«Onlar Allah katından yanlarındaki (kitabı) lasdîk edici bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki onu bilmiyorlarmış gibi Allah'ın kitabını arkalarına attılar da şeytanların Süleyman'ın mülkü (saltanatı) hakkında uydurduklarına uydular, Halbuki Süleyman kâfir olmadı, fakat o şeytanlar kâfir oldular da insanlara sihir Öğretiyorlar-di. Babil'de melek (tabiatlı) Hânı t ve Mârut üzerine (sihir ilmi ve benzeri) bir şey îndirilmemişti. Zaten o ikisi «Biz(im bilgimiz sizin için) bir fitne (imtihan)dır. Sakın (sihir ve büyü ilmini öğrenerek) kâfir olma» demedikçe hiç bir kimseye sihir Öğretmezlerdi. Fakat( sihir meraklıları ve onu geçim vasıtası yapanlar) o ikisinden, koca ile karısının arasım açacak şeyler öğreniyorlardı. Halbuki Allah'ın izni olmadıkça onlar bir kimseye zarar verici olamazlar. (Çünkü hâdise Allah'ın kâinattaki câri kanunlarına göre vuku' bulur). Ve onlar kendilerine zarar verecek, fayda te'min etmiyecek şeyleri Öğrenmeye devam ediyorlar. Andolsun ki onlar, onu (sihri, ona ait bilgileri) satın alan kimesnin âhirette bir nasibi olmadığım biliyorlardı. Onlar kendilerini ne şey karşılığında sattıklarını bir bilmiş olsalardı!» [1]
Sihir lügatte: ince, yumuşak ve hoş mânasına gelir. Bilâhare cadılık ve büyücülük mânasında kullanılmıştır. Bu mânayla sihir üç kısma ayrılır:
1- Hakikati olmayan hîle ve tahyîl. Buna göz bağıcılık, göz boyacılık derler. Bilhassa el çabukluğunun bunda büyük rolü o]sa gerek.
2- Cin ve şeytanlara yaklaşmak suretiyle onların yardımına nail olmak ve bu vasıtayla bir takım hayreti mucip, diğer bir tâbirle hâriku'I-âde şeyler göstermek.
3- İkinci kısımdaki yolu biraz daha geliştirip iyice şey tanlaşmak suretiyle ruhî te'sirler icra etmek ve böylece hakikatle ilgisi olmadığı halde eşyanın şekillerini değiştirmek.
Bu taksimatın ışığı altında «sihr»i şöyle tarif ederler: Sihir, tabiatte mevcudiyeti kabul edilen gizli bir kuvvetten faydalanarak yapılan te'sir. Diğer bir tarifle: Haricî eşyaları insan irâdesine uymaya mecbur etme san'atı. Büyüleyici mâhiyette olan şiir ve güzel söz hakkında da «sihir» tâbiri kullanılmıştır
Sihrin tarihi bir hayli gerilere uzanır:
Eski Yunan medeniyetinden daha evvelki medeniyetlerde bilhassa Babil ve Keldamlerde sihrin dîn ile karışarak halk üzerinde müessir bir müessese halini aldığı muhakkaktır. «Ur Tarihi ve Abideleri» adiyle bir eser yazan C. Gadd'in fikrine göre, her ne kadar Babi] ve Keldanîlerde bütün marifetlerin ilâhı olan «Oannes» vakıa hayırhah bir ilâh gibi tasavvur ediliyorsa da ilâhların düşmanlıklarından ve fenalıklarından insanları korumak için o vaktin ruhanîleri sihiri bir nev'i dînî âyin (rite) gibi kullanıyorlardı. Gerçekten de el-Cezîre'-nin iki büyük nehir arasında ve her ân fezeyana ve fırtınalara mâruz bir iklimde olması, ilâhlardan fenalıklar gelebilmesi fikrini kuvvetlendirmiş olabilir.
Babilde (Animizm) denilen ruhlarla alâkalı dînî telâkki, cin ve şeytanlara aşın derecede bağlılık JVlûsâ Peygamberden evvelki îbrânîler devrinde çok revaçta idi. Sihirbazlık ve büyücülük de o devirden kalmıştı. Bu yüzden îsrâîl oğulları tarih boyunca kendilerini sihir ve büyücülüğün te'sirinden kur-taramamışlar, ilâhî kudretle cin ve şeytanlara hükmeden Hazret-i Süleyman'a sihirbaz diyecek kadar şaşkınlık gösterdiler. Yahudilere göre bu bapta Süleyman ne ise, İranlılara göre de Cemşid aynı şeydir.
İslâm müfessirlerinden çoğuna göre: Şeytanlar sihir ve büyücülüğün kaynağıdır. Göğün duvarlarını dinlerler ve işittiklerine yalanlar katarlardı; sonra bunları kâhinlere, büyücülere naklederler ve bu bilgilerden kitaplar meydana getirirlerdi. Bunlar insanlara bu kitapların ihtiva ettikleri şeyleri Öğretirlerdi. Bu inanç Hazret-i Süleyman zamanında çok yaygındı; o derecede ki bu bilginin ve tabiat ile cinnler üzerinde icra ettiği hâkimiyetin kaynağı Süleyman'dır diye söylenirdi. Yukarıdaki âyetler bu isnadı reddederek Hazret-i Süleyman'ın sapmadığını bildiriyor. [2]
Eskiden beri Babilîler, Keîdânîler, Süryânîler ve Mısırlılar arasında sihrin geniş bir saha kapsadığım çeşitli kaynaklardan öğrenebilmekteyiz. Bu gün de ibtidaî (ilkel) topluluklar arasında sihir önemli bir yer işgal etmektedir; Avustralya yerlileri her şeyden fazla sihirden ve büyücülerden korkarlar. Yıldırım, fırtına, sel ve benzeri olayları hep sihirbazlara isnad ederler. Okyanusya adalarının bîr çoğunda tababet ile meşgul sihirbazlar görülmüştür. Afrikanin bir çok yerlerinde yerliler sihirbaz ve büyücülere saygı gösterirler. îspanyalılar Amerika'yı işgal ettikleri zaman sihirbazlığın orada geniş bîr şekilde yaygın olduğunu görmüşlerdi. Eski Mısır'a ait yazılar, orada sihre karşı büyük bir saygı duyulduğunu, sihirbazların kendilerine has âyinleri bulunduğunu göstermektedir.
Müslümanlar da sihri Yahudilerden, Suryelilerden ve İranlılardan almışlardı. Bununla beraber İslâm dîni sihri şiddetle takbih eder. Kur'ân'm âyetleri, Peygamber Efendimizin hadîsleri bu hususta en açık bilgiyi vermişlerdir.
Peygamber (S.A.V.)den az evvel ve O'nun devrinde Arapların sihir ve büyücülüğe karşı duyguları:
Arabistanda Hıristiyanlık ve Yahudiliğin te'siri ile gelen unsurlar hesaba katılmazsa, ruhlar âlemi, Allah ile kabilelerin ilâhları ve cinlerden meydana gelmekte idi. Ve inşam bu âlemde birleştiren bağlar, sadece kâhinler, sihirbazlar, gaipten haber verenler, şâirler ve deliler idi. Bütün bu sonuncular ile ilgili teori de muhtelif cinsten ruhlar tarafından hudutsuz «Tasarruf - çarpılma» teorisidir ve bu «tasarruf» tâbiri çağdaş is-pirtizmada kullanılan mânadadır[3]
Sihirle mu'cize arasındaki fark:
a) Mu'cize, ilâhı vahye mazhar olmuş kâmil ve ekme! bir insanın dilinde ve elinde zahir olur. Hedefi de, cem'iyet ve milletlerin ıslâhı, ilerlemesi, fesad ve luğyam bırakmalarını sağlamasıdır.
Sihir, alelade bir kimsenin marifetiyle olabilir. Ahlâkan düşük, aynı zamanda sapık bir insan bu ilmi elde etmekle bir çok fevkalâdelikler gösterebilir. Hedefi, hayret uyandırmak suretiyle halk tabakasını eğlendirmek ve bunu bir geçim vasıtası yapmaktır. Hârut ve Mârut hikâyesi sihrin ne kadar kötü olduğunu etraflıca bildiriyor.
İbni Haldun bu kısma dokunarak diyor ki: «Biri faziletli bir insan tarafından, takdire lâyık bir gaye ile, ötekisi kötü bir adam tarafından kötü niyetleri ile hâsıl olur. Nefisler arasında esaslı bir akrabalık bağının mevcut olması gibi, her nefis nev'ine vardım eden bu dış kuvvet ile müşterek bir unsur taşır.
b) Mu'cize bir hakikate dayanır; göz bağıcılık böyle değildir. Meselâ: Cenâb-ı Resûlüllah'ın parmakları arasından su kaynaması Mescid-i Saadetteki ağaç sütunun inlemesi birer hakikattir; yüzlerce eshâb-ı kiram o sudan içerek susuzluklarını, giderip tatmin olmuşlardır.
Sihir bir göz bağıcıhktan ibarettir; hakikî bir semeresi yoktur.
c) Mu'cizenin te'siri geniş ve devamlıdır. Vuku' bulan şey, aynen vuku' bulmuş, sebep ve illet kanunları tatitle uğramıştır. Sihrin te'siri geçicidir; illet ve sebep kanunlarını tatil ettirmez. Gösterilen şey, gösterildiği gibi aynen vuku' bulmamıştır; sadece bir lahyîlden ibarettir.
Demek ki, her ağaç verdiği meyva ite bilinir ve anlaşılır.
d) Mu'cize doğrudan doğruya ilâhîdir. Şeytan ve cinlerin ^n ufak bir te'siri olamaz.
Sihir veya hipnotizma ve ispirtizma ya tabiî ve ruhî sebeplerin veyahut şeytan ve cinlerin te'siri neticesidir,
O halde biri rahmanı, diğeri şeytanîdir.
Babil'deki Hârut ve Mârut mes'elesine gelince: Bu ikisi "birer melek miydiler, yoksa melek tabiatlı iki insan mıydılar0
Cenâb-ı Hakk'ın insanlara kendi emir ve nehiylerini öğretmek için iki melek göndermesi mümkündür. Ama âdet-i ilâhîye böyle carî olmamıştır. Âdem (A.S.)den Cenâb-ı Resûlüliah'a (S.A.V.) kadar insanları irşad etmek için hep insanlar arasından seçip beğendiği kimseleri vazifelendirmiş ve bunlara «ne-bî» ve «resul» demiştir. Yalnız bu babta, müfessirlerin de kaydettiği gibi, meleklerin doğrudan doğruya tebligat değil de ilâhî irâde üzerine ilhamda bulunmuş olmaları düşünülemez mi? Böyle bir düşünceyi bir ân için kabul etsek bile, âyet-i kerîmenin siyak ve sibakından böyle bir hüküm çıkarmak mümkün değiîdir.
«Yahîdîler şeytanların (kötü ruhlu bozguncuların) Süleyman'ın mülkü hakkında uydurduklarına tâbi oldular» mealindeki 102, âyette geçen «şeytanlar» kelimesinden «kötü ruhlu bozguncu insanlar kasdedildiği gibi, «Bâbilde iki melek olan Hârut ve Mârut üzerine bir şey indirilroemiştir» mealindeki âyette geçen «iki melek olan Hârut ve Mârut» tâbirinden «melek tabiatlı iki insan olan Hârut ve Mârut» mâna ve tefsirinin kasdedilğini söylemek yanlış bir tefsir ve te'vil olmasa gerek.
Büyük müfessir İbn Cerîr el-taberî'nin bu âyetlerle ilgili tefsiri şöyledir: Cenâb-ı Hak emredeceği her şeyi ve vasak-byacağı her şey'i kullarına târîf ettikten sonra gereken emir ve nehiylerdc bulunur. Eğer böyle olmamış olsaydı «cmn> ve «nehiy»in mânası kalmazdı. Sihir de Allah'ın kendi kullarım men'ettiği şeylerden biridii. Önce bunu melekleri vasıtasiyle bildirmiştir. Nitekim sihir öğrenmek istiyenlere o iki melek ilham yollu şöyle demişler: «Bizim bilgimiz sizin için bir imtihandır. Sakın kâfir olma!» Yâni bizim vazifemiz iyiyi ve kötüyü ilham yollu târîf etmektir. Sakın siz bunu öğrenip şer olarak kullanmayın, sonra küfre düşersiniz. Nitekim mü'minler küfre düşeriz korkusuyla öğrenmekten vazgeçmişler, kâfirler ise her şey'e rağmen öğrenip şer işlemişler.
Hârut ve Mârut'la ilgili bir çok rivayet ve hikâyeler vardır. Çoğu îtimâde şâyân değildir; bir kısmının da garip ve zayıf olduğu tesbît edilmiştir.
Herhangi bir ilmi hayırlı yollarda da, kötü yollarda da kullanmak mümkündür. Fakat ilmin ilk ve son hedefi insanlığa hayırlı kapılar açacak fayda ve huzur getirmektir. İlim adamına yakışan, elindeki manevî âletin kudsiyet ve haysiyetini idrâk içinde onu en faydalı bir şekilde kullanmaktır. Ems-leın'in atomu hayırlı yollarda kullanılmadığının hasret ve üzüntüsü içinde öldüğü bir vakıadır. Bunun aksine bir yul, ilme hıyanet ve onun haysiyetine tecavüz sayılır.
Cenabı Hakk, Hârut ve Mârut kıssasiyle bize gerçeği tel-kîn ediyor ve ilimlerin kötü yolda kullanılması insanlığı fitne ve dalâlete sürükler, hakikatini dimağlarımıza zerkediyor.
Ayrıca peygamberlerin herkesten ziyâde bu hususları bilip tatbik ettiğinde hiç şüphe yoktur. Cenâb-ı Allah, Süleyman Peygamber'in küfre sapmadığım, fakat sihri öğrenip onu kötü yollarda kullanan şeytan ruhlu insanların kâfir olduğunu beyân ediyor ve bununla, her hususta olduğu gibi ilmî konularda da peygamberleri örnek edinmenin ilim ahlâkına daha çok uygun düşeceğine dikkatimizi çekiyor. [4]
1- Sihri bilmekte bir günah yoktur. Zira ilim bizatihi şereflidir Şerri öğrenmek, kötülük yapmak için değil de ondan korunmak ve şerrin yollarını alışmak içinse, faydalıdır. Fakat sihirbazlık yapmak için sihir, büyü ve benzeri şeyleri öğrenmek büyük günahtır.
Bu bakımdan sihri iki kısma ayırmışlar:
a) Sihirbazlık yapan kimse, bu bilgisiyle bütün kudretin kendi elinde bulunduğuna, canlı ve cansız varlıklar üzerinde icra ettiği geçici de olsa te'sirin müessiri bizzat kendisi bulunduğuna veya yıldızlara yaklaşmak suretiyle bu te'sirleri icra ettiğine inanıyorsa, küfre düşer.
b) Tahyîl (göz bağıcılık)tır İd, sahibi bununla kendi nefsinde bir kudretin olmadığına, yıldızların veya şeytanların bu tahyîllere müessir bulunduğuna, fakat hakikî müessirin Allah olduğuna i'tikad ediyorsa, kiAfre düşmez. Bu i'tikad içinde sihirle amel ederse büyük günah işlemiş olur.
Hazret-i Ömer (R.A.)in. halkın itikadım ifsâd eden, islâm ahlâk ve prensiplerini bozmaya çalışan sihirbazların Öldürülmesi için emir verdiği muhtelif rivayetlerden bilinmektedir. Yine elimize kadar gelen kaynaklara göre, Hazret-i Ömer (R.A.)'-in bu emri üzerine üç büyük sihirbazın öldürüldüğü anlaşılıyor.
îmâm-ı Tirmizî'nin kaydettiği «Sihirbazın haddi (şer'î cezası), kılıç ile vurulmak (öldüriilmek)tir.» mealindeki hadîsi üzerinde müçtehidlerin içtihadı şövledir:
İmâmı A'zam'a göre: Sihrin hakikati yoktur, o sadece bir lahyîldir Sihir öğrenip amel eden kimseye gelince, îrnâm-ı A'-zam, İmâm Mâlik ve İmâm Ahmed'e göre, böyle yapan küfre düşer. İmâm-ı A'zam'ın arkadaşlarına göre: Sihrin le'sirinden, büyücünün şerrinden korunmak için sihir ve büyü öğrenmek küfrü gerektirmez. Ancak caiz olduğuna ve fayda sağlıyacağı-na îtikad ederek öğrenen kimse kâfir olur.
İmâm-ı Şafiî'ye göre: Sihir öğrenen kimse, sihir hakkında kendisinden bir şeyler soranlara sihri över mahiyette, lüzumunu belirterek cevap verecek olursa Bâbillilerin sihirle yıldızlara yakınlık peyda edileceğine ve bununla bir çok esrârâ vâkıf olunacağına îtikad ettikleri gibi küfre düşer. Sihrin mubah olduğuna, yâni onunla amel etmenin mubah olduğuna inanan kimse hakkında da hüküm budur.
Sihirbazlık yapan kimse, bu fiilinden dolayı öldürülür mü?
2- İmâm Mâlik ve İmâm Ahmed'e göre, evet. İmâm-ı Şafiî ve İmâm-ı A'zam'a göre, hayır. Ancak sihirbaz yaptığı sihrin te'siriyle birinin ölümüne sebebiyet verecek olursa, imâm Mâlik, İmâm-ı Şafiî ve İmâm-ı Ahmed'e göre kısas lâzım gelir. İmâm-ı A'zam'a göre bu fiil tekrar edilirse kısas lâzım gelir.
3- Sihirbazın tevbesi yâni birinin ölümüne sebebiyet verdikten sonra tevbe edecek olursa, tevbesi kabul olunur mu? İmâm Mâlik, İmam Ahmed ve İmâm-ı Şafiî'ye göre, evet, kısas kalkar Ebû Hanîfe'ye göre kısas kalkarsa da ağır hapis cezasına çarptırılır.
Allah'ın Resulü (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki:
«Helak edici yedi (büyük günahtan) sakının:
1- Allah'a eş-ortak koşmak,
2- Sihir (ve büyü),
3- Haklı bir mes'ele-
den dolayı müstesna, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı bir kimseyi öldürmek,
4- Riba (faiz) yemek,
5- Yetim malı yemek,
6- Savaşta cepheden kaçmak,
7- Hayâsızlıktan uzak, fuhuştan habersiz mü'mine kadınlara zina isnâd etmek.» [5]
Diğer bir hadîs-i şerifte de: «Kim bir arrâf (gaybı bilir iddiasında olan, yıldızlardan hüküm çıkaran) veya bir kâhin (büyücüye, gayıptan haber veren)e (inanarak) gelirse şüphesiz kî o, Muhammed'e indirileni inkâr etmiştir.»[6]
[1] Bakare sûresi, âyet: 101-102
[2] Geniş bilgi için bak: Tariîı Boyunca İlim ve Din. Dr. A. Adıvar.
[3] Aynı eser
[4] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/327-333.
[5] Buhârî - Müslim.
[6] Buhârî.
Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/333-335.