EL-MUVAFAKAT *ŞATİBİ*
ON ÜÇÜNCÜ MUKADDİME:
Amel sahasında prensip
edinilen ilmi esasların, kabül görebilmeleri için kapsamına giren amellerin
rükün ve şartlarında bir ihlalolmaksızın normal şartlar altında yapılabilir
olmaları gerekir. (Tatbik edilebilirlik prensibi) Eğer böyle olmazlarsa, onlara
ilmi esaslar olarak bakmak mümkün değildir.
Bu hususu biraz izah
etmek istiyoruz. Şer'an matlüb olan ilimler, sadece amellerin istenilen şekle
uygun ve noksansız olarak yapılmasını temin içindir. Amellerin kalble, sözle ve
sair organlarla yapılabilen cinslerden olması arasında fark yoktur ve burada
bunların hepsi kasdedilmektedir. Eğer ameller normal şartlar içerisinde
eksiksiz olarak ilme uygun şekilde cereyan ediyorsa, o ilim gerçek ilimdir.
Eğer ameller normal şartlar altında o doğrultuda gerçekleşemiyorsa yani ilmin
tatbik edilebilirlik özelliği yoksa, ona ilim demek mümkün değildir; çünkü
gereği olan amel istenildiği şekilde ve eksiksiz olarak gerçekleşememektedir.Bu
ise fasiddir. Çünkü ilmin cehle dönüşmesi söz konusudur.
Örnek: Esaslarını ortaya
koymaya çalıştığımız şer'i ilimlerden misal vermek istiyoruz: Akaid ilminde
ortaya konulmuştur ki, gerek Allah'ın ve gerekse Hz. Peygamberin [s.a.v.]
haberlerinde vakıaya uygun düşmemek haşa söz konusu değildir. Yine uslil-ı
fıkıhta teklif-i ma la yutak (takat üstü yükümlülük) caiz değildir. Normalin
üstünde olan güçlük ve sıkıntı (haraç) doğuracak mükellefiyetler de teklif-i ma
la yutak kabilinden sayılmıştır. Şu halde bunlar doğrultusunda seyretmeyen,
bidüziye (muttarit) olmayan, normal şartlar altında uygulama imkanı bulamayan
her şer'i nass, aslında üzerine hüküm bina edilecek bir esas, kendisine istinad
edilecek bir kaide değildir.
Bu Mukaddimenin faydası,
kendisini daha çok sözlerin anlaşılmasında, kullanılan üslup ile siyak ve sibak
takdirinde (mecari'l-esalib), bir de işe girişilmesinde (duhlil fi'l-a'mal)
gösterir.
Sözlerin anlaşılması
konusuna misaller verelim; Yüce Allah: "Allah inkarcılara inananlar
üzerinde asla bir yol (fırsat) kılmayacaktır. " [Nisa 14?] buyurmaktadır.
Eğer bu ayet bir 'ihbar' (haber verme) olarak değerlendirilirse bu vakıaya
aykırı olur ve haber verilen şey doğru olmaz; çünkü kafirlerin müslümanlar
aleyhinde yol buldukları, onları esir ve ziHete maruz bıraktıkları çoğu kez
olabilmektedir. Şu takdirde buradan anlaşılacak mananın mutlaka vakıaya uygun
ve bidüziye değişmez olması gerekmektedir. Bu da ayetin ihbar manasına değil
inşa manasına yani şer'i bir hükmün vaz'ı anlamına alınmasıyla olur ve netice
itibarıyla ayetin bu mana üzerine hamledilmesi gerekir. Bir başka misal
"Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler."[Bakara, 233] ayetiyle
ilgilidir. Eğer bu ayet de şer'i bir hükmün vaz'ı anlamına yorulursa o zaman
duruma uygun ve devamlı olur; zikrinde bir fayda doğar. Ama, ayet annelerin
durumunu bildirme manasına alındığı takdirde, bundan ayet inmeden önce zaten
bilinen husus üzerine ek bir fayda doğmaz.
Kullanılan üslüp ile
siyak ve sibak (sözün başıyla sonunun uygunluğu) takdiriyle ilgili misal:
"İnananlara ve salih amel işleyenlere, -sakınırlar, inanırlar, salih amel
işlerler, sonra haramdan sakınıp inanırlar ve sonra isyandan sakınıp iyilik
yaparlarsa- daha önceleri tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur.
"[Maide; 93] Bu ayette kullanılan siga geneldir; zahiri bütün tadılan
şeylerin ayetin hükmü içerisine girmesini ve bu şartlarla onların
kullanılmasında bir günah olmadığını gerektirir. Bu arada tabii şarap da bunun
içerisine girer. Ancak bu zahir mana, üslüptan çıkan anlayışın ahengini ve sözün
akışını bozmaktadır. Üstelik içkinin haram. kılınmasından sonra ayetin inmesine
neden olan nüzül sebebi de gözardı edilmektedir. Çünkü Yüce Allah içkiyi haram
kıldıktan sonra yukarıdaki ayeti inzal buyurmuştur. Zahirini aldığımızda bu
içkinin haram kılınması hükmünü nakzeder ve hem izin hem de yasak bir arada
toplanmış olur; bu durumda da mükellefin emre imtisali mümkün olmaz.
Bu noktadan hareketledir
ki, Hz. Ömer ayetin daha önce geçen içki yasağına yönelik olduğu şekilde
tevilde bulunan kimsenin hatalı olduğunu belirtmiş ve ona: "Eğer
sakınırsan, Allah'ın haram kıldığı şeyden uzaklaşırsın," demiştir. Zira
mükellefe "Şundan uzaklaş!" deyip, bu yasağı iyice teyid ettikten
sonra dönüp de "Eğer sen onu yaparsan, sana bir günah yoktur."
denilmesi uygun ve doğru değildir. Sonra Yüce Allah içkinin Allah'ı zikirden,
namazdan alıkoyduğunu, Allah yolunda sevişen insanlar arasında kin ve düşmanlık
soktuğunu belirtmiştir. O anlayış, haram kılma hükmünün yerleşmesinden sonra
" ... sakınırlar, inanırlar, salih amel işlerlerse ... "[Maide, 93]
buyruğuna ters düşer ve içkinin haram kılınmasından sonra, içilmesi takdirinde
kemal manada takvanın ortaya çıkması mümkün olmaz. Çünkü, bu bir normalin
üstünde güçlük (harac) veya teklif-i ma la yutak kabilinden olmuş olur.
Amellere girme (tatbik
sahasına koyma) konusuna gelince, bu husus meselenin esasını teşkil etmektedir.
İstihsan ve mesalih-i mürsele ile amel etmenin temelini de bu oluşturmaktadır.
Çünkü prensip şudur: Söz umumu üzere hamledildiği zaman normalin üstünde sıkıntıya
(haraç) ve aklen ya da şer'an mümkün olmayan bir neticeye götürüyorsa, o
istikamet üzere cari ve bidüziye değişmez değildir; dolayısıyla da mutlaklığı
devamlılık göstermez. Kur'an ve Sünnetin müşkilatı hakkında söz etmek isteyen
kimseler için de bu bir esas olmaktadır. Çünkü nassların umum ya da ıtlakı
üzere hamledilmeleri durumunda zikri geçen tatbik edilebilirlik imkanı
kalmayabilir; bunun için de bidüziye değişmezlik ve devamlılığı gerektirecek
tarzda kayıtlanmaları gerekir. Bu kısmın içerisine ruhsatlarla ilgili
hükümlerde girer; çünkü ruhsat bahsinde hakim konumda olan; ruhsatın gireceği
konularla girmeyeceği konular arasını ayıran bu esasdır.
Bu esası şer'i kaideleri
ortaya koyarken göz önünde bulundurmayan kimseler, hataya düşmekten kurtulamazlar.
Hatta çoğu kez, bu esasın 'müteşabihat'a tabi olanların ve sırat-ı müstakimden
sapmış sayılan fırkaların usullerinde ihlal edildiğini görmek mümkündür. Bu
durum aynı şekilde, ictihadi meselelerde muteber imamların ve önceki alimlerin
yaklaşımlarında da gözükebilmiştir.
Burada size iki misal
vereceğiz. Her ikisi hakkında da asrımız ilim adamlarından biri ile aramızda
müzakere cereyan etmiştir: Birincisi: Mağrib ilim adamlarından birisi bana
"Ahiret yolcusuna gerekli olan düşünce ve meşgüliyet ne olmalıdır?"
konusunda yazarak şöyle demişti: "Eğer namazda iken bir şeyonu bir an da
olsa meşgül etmişse, müttakilerin yaptığı gibi, elli bin değerinde bir şey de
olsa onu elinden çıkararak kalbini (sırrını) o kendisini meşgul eden şeyden
boşaltır." Ben bu sözü bir problem olarak gördüm ve kendisine yazarak
şöyle dedim: "Kalbin meşgüliyetlerden arındırılması tamam, doğrudur. Ancak
kalbi, kendisini meşgül eden şeyi elden çıkarmak suretiyte arındırmanın vacib
oluşuna gelince, doğrusu bu vacibliği anlayamıyorum? Eğer bu mutlak surette
vacib ise, o takdirde bütün insanlara, kendilerini namazda iken meşgül eden
mallarından, mülklerinden, yurtlarından, köylerinden, eşlerinden, çocuklarından
... vb. vazgeçmeleri ve bütün bunları terketmeleri gerekirdi. İlaveten şunu da
belirtelim ki, bazen maldan vazgeçmek ve onu elden çıkarmak yüzünden insanın
namazdaki meşgüliyeti, o mal elinde iken ki meşguliyetinden daha fazla olur.
Sonra insanı meşgül eden şey yoksulluksa o zaman ne yapacak? Biz özellikle de
kalabalık bir ailesi olan ve geçinme zorluğu çeken kimselerden pek çoğunun
yoksulluk yüzünden zihnen hep meşgul olduklarını görüyoruz. İnsanların büyük
çoğunluğu bu gibi şeylerden birileriyle meşguliyetten hali değillerdir. Şimdi
bütün bunlara, kendilerini namazda meşgUl edecek şeylerden onlan elden çıkarmak
suretiyle kurtulmaları mı gerekmektedir? Bunu anlamak mümkün değildir. Fıkıh ve
ibadet konusunda ictihad üzere cari olan şey, sadece zihni meşgUl eden
şeylerden kurtulma çabasında bulunmaktır. Bazen insanın namazda iken meşguliyetine
sebep olan mal ya da başka bir şeyden kurtulma mendub olabilir. Tabii bu da
eğer şer'an ondan kurtulmak mümkünse ve elden çıkarıldığında yokluğu,
varlığının verdiği meşguliyet kadar veya daha fazla oranda insanı meşgUl
etmeyecekse söz konusu olacaktır. Sonra meşguliyet içerisinde kılınan namaza
bakılır: Sahibi onu vücuben mi veya müstahap olarak mı iade edecektir, yoksa
vücub düşecek midir? Bu ayrı bir konudur .... Mesele özet olarak bitti.
Bu yazdıklarım kendisine
ulaşınca, o zat bana karşılık vererek söylediklerimi kabul ettiğini
belirtmiştir ki, doğrusu da budur. Çünkü insanı namazda iken meşgUl edecek
şeylerden sıyrılmak gerekliliğini mutlak olarak söylemek, insanların halleri
farklı olduğundan vakıada istikamet üzere kabili tatbik olmayacaktır.
Dolayısıyla da böyle bir şeyin fıkhi bir esas olarak kabul edilmesi ve ona
dayanılması asla doğru değildir.
İkincisi de, hilartan
çıkma sliretiyle takvaya uygun hareket etmiş olma anlayışıyla ilgilidir. Sonra
gelen alimlerin birçoğu, teklifi ameller konusunda hilaftan kurtulmayı matlup
telakki etmekte ve üzerinde ihtilaf edilen konuları (hadiste helalla haram
arasında yer aldığı belirtilen) 'müteşabihat'tan (yani şüpheli şeylerden)
saymaktadırlar.
Ben bu husus u nice
zamandan beri bir müşkil olarak görüyorum. Hatta bu konuda Mağrib'e ve
İfrikıyye'ye yazdım. Fakat bana sadra şifa bir cevap gelmedi. Bu konuda varid
izaha muhtaç konulardan birisi, fıkhın büyük çoğunluğu üzerinde dikkate
alınacak ihtilafların bulunduğu 'muhtelefun fih' meselelerden meydana
gelmektedir. Bu takdirde şeriatın büyük çoğunluğu 'müteşabihat'tan olacaktır.
Bu ise şeriatın konuluşuna aykırıdır. Keza o takdirde takva (vera) en zor
güçlüklerden biri olacaktır. Zira genelolarak hiçbir kimsenin ne bir ibadeti ne
bir muamelesi ne de yükümlü tutulduğu bir başka işi, uzaklaşılması istenilen
hilaftan arı bulunmamaktadır. Bu durumda takva diye istenilen şeyin güçlüğü
ortadadır.
Birisi bana şöyle cevap
vermişti: Müteşabihattan olan muhtelefun fih konular, delilleri birbirine eşit ya
da yaklaşık olan ihtilaflı konulardır. Fıkhın çoğunluğu da böyle değildir;
aksine iyice düşünüldüğünde bu özellikte olan meselelerin azınlığı teşkil
ettiği görülür. Bu takdirde de sadece az bir kısım müteşabih olmuş olur.
Hususiyeti bakımından takva (vera) ise, sadece bu türde de olsa, gerçekten çok
zor ve ağırdır; ona ancak Allah'ın yasak fiilin neticelerini sürekli aklında
bulundurmaya muvaffak kıldığı kimseler ulaşabilir. Nitekim Hz. Peygamber
[s.a.v.] bir hadislerinde: "'Cennet insanın hoşuna gitmeyen şeylerle
kuşatılmıştır. " buyurmuşlardır .... O zatın bana yazdıkları bunlar.
Ben ona yazdığım cevapta
şöyle dedim: Sizin ortaya koyduğunuz şey açık değiL. Çünkü sizin bu
söylediğiniz, sadece müctehid hakkında geçerli olabilir. Müctehid ise
görüşlerin değil sadece delillerin tearuzu (çatışması) ,durumunda takva (vera)
ile hareket eder. Dolayısıyla o, söz konusu ettiğimiz şey değildir. Mukallide
gelince, bu özel vera (takva) sahibi, onun hilaftan icmaa çıkmasını
istemektedir. İsterse kendisine fetva veren kimse, ihtilafçılar arasında en
üstünü bulunsun, ayırım yapmamaktadır. Ami (sıradan biri) olan kimse, bütün
işlerinde, ihtilafçılar içerisinde hangisinin delilce daha güçlü, hangisinin
delilce daha zayıf olduğunu bilemez. Onların delillerinin birbirlerine müsavi
ya da yakın mı? Yoksa değil mi? olduğunu bilemez. Çünkü bunu ancak mesele
üzerinde düşünebilecek bir seviyeye sahip olanlar yapabilirler. Ami ise böyle
değildir. Sonra problem, dikkate alınan hilaftan sakınma esası üzerine
kurulmuştur. Dikkate alınan hilaf ise, şer'i meselelerin çoğunda mevcut
bulunmaktadır. Dikkate alınmayan hilafise azdır; müt'a, ribe'n-nesie, kadınlara
arkalarından yaklaşma (mehaşşi'n-nisa) vb. konular gibi.
Sonra delillerin
müsaviliği veya birbirlerine olan yakınlığı, müctehidlerin bakış açılarına
nisbetle izafidir (göreli); farklılık arzeder. Nice iki delil vardır ki,
bazılarına göre müsavi veya birbirlerine yakın olurken, bazılarına göre ise
değillerdir. Bu durumda da ami, ihtilaflardan hangisinden kaçınıp, hangisinden
kaçınmayacağım belirleyebileceği bir kritere (zabıt) sahip olamayacaktır. Bu
konuda müctehide de başvuramayacaktır; çünkü onun kaçınmasım veya kaçınmamasım
emredeceği husus kendi görüş ve ictihadına göre olacaktır. O konuda sadece onun
görüşüne tabi olması da, hilaftan çıkmaksızın yalnızca onu taklid etmesi ve ona
uyması demektir. Özellikle de bu müctehidin karşı görüşe sahip müctehidin
görüşünün zayıf olduğunu ve itibar edilemeyeceğini iddia etmesi durumunda bu
gayet açıktır. Bu müctehide değil de başka müctehide baş vurması durumunda da
durum aynıdır. Bu durumda ami, eğer bu işlere tabi olacaksa tam bir şaşkınlık
içerisinde kalacaktır. Bu ise gerçekten çok zor bir olaydır. Kim bu dinin
koyduğu esasları zorlaştırmaya kalkarsa, kendisi mağlüp düşer. Soruyu soran kişi
(müellif) üzerine müşkil gözüken ve şimdiye kadar henüz cevabı açıklanmayan
nokta işte burasıdır.
Haddizatında vera'ın
(takva) zor olduğu hususunda diyecek bir şey yoktur, nitekim her hususta
takvayı iltizamda bulunmanın güç bir iş olduğunda da problem bulunmamaktadır.
Ancak takvanın zorluğu, onu bilfiil ortaya koyma cihetinden değildir. Zira Yüce
Allah dinimizde, bize sıkıntı (haraç) verecek şeylere yer vermemiştir. Aksine
takvanın zorluğu nefsin alışık olduğu şeylerden ve özellikle de arzu ve heveslerinden
koparma açısından olmaktadır. Biz meselenin dayanağı (menatı) üzerinde iyice
düşündüğümüzde buradaki söz konusu olan özel vera (takva) ile diğer vera
nevileri arasındaki farkı açıkça görürüz. Çünkü diğer ve ra nevilerinin vukuu,
nefsin arzularına karşı koymak bakımından zor da olsa, kolaydır. Hilaftan çıkma
verası ise, nefse muhalefet konusu bir tarafa, vukuu çok zor bir olaydır. Bu
itibarla soruyu soran bu fakirin bahsettiği şiddet, zorluk ve sıkıntıdan
(haraç) maksadının ne olduğu ve sizin işarette bulunduğunuz husus olmadığı
sanırım ortaya çıkmıştır. Ona yazdıklarım burada bitti. Onunla aramızda cereyan
eden söz de bu noktada durdu.
Bu arzedilenler ışığı
altında düşünen kimse, bu zatın bana cevap olarak yazdığı şeyin bidüziye
değişmez (muttarit) olmadığını; vakıada istikamet üzere cereyan etmeyeceğini;
vuküunda büyük sıkıntıların lazım geleceğini anlayacaktır. Dolayısıyla onun,
dayanılacak bir temel, üzerine hüküm bina edilecek bir kaide olması sahih
değildir. Bu konuda misaller pek çoktur. Bu esası iyi anlamak gerekir; çünkü
gerçekten çok faydalıdır. Birçok vera, müteşabihatın temyizi (birbirine benzer
ve karışık noktaların ayrılması), nelerin müteşabihlikte dikkate alınıp
alınmayacağı gibi konularla ilgili meseleler hep bu esas üzerine bina edilmektedir.
Bu kitabın çeşitli yerlerinde inşallah tahkikte bulunacağınız konu ile ilgili
birçok mesel e bulacaksınız.
Sonraki
sayfa için aşağıdaki link’e tıkla: