Tûr dağı, Cenab-ı
Hakk'ın Musa (a.s.)'a konuştuğu, İsa (a.s.)'a peygamberlik verdiği, bu sebeple
de diğer dağlara nispetle büyük bir şerefe nail olan dağdır. İşte Allah'ın, bu
dağa yemin ederek başlamasından dolayı sure bu adı almıştır.
[1]
Dikkatle okuyan bu
surenin bundan önceki Zariyat süresiyle aşağı işaret edilen yönlerden
münasebeti olduğunu açıkça görür:
1- Konu
benzerliği: Her iki sure de Mekke'de inmiştir. Her ikisi de Tevhid'den,
öldükten sonra dirilmekten, ahiret ahvalinden, peygamberlikten ve müşriklerin
fasid akidelerinin yanlışlığından bahsetmektedir.
2- Başlangıç
ve bitiş benzerliği: Her iki surenin de başında ahirette müminlerin hali
anlatılmaktadır: "Şüphesiz müttakiler cennetlerde ve pı-narlar(ın
başlann)dadırlar." (Zariyat, 51/15); "Şüphesiz müttakiler cennetlerde
ve nimetler içindedirler." (Tur, 52/17). Her ikisinin de sonunda kâfirlerin
halleri anlatılmaktadır: 'Vay o inkâr edenlere." (Zariyat, 51/60);
"Fakat o inkâr edenler tuzağa kendileri düşmüşlerdir." (Tur, 52/42).
3- Her iki
surede de kâinattan bir ayete yemin edilmektedir. Allah, Zariyat suresinde,
tozutup savuran, dünya için faydalı olan rüzgârlara yemin ederek; Tur suresine
ise, üzerinde Musa'ya konuştuğu, insanlara hem dünyada hem ahirette faydalı
olacak Tevrat'ı Musa'ya indirdiği, bu sebeble de Nur-ı İlahîye mazhar olan Tur
dağına yemin ederek başlamıştır.
4- Her iki
surede de Rasulullah'a kâfirlerden yüz çevirmesi, müminlere devamlı
hatırlatmada bulunması emredilmiştir. Meselâ Zariyat'ta "Onlardan yüz
çevir" (ayet: 54), "hatırlat" (ayet: 55); Tur suresinde
"hatırlat" (ayet: 29), "bırak onları" (ayet: 45) emirleri
bulunmaktadır.
[2]
Allah bundan önceki
sureyi, vaad edilen günün mutlaka geleceğini beyan ederek bitirdikten sonra,
bu surede bunun olacağına dair Tur'a, yazılmış kitaba, mamur eve, yükseltilmiş
tavana, dolan denize yemin etti.
"Tûr",
Musa'nın kıssasında defalarca geçen dağdır. "Yazılmış kitab" Tevrat
ve benzeri semavî kitaplar veya Levh-i Mahfuz'dur. "Mamur ev" Kabe-i
Muazzama'dır. Yükseltilmiş tavan gökyüzüdür. Bu, vukuunda hiç şüphe olmayan
azabın geleceğine dair varlıktaki ulvî (yücelerdeki" yukarıdaki) ve süflî
(yeryüzündeki, aşağıdaki) ayetlere yapılan bir yemindir.
Sonra Allah,
peygamberi tekzip edenlerin göreceği cehennem azabını ve onların karşılaşacağı
zillet ve hakareti zikretti. Bunun ardından cennet ehli müttakilerin nail
olacağı yeme, içme, mesken, giyinme ve hurilerle evlenme gibi çeşitli lezzet
veren nimetlerden bahsetti.
Bunun akabinde Allah
Hz. Peygamber'e hatırlatmaya, peygamberliği tebliğe ve kâfirleri uyarmaya devam
etmesini, müşriklerin densizliklerine, onların "Muhammed şâirdir,
mecnundur, kâhindir, ona ayet filan gelmiyor, o Allah'a iftira atıyor"
gibi iftiralarına aldırmamasını emretti. Sonra Allah müşriklerin bu batıl ve
boş iddialarını reddetti ve kesin delillerle Rasulul-lah'ın peygamberliğinin
doğruluğunu ispat etti, gerçek ulûhıyyete ve vahdaniyete delâlet eden kat'î
hüccet ve deliller ortaya koydu. Müşriklerin "melekler Allah'ın
kızlarıdır" demelerini lanetledi, inatlarından, hakkı görmezlikten
gelişlerinden ve bu konuda gözleriyle gördüklerini dahi inkâr edecek dereceye
gelmelerinden dolayı onları azarladı ve ayıpladı. Sure Ra-sulullah'a kâfirleri
sapıklıklarına terketmesini, peygamberliğini tebliğ ederken sabırlı olmasını,
gece-gündüz teşbih edip hamdetmesini, Allah'ın kendisini koruyacağını ve
zalimlere hem dünyada hem ahirette azap geleceğini haber vermesini emrederek
sona ermiştir.
[3]
Buhari ve diğer
muhaddislerin Ümmü Seleme'den rivayet ettiklerine göre o, Rasulullah'ın
Ka'be'nin önünde namaz kılarken bu sureyi okuduğunu işitmiştir.
Cubeyr bin Mut'ım'den
şöyle dediği rivayet edilmiştir: Esirler konusunda konuşmak için Rasulullah'a
geldim, onu sabah namazında buldum; Tûr suresini okuyordu. "Rabbin azabı
hiç şüphesiz inecektir. Onu defedecek yoktur." ayetine gelince azabın
inivereceğinden korktum, müslüman oldum. "Yoksa onlar bir şeysiz mi
yaratıldırlar? Yahud yaratıcıları kendileri midir"? Yoksa gökleri ve yeri
onlar mı yarattılar? Hayır onlar iyi bilmiyorlar" ayetine gelince
neredeyse kalbim duracaktı.
[4]
1-6- Andolsun Tûr'a,
yayılmış yaprakta yazılmış kitaba, ma'mur eve, yükseltilmiş tavana, dolmuş
denize
7- Ki Rabbinin azabı
hiç şüphesiz olacaktır.
8- Onu defedecek
yoktur.
9- O gün gök sallanıp
çalkalanır.
10- Dağlar hareket
edip yürür.
11- Vay artık o gün
tekzip edenlere
12- Ki onlar batıla
dalıp oynayanlardır.
13- O gün onlar
cehennem ateşine itilip kakılırlar.
14- İşte bu tekzip
ettiğiniz ateştir.
15- Bu da mı bir
sihir, yoksa siz mi görmüyorsunuz?
16- Girin oraya, ister
dayanın ister dayanmayın, sizce birdir. Siz ancak yapageldiklerinizin cezasına
çarpılıyorsunuz.
"Bu da mı bir
sihir?" sorusu tekdir ve azarlamadır.
"İster dayanın
ister dayanmayın" cümleleri arasında tezat (tıbak-ı sel-bî) vardır.
"Girin
oraya" ise bir istihfaf ve azarlama üslûbudur.
İlk dört ayetin
sonunda latif bir seci (telâffuzda kelime sonlarında ahenk, uyum) vardır.[5]
Cenab-ı Hakk'ın,
üzerinde Musa'ya konuştuğu "Tur'a", açılmış "yayılmış"
ince deriden "yaprakta", satır satır intizamlı bir şekilde
"yazılmış kitaba", hacılarla ve ziyaretçilerle ihya edilmiş Kabe
"ma'mur eve", sema diye bilinen "yükseltilmiş tavana", su
ile "dolmuş", veya başka bir manaya
göre ateşle dolmuş, tutuşturulmuş, kızdırılmış "denize andolsun ki
Rabbi-nin azabı hiç şüphesiz olacak" ve hak edenlerin başına inecektir.
"Tur",
Allah'ın üzerinde Musa'ya konuştuğu ve İsa'yı peygamber olarak gönderdiği,
ağaçlarla örtülü dağdır. Tûr, Süryanîcede dağ demektir. Ancak ağaç olursa Tûr,
olmazsa yine dağ manasında "cebel" denir. Tûr, Medyen mıntıkasında
Sina çölünde bulunmaktadır.
Vaadedilen bu azap
geldiğinde "onu" müstehak olanlardan uzaklaştırıp
"defedecek"kimse "yoktur."
Kıyametin kopacağı
"o gün gök"yüzü "sallanıp çalkalanır. Dağlar" yer yüzünde
"hareket edip yürür" toz duman olur ki artık bu azabın görüleceği
kıyamet gününde olur. Bu hal meydana geldiği zaman, o şiddetli azap karşısında
"vay artık o gün tekzip edenlere ki onlar batıla dalıp" inkârlanyla
oyalanıp "oynayanlardır."
"O gün
onlar" şiddetle "cehennem ateşine itilip kakılırlar." Ve onlara
şöyle denilir: "İşte bu tekzip ettiğiniz ateştir", dünyada vahiy
hakkında sihirdir dediğiniz gibi "bu" gördüğünüz azap "da mı
bir sihirdir" diyeceksiniz, "yoksa" dünyada iken bunu gösteren
delilleri görmediğiniz gibi "siz mi görmüyorsunuz? Girin oraya"
şiddetini ölçün. Acısına "ister dayanın, ister dayanmayın, sizce
birdir." Sabırla korku aynıdır, çünkü sabrınızın size faydası
olmayacaktır. Zira “siz” burada başka değil, “ancak yapageldiklerinizin cezasına
çarpılıyorsunuz.”
[6]
Allah, düşmanlarına
vereceği azabı indirme konusunda tam bir kudrete sahip olduğuna delalet eden
–ki bu azabı onlardan defedecek başka hiçbir güç yoktur- varlıklara yemin
ederek şöyle diyor:
"Andolsun Tûr'a,
yayılmış yaprakta yazılmış kitaba." Cenab-ı Hak, Musa (a.s.)'a konuşması
ve sonra ince deriler üzerine muntazam harflerle yazılan Tevrat'ı ona orada
indirmiş" olması gibi büyük hadiselerin meydana geldiği Tur dağına bir
şeref ve ikram olmak üzere yemin etti. Kâğıt icad edilmeden önce kitaplar çoğu
zaman deriler üzerine yazılırdı.
"Yazılmış
kitaba" sözü, insanların sesli olarak okuyabildiği Tevrat, İncil, Zebur,
Kur'an gibi semavî kitapların hepsini içine alır. Bir görüşe göre de bu Levh-i
Mahfuz'dur. Burada Tur dağı ile kitabın beraber zikredilmesi, Tevrat'ın Musa
(a.s.)'a orada indirilmesinden dolayıdır. "Yayılmış" sözü çok açık
olduğuna işarettir.
"Mamur eve":
Hacılarla, ziyaretçilerle, ibadet ve dua maksadıyla civarında bulunanlarla ve
manevi havasından istifade etmek isteyenlerle ma1-mur hale gelen şerefli
Kabe'ye yemin olsun.
'Yükseltilmiş
tavana": Yani yerin tavanı mesabesindeki o yüksek semaya ve güneşler,
aylar, sabit ve hareketli yıldızlar ve sayılarını Allah'tan başka kimsenin
bilemeyeceği nice âlemler gibi göğün ihtiva ettiklerine yemin olsun.
"Mamur ev"
ile "yükseltilmiş tavanJ'm bir arada zikredilmesinin sebebi, Kabe'nin ve
İslâm'ın şiarı olan mekânların sânının, "Bize ve Allah'ın sa-lih kullarına
selâm olsun, sen kendini sena ettiğin gibi ben seni hakkıyla sena edemem."
diyerek münacatta bulunan nebi Muhammed (s.a.)'in mevkiinin büyüklüğünün
bilinmesi içindir.
"Dolmuş
denize": Yani kuru toprakta kaybolup gitmeden tutulan denize yemin olsun.
Diğer bir tefsire göre alevler fışkıran kızgın tandır gibi ateşlenmiş deniz
demektir. "Denizler tutuşturulduğu zaman" (Tekvir, 81/6) ayetinde de
beyan edildiği gibi bu hal kıyamette olacaktır. Rivayete göre kıyamet günü
denizler tutuşturulacak ve ateş olacak. Bilindiği gibi kara parçası gibi
denizin dibinden de petrol çıkartılmakta, zaman zaman denizlerde depremler
olmakta, volkanlar yükselmektedir.
Sonra Allah bu yemine
cevap olarak şöyle buyurdu:
"Ki Rabbinin
azabı hiç şüphesiz olacaktır. Onu defedecek yoktur." Üzerine yemin edilen
konu veya yeminin cevabı işte bu ayettir. Yani Allah, bu insan nazarında büyük
varlıklara yemin ederek haber vermektedir ki ahi-ret azabı hiç şüphesiz ve
mutlaka olacaktır. Bu azaba, inkâr edenler ve peygamberleri tekzip eden
isyankârlar müstehak olacak, hiçbir şey bunu onlardan defedemeyecek ve o
cehennemliklerden uzaklaştırmamayacaktır. "olacaktır" sözü azabın
şiddetine işarettir. "Rabbinin azabı" sözündeki "Rab"
lafzı, Hz. Peygambere ve bütün mümilere güven ve huzur vermek içindir.
Sonra Allah kıyamet
günündeki bu azabın yanında meydana gelecek olayları beyan ederek şöyle
buyurdu:
"O gün gök
sallanıp çalkalanır, dağlar hareket edip yürür." Yani göklerin sallanıp
dalga dalga birbirine karışarak yerinde hareketlendiği ve dağların bulutlar
gibi uçuşarak toz-duman halinde yerlerinden söküldüğü gün azap mutlaka
olacaktır.
Göklerin çalkalanıp
dağların yürümesindeki hikmet, artık dünyanın harap olduğunu bir daha oraya
dönüş olmayacağını, bundan böyle ahiretin mamur olacağını bildirmektir. Çünkü
arz, dağlar, gök, yıldızlar hepsi dünyanın imarı ve insanoğlunun istifadesi
içindir. Oraya dönüş ümidi kalmazsa ondan istifade de olmaz.
Sonra Allah kıyamette
azabın kimin başına geleceğini beyan ederek şöyle buyurdu:
"Vay artık o gün
tekzip edenlere, ki onlar batıla dalıp oynayanlardır"
"veyl: vay"
kelimesi helak olan kişi için kullanılan bir kelimedir. Yani "bu gün, vay
şu peygamberleri kabul etmeyenlerin Allah'ın azabı, cezası ve ıkabı
karşısındaki hallerine" demektir. Peygamberleri tekzip etmeyen devamlı
şekilde azap görmez. Tekzip edenler; dünyada iken tereddüt içinde olup batıla
dalanlar, o uğurda çalışnalar, hesap gününü hiç hatırlamayıp cezadan
korkmayanlar, dini alay ve istihzaya alanlar ve yalanlayarak, alay ederek
Muhammed (s.a.)'in vazifesi hakkında ileri geri konuşanlardır. "Fe-veylün"
kelimesinin başındaki "fe" harfi mana bağlantısını sağlamak içindir
ki bu orada müminlerin güven içinde olduklarını bildirmektir. Büyük günah
işleyenlere gelince; onların azabı devamlı olmayacak ve cehennemde ebedî
kalmayacaklardır. Çünkü onlar peygamberleri yalanlamamışlardır.
Peygamberleri
yalanlayanların cehenneme atılışını beyan eden üslûp ise şöyledir:
"O gün onlar
cehennem ateşine itilip kakılırlar." Yani sert ve şiddetli tavır ve
hareketlerle onlar cehennem ateşine sürülür ve atılırlar.
Azarlanarak ve tekdir
edilerek onlara şöyle denilecek:
1- "İşte
bu tekzip ettiğiniz ateştir." Yani zebaniler onları azarlayarak ve tekdir
ederek şöyle diyecekler: Şu gördüğünüz ateş dünyada iken yalanladığınız
ateştir. Bu ateşi tekzip etmek, vahiy yoluyla onun varlığını haber veren
peygamberi tekzipdir.
2- "Bu
da mı bir sihir yoksa siz mi görmüyorsunuz?" Dünyada iken Allah'ın
gönderilmiş elçilerine ve indirilmiş kitaplarına söylediğiniz gibi şimdi şu
görüp şahit olduğunuz azap da mı bir sihir? Hayır, bilakis bu haktır. Fakat siz
dünyada hakka karşı nasıl kör idiyseniz, şimdi de bu ateşe karşı öyle körsünüz.
Yani görünende şüphe yok, görmede körlük yok, dolayısıyla gördüğünüz haktır.
3- "Girin
oraya, ister dayanın ister dayanmayın sizce birdir. Siz ancak yapageldiklerinizin
cezasına çarpılıyorsunuz." Yani gördüğünüz cehennem ateşini inkâr etmeniz
mümkün olmadığına, bunun bir sihir olmadığını kesin anladığınıza ve
gözlerinizde de bir arıza bulunmadığına göre şimdi dalar gibi ona girin ve
hararetini ve şiddetini ölçün. Sonra bu azaba sabretmek veya etmemek her ikisi
de aynıdır, size hiçbir faydası olmaz, istediğinizi yapın. Zira karşılık
-hayır olsun şer olsun- amele göredir ve mutlaka bu azap olacaktır. Dolayısıyla
bu ateşin azap ve işkencesine ister sabredin, ister etmeyin, aynıdır; sizin
ondan ne dönüşünüz, ne de kurtuluşunuz, asla yoktur. Allah hiç kimseye
zulmetmez, herkese amelinin karşılığını verir.
[7]
Bu ayetler şu
hususlara delâlet etmektedir:
1- Allah şu
beş eşyaya yemin etmiştir: Tür, indirilen kitaplar, mamur ev, yükseltilmiş
tavan ve dolmuş deniz. Bu onların şerefli ve muhterem olduğuna delâlet eder.
Üç mekân olarak Tûr, mamur ev ve dolmuş denizin seçilmesindeki hikmet buralarda
peygamberlerin Rableriyle yalnız başlarına bulundukları, diğer insanlardan
ayrı kaldıkları ve Allah'a niünacat edip hitapta bulundukları yerler olmasıdır.
Mesela Tûr: Musa (a.s.) oraya gitmiş ve "Bizden bazı ne yaptığını
bilmezlerin yaptıkları şeyler sebebiyle bizi helak eder misin? Bu senin
imtihanından başka bir şey değildir. Bununla dilediğini saptırır, dilediğini
hidayete erdirirsin." (Araf, 7/155), "Rabbim! Bana (kendini) göster,
seni göreyim." (Araf, 7/143) diyerek Rabbine hitapta bulunmuştu.
Daha önce de geçtiği
gibi Rasulullah (s.a.) ma'mur ev Ka'be'de "Selâm bizim üzerimize ve
Allah'ın salih kulları üzerine olsun, sen kendini övdüğün gibi ben seni
hakkıyla övemem." diyerek Cenab-ı Hakka münacatta bulundu.
Yunus (a.s.) denizin derinliklerinde "senden başka ilâh yoktur,
seni tenzih ederim, şüphesiz ben zalimlerden oldum" (Enbiya, 21/87)
diyerek dua etti.
İşte bu sebeplerden
dolayı buraları şerefli mekânlar olduğundan Allah buraların adına yemin etti.
Sonra Allah, bu eşyanın yanında "Kitab"ı da zikretti.[8] Çünkü
Allah, Tur dağında Musa'ya konuştu ve ona Tevrat'ı indir-
2- Üzerine
yemin edilen hadise ise gelecektir diye vaadedilen kıyametin mutlaka olacağı
ve o günde, peygamberleri tekzip edenlere verilecek azabı hiçbir gücün onlardan
uzaklaştıramayacağı hadisesidir.
3- Kıyamet
günü o tekzipcilerin başına azap gelecektir. O, dünyaya bir daha dönüşün
olmadığını göstermek için göklerin içindekilerle beraber olduğu, halde
çalkalanacağı, yeryüzü dümdüz oluncaya kadar dağların yerlerinden sökülüp
yürüyeceği gündür.
4-
"Veyl" kelimesi bir azap kelimesidir. Bir görüşe göre de cehennemde
bir vadidir. Helak olması lazım gelen için söylenir. "Yazık, vay
haline" gibi manaları vardır. Peygamberleri tekzip edenlere yazıklar olsun
ki onlar batılda bocalayıp dururlar. O batıl, Muhammed (s.a.)'i tekzip etmek
suretiyle onun vazifesi hakkında ileri-geri konuşmalarıdır.
5-
Cehennemlikler kıyamet günü kaba ve sert davranışlarla ateşe atılırlar.
Tefsircilere göre cehennem bekçileri onların ellerini enselerine bağlayacak,
alınları ayaklarına değecek şekilde birleştirecekler, sonra kafa üstü onları
ateşe itecekler.
6- Ateşe
yaklaştırıldıkları zaman cehennem bekçileri azarlayarak, tazir ederek onlara şu
üç şeyi söyleyecekler:
a) Dünyada iken yalanladığınız ateş işte budur.
b)
Şimdi gözlerinizle gördüğünüz şu hal, vahiy
hakkında, "o bir sihir" dediğiniz gibi sihir midir? Hayır, siz düyada
iken de göremiyor ve düşüne-miyordunuz.
c) Girin
cehenneme ve hararetini tadın. Orada sabretmeniz veya etmemeniz aynıdır, artık
size hiçbir şey fayda vermez, karşılıklar amellere göredir. Allah onların
orada: "Şimdi biz sızlansak da sabretsek de birdir, bizim için sığınacak
bir yer yoktur." (İbrahim, 14/21) diyeceklerini haber vermiştir.[9]
17- Şüphesiz ki
muttakiler cennetler, nimet(ler) içindedirler,
18- Rablerinin
kendilerine verdiği ile mutlu olarak Rableri onları o çılgın cehennemin
azabından korumuştur.
19- Yapmış
olduklarınızın karşılı-
20- Sıra sıra dizilmiş
tahtlara vaslanmış olarak. Biz onlara iri gözlü
21- İman edip zürriyetleri de iman ederek
kendilerine tabi olanlar, biz onların nesillerini de kendilerine kattık.
Onların amelinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandığının mukabilinde bir
rehindir.
22- Onlara canlarının çekeceği meyve ve eti bol
bol verdik.
23- Orada birbiriyle öyle kadeh çekişirler ki
onda ne bir saçmalama, ne de bir günaha sokma yoktur.
24- O sedefleri içinde
gizlenmiş inci gibi civanlar da etraflarında dönerler.
25- Birbirlerine
dönerek sorarlar:
26- Derler (ki):
"Biz gerçekten bundan önce ailelerimiz içinde korkan kişiler idik.
27- İşte Allah bize
lütfetti ve bizi cehennemin azabından korudu.
28- Gerçekten biz bundan evvel O'na dua
ediyorduk. Şüphesiz O, ihsanı bol, çok esirgeyendir."
"Sedefleri içinde
gizlenmiş inci gibi" ifadesi mürsel teşbihtir. Ayette "gılman:
civanlar" sedefler içindeki inciye benzetilmiştir.
[10]
"Şüphesiz
ki" ilâhî emirleri yerine getirip dinin haram kıldıklarından uzak duran
"müttakiler" aralarından gözeler, kaynak suları ve nehirler akan
yemyeşil ve ter ü taze bahçeler "cennetler", Allah tarafından kendilerine
ihsan edilmiş nice "nimetler içinde Rablerinin kendilerine verdiği ile ve
onları o çılgın cehennemin azabından korumuş" olması sebebiyle "mutlu
olarak" bulunacaklar.
Ve onlara şöyle
denilecek: "Yapmış olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş
tahtlara yaslanmış olarak" yedikleriniz boğazınıza takılmadan,
zorlanmadan, meşakkat çekmeden, herhangi bir hastalığa veya hazımsızlığa veya
ağırlığa sebep olmadan "afiyetle yiyin, için. Biz onlara iri gözlü"
beyaz tenli "hurileri eş yaptık."
"İman edip,
zürriyetleri de iman ederek kendilerine tabi olanlar" var ya
"biz" babalarının yaptıkları iyi amelleri yapmamış olsalar da
babalarının hatırı için "onların nesillerini" cennete girmeleri veya
oradaki dereceleri konusunda "kendilerine kattık." İbni Cerir,
İbnülmünzir, Hakim ve Bey-hakî'nin rivayetlerine göre İbni Abbas merfûan
Rasulullah (s.a.)'in "Müminin zürriyeti derece bakımından kendinden aşağı
bile olsa, memnun olması için, Allah onu kendi derecesine yükseltir."
dediğini nakletmiş, sonra da bu ayeti okumuştur.
Bu ilhak sebebiyle
"onların amelinden" alıp zürriyetlerinin ameline ilave etmek
suretiyle de "birşey eksiltmedik." Hayır olsun, şer olsun, Allah
katında "herkes kazandığının mukabilinde bir rehindir" hayrın
mükâfatını şerrin cezasını görür. Salih amel onu kurtarır fasid amel batırır.
Açıktan istemeseler de
biz "onlara canlarının çekeceği" çeşit çeşit "meyve ve eti"
zaman zaman "bol bol verdik."
Onlar
"orada" cennette sevinç ve sürür içinde "birbiriyle öyle"
cennet şarabı dolu "kadeh çekişirler" alıp-verirler "ki
onda" yani onu içmeden dolayı "ne bir saçmalama" boş şeyler
söyleme "ne de" dünyada içki içenlerin yaptığı gibi Allah'ın gazabını
celbedecek söz ve hareketlerle içeni "günaha sokma yoktur."
Güzellik ve letafette
"o sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da" kadeh sunma vs.
hizmetler için "etraflarında dönerler." Onlara tahsis edilmiş bu
hizmetçiler saf, temiz ve bayaz olduklarından inciye benzetilmişlerdir. İbni
Cerir, Abdürrezzak ve İbnülmünzir'in rivayetlerine göre Katade şöyle demiştir:
"Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki cennette hizmet
edilenlerin, hizmet edenlere üstünlüğü; ayın, ondördüncü gecesinde diğer yıldızlara
üstünlüğü gibidir."
Nail oldukları cennet
nimetlerini dile getirmek ve duydukları zevk ve hazzı izhar etmek için
"birbirlerine dönerek" hal ve hatır "sorarlar" ve "derler
ki: Biz gerçekten bundan önce" dünyada iken "ailelerimiz içinde"
yaşarken Allah'ın azabından "korkan kişiler idik. İşte Allah " affı
ve rahmeti ile "bize lütfetti ve bizi cehennem azabından korudu."
Cennet nimetlerine nail olmalarının birinci sebebi olarak Allah'tan
korkmalarını zikrettikten sonra ikinci sebebe işaret sadedinde şöyle
diyecekler: "Gerçekten biz bundan evvel" dünyada iken "O'na dua
ediyorduk." yalnız O'na ibadet ediyor, bizi azaptan korumasını istiyorduk.
[11]
Öldükten sonra mutlaka
dirilmenin olacağını, kâfirlerin azap göreceğini ve onların karşılaşacağı
diğer sıkıntı ve perişanlıkları beyan ettikten sonra Allah, müminlerin halini
ve onların farklı karşılıklarını zikretti. Yani kâfirin halini açıkladıktan
sonra müminin ahirette nail olacağı şeyleri zikretti. Sonra Kur'an-ı Kerimin
zıt şeyleri bir arada zikretme, terğib ve terhibi (teşvik ve korkutma) yanyana
getirme konusundaki bilinen o üslûbuna uygun olarak cezanın peşinden mükâfatı
zikretti. Ta ki insan, sonucu iyi düşünsün de rahmeti arzu etsin, ceza ve
azaptan korksun.
Arzu ve iştiyakı
artıracak hususlardan biri de şudur: Allah hak edene nimeti ihsan etmede cimri
davranmadı, bilakis onun evlâdına ve zürriyye-tine de bol bol verdi. Yeme,
içme, evlenme, giyme ve mesken konusunda insana haz veren bu tatlı şeyleri
sayıp dökmekle yetinmedi, bilakis ikram ve ihsanını daha da artırarak, cennette
o yüksek mevki ve derecelere erişme konusunda iman eden zürriyeti de babalarına
kattı. Cennet ehlinden ümitsizlik, bıkkınlık ve soğukluğu uzaklaştırdı.
Bunların yerine sevinç ve eğlence içinde kadehleri çekiştirmek, sözlerin en
güzelini konuşmak, dünya ahvalinden bahsederek ahiret ahvali ile mukayese
yapmak suretiyle yaşanan bitmeyen bir haz ve ünsiyet getirdi.
[12]
"Şüphesiz
müttakiler Rablerinin kendilerine verdiği ile mutlu olarak cennetler ve
nimet(ler) içindedirler. Rableri onları o çılgın cehennemin azabından
korumuştur." Dünyada iken Rablerinin emirlerine uyup yasaklarından uzak
duran müttakiler, ahirette azap ve ceza çeken şu kâfirlerin aksine, orada
yemyeşil bahçeler içinde olacaklar ve kesilmeyen nimetlerden istifade
edecekler. Orada son derece güzel ve tatlı cennet meyvalarından yiyecekler.
Allah'ın kendilerine ihsan edeceği yeme, içme, giyinme, binek, mesken,
döşekler, eşler ve sair çeşit çeşit haz veren nimetlerden istifade edecekler.
Allah onları cehennem azabından koruyacak ve alevlerinden kurtaracaktır. Hiçbir
gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği hiçbir beserin hayal edemediği
nimetler içinde cennette bulunmanın yanında bu da başlıbaşına ayrı bir
nimettir.
"Cennetler ve
nimet(ler) içindedir." sözü, onların bahçenin bekçiliğini yapan kişinin
bakması gibi sadece gözüyle istifade etmediğini, fiilen cennette o nimetlerden
yararlandıklarını ifade etmektedir. "Mutlu olarak" sözü onların hem
dış görünüşte hem de kalben o nimetlerden yararlandıklarına, dünyada nice
zenginin halinde görüldüğü gibi nimetlerden istifade ederken kalbi başka şeyle
meşgul olmadığına delâlet eder.
Cennette Rıdvan
melekleri onlara şöyle diyecek:
"Yapmış
olduklarınızın karşılığında afiyetle yiyin için." Yani melekler onları
kutlayarak şöyle diyecekler: Rızıklann güzellerinden yiyin, içeceklerin tatlı,
temiz ve güzellerinden için, yemede içmede hiçbir zorluk, sıkıntı ve meşakkat
hissetmeyeceksiniz. İşte "afiyef'in manası budur. Bu nimetler dünyada iken
gönderdiğiniz salih amellerin karşılığıdır. Bir ihsan ve ikram olmak üzere
onlara karşılık bunlar verilmiştir.
Bu ayetin bir benzeri
de Hakka (69/24) süresindeki şu ayettir: "Geçmiş günlerde işlediklerinize
karşılık, afiyetle yiyin için." Gece boyunca namaz kılmış olan Rabi' bin
Haysem'e "Nefsini yordun!" dediler. O da: "Nefsimin aslında
rahatını istedim." dedi.
Sonra Allah cennet
ehlinin döşeklerle halılarla eşlerle nasıl zevk içinde olacaklarını zikrederek
söyle buyurdu.
"Sıra sıra
dizilmiş tahtlara yaslanmış olarak. Biz onlara iri gözlü hurileri eş
yaptık." Yani onların cennetteki manzarası şudur: Oturmuşlar, sıra sıra
dizilmiş, birbirine bitişmiş tek sıra halindeki tahtlara yaslanmışlar. İşte
bu, huzuru, rahatı, hiç sıkıntı olmadığını, gönlün meşgalelerden uzak olduğunu
gösterir. Ayrıca onların her birine cennet kadınlarından güzel eşler ve iyi
arkadaşlar verilecektir ki bunlar hurilerdir. Huriler, gözlerinin beyazı çok
beyaz, siyahı çok siyah iri gözlü kadınlardır.
İbni Ebî Hatem'in
Heysem bin. Mâlik et-Tâî'den rivayet ettiğine göre o Rasulullah (s.a.)'in şöyle
dediğini işitti: "Kişi cennette hiç yerini değiştirmeden, usanmadan
yaslandığı yerde kırk yıl yaslanır. Canının istediği, gözünün hoşlandığı her
şey yanına gelir."
Şu da dikkat
çekicidir: Allah, geçen ayetlerde dört nimete nail olma sebeplerini şu sıraya
göre zikretti: Önce meskeni zikretti ki o cennetlerdir, sonra yeme ve içmeyi,
sonra döşek ve halıları, sonra eşleri zikretti. Bu nimetlerin her bir çeşidi
hakkında en mükemmele delâlet eden lafızlar, ifadeler kullandı: Cennetler
hakkında "Rablerinin kendilerine verdiği ile mutlu olarak" buyurdu.
Çünkü nimetlerin ihsan edildiği yerde çeşitli sebeplerle huzur bozulabilir.
İşte burada o yoktur. "Afiyetle" sözü ile yenilip içilecek şeylerin
ağırlık, hastalık ve tükenme gibi dünyada bozukluk ve kusur sayılacak
şeylerden hiçbirinin bulunmadığına işaret etmektedir. Surur ve neşe hakkında da
orada hiçbir sıkıntının olmadığına delalet etmek üzere “tahtlara yaslanmış
olarak” ifadesi kullanılmıştır ki bu manzara rahatı gösterir. “Yapmış
olduklarınızın karşılığında” sözü, Allah’ın bu nimetleri onların amelleri
karşılığında verdiğini ifade eder.
"Sıra sıra
dizilmiş" sözü de herkesin kendine ait divanı olduğuna, ortak
kullanılmadığına işarettir.
"Onları... eş
yaptık" sözü eşlendirenin Allah Tealâ olduğuna ve bundan yine cennet
ehlinin yararlanacağına delildir. Ayrıca Allah sadece "eşler"
vermekle yetinmemiş bilakis onları "güzel" diye nitelemiştir.
Ve yine kâfirlere
verilen karşılık ile müttakilere verilen arasında fark olduğu da
unutulmamalıdır: Kâfirler hakkında şimdi "siz ancak yapmış olduğunuz
şeyin karşılığını göreceksiniz" derken müttakiler hakkında "yapmış
olduğunuzun karşılığında" demiştir. Yani kâfirler hakkında hasr edatı olan
"innemâ=ancak" kelimesi kullanılmıştır. Yani "ancak yaptığınız
kadar ceza görürsünüz, fazlası olmaz" demektir. Müminlere gelince, Allah
ihsanından onların mükâfatını kat kat artırır.[13]
Müminlerin iman sahibi
evlâtları amelde her ne kadar babalarının seviyesine ulaşmamış olsalar bile,
Allah babalarını memnun etmek için kendi fazlından ve ihsanından lütfederek
derecelerini yükseltip babalarına ilhak ettiğini haber verme sadedinde şöyle
buyurdu:
"İman edip de
zürriyetleri de iman ederek kendilerine tabi olanlar, biz onların nesillerini
de kendilerine kattık." Yani Allah imanda babalarını takip eden
evlâtları, kendi tarafından bir ihsan ve ikram olmak üzere babalarının
makamına yükseltecektir. İfade edilmek istenen şudur: Allah, mümin olmaları
şartıyla amel bakımından daha aşağı bile olsalar, babalarının gönlü hoş olması
ve memnun kalmaları için zürriyetlerini de onların derecesine yükseltecektir.
Evlâtların hali babalarından daha güzel olursa, onların babalarına katılacağı
zaten açıktır. Ameli noksan olanı ameli kâmil olanın makamına yükseltirken,
aynı seviyeye gelmiş olacakları için bu onun makamından ve amelinden bir şey
eksiltmez. İbni Abbas: "Allah müminin zürriyetini her ne kadar amelde
ondan aşağı da olsa, onu memnun etmek için, onun derecesine yükseltir."
dedi sonra da bu ayeti okudu[14].
"İman"
kelimesinin bu ayette nekre gelmesi onun, derecesi yüksek ve özelliği olan bir
iman olduğuna delâlet etmesi içindir. Derecesi düşük olan zürriyetin imanının
kastedilmiş olması da mümkündür. Sanki Cenab-ı Hak şöyle demiştir: Kendilerini
babaların derecesine yükseltmeyen azıcık bir iman sebebiyle onları (zürriyeti)
babalara kattık.[15]
Hafız Taberanî, İbni
Abbas'tan Rasulullah (s.a.)'in şöyle dediğini rivayet etti: "Kişi cennete
girdiği zaman anasını babasını, eşini ve çocuğunu sorar. Ona denilir ki:
"Onlar senin derecene ulaşamadılar." O der ki: "Ya Rab-bi ben
hem kendim için hem de onlar için amel ettim. Bunun üzerine onların da
kendisine ilhak edilmeleri emrolunur." İbni Abbas delil olarak da bu ayeti
okudu.
İşte bu Cenab-ı
Hakk'ın, amellerinin bereketi sebebiyle babalara olan ihsanıdır. Ahmed bin
Hanbel, Ebu Hüreyre'den Rasulullah (s.a.)'in şöyle dediğini rivayet etti:
"Allah salih kulun derecesini cennette yükseltir. O da der ki: "Ya
Rabbi bu bana nereden?" Allah: "Çocuğunun senin için yaptığı af talebi
sebebiyledir" der. Müslim'in Sahih'inde Ebu Hüreyre'den rivayet ettiği
Rasulullah (s.a.)'in şu hadisi de bunu teyid etmektedir: "Ademoğlu öldüğü
zaman ameli kesilir. Ancak şu üç şeyden dolayı devam eder: Sadaka-i câriye
(çeşme, cami, yol, vakıf gibi kişi öldükten sonra da yaşayan hayırlar), kendisinden
faydalanılan ilim ve babasına dua eden salih bir çocuk."
"Onların
amelinden de bir şey eksiltmedik." Yani evlâtları babalarına katarken
babaların amellerinin sevabından da hiçbir şey eksiltmedik.
"Herkes
kazandığının mukabilinde bir rehindir." Yani kıyamet günü her insan kendi
ameli karşılığında rehindir. İster baba, ister evlât olsun hiçbir kimse bir
başkasının günahını yüklenmez. Aynı zamanda rehin borç ödenmedikçe kurtulmaz.
Eğer amel salih ise rehni kurtarır, çünkü Allah onu kabul eder, değil ise helak
eder.
Bu ayetin benzeri
ayetler Kur'an-ı Kerim'de çoktur. Meselâ: "Herkes kazandığı şey
mukabilinde bir rehindir. Ancak sağ ehli (müminler) böyle değil"
(Müddessir, 74/38-39). Yani herkes ameli mukabilinde rehin alınmıştır. Güzel
amelleri sayesinde rehnini kurtaran müminler hariç, kimse reh-nini kurtaramaz.
Sonra Allah
müttakilere ihsan edeceği çeşit çeşit nimetleri sayarak şöyle buyurdu:
1- "Onlara
canlarının çekeceği meyve ve eti bol bol verdik." Yani onların canlarının
çektiği, güzel bulup zevk aldığı şeylerin her birinden, etin her çeşidinden,
meyvanın her türlüsünden dünyada bulduklarından fazla fazla verdik.
2-
"Orada birbiriyle öyle kadeh çekişirler ki onda ne bir saçmalama, ne de
bir günaha sokma yoktur." Yani onlar cennette çok sevinçli olacakları için
birbirlerine cennet şarabı dolu kadehler verecekler, kadehleri çekiştirecekler.
Ahiret içeceğinde boş söze, günaha sebep olacak şey de yoktur. Dolayısıyla boş
söz ve hezeyan konuşmazlar, dünyada içki içenlerin yaptığı gibi çirkin sözler
söylemezler. İbni Kuteybe: "Dünya içkilerinde olduğu gibi akıllan gidip de
saçmalamazlar, onlardan kendilerini günaha sokacak bir-şey sadır olmaz"
demiştir.
Allah ahiret şarabının görünüşünün güzelliğinden, tat ve lezzetinin
hoşluğundan bahsederken şöyle buyurmuştur: "Berraktır, içenlere lezzet verir.
O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar." (Safat,
37/46-47); "Ki bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları
giderilir." (Vakıa, 56/19).
3- "O
sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da etraflarında dönerler. "
Yani güzellik ve parlaklıkta kabuğu içinde gizlenmiş ve korunmuş, el değmemiş
incilere benzeyen delikanlılar onlara kâseler, meyveler, yiyecek ve içecekler
takdim ederek hizmet ederler.
Benzeri bir ayet de
şudur: "Ebedîliğe mazhar edilmiş evlâtlar etraflarında dolanırlar.
Maîn'den doldurulmuş büyük kaplarla, ibriklerle ve kadehlerle.""
(Vakıa, 56/17-18).
İbni Cerir ve
îbnülnuınzir'in rivayetine göre Katade şöyle dedi: Bana ulaştığına göre
Rasulullah (s.a.)'e: "Ey Allah'ın elçisi hizmet edenin inci gibi olmasını
anladık, peki hizmet edilen nasıl öyle olacak?" diye soruldu. Bunun
üzerine Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Allah'a yemin ederim ki hizmet
edilenin hizmet edene karşı üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara karşı
üstünlüğü gibidir." Bu, Hasan el-Basrî'den de rivayet edilmiştir.
4-
"Birbirlerine dönerek sorarlar." Yani cennette birbirlerine dönüp konuşur
ve dünyadaki amellerinden ve hallerinden ve oradaki yorgunluktan, korkulardan,
zorluk ve sıkıntılardan bahsederler.
Sonra Allah, onların
bu cennetlere ulaşmalarının sebebine işaret eden cevaplarını zikrederek şöyle
buyurdu:
"Derler ki: Biz
gerçekten bundan önce ailelerimiz içinde korkan kişiler idik de, Allah bize
lütfetti ve bizi cehennemin azabından korudu." Yani şöyle diyerek cevap
verirler: Biz dünyada iken Allah'ın azabından ve ıkabın-dan korkar ve
ürperirdik. Bu sebeple Allah bize af ve rahmetini ihsan ederek salih ameller
yapmaya bizi muvaffak kıldı. Neticede bizi korktuğumuz ateşin azabından korudu.
"Gerçekten biz
bundan evvel ona dua ediyorduk. Şüphesiz o, ihsanı bol, çok
esirgeyicidir." Yani biz dünyada iken Allah'ı bir biliyor, O'na ibadet ediyor
ve O'ndan bize af ve merhametle muamele etmesini istiyorduk. O da duamızı kabul
etti ve istediğimizi verdi. O, kullarına karşı ihsanı ve ikramı bol, rahmeti
çok olandır.
[16]
Bu ayetler şu
hususlara delâlet etmektedir:
1-
Müttakilerin mükâfatı cennetlere girmek ve orada çeşit çeşit nimetlerden
istifade etmektir. Onlar orada bol meyveler içinde, huzurlu, neşeli, rehennem
azabından kurtulmuş insanlar olacaklar. Onlara "afiyetle yiyin,
için" denilecek. Birbirine bitiştirilerek bir sıra haline
getirilen divanlar üstünde yaslanacaklar. Hurilerden istedikleri ile
evlenecekler.
2- Cennette
babalar memnun olsun diye Allah'ın bir ihsanı ve ikramı olmak üzere, oradaki
mevki ve dereceler hususunda Allah -küçük olsun büyük olsun evlâtları
babalara, babalan evlâtlara katacaktır. Bu ilhak sebebiyle ne babaların
amellerinin sevabından ne de oğulların amellerinin sevabından her hangi bir
eksilme olmaz. Usul ve fürû' arasındaki bu ilhak ancak iman şartı ile
mümkündür.
Zemahşerî şöyle der:
Gönül huzuru ve saadeti, hurilerle evlenme, mümin kardeşlerle dostluk ve
evlâtlanyla bir arada bulunma da dahil Allah, her türlü sevinci onlar için bir
araya getirir.[17]
Razî de
"züriryetleri kendilerine tâbi olanlar..." ayeti hakkında şöyle der:
"Bu ayet dünyada olduğu gibi ahirette de babalık şefkatinin hiç eksilmeden
devam edeceğine delâlet eder. Bu sebepten Allah babalan, evlâtlarından ayırarak
üzmeyecek, bilakis onlan bir araya getirerek memnun edecektir.[18]
3- "Herkes
kazandığının mukabilinde bir rehindir." Zemahşerî şöyle der: "Bu ayet
herkes hakkında umumidir. Herkes ameli karşılığında Allah nezdinde rehin
alınmıştır. Hayır kazanırsa, kendini kurtanr, aksi halde rehin kahr."[19]
4- Allah
ihsanından olmak üzere, dünyadakilerinden farklı olarak müminlere gönüllerinin
çektiği şekilde çeşit çeşit etler ve meyveler verecektir. Onlar birbirlerine
kâseler vercekler. Kâse, şarap ve benzeri içecek şeylerledolu kabın adıdır.
Kase alıp-veren bu bahtiyarlar; mü’minler, cennetteki eşleri ve hizmetçileridir.
Özel hizmetçiler
onlara meyveler, hediyeler, yiyecek ve içecekler takdim ederler. Nitekim başka
ayetlerde bu şöyle ifade edilmiştir: “Onlar altın tepsiler ve testilerle tavaf
(ve ziyaret) edileceklerdir." (Zuhruf, 43/71); "Ma-în'den bir kâse
ile tavaf edileceklerdir." (Saffat, 37/45). Bu hizmetçiler "Ebedîliğe
mazhar edilmiş evlâtlar etraflarında dolanırlar." (Vakıa, 56/17) ayetinde
de beyan edildiği gibi, güzellikte ve beyazlıkta sedef içinde gizlenmiş inci
gibidirler.
Hz. Aişe (r.a.)'dan
rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Cennet
ehlinin derece bakımından en düşüğü, hizmetçilerinden birini çağırdığı zaman
bin tanesinin birden "buyur buyur" diye cevap verdiği kişidir."[20]
5- Cennet
ehli karşı karşıya oturup dünyada iken çektikleri yorgun-
lukları, sıkıntıları,
akıbetlerinden nasıl korktuklarını müzakere ederler ve bu korkunun gitmesinden,
Allah'ın kendilerini affedip; cennet ihsan etmesinden, muvaffak kılıp hidayete
erdirmesinden ve cehennem azabından kurtarmış olmasından dolayı Ona
hamdederler.
6- Cennet
ehli dünyadaki güzel amellerinin karşılığını bulacaklardır. Çünkü onlar dünyada
Allah'a ibadet ediyor, O'nu tek tanıyor ve kusurlarından dolayı kendilerine
mağfiret ihsan etmesi için dua ediyorlardı. Dolayısıyla ahirette bunun
semeresini göreceklerdir. Çünkü Allah'ın iyiliği, ihsanı ve sahaveti çoktur,
lutufkâr, vaadinde sadık, rahmeti boldur.
[21]
29- Sen hemen öğüt
vermekte devam et. Öyle ya, sen Rabbinin nimeti sayesinde ne bir kâhin, ne de
bir -? mecnun değilsin.
30- Yoksa "(o)
bir şairdir, biz ona zamanın felâketlerini bekliyoruz" mu
diyorlar?
31- De ki: "Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
32- Yahut bunu onlara akılları mı emrediy°r
yoksa onlar azgın bir kavim midir?
33- Yahut "Onu
kendisi uydurdu" mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.
34- Öyleyse -eğer
onlar doğru iseler-onun gibi bir söz getirsinler.
"Raybu'l-menûn=zamanın
felâketleri" ifadesi açık istiaredir (Müşebbe-hi hazfedilmiş teşbihdir).
"Şüphe" manasına gelen "rayb" lafzı zamanın getirdiği
musibetler anlamında kullanılarak bu felâketler şüpheye benzetilmiştir.
Benzeme yönleri ise her iki halin de değişken olup tek hal üzere devam
etmemeleridir.
"Yahut bunu
onlara akılları mı emrediyor" ifadesi bir tehekküm üslûbudur. Yani
görünüşte ciddi, fakat hakikatta onların akıllanyla alay eden bir üslûptur.
[22]
Onların mecnun, kâhin
gibi boş ithamlarına aldırmadan "sen hemen öğüt vermekte devam et",
geri durma. "Öyle ya sen Rabbinin nimeti sayesinde ne" zanna
dayanarak geçmişten haber veren "bir kâhin, ne de" aklını yitirmiş
"bir mecnun değilsin."
'Yoksa "O bir
şairdir, biz ona zamanın felâketlerini bekliyoruz" mu diyorlar?"
Buradaki "zamanın felâketleri" terkibinin Arapçası
"raybü'l-menûn"dur. Aslında "şüphe ve tereddüt" manasına
gelen "rayb" burada "felâketler, hadiseler" manasına
kullanılmıştır. Çünkü Hz. Peygamber'in basma gelmesini bekledikleri "felâketler"
şüphe gibi mesnedsizdir, onların temennilerinden ibarettir.
"De ki:
Bekleyin" benim helakimi. Siz benim helakimi beklediğiniz gibi "ben
de sizinle beraber" sizin helakinizi "bekleyenlerdenim." Nihayet
onlar Bedir'de öldürüldüler ve azabı tattılar.
"Yahud bunu
onlara akılları mı emrediyor. Yoksa onlar" inatlıkta ve hakkı tanımamakta
haddi aşmış "azgın bir kavim midir?" 'Yahut" ona Allah'tan bir
şey gelmiyor, o "onu kendisi uydurdu" mu diyorlar? Hayır, onlar iman
etmezler" bilakis inatlarından dolayı bu iftiraları atarlar. "Öyleyse
eğer onlar" Kur'an'ı bir beşerin söyleyebileceği iddialarında "doğru
iseler onun gibi bir söz getirsinler." de görelim. Onların içinde de pek
çok edebiyatçı var. Bu ayet, onların sözlerine karşı meydan okuyarak verilmiş bir
cevaptır.
[23]
"Yoksa "(o)
bir şairdir..." ayetinin (30. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni
Cerir ve İbni İshak'ın İbni Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Kureyş, Dâr-ı
Nedve'de Rasulullah'ın durumunu görüşmek üzere toplandıklarında içlerinden
biri şöyle dedi: "Onu kelepçeleyip hapsedin, daha önce geçen Zuheyr,
Nabiğa ve A'şâ gibi şairlerin helak olup gittiği gibi ölmesini bekleyin. Çünkü
bu da onlar gibi bir şair." Bunun üzerine "Yoksa (o) bir şairdir biz
ona zamanın felâketlerini bekliyoruz mu diyorlar?" ayeti indi.
[24]
Allah, azabın mutlaka
olacağı üzerine yemin ettikten ve azap göreceklerle kurtulacakların ahvalini
zikrettikten sonra peygamberine kâfirleri korkutarak, müminleri müjdeleyerek ve
Allah'a çağırarak öğütte bulunmasını emretti. Sonra cinlere dayanılarak bazı
gaybî şeylerden haber verme demek olan kehanet ve mecnunluk gibi kâfirlerin
Rasulullah'a nispet etmekte oldukları şeyleri reddetti. Ona kâhin diyen Şeybe
bin Rabia, mecnun diyen de Ukbe bin Ebu Mayt idi. Sonra Allah bu ithamlardaki
tenakuz ve tutarsızlığı beyan etti. Allah ona kâfirlerin kendisine yaptığının
benzerini onlara yapmakla tehdit etmesini emretti. Sonra Allah fesahat ve
belagat sahibi pek çok edip ve şairi bulunan Kureyş müşriklerine karşı,
Kur'an'ın bir benzerini veya iftiraya maruz kalmış bu kelâmın en kısa suresinin
bir benzerini getirmeleri konusunda meydan okudu. Hayır, onlar azgın, haddi
aşmış, inkarcı, kâfir ve vahye iman etmeyen bir güruh oldukları için bu gibi
saçmalıkları ortaya attılar.
[25]
"Sen hemen öğüt
vermekte devam et. Öyle ya, sen Rabbinin nimeti sayesinde ne bir kâhin, ne de
bir mecnun değilsin" Yani eğer Allah'tan korkan, daha öneki ayetlerde
geçtiği gibi çoluk-çocuğu hakkında Allah'ın aza-
bından çekinen bir
kavim varsa, o halde ey peygamber, emrolunduğun öğü-tü vermek senin üzerine
vacibdir. Bu sebeple halen yapmakta olduğun hatırlatma ve öğüt verme işinde
devam et. Onların "kâhindir veya mecnundur" sözleri seni bundan
alıkoymasın. Sen Kureyş kâfirlerinin cahillerinin dediği gibi ne bir kâhin, ne
de bir mecnun değilsin. Kâhin; vahiy olmadan gaybı bildiği ve geçmişten gizli
kalmış haberler aktardığı vehmini veren kişidir. Ama senin söylediklerin
kehanet değildir. Sen sadece Allah'ın tebliğini emrettiği vahyi konuşursun.
Mecnun ise, Arab örfünde şeytan çarpmış kişiye denir.
Ey peygamber sen bu
sözlere aldırma, bunlar çelişkili boş sözlerdir. Çünkü kâhinin, kehanet yapması
için zeki ve akıllı olması lazım gelir. Mecnun aklı kapalı insandır. Bu yüzden
bir insana hem mecnun, hem kâhin demek çelişkidir.
Sonra Allah onların
Rasulullah (s.a.) hakkında söyledikleri bir başka sözü daha reddederek şöyle
buyurdu:
'Yoksa (o) bir
şairdir, biz ona zamanın felâketlerini bekliyoruz mu diyorlar?" Yani
yoksa onlar "o bir şair şairdir, daha önce de benzeri bazı şairlerde
görüldüğü gibi başına bir felâket gelir, helak olur gider, biz de böylece onun
bu işinden kurtuluruz, getirdiği din de silinir gider" diyerek senin helakini
mi bekliyorlar?
Sonra Allah peygamberine
onlara söylemesini emrettiği şu sözlerle onları tehdit etti ve onlarla alay
etti:
"De ki:
"Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim." Yani ey
peygamber şöyle söyle onlara: Bekleyin benim ölmemi veya helak olmamı, zira
ben de sizinle beraber işin sonucunu ve Allah'ın sizin hakkınızdaki hükmünü
bekliyorum. Anlayacaksınız dünyada ve ahirette sonucun ve zaferin kimin
olduğunu. Ben Allah'ın yardımına güveniyorum.
'Yahut bunu onlara
akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir kavim midir?" Yani onlara bir
şeyler mi iniyor, yoksa onlara bu çelişkili sözleri akılları mı emrediyor? Ki
bu sözler, Kur'an'ın bir sihir veya kehanet veya bir şiir olduğu iddiaları ile
Rasulullah (s.a.) hakkında "mecnun" ve "o bir şairdir ve
kâhindir" gibi sözleridir. Çünkü şair, kâhin, mecnun ayrı ayrı şeylerdir.
Şâir hikmetli konuşur, kâhin hurafelerden bahseder, mecnun ise aklını yitiren
kişidir. Halbuki Kureyş büyüklerinin akıllı, zeki ve fatin insanlar oldukları
söylenir. Bu ayetle Allah onların hakkı batıldan ayırama-yan akıllanyla alay
etti.
Yoksa onlar azmış,
inatta, isyanda ve haktan sapmakta haddi aşmış ve gurura kapılarak hakkında
naklî bir delil bulunmayan ve de aklın kabul etmeyeceği bu şeyleri söyleyen
bir güruh mudur?
Buna göre bu ayetteki
"em", Razî'nin dediği gibi "yoksa" manasına muttasıldır.
Başkalarına göre de "em" her iki yerde de "Lakin" manasına
munkatı'dır. Buna göre ayetin manası şöyle olur: "Lakin onların akılları,
kendilerinin yalan ve uydurma olduğunu çok iyi bildikleri bu batıl sözleri söylemeyi
emrediyor. Onlar azgın, sapık ve inatçı bir kavimdir."
'Yahut onu kendisi
uydurdu mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler." Yani onlar kâhin mi
diyorlar, şair mi diyorlar, yoksa bu Kur'an'ı kendisi uydurdu mu diyorlar?
Bunun üzerine Allah onlara cevap verdi: Hayır, onların inkârı, Allah'a iman
etmeyecek olmaları, Peygamber'inin getirdiğini tasdik etmemeleridir. Onları bu
çelişkili sözleri söylemeye ve bu yalan ve iftiracı karalamaları yapmaya
sevkeden şey işte budur.
Sonra Allah onlara
meydan okuyarak bir başka cevap daha verdi:
"Öyleyse -eğer
onlar doğru iseler- onun gibi bir söz getirsinler." Yani eğer "onu
Muhammed kendisi uyduruyor" şeklindeki sözlerinde ciddi iseler, bu
Kur'an'm nazımda, beyan ve üslûp güzelliğinde bir benzerini getirsinler. Kur'an
Arapçadır, onlar da beyan üstadlarıdır, fesahat ve belagat süvarileridir, nazım
ve nesir, Arapçanm her çeşit üslûbuna hakimdirler.
Hakikat şudur: Değil
sadece müşrikler, ins ve cin bütün dünya bir araya gelse Kur'an'm tamanmın bir
benzerini getirmek şöyle dursun on suresinin, hatta en kısa suresinin bile bir
benzerini getiremezler.
[26]
Bu ayetlerden şunlar
anlaşılabilir:
1- Allah,
peygamberi Muhammed (s.a.)'e, Kureyş kâfirlerinin karalamalarına aldırmadan
Kuranı kavmine hatırlatmaya ve onunla öğüt vermeye devam etmesini emretti. O ne
kâhindir, ne şairdir, ne de mecnundur, o peygamberliği doğru olan, bizzat
çevresinde akıllılığı ve görüşlerinin asaletiyle tanınan birisidir.
2- Kâfirler
ondan ve onun dininden kurtulmak ümidi ile başına bir kötülük veya felâket
gelmesini beklediler. Allah da Bedir ve diğer savaşlarda helaki onların başına
indiriverdi. Dahhak şöyle der: Onlar peygambere "şair" derken daha
önce ölüp giden şairler gibi onun da yakında ölüp gideceğini kastediyorlardı.
Nitekim babası Abdullah genç yaşta ölmüştü. Belki babası gibi bu da genç yaşta
ölür diye bekliyorlardı.
3- Daha
onlar hayatta iken Kur'an-ı Kerim kendileri hakkında alaylı bir üslûp ile
çeşitli tekdir ve azarlamalar getirmiştir:
Birincisi:
Onlar düzgün bir akla sahip değiller. Çünkü onlarda akl-ı selim olsaydı; hakla
batılı, mucize ile mucize olmayanı ayırabilirlerdi ve Rasulullah (s.a.) için
bazan mecnun, bazan şair, bazan da kâhin demek suretiyle tenakuza düşmezlerdi.
Çünkü delilikle kehanet ve şairlik bir arada bulunmaz. Zira kehanet ve şairlik
meharet ister, zeka, sanat ve hayal gücü ister.
İkincisi: Onlar akılsızca azmış ve haddi aşmış bir
kavimdir.
Üçüncüsü:
Onların Muhammed, Kur'an'ı uyduruyor, kendiliğinden söylüyor iddiasında bulunmaları.
Bununla onun yalan söylediğini kastediyorlardı.
Dördüncüsü:
Onların nazarında Kur'an'ın mucizeliği sabit olduğu halde inattan, kibirden ve
inkârdan dolayı Allah ve Rasulüne iman etmediler. Mucizeliğine inanmıyorlarsa,
"Muhammed onu uyduruyor" sözlerinde ciddi iseler, Kur'an'ın bir
benzerini getirsinler öyleyse. Şairse sizin aranızda da belâgatçılar şairler,
zeki kâhinler, irticalen hutbe ve kasideler söyleyen, kıssa anlatanlar var,
getirsinler onun getirdiğinin bir benzerini.
[27]
35- Yoksa onlar bir
şeysiz olarak mı yaratıldılar? Yahut yaratıcıları kendileri midir?
36- Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır
onlar iyi bilmiyorlar.
37- Yahut onların
yanında Rabbinin hazineleri mi vardır? Veya onlar hâkim ve galip kimseler mi?
38- Yoksa onların bir
merdiveni var da onun üstünden mi dinliyorlar? Öyleyse dinleyenleri açık bir
burhan getirsin.
39- Yahut kızlar onun,
oğullar sizin mi?
40- Yoksa sen onlardan
bir ücret istiyorsun da, onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı
girmişlerdir?
41- Yahut gayb
kendilerinin yanında da onlar mı yazıyorlar.
42- Yoksa bir tuzak mı
kurmak istiyorlar? Fakat o inkâr edenler kendileri tuzağa düşmüşlerdir.
43- Yoksa onların
Allah'tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden
münezzehtir.
Allah bu ayet-i
kerimelerde müşriklerden hep "onlar" diyerek gâib sığası ile
bahsederken "Yahut kızlar onun oğullar sizin mi?" ayetine gelince,
onları bu düşüncelerinden dolayı daha ağır bir üslûpla azarlamak için muhatap
sığası kullanmıştır.
[28]
"Yoksa
onlar" yaratıcı olmadan "bir şeysiz olarak mı yaratıldılar" da
bu yüzden Allah'a ibadet etme ihtiyacı duymuyorlar? "Yahut
yaratıcıları kendileri midir?" Yani
kendi kendilerini mi yarattılar? Yaratıcısız varlık düşünülemeyeceğine göre
mutlaka onları yaratan biri olmalıdır ki o da tek olan Allah'dır. Öyleyse niçin
Allah'ı "tek" tanımıyor, peygamberine ve kitaba iman etmiyorlar?
'Yoksa gökleri ve yeri
onlar mı yarattı?" Onların buna gücü yetmez. Buna ancak Allah'ın gücü
yeter. Öyleyse niçin O'na ibadet etmiyorlar? "Hayır onlar iyi
bilmiyorlar." Bilselerdi mutlaka o yaratıcının peygamberine iman ederler
ve o yüce Rabbe ibadet etmekten kaçmazlardı.
'Yahut onların yanında
Rabbinin" rızık "hazineleri mi vardır?" Bütün bunlar Allah'ın
elinde olduğuna göre, onlar ister rızık, ister peygamberlik, isterse başka
şeyler olsun dilediklerini dilediklerine veremeyecekler demektir. "Veya
onlar" eşya üzerinde "hakim ve galip" olmuş onu istedikleri gibi
evirip çeviren "kişiler mi?"
"Yoksa
onların" gayb ilminden meleklere gelen vahyi dinlemek için "bir
merdivenleri var da onun üstünden" gökleri "mi dinliyorlar" ve
bunu gelip peygamberle tartışıyorlar? Şayet "öyleyse" içlerinden
gökleri "dinleyenleri" dinlediğine dair "açık bir burhan
getirsin."
"Yahut"
iddianıza göre "kızlar O'nun, oğullar sizin mi? Bu ayet-i kerimede,
müşriklerin bu düşüncelerinin ne kadar ahmakça olduğu, bu düşünce sahibinin
gayb âlemine muttali olmak şöyle dursun akıllı insanlar arasında bile
sayılamayacağı ifade edilmiştir.
"Yoksa sen"
yaptığın bu tebliğ karşılığında "onlardan bir ücret istiyorsun da onlar
borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişlerdir?" Ve sırf bu yüzden
sana tabi olmuyor ve İslâm'a girmiyorlar?
"Yoksa
gayb"m bilgisi "kendilerinin yanında da" buna dayanarak "onlar
mı" istedikleri gibi hükmediyor ve "yazıyorlar?"
"Yoksa" o
müşrikler Dar-ı Nedve'de "bir tuzak mı kurmak itiyorlar? Fakat o inkâr
edenler kendileri tuzağa düşmüşlerdir" Yani kurdukları tuzak kendi
başlarını yakmış, Bedir'de ölmüşler, yenilip helak olup gitmişlerdir.
"İnkar edenler" sözü umumi olup bütün kâfirlere şamil olabileceği
gibi hususi olup sadece Kureyş kâfirleri de kastedilmiş olabilir. O takdirde
bu, onların inkarcılıklarının tescili olur. "Yoksa onların Allah'tan başka
bir tanrıları mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden
münezzehtir."
[29]
Allah Kureyş
kâfirlerinin, Muhammed kâhindir, mecnundur, şairdir gibi aslı olmayan iddialarına
cevap verdikten sonra insanın kendisinden ve dış âlemden Rasulullah'ın doğru
olduğuna dair delil zikretti. Onların, Ra-sulullah'ın peygamberliğini tekzip
etmelerini çürüttü. Yaratanı inkâr etmelerinden bahsetti. Bizzat onları,
gökleri ve yeri yarattığını zikrederek birliğini ispat etti. İlk defa yoktan
var etmesinin, ikinci defa yaratmasının -ki o haşirdir- kudreti dahilinde
olduğunun bir delili olduğunu bildirdi.
Sonra Allah,
peygamberine şu teminatı verdi: Müşriklerin kurduğu tuzaklar ona hiçbir şekilde
zarar vermeyecek, Allah kendisinin daima yardımcısı olacak ve kâfirler
istemese de dinini üstün kılacaktır.
[30]
Bu ayetler rububiyyet
(Rab olma) ve uluhiyyet birliğinin ispatı içindir. Bu meyanda Allah şöyle
buyurur:
'Yoksa onlar bir şeysiz
olarak mı yaratıldılar1? Yahut yaratıcıları kendileri midir?" Bu,
yaratıcıyı inkâr etmelerine karşı bir cevaptır: Onlar bir var edicisiz mi var
oldular, yoksa onlar kendi kendilerini mi var ettiler. Her ikisi de akim,
hissin, vakıanın şahadeti ve bizzat kendi ikrarlarıyla mümkün görülmediğine
göre, öyleyse onları yaratan, hiç adları sanları yok iken onları var eden
Allah'tır.
'Yoksa gökleri ve yeri
onlar mı yarattı? Hayır onlar iyi bilmiyorlar." Gökleri ve yeri bunların
arasındaki hayret ve dehşet veren varlıkları, yaşama ve geçim sebeplerini
onlar mı yarattı? Aslında onlar böyle bir iddiada bulunamazlar. Onların
yaratıcının Allah olduğuna inanamayışları; gerçek şudur ki işte onları tekzibe
ve Muhammed'in (s.a.) peygamberliğini inkâra sevkeden şey budur. Çünkü
gerçekten yaratanın o Allah olduğuna inansa-lardı O'na ibadet etmekten
kaçmazlardı.
'Yahut onların yanında
Rabbinin hazineleri mi vardır. Veya onlar hakim ve galib kimseler mi?"
Yani onlar Allah'ın hazinelerine sahip olmuşlar da o hususta istedikleri gibi
tasarrufta mı bulunuyorlar? Yoksa onlar bütün varlıklara hâkimler de
istedikleri gibi evirip-çeviriyorlar mı? Aslında durum öyle değil. Bilakis
bunlara sahip olan, dilediği gibi tasarrufta bulunan Allah'tır.
'Yoksa onların bir
merdiveni var da onun üstünden mi dinliyorlar.Öyle ise dinleyenleri açık bir
burhan getirsin." Yahut da onlar kendilerinin göğe doğru dikilmiş bir
merdivenleri olduğunu onun üstünde yükselip meleklerin sözlerini, onlara
vahyedilen şeyleri dinlediklerini gaybın bilgisine muttali olduklarını mı iddia
ediyorlar? Eğer öyle ise, Muhammed'in kendisinin doğru söylediğine dair açık
delil getirdiği gibi onların dinleyenleri de bunun doğruluğuna dair açık delil
getirsin. Aslında onların melekût âlemini dinlemesinin hiç yolu yoktur. Bu
sebeple söylediklerine asla delil de getiremezler.
Ulûhiyyetini inkâr
edenler bu cevabı verdikten sonra Allah "melekler Allah'ın
kızlarıdır" diyenlere de cevap vererek şöyle buyurdu:
"Yahut kızlar
onun, oğullar sizin mi?" Yoksa ey müşrikler siz kızları Allah'ın sayıp
erkekleri kendinizin mi görüyorsunuz? Bu ayet ağır bir tehdit ve kesin bir
vaîddir. Yani kimin görüşü böyle ise o akıllı sayılmaz, onun öldükten sonra
dirilmeyi inkâr etmesi, tevhidi kabul etmemesi kendisinden beklenmedik bir şey
değildir.
"Yoksa sen
onlardan bir ücret istiyorsun da onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı
girmişlerdir?" Yani yoksa sen peygamberliğini tebliğ ederken karşılığında
bir ücret talep ediyorsun, onlar senin istediğin bu vergi yüzünden ağır bir
borç yükü altında kalıyorlar da bu sebepten mi müslü-man olmuyor ve senin
çağırma gelmiyorlar? Aslında sen buna karşılık onlardan herhangi bir şey
istemiyor ve onlardan kendilerine ağır gelip sıkıntı verecek en ufak bir şey
talep etmiyorsun. Bu ayet Rasulullah (s.a.)'in onlardan her hangi bir karşılık
istemediğinin delilidir.
"Yahut gayb
kendilerinin yanında da onlar mı yazıyorlar?" Yani yoksa onlar ellerinde
Levh-i Mahfuz'a ait gayb bilgisinin bulunduğunu ve bundan dilediklerini
insanlara yazdıklarını mı iddia ediyorlar? Hayır, durum öyle değil, Allah'tan
başka hiç kimse gaybı bilmez. Katade şöyle dedi: Onlar "ona zamanın
musibetinin gelmesini bekliyoruz' dediklerinde Allah da yoksa yanlarında gayb
bilgisi mi var da bu sebeple Muhammed'in ne zaman öleceğini yahut işinin
sonunun nereye varacağını biliyorlar dedi. "Yoksa bir tuzak mı kurmak
istiyorlar? Fakat o inkâr edenler kendileri tuzağa düşmüşlerdir." Yani
eğer siz gaybı bildiğinizi iddia ediyorsanız, yalancısınız; gayb bilgisini
elde edebileceğinizi zannediyorsanız, yanılıyorsunuz; çünkü Allah, Peygamber'i
sizin şerrinizden korur ve size karşı ona yardım eder. Eğer Rasulullah'ı
öldürmek için ona bir tuzak kurmayı düşünüyorsanız o tuzağa düşenler ve
yaptıklarının aynısıyla cezalananlar o kâfirlerin ta kendileri olacaktır.
"O inkâr edenler" den maksat ya bu tuzağı kuran kâfirlerdir veya
onlara ve başkalarına da şamil olmak üzere bütün inkâr edenlerdir. "Bir
tuzak" ifadesi azabın, onlar farkında olmadan aniden gelivereceğine
işarettir. "Fakat o inkâr edenler kendileri tuzağa düşmüşlerdir."
sözü kâfirin tuzak kurmayı düşündüğü için değil, inkâr ettiği için tuzağa
düştüğüne açıkça delâlet etmektedir.
"Yoksa onların
Allah'tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden
münezzehtir." Yani yoksa onları Allah'ın azabından koruyacak Allah'tan
başka tanrıları mı var? Allah şirkten, misli ve benzeri olmaktan ve onların
diğer taptıklarının hepsinden münezzehtir. Bu ayet-i kerime müşriklerin
Allah'la beraber putlara tapmalarına sert bir cevaptır ve Cenab-ı Hakk'ın
zatını, onların dediklerinden, attıkları iftiralardan ve koştukları şirkten
tenzih etmesinin bir ifadesidir.
[31]
Bu ayetlerden şu
hususlar anlaşılmaktadır:
1- Allah'ın
varlığını, birliğini ve haşre kadir olduğunu ispat etmesi ki bunun dedili
canlıları ve diğer varlıkları yani insanları, hayvanları ve bitkileri hiç
yoktan var etmesidir- ve gökleri ve yeri yoktan yaratması... İşte bütün bu
yaratılanlar Allah'ın varlığına delildir ki Kur'an-ı Kerimin zikrettiği en
büyük delil budur. Nitekim ayet-i kerimede Allah: Yaratan, yaratmayan gibi
olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?" (Nahil, 16/17) buyurmuştur.
Başka yaratanın
olmaması yaratan Allah'ın birliğine delildir. Çünkü her şeyde, Allah'ın tek
olduğuna delâlet eden bir delil vardır. İlk yaratma, ikinci yaratmanın da -ki o
haşirdir- mümkün olduğunu gösterir.
Eğer kâfirler bir
yaratıcının olduğunu kabul ediyorlarsa, putları bırakıp da O'na ibadet
etmelerine, onun öldükten sonra tekrar diriltemeye kadir olduğunu ikrar
etmelerine engel olan nedir?
Onlar, kendilerine
göklerin ve yerin yaratıcısı sorulduğu zaman onun Allah olduğunu ikrar
ettikleri gibi, kendilerini yaratan ve planlayan bir Rab olmaksızın var
olmalarının düşünülemeyeceğini kabul ediyorlarsa niçin Hakka inanmıyorlar?
Ayet-i kerimede: "Onlara "gökleri ve yeri kim yarattı" diye
sorarsan şüphesiz "Allah" diyecekler." (Lokman, 31/25)
buyurula-rak onların ikrarı beyan edilmektedir.
2- Kur'an-ı
Kerim, kâfirlerin Muhammed (s.a.)'in peygamberliğine itiraz etmelerini
"Rahmet, gayb ve rızık hazineleri onların elindeymiş de peygamberlik için
kişileri onlar mı seçermiş? Veya bütün âleme hükmediyor-larmış da dünyanın
işlerini istedikleri gibi onlar mı evirip-çevirirmiş? diyerek reddetmiştir.
3- Kur'an-ı
Kerim, kâfirlerin gayb ilminden bir şey elde edebilecekleri iddalarını
reddetmektedir. Bunun nahiyeti şudur: Onlar, Muhammed (s.a.)'in vahiy yoluyla
ulaştığı şeylere kendilerinin göğe doğru bir merdivenlerinin ve haberleri
dinlemek için bir vasıtalarının olduğunu bununla gayb bilgisine ulaşacaklarını
mı iddia ediyorlar? Bu doğru ise o dinleyen kişiler bu iddialarının gerçek
olduğuna dair açık bir delil getirsinler de bu onların yolunun hak olduğunu
göstersin. Bu ayetler peygamberliği ispat için yukarıda geçen delillerin bir
tamamlayıcısıdır.
4- Melekler
Allah'ın kızlarıdır diyen Kureyş kâfirleri ve benzerlerinin bu düşüncelerini
Kur'an-ı Kerim çok seviyesiz buldu ve bu sözlerinden dolayı onları kınadı ve
ayıpladı. Bu ayet-i kerime Allah'ın ortağı olmadığına işaret etmektedir. Hiç
akıl kabul eder mi ki, Allah'ın kızları olsun, beşerin oğulları? Aklı böyle
olamn, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmesi çok görülmez.
5- Sonra
Allah, Rasulullah'm yaptığı tebliğe karşılık herhangi bir menfaati
istemediğini delil göstererek onun peygamberlik davasının doğru olduğunu tekit
etti. Dolayısıyla müşrikler Peygamber'in onlardan istediği bu ücreti
veremedikleri için ağır bir borç altında ezilmeleri diye bir şey yoktur. Sonra
Allah, başka bir delil daha zikrederek müşriklerin gayb ilmine sahip
olmadıklarını ve o ilimden dilediklerini yazamadıklarını haber verdi.
6- Allah,
Peygyamberi Muhammed (s.a.)'i bütün serlerden, kötülüklerden ve düşmanlarının
tuzaklarından koruyacağını bildirdi. Çünkü onlar Darünnedve'de yaptıkları gibi
Rasulullah (s.a.) hakkında tuzaklar, hileler ve kötülükler planlarlarsa hiç
şüphesiz hezimete uğrayan, yenilen ve tuzağa düşen kendileri olacak ve
tuzaklarının belâsı kendi başlarına dönecektir. Ayet-i kerimede: "Halbuki
kötü tuzak, ancak sahibine dolanır." (Fatır, 35/43) buyrulmuştur. Nitekim
onların pekçoğu Bedir'de öldürüldü ve Allah İslâm'ı galip getirdi.
7- Allah
tekrar tevhidi ispat edip şirki reddetmiş ve onları azarlayarak şöyle
buyurmuştur: Onların Allah'tan başka yaratan, rızık veren ve icabında vermeyen
bir tanrıları mı var? Allah, kendisine nispet edilen bu şirkten ve kendisinin
bir ortağı olmaktan münezzehtir, uzaktır. Zira şirk ve ortaklık, acizliği
gösterir. Gerçek ilâh, bütün kâinatı ve içindeki varlıkları kuşatan, mutlak
kudret sahibi olmasıyla temeyyüz eder. Bu yüzden sadece Ona boyun eğilir, Onun
emrine uyulur ve Ona ibadet edilirse, doğru olan yapılmış olur.
İşte bu, ayet-i
kerimelerden hedeflenen asıl gayenin açık ifadesidir. Bu sebepten Allah,
"Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir" diyerek onların
ortak koşmalarını kınamış ve zatını bunlardan tenzih etmiştir.
[32]
44- Gökten bir parça
düşerken görseler, "Bu bir bulut yığınıdır." derler.
45- Artık onları
çarpılacakları günlerine kadar bırak-
46- tuzakları hiçbir şekilde kendilerine fayda vermeyecek, onlarayardm
da edilmeyecektir.
47- Muhakkak ki o zulmedenlere bundan önce de bir azap var. Fakat
onların çoğu bilmezler.
48- Rabbin hükmüne
sabret. Çünkü sen gözlerimizdesin. Kalkacağın zaman da Rabbine hamd ile tesbit
et.
49- Gecenin bir
kısmında ve yıldızların batışının ardından da O'nu teşbih et.
"Gökten bir parça
düşerken görseler..." ifadesi farazî ve takdirî bir üslûptur. Yani
"faraza böyle bir şey görseler..." demektir.
"Çünkü sen
gözlerimizdesin" ifadesi mecazî bir ifadedir. "Bizim korumamız
altındasın" demektir.
[33]
"Gökten bir parça
düşerken görseler," aşırı inat ve isyankârlıklarından dolayı bu taştır
demezler, yine de "bu bir bulut yığınıdır" gelsin de suyundan kana
kana içelim "derler." Sonra da iman etmezler.
Ey Muhammed
"Artık onları çarpılacakları" ölecekleri veya öldürülecekleri
"günlerine kadar bırak." terket ve onlardan yüz çevir.
"O gün"
onların "tuzakları" Allah'tan gelecek azabı defetme konusunda
"hiçbir şekilde kendilerine fayda vermeyecek, onlara yardım da
edilmeyecektir."
"Muhakkak ki o
zulmedenlere bundan önce de bir azap var. Fakat onların çoğu bilmezler."
"O zulmedenlere" ifadesinin umumi olması da, hususi olması da
muhtemeldir. Eğer o zalimlere gelecek azaptan maksat "ahiret azabı"
ise her zalimi içine alacağından umumidir. "Bedir'de uğradıkları
azap" ise hususi olur ve sadece Mekke ehlini içine alır.
"Rabbin"
onlara mühlet vermesi ve peygamberliğin her halükârda tebliğ edilmesi
"hükmüne sabret", onların ters gitmelerine, yüz çevirmelerine ve
cedelleşmelerine canın sıkılmasın. "Çünkü sen gözlerimizdesin", biz
seni görür, gözetir ve muhafaza ederiz.
Uykudan veya yerinden
veya namaza "Kalkacağın zaman" yani yerinden her kalktıkça,
sübhanallahi ve bihamdihi diyerek "Rabbine hamd ile teşbih et. Gecenin bir
kısmında ve" gecenin sonunda "yıldızların batışının ardından da"
yine sübhanallah diyerek "O'nu teşbih et." Özellikle "gecenin
bir kısmında" denilmesi gece ibadetinin nefse daha ağır gelmesi ve riyadan
daha uzak olmasından dolayıdır.
[34]
Haşir ve kıyamet,
ulûhiyyet ve vahdaniyet, peygamberlik ve şirk konusunda müşriklerin iddialarım
çürüttükten ve ahireti, tevhidi ve peygamberliğin doğruluğunu ispat edip şirki
reddettikten sonra Allah, kendilerine azap olmak üzere gökten üzerlerine bir
parça düşürmesini Hz. Peygamberden istemelerine cevap verdi ve aklen
bilinebilecek şeyler şöyle dursun, onların gözle görülen şeyleri dahi inkâr
etmeleri hususunda hakka karşı ne kadar kibirli olduklarını beyan etti. Sonra
Allah, Peygamberine onları ter-ketmesini, kötülüklerine ve tuzaklarına karşı
sabretmesini emretti. Çünkü Allah onlara karşı ona yardım edecek ve onu
koruyacaktır. Yine Allah ahi-retten önce dünyada onların başına azabın
geleceğini haber verdi. Rasulul-lah'ın Allah'a sığınmasını, taatle ona
yönelmesini, sabah-akşam, gece-gün-düz uykudan veya herhangi bir meclisten
kalktığı veya yıldızlar kaybolup sabah olduğu zaman, kendisini zikretmesini emrederek
bu şekilde maneviyatını takviye etti.
[35]
Allah, müşriklerin
inadını ve gözle görülen delilleri dahi kabule yanaşmadıklarını haber vererek
şöyle buyurdu:
"Gökten bir parça
düşerken görseler: "Bu bir bulut yığınıdır." derler" Yani şu müşrikler,
kendilerine azap vermek için gökten üzerlerine bir ateş parçası düşerken
görseler yine de tasdik etmezler, iman edip inkârlarından vazgeçmezler. Bilakis
"Bunlar üstüste yığılmış bulutlardır, suyundan kana kana içelim."
derler. İşte hakka karşı kibirin zirvesidir bu. Çünkü bunlar gözle görülen
şeyleri dahi inkâr ederler.
Bu ayetin bir benzeri
de şudur: "Onlara gökten bir kapı açsak da, oradan yukarı çıksalar yine
de "Gözlerimiz döndürüldü, bilakis biz büyülenmiş bir milletiz"
derler." (Hıcr, 15/14-15).
"Artık onları
çarpılacakları günlerine kadar bırak." Yani madem ki onların durumunun bu
olduğu ve inkârlarından dönmeyecekleri ortaya çıktı, öyleyse ya Muhammed,
onları bırak. Derhal helaklerine sebep olacak o kötü amellerinin cezasının
verileceği gün gelinceye -veya bir başka ifadeyle- o günde karşılaşıncaya kadar
onlarla ilgilenme. "O gün'den maksat ya ölecekleri gündür veya Bedir'de
öldürüldükleri gündür. Bikâî'nin de dediği gibi "o gün"ün Bedir günü
olduğu ayette açıktır. Çünkü onlar o gün azaba uğradılar. "İlk Sur'a
üflendiği gündür" de denilmiştir. Çünkü Sur'un sarsıntısı o gün bütün
varlıklara ulaşacaktır. Ebu Hayyan'ın da işaret ettiği gibi bu cumhurun
görüşüdür.
"O gün tuzakları
hiçbir şekilde kendilerine fayda vermeyecek, onlara yardım da
edilmeyecektir." Yani o gün, dünyada iken Rasulullah (s.a.) için
kurdukları hile ve tuzakların kendilerine fayda vermeyeceği, başlarına inecek
azaba hiçbir şeyin mani olamayacağı, hiçbir yardımcının kendilerine yardım
edemeyeceği, bilakis mutlaka o azabın başlarına geleceği gündür.
"Muhakkak ki o
zulmedenlere bundan önce de bir azap var. Fakat onların çoğu bilmezler."
Yani inkâr ve isyan etmek, peygambere tuzak kurup putlara ibadet etmek
suretiyle kendilerine zulmedelere şu dâr-ı dünyada bir azap vardır. Bu azap,
onların Bedir günü öldürülmeleridir, denilmiştir. Veya Hicretin ikinci yılında
cereyan eden Bedir savaşından önceki yedi yılda meydana gelen açlık, kıtlık
veya mal ve evlâtlarının helak olup gitmesi hastalıklar, belâlar ve
rahatsızlıklar gibi dünya musibetleridir, denilmiştir. Ancak onların çoğu
başlarına gelecek Allah'ın bu azabını belâ ve musibetini bilmezler. Bu azap
kaldırılsa önce yaptıklarından daha kötüsünü yaparlar. Buradaki
"çoğu" kelimesinden maksat Arap âdetine göre, tamamıdır. Çünkü onlar
"hepsi"ni "çoğu" kelimesiyle ifade ederler. Veya
"onlar çoğu hallerinde bilmezler" manasındadır.
Bu ayetin bir benzeri
de Secde suresinin 21. ayetidir: "En büyük azaptan önce onlara mutlaka en
yakın azaptan tattıracağız, olur ki dönerler." Kâfirlerin azaptan
kurtulurlarsa yine inkârlarına dönecekleri hakkında şu hadis-i şerif gelmiştir:
"Hasta olduktan sonra iyileşen münafık, insanların kendisini niçin
bağladığını, niçin salıverdiklerini bilmeyen deveye benzer."
"Rabbin hükmüne
sabret, çünkü sen gözlerimizdesin. Kalkacağın zaman da Rabbine hamd ile teşbih
et." Yani, ey peygamber, vaad ettiğimiz azap şu kavmin başına gelinceye
kadar sabret, onlara aldırma. Zira sen bizim gözümüz önünde, korumamızda,
himayemizde ve gözetimimiz altındasın. Allah seni insanların şerrinden korur.
Sen oturduğun yerden kalkmak istediğin veya namaza kalktığın zaman
"Subhanellahi ve bihamdih" veya "sübhanekallahümme ve
bihamdik" veya Dahhak'm dediği gibi "sübhane-kallahümme ve bihamdik
ve tebarakesmük ve teâlâ ceddük ve lâilâhe ğay-ruk" diyerek sana ihsan
ettiği nimetlerden dolayı O'na lâyık olmayan sıfatlardan, hamd ile Onu tenzih
et. Müslim'in Sahih'inde rivayet ettiğine göre Hz. Ömer bunu namazın başında
söylerdi. Ahmed bin Hanbel ve Sünen sahibi muhaddislerin Ebu Said ve
başkalarından rivayet ettiklerine göre Ra-sulullah (s.a.) de bunu okurdu.
Ebulcevzâ'ya göre
"kalkacağın zaman da Rabbini hamd ile teşbih et." ayetinin manası
"uykudan uyanıp yatağından kalkarken" demektir. İbni Cerir'in de
tercihi budur. Ahmed bin Hanbel, Buhârî ve Sünen sahiplerinin Ubâde bin
Sâmit'ten rivayet ettikleri Rasulullah (s.a.)'in şu hadisi de bu manayı teyid
etmektedir: "Kim gece uykusundan uyanır "La ilahe illallahü vahdehü
lâ şerikeleh lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve alâ külli şey'in kadir,
sübhanallahi velhamdülillahi ve lâilâhe illallahü vallahü ekber ve lahavle ve
lâ kuvvete illâ billah" dedikten sonra "ya Rabbi beni affeyle"
der veya dua ederse istediği verilir. Gayret eder kalkıp abdest alır sonra
namaz kılarsa namazı kabul olur."
Hamdedip subhanellah
demenin her meclisten sonra olacağına dair birinci görüşü de Ebu Davud, Neseî,
Hâkim (Müstedrek'te), İbni Merdü-veyh ve İbni Ebî Şeybe'nin Ebu Berze
el-Eslemî'den naklettikleri şu rivayet teyid etmektedir: Ömrünün sonlarına
doğru Rasulullah (s.a.) meclisten kalkmak istediği zaman
"Sübhanekellahümme ve bihamdik. Eşhedü enlâ-ilâhe illâ ente, estağfiruke
ve etûbü ileyk" der idi.
"Gecenin bir
kısmında ve yıldızların batışının ardından da O'nu teşbih et." Yani
gecenin bir yerinde uykudan kalktığın zaman ve gecenin sonunda yıldızlar
kaybolduğu zaman O'nu teşbih et, O'nu hatırla ve O'na ibadet et. Çünkü o vakit
ibadetin nefse en ağır geldiği ve aynı zamanda ibadetin riyadan en uzak olduğu
vakittir. Mukatil'e göre bu ayetin manası "akşam ve yatsıyı kıl"
demektir. "Sabah namazını kıl" manasınadır da denilmiştir. Razî
"yıldızların batışının ardından"Aon. maksat sabahleyin güneşin
ışıklarıyla yıldızların ziyalarının kaybolduğu ve gizlendikleri sabah vaktidir,
demiştir. O zaman önceki ayetteki "kalkacağın zaman"dan maksat
gündüz, bu ayetteki "gecenin bir kısmı"ndan maksat da uyku vakti dışındaki
zamanlarda ibadet et, demek olur.
Bu ayetin bir benzeri
de şu ayettir: "Gecenin bir kısmında senin için nafile (fazladan) olmak
üzere teheccüd kıl." (İsra, 17/79). Şu sahih hadis de bu ayete uygundur:
"Gece ve gündüzde beş namaz vardır" o kişi "bunlardan başka
üzerime farz olan namaz var mı?" dedi. Rasulullah (s.a.): "Hayır, ancak
nafile kılarsan o başka." buyurdular.
[36]
Bu ayetler şu
hususlara işaret etmektedir:
1-
Kâfirlerin âdeti inat etmek ve gözle görülen açık deliller karşısında dahi
hakkı kabullenmemektir. Hatta kıvılcım ve yıldırım halinde gökten üzerlerine
inen azabın belirtilerini gözleriyle görseler bile, yine iman etmezler ve
inkârlarına devam ederler; bu inenin yıldırım değil, üstüste yığılmış yağmur
yüklü bulutlar olduğunu ileri sürerler. Bu ayet-i kerime "Gökten üzerimize
bir parça düşür." (Şuara, 26/187); "...yahut iddia ettiğin gibi
üzerimize bir parça halinde göğü düşürürsün." (İsra, 17/92) ayetlerinde
beyan edilen isteklerine bir cevaptır.
2- Allah,
onları kısa zamanda helak etmekle tehdit etti ve Bedir gününe veya ölünceye
kadar veya bir başka tefsire göre kıyamet gününde saçları ağartacak, akılları
baştan alacak olan azabın orada kendilerine geleceği zaman olan ilk Sura üfleme
gününe kadar onları terkedip, onlarla ilgilenmemesini Peygamberine emretti.
"Onları terket" sözü İslâm'a davetten vazgeç, demek değildir. Bu
emrin cihat ayetleriyle nesh edildiği şeklindeki görüş ise Razî'nin zikrettiği
gibi zayıftır; maksat, müşrikleri tehdittir.
3- Onların
karşılaşacakları o günde, dünyada iken Hz. Peygamber'e kurdukları tuzakların,
yaptıkları hilelerin hiçbiri kendilerine fayda vermeyecek, orada Allah'tan
gelecek azap karşısında kendilerine yardım edecek hiçbir yardımcı
bulamayacaklar ve hiç kimse o azaba mani olamayacaktır.
"O gün...
kendilerine fayda vermeyecek" ayeti ile "o gün doğruların
doğrulukları fayda verir." (Maide, 5/119) ayetinde beyan edildiği gibi
kıyamet günü, kâfir ve facirlerin müminlerden ayrılacağı gündür.
4- Kâfirler
iki azap göreceklerdir: Birisi ahirette görecekleri cehennem azabıdır -ki en
acı ve ağır olanı budur, çünkü bu devamlı ebedî bir azaptır. Diğeri ise ölümden
önce dünyada görecekleri azaptır. Bu, hastalıklar, belâ ve musibetler, mal ve
cana gelen felâketler, açlık, kıtlık, kuraklık gibi dünyada iken maruz
kaldıkları sıkıntılardır ki bunlar tabiatıyla ahiret azabından daha hafiftir.
Nitekim Mekke ehli bu musibetlerle azap olunmuş, Ku-reyş'in ileri gelenlerinin
öldürüldüğü Bedir savaşı gibi savaşlarda ölümle azap edilmişlerdir. Lâkin
kâfirlerin çoğu bunun başlarına inen bir azap olduğunu, dünyada veya ahirette
akıbetlerinin ne olacağını bilmezler.
5- Sabır, selâmetin anahtarıdır. Bu yüzden Allah, peygamberine -ve bütün
müminlere- ona yüklediği peygamberlik vazifesi konusunda Rabbi-nin hükmüne
karşı sabretmesini emretti ve ona kendisinin Allah'ın muhafazası ve himayesi
altında olduğunu, söylediklerini ve yaptıklarını görüp işittiğini bildirdi.
6- Allah'a
itaat üzere bulunmak, onun kuvvet ve kudretine sığınmak ve işi ona havale etmek
insana manevî kuvvet verir ve hayatın yüklediği vazifeleri eda ederken azim,
cesaret, atılganlık ve gayret ruhu üfler. İşte bu yüzden Allah peygamberine -ve
dolayısıyla bütün müminlere- her zaman, her meclisten sonra hamd ve teşbih
etmesini namaz kılmasını, gece tehec-cüde kalkmasını emretti. Bu söylenenleri
teşvik ve emreden ayet ve hadis-ler daha önce de geçti. Tirmizî'nin Ebu
Hüreyre'den rivayet ettiği şu hadis de bunlardan biridir: Rasulullah (s.a.)
şöyle buyurdu: Kim bir mecliste oturur, orada da kîl ü kal çoğalır, o
meclisten kalkmadan önce: "Sübhanekella-hümme ve bihamdik. Eşhedü
enlâilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbu iley-ke" derse, orada işlediği
günahları affolunur. Yine Tirmizî'nin İbni Ömer'den rivayetinde: "Biz
Rasulullah'in yerinden kalkmadan önce aynı mecliste yüz defa "Rabbiğfirlî
ve tüb aleyye; inneke ente't-tevvâbu'l-gafûr."[37]
dediğini sayardık.
Buhari ve Müslim'in
ittifakla İbni Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) gece namaza
kalktığı zaman:
'Ya Rabbim! Hamd
(şükür) sırf sana yapılır, sen göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin
nurusun. Hamd sırf sanadır, sen gökleri, yeri ve ara-sındakileri ayakta tutansın.
Hamd sırf sanadır, göklerin, yerin ve arasındakilerin sahibi sensin. Sen
Hak'sın, vaadin hak, sözün hak, huzuruna çıkmak hak, cennet hak, cehennem hak,
kıyamet hak, peygamberler hak, Mu-hammed haktır. Allah'ım sana teslim oldum,
sana dayandım, sana inandım, sana yöneldim, senin yardımınla cihad ettim, seni
bildim. Artık benim yaptıklarımı ve yapacaklarımı, gizlediklerimi ve
açıkladıklarımı affeyle. Öne alan da, sona bırakan da sensin. İlah ancak
sensin, senden gayri ilâh yok." der idi.
Yine İbni Abbas'tan
rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) gece uykudan uyandığı zaman yüzünü
gözünü siler, sonra Âli İmran suresinden son on ayeti okurdu.
[38]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/49.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/49.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/49-50.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/50.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/51.
[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/51-52.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/52-54.
[8] Razî, XXXVIII239-240.
[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/54-56.
[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/58.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/58-59.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/59.
[13] Razî, XXVIII/249.
[14] İbni Cerir ve İbni Ebi Hatem rivayet etmiştir. Ayrıca
Bezzar, İbni Abbas'tan merfu, Sevrî yine İbni Abbas'tan mevkuf olarak rivayet
edilmiştir.
[15] Zemahşerî, III/173.
[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/59-63.
[17] Zemahşerî, III/173.
[18] Razî, XXVIII/250.
[19] Zemahşerî, III/174.
[20] Alûsî, XXVII/34.
[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/63-65.
[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/66.
[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/66-67.
[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/67.
[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/67.
[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/67-69.
[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/69-70.
[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/71.
[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/71-72.
[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/72-73.
[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
1473-74.
[32] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/74-76.
[33] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/77.
[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/77-78.
[35] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/78.
[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/78-80.
[37] Tirmizî her iki hadis hakkında da "hasendir,
sahihdir, garibdir" demiştir.
[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
14/80-82.