|
ZADU’L-MEAD |
DÖRDÜNCÜ KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
E) UMRETÜ'L-KAZA
1- Umretü'l-Kaza:
2- Hz. Peygamber'in
(s.a.) Meymune ile Evlenmesi
3- Hz. Hamza'nın
Kızının Hidanesi:
4- Bu Umre Kaza Umresi
inidir?
5- Kurbanını Hudeybiye'de
Kesmesi:
1- Umretü'l-Kaza:
Nafi* şöyle demiştir:
Kaza umresi hicri 7. yılın Zilkade ayında gerçekleşmiştir. Süleyman et-Teymi de
şöyle demiştir: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber'den Medine'ye
dönünce, bir takım serriyyeler gönderdi. Zilkade ayı girinceye kadar Medine'de
kaldı. Sonra, ashaba kaza umresi için çıkılacağını ilan etti.
Musa b. Ukbe ise şöyle
der: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hudeyebiye yılından bir
sonraki yıl, hicri 7. senenin Zilkade ayında umre yapmak üzere yola çıkmıştır.
Bu ay, müşriklerin kendisini Mescid-i Haram'a gitmekten engelledikleri aydır.
Ye'cüc denilen yere geldiklerinde bütün silahları kalkan, deri korunak, ok ve
mızrakları bıraktı. Müslümanlar Mekke'ye, yolcu silahı olan kılıçlarıyla
girdiler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Cafer b. Ebi Talib'i
önden, Haris b. Hazn el-Amiri'nin kızı Meymune'ye göndererek, Meymune'yi
kendisine istetti. Meymune evlendirme işini, Abbas b. Abdulmuttalib'e havale
etti. Meymune'nin kardeşi Ümmü'l-Fadl, Abbas'ın karısıydı. Abbas da Meymune'yi,
Allah Rasulü'yle (Sallallahu aleyhi ve Sellem) evlendirdi. Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'ye geldiğinde ashabına, müşriklerin sabır
ve kuvvetlerini görmeleri için: "Omuzlarınızı açın, tavaf esnasında hızla
yürüyün!" diye emretti. Kendisi de gücünün yettiği
ölçüde müşriklere güçlü
görünüyordu. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve müslümanlar Kabe'yi
tavaf ederlerken, Mekke halkından erkek, kadın ve çocuklar da durmuş, Allah
Rasulü'nü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabını seyrediyorlardı. Bu arada
Abdullah b. Revaha da, kılıcını kuşanmış bir vaziyette Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) önünde şiir söyleyerek şöyle diyordu:
"Ey kafir oğulları!
Çekilin, Allah Rasulü'nün yolundan. Rahman olan Allah, Tenzil'inde, rsulü'ne
okunan sahifelerde indirmiştir ki: Ey Rabbim! Ben, O'nun sözlerine
inanıyorum!Doğruyu O'nu kabul etmekte buldum! Ey kafirler bugün sizi, O'nun
emir ve tevili üzere, Başları omuz ve gövdelerden ayıran, dosta dostunu
unutturan bir ölümle öldürürüz!"
2- Hz. Peygamber'in
(s.a.) Meymune ile Evlenmesi
Müşrik erkeklerden bir
grup kin ve öfkelerinden dolayı, Allah Rasulü'nü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
seyretmeyi hoş görmeyerek uzaklaştılar. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Mekke'de üç gün kaldı. Dördüncü günün sabahında, Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ensar'ın meclisinde Sa'd b. Ubade ile konuşurken,
Süheyl b. Amr ve Huveytıb b. Abdüluzza, kendisine gelerek Huveytıb bağıra
bağıra: "Allah aşkına! Toprağımızdan çıkıp gideceksin diye anlaşma
yapmadık mı? Bak işte, üç gün geçmiştir!" dedi. Sa'd b. Ubade kızarak:
"Ey anası ölesice! Yalan söyledin! Burası ne senin, ne de babalarının
toprağıdır. Vallahi çıkmayız!" dedi. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Huveytıb veya Süheyl'den birisini çağırıp: "Sizden bir kadini
nikahladım. Onunla zifafa girene kadar burada kalmam size ne zarar verebilir?
Bizler sofra kuracağız. Sizler de bizimle beraber yersiniz." dedi. Müşrikler
ısrarla: "Allah aşkına! Seninle yaptığımız anlaşma sadece bizden ayrılıp
gitmendi." dediler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ebu Rafi'e
göç için halkı çağırmasını emretti. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
devesine binerek Şerif vadisinde konaklayıp orada kaldı. Ebu Rafi'i, akşamleyin
Meymune'yi getirmesi için geride bıraktı. Meymune ve beraberindekiler gelene
kadar kendisi Şerifte kaldı. Ebu Rafi ve beraberindekiler yolda, müşriklerin
ayak takımı ve çocuklanndan eziyet ve zahmet gördüler. Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), Meymune ile Şerifte zifafa girdi. Sonra Şeriften ayrılarak
Medine'ye geldi. Allah Teala, daha sonra Meymune'nin kabrinin, Allah Rasulü'nün
kendisiyle zifafa girdiği Şerifte olmasını takdir etmiştir.
İbn Abbas'ın:
"Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Meymune ile ihramlı iken nikah
yapıp, ihramdan çıktıktan sonra zifafa girmiştir." sözü, düzeltilen
sözlerinden olup onun bir yanılgısı sayılmıştır. Said b. Müseyyeb şöyle
demiştir: "Meymune her ne kadar teyzesi de olsa, İbn Abbas yanılmıştır.
Çünkü Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Meymune ile, ihramdan
çıktıktan sonra evlenmiştir." Bunu Buhari rivayet etmiştir.
Yezid b. el-Asamm,
Meymune'den şöyle rivayet etmiştir: "Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) benimle Şerifte, ikimiz de ihramlı değilken evlendi." Hadisi
Müslim rivayet etmiştir.
Ebu Rafi' de şöyle der:
"Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Meymune ile, ihramlı değilken
nikah yaptı ve zifafa girdi. Ben de aralarında elçi idim." Bu, Ebu
Rafi'den sahih olarak gelmiştir.
Said b. Müseyyeb şöyle
demiştir: "Şu, Abdullah b. Abbas, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), Meymune'yi ihramda iken nikahladığını iddia ediyor. Halbuki Allah
Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'ye gelmiş, ihramdan çıkma ile nikah
işi birlikte olmuştur. Bu durum İbn Abbas'ın karıştırmasına sebep
olmuştur."
"Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), Meymune ile ihrama girmeden önce
evlenmiştir" de denilmiştir. Fakat bu söz götürür. Ancak Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), Meymune ile evlenme hususunda ihrama girmeden
önce, (Ebu Rafi'i) vekil tayin ettiğinde şüphe yoktur. Sanırım, Şafii bunu bir
görüş olarak zikretmiştir.
Şu halde bu hususta üç
görüş vardır:
1- Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Meymune ile, Umre ihramından çıktıktan sonra, ihramsız halde
iken evlenmiştir. Bu görüş bizzat Meymune'nin kendisinin, Meymune ile Allah
Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) arasında elçilik görevi yapan Ebu Rafi'in,
Said b. Müseyyeb ve nakil ehlinin cumhurunun görüşüdür.
2- Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Meymune ile ihramda iken evlenmiştir. Bu, İbn
Abbas'ınt8\ Kufelilerin ve bir cemaatın görüşüdür.
3- Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Meymune ile ihrama girmeden önce evlenmiştir.
İbn Abbas'ın,
"Allah Rasulü, Meymune ile ihramlı iken evlendi" sözü, ihramlı halde
değil, haram ayda evlendi şeklinde yorumlanmıştır. Demişlerdir ki: Birisi ihram
bağladığı zaman: "Ahrame'r-racülü = Adam ihrama girdi" denilir. Kişinin
kendisi ihramsız da olsa haram aya girdiğinde yine "Ahrame" fiili
kullanılır. Nitekim şairin şu beyti buna delildir:
"Halife İbn Affan'ı
haram aya girmiş ve kötülüklerden sakınır bir halde iken öldürdüler.
Onun gibi öldürülen bir kimseyi
daha görmedim!"
Şüphesiz, İbn Affan'ı
(Hz. Osman) Medine'de, haram ayda ve ihramlı değilken öldürmüşlerdir.
Müslim, Sur/»/;'inde Hz.
Osman'ın (r.a.) şöyle dediğini rivayet eder: "Allah Rasulü'nün (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) şöyle dediğim işittim: İhramda olan bir kimse ne nikah
yapabilir, ne nikahlanabilir, ne de dünür olabilir." Eğer burada söz ve
fiilin çelişmesi düşünülecek olursa, şüphesiz sözün takdim edilmesi gerekir.
Çünkü fiil, beraat-i asliyyeye uygundur. Söz ise, beraat-i asliyyeyi olduğu
halden başka hale çevirendir. Dolayısıyla söz, beraat-i asliyyenin hükmünü
kaldırır. Hükümlerin konmasındaki kaideye uygun olan da budur. Şayet fiil, söze
ercih edilecek olursa, söz beraat-i asliyyenin gerektirdiği şeyi kaldırdığı
halde, bu sefer fiil, sözün gerektirdiği hükmü kaldırır. O zaman da hükmün iki
sefer değişmesi gerekir ki, bu, hükümlerin konmasında gözetilen kaideye
aykırıdır. Allah en iyi bilendir!
3- Hz. Hamza'nın Kızının
Hidanesi:
Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'den ayrılmak istediğinde, Hz. Hamza'nın
kızı onların peşine düşerek: "Ey amca! Ey amca!" diye bağırmaya
başladı. Hz. Ali (r.a.) çocuğu alıp elinden tuttu ve Hz. Fatıma'ya:
"Amcanın kızı yanında kalsın!" dedi. Hz. Fatıma da çocuğu alarak
devesine bindirdi. Hz. Ali, Hz. Zeyd ve Hz. Cafer çocuğun konukluğu hakkında
tartıştılar. Hz. Ali: "Onu ben aldım. O benim amcamın kızıdır" dedi.
Hz. Cafer: "Benim de amcamın | kızıdır ve teyzesi karımdır" dedi. Hz.
Zeyd de: "Kardeşimin kızıdır." dedi. Bunun üzerine Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) çocuğun teyzesine verilmesine hükmetti İ ve:
"Teyze, anne yerindedir." buyurdu. Hz. Ali'ye: "Ey Ali! Sen
bendensin, ben de sendenim", Hz. Cafer'e: "Ey Cafer! Sen yaratılış ve
huyca bana ; en çok benzeyensin", Hz. Zeyd'e de: "Ey Zeyd! Sen de
bizim kardeşimiz ve dostumuzsun." buyurdu. Rivayetin sıhhatinde ittifak
edilmiştir.
Bu kıssada fıkhı
bakımdan şu hükümler vardır:
Hidane hususunda teyze,
anne ve babadan sonra diğer akrabalara tercih edilir.
Hidane hakkma sahip bir
kadının çocuğun bir yakmıyla evlenmesi, onun hidane yetkisini düşürmez. İmam
Ahmed b. Hanbel (r.h.), kendisinden gelen bir rivayette, hidane hakkına sahip
olan kadının evlenmesinin özellikle kız çocuğu hakkında hidane yetkisini
ortadan kaldırmayacağını belirterek, Hamza'nın bu kızı hakkında cereyan eden
hadiseyi delil göstermiştir. Amca oğlu, çocuğun mahremi (evlenmesi yasak olan
kişi) olmadığından, bu hususta amca oğlu ile yabancı birisini ayırt etmemiş ve:
"Hidane hakına sahip kadının evlenmesi kız çocuğu hakkında hidane
yetkisini ortadan kaldırmaz." demiştir. Hasan el-Basri de: "Hidane
hakkına sahip kadının evlenmesi, çocuk ister erkek ister kız olsun, hidane
yetkisini ortadan kaldırmaz." demiştir. Hidane yetkisinin nikahla ortadan
kalkıp kalkmadığı konusunda dört görüş ortaya atılmıştır:
1- Hidane, çocuk ister
erkek, ister kız olsun nikahla ortadan kalkar. Bu, İmam Malik, Şafii, Ebu
Hanife ve kendisinden gelen bir rivayete göre Ahmed b. Hanbel'in kanaatidir.
2- Hiçbir halde ortadan
kalkmaz. Bu, Hasan el-Basri ile ibn Hazrh'ın görüşüdür.
3- Eğer çocuk kız ise
hidane yetkisi düşmez, erkekse düşer. Bu Ahmed b. Hanbel'den (r.h.) gelen bir
başka rivayettir. Mühenna'nın rivayetine göre ise şöyle demiştir: "Anne
evlendiğinde oğlu küçükse, çocuk anneden alınır." Ahmed b. Hanbel'e:
"Kız çocuğu da oğlan çocuğu gibi midir?" diye sorulmuş, o da:
"Hayır! Kız çocuğu annesiyle yedi yaşına kadar beraber kalır." diye
cevap vermiştir. İbn Ebu Musa, Ahmed b. Hanbel'den, şöyle bir rivayet daha
nakletmiştir: "Anne evlenmiş olsa bile, buluğ yaşma gelene kadar, kız
çocuğuna en müstehak olan kimsedir."
4- Eğer hidane hakkına
sahip olan kadın çocuğun soyundan birisiyle evlenirse, hidane yetkisi ortadan
kalkmaz; fakat yabancı birisiyle evlenirse, kalkar. Sonra bu görüşün sahipleri
de üç ayrı görüş ileri sürmüşlerdir:
a) İster mahrem olsun
ister olmasın evlendiği erkeğin, sadece çocuğun soyundan olması yeterlidir. Bu
görüş, Ahmed b. Hanbel'in arkadaşlarının zahir ve mutlak görüşleridir.
b) Bununla birlikte,
evleneceği erkeğin çocuğa mahrem olan akrabadan olması gerekir. Bu da Ebu
Hanife'nin görüşüdür.
c) Bu şart yanında,
hidane hakkına sahip kadının evleneceği erkeğin çocuğun dedesi olması suretiyle
çocukla o şahıs arasında bir yakınlık bulunması gerekir. Bu, İmam Ahmed'in mezhebinde
olan bazı alimler ile İmam Malik ve İmam Şafii'nin görüşüdür.
Bu kıssada, teyzeyi
halaya ve anne tarafından olan akrabalığı, baba tarafından olan akrabalığa
tercih edenler için hüccet vardır. Çünkü Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), Hamza'nın kızı hakkında, halası Safiyye o zaman hala hayatta olduğu
halde, çocuğun teyzesinde kalmasına hükmetmiştir. Bu, Şafii, Malik, Ebu Hanife
ve kendisinden gelen iki rivayetten birine göre Ahmed b. Hanbel'in
görüşleridir. Ahmed b. Hanbel'den bu hususta gelen ikinci bir rivayet ise:
"Halanın, teyzeye tercih edileceği" yolundadır. Üstadımızın (İbn
Teymiye) tercih ettiği görüş de budur.
Aynı şekilde, baba
tarafından olan kadınlar da, anne tarafından olan kadınlara tercih edilirler.
Çünkü çocuk üzerindeki velayet, asıl olarak babaya aittir. Annenin, babaya
tercih edilmesi, çocuğun faydası ve iyi terbiye edilmesi, annenin çocuğuna olan
şefkati ve bağlılığındandır. Kadınlar bu işe erkeklerden daha münasiptirler.
Şayet iş sadece kadınlara veya sadece erkeklere havale edilecek olursa, bu
sefer baba tarafından olan akrabalık, anne tarafından olan akrabalıktan daha
üstün olur. Nitekim baba, kendisi dışındaki her erkekten daha üstündür. Bu
cidden kuvvetli bir görüştür.
Hamza'nın kızının
teyzesinin, halasına tercih edilmesine şu şekilde cevap verilir: Teyzesinin
aksine, halası hakkı olduğu halde hidane yetkisini istememiş, Allah Rasulü de
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Cafer'in talebiyle, Hamza'nın kızının teyzesinde
kalmasına hükmetmiştir. Çünkü Cafer, hidane yetkisinin istenmesinde karısının
yerine vekil olmuş, bundan dolayı da Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), karısının gıyabında, çocuğun onda kalmasına hükmetmiştir.
Hem çocuğun
akrabalarının, hidane yetkisine sahip kadın evlendiği zaman onun çocuk üzerindeki
hidane yetkisine mani olma hakları bulunduğu gibi, kocanın da karısını, çocuğu
almaktan engelleme ve zamanını kendisine ayırmasını isteme hakkı vardır. Koca
çocuğun alınmasına razı olur da yakınlığından dolayı yahut bir rivayete göre
çocuk, kız olduğundan dolayı kadının hidane hakkı düşmediği yerde onun çocuğu
almasına imkan tanınır. Koca razı olmazsa, hak onundur. Kaldı ki, bu hadisede
koca (Cafer), çocuğun alınmasına razı olmuş ve diğerleriyle bu hususta
çekişmiştir. Safiyye'den ise herhangi bir talep gelmemiştir.
Aynı şekilde, iki
görüşten birine göre, henüz şehvet uyandırmayan kız çocuğu üzerinde, amca
oğlunun da hidane yetkisi vardır, hatta kız çocuğu şehvet uyandırsa da, amca
oğlunun yine hidane yetkisi vardır. Bu durumda kız, amca oğlunun seçtiği
güvenilir bir kadına veya amca oğlunun bir mahremine teslim edilir. İşte tercih
edilen görüş budur. Çünkü amca oğlu, kız çocuğunun asabesi olan bir akrabadır.
Dolayısıyla o, bu işte yabancılardan ve hakimden daha üstündür. Hele hele kız
çok küçükse bu hususta hiçbir müşkil yoktur. Eğer şehvet uyandıran biri ise,
teyzesine teslim edilir. Kocasıyla birlikte teyzesi hidane yetkisine sahip
kimselerdendir. Allah en iyi bilendir.
Zeyd'in, Hamza'nın kızı
için "Kardeşimin kızı" demesine gelince, bununla, Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Muhacirleri birbiriyle kardeş yaparken, kendisi
ve Hamza arasında kurmuş olduğu kardeşliği kastediyor. Zira Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabı arasında iki defa kardeşlik kurmuştur.
Birincisinde, hicretten önce, Muhacirleri birbirleriyle hak ve eşitlik üzere
kardeş yapmıştı. Burada Ebu Bekir ile Ömer'i, Hamza ile Zeyd b. Harise'yi,
Osman'la Abdurrahman b. Avf'ı, Zübeyr'le İbn Mes'ud'u, Ubeyde b el-Haris ile
Bilal'ı, Mus'ab b. Umeyr'le Sa'd b. Ebi Vakkas'ı, Ebu Ubeyde ile Ebu
Huzeyfe'nin azadlı kölesi Salim'i ve Sa'd b. Zeyd ile Talha b. Ubeydullah'ı
kardeş yapmıştı. İkincisi ise, Medine'ye geldikten sonra Enes b. Malik'in
evinde Muhacirle, Ensat'ı kardeş yapmıştı.
4- Bu Umre Kaza Umresi
inidir?
Bu umrenin,
Umretü'l-kaza diye isimlendirilmesinde ihtilaf edilmiştir. Acaba bu umre,
engellendikleri umreyi kaza için yapıldığından mı, yoksa Hudeybiye anlaşmasıyla
karara bağlanıp yerine getirildiği için mi bu isimle isimlendirilmiştir? Bu
konuda yukarıda geçtiği üzere iki görüş ileri sürülmüştür. Vakidi şöyle der:
Bana, Abdullah b. Nafi, babasından İbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet etti:
"Bu umre kaza değil; fakat müşriklerin, müslümanlan muhasara ettikleri
ayda müslümanların yapmaları şarta bağlanan umredir."
Fakihler bu hususta dört
görüş ileri sürmüşlerdir:
1- Umreden alıkonan
kimsenin kurban kesmesi ve yapamadığı umreyi kaza etmesi gerekir. Bu, Ahmed b.
HanbePden gelen rivayetlerin birisi, hatta ondan rivayet edilen görüşlerin en
meşhurudur.
2- Alıkonan kimsenin,
kaza yapması gerekmez, kurban kesmesi gereklidir. Bu, Şafii'nin ve mezhebinin
zahirine göre İmam Malik'in görüşüdür; ayrıca Ebu Talib'in Ahmed b. Hanbel'den
yaptığı rivayetidir.
3- Alıkonan kimsenin
kaza yapması gerekir, fakat kurban kesmesi gerekmez. Bu, Ebu Hanife'nin
görüşüdür.
4- Alıkonan kimseye , ne
kaza, ne de kurban gerekir. Bu da, Ahmed b. HanbelVen yapılan rivayetlerden
birisidir.
Umreden alıkonan kimseye, alıkonduğu umreyi kaza
etmesini ve kurban kesmesini vacip gören kimseler, Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) ve ashabının, Mescid-i Haram'a gitmekten alıkonduklarında,
kurban kesmelerini ve ertesi yılda bu umreyi kaza etmelerini delil göstererek:
Umre, (sünnet iken) yapmaya başlamakla vacip olur. Vacip ise ancak kendisinin
işlenmesiyle sakıt olur. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) umre
tamamlanmadan önce ihramdan çıktığı için kurban kesmiştir." deyip, ayrıca
ayetin zahiri, Allah Teala'nın şu sözüne göre: "...Fakat herhangi bir
sebeple, hac ve umreden alıkonursanız, o halde kolayınıza gelen bir kurban
kesin..." [Bakara, 196] kurban kesmeyi gerekli kılmaktadır, diye
eklemişlerdir.
Alıkonan kimseye
yapamadığı umreyi kaza etmeyi ve kurban kesmeyi acip görmeyenler ise şöyle
söylemişlerdir: "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendisiyle
beraber alıkonanlardan hiçbir kimseye umrelerini kaza etmelerini emretmemiş,
ihramdan çıkmaları kurbanlarını kesmeye bağlı olmamış, aksine ashabına
başlarını tıraş ettirmelerini ve yanlarında kurbanı olanlara kurbanlarını
kesmelerini emretmiştir." Kaza etmeyi değil de sadece kurban kesmeyi vacip
görenler ise; "Fakat herhangi br sebeple hac ve umreden alık onursanız o
halde kolayınıza gelen bir kurban kesin." ayetini delil göstermişlerdir.
Kurban kesmeksizin
sadece umrenin kaza edileceğini vacip gören kimse ise delil olarak diyor ki:
Umre başlamakla vacip olur. Kişi alıkonduğu zaman, alıkonma mazeretinden dolayı
umreyi tehir etmesi caiz olur. Alıkonma ortadan kalkınca, önceki vacibi tekrar
getirir. Umre yapmak üzere girdiği ilk ihramla mümkün olduğu vakitte umreyi
yapma araşma giren ihramsızlık hiçbir şeyi gerektirmez. Kur'an'ın zahiri bu
görüşü reddeder ve kaza yapmaksızın sadece kurban kesmeyi vacip kılar. Çünkü
Kur'an, alıkonan kimsenin yapması gereken tek şey olarak kurbanı gerekli
kılmıştır ki, bu da alıkonan kişinin kurban kesmekle yetineceğini göterir. En
iyi bilen Allah'tır.
5- Kurbanını
Hudeybiye'de Kesmesi:
Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'de alıkonduğu zaman kurban kesmesi,
alıkonan kimsenin kurbanını alıkonduğu vakit keseceğini gösterir. Bu kişi eğer
yalnızca umre için ihrama girmişse bunda ihtilaf yoktur. Şayet hacc-ı ifrad
veya hacc-ı kıran için ihrama girmişse bu hususta iki görüş vardır:
1) Yapılacak iş aynen
böyledir (yani kurban kesilir). Sahih olan da budur. Çünkü hac iki nüsükten
biridir; umrede olduğu gibi hac ihramından çıkıp alıkonulduğu vakitte kurbanını
kesmesi caizdir. Çünkü umrenin vakti geçmez; bütün zaman umre için bir vakittir.
Vaktinin geçmesinden korkulmamasına rağmen umre ihramından çıkıp kurbanını
kesmek caiz olduğuna göre, vaktinin geçmesinden korkulan hacda ise alıkonduğu
vakit kurbanını kesip ihramdan çıkması haydi haydi caizdir.
2) Hanbel'in rivayetine
göre İmam Ahmed ise şöyle demiştir: İhramdan çıkamaz ve kurban bayramının
birinci gününe kadar da kurbanını kesemez. Bunun sebebi şudur: Kurban için
belli bir zaman ve belli bir mekan vardır. O mekandan aciz kalınca vacibi kendi
zamanında yapabileceği için kendisinden zaman zarureti düşmez. Bu görüşe göre
kurban bayramının birinci gününden Önce ihramdan çıkması caiz elmaz. Delili şu
ayet-i kerimedir: "... Kurban yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş
etmeyin..."
Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) kurban kesmesi ve ihramdan çıkması, umre
yapmaktan alıkonan kimsenin ihramdan çıkabileceğine delildir. Bu cumhurun
görüşüdür. imam Malik'ten (r.h.), umre yapanın, umre vaktinin geçmesinden
korkulmadığından, ihramdan çıkamayacağına dair bir görüş rivayet edilmiştir.
İmam Malik'ten böyle bir rivayetin gelmesi, sıhhati uzak olan bir şeydir. fcira
ayet şüphesiz Hudeybiye'de inmiştir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ve bütün ashabı umre için ihramda iken hepsi de ihramdan çıkmışlardır.
Bu, ilim adamlarından hiç kimsenin şüphe edemiyeceği bir gerçektir.
Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), ittifakla helal bölge (Hill) olmasına rağmen,
Hudeybiye'de kurbanım boğazlaması, alıkonan kimsenin gerek helal gerekse haram
bölge olsun, alıkonduğu yerde kurbanım kesebileceğine delildir. Bu : görüş,
cumhur, İmam Ahmed, Malik ve Şafii'nin görüşleridir. Ahmed b. Hanbel'den gelen
başka bir rivayete göre ise, o kimse Harem bölgeden başka bir yerde kurbanını
kesemez. Kurbanını Harem bölgesine gönderir ve ihramdan çıkacağı vakitte
kurbanı kesmesi için bir adamla anlaşır. Bu görüş ibn Mes'ud (r.a), ve
tabiinden bir cemaattan rivayet edilmiştir. Ebu Hanife'nin görüşü de budur.
Şayet bu rivayetin
onlardan geldiği sahih ise, zalim bir kimsenin bir cemaata veya bir tek kişiye
musallat olması gibi hususi bir alıkonmaya hamledilmesi gerekir. Umumi bir
alıkonmaya gelince, Allah Rasulünden (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sabit olan
uygulama bunun aksini göstermektedir. Hudeybiye ise, alimlerin ittifakıyla
helal bölgedendir. İmam Şafii ise: "Bir kısmı helal, bir kısmı ise Harem
bölgesindedir." demiştir. Ben derim ki: İmam Şafii'nin kasdettiği,
çevresinin Harem bölgesinden olmasıdır. Yoksa Hudeybiye'nin kendisi ittifakla
helal bölgedendir.
Ahmed b. Hanbel'in
(r.h.) arkadaşları, alıkonan kimsenin Harem bölgesinin çevresine çıkmaya gücü
yettiğinde kurbanı orada kesmesinin gerekli olup olmadığında ihtilaf
etmişlerdir. Bu hususta iki görüşleri vardır.
Sahih olan: Gerekli
değildir. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Harem bölgesi
çevresine gitmeye gücü yetiği halde kurbanını alıkonduğu yerde kesmiştir.
Şüphesiz Allah Teala (Fetih, 48/25), kurbanın yerine ulaşmaktan engellendiğini
haber vermiş ve engellenme işi üzerinde gerçekleştiği için de "hedy =
kurban" kelimesini tümleç olarak vermiştir. Yani; sizi Mescid-i Haram'dan
engellediler ve kurbanı da mahalline ulaşmaktan engellediler. Malum olduğu
üzere müslümanların ve kurbanın engellenmeleri o yıl boyunca devam etmiş,
engelleme ortadan kalkmamış, müslümanlar ihramlı olmaları gereken yere
ulaşamamış ve kurban da boğazlanması gereken yere ulaşamamıştır.
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan: