Beş ayet olup,
Mekkî'dir.[1]
"Gerçketen, biz
onu Kadir gecesinde indirdik"
(Kadr, 1).
Bu ifadeyle ilgili
olarak birkaç mesele vardır:[2]
Müfessirler, ayetin bu
ifadesiyle "Biz Kur'ân'ı Kadir gecesinde indirdik" manasının
kastedildiğini, ne var ki, bu, "Kur'ân" kelimesinin açıkça
zikredilmediği, zira, Kur'ân'ın metnindeki bu ifadenin, şu üç bakımdan,
Kur'ân'ın büyüklüğüne delalet ettiği hususunda müttefiktirler:
1) Cenâb-ı
Hak, Kur'ân'ı indirme işini, Kendisine nisbet etmiş ve bu işi, başkasına değil
sadece Kendisine tahsis etmiştir.
2) Kur'ân'ı,
zahir ismi ile değil, onu, ona raci olacak amir ile getirmiştir ki, bu,
Kur'ân'ın çok yüce ve şöhretli bir kitab olduğuna; isminin açıkça
zikredilmesine gerek duyulmadığına, Cenâb-ı Hak tarafından bir şehadettir.
Baksana, bir önceki sûrede de, Ebû Cehil'in adı geçmemiştir. Fakat meşhur ve
maruf olduğu için, herkes, o ifadelerle Ebû Cehil'in kastedildiğini anlamıştır.
Cenâb-ı Hak, "Hele (can) boğaza
gelince..." (Vakıa, 56/83) buyururken de, meşhur olduğu için, "ölüm"
kelimesini açıkça zikretmemiştir. İşte burada da böyledir.
3) Kur'ân'ın
indirildiği vakti tazim için...[3]
Cenâb-ı Hak, bazı
yerlerde, “Muhakkak ki ben yeryüzünde bir
halife yaratacağım…” (Bakara, 2/30) ayetinde olduğu gibi, "İnni: ben..."
“Gerçekten biz onu Kadir gecesinde
indirdik.” (Kadr: 97/1) “Muhakkak ki
Zikri biz indirdik…” (Hicr: 15/9) “Muhakkak
ki Nuh’u biz gönderdik” (Nuh, 1) “Muhakkak
ki biz sana Kevser’i verdik.” (Kevser, 108/1) gibi yerlerde de, "İnnâ:
biz..." şeklinde ifade buyurmuştur.[4]
Bil ki, Cenâb-ı
Hakk'ın “İnnâ” "Biz..." ifadesi ile bazan "tazîm" manası
kastedilmektedir. Bu gibi ifadeleri çoğul anlamına almak imkansızdır. Çünkü
deliller, Yaratan'ın tek bir olduğuna delalet etmektedir. Bir de, ilahlarda
çokluk olsaydı, herbirinin rütbesi, ilah olmaktan aşağı olurdu. Çünkü,
bunlardan herbiri, mükemmel olmayı elde etmiş olsaydı, o zaman yine her biri,
birbirinden müstağni olurdu. Bunların herbirinin birbirinden müstağni oluşları,
diğeri hakkında bir noksanlık olmuş olurdu. Böylece, hepsi de noksan olmuş
olurdu. Yok bunlardan her biri, kemal noktasına ulaşamamışlarsa, zaten noksan
demektirler. Böylece biz, "Biz" ifadesinin cem'e değil, tazim manasına
alınması gerektiğini anlamış bulunuyoruz.[5]
Şayet, "Kur'ân'ın
parça parça indiği bilinip dururken, onun Kadir gecesinde indirilmesi de ne
demektir?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir:
1) Şa'bî,
"Bu, onun Kadir gecesinde inmeye başlaması anlamındadır. Çünkü ba's
(peygamber olarak gönderilme işi), Ramazan'da olmuştur" demektedir.
2) Ibn Abbas
da şöyle der: "Kur'ân, Kadir gecesinde, en yakın semaya toptan indirilmiş,
daha sonra da, parça parça yeryüzüne tenzil olunmuş, indirilmiştir. Nitekim
Cenâb-ı Hak da, "Nücûm'un (parça
parça inen ayetlerin) iniş zamanlarına kasem ederim ki..." (Vakıa, 56/75)
buyurmuştur.
Biz bu meseleyi,
“Ramazan ayı ki, Kur’an onda indirilmiştir.” (Bakara, 2/185) ayetinin
tefsirinde ele almıştık. Buna göre, "Peki Cenâb-ı Hak niçin, "Biz onu
semaya indirdik..." dememiştir. Zira, "Onu indirdik..." ifadesi
mutlak bir ifade olup, bu ifade Kur’an’ın yeryüzüne indirildiği zannını da
uyandırabilir" de denilemez. Çünkü biz diyoruz ki, Kur'ân'ın en yakın semaya
indirilmesi, onun yere indirilişi gibidir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, bir işe
başlayıp da, sonra onu tamamlamaması düşünülemez. Ve bu ifade, yabancı
birisinin, bir beldenin kıyısına geldiğinde, "Falanca geldi"
denilmesi gibidir. Yahutta, Kur'ân'ın yaklaştırmasının ve onun, en yakın semaya
indirilmesinin gayesinin, mü'minlerin onun nüzulüne şevk ve iştiyak duymalarını
temin etmek olduğu da söylenebilir. Ve bu tıpkı, babasına yahut annesine ait
bir haber ve açıklamanın geldiğini duyan bir kimsenin, onu görüp, okuyup
anlamayı çok istemesi gibidir. Nitekim şair de,
"Yurtlar ve
beldeler birbirlerine yaklaştıklarında, bir gün, içinde bulunduğum o iştiyak ve
özlem halini terkedeceğim..." demiştir. Bu böyledir, zira semâ, bizimle
melekler arasında ortaklaşa kullanılan bir yer gibidir. Çünkü, sema, melekler
için bir mesken; bizim için de bir tavan ve zinettir. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Biz semayı, korunmuş bir tavan yaptık”
(Enbiya, 21/32) buyurmuştur. O halde Kur’an’ı oraya, dünya semasına indirmek,
yeryüzüne indirmek gibidir.
Bu hususta bir üçüncü
cevabımız da şu olabilir. Ayetteki takdirî mana, "Biz, Kur'ân'ı, Kadir
gecesinde, yani Kadir gecesinin fazileti ve şerefinin beyan hususunda
indirdik..." şeklindedir.[6]
"el-Kadru" “Kadrera-
yekdiru” ifâdelerinin masdarıdır. “Kadran” Ki, bununla, Allah Teâlâ'nın,
onaylayıp yürürleğe koyduğu şeyler kastedilmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “İnnâ
kulle şey’in bikaderin” "Muhakkak ki
biz, her şeyi bir takdir ile yarattık..." (Kamer, 54/49) buyurmaktadır.
el-Kaderu ile el-Kadru, aynı anlamdadır. Ancak ne var ki, sükûn ile olanı
masdar, fetha ile olanı ise isimdir. Vahidî şöyle der: "Arapça'da
el-Kadru, takdir anlamındadır. Takdir ise, bir şeyi, ne fazla ne de eksik
olmaksızın, başka bir şeyin dengi kılmak, onun misli kılmaktır."[7]
Alimler, bu geceye,
neden Kadir gecesi denildiği hususunda ihtilaf ederek şu izahları yapmışlardır:
1) Bu gece,
işlerin ve hükümlerin takdir edildiği gecedir. Nitekim Atâ, İbn Abbas'ın şöyle dediğini
rivayet etmektedir: "Allah Teâlâ, bu yıl içinde yağmur, rızık, diriltme,
öldürme vs. gibi olabilecek şeyleri, gelecek yılın bu gecesine kadar takdir
eder." Ki bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Her hikmetli iş nezdimizde bir emr ile o zaman ayrılır..." (Duhân,
44/4) ayetidir. Bil ki, Allah'ın "takdîr"i, bu gecede oluyor, meydana
geliyor değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, olabilecek her şeyi; ta gökleri ve yeri
yaratmazdan önce, ezelde takdir etmiştir. Tam aksine, bu ifadeyle,
"Bunları Levh-i Mahfuza yazmaları sebebiyle, takdir edilen bütün bu
işlerin o gecede meleklere açıklanması" kastedilmiştir. Ki bu görüş, bütün
ulemanın tercih ettiği bir görüştür.
