|
ZADU’L-MEAD |
DÖRDÜNCÜ KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
A) UHUD SAVAŞI
1- Kureyş Savaşa Hazırlanıyor
2- Savaş Nerede Yapılsın?
3- Medine'den Savaş İçin Çıkış
4- Uhud'a Varış ve Savaşa Hazırlık
5- Savaşın Başlaması
6- Savaşın Seyri Değişiyor
7- Müslümanlar Toparlanıyor
8- Ebu Süfyan'in Sorulan
9- Allah'ın Mü'minlere Yardımları
10- Uhud Savaşındaki Müslümanların
Kahramanlıktan
11- Bu Savaştan Çıkan Fıkhı Hükümler
12- Uhud Savaşında Ortaya Çıkan Bazı
Hikmetler
1- Kureyş Savaşa
Hazırlanıyor:
Allah Teala, Kureyş'in
ileri gelenlerini Bedir'de öldürüp benzerini tatmadıkları bir belaya uğratınca
Ebu Süfyan b. Harb, Kureyş ileri gelenlerinin başvurması üzerine başkan oldu.
Yukarıda anlattığımız gibi Sevik gazvesinde Medine dolaylarına gelip bir şey
elde edemeyince, halkı Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve
müslümanlara karşı kışkırtmaya ve asker toplamaya başladı. Kureyş'ten,
müttefiklerinden ve Ehabiş'ten yaklaşık üç bin asker topladı. Erkeklerin
savaştan kaçmamalarını sağlamak ve kendilerinden güç almak için kadınlarını da
yanlarına aldılar. Sonra orduyu Medine'ye doğru getirip Uhud dağına yakın
Ayneyn denilen bir yerde konakladı. Bu ola'y hicretin 3. yılının şevval ayında
oluyordu.
2- Savaş Nerede Yapılsın?
Bunun üzerine Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), ashabıyla, onlara karşı mı çıkalım yoksa
Medine'de mi kalalım? diye istişare etti. Kendi görüşü Medine'den çıkmayıp
orada savunma durumu alınması, şayet Medine'ye girerlerse onlarla, müslüman erkeklerin
sokak başlarında, kadınların ise damların üstünde savaşması şeklindeydi. Bu
görüşe Abdullah b. Übey katıldı. Fakat Bedir savaşına katılamayan sahabenin
önde gelenlerinden bir grup, Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
şehir dışına çıkma yönünde görüş belirttiler ve bu konuda ısrar ettiler.
Abdullah b. Übey ise Medine'de kalma yönünde görüş belirtti. Bu konuda bazı
sahabiler onun görüşüne katıldılar ve Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) bunlar da ısrar ettiler. O da (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kalktı,
evine girdi. Zırhını giyip yanlarına çıktı. Medine dışına çıkalım diyenlerin
azmi kırıldı ve: "Rasulullah'i (Sallallahu aleyhi ve Sellem) çıkmaya
zorladık" dediler ve Rasulullah'a; "Ey Allah'ın Rasulü, Medine'de kalmak
istiyorsan, öyle yap!" dediler. Fakat Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem); "Bir peygambere, zırhım giydiğinde Allah kendisiyle düşmanları
arasında hükmünü verinceye kadar çıkarmaması gerekir" buyurdu.
3- Medine'den Savaş İçin
Çıkış;
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), 1000 kadar sahabenin başında sefere çıktı. Medine'de
kalanlara namaz kıldırması için İbn Ümmi Mektum'u vekil bıraktı. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Medine'de iken bir rüya görmüştü. Rüyasında
kılıcında bir gedilme, körelme ve boğazlanan bir sığır, bir de elini sağlam bir
zırha soktuğunu görmüştü. Kılıcındaki gedilmeyi, körelmeyi ehl-i beytinden bir
adamın belaya uğraması, sığın ashabından bir grubun şehid edilmesi, zırhı da
Medine şeklinde yorumlamıştı.
Cuma günü sefere çıktı.
Medine ile Uhud arasında bulunan Şavt'a vardıklarında Abdullah b. Übey, askerin
üçte biri ile ayrılarak: "Bana muhalefet ediyor ve benden başkasını
dinliyorsun." dedi. Cabir b. Abdullah'ın babası Abdullah b. Amr b. Haram,
onları kınayarak ve caydırmaya çalışarak peşlerinden gitti ve: "Gelin!
Alİah yolunda ya savaşın, ya da savunmada bulunun!" dedi.
"Savaşacağınızı bilseydik dönmezdik." dediler. Abdullah b. Amr onları
takipten vazgeçti ve kendilerine küfretti.
Ensar'dan bir grup Hz.
Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem), anlaşmalıları olan yahudilerden
yardım istemeyi teklif ettiler, ama reddetti. Hariseoğulları'nın taşlığına
(düzlüğüne) uğradı ve: "Bizi bu kavmin yanına kim çıkarır? (Bize kim
kılavuzluk eder?)" deyince, Ensar'dan biri kılavuzluk yaptı. Yolları bir
münafığın (bahçe) duvarına rastladı. Adam ama idi. Müslümanların yüzüne toprak
atmaya başladı ve: "Eğer sen Allah'ın Rasulü isen bahçe duvarımdan girmeni
helal etmiyorum." dedi. Ashab onu öldürmeye kalkıştılar, Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Onu öldürmeyin. Bu, kalbi de gözü de ama
birisidir." buyurdu.
4- Uhud'a Varış ve
Savaşa Hazırlık:
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Uhud'a varıp vadinin ağzındaki Şi'b mevkiine kadar yoluna
devam etti. Uhud dağını arkasına aldı. Ashabına, kendilerine emredinceye kadar
savaşmalarını yasakladı. Cumartesi günü olunca aralarında 50 atlının bulunduğu
700 kişinin başında savaşa hazırlandı. Okçuların başına -ki 50 kişiydiler-
Abdullah b. Cübeyr'i koyup, yırtıcı kuşların askeri pençeleyip gagaladığım
görseler bile mevzilerinde durmalarını ve yerlerini asla terk etmemelerini
emretti. Bu okçular ordunun arkasında yer alıyorlardı. Onlara, Müslümanlan
arkadan çevirmemeleri için müşrikleri okla püskürtmelerini emretti.
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) o gün iki zırhını içice giyerek ortaya çıktı. Bayrağı Mus'ab
b. Umeyr'e verdi. Ordunun iki kanadından birisine Zübeyr b. Avvam'ı, diğerine
Münzir b. Amr'ı tayin etti. Gençlerin kendisine gösterilmesini istedi ve
savaşamayacak derecede küçük gördüğü gençleri geri çevirdi. Abdullah b. Ömer,
Üsame b. Zeyd, Üseyd b. Zahir, Bera b. azib, Zeyd b. Erkam, Zeyd b. Sabit,
Arabe b. Evs ve Amr b. Hazm bunlardandı. Savaşabilecek düzeyde gördüklerine ise
(savaşa katılmaya) izin verdi. Semüre b. Cündeb, Rafı* b. Hadic bunlardandılar
ve 15 yaşındaydılar.
Denildi ki: İzin
verdiklerine, 15 yaşına girdiği için buluğa erdiğine hükmettiğinden dolayı izin
verdi. Geri döndürdüklerini de buluğ yaşından küçük oldukları için geri
döndürdü. Bir grup alim ise: İzin verdiklerine savaşa güç yetirebileceğine kani
olduğu için izin verdi, geri döndürdüklerini de güçlü olmayışları sebebiyle
geri döndürdü. Bazıları ise, buluğa erip ermemenin bu konuda bir etkisi yoktur,
dediler. İbn Ömer hadisinin bazı lafızlarında: "Beni savaşa güç
yetirebilecek seviyede görünce savaşa katılmama izin verdi." diye
geçmektedir.
Kureyşliler de savaşa
hazırlandılar. Aralarında, 200 atlının bulunduğu 3.000 kişiydiler Sağ kanadı
Halid b. Velid'in, sol kanadı İkrime b. Ebi Cehil'in komutasına verdiler.
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) kılıcını Ebu Dücane Simak b. Hareşe'ye verdi. Ebu Dücane,
savaşta şimşek gibi hareket eden cesur bir kahramandı.
5- Savaşın Başlaması:
Müşriklerden ilk öne
çıkan, Fasık Ebu Amir idi. İsmi Abd Amr b. Sayfi olup Rahip olarak
adlandırılıyordu; Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona Fasık adım
vermişti. Cahiliye döneminde Evs kabilesinin başkanı idi. İslam gelince gönlü
daraldı, Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) düşmanlık gösterdi.
Medine'den çıkıp Kureyşlilerin yanına gitti. Onları Rasulullah'a (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) karşı kışkırtıyor, onunla savaşmaya teşvik ediyordu.
Kureyşlilere kavminin (Evs kabilesinin) kendisini görünce ona itaat edeceğini
vadetmişti. Yanındakiler onunla beraber ilerlediler. Müslümanlarla
çarpışanların ilki idi. Evslilere seslenip çağırdı ve kendisini tanıttı.
Evsliler de: "Gözün aydın olmasın, ey Fasık" dediler. "Benden
sonra kabileme bir şer (haller) olmuş" dedi ve sonra müslümanlarla
şiddetli bir çarpışmaya girişti. O gün müslümanların parolası: "Emit! =
Öldür!" idi.
O gün Ebu Dücane
el-Ensari, Talha b. Ubeydullah, Allah'ın ve Rasulü'nün arslam Hamza b.
Abdülmuttalib, Ali b. Ebi Talib, Enes b. Nadr ve Sa'd b. Rebi' cesurca
savaştılar.
6- Savaşın Seyri
Değişiyor:
Günün başında üstünlük
kafirlerin aleyhine, müslümanların lehine idi. Allah düşmanları bozguna uğrayıp
öylesine yüz geri dönüp kaçtılar ki kadınlarının yanına vardılar. Okçular
onların hezimetini görünce, Rasulullah'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
korumalarını emir buyurduğu mevzilerini terkettiler ve: "Arkadaşlar! Haydi
ganimete!" demeye başladılar. Komutanlarının, Rasulullah'ın (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) sözünü hatırlatmasına rağmen onu dinlemediler. Müşriklerin
geri dönemeyeceğini zannederek ganimet toplamaya gittiler ve geçidi
boşalttılar. Derken müşrik atlıları geri döndüler ve geçidi boş buldular.
Okçular yerlerinde değillerdi. Hemen geçitten geçtiler ve müslümanları arkadan
çevirmeye imkan bulup kuşattılar. Allah Teala, müslümanlardan ikram edeceğine şehitliği
ikram etti, ki bunlar 70 kişiydiler. Sahabe geri çekildi. Müşrikler
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına kadar geldiler. O'nu
taşlamaya başladılar; yüzünü yaraladılar, alt çenesinin sağ tarafındaki küçük
azı dişini ve başındaki miğferini kırdılar. Nihayet, fasık Ebu Amir'in
müslümanlara tuzak kurmak için kazdığı çukurlardan birine sağ yanı üzerine
düştü. Hz. Ali elini tuttu. Talha b. Ubeydullah kucaklayıp bağrına bastı
(vücudunu ona siper etti) ve Amr b. Kamle ile Utbe b. Ebi Vakkas'ın Hz.
Peygamber'e zarar vermelerini önledi. Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) yaralayan, Muhammed b. Müslim b. Şihab ez-Zühri'nin amcası Abdullah b.
Şihab ez-Zühri idi de denilmiştir.
Bu sırada Mus'ab b.
Umeyr O'nun (Sallallahu aleyhi ve Sellem) önünde öldürüldü. Bayrağı Ali b. Ebi
Talib'e verdi. Miğfer halkalarından iki tanesi yüzüne batmıştı. Bunları Ebu
Ubeyde b. Cerrah çıkarttı. Öyle asıldı ki, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) yüzündeki o iki halkayı ısırmasının şiddetinden* alt ve üst çenesinin
ikişer ön dişi söküldü. Elmacık kemiğinin üstündeki (yaradan sızan) kanı Ebu
Said el-Hudri'nin babası Malik b. Sinan yavaşça emdi.
Müşrikler O'nu
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) farketmişlerdi. Allah'ın O'nunla (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) kendileri arasında engel olmamasını istiyorlardı.
Müslümanlardan 10 kadarı, öldürülünceye kadar O'na (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) siper oldular. Sonra Talha müşriklere, Rasulullah'tan (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) uzaklaştırıncaya kadar kılıç salladı, Ebu Dücane (yüzünü
Peygamberimize dönerek) sırtını siper etti; oklar sırtına saplanıyor fakat o
hiç kıpırdamıyordu. O gün Katade b. Numan'ın gözü isabet alıp dışarı çıktı. Onu
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) getirdi. O da (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) gözünü yerine koydu. Gözlerinin en sağlıklısı ve en güzel göreni o gözü
oldu, Şeytan, en yüksek sesiyle: "Muhammed öldürüldü!" diye bağırdı.
Bu haber müslümanlardan çoğunun gönlüne düşünce birçoğu kaçtı. Halbuki Allah'ın
emri, şüphesiz gereği gibi yerine gelecektir.
Enes b. Nadr, bir grup
müslümana rastladı; elleri yanlarına düşmüştü (silahlarını atmışlardı):
— Ne bekliyorsunuz?
dedi.
— Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) öldürüldü, dediler.
— O'ndan sonraki hayatta
siz ne yapacaksınız? Kalkın ve O'nun (Sallallahu aleyhi ve Sellem) öldüğü şey
uğruna ölün, dedi. Sonra düşmana doğru yöneldi. Sa'd b Muaz'a rastlayınca;
"Ey Sa'd! Uhud dağının yanında cennet kokusunu duyuyorum." dedi;
sonra öldürülünceye kadar savaştı. Vücudunda 70 darbe izi bulundu. O. gün
Abdurrahman b. Avf da aşağı yukarı 20 yara almıştı.
7- Müslümanlar
Toparlanıyor:
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) müslümanlara doğru ilerledi. O'nu (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
miğferi altında ilk tanıyan Ka'b b. Malik oldu. Hemen en yüksek sesiyle:
"Müslümanlar! Müjdeler olsun! İşte Allah'ın Rasulü (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)!" diye bağırdı. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) eliyle
ona susmasını işaret etti. Müslümanlar hemen yanında toplandılar. Kendisiyle
birlikte Şi'b yöresine doğru gittiler. Bunlar arasında Ebu Bekir, Ömer, Ali,
Haris b. Sımme el-Ensari ve başka sahabiler vardı.
Dağa tırmanmaya
başladıklarında Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Avz denilen atına
binmiş Übey b. Halef yetişti. Allah düşmanı (Übey), Allah Rasulü'nü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) bu at üzerinde öldürebileceği vehmindeydi. Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) yaklaşınca, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Haris b. Sımme'den harbesini aldı ve onunla Übeyy'i yaraladı. Darbe
köprücük kemiğine denk gelmişti. Allah düşmanı perişan birhalde geri döndü.
Müşrikler kendisine: "Vallahi bir şeyciğin yok" dediler. Fakat o:
"Vallahi, bende olan Zü'l-Mecaz ahalisinde olsaydı tamamı ölürdü!"
dedi. O, Mekke'de iken atını besler ve: "Muhammed'i bunun üzerinde
öldüreceğim" derdi. Bu söz Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
ulaştığında: "Aksine, inşallahu teala ben onu öldüreceğim."
buyurmuştu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendisini yaralayınca
Allah düşmanı, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "Ben onu
öldüreceğim," sözünü hatırladı. O zaman kendisinin bu yaradan öleceğim
seksiz şüphesiz anladı. Nitekim Mekke'ye dönüşü sırasında yolda Şerif denilen
yerde öldü.
Hz. Ali, Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) içmesi için bir su getirdi. Suyun tadını acı
bulduğu için içmedi. O suyla yüzündeki kam yıkadı ve başına su döktü.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) oradaki büyük bir kayanın üstüne çıkmak
istedi fakat yapamadı. Talha çöktü, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da
(onun sırtına basarak kayaya) çıktı. Namaz vakti gelmişti. Onlara oturarak
namaz kıldırdı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) o gün Ensar bayrağı
altında durdu.
Hanzale el-Gasil, -ki
tam adı Hanzale b. Ebi Amir'dir- Ebu Süfyan'ın üzerine saldırdı. Ebu Süfyan'i
yakaladığında Şeddad b. Esved, Hanzale'ye hücum edip onu öldürdü. Hanzale
cünübdü. Hanımıyla ilişki halindeyken savaş çağrısını işitmiş ve hemen cihada
koşmuştu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabına: "Meleklerin
onu guslettirdiğini" haber verdi, sonra: "Hanımına sorun? Ona ne
olmuştu?'* buyurdu. Hanımına sordular, o da onlara durumu haber verdi, Alimler
bunu; şehid, cünüp olarak ölürse, meleklere uyarak yıkanır hükmüne delil
kılmışlardır.
Müslümanlar, müşriklerin
bayraktarını Öldürdüler. Bayraklarını Amra bt. Alkame el-Harisiyye adlı kadın
yerden kaldırdı ve bayrak etrafında toplandılar
Ümmü Umare (r.a.)
-Nesibe bt. Ka'b el-Maziniyye- çok çetin bir biçimde savaştı. Amr b. Kamle'ye
darbe üstüne darbe vurdu, ancak Amr'ı üzerindeki iki zırh korudu. Bu defa Amr,
ona kılıçla vurdu ve omuzundan ağır bir şekilde yaraladı.
Abdüleşheloğullarından
Üsayram diye tanınan Amr b. Sabit henüz müslüman olmamıştı. Uhud savaşında,
geçmişindeki güzellik ve iyilik sebebiyle Allah Teala gönlüne İslam'ı koydu;
müslüman oldu. Kılıcını kaptı ve Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
katıldı. Savaştı ve yaralandı. Hiç kimse durumunu bilmiyordu. Savaş durunca,
Abdüleşheloğulları kendi ölülerini aramak için ölüler arasında dolaşmaya
çıktılar. Ölmek üzere olan Üsayram'ı buldular. "Vallahi bu, Üsayram! Onu
buraya getiren nedir?.. Biz onu, bu dini inkar ediyorken bırakmıştık."
dediler. Sonra, "Seni buraya getiren şey nedir? Kavmine acıman mı yoksa
İslam'a rağbetin mi?" diye sordular. "Elbette, islam'a rağbetim.
Allah'a ve Rasulü'ne iman ettim. Sonra Allah Rasulü'yle (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) birlikte görmüş olduğunuz yarayı alıncaya kadar savaştım." dedi ve
o anda vefat etti. Durumu Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
anlattılar. "O, cennet ehlindendir." buyurdu. Ebu Hureyre dedi ki:
"Kesindir ki Allah Teala'ya bir vakit namaz bile kılmadı."
8- Ebu Süfyan'in
Soruları:
Savaş bitince Ebu Süfyan
dağa çıkıp seslendi: "Muhammed aranızda mı?"
Oradakiler cevap
vermediler. Tekrar sordu: "Ebu Kuhafe'nin oğlu (Ebu Bekir) aranızda
mı?" Yine cevap vermediler. Bu sefer: "Ömer b. Hattab aranızda
mı?" diye sordu; yine cevap vermediler. Ebu Süfyan'ın kendisi ve kavmi,
İslam'ı ayakta tutanların bu üç şahsiyet olduğunu bildikleri için yalnızca bu
üçünü sordu. Sonra: "Onları öldürdüysek, size bu kadarı yeter" dedi.
Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle demekten kendim alamadı: "Ey Allah düşmanı!
Adını saydıkların hayattadır. Allah Teala sana kötülüğü dokunacak olanı sağ
bıraktı." Ebu Süfyan da: "Topluluk arasında emretmediğim bir müsle
vaki olmuş, beni ayıplamayın." dedi. Sonra: "En büyük Hübel!"
dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Cevap vermiyor
musunuz?" buyurdu. Ashab: "Ne diyelim?" dediler. "Allah, en
büyüktür ve en yücedir, deyin." buyurdu. Sonra Ebu Süfyan: "Bizim
Uzza'mız var, sizin Uzza'nız yok." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "Cevap vermiyor musunuz?" buyurdu. Ashab: "Ne
diyelim?" dediler. "Allah bizim mevlamızdır, sizin mevlanız yok,
deyin." buyurdu.
Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), Ebu Süfyan tanrıları ve şirki ile övündüğünde;
tevhidi yüceltmek, müslümanların kulluk yaptığı Zat'ın (Allah) yüceliğini,
O'nun tarafının güçlülüğünü', O'nun mağlub edilemeyeceğim ve bizim O'nun
taraftarları ve ordusu olduğumuzu bildirmek için kendisine cevap verilmesini
emir buyurdu. Fakat, "Muhammed aranızda mı? ibn Ebi Kuhafe aranızda mı?
Ömer aranızda mı?" dediğinde Ebu Süfyan'a cevap verilmesini emretmedi.
Aksine rivayete göre sahabeyi cevap vermekten alıkoydu ve "Ona cevap
vermeyiniz." buyurdu. Çünkü Hz. Peygamber ve yanındakileri arama konusunda
yaraları henüz soğumamıştı ve hala öfke ateşleri yanıp tutuşmaktaydı. Ebu
Süfyan, yanındakilere: "Bunlar ölmüşse, bu kadarı yeter size"
dediğinde Hz. Ömer sinirlendi, kızgınlığı arttı ve: "Yalan söylüyorsun ey
Allah düşmanı!" dedi. Bu bildirimde; küçümseme, kahramanlık, korkmamak,
kendilerine kavimlerinin gücünü ve cesaretini iletir durumdaki düşmana kendini
tanıtmak, gevşemediklerini ve güçsüz düşmediklerini, kendisinin (Hz. Ömer) ve
müslümanların onlardan korkmamaya layık olduklarım, Allah'ın müslümanlardan
onlara kötülüğü dokunacak olanları sağ bıraktığım bildirmek vardır. Bu üç
şahsın sağ kaldığını bildirmekte ise, Ebu Süfyan ve kavmi menfaat
sağladıklarını, kar ettiklerini, düşmanın (müslümanların) ve grubunun kinini
üzerlerine çektiklerini zannetmelerinin bir yanılgı olduğunu haber verme ve tek
tek sorduğu zaman cevap verilmesinde mevcut olmayan bir bilek bükme hareketi
vardır. Onları (Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ebu Bekir ve Ömer)
sorması ve kendi kavmine onların ölüm haberini yayması, düşmanın son oku ve
tuzağı idi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) tuzağını iyice
anlayıncaya kadar Ebu Süfyan'a karşı sabretti. Sonra Hz. Ömer ortaya çıkıp
tuzak okunu geri çevirdi. ilk başta cevap vermemek en güzel davranıştı;
ikincide ise en güzel davranış cevap vermekti. Onları sorduğunda cevap
vermemekte, onu aşağılamak ve durumunu küçültmek vardı. Onların ölümünü başa
kakınca, öldürüldüklerini zannedince ve böylece kibir ve azıtmadan hasıl olacak
şeyler hasıl olunca; Hz. Ömer'in cevabında onu aşağılamak, küçümsemek, hor
hakir görmek vaki oldu. Bu durum, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) "cevap vermeyiniz" sözüne ters düşmez. Çünkü O (a.s.), Ebu
Süfyan "Muhammed aranızda mı? Filan aranızda mı? Falan aranızda mı?"
diye sorduğunda cevap vermekten alıkoymuştur. Ama "İşte onlar
öldürüldü." dediğinde cevap vermekten alıkoymamıştır. Her halükarda birincide
cevap vermemekten, ikincisinde de cevap vermekten daha güzel bir davranış
yoktur.
Sonra Ebu Süfyan:
"Bugün Bedir'e mukabil bir gündür. Savaş dönüşümlüdür. (Bazan bu taraf
kazanır, bazan öbür taraf)" dedi. Hz. Ömer şöyle cevap verdi: "Hayır,
öyle değil. Bizim ölülerimiz cennette, sizin ölüleriniz ise
cehennemdedir."
9- Allah'ın Mü'minlere
Yardımları:
ibn Abbas: "Allah
Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Uhud savaşında yardım olunduğu gibi hiçbir
yerde yardım olunmadı" dedi. Onun bu görüşünü inkar ettiler. O zaman:
"Benimle inkar eden arasında Allah'ın kitabı hakemdir. Allah Teala:
'Andolsun ki, Allah size verdiği sözde durdu. O'nun izniyle kafirleri kesip
biçiyordunuz.[Al-i İmran, 152] buvuruyor. ayette geçen "el-hass = kesip biçmek"
kelimesi öldürme anlamındadır. Savaş, günün başında müşriklerden 7 veya 9
tanesi öldürülünceye kadar Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve
ashabının lehine idi." dedi ve hadisi zikretti.
Allah Teala, Bedir ve
Ühud savaşlarında kendisinden yana bir güvenlik olarak müslümanların üzerine
bir uyuklama, bir sekinet indirdi. Savaşta korku anındaki uyuklama emniyete,
güvenliğe delildir ve Allah'tandır; fakat namazda, zikir ve ilim meclislerinde
olursa şeytandandır.
Uhud savaşında melekler
Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem) korumak için çarpıştılar.
Sahihayn'da şöyle geçer: Sa'd b. Ebi Vakkas anlatıyor: Uhud savaşında
Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem), yanında üstlerinde beyaz elbise
bulunan ve O'nu korumak için çetin bir şekilde çarpışan iki adamla birlikte
gördüm. Onları ne daha önce, ne de daha sonra görmedim.
10- Uhud Savaşındaki
Müslümanların Kahramanlıktan:
Sahih-i Müslim'de şöyle
geçer: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Uhud savaşında Ensar'dan yedi
ve Kureyş'ten (muhacirlerden) iki kişiyle yalnız kaldı. Düşmanlar O'na
yaklaşınca, "Onları bizden kim uzaklaştırırsa cennetliktir -veya cennette
yoldaşımdır-." buyurdu. Ensar'dan bir adam öne çıktı ve öldürülünceye
kadar savaştı. Sonra tekrar yaklaştılar. "Onları bizden kim uzaklaştırırsa,
cennetliktir veya cennette yoldaşımdır." buyurdu. Yine Ensar'dan bir adam
öne çıktı ve öldürülünceye kadar savaştı. Yedi kişi öldürülünceye kadar bu
böyle oldu. O zaman Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Arkadaşlarımıza insaf etmedik" buyurdu. Hz. Peygamber'in (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) söylediği bu son cümle, "Arkadaşlarımız bize insaf
etmedi.'' anlamına gelecek şekilde de rivayet edilmiştir. Birinci anlamın vechi
şudur: Ensar, savaşmak için birbiri peşinden teker teker gidip öldürülünce ve
de iki Kureyşii savaşa çıkmayınca Hz. Peygamber böyle buyurdu: Yani Kureyş
Ensar'a insaf etmedi. İkinci anlamın vechi de şudur: Arkadaşlar'dan maksat
Allah Rasulünü küçük bir grupla yalnız bırakıp kaçarak birer birer
öldürülenlerdir. Onlar Allah Rasulüne ve O'nun yaranda sebat edenlere insaf
etmemişlerdir.
ibn Hibban'in Sahih'inde
Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre Ebu Bekir es-Sıddik anlatıyor: Uhud savaşı
olduğunda insanlar Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kaçtılar.
Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına dönenlerin ilki bendim.
Önünde bir adamın onu koruyup himaye etmek için savaştığını gördüm.
"Talha, anam babam sana feda olsun! Talha, anam babam sana feda
olsun!" dedim. Ben varmadan Ebu Ubeyde b. Cerrah beni farketti. Bana
kavuşuncaya kadar kuş gibi çırpmıyordu. Birlikte Rasulullah'ın (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) yanına vardık. Talha O'nun (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
önüne yıkılmıştı. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Kardeşinizi tutun. O, görevini yerine getirmiştir." buyurdu. Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) alnının kenarından darbe almıştı.
Elmacık kemiğinin üstünden yaralanmıştı, hatta miğfer halkalarından biri
elmacık kemiğinin üstüne batmıştı. O halkayı Hz. Peygamber'in (yanağından) çıkartmak
için gittim. Ebu Ubeyde dedi ki: "Ey Ebu Bekir, Allah'ını seversen bana
bırak." Ebu Bekir anlatmaya devam ediyor: "Ebu Ubeyde, halkayı ağzına
aldı ve onu Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) acı vermekten çekine:
rek yavaş yavaş çıkarmaya başladı, sonra halkayı ağzıyla çıkardı. Ebu
Ubeyde'nin de iki ön dişi sökülmüştü." Hz. Ebu Bekir diyor ki: "Sonra
diğer halkayı çıkarmak için yürüdüm. Ebu Ubeyde: Ey Ebu Bekir, Allah aşkına
bana bırak, dedi ve halkayı dişleriyle tuttu ve sökünceye kadar yavaş yavaş
çıkardı. Bu arada Ebu Ubeyde'nin diğer iki Ön dişi de sökülmüştü. Sonra
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): Kardeşinizi tutun. Görevini yerine
getirmiştir, buyurdu." Ebu Bekir der ki: "Tedavi etmek için Talha'nın
yanına vardık. Kendisi on küsur yerinden yaralanmıştı."
el-Emevi'nin Megazisinde
şöyle geçer: Müşrikler dağa çıkmaya kalkıştıklarında Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Sa'd'a: "Onları uzaklaştır." buyurdu. Yani, geri
döndür diyordu. Sa'd: "Onları tek başıma nasıl geri döndürürüm?"
dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunu üç defa söyledi. O zaman
Sa'd, sadağından bir ok aldı ve bir adama atıp öldürdü. Sa'd dedi ki: Sonra o
tanıdığım oku aldım, bir başkasına atıp onu da öldürdüm. Sonra o tanıdığım oku
aldım, tekrar bir başkasına atıp onu da öldürdüm. Müşrikler bulundukları yerden
indiler. Bu mübarek bir oktur, deyip sadağıma koydum. O ok, vefat edinceye
kadar Sa'd'ın yanındaydı, sonra çocuklarına geçti.
Sahihayn'da Ebu
Hazim'den rivayet olunmuştur: Ebu Hazim'e Rasulullah'ın yarasını sordular,
şöyle anlattı: "Vallahi, ben Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
yarasını kimin yıkadığını, suyu kimin döktüğünü ve ne ile tedavi edildiğini
bilirim. Kızı Fatıma yarasını yıkıyor, Ali b. Ebi Talib de kalkanla su döküyordu.
Hz. Fatıma suyun kanı artırdığını görünce, bir hasır parçası alıp, o parçayı
yaktı ve yaraya sürdü. Kan da dindi."
Buhari'de geçer:
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) alt çenesinin sağ tarafındaki küçük
azı dişi kırılmış, alnı yarılmış ve kanı akmaya başlamıştı. Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle diyordu: "Peygamberleri kendilerini
hidayete davet ederken, Peygamberlerinin yüzünü yaralayan ve dişini kıran bir
kavim nasıl felah bulur?" Allah azze ve celle şu ayet-i kerimeyi indirip:
"Allah'ın, onların tevbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin
bir ilişiğin yoktur. Onlar zalimdirler. " buyurdu.
Müslümanlar bozguna
uğradığında Enes b. Nadr hiç bozulmadı ve: "Allah'ım; şunlann,
(müslümanların) yaptıklarından dolayı Senden özür dilerim, şunların
(müşriklerin) yaptıklarından da Sana sığınırım*' dedi ve ileri atıldı. Sa'd b.
Muaz onunla karşılaştı ve: "Nereye, ey Ebu Ömer?" dedi. Enes b. Nadr:
"Cennetin kokusu ne güzel, ne hoş, ey Sa'd! Onu (cennet kokusunu) uhud'un
arkasında duyuyorum" dedi, sonra yürüdü. Ölünceye kadar müşriklerle
savaştı. Kızkardeşi onu parmaklarından tanıyıncaya kadar (cesedi) tanınamadı.
Üzerinde seksen küsur mızrak, kılıç ve ok yarası vardı.
Daha önce geçtiği gibi
müşrikler, günün başında bozguna uğramışlardı. O zaman İblis: "Ey Allah'ın
kullan! Allah sizin belanızı versin. Bozgundan geri dönünüz!" diye
bağırdı, onlar da direnmeye başladılar.
Huzeyfe babasına baktı.
Müslümanlar onu (babasını) müşriklerden zannederek öldürmek istiyorlardı.
Huzeyfe: "Ey Allah'ın kullan! Babam..." dedi. Sözünü anlamayıp
babasını öldürdüler. "Allah Teala sizi bağışlasın." dedi. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) diyetini vermek istedi. "Onun diyetini
müslümanlara tasadduk ettim" diye cevap verdi. Böylece Huzeyfe'nin Hz.
Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gözündeki değeri daha da arttı.
Zeyd b. Sabit anlatıyor:
Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Uhud savaşında beni, Sa'd b. Rebi'i
aramak için gönderdi ve buyurdu: "Onu görürsen, selamımı söyle ve ona:
Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) 'Kendini nasıl buluyorsun?' diye
soruyor, de!" Zeyd der ki: Ölüler arasında dolaşmaya başladım. Nihayet
yetmiş mızrak, kılıç ve ok yarası almış bir halde son nefesinde iken yanına
vardım. "Ey Sa'd, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sana selamı
var. Buyuruyor ki: 'Bana haber ver, kendini nasıl buluyorsun?" Sa'd:
"Allah'ın selamı Rasulullah'ın da üzerine olsun. O'na (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) şöyle de: Ey Allah'ın Rasulü! Cennetin kokusunu alıyorum. Ensar'a da
şöyle söyle: Gözünüz gördükçe (sağ olduğunuz sürece) Allah Rasulü'ne karşı
ihlasb davranırsanız, Allah'a özür beyan etmezsiniz( etmek zorunda
kalmazsınız)." dedi ve ruhunu teslim etti.
Muhacirlerden bir
sahabi, Ensar'dan bir sahabiye kana boyanmış bir vaziyette rastladı ve: Ey
falan! Muhammed'in öldürüldüğünü duydun mu? diye sordu. Ensari dedi ki:
Muhammed öldürülmüşse, o tebliğ görevini hakkıyla yerine getirdi. Siz de
dininiz uğruna savaşın! Nitekim Allah Teala ayet-i kerimesinde: "Muhammed
bir Rasul'dür. Ondan önce de Rasuller geçmişti..." buyurmuştur.
Abdullah b. Amr b. Haram
anlatıyor: Uhud savaşından önce rüyamda Mübeşşir b. Abdülmünzir'i şöyle derken
gördüm:
— Birkaç gün içinde bize
gelirsin?
— Sen nerdesin? dedim.
— Cennette, istediğimiz
gibi dolaşıyoruz.
— Sen Bedir savaşında
öldürülmemiş miydin?
— Evet. Sonra bana hayat
verildi.
Abdullah b. Amr, bunu
Rasülullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) anlattığında Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem): "Bu, şehitlik (müjdesi)dir ey Ebu Cabir." buyurdu.
Hayseme Ebu Sa'd'ın oğlu
Bedir savaşında Rasulullah'la beraber olup şehit düşmüştü. Dedi ki: Bedir
savaşı beni yanılttı (katılamadım). Halbuki ben katılmaya çok istekliydim.
Hangimiz savaşa gidecek diye oğlumla aramızda kura çektik. Kura oğluma çıktı ve
şehitlik nimetine erdi. Düri oğlumu rüyamda, cennet meyvelerinin ve
nehirlerinin arasında dolaşır vaziyette en güzel surette gördüm. Şöyle diyordu:
"Bize katıl ve cennette yoldaşımız ol. Rabbimin bana vadettiğini gerçek
buldum." Vallahi ey Allah'ın Rasulü; ben onun cennetteki yoldaşlığını
özlüyorum. Yaşım ilerledi, kemiğim inceldi, Rabbime kavuşmak istiyorum. Ey
Allah'ın Rasulü; beni şehitlik ve cennette Sa'd'a yoldaşlık nimetine erdirmesi
için Allah'a dua et, dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona böylece
dua etti ve Uhud'da şehid oldu.
Abdullah b. Cahş o gün
şöyle dedi: Allah'ım! Sana yemin ederim ki, beni yarın düşmanla karşılaştır da
beni öldürsünler; burnumu, kulağımı kessinler, sonra bana: "Neyin uğruna
kesildin, biçildin?" diye sorasın da, "Senin uğruna" diyeyim.
Amr b. Cemuh çok fazla
aksayan topal bir şahıstı. Dört tane genç oğlu var idi ve gaza ettiğinde
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile savaşa katılırlardı. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Uhud'a doğru yöneldiğinde o da Rasulullah'la
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) birlikte gitmek istedi. Oğulları kendisine:
"Allah Teala sana ruhsat vermiş. Otursan bile biz sana yeteriz. Allah
senden cihad yükümlülüğünü kaldırmıştır." dediler. Bunun üzerine Amr b. Cemuh
Rasülullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve: "Ey Allah'ın Rasulü!
Şu benim oğullarım, seninle savaşa çıkmamı engelliyorlar. Ben de vallahi şehid
olmak ve cennette şu sakatlığımla (sağa sola) gidip gelmek istiyorum."
dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Allah Teala senden cihad
yükümlülüğünü kaldırmıştır." buyurdu. Çocuklarına da: "Onu geride
bırakmanız gerekmez. Umulur ki Allah azze ve celle kendisim şahitlik nimetine
erdirir." Sonra Amr, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte
savaşa çıktı ve Uhud savaşında şehid edildi.
Enes b. Nadr, Muhacir ve
Ensar'dan bazı sahabiler arasında Ömer b. Hattab'a ve Talha b. Ubeydillah'a
rastladı. Ellerini salıvermişlerdi (silahlarını bırakmışlardı): "Sizi
(böyle) oturtan nedir?" dedi. "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) öldürüldü" dediler. "O'ndan sonraki hayatta sizler ne.
bekliyorsunuz? Kalkın ve Rasulullah'ın öldüğü şey uğruna ölün." dedi.
Sonra düşmana doğru yürüdü ve öldürülünceye kadar savaştı.
Allah düşmanı Übey b.
Halef zırha bürünmüş olarak geldi. Şöyle diyordu: "Muhammed kurtulursa ben
kurtulmayayım!" Mekke'de iken Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
öldüreceğine yemin ederdi. Kendisini Mus'ab b. Umeyr karşıladı, fakat Mus'ab
öldürüldü. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Übey b. Halefin
tolgasıyla, tolgayı zırha bağlayan peçenin arasındaki açıklığı gördü ve
harbesiyle onu yaraladı. Übey atından düştü. Öküz gibi böğüriirken adamları onu
taşıdılar ve: "Seni umutsuzluğa iten şey nedir?" dediler. Çünkü
kendisi sadece çizilmişti (hafifçe yarılmıştı). O zaman adamlarına Hz.
Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Aksine, inşaallah ben onu
öldüreceğim." sözünü hatırlattı. Nitekim Rabiğ'de (Şerif) öldü.
İbn Ömer anlatıyor:
"Gecenin bir vaktinde Batn-ı Rabiğ'de yürüyordum. Parlayan bir ateş (ışık)
gördüm. O ateşten zincire vurulmuş (çekilen) susuzluğunu haykıran bir adam
çıktı. Bir adam da şöyle diyordu: Buna su vermeyin. Zira bu, Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) öldürdüğü adamdır; bu Übey b. Haleftir."
Nafi' b. Cübeyr
anlatıyor: Muhacirlerden bir şahabının şöyle dediğini duydum: "Uhud
savaşma katıldım. Her yönden gelen oklara baktım. Rasulullah (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) ortada durduğu halde her biri O'ndan uzaklaşiyordu. (Manyetik bir
kalkan var gibi ona doğru gelen oklar sağa sola sapıyordu.) O gün Abdullah b.
Şihab ez-Zühri'yi şöyle derken gördüm: "Bana Muhammed'i gösterin. O
kurtulursa ben kurtulmayayım." Halbuki Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), yanında hiç kimse olmadığı halde onun yambaşındaydı. Sonra onun
yanından geçtiler. Bunun üzerine Safvan kendisini ayıpladığında şöyle dedi:
"Vallahi, onu görmedim. Allah'a yemin ederim, o bizden perdelenmişti
(gizlenmişti). Halbuki biz dört kişi olarak savaşa çıkmış ve onu öldürmek üzere
sözleşip anlaşmıştık. Emelimize ulaşamadık."
Ebu Said el-Hudri'nin
babası Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yarasını temizleyinceye
kadar emdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendisine: "Onu
(yaradan emdiğini) püskürt!" buyurdu. "Vallahi, asla püskürtmem"
dedi ve arkasını dönüp yürüdü. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Cennet ahalisinden bir adama bakmak isteyen buna (bu adama) baksın."
buyurdu.
Zühri, Asim b. Ömer,
Muhammed b. Yahya b. Hibban ve başkaları şöyle demişlerdir: Uhud günü, bela ve
imtihan günüydü. Allah azze ve celle onunla mü'minleri imtihan etti; küfrünü
gizleyip diliyle müslüman olduğunu söyleyen münafıkları ortaya çıkardı. Allah
Teala o gün dostlarından şehitlik ikram etmek istediklerine ikramda bulundu.
Uhud savaşı ile ilgili inen ayetlerden 61 adedi Al-i İmran suresindendir.
"Mü'minleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden
evinden ayrılmıştır. "[Al-i İmran, 121] ayetiyle başlayıp hikayenin sonuna
kadar devam etmektedir.
11- Bu Savaştan Çıkan Fıkhı
Hükümler:
1- Cihada başlandığında
cihad yapmak gerekir. Hatta zırhını giyen, savaş elbisesine bürünen ve savaşa
hazırlanan kişi, düşmanıyla savaşmadıkça savaştan vazgeçemez.
2- Düşmanlar gelip
kapıya dayandığında, memleketlerinde bulunan müslümanların düşman için ülke
(yurt, şehir, kasaba vs.) dışına çıkmaları gerekmez. Aksine ülkelerinde durup,
orada savaşmak Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Uhud savaşında
müslümanlara işaret ettiği gibi kendi lehlerine, düşmanın aleyhine ise caizdir.
3- imam'ın (devlet
başkanının veya komutanın) mal sahibi razı olmasa da yolu düştüğünde tebaasının
bazı mülklerinden, arazisinden geçmesi caizdir.
4- imam, buluğa ermemiş
çocuklardan savaşmaya gücü yetmeyenlere izin vermez.. Rasulullah'ın (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) İbn Ömer'i ve yanındakileri geri çevirdiği gibi savaşa
çıktıklarında bunları geri döndürür.
5- Kadınların savaşması
ve cihadda kadınlardan yardım istenmesi caizdir.
6- Enes b. Nadr ve
başkalarının, daldığı gibi düşman arasına dalmak caizdir.
7- İmam yaralanırsa,
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu savaşta yaptığı gibi, onlara
(askerlerine ve tebaasına) oturarak namaz kıldırır. Sünneti vefat edinceye
kadar bu hal üzre devam etti.
8- Kişinin, Allah
yolunda öldürülmek için dua ve bunu temenni etmesi caizdir. Bu, yasaklanmış
ölüm temennisi değildir. Nitekim Abdullah b. Cahş'ın dediği gibi: Allah'ım;
beni müşriklerden iyice kafir ve çok öfkeli bir adamla karşılaştır, onunla
çarpışayım, beni Senin uğrunda öldürsün, soysun, sonra bumumu ve kulaklarımı
kessin de Sana kavuştuğumda: "Ey Abdullah b. Cahş; ne uğruna kesildin,
biçildin?" diyesin, ben de: "Senin uğruna Ya Rab!" diyeyim.
9- Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), Uhud savaşında şiddetli bir belaya uğrayan,
yarası ağırlaşınca da kendisini kesen (intihar eden) Kuzman hakkında: "O
cehennemliklerdendir." buyurmasına istinaden, kendisini öldüren müslüman
dehennemliktir.
10- Şehidin yıkanmaması,
(cenaze) namazının kılınmaması elbisesinden başka şeye kefenlenmemesi, kanıyla
ve üzerindeki yaralarla gömülmesi sünnettir. Ancak (düşman tarafından)
elbiseleri soyulmuşsa, elbisesinden başka bir şeyle kefenlenebilir.
11- Şehid cünüb ise,
meleklerin Hanzale b. Ebi Amir'i guslettirdiği gibi guslettirilir.
12- Şehidlerin öldükleri
yere defnedilmesi, başka bir yere taşınmaması sünnettir. Bir grup sahabi
şehidlerini Medine'ye taşıdılar. Bunun üzerine Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) tellalı, şehidlerin, düştükleri yere götürülmesini emir veren bir
çağrıda bulundu. Cabir anlatıyor: "Ben gözetlemede iken teyzem, babam ile
dayımı şu taşımada kullanılan bir (dolap beygiri) hayvana beraberce yüklemiş
olarak geldi. Onları mezarlığımıza defnetmek için Medine'ye soktu. Bu arada bir
adam şöyle bağırarak geldi: "Kendinize gelin, Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) şehidlerinizi geri götürmenizi emrediyor, şehidlerinizi
öldürüldükleri yere defnediniz!'* Cabir anlatmaya devam ediyor: "Onları
(babamla dayımı) geri götürdük ve öldürüldükleri yere defnettik. Muaviye b. Ebi
Süfyan'ın halifeliği döneminde iken bana bir adam geldi ve: Ey Cabir! Vallahi,
Muaviye'nin adamları babanın kabrini kazdılar, ortaya çıkardılar ve bir bölümü
ortaya çıktı, dedi. Hemen oraya gittim ve bıraktığım (gömdüğüm) şekilde
kendisinde hiçbir şey değişmemiş olarak buldum ve onu gizledim". İşte
şehidlerin öldükleri yere defnedilmesi böylece sünnet oldu.
13- Bir veya üç şehidin
bir mezara defnedilmesi caizdir. Çünkü Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
iki veya üç şehidi bir mezara defnediyordu. "Hangisi Kur'an'dan daha çok
(ayet) ezberlemişti?" diye soruyor, birini işaret ediyorlardı. Kabre önce
onu koyduruyordu.
Abdullah b. Amr b. Haram
ve Amr b. Cemuh, aralarındaki muhabbet sebebiyle bir kabre (birlikte)
defnedildiler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Dünyada
birbirine muhabbet eden bu iki muhibbi bir mezara defnedin." buyurdu.
Uzun bir süre sonra
ikisine birer mezar kazıldı. Abdullah b. Amr b. Haram'ın eli, yaralandığında
koyduğu şekilde yarasının üzerinde duruyordu. Eli yarasından çekildiğinde kan
fışkırdı. Yerine konulduğunda kan durdu.
Cabir şöyle anlatıyor:
Mezarı kazıldığında babamı mezarında gördüm. Uyur gibi idi ve halinde az ya da
çok bir değişiklik olmamıştı. Kendisine: Kefenlerini gördün mü? diye
sorduklarında dedi ki: Yüzünü örten alaca çizgili bir kumaşla ve ayaklarım
örten bir pelerinle defnediimişti. Bu çizgili kumaşı ve pelerini olduğu gibi
bulduk. Halbuki aradan 46 sene geçmişti.
Fakihler; Hz.
Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Uhud şehidlerini elbiseleriyle
defnetmesi, bunun müstehab ve evla oluşundan mıdır, yoksa vacib oluşundan mıdır
diye ihtilaf ettiler. Bu konuda iki görüş vardır:
Bunların ikincisi; bu
görüşlerin en zahir olanı Ebu Hanife'nin görüşüdür, ilki ise; Şafii ve Ahmed
(b. Hanbel)'in görüşleridir. Şayet; "Yakub b. Şeybe'den ve başkasından
ceyyid senedle rivayet olunduğuna göre Hz. Safiyye, Hz. Peygamber'e (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Hz. Hamza'yı kefenlemesi için iki elbise yollamış ve O da
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlardan birisine onu (Hz. Hamza'yı) kefenlemiş,
diğerine de bir başka şehidi kefenlemiştir." denilirse, şöyle cevap
verilir: Hz. Hamza'yı kafirler soymuşlar, kendisine müsle yapmışlar, karnını
yarmışlar ve cigerini çıkarmışlardı. Bunun için başka bir kefenle kefenlendi.
Bu görüş (şehidin başka bir şeyle kefelenmesi görüşü) zayıflıkta, "Şehid
guslettirilir" diyenin görüşüne benzer. Halbuki Allah Rasulü'nün sünneti,
tabi olmaya (meleklerin sünnetinden) daha evladır, layıktır.
14- Çarpışmada can veren
şehidin cenaze namazı kılınmaz. Zira Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
Uhud şehidleri üzerine cenaze namazını kılmamıştır ve O'nun (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) gazalarında yanında bulunup da şehid düşenlerden hiçbirinin cenaze
namazım kıldığı bilinmemektedir. Raşid halifeleri de, onların naibleri de böyle
yapmışlardır.
Şayet; Sahihayn'da, Ukbe
b. Amir hadisinde, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir gün çıkıp
Uhud şehidlerine ölülere kıldığı (cenaze) namazı gibi namaz kıldığı sabittir,
denilirse; ve İbn Abbas'ın: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Uhud
şehidlerinin üzerine cenaze namazını kıldı." diye rivayet ettiği ileri
sürülürse; şöyle cevap verilir: Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
vefatına yakın bir zamanda onlara bu namazı kılması, şehid edilmelerinden sekiz
yıl sonra onlara veda edercesine bir namaz kılmadır. Bu, Hz. Peygamber'in vefat
etmesinden önce Baki kabristanına gidip ölülere ve dirilere veda edercesine
istiğfar etmesine benzer. işte bu da Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) onlara veda etmesidir ve bu namaz ölüler üzerine kıldığı cenaze namazı
demek değildir. Öyle olsa bile Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
özellikle "Kabir (e konulmuş cenaze) üzerine namaz kılınmaz veya bir aya
kadar kıhnabilir." görüşünde olanlara göre bu namazı sekiz yıl
geciktirmezdi.
15- Hastalık veya
topallıktan dolayı Allah Teala'nın cihada katılmamasını mazur gördüğü
şahısların, kendilerine vacip olmasa da cihada çıkmaları caizdir. Nitekim Amr
b. Cemuh (r.a.) topal olduğu halde cihada çıkmıştır.
16- Müslümanlar,
içlerinden birini kafir zannederek öldürseler, devlet başkanının, öldürülen
müslümanın diyetini Beytülmal'den ödemesi gerekir. Çünkü Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Yeman'ın diyetini (oğlu) Ebu Huzeyfe'ye ödemek istemiş, ancak
Huzeyfe diyeti almaktan kaçınıp müslümanlara tasadduk etmiştir.
12- Uhud Savaşında
Ortaya Çıkan Bazı Hikmetler:
Allah Teala, "Sen
mü'minleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere erkenden evinden
ayrılmıştın..."[Al-i İmran, 121] ayetiyle olayı anlatmaya başladığı yerden
itibaren 60 ayet boyunca Al-i İmran suresinde bunların esaslarına ve temel
noktalarına işaret buyurmuştur:
1- Allah Teala
müslümanlara, itaatsizliklerinin, gevşekliklerinin ve birbirlerine düşmelerinin
kötü sonucunu bildirmiş ve uğradıkları belanın sadece bu kötülükleri sebebiyle
olduğunu şöylece haber vermiştir: "Andolsun ki Allah, size verdiği sözde
durdu. O'nun izniyle onları (kafirleri) kesip biçiyordunuz. Ama Allah size
arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra, gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve
isyan ettiniz; sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu. Derken denemek için
Allah sizi onlardan geri çevirip bozguna uğrattı. Andolsun ki O sizi
bağışladı..."[Al-i İmran, 152]
Peygambere isyanlarının,
çekişmelerinin ve gevşemelerinin sonucunu görünce, bundan sonra çok hazırlıklı,
uyanık ve Allah'ın yardımsız bırakmasına sebep olacak şeylerden daha bir
sakınır oldular.
2- Allah'ın,
Peygamberleri ve onlara uyanlar hakkındaki hikmeti ve sünneti, (düşmanlarıyla
savaşta) birinde onların, diğerinde de düşmanlarının galip gelmesi şeklinde
olagelmiştir. Fakat sonuç her zaman peygamberlerin ve onlara uyanların lehine
olmuştur. Zira, daima galip gelseler peygamberlerle beraber hem mü'minler hem
de daha başkaları savaşa girerlerdi. Dolayısıyla sadık mü'min, diğerlerinden
ayırdedilemezdi. Tersine, devamlı mağlup olsalardı, peygamberlik ve elçi
göndermenin maksadı hasıl olmazdı. Hikmeti gereği, Allah onlara her ikisini
(zafer ve mağlubiyeti) de verdi; böylece peygamberlere hak inançtan ve onların
getirdikleri şeylerden dolayı uyan, itaat eden kimseler ile onlara, özellikle
zafer ve galibiyetlerinden ötürü uyanlar birbirlerinden ayrılmış olsunlar.
3- Bu durum,
peygamberlerin özelliklerindendir. Nitekim (Bizans İmparatoru) Hirakl, Ebu
Süfyan'a şöyle sormuştu:
— Onunla savaştınız mı?
— Evet.
— Onunla aranızdaki
savaş nasıl neticelendi?
— Dönüşümlü. Birinde o
bize galip gelir, diğerinde de biz ona galip geliriz.
— İşte peygamberler
böyle imtihan olunurlar, sonra sonuç onların lehine olur.
4- Sadık mü'min sahtekar
münafıktan ayrılmıştır. Çünkü mü'minleri Allah Bedir savaşında düşmanlarına
üstün kılıp şöhretleri yayılınca, içten onlarla birlik olmayan bir kısım
kimseler, dış görünüş itibariyle onlarla beraber İslam'a girmişti. Allah'ın
hikmeti, kullarına mü'minle münafığı birbirinden ayıracak bir imtihanı sebep
kılmayı gerektirdi. Nitekim münafıklar bu savaşta baş kaldırıp gizlediklerini
söylediler, sırları ortaya çıktı. Uzaktan uzağa ima ettikleri şey açıklığa
kavuştu. İnsanlar apaçık bir şekilde kafir, mü'min ve münafık kısımlarına
ayrıldılar. Böylece mü'minler, bizzat kendi evlerinde, kafirler dışında
kendileri ile bir arada bulunan ve kendilerinden ayrılmayan bir düşmanlarım
daha tanıdılar, onlara karşı hazırlandılar ve onlardan sakındılar. Allah Teala
buna şöyle işaret etmektedir: "Allah inananları, sizin içinde bulunduğunuz
durumda bırakacak değildir; temizi pisten ayıracaktır. Allah sizi gayba vakıf
kılacak değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer..."[Al-i
İmran, 179] Yani Allah Teala, mü'minleri münafıklarla benzerlik arzeden bir hal
üzere bırakacak değildir. Uhud savaşındaki malum imtihanla ayırdığı gibi iman
ehlini münafıklardan ayıracaktır. Allah Teala size, mü'minlerle münafıkları
birbirinden ayırdığı gaybı da bildirecek değildir. Onlar Allah Teala'nın
gaybmda ve ilminde ayırdedilmişlerdir, ancak O, münafıkları kesin bir ayrımla
ayırmak istemektedir. Böylece O'nun malumu olan gayb ayan beyan ortaya çıkmış
olur. "Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer" şeklindeki
Allah kelamı, yaratıklarından peygamberlerden başka hiçbir kimsenin gaybı
bilmeyeceğine açıklık getirmek için gelmiştir. Zira Allah, Rasullerine gaybmdan
dilediği şeyleri bildirir. Nitekim, "Gaybı bilen Allah, gaybı bildirmek
istediği peygamberler dışında hiç kimseye bildirmez. "[Cin, 26-27]
buyurmuştur. Sizin mutluluk ve saadetiniz, Rasullerine bildirdiği gaybe iman
etmektedir. Şayet gaybe inanır ve iman ederseniz en büyük sevap ve değer
sizindir.
5- Allah, dostlarının ve
taraftarlarının sevinçte ve tasada, hoşlandıkları ve hoşlanmadıkları durumda,
zaferi kendilerinin veya düşmanlarının kazanmaları halinde nasıl kulluk
yapacaklarını ortaya çıkarmıştır. Mü'minler, hoşlarına giden ve gitmeyen
konularda Allah'a itaata ve kulluğa devam ederlerse, işte onlar O'nun gerçek
kullarıdır; sadece sevinç, nimet ve afiyet hallerinde Allah'a kulluk yapan
kimseler gibi değildirler.
6- Şayet Allah Teala
mü'minlere devamlı yardım etse, her yerde düşmanlarına karşı zafer kazandırsa
ve onları ebediyen düşmanlarına üstün ve galip kılsaydı, nefisleri azıtır,
kibirlenir ve kabanrdı. Ve şayet Allah Teala, onlara daima zafer, galibiyet
ihsan etseydi, bolca rızık verdiği kimseler nasıl olacaklarsa öyle olurlardı.
Halbuki O'nun kullarını ancak sevinç ve sıkıntı, güçlük ve rahatlık, darlık ve
bolluk ıslah eder. O, kullarının işlerini hikmetine yaraşır biçimde
düzenleyendir ve O, kullarından haberdardır ve onları görendir.
7- Allah mü'minleri
mağlubiyetle, yenilgiyle ve hezimetle imtihan ettiğinde zelil oldular,
yenildiler ve boyun eğdiler. Bu sebeple O'nun izzet ve yardımını hakettiler.
Zira zafer gömleği ancak zelilliğin ve kırılmanın (getirdiği) dostlukla
giyilir. Nitekim Allah Teala da: "Andolsun ki siz zelil bir durumda iken
Allah (Bedir'de) size yardım etmişti."[Al-i İmran, 123] ve "...
Çokluğunuz sizi böbürlendirdiği ancak bir faydası da olmadığı Huneyn
savaşında... "[Tevbe, 25] buyurmuştur. Çünkü O, kulunu yüceltmeyi, üstün
ve muzaffer kılmayı dilediği zaman önce onu kırar. Onu galip ve muzaffer
kılması da kulunun zilleti ve kırılması ölçüsünde olur.
8- Allah Teala, mü'min
kulları için ikram yurdunda (cennet) öyle mertebeler hazırlamıştır ki, oralara
amelleriyle ulaşamazlar, ancak bela ve mihnetle ulaşabilirler. Kullarım, o
mertebelere varış sebepleri cümlesinden olan salih amellere muvaffak kıldığı
gibi, yine kendilerini bu mertebelere ulaştıracak bela ve imtihan gibi
sebepleri de onlar için takdir buyurmuştur.
9- Nefisler, daimi
afiyet, zafer ve zenginlikten dolayı azgınlığa düşüp dünyaya meyleder. Bu ise
nefisleri, Allah'a ve ahirete doğru yaptığı yolculuktaki ciddiyetinden
uzaklaştıran bir hastalıktır. Rabbi, Maliki ve merhamet edicisi (olan Allah),
onun bu hastalıktan kurtulmasını istediğinde, kendisine yaptığı gayretli
yolculuktan alıkoyan bu hastalığın ilacı olan bela ve imtihanları takdir
buyurur. Böylece bu bela ve sıkıntılar, hastaya hoş olmayan ilacı içiren ve
hastalıklarını tedavi için acı veren damarları kesen (ameliyat eden) doktor
yerindedir; ki doktor hastayı bu durumda biraksaydı hastalıklar onu sarardı ve
ölümü bunların yüzünden olurdu.
10- Şehitlik, Allah
katında Allah dostlarının en yüce mertebesidir. Şehidler de kulları arasında en
seçkinleri ve en yakınlarıdır. Sıddiklık derecesinden sonra şehitlikten başka
bir derece yoktur. O, kulları içerisinden, kanlan Allah sevgisi ve rızası
uğrunda dökülen, Allah sevgisi ve rızasını kendi canlarına tercih eden şehidler
edinmekten hoşlanır. Bu dereceyi elde etmek için, düşmanı başına musallat
etmesi gibi şehitliğe götüren sebepleri takdir etmesinden başka bir yol yoktur.
11- Allah Teala,
düşmanlarını yok edip öldürmek istediğinde, helak edilip Öldürülmelerini
gerektirecek sebepleri hazırlar. Kafir oluşlarından sonra bunun en büyük sebepleri
isyanları, haddi aşıp azgınlaşmaları, Allah dostlarına eziyette aşırıya
gitmeleri, onlarla çarpışıp savaşmaları ve üzerlerine musallat olmalarıdır.
Böylece Allah dostları, günahlarından ve kusurlarından temizlenirken,
düşmanlarının da mahvedilme, helak edilme sebepleri artar. Allah Teala şu
ayette bunu anlatmaktadır: "Sakın gevşemeyin, üzülmeyin; iman etmişseniz
mutlaka en Üstün sizsiniz. Eğer siz (Uhud'da) bir yara almışsanız, (size düşman
olan) topluluk da (Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. Böylece Biz, Allah'ın
gerçek mü'minleri ortaya çıkarması ve içinizden şehidler edinmesi için bu
günleri bazan lehlerine bazan da aleyhlerine olarak insanlar arasında döndürüp
dururuz. Allah zalimleri sevmez. Ve böylece iman edenleri günahlardan
arındırmak, inkarcıları da mahv etmek için böyle yaparız'' [Al-i İmran,
139-141] Allah Teala bu hitabda mü'minleri teşvik edip kendilerine güvenlerini
artırmak, gayret ve kararlılıklarım canlandırmakla güzelce teselli etmeyi bir
araya getirmiş ve kafirlerin onlara karşı galip gelmesini gerektiren göz
kamaştırıcı hikmetleri saymıştır. Nitekim, "... Eğer siz (Uhud'da) bir
yara almışsanız, (size düşman olan) topluluk da (Bedir'de) bir yara
almıştı..."[Al-i İmran, 140] buyurmuştur. Yaralanma ve acı çekme konusunda
birbirinize denk oldunuz, fakat ümit ve sevap konusunda birbirinizden
ayrıldınız. Nitekim şöyle buyurmuştur: "... Eğer siz acı çekiyorsanız
onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan,
onların ummadıkları şeyleri ummaktasınız.'"[Nisa, 104] Size ne oluyor ki
yaralanıp acı çektiğinizde gevşeyip zayıflıyorsunuz. Müşrikler bu belaya
şeytanın yolunda uğramışlarken siz benim yolumda ve rızamı kazanmak uğrunda
maruz kaldınız.
Sonra Allah Teala, bu
dünya hayatının günlerini insanlar arasında evirip çevirdiğini, uğradıkları
sıkıntının bugünün sıkıntısı olduğunu ve onu ahiretin aksine olarak dostları ve
düşmanları arasında dönüşümlü olarak taksim ettiğini bildirmektedir. Zira
ahiretin şerefi, zaferi ve ümidi sadece iman edenlere mahsustur.
Sonra bir başka
hikmetini belirtti: Bu da, mü'minleri münafıklardan ayırdetmesidir. Böylece,
daha önceleri onlar kendi gayb ilminde malum iken ru'yet ve müşahede ilmiyle de
onları bildirmiştir. Bu gayb ilmi ile sevap veya ceza gerekmez; sevap ve ceza
ancak duyu aleminde gerçekleşip görüldüğünde malum (olan hususlar)a gerekir.
Sonra bir başka hikmeti
daha zikretti: Bu da Allah'ın mü'minler araşır dan şehidler edinmesidir. Zira
O, kulları içinden şehidleri sever. Onlar iç|i en yüce ve en üstün makamları
hazırlamış ve onları bizzat kendisi için ayirmıştır. Öyle ki onları şehitlik
derecesine erdirmeyi gerekli kılmıştır. Allah Teala'nın: "... Allah
zalimleri sevmez."[Al-i İmran, 139] buyurması, Allah'ın Peygamberini Uhud
savaşında yardımsız bırakan ve Uhud savaşına katılmayan münafıkları sevmeyip
onlara gazaplandığım anlattığı gerçekten yerinde yapılmış hoş bir tenbihtir.
Allah onları sevmediği için aralarından şehidler edinmemiştİr. O gün mü'minlere
tahsis ettiği ve şehid olanlara verdiği şeylerden mahrum etmek için münafıkları
çevirip geri döndürmüştür. Böylece Allah, kendi dostlarını ve taraftarlarını
muvaffak kıldığı yollardan o zalimleri alıkoymuştur.
Sonra bu savaşta
başlarına gelen şeyler hakkındaki bir başka hikmeti zikretti: Bu hikmet, iman
edenlerin arındırılmasıdır. Bu arındırma da onları günahlardan ve nefsin
afetlerinden temizlemesi ve kurtarması demektir. Yine aynı şekilde Allah Teala,
onları münafıklardan da kurtarıp arındırdı, böylece mü'minler münafıklardan
ayrılmış oldu. Neticede mü'minlerin lehine iki tür arındırma ortaya çıkmış
oldu: Nefislerinden arındırma ve düşman oldukları halde kendilerini
mü'minlerdenmiş gibi gösteren münafıklardan arındırma.
Sonra diğer bir hikmeti
daha zikretti: Azıtıp sapıtmaları, isyan etmeleri ve düşmanlıkları sebebiyle kafirleri
mahvetmesi. Sonra Allah Teala onların, kendi yolunda cihad etmeksizin ve
düşmanların eziyetlerine sabretmeksizin cennete gireceklerine dair hesaplarını
ve zanlarım reddetti. Böyle düşünen ve zannedenler reddolunduklarına göre böyle
bir şey kesinlikle mümkün değildir. İşte Allah Teala şöyle buyuruyor:
"Yoksa siz, Allah aranızdan cihad edenleri ve sabredenleri bilmeden
cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?.."[Al-i İmran, 142] Yani: Sizden
böyle bir şey ortaya çıkmadı ki, Allah onu bilsin. Çünkü böyle bir şey
gerçekleşirse Allah onu muhakkak bilir ve buna karşılık sizi cennetle
mükafatlandırır. Mükafat, mücerred bilgiye göre değil, malum olmuş vak'aya
göredir. Allah Teala kula, kendisinin malumu olan şey gerçekleşmeksizin,
mücerred ilmine dayanarak mükafat veya ceza vermez. Sonra Allah Teala, temenni
edip kavuşmayı arzuladıkları bir işten bozguna uğramalarını başlarına kakarak
şöyle buyurdu: "Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyor
dun uz, İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz."[Al-i İmran, 143]
İbn Abbas diyor ki:
Allah Teala, Peygamberinin dilinden Bedir şehidlerine ne gibi ikramlarda
bulunduğunu haber verince ashab-ı kiram, şehidliği arzu edip içinde şehid
olacakları ve (şehid) kardeşlerine kavuşacaktan bir savaşı temenni ettiler. Allah
Teala da onlara, Uhud savaşında bunu gösterdi, sebeplerini hazırladı. Çok
geçmeden Allah'ın dilediklerinden başkaları bozguna uğradılar. Bunun üzerine
Allah: "Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte
onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz." ayetini indirdi.
12- Uhud vakasi
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefatı öncesinde, bu konuda bir
başlangıç ve harikulade bir belirti olmuştur. Allah mü'minleri teskin etti ve
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ölmesi veya öldürülmesi
(söylentisiyle) gerisin geri dönmelerinden dolayı azarladı. Halbuki onlara
gerekli olan, O'nun dini ve tevhidi üzere, sabit kalmaları ve bu uğurda
ölmeleri ya da öldürülmeleridir. Çünkü onlar Muhammed'in Rabbine ibadet
etmektedirler; O ise hiç ölmez diridir. Muhammed ölse veya öldürülse bile bu
durum onları O'nun dininden veya getirdiklerinden çevirmemelidir. Zira her
canlı ölümü tadacaktır. Muhammed de baki kalmak için peygamber
gönderilmemiştir. Ne O, ne de kendileri baki değildirler. Ancak İslam ve tevhid
uğrunda ölmelidirler; zira -Rasulullah ölse de sağ kalsa da- ölüm mutlaka
gelecektir. Onun için Allah Teala, şeytan: "Muhammed öldürüldü!" diye
bağırdığında, dininden dönenlerin dönüşünü kınayarak şöyle buyurmuştur:
"Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip
geçmişti. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim
gerisin geri dönerse Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenlerin
mükafatını verecektir. "[Al-i İmran, 144] Şükredenler ise, nimetin
kıymetini bilen, ölünceye veya öldürülünceye kadar bu nimet üzere sebat
edenlerdir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat ettiği gün bu
azarlamanın etkisi, bu hitabın hükmü ortaya çıktı. Gerisin geri dönüp mürted
olanlar oldu, fakat şükredenler dinlerinde sebat ettiler. Bunun üzerine Allah
Teala da onlara yardım etti, onları yüceltti ve düşmanlarına karşı muzaffer
kıldı, sonucu da onların lehine çevirdi.
Daha sonra Allah Teala,
her canlı için tamamlayacağı ve sonunda kavuşacağı bir ecel tayin ettiğini
haber verdi. İnsanların hepsi, yolları farklı olsa da tek bir kaynak şeklinde
ölüm havuzuna gelecekler; sonra kıyamet durağından çeşitli yollara
ayrılacaklar, bir kısmı cennete bir kısmı da cehenneme gideceklerdir.
Sonra Allah Teala,
peygamberlerinden büyük bir topluluğun ve onlarla birlikte kendilerine tabi
olanların çoğunun öldürüldüklerini, ama sağ kalanların Allah yolunda başlarına
gelen belalar karşısında gevşemediklerini, zayıflayıp yılmadıklanm ve boyun
eğmediklerini haber verdi. Bu kimselerin savaş sırasında da gevşemediklerini,
yılmadıklarım ve boyun eğmediklerini; aksine şehid olmayı metanetle, sabırla ve
öne atılarak karşıladıklarım; geri dönerek, zelil bir şekilde boyun eğerek
değil, bilakis izzetle, şerefle; geri kaçarak değil, öne atılarak şehid olmayı
istediklerini bildirdi. Doğrusu, ayet-i kerime, her iki grubu da ele
almaktadır.
Daha sonra Allah Teala,
peygamberlerin ve ümmetlerinin günahlarını itiraf ederek, tevbe istiğfarda
bulunarak, Rablerinden ayaklanın sabit kılmasını ve düşmanlarına karşı yardım
etmesini isteyerek kendi kavimlerine karşı zafer taleb edişlerini haber verdi.
Buyurdu ki: "Söyledikleri sadece şu idi: "Rabbimiz! Günahlanmızı ve
işimizdeki aşmlıklanmızı bağışla, ayaklarımızı sağlam tut, kafir topluma karşı
bize yardım et!" Bu yüzden Allah onlara, hem dünya karşılığının hem ahiret
karşılığının en güzelini verdi. Çünkü Allah güzel davrananlan sever."[Al-i
İmran, 146-147] Müslümanlar, düşmanın ancak günahları sebebiyle kendilerine
galip geleceğini; şeytanın yine ancak günahları -ki bunlar, ya bir hakkı
ödemedeki kusur ya da haddi aşmak şeklinde iki türlüdür- sebebiyle ayaklarını
kaydırıp kendilerini yenebileceğini; zaferin de taata bağlı olduğunu anlayınca:
"Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla!" dediler.
Sonra Rab Tebareke ve Teala ayaklarını sabit kılmadığı ve onlara yardım
etmediği takdirde kendi başlarına sebat etmeye güç yetiremeyeceklerini ve
düşmanlarına karşı yardım sağlayamayacaklarını anladılar. Eğer O ayaklanın
sabit kılmaz ve kendilerine yardım etmezse kendilerinin sebat edemeyeceklerini
ve zafere erişemeyeceklerini ve kendilerinin değil O'nun elinde olduğunu
bildikleri bu şeyi O'ndan istediler. Bu yüzden şu iki makamın hakkını verdiler:
I) Yardımı icabettirici makam: Bu, tevhid ve Allah'a sığınmadır, 2) Yardıma
engel olan şeyleri ortadan kaldırma makamı: Bu da günahlar ve aşırılıklardır.
Peşinden Allah Teala müslümanlan düşmanlarına itaatten sakındırdı. Eğer onlara
itaat ederlerse dünya ve ahirette hüsrana uğrayacaklarını haber verdi. Burada,
Uhud savaşında müşrikler müslümanlara galip gelip zafer kazanınca müşriklere
uyan münafıklara tariz vardır.
Sonra Allah Teala,
mü'minlerin dostu, yardım edenlerin en hayırlısı olduğunu ve dostu olduğu
kişinin muzaffer olacağını haber verdi.
Sonra Allah Teala
düşmanlarının kalplerine müslümanlara hücum etmelerini ve onlarla savaşmaya
kalkışmalarını engelleyen bir korku düşüreceğini ve kendi taraftarlarını
düşmanlarına karşı kendisi sayesinde galip gelecekleri bir korku ordusuyla
destekleyeceğini haber verdi. Bu korku gönüllerindeki şirk sebebiyledir ve
şirkleri ölçüsünde olacaktır. Bu yüzden Allah'a şirk koşan en korkak, en ödlek
şeydir. İmanlarına şirk karıştırmayan mü'minler için emniyet, hidayet ve
kurtuluş; şirk koşan için ise korku, dalalet ve bedbahtlık vardır.
Sonra müslümanlara,
düşmanlarına karşı zafere eriştireceğine dair verdiği sözde durduğunu haber
vermiştir. O, sözünü her zaman tutandır. Şayet müslümanlar itaata ve
Peygamber'in emrine sarılmaya devam ederlerse zaferleri dedevam eder. Fakat
itaatten ayrılırlar, bulunmaları gereken yerden uzaklaşırlarsa, itaat bağından
kopmuş olurlar. Böylece zafer de kendilerinden uzaklaşmış olur. Ayrıca, günahın
kötü sonuçları ile itaatin güzel sonucunu bildirmek için, onları düşman
karşısında bir ceza ve imtihan olmak üzere yüz geri etmiştir.
Sonra Allah Teala, bütün
bunların ardından onları affettiğini ve mü'min kullarına karşı ihsan sahibi
olduğunu haber verdi. Hasan (el-Basri)'ye: "Düşmanlarını başlarına musallat
edip de onlar öldürebileceklerini öldürmüşler, cesetlerini parçalamışlar ve
emellerine ulaşmışlarken Allah müslümanları nasıl affetmiş oluyor?" diye
sorulduğunda şöyle cevap verdi: "Onları affetmeseydi, müşrikler köklerini
kazırlardı. Fakat bu affı sebebiyledir ki, köklerini kazımak üzere toplanmışken
düşmanlarını onlardan püskürtmüştür."
Sonra onlara, şiddetli
kaçışları esnasındaki hallerini hatırlattı. Yani kaçma konusundaki
ciddiyetlerini ve yeryüzündeki gidişlerini veya dağa çıkışlarını ki, ne
Peygambere ne de ashabından birisine bakıyorlardı. Üstelik Peygamber
arkalarından onları şöyle çağırıyordu: "Bana gelin ey Allah'ın kulları!
Ben Allah'ın Rasülü'yüm!" Bu kaçış ve firarları sebebiyle Allah onları,
biri bozgun ve yenilgi kederi diğeri şeytanın aralarında, "Muhammed
öldürüldü!" şeklinde çığlık atması kederi olmak üzere keder üstüne kedere
uğrattı.
Denilmiştir ki: Allah
Teala, Rasulunün yanından kaçmak ve O'nu düşmanlarına teslim etmekle Rasulü'nü
kederlendirmenize karşılık sizi bir kederle cezalandırmıştır. Bu keder,
Peygamberini kedere düşürmenize karşılık size ceza olarak verilen bir kederdir.
Birinci görüş, birkaç
yönden daha uygun görünmektedir:
1- "Kaybettiğinize
ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye..."[Al-i İmran, 153] buyrulması, bu
keder üstüne kederin hikmetine dikkat çekmedir. Bu ise Allah'ın, kaybettikleri
zafer ile uğradıkları bozguna ve yaralanmalara üzülmelerini unutturmasıdır.
Nitekim bu nedenle acılarını unuttular. Bu da ancak, kederi takip eden bir
başka kederle hasıl olur.
2- Bu görüş, gerçeğe de
uygundur. Şöyle ki, ganimeti kaybedişten dolayı bir keder hasıl oldu, sonra
bunu bozgunun kederi, sonra uğradıkları yaralanma kederi, sonra öldürülme
kederi, sonra Rasülullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) öldürülmüş olduğu haberini
işitmeleri kederi, sonra da bunu düşmanlarının dağda onların üst tarafında bir
yere çıkmalarından ötürü bir keder izledi, Allah'ın muradı özellikle iki keder
değildir; aksine deneme ve imtihanın tam olması için, birbirini izleyen
kederlerdir.
3- Ayetteki
"bigammin" ifadesi, sevabın tamamındandır, sevabın verilişinin sebebi
değildir. Anlamı: Kaçmak, peygamberlerini ve ashabını (düşmana) teslim etmek,
Peygamber kendilerini çağırırken O'na koşmamak, bulunmaları gereken yerde
kalmak hususunda O'na muhalefet etmek, kendilerine verilen emir konusunda
çekişmeleri ve gevşemeleri gibi, müslümanlardan ortaya çıkan davranışlara ceza
olarak, sizi bir keder ardından başka bir kedere uğrattık demektir. Bu
davranışlardan her biri kendisine has bir keder gerektirir ve onlardan sadır
olan sebeplerle gerekçelerin birbirini izlemesi gibi uğradıkları kederler de
birbirini izler. Eğer Allah affıyla telafi etmeseydi iş başka türlü olurdu.
Allah'ın, onlara olan lütfü, şefkat ve merhametindendir ki, onlardan sadır olan
bu davranışlar, insan tabiatının icaplarından olup kendilerini sürekli bir
zaferden alıkoyan ve nefislerinde yerleşmiş bir takım kalıntılardır. Allah
onlara lütfederek kuvveden fiile çıkarttığı sebepler hazırlamıştır. Bunlardan
dolayı istenilmeyen neticeler ortaya çıkmıştır. İşte o zaman, bunlardan tevbe
etmenin, emsallerinden sakınmanın ve atlarıyla bunları savuşturmanın gerekli
bir şey olduğunu ve bu olmadan kendileri için bir kurtuluş ve devamlı, kalıcı
bir zaferin mümkün olamayacağını anladılar. Bu sebeple artık daha çok sakınır
ve böyle davranmalarına sebep olan şeylerin gediklerini çok iyi bir biçimde
tanır oldular.
"Belki de senin
kınamalarının sonuçları övgü olacaktır; Nice bedenler vardır ki hastalıklarla
sağlığa kavuşmuştur."
Sonra Allah Teala,
rahmetiyle mü'minleri telafi etti ve onların kederlerini hafifletti. Katından
bir güven ve rahmet olarak indirdiği uyuklama ile o kederi kendilerinden
giderdi. Bedir savaşında mü'minlere indirdiği gibi, savaştaki uyuklama, zaferin
ve güvenin bir belirtisidir. Ayrıca Allah Teala, bu uyuklamaya tutulmayan
kişilerin, dini, peygamberi veya arkadaşlarına değil de kendi canlarına
ehemmiyet veren kişiler olduklarını haber verdi. Bunlar, Allah hakkında
cahiliyet devri insanlarına yaraşır, doğru olmayan zanlarda bulunanlardır.
Allah hakkında yakışık almayan bu zan; Allah Teala'nın Rasulü'ne yardım
etmeyeceği, O'nun işinin dağılıp yok olacağı ve Allah'ın, Rasulü'nü öldürülmeye
terkedeceği şeklinde açıklanmıştır. Yine bu zan; mü'minlerin uğradıkları bu
belanın Allah'ın kaza ve kaderiyle olmadığı ve Allah'ın bunda bir hikmeti
bulunmadığı şeklinde de açıklanmıştır. Ayrıca hikmetin, kaderin, Rasulü'nün
işini tamamlamasının ve İslam'ı bütün dinlere üstün kılmasının inkar edilmesi
şeklinde de açıklanmıştır. İşte bu zan, Fetih suresinde buyurulduğu gibi,
münafıkların ve müşriklerin Allah Teala'ya karşı besledikleri kötü zanlarıdır:
"Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara,
müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara da azab etsin. Kötü olaylar kendi başlarına
gelsin. Allah, onlara gazab etmiş, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi
hazırlamıştır. Orası ne kötü dönüş yeridir."[Fetih, 6] Bu ancak kötü bir
zan, cahiliyet devri insanlarına has bir cahiliye zannı ve gerçek dışı bir
zandır. Allah'ın hikmetine, hamdine ve tek Rab tek ilah oluşuna, caymayacağı
sadık vadine yaraşır olanın ve Peygamberlerine yardım edeceğine ve onları hor
zelil bırakmayacağına ve galiplerin kendi ordusu olacağına dair daha önce
vermiş olduğu söze yaraşır olanın aksine bu zan, O'nun en güzel isimlerine
(esma-i hüsnasına), en yüce sıfatlarına, bütün kusurlardan ve kötülüklerden
arınmış zatına yakışmayan bir zarıdır. Kim ki, O'nun, Rasulü'ne yardım
etmeyeceğini, işini tamamlamayacağını, onu desteklemeyeceğini; kendi grubunu
desteklemeyip onları yüceltmeyeceğini ve düşmanlarına karşı zafere erdirmeyip
üstün kılmayacağını; kendi dinine ve kitabına yardım etmeyeceğini; hiçbir zaman
ayağa kalkamayacak bir yok olmayla tevhidi ve hakkı yok edeceği bir daimi
galibiyet ile tevhid üzerine şirki, hak üzerine batılı galip kılacağını
zannederse; Allah hakkında kötü zanda bulunmuş ve O'nu kemaline, celaline,
sıfatlarına, niteliklerine layık olanın aksine nisbet etmiş olur. Zira O'nun
hamdi ve izzeti, hikmeti ve ilahlığı, buna tenezzül etmediği gibi, taraftarlarının
ve ordusunun boyun eğmesine, sürekli yardım ve daimi zaferin kendisinden yüz
çeviren müşrik düşmanlar tarafında olmasına da razı olmaz. Kim Allah'ı böyle
zannederse O'nu tanımamış, isimlerini, sıfatlarını ve kemalini bilememiş
demektir. Aynı şekilde bunun O'nun kaza ve kaderiyle meydana geldiğini inkar
eden kişi de O'nu tanımamış, Rab oluşunu, mülkünü ve azametini bilememiş
demektir. Yine aynı şekilde, takdir etmiş olduğu bu ve bundan gayrı hususları
kendisinden Ötürü hamd edilmesini hak etmiş tam bir hikmet ve iyi bir gaye için
takdir etmiş olmasını ve bunun, bulunması kaçırılmasından kendisine daha
sevimli bir hikmeti ve arzulanan bir gayesi bulunmayan bir iradeden
kaynaklandığını ve o hikmet ve arzulanan gayeye götüren ama hoş olmayan bu
sebeplerin takdirinin sevdiğine götürdüğünden dolayı bunların hikmetten dışarı
çıkmadıklarını inkar eden kimse de böyledir. O kişiye hoş gelmese de Allah
Teala, onları keyfi olarak takdir etmemiş , lüzumsuz yere vücuda getirmemiş ve
boş yere yaratmamıştır. "... İşte bu kafirlerin zannıdır. Vay ateşte
yanacak kafirlerin haline" [Sad, 27] İnsanların pek çoğu kendilerine has
ya da başkalarına karşı yaptığı davranışlarda Allah hakkında haksız yere kötü
zan besliyorlar. Bundan ancak Allah'ı tanıyan, isimlerim ve sıfatlarını bilen,
hamdinin ve hikmetinin gerektirdiğini idrak eden kişiler kurtulabilir. Kim
O'nun rahmetinden ümit keserse ve rahmetinden umutsuz olursa Allah hakkında
kötü zanda bulunmuştur.
İhsan ve ihlaslarına
rağmen, O'nun kendi dostlarına azab edeceğine ve: dostlarıyla düşmanlarına eşit
davranacağına cevaz veren kişi de Allah hakkında kötü zanda bulunmuştur.
O'nun yaratıklarını
başıboş bırakacağını, emir ve yasaklardan sorumsuz olacaklarını, onlara
peygamberlerini göndermeyeceğini, kitaplarını indirmeyecğini, bilakis onları
hayvanlar gibi kendi hallerine terkedeceğini zanneden kişi de Allah hakkında
kötü zanda bulunmuştur.
Sevap ve ceza vermek
için öldükten sonra kullarını, iyileri iyilikleri sebebiyle ödüllendireceği,
kötüleri kötülükleri sebebiyle cezalandıracağı, yaratıklarına ayrılığa
düştükleri konularda gerçeği açıklayacağı, bütün alemlere kendisinin ve
peygamberlerinin doğruluğunu ve düşmanlarının yalancı olduğunu göstereceği bir
yerde bir araya getirmeyeceğini zanneden kişi de Allah hakkında kötü zanda
bulunmuştur.
Emrini yerine getirmek
gayesiyle Allah nzası için halis niyetle işlediği salih amelini boşa
çıkaracağını ve kulun herhangi bir kusuru olmaksızın sebepsiz yere amelini
iptal edeceğini veya yapmadığı, seçme şansı olmayan, gücünün yetmediği ve
isteği dışında oluşan hususlarda O'nun kendisini cezalandıracağını -bilakis
Allah Teala onu fiillerine göre cezalandıracaktır- ya da yalancı düşmanlannı,
nebilerini ve resullerini desteklediği mucizelerle kendisine karşı
destekleyeceğini ve kullarını dalalete düşürsünler diye mucizeleri onların
ellerine vereceğini; O'ndan gelen herşeyin, -hatta ömrünü O'na itaat yolunda
harcayana azab etmesinin ve onu cehennemdeki esfel-i safilin'de (cehennemin en
alt katında) ebediyen bırakmasının ve ömrünü kendisine, rasullerine ve dinine
düşmanlık uğrunda tüketene ise ikramda bulunmasının ve a'la-yı üliyyin'e
(cennetin en üst katma) yükseltmesinin bile- güzel olacağını, O'nun yanında her
iki durumun da güzellikte denk olduğunu, bunlardan birisinin imkansızlığının ve
diğerinin vuku bulmasının ancak doğru bir haberle bilineceğini, yoksa aklın
birinin kötü, diğerinin iyi olduğu hakkında hüküm veremeyeceğini zanneden kişi
de Allah hakkında kötü zanda bulunmuştur.
Kim ki, Allah Teala'nın
kendisinden, sıfatlarından ve fiillerinden dış görünüşü itibariyle batıl,
teşbih ve temsil olan ifadelerle haber verip hakkı terkettiğini, hakkı haber
vermediğini; bunu kapalı rumuzlarla anlattığını; açıklamadığı üstü kapalı
işaretlerle belirttiğini; daima teşbih, temsil ve batılla açıkladığını;
yaratıklarının zihinlerim, güçlerini ve düşüncelerini, sözü kullanıldığı anlam
dışına çıkarmaya ve te'vili dışında te'vil etmeye ve o söz için iğrenç
ihtimalleri, açıklama ve anlatmadan daha çok bilmece ve bulmacalara benzeyen
te'villeri aramaya çalışmalarını istediğini; onları isimlerini ve sıfatlarını
bilmek için Allah'ın kitabına değil, kendilerinin akıl ve görüşlerine
başvurmaya havale ettiğini; Allah'ın kelamını kendi konuşmalarında ve
lisanlarında bildikleri şekle yorumlamamalarmı istediğini; yaratıklarına
açıklanması gereken hakkı açıklamaya ve onları batıl itikada düşürecek
sözlerden alıkoymaya gücü yettiği halde böyle yapacağı yerde bunu yapmayarak
onları hidayet ve açıklama yolunun aksi bir istikamete sürüklediğini zannederse
Allah hakkında kötü zanda bulunmuş olur. Zira kim, kendisinin ve öncekilerin
açıkladığı gibi, O'nun açık sözlerle hakkı anlatmaya kadir olmadığını söylerse
Allah'ın kudretinde acizlik var zannında bulunmuş olur. Şayet muktedirdir fakat
açıklamamış, açıklamaktan ve hakkı tasrihten kaçınıp şüpheye, hatta muhal olan
batıla ve fasit itikada düşürmüştür derse, Allah'ın hikmeti ve rahmeti hakkında
kötü zanda bulunmuş; Allah'ın ve Rasulü'nün değil kendisinin ve seleflerinin
haktan açıklıkla söz ettiklerini, hidayet ve hakkın kendi sözlerinde ve
ifadelerinde olduğunu zannetmiş olur. Allah'ın kelamına gelince, bunun
zahirinden teşbih, temsil ve dalalet; şaşkınlık ve hayret içindeki kimselerin
sözlerinin zahirinden ise hak ve hidayet elde edilir görüşü de Allah hakkındaki
zanların en kötüsüdür. Ve işte böyle düşünenler Allah hakkında kötü zanda
bulunan ve O'nun şanına yaraşmaz gerçekdışı bir cahiliye zannı besleyen
kişilerdendirler.
Allah hakkında, mülkünde
istemediği ve icad etmeye, yaratmaya güç yetiremediği şeylerin olduğunu zanneden
de O'nun hakkında kötü zanda bulunmuştur.
O'nun ezelden ebede
kadar yapıp etmekten uzak, faaliyetsiz olduğunu ve o vakit fiile güç yetirmekle
tavsif olunamayacağını, sonra muktedir değilken fiile muktedir hale geldiğini zanneden
de O'nun hakkında kötü zanda bulunmuştur.
O'nun işitmediğini,
görmediğini, varlıkları bilmediğini; göklerin, yerin ve yıldızların sayısını,
insanları, onların hareketlerini ve yaptıklarım bilmediğini; mevcudattan
herhangi bir şeyi aynıyla bilmediğini zanneden kişi de Allah hakkında kötü
zanda bulunmuştur.
İşitmesi, görmesi, ilmi,
iradesi, söylediği bir sözü (kelamı) olmadığını; yaratıklarından hiçbiriyle
konuşmadığını ve ebediyyen de konuşmayacağını, söz söylemediğini ve
söylemeyeceğini; O'nunla kaim bir emri ve nehyi bulunmadığını zanneden kimse de
Allah hakkında kötü zanda bulunmuştur.
O'nun göklerin üstünde,
yaratıklarından uzak bir şekilde arşının üzerinde bulunduğunu, O'nun yüce
zatının arşına nisbetinin, arşının esfel-i safiline ve adım anmaya değmez
mekanlara nisbeti gibi olduğunu, Allah'ın en yüksekte bulunduğu gibi en
aşağılarda da olduğunu zanneden kimse de Allah hakkında en çirkin, en kötü bir
zanda bulunmuştur.
Kim, O'nun iman, iyilik,
itaat ve ıslahı sevdiği gibi, küfrü, fışkı, isyanı ve fesadı sevdiğini
zannederse Allah hakkında kötü zanda bulunmuştur.
O'nun hoşlanıp razı
olmadığını, kızıp öfkelenmediğini, dostluk ve düşmanlık etmediğini,
yaratıklarından hiçbirine yakınlaşmadığını ve hiçbir kimsenin de O'na
yaklaşamayacağım; şeytanların, mukarreb melekler ile Allah'ın kurtuluşa ermiş
evliyası gibi O'nun zatına yakın olduğunu zannederse Allah hakkında kötü zanda
bulunmuştur.
İki zıt şey arasında
eşit davrandığını ya da her yönden eşit iki şey arasında ay rım yaptığını veya
uzun ömrün halisane, doğru düzgün ibadetlerini bunların ardından işlenen bir
tek büyük günah yüzünden boşa çıkaracağım ve bu ibadetleri işleyen kişiyi,
kendisine göz açıp kapayıncaya kadar bile iman etmeyen ve bütün Ömrünü
kendisini öfkelendirecek işler uğrunda harcayan, Allah'ın peygamberlerine ve
dinine düşmanlık yapmakla tüketen kişiler gibi o büyük günah sebebiyle ebediyen
sonsuza kadar cehennemde bırakacağını ve o büyük günah sebebiyle bütün iyi
amellerini iptal ederek onu ebedi azapta bırakacağını zanneden kişi de Allah
hakkında kötü zanda bulunmuştur.
Sözün özü, O'nu
kendisinin ve peygamberlerinin nitelemiş olduğu sıfatların tersine sahip
zanneden veya kendisinin ve peygamberlerinin O'nu nitelediği sıfatların
gerçeklerine O'nun sahip olmadığını söyleyen kişi Allah hakkında kötü zanda
bulunmuştur.
O'nun çocuğu veya ortağı
bulunduğunu ya da herhangi bir kimsenin O'nun izni olmaksızın katında şefaat
edeceğini veya yaratıkları ile O'nun arasında ihtiyaçlarım arzedecekleri
aracılar bulunduğunu veya kullan, onlar vasıtasıyla kendisine yaklaşsınlar,
tevessül etsinler, onları O'nunla aralarında vasıta kılsınlar, onlara dua
etsinler, O'ndan korktukları gibi onlardan korksunlar, onlardan ümitvar
olsunlar diye kulları için Allah'ın veliler tayin ettiğini zanneden kimse de
O'nun hakkında en kötü ve en çirkin zanda bulunmuştur.
İtaat ve O'na yaklaşmak
suretiyle nail olduğu gibi O'nun katındaki nimetlere, masiyetle ve (emir ve
yasaklanna) aykırı davranmakla erişeceğini zanneden kimse de, O'nun hikmetinin
ve isimleri ile sıfatlarının gerektirdiğinin aksini zannetmiş demektir ki, bu
da kötü bir zandir.
O'nun rızası için bir
şeyi terkettiğinde kendisine bunun yerine daha iyisini, daha hayırlısını
vermeyeceğini veya O'nun rızası uğruna bir şey yapana buna karşılık olarak
bundan daha üstününü vermeyeceğini zanneden de Allah hakkında kötü zanda
bulunmuştur.
Kuldan kaynaklanan
herhangi bir suç ve herhangi bir sebep bulunmaksızın sırf istek ve iradeyle
O'nun kuluna öfkeleneceğini ve onu cezalandıracağını, mahrum bırakacağını
zanneden kişi de Allah hakkında kötü zanda bulunmuştur.
Gerek ümit ve gerek
korku içerisinde O'nu tasdik ettiğinde, O'na boyun büküp yalvardığında, O'ndan
dilediğinde, O'ndan yardım istediğinde ve O'na tevekkül ettiğinde kendisini
mahrum bırakacağını ve istediğini vermeyeceğini zanneden kimse de Allah
hakkında kötü bir zanda bulunmuş, Allah'ın layık olduğu şeylerin aksini
düşünmüştür,
İtaat ettiğinde
ödüllendireceği şeylerle isyan ettiğinde de ödüllendireceIğini zannedip
duasında bunu isteyen kişi de O'nun hikmetinin ve hamdinin gerektirdiği, O'nun
layık olduğu ve yapmadığı şeyin tersine bir zanda bulunImuştur.
O'nu kızdırıp
Öfkelendirdikten ve günah işlemeye daldıktan sonra O'ndan başka'annı dost edinip
Rabbi katında fayda vermesini, O'nun azabından kurtarmasını umarak O'nun
dışında bir meleğe veya diri ya da ölü bir insana dua ederse Allah hakkında
kötü bir zanda bulunmuştur. Bu ise onun Allah'tan uzaklaşmasında ve azabında
bir artış demektir".
Kim ki O'nun; Rasulü
Muhammed'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gerek hayatında, gerekse ölümünden
sonra düşmanlarım daimi ve istikrarlı bir şekilde musallat kıldığını,
düşmanlarını Peygamberinin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) başına saldığını ve
onların O'nun (Sallallahu aleyhi ve Sellem) peşini bırakmadıklarını; vefat
ettiğinde de vasiyetsiz olarak mü'minlerin kendi başlarına hareket ettiklerini,
ehl-i beytine zulmettiklerini, onların haklarını gasbettiklerini, onları
aşağıladıklarını; (Allah'ın) dostlarının ve hak ehlinin herhangi bir suçu,
günahı olmadığı halde şeref ve itibann, galibiyetin ve otoritenin Allah'ın ve
Allah dostlarının düşmanlarına ait olduğunu; Allah'ın, düşmanların ehl-i beyti
ezdiklerini, onların haklarını gasbettiklerini ve peygamberlerinin emanetini
değiştirdiklerini gördüğü halde ve dostlarına, taraftarlarına ve ordusuna
yardıma muktedir olduğu halde onlara yardım etmediğini ve onları galip
kılmadığım, aksine düşmanlannı onlar üzerine ebediyen galip getireceğini veya
O'nun buna -haşa- muktedir olmadığım, dolayısıyla bu işin O'nun kudreti ve
dilemesi dışında hasıl olduğunu; sonra peygamberin emanetini değiştirenleri
mezarında O'nunla birlikte yan yana yatırdığım ve her zaman ümmetinin hem O'na
ve hem de yanında yatanlara selam vereceğini zanneden kimse -ki Rafiziler böyle
-zannetmekteler- Allah hakkında en çirkin ve en kötü zanda bulunmuştur. Bu
kimseler ister; "Allah Teala onlara yardım etmeye, devlet ve zaferi
onların lehine kılmaya muktedirdir." desinler, isterse "Buna muktedir
değildir." desinler farketmez; onlar Allah'ın gücünü yahut hikmetini ve
hamdini lekelemektedirler. Bu ise Allah hakkında kötü zanda bulunmaktır.
Şüphesiz bunu yapan Allah, kendisi hakkında böyle zanda bulunanlara buğz
etmektedir; onlara göre bu övgüye layık değildir ve Allah'ın bunun aksini
yapması gerekirdi. Fakat bu bozuk zanm ondan daha büyük bir yamayla yamadılar,
kızgın yere basmaktan kaçıp ateşe sığındılar da: "Bu Allah'ın dilemesiyle
olmadı, O'nun bunu savuşturacak ve dostlarına yardım edecek gücü yoktur. Zira
O, kullarının fiillerine muktedir değildir ve o fiiller O'nun kudreti altına
girmez." dediler. Böylece Allah hakkında, mecusi ve putperest
kardeşlerinin tanrıları hakkındaki zanları gibi bir zanna düştüler. Her
inkarcı, kafir, kahredilmiş, alçak bid'atçı kimse ancak Rabbi hakkında bu zanda
bulunur ve kendisini yardıma ve zafere, düşmanlarına galip gelmeye daha layık
sanır. Halkın pek çoğu hatta -Allah'ın diledikleri hariç- hepsi, Allah hakkında
gerçek dışı kötü zan beslemektedir. İnsanların çoğunluğu hakkının tam
verilmediğine, payının eksik olduğuna, Allah'ın kendisine verdiğinin üstünde
şeyleri hakettiğine inanır ve tavrıyla şöyle der: "Rabbim bana zulmetti ve
hakettiğim şeylere engel oldu." Diliyle bunu inkar edip açıkça söylemeye
cesaret edemezken nefsi bu konuda böyle şahitlik eder. Nefsini kontrol edip
onun içinde gizlediklerini ve sakladıklarını öğrenmeye dalan kimse bunun,
çakmakta ateşin gizlendiği gibi nefiste gizlendiğini görür. İstediğin bir
kişinin çakmağım çak, kıvılcımları sana çakmağında bulunanları haber verir.
Eğer bir kimseyi araştıracak olsan, onun kaderi itham edip ayıpladığını,
cereyan edene karşı ileri geri konuştuğunu, kaderin şöyle şöyle olması
gerektiğini söylediğini görürsün. Tabii bu hal kimilerinde az, kimilerinde
çoktur. Bizzat kendi nefsini kontrol et, bakalım kendin bundan salim misin?!
"Ondan kurtulursan
büyük bir şeyden kurtulursun, Yoksa ben senin kurtulacağını
zannetmiyorum."
Nefsine öğüt veren
akıllı insanlar buraya iyi dikkat etsin, Rabbi hakkındaki kötü zannından dolayı
Allah Teala'ya her zaman tevbe ve istiğfar etsin; her kötülüğün kaynağı ve her
şerrin menbaı olan cehalet ve zulümden meydana gelen nefsine kötü zanda
bulunsun. Çünkü nefis kötü zanda bulunulmaya hakimlerin hakimi, adaletlilerin
en adaletlisi, merhametlilerin en merhametlisi, tam zenginlikle gani, tam hamd
ve tam hikmetle Hamid; zatında, sıfatlarında', fiillerinde, isimlerinde her
türlü kötülükten münezzeh; her yönden mutlak kemale sahip zatı, böyle sıfatları
ve böyle fiilleri olan, tamamı hikmet ve maslahat, rahmet ve adalet olan,
isimlerinin tamamı güzel olan Allah'tan daha müstahaktır.
"Rabbin hakkında
kötü zanda bulunma, Zira Allah güzelliğe en layık olandır.
Nefsin hakkında asla iyi
zanda bulunma,
Zalim, cani ve cahil
hakkında nasıl iyi zanda buluffipilirsin ki?
De ki: Ey her kötülüğün
kaynağı olan nefis! Ölü cimriden hayır umulur mu?
Nefsin hakkında
kötülükleri düşün; onları bulursun, Aynen o şekilde; hayrı ise imkansız
gibidir.
Nefiste senin için ne
takva ne de bir hayır vardır, Bunlar Celil olan Rabbinin ihsanlarıdır.
Bunlar ne nefistedir ne
de nefistendir; fakat, Rahman'dandır... Artık kılavuza teşekkür et".
Bizi bunları söylemeye
sevkeden Allah Teala'nın: "...Allah hakkında cahiliyet devri zannı gibi
haksız bir zanda bulunan bir grup da kendi derdine düşmüştü..."[Al-i
İmran, 154] ayetidir.
Sonra Allah Teala, batıl
zanlanndan kaynaklanan şu sözlerini haber verdi: "Bu işte bizim bir
fikrimiz var mı?"[Al-i İmran, 154] "Bu işte bizim fikrimiz alınsaydı
burada öldürülmezdik."[Al-i İmran. 154]. Birinci ve ikinci sözlerinden
maksatları, kaderi isbat (kabul) ve işin tamamım Allah'a havale etmek değildir.
Şayet ilk ifadedeki maksatları bu olsaydı, bu ifadeden dolayı kötülenmezler ve
bu ifadenin: "De ki: Bütün iş Allah'a aittir" ayetiyle [Al-i İmran, 154]
reddedilmesi güzel düşmezdi ve ayrıca bu sözün kaynağı cahiliye zannı olamazdı.
Onun için pek çok müfessir: "Buradaki batıl zanlarından maksat, kaderi
yalanlamaları ve iş onlara bırakilsaydı, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ve ashabı onların sözünü dinleyip kendilerine uysalardi
öldürülmeyeceklerdi, yardım ve zafer de onların olacaktı şeklindeki
zanlarıdır." demiştir. Allah Teala cahiliye zannı olan bu batıl zanlannı
yalanlamıştır. Bu öyle bir zandır ki, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan kaza ve
kaderin gerçekleşmesinden sonra kendilerinin o kaza ve kaderi savuşturmaya
muktedir olduklarını ve iş onlara bırakılmış olsaydı kazanın
gerçekleşmeyeceğini zannettikleri cahiliye dönemi insanlarına has zandır. İşte
Allah Teala şu sözüyle onları yalanlamıştır: "De ki: Bütün iş Allah'a
aittir." Ancak O'nun ezeli kaza ve kaderinin kaydettiği, ezeli ilminin ve
kitabının takdir ettiği şey gerçekleşir. İnsanlar istese de istemese de
Aİlah'ın dilediği olur, olmaması imkansızdır. İnsanlar ister istesin, ister
istemesin Allah'ın dilemediği de olmaz. Hezimetiniz ve öldürülmeniz takdir
olunmuşsa bu, savuşturulmasına imkan olmayan kevni emriyle olmuştur. Bu işte
herhangi bir fikriniz olsun veya olmasın birdir. Bazılarınız hakkında ölüm
yazgısı yazılmış olsa, sizler evlerinizde bulunsanız bile haklarında Ölüm
yazgısı yazılanlar evlerinden öldürülecekleri yerlere elbette çıkacaklardır, bu
kaçınılmazdır; onların bunda bir fikirleri olsun veya olmasın birdir. İşte bu,
Allah'ın dilemediği şeylerin gerçekleşmesini ve gerçekleşmeyecek şeyleri de
dilemesini caiz gören inkarcı Kaderiyye mezhebi mensuplarının görüşünü boşa
çıkaran, iptal eden delillerin en açık olanıdır.
Sonra Allah Teala bu
takdir'deki bir başka hikmeti haber verdi: Gönüllerinde olam imtihan etmek. Bu
ise, gönüllerinde olan iman ve nifakı deneye tabi tutmaktır. Zira bununla
mü'minin iman ve teslimiyeti artar; münafık ile gönlünde hastalık bulunanın ise
gönlündekinin organlarında ve dilinde görülmesi kaçınılmaz olur.
Sonra bir diğer
hikmetten haberdar etti: Mü'minlerin gönüllerinde var olanları arındırmak,
gönüllerini saflaştırmak, temizlemek, terbiye etmek. Çünkü tabiatların
baskılan, nefislerin eğilimi, alışkanlıkların hakim olması, şeytanın güzel
göstermesi ve gaflet bürümesiyle gönüllere, kendilerine konulan iman, İslam,
iyilik ve talcva gibi hususların zıtları karışır. Devamlı olarak sürekli
afiyette olsa bile bu karışmadan kurtulamaz ve ondan arınamaz. Bundan dolayı
Aziz olan Allah'ın hikmeti, gönüller için, kendisine bir hastalık arız olup da
doktorunun hastalığı vücudundan gidermek ve vücudunu hastalıktan arındırmak
için tedbir almadığı takdirde kötüleşmesinden ve ölümünden korkulan hastaya
sunulan acı ilaç gibi mihnetler ve belalar takdir etmesini gerektirdi. Allah
Teala'nın müslümanlara karşı bu kırılma, hezimet ve onlardan öldüreceklerini
öldürme nimeti, onlara düşmanlarına karşı yardım etme, destekleme ve zafere
erdirme nimetine denktir. Bu durumda da o durumda da Allah'ın müslümanlar
üzerinde eksiksiz nimeti vardır.
Scnra Allah Teala o savaşta
sadık mü'minlerden yüz çevirenlerin yüz çevirmesini ve bunun kendi kazançları
ve günahları sebebiyle olduğunu; şeytanın o ameller sebebiyle onların
ayaklarını kaydırdığını nihayet yüz çevirdiklerini; amellerinin kendi
aleyhlerine bir ordu olduğunu, o amellerle düşinanlarının gücünün arttığını,
zira amellerin kulun lehine ve aleyhine bir ordu olduğunu; kul için her zaman
onu hezimete uğratacak veya zafere ulaştıracak bizzat kendinden olan bir
seriyyenin mevcut bulunduğunu; kulun amelleriyle düşmanına karşı savaştığını
zannettiği yerde düşmanına o amellerle yardım ettiğini ve düşmanıyla
savaştığını zannettiği yerde de düşmanıyla birlik olup kendisine karşı
savaşacak bir seriyyeyi gönderdiğini; kulun amellerinin, kendi icapları olan
hayır ve serleri işlemeye adeta onu zorla ittiğini, kulun ise bunu
hissetmediğini yahut hissedip de görmezlikten geldiğini; gücü yettiği halde
insanın düşmanından kaçmasını, ancak şeytanın kendisine gönderdiği ve onun
sayesinde ayağını kaydırdığı amellerinden oluşan bir ordu sebebiyle olduğunu da
haber verdi.
Sonra şunu haber verdi:
Onları (sahabeyi) affetmiştir. Çünkü bu firar, herhangi bir nifak ve imanda
şüpheden dolayı değildi. Allah'ın affettiği geçici bir olaydan ibaretti.
Böylece imanın yiğitliği ve sebatı merkezine ve aslına dönmüştür. Sonra Allah
Teala onlara şunu bir daha tekrarladı: Uğramış oldukları bu bela ancak kendi
nefislerinden gelmiş olup amelleri sebebiyledir. Buyurdu ki: "Başınıza bir
bela gelince, siz onun iki katını (Bedir'de) onların başlarına getirmiş olduğunuz
halde yine 'Bu nereden başımıza geldi?' dediniz. De ki: 'O, kendinizdendir.'
Şüphesiz Allah, herşeye Kadir'dir."[Al-i İmran, 165] Bu ifadenin aynısını
bundan daha genel bir şekilde Mekki surelerde de zikretmiştir: "Başınıza
gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de
çoğunu affeder. "[Şura, 30], "Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır,
sana ne kötülük dokunursa kendindendir."[Nisa, 79] Buradaki iyilik ve
kötülük, nimet ve musibet demektir. Nimet Allah'tan olup sana iyilik yaptığı
şeydir, musibet ise ancak nefsinden ve amelinden kaynaklanır. ilki O'nun
lütfudur, ikincisi adaletidir. Kul ise O'nun lütfü ile adaleti arasında döner
dolaşır. Kulun üzerinde O'nun lütfü cari ve onun hakkında O'nun hükmü geçerli
ve onun hakkında verdiği hüküm adildir.
İlk ayeti, "De ki:
O, kendinizdendir." sözünden sonra "Şüphesiz Allah herşeye
Kadir'dir." sözüyle noktalamıştır. Onlara adaletiyle beraber kudretinin
umumi oluşunu ve kendisinin adil ve kadir olduğunu bildirmek için böyle yapmıştır.
Bunda kaderin ve sebebin isbati vardır. Allah sebebi zikretmiş ve onların
kendilerine izafe etmiştir. Kudretinin umumiliğini de zikretmiş ve onu da
kendisine izafe etmiştir. İlki cebr'i (zorlama), ikincisi ise kaderi iptal eden
görüşü ortadan kaldırır. Bu durum Allah'ın şu sözüyle uyuşur: "...(Kur'an)
ancak aranızdan doğru yola girmeyi dileyene (bir Öğüttür)... alemlerin Rabbi
Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz. "[Tekvîr, 28-29]
Burada kudretini
zikretmesinde ince bir nükte vardır: Bu iş O'nun elinde ve kudreti altındadır.
O, öyle bir ilahtır ki şayet dilese o işi sizden geri çevirirdi. O halde böyle
şeylerin giderilmesini O'ndan başkasından istemeyin. O'ndan başkasına
güvenmeyin. Bu manayı tam anlamıyla şu ayetle ortaya koydu ve açıkladı: "iki
topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelenler Allah'ın izniyledir."[Al-i
İmran, 166] Bu izin şer'i ve dini değil, kevni ve kaderi izindir. Sihir
konusundaki şu ayette de böyledir: "...Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar
hiçbir kimseye zarar veremezlerdi... "[Bakara, 102] Sonra bu takdirin
hikmetini haber verdi: Mü'minlerin münafıklardan, iki topluluktan birinin
diğerinden apaçık bir ayırımla ayrıldığını müşahede etme ve gözle görmek
suretiyle ayird edip bilmek... Münafıkların içlerindekini açığa vurmaları ve
mü'minlerin de hem bunu hem de Allah'ın onlara verdiği karşılığı ve cevabı
işitmeleri, münafıklığın nereye varacağım ve ulaşacağım ve sahibini dünya ve
ahiret saadetinden nasıl mahrum ettiğini, dünya ve ahiretinin mahvolmasını
nasıl doğurduğunu bilmeleri de bu takdirin hikmetlerindendir. Bu kıssanın
kapsamında Allah'ın nice şahane hikmetleri ve mü'minlere eksiksiz nimetleri;
nice sakındırmalar, korkutmalar, doğru yolu göstermeler, uyarılar; hayır ve şer
sebepleri ile bunların lehine ve sonuçlarına ait durumların bildirilmesi
vardır.
Allah Teala, bundan
sonra kendi yolunda öldürülenlerden dolayı Peygamberine ve dostlarına en güzel,
en ince ve kazasına (kaderine) razı olmaya en teşvik edici biçimiyle başsağlığı
diledi: "Allah yolunda öldürülenleri Ölü sanmayın, bilakis Rableri katında
diridirler. Allah'ın fazlından onlara verdiği şeylere sevinerek
nzıklandırılırlar. Arkalarından kendilerine kavuşamayanlara herhangi bir
korkuları olmadığını, üzülmediklerini müjdelemek isterler. "[Al-i İmran,
169] Böylece onlar için daimi hayatin yanı sıra kendine en yakın dereceyi,
O'nun katında olmayı, üzerlerine sürekli rızık akışını, fazlından verdiği
şeylerle sevinmelerini -ki bu rızanın da üstünde hatta rızanın kemalidir-,
kendileri için toplanan kardeşlerine sevinçlerinin ve nimete erişmişliklerinin
tamamlandığını müjdelemelerini, üzerlerine olan nimetinin ve ikramlarının her
an yenilendiğini muştulamayı da toplamıştır. Allah Teala bu mihnet (sıkıntı)
esnasında onlara, başlarına gelen her mihneti ve belayı kendisiyle
karşılaştırmış olsalar, bu ihsan ve nimetin yanında hiç kalacak ve elbette
eseri kalmayacak onlara verdiği nimetlerinin ve ihsanlarının en büyüğünü de
hatirlattı: Bu da, O'nun, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyacak onları ruhen
temizleyecek kitabı ve hikmeti öğretecek, peygamber olarak gönderilmesinden
önce içinde oldukları dalaletten hidayete, bedbahtlıktan kurtuluşa, karanlıktan
nura, cehaletten ilme çıkaracak kendi içlerinden bir peygamber göndermesidir.
Artık insanların yağmur yağışından elde ettikleri faydanın yanında onlara
yağmurun getirdiği sıkıntı gibi kulun bu büyük iyiliğin hasıl olmasından sonra
uğradığı her bela ve mihnet bu bol, geniş iyiliğin yanında gerçekten basit bir
şeydir. Ayrıca Allah Teala, sakınmaları için bela sebebinin kendilerinden
kaynaklandığını; O'nu birlemeleri, O'na tevekkül etmeleri ve O'ndan başkasından
korkmamaları için söz konusu musibetin kendi kaza ve kaderiyle meydana
geldiğini bildirdi. O'nu kaza ve kaderi konusunda itham etmesinler diye, çeşit
çeşit isim ve sıfatlarını onlara tanıtmak için bu musibetteki hikmetleri de
haber verdi. Ve onları, kendilerine vermiş olduğu daha değerli ve kaçırdıkları
zaferden ve ganimetten daha Önemli olan şeylerle teselli etti. Şehitlik
hususunda onlarla yarışsınlar ve onlara üzülmesinler diye şehitlerin nail
oldukları kendisinin sevap ve ikramını bildirerek ölülerinden dolayı sahabeye
başsağlığı diledi. Zatının cömertliği ve celalinin yüceliğinin gerektirdiği ve
layık olduğu şekilde hamd O'na mahsustur.
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan:
B) UHUD SAVAŞINDAN
SONRAKİ OLAYLAR