|
ZADU’L-MEAD |
DÖRDÜNCÜ KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
A) ARAP HEYETLERİNİN
MEDİNE'YE GELİŞİ
1- Sakif Heyetinin
Gelişi:
Sakif kabilesinden bir
heyetin Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiğinden, Taif seferi
anlatılırken bahsedilmişti.
Musa b. Ukbe der ki: Ebu
Bekir (r.a.) ashab-ı kirama haccını yaptırdı. Urve b. Mes'ud es-Sekafi
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmiş ve daha önce anlatıldığı gibi
kavminin yanına dönmek için Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) izin
istemişti. Sonra onlardan bir heyet geldi. Aralarında o gün reisleri durumunda
olan Kinane b. Abdi Yaleyl ile heyettekilerin en küçüğü olan Osman b. Ebu'l-As
da vardı. Muğire b. Şu'be dedi ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Kavmimi benim
yanımda misafir et, onlara ikramda bulunayım. Çünkü aramızda cereyan eden
olayın yarası çok yeni." Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Seni kavmine ikramda bulunmaktan menetmem. Ancak ben onları, Kur'an
dinleyebilecekleri bir verde misafir etmek istiyorum." buyurdu.
Muğire ile kavmi
arasındaki yara şu sebeptendi: Muğire, Sakifliler'in yanında ücretli olarak
çalışıyordu. Sakifliler, Mudar'dan gelirken, yolda uykuda oldukları bir sırada
onlara saldırmış ve öldürülmüş, sonra mallarını alarak Rasulullah'a (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) gelmişti. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Müslüman olmanı kabul ederiz, ama bu malı kabul etmeyiz. Çünkü biz
zulmetmeyiz." buyurmuş ve o malı ganimet sayıp beşte birini almayı
reddetmişti.
Daha sonra Hz. Muhammed
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Sakifliler'in temsilcilerini mescidde konaklattı.
Kur'an-ı Kerim dinleyebilmeleri ve namaz kılanları görebilmeleri için orada
onlara çadır kurulmasını emretti. Allah'ın Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
hutbe okurken kendi nefsini anmıyordu. Sakifliler bunu görünce: "Bize
kendisinin Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmemizi emrediyor, ama kendisi
hutbede bu şehadeti söylemiyor." dediler. Onların bu sözleri Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) kufağına gelince buyurdu ki: "Ben, Allah'ın
Rasulü olduğuma ilk şehadet edenim."
a) Sakiflilerin
İstekleri:
Temsilciler her gün
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına geliyor, en küçükleri olan
Osman b. Ebu'l-As'ı bineklerinin yanında bırakıyorlardı. Osman ise onlar ne
zaman dönüp öğle uykusuna yatsalar hemen Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) gidiyor, O'na din hakkında sorular soruyor ve Kur'an okutuyordu. Bu
defalarca gidiş geliş sonunda Osman, İslam'ı öğrendi ve kavradı. Rasulullah'ı
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) uykuda görürse Ebu Bekir'e (r.a.) gider ve bu
durumu da arkadaşlarından gizlerdi. Allah'ın Rasulü (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), Osman'ın bu halinden hoşlandı ve onu sevdi. Heyettekiler uzun bir
müddet orada kaldılar ve devamlı Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
gidip geldiler. O da onları İslam'a çağırıyordu. Sonunda müslüman oldular.
Kinane b. Abdi Yaleyl dedi ki: "Hakkımızda kararını bildirir inisin ki biz
de kavmimize dönelim?" Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Evet, islam'ı kabul ederseniz kararımı bildiririm. Yoksa ne karar, ne de
aramızda sulh olur." buyurdu. Kinane dedi ki: "Zina için ne dersin?
Biz gurbette dolaşan kimseleriz ve bundan geri duramayız." Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bu, size haramdır. Çünkü Allah Teala: 'Zinaya
yaklaşmayın, zira o bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.[İsra, 32]
buyurmuştur." dedi. Sonra dediler ki: "Faiz hakkında ne dersin? O
bizim bütün servetimizdir." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Anamallarınız, sermayeleriniz sizindir. Allah Teala: 'Ey iman edenler!
Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız faiz olarak artan miktarı
almayın.''[Bakara, 278] buyuruyor." Dediler ki: "İçki için ne dersin?
Bizim bölgemizin üzümlerinden elde ederiz ve onsuz edemeyiz." Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Allah onu haram kılmıştır." buyurdu.
Sonra: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans
okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa
eresiniz."[Maide, 90] ayetini okudu. Bunun üzerine hemen kalktılar ve bir
köşede başbaşa kaldılar ve (kendi aralarında) dediler ki: "Yazıklar olsun
size! Şayet dediklerine karşı durursak, Mekke'nin karşılaştığı bir gün ile
karşılaşmamızdan korkuyoruz. Gidelim, isteklerimiz üzerinde yazışalım."
Hz. Peygamber'e
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler ve: "İstediğin her şeye evet, ama
Rabbe (Lat) hakkında ne dersin?" dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "Yıkın!" dedi. "Eyvah! Rabbe, senin onu'yıkmak
istediğini öğrenirse ahaliyi öldürür." dediler. Bunun üzerine Ömer b.
Hattab dedi ki: "Ey İbn Abdi Yaleyl, yazıklar olsun sana! Rabbe'nin bir
taş parçası olduğunu bilmiyor musun?" Onlar da: "Biz sana gelmedik ey
İbn Hattab." dediler. Sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"O halde yıkma işini sen üzerine al, biz katiyen yıkamayız." dediler.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da: "Size onu yıkmaya yetecek
kadar adam göndereceğim." dedi ve aralarında yazışma tamamlandı.
Kinane b. Abdi Yaleyl
dedi ki: "Göndereceğin kimse yola çıkmadan Bize izin ver, sonra elçini
arkamızdan gönder. Biz kavmimizi çok iyi tanırız!" Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara ikramda bulundu, emniyetlerini sağladı ve
izin verdi. Giderken dediler ki: "Ya Rasulallah! Kavmimizden birini bize imamlık
yapması için emir tayin et." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
İslam'a olan düşkünlüğünü bildiği Osman b. Ebu'l-As'ı başlarına emir tayin
etti. Yola çıkmadan önce Kur'an'dan birkaç sureyi öğrenmişti.
Kinane b. Abdi Yaleyl
arkadaşlarına dedi ki: "Ben Sakiflileri en iyi tanıyanınızım. Olanları
gizleyiniz. Onları savaş ve ölümle tehdit ediniz. Onlara Muhammed'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bizden bazı şeyler istediğini, bizim de
reddettiğimizi haber veriniz. Bizden Lat ve Uzza'yı yıkmamızı, içkiyi ve zinayı
haram kılmamızı, mallarımızın faizini bırakmamızı istediğini haber
veriniz."
b) Sakiflilerin Müslüman
Oluşu:
Heyetteki temsilciler
kabilelerine yaklaşınca, Sakifliler onları karşılamaya çıktılar. Temsilcilerin
başları önlerine düşmüş, develeri birbirine yaklaştırılmış, kendileri de
elbiselerine bürünmüş vaziyette olduklarını görünce üzüldüler ve hayırlı bir
haberle gelmediklerini düşünerek kaygılandılar. Birbirlerine: "Heyetiniz
hayırlı bir haber getirmiyor." dediler. Daha sonra heyettekiler bineklerinden
indiler. adetleri üzere Lat'a doğru yöneldiler ve yanına geldiler. -Lat, Taif
sırtlarında bulunan bir puttu. Beytullah'ta hedy kurbanı kesildiği gibi ona da
kurban keserlerdi.- Heyet oraya gelince, Sakifiilerden bazıları:
"Görünüşlerinde hiçbir hayır yok." dediler. Sonra temsilcilerin her
biri ailelerinin yanına döndü. Temsilcilerin akrabasından olan Sakifliler, eve
dönenlerin yanlarına gelip ne getirdiklerini, nasıl bir haberle döndüklerini
sordular. Onlar da dediler ki: "Biz, dilediğini yapan sert ve katı bir
adamın yanından geliyoruz. Bu adam kılıçla ortaya çıkmış, Araplar ve diğer
milletler kendisine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Bize çok ağır tekliflerde
bulundu. Lat ve Uzza'nın yıkılmasını ve sermayelerin dışındaki faiz olarak elde
edilen malların alınmamasını teklif etti. Zinayı ve içkiyi haram kıldı."
Sakifliler bu sözleri
dinledikten sonra: "Vallahi bu denilenleri kesinlikle kabul etmeyiz!"
dediler. Temsilciler de: "O halde silahlarınızın bakımını yapın, savaşa
hazırlanın, yiyeceklerinizi depolayın, kalelerinizi onarın." diye karşılık
verdiler. Sakifliler iki üç gün savaşmaya kararlı olarak beklediler. Sonra
Allah Teala, bunların kalbine korku saldı ve: "Vallahi, bizim bu adama
karşı koyacak gücümüz yok. Bütün Araplar ona boyun eğdi. Ey temsilciler! Geri
dönünüz, ne isterse kabul ediniz ve barış anlaşması yapınız." dediler.
Temsilciler onlardaki bu değişikliği, sulh ve sükunu, korku ve savaşa tercih
ettiklerini görünce, dediler ki: "Biz O'nunla anlaşmamızı yaptık.
Dilediğimizi verdik, istediğimizi şart koştuk. Biz O'nu insanların en vefalısı,
en merhametlisi ve en doğrusu olarak gördük. Bizim bu gidişimizde ve yaptığımız
anlaşmada bizim ve sizin için bereket vardır. Allah'ın size ihsan ettiği huzur
ve afiyeti kabul ediniz." Bunun üzerine Sakifliler: "Bunu niçin
bizden gizlediniz de bizi en ağır üzüntülere boğdunuz?" dediler. Onlar da:
"Allah'ın, kalbinizdeki şeytanlık gururunu gidermesini istedik."
dediler.
c) Lat Putunun Yıkılışı:
Birkaç gün sonra
Hz." Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elçileri geldiler.
Başlarında Halid b. Velid vardı. Muğire b. Şu'be de içlerindeydi. Gelir gelmez
Lat putunu yıkmaya azmettiler. Bütün Sakif halkı kadınlar, erkekler ve çocuklar
hepsi olup bitenlere bakıyorlar, evlerden başlar uzanıyor, neler olduğunu görmeye
çalışıyorlardı. Ve hiçbir Sakifli, o putun yıkılabileceğine ihtimal vermiyor,
bunu imkansız görüyordu.
Muğire b. Şu'be kalktı,
eline kazma aldı ve arkadaşlarına: "Vallahi, sizi Sakiflilerin durumuna
güldüreceğim." dedi. Sonra kazması ile puta vurdu ve yere yuvarlanıp
debelenmeye başladı. Bütün bir Taif halkı hep bir ağızdan çığlık attılar ve
"Allah, Muğire'yi rahmetinden uzak tutsun! Rabbe onu öldürdü!"
dediler. Onu düşmüş vaziyette görünce: "Haydi, kimin gücü yeterse
yaklaşsın, yıkmayı denesin! Vallahi bu yapılamayacak bir iştir!" dediler.
Bu sözleri duyan Muğire, fırlayıp kalktı ve: "Ey Sakif topluluğu! Allah
sizi çirkinleştırsin! Lat dediğiniz, taş ve kerpiç parçalarından ibaret bir
şeydir. Allah'ın afiyetine yöneliniz ve O'na kulluk ediniz!" dedi. Sonra
kazmasıyla Lafın kapısını kırdı ve duvarlarına tırmandı. Onunla beraber
başkaları da tırmandı Yerle bir edinceye kadar taş taş yıktılar. Putun
bakıcısı: "Temele indiklerinde, temel onlara kızacak ve onları yerin
dibine geçirecek!" dedi, Muğire, bu sözleri duyunca Halid'e: "Bırak,
temeli ben kazayım!" dedi ve elbiselerini, zinet eşyalarını ve toprağını
çıkarıncaya kadar kazdı. Bütün bir Sakif'in dili tutulmuş gibiydi. Ancak
içlerinden bir ihtiyar kadın: "Alçaklar onu (müslümanlara) teslim ettiler,
savaşıp onu savunmadılar." diyebildi.
Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) elçileri, görevlerini yerine getirip döndüler.
Putun deposundan çıkan elbise ve zinet eşyalarıyla Rasulullah'ın (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) yanına girdiler. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da
o malları hemen o gün taksim etti. Kullarına zafer ihsan edip dininin izzetini
koruduğu için Allah'a hamdetti. Daha önce de bu malın Ebu Süfyan b. Harb'e
verildiği zikredilmişti.
Buraya kadar
anlatılanlar Musa b. Ukbe'den nakledilmiştir.
İbn ishak'ın iddiasına
göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Ramazan! ayında Tebuk'ten
dönmüş, Sakiflilerin heyeti de bu ay içinde gelmiştir.
Ebu Davud'un
Süne/7'inde, Cabir'den (r.a.) şöyle bir rivayet vardır: Sakifliler Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), kendilerinin cihad ve sadaka ile mükellef
tutulmamalarını şart koştular. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu
şarttan sonra: "İslam'ı kabul ettikleri, zaman sadakalarını (zekatlarını)
da verecekler, cihada da gideceklerdir." buyurdu.
Ebu Davud
et-Tayalisi'nin Sünen'inde, Osman b. Ebu'l-As'tan gelen rivayete göre
Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona, Taif mescidini, putlarının
(tağıye) olduğu yere yapmasını emretti.
Mu'temir b. Süleyman, Meğazi'sinde
der ki: Abdullah b. Abdurrahman et-Taifi'nin, Osman b. Abdillah - amcası Amr b.
Evs - Osman b. Ebi'l-As yoluyla şöyle bir nakilde bulunduğunu işittim: Osman b.
Ebi'l-As dedi ki: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kur'an'dan Bakara
suresini okuduğum için, onların en küçüğü olduğum halde Sakif'ten gelen altı
kişilik heyet içinden beni görevlendirdi. Dedim ki: "Ya Rasulallah! Ben
Kur'an'ı unutuyorum." Elini göğsüme koydu ve: "Ey Şeytan; Osman'ın
göğsünden çık!" buyurdu. Bundan sonra, ezberlemeyi istediğim hiçbir şeyi
unutmadım.
Sahih-i Müslim'de, Osman
b. Ebi'l-As'tan gelen şu rivayet vardır:, Rasulallah! Şeytan beni namaz
kılmaktan ve Kur'an okumaktan alık©yuyor." dedim. "Bu hınzib denilen
bir şeytandır. Onu hissettiğin zaman ondan Allah'a sığın ve üç defa sol
tarafına tukur." buyurdu. Denileni yaptım ve Allah benden bu hali giderdi.
d) Bu Olaydaki Fıkhı
Hükümler:
Heyetle ilgili olarak
zikredilen bu kıssadan çıkarılacak bazı fıkhi sonuçlar vardır. Bunları şöylece
sıralıyabiliriz:
1- Harbi olan bir kişi,
kavmi içerisinde zulüm ve cinayet işler, mallarını alır ve sonra da müslüman
olarak gelirse, devlet başkanı onun zulmü ve getirdiği mallarla ilgili olarak
hiçbir işlem yapmaz. Daha önceden telef ettiği mal ve can karşılığı olarak tazminat
ödemez. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Muğire'nin Sakifliler'den
aldığı mala dokunmamış, onlara verdiği zararı da tazmin etmemiş ve demişti ki:
"Müslüman olmanı kabul ederim, getirdiğin mala gelince, ona hiç
karışmam."
2- Müşrikleri mescidde
konaklatmak caizdir. Özellikle müslüman ol* malan umuluyorsa, Kur'an
dinlemelerine, ehl-i İslamı ve ibadetlerini müşahade etmelerine imkan verilir.
3- Heyetin güzel bir
siyasetle hareket etmesi, getirdikleri haberi Sakiflilere iletmeye ve arzu
ettikleri sonuca ulaşmaya imkan vermiştir. Bunu yaparken onlara
hoşlanmayacakları bir tablo çizmişler, bunun sonucu Sakifliler, İslam'a boyun
eğmekten başka bir çıkar yol olmadığını görünce heyette* kiler herşeyin
düşünüldüğü gibi kararlaştırıldığını haber vermişlerdir. Şayet gelir gvlmez bu
durumu söyleselerdi kabul etmezlerdi. Bu davranış davetin ve tebliğin en güzel
şekillerindendir ve ancak akıllı ve zeki insanlar bu davranışı gösterebilirler.
4- Bir kavme emir ve
imam olmaya en layık kimse, Allah'ın kitabını en iyi bilen, en faziletli ve
dini en iyi anlayandır.
5- Putlar için inşa
edilen şirk yerlerinin yıkılması, meyhane ve diğer batakhanelerin yıkılmasından
Allah'a ve Rasulü'ne daha sevimli, İslam dini ve müslümanlar için daha
faydalıdır. Kabirlerin üzerine yapılan, Allah'tan başkasına ibadet edilen ve
içindekilerle Allah'a ortak koşulan yerlerin hali de böyledir. Buraların
bırakılması İslam'a göre helal olmaz, bilakis yıkılması vaciptir. Vakfedilmesi
ve buralara vakıfta bulunulması sahih olmaz. Devlet başkam böyle yerleri ve bu
yerlere ait vakıfları, İslam askerlerine bağışlayabilir. Müslümanların umumi
menfaatları için kullanabilir. Oradaki aletlerin, eşyaların ve her türlü metaın
hükmü böyledir. Oraya götürülen kurbanlar, Beytullah'a götürülen kurbanlara benzetilir.
Devlet başkanının bunları almak ve İslami menfaatlar için sarfetme hakkı
vardır. Sakifliler de o putların önünde, bu yerlerde yapılması adet olan adakta
bulunmak, bereket ummak, meshetmek, öpmek ve istilam etmek gibi şeyler
yapıyorlardı. Onların şirki bundan ibaretti. Onlar, o putların yeri ve gökleri
yarattığına inanmıyorlardı. Şirk koşmaları, bazılarının kabirler için
gösterdikleri davranışın aynısı idi.
6- Putların ve
puthanelerin yıkılmasından sonra, o yerlere mescid yapmak müstehabtır. Böylece
daha önce Allah'a şirk koşulan yerlerde, yalnızca Allah'a ibadet edilecektir.
Puthanelerden başka Allah'a ortak koşulmak için yapılan yerlerin de yıkılması
ve müslümanların ihtiyacı varsa oraların mescid haline getirilmesi vaciptir.
Şayet mescide ihtiyaç yoksa, devlet başkanı öyle yerleri ve yerlere ait
vakıfları mücahitlere ve uygun gördüğü diğer kimselere verir.
7- Kul, taşlanmış ve
kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve soluna tükürürse, şeytan ona zarar
veremez. Bu davranışından dolayı namazı bozulmaz, aksine namazının daha tam ve
eksiksiz olmasına vesile olur.
En iyi bilen Allah'tır.
ibn İshak der ki:
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'yi fethedip, Tebük seferinden
dönünce Sakifliler de İslam'ı kabul ederek biat edince, her taraftan Arap
heyetleri gelmeye ve grup grup, bölük bölük Allah'ın dinine girmeye başladılar.
Temimoğulları ile Tay
kabilelerinden gelen heyetler daha önce anlatılmıştı.
2- Amiroğulları
Heyetinin Gelişi:
Amiroğulları heyeti,
Rasülullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Amir b. Tufeyl'e bedduası, Allah
Teala'nın Rasulü'nü onun ve Erbed b. Kays'ın şerrinden korumasıyla ilgili
konular da daha önce zikredilmişti.
