Bu, Mutlaka Gerçektir, Ateş Halkının Tartışmasıdır
Peygamber Efendimizin Doğruluğunu Gösteren Delillerden Bazıları
İnsanın Yaratılış Kıssası Ve Allah'ın Ona İkramda Bulunması
Bütün, tefsircilere
göre bu süre Mekki olup 86 ayettir. İnançları hususunda
müşriklerle yapılan münakaşayı ve onlara karşı İleri sürülen reddiyeyi; bazı
peygamberlerin —özellikle Davud, Süleyman, Eyyüp gibi peygamberlerin— bu manayı te'yid
eden kıssalarının anlatılmasını, müşriklerin durumlarının ele alınmasını, Adem
(A.S.)'m yaratılışı ile meleklerin ona secde edişlerini anlatmanın yanısıra müşriklerin kıyamet günündeki halleri nin açıklamşmı kapsamaktadır.
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın adıyla
1-2- Sâd; öğüt veren Kur'an'a and olsun ki, inkar
edenler gurur ve ayrılık içindedirler.
3- Onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Feryat
ediyorlardı; oysa artık kurtulma zamanı değildi.
4-5- Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı.
İnkarcılar: "Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrılar tek bir tanrı mı
yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir" demişlerdi.
6-8- Onlardan ileri gelenler: "Yürüyün, tanrılarınıza
bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur, Son dinde de bunu
işitmedik; bu ancak bir uyarmadır. Kur'an, aramızda
Muhammed'e mi indirilmeliydi?" dediler. Hayır; bunlar Kur'an'ımızdan
şüphededirler. Hayır; azabımızı henüz tadma-m
ıslardı.
9- Yoksa, güçlü ve çok ihsan sahibi olan Rabbinin rahmet
hazineleri onların yanında mıdır?
10- Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların
hükümranlığı onların elinde midir? Öyle ise sebeplere tevessül edip göğe
yükselsinler (de hükümranlığı ele geçirsinler bakalım.)
11- Onlar burada takım takım
bozguna uğramış perişan bir ordudur.
12-13- Onlardan önce Nuh milleti, Âd, sarsılmaz
bir saltanatın sahibi Firavun, Semûd, Lût milleti, Eyke'liler de
peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da Peygamberlerine karşı birleşen
topluluklardır.
14- Hepsi peygamberleri yalanladı da azabımı hakettiler.
15- Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan tek bir
çığlık bekle-. inektedirler.
16- Onlar ise (işi alaya alarak) "Rabbimiz! Bizim
payımızı hesap gününden önce ver" derler.. [1]
Şeref sahibi. Batıl
ile onurlanma, Hak'ka karşı büyüklük taslama ve Hak'ka iman etmeye tenezzülde bulunmama. Anlaşmazlık. Ümmetlerden
bir ümmet,Kaçıp kurtulma yeri.Çok tuhaf. Eşraf tabakası.Yürûyün.
Diğer mİlet burada Arap milleti. Yalan ve uydurma sözIer. Amaca ulaştıncı
vasıtalar.Emre uyan tabiler, arkadaşlar ye askerler.Yenik düşmüş.Sabit mülk ve
saltanat sahibi. İki süt sağımı veya iki emzirme arasındaki müddet.Payımız,
adaletimiz yahut kitabımız. [2]
Sâd. burada yüksek şeref sahibi olan Kur'an'a,
onun Hak olduğuna, Mu-hammed'in ortaya attığı davada
sadık olduğuna yemin ediliyor. Evet O hikmetli bir zikir sahibi olan Allah
kelamıdır. Bütün dünyayı ilgilendiren mes'e-leleri derli toplu bir şekilde açıklar. Dünya ve ahiretin faidesine olan şeyleri
beyan eder. "Sana bu kitabı, herşeyi açıklayan
ve müslümalara yol gösterici, rahmet ve müjde olarak
indirdik!"[3].
"Hidayeti,
doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayıcı olarak Kuran, o ayda
(Ramazanda) indirilmiştir"[4]. "O
(yol) sana ve kavmine bir şereftir"[5] "İnkar
edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler".
Yukardakİ ayet-i kerimelerin bu şekilde dizilmesinden sonra Kur'an'a şeref sahibi bir kitap olarak yemin ediliyor ki, o
bîr mucizedir ve hak bir kitaptır. Küfredenler ise bu gerçeği kabullenmeye
tenezzül etmeyip, büyüklük taslamakta ve hakkı itiraf etmemekletedirler.
Onlar Allah ve Resulünden uzakta olup, Allah ve Resulüne karşı sürekli bir
muhalefet içindedirler. Bu kasemden sonra onların büyüklük taslamalarını
kökünden sarsan, boş gururlarını parçalayan bir tehdit gelmektedir. Hak,
adalet, manevi üstünlük esaslarına dayalı gerçek yücelik, izzet ile şeref
aslında Allah'a, Resulüne ve mü'minlere aittir.
"Şeref, tamamen Allah'ındır”[6]
Surenin
başlangıcındaki yeminden sonra, iman karşısında büyüklük tas-layanlar hakkında şöyle bir tehdit bulunulmaktadır:
"Onlardan önce nice nesilleri helak bettik de feryad
ettiler fakat artık kurtuluş zamanı değildi (iş işten geçmişti)". Yâni
önceki zamanlarda gelip geçmiş bir çok ümmetler şu Mek-keîi müşriklerden daha güçlü daha zegin
ve evlatça daha çok oldukları halde azgınlık ve taşkınlık ettiklerinden dolayı
Rableri tarafından mahvedildiler. Üzerlerine azap İndiğinde de bağrışıp yardım
dilediler ama zaman kaçış zamanı değildi. O vakitte kendileri için kaçıp
kurtulacak yerde yoktu. îşte bu onların boş gururlarından, batıla dayanarak
büyüklük taslamalarından kaynaklanan kötülükleridir. "Onlara,
kendilerinden bir uyarıcı (peygamber) gelmesine hayret ettiler". Onlar
bir insanın Peygamber olamayacağını zannediyorlardı. Şayet bîr insan Peygamber
olsa bile bu Peygamberlik vazifesinin Mekke ve Taif
kentlerindeki İnsanlardan büyük ve şerefli bir insana verilmesi gerekir,
diyorlardı. Onlar Resulullah (S.A,V.) efendimizin
Peygamberlikle görevlendirilmesini akıl dışı tuhaf bir olay olarak kabul
ediliyorlardı. Bunu alışılmışın dışında bir hadise olarak değerlendiriyorlardı.
Onlardan, küfredenler dediler ki: Bu Muhammed sihirbazdır. Çünkü o bizim
yorumlayamaya-cağımız bazı işler yapmakta ve sebeplendiremeyeceğimiz bazı
harikalar göstermektedir. O, iddia ettiği ve alemlerin Rabbinden riakiettİği haberlerde yalan söylemektedir.
"Tanrıları bir tek Tanrı mı yaptı? Bu, cidden tuhaf bir şeydir" dİyerk Peygamber (S.A.V.) efendimizin: Rabbiniz bir olan
Allah'tır, O'nun ortağı yoktur, deyişini tuhaf buluyorlar ve şaşkınlıkla
karşılıyorlardı. Çünkü bu tek tanrı akidesi onların alışık olmadıkları bir
akide idi. Kör taklit onları sağlıklı bir şekilde düşünüp tefekkür etmekten alıkyomuş, basiretlerini köreltmişti. Bu kainatın içinde
cereyan eden olayları hep maddi ölçülere vurup değerlendirdiklerinden dolayı
bir tek tanrının, kainattaki bütün işleri idare edebileceğini İmkansız
görmüşler, dolayısıyla çok Tanrılara inanmışlardı. Muhammed (S.A.V.)'İn tek
Tanrı inancını ortaya atmasını hayretle karşılaşmışlardı...
Rivayete göre Kureyş'in eşraf takımı Peygamber (Ş.A.V.) ile birlikte amcası
Ebu Talip'in yanında bir araya gelmişler, karşılıklı
tartışmaya başlamışlar, tanrılarına satışmamasını ve
onları kötülememesini Peygamber efendimizden istemişlerdi. O da kendilerine şu
karşılığı vermişti: "Sizden bir kelime söylemenizi istiyorum ki o kelime
ile bütün Araplar ve Acemler size boyun eğip emriniz altına girerler!" O
kelime nedir diye sorduklarında Peygamber efendimiz "Lâ ilahe
illallah" dedi. Bunu duyar duymaz yerlerinden kalkıp elbiselerini
silkeleyerek ürkek ürkek şöyle dediler: "Tknnlan bîr tek Tanrı mı yaptı ? Bu cidden tuhaf bîr
şeydir". Onlardan eşraf takımı fırlayıp şöyle dediler: Yürüyün.
Muhammed'i terk edin. Eski inancınıza bağlılıkta devam edin. Tanrılarınıza
ibadet etmeye de bağlı olun. Tanrılarınıza İbadet etmek hususunda birleşin. Ve
bir araya gelin. Asla kopmayın. Doğrusu şu Muhammed-in tevhid
inancına dair ortaya attığı sözler ve bizim tanrılarımızı reddetmesi çok büyük
bir iştir. Şartlar ne olursa olsun onun böyle bir işe girmesi çok büyük bir
felakettir. O'nun başımıza getirdiği bu iş, zamanın en büyük musibetidir. Buna
karşı sabredip metanetli olmalıyız. Arap milleti içinde böyle düşünen ve bu
görüşte olan hiç kimseyi görmedik. Bu adam bu sözleri nereden getiriyor? Onun
söyledikleri yalan, iftira ve uydurmadan başka bir şey değildir!..
Mekkeli müşriklerin üç
şüpheleri vardı ki, bunlar örümcek yuvasından daha zayıf ve koftu.
1- Peygamberlerin, kendi içlerinden bir adam olmasını
tuhaf bulmuşlardı.
2- Bu kainatı bir tek Tanrının idare ettiğini inkâr
etmişlerdi.
3- Kendilerine değil de sadece Muhammed'e Kur'an'm indirilmesini yad ırgam
ıslardı.
Kur'an-ı Kerim üçüncü şüpheye, susturucu cevaplarla karşılık
vermiştir. Birinci ve ikinci şüpheleri serd etmekle
yetinmiştir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in Allah katından Muhammed
(S.A.V.)'e indirildiğini İsbatlamak, bu işin hem sonu
hem de başıdır. Bunu isbatlamakla bütün şüpheler
oradan giderilmiş olur. Diyorlardı ki; Kur'an bizim
aramızda sadece Muhammed'e mi indirildi? Alemlerin Rabbinin elçisi olmak gibi
yüksek bir şeref sadece O'na mı layık görüldü?!
Bu, çok eskiden beri
sürmekte olan bir şüphedir. Önceki ümmetlerin de Peygamberlerine karşı çekmiş
oldukları bir propaganda silahıdır. İşte Salih Peygamber'in kavmine şöyle
diyorlardı: "Zikir, aramızdan O'na mı bırakıldı? Hayır, o yalancı
küstahın bindir (dediler)"[7]
Kureyşli müşrikler de Peygamber (S.A.V.) efendimize Kur'an-i Kerim'in indirilmesinden dolayı
memnuniyetsizliklerini şöyle dile getirmişlerdi: "Bu Kur'an
iki kentten (Mekke ve Tkif'den) büyük bir adama
indirilmeli değil miydi?. Rabbinin Rahmetini onlar mı bölüştürüyor?"[8]
Onlara verilen cevapta
şudur: "Haytr, onlar benim ihtarımdan şüphe
İçindedirler" İnsanları taklitçilik köreltmiştir, üzerlerini örten cehalet
kendilerini saptırmıştır. Heveslerden soyutlanmış bir akıl ile, görülen
delillere bakmamışlardır. Muhammed (S.A.V.) efendimizin doğru sözlülüğüne, Kur'an-ı Kerim'in de Allah katından O'na indirildiğine
tanıklık eden delillere göz atmamışlardır. Onlar delilsiz bir şüphe
içindedirler. Bu sebeple bazen Kur'an'-m sihir
olduğunu, bazen şiir olduğunu, bazen de kehanet ürünü olduğunu söylerler.
Hayır, onlar benim
azabımı tatmamış I ardır. Şayet tatmış olsalardı ve azabım kendilerine
dokunmuş olsaydı düşünür, tefekkür eder ve tedbir alırlardı. Muhammed'in de Hak
yolda olduğunu idrak ederlerdi. Bazı insanların acıklı azabı görmeden iman
etmeyişlerini tuhaf karşılamamak gerekir. Çünkü öyle nefisler vardır ki, taş
gibi hatta taştanda daha katıdırlar. Ancak sert
demirle veya şiddetli darbelerle imana acıtırlar. "Hayır, onlar henüz
azabımı tatmadılar?" mealindeki 8. ayet-İ kerimede geçen ve henüz
kelimesiyle tercüme ettiğimiz \i (lemma) kelimesi,
onların ilahi azabı tatmak üzere olduklarına delalet etmektedir. Onlara ne
olmuş ki, Kur'an-ı Kerim'in Peygamber (S.A.V.)'e
indirilişini İnkâr ediyor ve Muhammed'in bu mazhariyete layık olmadığını iddia
ediyorlar?! Yoksa bağışlayıcı, onur ve üstünlük sahibi olan Allah'ın rahmet
hazineleri onların mı yanındadır ki, bu lütuflarm
Peygamber efendimize verilmesini uygun görmüyorlar?! Evet bu Peygamberlik
nimeti, ancak bütün hazinelerin anahtarları kendisinin yanında bulunan zat
tarafından bahşedilecek bir nimettir. O zatta yaratıklarına karşı çok merhamet
eden ve çok esirgeyendir. O, izzet ve saltanat, kudret ve şeref sahibidir.
Hayır ve bağışları çoktur. Eksikliklerden münezzeh ve yücedir. Şu kainat
hazinelerinin anahtarları O'nun yanındadır. Rahmet ve üstünlük sahibidir. Her
varlığa, var olma nimetini bahsetmiştir. Yaratıklarının durumlarını bilen ve
yaptığı işleri de yerli yerince yapanlar. Hak edenlere Peygamberlik nimetini
vermiştir. Sizin buna itirazda bulunmanız asla yakışık almaz. Size gelince,
sizin hiçbir gücünüz kuvvetiniz yoktur. Onlar, sebepler içinde yükselmek ve
dilediklerini elde etmek için bir bilgi sahibi de değildirler. Amaçlarına
ulaşamayacaklardır. Onlar yenik düşmüş partilerdirler. "O tupluiufe bozulacak ve geriye dönüp kaçacaklardır (asıl
azap İle), O (söz verilen) saatte karşılaşacaklardır. O saat cidden çok feci ve
acıdır"[9]
Bunda bir gariplik
yoktur. İşte size şu Mekkeli müşriklerden önce gelip geçmiş ümmetlerin
kıssalarına arzediyoruz. Güçlü ve sabit bir saltanat
sahibi olan Firavun kavmi ile Ad ve Nuh kavimleri, kendilerine gönderilen Peygamberleri
yalanladılar. Semud ve Lût
kavimleri ile Şuayb Peygamberin gönderildiği Eyke halkı da kendilerine gönderilen Peygamberleri
yalanladılar. Bunun üzerine Rabbİnin azap kelimesi
onların üzerlerine hak oldu ve azabın en şiddetlisi üzerlerine indi. Şu
yalanlayıcılar, Peygamberlere karşı birleşik bir cephe oluşturmuşlar, bu
cepheyi oluşturan gruplar yenilgiye mahkum olmuşlardır. Bütün bunlar
Peygamberleri yalanladılar. Dolayısıyla azabımı hak ettiler. İşte bu sebeple
Nuh kavmi tufan selinde, Firavun ve askerleri de denizde boğuldular. Hud kavmi fırtınayla, Salih kavmi çığlıkla, Lût kavmi yere batırılmakla, Eyke
halkı da gölge azabıyla helak edildiler. Şu Kureyş'li
müşriklerde sadece bir korkunç ses beklemektedirler. Bu da Sûr'un ikinci kez
üfle-nişidir. Sûr'a üflendikten sonra onlar için süt sağımı arasında geçen süre
kadar dahi bir mühlet tanınmaz. Yani Sûr'a üflenme vakti geldiğinde bir an dahi
ertelenmezler. "Süreleri geldiği zamanda bir saat dahi ne geri kalırlar,
ne de ileri geçerler (derhal mahvolup giderler)"[10]
Onlar, Cenab-i Allah'ın Peygamber (S.A.V.) efendimize ikram olsun
diye "Sen onların içinde bulundukça Allah, onlara azap edecek
değildi"[11]. Buyurduğunu ve dünyada
onları tümden azaba uğratıp köklerini kazımayacağını, azaplarını ahirete erteleyeceğini duyduklarında işi alaya alarak şöyle
dediler: "Rabbimiz, hesap gününden önce bizim (azaptan) payımızı çabuk
ver"
"Onların dediklerine
sabret".[12]
17- Ey Muhammedi Onların söylediklerine sabret; güçlü
kulum uz Davud'u an; o, daima Allah'a yönelirdi.
18-19- Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber
teşbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Herbiri ona yönelmekteydi.
20- Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve
kesin hüküm verme seiahiyeti vermiştik.
21-22- Ey Muhammedi Sana davacıların haberi
ulaştı mı? Ma'bedin duvarına tırmanıp Davud'un yanma girmişlerdi de, o onlardan ürkmüştü. Şöyle
demişlerdi: "Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş İki davacı; aramızda
adaletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar."
23- "Bu kardeşimin doksan dokuz dişi koyunu, benim
de bir tek dişi koyunum vardır; "O'nu da bana ver" dedi ve tartışmada
beni yendi."
24- Davud: "And olsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına
katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu .
birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır
ki sayıları da ne kadar azdır!" demişti. Davud,
kendisini denediğimiz sanmıştı da, Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye
kapanmış, tev-be etmiş Allah'a yönelmişti.
25- Böylece onu bağışlamıştık. Katımızda onun yakınlığı
ve güzel bir geleceği vardır.
26- Ey Davudi Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o
halde insanlar arasında adaletle hükmet, hevese uyma, yoksa seni Allah'ın yolundan
saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, onlara, hesap gününü
unutmalarına karşılık çetin azab vardır. [13]
Güçlü, kuvvetli. Çok
tövbe edip Allah'a dönen.Yani yatsı namazı ile kuşluk namazı vakitlerinde. Topluca.
Hükümdarlığını ve mülkünü kuvvetlendirdik. Sabit bir hale getirdik. Bu kelime
burada Peygamberlik veya Allah'ın kitabını bilmek, yahutda
hükümlerde adaletli olmakla tefsir edilebilir. Hak ile batılı ayırıcı beyanda bulunmak, Davacılar. Sûr'un üst tarafından
geldiler, duvara tırmanarak içeri girdiler, Oda, yahut mescidin giriş kısmı
veya Mesciddeki mihrap. Onlardan korktu.Adaletsizlik
etme. Onu bana ver. Beni yendi, bana sözde ağır bastı. Ortaklar. Allah'a
yakınlık. Allah'a güzelce dönüş. [14]
Müşriklerin halleri ile
Resuhıllah (S.A.V.) efendimize yaptıkları eziyetler
anlatıldıktan sonra Cenab-ı Allah, Hz. Peygambere; sabretmesini, onların söyledikleri sözlere
tahammül etmesini, kendisinden önceki Peygamber kardeşlerinin karşılaştıkları
musibetleri ve o musibetler karşısında sevaplarını Allah'tan bekleyerek
sabredişlerini anmasını emretti. Bunun için önce Davut (A.S.)'m kıssasını
anlattı. İşte bu kıssada üç unsur anlatılmaktadır:
1- Cenab-ı Allah'ın, Hz. Davud'a verdiği lütuf ve
nimetler.
2- Davut'un karşılaştığı olay.
3- Onun yeryüzünde Allah'ın halifesi kılınması mes'elesi. [15]
Ey Muhammedi Şu
müşriklerin sözlerine karşı sabırlı ol. Kulumuz Davud'u
hatırla. O, Allah'a yönelîp O'na dönen bir şahıstı.
Bu ifadelerde Hz. Davud'un kullukla
nitelendirilmesi, Onun Rabbinin emirlerine uyduğuna delalet etmekte
olup,kendisi için şeref ve ikramdır. Görmez misinij
ki bir başka ayet-İ kerimede Cenab-t Allah, Peygamber
efendimiz hakkuıda şöyle buyuruyor:
"Eksiklikten uzaktır O (Allah) ki, geceleyin kulunu (Muhammed'i) Mescid-i Haramdan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürüttü!'[16]
Yukarıdaki ayet-i
kerimelerde Cenab-ı Allah Hz.
Davud'Ia ilgili on sıfattan bahsetmektedir ki bu
sıfatlarında Hz. Davud'a
uymasını Cenab-i Allah Peygamber efendimize de emir
buyurmuştur. Bu sıfatlar şunlardır:
1- Hz. Davud
sabırlı idi.
2- Cenab-ı Allah onu kullukla
vasıflandırdı.
3- O ibadette güçlü ve kuvvetli idi.
4- O çokça tevbe eden ve
Allah'a dönen bir kimse idi.
5- Cenab-ı Allah dağları onun
emrine ram etti, dağlar da onunla birlikte teşbih ederlerdi. Tesbihatı sabah-akşam, Cenab-ı Allahın duyacağı şekilde yankılanırdı.
6- Cenab-i Allah kuşları onun
emrine topluca râm etti. Hepsi onun emrine itaat ederler ve Ona yönelirlerdi.
7- Cenab-ı Allah onun hikamiyetini maddi ve manevi güçlerle kuvvetlendirdi.
8- Cenab-ı Allah ona hikmel verdi, Peygamberlik bahşetti.
9- Cenab-ı Allah ona açık,
güzel konuşma kabiliyeti verdi.
10- Hüküm verirken İsabetli ve adil hüküm verirdi.
"Sana davacıların haberi geldi mi?"
Cenab-ı Allah, Davud (A.S.)'ı on
sıfatla niteleyip Övdükten sonra onun karşılaşmış olduğu bir olaydan
bahsetmiştir. Bu olayı anlatırken işe bir soruyla başlamıştır. Bu da maksadın
yüceliği ve nazarların bu olaylara çevrilmesi hususunda bir tenbih ve uyandır. Bu olayın anlatımına başlanırken
(t-*!-! ti ilUl J* İfadesi kullanılmaktadır ki bu
cümle İçinde geçen nebe' kelimesi, Önemli haber
anlamına gelmektedir.
Bu kıssa üzerinde
öteden beri çok tartışılmıştır. Haberleri nakledenlerle, kıssaları anlatanlar
bu konuda uydurma şeylerden bahsetmişlerdir. Bu uydurma hikayeleri
anlatmalarına Tevrat ve İncil'deki bazı hikayeler de destek olmuştur. Bu
kitaplardaki bazı hikayeler, Davud (A.S.) gibi bazı
Peygamberlerin, halk tabakasına mensup bazı kimselerin bile tenezzül etmeyeceği
kötü işler yaptıklarını bildirmektedir. Normal kimselerin yapmaya tenezzül etmedikleri
işleri peygamberler nasTı yapar? Bu mümkün müdür?!
Biz müslümanlar, Peygamberlerin masumiyetlerine
inanırız. Onların, adi işler yapmaktan, saçma sapan işler yapmaktan uzak
olduklarına inanırız. İslahat liderlerinin, alelade
kimseler olmadıkları görüşündeyiz. Çoğunlukla bunlar âdice işler yapmaktan
uzaktırlar. Kaldı ki Peygamberler bu liderlerden daha da üstün kimseler
olduklarından dolayı bu basit ve adi işleri kesinlikle İrtikâb
etmezler. Onlar Allah tarafından seçilmiş kimselerdirler. Onları Peygamberlik
seviyesine yükselten Allah'tır. Ruhları tertemizdir. Nefisleri yücedir.
İsraillilerin, onlar hakkında söyledikleri şeyleri onların yapmış olmaları
imkansızdır. Bazı müs-lüman
alimlerin bile onlar hakkında naklettikleri ve kendi kitaplarına yerleştirdikleri
israiliyat hikayeleri ile onların uzaktan yakından
alakalan yoktur.
Fahri Razi ile Beydavî ve diğer islam alimleri bu yüce şahsiyetlerin böylesine adi İşleri yapmış
olmalarının imkansız olduğunu ifade etmişlerdir.
Biz bu kıssayı Hz. Davud'un zinadan, cinayetten,
desiseden ve suçsuz kimselere karşı silah çekmekten masum bir insan olması
esasına dayanarak anlatacağız. Haşa onun düzenbaz, dessas ve katil biri olduğunu
söylemek hiçbir halde mümkün değildir. Zaten kıssanın akışı da bunu isbatlamaktadir. Kur'an-ı Kerim Davud (A.S.) İçin hepsi birer medhü
sena olan sıfatlar zikretmiştir. Bu sıfatlarla ilgili olarak onun pek çok tevbe eden, Allah'a yönelen, Allah katında belirli bir
yeri ve derecesi olan, salih amel işleyen güçlü ve
kuvvetli bir şahıs olduğunu görürüz.
Bu vasıflardan sonra
onunla ilgili kıssa anlatılmış, bu kıssanın sonunda da ona medhiyeler
dizilmiştir ki bütün bunlar onun çirkin İşler yapmış olduğunu imkansız hale
getirmektedir.
Bazı kimseler, Davud (A.S.)'m büyük günah işlediğini, zina ve cinayet gibi
fiiiler irtikab ettiğini,
ayrıca bazı kimseler de, onun Peygamberliğe yakışmayacak ufak tefek günahlar
işlediğini İleri sürmüşlerdir.
Aslında onunla ilgili
kıssa şöyle özetlenebilir: Hz. Davud,
saltanat sahibi bir hükümdardı. Tebaası ve hizmetçileri vardı. İnsanlarla
beraber maddi maslahatları vardı. Bütün bunlar sebebiyle bazı insanlar ona
düşmanlık etmekten geri kalmıyordu. Düşmanlarından bir grup, Allah'ın
Peygamberi Davud'a kötülük yapmak istediler. Bu
senaryoyu da, onun kendini ibadete verdiği bir günde uyguladılar. Fırsat
bulup, ibadet ettiği yerin duvarına tırmandılar. Mabedin içine girdiklerinde
ona kötülük yapmalarına engel bazı durumlarla karşılaştılar. Bunun üzerine
içeriye giriş sebeplerini ört bas etmek için yalan uydurdular, dediler ki: Biz,
biri diğerine haksızlık etmiş iki davacıyız.. Aramızda hak ve adaletle
hükmet.. Haksızlığa meyletme. Bizlere doğru yolu göster ve bizi Hak'ka ilet.
Bunların gerçekten iki
davacı olmaları mümkün müdür. İzinsiz oiarak Davud'un yanına girdiklerinde, Davud
(A.S.) onlardan ürktü ve olar hakkında çeşitli zanlara sahip oldu. Bu sebeple
de onlara kötülük yakmak istedi. Bu drı Davud (A.S.) için bir imtihan oldu. Bundan sonra Davud (A.S.), Rabbine sığındı. Af diledi, Aklından geçen
zanlar sebebiyle tövbe etti, secdeye kapandı. Allah'ta onu bağışladı.
Yanına giren o iki
kişinin de haber verdikleri ve anlattıkları gibi onların kıssaları şöyle idi:
Ey Davud bu benim din ve insanlık kardeşimdir.
Kendisinin doksan dokuz koyunu vardır, benim bir tel; koyunum vardır. Çok
koyunların sahibi.tek koyunu ıu bana ver, onu kendi
koyunlarıma katayım ve senin için muhafaza edeyim, dedikten sonra sözle ve
mücadele ile beni mağlub etti.
Davud (A.S.) ikinci davacının cevabını dinlemeden —böyle
yapması, ona elem veren bir günah oldu— alel-aceie şu cevabı verdi: Kendi koyunlarına kat-
mak gayesiyle senin tek koyununu İstemekle bu adam sana
haksızlık etmiştir. Zaten ortakların çoğu, dünya sevgisinden ötürü
birbirlerine haksızlık ederler. Ancak iman edip salih
amel işleyenler müstesna. Birbirlerine haksızlık etmezler. Onların sayılan pek
azdır!
Davud, bu hadise İle kendisini İmtihan ettiğimizi zannetti.
Rabbinden mağfiret diledi ve tövbe etti. Secdeye kapandı. Kıyam ve secde
halinde namaz kılıp Allah'a dua etti. Rabbi de onun günahlarını bağışladı. İyi
kimselerin haseneleri, Allah'a yakın kimselerin seyyieleri ve kötülükleri mesabesindedir. Şüphesiz Davud (A.S.) için Rabbi katında yakınlık, yüksek makam ve
güzel akıbet vardır.
Bu kıssanın
anlatılmasından sonra onun Rabbi katında yakınlığının ve güzei
akıbetinin bulunduğunun ifade edilmesi, onun Allah'ı öfkelendirecek bir kötülük
işlemesini imkansız hale getiren salih ve tevbekar bir kul olduğuna delalet etmektedir.
Davud (A.S.)'ııi yeryüzündeki
hilafetine gelince bu konuda Cenab-ı Allah şöyle
buyuruyor: Ey Davud! Biz seni yeryüzünde Allah'ın
halifesi kıldık. Allah'ın hükmünü uygulamak, şeriatİne
davet etmek, adaletinin sütunlarını dikmek, İnsanlar arasında yargılamada
bulunmak üzere Cenab-ı Allah'ın kulları üzerinde
halife kıldık. Ey Davud! Onların aralarında hak ile
hükmet. Bir kavme kızgınlığın, seni adaletsizlik yapmaya sevk etmesin. Çünkü
sen hakimler hakiminin halifesinin. Adaletle hükmedenlerin en adaletli olanının
temsilci-sisİn. Ey Davud!
Heveslerine uyma. Zira heveslerine uyan kimse sapıklığa düşer. Doğru yoldan
sapan kimse, çukura yuvarlanır. Hevesine uyma ki, seni dosdoğru yol olan Allah
yolundan saptırmasın. "Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü
unuttuklarından dolayı çetin azap vardır'' Evet, bu ayet-i kerime önceki
anlatılan hususlar için bir gerekçe teşkil etmektedir. İnsanları Allah'ın
yolundan saptıran kimseler için, hesap gününü unuttuklarından, kıyamet günü
için salih amelde bulunmadıklarından dolayı çok
şiddetli azap vardır. Bunlar Allah'ı unutan kimselerdirler. Allah ta onlara,
kendi yararlarına olan işleri yapmayı unutturdu. Onların cezalan cehennem
ateşi oldu. Orası ne kötü kalış yeridir. [17]
27- Göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boşuna
yaratmadık. Bunun boşuna olduğu, inkar edenlerin sanısıdır. Vay ateşe uğrayacak
inkarcıların haline!
28- Yoksa, inanıp yararlı iş işleyenleri, yeryüzünde,
bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları, yoldan
çıkanlar gibi mi tutarız?
29- Ey Muhammedi Sana İndirdiğimiz bu Kitab
mübarektir; ayetlerini düşünsünler, aklı olanlar da Öğüt alsınlar.[18]
Boş yere ve oyun olsun
diye. Şiddetli azap, yahut da cehennemdeki bir vadiye verilen ad. Şaki ve
bahtsız kimseler. Çok hayırlı ve bereketli.
Bu ayet-i kerimeler,
çöl ortasındaki bir bahçeyi andırmaktadırlar. Şu kıssanın tam orta yerinde
ölüm sonrası dirilişe dikkatleri çekmektedirler. Bununla da şeriat koyucunun
en önemli maksadının, ölüm sonrası dirilişin is-batı olduğuna işaret
edilmektedir. [19]
Biz göklerle yeri
hikmetsiz ve boş yere yaratmadık. Onları oyun olsun diye meydana getirmedik.
Bilakis biz, onları bazı yüce hikmet ve sırlar için yoktan var ettik. Bununla
da kudretimizin eksiksizlİğine ve azametimizin sağlamlığına
dair deliller ortaya koymuş olduk. Göklerle yerin yaratılışmdaki
ince ve muhkem güzellik, Allah'ın insanları başıboş bırakmayacağına delalet
etmektedir. İnsanlar öldüklerinde onları ölümlerinden sonra yeniden diriltecek,
hesaba çekecek, herkese amelinin karşılığını verecek ti r.Göklerle yerin gayesizce
yaratıldıkları düşüncesi, kafirlerin zanmdır. Çünkü
onlar ölüm sonrası dirilişi inkâr etmektedirler. Bunu inkar edişlerinin
manası, Allah'ın kudretinin yüceliğini inkâr etmek ve hikmeti ortadan
kaldırmaktır. "Yoksa biz, inanıp iyi işler yapanları, yer yüzünde
bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız?" Bu iki grubu nasıl aynı kefeye
koyarız? İkisine nasıl eşit muamelede bulunuruz? Ölümden sonra diriliş ile
dünyadan sonra başka bir hayat bulunmadığını söylersek, bu iki grupta dünya
hayatında eşit tutulmuş olur. Hatta kafirler, mü'minlere
nisbetle dünyadan daha çok pay alırlar. Fakat böyle
bir düzen mümkün değildir. Hikmete aykırıdır. Şu halde, ahiret
hayatının bulunması mü'min île kafir'in eşit
olmadığını isbatlamak için zorunludur. Ahiret hayatı, ceza ve mükafat yurdudur. "Yoksa
(Allah'ın azabından) korunan-Ian,yoldan çıkanlar gibi
mi tutacağız?" Yani takva sahiplerini, bahtsız kafirler gibi mi
tutacağız? Bu, asla makul değildir. Şayet böyle bir şey olsaydı mümin ile
kafir arasında çok büyük bir fark olmuş olurdu. Mü'min
için daimi bir hayat vardır. O hayatta saadet ve nimetler vardır. Peki mü'min bu ebedi hayata ve hayattaki saadet ile nimete hangi
yoldan ulaşacaktır?! Bu yol her-şeyin açıklaması, mü'm;nler İçin hidayet ve rahmet vesilesi olarak indirilen Kur'an'a uyma yoludur. Ey Muhammed, bu kitabı hayrı çok,
bereketi büyük, insanlar İçin şifa, mü'minler içinde
nûr ve öğüt olarak sana indirdik. "Onu sana indirdik ki, ayetlerini
düşünsünler ve aklı selim sahiplen öğüt alsınlar." [20]
30- Davud'a Süleyman bahşettik;
o ne güzel bir kuldu! Doğrusu o daima Allah'a yönelirdi.
31- Ona bir akşam üstü, çalımlı, cins koşu atlan
sunulmuştu.
32-33- Süleyman: "Doğrusu ben bu iyi mallan,
Rabbimi anmayı sağladıkları, için severim" demişti. Koşup, toz perdesi
arkasında kayboldukları zaman: "Artık yeter, onları bana geri
getirin" dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başlamıştı.
34- And olsun ki Süleyman'ı
denedik, hükümranlığını zayıf düşürdük; sonra eski haline döndü,
35- Süleyman: "Rabbim! Beni bağışla, bana benden
sonra kimsenin ulaşamıyacağı bir hükümranlık ver;
Sen, şüphesiz, daima bağışta bulunansın" dedi.
36-38- Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun
buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları,
demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.
39- "işte.Bizim bağışımız budur; ister ver, ister
tut, hesapsızdır" dedik.
40- Doğrusu onun, katımızda yakınlığı ve güzel bir
istikbali, vardır. [21]
Üç ayak üstüne duran
ve ön ayaklarından birini kaldırıp tırnağının ucunu yere değdiren at. Hafif ve
süratli koşan at.Gizlendi.Perde ve engel. Bazıları bu kelimenin gece anlamına
geldiğini de söylemişlerdir.Bacakları ve boyunları. Kuvvetli ve şiddetli
olmakla beraber yumuşak yumuşak akıp giden.Dilediği
yer.Kayıtlar ve bağlar. [22]
Bu ayet-i kerimeyi
tefsir ederken bazı müfessirler şöyle bir olaydan bahsederler: İkindi vaktinde
Süleyman Peygambere süratli koşan atlar sunuldu. Bu atlar onu meşgul edip
Ekindi namazının vaktini geçirdi. Namazı zamanında kılamadığından dolayı
öfkelenen Süleyman Peygamber ikindi namazını eda edebilmek için batan güneşin
İadesini Cenab-ı Allah'tan istedi. Bu talebi üzerine
Cenab-ı Allah güneşi gruptan geri çevirdi. Sonra
Süleyman Peygamber, namazı vaktinde kılamayışına sebep olan atlara kızdı,
bacaklarını ve boyunlarını kesti. Müfessirlere göre ayetİndeki
fiilinde müstetir olan zamir güneşe raci olmaktadır. Bu durumda gizlenen, atlar değil, güneş
olmaktadır. Sonra bu tefsirciler ayet-i kerimesini de şöyle manalandırmışlardır:
Ben şu atları sevdim. Rabbimi anmaktan yani namazdan gafil oldum
Bu bozuk bir te'vildir. Bunun bozukluğuna, Kur'an-i
Kerim'İn üslubun-daki bedahat ile bu kıssanın buradaki durumu ve ayet-i
kerimelerin sibakı delalet çimektedir. Bu kıssayı Ccnab-i
Allah,müşriklerin "(Alay ederek) Rab-bimiz,
hesap gününden önce bizim (azaptan) payımızı çabuk ver" demelerinden
sonra anlatmıştır. Müşrikler beyinsizlikte çok ileri gitmişlerdir. Bu sebeple Cenab-ı Allah Peygamberine, onların sözlerine karşı sabırlı
olmasını ve kulu Davud (A.S.)'ı hatırlamasını emir
buyurmuştu. Bunun ardısırada Süleyman (A.S.)'ın kıssasını Hz. Peygambere
anlatmıştı. Kıssanın buradaki konumu İle ayet-i kerimelerin siyakı mezkur
kıssanın; şu Peygamberlerle arkadaşlarının yaptıkları değerli işlerle, sahip
oldukları faziletli huyları açıklamak için serd
edildiğini açıklamaktadır. Şu halde Davud ve Süleyman
Peygamberlerin Nübüvvet merkezi ve risalet şerefi
ile çelişen işler yaptıklarını düşünmemiz hiçte doğru olmayacaktır. Özellikle Cenab-ı Allah'ın Peygamber efendimize; müşriklerin
sözlerine karşı sabırlı olup Davud ve Süleyman
(A.S.)'ı hatırlamasını, yani onların davranışlarını örnek almasını emir
buyurmasından sonra, bu İki Peygamberin risalete
aykırı davranışlarda bulunmalarını düşünmemiz hiç mi hiç doğru olmaz! Şu halde
bu ayet-i kerimelerden hülasa olarak şu manayı anlamamız mümkün olmaktadır: Cenab-ı Allah Davud'a Süleyman'ı
bahsetmişti. O mürsei Peygamberlerdendi. O ne güzel
ve ne salih bir kuldu. O Rabbine itaat eden ve O'nu
çok teşbih eden birisi idi. Hani akşamleyin ona tavlı ve süratli koşan safir
(üç ayağı üzerinde durup bir ayağını tırnağının üstüne diken) atlar
gösterilmişti. Buna dayanarak diye biliriz ki; Süleyman Peygamberin dininde at
beslemek menduptu. Çünkü o devlet ve saltanatı olan
bir hükümdardı. Düzenli bir ordusu ve ordu için hazır vaziyette bekleyen atlan
vardı. Haklarında görüş sahibi olmak icin'atlann
yanına getirilmesini ve Önünden geçirilip yürütülmesini emretti. O, atları
kendileri için değilde Allah'ın emri için seviyordu.
Dinini kuvvetlendirmek ve dinin esaslarını güçlendirmek için atları seviyordu.
Atlar önünden geçirilip yürütüldükten ve denetimleri tamamlandıktan sonra
gizlendiler, barınaklarına çekildiler. Seyislere, atlan tekrar yanına
getirmelerini emretti. Atlar yeniden Önlerine geldiklerinde ayaklarını ve
boyunlarını okşamaya başladı. Bunu atlara verdiği değerden ötürü yaptı. Atlar
hakkındaki görüşünü belirtmek için onları eliyle okşayip
kontrol ettî. Çünkü o, atlar hakkında bilgi sahibi olup, onların kusurlarını
ve ayıplarını bilirdi.
Biz, Süleyman'ı
imtihan ettik. (Bu imtihanın ne çeşit bir imtihan olduğunu en iyi bilen
Allah'tır) Onun tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o bize yöneldi. Bu
imtihan ve fitne hakkında kissacilar ve israilliler çok konuşmuşlardır. Bu anlatımlar arasında
bizim seçeceğimiz, Ebussuud, Fahri Razi, Alusi ve benzeri faziletli
muhakkik tefsircüerin benimsedikleri rivayettir. Bütün
bu alimlerin görüşleri Peygamberlerin masumiyetleri noktasında birleşmektedir.
Bunlara göre şeytan, Peygamberlerin suretine giremez. Bu görüş,
inanç hususunda
insanları sarsıntıya düşürecek yolların kapılarını kilitlemektedir. Süleyman
(A.S.)'ın uğradığı imtihan hakkında söylenilen
rivayetlerin en kuvvetlisi merfû olarak Peygamber
efendimize ulaştırılan şu rivayettir. Peygamber efendimizin buyurduğuna göre
Süleyman (A.S.) şöyle demiştir: "Bu gece yetmiş zevcemle cinsel temasta bulancağım. Bunlardan herbiri,
Allah yolunda cihad edecek bir süvari doğuracaktır.
O böyle derken inşaallah kelimesini kullanmamıştı.
Geceleyin yetmiş karısıyla temasta bulundu, ama onlardan sadece birisi hamile
kaldı. O da yan bedenli bir erkek doğurdu. Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a
yemin olsun ki eğer o inşaallah demiş olsaydı, bu
kanlarından her biri Allah yolunda cihad eden
süvariler doğrurlardı". Bu hadis Buharı ve
Müslim'in sahihlerinde sabit olup çeşitli yollarla rivayet edilmiştir.
Süleyman Peygamberin
tahtının üzerine bir ceset bırakılmış olmasına gelince o, imtihanedilip
fitneye uğratıldığı sıralarda kendi tahtının üzerinde ruhsuz bir ceset gibi
otururdu. Çünkü o önceki hadiste de ifade buyurulduğu
gibi hanımlanyla temasa geçtiğinde
her birinin bîr süvari doğuracağını söylerken inşaallah
kelimesini telaffuz etmemişti. Bu da onun için bir günah sayılmıştı. Bu sebeple
de ruhsuz bir ceset haline gelmiş, sonra tevbe edip
Allah'a yönelmişti.
Süleyman Peygamberin;
Rabbim beni bağışla, demesi onun bir günah . işlediğine dalelet
etmez. Ama kıssacılar bu sözüne dayanarak onun mağfiret dilemesinin daha önce
bir günah işlediğine delalet ettiğini söylemişlerdir. Halbuki insan Peygamber
olsa bile, en faziletli ve evlâ işi terk edebilir. Bu durumda da —günah
sayılmasa bile— mağfiret talebinde bulunmaya ihtiyaç hisseder. Zira iyi
kimselerin haseneleri ve iyilikleri, Allah'a çok
yakın oian mu-karrep
kimselerin kötülükleri ve günahları mesabesindedir. Bilindiği gibi Peygamber
(S.A.V.) efendimiz bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Ben bir gün
ve bir gecede yetmiş defa Allah'tan bağışlanma talebinde bulunurum".
Dikkat buyurun, Süleyrran Peygamber, kendisinden
sonra hiç kimseye veril-, meyecek olan mülk ve
saltanatı talep etmeden önce, Cenab-ı Allah'tan, kendisini
bağışlamasını talep etmektedir, ki bu da mağfiret talebinde bulunup Allah'a
dönmenin, dünya ve ahiret saadetini .elde etme yolu
olduğunu göstermektedir. "Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü o çok
bağışlayandır dedim. (Ondan mağfiret dileyin) ki üzerinize gökten bol yağmur
göndersin. Ve size çok mallarla, oğullarla yardım etsin, size bahçeler yersin,
ırmaklar versin"[23]
Süleyman, kendisinden
sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ve saltanatı Rabbinden diledi. Rabbi
de onun emriyle akıp giden rüzgarı bir nimet olarak ona bahşetti. Aslında
kuvvetli ve şiddetli olmakia beraber onun emrinde
rüzgar, yumuşak ve zahmetsiz bir şekilde dilediği her tarafa akıp giderdi. Hem
bina yapan hevde incilerle sedefler çıkarmak için
denize dalan cinlerle şeytanları, Cenaba Allah onun emrine verdi. Onun izni ile
çalışan, onun emrine boyun eğmekten başka işlerle ilgilenmeyen zincirlerle biribirine bağlı diğer cinleri de-onun emrine verdi.
Evet bütün bu nimetler
ey Süleyman, sana mahsustur. Bunları dilediğine verirsin, dilemediğine
vermezsin. Kıyamet gününde bu hususta hesaba çekilmezsin.
Süleyman için Rabbi
katında yakınlık, mertebe ve güzel bir akibet vardır.
Onun dönüş yeri cennet olacaktır.
Bu kıssanın bu
ifadelerle sona erdirilmesi; Süleyman Peygamber hakkında söylenmiş olup ehl-i kitabın kitaplarında veya haberleri nakleden müs-lümanlann nezdinde
sabit olan sözlerin hurafelerden ve Peygamberlik makamına yaraşmayan iftiradan
başka bir şey olmadığını isbatlamaktadır. Doğruyu en
iyi bilen elbetteki Cenab-ı Allah'tır. [24]
41- Ey Muhammedi Kulumuz Eyyub'u
da an; Rabbine: 'Doğrusu şeytan bana
yorgunluk ve azab verdi"diye
seslenmişti.
42- "Ayağını yere vur! İşle yıkanacak ve içelecek soğuk bir su" dedik.
43- Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt
olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.
44- EyEyyub!: "Eline bir
demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma" demiştik. Doğrusu Biz onu
sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu; daima Allah'a yönelirdi. [25]
Ayağını yere vur.
Küçük ot demeti. [26]
İnsanlar Hz. Eyyûb'un kıssasıyla ilgili
olarak iki düşünce ileri sürmüşlerdir. Birinci düşünceyi ileri sürenler Hz. Eyyûb'u şeytanın çarptığını,
bunda yorgunluk ve ezİyyet bulunmadığını
söylemişlerdir. Sonra kendisine isabet eden ve —insanları makul hadlerden ve
makul olmayan hadlerden daha uzak bir şekilde— kendisinden nefret ettiren hastalığı
tasvir etmek için hayallerini salıvermişlerdir. Şüphesiz ki bu, müslüman kimsenin aklınca caiz görülmeyen boş ve batıl bir
şüphedir. Biz bütün işlerin ve emirlerin, Özellikle ölüm ile hayatın, sağlık
ile hastalığın şeytan elinde değilde Allah elinde
olduğuna inanırız. Bir Peygambere, İnsanları kendisinden nefret ettirecek
bedenî bir hastalığın isabet etmesi, itikadımızca mümkün değildir. Çünkü O,
insanları hidayete iletmek, doğru yola eriştirmek ve onlarla bu hususlarda
konuşmak İçin gönderilmiştir. İnsanları kendisinden,nefret ettirecek bir
hastalığa mübtela olması aklen
caiz değildir. Şeytan bu seviyedeki bir hastalığı Peygamberlere bulaştırma
gücüne sahip midir? Eğer bu güce sahip olsaydı bütün Nebi ve Resulleri,
kendisine karşı çok kuvvetli mukavemet eden düşmanlarını, hidayet rehberlerini
ve müşrikleri de bu hastalıklara müptela kılardı. Rabbi tarafından kendisi için
takdir edilmemiş bir hastalığı şeytanın insanlara dokundurabileceğini bir müslüman nasıl düşünebilir? Oysa kıyamet gününde şeytan,
bu dünyada kendisinin peşinden gitmiş olanlara karşı kendini savunarak şöyle
diyecektir: "Benim (sizi küfre zorlayacak) bir gücüm yoktu. Sadece sizi
(küfür ve İsyana) davet ettim, sizde benim davetime koştunuz"[27].
Cenab-i Allah; vesvese bırakmak ve bozuk düşüncelere
yöneltmekten başka şeytanın İnsanlara gücü yetmeyeceğini ifade buyurmuştur:
(İblis): "Senin izzet ve şerefine andolsun ki,
halis kulların hariç onların tümünü azdıracağım"[28]
dedi.
Şu halde Hz. Eyyûb'un kıssasında makul
olan şudur: Cenab-ı Allah, Peygamber efendimize
kendisinin emrine uyan kulu Eyyûb'u hatırlamasını
emir buyurmuştur. Hani Eyyûb bir zamanlar hastalanıp
sıkıntıya düştüğü zaman Rabbine şöyle yalvarıp niyazda bulunmuştu: Ey Rabbim!
Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu. Kendi vesvesesi ve zihnime
bıraktığı fasit düşüncelerle bana işkence etti.
İblis ve askerleri,
insanların ayaklarını kaydırmak için fırsat kollarlar, her insana, kendisine
özgü bir yoldan gelirler. İnsanın zayıf noktasını yakalayarak oradan kendisine
hücum ederler. Hasta olduğu için Hz. Eyyûb'a şeytan beden cihetinden mi girdi, yoksa mal, evlat
yahut kavmi ile daveti cihetinden mi girdi? Bu sorunun cevabını Allah bilir.
Sonra Cenab-ı Allah Hz. Eyyûb'a ayağını yere vurup sebatkâr olmasını ve metanet göstermesini,
etrafındaki fırtınalara aldırış etmemesini emir buyurdu. Onun yanındaki yegane
ilaç Allah'ın kendisine indirdiği ayetler ile gösterdiği hidayet yoludur. Bu
hidayet yolunun gereğince salih amelde bulunmasıdır.
İşte bu salih ameller insandaki manevi kirlerle
pislikleri yıkayıp götürür. Bu salih amel ne temiz ve
ne serin bir sudur!
Kur'an-ı Kerim çoğunlukla vahiy için su ve yağmur ifadesini
bir kinaye olarak kullanır, Şüphesiz ki Allah kelâmı her derdin ilacı, her
hastalığın şifa-sıdır. "Biz Kur'an'dan,
mü'minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz
(Kuran, rriü'minlere şifadır. Ama Kur'an) zalimlere ziyan arttırmaktan başka bir katkıda
bulunmaz. (Çünkü onlar Kur'an'ı İnkâr ederler.
İnkârlarından ötürü de hüsranları artar) "[29]
Eyyûba, ailesine ve bir o kadar sayıdaki diğer insanlara,
yani dinde kendisine tabi olanlara, kendi katımızdan rahmet, öğüt ve her şeyin
Allah'ın elinde bulunduğunu bilen akıl sahipleri İçin bir hatırlatma bahşettik.
Bu gibi kimseler Allah'ın sıkıntıları gidereceğini ve darda kalanın çağrısına icabat edeceğini, sabreden mü'min
kullarından musibetleri uzaklaştıracağını bilirler. Cenab-ı
Allah, Hz. Eyyûb'a eline
bir demet sap alarak onunla hanımını dövmesini ve böylece yemininin gereğini
yapmasını emir buyurdu. Rivayet olunduğuna göre karısı bir hususta Hz. Eyyûb'a karşı gelmiş ve
itaatsizlik etmişti. Bunun üzerine Hz. Eyyûb ona yüz sopa vurmaya yemin etti. Çıkış yolu olarakta Cenab-ı Allah ona;
üzerinde yüz budak bulunan bir hurma ağacı dalını yahut içinde yüz sap bulunan
bir sap demeti alarak bu demet yahut dal ile karısına vurmasını tavsiye ettiki yeminin gereğini yerine getirmiş olsun.
Şüphesiz senin Rabbin Eyyûb'u, belalara karşı sabırlı, nimetlere de şükreden bir
kul olarak buldu. O ne güzel bir kuldu. Rabbi onu sabırlı, nimetlere de
şükreden bir kul olarak buldu. O ne güzel bir kuldu. Rabbi onu sabırh-lıkla övüp methetti. Çünkü
O, Rabbine dönen ve tövbe eden bir kuldu!
Bu, bu surede
anlatılan üçüncü kıssadır. Bu kıssaların her birinde bela ve imtihan vardır, sabır
vardır. Sonrada bu belalarla imtihanlara karşı muzafferiyet
vardır. Bu belalara uğrayan kimseler için başarı ve kurtuluş vardır. Rableri
katında yakınlık, yüksek mertebe ve hüsn-ü akıbet
vardır. Şüphesiz-ki bu, Allah'ın, dilediği kuluna verdiği bir lütfutur. [30]
45- Ey Muhammedi Güçlü ve anlayışlı olan kullarımı?
İbrahim, İshak ve Yakub'u
da an.
46- Biz onları ahiret yurdunu
düşünen, içten bağlı kimseler kıldık.
47- Doğrusu onlar katımızdan seçkin iyi
kimselerdendirler.
48- İsmail'i, Elyesa'ı, Zülkifl'i de an. Hepsi İyilerdendir.
49- İşte bu güzel bir anmadır. Doğrusu Allah'a karşı
gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.
50- Kapıları onlara açılmış And
cennetleri vardır.
51- Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve
içecekler isterler.
52- Yanlarında, güzlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller
vardır.
53- İşte bu htsab günü için,
size söz verilenlerdir.
54- Doğrusu, verdiğimiz bu rızıklar
tükenecek değildir. [31]
Güçlü kimseler. Basar
kelimesinin çoğulu olup dinde basiret manasına geiir.
Onları halis kullar yaptık.
İçinde leke ve karışıklık
bulunmayan huy ve özellikler Seçkin kimseler.Hayır kelimesinin çoğuludur.
Bakışlarını yalnız eşlerine dikenler. Yaşdaş.
Kesilme ve tükenme. [32]
Ey Muhammedi
Peygamberin babası İbrahim Halilullah İle oğlu İshak'ı ve İshak'ın oğlu Yakub'u an. Bunlar kullukta, itaatte ve dinde basiretli kimseler
olmakla vasfİandırıimışlardır. Bunlar sabit azim ile
dini konularda kamil düşünce sahibidirler. Bu vasıflamalarda
bir gariplik yoktur. Çünkü bunlar aslı gökte, dallan fezalarda yayılı vaziyette bulunan temiz bir ağaçtan, pak bir soydan
gelmektedirler. Biz onları, sevap ve mükafat diyarı olan ahiret
hayatını ve yurdunu düşünme özelliği ile halis ve ihlash
kimseler yaptık. Bu da onların kuvvet ve basiret sahibi olarak nitelenmelerinin
gerekçesidir. Sürekli olarak ahiret yurdunu düşünme
gibi yüksek bir özellikleri dolayısıyla onları halis kimseler kıldık. Onların taatte ihlash, amelde de salih kimseler olmaları, baki hayatı düşünmeleri ve
hatırlarında tutmaları sebebiyledir. Onlar bakışlarını hep ahirete
yöneltirler. Ahiret hayatını bekleyip ümit ederler.
Allah'ın civarında konuk olmayı arzularlar. O'nun huzuruna durmak, nimetine maz-har olmak dilerler. Tabii ki bu da ahİretİ
hatırlamakla, hesap günündeki hesaptan korkmakla mümkün olur. Şüphesiz
İbrahim, İshak ve Yakup bizim seçkin kullarımizdandı.
Ey Muhammedi İbrahim
oğlu İsmail'i de an. O senin şerefli atandır. Bunların yanısıra
bu ayet-i kerimelerde adlan geçen nebilerle resulleri ve başka ayetlerde
isimleri zikredilen diğer Peygamberleri de an. Onların hepsi temiz ve seçkin
kimselerdirler. Bu vasıflar onlar için bîr anı ve şereftir. Bundan daha
muazzam bir anı düşünülebilir mi? Takva sahibi kimselerle onların peşinden
giden kimseler elbetteki bu kapsama girerler. Onların da ahirette
güzel bir akıbetleri vardır. Bu gibi kimseler için dünyada şeref ve güzel anı
vardır. Ahirette ise sevap ve mükafat vardır. Bu
sevap ve mükafattan kasıt, Adn Cennetleridir ki,
oralarda ikamet edeceklerdir. Bütün kapılar açılacak, her kapıdan çok meyveye
içkiler isteyecekler. Onların arzuladıkları her şey, bağışlayan ve esirgeyen
Allah tarafından kendilerine bir ikram olarak verilecektir. Cennette sırf
kendilerine bakan ve başka hiçbir şeye iltifat etmeyen güzel gözlü huriler
vardır. Bu hurilere ne bir insan, ne de bir cin dokunmuş değildir. Onlar
muhafaza içindeki inciler gibidirler. Hep aynı yaşta ve akranadırlar.
İşte ey mü'minler ve hesap gününü nazarı itibara alarak dünyadaki eziyetlere
sabredenler! Bu mükafatlar sizler için hazırlanmıştır. Bu nimetler ve sonu
gelmeyen mükafatlarla ikramlar, cennet ehli İçin hazırlanmış bir rtzik-tır. Bunun tükenmesi ve kesilmesi yoktur. Sonu
gelmeyen bir bağış, kesintiye uğramayan bir sevap ve mükafat...[33]
55- Bu böyle; ama azgınlara kötü gelecek vardır.
56- Cehenneme girerler; ne kötü bir konaktır!
57- İşte t)u kaynar su ve İrindir, artık onu tatsınlar.
58- Bunlara benzer daha başkaları da vardır.
59- İnkarcıların ileri gelenlerine: "İşte bu
topluluk sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. Onlar rahat yüzü görmesin. Behemehal ateşe gireceklerdir" denir.
60- Toplulukta bulunanlar ise: "Hayır, asıl siz
rahat yüzü görmeyin; bunu başımıza getiren sizsiniz; ne kötü bir
duraktır!" derler.
61- "Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte
onun azabını kat kat artır" derler.
62- Şöyle derler: "Kendilerini dünyada iken kötü
saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?"
63- "Onları alaya alırdık; yoksa şimdi gözlere
görünmezler mi?"
64- İşti: cehennemliklerin bu şekilde tartışması
gerçektir. [34]
Zalim kafirler. Dönüş
yeri. Yatak. Önceden kendi nefisleri için döşedikleri zemin. Kaynar su.Cehennemliklerden
akan irin. Sınıf ve cinsler. Büyük topluluk, grup.İçine şiddetle giren. Onlara
merhaba yoktur. Rahat yüzü görmesinler.Cehenneme gireceklerdir. Kalış yeri,
yani ceTıennem. Kat kat.
Gözler onlardan kaydı ve görmezden geldi. Bu, onlar için tahkir ifadesidir. [35]
Önceki ayetlerde takva
sahipleri kimselerden söz edildi. Bu ayet-i kerimelerde ise haddi aşan
müşriklerden bahsedilmektedir. Bunlar hakkında verilen emir şudur: Haddi aşan
ve zorbalık yapan îaşkıniar için çok kötü bir dönüş
yeri vardır, onlar için cehennem vardır. Oraya girecekler, onun kızgın ateşi
ile alevlerinin içinde yanıp tutuşacak'İardır. Orası
ne kötü bir kalış yeridir. Dünyada iken işledikleri ameller dolayısıyla
kendileri için döşedikleri zemin ne fena bir zemindir. Onlara verilecek azap
işte budur. Bilinsin ki onlar için verilecek yegane azap cehennem ateşidir. Ha!
böyle olunca onlarda bu cehennemin azabını tatsınlar. İşte onlara kaynar su ve
irin... Bu, cehenneme giren herkes için hazırlanmıştır. Bundan başka dah'a da şiddetli, daha da kötü cinsten ve sınıftan
azaplar onun için hazırlanmıştır ki, bu azapların hükmünü ve mahiyetini ancak
yüce Allah bilir!
İşte ey küfre tabi
olanlarla tabi olunanlar! Sizinle birlikte bir başka grup daha cehennem ateşine
girmektedirler. Melekler onlara: Size merhaba olmasın, derler. Onlar cehenneme
gireceklerdir. İşte melekler bu sebepten dolayı onlara kınamada ve ilençte
bulunurlar.
Yukarıdaki bedduayı,
tabi olanların tabi olunanlara yapacakları da muhtemeldir. Cehenneme giren
uyruklar, tabi oldukları kimselere ne diyecekler? Diyeceklerdir ki: Bilakis
size merhaba olmasın. Sizler rahat yüzü görmeyin. Ey önderler! Bu azabı sizler
bize hazırladınız. Sizler bizi baştan çıkarıp kötü ameîlere
sürüklediniz. Bu azdırmanız dolayısıyla bizler bu azabı hak ettik. Aslında bu
ilence sizler daha çok layıksınız! Bizler ve sizler için cehennem ne kötü kalış
yeridir ey liderler! Rabbimiz, bunu bizim üzerimize kim getirdiyse onun ateşdeki azabını kat kat arttır!
O taşkınlık yapanlar, hasret çekip şaşkınlık göstererek biribirlerine
şöyle derler: Bize ne oluyor ki, dünyada iken hayırsız, rezil ve kötü
saydığımız, bazı kimseleri bugün burada göremiyoruz?! İbni
Abb.as (R.A.) der ki: Onlar bu sözleriyle Bilâl, Suhayp, Ammar gibi fakir sahabileri
kastederler ve Ammar nerede, Suhayp nerede diye
sorarlar. Halbuki onlar Firdevs cennetleri
içerisinde çeşitli nimetlerle ikram görmektedirler. Ey Kureyş
liderleri, şaşıyorum sizin Halinize! Ve bunlar, sözlerine devamla derler ki:
Biz o kötü ve rezil kimseleri alaya alırdık; yoksa bu gün gözlerimiz onlardan
kaydı da onun için mi onları göremiyoruz?! Biz onlara ne yaptık. Alay mı ettik.
Maskaraya mı aldık. Yoksa tahkir mi ettik, küçük mü düşürdük?! Bu güri gözlerimiz onları neden göremiyor?!
Bunlardan nakledilen
bu konuşmalar sabit olup içinde şüphe yoktur. Bu, cehennemliklerin tartişmasıdır. [36]
65- Ey Muhammedi De ki: "Ben sadece bir uyanayım. Gücüherşeye yeten tek Allah'tan başka tanrı yoktur!'
66- "Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların
Rabbi, güçlüdür, çok bağışlayandır''
67-68- Deki: "Bu Kur'an
büyük bir haberdir, ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz".
69- 'Onlar tartışırlarken Meîe-i
A'lâ 'daki bu olanlar
hakkında bir bilgim yoktu"
70- "Bana sadece vahyolunuyor;
doğrusu ben apaçık bir uyarıcıyım!'[37]
Cidden önemli haber.
Güzellik ve yakışıklılık bakımından gözler doyuran, halkm
şerefli kimseleri, yüce topluluk demektir.
Bu ayet-i kerimelerle
tekrar kafirlerle tartışmaya; Peygamberliği, tevhidi, ölüm sonrası dirilişi isbata dönülmektedir. [38]
Ey Muhammed onlara de
ki; ben ancak uyandan korkanlar için bir uyarıcıyım. Kahredici ve tek olan
Allah'tan başka Tanrı yoktur. Ben sizi şiddetli bir azap ile uyardım.
Çocukların korkudan ihtiyarhyacakları bîr günün şiddetinden
sizleri sakındırıp korkuttum. Tevhid inancını
getirdim. Allah'a koşulan ortaklan reddettim. Allah'ın bir ve kahredici güce
sahip olduğunu, göklerle yerin ve ikisi arasındaki mevcudatın Rabbinin, güçlü,
namağlup olduğunu isbatladım.
Ey insanlar! Bu size getirdiklerim çok önemli bir haberdir. Şaka götürür yanı
yoktur. Bu getirdiklerimden ve bunların delillerinden yüz çeviriyorsunuz. Ey
kavmim! İbraz ettiğim bu deliller, doğruluğuma tanıklık etmektedirler.,Şu ebedi
mucize olan Kur'an-ı Kerim de, benim hak Peygamber
olduğuma şahitlik etmektedir. Yüce topluluk tartışırlarken benim, aralarında
geçen bir konuşma hakkında bilgim yoktu.
" Bu sözlerde
geçen yüce topluluktan kasıt insanlar dışındaki melekler topluluğudur. Onlar
birbirleriyle tartışan ve davalaşan hasımlar suretinde tasvir edilmişlerdir. Cenab-ı Allah'a, "Sen yeryüzünde fesat çıkaracak
insanı mı yaratıyorsun?" diye sormuşlardı. İblis'de
Adem'le ilgili olarak Rabbi ile tartışırken şöyle demişti: Ben ondan daha
hayırlı ve iyiyim!
Cenab-ı Allah da Melek 'in lisani
ile Adem'e şöyle demişti: Ey Adem onların adlarını onlara haber ver!
Peygamber (S.A.V.)
efendimizin bütün bu tartışmalardan, konuşmalardan bahsetmesi ve bunlar
hakkında bilgi vermesi, O'nun Peygamberliğinde sadık ve doğru olduğunun açık
bir delilidir. Ayrıca Kur'an-ı Kerim, kendisi
tarafından hazırlanan bir kitap değil, Allah katından gönderilen bir kitaptır.
O ümmi bir Peygamberdi. Okuyup yazma bilmezdi. Bİr öğrtemenin önünde diz çökmüş değildi. Bu Kur'an kendisine vahiy yoluyla gelen ilahi bir kitaptı.
Bana vahyedİldiği için sizi bu vahiy ile uyarıyorum.
Gelmekte olan ahiretin şiddetli azabı ile sizleri korkutayım.
İbret alın ey basiret sahipleri! [39]
71-72- Rabbin meleklere şöyle demişti: "Ben çamurdan
bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye
kapanın."
73-74- İblis'ten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O
büyüklük taslamış ve inkarcılardan olmuştu.
75- Allah: "Ey iblis Kudretimle yarattığıma secde
etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururiananlardan
mısın?" dedi.
76- İblis: "Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten
yarattın, onu çamurdan yarattın" dedi.
77-78- Allah: "Defol oradan, sen artık
kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lanetim senin üzerinedir" dedi.
79- "Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni
ertele" dedi.
80-81- Allah: "Sen bilinen güne kadar erteye
bırakılanlardansın" dedi.
82-83- İblis: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan sana içten bağlı
olan kulların bit
yana, hepsini azdıracağım" dedi.
84-85- Allah: "Doğrudur; işte Ben hakikati söylüyorum,
sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım dedi.
86- Ey Muhammedi De ki: "Buna karşılık sizden bir
ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddia eden kimselerden de
değilim."
87- "Bu Kur'an, ancak
dünyalar için bir öğüttür."
88- "Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman
sonra öğreneceksiniz." [40]
Yaratılışını
tamamladım. Ona secdeye kapanın. Haksız yere büyüklük tasladı.'Kendi ellerimle
yani kudretimle yarattım. Yükseklik ve yüceliği hak ederler. Kovulmuş ve
taşlanmış. Bana süre tanı. Onları azdıracağım ve günahları onlara süsleyeceğim.Önemli
haberi. Bİr zaman süresi. [41]
Bu ayet-i kerimelerde
tartışmakta olan yüce topluluğun haberi detaylı olarak açıklanmaktadır. Surenin
bu ayetlerle sona erdirilmesi, Cenab-ı Allah'ın Adem
Peygambere ve onun zürriyetine yaptığı lütfü; meleklerin ve şeytanın ona karşı
davranışlarını açıklamak içindir. Sure, bu parlak ifadelerle sonuçlandırıldı ki
bazı kimseler, müşriklerin inatlarının ve Allah'a ortak ko-şuşlarının sırrını idrak etsinler de, İblis*ten ve
askerlerinden sakınsınlar. Doğrusu bu gerçekten parlak ifadeli bir sonuçtur. [42]
Ben alemlerin Rabbinin
elçisiyim. İşte, tartışmakta olan yüce topluluk arasında geçen konuşmaları size
tebliğ ediyorum. Rabbimin meleklere hitapta bulunduğu zaman söylediklerini ne
ben, ne de kavmim daha önce bilmiyorduk. Cenab-ı
Allah meleklere hitap ederken İblis'te orada bulunduğu için, o ilahi buyruğa
muhatap oldu. "O (tblis) cinlerdendi, Rabbinin
emrinden (dışarı) çıkti"[43]
Hani Rabbin meleklere
demişti ki: "Ben kupkuru çamurdan, değişken balçıktan bir insan
yaratacağım!"[44].
Onun yaratılışını ve
maddi şeklini tamamlayıpta içine ruhumdan üflediğim
zaman (aslında burada üfleyen ve içine üflenen bir şey yoktur. Bu hayat vermek
manasına temsili bir ifadedir.) ona saygı secdesi yapın. Bu secde ibadet ve
ilahlaştırma secdesi değildir.
Cenab-ı Allah'ın bu buyruğu üzerine bütün melekler Adem'e
secde ettiler. Yalnız lanetli İblis ona secde etmedi. O büyüklük tasladı ve
secde edenlerden olmadı. Büyüklük taslayan, Allah'ın emrine karşı gelen
kâfirlerden oldu. Böyle yapınca Cenab-ı Allah onu
kınayıp azarlayarak şöyle dedi: Ey İblis seni, kudret elimle yarattığım Adem'e
secde etmekten alıkoyan nedir. Büyüklük mü tasladın, kendini yüksek
görenlerden mi oldun?!
Ateşin tabiatından da
anlaşıldığı gibi îblis, kendisinin mayasını oluşturan ateşin tabiatına uyarak
ahmaklık, hemen atıhverme, üstünlük taslama, zarar
verme tabiatının bir neticesi olarak şu cevabı verdi: Ey Rabbim, ben Adem'den
daha iyiyim. Çünkü sen beni ateşten- yarattın. Onu ise çamurdan yarattın!..
Onun için bu çirkin
ameli dolayısıyla Cenab-ı Allah ona şu red cevabını verdi: Cennetten çık. Sen bütün hayırlardan ve
bereketlerden mahrum olup kovuldun. Kıyamete kadar lanetim senin üzerinedir!
İblis dedi ki: Ey
Rabbim! Madem beni kovdun ve rahmetinden yoksun bıraktın; bari bana in« anların
ölüm sonrası dirilişlerine kadar süre tanı. Dünyada iken beni öldürme. Hiç
değilse Adem ve onun zürriyeti ile birlikte olmam İçin ölüm sonrası diriliş
gününe kadar bana mühlet ver,
Adem ve zürriyetine
vesvese vermek, Adem'den intikam olmak için Cenab-ı
Allah'tan talepte bulundu. Çünkü onun,. Allah'ın rahmetinden kovulmasının
sebebi, Adem (A.S.) olmuştu. Ey Adem oğulları! Bu hadiseden öğüt ve ibret altn...
Cenab-ı Allah buyurdu ki: Ey îblis! Belli güne (kıyamet
gününe) kadar sana mühlet verilmiş olup o zamana kadar ertelenenlerdensin.
Böylece Cenab-ı Allah'ın iradesi, îblis İle askerlerinin insanlara
vesvese verecek bir konumda bulunmaya devam etmelerini gerekli gördü. 1 İblis
dedi ki: İzzetine ve üstünlüğüne andolsun ki, ben,
günahlarını kendilerine süslü göstererek hepsini azdıracağım. Ancak sana ihlasla ibadet eden ve dinine yardım eden, sapıklıktan
korunmak için seçtiğin ihlash kulların hariç. Onları
azdırmayacağım.
"Benim (halis)
kullanma karşı senin bir gücün yoktur. Ancak sana uyan azgınlar(ı
azdırabilirsin sen)"[45]
Gerçek benim andımdır.
Hak benim, doğru sözü ben söyleyorum: Ey İblis!
Cehennemi senden ve senin soyundan gelen şeytanlardan dolduracağım.
Ademin zürriyetinden olupta sapıklık ve azgınlıkta senin izinden yürüyenlerle
dolduracağım!.
Ey mekke
kafirleri! Bu ayetler benîm doğru sözlü olduğuma tanıklık eden şahitlerdir. Ben
size meleklerden, iblisten, onun tabiatından, İnsandan, onun huylarından
bahseden gerçek haberleri aktardım. Realite de bütün bunları doğrulamaktadır.
Bunlar benim gerçek sözlü birisi olduğuma delalet etmiyorlar mı? Ey müşrikler!
Ben size getirdiğim Kur'an karşılığında her hangi bir
ücret İstemiyorum. Size sunduğum bu nur için dünyanın fani eşyalarını ve
servetlerini alsa istemiyorum. Ben, kendisinde bulunmayan şeylerle zinetie-nen ve kendisinde mevcud
olmayan hasletlerin kendisinde var olduğunu iddia eden yapmacıklık peşinde
olan kimselerden değilim- Benim böyle biri olmadığımı sizler de biliyorsunuz.
Çünkü beasizlerden biriyim ve aranızda yetişip
büyüdüm. Size anlattıklarım Allah tarafından bana gönderilen vahiyden başka
bîr şey değildir. Bu, bütün âlemler için hatırlatma ve nurdur! İnsanlar için
bu hidayet rehberidir. Hak ile batılı bİribirinden ayıran bir ölçüdür. Bu kitapta hatırlatma, öğüt, her
derdin ilaç ve devası vardır. Bunun gerçek haberini bir zaman sonra elbetteki
sizler bileceksiniz. "Biz onlara, ufuklarda ve kendi canlarında
ayetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'a)nm gerçek olduğu
onlara belli olsun. Rabbimin herşeye şahit olması, (herşeyigörmesi sana) yetmez mi?"[46].
Bu kıssa, bundan önce Hicr suresinde ve diğer surelerde de tekrarlanmıştır. [47]
[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/261-263.
[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/263.
[3] Nahl: 89.
[4] Bakara: 185.
[5] Zuhruf: 44.
[6] Fatır: 10.
[7] Kamer: 25.
[8] Zuhruf: 31-32.
[9] Kamer: 45-46.
[10] Nahl: 61.
[11] Enfal: 33.
[12] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/263-267.
[13] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/267-269.
[14] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/269.
[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/269.
[16] İsra: l.
[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/269-272.
[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/272-273.
[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/273.
[20] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/273-274.
[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/274-275.
[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/275.
[23] Nuh: 10-12.
[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/275-278.
[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/278.
[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/279.
[27] İbrahim: 22.
[28] Sad: 82-83.
[29] İsrâ: 82.
[30] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/279-280.
[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/281.
[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/281-282.
[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/282.
[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/283.
[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/284.
[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/284-285.
[37] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/285.
[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/285.
[39] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/286.
[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/286-288.
[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/288.
[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/288.
[43] Kehf Sûresi: 50.
[44] Hicr Sûresi: 28.
[45] ' Sûresi:
42.
[46] Fussilet Sûresi: 53.
[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/288-290.