ZADU’L-MEAD

DÖRDÜNCÜ KİTAP

PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI

 

ANA SAYFA      Kur’an      Hadis      Sözlük      Biyografi

 

B) HUDEYBİYE ANLAŞMASININ ÖNEMİ VE HİKMETLERİ

 

1- Hudeybiye Anlaşmasının Maddeleri

2- Hudeybiye Anlaşmasından Çıkarılacak Bazı Fıkhı Hükümler

3- Hudeybiye Anlaşmasının İçerdiği Bir Kısım Hikmetler

 

1- Hudeybiye Anlaşmasının Maddeleri:

 

Anlaşma şu şekilde neticelendi: Müslümanlarla Mekke'liler on yıl süreyle savaşmayacaklar ve insanlar birbirlerinden emin olacaklar. Müslümanlar bu yıl geri dönecekler, ancak ertesi yıl Mekke'ye gelecekler, Mekkeliler şehre girmelerine engel olmayacaklar ve Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) orada üç gün kalabilecek. Müslümanlar Mekke'ye, ancak kılıçları kınlarında olduğu halde, yolcu silahlarıyla girebilecekler. Müslümanlardan Mekkeliler tarafına geçen biri olursa geri verilmeyecek, Mekkelilerden müslümanlar tarafına geçen kimse ise iade edilecek. Her iki taraf anlaşmaya uymaya dikkat edecekler, aralarında herhangi bir hırsızlık ve hıyanet olmayacak.'

 

Bunun üzerine müslümanlar: "Ey Allah'ın Rasulü! Bunu onlara verecek miyiz?" diye sordular. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bizden onların tarafına gidecek olanı Allah uzak etsin! Onlardan bize gelip de tekrar onlara vereceğimiz kimseye gelince, Allah d kimse için bir ferahlık, bir çıkış yolu yaratacaktır." buyurdu.

 

Allah Teala, Hudeybiye kıssası içerisinde, Ka'b b. Ucre'nin yaptığı gibi, (ihramdan çıkmadan) saçlarını tıraş ettiren kimseler hakkında fidye olarak oruç tutmaları veya sadaka vermeleri veyahut kurban kesmeleri hükmünü indirdi.

 

Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'de başlarını tıraş ettirenlere üç kere, saçlarını kısalttıranlara ise bir kere olmak üzere bağışlanmaları için dua etmiştir.

 

Müslümanlar Hudeybiye'de, bir deveyi ve bir sığın yedişer kişi adına kurban ettiler.

 

Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) orada, müşrikleri öfkelendirmek için, burnunda gümüş halka bulunan ve Ebu Cehiİ'e ait bir deveyi kurbanlıkları arasında kurban etti.

 

Fetih suresi burada nazil oldu. Huzaalılar Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Bekiroğulları ise Kureyşlilerin müttefiki oldular. Çünkü anlaşma şartlarına göre; dileyen Allah Rasulü'nün, dileyen de Kureyş'in müttefiki olabilecekti.

 

Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Medine'ye dönünce, aralarında Ukbe b. Ebi Muayt'ın kızı Ümmü Külsum'un da bulunduğu bir grup mü'min kadın gelerek Peygamberimiz'e sığındılar. Ümmü Külsum'un ailesi, aralarındaki anlaşma gereği onun kendilerine iade edilmesini istemek için geldiler. Fakat Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu geri vermedi. Zira Allah Teala O'na, kadınları iade etmeyi yasaklamıştı.

 

Denilmiştir ki: Bu yasaklama, kadınlarla ilgili şartın neshedilmesi demektir. Yine denilmiştir ki: Bu, sünnetin Kur'an ile tahsis edilmesidir ki, gerçekten büyük bir şeydir. Ayrıca "Bu şart sadece erkeklerle ilgili idi; müşrikler ise hem erkekler hem de kadınlar hakkında geçerli bir hüküm saymak istemişler, fakat Allah Teala bunu reddetti" denilmiştir.

 

 

 

2- Hudeybiye Anlaşmasından Çıkarılacak Bazı Fıkhı Hükümler:

 

1- Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hac aylarında umre yapmıştır. Çünkü Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Zilkade ayında yola çıkmıştı.

 

2- Hacda olduğu gibi, umre için de mikatta ihrama girmek daha efdaldir. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gerek hac ve gerekse umre için Zülhuleyfe'de ihrama girmiştir. Zülhuleyfe ile Medine arası bir mil kadar veya buna yakın bir mesafedir.

 

Bu konuda: "Umre için Beyt-i Makdis'te ihrama giren bir kimsenin geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır.", diğer bir rivayetinde ise."Önceki günahlara keffaret olur" şeklinde gelen hadis sabit değildir. Senedinde ve metninde güçlü muztariblik vardır.

 

3- Kıran haccında olduğu gibi başlı başına yapılan umrede de kurban sevketmek sünnettir.

 

4- Kurban edilecek hayvanı önceden işaretlemek sünnettir; bu iş yasak bir işkence değildir.

 

5- Allah düşmanlarını kızdırmak müstehaptır. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) müşrikleri kızdırmak için, kurbanlıkları arasında, Ebu Cehil'in, burnunda gümüş halka bulunan devesini kurban etmiştir. Nitekim Allah Teala, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabının özellikleri hakkında şöyle buyurmuştur; "...Onlar İncil'de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini çıkarmış, kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş ve ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allah, böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkarcıları öfkelendirir..."[Fetih, 29] '...Çünkü Allah yolunda açlığa, susuzluğa, yorgunluğa maruz kalmak, kafirleri kızdıracak bir yeri işgal etmek ve düşmana başari kazanmak karşılığında onların yaptıkları yararlı bir iş mutlaka yazılır. Doğrusu Allah, iyilik yapanların ecrini zayi etmez."[Tevbe, 120]

 

6- Ordu komutanının önceden düşman tarafına casuslar göndermes gerekir.

 

7- Savaşta iken ihtiyaç halinde, güvenilir bir müşrikten yardım istemek caizdir. Çünkü Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Huzaalı casusu o sırada kafirdi; ve bu da, casusun düşman içlerine kolayca sızıp haber toplayabilmesi açısından daha faydalıydı.

 

8- Devlet başkanının, tebaası ve ordusuyla istişare etmesi müstehaptır. Bu istişare, onların fikirlerini almak, gönüllerini hoş tutmak, nifak çıkarmalarından emin olmak, uzmanlık isteyen ve insanlar arasında bazılarının bilebileceği bir faydalı bilgiyi öğrenmek ve Allah Teala'nın: "...İş hakkında onlara danış..."[Al-i İmran, 159] emrine sarılmak içindir. Yine Allah Teala şöyle buyurarak kullarını övmüştür: "...Onların işleri, aralarında danışma iledir..."[Şura, 38]

 

9- Müşriklerin erkekleriyle savaşmadan önce, erkeklerinden ayrı kalan müşrik kadınları ve çocukları esir almak caizdir.

 

10- Mükellef olmayan hakkında söylenmiş olsa bile, doğru olmayan bir sözü reddetmek gereklidir. Çünkü müslümanlar, Kasva yürümediği zaman: "Kasva huysuzlaşti!" yani diretti, ileri adım atmadı, yürümedi diyerek tabiatı ve huyundan olmayan bir şeyi ona nisbet ettiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ise: "Kasva huysuzlaşmadı. Onun böyle bir huyu yoktur." diye cevap vererek devenin çöküş sebebini şöyle açıkladı: "Filleri Mekke'ye girmekten alıkoyan Allah, alıkonulmaları ve bu alıkonulmanın arkasından gelen şeyler sebebiyle ortaya çıkan yüce bir hikmetten ötürü Kasva'yı burada da alıkoymuştur."

 

11- Kişinin, bineği veya ilişkili bulunduğu benzen bir şeyle isimlendirilmesi sünnettir. (Mesela, fili alıkoyan., gibi).

 

12- Te'kid edilmesi gereken dini bir haber hususunda yemin etmek caiz, hatta müstehaptır. Zira Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) seksenden fazla yerde yemin ettiği rivayet edilmiştir. Nitekim Allah Teala, O'na haber verdiği şeyin doğruluğuna, Yunus, Sebe' ve Tegabün surelerinde olmak üzere üç yerde yemin etmesini emretmiştir.

 

13- Müşrikler, ehl-i bid'at ve günahkarlar ile zalim ve asiler şayet Allah Teala'nın yasaklarından birine saygı göstererek bir şey isteyecek olurlarsa; başkalarını engellemiş olsalar bile istekleri kabul edilip yerine getirilir ve bu hususta kendilerine yardımcı da olunur. Onlar, küfür ve taşkınlıklarında değil, Allah'ın yasaklarına hürmet gösterdikleri hususlarda yardım görürler. Bunun dışındaki hususlarda ise engellenirler. Allah Teala'nın sevdiği ve razı olduğu hususlarda, yardım isteyen bir kimse, her kim olursa olsun kendisine yardım edilir. Şu kadar var ki, bu sevilen şey hususundaki yardım, Allah'ın sevmediği daha büyük bir şeye sebebiyet vermemelidir. Bu durum, nefislere ağır gelen, en ince ve en zor meselelerdendir. Bu sebeple ashabtan buna canı sıkılanlar olmuş, Hz. Ömer (r.a.) söyleyeceğini söylemiş, bundan sonra da (söylediklerine keffaret olmak üzere) birçok hayırlı işler yapmıştır. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ise, bunu rıza ve teslimiyetle karşılamıştır. Öyle ki, Hz. Ebu Bekir'in gönlü bu hususta Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gönlüyle beraber olmuş, Hz. Ömer'in sorusuna, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem)verdiği cevabın aynısıyla cevap vermistir. Bu durum, Hz. Ebu Bekir'in (r.a.) ashabın en faziletlisi, en kamili, Allah'ı ve Rasulü'nü en iyi tanıyıp dinini en iyi bileni, en kuvvetli sevgi göstereni ve Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) en iyi uyum sağlayan kimse olduğunu ortaya koyar. Bundan dolayı Hz. Ömer, karşısına çıkan herhangi bir hususta başka sahabilere değil, sadece Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve O'nun Sıddik'ına soru sormuştur.

 

14- Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'ye giderken sağ tarafa doğru yönelmiştir. Şafii (r.h.) der ki: Hudeybiye'nin bir kısmı Harem bölgesine dahil, bir kısmı da Harem'in dışındadır.

 

Ahmed b. Hanbel bu olay hakkında, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Harem bölgesi dışında hareket ettiği halde Harem'in içinde namaz kıldığını rivayet etmiştir. Mekke'de kılınan namazın üstünlüğünün kat kat fazla olmasının sadece tavaf yeri olan Mescid'e mahsus olmayıp Harem bölgesine dahil bütün yerler için de aynı olduğuna bir delildir. Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem): *'Mescid-i Haram'da kılman bir rekat namaz, benim mescidimde kılınan yüz rekat namazdan daha faziletlidir." hadisi şu ayet-i kerimeler gibidir: "...Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. .."[Tevbe, 28], "Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın sanı ne yücedir..."[İsra, 1] Halbuki isra hadisesi Ümmü Hani'nin evinden başlamıştır.

 

15- Mekke'nin yakınına konaklayacak bir kimsenin, Harem bölgesinin dışında (= Hill) konaklayıp Harem bölgesinin içinde namaz kılması gerekir. Nitekim İbn Ömer böyle yapardı.

 

16- Devlet başkanının, barış yapmayı müslümanların yararına gördüğü zaman, düşmana barış teklifinde bulunması caizdir. Barış, anlaşma teklifinin karşı taraftan gelmesine bağlı değildir.

 

Kendisi otururken başında beklenilmesi adeti olmadığı halde Mugire b. Şu'be'nin, kılıcıyla Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) baş ucunda beklemesinde, düşman elçilerinin geldiği sırada onlara karşı bir üstünlük ve övünme olması, devlet başkanına tazim ve itaat ile çevresindekiler tarafından korunduğunu gösterme bakımından uyulması gereken bir sünnet vardır. Bu, müslümanların elçilerinin kafirlere gönderilmesinde ve kafirlerin elçilerinin de müslümanlara gelmebinde uygulanan bir adettir. Yoksa bu, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şu sözüyle kınadığı cinsten değildir: "Kim, kişilerin ayakta durarak kendisine saygı göstermesinden hoşlanırsa, cehennemdeki yerini hazırlasın." Yine harpte övünmek ve böbürlenmek -savaş dışındaki hallerde olduğu gibi- kınanan cinsten değildir. Kurbanlık hayvanların diğer elçiye doğru sürülmesi, kafirlerin elçilerine İslam'ın nişanelerini göstermenin müstehap olduğuna delildir.

 

Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mugire'ye söylediği: "Müslümanlığını kabul ederim. Malına gelince, ondan bir şey kabul edecek değilim." sözünde, kendisiyle anlaşma yapılmış müşrik malının korunmuş olup o malın mülk edinilemeyeceği, aksine geri verileceğini gösteren bir delil vardır. Çünkü Mugire, onlarla güven üzerine arkadaşlık yapmış, sonra sözünü tutmayıp onlara hainlik ederek mallarım almıştı. Ama Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onların mallarının peşine düşüp müdafaasını yapmamış ve mallarım kendilerine tazmin etmemiştir. Çünkü bu olay, Mugire'nin müslüman olmasından önce meydana gelmiştir.

 

Yine, Hz. Ebu Bekir'in Urve'ye: "Lat putunun bızrını emesice!" diye söylediği sözde, eğer durumun gerektirdiği bir fayda varsa, avret mahallinin adının açığa vurulabileceğinin caiz olduğunu gösteren bir delil vardır. Aynı şekilde Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) cahiliye davasında bulunan bir kimseye babasının ayıp yerinin açıkça söylenilmesine izin vermiştir. O kimseye şöyle denir: "Babanın şeyini ısır!" Bu hususta kinaye kullanılmaz. Çünkü her durumun gereğine göre söylenecek bir söz vardır.

 

17- Kafirlerin gönderdiği elçinin edebinin az olması, cahil ve kaba olması muhtemeldir. Burada umumi bir fayda bulunduğundan ona karşılık verilmez. Her ne kadar Arapların adetinden ise de Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) konuşma esnasında Urve'nin sakalını tutmasına aynıyla karşılık vermemiştir. Çünkü vakar ve tazim, bunun aksini gerektirir.

 

Aynı şekilde Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Müseyleme hakkında, "Şahitlik ederiz ki o Allah'ın elçisidir." diyen Müseyleme'nin elçilerine de karşılık vermemiş ve: "Eğer elçiler Öldürülmez hükmü olmasaydı, şüphesiz ikinizi de öldürürdüm" buyurmuştur.

 

18- İster baştan, ister göğüsten gelmiş olsun, balgam temizdir.

 

19- Kullanılmış su temizdir.

 

20- İyimser olmak, olayları iyiye yorumlamak müstehaptır, ki bu hoş karşılanmayan uğurlu veya uğursuz sayma cinsinden değildir. Zira Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Süheyl geldiği zaman: "İşiniz kolaylaştı." demiştir.

 

21- Hazırda bulunan kişinin kendi adıyla babasının adı bilindiğinde dede adının zikredilmesine gerek duyulmaz. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Muhammed b. Abdullah adı üzerine bir şey ilave etmemiş ve Süheyl'in sadece kendi adıyla baba adının zikredilmesiyle yetinmiştir. Dede adının zikredilmesinin şart koşulmasının bir aslı, bir dayanağı yoktur. Adda b. Halid, Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir köle satın aldığı zaman, kendisine: "Bu, Adda b. Halid b. Hevze'nin satın aldığı köledir." şeklinde dede adım da zikrederek yazdırmasına gelince bu rivayet, böyle yapmanın caiz olduğunu ve bir sakıncası bulunmadığını gösteren ilave bir açıklamadır. Yoksa bunun şart olduğuna delil teşkil etmez. Sırf kendisinin ve babasının ismini zikretmekle yetinilemeyecek kadar meşhur olmadığından dedesinin adını da zikretmiştir. Kendi ismi ile baba ismi aynı olduğunda dede isminin zikredilmesi şart olur. Böyle bir benzerlik olmadığı durumlarda ise, kendi ismi ile baba ismi yeterli sayılır. Allah en iyi bilendir.

 

22- Müslümanların aleyhine bir takım olumsuz neticeler doğuracak hükümler içerse de fayda tarafı ağır basması ve daha şerli bir şeyi savuşturması sebebiyle müşriklerle anlaşma yapmak caizdir. Bunda iki zararın en zararlısını, daha az zararlı olanı beraberinde getirmesi ihtimaline karşın, savuşturma yaran vardır.

 

23- Bir kimse sözle veya niyetle, vakit tayin etmeksizin bir şeyi yapmaya yemin eder veya adakta bulunur, yahut o şeyi yapma hususunda bir başkasına vaadde bulunursa onu hemen yapması gerekmez, erteleyebilir.

 

24- Başı (tamamen) tıraş etmek, haccın olduğu gibi umrenin de menasikindendir ve saçı kısaltmaktan daha faziletlidir. Aynı şekilde bu, diğerlerinin umrelerinde olduğu gibi, alıkonulanın (mahsur) umresinde de menasiktendir.

 

25- Alıkonulan kimse, ister Harem hududu içerisinde bulunsun ister bulunmasın, alıkonulduğu yerde kurbanını keser. Kendisi Harem bölgesine ulaşamadığı takdirde, kurbanını Harem içerisinde kesebilecek kimseyle anlaşma yapması vacib değildir ve şu ayet-i kerimenin delaletiyle kurban, yerine ulaşmaksızm ihramından çıkamaz: "...Bağlı kurbanlıkların yerlerine ulaşmasına engel olanlardır. "[Fetih, 25]

 

26- Kurbanların kesildiği yer Harem hududunun dışında bir yer idi. Çünkü Harem bölgesinin her yeri kurban kesim yeridir.

 

27- Alıkonulan kimselere umreyi kaza etmek vacip değildir. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabına, başlarını tıraş etmelerini ve kurbanlarını kesmelerini emretmiş, hiçbirine bu umreyi kaza etmelerini emretmemiştir. Ertesi yıl yapılan umre ise ne vacip bir umreydi, ne de alıkonulan umre yerine yapılan bir kaza umresiydi. Çünkü müslümanlar engellendikleri umrede 1400 kişi iken, ertesi yıl yapılan umrede bundan daha az idiler. "Umretü'l-Kadıyye" veya "Kaza Umresi" diye isimlendirilmesi ise, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) üzerinde anlaşma yaptığı umre olmasındandır. Burada umre kelimesi yapılma sebebinin kaynağı ile tamlama ohışturmuşur.

 

28- Mutlak bir emir, hemen yapmayı gerektirir (-fevridir). Eğer böyle olmasaydı Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) verdiği emri ashabın yerine getirmeyi geciktirmelerine kızmazdı. Ashabın emri yerine getirmeyi geciktirmelerine şöyle gerekçe gösterildi: Onlar emrin yürürlükten kaldırılacağını umuyorlar, böyle yorumlayarak emri yerine getirmeyi geciktiriyorlardı. Bu gerekçenin kendisine gerekçe gösterilmesi daha münasip! Böyle bir gerekçe batıldır. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabtan böyle bir şey hissetseydi, emrinin geciktirilmesinden dolayı öfkesi şiddetlenerek: "Neden öfkelenmeyeyim ki? Ben bir şey emrediyorum uyulmuyor!" demezdi. Ashabın emri geciktirmeleri, hoş karşılanan değil, affedilen bir gayrettir. Allah onlardan razı olmuş, günahlarını bağışlamış ve cenneti onlara gerekli kılmıştır.

 

29- Bir delilin kayıtladığı durumlar haricinde prensip, ümmetinin, Hz. Peygamber ile (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hükümler konusunda ortak olmasıdır. Bu sebeple Ümmü Seleme şöyle demiştir: "Dışarı çık ve başını tıraş ettirip kurbanını kesene kadar hiç kimseyle konuşma." O, ashabın Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) uyacağım bilmiştir.

 

Soru: Bu işi ashaba emrettiğinde kendisine uymadıkları halde, bunu yapmaya koyulduğu zaman nasıl oldu da O'na uydular?

 

Cevap: Ashabın, emrin yürürlükten kalkacağını umarak yerine getirmeyi geciktirdiklerini ileri sürenlerin böyle düşünmelerine sebep olan durum işte budur. Onlara göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) böyle yapınca, ashab emrin mensuh olmayıp kesin bir hüküm olduğunu anladılar. Bu zannın yanlışlığı yukarıda anlatılmıştı. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashaba öfkelenip hiç kimseyle konuşmaksızın dışarı çıkarak, onlara kendisinin emredilen şeyi hemen yerine getirmeye koyulan bir kimse olduğunu gösterip, onlar gibi emre itaati geciktirmeyince; ashab da Allah'a uyma ve itaatin, Rasülü'ne uymayı gerektirdiğini anladılar, O'na uymaya ve emrini yerine getirmeye koşuştular.

 

30- Kafirler ile, onlardan müslümanlara gelenlerin geri verilip, müslümanlar tarafından kafirlere geçecek olanların geri verilmemesi üzerine anlaşma yapmak caizdir. Ancak kadınlar bunun dışındadır. Kadınların kafirlere geri verilmesinin şart koşulması caiz değildir. İşte bu anlaşmada, Kur'an nassıyla yürürlükten kaldırılan yer burasıdır ve burası dışında geçerli bir sebep olmaksızın nesh iddiasında bulunmaya yol yoktur.

 

31- Kadından istifadenin kocanın mülkünden çıkmasının mali bir değeri vardır. Bu yüzden Allah Telala, karısı (Mekke'den Medine'ye) hicret eden ve aralarına engel konan müşrik kocaya, vermiş olduğu mehrin iade edilmesini vacip kılmıştır. Aynı şekilde Allah Teala, müslümanlar tarafına hicret eden karılarına verdikleri mehirleri, kafirler müslümanlardan talep hakkı elde ettiklerinde, karısı irtidat eden müslüman kocaya verdiği mehrin iade edilmesini de vacip kılmıştır. Bunu, aralarında karara bağladığı bir hüküm olarak bildirmiş ve sonra da bu hükmü hiçbir şey neshetmemiştir. Kocaların verdikleri mehrin onlara iade edilmesini şart koşması, bu mehrin mehr-i misil (objektif değer) değil de mehr-i müsemma (akdi yapanların aralarında kararlaştırdıkları değer) olduğuna delalet eder.

 

32- Kafirler tarafından islam devlet başkanı tarafına gelen bir kimseyi geri verme hükmü, içlerinden müslüman olarak ayrılıp devlet başkanının bulunduğu beldeden başka bir yere giden kimseyi kapsamaz. Şu da var ki, devlet başkanının bulunduğu beldeye gelen kimseyi talep olmaksızın geri göndermesi de gerekmez. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Ebu Basir kendisine geldiği zaman geri göndermemiş ve gitmesi için de onu zorlamamıştır. Ama Ebu Basir'i istemeye geldiklerinde almalarına izin vermiş, fakat onu geri dönmeye zorlamamıştı.

 

33- Anlaşmalılar, kendileri tarafından devlet başkanına gelen kimseyi teslim alıp gözetimleri altına aldıkları zaman, bu kişi içlerinden herhangi birini öldürdüğünde, ne diyet vermek ve ne de kısas olmak suretiyle o kimsenin kan bedelini öder ve ne de devlet başkanı bu kan bedelini tazmin eder. Aksine bu kimse onları kendi yurtlarında öldürmüş hükmünde olur ki devlet başkanının onlar üzerinde herhangi bir hükmü olmaz. Çünkü Ebu Basir, anlaşmalı iki kişiden birini Medine'den sayılan Zülhuleyfe'de öldürmüştü. Fakat Ebu Basir'i onlar teslim almış olup devlet başkanının elinden ve hükmünden uzaklaştırmalardı.

 

34- Anlaşmalılar, imam (devlet başkanı) ile anlaştıktan sonra müslümanlar içinden bir grup çıkıp karşı tarafa savaş açar, mallarını ele geçirir fakat imama katılmazlarsa, imamın harp açan kimseleri karşı taraftan uzaklaştırıp onlara mani olması gerekmez. İmamın anlaşmasına, sözleşmesine ve dinine ister girsinler isterse girmesinler eşittir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile müşrikler arasındaki anlaşma, Ebu Basir ve arkadaşları ile müşrikler arasında yapılmış bir anlaşma değildi. Buna göre, şayet bazı müslüman hükümdarlar ile hıristiyanlar ve diğer zimmiler arasında bir anlaşma yapılsa, onlarla arasında bir anlaşma bulunmayan bir başka müslüman hükümdarın onlara karşı savaş açıp mallarını ele geçirmesi caizdir. Nitekim Şeyhülislam (İbn Teymiye) de, Ebu Basir'le müşrikler arasında cereyan eden olaya dayanarak Malatya hıristiyanları ve esirleri hakkında bu şekilde fetva vermiştir.

 

 

 

3- Hudeybiye Anlaşmasının İçerdiği Bir Kısım Hikmetler:

 

Hudeybiye anlaşması, sebeplerini sağlamlaştıran Allah'tan başkasının tam? olarak anlayamayacağı kadar büyük ve yüce bir anlaşmadır. Ve neticesi de böyle olmuş, hikmeti ve rızasının gerektirdiği şekilde gerçekleşmiştir.

 

1- Hudeybiye anlaşması, Allah Telala'nın, Rasulü'nü ve ordusunu azız kıldığı, insanların grup grup Allah'ın dinine girdiği yüce fethin öncesinde bir başlangıç olmuştur. Bu anlaşma, yüce fethin kapısı, anahtarı ve önündeki habercisidir. Bu, bir kader, ve bir kanun olarak hükmeylediği böyle muazzam, yüce işler öncesinde onları haber veren, onlara işaret eden birtakım mukaddimeler ve hazırlıklar ortaya koyma kanunudur.

 

2- Bu anlaşma, en büyük ve en yüce fetihlerden biri oldu. Çünkü insanlar birbirlerinden emin olmuşlar, müslümanlar kafirlerle bir araya gelmiş, onları İslam'a davet etmeye başlamış, onlara Kur'an'ı dinletmiş ve onlarla İslam hakkında güven içerisinde açıktan açığa tartışmışlardır. Müslümanlıklarını gizleyen kimseler kendilerini bu anlaşmayla açığa vurmuş ve Allah'ın girmesini dilediği kimseler mütareke müddeti içerisinde İslam'a girmişlerdir.

 

Bu yüzden Allah Teala, Hudeybiye anlaşmasını "apaçık bir fetih" olarak isimlendirmiştir, ibn Kuteybe der ki: (Apaçık bir fetih'ten maksat) Senin için yüce bir hükmü ifa ettik, demektir. Mücahid ise şöyle der: Bu, Allah'ın Hudeybiye ile Rasulü için hükmettiği şeydir.

 

Meselenin aslı şudur: Fetih, -sözlükte- kapalı bir şeyi açmak demektir. Hudeybiye'de müşriklerle yapılan sulh, Allah açıncaya kadar kapalı ve sed çekilmiş bir vaziyette idi. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile ashabının Kabe'yi ziyaretten engellenmeleri, anlaşmanın açılmasının sebeplerindendir. Dış görünüşte müslümanlar için zulüm ve haksızlık, işin aslında ise izzet, fetih ve zafer vardı. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ince bir perde gerisinden önündeki yüce fethi, kuvveti ve zaferi görüyor ve müşriklerin kendisinden istedikleri, ashabtan çoğunun ve ileri gelenlerin bile tahammül edemediği her şartı kabul ediyordu. O (Sallallahu aleyhi ve Sellem), hoşa gitmeyen bu durumun altında gizli olan, iyi olan şeyi biliyordu: ''...Bazen hoşlanmadığınız bir şey, hakkınızda iyi olabilir..,"[Bakara, 216]

 

"Kişinin sevdiği şeyler bazen sevmediği şeye sebep olduğu gibi Bazan da sevmediği şeyler sevdiği şeye sebep olur."

 

Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu şartlar altına, Allah'ın kendisine olan yardımına, desteğine ve akıbetin kendi lehine olacağına güveninden ötürü giriyordu. İnanıyordu ki bu şartlar ve taşıdığı hükümler zaten zaferin kendisiydi. Şartlan ileri sürenlerin farkına varmadan ayaklandırdıkları ve kendileri ile savaşa görevlendirdikleri en büyük bir orduydu, bu anlaşma. Akabinde, kuvvet umdukları yerden hor ve hakirliğe; kudret, şeref ve zafer gösterdikleri yerden de mağlubiyete uğratıldılar. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve İslam askerleri ise, Allah için ve O'nun yolunda haksızlığa katlandıkları, hezimete uğradıkları yerden galip ve üstün gelmişlerdir. Devir değişmiş, iş aksine dönmüştür. Batılla elde edilen azizlik hakla zillete; Allah yolundaki hezimet ise Allah'ın yardımıyla galibiyet ve üstünlüğe dönüşmüş; Allah'ın hikmet ve alametleri, vadini tasdik ettiği ve akılların iç durumunu kavrayamayacağı Rasulü'ne olan yardımı en mükemmel ve kamil şekliyle ortaya çıkmıştır.

 

3- Bu anlaşmayı Allah Teala, müminlerin iman ve bağlılıklarının, hoşlarına giden ve gitmeyen konularda Allah'ın hükmüne boyun eğmeye rızalarının artmasına sebep kıldı. Bu anlaşma sayesinde Allah'ın hükmüne razı oldular, iVadini tasdik ettiler ve kendilerine verilen vadi beklediler. Dağların bile sarsıldığı bir zamanda en muhtaç oldukları bir vakitte Allah'ın, kalblerine indirdiği sekinetle kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğunu gördüler. Allah onların üzerine kendisi sayesinde kalbleri mutmain olacak, ruhları kuvvet bulacak ve imanları artacak olan sekinetini indirdi.

 

4- Allah, Rasulü ve mü'minler için karara bağladığı bu hükmü, bunda birtakım haksızlıklar ve kendisinden istenileni verme hususu bulunmasına rağmen Rasulü'nün geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlama, kendisine vereceği nimetini tamamlama, O'nu dosdoğru yola iletmeye; kendisine yüce galibiyeti nasib etmeye, kendisinden razı olmaya Rasulünü kendi emrine girdirmeye ve göğsünü genişletmeye sebep kılmıştır. Anlaşma Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabının kendisi sayesinde bütün bunları elde etmelerinin sebebi olmuştur. Bundan dolayı Allah Teala bu hükmü bir mükafat ve bir gaye olarak zikretmiştir ki bu da Allah'ın hükmü ve fethi yanında Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve mü'minlerle kaim olan bir fiile karşı olur.

 

Allah Teala'nın, burada Rasulü'ne yapmış olduğu yardımı, nasıl aziz (üstün, şerefli) diye nitelemiş olduğunu ve sonra yine kalplerin en şiddetli şekilde dalgalandığı bu yerde mü'minlerin kalplerine sekinet indirişini nasıl zikrettiğini bir düşün; ki burası sekinete en muhtaç yerdi. O sekinet sayesinde imanlarına iman katılmıştır. Sonra Cenab-ı Hak, mü'minlerin, Rasulü ile yaptıkları biatlarını zikretmiş ve bu biatı kendisine yapılan bir biat sayarak teyid etmiş, Allah Rasulü'nün eli müslümanların elleri üzerinde iken kendi elinin müslümanlar üzerinde olduğunu te'kid etmiştir. Çünkü o, Rasulü ve Nebisidir. Rasulü'yle yapılan akit kendisiyle yapılan akit ve yine Rasulü'ne yapılan biat da kendisine yapılan biat mesabesindedir. Kim Rasulüne biat ederse Allah'a biat etmiş gibi olur ve Allah'ın eli Rasulü'nün eli üzerindedir. Hacerü'l-Esved, Allah'ın yeryüzündeki sağ eli olduğuna ve ona el sürüp onu öpenin sanki Allah ile musafaha edip O'nun sağ elini Öpmüş olduğuna göre, Allah Rasulü'nün eli bu işe Hacerü'l-Esved'den daha elverişlidir. Sonra Allah Teala bu biatı bozan kimsenin, bozmasının kendi aleyhine döneceğini ve biata vefa gösteren kimsenin de büyük mükafat alacağını bildirmiştir. Şu halde biata vefa göstereni ve göstermeyeniyle bütün müslümanlar, Rasulü'nün lisanıyla İslam ve İslam hukuku üzerine Allah'a biat etmişlerdir.

 

Sonra Allah Teala, Peygamberine katılmaktan geri duran bedevilerin hallerini; Allah, kendi Resulü'nü, dostlarını ve ordusunu perişan edip düşmanlarını onlara galip getirecek ve böylece ailelerinin yanlarına asla dönemeyeceklerdir, şeklinde Allah hakkında besledikleri kötü zanlarıni zikretti. Bu şekilde zanda bulunmaları Allah'ı, isimlerini, sıfatlarını ve Allah'a yakışan şeyleri bilmemelerinden ve aynı zamanda Allah'ın Rasulü'nü hakkıyla tanımamalarından, Rabbi'nin ve Mevlası'nın kendisine layık olduğu şekilde muamele edeceğini bilmemelerinden kaynaklanıyordu.

 

Sonra Allah Teala, Rasulü'ne karşı biat altına girmeleri sebebiyle mü'minlerden razı olduğunu bildirdi. Allah, müslümanların kalplerinde o vakit bulunan sadakat, vefa, gerçek itaat ve bağlanmalarını, diğer şeylere karşı Allah'ı ve Rasulü'nü tercih edeceklerini bilmiş ve kalplerine sekineti, tatminkarlık ve hükme karşı rıza göstermeyi indirmiştir. Allah Teala müslümanlara, hükmüne rıza göstermeleri ve emrine sabretmelerine karşılık yakın bir fethi ve elde edecekleri bol ganimetleri nasib etmiştir. İlk fetih ve ganimetler, Hayber'in fethi ve ganimetleri olmuş, sonra da kıyamete kadar fetihler ve ganimetler, sürekli kılınmıştır.

 

Allah Teala müslümanlara, elde edecekleri bol ganimeti vadetmiş ve müslümanlar için bu ganimeti acele olarak gerçekleştirdiğini bildirmiştir. Bu hususta iki görüş vardır:

 

1) Bu, müslümanlarla düşmanları arasında cereyan eden anlaşmadır.

 

2) Hayber'in fethi ve Hayber ganimetleridir.

 

Sonra Allah Teala şöyle buyurmuştur: "... İnsanların size uzanan ellerini önlemiştir."[Fetih, 20] Bunun tefsiri hakkında şu görüşler ileri sürülmüştür: a) Mekkelilerin ellerini sizinle savaşmaktan önlemiştir, b) Yahudilerin ellerini, Allah Rasulü'nün ashabıyla birlikte Medine'den çıkmasından sonra Medine'de kalanları yok etmelerini engellemiştir, c) Bunlardan maksat, Hayber halkı ile onlara yardım etmek isteyen Esed ve Gatafan kabilelerinden olan yardımcılarıdır.

 

Doğrusu ise, ayetin bunların hepsini içermesidir.

 

"İnsanlara bir delil olması için" ayet-i kerimesi hakkında denilmiştir ki: Bu, Allah'ın sizin için yaptığı bir iştir. Bu da, çok olmalarına rağmen düşmanlarınızın ellerini size kötülük yapmaktan engellemesidir. Çünkü o vakit Mekke ve civarında yaşayan halk, Hayber ve civarında yaşayan insanlar, Esed, Gatafan ve Arap kabilelerinin çoğunluğu onların düşmanlarıydı. Onlar, bu düşmanlar arasında vücuttaki bir benek gibiydiler. Buna rağmen onlara herhangi bir zarar veremiyorlardı. Düşmanlarının ellerinin müslümanlardan önlenmesi; çokluklarına, şiddetli düşmanlıklarına, müslümanları abluk ya alarak her zaman, her yerde onları gözetlemelerine rağmen müslümanlara herhangi bir kötülük yapamamaları Allah Teala'nın ayetlerindendir.

 

Yine denilmiştir ki: Bundan maksat Hayber fethidir. Allah Teala Hayber fethini, inanan kulları için bir delil, ondan sonraki fetihler için de bir alamet kılmıştır. Çünkü Allah Teala müslümanlara, bol bol ganimetler ve yüce fetihler vaadetmiş ve onlar için Hayber fethini çabuklaştırmıştır. Bu fethi, kendisinden sonraki fetihler için bir delil, müslümanların Hudeybiye günündeki sabırlarına ve hükme rıza göstermelerine ve memnuniyetle karşılamalarına mukabil bir mükafat ve teşekkür kılmıştır. Bu sebeple Hayber'i ve ganimetlerini, Hudeybiye'de hazır bulunanlara tahsis etmiştir.

 

Sonra Allah Teala: "...Sizi dosdoğru yola iletmesi için..." buyurmuştur. İnananlar için yardım, zafer ve ganimetlerin yanı sıra hidayeti de eklemiştir. Müslümanları hidayete erenler, yardım görenler ve ganimet elde edenler kılmıştır.

 

Sonra Cenab-ı Hak mü'minlere, o zamana kadar elde edemedikleri bol bol ganimetler ve başka fetihler vaadetmiştir. Bu fetihten maksat, Mekke fethidir, denilmiştir. İran ve Bizans imparatorluklarının fethi olduğu da söylenilmiştir. Ayrıca Hayber fethinden sonra yeryüzünün doğu ve batı taraflannda gerçekleşecek olan fetihlerdir de denilmiştir.

 

Allah Teala, eğer kafirler O'nun dostlarıyla (müslümanlarla) savaşacak olurlarsa, onların yardım görmeden gensin geriye döneceklerini, bunun kendilerinden önceki kullarına da tatbik ettiği ilahi kanunu olduğunu ve bu kanunda hiçbir değişiklik bulunmadığını bildirmiştir.

 

Soru: Peki ama Uhud'da kafirler müslümanlarla savaştılar, onlara karşı üstünlük sağladılar ve arkalarını dönüp kaçmadılar?

 

Cevap: Bu, daha başka bir yerde anlatılan bir şarta bağlı vaaddir ki, o da sabır ve takvadır. Bu şart Uhud'da, sabra aykırı düşen gevşeklikleri, takvaya aykırı düşen ihtilafları ve itaatsizlikleri sebebiyle ortadan kalkmış, dolayısıyla müslümanları düşmanlarından yüz çevirtmiş ve şart ortadan kalktığı için de vaad gerçekleşmemiştir.

 

Sonra Allah Telala, müşriklere karşı inananları üstün kıldıktan sonra birbirlerinden ellerini çekenin kendisi olduğunu bildirdi. Bunu da bu hususta yüce hikmetler bulunduğu için yapmıştır. Şöyle ki: Mekkeliler arasında, müslümanların bilmediği, imanlarını gizleyen müslüman olmuş kadın ve erkekler bulunuyordu. Şayet sizleri onlar üzerine salsaydı, savaş kalabalığında bilmeden onları öldürürdünüz ve onlardan da size düşmanlık ve vurulmayı haketmeyeni vurup öldürme gibi feci bir durum isabet edecekti. Allah Teala, imanlannı gizleyen bu zayıf kimselerden mü'minlere zarar gelebileceğini, bunun da sebebinin müminlerin onlara verdikleri zarar olacağını haber verdi.

 

Allah Teala haber vermektedir ki, eğer o kimseler müşriklerden ayrılıp bir kenara çekilselerdi, elbette Allah Teala müşrikleri ölüm, esaret veya başka yollarla azaba uğratırdı. Fakat, Rasulü aralarında iken kökten yoketme azabını Mekkelilerden uzaklaştırdığı gibi, bu imanlarını gizleyen zayıf kimselerin aralarında bulunması sebebiyle de müşriklerden azabım uzaklaştırmıştır.

 

Sonra Allah Teala kafirlerin, gönüllerinde alevlendirdikleri kaynağı cehalet ve zulüm olan cahiliye asabiyetini haber verdi. Bu asabiyet sebebiyle kafirler, Allah'ın Rasulü'nü ve kullarını Kabe'yi ziyaretten engellemişler, anlaşmaya "Bismillahi'r rahmani'r rahim" diye başlanmasını kabul etmemişler, doğruluğunu bildikleri halde ve yirmi yıllık zaman içerisinde görüp dinledikleri deliller sayesinde peygamberliğinin gerçekliğini yakinen tanımalarına rağmen Muhammed'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Allah Rasulü olduğunu kabul etmemişlerdi. Kendi takat ve iradelerinde olan diğer fiillerin kafirlere izafe edildiği gibi, Allah Teala, her ne kadar kendi kaza ve kaderiyle gerçekleşmişse de, gönüllerinde alevlendirdikleri bu cahiliyye asabiyetini de kafirlere izafe etmiştir.

 

Allah Teala, düşmanlarının kalplerinde bulunan cahiliyye asabiyetine mukabil, Rasulü'nün ve dostlarının kalplerine sekineti indirenin kendisi olduğunu haber vermiştir. Sekinet, Allah Rasulü'nün ve ordusunun nasibi; cahiliyye asabiyeti ise müşriklerin ve ordularının nasibi idi. Sonra Allah Teala, inanan kullarına takva kelimesini bağlayıcı kıldı. Bu takva kelimesi, Allah'tan sakınılması gereken bütün kelimeleri içine alan bir cinstir, türünün en üstünü de ihlas kelimesidir. Bu takva kelimesi, Bismillahi'r rahmani'r rahim ile tefsir edilen ve Kureyşlilerin, kendileri için bağlayıcılığını kabul etmedikleri kelimedir. Allah bunu dostlarına ve ordusuna bağlayıcı kılmış, layıkı olmayan yerden korumak için de bunu düşmanlarına haram kılmıştır. O, kelimeyi daha müstehak ve daha layık olana gerekli kılmış, yerli yerine koymuş; layık olmayan yere koymak suretiyle onu zayi etmemiştir. O, tahsis edeceği yeri ve konulması gereken yerleri hakkıyla bilendir.

 

Allah Teala, Rasulü'nün, Mescid-i Haram'a emin olarak gireceklerine dair gördüğü rüyayı tasdik ettiğini ve bunun kesin olarak gerçekleşeceğini; fakat bunun zamanının bu yıl gelmemiş olduğunu haber verdi. Sizler bilmeseniz de Allah Teala, bunun vaktine kadar ertelenmesindeki faydayı biliyordu. Halbuki sizler, bunun acele olarak gerçekleşmesini istiyordunuz. Rab Teala ise tehir edilmesi konusunda sizin bilmediğiniz fayda ve hikmeti biliyordu. Bu sebeple, Mekke fethi öncesi bir giriş, bir başlangıç olmak üzere yakın bir fetih müyesser kılmıştır.

 

Sonra Allah Teala, bütün dinlerden üstün kılmak için Rasulü'nü hidayet rehberi Kur'an ve hak din ile gönderenin kendisi olduğunu bildirdi. Allah Teala dinini yeryüzünün bütün dinlerinden üstün kılma ve tamamlama işini üzerine almıştır. Allah'ın bu işi üzerine alması, mü'minlerin kalplerini kuvvetlendirmek, onlara müjde vermek, ayaklarını sağlamlaştırmak ve kesin olarak gerçekleşecek bu vaad hakkında güven üzere bulunmalarını temin içindir. Sakın ola ki, Hudeybiye'de Allah'ın düşmanlara göz yummasını ve üstün gelmelerini, düşmanına yardım ettiği, Rasulü'nü ve dinini yalnız bıraktığı şeklinde anlam ayasınız. Rasulü'nü gerçek dini ile gönderip O'na, dinini diğer bütün dinlerden üstün kılacağım vaadetmişken böyle bir şey nasıl olabilir!

 

Sonra Allah Teala, Rasulü'nü ve kendisi için seçtiği taraftarlarını zikretti. Onları en güzel şekilde övdü. Onların Tevrat ve İncil'deki sıfatlarını zikretti. Bunda, Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'an'ı getirenlerin doğruluklarına en büyük delil vardır. işte bunlar (sahabe), kendi haklarında meşhur olan bu sıfatlarla önceki kitaplarda da anlatılan kimselerdir. Yoksa kafirlerin dedikleri gibi onlar, mülk ve dünyayı isteyen zorba kimseler değildir. Bu sebepledir ki, Şam hiristiyanlan müslümanları görüp, hal ve hareketlerini, adalet ve ilimlerini, merhametlerini, dünyaya önem vermeyip ahirete olan rağbetlerini müşahede ettiklerinde: "Mesih'e arkadaşlık edenler bu kimselerden daha üstün değillerdir." demişlerdir. Bu hıristiyanlar, sahabeyi ve faziletlerini, düşmanları rafızilerden daha iyi biliyorlardı. Rafıziler ise sahabeyi Allah Teala'nın şu ve benzeri ayetlerde vasıflandırdığının aksi ile vasıflandırıyorlar: "...Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık onu doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın. "[Kehf, 17]

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’i kullan:

 

A) HAYBER GAZASI

 

 

 

 

 

 

 

⚠ Hata Bildir