Beyhaki'nin ed-Delail
adlı eserinde, Yezid b. Abdillah Ebi'l-Ula'nın şöyle söylediğini rivayet
etmiştir: Babam, Amiroğulları heyeti içerisinde Hz. Peygamber'e (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) geldi ve: "Sen seyyidimizsin; bizden üstünsün ve
güçlüsün." dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
"Tamam tamam! Söyleyin sözünüzü, şeytan sizi alet etmesin. Seyyid
Allah'tır."
İbn İshak, bir
rivayetinde şöyle demiştir: Amiroğulları heyeti Rasülullah'a (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) geldiğinde, aralarında Amir b. Tufeyl, Erbed b. Kays b. Cez' b.
Halid b. Cafer ve Cebbar b. Selma b. Malik b. Cafer de vardı. Bu üç kişi
kavimlerinin reisleri ve şeytanlarıydılar. Allah düşmanı Amir b. Tufeyl,
hainlik ve hile yapmak düşüncesiyle Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
yanına geldi. Kavmi ona: "Ey Amir! Herkes müslüman oldu." demişti O
da: "Vallahi bütün Araplar benim arkamdan gelinceye kadar durmamaya karar
verdim. Ben mi, bu Kureyşli gencin arkasından gideceğim?" dedi. Sonra
Erbed'e demişti ki: "Adamın yanına (Rasulullah'i kastediyor) geldiğimiz
zaman ben O'nu meşgul ederim; O'nu meşgul ettiğim zaman sen de kılıçla işini
bitir." Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldikleri zaman Amir:
"Ey Muhammed! Gel, başbaşa kalalım." dedi. Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem): "Tek olan Allah'a iman etmedikçe olmaz vallahi!"
dedi. Amir tekrar: "Ey Muhammed! Gel başbaşa kalalım." dedi.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da yine: "Tek olan Allah'a iman
edip başkasını O'na şirk koşmaktan vazgeçmedikçe olmaz vallahi!" dedi. Hz.
Peygamberdin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) teklifini reddettiğini görünce
-tehdit ederek-: "Vallahi, ben de burayı atlılarla ve piyade askerlerle
dolduracağım!" dedi. O dönüp gidince Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "Allah'ım! Beni, Amir b. Tufeyl'den koru!" diye dua etti.
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanından çıktıkları zaman Amir,
Erbed'e dedi ki: "Sana yazıklar olsun Ey Erbed! Nerde kaldı sana
emrettiğim şey? Vallahi, yeryüzünde senden daha çok korktuğum kimse yoktu.
Allah'a yemin olsun ki, bu günden sonra artık senden hiç korkmuyorum!"
Erbed dedi ki: "Sana hiç aldırış etmiyorum. (Hakkımda karar vermek için)
acele etme. Vallahi ne zaman bana emrettiğin şeyi yapmak istediysem sen, onunla
benim arama girdin. Kılıçla sana mı vursaydim?'F
Sonra beldelerine doğru
yola çıktılar. Yolda Allah Teala, Amir bl Tufeyl'in boynuna taun hastalığı
musallat etti ve Seluloğullarından bir kadının evinde canını aidi. Arkadaşları
yola çıkıp Amiroğulları topraklarına kadar geldiler ve: "Ey Erbed, neler
oldu?" diye sordular. Erbed dedi ki: "Beni bir şeye ibadet etmeye
çağırdı. Keşke şimdi yanımda olsaydı da O'na (Rasulullah'a) şu okumla atış
yapıp öldürseydhn!" Bu sözü söyledikten bir veya iki gün sonra devesiyle
giderken, Allah (c.c.) onun ve devesinin üzerine yıldırım gönderdi, ikisini de
yaktı. Erbed, Lebid b. Rabia ile ana bir kardeş idiler. Lebid, kardeşi için
ağladı ve ağıt söyledi.
Sahih-i Buhari'de
rivayete göre Amir b. Tufeyl, Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
geldi ve dedi ki: "Seni şu üç teklif arasında muhayyer bırakıyorum: 1) Ya
şehirliler senin, köylerin ahalisi benim olur, 2) Yahud hepsi senin olur, ama
ben sana halife olurum, 3) Yahut bunlardan hiçbirini kabul etmezsen, ben
Gatafan ahalisinden bin tane al kısrak süvarisini önüme katarak sana hücum
ederim." Akabinde bir kadının evinde iken taun hastalığına tutuldu ve:
"Deve taununa benzer bir şişlik; hem de Selul ailesinden bir kadının
evinde! İşte bu hiç olmadı." diyerek hayıflandı. "Getirin
atımı!" dedi, atının sırtında öldü.
3- Abdülkays Heyetinin
Gelişi:
Buhari ve Müslim'in
Sahih'lerinde ibn Abbas'tan gelen bir rivayet şöyledir: Abdülkays heyeti Hz.
Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler. Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem):"Sizler kimlerdensiniz?" diye sordu. "Rabia
kabilesindeniz." dediler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Hoş geldiniz, Allah sizleri utandırmasın, pişman etmesin." buyurdu.
Bunun üzerine: "Ya Rasulallah! Biz sana, yalnız haram ayda gelebiliriz.
Seninle aramızda kafir olan Mudar kabilelerinden falan topluluk vardır. O halde
bize kestirme bir şey emret de, geride kalanlarımıza haber verelim ve o sebeple
de cennete girelim." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
"Size dört şeyi emrediyor ve sizi dört şeyden sakındırıyorum. Size yalnız
Allah'a iman etmeyi emrediyorum. Allah'a iman etmek ne demek biliyor musunuz?
Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet
etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve
ganimetin beşte birini vermenizdir. Sizi dört şeyden: Hantem, dubba, nakir ve
müzeffetten (denilen kaplara hurma, yahut üzüm şırası koymak) nehyediyorum. Bu
emrettiklerimi iyice belleyiniz ve arkanızda bıraktığınız kimselere haber
veriniz. "
Sahih-i Müslim'de şöyle
bir ilave vardır: Dediler ki: Ya Rasulallah! Nakir hakkında malumatın var
mı?" Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): *'Evet, bir hurma
kütüğüdür; onu oyar, içine ufak hurmalardan atarsınız, sonra içerisine su döker
ve kaynatırsınız. Kaynaması bitip dinlenince içersiniz. -Sarhoş olması
sebebiyle de- sizden biriniz amca oğlunu pekala kılıçla vurabilir."
Aralarında böyle bir darbeye maruz kalmış bir adam vardı, dedi ki: "Ben,
Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) utandığım için bu yarayı gizliyordum."
Daha sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "O halde biz ne
içeceğiz Ya Rasullallah!" dediler. O da: "Ağızları bağlanan deri su
kaplarından." buyurdu. Bunun üzerine: "Ya Rasulallah! Bizim
bölgemizde çok fare var, orada deriden yapılan su kaplan duramaz."
dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) iki veya üç defa:
"Onları fareler yese de" buyurdular. Sonra Abdülkayshlardan Eşecc'e
dedi ki: "Sende, Allah'ın sevdiği iki haslet var: Vekar ve teenni."
İbn ishak der ki: Carud
b. Bişr b. el-Mualla, hırıstiyan olarak Abdülkays heyeti ile birlikte
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmişti. "Ya Rasulallah!
Borcum var ve senin dinin için dinimi terkediyorum. Benim için borcuma kefil
olur musun?" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de:
"Evet, ben tazmin ederim. Seni çagirdiğim şey (din), senin üzerinde
bulunduğun şeyden daha hayırlıdır." O, müslüman oldu, arkadaşları da
İslam'ı kabul ettiler. Sonra Carud: "Bize binek temin et ey Allah'ın
Rasulüİ" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de:
"Vallahi benim yanımda sizi üzerine bindirecek bir hayvan yok." dedi.
Bunun üzerine: "Ya Rasulallah! Bölgelerimizin arasında yitik binek
hayvanları var, onlara binerek beldelerimize gidemez miyiz?" dedi.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Hayır, onlara binmek
ateştir." buyurdu.
Bu olayın işaret ettiği
bazı hükümler:
1- Allah'a iman, bütün
yüce hasletlerin esasıdır. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabı,
tabiin ve tebe-i tabiin bu hal üzereydiler. Şafii, el-Mebsut adlı eserinde
bu hususu zikretmiştir.
Ayrıca Kur'an'dan ve hadisten bu konuyla ilgili yüz kadar delil vardır.
2- Heyet, hicretin
dokuzuncu senesinde geldiği halde Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
yukarıda zikrettiği İslami hasletler içinde haccı saymadı. Haccın o sene henüz
farz kılınmadığının delillerinden biri de budur. Hac, ancak onuncu senede farz
kılınmıştı. Bir iki gün önce bile farz kılınmış olsaydı orucu, namazı ve zekatı
saydığı gibi iman edileceklerden biri olarak haccı da sayardı.
3- Bazı kimselerin
mekruh kabul etmelerinin aksine Ramazan ayma yalnızca "Ramazan" demek
mekruh değildir. Mekruh olduğunu iddia edenler "Ramazan ayı" dışında
hiçbir ifadenin söylenemeyeceği kanaatındadırlar.
Buhari ve Müslim'in
Sahihlerinde: "Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan'da oruç tutarsa,
geçmiş günahları affolunur." Duyurulurken, "Ramazan" kelimesi
yalın halde gelmiştir.
4- Ganimet mallarının
beşte birini vermek vaciptir ve bu da iman edilecek şeylerden biridir.
5- Yukarıda adı geçen
kapların kullanılması yasaklanmıştı. "Bu haram oluş devam etmekte midir,
yoksa mensuh mudur?" konusunda iki görüş vardır. Bu iki görüş de Ahmed b.
Hanbel'den rivayet edilmiştir. Alimlerin çoğunluğu, Müslim'in rivayet ettiği
Büreyde hadisiyle neshediidiği görüşündedirler. O hadiste: "Size bazı
kapları yasak etmiştim. Bundan böyle bütün kaplardan şıra içebilirsiniz;
yalnız, sarhoşluk veren içkileri içmeyin." buyurdu, denilmektedir.
Bir grup alim ise
yasaklayıcı hadislerin muhkem olduğunu, mensuh olmadığını söylemişler ve
demişlerdir ki: "Yasaklayıcı hadisler, gerek sayı gerekse rivayet
yollarının çokluğu bakımından neredeyse tevatür derecesine ulaşmıştır. Mubah
olduğunu gösteren hadis ise tektir, diğer hadislere karşı koyacak durumda
değildir."
Meselenin sırrına
gelince: Adları geçen kapların kullanılmasının yasaklanması, sedd-i zerai
babındandır. Zira herhangi bir içecek bu kaplafda süratle sarhoş edici özellik
kazanıyordu. Bir diğer görüşe göre bu kaplar çok sağlam oluyor ve alkollü içki
elde etmekte kullanılıyordu. Müzeffet'in dışındakiler içki yapımına has kaplar
olarak bilinmiyordu. Bu kaplardaki içecek ne zaman kaynatılır ve belli bir
kıvama gelirse onun sarhoş edici olduğu bilinirdi. Bu illete göre taştan ve
sarı madenden (tunçtan) yapılmış kapların haram olması daha evladır. Birinci
illete göre haram olmaz, çünkü taştan ve sandan (tunçtan) yapılan kaplar,
sayılan bu dört kap gibi, alkole dönüşümü hızlandırmaz. Her iki illete göre de
haram kılınma durumu sedd-i zerai' babındandır. Tıpkı şirke düşme endişesinin
bulunduğu yıllarda kabir ziyaretinin yasaklanmasryla, öyle bir tehlikeye
götüren yola sed çekilmesi gibi. Daha sonra tevhid inancı kalplerde istikrar
bulup imanlar kuvvetlenince kabir ziyaretine izin verilmişti, ama yine de
hezeyana fırsat vermemek şart koşulmuştu. Aynı durum, bu kaplarda nebiz elde
etme hususunda da söylenebilir. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
onları, içkiden ve içki elde ettikleri kaplardan uzaklaştırmış, böylece içkiyi
bırakmaları çok yeni olduğu için onları bu kötülüğe götüren yolları tıkamıştır.
İçkinin haram oluş keyfiyeti kalplerinde istikrar bulup kalplerinde itminan
hasıl olunca, bütün kapların kullanılması içki içmemeleri şartıyla mubah
kılınmıştır. İşte bu meselenin fıkhi yönü ve hikmeti budur.
6- Hilm ve vekar
sıfatları övülmüş, Allah'ın bu sıfatları sevdiği haber verilmiştir. Bunların
zıddı ise fevrilik ve aceleciliktir. Her ikisi de ahlakı ve yapılan işleri
ifsad eden kötü huylardandır.
Bu övgü, kulunda
yaratmış olduğu zeka, kahramanlık - cesaret ve hilm gibi güzel hasletleri,
Allah'ın sevdiğine delalet etmektedir.
Yine buradan
anlaşıldığına göre bazı huylar, kulun kendi çabası ve gayretiyle elde
edilebilir. Sözkonusu hadisteki: "Bu iki ahlak benim kazandığım ahlak
mıdır, yoksa Allah mı beni bu iki ahlak üzere yarattı?" sorusuna karşılık
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bilakis sen, bu iki ahlak
üzere yaratıldın." cevaT bı, bu duruma delalet etmektedir.
Allah Teala, kulunun,
şahsının ve özelliklerinin yaratıcısı olduğu gibi ahlakının ve fiillerinin de
yaratıcısıdır. Kulun şahsı, sıfatı ve ahlakı, hulasa bir şeyi mahluk
(yaratılmış)tur. Kim, fiillerini Allah'ın yaratma dairesinin dışına çıkarırsa
(yani fiilini yaratmayı kendi nefsine nisbet eder ve fiilimin yaratıcısı benim
derse), Allah ile beraber bir başka halık (yaratıcı) bulunduğunu iddia etmiş
olur. Bu yüzden Selef, Kaderiye'yi (kaderi inkar edenleri) mecusilere
benzetmişler ve: "Onlar bu ümmetin mecusileridir." demişlerdir. İbn
Abbas'tan gelen bu rivayet sahihtir.
Burada sözkonusu olan,
cebi (yaratma)'in Allah'a nisbet edilmesidir, yoksa cebr (zorlama)'in değil. O,
kulunu dilediği gibi yaratır. Tıpkı el-Eşecc'i hilm ve vekar ahlakı üzere
yaratması gibi. Bu iki haslet de insan nefsinde bulunan iki ahlaktan ortaya çıkan
fiillerdir. Allah Teala kulunu, üzerinde bulunduğu ahlak ve ef'al (fiiller,
davranışlar) üzere yaratandır. Bu sebepten Evzai ve diğer selef imamları
demişlerdir ki: "Allah kulunu amelleri üzere yarattı, deriz de, o amelleri
yapmaya zorladı, demeyiz." Bu ifade, selef imamlarının bilgisinin
kemalinden, düşüncelerinin inceliğindendir. Çünkü cebr (zorlama), kulu
iradesinin aksine sevketmek demektir, küçük bir kızı evlenmeye veya borçlu bir
kimseyi hakimin borcunu ödemeye zorlaması gibi. Allah Teala, kulunu bu manada
cebretmeyecek güce sahiptir. O, kulunu, Allah'ın dilediğini kendi irade ve
ihtiyarıyla yapacak bir cibilliyet üzere yaratır. Cebi ile cebr durumu ayrı
ayrı şeylerdir.
7- Bu olayda, deve gibi
alınması caiz olmayan buluntu bir nesneden yararlanmanın caiz olmadığına işaret
vardır. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Carud'a, buluntu
deveye binme izni vermedi ve: "Müslümanın kayıp eşyası (bulunan eşyası)
yakan ateştir." buyurdu. Onun alınmamasını, olduğu yerde bırakılmasını emretmiş,
böylece sahibi gelip buluncaya kadar korunmasını emretmiştir. Şayet binilmesine
ve faydalanılmasına izin vermiş olsaydı, sahibinin gelip malını bulması
imkansız olurdu. Aynı zamanda nefis, o mala meyleder ve ona sahip olmayı
arzulardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bundan men etmiştir.
4- Hanifeoğulları
Heyetinin Gelişi:
İbn İshak der ki:
Hanifeoğulları heyeti Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi.
İçlerinde Müseylemetü'l-Kezzab da vardı. Ensar'dan Neccaroğulları kabilesine
mensup bir kadının evinde konaklamışlardı. Üzeri örtülü olarak Müseyleme'yi
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) getirdiler. Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) ashabı ile oturuyor ve elinde bir hurma dalı bulunuyordu.
Müseyleme elbisesine bürünmüş olarak etrafındakilerle beraber Rasühıllah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına vardı. O'nunla konuştu ve bazı şeyler
istedi. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Şu
elimdeki dal parçasını istesen sana onu bile vermem." buyurdu.
a) Müseyleme'nin İrtidat
Edişi:
İbn İshak, Hanifeoğu
Harın dan Yemameli bir ihtiyarın, bu olayı kendisine başka türlü anlattığım
nakleder. Ona göre, Hanifeoğulları heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) geldiler ve Müseyleme'yi bineklerinin yanında bıraktılar. Heyettekiler
İslam'ı kabul edince: "Ya Rasulallah! Bizim bir arkadaşımız daha vardı,
bineklerimizi ve eşyamızı koruması için geride bıraktık." dediler. Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), heyettekilere verilmesini emrettiği
-beş ukiyye gümüş- şeyden ona da verilmesini emir buyurdu. Eşyaları ve
binekleri koruduğuna göre, kötü bir insan olmamalı manasında buyurdu ki:
"O, sizin en şerliniz, en kötünüz değildir."
Sonra ellerindeki
hediyelerle dönüp geldiler. Yemame'ye ulaşınca Allah düşmanı (Müseyleme)
irtidat etti ve peygamberlik iddiasına kalkışti ve: "Ben bu işte
(peygamberlikte) O'na ortak oldum. O'na benden bahsettiğiniz zaman size: 'O,
sizin en şerliniz değildir.' demedi mi? Benim kendisine ortak olduğumu bildiği
için böyle söylemişti." dedi. Sonra secili sözler söyleyerek, Kur'an'ın
bir benzerini getirdiğini iddia ediyordu: "Allah gebe kadına ihsanda
bulunmuş, ondan yürüyen bir yaratık çıkarmış. Karnı ile alt derinin
arasından." gibi saçmalıklarla Kur'an'a nazire yaptığını zannediyordu.
Namazı kaldırdı, içki ve zinayı helal kıldı. Bütün bunları yaparken de
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) peygamber olduğuna şehadet etmeye
devam ediyordu. Hanifeoğulları bu konuda ona destek oldular.
İbn İshak der ki:
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yazdığı mektupta: "Allah'ın
elçisi Müseyleme'den Allah'ın elçisi Muhammed'e... Peygamberlik işinde sana
ortak kılındım. Bu işin yarısı bizim, yarısı da Kureyşlilerin nasibidir. Kureyş
adaletli davranan bir kavim değildir." demişti. Elçisi bu mektubu
getirince de Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona şu cevabı vermişti:
"Bismillahirrahmanirrahim, Allah'ın Rasulü Muhammed'den Yalancı
Müseyleme'ye. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun. Yeryüzü
Allah'ındır, kullarından dilediğine verir. Akıbet (ahiret saadeti) takva
sahiplerinindir." Bu hadise, hicretin onuncu senesinin sonlarında
vukubulmuştu.
b) Müseyleme'nin
Elçileri:
İbn İshak der ki: Sa'd
b. Tarik, Seleme b. Nuaym b. Mes'ud - babası yoluyla bana şu rivayette bulundu:
Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Müseylemetü'l-Kezzab'ın yazdığı
mektubu getiren iki elçiye şöyle dediğini duydum: "Siz de mi onun dediğini
diyorsunuz?" Onlar da: "Evet." dediler. Bunun üzerine buyurdu
ki: "Allah'a yemin olsun ki, elçiler öldürülmez olmasaydı, ikinizin de
boynunu vururdum."
Ebu Davud
et-Tayalisi'nin Müsned'mde, Ebu Vail ve Abdullah yoluyla şu rivayeti
görmekteyiz: İbn Nevvaha ve İbn Üsal, Müseylemetü'l-Kezzab'in elçileri olarak
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler. Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) onlara: "Benim Allah'ın elçisi olduğuma şehadet ediyor
musunuz?" dedi. Onlar da: "Müseyleme'nin Allah'ın elçisi olduğuna
şehadet ederiz." dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi
ve Sellem): "Allah'a ve Rasulü'ne iman ettim. Şayet elçi öldürecek
olsaydım, sizin ikinizi öldürürdüm." buyurdu. Abdullah diyor ki:
"Bundan, sonra elçilerin öldürülmemesi sünnet oldu."
Sahih-i Buhari'de Ebu
Reca el-Utaridi'den şöyle bir rivayet bulunmakdadır: Ebu Reca der ki:
"Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), (peygamber olarak) gönderilince
haberini işitmiştik. Biz de Müseylemetü'l-Kezzab'a iltihak ettik, yani ateşe
sığınmış olduk. Cahiliye döneminde taşa tapardık. Daha güzel bir taş bulduğumuz
zaman taptığımız taşı atar, o güzel taşı alırdık. Taş bulamadığımız zaman bir
miktar toprak yığar, sonra davarı getirir, o toprak yığınının üzerine bir
miktar süt sağar ve o yığını tavaf ederdik. Recep ayı geldiği zaman: 'Okların
demirini çıkaralım.' derdik. Artık kendisinde demir bulunan hiçbir vetmızrak ve
demir bulunan hiçbir ok bırakmaz, hepsini çıkarır bir tarafa atardık."
Ben derim ki: Buhari ve
Müslim'in SaA/A'lerinde, Nafi' b. Cübeyr hadisinde İbn Abbas'ın, şöyle dediği
rivayet edilmektedir: Müseylemetü'l-Kezzab, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) huzuruna geldiği zaman: "Eğer Muhammed, kendisinden sonra beni bu
işe halef kılarsa, O'na uyarım." demeye başladı. Kendisi Medine'ye, kabilesi
Hanifeoğullarından kalabalık bir heyet içinde gelmişti. Rasülullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Müseyleme'nin yanına yöneldi. Beraberinde (Ensar'ın hatibi)
Sabit b. Kays b. Şemmas da vardı. Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) elinde hurma dalından bir değnek bulunuyordu. Nihayet Rasülullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), kabilesi içinde bulunan Müseyleme'nin karşısında
durdu ve: "Eğer sen benden (peygamberlikten bir pay değil) elimdeki şu dal
parçasını istesen, sana onu bile vermem. Sen, Allah'ın senin hakkındaki hüküm
ve takdirinden öteye asla geçemezsin. Eğer sen hakka sırt çevirirsen, Allah
seni helak eder. Ayrıca ben senin, rüyamda bana gösterilen o kişi olduğunu
görmekteyim. işte bu zat (hatibim) Sabit'tir. Benim tarafımdan sana cevap verecektir."
buyurdu. Sonra Müseyleme'nin yanından ayrıldı. İbn Abbas der ki: Ben Ebu
Hureyre'ye, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Müseyleme'ye söylediği
"Sen, rüyamda bana gösterilen o kişisin." sözünün mahiyetini sordum.
Ebu Hureyre bana şöyle haber verdi: Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
buyurdu ki: "Ben uyurken iki kolumda iki altın bilezik gördüm. (Bunlar
kadın zineti olduğu için) bunların hali beni kederlendirdi. Sonra rüyamda bana,
bu bileziklere üflemem vahyedildi. Ben de bunlara üfledim, ikisi de uçtu. Ben
de bu bilezikleri, benden sonra çıkacak iki yalancı peygamber ile te'vil ettim.
Bunlardan birisi Esved el-Ansi'dir, öbürü de Müseyleme'dir."
Bu rivayet, İbn İshak'ın
rivayet ettiği hadisten daha sahihtir.,
Buhari ve Müslim'in Sahihlerinde
Ebu Hureyre'den şu rivayet vardır: Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
buyurmuştur ki: "Ben uyurken rüyamda bana, yerin hazineleri getirildi ve
avucumun içine iki altın bilezik konuldu. Bu durum bana ağır geldi ve beni
kederlendirdi. Sonra Allah bana, bunlara üflememi vahyetti, ben de üfledim,
hemen ikisi de gitti. Akabinde ben bu iki bileziği, çok yalancı iki adam ile
te'vil ettim ki onlar, aralarında bulunduğum San'alı (Esved el-Ansı) ile
Yemame'nin sahibi (Müseyleme)dir."
c) Bu Olaydaki Fıkhı
Hükümler:
1- Devlet başkanının,
irtidad eden kavim güçlü ise onlarla yazışması ve hem onlara hem de diğer
kafirlere mektup yazarken: "Selam, hidayete tabi olanlara olsun!"
diye hitap etmesi caizdir.
2- Elçi, mürted olsa
bile öldürülmez. Bu sünnettir.
3- Devlet başkanı,
kafirlerden kendisiyle görüşmek üzere gelenlerin yanına bizzat kendisi çıkar.
4- Devlet başkanı
ihtiyaç halinde inatçı ve itirazcı kimselere gerekli cevabın verilmesi için
alimlerden istifade edebilir.
5- Bir alimin, başkasını
yerine vekil tayin etmesi, vekilin o alimin yerine konuşması ve sorulan
cevaplandırması caizdir.
6- Bu hadis, Ebu Bekir
Sıddik'İn faziletlerinin en büyüğüne işaret etmektedir. Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bileziklere ruhuyla üfledi ve uçtular.
Müseyleme'ye üfleyen ve onu uçuran ruh ise Hz. Ebu Bekir Sıddik idi.
Şair der ki:
'Ona dedim ki: Ateşi
yükselt ve hafif hafif üfleyerek onu tekrar canlandır."
Bu beyitte de ateşi
canlandırmak için üflemek, "ruh" kelimesiyle ifade edilmiştir.
7- Bu hadis, zinet
eşyası giymenin, erkeğe sıkıntı ve keder vereceğine delalet etmektedir. Bana,
eş-Şihab el-abir diye tanınan, Ebu'l-Abbas Ahmed "b. Abdurrahman b.
Abdülmün'im b. Ni'me b. Sürür el Makdisi şöyle anlattı: Bir adam bana geldi ve:
"Rüyamda, ayağımda halhal gördüm." dedi. Ona: "Ayağın
hastalanacak." dedim. Nitekim öyle de oldu.
Bir başkası:
"Burnumda altından bir halka gördüm, üzerinde kırmızı, güzel bir (taş)
vardı." dedi. Ona da: "Şiddetli burun kanamasına maruz
kalacaksın." dedim. Söylediğim, aynen oldu.
Bir diğeri:
"Rüyamda, dudağıma mahmuz asılı olduğunu gördüm." dedi. "Bir
hastalığa yakalanacaksın, tedavisi için dudağının yanlması gerekecek."
dedim. Söylediğim aynen gerçekleşti.
Bir başkası bana:
"Rüyamda, elimde bir bilezik gördüm, herkes ona bakıyordu." dedi.
Ona: "İnsanların, elindekine bakması kötü bir şey." dedim. Çok kısa
bir müddet sonra elinde (çıban gibi) bir şey çıktı. Diğer bir şahıs' aynı
rüyayı gördü, ama onun rüyasında elindeki bilezikleri kimse görmemişti. Ona da:
"Güzel bir kadınla evleneceksin, bu kadın zayıf, ince biri olacak"
dedim.
Ben derim ki: Bileziği
kadınla tabir etti, çünkü ikisi de başkalarından korunur, gizlenir. Altının
görünüşündeki güzellikten dolayı kadını da güzel olarak vasıflandırdı. Bileziğin
şeklinden dolayı da ince olacağım söyledi.
Süs eşyasını rüyasında
gören erkeğin bu rüyası çeşitli şekillerde yorumlanır. Evlenme esnasında
kullanılan aletlerden olduğu için bekarların evleneceğine delalet edebilir.
Cariyelere, kölelere, zenginliğe, kızlara, hizmetçilere ve çeyiz v.s. sahip
olunacağına da delalet edebilir. Bütün bu farklı yorumlar, rüyayı görenin
durumu ve haline en uygun olan tabirin seçiminden kaynaklanmaktadır.
Ebi'l-Abbas el-abir dedi
ki: Bana bir adam: "Rüyamda sanki elimde şişirilmiş bir bilezik vardı ve
başkaları da bunu görmüyordu." dedi. Ona dedim ki: "Senin bir hanımın
var, onda istiska (vücudun su toplaması) hastalığı var." Düşününüz,
bileziği nasıl kadınla tabir etti. Sonra bileziğin sarı olmasından dolayı
kadının hastalığına hükmetti. Bu hastalık istiska hastalığı idi ki, o hastalığa
yakalanan kimsenin karnı şişerdi.
Bir başka şahıs şöyle
dedi: "Rüyamda, elimde bir halhal olduğunu gördüm. Ben onu tutarken bir
başkası da ona yapışmış. Ona : Halhalimi bırak! diye bağırdım, o da
bıraktı." Bunu anlatan o şahsa: "Halhali elinde tutuşun gevşek mi
idi?" dedim. "Çok sıkıydı; birkaç kere onu tutabilmek için acı
çektim, etrafında da küçük halkacıklar vardı." dedi. Ona: "Annen ve
dayın şerefli kimseler, ama sen şerefli bir insan değilsin. Adın Abdülkahir.
Dayının ağzı çok pis, senin namus ve haysiyetine dil uzatıyor ve elindekini
alıyor."dedim. Adam: "Evet" dedi. Sonra ona: "O, zalim
birinin eline düşecek ve senden, kendisini himaye etmeni isteyecek, sen de onu
çekecek ve: 'Dayımı bırak!' diyeceksin." dedim. Çok kısa bir süre sonra
bunlar aynen gerçekleşti.
Ben derim ki: Halhal
kelimesinden dayı (hal) manasını çıkarmasını bir düşün. Sonra tekrar kelimenin
tamamına döndü ve ondan, "dayımı bırak" (halli hali) manasını
çıkardı. Dayısının şerefli bir adam olduğu sonucunu, halhahn etrafındaki
halkacıklardan (şerarif) anladı. Dayısının şerefli olması, annesinin de şerefli
bir kadın olduğunu gösterir, çünkü onun bacısıdır. Rüyayı gören adamın şerefli
bir insan olmadığına hükmetti. Çünkü halhalin etrafında bulunan parçacıklar
(şerefat) türeme yoluyla şerefe delalet etmekte, ama bu parçacıklar halhalin
bizzat kendinden değil, ona sonradan ilave edilmiş ve onun dışında bulunan
şeylerdir. Dayısının ağzının pis olduğuna, namus ve haysiyetine dil uzattığına,
halhali elinden çekerken duyduğu acı işaret etmektedir. Elindeki malın dayısı
tarafından alındığına; yeğenine eziyet vermesi ve rüyasında elindekini
kuvvetlice alması dolayısıyla hükmediyor. Yabancı bir adamın halhali tutması
verüyayı gören kimsenin de onu çekmesi; dayının mütecaviz bir zalimin eline
düşeceğine, ondan kendisine ait olmayan şeyleri isteyeceğine delalet ediyor.
Halhalim çekene bağırmasını ve "halhalimi bırak" demesini; zalime
karşı dayısına yardımcı olacağına yorumluyor. Halhalini çeken kimseye üstün
gelmesi ve elinin, halhalin üzerinde olması sebebiyle adının Abdülkahir
olduğunu söylüyor.
İşte bu, bizim
üstadımızın hali ve rüya tabiri iimindeki derin bilgisi idi. Böyle bazı
parçalar dinledim, ama bu ilmi ondan okumak bana kısmet olmadı, çünkü yaşım
küçüktü. Daha sonra da onun ömrü yetmedi. Allah Teala ona rahmet eylesin.
5- Tayy Kabilesi
Hayetinin Gelişi:
ibn İshak der ki: Tayy
kabilesi heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. İçlerinde
efendileri olan Zeyd el-Hayl da vardı. Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) yanına vardıklarında, onlarla konuştu. İslamiyet'i arz etti, onlar
damüslüman oldular ve İslamiyet'i güzel uyguladılar. Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Araplardan kimin faziletleri bana
anlatıldiysa, bana geldiği zaman onun, söylendiği kadar faziletli olmadığını
gördüm; ancak Zeyd el-Hayl müstesna. Ondaki faziletlerin tamamı henüz bana
ulaşmadı." Sonra ona Zeyd el-Hayr adını verdi ve Feyd'i ve onun dışında
iki arazi parçasını ona tahsis etti, bu konuda eline bir yazı verdi. Sonra
Rasulullah'ın yanından ayrıldı ve kavminin bulunduğu bölgeye doğru yola çıktı.
Rasuluİlah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Keşke Zeyd Medine'nin
sıtmasından kurtulsa." dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
bu sözü söylerken sıtma manasına gelen "humma" ve "ibn
meldem" kelimelerinden başka bir kelime kullandı, ama onu
hatırlayamıyorum. Necid bölgesindeki sulardan Ferde'ye vardığında sıtmaya
yakalandı, öleceğini hissedince şu beyitleri söyledi: "Kavmim erkenden
doğu taraflarına mı gider,
Ben Ferde'de bir evde
yardım bekleyerek terk edilmişken
Nice günler vardır ki,
hastalansaydım,
Beni birçok ziyaretçi
kadın ziyaret ederdi ve yolculuktan zayıflamayanlar (mesafenin uzaklığından)
sıkıntı çekerdi. "
İbn Abdilber der ki:
"Zeyd el-Hayr'ın, Hz. Ömer'in halifeliği sırasında öldüğü de söylenir. İki
oğlu vardı. Adları Munkif ve Hureys idi. Her ikisi de müslüman oldu. Allah
Rasulü'nün ashabından oldular ve Halid b. Velid'le beraber gittikleri mürtedler
savaşında şehit oldular.'*
6- Kindeliler'in Gelişi:
İbn İshak der ki:
"Zühri bana şöyle nakletti: Eş'as b. Kays, seksen -veya altmış- atlıyla
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve mescidde iken yanına
girdiler. Alınlarındaki uzun saçları iki yana salmışlar, silahlanmışlar,
üzerlerine çizgili yemen kumaşından yapılmış, yakaları, etekleri, kolları
ipekle ve altın sırmayla işlenmiş cübbeler giymişlerdi. İçeri girdiklerinde
Rasuluİlah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İslam'a girmiyor musunuz?"
dedi. Onlar da: "Evet, giriyoruz." dediler. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Boyunlarınızda bu ipek ne
arıyor?" dedi. Hemen ipekleri ve sırmaları çıkarttılar, yırtıp attılar.
Daha sonra Eş'as dedi ki: "YaRasulallah! Biz akilü'l-Mürar oğullarıyız.
Sen de akilü'l-Mürar oğlusun." Rasuluİlah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
güldü ve sonra dedi ki: "Rabia b. Haris ve Abbas b. Abdülmuttalib,
kendilerini bu soya nisbet ettiler."
Zühri ve İbn İshak derler
ki: Bu iki şahıs da tüccardı. Arap beldelerinden geçerlerken, "Siz
kimlerdensiniz?" diye sorulunca: "Biz akilü'l-Mürar
oğullarındanız." derlerdi. Böylelikle kendilerini güçlü göstererek
emniyete alırlardı. Çünkü akilü'l-Mürar oğulları, Kinde kralları idiler.
Rasuluİlah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Biz, Nadr b. Kinane
oğullarıyız; ne anamızın soyuna bağlanır, ne de babamızın soyunu inkar
ederiz." buyurur.
Müsned'ds Hammad b.
Seleme - Akıl b. Talha - Müslim b. Heydam yoluyla gelen bir hadiste, Eş'as b.
Kays'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Kinde heyeti olarak Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldik. İçlerinde beni en üstünleri olarak
görüyorlardı. "Ey Allah'ın Rasulü! Siz, bizden değil misiniz?" dedim.
O da: "Hayır, biz Kinane oğlu Nadr oğullarındanız. Anamıza bağlanmaz,
babamızı da inkar etmeyiz." dedi. Bunun üzerine Eş'as diyordu ki:
"Kinane oğlu Nadr'dan olan bir Kureyşli'nin böyle olmadığını (yani
akilü'l-Mürar oğullarından olduğunu) söyleyen bir adama rastlarsam ona seksen
değnek vururum..''
Bu olaydaki fıkhi
hükümler:
1- Kinane b. Nadr
oğullarından gelenler Kureyşlidir.
2- Erkeklerin ipek
elbiseleri gibi, kullanılması haram olan eşyayı yok etmek caizdir, bu durum
israf sayılmaz.
Mürar: Çölde yetişen bir
ağaçtır. akilü'l-Mürar: Haris b. Amr b. Hıcr b. Amr b. Muaviye b. Kinde'dir.
Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu Kinde kabilesinden bir ninesi
vardı. Kilab b. Mürre'nin annesi idi. Eş'as yukarıdaki sözüyle bunu
kasdetmişti.
3- Kim babasından
başkasına bağlanırsa babasını reddetmiş ve anasına bağlanmış olur. Yani anasına
iftira etmiş olur.
4- Kinde kabilesi,
Kinane oğlu Nadr soyundan değildir.
5- Kim bir başkasını
bilinen nesebinin (soyunun) dışına çıkarırsa ona iffete iftira (kazf) haddi
(seksen değnek) uygulanır.
7- Yemen Heyetlerinin
Gelişi:
Yezid b. Harun'un,
Humeyd - Enes (r.a.) yoluyla gelen rivayetine göre Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Kalbleri sizden daha ince olan bir kavim
geliyor." Bu söz üzerine Eş'ariler geldiler ve şöyle demeye başladılar:
"Yarın dostlarla
karşılaşırız. Muhammed ve ashabıyla. "
Sahih-i Müslim'de Ebu
Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) şöyle söylerken işittim: ''Yemenliler geldi. Onlar yumuşak kalpli ve
nazik gönüllü zevattır. İman yemenli, hikmet de yemenlidir. Vakar koyun
sahiplerinde; kendini beğenme ve büyüklenme yaygaracı bedevilerde, güneşin
doğduğu taraftadır."
Yezid b. Harun - İbn Ebi
Zi'b - Haris b. Abdurrahman - Muhammed b. Cübeyr b. Mut'im - Mut'im'in babası
yoluyla şu rivayette bulunur: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile
beraber bir seferde idik. Buyurdu ki: "Size Yemenliler geldi; sanki onlar
bulut gibidir, yeryüzündeki insanların en hayırlıları onlardır." Ensar'dan
bir kişi bu söz üzerine: "Ancak biz müstesna ey Allah'ın Resulü!"
dedi. Hz. Peygamber sustu, cevap vermedi. Adam sonra tekrar: "Biz müstesna
ey Allah'ın Rasulü!" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
yine sustu ve sonra: "Ancak siz" dedi, ama çok hafif bir şekilde
söyledi.
Sahih-i Buhari'de şu
rivayet vardır: Temimoğullarından bir grup Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) geldi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ey
Temimoğulları! Müjdeyi kabul edip sevinin." dedi. Onlar da: "Sen bize
müjde verdin, biraz da dünyalık (atıyye) ver." dediler. Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) yüzünün rengi değişti. Sonra Yemenliler geldiler.
Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ey Yemenliler! Müjdeyi
sizler kabul edin. Çünkü onu Temimoğuİlan kabul etmedi." buyurdu.
Yemenliler: "Kabul ettik." dediler. Sonra: "Sana bu dini anlamak
ve alemin başlangıcı hakkında bir şeyler sormak için geldik." dediler.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ezelde Allah vardı ve Allah'tan
başka hiç bir şey yoktu. Arş'i su üzerinde bulunuyordu. Allah, her şeyi
(kainatın tamamını) Zikir'de (mahfuz Levh'te) takdir ve tesbit edip
yazdı." buyurdu.
8- Ezdlilerin Gelişi:
İbn İshak der ki: Surad
b. Abdillah el-Ezdi Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi, müslüman
oldu ve Ezd'den gelen heyet içerisinde İslam'ı güzel yaşayanlardan biri oldu.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu, kavminden müslüman olanlara emir
tayin etti ve diğer müslümanlarla birlikte Yemen kabileleri ndeki müşriklere
karşı cihad etmesini emretti. Surad, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) bu emriyle çıktı ve Curaş'a kadar geldi. Curaş, o zamanlar her tarafı
kapalı sağlam bir şehirdi ve orada Yemen kabileleri bulunuyordu. Has'amlılar da
mü s tumanların geldiğini duyunca diğer kabilelerle birlikte oraya girip
sığınmışlardı. Surad onları bir ay kadar kuşattı, ama onlar direndiler. Daha
sonra Surad kuşatmayı bırakarak döndü gitti. Şekere denilen dağa vardığı zaman
Curaşlılar, Surad'ın yenilgiye uğradığı için kaçtığını zannederek şehirden
çıkıp takib etmeye başladılar ve onlara yetişince Surad geri döndü. Aralarında
şiddetli bir savaş cereyan etti.
Curaş halkı, otlak
bakmak için aralarından iki kişiyi Rasülullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
göndermişlerdi. Bu iki kişi, bir ikindi namazı sonrası Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanında bulundukları sırada Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Şekere, Allah'ın beldelerinden
neresidir?" diye sordu. Curaşlılar kalktılar ve: "Beldemizde Keser
demlen bir dağ vardır ya Rasulallah!" dediler. Curaşlılar bu dağı böyle de
adlandırmışlardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "O dağ Keser
değil, Şeker'dir." buyurdu. "Dağın durumu nedir ya Rasulallah?"
dediler. Buyurdu ki: "Şu anda onun yanında Allah'ın develeri
boğazlanmaktadır." O iki adam kalkıp Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman'ın yanına
oturdular ve Rasulullah'tan duyduklarını anlattılar. Onlar da: "Yazıklar
olsun size! Demek Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kavminizin başındaki
felaketi haber vermiş. Hemen kalkınız ve O'ndan dua etmesini isteyiniz."
dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), istekleri üzerine:
"Allah'ım! Onlardan bu felaketi kaldır." diye dua etti. Daha sonra
çıkıp kavimlerine gittiler ve Rasulullah'ın o günde ve o saatte haber verdiği
felakete uğramış olduklarını öğrendiler. Curaşlıların heyeti Rasülullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelerek hemen müslüman oldular. Kendilerine,
köylerinin çevresinde bir koruluk otlak olarak tahsis edildi.
9- Haris b. Ka'b
Oğullarının Gelişi:
ibn İshak der ki; Sonra
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hicretin 10. yılının Rabiulahır ve
Cumadelula ayında Halid b. Velid'i Necran bölgesindeki Haris b. Ka'boğullarına
gönderdi ve savaşa başlamadan önce üç kere onları İslam'a davet etmesini
emretti. "Şayet müslüman olurlarsa kabul et, reddederlerse harp et."
dedi. Bunun üzerine Halid çıktı ve o bölgeye gitti. Her tarafa atlılar
göndererek halkı İslam'a davet ediyorlar ve: "Ey insanlar! Selamete
ermeniz için müslüman olunuz." diyorlardı. Herkes bu davete uyarak
müslüman oldu ve Halid (r.a.) orada kalarak İslam'ı öğretmeye başladı. Bu
durumu da bir mektupla Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bildirdi.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da cevaben gönderdiği mektubunda
onları temsil edecek bir heyetle gelmesini emretti. İçlerinde Kays b. Husayn
Zi'l-Gadda, Yezid b. Abdilmedan, Yezid b. Muhaccel, Abdullah b. Kurad ve Şeddad
b. Abdillah'ın bulunduğu bir heyetle birlikte Halid (r.a.) Rasulullah'a geldi.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara: "Cahiliyye döneminde
savaştığınız düşmanlarınıza ne ile galip geliyordunuz?" diye sordu. Onlar
da: "Hiç kimseye galip gelmiş değildik." diye cevap verdiler.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet, galip gelirdiniz."
buyurdu. Bunun üzerine dediler ki: "Biz toplu olarak durur, dağılmazdık.
Bİr de hiç kimseye zulmetmeye teşebbüs etmezdik." Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Doğru söylediniz." buyurdu. Daha
sonra Kays b. Husayn'ı başlarına emir tayin etti ve Şevval ayının sonunda veya
Zilkade ayında kavimlerine döndüler. Bu olaydan dört ay sonra da Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat etti.
10- Hemdanliların
Gelişi:
Hemdanlılar heyeti Hz.
Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tebük seferi dönüşünde geldi.
Heyette Malik b. Namat, Malik b. Eyfa\ Dımam b. Malik ve Amr b. Malik
bulunmakta idiler. Üzerlerinde Yemen kumaşından yapılmış çizgili elbiseler ve
Aden sarıkları olduğu halde Mehriyye ve Erhabiyye denilen develer
üzerindeydiler. Malik b. Namat, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
önünde şiir söylüyordu:
"Yaz ve bahar
mevsimlerinin tozları içinde ağaçları çok olan köylerini ve liften yapılmış
yularlanyla beraber develeri sana terkettiler."
Ona güzel ve fasih
karşılıkta bulundular. Daha sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
onlara, bir yazı yazarak istedikleri araziyi verdi ve başlarına Malik b.
Namat'ı emir tayin etti ve Sakiffiler'le harbetmesini emretti. Ne zaman
Sakifliler'e ait bir hayvan görseler saldırıp yakalıyorlardı.
Beyhaki, sahih bir
isnadla Ebu İshak yoluyla Bera'dan şu rivayeti yapmaktadır: "Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), Yemenlileri İslam'a davet etmek için Halid b.
Velid'i gönderdi. Bera der ki: Halid'le beraber gidenler arasındaydım. Orada
altı ay müddetle kalıp Halid onları İslam'a çağırdı, ama kimse olumlu karşılık
vermedi. Sonra Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Ali b. Ebi Talib'i
gönderdi. Ona, Halid'i geri yollamasını emretti. Ancak onun adamlarından
istediğini alıp yanında alıkoyabileceğim söyledi. Bera der ki: Hz. Ali ile
birlikte gidenler arasında idim. Yolda bir kavme yaklaşınca çıkıp yanımıza
geldiler. Hz. Ali orada bize namaz kıldırdı, sonra bizi tek saf halinde dizip
Önümüze geçerek Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mektubunu okudu.
Hemdanhlar'ın tamamı müslüman oldu. Hz. Ali (r.a.), onların İslam'ı kabul
ettiklerini Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir mektupla
bildirdi, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Selam, Hemdanhlar
üzerine olsun! Selam, Hemdanlılar üzerine olsun!" buyurdu buyurdu. Bu
hadisin aslı Buhari'nin Sahih'indedir.
Bu rivayet bir
öncekinden daha sahihtir. Hemdanhlar'ın Sekifliler ile savaşması ve
hayvanlarına hücum etmesi sözkonusu olamaz. Çünkü Hemdanlılar YemenMe,
Sakifliler Taifte'dir.
11- Müzeynelilerin
Gelişi:
Beyhaki, Numan b.
Mukarrin yoluyla şu rivayeti yapmaktadır: Müzeyneliler'den dört yüz kişi olarak
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmiştik. Ayrılmak isteyince Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ey Ömer! Bu kavmin azığını
hazırla." buyurdu. Hz. Ömer de: "Hurmadan başka hiçbir şeyim yok.
Onun da onlar için yeterli olacağım zannetmiyorum." dedi. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Yürü ve azıklarını hazırla." deyince,
Ömer (r.a.) onlarla beraber gitti, onları evine aldı. Sonra yukarı çıktı. İçeri
girince ne görelim, rengi beyazdan siyaha doğru kayan bir deve gibi hurma
yığılmış. Herkes ihtiyacı olan hurmayı aldı. Numan der ki: "Dışarı en son
çıkanlardandım. Baktım ki hurmadan hiçbir şey eksilmemiş."
12- Devslilerin Gelişi
ve Tufeyl b. Amr:
İbn İshak der ki: Tufeyl
b. Amr ed-Devsi, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'de" iken
oraya gelişini anlatıyor. Bir grup Kureyşli Tufeyl'in yanına gitti. Tufeyl,
şair, akıllı ve şerefli bir insandı. Ona dediler ki: "Sen bizim beldemize
geldin. -Aramızda bulunan- şu adam bizim topluluğumuzu dağıttı, işimizi bozdu.
Sözü sanki sihir gibi. Baba ile oğulu, kardeşi kardeşten kan ile kocayı
birbirinden ayırıyor. Bizim başımıza gelen felaketin senin ve kavminin de
başına gelmesinden korkuyoruz. O adamla sakın konuşma ve O'nu hiç
dinleme!" Tufeyl diyor ki: Bu telkinlerine ısrarla devam ettiler, ta ki
ben O adamdan hiçbir şey duymamaya ve O'nunla konuşmamaya karar verdim. Hatta
mescide giderken sesi kulağıma gelmesin diye kulağıma pamuk bile tıkamıştım.
Bir gün mescide gittim. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kabe'nin
yanında namaz kılıyordu. Biraz yakınına vardım Allah bana, O'nun bazı sözlerini
duyurdu. Çok güzel bir söz duymuştum. Kendi kendime dedim ki: Anan öle! Allah'a
yemin olsun ki ben, akıllı ve şair bir adamım. Sözünü iyisini de kötüsünü de
anlarım. O halde bu adamın söylediklerini dinlememe mani olacak sebep nedir?
Güzel şeyler söylerse kabul ederim; yok, söylediği şeyler çirkinse terkederim.
Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) evine dönünceye kadar orada bekledim.
Evine giderken O'nu takip ettim ve eve girerken ben de beraber girdim. Dedim
ki: "Ya Muhammed! Kavmin bana şöyle şöyle dediler. Hatta beni Öyle
korkuttular ki, senden hiçbir söz kulağıma gelmesin diye şu pamukları
kulaklarıma tıkamıştım. Fakat Allah, sözlerini bana dinletti ve çok güzel bir
söz duydum. Davetini bana takdim et." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) bana, İslam'ı arzetti ve Kur'an okudu. Vallahi daha Önce bundan güzel
hiçbir söz duymamış, bundan daha adil hiçbir durumla karşılaşmamıştım. Hemen
müslüman oldum ve şehadet getirdim. Dedim ki: "Ey Allah'ın Peygamberi! Ben
kavmi içinde kendisine itaat edilen bir insanım. Şimdi onların yanına gidiyorum
ve onları İslam'a davet edece:ğim. Allah'a dua et de, bu işimde bana destek
olacak bir alamet, bir işaret versin." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "Allah'ım! Sen ona bir alamet ver." diye dua etti. Kavmimin
yanına gitmek üzere yola çıktım. Beni görebilecekleri bir tepenin üzerine
geldiğimde gözlerimin önünde kandil gibi bir nur peyda oldu. Dedim ki: "Ya
Rabbi! Bu nuru yüzümden başka bir yere naklet, çünkü bunu görenlerin, dinlerini
terkettiğim için çarpıldığımı düşünmelerinden korkarım." Bunun üzerine o
nur bir kandil gibi kırbacımın ucuna intikal etti. Ben de o sırada tepeden
iniyor, yanlarına geliyordum. Nihayet geldim ve bineğimden inince, yaşlı bir
insan olan babam geldi. "Benden uzak dur babacığım! Ne ben sendenim, ne de
sen bendensin." dedim. "Niçin evladım?" dedi. "Müslüman
oldum, Muhammed'in dinini kabul ettim." dedim. O da "Senin dinin,
benim de dinimdir." deyince, "O halde git, guslet, elbiseni temizle.
Sonra gel de sana Öğrendiklerimi öğreteyim." dedim. Bunun üzerine gitti,
gusletti, elbisesini temizledi, sonra geldi. Ben de kendisine İslam'ı arz ettim
ve müslüman oldu. Sonra eşim geldi. Ona dedim ki: "Benden uzak dur! Ne ben
sendenim, ne de sen bendensin!" Dedi ki: "Babam, anam sana feda
olsun, bu niçin?" Ben de: "İslam aramızı ayırdı; müslüman oldum ve
Muhammed'in dinine girdim." dedim. O da: "Senin dinin, benim de
dinimdir." dedi. "O halde git, guslet." dedim. Dediğimi yaptı ve
geldi. Ben de ona islam'ı arzettim, müslüman oldu. Sonra Devs kabilesini
İslam'a davet ettim,! fakat İslam'a girmekte ağır davrandılar. Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldim ve dedim ki: "Ya Rasulallah! Devs'in
zinaya olan düşkünlüğü karşısında yenik düştüm. Onlara beddua et."
Rasulullah: "Allah'ım, Devs'i hidayete erdir!" diye dua etti. Sonra
bana: "Kavmine git, onları İslam'a davet et ve onlara yumuşak
davran." dedi. Ben de döndüm ve Devs'i İslam'a çağırmaya devam ettim.
Sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber'de iken O'na geldim.
Akabinde yetmiş veya seksen hane ile beraber Medine'ye indim. Sonra Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) kavuştuk. Bize de diğer müslümanlarla beraber
ganimetten pay verdi.
ibn İshak der ki:
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat edince, bazı Araplar irtidat
etti., Tufeyl (r.a.), bir grup müslümanla çıkıp yalancı peygamberlerden
Tuleyha'nın işini bitirdi. Sonra Yemame'ye yürüdü. Yanında oğlu Amr b. Tufeyl
vardı. Tufeyl, bir gün arkadaşlarına dedi ki: "Bir rüya gördüm, tabir
ediniz bakayım. Başımın tıraş edildiğini, ağzımdan bir kuş çıktığım ve benimle
karşılaşan bir kadının beni fercine soktuğunu gördüm. Oğlum her yerde beni
arıyordu, ama bana kavuşamadı." Dinleyenler: "Hayır gördün
inşaallah!" dediler. Tufeyl: "Vallahi ben tabir ettim bile."
dedi. "Nasıl tabir ettin?" dediler. "Başımın tıraş edilmesi,
kopması demektir. Ağzımdan çıkan kuşa gelimce, ruhumdur. Beni fercine sokan
kadın ise kazılacak topraktır. Ben defnedilip orada kaybolacağım. Oğlumun beni
arayıp bulamaması, kanaatıma göre benim şehid olduğum gibi, o da şehid olmak
için çabalayacak." dedi. Tufeyl, gerçekten Yemame'de şehid düştü. Oğlu Amr
ise çok ağır şekilde yaralandı. Daha sonra Hz. Ömer (r.a.) zamanında Yermük
savaşında şehid oldu.
Bu olaydan çıkarılan
fıkhi hükümler:
1- Müslümanların adeti,
İslam'a girmeden önce gusletmekti. Rasülullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
bu konudaki emri sahihtir. Bu husustaki görüşlerin en sahihi ise: Küfür
halindeyken cünüp olan ve olmayan herkese gusletmenin vacip olduğudur.
2- Akıllı bir kimsenin
övgü ve yergi hususunda başkalarını taklid etmesi, özellikle nefsani duygularla
öven ve yeren kimseyi taklid etmesi hoş değildir. Bu kör taklid nice kimselerin
hidayetine engel olmuştur. Bundan ise ancak, Allah'ın haklarında hayır takdir
ettiği kimseler kurtulmuşlardır.
3- Harp bitmeden önce
destek kuvvetler gelirse, onlar da ganimetten paylarını alırlar.
4- Evliyaullahın
kerametleri haktır. Bu kerametler ya dini bir ihtiyaç veya İslam'ı ve
müslümanlan ilgilendiren bir menfaat dolayısıyla vuku bulurlar. Rahmani haller
işte bunlardır. Sebebi, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yolundan
gitmek; neticesi ise hakkı açığa çıkarıp batılı kahreylemektir. Şeytanı haller
sebep ve netice olarak bunun zıddıdır.
5- Allah'ın dinine
davette bulunurken sabır ve teenni ile hareket etmek, karşı duranlara bedduada
bulunmakta aceleci davranmamak esastır.
Tufeyl'in; "başının
tıraş edilmesini" kafasının kopması ile tabir etmesine gelince, tıraştan
sonra saç yere dökülür ve yalnızca tıraş olmak bu manaya yorumlanamaz. Çünkü
tıraş olmak kederden, hastalıktan veya duruma göre sıkıntıdan kurtulmaya,
fakirlik ve zarurete düşmeye ve yine duruma göre birinin makam ve mevkisini
kaybedeceğine yorumlanabilir. Fakat Tufeyl'in rüyasında başının kopacağına dair
karineler vardı. Bunlar: Cihad içinde olması ve güçlü bir düşmanla savaş halinde
bulunmasıdır.
Rüyasında gördüğü»
"kadının karnına girmesi"ne gelince; bu anası yerinde olan
"toprak" ile yorumlanabilir. Aynı zamanda çıktığı yerden gir$ ğini
görmüştür. Bu da toprağa geri verileceğini gösterir. Allah Teala: "Sis
ondan (topraktan) yarattık; yine oraya döneceksiniz ve bir kez daha onda
çıkaracağız." buyurmuştur.[Taha, 55] "Kadın"ı yeryüzü olarak
yorumladı, çünlşf hem yeryüzü hem de kadın vat mahallidir. "Fercine
girmeyi", kendisinden yaratıldığı toprağa dönüş olarak yorumlamıştır.
"Ağzından çıkan kuşu" ise ruh olarak tabir etmiştir. Zira ruh bedende
hapsedilmiş bir kuş gibidir. Çıktığı zaman hapisten kurtulmuş kuş gibi olur ve
dilediği yere gider. Bu yüzden Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Mü'minin ruhu cennet ağaçları arasında yemlenir." diye haber
vermiştir. İşte İbn Abbas'ın kabrinde defnolunurken görülen kuş budur. Şu
ayetleri okuduğu duyulmuştur: "Ey tatmine kavuşmuş ruh! Hoşnut etmiş ve
hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön."[Fecr, 27-28] Ruh bu kuşun beyazlığı, siyahlığı,
güzeliği ve çirkinliği üzere olur. Bunun için Firavun ailesinin ruhları, siyah
kuşlar şeklinde sabah akşam cehenneme geliyorlar. "Oğlunun kendisim
aramasını", onun da kendisi gibi şehit olmak için çırpınması olarak
yorumladı. "Babasını bulamaması" ise Yemame ile Yermük savaşları
rasındaki hayatıdır. Allah en iyisini bilir.
13- Necran Heyetinin
Gelişi:
İbn İshak der ki:
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Medine'de hıristiyan Necran heyeti
geldi. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bana şöyle anlattı: Necran heyeti
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelince, ikindi namazından sonra
mescide girdiler, ibadet vakitleri yaklaşmıştı. Kalkıp Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) mescidinde ibadetlerini edaya başladılar. Ashap
onlara engel olmak istedi, fakat Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Onları bırakın." dedi. Bunun üzerine doğu istikametine yönelip
ibadetlerini yaptılar.
Yezid b. Süfyan, İbn
Beylemani ve Kürz b. Alkame yoluyla yaptığı ve İbn Hİbban itham bir rivayette
demiştir ki: Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) altmış kişilik
hıristiyan Necran heyeti binekli olarak geldiler. Bunlardan yirmi dört kişi
oranın eşrafındandı. Bunların içinde de üç kişi, onların işlerini çekip çevirenleri
idi. Birisi: Abdülmesih adında, akib dedikleri, Necranlıların reisi, söz ve
görüş sahibi ve danışmanı idi, ancak onun görüşüne göre hareket edilirdi.
Diğeri: Seyyid dedikleri, Eyhem adındaki şahıs olup onların her işlerinin
danışmanı, seyahat ve toplantılarının idarecisi idi. Bekir b. Vail oğullarının
kardeşi Ebu Harise b. Alkame, Necranlıların piskoposu, en büyük din bilgini,
önderi ve bir çeşit eğitim bakam idi.
Her bakımdan içlerinde
en şerefli ve itibarlı olanları Ebu Harise idi. Din kitaplarını okumuştu.
Hıristiyan Rum kralları ona değer verir, mali destek sağlar, hizmetçiler hediye
ederlerdi. Hıristiyanlık hakkındaki derin bilgi ve içtihadından dolayı ona bir
kilise yaptırmışlar ve kendisini ikrama boğmuşlardı.
Necran'dan Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmek üzere yola çıkınca, Ebu Harise katırının
üzerine binmiş yanında da kardeşi Kürz b. Alkame yürüyorlardı. O sırada Ebu
Harise'nin katın tökezledi. Bunun üzerine Kürz, Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) kastederek "Geberesice!" diye beddua etti. Ebu Harise ona:
"Sen geber!" diye cevap verdi. Kürz: "Niçin ey kardeşim?"
dedi. Ebu Harise: "Allah'a yemin olsun ki O, beklediğimiz Ümmi
Peygamberdir!" dedi. Kürz: "Madem bunu biliyorsun da O'na tabi
olmaktan seni alıkoyan nedir?" diye sordu. O da: "Şu kavmin bize
yaptığı şeyler: Bize değer verdiler, mal verdiler, ikramda bulundular ve O'na
-Rasulullah'a- karşı durmaktan başka şey de kabul etmediler. Şayet O'na iman
edecek olsam gördüğün herşeyi elimizden alırlar." diye karşılık verdi. Ebu
Harise'nin bu sözü, Kürz b. Alkame'ye çok tesir etmişti. Bu tesir daha sonra
gelip müslüman olmasına vesile oldu.
a) Hıristiyan ve Yahudi
Alimlerin Tartışması:
İbn İshak, Zeyd b.
Sabit'in azatlısı Muhammed b. Ebi Muhammed - Said b. Cübeyr - İkrime - Abbas
(r.a.) yoluyla şu rivayeti nakleder: Necran hıristiyanları ve yahudi alimleri,
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanında bir araya geldiler ve
tartışmaya başladılar. Yahudi alimler, Hz. İbrahim'in (a.s.) sadece yahudi
olduğunu; hıristiyanlar da yalnızca hıristiyan olduğunu iddia ediyorlardı.
Bunun üzerine onlar hakkında Allah Teala şu ayetleri inzal buyurdu; "Ey
ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin tartışırsınız? Halbuki Tevrat ve İncil
kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz? İşte siz böyle
kimselersiniz! Çünkü az bir miktar bilginiz olan şey hakkında münakaşa ,
ettiniz. (Doğru olan, bilginize göre hakkı kabul etmenizdi.) Hal böyle iken hiç
bilginiz olmayan bir hususta niçin tartışırsınız? Oysa ki Allah herşeyi bilir,
siz bilmezsiniz. İbrahim ne yahudi, ne de hıristiyan idi; fakat O, Allah'ı bir
tanıyan dosdoğru bir müslüman idi. Müşriklerden de değildi. İnsanların
İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve O'na iman
edenlerdir. Allah mü'minlerin dostudur."[Al-i İmran, 65-68]
Yahudi alimlerinden
birisi dedi ki: "Ey Muhammed! Bizden, hıristiyanların Meryem oğlu İsa'ya
taptıktan gibi sana tapmamızı mı istiyorsun?" Necran hıristiyanlarından
bir kişi de: "Bunu mu istiyorsun ey Muhammed? Bizi buna mı davet
ediyorsun?" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Allah'tan başkasına ibadet etmekten ve O'ndan başkasına ibadet edilmesini
emretmekten Allah'a sığınırım. Beni böyle bir şeyle göndermedi ve bana bunu
(kendinden başkasına ibadeti) emretmedi." buyurdu. Bu hususta Allah Teala
şu ayet-i kerimeleri inzal buyurdu: 'Hiçbir beşerin, Allah'ın kendisine kitap,
hikmet ve Peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: 'Allah'ı bırakıp
bana kul olun' demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir:)
'Okumakta ve öğretmekte olduğunuz kitap uyarınca Rabbe halis kullar olunuz.' Ve
size 'Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin.' diye de emretmez. Siz
müslüman olduktan sonra hiç size kafirliği emreder mi?"[Al-i İmran, 79-80]
Daha sonra: "Hani Allah peygamberlerden söz almış" ifadesiyle
başlayıp "şahitlik edenlerdenim."[Al-i İmran, 81] şeklinde son bulan
ayet-i kerimede de onlardan ve babalarından almış olduğu sözü ve bu sözlerini
kabul edişlerini zikretmiştir.
Muhammed b. Sehl b. Ebi
Ümame bana şöyle söylemiştir: Necran heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) gelince O'na Meryem oğlu İsa'yı soruyorladı. Al-i İmran suresinin
başından sekseninci ayetinin başına kadar olan kısmı, o heyet -ve
heyettekilerin soruları- hakkında nazil olmuştur.
b) Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Necranlılara Mektubu:
Ebu Abdillah el-Hakim,
Esam - Ahmed b. Abdilcebbar - Yunus b. Bekir - Seleme b. Abdi Yesu' - babası -
dedesi yoluyla bize gelen bir rivayete göre, Yunus -hıristiyan idi, sonradan
müslüman oldu- dedi ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) İbrahim, İshak
ve Yakub'un ilahı adıyla Necran'a şöyle bir mektup yazdı: "Ben sizi
kullara küllük etmekten Allah'a kulluk etmeye çağırıyorum. Kulları veli ve
sahip kabul etmekten, Allah'ı veli ve sahip kabul etmeye çağırıyorum.
Reddederseniz, cizye ödemeniz gerektiğini, bunu da reddederseniz sizinle
harbedeceğimi duyururum vesselam." Mektup gelince piskopos alıp okudu ve
son derece korkarak dehşete kapıldı. Bir adam göndererek Şurahbil b. Vedaa'yı
yanına çağırdı. Bir müşkil ortaya çıkınca ne Eyhem'i, ne Seyyid'i ne de akıb'ı
çağırırdı; öncelikle bunu çağırırdı. Piskopos mektubu ona verdi. Şurahbil aldı
ve okudu. Sonra piskopos: "Ey Ebu Meryem! Fikrin nedir?" diye sordu.
Şurahbil de şöyle cevap verdi: "Allah'ın ibrahim'e, İsmail'in
zürriyetinden bir peygamber çıkacağını vaadettiğini biliyorsun. Bu adamın o
olmayacağını nasıl söyleyebiliriz? Peygamberlik hususunda benim bir görüşüm
yok. Eğer dünya işlerinden bir konu hakkında görüşümü alsaydın, o hususta sana
açıklama yapar ve kanaatimi benimsemen için çabalardım." Bunun üzerine
piskopos: "Şöyle kenara çekil ve otur." dedi. O da çekilip bir köşede
oturdu. Sonra Abdullah b. Şurahbil adındaki Necranh bir şahsa adam gönderdi.
Himyerlilerin Zi-Ashab ailesinden olan bu şahsa da mektubu okuttu ve görüşünü
sordu. O da Şuharbil'in dediği gibi söyledi. Piskopos ona da: "Bir köşeye
çekil ve otur." dedi. O da çekilip oturdu. Sonra Necranlıların Haris b.
Ka'b oğulları kabilesinden Cebbar b. Feyz'i çağırtıp mektubu okuttu ve fikrini
sordu. O da Şurahbil ve Abdullah'ın söyledikleri gibi konuşunca, ona da bir
kenara çekilmesini emretti. Hepsinin görüşü aynı nokta üzerinde toplanınca
piskopos çan çalınmasını emretti. Çanlar çalındı, mabeddeki çullar kaldırıldı. Gündüzleri
korkuya düştükleri vakit böyle yaparlardı. Şayet gece vakti korkuya kapıhrlarsa
çan çalıp mabedde ateş yakarlardı. Çanlar çalınıp çullar kaldırılınca, vadinin
altında üstünde kim varsa hepsi toplandı. Vadinin uzunluğu hızlı bir süvari
için bir günlük yoldu ve vadide yetmiş üç köy, yi*z yirmi bin savaşacak adam
vardı. Hepsi toplandıktan sonra Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
mektubunu okudu ve düşüncelerini sordu. Hepsi ittifakla Şurahbil b. Vedaa
el-Hemedani, Abdullah b. Şurahbil ve Cebbar b. Feyz el-Harisi'yi Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) göndermek ve onların getireceği haberi beklemek
yönünde karar verdiler.
c) Heyetin Medine'ye
Gelişi:
Heyet yola çıktı.
Medine'ye gelince sefer elbiselerini çıkarıp ipek elbiselerini giyip altın
yüzüklerini taktıktan sonra Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına
gelerek selam verdiler. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) selamlarını
almadı. Uzun bir gün boyu
konuşmasını beklediler,
fakat üzerlerinde ipek elbiseler, parmaklarında altın yüzükler olduğu için
onlarla hiç konuşmadı. Çıkıp Osman b. Affan ve Abdurrahman b. Avf'ı aramaya
başladılar. Bu iki kişi cahiliyye döneminde Necran'a ticaret kervanı
gönderirler, orada onlar için buğday ve diğer mahsuller satın alınırdı. Onları
Muhacirlerin ve Ensar'ın bulundukları bir mecliste buldular ve: "Ey Osman
ve ey Abdurrahman! Peygamberiniz bize mektup yazdı. Biz de mektubuna cevap
olarak geldik. Kendisine selam verdik, fakat selamımızı almadı. Uzun bir gün
boyu bizimle konuşmasını bekledik ama konuşmadı. Ne dersiniz» dönüp gidelim
mi?" diye söylediler. Onlar da orada bulunan Ali b. Ebi Talib'e:
"Bunlar hakkında fikrin nedir ey Ebu'l-Hasan?" diye sordular. Hz. Ali
(r.a.), Osman ve Abdurrahman'a (r.a.) dedi ki: "Üzerlerindeki şu ipekli elbiseleri
ve altın yüzükleri çıkarıp sefer elbiselerini giymelerini tavsiye ederim."
Bunun üzerine
heyettekiler denileni yaptılar, üzerlerindeki elbiseleri ve yüzüklerini
çıkardıktan sonra Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına gittiler,
selam verdiler. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) selamlarını aldı.
d) Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Necranhlan Lanetleşmeye Daveti:
Karşılıklı olarak
birbirlerine bazı sorular sordular. Onlar Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), "İsa aleyhisselam hakkında ne dersin? Biz hıristiyanız,
kavimimize döneceğiz. Şayet peygamber isen O'nun hakkkındaki düşünceni bilmek
bizi memnun eder." diye soruncaya kadar ortaya hiçbir mesele çıkmadı. Bu
soru üzerine Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Bugün
bu konuda söyleyecek bir şeyim yok. Burada kalınız. İsa aleyhisselam hakkında
bana söylenecek şeyleri size bildireyim." Ertesi gün oldu ve Allah Teala
onun hakkında şu ayetleri inzal buyurdu: "Allah katında İsa'nın durumu
Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona 'Ol!' dedi ve
oluverdi. (Bu) Rabbinden gelen bir gerçektir, öyle ise şüphecilerden olma. Sana
bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara: 'Geliniz sizler ve
bizler de dahil olmak üzere karşılıklı olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı
çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lanet
dileyelim.' de."[Al-i İmran, 59-61]
Bu ayetlerde zikrolunan
hususları heyettekiler kabul etmediler. Bu haberin Rasulullah'a (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) ulaşmasının ertesi sabahı, Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Hz. Hasan ve Hüseyin yanında, Hz. Fatıma. arkasında ve bazı hanımları
da beraberinde olduğu halde lanetleşme için yola çıktı.
Şurahbiİ arkadaşlarına
dedi ki: "Ey Abdullah b. Şurahbil ve ey Cebbar b. Feyz! Bilirsiniz ki
bizim vadinin aşağısındakiler ve yukarısındakiler bir arada toplansalar benim
fikrimden dışarı çıkmazlar. Vallahi ben üzerimize gelen bir durumu görmekteyim.
Vallahi görüyorum ki bu adam bir kral olsaydı teklifi reddedildiği zaman,
gözleri oyulan Arapların ilki biz olurduk. Biz onların himayesine hak kazanmak
bakımından Arapların en yakını olduğumuz halde, ne O'nun ne de ashabının
önünden helak edilmedikçe geçirilmezdik. Şayet bu adam Allah tarafından
gönderilmiş bir peygamberse, biz de buna rağmen O'nunla lanetleşirsek bizden
bir saç ve tırnak tanesi bile kalmaksızın helak oluruz." Bunun üzerine
arkadaşları şöyle dediler: "İşler seni böyle bir sonuca ulaştırmış. O
halde görüşün nedir? Fikrini ortaya koy!'* Dedi ki: "Görüşüm, O'nun
hakemliğini kabul etmemizdir. Ben O'nu haksız yere hükmetmeyecek bir adam
olarak görüyorum." Arkadaşları da: "Bu iş sana ait.'* dediler.
Şurahbil, Rasülullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile karşılaştı ve: "Benim, seninle
lanetleşmekten daha hayırlı bir görüşüm var." dedi. Rasülullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem): "O nedir?" diye sorunca Şurahbil: "Bugün
akşama ve bu akşam sabaha kadar kararını ver, hakkımızda neye hükmedersen bizce
geçerlidir." dedi.
Rasülullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem): "Belki arkandakilerden biri seni kınamak, bu
teklifinden dolayı yermek isteyebilir." dedi. Şurahbil ise:
"Arkadaşlarıma sorabilirsin." dedi. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) sordu. Onlar da: "Bütün bir vadiden hiç kimse Şurahbii'in sözünden
dışarı çıkmaz." dediler. Bunun üzerine Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) onun hakkında "Kafir" veya "-Kavmi içinde- başarılı bir
münkir." dedi.
e) Necranlılarla Yapılan
Anlaşma:
Bu görüşmeden sonra
Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) lanetleşmeden döndü. Ertesi gün Necran
heyeti geldi ve Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara şu yazıyı
yazdı:
"Bismillahirrahmanirrahim.
Bu, Allah'ın elçisi Peygamber Muhammed'in Necran (halkına) yazısıdır. Onların
bütün mahsulleri, sarı, beyaz, siyah her çeşit nakitleri ve köleleri hakkında
Rasulullah'ın hükmü, onlara ihsanda bulunmaktır. Bütün bunları aşağıda
sayılacak mallara karşılık onlara bırakmıştır: Bin adet Recep, bin adet de
Safer ayında olmak üzere iki bin adet elbise verecekler ve her bir elbise kırk
dirhem (bir ukıye) değerinde olacaktır. Elbiselerden haraç vergisini aşan ve
ukıyelerden eksilen olursa hesaplanacaktır. Haraç olarak ödedikleri zırhlar,
atlar, binek hayvanları ve diğer eşyalar hesaplanarak onlardan alınacaktır.
Necranlılar, elçilerimi yirmi gün ve daha az müddetle ağırlayacaklar ve hiçbir
elçi otuz günden fazla tutulmayacaktır. Yemen'de bir savaş ve olay vukubulursa
otuz adet zırh, otuz adet at ve otuz adet deve ödünç olarak vereceklerdir.
Vermiş oldukları zırh, at ve bineklerden telef olanlar, tazmin edilmek
suretiyle Necranlılara geri verilinceye kadar elçimin kefaleti altındadır.
Necranlıların canları, dinleri, vatanları, mallan, burada bulunanları ve bulunmayanları,
aşiretleri ve onlara bağlı olanlar Allah'ın himayesi ve Peygamber Muhammed'in
emanı altındadırlar. Şu an üzerinde bulundukları hallerine müdahale
edilmeyecek, dinlerinden ve haklarından hiçbir şey değiştirilmeyecektir. Ne bir
piskopos bu görevinden, ne bir rahip rahipliğinden ne de bir kilise bakıcısı bu
görevinden alınacaktır. Ellerinde bulunan az ya da çok herşeyleri
kendilerinindir. Artık ne -geçmişten dolayı- bir töhmet, ne de kan davası
vardır. Onlar savaş için çağrılmayacak, mahsullerinden de onda bir vergi
alınmayacaktır. Yurtlarını başkalarının askerleri çiğnemeyecektir. Kim hakkını
isterse zulmetmeden, zulme de uğramadan insaf ile hükmedilecektir. Bundan
sonra, kim faiz alırsa benim emanımdan çıkmış demektir. Onlardan hiç kimse
diğerinin yerine cezalandırılmaz. Necranlılar, üzerlerine aldıkları
yükümlülükleri yerine getirip iyi hal üzere devam ettikleri müddetçe bu
sahifede yazılı olan hususular Allah'ın emri gelinceye kadar Allah'ın himayesi
ve Allah'ın Rasulü Peygamber Muhammed'in emanı altındadır." Ebu Süfyan b.
Harb, Gaylan b. Amr, Malik b. Avf, Akra' b. Habis Hanzali ve Muğire b. Şu'be
şahitlikte bulundular. Muğire, aynı zamanda pazıyı yazandı.
f) Necran Heyetinin
Dönüşü:
Yazıyı alır almaz
Necran'a döndüler. Piskopos ve Necran'ın ileri gelenleri bir günlük mesafede
karşılamaya çıkmışlardı. Piskoposun yanında ana bir kardeşi vardı. Soy
bakımından da amcasının oğluydu. Adı Bişr b. Muaviye, künyesi Ebu Alkame idi.
Heyettekiler ellerindeki yazıyı piskoposa vermişlerdi. O da yazıyı okurken
yanında yürüyen Bişr'in devesi tökezledi. Bunun üzerine Bişr, Rasulullah'ı
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) zikretmeden lanette bulundu. Fakat Piskopos o
anda dedi ki: "Vallahi sen Allah tarafından gönderilmiş peygambere lanet
ettin." Bunun üzerine Bişr: "O halde ben O'na varıncaya kadar hiçbir
yerde konaklamayacağım." dedi ve devesini Medine'ye doğru çevirdi.
Piskopos devesini tutarak ona dedi ki: "Beni anlaşana, ben bu sözü
Arapları, onların en kalabalığı ve kuvvetlisi olduğumuz halde hakkımızda
aldatıldığımız ve ahmaklığımız sonucu başka Arapların kabul etmedikleri
şartları kabul ettiğimiz gibi sözler söylemelerinden korktuğum için sana böyle
söyledim."
Fakat Bişr: "Hayır
vallahi! Senin kafanda olan şeyden caymana izin vermeyeceğim." diyerek
sırtını piskoposa döndü ve şöyle diyerek devesini sürdü: "Süratle sana
koşuyor, Karnında cenini, Ve dini hıristiyanlığa muhalif."
Hz. Peygamber'e
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve şehid oluncaya kadar O'ndan ayrılmadı.
Heyet Necran'a girdi. Rahip
İbn Ebi Şemr ez-Zebidi'ye geldi. O da bu esnada mabedinin tepesinde idi.
Dediler ki: "Tihame bölgesinde bir peygamber çıktı, piskoposa mektup
yazdı. Vadi halkı Şurahbil b. Vedaa, Abdullah b. Şurahbil ve Cebbar b. Feyz'i
O'na göndermeye ve O'ndan haber getirmelerine karar verdiler. Belirlenen heyet
gitti. Peygamber onları lanetleşmeye davet etti. O da heyete hükmünü bildirip,
bu konuda bir de yazı yazdı. Heyet bu yazıyla geldi ve onu piskoposa verdi.
Piskopos yazıyı okurken yanında Bişr vardı ve o esnada devesi tökezlediği için
Peygamber'e lanet etti. Bunun üzerine Piskopos O'nun Allah tarafından
gönderilen peygamber olduğuna şehadet edince Ebu Alkame müslümanlığı kabul
etmek arzusuyla O'na doğru yola çıktı."
Bu haberleri dinleyen
rahip: "Beni buradan indiriniz, yoksa kendimi aşağıya atacağım."
dedi. Onlar da tutup indirdiler. Rahip, hemen halifelerin de giymekte olduğu
cübbe, gömlek ve asa gibi bazı hediyeler alarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) gelmek için yola çıktı. Bir müddet Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) yanında kaldı. Vahyin nasıl geldiğini, sünnetleri, farzları, hadleri
(suçlulara uygulanan şer'i cezaları) gördü ve dinledi. Fakat İslam'ı kabul
etmesi kısmet olmadı. Daha sonra Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
kavmine dönmek üzere izin istedi ve: "Inşaallahu teala tekrar
döneceğim." dedi. Fakat, Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat
edinceye kadar dönmek nasip olmadı.
Piskopos Ebu Haris,
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Yanında Seyyid, akıb ve
kavminin önde gelen zatları vardı. Bir müddet orada kalıp Allah'ın inzal
buyurduğu ayetleri dinlediler. Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
piskopos ve ondan sonra gelecek piskoposlar için şu yazıyı yazdı:
"Bismülahirrahmanirrahim. Peygamber Muhammed'den piskopos Ebu Haris'e ve
Necran'ın diğer piskoposları, kahinleri, ruhbanları, mabedlerinde bulunanları,
köleleri, dinleri ve halkı ve ellerinin altında bulunan az çok bütün malları
Allah ve Rasulü'nün himayesindedir. Ne bir piskopos piskoposluğundan, ne bir
rahip rahipliğinden, ne bir kahin kahinliğinden alınmayacak; haklarından
herhangi bir hak, yetki ve şu anda üzerinde bulundukları hiçbir şey
değiştirilmeyecektir. Bu hususta ebedi olarak Allah ve Rasulü'nün himayesi
vardır. İyi davrandıkları, hayırhahlık gösterdikleri, zulme meyletmedikleri
müddetçe bu himaye geçerlidir." Bu yazıyı Muğire b. Şu'be yazdı. Piskopos
yazıyı alınca, yanındakilerle beraber kavmine dönmek üzere izin istedi, izin
verilince de yola koyuldular.
g) Hz. Peygamber'in (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Necran'a Gönderdiği Görevliler:
Beyhaki, İbn Mes'ud'a
varan sahih bir isnadla şu rivayeti yapmaktadır: Seyyid ve akıb, Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler. Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) onlarla lanetleşmek istedi. Bunun üzerine biri diğerine: "O'nunla
lanetleşme. Vallahi eğer o peygamberse, sen de O'nunla lanetleşirsen biz de
kurtulamayız, bizden sonra gelenler de kurtulamazlar." dedi. Heyettekiler,
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dediler ki: "Ne istersen
vereceğiz. Yalnız bizimle beraber emin bir adam gönder; göndereceğin adam
mutlaka emin olmalı." Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
"Sizinle hakikaten çok emin birini göndereceğim." Bu söz üzerine ashabın
hepsi bu şerefli mevkie nail olmak için kendisinin de orada bulunduğunu
hissettiriyordular. Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kalk ey Ebu
Ubeyde b. Cerrah!" buyurdu. Kalkınca da: "Bu (adam), bu ümmetin
eminidir." buyurdu.
Buhari de Sahih'mde,
Huzeyfe'den bunun bir benzerini rivayet etmiştir.
Sahih-i Müslim'deki
rivayette Muğire b. Şu'be'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasuİullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), beni Necran'a gönderdi. Onların bana
söyledikleri sözler arasında şu da vardı: "Sizin 'Ey Harun'un kızkardeşi'
diye okumanız hakkında ne dersin? Bildiğiniz gibi Musa ile isa arasında şu
kadar zaman vardı." Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldim ve
bu sözü haber verdim. Dedi ki: "Onlara söylemedin mi ki onlar
peygamberlerinin ve kendilerinden önceki salih kimselerin adlarını
koyarlardı."
Yunus b. Bekir yoluyla
İbn İshak'tan şu rivayet gelmiştir: "Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Ali b. Ebi Talib'i zekatlarım toplamak ve cizyelerini getirmek için
Necran'a göndermiştir."
h) Bu Olaydan Çıkarılan
Fıkhı Hükümler:
1- Ehl-i kitabın,
müslümanların mescidlerine girmesi caizdir.
2- Geçici hallerde ehl-i
kitabın müslümanların mescidlerinde ve müslümanların önünde ibadet etmelerine
imkan verilebilir. Ancak devamlı surette olursa bu imkan verilmez.
3- Ehl-i kitaptan bir
kahinin Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) peygamberliğini ikrar
etmesi, onun müslüman olması için yeterli değildir. Müslüman olabilmesi için
Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) itaat etmesi ve O'na uyması şarttır.
Bu ikrarından sonra kendi dininin İcaplarını yerine getirmesi irtidat etmesi
anlamına gelmez. Bu meselenin misali; iki yahudi aliminin, Resulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) üç soru sorup cevabını alınca: "Şehadet
ederiz ki sen peygambersin." demeleri, bunun üzerine Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) "O halde bana tabi olmanıza mani olan
nedir?" diye sorması, buna karşılık ise: "Yahudilerin bizi
öldürmesinden korkarız." demeleridir. Sadece şehadet etmeleri İslam'ın
emirlerini yerine getirmelerini gerektirmez. Mesela, Rasulullah'ın (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) amcası Ebu Talib, O'nun davasında sadık olduğuna, dininin
yeryüzü dinlerinin en hayırhsı olduğuna şehadet etmiştir, fakat bu şehadet onun
İslam ile müşerref olmasına yetmemiştir.
Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) hayatında (siyerde) ve sahih haberlerde ehl-i
kitabın ve müşriklerin çoğunun Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
peygamber olduğuna ve bu davasında sadık olduğuna şehadet ettikleri, buna
rağmen İslam'a giremedikleri hususundaki haberler üzerinde düşünenler, İslam'ın
bu durumun ötesinde bir şey olduğunu; onun sadece bilgi olmadığını, yalnızca
bilgi ve ikrar (yani peygamber olduğunu bilip anlamak ve peygamberliğini kabul
etmek) da olmadığını, bilakis İslam denen müessesenin bilgi, ikrar, emir ve
yasaklara inkıyad, zahiri, ve batını her konuda itaat demek olduğunu
göreceklerdir.
Müctehid imamlar,
"Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet ederim." deyip başka
bir şey söylemeyen bir kafirin müslüman olduğuna hükmedilir mi konusunda üç
ayrı görüş belirtmişlerdir. Şu görüşlerin üçü de İmam Ahmed'e nisbet edilmiş ve
ona ait görüşler olarak rivayet edilmiştir: 1) Bu kadarıyla bile bu kafirin
müslüman olduğuna hükmedilir. 2) Allah'ın birliğine şehadet edinceye kadar
müslüman olduğuna hükmedilemez. 3) Tevhid inancını kabul ederse müslüman
olduğuna, kabul etmezse, edinceye kadar müslüman olmadığına hükmedilir. Aslında
bu meselenin tam olarak ele alınacağı yer burası değildir. Biz ancak hafif bir
işarette bulunduk. Bu işaretle şu noktayı açığa çıkarmak istedik: Tevrat ve
İncil'e inananlar son zamanda bir peygamberin geleceği hususunda görüş birliği
içindeydiler ve O'nu bekliyorlardı. Alimleri, o peygamberin Muhammed b.
Abdillah b. Abdülmuttalib olduğunda hiç şüphe etmiyorlardı. Buna rağmen İslam'a
girmiyorlardı. Çünkü kavimleri üzerindeki reislikleri, o kavimlerin kendilerine
boyun eğmeleri ve bulundukları makam sayesinde elde ettikleri servet ve
menfaatlan, müslüman oldukları takdirde bunları kaybetme korkusu, İslam ile
aralarında bir engel oluşturmuştu.
4- Ehl-i kitapla
münazara ve mücadele etmek caiz, hatta müstehaptır. Bazılarının müslüman olma
ihtimali belirir, onları ikna edecek deliller de mevcutsa, o durumda münazara
etmek vaciptir. Delilleri serdetmekten aciz kalmayanlar böyle bir mücadeleden
kaçamazlar, aciz olanların da bu işi ehline havale etmesi gerekir. At
binicisine, ok atıcısına verilsin. Şayet uzatma endişemiz olmasaydı, kendi
kitaplarına dayanarak yahudi ve hıristiyanları, Muhammed'in (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) Allah'ın Rasulü olduğunu ikrara mecbur bırakacak delilleri, yüzün
üzerinde olmak üzere ayrı yoldan zikrederdik. Bu konuyu müstakil bir eser
haline getirmeyi Allah'tan umuyorum.
Ehl-i kitabın
alimlerinden biriyle aramda bir münazara oldu. Konuşma sırasında onlara dedim
ki: "Sizin, bizim Peygamberimiz'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
peygamberliğine itiraz etmeniz ancak Allah Teala'yı ayıplamanız, O'na itiraz
etmeniz, O'nu zulmün, aptallığın ve fesadın en büyüğüne nisbet etmenizle
mümkündür. Allah Teala bütün bunlardan münezzeh ve yücedir." Dedi ki:
"Bu nasıl olur?" Şöyle dedim: "Hatta ve hatta Allah'ın varlığını
tümüyle inkar etmediğiniz müddetçe bizim peygamberimize itiraz
edemezsiniz."
Bu konunun açıklaması
şöyledir: Muhammed size göre sadık bir Peygamber değildir. İddianıza göre O,
zalim bir kraldır; Allah'a iftira etmekte, söylemediği şeyleri, söyledi diye
O'na nisbet etmektedir. Buna rağmen iddiasını sonuna kadar götürecek helalleri,
haramları koyacak, farzları emredecek, kanunları vaz' edecek, dinleri nesh
edecek, savaşıp diğer peygamberlerin hak üzere olan ümmetlerini öldürecek,
kadınlarını ve çocuklarını esir edecek, ülkelerini ve mallarım ellerinden
alacak, bütün bir yeryüzünü fethedinceye kadar bu halde devam edecek, bütün bu
olanları Allah'a ve Allah'ın kendisine olan sevgisine bağlayacak; Allah Teala
da O'nu ve hak üzere olan diğer peygamberlerin kavimlerine neler yaptığını
görecek. Sonra O, yirmi üç sene bu şekilde Allah'a iftira etmeye devam edecek,
bütün bunlara rağmen Allah kendisini destekleyecek ve yardım edecek, makamım
yüceltecek, beşer gücünün üstünde zaferler kazanmasına imkan verecek; hepsinden
daha garibi de dua ettiği zaman duasına icabet edecek, elini kolunu
kıpırdatmadan düşmanlarını helak edecek, hatta bazan dua bile etmeden Allah
Teala onların kökünü kazıyacak, daha sonra da her arzusunu yerine getirecek,
O'na her güzel vaadle söz verecek ve bütün vaadlerini en mükemmel şekliyle
yerine getirecek!.. İşte bütün bu olanlar size göre zulmün, iftiranın ve
yalanın en son noktasıdır. Çünkü Allah'a yalan nisbet eden ve bu yalanında
ısrarla devam eden kimseden daha büyük yalancı yoktur. Peygamberlerin ve
Rasullerin dinlerini batıl sayan» bu dinleri yeryüzünden silmek ve dilediği
başka bir dinle değiştirmek isteyen, Allah dostlarını, bağlılarını ve
"peygamberlerini öldüren, bu hususta da zaferler elde eden, bütün
yaptıkları Allah tarafından kabul edilen, Allah'ın kendisine vahiy gönderdiğini
ve: "Allah'a karşı yalan uydurandan, yahut kendine hiçbir şey vahyedilmemişken
'Bana da vahyolundu.' diyenden, ve 'Ben de Allah'ın indirdiği ayetlerin
benzerini indireceğim.' diye söyleyenden daha zalim kim vardır?"[En'am,
93] diye haber verdiğini söyleyen kimseyi Allah kahretmiyorsa, bütün bunlar
olup biterken o hala yoluna devam ediyorsa, siz ey O'nu yalanlayanlar; şu iki
şıktan birini kabul etmek zorundasınız:
Birincisi: Bu alemin bir
yaratıcısı ve idarecisi yoktur. Şayet alemin kudret ve hikmet sahibi, herşeyi
idare eden bir yaratıcısı olsaydı O'nun bu yaptıklarına izin vermez,
karşılıksız bırakmaz ve O'nu diğer zalimlere ibret olacak şekilde
cezalandırırdı. Çünkü dünyada sultanlara bundan başkası yakışmazsa, yerin ve
göklerin sultam, sahibi ve maliki olan hakimlerin hakimine başka türlüsü
yakışmaz.
İkincisi: Allah
Teala'yı, kendisine layık olmayan bir şekilde zulme, ahmaklığa, zalimliğe,
mahlukatı daima sapıklığa düşürmeye nisbet edecek, hatta bir yalancıya yardım
ettiğini, O'nu yeryüzünde güçlü kıldığını, dualarını kabul ettiğini,
kendisinden sonra da davasını devam ettirdiğini ve devamlı olarak yücelttiğini,
asırlar boyunca her yerde O'nun peygamberliğine şehadeti ve O'nun davetini
açığa çıkardığını söyleyeceklerdir. Hiç hakimlerin hakimi ve merhametlilerin en
merhametlisi böyle yapar mı? alemlerin Rabbı olan Allah'a en büyük ayıbı ve en
muazzam kusuru isnad ettiniz. O'nu külliyen inkar ettiniz. Biz birçok
yalancının ortaya çıktığını ve belli bir dereceye kadar güçlendiğini inkar
etmeyiz. Fakat hiçbirinin işi sonuna kadar sürmemiş, ömürleri uzun olmamış;
Allah Teala, öylelerinin üzerine peygamberlerini ve peygamberlerinin yolundan
gidenleri musallat etmiş, köklerini kazımış, varlıklarından eser bırakmamıştır.
Dünya yaratıldığından beri ilahi sünnet böyledir, kıyamete kadar da böyle
olacaktır.
Benden bu sözleri işitince
dedi ki: "O'na (Rasulullah'a) zalim ve yalancı demekten Allah'a sığınırız.
Ehl-i kitaptan insaflı olan herkes O'na tabi olanın, yolundan gidenin ahirette
saadete ve kurtuluşa nail olacağını itiraf eder." Bunun üzerine dedim ki:
"Bir yalancının yolundan giden, izini takib eden kimse, iddianıza göre
nasıl saadet ve kurtuluşa erebilir?" Artık O'nun Peygamberliğini itiraftan
başka bir yol bulamadı; "Ancak kendilerine gönderilmediğini" söyledi.
Dedim ki: "O'nu tasdik etmen gerekir. alemlerin Rabbi'nin, ümmi olsun,
münevver olsun bütün insanlara göndermiş bulunduğu elçisi olduğu hususundaki
haberler tevatür derecesindedir. Ehl-i kitabı da dinine davet etmiş,
girmeyenlerle zilleti kabul edip cizye verinceye kadar savaşmıştır."
Kafirin dili tutuldu, hemen kalkıp gitti.
Bundan maksat şudur:
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat edinceye kadar, her çeşit din ve
inanca sahip kafirlerle mücadeleye devam etmiştir. Kendinden sonra ashabı da
böyle yapmıştır. Allah Teala, Peygamberine; hem Mekki hem de Medeni surede
kafirlerle en güzel bir şekilde mücadele etmesini emretmiştir. Bütün deliller
ortaya çıktıktan sonra da inkarda ısrar edenleri lanetleşmeye davet etmesini
emretmiştir. Bu din böylece kaim olmuş, kılıç ancak delile bir yardımcı
kılınmıştır. Kılıçların en adili Allah'ın delillerine ve burhanlarına yardımcı
olan kılıçtır; o da Rasulü'nün ve O'nun ümmetinin kılıcıdır.
5- Kim bir mahluka layık
olduğundan daha fazla tazim göstererek onu kulluk makamının üstüne çıkarırsa
Allah'a şirk koşmuş ve Allah ile beraber başkasına da kulluk etmiş olur. Bu ise
bütün peygamberlerin davetine aykırıdır.
Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Necran'a yazdığı mektupta "İbrahim, İsmail
ve Yakub'un ilahı'nın adıyla" başladığı şeklindeki rivayetin sıhhatli
olduğunu sanmıyorum. Herakl'e mektup yazdığında
"Bismillahirrahmanirrahim" ile başlamıştı. Krallara gönderdiği
mektuplarda, adeti bu idi. Bu konu ilerde gelecektir inşaallah. Bu rivayette
yukarıda zikredildiği gibi nakledilmiş ve bu olayın; "Ta sin. Bunlar,
Kur'an'ın ve belagatlı kitabın ayetleridir."[Neml, 1] ayetinin inmesinden
önce olduğu söylenmiştir. Bu ise yanlış üstüne yanlıştır. Zira bu sure
ittifakla Mekkidir. Peygamberimizin Necran'a mektup yazması ise Tebuk
seferinden sonradır.
6- Kafirlerin
elçilerinde bir tekebbür ve gurur alameti görülürse onları hor görerek,
konuşmamak caizdir. Çünkü Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elçilerle,
üzerlerindeki ipekli elbiseleri ve altınları çıkanncaya kadar konuşmadı,
selamlarını almadı.
7- featıl üzere
bulunanlarla mücadelede sünnet olan şey, onlara her türlü delilleri
zikrettikten sona yine hakka dönmezler, küfürlerinde inat ederlerse onları
lanetleşmeye davet etmektir. Allah Teala, Rasulü'ne bunu emretmiş ve
"Senden sonra ümmetin için bu caiz değildir." dememiştir.
Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) amca oğlu Abdullah b. Abbas, bazı
fıkhi konuları inkar eden kimseyi lanetleşmeye davet etmiş, ashabın hiçbiri bu
duruma karşı çıkmamıştır. Süfyan es-Sevri de, namaz içerisinde rükua giderken
ellerin kaldırılması konusunda muhalifini lanetleşmeye davet etmiş ve
zamanındaki alimlerin hiçbiri bu davete karşı çıkmamıştır. Bu davet,
münkirlerin önüne serilen delillerin kemalindendir.
8- Devlet başkanının
istemiş olduğu elbise ve mal karşılığında ehl-i kitab ile sulh yapmak caizdir.
Bu eşyalar onlar için cizye yerine geçer. Her bir ferdi tek tek cizyeye mecbur
etmeye gerek yoktur. Aksine onlardan istenen malın tamamı, hepsi adına cizye
sayılır ve kendileri, ödeyecekleri malı aralarında istedikleri gibi
bölüşebilirler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Muaz'ı Yemen'e
gönderince ona, buluğa eren herkesten bir dinar ve mukabilini almasını emretti.
Bu iki mesele arasındaki fark şudur: Necran halkı arasında müslüman yoktu.
Hepsi sulh ehliydi. Yemen ise darülislam'dı ve içlerinde yahudiler vardı.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), o yahudilerin her birini cizye
ödemeye tabi tuttu. Fıkıhçılar, cizyeyi böyle bir duruma has olarak görürler,
birinci mesele için görmezler.
9- Elbise, diyet olarak
alındığı gibi zimmet sabit olması da caizdir. Bu duruma göre selem ve kefalet
akdiyle ve telef halinde de zimmet sabit ölür. Mehir ve hul' (kadının ödediği
ücret mukabili boşanma çeşidi) ile de zimmet sabit olur.
10- Ödemeleri üzere anlaşma
yapılan malların cinslerim daha sonra hesaplayarak başka cins mallarla
değiştirmek caizdir.
11- Devlet başkanı,
kafirlere; elçilerini barındırmalarını, onlara ikramda bulunup sayılı günler
içinde onları misafir etmelerini şart koşabilir.
12- Kafirlere,
müslümanların ihtiyaç duydukları silah, binek, eşya vs. ödünç olarak
vermelerini şart koşabilir. Bu ödünç eşya teminat altındadır. Ancak, bu durum
şart koşulması ile sabit mi olmuştur, yoksa ta baştan itibaren şeriatın koymuş
olduğu hüküm gereği midir? Bu konu ihtimallidir. Bu mevzudaki açıklama Huneyn
gazası bahsinde geçmişti. Orada, geri vermeyi garanti ettiği açıklanmış, telef
olması haline hiç dokunulmamıştı.
13- İslam devlet başkanı
ehl-i kitabın faizle muamelede bulunmasına izin vermez. Çünkü onların dininde
de haramdır. Aynı şekilde içki, livata ve zinaya da izin vermez. Bu suçları
işleyenleri İslam'ın emrettiği cezalarla cezalandırır.
14- Müslümanlar arasında
bir kişinin diğerinin yerine cezalandırılması caiz olmadığı gibi kafirler
arasında da caiz değildir. Her iki durumda da bu zulümdür.
15- Kafirlerle yapılan
zimmilik anlaşması onların huzur ve emniyeti ihlal etmedikleri sürece
geçerlidir. Müslümanlara tuzak kurdukları ve dinlerini ifsada kalkıştıkları
zaman ne eman kalır, ne de zimmet. Biz ve başka alimler, zimmiler, Şam'da büyük
bir yangın çıkardıkları zaman -bu yangın merkez camiye kadar ilerlemişti-,
emanlarının kalmadığı konusunda fetva vermiştik. Aynı zamanda herhangi bir
şekilde onlara yardım eden, hatta yardımcı olmadığı halde bu durumu bilip de
gizleyen, valiye bildirmeyen herkesin eman ve zimmetinin kaldırıldığına fetva
vermiştik. Çünkü bu hadise İslam ve müslümanlar için en büyük hile ve
zararlardan sayılmıştı.
16- Devlet başkanı, sulh
yaptığı millete İslam'ın maslahatı için alim bir müslüman gönderir. Bu zat
gerçekten emin olmalı, Allah ve Rasulü'nün rızasından başka hiçbir gayesi ve
arzusu bulunmamalıdır. İşte hakiki emin kimse budur. Ebu Ubeyde b. Cerrah'ın
hali en güzel misaldir.
17- Ehl-i kitapla
münazara etmek, sordukları şeylere cevap vermek, cevapiayamadığı sorulan
alimlere arzetmek gerekmektedir.
18- Bir sözün, -aksine
delil olmadıkça- zahiri manası kastedilir. Böyle olmasaydı Muğire, ayet-i
kerimedeki, "Ey Harun'un kızkardeşi" ifadesini kapalı bulmazdı. Diğer
taraftan da bu ayette zikredilen Harun'un Harun b. İmran olduğuna dair bir
delil yoktu ki anlamayı güçleştirecek bir kapalılık bulunsun. Aksine, soruyu
soran kimse bile ilaveyi getirmiş ve onun Harun b. İmran olduğunu söylemiştir.
Bununla da yetinmeyip Musa b. İmran'ın kardeşi olduğunu da eklemiştir. ayetteki
lafzın bu ilavelerden hiçbirine delalet etmediği malumdur. Sorunun bu şekilde
sorulması ya cehaletten veya kötü niyetten kaynaklanmaktadır.
i) Hz. Ali ile Halid b.
Velid'in Necran'a Gönderilişleri:
İbn ishak'ın: "Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Ali b. Ebi Talib'i Necran halkının
zekatlarım toplaması ve cizyelerini getirmesi için gönderdi." rivayetinde
çelişki olduğu zannedilebilir. Çünkü zekat (müslümanlardan alınan bir vergi
olduğu için) ile cizye (gayri müslimlerin ödediği bir vergi olduğu için) bir
araya gelmez. Bundan daha garibi, İbn İshak ve diğerlerinin zikrettiği şu
rivayettir: "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), hicretin onuncu
senesi Rebiulahir veya Cumadelula ayında Halid b. Velid'i Mecran'da Haris b.
Ka'b oğullarına gönderdi ve savaşmadan önce üç kere onları İslam'a davet
etmesini, müşlüman olurlarsa kabul etmesini, reddederlerse savaşmasını emretti.
Halid b. Velid çıktı ve o bölgeye vardı, her tarafa atlılar çıkarıp İsam'a davete
başladı. Onlar da bu davete uyarak müşlüman oldular. Bunun üzerine, Halid b.
Velid orada kalıp İslam'ı öğretmeye başladı. Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) bir mektup yazıp durumu bildirdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) da gönderdiği cevapta onlardan bir heyetle beraber gelmesini emretti.
Daha önce de geçtiği gibi heyet geldi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
onlarla iki bin elbise vermeleri şartıyla sulh anlaşması yaptı; onlara bir eman
yazısı yazarak dinlerine dokunulmayacağını, askere çağırılmayacaklarını, öşür
istenmeyeceğini belirtti."
Bu rivayetteki
çelişkinin cevabı şöyledir: Necran halkı iki sınıftı. Hıristiyanlar ve
hıristiyan olmayan ümmiler. Hıristiyanlarla, daha önce geçtiği üzere sulh
anlaşması yapılmıştır. Ümmilere gelince; Halid b. Velid'i onlara göndermiş,
onlar da İslam'ı kabul etmişler ve heyetleri Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) gelmişti. Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Cahiliye
döneminde düşmanlarınıza ne ile galip geliyordunuz?" sorusunu sorduğu
kimseler bunlardı. Onlar da: "Bir arada durur, dağılmaz ve de zulme ilk
önce başlayan biz olmazdık." diye cevap verdiler. Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem): "Doğru söylediniz." buyurdu. Başlarına Kays b.
Husayn'ı emir tayin etti. işte onlar Haris b. Ka'b oğullarıydı.
Ali b. Ebi Talib'in
Necran halkına gönderilip zekat ve cizyelerini getirmesini istemesi ile ilgili
rivayete gelince; bu rivayetle her iki sınıf kastedilmiştir. Zekat müşlüman
olan sınıfa, cizye ise hıristiyanlara aittir.
14- Ferve b. Amr
el-Cüzami'nin Elçisinin Gelişi:
İbn İshak der ki: Ferve
b. Amr el-Cüzami, Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir elçi
göndererek müşlüman olduğunu bildirdi. O'na beyaz bir katır hediye etti. Ferve,
Rumların Araplar üzerine tayin ettiği vali idi. Maan ve Şam bölgeleri ona tabi
idi. Rumlar Ferve'nin müşlüman olduğunu haber alınca yakalayıp hapsettiler.
Rumlar onun Filistin'de Afra suyunun üzerinde çarmıha gerilmesine karar verince
şu beyitleri söyledi:
"Acaba Selma'ya
kocasının Afra suyunda bir ağacın üzerinde (çarmıha gerildiği) haberi geldi mi?
Bir deve ki, hiçbir
erkek deve onun anasına çekilmedi ve bir ağaç ki dalları orakla kırpıldı."
ibn İshak der ki:
Zühri'nin iddiasına göre onu öldürmek için geldikleri zaman şöyle söylemiştir:
"Müslümanların
efendisine bildir ki ben kemiklerim ve makamımla Rabbıma teslim oldum."
Sonra bu su üzerinde
boynunu vurup çarmıha gerdiler. Allah Teala rahmet eylesin [En'am, 93]
15- Sa'd b. Bekr
Oğullarının Elçisi Dımam b. Sa'lebe'nin Gelişi:
İbn İshak, Muhammed b.
Velid b. Nüveyfi' - İbn Abbas'ın kölesi Küreyb - İbn Abbas yoluyla yapmış
olduğu rivayette der ki: Sa'd b. Bekroğulları, Dımam b. Sa'lebe'yi Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) temsilci olarak gönderdiler. Dımam geldi,
devesini mescidin kapısında çökertti, ayağını bağladı. Sonra Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), mescidde ashabının arasında otururken yanına
girdi ve: "Hangi niz Abdülmuttalib oğlusunuz?" dedi. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ben Abdülmuttalib oğluyum." dedi. Bu
sefer: "Muhammed mi?" sorusunu yöneltti. O da "Evet" dedi.
Bunun üzerine: "Ey Abdülmuttalib oğlu! Bana darılıp kirılmazsan sana ağır
bir soru sormak istiyorum." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "Ne İstersen sor, katiyen kırılmam." diye cevap verince
sordu:
— Senin, ailenin, senden
önceki ve sonrakilerin ilahının aşkına söyle seni bize Rasul olarak Allah mı
gönderdi?
— Rabbım şahittir ki,
evet.
— Senin, senden
öncekilerin ve sonradan geleceklerin ilahı olan Allah aşkına söyle. O'na ibadet
edip başkasını O'na şirk koşmamamızı, babalarımzın taptığı bu putları
terketmemizi sana Allah mı emretti?
— Rabbım şahittir ki,
evet.
Dımam, daha sonra teker
teker İslam'ın farzlarını (şartlarını) saymaya başladı. Namazı, zekatı, orucu,
haccı, İslam'ın bütün farzlarını soruyor ve her bir farzda daha önce yaptığı
gibi yemin veriyordu. Sorularının hepsii sorduktan sonra: "Ben şehadet
ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun
kulu ve Rasulü'dür. Bu farzları eda edip nehyettiklerinden de kaçınacağım. Bu
dediklerine ne bir şey ilave eder, ne de bir şey eksik bırakırım!" dedi ve
dönüp devesine doğru gitti. O dönüp giderken Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) şöyle buyurdu: "Eğer bu saçları çift örgülü olan şahıs doğru
söylediyse cennete girecektir." Dımam, güçlü kuvvetli ve gür saçlı bir
adamdı; saçlarını örerek ikiye ayırırdı. Daha sonra devesinin yanına geldi,
bağım çözdü, yola çıkıp kavminin yanına geldi. Kabile halkı gelip toplandılar.
Ağzından ilk çıkan söz: "Lat ve Uzza ne kötüdür!" cümlesi oldu.
Dediler ki: "Sus ey Dımam! Alaca, cinnet ve cüzzam hastalıklarına
yakalanmaktan kork!" Dedi ki: "Yazıklar olsun size! Onların ne bir
faydası ne de bir zararı dokunur. Allah size bir peygamber gönderdi ve O'na bir
kitap indirerek o kitapla sizi içinde bulunduğunuz durumdan kurtardı. Ben
Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna
şehadet ederim. Ben size O'nun emirlerini ve nehiylerini getirdim." Allah'a
yemin olsun ki, o gün akşam olmadan bölgesinde bulunan kadın erkek herkes
müslüman oldu.
İbn İshak der ki:
"Dımam b. Sa'lebe'den daha faziletli bir temsilci duymadık."
Bu kıssanın benzeri, Sahih-i
Buhari ve Müslim''de de Enes (r.a.) rivayetiyle zikredilmiştir.
Hac ibadetinin bu
kıssada zikredilişi, Dımam'ın hac farz olduktan sonra geldiğini göstermektedir
ki bu ihtimal uzaktır. Herhalde bu cümle bazı raviler tarafından ilave
edilmiştir.
Allah en iyi bilir.
16- Tarik b. Abdülah ve
Arkadaşlarının Gelişi:
Ebu Bekir el-Beyhaki,
Cami' b. Şeddad yoluyla yaptığı rivayette Tarik b. Abdillah denilen bir adamın
şöyle söylediğini nakleder: Mecaz panayırında bulunuyordum. O sırada üzerinde
cübbesi olan ve: "Ey insanlar! La ilahe illallah deyiniz, kurtuluşa
eriniz." diyen bir adam geldi. Arkasında da birisi O'nu takip ediyor, O'nu
taşlıyor ve: "Ey insanlar! O'na inanmayınız, O yalancıdır!" diyordu.
Dedim ki: "Bu kimdir?" Dediler ki: "Haşimoğullarından, Allah'ın
elçisi olduğunu iddia eden bir adam." "Peki arkasında onu taşlayan
kim?" dedim. "Amcası Abdüluzza." dediler. Herkes müslüman olunca
hicret etti. Biz de Rabeze'den, çıktık, hurma almak için Medine'ye gitmek
istiyorduk. Medine'nin hurmalıklarına yaklaştığımızda: "Burada mola verip
elbiselerimizi değişelim." dedik. Karşımıza bir adam çıkıverdi, elbiseleri
eskimişti. Bize selam verip: "Nereden geliyorsunuz?" diye sordu.
"Rabeze'den." dedik. "Pekiyi, nereye gidiyorsunuz?" dedi.
"Bu şehre." dedik. "Orada ne yapacaksınız?" dedi.
"Hurma alacağız." dedik. Yanımızda, hevdecle (deve çadırında) bulunan
bir kadın ve boynunda yuları olan kırmızı bir devemiz vardı. "Devenizi
satar mısınız?" dedi. "Şu kadar ölçek hurma karşılığında satarız.'*
dedik. Söylediğimiz miktardan hiçbir indirim teklif etmedi. Devenin yulannı
tuttu ve çekip gitti. Medine hurmalıkları arasında gözden kaybolunca kendi
kendimize dedik ki: "Biz ne yaptık, vallahi ne tanıdığımız bir adama
sattık deveyi ne de ücretini aldık." Yanımızda bulunan kadın dedi ki:
"Vallahi ben o adamın yüzünü dolunay halindeki bir ay parçası gibi gördüm,
devenizin bedeline ben kefilim."
İbn ishak'ın rivayetine
göre kadın dedi ki: "Dövünüp durmayın. Onda size haksızlık yapmayacak bir
adamın çehresini gördüm. Onun yüzünden daha çok dolunaya benzeyen başka bir şey
görmedim." Onlar bu haldeyken bir adam geldi ve: "Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) size gönderdiği elçisiyim. İşte hurmanız,
yeyiniz, doyunuz ve tartıp, hakkınızı da alınız." dedi.
Doyuncaya kadar yedik.
Sonra tartarak hakkımızı aldık ve daha sonra şehre girdik, mescide geldik.
O da minberde ashaba
hitap ediyordu. Hutbesinden şu sözleri duyabildik: "Sadaka veriniz, sadaka
sizin için hayırlıdır. Veren el alan elden üstündür. (Vermeye de) anneniz, babanız,
bacınız, kardeşiniz, daha sonraki yakınlarınız (dan başlayınız).'' Bu sırada
Yerbu' oğullarından veya Ensar'dan bir adam karşısına geldi ve dedi ki:
"Ya Rasulallah! Bizim bunlarla cahiliye döneminde bir kan davamız
vardı." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ana evladına karşı
cinayet işlemez." buyurdu ve bu sözü üç kere tekrarladı.
17- Tüceyb Heyetinin
Gelişi:
Tüceyb heyeti
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Sekunoğullarından on üç kişi
idiler ve Allah'ın üzerlerine farz kıldığı zekatlarını getiriyorlardı.
Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelişlerine sevindi, onlara izzet ve
ikramda bulundu. Dediler ki: "Ya Rasülallah! Allah'ın mallarımız
üzerindeki hakkını sana getirdik." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Geri götürüp fakirleriniz arasında paylaştırın." buyurdu. "Ya
Rasulallah! Biz sana fakirlerimizin ihtiyacını karşıladıktan sonra geri kalanı
getirdik." dediler. Ebu Bekir (r.a.) buyurdu ki: "Ya Rasulallah!
Hiçbir arap kabilesi Tüceyb kabilesinirfbu kolunun geldiği gibi gelmedi."
Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
"Hidayet Allah'ın (c.c.) elindedir. Kim için hayır dilerse onun göğsünü
imana açar."
Tüceybliler,
Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bazı şeyler istediler. O da
istediklerini bir yazı ile tesbit edip verdi. Kur'an'dan ve sünnetten bazı
şeyler sormaya başladılar. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara
olan muhabbeti daha arttı ve Bilal'e (r.a.) onları ağırlamakta kusur etmemesini
emretti.
Tüceybliler birkaç gün
kaldılar, fazla durmadılar. "Niçin acele ediyorsunuz?" denildiğinde,
dediler ki: "Geride bıraktıklarımıza döneceğiz. Onlara Rasulullah'ı
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) gördüğümüzü, O'nunla konuştuğumuzu ve bize
verdiği cevaplan haber vereceğiz." Sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) gelerek vedalaştılar Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
Bilal'ı (r.a.) onlara gönderdi ve daha önce hiçbir heyete vermediği mükafatlar
verdi. Sonra: "Başka kimse kaldı mı?" diye sordu. "Evet, bineklerimizin
yanında bekleyen bir delikanlı var. O bizim en küçüğümüzdür." dediler.
"Onu bana gönderin." buyurdu. Bineklerinin yanına dönünce
delikanlıya: "Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) git ve ihtiyacım
gider. Biz ihtiyaçlarımızı temin edip vedalaştık." dediler.
Delikanlı Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve: "Ya Rasulallah! Ben
Ebzaoğullarındanım, biraz önce sana gelen ve ihtiyaçlarını giderdiğin
kafiledenim. Benim ihtiyacımı da karşıla ey Allah'ın Rasulü." dedi.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Senin ihtiyacın nedir?"
dedi. O da: "Arkadaşlarım her ne kadar İslam'ı arzulayarak geldiler ve
zekatlarını da getirdilerse de, benim ihtiyacım onlarınkine benzemiyor. Allah'a
yemin olsun ki beni beldemden buralara kadar getiren şey sadece, senin Allah'a
benim için dua ederek beni bağışlamasını, bana merhamet etmesini ve gönül
zenginliği vermesini istemendir." dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) delikanlıya döndü ve: "Ey Allah'ım! Sen onu bağışla, ona merhamet
eyle ve zenginliğini gönlünde kıl!" diye dua etti. Arkadaşlarından her
birine ne verilmişse, ona da aynısının verilmesini emretti. Sonra heyettekiler
dönüp kavimlerine gittiler.
Daha sonra hicretin 10.
yılı hac mevsiminde Mina'da Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına
geldiler ve: "Biz Ebzaoğullarındanız." dediler. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem); "Sizinle beraber bana gelen delikanlı ne
yapıyor?" diye sordu. "Ya Rasulallah! Onun gibisini daha önce hiç
görmedik. Allah'ın verdiği rızka ondan daha çok kanaat gösteren kimse ile
konuşmadık. İnsanlar dünyanın tamamını bölüşecek olsalar hiç dönüp
bakmaz." dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunun üzerine:
"Elhamdülillah, ben onun toptan, bütün uzuvlarıyla öleceğini umarım."
buyurdu. İçlerinden birisi: "Her bir insan toptan ölmez mi ya
Rasulallah?" diye sordu. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) buyurdu ki: "İnsanın arzuları ve elemleri dünyanın çeşitli
vadilerine dağılmıştır. Ölüm onu bu vadilerden birinde yakalayacak, bu esnada
arzulan ve emelleri dolayısıyla herşeyiyle toptan ecelin kendisini yakaladığı
vadide bulunamayacaktır. Kulun bu vadilerden hangisinde öldüğü Allah için
önemli değildir."
Sonrasını şöyle anlattılar:
Bu delikanlı aramızda en faziletli bir hal ile, en çok zühd üzere ve kendisine
ayrılan rızka kanaat göstererek yaşadı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) vefat edince, Yemen halkından bazıları İslam'dan çıktı. Bu adam kavmi
arasında kalktı ve onlara Allah'ı ve İslam'ı hatırlattı. Böylece onlardan hiç
kimse İslam'dan dönmedi. Hz. Ebu Bekir Sıddik, onu hatırlar ve sorardı, sonunda
durumunu ve yaptığı hizmetleri haber aldı ve Ziyad b. Lebid'e mektup yazarak
onun hakkında tavsiyelerde bulundu.
18- Kudaalılardan Sa'd
Hüzeym Oğullarının Gelişi:
Vakıdi, Ebu'n-Numan'dan,
Sa'd Hüzeym oğullarından olan babasının şöyle anlattığını naklediyor: Kavmimizi
temsil eden heyetten bir temsilci olarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) geldim. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bütün beldelere
hükmetmiş ve Araplar O'na boyun eğmek zorunda kalmışlardı. İnsanlar iki sınıfa
ayrılmıştı: Ya arzu ederek müslüman olanlar veya kılıçtan korkanlar. Medine'de
bir köşede konakladık. Sonra mescide doğru yola çıktık, kapısına kadar geldik.
Resulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem) cenaze namazı kılarken bulduk. Bir
köşede bekledik, namaza iştirak etmeyip Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ile karşılaşmak ve O'na biat etmek istedik.
Sonra Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) dönüp bize baktı ve bizi çağırdı. "Siz
kimlersiniz?" diye sordu. "Sa'd Hüzeym oğullarındanız." dedik.
"Müslüman mısınız?" diye sordu. Bizde: "Evet" dedik. Bunun
üzerine: "Kardeşinizin cenaze namazını kılmadınız rm?" diye sordu.
Biz: "Sana biat edinceye kadar bize caiz olmaz sanmıştık ey Allah'ın
Rasulü."dedik. Buyurdular ki: "Nerede müslüman olursanız sizler
müslümansınız." Biz de: "İslam'a girdik ve İslam üzere Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) biat ettik." dedik.
Sonra bineklerimizin
yanına döndük. En küçüğümüzü eşyamızın yanında bırakmıştık. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bizi çağırması için bir adam göndermişti. O da
bizimle geldi. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına varıp İslam'a
biat etti. "Ya Rasulallah! O bizim en küçüğümüz ve hizmetçimizdir."
dedik. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Bir kavmin en
küçüğü onların hizmetine bakar. Allah bereketini onun üzerine kılsın."
Vallahi o zat, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) duası sebebiyle,
bizim en hayırlımız ve en çok Kur'an okuyanımız idi. Daha sonra Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu bize emir tayin etti. Bize imamlık da
yapıyordu. Yola çıkmayı istediğimizde Bilal'e (r.a.) emredip bize ukıyyelerle
gümüşler ikram etti. Kavmimize döndük. Allah, (c.c.) hepsine İslam'ı nasip
etti.
19- Fezareoğullarının
Gelişi:
Ebu Rabi b. Salim,
el-İktifa adlı eserinde der ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
Tebük'tan dönünce on küsur kişilik Fezareoğulları heyeti yanına geldi.
İçlerinde Harice b. Hısn ve Uyeyne b. Hısn'ın kardeşinin oğlu Hurr b. Kays
vardı; heyettekilerin en küçükleri bu idi. Ramle bt. Haris'in evinde
konakladılar, is'am'ı kabul ederek Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
geldiler. Beldelerinde kuraklık vardı, bu yüzden çok zayıf bineklerle
gelmişlerdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) beldelerinin halini
sordu. İçlerinden birisi: "Ya Rasulallah! Beldemize kuraklık çöktü,
hayvanlarımız helak oldu, bostanlarımız kurudu; evlatlarımız aç kaldı. Rabbına
dua et bize yağmur yağdırsın. Bizim için Rabbın katında şefaatta bulun. Rabbın
da bizim için sana şefaatta bulunsun." dedi. Bu söz üzerine Rasuİullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)
buyurdu ki:
"Sübhanallah, yazıklar olsun sana! Ben, ancak Rabbım katında tevessülde
bulunurum, Rabbımız kime tevessülde bulunacak? O azamet sahibinden başka ilah
yoktur. O'nun kürsisi, yeri ve gökleri kuşatmıştır. Gökler ve yer o kürsinin
celalinden ve azametinden yeni yapılmış bir semer gibi gıcırdar." Sonra Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Allah Teala sizin
sevginize, sıkıntınıza ve sıkıntınızın geçmesinin yaklaşmasına
gülmektedir." Bedevi: "Ya Rasulallah! Rabbımız azze ve celle güler
mi?" diye sordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Evet." dedi. Bu söz üzerine bedevi: "Gülen Rabbın hayrından
mahrum kalmayacağız!" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), onun
bu sözüne güldü ve minbere çıktı, bir konuşma yaptı. Yağmur duasından başka
hiçbir duada ellerini kaldırmazdı. Ellerini koltuk altları gözükecek kadar
kaldırdı. O'nun yaptığı duadan bir kısmı şöyle mahfuzdur: "Allah'ım!
Beldelerini ve hayvanlarını suya kavuştur. Rahmetini yay, ölmüş olan beldeni
canlandır! Allah'ım; bizi bolluğa, berekete, afiyete sebep olacak, bütün
beldeleri içine alacak, geciktirilmeyen, acil olan, zarara sebep olmayıp
faydalı olan bir yağmurla suya kavuştur! Allah'ım; Senden rahmet yağmurları
istiyoruz; azaba, helake, boğmaya ve felakete sebep olacak tufan değil.
Allah'ım! Bizi suya kavuştur ve düşmanlarımıza karşı bize yardım et!"
20- Esedoğullarının
Gelişi:
Esedoğullarından on
kişilik bir heyet Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Aralarında
Vasıbe b. Ma'bed ve Talha b. Huveylid vardı. Geldiklerinde, Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabıyla beraber mescidde oturuyordu.
Konuşurlarken sözcüleri dedi ki: "Ya Rasulallah! Biz, Allah'ın birliğine
ve hiçbir ortağı olmadığına, senin de O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet
ettik. Sana geldik ey Allah'ın Rasulü. Bize elçi göndermedin, biz kavmimizin
temsilcileriyiz."
Muhammed b. Ka'b
el-Kurazi dedi ki: Allah Teala, Rasulü'ne şu ayeti indirdi: "İslam
olmalarını senin başına kakıyorlar. De ki: Müslüman olmanızı benim başıma
kakmayın. Hayır, eğer sadık kimselerseniz, aksine sizi imana eriştirmekle Allah
sizi minnet altında bırakır."[Hucurat, 17]
O gün Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) sordukları sorular arasında, bazı şeyleri uğurlu
ya da uğursuz sayarak hüküm vermek, kehanette bulunmak ve yine taş parçalarım
kullanarak geleceğe ait hükümler vermek gibi hususlar vardı. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları bunların hepsinden menetti. Bunun üzerine
dediler ki: "Biz bu işlerin hepsini cahiliye döneminde yapıyorduk.
Yaptığımız bir işimiz daha vardı, onun hakkında ne dersin?" Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Nedir o?" diye sordu. "Çizgi
çizmek." dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
"Bu iş peygamberlerden birisine öğretilmişti. Kimin çizgisi onun çizgisine
uygun düşerse öğrenmek istediği şeyi bilir. "[En'am, 136]
21- Behra Heyetinin
Gelişi:
Vakidi, Kerime bt.
Mikdad'ın şöyle söylediğini rivayet eder: Annem Dubaa bt. Zübeyr b.
Abdilmuttalib der ki: Behra heyeti, Yemen'den Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) geldi. On üç kişi idiler. Bineklerini yederek Mikdad'ın kapısına
kadar geldiler. Biz, Hudeyleoğulları yurdundaki evimizdeydik. Mikdad onları
karşılamaya çıktı. "Hoş geldiniz!" deyip eve aldı. Kendimiz için daha
önceden hazırlamış olduğumuz hays yemeğini getirdi. Yemek hususunda çok
cömertti. Susayıncaya kadar o yemekten yediler. Sonra yemek kabı bize
gönderildi. İçinde biraz yemek vardı. Dibinde artan bu yiyecekleri topladık,
küçük bir tabağa koyup azadlı cariyem Sidre ile Rasülullah'a (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) gönderdik. O'nu Ümmü Seleme'nin evinde buldu. Resulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Bunu Dubaa mı gönderdi?" Sidre:
"Evet ya Rasulallah." dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "Bırak" dedi. Sonra: "Ebu Mabed'in misafirleri ne
yaptı?" diye sordu. (Sidre diyor ki): "Yanımızdalar." dedim.
Mikdad'ın kızı diyor ki: Rasulullah (s.a".) ve yanında bulunanların hepsi
bu yemekten susuzluk hissedinceye kadar yediler. Sidre de onlarla beraber yedi.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Sidre'ye: "Kalan yemeği
misafirinize götür." dedi. Sidre diyor ki: Çanakta kalan yemeği
hanımefendime getirdim. Bizde kaldıkları müddetçe misafirler bu yemekten doyup
susayıncaya kadar yediler. Biz aynı yemeği götürüp getirdiğimiz halde hiç
ekşitmiyordu. Bunun üzerine misafirler: "Ey Ebu Ma'bed! Sen bizi en çok
sevdiğimiz yemekle doyurup duruyorsun. Biz böyle bir şeyi şu ana kadar hiç
görmedik. Bize sizin yemeğinizin pıhtılaşmış kan ve benzeri azıcık şeyler
olduğu söylenmişti. Halbuki biz senin yanında doyuyoruz." dediler. Bunun
üzerine Ebu Ma'bed, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu yemekten
yeyip geri gönderdiğini ve bu durumun O'nun parmaklarının bereketi olduğunu
haber verdi. Misafirler bunu duyunca: "O'nun Allah ve Rasulü olduğuna
şehadet ederiz." dediler ve imanları kuvvetlendi. Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) istediği de bu idi. Günlerce orada kalıp İslam'ın
şartlarını öğrendiler. Sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelip
veda ettiler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da onlara hediyelerini
verdi, dönüp kabilelerine gittiler.
22- Uzre Heyetinin
Gelişi:
Hicretin 9. yılında on
iki kişilik Uzre heyeti Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi.
İçlerinde Cemre b. Numan da vardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Bu kavim kimdir?" diye sorduğunda, sözcüleri: "Tanımadığın
kimseler değillerdir] Biz Kusay'ın ana bir kardeşlerinden Uzreoğullarıyız. Bİz
Kusay'ı destekliyenleriz. Biz Huzaalılar'la Bekiroğullarım Mekke vadisinden
uzaklaştır anlarız. Aramızda onlarla akrabalık ve hısımlık vardır." diye
cevap verdiler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Hoş geldiniz.
Beni size tanıtan nedir?" dedi. Daha sonra müslüman oldular. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara; Şam'ın fethedileceğini, Heraklius'un
ülkesinden kaçıp bir yere sığınacağını müjdeledi ve onları kahinlere soru
sormakdan, putlar için kurban kesmekten menetti. Ancak Allah'ın adı
zikredilerek kesim yapabileceklerini haber verdi. Remle'nin evinde birkaç gün kalıp
hediyelerini, almış olarak ayrıldılar.
23- Beliyoğullarının
Gelişi:
Hicretin 9. yılı
Rebiulevvel ayında Beliyoğulları heyeti Resulullah geldi Ruveyfi' b. Sabit
el-Belevi onları evinde ağırladı ve onlarla birlikte gelip dedi ki:
"Bunlar benim kavmim." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Sen ve kavmin hoş geldiniz!" dedi. Hepsi müslüman oldular.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara: "Sizi İslam'a erdiren
Allah'a hamdolsun! İslam'dan başka bir din üzere ölen herkes
cehennemdedir." dedi. Heyet başkam Ebu'd-Dubeyb dedi ki: "Ya
Rasulallah! Ben ziyafet vermeyi, ikramda bulunmayı severim. Bana bundan bir
sevap var mıdır?" Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
"Evet, zengin olsun fakir olsun kime bir iyilik yaparsan sadakadır."
Ebu'd-Dubeyb: "Ya Rasulallah! Misafirliğin müddeti ne kadardır?" diye
sordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Üç gündür, ondan sonrası
sadakadır. Misafirin (üç günden sonra) yanında kalıp seni sıkıntıya sokması
helal değildir." buyurdu. Bu sefer: "Ya Rasulallah! Çöldeki yitik
davar hakkında ne dersin?" diye sordu. O da: "O ya senindir, ya
kardeşinindir veya kurdundur." buyurdu. Bunun üzerine: "Ya
deve?" diye sordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da: "Ne
yapacaksın deveyi, bırak onu sahibi bulsun!" dedi. Ruveyfi' diyor ki:
Sonra kalkıp evime geldiler. Bir de baktık ki, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) hurma yüklenmiş olarak evime geliyor. Geldikten sonra bana dedi ki:
"Konuklarına ikramda bulunurken bundan da yararlan." Konuklar bu
hurmadan ve başka şeylerden yiyorlardı. Böylece üç gün kaldılar, sonra Allah
Rasulüne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) veda ettiler. Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) de onlara hediyelerini verdi, dönüp beldelerine gittiler.
Bu olaydan çıkarılacak
bazı fıkhı hükümler:
1- Misafirin ev sahibi
üzerinde hakkı vardır ve bu hak üç mertebedir: Vacip olan hak, müstehap olan
hak ve sadaka sayılan hak. Vacip olan hak bir gün ve gecedir. Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu üç mertebeyi sahih olduğunda ittifak edilen
Ebu Şurayh el-Huzai hadisinde zikretmiştir. Bu hadiste Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) buyurmuştur ki: "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman
ediyorsa, misafirine hediyesini ikram eylesin." "Hediyesi nedir ya
Rasulallah?" dediler. Buyurdu ki: "Onun bir günü ve gecesi.
Misafirlik üç gündür, üç günden sonrası sadakadır. Bu müddetten fazla kalıp ev
sahibine sıkıntı vermesi misafire helal olmaz."'
2- Dağda, kırda yitik
olarak rastlanan davarın alınması caizdir. Bu şekilde bulunan bir koyunun
sahibi ortaya çıkmazsa o bulana ait olur. Arkadaşlarımızdan (Hanbeİi
alimlerinden) bazıları bu hadis-i şerifi delil göstererek buluntu haldeki koyun
ve benzerlerinin alınmasının caiz olduğu görüşündedir. Bu durumda onu bulan, şu
üç seçenek arasında muhayyerdir: 1) Ya hemen keser ve yer, bu durumda kıymetini
öder, 2) Ya satar ve bedelini saklar, 3) Veya koyunu yanında alıkor ve cebinden
onun yiyecek masraflarını karşılar. Bu masraf konusunda iki durum vardır. Çünkü
sahibi ortaya çıkıncaya kadar Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu
bulanın mah olarak kabul etti. Şayet onun malı olursa o zaman yukarda
zikredilen üç durum arasında muhayyerdir. Sahibi ortaya çıkarsa koyunu veya
kıymetini sahibine verir. Ahmed b. Hanbel'in önceki (mütekaddim) arkadaşlarına
gelince bunun aksini söylemişlerdir. Ebu'l-Hüseyin dedi ki: "Koyunu (bulan
kimse) üzerinden bir sene geçmeden koyun üzerinde hiçbir tasarrufta bulunamaz.
(Yani ne satabilir, ne de kesip yiyebilir.) Bu konuda başka herhangi bir
rivayet yoktur. Şayet dağda veya kırda (özellikle yırtıcı hayvanlara karşı
kendisini koruyamayacak olan) davar cinsinden şeyleri alır dediysek, onu yemek
vs. gibi hiçbir tasarrufta bulunmaması gerekir." ibn Akıl de böyle
söylemiştir. Ebu TalüVin rivayetine göre İmam Ahmed koyun hakkında: "Onu
bir yıl tutar ve sahibini arar, sahibi çıkar gelirse ona geri verir."
demiştir. Şerifan da demiştir ki: "Üzerinden bir sene geçmeden koyuna
sahip olunmaz. Bu konudaki rivayet tektir." Ebu Bekir ise: "Kayıp
davan alan kimse bir sene boyunca onun sahibini aramak zorundadır. Bu vaciptir.
Bir sene geçer, sahibi gelmezse bu durumda onun malı olur." der.
Birinci grubun görüşü,
hem koyunu bulanın, hem de onun asıl sahibinin menfaatına uygunluğu açısından
fıkhın ruhuna daha yakındır. Çünkü hayvanı bir sene boyunca yanında tutup onun
için masraf yapacak olan kimse, şayet bu masrafları sahibinden alacak olsa, o
kimse belki koyunun kıymetinin birkaç katı borçlanmış olacak. Şayet bu
masrafları alamayacak olsa bu sefer de bulan kimse borçlu duruma düşecektir.
Hayvanı kendi haline terk eder, almaz dersek, bu durumda da kurt parçalayacak
ve telef olacaktır. Halbuki Allah Teala malın ziyan olmasını emretmez.
Soru: Sizin tercih
ettiğiniz bu görüş, İmam Ahmed'in ve arkadaşlarının görüşüne aykırı olduğu gibi
bu konudaki delile de muhaliftir.
İmam Ahmed'in görüşüne
aykırılığı, Ebu Talib'in ondan naklettiği görüşünde geçmişti. Yine Ebu Talib
ondan, zaruret halinde bir ölü, bir de (usulüne uygun olarak) kesilmiş iki
koyuna rastlayan kimse için şöyle dediğini nakletmiştir: "Ölü koyunun
etinden yer, kesilmiş koyundan yiyemez, çünkü onun sahibi vardır." Bu
sözüyle "onun sahibini araması gerekir." demek istemiştir. Kesilmiş
haldeki koyunun olduğu gibi bırakılmasını, alınmamasını vacip görürse canlı
haldeki koyun hakkında böyle hükmetmesi daha evladır. İmam Ahmed'in
arkadaşlarının sözüne muhalif olma durumu yukarıda geçinişti. