|
ZADU’L-MEAD |
DÖRDÜNCÜ KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
B) TAİF GAZASINDAKİ
FIKHİ HÜKÜMLER
1- Taif Gazasındaki
Fıkhi Hükümler:
Bu olayda fıkıhla ilgili
olarak şu hükümler bulunmaktadır:
1- Haram aylarında savaşmak
caizdir, önceden haram olan bu hüküm neshedilmiştir. Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), Medine'den Mekke'ye doğru hareket ettiğinde Ramazan ayının
sonlarıydı, yani Ramazan'dan on sekiz gün geçmişti. Bunun delili ise Ahmed b.
Hanbel'in Müsnedm&e İsmail - Halid el-Hazza' - Ebu Kılabe - Ebu'l-Eş'as
aracılığıyla Şeddad b. Evs'ten naklettiği şu hadistir: Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte fetih yılında Baki' denilen yerde
Ramazan'ın on sekizinci günü hacamat yapan bir adama rastlamıştık. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), elimi tutarak: "Hacamat yapan ve yaptıranın
orucu bozulur." buyurdu. Bu rivayet, Ramazanın onuncu günü çıkıldığını
bildiren rivayetten daha sahihtir ve bu rivayetin isnadı Müslim'in şartlarına
göredir. Müslim bu isnadla rivayeti "Muhakkak ki Allah ihsanı herşeyde
farz kılmıştır." hadisinde zikretmiştir.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'de on dokuz gün kalmış ve namazlarını
kısaltarak kılmıştır. Sonra Hevazin üzerine yürümüş, daha sonra da Taif üzerine
yönelmiştir. İbn İshak'a göre yirmi küsur gün, İbn Sa'd'a göre ise on sekiz gün
Taif'İ kuşatma altında tutmuştur. Mekhul, kuşatma süresinin kırk gün olduğunu
söyler. Düşünüldüğünde görülecektir ki, kuşatmanın bir kısmının mutlaka Zilkade
ayında olması gerekir. Fakat şöyle de düşünülmesi mümkündür: Savaşa ancak
Şevval ayında başlanmış, daha sonra haram ayı olan Zilkade ayı girdiği halde
savaş kesilmemiştir. Böyle de olması mümkün iken, savaşın haram ayında
başladığını nereden biliyorsunuz? Bir konuya başlamakla, başlanmış bir işi
devam ettirmek arasında fark vardır.
2- Mü'min bir erkek
hanımıyla savaşa gidebilir. Zira Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
bu seferde hanımlarından Ümmü Seleme ile Zeyneb'i de yanına almıştı.
3- Savaşa fiilen iştirak
etmeyen kadınların ve çocukların ölümüne sebebiyet verse bile, kafirlere karşı
mancınıkla atış yapmak caizdir.
4- Kafirleri maddeten ve
manen çökerteceği anlaşıldığı takdirde onlara ait ağaçları kesmek caizdir. Zira
onları en çok kahreden bu davranıştır.
5- Müşriklerden kaçıp
müslümanlara sığınan köle hürriyetine kavuşmuş sayılır. Said b. Mansur, İbn
Abbas'tan naklettiği bir hadiste şöyle demektedir: "Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) köleler efendilerinden önce geldikleri zaman onları azad
ederdi. "
Yine Said b. Mansur'dan
rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), köle ve
efendisi hakkında iki şekilde hüküm vermiştir: Birincisi: Köle, efendisinden
önce darulharbden çıkmış ise, onu azad etmiştir. Sonradan efendisi darulharbden
çıkıp gelse de köleyi ona iade etmemiştir. İkincisi: Efendi önce çıkar, köle de
daha sonra çıkarsa köle efendisine iade edilirdi.
Şa'bi, Sakif
kabilesinden birinin şöyle dediğini nakleder: Hz. Peygamber'den (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Ebu Bekre'yi bize iade etmesini istedik. Ebu Bekre bizim
kölemizdi ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Taif'i kuşatırken gelip
müslüman olmuştu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu bize geri
vermeyi reddetti ve dedi ki: "O, önce Allah'ın, sonra Rasulü'nün
azathsıdır."
İbn Münzir der ki:
"İlim erbabının tamamı bu görüştedir."
6- İmam (kumandan) bir
kaleyi kuşatıp fethine muvaffak olamazsa ve müşlümanların maslahatını da geri
çekilmekte görürse, çekilebilir, kuşatmaya devam etmesi gerekmez. Ancak
kuşatmanın devamında daha büyük maslahat söz konusuysa o durumda sabredip
dayanmaları gerekir.
6- Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'ye girmek niyetinde olduğu için Cirane'de
umre niyetiyle ihrama girmiştir. Böylelikle Taif'ten veya daha sonra gelen
(Cirane'den önceki) yerlerin birinden yola çıkan kimsenin Cirane'de ihrama
girmesi sünnet olmuştur. İlimden nasip almamış birçok kimsenin Mekke'den çıkıp
Cirane'de umre niyetiyle ihram giymesi konusuna gelince, bu durum Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabından hiç birinin yapmadığı, ilim
erbabından hiç kimsenin de hoş karşılamadığı bir husustur. Bunu ancak avam
sınıfı yapmış ve bu hareketleriyle de Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) uyduklarım iddia etmişlerse de bu iddialarında yanılmışlardır. Zira O
Taif'ten Mekke'eye girerken ihrama girmiştir, yoksa ihrama girmek niyetiyle
Mekke'den çıkıp Cirane'ye gitmemiştir. Bu iki durum birbirinden tamamen
farklıdır. Başarı Allah'tandır.
8- Allah (c.c),
Peygamberinin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Sakif kabilesini hidayete
ulaştırması hususundaki duasını kabul buyurmuştur. Halbuki onlar Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) karşı savaşmışlar, ashabından bir grubu
öldürmüşler, aynı zamanda onları Allah'ın dinine davet etmesi için gönderdiği
elçisini de öldürmüşlerdi. Ama bütün bunlara rağmen Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) onlara dua etmiş, beddua etmemiştir. Bu, tamamiyle O'nun
sınırsız merhameti ve sonsuz muhabbetinin kemalindendir.
9- Ebu Bekir Sıddik'ın
(r.a.) Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) duyduğu sevginin kemali, her
vesileyle O'na yakınlaşmayı hedef alması ve mümkün olan her yolla O'na duyduğu
muhabbeti duyurması. Bu yüzdendir ki, Hz. Ebu Bekir, Muğire'den Taif'ten gelen
heyetin geliş müjdesini Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) götürmeyi
kendisine bırakmasını, böylece O'nu müjdeleyen ve dolayısıyla sevindirenin
kendisi olmasını istemişti. Bu hadise; bir'kişinin mü'min kardeşinden, kişiyi
Allah'a (c.c.) yaklaştıracak fiillerden birini yapma hususunda kendisine
öncelik vermesini isteyebileceğini, kardeşinin de diğerini kendi nefsine tercih
ederek önceliği ona vermesinin caiz olduğunu ortaya koyar. Bazı fakihlerin;
"İtaat ve ibadet kasdıyla yapılan işlerde başkalarını öne geçirmek, onları
kendi nefsine tercih etmek caiz değildir." şeklindeki sözleri doğru
değildir. Hz. Aişe (r.a.), evinde Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
yanına defnedilmesi hususunda Ömer b. Hattab'ı kendi nefsine tercih etmiştir.
Hz. Ömer bunu istemiş ve ne onun istemesi, ne de Hz. Aişe'nin ikramda bulunarak
hakkını ona vermesi mekruh görülmüştür. Bu duruma göre bir mü'min diğerinden
mescidde birinci saftaki yerini kendisine vermesini isterse, ne onun istemesi,
ne de diğerinin vermesi mekruhtur. Buna benzeyen diğer konularda da hüküm
böyledir. Kim sahabe-i kiramın hayatım öğrenir ve üzerinde düşünürse, onların
bu konuda hiçbir hoşnutsuzluk göstermediğini ve böyle bir teklif karşısında
çekingen davranmadıklarını görecektir. Bu bir kerem ve bir cömertlikten, mü'min
kardeşini sevindirmek, kadrini yüceltmek, kendinden isteneni vermek ve onu
hayra teşvik etmek için nefsine en sevimli gelen konularda bile onu kendisine
tercih etmekten başka ne olabilir? Muhtemeldir ki şu saydığımız güzel huylardan
her birinin sevabı, işlenecek o taat ve ibadetin sevabından daha fazladır. Bu
durumda başkasını kendisine tercih eden bir (manevi) ticarette bulunmuş, taat
ve ibadet hakkını verip karşılığında kat kat fazlasını almıştır. Bu esasa göre
yanında suyu bulunan bir kimsenin bu suyu abdest alması için arkadaşına verip,
(ikisinden biri teyemmüm yapacaksa) kendisinin de teyemmüm yapmasında bir mani
yoktur. O, bu durumda kardeşini kendi nefsine tercih etmiş ve böylece hem o
güzel davranışının sevabını kazanmış, hem de toprakla temizlik sağlamanın
faziletini elde etmiştir. Bu durumu ne Kur'an, ne sünnet, ne de üstün ahlak
prensipleri men eder. Yine bu esasa göre, bir grup arasında susuzluk had
safhaya gelmiş, ölümü yakinen hissetmeye başlamışken, bazılarının yanında
bulunan bir parça suyu bir diğerine vererek kardeşini kendi nefsine tercih
ederken kendisi vefat etmişse bunda bir beis yoktur ve o kimseye "nefsinin
katili oldu, haram fiil işledi" denemez, bilakis bu davranış, cömertliğin
ve lütufkarlığın zirvesidir. Cenab-i Hakk'ın da buyurduğu gibi: "Kendileri
zaruret içinde bulunsalar bile onları öz canlarına tercih ederler."[Haşr,
9] Böyle bir olay bizzat ashabtan bir grubun, Şam'ın fethi sırasında başından
geçmiş ve bu onların faziletlerinden sayılmıştır. Üzerinde ittifak edilmiş veya
alimler arasında ihtilaf olunmuş bir ibadetin sevabım ölüye hediye etmek,
bağışlamak, sevabından istifade hususunda ona öncelik vermek, onu kendi nefsine
tercih etmek değil midir? İşte bu, aynen taat ve ibadette başkasını kendi
nefsine tercih gibidir. Bir fiili yapmak hususunda başkasını kendisine tercih
etmek ile, o fiili yapıp sevabım başkasına bağışlamak suretiyle onu kendi
nefsine tercih etmek arasında ne fark vardır? Başarı Allah'tandır.
10- Yıkmaya ve ortadan
kaldırmaya muktedir hale geldikten sonra şirkle ve tağutlarla ilgili herhangi
bir yeri bırakmak caiz değildir. Çünkü onlar küfrün şiarı, sembolü, İslam'da
hoş görülmeyen şeylerin en büyüğüdür. Böyle yerleri yıkmaya gücü yetecek
birinin yıkmayıp öylece bırakması kesinlikle caiz değildir. Kabirlerin üzerine
yapılan, insanların Allah'ı (c.c.) terkedip onları tapılacak putlar ve tağutlar
olarak kabul ettikleri yerlerin de hükmü budur. Tazimle ve bereket umarak
yanına varılan, adak adanan, öpülen taşlardan da herhangi birini yıkmaya
kudreti bulunduğu halde onu yeryüzünde bırakmak caiz değildir. Bu çeşit
taşların çoğu eski putlardan Lat, Menat ve üçüncüleri olan Uzza'nın yerini
tutmuşlardır. Bunların sebep oldukları şirk ise daha büyüktür. Yardım Allah'tandır.
O günkü putlara
tapanlardan hiç kimse, o putların yaratan, rızık veren, öldüren ve dirilten
varlıklar olduklarına inanmıyorlardı. O putların yanında ve putlara karşı
yaptıkları şey, bugünkü müşrik kardeşlerinin kendi putlarının yanında yaptıklarından
ibaretti. Böyle yapanlar kendilerinden öncekilerin sünnetine tabi olmuş,
onların yolunu adım adım izlemiş ve her konuda karış karış, kulaç kulaç onlara
uymuşlardır. İlmin ortadan kalkması, cehaletin açığa çıkması yüzünden şirk, bir
çoklarına galip gelmiştir. Bunun sonucu maruf münker olarak, münker de maruf
olarak, sünnet bid'at diye, bid'at da sünnet diye kabul edilir olmuştur.
Küçükler böyle bir ortamda büyüyor, büyüklerse aynı ortamda ihtiyarlıyorlar.
İslami sembollerin nuru söndü ve İslam'ın garipliği daha da arttı. Alimlerin
sayısı azaldı, sefih ve adi insanlar çoğaldı. Her türlü şer yeşerdi, sıkıntılar
şiddetlendi. İnsanların elleriyle yaptıkları ve kazandıkları şeyler yüzünden
karada ve denizde fitne fesad açığa çıktı. Fakat herşeye rağmen Hakk'a tabi
olan Muhammedi bir cemaat da bugün hala mevcuttur, bunlar kıyamete kadar şirk
ve bid'ata karşı cihadlannı sürdüreceklerdir.
11- Devlet başkanımı,,
putlara ve tağutlara ait malları cihad için ve müslümanların menfaati uğrunda
sarfetmesi caiz, hatta kendisine getirilen bu malları alıp askerleri ve İslami
maslahatlar için harcaması vaciptir. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), Lafın mallarım almış, kalbini kazanmak maksadıyla Ebu
Süfyan'a vermiş; Urve ve Esved'in borçlarını, o maldan ödemiştir. Kabirlerin
üzerlerine yapılan türbelerin de yıkılıp yerlerinin ya ıkta yoluyla mücahitlere
verilmesi, ya da satılıp elde edilen meblağın müslümanların yararına harcanması
gerekir, O türbelere ait vakıfların hükmü de böyledir. Zira o vakıflar İslam'a
göre geçersizdir, malları yok hükmündedir, kamu yararına sarfedilmesi gerekir.
Vakıf, ancak Allah'a ibadet ve Rasulü'ne itaat kasdıyla tesis edildiği takdirde
sahih olur. Türbe adına vakıf tesis etmek sahih değildir. Kabirlerin
süslenmesi, onlara azamet ve ululuk izafe edilmesi, adak adanması, ziyaret
kasdıyla gidilmesi, yegane mabud terkedilerek ibadet olunması, tapılacak
putların yerine konulması da sahih değildir. Bu konuda müslümanların imam
olarak kabul ettikleri ilim adamları arasında ve onların yolundan giden alimler
arasında herhangi bir ihtilaf sözkonusu değildir.
12-; Vecc vadisi
(Taif'te bulunan bir vadinin adıdır) haram bölgedir, o bölgede avlanmak ve ağaç
kesmek haramdır. Ancak fakihler bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Fakihlerin çoğu demişlerdir
ki: Yeryüzünde Mekke ve Medine'nin dışında haram bölge yoktur. Ebu Hanıfe,
Medine'nin haram bölge olması konusunda diğer fakihlere muhalefet etmiştir.
Şafii'den ise bu konuda iki görüş nakledilmiştir. Bu görüşlerinden birinde:
Vecc vadisi haram bölgedir, avlanmak ve ağacını kesmek haramdır, demiştir. Bu
görüşüne delil olarak iki hadis zikretmiştir. Birincisi daha önce naklettiğimiz
hadistir. İkincisi: Urve b. Zübeyr'in babasından naklettiği hadistir ki, orada
şöyle buyurulmaktadır: "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
buyurmuştur ki: Vecc vadisinin avını avlamak ve ağacını kesmek haramdır, Allah
için haram kılınmıştır." Bu hadisi İmam Ahmed ve Ebu Davud rivayet
etmişlerdir. Bu hadis Muhammed b. insan yoluyla bilinmekte, o ise Urve'ye dayanan
bu hadisi babasından nakletmektedir. Buhari, Tarihinde, (bu şahıs hakkında):
"Ona uyulmaz." demiştir.
Ben derim ki: Urve her
ne kadar babasını görmüşse de ondan hadis dinlediği şüphelidir. Allah, en iyi
bilendir.
2- Hz. Peygamberin
(s.a.) Zekat Tahsildarları Göndermesi:
Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Medine'ye geldiğinde ve hicretin 9. senesi
girince, zekat toplamaları için zekat memurlarım Araplara gönderdi. Ibn Sa'd der
ki: Sonra Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zekat memurlarını
gönderdi. Diyorlar ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) 9. sene
Muharrem ayının hilalini görünce, Arapların zekatlarım toplamak için
memurlarını gönderdi. Bunlardan Uyeyne b. Hısn'ı Temimoğullarına, Yezid b.
Husayn'ı Eşlem ve Gıfar kabilelerine, Abbad b. Bişr el-Eşheli'yi Süleym ve
Müzeyne kabilelerine, RafT b. Mekis'i Cüheyne kabilesine, Amr b. as'ı
Fezareoğullarına, Dahhak b. Süfyan'ı Kilaboğullarına, Bişr b. Süfyan'ı Ka'boğullarına,
İbnü'l-Lutbiyye el-Ezdi'yi Zabyanoğullarına gönderdi. Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) zekat memurlarından, alacakları malın orta halli olmasına,
sahibinin elindeki malların en iyilerini almamalarına dikkat etmelerini istedi.
Denilir ki: "İbnü'l-Lutbiyye görevini tamamlayıp geldiği zaman
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ondan hesap vermesini istedi."
Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu davranışında, memurlardan ve
mutemedlerden hesap vermelerini istemenin caiz olduğuna, şayet ihanet ettikleri
açığa çıkarsa, onları azledip yerlerine daha güvenilir başka görevlileri tayin
etmenin gerekli olacağına delil vardır.
İbn İshak der ki:
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Muhacir b. Ebi Ümeyye'yi San'a'ya
gönderdi. O oradayken el-Ansi (Hz. Peygamber'e) karşı isyan etmişti. Ziyad b.
Lebid'i Hadramut'a, Adiy b. Hatem'i Tayy ve Esedoğullarına, Malik b. Nüveyre'yi
Hanzalapğullarına gönderdi. Sa'doğullarının zekatını toplama görevini iki
kişiye verdi: Zibirkan b. Bedr'i kabilenin bir tarafına, Kays b. Asim'ı öbür
tarafına gönderdi. Ala b. Hadrami'yi Bahreyn'e, Hz. Ali'yi de -Allah hepsinden
razı olsun- Necran'a göndererek o bölgelerin zekatlarını ve cizyelerini
toplamakla görevlendirdi.
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan:
A) HİCRET'İN
DOKUZUNCU YILI SERİYYELERİ