Sûre
Mekke'de, geliş sırası bakımından Şûrâ'dan sonra, Duhân'dan önce
vah-yedilmiştir. 45. âyetin Hz. Peygamber'in miracında Kudüs'te Mcscid-i
Aksâ'da nazil olduğuna dair bir rivayet varsa da bu, sûrenin Mekkî niteliğini
değiştirmez; çünkü tefsirciler hicretten önce nazil olan bütün sûrelere Mekkî
demektedirler.[1]
Adı
Sözlükte
"süs" mânasına gelen, süslenmede vazgeçilmez bir araç olduğu için
altın mânasında da kullanılan zuhruf kelimesi (35, âyet) Kur'an'da, bu sûreden
başka yerlerde de geçmektedir.[2] Bu
süreye isim olmasının sebebi, sûrenin amaç ve konularından biri olan
"dünya ve âhi-ret güzelliklerinin karşılaştırılması, ebedî güzelliğin
tercih edilmesine yönlendirme" bağlamında kullanılmış olmasıdır[3]
Konusu
Asıl
konu Kur'ân-t Kerîm'in mucize olma niteliğinden yola çıkarak Hz. Peygamber'in
gerçek peygamber, tebliğ ettiği dinin de hak din olduğunu kanıtlamaktır. Bu ana
konu çevresinde münasebet düştükçe şirkin çelişkilerle dolu bir inanç biçimi
olduğuna, daha önce gelip geçmiş milletlerin hak din karşısındaki tavırlarına
göre aldıkları sonuca, dünya ve âhiret nimetlerinin mukayesesine, ebedî olanın
geçici olana tercih edilmesi gereğine işaret edilmiş, dikkat çekilmiştir. [4]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Hâ-mîm.
2. Aydınlatan kitaba yemin olsun ki, 3. Onu anlayıp düşünesiniz diye Arapça
okunan söz kıldık. 4. Kuşkusuz o, katımızdaki ana kitaptadır; çok yücedir, hikmetle
doludur. 5. Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye biz de sizi Kur'an'la
uyarmaktan vaz mı geçelim? [5]
Tefsiri
1. "Ayrılmış, tek başına harfler" mânasındaki
"hurûf-ı mukattaa" hakkında, ikinci sûrenin başında gerekli bilgi
verilmiştir. Burada alfabeden iki harfin zikredilerek sûreye giriş yapılmasının
şöyle bir özel hikmetinden söz edilebilir: Kur'an Arapça'dır, sizin
konuştuğunuz Arapça nasıl hâ, mîm gibi harflerden oluşuyorsa bu da o harflerden
oluşturulmuştur. Onu anlamanız ve üzerinde düşünerek, aynı harflerden benzerini
yapmayı deneyerek eşsizliğini kabul etmeniz için hiçbir engel yoktur. [6]
2-3. Kuran'la İlgili gerçekleri bildirmek üzere söze başlanırken yine
Kur'an'a yemin edilmesi, onun eşsizliğini, önemini ve ilâhî kaynaklı olduğunu
anlamak İçin kendisinden başka bir şahide ve delile ihtiyaç bulunmadığına
işaret etmektedir.
Kur'an
yazıldığı için bir kitaptır; fakat onun okunması, yazılmasına bağlı değildir.
Kur'an nazil olduğu günden beri yalnızca yazı bilenler tarafından değil, okuyup
yazma bilmeyenler tarafından da ezberlenmiş ve okunmuştur; o yazılsın
yazılmasın daima "okunan" bir kitaptır. [7]
4. Kur'an levh-i mahfuz denilen "korunmuş bir kaynak"tan
gelmiştir; o yücedir ve hikmetlerle doludur. Levh-i mahfuz terkibine
"Allah'ın ilmi" mânâsım verenler de olmuştur. Buna göre mâna şöyle
olur: Kur'an Allah'ın yüce ve hikmetlerle dolu ilminden gelmiştir, onun vahiy
yoluyla bir yansımasıdır. [8]
5. İnsanlar her zaman ellerinde bulunanın kıymetini bilmeyebilirler; bu
yüzden değerli şeyleri saçıp savururlar, onlardan gerektiği gibi İstifade
edemezler. Kur'an da çok değerli bir nimettir; İnsanlar onun kıymetini
bilmeseler, ondan uzak dursalar bile Peygamber'in ve ümmetin vazifeleri onunla
insanları uyarmaktır; Kur'an'ın değerini, vazgeçilemezliğini onlara
anlatmaktır. [9]
Meali
6. Sizden önce gelip geçenlere de nice peygamberler
gönderdik. 7. Kendilerine gönderilen her peygamber ile alay edip durdular. 8.
Bunlardan daha zorba olanları da silip süpürdük. Gelip geçenlerin örnek
hikayeleri (Kur'an'da) daha önce de anlatılmıştır. [10]
Tefsiri
6-8.
Bundan sonraki âyetlerde
putperestliğin anlamsızlığı ve çelişkileri, bir Allah'tan başka tanrı olmadığı,
Peygamber'in söylediklerinin doğru olduğu konulan, müşriklerle tartışma üslubu
içinde verilecektir. Hz. Peygamber onlarla tartışırken üzülmesin, kendine kusur
bulmasın ve gönül rahatlığı içinde tebliğ görevini yerine getirsin diye geçmiş
ümmetler ile peygamberleri arasındaki benzer ilişkiler hatırlatılmaktadır.
"Gelip
geçenlerin örnek hikâyeleri (Kur'an'da) daha önce de anlatılmıştır" diye
tercüme ettiğimiz kısmı, "Öncekilerden nice benzerleri tarihe
karışmıştır" şeklinde çevirmek de mümkündür. [11]
Meâli
9. Kendilerine "Gökleri ve yeri kim
yarattı?" diye sorsan tereddüt etmeden "Onları sonsuz güç ve ilim
sahibi yarattı" diyeceklerdir, 10. Yeri sizin için döşek kılan,
gideceğiniz yere şaşmadan varasınız diye orada size yollar yaratan O'dur. 11.
Gökten Ölçülü olarak su indiren de O'dur. Bnnunla ölü bir beldeye yeniden hayat
veririz. İşte siz de böyle diriltilip çıkarılacaksınız. 12. Bütün çiftleri yaratan,
bineceğiniz gemileri ve hayvanları var eden de O'dur. 13-14. Var etti ki,
sırtlarına binesiniz, üzerine yerleştiğinizde rabbini-zin nimetini
hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: "Bunu bize boyun eğdiren Allah
noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik! Ve biz kuşkusuz
rabbimize geri döneceğiz." 15. Kullarını O'nun bir parçası kıldılar. İnsan
apaçık bir nankör'. 16. Yoksa O, yarattıkları arasından kızları kendine ayırdı
da oğlan çocukları için sizi mi tercih etti! 17. Onlardan birine, Rahman'a
layık gördüğünün (kız çocuğunun) müjdesi verilince öfkeye kapılarak yüzü
mosmor olur. 18. "Mücadelede başarısız olarak ömrünü süslenmekle geçirecek
olan kız çocuğu mu!" diye öfkeyle sorar. 19. Rahmân'ın kullan olan
melekleri dişi bildiler. Yoksa yaratılışlarına tanık mı oldular! Tanıklıkları
kaydedilecek ve bundan sorguya çekileceklerdir. 20. "Rahman dfleseydi biz
onlara ibadet etmezdik" dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur,
yalnızca tahminde bulunuyorlar. 21. Yoksa bundan (Kur'an'dan) önce kendilerine bir kitap verdik de ona mı
sarılıyorlar? 22. Hayır hayır! Onların dedikleri şundan ibarettir: "Biz
babalarımızı bir inanç üzerinde bulduk, elbette biz onların izlerinden giderek
doğru yolu buluruz." [12]
Tefsiri
9. Hz. Peygamber'in muhatabı olan müşrik. Araplar
taptıkları puttan, bütün nitelikleri bakımından Allah'a eş ve eşit tutmuyorlardı;
meselâ yaratma fiilinin Allah'a mahsus olduğunu, bu kâinatı ancak büyük bir
güce ve bilgiye sahip bir varlığın yaratabileceğini biliyor ve itiraf
ediyorlardı. Onlara göre putların işi iyiliği elde etmek, kötülüklerden
korunmak için kendileri ile Allah arasında aracı olmak ve onları Allah'a
yaklaştırmaktı; putlara bunun için tapmıyorlardı. [13]
10. Bu âyetten itibaren müşriklerin düşüncelerindeki çelişkilere, inançlann-
dakİ temelsizliğe dikkat çekilmekte ve dolayh olarak kendileri tevhide davet
edilmektedir.
Yerin
döşek kılınmasından maksat üzerinde yürümeye, çalışmaya ve istirahat etmeye;
yani yaşamaya uygun bir şekilde olmasıdır. Yollann yaratılmasına iki
mana
verilmiştir: a) Dünyanın bir yerinden diğer yerine ulaşmayı mümkün kılacak
vadilerin, düzlüklerin, geçitlerin yani üzerinde yürümeye ve yol açmaya müsait
arazinin yaratılması. Bu yorum, "yollar" diye çevirdiğimiz
"sübül" kelimesinin birinci mânasını esas almaktadır, b) Kelimenin
ikinci (vesîle, çare) mânasına göre yaratılan yollardan maksat, insanların
çeşitli İhtiyaçlarını giderecek imkânların yaratılmasıdır. [14]
13. Hayvanlardan binme, yük taşıma, bekçilik, tarla ve harman sürme gibi
işlerde yararlanabilmek için onların ehlileşme kabiliyetlerinin olması şarttır.
Eğer yüce yaratıcı hayvanlara bu kabiliyeti vermeseydi zikredilen
hizmetlerinden istifade etmek mümkün olmazdı..
[15]
15-18. Müşrik Araplar kız çocuklarını istemedikleri, onları doğru dürüst
insan saymadıkları, savaşa dayanıklı olmadıkları ve ömürlerini güzel görünmek
için süslenmekle geçirdikleri gerekçesiyle onları hor gördükleri halde hem
meleklerin hem de Allah'a ortak kıldıkları putların dişi olduklarına inanır,
ayrıca bu dişi putları Allah'ın kızları olarak kabul ederlerdi. Çocuk ana
babanın vücudundan bir parça gibidir; yapı olarak onların özelliklerine
sahiptir. Eğer putlar Allah'ın kızları ise ya bunların eksik ve değersiz
olmamaları gerekirdi, yahut da -eksik, değersiz iseler- Allah'ın çocuğu (parçası)
olamazlardı. Burada işte bu çelişkiye dikkat çekilmektedir. [16]
19. "Rahman'm kullan" tamlamasındaki kullan kelimesinin
metindeki karşılığı, kul mânasındaki "abd"in çoğulu olan
"ibâd"dır. Kelime, "yanında, katında" mânasındaki
"inde" şeklinde de okunmuştur. Buna göre meleklerin Tanrı katında
olmaları onların şeref, mevki ve Allah'a olan yakınlıklarını ifade etmektedir.
"Yaratılışlarına
tanık mı oldular" cümlesi bilgi teorisi bakımından oldukça önemlidir.
Kur'an'ın bilgi anlayışına göre madde âlemine ait varlıkların bilgisi tanıklık
(gözlem ve deney) ile elde edilir. Melekler ise madde âlemine dahil olmayan
varlıklardır, insanlar onlar hakkında gözleme dayalı bilgi sahibi olamazlar.
Bilmek İçin geriye kalan yol vahiydir; ya ona inanılacaktır yahut da karanlıkta
taş atarcasına isabetsiz sözler söylenmiş, aslı olmayan şeylere inanılmış
olacaktır. [17]
20-22. Akıl ve duyu organları yoluyla bilinmesi mümkün
olmayan bir varlık alanı da Allah'ın zâtı ve sıfatlarıdır. Allah'ın dilemesinin
(meşîetinin) nasıl işlediğini ancak Allah bilir ve bildirir. O'ndan alınan bir
bilgiye (vahye, kitaba) dayanmadan "O isteseydi biz putlara tapmazdık,
şöyle veya böyle yapardık" demek, bilmeden konuşmaya örnek olmanın
ötesinde bir anlam taşımaz.
22.
âyetin ortaya koyduğu gerçek evrenseldir; tarihte ve günümüzde inanç ve kanaatlerin
büyük bir kısmı taklide dayanır. Burada taklınen maksat, kanıt aramadan, aklını
işletmeden, şüphe ve test etmeden bir otoritenin söylediklerini kabul etmek ve
ona İnanmaktır. Müşrik Araplar da Mlah, din, putlar ve melekler gibi
konulardaki bilgilerim vahiy, aku, gazlan gibi muteber bilgi kaynaklarına değil, taklide dayandırıyorlardı. [18]
Meali
23. Aynı şekilde senden önce de hiçbir topluluğa bir
uyarıcı göndermedik ki, topluluğun refah içinde yüzen kesimi şöyle demiş
olmasınlar: "Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların
izlerinden gitmekteyiz." 24. Peygamber, "Sîze, atalarınızı üzerinde
bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi?" diye sordu. Onlar da
"Biz sizin getirdiğiniz mesajı inkâr ediyoruz" cevabını verdiler. 25.
Onlara hak ettikleri cezayı verdik; gerçeği yalan sayanların sonlarının nasıl
olduğuna bir bak! 26-27. Bir zaman İbrahim babasına ve topluluğuna şöyle
demişti: "Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, ancak beni yaratan başkadır (O'na ibadet ederim). O bana doğru yolu gösterecektir." 28. Bunu, peşinden gelecekler
arasında devam edecek bir söz olarak dile getirdi. Umulur İd buna dönerler. [19]
Tefsiri
23-28. Peygamberi inkâr etmek, onun tebliğini engellemeye
çalışmak yalnızca son Peygamber'İn maruz kaldığı bir tepki değildir; hak dinden
uzaklaşmış, şirki bir kültür mirası olarak içselleştirmiş bütün topluluklar
peygamberlerine karşı bu tepkiyi göstermişlerdir. Bunun tipik bir örneği de
Peygamberimizin hem soyundan geldiği hem de onun nesilden nesile miras
bıraktığı tevhit bayrağının en kâmil mânada taşıyıcısı olduğu Hz. İbrahim ve
kavmidir.
28.
âyeti, Allah'ı özne yaparak "Allah tevhid ilkesini İbrahim'in soyundan
gelenler içinde devam ettirdi" şeklinde anlayanlar da olmuştur. Hz. İbrahim'in
nesline vasiyetinden söz eden âyet bizim mealdeki tercihimizi teyit etmektedir. [20]
Meali
29. Bunları ve atalarını ise gerçeğin bilgisi (Kur'an) ve
aydınlatıcı elçi gelinceye kadar dünya nimetlerinden yararlandırıp yaşattım.
30. Gerçeğin bilgisi gelince, "Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz"
dediler. 31. "Bu Kur'an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi
ya!" diye de eklediler. 32. Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı
düşmüş! Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı
diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin
rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır. [21]
Tefsiri
29-32. Hz. İbrahim ve ümmeti örnek gösterilerek
peygamberlerin yürüttüğü tevhit mücadelesi hatırlatılmıştı. Tarih boyunca bu
mücadele karşısında İki tavır oluştu: İman ve inkâr. Allah dünyada murat
buyurduğu imtihanı gerçekleştirmek için her iki tavır erbabına da dünya
nimetlerini lütfetti, onlara yaşama imkânı verdi, nesiller birbirini takip etti
ve nihayet sıra Hz. Muhammed ve ümmetine geldi. O, ilâhî mesajı kavmine tebliğ
edince inanmayanlar, kendi değerler kültürüne uygun bir tepki gösterdiler.
Onlara göre değerli olan soy sop, zenginlik, iktidar, sosyal itibar gibi maddî,
dünya ile ilgili ve tabii olarak geçici şeylerdi; insanları ancak bu değerler
büyük kılardı. Peygamberlik değerli bir şey idiyse Muhammed'e değil,
kendilerine göre Mekke ve TâiFin büyüklerinden birine gelmeliydi. Bu mantığa
Kur'an'in verdiği cevap aynı zamanda İslâm'ın hedeflediği sosyal ve ahlâkî
değişimin nirengi noktalarına ışık tutmaktadır: Allah maddî, dünyada geçerli
olan ve orada kalan nimeti, imtihan gereği herkese verir; peygamberlik gibi,
Allah nezdinde değerli ve bu yüzden rahmet olan manevî nimetini ise herkese
değil, üstün meziyetleri sebebiyle seçtiğine verir ve bu rahmet (nimet) onların
değer verdiği asaletten, servetten, iktidardan çok daha iyidir, hayırlıdır,
insanlar için kurtuluş ve mutluluk vesilesidir. [22]
Meali
33-35.
Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahman 'ı inkâr
edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları
merdivenler, evleri için kapılar, üzerlerinde yaslanıp istirahat edecekleri
koltuklar yapar, altınla da süslerdik. Ama bunların hepsi dünya hayatına ait
geçici faydalardan ibarettir, âhiret ise rabbinin katında takva sahiplerine
mahsustur. 36. Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis
ederiz; artık bu onun arkadaşıdır. 37. Kendilerini doğru yolda zannederken bu
şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar. 38. Sonunda o kişi bize gelince
-şeytana hitaben- "Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak
olsaydı!" der; ne kötü bir arkadaş! 39. Zulmederek hak ettiğiniz için
çekmekte olduğunuz azapta ortak olmanız bugün size bir fayda sağlamayacaktır.
40. Sen sağıra duyurmak veya köre yahut apaçık sapkınlık içinde bulunan kimseye
yol göstermek mi istiyorsun! 41-42. Ya seni alıp götüreceğiz, onlara da hak
ettikleri cezayı vereceğiz yahut kendilerine yapacağımızı söylediğimiz şeyi
sana göstereceğiz; onlara hangisini yapmak istesek yapabiliriz! 43. Artık sana
vahyolunan kitaba sımsıkı sarıl; şüphesiz sen dosdoğru yolun üzerindesin. 44.0
kitap sana ve kavmine bir hatırlatmadır; yakında sorgulanacaksınız. [23]
Tefsiri
33-35.
Allah Teâlâ insanlar için yaratıp
düzenlediği dünya hayatında kabiliyet, servet, düşünce ve inanç bakımından
hepsi birbirine benzeyen, aynı özellikleri taşıyan insanların olmasını değil,
toplu hayatı oluşturmak ve devam ettirmek, hür irade ile seçim yapmaya imkân
vermek ve böylece imtihan maksadını gerçekleştirmek için gerekli bulunan
farklılığı murat buyurmuştur. O'nun katında geçici dünya nimetlerinin değeri
yoktur, bunlara sahip olmak da Allah sevgisinin kanıtı değildir; pek çok hikmet
çerçevesinde Allah sevdiklerini ve sevmediklerini zengin de kılar yoksul da;
kimi zaman birilerini iktidara getirir, kimi zaman diğerlerini. O'nun
sevdiklerine tahsis ettiği nimetler burada değil, ebedî âlemdedir. Müşrikler
büyüklüğü, Allah'ın rahmetine mazhar olma şansını asalet ve servete bağlamakla
yanılıyorlar. Eğer Allah'ın yukarıda özetlenen "dünya düzeni" muradı
olmasaydı, inansın inanmasın bütün insanları servette ve refahta eşit kılardı;
bu takdirde kâfirlere servet ve iktidar verirse bütün insanlar küfrü, müminlere
servet ve iktidar verirse bütün insanlar imanı seçmeye yönelirlerdi. Halbuki
Allah böyle dolaylı yoldan da olsa insan iradesine müdahale etmek istemiyor,
onların serbest seçimleri ile farklı olmalarını istiyor. [24]
36-38. İnsanın iç dünyasında daima bir ikilik, çelişkili eğilim ve çekim
vardır. Bunların iyi olan, yani Allah rızasına çeken kısmı, insan fıtratına
yüklenmiş bulunan din duygusundan, ezelî sözleşmeden, ilâhî ruhtan ve melekten
gelir. İnsan gördüğü eğitimin de yardımıyla iradesini kullanarak kendini bu
çekime bıraktığı (İslâm'ın anlamı da budur), ResûTün mesajını rehber edindiği
sürece nefsin ilâhî ruha dönük yönü gelişir, bunun rengi bütünü kaplar. Kötüye,
aşağı varlık tabakalarına çeken güce teslim olduğu, ilâhî mesaja kulaklarını
tıkadığı sürece de artık onun danışmanı kendine mahsus şeytandır. Şeytanın işi,
meleğinkinin tersine insanı Allah'tan uzaklaştırmak, beşerî arzuların tutsağı
haline getirmektir. Böyle bir ömür geçirip ölen insan rabbinin huzuruna
çıkarıldığında yaptıklarının ve seçiminin ne kadar yanlış olduğunu anlayacak,
fakat İş işten geçmiş olacaktır. [25]
39. Dünyada arkadaşların acılara ortak olmaları bazen acılan hafifletir.
Ancak âhirette herkesin hak ettiği cezayı çekmesi murat edildiği için şeytan
türünden arkadaşların aynı cezayı çekmesi, çekilen cezaya bu mânada ortak
olmaları, çekenlerin acılarını azaltmayacak, onlara bir fayda vermeyecektir. [26]
40-44.
Şartlanmışlık sebebiyle doğruyu
dinleme, görme ve doğru düşünme kabiliyetlerini kaybetmiş kimselere laf
anlatmak imkânsız gibidir. Bu gerçekten hareketle Hz. Peygamber'in ve onun
tebliğ sünnetini yerine getiren ümmetin, "Neden bizi dinlemiyor ve
anlamıyorlar?" veya "Bunca zulme ve sapkın inançlarda ısrara rağmen
niçin bunlara hak ettikleri ceza verilmiyor?" sorularıyla bunalmama-lan,
aksine sabretmeleri, işi Allah'a bırakmaları gerekmektedir. Allah, Hz.
Peygamber'e müşriklerin akıbetini gösterse de (nitekim bir kısmını Medine
döneminde göstermiştir) göstermese de gerekeni yapacak, herkese hak ettiğini
verecektir; çünkü O'nıra kudreti karsısında duracak bir suç yoktur. [27]
Meali
45. Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor
bakalım, "Rah-mân'dan başka tapılacak ilâhlar belirlemiş miyiz?" 46.
Musa'yı, mucizelerimizle destekleyerek Firavun ve çevresine gönderdik. (Onlara) "Ben
âlemlerin rabbinin elçisiyim" dedi. 47. Onlara mucizelerimizi gösterince
bunlara gülü-verdiler. 48. Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mucize bir
diğerinden daha büyüktü. Belki yanlış yoldan dönerler diye kendilerini
felâketlerle sarstık. 49. Bunun üzerine şöyle dediler: "Ey büyücü! Rabbinin
seninle sözleşmesine uygun olarak bize dua et, artık biz doğru yola
döneceğiz" 50. (Dua sebebiyle) onların başmdan felaketi uzaklaştıraıca bir de bakıyorsun sözlerinden
dönüve-riyorlar. 51-53. Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: "Ey
milletim! Mısır'ın mülkiyeti benim değil mi? Şu ırmaklar ayaklarımın altında
akmıyor mu? Bunları görmüyor musunuz? Ayrıca ben bu değersiz, neredeyse
söylediğini anlatmaktan âciz adamdan daha iyi dep miyim? (O bir kral
peygamber ise) kendisine altın
bilezikler îndirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler
ya!" 54. Firavun bu konuşmalarla halkının aklını çeldi, hemen ona boyun
eğdiler; onlar yoldan çıkmış bir topluluk idî. 55. Bizi öfkelendirince onlara
hak ettikleri cezayı verdik ve hepsini suya gömdük. 56. Onları, arkadan gelecek
diğerlerinin geçmişi ve ibretlik örneği kıldık. [28]
Tefsiri
45-56.
Hz. Peygamber'in daveti ve tevhid
mücadelesi anlatılırken yeri geldikçe geçmiş tecrübelere temas edilmektedir.
Buradaki örnek Hz. Mûsâ ile Mısır'ın tann kralı Firavun ve tebaası arasında
geçen olaylar, tartışmalar ve alınan ibretlik sonuçlardır.
Bu
âyetlerde iki nokta dikkat çekmektedir: 1. İnkarcıların bilinçlerinin
derinliklerinde bir Allah inancı vardır, çeşitli telkinler ve dünyanın çekici
menfaatleri bu temel duyguyu köreltmiş veya üstünü küllerle örtmüştür. Allah
yine rahmetinin eseri olarak inkarcıları bazı felaketlerle uyarınca bu temel
duygu ve inanç açığa çıkmakta, ona sığınılmakta, sıkıntı geçince yine inkâra
dönülmektedir. 2. Tevhid inancı bütün peygamberlerin ortak tebliğleri ve inanç
ilkeleridir. Kendilerine kitap gönderilmiş topluluklara sorulduğunda veya eski
kitapların kalıntıları okunduğunda anlaşılmaktadır ki, Allah hiçbir zaman
kendisi dışında bir varlığa kulluk edilmesine izin vermemiştir. Hz. Musa'nın
mücadelesi de bunun bir kanıtıdır.
54.
âyette "halkının aklını çeldi" şeklinde çevirdiğimiz cümle, yöneten
ve yönetilen ilişkisi bakımından çok önemlidir. Kelimenin aslı, Türkçe'de de
kullanılan "istihfaf kökündendİr. Bu kelime Arapça'da "acele ettirdi,
aldattı, bilgisizliklerinden yararlandı, onları bilgisizlikleri ve
güçsüzlükleri yüzünden hafife aldı, istediği gibi yönlendirdi" mânalarını ifade
etmektedir. Totaliter yönetimlerde yöneticilerin istemediği şey, halkın
bilgilenmesi, doğruyu öğrenmesi, örgütlenerek hakkını talep edecek kadar
güçlenmesidir. Firavun da aynı yola başvurmuş, Hz. Mû-sâ'mn gerçeğe ve tevhide
yönelik davetini sabote etmiş, halkın sağlıklı düşünmesini engellemiş,
geleneklerden ve gözler önündeki alâyişten yararlanarak toplumu âdeta büyülemiş
ve saltanatını devam ettirmenin yolunu bulmuştur. Ancak, şairin dediği gibi,
"Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde!" [29]
Meali
57. Meryem'in oğlu misal olarak zikredilince senin
kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar. 58. "Bizim tanrılarımız
mı iyi yoksa o mu?" diyorlar. Bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış
olmak için yapıyorlar. Onlar gerçekten inatçı bir muhalefet! 59. îsâ, kendisine
lütuflarda bulunduğumuz ve İsrâiloğulları'rça ilâhî kudretin örneği kıldığımız
bir kuldur ancak. 60. İsteseydik sizin yerinize, topraklarınızda nesilleri
birbirini izleyecek melekler yaratırdık. 61. Biliniz ki o kıyamete ait bir
bilgidir. Sakın ondan şüphe etmeyiniz ve bana tabi olunuz. Bu dosdoğru yoldur.
62. Şeytan sizi sakın doğru yoldan engellemesin, o sizin apaçık düşmanınızdır.
63-64. îsâ sağlam kanıtlarla geldiğinde şöyle dedi: "Size hikmeti getirdim
ve anlaşmazlığa düştüğünüz bazı konuları açıklamaya geldim. Allah'a
itaatsizlikten sakınınız ve bana uyunuz. Kuşkusuz Allah benim de rabbimdir,
sizin de rabbinizdir. Şu halde O'na kulluk ediniz; işte bu dosdoğru
yoldur". 65. Guruplar aralarında anlaşmazlığa düştüler. Haksızlığa sapanların,
acılı bir günün azabından çekecekleri var! 66. Bütün yaptıkları, kendileri
farkında bile olmadan kıyametin ansızın kopmasını beklemekten ibaret! [30]
Tefsiri
57-59. Sûrenin 45. âyetinde peygamberler tarihine atıf
yapılarak hiçbir devirde Allah'ın, putlara tapılmasına izin vermediği ifade
edilmişti. Yine Mekke'de nazil olan Meryem sûresinde[31] Hz. Meryem ve oğlu îsâ'dan bahsedilmişti.
Çevrelerindeki hıristiyanlann inanç ve ibadetlerinden haberdar olan müşrikler,
tevhİd inancına peygamberlerden şahit ve kanıt getirildiğini işitince,
kendilerine göre iyi bir açık yakaladıklarını zannederek gürültü kopardılar;
Kur'an'm açıklamalarına bakarak kendi yanlışlarım düzeltecek yerde,
hıristiyanlann yanlışını alarak Kur'an'a karşı çıktılar; "Onlar îsâ'ya
tapıyordu biz de putlarımıza tapıyoruz, hem bizimkiler ondan daha iyi"
dediler.58. âyetteki "o mu" sorusunda geçen zamirin Hz. Peygamber'e
ait olduğunu, müşriklerin mukayeseyi tanrıları ile Hz. îsâ arasında değil,
Peygamberimiz arasında yaptıklarını söyleyen tefsirciler de vardır. Hangi yorum
alınırsa alınsın tartışmada karşı tarafın delilleri çürük öncüllere dayanmakta,
farklı şeyler birbirine benzetilmekte, sırf tartışmayı kazanabilmek için mantık
hileleri yapılmaktadır. Hasılı laf anlamaz, inatçı müşriklerden oluşan bir
muhalefet söz konusudur. [32]
60. Allah'ın İsteseydi insanların yerine yaratacak olduğu meleklerden
maksat ya gerçek mânada meleklerdir yahut da melekleşmiş insanlardır. Birinci
mânaya göre hedeflenen sonuç şudur: Yeryüzünde İnsanların yanında da melekler
vardır, siz bunlara tapıyorsunuz. Halbuki Allah yeryüzünde insan yerine sırf
melek yaratabilirdi ve bunlar da tanrı olmaz, İsâ gibi yine O'nun kullan
olurlardı. İkinci mânaya göre de müşriklere şöyle bir cevap verilmiş
olmaktadır: Allah dileseydi yeryüzünü hiç günah İşlemez insanlarla donatırdı.
Fakat O, bunu değil, yeryüzünü iradeleriyle günah da sevap da işleyecek, iyi de
kötü de yapacak, böylece bir imtihan geçirecek insanlara emanet etmeyi tercih
etmiştir. [33]
61-62. "O, kıyamete ait bir bilgidir" cümlesi ile
müşriklere kıyamet hatırlatılmakta, dünyada düzenlerini bozmamak için
saplandıkları putperestliğin âhirette başlarına neler getireceğine dikkat
çekilmektedir. "Kıyamete ait bilgi"nİn ne olduğu konusunda
"Kur'an, âhir zaman Peygamberi, Hz. îsâ'mn tekrar dünyaya gelmesi"
şeklinde farklı yorumlar yapılmıştır. Bazı tefsirciler, bu âyetten biraz önce
Hz. İsa'dan söz edildiği için "o" zamirinin Hz. îsâ'ya işaret ettiği
yorumunu yapmışlardır. Halbuki îsâ'dan bahseden âyetler bittikten sonra başka
bir konuya, 40-44. âyetlerde zikredilen "son Peygamber'e tabi olmanın
gerekliliği" konusuna geçilmiştir. Zaten diğer peygamberlerin örnek olarak
zikredilmesi de ana konu (son Peygamber'e inanma ve onu izleme konusu) ile
ilgilidir. Aynca bu âyetler gelirken henüz Hz. îsâ gelmiş olmadığına göre
âyetin müşrikler için bir şey ifade etmesi, "kıyamet bilgisi veya alâmeti
"nin, görüp anlayabilecekleri bir şey olmasına bağlıdır; bu da îsâ değil,
Kur'an'dır, kendisinin son peygamber olduğunu söyleyen hâtemü'l-enbiyâdır (s.a.).
Müşriklere düşen görev, akıllarını başlarına devşirmeleri, şeytana değil,
kıyametten önce gelen son Peygamber'e kulak vermeleri ve böylece doğru yolu
bulmalarıdır. [34]
63-66. Hz. îsâ'nın getirdiği hikmet, beşer aklına yol gösterecek ve yalnızca
akılla bilinemez konulan aydınlatacak, ihtilafa düştükleri alanlarda son sözü
söyleyecek olan vahiydir. Vahiy bu fonksiyonu yerine getirmiş fakat gerek
yahudiler ve gerekse daha sonra hıristiyanlar yine de ihtilafa düşmüşler,
çeşitli mezheplere ayrılmışlardır. Bunun sebebi zulümdür. Burada zulmün anlamı,
şeytana uyarak ve geçici dünya menfaatlerine öncelik vererek vahyin kıymetini
bilmemek, peygambere kulak asmamak, bu büyük rahmet ve nimetten istifade
etmemektir. Tabii bu zulmün sonu da cehennemdir, ebedî saadet fırsatının zayi
edilmesidir. Peygamberlerin olağanüstü gayretlerine rağmen yola gelmeyen
inkarcıların gerçeği kabul edebilmeleri için kıyametin kopması gerekmektedir,
onlar ancak bunu gördükten sonra inanacaklardır. Fakat kıyamet birden kopacağı,
kendilerini inançsız ve hazırlıksız yakalayacağı için bu bilgi ve kabulün bir
faydası olmayacaktır. [35]
Meali
67. Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında,
dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır. 68-69. Ey kullarım, âyetlerimize iman
edenler ve emirlerimize boyun eğenler! O gün size korku yoktur, üzüntü de
çekmeyeceksiniz. 70. Siz ve eşleriniz, muhteşem bir şekilde karşılanıp
ağırlanmak üzere cennete girin. 71. Orada altın tepsiler ve bardaklar
cennetliklerin çevrelerinde dolaştırılacaktır. Orada canların istediği,
gözlerin zevk aldığı her şey vardır ve siz orada sonsuza kadar kabasınız. 72.
İşte bu, yapıp ettiklerinizle girmeyi hak ettiğiniz cennettir. 73. Orada sizin
için çeşitli meyveler vardır, onlardan afiyetle yersiniz. 74-75. Günaha batıp
kalmış olanlar kuşkusuz, kendileri için hiç hafifletilmemek üzere cehennem
azabında devamlı kabadırlar, ümitsizlik içinde susarak! 76. Biz onlara
haksızlık etmedik, kendilerine haksızlık edenler onlardır. 77. "Ey Mâlik,
rabbin bizim işimizi bitirsin!" diyecekler; o da "Burada
kabasınız" cevabım verecektir. 78. Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik,
fakat çoğunuz o gerçeği kabul etmek istemediniz. [36]
Tefsiri
67. İnsana, ebedî hayatta mutlu olma imkânını hazırlamayan bir dünya
hayatı amacına ulaşmamıştır. Bu hayatta yaşanan güzellikler fânidir, dünya
hayaü ile birlikte sona erer; dostluklar da hayatın amacına hizmet etmemişse,
ömrün zayi edilmesine katkıda bulunmuş olur, İşte böyle bir dostluk ilişkisi
yaşayanlar âhiret-te birbirlerini gördükleri, hatırladıkları zaman düşmanca duygular
yaşayacak, birbirlerinden nefret edecekler. Çünkü burada karşılaşılan korkunç
sonuçta bu dostlukların da etkisi ve katkısı olduğu ortaya çıkmıştır. [37]
68-73. İslâm bütün insanlığa hitap eden bir din olmakla
beraber onun ilk muhataptan, sudan, yeşillikten, gölge ve serinlikten, çeşitli
yiyecek ve giyeceklerden oldukça mahrum bulunan Araplar'dır. Bu sebeple Allah
Teâlâ onların ve bütün insanlığın iyiliğine olan bu dinîn benimsenmesi,
emirlerinin İstekle, hatta heyecanla yerine getirilmesi için Araplar'ın mahrum
bulundukları, hasretini çektikleri nimetleri zikrederek, bunların cennetliklere
bolca sunulacağını hatırlatarak teşvik yöntemini kullanmıştır. [38] Hz.
Peygamber de, ata ve deveye düşkün olanların, "Cennette at var mı, deve
var mı?" şeklindeki sorularına, 71. âyete dayanarak "Evet"
cevabını vermiştir. [39] Ancak bütün bu nimetlerin, dünyadakilerin aynı
olmadığı, isim ve nitelik benzerlikleri bulunmakla beraber âhiret hayatının ve
orada olanların mahiyet bakımından dünyadakilerden farklı bulunduğu, ilgili
âyet ve hadislerin ortaya koyduğu bir gerçektir.
"Gözlerin
zevk aldığı şey" cennetin göze hitap eden nimetleri olabilir. Ancak bazı
tefsirciler bunu, "Allah'ın cemalini seyretmek" şeklinde
yorumlamışlardır, biz de bu yorumu tercih ediyoruz; çünkü diğer nimetler
yeterince sıralanmış ve açıklanmıştır, cennetin en büyük iki nimeti "cemal
seyri" ile Allah'ın cennetlik kullarından razı olduğunu ilan ettiği
"ndvân" aşamasıdır. Bu manevî nimetlerin ihmal edilmiş, sükut
geçilmiş olması teşvik amacı ile bağdaşmayacağı için "gözlerin zevk
aldığı, başka bir deyişle bakmaya doyamadığı şey"i bu yönde anlamak daha
uygundur. [40]
74-77. Zıtlann yan yana getirilmesi ve bu şekilde karşılaştırma yapılması
her birinin farkını daha açık ve canlı bir şekilde ortaya çıkarır. Bu sebeple
cennetliklerin mazhar olacakları nimetler açıklandıktan hemen sonra
cehennemliklerin durumu tasvir edilmiştir. Herkes cehenneme ateşini dünyadan
götürür. Allah hiçbir kuluna zulmetmez. İnsana hem bazı ödevler yüklemek hem de
bunları yapacak güç ve imkân vermemek zulümdür. Şu halde Allah kullarına bu
imkânı ve gücü vermiştir. Ancak İnkarcı ve günahkâr kullar ellerindeki imkânı
kötüye kullanmış, kendilerine cehennemin yolunu yine kendileri
açmışlardır.Gâfir sûresinde (40/49) cehennemliklerin, burada görevli
meleklerden, "azaplarının hafifletilmesi için Allah'a aracı olup dua
etmelerini istedikleri", ancak bu taleplerinin kabul görmediği
zikredilmişti. Burada ise kurtuluştan ümit kesen cehennemliklerin, son çare
olarak Mâlik isimli üst görevliye başvurarak öldürülüp yok edilmelerini
istediklerini görüyoruz. Kendilerine verilen cevap, dünyada iken peygamberlerin
anlattıklarına uygundur: "Cehennem azabı, Allah'a ortak koşanlar, O'nu ve
âhireti İnkâr edenler için ebedîdir." [41]
78. Bu âyette Allah'ın, sözü, Mâlik'ten alarak kendisinin devam ettirmesi
ve "onlar" yerine "siz" zamirini kullanması, âyetlerin
amacı bakımından ilgi çekicidir. Böylece cehennemliklerin şahsında Hz.
Peygamber'in muhataplarına da hitap edilmekte, inkarcılıkta devam ettikleri
takdirde akıbetlerinin böyle olacağı hatırlatılmaktadır. [42]
Meali
79. Onlar bir şeye kesin karar verdilerse biz de
vermişizdir. 80. Yoksa onlar bizim, gizlediklerini ve fısıldattıklarını
işitmediğimizi mi sanıyorlar! Hayır! Doğrusu şudur kî onların yanındaki elçi
meleklerimiz her şeyi kaydediyorlar. 81-82. "Rahmân'ın çocuğu olsa ona
ibadet edenlerin başında ben olurum. Göklerin ve yerin ra1>bini, arşın
rabbini onların yakıştırdığı niteliklerden tenzih ederim" de. 83. Geleceği
kendilerine söylenen günlerine ulaşıncaya kadar bırak onları dünyaya dalıp
eğlensinler! 84. Gökteki ilâh da O'dur, yerdeki ilâh da O'dur. O sınırsız
hikmet ve ilim sahibidir. 85. Göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların
mülkiyeti kendisinin olan, kıyametin kopacağı zamanı yalnızca kendisi bilen ve
hepinizin kendisine döneceğiniz Allah'ın şanı ne yücedir! 86. Bilerek hakka
tanıklık edenler dışında, Allah'ı bırakıp kendilerine dua ettikleri putlar asla
şefaat edemezler. 87. "Onları kim yarattı?'* diye sorsan kuşkusuz
"Allah yarattı" diyecekler. Şu halde (Allah'ı bırakıp) nasıl onlara
dönebiliyorlar! 88. Allah, Peygamber'in "Ey rabbim! Bunlar iman etmemekte
direnen bir topluluk" dediğini de biliyor. 89. Onları bırak ve
"Sizinle kavgam yok" de. Yakında bilecekler! [43]
Tefsiri
79-89. Sûrenin sonunda yine ana konuya, Peygamber'in tevhit
mücadelesine dönülüyor. Fıtrî aklın hükümlerinden, müşriklerin inanç ve
pratiklerinden de yararlanılarak putlaniı tanrı olamayacağı, Allah'tan başka
hiçbir varlıkta tanrılık niteliklerinin bulunmadığı, Allah'ın çocuğunun
olmasının düşünülemeyeceği, bunun Tanrı kavramına ve O'nun temel niteliklerine
ters düştüğü ikna edici bir üslup içinde açıklanıyor.
79.
âyetin geliş sebebi olarak, hicrete yakın günlerde Mekkeli müşriklerin toplanıp
Hz. Peygamber'i öldürme karan almaları olayı zikredilmiştir. Onlar bu karan
almışlar, fakat Allah'ın ezelde verdiği karar gerçekleşmiş, sevgili
Peygamberimiz kurulan tuzaktan kurtulmuştur.
89.
âyet bütün tebliğciler İçin geçerli bir ilkeyi ifade etmektedir: Tebliğcinin
vazifesi bildirmektir, yapılacak her şey yapıldıktan sonra inkârda direnenler
kendi hallerine bırakılır, insanları zorla imana getirmek için savaşılmaz,
farklı inanç taşıyanlarla barış içinde yaşanır. Savaşın sebebi karşı tarafın
hukuk tanımazlığıdır, insan hak ve hürriyetlerine saldırmalarıdır. Bunlar
engellenir, hak ve özgürlükler kurtarılır, hür düşünceleri ve iradeleri ile
inkârı seçenlerin gerçeği anlamaları ya zamana veya âhirete bırakılır. [44]
[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/659.
[2] En'âm 6/112, Yûnus 10/24, İsrâ 17/93
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/659.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/659.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/600.
[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/600.
[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/600.
[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/600.
[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/600.
[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/601.
[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/601.
[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/602.
[13] Yûnus 10/18; Zümer 39/3
Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin
Gümüş, Kur’an Yolu: IV/602.
[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/602-603.
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/603
[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/603.
[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/603
[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/603-604.
[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/60
[20] Bakara 2/132
Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin
Gümüş, Kur’an Yolu: IV/664-665.
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/665.
[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/665.
[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/666.
[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı,
Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/667.
[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/667.
[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/667.
[27] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/667-668.
[28] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/668-669.
[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/669.
[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/670.
[31] 19/16 vd
[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/670-671.
[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/671.
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/671.
[35] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/671-672.
[36] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı,
Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/672.
[37] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/673.
[38] Râzî, XXVII, 225
[39] Tirmizî, "Cennet", 11
[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/673.
[41] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/673-674.
[42] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/674.
[43] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/674-675.
[44] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/675.