SEBE SUHESÎ 2

Giriş. 2

Meal 2

Dirayet Vs Rivayet Tefsiri 3

Hasrın İnkarı 3

Meal 3

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 4

Hz. Davud'a Verilen Bakır Mu'cizesi 4

Tılısımlar 5

Allah'a Şükretmek. 5

Meal 6

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 6

Bereketli Köyler 7

Onların Parçalamaları 8

Meal 9

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 9

Şefaat 10

Haşirde Bir Araya Gelmek. 10

Meal 11

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 12

Mütekebbirlerin Durumu. 12

Peygamberlerin Hepsîne Karşı Gelen Kimlerdir?. 12

Ölümsüz Azap. 13

Rızkı Veren Allah'dır 13

Meal 14

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 14

Dünya Hiçbir Zaman Allah'a Çağıranlardan Boş Değildir 15

Peygamberin Vazifesi 15

Meal 16

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 16


SEBE SUHESÎ

 

Giriş

 

Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 54 ayettir.

İbn Abbas ve Katade'den gelen rivayete göre bu sure Mekkî' dir, hicretten önce nazil olmuştur. Bu surenin icma ile Mekki ol­duğu söylenmektedir. İbn Atiyye «Bu sure Mekkî'dir, ancak altın­cı ayet değildir» demiştir. Şamlılar'ın sayımına göre ayetleri 55, diğer sayımlara göre 54'tür. Kelimeleri 833, harfleri 1512'dir.

Bu surenin kapsadığı konular genel olarak şunlardır:

1- Allah'ın sıfatlan.

2- Hasrı inkâr edenlerin hali.

3- Ayetlere karşı çıkanların hali.

4- Ehli ilmin Kur'an hakkındaki görüşleri.

5- Hasrın muhal olduğunu iddia edenlerin Peygamber'e sal­dıranların ve sapıkların halleri.

6- Hz. Davud ve Hz. Süleyman'a verilen nimetler ve salih amellerin neticesi.

7- Sebeoğulları'na verilen nimetlerden sonraki nankörlük­leri ve bunun neticesinde olanlar ve basan sel felaketi.

8- îblis'in onlar hakkındaki zan ve etkisinin derecesi ve şirk koştuklarının hiç faydası olmaması.

9- Allah katında şefaatin ancak izin verilen kimseden ka­bul edileceği.

10- Peygamber'e onlardan sormasını emretmesi ve bütün beşere gönderilmiş olması.

11- Müşriklerin ısrarla Kıyamet'in kopacağı vakti sormala­rı ve Kur'an'a inanmadıklarını belirtmeleri, sonunda düşecekleri felâket ve birbirlerine hücum etmeleri.

12- Kâfirlerin boynuna takılan bukağılar.

13- Her peygambere karşı çıkılmış olması.

14- Mallar ve evlâtlar değil, salih amel insanı Allah'a yak­laştırır. Aksini iddia edenlerin sonu kötüdür.

15- Rızık Allah tarafından taksim edilir.

16- Melekler müşriklerin cinlere taptıklarım söylemektedir­ler.

17- Kıyamet'te kimsenin kimseye ne yaran ne de zararı dokunmayacaktır.

18- Zalimlerin Kıyamet'teki halleri.

19- Zalimler ve kâfirler hak için ne söylediler?

20- Kureyş'e Peygamber'den önce herhangi bir kitap veril­memiş, herhangi bir peygamber de gelmemiştir.

21- Peygamberlerin tebliğ ettikleri tek dâvadır. İkişer iki­şer veya teker teker Allah'a kulluk yapmaları ve Hz. Peygamber'de de herhangi bir deliliğin bulunmadığını düşünüp kanaat etmeleri, dir.

22- Peygamberin ecrini Allah verir. Peygamberlik vehbi-dîr, kesbî değildir.

23- Hak geldikten sonra bâtıl bir daha kök salamaz ve geri gelemez.

24- Kâfirlerin başından geçecek korkunç manzaralar. [1]

 

Meal

 

 Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Hamd O Allah'a mahsustur ki  göklerde ve yerde nfe varsa O'nundur. Ahiret'te de hamd O'na mahsustur. O hikmet sahibidir ve her şeyden haberdardır.

2- o yeryüzünün içine gireni de ondan çıkanı da; gökten ineni de, ona yükseleni de bilir. O rahim  (çok merhametli) dir. Gafur (çok bağışlayıcı) dır.

3- Kâfirler «Bize Kıyamet gelmez» dediler.  (Ey Rasûlüm onlara)  de ki: Doğrusu gaybı bilen Rabbim hakla için Kıyamet    fiâ size mutlaka ve muhakkak gelecektir.  O'ndan  (ilminden)   gök-    Ibe lerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile kaçmaz. Zerreden daha küçük ve daha büyük ne varsa hepsi apaçık bir Kitab'ta (Levh-i Mahfuzda) yazılıdır.

4- Ki  (Allah)   iman edip salîh amel işleyenleri mükâfat­landırsın, îşte bunlar için bir mağfiret ve güzel bir nzık vardır.

5- Ayetlerimizi iptal etmek için  (yarışırcasına)  koşanlara gelince,  (onlara da)  azabın en kötüsünden elem verici bir azap vardır.

6- (Ey Rasûlüm!)  Kendilerine ilim verilmiş olanlar Rab-binden sana indirilen Kur'an'm hakkın ta kendisi olduğunu ve onun hanide lâyık, her şeye galip olan Allah'ın yoluna ilettiğini bilirler.

7- Küfre sapanlar şöyle dediler: «Siz paramparça dağıldı­ğınız zaman mutlaka yeni bir yaradılış içinde bulunacağınızı si­ze haber vermekte olan bir adamı size gösterelim mi?» [2]

 

Dirayet Vs Rivayet Tefsiri

 

(1-7)   <(Hamd O Allah'a mahsustur ki...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Göklerde ve yerde olanların Allah'a ait olmasının mânâsı şu­dur; Allah onları yaratmıştır ve nimet olarak onları insanlara Al­lah vermiştir. Kudretinin kemâlinden ve nimetlerinin tamamım vermesinden dolayı hamd Allah'a mahsustur. Ahiret'teki hamd da ancak O'nundur. Çünkü Ahiret'te olanlar da Cenab-ı Hak'kın yaratmış olduklarıdır ve nimetleridirler. Yani her nimet Allah'tan geldiğinden dolayı hanide lâyık olan Allah'tır ve bundan dolayı da Allah'a hamd edilir.

Nasıl dünya nimetlerinden dolayı hamd yapılıyorsa, aynı şe­kilde Ahiret nimetlerinden dolayı da hamd yapılır. Bazılarına gö­re Ahiret'teki hamd, cennet ehlinin hamdidir. Nitekim hadiste «Onlara teşbih ve hamd, nefes alıp-vermek ilham edildiği gibi il­ham edilir» denilmektedir.

Hakim, dünya ve Ahiret işlerini hikmetlice yaratandir. Habir ise olan ve olacak her şeyi bilendir. Yerin içine giren ile maksat yağmurlar, hazineler ve ölülerdir. «Yelicu» fiili girmek, dalmak mânâsına gelen «Yedhulu» mânâsmdadır. Yerden çıkandan mak­sat da bitkiler, ağaçlar, kaynaklar, madenler ve hasredilecek olan ölülerdir. Gökten inen yağmur, kar, dolu ve bereketlerin her çeşidi ile meleklerdir. Göklere yükselenler de melekler ve kulların amelleridir. [3]

 

Hasrın İnkarı

 

«Kıyamet bize gelmez», yani yeniden dirilme vuku bulmaya­caktır. Veya istihza şeklinde «Hasrın kopması amma da gecikti» demektir. «Gaybın alimidir», yani O'nun ilminden hiçbir şey kaç­maz. Çünkü Allah gaybın alimidir. Hamza'nm kıraatinde «Alim» kelimesi «Allame» şeklinde mübalâğa sigasıyla okunmuştur.

Tenvir'ul-Mikbas'da, «Zerre, kızıl ve küçük karınca demektir» denilmektedir. Bu ayet «Bu Kitab'a ne oldu? Küçük-büyük demek­sizin hepsini içine almış» anlamındadır.

«Esgaru» ve «Ekberu» kelimeleri merfu müpteda olurlar. Ha­berleri, «Ancak açık bir kitaptadır» cümlesidir. Kitaptan maksat Levh-i Mahfuz'dur ve ikinci cümle birincisinin tekididir.

Bazıları «Ya'zübü» fülinin «Yezheru» ve «Yezhebu» mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Bu takdirde mânâ şöyle olur: Allah Teâlâ' dan mahlûkatı yarattıktan sonra hiçbir şey zail olmamıştır. Ya­rattığı her şeyin kaydı Levh-i Mahfuz'da saklıdır.

Ebu Hayyan'a göre «Kitaba lâfzı Levh-i mahfuz anlamında de­ğildir. Burada bu lâfız kinaye kabilindendir. Yani bir şeyi zaptet­mek, korumak, derlemekten kinayedir.

«Kerim nszfc»tan maksat, güzel, kendisinde bir zahmet veya bir başa kakma olmayan nzık demektir.

«Ayetlerimiz hakkında koşuşanlar» ifadesiyle kâfirler kaste­dilmektedir. Onlar ayetleri tenkid ederler, insanları onları tesbit etmekten alıkoyarlar ve buna rağmen onlar Cenab-i Hak'km kab-zai kudretinden kurtulacaklarını sanırlar.

İbn Zeyd, «Muâcizîne» lâfzı münasebetiyle ayete şöyle bir mâ­nâ vermektedir: «Ayetlerimizi iptal etmek hususunda cihad eder. ler (ellerinden geleni yaparlar).» Bazı kıraatlarda «Muacizine» ye­rine «Mu'cizine» veya «Muaccizine» okunmuştur. Yani iman etme, ye kasteden bir kimseyi geciktirirler. Onun say-u gayretine acizlik sokarlar. Kendi iddialarmca Cenab-ı Hak'kın kudretini aciz bırak-mak isterler.

«Ricz» kelimesinden maksat, kötü ve şiddetli sözdür. Katade «Ricz'den rtıaksat mutlak azaptır)) diyor. «İlim sahiplerimden maksat sahabilerden alim olanlar ve onları takip eden tâbiindir. Veya ehli kitaptan iman eden Abdullah İbn Selâm ve benzerleridir. (Bu ikinci yorumu Katade rivayet etmiştir).

O (sana inen) kahreden ve fakat kahrolunmayan, bütün şa­nında övülen Zat-ı Kibriya'nın yoluna hidayet eder. Yani insanları Allah'ın tevhidine, takvasına hidayet eder. Böylece «Yehdi» fiüi-nin faili «Ellezi» kelimesine raci olan zamirdir. Veya Allah hida­yet eder demektir. Bu takdirde fiilin zamiri Cenab-ı Haklca raci olan zamirdir.

«Kâfirler dediler ki.,,». Kâfirlerden maksat Kureyş kâfirleri­dir. Birbirlerine taaccub ve istihza yoluyla böyle diyorlardı. Gös­termek istedikleri kişi de Rasûl-ü Ekrem'dir. Ona herhangi bir ki­şi Cracul) şeklinde hitap etmeleri, onu tanımamazhktan gelmek istediklerindendir. Sanki onlar onun bir kişi olmaktan başka bir meziyeti olmadığını söylemek istemişlerdi. Halbuki güneşten daha tariz bir şekilde Rasûl-ü Ekrem'in nelere sahip olduğunu biliyor, lardı. füli   bir şeyin delik   deşik olmasuu   anlatan ezik» kökünden gelir. Yani siz paramparça olduktan delik de- olduktan sonra yeni bir yaradüışla haşre göndenleceksmıs de-[4]

inektir.

 

Meal

 

8- «Allah'a yalan mı uyduruyor yoksa,kendisinde bir deli­lik mi vardır?» Hayır! Ahiret'e inanmayanlar azap ve uzak bir sapıklık içindedirler.

9- Onlar,  gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında bu­lunanları görmezler mi? Dilesek onları yere geçiririz veya üzer­lerine gökten bir parça düşürürüz. Kuşkusuz ki bunda (Allah'a) yönelen her kul için bir ayet   (ibret)   vardır.

10- And   olsun ki  biz Davud'a   tarafımızdan bir  fazl   (lü­tuf)  verdik. Ve «Ey dağlar! Onunla birlikte teşbih edin» dedik. Kuşlara da (böyle yapmalarım emrettik). Ona demiri de yumu­şattık.

