|
ZADU’L-MEAD |
DÖRDÜNCÜ KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
B) HUDEYBİYE
ANLAŞMASININ ÖNEMİ VE HİKMETLERİ
1- Hudeybiye
Anlaşmasının Maddeleri
2- Hudeybiye
Anlaşmasından Çıkarılacak Bazı Fıkhı Hükümler
3- Hudeybiye Anlaşmasının
İçerdiği Bir Kısım Hikmetler
1- Hudeybiye
Anlaşmasının Maddeleri:
Anlaşma şu şekilde
neticelendi: Müslümanlarla Mekke'liler on yıl süreyle savaşmayacaklar ve
insanlar birbirlerinden emin olacaklar. Müslümanlar bu yıl geri dönecekler,
ancak ertesi yıl Mekke'ye gelecekler, Mekkeliler şehre girmelerine engel
olmayacaklar ve Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) orada üç gün
kalabilecek. Müslümanlar Mekke'ye, ancak kılıçları kınlarında olduğu halde,
yolcu silahlarıyla girebilecekler. Müslümanlardan Mekkeliler tarafına geçen
biri olursa geri verilmeyecek, Mekkelilerden müslümanlar tarafına geçen kimse
ise iade edilecek. Her iki taraf anlaşmaya uymaya dikkat edecekler, aralarında
herhangi bir hırsızlık ve hıyanet olmayacak.'
Bunun üzerine müslümanlar:
"Ey Allah'ın Rasulü! Bunu onlara verecek miyiz?" diye sordular.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bizden onların tarafına
gidecek olanı Allah uzak etsin! Onlardan bize gelip de tekrar onlara
vereceğimiz kimseye gelince, Allah d kimse için bir ferahlık, bir çıkış yolu
yaratacaktır." buyurdu.
Allah Teala, Hudeybiye
kıssası içerisinde, Ka'b b. Ucre'nin yaptığı gibi, (ihramdan çıkmadan)
saçlarını tıraş ettiren kimseler hakkında fidye olarak oruç tutmaları veya
sadaka vermeleri veyahut kurban kesmeleri hükmünü indirdi.
Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'de başlarını tıraş ettirenlere üç kere, saçlarını
kısalttıranlara ise bir kere olmak üzere bağışlanmaları için dua etmiştir.
Müslümanlar Hudeybiye'de,
bir deveyi ve bir sığın yedişer kişi adına kurban ettiler.
Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) orada, müşrikleri öfkelendirmek için, burnunda gümüş halka
bulunan ve Ebu Cehiİ'e ait bir deveyi kurbanlıkları arasında kurban etti.
Fetih suresi burada
nazil oldu. Huzaalılar Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
Bekiroğulları ise Kureyşlilerin müttefiki oldular. Çünkü anlaşma şartlarına
göre; dileyen Allah Rasulü'nün, dileyen de Kureyş'in müttefiki olabilecekti.
Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Medine'ye dönünce, aralarında Ukbe b. Ebi Muayt'ın kızı Ümmü
Külsum'un da bulunduğu bir grup mü'min kadın gelerek Peygamberimiz'e
sığındılar. Ümmü Külsum'un ailesi, aralarındaki anlaşma gereği onun kendilerine
iade edilmesini istemek için geldiler. Fakat Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) onu geri vermedi. Zira Allah Teala O'na, kadınları iade etmeyi
yasaklamıştı.
Denilmiştir ki: Bu
yasaklama, kadınlarla ilgili şartın neshedilmesi demektir. Yine denilmiştir ki:
Bu, sünnetin Kur'an ile tahsis edilmesidir ki, gerçekten büyük bir şeydir.
Ayrıca "Bu şart sadece erkeklerle ilgili idi; müşrikler ise hem erkekler
hem de kadınlar hakkında geçerli bir hüküm saymak istemişler, fakat Allah Teala
bunu reddetti" denilmiştir.
2- Hudeybiye
Anlaşmasından Çıkarılacak Bazı Fıkhı Hükümler:
1- Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) hac aylarında umre yapmıştır. Çünkü Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Zilkade ayında yola çıkmıştı.
2- Hacda olduğu gibi,
umre için de mikatta ihrama girmek daha efdaldir. Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) gerek hac ve gerekse umre için Zülhuleyfe'de ihrama
girmiştir. Zülhuleyfe ile Medine arası bir mil kadar veya buna yakın bir
mesafedir.
Bu konuda: "Umre
için Beyt-i Makdis'te ihrama giren bir kimsenin geçmiş ve gelecek günahları
bağışlanır.", diğer bir rivayetinde ise."Önceki günahlara keffaret
olur" şeklinde gelen hadis sabit değildir. Senedinde ve metninde güçlü
muztariblik vardır.
3- Kıran haccında olduğu
gibi başlı başına yapılan umrede de kurban sevketmek sünnettir.
4- Kurban edilecek
hayvanı önceden işaretlemek sünnettir; bu iş yasak bir işkence değildir.
5- Allah düşmanlarını
kızdırmak müstehaptır. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
müşrikleri kızdırmak için, kurbanlıkları arasında, Ebu Cehil'in, burnunda gümüş
halka bulunan devesini kurban etmiştir. Nitekim Allah Teala, Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabının özellikleri hakkında şöyle
buyurmuştur; "...Onlar İncil'de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini
çıkarmış, kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş ve ekincilerin
hoşuna giden ekin gibidirler. Allah, böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle
inkarcıları öfkelendirir..."[Fetih, 29] '...Çünkü Allah yolunda açlığa,
susuzluğa, yorgunluğa maruz kalmak, kafirleri kızdıracak bir yeri işgal etmek
ve düşmana başari kazanmak karşılığında onların yaptıkları yararlı bir iş
mutlaka yazılır. Doğrusu Allah, iyilik yapanların ecrini zayi
etmez."[Tevbe, 120]
6- Ordu komutanının
önceden düşman tarafına casuslar göndermes gerekir.
7- Savaşta iken ihtiyaç
halinde, güvenilir bir müşrikten yardım istemek caizdir. Çünkü Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Huzaalı casusu o sırada kafirdi; ve bu da, casusun
düşman içlerine kolayca sızıp haber toplayabilmesi açısından daha faydalıydı.
8- Devlet başkanının,
tebaası ve ordusuyla istişare etmesi müstehaptır. Bu istişare, onların
fikirlerini almak, gönüllerini hoş tutmak, nifak çıkarmalarından emin olmak,
uzmanlık isteyen ve insanlar arasında bazılarının bilebileceği bir faydalı
bilgiyi öğrenmek ve Allah Teala'nın: "...İş hakkında onlara
danış..."[Al-i İmran, 159] emrine sarılmak içindir. Yine Allah Teala şöyle
buyurarak kullarını övmüştür: "...Onların işleri, aralarında danışma
iledir..."[Şura, 38]
9- Müşriklerin
erkekleriyle savaşmadan önce, erkeklerinden ayrı kalan müşrik kadınları ve
çocukları esir almak caizdir.
10- Mükellef olmayan
hakkında söylenmiş olsa bile, doğru olmayan bir sözü reddetmek gereklidir.
Çünkü müslümanlar, Kasva yürümediği zaman: "Kasva huysuzlaşti!" yani
diretti, ileri adım atmadı, yürümedi diyerek tabiatı ve huyundan olmayan bir
şeyi ona nisbet ettiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ise:
"Kasva huysuzlaşmadı. Onun böyle bir huyu yoktur." diye cevap vererek
devenin çöküş sebebini şöyle açıkladı: "Filleri Mekke'ye girmekten
alıkoyan Allah, alıkonulmaları ve bu alıkonulmanın arkasından gelen şeyler
sebebiyle ortaya çıkan yüce bir hikmetten ötürü Kasva'yı burada da alıkoymuştur."
11- Kişinin, bineği veya
ilişkili bulunduğu benzen bir şeyle isimlendirilmesi sünnettir. (Mesela, fili
alıkoyan., gibi).
12- Te'kid edilmesi
gereken dini bir haber hususunda yemin etmek caiz, hatta müstehaptır. Zira Hz.
Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) seksenden fazla yerde yemin ettiği
rivayet edilmiştir. Nitekim Allah Teala, O'na haber verdiği şeyin doğruluğuna,
Yunus, Sebe' ve Tegabün surelerinde olmak üzere üç yerde yemin etmesini
emretmiştir.
13- Müşrikler, ehl-i
bid'at ve günahkarlar ile zalim ve asiler şayet Allah Teala'nın yasaklarından
birine saygı göstererek bir şey isteyecek olurlarsa; başkalarını engellemiş
olsalar bile istekleri kabul edilip yerine getirilir ve bu hususta kendilerine
yardımcı da olunur. Onlar, küfür ve taşkınlıklarında değil, Allah'ın
yasaklarına hürmet gösterdikleri hususlarda yardım görürler. Bunun dışındaki
hususlarda ise engellenirler. Allah Teala'nın sevdiği ve razı olduğu
hususlarda, yardım isteyen bir kimse, her kim olursa olsun kendisine yardım edilir.
Şu kadar var ki, bu sevilen şey hususundaki yardım, Allah'ın sevmediği daha
büyük bir şeye sebebiyet vermemelidir. Bu durum, nefislere ağır gelen, en ince
ve en zor meselelerdendir. Bu sebeple ashabtan buna canı sıkılanlar olmuş, Hz.
Ömer (r.a.) söyleyeceğini söylemiş, bundan sonra da (söylediklerine keffaret
olmak üzere) birçok hayırlı işler yapmıştır. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ise, bunu
rıza ve teslimiyetle karşılamıştır. Öyle ki, Hz. Ebu Bekir'in gönlü bu hususta
Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gönlüyle beraber olmuş, Hz.
Ömer'in sorusuna, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem)verdiği cevabın
aynısıyla cevap vermistir. Bu durum, Hz. Ebu Bekir'in (r.a.) ashabın en
faziletlisi, en kamili, Allah'ı ve Rasulü'nü en iyi tanıyıp dinini en iyi
bileni, en kuvvetli sevgi göstereni ve Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) en iyi uyum sağlayan kimse olduğunu ortaya koyar. Bundan dolayı Hz.
Ömer, karşısına çıkan herhangi bir hususta başka sahabilere değil, sadece Allah
Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve O'nun Sıddik'ına soru sormuştur.
14- Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'ye giderken sağ tarafa doğru
yönelmiştir. Şafii (r.h.) der ki: Hudeybiye'nin bir kısmı Harem bölgesine
dahil, bir kısmı da Harem'in dışındadır.
Ahmed b. Hanbel bu olay
hakkında, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Harem bölgesi dışında
hareket ettiği halde Harem'in içinde namaz kıldığını rivayet etmiştir. Mekke'de
kılınan namazın üstünlüğünün kat kat fazla olmasının sadece tavaf yeri olan
Mescid'e mahsus olmayıp Harem bölgesine dahil bütün yerler için de aynı
olduğuna bir delildir. Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
*'Mescid-i Haram'da kılman bir rekat namaz, benim mescidimde kılınan yüz rekat
namazdan daha faziletlidir." hadisi şu ayet-i kerimeler gibidir:
"...Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. .."[Tevbe, 28], "Kulu
Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi
göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın
sanı ne yücedir..."[İsra, 1] Halbuki isra hadisesi Ümmü Hani'nin evinden
başlamıştır.
15- Mekke'nin yakınına
konaklayacak bir kimsenin, Harem bölgesinin dışında (= Hill) konaklayıp Harem
bölgesinin içinde namaz kılması gerekir. Nitekim İbn Ömer böyle yapardı.
16- Devlet başkanının,
barış yapmayı müslümanların yararına gördüğü zaman, düşmana barış teklifinde
bulunması caizdir. Barış, anlaşma teklifinin karşı taraftan gelmesine bağlı
değildir.
Kendisi otururken
başında beklenilmesi adeti olmadığı halde Mugire b. Şu'be'nin, kılıcıyla Allah
Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) baş ucunda beklemesinde, düşman
elçilerinin geldiği sırada onlara karşı bir üstünlük ve övünme olması, devlet
başkanına tazim ve itaat ile çevresindekiler tarafından korunduğunu gösterme bakımından
uyulması gereken bir sünnet vardır. Bu, müslümanların elçilerinin kafirlere
gönderilmesinde ve kafirlerin elçilerinin de müslümanlara gelmebinde uygulanan
bir adettir. Yoksa bu, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şu
sözüyle kınadığı cinsten değildir: "Kim, kişilerin ayakta durarak
kendisine saygı göstermesinden hoşlanırsa, cehennemdeki yerini
hazırlasın." Yine harpte övünmek ve böbürlenmek -savaş dışındaki hallerde
olduğu gibi- kınanan cinsten değildir. Kurbanlık hayvanların diğer elçiye doğru
sürülmesi, kafirlerin elçilerine İslam'ın nişanelerini göstermenin müstehap
olduğuna delildir.
Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mugire'ye söylediği: "Müslümanlığını kabul
ederim. Malına gelince, ondan bir şey kabul edecek değilim." sözünde,
kendisiyle anlaşma yapılmış müşrik malının korunmuş olup o malın mülk
edinilemeyeceği, aksine geri verileceğini gösteren bir delil vardır. Çünkü
Mugire, onlarla güven üzerine arkadaşlık yapmış, sonra sözünü tutmayıp onlara
hainlik ederek mallarım almıştı. Ama Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) onların mallarının peşine düşüp müdafaasını yapmamış ve mallarım
kendilerine tazmin etmemiştir. Çünkü bu olay, Mugire'nin müslüman olmasından
önce meydana gelmiştir.
Yine, Hz. Ebu Bekir'in
Urve'ye: "Lat putunun bızrını emesice!" diye söylediği sözde, eğer
durumun gerektirdiği bir fayda varsa, avret mahallinin adının açığa
vurulabileceğinin caiz olduğunu gösteren bir delil vardır. Aynı şekilde Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) cahiliye davasında bulunan bir kimseye
babasının ayıp yerinin açıkça söylenilmesine izin vermiştir. O kimseye şöyle
denir: "Babanın şeyini ısır!" Bu hususta kinaye kullanılmaz. Çünkü
her durumun gereğine göre söylenecek bir söz vardır.
17- Kafirlerin
gönderdiği elçinin edebinin az olması, cahil ve kaba olması muhtemeldir. Burada
umumi bir fayda bulunduğundan ona karşılık verilmez. Her ne kadar Arapların
adetinden ise de Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) konuşma esnasında
Urve'nin sakalını tutmasına aynıyla karşılık vermemiştir. Çünkü vakar ve tazim,
bunun aksini gerektirir.
Aynı şekilde Allah
Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Müseyleme hakkında, "Şahitlik ederiz
ki o Allah'ın elçisidir." diyen Müseyleme'nin elçilerine de karşılık
vermemiş ve: "Eğer elçiler Öldürülmez hükmü olmasaydı, şüphesiz ikinizi de
öldürürdüm" buyurmuştur.
18- İster baştan, ister
göğüsten gelmiş olsun, balgam temizdir.
19- Kullanılmış su
temizdir.
20- İyimser olmak,
olayları iyiye yorumlamak müstehaptır, ki bu hoş karşılanmayan uğurlu veya
uğursuz sayma cinsinden değildir. Zira Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), Süheyl geldiği zaman: "İşiniz kolaylaştı." demiştir.
21- Hazırda bulunan
kişinin kendi adıyla babasının adı bilindiğinde dede adının zikredilmesine gerek
duyulmaz. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Muhammed b.
Abdullah adı üzerine bir şey ilave etmemiş ve Süheyl'in sadece kendi adıyla
baba adının zikredilmesiyle yetinmiştir. Dede adının zikredilmesinin şart
koşulmasının bir aslı, bir dayanağı yoktur. Adda b. Halid, Hz. Peygamber'den
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir köle satın aldığı zaman, kendisine: "Bu,
Adda b. Halid b. Hevze'nin satın aldığı köledir." şeklinde dede adım da
zikrederek yazdırmasına gelince bu rivayet, böyle yapmanın caiz olduğunu ve bir
sakıncası bulunmadığını gösteren ilave bir açıklamadır. Yoksa bunun şart
olduğuna delil teşkil etmez. Sırf kendisinin ve babasının ismini zikretmekle
yetinilemeyecek kadar meşhur olmadığından dedesinin adını da zikretmiştir.
Kendi ismi ile baba ismi aynı olduğunda dede isminin zikredilmesi şart olur.
Böyle bir benzerlik olmadığı durumlarda ise, kendi ismi ile baba ismi yeterli
sayılır. Allah en iyi bilendir.
22- Müslümanların
aleyhine bir takım olumsuz neticeler doğuracak hükümler içerse de fayda tarafı
ağır basması ve daha şerli bir şeyi savuşturması sebebiyle müşriklerle anlaşma
yapmak caizdir. Bunda iki zararın en zararlısını, daha az zararlı olanı
beraberinde getirmesi ihtimaline karşın, savuşturma yaran vardır.
23- Bir kimse sözle veya
niyetle, vakit tayin etmeksizin bir şeyi yapmaya yemin eder veya adakta
bulunur, yahut o şeyi yapma hususunda bir başkasına vaadde bulunursa onu hemen
yapması gerekmez, erteleyebilir.
24- Başı (tamamen) tıraş
etmek, haccın olduğu gibi umrenin de menasikindendir ve saçı kısaltmaktan daha
faziletlidir. Aynı şekilde bu, diğerlerinin umrelerinde olduğu gibi,
alıkonulanın (mahsur) umresinde de menasiktendir.
25- Alıkonulan kimse,
ister Harem hududu içerisinde bulunsun ister bulunmasın, alıkonulduğu yerde kurbanını
keser. Kendisi Harem bölgesine ulaşamadığı takdirde, kurbanını Harem içerisinde
kesebilecek kimseyle anlaşma yapması vacib değildir ve şu ayet-i kerimenin
delaletiyle kurban, yerine ulaşmaksızm ihramından çıkamaz: "...Bağlı
kurbanlıkların yerlerine ulaşmasına engel olanlardır. "[Fetih, 25]
26- Kurbanların
kesildiği yer Harem hududunun dışında bir yer idi. Çünkü Harem bölgesinin her
yeri kurban kesim yeridir.
27- Alıkonulan kimselere
umreyi kaza etmek vacip değildir. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ashabına, başlarını tıraş etmelerini ve kurbanlarını kesmelerini
emretmiş, hiçbirine bu umreyi kaza etmelerini emretmemiştir. Ertesi yıl yapılan
umre ise ne vacip bir umreydi, ne de alıkonulan umre yerine yapılan bir kaza
umresiydi. Çünkü müslümanlar engellendikleri umrede 1400 kişi iken, ertesi yıl
yapılan umrede bundan daha az idiler. "Umretü'l-Kadıyye" veya
"Kaza Umresi" diye isimlendirilmesi ise, Hz. Peygamber'in (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) üzerinde anlaşma yaptığı umre olmasındandır. Burada umre
kelimesi yapılma sebebinin kaynağı ile tamlama ohışturmuşur.
28- Mutlak bir emir,
hemen yapmayı gerektirir (-fevridir). Eğer böyle olmasaydı Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) verdiği emri ashabın yerine getirmeyi
geciktirmelerine kızmazdı. Ashabın emri yerine getirmeyi geciktirmelerine şöyle
gerekçe gösterildi: Onlar emrin yürürlükten kaldırılacağını umuyorlar, böyle
yorumlayarak emri yerine getirmeyi geciktiriyorlardı. Bu gerekçenin kendisine
gerekçe gösterilmesi daha münasip! Böyle bir gerekçe batıldır. Çünkü Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabtan böyle bir şey hissetseydi,
emrinin geciktirilmesinden dolayı öfkesi şiddetlenerek: "Neden
öfkelenmeyeyim ki? Ben bir şey emrediyorum uyulmuyor!" demezdi. Ashabın
emri geciktirmeleri, hoş karşılanan değil, affedilen bir gayrettir. Allah
onlardan razı olmuş, günahlarını bağışlamış ve cenneti onlara gerekli
kılmıştır.
29- Bir delilin
kayıtladığı durumlar haricinde prensip, ümmetinin, Hz. Peygamber ile
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) hükümler konusunda ortak olmasıdır. Bu sebeple
Ümmü Seleme şöyle demiştir: "Dışarı çık ve başını tıraş ettirip kurbanını
kesene kadar hiç kimseyle konuşma." O, ashabın Hz. Peygamber'e (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) uyacağım bilmiştir.
Soru: Bu işi ashaba
emrettiğinde kendisine uymadıkları halde, bunu yapmaya koyulduğu zaman nasıl
oldu da O'na uydular?
Cevap: Ashabın, emrin
yürürlükten kalkacağını umarak yerine getirmeyi geciktirdiklerini ileri sürenlerin
böyle düşünmelerine sebep olan durum işte budur. Onlara göre Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) böyle yapınca, ashab emrin mensuh olmayıp kesin
bir hüküm olduğunu anladılar. Bu zannın yanlışlığı yukarıda anlatılmıştı. Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashaba öfkelenip hiç kimseyle
konuşmaksızın dışarı çıkarak, onlara kendisinin emredilen şeyi hemen yerine
getirmeye koyulan bir kimse olduğunu gösterip, onlar gibi emre itaati
geciktirmeyince; ashab da Allah'a uyma ve itaatin, Rasülü'ne uymayı
gerektirdiğini anladılar, O'na uymaya ve emrini yerine getirmeye koşuştular.
30- Kafirler ile,
onlardan müslümanlara gelenlerin geri verilip, müslümanlar tarafından kafirlere
geçecek olanların geri verilmemesi üzerine anlaşma yapmak caizdir. Ancak
kadınlar bunun dışındadır. Kadınların kafirlere geri verilmesinin şart
koşulması caiz değildir. İşte bu anlaşmada, Kur'an nassıyla yürürlükten
kaldırılan yer burasıdır ve burası dışında geçerli bir sebep olmaksızın nesh
iddiasında bulunmaya yol yoktur.
31- Kadından istifadenin
kocanın mülkünden çıkmasının mali bir değeri vardır. Bu yüzden Allah Telala,
karısı (Mekke'den Medine'ye) hicret eden ve aralarına engel konan müşrik
kocaya, vermiş olduğu mehrin iade edilmesini vacip kılmıştır. Aynı şekilde Allah
Teala, müslümanlar tarafına hicret eden karılarına verdikleri mehirleri,
kafirler müslümanlardan talep hakkı elde ettiklerinde, karısı irtidat eden
müslüman kocaya verdiği mehrin iade edilmesini de vacip kılmıştır. Bunu,
aralarında karara bağladığı bir hüküm olarak bildirmiş ve sonra da bu hükmü
hiçbir şey neshetmemiştir. Kocaların verdikleri mehrin onlara iade edilmesini
şart koşması, bu mehrin mehr-i misil (objektif değer) değil de mehr-i müsemma
(akdi yapanların aralarında kararlaştırdıkları değer) olduğuna delalet eder.
32- Kafirler tarafından
islam devlet başkanı tarafına gelen bir kimseyi geri verme hükmü, içlerinden
müslüman olarak ayrılıp devlet başkanının bulunduğu beldeden başka bir yere
giden kimseyi kapsamaz. Şu da var ki, devlet başkanının bulunduğu beldeye gelen
kimseyi talep olmaksızın geri göndermesi de gerekmez. Çünkü Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), Ebu Basir kendisine geldiği zaman geri
göndermemiş ve gitmesi için de onu zorlamamıştır. Ama Ebu Basir'i istemeye
geldiklerinde almalarına izin vermiş, fakat onu geri dönmeye zorlamamıştı.
33- Anlaşmalılar,
kendileri tarafından devlet başkanına gelen kimseyi teslim alıp gözetimleri
altına aldıkları zaman, bu kişi içlerinden herhangi birini öldürdüğünde, ne
diyet vermek ve ne de kısas olmak suretiyle o kimsenin kan bedelini öder ve ne
de devlet başkanı bu kan bedelini tazmin eder. Aksine bu kimse onları kendi
yurtlarında öldürmüş hükmünde olur ki devlet başkanının onlar üzerinde herhangi
bir hükmü olmaz. Çünkü Ebu Basir, anlaşmalı iki kişiden birini Medine'den
sayılan Zülhuleyfe'de öldürmüştü. Fakat Ebu Basir'i onlar teslim almış olup
devlet başkanının elinden ve hükmünden uzaklaştırmalardı.
34- Anlaşmalılar, imam
(devlet başkanı) ile anlaştıktan sonra müslümanlar içinden bir grup çıkıp karşı
tarafa savaş açar, mallarını ele geçirir fakat imama katılmazlarsa, imamın harp
açan kimseleri karşı taraftan uzaklaştırıp onlara mani olması gerekmez. İmamın
anlaşmasına, sözleşmesine ve dinine ister girsinler isterse girmesinler
eşittir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile müşrikler arasındaki
anlaşma, Ebu Basir ve arkadaşları ile müşrikler arasında yapılmış bir anlaşma
değildi. Buna göre, şayet bazı müslüman hükümdarlar ile hıristiyanlar ve diğer
zimmiler arasında bir anlaşma yapılsa, onlarla arasında bir anlaşma bulunmayan
bir başka müslüman hükümdarın onlara karşı savaş açıp mallarını ele geçirmesi
caizdir. Nitekim Şeyhülislam (İbn Teymiye) de, Ebu Basir'le müşrikler arasında
cereyan eden olaya dayanarak Malatya hıristiyanları ve esirleri hakkında bu
şekilde fetva vermiştir.
3- Hudeybiye
Anlaşmasının İçerdiği Bir Kısım Hikmetler:
Hudeybiye anlaşması,
sebeplerini sağlamlaştıran Allah'tan başkasının tam? olarak anlayamayacağı
kadar büyük ve yüce bir anlaşmadır. Ve neticesi de böyle olmuş, hikmeti ve
rızasının gerektirdiği şekilde gerçekleşmiştir.
1- Hudeybiye anlaşması,
Allah Telala'nın, Rasulü'nü ve ordusunu azız kıldığı, insanların grup grup
Allah'ın dinine girdiği yüce fethin öncesinde bir başlangıç olmuştur. Bu
anlaşma, yüce fethin kapısı, anahtarı ve önündeki habercisidir. Bu, bir kader,
ve bir kanun olarak hükmeylediği böyle muazzam, yüce işler öncesinde onları
haber veren, onlara işaret eden birtakım mukaddimeler ve hazırlıklar ortaya
koyma kanunudur.
2- Bu anlaşma, en büyük
ve en yüce fetihlerden biri oldu. Çünkü insanlar birbirlerinden emin olmuşlar,
müslümanlar kafirlerle bir araya gelmiş, onları İslam'a davet etmeye başlamış,
onlara Kur'an'ı dinletmiş ve onlarla İslam hakkında güven içerisinde açıktan
açığa tartışmışlardır. Müslümanlıklarını gizleyen kimseler kendilerini bu
anlaşmayla açığa vurmuş ve Allah'ın girmesini dilediği kimseler mütareke
müddeti içerisinde İslam'a girmişlerdir.
Bu yüzden Allah Teala,
Hudeybiye anlaşmasını "apaçık bir fetih" olarak isimlendirmiştir, ibn
Kuteybe der ki: (Apaçık bir fetih'ten maksat) Senin için yüce bir hükmü ifa
ettik, demektir. Mücahid ise şöyle der: Bu, Allah'ın Hudeybiye ile Rasulü için
hükmettiği şeydir.
Meselenin aslı şudur:
Fetih, -sözlükte- kapalı bir şeyi açmak demektir. Hudeybiye'de müşriklerle
yapılan sulh, Allah açıncaya kadar kapalı ve sed çekilmiş bir vaziyette idi.
Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile ashabının Kabe'yi ziyaretten
engellenmeleri, anlaşmanın açılmasının sebeplerindendir. Dış görünüşte müslümanlar
için zulüm ve haksızlık, işin aslında ise izzet, fetih ve zafer vardı. Allah
Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ince bir perde gerisinden önündeki yüce
fethi, kuvveti ve zaferi görüyor ve müşriklerin kendisinden istedikleri,
ashabtan çoğunun ve ileri gelenlerin bile tahammül edemediği her şartı kabul
ediyordu. O (Sallallahu aleyhi ve Sellem), hoşa gitmeyen bu durumun altında
gizli olan, iyi olan şeyi biliyordu: ''...Bazen hoşlanmadığınız bir şey,
hakkınızda iyi olabilir..,"[Bakara, 216]
"Kişinin sevdiği
şeyler bazen sevmediği şeye sebep olduğu gibi Bazan da sevmediği şeyler sevdiği
şeye sebep olur."
Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) bu şartlar altına, Allah'ın kendisine olan yardımına,
desteğine ve akıbetin kendi lehine olacağına güveninden ötürü giriyordu.
İnanıyordu ki bu şartlar ve taşıdığı hükümler zaten zaferin kendisiydi. Şartlan
ileri sürenlerin farkına varmadan ayaklandırdıkları ve kendileri ile savaşa
görevlendirdikleri en büyük bir orduydu, bu anlaşma. Akabinde, kuvvet umdukları
yerden hor ve hakirliğe; kudret, şeref ve zafer gösterdikleri yerden de
mağlubiyete uğratıldılar. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve İslam
askerleri ise, Allah için ve O'nun yolunda haksızlığa katlandıkları, hezimete
uğradıkları yerden galip ve üstün gelmişlerdir. Devir değişmiş, iş aksine
dönmüştür. Batılla elde edilen azizlik hakla zillete; Allah yolundaki hezimet
ise Allah'ın yardımıyla galibiyet ve üstünlüğe dönüşmüş; Allah'ın hikmet ve
alametleri, vadini tasdik ettiği ve akılların iç durumunu kavrayamayacağı
Rasulü'ne olan yardımı en mükemmel ve kamil şekliyle ortaya çıkmıştır.
3- Bu anlaşmayı Allah
Teala, müminlerin iman ve bağlılıklarının, hoşlarına giden ve gitmeyen konularda
Allah'ın hükmüne boyun eğmeye rızalarının artmasına sebep kıldı. Bu anlaşma
sayesinde Allah'ın hükmüne razı oldular, iVadini tasdik ettiler ve kendilerine
verilen vadi beklediler. Dağların bile sarsıldığı bir zamanda en muhtaç
oldukları bir vakitte Allah'ın, kalblerine indirdiği sekinetle kendilerine
lütuf ve ihsanda bulunduğunu gördüler. Allah onların üzerine kendisi sayesinde
kalbleri mutmain olacak, ruhları kuvvet bulacak ve imanları artacak olan
sekinetini indirdi.
4- Allah, Rasulü ve
mü'minler için karara bağladığı bu hükmü, bunda birtakım haksızlıklar ve
kendisinden istenileni verme hususu bulunmasına rağmen Rasulü'nün geçmiş ve
gelecek günahlarını bağışlama, kendisine vereceği nimetini tamamlama, O'nu
dosdoğru yola iletmeye; kendisine yüce galibiyeti nasib etmeye, kendisinden
razı olmaya Rasulünü kendi emrine girdirmeye ve göğsünü genişletmeye sebep
kılmıştır. Anlaşma Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabının
kendisi sayesinde bütün bunları elde etmelerinin sebebi olmuştur. Bundan dolayı
Allah Teala bu hükmü bir mükafat ve bir gaye olarak zikretmiştir ki bu da
Allah'ın hükmü ve fethi yanında Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve
mü'minlerle kaim olan bir fiile karşı olur.
Allah Teala'nın, burada
Rasulü'ne yapmış olduğu yardımı, nasıl aziz (üstün, şerefli) diye nitelemiş
olduğunu ve sonra yine kalplerin en şiddetli şekilde dalgalandığı bu yerde
mü'minlerin kalplerine sekinet indirişini nasıl zikrettiğini bir düşün; ki
burası sekinete en muhtaç yerdi. O sekinet sayesinde imanlarına iman
katılmıştır. Sonra Cenab-ı Hak, mü'minlerin, Rasulü ile yaptıkları biatlarını
zikretmiş ve bu biatı kendisine yapılan bir biat sayarak teyid etmiş, Allah
Rasulü'nün eli müslümanların elleri üzerinde iken kendi elinin müslümanlar
üzerinde olduğunu te'kid etmiştir. Çünkü o, Rasulü ve Nebisidir. Rasulü'yle
yapılan akit kendisiyle yapılan akit ve yine Rasulü'ne yapılan biat da
kendisine yapılan biat mesabesindedir. Kim Rasulüne biat ederse Allah'a biat
etmiş gibi olur ve Allah'ın eli Rasulü'nün eli üzerindedir. Hacerü'l-Esved,
Allah'ın yeryüzündeki sağ eli olduğuna ve ona el sürüp onu öpenin sanki Allah
ile musafaha edip O'nun sağ elini Öpmüş olduğuna göre, Allah Rasulü'nün eli bu
işe Hacerü'l-Esved'den daha elverişlidir. Sonra Allah Teala bu biatı bozan
kimsenin, bozmasının kendi aleyhine döneceğini ve biata vefa gösteren kimsenin
de büyük mükafat alacağını bildirmiştir. Şu halde biata vefa göstereni ve
göstermeyeniyle bütün müslümanlar, Rasulü'nün lisanıyla İslam ve İslam hukuku
üzerine Allah'a biat etmişlerdir.
Sonra Allah Teala,
Peygamberine katılmaktan geri duran bedevilerin hallerini; Allah, kendi
Resulü'nü, dostlarını ve ordusunu perişan edip düşmanlarını onlara galip
getirecek ve böylece ailelerinin yanlarına asla dönemeyeceklerdir, şeklinde
Allah hakkında besledikleri kötü zanlarıni zikretti. Bu şekilde zanda
bulunmaları Allah'ı, isimlerini, sıfatlarını ve Allah'a yakışan şeyleri
bilmemelerinden ve aynı zamanda Allah'ın Rasulü'nü hakkıyla tanımamalarından,
Rabbi'nin ve Mevlası'nın kendisine layık olduğu şekilde muamele edeceğini
bilmemelerinden kaynaklanıyordu.
Sonra Allah Teala,
Rasulü'ne karşı biat altına girmeleri sebebiyle mü'minlerden razı olduğunu
bildirdi. Allah, müslümanların kalplerinde o vakit bulunan sadakat, vefa,
gerçek itaat ve bağlanmalarını, diğer şeylere karşı Allah'ı ve Rasulü'nü tercih
edeceklerini bilmiş ve kalplerine sekineti, tatminkarlık ve hükme karşı rıza
göstermeyi indirmiştir. Allah Teala müslümanlara, hükmüne rıza göstermeleri ve
emrine sabretmelerine karşılık yakın bir fethi ve elde edecekleri bol
ganimetleri nasib etmiştir. İlk fetih ve ganimetler, Hayber'in fethi ve
ganimetleri olmuş, sonra da kıyamete kadar fetihler ve ganimetler, sürekli
kılınmıştır.
Allah Teala
müslümanlara, elde edecekleri bol ganimeti vadetmiş ve müslümanlar için bu
ganimeti acele olarak gerçekleştirdiğini bildirmiştir. Bu hususta iki görüş
vardır:
1) Bu, müslümanlarla
düşmanları arasında cereyan eden anlaşmadır.
2) Hayber'in fethi ve
Hayber ganimetleridir.
Sonra Allah Teala şöyle
buyurmuştur: "... İnsanların size uzanan ellerini önlemiştir."[Fetih,
20] Bunun tefsiri hakkında şu görüşler ileri sürülmüştür: a) Mekkelilerin
ellerini sizinle savaşmaktan önlemiştir, b) Yahudilerin ellerini, Allah
Rasulü'nün ashabıyla birlikte Medine'den çıkmasından sonra Medine'de kalanları
yok etmelerini engellemiştir, c) Bunlardan maksat, Hayber halkı ile onlara
yardım etmek isteyen Esed ve Gatafan kabilelerinden olan yardımcılarıdır.
Doğrusu ise, ayetin
bunların hepsini içermesidir.
"İnsanlara bir
delil olması için" ayet-i kerimesi hakkında denilmiştir ki: Bu, Allah'ın
sizin için yaptığı bir iştir. Bu da, çok olmalarına rağmen düşmanlarınızın
ellerini size kötülük yapmaktan engellemesidir. Çünkü o vakit Mekke ve
civarında yaşayan halk, Hayber ve civarında yaşayan insanlar, Esed, Gatafan ve
Arap kabilelerinin çoğunluğu onların düşmanlarıydı. Onlar, bu düşmanlar
arasında vücuttaki bir benek gibiydiler. Buna rağmen onlara herhangi bir zarar
veremiyorlardı. Düşmanlarının ellerinin müslümanlardan önlenmesi; çokluklarına,
şiddetli düşmanlıklarına, müslümanları abluk ya alarak her zaman, her yerde
onları gözetlemelerine rağmen müslümanlara herhangi bir kötülük yapamamaları
Allah Teala'nın ayetlerindendir.
Yine denilmiştir ki:
Bundan maksat Hayber fethidir. Allah Teala Hayber fethini, inanan kulları için
bir delil, ondan sonraki fetihler için de bir alamet kılmıştır. Çünkü Allah
Teala müslümanlara, bol bol ganimetler ve yüce fetihler vaadetmiş ve onlar için
Hayber fethini çabuklaştırmıştır. Bu fethi, kendisinden sonraki fetihler için
bir delil, müslümanların Hudeybiye günündeki sabırlarına ve hükme rıza
göstermelerine ve memnuniyetle karşılamalarına mukabil bir mükafat ve teşekkür
kılmıştır. Bu sebeple Hayber'i ve ganimetlerini, Hudeybiye'de hazır bulunanlara
tahsis etmiştir.
Sonra Allah Teala:
"...Sizi dosdoğru yola iletmesi için..." buyurmuştur. İnananlar için
yardım, zafer ve ganimetlerin yanı sıra hidayeti de eklemiştir. Müslümanları
hidayete erenler, yardım görenler ve ganimet elde edenler kılmıştır.
Sonra Cenab-ı Hak
mü'minlere, o zamana kadar elde edemedikleri bol bol ganimetler ve başka
fetihler vaadetmiştir. Bu fetihten maksat, Mekke fethidir, denilmiştir. İran ve
Bizans imparatorluklarının fethi olduğu da söylenilmiştir. Ayrıca Hayber
fethinden sonra yeryüzünün doğu ve batı taraflannda gerçekleşecek olan
fetihlerdir de denilmiştir.
Allah Teala, eğer
kafirler O'nun dostlarıyla (müslümanlarla) savaşacak olurlarsa, onların yardım
görmeden gensin geriye döneceklerini, bunun kendilerinden önceki kullarına da tatbik
ettiği ilahi kanunu olduğunu ve bu kanunda hiçbir değişiklik bulunmadığını
bildirmiştir.
Soru: Peki ama Uhud'da
kafirler müslümanlarla savaştılar, onlara karşı üstünlük sağladılar ve
arkalarını dönüp kaçmadılar?
Cevap: Bu, daha başka
bir yerde anlatılan bir şarta bağlı vaaddir ki, o da sabır ve takvadır. Bu şart
Uhud'da, sabra aykırı düşen gevşeklikleri, takvaya aykırı düşen ihtilafları ve
itaatsizlikleri sebebiyle ortadan kalkmış, dolayısıyla müslümanları
düşmanlarından yüz çevirtmiş ve şart ortadan kalktığı için de vaad
gerçekleşmemiştir.
Sonra Allah Telala,
müşriklere karşı inananları üstün kıldıktan sonra birbirlerinden ellerini
çekenin kendisi olduğunu bildirdi. Bunu da bu hususta yüce hikmetler bulunduğu
için yapmıştır. Şöyle ki: Mekkeliler arasında, müslümanların bilmediği,
imanlarını gizleyen müslüman olmuş kadın ve erkekler bulunuyordu. Şayet sizleri
onlar üzerine salsaydı, savaş kalabalığında bilmeden onları öldürürdünüz ve
onlardan da size düşmanlık ve vurulmayı haketmeyeni vurup öldürme gibi feci bir
durum isabet edecekti. Allah Teala, imanlannı gizleyen bu zayıf kimselerden
mü'minlere zarar gelebileceğini, bunun da sebebinin müminlerin onlara
verdikleri zarar olacağını haber verdi.
Allah Teala haber
vermektedir ki, eğer o kimseler müşriklerden ayrılıp bir kenara çekilselerdi,
elbette Allah Teala müşrikleri ölüm, esaret veya başka yollarla azaba
uğratırdı. Fakat, Rasulü aralarında iken kökten yoketme azabını Mekkelilerden
uzaklaştırdığı gibi, bu imanlarını gizleyen zayıf kimselerin aralarında
bulunması sebebiyle de müşriklerden azabım uzaklaştırmıştır.
Sonra Allah Teala
kafirlerin, gönüllerinde alevlendirdikleri kaynağı cehalet ve zulüm olan
cahiliye asabiyetini haber verdi. Bu asabiyet sebebiyle kafirler, Allah'ın
Rasulü'nü ve kullarını Kabe'yi ziyaretten engellemişler, anlaşmaya
"Bismillahi'r rahmani'r rahim" diye başlanmasını kabul etmemişler,
doğruluğunu bildikleri halde ve yirmi yıllık zaman içerisinde görüp
dinledikleri deliller sayesinde peygamberliğinin gerçekliğini yakinen tanımalarına
rağmen Muhammed'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Allah Rasulü olduğunu kabul
etmemişlerdi. Kendi takat ve iradelerinde olan diğer fiillerin kafirlere izafe
edildiği gibi, Allah Teala, her ne kadar kendi kaza ve kaderiyle gerçekleşmişse
de, gönüllerinde alevlendirdikleri bu cahiliyye asabiyetini de kafirlere izafe
etmiştir.
Allah Teala,
düşmanlarının kalplerinde bulunan cahiliyye asabiyetine mukabil, Rasulü'nün ve
dostlarının kalplerine sekineti indirenin kendisi olduğunu haber vermiştir.
Sekinet, Allah Rasulü'nün ve ordusunun nasibi; cahiliyye asabiyeti ise
müşriklerin ve ordularının nasibi idi. Sonra Allah Teala, inanan kullarına
takva kelimesini bağlayıcı kıldı. Bu takva kelimesi, Allah'tan sakınılması
gereken bütün kelimeleri içine alan bir cinstir, türünün en üstünü de ihlas
kelimesidir. Bu takva kelimesi, Bismillahi'r rahmani'r rahim ile tefsir edilen
ve Kureyşlilerin, kendileri için bağlayıcılığını kabul etmedikleri kelimedir.
Allah bunu dostlarına ve ordusuna bağlayıcı kılmış, layıkı olmayan yerden
korumak için de bunu düşmanlarına haram kılmıştır. O, kelimeyi daha müstehak ve
daha layık olana gerekli kılmış, yerli yerine koymuş; layık olmayan yere koymak
suretiyle onu zayi etmemiştir. O, tahsis edeceği yeri ve konulması gereken
yerleri hakkıyla bilendir.
Allah Teala, Rasulü'nün,
Mescid-i Haram'a emin olarak gireceklerine dair gördüğü rüyayı tasdik ettiğini
ve bunun kesin olarak gerçekleşeceğini; fakat bunun zamanının bu yıl gelmemiş
olduğunu haber verdi. Sizler bilmeseniz de Allah Teala, bunun vaktine kadar
ertelenmesindeki faydayı biliyordu. Halbuki sizler, bunun acele olarak
gerçekleşmesini istiyordunuz. Rab Teala ise tehir edilmesi konusunda sizin
bilmediğiniz fayda ve hikmeti biliyordu. Bu sebeple, Mekke fethi öncesi bir
giriş, bir başlangıç olmak üzere yakın bir fetih müyesser kılmıştır.
Sonra Allah Teala, bütün
dinlerden üstün kılmak için Rasulü'nü hidayet rehberi Kur'an ve hak din ile
gönderenin kendisi olduğunu bildirdi. Allah Teala dinini yeryüzünün bütün
dinlerinden üstün kılma ve tamamlama işini üzerine almıştır. Allah'ın bu işi
üzerine alması, mü'minlerin kalplerini kuvvetlendirmek, onlara müjde vermek,
ayaklarını sağlamlaştırmak ve kesin olarak gerçekleşecek bu vaad hakkında güven
üzere bulunmalarını temin içindir. Sakın ola ki, Hudeybiye'de Allah'ın
düşmanlara göz yummasını ve üstün gelmelerini, düşmanına yardım ettiği,
Rasulü'nü ve dinini yalnız bıraktığı şeklinde anlam ayasınız. Rasulü'nü gerçek
dini ile gönderip O'na, dinini diğer bütün dinlerden üstün kılacağım
vaadetmişken böyle bir şey nasıl olabilir!
Sonra Allah Teala,
Rasulü'nü ve kendisi için seçtiği taraftarlarını zikretti. Onları en güzel
şekilde övdü. Onların Tevrat ve İncil'deki sıfatlarını zikretti. Bunda,
Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'an'ı getirenlerin doğruluklarına en büyük delil
vardır. işte bunlar (sahabe), kendi haklarında meşhur olan bu sıfatlarla önceki
kitaplarda da anlatılan kimselerdir. Yoksa kafirlerin dedikleri gibi onlar,
mülk ve dünyayı isteyen zorba kimseler değildir. Bu sebepledir ki, Şam
hiristiyanlan müslümanları görüp, hal ve hareketlerini, adalet ve ilimlerini,
merhametlerini, dünyaya önem vermeyip ahirete olan rağbetlerini müşahede
ettiklerinde: "Mesih'e arkadaşlık edenler bu kimselerden daha üstün
değillerdir." demişlerdir. Bu hıristiyanlar, sahabeyi ve faziletlerini,
düşmanları rafızilerden daha iyi biliyorlardı. Rafıziler ise sahabeyi Allah
Teala'nın şu ve benzeri ayetlerde vasıflandırdığının aksi ile
vasıflandırıyorlar: "...Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak
yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık onu doğru yola götürecek bir rehber
bulamazsın. "[Kehf, 17]
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan: