat etmeye davet eden hiçbir Peygamber gelmedi ki, onlar,
sırf inatları ve gururlarından dolayı o Peygamberlerle alay etmemiş olsunlar. [20]
12-13-
Böylece günahkârların kalbine Kur'anı sokarız. Yine de onlar, Kur'ana iman
etmezler. Halbuki daha öncekilerin neye uğradıkları bellidir.
Taberi bu âyet-i
Kerimeleri şöyle izah etmektedir: "Önceki kâfirlerin kalblerine,
Peygamberleriyle alay etmeyi ve inkâra sapmayı soktuğumuz gibi, ey Muhammed,
senin kavminin suçlularının kalblörine de seninle alay etmeyi veya seni
yalanlamayı yahut Allaha ortak koşmayı ya da iman etmemeyi sokarız da onlar,
Kurana iman etmezler.
Mealde tercih edilen
görüşe göre ise, kâfirlerin kalblerine sokulan, kendilerine tebliğ edilen
Kur'andır. Yani, Kur'an kendilerine tebliğ edilmiş, buna rağmen onlar ondan
faydalanmamışlardır. Zira kalblerin hepsi bir değildir, işledikleri amelleri
yüzünden bazı insanların kalbleri paslanmıştır. Bu sebeple gerçeği kabul
edemezler. [21]
14-15-
Onlara gökten bir kapı açsak, oradan yukarı durmadan çıksalar: "Gözlerimiz
perdelendi. Daha doğrusu büyülendik." derler.
Şayet biz bu
kâfirlere, gökten, yukarı doğru tırmanıp, yarattığımız kâinatın genişliğini ve
mülkümüzün azametini görmeleri için gökten bir kapı açsak ta onlarda oradan
yukan doğru yükselseler, bu defa da: "Gözlerimiz perdelendi. Hatta
büyüledik." derler. Zira onların inkârları katmeri esmiştir. Mucizeler
onlara tesir etmez. Mucizeleri sihir sayarlar.
[22]
16- Şüphesiz
biz, semada burçlar yarattık. Bakıp ibret alanlar için onu süsledik.
Ayet-i Kerimede
zikredilen "Burçlar"dan maksat, göklerdeki gezegenler veya bu
gezegenlerin takip ettikleri yörüngelerdir. Yahut da bu gezegenlerin,
yörüngelerinde hareketlerine devam ettikleri sırada, belli yer ve zamanlarda
almış oldukları konum ve durumlardır. [23]
17-18-
Gökleri, Allahın rahmetinden kovulan bütün Şeytanlardan koruduk. Ancak semadan
kulak hırsızlığı yapanı apaçık bir ateş kovalar.
Bu âyet-i Kerimelerin
tefsirinde şu Hadis-i Şerifler zikredilmiştir: Peygamber efendimiz (s.a.v.)
buyuruyor ki:
"Allah teala
gökte bir emrin yerine getirilmesine hükmettiği zaman Melekler, Allahın
emirlerine boyun eğdiklerini göstererek kanatlarını çırparlar. Allah, düz
kayalar üzerinde hareket eden zincirlerin çıkardığı ses "gibi heybetli bir
ses çıkaran emri Meleklere uygulatır. Meleklerin kalbinden (Bu ilahi emrin
dehşetiyle meydana gelen) korku gidince melekler, (mertebeleri daha yüce olan
diğer meleklere) derler ki: "Rabbiniz ne emretti?" Onlar da cevaben
derler ki: "Hakkı emretti. O, yücedir, büyüktür. "Bu sırada kulak
hırsızı Şeytanlar, yerden göğe kadar birbirlerinin üstünde zincirleme dizilmiş
ve kulak hırsızlığına hazırlanmış bulunurlar. Şeytanlar bu vaziyette iken bazı
kere, Meleklerin konuşmasını işiten en üstteki Şeytana bir ateş parçası
yetişip, altındaki Şeytana o haberi ulaştıramadan o Şeytanı yakar. Bazı kere de
ateş o Şeytanı yakalamadan, haberi bir sonraki Şeytana ulaştırır, o da
altındakine ulaştırır... böylece haber yeryüzüne ulaşır, sihirbazların ve
kâhinlerin ağzına düşer. Onlar da bu haberin yanına yüz yalan katarak insanlara
söylerler. Nihayet o ilahi emir yeryüzünde maydana gelir ve böylece de b
sihirbaz veya kâhinin söylediği doğru çıkmış olur. Onlardan bu haberi işiten
taraftarları da derler ki: "Nasıl, bunlar vaktiyle şöyle şöyle olacak diye
bize haber vermemişler miydi? Gördünüz ya, sihirbazın, gökten işitildiğini
söylediği sözün gerçek olduğu ortaya çıktı." [24]
Abdullah b.Abbas diyor
ki:
"Birgün
Resulullah, sahabileriyle beraber otururken bir yıldız aktı ve ışığı göründü.
Resuluîlah: "Cahiliye döneminde bunu gördüğünüz zaman ne diyordunuz?"
diye sordu. Sahabiler dediler ki: "Biz, "Büyük bir şahsiyet öldü veya
büyük bir şahsiyet doğdu." derdik." Bunun üzerine Resulullah şöyle
buyurdu: "Yıldız, kimsenin ölümü veya doğumu üzerine akıtılmaz. Fakat
güçlü ve yüce olan rabbimiz birşeyin olmasına hükmettiği zaman, arşı sırtında
taşıyan melekler onu teşbih ederler. Sonra onlann altında bulunan gök sakinleri
teşbih ederler. Sonra, onlardan daha aşağıda bulunan varlıklar teşbih ederler.
Teşbih etme nihayet bu semada (Dünya semasında bulunanlara) kadar ulaşır. Sonra
altıncı semada bulunanlar Yedinci semada bulunanlara "Rabbimiz ne
dedi?" diye sorarlar. Yedinci semada bulunanlar onlara rablerinin ne
dediğini haber verirler. Ondan sonra her semadakiler bir üstte bulunandan haber
alır. Böylece o haber dünya semasındakilere kadar ulaşmış olur. Şeytanlar da
kulak hırsızlığı yaparak
bu haberlerden bir kısmını kaparlar. Onu dostlarına ulaştırırlar. O
getirdikleri haber aslında doğrudur. Fakat onlar o haberi değiştirir ve ona
başka şeyler katarlar. [25]
Bu hususta diğer
âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "Biz, dünya semasını, lamba gibi
parlayan yıldızlarla donattık. Onlarla Şeytanların taşlanmasını sağladık.
Ahirette de biz, Şeytanlara, alev alev yanan bir azap "Biz dünyadaki göğü,
bir zinet olan yıldızlarla süsledik." "Biz, o göğü her isyankâr
Şeytandan koruduk." [26]"Böylece
onlar, o yüca topluluğu dinleyemezler. Kovulmak için her taraftan kendilerine
ateş atılır. Kıyamet gününde de onlar için devamlı bir azap vardır."
"Ancak o yüce topluluktan bir söz kapanların da, peşine, herşeyi delip
geçen bir alev takılır.'[27]
19-
Yeryüzünü düzgün bir şekilde yarattık. Oraya sabit dağlar yerletirdik. Orada
herşeyden belli bir ölçüde bitkiler bitirdik.
Yeryüzünü düzgün bir
şekilde yaydık. Oraya, sarsılmasını önlemek için, dağlar yerleştirdik.
Yeryüzünde çeşitli meyve ve sebze gibi bitkileri, ihtiyaca göre belli bir
miktarda ve ölçülü bir şekilde bitirdik. Öyle ki, birinin bitip ortaya çıkması,
diğerinin bitmesine engel olmadığı gibi, bunların herbirini, kendilerinden en
güzel şekilde faydalanılacak biçimde yarattık.
[28]
20-
Yeryüzünde sizlere ve rızıklarını veremediklerinize geçim yolları yarattık.
Biz, sizler için, o
yeryüzünde, hayatınızı devam ettirecek çeşitli geçimlikler yarattık. Sizlerin,
faydalandığınız ve fakat kendilerini zıklandıramadiğınız, kölelerin,
hizmetçilerin ve diğer çeşitli canlı varlıkların da geçimliklerini orada
yarattık
Bu âyet-i Kerime,
Allah tealanın, insanoğluna bahşettiği çeşitli nimetleri ona hatırlatmakta ve
onu, o nimetleri kendisine veren rabbini tanımaya ve ona boyun eğmeye davet
etmektedir. Zira Allah teala insanın kendisini rızıklandırdığı gibi onun,
çeşitli hedeflere varmak için kullandığı vasıtaları da o nzıklandırmaktadır.
İnsan en basit bir'binek hayvanına dahi yem yaratmaktan âcizdir. O halde nasıl
olur da rabbinin nimetlerine nankörlük edebilir? [29]
21- Herşcyin
hazinesi bizim katımızdadır. Biz onlardan ancak belli ölçülerde veririz.
Allah teala bu âyet-i
Kerimede, herşeyin sahibi olduğunu, herşeyin kendisi için kolay olduğunu ve
herşeyin hazinesinin bizzat kendi katında bulunduğunu ve bu eşyaları,
hikmetinin icabettirdiği şekilde kullarına belli bir miktarda gönderdiğini
beyan etmektedir. Allanın, kullarına bu nimetlerinden vermesi, sadece onun bir
lütfudur. Allah, kullan için herhangi birşey yapmak mecburiyetinde değildir. O
halde kullar bu lütuflan bilmeli ve lütufkâr olan rabîerine karşı nimetlerinin
şükrünü eda etmelidirler. [30]
22- Biz,
rüzgârları, aşılayıcı olarak gönderdik. Gökten su indirdik. Onunla sizleri
suladık. Yoksa siz onu birik ti re m ezdiniz.
Ayet-i Kerimede ifade
edilen, rüzgârların aşilayıcılığı hususu, özellikle günümüzde botanik ilminin
elde ettiği sonuçlarla daha' iyi anlaşılır olmuştur. Zira artık bilinmektedir
ki, bitkilerde ve meyvelerde döllenme, rüzgârın tesiriyle meydana gelmektedir.
Erkek organlarda bulunan toz zerrecikleri halindeki tohumlar, rüzgârın
tesiriyle uçuşarak dişi organlara konuyor ve döllenme
meydana geliyor. Bu hadise Cenab-ı Hakkın
takdiri ve emriyle öyle düzenli ve planlı bir şekilde oluyor ki, erkek organdan
kalkan tohum, dişi organa konuyor. Eğer bu olay bir1 .takdirle ve bir ölçü
dahilinde olmasaydı, yani rüzgâr, zamanında ve belli bir Ölçüde esmeseydi
felaketler meydana gelebilir, tohumların, yerlerine konması değir ağaçlar bile
kökünden sökülüp yerle bir olabilirdi. Demek oluyor ki Allah tealanın
takdiriyle olaya bir ölçü hakimdir.
Ayet-i Kerimede işaret
edilen bir diğer husus ta, yağmurun yağması hususudur. Yine bilindiği gibi
bulutlar da rüzgârın tesiriyle yer değiştirerek doyum noktasına ulaşacakları
yerlere geliyorlar ve yağmur yağıyor. Yağan bu yağmurdan meydana gelen sular,
toprak tarafından emiliyor ve depolanıyor. Ve oradan belli bir ölçüde akarak
toprak üstüne çıkıyor ve bundan bütün canlı varlıklar istifade ediyor. İşte
bütün bu olayları programlayıp tertipleyen ilâhi iradedir. Herşey Allah
tealanın takdiriyle meydana gelmektedir. Artık onun bu gibi tükenmez
nimetlerine şükretmek, kulun en başta gelen vazifderindendir. [31]
23- Şüphesiz
ki dirilten de öldüren de biziz. Herşey yok olduktan sonra baki kalan da biziz.
Şüphesiz ki yumurta,
tohum ve benzeri cansız şeylere hayat veren biziz. Bütün canlıları da,
kendileri için takdir edilen vadeleri geldiğinde öldüren de biziz. Herşey yok
olup gittiken sonra geride kalacak olan da sadece biziz.
Bu hususta başka
âyet-i Kerimelerde de şöyle buyurulmaktadır: "Şüphesiz ki güldüren de
ağlatan da o'dur." "Öldüren de dirilten de o'du. [32]Yeryüzünde
bulunan herşey fanidir. Baki olan sadece, azamet ve ikram sahibi rabbindir. [33]O,
herşeyden Önce vardı. Herşey yok olduktan sonra kalacak o'dur. Varlığı
apaçıktır. Zatı gizlidir. O, her şeyi bilendir. [34]
24- Şüphesiz
ki biz, sizden önce gelenleri de, sîzden sonra gelenleri de biliriz.
Bu âyet-i Kerimeyi
müfessirler §u şekillerde izah etmişlerdir:
"Şüphesiz ki biz,
sizden önce yaratılmış olup ölenleri de şu anda diri oianlan da ve bundan sonra
yaratılacak olardan da biliriz." Veya:
"Şüphesiz ki biz,
ölenleri de diri kalanları da biliriz." Yahut
"Şüphesiz ki biz,
geçmiş ümmetleri de, sonradan gelen Muhammed ümmetini de biliriz." Ya da:
"Şüphesiz ki biz,
sizden, ölüp âhirete intikal etmiş olanları da sizden sonra babalarının
sulbünde ve analarının rahminde olacak oianlan da biliriz." Yahut:
"Şüphesiz ki biz,
namazada ön safta oianlan da ve belli sebeplerden dolayı arka saflarda duranlan
da biliriz." [35]
25- Şüphesiz
rabbin, onları, kıyamette bir araya toplayacaktır. O, hüküm ve hikmet
sahibidir, herşeyi çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki rabbin,
Önce geçenleri de sonradan gelecek oianlan da, namazda Önde duranlan da, arka
saflarda kalanlan da, kıyamet gününde, hesaba çekmek ve yaptıklarının
karşılığını vermek üzere bir araya toplayacaktır. Şüphesiz ki rabbin,
yaptiklannda hikmet sahibidir. Yarattık]annın amellerini çok iyi bilendir. [36]
26- Şüphesiz
ki biz, insanı, vurulduğu zaman ses çıkaran, işlenebilir kara topraktan oluşmuş
kuru balçıktan yarattık.
Ayet-i Kerimede geçen
"İnsan" dan maksat, Hz.Ademdir. Çünkü o, insanlığın atasidır.
Topraktan ilk yaratılan beşerdir. İnsanlık onun neslinden türemiştir.
* Bu hususta bir
Hadis-i Şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:
"... Sizler,
Ademoğullansınız. Adem ise topraktan yaratılmıştır... [37]
Ayet-i Kerimede geçen
ve "Vurulduğu zaman ses çıkaran." diye tercüme edilen
"Salsâl" kelimesinin, neyi ifade ettiği hususunda değişik görüşler
vardır. Bunlardan biri, mealde verilen "Vurulduğu zaman ses çıkaran
çamur" mânâsıdır. Şu âyet-i Kerime de bu hususa işaret etmektedir.
"Allah insanı, vurulduğunda testi gibi ses çıkaran kuru bir balçıktan
yaratti. [38]
Taberi bu görüşü
tercih etmiştir.
Görüşlerden diğeri de
"Salsâl" kelimesinin "Kokuşmuş çamur" mânâsına geldiği
görüşüdür.
Mealde "Kara
toprak" diye tercüme edilen "Hamein" kelimesinin ise "Cıvık
çamur" "Rengi siyahlaşmış çamur" "Kokuşmuş siyah
çamur" mânâlarına geldiği zikredilmiştir.
Yine mealde "İşlenebilir"
diye tercüme edilen "Mesnun" kelimesinin de "Değişen"
"Şekil alan" "Yumuşak olan" "Dökülmüş olan"
mânâlanna geldiği zikredilmiştir.
Ayet-i Kerimeden
anlaşılmaktadır ki, Hz.Adem, topraktan, şu safhalan geçirerek yaratılmıştır:
Toprak çamur haline gelmiş. O çamur cıvık bir hale gelerek kokuşup, yani maya
tutup belli bir kıvama gelmiş, rengi siyahlaşmış ve işlenebilir, şekil alabilir
bir duruma gelmiş sonra da âdeta bir testi gibi, dokunulduğunda ses çıkaran bir
hale gelmiştir... [39]
27- Cinleri
de daha önce, insan vücudunun
gözeneklerinden geçebilen çok sıcak bir ateşten yarattık.
Biz, Cinlerin atası
olan İblisi ise, insanlığın atası Ademden önce, vücudun gözeneklerinden
geçebilecek güçlü bir ateşten yarattık.
Ayet-i Kerimede
"Vücudun gözeneklerinden geçebilecek" diye tercüme edilen
"Semum" kelimesinin mânâsı hakkında da farklı görüşler
zikredilmiştir.
Abdullah b. Abbasdan
rivayet edilen bir görüşe göre "Semum" öldürücü bir sıcaklık
demektir. Buna göre âyetin mânâsı: "Biz, Cinlerin atası olan İblisi.
öldürücü bir ateşten yarattık." demektir.
Diğer bir görüşe göre
ise "Semum" kelimesinin mânâsı "Alev" demektir. Buna göre
ise âyetin mânâsı: "Biz, Cinlerin atası olan İblisi, ateşin alevinden
yarattık." demektir.
Başka bir görüşe göre
ise "Semum kelimesinin mânâsı "Gece ve gündüz insanın vücudundaki
gözeneklerden geçebilecek özellikte sıcak bir rüzgâr"dir. Buna göre de
âyetin mânâsı şöyle olur: "Biz, Cinlerin atası olan İblisi, gece gündüz,
insanın vücudundaki gözeneklerden geçebilecek sıcak bir rüzgârdan yarattık."
demektir. [40]
28- Ey
Peygamber, rabbinin, meleklere şöyle dediğini hatırla. Vurulduğu zaman ses
çıkaran, işlenebilir kara topraktan oluşmuş, kuru balçıktan bir insan
yaratacağım."
Allah teala bu âyet-i
Kerimede, Hz.Muhammad (s.a.v.) e, Hz.Ademi nasıl yarattığını ve onu yaratmadan
Önce Meleklere bu olayı haber verdiğini beyan ediyor ve onu üstün bir varlık
kıldığını açıklıyor. Bu sebeple de Meleklerin ona secde etmelerini istiyor. [41]
29- Ademin
yaratılışı tamamlayıp ruhumdan ona üflediğim zaman, onun için secdeye kapanın.
Ey Melekler, Ademe
şekil verip yaratılışım tamamladığım ve ona ruhumdan üfleyip canlı bir beşer
haline getirdiğim zaman sizler ona selam ve saygı secdesinde bulunun[42]
30-31- Bunun
üzerine bütün Mclcklcr*topluca secde ettiler. Ne var ki İblis, secde edenlerle
beraber olmaktan geri durdu.
Allahm, Meleklerden,
Ademe saygı secdesinde bulunmalarını istemesi üzerine bütün Melekler Allahın
emrine boyun eğip hepsi de Ademe secde ettiler. Fakat İblis diretti. Ademe
karşı kibirlendiğinden ve onu kıskandığından dolayı secde edenlere katılmadı. [43]
32- Allah:
"Ey İblis, ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun?"
dedi.
Ayet-i Kerimede
görüldüğü gibi Allah teala İblise hitabetmektedir. Bir kısım âlimler, Allah
tealanin, bizzat İblise hitabetmeyip, elçisi vasıtasıyla ona soru sorduğunu
söylemişlerdir. Zira Allah tealanın bir kimseye bizzat hitabetmesi büyük bir
şereftir. İblis ise bu şerefe layık değildir.
Diğer bir kısım
âlimlere göre ise Allah teala İblise bizzat hitabetmiştir. Fakat bu hitap İblis
için bir şeref değildir. Zira buradaki hitaptan maksat, İblisi ayıplamak ve
azarlamaktır. Onun için bir şeref söz konusu değildir. [44]
33- İblis:
"Vurulduğu zaman ses çıkaran, işlenebilir kara toprakan oluşmuş kuru
balçıktan yaratığın bir insana secde edemezdim." dedi.
Ayet-i Kerimenin
ifadesinden, İblisin, kibirinden dolayı Hz.Ademe secde etmediği
anlaşılmaktadır. Çünkü secde etmemesinin gerekçesi olarak, Ademin topraktan
yaratılmasını ileri sürmektedir.
İblisin ileri sürdüğü
bu gerekçe diğer bir âyette de şöyle ifade edilmektedir: "Allah:
"Sana emrettiğimizde seni secde etmekten alıkoyan nedir?" dedi.
İblis: "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten, onu ise çamurdan
yarattın." dedi[45]
34- Allah
şöyle dedi: "Cennetten çık. Sen artık kovulmuş birisin."
Ayet-i Kerimenin
mealinda, Allah tealamn, İblisi Cennetten çıkardığı zikredilmiştir. Bir kısım
müfessirler, burada "Cennet" olarak açıklanan zamirin "Gök"
anlamına geldiğini buna göre âyetin mealinin "Gökten çık" demek' olduğunu
söylemişlerdir.
Diğer bir kısım
âlimler ise bu zamirin "Yüce varlıklar" anlamına geldiğini, âyetin
mealinin de "Yüce varlıkların arasından çık" demek olduğunu
söylemişlerdir. [46]
35- Hesap ve
ceza gününe kadar sana lanet olsun.
Allah, Şeytana dedi
ki: "Kıyamet gününe kadar lanet ve gazap senin üzerine olsun. Zira sen,
bulunduğun yerden çıkarılıp kovuldun. [47]
36- İblis:
"Rabbim, insanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver."
dedi.
İblis: hiç ölmemeyi
isteyerek Allahtan şunu diledi: "Ey rabbim, yaratılmışların, dirilip
kabirlerinden kalkacakları güne kadar bana mühlet ver. Yani o güne kadar benim
canımı alma." [48]
37-38- Allah
da: "Sen, vakti tayin edilen bir güne kadar mühlet verilenlerdensin"
dedi.
Allah da, ebedi bir
hayat isteyen İblise: "Senin helak olman, bütün mahlukatın helak olacağı
güne kadar ertelenmiştir." dedi.
O, gün, yeryüzünde
insandan hiçbir eserin kalmayacağı gündür. [49]
39-40- İblis
şöyle dedi: "Rabbim, beni saptırdığın için, mutlaka ben de, yeryüzünde
Adcmoğullarına, kötülükleri güzel göstereceğim ve onların hepsini azdıracağım.
Ancak kullarından, ihlaslı olanlar müstesnadır."
İblis de şöyle dedi:
"Rabbim, senin, beni azdırman sebebiyle, yeryüzünde günah işlemeyi, Ademin
soyundan gelen insanlara süslü göstereceğim ve sevdireceğim. Onların tümünü
doğru yoldan saptırıp azdıracağım. Ancak senin hidayetine muvaffak kıldığın
ihlaslı kulların hariç. Zira benim onları saptırmaya gücüm yetmez."
Bazı müfessirler, bu
âyet-i Kerimenin baş tarafına şu şekilde mânâ vermişlerdir: "Rabbim, beni
azdırmana yemin olsun ki, kullarının tümünü yoldan çıkaracağım. Onlardan
ihlaslı olanlar müstesnadır." Bu izah şekline göre Şeytan, Allahin,
kendisini saptırmasına yemin ederek söze başlamaktadır. [50]
41- Allah da
şöyle dedi: "Bu, bana ulaşan dosdoğru bir yoldur."
Yani, hepinizin dönüşü
banadır. Herkesi, yaptığının karşılığı ile cezalandıracağım. Zira sonunda
mutlaka yolunuz bana uğrayacaktır.
Bazı müfessirler bu
âyeti şu şekilde izah etmişlerdir: "Hak yol, bana varan yoldur."
Yani, Ey İblis, senin yolunu tutanlar bâtıl yoldadır. Benim yolum ise hak
yoldur. Benim yolumda gidenler cennete, senin yolunda gidenler de cehenneme
varacaklardır.
Bu âyet-i Kerimeyi
bazıları da şöyle izah etmişlerdir: "İhlas, dosdoğru bir yoldur. Benim
yolumda gidenler cennete, senin yolunda gidenler de cehenneme varacaklardır.
Bu âyet-i Kerimeyi
bazıları da şöyle izah etmişlerdir: "İhlas, dosdoğru bir yoldur. O yolda
olanları korumak bana aittir."
Diğer bazılarının
izahı ise şöyledir: "İhlas: İşi, Allaha bırakmak ve onun kaza ve kaderine
iman etmektir. Bu, yüce ve dosdoğru olan bir yoldur." [51]
42-
Kullarımın üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur. Ancak sana uyan azgınlar
hariç."
Taberi bu âyet-i
Kerimeyi şu şekilde izah etmiştir: "Ey İblis, şüphesiz ki senin, kullarımı
saptırırken bu yaptığını haklı gösterecek hiçbir delilin yoktur. Ancak kendi
heva ve heveslerine uyaraka azıp sana tabi olanlar müstesnadır.
Taberi bu âyet-i
Kerimenin izahında şunları da anlatmaktadır: "Bir mümin, Şeytanın
şerrinden, Allaha sığınarak kurtulabilir. Zira Allah teala, izah edilen bu âyet-i
Kerimede ve: "Eğer Şeytan tarafından sana bir vesvese gelirse Allaha
sığın. Şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir. [52]âyetinde,
Şeytandan bir vesvese geldiğinde, kendisine sığınılmasını emretmektedir.
Şeytanın insana galip
gelmesi ise, insanın öfkeli bulunduğu an ve heva ve hevesine kapıldığı
zamandır. [53]
43- Onların
hepsine vaadedilen yer, cehennemdir.Ey İblis, sana uyan kullarımın hepsinin
varacağı yer, cehennemdir. [54]
44-
Cehennemin yedi kapısı vardır. O kapıların herbirinden girecek muayyen bir
zümre vardır.
Cehennemin yedi
derecesinin yedi ayrı kapısı vardı. Her kapı, İblise tabi olan belli bir
zümrenin girişi için ayrılmıştır.
Hz.AH (r.a.)nin şöyle
dediği rivayet edilmektedir: "Cehennemin kapılan, üstüste bulunan katlarda
bulunmaktadır. Önce birinci katın kapısı açılıp orası doldurulur. Sonra
ikincisinin, sonra üçüncüsünün. Nihayet hepsi doldurulur."
İbn-i Cüryec ise bu
yedi kapıdan herbirinin, ait olduğu cehennem katlarının adlarını şöylece
saymıştır: İlkinin adı "Cehennem" ondan sonra gelen "Leza"
ondan sonra gelen "Hutame" ondan sonra gelen "Saîr" ondan
sonra gelen "Sakar" ondan sonra gelen "Cahim" ondan sonra
gelen "Hâviye" dir." Peygamber efendimiz bir Hadis-i Şerifinde
şöyle buyurmaktadır;
"Cehennemin yedi
kapısı vardır. Bu kapılardan bir tanesi, ümmetime karşı kılıç çekene aittir. [55]
45- AHahtan
korkanlar ise cennetlerde ve pınarların başlanndadırlar.
Allah tela, İblisi ve
İblise tâbi olan kâfir, münafık ve müşriklerin kıyamette cehenneme nasıl
gireceklerini beyan ettikten sonra muttaki olan kullarının cennetlerde ve pınar
başlarında yaşayacaklarım beyan ediyor. [56]
46- Allahtan
korkanlara: "Sağ salim ve emniyet içinde girin cennetlere." denilir.
Evet, cennetlikler
için, âhirette herhangi bir felakete maruz kalma söz konusu olmadığı gibi
bunlar, güven içinde yaşayacaklar, cennetten çıkarılma veya cennet
nimetlerinden mahrum olma yahutta belli bir süre sonra yok olma korkusu
taşımayacaklardır. Zira cennet, esenlik ve güven yurdudur. [57]
47- Biz,
onların kalblcrindcn kini çıkardık. Kardeşler olarak sevinç içinde karşılıklı
koltuklara otururlar.
Biz, cennet ehli
olanların kalblerinden, kinleri, Öfkeleri çıkarmışızdır. Onlar, Allah için
kardeşler olarak, altından yapılmış koltuklar üzerinde, başlSa-nna, inci ve
yakuttan yapılmış taçlar giyerek, karşılıklı olarak otururlar.
Peygamber efendimiz
bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor:
"Müminler,
kendilerini cehennemden kurtardıkları zaman, cennetle cehennem arasında bulunan
bir" köprü üzerinde durdurulurlar. Dünyada iken birbirlerine karşı yapmış
oldukları haksızlıkları orada birbirlerine öderler. Tam olarak arındırılıp
temizlenmelerinden sonra cennete girmelerine izin verilir. Muhammedin hayatı
kudret elinde bulunan Allaha yemin olsun ki, onlar cennetteki yerlerini
dünyadaki evlerinden daha iyi tanırlar. [58]
Hadis-i Şeriften
anlaşılmaktadır ki, müminlerin birbirlerine olan haklan, haksızlık yapandan
alınıp hak sahibine verilecek ve böylece onların kalblerinde bulunabilecek
kinler çıkarılacak, cennete tertemiz olarak gireceklerdir. [59]
48- Cennette
onlar, hiçbir yorgunluk
hissetmezler. Oradan çıkarılacak
ta değillerdir.
Evet, cennet, huzur ve
saadet yeridir. Orada açlık yorgunluk, hastalık, ihtiyarlık ve ölüm gibi haller
bulunmayacaktır.
Bu hususta
Peygamber efendimiz bir
Hadİs-i Şerifinde şöyle buyurmaktadır:
"Cennetliklere
bir cağına şöyle seslenecektir: "Sîzler, sıhhatli olacaksınız. Hiç hasta
olmayacaksınız. Sizler devamlı yaşayacaksizın, asla ölmeyeceksiniz. Sizler,
genç olarak kalacaksınız. Asla ihtiyarlamayacaksınız. Sizler nimetler içinde
yaşayacaksınız, asla sıkıntı çekmeyeceksiniz. [60]
Peygamber efendimiz
diğer bir Hadis-i Şerifinde cennetlikleri şöyle, anlatıyor:
"Cennetlikler
orada yerler içerler fakat tükürmezler, küçük ve büyük abdeste çıkmazlar
(İdarar ve gaita yapmazlar) sümük çıkarmazlar." Sahabiler: "O halde
yenen yemekler ne olacaktır?" diye sorunca Resulullah: "O yemekler
(in posası) geğirmek suretiyle ve misk gibi kokan terler ile dışarı atılacak
(yaratılışlarının gereği) nefes alıp verdikleri gibi aynı şekilde Allahı teşbih
edecek ve ona hamd edeceklerdir. [61]
buyurmuştur. [62]
49-50- Ey
Peygamber, kullarıma, benim, son derece bağışlayıcı ve merhametli olduğumu,
azabımın da gerçekten can yakıcı bir azap olduğunu söyle.
Ey Muhammed, kullanma
bildir ki, onlar, günahlarından tevbe ettikleri takdirde onların günahlarını
Örtecek ve cezalarını affedecek olan benim. Yaptıklarından vaz geçmeleri
halinde, onlara merhametli davranacak olan da benim. Yine onlara haber ver ki,
günahlarında ısrar edip onlardan vaz geçmeyenlere karşı benim azabım can yakıcı
bir azaptır. O, hiçbir azaba benzememektedir.
Bu âyet-i Kerime,
kulun, rabbine ümit ve korku içinde itaat etmesi gerektiğini beyan ediyor.
Görülüyor ki kul, durumu ne olursa olsun, Allahtan ümit kesmemeli, yine durumu
ne olursa olsun Allahtan korkmayı terketmemelidir. [63]
51- Ey
Peygamber, sen, İbrahime gelen misafir Melekleri onlara hatırlat.
Allah teala, Lût
aleyhisselamin kavmini, yapmış oldukları çirkin işten dolayı helak etmeyi
dileyince, onların içinde bulunan Hz.Lût'u ve ona iman edenleri helaktan
kurtarmak için Melekler göndermiş bu Melekler Hz.Lût'a gitmeden önce, aynı
dönemde Peygamber olan Hz.îbrahime uğramış ve onu, bir çocuğu olacağı
müjdesiyle müjdelemişlerdir. Bundan sonra gelen âyetler bu hususu beyan
etmektedirler. [64]
52- Hani
Melekler, İbrahimin evine girdikleri zaman "Selam" demişlerdi.
İbrahim de onlara "Sizden korkuyoruz" demişti.
Hz.İbrahimin, gelen
misafirlerden korkamsının sebebi, onlara ikram etmiş olduğu yemeği yemem el
eridir. Zira misafir, ev sahibinin yemeğini yemezse, onun hakkında iyi
düşünmüyor demektir.
Bu misafirlerin
durumu, diğer âyetlerde de şöyle izah ediliyor: "Şüphesiz ki elçilerimiz
bir müjde ile İbrahime geldiler. Ona "Selam" dediler. İbrahim de
"Selam" dedi. Hemen semiz bir buzağıyı kızartıp getirdi."
"Ellerinin ona uzanmadığım görünce durumları hoşuna gitmedi ve içine bir
korku düştü. Melekler: "Korkma, biz Lût kavmi için gönderildik."
dediler. [65]
53- Bunun
üzerine Melekler İbrahime: "Korkma biz seni, büyük bir ilim sahibi olacak
bir oğulla müjdeliyoruz." dediler.
Meleklerin,
Hz.İbrahimi müjdeledikleri oğlu, Hzjshaktır. Bu hususu açıklayan diğer bir
âyette de şöyle buyuruluyor: "O sırada îbrahimin hanımı ayaktaydı ve
güldü. Biz ona İshaki ve İshakın ardından da Yakubu müjdeledik. [66]
54- İbrahim
şöyle dedi: "İhtiyarlayınca mı beni müjdeliyorsunuz? Neye göre beni
müjdeliyorsunuz?
Burada,
ihtiyarlığından dolayı Hz.İbrahimin, kendisinin çocuğu olacağı müjdesini garip
karşıladığı beyan edilmekte, diğer bir âyette de hanımının bu müjdeyi garip
karşıladığı bildirilmekte ve şöyle buyurulmaktadır: "İbrahimin hanımı
"Vay başıma gelen! ben bir koca kan iken çocuk mu doğuracağım? İşte kocam
o da ihtiyar. Cidden bu, hayret verici bir şeydir." dedi[67]
55-
Melekler: "Seni gerçekle müjdeliyoruz. Sakın AHahın rahmetinden ümit
kesenlerden olma." dediler.
Misafir Melekler
İbrahime: "Allanın, sana bilgili bir çocuk bahşedeceğini müjdelememiz
kesin bir haberdir. Sen, Allanın lütfundan ümit kesenlerden olma. Seni
müjdelediğimiz şeyle sevin ve müjdeyi kabul et." dediler. [68]
56- Bunun
üzerine İbrahim: "Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümidim
keser?" dedi.
Hz.İbrahim, bir Peygambere
yakışır şekilde, Allanın rahmetinden hiçbir zaman ümit kesilmeyeceğini, zira
Allanın rahmetinden ancak hak yoldan sapanların ümit keseceğini beyan ediyor ve
hakka teslim oluyor. [69]
57- İbrahim:
"Ey AHahın elçileri, peki meseleniz nedir?" dedi.
Hz. îbrahimini,
Meleklerin, kendisini bir oğul ile müjdelemelerine rağmen yide de onlara:
"Niçin geldiniz?" diye sorması, Meleklerin sayılarının çok
oluşundandır. Zira kendisini bir oğul ile müjdelemek için tek bir Meleğin
gelmesinin dahi yeterli olacağını bilmektedir.
[70]
58-59-
Melekler şöyle dediler: "Biz, suçlu bîr kavmi cezalandırmak için
gönderildik. Lût ailesi hariç. Biz, Lût ailesinin hepsini kurtaracağız."
Burada zikredilen
suçlu kavimden maksat, kadınları bırakıp erkeklerle cinsi temasta bulunma
hayasızlığını ilk icadeden Lût kavmidir. Bu husuta başka bir âyet-i Kerimede de
şöyle buyurulmaktadır: "Siz, kadınları bırakıp ta şehvetle erkeklere mi
yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, haddi aşan bir kavimsiniz. [71]
60- Lût
ailesinden sadece karısı kurtulmayacak. Çünkü onun, geride kalıp helak
edilenlerden olmasını takdir ettik.
Lût aleyhisselamin
kansi da kavmi ile beraber helak olup gitmiştir. Zira Lût aleyhisselamın karısı
da Nuh aleyhisselamın karısı gibi, kocaları olan Peygamberlere iman etmedikleri
gibi onlara karşı hainlik te etmişlerdir. Bu hususta diğer bir âyette şöyle
Duyurulmaktadır: Allah, kâfirlere, Nuh ve Lût'un kanlarını misal gösterir.
Onlar, salih kullarımızdan'olan iki kulumuzun nikâhı altında idiler. Kocalarına
karşı hainîik ettiler. Bu iki Peygamber, Allah tarafından, kanlarının başına
inen azaba engel olamadı. Onlara: "Diğer inkâr edenlerle beraber siz de
cehenneme girin." denildi[72]
61-62-
Gönderilen Melekler, Lût'un ve ailesinin oturduğu ülkeye gelince, Lût
Meleklere: "Doğrusu siz, tanınmayan kişilersiniz." dedi.
Lût aleyh i ssel am
Meleklere: "Doğrusu siz, tanınmayan kişilersiniz." demiştir. Zira
Melekler, Lût aleyhisselamın karşısına, kendilerini tanıtmadan ve .aniden
çıkmışlardır. Bu sebeple Lût aleyhisselam bunlann, kendisine bir kötülük yapabileceklerinden
endişe etmiştir. Bunun üzerine Melekler de Lût aleyhisselama güven vermek için
şöyle demişlerdir: [73]
63-64-65-
Melekler de şöyle dediler: "Hayır, biz sana, kavminin şöphc ettiği azabı
getirdik. Biz sana, gerçek bir emri getirdik. Biz, elbette doğru söylüyoruz.
Geceleyin bir ara aileni yola çıkar. Sen de peşlerinden yürü ve sizden kimse de
ardına bakmasın. Emrolunduğunuz yere doğru gidin.
Melekler,
kendilerinden çekinen Lût'a şöyle dediler: "İş, senin sandığın gibi değil.
Biz, kavminin şüphe ettiği azabı getirdik. Biz sana, Allah katından kesin bir
haber getirdik. Biz, kavminin helak olacağı haberinde doğru söyleyenleriz.
Gecenin sonuna doğru ailenle birlikte kavminin arasından ayrılıp git. Aileni
önüne kat, sen onlann arkasından yürü. Sakın sizden kimse dönüp arkasına
bakmasın. Sizler, Allanın size emrettiği yere doğru devam edip gidin." Lût
ailesine, bulundukları yeri terkedip Allahm emrettiği yere doğru gitmeleri ve
giderken de geri dönüp bakmamaları emredilmiştir. Geriye dönüp bakmamalan emrinin
sebebi şöyle izah edilmektedir:
Geri dönüp bakmasın ki
Lût aleyhisselamın kalbi başka şeylerle meşgul olmasın, sadece Allahı
zikretmeye yönelsin. Kavminden.herhangi bir kimse herhangi bir sebeple geri
kalıp o da kâfirlere gelen azaba uğramasın. Bu aile, kavimlerinin başına gelen
felaketi görüp onlara karşı acıma hisleri kabarmasın. Mallarını ve yurtlannı
kolayca terketme alışkanlığı edinsinler ve geride kalan eşyalarına üzülmemeyi
öğrensinler. [74]
66- İşte biz
Lût'a, kavminin suçlularının, sabaha karşı köklerinin kesileceği bu emri
bildirdik.
Böylece biz Lût'a,
kavminin suçlularının köklerinin kurutulacağım, büyük, küçük hiç kimsenin
kalmayacağını bildirdik. [75]
67- Lût
kavmi, insan şeklindeki güzel yüzlü Melekleri görünce, onlara iğrenç işlerini
yapabileceklerini düşünüp sevinerek geldiler.
Lût kavminden olan
Sodom şehrinin halkı, Lût'a misafir olarak geldiklerini gördükleri Meleklere,
düşündükleri iğrenç fiillerini yapabilecekleri arzusuyla, sevinçli bir şekilde
koşarak geldiler. [76]
68-69- Lût,
kavmine şöyle dedi: "Bunlar benim misafirlerim. Beni rezil etmeyin. Allah
tan korkun. Beni rüsvay etmeyin."
Lût aleyhisselam,
kavmine bu sözleri, henüz misafirlerinin kimler olduklarım bilmeden
söylemiştir. Onların Melek olduklarını bilseydi kavminin onlara bir zarar
veremeyeceklerini de bilirdi.
Bu husuta diğer
âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "Elçilerimiz Lût'a gelince, hoşuna
gitmedi. Sıkıntıya düştü ve: "İşte bugün zor bir gündür." dedi."
"Bunun üzerine, daha Önce iğrenç davranışlarda bulunan Lût kavmi, hemen
koşup ona geldi. Lût onlara: "Ey kavmim, işte kızlarım. Bunlar sizin için
daha temizdir. Allahtan korkun. Misafirlerime tecavüz ederek beni rezil
etmeyin. İçinizde aklı başında bir kişi yok mu?" dedi." "Kavmi
Lût'a: "Biliyorsun ki bizim, kızlarında bir hakkımız yoktur. Ne
istediğimizi çok iyi biliyorsun." dediler." "Lût da: "Keşke
size yetecek gücüm olsa veya sağlam bir yere sığınabilsem." dedi."
"Melekler şöyle dediler: "Ey Lût, bizler, rabbinin elçileriyiz. Bunlar
sana ilişemeyeceklerdir. Sen, ailenle beraber, geçeninin bir bölümünde yürü
git. Hiçbiriniz arkasına dönüp bakmasın. Çünkü kavminin uğrayacağı azaba
mutlaka o da uğrayacaktır. Onların yok olma vakitleri bu sabahtır. Sabah da
yakın değil mi? [77]
70- Bunun
üzerine Lût kavmi şöyle dedi: "Biz^scni, başkalarının işine karışmaktan
men etmemiş miydik?"
Gözleri dönmüş olan
Lût kavmine, hikmetli sözler fayda vermiyordu. Onlar, nefislerinin kölesi
olmuşlardı ve onu tatminden başka birşey düşünmüyorlardı. AUaha isyan
ediyorlar, misafirlere saldırmaktan ve ev sahibini rezil etmekten de
çekinmiyorlardı. Üstelik Lût aleyhisselami da azarlıyorlar ve "İşimize
karışma, kimsenin koruyuculuğunu yapma ve kimseyi de misafir etme."
dememiş miydik? diyorlardı. [78]
71- Lût:
"Eğer alacaksanız işte kızlarım." dedi. Lût: "Eğer evlenmek istiyorsanız, işte benim
kızlanm durumunda olan ümmetimden kadınlar. Onlarla evlenin. Kadınları bırakıp
ta erkeklere yaklaşarak edepsizlik etmeyin." dedi. [79]
72- Habibim,
ömrün hakkı için, onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.
Ey Muhammed, senin
ömrüne yemin olsun ki, Lût kavmi, şehvet sarhoşluğu içinde bocalayıp duruyordu.
Allah teala bu âyet-i
Kerimede Hz.Muhammed (s.a.v.) in hayatına yemin ederek onun şerefinin
yüceliğini göstermiştir. Bu hususta Abdullah b.Abbas şöyle diyor: "Allah
tealamn, Muhammed (s.a.v.) in dışında herhangibir kimsenin hayatına yemin
ettiğini ben işitmedim." [80]
73-74-75-76-77-
Şafak vakti, korkunç bir çığlık yakaladı onları. Biz, onların memleketlerinin
üstünü altına getirdik. Üzerlerine taşlaşmış çamurlar yağdırdık. Şüphesiz ki
bunda, sezebilenler için nice ibretler vardır. O ülkenin harabeleri, insanların
gelip geçtikleri yol üzerinde dimdik ayakta durmaktadırlar. Şüphesiz ki bunda,
müminler için bir ibret vardır.
Sabahleyin gün
doğarken Lût kavmini korkunç bir çığlık y akalayı verdi. Memleketlerinin üstünü
altına çevirdik. Aynca üzerlerine çamurdan yapılmış kızgın taşlar yağdırdık.
Şüphesiz ki Lût kavmine verilen bu cezada» basiret sahibi olan müminler için
birçok ibretler vardır. İşte mahvolan Sodom şehrinin harabeleri. İnsanların
gelip geçtikleri bir yol üzerinde bulunmaktadır. Onların yurtlan, kokuşmuş bir
su birikintisine dündürülmüştür. Şüphesiz ki bunda, müminler için ibretler
vardır.
Ayet-i Kerimede Lût
kavminin nasıl cezalandırıldığı, memleketleri olan Sodom şehrinin altüst
edildikten sonra nasıl kokuşmuş bir göl haline getirildiğine işaret
edilmektedir.
Bu göl, bugün
"Ölü Deniz" diye adlandırılan ve Ürdün sınırları içerisinde bulunan
bir göldür. Ayette, "Şüphesiz ki bunda, firaset sahibi olan (Sezebilen)
müminler için nice ibretler vardır." bu vurulmaktadır. Buradan anlaşılıyor
ki ancak firaset sahibi müminler ibret alırlar.
Peygamber efendimiz
(s.a.v.) de bir Hadis-i Şerifinde bu hususa işaret buyurmaktadır: Ebu Said
el-Hudrî diyor ki: "Resulullah (s.a.v.)
"Müminin
firasetinden sakının. Çünkü o, Allanın nuruyla bakar (ve görür)" buyurdu
ve sonra: -'Şüphesiz ki bunda, sezebilenler için nice ibretler vardır."
âyetini okudu.[81]
78-79-
Şüphesiz ki Eyke halkı zalimlerdi. Biz, Eyke halkım da cezalandırdık. Lût
kavminin ve Eyke halkının geride bıraktıkları harabeler, hâlâ işlek bîr yol
üzerindedir,
"Eyke"
kelimesinin lügat mânâsı aslında "birbirine girmiş sık ağaçlık"tır.
Burada zikredilen Eyke halkından maksat, Hz.Şuayb'ın kavmidir. Ayet-i Kerime bu
kavmin, zalimler olduğunu beyan etmektedir. Bunların zulümleri, Allaha ortak
koşmaları, yol kesmeleri, ölçü ve tartıyı eksik yapma gibi fıilerdi. Allah
teala bu kavmi de çığlıkla, zelzele ile ve üzerlerini siyah bir bulutun
kaplaması ile cezalandırmıştı.
Bu kavim de Lût
kavmine yakın bir yerde yaşıyordu. Bu sebeple âyette, Lût kavminin ve Eyke
halkının geride bıraktıkları harabeler hâlâ işlek bir yol üzerinde
bulunmaktadır." Duyuruluyor.
Hz.Şuayb hem Eyke
halkına hem de Medyen halkına Peygamber olarak gönderilmişti. Bu iki kavim ayn
ayn cezalarla helak edilmiştir. [82]
80- Şüphesiz
ki Hicr halkı da Peygamberleri yalanladılar.
Ayette zikredilen
"Hicr halkı" ından maksat, Hz.Salihin kavmi olan Semud kavmidir.
Bunlar, Salih Peyamberi yalanladıkları için daha önce geçmiş bütün
Peygamberleri de yalanlamış gibi oldular. Bu sebeple âyette:
"Peygamberleri yalanladılar." Duyurulmuştur. [83]
81- Biz
onlara âyetlerimizi gönderdik. Ne var ki onlar, âyetlerden yüzçevirdiler.
Biz onlara, Salihin
doğruluğunu gösteren delil ve mucizelerimizi gönderdik. Fakat onlar, bunlardan
ibret alma yerine yüzçevirdiler.
Salih Peygambere
verildiği zikredilen mucize, bir dişi Devedir. Bu Deve, Salih Peygamberin,
Allahtan dilemesi üzerine büyük bir kayanın içinden çıkmıştır. Vücudu çok
büyüktü. Çok yiyor, çok su içiyordu. Öyle ki, halkın içtiği suyun tamamını bir
gün o içiyor, bir gün de bütün halk içiyordu. Fakat buna mukabil bütün halkın
süt ihtiyacını karşılıyordu. İşte Hicr halkı Salih Peygamberi dinlemeyerek,
yasaklandıkları halde bu Deveyi kesmişler ve sonunda da Allah tealanm
gönderdiği korkunç bir azapla yok olup gitmişlerdir. [84]
82- Onlar,
dağları oyarak kendilerine, emniyet içinde yaşayacakları evler yapıyorlardı.
Ayette belirtildiği
gibi, Salih aleyhisselamın kavmi, taşlan oyup ev haline getirdikleri için
kendilerini güven içinde hissediyor, birgüh gelip te Allanın azabının
kendilerini yakalayacağını düşünmüyorlardı. [85]
83-84-
Sabahleyin korkunç bir çığlık yakaladı onları. Kazandıkları onları kurtaramadı.
Semud kavmini, Deveyi
öldürmelerinin dördüncü günü sabahı, korkunç bir çığlık şeklinde gelen ilahi
azap yakaladı. Böylece dizüstü çökekaldılar. Daha önce biriktirdikleri mallar,
kendilerinden azabı uzaklaştıramadı.
Abdullah b. Ömer diyor
ki:
"Resulullah
(s.a.v.) Tebük'e giderken Hicr diyarından geçti. Ve oradan geçerken şöyle
buyurdu "Kendilerine zulmedenlerin yurtlarına girmeyin. Onların başına
gelen, sizin başınıza da gelmiş olur. Ancak ağlayarak girin." Sonra
Resulullah başım örterek hızla yürüdü ve Hicr vadisini geçti [86]
85- Biz,
gökleri, yeri ve aralarındaki varlıkları yerli yerince yarattık. Elbette
kıyamek kopacaktır. Ey Peygamber, yumuşak davran, hoşgörülü ol.
Ayet-i Kerimenin
birinci bölümünde, göklerin, yerin ve bu ikisinin arasındaki varlıkların boşuna
yaratılmadığı, ilahi bir hikmetin gereği olarak yaratıldığı beyan ediliyor.
Bu hususta diğer
âyetlerde de şöyle Duyuruluyor: "Biz, göğü, yeri ve aralanndakileri boşuna
yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. O ateş sebebiyle vay o kâfirlerin haline. [87]
"Sizi boşuna yarattığımızı ve huzurumuza çıkarılmayacağınızı mı sandınız? [88]
Taberi de âyetin bu
bölümünü şöyle izah etmektedir. "Biz, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında
bulunan varlıkları, zulümle değil adaletle ve insafla yarattık. Bu itibarla bu
Surede kıssaları anlatılan ümmetlerden herhangi birine zulmedilmemiştir.
Bunların dünyada iken helak edilmeleri, hak ettikleri cezadan dolayıdır. Zira
göklerde, yerde ve onların aralarında bulunan varlıklarda ilahi adalet dışında
herhangi bir şey tecelli etmez."
Ayet-i Kerimenin
ikinci bölümünde ise, Allah teala, Hz.Muhammed (s.a.v.)e kıyametin mutlaka
kopacağı haberini bildiriyor. Böylece onu yalanlayanlann kıyamet günüde hesap
vereceklerini bildirerek kendisini teselli ediyor.
Ayetin son bölümünde
ise, Resulullahın hoş görülü olması emrediliyor.
Taberi, bu âyetin son
bölümünün ve Kuran-ı Kerimde_buna benzer âyetlerin, "İman edinceya kadar
kâfirlerle savaşılmasıni" emreden âyetlerle neshedildiğini söylemektedir.
Bu görüş, Katade, Dehhak, Mücahid ve Süfyan b. Uyeyne'den nakledilmektedir.
İbn-i Kesir de bu görüşü tercih etmekte ve "Bu âyet-i Kerime Mekkidir.
Savaşı emreden âyetler ise hicretten sonra nazil olmuştur." demektedir. [89]
86- Şüphesiz
ki yaratan ve bilen ancak rabbindir.
Bu âyet-i Kerimede,
Allah tealanın, kıyamet koptuktan sonra insanları tekrar dirilteceği te'yid
edilmektedir. Zira herşeyi yaratanın ve herşeyi bilenin, bütün varlıkları yok
edip yeniden yaratması pek kolaydır.
Bu hususta başka bir
âyet-i Kerimede de şöyle buyurulmaktadır: "Gökleri ve yeri yaratan Allah,
onların benzerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. Herşeyi
yaratan ve herşeyi hakkıyla bilen o'dur. [90]
87- Şüphesiz
ki biz sana Seb'ul Mesaniyi (Yedi âyet olan ve namazlarda tekrar edilen
fatihayı) ve yüce Kur'anı verdik.
Müfessirler, bu âyet-i
Kerimenin: "Şüphesiz ki biz sana, tekrar edilen yediyi ve yüce Kur'anı
verdik. " şeklindeki lafzı mânâsına bakarak çeşitli şekillerde
yorumlamışlardır.
İbn-i Mes'ud, İbn-i
Ömer, İbn-i Abbas, Mücahid, Sa'd b.Cübeyr ve Dehhak'tan nakledilen görüşe göre
buradaki "Tekrar edilen Yedi" den maksat, Kur'an-ı Kerimin yedi uzun
Süresidir. Bu Sureler de bu görüşe göre: Bakara, Al-i İmran, Nisa, Maide, En'am
A'raf ve Yunus'tur. diğer bir görüşe göre Bu Sureler: Bakara, Al-i îmran, Nisa,
Maide, En'am, A'raf ve Enfal ile birlikte Tevbe Sureleridir. Bu Surelerede
farzlar, cezalar ve diğer hükümler tekrar edildiği için 'Tekrar edilenler"
adını almışlardır. Yahut bunlarda çeşitli misaller, haberler ve ibretler tekrar
edildiği için bu adı almışlardır.
Bazılarına göre ise
buradaki "Tekrar edilen"den maksat, Kur'an-ı Kerimin tümüdür. Çünkü
Kur'an-ı Kerim emir, yasak, müjde, uyarma, misal verme, nimetleri sayma ve
haberleri bildiime bakımından yedi genel kısma ayrılmaktadır.
Bazılarına göre de
buradaki "Yedi"den maksat "Fatiha", "Tekrar
edilen"den maksat da, Kur'an-ı Kerimin tümüdür. Zira Fatihe, besmele ile
birlikte yedi âyettir. Kur'an-ı Kerimin ifade ettiği mânâlar ise Surelerde
tekrar edilmektedir. Bu sebeple bu isimleri almışlardır.
Hz.AIi, Hz.Ömer,
Abdullah b.Mes'ud ve Abdullah b.Abbasdan nakledilen, Taberi tarafından da
tercih edilen ve hakkında Resulullah (s.a.v.) den iki Hadis rivayet edilen
görüşe göre ise bu âyette zikredilen "Tekrar edilen yedi" den maksat,
Fatiha Süresidir. Bu Sure, namazın her rekâtında tekrar edildiği için "Tekrar
edilen" sıfatını almış ve besmele ile birlikte yedi âyet olduğu için de
ona "Tekrar edilen yedi" adı verilmiştir.
Bu hususta Resulullah
(s.a.v.) den şu Hadis-i Şerifler rivayet edilmiştir: Ebu Said b. el-MualIa
diyor ki:
"Ben, Mescitte
namaz kılarken Resulullah beni çağırdı. Namazda olduğum için cevap vermedim.
Namazımı bitirdikten sonra dedim ki: "Ey Allahm Resulü ben namaz
kılıyordum." Resulullah da dedi ki: "Allah, "Ey iman edenler,
Allahın Resulü sizi, kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, hemen
Allahın ve Resulünün davetine icabet edin. [91]buyurmuyor
mu?" Resulullah sözlerine devamla şöyle buyurdu: "Sen Mescitten
çıkmadan önce ben sana öyle bir Sure Öğreteceğim ki, o, Kur'arun en yüce
Süresidir." Sonra Resuluîlah elimden tutta ve Mescitten çıkmak istedi. Ben
de: "Ey Allahın Resulü, sen bana "Sana öyle bir Sure öğreteceğim ki,
o, Kur'anın en yüce Süresidir." demedin mi? diye sordum. Resululîah da şu
cevabı verdi: "O Sure, Elhamdülillahi Rabbilâlemîn'dir. O, bana verilen
Seb'ul Mesanî (Tekrar edilen Yedi) ve Kur'an-i Azîm'dir. [92]
Resulullah efendimiz
diğef bir Hadis-i Şerifinde de şöyle buyurmaktadır:
"İmam
"Ğayrilmağdûbi aleyhim Veladâllîn" dediği zaman "Amîn"
deyin, kim böyle der de söylediği bu söz, Meleklerinkine rast gelirse, onun,
geçmiş günahları bağışlanır. [93]
88-
Kâfirlerden bir kısmına verdiğimiz çeşitli dünya nimetlerine heveslenip göz
dikeyim deme. Onların akıbetlerine üzülme. Müminlere merhamet kanatlarını
indir.
Ey Muhammed, sakın
sen, kavminin zenginlerinden, Allaha ve âhired gününe iman etmeyenlere bu dünya
hayatında verdiğimiz mallara meyletme.
Zira onlar bu
mallarîa,bu dünyada eğelenecekler ve sonunda korkunç bir azaba uğrayacaklardır.
Sana iman etmedikleri için, Müslümanlar onlarla güçlenip çoğalmıyorlar diye
üzülme. Müminlere ise şefkatli davran. Onlara karşı merhametli ol. [94]
89- De ki:
"Şüphesiz ki ben, apaçık bir uyarıcıyım."
Ey Muhammed, sen,
müşriklere de ki: "Ben, insanları, can yakıcı bir azabın, kendilerine
geleceğini söyleyerek uyarıyorum." [95]
90- Biz,
bölücülere de kitap indirmiştik.
Müfessirler bu âyet-i
Kerimeyi farklı şekillerde izah etmişlerdir.
Bazılarına göre âyetin
mânâsı şöyledir: "Ey Muhammed, sana, Seb'ul Mesaniyi (Tekrar edilen yedi
âyeti) ve yüce Kur'anı verdiğimiz gibi, senden önceki, bölücülük yapan ehl-i
Kitaba da kitap indirmiştik. "Meal bu görüşe göre hazırlanmıştır.
Diğer bazılarına göre
ise bu âyetin mânâsı, bir önceki âyetle birleştirilerek şöyle izah edilmiştir.
"Ey Muhammed de ki: "Ben sizleri, apaçık bir azapla uyaranım. Nitekim
biz o azabı, bölücülük yapanlara da indirmiştik."
Ayette "Bölücülük
yapanlara" diye tercüme edilen "Muktesimîn" kelimesinden neyin
kastedildiğinde de çeşitli görüşler vardır: Bu görüşler şöyle izah edilmiştir:
a-
Bazılarına göre bu kelime, yemin etmek mânâsına gelen "Kasem"
kökünden türetilmiştir. Buradaki şekliyle mânâsı "Yeminliler"
demektir. Bu yeminlilerden kimlerin kastedildiği hakkında ise şu görüşler
zikredilmiştir:
Bazılarına göre bu
yeminliler, Salih aleyhisselamın kavmidir. Allah teala bunlar hakkında başka
bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Aralarında Allaha yemin ederek şöyle
konuştular. "Şalini ve ailesini, bir gece baskınıyla
öldürelim. Sonra da
akrabasına: "Yakınlarınızın öldürülmesinden haberimiz yok. Şüphesiz
bizler, doğru kimseleriz." diyelim. [96]
Bazılarına göre ise bu
yeminliler, Peygamberlerine karşı gelmek için aralarında antlaşma yapan bütün
topluluklardır.
b-
Bazılarına göre ise bu kelime "Taksim" kökünden türetilmiş, mânâsı da
"Bölücüler" veya "Bölüştürenler" olarak izah edilmiştir.
Buradaki bölücülerden maksat, kendilerine kitap verilen Yahudi ve
Hıristiyanlardır. Bunlara "Bölücüler" denmesinin sebebi ise,
Resulullaha gelen Kur'an-ı Kerimi kısımlara ayırarak bir kısmına iman edip
diğerine iman etmemeleridir. Yahut, kendi kitaplarını kısımlara ayırarak bir kısmına
iman edip diğer kısmım arkalarına atmalarıdır. Yahut, kendi kitaplarına iman
edip diğer kitapları inkâr etmeleridir.
"Bölüştürenler"
den maksat ise, Hac mevsiminde Mekkeye giden yollan aralarında taksim ederek
herbir gurubu belli bir yolu tutan ve oradan geçen insanları Kur'an-ı Kerim
aleyhine kışkırtanlar ve Resulullaha "Şair" "Sihirbaz"
"Mecnun" gibi sıfatlar yakıştıranlardır. [97]
91- Onlar,
Kur'anin bir kısmına iman edip, bîr kısmına iman etmeyerek onu böldüler.
Abdullah b. Abbas
diyor ki: "Kur'anı bölenlerden maksat, Ehl-i Kitaptır. Zira onlar, Kuranı
kısımlara ayırmış, bazısına iman etmişler diğerini ise inkâr etmişlerdir. [98]
92-93-
Rabbine yemin olsun ki, yaptıklarından hesaba çekeceğiz.
Ey Muhammed, rabbine
yemin olsun ki, bütün yaratıkları, tevhid inancından ve dünyada yaptıkları
bütün amellerden hesaba çekeceğiz.
Abdullah b.Abbas diyor
ki: "Allah, âhirette yaratıklarına: "Sen şunu ve şunu yaptın
mı?" şeklinde sormayacaktır. Zira o, yapılan işleri yapanlardan daha iyi
bilmektedir. Fakat onlara "Şunu ve şunu niçin yaptın?" diye
sorulacaktır. [99]
94- Ey
Peygamber, insanlara, emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklere itibar etme.
Müfessirler bu âyet-i
Kerimeye çeşitli mânâlar vermişlerdir. Bunları şöylece Özetlemek mümkündür.
"Ey Peygamber,
emrolunduğun şeye devam et." Veya "Ey Peygamber, emrolunduğunu
yap." Yahut "Ey Peygamber artık namazda Kur'ani açıktan oku." Ya
da "Ey Peygamber artık ortaya çık, kendini gizleme." [100]
95- Alay
edenlere karşı biz sana yeteriz.
Ey Muhammed, Allahm
kitabı ve Peygamberleriyle alay eden o insanlara karşı biz sana yeteriz.
Peygamber efendimizle
en çok alay edenlerin, Kureyşten, tanınmış olan ve bu yaptıkları sonunda helak
olanların şu beş kişi olduğu rivayet edilmektedir. Bunlar: Velid b.Muğire, As
b. Vâil, Esved b. Abdi Yeğûs, Esved b. Abdülmuttalib ve Haris b.
et-Talatile'dir. [101]
96- Onlar,
Allah ile beraber bir ilah edinirler. Yakında bileceklerdir.
Bu âyet-i Ceîile,
Resululullah ile alay eden müşrikleri tehdit etmekte, ve Allahm azabına
uğrayacaklarını bildirmektedir. [102]
97- Şüphesiz
ki biz, onların sözlerinden» canının sıkıldığını çok iyi biliriz.
Allah teala bu âyet-i
Kerimede, müşriklerin, kendisine karşı takınmış oldukları tavırdan dolayı canı
sıkılan Resulullahı teselli etmekte ve ona, bundan sonra gelen âyette canının
sıkıntısını giderecek çareyi bildirmektedir. [103]
98- Rabbini
hamd ile teşbih et. Secde edenlerden ol.
Ey Muhammed,
sıkıntıdan kurtulap feraha kavuşman için, rabbine hamd ederek onu, layık olduğu
sıfatlarla an ve onu, kendisine layık olmayan sıfatlardan arındır. Ve namaz
kılanlardan oİ.
Görüldüğü gibi,
sıkıntılardan genişliğe çıkaran manevî bir vasıta olarak Allahı anmak ve namaz
kılmak tavsiye edilmektedir.Huzeyfe b. el-Yeman diyor ki:
"Resulullah (s.a.v.) herhangi bir
hususta sıkıntıya düştüğü zaman namaz kılardı[104]
99- Ecelin
gelinceye kadar rabbine ibadet et.Buhari, âyet-i Kerimede "Ecel" diye
tercüme edilen "Yakîn" kelimesini, Abdullah b.Ömerin oğlu Salimin,
"Ölüm"
olarak izah ettiğini rivayet etmiştir[105]
Buna göre âyetin mânâsı: "Ey Muhammed, sana ölüm gelinceye kadar rabbine
ibadet et." demektir.
Bu âyetten da
anlaşılıyor ki, kul, mükellef olduğu ibadetleri, aklı başında olduğu sürece,
ölünceye kadar devam ettirmek mecburiyetindedir.
Nitekim Resuîullah
(s.a.v.), Basur hastalığına yakalanan ve nasıl namaz kılacağını soran İmran b.
Husayn'a şöyle buyunmıştur:
"Namazı ayakta
kıl. Buna gücün yetmezse oturarak kıl. Şayet buna da gücün yetmezse yanüstü
yatarak kıl. [106]
Bu da gösteriyor ki,
durum ne olursa olsun, kişi ibadetlerine, ölünceye kadar devam edecektir. [107]
[1] Hicr: 2
[2] Hicr: 3
[3] Hicr: 4
[4] Hicr: 5
[5] Hicr: 6
[6] Hicr: 9
[7] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/135-136.
[8] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/137.
[9] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/137.
[10] İbrahim Suresi, âyet: 30
[11] Mürselat Suresi, âyet: 46,47
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/137-138.
[12] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/138.
[13] Yunus Suresi, âyet: 49
[14] Nahl Suresi, Syet: 61
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/138.
[15] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/139.
[16] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/139.
[17] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/139.
[18] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/140.
[19] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/140.
[20] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/141.
[21] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/141.
[22] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/142.
[23] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/142.
[24] Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sure: 15 bab: 1 Sure: 34,
bab; î K. et-Tevhid bab: 32 Tinnizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sure 34, bab: 2,
Hadis No: 3223
[25] Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sure 34 bab: 3 Hadis No:
3224
[26] Mülk Suresi, âyet: 5
[27] Sâffât Suresi, âyet: 6-10
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/142-145.
[28] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/145.
[29] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/145-146.
[30] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/146.
[31] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/146-147
[32] Necm Suresi, âyet: 43-44
[33] Rahman Suresi, âyet: 26-27
[34] Hadid Suresi, âyet: 3
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/147.
[35] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/148.
[36] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/148.
[37] Ebu Dâvûd, K. el-Edeb, bab: 111, Hadis No:
5116/Tİrmizî, K. Tefsir el-Kur'an, Sure 49 Hadis No: 3270
[38] Rahman Suresi, âyet: 14 .
[39] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/148-149.
[40] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/149-150.
[41] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/150.
[42] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/150-151.
[43] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/151.
[44] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/151.
[45] A’raf Suresi, âyet: 12
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/152.
[46] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/152.
[47] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/152.
[48] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/153.
[49] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/153.
[50] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/153-154.
[51] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/154.
[52] A'raf Suresi, âyet: 200
[53] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/154-155.
[54] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/155.
[55] Tirmİ2Î, K. Tefsir el-Kur'an, Sure: 15, Hadis No: 3123
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/155-156.
[56] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/156.
[57] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/156.
[58] Buharı, K. el-Mezalim, bab: 1, K. er-Rikak, bab: 48
[59] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/157.
[60] Müslim, K. el-Cenııct, bab: 22, Hadis No: 2837/Timıizî
K.Tefsir el-Kur'an Sure: 39 Hadis No: 3346
[61] Müslim, K. el-Cennet, bab: 19, Hadis No: 2835
[62] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/158.
[63] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/159.
[64] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/159.
[65] Hud Suresi, âyet: 69-70
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/160.
[66] Hud Suresi, âyet: 71
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/160.
[67] Hud Suresi, âyet: 72
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/160.
[68] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/161.
[69] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/161.
[70] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/161.
[71] A"rafSuresi,lyet:81
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/162.
[72] Tahrim Suresi, âyet: 10
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/162.
[73] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/162.
[74] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/163.
[75] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/163.
[76] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/164.
[77] Hud Suresi, âyet: 77-81
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi
Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/164.
[78] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/164-165.
[79] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/165.
[80] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/165.
[81] Tirmizî, K.
Tefsir el-Kur'an, Sure: 15, No: 3127
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/166.
[82] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/167.
[83] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/167.
[84] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/168.
[85] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/168.
[86] Buhari, K. el-Megazi, bab: 80
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/168-169.
[87] Sa'd Suresi, âyet: 27
[88] MüminÛn Suresi, âyet: 115
[89] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/169-170.
[90] Yasin Suresi, âyet: 81
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/170.
[91] Enfal Suresi, âyet: 24
[92] Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sure: 1, bab: 1
[93] Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sure: 1, bab: 2
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/170-172.
[94] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/172-173.
[95] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/173.
[96] Nemi Suresi, âyet: 49
[97] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/173-174.
[98] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/174.
[99] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/174-175.
[100] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/175.
[101] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/175.
[102] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/176.
[103] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/176.
[104] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, S. 388
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 5/176.
[106] Buhari K. Taksir es-Salah, bab: 19/lbn-i Mace, K.
el-İkamc bab: 139, Hadis No: 1223
[107] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 5/177.