11- (Ey Davud!) Uzun etekli zırhlar yap ve dokuma husu­sunda ölçüyü   kullan   (diye  vahyettik).   (Ey  Davud. ailesi!)   ya­rarlı  işler yapın.   Kuşkusuz ki ben sizin  yaptıklarınızı  görmek­teyim.

12- Süleyman'ın emrine de rüzgârı verdik. O rüzgârın sa­bahı bir aylık yol,  akşamı bir aylık  yoldu.  Ona bakır  pınarını da akıttık. Cinlerden bazıları Rabbinin izniyle onun önünde ça­lışırdı.   Onlardan   kim  buyruğumuzdan   ayrılırsa  ona  çılgın   ce­hennem azabından tattırırız.

13- Onlar Süleyman için kalelerden, heykellerden, büyük havuzlar gibi leğenlerden ve taşınmaz kazanlardan dilediği  (ka­darı) m yaparlardı. (Ey Davud ailesi!)   Şükredici olarak  çalışın. Kullarımdan şükreden pek azdır.

14- Ölümüne hükmettiğimiz  Süleyman, ölünce asasını ke­miren yer kurdundan başkası  (cinlere)   Süleyman'ın   Öldüğünü haber vermedi.   (Süleyman'ın  cesedi)   yere düşünce anlaşıldı ki eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o zillet verici azap içinde bek­leyip durmazlardı. [5]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(8-14) «Allah'a yalan mı uyduruyorlar yoksa kendisinde...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Eftera» fiilinin başındaki «Hemze», istifham harfidir. Fakat orada elif hazfedilmiştir. Yani bu kişi Allah'a yalan mı uyduruyor treya bu kişi deli midir demektir? Zira «İftira» kelimesi uydur­mak, kendiliğinden bir şey icad etmek mânâsına gelir. Cinnet ke­limesi de delirmek, tecennum etmek, ne konuştuğunu bilmemek demektir.

Cenab-ı Hak onların bu sözlerini reddetmek üzere şöyle buyur­muştur: «Hayır! Ahiret'e iman etmeyenler azap ve uzak bir sa-pıkltk içerisindedirler», yani durum onların söyledikleri gibi değil- dir. Bilakis Muhammed, doğruların doğrusudur. Hasrı inkâr eden kimse yarın azabın içinde olacaktır. Zira Allah'ın aciz olduğuna ve mucizelerle teyid edilen bir zata iftiraya teşebbüs etmektedir­ler.

Sekizinci ayet onların gözleriyle gördüklerini kendilerine ha­tırlatmak için inmiş bir ayet-i cehledir. O gördükleri Allah'ın ke­mâli kudretine delâlet eden delillerdendir ve güç yetmez diye in­kâra kalkıştıkları, ölüleri diriltmek gibi inkâr ettikleri noktalarda onları uyarmak için sevkedilmişlerdir. Yani onlar kör müdürler? Her taraftan onları kapsayan gökleri ve yeri görmüyorlar mı? Onlar düşünmezler mi ki göklerin yaradılışı onların yaradılışından

çok daha zordur? Onlar bilmezler mi ki biz istersek tıpkı Karun'u yere batırdığımız gibi onları da yere batırırız. Veya onların üzeri­ne tıpkı Eyke ashabının üzerine düşürdüğümüz gibi gökten bir parça düşürürüz. Çünkü onlar da kendilerine açık açık deliller gel­dikten sonra ayetleri yalanlamaya kalkmışlardı.

Bu ayet, insanı kainattaki tabii olayları delil getirmeye teşvik etmektedir. Bu ayet aynı zamanda kâfirlerin Cenab-ı Hak'tan yüz çevirdiklerini, Ona itaat etmediklerini ortaya koymaktadır.

Hz. Davud Allah'a yönelip, samimi bir tevbede bulunduğun, da Cenab-ı Hak ona nimetler ihsan etti. Yani onu diğer peygam­berlerden daha fazla nimete mazhar kıldı. [6]

 

Hz. Davud'a Verilen Bakır Mu'cizesi

 

12. ayetteki «ELKîtr» kelimesi erimiş bakır demektir. Bazıla­rına göre ifade, «Bakır, demir ve benzeri madenleri onun için akıt­tık» anlamındadır. Bakır kaynağından maksat, onun madenidir. Cenab-ı Hak, Hz. Davud'a demiri yumuşattığı gibi oğlu Süleyman'a da tıpkı çeşmeden suyun akması gibi erimiş bakır akıtmıştır.

Şihab, haşiyesinde «Eğer ayn kelimesi burada akan su mânâ­sında ise ifade mecaz kabilinden olur» der. Bazılarına göre de «EU Kür» kelimesi bakır demektir. «Ayn» kelimesi de zat anlamında­dır. Yani «Biz onun için bakırı erittik. Tıpkı Davud'a demiri yu­muşattığımız gibi». İşçiler bakır madenini çıkarırlar. Çıkardıkları zaman soğuktur. Ateş yoktur. Hz. Süleyman'dan önce hiç kimse için bu maden yumuşamamış ve akmamıştır. Fakat ayetin zahiri­ne bakılırsa Cenab-ı Hak Hz. Süleyman için bakır madeninden su kaynaklan gibi akan bir kaynak kılmıştır. Bu görüş rivayetlerle de takviye edilmiştir.

12. ayetin sonunda sözü edilen Azab-ı Saîr Ahiret'teki ateştir. Bu, Ibn Abbas'tan rivayet edlidiği gibi ayrıca ekseri müfessîr de bu görüştedir.

Bazıları, «Azab-ı Saîr» den maksadın Hz. Süleyman'ın onlan dünyada azaba duçar etmesi olduğunu söylemişlerdir. Süddi'den rivayet edildiğine göre, Hz. Süleyman'la beraber bir melek vardı. Elinde ateşten yapılmış bir kamçı bulunuyordu. Hz. Süleyman'a karşı gelen bir cinne o melek cinnin görmediği bir yerden kamçı-yi yapıştırıyordu.

Bazı rivayetlerde, Hz. Süleyman'a muhalefet eden cinni o me­leğin yaktığı belirtilmiştir. Çin'in ateşten yaratılmış olmasıyla be­raber yakılması garip değildir. Çünkü ondaki elementlerin çoğunu ateş teşkil eder. Onda toprak, su, hava gibi elementler de var­dır.

«Meharib» kelimesi «Mihrab» kelimesinin çoğuludur. Mihrab kasr, köşk demektir. Esasında mihrab köşkün sahibinin vasfıdır. Çünkü o köşkü korumak hususunda başkasıyla savaşır. Fakat me­cazen IçÖşke isim olarak verilmiştir. Mihrab aynı zamanda camide imamın karşısında bulunduğu yere de denir.

Mihrab Rasûl-ü Ekrem döneminde yoktu. Sonradan icad edil­miş bir bid'attır. Bunu İmam Suyuti söylemektedir. O bu husus­ta bir risale de yazmıştır. Bundan dolayı fakihler imamın cami­deki mihrabın içinde durmasının mekruh olduğunu söylemişler­dir.

İbn Zeyd, «Meharib meskenler demektir. «Ona meskenler ya­parlardı» demektir» diyor. Bazıları «Merdivenle çıkılan ve yüksek­te yapılmış odalar demektir» demişlerdir.

Temasil, yapılmış hayvan şekilleri ve suretleridir. Zemahşeri «Melekler, peygamberler ve salih kimselerin heykelleri idi» diyor. O heykeller, o dönemde bakırdan, camdan, mermerden, mescidler içerisinde yapılırdı ki halk onlara baksın, onlar Allah'a ibadet et­tikleri gibi halk da ibadet etsin. Yani bu heykeller teşvik için ya­pılırdı. Hz. Süleyman'ın şeriatında mescidler içinde bu tür hey­kellerin yapılması caizdi. (Bunu Dahhak ve Ebu'l-Aliye söylemiş­tir). [7]

 

Tılısımlar

 

Bazıları «Temasil'den maksat tılsımlardır. Meselâ timsah hey­keli yapılırdı. Sivrisineğin, sineğin heykeli yapılırdı ve heykeli ya­pılan hayvan heykelini aşıp içeri giremezdi. Yani bu hayvanlar içe­ri girip, insanları rahatsız etmesinler diye heykelleri yapılırdı» demişlerdir.

Alusi; Bağdad'ın, «Tılsım Kapısı» diye meşhur olan kapısı üze­rinde bir yılan heykeli yapıldığını söyler. Halkın iddiasına göre bu heykelin yapılmasından maksat, yılanları Bağdad içinde yaşayan insanlara eziyet vermekten menetmektir.

Bazıları «Temasil ağaçların veya hayvanların şekilleri idi. Baş­ları kesilmişti. Şeriatımızda da böyle bir şekilde yapılması caiz­dir» demişlerdir. Fakat sahih bir rivayet olmadığı takdirde bu gö­rüşe katılmak mümkün değildir.

«Cifan» kelimesi cefne kelimesinin çoğuludur. «Cefne», içine yemek konulup yenen büyük kap demektir.

«ELCevab» kelimesi cabiye kelimesinin çoğuludur ve derleme mânâsına gelen cibaye kökünden gelir. Büyük havuzlar demektir. Fakat burada içinde yemek yenen özel bir kabm ismidir.

«Kudur» kelimesi «Çanak» mânâsına gelen kidir kelimesinin çoğuludur. Kidir, ister çamurdan ister başka maddelerden yapıl­mış olsun, yemek kaynatılan kap demektir. «Râsiyat», taşlar üze­rinde sabit demektir. Yani bu çanaklar, büyüklüklerinden ötürü taşların üzerinde sabit kalırlar ve altlarında ateş yakılıp yemek pi. şirilirdi.

Ayette önce mihrablardan, sonra temsillerden bahsedilmiş­tir. Çünkü mihrab binadır, temsil ise onun içinde yapılır. Cifan kelimesi kudur kelimesinden önce getirilmiştir. Halbuki kudur, içinde yemek pişirilen kaplar, cifan ise içinde yemek yenen kap­tır. Bu bakımdan kudur lâfzının takdimi gerekiyordu. Fakat ayet krallara ait binalardan bahsederken o binalardaki sofraların aza­metine işaret etmek için önce cifanı getirdi, sonra o azametli sof­ranın yemeğini pişiren kaplardan bahsetmenin sırası geldi ve ku-durdan bahsedildi.

«Ey Davud'un âli! ŞüJcredid olarak çalışın.»

İbn Ebi Dünya ve Beyhaki, İbn Mesud'dan şöyle rivayet eder­ler: «Onlara bu hitap yapıldıktan sonra hiçbir saati ibadetsiz ge-çirmediler. Onlardan biri her saat Allah'a ibadet etmek için kaim idi. Başka bir rivayete göre Hz. Davud'un ibadet yeri, gece ve gün­düz ibadet eden kimselerden boş değildi. Nöbet ile orada Allah'a secde yapılır, ibadet edilirdi. Hz. Süleyman Allah'ın vermiş* olduğu saltanata rağmen kendisi arpa yemeği yer, aile efradına onun ka­basını, fakirlere de buğday yemeği yedirirdi. «Niçin böyle yapıyor­sun?» denildiğinde «Doyduğum zaman açlığı unutabilirim diye korkuyorum» derdi.

Bazı alimlere göre, Hz. Davud'un kendisi de «Âl» kapsamına girmektedir. Yani o da şükretmeye davet edilmektedir. Kişinin âli bazan kişiyi de kapsar. [8]

 

Allah'a Şükretmek

 

«Kullarımdan şükreden pek azdır» ifadesi dolayısıyla İbn Ab-bas, «Şekür bütün hallerinde Allah'a şükreden kişi demektir» de­miştir. Zemahşeri «Şükrü eda etmek bakımından çok çabalayan, bu hususta var kuvvetiyle çalışan kişi demektir. Bu kişinin kalbi, dîli ve azaları itikad etmek ve yorulmakla meşguldür. Vakitlerinin çoğu bu maksatla geçmektedir» der.

Süddi, «Şükre karşı da şükreden kişidir» demiştir. Bazıları «Şükürden kendisinin aciz olduğunu gören bir kimseye şekür de« nilir» demiştir. Çünkü kişinin şükre muvaffak olması da bir ni­mettir ve bu da ikinci bir şükr ister ve bu nihayetsiz bir zamana kadar gider.

Zühti bu ayeti «Elhamdullüîah deyin» şeklinde yorumlamış-tır. Yani şükr gerektiren bir ameli işleyin. Namaz, oruç ve bütün ibadetler haddi zatında şükürdürler. Yani şükür yerine geçerler. Bunun delili «Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler müstes­nadır ve onlar da azdır» ayetidir. Bu ayetin mânâsı '«Kullarım içinde şekür azdır» ayetinde de aynen kastedilmektedir.

14. ayetin başındaki «Kadayna» fiili hüküm mânâsındadır. Ya­ni biz Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman onları (cinleri) Süleyman'ın Ölümüne muttali kılan, sadece bir ağaç kurduydu. Ya­ni onun ölümünün açığa çıkmasına sebep bu kurtçuk oldu.

Hz. Süleyman, Cenab-ı Hak'tan bir sene geçinceye kadar on­ların öldüğünü bilmemeleri için yalvarmış idi. Bunun sebebi ile  ilgili olarak iki şey gösterilmiştir:

1- Cinler gayb ilmini bildik­lerini iddia ederlerdi ki böylece onların yalancı oldukları ortaya Çıkacaktı.

2- Hz. Davud, Beyt'ul-Makdis'i yakmıştı. Vefat ettiği za­man Hz. Süleyman'a mescidi tamamlamasını vasiyet etmişti, Sü­leyman da inşaatta cinleri çalıştırıyordu. Vefatı yaklaşınca aile etradına «Sakın benim ölümümü onlara haber vermeyin ki Beyt-i Makdis'i tamamlasınlar» demişti. Onun tamamlanması için de bir sene kalmıştı. Böylece onlar bir seneye kadar Hz. Süleyman'ın öl­düğünü bilemediler.

Burada bir noktaya dikkcti çekmek gerekir. «El-Arz» kelime­si burada «Gök» kelimesinin karşıtı olan yeryüzü değildir. Bu bir ağaç kurdunun ismidir. Hz. Süleyman'ın ölümüne bir sene son­ra vakıf olduklarında cinler gaybı bilmediklerini öğrenmiş oldu­lar.

İbn Mesud, «Hz. Süleyman bir sene bastona dayalı olarak dur. du. Cinler de onun önünde çalışıyorlardı. Sonunda ağaç kurdu bastonu yedi, baston kırılınca Hz. Süleyman'ın cesedi yere düştü» demiştir.

«Azab-ı mühimden, maksat, yük yüklenme, binayı yapma, taş taşıma demektir. Hz. Süleyman 53 sene yaşadı. Kırk sene kral­lık yaptı. 13 yaşındayken kral oldu. 17 yaşındayken Beyt'ul-Mak-dis'i inşa etmeye başladı. Süddi ve bazı muhaddislere göre Hz. Sü­leyman 67 sene yaşamıştır. 17 yaşındayken kral olmuştur. Beyt'ul-Mâkdis'in binasına 20 yaşındayken başlamıştır. Krallık zamanı elli senedir. [9]

 

Meal

 

15- Andolsun Sebe  (halkı) nın meskenlerinde bir ayet  (ib­ret) vardır. (Onların evleri) sağdan ve soldan iki bahçeli idi. (Ey Sebeliler!) Rabbinizin rızkından yeyin ve O'na şükredin. (Belde­niz) hoş bir belde ve (Rabbiniz) çok affedici bir Rab!

16- Sebeliler şükretmekten yüz çevirdiler. Biz de Arim se­lini gönderdik. Onların   (o meşhur)  iki bahçesini buruk yemiş­li, ılgınh ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan (harabe) iki bah­çeye çevirdik.

17- İşte böylece  nankörlük etmelerinden  ötürü onları  ce­zalandırdık.  Biz,   hiç nankörlük yapandan  başkasını  cezalandı­rır mıyız?

18- Onların şehirleriyle bereketli kıldığımız  (Şam gibi) şe­hirler arasında birbirine bitişik (yakın) nice şehirler yaratmıştık. Oralarda gidip gelmeyi kolaylaştırdık ve «Gece gündüz oralarda emin olarak dolaşın»  (demiştik).

19- Fakat onlar «Ey Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzak­laştır» dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onlan efsane­ler haline getirdik ve onlan darmadağın ettik. Kuşkusuz ki bun­da, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ayetler  (ibretler) vardır.

20- Andolsun İblis onların hakkındaki zannını doğru çıkar­dı. Çünkü iman etmiş bir gruptan başka hepsi ona uymuşlardı.

21- Oysa ki İblis'in insanlar üzerinde hiçbir sultanı  (kud­reti) yoktur. Ancak Ahiret'e imanı olan kimseyle Ahiret'ten şüp­he edeni ayird etmek için  (ona bu imkânı verdik).   (Ey Rasû-lüm!) Rabbin her şeyi gözetleyendir.

22- (Ey Rasûlüm!)  Müşriklere de ki: Allah'tan gayri  (ma-bud)  saydıklarınızı çağırın. Onlar ne göklerde ne de yerde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Bu ikisinde ne Allah'a ortak­lıkları ne de O'nun onlardan bir yardımcısı vardır. [10]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(15-22) «Andolsun Sebe (halJcıJntn meskenlerinde...»Bu Ayetlerin Tefsiri

«Sebe» kelimesi eğer bir kabilenin ismi ise «Sebeın» şeklinde, tenvinli olarak okunur. Aslında bu kelime bir kişinin ismidir ve bu husus Rasûl-ü Ekrem'den nakledilmiştir.

îbn Kesir ve Ebu Amr, kelimeyi «Sebee» şeklinde gayri mun-sanf olarak okumuş ve onu kabile ismi kılmışlardır. Ebu Ubeyde de bunu tercih etmiştir. Ebu Ubeyde onun arkasından gelen «Mes-kenihim» kelimesini Sebe lâfzının kabile ismi olduğuna drelil gös­termiştir. Fakat durum onun dediği gibi olsaydı «Mesakinihim» yerine «Mesakiniha» kelimesi gelmeliydi. Bu hususta tafsilat iste­di yen Kurtubi'nin «Ahkam'uLKur'an» adlı tefsirine başvurulabilir (cilt: 13, sh: 18).

«Ayet» kelimesinden maksat, alâmettir. Allah'ın kudretine de­lâlet eden, bunların bir yaradanı vardır kaidesine delâlet eden bir delil vardır. Bütün mahlûkat biraraya gelse ve bir ağaçtan bir elma veya bir armut çıkarmaya çalışsa buna imkân bulamaz. Çeşit çe­şit meyveleri, onların çeşitli renklerini, tatlarını ve kokularını gö­rüyorsunuz. Bunlar Allah'ın varlığına delâlet etmez mi? Evet, bun­lar kudret ve bilgi sahibi bir zatın bunlarda eli olduğuna delâlet eder.

«İki bahçe» mânâsına gelen «Cennetani» kelimesi aynı ayet metnindeki «Ayetin» kelimesine haberdir.

Kuşeyri; «Burada iki bahçe kastedilmemiştir. Vadinin sağ ve solunun çeşitli meyve ağaçlarıyla mamur olması kastedilmiştir» demektedir. Yani onların memleketleri bahçelerle, ağaçlarla, mey­velerle doluydu. Halk ağaçların gölgesinde yürüyordu. Onlara, «Rabbimsin rızkından yeyin» denildi. Böyle bir emir aslında yok­tur. Bu ifade onlar bu rızıklanma imkânına sahip oldular, kavuş­tular anlamında kullanılmıştır.

Veya, onlara gelen peygamberler «Bu nimetlerden yeyin ve ta. at etmek suretiyle Allah'a şükredin» demiş olabilirler.

«Beldetun Tayyibetun» ifadesi şu şekilde müste'nife (yani baş­lı basma) bir cümledir: «Şu memleket, meyveleri çok, havası hoş bir memlekettir». Veya çorak bir memleket değildir. Veya havası­nın güzelliğinden dolayı haşeratı yoktur.

Mücahid «Bu memleketten maksat Yemen'in San'a şehridir» demektedir.

«Onlar Allah'ı zikretmekten yüz çevirdiklerinde», yani iman­dan kaçtıklarında, gelen 13 peygamberi tekzib ettiklerinde biz on­ların üzerinde Arim selini gönderdik. «Arim» lâfzı şiddetli demek­tir. (Bu rivayet İbn Abbas'tan gelmiştir). Bazılarına göre Arim çok şiddetli yağan yağmur demektir. Yani yağmurla meydana ge­len seli gönderdik anlamım taşır.

İbn Cübeyr, «Habeş lisanında Arim, tuz taşlarla yapılan ba­raj duvarı demektir» der. Ahfeş ise, «Bu keilme aynı mânâyı ifade eder ve Arapça'dır» der.

îbn Abbas, Katade, Dahhak ve Mukatil «Arim, selin meydana geldiği vadinin ismidir. Baraj o vadide bina edilmişti» derler.

«Hamt» kelimesi ekşimsi, buruk, acı meyve demektir. îbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre hamt erik ağacıdır ve aynı zaman­dı da bu ağacın meyvesine de hamt denilmektedir.

«Esi» kelimesi «Ürefa» denilen ılfın ağacının iri kısmına de­nir. Lrtgat alimlerinden Ebu Hanife'nin (İmam Ebu Hanife değil­dir) Kitab'un-Nebat adlı eserinde «Esi» kelimesinin İbn Abbas tarafından «Urefa» denilen ağaçla tefsir edildiği görülmektedir. Ta-bersi'ye göre «Esi» kelimesi «Sümer» denilen ağaç demektir. Ze-ej mahşeri «Bu ağacın meyvesi yoktur» diyor. Fakat doğru olanı eslin meyvesi olmasıdır. «Meyvesi yoktur» diyenlerin maksadı, yenilecek meyvesi olmadığını kastettikleri şeklinde yorumlanabilir.

Sidr ağacı iki çeşittir. Kara sidr hiçbir yararlı tarafı olma­yan bir ağaçtır. Yaprakları sabun yerine yıkanmak için dahî kul­lanılmaz. Buruk bir meyvesi vardır, yenilmez. Bu ağaca aynı za­manda «Eddal» denilir. İkinci sidr ise su kenarlarında biter. Mey­vesine nebk (veya nebuk) denilir. Yapraklan sabun yerine kulla­nılır. El-Innab adlı ağaca benzer.

Kuşeyri şöyle der: «Çölde biten ağaçlara bahçe ve bostan de­nilmez. Ancak burada helak edilen bahçe ve bostanların karşılığına düştüğü için   bunlara da   bostan ve bahçe   denilmiştir.   Tıpkı «Bir günahın karşılığı onun benzeri bir günahtır» ayetinde oldu­ğu gibi.»

«Azlık» mânâsını ifade eden   «Kalil»   kelimesi muhtemelen

hamt, esi ve sidr kelimelerinin hepsine racidir. Yani hamt, esi ve sidr denilen ağaçlardan az olarak mevcut iki bahçeye çevirdik.

Bu değiştirme, onların nankörlüklerinden dolayı vuku bulmuştur. «Keferu» fiili nimete karşı nankörlük etmek mânâsında-dır. Yani o nimeti onlardan aldık, tam tersini onun yerine koyduk demektir.

Bazı müfessirlere göre kendilerine gönderilen 13 peygamberi inkâr ettiklerinden (yani dinsizliklerinden) dolayı bu felaket baş­larına gelmiştir.

«El-Kefur» kelimesi nankörlükte veya küfürde çok ileri giden kimse demektir. Yani şiddetli ve temelden yokedici bu cezayı an­cak nankörlükte ve küfürde çok ileri gidenlere veririz demektir. Dünyada bazen cezaya çarptırılan müminin meselesi bu hasra te-kid olamaz. Çünkü onunki geçici bir cezadır.

«Onlarla içinde bereketler yarattığımız memleketler arasın­da...»

Cenab-ı Hak bir kıssayı ikinci bir kıssanın üzerine atfediyor. Zira bu ayette onların ticaretlerinde, gidiş gelişlerinde kendilerine verilen nimetler ve onların da bu nimetlere karşı yapmış olduk­ları nankörlük ve bu sebeple başlarından geçenlerden bahsedil­mektedir. Daha önceki ayette de meskenlerinde onlara verilen ni­metler ve onların o nimetlere karşı gösterdikleri nankörlükler ve o nankörlükten ötürü başlarına gelen hadiselerden bahsedilmiş­ti. [11]

 

Bereketli Köyler

 

«Bereketli köyler» den maksat, Şam köyleridir. Çünkü o köy­lerde ağaç çoktu, meyve boldu ve halk müreffeh bir şekilde yaşı­yordu.

İbn Abbas, «Bu köyler Filistin köyleridir» der. Mücahid «Saraviye köyleridir», Vehb ise «San'a'nın köyleridir» derler. Fakat en güvenilir tefsir, birincisidir. Çünkü îbn Atiyye'ye göre müfessir-ler birinci yorum üzerinde ittifak etmişlerdir.

Ayet metnindeki «Zahireten» kelimesinden maksat nedir?

Katade'den gelen rivayete göre o köyler sırt sırta vermişlerdi ve birbirlerine de yakındılar. Yani o köylerin birisine duran bir insan karşısındaki köyün bir kısmını görürdü. Bu da köylerin bir­birlerine çok yakın olması nedeniyledir.

Müberred, «Bu keitmeden maksat, yüksek oluşlarıdır» diyor. Yani tepeler üzerinde yapılmışlardı. Kıyılarda kurulmuşlardı. Böy-le köyler, köylerin en şereflisidir.

Bazıları «Biliniyorlardı demektir» diyor. Yani çok güzel ol-duklarından,ehli de uysal insanlardan oluştuğundan dolayı oradan gelip geçenler o köyleri tanıyorlardı.

Bazıları «Kelimenin mânâsı yol kıyılarında kurulmuşlardı de- | mektir» diyorlar. Böylece o yolda giden yolcuların yolculukları | kolaylaşırdı.                                                                                       §

«Onların a7'asında yürümeyi takdir ettik», yani birbirlerinden belli bir miktar uzaktaydılar. Yani sabahleyin bir köyden çıkan bi­ri, diğer köye öğle vakti varabilirdi. İstirahatım yapar, öğleden sonra çıkar, akşam vakti öbür köye varır, orada gecelerdi. Böy­lece çölde kalma, düşmandan korkma endişesi de ordatan kalk-

 oluyordu.

Bazıları «Her iki köy arasında bir millik mesafe vardı» de. mislerdir. Dahkak «Her köy bir konaklama uzaklığındaydı» diyor. Dahhak'in bu yorumu «Zahireten» kelimesinin mânâsına ve «Oro* da gezin» ifadesine de uygun düşmektedir. Çünkü bu ayet onların çok yakın olduklarını iş'âr etmektedir. Bu, bir peygamberin diliyle Cenab-i Hak tarafından verilmiş bir emirdir. Yani «Biz on­lara o köylerde gezin dedik». Gece-gündiiz, emin olduğunuz hal­de o köylerde gezin. Yani gece-gündüz emniyet sağlanmıştır. Asa­yiş berkemaldir. Veya, «Biz onlara emin olduğunuz halde, sefer müddetiniz usasa (birkaç gün-oirkaç gece devam etse) dahi gezin ve endişe etmeyin dedik.»

Katade, «Onlar dört ay müddetle emniyet içerisinde yolculuk yaparlardı. Kişi o diyarda babasının katilini görse dahi bu, onu he-yecanlandırmazdı» diyor. Veya geceleriniz ve gündüzleriniz (yani ömrünüz) boyunca orada gezebilirsiniz. Orada emniyetten başka bir şey yoktur demektir.

Bazı müfessirler «Esasında burada böyle bir emir yoktur. An­cak onların böyle bir yürüyüş imkânına sahip olmaları ve bu yü­rüyüş için gereken bütün ihtiyaçların yerine getirilmesi bakımın­dan sanki onlara bu emir verilmiştir. Emir ibaha içindir. Yani mutlaka gezmek sorunda değildirler. Fakat gezebilirler» demekte­dirler.

Bu işaretlerden anlaşılıyor ki Yemen ile Şam arası, o kumsal sahralar, yeşillikler ve meyvelerle doluydu. Fakat nankörlükleri veya küfre kaydıkları için Cenab-i Hak oraları zamammızdaki ha­line getirmiştir.

Onlar: «Ey Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır» dedi­ler, yani uzun zaman nimetin içinde kaldıklarından şaşkınlık içe­risine girdiler, usandılar ve İsrailoğulları'nın yaptıkları gibi geçi­ci bir şeyi daha hayırlı bir şeye tercih ettiler ve dediler ki: «Bi­zim ticaretimiz daha uzak olursa oradan getirdiğimiz daha paha­lı olacaktır.» Böylece bu mamur yerlerin birbirine bitişik olması­nı, harap olmasını, çöllerle kumsalların biraraya gelmesini istediler. Sonra da «Biz buralara develerin sırtında varabiliriz» gururu­na kapıldılar. Aciz ve fakirlere karşı büyüklük tasladılar.

Ayetin zahirine bakılırsa bunlar dilleriyle böyle bir istekte bu­lunmuşlardır. Fakat Fahreddin Razi «Onlar hal diliyle de böyle bir istekte bulunmuş olabilirler» diyor. Yani onlar küfre kaydıkların­da, nankörlük yaptıklarında Allah'tan seferlerinin birbirlerinden uzak olmasını ve memleketlerinin harap olmasını istemiş oldular. Bu istekleriyle nefislerine zulmettiler. Çünkü nefislerini Allah'ın azabına arzettiler, nimeti inkâr ettiler. «Biz de onları efsanelere çevirdik.»

Ayetin metnindeki «Ehadis» kelimesi «Efsane» manasına ge­len «Uhdus» kelimesinin çoğuludur. Halkın zevk almak maksadıy­la naklettiği olaylar demektir.

Yani dünyada onlardan ancak bahsetmek kaldı. "Hiçbir şeyleri kalmadı. Eğer onlardan bir grup bile 'kalmış olsaydı kendileri ef­sane olmazdı. [12]

 

Onların Parçalamaları

 

«Onları darmadağın ettik», veya her yere parçaladık, attık. «Temzik» tabiri bitişik olan nesneleri parçalamak, delmek demek­tir. Cenab-ı Hak, onların durumlarının korkunçluğunu ve elemle­rinin şiddetini belirtmek için bu tabiri kullanmıştır. Yani onları öyle bir şekilde parçaladık ki parçalanmadan sonra artık bitişti-rilmesi mümkün olmayan her grup bir darbımesel olarak göste­rilebilir.

İbn Selâm, «Biz onları rüzgârların savurduğu toprağa çevir­dik demektir» diyor. Bu «Temzik» tabirine uygun bir yorumdur. Fakat tefsir alimlerinin çoğu bunun hilafına ittifak etmişlerdir. Ve,«Bu parçalamaktan maksat onların her birini ussak memleketlere göndermek suretiyle ayırmaktım demişlerdir.

Zemahşeri Keşşafta, «Gassan Kabilesi Şam'a, Enmar Kabile­si Medine'ye, Cüzam Kabilesi Tuhame'ye, Ezd Kabilesi de ümman'a gitti» diyor. Yani böyle parçalandılar. Tahrir, «Hudaa Kabilesi Mekke»ye, Esad Kabilesi Bahreyn'e Huzaa Kabilesi de Tuhame'ye gitti» demiştir.

Ayetin zahirinden, bu parçalanmanın, Arim selinden sonra ol­duğu anlaşılmaktadır. El- Bahr adlı tefsirde «Sebe'nin on kabilenin atası olduğu hadisle sabit olmuştur» denilmektedir. Sel geldiğin­de altı kabile Yemen'de yerleşti, dört kabile Şam'a göçetti. Bazıla­rı «Parçalanmaları selden önceydi» demişlerdir.

Gerçek şudur ki onların parçalanmaları (memleketlere yayıl­maları) Arim selinden sonradır. Bazılarının şeddin yıkılacağını hissedip biraz evvel memleketi terketmiş olmaları uzak bir ihtimal değildir.

«Andolsun, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı» cümlesindeki «Onlar» zamiri Sebe'ye racidir. Bu takdirde îblis'in bu zannının menşei onların şehvetlere dalışlarıdır. Yani İblis on­ların şehvetlere daldıklarını görünce helak olacaklarını zannetti ve bu zan da gerçekleşti.

Bazı müfessirler «Bu zamir Ademoğullan'nın tamamına raci­dir» demişlerdir. Bu takdirde İblis'in bunlar hakkındaki zannının menşei, İblis'in, Hz. Adem'in vesvesesine kulak verdiğini görün-ce evladlarınm da kendisine kulak vereceğini anlamasıdır. Böylece onlar hakkında bu zanna sahip oldu.

«SebelÜer ve Adem'in oğulları tblis'e tâbi oldular. Ancak mü­minlerden bir grup müstesna.» Bu istisna yapılan grubun azlığı haddi zatında az olmalarından veya kâfirlere izafe edildiklerinde az görülmelerinden ileri gelmektedir.

Buradaki tebaiyyet, küfürden daha geneldir. Genel olarak gü­nahlardan tebaiyet bahis konusudur.                                                  

îblis için vesvese yapmak suretiyle onların üzerinde bir tasal­lut bahis konusu değildir. Ancak biz Ahiret'e iman edeni, Ahiret hakkında şüphede olandan ayırd etmek için bu yetkiyi ona ver­dik.

Buradaki neden bildiren ve müstakbel olan ilim Cenab-ı Hak'­tın ezeli ve zatı ile kaim olan ilmi değildir. Şehadet âleminde il­min malûma bağlanmasıdır ki ceza ve ikab onun üzerine terettüb eder.

Bazılarına göre, İblis'in musallat kılınması emirlerden her­hangi bir emir için değil, ancak imanı takdir edilenin iman etmesi, sapıklığı takdir dilenin de sapıklığa gitmesi içindir.                        >

«Allah'ın ezelde şüphe edenleri bilmesi» şeytanı onlara mu­sallat kılmayı istemesidir.

22. ayetin başındaki emir Hz. Muhammed'edir. Yani «Ey Mu­hammedi Sebe'nin nakil yoluyla, şiirler yoluyla onlar için malum olan kıssasını temsil olarak getirdiğimiz müşriklere de H: Allah'­tan başka ilâh edindiklerinizi çağırın. Sizi ilgilendiren zarar husu­sunda veya bir yararı size celbetmek hususunda size yardımcı ol­sunlar. Eğer o bâtıl mabudlar hakkındaki iddianız doğru ise sizin davetinize icabet etmeleri gerekir.»

Rivayete göre bu ayet Kureyş'e kıtlık seneleri isabet ettiği zaman inmiştir.

«Onlar zerre kadar bir şeye sahip değildirler}) cümlesi, ceva­bın yerine kaim olan bir kelâmdır. Cenab-ı Hak onlara cevap ver­me imkânım vermeden onların yerine bu şekilde cevap veriyor. Bu, cevaplarının bundan başka bir şey olmadığına iş'ar eder. Bun­dan başka bir cevap vermeye kalkışırlarsa bu, hakkı inkâr etmek olur ki mukabere de Allah tarafından kabul edilmez.

O mabudlann yerlerde ve göklerde mal, yaradılış, mülk ve ta­sarruf yönünden hiçbir ortaklığı yoktur. Cenab-ı Hak'km onlardan bir yardımcı edinmesi de sözkonusu değildir. [13]

 

Meal

 

23- Allah katında O'nun izin vermediği kimselerin şefaati bir yarar sağlamaz. Fakat yürekle rinde ki korku giderilince bir­birlerine «Rabbiniz ne dedi?» derler. Onlar da derler ki «Doğıu-yu söyledi. O yücedir ve büyüktür.»

24- (Ey Basûlüm!) De ki: «Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?» De ki: «Allah (size rızık veriyor). O halde ya siz veya biz muhakkak bir hidayet üzerinde veya açık bir dalâlet içindeyiz.»

25- De ki:  «Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu olma­yacaksınız. Sizin yaptıklarınızdan da biz sorumlu olmayacağız.»

26- De ki: «Rabbimiz bizi (Kıyamet'te) toplar ve sonra ara­mızda gerçekle hükmeder. Adaletle hükmeden ve bilen O'dur.

27- De ki: Ona ortaklar kılarak taptıklarınızı bana göste­rin. Hayır!  (Öyle bir şey olamaz). Doğrusu Allah her şeye gâlib-tir. Hükmünde hikmet sahibidir.

28- (Ey Basûlüm!) Biz seni bütün insanlara ancak müjde-leyici ve  uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu   (bu­nu) bilmezler.

29- Onlar derler ki: «Eğer doğru söyleyenlerseniz o gelme­si vaadedilen Kıyamet ne zamandır?»

30- (Ey Basûlüm!) Onlara de ki: Size vaadolunan öyle bir gündür ki ondan bir saat geri kalamazsınız, ileri de gidemezsiniz.

31- Küfre sapanlar «Kur'an'a da, ondan önceki kitaplara da inanmayız» derler.  (Ey Kasûlüm!)   O zalimler Rableri nez-dinde durduruldukları zaman birbirlerine söz atarken  (birbirle­rini suçlarken)  ve zayıf olanlar büyüklük taslayanlara «Siz ol­masaydınız biz  muhakkak ki iman edenlerden olacaktık»  der­ken onların halini bir görsen. [14]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(23-31)   «Allah katında, O'nun izin vermediği...» Bu Ayetlerin Tefsiri[15]

 

Şefaat

 

O'nun katında şefaat yarar sağlamaz», yani re'sen şefaat yok. Hiç kimse kendiliğinden şefaat edemez. Ancak Allah kime izin ve­rirse şefaat ona yarar sağlar. Bir şefaatçi kendiliğinden şefaat ede­mez. Çünkü Cenab-ı Hak başka bir ayette «Onun izni olmadan onun katında kim şefaat edebilir» buyurmaktadır Şefaatin gayesini açık­ça nefyetmek için «Şefaatin yararı yoktur» buyurmuştur. Zira ya­ran olmadıktan sonra şefaat vaki olsa da fayda vermez. Tabii va­ki olması da farazidir.

Ayetten maksat, onların mabudlannın şefaatinin olmaması­dır. Fakat genel bir şekilde bunun delilli bir yol olduğu ifade edil­miştir. Yani şefaatçi kim olursa olsun ve şefaat kim için yapılırsa yapılsın, her hal-ü kârda O'nun izni olmadan ne peygamberler, ne melekler, ne de şefaat makamına ehil olanlar şefaat edemezler. Şe-faatları yarar sağlamaz. Kâfirler için şefaate izin verilmemesi açık­tır. Çünkü başka bir ayette «Rahman'm kendisine izin verip de doğruyu söylemiş olandan başkaları bir kelime söyleyemeyecek-terdir» (Nebe: 38) Duyurulmaktadır. Kâfirler için yapılacak şefa­atin doğru olmadığı da apaçıktır. Putlara şefaat etme izninin verilmemesi ise her şeyden daha belirgin ve ortadadır. Böylece bu kâfirlerin şefaatten tamamen mahrum oldukları ortaya çıkmış ol­maktadır.

Şefaat etmeye ehil olan kimselerden şefaatin sadır olması, ancak kendisi için şefaat yapılsın diye izin alan bir kimseye fayda verir. Onun dışındaküere şefaatin hiçbir yararı yoktur. Çünkü onlara şefaat edilsin diye izin verilmemiştir. Bundan açıkça anlaşılıyor ki kâfirler şefaat etmeye ehil olan kimselerin şefaatinden ke-t     sinlikle mahrumdurlar. Putların şefaatinden de mahrumdurlar. (Çünkü onlar şefaat etmekten acizdirler. Şefaat iznini veren Allah'­tır. Kendisine izin verilen şefaat eden de olabüir kendisi için şe­faat edüen de... -

İbn Abbas, «Fuzzia» fiilini «Kalplerinden korku tahliye edi­lince» şeklinde, Mücahid ise «Kıyamet Günü kalplerinden perde­ler kalkınca» şeklinde tefsir etmiştir. Yani şefaat, Allah'tan başka ibadet edilen meleklerden, peygamberlerden ve putlardan hiçbi­rine verilmez. Ancak Allah, peygamber ve meleklere şefaat izni verir. Fakat bunlar her ne kadar suçlan yoksa da başkaları tara­fından suça alet edildiklerinden dolayı, daima korku içerisinde­dirler. Nitekim başka bir ayette «Onlar O'nun haşyetinden korku içerisindedirler» buyurulmuştur. Yani onlara şefaat etmek husu­sunda izin verildiğinde onlar ürkerler, korkarlar. Çünkü bu hâl ile birlikte korkunç bir emir ve korlar vardı. Ayıca onlar izin veri­len emrin yerine getirilmesinde herhangi bir kusur yapabilirler. Onlardan bu korku giderilince onlar kendilerine izin vahyini geti­ren meleklere «Rabbiniz ne emretti?»  diye sorarlar.  İzin getiren melekler de onlara, «Rabbimiz hakkı emretti. Hak da size mümin­ler için şefaat etme iznini vermesidir» derler.

«O'dur yüce, O'dur büyük», yani yücelikte tektir, kibriyada onun hiçbir ortağı yoktur. İstediği şekilds kullan hakkında hük­metme yetkisi vardır. Zahire bakılırsa bu cümle şefaatçılann sözlerinin mütemmimidir. Cenab-ı Hak'tan azametini itiraf ve Allah'­tan başka herkesin şanının kusurlu olduğunu ikrar etmek için bu cümleyi getirmişlerdir.

Beyzavi, «Kulub kelimesindeki zamir, şefaat edenler ile şefaat etmeyi isteyenlere racidir. Hatta kelâmdan anlaşı­lan, mefhumun gayesidir» diyor. Çünkü kelâmdan burada bir tevakkuf (bekleme) olduğu anlaşılmaktadır. Yani şefaat etmek isteyenlerle kendileri için şefaat edilmek istenen kimseler korku içerisinde beklemektedirler. Onların kalplerinden izin vermek su­retiyle korku giderildiği zaman, birbirlerine «Şefaat hususunda Rabbimiz ne dedi?» diye sorarlar Yani onlar birbirlerine «Rabbi­miz hak olan sözü söyledi. Şefaat ancak O'nun razı olduğu kim­seler için sözkonusudur ki onlar da müminlerdir» derler.

Rızkın kaynağı olan göklerden maksat yağmur, güneş, ay, yıl­dızlar ve yukarıda sayılan diğer yararlardır. Yerden maksat da yerden çıkan su ve bitkilerdir.

«Onlara bunu sorduğun zaman, «Bu bizim putlarımızın yaptı­ğıdır» diyemezler. «Biz bilmeyiz» derler. Sen onlara de ki: Onlan yapan Allah'tır ki sizin nefsinizde olanlan bilir. Eğer «Allah bize rıztk vermiştir» derseler, hücceti kabul etmiş olurlar. İşte ibadet edilmesi uygun olan ancak O'dur.»

«Eğer onlar ilzam edileceğiniz korkusundan cevap vermekte tereddüt ederlerse sen onlara; «Allah size rızık vermiştir» de. Zira bundan başka cevap yoktur.

«Ya biz veya siz doğru yol üzerinde veya açık bir sapıklık içe­risindeyiz». Bu öyle insaflı bir kelâmdır ki ister dost ister düşman, kim bunu işitirse bu kelama muhatap olan kimseye «Senin mua- sana çok insaflı davranmış» der.Hasan bin Sabit'in müslüman olmazdan evvel Rasûl-ü Ekrem'i hicvedip Ebu Süfyan bin Harb'e vermiş olduğu şu şiir de bu ka­bildendir: «Sen onu hiciv mi ediyorsun? Halbuki sen onun dengi değilsin, ikinizden hangisi şerli ise hayırlınıza feda olsun.»

Bazı müfessirler,   «25. ayet mütareke   kabilindendir ve kılıç ayetıyle neshedümiştir» iddiasında bulunmuşlardır. [16]

 

Haşirde Bir Araya Gelmek

 

«De ki: Rabbimiz aramızı cemeyleyecektir», yani haşr ve he­sap gününde bizi biraraya getirecektir. Sonra aramızda hak ile hükmedecektir. Yani bizim halimiz beyan olduktan, sizin haliniz de açıklandıktan sonra Rabbimiz adaletle bizi ayırd edecektir. Hak sahiperini cennete, bâtıl sahiplerini de ateşe gönderecektir.

«O'dur Fettah», yani hükmeden, muğlak meseleleri çözen. Şirkin iptali, tevhidin hak ilân edilmesi gibi vazıh meseleler zaten çözülebilir. Yani ister vazıh, isterse kapaü olsun, her meselede hükmedici O'dur. Uygun olanı o bilir. Hangisiyle hükmedileceğim, hangisinin uygun olduğunu bilir. Her şeyi bilir,

«De ki: O'na kattığınız ortakları bana gösterin», yani bana gös­terin ki ben bakayım, hangi sıfatla onlan Allah'a katmışsınız? O Allah ki ibadete müstehak olmak sıfatında hiçbir şey O'nun ben­zeri değildir.

Bazı müfessirlere göre «Bana gösterin» ifadesinden maksat, hakikat değildir. Çünkü Rasûl-ü Ekrem onların şirk koştuklarını zaten biliyor ve görüyordu. Binaenaleyh bu söz mecaz ve temsil' dir. Mânâsı «Sisin Allah'a ortak olarak iddia ettikleriniz, ağaç ve taş oldukları için, sizin rezaletiniz tamamen ortaya çıkar» demek­tir. Bu ayet tıpkı aslı kötü olan bir insana «Falan şerefli insanl mukayese ettiğim babanı bana hatırlat» demen gibidir. Aslında sen böyle demekle gerçekte sana hatırlatmasını istemezsin. Senin ga­yen onu susturmaktır. Çünkü o babasını zikrederse rezil olacak­tır.

«Kella» yani hayır, sizin şirk koşmanız doğru olamaz. Zira Ce-nab-ı Hak her şeyi kahredicidir, her şeye galip gelicidir, her şeyi hikmetle yapar. Bu da ilminin bütün eşyayı ihata edici olmasını ik­tiza eder. Sizin Allah'a ilhak etmek istediğiniz putlar ise bundan çok uzaktırlar.

Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyid ve uyarıcı olarak gönderdik» ayetinin tefsirinde Abd bin Humeyd, İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim, Katade'den şöyle rivayet ederler: «Allah, Hz Muham-med'i Araplar'ın ve Acemler'in hepsine göndermiştir. Arap ve Acem'in Allah katında en şereflisi Allah'a en fazla itaat edenidir». Yani Arab'm Acem'e, Acem'in de Arab'a bir üstünlüğü yoktur. Hep­si Rasûl-ü Ekrem'in davet ümmetidirler. Bir kısmı icabet ümmeti olmuşlardır ki onların en şereflisi Allah katında en itaatkâr olanı­dır.

İbn Abbas da; «Hz. Muhammed Arab'a, Acem'e ve diğer üm­metlere gönderilmiştir» der.

Bu ayet Rasul-ü Ekrem'in peygamberliğinin genel olmasının en açık delillerinden biridir. Tıpkı şu ayet gibi: «Ey Rasûlüm! De ki; Ey insanlar! Kesinlikle ben Allah'ın hepinize göndermiş olduğu elçisiyim.»

Rasûl-ü Ekrem'in risaletinin genel olduğu kendi asnndaki ya-hudilere karşı takındığı tavırdan da anlaşılıyor. Çünkü onları dine davet etmiştir. Eğer sadece Araplar için gelmiş olsaydı onlan da­vet etmezdi.

«Lâkin insanların çoğu bilmezler». Çünkü, üzerinde bulunduk­ları bâtıl dinlerdeki cahilane ısrarları onları Rasûl-ü Ekrem'in ri-saletini kabul etmemeye itmiştir. Cehaletlerinden ötürü (hükmî ve hakikî cehaletleri sebebiyle) «Bu vaad (Kıyamet) ne samandır?» diyorlardı. Tabii bunu istihza yoluyla soruyorlardı. Bu da taan-nudlarının, cehaletlerinin ifrat derecesinde olmasından ileri geli­yordu.

30. ayetteki «Miad» kelimesi mimli mastardır. Vaad mânâsın-riadır. Size bir saat tehir olunmayacak ve bir saat ileriye alınma­yacak bir gün vaadedilir. O zaman azap tahakkuk eder. Onlar «Bu vaad ne zamandır?» sualini inad ederek sorduklarından dolayı tehdidle cevaplandırıldılar.

Bu günün Kıyamet Günü mü, onların ecellerinin geldiği gün mü, yoksa Bedir günü mü olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Bu üç görüsü savunanlar da çıkmıştır.

Kâfirler: «Biz bu Kur'an'a da Kur'andan önceki kitaplara; Tevrat, İncil, Zebur'a da iman etmeyiz» dediler. Kur'an'dan önce­kiler sözüyle eski kitapların kastedildiği hususu Katade, Süddi ve İbn Cüreyc'ten rivayet edilmiştir. Yani, «Bütün bu kitapların de­lâlet ettiği hasra iman etmiyoruz» demek istemişlerdir.

Rivayete göre Mekke kâfirleri Hz. Peygamber'in durumunu Ehli Kitab'a sorarlar. Ehli Kitab da onlara «Biz onun sıfatım kitap-lanrmzda görüyoruz» dediklerinde, onlar öfkelenirler ve «Biz ne bu Kur'an'a ne de bundan önce gelen kitaplara iman etmeyiz» der­ler. Fakat bu rivayet, ayetin siyak ve sibakına göre zayıftır. Çünkü buna delâlet eden herhangi bir delil yoktur.

«Sen, o zalimleri, Rablerinin huzurunda durdurulmuş, birbir­lerine söz atarjcen bir gör şeydin...»

Bu cümlenin başındaki «Lev» edatı temenni içindir. Temenni büdiren Lev'in cevabı yoktur. Veya «Korkunç bir durum müşahe­de ederdin» şeklinde bir cevap takdir edilir.

«Mustaz'aflar, mûstekbirlere (dünyada kibir ve gurura sahip olanlara): «Eğer siz bizi hidayetten menetmeseydiniz kesinlikle biz Rasûlullah'tn getirdiğine iman ederdik» derler. [17]

 

Meal

 

32- Ululuk taslayanlar zayıf sayılanlara derler ki: «Size doğ­ru yol bildirildikten sonra sizi o yoldan biz mi çıkardık? Hayır! Siz zaten mücrimler idiniz.»

33- Zayıf sayılanlar da ululuk taslayanlara derler ki: «Ha­yır, gece-gündüz hile kurup durur ve bize Allah'ı inkâr etmemizi, O'na şirk koşmamızı emrederdiniz.» Azabı görünce pişmanlıkla­rım gizlerler ve biz de kâfirlerin boyunlarına bukağılar vururuz, Onlar yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılıyorlar?

34- Biz hangi beldeye bir uyarıcı göndermişsek, orada mal -mülk sahibi  olanlar  «Biz  gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz» demişlerdir.

35- Ve yine demişlerdir ki; «Biz mallar ve çocuklar bakı­mından (sizden) daha fazlayız. Biz azaba uğratılmayız.»

36- (Ey Rasûlüm!) De ki: «Rabbim dilediğine rızkı genişle­tir, (dilediğine) kısar. Ama insanların çoğu (bu gerçeği) bilmez­ler.»

37 - Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan şey mallarınız ve çocuklarınız değildir. İman eden ve salih amel yapan kimseler var ya,  (İşte onlardır)! Biz (onların) yaptıklarına karşılık ola­rak mükâfatlarını iki kat veririz ve onlar en yüksek makamlar­da güven içindedirler.

38- Ayetlerimiz konusunda (bizi) aciz bırakmaya uğraşan­lar yok mu? İşte onlar o azaba hazır edilmişlerdir.

39- (Ey Rasûlüm!)  De ki:  «Doğrusu Rabbim kullan n d an dilediğine rızkını genişletir ve ona daraltır. Siz (Allah'ın yolun­da) bir şey harcarsanız O da onun yerine size (ya hemen ya son­ra) mutlaka mükâfat verir. O rızık verenlerin en üstünüdür. [18]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(32-39) «Ululuk taslayanlar, zayıf sayılanlara...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Müsiekbirler mustaz'afların bu sözünü inkâr ederke ve onları kınayarak şöyle dediler: «Size gelen hidayetten biz mi sizi menet-tik? Siz zaten mücrimdiniz», yani onları imandan menedenlerin kendileri olmadığını belirtir ve onların kendiliğinden iman etme­diklerini ileri sürerler, «îmanla sizin aranıza giren biz değiliz. Bu sizin mücrim oluşunuzdan ve küfrü imana tercih etmenizden ile­ri geliyor» derlerdi.

Mustaz'aflar da onlara, «Gece ve gündüz bize yapmış olduğu­nuz hileniz bizi iman etmekten menetti» derler. Bu ayetteki «Mek-ru'ULeyii ve'n-Nehari» ibaresi «Mekru'ULeyle ve'n-Nehare» şeklin­de okunmuştur. Yani, «Bizim küfre girmemizin sebebi sizin gece. gündüz yapmış olduğunuz o büyük hile idi.» Yahya bin Me'mun böyle okumuştur.

Said bin Cübeyr ve Ebu Rezin, «Mekeru'ULeyli ve'n-Nehari» şeklinde okumuşlar. Yani gece ve gündüzün tekrarlanması bizi bu fikre soktu demektir. Biz uzun bir emele sahiptik. Dünyanın böy­le gideceğini zannederek aldandık. Bu önderlerimizle beraber Al­lah'ı inkâra kalkıştık.

îbn Cübeyr ile Eştel-Kari «Mekre'ULeyli ve'n-Nehari» şeklinde de okumuşlardır. Yani sizin daimi bir şekildeki hileniz bizi al­dattı demektir. [19]

 

Mütekebbirlerin Durumu

 

«Düşmanlığı gizlediler», yani müstekbirler de mustaz'aflar da (zalimlerin iki grubu da) dünyada kendilerinden sadır olan sa­pıklık ve küfürlerinden ötürü olan pişmanlıklarım gizlediler. Çün­kü azabı gördüklerinde dehşete kapıldılar ve konuşamaz oldular. Pişmanlıklarını da artık açığa vurmak fırsatını bulamadılar.

Bazılarına göre pişmanlığı, gizlemelerinin sebebi, biri diğeri­ni kınamasın diyedir. akat bu zayıf bir görüştür. Çünkü mustaz'­aflar, önderlerine «Eğer siz olmasaydınız biz mümin olurduk» di­ye hitap etmektedirler. Bundan daha şiddetli bir pişmanlık olur mu? Ayrıca orada kınanacağım ve ayıplanacağım diye bir şey de bahis konusu değildir.

Bazıları da «Eserru fiili zıd manâlı olduğundan hem gizlemek hem de açığa vurmak mânâsına gelir» demişlerdir. Yani pişman­lıklarını açığa vurdular demektir.

İbn Atiye, «Hiçbir lûgatta serru kelimesinin zıt manâlı oldu­ğu sabit olmamıştır» diyor. Fakat tesb.it edenin, yoktur diyenden daha doğru olduğu kaidesini de unutmamak gerekir.

«Biz kâfirlerin boynuna bukağılar vururuz», yani müstekbir-lerin de, mustaz'afların da boyunlarına kayıtlar geçiririz. Burada esasen zamir getirilmesi gerekirdi. Fakat ism-i zamirin yerine ge­tirilmiş, bu onların çok görünmesine, bukağıların boyunlarına ge­çirilmesinin nedenini belirtmesine dikkati çekmeye delâlet etmek için olmuştur. Fakat Ebu Hayyan'ın yorumuna göre «O kimseler ki kâfir oldular» tabiri geneldir. İster müstekbir, ister mustazaf ve isterse böyle bir durumu olmayan kâfirler olsun (meselâ Hz. Hızır'ın öldürdüğü çocuk gibi), hepsi bu tabirin altına girer. [20]

 

Peygamberlerin Hepsîne Karşı Gelen Kimlerdir?

 

34. ayet genel bir kaide getirmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun bir peygamber gönderildiği zaman o memleketin zen­ginleri ona karşı çıkmışlar ve kendisini yalanlamışlardır. Ayetin metnindeki «Mutref» kelimesi, nimet içerisinde yüzenler, zengin­ler demektir. Ayetin zahirinden, her memleketin zenginlerinin, o memlekete gönderilen peygamberi yalanlamış oldukları anlaşıl­maktadır. Sisin getirdiğinizi inkâr ediyoruz» tabiri, peygamberlerle alay etmek için kullanılmıştır. Yoksa, «Sen ve senden önce gelen bütün peygamberlerin getirdiklerini inkâr ediyoruz» demek değil­dir. Bazıları «Tağlib (bu mânâyı ifade etmek) için fcullamlmîştır» demiştir. Veya sen veya sana iman edenlerin getirdiğini inkâr edi­yoruz demektir. Bu kelâm Hz. Peygamber'i teselli için sarfedümiş-tir. Zira Kureyş zenginleri Rasûl-ü Ekrem'e karşı çıkıyor ve onu yalanlıyorlardı. Zenginlerin yalanlaması betahsis zikredilmiştir. Çünkü peygamberleri ilk yalanlayanlar onlardır. Birinci safta yer aldıkları için betahsis zikredilmişlerdir. Zira dünya muzahrafa-tiyla meşguldürler. Dünya onların kalplerini tamamen hakimiyeti altına almıştır. Onlar şehvetlere dalmışlar ve onlar gibi zengin ol­mayan, dünyadan nasibini alamayan fakirlerle istihza etmektedir­ler. Fakirlerin kalpleri böyle bir şeyden boş olduğundan dolayı, hayrı kabul etmeye daha yatkındır. Bunun için peygamberlere tâ -bi olanların çoğunun fakir olduğu görülür.

«Biz mal ve evlât yönünden daha zenginiz» ifadesinden ya mutlaka, çok zenginiz veya sizden daha zenginiz şeklinde bir mânâ kastedilmektedir.

«Biz azaba duçar olacak değiliz», yani eğer Allah katında şe­refli ve kerem sahibi insanlar olmasaydık, Allah bizden razı olma­saydı, «Terkedin» dediğiniz şirk Allah'ın rızasına muhalif olsay­dı, biz t>Öyle bir nimetin içinde yüzmezdik. Allah bize bu fırsatı vermezdi. Madem bu fırsatı vermiştir, o halde biz hak üzerinde­yiz.

Onlar kendilerince farazi veya mevhum olan Ahiret işlerini dünya işlerine kıyas etmişler ve dünyada kendilerine nimet veren Allah'ın Ahiret'te de nimet vereceği kanaatini taşımışlardır. [21]

 

Ölümsüz Azap

 

Ebu Hayyan «Ölümsüz azaptan maksat genel azap, yani dün­ya ve Ahiret azabıdır» diyor. Çünkü peygamberler, iman etmeyen­lere hem dünya hem de Ahiret azabını vaadederlerdi."

Sen onların, «Mal ve çocukların çokluğu Allah'ın rızasına de­lildir» demelerini reddetmek kabilinden olarak şöyle de: «Rabbim dilediğine rızkı verir, dilediğine rızkı daraltır.» Çoğu zaman Ce-nab-ı Hak asi bir kimseye geniş bir rızik verir, itaat edene de fakir­lik verir. Çoğu kez de bunun tam tersini yapar. Çoğu kez hem asi­ye, hem de itaat edene rızık verir. Bazen de her ikisini birden fakir kılar. Bazen itaat eden, bazen de isyan eden bir kimseye bazen zenginlik, bazen de fakirlik verir. Bu, meşiyetinin iktiza ettiği şe­kilde olur. Zira onun meşiyeti büyük hikmetler üzerine bina edil-mistir. Eğer zenginlik ikram ve rızanın delili olsaydı, kesinlikle onu itaat edene verirdi. Eğer fakirlik de ihanet ve gazabın delili olsaydı kesinlikle onu asilere verirdi. Fakat insanların çoğu bunu bilmez. Kimi «Zenginlik şerefin, fakirlik de hakaretin sebebidir» der. Kimi şaşkın bir şekildedir, kimi de bazı insanlara zenginlik verdiği, bazılarım da fakir kıldığı için Allah'a itiraz eder.

İman ve salüı amelle muttasif bulunanlar için katmerli mükâ­fat vardır. Yani Cenab-i Hak onların mükâfatlarını en azından on kat yaparak öder. Veya yediyüz kat yaparak verir. Bu da saüh amellerden ötürüdür. «Onlar cennetin konaklarında, yüce sarayla-rında tüm dünyevî ve uhrevî sıkıntılardan emin oldukları halde otururlar.»

«Âyetlerimiz hususunda (bizi) aciz bırakmaya uğraşırlar»; yani ayetlerimizi reddederek, onlara tanederek, kendi bâtıl iddia­larına göre Cenab-ı Hak'kı veya peygamberleri aciz bırakmak is­teyerek, yani kendilerinin önde olduğunu, Cenab-ı Hak'kın veya peygamberlerinin kudretinin onlara yetmeyeceğini sanarak çaba sarfedenlere gelince; onlar azapta hazır bulundurulurlar. Onların güvendikleri kendilerine hiçbir yarar sağlamaz. [22]

 

Rızkı Veren Allah'dır

 

«De ki: Rabbim, dilediği bir kuluna rızkı genişletir, dilediğine daraltır», öyleyse fakirlikten korkmayın. Allah yolunda infak edin. Mallarınızla Allah'a yaklaşmak çabasında bulunun. Cenab-ı Hak' km rahmetine mazhar olmaya çaba sarfedin.

«Siz Allah için ne sarfederseniz Allah onun yerine başkasım verir. O rızık verenlerin en hayırltsıdır» cümlesi hakkında şu yo­rumlar getirilmiştir:

Bu cümlenin başındaki «Ma», şart edatı olabilir. O vakit «Al­lah onun yerine başkasını verir» cümlesi onun cevabı olur. «Ma» edatının «Ellezî» mânâsında olması da muhtemeldir. O zaman mübteda olur ve yine bu cümle onun haberi olur. «Onun yerine başkasını verir» cümlesinin mânâsı, «Onun yerine geçecek mikta­rı ikram eder» şeklindedir. Bu ikram dünyada mal vermek sure­tiyle olur. Nitekim ayetin zahiri de bunu ifade eder. Veya bazüannın da söylediği gibi, bitmez tükenmez bir kanaat vermek suretiy­le veya Ahiret'te sevapla olur ki bu sevap her ivazdan daha üstün­dür. Bazıları «Bu ikram ancak Ahiret'te olur» demişlerdir.

Ayetin metnindeki «Rızık verenler» ifadesinden maksat, rızkı insanlara ulaştıranlardır. Binaenaleyh «Rızık veren» mânâsına ge­len «Er-Razık», Cenab-ı Hak'ka hakikaten başkasına mecazen itlak olur. Nitekim «Onlara ondan rızık verin» ayeti de bunu iş'âr eder.

Cenab-ı Hak'tan başkasına mutlak mânâda râzık denilmez. Bu bakımdan Cenab-ı Hak'km «O, rızık verenlerin en hayırlısıdır» aye­tinde herhangi bir işkal yoktur. Çünkü Allah'ın rızık verenlerin en hayırlısı olduğu açıktır.

Bazıları «Allah'tan başkasına, rızık veren mânâsına gelen «ra-zik» demek, Allah ile kul arasında rızkın varmasına vasıta olduğu için mecazen kullanılır» derler. Binaenaleyh o sureten rızık verici­dir, manen değildir. Bu sefer ismi tafdilin kullanılmasında müşkü-lat vardır. Çünkü bundan, üstün olanın da kendisinden üstün olu­nanın da fiilin kökünde ortak olduğu anlaşılmaktadır. El-Amidi buna cevap olarak şöyle demiştir: «Ayetin mânâsı, Allah bu ismi alanların en hayırlıyıdır demektir. Bu isim Allah'a hakikaten, baş­kasına da mecazen kullanılmıştır.» [23]

 

Meal

 

40- (Ey RasûUim! Hatırlat o günü) ki (Allah) onlann hep­sini toplar ve sonra meleklere «Size ibadet edenler şunlar mıydı?» der.

41- (Melekler): «(Ey Rabbimiz!)  Seni tenzih ederiz. Bizim dostumuz sensin, onlar değil. Hayır! Onlar cinlere ibadet ediyor­lardı. Çoğu  onlara inanıyorlardı»  derler.

42- îşte o gün birbirinize ne fayda ne de bir zarar vermeye muktedir değilsiniz. O zalimlere «Yalanlayıp geldiğiniz ateş aza­bını tadın» deriz.

43- O zalimlere açık açık ayetlerimiz okunduğunda  «Bu, atalarınızın taptıkları şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir kim­seden başka bir şey değildir» dediler. Ve yine «Bu, uydurulmuş iftiradan başka bir şey değildir» dediler. Hak   (Kur'an)  kendi­lerine gelince, kâfirler: «Bu, apaçık bir sihirdir» dediler.

44- Halbuki biz onlara ders alacakları kitaplar vermemiş ve senden önce onlara  (azap ile)  korkutucu bir peygamber de göndermemiştik,

45- Daha Önce geçenler de   (peygamberlerini)  yalanlamış­lardı. Bunlar ise onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşmış değildirler. Buna rağmen peygamberlerimi yalanladılar. Fakat be­nim de inkârım (azabım) nasıl oldu?

46- (Ey Rasûlüm!) De ki: «Size bir tek öğütte bulunayım: Allah için ikişer ikişer ve birer birer kalkın ve durun. Sonra dü­şünün. Arkadaşınızda delilikten eser yoktur. O ancak şiddetli bir azabın önünde sizi uyaran bir kimsedir.»

47- De ki: «Sizden bir ücret de istemiyorum. O sizin olsun. Benim ecrimi ancak Allah verir. O her şeye şahiddir.»

48- De ki:   «Şüphesiz ki Rabbim  (kullarından dilediğinin kalbine) hakkı yerleştirir. O gaybları tamamıyla bilendir. [24]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(40-48) «(Ey Rasûlüm! Hatırlat o günü) ki (Allah) onların...» Bu Ayetlerin Tefsiri

40. ayetin başındaki «Yevme» kelimesi mukadder bir fiilin mef-ulüdür. Yani, hatırlat, zikret o günü ki Allah onların hepsini has­rediyor JMüstekbirleri de, mustaz'aflan da ve Allah'tan başka tap­tıkları nesneleri de hasra gönderiyor. Cenab-ı Hak, meleklere, «Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?» diye soruyor.

Ayette Cenab-ı Hak atfı «Sonra» mânâsına gelen «Surrvme» kelimesi ile yapmıştır. Bu iktiza eder ki, önce haşr oluyor, sonra meleklerden bu sual soruluyor.

Bu sual esasen müşriklerin kulaklarını çınlatmak, onları sus­turmak ve bel bağladıkları nesnelerden onları ümitsiz kılmak için-dir. Çünkü Cenab-ı Hak meleklerin ne cevap vereceklerini bilir. Tıpkı Hz. îsa'ya «Sen mi insanlara beni ve annemi iki mabud edi­nin dedin» sualinde olduğu gibi. Cenab-ı Hak burada melekleri tah­sis ediyor. Halbuki onlar meleklerden başka şeylere de tapıyorlar­dı. Çünkü müşriklerin taptıklarının en şereflisi meleklerdir. Me­lekler hitaba elverişlidirler ve ayrıca meleklere ibadet etmek şir­kin başlangıcıdır.

Meleklerin «Seni tenzih ederiz, onlar değil sen bizim dostumuzsun» demeleri onların ibadetine razı olmamak şeklindeki ta­vırlarını açıklıyor.

«Sonra onlar cinlere tapıyorlardı» demek suretiyle tamamen onların ibadetlerinden kendilerini uzaklaştırmışlardır. Cinlerden maksat şeytanlardır. Bu durum Mücahid'den rivayet edilmiştir. Çünkü Mücahid; «Onlar şeytanlara, Allah'ın gayrisine ibadet etmek hususunda itaat ederlerdi» demektedir.

Bazı müfessirler «Şeytanlar onlar için cinlerden bir kavmin heykellerini yaptılar ve «İşte bunlar meleklerin heykelleridir. Bu heykellere tapın» dediler. Onlar da o heykellere taptılar» der.

Bazıları «Onlar hayali bir şeye tapıyorlardı ki o olsa olsa cin olabilir, melekler olamaz. Öyleyse hakikatte onlar meleklere değil cinlere ibadet ediyorlardı» demiştir.

İbn Atiyye, «Kâfir ümmetler içerisinde cinlere ibadet edenler de olabilir» demiştir.

«Müşriklerin çoğu cinlere iman edicidirler» cümlesinden an­laşılıyor ki müşrikler içerisinde Ebu Talib gibi putlara iman etme­yip, sadece kavmine tâbi olarak secde edenler de vardı. Öyleyse «Çoğu» tabiri, «Hepsi» mânâsında değildir. Çünkü çoğunun hepsi mânâsında olması hakiki bir mânâ değildir.

«Bugün oir kısmımız diğerine ne fayda ne de zarar verebilir» cümlesi Cenab-ı Hak'kın meleklere söylediği bir cümledir. Böylece şahitler huzurunda meleklerin acizliğini, kendilerine tapanlara hiçbir yarar ve zarar dokundurmadıklarını ifade etmiştir.

«Biz zalimlere deriz ki...» cümlesi, «Biz meleklere deriz ki» cümlesi üzerine atıftır. Cenab-ı Hak burada mevsulu (elleti) mü-ennes getirmiş, ateşe sıfat yapmıştır. Secde Suresi'nde ise mevsulu öj (pllezi) müzekker getirip azaba sıfat yapmıştır. Çünkü burada on-Ş lar ilk oîarak ateşi görmektedirler. Secde Suresi'nde ise bilfiil aza­bın içerisindedirler. Nitekim «Onlar ateşten her çıkmak istedikle­rinde tekrar ateşe iade edilirler» ayeti de buna delâlet etmektedir. Cenab-ı Hak Secde Suresi'nde onların içinde bulundukları azabı, burada ise ilk görmekte olduklarını vasıflandırmıştır.

43. ayet onların içinde bulundukları başka bir küfür çeşidini sergilemektedir. Yani peygamberin diliyle onlara tevhidi hak olarak ilân eden, şirk ile bâtılı ilan eden ayetler okunduğunda, Ra­sûl-ü Ekrem'i tahkir ederek, «Şu adam sizi ecdadınızın taptıkların­dan menedip kendine tâbi kılmak istiyor. Yoksa onun ilâhi bir dini yoktur. Onun söylediği hakikati olmayan bir lâftır, Allah'a istinad etmek suretiyle Allah'a yalan uyduruyor» dediler.

Ayetin metnindeki «Hak» kelimesinden maksat, peygamber­liktir. Veya İslâm'dır veya Kur'an'dır. O hak onlara geldiğinde dü­şünmeksizin, «Bu ancak apaçık bir sihirdir» dediler. Yani sihir ol­duğu açıktır demek istediler. Onlar; «Bu, babayı oğuldan, kadını kocasından, evlâdı babasından ayırıyor. Sihir olmasaydı bu kadar tesiri olmazdı» diyorlardı.

«Biz onlara okuyacakları birtakım kitaplar da vermedik ki o kitaplar onların şirk koşmalarını sıhhatli kılsın ve onlar da bu hususta mazur sayılsınlar.»

Bu, tıpkı şu ayetler gibidir: «Yoksa biz onların üzerine bir hüccet mi indirdik?»

«Yoksa biz onlara daha önce bir kitap mı verdik ki onlar o kitaba yapışmışlardır?»

îbn Zeyd, ayeti bu şekilde yorumlamıştır. Süddi, «Ayetin mâ-vâsi ,biz onlara okuyacakları birtakım kitaplar vermedik ki o id taplan okumak suretiyle Hz> Muhammed'in getirdiğinin bâtıl ol­duğunu bilmiş olsunlar?» şeklinde yorumlamıştır. Fakat doğrusu birinci mânâdır. Ayetten maksat onların üzerinde bulundukları şir­kin sıhhatine delâlet eden bir delillerinin olmadığıdır. Onların i& dia ettiklerinin ne sem'i ne de akli bir delille ispatı mümkün ol­madığı için Cenab-ı Hak «Kitaplar vermedik» diyor. Onların iddia ettikleri, delillerin tekrarına muhtaç olna bir konudur. Halbuki ellerinde bir tek delil dahi yoıttur.

Rasûl-ü Ekrem'den önce Cenab-ı Hak onlara herhangi bir pey­gamber de göndermemiştir ki onları şirke davet etsin, «Şirki ter. kederseniz size azap gelecektir» demiş olsun. Acaba onlar bu sapık yolu nereden edinmişlerdir? Bu cümle onlarla alay etmeyi ve onla­rı cehaletle itham etmeyi içerir. Bu cümleden şu mânânın kastedil­miş olması da mümkündür: Onlar ümmidirler. Onlar öyle bir za­mandadırlar ki şirk hususunda onların bir mazeretleri yoktur. Peygambere icabet etmemekte de bir mazeretleri yoktur. Meselâ kitap ehli kitapları, dinleri olduğundan o dini terketmiyorlar ve peygamberlerinin kendi dinini terketmekten kendilerini sakındır­dığını söylüyorlardı. Bu zahirde bir mazerettir. Çünkü bunun da bâtıl olduğu ortadadır. Rasûl-ü Ekrem'den önceki peygamberlerin kendisini müjdeledikleri ve ona tâbi olmayı emrettikleri bir vakı­adır. [25]

 

Dünya Hiçbir Zaman Allah'a Çağıranlardan Boş Değildir

 

îbn Atiye, «Yeryüzü hiçbir zaman Allah'ın birliğine çağıran kimselerden boş olmamıştır. Onlara bir peygamberin gönderilme­mesinden maksat, sadece onlara özel olarak, kendileriyle fiilen ko­nuşacak bir peygamber gönderilmemiştir demekür» diyor.» Yoksa Araplar arasında Hz. İsmail'in dinini tebliğ eden çok kimseler vardı. Cenab-ı Hak «İsmail vaadinde sadık bir rasûl ve nebi idi» buyuruyor. Fakat bu kimseler sadece bu uyan vazifesine kendi­lerini verip savaşamadılar, bu vazifeyi sadece Rasûl-ü Ekrem ye­rine getirdi.

45. ayetin metnindeki «Mi'şar» kelimesi bir kavme göre onda birin onda biridir. Fakat bu yorum îbn Atiye tarafından benim, senmemiştir. Maverdi «Bu kelimeden maksat, gayet az demektir» der. Yani Hz. Muhammed'e karşı çıkanlar daha önceki peygam­berlere karşı çıkan ümmetlerin zenginliğinin gayet azma sahiptiler. Veya ömürleri onların Ömürlerinden gayet azdır. Kuvvetleri de on­ların kuvvetlerinden daha azdır. Onlar kendilerine gönderdiğimiz peygamberleri yalanladılar. Onları mahvedişim nasıl oldu? İşte Hz. Muhammed'e karşı çıkanlar da böyle yok olmaktan sakınsın­lar.

«De ki: Sise bir tek öğütte bulunayım...», yani sizi irşad et­mem, size nasihat yapmanı. Ancak bir tek hasletle irşad eder, ne-sihat ederim. O da, sizin Allah için var kuvvetinizle çalışmanız ve gayret göstermenizdir. Sonra peygamberin durumu hakkında dü­şüneceksiniz. Böylece onun hak olduğunu anlayacaksınız.

Cenab-ı Hak'kın Hz. Muhammed için «Arkadaşınız» tabirini kullanması, peygamberin durumunun onların arasında meşhur ol­duğunu gösterir. Çünkü peygamber onların arasında büyümüştü ve onlar peygamberin zikredilen vasıflara sahip olduğunu- biliyor­lardı. [26]

 

Peygamberin Vazifesi

 

«O sizin için ancak bir uyarıcıdır ve onun önünde şiddetli bir azap vardır.» O da Ahiret azabıdır. Çünkü Rasûl-ü Ekrem Ahiret'in fecrinde gönderilmiştir. Nitekim bir hadiste Hz. Peygamber «Ben ve Kıyamet bu iki parmak gibiyiz» diyerek ortanca ve şeha-det parmaklarını göstermiştir.

«De ki: Sizden peygamberliği tebliğ etmekliğimin karşılığı ola­rak herhangi bir menfaat istemiyorum. O sizin olsun.»

Bu cümleden maksat, Rasûl-ü Ekrem'in peygamberliğe karşı onlardan herhangi bir ücret veya menfaat istememiş ve sağlama-mış olmasıdır. Bu yoruma göre «Ma» kelimesi şart edatıdır. «O si­zindir» mânâsına gelen «Fehuve lekum» cümlesi onun cevabıdır. (Katade'den bu şekilde rivayet edilmiştir).

Bazıları «Ma edatı mevsul (ellezi) mânâsîndadır. «Min» har­fi çeri de beyan içindir. Cümlenin başında «Fa» getirilmiştir. Çün­kü mübtedada şart mânâsı vardır» demişlerdir. Yani onun sizden istediği ücret sizindir, onun meyvesi size döner.

İbn Abbas, «Bu ayet, «Sizden herhangi bir ücret istemiyorum, ancak akrabalarıma sevgi istiyorum» ayetine işarettir» diyor. Eğer «Akrabalar» kelimesinden maksat onları da kapsayacak bir akraba ise, onların bu işten yararlanmaları açıktır. Eğer bu kelimeden Hz. Peygamber'in soyca en yakınları kastedilirse, Rasûlullah'ın ak­rabaları onların da akrabaları sayılır. Veya bu ayet hem bahsi ge­çen ayete hem de «Onun için sizden herhangi bir ecir istemem, an~ cak dileyen Rabbine doğru bir yol edinsin» ayetine işarettir. «Al­lah'a yol edinmenin» onlar için en büyük yarar olduğu açıktır.

Ayetin son kelimesi olan «Şehidun», muttalidir demektir. Ya­ni Cenab-ı Hak her şeye muttalidir. Benim doğruluğumu ve niye­timin halis olduğunu büiyor. Ben sizden bir ücret istemiyorum, benim ücretim sadece Allah'a aittir.

48. ayetin metnindeki «Yekzifu» fiilinin esas mânâsı şiddetle

atmak demektir. Fakat burada koymaktan kinayedir. Haktan mak­sat, Katade'ye göre vahiydir. Katade'nin diğer bir rivayetine göre Kur'an'dır. Fakat ikisi de aynı mânâya gelir. Haktan, bâtılın kar­şıtının kastedilmiş olması da mümkündür. Yani muhakkak ki Rab-bin vahyi, peygamberlerin kalbine bâtılla değil, hakla koyar. [27]

 

Meal

 

49- (Ey Basûlüm! Onlara)  de ki: «Hak geldi. Bâtıl başla­yamaz da, geri gelemez de.»

50- De ki: Eğer ben saparsam, sadece kendi aleyhime sa­parım. Fakat hidayete ermişsem bu da Rabbimin bana vahyet-mekte olduğu   (Kur'an) iledir. Doğrusu Rabbim işiten ve yakın olandır,

51- (Ey Rasûlüm!)   Telaşa düştüklerinde   (onları)  bir gör­sen. Artık kaçacak yerleri yoktur. Yakın bir yerden yakalanmış­lardır.

52- Onlar «Biz O'na îman ettik» derler. Fakat onlara uzak bir yerden el uzatmak ne mümkün!

53- Halbuki daha önce onu inkâr etmişlerdi. Uzak bir yer­den gayba atıp tutmuşlardı.

54- Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi kendileriyle arzu ettikleri şeylerin arasına artık bir sed çekilmiştir. Kuşkusuz ki onlar derin bir şüphe içinde idiler. [28]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(49-54) «(Ey Rasûlüm! Onlara) de ki...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«De ki: Hak geldi...» Yani İslâm geldi, tevhid geldi veya Kur'­an geldi. Veya kılıç (hak için mücadele) geldi. Çünkü hakkın zu­huru ancak kılıçla olur. Fakat bu son yorum zayıftır. Bâtıldan maksat, küfür ve şirktir. O artık ortaya çıkamaz ve bir daha da gelmez. Yani bâtıl gitti ve yok oldu. Bir daha gelmemek üzere gi­dip ortadan silindi.

Bir cemaat «Bâtıldan maksat İblis'tir» der. Oysa İblis'e bâtıl denilmez. Çünkü O, bâtılın başlangıcı ve çıkış noktasıdır.

«De ki: Eğer ben haktan saparsam, benim bu sapmamın ue-bali (zararı) bana aittir. Çünkü nefis serleri kesbedid, kötülüğü emredicidir. Yok eğer hakkı bulmuşsam bu da Rabbimin bana vahyettiğiyledir. Çünkü ihtida, Allah'ın hidayet ve tevfikiyle olur.»

Zemahşeri'nin ifade ettiğine göre burada hüküm amm'dır. Fa­kat Cenab-ı Hak, Rasûlü'ne bu işi nefsine isnad etmesini emredi­yor. Çünkü Rasûlullah makamının yüceliğine, yolunun dosdoğru olmasına rağmen bu hükmün altına girdikten sonra başkaları za­ten girer.

îmam Fahreddin Razi şöyle demiştir: «Benim nefsimin sapık-lığı, aynen sisin sapıklığınız gibidir. Çünkü nefsimden sadır olu­yor. Bunun vebali de nefsime aittir. Hidayet bulmanız gibi düşün­ce île, istidlalle değildir. O ancak nurlandıncı bir vahy ile oldu.» Öyleyse bu iki hükmün mecmuu Zemahreşi'ye göre Hz. Peygam-ber'in özelliğidir. Zemahşeri'nin söylediği, Tayyibi'nin «Nakli delil akli delilden daha üstün ve daha yücedir» demesine delâlet eder. Fakat bu istidlalde şüphe vardır.

51. ayetteki hitap Hz. Muhammed'edir. Veya hitaba elveriş­li herkesedir. «Görseydin» mânâsını ifade eden «Tera» fiilinin mef-ulü mahzuftur. Yani eğer kafirleri görseydin ve kâfirlerin dehşe­te kapıldıklarım görseydin demektir.

İbn Ebi Hatim'in Mücahid'den rivayet ettiğine göre bu korku­ları yani haşre gönderilme korkusu Kıyamet Günü'nde olur. (Bu aynı zamanda Hasan Basri'den de rivayet edilmiştir). İbn'ul-Mün-zir ve bazı müf essirler Katade'den, bunun -dünyada ve ölüm anın­da olduğunu rivayet etmektedirler. Onlar ölüm meleklerini gör­düklerinde bu dehşete kapılırlar.

Abd bin Humeyd, Dahhak'tan şöyle rivayet ediyor: «Bu kor­ku Bedir gününde olmuştur.» Bazıları «Bu, savaş korkusudur» de­miştir.

«Mekânın yakınlığı» ndan maksat, azabın süratle üzerlerine in­mesidir. Ve onlarla istihza etmektir. Aksi takdirde Allah'a nisbet-le uzaklık ve yakınlık diye bir şey yoktur.

«O'va inandık...», yani Allah'a inandık. Bir grup, Mücahid'den zamirin Allah'a raci olduğunu rivayet etmişlerdir. Başka bir grup ise «Hz. Muhammed'e inandık» şeklinde mânâ vermişlerdir. Baş­ka bir grup ise «Azaba inandık demektir» diyorlar. Fakat zamirin Hz. Muhammed'e raci olması daha kuvvetlidir. Çünkü Hz. Muham­med'e iman etmek, Allah'a haşre ve azaba iman etmek demektir.

«Onlar için tenavuş nerede?». Tenavuş, Rağıb'ın rivayetine göre, elde etmek demektir. Mücahid'den de bu mânâ rivayet edilmistir. Zemahşeri    «Yakın bir şeyi kolayca elde etmektir»   der. Bahr'da İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre «Tenavuş dönüş de. mektir». Yani onlar dünyaya nereden dönecekler? Yahut onlar ne­reden iman ederler? Uzak bir mekandan ne elde edeceklerdir?

«Uzak mekân» dan maksat, sorumluluk alanıdır ve o da onlar­dan uzaktır. Halbuki onlar daha önce onu inkâr etmişlerdi.

«Onlar gayba atıp tutarlar»; yani zanlanyla hakkı taşlarlardı. j§ Kendilerine belirmeyen bir şey hakkında konuşuyorlardı. Allah'ın \t hakkında tahkikten gelen bir konuşma ile değil, uluorta konuşu, yorlardî. Cenab-ı HakTta ortak nisbet ediyorlar, «Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyorlardı. Halbuki Allah melekleri kız edinmekten mü- |s nezzehtır. Veya Rasûlullah'ın hakkında tahkik etmeksizin uluorta konuşuyorlardı. Onun için «Şairdir, sihirbazdır, kâhindir» diyor­lardı. Veya azap hakkında uluorta konuşuyorlardı. Veya «Hasr yoktur» diyorlardı. Yani onu uzak oir mekândan, uzak bir cihetten I i    yok sayıyorlardı.

Bazı müfessirler «Bu kelâm onların halini temsil içindir» demişlerdir. Yani onlar tahkik ile değil de uluorta konuşuyorlardı. Onların hali, uzak bir mekandan görmedikleri bir şeye taş atan bir kimsenin haline benzetilmiştir.

«Onlar ile arzuladıkları   şeyler arasına bir sed   çekilmiştir»

cümlesinden maksat, İbn Abbas'a göre, «Dünyaya dönmektir» Yani onlarla dünyaya dönmek arasına bir perde gerilmiştir.

 Hasan Basri bu perde hakkında «Makbul olan imandır» Yani makbul imanları olamaz. Katade «Allah'ın taatiâir» der. Yani Allah'a taat edemezler. Sübki «Tevbedir», Mücahid ise «Ev, mal ve çoluk çocuktur» diyor.

«Eşya» kelimesi «Benzerleri)) mânâsını ifade eder. Eğer «Min kablik» ibaresi»Eşya» kelimesine bağlanırsa o vakit ayet, «Onla­rın sıfatlarını daha önce alanların başına gelen onların başına da gelecektir» şeklinde anlaşılır. Eğer «Min kablik» ibaresi «Fuile» fiiline bağlanırsa, (Dahhak'tan gelen rivayete göre) onların benzer­lerinden maksat, fil ordusudur.

Ayetin son kelimesi olan «Murîb», insanı şüpheye sokan de­mektir. Yani onlar insanı şüpheye sokan bir şek içerisinde bulunu­yorlardı. İnsanı şüpheye sokan şek, şekkin ve şüphenin en kuv­vetli kısmıdır. [29]

SEBE' SÛEESİ'NİN SONU

 

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/279-281.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/283.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/284-285.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/285-287.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/289.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/290-291.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/291-293.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/293-294.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/295-296.

[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/298.

[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/299-302.

[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/302-305.

[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/305-308.

[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/310.

[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/311.

[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/311-314.

[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/314-317.

[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/319.

[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/320-321.

[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/321-322.

[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/322-323.

[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/323-324.

[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/324-325.

[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/327.

[25] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/328-331.

[26] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/331-332.

[27] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/332-334.

[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/336.

[29] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/337-340.