EL-MUVAFAKAT *ŞATİBİ*
DOKUZUNCU MUKADDİME:
Önemi ve kesinliği
bakımından ilim üç kısma ayrılır: a) İlmin esas ve özünü teşkil eden kısım. b)
İlmin esasından olmamakla birlikte ikinci derecede önem arzeden kısım. c) Bu
iki kısmın haricinde kalan kısım.
a) ilmin esas ve özünü
teşkil eden kısım (sulbu'l-ilim): Esas ve itimada şayan olan işte bu kısımdır;
tahsilin mihverini bu kısım teşkil eder; ilim de rüsuh sahibi olanların nihai
amaçları bunlara ulaşmaktır. Bunlar kat'i olan ya da kat'i bir esasa dayanan
hususlardır. Yüce şeriatı Muhammediyye işte bu tarz üzere indirilmiştir. Bu
yüzden de usulde ve furuda taraf-ı ilahiden muhafaza altına alınmıştır. Nitekim
bu "Doğrusu 'zikri' (Kitab'ı) Biz indirdik, onun koruyucusu da elbette
Biziz."[Hicr, 9] ayetinde ifade edilmiştir. Çünkü bunlar iki cihan se
adetinin esasını oluşturan şer'i maksatların korunması esasına dayanır ve
zaruriyyat, haciyyat ve tahsiniyyat ile bunların tamamlayıcı ve bütünleyici
unsurlarından ibarettir. Bunlar şeriatın temelleridir. Bunların ve bunlara
istinad eden sair furu meselelerinin dikkate alındığı konusunda kesin delil
bulunmaktadır. Bunların temel ilim olduğunda, esasları yerleşik, unsurları
sabit bulunduğunda herhangi bir kuşku ve problem bulunmamaktadır.
Her ne kadar bunlar akılla
bulunmuş olmayıp vaz'i (konulmuş) iseler de netice itibarıyla böyledir, çünkü
vaz'i olanlar da, kesin ilim ifade konusunda bazen akli veriler paralelinde yer
alabilirler. Şeriat ilmi de işte bu cümledendir. Çünkü şeriat ilmi, pek dağımk
ve çeşitli türden olan cüz'iyyatın genel ve kapsamlı bir şekilde istikraya tabi
tutulması neticesinde elde edilmeMe ve neticede akılda; bidüziye (muttarid),
genel ve sabit, zeval bulmaz ve değişmez, hep hakim konumda külli esaslardan
oluşan bir koleksiyon (mecmua) vücuda gelmektedir. Bu zikrettiğimiz vasıflar
ise akli külliyyatın (genel esaslar) özellikleridir. Yine akli külliyyat varlık
aleminden alınmışlardır; bu ise vaz'i bir iştir; akli değildir. Bu itibarla da
şer'i külliyyat ile akli külliyyat eşitlik arzederler. Dolayısıyla da
aralarında fark kalmaz.
Şu halde ilmin bu
kısmına ait üç özellik vardır; diğer kısımlardan bunlarla ayrılır:
1. Genellik ve
bidüziyelik (muttaritlik); Bu özellikten dolayıdır ki, mükelleflerin fiilleri
konusundaki şer'i hükümler, her ne kadar kısımları (cüz'iyyatı) sonsuz ise de,
konulu Ş biçimine uygun bir yürürlüğe sahip olmuştur. Farzedilecek hiçbir amel,
varsayılacak hiçbir hareket veya sükun yoktur ki, şeriat onlar üzerinde ayrı
ayrı ya da bütün içerisinde hakim konumda olmasın; onun dairesi içerisine
girmesin. Bu mümkün değildir. Şeriatın 'genelliği'nden maksat da işte budur.
Şeriatın nass ya da akli esaslarında varsayıldığı iddia edilen bir hususilik
varsa eğer, mutlaka o da şer'i genel bir esasa dönüktür. Bunlara örnek olarak
araya , diyetin akile üzerine konulması, kıraz akdi (mudarabe), musakat akdi,
hayvanın sütlü gösterilmesi amacıyla bir kaç gün sağılmayarak müşterinin
aldatılması durumunda isterse malın iadesi ve süte karşılık da bir sa' hurma
verilmesi vb. uygulamaları gösterebiliriz. Çünkü bunlar haci ya da tahsini
esaslara veyahut da bunların mütemmimlerinden (tamamlayıcı) olan esaslara
bağlıdır. Bunlar ise genel özellikli hususlardır. Dolayısıyla ilk bakışta özel
gibi gözüken bir şey, aslında mutlaka genel özellik arzetmektedir. Fıkhın
babları üzerinde düşünmek bunu açıklamaktadır.
