TUR SURESİ 2

Surenin İsmi: 2

Önceki Sure ile İlişkisi: 2

Surenin Muhtevası: 2

Surenin Fazileti: 2

Kıyamet Ve O Günde, Vaad Edilen Azabın Gerçekleşeceği: 3

Belagat: 3

Kelime ve İbareler: 3

Açıklama: 3

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 4

Muttakilerin Mükafatı ve Ahirette Allah’ın Onlara İhsan Edeceği Nimetler: 5

Belagat: 5

Kelime ve İbareler: 5

Ayetler Arası İlişki: 6

Açıklaması: 6

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 8

Tuzaklara Rağmen İkaz Ve İrşada Devam: 9

Belagat: 9

Kelime ve İbareler: 9

Nüzul Sebebi: 10

Ayetler Arası İlişki: 10

Açıklaması: 10

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 11

İç Ve Dış Âlemdeki Delillerle Allah'ın Varlığı Ve Birliğinin İspatı: 11

Belagat: 11

Kelime ve İbareler: 11

Ayetler Arası İlişki: 12

Açıklaması: 12

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 13

Gözle Görülür Delillerle Dahi Hakkı Kabul Etmeyen Kafirleri Terketmek: 14

Belagat: 14

Kelime Ve İbareler: 14

Ayetler Arası İlişki: 14

Açıklaması: 15

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 16


TUR SURESİ

 

Surenin İsmi:

 

Tûr dağı, Cenab-ı Hakk'ın Musa (a.s.)'a konuştuğu, İsa (a.s.)'a pey­gamberlik verdiği, bu sebeple de diğer dağlara nispetle büyük bir şerefe nail olan dağdır. İşte Allah'ın, bu dağa yemin ederek başlamasından dolayı sure bu adı almıştır. [1]

 

Önceki Sure ile İlişkisi:

 

Dikkatle okuyan bu surenin bundan önceki Zariyat süresiyle aşağı işaret edilen yönlerden münasebeti olduğunu açıkça görür:

1- Konu benzerliği: Her iki sure de Mekke'de inmiştir. Her ikisi de Tevhid'den, öldükten sonra dirilmekten, ahiret ahvalinden, peygamberlik­ten ve müşriklerin fasid akidelerinin yanlışlığından bahsetmektedir.

2- Başlangıç ve bitiş benzerliği: Her iki surenin de başında ahirette müminlerin hali anlatılmaktadır: "Şüphesiz müttakiler cennetlerde ve pı-narlar(ın başlann)dadırlar." (Zariyat, 51/15); "Şüphesiz müttakiler cennet­lerde ve nimetler içindedirler." (Tur, 52/17). Her ikisinin de sonunda kâfirle­rin halleri anlatılmaktadır: 'Vay o inkâr edenlere." (Zariyat, 51/60); "Fakat o inkâr edenler tuzağa kendileri düşmüşlerdir." (Tur, 52/42).

3- Her iki surede de kâinattan bir ayete yemin edilmektedir. Allah, Za­riyat suresinde, tozutup savuran, dünya için faydalı olan rüzgârlara yemin ederek; Tur suresine ise, üzerinde Musa'ya konuştuğu, insanlara hem dün­yada hem ahirette faydalı olacak Tevrat'ı Musa'ya indirdiği, bu sebeble de Nur-ı İlahîye mazhar olan Tur dağına yemin ederek başlamıştır.

4- Her iki surede de Rasulullah'a kâfirlerden yüz çevirmesi, müminle­re devamlı hatırlatmada bulunması emredilmiştir. Meselâ Zariyat'ta "On­lardan yüz çevir" (ayet: 54), "hatırlat" (ayet: 55); Tur suresinde "hatırlat" (ayet: 29), "bırak onları" (ayet: 45) emirleri bulunmaktadır. [2]

 

Surenin Muhtevası:

 

Allah bundan önceki sureyi, vaad edilen günün mutlaka geleceğini be­yan ederek bitirdikten sonra, bu surede bunun olacağına dair Tur'a, yazıl­mış kitaba, mamur eve, yükseltilmiş tavana, dolan denize yemin etti.

"Tûr", Musa'nın kıssasında defalarca geçen dağdır. "Yazılmış kitab" Tevrat ve benzeri semavî kitaplar veya Levh-i Mahfuz'dur. "Mamur ev" Kabe-i Muazzama'dır. Yükseltilmiş tavan gökyüzüdür. Bu, vukuunda hiç şüphe ol­mayan azabın geleceğine dair varlıktaki ulvî (yücelerdeki" yukarıdaki) ve süflî (yeryüzündeki, aşağıdaki) ayetlere yapılan bir yemindir.

Sonra Allah, peygamberi tekzip edenlerin göreceği cehennem azabını ve onların karşılaşacağı zillet ve hakareti zikretti. Bunun ardından cennet ehli müttakilerin nail olacağı yeme, içme, mesken, giyinme ve hurilerle ev­lenme gibi çeşitli lezzet veren nimetlerden bahsetti.

Bunun akabinde Allah Hz. Peygamber'e hatırlatmaya, peygamberliği tebliğe ve kâfirleri uyarmaya devam etmesini, müşriklerin densizliklerine, onların "Muhammed şâirdir, mecnundur, kâhindir, ona ayet filan gelmiyor, o Allah'a iftira atıyor" gibi iftiralarına aldırmamasını emretti. Sonra Allah müşriklerin bu batıl ve boş iddialarını reddetti ve kesin delillerle Rasulul-lah'ın peygamberliğinin doğruluğunu ispat etti, gerçek ulûhıyyete ve vah­daniyete delâlet eden kat'î hüccet ve deliller ortaya koydu. Müşriklerin "melekler Allah'ın kızlarıdır" demelerini lanetledi, inatlarından, hakkı gör­mezlikten gelişlerinden ve bu konuda gözleriyle gördüklerini dahi inkâr edecek dereceye gelmelerinden dolayı onları azarladı ve ayıpladı. Sure Ra-sulullah'a kâfirleri sapıklıklarına terketmesini, peygamberliğini tebliğ ederken sabırlı olmasını, gece-gündüz teşbih edip hamdetmesini, Allah'ın kendisini koruyacağını ve zalimlere hem dünyada hem ahirette azap gele­ceğini haber vermesini emrederek sona ermiştir. [3]

 

Surenin Fazileti:

 

Buhari ve diğer muhaddislerin Ümmü Seleme'den rivayet ettiklerine göre o, Rasulullah'ın Ka'be'nin önünde namaz kılarken bu sureyi okuduğu­nu işitmiştir.

Cubeyr bin Mut'ım'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Esirler konu­sunda konuşmak için Rasulullah'a geldim, onu sabah namazında buldum; Tûr suresini okuyordu. "Rabbin azabı hiç şüphesiz inecektir. Onu defedecek yoktur." ayetine gelince azabın inivereceğinden korktum, müslüman oldum. "Yoksa onlar bir şeysiz mi yaratıldırlar? Yahud yaratıcıları kendileri midir"? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır onlar iyi bilmiyorlar" ayeti­ne gelince neredeyse kalbim duracaktı. [4]

 

Kıyamet Ve O Günde, Vaad Edilen Azabın Gerçekleşeceği:

 

1-6- Andolsun Tûr'a, yayılmış yap­rakta yazılmış kitaba, ma'mur eve, yükseltilmiş tavana, dolmuş denize

7- Ki Rabbinin azabı hiç şüphesiz olacaktır.                  

8- Onu defedecek yoktur.

9- O gün gök sallanıp çalkalanır.

10- Dağlar hareket edip yürür.

11- Vay artık o gün tekzip edenlere

12- Ki onlar batıla dalıp oynayan­lardır.

13- O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılırlar.

14- İşte bu tekzip ettiğiniz ateştir.

15- Bu da mı bir sihir, yoksa siz mi görmüyorsunuz?

16- Girin oraya, ister dayanın ister dayanmayın, sizce birdir. Siz ancak yapageldiklerinizin cezasına çarpı­lıyorsunuz.

 

Belagat:

 

"Bu da mı bir sihir?" sorusu tekdir ve azarlamadır.

"İster dayanın ister dayanmayın" cümleleri arasında tezat (tıbak-ı sel-bî) vardır.

"Girin oraya" ise bir istihfaf ve azarlama üslûbudur.

İlk dört ayetin sonunda latif bir seci (telâffuzda kelime sonlarında ahenk, uyum) vardır.[5]

 

Kelime ve İbareler:

 

Cenab-ı Hakk'ın, üzerinde Musa'ya konuştuğu "Tur'a", açılmış "yayıl­mış" ince deriden "yaprakta", satır satır intizamlı bir şekilde "yazılmış ki­taba", hacılarla ve ziyaretçilerle ihya edilmiş Kabe "ma'mur eve", sema di­ye bilinen "yükseltilmiş tavana", su ile "dolmuş", veya başka bir manaya  göre ateşle dolmuş, tutuşturulmuş, kızdırılmış "denize andolsun ki Rabbi-nin azabı hiç şüphesiz olacak" ve hak edenlerin başına inecektir.

"Tur", Allah'ın üzerinde Musa'ya konuştuğu ve İsa'yı peygamber ola­rak gönderdiği, ağaçlarla örtülü dağdır. Tûr, Süryanîcede dağ demektir. Ancak ağaç olursa Tûr, olmazsa yine dağ manasında "cebel" denir. Tûr, Medyen mıntıkasında Sina çölünde bulunmaktadır.

Vaadedilen bu azap geldiğinde "onu" müstehak olanlardan uzaklaştı­rıp "defedecek"kimse "yoktur."

Kıyametin kopacağı "o gün gök"yüzü "sallanıp çalkalanır. Dağlar" yer yüzünde "hareket edip yürür" toz duman olur ki artık bu azabın görüleceği kıyamet gününde olur. Bu hal meydana geldiği zaman, o şiddetli azap karşısında "vay artık o gün tekzip edenlere ki onlar batıla dalıp" inkârlanyla oyalanıp "oynayanlardır."

"O gün onlar" şiddetle "cehennem ateşine itilip kakılırlar." Ve onlara şöyle denilir: "İşte bu tekzip ettiğiniz ateştir", dünyada vahiy hakkında si­hirdir dediğiniz gibi "bu" gördüğünüz azap "da mı bir sihirdir" diyeceksi­niz, "yoksa" dünyada iken bunu gösteren delilleri görmediğiniz gibi "siz mi görmüyorsunuz? Girin oraya" şiddetini ölçün. Acısına "ister dayanın, ister dayanmayın, sizce birdir." Sabırla korku aynıdır, çünkü sabrınızın size faydası olmayacaktır. Zira “siz” burada başka değil, “ancak yapageldiklerinizin cezasına çarpılıyorsunuz.” [6]

 

Açıklama:

 

Allah, düşmanlarına vereceği azabı indirme konusunda tam bir kudrete sahip olduğuna delalet eden –ki bu azabı onlardan defedecek başka hiç­bir güç yoktur- varlıklara yemin ederek şöyle diyor:

"Andolsun Tûr'a, yayılmış yaprakta yazılmış kitaba." Cenab-ı Hak, Musa (a.s.)'a konuşması ve sonra ince deriler üzerine muntazam harflerle yazılan Tevrat'ı ona orada indirmiş" olması gibi büyük hadiselerin meydana geldiği Tur dağına bir şeref ve ikram olmak üzere yemin etti. Kâğıt icad edilmeden önce kitaplar çoğu zaman deriler üzerine yazılırdı.

"Yazılmış kitaba" sözü, insanların sesli olarak okuyabildiği Tevrat, İn­cil, Zebur, Kur'an gibi semavî kitapların hepsini içine alır. Bir görüşe göre de bu Levh-i Mahfuz'dur. Burada Tur dağı ile kitabın beraber zikredilmesi, Tevrat'ın Musa (a.s.)'a orada indirilmesinden dolayıdır. "Yayılmış" sözü çok açık olduğuna işarettir.

"Mamur eve": Hacılarla, ziyaretçilerle, ibadet ve dua maksadıyla civa­rında bulunanlarla ve manevi havasından istifade etmek isteyenlerle ma1-mur hale gelen şerefli Kabe'ye yemin olsun.

'Yükseltilmiş tavana": Yani yerin tavanı mesabesindeki o yüksek se­maya ve güneşler, aylar, sabit ve hareketli yıldızlar ve sayılarını Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği nice âlemler gibi göğün ihtiva ettiklerine ye­min olsun.

"Mamur ev" ile "yükseltilmiş tavanJ'm bir arada zikredilmesinin sebe­bi, Kabe'nin ve İslâm'ın şiarı olan mekânların sânının, "Bize ve Allah'ın sa-lih kullarına selâm olsun, sen kendini sena ettiğin gibi ben seni hakkıyla sena edemem." diyerek münacatta bulunan nebi Muhammed (s.a.)'in mev­kiinin büyüklüğünün bilinmesi içindir.

"Dolmuş denize": Yani kuru toprakta kaybolup gitmeden tutulan de­nize yemin olsun. Diğer bir tefsire göre alevler fışkıran kızgın tandır gibi ateşlenmiş deniz demektir. "Denizler tutuşturulduğu zaman" (Tekvir, 81/6) ayetinde de beyan edildiği gibi bu hal kıyamette olacaktır. Rivayete göre kıyamet günü denizler tutuşturulacak ve ateş olacak. Bilindiği gibi kara parçası gibi denizin dibinden de petrol çıkartılmakta, zaman zaman deniz­lerde depremler olmakta, volkanlar yükselmektedir.

Sonra Allah bu yemine cevap olarak şöyle buyurdu:

"Ki Rabbinin azabı hiç şüphesiz olacaktır. Onu defedecek yoktur." Üze­rine yemin edilen konu veya yeminin cevabı işte bu ayettir. Yani Allah, bu insan nazarında büyük varlıklara yemin ederek haber vermektedir ki ahi-ret azabı hiç şüphesiz ve mutlaka olacaktır. Bu azaba, inkâr edenler ve peygamberleri tekzip eden isyankârlar müstehak olacak, hiçbir şey bunu onlardan defedemeyecek ve o cehennemliklerden uzaklaştırmamayacaktır. "olacaktır" sözü azabın şiddetine işarettir. "Rabbinin azabı" sözündeki "Rab" lafzı, Hz. Peygambere ve bütün mümilere güven ve huzur vermek içindir.

Sonra Allah kıyamet günündeki bu azabın yanında meydana gelecek olayları beyan ederek şöyle buyurdu:

"O gün gök sallanıp çalkalanır, dağlar hareket edip yürür." Yani gökle­rin sallanıp dalga dalga birbirine karışarak yerinde hareketlendiği ve dağ­ların bulutlar gibi uçuşarak toz-duman halinde yerlerinden söküldüğü gün azap mutlaka olacaktır.

Göklerin çalkalanıp dağların yürümesindeki hikmet, artık dünyanın harap olduğunu bir daha oraya dönüş olmayacağını, bundan böyle ahiretin mamur olacağını bildirmektir. Çünkü arz, dağlar, gök, yıldızlar hepsi dün­yanın imarı ve insanoğlunun istifadesi içindir. Oraya dönüş ümidi kalmaz­sa ondan istifade de olmaz.

Sonra Allah kıyamette azabın kimin başına geleceğini beyan ederek şöyle buyurdu:

"Vay artık o gün tekzip edenlere, ki onlar batıla dalıp oynayanlardır"

"veyl: vay" kelimesi helak olan kişi için kullanılan bir kelimedir. Yani "bu gün, vay şu peygamberleri kabul etmeyenlerin Allah'ın azabı, cezası ve ıkabı karşısındaki hallerine" demektir. Peygamberleri tekzip etmeyen de­vamlı şekilde azap görmez. Tekzip edenler; dünyada iken tereddüt içinde olup batıla dalanlar, o uğurda çalışnalar, hesap gününü hiç hatırlamayıp cezadan korkmayanlar, dini alay ve istihzaya alanlar ve yalanlayarak, alay ederek Muhammed (s.a.)'in vazifesi hakkında ileri geri konuşanlardır. "Fe-veylün" kelimesinin başındaki "fe" harfi mana bağlantısını sağlamak için­dir ki bu orada müminlerin güven içinde olduklarını bildirmektir. Büyük günah işleyenlere gelince; onların azabı devamlı olmayacak ve cehennemde ebedî kalmayacaklardır. Çünkü onlar peygamberleri yalanlamamışlardır.

Peygamberleri yalanlayanların cehenneme atılışını beyan eden üslûp ise şöyledir:

"O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılırlar." Yani sert ve şiddetli tavır ve hareketlerle onlar cehennem ateşine sürülür ve atılırlar.

Azarlanarak ve tekdir edilerek onlara şöyle denilecek:

1- "İşte bu tekzip ettiğiniz ateştir." Yani zebaniler onları azarlayarak ve tekdir ederek şöyle diyecekler: Şu gördüğünüz ateş dünyada iken ya­lanladığınız ateştir. Bu ateşi tekzip etmek, vahiy yoluyla onun varlığını ha­ber veren peygamberi tekzipdir.

2- "Bu da mı bir sihir yoksa siz mi görmüyorsunuz?" Dünyada iken Al­lah'ın gönderilmiş elçilerine ve indirilmiş kitaplarına söylediğiniz gibi şim­di şu görüp şahit olduğunuz azap da mı bir sihir? Hayır, bilakis bu haktır. Fakat siz dünyada hakka karşı nasıl kör idiyseniz, şimdi de bu ateşe karşı öyle körsünüz. Yani görünende şüphe yok, görmede körlük yok, dolayısıyla gördüğünüz haktır.

3- "Girin oraya, ister dayanın ister dayanmayın sizce birdir. Siz ancak yapageldiklerinizin cezasına çarpılıyorsunuz." Yani gördüğünüz cehennem ateşini inkâr etmeniz mümkün olmadığına, bunun bir sihir olmadığını ke­sin anladığınıza ve gözlerinizde de bir arıza bulunmadığına göre şimdi da­lar gibi ona girin ve hararetini ve şiddetini ölçün. Sonra bu azaba sabret­mek veya etmemek her ikisi de aynıdır, size hiçbir faydası olmaz, istediği­nizi yapın. Zira karşılık -hayır olsun şer olsun- amele göredir ve mutlaka bu azap olacaktır. Dolayısıyla bu ateşin azap ve işkencesine ister sabredin, ister etmeyin, aynıdır; sizin ondan ne dönüşünüz, ne de kurtuluşunuz, asla yoktur. Allah hiç kimseye zulmetmez, herkese amelinin karşılığını verir. [7]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Bu ayetler şu hususlara delâlet etmektedir:

1- Allah şu beş eşyaya yemin etmiştir: Tür, indirilen kitaplar, mamur ev, yükseltilmiş tavan ve dolmuş deniz. Bu onların şerefli ve muhterem ol­duğuna delâlet eder. Üç mekân olarak Tûr, mamur ev ve dolmuş denizin seçilmesindeki hikmet buralarda peygamberlerin Rableriyle yalnız başları­na bulundukları, diğer insanlardan ayrı kaldıkları ve Allah'a niünacat edip hitapta bulundukları yerler olmasıdır. Mesela Tûr: Musa (a.s.) oraya gitmiş ve "Bizden bazı ne yaptığını bilmezlerin yaptıkları şeyler sebebiyle bizi he­lak eder misin? Bu senin imtihanından başka bir şey değildir. Bununla dile­diğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin." (Araf, 7/155), "Rabbim! Bana (kendini) göster, seni göreyim." (Araf, 7/143) diyerek Rabbine hitapta bulun­muştu.

Daha önce de geçtiği gibi Rasulullah (s.a.) ma'mur ev Ka'be'de "Selâm bizim üzerimize ve Allah'ın salih kulları üzerine olsun, sen kendini övdü­ğün gibi ben seni hakkıyla övemem." diyerek Cenab-ı Hakka münacatta bulundu.

Yunus (a.s.) denizin derinliklerinde "senden başka ilâh yoktur, seni ten­zih ederim, şüphesiz ben zalimlerden oldum" (Enbiya, 21/87) diyerek dua etti.

İşte bu sebeplerden dolayı buraları şerefli mekânlar olduğundan Allah buraların adına yemin etti. Sonra Allah, bu eşyanın yanında "Kitab"ı da zikretti.[8] Çünkü Allah, Tur dağında Musa'ya konuştu ve ona Tevrat'ı indir-

2- Üzerine yemin edilen hadise ise gelecektir diye vaadedilen kıyame­tin mutlaka olacağı ve o günde, peygamberleri tekzip edenlere verilecek azabı hiçbir gücün onlardan uzaklaştıramayacağı hadisesidir.

3- Kıyamet günü o tekzipcilerin başına azap gelecektir. O, dünyaya bir daha dönüşün olmadığını göstermek için göklerin içindekilerle beraber ol­duğu, halde çalkalanacağı, yeryüzü dümdüz oluncaya kadar dağların yerle­rinden sökülüp yürüyeceği gündür.

4- "Veyl" kelimesi bir azap kelimesidir. Bir görüşe göre de cehennemde bir vadidir. Helak olması lazım gelen için söylenir. "Yazık, vay haline" gibi manaları vardır. Peygamberleri tekzip edenlere yazıklar olsun ki onlar ba­tılda bocalayıp dururlar. O batıl, Muhammed (s.a.)'i tekzip etmek suretiyle onun vazifesi hakkında ileri-geri konuşmalarıdır.

5- Cehennemlikler kıyamet günü kaba ve sert davranışlarla ateşe atı­lırlar. Tefsircilere göre cehennem bekçileri onların ellerini enselerine bağla­yacak, alınları ayaklarına değecek şekilde birleştirecekler, sonra kafa üstü onları ateşe itecekler.

6- Ateşe yaklaştırıldıkları zaman cehennem bekçileri azarlayarak, tazir ederek onlara şu üç şeyi söyleyecekler:

a) Dünyada iken yalanladığınız ateş işte budur.

b)  Şimdi gözlerinizle gördüğünüz şu hal, vahiy hakkında, "o bir sihir" dediğiniz gibi sihir midir? Hayır, siz düyada iken de göremiyor ve düşüne-miyordunuz.

c) Girin cehenneme ve hararetini tadın. Orada sabretmeniz veya et­memeniz aynıdır, artık size hiçbir şey fayda vermez, karşılıklar amellere göredir. Allah onların orada: "Şimdi biz sızlansak da sabretsek de birdir, bi­zim için sığınacak bir yer yoktur." (İbrahim, 14/21) diyeceklerini haber vermiştir.[9]

 

Muttakilerin Mükafatı ve Ahirette Allah’ın Onlara İhsan Edeceği Nimetler:

 

17- Şüphesiz ki muttakiler cennetler, nimet(ler) içindedirler,

18- Rablerinin kendilerine verdiği ile mutlu olarak Rableri onları o çılgın cehennemin azabından korumuştur.

19- Yapmış olduklarınızın karşılı-

20- Sıra sıra dizilmiş tahtlara vaslanmış olarak. Biz onlara iri gözlü

21-  İman edip zürriyetleri de iman ederek kendilerine tabi olanlar, biz onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amelinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandığı­nın mukabilinde bir rehindir.

22-  Onlara canlarının çekeceği meyve ve eti bol bol verdik.

23-  Orada birbiriyle öyle kadeh çe­kişirler ki onda ne bir saçmalama, ne de bir günaha sokma yoktur.

24- O sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da etraflarında döner­ler.

25- Birbirlerine dönerek sorarlar:

26- Derler (ki): "Biz gerçekten bun­dan önce ailelerimiz içinde korkan kişiler idik.

27- İşte Allah bize lütfetti ve bizi ce­hennemin azabından korudu.

28-  Gerçekten biz bundan evvel O'na dua ediyorduk. Şüphesiz O, ihsanı bol, çok esirgeyendir."

 

Belagat:

 

"Sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi" ifadesi mürsel teşbihtir. Ayette "gılman: civanlar" sedefler içindeki inciye benzetilmiştir. [10]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Şüphesiz ki" ilâhî emirleri yerine getirip dinin haram kıldıklarından uzak duran "müttakiler" aralarından gözeler, kaynak suları ve nehirler akan yemyeşil ve ter ü taze bahçeler "cennetler", Allah tarafından kendi­lerine ihsan edilmiş nice "nimetler içinde Rablerinin kendilerine verdiği ile ve onları o çılgın cehennemin azabından korumuş" olması sebebiyle "mutlu olarak" bulunacaklar.

Ve onlara şöyle denilecek: "Yapmış olduklarınızın karşılığında, sıra sı­ra dizilmiş tahtlara yaslanmış olarak" yedikleriniz boğazınıza takılmadan, zorlanmadan, meşakkat çekmeden, herhangi bir hastalığa veya hazımsızlı­ğa veya ağırlığa sebep olmadan "afiyetle yiyin, için. Biz onlara iri gözlü" be­yaz tenli "hurileri eş yaptık."

"İman edip, zürriyetleri de iman ederek kendilerine tabi olanlar" var ya "biz" babalarının yaptıkları iyi amelleri yapmamış olsalar da babaları­nın hatırı için "onların nesillerini" cennete girmeleri veya oradaki derecele­ri konusunda "kendilerine kattık." İbni Cerir, İbnülmünzir, Hakim ve Bey-hakî'nin rivayetlerine göre İbni Abbas merfûan Rasulullah (s.a.)'in "Mümi­nin zürriyeti derece bakımından kendinden aşağı bile olsa, memnun olması için, Allah onu kendi derecesine yükseltir." dediğini nakletmiş, sonra da bu ayeti okumuştur.

Bu ilhak sebebiyle "onların amelinden" alıp zürriyetlerinin ameline ilave etmek suretiyle de "birşey eksiltmedik." Hayır olsun, şer olsun, Allah katında "herkes kazandığının mukabilinde bir rehindir" hayrın mükâfatını şerrin cezasını görür. Salih amel onu kurtarır fasid amel batırır.

Açıktan istemeseler de biz "onlara canlarının çekeceği" çeşit çeşit "meyve ve eti" zaman zaman "bol bol verdik."

Onlar "orada" cennette sevinç ve sürür içinde "birbiriyle öyle" cennet şarabı dolu "kadeh çekişirler" alıp-verirler "ki onda" yani onu içmeden do­layı "ne bir saçmalama" boş şeyler söyleme "ne de" dünyada içki içenlerin yaptığı gibi Allah'ın gazabını celbedecek söz ve hareketlerle içeni "günaha sokma yoktur."

Güzellik ve letafette "o sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da" kadeh sunma vs. hizmetler için "etraflarında dönerler." Onlara tahsis edil­miş bu hizmetçiler saf, temiz ve bayaz olduklarından inciye benzetilmişler­dir. İbni Cerir, Abdürrezzak ve İbnülmünzir'in rivayetlerine göre Katade şöyle demiştir: "Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki cennet­te hizmet edilenlerin, hizmet edenlere üstünlüğü; ayın, ondördüncü gece­sinde diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir."

Nail oldukları cennet nimetlerini dile getirmek ve duydukları zevk ve hazzı izhar etmek için "birbirlerine dönerek" hal ve hatır "sorarlar" ve "der­ler ki: Biz gerçekten bundan önce" dünyada iken "ailelerimiz içinde" yaşar­ken Allah'ın azabından "korkan kişiler idik. İşte Allah " affı ve rahmeti ile "bize lütfetti ve bizi cehennem azabından korudu." Cennet nimetlerine nail olmalarının birinci sebebi olarak Allah'tan korkmalarını zikrettikten sonra ikinci sebebe işaret sadedinde şöyle diyecekler: "Gerçekten biz bundan ev­vel" dünyada iken "O'na dua ediyorduk." yalnız O'na ibadet ediyor, bizi azaptan korumasını istiyorduk. [11]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Öldükten sonra mutlaka dirilmenin olacağını, kâfirlerin azap görece­ğini ve onların karşılaşacağı diğer sıkıntı ve perişanlıkları beyan ettikten sonra Allah, müminlerin halini ve onların farklı karşılıklarını zikretti. Ya­ni kâfirin halini açıkladıktan sonra müminin ahirette nail olacağı şeyleri zikretti. Sonra Kur'an-ı Kerimin zıt şeyleri bir arada zikretme, terğib ve terhibi (teşvik ve korkutma) yanyana getirme konusundaki bilinen o üslû­buna uygun olarak cezanın peşinden mükâfatı zikretti. Ta ki insan, sonucu iyi düşünsün de rahmeti arzu etsin, ceza ve azaptan korksun.

Arzu ve iştiyakı artıracak hususlardan biri de şudur: Allah hak edene nimeti ihsan etmede cimri davranmadı, bilakis onun evlâdına ve zürriyye-tine de bol bol verdi. Yeme, içme, evlenme, giyme ve mesken konusunda in­sana haz veren bu tatlı şeyleri sayıp dökmekle yetinmedi, bilakis ikram ve ihsanını daha da artırarak, cennette o yüksek mevki ve derecelere erişme konusunda iman eden zürriyeti de babalarına kattı. Cennet ehlinden ümit­sizlik, bıkkınlık ve soğukluğu uzaklaştırdı. Bunların yerine sevinç ve eğ­lence içinde kadehleri çekiştirmek, sözlerin en güzelini konuşmak, dünya ahvalinden bahsederek ahiret ahvali ile mukayese yapmak suretiyle yaşa­nan bitmeyen bir haz ve ünsiyet getirdi. [12]

 

Açıklaması:

 

"Şüphesiz müttakiler Rablerinin kendilerine verdiği ile mutlu olarak cennetler ve nimet(ler) içindedirler. Rableri onları o çılgın cehennemin aza­bından korumuştur." Dünyada iken Rablerinin emirlerine uyup yasakların­dan uzak duran müttakiler, ahirette azap ve ceza çeken şu kâfirlerin aksi­ne, orada yemyeşil bahçeler içinde olacaklar ve kesilmeyen nimetlerden is­tifade edecekler. Orada son derece güzel ve tatlı cennet meyvalarından yi­yecekler. Allah'ın kendilerine ihsan edeceği yeme, içme, giyinme, binek, mesken, döşekler, eşler ve sair çeşit çeşit haz veren nimetlerden istifade edecekler. Allah onları cehennem azabından koruyacak ve alevlerinden kurtaracaktır. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği hiçbir beserin hayal edemediği nimetler içinde cennette bulunmanın yanında bu da başlıbaşına ayrı bir nimettir.                                                

"Cennetler ve nimet(ler) içindedir." sözü, onların bahçenin bekçiliğini yapan kişinin bakması gibi sadece gözüyle istifade etmediğini, fiilen cen­nette o nimetlerden yararlandıklarını ifade etmektedir. "Mutlu olarak" sö­zü onların hem dış görünüşte hem de kalben o nimetlerden yararlandıkla­rına, dünyada nice zenginin halinde görüldüğü gibi nimetlerden istifade ederken kalbi başka şeyle meşgul olmadığına delâlet eder.

Cennette Rıdvan melekleri onlara şöyle diyecek:

"Yapmış olduklarınızın karşılığında afiyetle yiyin için." Yani melekler onları kutlayarak şöyle diyecekler: Rızıklann güzellerinden yiyin, içecekle­rin tatlı, temiz ve güzellerinden için, yemede içmede hiçbir zorluk, sıkıntı ve meşakkat hissetmeyeceksiniz. İşte "afiyef'in manası budur. Bu nimetler dünyada iken gönderdiğiniz salih amellerin karşılığıdır. Bir ihsan ve ikram olmak üzere onlara karşılık bunlar verilmiştir.

Bu ayetin bir benzeri de Hakka (69/24) süresindeki şu ayettir: "Geçmiş günlerde işlediklerinize karşılık, afiyetle yiyin için." Gece boyunca namaz kılmış olan Rabi' bin Haysem'e "Nefsini yordun!" dediler. O da: "Nefsimin aslında rahatını istedim." dedi.

Sonra Allah cennet ehlinin döşeklerle halılarla eşlerle nasıl zevk için­de olacaklarını zikrederek söyle buyurdu.

"Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanmış olarak. Biz onlara iri gözlü hu­rileri eş yaptık." Yani onların cennetteki manzarası şudur: Oturmuşlar, sıra sıra dizilmiş, birbirine bitişmiş tek sıra halindeki tahtlara yaslanmışlar. İş­te bu, huzuru, rahatı, hiç sıkıntı olmadığını, gönlün meşgalelerden uzak ol­duğunu gösterir. Ayrıca onların her birine cennet kadınlarından güzel eşler ve iyi arkadaşlar verilecektir ki bunlar hurilerdir. Huriler, gözlerinin beya­zı çok beyaz, siyahı çok siyah iri gözlü kadınlardır.

İbni Ebî Hatem'in Heysem bin. Mâlik et-Tâî'den rivayet ettiğine göre o Rasulullah (s.a.)'in şöyle dediğini işitti: "Kişi cennette hiç yerini değiştir­meden, usanmadan yaslandığı yerde kırk yıl yaslanır. Canının istediği, gö­zünün hoşlandığı her şey yanına gelir."

Şu da dikkat çekicidir: Allah, geçen ayetlerde dört nimete nail olma sebeplerini şu sıraya göre zikretti: Önce meskeni zikretti ki o cennetlerdir, sonra yeme ve içmeyi, sonra döşek ve halıları, sonra eşleri zikretti. Bu ni­metlerin her bir çeşidi hakkında en mükemmele delâlet eden lafızlar, ifade­ler kullandı: Cennetler hakkında "Rablerinin kendilerine verdiği ile mutlu olarak" buyurdu. Çünkü nimetlerin ihsan edildiği yerde çeşitli sebeplerle huzur bozulabilir. İşte burada o yoktur. "Afiyetle" sözü ile yenilip içilecek şeylerin ağırlık, hastalık ve tükenme gibi dünyada bozukluk ve kusur sayı­lacak şeylerden hiçbirinin bulunmadığına işaret etmektedir. Surur ve neşe hakkında da orada hiçbir sıkıntının olmadığına delalet etmek üzere “tahtlara yaslanmış olarak” ifadesi kullanılmıştır ki bu manzara rahatı gösterir. “Yapmış olduklarınızın karşılığında” sözü, Allah’ın bu nimetleri onların amelleri karşılığında verdiğini ifade eder.

"Sıra sıra dizilmiş" sözü de herkesin kendine ait divanı olduğuna, or­tak kullanılmadığına işarettir.

"Onları... eş yaptık" sözü eşlendirenin Allah Tealâ olduğuna ve bundan yine cennet ehlinin yararlanacağına delildir. Ayrıca Allah sadece "eşler" vermekle yetinmemiş bilakis onları "güzel" diye nitelemiştir.

Ve yine kâfirlere verilen karşılık ile müttakilere verilen arasında fark olduğu da unutulmamalıdır: Kâfirler hakkında şimdi "siz ancak yapmış ol­duğunuz şeyin karşılığını göreceksiniz" derken müttakiler hakkında "yap­mış olduğunuzun karşılığında" demiştir. Yani kâfirler hakkında hasr edatı olan "innemâ=ancak" kelimesi kullanılmıştır. Yani "ancak yaptığınız kadar ceza görürsünüz, fazlası olmaz" demektir. Müminlere gelince, Allah ihsa­nından onların mükâfatını kat kat artırır.[13]

Müminlerin iman sahibi evlâtları amelde her ne kadar babalarının se­viyesine ulaşmamış olsalar bile, Allah babalarını memnun etmek için ken­di fazlından ve ihsanından lütfederek derecelerini yükseltip babalarına il­hak ettiğini haber verme sadedinde şöyle buyurdu:

"İman edip de zürriyetleri de iman ederek kendilerine tabi olanlar, biz onların nesillerini de kendilerine kattık." Yani Allah imanda babalarını ta­kip eden evlâtları, kendi tarafından bir ihsan ve ikram olmak üzere baba­larının makamına yükseltecektir. İfade edilmek istenen şudur: Allah, mü­min olmaları şartıyla amel bakımından daha aşağı bile olsalar, babalarının gönlü hoş olması ve memnun kalmaları için zürriyetlerini de onların dere­cesine yükseltecektir. Evlâtların hali babalarından daha güzel olursa, onla­rın babalarına katılacağı zaten açıktır. Ameli noksan olanı ameli kâmil ola­nın makamına yükseltirken, aynı seviyeye gelmiş olacakları için bu onun makamından ve amelinden bir şey eksiltmez. İbni Abbas: "Allah müminin zürriyetini her ne kadar amelde ondan aşağı da olsa, onu memnun etmek için, onun derecesine yükseltir." dedi sonra da bu ayeti okudu[14].

"İman" kelimesinin bu ayette nekre gelmesi onun, derecesi yüksek ve özelliği olan bir iman olduğuna delâlet etmesi içindir. Derecesi düşük olan zürriyetin imanının kastedilmiş olması da mümkündür. Sanki Cenab-ı Hak şöyle demiştir: Kendilerini babaların derecesine yükseltmeyen azıcık bir iman sebebiyle onları (zürriyeti) babalara kattık.[15]

Hafız Taberanî, İbni Abbas'tan Rasulullah (s.a.)'in şöyle dediğini riva­yet etti: "Kişi cennete girdiği zaman anasını babasını, eşini ve çocuğunu so­rar. Ona denilir ki: "Onlar senin derecene ulaşamadılar." O der ki: "Ya Rab-bi ben hem kendim için hem de onlar için amel ettim. Bunun üzerine onla­rın da kendisine ilhak edilmeleri emrolunur." İbni Abbas delil olarak da bu ayeti okudu.

İşte bu Cenab-ı Hakk'ın, amellerinin bereketi sebebiyle babalara olan ihsanıdır. Ahmed bin Hanbel, Ebu Hüreyre'den Rasulullah (s.a.)'in şöyle de­diğini rivayet etti: "Allah salih kulun derecesini cennette yükseltir. O da der ki: "Ya Rabbi bu bana nereden?" Allah: "Çocuğunun senin için yaptığı af ta­lebi sebebiyledir" der. Müslim'in Sahih'inde Ebu Hüreyre'den rivayet ettiği Rasulullah (s.a.)'in şu hadisi de bunu teyid etmektedir: "Ademoğlu öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak şu üç şeyden dolayı devam eder: Sadaka-i câriye (çeşme, cami, yol, vakıf gibi kişi öldükten sonra da yaşayan hayırlar), kendi­sinden faydalanılan ilim ve babasına dua eden salih bir çocuk."

"Onların amelinden de bir şey eksiltmedik." Yani evlâtları babalarına katarken babaların amellerinin sevabından da hiçbir şey eksiltmedik.

"Herkes kazandığının mukabilinde bir rehindir." Yani kıyamet günü her insan kendi ameli karşılığında rehindir. İster baba, ister evlât olsun hiçbir kimse bir başkasının günahını yüklenmez. Aynı zamanda rehin borç ödenmedikçe kurtulmaz. Eğer amel salih ise rehni kurtarır, çünkü Allah onu kabul eder, değil ise helak eder.

Bu ayetin benzeri ayetler Kur'an-ı Kerim'de çoktur. Meselâ: "Herkes kazandığı şey mukabilinde bir rehindir. Ancak sağ ehli (müminler) böyle değil" (Müddessir, 74/38-39). Yani herkes ameli mukabilinde rehin alınmış­tır. Güzel amelleri sayesinde rehnini kurtaran müminler hariç, kimse reh-nini kurtaramaz.

Sonra Allah müttakilere ihsan edeceği çeşit çeşit nimetleri sayarak şöyle buyurdu:

1- "Onlara canlarının çekeceği meyve ve eti bol bol verdik." Yani onla­rın canlarının çektiği, güzel bulup zevk aldığı şeylerin her birinden, etin her çeşidinden, meyvanın her türlüsünden dünyada bulduklarından fazla fazla verdik.

2- "Orada birbiriyle öyle kadeh çekişirler ki onda ne bir saçmalama, ne de bir günaha sokma yoktur." Yani onlar cennette çok sevinçli olacakları için birbirlerine cennet şarabı dolu kadehler verecekler, kadehleri çekişti­recekler. Ahiret içeceğinde boş söze, günaha sebep olacak şey de yoktur. Dolayısıyla boş söz ve hezeyan konuşmazlar, dünyada içki içenlerin yaptığı gibi çirkin sözler söylemezler. İbni Kuteybe: "Dünya içkilerinde olduğu gibi akıllan gidip de saçmalamazlar, onlardan kendilerini günaha sokacak bir-şey sadır olmaz" demiştir.

Allah ahiret şarabının görünüşünün güzelliğinden, tat ve lezzetinin hoşluğundan bahsederken şöyle buyurmuştur: "Berraktır, içenlere lezzet ve­rir. O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar." (Safat, 37/46-47); "Ki bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir." (Va­kıa, 56/19).

3- "O sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da etraflarında dö­nerler. " Yani güzellik ve parlaklıkta kabuğu içinde gizlenmiş ve korunmuş, el değmemiş incilere benzeyen delikanlılar onlara kâseler, meyveler, yiye­cek ve içecekler takdim ederek hizmet ederler.

Benzeri bir ayet de şudur: "Ebedîliğe mazhar edilmiş evlâtlar etrafla­rında dolanırlar. Maîn'den doldurulmuş büyük kaplarla, ibriklerle ve ka­dehlerle."" (Vakıa, 56/17-18).

İbni Cerir ve îbnülnuınzir'in rivayetine göre Katade şöyle dedi: Bana ulaştığına göre Rasulullah (s.a.)'e: "Ey Allah'ın elçisi hizmet edenin inci gi­bi olmasını anladık, peki hizmet edilen nasıl öyle olacak?" diye soruldu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Allah'a yemin ederim ki hizmet edilenin hizmet edene karşı üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara karşı üstünlüğü gibidir." Bu, Hasan el-Basrî'den de rivayet edilmiştir.

4- "Birbirlerine dönerek sorarlar." Yani cennette birbirlerine dönüp ko­nuşur ve dünyadaki amellerinden ve hallerinden ve oradaki yorgunluktan, korkulardan, zorluk ve sıkıntılardan bahsederler.

Sonra Allah, onların bu cennetlere ulaşmalarının sebebine işaret eden cevaplarını zikrederek şöyle buyurdu:

"Derler ki: Biz gerçekten bundan önce ailelerimiz içinde korkan kişiler idik de, Allah bize lütfetti ve bizi cehennemin azabından korudu." Yani şöy­le diyerek cevap verirler: Biz dünyada iken Allah'ın azabından ve ıkabın-dan korkar ve ürperirdik. Bu sebeple Allah bize af ve rahmetini ihsan ede­rek salih ameller yapmaya bizi muvaffak kıldı. Neticede bizi korktuğumuz ateşin azabından korudu.

"Gerçekten biz bundan evvel ona dua ediyorduk. Şüphesiz o, ihsanı bol, çok esirgeyicidir." Yani biz dünyada iken Allah'ı bir biliyor, O'na ibadet edi­yor ve O'ndan bize af ve merhametle muamele etmesini istiyorduk. O da duamızı kabul etti ve istediğimizi verdi. O, kullarına karşı ihsanı ve ikramı bol, rahmeti çok olandır. [16]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Bu ayetler şu hususlara delâlet etmektedir:

1- Müttakilerin mükâfatı cennetlere girmek ve orada çeşit çeşit nimet­lerden istifade etmektir. Onlar orada bol meyveler içinde, huzurlu, neşeli, rehennem azabından kurtulmuş insanlar olacaklar. Onlara "afiyetle yiyin,

için" denilecek. Birbirine bitiştirilerek bir sıra haline getirilen divanlar üs­tünde yaslanacaklar. Hurilerden istedikleri ile evlenecekler.

2- Cennette babalar memnun olsun diye Allah'ın bir ihsanı ve ikramı olmak üzere, oradaki mevki ve dereceler hususunda Allah -küçük olsun bü­yük olsun evlâtları babalara, babalan evlâtlara katacaktır. Bu ilhak sebe­biyle ne babaların amellerinin sevabından ne de oğulların amellerinin se­vabından her hangi bir eksilme olmaz. Usul ve fürû' arasındaki bu ilhak ancak iman şartı ile mümkündür.

Zemahşerî şöyle der: Gönül huzuru ve saadeti, hurilerle evlenme, mü­min kardeşlerle dostluk ve evlâtlanyla bir arada bulunma da dahil Allah, her türlü sevinci onlar için bir araya getirir.[17]

Razî de "züriryetleri kendilerine tâbi olanlar..." ayeti hakkında şöyle der: "Bu ayet dünyada olduğu gibi ahirette de babalık şefkatinin hiç eksilmeden devam edeceğine delâlet eder. Bu sebepten Allah babalan, evlâtlarından ayı­rarak üzmeyecek, bilakis onlan bir araya getirerek memnun edecektir.[18]

3- "Herkes kazandığının mukabilinde bir rehindir." Zemahşerî şöyle der: "Bu ayet herkes hakkında umumidir. Herkes ameli karşılığında Allah nezdinde rehin alınmıştır. Hayır kazanırsa, kendini kurtanr, aksi halde re­hin kahr."[19]

4- Allah ihsanından olmak üzere, dünyadakilerinden farklı olarak mü­minlere gönüllerinin çektiği şekilde çeşit çeşit etler ve meyveler verecektir. Onlar birbirlerine kâseler vercekler. Kâse, şarap ve benzeri içecek şeylerledolu kabın adıdır. Kase alıp-veren bu bahtiyarlar; mü’minler, cennetteki eşleri ve hizmetçileridir.

Özel hizmetçiler onlara meyveler, hediyeler, yiyecek ve içecekler takdim ederler. Nitekim başka ayetlerde bu şöyle ifade edilmiştir: “Onlar altın tepsiler ve testilerle tavaf (ve ziyaret) edileceklerdir." (Zuhruf, 43/71); "Ma-în'den bir kâse ile tavaf edileceklerdir." (Saffat, 37/45). Bu hizmetçiler "Ebe­dîliğe mazhar edilmiş evlâtlar etraflarında dolanırlar." (Vakıa, 56/17) aye­tinde de beyan edildiği gibi, güzellikte ve beyazlıkta sedef içinde gizlenmiş inci gibidirler.

Hz. Aişe (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyur­muştur: "Cennet ehlinin derece bakımından en düşüğü, hizmetçilerinden birini çağırdığı zaman bin tanesinin birden "buyur buyur" diye cevap verdi­ği kişidir."[20]

5- Cennet ehli karşı karşıya oturup dünyada iken çektikleri yorgun-

lukları, sıkıntıları, akıbetlerinden nasıl korktuklarını müzakere ederler ve bu korkunun gitmesinden, Allah'ın kendilerini affedip; cennet ihsan etme­sinden, muvaffak kılıp hidayete erdirmesinden ve cehennem azabından kurtarmış olmasından dolayı Ona hamdederler.

6- Cennet ehli dünyadaki güzel amellerinin karşılığını bulacaklardır. Çünkü onlar dünyada Allah'a ibadet ediyor, O'nu tek tanıyor ve kusurla­rından dolayı kendilerine mağfiret ihsan etmesi için dua ediyorlardı. Dola­yısıyla ahirette bunun semeresini göreceklerdir. Çünkü Allah'ın iyiliği, ih­sanı ve sahaveti çoktur, lutufkâr, vaadinde sadık, rahmeti boldur. [21]

 

Tuzaklara Rağmen İkaz Ve İrşada Devam:

 

29- Sen hemen öğüt vermekte de­vam et. Öyle ya, sen Rabbinin nime­ti sayesinde ne bir kâhin, ne de bir -? mecnun değilsin.

30- Yoksa "(o) bir şairdir, biz ona zamanın felâketlerini bekliyoruz" mu

 diyorlar?

 31- De ki: "Bekleyin, çünkü ben de  sizinle beraber bekleyenlerdenim."

 32- Yahut bunu onlara akılları mı emrediy°r yoksa onlar azgın bir kavim midir?

33- Yahut "Onu kendisi uydurdu" mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.

34- Öyleyse -eğer onlar doğru iseler-onun gibi bir söz getirsinler.

 

Belagat:

 

"Raybu'l-menûn=zamanın felâketleri" ifadesi açık istiaredir (Müşebbe-hi hazfedilmiş teşbihdir). "Şüphe" manasına gelen "rayb" lafzı zamanın ge­tirdiği musibetler anlamında kullanılarak bu felâketler şüpheye benzetil­miştir. Benzeme yönleri ise her iki halin de değişken olup tek hal üzere de­vam etmemeleridir.

"Yahut bunu onlara akılları mı emrediyor" ifadesi bir tehekküm üslû­budur. Yani görünüşte ciddi, fakat hakikatta onların akıllanyla alay eden bir üslûptur. [22]

 

Kelime ve İbareler:

 

Onların mecnun, kâhin gibi boş ithamlarına aldırmadan "sen hemen öğüt vermekte devam et", geri durma. "Öyle ya sen Rabbinin nimeti sayesin­de ne" zanna dayanarak geçmişten haber veren "bir kâhin, ne de" aklını yi­tirmiş "bir mecnun değilsin."

'Yoksa "O bir şairdir, biz ona zamanın felâketlerini bekliyoruz" mu diyor­lar?" Buradaki "zamanın felâketleri" terkibinin Arapçası "raybü'l-menûn"dur. Aslında "şüphe ve tereddüt" manasına gelen "rayb" burada "felâketler, hadise­ler" manasına kullanılmıştır. Çünkü Hz. Peygamber'in basma gelmesini bekle­dikleri "felâketler" şüphe gibi mesnedsizdir, onların temennilerinden ibarettir.

"De ki: Bekleyin" benim helakimi. Siz benim helakimi beklediğiniz gibi "ben de sizinle beraber" sizin helakinizi "bekleyenlerdenim." Nihayet onlar Bedir'de öldürüldüler ve azabı tattılar.

"Yahud bunu onlara akılları mı emrediyor. Yoksa onlar" inatlıkta ve hakkı tanımamakta haddi aşmış "azgın bir kavim midir?" 'Yahut" ona Al­lah'tan bir şey gelmiyor, o "onu kendisi uydurdu" mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler" bilakis inatlarından dolayı bu iftiraları atarlar. "Öyleyse eğer onlar" Kur'an'ı bir beşerin söyleyebileceği iddialarında "doğru iseler onun gibi bir söz getirsinler." de görelim. Onların içinde de pek çok edebiyatçı var. Bu ayet, onların sözlerine karşı meydan okuyarak verilmiş bir cevaptır. [23]

 

Nüzul Sebebi:

 

"Yoksa "(o) bir şairdir..." ayetinin (30. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Cerir ve İbni İshak'ın İbni Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Kureyş, Dâr-ı Nedve'de Rasulullah'ın durumunu görüşmek üzere toplan­dıklarında içlerinden biri şöyle dedi: "Onu kelepçeleyip hapsedin, daha ön­ce geçen Zuheyr, Nabiğa ve A'şâ gibi şairlerin helak olup gittiği gibi ölmesi­ni bekleyin. Çünkü bu da onlar gibi bir şair." Bunun üzerine "Yoksa (o) bir şairdir biz ona zamanın felâketlerini bekliyoruz mu diyorlar?" ayeti indi. [24]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah, azabın mutlaka olacağı üzerine yemin ettikten ve azap görecek­lerle kurtulacakların ahvalini zikrettikten sonra peygamberine kâfirleri korkutarak, müminleri müjdeleyerek ve Allah'a çağırarak öğütte bulunma­sını emretti. Sonra cinlere dayanılarak bazı gaybî şeylerden haber verme demek olan kehanet ve mecnunluk gibi kâfirlerin Rasulullah'a nispet et­mekte oldukları şeyleri reddetti. Ona kâhin diyen Şeybe bin Rabia, mec­nun diyen de Ukbe bin Ebu Mayt idi. Sonra Allah bu ithamlardaki tenakuz ve tutarsızlığı beyan etti. Allah ona kâfirlerin kendisine yaptığının benzeri­ni onlara yapmakla tehdit etmesini emretti. Sonra Allah fesahat ve belagat sahibi pek çok edip ve şairi bulunan Kureyş müşriklerine karşı, Kur'an'ın bir benzerini veya iftiraya maruz kalmış bu kelâmın en kısa suresinin bir benzerini getirmeleri konusunda meydan okudu. Hayır, onlar azgın, haddi aşmış, inkarcı, kâfir ve vahye iman etmeyen bir güruh oldukları için bu gi­bi saçmalıkları ortaya attılar. [25]

 

Açıklaması:

 

"Sen hemen öğüt vermekte devam et. Öyle ya, sen Rabbinin nimeti sa­yesinde ne bir kâhin, ne de bir mecnun değilsin" Yani eğer Allah'tan kor­kan, daha öneki ayetlerde geçtiği gibi çoluk-çocuğu hakkında Allah'ın aza-

bından çekinen bir kavim varsa, o halde ey peygamber, emrolunduğun öğü-tü vermek senin üzerine vacibdir. Bu sebeple halen yapmakta olduğun ha­tırlatma ve öğüt verme işinde devam et. Onların "kâhindir veya mecnun­dur" sözleri seni bundan alıkoymasın. Sen Kureyş kâfirlerinin cahillerinin dediği gibi ne bir kâhin, ne de bir mecnun değilsin. Kâhin; vahiy olmadan gaybı bildiği ve geçmişten gizli kalmış haberler aktardığı vehmini veren ki­şidir. Ama senin söylediklerin kehanet değildir. Sen sadece Allah'ın tebliği­ni emrettiği vahyi konuşursun. Mecnun ise, Arab örfünde şeytan çarpmış kişiye denir.

Ey peygamber sen bu sözlere aldırma, bunlar çelişkili boş sözlerdir. Çünkü kâhinin, kehanet yapması için zeki ve akıllı olması lazım gelir. Mec­nun aklı kapalı insandır. Bu yüzden bir insana hem mecnun, hem kâhin demek çelişkidir.

Sonra Allah onların Rasulullah (s.a.) hakkında söyledikleri bir başka sözü daha reddederek şöyle buyurdu:

'Yoksa (o) bir şairdir, biz ona zamanın felâketlerini bekliyoruz mu di­yorlar?" Yani yoksa onlar "o bir şair şairdir, daha önce de benzeri bazı şair­lerde görüldüğü gibi başına bir felâket gelir, helak olur gider, biz de böylece onun bu işinden kurtuluruz, getirdiği din de silinir gider" diyerek senin he­lakini mi bekliyorlar?

Sonra Allah peygamberine onlara söylemesini emrettiği şu sözlerle on­ları tehdit etti ve onlarla alay etti:

"De ki: "Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim." Yani ey peygamber şöyle söyle onlara: Bekleyin benim ölmemi veya helak olma­mı, zira ben de sizinle beraber işin sonucunu ve Allah'ın sizin hakkınızdaki hükmünü bekliyorum. Anlayacaksınız dünyada ve ahirette sonucun ve za­ferin kimin olduğunu. Ben Allah'ın yardımına güveniyorum.

'Yahut bunu onlara akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir kavim midir?" Yani onlara bir şeyler mi iniyor, yoksa onlara bu çelişkili sözleri akılları mı emrediyor? Ki bu sözler, Kur'an'ın bir sihir veya kehanet veya bir şiir olduğu iddiaları ile Rasulullah (s.a.) hakkında "mecnun" ve "o bir şairdir ve kâhindir" gibi sözleridir. Çünkü şair, kâhin, mecnun ayrı ayrı şeylerdir. Şâir hikmetli konuşur, kâhin hurafelerden bahseder, mecnun ise aklını yitiren kişidir. Halbuki Kureyş büyüklerinin akıllı, zeki ve fatin in­sanlar oldukları söylenir. Bu ayetle Allah onların hakkı batıldan ayırama-yan akıllanyla alay etti.

Yoksa onlar azmış, inatta, isyanda ve haktan sapmakta haddi aşmış ve gurura kapılarak hakkında naklî bir delil bulunmayan ve de aklın ka­bul etmeyeceği bu şeyleri söyleyen bir güruh mudur?

Buna göre bu ayetteki "em", Razî'nin dediği gibi "yoksa" manasına muttasıldır. Başkalarına göre de "em" her iki yerde de "Lakin" manasına munkatı'dır. Buna göre ayetin manası şöyle olur: "Lakin onların akılları, kendilerinin yalan ve uydurma olduğunu çok iyi bildikleri bu batıl sözleri söylemeyi emrediyor. Onlar azgın, sapık ve inatçı bir kavimdir."

'Yahut onu kendisi uydurdu mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler." Yani onlar kâhin mi diyorlar, şair mi diyorlar, yoksa bu Kur'an'ı kendisi uy­durdu mu diyorlar? Bunun üzerine Allah onlara cevap verdi: Hayır, onların inkârı, Allah'a iman etmeyecek olmaları, Peygamber'inin getirdiğini tasdik etmemeleridir. Onları bu çelişkili sözleri söylemeye ve bu yalan ve iftiracı karalamaları yapmaya sevkeden şey işte budur.

Sonra Allah onlara meydan okuyarak bir başka cevap daha verdi:

"Öyleyse -eğer onlar doğru iseler- onun gibi bir söz getirsinler." Yani eğer "onu Muhammed kendisi uyduruyor" şeklindeki sözlerinde ciddi ise­ler, bu Kur'an'm nazımda, beyan ve üslûp güzelliğinde bir benzerini getir­sinler. Kur'an Arapçadır, onlar da beyan üstadlarıdır, fesahat ve belagat süvarileridir, nazım ve nesir, Arapçanm her çeşit üslûbuna hakimdirler.

Hakikat şudur: Değil sadece müşrikler, ins ve cin bütün dünya bir araya gelse Kur'an'm tamanmın bir benzerini getirmek şöyle dursun on su­resinin, hatta en kısa suresinin bile bir benzerini getiremezler. [26]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Bu ayetlerden şunlar anlaşılabilir:

1- Allah, peygamberi Muhammed (s.a.)'e, Kureyş kâfirlerinin karala­malarına aldırmadan Kuranı kavmine hatırlatmaya ve onunla öğüt vermeye devam etmesini emretti. O ne kâhindir, ne şairdir, ne de mecnun­dur, o peygamberliği doğru olan, bizzat çevresinde akıllılığı ve görüşlerinin asaletiyle tanınan birisidir.

2- Kâfirler ondan ve onun dininden kurtulmak ümidi ile başına bir kö­tülük veya felâket gelmesini beklediler. Allah da Bedir ve diğer savaşlarda helaki onların başına indiriverdi. Dahhak şöyle der: Onlar peygambere "şa­ir" derken daha önce ölüp giden şairler gibi onun da yakında ölüp gideceği­ni kastediyorlardı. Nitekim babası Abdullah genç yaşta ölmüştü. Belki ba­bası gibi bu da genç yaşta ölür diye bekliyorlardı.

3- Daha onlar hayatta iken Kur'an-ı Kerim kendileri hakkında alaylı bir üslûp ile çeşitli tekdir ve azarlamalar getirmiştir:

Birincisi: Onlar düzgün bir akla sahip değiller. Çünkü onlarda akl-ı selim olsaydı; hakla batılı, mucize ile mucize olmayanı ayırabilirlerdi ve Rasulullah (s.a.) için bazan mecnun, bazan şair, bazan da kâhin demek su­retiyle tenakuza düşmezlerdi. Çünkü delilikle kehanet ve şairlik bir arada bulunmaz. Zira kehanet ve şairlik meharet ister, zeka, sanat ve hayal gücü ister.

İkincisi: Onlar akılsızca azmış ve haddi aşmış bir kavimdir.

Üçüncüsü: Onların Muhammed, Kur'an'ı uyduruyor, kendiliğinden söylü­yor iddiasında bulunmaları. Bununla onun yalan söylediğini kastediyorlardı.

Dördüncüsü: Onların nazarında Kur'an'ın mucizeliği sabit olduğu hal­de inattan, kibirden ve inkârdan dolayı Allah ve Rasulüne iman etmediler. Mucizeliğine inanmıyorlarsa, "Muhammed onu uyduruyor" sözlerinde ciddi iseler, Kur'an'ın bir benzerini getirsinler öyleyse. Şairse sizin aranızda da belâgatçılar şairler, zeki kâhinler, irticalen hutbe ve kasideler söyleyen, kıssa anlatanlar var, getirsinler onun getirdiğinin bir benzerini. [27]

 

İç Ve Dış Âlemdeki Delillerle Allah'ın Varlığı Ve Birliğinin İspatı:

 

35- Yoksa onlar bir şeysiz olarak mı yaratıldılar? Yahut yaratıcıları kendileri midir?

36-  Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır onlar iyi bilmiyorlar.

37- Yahut onların yanında Rabbinin hazineleri mi vardır? Veya onlar hâkim ve galip kimseler mi?

38- Yoksa onların bir merdiveni var da onun üstünden mi dinliyorlar? Öyleyse dinleyenleri açık bir bur­han getirsin.

39- Yahut kızlar onun, oğullar sizin mi?

40- Yoksa sen onlardan bir ücret is­tiyorsun da, onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişlerdir?

41- Yahut gayb kendilerinin yanın­da da onlar mı yazıyorlar.

42- Yoksa bir tuzak mı kurmak isti­yorlar? Fakat o inkâr edenler ken­dileri tuzağa düşmüşlerdir.

43- Yoksa onların Allah'tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.

 

Belagat:

 

Allah bu ayet-i kerimelerde müşriklerden hep "onlar" diyerek gâib sı­ğası ile bahsederken "Yahut kızlar onun oğullar sizin mi?" ayetine gelince, onları bu düşüncelerinden dolayı daha ağır bir üslûpla azarlamak için mu­hatap sığası kullanmıştır. [28]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Yoksa onlar" yaratıcı olmadan "bir şeysiz olarak mı yaratıldılar" da bu yüzden Allah'a ibadet etme ihtiyacı duymuyorlar? "Yahut yaratıcıları  kendileri midir?" Yani kendi kendilerini mi yarattılar? Yaratıcısız varlık düşünülemeyeceğine göre mutlaka onları yaratan biri olmalıdır ki o da tek olan Allah'dır. Öyleyse niçin Allah'ı "tek" tanımıyor, peygamberine ve kita­ba iman etmiyorlar?

'Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı?" Onların buna gücü yetmez. Buna ancak Allah'ın gücü yeter. Öyleyse niçin O'na ibadet etmiyorlar? "Ha­yır onlar iyi bilmiyorlar." Bilselerdi mutlaka o yaratıcının peygamberine iman ederler ve o yüce Rabbe ibadet etmekten kaçmazlardı.

'Yahut onların yanında Rabbinin" rızık "hazineleri mi vardır?" Bütün bunlar Allah'ın elinde olduğuna göre, onlar ister rızık, ister peygamberlik, isterse başka şeyler olsun dilediklerini dilediklerine veremeyecekler de­mektir. "Veya onlar" eşya üzerinde "hakim ve galip" olmuş onu istedikleri gibi evirip çeviren "kişiler mi?"

"Yoksa onların" gayb ilminden meleklere gelen vahyi dinlemek için "bir merdivenleri var da onun üstünden" gökleri "mi dinliyorlar" ve bunu gelip peygamberle tartışıyorlar? Şayet "öyleyse" içlerinden gökleri "dinle­yenleri" dinlediğine dair "açık bir burhan getirsin."

"Yahut" iddianıza göre "kızlar O'nun, oğullar sizin mi? Bu ayet-i keri­mede, müşriklerin bu düşüncelerinin ne kadar ahmakça olduğu, bu düşün­ce sahibinin gayb âlemine muttali olmak şöyle dursun akıllı insanlar ara­sında bile sayılamayacağı ifade edilmiştir.

"Yoksa sen" yaptığın bu tebliğ karşılığında "onlardan bir ücret istiyor­sun da onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişlerdir?" Ve sırf bu yüzden sana tabi olmuyor ve İslâm'a girmiyorlar?

"Yoksa gayb"m bilgisi "kendilerinin yanında da" buna dayanarak "on­lar mı" istedikleri gibi hükmediyor ve "yazıyorlar?"

"Yoksa" o müşrikler Dar-ı Nedve'de "bir tuzak mı kurmak itiyorlar? Fakat o inkâr edenler kendileri tuzağa düşmüşlerdir" Yani kurdukları tu­zak kendi başlarını yakmış, Bedir'de ölmüşler, yenilip helak olup gitmişler­dir. "İnkar edenler" sözü umumi olup bütün kâfirlere şamil olabileceği gibi hususi olup sadece Kureyş kâfirleri de kastedilmiş olabilir. O takdirde bu, onların inkarcılıklarının tescili olur. "Yoksa onların Allah'tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir." [29]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah Kureyş kâfirlerinin, Muhammed kâhindir, mecnundur, şairdir gibi aslı olmayan iddialarına cevap verdikten sonra insanın kendisinden ve dış âlemden Rasulullah'ın doğru olduğuna dair delil zikretti. Onların, Ra-sulullah'ın peygamberliğini tekzip etmelerini çürüttü. Yaratanı inkâr et­melerinden bahsetti. Bizzat onları, gökleri ve yeri yarattığını zikrederek birliğini ispat etti. İlk defa yoktan var etmesinin, ikinci defa yaratmasının -ki o haşirdir- kudreti dahilinde olduğunun bir delili olduğunu bildirdi.

Sonra Allah, peygamberine şu teminatı verdi: Müşriklerin kurduğu tuzaklar ona hiçbir şekilde zarar vermeyecek, Allah kendisinin daima yar­dımcısı olacak ve kâfirler istemese de dinini üstün kılacaktır. [30]

 

Açıklaması:

 

Bu ayetler rububiyyet (Rab olma) ve uluhiyyet birliğinin ispatı içindir. Bu meyanda Allah şöyle buyurur:

'Yoksa onlar bir şeysiz olarak mı yaratıldılar1? Yahut yaratıcıları ken­dileri midir?" Bu, yaratıcıyı inkâr etmelerine karşı bir cevaptır: Onlar bir var edicisiz mi var oldular, yoksa onlar kendi kendilerini mi var ettiler. Her ikisi de akim, hissin, vakıanın şahadeti ve bizzat kendi ikrarlarıyla müm­kün görülmediğine göre, öyleyse onları yaratan, hiç adları sanları yok iken onları var eden Allah'tır.

'Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır onlar iyi bilmiyorlar." Gökleri ve yeri bunların arasındaki hayret ve dehşet veren varlıkları, yaşa­ma ve geçim sebeplerini onlar mı yarattı? Aslında onlar böyle bir iddiada bulunamazlar. Onların yaratıcının Allah olduğuna inanamayışları; gerçek şudur ki işte onları tekzibe ve Muhammed'in (s.a.) peygamberliğini inkâra sevkeden şey budur. Çünkü gerçekten yaratanın o Allah olduğuna inansa-lardı O'na ibadet etmekten kaçmazlardı.

'Yahut onların yanında Rabbinin hazineleri mi vardır. Veya onlar ha­kim ve galib kimseler mi?" Yani onlar Allah'ın hazinelerine sahip olmuşlar da o hususta istedikleri gibi tasarrufta mı bulunuyorlar? Yoksa onlar bü­tün varlıklara hâkimler de istedikleri gibi evirip-çeviriyorlar mı? Aslında durum öyle değil. Bilakis bunlara sahip olan, dilediği gibi tasarrufta bulu­nan Allah'tır.

'Yoksa onların bir merdiveni var da onun üstünden mi dinliyorlar.Öyle ise dinleyenleri açık bir burhan getirsin." Yahut da onlar kendilerinin göğe doğru dikilmiş bir merdivenleri olduğunu onun üstünde yükselip meleklerin sözlerini, onlara vahyedilen şeyleri dinlediklerini gaybın bilgisine muttali olduklarını mı iddia ediyorlar? Eğer öyle ise, Muhammed'in kendisinin doğ­ru söylediğine dair açık delil getirdiği gibi onların dinleyenleri de bunun doğruluğuna dair açık delil getirsin. Aslında onların melekût âlemini dinle­mesinin hiç yolu yoktur. Bu sebeple söylediklerine asla delil de getiremezler.

Ulûhiyyetini inkâr edenler bu cevabı verdikten sonra Allah "melekler Allah'ın kızlarıdır" diyenlere de cevap vererek şöyle buyurdu:

"Yahut kızlar onun, oğullar sizin mi?" Yoksa ey müşrikler siz kızları Allah'ın sayıp erkekleri kendinizin mi görüyorsunuz? Bu ayet ağır bir tehdit ve kesin bir vaîddir. Yani kimin görüşü böyle ise o akıllı sayılmaz, onun öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmesi, tevhidi kabul etmemesi kendisin­den beklenmedik bir şey değildir.

"Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişlerdir?" Yani yoksa sen peygamberliğini tebliğ ederken karşılığında bir ücret talep ediyorsun, onlar senin istediğin bu ver­gi yüzünden ağır bir borç yükü altında kalıyorlar da bu sebepten mi müslü-man olmuyor ve senin çağırma gelmiyorlar? Aslında sen buna karşılık on­lardan herhangi bir şey istemiyor ve onlardan kendilerine ağır gelip sıkıntı verecek en ufak bir şey talep etmiyorsun. Bu ayet Rasulullah (s.a.)'in on­lardan her hangi bir karşılık istemediğinin delilidir.

"Yahut gayb kendilerinin yanında da onlar mı yazıyorlar?" Yani yoksa onlar ellerinde Levh-i Mahfuz'a ait gayb bilgisinin bulunduğunu ve bundan dilediklerini insanlara yazdıklarını mı iddia ediyorlar? Hayır, durum öyle değil, Allah'tan başka hiç kimse gaybı bilmez. Katade şöyle dedi: Onlar "ona zamanın musibetinin gelmesini bekliyoruz' dediklerinde Allah da yoksa yanlarında gayb bilgisi mi var da bu sebeple Muhammed'in ne za­man öleceğini yahut işinin sonunun nereye varacağını biliyorlar dedi. "Yok­sa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o inkâr edenler kendileri tuzağa düşmüşlerdir." Yani eğer siz gaybı bildiğinizi iddia ediyorsanız, yalancısı­nız; gayb bilgisini elde edebileceğinizi zannediyorsanız, yanılıyorsunuz; çünkü Allah, Peygamber'i sizin şerrinizden korur ve size karşı ona yardım eder. Eğer Rasulullah'ı öldürmek için ona bir tuzak kurmayı düşünüyorsa­nız o tuzağa düşenler ve yaptıklarının aynısıyla cezalananlar o kâfirlerin ta kendileri olacaktır. "O inkâr edenler" den maksat ya bu tuzağı kuran kâ­firlerdir veya onlara ve başkalarına da şamil olmak üzere bütün inkâr edenlerdir. "Bir tuzak" ifadesi azabın, onlar farkında olmadan aniden geli­vereceğine işarettir. "Fakat o inkâr edenler kendileri tuzağa düşmüşlerdir." sözü kâfirin tuzak kurmayı düşündüğü için değil, inkâr ettiği için tuzağa düştüğüne açıkça delâlet etmektedir.

"Yoksa onların Allah'tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların or­tak koştukları şeylerden münezzehtir." Yani yoksa onları Allah'ın azabından koruyacak Allah'tan başka tanrıları mı var? Allah şirkten, misli ve benzeri olmaktan ve onların diğer taptıklarının hepsinden münezzehtir. Bu ayet-i kerime müşriklerin Allah'la beraber putlara tapmalarına sert bir cevaptır ve Cenab-ı Hakk'ın zatını, onların dediklerinden, attıkları iftiralardan ve koştukları şirkten tenzih etmesinin bir ifadesidir. [31]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Bu ayetlerden şu hususlar anlaşılmaktadır:

1- Allah'ın varlığını, birliğini ve haşre kadir olduğunu ispat etmesi ki bunun dedili canlıları ve diğer varlıkları yani insanları, hayvanları ve bitki­leri hiç yoktan var etmesidir- ve gökleri ve yeri yoktan yaratması... İşte bütün bu yaratılanlar Allah'ın varlığına delildir ki Kur'an-ı Kerimin zikret­tiği en büyük delil budur. Nitekim ayet-i kerimede Allah: Yaratan, yaratma­yan gibi olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?" (Nahil, 16/17) buyurmuştur.

Başka yaratanın olmaması yaratan Allah'ın birliğine delildir. Çünkü her şeyde, Allah'ın tek olduğuna delâlet eden bir delil vardır. İlk yaratma, ikinci yaratmanın da -ki o haşirdir- mümkün olduğunu gösterir.

Eğer kâfirler bir yaratıcının olduğunu kabul ediyorlarsa, putları bıra­kıp da O'na ibadet etmelerine, onun öldükten sonra tekrar diriltemeye ka­dir olduğunu ikrar etmelerine engel olan nedir?

Onlar, kendilerine göklerin ve yerin yaratıcısı sorulduğu zaman onun Allah olduğunu ikrar ettikleri gibi, kendilerini yaratan ve planlayan bir Rab olmaksızın var olmalarının düşünülemeyeceğini kabul ediyorlarsa ni­çin Hakka inanmıyorlar? Ayet-i kerimede: "Onlara "gökleri ve yeri kim ya­rattı" diye sorarsan şüphesiz "Allah" diyecekler." (Lokman, 31/25) buyurula-rak onların ikrarı beyan edilmektedir.

2- Kur'an-ı Kerim, kâfirlerin Muhammed (s.a.)'in peygamberliğine iti­raz etmelerini "Rahmet, gayb ve rızık hazineleri onların elindeymiş de pey­gamberlik için kişileri onlar mı seçermiş? Veya bütün âleme hükmediyor-larmış da dünyanın işlerini istedikleri gibi onlar mı evirip-çevirirmiş? diye­rek reddetmiştir.

3- Kur'an-ı Kerim, kâfirlerin gayb ilminden bir şey elde edebilecekleri iddalarını reddetmektedir. Bunun nahiyeti şudur: Onlar, Muhammed (s.a.)'in vahiy yoluyla ulaştığı şeylere kendilerinin göğe doğru bir merdi­venlerinin ve haberleri dinlemek için bir vasıtalarının olduğunu bununla gayb bilgisine ulaşacaklarını mı iddia ediyorlar? Bu doğru ise o dinleyen kişiler bu iddialarının gerçek olduğuna dair açık bir delil getirsinler de bu onların yolunun hak olduğunu göstersin. Bu ayetler peygamberliği ispat için yukarıda geçen delillerin bir tamamlayıcısıdır.

4- Melekler Allah'ın kızlarıdır diyen Kureyş kâfirleri ve benzerlerinin bu düşüncelerini Kur'an-ı Kerim çok seviyesiz buldu ve bu sözlerinden dolayı onları kınadı ve ayıpladı. Bu ayet-i kerime Allah'ın ortağı olmadığına işaret etmektedir. Hiç akıl kabul eder mi ki, Allah'ın kızları olsun, beşerin oğulları? Aklı böyle olamn, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmesi çok görülmez.

5- Sonra Allah, Rasulullah'm yaptığı tebliğe karşılık herhangi bir men­faati istemediğini delil göstererek onun peygamberlik davasının doğru oldu­ğunu tekit etti. Dolayısıyla müşrikler Peygamber'in onlardan istediği bu üc­reti veremedikleri için ağır bir borç altında ezilmeleri diye bir şey yoktur. Sonra Allah, başka bir delil daha zikrederek müşriklerin gayb ilmine sahip olmadıklarını ve o ilimden dilediklerini yazamadıklarını haber verdi.

6- Allah, Peygyamberi Muhammed (s.a.)'i bütün serlerden, kötülükler­den ve düşmanlarının tuzaklarından koruyacağını bildirdi. Çünkü onlar Darünnedve'de yaptıkları gibi Rasulullah (s.a.) hakkında tuzaklar, hileler ve kötülükler planlarlarsa hiç şüphesiz hezimete uğrayan, yenilen ve tuza­ğa düşen kendileri olacak ve tuzaklarının belâsı kendi başlarına dönecek­tir. Ayet-i kerimede: "Halbuki kötü tuzak, ancak sahibine dolanır." (Fatır, 35/43) buyrulmuştur. Nitekim onların pekçoğu Bedir'de öldürüldü ve Allah İslâm'ı galip getirdi.

7- Allah tekrar tevhidi ispat edip şirki reddetmiş ve onları azarlaya­rak şöyle buyurmuştur: Onların Allah'tan başka yaratan, rızık veren ve icabında vermeyen bir tanrıları mı var? Allah, kendisine nispet edilen bu şirkten ve kendisinin bir ortağı olmaktan münezzehtir, uzaktır. Zira şirk ve ortaklık, acizliği gösterir. Gerçek ilâh, bütün kâinatı ve içindeki varlıkları kuşatan, mutlak kudret sahibi olmasıyla temeyyüz eder. Bu yüzden sadece Ona boyun eğilir, Onun emrine uyulur ve Ona ibadet edilirse, doğru olan yapılmış olur.

İşte bu, ayet-i kerimelerden hedeflenen asıl gayenin açık ifadesidir. Bu sebepten Allah, "Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir" diyerek onların ortak koşmalarını kınamış ve zatını bunlardan tenzih etmiştir. [32]

 

Gözle Görülür Delillerle Dahi Hakkı Kabul Etmeyen Kafirleri Terketmek:

 

44- Gökten bir parça düşerken gör­seler, "Bu bir bulut yığınıdır." derler.

45- Artık onları çarpılacakları günlerine kadar bırak-

46- tuzakları hiçbir şekilde kendilerine fayda vermeyecek, onlarayardm da edilmeyecektir.

47- Muhakkak ki o zulmedenlere bundan önce de bir azap var. Fakat onların çoğu bilmezler.

48- Rabbin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizdesin. Kalkacağın zaman da Rabbine hamd ile tesbit et.

49- Gecenin bir kısmında ve yıldız­ların batışının ardından da O'nu teşbih et.

 

Belagat:

 

"Gökten bir parça düşerken görseler..." ifadesi farazî ve takdirî bir üs­lûptur. Yani "faraza böyle bir şey görseler..." demektir.

"Çünkü sen gözlerimizdesin" ifadesi mecazî bir ifadedir. "Bizim koru­mamız altındasın" demektir. [33]

 

Kelime Ve İbareler:

 

"Gökten bir parça düşerken görseler," aşırı inat ve isyankârlıklarından dolayı bu taştır demezler, yine de "bu bir bulut yığınıdır" gelsin de suyun­dan kana kana içelim "derler." Sonra da iman etmezler.

Ey Muhammed "Artık onları çarpılacakları" ölecekleri veya öldürüle­cekleri "günlerine kadar bırak." terket ve onlardan yüz çevir.

"O gün" onların "tuzakları" Allah'tan gelecek azabı defetme konusunda "hiçbir şekilde kendilerine fayda vermeyecek, onlara yardım da edilmeyecektir."

"Muhakkak ki o zulmedenlere bundan önce de bir azap var. Fakat on­ların çoğu bilmezler." "O zulmedenlere" ifadesinin umumi olması da, hususi olması da muhtemeldir. Eğer o zalimlere gelecek azaptan maksat "ahiret azabı" ise her zalimi içine alacağından umumidir. "Bedir'de uğradıkları azap" ise hususi olur ve sadece Mekke ehlini içine alır.

"Rabbin" onlara mühlet vermesi ve peygamberliğin her halükârda teb­liğ edilmesi "hükmüne sabret", onların ters gitmelerine, yüz çevirmelerine ve cedelleşmelerine canın sıkılmasın. "Çünkü sen gözlerimizdesin", biz seni görür, gözetir ve muhafaza ederiz.

Uykudan veya yerinden veya namaza "Kalkacağın zaman" yani yerin­den her kalktıkça, sübhanallahi ve bihamdihi diyerek "Rabbine hamd ile teşbih et. Gecenin bir kısmında ve" gecenin sonunda "yıldızların batışının ardından da" yine sübhanallah diyerek "O'nu teşbih et." Özellikle "gecenin bir kısmında" denilmesi gece ibadetinin nefse daha ağır gelmesi ve riyadan daha uzak olmasından dolayıdır. [34]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Haşir ve kıyamet, ulûhiyyet ve vahdaniyet, peygamberlik ve şirk ko­nusunda müşriklerin iddialarım çürüttükten ve ahireti, tevhidi ve peygam­berliğin doğruluğunu ispat edip şirki reddettikten sonra Allah, kendilerine azap olmak üzere gökten üzerlerine bir parça düşürmesini Hz. Peygamber­den istemelerine cevap verdi ve aklen bilinebilecek şeyler şöyle dursun, on­ların gözle görülen şeyleri dahi inkâr etmeleri hususunda hakka karşı ne kadar kibirli olduklarını beyan etti. Sonra Allah, Peygamberine onları ter-ketmesini, kötülüklerine ve tuzaklarına karşı sabretmesini emretti. Çünkü Allah onlara karşı ona yardım edecek ve onu koruyacaktır. Yine Allah ahi-retten önce dünyada onların başına azabın geleceğini haber verdi. Rasulul-lah'ın Allah'a sığınmasını, taatle ona yönelmesini, sabah-akşam, gece-gün-düz uykudan veya herhangi bir meclisten kalktığı veya yıldızlar kaybolup sabah olduğu zaman, kendisini zikretmesini emrederek bu şekilde manevi­yatını takviye etti. [35]

 

Açıklaması:

 

Allah, müşriklerin inadını ve gözle görülen delilleri dahi kabule ya­naşmadıklarını haber vererek şöyle buyurdu:

"Gökten bir parça düşerken görseler: "Bu bir bulut yığınıdır." derler" Yani şu müşrikler, kendilerine azap vermek için gökten üzerlerine bir ateş parçası düşerken görseler yine de tasdik etmezler, iman edip inkârlarından vazgeçmezler. Bilakis "Bunlar üstüste yığılmış bulutlardır, suyundan kana kana içelim." derler. İşte hakka karşı kibirin zirvesidir bu. Çünkü bunlar gözle görülen şeyleri dahi inkâr ederler.

Bu ayetin bir benzeri de şudur: "Onlara gökten bir kapı açsak da, ora­dan yukarı çıksalar yine de "Gözlerimiz döndürüldü, bilakis biz büyülen­miş bir milletiz" derler." (Hıcr, 15/14-15).

"Artık onları çarpılacakları günlerine kadar bırak." Yani madem ki on­ların durumunun bu olduğu ve inkârlarından dönmeyecekleri ortaya çıktı, öyleyse ya Muhammed, onları bırak. Derhal helaklerine sebep olacak o kö­tü amellerinin cezasının verileceği gün gelinceye -veya bir başka ifadeyle- o günde karşılaşıncaya kadar onlarla ilgilenme. "O gün'den maksat ya öle­cekleri gündür veya Bedir'de öldürüldükleri gündür. Bikâî'nin de dediği gi­bi "o gün"ün Bedir günü olduğu ayette açıktır. Çünkü onlar o gün azaba uğradılar. "İlk Sur'a üflendiği gündür" de denilmiştir. Çünkü Sur'un sar­sıntısı o gün bütün varlıklara ulaşacaktır. Ebu Hayyan'ın da işaret ettiği gibi bu cumhurun görüşüdür.

"O gün tuzakları hiçbir şekilde kendilerine fayda vermeyecek, onlara yardım da edilmeyecektir." Yani o gün, dünyada iken Rasulullah (s.a.) için kurdukları hile ve tuzakların kendilerine fayda vermeyeceği, başlarına ine­cek azaba hiçbir şeyin mani olamayacağı, hiçbir yardımcının kendilerine yardım edemeyeceği, bilakis mutlaka o azabın başlarına geleceği gündür.

"Muhakkak ki o zulmedenlere bundan önce de bir azap var. Fakat on­ların çoğu bilmezler." Yani inkâr ve isyan etmek, peygambere tuzak kurup putlara ibadet etmek suretiyle kendilerine zulmedelere şu dâr-ı dünyada bir azap vardır. Bu azap, onların Bedir günü öldürülmeleridir, denilmiştir. Veya Hicretin ikinci yılında cereyan eden Bedir savaşından önceki yedi yıl­da meydana gelen açlık, kıtlık veya mal ve evlâtlarının helak olup gitmesi hastalıklar, belâlar ve rahatsızlıklar gibi dünya musibetleridir, denilmiştir. Ancak onların çoğu başlarına gelecek Allah'ın bu azabını belâ ve musibeti­ni bilmezler. Bu azap kaldırılsa önce yaptıklarından daha kötüsünü yapar­lar. Buradaki "çoğu" kelimesinden maksat Arap âdetine göre, tamamıdır. Çünkü onlar "hepsi"ni "çoğu" kelimesiyle ifade ederler. Veya "onlar çoğu hallerinde bilmezler" manasındadır.

Bu ayetin bir benzeri de Secde suresinin 21. ayetidir: "En büyük azap­tan önce onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız, olur ki dönerler." Kâfirlerin azaptan kurtulurlarsa yine inkârlarına dönecekleri hakkında şu hadis-i şerif gelmiştir: "Hasta olduktan sonra iyileşen münafık, insanların kendisini niçin bağladığını, niçin salıverdiklerini bilmeyen deveye benzer."

"Rabbin hükmüne sabret, çünkü sen gözlerimizdesin. Kalkacağın za­man da Rabbine hamd ile teşbih et." Yani, ey peygamber, vaad ettiğimiz azap şu kavmin başına gelinceye kadar sabret, onlara aldırma. Zira sen bi­zim gözümüz önünde, korumamızda, himayemizde ve gözetimimiz altında­sın. Allah seni insanların şerrinden korur. Sen oturduğun yerden kalkmak istediğin veya namaza kalktığın zaman "Subhanellahi ve bihamdih" veya "sübhanekallahümme ve bihamdik" veya Dahhak'm dediği gibi "sübhane-kallahümme ve bihamdik ve tebarakesmük ve teâlâ ceddük ve lâilâhe ğay-ruk" diyerek sana ihsan ettiği nimetlerden dolayı O'na lâyık olmayan sıfatlardan, hamd ile Onu tenzih et. Müslim'in Sahih'inde rivayet ettiğine göre Hz. Ömer bunu namazın başında söylerdi. Ahmed bin Hanbel ve Sünen sa­hibi muhaddislerin Ebu Said ve başkalarından rivayet ettiklerine göre Ra-sulullah (s.a.) de bunu okurdu.

Ebulcevzâ'ya göre "kalkacağın zaman da Rabbini hamd ile teşbih et." ayetinin manası "uykudan uyanıp yatağından kalkarken" demektir. İbni Cerir'in de tercihi budur. Ahmed bin Hanbel, Buhârî ve Sünen sahiplerinin Ubâde bin Sâmit'ten rivayet ettikleri Rasulullah (s.a.)'in şu hadisi de bu manayı teyid etmektedir: "Kim gece uykusundan uyanır "La ilahe illallahü vahdehü lâ şerikeleh lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve alâ külli şey'in ka­dir, sübhanallahi velhamdülillahi ve lâilâhe illallahü vallahü ekber ve la­havle ve lâ kuvvete illâ billah" dedikten sonra "ya Rabbi beni affeyle" der veya dua ederse istediği verilir. Gayret eder kalkıp abdest alır sonra namaz kılarsa namazı kabul olur."

Hamdedip subhanellah demenin her meclisten sonra olacağına dair birinci görüşü de Ebu Davud, Neseî, Hâkim (Müstedrek'te), İbni Merdü-veyh ve İbni Ebî Şeybe'nin Ebu Berze el-Eslemî'den naklettikleri şu rivayet teyid etmektedir: Ömrünün sonlarına doğru Rasulullah (s.a.) meclisten kalkmak istediği zaman "Sübhanekellahümme ve bihamdik. Eşhedü enlâ-ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk" der idi.

"Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışının ardından da O'nu teş­bih et." Yani gecenin bir yerinde uykudan kalktığın zaman ve gecenin so­nunda yıldızlar kaybolduğu zaman O'nu teşbih et, O'nu hatırla ve O'na iba­det et. Çünkü o vakit ibadetin nefse en ağır geldiği ve aynı zamanda ibade­tin riyadan en uzak olduğu vakittir. Mukatil'e göre bu ayetin manası "ak­şam ve yatsıyı kıl" demektir. "Sabah namazını kıl" manasınadır da denil­miştir. Razî "yıldızların batışının ardından"Aon. maksat sabahleyin güne­şin ışıklarıyla yıldızların ziyalarının kaybolduğu ve gizlendikleri sabah vaktidir, demiştir. O zaman önceki ayetteki "kalkacağın zaman"dan mak­sat gündüz, bu ayetteki "gecenin bir kısmı"ndan maksat da uyku vakti dı­şındaki zamanlarda ibadet et, demek olur.

Bu ayetin bir benzeri de şu ayettir: "Gecenin bir kısmında senin için nafile (fazladan) olmak üzere teheccüd kıl." (İsra, 17/79). Şu sahih hadis de bu ayete uygundur: "Gece ve gündüzde beş namaz vardır" o kişi "bunlardan başka üzerime farz olan namaz var mı?" dedi. Rasulullah (s.a.): "Hayır, an­cak nafile kılarsan o başka." buyurdular. [36]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Bu ayetler şu hususlara işaret etmektedir:

1- Kâfirlerin âdeti inat etmek ve gözle görülen açık deliller karşısında dahi hakkı kabullenmemektir. Hatta kıvılcım ve yıldırım halinde gökten üzerlerine inen azabın belirtilerini gözleriyle görseler bile, yine iman et­mezler ve inkârlarına devam ederler; bu inenin yıldırım değil, üstüste yı­ğılmış yağmur yüklü bulutlar olduğunu ileri sürerler. Bu ayet-i kerime "Gökten üzerimize bir parça düşür." (Şuara, 26/187); "...yahut iddia ettiğin gibi üzerimize bir parça halinde göğü düşürürsün." (İsra, 17/92) ayetlerin­de beyan edilen isteklerine bir cevaptır.

2- Allah, onları kısa zamanda helak etmekle tehdit etti ve Bedir günü­ne veya ölünceye kadar veya bir başka tefsire göre kıyamet gününde saçla­rı ağartacak, akılları baştan alacak olan azabın orada kendilerine geleceği zaman olan ilk Sura üfleme gününe kadar onları terkedip, onlarla ilgilen­memesini Peygamberine emretti. "Onları terket" sözü İslâm'a davetten vazgeç, demek değildir. Bu emrin cihat ayetleriyle nesh edildiği şeklindeki görüş ise Razî'nin zikrettiği gibi zayıftır; maksat, müşrikleri tehdittir.

3- Onların karşılaşacakları o günde, dünyada iken Hz. Peygamber'e kurdukları tuzakların, yaptıkları hilelerin hiçbiri kendilerine fayda verme­yecek, orada Allah'tan gelecek azap karşısında kendilerine yardım edecek hiçbir yardımcı bulamayacaklar ve hiç kimse o azaba mani olamayacaktır.

"O gün... kendilerine fayda vermeyecek" ayeti ile "o gün doğruların doğrulukları fayda verir." (Maide, 5/119) ayetinde beyan edildiği gibi kıya­met günü, kâfir ve facirlerin müminlerden ayrılacağı gündür.

4- Kâfirler iki azap göreceklerdir: Birisi ahirette görecekleri cehennem azabıdır -ki en acı ve ağır olanı budur, çünkü bu devamlı ebedî bir azaptır. Diğeri ise ölümden önce dünyada görecekleri azaptır. Bu, hastalıklar, belâ ve musibetler, mal ve cana gelen felâketler, açlık, kıtlık, kuraklık gibi dün­yada iken maruz kaldıkları sıkıntılardır ki bunlar tabiatıyla ahiret azabın­dan daha hafiftir. Nitekim Mekke ehli bu musibetlerle azap olunmuş, Ku-reyş'in ileri gelenlerinin öldürüldüğü Bedir savaşı gibi savaşlarda ölümle azap edilmişlerdir. Lâkin kâfirlerin çoğu bunun başlarına inen bir azap ol­duğunu, dünyada veya ahirette akıbetlerinin ne olacağını bilmezler.

5- Sabır, selâmetin anahtarıdır. Bu yüzden Allah, peygamberine -ve bütün müminlere- ona yüklediği peygamberlik vazifesi konusunda Rabbi-nin hükmüne karşı sabretmesini emretti ve ona kendisinin Allah'ın muha­fazası ve himayesi altında olduğunu, söylediklerini ve yaptıklarını görüp işittiğini bildirdi.

6- Allah'a itaat üzere bulunmak, onun kuvvet ve kudretine sığınmak ve işi ona havale etmek insana manevî kuvvet verir ve hayatın yüklediği vazifeleri eda ederken azim, cesaret, atılganlık ve gayret ruhu üfler. İşte bu yüzden Allah peygamberine -ve dolayısıyla bütün müminlere- her zaman, her meclisten sonra hamd ve teşbih etmesini namaz kılmasını, gece tehec-cüde kalkmasını emretti. Bu söylenenleri teşvik ve emreden ayet ve hadis-ler daha önce de geçti. Tirmizî'nin Ebu Hüreyre'den rivayet ettiği şu hadis de bunlardan biridir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: Kim bir mecliste otu­rur, orada da kîl ü kal çoğalır, o meclisten kalkmadan önce: "Sübhanekella-hümme ve bihamdik. Eşhedü enlâilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbu iley-ke" derse, orada işlediği günahları affolunur. Yine Tirmizî'nin İbni Ömer'­den rivayetinde: "Biz Rasulullah'in yerinden kalkmadan önce aynı mecliste yüz defa "Rabbiğfirlî ve tüb aleyye; inneke ente't-tevvâbu'l-gafûr."[37] dediği­ni sayardık.

Buhari ve Müslim'in ittifakla İbni Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) gece namaza kalktığı zaman:

'Ya Rabbim! Hamd (şükür) sırf sana yapılır, sen göklerin, yerin ve bun­ların arasındakilerin nurusun. Hamd sırf sanadır, sen gökleri, yeri ve ara-sındakileri ayakta tutansın. Hamd sırf sanadır, göklerin, yerin ve arasında­kilerin sahibi sensin. Sen Hak'sın, vaadin hak, sözün hak, huzuruna çık­mak hak, cennet hak, cehennem hak, kıyamet hak, peygamberler hak, Mu-hammed haktır. Allah'ım sana teslim oldum, sana dayandım, sana inan­dım, sana yöneldim, senin yardımınla cihad ettim, seni bildim. Artık benim yaptıklarımı ve yapacaklarımı, gizlediklerimi ve açıkladıklarımı affeyle. Öne alan da, sona bırakan da sensin. İlah ancak sensin, senden gayri ilâh yok." der idi.

Yine İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) gece uy­kudan uyandığı zaman yüzünü gözünü siler, sonra Âli İmran suresinden son on ayeti okurdu. [38]

 

 

 



[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/49.

[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/49.

[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/49-50.

[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/50.

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/51.

[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/51-52.

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/52-54.

[8] Razî, XXXVIII239-240.

[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/54-56.

[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/58.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/58-59.

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/59.

[13] Razî, XXVIII/249.

[14] İbni Cerir ve İbni Ebi Hatem rivayet etmiştir. Ayrıca Bezzar, İbni Abbas'tan merfu, Sevrî yine İbni Abbas'tan mevkuf olarak rivayet edilmiştir.

[15] Zemahşerî, III/173.

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/59-63.

[17] Zemahşerî, III/173.

[18] Razî, XXVIII/250.

[19] Zemahşerî, III/174.

[20] Alûsî, XXVII/34.

[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/63-65.

[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/66.

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/66-67.

[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/67.

[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/67.

[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/67-69.

[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/69-70.

[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/71.

[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/71-72.

[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/72-73.

[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 1473-74.

[32] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/74-76.

[33] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/77.

[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/77-78.

[35] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/78.

[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/78-80.

[37] Tirmizî her iki hadis hakkında da "hasendir, sahihdir, garibdir" demiştir.

[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/80-82.