|
ZADU’L-MEAD |
DÖRDÜNCÜ KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
D) TEBUK GAZASINDAKİ
FIKHİ HÜKÜMLER VE HİKMETLER
1- Bu seferde haram
aylarda savaşmanın caiz olduğuna işaret vardır. Çünkü İbn İshak'ın sahih rivayetine
göre Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yola çıkışı Recep
ayındadır. Ancak burada bir başka durum vardır, o da Arapların aksine ehi-i
kitabın, haram ayı tanımamaları idi. Haram ayında savaşmanın haram oluşunun
neshedilip edilmediği konusunda iki ayrı görüş vardır. Daha önce her iki görüş
sahibinin delillerini zikretmiştik.
2- Devlet başkanının
tebaasına, gizlenmesi zarar verecek hususları açıklaması ve böylece onların
hazırlanmalarını sağlaması, böyle olmayan konulan da gizli tutması caizdir.
3- Devlet başkanı savaş
ilan ettiği zaman herkesin bu savaşa katılması gerekir. Herkesin teker teker
belirlenmesi gerekmez ve başkanın izni olmadıkça hiç kimse geri kalamaz. Bu
durum cihadın farz-ı ayn olduğu üç durumdan birincisidir. İkincisi, düşmanın
ülkeyi işgal etmesi; üçüncüsü ise, iki cephe arasında kalınmasıdır.
4- Beden ile savaşmanın
vacip olması gibi mal ile savaşmak da vaciptir. Ahmed b. Hanbel'den gelen
rivayetlerden biri böyledir. Bu hususun doğruluğunda hiç şüphe yoktur. Kur'an-ı
Kerim'de mal ile cihad etmek beden ile cihad etmekle beraber, hatta bir yer
müstesna, diğer yerlerde beden ile cihad etmekten daha önce zikredilmiştir.
Nitekim Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kim bir askeri
donatırsa, bizzat savaşmış gibi olur." Buyurmuştur. Nasıl beden ile cihad
gücü yetenler için farz ise mal ile cihad da öyledir. Mal sarfetmeden beden ile
cihad olmaz. Zafer, hem asker hem de mühimmat ile sağlanır. Bizzat katılamayan
kimse askerin sayıca çoğalmasına yardımcı olamazsa, en azından mühimmatının
daha fazla olmasına yardımcı olmalıdır. Zengin olup bizzat hacca gidemeyen
kimseye bedel göndermek vacip olunca, fiilen cihada iştirak edemeyen kimseye
bir başkasını donatıp göndermenin vacip olması daha evladır,
5- Hz. Osman b. Affan'ın
(r.a.) büyük bir meblağı Allah rızası için infak etmesi ve bu davranışıyla
diğer insanları geride bırakması. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
buyurdu ki: "Açık gizli herşeyini Allah mağfiret eylesin Ey Osman!"
Sonra buyurdu ki: "Bundan sonra ne yaparsa yapsın Osman'a zarar
vermez." Hz. Osman, bin dinar ve bütün techizatıyla üç yüz deve infakta
bulunmuştu.
6- Allah yolunda infak
edecek malı olmayanlar, bu uğurda belki bir şey yapabilirler ümidiyle bütün
gayretlerini göstermedikçe ve sonunda hakikaten hiçbir şey yapamayacakları
açığa çıkmadıkça mazur görülmezler. Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) gelip, kendilerim donatarak cihada hazırlamasını isteyenlere Allah
Rasulü: "Sizleri teçhiz edecek bir şey bulamıyorum." demiş, onlar da
ağlayarak geri dönmüşlerdi. Bu durumda olanlar için herhangi bir günah yoktur.
7- Devlet başkanının
(sefere çıkarken) tebaasından birini kadınlar, çocuklar, güçsüzler ve
zayıfların başına vekil tayin etmesi. Bu vekil de bizzat cihada iştirak
edenlerden sayılır. Çünkü o anda üstlendiği görev oradakiler için en büyük
yardımdır. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) genellikle ibn Ümmü
Mektum'u vekil tayin ederdi. Onu on küsur defa vekil bıraktığı rivayet edilir.
Tebük gazasında ise Ali b. Ebi Talib'i vekil bıraktığı bilinmektedir. Buhari ve
Müslim'in Sahihlerinde Sa'd b. Ebi Vakkas'ın şöyle söylediği rivayet
edilmektedir: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tebük gazasında Ali'yi
(r.a.) vekil bıraktı. Hz. AH dedi ki: "Ya Rasulallah! Beni, kadınlar ve
çocuklarla mı bırakıyorsun?" Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
buyurdu ki: "Bana nisbetle sen, Musa'ya nisbetle Harun gibi olmayı istemez
misin? Ancak benden sonra peygamber yoktur." Fakat Hz. Ali'nin bu vekaleti
yalnızca ailesi için olan hususi bir vekaletti. Umumi manadaki vekalet Muhammed
b. Mesleme el-Ensari'ye verilmişti. Bunun delili şudur: Münafıklar, Hz. Ali'yi
tahrik etmek için, 'Muhammed onu ağır bulduğu için geri bıraktı' dediklerini
duyunca silahım aldı, Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yetişti ve
söylenenleri haber verdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Yalan
söylüyorlar, ben seni, geride bıraktıklarım için vekil tayin ettim. Geri dön,
aileme ve ailene benim adıma vekalet et." buyurdu.
8- Hurma ağacındaki hurmaların
miktarını tahminde bulunmanın caiz olması. Tahminde bulunan kimsenin sözüyle
amel etmek meşrudur. Bu konu Hayber gazasında geçmişti. Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), o kadının bahçesindeki hurmaların miktarı
konusunda tahminde bulunduğu gibi, bir devlet başkanının tek başına tahmin
yürütmesi caizdir.
9- Semud bölgesindeki
kuyulardan içilmesi, yemekte kullanılması, o su ile hamur yoğurulması ve
temizlik yapılması caiz değildir. Fakat Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) zamanına kadar kalan ve bilinen Naka (deve) kuyusunun dışındaki
kuyulardan hayvanları sulamak caizdir. Bu kuyu nesiller boyunca herkes
tarafından bilinegelmiştir. Yolcular bu kuyudan başkasına gitmezlerdi. Kapalı,
sağlam ve geniş yapılı olan bu kuyunun kalıntıları hala görülebilmekte ve diğer
kuyulara benzemediği anlaşılmaktadır.
10- Kim Allah'ın
gazabına veya azabına duçar kalmış bir kavmin diyarına uğrarsa, oraya
girmemeli, orada kalmamalı, aksine oradan hızla geçmeli, geçinceye kadar
elsibesiyle yüzünü örtmeli, girmek zorunda kalırsa ağlayarak ve ibretle bakarak
girmelidir.
Bu yüzden Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Arafat'la Mina arasındaki Muhassir vadisinden
hızla geçerdi. Çünkü burası Allah'ın Fil suresinde naklettiği hadisenin cereyan
ettiği, Kabe'yi yıkmaya gelen Ebrehe ve ordusunun helak olduğu yerdir.
11- Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) yolculukta iki namazı birleştirir, bir arada
kılardı. Daha önce geçtiği gibi cem'-i takdim ile ilgili rivayet, içinde bu
kıssanın yer aldığı Muaz hadisinde nakledilmiştir. Bu hadisin illetini ve sahih
olmadığını söyleyenleri zikretmiştik. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), bu seferden başka bir seferde cem'-i takdim yaptığı rivayet
edilmemiştir. Ancak arefe günü Arafat bölgesine girmeden önce cem'-i takdim
yaptığı sahihtir. Orada öğle ile ikindiyi bir arada öğlen namazı vaktinde
kılmıştı. Ebu Hanife ve bir grup alim cem'-i takdimi yalnız hacc ibadetine ait
bir hususiyet olarak kabul ederken, Ahmed b. Hanbel ve Şafii gibi alimler de
uzun yolculuk yüzünden cem'-i takdim yapıldığını söylemişlerdir. Bir başka grup
da; vakfe ile meşgul olduğu ve vakfenin güneşin batışına kadar aralıksız devam
etmesi sebebiyle cem'-i takdim yapıldığı kanaatındadırlar. Ahmed b. Hanbel der
ki: "Meşguliyet sebebiyle cem yapılabilir." Selef ve halef
alimlerinden bir grup alimin bu görüşte olduğu daha önce geçmişti.
12- Kum ile teyemmüm
yapmanın caiz olması. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabının,
Tebük ile Medine arasındaki kumluk mesafeyi aşarken yanlarında toprak
götürmediklerinde şüphe yoktur. Burası suyu kıt olan, hatta susuzluktan dolayı
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şikayetlerin yapıldığı bir bölgeydi.
Konakladıkları yerlerde teyemmüm yaptıkları kesindir. Bu şüphe götürmeyen
tesbitlerin yanısıra Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şu hadisi de
bilinmektedir: "Ümmetimden herhangi bir kimse nerede namaz vaktine
erişirse, mescidi (namaz kılacağı yer) ve temizleneceği malzemesi (teyemmüm
yapacağı kum veya toprak) yanındadır.
13- Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tebük'te yirmi gün kalmış ve namazlarını
kısaltarak kılmıştır. Ümmetine de: "Bu müddetten daha fazla kalınırsa
namaz kısaltılmaz." diye bir şey söylememiştir. Bu kadar müddetle orada
kalmıştır. Sefer halinde bu çeşit ikametler, bir insanı sefer hükmünden
çıkarmaz. Yerleşme durumu olmadığı müddetçe; ikamet süresinin uzaması ya da
kısalması sonucu değiştirmez. O yerde ikamete niyet eden kimse yoktu.
Selef ve halef alimleri
bu konuda çokça ihtilaf etmişlerdir. Sahih-i Buhari'de İbn Abbas'ın şöyle
dediği rivayet edilmektedir: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
bazı seferlerinde on dokuz gün ikamet etti ve iki rekat kılardı. Biz de on
dokuz gün ikamet ettiğimiz zaman iki rekat kılardık. Bu müddetten fazla kalırsak
tam kılardık." Ahmed b. Hanbel'in sözünden anlaşıldığına göre, İbn Abbas
bu sözüyle, Fetih senesi Mekke'de kalış müddetini kasdetmiştir. Çünkü Ahmed b.
Hanbel demiştir ki: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) fetih senesi
Mekke'de on sekiz gün kalmıştır, zira Huneyn'e gitmeyi istiyordu. Orada ikamet
müddeti bölünmüştür. İbn Abbas'ın rivayet ettiği ikamet budur." Ahmed b.