2. Sabitlik ve
değişmezlik: Şer'i ahkamın bu özelliğinden dolayı da, kemale erdikten sonra
artık, ne nesh, ne umumunun tahsisi, ne mutlaklığının takyidi, ne de
hükümlerinden birisinin kaldırılması söz konusu değildir. Bu durum ister bütün
mükelleflere yönelik (genel), ister bazılarına has (özel) olsun,
farketmemektedir; belli bir zaman ya da durum için de farklılık
göstermemektedir. Sebep olarak belirlenen bir şey ilelebed sebeptir; asla
kalkmaz, şart olarak belirlenen sonsuza dek şarttır; vacib ve mendub olan
nihayete
dek vacib ve mendubtur
... , bütün hükümleri aynı şekilde ebediyen sona ermez ve değişmez
özelliktedir. Şayet dünya hayatının ebediliği farzedilse, ona yön veren ve
yükümlülük getiren şer'i hükümler de aynı şekilde ebedi olacaktır.
3. Hakim konumda olması,
mahkum olmaması: Bunun anlamı sonuç olarak, uygun bir ameli gerekli kılmasıdır.
Bu özellikten dolayı da şer'i ilimler sadece amel ifade eden, ya da amele
yönlendiren hususlara inhisar etmekte ve bunun ötesini fazlalık saymaktadır.
Amel hususunda şeriata hakim konumda olan bir şeyasla bulunamaz; var gözükse
bile mutlaka o hakim pozisyonundan mahkum vaziyetine geçer. Diğer ilimlerin
durumları da aynıdır.
Şu halde bu üç vas fa
sahip olan her ilim; esas ve özü teşkil eden kısımdandır. Bundan ne
kasdettiğimiz ve delilleri bu kitapta ortaya çıkmıştır.
b) İkinci kısım
(mülahu'l-ilim): Bu kısım, ilmin esas ve özünden olmayıp, kesinlik taşımayan
hususlardır. Bunlar kendiliklerinden ne kat'idirler, ne de kat'i bir esasa
bağlıdırlar; bilakis ya zanni bir esasa bağlıdırlar ya da kat'i bir esasa bağlı
olsalar da yukarda saydığımız üç özellikten bir ya da daha fazlasını
taşımamaktadırlar. Bunlar aklın hayal gücüne dayalı anlık düşüncesinde ve ilk
bakışta esası bozmaksızın çıkarmış olduğu şeylerdir. İşte bu vasıfta olan
ilimler ikinci kısımdan sayılırlar.
Birinci özelliğin, yani
genellik ve bidüziyelik (muttaritlik) vasfının bulunmaması, o şeyin ilmin esas
ve özünü teşkil eden kısımdan olmasına manidir. Çünkü bir şeyin muttarit
olmaması (kah işleyip kah işlememesi), onun dikkate alınma ve muteber olma
derecesini zayıflatır ve gözardı edilebileceği ihtimalini güçlendirir. Çünkü o
ilmin yer yer geçerli olmaması, konusuna olan güvenin zayıflığına delalet eder
ve onu kasıtsız, tesadüfen meydana gelmiş olan şeyler zümresine yaklaştırır.
Netice itibarıyla da ona güvenilmez ve üzerine hüküm bina edilmez.
İkinci özelliğin, yani
sabitlik ve değişmezlik vasfının bulunmaması da ilmin esas ve özünü teşkil eden
kısımla bağdaşmaz. Çünkü bir mesele hakkında hüküm verilip, sonra bazı yer ve
hallerde daha önceki konuları hükme muhalefet edilirse, o hükmün ya mutlak
olmadığı halde konulduğu biçimde bırakılması veya has s olan bir konunun umümi
şekilde vaz' edilmesi gibi bir sebepten dolayı hatalı ve batıl olduğu ortaya
çıkar. Bu durumda onun üzerinde düşünen kimsenin hükme olan güveni kalmaz. Bu
da onun ilmin esas ve özünü teşkil eden kısımdan çıkması demektir.
Üçüncü özelliğin, yani
hakim konumda olması vasfının bulunmaması da, o şeyin ilmin esas ve özünü
teşkil eden kısımdan olmamasını gerektirir. Çünkü bu akıllarda sahih olsa bile,
nefislerin mücerred bir haz duymasından başka pratik bir fayda bulunmuyor,
demektir. Bu durumda bunlarla diğer eğlencelerin aynı olması gerekir. Bunlar
madem ki, sahlh değillerdir, öyle ise itibara alınmamaya daha layıktırlar.
Sofistallerle, benzeri akımların konuları işte bu kabildendir.
Bu özelliklerden bir ya
da birkaçının bulunmaması sebebiyle ilmin esas ve özünü teşkil eden kısımdan
sayılmayan bazı örnekler vardır ki, diğerleri onlara ilhak edilir. Bunlar
şunlardır:
1. Özellikle de taabbudi konularda olmak üzere,
manası aklen kavranamayacak konularda elde edilmeye çalışılan hikmetler.
Misalolarak, abdestte belli organların yıkanması; namazın, ellerin
kaldırılması, kıyam, rükü, sücüd ... gibi belli fiillerin yapılması şeklinde
icra edilmesi; orucun gece değil de gündüze has olması, namazın başka vakitler
değil de tayin edilen vakitler içerisinde kılınması ve böylece vakitlerin belirlenmesi,
haccın belli davranışlardan meydana gelmesi ve belli mekanlarda ifa edilmesi ve
belli bir mescidin (Ka'be) tavaf edilmesi ve benzeri daha pek çok akılla bir
türlü kavranılması mümkün olmayan ve ulaşılamayan taabbudi konularda elde
edilmeye çalışılan hikmetler bu kabilden olmaktadır. Bazıları çıkarak kendi
akıllarınca bunların hikmetlerini ortaya koymakta ve Şari'in bunlardan
maksadının buldukları hikmetlerin gerçekleşmesi olduğunu iddia etmektedirler.
Bunlar tamamiyle zan ve tahminden ibarettir ve kendi konularında bidüziyelik
(muttaritlik) arzetmeyen şeylerdir. Bunlar şaz olan şeyleri duyduktan sonra,
onları izah etmeye çalışmak kabilindendir. Belki bu ikinci neviden olup da
üçüncü kısımdan sayılması gereken şeyler de olacaktır. Çünkü bizim bilgimiz
dahilinde olmayan ve elimizde de bir delil bulunmayan bu gibi hususlarda
böylesi bir iddiada bulunmak bir nevi şeriat üzerine cinayet işlemek
sayılacaktır.
2. Haber ve selefe ait sözlerin, aslında gerekmeyecek
bir rivayet ve tahammül keyfıyetine bağlanmaları ve o şekilde rivayet
edilmeleri, buna uyma hakkında bir istek bulunmadığı halde, böyle bir istek
varmış gibi davranılması: müselsel hadislerin rivayetinde olduğu gibi. Geçmiş
zamanda rivayet sırasında kasıtsız olarak benimsenen keyfıyet ve biçimleri,
daha sonrakilerin kasıtlı ve bağlayıcı olarak benimsemeleri; aynı tarz ve şekil
üzere tahric etmek için sıkıntıya sokacak şekilde araştırmalar yapılmasını
gerektirecek bir hal alması bu kabildendir. Oysa ki, hadis bir amelle ilgili
olsa bile bu çaba üzerine herhangi bir pratik netice doğmamaktadır. Çünkü hadis
rivayetinde belli şekle riayet zorunluluğunun bulunmaması, o tür hadislerin
gereği ile amel keyfıyetine herhangi bir halel getirmez. Mesela "Şefkat
edenlere Rahman adr." manasına gelen (...) hadisini örnek alalım.
Hadisçiler, bu hadisin talebenin şeyhinden duyacağı ilk hadis olmasını şart
koşmuşlardır. Halbuki, bu hadisi ondan daha başka hadisler öğrendikten sonra
işitecek olsa, bu durum söz konusu hadisin gereği ile amel etmeye engel teşkil
etmeyecektir. Müselsellik keyfiyeti hadislerin tamamında ya da büyük
çoğunluğunda değişmez bir hususiyet değildir ki, uyulması gerekli olsun. Bu
itibarla bu gibi şeylerin talep edilmesi, ilmin esas ve özünden değildir.
3. Tevatüre ulaşma gibi bir niyet olmaksızın,
hadislerin lüzumundan fazla yollardan tahririne çalışma da bu kabildendir. Eğer
hadis sahabe, tabiin ya da daha beriki nesillerde ahad özelliğini öte
aşmıyorsa, bu durumda sırf hadisi pek çok şeyhten ve çeşitli yönlerden almış
sayılmak için yapılan çalışma ve gösterilen çabaların bir anlamı yoktur. Bu
gibi hususlarla uğraşmak ilmin esas ve özünü teşkil eden kısımdan sayılamaz.
Ebu Ömer b. Abdilberr, Hamza b. el-Kenani'den şöyle nakleder: "Bir hadisi iki
yüz tarikten veya iki yüz kadar (şek raviden) tarikten tahric ettim ve bu beni
pek çok sevindirdi; yaptığım iş pek hoşuma gitti. Sonunda rüyamda Yahya b.
Main'i gördüm. Ona:
- Ey Ebu Zekeriyya! Ben
bir hadisi tam iki yüz tarikten tahric eyledim! dedim. O biraz sustu ve:
"Yaptığın bu işin 'Çoklukla öğünmek sizi o kadar oyaladı ki ... '[Tekasur,
1] ayetinin kapsamı dahiline girmesinden korkarım." dedi. Onun
söyledikleri böyle ve netice itibarıyla da doğrudur. çünkü hadisin sıhhati için
yeterli derecede tahricde bulunmak maksat için yeterlidir. Gerisi lüzumsuz bir
çaba olmaktadır.
4. Rü'ya: Müjde verme ve korkutmaya yönelik
olmayan hususlarda, rü'yadan çıkarılan neticeler de bu kabildendir. Pek çok
insan ilmi meseleler hakkında rü'yalarla ve onlardan çıkarılan neticelerle
açıkça istidlalde bulunmaktadırlar. Çünkü bu bilgi doğru da olsa, onun temelini
oluşturan rü'ya bu tür istidlaller için şer'an muteber değildir. Mesela az önce
zikri geçen Kenani'nin rü'yası gibi. Her ne kadar orada Yahya b. Main'in sözü
doğru ise de, biz onunla istidlalde bulunamayız. Biz önce onu uyanıklık halinde
ilm e arzederiz. Böylece onu şahit getirme (istişhad) uyku halinden değil de
uyanıklık halinden alınmış olur. Rü'ya ise sadece bir ünsiyet havası doğurulmak
için zikredilmiş olur. Ulemadan varid olan bu tür rü'yalarla istişhad
haberlerini de bu şekilde anlamak gerekir.
5. Pratik bir netice doğurmayan ihtilaf
konuları. Daha önce bunlardan bir kısmına atıfta bulunulmuştu. Bunların pek
çoğu diğer ilimlerde de olur. Arap dilinde bu tür şey pek çoktur. Mesela fiilin
masdardan türemesi, (...) kelimesinin asıl ve i'rabı, eşya meselesi, bir
lafızda esas olan isimdir meselesi gibi konular bunlardandır. Her ne kadar bu
gibi konular bidüziye (değişmez) esaslar üzerine bina edilmişlerse de, bunlarla
ilgili ihtilaflar işe yarar bir fayda sağlamamaktadır. Dolayısıyla bu gibi
ihtilaf mevzilları da ilmin esas ve özünü teşkil eden kısım haricinde
kalmaktadır.
6. Şiir: İlmi ve ameli manalar ortaya
konulurken şiire dayanmak da yine bu kabildendir. Bu yol üzerinde daha çok
ehl-i tasavvuf yürümekte; kitaplarında ve makamlarının belirtilmesi sade dinde şiiri çokça kullanmaktadırlar. Bu
gibileri şiirlerin manalarım ortaya koymakta ve onların gereği ile ahlaklanılmasını
istemektedirler. Gerçekte bu da ilmin öz ve esasından değildir. Ancak ince
manalı şiirlerde, tabiatı yumuşatma ve nefisleri arzulanan istikamette coşturma
ve harekete geçirme gibi özellikler bulunduğu için ikinci derecede önem arzeden
kısımdan sayılır. Şiirin bu özelliğinden dolayı genelde vaizler, ondan
istifadeyi kendilerine bir adet edinmişler ve va'zları esnasında bolca
kullanmışlardır. İşin hakikati üzerinde düşündüğümüzde şu netice karşımıza
çıkar: İstişhad (şahit gösterme) şiirin etkisiyle değil manasıyladır. Eğer mana
şer'i ise makbüldür, aksi takdirde makbül değildir.
7. Manaların yerleşmesi için iyi halleriyle
bilinen zevatın sözleriyle İstidlalde bulunmak: Bu da o zata karşı duyulan hüsn
ü zan üzerine bina edilen bir istidlal şeklinden başka bir şey değildir. Çünkü
bunların da bazen -"İctihad" bahsinde de zikredileceği gibi- sözleri
hüccet olabilir. İyi hal ve fazileti herkesçe bilinen zevatın sözlerine karşı
insanlar meyyal oldukları için, onların sözlerini -zedeleyici durumlardan uzak
oldukları durumda- bir kayda bağlamaksızın almak bu kabildendir. Ancak bunlar
ilmin esas ve özünü teşkil eden kısımdan sayılmazlar. Çünkü bunlar uygulamada
doğrulukları şaşmaz değildir, hata da edebilirler. Bu sadece bir yaklaşım
olarak alınır.
8. Allah'ın veli kullarından olan hal ehlinin sözleri:
Bunların sözleriyle istidlal de aynı şekilde ilmin esas ve özünü teşkil eden
kısımdan değildir. Şöyle ki, bunlar kendilerini Mevla'nın hizmetine
vakfetmişler ve her şeyden el-etek çekmişlerdir. Onların bu tarafları ağır
basarak, Allah'tan başka her şeyden vazgeçilmesi gibi konuları işlemişler ve
bunun gereğini vurgulamışlardır. Bunların tekliflerini çoğu insan yapabilecek
güçte değildir. Oysa ki, onlar bunu bütün herkes için konuşmaktadırlar. Bu her
ne kadar doğru ise de kendi seviyesine göre anlamak gerekir; mutlak olarak ele
alınmamalıdır. Çünkü bunların istedikleri büyük çoğunluk için ya sıkıntı
(haraç) ya da takat üstü yükümlülük (teklif-i ma la yutak) olur. Öte taraftan
onlar, ancak belli bir hal ve belli bir biçimde yerilecek şeyleri yer yer kayıtsız
olarak zemmetmişlerdir. Bu durumda onların bu sözlerini olduğu gibi almak
yanlış anlamalara sebep olabilir. Ama genelolarak onların sözlerini almak ve
istidIalde bulunmak faydadan hali değildir. Netice olarak bu tür istidlaller de
ilmin esas ve özünü teşkil eden kısımdan değil, onun tezyini mahiyetinde ikinci
derecede önem arzeden kısımlarındandır.
9. Bazı ilimlerin, diğer ilimlere atıfta
bulunarak, gerçek anlamda iki kaidenin bir esasta birleşmesi söz konusu
olmaksızın onların kaideleri ile neticeye ulaşması da bu kabildendir. Bunu
şöyle bir olayla açıklayalım: Nahiv alimi el-Feml: "Kim bir ilim de
derinleşir ve meharet sahibi olursa, diğer bütün ilimler ona kolaylaşır (ve o
ilimlerle ilgili de söz söyleyebilir.)" der. Bunun üzerine mecliste hazır bulunan
ve Ferra'nın teyzesinin oğlu olan Hanefi imamlarından kadı Muhammed b. el-Hasen
kendisine: "Sen ilminde meharet sahibisin. Peki sana şimdi sahanla ilgisi
olmayan bir soru soracağım: Namazında yanılan ve sehiv secdesi yapan, fakat
sehiv secdesinde de yanılan kimse hakkında ne dersin?" demiş. Ferra:
"Bir şey lazım gelmez." diye cevap vermiş. İmam Muhammed'in
"nasıl" sorusuna da: "Bizde (dilde) ism-i tasğiri yapılan bir
kelime ikinci defa tasğir yapılamaz. Sehiv secdesinde yanılan kimsenin durumu
da aynı olmalıdır. Çünkü o, ism-i tasğirin ikinci bir defa tasğiri gibi bir
şeydir; yanılma için yapılan secde bir nevi namazın telafİsi içindir. Tasğirin
tekrar tasğiri yapılamayacağı gibi, telafİnin de telafİsi yapılamaz .. "
demiş. Bunun üzerine İmam Muhammed: "Anaların senin gibi birini doğurmuş
olacağını sanmıyorum." diye onu tasdik etmiş.
Görüldüğü gibi, ismin
tasğiri ile namazda sehiv arasındaki mana birliği son derece zayıftır; zira
mana bakımından bunlardan birini diğerine kıyası gerektirecek aralarında gerçek
müşterek bir nokta bulunmamaktadır. Ama aralarında müşterekliği sağlayan ortak
bir nokta (cami vasıf) bulunsaydı, o takdirde bu kısımdan sayılmayacaktı.
Nitekim Harun Reşid'in huzurunda Ebu Yusufla Kisa! arasında cereyan eden şu
olay da buna misalolacaktır: Rivayete göre Ebu Yusuf, Harun Reşid'in huzuruna
girer. Kisa! halifeyle şakalaşmakta, birbirlerine latife yapmaktadırlar. Ebu
Yusuf (halifeye):
- Bu Ktifeli sizi meşgul
ediyor ve size galebe çalıyor, dedi. Halife:
- Ebu Yusuf Bu bana
gönlümün hoşlandığı şeyleri getiriyor; diye karşılık verdi. Bu arada Kisa!
hemen Ebu Yusufa yönelerek:
- Ey Ebu Yusuf, (Gel
münazara yapalım.) Bir meselen var mı? dedi.
Oda:
- Nahiv'den mi, fıkıhtan
mı? diye sordu. Kisa!:
- Bilakis fıkıhtan; diye
cevap verdi. Bunun üzerine Harun Reşid güldü
ve yere bakındı, sonra
garibseyerek:
- Ebu Yusufa fıkıhtan
bahsedeceksin öyle mi? dedi. Kisa!:
- Evet! diye cevap verdi
ve sonra:
- Ey Ebfı Yfısuf, Ne
dersin? Bir adam karısına (...) kelimesini üstünlü
olarak (...) dese ne
lazım gelir? diye sordu. Ebfı Yfısuf da:
- Kadın eve girdiğinde
boş olur; cevabını verdi. Kisai:
- Hata ettin, ey Ebu
Yfısuf! dedi. Harfın Reşid güldü ve:
- Doğrusu nasıl? diye
sordu. Kisai:
- Adam sözünü (...)
şeklinde üstünlü söyleyince fiil bulunduğu için ta-
lak hemen vukfı bulur.
Ama (...) şeklinde kesreli söylerse, o zaman şart edatı olacağından fiil
işlenmiş olmaz, talak da vukfı bulmaz; demiştir. Bu olaydan sonra Ebfı Yfısuf,
Kisai'nin yanına gitmeyi hiç terketmemiştir. Bu mesele dile dair bir kuralla
ilgili olarak cereyan etmektedir; her iki ilimde de hüküm verilirken temel
alınır.
Buraya kadar
verdiklerimiz, düşünen insana işin ötesinde daha nelerin bulunduğunu; ilim
tahsili sırasında neyi alıp neleri bırakması gerektiğini iyice bilmesi
zaruretini ortaya koyan misallerdir. Çünkü bir çokları, ilk bakışta bu gibi
meseleleri güzel bulmakta ve ömrünü bu gibi meselelerle geçirmekte; bunların
ötesinde ne amel ne de itikat sahasında asıl öğrenmesi gereken konulara zaman
ayırmamaktadırlar. Böylece ilim talebi y'olunda gösterilen çabalar beyhfıde
olmaktadır. Allah cümlemizi böyle bir durumdan korusun!
Bu konuda verilecek en
güzel misallerden birisi de bazı hocaların bize anlattıkları şu olaydır:
Ebu'l-Abbas b. el-Benna (?)'ya sorarlar ve: (...) ayetinde niçin (...) üzerinde
nasbedici bir etki göstermemiş? derler. O cevabında: "Söz (kavl) söylenen
şeyde (makfıl) etki doğurmayınca, amil de ma'mfılü üzerinde etkisini
göstermemiştir." demiş. Bunun üzerine soruyu soran:
- Efendim! (...) nin
kullanımı ile, kafirlerin iki peygamber hakkındaki sözleri arasında ne bağlantı
var? diye açıklama istemiş. Ebfı'l-Abbas ona:
- Be adam! Ben sana
gayet güzel, revnaklı bir çiçek getirdim; sen o güzelim çiçeği soyup soğana
çevirip sonra da onun revnakını istiyorsun! demiş, yahut da bu manada bir şey
söylemiş. İşte verilen cevabı görüyorsunuz. Bu ve benzeri ilim telakki edilen
şeyler akla vurulduğu zaman gerçek ilimle, ilim olmayan arasındaki fark ortaya
çıkacaktır.
c) Üçüncü kısım: Bu
kısım, ne ilmin esas ve özünü teşkil eden ne de zanni olan ve ikinci derecede
önem arzeden kısımlarındandır. Ne kat'i ne de zanni bir esasa bağlı
değillerdir. Bunlar muteber ilimler ve amel ve itikat konularında kendilerine
müracaat edilen prensiplere vurularak ortadan kaldırılması gereken şeylerdir.
çoğu kez bunlar hakkın iptalini ve batılın tervicini amaçlayan şeylerdir.
Bunlar ilim değildir. Çünkü aslı esası yoktur, sabit kriterleri yoktur, hakim
konumda ve bidüziye (muttarit) değillerdir. Bunlar ikinci kısımdan da değildir;
çünkü o kısım akılların güzel bulduğu, nefıslerin meylettiği şeylerdir. Zira
onlarda ilmin verilerine ters düşen, onlarla uyuşmayan hususlar bulunmamakta ve
kısmen de olsa bir esasa dayanmaktadırlar. Bu üçüncü kısım ise öyle değildir;
bunlar onların özelliklerinden hiçbirisine sahip değillerdir.
Her ne kadar bazı
insanlar bu gibi şeyleri güzel bularak talepte bulunmuşlarsa da, bunlar arızi
şüpheler ve daha önceki grupla aralarında bulunan benzerlikten dolayı
olmaktadır. Bazı geri zekalılar bunların bir aslı ve esası olduğunu iddia
etmişler ve onlara bu açıdan meyletmişlerdir. Bunların ileri sürülen asıl ve
esaslarının gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar çeşitli menfaat ve
maksatları, arzu ve hevesleri temin ve tatmin için ortaya konulmaya çalışılan
vehim ve hayallerden başka birşey değildir. Alışılmadık, garib şeyleri ortaya
atmak, ilimde rüsuh sahiplerinin anlamadıkları manalar çıkarmak; zahir
manaların ötesinde çok ince manaların bulunduğunu ve bunları ancak seçkin
kimselerin anlayabileceğini ve kendilerinin de işte onlardan olduklarını iddia
kabilinden yaygaralar koparmak işte bu gruba giren örneklerdendir. Bunların
hiçbir gerekliliği yoktur. Bu gibi şeylerle uğraşıp da kendisinin bu
incelikleri anlayabilen seçkin kimselerden olduğunu iddia eden kimselerin,
imtihan edildiklerinde rezil rüsvay olmaktan başka yapabilecekleri bir şey
yoktur. Nitekim Gazzali, İbnu'l-Arabi ve daha başkaları bunların içyüzlerini
ortaya koymuşlardır.
Bu kısmın örneğini
Batıniyyenin Kur'an tevili karşısındaki tutumları teşkil eder. Bunlar Kur'an
ayetlerini zahir manalarından çıkararak, asıl maksadın bunların ötesinde batıni
manalar olduğunu; bunlara da akıl ya da düşünce yolu ile ulaşmanın mümkün
olmadığını, bunların ancak masum imama tabi olunmak suretiyle, onun vasıtası
ile elde edilebileceğini iddia ederler. Bunların iddialarında dayanakları
kısmen hurufilik ve ilm-i nücumdur. Son zamanlarda bu tür ahmakça şeyler epey
yaygınlaştı ve şeriat etrafında BatınIlerin iddialarına benzer iddialar bir
hayli çoğaldı. Hatta bu, bırakın başka türlüsünü, hiçbir şekilde makulolmayacak
bir hal aldı. Sofıstaiyye ve Mütehakkimenin tuttukları yol da bu bu kısım
içerisine girmektedir. Bütün bunların bir aslı, esası yoktur; doğuracakları bir
semere de bulunmamaktadır, ilimle hiçbir ilgileri yoktur.
FASIL:
Bazen birinci kısımda
olan bir bilginin ikinci kısımdan sayılması söz konusu olabilir. Bu ilimlerin
birbirine karıştırılması neticesinde düşünülebilir. Mesela fakih, meselesini
örneğin bir nahvi mesele üzerine bina eder. Sonra dönerek bunu bilinen bir
mukaddime olarak değil de -nahivcinin yaptığı gibi- bir mesele olarak ortaya
koymaya başlar, en sonunda da fıkhi meselesini ona irca eder. Halbuki, yapması
gereken şey, nahvi konuyu o ilim de işi tamamlanmış ve neticeye bağlanmış şekli
ile alması ve doğrudan kendisinin onun üzerine hüküm binasına geçmesiydi. O
bunu yapmayıp, o konuyu bir nahivci gibi ele alarak yeniden ortaya koymaya, onu
isbata, zabtına ve delillendirilmesine dair söz etmeye başlayınca, onun bu
çabaları gereksiz olacak ve herhangi bir ihtiyaç karşılamayacaktır. Aynı
şekilde sayısal bir meselenin ortaya konulması gerektiğinde de yapması gereken,
o ilme dair neticeye bağlanmış esasları alarak hükmüne mesnet yapmasıdır. Böyle
yapmaz da sanki bu ilmin konusunu işliyormuş gibi uzun uzadıya sayılarla ilgili
söz etmeye başlarsa bu bir fazlalık olur ve birinci kısımdan değil de, eğer
sayılacaksa ikinci kısımdan, yani tali unsurlardan kabul edilir. Birbirlerinden
istifade eden bütün ilimlerde de durum aynıdır.
Birinci kısımdan olan
bilgilerin üçüncü kısma girmesi gereken durumlar da olabilir. Bu şer'i eğitim
metoduna aykırı olarak ilmi meselelerin ehil olmayan kimselere yahut aklı henüz
küçücük meselelere açılmış olan kimselere büyük meseleleri anlatmaya kalkmak ve
bununla iftihar etmek durumlarında tasavvur edilebilir. Bu karşıdaki insanı
büyük sıkıntılara düşürür. Bunlardan en tehlikeli si de Hz. Ali'nin şu sözünde
ifadesini bulmaktadır: "İnsanlara akıllarının aldığı şekilde konuşun,
Allah ve Rasulünün tekzib edilmesini ister misiniz?" Bu tür sözler bazen
dinleyiciler üzerinde fitne tesiri icra eder. Nitekim bu kitabın ilgili yerinde
zikredilecektir.
Birinci kısımdan olan
bilgilerin üçüncü kısımdan sayılması gibi bir durum söz konusu alabildiğine
göre, ikinci kısımdan olan bilgilerin üçüncü kısımdan sayılabilmeleri öncelikli
olarak mümkün olur. Çünkü ona birincigruptan daha yakındır. Gerçek bir ilim
adamının eğitim ve öğretim de mutlaka bu hususlara riayet etmesi gerekir. Aksi
takdirde o bir eğitimci olamaz; bilakis kendisinin bir mürebbiye ihtiyacı olur.
Bu noktadan hareketle
diyoruz ki; bu kitap üzerinde mütalaada bulunacak kimsenin şer'i ilimlerde;
usul ve furuunda; akli ve nakli ilimI erde derinleşmedikçe, taklid ve mezhep
taassubundan kurtulmadıkça ona tenkitçi bir gözle ya da ondan istifade amacı
ile bakması uygun değildir. Eğer böyle bir seviyeye ulaşmadan bu kitabı
değerlendirmeye kalkışırsa, o takdirde kitabın muhtevasının her ne kadar
aslında hikmet ise de, arazi olarak ona fitne tesiri yapmasından korkulur.
Doğruya muvaffak kılan
Allah'tır.
Sonraki
sayfa için aşağıdaki link’e tıkla: