ZADU’L-MEAD

DÖRDÜNCÜ KİTAP

PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI

 

ANA SAYFA      Kur’an      Hadis      Sözlük      Biyografi

 

D) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) FETİH HUTBESİ

 

Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Feth'in ikinci gününde yaptığı konuşmasında şu ilmi gerçekler bulunmaktadır:

 

1- "Mekke'yi insanlar değil Allah haram kılmıştır." Dolayısıyla bu, takdiri bu dünyanın yaratıldığı gün gerçekleşmiş bir şer'i kaderi haram kılmadır. Sonra, Sahih-i Buhari'de, Hz. Peygamber'den rivayet olunduğu gibi bu durum, dostu ibrahim'in ve Muhammed'in salavatullahi ve selamuhu aleyhima- lisanlarında kendisini göstermiştir: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir duasında şöyle demiştir: "Allah'ım; dostun İbrahim Mekke'yi harem kıldı, ben de Medine'yi harem kılıyorum!.." işte bu, göklerin ve yeryüzünün yaratıldığı günkü, önceki bir harem kılınışını Hz. İbrahim'in lisanı üzere haber vermektir, bu nedenle Medine'nin harem kılmışını tartıştıkları halde ehl-i İslam'dan hiç kimse Mekke'nin harem kılınışını tartışmamıştır. Bu konuda kesin doğru Medine'nin de harem kılındığıdır. Çünkü bu konuda Rasuİullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hiçbir yönden kusur bulunamayacak yirmi küsur sahih hadis gelmiştir.

 

2- "Mekke'de hiç kimsenin kan dökmesi helal olmaz." Bu haram kılma, Mekke'ye has olup da orası dışındaki yerlerde mubah, harem bölge olmasından dolayı orada haram olan kan dökümüne aittir. Nitekim, oradaki ağacı kesme, yaş otu koparma ve kaybolan eşyayı kaldırmanın (almanın) haram oluşu oraya mahsustur, başka yerlerde bunlar mubahtır. Çünkü hepsi bir sözde ve bir nizamdadır; aksi takdirde tahsisin faydası yok olur. Bu da birkaç türlü olur:

 

a) Ebu Şurayh el-Adevi'nin kendisi dolayısıyla ifade ettiği husus: Harem'de bulunup da imama biat etmekten kaçınan taife ile orada savaşılmaz; özellikle kendilerince (biat etmemelerine dair) bir te'villeri (gerekçeleri) varsa. Mekkelilerin Yezid'e biattan kaçınıp İbn Zübeyr'e biat etmelerinde olduğu gibi... Onlarla savaşmak, üzerlerine (taş atmak için) mancınık kurmak ve Allah'ın haremini helal kılmak, nas ve icma ile caiz değildi. Bu konuda yalnızca fasık Amr b. Said ve avanesi muhalefet etmiş, kendi re'yi ve hevası ile Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hadisine ters düşmüş ve: "Harem, bir asiyi korumaz." demiştir. Kendisine denilir ki: O, asiyi Allah'ın azabından korumaz. Şayet kanının dökülmesinden korumayacaksa o zaman insanlar açısından harem olamaz; kuşlar ve hayvanlar için harem olur. Oysa Hz. İbrahim -salavatullahi aleyhi ve selamuhu- döneminden beri asileri korumaya devam etmiş ve İslam da bunu kabul etmiştir. Sadece Mekis b. Subabe, İbn Hatal ve bu ikisiyle birlikte adları sıralananları korumamıştır. Çünkü o saatta "harem" değildi, aksine "helal bölge = hill" idi. Savaş vakti geçince Allah Teala'nın gökleri ve yeryüzünü yarattığı günde takdir ettiği (haremlik) konumuna döndü. Kaldı ki cahiliyye dönemindeki araplarda bile adam, babasının yahut oğlunun katilini harem'de görür fakat ona sataşmazdı. Bu durum onlar arasında haremi harem yapan özelliği idi. Sonra İslam geldi, bu durumu pekiştirip güçlendirdi ve Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ümmetten bazılarının savaşmak ve öldürmek suretiyle haremi helal kılması hususunda kendisini örnek alacağını anlayarak kendi fiiline başkasının iştirak etmesini kesmiş ve ashabına: "Bir kimse Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'de savaşmasından kendisine ruhsat çıkarmaya kalkışırsa ona: Allah, Rasulü'ne izin vermiş, ama sana izin vermemiştir'deyiniz." buyurdu. Buna göre, harem dışında öldürülmesini gerektiren bir had veya kısas (suçu) işleyip, sonra oraya sığınan kimseye sözkonusu cezanın haremde verilmesi caiz olmaz. İmam Ahmed (b. Hanbel), Ömer b. Hattab'ın (r.a.) şöyle dediğini nakleder: "Orada (babam) Hattab'ın katilini bulsam, oradan çıkıncaya kadar ona dokunmam." Abdullah b. Ömer'in şöyle dediği rivayet olundu: "Babam Ömer'in katiliyle harem'de karşılaşsam, onu azarlayıp kovmazdim." İbn Abbas'ın ise: "Babamın katiliyle harem'de karşılaşsam, ona oradan çıkıncaya kadar sataşmam." dediği naklolunur, ki bu, tabiin ile onlardan sonra gelenlerin çoğunluğunun görüşüdür. Hatta ne bir tabiiden ne de bir sahabiden aksi bir görüş kaydedilmiştir. Ebu Hanife ve Irak ekolünden kendisine uyanlarla, İmam Ahmed (b. Hanbel) ve hadis ekolünden kendisine uyanlar da bu görüştedirler.

 

b) İmam Malik ve Şafii ise, o şahıstan hak hill'de (harem dışında) tamamen alındığı gibi harem'de de alınır görüşüne varmışlardır ki, İbn Münzir'in tercihi de böyledir. Bu görüşün delilleri: 1) Hadlerin ve kısasın her zaman ve mekanda uygulanacağına delalet eden nassların umumi ifadeleri. 2) Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem), İbn Hatal'ı Kabe'nin örtüsüne tutunmuş olduğu halde öldürtmesi. 3) Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Harem bir asiyi, bir idam kaçağını ve bir bozguncuyu korumaz (barındırmaz)" buyurmuştur. 4) Had ve kısas cezaları, idam suretiyle infaz olunmayan cezalardan olması halinde harem o kimseyi korumaz ve cezanın uygulanmasını engellemezdi. 5) Harem'de haddi veya kısası gerektiren bir suç işleseydi harem onu korumaz ve suçun cezasının tatbikini engellemezdi. Aynı şekilde haricinde işleyip, sonra harem'e sığındığında da durum aynıdır. Çünkü dokunulmazlığına nisbetle haremdir. İki durum arasında farklı bir pozisyon aizetmez. 6) Zararı sebebiyle öldürülmesi mubah sayılan hayvanın Harem'e sığınmış olarak öldürülmesi ile orada öldürülmesini icabettiren bir şey yapmış oluşu arasında bir fark yoktur; yılan, çaylak, saldırgan (kuduz) köpek., v.s. gibi. Zira Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Şu fasik (zararlı) beş yaratık hill'de de, harem'de de öldürülür... " buyurmuş ve fısk illetinden ötürü hili'de ve harem'de öldürülmelerini tenbih etmiş; harem'e sığınmalarını öldürülmelerine bir engel saymamıştır. Öldürülmeyi hak etmiş olan fasık insanlar da böyledir.

 

İlk görüşte olanlar şöyle savundular: Bunda bizim saydığımız delillere ve özellikle Allah Teala'nın "Kim oraya girerse güvenlik içinde olur."[Al-i İmran, 97] ayetine ters düşen bir husus yoktur. Bu ayet, ya Allah Teala'nın haberinde yanlış bildirimin imkansız olması nedeniyle emir anlamında bir haberdir, ya haremi hakkında kanunlaştırdığı dininden ve şeriatından verdiği bir haberdir, ya da gerek cahiliyye, gerek İslam dönemlerinde haremi hakkında daimi bilinen durumdan haber vermedir. Allah'ın şu ayetlerinde olduğu gibi: "Görmediler mi, çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken Biz, Mekke'yi güven içinde ve kutsal bir yer kıldık?..."[Ankebut, 67] ve "Biz seninle beraber doğru yola gelirsek yurdumuzdan atılırız, dediler. Biz onları kendi katımızdan bir nzik olarak, her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli ve kutlu bir yere yerleştirmedik mi?"[Kasas, 57] Bunun dışındaki yanlış görüşlere iltifat edilmez. Mesela, bazılarının: "Harem'e giren kimse cehennemden emin olur." ve bazılarının: "Gayri müslim olarak Ölmekten emin olur." demeleri gibi. Oysa oraya girenlerden niceleri cehennemin dibindedir!

 

Had cezalarının ve kısasın her zaman ve mekanda infaz edilebileceğini gösteren umumi kaidelere gelince, evvela denir ki: O genel kurallarda, infaz şartlarına ve engellerinin yokluğu hallerine ilişkin bir ifade bulunmadığı gibi, hadlerin ve kısasların infaz zamanına ve mekanına ilişkin bir ifade de yoktur. Zira ibare, konulduğu asıl anlamı ve gerekse muhtevası itibariyle buna delalet etmemektedir; onlara nisbetle mutlaktır (şartlarla ve kayıtlarla sınırlandırılmış değildir). Bu nedenle hüküm için herhangi bir şart ya da engel (mani) bulunsaydı: "Hükmün ona bağlı olması o genel kural için bir tahsistir." demezdi. O zaman muhakkik (alim araştırmacı), şöyle diyemez: Allah Teala'nın "...Size bunlardan gayrisi helal kılındı..."[Nisa, 43] ayeti, iddeti içinde veya velisinin izni olmaksızın yahut şahitsiz nikahlanmış kadına mahsustur. İşte aynı şekilde hadlerin ve kısasların infazı hususundaki genel naslarda, infazın zamanına, mekanına, şartına, engeline ilişkin herhangi bir ifade de yoktur. İbarenin bunu içerdiği düşünülse o zaman gereğinin iptal olmaması için menetmeye delalet eden delillerle tahsisi gerekirdi ve ayrıca genel ifadenin sair benzerleri gibi kendi dışındakilere hamledilmesi de gerekirdi. O genel hükümleri hamile kadın, emzikli, iyileşmesi umulan hasta ve ağır hastalık, aşırı soğuk, şiddetli sıcak gibi haddin veya kısasın infazını haram kılan ortam ve şartlar ile tahsis ettiğinize göre o genel hükümlerin bu delililerle tahsisini engelleyen şey nedir? Şayet; o tahsis değildir mutlakını takyiddir, derseniz, biz de bu ölçekle dengi dengine sizi ölçeriz.

 

Ibn Hatal'ın öldürülmesine gelince, daha önce de geçtiği üzere bu iş haremde savaşmanın helal olduğu vakitte olmuştu; üstelik Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) başkasının bu hususta daha kendisi gibi hareket etmesinin önünü kesmiş ve bunun kendi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hususiyetlerinden olduğunu açıkça belirtmişti: "Gündüzün bir vaktinde sadece bana helal kılındı." hadisi açıkça ifade etmektedir ki, harem dışında helal olan kan dökme (haremde) özellikle o vakitte sadece O'na (Sallallahu aleyhi ve Sellem) helal kılınmıştır. Çünkü her zaman helal olsaydı o saate tahsis etmezdi. Bu da açıkça gösterir ki o saatte helal olan kan dökme, o saat dışında haramdır. "Harem bir asiyi korumaz." sözüne gelince fasık Amr b. Said el-Eşdak'ın sözüdür. Ebu Şurayh el-Ka'bi, yukarıdaki hadisi kendisine rivayet ettiğinde o, bu sözü söyleyerek Allah Rasülü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hadisini reddetmektedir. Nitekim Sahih'de bu durum açık bir şekilde gelmiştir. Şu halde Allah Rasülü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sözüne nasıl tercih edilebilir?

 

"Cezası idam olmayan had ve kısas gerektiren bir suç işlemesi halinde harem, cezanın infazından onu korumaz." sözünüze gelince; bu meselede alimlerin iki görüşü vardır ki bunların her ikisi de İmam Ahmed'den rivayet olunan hükümlerdir: Hadlerin ve kısasların uygulanmaması görüşünde olan kimse idam ve idam dışındaki haddler ve kısaslar hakkındaki engelleyici delillerin genel ifadesine bakmıştır. İdamla idam dışındaki had ve kısasları ayıran kimse de, şöyle demiştir: Kan dökmek ifadesi öldürmeye hamledilir. Harem'de idamın haram kılınmasından dolayı orada idam dışındaki had ve kısasların infazının da haram kılınması gerekmez. Çünkü insan (hayatın)ın hürmeti, dokunulmazlığı en büyüktür ve öldürmek suretiyle bu hürmeti ihlal ise en şiddetli ihlaldir. Diyorlar ki: Zira, (idam dışındaki) celde vurmak veya (el, ayak, kulak, burun... v.s.) kesmek terbiye etme yerindedir. Dolayısıyla efendisinin kölesini terbiye etmesi gibi bu durum da engellenmez. Bu görüşten anlaşıldığına göre bu hususta idamla idam dışındaki had ve kısaslar arasında bir fark yoktur. Ebu Bekr: Bu meseleyi Hanbel'in amcasından rivayetinde buldum; idam dışında cezaların hepsi harem'de infaz olunabilir. Dedi ki: Uygulama, hareme giren her caniye (suçlu) oradan çıkıncaya kadar had uygulanmaması şeklindedir. Diyorlar ki: O zaman size birleşik cevap veririz: Bu hususta idamla idam dışındakiler arasında müessir bir fark varsa, ilzam (ileri sürdüğünüz gerekçe) batıl olur; eğer aralarında müessir bir fark yoksa, aralarında eşit hüküm veririz, bu sefer de itiraz batıl olur. Böylece her iki takdire göre de batıllığı tahakkuk etmiş oldu.

 

Diyorlar ki: "Harem, orada hürmeti ihlal eden kimseyi korumaz; çünkü orada haddi gerektirecek suçu işlemiştir. Dolayısıyla hareme sığman da böyledir." demenize gelince bu hüküm Allah'ın, Rasülü'nün ve sahabenin aralarını ayırdıkları iki şeyi bir tutmak demektir. İmam Ahmed, Abdürrezzak - Ma'mer - İbn Tavus - babası Tavus kanalıyla İbn Abbas'tan şöyle rivayet etmiştir: "Hiirde (harem dışında) hırsızlık yapıp veya adam öldürüp de hareme giren kimseyle oturulmaz, konuşulmaz ve o kimse korunma altına alınmaz. Ama çıkması için yemin verilerek talepte bulunulur; çıkınca yakalanır ve had cezası uygulanır. Haremde hırsızlık yapmış veya adam öldürmüşse cezası da

 

haremde infaz edilir." Esrem de yine İbn Abbas'tan: "Haremde bir suç işleyen kimseye ne işlemişse onun cezası orada uygulanır." dediğini rivayet eder. Allah Teala, haremde savaşan şahsın öldürülmesini emretmiş ve: "Onlar orada size savaş açıncaya kadar Mescid'i Haram'da onlarla savaşmayın; size savaş açarlarsa onları öldürün..."[Bakara, 191] buyurmuştur.

 

Oraya sığınan ile kudsiyetini (hürmetini) ihlal eden arasında bazı yönlerden fark vardır:

 

1) Orada suç işleyen harem'de suç işlemeye kalkışmakla oranın kudsiyetini ihlal etmiştir. Ama harem dışında suç işleyip de oraya sığınan için durum böyle değildir. Çünkü o, haremin kudsiyetine saygılıdır ve oraya sığınmakla haremin kudsiyetinin şuurundadir. Öyleyse ikisinden birinin diğerine kıyaslanması batıldır.

 

2) Harem'de suç işleyen kimse hükümdarın sarayında ve hareminde onun minderi (tahtı) üzerinde cinayet işleyen müfsid cani yerindedir. Harem dışında cinayet işleyip sonra oraya sığman kimse ise, sultanın tahtı ve haremi dışında cinayet işleyip de sığınma talebiyle haremine giren kimse mevkiindedir.

 

3) Harem'de cinayet işleyen, Allah Teala'nın hürmetini (saygınlığım) Beytinin (Kabe'nin) ve hareminin hürmetini ihlal etmiştir. Bu yüzden o, başkasının aksine iki hürmeti ihlal etmiş demektir.

 

4) Şayet haremde cinayet işleyenlere had uygulanmasaydı, Allah'ın Haremi'nde fesad yaygınlaşır ve kötülük artardı. Mekkeliler de diğerleri gibi canlarını, mallarını ve ırzlarım koruma ihtiyacındadırlar. Haremde suç işleyenler hakkında had uygulanması meşru olmasaydı, Allah'ın hadleri geçersiz (iflas etmiş), haremi ve orada oturanları zarar kuşatmış olurdu.

 

5) Hareme sığman kimse, günahtan sıyrılıp çıkmış, Rabbin evine sığınmış, Kabe'nin örtüsüne yapışmış tevbekar kimse durumundadır. Oranın hürmetini ihlale kalkışmış olanın aksine ne kendisinin ne de Beytullah'ın durumu ona sataşılmaya uygundur. Böylece (aradaki) farkın sırrı açığa çıkmış ve İbn Abbas'ın söylediği sözün fıkhın ta kendisi olduğu anlaşılmış oldu.

 

"O, müfsid (zararlı) bir hayvan gibidir; yırtıcı, kuduz köpek gibi hill'de ve haremde öldürülmesi caizdir." sözünüze gelince; bu kıyas doğru değildir. Zira yırtıcı köpeğin huyu zarar vermektir. Dolayısıyla harem, zararını orada bulunanlardan uzaklaştırmak için o köpeğin öldürülmesini haram kılmaz. Fakat insan hakkında aslolan hürmettir ve hürmeti de büyüktür. Sadece sonradan ortaya çıkan bir durum sebebiyle mubah olur. Bu durumda insan, yenilmesi mubah olan hayvanlardan insana saldıran azgın deveye benzer ve harem bu (tür) deveyi korur'

 

Hem ehl-i harem (Mekkelilerin) saldırgan köpeğin, yılanın ve çaylağın öldürülmesine harem dışında oturanlarla eşit ihtiyaç duyar. Eğer harem bunları korumuş olsaydı, haremde oturanlar bunlardan büyük zarar görürdü.

 

3- Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hutbesinde söylediği: "Orada bir ağaç bile kesilmez!", hadisin diğer lafzında: "Dikeni kesilmez! " ve Sahih-i Müslim'deki bir metinde ise: "Dikeni koparılmaz!" sözünün ifade ettiği hüküm. Alimler arasında şu hususta görüş ayrılığı yoktur: Bu ifade ile insanların yetiştirmediği, çeşitli türdeki yabani ağaçlar kastedilmektedir. Fakat insanların haremde (Mekke'de) yetiştirdiği ağaçlar hususunda alimler üç ayrı görüş ileri sürmüşlerdir. Hepsi de Ahmed (b. Hanbel)'in mezhebinde mevcuttur:

 

1) Koparabilir, bundan dolayı tazmin etmesi de gerekmez. Bu görüş ibn Akil'in, Ebu'l-Hattab'ın ve daha başka alimlerin tercihidir.

 

2) Koparamaz. Koparırsa her halükarda cezası vardır. Bu da Şafii'nin görüşüdür; ibn Benna da Hısal adlı eserinde işte bunu kaydetmiştir.

 

3) Hillde yetiştirilip de sonra (hill'den sökülerek) hareme dikilenle, başta harem'de yetiştirilenler arasında fark vardır. Birincisinde ceza yoktur, ikincisinde ise kopanlamaz, (koparılırsa) her halükarda cezası vardır. Bu da el-Kadi'nin görüşüdür.

 

4) Bu konuda dördüncü bir görüş daha vardır: Badem, ceviz, hurma gibi insanlar tarafından yetiştirilenlerle çmar ve palamut gibi insanlar tarafından yetiştirilmeyenler arasında fark vardır. Birinci kısmın koparılması caiz olup cezası da yoktur. İkincisinin ise (koparılması) caiz olmayıp (koparmanın) cezası vardır.

 

el-Muğni adlı eserin müellifi şöyle diyor: Evla olan bütün ağaçların (koparılmasının) haram olduğu hususunda hadisin genel oluşunu kabul etmektir. Ancak zirai mahsullerden yetiştirdiklerine, evcil hayvanlardan kestiklerine kıyasla insanların yetiştirdiği ağaç türleri bu hükmün dışındadır. Zira biz, vahşi olup da evcilleştirilenleri değil, aslen evcil olanları av hayvanı hükmünden çıkardık. Burada da böyledir. Bu ifadeler, el-Muğni yazarının şu dördüncü görüşü seçtiğini açıkça göstermektedir. Netice itibariyle Ahmed (b. Hanbel)'in mezhebinde dört görüş vardır.

 

Hadis, dikenin ve cehri çalısının koparılmasının haram kılındığı hususunda gerçekten de açıktır. Ama Şafii: Koparılması haram değildir, zira tabiatı gereği insanlara eziyet verir; bu yüzden hüküm itibariyle yırtıcı/pençeli hayvanlara benzemiştir, demektedir. Bu da, Ebu'l-Hattab ve İbn Akil'in tercihi olup Ata, Mücahid ve daha başka alimlerden de rivayet olunmuştur.

 

Hz. Peygamber'kı (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "dikeni kesilmez", diğer lafızda "dikeni biçilmez" hadisi yasaklık hususunda açıktır. Dolayısıyla sıradan yırtıcı/pençeli hayvanlara kıyası sahih değildir. Zira, yırtıcı/pençeli hayvanlar yaratılış itibariyle saldırgandır, halbuki diken kendisine yaklaşmayana zarar vermez.

 

Hadis, yeşille kuru arasında ayırım yapmamaktadır. Fakat alimler kurunun kesilmesine, "O ölü gibidir, bu konuda aksi bir görüş de bilinmemektedir." diyerek cevaz vermişlerdir. Buna göre hadisin gelişi, (Hz. Peygamber'in) sadece yeşil otu kasdettiğini gösterir. Zira bunu, avı ürkütmek gibi saymıştır. Kurunun kesilmesinde, Rabbini hamdetmek (övmek) suretiyle tesbih eden yeşil ağacın hürmetini ihlal etme sözkonusu değildir. Bundan dolayı H2. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), iki kabir üzerine iki yeşil dal dikerek: "Umulur ki, kurumadıkları sürece bunlardan dolayı kabirdekilerin azapları hafifletilir." buyurmuştur. *

 

Hadiste, ağaç kendi kendine kökünden söküldüğünde veya dal kırıldığında ondan yararlanmanın caiz olduğuna delil vardır. Çünkü onu o kişi kesmemiştir. Bu hususta ihtilaf yoktur.

 

Soru: Ne dersiniz, ağacı birisi kesip (veya söküp) sonra terkettiğinde, kendisinin veya başkasının ondan yararlanması caiz olur mu?

 

Cevap: İmam Ahmed (b. Hanbel)'e bu mesele soruldu da: "Ava benzetilmesi yönünden, odunundan yararlanamaz." dedi. Ve yine şöyle söyledi: Kestiğinde ondan yararlanıp yararlanamayacağı konusunda bir şey işitmedim. Bu konuda bir bakış açısı daha vardır: Kesen dışındakilerin ondan yararlanması caiz olur. Zira ağaç, kendisinin fiili bulunmaksızın kesilmiştir. Öyleyse, rüzgarın söktüğünde olduğu gibi bu durumda da ondan yararlanması mubah olur. Bu, avın aksinedir. Zira avı ihramlı bir kimse öldürdüğü vakit onu yemek başkaları için de haramdır. Zira ihramlının avı öldürmesi, onu murdar kılması demektir. Hadisin diğer lafzındaki: "Dikeni koparılmaz" sözü, yaprağın koparılmasının da haram olduğu hususunda açıktır veya açık gibidir. Bu, Ahmed (b. Hanbel)'in, (rahimehullah) görüşüdür. Şafii ise: "Yaprağı koparabilir" demiştir. Bu görüş Ata'dan da rivayet olunmuştur. Birincisi (İbn Hanbel'inki) nassın zahir ifadesi ve kıyastan dolayı daha sahihtir. Zira yaprağın ağaçtaki konumu tüyün kuştaki konumu gibidir. Hem yaprağın koparılması dalların kurumasına bir sebeptir. Çünkü yapraklar ağacın elbisesi ve koruyucusu dur.

 

4- Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "Yaş otu koparılmaz." sözüdür. Bundan kasdolunanın insanların yetiştirdiği değil, kendi kendine biten (yabani otlar) olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Kuru ot hadisin hükmüne dahil değildir, hadis özellikle yaş ot hakkındadır. (Hadiste geçen) hala (ot) sözü, yaşlığı devam ettiği sürece yaş ot demektir. Kuruduğunda "haşiş" denir. Ahleti'l-ardu" demek, o arazinin yaş otu arttı, çoğaldı demektir. (Hadiste geçen) 'İhtilau'l-hala" ifadesi, hala = yaş ot koparma anlamındadır. Bir hadisde geçen: "İbn Ömer, atı için ihtila ederdi." ifadesi atı için yeşil ot koparırdı anlamındadır. Bu kelimeden, yem torbası anlamına "mıhlat" kelimesi türetilmiştir ki yeşii ot kabı demektir. İzhır otunun (Mekke ayrığı, Mekke samanı) koparılması ise nass (hadis) ile istisna edilmiştir. İstisna suretiyle tahsis edilmesi, ondan gayrısında umum kastedildiğine bir delildir.

 

Soru: Hadis, otlatmayı kapsamakta mıdır, kapsamamakta mıdır?

 

Cevap: Bu konuda iki görüş vardır. İlki: Kapsamaz, dolayısıyla otlatmak caiz olur. Bu Şafii'nin görüşüdür. İkincisi: Her ne kadar lafız yönüyle kapsamasa da mana itibariyle kapsar; dolayısıyla otlatmak caiz olmaz. Bu da, Ebu Hanife'nin mezhebidir. Ahmed (b. Hanbel)'in arkadaşlarından her iki görüşten birini benimseyenler vardır.

 

Haramdır diyenler, koparıp hayvana verme ile hayvanı otlaması yeşil ota sürme arasında ne fark vardır? demişlerdir.

 

Mubahtır diyenler de, hac kurbanlarının hareme girmesi ve orada çokça bulunmaları adet olduğuna ve hayvanların ağızlarının kapatıldığına dair asla bir şey aktarılmadığına göre bu durum otlatmanın caizliğine delalet eder, demişlerdir.

 

Haramdır diyenler şöyle dediler: Hayvanım otlamaya göndermesi ve hayvanı yeşil otun üzerine sürmesi ile sahibi kendisini sürmeksizin hayvanın kendi kendine otlaması arasında fark vardır. Hayvan sahibinin hayvanların ağızlarını kapatması gerekmez. Nitekim (ihramlının) kasden güzel koku koklaması caiz olmasa da ihramda iken güzel koku koklamamak için burnunu örtmesi de gerekmemektedir. Aynı şekilde yolu üstündeki bir avı ezmekten korkarak yürüyüşten vazgeçmesi de gerekmemektedir, her ne kadar bunu kasdetmesi (avı çiğneyeyim demesi) kendisine caiz değilse de... Benzerleri de böyledir.

 

Soru: Yer elması, mantar (tomalan) ve toprakta gömülü şeylerin koparılması/sökülmesi hadise dahil midir? Cevap: Dahil değildir. Çünkü o, meyve konumundadır. Ahmed (b. Hanbel) de: "Harem'in ağaçlarından acur ve ışrık yenilir." demiştir.

 

5- Hz. Peygamberdin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "Avı ürkütülmez!" sözü, avın öldürülmesine ve avlanmasına hangi sebeple olursa olsun neden olmanın haramlığı hususunda açıktır, hatta yerinden ürkütülmese bile... Çünkü o, bu mekanda muhterem bir hayvandır. Oraya önce gelmiştir ve orası hakkında daha çok hak sahibidir. Bu da gösterir ki, muhterem hayvan bir mekana önce geldiğinde rahatsız edilmez.

 

6- "Yitiğini, ilan edenden (ilan etmek için alandan) başkası alamaz."; bir lafızda: "Yitiği, ilan etmek için alandan başkasına helal olmaz." hadisi, haremde kaybedilen eşyanın hiçbir durumda mülk edinilemiyeceğine ve mülk edinmek için değil, sadece ilan etmek için alınabileceğine delildir. Aksi takdirde Mekke'nin bununla tahsisinde asla bir fayda bulunmaz.

 

Bu hususta ihtilaf edilmiştir. Malik ve Ebu Hanife: Hill ve haremin yitiği birdir, demişlerdir ki Ahmed (b. Hanbel)'den gelen iki rivayetten ve Şafii'nin ikugörüşünden biri budur; İbn Ömer, İbn Abbas ve Aişe'den -r.anha- rivayet olunmuştur. Ahmed (b. Hanbel) diğer rivayetinde, Şafii de diğer görüşünde şöyle demişlerdir: Haremdeki yitiğin mülk edinmek için alınması caiz olmaz, ancak sahibi adına korumak için almak caizdir. Almış olsa sahibi gelinceye kadar ebediyen ilan eder. Bu Abdurrahman b. Mehdi'nin, Ebu Ubeyd'in görüşü olup, doğru olanı da budur. Bu hususta hadis açıktır. (Hadiste geçen) "münşid", bulduğu yitiği sahibi var mı diye ilan eden; "naşid" ise, kaybettiği malı arayan demektir. "Kayıp arayanın, kayıp bulduğunu ilan edene kulak verişi gibi" deyiminde bu anlam açıkça görülmektedir. Ebu Davud'un Söneninde rivayetine göre, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hacımr yitirdiği kayıp malı almayı yasakladı. İbn Vehb, hadisi; "Yani sahibi bulsun diye bırakır." şeklinde açıklamıştır.

 

Üstadımız (İbn Teymiye) demiştir ki: Bu, Mekke'nin özelliklerindendir. Bu konuda Mekke ite diğer beldeler arasındaki fark şudur: İnsanlar oradan çeşitli ülkelere dağılırlar. Dolayısıyla eşyasını kaybeden onu aramaya ve soruşturmaya imkan bulamaz. Ama diğer şehirler için böyle bir durum sözkonusu değildir.

 

7- Hutbedeki, "Bir kimsenin bir yakını öldürülürse, o kimse şu ikisinden birini tercih etmede muhayyerdir: Öldürmek (katilin öldürülmesini istemek), diyet (kan bedeli) almak" ifadesi, kasden öldürme durumunda katilin ille de kısas edilmesinin gerekmediğine delildir. Bilakis bu durumda şu iki şeyden birisi tercih edilir: Ya kısas, ya da diyet.

 

Bu konuda üç görüş vardır, hepsi de İmam Ahmed (b. Hanbel'den rivayet edilmiştir:

 

Birinci görüş: Vacip olan iki şeyden birisidir; ya kısas, ya da diyet. Bu hususta veli şu dörtten birini tercih etmede muhayyerdir:

 

a- Karşılıksız affetme,

b- Diyet karşılığında affetmek.

c- Kısas.

 

Bu üçü arasındaki muhayyerliğinde görüş ayrılığı yoktur.

 

d- Diyetten daha çok bir meblağ üzerinde sulh olma, anlaşma. Bunda da iki görüş vardır. Mezhep itibariyle en meşhuru: Caiz olmasıdır. İkincisi ise, bir mal karşılığında affedecekse, ancak ya diyet, ya da diyetten daha aşağı bir miktar üzere anlaşma yapabilir. Delil bakımından daha tercihe şayan olan da budur. Zira diyeti tercih ederse, kısas düşer. Sonra artık kısas istemeye hakkı kalmaz. Bu Şafii'nin mezhebi olup İmam Malik'den gelen iki rivayetin birisidir.

 

İkinci görüş: İcabeden aynen kısastır. Öldürülenin yakını, diyet karşılığında ancak katilin rızasıyla affedebilir. Diyete dönse de katil razı olmasa, derhal katile kısas uygulanır. Bu da kendisinden gelen rivayete göre Malik'in ve Ebu Hanife'nin mezhebidir.

 

Üçüncü görüş: Kısasla diyet arasında muhayyer olmakla birlikte icabeden aynen misli misline kısastır; isterse katil razı olmasın... Veli diyet karşılığında bağışladığında, katil de razı olduğunda problem yoktur. Ancak razı olmadığı takdirde, velinin aynen kısasa dönme hakkı vardır. Ama kısası mutlak (kayıtsız, şartsız) surette bağışlamışsa; "Vacip olan iki şeyden biridir." dediğimizde diyet onun hakkıdır, "Vacip olan aynen kısastır." dediğimizde de diyet olma hakkı düşer.

 

Soru: Katil ölmüş olsaydı ne derdiniz? Cevap: Bunda iki görüş vardır:

 

1) Diyet düşer. Ebu Hanife'nin mezhebi budur. Zira Hanefilere göre vacib olan aynen kısastır ve Allah Teala'nın katilin canını almasıyla kısasın infazı imkanı yok olmuştur. Ebu Hanife, bunu cani kölenin ölmüş olması durumunda işlediği cinayetin diyetinin, efendinin zimmetine intikal etmezdi kaidesine benzetmiştir. Bu hüküm, rehinin telefi ve kefilin ölümü durumunun aksinedir. Zira hak, rehin verenin ve kendisine kefil olunan şahsın zimmetinde sabit olduğundan dolayı düşmediği gibi, vesikanın telef olmasıyla da düşmez.

 

2) Şafii ve Ahmed ise şöyle demişlerdir: Diyetin terekesinden ödenmesi gerekir. Çünkü veliler kısası düşürmeksizin kısasın infazı imkanı kalmamıştır. Bundan dolayı mirasçıların hem idamdan hem de diyetden karşılıksız yoksun birakilmamaları için diyet vacip olur.

 

Soru: Ne dersiniz, kısası seçmiş olsaydı ondan sonra da diyet karşılığında bağışlamayı tercih etse, buna hakkı var mıdır?

 

Cevap: Bu hususta iki görüş vardır: a) Buna hakkı vardır. Çünkü kısas en üst düzeydir, öyleyse onun en alt düzeye intikal hakkı vardır, b) Buna hakkı yoktur. Çünkü kısası tercih ettiğinde kendi isteğiyle diyet hakkını düşürmüştür. Dolayısıyla düşürdükten sonra diyete dönme hakkı yoktur.

 

Soru: Peki bu hadisle Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kasden öldüren kimse kisaslıktır." hadisinin arasım nasıl bulursunuz?

 

Cevap: Aralarında hiçbir yönden çelişki yoktur. Bu hadis kasden öldürme hususunda kısasın farz olduğuna; "O iki görüşte muhayyerdir" sözü ise, ölenin yakınının bu farzın yerine getirilmesi ile bedelini yani diyeti alması arasında muhayyer oluşuna delalet eder. O halde hangi çelişkidir sözkonusu olan? Bu hadis Allah Teala'nın şu ayeti gibidir: "Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı."[Bakara, 178] Bu da, hak sahibinin kendisine farz kılınanı (kısası) talep etmekle bedelini alma arasında muhayyer kılınışını ortadan kaldırmaz. En iyi bilen Allah'dir.

 

8- Hz. Abbas'ın, kendisine: "İzhır müstesna" demesinden sonra hutbedeki, 'İzhir müstesna" sözü iki meseleye delildir:

 

a) İzhır'ın kesilmesinin mubah oluşu.

 

b) Konuşma sırasında istisna yapılacağı vakit istisnaya sözün başında veya bitirmeden önce niyet etme şart değildir. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şayet izhın istisnaya sözün başından veya tamamlanmasından önce niyet etmiş olsaydı, yaptığı istisna Hz. Abbas'ın kendisine sormasına, demircileri ve evleri| için izhırın gerekli olduğunu bildirmesine bağlı kalmazdı. Bunun benzeri Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) İbn Mes'ud'un hatırlatmasından sonra Bedir esirlerinden Süheyl b. Beyda'yi istisna edişidir. Şöyle buyurmuştu: "Onlardan hiçbiri ya fidye vermek ya da boynu vurulmak dışında kurtulamayacaktır..." İbn Mes'ud'da: "Süheyl b. Beyda müstesna... Zira ben onun müslüman olduğunu söylediğini duydum." dedi. Bunun üzerine: "Süheyl b. Beyda müstesna..." buyurdu. Onun her iki durumda da istisnaya sözünün daha başından niyet etmiş olmadığı malumdur.

 

Yine bir benzeri, meleğin Hz. Süleyman'a söylediği sözdür. Hz. Süleyman: "Bu gece yüz kadını (hanım ve cariye olarak yüz kadınla ilişki kurmak için) dolaşacağım, her kadın da Allah yolunda savaşacak bir erkek çocuk doğuracak." dediğinde melek ona: "İnşaallahu teala, de!" demiş; fakat Hz. Süleyman söylememiştir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Eğer inşaallahu teala deseydi, onlar Allah yolunda topluca savaşırlardı."; bir başka lafızda ise: "isteğine nail olurdu" buyurmuş ve böylece Hz. Süleyman bu istisnada bulunsaydı istisnanın ona fayda vereceğini de haber vermiştir. Niyeti şart koşan kimse, ona fayda vermez der.

 

Bunun bir başka benzeri, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Vallahi, Kureyş'le savaşacağım, vallahi Kureyş'le savaşacağım" diye üç defa söyleyip sonra sükut etmesi, daha sonra da: "İnşaallah" demesidir. İşte bu da sükuttan sonraki istisnadır ki konuşmayı kestikten ve sükut ettikten sonra istisna etmeyi muhtevidir. Ahmed (b. Hanbel) cevazına hükmetmiştir ki bu, şüphesiz doğrudur. Ve bu açık sahih hadislerin gereğine uymak evladır. Başarı Allah'tandır.

 

9- Kıssada geçmektedir ki, Ebu Şah adında sahabeden bir şahsın ayağa kalkıp: "Bana yazınız" demesi üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), hutbesini kasdederek: "Ebu Şah için yazınız!" buyurmuştur. Bu da ilmin yazılmasına ve hadis yazma yasağının kaldırıldığına bir delildir. Zira Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "Benden Kur'an dışında birşey yazan kimse onu yok etsin!" buyurmuştu. Bu yasak, İslam'ın ilk dönemlerinde vahy-i metluv (okunan vahiy, Kur'an) ile vahy-i gayr-i metluvvün (namazda okunmayan vahiy, hadis) karşıtırılması korkusundandı. Sonra hadislerinin yazımına izin verdi.

 

Sahih bir rivayete göre Abdullah b. Amr, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hadisini yazardı. Yazdıklarından es-Sadıka diye adlandırılan bir sahife oluşmuştu ki bunu, torunu Amr b. Şu'ayb babasından, o da Abdullah'tan rivayet etmiştir. Adı geçen sahifedeki Hadisler, hadislerin en sahihlerindendir. Bazı hadis imamları, onu Eyyub - Nafi - İbn Ömer senediyle rivayet edilen hadisler derecesinde sayıyorlardı. Dört mezhep imamı ile daha başkaları bu sahifeyi delil olarak kullanmışlardır.

 

10- Kıssada geçtiğine göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kabe'ye girdi, orada namaz kıldı; fakat suretler (resimler) imha edilinceye kadar oraya girmemiştir. Bu da resimli yerde namaz kılmanın mekruh olduğuna bir delildir. Hatta bu, mekruh olmaya hamamda namaz kılmaktan daha müstehaktır. Çünkü hamamda namaz kılmanın mekruh oluşu, oranın çoğunlukla pislik bulunan bir yer, ya da şeytan evi oluşundan dolayıdır ki doğru olan da budur. Resimlerin bulunduğu yer ise çoğunlukla şirk ihtimali taşıyan yerdir ve milletlerin şirklerinin çoğu, resimler ve kabirler yönündendir.

 

11- Kıssada geçer: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'ye, başında siyah bir sarık olduğu halde girmiştir. Bu da zaman zaman siyah giymenin caiz oluşuna bir delildir. Bundan dolayı Abbasi halifeleri kendilerine, valilerine, kadılarına ve hatiplerine siyah giymeyi şiar kılmışlardır. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), siyahı daimi bir elbise olarak giymemiş ve siyah giymek bayramlarda, cumalarda ve büyük cemiyetlerde elbette O'nun şiarı olmamıştır. Fetih günü başına siyah sarık sarmış olması bir rastlantıdır, öyle denk gelmiştir. Diğer sahabiler için böyle bir durum sözkonusu olmamıştı. Hatta o gün Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) diğer elbiseleri siyah değildi, üstelik sancağı beyazdı.

 

12- Kadınlarla müt'a nikahının mubah kılınması da bu gazvede vaki olan şeylerdendir. Sonra müt'a nikahını Mekke'den çıkışından önce, haram kılmıştır. Müt'anın haram kılındığı vakit hususunda dört görüş ileri sürülmüştür:

 

a) Hayber savaşındaydı. Bu içlerinde Şafii ve daha başkalarının bulunduğu bir grup alimin görüşüdür.

 

b) Mekke fethi senesindedir. Bu da İbn Uyeyne ve bir grubun görüşüdür.

 

c) Huneyn gazası senesindeydi. Bu görüş, gerçekte Huneyn gazasının Mekke fethiyle peşpeşe olmasından dolayı ikinci görüşün aynıdır.

 

d) Veda haccı senesindeydi. Bu, ravilerden birinin yanılgısıdır. Zihni Mekke fethinden Veda haccına kaymıştır. Nitekim Muaviye'nin zihni de Ci'rane umresinden Veda haccına kaymıştı da: "Veda haccında, Merve'de Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) saçım enli bir okla (yahut bıçakla) kısalttım." demişti. Bu konu hac bahsinde geçmiştir. Zihnin zamandan zamana, mekandan mekana ve olaydan olaya intikali hadis hafızlarına ve onlardan alt mertebedeki şahıslara çok vakit arız olan bir hadisedir.

 

Doğrusu: Müt'a nikahı, kesinlikle Mekke fethedildiği yıl haram kılınmıştır. Çünkü Sahih-i Müslim'de sabit olmuştur ki; sahabe, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanlannda olmakla beraber O'nun izni ile müt'a nikahı yapmışlardır. Şayet haram kılınması Hayber fethi sırasında olsaydı, neshin iki defa vaki olması gerekirdi ve bunun, şeriatın hiçbir döneminde asla bir benzeri yoktur; benzeri bir durum şeriatta vuku bulmaz. Hem Hayber'de müslüman hanımlar yoktu. Sadece yahudi kadınlar vardı. Ehl-i kitabın kadınlarıyla nikahlanmak henüz mubah kılınmamıştı. Bu olaydan daha sonra Maide süresindeki şu ayetle mubah kılındılar: "Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kenr dilerine kitab verilenlerin yemeği size helal, sizin yemeğiniz de onlara helaldir. İnananlardan hür ve iffetli kadınlar ve sizden önce kendilerine kitab verilenlerin hür ve iffetli kadınları size helaldir."[Maide, 5] Bu ayet: "Bugün size dininizi tamamladım."[Maide, 3] ayeti ile "Bugün artık kafirler sizi dininizden etmekten umutlarım kesmişlerdir."[Maide, 3] ayetine muttasıldır. Bu, Veda haccından sonra veya Veda haccı sırasında gerçekleşen son durumdu. Dolayısıyla ehl-i kitabın kadınlarının nikahlanması Hayber gazası sırasında sabit değildi ve Fetih'ten önce müslümanların, düşmanlarının kadınları ile müt'a nikahı yapmaya bir rağbetleri yoktu'. Fetih'ten sonra ehl-i kitap kadınlarından köleleştirilenler oldu ve onlar müslümanların cariyesi oldular.

 

Soru: Peki, Sahihayn'da Ali b. Ebi Talib'den rivayet edilen: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber gazasında kadınlarla müt'a nikahı yapmayı ve evcil eşeklerin etini yemeyi yasakladı." hadisini ne yapacaksınız? Hadis, sahih ve açıktır.

 

Cevap: Bu hadis iki metinle sahih olarak rivayet edilmiştir. Birisi budur. İkincisinde ise; Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yalnızca müt'a nikahını ve Hayber savaşında evcil eşek eti yemeyi yasakladığı ifade edilmektedir. Bu, İbn Uyeyne'nin Zühri'den rivayetidir. Kasım b. Asbağ'ın rivayetine göre Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber gazasında müt'a nikahını değil, evcil eşeklerin etini (yemeyi) yasakladığını kasdediyor." Bunu Ebu Ömer (İbn Abdüber) zikretmiştir. Temhid'de; "Sonra alimlerin çoğunluğu bunu kabul etmişlerdir." şeklinde bir ifade geçmektedir. Ravilerden biri Hayber gazasının ehl-i kitap kadınlarla müt'a nikahı yapılmasının haram kılmış vakti olduğu yanılgısına kapılarak: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber gazası sırasında müt'a nikahını ve ehli eşeklerin etinin yenmesini haram kıldı." şeklinde rivayet etmiştir. Birisi de hadisin bir bölümünü rivayetle yetinip: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) müt'ayı Hayber gazası sırasında haram kıldı." diyerek açık bir hata işlemiştir.

 

Soru: İkisinin haram kılmışı aynı anda vuku bulmuş değilse, ikisinin haram kılınışım bir arada zikretmekteki fayda nedir? Müt'a nikahı ile eşek etinin haram kılmışı arasında ne ilişki vardır?

 

Cevap: Bu hadisi, Ali b. Ebi Talib -r.a.- iki meselede amca oğlu Abdullah b. Abbas'a karşı bir delil olmak üzere rivayet etmiştir. Zira İbn Abbas, gerek müt'ayı, gerek eşek etini (yemeyi) mubah görüyordu. Bu yüzden Ali b. Ebi Talib bu iki meselede kendisiyle tartıştı ve ona bu iki haram kılmayı rivayet ederek eşeğin (etinin yenmesinin) haram kılınışım Hayber gazası sırasında olmakla kayıtladı ve müt'anın haram kılınışını mutlak bırakarak: "Sen yolunu şaşırmış bir adamsın. Şüphesiz Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) müt'ayı ve ehli eşeklerin etini (yemeyi) Hayber gazasında haram kılmıştır." dedi. Nitekim Süfyan b. Uyeyne'nin söylediği ve alimlerin çoğunluğunun kabul ettiği budur. Böylece Hz. Ali, İbn Abbas'a karşı ikisinin de Hayber gazasında olduğunu kayıtlama suretiyle değil, bunlarla delil getirmek için bu iki durumu rivayet etmiştir. Başarıya ulaştıran Allah'dir.

 

Fakat işte tam burada bir başka bakış açısı vardır: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) müt'ayı hiçbir halde mubah olmayan kötü şeylerin haram kılındığı gibi mi haram kılınmıştır, yoksa ihtiyaç olmadığı zamanda haram kılıp mecbur (zorunlu) kalana mubah mı kılmıştı? İşte İbn Abbas'ın hakkında tartıştığı ve: "Ben müt'ayı mecbur kalan (muztar olan) için leş ve kan (m helal olduğu) gibi mubah gördüm." dediği bu ikincisidir. Müt'a hususunda işi rayından çıkaranlar olunca (yani muztar oluş haline aldırmaksızın müt'a ruhsatından istifade ederek nefsi davranışlar sergileyince) ve zaruret noktasında durmayınca (zaruret hali dışında da müt'a yapınca) İbn Abbas müt'anın helal olduğuna dair fetva vermeyi kesti ve görüşünden döndü. ibn Mes'ud müt'a nikahını mubah görür ve bu konuda: "Ey iman edenler; Allah'ın size helal kıldığı güzel, ve temiz şeyleri kendinize haram etmeyin."[Maide, 87] ayetini okurdu. Sahihayn'da onun şöyle dediği geçer: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte cihad ediyorduk. Yanlanmızda kadınlarımız da yoktu. Bunun üzerine: Hadım olalım mı? diye sorduk. Fakat Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bize bunu yasakladı. Sonra bize elbise karşilığında belli bir zamana kadar kadınlarla nikahlanmamıza izin verdi. Sonra Abdullah b. Mes'ud: 'Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı şeylerin iyi ve hoş olanlarını kendinize haram kılmayın. Haddi aşmayın. Doğrusu Allah haddi aşanları sevmez.' ayetini okudu."

 

Abdullah b. Mesud'un bu ayeti, bu hadisin hemen peşinden okuması iki şeye muhtemeldir: 1) Müt'ayı haram kılanı reddetmek ve müt'a şayet iyi ve hoş şeylerden olmasaydı Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu mubah kılmazdı, demektir. 2) Bu ayetin son tarafını kasdetmiş olmasıdır ki bu, müt'ayı mutlak surette mubah göreni reddetmek ve böyle gören kimsenin haddi aşan bir kimse olduğunu bildirmektir. Zira Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) müt'a konusunda sadece zaruret sebebiyle, gazve sırasında duyulan ihtiyaç zamanında, kadınların bulunmadığı ve kadına şiddetli ihtiyaç duyulduğu vakitte izin vermiştir. Kadınlar çok iken ve normal nikahın kıyılmasına imkan varken, yolcu olmayıp memlekette ikamet halinde iken müt'aya ruhsat veren kimse haddi aşmıştır ve Allah haddi aşanları sevmez.

 

Soru: Peki, Müslim'in Sahih'inde Cabir ve Seleme b. Ekva'dan rivayet ettiği: "Rasulullah'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) tellalı yanımıza gelerek: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sizin istimta', yani kadınlarla müt'a yapmanıza izin vermiştir, dedi." hadisini ne yapacaksınız?

 

Cevap: Bu, haram kılınmadan önce Fetih sırasındaydı. Daha sonra Müslim'in Sahih'inde Seleme b. Ekva'dan rivayet ettiği şu delille müt'ayı (Hz. Peygamber) haram kıldı: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Evtas (Huneyn) yılında bize müt'a için üç (gece) ruhsat verdi, sonra bunu yasakladı." Evtas yılı, fetih yılı demektir. Çünkü Evtas gazası Mekke fethiyle peşpeşedir.

 

Soru: Peki Müslim'in Sahih'inde Cabir b. Abdillah'tan rivayet ettiği: "Biz Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve Ebu Bekir döneminde bir avuç hurma ve un karşılığında birkaç günlüğüne müt'a yapardık. Ta ki Amr b. Hureys hadisesinde Hz. Ömer bunu yasaklayıncaya kadar bu böyle devam etti." ifadesini ve Hz. Ömer'den sabit olan: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) döneminde iki müt'a vardı ki ben ikisini de yasaklıyorum: Kadınların müt'ası ve haccın müt'ası (hacc-ı temettü)" ifadesine ne diyeceksiniz?

 

""Cevap: Ulema bu konuda iki gruba ayrılmıştır. Bit grup: "Müt'ayı haram sayan ve bize yasaklayan Hz. Ömer'dir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Hulefa-i Raşidin'in sünnet edindiği şeylere uymayı emretmiştir." demektedir. Bu grup, müt'anın Fetih yılında haram kılmışına dair Sebre b. Ma'bed'den rivayet edilen hadisi sahih kabul etmemişlerdir. Zira hadisi, Abdülmelik b. er-Rebi' b. Sebre, babası aracılığıyla dedesinden rivayet etmiş olup İbn Main onun hakkında olumsuz şeyler söylemiş, Buhari de kendisine olan ihtiyaca ve İslam'ın asıllarından bir asıl oluşuna rağmen Sahih İne (Sebre) hadisini almayı uygun görmemiştir. Şayet, Buhari'ye göre (sözkonusu hadis) sahih olsaydı, rivayet edip onu delil göstermekten geri durmazdı. Demişlerdir ki: Şayet Sebre hadisi sahih olsaydı, (bu durum) İbn Mes'ud'a gizli kalmaz ve kendilerinin müt'a yaptıklarını rivayet edip ayeti delil göstermezdi. Hem şayet sahih olsaydı, Hz. Ömer: "O, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zamanındaydı; ben onu yasaklıyorum ve ona (müt'a yapmaya) ceza veriyorum." demez aksine; "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu haram kılmış ve yasaklamıştır." derdi. Diyorlar ki: Sahih olsaydı, hakikaten peygamberlik hilafeti dönemi olan (Hz. Ebu Bekir) es-Siddik döneminde yapılmazdı.

 

İkinci grup ise, Sebre hadisinin sahih olduğu görüşündedirler. Bu hadis sahih olmasa bile, Hz. Ali'nin (r.a.); Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kadınların müt'asını haram kıldığına dair rivayet ettiği hadis sahihtir. O halde Cabir hadisinin şöyle anlaşılması gerekir: Cabir'in müt'a nikahının yapıldığı yolundaki rivayeti haber vermesi sırasında kendisine haram kılındığı haberi ulaşmamıştı. Hz. Ömer (r.a.) zamanına kadar bu iş şöhret bulmamıştı. Müt'a hususunda tartışma (ayrılık) çıkınca haram kılınışı meydana çıktı ve şöhret buldu. Böylece müt'a hakkında gelen hadisler uzlaşmış olur. Başarı Allah'tandır.

 

13- Mekke fethi kıssasındaki fıkhı kurallardan biri de şudur: Kadının bir iki erkeği koruması altına alması ve himaye etmesi caizdir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Ümmü Hani'nin kocasının iki yakınına verdiği emanı geçerli saymıştır.

 

14- Tevbe etmesi istenilmeden, irtidadı (dinden dönmesi) çok amansız olan mürtedin öldürülmesi caizdir. Çünkü Abdullah b. Sa'd b. Ebi Şerh, müslüman olup hicret etmişti ve Resulullah'a gelen (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vahyi yazıyordu, (vahiy katiplerindendi). Sonra irtidat etti ve Mekke'ye sığındı. Fetih günü olunca, Hz. Osman b. Affan onu biat etsin diye Resulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) getirdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Abdullah'tan uzun müddet geri durdu, sonra biat aldı ve: "OnakarşLsadece biriniz kalkar da boynunu vurur diye sustum." buyurdu. Bunun üzerine bir sahabi: "Ey Allah'ın Rasulü! Bana işaret etseydin ya!" dedi. O zaman da: "Bir peygamberin hain gözleri olması yakışmaz." buyurdu. Zira iman edip hicret ettikten ve vahiy katipliği yaptıktan sonra dinden çıkmakla küfrü çok amansız ve katı olmuştu. Sonra irtidat etmiş ve müşriklere katılmıştı; İslam'a dil uzatır, onu ayıplardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da öldürülmesini istiyordu. Bu nedenle, Osman b. Affan onu getirdiğinde -ki Osman'ın süt kardeşiydi- Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Osman'dan haya ettiği için öldürülmesini emretmedi ve ashabından biri (kendiliğinden) kalkıp öldürsün diye biat almadı. Onlarsa, Resulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) karşı izni olmaksızın onu öldürmeye kalkışmaktan sakındılar. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da Osman'dan haya etti (kırmak istemedi), ve Allah Teala, Abdullah hakkında bundan sonra onun eliyle gerçekleşecek fetihler irade buyurduğu için ezeli takdir yardım etti de (Hz. Peygamber) ondan biat aldı. Ve Allah Teala'nın şu ayetiyle istisna ettiklerinden oldu: "İman ettikten, peygamberin hak olduğuna şehadet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkar eden bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez. İşte onların cezası: Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir! Onlar bunun içinde ebedi kalıcıdırlar. Kendilerinden azap hafifletilmeyecek ve onlara asla fırsat verilmeyecektir. Ancak bundan sonra tevbe edenler ve kendilerini düzeltenler müstesnadır. Çünkü Allah, gerçekten kusurları örten ve çok esirgeyendir."[Al-i İmran, 86-89] Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bir peygamberin hain gözleri olması yakışmaz." sözü, Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dışı içine, gizlisi açığına ters düşmez; Allah'ın hükmü ve emri geldiğinde onu işaretle anlatmaz, aksine açıkça belirtir, ilan eder ve ortaya kor demektir.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’i kullan:

 

A) HUNEYN GAZASI

 

 

 

 

 

 

 

⚠ Hata Bildir