EL-MUVAFAKAT *ŞATİBİ*
TEKLİFİ HÜKÜMLER /
DOKUZUNCU MESELE
Mükellefüzerine vacib
olan haklar (mükellefiyetler) iki kısımdır. Bunlar ister namaz, oruç, hac gibi
Allah haklarından olsun; ister borçlar, nafaka yükümlülükleri, nasihat, iki kişi
arasını bulma vb. gibi kul hakları olsun farketmemektedir. Bunlar:
1. Şer'an belirlenmiş
(muhadded, muayyen, mukadder) haklar ve, 2. Şer'an belirlenmemiş haklar olmak
üzere ikiye ayrılırlar.
Şer'an belirlenmiş ve
tayin edilmiş haklar (vacibler, mükellefiyetler), ifa edilinceye kadar
mükellefin zimmetinde sabittir ve onun üzerine bir borç olarak terettüp eder:
Satın alınan malların bedelleri, itIM edilen malların tazmin bedelleri, zekat
miktarları, namazların farzları... gibi. Bu gibi vaciblerin mükellefin
zimmetinde bir borç olarak lazım olmasında herhangi bir problem
bulunmamaktadır. Bunun delili vacibin takdir ve tahdid edilmiş olmasıdır. Çünkü
bu durum, o muayyen şeyin edasına yönelik kasdın bulunduğunu göstermektedir.
Şayet onu yerine getirmezse, hitab üzerinde baki kalacaktır ve bir delil
olmadıkça üzerinden sakıt olmayacaktır.
Muayyen olmayan (gayr-ı
mahdud) vacibe gelince, bu da mükellef için lazımdır; işlenmesi
istenilmektedir. Şu kadar var ki, aşağıdaki sebeplerden dolayı zimmete terettüp
etmemektedir:
1. Eğer bu da zimmete terettüp edecek olsaydı,
o takdirde belirli ve muayyen (mahdud) olurdu. Zira meçhul bir şey zimmette
sabit olmaz ve onun zimmete nisbetinin anlamı anlaşılamaz. Dolayısıyla da borç
olarak zimmet üzerine terettübü sahih olmaz. İşte bu noktadan hareketle, biz
onun zimmette sabit olamayacağına istidlalde bulunuyoruz. Çünkü bu vacibler
(haklar, mükellefiyetler) mikdar bakımından mechuldürler. Mikdarı bilinmeyen
bir şeyle yükümlü tutulmamız, vukuu imkansız olan bir şeyle yükümlü kılmak
demektir. Böyle bir yükümlülük ise nakli deliller bakımından imkansız (mümteni)
bulunmaktadır.
ÖRNEK: Kayıtsız olarak
varid olan sadakalar, gedikleri kapama, muhtaçların ihtiyaçlarını giderme,
çaresizin imdadına koşma, boğulanı kurtarma, cihad, iyiliği emretme ve
kötülükten sakındırma gibi. Bunlar altına diğer kirai farzlar (ictimai farzlar)
da girer. Şari Teala " ... isteyene de istemeyene de ondan yedirin.
"[Hac, 36]; "Çıplağı giydirin."; "Allah yolunda infakta
bulunun." ... buyurduğu zaman bunun manası, her vakıada nisbetine göre,
belirli bir miktar tayin edilmeksizin ihtiyacın giderilmesinin istenilmesi
demektir. Bir hacet ortaya çıktığı zaman, onun giderilmesi için ihtiyaç duyulan
miktar nassla değil de ictihadla (nazar) taayyün edecektir. Bir aç ortaya
çıktığı zaman, mükellef, talebin mutlaklığı gereği olmak üzere onu doyurmak ve
ihtiyacını gidermek durumundadır. Eğer onu doyurmayacak bir miktar yedirecek
olsa, -emre muhatap olmasına sebeb olan ihtiyacın giderilmesi için yeterli
miktarda ve açlığını giderecek kadaF . yedirmedikçe- kendisine yönelik olan
talep hala üzerinde baki kalacaktır. Yeterli miktar ise zamandan zamana, halden
hale değişecektir. Mesela bazen fazla aç olmaz ve bir miktar yiyeceğe ihtiyaç
gösterir; ihmal edilir de iyice acıkırsa, daha fazla yiyeceğe ihtiyaç doğar.
Bazen bir başkası doyurur ve kendisinden talep doğrudan kalkmış olur. Bazen bir
başkası doymayacak kadar yedirir, beriki istenilenden daha az bir miktarla
yükümlü tutulur. Yükümlülük konusu zaman ve mekana, halden hale değiştiğine
göre, kesin olarak istenilecek belli bir şeyin zimmet üzerine tertibine
gidilmesi mümkün olmaz. Bu tür vaciblerin meçhullüğünün anlamı işte budur.
Bu tür vacibler ancak
ihtiyacın ortaya çıktığı vakitte (hali hazırda) nassın gereğiyle değil, ictihad
(takdir, nazar) yoluyla malum olmaktadırlar. İhtiyacın ortaya çıktığı vakit
geçtiğinde, ikinci vakitte birinciyle değil başka bir şeyle mükellef olacaktır
veya ortaya çıkan ihtiyacın ortadan kalktığı farzedildiğinde kendisinden
yükümlülük düşecektir.
2. Eğer zimmetine bir şey terettüp edecek
olsaydı, bu makulolmazdı.
Çünkü, kişi muhtacın
ihtiyaç gösterdiği her vakitte onun ihtiyacını gidermekle mükelleftir. Mesela
bir vakit geçse ve belli bir miktarla onun ihtiyacını karşılama imkanı bulunsa
sonra onu yapmasa, bu zimmetinde sabif olacaktır. Sonra ikinci bir zaman gelse
ve o ilk zamandaki hali üzere veya daha şiddetli bir durum içerisinde bulunsa,
şimdi bu durumda ya yine onu karşılamakla mükelleftir denilecek ya da mükellef
olmadığı söylenecektir. İkinci şık batıldır. Zira bu ikincisi sükut açısından
birinciden evla değildir. (Birinci düşmediğine göre ikinci de düşmeyecektir.)
Çünkü mükellef, ihtiyacın giderilmesi için yükümlü tutulmuştur; öyle olduğu
takdirde ihtiyaç mevcut olduğu halde yükümlülük kalkmış olacaktır. Bu ise
muhaldir. Bu durumda mutlaka ikinci defa da, zimmete o vakitte ihtiyaç için
yeterli olacak kadar bir yükümlülük terettüp edecektir. Bu durumda bir haktan
dolayı zimmete, geçmiş zamanlar adedince farklı miktarlar (kıymetler) terettüb
etmiş olacaktır. Bu ise şeriatta makulolmayan bir neticedir.
3. Bu yükümlülük ya ayni ya da kifai vacib
(farz-ı ayn, farz-ı kifaye) olacaktır. Her iki takdire göre de -hiçbir kimsenin
yapmaması durumunda- şöyle bir netice gerekecektir: Ya bu muayyen olmayan tek
bir zimmet üzerine terettüp edecektir; bu ise batıldır ve makul değildir. Yada
bütün insanların zimmetlerine bölünerek binecektir. Bu da aynı şekilde
batıldır. Çünkü herkese düşecek pay belli değildir. Ya da bölünmeden bütün
zimmetlere binecektir ve bundan mesela bir dirhem kıymetinde olan bir vacibe
karşılık mesela yüz bin insanın zimmetinde yüz bin dirhemlik bir yükümlülük
lazım gelecektir ki, bu da daha önce geçtiği gibi batıldır.
4. Eğer zimmette sabit olacak olursa, bu bir
abes olurdu. Şeriatte ise abesle iştigal yoktur. Çünkü maksat hacetin
giderilmesi olduğuna göre, zimmetin sabit karakteri böyle bir maksada aykındır.
Çünkü maksat, ortaya çıkan ihtiyacı gidennektir, onun kıymetini yüklenmek
değildir. Hüküm zimmetin meşgilliyeti sebebiyle, vücubun sebebine aykırı olunca
bu bir abes olur ve onunla meşgulolmak doğru olmaz.
"Aynı durum farz
olan zekat ve benzerlerinde de gerekir, zira onlardan da gözetilen maksat
ihtiyaçların giderilmesidir. Bununla birlikte onlar zimmette sabit olmaktadırlar."
diye bir itiraz serdedilemez.
Çünkü biz, evet maksadın
zikrettiğiniz şeyolduğunu kabul ediyoruz, diyoruz. Ancak, zekatla giderilen
ihtiyaç genelde taayyün etmiş değildir. Dikkat edilirse, zekat bizzat ihtiyaç
belinnese bile, ittifakla ödenmesi gerekmektedir. Böylece zekat ivazlı
muameleler ve hibe yoluyla sabit haklar (mükellefiyetler, borçlar) gibi
olmuştur. Şari'e ait bu gibi haklarda (mükellefiyetlerde) misil ile ya da
kıymet ile tazminde (ödenmesinde) bir kasıt bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz
mesele ise böyle değildir. Çünkü burada hacet taayyün etmiştir ve mutlaka
izalesi gerekmektedir. Bu yüzden illa da izalesi için zekat malı olması
gerekmemektedir; aksine hangi mal olursa olsun, matlup hasıl olmaktadır. Burada
mal bizatihi matlup değildir. O yüzden ortaya çıkan ihtiyaç kendiliğinden
kalkıverse vücub düşmektedir. Zekat ve benzerlerinde ise maksat, mutlaka malın
elden çıkarılmasıdır. Harcama yerlerinin şu anda zekat mallarına ihtiyaçlan
bulunmasa bile ödenmesi gerekir. İşte bu yüzden zekat yükümlülüğü belirlenmiş
ve zimmette sabit olmuştur.
Bu kısmın diğer
nevilerinin hükmü de, doğan ihtiyaçlar için mal harcanması hakkındaki bu
arzettiğimiz durum üzeredirler.
İTİRAZ: Eğer bilmemezlik
vacibin zimmette sabit olmasına mani olsaydı teklifin aslının sübutuna da mani
olurdu. Çünkü teklifte yükümlü tutulan şeyin bilinmesi şarttır. Zira bilinmeyen
şeyle yükümlü tutmak teklifi ma la yutaktır (takat üstü yükümlülük). Şayet bir
kimseye: "Bilmediğin bir miktar harca."; "Kaç rekat olmadığını
bilmediğin namazları kıL."; "Bilmediğin, tanımadığın kimseye nasihat
et." ... gibi yükümlülükler getirilse bu teklifi ma la yutak olurdu. Çünkü
yükümlü tutulan şeylerin bilinmesi ebediyen mümkün olmaz, ancak bir vahiyle
bilinebilirdi. Vahiyle bilinince de meçhfıl değil, malfım olurdu. Bilinen bir
şeyle yükümlü tutmak da sahlhtir. Bu bir çelişkidir.
CEVAP: Asıl teklife mani
olan bilinmezlik, Şari' katında belirlenmiş olan şeye ilişkin olan
bilinmezliktir. Mesela Şari' "Bir köle azad et!" der de bununla
beyanda bulunmaksızın falanca köleyi kastederse bu türden olur ve böyle bir
teklif imkansızdır. Ama teklifte Şari' katında taayyün etmeyen bir şey ile
yükümlü kılmak sahlhtir. Nitekim keffaret bahsinde mükellefe belli şeyler
arasında tercihini kullanma hakkı verilmesi sahlh olmuştur. Çünkü Şari'in bu
seçenekler içerisinde husfısiyle birisinin yapılmasına ilişkin bir kasdı
bulunmamaktadır. Burada da durum aynıdır. Şari'in buradaki maksadı genel
anlamda doğan ihtiyaçların giderilmesi, açılan gediklerin doldurulmasıdır.
Herhangi bir ihtiyaç taayyün etmedikçe bir talep de bulunmamaktadır; taayyün
edince de talep ortaya çıkmaktadır. Bu meseleden murad olunan mana işte budur.
Yükümlülük konusunun miktar ve daha başka vasıflarının tayini bulunmaksızın
mükellef tarafından yerine getirilmesi mümkündür.
Muayyen vacible, muayyen
olmayan vacib arasında bir üçüncü kısım daha vardır ki, bu tam olarak ikisinden
birisi altına girmemekte, bu kısım ictihad konusu olmaktadır; akraba ve eş
nafakalan gibi. Bunlar her iki tarafa da benzedikleri için alimler arasında:
"Acaba bunlar zimmette sabit olurlar mı, yoksa olmazlar mı?" diye
ihtilafmeydana gelmiştir. Eğer zimmette sabit olacaksa, yoksulluk (i'sar)
durumunda bu yükümlülük düşmeyecektir.
Birinci kısımdan olan
vacibler, dini zaruretlerden olmaktadır. Bu yüzden bunların takdir ve tayin
cihetine gidilmiştir. İkinci grup tahsin ve tezyin kaidesi altına girmektedir;
yani tahsiniyyattandır. Bu yüzden de mükellefin ictihadına havale edilmiştir.
Üçüncü kısım ise güçlü bir sebepten dolayı her iki kısma da benzemektedir ve
onların tarafında gibi gözükmektedir. Dolayısıyla her vakıada tayin için
mutlaka üzerinde düşünmek gerekecektir.
Allahu a'lem!
FASIL:
Muhtemelen ilk iki
kısmın ayni ve kifai talep özelliğiyle belirlenmesi mümkündür. Çünkü birinci
kısmın özünü, bütün mükelleflerden teker teker ayni olarak belirlenmiş talep
teşkil etmekte; ikinci kısmın özünü de dinde ve onun saliklerinde ortaya çıkan
sıkıntı, güçlük ve ihtiyacın giderilmesi oluşturmaktadır. Ancak bu ikinci
kısmın içerisine ayni talep olduğu zannedilen bazı vacibler de girebilmektedir.
Genelde bunlar kesin talep özelliğini ancak kirai (ictimai) olma durumunda
alırlar: Adalet, ihsan, yakınlara haklarını vermek gibi. Kesin talep bulunmazsa
o zaman mendub olurlar. Kirai Cictimai) farzlar ayni olarak mendub hükmünü
alırlar. Bu konu üzerinde düşün.
Üçüncü kısma gelince,
her iki tarafa da benzerlik arzettikleri için tafsilatında -fukahanın
zikrettikleri üzere- ihtilaf edilmiştir.
Allahu a'lem!
Sonraki
sayfa için aşağıdaki link’e tıkla: