|
ZADU’L-MEAD |
ÜÇÜNCÜ KİTAP ADAB VE DUALAR |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
DİLİ KORUMA VE SÖZLERİ
SEÇMEDEKİ TUTUMLARI
1- Sözleri Seçmesi
2- Zamana Sövmenin
Yasaklanması
3- Kaçınılması Gereken
Sözler
1- Sözleri Seçmesi:
Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), konuşmasında ümmeti için sözlerin en iyisini, en güzelim ve
en incesini seçerdi. Çirkin, kaba ve yüz kızartıcı biçimde konuşanların
sözlerine hiç benzemeyen sözler kullanırdı. Çirkin ve yüz kızartıcı tarzda,
bağırarak ve sert bir şekilde konuşmazdı.
Koruma altına alınmış
değerli bir sözün layık olmayan kimseler hakkında kullanılmasından hoşlanmazdı.
Yine layık olmayanlar hakkında çirkin ve yerici sözler kullanılmasını sevmezdi.
Sözkonusu birinci kışıma
dair örnekler: Bir münafığa "Efendimiz" denilmesini yasaklayarak
"O sizin efendiniz olursa, aziz ve celil olan Rabbinizi kızdırmış
olursunuz." buyurmuştur. Üzümün, "kerm"; Ebu Cehil'in
Ebu'l-Hakem diye adlandırılmasını da yasaklamıştır. Aynı şekilde Ebu'l-Hakem
adlı sahabinin ismini Ebu Şurayh diye değiştirmiş ve "Şüphesiz ki hakem
Allah'tır ve hakimiyet O'na aittir." demiştir.
Ayrıca kölenin
efendisine veya hanımefendisine "Rabbim", efendinin kölesine
"Kulum" demesini yasaklamıştır. Ancak efendi "Oğlum, kızım"
köle de "Efendim, hanımefendim" diyebilir'' Tabip olduğunu! söyleyen
birisine "Sen refiksin, o kadının tabibi yaratanıdır." demiştir''
Cahil kimseler, tabiata dair az bir ilme sahip olan kafiri, halkın en sefihi
(cahili) olduğu halde, hakim (hikmet sahibi, filozof) diye adlandırırlar.
Yine, "Kim Allah'a
ve Rasulü'ne itaat ederse hidayete ermiştir; kim de onlara isyan ederse
sapıtmıştır." diyen hatibe "Sen ne kötü hatipsin!" demiştir.''
"Allah ve falan
kişi dilerse, demeyin; ama Allah dilerse, sonra falan kişi dilerse, deyin."
sözü de bunlardandır. Adamın birisi kendisine: "Allah ve sen
dilersen" dediğinde, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Sen beni Allah'a denk mi tutuyorsun?! Sadece Allah dilerse, desene!''
buyurmuştur.
Şirkten sakınmayan
kimsenin şu sözleri de yine yukarıdaki gibi yasaklanan şirk koşma anlamına
gelir: "Ben Allah'la ve seninleyim. Bana Allah ve sen yetersin; Allah'tan
ve senden başka kimsem yok; Allah'a ve sana güveniyorum; Bu Allah'tan ve
sendendir; Gökde Allah benim için, yeryüzünde sen; Allah'a ve senin hayatına
yemin olsun..." gibi söyleyenin yaratılanı, Yaratan'a ortak koştuğu benzer
sözler. Bütün bunlar "Allah ve sen dilersen" sözünden çok daha çirkin
ve yasak sözlerdir.
"Önce Allah'la,
sonra seninleyim; Allah diler, sonra da sen dilersen" denilmesine gelince,
bunda bir sakınca yoktur. Nitekim üç kişinin başından geçenlerin anlatıldığı
hadiste geçen şu söz gibi: "Bugün evvel Allah, sonra senden başka beni
(evime) ulaştıracak yoktur." Yine: "Allah dilerse sonra falan
dilerse" denilmesine izin verilen yukarıda geçen hadis gibi.
2- Zamana Sövmenin
Yasaklanması:
Layık olmayanlara
yerici, kmayıcı sözler söylenmesiyle ilgili ikinci kısma gelince; Hz.
Peygamberdin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zamana ( = dehr'e) küfretmeyi
yasaklaması buna örnektir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: "Allah,
zamandır." Bir başka hadiste de: "Aziz ve celil olan Allah buyurur
ki: Ademoğlu Bana eziyet eder, çünkü zamana küfreder. Ben zamanım; zaman Benim
elimdedir, geceyi ve gündüzü yönetip döndürürüm." buyurmuştur. Bir başka
hadiste ise: "Sizden biri 'Vay zamanın musibetine!' demesin."
buyurmuştur.
Bunda üç büyük fesad
vardır:
ilki; bu, sövülmeyecek
birşeye sövmektir. Çünkü zaman Allah'ın yaratıklarından olup dizginlenmiş,
O'nun emrine boyun eğmiş ve güdümüne girmiş bir yaratıktır. Belki zamana
küfreden küfredilmeye ve yerilip kötülenmeye daha müstahaktır.
İkincisi; zamana
küfretmek şirk ihtiva eder. Çünkü söven, ancak zamanın kendisine fayda ve zarar
verdiğini sandığı için küfretmiştir. Bununla beraber o, zararı hak etmemiş
olana zarar vermiş, iyiliği hak etmemiş olana iyilik etmiş, yüceliğe ve ululuğa
layık olmayanı yüceltmiş, mahrumiyete layık olmayanı mahrum etmiş olmakla
zalimlik yapmıştır. Kendisine sövenlere göre zaman, zalimlerin zalimidir. Bu
hain zalimlerin zamana sövme konusundaki şiirleri gerçekten çoktur. Yme
cahillerden birçoğu zamana lanet ve kötülük yağdırır.
Üçüncüsü; onların
sövmesi ancak, bu fiilleri, yapanadır ki, şayet bu fiiller konusunda hak
onların heva ve heveslerine uymuş olsa göklerin ve yerin dengesi bozulur,
mahvolur giderler. Arzu ve istekleri gerçekleştiğinde ise zamana hamdedip
övgüler yağdırırlar. Gerçekte zamanın yüce Rabbi veren, engelleyen, alçaltan,
yücelten aziz ve zelil kılan Allah'tır. Zamanın olayda herhangi bir payı
yoktur. Zamana sövmeleri aziz ve celil olan Allah'a sövmek demektir. Bundan
dolayı Allah'a eziyet verir. Nitekim Sahihayn'da Ebu Hureyre'den şöyle rivayet
edilmektedir: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle demiştir:
"Allah Teala buyurur ki: Ademoğlu zamana sövmekle Bana eziyet eder.
Halbuki zaman Benim."
Böylece zamana söven
için şu iki şeyden birisi kaçınılmazdır: Ya Allah'a sövmüştür, ya da O'na şirk
koşmuştur. Şöyle ki, zaman'm, Allah Teala ile beraber işin faili olduğuna
inandığında şirk koşmuş olur; işin failinin sadece Allah Teala olduğuna
inanarak sövdüğünde de, işi yapana-sövmüş olur ki (işin faili Allah olduğu
için) Allah'a sövmüştür.
Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) şu hadisi de bana işaret eder: "Sizden
birisi 'Lanet olası şeytan' (veya geberesice şeytan) demesin. Çünkü şeytan
bunun üzerine ev gibi oluncaya kadar büyüklenir ve 'kuvvetimle onu altettmV
der. Bunun yerine 'Bismillah!' desin, o zaman sinek gibi oluncaya kadar
küçülür."
Bir başka hadiste ise:
"Kul, şeytana lanet ettiğinde şeytan: 'Sen lanetlenmiş birisine lanet
ettin' der." buyurulmaktadır.
Yine, "Allah
şeytanı kahretsin", "Allah şeytanı hayırdan uzak etsin" diyenin
sözü de böyledir. Bu tür sözlerin hepsi de şeytanı sevindirir ve:
"Ademoğlu kendi gücümle buna nail olduğumu bildi" der. Bu, şeytanın
iğvasına yardımcı olacak şeylerdendir. Söyleyene de fayda vermez. Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), kendisine şeytandan bir vesvese bulaşan kimseye
çıkış yolu olarak Allah Teala'yı zikretmesini ve Allah'ın adını anıp ondan
Allah'a sığınmasını göstermiştir. Çünkü kendisi için en yararlı olan, şeytanı
ise en çok kızdıran budur.
3- Kaçınılması Gereken
Sözler:
Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), kişinin "Habuset nefsi= İğrendim"
demesini yasaklamış ve "Lekıset nefsi = Midem bulandı" demesini
tavsiye etmiştir.
Her ikisinin anlamı da
birdir. Yani, midem karıştı ve tabiatı bozuldu, demektir. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) "iğrenç, pis" sözü çirkinlik ve kötülük
taşıdığı için sahabenin bu kelimeyi söylemesinden hoşlanmadı ve güzel olanı
kullanmayı, çirkin olandan uzaklaşmayı, hoş olmayan sözün ondan daha iyisiyle
değiştirilmesini tavsiye etti.
Birşeyi kaçırdıktan
sonra, "Keşke şöyle şöyle yapsaydım" diyen kişinin böyle söylemesini
yasaklamış; "Keşke sözü, şeytanın ameline yol açar" buyurmuş ve bu
sözü söyleyene ondan daha faydalısını götermiştir. Bu da şöyle demesidir:
"Allah takdir etti, O dilediğini yapar." Çünkü kişinin "Şöyle
şöyle yapmış olsaydım fırsatı kaçırmazdım" veya "bu duruma
düşmezdim" sözü, elbette söyleyene yarar sağlamayacak bir sözdür. Zira
kaçırdığını geri getiremez ve "keşke" demekle, tökezlemesini
karşılayamaz. "Keşke" sözünde iş, kendisinin takdir ettiği gibi
olsaydı, Allah'ın hükmettiği, takdir buyurduğu ve dilediği gibi olmazdı,
iddiası vardır. Zira vuku bulup (gerçekleşip) da aksini temenni ettiği şey,
ancak Allah'ın hükmü, takdiri ve dilemesi ile vuku bulmuştur. "Keşke şöyle
yapsaydım, gerçekleşenlerin aksi olurdu" dediği ise muhaldir. Çünkü takdir
edilmiş, hükmü verilmiş şeylerin aksinin olması muhaldir. O halde bu kişinin
sözü; yalan, cehalet ve imkansızlık ihtiva eder. Kaderi yalanlamaktan kurtulsa,
"Keski şöyle yapsaydım, Allah'ın benim için takdir ettiğini
savuştururdum" sözüyle kadere karşı çıkmaktan kurtulamaz.
Denilirse ki: Bu sözde
kaderi reddetmek veya inkar etme yoktur. Çünkü temenni ettiği sebepler de aynı
şekilde kaderdendir. Yani o kişi: "Bu kaderden haberim olsaydı bu takdirde
bu kaderden ötürü o kader benden savuşturulmamış olurdu." demiş oluyor. Zira,
kaderlerin bazısı bazısıyla \ savuşturulur. Nitekim, hastalığın kaderi ilaçla,
günahların kaderi tevbeyle, (saldıran) düşmanın kaderi cihadla
savuşturulmaktadır. Her ikisi de kaderdendir.
Buna şöyle cevap
verilir: Bu doğrudur. Fakat bu, hoşlanılmayan kaderin gerçekleşmesinden önce
fayda verir. Gerçekleştiğinde ise savuşturmanın yolu yoktur. Bunu bir başka
kaderle savuşturmaya ya da hafifletmeye yol olsa, o yol "keşke şöyle
yapsaydım" demesinden daha iyidir. Bu durumda görevi, fiilini vuku bulanın
etkisini savuşturacağı veya hafifleteceği bir yolla karşılaması, vuku bulması
ümit edilmeyen şeyi temenni etmemesidir. Çünkü bu temenni tam bir acizliktir.
Allah Teala acizliği kınar ve keys'i sever ve emreder. Keys, Allah Teala'nın
dünya ve ahirette kula yararlı müsebbebleri (sebebin neticesi olan şeyleri)
bağladığı sebeplere sarılmaktır. İşte bu, hayırlı amellere yol açar. Acizlik
ise şeytanın amellerine yol açar. Kul, kendisine faydalı şeylerden aciz
olduğunda ve "şöyle şöyle olsaydı" ve "keşke şöyle yapsaydım"
sözüyle asılsız emellere, hülyalara daldığında kendisini şeytanın ameline
götüren bir yol açılır. Bunun kapısı da acizlik ve tembelliktir. Bundan ötürü
Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) her ikisinden de Allah'a
sığınmıştır. İşte bu ikisi bütün serlerin anahtarıdır. Endişe, hüzün,
korkaklık, cimrilik, borca aldırış etmemek ve adamların (kendisine) baskın
gelmesi, onları gözünde büyütmesi gibi kötü huyların tamamının kaynağı acizlik
ve tembelliktir. Adresleri de "keşke"dir. Bunun için Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Keşke sözü şeytanın ameline yol
açar." buyurmuştur. Temenni eden, insanların en acizlerinden ve iflas
etmişlerdendir. Çünkü temenni müflislerin sermayesi, acizlik de her kötülüğün
anahtarıdır.
Bütün isyanların,
günahların temeli acizliktir. Çünkü kul, hayırlı amellere ve ibadetlere götüren
sebeblerden ve kendisini günahlardan uzaklaştıran, günahlarla kendisi arasına
giren sebeplerden aciz olur; bu yüzden günaha düşer. Bu hadis-i şerif Hz.
Peyamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) istiazesinde (Allah'a sığınmasında)
şerrin köklerini ve dallarını, başlangıç ve neticelerini, yollarını ve
kaynaklarını toplamış, bir araya getirmiştir. O, sekiz hasleti kapsamaktadır.
Herbir haslet de birbirinin benzeri ve yakınıdır. Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem): "Ya Rabbi, endişe ve hüzünden Sana sığınırım."
buyurmuştur. Endişe ve hüzün kardeştirler. Kalbe hoş gelmeyen şey, sebebi
itibariyle iki kısma ayrılır: Sebebi ya geçmişte meydana gelmiş bir iştir -ki
hüznü doğuran budur-, ya da gerçekleşmesi beklenen bir iştir -ki bu da endişe
doğurur-; her ikisi de acizliktendir. Çünkü geçmiş olan bir şey hüzünle
savuşturulamaz; aksine rıza, hamd, sabır, kadere iman ve kulun "Allah'ın
takdiri!
O dilediğini
yapar." sözüyle savuşturulabilir. Gelecekte olan şey de aynı şekilde
endişeyle savuşturulamaz. Aksine, ya onun savuşturulmasına bir çare vardır ve
ondan aciz değildir; ya da savuşturulmasına bir çare yoktur, sabırsızlık
göstermez; gereklerini kuşanır, tedbirlerini alır, layık olan hazırlıkları
yapar; tevhid, tevekkül, Allah Teala önüne kendini bırakmak, herşeyde O'na
teslim olup Rab olarak O'ndan razı olmak gibi sağlam bir kalkanla savunma
durumu alır; sevmedikleri dışında kalan sadece sevdiği konularda Rabbinden razı
olursa -böyle yaptığında- Rabbinden mutlak surette razı olmamıştır, Rabbi de
ondan kul olarak mutlak surette razı olmaz. Endişe ve hüzün kula elbette fayda
vermez. Bilakis zararları faydalarından daha çoktur. Her ikisi de azmi
zayıflatır, kalbe çöküntü verir, kendisine faydalı olan hususta kulun
çalışmasının önüne geçer, ilerlemesini engeller veya geri döndürür veya alıkor
ve durdurur; ya da her gördüğünde kendisine ulaşmak için çabaladığı ve
yürümesini hızlandırdığı hedefi kulun gözlerinden perdeler, kapatırlar. Endişe
ve hüzün, hayat yolcusunun sırtında ağır birer yüktür. Fakat endişe ve hüzün,
kişiyi dünya ve ahirette kendisine zarar verecek şehvet ve arzularından
alıkorsa bu bakımdan da ondan yarar görür. İşte Aziz ve Hakim olan Allah'ın
hikmetlerin d endir ki; bu iki askeri, O'ndan yüz çeviren; O'nun muhabbetinden,
korkusundan, ümidinden, O'na tevbe ve tevekkül etmekten, O'nunla yakınlık ve
dostluk kurmaktan, O'na sığınmaktan ve O'nunla hemdem olmaktan uzak gönüllere
musallat kılmıştır ki, böylece endişeler, gamlar, hüzünler ve kalbi elemlerle
mübtela kılmak suretiyle kalbleri, onlara ait günahlardan ve alçaltıcı
şehvetlerden uzaklaştırsın. Böyle gönüller, bu dünyada cehennem gibi bir
hapistedirler. Bunlarla hayır murad olunsa bile bu gönüllerin nasipleri yine
anketlerinde cehennem hapishanesidir. Tevhid fezasına çıkmasına, Allah'a
yönelmesine, O'nunla hemdem olmasına ve kalbindeki düşünce ve vesveselerin
emeklemesi yerine O'nun sevgisini koymasına kadar bu hapishanede kalır. Bu
hapishaneden kurtulabilmesi için Allah'ın zikri, sevgisi, korkusu, ümidi,
O'nunla sevinme ve O'nunla neşelenme, gönlünü öyle kaplamış ve orada öyle hakim
olmuş olmalı ki, bunları ne zaman kaybederse, kendi bulunmadan son kıvamı ve
onsuz devamı mümkün olmayan kuvvetini, gücünü kaybetmiş olur. Kalb
hastalıklarının en büyüğü ve en zararlısı olan bu elemlerden gönlün kurtuluşuna
bundan başka bir yol yoktur ve buna da sadece Allah'ın yardımıyla ulaşabilir,
ancak Allah Teala sayesinde varabilir. İyilikleri yalnız O verir, kötülükleri
de ancak O geri çevirebilir ve bu yola ancak Allah Teala kılavuzluk edebilir.
Allah Teala kulu için birşey dilediğinde, onu kuluna kolaylaştırır. Yaratmak
O'ndan, hazırlamak O'ndan, imdat O'ndan. Hangi makam olursa olsun, kulu bir
makama oturttuğunda onu oraya hamdiyle ve hikmetiyle oturtmuştur. Kula o
makamdan başkası layık değildir ve onun için ondan gayrisi uygun olmaz.
Allah'ın verdiğini engelleyecek, engellediğini verecek yoktur. O (c.c), kulunun
hakkı olanı kulundan engellemez. Çünkü engellemesi kuluna zulüm olur. O,
kulunu, ancak kendisine kulluk yapması için sevdiği şeyler ile kendisine
tevessül etmesi, tazarru ve niyazda bulunması, önünde baş eğmesi ve sevgi
gösterisinde bulunması için engeller. Fakirliği kuluna hak ettiği için verir.
Böylece gizli açık her bir zerresinin O'na tam bir ihtiyacı bulunduğuna kul her
nefesde tanık olsun. Gerçekte de görülen budur. Kul buna tanık olmasa, Rabbi,
kulun muhtaç olduğu şeyi ne cimriliğinden ötürü, ne hazinelerinden bir şey
eksilir diye ve ne de kulun hakkı olanı kendisine seçip almaktan ötürü kulundan
meneder. Aksine Allah'ın kulunu engellemesi, onu kendisine yöneltmek, kendisine
baş eğmesiyle onu şereflendirmek, kendisine muhtaç olmasıyla onu
zenginleştirmek, önünde kırılmakla onu gönüllemek ve engellemenin acılığıyla
kuluna huşuun tadım ve O'na ihtiyaç duymanın lezzetini tattırmak, ona kulluk
elbisesini giydirmek ve görevden uzaklaştırmakla makamların en şereflisine
eriştirmek ve kuluna kudretindeki hikmetini, izzetindeki rahmetini, kahrındaki
iyiliğini ve lütfunu göstermek içindir. Engellemesi vermedir, azletmesi tayin
etmedir, cezası eğitim ve terbiyedir, imtihanı sevgi ve bağıştır, düşmanlarını
kuluna musallat etmesi kulu kendisine sevkeden bir saiktir.
Özetle; kul, Allah Teala
tarafından oturtulduğu makamdan başkasına layık değildir. O'nun hikmeti ve
hamdi, kulu öyle yerine oturtmuştur ki, ondan başkası o makama layık olmaz ve
onun da o makamı aşması iyi olmaz. Allah Teala, ihsanını ve fazlını vereceği
yerleri en iyi bilendir. Yine Allah Teala, elçilik görevini kime vereceğini en
iyi bilendir. "Böylece, 'Aramızdan Allah bunlara mı iyilikte bulundu?'
demeleri için onları birbirleriyle denedik. Allah şükredenleri en iyi bilen
değil midir?"[En'am, 53] Allah Teala ihsanda bulunacağı yerleri, ayrıcalık
vereceği yerleri, mahrum kılacağı yerleri en iyi bilendir. O, hamdi ve
hikmetiyle verir, hamdi ve hikmetiyle mahrum eder. Engellemenin Allah'a muhtaç
olmaya, O'na baş eğmeye ve sevgi gösterisinde bulunmaya yönelttiği kişi
hakkında, engelleme ihsana dönüşmüştür. Allah'ın ihsanı kendisini Allah'tan
alıkoyan ve uzaklaştıran kimse hakkında ihsan engellemeye dönüşmüştür. Kulu
Allah ile meşgul olmaktan alıkoyan herşey, kul için uğursuzluk ve onu Allah'a
yönelten herşey onun için bir rahmettir. Allah Teala kulundan bir şey yapmasını
ister ve fiil gerçekleşmezse neticede Allah kendisi ona yardım etmek ister.
Kaldı ki Allah Teala bizden daima istikamet üzere olmamızı, kendisine
yönelmemizi istemekte ve bu isteğin, kendisi bize bu konuda yardım etmeyi ve
bizim için onu dilemeyi irade buyuruncaya kadar gerçekleşmeyeceğini de haber
vermektedir. İşte bu durumda iki irade sözkonusudur: Kulun yapmayı istemesi ve
Allah'ın ona kendisinin yardım etmeyi istemesi. Kulun, fiili gerçekleştirmesi
ancak Allah'ın bu iradesiyle mümkün olur ve kul bu iradeden hiç bir şeye malik
değildir. Nitekim Allah Teala: "alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz bir
şey dileyemezsiniz."[Tekvir, 29] buyurmaktadır. Kulun, ruhunun bedenine
nisbeti gibi ruhuna nisbeti olan bir başka ruhu bulunsa ki, bu ruhla Allah'ın
kendiliğinden ona, kendisiyle kulun fail olacağı şeyi irade etmesini
icabettirsin. Aksi takdirde onun mahalli ihsana kabil değildir. Ve ihsan
doldurulacak bir kabı da yoktur. Kapsız gelen mahrum döner. O zaman kendisinden
başkasını kınamasın.
Sözün özü: Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) endişe ve hüzünden -ki bunlar birbirine yakındır-
acizlik ve tembellikten -ki bunlar da birbirine yakındır- Allah'a sığınmıştır.
Kulun kemale ermemesi ve salih bir zat olmaması ya gücü yetmediğindendir ki bu
acizliktir, ya da gücü yeter ama yapmak istememesinden ileri gelir ki bu da
tembelliktir. Bütün iyiliklerin elden çıkması ve bütün kötülüklerin meydana
gelişi işte bu iki özellikten doğar. Bu tür kötülüklerden biri kendi bedeninden
yararlanmayı terketmektir ki bu korkaklıktır. Bir başkası da malından
yararlanmayı terketmektir ki bu cimriliktir. Böylece o kişi hakkında iki tür
üstünlük ortaya çıkar: (Birincisi:) Hak bir sebepten dolayı kendisine üstün
gelinmesidir ki bu borcun galebe çalmasıdır. (İkincisi:) Kendisine haksız bir
sebepten ötürü üstün gelinmesidir ki, bu insanların baskın gelmesidir. Bütün bu
kötülükler acizliğin ve tembelliğin meyvesidir. Nitekim sahih bir hadise göre,
Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) aleyhine hüküm verdiği sahabi
"Allah bana kafidir ve O ne güzel vekildir." deyince şöyle
buyurmuştur: "Şüphesiz Allah Teala acizliği kınar. Senin üzerine düşen
tedbirli davranmandır. Seni bir iş aciz bırakırsa Allah bana kafidir ve O ne
güzel vekildir, de." Halbuki bu sahabi tedbirli davransaydı kendi lehine
ve hasmının aleyhine hüküm verilecekken, tedbirli davranmaktan acizlik
gösterdikten sonra "Allah bana kafidir ve O ne güzel vekildir."
demiştir. Kendileriyle tedbirini almış sayılacağı sebeplere sarılsa ve o zaman
başarısız olsa da "Allah bana kafidir ve O ne güzel vekildir." dese
idi söz yerini bulurdu. Nitekim İbrahim (a.s.) emrolunduğu sebeplere sarılmış,
terkederek acizlik göstermemiş, hiçbirini ihmal etmemiş ama düşmanları ona
galip gelerek kendisini ateşe atmışlardı ve işte o durumda "Allah bana
kafidir ve O ne güzel vekildir." demişti. Böylece söz yerini bulmuş, yerli
yerinde kullanılmış ve bu yüzden etkisini göstermiş ve bu sözün gereği yerine
gelmiştir.
İşte, Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabı da böyle yapmışlardır. Uhud savaşında,
Uhud'dan ayrıldıklarında kendilerine: "İnsanlar sizinle savaşmak üzere
toplandılar, onlardan korkunuz." denilince, silahlanıp teçhizatlarını
kuşandılar ve düşmanlarıyla çarpışmak için yola çıktılar ve onlara karşı
tedbirli bir davranış göstermiş oldular. Sonra da "Allah bize kafidir ve O
ne güzel vekildir." dediler.
Bunun üzerine söz
etkisini gösterdi ve gereği yerine gelmiş oldu. işte. bunun için Allah Teala
şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'a karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir
kurtuluş yolu sağlar ve ona ummadığı yerden rızık verir. Kim Allah'a tevekkül
ederse Allah ona kafidir."[Talak, 2] Allah Teala burada tevekkülü,
kendilerine sarımlması emredilen sebepleri yerine getirmek demek olan takvadan
sonra getirmiştir. İşte o zaman kul Allah'a tevekkül ettiğinde Allah ona kafidir.
Nitekim başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "Allah'tan sakının!
İnananlar Allah'a tevekkül etsinler."[Maide, 11] Emrolunan sebeplere
sanlmaksızm tevekkül etmek ve Allah bana kafidir demek sırf bir acizliktir.
Buna biraz tevekkül karıştırılmış olsa bile bu acizlik tevekkülüdür. Kul
tevekkülü acizliğe, acizliği de tevekküle dönüştürmemelidir. Aksine
tevekkülünü, sarılmakla emrolunduğu şeyler arasına dahil etmesi gerekir ki
maksat ancak bütün bu sebeplerle tamamlanır.
Bu konuda insanlardan
iki grup yanılgıya düşmüştür: Bir grup, isteklerin elde edilmesinde tevekkülün
tek başına yeterli bir sebep olacağını zannettiler ve bu yüzden Allah'ın
hikmeti gereği müsebbeplere {-neticelere) ulaştıran sebepleri terkettiler.
Böylece bu sebepleri terketmeleri yüzünden bir tür aşırılığa ve acizliğe
düştüler. Tevekkülün gücünün, bu sebepleri terketmekte olduğunu
zannettiklerinden bütün düşüncelerini bir noktaya teksif edip onu bir tek
düşünce haline getirdikleri için tevekkülleri zayıfladı. Bu bakımdan bunda bir
kuvvet olsa bile diğer bir yönden zayıflık vardır.) Her ne zaman tevekkül
tarafı tek başına alınmak suretiyle kuvvetlense, tevekkül mahalli olan
sebepteki aşırılık tevekkülü zayıflatır. Zira tevekkülün yeri bu sebeplerdir,
en mükemmeli de bu sebeplerde Allah'a tevekkül etmektir. Mesela çiftçi toprağı
sürer, tohumu eker, sonra da bitmesinde ve filizlenmesinde Allah'a tevekkül
ederse böyle bir tevekkül etmiş olur. İşte bu kimse tevekkülün hakkını vermiş
ve toprağı boş bırakıp ekmemek suretiyle onun tevekkülü zayıflamamıştır.
Yolcunun, hızlı yürükmekle beraber yol almadaki tevekkülü ile aklı başında
tedbirli insanların Allah'a itaat hususundaki gayretleri yanında O'nun
azabından kurtulmak ve sevabım elde etmek hususundaki tevekkülleri de böyledir.
İşte bu etkisini gösteren gerçek tevekküldür ve Allah Teala bunu
gerçekleştirene kafidir. Acizlik ve kayıtsızlık tevekkülünün ise etkisi
görülmediği gibi Allah Teala da böyle tevekkül edene de kefil değildir. Allah
Teala, kendisine tevekkül eden kimseye ancak takva gösterdiği zaman kafi gelir.
Takvası ise emrolunduğu sebeplere sarılmaktır, onları terketmek değil.
İkinci grup insanlar da,
sebepleri ikame ettiler, sebeplerin müsebbeplerle bağlantısını (sebep-sonuç
ilişkisini) kanun ve kader olarak kabul ettiler ve tevekkül yönünden yüz
çevirdiler. Bu grup, elde ettiklerini sarıldıkları sebeplerle elde etmiş
olsalar da tevekkül edenlerin gücü kendilerinde yoktur. Allah Teala'nın
yardımı, onlara kafr gelmesi ve onları savunması söz konusu değildir. Aksine
tevekkülden eksilttikleri ölçüde yardımsız bırakılmışlardır, acizdirler.
Kuvvet, bütün kuvvet
Allah Teala'ya tevekküldedir. Nitekim, seleften bir zat şöyle der: İnsanların
en güçlüsü olmak isteyen Allah'a tevekkül etsin. Tevekkül eden kimse için güç, kifayet,
imdadına yetişme ve savunulma garantisi vardır. Bunlardan ancak, takva ve
tevekkülden eksik tuttuğu kadarı kendisinden eksilir. Yoksa takva ve tevekkülü
gerçekleştirdiğinde Allah o kimse için, insanlara dar gelen herşeyden bir çıkış
yolu açmalıdır. Allah, o kimseye kafi ve yeterli olur.
Sözün özü: Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) insana, içinde kendi olgunluğunun zirvesi ve
isteğine kavuşması bulunan bir şeyi, kendisine yararlı olanı şiddetle
arzulaması ve bu uğurda gayret sarfetmesi yolunu göstermiştir. İşte o zaman,
menfaati kayboluncaya kadar acizlik edip kayıtsız kalan, sonra da "Allah
bana kafidir ve O ne güzel vekildir." diyen ve Allah Teala'nın kınadığı ve
bu durumda kendisine kafi olmadığı kişinin aksine, o kimseye Allah'ı kafi görme
(tahassüb) ve "Allah bana kafidir ve O ne güzel vekildir" sözünü
söylemek fayda verir. Allah Teala, ancak takva sahibi olup kendisine tevekkül
eden kimsenin vekilidir ve ona yeter.
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan:
HZ. PEYGAMBER'İN
(S.A.) DUALARI