- 47 -
Mushaf’taki
sıralamaya göre kitabımızın 47., nüzûl sıralamasına göre 95., mesânî kısmın
beşinci sûreler grubunun üçüncü sûresi olan Muhammed sûresi, Medine’de nâzil olmuş
olup âyetlerinin sayısı 38’dir.
Hamd, yalnız ve
yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ın Rasûlüne,
O’nun pâk aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü
sen her şeyi işiten, her şeyi bilensin.
Sûrenin adı,
sûrede geçen Rasulullah Efendimizin adına izafeten isimlendirilmiştir. Sûrenin
bir başka meşhur adı da: “Kıtal” sûresidir.
Mekke’de
Rasulullah Efendimiz ve beraberindeki bir avuç Müslümana müşrikler tarafından
yapılan saldırıların dayanılmaz boyutlara ulaştığı, mü’minlere artık dünyanın
dar gelmeye başladığı, hayatın çekilmez hale geldiği ve yavaş yavaş Medine’ye
hicret yolunun açıldığı ama kâfirlerin orada da onlara rahat nefes alma imkânı
bırakmamak üzere kararlar almaya başladıkları bir dönemde gelen sûre, mü’minleri
dinlerinin hâkimiyeti ve Müslümanlıklarını muhafaza adına savaşa hazırlıyordu.
Müslümanlar ya dinlerini yaşama adına tebliğ ve cihadı göze alacaklar yahut da
düşmanların saldırıları sonucu yok olup gideceklerdi. İşte sûre Müslümanları bu
iki şeyden birisinin tercihiyle karşı karşıya getiriyordu.
Müslüman
kalabilmek için tek çare olarak sûrede Müslümanlara savaş konusunda ilk emirler
veriliyordu. Onun içindir ki kıtalden söz eden bu sûreye, “kıtal sûresi”
denmiştir. Sûrenin başında iki tarafın bir mukayesesi yapılmaktadır. Allah
dâvâsına sahip çıkmış, Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşamak için çırpınan,
iradelerini Allah’a teslim etmiş, Allah’ın seçimini kendileri için seçim kabul
etmiş, Allah’ın hatırını her şeyin üzerinde tutan ve Allah için canlarından,
mallarından geçebilecek bir avuç
Müslüman, öbür tarafta Allah’la, Allah’ın kitabıyla, Allah’ın elçisiyle savaşa
tutuşmuş, Allah’tan gelen hayat programını reddetmiş, yaratıcılarını inkâr
ederek kendi kendilerini putlaştırmış kâfirler güruhu. Kendilerinin
reddetmeleri yetmiyormuş gibi Allah kullarını da dinlerinden döndürmek, yeryüzünde
Allah’a ve mü’minlere hayat hakkı tanımamak için ellerinden gelen her şeyi
yapmaya soyunmuş kâfirler…
Sûrede bir
yandan bu iki grubun mukayesesi yapılırken öbür yandan da Rabbimizin sürekli mü’minlerin
safında olduğu, mü’min-lerin desteğinde olduğu, kâfirlerinse yalnız ve
yardımcısız oldukları vurgulanarak, kâfirlere tehditler, mü’minlere de zafer
müjdeleri verilmektedir.
Daha sonra
münâfıklardan da söz edildiğini görüyoruz. Medine toplumunda görülmeye
başlayan, Medine toplumunun insanı olarak açığa çıkan, Müslümanların güçlenmeye
başladıkları dönemde Müslümanlardanmış gibi görünüp, için için Müslümanları yok
etmek için harekete geçen ve Mekkeli müşriklerle diyaloga giren münâfıkların
durumlarının da anlatılmaya başlandığını, Müslümanların bu konuda
uyarıldıklarını görüyoruz.
Sûrenin
sonlarına doğru da mü’minlerin inandıkları bu dinin hâkimiyeti uğrunda
mallarını harcamaları öğütlenmektedir. Allah dininin yayılması adına mallarını
seve seve harcamaları ve bu uğurda her şeylerini fedâ edecek bir duruma
gelmeleri istenmektedir. Rabbimiz, ancak kendi dini uğrunda maldan ve candan
geçebilecek konuma ge-len kullarına yardımının gerçekleşeceğini müjdeleyerek Müslümanları
yarınlara hazırlıyordu.
Bu sûre nazil
olduğunda, müslümanlar büyük sıkıntılar içerisinde idiler. Onlar, sürekli
işkence ve zulüm altında yaşadıkları Mekke'den, kendilerini
toparlayabilecekleri ve rahat bir nefes alabilecekleri Medine'ye her taraftan
hicret etmeye başlamışlardı. Ancak, müslü-manlara rahat vermemek ve onları yok
etmek için kararlı olan Mekkeli müşrikler, Medine'yi her taraftan kuşatma
altına almışlardı. Müslümanları ortadan kaldırmak için fırsat kolluyorlardı. Müslümanlar
için, savaşmaktan başka çare kalmamıştı. Ya dinlerinden dönecekler (ki, bu
muhaldir) ya da, Allah Teâlâ'nın takdir ettiği çizgide yürüyerek küfre karşı
müslümanların kıyâmete kadar vereceği savaşın ilk adımını atacaklardı.
Zaman
dolmuştu; hak ile batılın arasını kılıç ayıracaktı. Artık İslâm için yeni bir
dönem başlıyordu. Hedef; Allah'ın dininin yeryüzünde hakim olmasını engelleyen
güçleri tasfiye edip, insanlığı ilâhî rahmetle yüz yüze getirmek ve beşeriyeti
onun nûrunun aydınlığı ile baş başa bırakmaktı. Savaşı kaçınılamaz yapan,
İslâm'ın mahiyeti değil, kâfirlerin ve müşriklerin İslâm'a karşı olan
tavırlarıdır.
Mekke dönemi,
İslâm nüvesinin oluşma devresi idi. Bunun için Allah Teâlâ orada kıtale,
maslahata uygun olarak, izin vermemişti. Hicretle birlikte; kıyamete kadar sürecek
olan bu yeni dönemin başlangıcında Allah Teâlâ, müslümanların, kâfirlerle ne
şekilde mücadele vermesi gerektiğini ve bu mücadele esnasında uymaları gereken
kuralları tek tek bildirmeye başladı.
İslâm savaş
hukukunun temelleri, bu sûre ile atılmaya başlamıştır. Allah Teâlâ, savaşta ve
sonrasında müslümanların davranışlarını şekillendirecek kuralları serdederken,
aynı zamanda, İslâm'ın sa-vaşa bakışı ve Allah Teâlâ'nın kâfirlere karşı savaş
ilan edişinin hikmeti de insanlığa tebliğ edilir. Savaş, İslâm tebliğinin
insanlığa ulaştırılması yolunda karşılaşılan engellerin kaldırılması için bir
vasıta olmakla beraber, gerçek mü'minleri öteki insanlardan net bir şekilde
ayıran, zorluklarla dolu bir imtihandır.
Sûreye
mü'minlerin kâfirlere karşı her durumda, üstün kılındığı zikredilerek
başlanıyor.
Kâfirler,
insanların İslâm'a girmelerini önlemek için engeller oluşturmaya çalışırlar.
Fakat Allah, onların bütün işlerini geçersiz kılmış ve neticesiz bırakmıştır.
Hz. Muhammed'e iman edenler ve salih amel işleyenlerse, her halleriyle diğer
insanlardan üstün kılınmışlardır: "Bu, böyledir. Çünkü küfredenler bâtıla
uymuşlar; iman edenler ise Rablerinden gelen hakka uymuşlardır..." (3).
İman edenle, küfreden arasındaki fark böylece izah edildikten sonra, İslâm'ın
gidişatında yeni bir dönemi açan emirler gelmeye başlıyor. Savaşa dair
hükümleri ve bu savaşın hikmetini Allah Teâlâ, müslümanlara şu şekilde bildirmektedir:
"Küfredenlerle (savaşta) karşılaştığınız vakit, boyunlarını vurun. Nihâyet
onlara üstün geldiğiniz zaman da esir alın. Savaş sona erince de onları ya
karşılıksız veya fidye mukabili salıverin. Ta ki savaşçılar silahlarını
bıraksınlar. Size emredilen budur. Allah dileseydi (savaşsız da) onlardan
intikam alırdı. Fakat Allah, savaşı emretmekle sizi imtihan ediyor. Allah
yolunda öldürülenin amelleri hiç bir zaman boşa gitmeyecektir" (4).
Allah Teâlâ;
"Artık saldırıya uğrayan mü'minlere; zulmedildikleri için cihad etme izni
verildi" (el-Hac, 22/39) âyetiyle müşriklere karşı savaşarak mücadele
verme yolunu açtı. Bu savaş izni verildiği zaman, Medine'de daha önce savaşmak
için can atan görüntüsü veren münâfıklar baygınlık geçirmeğe başlamıştı. İşte
Allah Teâlâ, savaşı münâfık ile müslümanın birbirinden ayrılması için bir
imtihan vesilesi kıldığını da beyan etmektedir: "Fakat Allah, savaşı emretmekle
sizi imtihan ediyor"
Bu âyet,
İslam savaş hukukuna giriş mahiyetindedir. Bilhassa esirlerin göreceği
muameleler bakımından önem arz etmektedir. Bazı alimler bu âyete istinaden
savaş esirlerinin öldürülemeyeceği neticesini çıkarmışlardır. Diğer bazıları
ise esirlerin, karşılıksız veya fidye ile serbest bırakılmaları bahsinin kıtal
âyetleriyle neshedildiği görüşünde olup, harbî hükmünde olan müşriklerin her
durumda öldürülmeleri ge-rektiğini ileri sürmüşlerdir.
Bu âyetlerle
Allah Teâlâ, mü'minleri dünyevî menfaat duygularından arındırıp, onlara gerçek
yüceliğe ulaşmanın yollarını açıyor. Beşerî istek, duygu ve zaafların bir
tarafa bırakılarak, inanılan yüce değerler uğrunda savaşmayı, öldürmeyi ve
ölmeyi öğretiyor. Bu, mü'-minin inandığı davadan vazgeçmemesi ve hak bildiğini
yaşayabilmesi için Allah Teâlâ'nın koyduğu ilâhî bir kanundur. İnsanlar
isteklerinin hepsini bir tarafa, cihad davetini de bir tarafa koyduğu zaman,
cihad tarafı ağır basınca Allah, o insanların hareketlerinden hiç birinin mükafatsız
kalmayacağını haber veriyor ve onları dünya hayatında hidâyet üzere bulundurup,
âhirette de, vaad ettiği cennetin sakinleri yapacağını bildiriyor: "Allah
kendi yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkartmaz; onları hidâyete
iletecek ve durumlarını ıslah edip dü-zeltecektir. Onları kendilerine tanıttığı
cennetine koyacaktır" (5-6).
Bu âyetlerde
Allah Teâlâ, İslâm'ı yeryüzünde hâkim kılmak uğrunda şehid düşenlere âhirette
özel bir muamele gösterileceğinin ipuçlarını vermektedir. Rasulullah (s.a.s)'in
şehitler hakkındaki şu sö-zü bunu açıklamaktadır: "Şehide altı haslet
verilir: Daha kanı damlar damlamaz bütün hataları bağışlanır. Cennetteki yeri
gösterilir. Yetmiş iki huri ile evlendirilir. Büyük dehşet gününün (kıyamet)
sarsıntısından ve kabir azabından emin olur. Başına dünya ve içindekilerden
daha değerli olan vakar tacı giydirilir ve yakınlarından yetmiş kişiye şefaat
eder" (Tirmizi, Fedâil-Cihad, 25).
Allah yolunda
can verenlerin ulaştığı yücelik ve göreceği mükâfatlar zikredildikten sonra,
iman edenleri fedakârlığa ve kendi hayat nizamını hâkim kılmak için gayret
göstermeye teşvik eden âyetler ge-liyor. Allah Teâlâ, İslâm'ın hakimiyetini
gerçekleştirmek için çalışan mü'minleri küfür sistemleri karşısında güçlü
kılacağını, kâfirlerin onları mevzilerinden söküp atmasının imkansız olacağını
vaadediyor: "Ey iman edenler! Eğer siz, Allah'ın dinine yardım ederseniz
Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar" (7).
Bu sebat ve
zafer vermenin ardından; İslâm'a baş kaldıran inkârcıların dünya ve âhirette
büyük bir hezimete uğrayıp, rezil ve rüs-vay olacaklarını bildirmektedir:
"Înkar edenlere gelince; yüz üstü sürünsün onlar. Allah, onların
amellerini de boşa çıkarmıştır" (8).
Demek ki,
müslümanlar, Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirip, i'lâ-i kelimetullah
için varlıklarını ortaya koyduklarında, dünya ve âhirette izzetli ve şerefli
makamların sahibi olacaklardır. Müslümanlar, sorumluluklarını yerine getirmeye
güçlerince gayret gösterdikleri vakit, Allah Teâlâ, maddî olarak kat kat güçlü
olsalar bile, inkârcılar topluluğunu darmadağın edecektir. Bu gerçek, geçmiş
olaylar örnek gösterilerek, Kur'an-ı Kerim'de şöyle zikredilir:
"...Allah'a kesinlikle kavuşacaklarına inananlar da: Nice az topluluklar
vardır ki, nice çok sayıdaki topluluklara Allah'ın izniyle galip gelmişlerdir.
Allah sabredenlerle beraberdir dediler. Mü'minler Câlût ve ordusuyla karşılaştıklarında
şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımıza kuvvet ve sebat
ver. Kâfir topluluğuna karşı bize yardım et"(el Bakara, 2/249-250).
Müslüman bu
gerçekleri bildiği için, küfrün hiç bir tehdidinden korkmaz. Allah Teâlâ'ya tam
bir teslimiyetle, günümüzde de örneklerini gördüğümüz gibi, kâfirler güruhunun
üzerine aslanlar gibi atılır. Ve imanın yumruğu şimşek gibi dünya zorbalarının
kafalarına iner. Allah Teâlâ, inkârcılara, küfürlerinde ataları olan geçmiş
topluluklara bakarak, onların helâklerinden ibret almaları gerektiğini, aksi
halde sonlarının onlardan farksız olmayacağını bildirir.
İslâm
ahkâmının hakim olması için çalışanların üstün gelecekleri mukadder olduğu
gibi; küfürlerinde inat edip, müslümanlara eziyet edenlerinde zilletleri
mukadderdir: "Bu böyledir, çünkü Allah, iman edenlerin koruyucusudur. Kâfirlerin
ise koruyucuları yoktur"(11). Uhud Savaşı'nda, bir yamaçta siperlenen Hz.
Peygamber'e, Ebu Sufyan'ın "bizim Uzza'mız var. sizin ise Uzza'nız
yok" demesi üzerine, Peygamber (s.a.s) bu âyet ile aynı anlama gelen bir
cevap vermişti.
Bütün bunlar,
çok büyük ilâhi gerçekleri açıklamakta ve mü'-min ferde, yaşayışında yol
göstermektedir. Kâfir zorbalar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, müslümanın, inandığı
gerçekleri, Allah'ın ona emrettiği şekilde tebliğ etmesi, kâfirlerin zulmünü
yok etmeye çalışması gerekmektedir. O, hiç kimseden korkmaz. Çünkü o bilir ki
Allah Teâlâ, kendisini korumaktadır ve aynı zamanda şeytan dostlarının gü-cünün
Allah Teâlâ'ya karşı hiç bir şey ifade etmeyeceğini de bilir. Bunun bilincinde
olduğu için yeryüzünde tek müslüman sadece kendisi kalsa bile, kâfirlerin
tahakkümüne boyun eğmez.
Sûrede daha
sonra, münâfıkların durumundan söz edilir ve savaş emrinin indirilmesinde
maksadın, iman iddiasında bulunanların sınanması olduğu vurgulanarak, İslâm'da
savaşın gayesi izah edilir. Ayrıca, nifak içerisinde olanların mü'minlerce hal,
hareket ve tavırlarından tanınabileceği; "Şüphesiz sen, onları sözlerinin
edasından tanırsın..." (30) âyetiyle bildirilmektedir.
Müslümanların,
Allah tarafından desteklenip, gözetildikleri halde kâfirlere karşı onların
kalabalık ve maddi güçlerine bakarak, zayıflık gösterip savaştan çekilmek istemeleri
inananlara yakışır bir davranış biçimi değildir: "Sakın gevşeklik
göstermeyin. Sizler üstün olduğunuz halde düşmanlarınız karşısında gevşek
davranıp da barış istemek zorunda kalmayın. Allah sizinle beraberdir"
(35).
Sûrenin
sonunda, insanoğlunun yer yüzünde bulunduruluşunun gayesi ve onun Allah
Teâlâ'ya karşı konumu çarpıcı bir üslûpla dile getirilmektedir. İnsanın
vermekte en çok zorlandığı değerlerinden biri olan malını, Allah'ın istediği
nizamı gerçekleştirmek için sıkılmadan harcayabilmesinin imânî bir ölçü olduğu
dile getiriliyor. İnsanoğlu, kendisine gösterilen yolda yürürse, iyiliği ve
faydası sadece kendisinedir. Sûre, Allah'ın yeryüzündeki halifeliğini, gevşeklik
gösterilip yüklenmekten kaçınılırsa, Allah Teâlâ'nın İslâm'la yaşama şerefini
ona hakkıyla sahip çıkacak başka bir topluluğa devredeceğini bildirmesiyle son
buluyor:
"İşte
siz o kimselersiniz ki. Allah yolunda harcamaya davet olunuyorsunuz da yine
içinizden kimileri cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, kendisine cimrilik
etmiş olur. Allah her şeyin sahibidir. Siz ise yoksullarsınız. Eğer Allah'a
itaatten yüz çevirirseniz, sizin yerinize si-zin gibi olmayacak başka bir kavim
getirir" (38).
İşte sûre bu minval üzere devam eder. Bu kısa tanıtımdan
sonra inşallah sûrenin âyetlerini tanımaya geçelim. Sûrenin ilk âyeti şöyle
başlıyor:
1. “Allah, inkâr edenlerin ve kendi
yolundan alıkoyanların işlerini boşa çıkarır.”
Küfreden, örten, ört-bas eden ve
de Allah yolundan ayrılan, uzaklaşan, insanları Allah yolundan engelleyen,
çevirenlerin amellerini, işlerini Allah boşa çıkarmaktadır. Hem dünyada, hem de
âhirette onların amelleri boşa çıkarılacaktır. Böyle küfredip de sadde yapan yani
hem kendileri Allah yolundan sapan, hem de bu sapıklıklarını çevrelerindeki
insanlara da empoze etmek sûretiyle onları da saptırmaya çalışan kimselerin
fiilleri boşa çıkarılacaktır.
Bunlar ya
insanların din eğitimini yasaklamak sûretiyle onları Allah yolundan engelleyen
ya da Allah’ın dinini eğip bükerek, Allah’ın dinini eğri büğrü hale getirerek,
yani Allah dinini saklayıp insanların karşısına bozuk bir din çıkararak, resmî
bir din sunarak, hayata karışmayan, sosyal hayatta hiç etkinliği olmayan,
sadece caminin içine ve vicdanlara hapsedilmiş bir din sunarak “işte din budur!”
diyerek on-ların kulluğuna engel olmaktadırlar.
Küfredenler,
Allah’ın dinini, Allah’ın yolunu, Allah’ın âyetlerini örten, ört-bas eden, dinin
hayatta görüntülenmesine engel olan, Allah’ın işaret levhâlârı olarak insan
hayatına koyduğu âyetleri örten, Allah’ın yasalarını gündemden düşürenler ve
hattâ Allah’ı gündemden düşüren, Allah’ın yasalarını diskalifiye eden ve hem
Allah yolundan çıkan hem de insanları Allah yolundan uzaklaştıranlar. İnsanların
önüne din budur diye kendi anlayışlarını, kendi yasalarını sunarak insanları
saptıranlar, ya da Allah dininin önüne engeller koyarak, din eğitimini yasaklayarak
Allah kullarının dine ulaşmalarını engelleyenler ve böylece insanları dinden
uzaklaştıranların tüm yaptıklarını Allah hem dünyada, hem de âhirette boşa
çıkaracaktır.
Hem kendi
yaptıklarını, kendi amellerini Rabbimiz boşa çıka-racaktır, hem de Allah’ın
dinine karşı bozma planlarını, Allah kullarını saptırma projelerini, dinin
önüne engeller koyma desiselerini Allah bo-şa çıkaracaktır. Bu sinsi
hedeflerine ulaşmalarına fırsat vermeyecektir Rabbimiz.
Âhirette onların amellerinin hiçbirisi
değerlendirilmeye tâbi tutulmayacak, Allah onlar için tartı bile tutmayacaktır.
Dünyada da onların yaptıklarının tümünü boşa çıkaracaktır. Dünyada yaptıklarının,
ya-pacaklarının, düşüncelerinin, planlarının, projelerinin tümünü boşa çı-karacak
ve hiçbirisini neticeye ulaştırmayacaktır. Müslümanlara karşı kurdukları
tuzaklarının hepsini boşa çıkaracaktır.
Aynı zamanda Allah’a, Allah
elçilerine, Allah yasalarına, Allah’ın sistemine düşmanlıklarından ötürü, Allah
yolunun yolcularına düşmanlıklarından ötürü onların dünyada iyi sayılabilecek,
hayırlı sayılabilecek türden yaptıkları amellerinin tümünü boşa çıkaracaktır.
Hiçbir amelleri kabul edilmeyecektir. Hiçbir gayretleri, hiçbir yaptıkları
onları doğruya, hakka ve huzura götürmeyecektir.
İşte
görüyoruz, yaptıklarının hiçbirisi neticeye ulaşmamaktadır. Kâfirlerin tüm
projeleri boşa çıkmaktadır. Adâlet diyorlar, toplumda adâleti
gerçekleştireceğiz diyorlar ama bakıyoruz sonunda yaptıkları sadece zulüm
doğuruyor. Eşitlik diyorlar, hak hukuk diyorlar ama sonunda insanlar
birbirlerini yiyecek duruma geliyor. Emniyet diyorlar, emniyet ve güven ortamı
kuracağız diyorlar ama yaptıkları korkudan başka bir şey doğurmuyor. Ekonomi
diyorlar, insanların yüzlerini güldüreceğiz diyorlar ama bakıyoruz ki doğan nesillerini
bile gırtlağına kadar borçla karşılıyorlar. Özgürlük diyorlar, toplumlarını
efendilerinin kölesi yapıyorlar. Vatandaşlarını başkalarına peşkeş çekiyorlar.
Tüm yaptıkları boştur, Allah boşa çıkarmaktadır. Hiçbir düşünceleri, hiçbir
projeleri, hiçbir niyetleri neticeye ulaşmayacaktır.
İşte şu
anda da Allah’a kulluktan kaçan, kendileri kâfir oldukları gibi sinsi sinsi
planlar kurarak Allah kullarını da kâfirleştirmek isteyen, Allah yasalarından
kaçarak kendi kendilerine yasa belirlemeye çalışan insanların, yaptıkları
yasaların bir yıl bile dayanmadığını, tüm yaptıklarının boşa çıktığını, tam
bulduk dedikleri anda hiçbir şey bulamadıklarını görüyoruz.
2. “İnanıp yararlı iş işleyenlerin ve
Muhammed’e, Rabblerinden bir gerçek olarak indirilene inananların kö-tülüklerini
Allah örter ve durumlarını düzeltir.”
İnanıp salih ameller işleyenler, imanlarını
hayatlarında görüntüleme kavgası verenler, Rabblerinden hayatlarını düzenlemek
üzere Muhammed’e gönderilen hakka gönülden iman edenler, hevâ ve heveslerini
terk ederek Allah’tan gelen hakka teslim olanlar var ya, işte Allah onların kötülüklerini
örtecek ve durumlarını düzeltecektir. Çünkü onlar kendi bilgilerine, kendi hevâ
ve heveslerine güvenmeyerek Rab-lerinden gelen hakka teslim olmuşlardır. Çünkü
onlar tıpkı melekler gibi,
“Ya
Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz! Sen mükemmelsin! Eksiğin yoktur senin!
Bizim bilgimiz yok, ancak senin öğrettiğin vardır. Muhakkak ki her şeyi bilen
hakim ancak sensin!”
(Bakara 32)
“Ya Rabbi,
seni tesbih ve tenzih ederiz! Ya Rabbi
bizim bilgimiz yok, ancak senin öğrettiğin kadar var. Ancak senin öğrettiğin kadar
biliyoruz, başka bilmiyoruz ya Rabbi!” dediler.
“Muhakkak
ki sen bilensin! Tam bilensin! Bilgisi tam olansın! Bilgisi değişmeyensin! A!!
Bunu ben mi yaptım? Eyvah halbuki ben bunu şöyle yapacaktım! demeyensin,
yaptığından pişman olmayan, yaptığından geri dönmeyensin.”
Bu cümle
temelde bizim de dememiz gereken bir sözdür. “Biz-de ilim yok ya Rabbi! Ancak
senin bildirdiğin kadarını biliriz!” Melekler vasıtasıyla Rabbimizin bize sunduğu
bu kulluk bilincini, Rabbimiz karşısında bu acziyet şuurunu hiçbir zaman
hatırımızdan çıkarmamalıyız. Her yerde ve her zaman, “biz bilmeyiz, sen
bilirsin ya Rabbi!” demeyi unutmamalıyız. Öyle değil mi? Allah bu bilgileri
bize öğretmeseydi, biz nereden bilebilirdik? Allah peygamberler göndermeseydi,
o peygamberler vasıtasıyla bize kendi bilgisinden aktarmasaydı, nereden bilebilirdik
bu bilgileri?
Tıpkı melekler gibi, Allah, karşısında
bilgisizliklerini, acizliklerini anlayarak Rabblerinden kendilerine gelen hakka
iman edip ona teslim olan ve Allah katından gelenlerle doğruya ulaşan mü’minlerin
kusurlarını örtecek, onları hatalara düşmekten koruyacak, onların akıllarını
başlarına getirecek, gözlerini açtıracak ve yaptıklarını bereketlendirecektir.
Geleceklerini düzeltecek, durumlarını ıslah edecektir onların. Yaptıklarını,
yapacaklarını boşa çıkarmayıp neticeye ulaştıracaktır. Hayatlarındaki
problemleri çözme imkânı verecektir onlara.
İşte böyle
Allah’a, Allah’tan Muhammed’e (a.s) gönderilenlere Allah’ın istediği biçimde iman
eden ve hayatlarını bu imanlarıyla düzenleyen, yani imanlarını amele dönüştürerek
hayatlarında görüntüleyen, imanlarını salih amellere dönüştüren kimseler için
diyor ki:
Allah
onların geçmiş günâhlarını, cahiliye dönemine ait kabahatlerini örtecek, ört-bas
edecek, gündeme getirmeyecek ya da Allah onları önceki pisliklerinden
kurtarmış, önceki inanışlarından temizlemiş, arındırmış, zulmü sineye çekme,
zâlimler karşısında susma gibi tüm zillet ve meskenet anlayışlarından onları kurtarıp
Müslümanlığın izzet ve şerefini onlara göstermiştir. Yani Allah gönderdiği
dinle onları tamamen değiştirmiştir. Artık onlar kendilerine gelen hidâyetle bambaşka
kimseler olmuşlardır.
Dikkat
ederseniz burada âyet-i kerîmede önce iman edip salih ameller işleyenler, hemen
arkasından da Muhammed’e indirilenlere inananlar dendi. Zaten iman eden ve
salih ameller işleyenler Muham-med’e (a.s) indirilenlere inanmışlarken, acaba
neden bir de Muhammed’e indirilenlere iman edenler dendi? Bundan şunu anlıyoruz
ki, Allah’ın Resûlü dinde temel odak noktadır. Rasulullah Efendimizin bi’-setinden
sonra artık hiçbir kimsenin Allah’ın Resûlü’ne ve onun getirdiklerine iman
etmeden Allah’a, âhirete ve Allah’ın gönderdiği öteki ki-taplara inandım demesi
onun ne Müslümanlığına, ne de cennete gitmesine yeterli sebep değildir.
Öyleyse Rasulullah Efendimizin
peygamber olarak görevlendirilişinden itibaren Allah’a ve Allah’ın gönderdiği
Tevrat’a inandığını id-dia eden, Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya (a.s) inandığını
iddia eden hiçbir Yahudi ve İncil’e, Hz. Îsâ’ya inandığını iddia eden hiçbir Hristiyan
son peygambere ve onun getirdiği kitaba iman etmedikçe mü’min sayılmayacak ve
cennete gitmesi de mümkün olmayacaktır.
3. “Bu, inkâr edenlerin bâtıla uymaları
ve inananların Rabblerinden gelen gerçeğe uymalarından ötürü böyledir. Allah
böylece insanlara kendilerinin misâllerini anlatır.”
Kâfirler Rabblerinden geleni
reddederek bâtıla uymakta ve hayatlarını kendi hevâ ve hevesleriyle düzenlemeye
çalışmakta, mü’-minlerse bâtılları terk edip Rabblerinden gelene tâbi
olmaktadırlar. Zaten Allah’tan gelen hakka tâbi olmayanlar, bâtılların peşine
takılmak zorundadırlar.
Evet,
yalnız Allah’ın indirdiği haktır. Ona muhalefet eden her şey bâtıl ve
sapıklıktır. Tüm insanlık bir şey üzerinde toplanıp bu haktır deseler de, şâyet
o Allah’ın indirdiğine ters düşüyorsa o bâtıldır. Allah’ın indirdiğinin dışında
hak yoktur. Allah’ın indirdiğinin dışında hüküm de yoktur. Bu hak ve hüküm
ortaya konulmadıkça da insanlar arasındaki ihtilâfların bitmesine de imkân ve
ihtimal yoktur. Allah’ın hak olarak indirdikleriyle hükmetmedikçe yeryüzünde
asla huzur olmayacaktır. Yeryüzünde sulh ve sükun asla gerçekleşmeyecektir. İh-tilâfları
çözecek, insanların problemlerini çözecek bir tek yol, bir tek kaynak vardır. O
da Allah’ın yeryüzünde hak olarak indirdiği vahiydir. Vahye teslim olanlar
kurtulacak, bâtılları izleyenler de kahrolup gideceklerdir.
Âyet-i
kerîmede anlatılan kâfirlerin bâtıla dayanmalarından, bâtılı izlemelerinden
kasıt, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın âyetlerinin varlığına rağmen kendi
hayatlarını sürdürme konusunda ısrar etmeleridir. Çünkü bunlar küfretmektedirler.
Küfür, örtmek, ört-bas etmek, ka-mufle etmek, gündeme almamak, gündemden
saklamak anlamlarına gelir. İşte bunlar Allah’ın âyetlerini, işaret levhâlârının
üzerini örtmüşler ve böylece farklı istikâmetlere gitmeye çalışan zavallılar durumuna
düşmüşlerdir. Allah’ın, kullarının hayat yolları üzerine yerleştirdiği işaret
levhâlârını örttükleri, âyetleri gizleyip kamufle ettikleri için ısrarla kendi
hayatlarını, kendi anlayışlarını savunuyorlar. Âyetlere, o âyetleri kendilerine
sunan Allah elçilerine karşı kendi hayat felsefelerini, kendi hevâ ve
heveslerini gündeme getiriyor ve onu savunuyorlar. Âyetleri görmezden,
duymazdan geliyor, yok etmek istiyor, örtmek istiyorlar. İşaret levhâlârını
örttükleri için de ne yaptıklarını, nereye gittiklerini kestiremeyecek bir
duruma düşmüşlerdir. Bâtılların içine düşmüşlerdir. Gözleri vardır görmez,
kulakları vardır işitmez, kalpleri vardır anla-maz kimseler olarak hayvanlar
durumuna düşmüşlerdir.
İşte Allah
böylece âyetlerini açık açık ortaya koyarak insanların durumlarını kendilerine
tanıtmaktadır. İnsanları kendi hayatlarıyla, kendi yaşantılarıyla yüz yüze
getirerek onları vicdanlarıyla hesaplaşmaya çağırmakta ve onların akıllarını
erdirmekte, akıllarını başlarına getirmektedir.
4. “Savaşta
inkâr edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün
geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da
fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi,
bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah kendi yolunda
öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.”
Burada da Rabbimiz savaş
esnasında mü’minlerin tavırlarını belirlemektedir. Aslında bu âyetleriyle
Rabbimiz mü’minlerin kâfirlerle karşılaşmalarını istemektedir. Küfürle imanın
çatışmasını, küfür mensuplarıyla iman taraftarlarının çatışma içine girmelerini
istemektedir. İmanla küfür arasındaki bu savaş kaçınılmazdır. Çünkü mü’minler
on-larla savaşa yanaşmasalar bile, küfür taraftarlarının kesinlikle mü’-minlerin
varlığına tahammülleri yoktur. Bakın Bakara sûresinde Rab-bimiz bu hususu şöyle
anlatır:
“Kâfirler ellerinden gelse sizi
dinlerinizden döndürünceye kadar sizinle çarpışır dururlar.”
(Bakara 218)
Dün de
bugün de kâfir budur. Eğer ellerinden gelse, güçleri yetse, yeryüzünde bir tek
Müslüman kalmayacak biçimde sizleri dinlerinizden döndürmeye ve sizi yok etmeye
çalışırlar. Tüm yeryüzü kâfirleri yeryüzünde Müslümanın varlığına asla tahammül
edemez. Hattâ bu kâfirler işte görüyoruz İslâm’ı hiç bilmeyen, tanımayan,
sadece adı Müslüman olan, sadece atalarından kalma bir kısım âdetleri din diye
yaşamaya çalışan insanlara bile tahammül edemiyor. Adı Ahmet, Mehmet gibi
Müslüman adı, ama kafası demokratik ve laik olan insanların varlığına bile
tahammülleri yoktur. Yıllardır dünyanın her yerinde Müslüman kanı döküyorlar.
Müslümanlar onlardan bir tek kâfiri öldürdüğü zaman hemen feryadı basıyorlar, “bu
Müslümanlar adam öldürüyor! Bunlar barbardırlar!” diyorlar. Kendilerinin son
elli yılda öl-dürdükleri Müslümanın sayısını bile bilmek mümkün değildir.
Yıllardır
Filistinlileri öldürürler, bunu yaparken kendileri haklıdır ama günün birinde
kendilerinden bir tanesi öldürüldüğü zaman Müslümanlar terörist olur. Bunlar zâlim,
asi, saldırgan insanlardır. Allah’a ve âhirete de inanmadıklarından hiçbir ölçü
tanımazlar. Kendileri oluk oluk Müslüman kanı akıtırken, öldürmek için
silâhlanırken, Müslümanları silâhtan uzak tutmaya çalışırlar.
Bu kâfirlerin
her çağda tek hedefleri yeryüzünde İslâm’ın ve Müslümanların mevcut
olmamasıdır. İslâm’ın ve Müslümanın varlığı bu kâfirlerin korkulu rüyasıdır.
Bunlar şunu kesinlikle biliyorlar ki, yeryüzünde İslâm varsa küfür asla
yaşayamaz. Yeryüzünde az da olsa bu dine inanan, bu sistemi uygulayan Allah’a
inanan bir Müslüman topluluk bulundukça, onlar bâtıl yollardan zulüm ve
fesatlarından asla emin olamazlar. Müslümanın varlığı gecenin zifiri karanlığını
ortaya çıkaran gündüzün varlığı gibidir. Onun içindir ki kâfirler yeryüzünde
bir tek Müslümanın varlığına bile tahammül edemezler ve şu anda tüm
çıplaklığıyla müşahede ettiğimiz gibi, Müslümanları yok etmek için ellerinden
gelen her şeyi yapmaktadırlar. Hattâ yeryüzünde bir tek Müslüman kalmayıncaya
kadar bizim savaşımız sürecektir derler.
İşte
onların bu durumlarını en iyi bilen Rabbimiz, burada mü’-minlere buyurur ki: “Ey
müminler, kâfirlerle karşılaştığınızda onların boyunlarını vurun. Yeryüzünde
onların güçlerini kırın. Onları tepeledikten sonra kalanlarını da sımsıkı
bağlayın. Onları esir edin. Hattâ savaş ağırlıklarını koyuncaya kadar. Yani
savaş özelliğini kaybedip sulh ve sükun ortamı gerçekleşinceye kadar onlara
böylece davranın.”
Bu âyet-i
kerîmede Rabbimizin “savaş ağırlıklarını koyuncaya kadar” ifadesini nasıl
anlayacağız? Birinci manasını demeye çalıştım. Yani savaş bitene, savaş, savaş
olma özelliğini kaybedene kadar de-mektir. Bir başka manasını da Allah Resûlü’nün
bir hadislerinden an-lıyoruz. Peygamberimiz buyurur ki:
“Kıyamet alâmetlerinden Ye’cuc ve
Me’cüc çıkıncaya kadar mü’minler asla harp ağırlıklarını koymayacaktır.”
Başka bir hadislerinde de: “Cihad
kıyamete kadar devam edecektir.” buyurmaktadır. Evet, cihad kıyamete
kadar geçerlidir. Bir başka âyette de yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din
(Hayat tarzı, hayat programı) sadece Allah’ın oluncaya kadar cihadın devam
edeceği anlatılır. Öyleyse iman cephesiyle küfür cephesi arasındaki bu savaş
kıyamete kadar sürecek ve kıyamete kadar savaş ağırlıkları da bırakılmayacaktır.
Allah
isteseydi onlara galip gelirdi. Allah isteseydi tek başına onları yenerdi.
Allah dileseydi tek başına onlardan zafer elde ederdi. O, “ol” dediği zaman her
şey olacaktır zaten. “Ol” demesiyle her şeyi oldurandır Allah. Sizin
savaşmanıza gerek kalmadan da düşmanlarını yok edecektir Allah, ama sizi
birbirinizle sınamak, sizi birbirinizle denemek istiyor.
Sürekli
insanın hatırına şu soru geliyor: Rabbimiz bu ve benzeri âyetlerinde kâfirleri
tek başına yok edeceğini, kâfirler karşısında mü’minlerin yanında, mü’minlerin safında
olduğunu, kâfirlere karşı mü’minlere yardım edeceğini anlatıyor. Peki, hâl
böyleyken acaba ne-den mü’minlerin onlarla savaşmalarını istiyor Rabbimiz? Acaba neden mü’minlerin kâfirlerle savaşa
katılarak ölümle, yaralanma ile, çeşitli sıkıntılar, çeşitli fedâkârlıklarla
karşılaşmalarını istemektedir? Hal-buki netice bellidir. Mü’min kulları ölmeden,
öldürmeden Allah neticeyi gerçekleştirebilirdi. Acaba bunun hikmeti nedir?
İşte bunun
hikmeti bu âyet-i kerîmede anlatılmaktadır. Bir kere Rabbimiz bu dâvâyı
omuzlayan mü’minlerin miskin ve uyuşuklardan olmasını istemiyor. Yan gelip yatarak
zafer bekleyenlerden olmalarını istememektedir. Zaten böyle kazanılmış
zaferlerin kaybedilmeleri de çok kolaydır. Allah bir takım mahrumiyetlere, bir
takım sıkıntılara katlanarak zafere ulaşmalarını istemektedir. Çünkü ucuz kazanılan
şeyler çabuk kaybedilir. Karşılığında bir bedel ödeyerek kazanılan şeylerin ise
kıymeti bilinir.
Bir de bu
âyet-i kerîmede ifade edildiği gibi, Allah kimimizi ki-mimizle denemek ve bilemek
istemektedir. Gerçekten de hikmet sahibi Rabbimizin hikmet dolu müthiş bir
yasasıdır bu. Rabbimiz bizi bi-lemek istiyor. Savaş, insanların bilenmesi
demektir. Herhangi bir aleti keskinleştirmek isterseniz onu bilersiniz.
Herhangi bir aleti bilerken ondan bir şeyler götürürsünüz ama onu bilemiş
olursunuz. Bilenen aletten bir şeyler gider, bir kısım parçalar kopar ama artık
o daha par-lak ve daha keskin hale gelmiştir. İşte savaşlar da böyledir. Bir
şeyler kaybeder Müslümanlar savaşta ama bununla bilenirler. Daha canlı, daha
güçlü hale gelirler. Tıpkı her budanmanın sonunda daha da gençleşen ağaçlar
gibi.
Biliyoruz
ki savaşlar nice mü’minleri bilemiş, nice kâfirleri diriltmiştir. O savaşlarda
nice mü’minler bilenirken nice kâfirler de İslâm’la buluşup diriliği
yudumlamıştır. Mü’minleri bileyen savaşlar kâfirleri de uyandırmıştır. Nasıl?
Savaş
meydanlarında kendilerinin dünyayı, hayatı, yaşamayı sevdiklerinden kat kat
fazlasıyla, karşılarındaki mü’minlerin ölüme ve şehadete koştuklarını gören
nice kâfirler, İslâm’la tanışma imkânı bul-muş, dirilişe ermişlerdir. Allah
için nelerin fedâ edilebileceğini, nelerin göze alınabileceğini gören nice
kâfirler hidâyete ermişlerdir.
Sonra yine
muharebe meydanlarında gözlerinin önünde kendilerinden sayıca kat kat azınlıkta
olan mü’minlerin Allah’ın yardımıyla kendilerine galip geldiklerini, Allah’ın
melekleriyle nasıl onların yardımlarına ulaştığını gören nice kâfirin kalbinde
fetihler meydana gelmiş ve imana yollar açılmıştır.
Yine savaş
meydanlarında mü’minlerin mertliklerini, hasbîliklerini, takvalarını, Allah
adına hareketlerini ve Rabblerinin yasalarına teslimiyetlerini görüyor ve hiç
de kendilerine benzemeyen Müslümanların nefesleriyle dirildiklerini hissediyorlar.
Yani savaş esnasında bile Müslümanların Allah yasalarını uyguladıklarını
görüyor ve o yasalara iman etmek zorunda kalıyorlar. Müslümanlar mağlup olsalar
bile, ellerine esir düşseler bile onların sabırlarını, metanetlerini, Allah
için katlandıklarını görmeleri bile onların dirilmelerine sebep oluyor.
İşte Allah
hem kâfirleri diriltmek ve hem de mü’minleri bilemek istiyor. Onun için mü’minlerin
savaşmalarını istiyor. Daha bilemediğimiz nice hikmetlerle Rabbimiz savaş
yasasını koyuyor.
5, 6.
“Onları doğru yola eriştirir, durumlarını düzeltir. Onları, kendilerine
anlattığı cennete koyar.”
Allah böylece kendi yolunda kendi
dini adına, kendi arzularının hâkimiyeti adına savaşarak şehid olan kullarını
doğru yola ulaştıracak, onların amellerini boşa çıkarmayacak, dünyada da ukbâda
da onların amellerini hedefine ulaştıracaktır. Onların yaptıkları yatırımların
hiçbirisi boşa gitmeyecektir. Kâfirlerin aksine Allah onların döktükleri terleri
bile değerlendirecektir. Onların nefesleri bile dâvâlarını diri tutmaya devam
edecektir.
Onlar bize
sürekli mesajlar vermekte ve Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede en
büyük rolü oynamaktadırlar. Yani şehidin sürekli bizim karşımızda, bizim dünyamızda
yayın yaptığını ve yaptığı yayınlarla sürekli olarak bize bunu hatırlattığını
görüyoruz. Lâkin hayatta olan, canlı olan birilerinin, hattâ en büyük
âlimlerin, hocaların dahi böyle bir mesaj veremediklerini de biliyoruz. Meselâ
bakın hiçbir kimsenin hiçbir mesaj vermediği bir ortamda, herkesin durgun,
statik hayat yaşadığı bir ortamda, yıllar önce ölen ve de adı Yâsîn sûresinde
ebedîleşen adsız bir şehidin sürekli olarak bize verdiği mesaj bakın şöyle :
“Keşke kavmim bir bilebilseydi Rabbimin
bana mağfiret ettiğini ve de beni mükramundan, ikrama boğulanlardan kıldığını.”
Bu büyük
bir şeref, bu büyük bir ecir ve büyük bir nîmettir. İşte şehidin, Allah yolunda
ölen birinin canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir
kanıtı ve ispatı... Kıyamete kadar Yâsîn sûresini okuyan herkese ulaştırılan
bir mesaj… Görünüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları
kalmamış, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde
canlarını Allah için fedâ etmiş olan, Allah’tan başka İlâh olmadığının
şehadetini canlarıyla ispat eden bu insanlar, Allah’ın ölü demeyi yasakladığı
bu varlıklar, bu kutlu şehitler sürekli bize mesaj sunuyorlar.
Bakın Âl-i
İmrân sûresindeki âyette de bu diriliğin ve bize mesaj sunuşun açıklanmasını
şöyle görüyoruz:
“Allah yolunda öldürülenleri ölü
saymayın, bilâkis Rableri katında diridirler. Allah’ın bol nîmetinden onlara verdiği
şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan
kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde
etmek isterler.”
(Âl-i İmrân 169,170)
Allahu
Teâlâ onlara o kadar fazl ve o kadar nîmet veriyor ki, onlar bunlarla sevinip
coşuyorlar. Arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanlara da müjdeler
veriyorlar.
“Onlar Allah’tan olan bir nîmeti,
bolluğu ve Allah’ın, mü’minlerin ecrini zâyi etmeyeceğini müjdelemek isterler.”
(Âl-i İmrân 171)
Onlara
korku da, mahzun olmak da, keder ve sıkıntı da yok. Cehenneme gitme korkusu
yok, cenneti kaybetme üzüntüsü de yok.
Yine
Allah’tan bir nîmet, bir fazilet, bir üstünlüğü müjdeliyorlar. Allahu Teâlâ’nın
mü’minlerin hiçbir zaman ecirlerini zayî etmeyeceğinin mesajını veriyorlar.
Bu âyetler
ölümle hayatın bitmeyeceğini, hayatın devam edeceğini ve hayatlarını Allah
adına infak eden kimselerin amellerinin hiç-birisinin zayî olmayacağını
anlatır. Kâfirlerin amellerinin boşa gideceğini anlattıktan sonra, Rabbimiz
burada da onların tamamen zıddına mü’minlerin amellerinin zayî olmayacağını
anlatmaktadır.
Şehid,
dâvâsına başını koyacak kadar şehadet eden kişi demektir. Şehid, dâvâsının,
başkalarının dirilişi için canını fedâ eden kişi demektir. Şehid diridir. O
yüzden şehidler ölüler gibi yıkanmazlar. Yı-kanmak ölünün cesedini temizlemek
demektir. Onlar zaten temiz oldukları için yıkanmazlar. Cenaze namazları da kılınmaz
onların, çünkü onlar ölmemişlerdir. Kefenleri şehitlik elbiseleridir. Yaşarken
giydikleri elbiseleri ölürken de giyerler. Zira onlar öldükten sonra da yaşarlar.
Diridirler
onlar, zira onlar yakınlarını diriltirler. Onların ayrılıkları yakınlarını asla
üzmez, ayrılıkları arkalarında kalanlara asla zor gel-mez.
7: “Ey inananlar! Siz Allah’ın dinine
yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar.”
Ey iman edenler! Ey ben de mü’minim
diyenler! Eğer mü’-minseniz bu sese kulak verin. Eğer sizler Allah’ın dinine
yardım ederseniz, Allah’ın dininin ikamesi adına çaba gösterirseniz, O da size
yardım edecek ve sizi zafere ulaştıracaktır. Sizin ayaklarınızı sağlam ve sabit
kılacak, cennet yolunda sizin ayaklarınızı kaydırmayacaktır.
Âyet-i
kerîmede Allah’a yardımdan söz ediliyor. Peki acaba Allah’a yardımı nasıl
anlayacağız? Tirmizi’de rivâyet edilen bir hadisi şerifte Allah’ın Resûlü
Abdullah İbni Abbas’a der ki:
“Evlâdım! Sana bir kaç kelime nasihatim
var. Allah’ı koru ki o da seni korusun, Allah’ı gözet ki o da seni gözetsin...”
Peki Allah nasıl korunacaktır?
Yine bir
hadis-i kudside Rabbimiz şöyle buyurur:
“Kıyamet günü Cenâb-ı Hak kuluna
buyuracak ki: “Kulum sen dünyada iken ben hasta idim de sen benim zi-yaretime
gelmedin! Yolumu kaybetmiştim de bana mihmandarlık yapmadın! Ben yoksul kalmıştım
da beni doyurup giydirmedin!”
Peki Allah nasıl ziyaret edilecek? Allah nasıl doyurulup
giydirilecek?
İşte tüm
bunları Allah’a yardım gibi anlayacağız. Allah’a yardım, Allah’ın dinine
yardımdır. Allah iman, amel, ihlâs ve ihsan ile ko-runacaktır. Allah’a yardım,
Allah’ın emirlerini icra ve nehiylerinden ka-çınmakla gerçekleşecektir. Allah’a
yardım, Allah’ın dininin hâkimiyeti adına çalışıp çırpınmakla gerçekleşecektir.
Allah’ın dininin hâkimiyeti adına mal ve can feda etmekle gerçekleşecektir.
Rabbimiz tarafından korunmayı, düşmanlarımız karşısında ayaklarımızın sabit
tutulup zafere ulaşmayı istiyorsak, biz de Allah’ın dinine yardım edeceğiz. Değilse
hâşâ Allah’ın bizim yardımımıza asla ihtiyacı yoktur. Çünkü dininin hakim olacağını
zaten Allah müjdelemektedir. Ama bizlerin kendi lehimize Allah’ın dininin
hâkimiyeti adına vereceğimiz yarım hurma, dökeceğimiz birkaç damla ter ve kan,
bizim cennet yolunda ayaklarımızın kaymamasına, cennete ulaşmamıza sebep olacaktır.
Peygambere
yardımı da böyle anlıyoruz. Kur’an-ı Kerîm’de Rabbimiz bizden peygamberlerine
de yardım istemektedir.
Peki acaba
Peygamberlere yardımı nasıl anlayacağız? Acaba ne kastediyor Cenâb-ı Hak
bununla? Meselâ bir düşman grubu var elli atmış kişilik ve farz edin ki onlarla
ben kesin dövüşeceğim. Şimdi böyle bir durumda sizlerin bana yardım etmeniz ne
demek? Onlardan birkaçını da sizin haklamanız değil mi? İşte benim böyle bir durumdayken
sizin bana bu şekildeki yardımınız ne demekse, Peygambere yardım da o demektir.
Peygambere yardım da o şekilde yapılacaktır. Nasıl yani? Hani Peygamberler
küfür karşısında küfre dimdik kalkan olmuşlar, küfre asla geçit vermemişlerdir
ya, işte biz de aynısını yapıvereceğiz, biz de öyle oluvereceğiz, biz de aynı
rolü üstlenivereceğiz; böylece Peygamberlere yardım etmiş olacağız.
Meselâ
bakın bir mü’min kişi vardı Firavun hanedanından, Fi-ravun’un sarayında bir
süre imanını gizlemişti. Nihâyet Firavun ve adamları Hz. Mûsâ’yı öldürme kararı
alınca, artık bu durumda imanını gizlemenin anlamı kalmamıştı. Hemen harekete
geçti, kendisini onların önüne attı ve vücudunu Hz. Mûsâ’nın önüne kalkan yaparak:
“Sizi, sizden hiçbir ücret istemeden Allah’a çağıran salih bir peygamberi
öldürmeye mi kalkışıyorsunuz! Bunu asla yapamazsınız! Yapamayacaksınız!” diye
haykırarak peygamber mesajını savundu. İşte böylece kendini fedâ ediyor ama
peygambere de destek veriyordu.
Yine Yâsîn
sûresinde şehrin çok uzaklarından koşup gelen bir mü’min de peygamberin
yalanlandığı bir ortamda peygamberlerle beraber onların sözünün bittiği yerde
cesurca tevhidi ortaya koyuyor ve peygamber fonksiyonuna sahip çıkıyordu. Hem
de kendisini bu uğurda fedâ edecek biçimde.
Hz. Fatıma
anamız Hz. Ömer’in karşısında haykırırken kendini savunmaktan çok Resul-i
Ekrem’e yardımcı oluyordu. Resul-i Ekre-m’in geliş gayesine yardımcı olamaya
çalışıyordu.
Demek ki peygamberlere
yardım, onların görevlerine yardım şeklinde olur. Yani peygamberler dünyada
Allah’ın istediği adâleti gerçekleştirmek, insanların dünyada Allah’ın istediği
hayat programını yaşamalarını sağlamak, insanların cennet yollarını açmak, cehennem
yollarına barikatlar koymak için gelmişlerdir. İnsanların yeryüzünde Rabb
olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, kitap olarak Kur’an’ı ve bu konuda örnek
olarak da Hz. Peygamber’i tanımaları için gelmiş olan Peygamberin bu görevini,
bu fonksiyonunu kendimize görev edinir, dert edinir, iş edinir, din edinirsek
biz de onlara yardımcı olmuş oluruz. Onların inandığına inanır, yaptıklarını
yapar, sevdiklerini sever, reddettiklerini de reddedebilirsek, varlıklarını ve
programlarını kendimize program kabul edebilir, isteklerine köstek değil destek
olabilirsek, o zaman biz de onlara yardımcı oluruz. Değilse ona ve onun ge-tirdiği
mesaja karşı kör ve sağır kesilirsek, o zaman bizde peygamberi öldürüyoruz
demektir. Peygamber bizim ilgisizliğimiz yüzünden öldürülüyor demektir.
Birileri
eğitim programlarıyla, birileri kılık-kıyafet kanunlarıyla, birileri hayat
programlarıyla onun yolunu, onun sünnetini, onun anlayışını yok etmek, toplumdan
silmek isterken, biz de beri tarafta buna seyirci kalıp onların işlerini
kolaylaştırmak yerine onun sünnetini öğrenip, yaşayıp, müdafaa durumuna
gelirsek o zaman biz de ona yardım ediyoruz demektir.
Evet işte Allah’a yardım ve Allah’ı korumak budur. Allah’a Allah’ın
istediği biçimde inanmak, Allah’ı Allah’ın kendisini Kitabında bi-ze anlattığı
mükemmel sıfatların sahibi ve noksan sıfatlardan münezzeh olarak inanmak, Allah’ın
gönderdiklerine Allah’ın istediği biçimde iman etmek, emirlerini yarine getirip
nehiylerinden kaçınmak, O’na onun istediği biçimde kulluk yapmak, sevdiklerini
sevmek, düşman-larını düşman bilmek, rızası sebebiyle razı olmak, gazabıyla
gazap-lanmak hasılı tüm hayatı onun istediği biçimde değerlendirmektir.
Tabii ki Allah’ın hukukunu koruyabilmek için, Allah’ın
dinini muhafaza edebilmek için elbette Allah’ın hukukunu ve dinini tanımak
şarttır. Allah’ın kitabını koruyabilmek için kitabı tanımak şarttır. Allah’ın
kitabını Allah’ın yasalarını tanımayan bir kimsenin onları koruması ve savunması
mümkün değildir. Birileri bozuk para gibi Allah’ın âyetlerini harcarken,
birileri kendi hukuklarını yerleştirebilmek için, kendi yasalarını hakim
kılabilmek için Allah yasalarını ezip bozarken Allah yasalarından habersiz yaşayan
insanların beri tarafta seyretmesi kaçınılmazdır. Bilmeli ki insan
koruyabilsin. Öyleyse Allah’ın ki-tabını tanımak zorundayız. Allah’ın
yasalarını bilmek zorundayız ki onlara sahip çıkabilelim.
8,9. “İnkar edenlere ise, yıkım ve yokluk olsun! Allah
onların işlerini boşa çıkarır. Bu, Allah’ın indirdiklerini beğenmediklerinden
ötürüdür. İşlerini Allah bunun için boşa çıkarmıştır.”
Yok olsun o kâfirler! Zaten Allah
onların tüm amellerini boşa çıkarmıştır. Onların tüm yaptıkları boşa gitmiştir.
İşte böyledir, çünkü onlar Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmadılar, Allah’ın
indirdiklerinden tiksinip nefret ettiler. Namazdan, tesettürden, Allah’ın
istediği şekilde bir hayat yaşamaktan tiksindiler. Allah da bu tavırlarından
ötürü onların tüm sa’ylerini, tüm çabalarını boşa çıkardı. Onların amellerinin,
ya-tırımlarının, projelerinin tümünün nasıl boşa çıkarıldığı daha önceki âyetlerde
açıklanmıştı.
Bunların
yaptıklarının, yapacaklarını tamamı boştur. Çünkü bunlar gönüllerini İslâm’dan
ve kulluktan soğutmuşlar, Allah’tan, Allah’ın dininden, Allah’ın kendilerine gönderdiği
hayat programından hoşlanmamışlar, kendilerine başka başka hayat programları
aramışlar, peygamberden nefret etmişler, kitaptan tiksinmişler, namazı, orucu,
haccı, zekâtı beğenmemişlerdir. İdama gidiş bilmişlerdir mescide gidişi. İşte
bunun içindir ki Allah onların tüm amellerini boşa çıkarmıştır. Kur’an’ın başka
yerlerinden öğreniyoruz ki, haktan, Allah’tan gelenlerden nefret eden bu
alçaklara Rabbimiz pisliği, necaseti sevdirmiş, onlardan razı olacak hale
getirmiştir.
Şimdi bu
durumda kendimizi bir sorgulayalım. Eğer İslâm’dan razı değilseniz, eğer Kur’an
sizi sıkıyorsa, eğer hadislerden zevk al-mıyorsanız, eğer Kitap ve Sünneti öğrenmeye
isteksizseniz, namazdan, abdestten, tesettürden, haccdan, zekâttan
hoşlanmıyorsanız, eğer mü’minlerle beraberlik sizi sıkıyorsa, eğer dinden,
âyetten, peygamberden bahsetmekten sıkılıyorsanız, Cenâb-ı Hakkı hatırlamak,
âhireti, hesabı, kitabı düşünmek size zevk vermiyorsa o zaman kesinlikle
söyleyebilirim ki siz bir pislik içindesiniz, siz necasetten hoşlanıyorsunuz. Halbuki
Allah onu kâfirlere yazmıştır, durumunuzu bir daha gözden geçirin. Çünkü
sevdikleriniz, beğendikleriniz, razı olduklarınız Allah’ın sevip sizin adınıza
gönderdiği şeyler değildir. Halbuki bizim hayatımız için en güzelini, en
doğrusunu, en sevilmesi gerekeni gönderen Allah’tır.
Din adına,
hayat adına en güzelini, hayat programı ve sistem adına en güzelini, hukuk, eğitim,
kanun, kazanç, eşya, ev tefrişi adına en güzelini Allah’ınki bilmiyorsanız, Allah’ınkinden
hoşlanıp razı ol-muyorsanız, bunları insanlardan veya toplumdan almaya, Avrupa’-dan,
Amerika’dan, İsviçre’den, Fransa’dan almaya çalışıyorsanız, bi-lesiniz ki siz
kesin hidâyetten çıkmış pisliğe batmış insanlarsınız. Bir de utanmadan İslâm’dan,
Müslümanlıktan söz ederek Müslümanların mukaddes mefhumlarını kirletmeyin. Peki
niye böyle oluyor? Neden böyle pislik içindesiniz? Çünkü En’âm’da Allah öyle
diyor da ondan:
“İşte
biz böylece kâfirlere pisliği, rics’i yazdık, sevdirdik.”
(En’âm 125)
İşte Allah
böylece inanmayan kâfirlere pisliği yazmıştır. Pislikten hoşlanma ve hayırdan
hoşlanmama onların vazgeçilmez özelliğidir. İşte böylece, Allah inanmayanları
bataklılar, pislikler içinde bocalar bir vaziyette bırakıverir. Allah kâfirlere
kötülüğü yazıyor. Çünkü on-lar hep kötülükten yana olmuşlardır. Çünkü onlar oylarını
hep kötülükten yana kullanmışlardır. Çünkü onlar hidâyetten nefret edip dalâleti
tercih etmişlerdir. Çünkü onlar bunu istemişler, iradelerini bu istikâmette
kullanmışlar, kötülükten razı olmuşlar, kötülüğün peşinde olmuşlar, Allah da
onlara bunu yazıvermiştir. Kötülüğü onların vazgeçil-mez özelliği yapıvermiştir.
10. “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden
öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları ye-re
geçirmiştir; inkârcılara da onların başına gelenin benzerleri vardır.”
Bu adamlar yeryüzünde gezip
dolaşmıyorlar mı? Kendilerinden öncekilerin başlarına nelerin geldiğini
görmüyorlar mı? Allah’ın indirdiklerini beğenmeyerek âdeta Allah’la savaşa
tutuşurcasına kendi bildikleri gibi yaşamaya çalışan Âd, Semûd, Lût kavmini
görmüyorlar mı? Allah’ın onlar üzerinde gerçekleştirdiği yıkım sonucu onları
yerle bir ettiğini, azabının onların başında patladığını görmüyorlar mı? Allah’a
kulluktan kaçan, Allah’ın hayat programını beğenmeyerek kendi kendilerine hayat
programı yapmaya çalışan kâfirlerin medeniyetlerini, villalarını, yatırımlarını
kendi üzerlerine nasıl yıktığını, müstekbir-lerin gururlarını nasıl kırdığını
ve Allah’a iman edip onun hayat programına teslim olan mustaz’aflara izzet ve
şeref verirken, izzetli gibi görünenleri de nasıl yerin dibine batırdığını
görmüyorlar mı?
Ey
Kur’an’ın muhatapları şimdi sizler görmüyor musunuz şu harabeleri? Görmüyor
musunuz mezarlıkları? Görmüyor musunuz Rabblerine isyan ederek bir hayat yaşayanların
sonlarını? Halbuki Kur’an’ın başka âyetlerinde görüyoruz ki, Allah onları sizi
yerleştirmediği biçimde yeryüzüne yerleştirmiş, onlara gökten bol bol yağmurlar
yağdırmış, altlarından da ırmaklar akıtmıştı. Size vermediği malı, mülkü,
serveti, samanı, gücü, kuvveti, vücudu, cüsseyi, boyu-posu onlara vermişti.
Onlara dünyada her türlü üstünlük sebepleri verilmişti. Ama onlar günâhlara
daldılar. Tüm bu nîmetlerin vericisini unuttular. Rabb-lerinin kendilerine
gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşamaya başladılar. Rabblerinin
elçilerine ve o elçilerin Rablerinden kendilerine getirdiği mesajlara ilgisiz
yaşamaya başladılar. Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle mücâdeleye tutuştular.
Allah’ın gönderdiklerini
reddettiler. Allah’ın kendileri için seçtiklerinden memnun olmadılar. Allah’ın
yasalarını beğenmediler. Kitaba ve peygambere rağmen kendi kendilerine hayat
programı yapmaya kalkıştılar da, biz onları yakalayıverdik ve topunu helâk
ediverdik. Kendilerine azabımız geldiği zaman da tüm bu imkânları, güçleri, kuv-vetleri,
boyları-posları, medeniyetleri, ekonomik güçleri onlara hiçbir fayda sağlamadı.
Onların topunu helâk ettik ve arkalarından denemek, imtihan etmek için başka
bir nesil getirdik. Fakat onlar da öncekilerden ibret almayarak benzer tavırlar
takınınca, öncekiler gibi onları da yok ettik.
Öyleyse ey
şu anda bu Kur’an’ın muhatapları! Örneklerini sun-duğumuz toplumların başlarına
gelenlerin sizin de başınıza gelmesinden sakının! Sizin onlardan farklı hiçbir
yanınız, hiçbir ruçhaniyetiniz yoktur. Allah katında sizin onlardan faklı,
onlardan üstün hiçbir yanınız yoktur. Öyleyse bilesiniz ki, Allah yasalarında
kesinlikle değişme olmaz. Üstelik sizin şu anda yalanladığınız, değer vermediğiniz,
ilgilenmediğiniz, sırt döndüğünüz peygamber, onlara gönderilenlerden daha kerîmdir.
Öyleyse dikkat edin, sizin şu andaki durumunuz, onlarınkinden daha kritik, daha
tehlikelidir.
11. “Çünkü Allah inananların sahibidir.
Kâfirlerin ise sahibi yoktur.”
İşte böyle, Allah mü’minlerin velîsidir.
Mü’minlerin boyunlarındaki kulluk ipinin ucu Allah’ın elindedir. Allah, mü’min
kulları adına aldığı kararlarla onlara yardım ve desteğini ulaştırmaktadır. Ama
kâfirlerin velîsi, destekçisi, yardımcısı yoktur. Kâfirlerin velîsi şeytandır.
Onlar, velîlerinin gittiği yere gideceklerdir. Hal böyleyken, velîleri Allah
olan mü’minlerle kim baş edebilecektir? Kim mü’minlerin karşısında
durabilecektir? Bu kâfirlerin silâhları sakın gözünüzü korkutmasın. Hiç bir silâh
Rabbinize karşı duramaz. Onun meleklerinin karşısında hiçbir güç dayanamaz. Mevlâ’sı,
koruyucusu Allah olan mü’minlere hiçbir güç kafa tutamaz.
Ama heyhat
ki Allah’ın bu âyetlerinden habersiz yaşayan, gerçek güç kaynağıyla, gerçek güç
kaynağının kitabıyla irtibat kuramayan, bunun için de Allah’ın bu yasalarını
bilmeyen Müslümanlar bugün kâfirlerden korkmaktadırlar. Bu âyetler bize cesaret
vermediği gibi, bu âyetleri, bu yasaları kâfirlere duyuramadığımız için onları
da korkutamıyoruz.
12. “Doğrusu Allah, inanıp yararlı
işler işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Durakları ateş
olduğu halde kâfirler, zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler.”
Allah, inanan ve inancını
yaşamaya çalışan, inanan ve inancını salih amel olarak hayatında görüntüleme
kavgası veren mü’minleri altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır.
Kâfirler ise dünyada hayvanlar gibi zevklenirler, hayvanlar gibi yer, içerler
ve en sonunda da durakları, barınakları olan cehenneme dönerler. Son durakları
ateştir.
Başından
beri sürekli mü’minlerle kâfirleri her yönden mukayese eden sûrenin bu bölümünde
de dikkat ederseniz, sonuçları, âhiretleri bakımından mü’minlerle kâfirler
arasında bir değerlendirme görüyoruz. Âkıbetleri yönünden mü’minlerle kâfirler
birbirlerinden farklıdırlar. Dünyada, dünya nîmetlerinden istifade açısından
her iki taraf da birbirine benzerken, yaşadıkları bu hayatın sonunda karşılaşacakları
âkıbetler açısından farklıdırlar. Mü’minler, altlarından ırmaklar akan
cennetlere uçarken, kâfirler de cehenneme akacak, cehenneme dolacaklardır.
Velâyetlerini Allah’a verip hayatlarını onun belirlediği yasalar çerçevesinde yaşayanlar,
velîlerinin kendilerine hazırladığı konuklara yerleştirilirken, velâyetlerini
Allah’a vermeyerek kendi ellerinde tutanlar, kendi hayatlarını kendileri
düzenlemeye kalkışanlar ya da velâyetlerini Allah’tan başkalarına verip onların
kendileri adına belirledikleri yasalara tâbi olanlar da sonunda velîlerinin
gittiği yere gitmek zorunda kalacaklardır. Çünkü o velîlerin hiçbirisinin o
kullarına sunabilecekleri cennetleri yoktur.
İnsan, kime
kulluk ettiğini ve kulluk ettiği varlıktan sonunda ne beklediğini çok iyi
düşünmek zorundadır. İnsanlar kime kul olduklarını, kul oldukları varlıktan ne
beklediklerini bir düşünsünler!! Ya da kendisine kulluk yaptıkları varlıkların
yarın kendilerine neler sunabileceklerini, neler ikram edip ne ceza
verebileceklerini düşünsünler...
Çevrenin,
modanın, âdetlerin, toplumun kulu olan insanlar. Meselâ kayınpederinin,
ağasının, patronunun, âmirinin, müdürünün kulu olan insanlar, olsa olsa bu
insanların tüm varlığına sahip olabilirler, onların tüm statüsünü elde
edebilirler değil mi? Başka ne yapabilirler ki? Birilerine kul-köle olanlar, onların
sözünden çıkmayanlar olsa olsa ancak onların sahip olduklarına sahip
olabilirler değil mi? Daha başka bir şey veremezler. Hadi bunu biraz daha büyütelim
ve diyelim ki, o kul olduğumuz kişi bize tüm dünyayı verebilecek güçte birisi
olsa ve tüm dünyayı kendisine kulluk edene verse, ne kadar süreyle verebilir
onu bize? Ölünceye kadar değil mi? Tüm dünyayı verse bile, bu saltanat biz
ölünce biter değil mi? Peki aksini yapıp onu dinlemezse, ona kul-köle olmazsa,
diyelim ki ceza verecektir, peki ne kadar ceza verilebilir? Dünyada onun
verebileceği ceza en fazla ölümdür. Ölünce bu ceza bitecektir değil mi?
İşte Allah’tan başkalarının
kendilerine kulluk yapanlara verebilecekleri mükafat da, ceza da budur. Peki ya
Allah’ın kendisine kulluk edenlere vereceği mükafat ve ceza nedir? İşte şu anda
üstünde gezip dolaştığınız on dünya büyüklüğünde bir cennet, üstelik ölümle de
son bulmayacak, ebedîyen kaybedilmeyecek bir devlet ve işte ölümle de kurtuluşu
olmayan, ebedîyen içinde kalınacak bir cehennem. Varın ikisini siz mukayese
edin. Mukayese edin de, kime kulluk yaptığınızı ve kulluk yaptığınız varlıktan
ne beklediğinizi iyice anlayın…
Meselâ; ben
çevremden birisinin dediğini iki etmesem, her de-diğinin peşinde koşsam, kulu-kölesi
olsam, ayaklarına kapansam, eşiğinde yatsam kalksam. Beni bu vaziyette gören
birisi bana dese ki: “Hayrola ya! Nedir bu senin yaptığın?” Ben de: “Ya bu
adamın İstan-bul’da 10 tane villası var, bu kulluğumun karşılığı olarak üçünü
bana verecektir her halde. Sekiz helikopteri var, herhalde ikisini bana ayıracaktır.
Almanya’da on beş eyalet onun, herhalde üçünü bana ve-recektir. Almanya’daki
eyaletlerin hepsini de bana verebilir,” desem, kazandıklarımı ve
kaybettiklerimi hesaplayın bakalım… Bana bunları kaç yıllığına, ne kadar süreyle
verebilir? Ben onun verdiklerine ne ka-dar süreyle sahip olabilirim? Ölüme kadar
değil mi? Rabbim ise, ben ona kul-köle olursam, kullukta en son sırada yer
alsam bile, on dünya kadar bana mülk lütfunda bulunacaktır.
Unutmayalım
ki birilerine kul-köle olanlar, ancak onların ikramlarına ulaşabilirler; çünkü
kural budur. Dünyada herkes kölesini besler. Güçlü, kuvvetli, dinç bir köle,
iyi bir hizmetçi, iyi bir koruyucu anlamına gelecektir. Ya da bu bir kanundur;
çünkü Allah da kullarını, kö-lelerini destekleyip onları izzet ve ikrama
boğuyor. Öyle ise biz kimin kölesi olduğumuzu, kimin arzularına boyun büküp,
hatırını kazanmaya çalıştığımızı, kimden ne beklediğimizi iyi düşünelim.
Allah’ın kendisine kulluk yapan kullarına ödeyeceği ücret işte böyledir.
Dünyanın on
katı bir cennet, ama dünyadakilerle mukayese edilmez nîmetlerle dolu bir
cennet. Ölümle sınırlı da değil. Ebedîyen içinde kalabileceğim bir cennet.
Öyle
olacaktı tabii; herkes kölelerine ikram eder, herkes kölelerini
mükafatlandırır. Ebrehe kendisine itaat adına geldiğini zannettiği
peygamberimizin dedesini ikrama boğmaya çalışıyordu. Çünkü kendi zannınca
kendisine itaat ve hizmete dönecekti bu ikramları. Çoban köpeğine yal çalar,
köpeğinin karnını iyice doyurmak ister. Çünkü do-yurduğu o köpek kendisini
koruyacaktır. Adam işçisine iyi bakar, çünkü hizmeti kendisine dönecektir. Adam
koyunlarını iyi doyurur niye? Süt verecek… ABD de bazen kölelerine, koyunlarına
ikramda bulunur. Neden? Çünkü sonunda sütlerini sağacak da ondan. Yani sen
onların köleliğini kabul et yeter ki! Onlar sana neler yapmaz neler?!
Mü’minler
Rabblerine kulluk ederler ve sonunda bu kulluklarının karşılığını da
bulacaklardır. Kâfirler ise dünyada sadece yerler, içerler. Hem de hayvanlar
gibi yerler, içerler. Sadece yemek içmek, hayvanların özelliğidir. Yemek için
yemek, içmek için içmek. Kulluk için, ihtiyaç için değil önüne gelen hiçbir
şeyi reddetmeden yemek iç-mek, hayvan karakteridir. Halbuki mü’min asla böyle
değildir. O önüne gelen her şeyi yemeden yana olmaz. Onun yemesinde ve içmesinde
bir sınır, bir durak noktası vardır.
Hattâ Allah’ın Resûlü bir
hadislerinde:
“Kişinin canının çektiği her şeyden yemeye çalışması
israf olarak ona yeter”
buyurmaktadır. “Efendim, tüm bu nîmetler yenmek ve içmek
için yaratılmamış mıdır? Yemeyelim mi yani?” Bütün kadınlar da evlenmek için
yaratılmışlardır ama bir sınır var değil mi? Hepsinden isti-fade hakkımız
yoktur değil mi? Hayvanlar yerler içerler ama yiyip içtikleri nîmetler üzerinde
hiç düşünmezler. Acaba bu yediğim, içtiğim rızıklar nereden gelmiştir? Nasıl
meydana gelmiştir? Kim yaratmıştır bunları? Acaba tüm bu nîmetleri yaratıp
benim hizmetime sunan varlık bu nîmetler karşılığında benden ne ister? O’na
nasıl teşekkür etmeliyim? Hayvan bunu düşünmez, düşünemez. İşte kâfirler de
aynen bu hayvanlar gibidirler. Yiyip içmelerinde hiçbir kontrol mekânizması,
hiçbir sınır ve durak noktası olmadığı gibi, tüm bu nîmetleri kendilerine sunan
Rabblerine karşı da en küçük bir minnet duyguları da yoktur.
13. “Ey Muhammed! Seni sürüp çıkaran
kasabadan daha kuvvetli olan nice kasabaları yok ettik. Yardım edenleri bulunmadı.”
Doğup büyüdüğü vatanından
çıkarılmak, memleketinden kovulmak durumuyla karşı karşıya bırakılmış olan
Rasulullah Efendimiz şehrini ve yakınlarını terk ederek yola koyulurken
üzülmüştü. Hattâ Allah’ın Resûlü hicret esnasında yüzünü kutsal şehir Mekke’ye
çevirip:
“Ey Mekke!
Allah için sen dünyanın tüm şehirlerinden daha sevimlisin. Allah seni tüm
şehirlerden daha çok sever. Eğer bu kavmim beni buna mecbur etmeselerdi, seni
asla terk etmezdim.”
buyuruyordu. İşte Rabbimiz bu
âyetiyle hem elçisini teselli ediyor, onun başına gelenlerin aynısıyla imtihan
edilen öteki elçilerin sabırlarını hatırlatarak onlar gibi olmaya dâvet ediyor,
hem de bu âyetiyle kâfirlere bir tehdit unsuru oluşturuyordu.
Rabbimiz diyor
ki: “Ey peygamberim! Seni sürüp çıkaran, hicrete mecbur eden bu müşriklerden,
onların şehirlerinden daha kuvvetli nice kasabaları biz önceden helâk ettik. Şu
anda da seni bağrından atmaya çalışan bu Mekke şehrinden ve onun sakinlerinden
daha güçlü nice şehir halklarını yıkıma uğrattık da, helâkimiz onlara geldiği
zaman onlara yardım edecek, bu helâkten onları kurtaracak hiçbir yardımcı
bulunmadı. Onlara bir kurtarıcı bulunmadı ve hâlâ da bulun-mamaktadır.” Yani
üzülme ey peygamberim, seni kovmaya çalışanlar da kendilerini bizim yıkımımızdan
kurtaracak yardımcı bulamayacaklardır.
14. “Rabbinin katından bir belgesi olan
kimse, kötü işi kendisine güzel gösterilen kimseye benzer mi? Bunlar heveslerine
uymuşlardır.”
Rabbinden bir bilgi, bir belge,
bir beyyine üzere olan peygamber ve peygamber yolunun yolcuları ile kötü amelleri
kendisine süslenen ve kendi hevâ ve heveslerine tâbi olup keyifleri istikâmetinde
bir hayat yaşayan kâfirler hiç bir olur mu? Rabblerinden bir beyyine ile
hareket eden kimseyle Rabbinden gelen beyyineyi reddederek kendi keyfine göre
yaşayan kimse hiçbir olur mu? Beyyine ile beraber olan kişi Allah’la beraber
demektir. Allah’la beraber olan kişiyle kim başe-debilir? Allah’la beraber olan
kişiyi kim alt edebilir?
Beyyine,
Allah’tan gelendir. Beyyine, Allah’ın kullarının hayatına karışmak üzere
gönderdiği hayat programıdır. Beyyine, vahiydir, kitaptır, Allah bilgisidir.
Beyyine, kitaba sahip olan, kitapla hareket eden Allah’ın Resûlü’dür. Beyyine,
elinde kitapla insanları hakka çağıran peygamberdir.
Beyyine ile, Kitap ve Sünnetle
hareket eden bir Müslüman, Kitap ve Sünneti tüm hayatında, tüm hareketlerinde
istinat kabul eden bir mü’min, beyyine üzere demektir. Beyyineden habersiz, Kitap
ve sünnetten uzak, delilsizce kendi hevâ ve heveslerine uyanlar da kâfirlerdir.
İşte mü’minle kâfiri birbirinden ayıran belirgin nokta budur. Mü’min her adım
atışında beyyine ile hareket ederken, kâfir ise kendi aklını, kendi heveslerini
ve keyfini ölçü almaktadır.
Allah’ın
Resûlü tüm hayatında beyyine üzereydi. Hareket noktası vahiydi.
Çevresindekilere de bunu tavsiye ediyordu. “Ben Rab-bimden bir beyyine
üzereyim. Benim tüm hayatımda hareket noktam, istinatgâhım Rabbimden gelen
Kur’an’dır. Ey insanlar! Ben Rabbim-den bana gönderilmiş vahy üzereyim. Ben
kitap üzereyim. Benim tüm yaptıklarım ve söylediklerim konusunda hareket noktam
vahiydir. Benim istinatgâhım Kur’an’dır. Ben size ne diyorsam, neyi emrediyor,
neden nehy ediyorsam, ne yapıyor, ne yapmıyorsam bilesiniz ki bu ki-taba
dayanıyorum. Bunun dışında dayanacak bir şey de bilmiyorum.”
Eğer biz de
insanlara bunu diyebileceksek o zaman biz de vahyi bilmek zorundayız. “Ben
kitaba dayanıyorum, benim istinatgâhım, benim hareket noktam vahiydir,” diyeceksek
vahyi tanımak zorundayız. Kur’an ve sünneti tanımamız lâzım. Aksi takdirde bugün
pek çoğunun, “biz kitaba dayanıyoruz” iddiasında bulunup da kitaptan habersiz
bir hayat yaşadıkları gibi yapmaya kalkışırsak, bunu demeye hiçbir zaman
hakkımız yoktur.
Şunu da asla unutmayalım ki, beyyinenin
olmadığı yerde hevâ ve hevesler geçerlidir. İnsanlar eğer amel edecek,
hayatlarını düzenleyecek kadar beyyine ile tanışmamışlarsa, hayatlarını mutlaka
başka şeylerle doldurmak zorunda kalacaklardır. Öyleyse bizler de beyyine üzere
olmak için beyyine ile yakından tanışmak zorundayız. Yaptığımız her işte,
verdiğimiz her kararda, attığımız her adımda beyyineye dayanmak, beyyineye sarılmak
zorundayız İşte o zaman biz Allah’ın bu âyetinde anlattığı Müslümanlardan olma
imkânı elde etmiş olacağız.
Değilse,
Allah korusun Kitap ve sünneti tanımadan, beyyine ile tanışmadan bir hayat
yaşayacak olursak, o zaman ya kendi hevâ ve heveslerimizi putlaştıracak, ya da
günümüz müşriklerinin yaptığı gibi bir kısım Allah düşmanı tâğutların hevâ ve
heveslerine uymak zorunda kalacağız. Eğer bu tür zavallıların hevâ ve
heveslerine tâbi olursak, o zaman Rabbimizi ve O’nun âyetlerini terk etmek
zorunda kalırız. Allah korusun o zaman hayatımızda Rabbimizin âyetlerine gündemimizde
yer kalmaz. Onlara tâbi olduğumuz zaman onların gün-demlerine tâbi olmak
zorunda kalırız.
İşte görüyoruz, her gün yeni bir
gündemle insanları meşgul ediyorlar. Ne zaman bunların vahiylerinden vakit
bulup da insanlar vahye dönebilecekler bilmiyorum… Bugün şu konu öbür gün şu
konu derken gündemi tamamen dolduruyorlar ve insanların vahiyle meşgul olmasına
fırsat vermiyorlar. Allah korusun öyle olunca da, âhiret gündemlerimizden
düşüveriyor. O zaman yine Rabbim muhafaza buyursun tıpkı onlar gibi, sırf dünya
ve dünyalık düşünen birer materyalist olup çıkıveriyoruz. Korkuyorum, farkında
olmadan hızla Müslümanlar buna doğru gidiyorlar.
Hayır hayır! Bizim aklımız
başımızdadır elhamdülillah. Bizler kesinlikle bu adamların hevâ ve heveslerine
tâbi olmayacağız. Bu hainlerin yörüngelerine girmeyecek, onların anaforlarında
boğulmaya razı olmayacağız inşallah. Bizler vahyi tanıyıp onun dedikleri
istikâmetinde bir hayat yaşayacağız ve şirke düşmemeye azami gayret göstereceğiz
inşallah. Çünkü hainler önce kendileri Allah’ın dininden çıkmışlar, Allah’a
kulluktan uzaklaşmışlar, sonra da dönüp bizi de kendi cehennemlerine
çağırıyorlar. Allah bu konuda bize şuur versin, basiret versin.
15.
“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennet şöyledir: Orada temiz
su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları,
süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü ürün ve Rabblerinden
mağfiret vardır. Bunların durumu, ateşte temelli kalan ve bağırsaklarını parça
parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?”
Beyyine ile beraber olan,
Allah’la yol bulan, yolunu Allah’a, Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine
sorarak bulan, tüm hayatını Allah’ın istediği gibi yaşamaya çalışan ve Allah’ın
koruması ve velâyeti altına giren muttakîlere vaadedilen cennet budur. Bakın
böyle yaşayanlara cennette ne varmış?
Orada onlar
için tertemiz su ırmakları vardır. Hiç bozulmayan, sürekli, taptaze akan su
ırmakları vardır. Tadı, kokusu hiçbir zaman bozulmayan süt ırmakları vardır. Rabbleri
tarafından yaratıldığı gibi, fıtrat-ı aslîyesi bozulmamış süt ırmakları… Ama bu
sütler hayvanların göğüslerinden sağılmış sütlerden değildir. Tabiatları bozulan
dünya sütlerine benzemez. Allah tarafından kaynak olarak çıkarılmış ve akıp
giden nehirlerdir bunlar. Sonra yine orada mü’minler için içenlere zevk ve
lezzet veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Ama bu şaraplar
dünya şaraplarına benzemez, içenlere sarhoşluk vermez. Akıllarını gidermez,
abuk sabuk konuşturmaz. Orada onlar için her türlü meyveler vardır. Amellerinin,
sa’ylerinin semeresi ve meyveleri vardır onlar için. Tabi bunlar, bu meyveler
ihtiyaç için değil, lezzet için, keyif içindir. Tüm bu nîmetlerin ötesinde
onlar için Rablerinden bir mağfiret vardır. Bunu, bu mağfireti şöyle anlamaya
çalışıyoruz:
1. Yani
Allah onların dünyada işledikleri ufak-tefek kusurlarını gündeme getirmeyecek,
yüzlerine vurmayacak ve onların üzerlerini örtüverecek. Onlardan dolayı onların
utanıp sıkılmalarını istemediği, iştahlarının kaçmasına razı olmadığı için,
Rabbimiz onların üzerine bir perde çekiverecek.
2. Ya da
artık orada onlar için yeme ve içmenin sonunda var olan külfetler
kaldırılmıştır. Kendilerine sunulan bu nîmetleri kazanma, onlara ulaşma
külfeti, yeme ve içmenin akabinde dünyada duyulan rahatsızlıklar, hastalanmalar
ve def’i hacet gibi külfetlerin tamamı kal-dırılmıştır. Herhalde dünyada def’i
hacetten, ayak yolundan çıktıktan sonra “Ğufranek” sözünün anlamı da budur.
İşte
cennette muttakîlerin durumu budur. Şimdi söyleyin bakalım hiç böyle olanlar:
Ateşte,
cehennemde ebedî kalan ve kendisine bağırsaklarını parça parça edecek hamîm
içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?
Hiç çıkmamacasına, hiç kurtulmamacasına
azabın içinde kalan ve kendisine hamîm içirilen kimse cennette az evvelki
nîmetlerin içinde yaşayan kimse gibi olur mu? Zevk için, keyif için kendisine
sunulan yiyecek ve içeceklerin tüm külfeti kaldırılmış, def’i hacet zahmeti
bile olmayan bir mü’minin durumuyla kendisine sunulan hamîmin etkisiyle bağırsakları
parça parça olan bir kâfirin durumu nasıl bir olabilir?! Hiç düşünmez misiniz
siz?
Hamîm,
yakıcı, hararetli kaynar su demektir. Madenin eriyiği olduğu da söylenmiştir.
Kısacası bu, cehennemliklerin içecekleri bir içkidir. Allah’la çatışma içinde
bir hayat yaşayan, Allah’ın hayatı düzenlemek üzere gönderdiği kitabını bir
kenara bırakan, o kitabın pratiği olan peygamberle diyalogu kesen, sanki kitap
ve peygamber yok-muş gibi kendi heva ve hevesleri istikametinde bir dünya yaşayan
insanlar bunu içmek zorunda kalacaklarmış.
Ya da cehennemliklerin gözyaşları bir havuzda
toplanacak, bunun adına hamîm denir ve işte bu onlara içirilecektir. Tam onlara
uygun bir cezadır bu. Susuz günlerde çok kez görmüşsünüzdür; köpekler su
bulamayınca neminden istifade edebilmek için toprağı yalarlar. Sanki orada da
susuz kalan kâfirler birbirlerine sarılarak birbirlerinin yaralarından akan
irinleri ve gözyaşlarını yalamaya, emmeye çalışacaklar.
Dünyada da böyle yapmıyorlar
mıydı bu adamlar? Dünyadayken de birilerinin irinlerini, salyalarını aynı aşkla,
aynı şevkle, sanki aynı ihtiyaç duygusuyla böyle yalayıp yutmaya çalışmıyorlar
mıydı bu adamlar? Patronunun, müdürünün, efendisinin, şeyhinin, ortağının,
karısının, kocasının, müridinin, babasının yada falanının ağzından çı-kan veya
tavrında çıkan salya gibi irin gibi sözleri, tavırları, amelleri yalayıp
yutmuyorlar mıydı? “Evet efendim! Tamam efendim! Hayhay efendim! İsâbet buyurdunuz,
hikmet yoğurdunuz efendim!” edâsıyla yalayıp yutmaları karşılığı, cehennemde
kendilerine gözyaşı, salya, hamîm ve irin yutturulacak onlara. Hem de bağırsaklarını
parça parça eden, onları insanlıktan çıkaran içecekler…
16. “Ey Muhammed! Onların içinde seni dinleyenler
vardır; sonra senin yanından çıkınca, bilgili kimselere “Az önce ne demişti?”
diye sorarlar. İşte bunlar, Allah’ın kalplerini mühürlemiş olduğu, kendi
heveslerine uyan kimselerdir.”
Burada da kalıpları Rasulullah Efendimizin
yanında ama kalpleri başka yerlerde olanlar anlatılıyor. Mü’minlerle kâfirler
arasındaki vahiy karşısındaki fark ortaya konuyor. Vahiy, vahyi insanlara sunan
Allah Resûlü karşısında takındıkları tavır anlatılıyor.
Kâfirlerden
ya da münâfıklardan kimileri gelip Rasulullah’ın yanında vahyi dinliyor, sonrada
Rasulullah Efendimizin huzurundan çıktıkları zaman ya ehl-i kitaba ya da
kendilerine ilim verilmiş, vahiy konusunda bilgi sahibi sahâbenin ileri
gelenlerine: “Az önce ne demişti peygamber?” diyorlardı. Allah’ın âyetleri açık
seçikken, herkesin anlayabileceği netlikte ve güzellikte iken, sanki bu âyetler
anlaşılmayacak bir şeymiş gibi, hiç anlayamamış gibi sahâbeye “az evvel ne
demişti” diyorlar? “Az evvel ne anlatmıştı peygamber?” diyerek alay etmeye
çalışıyorlar. Vahiy karşısında vurdumduymaz bir tavır sergilemeye ve sürüler kesilmeye
çalışıyorlar.
Rabbimiz Münâfikûn
sûresinde de bunları anlatıyordu. Allah diyor ki, “onlar sanki duvara dayanmış
keresteler gibidirler.” Bu adamlar Rasulullah’ın meclislerine gelir, gâyet
ciddi, ağırbaşlı bir şekilde Allah’ın Resûlü’nü dinler görünürlermiş. Söze
kulak verirler, sözü almaya ve anlamaya çalıştıkları tavrını sergilerlermiş.
Ama bu tavırlarının tamamen aksine kulaklarına asla söz gitmiyor, kalplerine
inmiyor-du. Sanki söz duvara çarpıyor, söyleyene geri dönüyordu. Allah buyurur
ki, “sanki onlar duvara yaslanmış kütükler, keresteler gibiydi.” Âyetteki
kereste, kütük benzetmesinden anlıyoruz ki, bu adamlar ruhu olmayan cesetler
gibidirler. Ağaçtan adamlardı bunlar. Ruhu, aklı, idraki, zerre kadar düşünceleri
olmayan cisimlerdi bunlar.
Tıpkı onlar,
gibi bugün de “biz bu kitabı anlayamayız. Bunu anlamak kim, biz kim? Bunu ancak
büyük zatlar anlar,” diyerek kitaba karşı nötr davranan insanların varlığına
şahit oluyoruz. Bakın âyetin devamında Rabbimiz buyurur ki:
“İşte bunlar, Allah’ın kalplerini
mühürlemiş olduğu, kendi heveslerine uyan kimselerdir. Söz anlamaya yanaşmadıkları
için, istifade etmek üzere, iman etmek ve amel etmek üzere dinlemedikleri için
de Allah onların kalplerini mühürleyivermiştir.” Yani dinlemek ve anlamak için
kendilerine verdiği hassalarını kullanmadan yana olmadıkları için Allah da bu
hassalarını onlardan alıvermiştir. Kalplerine mühür vurmuştur Allah, çünkü bu
adamlar Allah’ın kendilerine verdiği kalplerini kullanmak istememişlerdir.
Allah böyle davranan kimselerin kalplerini mühürlerken, beri tarafta mü’minlerin
anlayışlarını artırmaktadır.
17. “Doğru yolu bulanların ise Allah
doğruluklarını artırır, onların karşı gelmekten sakınmalarını sağlar.”
İhtida edenlere, Allah’ın hidâyeti
üzere gitmeye çalışanlara ge-lince, ötekilerin tamamen aksine Rabbimiz bunların
hidâyetlerini ziyâdeleştiriveriyor ve onlara takvalarını da ilham ediyor. Demek
ki biz hi-dâyette olmaya, hidâyet yolunda yürümeye karar vereceğiz ve Rab-bimiz
de buna doğru orantılı olarak, bizim hidâyetimizi ziyâdeleştirecek. Yani burada
bizim yapmamız gerekenler var, Rabbimizin yaptıkları var. Biz hidâyeti talep
edeceğiz, buna sa’y edeceğiz, Rabbimiz de bizim adımıza istediğimiz hidâyeti
yaratacak ve de ziyâdeleştirecek.
İşte mü’minle
kâfirin ayrıştığı nokta. Birinde anlamaya, dinlemeye, iman etmeye, amel etmeye
karar var, sa’y var; ötekiler de ise hidâyete karşı nötr davranma var. Allah
birisinin kalbini, anlayışını, kavrayışını geri alırken, ötekisinin anlayışını,
hidâyetini ve takvasını artırıyor. Buradan da anlıyoruz ki mesele vahyin,
vahiydeki maksadın kapalı oluşunda, Kitap ve sünnetin örtülü ve anlaşılmaz
oluşunda değil, mesele ona muhatap olanların kalplerinin buna açık ya da kapalı
olmasındadır. Eğer öyle olsaydı, Müslümanlar da anlayamayacaklardı bu vahyi.
Halbuki vahyi dinleyip, anlayıp onunla amel etmeye koşan mü’minlerin
anlayışları ziyâdeleştirilirken, muvaffakiyetleri artırılırken, kendilerine
ateşten korunma yolları gösterilirken, onu anlamaya ve onunla hayatlarını
değiştirmeye yanaşmayan kâfirlere ve münâfıklara bunun tamamen zıddı yapılmaktadır.
Allah mü’minlerin
hidâyetlerini artırırken onlara takvalarını da ilham buyurmaktadır. Yani onlara
kaçınacakları, sakınacakları şeyleri de göstermektedir. Ya da Allah onlara
takvalarının mükafatını göster-mektedir. Yani Allah onlara imanlarını amele
dökme, imanlarını hayatlarında görüntüleme imkânı vermektedir. Kur’an’ı dinledikleri
halde onu anlayamayan münâfıklara karşılık mü’minlere onu anlama, kavrama,
fıkıh etme imkânı vermektedir. Hani Allah’ın Resûlü bir hadislerinde “Allah
kimin için hayır murad etmişse onu dinde fakih kılar” buyuruyordu ya işte Allah
onları delilsiz konuşmaktan, Kur’an’la alâkalı aklî yorumlara düşmekten muhafaza
buyurmuş, onlara takvalarını göstermiştir. Ya da hayatlarını kendi kendilerine,
kendi hevâ ve hevesleriyle düzenlemekten onları korumuş, yollarını Kitap ve sünnetle
bulma, hayatlarını kitap ve sünnetle yargılama imkânı vermiştir onlara.
Eğer bundan
sonraki âyetle birlikte düşünecek olursak, önlerindeki kıyamet konusunda hesap-kitap
konusunda, onları muttakî davranmaya, titiz davranmaya iletmiştir Rabbimiz.
Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır:
18. “Onlar kıyamet gününün kendilerine ansızın
gelmesini mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri belir-miştir. Kendilerine
gelip çatınca ibret almaları neye yarar?”
Yani bu adamlar ansızın kıyametin
kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Bu vahye yönelmeyenler, hayatlarını
vahiyle düzenlemeye yanaşmayanlar neyi bekliyorlar? Kıyametin gelip başlarında
patlamasını mı bekliyorlar? Bu adamlar başka değil, ancak kıyamet hiç
beklemedikleri bir anda beyinlerinde patlayıncaya kadar iman etmeyecekler.
Halbuki o
kıyametin eşratı da gelmiştir. Peygamberlerin tamamı gelip geçmiş, en son
olarak âhir zaman Nebîsi de gelmiştir. Kitabın ve Rasulullah’ın haber verdiği
eşratın pek çoğu gerçekleşmiştir. Nitekim Allah’ın Resûlü bir hadislerinde
şehadet parmağıyla orta parmağını birleştirerek, “İşte ben ve kıyamet böylece
gönderildik,” bu-yurur. O halde bu insanlar daha neyi bekliyorlar? Bu kitabı
dinledikleri halde anlamaya yanaşmayan, onunla hayatlarını düzenlemeye ve onu
hayat programı olarak kabul etmeye yanaşmayan, kitabı dinledikleri halde hiçbir
şey anlamamış, hiçbir şey duymamış gibi davranan ve kitaba rağmen kitapsız bir
hayat yaşamaya çalışan bu gafiller ne bekliyorlar? Galiba bu adamlar kıyametin
gelip çatmasını bekliyorlar.
Ama bakın
Allah buyurur ki:
“Kıyamet
ansızın gelip çatınca, kıyametin zikrası beyinlerinde patlayınca ibret almaya
kalkışmalarının ne anlamı olacak ki? Kıyamet gelip çattıktan sonra gerçeği
anlamalarının ne manası var?” Hani, “anlamaz komaz olsunlar,” diye bir söz var
ya, yani ne kıymeti var bu anlamalarının? Ne işe yarayacak ki bu anlama? Zaten
zorunlu olarak gerçekleri kabul etmek durumunda kalmışlardır insanlar. Yani
böyle reddedemeyecekleri bir ortamda bunu anlamanın ne kıymeti olacak? Çünkü
artık böyle bir ortamda yapılacak iman yeis imanıdır ve ondan sonra ne iman işe
yarar, ne korunma, ne de tevbe kabul edilir.
19. “Ey Muhammed! Bil ki, Allah’tan
başka tanrı yoktur; kendinin, inanmış erkek ve kadınların günâhlarının
bağışlanmasını dile. Allah, gezip dolaştığınız ve duracağınız yeri bilir.”
Kıyametin gündeme gelmesinden,
işte onun alâmetleri gelmiştir, yaklaşmıştır buyurulduktan sonra, onu getirecek,
gerçekleştirecek yegâne İlâhın Allah olduğunu bil, bilin buyurulmaktadır. Bu
tıpkı Necm sûresi 57-58 âyeti gibidir:
“Kıyamet
yaklaştıkça yaklaşmıştır. Onu Allah’tan başka ortaya koyacak yoktur.”
(Necm
57,58)
O kıyamet
saati yaklaşmıştır, onun alâmetleri belirmiştir bu-yurulduktan sonra sanki peki
ne zaman? gibi bir soruya karşılık, “Allah’tan başka İlâh olmadığını bilin de
böyle sizin üzerinize lâzım olmayan şeylerle uğraşmayın, sizin göreviniz kıyametin
zamanını araştırıp bilmek değil, tevbe ve istiğfardır. Kıyamet ne zaman gelirse
gelsin önemli olan sizin ona hazır olmanız, ona hazırlık yapmanızdır,”
buyuruluyor.
Rabbimiz,
Allah’tan başka İlâh olmadığını bil, her konuda Allah’tan başka söz sahibi İlâh
olmadığını bilin, buyuruyor. “Allah’tan başka İlâh olmadığını bil” dendiğine
göre, demek ki mutlaka tevhid esası bilinmelidir. La İlâhe illallah diyen, bu
kelimeyi söyleyen bir kimse, söylediği bu sözle ne dediğini, neyi ikrar ettiğini,
neyi kabul ettiğini, neleri reddettiğini, hangi taahhüdün altına imza attığını
bilmek zorundadır. Bilmediği bir şeye insanın inanması da, onu savunması da
mümkün değildir. Kişinin inandığı dini net bir ilimle bilmesi şarttır. İlim de
vahiydir, vahye dayanmayan her şey zandan ibarettir.
Bileceğiz
ki göklerde ve yerlerde yegâne söz sahibi Allah’tır. Bileceğiz ki hayatımızda
Allah’tan başka söz sahibi yoktur. Allah, kendisinden başka İlâh olmayan tek
İlâhtır. Tüm varlıkların kulluk iple-ri elinde olan, sadece kendisine ibadet
edilen, sadece kendisinin sözü dinlenen, kendisinin hayat programı program
kabul edilen, göktekiler ve yerdekiler konusunda sadece kendisinin kanunları
geçerli olan, herkesin kendisine boyun büktüğü tek varlıktır. Kendisine
yöneline-cek, kendisine kulluk edilecek tek varlıktır. O’ndan başka İlâh
yoktur. O’ndan başka sözü dinlenecek, O’ndan başka hatırı kazanılacak varlık
yoktur. İbadetin, duanın, tevekkülün sadece kendisine yapılacağı, imdadın, yardımın
sadece kendisinden isteneceği tek varlık Allah’tır. Bunu böylece bilecek ve
böylece iman edeceğiz.
Siz
bilirsiniz! Eğer O’nun dışında da İlâhların, O’nun berisinde de Rabblerin
varlığına inanıyorsanız, O’ndan başkalarına da kulluk yaparız, O’ndan
başkalarının hayat programlarını da kabul ederiz diyorsanız, O’ndan
başkalarından da yardım isteriz, O’ndan başkalarının önünde de eğiliriz
diyorsanız, unutmayın ki sonunda dönüşünüz O’nadır. İşin sonunda O’na
döneceksiniz. Hesabı O’na ödeyeceksiniz. Sizi hesaba çekecek olan O’dur. Unutmayın
ki yegâne hüküm sa-hibi, yegâne hâkimiyet sahibi O’dur ve bu hükmünü,
hâkimiyetini ölüm ötesi hayatta da devam ettirecek olan O’dur.
Siz bilirsiniz, ama unutmayın ki
bir gün hayat bitecek, ömür tükenecek, kıyamet kopacak, imtihan için size tanınan
süre dolacak, imtihan sonuçlarının okunma dönemi gelecek ve tüm sorumlu varlıklar
hesap vermek üzere O’nun huzuruna çıkacak. Yeryüzünde kendilerine geçici olarak
yetki verilmiş tüm varlıkların yetkileri geri alınacak ve herkes hiçbir
yardımcısı olmadan yegâne egemen olan Allah’ın huzuruna çıkarılacak. Şu anda mü’minlerin
ellerinde hayat programı olan, mü’minlerin sürekli onunla beraber oldukları, gece-gündüz
onu okuma, anlama ve yaşama savaşı verdikleri ama kimilerinin de ondan hiç haberdar
olmadan bu dünyadan göçüp gittikleri Allah’ın kitabına göre yargılanacaklar.
Tüm insanlık bu kitapla yargılanacak. Kitabın hakemliğiyle, Kur’an’ın
hakemliğiyle kimileri cennete, kimileri de cehenneme gidecek...
Rabbimiz
buyuruyor ki, “ey peygamberim! Allah’tan başka İlâh olmadığını bil ve hem
kendinin hem de mü’min erkek ve kadınların günâhları için Rabbine istiğfar et.”
Biz de hem kendimize hem de mü’-min erkek-kadın kardeşlerimiz adına Rabbimize
istiğfar edeceğiz. Ya-ni Rabbimizin efendimize ve onun şahsında bizlere gösterdiği
usul gereği, bizler de sadece kendimizi düşünmeyeceğiz. Cennete yalnız gitme
taraftarı olmayacağız. Burada bizden istenen istiğfar da şöyle olacak. Rızası
kazanılacak, uğrunda terlenecek, yasaları uygulanacak, hayat programı sahiplenilecek
Rabbimizden başka Rab ve İlâh olmadığını kabul ederek, onun dışındaki tüm sahte
tanrıları, tüm yapay tanrıçaları reddederek Rabbimizin mağfiretine,
bağışlamasına lâyık hale geleceğiz. Bu hale geldikten sonra da dilimizle
Rabbimiz-den mağfiret talep edeceğiz.
Âyetin
sonunda da Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Allah sizin gezip dolaştığınız yerleri
ve sonunda varacağınız yeri de bilmektedir.”
İlâh
olanın, kendisine kulluk yapılacak olanın yaratıcı olması gerekir, bir de İlâh
olanın bilgi sahibi olması gerekir. O Allah ki, sizin hayatınızı nasıl
düzenlemeniz gerektiğini en iyi bilendir. Sizi nasıl imtihan edeceğini, size
nasıl bir din göndereceğini, size ne kadar âyet göndereceğini, sizi neyle
sorumlu tutacağını en güzel bilendir. Mutlak bilendir o. Bilgi kendisinden
olandır, bilginin kaynağıdır. Şu anda bildiklerinizin tamamını size bildiren Allah’tır.
Sizin bildiklerinizi de, bilmediklerinizi de bilen Allah’tır. O Allah ki, sizin
gizlinizi de açığınızı da bilmektedir. Sizin kazanmakta olduklarınızı da bilir.
O, gizliyi de açığı da bilendir. O’na karşı gizli kalacak hiçbir şey yoktur. En
gizlinin gizlisi diyebileceğiniz bir ortamda yaptıklarınızın hepsini bilmektedir,
görmektedir. Her zaman ve zeminde O’nun kontrolü ve murakabesi altındasınız.
İlâh olanın böyle bilen olması
gerekir. Kendisine kulluk yapılacak varlığın böyle âlim olması gerekir. Kullarından
kulluk isteyen varlığın, onların kulluğu konusunda mutlak bilgi sahibi olması gerekir.
Peki var mı böyle Allah’tan başka bilen birileri? Varsa böyle yanılmaz birileri,
o zaman onlara da kulluk borcumuz olacaktır. Değilse, kulluğunuz sadece Allah’a
olmalıdır. Hayat programınız konusunda sadece Allah’ı dinlemek zorundasınız.
Allah’tan başkalarının programlarına iltifat etmemeniz gerekmektedir.
Allah sizin
mütekallebinizi de, mesvânızı da bilmektedir. Müte-kalleb; insanların kalben
geçirdiği değişiklikler, değişiklik geçirdiği za-manlar veya geçirdiği
değişiklikler demektir. Kalp zaten değişmek, in-kılâba uğramak demektir. Kalp,
altüst olmak anlamına gelmektedir. Kalp değişme, değişebilme özelliğine sahiptir.
Allah bizim tevhidle de-ğişikliklerimizi bilmektedir. Zira İslâm, vahiy ve
tevhid insanı değiştirmektedir. Bu kelimeyi manasını anlayarak ve inanarak
söyleyen adam önceki durumundan tamamen farklı bir insan olmuştur. Bu cümleyi
söylemeden önce insan bir kâfirken, necisken, kestiği yenmezken, kendisiyle
nikâh caiz değilken, mescide giremezken, bu kelimeyi söylediği andan itibaren
bu adam temizdir, tahirdir, kestiği yenir, ken-disiyle nikâh caizdir. Bu
kelimeyi söylediği andan itibaren artık o söy-lediği bu kelimeyle hayatını
düzenleyecek ve hayatının sonuna kadar bu ahde vefalı davranacak ve sonunda
yaşadığı hayatın mükafatı ola-rak cennete gidecektir. İşte âyet-i kerîmesinde
Rabbimiz sizin mes-vânızı da bilmektedir buyururken, bu, mü’minlerin
gidecekleri cenneti de bilmektedir anlamına gelmektedir.
20. “İnananlar: “Keşke bir sûre
indirilse de cihada çıksak” derlerdi. Fakat kesin anlamlı bir sûre inip, orada
savaş zikredilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm korkusuyla bayılmış
kimselerin bakışları gibi, ey Muhammed, sana baktıklarını gördün. Onlara
lâyıktır.”
Bu bölümde de Rabbimiz Allah’tan
gelen emirler ve amelî teklifler karşısında gerçekten inanmış mü’minlerle
inanmadıkları halde iman gösterisinde bulunanların mukayesesini yapmaktadır. Allah’a
gerçekten inanmış mü’minler, sürekli kendisine kulluklarıyla şeref duydukları
Rabblerinden teklifler beklerler. Hayatları boyunca Rable-rinin kendilerine
şeref kazandıracak emirlerini ve tekliflerini dört gözle beklerler. Rabblerinden
kendilerine bekledikleri teklifler gecikince de, “acaba biz ona lâyık değil
miyiz? Acaba Rabbimiz tekliflerini neden geciktirdi?” diye hep Rabbleri
karşısında kendilerini, kendi kulluklarını sorgularlar.
Mü’minler hep böyledirler. “Keşke
ibadete dair, îmana ve itaate dair yeni bir şeylerle emr olunsaydık,” derler.
Ama münâfıklar, Allah’a Allah’ın istediği biçimde inanmadıkları halde,
dışarıdan iman iddiasında ve iman gösterisinde bulunanlar ise bunun tamamen zıddına
Rabblerinden kendilerine intikal edecek emir ve tekliflerden korkarlar.
Allah’tan kendilerine, kendi beklentilerine ters düşecek, nefislerine ağır
gelecek mükellefiyetler ihtiva eden bir emir, bir teklif, bir âyet, bir sûre
geldiği zaman da hemen memnuniyetsizliklerini izhar ederler.
Burada
anlayabildiğimiz kadarıyla, “keşke Allah’tan içinde cihaddan söz eden bir âyet
gelseydi,” diyenler gerçek Müslümanlardır. Gerçek Müslümanlar Rabblerinden
böyle cihad konulu nefislere ağır gelecek bir teklif beklerlerken, hem
kendileri Rabblerinin emrine koşarak imanlarını izhâr etmek istiyorlar, hem de
böyle ağır bir mükellefiyet karşısında münâfıkların açığa çıkmasını
istiyorlardı. Mü’min-lerle münâfıkların ayrışmasını istiyorlardı. Saflar
ayrılsın da, kimin ne olduğu ortaya çıksın istiyorlardı.
Bakın diyorlar
ki, “keşke Rabbimizden bir sûre indirilseydi.” Onların bu taleplerine karşılık
Rabbimiz de buyuruyor ki: “Fakat onlara ne zaman ki muhkem bir sûre, açık,
apaçık, içinde Allah’ın kesin ve sağlam hükümlerinin bulunduğu, kimsenin te’vil
edip oraya buraya çekemeyeceği, mükellefiyetinden kurtulamayacağı, hükmü sabit,
yani neshedilmemiş bir sûre indirilip içinde de mükellefiyetlerin en zoru olan
cihaddan söz edince de kalplerinde hastalık bulunanların sana ölümden dolayı
baygınlık gelmiş, ölüm korkusuyla komaya girmiş kimsenin bakışı gibi
baktıklarını görürsün.” Yani böyle gözünü açamayan, ölmek üzere bulunan bir
kimsenin bakışı gibi baygın baygın sana baktıklarını görürsün ey peygamberim.
Önceki
âyetlerde kalbin vahiyle değişmesinden söz edilmişti. İşte burada kalpleri
vahiyle değişmemiş, vahiy kalplerine girmemiş insanların, kalpleri tevhidle, imanla
temizlenmemiş, kalplerinde her türlü pislik bulunan kimselerin sağlam bir
bakışa sahip olmadıkları anlatılıyor. Elbette kalplerine tevhid oturmamış
insanların tüm bakışları bozuk olacaktır. Cihada bakışları da, zekâta bakışları
da, tesettüre bakışları da, namaza bakışları da bozuk olacaktır. Böylelerinin
inandığı Allah, uğrunda ölmeye değmeyen bir Allah’tır. Uğrunda can ve mal fedâ
etmeye değmeyen bir Allah’tır. Böylelerinin Allah için fedâkârlığa, Allah için ölüme
sağlam bir bakış taşıması mümkün değildir. Allah için şehadet gibi çok yüce
değerlerin bunlar için bir anlamı yoktur.
Bunlar
kalplerinde hastalık bulunan kimselerdir. Allah da onların hastalıklarını
artırıvermiştir. Peki acaba kalbin hastalığını nasıl an-layacağız? Kalbi hasta
olmak ne demektir?
Kalbin
hastalığı, kalbin uyum sağlayamamasıdır. Biliyoruz ki kişinin ruh ve
bedenindeki uyumunun adına sıhhat, denge denir. Ruh ve bedendeki uyumsuzluğun
adı da hastalıktır. Ruhtaki dengesizlik bedende görülür. Çünkü ruhun
morardığını kimse görmemiştir. Eğer biz sebepleri ve tezahürleriyle bedenin
hastalığını anlayabilirsek, buna kıyasla ruhtaki hastalığı da tanıma imkânımız
olacaktır.
Bedenin hastalığı, bedenin sıhhat ve
selâmetinin aslî fonksiyonunun bozulmasıdır. Hasta olan bir bedende idrak ve
hareket bozulur. Görme ve işitme duyularının bozulması gibi… Yahut da beden
hastalandığı zaman eşyayı tamamen farklı olarak idrak etmeye başlar. Meselâ acıyı
tatlı, tatlıyı acı görmeye başlar ve hazım bozukluğu şeklinde tezahür edebilir.
Meselâ bazı gıdalardan hoşlanmaz hale gelebilir. Beden hastalıklarının tezahürü
böyledir. Kalp hastalıklarının tezahürü de, kişide bakış bozukluğu, irade
bozukluğu, algı bozukluğu şeklinde kendini gösterir. Kalbinde hastalık bulunan
kişi haktan değil de bâtıldan hoşlanmaya başlar, sudan değil içkiden, nikâhtan
değil zinadan, tesettürden değil çıplaklıktan, temizden değil pislikten hoşlanmaya
başlar.
Peki acaba
kalp hastalıklarının tedavisi nedir? Rabbimiz kalp hastalıklarının iki tür
tedavi usulünü göstermiştir. Bunlardan birincisi Ra’d sûresindeki şu âyet-i kerîmedir:
“Dikkat
edin kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur, doyuma ulaşır, sükûnete
erer.”
(Ra’d: 28)
Âyet-i kerîmede anlatılan zikir Kur’an’dır.
Yani kalpler ancak Kur’an’la mutmain olur. Ancak Kur’an’la itminan bulur, ancak
onunla yatışır ve sükûnete kavuşur. Çünkü kalp Allah’ın âyetlerini duydukça,
tanıdıkça şüphe ve tereddütlerden kurtulup, doyuma ve itminana ulaşacaktır.
“Müminler
ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Karşılarında
Allah’ın âyetleri okunduğu zaman da imanlarını artırır ve yalnız Rabblerine
tevekkül ederler.”
(Enfâl: 2)
Demek ki
Allah’ın âyetleri okundukça, âyetlerle karşı karşıya geldikçe mü’minlerin
kalpleri coşar, taşar, sanki kabına sığmaz hale gelir. İşte bu mü’minin
kalbidir.
Bu iki âyetin bize anlattığına
göre kalplerin itminana kavuşmasının, doyuma ulaşmasının birinci yolu,
elimizdeki şu Kur’an âyetleridir. Bu âyetlerle kalbimizdeki şüpheler dağılacak
ve tam bir itminan, tam bir doyum hasıl olacak.
Kalbin sükûnete ve doyuma
ulaşmasının ikinci yolu da: Bakara sûresinin 260. âyetinin anlattığına göre
meşhûd âyetlerdir. Rabbi-mizin bu kâinatta serpiştirdiği gözsel âyetlerdir. Hani
İbrahim (a.s): “Ya Rabbi, ölüleri ölümünden sonra nasıl dirilttiğini görmek
istiyorum!” demişti de:
(Bakara 260)
İşte
kalplerin itminana kavuşmasının ikinci yolu da yeryüzündeki Allah’ın görülen,
müşahede edilen âyetlerini bizzat görmektir. Allah’ın bu iki âyetiyle meşgul
olan kalpte onun hastalığına sebep olan tüm bilgisizlikler, tüm şüphe ve tereddütler
gidecek, yerine kesin bilgi ve îman gelecektir.
Maraz
aslında bir şeyin aslîyetini, aslî fonksiyonunu bozan il-lettir. Aslında fıtrat-ı
aslîyesi gereği her kalp sıhhatlidir. Ama bunlar kalplerinin kendisiyle itminan
bulacağı, yatışacağı kalbin gıdası olan Kur’an’la ilgi kurmadıklarından, ya da
kalbi sükûnete ulaştıracak bilgiden mahrum olduklarından kalpleri hep şüphe
içindedir.
Âyet-i
kerîmedeki maraz kelimesi pek
çok müfessirce bilgisizlik yani şüphe ve tereddüt olarak anlaşılmıştır.
Biliyoruz ki bir şey hakkında şüphe, o konuda bilgi eksikliğinden kaynaklanır.
O konudaki şüphe ve tereddütler kalbi istilâ eder ve o konuda tam bilgi gelinceye
kadar bu durum kalbe elem verir. O konuda tam bilgi gelince kalpteki tüm şüphe
bulutları dağılıverir. Onun içindir ki
Allah’ın Resûlü:
“Bilmediklerinden
sorsalardı ya! Zira cahilliğin şi-fası sormaktır.”
buyurur.
Kalbin sahibi ve doktoru olan Allah yukarıdaki âyetlerde onun doyuma ve
sükûnete kavuşmasının iki yolundan bahsetmişti. Bunlardan birisinin metlûv
âyetler dediğimiz şu Kur’an âyetleri, ikincisinin de meşhûd âyetler dediğimiz
kâinâtta serpiştirilmiş görsel âyetler olduğunu haber vermişti. Münâfıklar bu
âyetlere yönelmediklerinden, tedaviden yana olmadıklarından, reçeteyle
ilgilenmediklerinden dolayı kalpleri hastadır. Kalbin gıdasını almadıklarından
dolayı kalpleri hastadır.
“Onlara lâyıktır, gerektir onlar için,”
diyor Rabbimiz âyetin sonunda. Peki ne lâyıktır onlara? Ne gerektir onlara?
Bunu iki türlü anlamaya çalışıyoruz:
a. Az evvel
korkularından baygın baygın baktıkları, tiksinip nefret ettikleri ölüm lâyıktır
onlara. Geberesiceler, onlara yaşamaktan çok gebermek yakışır. Yahut da mânâ, bundan
sonraki âyette anlatılacak itaat, Allah’ın emirlerine, tekliflerine teslimiyet
ve doğru söz yaraşırdı demektir.
21. “Oysa onlara itaat etmek ve uygun
olanı söylemek yaraşırdı, iş ciddileşince Allah’a verdikleri anda doğruluk
gösterselerdi, onların iyiliğine olurdu.”
İtaat ve doğru söz. İşte mü’mini
kâfirden, mü’mini münâfıktan ayıran en belirgin özellik... Mü’min “semi’na ve
eta’na” der; kâfir ve münâfık ise “semi’na ve asayna” der. Mü’min, “duyduk emrini
ya Rab-bi! Tamam ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! İnandım ya Rabbi! Baş üs-tüne ya
Rabbi! Hemen gereğini yerine getiriyorum ya Rabbi!” diyerek Allah’tan kendisine
intikal eden her bir emir karşısında hemen teslimiyet göstererek uygulamaya
koyar, hemen secdeyi gerçekleştirirken, kâfir ve münâfık ise isyan içinde olur.
Onlara
itaat ve ma’ruf söz yaraşırdı. Çünkü Allah’tan kendilerine gelen bu tür emirler
karşısında itaat onların kalplerini değiştirecekti. İtaat edecekler ve de ma’ruf
söz söyleyecekler. Şeriata uygun söz söyleyecekler, irfana, mârifete uygun söz
söyleyeceklerdir. Bu da elbette vahyi bilmekle, Kur’an ve sünnet bilgisine
sahip olmakla elde edilecektir. Çünkü kişiyi mârifete, irfana ulaştıracak tek
kaynak vahiydir. Vahiy bilgisine sahip olan kişi mârifet ehlidir. Eğer itaat, irfan
ehli olmak istiyorsak, eğer kalplerimizin değişmesini, Allah’ın istediği gibi
bir tavır sergilemesini istiyorsak, o zaman mutlaka vahye teslim olmak ve
vahiyle hareket etmek, stratejimizi vahiyle belirlemek zorundayız.
“Sonra iş
ciddileşince, iş kesinleşince keşke Allah’a karşı sadık olsalardı, onlar için
elbette daha hayırlı olurdu.” Allah’a sadık olmak, Allah’a karşı verilen söze
sadık olmak demektir. Sıdk, sadâkat, tasdik, iddianın ispatı demektir. İmanın
eylemi demektir. Onlar Allah’a karşı verdikleri sözlerini ispat etselerdi, bu
iddialarını söz planında bırakmayarak eyleme dönüştürselerdi, gerçekten onlar için
daha hayırlı olurdu.
22. “Geri dönerseniz yeryüzünde
bozgunculuk yapmanız ve akrabalık bağlarını kesmeniz beklenmez mi sizden?”
Sizler
tevellâ eder etmez yeryüzünde bozgunculuk ve rahîm bağlarının koparılmasından
başka bir şey gerçekleşmeyecektir. Sizler tevellâ eder etmez yeryüzünde bozgunculuktan,
ifsattan ve akrabalık bağlarını koparmaktan başka bir şey olmayacak.
Vellâ,
tevellâ kelimesinin iki anlamı vardır:
1. Senin,
sizin yanınızdan ayrılınca, o atmosferi terk edip de kendi dünyasına dönünce
demektir. Ya da İslâm’dan, kulluktan, vahiyden sırt dönüp, vahye, Allah’ın
hayat programına arkasını dönüp kendi bildiğince bir hayat yaşamaya yönelince
demektir. Kitap ve Sünneti terk edip, kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir
hayat ya-şamaya yönelince.
2. Bir iş
başına geçince, velî olunca, birilerinin velâyetini üzerine alıp idareci olunca
demektir. Müslümanların velâyetlerini alıp iktidarı ele geçirince demektir.
Aslında kâfirlerin Müslümanlar üzerinde velâyet hakları yoktur. Kâfirlerin
Müslümanlar üzerine velî olup, vali olup onlara danışmadan onlar adına karar
verme makamına getirilme hakları yoktur. Kâfirlerin böyle makamlara
getirilmeleri yasaktır. Ama tatlı dilleriyle Müslümanları kandırıp bir
fırsatını, bir yolunu bulup da Müslümanlar üzerine velî oldukları zaman, bu tür
insanların yapacakları işler şunlardır: Yeryüzünde fesat çıkarmak, yeryüzünün
dengesini bozmak, Allah’ın yeryüzünde koyduğu düzeni bozmak ve rahîm karabetini
koparmak için sa’y etmek. Bakara’da ifade edildiği şekliyle de ekinleri,
ürünleri ve nesilleri yok etmek, telef etmek, bozmak için sa’y etmek ve
koşturmak.
İki manayı
birlikte söylersek Rabbimiz buyurur ki: “Yani sizler ey Allah’ın emirlerine
karşı yılgınlık gösterenler! Beklentilerine uygun düşmeyen tekliflerle karşı
karşıya geldikleri zaman ölüler gibi yerlere serilenler! Bir yandan ağızlarıyla
iman iddiasında bulundukları halde inandıkları Allah hatırına mal ve can
fedâsından çekinenler! İnandıkları Allah adına ölümü göze alamayanlar! Eğer
şimdi sizler Kur’an’dan, vahiyden, Allah’tan, Allah’a kulluktan, Allah’ın âyetlerinden
yüz çevirir, kendi bildiğinize gider, keyfinize göre, kendi hevâ ve
heveslerinize gö-re bir hayat yaşamaya kalkışırsanız, bu hâlinizle de iş başına
gelir, toplumun yönetimini elinize alırsanız, toplumda hâkimiyetinizi gerçekleştirirseniz,
sizin yeryüzünde yapacağınız şey şu iki şeydir:
Birincisi ifsat etmek. İfsat,
küfrü yaymak, küfrü ve şirki hakim kılmak demektir. Allah’ın yeryüzünde koyduğu
düzeni değiştirip, ilga edip onun yerine başkalarının düzenlerini ikame etmek
demektir. İkincisi de yeryüzünde rahmete dayalı tüm ilişkileri, tüm merhamet
iliş-kilerini, tüm rahmet ilişkilerini koparmaktır.
Vahiyden,
gerçek düzenden, düzen sahibinin yasalarından ha-bersiz birilerinin topluma
hakim olması, o toplumu fesada verecek ve insanlar arasında Cenâb-ı Hakk’ın rahmet
ve merhamet esaslarına dayalı tüm insanlar arası ilişkileri paramparça
edecektir.
Acaba şu
anda bizler vahye göre mi yaşıyoruz? Yoksa vahiyden, Kitap ve sünnetten tevellâ
etmiş, Kitap ve sünnetten yüz çevirerek
kendi bildiğimiz gibi keyfimize göre bir hayat mı yaşıyoruz? Eğer gerçekten şu
anda bizler vahye tâbi olmuş, Kitap ve sünnet rehberliğinde bir hayat yaşadığımızı
iddia ediyorsak, o zaman şu bizim toplumdaki, şu yeryüzündeki ayyuka çıkmış
fesadın varlığını ve rahmete dayalı tüm ilişkilerin bozukluğunu neyle izah
edeceğiz? Ülkemiz, şehrimiz, köyümüz, mahallemiz, yeryüzü bozulmuş, emanet ve
güven duyguları ortadan kalkmış, kimse kimseye güvenemiyor, rahmete da-yalı tüm
ilişkiler kalkmış, Müslüman Müslümanı aldatıyor, kardeş kardeşi ezmeye çalışıyor.
Rahîmler parça parça olmuş, insanlar rahîm karabetini unutmuş, öz kardeşini
bile yemeye çalışıyor. Anne rahîmleri sebebiyle ortaya çıkması gereken rahmete dayalı tüm bağlar, tüm akrabalık
bağları ve tüm ilişkiler parça parça olmuş. Rahmet ilişkileri bitmiş. Kimse
kimsenin umurunda bile değil. Akrabaların cehenneme gidişine, onlara Allah
âyetlerini ulaştırma derdini taşıyan yok, onlara cennet kapılarını açma derdi
yok. Birbirlerini kurtarma derdi kalmamış ve herkes akrabalarını tâğutlara terk
etmiş... Herkes kendi hevâsını yaşıyor, kendi hevâsıyla hareket ediyor.
23. “İşte, Allah’ın lânetlediği, sağır
kıldığı ve gözlerini kör ettiği bunlardır.”
İşte böyle vahye sırt çevirmiş,
Allah’tan ve Allah’ın hayat programından habersizce kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde
bir hayat yaşayanlar, Allah’ın kendilerini lânetlediği, rahmetinden kovduğu, ku-laklarını
sağır, gözlerini de kör kıldığı insanlardır. Allah onları kör ve sağır
kılmıştır; artık görmüyorlar, göremiyorlar, işitmiyorlar, duyamı-yorlar.
Âyetleriyle ilgilenmedikleri, kitabıyla ilgi kurmadıkları, vahiyden kaçtıkları
veya duydukları, anladıkları halde Allah âyetlerini yaşamaya yanaşmadıkları,
hayatlarını onlarla düzenlemedikleri, kalplerindeki pislikleri Allah âyetleriyle
temizlemeden yana olmadıkları için, Allah da onların kullanmadıkları kalplerini
mühürleyivermiş, kulaklarını duy-maz, gözlerini de görmez hale getirivermiştir.
Vahiyle değişmeyen, vahiyle kendisini değiştirmeden yana olmayan insanların
âkıbeti işte budur.
24. “Bunlar Kur’an’ı düşünmezler mi?
Yoksa kalpleri kilitli midir?”
Bunlar Allah’ın kitabını hiç
düşünmezler mi? Kur’an’ı hiç düşünmeyecekler mi? Allah’ın kitabı üzerinde hiç
kafa yormayacaklar mı? Kitapla hiç ilgilenmeyecekler mi? Kitabı izlemeden yana
olmayacaklar mı? Allah bu kitabında ne anlatıyor? Nasıl bir hayat programı
istiyor? Bakara sûresi bizi nereye götürmek istiyor? Âl-i İmrân sûresi bize ne
anlatıyor? Rabbimizin kitabında anlattığı bütün bu konular doğru mu, yanlış mı
bunu anlayabilmek, müspet ya da menfî bir kanaate varabilmek için, kabul, ya da
ret bir tavır sergileyebilmek için merak edip de bir kerecik Allah’ın kitabına
yönelmeyecekler mi? Allah’ın kitabını izlemeye yanaşmayacaklar mı? Kitabın peşine
takılma-yacaklar mı?
Tedebbür
düşünmek, akıl yormak, hem de arkasına düşmek anlamına gelmektedir. Yani onlar,
hep anlamadan okumadan yana mı olacaklar? Ya da onlar o kitabı önlerine alıp
kitabın arkasına düşerek bir hayat yaşamaya yanaşmayacaklar mı? Tüm
hayatlarında kitabı rehber edinmeyecekler mi? Kitaba tutunup onun gösterdiğine
gitmeye razı olmayacaklar mı?
Gözümüzle, gönlümüzle,
kulağımızla, aklımızla, fikrimizle, düşüncemizle Rabbimizin kitabını önümüzde
kabul edip onun arkasına düşüp onun gösterdiği bir hayatı yaşamak zorundayız.
Gözümüzü, kulağımızı, aklımızı, fikrimizi, gecemizi, gündüzümüzü ona adayacak,
ona tâbi kılacak, onunla görecek, onunla duyacak, onunla düşünecek ve onunla yürüyeceğiz.
Tıpkı yol bilmeyen birinin, yol bileni önünde bilip ona tâbi olduğu gibi. Tüm
hayatımızda, tüm davranışlarımızda, tüm amellerimizde, tüm konuşmalarımızda,
tüm bakışlarımızda ve düşünüşlerimizde onu mihmandar kabul edecek, istinatgâh
bileceğiz. Her şeyimizde hareket noktamız kitap olacak.
Bu adamlar
niye Kur’an’a tâbi olup onu anlamaya ve hayatlarını onunla düzenlemeye
yanaşmıyorlar? Yoksa bu adamların kalpleri üzerinde onu anlamalarına engel
kilitleri mi var? Onların kalpleri üzerinde kilitleri mi var, ifadesinden
anlıyoruz ki, kalplerin bizzat kendi kendilerini kilitleme özelliği vardır. Yani
kalbin sahibi, kalbine bizzat kendi kilidini kendisi vuruyor. Kalbini Allah’ın
âyetlerine açan ve kapatan, bizzat o kalbin sahibi olan insandır.
Acaba bizim
kalplerimiz Allah’ın kitabına karşı açık mıdır, yoksa kapalı mıdır? Sürekli
Allah’ın âyetlerini okuyup öğrenmeye, sürekli Allah’ın âyetleriyle düşünüp
tefekkür ve tedebbür etmeye kalplerimiz açık mı? Kalplerimiz her an Allah’ın
âyetlerinin girmesine müsait mi? Âyetler elbette kendiliğinden durup dururken
girmez. Öyleyse sizler, bizler Allah’ın âyetleriyle ilgilenebiliyor muyuz? Allah’ın
kitabıyla sürekli bir diyaloga girip onlar üzerinde düşünebiliyor muyuz? Günlük
hayatımızın ne kadarını kitabı anlamaya ve düşünmeye ayırıyoruz? Allah’ın
âyetlerini okuyup öğrenmeye, onlar üzerinde derin derin düşünüp onlarla yol
bulmaya bir sa’yiniz, bir çabanız var mı?
Eğer bütün bu sorulara cevabınız
müspet değilse, o zaman Allah korusun, kendi kalplerinize, kendi kilitlerinizi
kendiniz vuruyorsunuz demektir. Allah’ın âyetlerini kapattığınız, Allah’ın
kitabının defterini dürdüğünüz için kendi kendinizi kör, sağır ve duygusuz hale
getiriyorsunuz demektir. Kendi kendinizi rahmetten uzaklaştırıyor ve cehenneme
sürüklüyorsunuz demektir.
Bu ve
benzeri Kur’an’ın diğer âyetlerinden ve hadislerden anladığımıza göre, Allah
herkese bir kalp vermiş ve bir de her insan kal-bi için bir kilit yaratmış, bir
kilit vermiştir. Bu kalbin kilitleyici, mühürleyici veya açıcı anahtarı
Allah’tandır. Ama bu kilidin, bu mühürün Al-lah’tan oluşu, bir cebir anlamına
gelmemektedir. İnsanlar kendi öz, hür iradeleriyle bu kilidin kapatılmasını
Allah’a arz ederler, Allah da onu kapatır. Ya da açılmasını isterler Allah’tan,
Allah da açıverir onu. O halde isteyen
kuldur, ama açan ve kapatan da her zaman din sahibi olan Allah’tır. Demek ki bu
açma ve kapatma işinde Allah yine de insana irade vermiştir. Yani tekrar müracaat
hakkınız vardır. İnsan kâfirken, kalbi mühürlüyken, kapalıyken Allah’a tekrar
müracaat edip açtırabilir kalbini ve Müslüman olabilir. Müslümanken de müracaat
edip kapattırabilir, mürtet olabilir.
25. “Kendileri için doğru yol belli
olduktan sonra artlarına dönenleri, bu işi yapmaya şeytan sürüklemiş, onlara
ümit vermiştir.”
İşte böyle kendileri için yol
belli olduktan sonra, kendilerine hidâyeti gösteren Allah’ın âyetleri geldiği
halde, bu âyetlerle ilgilenmeyerek, yollarındaki işaret levhâlârını örterek,
yollarını kaybederek mürtet olanlar, gerisin geriye arkalarına dönenler, eski
cahilî hayatlarına dönenleri şeytan aldatmıştır.
Allah’ın
kitabı, Allah’ın âyetleri, Allah’ın hidâyeti, Allah’ın insanlara gösterdiği
yolu, cennet ve cehennem yolları apaçık belli olduktan sonra buna arkalarını
dönerek, bununla ilgilenmeyerek kendi bildikleri bir hayatı yaşamaya
çalışanlar, keyifleri istikâmetinde gidenler var ya, işte onlara bunu şeytan
sağlamaktadır. Şeytan onlara bunu güzel göstermektedir. Şeytan onlara Allah
yoluna girmelerini, Allah yasalarıyla hareket etmelerini çirkin göstererek, günâhları,
isyanları onlara güzel göstererek onları sonu gelmez arzu ve uzun emellerin
peşine düşürmüştür.
Allah diyor
ki:
Şeytan
onları fitledi, onlara vesvese verdi. Allah’ın kitabını, Al-lah’ın yolunu kötü
gösterip onlara çeşitli sistemler, çeşitli nazariyeler, çeşitli görüşler,
çeşitli ideolojiler dikte ettirdi. Emlâ kelimesinin böyle bir anlamı vardır. Onlara
çeşitli yasalar, çeşitli nazariyeler imla ettirdi. Allah’ın kitabı dururken
kendi hevâlarından çeşitli kanunlar imla ve dikte ettirdi onlara. İşte adamlar
şeytan vahiylerini söylüyorlar, şeytan vahiylerini yazıyorlar.
Bu emlâ
kelimesi bir de şeytan onlara mühlet verdi, onları gev-şetti anlamına
gelmektedir. “Henüz gençsiniz, önünüzde upuzun bir hayat var, gençliğiniz var;
gençliğinizden dinçliğinizden yararlanın. Şimdilik Allah yoluna girmeseniz de
olur. Bu durumda fırsatları değerlendirin sonra iman edersiniz, sonra Allah
yoluna girersiniz,” diyerek onlara mühlet tanıdı ve onları gevşetiverdi.
26. “Bu, Allah’ın indirdiğini
beğenmeyen kimselerin: “Biz bazı işlerde size itaat edeceğiz” demelerindendir.
Allah onların gizlediklerini bilir.”
İşte
bu adamlar mürtet oldukları için bu sözü söylediler, ya da bu sözü söylemeleri
onların mürtet olmalarını gerçekleştirdi. Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmayan
bu tür kimseler müşriklere veya yahu-dilere diyorlar ki, “bizler bazı konularda
size itaat edeceğiz.” Ya da bu adamlar Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmayan
kimselere diyorlar ki, “biz bazı konularda sizinle birlikte hareket edecek,
bazı konularda sizi dinleyeceğiz. Âyet-i kerîmedeki, “Allah’ın indirdiklerinden
hoşlanmayanlar” ifadesi ya bu sözü söyleyenlerin sıfatıdır, ya da bazı
konularda kendileri dinlenilecek kimselerin sıfatıdır. Öyle olsa da, böyle olsa
da fazla bir şey değişmeyecek.
Anlaşılan o
ki, Medine’de gerçekten Allah’a, Allah’ın istediği bi-çimde inanmadıkları halde,
çevreleri müslümanlar tarafından sarıldığı, tüm akrabaları iman ettiği için
kendileri de inanmış görünmek zorunda kalan ve Rabbimizin anlattığı cihad emri
gelince baygın baygın peygambere bakıp bundan hoşlanmayan, Allah yolunda mal ve
can fedâsına yanaşmayan, vahiyden uzaklaştıkları için yeryüzünü fesada veren,
rahmete dayalı tüm insanî ilişkileri koparmaya çalışan, bu yüzden de Allah’ın
kendilerini lânetleyip gözlerini ve kulaklarını iptal ettiği, bunun sonucu olarak
da kendi kendilerinin kalplerini Allah’ın âyetlerine karşı kapatan ve irtidat
eden münâfıklardır bunlar. İnanmadıkları halde iman gösterisinde bulunan
insanlar ya da dilleriyle inandıklarını söyledikleri halde hayatlarıyla bu imanlarını
yalanlayan insanlardır.
Medine’de
Rasulullah’ın arkasında namaz kılan, oruç tutan ve herkesin kendilerini
Müslüman bildiği bu insanlar, Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmayan, Allah’ın
yasalarından tiksinen, Allah’ın şeriatından haz etmeyen kâfirlerle, müşriklerle
ve de Medine’deki İslâm düş-manı Yahudilerle görüşüp bazı konularda onlarla
birlikte hareket edeceklerine, bazı konularda onları dinleyeceklerine, onlara
uyacaklarına dair söz veriyorlar. Bazı konularda sizin dediklerinize itaat edeceğiz
diyorlar. Yâni Allah’ın hakkını Allah’a vereceğiz, sizin hakkınızı da si-ze
vereceğiz. “Bazı konularda Allah’ı dinleyeceğiz, bazı konularda Al-lah’a itaat
edeceğiz ve böylece Allah’ın hakkını Allah’a vereceğiz, a-ma bazı hususlarda da
sizi dinleyerek, size itaat ederek sizin haklarınızı da size vereceğiz.
Allah’ın hakkını Allah’a, Sezar’ın hakkını da Sezar’a vereceğiz,” diyerek
hayatı parçalamayı, kulluğu parçalamayı ve böylece şirki açığa çıkarmayı
istiyorlardı.
İşte şirk
budur. Hayatı parçalayıp bazı birimlerinde Allah’ı, bazı birimlerinde de
Allah’tan başkalarını dinlemek şirktir. Hayatın bazı bö-lümlerine Allah’ı
karıştırıp öteki bölümlerine Allah’ı karıştırmamak şirktir. Hayatın bazı bölümlerinde
söz sahibi olarak Allah’ı, öteki bölümlerinde de Allah’tan başka Rabbleri
dinlemek, onların emir ve yasalarını uygulamak şirktir. Namaz, abdest, oruç,
zekât gibi konularda Allah’ı dinleyip, o konularda Allah’ı söz sahibi kabul
edip, kılık-kıyafet, hukuk, eğitim, beşerî ilişkiler konusunda Allah’tan
başkalarının yasalarını söz sahibi kabul etmek şirktir.
Medineli
münâfıklar, tıpkı şu anda bizlerin tâğutlara dediğimiz gibi, “bizler bazı
konularda sizleri dinleyeceğiz,” diyorlardı. “Bazı konularda Allah’ı
dinleyeceğiz ama bazı konularda da size uyacağız size itaat edeceğiz.” Küfre prim
veriyorlar, şirke hak veriyorlar, küfre ve şirke meşruiyet kazandırıyorlar. Hem
Allah’ı, hem de başkalarını razı etmeye çalışıyorlar. Hem Allah’a, hem de
Allah’tan başkalarına kulluk yapmaya çalışıyorlar. Tıpkı şu anda Müslüman olduklarını
söyledikleri, namaz kıldıkları, oruç da tuttukları halde hem Allah’ı hem modayı,
hem Allah’ı hem âdetleri, hem Allah’ı hem de çevrelerini, hem Allah’ı hem âmirlerini,
reislerini, tâğutlarını razı etmeye çalışanlar gibi…
“Biz bazı konularda sizi dinleyecek, size
itaat edeceğiz, sizin yasalarınızı uygulayacağız ama öteki konularda da bizler
Allah’ı dinleyeceğiz, o konularda siz de bize karışmamalısınız,” diyorlar. “O konularda
siz de bize zorluk çıkarmamalısınız.” Tam bir laiklik anlaşması. Namaz, oruç,
hac, zekât gibi konularda Allah’ı dinleyip, hayatın öteki konularında
başkalarını dinlemek şirktir, irtidattır. Din, hidâyet geldikten, yol belli
olduktan sonra bu yolu terk ederek irtidata düşmek ve gerisin geriye arkaya dönmektir
bu.
İşte
bundan, bu tavırlarından dolayı onlar mürtet olmuşlardır ve Allah:
“Onların
sinelerinde gizlediklerini de bilmektedir.” Allah düşmanlarıyla giriştikleri bu
gizli gizli konuşmalarını, anlaşmalarını Allah bilmektedir. Onları bu tür
yamukluklara iten içlerindeki niyetlerini Allah bilmektedir. Ne niyetleri vardı
bunların? Menfaat, çıkar, makam-mev-ki, bakanlık, dekanlık, para, pul hesapları
vardı. Zâhirde sergiledikleri Müslümanlık iddialarının yanında, içlerinde
besledikleri bir kısım beklentileri vardı. Onun içindir ki, bu beklentilerine
ulaşabilmek için her konuda sadece Allah’ı dinlemesi gereken, sadece Allah’ın
kulu olması gereken bu insanlar, onlara da sadâkat yeminlerinde bulunuyorlar,
onlara da kulluk yapmaya söz veriyorlardı.
Dikkat
ederseniz, Rabbimiz, “bunların gönüllerinde gizlediklerini ben biliyorum,”
buyurmaktadır. İfadenin bu tarzından anlıyoruz ki, kalben Allah’tan başkalarını
razı etmeye çalışan, kalben buna razı ol-muş herkes müşriktir. Arzuları Allah
arzularıyla çatışan, arzularını Al-lah’a rağmen yerine getirirken kalben bu işten
razı olan bir kimse müşriktir. Kalben Allah’tan başkalarını dinlemeye razı
olmayan, içi bu işe razı olmadığı halde, kalben tiksindiği halde köleliği
sebebiyle ya da zorla, zorbayla yaptırılan eylemlerinden ötürü Rabbimizin affı
umulur. Zaten bunun adına da şirk değil, günâh denir.
27. “Melekler, onların yüzlerine ve
sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nice olur?”
Bu adamlar tüm bu yamuklukları
niye yapıyorlardı? Savaştan kaçmak, savaşın sorumluluğundan kurtulmak, ölümden,
yaralanmadan kurtulmak veya kalplerinde planladıkları bir kısım menfaatlere
ulaşmak için, pulla, makamla, diplomayla, doktorayla, koltukla, iktidarla izzet
bulmak için yapıyorlardı değil mi? Allah diyor ki: “Melekler onların yüzlerine
ve sırtlarına vurarak canlarını alırken ne yapacak onlar?” İfadeye dikkat
ediyor musunuz? Yüzlerine ve sırtlarına vurarak… Yüz, kişinin kendi şerefini,
sırt da kişinin dayandığı, yaslandığı, kendisinden, kendilerinden güç ve kuvvet
umduğu destekçilerdir, yardımcılardır. Allah’ın melekleri hem onların kendi
şeref mahalleri olan yüzlerine vuracak, hem de onların tüm desteklerine, tüm
yardım umduklarına, kendisiyle izzet ve şeref umdukları, makamlarına, koltuklarına
da vuracak.
O zaman bu
adamlar ne yapacaklar? Allah’ın azabından kendilerini kim kurtaracak? O zaman
adına saptıkları menfaatleri, Allah’ı küstürme pahasına Allah’tan başkalarına
kalplerinde besledikleri sevgileri, itaatleri, korkuları, Allah yasalarına
tercih ettikleri arzuları, hevesleri, Allah kitabına tercih ettikleri
tâğutlarının yasaları onları kurtarabilecek mi? Acaba Allah gibi sevdikleri,
saydıkları, sıkıldıkları zaman kendilerine dua ettikleri, daraldıkları zaman
kendilerinden yardım bekledikleri, Allah kitabını ikinci plana attıracak
biçimde kitaplarını el-lerinden düşürmedikleri, Allah zikrinden iraz ettirecek
biçimde isimlerini dillerine doladıkları, peygamberleri unutturacak biçimde
anma tö-renleri düzenledikleri büyükleri onları kurtarabilecekler mi?
İşte kendileri sebebiyle
saptığımız, sapıttığımız mallarımız, mülklerimiz, mevkilerimiz, statülerimiz
acaba bizi kurtarabilecekler mi? Allah berisinde insanların kendilerine itaat
ettiği güçler, otoriteler onlara arka çıkabilecekler mi? Acaba tüm bunlar o
zaman bir işe yarayacak mı? Acaba hesabımızı melekler mi görecek, yoksa Allah
mı görecek? Yani bizler yaşadığımız hayatın hesabını Allah’a mı, yoksa onlara
mı ödeyeceğiz? Bunu çok iyi düşünmek ve ona göre karar ver-mek zorundayız. Kime
kulluk ettiğimizi ve kulluk ettiğimiz varlıktan mükafat ve ceza olarak neler
beklediğimizi çok iyi hesap etmek zorundayız.
28. “Bu, Allah’ı gazaplandıran şeye
uymaları ve O’-nun rızasından hoşnut olmamalarından ötürüdür. Allah da onların
işlerini boşa çıkarmıştır.”
Çünkü onlar Allah’ı kızdıracak,
Allah’ı gazaba getirecek şeylerin peşine düştüler. Allah’ın gazabını celbedecek
şeylere tâbi oldular. Allah’ı kızdıracak şeyleri izlemeye kalkıştılar. Allah’ın
yaratıklarını putlaştırıp, onları Allah yerine koyup onların yasalarının peşine
takıldılar. Allah’ın rızasından, Allah’ın kitabından, Allah’ın hayat programından,
Allah’ın sisteminden hoşlanmadılar da Allah’tan başkalarının sisteminden
hoşlandılar ve böylece Allah’ı kızdıracak yollara girdiler. Allah’ın razı
olacağı şeylerin peşinde, peygamberlerin peşinde olmadılar da Allah’ı kızdıracak
şeytanların, tâğutların peşine takıldılar. Allah da onların tüm amellerini, tüm
işlerini boşa çıkarıverdi.
Peki biz
nelerin peşindeyiz? Gerçekten şu anda bizler Allah’ı hoşnut edecek şeylerin mi
peşindeyiz yoksa Allah’ın gazabını celbe-decek şeylere mi tâbi oluyoruz? İttibâ
gözle, kulakla, kalple ve düşünceyle izlemek, takip etmek demektir. Peki acaba
şu anda bizler gözlerimizle neleri izliyoruz? Allah’ın razı olacağı şeyleri mi
yoksa Allah’ın gazap edeceği şeyleri mi izliyoruz? Gözlerimizle Kitap ve sünneti
mi yoksa haramları mı izliyoruz? Kulaklarımız en çok hangi sözleri din-liyor?
Kulaklarımızda en çok kimin sözleri dolu? En çok kimin mesajlarıyla meşgul
kulaklarımız? Kalplerimiz neyle meşgul? Neyle dolu? Ellerimiz en çok neye uzanıyor?
Ayaklarımız nereye doğru gidiyor? Meyillerimiz, arzularımız ne tarafa doğru?
Varlığımız, vücudumuz, ge-cemiz, gündüzümüz ne tarafa meyilli? Kendimize dert
edindiğimiz şeyler Allah’ın razı olacağı şeyler mi, Kitap ve Sünnet mi? Bunların
tarafımızdan anlaşılıp hem kendimizi diriltmek hem de etrafımızı diriltmek
derdi mi? Yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirme der-di mi? Yoksa Allah’ın
gazabını celbedecek ve Allah katında sineğin kanadı kadar bir değer ifade etmeyen
dünyalıklar peşinde miyiz? Kendimizi, hayatımızı, varlığımızı, gözümüzü,
kulağımızı, kalbimizi, gecemizi, gündüzümüzü kime ve neye satıyoruz? Hayatımız,
varlığımız kime doğru akıyor? Bunun hesabını çok iyi yapmalıyız. Allah, “on-ların
amellerinin tümünü boşa çıkaracağım,” buyuruyor
Allah, “hayatını
Allah için ve Allah adına yaşamayan, Allah’ı ra-zı edecek şeylerin peşinde
değil de sürekli Allah’ı kızdıracak şeylerin peşinde bir ömür tüketen
insanların tüm işlerini boşa çıkardım,” diyor.
“İhbad”,
istiğfar ya da “gufranın” zıddıdır. Güzel ameller, salih ameller, günâhlara kefaret
olup onları örttüğü gibi, kötü ameller de iyi amelleri boşa çıkarmaktadır. Böyle
yapan, böyle yaşayan insanların iyi amelleri varsa, onların tümünü boşa
çıkardık, diyor Rabbimiz.
29. “Yoksa, kalplerinde hastalık
olanlar, Allah’ın onların kinlerini dışarı vurmayacağını mı sandılar?”
Kalplerinde hastalık bulunan bu
insanlar Allah’ın kalplerinde gizledikleri, gizli gizli Allah âyetlerine karşı,
Allah sistemine karşı içlerinde taşıdıkları bu nefretlerini ve Allah
düşmanlarına karşı kalplerinde taşıdıkları bu itaat duygularını, bu gizli gizli
onlarla Allah’a ve Müslümanlara karşı anlaşmalarını Allah’ın açığa
çıkarmayacağını mı zannediyorlar? Allah’a, Allah âyetlerine, Allah yasalarına
karşı kinlerini, nefretlerini, Allah düşmanlarına karşı sevgilerini ve
bağlılıklarını Allah’ın açığa çıkarmayacağını mı umuyorlar?
Allah bu
tür insanların kalplerinde taşıdıklarını açığa çıkarmaktadır. Peki nasıl
çıkarıyor Allah? İnsanları çeşitli imtihanlardan geçirerek çıkarıyor. Onlara,
onların sevmediği, beğenmediği bir takım sorular göndererek açığa çıkarır.
Allah’tan gelen bu belâlar, bu sorular karşısında her şeye rağmen Allah’a
inanan, Allah’ı seven, O’nun emirlerine gönülden bağlı olan insanlar Allah’ın
razı olduklarından vazgeçmezler. Meselâ Rabblerinden gelen bir savaş emri, Rabblerinin
hatırı karşısında her şeylerini ayaklarının altına alır ve Allah’ın arzusunu
başlarına taç yaparlar. Ama bu savaş emri inanmayanların kalplerindekini açığa
çıkarıverir. İnsanların kalplerindekini açığa çıkarmak için Allah bazen böyle
bir savaş yazıverir. Böyle bir emir karşısında kimileri sendelerken,
tökezlerken kimileri de Allah adına canlarını or-taya koymak için can atar, Rabblerinin
emrine koşarlar.
Mü’minler
Rabblerini razı edecek şeylerin peşinde koşarken, kalplerinde hastalık bulunan
münâfıklar da, “bu cihad emri de nereden çıktı şimdi?” diyerek Allah’ın gazap
ettiği bir hayatın adamı olurlar. Allah safında yer alacakları, Müslümanlarla
beraber olacakları yerde küfür safında yer alırlar.
Bazen
kıtlıkla, yoklukla, maldan ve candan eksiltmelerle Allah insanları imtihan eder
ve böylece insanların içindekileri açığa çıkarır. Veya bir hapisle, bir
soruşturmayla, işkenceyle, insanlardan gelebilecek bir zararla kalplerdekini
açığa çıkarıverir. Böyle bir durumda Müslümanlığından bile pişmanlık duyan
insanları görüyoruz. “Keşke Müslüman olmasaydık! Keşke kendimizi tehlikeye atmasaydık!
Keşke Al-lah yolunda dikkat çekmeseydik! Bütün bunlar Müslümanlığımızdan dolayı
başımıza geliyor! Müslüman olduğumuz için eziliyoruz! Müslüman olduğumuz için
ikinci sınıf muamelesi görüyoruz! Müslüman olduğumuz için şunlardan, şunlardan
mahrum oluyoruz! Tüm bu ezikliklerimizin sebebi Müslümanlığımızdır,” diyerek Müslümanlıklarından
şikâyette bulunanların varlığını görüyoruz.
Halbuki böyle bir durumda gerçek
Müslümanların şöyle söylemesi gerekirdi: “Elhamdülillah ki şu anda bizler de peygamberlerin
yolundayız. Allah adına çektiğimiz bu sıkıntılar, katlandığımız bu eziyetler,
döktüğümüz bu kanlar yarın bizi kurtaracaktır.”
Öyleyse bu
münâfıklar nasıl düşünüyorlar? Nasıl hesap ediyor bunlar? Allah onların
içlerinde taşıdıklarını peygamberine ve Müslümanlara bildirmeyecek deşifre
etmeyecek mi zannediyorlar? Halbuki:
30. “Eğer dileseydik, Biz, ey Muhammed,
onları sana gösterirdik; sen de onları yüzlerinden tanırdın. Andol-sun ki sen,
onları konuşmalarından da tanırsın; Allah işlediklerinizi bilir.”
Rabbimiz diyor ki: “Peygamberim,
eğer biz isteseydik o münâfıkları iyice öğrenip bileceğin bir tanıtımla sana
tanıtırdık. Dileseydik onların münâfıklıklarını yüzlerinde bir alâmetle ya da
içlerini dışa yansıtarak veya kalplerini yüzlerine geçirerek onları sana gösterirdik.”
Veya Yâsîn sûresi 67. âyetinde
anlatıldığı gibi, “onların yüzlerinde kendilerini tanıtacak bir işaret, bir
alâmet yaratırdık da sen onları yüzlerinden tanırdın.” “Biz isteseydik onların
yüzlerini değiştirir, farklı bir duruma sokardık da sen onları tanırdın. Şöyle
onların yüzlerine bakar bakmaz onların Allah’a ve Allah’ın dinine karşı
kinlerini, küfre, kâfirlere ve müşriklere karşı meyillerini hemen görüverirdin.
Yani içlerinde olanları yüzlerine vuruverirdik de sen bakınca onların
kalplerini yüzlerinden okuyuverirdin. Ama sen zaten onların nifaklarını, münâfıklıklarını
sözlerinin üslûbundan, sözlerinin edâsından, kıvrımından da tanırsın.”
Demek ki münâfıklar sözlerinin
karakterinden de tanınmaktadırlar. Bunların bu sözlerinden kastın da şu sözleri
olduğu anlatılmak-tadır:
“Münâfıklar
sana geldikleri vakit: “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah’ın elçisisin”
derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir ve Allah münâfıkların
yalancı olduklarına şahitlik eder.”
(Münâfikûn 1)
Kendilerini
korumak, kendilerini garantiye almak için yapıyorlardı bunu. Gerçek yüzlerini
Müslümanlardan gizlemek ve Müslümanlara yaranmak için yapıyorlardı bunu.
Buradaki
münâfıklardan kasıt Abdullah bin Übeyy ve arkadaşlarıdır. Bunlar Rasulullah’ın
yanına geldikleri zaman, “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah’ın elçisisin,”
diyerek yeminle beraber onun risâ-letine şehadette bulunuyorlardı. Abdullah bin
Übeyy münafığı bu tür tavırlar sergiliyordu. Öyle ki her cuma, cuma namazına
geliyor ve Al-lah’ın Resûlü hutbeye çıkınca da şöyle diyordu: “Ey cemaat! Allah’ın
Resûlü aranızdadır! Allah sizi onunla şereflendirmiştir. Onun sizin beldenize
hicretiyle Rabbiniz size şeref kazandırmıştır! Bu yüzden o ne diyorsa tasdik
edin! Emirlerini dikkatlice dinleyin ve ona itaat edin!” Bir yandan böyle diyor,
bir yandan da için için Allah’ın Resûlüne ve Müslümanlara düşmanlık için
planlar düşünüyordu. İşte ey peygamberim sen onları bu tür sözlerinden
tanırsın. Veya meselâ yine Münâ-fikûn sûresinde:
“Diyorlar ki: “Andolsun, eğer Medine’ye
dönersek, daha aziz (daha üstün) olan, daha zelil (daha alçak) olanı mutlaka
oradan çıkaracaktır.” Üstünlük, ancak Allah’a, onun elçisine ve mü’minlere
aittir. Fakat münâfıklar bilmezler.”
(Münâfikûn 8)
Kime
diyorlardı bunu? Allah’ın Resûlü’ne ve beraberindeki mu-hacirlere diyorlardı.
Ne cüret! “Medine’ye hele bir dönelim onları çıka-rıp atacağız. Aziz olan
bizler, zelilleri, peygamberi ve Müslümanları da oradan sürüp çıkaracağız,”
diyorlardı. Kendilerini aziz, peygamberi ve beraberindeki Müslümanları da zelil
görüyorlardı. Halbuki güç, kuvvet, izzet, şeref, hâkimiyet ve galibiyet
Allah’ın ve onun aziz kıldığı peygamberin ve Müslümanlarındır.
Bu
münâfıklarda zerre kadar izzet ve şeref yoktur. Eğer bunlarda zerre kadar bir
izzet olsaydı, münâfıklık yapmalarına gerek kal-mazdı. Bin bir yalanın arkasına
saklanarak “biz de Müslümanız” demelerine, yalan söylemelerine gerek kalmazdı. Münâfıklığa
tenezzül etmez, açıktan açığa “biz inanmıyoruz” diyerek bir tavır ortaya koyarlardı.
Halbuki izzetsiz ve şerefsiz
olduklarından kâfir oldukları halde yalan dolanla kendilerinin Müslüman olduklarını
söylüyorlar. Bu ne bi-çim izzet? Bu ne biçim bir şeref anlayışıdır böyle? İzzet
ve şeref sahibi birisi hiç böyle yapar mı? İzzet ve şeref sahibi birisi böyle
iki yüzlü olur mu? İşte peygamberim, sen onları bu tür sözlerinden tanırsın.
Yine meselâ Ankebût sûresinde:
“İnsanlardan: “Allah’a inandık”
diyenler vardır; ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanların ezasını
Allah’ın azabı gibi tutarlar. Rabbinizden bir yardım gelecek olursa, andolsun
ki, “Doğrusu biz sizinle beraberdik” derler. Allah, herkesin kalbinde olanları
en iyi bilen değil midir?”
(Ankebût 10)
Ahzâb
sûresinde Allah adına, Allah yolunda cihada çağrıldıkları zaman da şöyle
diyorlardı:
“İçlerinden bir topluluk da
Peygamberden: “Evlerimiz düşmana açıktır” diyerek izin istemişlerdi. Oysa evleri
açık değildi, sadece kaçmak istiyorlardı.”
(Ahzâb 13)
İşte
münâfıkların bu tür sözlerinden tanınabileceklerini anlatıyor Rabbimiz. İnanmadıkları
halde iman gösterisinde bulunan münâfıklar, sözlerinden tanınacaktır. Öyleyse
Müslümanlar sözlerinin Allah’ın âyetlerine ve Resûlü’nün sünnetine uygunluğuna
dikkat etmek zorundadır. Kitap ve sünneti tanımayanların, vahyi bilmeyenlerin cehaletleri
mutlaka sözlerine ve tavırlarına da
aksedecektir. Kitap ve sünnetle beraber olan kişinin sözleri ve
davranışları, vahiyle birliktelikleri ölçüsünde vahye mutabık olacaktır. Hasbel
kader yanlış bir söz, vahye mutabık olmayan bir söz söylediği ve yanlışı
kendisine duyurulduğu, “bu sözün filan âyete terstir, bu tavrın filan hadise
zıttır,” diye uyarıldığı zaman da Müslüman hemen pişman olacak, tevbe edecek ve
hemen ondan vazgeçme hikmetini gösterecektir.
Mü’minler
böyledir ama kalplerinde hastalık bulunanların ağızları açıldığı zaman
içlerindekini dışarı sızdırırlar ve söyledikleri sözler onların kalpleri
hakkında bize bilgi verir.
31. “Andolsun ki sizi, içinizden cihada
çıkanları ve sabredenleri meydana çıkarana ve haberlerinizi açıklayana kadar
deneyeceğiz.”
Andolsun ki sizi bileyeceğiz,
sizi cihad, açlık, kıtlık, maldan candan eksiltmeler gibi bir kısım
imtihanlardan geçireceğiz ki içinizdeki mücahitleri ve sabredenleri açığa çıkaralım
ve sizin haberlerinizi açıklayalım.
Böylece
gerçek mü’minleri sahtelerinden, gerçek mücahitleri korkaklardan, sabırlıları
sabırsızlardan ayıralım. Ya da sizin muharebe meydanlarındaki destanlaşan
sabırlarınızı, sebatlarınızı, Allah için göze aldığınız fedâkârlıklarınızı,
cesaret ve kahramanlıklarınızı tüm dünyaya gösterelim, tüm çağlara ilân edelim.
Gelecek nesillere sizi örnek kahramanlar olarak sunalım.
Bir de
sizin haberlerinizi açığa çıkaralım diye. Her halde burada Rabbimizin açığa
çıkarmayı murad ettiği haberler münâfıkların: “İman ettik” ifadeleridir. Zira
bu iddia hem mü’minler hem de münâfıklar tarafından yapılan bir iddiaydı. Ancak
bu konuda kimin sadık kimin yalancı olduğu böyle fedâkârlık isteyen bir savaş
ortamında açığa çıkacaktı.
Veya
buradaki haber Ahzâb sûresinde onların şu sözleridir:
“Andolsun ki, daha önce, sırt çevirip
kaçmayacaklarına dair Allah’a ahit vermişlerdi. Allah’a verilen ahit
sorulacaktır.”
(Ahzâb 15)
Âyet-i
kerîmede anlatıldığı gibi onların Rasulullah Efendimize karşı savaştan
sırtlarını dönerek kaçmayacaklarına, Rasulullah’la be-raber düşman karşısında
dayanacaklarına dair verdikleri ahitlerine sadık kalıp kalmayacaklarının açığa
çıkarılmasını istiyordu Rabbimiz.
“Sizin
haberlerinizi de açığa çıkaracağım. Sizin içinizdekileri, kalplerinizdekileri,
torbalarınızdakilerin tümünü açığa çıkarıp dökeceğiz. İçinizde gerçek bir iman
mı taşıyorsunuz yoksa dışarıdan iman gösterisinde bulunup içinizde nifak mı
taşıyorsunuz, bütün bunları açığa çıkaracağız.”
32. “Şüphesiz, inkâr edenler, Allah
yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere
karşı gelenler Allah’a hiçbir zarar veremezler. O, onların işlerini boşa
çıkaracaktır.”
Küfredenler, örtenler, örtbas
edenler, hakkı örtenler, Allah’ın âyetlerini örtenler, kendi hevâ ve
heveslerini, keyiflerini gündeme getirebilme adına Allah’ın âyetlerini Allah’ın
arzularını örtenler, keyiflerince bir hayat yaşayabilmek için Allah’ı, Allah’ın
âyetlerini, Allah’ın dinini gündemlerinden düşürerek üstünü örterek Allah’ın
âyetlerinin defterini dürenler, kendi hevâ ve heveslerini, kendi yasalarını
ikame edebilmek için Allah’ın yasalarını örtüp saklayanlar, insanlara sundukları
eğitim, hukuk, kılık-kıyafet, ekonomi, siyasal yapılanma, sofra, ka-zanma-harcama
anlayışlarıyla Allah’ın yasalarını örtenler…
Ya âyetleri örtenler, yahut da
âyetlere karşı kendilerini, kendi hayatlarını örtenler, hayatlarını Allah’ın
âyetlerine örtülü tutanlar, hayatlarını, sözlerini, düşüncelerini ve davranışlarını
Allah’ın yasalarına kapalı tutanlar… Sanki Allah kendilerinden hiçbir şey
istemiyormuş, Allah onların hayatlarına hiç karışmıyormuş gibi Allah’ın tüm
tekliflerini yok farz ederek bildikleri gibi bir hayat yaşamaya çalışanlar…
Kendileri
hakkı örttükleri gibi, başkalarının hakka ulaşmalarını engellemeye çalışanlar…
İslâm’ın tebliğinin önüne dikilerek, İslâm eğitimini yasaklayarak insanların
hakka ulaşmalarına engel olanlar, insanları zorla Allah yolundan çevirmeye
çalışanlar ve de Allah’ın Resûlü’ne karşı onun yolunun yolcuları olan mü’minlere
karşı cephe oluşturanlar… Rasulullah’ın ve Müslümanların karşısındaki safta
yerlerini alanlar… Üstelik bütün bunları yaparken de kendilerine hidâyet belli
olduktan, yâni Kitabı, sünneti, Allah’ı, peygamberi, dini, hidâyeti tanıdıktan
sonra bunları yapanlar var ya, işte bunların Allah’a karşı verebilecekleri herhangi
bir zarar yoktur. Allah’a, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine ve bu dinin
mensuplarına verebilecekleri en küçük bir zarar yoktur. Allah’a zaten zarar
veremezler de, burada anlatılmak istenen Allah’ın sistemine ve Müslümanlara verebilecekleri
bir zarar yok demektir.
Bir de
âyet-i kerîmeden şunu anlıyoruz ki peygambere muhalefet, Allah’a muhalefettir.
Peygamber yolunun yolcularına düşmanlık, Allah’a düşmanlıktır. Unutmayalım ki
Müslümanlara düşmanlık yapanlar karşılarında Allah’ı bulacaktır.
Allah
onların tüm işlerini boşa çıkaracaktır. Ya Allah onların iyi zannettikleri, iyi
ameldir diye yaptıkları tüm amellerini geçersiz kılacak, değerlendirmeye tâbi
tutmayacak, kıyamet günü onlar için terazi, mizan koymayacak ya da dünyada
Allah’ın peygamberine ve Müslümanlara karşı düşmanlık adına düşündükleri tüm
planlarını, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın yasalarını, Allah’ın sistemini
engellemek için aldıkları tüm tedbirlerini, tüm mesâilerini boşa çıkaracaktır.
Ne yaparlarsa yapsınlar, Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın sisteminin hayata hakim
oluşuna engel olamayacaklardır. Ne bu dine, ne de bu dinin mensuplarına yapabilecekleri
hiçbir şey yoktur onların. Her ne kadar şu anda bu kâ-firler Müslümanlara karşı
üstünlük sağlamış gibi görünerek mü’min-lere işkence ve eziyet edebilecek
duruma gelmişlerse de, unutmayalım ki bu da yeryüzünde Rabbimizin koyduğu
yasaları gereğidir.
33. “Ey inananlar! Allah’a itaat edin,
Peygambere itaat edin; işlerinizi boşa çıkarmayın.”
Ey mü’minler, Allah’a ve Resûlü’ne
itaat edin ki amelleriniz bo-şa gitmesin. Ameller Allah ve Resûlü’ne itaat
esasına bağlıdır. Amellerin işe yaraması, amellerin boşa gitmeyerek Allah
tarafından değerlendirilmeye lâyık görülmesi, o amellerin sahibinin Allah ve Resûlü’ne
itaatine bağlıdır. Allah ve Resûlü’ne itaatten çıkan birisinin ne yaparsa yapsın
yaptıklarının hiçbiri bir değer ifade etmeyecektir.
Buradan
şunu da anlıyoruz ki, yapılan amel Allah ve Resûlü’-ne itaat adına değilse,
Allah ve Resûlü’ne itaatten kaynaklanmıyorsa o amel boştur. Yani yapılan bir
amelin yaptırıcısı Allah ve Resûlü değilse, o amel boştur. Öyleyse Müslüman
yaptığı her bir ameli Allah ve Resûlü’ne dayandırmak zorundadır. “Bunu bana
Allah emretti. Bunu benden Rasulullah istedi. Ben bunu Allah’ın kitabından
aldım, ben bu-nu Rasulullah’ın sünnetinde gördüm. Ben bu amelin şeklini, biçimini,
zamanını, miktarını ve usulünü Rasulullah’ın hayatında gördüm, bunu benim
örneğim bana böylece örnekledi,” diyerek, amellerini dedikodu veya işte filan-falanlara
dayandırarak değil, Allah ve Resûlü’ne, Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine
dayandırarak işleyen kişinin ameli salih bir ameldir. İşte Allah katında böyle
amellerin karşılığı var-dır.
Bir amelin
Allah katında makbul, salih bir amel olabilmesi için iki şart vardır: Birincisi
o amel Allah, Allah’a ve Resûlü’ne itaat için ya-pılacak, yani niyet sahih
olacak, amelin yaptırıcısı Allah ve Resûlü olacak, ikincisi de o amelin Kitap
ve sünnette yeri olacak. Bu iki şart yoksa, yani amel Kitap ve sünnette yoksa
veya Kitap ve sünnette var ama Allah ve Resûlü’ne itaat adına yapılmamışsa, o
amel salih bir amel değildir. Allah ve Resûlü’nün istediği, Allah ve Resûlü’nün
belirlediği bir amel de olsa, yapılan amel Allah ve Resûlü’ne itaat adına değil
de başka sebeplerle işleniyorsa, bu amel de boştur.
Meselâ çıkar, menfaat adına
yapılan ameller, toplum adına, çevreyi memnun etme adına yapılan ameller, moda
böyle istiyor, âdetlere karşı gelmeyelim diye, âmirim, müdürüm, devletim bundan
ra-zıdır diye, tâğutlar böyle istiyorlar diye yapılan ameller boştur. Hattâ
Allah’ın Resûlü, kişinin kendisiyle Allah’ın rızasını kazanabileceği bir ilmi
Allah rızasından başka, kulluk düşüncesinden başka bir sebeple, meselâ dünyalık
adına, doktora, diploma, kitap yazma adına, bilir de-sinler adına, sosyal statü
kazanma adına öğrenmeye çalışırsa, bu ki-şinin cenneti bile kaybedeceğini anlatır.
Ey
Müslümanlar! Az önceki âyette anlatılanlar gibi amellerinizi boşa çıkarmayın.
Sizler Allah ve Resûlü’ne mutlak itaat edin. Allah si-ze savaşın mı dedi, hemen
itaat edin. Rasulullah sizden mal ve can mı istedi, hemen koşun emrine. Allah
ve Resûlü din düşmanları karşısında direnin, dişinizi sıkın ve sabredin mi dedi,
hemen itaat edin. Ötekiler gibi arkanıza dönüp kaçmayın, Allah ve Resûlü’nün
emirlerine isyan etmeyin ki amelleriniz boşa gitmesin. Allah ve Resûlü sizden
sizin menfaatinize ne istediyse itaat edin ki, hem bu dünyada, hem de âhirette
amelleriniz netice versin. Hem dünyada hem de ukbâda mutluluğa ulaşın.
34. “İnkâr edip Allah yolundan
alıkoyanları, sonra da inkârcı olarak ölenleri Allah şüphesiz ki bağışlamayacaktır.”
Hakkı
örtenler, fıtratlarını örtenler, Kitabı ve sünneti örtenler, Allah’ın
hayatlarına koyduğu işaret levhâlârını örtenler ya da kendi hayatlarını vahye
karşı örtülü tutanlar, vahyi hayatlarına karıştırmadan yaşayanlar, vahye karşı
kapalı, örtülü bir hayat yaşayanlar ve çevrelerini de Kitap ve sünnetten
uzaklaştıranlar, çevrelerine Kitap ve sünneti duyurmayanlar, çoluk çocuklarını,
hısım-akrabalarını Kitap ve sünnetten uzaklaştıranlar… Onlara Kitap ve sünneti
duyurmayarak ya da onların yollarını değiştirerek vahyi örtenler... Nasıl?
Çevresindekilere “Allah’a koşun, Allah’ın kitabına koşun, peygamberin sünnetine
koşun, peygambere gidin, aman kitaba sarılın, aman peygamberin sünnetini örnek alın,”
diyeceği yerde, “aman filanlara koşun, aman fa-lanları tanıyın, aman filanları
örnek alın,” diyerek insanların Kitap ve sünnete gitmelerini engelleyenler,
insanları insanlara, insanları modaya, âdetlere, tâğutlara bağlamaya çalışanlar
ve böylece kâfirce ölenler, durumlarını değiştirmeden geberip gidenler var ya,
işte böyle-lerini Allah asla bağışlamayacaktır.
Dünyada
böyleleri için, herkes için her an mağfiret vardır, tev-be ve dönüş kapıları
her zaman için açıktır. Ama ölüm anı gelip çattığında tüm kapılar kapanmış ve
iş bitmiştir artık.
Bu ve
benzeri âyetler kâfirlere seslendiği gibi, Müslümanlara da seslenmektedir. Rabbimiz
bu âyetiyle kâfirlere diyor ki: “Ey kâfirler! Ey Allah’ın âyetlerini, Allah’ın
yasalarını, Allah’ın hayat programını ör-terek, Allah’ın dinini gündemden düşürerek
kendi bildikleri gibi hayat yaşamaya çalışanlar! Unutmayın ki şu anda bu tavırlarınızdan
dönme ve tevbe etme imkânlarınız vardır. Allah’ı ve Allah’ın hayat programını
diskalifiye ederek kendi hevâ ve hevesleriniz istikâmetinde bir hayatın peşinde
yuvarlanıp giderken bir anda Rabbinizin istediği hayata dönüverirseniz, kıblenizi
değiştiriverirseniz kesinlikle bilesiniz ki Rabbiniz sizi affıyla, mağfiretiyle
karşılayacaktır. Ama yok bu hayatlarınıza devam ederken bir ölüm gelip
beyninizde patladığı zaman her şey bitmiş olacaktır. Geberip giderken
yapacağınız dönüşleriniz, ya da yarın her şeyi gerçek olarak gördüğünüz bir
ortamda zorunlu olarak yapacağınız tevbelerinizin size iç bir yararı
olmayacaktır, bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın.
Öyleyse gelin inadı bırakın da
fırsat kaçmadan, tevbe kapıları kapanmadan Rabbinizin bu çağrısına kulak verin,”
derken Müslümanlara da “dikkatli olun, kendinize güvenmeyin, bu âyetlerle
kendinizi bir sorgulayın. Kendinize, çocuklarınıza, çevrenize karşı Allah’ın
âyetlerinin ne kadarını açıyor, ne kadarını örtüyorsunuz? Bunu bir düşünün. Düşünün
de Rabbinize kulluk konusunda gevşeklik göstermeyin,” çağrısında bulunmaktadır.
35. “Ey inananlar! Sizler daha üstün
olduğunuz halde düşman karşısında gevşemeyin ki barış istemek zorunda
kalmayasınız; Allah sizinle beraberdir; sizin işlerinizi eksiltmeyecektir.”
Rabbimiz bu âyetiyle Medine’de
bir avuç Müslümana sesleniyordu. Medine’de, Mekkeli Kureyş’i karşısına almış,
Medineli Yahudiler ve münâfıklar tarafından düşman ilân edilmiş ve üstelik
sadece o bölgeyle de sınırlı kalmayarak İran’ı, Bizans’ı ve tüm dünyanın kâfirlerini
karşılarına almış, tüm dünya kâfirlerine meydan okumuş, tüm dünya kâfirleriyle
savaşmak zorunda kalmış bir avuç Müslüman… Düşünebiliyor musunuz, tüm dünya
kâfirleri ve onların karşılarına al-dıkları bir avuç Müslüman… Böyle bir
ortamda sayısal azlıklarına rağ-men Rabbimiz onlara diyordu ki: “Ey
Müslümanlar! Sizler daha üstün olduğunuz halde, sizler daha aziz olduğunuz
halde, sakın ha düşmanlarınız karşısında barışa yalvarmayın. Düşmanlarınız karşısında
sayısal azlığınıza bakarak güçsüz olduğunuz düşüncesine kapılarak onlardan
barış dilenmeye kalkışmayın. Unutmayın ki Allah sizinle be-raberdir ve sizin
işlerinizi eksiltmeyecektir. Sizin işlerinizi asla sarpa sardırıp zora
sokmayacaktır.
Unutmayın
ki siz üstünsünüz. Unutmayın ki Allah sizinle beraberdir. Unutmayın ki siz
Allah safındasınız veya sizin safınızda Allah vardır. Sizin Azîzle, sizin
üstünle irtibatınız vardır. Siz üstünsünüz, çünkü Azîzle berabersiniz. Siz
üstünsünüz, siz güçlüsünüz, çünkü sizler yalnız değilsiniz. Öyleyse sakın ha
kâfirlerden, müşriklerden aman dileyip zillet içinde bir barışa razı olmayın.
Zillet ve horluk içinde bir barıştan yana olmayın. Böyle zillet ve meskenet
içinde kâfirlerle, müşriklerle, münâfıklarla kol kola, keyif içinde, rahat
içinde uzlaşmacı bir hayat içinde yaşayıp gidecek duruma düşmeyin. Yurtta sulh,
cihanda sulh teraneleriyle pis bir hayata razı olmayın, diyor Rabbimiz.
Ama bu, hep
savaştan yana olun, hep geçimsizlikten yana olun anlamına gelmez. Bu emir
Müslümanların hiçbir zaman barış sözcüğünü ağızlarına almamaları gerektiği anlamına
gelmez. Bunun manası şudur: Müslümanların kendilerini güçsüz ve zelil görerek
düş-manlarını da güçlü ve izzetli görerek kâfirlerin kendilerine hükmedecekleri,
kâfirlerin kendileri üzerinde baskı oluşturacakları bir konum ve ortamda asla
onlardan barış dilenmemeleri anlamına gelmektedir. Değilse karşılarındaki kâfir
güçler Müslümanların varlığını, gücünü kabul eder ve barış teklifi onlardan
gelirse, buyurun sulh edelim derlerse, o zaman İslâm hep barıştan yanadır.
Nitekim bakın Rabbimiz Enfâl sûresinde bu hususu şöyle anlatır:
“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de
yanaş ve Allah’a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir.”
(Enfâl 61)
İslâm
barıştan yanadır ama zillet içinde bir hayatı asla kabul etmez. Çünkü bu dünya
için sürünmeye değmez. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz şöyle buyurur:
36. “Doğrusu dünya hayatı oyun ve
oyalanmadır. Eğer inanır ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O, size
ecirlerinizi verir; O, sizin mallarınızı tamamen sarf etmenizi istemez.”
Âhiret hayatı yanında dünyanın
değeri sadece bir oyun ve eğ-lenceden ibarettir. Dünya sadece bir oyundan,
oyalanmadan, oyuncaktan ibarettir. Evleri, barkları, dükkânları, tezgâhları,
hesapları, kararları, evliliği, boşanması, sanki çocukların evcilik oyununa
benziyor.
Rabbimiz, Kitabında
bu tür âyetleriyle bize dünyayı, dünya ha-yatını anlatıyor. Dünya, denâ
fiilinin ism-i tafdîl müennes sığasıdır. Müennes sığasıyla kullanılışı, onun kancıkça
bir hayat oluşunu anlatır. Ya da “Ednâ” daha düşük, daha alçak, daha adi ve değersiz
anlamlarına gelir. Allah’ın Resûlü Medine sokaklarından birinde dolaşırken
kokmaya yüz tutmuş bir oğlak ölüsü görür. Ashabına dönüp: “Bu oğlak ölüsünü kim
bir dirheme benden satın almak ister?” buyurur. Çevresindekilerden talip
çıkmayınca buyurur ki: “Öyleyse kim bunu kendisine hediye etmemi ister?” Etrafındakiler:
“Ey Allah’ın Resûlü bunun dirisi bile para etmez, değil ki kokmaya yüz tutmuş
ölüsü!” deyince, Allah’ın Resûlü buyurur ki: “İşte Allah katında dünyanın değeri,
bu oğlağın sizin yanınızdaki değeri gibidir. Eğer şu anda sizin kazanmak için
çırpındığınız, onsuz olmaz dediğiniz dünyanın, sineğin kanadı kadar Allah
katında bir değeri olsaydı, ondan kâfire bir yudum su bile vermezdi.” Rabbimiz,
kâfire bolca verdiğine göre, demek ki onun hiçbir değeri yoktur.
Şu anda
bizler bu oğlağı paylaşma kavgası veriyoruz. Yok ba-cağı senin olacaktı, yok
kuyruğu benim olacaktı… Şu anda bizler bunun paylaşım savaşını veriyoruz. İşte dünya
budur. Halbuki Allah’ın Resûlü başka bir hadislerinde buyuruyor ki:
“Yaranızı
sudan koruduğunuz gibi Allah da sevdiği kullarını dünyadan korur.”
Ama bakıyoruz ki bugün mü’mini de,
kâfiri de dünyayı hedeflemiş, dünyayı kucaklama sevdasına kapılmış. Dünya
sadece bir eğlenceden, geçici bir oyundan oyalanmadan ibaret olduğu halde, ölümle
bitecek ve yarına intikal etmeyecek olduğu halde, âhiret yurdu daha güzel ve
daha kalıcı olduğu halde insanlar hep dünyayı tercih ediyorlar. Almamızda,
vermemizde, küsmemizde, barışmamızda, sevmemizde, reddetmemizde, evimizde,
eşyamızda hep dünyayı tercih ediyoruz. Kızımızın dünyalık istikbalini düşünüyor
ve okula gönderiyoruz. Oğlumuzun kazanmasını hesap ediyor, mühendisliğe yatırım
ya-pıyoruz. Çeyiz peşinde, ev-bark peşinde, para-pul peşinde koştuğumuz kadar
ilim peşinde koşamıyoruz. Bilg
Âyet-i
kerîmede anlatılan dünya hayatının çok lüzumsuz, gerçek dışı, hiçbir değeri
olmayan, hiçbir ciddiyet taşımayan, hiçbir amacı olmayan boş bir hayat olduğu
anlaşılmamalıdır. Dünya o kadar de-ğerlidir ki biz Rabbimizin arzularını burada
gerçekleştirecek, Rabbimi-zin yasalarını burada uygulayacak, Rabbimizin
rızasını burada kazanacak ve cenneti burada hak edeceğiz. Dünya âhiretin
tarlası ve ekim yeridir. Bu mânada onu küçük göremeyiz.
Burada
anlatılmak istenen, dünya hayatının sonluluğu ve geçiciliğidir. Dünya hayatının
hedef değil, vasıta oluşudur. Yani dünya hayatının âhiret yurdu yanında çok
kısa, geçici bir hayat olduğunun anlatılmasıdır. Çok ciddi bir iş için
yolculuğa çıkan bir adamın yolculuğuna devam ederken, kısa bir süre dinlenmek
ve sonra tekrar yoluna devam etmek için uğradığı bir ağacın altında dinlenme ve
oyalanma yeridir.
Oyun; faydalı
işleri bırakıp faydasız şeylerin peşine takılmaktır. Eğlence, “lehv” ise
ciddiyeti bırakıp ciddiyetsizliğe yönelmek demektir. Dünya hayatını temel kabul
edenler, onu sonsuz zannedenler, “varsa da yoksa da işte yaşadığımız bu hayat
vardır, bunun ötesinde başka bir hayat yoktur” diyenler, bu inançta olanlar
oyun ve eğlenceye yönelen insanlardır. Ya da onların dünyada yaptıklarının tamamı
oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Tıpkı oyun ve eğlence gibi bu hayat
da kısa sürmektedir. İnsan oyun ve eğlencelere, olayların sonunu düşünmediği
zamanlar dalar. Ancak olayın ciddiyeti ya da ötesi düşünüldüğü zaman, oyunun da
eğlencenin de tadı tuzu kalmaz.
Oyun ve eğlencelerle genellikle
çocuklar ve cahiller meşgul olur. Akıllı insanların bu tür şeylere ayıracak zamanları
yoktur. Onun için Allah diyor ki, “hiç düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı
kullanmıyor musunuz? Ama âhiret yurdu öyle değildir. Âhiret yurdu böyle gelip
geçici, bir anda bitiveren sonlu bir hayat değildir. Sonu olmayan, ebedî bir
yurttur.
Bakın Allah
diyor ki:
“Eğer iman eder ve sakınırsanız, iman eder ve
muttakî olursanız, eğer iman eder ve imanınız istikâmetinde Allah için bir
hayat yaşarsanız yani imanlarınızı hayatınızda görüntüler, imanlarınızın salih
amellerini gündeme getirirseniz, o zaman işte bu âyette anlatılan hayat artık
denî bir hayat, alçak bir hayat değildir.” Çünkü Allah için yaşanan, Allah’a
sorarak yaşanan, Allah’ın koruması altına girerek yaşanan, Allah’ın yasaları
istikâmetinde yaşanan bir hayat, Allah’ın eline ve iradesine verilen bir hayat,
denî bir hayat değil âhirete dönüşmüş bir hayattır. Allah katında zemmedilen
bir dünya hayatı değil, Allah ta-rafından övülen bir âhiret hayatıdır. Allah
için değerlendirilmeye alınacak, mîzanda değer ifade edecek bir hayattır.
Onun
içindir ki mü’min asla gereksiz şekilde dünyaya dalmaz. Onun içindir ki mü’min
asla oyun ve eğlenceden ibaret olan materyalist bir hayatın sahibi olmaz,
olamaz. Mü’minin yaşadığı bu dünya ha-yatında Allah’ı söz sahibi bilmesi,
yemesi-içmesi, kazanması-harca-ması, tüm hayat programları konusunda, Allah’ın
helâl-haram sınırlarına riâyet etmesi, evlenmesinde, boşanmasında, giyiminde, kuşamında,
hukukunda, eğitiminde Müslümanca bir hayatın sahibi olması, yaşadığı hayatın
tümünde alçak dünyaya değil aslında âhirete, âhireti kazanmaya yönelmektir. Hem
dünyası hem de âhireti ile alâkalı olarak sadece Allah’ı dinlemesi sonucunda
Allah ona mükâfatını verecektir. Rabbimiz yaptıklarının hiçbirisini karşılıksız
bırakmayacaktır.
Âyetin
devamında da şöyle buyuruluyor:
Dünyada
böyle yaşayın, dünyayla ilişkilerinizi Allah’ın istediği biçimde ayarlayın ama
şunu da unutmayın ki, Allah mallarınızın tümünü de istemiyor. Mallarınızın tamamını
bana verin, benim yolumda harcayın demiyor. Benim rızamı kazanabilmek için tüm
mallarınızı el-lerinizden çıkarın, tüm mal varlığınızı benim yolumda infak edip
sıfırlayın demiyor.
37. “Eğer sizden onları isteyip de sizi
zorlarsa, cimrilik edecektiniz, O da kinlerinizi ortaya çıkaracaktı.”
Allah
sizden tüm mallarınızı istemeyecektir. Eğer Allah mallarınızın tümünü sizden
isteyip de, mallarınızın tümünü benim yolumda, benim istediğim yerlerde infak
edin diyerek sizi aç ve açıkta bırakacak olursa, sizi malsız, mülksüz bırakacak
olsa, o zaman cimrilik yapacak, bunun altından kalkamayacaksınız. Allah biliyor
ki, o zaman sizin kinleriniz açığa çıkacak. Onun içindir ki sizi böyle bir
duruma dü-şürmek istemediğinden Rabbiniz sizin mallarınızın, servetlerinizin tü-münü
sizden istemiyor ama onlardan belli bir bölümünün Allah yolunda harcanmasını,
infak edilmesini istiyor.
Zekât
olarak malınızın kırkta birini, infak olarak da imkân nis-betinde mal
varlığınızdan harcamanızı istiyor. Belli bir miktar benim yolumda, benim rızam
için, benim belirlediğim yerlere harcayın harcayın, gerisi sizin olsun diyor.
Yâni mallarınız konusunda beni yetkili bilin diyor. Mallarınıza benim
karıştığımı, onları kazanma ve harcama düzeninizi benim belirlediğimi kabul
edin diyor.
38. “İşte
sizler, Allah yolunda sarf etmeye çağırılan kimselersiniz. Kiminiz cimrilik
yapıyor ama, cimrilik yapan bilsin ki, ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur.
Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz sizi ortadan
kaldırır, sizin gibi olmayacak bir milleti sizin yerinize getirir.”
İşte sizler Allah yolunda mal
harcamaya, Allah yolunda mallarınızı infak etmeye çağrılan kimselersiniz. Size
böyle bir çağrı, böyle bir dâvet yapıldı. İnfak edin, Allah yolunda ve Allah’ın
istediği yerlerde yatırım yapın. Allah yolunda harcayın. Allah’ın emrettiği
yerlerde harcayın. Mallarınızı, imkânlarınızı Allah’ın izin verdiği biçimde ve
izin verdiği yerlerde kullanın. Malla ilişkilerinizi Allah’ın istediği biçimde
ayarlayın. Mal-mülk konusunda Allah’ı söz sahibi bilin. Kazanma yollarını da,
sarf yollarını da mülkün gerçek sahibine sorun.
Size böyle
bir dâvet yapıldı, böyle bir çağrı yapıldı. Ama içinizden kimileri cimrilik
yaptılar. İçinizden kimileri malla ilişkisini Allah’ın istediği biçimde
ayarlamıyor. Malında Allah’ı söz sahibi kabul etmiyor. Cimrilik yapıyor,
tutuyor, sarılıyor, öpüyor, seviyor ve Allah yolunda harcamıyor, infak etmiyor.
Kendisini mülkün sahibi zannediyor, malı, mülkü konusunda kendini yetkili
zannediyor, Allah’ın emrini yerine ge-tirmiyor. Ama kim cimrilik yaparak
Allah’ın dâvetine icabet etmezse, malını Allah’ın istediği biçimde istediği
yerlerde harcamazsa bilsin ki, o kendisi adına cimrilik yapmaktadır. Cimrilik
yapan kişi kendi kendisini yakmaktadır. Çünkü öbür tarafta kendisini kurtaracak,
kendisini cehennemden koruyacak ve cennete ulaştıracak, korktuğundan emin
kılacak ve umduğuna kavuşturacak hiçbir şeyi olmayacaktır. Bakın Bakara sûresinde
bu hususu anlatırken Rabbimiz şöyle buyurur:
“Ey iman
edenler! Kendisinde hiçbir alışverişin, hiç bir dostluğun, ve hiçbir şefaatin
bulunmadığı bir gün gelip çatmadan size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda
harcayın. Kâfirlere gelince onlar zâlimlerin ta kendileridir.”
(Bakara 254)
Kendisinde
malın, mülkün bulunmadığı, dostluğun, karşılıklı yardımlaşmanın bulunmadığı,
şefaatin ve dost kayırmanın mümkün olmadığı bir gün gelmeden infakta bulunmamızı
emrediyor Rabbimiz. Zira o gün gelip çattı mı, artık hiç kimse kendisini kurtaracak
bir bedel ödeyemez, hiç kimse ateşten kurtuluş için fidye veremez. Çünkü orada
ne mal vardır, ne mülk… Kimin malını kime vereceksiniz? Öyleyse bugünden
Allah’ın malını Allah yolunda harcamalıyız ki yarın o harcadıklarımızı Allah’ın
yanında bulalım. Bakın yine Bakara’da Rabbimiz kendi yolunda harcama yaparak
kendisine karz sunmamızı istemektedir.
“Kim
de Allah’a güzel bir borç verirse Allah ona kat kat artırarak ödeyecektir.
Allah hem daraltır, hem genişletir. Sonunda O’na döndürüleceksiniz”
(Bakara 245)
Dikkat ediyor musunuz ifadeye?
Rabbimiz kulları için infakı gündeme getiriyor. Hem de kendisine borç isteme
pozisyonunda infakı gündeme getiriyor. Yani böyle cihad, namaz, oruç, infak
gibi yapacağınız kulluklarla Allah’a öyle borçlar sunun ki, bunlar güzel bir
borç olarak Allah’ın yanında kalsın ve size en lâzım olacağı zaman ondan alın. Cennet
için mi lâzım oldu? Cehennemden kurtulmak için mi lâzım oldu? O zaman O’ndan
alırsınız.
Canlarınızı,
bedenlerinizi, akıllarınızı, zamanlarınızı, mallarınızı bugün Allah’a emanet
verirseniz, yani bütün bunları Allah yolunda ve Allah’ın hizmetinde
kullanırsanız: “Ya Rabbi senin yolunda harcıyo-rum! Al senin olsun! Al senin
yanında kalsın! Al sana emanet! Yarın lâzım olunca senden alırım!” derseniz,
bilesiniz ki onlara en çok muhtaç olduğunuz zaman onu kat kat Allah size ödeyecektir.
Hoş demeseniz de geçiyor zaten. Meselâ şu anda şu bir saatlik zamanı Allah’a
ayırmasaydınız, nasıl olsa yine geçecekti değil mi? Öyleyse zamanınızı Allah
için harcayın ve ona bir emanet olarak sunun, yarın ondan alırsınız.
Akıllarınızı, zekalarınızı sadece para kazanmaya değil de, biraz da Allah’ın
âyetlerini tanımaya, ağızlarınızı sadece yemeye içmeye değil de, biraz da Allah’ın
dinini çoluk-çocuğunuza anlatmaya harcayın; böylece Allah’a güzel bir borç sunun
ki, yarın Allah’tan onu alasınız.
İnfak eden
kendi lehine infak eder, kendisine lâzım olanı infak eder, âhireti için,
gelecekteki kurtuluşu için, kendi selâmeti için yatırım yapar. Ama cimrilik
yapan da kendisini yakmak için cimrilik yapar. Çünkü:
Allah
zengin, siz fakirsiniz. Allah gani, siz muhtaçsınız. Allah güçlü, siz
güçsüzsünüz. Siz Allah’a ve Allah’ın yol gösterisine muhtaçsınız. Allah’ın
rahmetine, Allah’ın cennetine ulaşabilmek için Allah yolunda infaka ihtiyacınız
vardır, Allah’ın rızasını kazanmaya muhtaçsınız. Allah hiçbir zaman sizin
yaptıklarınıza yapacaklarınıza muhtaç değildir. Siz yaptıklarınızın tamamını
kendiniz için yapıyorsunuz. Kendi geleceğiniz için yapıyorsunuz. Çünkü amellerimizle,
yaptıklarımızla İslâm’a şeref verecek değiliz, İslâm’a izzet kazandıracak
değiliz.
Evet, İslâm’ın bizim yaptıklarımıza
hiçbir zaman ihtiyacı yoktur. Biz İslâm’a değil, İslâm bize izzet ve şeref
kazandırmaktadır. Bakın bu hususu en güzel bir şekilde bize anlatmak için bir
hadis-i kutside Rabbimiz şöyle buyurur:
“Ey
kullarım, sizin öncekileriniz, sonrakileriniz; in-sanlarınız, cinleriniz hepsi
birden sizin en muttakîniz gibi olsanız
ve bu şekilde bana kullukta bulunsanız, bu benim mülkümde hiçbir şey artırmaz.
Yine önce ve sonra gelen bütün insan ve cinler en facir ve fâsık bir kimsenin kalbi üzere olup isyan
etseniz, bu da benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez
(Müslim, K. Birr 4/1994)
“Bu hayvanların ne etleri ve ne de
kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin O’nun için
yaptığınız gösterişten uzak amel ve ibadettir.”
(Hac 37)
Evet,
sizden Allah’a ulaşacak olan, sadece sizin menfaatinize yarayacak takva ve
teslimiyetlerinizdir. Bunun faydası Allah’a değil kendinizedir. Değilse kullar
ne Allah’a bir zarar verebilirler, ne de yaptıkları kulluklara Allah’ın
herhangi bir ihtiyacı vardır. Ama Rabbimiz kullarının kendisine itaat edip
kendisine kulluk yapmalarını, kendi e-mirleri istikâmetinde bir hayat yaşayıp
yasakladıklarından da sakınmalarını sevmektedir. Bilelim ki bizim yaptıklarımıza
Allah’ın hiçbir za-man ihtiyacı yoktur.
“Rabbin müstağnî
ve rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir milletin soyundan getirdiği gibi,
sizi yok eder, dilediğini yerinize getirir.”
(En’âm 133)
“Eğer O’ndan yüz çevirirseniz sizi
ortadan kaldırır, sizin gibi olmayacak bir milleti sizin yerinize getirir.”
Şunu da asla unutmayın ki,
yaptıklarınızın tümünü siz kendiniz için yapıyorsunuz. Çünkü Allah Ganidir,
Allah zengindir ve sizin yaptıklarınızın hiçbirisine ihtiyacı yoktur. Allah hiç
kimseye ve hiç kimsenin ameline muhtaç değildir. Ne ibadetlerinize, ne çalışmalarınıza,
ne gayretlerinize, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur O’nun. Yokken sizi yaratan O’dur.
Sizi size ihtiyacından dolayı, yalnızlığını gidermek veya sizin yapacaklarınızdan
istifade etmek için de yaratmadı. Dilediği zaman da sizi yok etmeye muktedirdir.
Size de, yaptıklarınıza da ihtiyacı yoktur O’nun. Dilerse sizin defterlerinizi
dürer de, daha önce sizi, sizden öncekilerin yerine dünya sahnesine getirdiği
gibi, sizin yerinize de başkalarını halef kılar. Sizi başkalarının neslinden
getirdiği gibi, sizin neslinizden de başkalarını getirir.
Tıpkı Nuh toplumunu yok edip
yerine Âd’ı getirip yerleştirdiği gibi… İsyanlarından dolayı Âd’ın da defterini
dürüp, yerine Semûd’u yerleştirdiği gibi… Küfürlerinden ötürü Semûd’u da yerin
dibine batırıp yerine başkalarını getirdiği gibi… Veya Selçukluyu, Osmanlıyı
yok edip şu anda onların yerine sizleri getirdiği gibi… Sizi de yok edip ye-rinize
başkalarını getirir o Allah.
Öyleyse size hakim olan, sizin
üzerinize Kahhâr olan Rabbini-ze teslim olup onun istediği hayatı yaşayın. Asla
onun emirlerine isyan içine girmeyin. O’nu ve O’nun hayat programını hesaba katmayarak
bir hayat yaşamaktan sakının. Kendisini seven kişi, kendisi için iyilik
bekleyen kişi yaptıklarıyla kendi kendisine zulmetmesin. Kendisini can yakan
dayanılmaz ateşten korumasını bilsin. Bunun için de hayırların en güzelini
kendisi için işlesin. Kendisini ateşe götürecek, ateşten yatak ve yorgana
götürecek amellerde bulunmasın. Kendi kendini kendi elleriyle cehenneme atmasın.
Bu sûre ile
alakalı bu kadar söz yeter. Rabbim iman edip gereğiyle amel eden kullarından
eylesin. Sübhanekallahümme ve bi-hamdik, eşhedü enlâ ilâhe illâ ente.
Estağfiruke ve etûbü ileyk.