Allah'ın Birliğine Çağırmak Her Ümmette Devam Etmiştir
Allah Ruhu Bizzat Mı Kabzeder?
Müslümanların Ahiret'tekî Halleri
Kılıç Ayeti İle Neshedilen Ayet
Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 30 ayettir.
Bu sureye aynı zamanda «el-Medaci» adı da verilmektedir. Şii müfessir Tabersi, «Bu sureye aynı zamanda Lokman secdesi de denilir ki Hamim secdesiyle karıştırılmasın» diyor. Bu surenin Mekkî olduğunda ittifak vardır. Bunu İbn Dureys, İbn Merduveyh ve Beyhaki, îbn Abbas'tan rivayet etmektedir. İbn Merduveyh, Abdullah bin Zübeyr'den bunun benzerini rivayet etmiştir. Nu-has'ın îbn Abbas'tan getirdiği ikinci bir rivayete göre Secde Suresi Mekke'de nazil olmuştur. Ancak 19, 20 ve 21. ayetleri müstesnadır. (Bunun benzeri Mücahid ve Kelbi'den de rivayet edilmiştir). Bazıları iki ayeti (16 ve 17.) daha istisna etmişlerdir. Ancak bu iki ayetin de Mekkî olmadığına dair deliller getirilmiştir. Bu sure «Secde» ismini 15. ayetten alır. El-Medaci' adını ise, 16. ayetten almaktadır. Bu sure Basralılar'ın sayımına göre 29 ayettir. Diğer görüşlere göre ise 30 ayettir. Kelimeleri 380, harfleri 1518'dir.
Surenin genel olarak kapsadığı konular şunlardır:
1- Kur'an kendilerine herhangi bir peygamberin gelmediği bir kavmi korkutup hidayete getirmek için yer ve gökleri altı günde yaratan, arşa istiva eden, emrini gökten yere indiren, kendisin-den başka insanların yardımcısı ve şefaatçisi bulunmayan, gaybı ve hazırı bilen, her şeyi güzel yaratan, insanı çamurdan meydana getirdikten sonra ona ruh veren Allah tarafından indirilmiştir.
2- Hasrı inkâr edenleri tehdid eden ayetler.
3- Dileseydi herkese hidayet ederdi. Fakat cenneti de cehennemi de doldurmayı vaadettiği için herkesi serbest bıraktığını belirten ayetler.
4- Ayetlerine iman edenlerin kimlikleri ve fasıklarla müminlerin karşılaştırıldığı ayetler.
5- Mücrimlerin akıbetini belirten ayetler.
6- Hz. Musa'nın mülakatında şüphe etmemesi için Kur'an muhatabına fermanı, onu îsrailoğullan'na hidayet kılması. Onların arasından bazı önderleri çıkarması ve aralarındaki ihtilafları Kıyamet Günü'nde mufassalca halletmesi. Onların dikkatlerini genel kudretinin delillerine çekmesi. [1]
(1-11) «Elif, Lâm, Mim. Kiiab'ın (Kur'an'ın)...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Elif, Lâm, Mim, mukattaa harfleridir. Mânâsını Allah bilir. Tefsir alimlerinin çoğu «Bundan Allah'ın maksadı nedir, bunu Allah herkesten daha iyi bilir» deyip geçmektedirler. Bazıları yorum yaparlar. Bu yorumlar daha önce geçtiği için tekrara gerek yoktur.
«Hayır! O senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarman için Rabbinden sana gelen bir gerçektir» cümlesi daha önceki «Yoksa onu uydurdu mu diyorlar» cümlesinin tekididir. Binaenaleyh şehadet konusunda Cenab-ı Hak Önce Ki-tab'm alemlerin Rabbinden indirilmiş olduğunu ve Rabbulalemin' den geldiğinde şüphe olmadığını tesbit etmiş, sonra «Yoksa onu uydurdu mu diyorlar» cümlesini onların durumundan hayret ve durumlarını inkâr etmek için buyurmuştur. Çünkü onların en beliğ şairleri bile, Kur'an'ın en kısa bir suresinin benzerini getirmekten aciz kalmışlardır. «Bu Muhammed tarafından uydurulmuştur» diyen bir kimse hakkı bildikten sonra mücadele eden bir inatçıdır veya kör bir cahildir. Sonra Cenab-i Hak onların inkârını yüzlerine vurarak Kur'an'ın Allah'tan gelen hak olduğunu ispata yönelmiştir.
3. ayetteki «Nesir» kelimesi daha önce geçtiği gibi peygam[2]
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın adıyla
1- Elif, Lâm, Mim.
2- Kitab'ın (Kur'an'ın) âlemlerin Rabbi tarafından indirilmesinde hiçbir şüphe yoktur.
3- Kâfirler «O'nu (Kur'an'ı) O (Muhammed) uydurdu» mu diyorlar? Hayır! O, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş bir kavmi uyarman için Rabbinden sana gönderilen haktır. Umulur ki doğru yolu bulurlar.
4- Allah o zattır ki gökleri ve yeri ve bu ikisinin arasın-dakileri altı günde yaratmıştır. Sonra arşa istiva etmiştir. Sizin ondan başka hiçbir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Acaba hâlâ
öğüt almayacak mısınız?
5- O, gökten yere kadar her işi tedbir eder (yönetir). Son ra sizin saydığınız hesap ile bin yıl tutan bir günde o iş O'nun nezdine çıkar.
6- İşte O görülmeyeni de, görüleni de bilen ve yegâne galip ve affedici olandır.
7- (Allah) o zattır ki yarattığı her şeyi güzel yapmıştır, însam yaratmaya çamurdan başlamıştır.
8- Sonra onun neslini bir özden, hakir bir sudan meydana getirmiştir.
9- Sonra onu düzeltmiştir. Ruhundan ona üflemiştir. Sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Pek az şükrediyorsunuz!
10- Kâfirler dediler ki «Acaba biz toprağa karışıp yok olduktan sonra mı? Acaba biz mi yeni bir yaradılış içine gireceğiz?» Hayır! Onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.
11- (Ey Rasûlüm!) De ki: «Size vekil edilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize gönderileceksiniz!»
berin sıfatı yerine kullanılır ve meşhuru da budur. Peygamber ile peygamber olmayan diğer uyarıcılar için de kullanılabilir. Hatta bazı müfessirler «Burada Cenab-ı Hakk'ın kanunu ilâhisini müdafaa eden her alim kastedilmektedir» demişlerdir. Nitekim «Hiçbir ümmet yoktur ki o ümmette bir nezir bulunmasın» ayetinde yen alan «Nezir» kelimesi Allah'ın dinini müdafaa eden alim anlamındadır.
Nezir kelimesinin mastar olması ve inzar (korkutma) mânâsını ifade etmesi mümkündür. Yani senin korkutmandan ve senin zamanından önce bu kavme herhangi bir uyarıcı gelmemiştir. Bu kavimden, Kureyş kastedilmektedir. El-Keşif'te, «Rasûlullah'tan önce Kureyş'e bir peygamber gelmemiştir» denilir. Ancak onlar daha önceki peygamberlerin şeriatlarına bağlı idiler. Tahkikte kusurlu idiler. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in dinine bağlılıkları barizdi. Eğer biz Hz. Musa ve Hz. İsa'nın davetleri umumi değildir (ki en açık olanı da budur) dersek, İbrahim'in ve İsmail'in bağlılıkları daha da belirginlik kazanmış olur. Hz. Muhammed müstesna diğer peygamberlerden ölen bir kimsenin peygamberlik hükmü sona ermiş olur. Ondan sonra gelen bir kimse ona tâbi olmakla mükellef değildir. Zahire bakılırsa Kureyşliler Hz. İbrahim ve İsmail'in dinine bağlı idiler ve bu bağlılık Amr'ul-Huzai denilen melunun putperestliği Arap Yanmadası'na getirmesine kadar da devam etmiştir. Putperestlik geldikten az bir zaman içinde çok azı Hz. İbrahim'in dinine bağlı kalmıştır. O vakit «Hiçbir ümmet yoktm ki oıüara bir nezir gelmemiş olsun» ayetine dahil olmuş olurlar. Çünkü nezir (dediğimiz gibi) peygamber hakkında da, insanları uyaran alimler hakkında da kullanılabilir.
Bu yorum ve bu ayetin bağdaşmaz olduğunu görene cevap olarak şöyle deriz: Senden önce kendilerinden olan bir peygamber onlara gelmemiştir veya nezir kelimesi bizim tefsir ettiğimiz bu ayette sadece peygamber manasınadır, diğer ayette ise umumidir. [3]
Ebu Hayyan «El-Melaike» Suresi'nin tefsirinde «Allah'a davet hiçbir ümmetten, ümmet içerisinde kesilmemiştir. Ya bilfiil peygamberler bu vazifeyi icra etmişler yahut da onlardan nakil yapılmıştır. Ta ki Rasûlullah'ın zamanına kadar. Kureyşliler'e daha önce nezir gelmediğini belirten ayetlerin mânâsı, bilfiil onlara peygamber gelmediğini veya yakın atalarına peygamber gelmediğini gösterir. Yoksa onlarda uyarının hiç olmadığı mânâsında değil-dir» diyor.
Alusi'ye göre bu görüşten ötürü kalpte bir şüphe oluşur. Bu görüş iki noktayı iktiza eder:
1- Rasûlullah'ın döneminden Önce Kureyşliler'e bir peygamber gelmemiştir.
2- Onların içinde peygamberden naklederek insanları Al-lah'a ibadete davet edenler olmuştu.
Birincisi hiç kimsenin ihtilâf etmediği bir noktadır. İkinci noktanın ise Zeyd bin Amr bin Nufeyl el-Adevi (Cennetle müjdelenen on kişiden birisi olan Said'in babası) hakkında tahakkuk edip etmediği zan götürebilir bir meseledir. Çünkü bu zat Rasûl-ü Ekrem'in asrında yaşıyordu. Hz. Peygamberle biraraya gelmiş ve Hz. Peygamber'e, peygamber olmazdan önce de iman etmiştir. Ö'nun peygamber olduğu devreye ise yetişmemiştir. Zira Kureyşli-ler'in Kabe'yi bina şttikleri bir devrede o vefat etmiştir. Zeyd, Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'in dini üzerindeydi. Nitekim Hişam bin Urve babasından, o da Ebubekir'in kızı Hz. Esma'dan şunları rivayet ediyor: «Ben Zeyd bin Amr bin Nufeyl*! gördüm. Sırtını Kabe'ye dayayarak şöyle diyordu: «Ey Kureyş cemaati! Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim. Ben müstesna sizden herhangi bir kimse artık İbrahim'in dini üzerinde değildir.»
Hadisin bazı rivayetlerinde şu ziyade vardır: «Ya Rabbi! Eğer senin katında en sevimli ibadetin ne olduğunu bilseydim onunla sana ibadet ederdim, fakat onu bilmiyorum» dedikten sonra deve. sinin eğerine secde etti.
Sahih bir rivayetle sabit olduğuna göre Zeyd Allah'tan başka putlar adına kesilmiş olan müşrik kurbanlarından yemiyordu.
Tayalisi Müsned*inde Zeyd'in oğlu Hz. Said'den rivayetle şöyle diyor: «Ben Allah'ın Rasûlü'ne: «Babam senin gördüğün gibiydi. Sana gelen haberler gibiydi. Ben babam için af talebinde bulunayım mı?» diye sordu. Hz. Peygamber, «Evet Kesinlikle senin baban Kıyamet Günü'nde bir tek ümmet olarak haşredilecektir» dedi.
Durumu böyle olan bir zatın insanları uyarması, Allah'ın ibadetine davet etmesi hiç de uzak bir ihtimal değildir. Hatta insaflı bir kimse Hz. Esma'nın rivayet ettiği söze bakar ve Zeyd'in Ku-reyş'e karşı aldığı tavra dikkat ederse (Allah'tan başkasına kurban kesmelerini inkâr etmesine dikkat ederse) onun insanları İbrahim'in dinine ve sadece Allah'a kulluk yapılmasına davet ettiğini görür. Ve yine görür ki bu davet, daha önceki bir peygamberden nakildir. İşte bizim naklettiğimizden anlaşılır ki Zeyd (Allah'ın rızası onun üzerine olsun) peygamber değildir, peygamber olması da zahirdir. Bazıları Zeyd'in peygamber olduğunu iddia etmişler ve buna dair şu delili getirmişlerdir:
Sırtını Kabe'ye vererek «Bana gelin» diyor ve şöyle devam ediyordu: «İbrahim Halil'in dini üzerinde benden başkası kalmamıştır,)}
Fakat bu delilin sahih olduğu hususu doğru değildir. Biz bunun doğruluğunu bir an için teslim etsek de, yine bu onun pey-gamber olduğuna delâlet etmez. Zeyd gibi biri daha vardır. O da Kus bin Said'dir. Bu zat (Allah'ın rızası onun üzerine olsun), Allah'a iman eder. O'nun ibadetine insanları çağırırdı. Peygamber asrında yaşamıştı. Hz. Peygamber, peygamber olmazdan önce de bu zat Haniflik (İslâm dini) üzerine vefat etti ve çok yaşamış insanlardandı. Sicistani'ye göre bu zat 380 sene yaşamıştır. El Mev-zubani «İlim ehlinden birçok kimse altıyüz sene yaşadığını söylemişlerdin) diyor. Kus hakkında birçok haberler zikredilmiştir. Fakat İbn Hacer, El-İsabe'de bunların Tabarani'nin eserlerinde ve başka kaynaklarda yer aldıklarını ve senetlerinin zayıf olduğunu söylemektedir. [4]
«Sizin ondan başka bir dostunuz, bir şefaatçiniz yoktur» yani sizin dostunuz ve şefaatçiniz olan mahlûklar Allah katında (eğer Allah'ın rızası yoksa) size hiçbir fayda veremezler.
«Şefaatçi» kelimesi hakiki mânâsında Allah'a sıfat olarak ve-rilemez. Fakat yardımcı mânâsında mecazen sıfat olarak verilebilir, Nitekim burada öyledir. Ayetin mânâsı, sizin herhangi bir dostunuz ve Allah'tan başka herhangi bir yardımcınız yoktur. Veya siz onun dostluğundan ve yardımından geçtikten sonra, sizin herhangi bir dostunuz ve yardımcınız yoktur şeklindedir.
Zahire göre «Şefi'» kelimesinin burada zikredilmesi müşake-let kabüindendir. Çünkü putperestler «Bu putlarımız bizim şe-faatçılanmız olacaktır» diyorlardı. Cenab-ı Hak da bu tabiri buna karşılık olarak kullanmıştır.
«Emri tedbir eder», yani dünya emrini tedbir eder. Tedbirin esas mânâsı emirlerin sonuçlarına bakmak, bu hususta düşünmek, güzel sonuçlu olmalarını istemektir. Böyle bir mânâ Ce nab-i Hak hakkında mecazidir. Çünkü Cenab-ı Hak en muhkem şekilde onu yapar, hikmeti gözetir. «Ve onu gökten yere indirir», yani onun sebeplerim gökten indirir. Zira onun sebepleri melek ler ve diğer semavi nesnelerdir. [5]
5. ayet birçok şekilde yorumlanmıştır:
1- «Fi yevmin» kelimesi hem «Yudebbiru» hem de «Ya'rl-cu» fiillerine bağlıdır. Fakat onda ikincisi amel etmiştir. O zaman ayet, Allah'ın iradesinin, hadiselerin vakitlerinde, kuvvetli ve kendilerinde hikmet gözetilmiş bir şekilde vaki olmasına bağlanması üe hadiselerin bu şekilde tahakkuk etmesi arasındaki zamanın uzunluğundan kinayedir,
2- «Fi yevmin» kelimesi «Ya'ricu» fiiline bağlıdır. Emrin Allah'a uruc etmesi Cenab-ı Hak onu tedbir ettikten sonra onun bilfiil varlığının haberini Allah'ın tebliğ ettiği şekilde melek vasıtasıyla Allah'a arzedilmesi demektir. Tabii bu da Allah'ın azametini izhar etmek, saltanatının büyüklüğünü belirtmek içindir. Bu tıpkı meleklerin kulların amellerini Allah'a arzetmesini ifade eden hadisler gibidir. O zaman «Bin sene» tabiri hakiki mânâsında kullanılmamıştır. Bu yer küresi ile göklerin, yani yere en yakın olan göğün en derin noktası arasındaki insanların bilinen yürüyüşüyle gidilebilecek bir zamandır, Çünkü yer küresi ile yere en yakın olan gök arasmda insan yürüyüşüyle beşyüz senelik bir mesafe vardır. Hadislerde varid olduğuna göre göğün kutru da insan yürüyüşüyle beşyüz senelik bir mesafedir. Böylece bin olur . Melek bu mesafeyi yani insanlara göre olan bu uzaklığı az bir zamanda kateder. O zaman ayette teşbih vardır. Sanki şöyle denilmiştir: Cenab-ı Hak, emri güzel, hikmetli bir şekilde semavi sebeplerle irade ediyor. Çünkü onların eserleri ve ahkâmı yeryüzüne iniyor, Allah'ın irade ettiği şekilde oluyor. Sonra melekle beraber onun haberi Allah'ın huzuruna sizin saydığınız bir sene kadar bir zamanda, kısa bir devrede yükseliyor.
3- tbn Abbas, Katade, Mücahid, İkrime ve Dahhak'tan rivayet edildiğine göre emrin Allah'a yükselip gitmesi, emrin haberinin melekle Allah'ın huzuruna suud etmesi demektir. O zaman iki fiil, «Fi yevmin» kelimesinde yine mütenazidirler. Bu günden gaye, eğer beşer tarafından takdir edilseydi, beşer tarafından götürülseydi bin senelik bir mesafe olacaktı şeklinde, zamandan kinayedir. Yoksa Cenab-ı Hakk'm tedbir ve uruç zamanı meleklere göre gayet azdır. Ve Allah'a göre zaman mefhumu ortadan kalkar.
4- Bu emirden maksat dünya emridir. Onu tedbir etmekten maksat Levh'il-Mahfuz'dan onu göstermek, izhar etmektir. Bu emri yürütmekle görevli melek onu gökten yere indiriyor, sonra emir melekle beraber Allah'ın huzuruna bir zamanda yükseliyor. İşte bu zaman, iniş ve çıkış noktalarına bakıldığında sizin bin senelik zamanınız kadardır. Yani yer küresi arasında veya yer küresine en yakın olan semanın en derin noktası arası, gidiş geliş olarak bin senedir.
Bu yoruma göre «Yudebbiru» fiili «İndirdi» mânâsını ifade eden «Yunezzilu» mânâsını içermiş olur.
Bazıları «İleyhi (Ona) zamiri Allah'a değil göğe racidir» demişlerdir. Gök kelimesi bazen müzekker, bazen de müennes gelir.
5- Bizim günlerimizle bin senelik bir zaman kadar uzun olan Allah'ın günlerinde her gün Cenab-ı Hak dünyanın bütün emrini gökten yere indirir. Nitekim Cenabı Hak başka bir ayette «Rab-binin katında bir gün sisin saydığınızdan bin sene gibidir» buyurmaktadır. Sonra o emir Allah'a varır, O'nun katında tesbit edilir ve meleklerin sahifelerine yazılır. Bu müddetin her vaktinde ve emirden ne gelirse böyle olur. Ve müddet sonuna varıncaya kadar varlık altına girmiş olur. Sonra Cenab-ı Hak ikinci bir gün için böyle bir tedbirde buinur. Ve bu durum Kıyamet'in kopmasına kadar devam eder. Bu yoruma Mücahid'den gelen şu rivayet işaret ediyor:
«Bizim senelerimizden bin senenin emirlerini Cenab-ı Hak tedbir eder ve ilgili meleğe ilka eder ki, bu bin senelik zaman Allah katında bir gündür. O bittikten sonra ikinci bin senenin durumlarını ona ilka eder.»
Bu yoruma göre, burada emir, şan mânâsım ifade eder. Ve Allah'ın huzuruna çıkış da o şanın subutundan ve meleğin defterlerine yazılmasından kinayedir. Bin sene tabiri de zahiri mânâsına hamledilir. «Fî yevmin» tabiri iki fiile de bağlıdır. Ancak ikinci fiil onda amel etmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: Cenab-ı Hak miktarı sizin senelerinizden bin sene kadar olan bir günün emrini tedbir ediyor, sonra o emir aynı gün Allah'ın huzuruna uruc ediyor ve bu Kıyamet'e kadar tekrar edilip duruyor. Kıyamet'e kadar tekrar edilmesi de muzari tabirinin kullanılmasından anlaşılıyor.
6- Dünya emrini gökten yere Kıyamet kopuncaya kadar tedbir eder, sonra o emrin tamamı Allah'ın huzuruna uruc eder, yani O'nun huzuruna varır ki miktarı bin sene olan Kıyamet Gü-nü'nde onun hakkında hükmetsin. Bu yoruma göre emir yine şan mânâsını ifade eder. Allah'ın huzuruna yükseltilip götürülmesi (Allah'a varması), onu meleğin sahifelerinde tesbit etmesi için değil hakkında hüküm vermesi içindir. O zaman miktarı bin sene olan bir günden maksat Kıyamet Günü olur. Ve bu ayet «Onun miktarı ellibin senedir» ayetine ters düşmemektedir. Çünkü bu husustaki iki vecihten birisi Üzerine bina edilmiştir. Nitekim şiddetin durumuna göre uzunluk değişir. Meselâ müreffeh bir uzunluk yüz sene ise şiddetli bir on senenin uzunluğundan daha uzundur. Veyahut da orada elli tane nokta vardır, her noktadan diğerine kadar bin senelik bir mesafe vardır.
7- Vahy, Cebrail'le beraber gökten yere iner, sonra Cebrail'le beraber kabul edilen veya reddedilen vahy Allah'ın huzuruna gelir. Bu da beşer yürüyüşle bin senelik bir zaman tutan bir günde olur. Bu mesafe gök ile yer arasında iniş ve çıkıştır. Bu yoruma binaen emirden maksat vahyclır. [6]
«Bin sene»den maksat, uzun müddettir. Ayet, halis ibadetin az olduğu ve yapılsın diye yeryüzüne gönderilen ibadet ile gerçekten yapılmış halis ibadet arasındaki müddetin uzun olduğu mânâsını taşımaktadır. Yani «Sümme» (sonra) kelimesi burada uzunluk ifade eder. Bu mânâ, dokuzuncu ayetin sonunda gelen «Ne kadar as şükrediyorsunuz» cümlesiyle desteklenmiştir. Çünkü Kur'an'ın bir kısmı diğerine bağlıdır. Bu nimetlerin varlığıyla beraber şükrün azlığı halis ibadetlerin az olmasına delâlet eder.
8- Bazıları «Emrin tedbirinden maksat, güneşin doğuş ve batışının emri demektir» dediler. Onun batış ve çıkışı arasındaki ve çıktığı noktaya dönüş yapma miktarı burada kastedilmektedir. Yani bu miktar normal yürüyüşle bin senelik bir mesafedir. Fakat bir gün bir gecede katediliyor.
Ayet hakkında bu ve daha başka yorumlar da ileri sürülmüştür. En kuvvetlisi gökten maksadın uluv tarafı oluşudur. Emrin oraya urucundan maksat, haberinin oraya yükselmesidir. Ve f<Fi yevmin» (bir günde tabiri de uruca bağlıdır. Hulâsa bu ayet mu-teşabihattandır. Cenab-ı Hak dünyanın emirlerini tedbir eder. Onu kuvvetli, yerli yerinde irade buyurur. Bunları yaparken Arş'ı üzrine istiva etmiştir. İşte «Yüksek yerden tedbirsin mânâsı da budur. Sonra azametini belirtmek için bu haber melekle onun huzuruna yükselir. Halbuki O onu melekten daha iyi bilir. Bütün bunlar elbette Cenab-ı Hakk'a lâyık olan bir şekilde olur. Selefin dediği gibi teşbihe mübayin ve tenzihi derleyici ve Allah'ın şanına lâyık olan bir şekildedir.
«Yaradılışı çamurdan başlanan insan»d&n maksat Hz. Adem veya cinsidir. Zira Adem, insan cinsinin bütün fertlerinin fıtratını icmali bir şekilde kapsayan bir hilkat üzerine halkedilmiştir. Hz. Adem'den gelen insanlara «Adem'in nesli» denilmesi, onların Adem'den ayrılıp gelmiş olmaları nedeniyledir.
«Sülale» kelimesi halis, katıksız demektir. Yani Allah, önemsenmeyen, hakir görülen bir sudan Adem'in neslini yaratmıştır. Bu da menidir. Meninin rahme dökülmesinden sonra azaları kâ-milleştirmek, uygun şekilde suret vermek tarzında insanı biçimlendirmiştir.
Ruhun Allah zamirine izafe edilmesi tıpkı Beytullah (Allah'ın evi), Nakatullah (Allah'ın devesi) lâfızlarında olduğu gibi tazim içindir. Ayrıca ruhun çok acaip bir mahlûk olduğunu, çok garip bir tarzda yaratıldığını belirtmek için kullanılmıştır.
Bazıları «Ruhun Allah'a ait olan zamire izafe edilmesi, ruhun öyle bir durumu vardır ki onun rububiyet huzuruna- bir ilgisinin mevcut olduğuna işaret eder. İşte bu noktadan hareket ederek Ebubekir Razı «Kim nefsini (ruhunu) tanırsa kesinlikle o rabbi-ni tanımıştır» demiştir.
Ruh'un üfürülmesi, bazı müfessirlere göre bedenle bağlanmasından kinayedir. Bu yorum «Ruh, bedene dahil değildir» diyen felsefeciler ve Gazali gibi kelâmcıların mezhebine uygun düşmektedir. Bazıları da «Burada hakikati üzerindedir. Onu insana üfürme işini onu tedbir etmekle görevlendirilen melek yapar» demektedir. Bu yorum «Ruh hava gibi katı bir cisimdir. Suyun gülde se-reyan ettiği gibi bedende sereyan eder. Ateşin odunda sereyan ettiği gibi bedende sereyan eder» diyenlerin mezhebine uygun düşmektedir .
Haberlerin zahirlerinden en kuvvetli görülen bu ikinci görüştür. İbn Kayyım bu ikinci yorumu tesbit için yüze yakın delil ileri sürmüştür.
Cenab-ı Hak 9. ayette kulak tabirini, gözler ve kalpler tabirinden önce zikretmiştir. Çünkü dini emirlerin çoğu ancak kulak-la anlaşılır. Müfred getirilmiştir, çünkü aslında mastardır, çoğul mânâsını da ifade eder. Bazıları «Müfred getirilmesi onun idrak et-tiğinin etk bir nevi (sesi idrak etmesinden) oluşundan ileri geliyor» demişlerdir. Ama göz çeşitli nevileri idrak eder. Ziyayı, lev-ni, şekli hareket ve sükûnu, hepsini idrak eder. Kalp de kendi vasıtasıyla duyuların idrak ettiklerini idrak eder ve kalbin idrak ettiği daha birçok şeyler de vardır. [7]
«Kulak} göz ve kalpleri sizin için kılmıştır», yani sizin yararınız için kılmıştır. Onları, dini ve dünyevi diğer nimetlerden lezzet almanız için size müsahhar kılmıştır. Onlarla Allah'a şükredesi-niz, yani herbirini hangi vazife için yaratmışsa orada kullanasınız diye yaratmıştır. Meselâ kulaklarınızla Allah'ın vahdaniyetini, hasrı haykıran ayetleri dinlemeniz için, gözlerinizi de haşr ve Cenab-ı Hakk'in vahdaniyetini sergileyen kevni ayetleri görmeniz için, kalplerinizde onların hakiki olduğuna delil getirmeniz için Cenab-ı Hak bunları kılmıştır. O zaman «jVe kadar az şükrediyorsunuz» cümlesi bu nimetleri inkâr etmelerinin açıklamasıdır O zaman azlık da yokluk mânâsını ifade eder. Bu yoruma göre bu, ihtirazı bi cümle olur. Fakat Haffaci bunun hâli bir cümle olduğu fikrini desteklemektedir.
10. ayet onların bâtıl fikirlerini açıklamak için sevkedilmiş bir kelâmdır. Bu, o nimetlere şükretmedikleri gibi onlardan yüz-çevirmeyi yaymak suretiyle başkalarına suçlarını kabul ettirmeyi gerektirmiş olduğunu ifade ediyor. Bu sözü söyleyen her ne kadar Ubey bin Halef ise de diğer müşrikler buna razı olduklarından dolayı Cenab-ı Hak zamiri hepsine nisbet etmiştir. Yani hepsi söylemiş olmaktadır.
«Dalelna» kelimesi «Zahir oldu» mânâsını ifade eden «Dalle» kelimesinden geliyorsa, «Biz toprağa konulduktan ve toprak olup ona karıştıktan sonra» veya «Toprağa gömüldükten veya kaybolduktan sonra» demektir.
Hasan, Ameş ve Eban bin Said bin As «Dalelna» yerine «Sa-lelna» şeklinde, noktasız okumuşlardır. Bu takdirde mânâsı «Biz kuru toprak içine gömüldükten sonra» veya «Biz battıktan sonra» demektir. [8]
«Yeteveffakum», yani nefislerinizin hepsini alacak, nefislerinizin parçalarından hiçbirini bırakmayacaktır. Bu fiil «Teveffi» kökünden gelmektedir ki bu da bir şeyi tamamen almak demektir. Bu alma, ölüm meleğine nisbet edilmiştir, çünkü ölüm meleği bilfiil Allah'ın emriyle nefisleri (ruhları) almaktadır. Nitekim «Size vekil kılınan» tabiri de bunu ifade eder. Yani nefislerinizi, ruhlarınızı almak, ecellerinizin son noktaya geldiğini bilmekle vekil kılınan demektir.
Ruh'un alınması Zümer Suresi'nin 42. ayetine, «Allah öleceklerin ölümleri halinde... ruhlarını alır» nisbet edilmiştir. Çünkü kulların fiilinin yaratıcısı Allah'tır. Azrail'in ruhları kabzetmesini o yaratmış, sanki o yapmıştır. Veya Azrail ruhu onun izniyle almış, sanki o yapmıştır.
En'am Suresi'nin 61. ayetinde ruhun alınması meleklere izafe edilmiştir. Çünkü ölüm meleği tek başına ruhları almaz. Onun yardımcıları da vardır. Nitekim rivayetlerde de böyle varid olmuştur. Onlar ruhu alırlar, çıkışa (boğaza) getirdiklerinde melekul mevt onların elinden onu alır.
Bazıları da «Ölüm meleğinden maksat meleklerdir» demiştir. Bazıları «İnsanların bir kısmının ruhunu melekul mevt alır, bazıları da melekler tarafından alınır» demişlerdir. [9]
12- (Ey Rasûlüm!) O mücrimlerin Rableri huzurunda başlan öne eğik olduğu halde «Ey Rabbimiz! Gördük, duyduk. Bizi geri döndür de salih amel işleyelim. Artık kesinlikle inandık» diyecekleri zamanı bir görsen!
13- Eğer dileseydik her nefse kendi hidayetini verirdik. Fakat benden, «Andolsun ki cehennemi (küfre kayan) cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım» sözü hak olmuştur.
14- Öyle ise, bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuzdan dolayı (azabı) tadın. Şüphesiz ki biz de sizi unutmuşuzdur. Yapmış olduğunuz amellerden dolayı şu ebedî azabı tadın!
15- Bizim ayetlerimize, ancak ayetlerimiz hatırlatıldığı zaman büyüklük taslamadan secde etmek üzere yere kapananlar ve hamd ile Rablerini teşbih edenler iman ederler.
16- Onların yanlan yataklarından uzaklaşır. Korku ve ümit ile Rableri ne yakanrlar. Ve kendilerine nzık olarak verdiğimiz şeylerden harcarlar.
17- Hiçbir nefis, işlediklerinin karşılığı olarak kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilemez.
18- Öyle ise mümin olan kimse, fasık olan kimse gibi midir? Elbette bunlar eşit olamazlar.
19- İman edip saljh amellerde bulunanlara gelince, onlar için, yaptıklarına karşılık olarak bir ağırlama konağı bulunan barınma cennetleri vardır.
20- Fasıklık yapan (yoldan çıkan) lara gelince, onların sığınakları ateştir. Onlar ateşten her çıkmak istediklerinde ateşe geri gönderilirler. Ve onlara «Yalanlamakta olduğunuz ateşin azabını tadın» denir. [10]
(12-20) «(Ey Rasûlüm!) O mücrimlerin Rableri huzurunda...» Su Ayetlerin Tefsiri
«Ey Rabbimiz! Gördük, işittik...», yani biz görenlerden, işitenlerden olduk. Görülen ayetleri idrak etmeye uygun kılındık, işitilen ayetleri işitilecek dereceye geldik. Biz daha önce kör ve sağırdık, hiçbir şeyi idrak etmiyorduk. O halde bizi dünyaya geri gönder ki o ayetlerin iktiza ettiği şekilde salih amelde bulunalım, ^lıra biz kesinlikle inandık. Veya biz hasrı gördük. Bize vaadettik-lerinizi müşahade ettik. Peygamberlerin sözünü itaat edecek şekilde dinledik. Veya biz dünyada güzel olduğunu sandığımız amellerimizin çirkinliklerim gördük. Meleklerin bize «Sizin dönüşünüz ateşedir» dediklerini işittik. Veya biz dünyada iken senin peygamberlerini gördük, onların konuşmalarını dinledik. Veya senin kendi ayetlerim gördük. Tenzihi ayetlerini dünyada işittik. Sen haklısın. Bizim herhangi bir hak iddia etmeye yetkimiz yoktur. Bizi dünyaya döndür!
12. ayetin başındaki «Lev» edatı imtinaiye diye isimlendirilen «£eu»dir. Cevabı mahzuftur. Ayetin takdiri, eğer onları görsey-din korkunç bir emri müşahade etmiş olurdun ki bu emri Allah' tan başkası takdir etmeye kadir değildir. Buradaki hitap başta Hz. Peygamber'e, sonra da görebilen herkesedir. Zira bu ayette onların kötü hallerinin açıklanması istenmekte, korkunçlukta hangi noktaya geldiklerini belirtmek kastedilmektedir. Ki bunu gören herkes daha Önce görmüştür ve garipseyecek değildir. Herkes kor-kunç bir şekilde bunu müşahade edebilir. Ayetin başındaki «Lev» edatının temenni mânâsını ifade etmesi de mümkündür. Keşke suçluları bir görseydin! Rablerinin huzurunda başlarını öne eğmiş, «Rabbimiz! Gördük, işittik, bizi geri döndür. İyi işi yapalım. Artık kesin olarak inandık» dediklerini bir görseydin! îşte o zaman sevinirdin.
«Dileseydik herkese hidayetini verirdik» cümlesi bu insanların dünyaya gönderildiklerinde kötü seçeneklerinden dolayı yine de yasaklan işleyeceklerine işaret etmektedir. Allah onlara hidayet vermeyi irade etmemiştir. Eğer bizim meşiyetimiz bilfiil doğru ve facir her nefse hidayet vermeye taalluk etseydi, (iman ve salih amele götürecek hidayete taalluk etseydi) o nefse kazanç yurdu olan dünyada bu hidayeti verir, mükafat yurdu olan Ahiret'e tehir etmezdik. [11]
Bazıları «Huda, iman ve salih amel demektir» demişlerdir.
«Lâkin benden söz sabit olmuştur. Ki mutlaka cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım.»
Bu söz Cenab-ı Hakk'ın, İblis'e «Doğrudur. İşte ben hakikati söylüyorum. Sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım» (Sad: 84-85) dediğidir ki İblis de şöyle demişti: «Senin kudretine yemin olsun Jci onlardan sana içtenlikle bağlı olan kul-lann bir yana, hepsini azdıracağım.» (Sad: 83)
Gerek Sad Suresi'ndeki 84 ve 85. ayetlerde ve gerekse buradaki 13. ayette cinler insanlardan önce zikredilmiştir. Çünkü cehennem ehlinin çoğunu cinler teşkil etmektedir.
Ayet metnindeki «Ecmain» kelimesi bütün cin ve insanların cehenneme girmesini gerektirmez. Cenab-ı Hakk'ın NahI Suresi' nin 28. ayetinde «Sizden hiç kimse yoktur ki cehenneme varid olmasın» ayetine gelince, «Varid olmak» burada cehenneme bilfiil girmekten ayrı bir şeydir. (NahI Suresi'nin tefsirine bakın).
«Le Emleenne» tabiri fertlerin değil emirlerin umumunu gerektirir. Ayetin mânâsı «Andolsun cehennemi bu iki neviden dolduracağım» demektir. Yani sadece bir neviden değil. Tıpkı şu söz gibi: «Kesemi dinar ve dirhemle doldurdum», yani iki neviden doldurdum. Bu iki nevin bütün fertlerini keseme koydum demek değildir.
El-Cinn ve el-ins lâfızlanndaki eliflâm, ahd içindir. Yani asi cinler ve insanlar demektir. Bu ayet İblis'e hitabı içermektedir. Hulâsa Cenab-ı Hak şunu söylüyor: Eğer isteseydik her nefse hidayet verirdik. Fakat söz bizden şöyle tahakkuk etmiştir: Kesinlikle cehennemi cin ve insanların hepsinden (bu iki neviden) dolduracağım. İşte bu sözümüzden ötürü genel olarak bütün cin ve insanlara hidayet vermedik. İblis'in etbaından hidayeti esirgedik ki Kur'an'ın ilk muhatabı olan müşrikler de onlar cümlesinden-dirler. Onlar da kendi seçeneklerini küfre doğru kullandılar ve hidayeti kullarımıza kendi ihtiyarlanyla verdik. Müşrikler hidayeti ihtiyar etmeyip, sapıklığı tercih ettiklerinden o hidayeti onlara vermek istemedik. Ancak halis imana sahip olan kimselere verdik. [12]
«Secdeye kapanırlar» cümlesi, Allah'a tevazu göstermek, huşu göstermek, Allah'ın azabından korkarak başları yere koymak demektir, Ebu Hayyan «Bu secde Kuran secdelerinin azimetlerin-dendir» demiştir. İbn Abbas «Secde burada rükû mânâsım ifade ediyor» demiştir. İbn Cüreyc ve Mücahid'den şöyle rivayet ediliyor: «Münafıklardan bir grup vardı. Namaz vakti gelince camiden çıkıyorlardı, bu ayet onlar hakkında nazil oldu.» O halde burada rükû kastedilmektedir. Ve münafıklardan ötürü bu ayetin Medenî olmasını gerektirir.
îbn Abbas «Secde ayetini okuyan bîr insan secdeye değil rü-kûa varacaktır» demiş ve Sad Suresi'nin 34. ayetini delil göstermiştir.
«Yanlan yataklardan uzaklaşır...» ayetindeki «Tetecafa» fiili uzaklık ve yükselmek mânâsına gelen «Tecafi» kökünden gelmektedir.
«Cunub» kelimesi yarıklar mânâsına gelen Cenb kelimesinin çoğuludur. «Medad'» kelimesi ise uyku için yaslanılan yer mânâsına gelen «Mecca'» kelimesinin çoğuludur. Onların yanları uyku yerlerinden kalkar. Yani onlar uyanır ve Allah'a ibadet ederler. Meşhur tefsir şudur ki burada kastedilen şey, geceleyin kılman || nafile namazlar için kalkmaktır. Bu, Hasan Basri, Mücahid, Malik ve Evzai'nin görüşüdür. Sahih haberlerde buna delil olacak birçok şeyler vardır.
ibn Cerir, ibn Abbas'tan şöyle rivayet ediyor:
«Bu ayet ister namazda, ister kıyamda, ister kuudda, isterse yatarak olsun, uyanıp da Allah'ı zikreden kimseler hakkında nazil olmuştur.»
Bunun benzeri yine İbn Cerir ile Muhammed bin Nasr taratın- dan Dahhak'tan rivayet edilmiştir. Fakat cumhur meşhura güven
«Bu ayet teheccüd namazı hakkındadır» demiştir. Ve tehec-cüdün fazileti hakkında da birçok haberler gelmiştir. Birçok nassla sabit olan en üstün teheccüd seher vaktinde kılınandır.
«Onlar için gözler aydınlığı olarak ne gizlendiğini hiç kimse bilmez» cümlesi hakkında bazı hadisler rivayet edilmiştir. Bu hadisler şunlardır: «Müslim ve Buhari, Ebu Hureyre'den şöyle rivayet ediyor:
Allah şöyle buyurdu: «Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği hiçbir kulağın işitmediği ve hiç beşer kalbine hutur etmeyen, sizi üzerine muttali kılmadığım şeyler hazırladım. İsterseniz şu ayeti okuyunuz: «Onlar için gözler aydınlığı olarak ne gizlendiğini hiç kimse bilmez.» [13]
«îman eden ve salih amel işleyenlere gelince...» Bu ayetler, müslümanlarla kâfirlerin halleri zikredildikten sonra onların Ahiret'teki hallerinin tefsiridir. Cennetler «Me'va» kelimesine izafe edilmiştir. Çünkü cennetler esasen me'va ve hakiki meskendirler. Dünya ise geçici bir meskendir.
Bazıları «Me'va, Adn gibi özeldir cennetin ismidir» demiştir. Bazıları da «Dönüş yeri mânâsını ifade eden me'va tabiri burada şehitlerin ruhları oraya dönüş yaptıkları için kullanılmıştır» dediler ve îbn Abbas'tan gelen bir rivayeti delil gösterdiler. Cennet' ul-Me'va'nm Arş'm sağında olduğu da rivayet edilmiştir.
«Nüzul» kelimesi sevap demektir. Veya misafire hazırlanan ikram anlamındadır. Taatten çıkıp küfre girenlere, masiyetleri ir-tikâb edenlere gelince, onların meskenleri ateştir. Onlar ateşten çıkmak istemedikçe oraya geri gönderilirler. Yani ateşten çıkmak için çaba sarfederek çıkışa yakın bir noktaya kadar gelenler tek-rar ateşe gönderilirler ve ateşin derinliklerine itilirler. Rivayete göre ateşin dalgalan onları yükseltmektedir. Onlar kapıya yaklaştıklarında ve çıkmak istediklerinde dalga yeniden onlara vurur ve ateşin derinliklerine tekrar götürür. Durum daimi bir şekilde böyledir. [14]
21- Andolsun ki biz en büyük azabı vermezden Önce onlara en küçük azabı tattıracağız. Umulur ki dönerler.
22- Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüzçeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz ki biz günahkârlara yaptıklarının karşılığı olarak ceza vereceğiz.
23- Andolsun biz Musa'ya Kitabı verdik. Öyleyse ona kavuşmaktan şüphe etme. Biz onu İsrailoğullan için bir hidayet kıldık.
24- İsrailoğullan sabrettiği müddetçe onlardan, emrimizle hidayet eden önderler kıldık. O önderler ayetlerimize kesinlikle inanırlardı.
25- (Ey Rasûlüm!) Şüphesiz Rabbin, onların ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında Kıyamet Günü aralarında hükmedecektir.
26- Acaba kendilerinden önce nice nesiller helak etmiş olmamız müşriklere zahir olmadı mı? Oysa müşrikler onların (harabe kalan) meskenlerinde dolaşıp duruyorlar. Hiç şüphesiz bunda ayetler (dersler) vardır. Hâlâ işitmeyecekler mi?
27- Acaba görmüyorlar rm ki biz yağmuru kurumuş bir araziye sevkediyor ve onunla ekin yetiştiriyoruz ki o ekinden davarları da kendileri de yer. Hâlâ görmeyecekler mi?
28- Müşrikler alay ederek «Eğer doğru söyleyenler iseniz acaba bu fetih ne zaman?» derler.
29- (Ey Rasûlüm!) De ki: «Fetih günü küfre kayanların imanları kendilerine hiçbir yarar sağlamaz ve onlara mühlet de verilmez.»
30- (Ey Rasûlüm!) Onlardan yüzçevir ve bekle. Şüphesiz ki onlar da beklemektedirler. [15]
(21-30) «Andolsun ki biz en büyük azabı...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«El-Edna» en yakın veya en az mânâsindadır. En yakın veya en az azaptan maksat, dünya azabıdır. Çünkü o Ahiret azabına en yakındır, onun en az şeklidir. Bu en yakın azaptan maksat, Ne-sei ve cemaatten gelen bir rivayete göre (bu rivayet İbn Mesud' dan geliyor) onlara dokunan kıtlık seneleridir. Aynı rivayeti Nehai ile Mukatil de nakletmiştir.
Taberani ve Hakim, İbn Mesud'dan şöyle rivayet ediyorlar: «Burada, Bedir Günü'nde onlara isabet eden azap kastedilmiştir.»
Mücahid, «Mutlak ölüm ve açlıktır» demiştir. Müslim ve Ebu Avane Ubey bin Kâb'dan şöyle rivayet ederler: «Bu en yakın azaptan maksat dünya musibetleridir. Bunlardan gelen musibetler, diğer dehşetler ve duhan dehşetidir.» Müslim'in lâfzında «Veya duhan dehşetidir» tabiri vardır.
İbn'ul-Munzir ve İbn Cerir, İbn Abbas'tan şöyle rivayet ederler: «En yakın azaptan maksat, dünya musibetleri, hastalık ve be-talandır.»
«En büyük azap,» Kıyamet Günü'nün azabıdır. Nitekim İbn Mesud ve bazı alimler böyle tefsir etmişlerdir.
İbn Atiyye «En büyük azabın Ahiret azabı olduğunda ihtilaf yoktur» demiştir.
Tahrir adlı eserde «Alimlerin ekserisine göre en büyük azap, Kıyamet Günü'ndeki ateşte olan azaptır» denilmiştir.
Bazıları «En büyük azaptan maksat, dünyadaki öldürülme, esir edilme, yağma edilmedir» demiştir.
Ehl-i Beyt'ten bazıları «En büyük azab»\ Dabbet'ul-Arz ve Deccal ile tefsir etmişlerdir. Fakat güvenilir tefsir ekserin fikridir ve şu şekildedir: En yakın azap dünya azabı, en büyük azap da Ahiret azabıdır.
«Umulur ki dönerler», yani onlardan kalanlar tevbe ederek dönerler demektir.
«Mümin bir kimse fasık bir kimse gibi olur mu?» ayetinden buraya kadar gelen bütün ayetler Hz. Ali ile Velid bin Ukbe bin Ebi Muayt hakkında nazil olmuştur. Velid, Hz. Osman'ın süt kar deşidir. Bu ayet de Hz. Ali ile Kureyş'ten ismi verilmemiş bir kişi hakkında nazil olmuştur.
Keşşafta Zemahşeri «Bu ayet Hz. Ali ve Velid bin Utbe hakkında nazil olmuştur. İkisi arasında Bedir'de bir konuşma vaki oldu. Velid, Hz. Ali'ye: «Sükût et. Sen bir çocuksun. Ben senden daha büyüğüm. Senden daha kuvvetliyim. Dilim senden daha güzel konuşur. Mızrağım seninkinden daha keskindir ve ben senden daha yürekliyim» dedi. Bunun üzerine, Hz. Ali, ona, «Sus! Sen bir fasıksın» dedi ve bunun üzerine Cenab-ı Hak bu ayetleri nazil etti»
demektedir. Fakat Alusi «Bu lâfızları senetli olarak görmedim» demiştir. [16]
Şahab, Beyzavi haşiyesinde «İbn Hacer bu görüşün fahiş bir yanlışlık olduğunu söylüyor. Çünkü Velid Bedir Günü'nde daha çocuktu. Bedir'e gelmesi tasavvur edilemez. Bu konuşmayı onun yapması hiç düşünülemez» demiştir. Ancak bazı rivayetlerde de Velid'in Bedir'de delikanlılık çağında olduğu bildirilmektedir. [17]
«Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı vermiştik». Bu «Kitapntan maksat kitabın cinsidir.
«Likaihi» ifadesindeki zamir kitaba racidir. Kitaptan da cins kastedilmektedir. O vakit mastarın faili Rasûl-ü Ekrem'dir, yani sen bu kitap cinsinden bir kitabın sana verilmesinden şüphe etme demektir. Çünkü başka bir ayette «Kesinlikle sen Kur'an'ı hakim ve alim olanın katında telâkki ediyorsun» denilmektedir.
Bazıları «Ayet metninde geçen el-Kitab'daki eliflâm, ahd içindir» der. Yani «Biz malûm kitabı (Tevrat'ı) Musa'ya verdik». O zaman zamir kitaba raci değildir. Çünkü Hz. Peygamber'e verilen kitap, Tevrat'ın aynı değildir. Onun cinsindendir. Yani o Tevrat'ın mislinin mülakatından şüphe etme! Yani sana verdiğimizin benzerini Musa'ya verdik. Sana telkin ettiğimiz vahyin benzerini ona da telkin ettik. Bu Tevrat'ın benzerini, Allah katından telkin ettiğinde de şüphe etme.
Rasûlullah'a yapılan nehy, aslında ümmetine aittir. Yani siz Peygamber'in, Tevrat'ın benzeri bir kitabı Allah katından telkin ile aldığında şüphe etmeyin!
Hasan. Basri «Bu kelimedeki zamir, şiddet ve mihnetten şüphe etme dernektir. Yani Musa'nın çektiklerini sen de çekeceksin. Bu yükü bu Musa'ya da verdik, onun çektiği şiddet ve mihneti sen de göreceksin demektir» demiştir. Fakat bu yorum biraz uzaktır.
«O kitabı (veya Katade'nin dediğine göre, Musa'yı) Beni İsrail'e sapıklıktan hidayet edici kıldık». Beni îsrail herkesten daha fazla Tevrat'tan istifade ettiği için zikredilmiştir. Veya Tevrat'ın sadece İsrailoğullan'na geldiğini ifade etmek için onlar zikredilmiştir.
«Onlardan kılınan imamlar» hakkında Katade, «Hayırda, peygamberlerin dışında önder olan kimselerdir» dedi. Bazıları «İsra-iîoğulları'ndaki peygamberler kastedilmiştir» demiştir.
Onların dışlarında kalan İsrailoğullan'nı kitabın içindeki ah-kâmla hak yola hidayet ederler. Eğer bunlar peygamber değilse «Allah'ın onlara emri» demek, peygamberlerden aldıkları emir demektir. Cenab-i Hak bu ümmet hakkında «Sizden bir ümmet hayra da çağırsın, marufu emretsin» diyor. Yani peygamberden aldıkları marufu emretsin.
«Sabrettikleri saman» hakkında Katade şöyle diyor; «Dünyanın terki üzerinde sabrettikleri veya taatın zorluklarına göğüs gerdikleri, din hususundaki şiddetlere karşı sabır gösterdikleri zaman ona hidayet ettik demektir». Yani sabrettiklerinden ötürü biz onları imam kıldık. Ve sabrettikleri zaman onları imam kıldık.
«EUCuruz» kuraklık ve susuzluk sebebiyle bitkisi yok olmuş arazi veya hayvanlar tarafından otlan telef edildiğinden dolayı kurumuş arazi demektir. Tabersi, Mecma'ul-Beyan'da «Curuz araziden maksat, kuru, bitkisiz, yağmurlar olmadığı için kupkuru kesilmiş arazi demektir» diyor. Ragıb, «El-Curuz, bitkileri dipten kesilmiş arazi demektir» der. Ragıb'ın kelâmından anlaşıldığına göre burada bitki yönünden çorak arazi kastedilmektedir. Fakat bu yorum «Ve onunla ziraatı çıkarıyoruz» ayetine münasip değildir. Curuz araziden maksat, ister çorak olsun ister olmasın, yağmursuz-luk sebebiyle bitkisiz kalmış arazi demektir.
îbn Ebi Hatim, îbn Cerir, İbn'ul-Munzir ve İbn Ebi Şeybe, İtan Abbas'tan «Bu, Yemen'de bir arazinin ismidir» diye rivayet ederler. [18]
«Doğru iseniz bu fetih ne zamandır? diyorlar», yani bizimle sizin aranızdaki husumeti açacak zaman ne zamandır? Veyahut sizin bize galip geleceğiniz zaman ne zamandır?
îbn Cerir ve îbn Ebi Hatim, Katade'den şunları rivayet ediyorlar:
«Sahabiler müşriklere: «Bizim bir günümüz vardır. O günde biz istirahat edeceğiz ve sizden intikam alacağız» dediler. Müşrikler de, «Bu fetih günü hangi gündür?» dediler ve bu ayet nazil oldu.
Eğer hak ehli ile bâtıl ehli arasında hükmedecek bir gün var ise bugün hangi gündür? Veya sizi galip bizi mağlup edecek bir gün varsa bu hangi gündür?
«Sen onları susturmak ve hakkı tesbit etmek için de ki: Petih gününde kâfir olanlara artık imanları fayda vermez ve onlara mühlet de verilmeyecektir.)}
El-Feryabi, İbn Ebi Şeybe, îbn Cerir, İbn'ul-Munzir ve İfon Ebi Hatim, Mücahid'den şöyle rivayet ederler: «Fetih günü Kıyamet Günü'dür. Ve kâfirlerden maksat istihza ederek böyle söyleyenlerdir. Cenab-ı Hak onlara küfürlerini tescil etmek ve helak olma nedenlerini ortaya koymak için kâfir demiştir.»
«Onlara mühlet de verilmez», yani acele etmeyin, istihza et-meyin. Sanki o günün içinde sizi görüyorum ve o günde siz iman edeceksiniz, fakat imanınız size fayda vermeyecektir. Mühlet isteyeceksiniz, fakat size mühlet de verilmeyecektir.
Fetih gününü Kıyamet Günü'yle tefsir etmek açıktır. Çünkü buradaki fetihten maksat, husumetlerin arasını ayırmaktır. Zira Cenab-ı Hak «Muhakkak senin Rabbin Kıyamet Günü'nde onlar arasında fasl yapacaktır» buyurmuştur.
Bazıları «Fetih gününden maksat Bedir günüdür» demişlerdir. Hakim ve Beyhaki bunu İbn Abbas'tan rivayet etmişlerdir. Bazıları da «Mekke fethi günüdür» demişlerdir ki bu da Hasan ve Mücahid'den rivayet edilmiştir. Fakat bu iki tefsiri «Fetih gününde kâfir olanlara imanları fayda vermez» cümlesi nakzetmektedir. Çünkü bu cümlenin zahirinden anlaşılıyor ki o gün kâfirin iman etmesi kabul edilmez. Halbuki Bedir gününde birçok kimseler iman etmiş ve onların imanları kabul edilmiştir. Mekke fethinde de birçok kimseler iman etmiş ve yine imanları kabul edilmiştir.
Fakat bu itiraza şu cevap da verilmiştir:
Mevsul (elleziyne) kelimesi Bedir ve Fetih gününde küfür üzerinde ölenler demektir. Yani onlara imanları fayda vermez, çünkü daha önce iman etmemişlerdi ve kâfir olarak öldürülmüşlerdi. [19]
«Onlardan yüz çevir. Onların yalanlamalarına Önem verme, istihzalarına kulak asma.» İbn Abbas, «Bu ayet kılıç ayetiyle nes-hedilmiştir» eliyor. Çünkü bu ayetten anlaşılan, Rasûl-ü Ekrem'in onlarla savaşmaması, onları kendi hallerine bırakmasıdır. Fakat kılıç ayetiyle onlarla savaşılması emredilmiştir. Fakat «Onlarla münazara etmekten yüz çevir, olmazsa onlarla kılıçla savaş, çünkü münazaranın faydası yoktur» anlamı da muhtemeldir.
«Sen onların aleyhinde tecelli eden harbi, günü, zamanı, onların helakini bekle. Kesinlikle onlar da sizin mağlup olacağınızı beklemektedirler», yani beklemek onların hükmüdür. Çünkü azabı hemen istemeleri ve küfürdeki ısrarları bekleme hükmündedir. [20]
SECDE SURESİNİN SONU
[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/107-108.
[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/110.
[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/111-112.
[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/113-115.
[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/115-116.
[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/116-119.
[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/119-121.
[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/121-122.
[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/122-123.
[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/125.
[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/125-127.
[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/127-128.
[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/128-130.
[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/130.
[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/132.
[16] İbn Hacer Askalani, Keşşaf hadislerinin tahririni
yaptığı «EI-Kâfi» adlı eserinde, bu rivayeti (senetleri ile birlikte) îbn
Merduveyh ile Vahidî'nin naklettiğini bildirmektedir. Her iki rivayet te İbn
Abbas'tan gelmektedir. Bkz. el-Kâfi, Hadis no: 194, sh: 131. (Keşşafın sonunda
4. cilt)
[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/133-135.
[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/135-137.
[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/137-139.
[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/139.