Hanbel'in dışındaki alimler de: "Bilakis İbn Abbas, bu rivayetiyle
Tebük'teki ikametini kasdetmektedir." demişlerdir. Cabir b. Abdillah:
"Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tebük'te yirmi gün namazlarını
kısaltarak ikamet etmiştir." demektedir. Bu rivayeti Ahmed b. Hanbel,
Müsned'inde rivayet etmiştir.
Abdurrahman b. Misver b.
Mahreme: "Sa'd ile beraber Şam'ın bazı köylerinde kırk gün kaldık. O
namazlarını kısaltıyor, biz tam olarak kılıyorduk. "demiştir.
Nafi: "İbn Ömer,
Azerbeycan'da namazlarını iki rekat kılarak altı ay kalmıştır." demiştir.
O sene kar yağmış ve şehre girmeye mani olmuştu.
Hafs b. Ubeydullah:
"Enes b. Malik Şam'da iki sene yolcu namazı kılarak ikamet etmiştir."
demektedir.
Enes:
"Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabı Ramhürmüz'de yedi ay
kalmışlar ve namazlarını kısaltarak kılmışlardır." demektedir.
Hasan Basri:
"Kabul'da Abdurrahman b. Semüre ile beraber iki sene ikamet ettim.
Namazlarını kısaltıyor ama cem etmiyordu." demektedir.
İbrahim: "Rey'de
bir sene, bazan daha fazla, Sicistan'da iki sene kalıyorlardı" demiştir.
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber'in
ve ashabının sünneti böyledir ve doğrusu da budur.
Diğer mezheplere
gelince: Ahmed b. Hanbel bir yerde dört gün kalmaya niyet eden kimsenin
namazını tamamlaması gerektiği, daha az kalmaya niyet edenin ise kısaltacağı
görüşündedir. Yukardaki rivayetler için Ahmed b. Hanbel'in değerlendirmesi
şöyledir: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabı kesin olarak
ikamete karar vermemişler, bugün çıkarız, yarın çıkarız ümidi ve düşüncesiyle
beklemişlerdir." Bu değerlendirmede açık bir isabetsizlik vardır. Zira
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'yi fethetti. Mekke aynı Mekke
idi. Orada kalıp islam'ın esaslarını tesis ediyor, şirkin temellerini yıkıyor
ve etrafında bulunan Arapların durumlarıyla ilgili olarak hazırlık yapıyordu.
Herkesçe kesin olarak kabul edileceği gibi böyle bir durum günlerce ikameti
gerektirir, bu işler bir iki günde olmaz. Tebük'teki ikameti de böyledir. Orada
da düşmanı beklemektedir ve kesinlikle bilinmektedir ki düşman ordusuyla
aralarında, günlerce yürümekle ancak alınacak bir mesafe vardır. En azından
dört günde o mesafenin alınamayacağım biliyordu. Aynı şekilde İbn Ömer'in, kar
sebebiyle Azerbeycan'da altı ay kalması da böyledir. Yolları kapatacak
çokluktaki kar kütlesinin dört gün içinde, yollar açılacak şekilde erimesinin
imkansız olduğu malumdur. Enes b. Malik'in Şam'da namazlarını kısaltarak iki
sene kalması, sahabenin Ramhürmüz'de namazlarını kısaltarak yedi ay ikamet
etmesi de böyledir. Böylesine bir kuşatma ve cihad hareketinin dört gün içinde
sona ermesinin imkansızlığı malumdur. Ahmed b. Hanbel'in arkadaşları
demişlerdir ki: ''Düşman karşısında cihad, sultan tarafından hapis ve hastalık
gibi sebeplerle ikamet eden kimse, ister kısa, İster uzun müddet kalacağını
zannetsin, namazını kısaltır.'* Doğrusu da budur. Ancak bu noktada Kur'an-ı
Kerim, hadis-i şerif, icma-i ümmet ve sahabe uygulamasında delili bulunmayan
bir şart koştular ve dediler ki: "Yukarıda sayılan durumlarda namazın
kısaltılabilmesi için, dört günden fazla sürmeyecek bir müddet içinde o halin
biteceğinin zannedilmesi şarttır." Onlara şöyle demek lazımdır: Bu şartı
koşarken hangi esasa dayandınız? Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
Mekke'de ve Tebuk'ta dört günden fazla ikamet edip namazlarını kısaltırken
ashabına bir şey söylemediği gibi dört günden fazla ikamete niyet etmediğini de
açıklamadı. Halbuki O biliyordu ki ashabı, namazlannı kısaltırken kendisine
uyuyorlardı. Buna rağmen onlara: "Dört günden fazla ikamet ederseniz
namazı kısaltmayın" türünden tek bir harf bile söylemedi. Bu konuyu
açıklamak O'nun için en mühim bir konuydu. Ashab-ı kiram da aynı şekilde
davranmışlar, kendileriyle beraber namaz kılan kimselere böyle bir şeyden
bahsetmemişlerdi.
Malik ve Şafii ise:
"Dört günden fazla ikamete niyet eden kimse namazım tamamlar, bu müddetten
daha az bir süre için niyet etmişse kısaltır." demişlerdir.
Ebu Hanife'ye gelince:
"On beş günlük bir süre için ikamete niyet eden kimse namazını tam kılar,
daha az bir süre için niyetlenmişse kısaltır." demektedir. Leys b. Sa'd'ın
mezhebi de bu şekildedir. Hz. Ömer, İbn Ömer ve Hz. İbn Abbas'ın da bu görüşte
oldukları nakledilmiştir. Said b. elMüseyyeb: "Dört gün müddetle ikamet
edersen namazım dört rekat mistir. Ebu Hanife gibi söylediği de rivayet
edilmiştir.
Ali b. Ebi Talib:
"On gün müddetle ikamet eden kimse namazını tamamlar." demiştir. İbn
Abbas'tan da böyle bir rivayet yapılmaktadır.
Hasan Basri der ki:
"Mısır denilen (şehir hükmündeki yere) varmadıkça namazlarım
kısaltır."
Hz. Aişe: "Azığını
ve azık torbasını bırakmadıkça (yani sefer hali bitmedikçe) kısaltır."
demektedir.
Dört mezhebin imamı,
ihtiyacının bugün veya yarın giderileceği ümidiyle bekleyen bir kimsenin bu
durumu böyle devam ettiği müddetçe namazım kısaltacağı hususunda ittifak
etmişlerdir. Ancak Şafii'den gelen bir rivayete göre, bu durumdaki bir insan en
çok on yedi veya on sekiz gün kısaltabilir, ondan sonra kısaltamaz.
İbn Münzir, İsrafında:
"İkamete niyet etmeyen bir kimsenin yolculuğu senelerce de devam etse
namazını kısaltacağı hususunda alimler icma' etmişlerdir." demektedir.
14- Yemin eden bir
kimsenin yeminini bozmayı daha hayırlı görmesi halinde» bozmasının caiz, hatta
müstehab olması, daha sonra keffaret verip hayırlı olduğuna inandığı gibi
yapması. Bu durumda ister önce keffaretini verip sonra yeminini bozar, isterse
önce yeminini bozup keffaretini sonra öder* Ebu Musa el-Eş'ari'den şöyle
rivayet edilmiştir: "Yemini bozup hayırlı olanı yaptım ve keffaret
ödedim." Bir başka metinde: "Keffaretini Ödedim ve hayırlı olanı
yaptım." Bir diğerinde ise: "Hayırlı olanı yaptım ve yeminimin
keffaretini verdim." Bu rivayetlerin her biri Sahih-i Buhari vs Sahih-i
Müslim'de yer almakta ve yemini bozma ile keffaret verme arasında belli bir
sıranın bulunmadığını göstermektedir.
Sünen'ds, Abdurrahman b.
Semüre, Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle bir hadis
nakleder: "Bir konuda yemin eder, sonradan o yemini bozmayı daha hayırlı
görürsen, yemininin keffaretini ver, sonra yeminini bozarak daha hayırlı
gördüğün şeyi yap." Bu hadisin aslı Sahih-i Buhari ve Sahih-i Muslini'
dedir.
Ahmed b. Hanbel, Malik
ve Şafii, yemini bozmadan önce keffaret vermenin caiz olduğu görüşündedirler.
Ancak Şafii, orucun keffareti hususunda: "Orucu bozmadan keffaretini
ödeyemez." demiştir. Ebu Hanife (r.h.) ise: "Hiç bir konuda, yemin
bozulmadan önce keffaretin ödenmesi caiz değildir.'' demektedir.
15-' Gazap halindeki
yeminin geçerli olması; o kimsenin verdiği hükmün ve yaptığı sözleşmelerin de
geçerli olması. Kendisini kaybedecek derecede sinirlenen kimsenin yemini de,
talakı da geçersizdir. Ahmed b. Hanbel, Hz. Aişe'den nakletiği: Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle dediğini duydum: "Iğlak halindeki bir
kimsenin yemini de hanımını boşaması da geçersizdir. " hadisindeki
"ığlak"ı, gazap ve öfke olarak açıklamıştır.
16- Hz. Peygamber'İn
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Sizi ben donatmadım, bilakis sizi Allah
(c.c.) donatıp techizatlandirdi." hadisini, Cebriye mezhebine mensup
olanlar, kendilerini destekleyen bir delil olarak öne sürebilirler. Bilmeleri
gerekir ki, bu hadiste onların mezhebine delil olacak hiçbir taraf yoktur.
Çünkü Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sözü, aynen şu sözü gibidir:
"Vallahi, ben ne bir kimseye bir şey veriyor, ne de verilmesini
menediyorum. Ben yalnızca taksim eden biriyim, bana emredildiği şekilde
veririm." O, Allah'ın kulu ve elçisidir. Her hareketi Allah'ın emriyledir.
Rabbı O'na bir şey emrederse, O da o emri yerine getirir. Veren, meneden,
yükleyip donatan yalnızca Allah'tır. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), yalnızca emredileni yapandır. Allah Teala: "Ey RasüFüm;
düşmanların gözüne bir avuç toprak attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah
attı."[Enfal, 17] ayetinde de, Rasulü'nün, müşriklerin yüzüne toprak
attığını, bu atmanın O'na ait bir fiil olduğunu isbat ve ifade etmiş, fakat
atılan bu toprağın müşriklerin gözlerine ulaştırılması işinin O'na ait
olmadığını, bunun ancak Allah'a ait bir fiil olduğunu, kulun buna gücünün
yetmeyeceğini açıklamıştır. "Atmak" fiili, İşin başlangıcı olan
"fırlatmak" ve sonucu olan "ulaştırmak" manalarının her
ikisi için de kullanılır.
17- Apaçık küfürleri Hz.
Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ulaştığı halde Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), münafıkları öldürmeyip bırakması.
"Tevbesini açıklayan zındık öldürülmez." diyenler, bu hadiseyi kendi
görüşlerinin delili olarak ileri sürmüşlerdir. Çünkü o münafıklar, kendilerine
nisbet edilen sözü söylemediklerine dair yemin etmişlerdir. Bu davranışları
şayet söyledikleri bir sözü inkar etmek değilse, tevbe etmek demektir. Mezhebimize
mensup olan ve olmayan alimler: "İrtidat ettiğine şahit olunan bir kimse
kelime-i şehadeti söyleyerek, Allah'tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) O'nun Rasulü olduğuna şahitlik ederse, bundan
sonra başka bir taraf araştırılmaz, mü'min olduğu kabul edilir."
demişlerdir. Bazı fakihler de: "irtidat ettiğini inkar etmesi, bunu kabul
etmesi yeterlidir." demişlerdir.
"Zındığın tevbesi
geçersizdir." diyenlere gelince, onların bu hadise ile ilgili değerlendirmeleri
şöyledir: Münafıkların bu davranışları isbat edilememiştir. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), bir konuda hüküm vereceği zaman yalnızca kendi
bilgisine dayanarak hüküm vermezdi. Bu haberi Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) yalnızca bir kişi getirmiştir. Bu sayı da isbat için yeterli
olmamıştır. Tıpkı Zeyd b. Erkam'ın Abdullah b. Übey'in aleyhinde şehadette
bulunması ve bu şehadetin kabul edilmemesi ve başka şahısların da aynı şekilde
tek başlarına şehadet edip şehadetlerinin geçerli olmaması gibi.
Bu değerlendirme hemen
kabul edilemez. Çünkü Abdullah b. Übey'in münafıklığı ve bu durumuna delil
olacak sözleri Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabı için
tevatür derecesinde sabitti. Yine onlardan bazıları bizzat kendileri
nifaklarını itiraf etmişler ve Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle: "Biz ancak
lafa dalmış, şakalaşıyorduk."[Tevbe, 65] demişlerdi. Haricilerden bazıları
bizzat Peygamberimizin yüzüne karşı: "Sen adaletle hükmetmedin!"
demişlerdi. Bunun üzerine Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Onları öldürmüyor musun?" diye sorulduğu zaman: "Aleyhlerinde
yeterli delil yok." demedi. Aksine: "İnsanlar, Muhammed ashabını
öldürüyor demesinler (diye onları bırakıyorum)" dedi.
O halde doğru
değerlendirme şöyle yapılmalıydı: Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
hayattayken onları Öldürmemesinin sebebi, kalplerini Rasulullah'a (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) ısındırmak ve O'nun üzerinde ihtilafı önleyip, ittifakı temin
etmekti. Halbuki onları öldürmek, daha İslam'ın gariplik dönemi son bulmadan,
nefretin uyanmasına yol açmak demekti. Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) en çok arzu ettiği husus kalpleri ısındırmak, en çok kaçındığı husus
ise kendisine itaattan uzaklaştıracak davranışlardı. Bu durum, yalnızca
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hayatta olduğu devreye has idi.
Aynı şekilde Zübeyr ve davacısı ile ilgili hadisede Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem): "Halanın oğlu olduğu için değil mi?" diyerek
hükmüne itiraz eden,"Bu taksimde Allah rızası gözetilmemiştir!"
diyerek verdiği hükmü ayıplayan ve: "Sen adaletle hükmetmedin!" diyen
kimselerin hiçbirini öldürmemiştir. Çünkü bütün bu konularda yegane hak sahibi
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) idi. Bu hakkını almak ya da hakkından
vazgeçerek affedip feragat etmek tamamen O'na ait bir hak idi. Ümmetine
gelince, durum değişmekte, Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ait
bir haktan vazgeçmeye ümmetin yetkisi bulunmamakta ve bu hakkın yerine
getirilmesi, ümmet için terkedilmesi mümkün olmayan bir görev olmaktadır. Bu
meseleler başka bir yerde ele alınacaktır. Burada maksat yalnızca işaret ve
uyandır.
18- Bir sözleşme (ahd)
karşılığında İslam ülkesinde ikamete hak kazanan kimse, İslam'a zararlı olacak
bir hadiseye sebebiyet verirse, kanının ve malının korunması hususunda yapılan
anlaşma bozulmuş olur. Devlet başkanı kendi imkanıyla o şahsı ele geçiremezse
kanı ve malı heder olur. Kim onun malına el koyarsa o malın sahibi olur.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Eyle halkıyla yapılan barış
anlaşmasında: "Kim bir olay çıkarırsa (anlaşmanın şartlarına aylan
davranırsa) onu malı kurtaramaz ve malı alana ait olur.'' demiştir. Çünkü, o
şahıs bu hareketiyle, ehl-i ahd olmaktan çıkmış, muharib (ehl-i harb) sınıfına
geçmiştir. Onun hakkında da ehl-i harb hakkındaki hükümler uygulanır.
19- Geceleyin cenaze
defnetmenin caiz olması. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
Zülbicadeyn'i geceleyin defnetti. Ahmed b. Hanbel'e bu konu sorulduğunda şöyle
dedi: Bunda bir mahzur yoktur. Ebu Bekir, geceleyin defnedildi. Hz. Ali, Hz.
Fatıma'yı geceleyin defnetti. Hz. Aişe: "Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) defnedildiği gecenin sonunda küreklerin sesini işittim."
demektedir. Hz. Osman, Aişe ve İbn Mes'ud'un definleri hep geceleyin olmuştur.
Tirmizi'de ibn Abbas'tan
şöyle bir rivayet vardır: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir gece
kabristana girdi. O'na kandil yakıldı. Kıble tarafına geçti ve: "Allah
sana rahmet eylesin, sen zikrederek sesini yükseltir ve çok çok Kur'an
okurdun." buyurdu. Tirmizi der ki: "Bu hadis hasendir."
Buhari'de de şöyle bir
hadis nakledilir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir ada' du ve:
"Bu kimdir?" dedi. Dediler ki: "Bu filandır, dün gece defnol
(Bunun üzerine kalktı ve cenaze) namazını kıldı.
Soru: Müslim'in
Sahih'inde rivayet ettiği şu hadise ne dersiniz?: "Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)bir gün ashabına hitab etti. Vefat eden, yetersiz
bir kefene sarılıp geceleyin defnolunan bir adamı andı ve mecbur kalınmadıkça
bir kimsenin, namazı kılınmadan, geceleyin defnedilmesini menetti." Ahmed
b. Hanbel: "Benin görüşüm de budur." demiştir.
Cevap: Allah'a
hamdederek, yukarıda zikredilen her iki hadisi de kabul eder, birini diğeri ile
izaha kalkışmayız ve geceleyin cenazeyi defnetmenin mekruh olduğunu söyler,
hatta bundan men ederiz. Ancak geceleyin yolculuk yapanlar arasından birinin
vefat etmesi, yolcuların gündüzü beklemeleri halinde zarar görmelerinden veya
ölünün şişip dağılmasından korkulması, bu ve benzeri gibi geceleyin defnedilmesini
gerekli kılacak zaruri sebepler sözkonusu olursa o zaman buna izin veririz.
Başarı Allah'tandır.
20- Devlet başkanı
herhangi bir yere askeri birlik gönderir, bu birlik ganimet malı ve esir alır
ya da kale fethederse, elde ettikleri herşeyden beşte bir pay ayrıldıktan sonra
geri kalanı o birlikteki mücahidler arasında paylaştırılır. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), Dumetü'l-Cenderin fethinde Ükeydir ile yapılan
anlaşma sonucu elde edilen ganimetleri, Halid b. Velid komutasında gönderilen
askerlerin arasında paylaştırmıştı. Tamamı dört yüz yirmi süvari idi. Elde
edilen ganimetler ise; iki bin deve, sekiz yüz at idi. Her bir süvariye beş
hisse düşmüştü. Ancak bu birlik savaşmakta olan bir ordunun içinden ayrılarak
teşkil edilirse durum değişmekte bu birliğin askeri gücü o ordunun gücüne
dayanmakta olduğu için elde ettikleri ganimetler, beşte biri ayrıldıktan sonra,
ordunun bütün neferleri arasında paylaştınlmaktadır. Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünneti bu idi.
21- Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) "Medine'de öyle kimseler vardı ki attığınız
her adımda ve aştığınız her vadide sizinle beraber idiler." sözüyle ifade
ettiği beraberlik, "kalbi beraberlik idi, yoksa bazı cahillerin söylediği
gibi bedeni beraberlik değildi. Çünkü bu dedikleri şey imkansızdır. Zira bv söz
üzerine Resulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Onlar Medine'de
oldukları halde mi?" diye sorulmuş, O da: "Evet. Onlar mazeretleri
yüzünden Medine'de kaldıkları halde." diye cevap vermişti. Onların
bedenleri Medine'de, ruhları ise mücahid kardeşleriyle beraberdi. Bu cihadın
kalp ile yapılanıdır ve dört mertebesinden biridir: Bu mertebeler; kalp ile,
lisan ile, mal ile ve beden ile cihad etmektir. Hadiste: "Müşriklere karşı
lisanlarınızla, kalplerinizle ve mallarınızla cihad ediniz."
buyurulmuştur.
22- Allah'a isyan edilen
günah yuvalarının yakılıp yıkılması. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
Mescid-i Dırar'ın yakılmasını ve yıkılmasını emretmişti. Halbuki orası içinde
namaz kılınan ve Allah'ın zikrolunduğu bir mekandı. Buna rağmen mü'minlere
zarar vermek, aralarını bozmak ve münafıklara sığınaklık yapmak gibi maksatlar
için kullanılınca Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yıkılmasını emretti.
Bu durumda olan bütün binalar için devlet başkanının ya yıkmak ve yakmak, ya da
şeklini ve gayesini ıslah edecek tedbirleri atmak gibi bir görevi vardır. Dırar
mescidi'nin durumu böyle olunca; apaçık şirk koşma maksadıyla yapılmış, içinde
görev yapanların orada bulunan kimselere kulluk etmeye çağırdığı yerlerin
yıkılması daha çok gereklidir. Fısk ve günah mahalleri olan meyhane, kumarhane
ve her türlü batakhane hakkındaki hüküm de aynıdır. Hz. Ömer (r.a.), içki
satılan bir köyü tamamen yakmış, Rüveyşid es-Sekafi'nin meyhanesini yakmış ve
kendisini Rüveyşid yerine Füveysık diye adlandırmıştır. Sa'd'ın sarayını da
halktan gizlendiği için yakmıştır. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
cumayı ve cemaatı terkedenlerin evlerini yakmaya yeltenmiş içlerinde,
kendilerine cuma ve cemaat farz olmayan kadınlar ve çocuklar bulunduğu için
bırakmıştır.
23- Allah'a itaat ve
ibadet durumunun bulunmadığı eşyanın vakfı sahih değildir. Bu kaideye göre:
Kabir üzerine yapılan mescid yıkılır, mescide defnolunan ölünün kabri oradan
kaldırılır. Ahmed b. Hanbel ve diğer alimler bu konuda kesin hükmün böyle
olduğunu söylemişlerdir. İslam'da; kabir ile mescid bir arada bulunmaz, bilakis
hangisi diğerinden sonra yapılmak istenirse buna mani olunur, bu konuda hüküm
verirken öncelik esasına riayet edilir. Beraber yapılmış olsalar caiz olmaz.
Böyle bir vakıf şer'an sahih ve caiz olmaz. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) nehyettiği için, böyle bir mescidde kılınan namaz sahih olmaz. Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) aym zamanda kabirleri mescid yapıp
orada kandil yakanlara da lanet etmiştir. Allah'ın Peygamberi ve Rasulü ile
göndermiş olduğu İslam dini böyle idi, ama bugün görüldüğü gibi, insanlar
arasında garip kalmıştır.
24- Uzaktan gelen
birisini karşılamak, sevinç ve mutluluğunu ifade etmek için ud, zurna vb. çalgı
aletleri ve müstehcen nağmelerin eşliğinde olmamak kaydıyla şiir söylenmesi
caizdir. Hiç kimse buna haram dememiştir. Bu hükme yapışarak günah olan
mağmeleri dinlemenin de helal olduğunu iddia edenlerin bu iddiası; şarabı üzüme
ve sarhoş etmeyen üzüm suyuna kıyas ederek, madem ki üzüm ve suyu helal, şarap
da helaldir diyenlerin iddiası gibidir. Bu ve benzeri kıyaslar; "alışveriş
de faiz gibidir" diyenlerin kıyasları gibidir.
25- Rasulullah'ın (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), kendisini övenleri dinlemesi, onları bu davranışlarından
alıkoymaması başkaları için delil teşkil etmez. Çünkü övenlerle övülenler
arasında çok farklar vardır ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Övgüde bulunanların yüzüne toprak serpiniz." buyurarak bu konudaki
hükmü apaçık belirtmiştir.
26- Seferden geri kalan
üç kişinin kıssasında sayısız hikmetler ve ibretler vardır. Burada bazılarına
işaret ediyoruz:
a)Bir kimsenin Allah ve
Rasulü'ne itaat hususundaki kusur ve eksiğini haber vermesi, bunun sebebini
açıklaması, akıbetinin ne olduğunu, durumundaki ibret verici hususları haber
vermesi, hayrın ve şerrin yollarını açıklaması ve bu açıklamaya dayanan daha
mühim meseleleri haber vermesi caizdir.
b) Kibir ve gurur maksadıyla
olmadığı takdirde bir kimsenin hayra Vesile olacak şekilde kendini övmesi
caizdir.
c) Bir kimse gücünün
yetmediği bir hayra karşı, gücünün yettiği başka bir hayırla kendi kendini
teselli eder.
27- Akabe biati,
sahabenin şahit olduğu en faziletli işlerden biridir. O kadar ki Ka'b,
Akabe'deki biati Bedir'deki cihaddan daha aşağı derecede görmezdi.
28- Devlet başkanı, bazı
hususları tebaasından gizlemekte fayda görürse, o hususları gizlemesi
müstehaptır veya duruma göre hüküm değişir.
29- Bir şeyi gizlemekte
zarar ve fesat sözkonusu olursa, onu gizlemek caiz değildir.
30- Hz. Peygamberdin
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) hayatında orduya ait bir kayıt defteri yoktu, ilk
olarak kayıt defteri uygulamasını başlatan Hz. Ömer'dir. Bu uygulama
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) takip edilmesini emrettiği
sünnetidir. Zamanla bu uygulamanın faydası açığa çıkmış ve müslümanların ona
olan ihtiyacı hissedilmiştir.
31- Bir müslüman için
ibadet ve taatta bulunarak Allah'a yakınlaşma fırsatı doğduysa, hemen o fırsatı
değerlendirmeye bakmalı ve bunun için gerekli teşebbüsü yapmalı, ileriki bir
tarihe bırakmamalıdır. Çünkü azmetme ve gayrete gelme hisleri çoğunlukla geçici
olur. İnsan, himmet ve gayret hislerini tahrik eden fırsatları hemen
değerlendirmelidir. Allah Teala kendisine böyle bir fırsat verip de, bu fırsatı
değerlendiremeyen kulunu, kalbiyle iradesi arasına girerek ve bir daha ona
iradesini kullanma imkanı vermeyerek cezalandırır. Allah ve Rasulü'nün
çağrısına cevap vermeyen kimsenin de kalbiyle iradesi arasına engel koyar da
daha sonra hiçbir zaman cevap verme gücünü, bulamaz. Allah (c.c): "Ey
inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeylere çağırdıkları zaman
icabet edin. Bilin ki, Allah, gerçekten kişi ile onun kalbi arasına girer.
"[Enfal, 24] Bu hakikati Allah Teala şu ayetiyle açıklığa kavuşturmuştur:
"Biz onların kalplerini ve gözlerini -ilkin ona inanmadıkları gibi- ters
çeviririz; onları taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın bırakirız."[En'am,
110] Yine Allah (c.c.) buyurdu ki: "Ama onlar yoldan sapınca, Allah da
onların kalblerini saptırmıştı. "[Saf, 5] Yine buyurdu ki: "Allah,
bir kavmi doğru yola eriştirdikten sonra sakınmaları gereken şeyleri
kendilerine açıklamadıkça onları sapıklıkla sorumlu tutacak değildir."[Tevbe,
115] Bu manada, Kur'an'da, çok ayet vardır.
32- Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile beraber gitmeyip geri kalanlar; ya tam nifak
ehli olanlar, ya bir özürü ve mazereti bulunanlar, ya da Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir maslahat sebebiyle veya Medine'de yerine
vekil tayin ettiği için geride bıraktığı kimseler olmak üzere üç sınıfa
ayrılıyorlardı.
33- Devlet başkanı ve
herhangi bir makamda başkan durumunda olanların itaatsizlik gösterenleri ihmal
etmemeleri, bilakis onları itaatkar olmaya davet etmeleri gerekir. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tebük'te: "Ka'b ne yaptı?" diyerek
yalnızca onu sormuş, münafıkları ihmale terkettiği için onlardan hiç kimseyi
zikretmemişti.
34- Allah ve Rasulü'nü
müdafaa kastıyla ve dini hamaset ve hamiyyet saikıyle bir başkasının
kusurlarını söylemek caizdir. Bu noktadan hareketledir ki, hadis alimleri,
ravilerin durumunu araştırıp kusurlarını göstermişlerdir. Yine aynı noktadan
hareketle peygamberlerin varisleri durumundaki ehl-i sünnet alimleri bid'adçıların
kusurlannı göstermişlerdir. Yoksa bu ayıplamalar ve kusurları açığa çıkarmalar
nefsi arzu ve istekleri tatmin etmek için değildir.
35- Ayıplanan ve
kendisine bir kusur nisbet edilen kimsenin, ortada bir yanılma sözkonusu
olursa, kendisini savunması da caizdir. Muaz (r.a.), Ka*b'ı kötüleyen kimseye:
"Ne kötü konuştun!*' demiş, sonra da: "Ey Allah'ın Rasulü! Allah'a
yemin olsun ki, onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz." diyerek
müdafaada bulunmuştu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da ne öyle
konuşanı, ne de Ka'b'ı bu sözlerinden men etmedi. Her ikisini de dinledi.
36- Yoldan gelen bir
müslümanın memleketine girerken abdestli olması ve evine gitmeden önce mescide
uğraması, iki rekat namazdan sonra çevresindeki müslümanlarla oturup hemhal
olması, sonra ailesinin yanına gitmedi sünnettir.
37- Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), münafıklardan kendisini müslüman gibi
gösterenlerin dış görünüşlerine göre davranıyor, kalplerindeki gerçek düşüncelerini
Allah'a havale ediyor, hüküm verme zamanı dış görünüşlerine göre hükmediyor,
bilinmeyen içyüzlerine göre cezalandırmıyordu.
38- Devlet başkanının ve
hakimin; hadise çıkaran, huzur bozan kimselerin selamlarını almayarak onları
cezalandırması ve başkalarına da ibret olmalarını sağlaması caizdir.
Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ka'b'ın selamını aldığı
nakledilmemiştir, bilakis öfkeli bir şekilde karşıladığı rivayet edilmektedir.
39- Tebessüm, sevinme ve
hoşlanmanın alameti olduğu gibi öfkenin de alameti olabilir. Zira gerek
sevinme, gerekse öfkelenme hallerinin her ikisinde de kan basıncı yükselir, bu
sebepten yüzde pembeleşme gözükür. Bu durumdan da sevinç ve öfke hasıl olur ve
arkasından tebessüm veya gülme gelir. Bundan dolayı, özellikle nahoş hallerde,
kudretli insanların gülmesine aldanmamalıdır. Bu hususta denilmiştir ki:
"Arslanı, dişleri
açığa çıkmış olarak görürsen, Zannetme ki arslan gülümsemektedir."
40- Devlet başkanı ve
başkan durumundaki kimselerin, değer verdikleri kıymetli dostlarına sitem edip
onları azarlamaları mümkündür. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Tebük
seferinden geri kalanlar içerisinde yalnızca üç kişiye sitemde bulunmuştur.
İnsanlar çok defa dosttan gelen sitemi övmüş, onun hazzını ve sevincini dile
getirmişlerdir. Hal böyle olunca, Allah'ın yeryüzünde yarattıklarının en
sevgili olanının sitemi nasıl olur? Allah'a yemin olsun ki, bu sitem en tatlı
bir sitem, semeresi en büyük, faydası da en yüce olan bir sitemdir. O üç kişi
kimbilir ne büyük bir sevince, hoşnutluğa ve mazhariyete nail olmuşlardır.!
41- Allah Teala, Ka'b'ı
ve iki arkadaşını, doğru sözlü olmaya ve bu durumlarında sebatkar olmaya
muvaffak kılmış, yalan söylemek ve gerçek dışı özürler beyan ederek onları
rezil etmemiştir. Böyle yapsalardı, dünyada sıkıntı çekmezlerdi, ama ahiretleri
tamamen perişan olurdu. Dürüst kimseler, işin başında biraz yorulurlar ama
ardından devamlı bir kurtuluşa kavuşurlar. Dünya ve ahiret, bu prensip üzerine
kuruludur. Başlangıçtaki acılıklar sonuçta tatlılığa, başlangıçtaki tatlılıklar
da sonuçta acılığa dönüşürler. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ka'b
(r.a.) için: "Bu (Ka'b) doğru söyledi." sözünde, zikredilen nesnenin
veya kimsenin, özel olarak bir hükme tabi olduğu hususunda karine bulunduğu zaman,
mefhum-u lakaptan yararlanılabileceğine açık delil vardır. Allah (c.c):
"Davud ve Süleyman'ı da an; hani onlar, milletin davarlarının yayıldığı
bir ekin hakkında hüküm veriyorlardı. O vakit geceleyin bir kavmin davan ekin
tarlasına yayılmıştı (zarar vermişti). Biz de onların hükümlerine şahit idik.
Biz o meselenin hükmünü Süleyman'a bildirmiştik,"[Enbiya» 78-79]
buyurmaktadır. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bana yeryüzü
mescid ve toprağı da temiz (teyemmüm edilebilecek vasıfta) kılındı." buyurmuştur.
Yukardaki hadiste de: "Bu doğru söyledi." buyurmuştur. Burada bu sözü
duyan; sözü söyleyen kimsenin, o şahsı hususi bir hükme tabi tuttuğunda şüphe
etmez.
42- Ka'b'ın: "Benim
durumumda olan başkası var mı?" diye sorması ve: "Evet, Mürare b. Rebi'
ve Hilal b. Ümeyye." diye cevap vermelerinde; bir musibete uğrayan
kimsenin, aynı musibete uğrayan başka kimseleri örnek alma psikolojisiyle
kendisini teselli etmesinin caiz olduğuna örnek vardır. Allah (c.c.) bu konuda
yol göstererek: "Düşman milleti takib etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer
siz yaralanıp acı çekiyorsanız, muhakkak ki onlar da sizin çektiğiniz gibi acı
çekiyorlar. Halbuki siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri (ahiret ve cennet
gibi) şeyleri ummaktasınız."[Nisa, 104] buyurmuştur. İşte Allah'ın,
cehennemlikleri menettiği halet-i ruhiyye budur. Bu konuda Allah (c.c):
"Bu özlediğiniz şey bugün asla size fayda sağlamaz; çünkü zulmettiniz,
hepiniz azabda ortaksınız." buyurmaktadır.[Zuhruf, 39]
Ka'b'ın: "Bana
Bedir harbine iştirak etmiş iki salih kimseden bahsettiler, benim onları örnek
almam gerekir." sözü, Zühri'nin yamlarak ilavede bulunduğu yerlerden biri
sayılır. Çünkü siyer ve meğazi kitaplarının hiç birinde bu iki kişinin Bedir
harbine katıldığı kaydedilmemiştir. Ne İbn İshak, ne Musa b. Ukbe, ne Emevi, ne
Vakıdi ne de başka biri onları Bedir ehlinden saymışlardır. Vakıa da gösteriyor
ki, onların Bedir ehlinden olmamaları gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), Hatıb casusluk yapmak gibi bir günah işlediği halde onu
cezalandırmadı ve alakasını kesmedi. Hz. Ömer (r.a.) onu öldürmeye kalkışınca
da: "Allah'ın Bedir ehline bakıp:'Dilediğinizi yapın, bütün günahlarınızı
bağışladım.' dediğini nereden bileceksin." buyurdu. Hiç casusluk suçu ile,
savaştan geri kalmak birbiriyle kıyaslanır mı?
Ebu'l-Ferec İbn Cevzi
der ki: Bu konunun hakikatim ortaya çıkarmayı çok arzu ediyorum. Ebu Bekr
el-Esrem'e rastladım. Zühri'nin faziletini, hafızasının kuvvetini ve bu
konudaki sağlamlığını anlattı. Bu konudan başka bir yerde yanıldığına
rastlamadığını söyledi ve: "Mürare b. Rebi' ve Hilal b. Ümeyye'nin Bedir
harbine katıldıklarını söylemektedir. Halbuki bunu ondan başka kimse
söylememektedir. Hata etmekten hiç kimse kurtulamaz." dedi.
43- Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu üç kişiyle görüşülüp konuşulmasını yasaklayip
diğerleri için böyle bir yasak getirmemesinde, bu üç kişinin doğru
söylediklerine ve diğerlerinin yalancı olduklarına delil vardır. Bu yasakla
onları, günahlarından dolayı tedip etmek istemiştir. Münafıklara gelince,
onların günahları böyle bir yasaklama ile geçiştirilmekten daha büyüktü. O üç
kişi için kullanılan ilaç diğerlerinin hastalığına çare olmaz, fayda vermezdi.
Allah (c.c.) da kullarının günahları karşısında böyle muamele eder, mü'min
kulunu sevdiği halde, en küçük bir hatasından dolayı tedip eder, o da daha
dikkatli olmaya çalışır. Allah katında kıymetten düşmüş olan kula gelince,
günah ile arasında hiçbir engel bırakmaz ve her günah işlemesinde ona nimetler
ihsan eder; o da zenneder ki bu nimetler kendi fazilet ve kerametinden
dolayıdır. Bütün bunların Allah tarafından horlanmanın bizzat kendisi olduğunu
ve bu nimetlerden dolayı azabının daha şiddetli olacağım bilemez. Nitekim
meşhur bir hadiste: "Allah bir kulu için hayır dilerse, cezasını dünyada iken
peşin peşin verir. Bir kulu için de şer dilerse onu dünyada iken cezalandırmaz
da, o kul kıyamet günü günahlarıyla birlikte gelir." buyurulmuştur.
Rasülullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu davranışında devlet başkanı, alim ve başkan
durumundaki kimselerin cezayı gerektiren bir davranışta bulunan kimse ile
alakayı kesmesinin caiz olduğuna da delil vardır. Yalnız bu alaka kesmenin
Ölçüsü iyi tesbit edilmeli ve o şahsa fayda sağlayacak dereceyi aşıp kemiyet ve
keyfiyet açısından onu helake sürükleyecek derecede olmamalıdır. Çünkü maksat
ıslah etmektir, helak etmek değildir.
44- Ka'b'ın: "Öyle
ki dünya bana karşı değişti. Nerdeyse o bildiğim dünya değildi." sözündeki
bu değişiklik; korkan, hüzünlü ve kederli olan herkesin toprakta, ağaçta,
bitkide, hatta halini bilmediği insanlarda bulacağı bir halin ifadesidir.
Günahkar bir asi de günahının derecesine göre, hanımının ve çocuğunun
ahlakında, bineğinin ve hizmetçisinin huyunda hatta bizzat kendi nefsinde bu
hali hisseder, kendisi bile kendine değişik gelir, sanki o kendisi değil, sanki
ailesi ve arkadaşları onlar değiller. Zaten böyle bir değişme olmasa, bu korku
da olmaz. Bu hal Allah'ın bir sırrıdır ve ancak kalbi ölü olmayanlara
aşikardır. Kalbinin canlılık derecesine göre de bu değişmeyi ve yalnızlığı
idrak eder. Ölü bir beden yaralanmadan nasıl acı duymazsa, ölü bir kalp de bu
durumdan hiçbir şey hissetmez.
Sözkonusu değişme ve
yalnızlık hissinin, münafıklar için zirvede olduğu bilinmekte olduğu halde,
onların kalpleri ölü olduğu için bu durumu hissetmezler. Bir kalpde hastalık
müzminleşirse, günah ve isyan sebebiyle ıztırabı şiddetlenirse, bu değişmeyi ve
yalnızlığı duymaz. İşte bu vaziyet "şekavet" alametidir. Bu
hastalığın iyileşeceğinden ümit kesilmiş, doktorlar da tedavisinden aciz kalmışlardır.
Korku ve keder, şüpheyle; emniyet ve sürür, gühantan uzak durmakla beraber
bulunurlar.
"Yeryüzünde suçsuz
insandan daha cesuru yoktur. Ve yeryüzünde şüpheciden daha korkağı da
bulunmaz."
Basiret sahibi bir mü'min,
bir imtihana tabi tutulur, sonra kendine gelirse, anlattıklarımızın bu
kadarından bile faydalanabilir. Hem öylesine çok yönlü faydalar sağlar ki,
sınırlandırılması mümkün değildir. Hiçbir faydası olmasa
Rasulullah*ın(Sallallahu aleyhi ve Sellem)peygamberlik alametlerini ve haber
verdiği hadiseleri görür, O'nun peygamberliğini tasdik etmesi zaruret
derecesinde kuvvetlenir. O'na isyan etmekle şerre uğraması, itaat etmekle de
hayra nail olması Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) peygamberliğine
en kuvvetli delildir. Bu durum şuna benzer: Bir kimse size "şu yola
girerseniz, orada şöyle şöyle tehlikeler var" diye tafsilatlıca anlatıyor.
Siz de buna rağmen ona muhalefet ederek o yola giriyorsunuz ve size haber
verdiği tehlikelerle karşılaşıyorsunuz. Bu durumda ona muhalefet etmekle
beraber, doğru söylediğine şahit oluyorsunuz. Yalnızca tavsiye ettiği yola
giren ve bu tehlikelerden hiçbiriyle karşılaşmayan kimse de onun doğru
söylediğine şahit olur ve birçok hayra ve saadete nail olursa da, bu konudaki
bilgisi mücmel olur.
45- Hilal b. Ümeyye ve
Mürare; evlerinde oturuyor ve namazlarını evlerinde kılıyorlar, cemaate
geliniyorlardı. Onların bu durumu, müslümanların alakalarını kesmelerinin,
cemaata gelmemeyi mubah kılan özürlerden sayıldığına delil olmaktadır. Yahut
şöyle de denilebilir: Alakayı kesmenin tam gerçekleşmesi, müslümanların
cemaatına katılmamalarını gerektirmektedir. Fakat şu akla gelebilir: Ka'b
cemaata geliyor, diğer ikisi gelmiyordu. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ise ne Ka'b'i men ediyor; ne de diğerlerini kınıyordu. Bu durumu
açıklamak için şöyle denebilir: Müslümanlara onlarla alakalarını kesmeleri
emrolununca, kendi hallerine bırakıldılar. Yani cemaatla emrolunmadılar,
cemaattan alıkonulmaları da sözkonusu olmadı ve kendileriyle de konuşulmadı. Bu
durumda cemaata gelene mani olunmadı. Terkedene de bir şey söylenmedi. Şöyle de
denilebilir: Herhalde o iki kişi cemaata çıkamayacak kadar zayıf ve aciz
idiler. Bu yüzden Ka'b demişti ki: "Ben kavmin en genci ve kuvvetlisi idim,
dışarı çıkıyor ve müslümanlarla birlikte cemaata iştirak ediyordum."
46- Ka'b'ın:
"Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geliyor, namazdan sonra
meclisinde otururken selam veriyor ve kendi kendime diyordum ki: Acaba selamımı
almak için dudağım kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı?" sözünde; alaka
kesilmeye müstahak olan kimseden selam almanın vacip olmadığına delil vardır.
Şayet vacip olsaydı, selamını alırken sesini duyurması vacipti.
47- Ka'b'm: "Müddet
uzayınca Ebu Katade'nin bahçesinin duvarına tırmandım." sözünde; bir
kimsenin, arkadaşının ve komşusunun rızası olduğunu bildiği zaman izin almadan
onun bahçesine girmesinin caiz olduğuna delil vardır.
48- Ebu Katade'nin
Ka'b'a: "Allah ve Rasulü daha iyi bilir." sözünde; bu şekilde hitap
etmenin, konuşma sayılmayacağına delil vardır. Bir kimse, bir başkasıyla
konuşmamaya yemin etse ve ona, Ebu Katade'nin söylediği gibi söylese yeminini
bozmuş olmaz. Özellikle bu sözüyle konuşmaya niyet etmezse hiç konuşma
sayılmaz. Ebu Katade'nin halinin dış görünüşünden de onun konuşmak niyetiyle
hitap etmediği anlaşılmaktadır.
"Bana kim Ka'b'ı
gösterir?" diye soran çiftçiye orada bulunanların hiç konuşmadan yalnızca
işaret ederek yol göstermelerinde, alaka kesmenin tam anlamıyla gerçekleşmesi
için takınılmış bir ta /ir vardır. Şayet açık açık: "Ka'b şu
adamdır." deselerdi, bu da bir konuşma olmaz ve yasağa muhalefet etmiş
sayılmazlardı. Ancak bu konudaki titizliklerinden dolayı ismini söylemediler.
Bu arada şu da söylenebilir: Onun önünde ve onun hakkında, duyabileceği şekilde
başka biriyle konuşmak bile bir çeşit onunla konuşmak sayılır. Özellikle böyle
bir davranış onunla konuşmak için bir vesile gibi kabul edilmişse bu apaçık bir
hiledir. Bu durumdan menetmek, hileden ve kötülüğe ulaştıran yollardan menetmek
gibidir. Bu meseleyi böyle anlamak daha güzel ve daha köklü bir anlayış
olacaktır.
49- Gassan melikinin bir
mektup yazıp onu davet etmesi; Ka'b için Allah'ın bir başka ibtilası, Allah ve
Rasulü'nün sevgisi hakkındaki imanını denemesi, sonunda Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve müslümanlar kendisini terkettiği halde
imanının zayıflamadığının sahabe arasında açığa çıkması, onun bu durumda bile
dünya mülkünde ve mevkisinde gözünün olmadığı hususunun herkes tarafından
görülmesi içindir. Yine bu olayda, Allah'ın onu nifak illetinden temize
çıkarması, imanının kuvvetini ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile
müslümanlara olan sadakatim açığa çıkarması vardır. Bütün bunlar, Allah'ın
Ka'b'a bir lutfu, hakkındaki nimetlerini tamamlaması ve kırılan kalbini tamir
etmesi idi. Madenlerin eritildiği ateş misali, nasıl orada posa, hakiki
madenden ayrıhrsa, böyle bir imtihanda da kişinin içinde, kalbinde ne varsa
açığa çıkar ve bu suretle gerçek yüzü görünmüş olur.
50- Ka'b'ın:
"Mektubu tandırda yakmaya azmettim." sözünde, din için fesada ve
zarara yol açacak şeylerin hemen yok edilmesinin lüzumuna işaret edilmekdedir.
Hakiki mü'min, bu konuda tereddüt etmez ve beklemez. Üzüm suyu şaraba dönüştüğü
veya bir mektup zarar ve fesada yol açtığı zaman hemen yok edilmesi gerekir.
Gassaniler o vakitler
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) karşı harp hazırlığı yapıyorlar,
atlarım nallıyorlardı. Şüca' b. Vehb el-Esedi'yi Rasulullah (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) bir mektupla Gassaniların kralı Haris b. Ebi Şemr el-Gassani'ye
gönderip onun İslam'a davet ettiği için o da harbe hazırlanıyordu. Şüca' diyor
ki: Gassan kralı Şam ovasında Humus'tan Eyle'ye gelen Kayser'e hediyeler
hazırlamakla meşgulken ona vardım. İki veya üç gün kapısında bekledim.
Kapıcısına: "Ben, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona
gönderdiği elçisiyim." dedim. O da: "Filan gün dışarı çıkıncaya kadar
onunla görüşemezsin." dedi ve ismi Meriy (?) olan bu Rum kapıcı bana
Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem)sormaya başladı. Ben de
Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve davet ettiği dinden
bahsediyorum. Beni dinlerken hassaslaşiyor ve ağlayarak şöyle diyordu:
"İncil'i okumuştum. Bu peygamberin vasıflarını aynen orada görmüştüm. Ben
O'na iman ediyor ve O'nu tasdik ediyorum. Fakat, şimdiye kadar bana ikramda ve
ihsanda bulunan Haris'İn beni öldürmesinden korkuyorum." Ve bir gün Haris
çıktı, tahtına oturup tacını başına koydu ve bana yanına girmem için izin
verdi. Ben de yanına varınca, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mektubunu
verdim. Mektubu okuyup yere fırlattı ve: "Kim benim mülkümü elimden
alacakmış! Yemen'de bile olsa gidip onu bulacağım." dedi. Daha sonra
etrafındakileri topladı, atların nallanmasını emretti ve bana da: "Git,
gördüklerini arkadaşına haber ver!" dedi. Bu arada Kayser'e mektup yazarak
benden ve hazırlandığı seferden onu haberdar etti. Kayser de ona cevaben bir
mektup göndererek, bu sefere çıkmamasını, bu işten vazgeçmesini ve Eyle'de
kendisine ulaşmasını istedi. Bu mektubu alınca beni çağırdı ve: "Ne zaman
gidiyorsun?" dedi. Ben de: "Yarın" dedim. Bana yüz mıskal altın
verilmesini emretti. Kapıcısı da bana bir elbise verdi, daha başka ikramlarda
bulundu ve: "Benden Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) selam
söyle." dedi. Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldim, bütün bu
olanları haber verdim. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Mülkü
helak olsun!" dedi. Sonra kapıcısının kelamını söyledim ve anlattığı
şeyleri haber verdim. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Doğru söylemiş." buyurdu. Haris b. Ebi Şemr, Mekke'nin fethedildiği
sene Öldü. İşte bu müddet içinde Gassan kralı, Ka'b'a mektup yazarak
kendilerine iltihak etmesini istiyordu. Takdir-i ilahi, Ka'b'ın Rasulullah'tan
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve dininden yüz çevirmesine mani oldu.
51- Bu üç kişinin
üzerinden kırk gün geçince Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara
hanımlarından uzak durmalarım emretti. Bu emretme hadisesinde iki bakımdan üç
kişinin feraha kavuşacakları anın müjdeleri vardı:
Birincisi: Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlarla ne konuşuyor, ne de elçi gönderiyordu.
Şimdi ise hem konuşmuş, hem de elçi göndermişti.
İkincisi: Ailelerinden
uzak durmalarını emretmesinde bir özellik vardır, o da şudur: Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu emriyle onlara, lezzet ve zevk unsurlarından
tamamen uzaklaşarak ibadet ve taata daha ciddi olarak kendilerini vermeler ri,
bütün vakitlerini Allah'a kullukla geçirmeleri hususunda yol göstermiştir.
Böylece feraha kavuşacakları vaktin yaklaştığı, cezalarının bitmesine az bir
şey kaldığı anlaşılmış oldu.
Bu olayın fıkhi izahı
ise şöyledir: ihramlı olmak, oruçlu bulunmak ve itikafta olmak gibi ibadet
zamanlarında kadınlardan uzak durmak gerekir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) bu üç kişinin son zamanlarının ihramlı veya oruçlu kimseler gibi daha
çok ibadetle geçmesini arzu etti. Onlara merhametinden dolayı ilk günden böyle
bir emirde bulunmadı. Şayet ta baştan beri hanımlarından uzak durmalarım
emretseydi belki sabırları taşar, tahammül gösteremezlerdi. Bu emri yalnız son
günler için vermesi tamamen onlara bir lütuf ve rahmettir. Hacılara, hacca
gitmeye niyet eder etmez değil de, ihrama girdikten sonra hanımlarından uzak
durmalarının emredilmesinde de aynı lütuf ve rahmet vardır.
Ka'b'ın hanımına:
"Ailenin yanına git.'* sözünde; bu ve benzeri sözlerle, talaka niyet
edilmediği müddetçe, talak vaki olmayacağına delil vardır. Bu hususta doğru
olan şudur: Talak, ıtak ve hürriyet kelimeleri bile, boşama veya köle azad
olmasına sebep olmazlar. Allah'ın dininde doğru olan, bizim de doğruluğunda hiç
şüphe etmediğimiz hüküm budur. Mesela bir adama: "Kölen ahlaksız, cariyen
zina ediyor." denilse de adam: "Olamaz, o köle iffet sahibi hür
biridir veya o cariye iffetli hür biridir." dese, bu sözüyle azad etme
hürriyetini kasdetmemiş, iffet hürriyetini kasdetmiştir. Dolayısıyla o adamın
ne kölesi, ne de cariyesi bu sözüne binaen azad olmazlar. Aynı şekilde bir
adama: "Kölen kaç yıldır senin yanında?" diye sorulsa, o da: "O
benim yanımda eski (atik)dir." diye cevap verse, bu sözüyle, onun eskiden
beri yanında olduğunu kasdettiği için, kölenin azad olması sözkonusu değildir.
Yine aynı şekilde bir adam, doğum sancısı çeken karısına vursa ve kendisine
sorulduğunda da: "O talık (doğum sancısı çekiyor)." dese, bu sözü
söylerken de karısını boşamak hiç aklına gelmemişse, karısı boş olmaz. Adam bu
sözüyle, karısının durumunu ifade etmiştir. Bu ve benzeri lafızlar,
beraberlerindeki karinelerden dolayı sarih olmaktan çıkarlar ve kasdolundukları
manayı ifade ederler. Bu lafızların talak ve ıtak konusunda (köle azad etmek)
sarih olduğunu, karinelerin hükme tesir etmediğini iddia etmek tamamen
batıldır.
52- Ka'b'ın, mutlu sonu
müjdeleyen kimsenin sesini duyunca secde etmesi; bunun, sahabeye ait bir adet
olduğuna apaçık delildir. Bu secdeler, yenilenen nimetler ve defedilen
musibetlerden dolayı yapılan şükür secdeleridir. Ebu Bekir Sıddik (r.a.),
Müseyleme'nin katledildiği haberi gelince Ali b. Ebi Talib (r.a.), Haricilerden
Zü's-Südiyye'yi ölü olarak bulunca Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
Cebrail (a.s.): "Kim Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir
salavat getirirse, Allah da o kuluna on salavat (rahmet) getirir."
müjdesini getirince, üç defa ümmetine şefaat dileyip Allah'ın (c.c), sonunda ümmetinin
tamamı için şefaatinin kabul edileceği bilgisini alınca secde etmişlerdir. Yine
Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), bir askeri birliğinin düşmanlarına
karşı zafer kazandığı müjdesini, başı Hz. Aişe'nin göğsünde iken almış ve hemen
kalkıp secdeye kapanmıştı. Ebu Bekre der ki: "Ne zaman Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) sevindirici bir haber gelse, kalkar secdeye
kapanırdı. Bütün bu eserler (sahabe sözleri) sahihtir* sıhhatlerinde hiçbir
şüphe yoktur.
53- Ka'b'ı müjdelemek için
ashabtan birinin atını mahmuzlamasında, bir diğerinin tepeye tırmanmasında; o
topluluğun hayır uğrunda nasıl yarıştıklarına, birbirlerinin sevincine nasıl
ortak olduklarına deliller vardır.
54- Ka'b'ın, gelen
müjdeciye iki elbisesini de (izar ve ridasım) birden vermesi, bu davranışın
üstün bir ahlak ve yüce bir haslet olduğuna işaret etmektedir. Abbas (r.a.) da
kölesi gelip, Haccac b. Ilat'tan, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
hakkında kendisini sevindirecek bir haberi olduğunu müjdelemesi üzerine onu
azad etmişti.
55- Ka'b'ın
davranışında; müjdeciye, elbisesinin tamamını vermenin caiz olduğuna delil
vardır.
56- Yine bu hadisede,
hakkında dini bir nimet yenilenen kimseyi tebrik etmenin, geldiği zaman onun
için ayağa kalkmanın miistehap olduğuna delil vardır. Bu davranış, müstehap
olan bir adettir. Dünyevi bir nimete nail olan kimseye de böyle davranmak
caizdir. O kimseye şöyle demek evladır: "Allah'ın sana lütuf ve ihsan
ettiği şey, hakkında mübarek olsun." İnsan böyle söylemekle nimeti, ihsan
edene ait kılmış, o nimete kavuşana da dua etmiş olur.
57- Bu hadisede, kulun
yaşayabileceği en mutlu ve faziletli gününün, Allah'a tevbe ile yöneldiği ve
tevbesinin kabul edildiği gün olduğuna delil vardfr. Çünkü Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ka'b'a: "Sana anandan doğduğun günden
itibaren yaşamış olduğun en güzel günün hayırlı müjdesi var." demişti.
Şayet: Nasıl olur da o
gün, müslümanlığı kabul ettiği günden daha hayırlı olabilir, denilirse cevap
olarak şöyle söylenir: O gün, müslüman olduğu günün tamamlayıcısı
mahiyetindedir. Müslüman olduğu gün saadetinin başlangıcı, tevbesinin kabul
edildiği gün ise o saadetin tamamlanması ve kemale ermesidir. Yardım istenen
yalnızca Allah'tır.
58- Bu hadise üzerine
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sevinmesi ve yüzünün bu sevinçle
aydınlanmasında; Allah'ın, Peygamberini ümmetine karşı ne kadar şefkatli ve
merhametli kıldığına işaret vardır. Öyle ki Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) sevinci, nerdeyse Ka'b'ın ve iki arkadaşının sevincinden daha fazla
idi.
59- Ka'b'm: "Ya
Rasulallah; tevbemin kabulünden dolayı malımın tamamını sadaka olarak vermek
istiyorum." demesinde, tevbe ederken gücü yettiği kadar sadaka vermenin
müstehap olduğuna delil vardır.
60- Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ka'b'a: "Malının bir kısmını kendine sakla.
Bu, senin için daha hayırlıdır." demesinde; malının tamamını sadaka olarak
vermeyi adayan kimsenin, tamamını vermesinin gerekmeyeceğine, bir kısmını
kendine bırakmasının caiz olduğuna delil vardır. Bu konudaki rivayetlerde bazı
ihtilaflar sözkonusu olmuştur. Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'de
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ka'b'a: "Malının bir kısmını
kendine sakla" buyurduğu kaydedilmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber,
kendisine alıkoyacağı mal için herhangi bir takdirde bulunmamış, bu durumu
tamamen Ka'b'ın takdirine bırakmıştır. Bu konuda sahih olan da budur. Kendisine
ve ailesine yetmeyecek kadar azalan bir malı, sadaka olarak vermek caiz
değildir, bu maldan adakta bulunması da ibadet değildir. Adakta bulunsa bile
yerine getirmesi gerekmez. İhtiyaçlarını karşıladıktan sonra arta kalan malını
tasadduk etmesi daha faziletlidir. Bu durumda nezirde bulunursa, nezrini yerine
getirmesi vaciptir. Bu hüküm, şer'i kaidelerin ve kıyasın sonucudur. Bu yüzden
kişinin kendi ihtiyacı ile ailesinin ihtiyacını karşılaması, mali borçlarını
ödemesinden önce gelir. Bu mali borçlar, ister keffaret ve hac gibi Allah'a ait
haklar sınıfından olsun, ister kul borcu olsun hüküm değişmez. Biz iflas eden
bir kimseye evini, hizmetçisini, elbiselerini, sanatkar ise alet ve edevatını,
değilse ticaret yapacağı eşyayı bırakır, geri kalan malını borçluların hakkı
olarak kabul ederiz. Ahmed b. Hanbel, malının tamamım tasadduk etmeyi nezreden
kimsenin, üçte birini vermesinin yeterli olabileceğini söylemiş, daha sonra
mezhebini takip eden alimler İmam Ahmed'in bu sözünü, Ka'b kıssasındaki şu
nakille delillendirmişlerdir: "Ka'b dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü! Allah ve
Resulü'ne tevbe etmemden dolayı malımın tamamını Allah ve Rasulü için
vereceğim. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): Hayır, dedi. Dedim ki:
Yarısı. O yine: Hayır, dedi.
O halde üçte birini,
dedim. Bunun üzerine: Evet, dedi. Ben de: Hayber'deki hissemi alıkoyacağım,
dedim." Bu hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir. Bu hadisin sabit oluşu biraz
şüphelidir. Çünkü Ka'b kıssasında sahih rivayet; Sahih-i Buhari ve Sahih-i
Müslim'de Zühri hadisinden Ka'b b. Malik'in oğlu yoluyla yapılan rivayettir. O
da: "Malının bir kısmını alıkoy." şeklindedir ve miktar olarak bir
sınırlama getirmemiştir. Bu isnaddakiler kıssa hakkında daha sağlam bilgiye
sahiptirler. Çünkü rivayet bizzat oğlundan yapılmaktadır.
Soru: Ahmed b. Hanbel'in
Müsned'mde rivayet ettiği: "Ebu Lübabe b. Abdülmünzir, Allah'a tevbe
edince dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü! Tevbemden dolayı kavmimin diyarını terkedip
senin yakınında yerleşmek, Allah ve Rasulü için malımın tamamını tasadduk etmek
istiyorum. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Üçte birini
vermen yeter. hadisi için ne dersiniz?
Cevap: Ahmed b.
Hanbel'in yukarıdaki sözünün delili bu hadistir, Ka'b hadisi değil. Sonra Ahmed
b. Hanbel'in, oğlu Abdullah yoluyla gelen rivayette şöyle dediği
nakledilmiştir: "Bir kimse malının tamamını veya bir kısmını tasadduk
etmeyi nezretse, fakat malının tutarından çok borcu bulunsa, sahip olduğu malm
üçte birini sadaka olarak vermesinin yeterli olacağı görüşündeyim. Çünkü
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ebu Lübabe'ye, üçte birini vermesini
emretmiştir." Ahmed b. Hanbel hadisten hüküm çıkarma konusunda daha çok
bilgilidir. Bundan dolayı herhangi bir sınırlama bulunmayan Ka'b hadisiyle
değil, üçte birle sınırlama getirilen Lübabe hadisiyle fetva vermiş ve sanki
mutlak olan Ka'b hadisini Ebu Lübabe hadisiyle kayıt altına almak istemiştir.
Yine Ahmed b. Hanbel'in;
"Sahip olduğu malından çok borcu bulunan bir kimsenin, malının tamamını
veya bir kısmını tasadduk etmeyi nezretmesi halinde, malının üçte birini
vermesinin yeterli olduğunu" söylemesi; malından çok borcu olsa bile o
kimsenin nezrinin geçerli olduğuna delil teşkil etmektedir. Daha sonra mal
sahibi olup borcunu ödemek istediği zaman, nezrettiği gün sahip olduğu mal
miktarının üçte birini öder. Oğlu Abdullah'tan gelen bir başka rivayette ise
şöyle demiştir: "Bir kimse hibede bulunmak ve borcunu ödemek suretiyle
elindeki malı harcar, sonradan başka mal kazanırsa, yemin ettiği gün itibariyle
malının üçte birini ödemesi vaciptir." Yemin ettiği günden maksat,
nezrettiği gündür. O günkü malının üçte birini hesap eder ve borcunu ödedikten
sonra bu miktarı nezri için ayırır.
Ahmed b. Hanbel;
"Veya bir kısmı" sözüyle, bir kimsenin malının belirli bir kısmını
veya bin dinar gibi belirli bir miktarı tasadduk etmeyi nezretmesi halinde de
üçte birini vermesi, malının tamamını nezrettiği zaman üçte birinin yeterli olması
gibi yeterli olur, demek istemiştir. Mezhebinin sahih olan görüşüne göre
belirlediği malın tamamını vermesi gerekir. Bu hususta başka bir rivayet daha
vardır ki o da şöyledir: Şayet belirlediği miktar malının üçte biri veya daha
azı ise, o miktarın tamamını vermesi gerekir. Şayet üçte birinden fazla ise,
yalnızca üçte bir miktarınca vermesi gerekir. Ebu'l-Berekat'a göre en sahih
görüş budur.
Bütün bu nakillerden
sonra deriz ki: Ne Ka'b hadisinde, ne Ebu Lübabe hadisinde, onların kesin olarak
nezrettiklerine dair bir delil vardır. Yalnızca: "Tevbemizden dolayı
malımızı bağışlamalıyız." dediler. Bu söz, nezirde bulunma hususunda açık
değildir. Bu sözün manası: Tevbelerinin kabulünden dolayı Allah'a şükretmek
maksadıyla mallarım tasadduk etmeye azmetmektir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) da onlara, mallarının bir kısmını vermenin yeterli olacağım,
tamamını vermelerine ihtiyaç bulunmadığını haber vermiştir. Bu aynen malının
tamamını vasiyet etmek için izin isteyen Sa*d'a yalnızca üçte biri için izin
vermesi gibidir.
Bu meseleye iki türlü
itiraz edilebilir: Birincisi: Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
*(Sana kafidir" sözü, hükmü vacip olan meseleler için kullanılır.
İkincisi: Üçte birinden fazlasını tasadduk etmekten menetmesi, o fazlalığı
vermenin ibadet manası taşımayacağına delalet eder. Çünkü Allah ve Rasulü,
ibadet manası taşıyan bir davranıştan menetmezler. İbadet manası taşımayan bir
nezirde bulunursa, o nezri yerine getirmek gerekmez.
Bu itirazlar şöyle
cevaplandırılır: "Sana kafidir" sözü, "sana yeter"
manasındadır. Bu kelime, dört harfli fiillerdendir. Sizin dediğiniz mana, üç
harfli fiilden yapılan şekil için söz konusudur. Rasulullah'ın (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Ebu Bürde'ye kurban konusunda: "Senin için olur, senden
başka hiç kimse için olmaz." buyurması da bunun gibidir. Yeterlilik, vacip
için kullanıldığı gibi, müstehap için de kullanılır.
Üçte bir miktarı gecen
sadakadan menetmesine gelince; burada onun daha çok faydasına olan, din ve
dünya menfaatim elde etmesine yardımcı olacak noktaya işaret vardır. Şayet
malının tamamını tasadduk etmeye izin verseydi, daha sonra İçine düşeceği
fakirliğe ve yokluğa sabredemezdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
tasadduk etmek için bir kese getiren şahsa onunla vurmuş, fakirliğe duçar
kalacağından ve bu duruma sabredemeyeceğinden korktuğu İçin sadakasını kabul
etmemiştir. Şöyle de cevap verilebilir -ki tercihe şayan olan görüş de
inşaallah budur-: "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), malını
tasadduk etmek isteyen herkesin halini takdir etmiş ve ona göre davranmıştır.
Mesela, Hz. Ebu Bekir'in malının tamamım bağışlamasına mani olmamış,
"Ailene ne bıraktın?" diye sorduğunda Hz. Ebu Bekir: "Onlara,
Allah'ı ve Rasulünü bıraktım." dediği halde bir hoşnutsuzluk
göstermemiştir. Hz. Ömer'den malının yarısını sadaka olarak kabul etmiştir.
Kesenin sahibini ise tasadduk etmekten menetmiştir. Ka'b'a da: "Malının
bir kısmını kendine sakla." demiştir. Bu sözde üçte bir gibi bir belirleme
manası yoktur. Yine bu sözde elde tutulacak miktarın, tasadduk edilecek
miktardan iki kat fazla olması gerektiği manası da yoktur. Ebu Lübabe'ye ise:
"Üçte birini vermen sana yeter." buyurmuştur. Bu haberler arasında
herhangi bir çelişki sözkonusu değildir. Bu duruma göre: Kim malının tamamını
sadaka olarak vermeyi nezrederse, kendisinin ve ailesinin ihtiyacı olan,
başkasına muhtaç olmadan, el açmadan yaşayabileceği miktarı alıkor, bu bir mal
olabilir, akar olabilir veya ürünü kendilerine yetecek bir toprak parçası
olabilir, gerisini tasadduk eder. En doğrusunu Allah bilir.
Rabia b. Ebi
Abdurrahman: "Zekat miktarınca olan meblağı tasadduk eder, gerisini
alıkor." demiştir. Cabir b. Zeyd: "Miktar iki bin ve daha fazla ise
onda birini, bin ve daha az ise yedide birini, beş yüz ve daha az ise beşte
birini tasadduk eder." demektedir. Ebu Hanife (r.h.): "Zekat düşen
malının tamamını tasadduk eder." demektedir. Zekat düşmeyen malı hususunda
ise ondan iki rivayet vardır: Birincisi: Tasadduk eder; ikincisi: Etmezse bir
şey gerekmez, şeklindedir.
Şafii der ki:
"Bütün malını sadaka olarak vermesi gerekir." Zühri ve Ahmed:
"Malının üçte birini vermesi gerekir." derken, bir başka grup da:
"Yalnızca yemin keffareti miktarınca vermesi kafidir." demektedir.
61- Doğruluğun ne kadar
muazzam bir ahlak olduğu. Dünya ve ahiret saadetinin ona bağlı bulunması,
Allah'ın doğruluk sayesinde kurtuluşa erdirmesi ve yalan sebebiyle de helak
eylemesi bu hususu açıklamaktadır. Allah Teala mü'min kullarına, sadıklarla
beraber bulunmalarını emretmiştir: "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve
doğrularla beraber olun."[Tevbe, 119]
Allah Teala, insanları
iki kısma ayırmıştır: Saidler (huzur ve mutluluğa erenler) ve şakiler (tam bir
perişanlık içinde bulunanlar). Saidler; doğru söyleyen ve Allah ve Rasulü'nü
tasdik edenler, şakiler ise yalan sözlü olup Allah katından gelen şeyleri de
yalanlayanlardır.
Bu taksim dört başı
mamur tam bir taksimdir. Çünkü saadet, doğru sözlülük ve tasdik ehlinden
olmakla; şekavet ise yalancılık ve yalanlamakla beraber bulunurlar.
Allah sübhanehu ve
teala, kullarına, kıyamet gününde doğruluktan başka hiçbir şeyin fayda
getirmeyeceğini haber vermiştir. Münafıkların, kendilerini başkalarından ayıran
bilgilerinin ve ayıpladığımız hallerinin tamamının aslında, sözlerindeki ve
davranışlarındaki yalancılık vardır. Doğruluk imanın rehberi, delili, bineği,
sürücüsü, kıyafeti, zineti hatta ve hatta özü ve ruhudur. Yalan ise küfrün ve
nifakın rehberi, deliii, bineği, sürücüsü, kıyafeti, zineti ve özüdür. Yalanın
imana karşı duruşu, şirkin tevhid inancına karşı duruşu gibidir. İmanla yalan
yanyana gelirse biri diğerini kovar, onun yerine kendisi geçer ve kesinlikle
bir arada bulunmazlar. Allah Teala Tebük'e gitmeyen bu üç kişiyi, doğrulukları
yüzünden kurtuluşa erdirirken, diğerlerini de yalanları sebebiyle helak
etmiştir. Allah kuluna, İslam nimetinden sonra İslam'ın hayatı ve gıdası olan
doğruluktan daha faziletli bir nimet ihsan etmemiş, İslam'ın fesadı ve
hastalığı olan yalandan daha büyük bir bela ile de onu imtihan etmemiştir.
Allah Teala'nın:
"Andolsun ki Allah, Peygamber'i ve güçlük saatında ona uyan Muhacirler ile
Ensar'ı affetti. O zaman içlerinden bir kısmının kalbleri kaymağa yüz tutmuş
iken yine de onların tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, onlara karşı çok
şefkatli, pek merhametlidir. "[Tevbe, 117] ayet-i kerimesi, tevbenin Allah
katındaki kadrini ve faziletini en muazzam bir şekilde açıklamıştır. Tevbe,
mü'minin kemale ermesinin son basamağıdır. Allah Teala bu kemali, bütün
savaşların en sonunda mallarını, canlarını Allah için feda edip, diyarlarını
terk ettikten sonra onlara bahsetmiştir. Bütün maksatları Allah'ın tevbelerini
kabul etmesiydi. Bu sebepten Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ka'b'ın
tevbesinin kabul edilmesini, anasından doğduğu günden o güne kadar yaşamış
olduğu en hayırlı gün olarak ifade etmiştir. Ancak Allah'ı hakkıyla bilenler,
O'nun hakkını tanıyanlar ve kulluk görevini layıkıyla bilenler, kendi nefsini,
nefsinin sıfatlarını ve davranışlarını; Rabbının kulluğunu eda etme yönünde
yaptıklarını, yapması gereken görevleri yanında denizde bir damla gibi
bilenlerin dışında kimse bu manayı hakkıyla kavrayamaz. Bu durum da, zahiri ve
batıni afetlerden kendini kurtarabilenler içindir. Kulunu af ve mağfiretiyle
kuşatan, onu mağfiret ve rahmet deryasına daldıran Allah'ı tesbih ederiz. Böyle
olmasaydı, helak olmaktan kurtulmak düşünülemezdi. Adaleti ile hükmetmeseydi,
arz ve sema ehline zalim olmadığı halde -günahlarından dolayı- azab ederdi.
Rahmetiyle muamele etmesi, kulları için işledikleri amellerden daha hayırlıdır.
Hiç kimseyi yalnızca kendi ameli kurtarmayacaktır.
Yukarıda geçen ayet-i
kerimedeki (Tevbe, 117) Allah'ın (c.c.) kulları hakkındaki tevbesinin, ayetin
hem başında hem de sonunda olmak üzere iki kere tekrar edilişini düşününüz.
Önce kullarına tevbe etmeleri yönünde bir muvaffakiyet ihsan etmiş, daha sonra
da tevbe ettkiklerinde tevbelerini kabul buyurma lütfunda bulunmuştur. Her
hayır Allah'tandır, Allah iledir, Allah içindir ve Allah'ın elindedir.
Dilediğine bir lütuf ve ihsan olarak bu hayırdan verirken, dilediğini de adalet
ve hikmetinin bir sonucu olarak mahrum eder.
62- Allah Teala'nın,
"Savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesini de..."[Tevbe, 118] ayet-i
kerimesini Ka'b doğru tefsir etmiştir. Bu tefsire göre bu üç kişi, sefere
katılmayan ve Rasülullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yemin ederek
mazeretler beyan eden grupla beraber bulunmamışlar, geri kalmışlardı. Yoksa
ayet-i kerimede kastedilen "geri kalış", sefere gitmemek manasında
değildir. Şayet bu mana kastedilseydi, "geri bırakıldılar." yerine
"geri kaldılar" fiili kullanılırdı. Nitekim Allah (c.c): "Medine
halkına ve onun çevresinde bulunan bedevilere, Allah'ın Peygamberinden geri
kalmaları yakışmaz."[Tevbe, 120] ayet-i kerimesinde bu fiil
kullanılmıştır. Çünkü burada kendi iradeleriyle geri kalmışlar, diğerinde geri
bırakılmışlar, onları geri bırakan da bizzat Cenab-ı Hak olmuştur,
kendiliklerinden geri kalmış değillerdir. En iyi bilen Allah'tır.
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan:
E) HZ. EBU
BEKİR'İN HAC EMİRLİĞİ