2) Zührî'nin
şöyle dediği nakledilmektedir: “Leyletu’l-kadri” ifâdesi, azamet ve şeref
sahibi gece, manasına gelip, bu ifade Arabların, "Falancanın, falanca
nezdinde kıymet ve şerefi vardır" manasındaki “Lifulânin kadru ınde
fulânin” ifâdesine varıp dayanır. Bunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kadir gecesi, bin aydan
hayırlıdır" (Kadr, 97/3) beyanıdır. Sonra, bu, şu iki manaya
gelebilir:
a) Bu kıymet
ve şeref, fail ile ilgilidir. Yani, "Kim o gecede, taatta bulunursa,
kıymetli ve şerefli olur..." demektir.
b)
Bu, fiil ile ilgilidir. Yani, "O gecede
yapılan taatların kadr u kıymetleri daha fazladır..." demektir. Ebû Bekir
el-Verrak'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu geceye Kadir gecesi
denilmesi, o gecede kıymetli bir kitabın kıymetli bir meleğin lisanı üzere,
kıymetli bir ümmete inmiş olmasındandır. Belki de Cenâb-ı Hak, "Kadr"
lafzını, bu sûrede, işte bu sebepten dolayı üç kez tekrar etmiştir."
3) Leyle-i
Kadir, "Darlık gecesi" anlamındadır. Çünkü, o gece, yeryüzü, inen
melekleri istiab edememekte, yeryüzü dar gelmektedir.[8]
Allah Teâlâ, şu
sebeplerden dolayı, bu geceyi gizli
tutmuştur:
1) Allah
Teâlâ, diğer şeyleri gizli tuttuğu gibi, bunu da saklı tutmuştur. Çünkü Cenâb-ı
Hak, herkes bütün taatlara rağbet etsin diye, rızasını taatlarda; günah
sayılabilecek bütün şeylerden sakınsınlar diye, gazabını masiyetlerde; herkese
saygı duysunlar diye, iyi gözle baksınlar diye, evliyasını, insanlar arasında;
bütün dualarda alabildiğine çaba sarf etsinler diye, kabul ve icabetini, bütün
dualardan; bütün isimlere saygı duysunlar diye, ism-i a'zamını; her namaza, alabildiğine
devam etsinler diye, "salât-ı vüstâ"yı; her çeşit tevbeye devam
etsinler diye, tevbenin kabulünü ve her mükellef sakınsın diye de, ölüm vaktini
gizli bıraktığı gibi, Ramazan'ın tüm gecelerini tazim etsinler diye de, bu
geceyi saklı tutmuştur.
2) Cenâb-ı
Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Ben sizlerin günahlara karşı ne kadar
cür'etkâr olduğunuzu bildiğim için, Kadir gecesini muayyen ve belirli bir hale
getirmiş olsaydım, sizin bu geceye olan güveniniz, sizi, çoğu kez günah
işlemeye sevkedebilir, böylece de sizler günah işlemiş olurdunuz. Binâenaleyh
sizin bile bile günah işlemeniz, bilmeyerek işlemenizden daha ağırdır. İşte
bundan dolayı bu geceyi size saklı tuttum..."
Rivayet olunduğuna
göre Hz. Peygamber (s.a.s), Mescid'e girdi ve uyuyan bir kimse gördü. Bunun
üzerine, Hz. Ali’ye,
"onu uyandır, abdest alsın" dedi. Hz. Ali de, onu uyandırdı. Sonra da,
"Ey Allah'ın
Resulü, sen, hayırlar konusunda hep öndesin. O halde sen niçin
uyandırmadın?" deyince de, Hz. Peygamber (s.a.s),
"Çünkü, onun sana, "Kalkmıyorum"
demesi, küfür olmaz. İşte bu sebeple, diretmesi ve itiraz etmesi halinde, onun
suçunu gizli tutasın diye böyle yaptım" buyurdu. Şimdi, Peygamber (s.a.s)'in rahmeti bu olduğuna göre, Rab
Teâlâ'nın rahmetini var sen buna kıyas et. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta,
"Kadir gecesini bilip de, onda taat edersen, bin aylık mükafaat elde etmiş
olursun. Eğer, onda günah işlersen, bin ayın cezasını hak etmiş olursun. (Bunun
için saklı tuttum...). Halbuki, cezayı savuşturmak, mükafaatı celbetmekten daha
evladır" demiştir.
3) "Mükellef,
o geceyi araştırmada iyice gayret göstersin ve böylece de sa'y ü gayretine
mukabil mükafaat kazansın diye, Ben, bu geceyi saklı tuttum" demektir.
4) Kul, Kadir gecesinin hangi gece olduğunu kesinkes bilmediği zaman,
içinde bulunduğu gecenin Kadir gecesi olduğu ümidi ile, Ramazan'ın tüm
gecelerinde taatta bulunmaya sa'y ü gayret gösterir. Böylece de, Cenâb-ı Hak bu
kullarıyla meleklerine karşı övünür ve, "Siz, bunların yer yüzünü ifsad
edip kan akıtacaklarını söylüyordunuz. Ama, bilinmeyen bir gece hususundaki
gayretlerini görünüz; nasıldır!.. Ya ben o geceyi onlara bildirmiş olsaydım, o
zaman gayretleri nasıl olurdu?!.." der. Bu durumda da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben, sizin bilmediğiniz şeyleri
biliyorum" (Bakara, 2/30) ayetinin sırrı teselli olmuş olur.[9]
Alimler, bu
gecenin gündüzünün de gece gibi olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu
cümleden olarak Şa'bi, "Evet, bu gecenin gündüzü de gecesi gibidir"
demiştir. Belki de, bunun sebebi, geceleyin zikredilmesiyle gündüzlerin de
anlaşılmış olmasıdır. Bir kimsenin, iki gece "itikafa girmeyi nezretmesi
halinde, bizim, bu kimseye, o iki gecenin gündüzünü de itikafta geçirmesini
gerekli görmemiz, işte bu hususa dayanır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Gece ile gündüzü birbiri ardınca getirendir..."
(Furkan, 25/62) buyurmuştur. Bu, "Gece gündüzün, gündüz de gecenin-yerini
tutar, onun peşinden gelir" demektir.
[10]
Bu gece halâ devam
etmekte midir? Halîl, "Bu gecenin faziletini, Kur'ân'ın kendisinde nazil
oluşuna bağlayanlar, bu gecenin sona erdiğini ve onun, bir kereye mahsus
olduğunu söylerler. Ama ulemanın ekserisi, bu gecenin halen devam ettiği
kanaatindedirler" demektedirler. Bu görüşe göre, bu gece, sadece Ramazan’a
mı mahsustur, yoksa Ramazan'ın dışında da söz konusu mudur? İbn Mes'ûd'un,
"Kim bir yılı bu niyetle geçirirse, ona isabet edip o geceye
rastlar..." dediği rivayet edilmiştir. İkrime ise bu geceyi, Cenâb-ı
Hakk'ın, "Biz onu mübarek bir gecede
indirdik..." (Duhan. 44/3) ayetini tefsir ederken, "Berâe"
(Berat) gecesi diye tefsir etmiştir.
Ama, ulemanın
ekserisi, bu gecenin Ramazan'a mahsus olup, "Bunun delilleri "Cenâb-ı
Hakk'ın “Ramazan ayı ki Kur’an onda
indirildi.” (Bakara, 2/185) ayeti ile, "Biz
onu, Kadir geces'inde indirdik..." (Kadr, 97/1) ayetidir. Binâenaleyh,
bir çelişkinin olmaması için, Kadir gecesinin, Ramazan'ın içinde olması
gerekir" demişlerdir. Bu görüşe göre, Kadir gecesinin hangi gece olduğu
hususunda da ihtilaf ederek sekiz görüş ileri sürmüşlerdir: Bu cümleden olarak
İbn Rezîn, Kadir gecesinin, Ramazan'ın ilk gecesi olduğunu söylerken, Hasan
el-Basrî yirmiyedinci gecesi olduğunu söylemiştir. Enes'den de,
"merfû" olarak, bu gecenin yirmidokuzuncu gece olduğu rivayet
edilmiştir. Muhammed ibn İshâk, yirmibirinci gece; İbn Abbas, yirmi üçüncü; ibn
Mes'ûd, yirmidördüncü; Ebû Zer el-Gifarî, yirmibeşinci; Ubeyy İbn Ka'b ile bir
grup sahabe, yirmiyedinci ve bazıları da yirmidokuzuncu gece olduğunu
söylemişlerdir.
Kadir gecesinin,
Ramazan'ın ilk gecesi olduğunu söyleyenler şöyle demektedirler: "Vehb, Hz.
İbrahim'in Suhuf'unun, Ramazan'ın ilk gecesinde, Tevrat'ın da, İbrahim'in
Suhuf'undan yedi yüzyıl sonra, Ramazan'ın altıncı gecesinde, Davud'a inen
Zebur'un, Tevrat'tan beşyüz yıl sonra, Ramazan'ın onikinci gecesinde; İsa'ya
indirilen İncil'in de, Zebur'dan altıyüz yirmi yıl sonra, Ramazan'ın
onsekizinde nazil olduğunu, Kur'ân'ın ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, bir seneden
diğer seneye kadar olan her Kadir gecesinde indiğini, Cebrail (a.s)'in
Kur'ân'ı, Beytü'l-İzze'den, yedinci kat gökten, en yakın semaya indirdiğini,
böylece de Cenâb-ı Hakk'ın, Kur'ân'ı yirmi yıl, yirmi ayda inzal buyurduğunu
rivayet etmiştir. Şimdi bu ay, bu kadar yüce şeylerin kendisinde meydana
geldiği bir ay olunca, hiç şüphesiz ki bu ay, son derece kıymetli, şerefli ve
muazzam olmuş olur. Dolayısıyla da, bunun ilk gecesi Kadir gecesi olmuş
olur."
Hasan el-Basrî'ye
gelince, o, bu gecenin sabahında, Bedir Savaşı olup bittiği, meydana geldiği
için, bu gecenin Ramazan'ın yirmiyedinci gecesi olduğunu söylemektedir.
Bu gecenin, Ramazan'ın
ondokuzuncu gecesi olmasına gelince, bu, Enes'in bu konuda bir hadis rivayet
etmesinden dolayıdır.
Bu gecenin
yirmiyedinci gece oluşuna gelince Şafiî (r.a), "su ve çamur" (Hz.
Adem, su ile çamur arası bir şey iken, Hz. Peygamber'in Nebî olması...)
hadisinden dolayı bu görüşe meyletmiştir.
Büyük bir kesim ise,
bu gecenin, Ramazan'ın yirmiyedinci gecesi olduğu kanaatindedirler. Bunlar bu
hususta zayıf bir takım şu ipuçlarını ileri sürmüşlerdir:
1) Bir
hadiste Ibn Abbas, "Busûre, otuz kelimedir. “Hiye” kelimesi ise,
yirmiyedinci kelimeyi teşkil etmektedir" demiştir.
2) Rivayet
olunduğuna göre, Hz. Ömer, bu meseleyi sahabeye sormuş, sonra da Ibn Abbas'a
dönerek, "Ey ilimler dalgıcı, bu konuya bir gir, dal" demiş, bunun
üzerine de Zeyd ibn Sabit "Muhacirin çocukları burada bulunduruldu da,
bizim çocuklarımız burada bulundurulmadı" deyince de, Hz. Ömer (r.a),
"Sen bu sözünle, İbn Abbas'ın bir çocuk olduğunu söylemek istiyorsun, ama
ne var ki, onda bulunan (ilim) sizde yoktur" buyurdu. Bunun üzerine İbn
Abbas söze şöyle girdi: "Allah'a en sevimli sayı, tek olan sayıdır. Tek
olan sayıların en sevimlisi ise, yedidir. İşte bundan dolayı o, yedi kat göğü,
yedi kat yeri, yedi günden oluşan haftaları, yedi tabakalı cehennemi, sayısı
yedi olan tavafı ve yedi uzvu zikretmiştir. Böylece bu, bu gecenin Ramazan'ın
yirmiyedinci gecesi olduğuna delalet eder.
3) İbn
Abbas'ın şöyle dediği de nakledilmiştir: “leyletü’l-kadr” "Kadir
gecesi" tabiri dokuz harftir. Bu tabir, bu sûrede üç defa geçmektedir.
Binâenaleyh, (çarpma işlemi yapıldığında (3x9) yirmiyedi olmuş olur.
4) Osman Ibn
Ebi'l-Âs'ın, bir kölesi vardı. Bunun üzerine o köle, "Ey efendimiz,
denizin suyu, bu ayın bir gecesinde tatlılaşıyor" deyince, Osman, "O
gece olduğunda beni haberdar et..." dedi. Bir de ne görsünler, bu gece,
Ramazan'ın yirmiyedinci gecesidir.
Bu gecenin, Ramazan'ın
en son gecesi olduğunu söyleyenler ise şöyle demektedirler: "Çünkü, bu
gece, bu aya ait taatların kendisinde tamamlandığı bir gecedir. Daha doğrusu,
Ramazan'ın bu işi, tıpkı Hz. Adem (a.s), sonu da tıpkı Hz. Muhammed (s.a.s)
gibidir. İşte bundan ötürü, bir hadiste, "Ramazan'ın
sonunda, başından itibaren bu güne kadar, cehennemden azad edilen nefisler
sayısınca, sadece, bu gecede azad edilir..." buyurulmuştur. Daha
doğrusu Ramazan'ın ilk gecesi, bir oğlu olan kimse gibidir. Binâenaleyh bu
gece, şükür gecesidir. En son gecesi de, bir çocuğu ölen gibi, ayrılık
gecesidir. Binâenaleyh bu son gece de, sabr gecesidir. Şimdi sen, herhalde
sabırla şükr arasındaki farkı anlamış bulunuyorsun.[11]
"Kadir gecesinin
ne olduğunu sana bildiren nedir?" (Kadr, 2).
Yani, "Senin
aklın ve kavrayışın, o gecenin faziletinin son noktasına, kadr ü kıymetinin
yüceliğinin nihayetine erişmemiştir" demektir.[12]
Daha sonra Cenâb-ı Hak,
bu gecenin faziletini şu üç cihetten açıklamıştır.
Birinci Sıfat:
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kadir gecesi bin
aydan hayırlıdır" (Kadr, 97/3) aytinin beyan ettiği husus olup,
bununla ilgili birkaç mesele vardır.[13]
Bu ayetin tefsiri
hususunda şu izahlar yapılabilir:
1) Bu,
"Bu gecede yapılan ibadetler, kendisinde bu gecenin bulunmadığı bin aydan
daha hayırlıdır" demektir. Zira, "Kendisinde bu gecenin bulunduğu bin
aydan daha hayırlıdır" denilmesi muhaldir. Allah Teâlâ'nın bu gecede olan
lütufları, muhtelif iyilikleri ve rızıkları, alabildiğince arttığı için, bu, bu
şekilde ifade edilmiştir.
2) Mücâhid
şöyle demektedir: "İsrailoğulları arasında, sabaha kadar namaz kılan,
sabahtan akşama kadar da cihad yapan birisi vardı. Ve bu kimse bu işi bin yıl
böyle devam ettirdi. Derken, Allah'ın Resulü ve mü'minler buna imrendiler de,
işte bunun üzerine Allah Teâlâ, bu ayeti indirdi. Yani, "Senin ümmetin
için Kadir gecesi, bin yıl silahına sarılan o İsrailî kimsenin bin yılından
daha hayırlıdır" demektir.
3) Malik ibn
Enes de şöyle der: "Hz. Peygamber (s.a.s)'e, indirilen yaşama süreleri
(liste halinde) gösterildi de, ümmetinin ömrünü kısa buldu. Böylece de, diğer
ümmetlerin yaptığı hayırlı işleri, ümmetinin yapamayacağından endişelendi de,
işte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'e Kadir gecesini verdi.
Ve, Kadir gecesi, diğer ümmetlerin bin ayından hayırlı oldu..."
4) Kasım ibn
Fadl, İsa ibn Mazin’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hasan İbn Ali'ye.
"Ey mü'minlerin yüzünü karartan, sen, (Muaviye'yi kastederek), bu adama
yöneldin de, ona biat ettin" dedim. Bunun üzerine Hasan şöyle dedi:
"Allah'ın Resulü, rüyasında, Ümeyve oğullarının peygamberin minberine
teker teker ayak bastıklarını, bir rivayette de, minber üzerine, maymunların
sıçrayışı gibi sıçradıklarını gördü de, bu ona ağır geldi. İşte bunun üzerine
Cenâb-ı Hak, “Bin aydan hayırlıdır”
ifâdesine kadar bu sûreyi indirdi.." Yani, Cenâb-ı Hak, bu "bin
ay" tabiriyle, Ümeyye oğullarının krallık süresini kastetmiştir. Bunun
üzerine Kasım, "Biz, Ümeyve oğullarının krallık süresini hesapladık, bir
de ne görelim, o, bin aymış" dedi.
Kadî, bu izahları
tenkid eder ve "Bu bin ayın, Ümeyye oğullarının idaresi günleri manasına
alınması akıldan uzaktır." Çünkü Cenâb-ı Hak, bu gecenin faziletini,
kınanmış bin ayı zikretmekle anlatmaz. Halbuki, Ümeyye oğullarının idare
günleri ise, hep mezmumdur..." der. Bil ki, bu tenkit tutarsızdır, zira,
Ümeyye oğullarının idarede bulunduğu bu günler, dünyevi saadetler açısından ulu
ve kıymetli günlerdir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben sana bir gece
verdim ki, bu gece, dini mutluluklar açısından o dünyevi mutluluklardan daha
üstündür" demiş olması imkansız değildir.[14]
Bu ayette, hem
alabildiğine bir müjde, hem de alabildiğine bir tehdid yatmaktadır.
Bunun müjde olmasına
gelince, bu, Allah Teâlâ'nın bu hayırlılığın miktarını beyan etmeksizin, bu
gecenin hayırlı bir gece olduğunu belirtmiş olmasıdır. Ve bu tıpkı, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in, Hz. Ali (r.a), Amr Ibn Abdi Vedd el-Âmirî'nin karşısına
çıktığında, "Bu, ümmetinin kıyamete kadar olacak olan amelinden daha
üstündür" demesi gibidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), "Bu ümmetimin
ameli gibidir" dememiş, tam aksine, "ümmetimin
amelinden daha üstündür" demiştir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.s)
adeta, "Bu amelin, "tartılma için kafidir; gerisi ise, tartılmasa da
olur..." demek istemiştir.
Bil ki, kim ki, bu
geceyi ihya ederse, bu kimse sanki Allah'a, seksen küsur yıl ibadet etmiş gibi
olur. Bu geceyi her yıl ihya eden kimse de, pekçok ömür yaşamış gibi olmuş
olur. Kim, kati olarak bu geceyi rast getirmek için ayın tümünü ihya ederse, bu
kimse de adeta, otuz Kadir gecesi ihya etmiş gibi olur. Rivayet olunduğuna
göre, kıyamet gününde dörtyüzyıl Allah'a ibadet eden bir İsrailli ile, bu
ümmetten kırk yıl Allah'a ibadet etmiş birisi bir araya getirilir. Derken, bu
ümmetten olanın sevabının daha çok olduğu görülür. Bunun üzerine İsrailli,
"Sen, adilsin.
Oysa ki ben, onun sevabının daha çok olduğunu görmekteyim" der. Bunun
üzerine de Cenâb-ı Hak,
"Çünkü sizler,
dünyevi cezadan korkuyordunuz da, bunun üzerine ibadet ediyordunuz. Halbuki,
ümmet-i Muhammed'in, "Sen onların
için bulunduğun sürece ben onlara azab edici değilim" (Enfal, 8/33) ayetinden dolayı teminatları vardı ve
bu konuda emin idiler. Ama, buna rağmen onlar yine de ibadet ediyorlardı. İşte
bu yüzden, bunların ibadetleri, daha çok ibadeti gerektirmiştir" demiştir.
Bu ayetteki tehdide
gelince, Allah Teâlâ büyük günah sahibini cehenneme girmekle tehdit etmiştir.
Yüz Kadir Gecesini ihya etmek bile, bu kimsenin, tek bir daneyi eksik tartıp
eksik ölçmesi sebebiyle hak etmiş olduğu o azabtan onu kurtaramaz. İşte bu
yüzden burada, günahkarın halinin perişan ve güç olduğuna bir işaret vardır.[15]
Birisi şöyle diyebilir:
"Hz. Peygamber (s.a.s)'ın, "Ecrin,
yorgunluğunun, yani yaptığın işin miktarına göredir"[16] dediği
sahihtir. Halbuki, bin yıl taatta bulunmanın, tek bir gecede taatta bulunmadan
daha zor olacağı ise, malumdur. Binâenaleyh, bu ikisinin denk olması nasıl düşünülebilir?
Buna, şu birkaç açıdan cevap verilebilir:
1) Aynı
işin, kendisine eklenen farklı durumlar sebebiyle iyilik veya kötülük açısından
farklı hükümler olması normaldir. Baksana, mesela cemaatla kılınan namaz, tek
başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha üstündür. Halbuki aslında
kılınan namaz her iki durumda da aynıdır. Bir hristiyana zina iftirası atan
tazir ile cezalandırılırken, bir iffetli müslümana bu iftirayı atana had
(seksen kırbaç) uygulanır. Binâenaleyh bu gibi yerlerde, şekil aynı olmasına
rağmen hükümler farklı farklı olmuştur. Hatta aynı sözü Hz. Aişe (r.ah)
hakkında söyleseydin, bu küfür (inkar) olurdu. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hak, "Siz onu basit birşey sanıyorsunuz ama
o, Allah katında pek büyük bir şeydir" (Nur, 24/15), buyurmuştur. Bu böyledir. Çünkü bu, yüksek
bir ilim rahlesi olan Hz. Aişe (r.ah) hakkında bir ta'ndır. Çünkü Hz. Peygamber
(s.a.s), onun için,
"Dininizin üçte
ikisini şu Humeyrâ'dan alınız"[17]
buyurmuştur. Hz. Aişe mü'minlerin annesi olduğu için, bütün mü'minler hakkında
bir ta'ndır. Çünkü çocuğun, anası kafir bile olsa, anasına iftira edilmesi
durumunda hak taleb etme yetkisi vardır. Daha doğrusu bu, gayret, yani
kıskançlık bakımından en ileri noktada bulunan Hz. Peygamber (s.a.s)'e yönelik
bir ta'ndır; bundan da öteye, Allah'ın hikmetini ta'ndır. Çünkü Cenâb-ı
Hakk'ın, Hz. Peygamber (s.a.s)'i —hâşâ— zâniye bir kadınla evli olarak
bırakması caiz olmaz. Sonra, "Bu zina etmiştir" diyen kimse, bunun
aslında dağlardan daha ağır bir şey olmasına rağmen, basit ve hafif birşey
olduğunu sanmıştır. İşte bütün bu izahlarla, bu fiillerin sebepleri ve
konumları farklı farklı olduğu için sevab ve ceza hususlarında neticelerinin de
farklı olacağı ortaya çıkar. Dolayısıyla da şekil açısından —zahiren— az görünen
taatın mükafaat bakımından pek çok taata denk olabilmesi akıldan uzak
görülemez.
2) Hakîm
olan Cenâb-ı Hakk'ın maksadı, insanları taata ve ibadetlere çekmektir. Böylece
O bazan bir taatın ücretini (sevabını) iki katına çıkarır ve mesela, "Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık
vandır, zorlukla beraber bir kolaylık vardır" (İnşirah, 94/5-6)
buyurarak (bir zorluğa iki kolaylık va'detmiştir); bazan on katına, bazan da
yediyüz katına çıkarır. Bunu bazan zamanı açısından, bazan da yeri (yani
yapıldığı yer) açısından böyle değerlendirir. Bütün bunlardan Cenâb-ı Hakk'ın
asıl maksadı, mükellefi ibadete çekmek ve onu dünyaya dalmaktan geri
durdurmaktır. İşte bu yüzden Beytullah ve Zemzem diğer yerlere ve sulara üstün
kılınır; Ramazan diğer aylardan üstün tutulur; cum'a, diğer günlerden faziletli
sayılmıştır; da Kadir gecesi diğer gecelerden efdal kılınmıştır ki bütün
bunların maksadı biraz önce bahsettiğimiz şeydir.[18]
İkinci Cihet:
Bu gecenin faziletine dair ikinci cihet de şu ayetin ifade ettiği husustur:
"Onda melekler ve
ruh, Rablerinin izniyle, herbir iş için iner de iner" (Kadr, 4).
Bu ayetle ilgili
olarak birkaç mesele var:[19]
Bil ki meleklerin
bakışı ruhlaradır; beşerin bakışları da geçici bedenleredir. Melekler ruhunu,
şehvet ve gazab gibi kötü sıfatların bulunduğu bir yer olarak gördükleri için
seni kabullenememiş ve Allah Teâlâ'ya, "Yeryüzünde
fesat çıkaracak ve kan akıtacak kimseleri mi yaratıyorsun?" (Bakara, 2/30)
demişler. Ana-baban da, bir menî ve alaka iken, tâ ilk başta şeklinin
çirkinliğini görünce, seni kabullenememiş, tam aksine nefretlerini ortaya
koymuş; o meniyi ve alakayı kazurat saymış; elbiselerini ondan temizlemek için
yıkamışlar; hem sonra düşünmek ve hamileliği önlemek için nice çaba sarf
etmişlerdir. Ama Allah Teâlâ sana güzel bir şekil verip, ana-baban o güzel
şekli görünce, seni bağırlarına basmış ve seni çok sevmişlerdir. Aynen bunun
gibi, ruhundaki güzel şekli, yani marifetullah'ı ve Allah'a taatı görünce, seni
sevmişler ve ta baştan (yaratılışta) söyledikleri o sözden özür beyan etmek
için, sana kadar gelmişlerdir. İşte, "O
(gece de) melekler... iner de iner" ayetleriyle bu kastedilmiştir.
Binâenaleyh onlar sana gelip, ruhunu, beden gecesinin karanlıklarında ve maddi
kuvvetlerin karanlıklarında görünce, işte bu noktada yine bu önceki sözlerinden
özür dileyerek, "iman edenler için
istiğfar ederler" (Mü'min, 40/7).[20]
Ayetteki bu
ifadenin zahiri, bütün
meleklerin indiği manasına gelir.
Ama melekler, yeryüzünün alamayacağı kadar çokturlar. İşte bu yüzden, alimler
çeşitli izahlar yapmış:
Birinci Görüş:
Bütün meleklerin en yakın semaya, birinci göğe indiğini söylemişlerdir. Buna
göre, "Problem aynen sürmektedir. Çünkü birinci gök de, her bir seccade
serilebilecek kadar yerde bir melek olacak şekilde zaten doludur. Binâenaleyh
bu tek gök, bütün o melekleri nasıl içine alabilir?" denilirse, deriz ki:
Kur'ân-ı Kerim'in genel ifadesi ile haber-i vahidin aleyhine hükmedilebilir.
Nasıl böyle hükmedilmesin ki?.. Çünkü haber-i vahidde, meleklerin kafileler
halinde indikleri rivayet edilmiştir. Binâenaleyh oraya bir kafile inerken,
diğer bölük çıkmaktadır. Bu tıpkı hacıların, onca çokluklarına rağmen hepsinin
de Mescid-i Haram'a girebilmeleri gibidir. Fakat hacıların da bir kısmı
girerken, bir kısmı çıkarlar. İşte bu sebebten ötürü bu iş, Kadir gecesinin
fecrinin doğuşuna kadar sürmektedir. Binâenaleyh defalarca inişi (çeşitli
kafilelerin iniş-çıkışını) ifade eden, "tenezzül" fiili
kullanılmıştır.
İkinci Görüş:
Ekseri alimlerin tercihine göre, melekler yeryüzüne inmişlerdir. En uygun görüş
budur. Çünkü Cenâb-ı Makk'ın bundan maksadı, İnsanları o geceyi ihya etmeye
teşviktir. Bir de çok çok hadis, meleklerin diğer günlerde bile, zikirlerin
yapıldığı, dini konuların müzakere edildiği toplantılara indiğini
göstermektedir. Binâenaleyh bunca şanından ve kadr-u kıymetinden ötürü, bu iniş
kadr gecesinde, haydi haydi olur. Bir de mutlak olarak zikredilen bir
"iniş", ancak gökten yere iniş manasına gelir.
Bu görüşü
benimseyenler de değişik izahlar yapmışlardır. Bu cümleden olarak, meleklerin
yeryüzüne indiğini söyleyenler şu izahları yapmışlardır:
1) Bazıları
meleklerin, insanlığın ibadetini, Allah'a taattaki ciddiyet ve gayretini görmek
için indiklerini söylerler.
2) Melekler,
"Biz ancak Rabbimizin emriyle
inebiliriz" (Meryem, 19/64) demişlerdir. İşte bu onların, bu
"iniş" ile zaten emrolunmuş olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla
bu, alabildiğine bir sevgiye delalet etmez. Ama bu sûredeki, "Rablerinin izniyle... iner"
ifadesi, meleklerin Cenâb-ı Hakk'tan önce izin istediklerine ve bunun üzerine
kendilerine izin verildiğine delalet eder ki işte bu, insanlara karşı son
derece bir sevgilerinin bulunduğuna delalet eder. Çünkü onlar, biz insanlara
arzu duymuş ve bizimle karşılaşmayı istemişlerdir. Fakat bunun için izin
beklemişlerdir.
İmdi eğer, "(Melekler), "Biz saf safız"
(derler)" (Saffât, 37/165) ayeti, "melekler...
iner de iner" ayetine ters düşer" denilirse, deriz ki: "Biz
bu iki durumu, farklı zamanlarda meydana gelmiş durumlar olarak görürüz."
3) Allah
Teâlâ ahirette meleklerin, cennetliklerin yanına her kapıdan girip, "selam
size" diyeceklerini va'detmiştir. İşte bu sûrede bahsedilen de dünyada
olan hadisedir. Şimdi ey insan sen, Bana ibadetle meşgul olursan, melekler sana
iner, selam vermek ve ziyaret etmek için yanına girerler." Hz. Ali
(r.a)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Melekler, bize selam vermek ve
şefaatçi olmak için inerler. Kendisine meleklerin selamı isabet edenlerin
günahları bağışlanır."
4) Allah
Teâlâ bu gecenin faziletini, yeryüzünde taatta bulunmaya bağlamıştır.
Binâenaleyh melekler, taatlarının daha çok mükafaat celbetmesi için yeryüzüne
iniyorlar. Bu tıpkı, bir kimsenin daha çok mükafaat elde etmek için Mekke'ye
gitmesine, orada ibadetler yapmasına benzer. Bütün bunlar, insanı taata teşvik
eden hususlardır.
5) İnsanın,
alim ve zahid gibi büyük kimselerin yanında yaptığı taat ve hayırları, kendi
başına iken yaptığı taat ve hayırlardan daha güzeldir. Şimdi Allah Teâlâ,
mükellefin o alim, abid ve zahid kimseler yanında yaptığı taatların daha
mükemmel ve noksanlıktan daha uzak olduğunu anlaması için, mukarreb meleklerini
indirir.
6) Bazı
kimseler de, bu sûrede geçen "melekler" kelimesini, bazı melek
grublarına tahsis etmişlerdir. Ka'bû'l-Ahbâr'ın şöyle dediği rivayet
edilmiştir: "Sidre-i Müntehâ, cennetin komşusu olan yedinci kat göğün
sınırındadır. Binâenaleyh Sidre, dünya havası ile âhiret havası çizgisi
üzerindedir ve kökü cennette dalları Kürsî'nin altındadır. Sidre'de, sayılarını
ancak Allah'ın bilebileceği kadar çok melek vardır. Bunlar hep Allah'a ibadetle
meşguldürler. Cebrail (a.s)'in makamı da Sidre'nin tam ortasındadır. Buradaki
her meleğe, mü'minler için merhamet etme ve anma duygusu verilmiştir.
Dolayısıyla bu Sidre melekleri, Kadir gecesinde Cebrail (a.s) ile birlikte
dünyaya inerler. Binâenaleyh bu gecede, yeryüzünün her tarafında ya secdeye
kapanmış, yahut mü'min ve mü'minlere dua ile meşgul melekler vardır. Cebrail
(a.s) ise, istisnasız herkesle musafaha eder (tokalaşır). Bu musafahanın
alameti ise, onun musafaha ettiği kimsenin tüylerinin ürpermesi, kalbinin
rikkate gelmesı ve gözlerinin yaşla dolmasıdır. İşte bu haller, Cebrail
(a.s)'in o kimseyle musafahasından kaynaklanmaktadır.[21]
Şimdi o gecede kim üç
kez, "Lâ ilahe illallah" derse, biriyle günahları bağışlanır; biriyle
cehennemden kurtulur; biriyle de, Cenâb-ı Hak onu cennetine sokar. Gökyüzüne
ilk çıkan Cebrail (a.s) olur. O, güneşin önüne kadar çıkar ve iki yeşil
kanadını açar. O, kanatlarını, o gecenin gündüzünün bu saatinde açar. Sonra da
melekleri teker teker çağırır. Böylece hepsi yukarı çıkarlar ve meleklerin nuru
ile, Cebrail (a.s)’in kanadının nuru birleşir. Bunun üzerine Cebrail (a.s) ve
beraberindeki o meleklerin tümü, o gün dua, rahmet ve mü'minler ile Ramazan
orucunu, sevabını Allah'dan umarak tutan herkese istiğfarda bulunmak için,
güneş ile dünya seması (birinci gök) arasında dururlar. O günün akşamında da,
dünya semasına girerler ve halka halka otururlar. Derken yanlarına, bu semanın
melekleri de gelir ve onlara dünyadaki erkek kadın insanları tek tek sorarlar.
Hatta, "Falanca ne yapıyor, onu nasıl buldunuz" derler. Sidre
melekleri de, "O falancayı ilk yıl âbid olarak bulmuştuk. Fakat bu yıl
bidatci olarak bulduk. Falanca ise geçen yıl bidatcı idi, bu yıl âbid
olmuş" derler. Bunun üzerine gök melekleri birinciye dua etmeyi bırakır,
ikinciye dua etmeye başlarlar. Yine Sldre melekleri, "Falancayı Kur'ân
okurken, falancayı rükûda, falancayı secdede bulduk. Bu insanların geceleri ve
gündüzleri hep böyle" derler.
Sidre melekleri sonra
ikinci göğe çıkarlar ve ta Sidre'ye varıncaya değin, her gökte, birinci gökte
yaptıklarını yaparlar. Sidre'ye varınca o, bunlara, "Ey sakinlerim, bana
insanlardan bahsedin. Çünkü benim sizde hakkım var ve ben, Allah'ı sevenleri
severim" der." Ka'bûl-Ahbar sözüne şöyle devam eder: "Bu
melekler Sidre'ye. dünyadaki erkek-kadın her şahıs, isimleri ve babalarının
isimleriyle tek tek sayıp anlatırlar. Sonra da bu haberler cennete ulaşır.
Bunun üzerine cennet "Allah'ım, onlan çarçabuk bana gönder" diye dua
eder. Sldre ve melekleri "Amin amin" derler."
Bunu iyice kavradığına
göre şimdi biz diyoruz ki: Cemaat ne kadar kalabalık olursa, oraya rahmetin
inişi de o nisbette çok olur. İşte bu yüzden, en büyük kalabalık Arafat'ta
vakfede bulunur. Şüphesiz Allah'ın rahmetinin oraya inişi de, o nisbette çok
olur. Aynen bunun gibi, Kadir gecesinde de mukarreb meleklerin bir araya gelip,
büyük bir cemaat oluşturmaları söz konusudur. Binâenaleyh o gecede Allah'ın
rahmetinin inişi de o nisbette çok olmuştur.[22]
Alimler ayette geçen
"ruh" hususunda da şu izahları yapmışlardır:
1) Ruh,
büyük bir melektir. Eğer o, gökleri ve yerleri yutmak istese, tek lokmada
yutardı.
2) Ruh, bir
melaike topluluğudur. Diğer melekler bunları, ancak Kadir gecesinde görebilirler.
Bu tıpkı bizim, kendilerini sadece bayram günleri görüp, ziyaret ettiğimiz
zahid kimseler gibidir.
3) Bu,
Allah'ın bir mahlukudur. Bunlar da, yerler, giyerler. Fakat ne melektirler ne
insan... Belki de bunlar, cennetliklerin hizmetçileridir.
4) Bu kelimeyle,
kendisine "Ruhullah" denildiği için, Hz. İsa (a.s) da kastedilmiş
olabilir. Dolayısıyla o da, bu gecede, ümmet-i Muhammed’i tanımak için
meleklerle birlikte iner.
5) Bu,
"Kur'ân"dır. Çünkü Hak Teâlâ, "Sana
emrimizden (katımızdan) bir ruh indirdik" (Şûra, 42/53) buyurmuştur.
6) Ruh ile,
rahmet-i ilahiyye kastedilmiştir. "Allah'ın
ravhından ümit kesmeyin" (Yusuf, 12/87) ayeti, işte bu manadan ötürü
"Allah'ın ruhundan, yani rahmetinden ümit kesmeyin" şeklinde
okunmuştur. Buna göre Hak Teâlâ sanki, "Melekler iner, onların peşinden
rahmetim de iner. Böylece insanlar o gecede, hem dünya hem de ahiret saadetini
birlikte bulurlar" demek istemiştir.
7) Ruh,
meleklerin kıymetlileridir.
8) Ebû
Nüceyh'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ruh, hafaza ve kiramen kâtibin
melekleridir. Sağdakiler kişinin yerine getirdiği farzları ve ibadetleri
kaydederler; soldakiler de kişinin kötü şeyleri bırakışını, yapmayışını
kaydederler.
En doğru olan görüş bu
"Ruh" ile Cebrail (a.s)'in kastedilmiş olmasıdır. Onun bu şekilde, diğer
meleklerden ayrı olarak zikredilişi ise, son derece kıymetli oluşundan
ötürüdür. Binâenaleyh Hak Teâlâ, "Bir kefede tüm melekler, bir kefede ise
Cebrail (a.s) var" demek istemiştir.
Ayetteki, "Rablerinin izniyle" kaydının,
o meleklerin bizi görmeye ve arzulu olduklarına delalet ettiğini daha önce
söylemiştik. Eğer, "Onlar bizim bunca günahımız olduğunu bilmelerine
rağmen, daha nasıl bizi görmeyi arzuluyorlar?" denilirse, biz deriz ki:
"Melekler, günahlarımızı ayrıntılı bir şekilde bilmiyorlar. Rivayet olunduğuna
göre, melekler Levh-i Mahfuz'u gözden geçirirler ve orada mükelleflerin
taatlarını tafsilatlı bir şekilde görürler. Günahları görmeye sıra gelince,
araya bir perde çekilir ve böylece onlar günahları görmezler. Bu durumda da,
"Güzel şeyleri ortaya koyan, çirkin şeyleri ise saklayan zatı teşbih ve
tenzih ederiz" diyorlar.[23]
"Biz daha önce
meleklerin inişlerinin fayda ve hikmetlerinden bahsetmiştik. Şimdi de diğer
bazı faydaları zikredelim ki bunların neticesi de, o meleklerin yeryüzünde,
gökler aleminde görmedikleri çeşitli taatları görmüş olmalarına varıp dayanır:
1) Zenginler
evlerinden çeşitli yemekler götürür ve fakirlere ikram ederler. Fakirler de
zenginlerin yemeklerini yer ve Allah'a ibadet ederler. İşte bu gökler aleminde
bulunmayan bir taat çeşididir.
2) Melekler
asi ve günahkar kişilerin yalvarış-yakanşlarını duyarlar. Bu da göklerde
bulunmayan bir taat çeşididir.
3) Allah
Teâlâ bir hadis-i kudsi'de şöyle buyurmuştur: "Günahkarların
yalvanş-yakarışları Bana, tesbihte bulunanların avazından daha
sevimlidir." Melekler de "Gelin, yeryüzüne gidelim ve Rabbimize tesbihlerimizin
sesinden daha sevimli gelen bir sesi duyalım" derler. Bu ses nasıl sevimli
ve güzel olmasın! Çünkü tesbih edenlerin çıkardığı ses, itaat edenlerin o
mükemmel halini ortaya koymaktadır. Günahkarların iniltileri ise, göklerin ve
yerin Rabbisinin gaffar oluşunu ortaya koymaktadır. İşte birinci mesele budur.[24]
Bu ayet, meleklerin
masum (günahsız) olduklarına delalet etmektedir. Bunun bir benzeri de, "Biz Rabbimizin emri olmadıkça inemeyiz"
(Meryem, 19/64) ve "O melekler,
Allah'ın önüne söz ile geçmezler" (Enbiya, 21/27) ayetleridir. Burada
şöyle bir incelik var: Allah Teâlâ ayette, "melekler izinlidirler"
dememiş, aksine "Rablerinin izniyle" buyurmuştur. Bu, onların,
Rabİerinin izni olmadan hiçbir hareket ve tasarrufta bulunamadıklarına bir
işarettir. Mesela bir kimsenin, hanımına, "Benim iznim olmadan çıkma"
demesi de böyledir. Çünkü bu durumda hanımının her çıkmak istediğinde izin
alması gerekir.[25]
Ayetteki, "Rablerinin" ifadesi, melekler
için bir ta'zimi (büyüklüğü), günahkarlar için de tahkiri ifade eder. Buna göre
Hak Teâlâ sanki, "Onlar Benim içindirler. Ben de onlar içinim" demek
istemiştir. Bu ifadenin bizim hakkımızdaki benzeri de, "Sizin Rabbiniz gökleri ve yeri yaratan Allah'dır" (A'raf,
7/54) ayetidir. Cenâb-ı Hak Hz. Muhammed (s.a.s)'e de, "Hani Rabbin demişti ki..." (Bakara, 2/30) buyurmuştur.
Yine bu ifadenin bir
benzeri de, rivayet edilen şu husustur. Hz. Davud (a.s), ölüm döşeğinde hasta
yatarken,
"Allah'ım, benim
için olduğun gibi, Süleyman için de ol" demiş. Bunun üzerine ilahi vahiy
gelerek, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
"Süleyman'a söyle: Ben onun için olduğum gibi, o da
Benim için olsun" buyurmuştur.
Yine rivayet
olunduğuna göre, Allah'ın dostu Hz. İbrahim (a.s) günlerce, misafir edecek bir
adam bulamadı. Bunun üzerine bir misafir bulmak için araştırmaya çıktı ve bir
çadır gördü. Onlara,
"Misafir ister
misiniz?" diye seslendi. Onlar,
"Evet" dedi.
Hz. İbrahim (a.s) misafir edecek şahsa,
"Yanında süt veya
bal katığı var mı?" dedi. Adam iki taşı eline aldı ve bunları birbirine
vurdu. Taşlar yarıldı ve birinden süt, diğerinden bal akmaya başladı. Hz.
İbrahim (a.s) hayret etti ve
"Allah'ım ben
senin halîlinim (dostunum) ama, böyle bir ikramı (imkanı) bulamadım. Bu adam
buna nasıl ulaştı?" dedi. Bunun üzerine vahiy geldi ve
"Ey dostum, o Bizim için oldu, Biz de onun için
olduk" denildi.[26]
Ayetteki, "Her bir iş için" ifadesi,
"Melekler ve ruh o gece, her bir iş için inerler" demektir. Bu da,
"Onlardan herbiri bir başka iş için inerler" demektir. Alimler bu
hususta şu izahları yapmışlardır:
1) Meleklerin
herbiri bir işle meşguldürler. Dolayısıyla bazıları rükû, bazıları secde,
bazıları da dua ile meşguldürler. Tefekkür, ta'lim ve vahiyleri ulaştırma ile
ilgili söz de böyledir. Bazıları da o gecenin faziletini idrak etmek, yahut da
müslümanlara selam vermek için inmişlerdir.
2) Ekseri
alimlerin görüşüne göre ayetin manası, "Allah Teâlâ'nın o yılda takdir
ettiği her hayır ve her şer için inerler" şeklindedir. Bunda onların
inişlerinin bir ibadet oluşuna bir işaret vardır. Buna göre melekler adeta,
'biz yeryüzüne kendiliğimizden inmedik. Fakat kendisinde mükelleflerin iyiliği
ve hayrı sözkonusu olan her iş için ineriz" demektedir.
Cenâb-ı Hak ayetteki "emr" (iş) kelimesini,
dünya ve ahiret iyiliklerini içine alsın ve kendisinden o meleklerin,
mükellefin dini ve dünyası ile ilgili hayrın bulunduğu şeyler için indiklerini
beyan etmek üzere, umumi ve mutlak olarak zikretmiştir. Buna göre sanki birisi,
o meleğe "Nereden geliyorsun?" demiş de, melek, "Seni
ilgilendirmez. Bu lüzumsuzluk nereden? Fakat sen "Hangi iş için
geldin?" diye sor. Çünkü sana düşen budur" cevabını vermiştir.
3) Bazı
kimseler de, “Min kulli emrin” ifâdesini “Min kulli’mrii” şeklinde
okumuşlardır. Bu, "Her insan için..." demektir. Rivayet olunduğuna
göre, melekler karşılaştıkları her mü'min ve mü'mineye selam verirler.[27]
Ecellerin, rızıkların,
Şaban ayının onbeşinde belirlenip taksim (takdir) edildiği rivayet edilmemiş
midir? Ama sizler şu anda bunun, Kadir gecesinde olduğunu söylüyorsunuz"
denilirse, biz deriz ki: Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Allah Teâlâ olacak tüm
şeyleri Berat gecesinde takdir eder. Kadir gecesi gelince de, bu şeyleri sahiblerine
teslim eder" dediği rivayet edilmiştir. Şöyle de denilmiştir. Berat
gecesinde eceller ve rızıklar; Kadir gecesinde ise, kendisinde hayır, bereket
ve selametin bulunduğu işler takdir edilir. Kadir gecesinde, sayesinde dinin
güç-kuvvet bulduğu ve müslümanlar için büyük faydaların bulunduğu şeylerin
takdir edildiği; Berat gecesinde ise, o yıl ölecek olanların isimlerinin
kaydedilip ölüm meleğine teslim edildiği de söylenmiştir.[28]
Üçüncü Cihet:
Kadir gecesinin faziletiyle ilgili üçüncü cihet de şu ayetin ifade ettiği
husustur:
"O (gece) tan
yeri ağanncaya kadar bir selamdır" (Kadr, 97/5).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele var:[29]
Ayetteki "selam"
ile ilgili, şu izahlar yapılır:
1) Bu,
"Kadir gecesi, fecrinin doğuşuna kadar selamdır, yani melekler itaatkar
kimselere selam verirler" demektir. Bu böyledir. Çünkü melekler, ta
gecenin başlangıcından fecrin doğuşuna (sabaha) kadar bölük bölük inerler. Bu
inişin bölük bölük oluşu, selamın çokça verilmesini temin içindir.
2) Bu gece
"selam gecesi" olarak nitelenmiştir. Binâenaleyh selamın hafife
alınmaması gerekir. Zira, o pişmiş buzağı (ikramı) hadisesinde, yedi meleğin
Hz. İbrahim (a.s)'e selam, vermiş olmaları sebebiyle, onun huzur ve süruru,
dünya krallarının huzur ve sürurundan daha fazla olmuştur. Daha doğrusu
melekler ona selam verince, Nemrud'un ateşi, İbrahim (a.s) için bir serinlik ve
bir selamet (esenlik) oluvermiştir. Şimdi bu meleklerin bize verdikleri selamın
bereketi ile, cehennem de bize bir serinlik ve esenlik olmaz mı? Fakat İbrahim
(a.s)'in meleklere ziyafeti, kızartılmış bir buzağı idi. Melekler bizden ise,
böylesine kızarmış, (Allah aşkıyla) yanmış bir kalb istemektedirler. Hatta burada
şöyle bir incelik daha vardır: Bu da, ayetin ümmet-i Muhammed'in faziletini
ortaya koyduğudur. Çünkü o kıssada melekler, Hz. İbrahim (a.s)'e inmişler; bu
ayette ise, meleklerin, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ümmetine indikleri
belirtilmiştir.
3) Bu,
"Bütün kötü şeylerden ve afetlerden selamet" manasına olup, tıpkı,
"o hep bu iki iş ile meşguldür" manasında, "Şüphesiz falanca hac
ve demektir" denilmesi gibidir. Bunun bir benzeri de "Gök mutluluk
... gâh bedbahtlık" ifadesidir. Alimler meleklerin ve ruhun Kadir
gecesinde, bütün iyi şeyleri ve mutluluk veren şeyleri indirip, o gecede hiçbir
zararlı şeyi indirmediklerini söylemektedirler. Binâenaleyh o gecede inen
herşey, sırf bir "selam"dır, yani mahza selamet, fayda ve hayırdır.
4) Ebû
Müslim şöyle der: "Buradaki "selam", bu gece rüzgarlardan,
eziyetlerden, yıldırımlardan ve benzeri afetlerden beri bir gecedir"
demektir.
5) Bu,
"O gece, şeytanın kötülük yapamadığı bir selamet gecesidir" demektir.
6) Vakıf,
"selam" kelimesinin sonunda da yapılabilir. Dolayısıyla selam, bir
önceki ayetle ilgili olur ve fecir doğuncaya (sabaha) kadar sürer"
şeklinde olur. Bu görüş zayıftır.
7) Bu gece,
tâ başından sabaha kadar, her parçasında yapılan ibadetlerin, bin ayda yapılan
İbadetlerden daha hayırlı olması hususunda selametli bir gece olup, farzlar
için ilk üçte bir; nafileler için gece yarısı; dua için de seher vaktinin
seçilmesinin müstehab oluşu hususunda diğer geceler gibi değildir. Aksine bu
gece, bütün cüzleri ve parçaları açısından hep aynı fazilete sahip olan bir
gecedir.
8) “Selâmun
hiye” ifadesi, "cennettir bu" manasınadır. Çünkü cennetin bir ismi
de, "selam yurdu", yani "selametten kalıba dökülmüş"tür.[30]
Matla’, tulu’ (yani
doğuş) manasınadır. Nitekim Arapça'da, “Talea’l-fecru, tuluân vemetleâ” denilir.
Buna göre ayetin manası, "bu selam işi, fecir doğuncaya kadar sürer"
şeklindedir. Bu kelimeyi “Metliu” şeklinde okuyanlara göre, ismi zaman, yani
"doğuş vakti" manasına olur. Bunun ism-i mekanı da, bu şekilde gelir.
Bu izahı Zeccâc yapmıştır. Ama Ebû Ubeyde, Ferrâ ve diğerleri, kelime masdar
mîm'i olduğu için, lâm'ı fethalı okumayı tercih etmişler ve şöyle demişlerdir:
"Lâm kesreli okunursa, kelime, tıpkı, "meşrîk' (doğu) kelimesi gibi
isim olur. Halbuki ayette bunun isim olarak alınmasının manası yoktur. Aksine Zeccâc'ın
ileri sürdüğü gibi bu, doğuş vaktinin ismi (yani ism-i zaman) manasına alınırsa
doğru olur." Ebû Alî ise der ki: "Kelimeyi, lâm'ın kesresiyle, masdar
manasına almak da mümkündür. Çünkü "mef'ıl" kalıbındaki masdarların,
ayne'l fiilinin kesresiyle gelmeleri gerekir. Bu tıpkı, Arapların "ihtiyarlık
ve acizlik ona hakim oldu" demeleri ve "Sana
mahizden, yani hayızdan sorarlar" (Bekara, 2/222) ayeti gibidir. Aynen
bunun gibi, "matlı' " kelimesi de, kesreli okununca, bu kaidenin şazzı
(istisnası) olarak gelmiş olur. Allah Teâlâ en iyi bilendir. Salat-ü selâm
efendimiz Hz. Muhammed'e, âline ve ashabına olsun (amin)![31]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/277.
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/279.
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/279.
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/279.
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/279-280.
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/280.
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/281.
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/281.
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/281-282.
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/282-283.
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/283-284.
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/284-285.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/285.
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/285.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/286.
[16] Buhari, Umre, 8; Müslim, Hacc, 127 (2/877), (Benzer
Hadis).
[17] Keşfu'l-Hafa, 1/384.
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/286-287.
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/287.
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/288.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/288-289.
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/289-290.
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/290-291.
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/291.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/292.
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/292.
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/292-293.
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/293.
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/293.
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/293-294.
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/294-295.