Bu sûre, yirmi ayet
olup, Mekkî'dir.[1]
"Şu beldeye yemin
ederim. Sen bu beldeye helal iken, babaya da evlada da yemin ederim ki, Biz
insanı andolsun meşakkat içinde yarattık" (Beled, 1-4).
Müfessirler,
bahsedilen "belde"nin, Mekke olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Bil ki Mekke'nin fazileti malumdur. Çünkü Allah Teâlâ orasını, emin (emniyetli)
bir "Harem" kılmış ve orada bulunan mescid (Ka'be) hakkında da, "Kim oraya girerse, emin olur."
(Al-i imran, 3/97) buyurmuş ve bu mescidi, doğu ve batıdaki, bütün insanların
kıblesi kılarak, "Nerede olursanız
olun, yüzünüzü (namazda) Mescid-i Haram'a çevirin" (Bakara, 2/144)
buyurmuş; "Makam-ı İbrahim'i
namazgah edininiz" (Bakara, 2/125) emriyle, oradaki Makam-ı İbrahim'in
kıymetli bir yer olduğunu ortaya koymuş, insanlara Beytullah'ı ziyaret
etmelerini emrederek, "Allah için,
insan üzerinde beytullahı ziyaret etmeleri hakkı vardır" (Al-i İmran, 3/97)
buyurmuştur.
Yine Beytullah
hakkında, "Hatırla o vakti ki Biz,
insanların sevab elde edecekleri ve emin olacakları bir yer kıldık"
(Bakara, 2/125); "Hani Biz, İbrahim'i,
Beytullah'm yerinde, "Bana hiçbirşeyi şirk koşma diyerek,
yerleştirmiştik" (Hacc, 22/26) ve "Her
bir binek üzerinde, uzak beldelerden (hacc için) gelirler" (Hacc, 22/27)
buyurmuş ve bu beldede avlanmayı haram kılmış, Beyti'l-Mamûr'u, tam buranın
hizasına gelecek şekilde dünya semasına koymuş, dünya da buranın altından
döşenmeye başlanmıştır. İşte bu ve daha nice faziletler, Mekke'de bulunduğu
için, Allah Teâlâ bu ayette Mekke'ye yemin etmiştir.[2]
Cenâb-ı Hakk'ın "Sen
bu beldeye helalsin" ifâdesi ile şu manalar kastedilmiştir:
1) "Sen
bu beldedesin, oraya girmiş (hulul etmiş) ve orada konaklamışsın." Buna
göre Hak Teâlâ sanki Mekke'yi. Hz. Peygamber (s.a.s)'in orada ikamet etmesinden
ötürü, ululamıştır.
2)
"Hill", helal manasınadır. Bu, "Kafirler bu beldeye saygı
duyuyor ve burada herhangi bir saygısız iş yapmıyorlardı. Ama buna ve Allah'ın
sana peygamberlik görevi vererek ikramda bulunmasına rağmen, sana eziyet etmeyi
helal sayıyorlar. Yolunu, imkanını bulsalar, şüphesiz seni öldürürler bile.
Binâenaleyh sen onların inancına göre, onlar için helalsin başkasına
gösterdikleri saygıyı sana göstermiyorlar." Şurahbil'in şöyle dediği
rivayet edilmiştir: "Onlar, Mekke'de
avlanmayı, ağacını kesmeyi bile haram sayarlarken, beni oradan çıkarmayı ve
öldürmeyi helal addediyorlar." Bu ifadede, Hz. Peygamber (s.a.s)'i,
davasında sebatlı kılma ve Mekkelilerden ötürü, canının yandığı şeylere
katlanmaya teşvik ve onların kendisine olan düşmanlıkları hususundaki hallerine
şaşmaya davet yatmaktadır.
3 Katâde, bu
ayete, "Sen günahkar değilsin, Mekke'de dilediğin kimseleri öldürmen sana
helaldir" manasını vermiştir. Çünkü Allah Teâlâ, Mekke'nin kapılarını Hz.
Muhammed (s.a.s)'e açmış ve Mekke'yi ona helal kılmıştır. Böyle bir fetih,
ondan önce hiç kimseye nasib olmamıştır. Böylece istediğini helal, dilediğini
haram kılmış ve istediği gibi hareket etmiş. Böylece Kâ'be'nin örtüsüne
tutunmuş olan, Abdullah b. Hatel ile Makîs b. Sababe ve diğerlerini
öldürtürken, Ebû Süfyan'ın evine girenleri öldürmeyi haram saymıştır. Daha
sonra da şöyle demiştir:
"Allah,
gökleri ve yeri yarattığı günden beri, Mekke'yi haram (saygın) bölge yapmıştır.
Binâenaleyh Mekke, kıyamet kopuncaya kadar, haramdır. Benden önce hiç kimse
için mubah olmamıştır. Benden sonra da hiç kimseye mubah olmayacaktır. Bir
gündüz, bir saat müstesna bana da helal kılınmadı. Dolayısıyla onun ağaçları
kesilmez, otları koparılmaz, av hayvanı ürkütülmez (avlanılmaz), yitiği ancak
kaybeden için haleldir."[3] Bunun
üzerine Hz. Abbas (r.a), "Ey Allah'ın Resulü izhîr otu hariç olsun, çünkü
o evlerimiz ve kabirlerimiz içindir" deyince, Peygamber (a.s), "İzhîr otu hariç..."
buyurmuştur.
Buna göre eğer,
"Bu sûre Mekki'dir. Halbuki "Sen
bu beldeye helalsin, gireceksin" ifadesi ise, hal cümlesidir, şimdiki
zamanı ifade eder. Bahsettiğiniz bu hadise, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Medine'ye
hicret edeceği müddetin sonunda meydana gelmiştir. Binâenaleyh bu iki husus
nasıl te'lif edilebilir?" denirse, biz deriz ki: Lafız bazan şimdiki zaman
için olur, ama manası müstakbel (gelecek zaman) için olabilir. "Sen ölüsün" yani
öleceksin" (Zümer, 39/30) ayetinde olduğu gibi... Bu tıpkı kendisine ikram
ve bağış va'dinde bulunduğun kimseye, "Sen, ikram olunmuşsun, sana bağış
yapılmıştır" demen gibidir. Halbuki bu tür ifadelerin Cenâb-ı Hak
tarafından kullanılması daha güzeldir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'a göre müstakbel
(gelecek zaman), kendisini va'dinden menedecek hiçbir güç olmaması sebebiyle,
şimdiki zaman gibidir.
4) Bu ayet,
"Sen, bu beldede, Beytullah'a olan saygıdan ötürü, yapılması sana haram
şeyleri hiç işlemedin. Ama, Allah'ı inkar, peygamberleri tekzib eden müşrikler
ise böyle değildir. Allah Teâlâ bu beldeye yemin edince bu, bu beldenin
alabildiğine faziletli olduğuna delalet etmiştir. Daha sonra da, “Ve ente
hillun bihaza’l-beled” buyurmuştur ki bu, "Sen, bu muazzam mükerrem beldenin
sakinlerindensin. Bu beldenin halkı, senin aslını, nesebini ve bir ömür boyu
kötü işlerden temiz ve uzak olduğunu bilirler" demektir. İşte bu, Hak Teâlâ'nın,
"O (Allah) ümmîlere, kendilerinden
bir peygamber gönderendir" (Cuma, 62/2), "Andolsun ki size, içinizden bir peygamber gelmiştir" (Tevbe,
9/128) ve "(Peygamberliğimden) önce, sizin içnizde uzun zaman
bulunmuştum" (Yûnus, 10/16) ayetleriyle anlatılan husustur. Binâenaleyh
Hz. Peygamber (s.a.sj'in bu beldeden oluşundan maksad, Resulüllah'ın makamının
yüceliğini anlatmaktır.[4]
Ayetteki, “Ve vâlidin
vemâ veled” ''Babaya da evlada da yemin
ederim ki..." ifadesine gelince, bil ki bu, “Lâ uksimu bihaza’l-beled”
ifadesine ma'tuftur. Aradaki “Ve ente hillun bihaza’l-beled” ifâdesi ise, ma'tuf
ile ma'tufun aleyh arasına girmiş, bir i'tiraziyye cümlesidir. Müfessirler, bu
hususta şu izahları yapmışlardır:
1) Vâlid
(baba), Hz. Âdem (a.s); evlad da, onun zürriyetidir. Cenâb-ı Hak, bunlara da
yemin etmiştir. Çünkü bunlar, yeryüzünde Hak Teâlâ'nın yarattığı en ilginç
varlıklardandır. Zira bunlarda açıklama, konuşma, düşünme, ilimler çıkarma
kabiliyeti vardır. Peygamberler, Allah'a davet edenler ve Allah'ın dinini
destekleyenler, bu cinsten, yani insan cinsindendir. Yeryüzündeki herşey bunlar
için yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak, meleklere, Hz. Âdem (a.s)'e secde etmelerini
emretmiş ve ona bütün isimleri öğretmiştir. Ayrıca, "Biz insan oğlunu mükerrem kıldık" (İsra, 17/70)
buyurmuştur. Binâenaleyh Allah bütün insanoğluna, salihine, fasidine bu ayetle
yemin etmiştir. Çünkü biraz önce de belirttiğimiz gibi, insanoğlunun bünyesinde
ve terkibinde açıkça görülen ilginç şeyler vardır. Buradaki yeminin, insanların
fasitlerinin (kötülerinin), sanki Hz. Âdem (a.s)'in çocukları olmamasına,
bunların, Hak Teâlâ'nın da "Bunlar
hayvanlar gibidirler, hatta yol bakımından daha sapıktırlar" (A'raf, 7/179)
ve "Bunlar, sağır, dilsiz kördürler.
Binâenaleyh hakka dönmezler" (Bakara, 2/18) ayetlerinde beyan ettiği
gibi, birer hayvan gibi olduklarından dolayı, burada sadece Hz. Âdem (a.s)'e ve
onun salih çocuklarına yemin edildiği de söylenmiştir.
2) Buradaki
baba, İbrahim ve İsmail (a.s), evlad da Hz. Peygamber (s.a.s)'dir. Çünkü
Cenâb-ı Hak, burada Mekke'ye yemin etmiştir. Mekke'nin banisi, İbrahim (a.s),
(en şerefli) sakinleri ise, Hz. İsmail (a.s) ve Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Bu
ifadelerin nekire getirilişi ise, başlıbaşına bir övgü ve hayranlık ifade eden
bir ibkâmdır (kapalılıktır). Hak Teâlâ, “Vemâ velede” buyurdu, “Vemen velede” demedi.
Bu Hak Teâlâ'nın (Al-i İmran, 3/36) ayetinde de olan incelikten ötürüdür. Yani,
"(Meryem) herne doğurursa, bilesin ki o, şanı yüce bir çocuk
olacaktır" demektir.
3) Vâlid
(baba), Hz. İbrahim (a.s), evlad ise, Hz. İbrahim (a.s)'in bütün neslidir.
Çünkü onun nesli, arabı da, acemi de içine alır. Zira İbrahim (a.s)'in tüm
zürriyeti, Şam, Mısır, Beyt-i Makdis (Kudüs) ve Arap topraklarının faziletli
bölgelerinde oturmuşlardır. Rumlar da bunlardandır. Çünkü rumlar, İsâ b.
İshak'ın çocuklarıdır. Ayetin bu ifadesini, Hz. İbrahim (a.s)'in arapdan olan
zürriyetine tahsis edenler olduğu gibi, sadece müslüman araplara tahsis edenler
de vardır. Biz, bu yeminin, İbrahim (a.s)'in, sadece mü'rnin olan zürriyetine
yapıldığını söyledik. Zira, teşehhüdde "kemâ salleyte alâ İbrahîme ve alâ
âli İbrahîme" denilmesi meşru kılınmıştır ki, buradaki "âl"
sözüyle, mü'minler kastedilmiştir.
4) İbn
Abbas'ın, şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Vâlid” "doğuran" “Vemâ
veled” de, doğurmayan, demektir. Bu tefsire göre, “Vemâ vlede” ifâdesinin
başındaki “Mâ” nefy için olmuş olur. Böyle olması halinde ise, mutlaka bir
ism-i mevsulün takdir edilmesi gerekir. Buna göre kelamın takdiri, “Vevâlidi
vellezi vemâ velede” şeklinde olur ki, böyle bir takdir Basralılara göre caiz
değildir.
5) Ayetteki
bu ifadelerle, bütün baba ve çocuklar kastedilmiştir. Uygun olanı da budur.
Çünkü mahlukatin tümünün saygınlığı, bu sözde mevcuttur.
[5]
Cenâb-ı Hakk'ın "Biz insanı andolsun meşakkat içinde
yarattık" ifadesiyle ilgili olarak şöyle birkaç mesele vardır:
[6]
“Kebed” kelimesinin ne
demek olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1) Keşşaf
sahibi şöyle der: "Buradaki “Kebed” kelimesinin aslı, sen birisinin
ciğerini ağrıttığında, böylece de ciğer şişip genişlediğinde kullanmış olduğun
“Kebede’r-raculu, kebden fehuve kebidun” ifâdesindendir. Daha sonra, bu kelime,
her türlü sıkıntı ve yorgunluğu ifade için kullanılır olmuştur. Ki, mukâbede
(zahmet, sıkıntı) ifadesi de buradan türemiştir. Bu ifadenin aslı da, birisi
birisinin ciğerine vurduğunda söylenilen “Kebedehu” deyimindendir. Diğer
alimler de, kebed kelimesinin, "bir şeyin dehşeti, şiddet ve kuvveti"
anlamına geldiğini söylemiştir. Süt, katılaşıp sertleştiğinde kullanılan, “Tekebbede’l-lebenu”
ifâdesi de böyledir. Kebed sözü de, bu manaya varıp dayanır, zira kebed de,
katılaşmış, sertleşmiş kan demektir. Şimdi bu iki görüş arasındaki fark şudur:
Birinci görüş, kebed ismini, bizzat ciğer anlamına almış, şiddet manasına gelen
diğer mananın bundan türediğini söylemiş; ikinci görüş ise, ilgili lafzın,
şiddet ve sertlik anlamında olmak üzere vaz olunduğunu, ama daha sonra ilgili
uzvun adı olan kelimenin bundan türediğini belirtmiştir.
2)
Kebed, istiva, istikamet ve dümdüz oluş
anlamına gelmektedir.
3) Bu kelime,
çetin, güçlü yaratılışlı anlamına gelmektedir. Bunu iyice kavradığına göre
şimdi biz diyebiliriz ki, birinci izaha göre, bu ifadeden, sadece dünyevi
sıkıntılar ile, sadece mükellefiyetlerin meydana getirdiği sıkıntılar
kastedilmiş olabilir. Yine bu ifade ile, sadece uhrevi sıkıntılar da,
kastedilmiş olabileceği gibi, her iki dünyanın sıkıntılarının birden
kastedilmiş olması da muhtemeldir.
Birincisine, yani
sadece dünyevi sıkıntıların kastedilmesine gelince, “Lekad halekna’l-insâne fi
kebed” ayetinin manası, "Biz o insanı, hepsi de şiddet ve meşakkatli olan
bir takım merhaleler içinde yarattık. Bazan anasının karnında, derken süt emme
döneminde, daha sonra buluğa erdiğinde, geçim temini için katlandığı
güçlüklerde, daha sonra da ölümünden sonra...
İkincisine, yani bu
sıkıntıların dini yönden olmasına gelince, Hasan el-Basri şöyle der: "İnsan,
iyi şeylere karşı şükretmenin, kötü şeylere karşı da sabretmenin sıkıntısını
çektiği gibi, ibadetlerini ifadaki sıkıntılara da göğüs gerer."
Üçüncüsüne, yani bunun
sadece ahiretle ilgili olmasına gelince, bu, insanın ölümüdür, Münkir-Nekir'in
hesaba çekmesidir, kabrin karanlığı, derken, öldükten sonra dirilme, Allah'a
arzolunma ve, ya cennette yahutta cehennemde yer alıncaya değin geçirdiği
sıkıntılardır..
Dördüncüsüne, yani bu
lafzın, bütün sıkıntı çeşitlerini içine almasına gelince, işte bu, gerçek ve
doğru olan kısımdır. Bence burada şöyle bir diğer izah daha yapılabilir: Bu
dünyada lezzet namına, kesinlikle hiçbir şey yoktur. Tam aksine, lezzet sanılan
şeyler, elemlerden, acılardan kurtulmaktan ibarettir. Bu cümleden olarak
mesela, yerken, lezzet sanılan o şey, açlığın acısından; giyerken haz sanılan
şey, sıcak ve soğuğun eleminden kurtulma... hazzıdır. Binâenaleyh bu demektir
ki, insan için, ya elem veyahutta bir elemden kurtulup başka bir eleme geçmeden
başka bir şey düşünülemez. İşte, Cenâb-ı Hakk'ın, “Lekad halekna’l-insâne fi
kebed” ayetinin manası budur.
İnsanın öldükten sonra
mutlaka dirileceği ve kıyametin kopacağı da bu ifadeden çıkmaktadır. Çünkü,
insanı yaratmayı tedbir eden hakim zatın bu yaratıştan gayesi insanın acı
duyması ise, bu, O'nun rahmetine uygun düşmez. Yok eğer, gayesi, insanın ne acı
çekmesi, ne de lezzet duyması ise, böyle bir netice elde etmek için, onu olduğu
üzere bırakması yeterliydi. Yok eğer, gayesi, insanın lezzet duyması ise, biz,
bu dünya hayatında lezzetin olmadığını, insanın bu dünyada, bir sıkıntı,
meşakkat ve mihnet için yaratıldığını biraz önce anlattık. Binâenaleyh, o
yurdun saadet, lezzet ve ikramlar yurdu olabilmesi için, bu yurttan sonra bir
başka yurdun (ahiret) olması gerekir.
Bu kelimenin, dümdüz
olma, müstakîm olma manasına gelince, İbn Abbas “Fi kebedin” "Dümdüz,
dimdik demektir. Diğer hayvanlar ise, baş aşağı yürürler. İşte bu şekilde
yaratılış, insanlar için ilahi bir lütuftur'" demiştir.
Bu kelimenin,
"güçlü kuvvetli yaratılışta olma" manasına gelince, Kelbî şöyle der:
"Bu ayet, Ebu'l-Eşedd künyesini alan, Benî Cumûh kabilesinden bir adam
hakkında nazil olmuştur. Bu adam, ayaklarının altına, tabaklanmış bir deri
koyuyordu. İnsanlar, ayaklarının altından o deriyi çekmeye çalışıyorlardı. Deri
yırtılıp, paramparça oluyor, ama onun ayakları yerinden oynamıyordu." Bil
ki ayete en uygun mana, birincisidir.[7]
Kelbî şöyle der:
"Bu ayet, Ebu'l-Eşedd künyesini alan, Benî Cumûh kabilesinden bir adam
hakkında nazil olmuştur. Bu adam, ayaklarının altına, tabaklanmış bir deri
koyuyordu. İnsanlar, ayaklarının altından o deriyi çekmeye çalışıyorlardı. Deri
yırtılıp, paramparça oluyor, ama onun ayakları yerinden oynamıyordu."
[8]
“Fi” ve lâm manaca
birbirine yakın iki harf-i cerdir. Nitekim "Sen yorgunsun, bitkinsin"
manasında, “Ente li’l-inâi ve nasbi” ve “Ente fi’l-inâi ve nasbi” denilebilir.
Burada şu izah da yapılabilir: “Fi kebed” ifadesi, "kebed"in, o
insanı, tıpkı zarfın, mazrufu (içindeki şeyi) kuşatışı gibi kuşattığına delalet
eder ki burada, biraz önce de bahsettiğimiz gibi, dünya ancak sıkıntı, bela,
musibet ve zahmetten başka birşey ulunmadığına bir işaret vardır.[9]
Bazı kimseler,
ayetteki insan sözü ile, belli bir insanın
(kişinin) kastedildiğini söylemişlerdir: Bu da, kendisini güçlü-kuvvetli
diye anlattığımız o şahıstır. Fakat çoğu alimler, her ne kadar bu ayetin, o
adam bu hareketi yaparken nazil olduğuna karşı çıkmasak bile, bu ifadenin,
içine herkesin dahil olduğu kanaatindedirler.[10]
"O, kendisine
kimsenin kesinlikle güç yetiremeyeceğini mi sanıyor" (Beled, 5).
Bil ki
"kebed" kelimesini, "alabildiğine kuvvet" diye tefsir
ettiğimizde, bu ayetin manası, "o güçlü insan, gücünden ötürü, hiç
kimsenin, kendisine güç yetiremeyeceğini mi, yenilmeyeceğini mi sanıyor"
şeklinde olur. Yok eğer, "kebed" sözünü sıkıntı ve bela manasına
alırsak, bu durumda, bu belanın, kalb tarafından tahammülünün kolaylaştırılması
manasına gelir. Hak Teâlâ sanki: "Farzedelim ki insan nimet ve kudret
içerisindedir. Şimdi bu insan, kendisi bu durumda iken, hiç kimsenin kendisine
güç yetiremeyeceğini mi sanır?" demek istemiştir.
Alimler, muhtelif
izahlar yaparak, bazıları, "Öldükten sonra onu diriltmeye ve yaptıklarına
karşılık vermeye hiç kimsenin kadir olamayacağını mı sanıyor?" manasını
vermişlerdir ki bu, adeta, öldükten sonra dirilmeyi inkar edenlere karşı bir
hitab olur. Bazıları da, kastedilen mananın, "Bu kimse kendisinin bütün
işlerin üstesinden geldiğini ve hiç kimsenin, yapmak istediği şey hususunda
kendisine karşı gelemeyeceğini hesap ederek, hiç kimsenin kendisinin durumunu
değiştiremeyeceğini mi sanıyor" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Her iki
manaya göre de, ayetin başındaki istifham, istifham-ı inkari olur.[11]
"Derler ki: Yığın
yığın mal telef ettim" (Beled, 6).
Ebû Ubeyde,
"libed" kelimesinin, "telbîd" kökünden, "fi'al"
vezninde bir kelime olduğunu söylemiştir. Telbîd, üst-üste yığılmış, istif
edilmiş çok mal demektir. Zeccâc
da, fi'al vezninin,
kesret (çokluk) ifade
etmek için olduğunu söyleyerek,"Arapça'da malı çok
adam için, “Raculun hitamun” denilir" der. Ferrâ, bu kelimenin müfredinin,
“Libdetun” cemisinin ise “Libed” olduğunu söylemiştir. Bazıları da bu kelimeyi
müfred kabul etmişlerdir ki bunun bir benzeri de “Hitam” ve “kısam” kelimeleridir.
Bu kelime, her iki takdire göre de, "çok mal" demektir. Leys,
Arapça'da çok olduğu için tükenmesinden korkulmayan mal hakkında, “Mâlun libed”
denildiğini söyler. Bu kelimenin izahını, “Yekunune aleyhi libeda” (Cin, 72/19)
ayetinin tefsirinde yapmıştık. Buna göre bu ayetin manası, "Bu kafir, Hz.
Muhammed'e düşmanlık için çok mal harcadığını söylüyor" şeklindedir ki
bununla, cahiliyye araplarında, mekarim, yani fazilet ve ululuk diye
adlandırılıp, övünç vesilesi saydıkları şeyler için harcanan çok mal
kastedilmiştir.[12]
"O, kendisini hiç
kimsenin görmediğini mi sanıyor"
(Beled, 7).
Bu ayetle ilgili iki
izah yapılmıştır:
1) Katâde,
"O kimse, Allah'ın kendisini görmediğini ve kendisine malını nereden
kazanıp nereye harcadığının hesabını sormayacağını mı sanır?" manasını
vermiştir.
2) Kelbî
şöyle der: "Bu kimse aslında hiçbirşey harcamamış bir yalancı idi. İşte
bundan dolayı Hak Teâlâ, "Bu kimse, ne yaptığını ve ne yapmadığını, neyi
harcadığını ve neyi harcamadığını Allah Teâlâ'nın görmediğini mi sanır? Hayır,
aksine Allah onu görür ve ondan sadır olan halin, söylediğinin aksi olduğunu
bilir" demek istemiştir.[13]
Bil ki Allah Teâlâ bu
kafirin, kendisine kimsenin kesinlikle güç yetiremeyeceğini sandığını
nakledince, Allah'ın kudretinin mükemmel olduğuna delil getirmek üzere şöyle
buyurmuştur;
"Biz ona iki göz,
bir dil, iki dudak vermedik mi? Biz ona iki de yol gösterdik" (Beled,
8-10).
Sayılan bu organların
ilginç yönleri, anatomi kitablarında ele alınmıştır. Dilciler,
"necd"in, yüksekteki yol" manasına geldiğini söylemişlerdir.
Buna göre, deliller öylesine net ve açık ki, tıpkı gözler için yüksek yerdeki
bir yol nasıl açık-seçik ise, bu deliller, de akıl için öylesine açık-seçik
olması sebebiyle, yüksek yol gibi kabul edilmiştir. İşte bu manayı, hemen hemen
bütün müfessirler benimsemiştir. Böylece ayetteki "necdeyn" ile,
hayır ve şer yolları kastedilmiştir. Ebû Hureyre (r.a)'nin de, "Bu iki
necd (yol), hayır yolu ile şer yoludur. Şer yolu, size hayır yolundan daha
sevimli ve güzel gelmesin" dediği rivayet edilmiştir. Bu manaya göre ayet,
tıpkı, İnsan Sûresi'ndeki, "Biz onu
iki yola sevkettik, ister şakir olur, ister nankör" (İnsan, 76/2) ayeti
gibi olmuş olur. Hasan el-Basrî de şöyle der: "Bu kafir insan, "Ben
şu kadar mal harcadım. Kim beni bundan dolayı hesaba çekebilir?" deyince,
bunun üzerine, "Sana bu uzuvları vermeye kadir olan, seni hesaba çekmeye
de kadirdir" denilmiştir.
İbn Abbas (r.a) ve
Sa'îd b. el-Müseyyeb'den, "necdeyn" ile, kadındaki iki memenin
kastedildiğini söyledikleri rivayet edilmiştir. Bunu söyleyenler, iki memenin,
çocuğun hayatı ve beslenmesi için, iki yol ve iki vasıta gibi olduğunu demek
istemişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ, yeni doğan çocuğu, sevk-i tabii ile buraya
sevketmiş, böylece çocuk o memeyi tutmuştur.
Kaffâl, "Esas
te'vil ve tefsir birincisidir" der, sonra da bunun delilini getirerek şu
izahda bulunur. "Değersiz sudan (meniden), düşünen bir kalb, söyleyen bir
dil yaratmaya kadir olan, yarattığı şeyleri yok etmeye de kadir; mahlukatının
gizlediklerini bilendir. Binâenaleyh deliller böylesine netken, buna iltifat
etmeyenin ne mazereti olabilir. Allah'ın nimetleri böylesine çok iken, Allah'ı
inkar edenin, ne delili ve mazereti olabilir. Allah'a ve O'nun dinine galip
gelme uğrunda, o malı ona veren ve ondan istifade imkanını da ona veren Allah
iken, malını harcayanın ne gerekçesi olabilir."[14]
Hak Sübhânehû ve Teâlâ
daha sonra, mal harcama işinin yerinde ve mubah olduğu faziletli şeylerin neler
olduğunu kullarına göstermiş ve bu kafirin malını harcayaşının, fasit ve
faydasız bir harcayış olduğunu bildirerek şöyle buyurmuştur: "Fakat o sarp yokuşu
aşamadı?" (Beled, 90/11).
[15]
Bu ayetle ilgili
olarak birkaç mesele var:[16]
"İktihâm",
çetin bir işe girişmek demektir. Nitekim Arapça'da “Kahame, yekhumu, kuhumen,
iktehame, iktihâmen” gibi ifâdeler ve “Tekahheme, tekahhumen” gibi ifadeler
kullanılır. Bunların hepsi de, kişinin, büyük işlere giriştiğini anlatmak için
kullanılan fiillerdir.
[17]
"Akabe" de,
dağdaki sert (zor) yol ve sarp yokuş manalarına gelir. Çoğulu, “Ukâb” ve “İkâb”
şeklindedir. Müfessirler, bu ayetteki "akabe" ile ilgili şu iki izahı
yapmışlardır:
1) Bu,
âhiretteki yollar manasınadır. Bu manada mesela Atâ, "Allah Teâlâ, bu
ifadeyle cehennemin yolunu-yokuşunu kastetmiştir" derken, Kelbî, "Bu,
cennetle cehennem arasında bir yoldur" demiştir. İbn Ömer (r.a) de, "Bu
kaygan bir dağdır" demiştir. Mücâhid ve Dahhâk, "Bu, cehennemin
üstüne konulan yoldur" demiştir. Bu, Kelbî'nin, "Bu, cennet ve
cehennemin yoludur" şeklindeki izihanın aynısıdır. Vahidî şöyle der:
"Bu, düşünülmesi ve incelenmesi gereken bir izahtır. Çünkü insan ve insan
dışındaki mahlukatın, cehennemin yolunu araştırmayacakları ve oraya girmek
istemeyecekleri malumdur. Binâenaleyh ayeti bu manaya almak, açık olan bir şeyi
yeniden açıklamak gibi olur. Bunun delili şudur: Hak Teâlâ, "O akabenin ne olduğunu sana ne
bildirdi?" (Beled, 90/12) buyurunca, bunu "köle azad etmek"
ve "açları doyurma" ile tefsir etmiştir.
2) Burada
"akabe"nin zikredilmesi, Allah Teâlâ'nın, iyi işler yapma hususunda,
kişinin nefsi ile ve şeytan ile mücadele etmesine dair getirilmiş bir darb-ı
mesel (benzetme)dir. Bu izah Hasan el-Basri ve Mukâtil'in görüşüdür. Hasan
el-Basri şöyle der: "Allah'ın akabesi çetindir. Bu, insanın nefsi, hevası
ve insan ve cin şeytanları gibi Allah düşmanlarıyla mücadele etmesidir."
Ben de derim ki gerçek tefsir budur. Çünkü insan, madde ve hayal aleminden,
ilahi nurlar aleminin doruklarına çıkmak ister. Ama insan ile bu doruk
arasında, çok yüksek yollar, kızgın ve korkunç sesler ve yıldırımlar vardır.
Buraları aşıp gitmek zordur. O zirveye ulaşmak çetindir.[18]
Ayette şöyle bir
müşkil var: Arapça'da “Lâ” edatının, tekrar edilmesi durumu hariç, mazi fiil üzerine dahil edilmesi çok
nadirdir. Nitekim mesela, ancak “Lâ cennibni velâ beudeni” "Beni ne
uzaklaştırdı, ne de kovdu" diyebilirsin. Hak Teâlâ da mesela, "Ne zekat verdi, ne namaz kıldı"
(Kıyame, 75/31) buyurmuştur. Bu ayette ise, “Lâ” edatı tekrar edilmemiştir.
Öyle ise bunun sebebi nedir? Buna bir kaç şekilde cevap verilebilir:
1) Zeccâc,
"Burada manaca bir tekrar vardır. Çünkü ayetin takdiri, “Felâ’ktehame’l-akabete
Felâ fekke rakabete velâ et’ame miskinen” şeklindedir. Baksana Hak Teâlâ
"akabeye ihtikam"ı bu iki ifadeyle tefsir etmiştir. Hak Teâlâ'nın, bu
sûrede “Summe kâne mine’llezine amenu” (Beled, 90/17) ayeti, ayetteki takdirin,
“Felâ’ktehame’l-akabete velâ âmine” "Ne sarp yokuşu aştı, ne de iman
etti" şeklinde olduğuna delalet eder.
2) Ebû Ali
el-Fârisî de şöyle der: "Ayetteki bu ifade “Summe yektehimu”
takdirindedir. Binâenaleyh buradaki “Lâ” edatı “lem” manasına olunca, başına “Lem”li
ifâdelerde tekrar vacip olmadığı için, burada da “lâ”nın tekrarı gerekmemiştir.
Ama “lâ” eğer, “Felâ saddeka velâ sallâ” (Kıyame, 75/31) ayetinde olduğu gibi
tekrar etmiş ise, bu tıpkı, “Lem yesrifu velem yektiru” (Furkan, 25/67) ayetinde
“Lem”in tekrar edişi gibidir.[19]
Kaffâl, "Bu
ifade, "Keşke o, malını akabenin (sarp yokuşun) kazanılmasının yattığı
yerler için harcasaydı" manasındadır" derken, diğerleri, bu ifadeyi
zahiri manasına almışlardır. Ki bu da, o insanın, o yola-yokuşa girmeyeceğini
haber vermektir.[20]
"Bu sarp yokuşun
ne olduğunu sana hangi şey bildirdi?" (Beled, 12).
Burada, mahzuf
birşeyin olması gerekir. Çünkü "akabe", "köle azad etmek"
olamaz. Binâenaleyh, ayetin takdirinin, “Vemâ edrake mâ’gteha’l-akabe” (Bu sarp
yokuşa vurmanın ne olduğunu sana ne bildirdi) şeklinde olması gerekir ki bu,
"Dini üstlenme işinin" büyük birşey olduğunu ifade eder.[21]
"O, köle azad
etmektir" (Beled, 13).
Bu, "O sarp
yokuşa vurmak, zor işlere girmek, köle azad etmek, yahut da açları
doyurmaktır" manasınadır. Bu ayetle ilgili olarak bir kaç mesele var:[22]
"Fekk", bağı
çözmek, kelepçeyi çıkarmak gibi, engeli ortadan kaldırma manasına gelirken,
"fekkü rakabe", insanı hürriyetine kavuşturma, köleliğini sona
erdirme gibi manalara gelir. "Fekkü'r-rehn" ifadesi de, rehin bağını
çözmek, rehni kurtarmak demektir. Binâenaleyh salıverdiğin herşeyi, adeta
fekketmiş, çözmüş olursun. "Fekkü’l-hitab" da bu köktendir. Ferrâ, bu
kelimenin masdarlan hususunda şöyle der: "Bunun masdarını “Fekke, yefukku,
fekeken” şeklinde fâ'nın fethasıyla söyle, fâ'nın kesresiyle “Fikâken” şeklinde
söyleme." Anlatıldığına göre, arapların esirlerle ilgili adeti, onların
boyunlarını ve ellerini bağlamak şeklinde idi. Böylece bu, her ne kadar onlar
esirlerini artık bağlamasalar bile, esirler hakkında kullanılır oldu. Daha
sonra da, bundan dolayı esirlerin salıverilmesi işine "fekâk" (çözme)
denilmiştir. Nitekim Ahtel de şiirinde … demiştir.[23]
"Fekkü rakabe",
bazan bir kimsenin bir köleyi, kölelikten azad etmesi şeklinde gerçekleştiği
gibi, bazan da mükateb (efendisiyle belli bir para kazanmak üzere hürriyetine
kavuşmak üzere anlaşmış) köleye, onu
kölelikten kurtaracak şeyi vermekle gerçekleşir. Bera ibn Azib'in
rivayet ettiğine göre o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.s)'e bir bedevi
geldi de, ona,
"Ey Allah'ın
Rasulü, bana öyle bir iş göster ki onu yaprtğımda beni cennete soksun..."
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s),
"Bu, ıtk-ı neseme, yani bir canı azad edip,
"fekku'r rakabe" yani, köle azad etmektir" buyurunca, bedevi,
"Ey Allah'ın
Rasulü, bu ikisi aynı şey değil midir?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber
(s.a.s),
"Hayır, "ıtk-ı neseme" bir köleyi,
yalnız başına sadece senin azad etmen; "fekk-i rakabe" ise, bu
kölenin kölelikten kurtulması için, şart koşulan para hususunda para yardımında
bulunmandır" buyurdular.
[24]
Burada şöyle bir izah
daha yapılabilir: Bu ifade ile, kişinin, canını, kendi nefsini, kendi sebebiyle
cennete gireceği ibadet mükellefiyetlerini yerine getirmek suretiyle azad
etmesi ve nefsini ateşten kurtarması da kastedilmiş olabilir ki, en büyük
hürriyet de işte budur.[25]
"Bu köle azad
etmek veya açları doyurmaktır" takdirinde olmak üzere, “Fekku rakabetin ev
it’âmun…” şeklinde okunduğu gibi, “Felâ’gtehame’l-akabete” ifadesinden bedel
olmak üzere, “Fekku rakabetin ev it’âmun…” şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşa
göre, “Vemâ edrâke ma’l-agabeh” cümlesi, bir cümle-i itiraziyyedir. Ferrâ,
"Cenâb-ı Hakk'ın, “Summe kâne” ifâdesinden dolayı, bu ikisini okuyuş,
sahih olan Arapça'ya daha uygun bir okuyuştur. Çünkü “Fekku” ve “Et’ame”
fiildirler. Cenâb-ı Hakk'ın, Beled 90/17. ayetindeki “Kâne” kelimesi de
fiildir. Binâenaleyh, buna atfedilenin de fiil olması gerekir. Ama, Beled, 90/17
ayetindeki “Kâne” kelimesi, “Summe in kâne” şeklinde okunmuş olsaydı, bu
durumda, bu ifade, isim cümlesinin diğer bir cümlesine atfı olduğu için, ref
olarak “Fekku rakabe” kıraatine uygun olurdu" demiştir.[26]
Ebû Hanife'ye göre,
köle azadı, en efdal sadaka çeşidi olduğu halde, imameyne göre, sadaka daha
efdaldir. Ayet,
köle azadı,
tasadduktan önce zikredildiği için, Ebû Hanife'nin görüşüne daha fazla delalet
etmektedir.
[27]
"Yahut bir açlık
gününde yemek yedirmektir" (Beled, 14) ayeti hakkında birkaç mesele
vardır.[28]
Arapça'da, birisi
acıktığında “Seğabe, seğben, sâğibun, seğbânu” ifadesi kullanılır. Keşşaf
sahibi, mesğabe, makrabe ve metrebe kelimelerinin, mef'ale kalıbında olduğunu;
acıktığı zaman, kişinin kullandığı “seğbe” kökünden mesğabe “Karbe” kökünden
de, nesebce yakınlığı ifade eden makrabe kelimesinin kullanıldığını, Arapça'da,
“Fulânun zu karâbeti ve zu megrabeti” "falanca, benim akrabamdır,
yakınımdır" denildiğini, metrabe kelimesinin, kişinin muhtaç olduğunu
ifade etmek için kullanılan (teribe) kökünden olduğunu, manasının ise,
"yoksulluktan dolayı toprağa belendi, bulandı.." şeklinde olduğunu;
ama Arapça'da, çokluk bakımından tıpkı, "Toprak (yığını) gibi, mal sahibi
oldu" anlamında, kullanılan “Etrabe festeğnâ” ifadesinin ise, böyle
olmadığını söylemiştir.
Vahidî ise, metrebe
kelimesinin, tıpkı mesğabe gibi, bir kimse muhtaç olup da, böylece toprağa
bulandığında, Arapların, “Teribe, yetrabu, terben ve metrabeten” şeklindeki
sözlerinden gelen bir masdar-ı mîmî olduğunu belirtmiştir.[29]
Cenâb-ı Hakk'ın, "Yahut bir açlık gününde yemek
yedirmektir" ifâdesinin tefsiri hususunda, netice-i kelam, Hasan el-Basrî'nin ileri sürdüğü şu
husustur: Bu ifade, "Bu gün, kendisinde, yemeğe arzu duyulan, düşkünlük
izhar edilen bir gündür" anlamındadır. Ebû Ali de, bu ifadenin manasının,
nahivcilerin “Leylun nâimun” "uyuyan (kendisinde uyunulan) gece" ve
“Nehârun sâimun” "oruçlu (kendisinde oruç tutulan) gün" deyimleri
hakkında söyledikleri husus olduğunu söylemiştir ki, yani, "uykulu gece,
oruçlu gün ve buna göre “Fi yevmin zi mesğabetin” de, "aç geçirilen
gün" anlamında olmuş olur.
Bil ki, kıtlık ve
zaruret döneminde tasaddukta bulunmak, nefse en ağır gelen şeydir. Bu yönüyle
daha fazla ecr ve mükafaata vesiledir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Ve, çok sevmesine rağmen malını tasadduk edenler"
(Bakara, 2/177} ve "Onu sevmelerine
ve ona ihtiyaçları olmasına rağmen, bir yoksula, yiyecek yedirirler" (İinsan,
76/8) buyurmuştur. Hasan el-Basrî de, "Herhangi bir gün aç bir kimseye
yemek yedirmek" anlamında olmak üzere, amilini “İt’âmun” ifâdesi tutarak, “Zâ
mesğabetin” şeklinde okumuştur.[30]
Cenâb-ı Hakk'ın,
“Yetimen zâ mekrabetin” “yakınlığı olan
bir yetime..." (Beled, 15) ifâdesine gelince, Zeccâc, bu ifadenin, “Zâ
karâbetin” takdirinde olduğunu, zira senin, “Zeydu zu karabeti ve zu mekrabeti”
"Zeyd, akrabamdır..." diyebileceğini, fakat, masdar olduğu için, “Zeydu
karabeti” şeklindeki ifadenin, ifade edişi bakımından çirkin ve yerinde olmayan
bir kullanış olduğunu söylemiştir. Mukatil de, Cenâb-ı Hakk'ın, bu kelime ile,
"Kendisiyle onun arasında bir akrabalık bulunan yetim" manasını
kastettiğini, dolayısıyla da, burada şu gerekçenin bir arada bulunmuş olduğunu,
dolayısıyla bunu doyurmanın daha efdal olduğunu söylemiştir ki, bu iki gerekçe
de, onun, hem yetim hem de akraba olmasıdır. Bu kelimenin muhtevasına, neseb
bakımından akraba olanlar girdiği gibi, komşuluk bakımından yakın olanların
girdiği de ileri sürülmüştür.[31]
Cenâb-ı Hakk'ın “Ev
miskinen zâ metrabetin” "Yahut
toprakta sürünen bir yoksula..." (Beled, 90/16) ifadesine gelince, bu,
fakirliğinden ve muhtaçlığından dolayı, toprağa yapışmış, böylece de, üzerinde
kendisini örtecek, altında da, altına serebileceği bir şeyi bulunmayan miskin,
aşırı yoksul anlamındadır. Rivayet olunduğuna göre İbn Abbas, (yüzü gözü)
toprağa bulaşmış bir miskine rastlamış, bunun üzerine, işte bu, Cenâb-ı
Hakk'ın, haklarında “Ev miskinen zâ metrabetin” diye buyurduğu kimsedir"
demiştir. Şafiî, işte bu ayete dayanarak, "miskin"in, bazan bir
şeyler bulabilen, bir şeye malik olabilen kimse olduğunu söylemiştir. Çünkü,
eğer "miskin" lafzı, bu kimsenin kesinlikle hiçbir şeyi olmadığına
delalet etmiş olsaydı, o zaman bu "miskin" sözünü “Zâ metrabetin” ifadesiyle
kayıtlamak, faydasız bir tekrar olurdu ki, bu caiz değildir.[32]
Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra da, iman edenlerden,
birbirlerine sabrı tavsiye, merhamet, tavsiye edenlerden olmalıdır"
(Beled, 9017) ayeti, "Sonra, bu zor işlere giren, ibadet mükellefiyetini
üstlenenler, iman edenlerden (...)dir" anlamındadır. Çünkü, eğer bu kimse,
bunlardan olmazsa, ne bu taatlardan istifade edebilir, ne de zor işlere girmiş
sayılır.
Buna göre şayet,
"iman, taatlerden, yapılan iyi şeylerden yararlanabilmenin şartı olduğuna
göre, taatlardan önce ifade edilmesi gerekirdi. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın,
bu ifadeyi, taatlardan “Summe kâne minellezine amenu” demek suretiyle sona
bırakmasının hikmeti ve sebebi nedir?" denilirse, buna şu birkaç açıdan
cevap verebiliriz:
1)
Bu sonralık, ifade, zikirde, anlatımda söz
konusu olup, varoluş ve tahakkuk da değildir. Ve bu tıpkı, şairin,
"Şüphesiz ki
kendisi seyyid olup, sonra babası seyyid olan, sonra da, bundan önce dedesi
seyyid (kavmin lideri) olan kimse..." demesi gibi olup, şairin, “Summe
sâde ebuhu” ifadesiyle, tahakkuk etmede bir sonralığı kastetmeyişi gibidir.
Çünkü şiirdeki mana, "Sonra sen, onun atasının da seyyid olduğunu
anlat..." şeklindedir. Ayette de böyledir.
2) Ayette
kastedilen mana, "Sonra da bu kimse, işin neticesinde, son ömründe iman
edenlerden oldu... Yani, iman üzere öldü..." şeklindedir. Çünkü,
taatlardan istifade etmenin şartı, ancak bu şekilde ölmektir.
3) Hz.
Muhammed (s.a.s)'e iman etmezden önce, kim Allah'a yaklaşmak maksadıyla bu
ibadetleri yaptığı, bundan sonra, Hz. Muhammed (s.a.s)'e iman ederse, şimdi,
bazı kimselere göre bu kimse, o taatlardan da, mükafaat almış olur. Bunun
delili ise, şu rivayettir: Nukeym ibn Hizam, müslüman olduktan sonra, Hz.
Peygamber (s.a.s)'e, "Bizler, cahiliyye dönemimizde de, bir takım iyi
amellerde bulunuyorduk. Şimdi, o iyi amellerimizden ötürü, bizim için bir
mükafaat var mı?" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s), "Yaptığın o iyi şeylerden ötürüdür ki, müslüman oldun..." buyurmuştur.
4) Cenâb-ı
Hakk'ın, “Summe kâne minellezine amenu” ifâdesinden kastedilen, mertebe ve
fazilet bakımından, imanın, köle azad edip sadaka vermekten daha üstün
oluşudur. Zira, insanın sağladığı mükafaat derecesi, diğer amellerin sağladığı
mükafaat derecelerinden çok çok büyüktür.[33]
“Vetevâsa bi’s-sabri
vetevâsav bi’l-merhameti” ayetine gelince, bu, "Onlar birbirlerine, ya,
imanın getirdiği külfetlere ve onu devam ettirmeye karşı sabrı, yahutta
günahlara, taatlara ve kendisiyle mü'minlerin imtihan edildiği sıkıntılara
karşı sabretmeyi tavsiye ederler..." demektir. Daha sonra, Cenâb-ı Hak,
merhametin tavsiye edilişini de bunun peşinden getirmiştir ki, bu da, kişilerin
birbirlerine mazluma ya da fakire merhamet etmelerini, yahut dinen kötü sayılan
bir şeyi yapmaya yeltenen kimseye, merhamet edip de, onun, bu şeyi yapmasını
engel olmayı öğütlerler..." demektir. Çünkü, bütün bunlar,
"merhamet" sözünün muhtevasına dahildir. Ve bu, kişinin, başkasına,
hak yolu göstermesi ve mümkün olduğu kadar batıl ve şer yollarına girmesine
mani olmasının gerektiğine işaret etmektedir.
Bil ki, Cenâb-ı
Hakk'ın, "Sonra da, iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye, merhameti
tavsiye edenlerden olmalıdır" ifadesi, "o çetin işlere giren
kimseler, işte bu zümreden ve bu gruptandır" şeklindedir. Bu zümre ve grup
da, mesela dört halife ve diğerleri gibi, sahabenin büyükleridir. Çünkü bunlar,
dinin ve dindarların getirdiği sıkıntılara karşı, sabretme ve mahlukata
merhamet edip acımada en ileri noktada olan kimselerdi.
Sözün özü bu demektir
ki, ayetteki, "sabrı tavsiye
ederler" ifadesi, Allah'ın emirlerinin alabildiğine tazim edildiğine, "merhameti tavsiye ederler" ifadesi
de, Allah'ın yarattığı şeylere, alabildiğine şefkat duymaya bir işaret olup,
taat işinin varıp dayandığı şey de, işte bu iki temel unsurdur... Ve bu, bazı
muhakkik ulemanın, "Tasavvufta aslolan iki şey; yani, Hakka karşı sadakat,
mahlukata karşı güzel huy.." şeklinde dedikleri şeydir.[34]
Daha sonra Cenâb-ı Hak,
bu mü'minleri bu şekilde tavsif edince, kıyamet gününde bunların kimler
olacağını da beyan etmek üzere "Ulâike eshâbu’l-meymene” "İşte bunlar sağ ehlidirler'' (Beled,
90/18) beyan buyurmuştur.[35]
Bu ifadeye şunun için
yer vermiştir: Allah Teâlâ, bunların halini Vakıa Sûresi'nde beyan etmiş ve
bunların, "Dikensiz kirazlar,
meyveleri tıklım tıklım muz ağaçları..." (Vakıa, 56/28-29, vd..)
içinde olduklarını belirtmiştir. Keşşaf sahibi, meymene ve meş'eme
kelimelerinin, "yemîn" ve "şimal" kelimeleri gibi olduğunu,
mananın "kendileri için uğur veya uğursuzluk beklentisi içinde
oldukları..." biçiminde olduğunu söylemiştir.
[36]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, “Vellezine keferu biâyâtinâ hum Ashâbu’l-Meş’emeh” "Ayetlerimize küfredenler ise, sol ehlinin ta kendileridir" (Beled,
90/19) buyurmuştur ki, bu ifadeyle, kitabları sollarından ya da arkalarından
verilenler kastedilmiştir ki, Allah Teâlâ, bunlardan Vakıa, 56/42-43.
ayetlerinde de bahsetmiştir.
[37]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, “Aleyhim nârun mu’sadeh” "Ki
üzerlerine kapılar sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır" (Beled, 90/20)
buyurmuştur.
Bu ifadeyle ilgili
birkaç mesele vardır:[38]
Ferrâ, Zeccâc ve
Müberred, "Arapça'da sen bir kapıyı iyice kapadığında, “Evsadtu’l-bâbe”
veya “âsadtu’lbâbe” dersin" Binâenaleyh, kim bu ifadeyi, hemze ile “Mu’sadetun”
şeklinde sokumuş ise, bunu, “âsedtu” kökünden türetmiş ve ismi mef'ûlünü de
hemzelemiştir. Bunun “Evsadtu” kökünden türemiş olduğu da söylenebilir. Ancak
ne var ki, ayetteki, bu ifadeyi hemzeli olarak, “Mu’sadetun” şeklinde okuyanlar
bu hemzeyi, mâ kabli mazmûm (dammeli) olduğunda, mesela, “Mu’sâ” kelimesi gibi,
vâv'ı hemzeye çevirenlerin lehçesine göre böyle okumuşlardır. Şimdi, bu
kelimeyi hemze ile okumayanlara gelince, muhtemelen şu iki şey uygulanmıştır:
1) Bu
kelimenin, tıpkı “Ev’adtu” kökünden, “Mu’ade” kelimesinin “Muade” şeklinde
kullanılması gibi, “Evsadtu” kökünden
olup, ism-i mefûlünü hemzelemeyenlere göre böyle, yani “Mu’sadetu” şeklinde
okunması...
2) Bu
kelimenin, “âmene” gibi “âsade” kökünden
olması, ne var ki, “Elceunete” ve “Elbu’su” kelimelerinin hafifletilerek
(hemzeleri atılarak) “Elcunetu” ve “Elbusu” şeklinde okunması gibi, bu
kelimenin de hemzesinin yumuşatılarak ve vâv'a çevrilerek “Mu’sadetun” şeklinde
okunması... Ferrâ da şöyle der: Bu ifadenin hem “Elâsidu” ve “Elvesidu” kökünden
olduğu söylenebilir ki, "bu kökten de yine, ifade kapısı kapanmış, iyice
kapanmış ateş..." anlamına gelir.
“El-mu’sadetu” kapılar
hakkında kullanılır. “Aleyhim nârun mu’sadetu’l-ebvâb” "Onların üzerine,
kapıları kapatılmış bir ateş salıverilir, onlar, böyle bir ateş
içindedirler" takdirinde olmak üzere, cehennem bu şekilde
nitelenegelmiştir. Binâenaleyh, her ne zaman, izafeti terkedersen kelimenin
sonuna tenvin gelir. Çünkü bu iki husus, birbirlerini izlerler. Doğruyu en iyi
bilen Allah'tır. Salat ü selâm Hz. Muhammed (s.a.s)'e, âline ve ashabına olsun
(amin)![39]
Bunu iyice kavradığına
göre şimdi biz diyoruz ki, MukatiI, “Aleyhim” ifâdesinin manasının, yani,
"O cehennemin kapıları iyice kapanmıştır. Dolayısıyla, cehennemlikler için
herhangi bir kapı açılmaz ve hiçbir zaman o cehennemden ne keder ve gam dışarı
çıkabilir, ne de oraya bir hava ve rahatlık girebilir... Buna göre bu ifade
tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, "Onları, o
cehennemin duvarları kuşatmıştır..." (Kehf, 18/29) ifadesi gibi olmuş
olur.[40]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/143.
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/145.
[3] Buhari, İlim, 37; Tirmizi, Hacc, 1 (3/173) (Benzer
Hadis).
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/145-147.
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/147-148.
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/148.
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/148-149.
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/149.
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/149.
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/150.
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/150.
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/150-151.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 23/151.
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/151-152.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/152.
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/152.
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/152.
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/152-153.
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/153.
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/153.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/154.
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/154.
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/154.
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/154-155.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/1155.
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 23/155.
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/155.
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/155.
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/155-156.
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/156.
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/156.
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/156-157.
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/157.
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/157-158.
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/159.
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/159.
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/159.
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/158-159.
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/159.
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/159.