EL-MUVAFAKAT  *ŞATİBİ*

 

TEKLİFİ HÜKÜMLER / İKİNCİ MESELE

 

Mübah küll olarak ayrı, cüz olarak ayrı hükümlere tabi olur; bu itibarla mübah cüz olarak yani şu ya da buna nisbetle mübah, küll olarak ele alındığında da mendub ya da vacib olur; keza cüz olarak ele alındığında mübah olan şey, küll açısından ele alındığında mekruh ya da haram şeklini alır. Böylece ortaya dört kısım çıkmaktadır:

 

BİRİNCİ KISIM:

 

Mübah yenilecek, içilecek, giyilecek, binilecek vb. şeylerin iyi, temiz ve kaliteli olanlarından haddizatında vacib olmayan; ibadetlere güzellik verip aslında mendub bulunmayan, güzel adetlerden olup israr gibi mekruh sayılmayan hususlar, cüz olarak yani teker teker ele alındıklarında mübahtırlar; şayet bunlar, kudret bulunmakla birlikte bazı vakitlerde terkedilmiş olsalar, bu terk caiz olur. Nitekim aynı şeylerin terk yerine işlenmeleri de caizdir. Şayet bunlar toptan terkedilecek olsalar, o takdirde şeriatın mendub kabul ettiği ve yapılmasını istediği şeyin aksine bir davranışa girilmiş olur. Hadis-i şerifte: "Allah size nimetini artırıp genişlik verdiği zaman, sizde kendinize genişlik gösterin. Şüphesiz ki Allah, verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmekten hoşlanır. " buyrulmuştur. Pejmürde birisine de, üstünü başını düzelttirdikten sonra: "Böylesi daha güzel değil midir?" buyurmuşlardır. Kibir hakkında söz edilirken: ''Ya Rasulallah! Kişi elbisesinin güzelolmasını, ayakkabısının güzelolmasını sever, bu da kibir kapsamına girer mi?" şeklinde soran birisine Hz. Peygamber [s.a.v.] "Şüphesiz ki, Allah güzeldir, güzelliği sever."  buyurmuşlardır. Bu tür örnekler çoktur. Bütün insanlar da toptan onu terketseler, o takdirde de aynı şekilde mekruh olurdu.

 

İKİNCİ KISIM:

 

Yemek, içmek, cinsi m ünasebette bulunmak, alış veriş yapmak ve diğer caiz olan iktisap yolları külliyen ele alındığında vacib hükmünü alan mübahlardır. Bu konuyla ilgili olmak üzere de Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah alış-verişi helal, ribayı da haram kıldı"[Bakara, 276]; "Size deniz avı ve yiyeceği helal kılındı. "[Maide, 96]; "Size bildirilecek olanlar dışında hayvanlar helal kılındı. "[Maide, 1] ... Buna benzer daha pek çok delil bulunmaktadır. Bütün bu şeyler, teker teker ele alındıklarında mübah olmaktadırlar. Yani bir kimse, bu zikredilen şeylerden şunu değil de bunu seçse, birini diğerine tercih etse, bu caiz olmaktadır. Keza insanın bunları bazı durum ve zamanlarda terketmesi veya sadece bazı insanların terketmeleri de caizdir. Böyle değil de, aksine bütün insanların terkettiklerini düşünecek olsak, bu yapılması emrolunan zaruriyyattan olan bir hususun terki olmuş olur. Dolayısıyla külliyen ele alındığında bu tür mübahların işlenmesi vacib olmaktadır.

 

ÜÇÜNCÜ KISIM:

 

Mesire yerlerinde gezinmek, kuş sesi dinlemek, mübah olan musiki dinlemek, güvercinle oynamak vb. oyunlarla eğlenmek gibi mübahlar külliyen ele alındığında mekruh hükmünü almaktadır. Bu ve benzeri şeyler, cüz olarak ele alındıklarında mübahtırlar; şu veya bu günde, şöyle veya böyle bir halde bunlarla eğlenmesinde bir günah yoktur. Ama bunları devamlı surette yaparsa, o zaman bunlar mekruha dönüşürler ve bunu yapanlar kıt akıllılıkla itham edilirler; onlara iyi bir davranış göstermedikleri, bu gibi şeylere dalarak isrilfa girdikleri gözüyle bakılır.

 

DÖRDÜNCÜ KISIM:

 

Bunlar, aslında mübah da olsa, devamlı işlenmesi durumunda sahibinin adalet (dürüstlük) vasfım zedeleyen şeylerdir. Çünkü bunlar, sahiplerinin onlar üzerinde ısrarları yüzünden d.oğru ve dürüst insanların gidişatından çıkmış ve fasık olmasa bile rasıklar zümresine katılmış sayılacak bir zamana kadar, onların adalet vasıflarını zedeleyici değillerdir. Bu da onun şer'an işlemiş olduğu bir günahtan dolayı olmaktadır. Gazzali bu konuda şöyle demiştir: "Mübah olan bir şey üzerine devam etmek, bazen o mübahı küçük günah haline getirebilir. Nitekim küçük günah üzerine müdavim olmak da, onu büyük günah haline dönüştürür. Bu noktadan hareketledir ki: 'Israr edilen küçük günah küçük değildir.' demişlerdir."

 

FASIL:

 

Cüz itibarıyla mendub olan mı, külliyen ele alındığında vacib olur. Büyük mescidlerde ve diğer yerlerde ezan okumak, cemaatle namaz kılmak, bayram namazlarını kılmak, nafile sadakada bulunmak, nikah, vitir, fecir (sünneti), umre ve diğer ratib nafileler gibi. Bunlar cüz itibarıyla mendubturlar. Ancak bunlar cümleten terk olundukları zaman, terkedenin adaletini yaralar. Baksanıza, ezan İslamın şartlarından olmaktadır. Bu yüzden, bir şehir halkı ezanı terkettiklerinde onlarla savaş etmek caiz olmaktadır. Cemaate iştirak de aynı şekildedir. Sürekli olarak cemaat namazlarına katılmamak kişinin adaletini yaralamakta ve onun şehadeti kabul edilmemektedir. Çünkü cemaatin terki, dini şiara ters düşen bir davranış olmaktadır. Hz. Peygamber [s.a.v.] bu konuda.şiddetli bir üslup kullanmış ve cemaate iştirak etmeyenlerin evlerini başlarına yıkmak istediklerini ifade buyurmuşlardır. Yine Hz. Peygamber'in [s.a.v.] bir yere baskın yapmak istediğinde sabaha kadar beklediğini, eğer orada sabah ezanı okunuyorsa baskında bulunmadığını, aksi takdirde hücuma geçtiğini biliyoruz. Nikahın durumu açıktır; içerisinde neslin çoğaltılması

ve insan nevinin bekasını temin şeklinde kendisini gösteren şer'i maksatları ihtiva etmektedir. Bu tür dinen mendub olan şeylerin daimi surette toptan terkedilmesi dinin konumu üzerinde müessir olmaktadır. Ama daimi değil de ara sıra terkedilecek olursa, bunun tesiri olmaz; dolayısıyla da terkinde mahzur bulunmaz.

 

FASIL:

 

Fiil cüz olarak ele alındığında mekruh ise, küll halinde haram (memnu) olur. Kumar kasdı olmaksızın satranç ve tavla oynamak, mekruh olan musiki dinlemek gibi. Çünkü bu gibi şeyler, daimi surette işlenmediği takdirde adaleti zedelemez; eğer kişi sürekli bunları işlerse, o takdirde adalet vasfını kaybeder. Bu durum, Gazzali'nin ortaya koyduğu. kaideye göre, bunların yasaklanmasına bir delilolmaktadır. Muhammed b. Abdulhakem, tavla ve satranç oyunu hakkında: "Eğer cemaatten alıkoyacak kadar çok oynarsa, o kimsenin şehadeti kabul edilmez." demiştir. Mürüvveti zedeleyen ve hafif meşreplik belirtisi olan diğer oyunlar, bir mazeret bulunmaksızın töhmetli yerlere gitmek vb. gibi şeyler de böyledir.

 

FASIL:

 

Vacibin durumu: Eğer vacibi 'farz' anlamında kullanıyorsak, onun hem cüz olarak, hem de küll olarak ele alındığında vacib olduğu muhakkaktır. Çünkü alimler vacib ıstılahını sadece cüz'i açıdan ele alarak kullanmışlardır. Cüz olarak ele alındığında vacib olan bir şeyin, küll olarak ele alınması durumunda vacib olması öncelik ve üstünlük arzeder. Ancak, acaba külli ve cüz'i açıdan ele alınışına göre hükmü değişir mi?

 

Cevazı ve şer'an vuku imkanı açısından bu açıktır; çünkü, mesela şu muayyen öğle namazı mükellef üzerine farz olduğuna göre, onu terkeden kimse günahkar ve büyük günah işlemiş (mürtekib-i kebire) olur; bu yüzden de -Allah affetmedikçe- şiddetli vaide (azaba) maruz kalır. Bir öğleyi terkedenin durumu böyle olunca her öğle namazını veya bütün namazları terkeden kimse bu vaide öncelikli olarak maruz kalır. Kasden bir defa insan öldüren kimseyle devamlı surette öldüren katilin durumları da aynı şekildedir. Çünkü devamlı surette işlenen bir cinayette bulunan mefsedet, bir defa işlenen aynı tür cinayetlerde bulunan mefsedetten daha büyük olmaktadır.

 

Vuku açısından yaklaştığımızda, bunu gerektiren nassların varid olduğunu görmekteyiz: Mesela Hz. Peygamber [s.a.v.] cuma namazını terkeden kimse hakkında: "Kim cumayı üç defa terkederse, Allah onun kalbini mühürler." buyurmuş ve görüldüğü üzere bunu üç adediyle kayıtlamıştır. Başka bir hadislerinde de: "Kim cumanın hakkını hafife alarak ya da önemsemeyerek terkederse Allah onun kalbini mühürler.'' buyurmuşlardır. Halbuki, ihtiyarı dahilinde fakat hafife almaksızın, küçümsemeksizin kılmasa bile farzı terketmiş-ve haram işlemiş olmaktadır. Buna rağmen Hz. Peygamber [s.a.v.] bu ifadeyi, defalarca terketmesinde haramlığın daha şiddetli olduğunu belirtmek için kullanmıştır. Onu hafife alma kasdıyla ve önemsemeyerek terketmekte de aynı durum söz konusudur. Bunun üzerine fıkıhta şöyle bir netice terettüp etmiştir: Özürsüz cumayı üç defa terkedenin şehadeti caiz değildir. Bunu Sehnun söylemiştir. İbn Habib de, Mutarrif ve İbn Macişun'dan: "Kişi cumayı özürsüz defalarca terkederse, şehadeti makbulolmaz. Bunu Sehnun söylemiştir." şeklinde nakilde bulunmuştur. Fukaha, bir günah işleyip üzerinde müdavim olmayan kimse hakkında, eğer işlediği günah kebire (büyük günah) değilse, onun şehadetini zedelemeyeceğine dair hükümde bulunmuşlardır. Eğer müdavim olur ve çokça işlerse şehadetini geçersiz kılar ve o işlediği günah büyük günahlar meyanında sayılır; çünkü kaide olarak küçük günah üzerinde yapılanısrar, onu büyük günah haline dönüştürür.

 

Ama vacibin farz manasına olmadığını (Hanefilerde olduğu gibi farz ın altında bir hüküm olduğunu) söylersek, daha önce arzettiklerimiz, bu hüküm için de geçerli olabilir ve şöyle denilir: Vacib cüz olarak ele alındığında vacib olduğuna göre, kül açısından da farz olur ve buna mani bir durum yoktur. Vacibe ve misallerine Hanefi mezhebi doğrultusunda bakılabilir. Bu yola göre genelleme yerinde olur ve farz hakkında da şöyle denilir. Farz da, küll olarak ayrı ve cüz olarak ayrı ele alınması durumunda (tekit ve güç bakımından) farklılık arzeder. Nitekim faslın başında izahı geçmişti. Menedilen hususlar (haramlar) hakkında da durum aynıdır. Küll olarak ayrı, cüz olarak ayrı ele alınmaları durumunda onların da mertebeleri farklılık gösterir. Şu veya bu vakitte, şöyle veya böyle irtikab edilmeleri durumunda hükümde aynı mertebede sayılmalarına karşın, küll olarak ya da tekrarları halinde ele alınmaları durumunda aynı şekilde olmazlar. Mesela: Özürsüz yalan söylemek ve ısrarla işlenen sair küçük günahlar gibi. Çünkü küçük günahlarda, ısrarın onları büyütmede etki. si bulunmaktadır. Bazen günah günaha eklenir ve bu eklenmeden dolayı haramlık büyür. Nisab miktarının yarı değerinde bir şey çalmak, dörtte birini çalmak gibi değildir. Nisap değerinde bir şey çalmak da yarı değerinde bir şey çalmak gibi değildir. Bu yüzden bir lokma yiyecek çalmayı, tartıda bir habbe eksiltmeyi küçük günahlardan saymışlardır. Halbuki, hırsızlık büyük günahlardan sayılmaktadır. Bu hususta Gazzali şöyle demiştir: "Ansızın büyük günaha teşebbüs etmek çok nadir düşünülebilir; mutlaka onun küçük günahlardan öncüleri, mukaddimeleri vardır. Şayet küçük günahlarca önü açılmamış, aniden işlenen ve bir daha da geri dönülerek tekrarlanmayan büyük bir günah tasavvur olunursa, belki de onun affedilme şansı, ömrü boyunca devam ettiği küçük günahın af fe dilme şansından daha büyük olacaktır."

 

FASIL:

 

Bu arzettiklerimız, bütün fiillerin hükümlerinin küll ya da cüz açısından ele alındıklarında farklı oluşu esasına bina edilmiş bir yaklaşımdır.

Birileri çıkarak, fiiller küll ya da cüz açısından farklılık gösterseler bile hüküm açısından aynı olurlar, şeklinde bir iddiada bulunabilir. Şöyle ki: Mübahı ele alalım: Mesela zararlı haşeratın öldürülmesi, mudarebe (kıraz), müsakat, ariyye gibi muameleler, talebe müteveccih olmayacak şekilde yorulduktan sonra dinlenme, tedavi olma -eğer mübah olarak alınacaksa- bütün bu saydıklarımızın devamlı yapılmalarıyla, devamlı terkedilmeleri birdir ve bunların üzerine ne kerahet, ne nedb (mendübluk), ne de vücüb gerekmemektedir. Aynı şekilde bunları bütün insanların kasıtlı olarak terketmeleriyle işlemeleri arasında da bir fark yoktur. Tedavi gibi -eğer mendüb kabul edilecekse, çünkü bu konuda Hz. Peygamberin "Ey Allah'ın kulları! Tedavi olunuz. şeklinde hadisleri bulunmaktadır-; yine Hz. Peygamber'in [s.a.v.] "Öldürdüğünüz zaman, eziyet vermeden, güzel bir biçimde öldürün. şeklindeki hadisine binaen, eza veren haşeratın güzel bir tarzda öldürülmesi gibi mendübları ele alalım. Şayet insan bu işleri sürekli terketse, bu ne mekrüh ne de yasak bir şeyolur. Sürekli yapması durumunda da hüküm aynıdır. Mekrüha gelince, mesela eza vermeyen karıncaları öldürmek, necaseti izale etmekle birlikte kirletici olan ya da cinlerin hakları bulunan kömür, kemik vb. gibi şeylerle istincada bulunmak gibi. Bunlar hakkında varid olan yasak, haram kılıcı bir yasak değildir. Bunları sürekli olarak yapan kimsenin günahkar sayılacağı sabit olmamıştır. Haşerat yuvalarına işemek, su içerken kırbanın tüylü ağız kısmını dışına kıvırarak suyu içerisinden içmek de aynıdır. Buna benzer örnekler çoktur. Vacib ve haram konusunda hükmün eşitliği ise açıktır. Çünkü hadler eşitlik üzere konulmuştur: Üzerlerine haddin tatbiki bakımından yüz defa şarap içenin durumuyla, bir defa içenin durumu aynıdır; bir kişiye iftirada (kazif) bulunan, bir topluluğa iftirada bulunan gibidir; bir insanı öldürenle yüz insanı öldüren arasında fark yoktur. Aynı şekilde bir namazı terkeden kimse ile, sürekli kılmayan arasında bu açıdan bir fark bulunmamaktadır. Benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür.

 

Keza Gazzali, gıybet etmek ve dinlemek, tecessüs, süizan, iyiliği emretmeyi, kötülükten yasaklamayı terk etmek, şüpheli şeyler yemek, öfkeden dolayı çocuğa ve köleye terbiye için gerekli olan miktarından fazla olarak sövmek ve onları dövmek, zalim sultanIara (idarecilere) ikramda bulunmak, aile efradına gerekli olan dini bilgileri öğretmede tembellik ve kusur göstermek gibi şeylerde devamlılık göstermenin, bunların dışındaki diğer şeylerin sürçmek süretiyle irtikap edilmeleri derecesinde mütalaa edileceğini belirtmiş ve gerekçe olarak da husüsiyle bunların insanlarda galib olduğunu, nitekim diğer günahlarda da sürçme yoluyla işlemenin galib bulunduğunu; dolayısıyla da diğer günahların sürçme yollu irtikap edilmeleri durumunda adaletin zedelenmeyeceği gibi bunlarda devamlılığın da adalet vasfını zedelemeyeceğini ifade etmiştir. Bu sabit olduğuna göre, fiiller külli veya cüz'i olmaları bakımından farklılık gösterseler bile hüküm açısından aynı oldukları iddiası doğruluk kazanır.

 

ilk bakış açısına sahip olanlar, bu iddiaya şu şekilde cevap verebilirler: Külli ya da cüz'i olarak ele alındığında, fiillerin farklılık arzetmesine rağmen hükümlerin eşit olacağı iddiasını desteklemek üzere getirilen şey kesinlik arzetmemektedir: Şöyle ki: Külli ve cüz'i izafidir; şahıslara, durumlara ve mükelleflere göre farklılık arzeder. Delili: Eğer biz eza veren haşeratın öldürülmesinin terkinin cevazı konusuna teker teker fertler açısından baktığımızda durum hafifler; fakat bütün insanların onların öldürülmelerini terk konusunda görüş birliği ettiklerini ve öldürmediklerini farzettiğimizde, onlar bu yüzden çeşitli açılardan sıkıntılara (harac) düçar kalacaklardır. Şari' ise sıkıntı ve güçlük doğuracak şeylerin kesin olarak reddini istemiştir. Dolayısıyla terk, en azından mekrüh seviyesinde olmak üzere yasak bir durum halini almış olur. Şu halde fiil külliyen ele alındığında, eğer vacib demezsek, en azından mendüb vasfını alır. Mudarabe ve diğer muamelelerle ilgili olarak zikredilen hususlarda da durum aynıdır. Netice itibarıyla da cüz'i ile külli arasında bir eşitlik söz konusu olmaz. Bütün insanların bu gibi şeylerden birisini terketme üzerinde görüş birliği etmeleri durumunda, bunun o konuyla ilgili şer'i bir hükmün yıkılmasına sebep olması da bu konuda yeterli bir delilolur. Evet, külli ile cüz'i arasındaki farklılığın azalması durumunda ileri sürülen karşı görüş de isabetli olabilir; ancak aradaki farkın büyük olması durumunda, gerçek yukarıda arzedildiği gibidir. Benzer bir bakış açısı mendub ve mekruh hakkında da geçerlidir.

 

Vacible haram konusunda zikrettiği ise söz konusu değildir. Çünkü, hadler konusundaki hükümlerin farklılığı, her ne kadar bazısında birse de, açıktır. Gazzali'nin zikrettiği ise, bu kaideye mebni olarak, kabul görmüş değildir. Kabul edilse bile, daha ağır basan bir zıd unsur sebebiyle sadece adalet konusuna hastır. Bu zıd unsur da bunlar üzerinde devamlılığın adalet vasfım zedelemesi durumunda, çok az kimsenin adil kalması ve şehadet müessesesinin işlemez hale gelmesi keyfiyetidir.

 

FASIL:

 

Bir fiilin külli ya da cüz'i oluşuna göre beş hükümden birisini.alması akabinde bunun sıhhati üzerine delil talebinde bulunulabilir. Konu aslında, meselenin vazı sırasında ortaya konulan hususlar üzerinde düşünüldüğünde açıktır; hatta şeriat nazarında o, şer'i kaynakların istikrasında bulunan kimseler için katiyet mertebesine ulaşmaktadır. Buna rağmen, kalbin mutmain olması için daha fazla talepte bulunan kimselere aşağıdaki deliller takdim edilecektir:

 

a) Daha önce geçtiği üzere, bir insan devamlı olarak işlemediği zaman adalet vasfım kaybetmediği bir şeyi daimi surette işlediği zaman bu vasfım yitirmektedir. Bu genel anlamda alimler arasında üzerinde anlaşılan bir esasdır. Eğer o şey üzerinde devamlılığın bir tesiri olmasaydı, alimlerin onu devamlı işleyenle işlemeyenin arasım ayırmalarının bir mesnedi kalmazdı. Ancak onlar fiillerin devamlı oluş ya da olmayışIarını göz önünde bulundurmuşlardır. Bu da aralarında bir farkın bulunduğunu, devamlı olarak işlenen münker bir fiilin, devamlı surette işlenmeyenden daha şiddetli olduğunu göstermektedir. Bir fiilin külli ya da cüz'iliğinin manası da daha önce de ortaya konulduğu gibi işte budur. Bu yaklaşım, ibret sahibi kimseler için meselenin isbatma yeterlidir.

 

b) Şari' Teala şeriatı, ittifakla masIahatları göz önünde bulundurarak, onların teminini amaçlayarak vaz' etmiştir. Bu meselelerde ortaya çıktığı üzere, muteber olan masIahatlar, külli olanlardır; cüz'i olanlar değildir. Zira adeten hükümlerin cereyan tarzı bu şekildedir. Eğer cüz'i olanlar, dikkate alınma konusunda, külli olanlardan daha zayıf olmasalardı bu netice sahih olmazdı. Dahası eğer durum böyle olmasaydı külli olanlar biteviyelik (muttaritlik) arzetmezdi. Mesela şehadetle hükümde bulunmak, haber-i vahidi kabul etmek gibi. Halbuki ahad haberlerde hata ve unutma ihtimali vakidir. Ancak galib olan doğruluktur. Külli olan hükümler doğruluk derecesi açısından galib olan' bilgiler üzerine bina edilir. Zira külliyyatın korunması bunu gerektirmektedir. Eğer cüz'iyyat dikkat nazarına alınacak olsaydı, o zaman aralarında fark kalmazdı ve kesin bilgi ifade eden bir şeyolmadıkça hükümde bulunulamaz, 'zan' mutlak surette atılır, itibara alınmaz dı. Halbuki durum böyle değildir. Aksine zannın gereğiyle hükümde bulunulur. Daha sonra bazı vak'alarda hükme medar kılınan zannın hatalı olduğu ortaya çıksa bile ona itibar edilir. Bu da külli hükme itibarla cüz'i olan şeyin hükmünün atılmasından başka bir şey değildir. Oda bir fiilin külli ya da cüz'i oluşuna göre farklı hüküm aldığının doğruluğuna ve cüz'i olanın durumunun külli olana nisbetle daha hafif olacağına bir delildir.

 

c) Alimin gerek ilminde gerekse amelinde yapacağı hatadan sakınılması gerektiği hakkında nasslar varid olmuştur. Alimin hatası, eğer neticesi başkalarına sirayet etmiyorsa, alim olmayanın hatası hükmündedir ve ondan bir farkı bulunmamaktadır. Ancak neticesi başkalarına da sirayet ediyorsa hükmü değişmektedir. Bunun da sebebi, neticesinin sadece kendisinde kalıp başkalarına sirayet etmemesi durumunda cüz'i bir özellik göstermesi, neticesinin kendinde kalmayıp başkalarına sirayet etmesi durumunda da diğerlerinin ona uymaları, sözünün gereğiyle amel etmeleri sebebiyle külli bir özellik kazanmasıdır . .Alimin hatası, ona uyulması takdirinde gelmekten büyük olmaktadır; sadece kendisinde kalması durumunda ise böyle değildir. İyi ya da kötü bir çığır açıp da, onun peşinden gidilen ve o doğrultuda uygulamada bulunulan herkesin durumu alimin durumu menzilesindedir. Nitekim bu manada olmak üzere hadis-i şerifte: "Kim İslamda iyi bir çığır açar da kendinden sonra gelenler onunla amel ederlerse, onunla amel edenlerin sevablarının bir benzeri de, o çığırı açan kimseye yazılır, öbürlerinin de sevaplarından hiçbir şey eksiltilmez. Kim de kötü bir çığır açarsa ... " yine: "Haksız yere öldürülen hiçbir nefis yoktur ki, Adem'in ilk oğluna onun öldürülmesi cinayetinden bir payayrılmış olmasın. Çünkü yeryüzünde ilk kan akıtma çığırını açan odur. " buyrulmuştur. AHmin 'seyyie'si, haddizatında küçük günah olmakla birlikte işte bundan dolayı büyük günah (kebire) telakki edilmiştir. Bu aslın sıhhatine delalet eden deliller, kat'iyet mertebesine ulaşacak kadar çoktur. Bunlar bizim delillendirmeye çalıştığımız fiillerin külli ya da Cüz'i oluşlarına göre farklı biçimde ele alınacakları hususunu açıklamaktadır. Matlup olan da budur.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’e tıkla:

 

ÜÇÜNCÜ MESELE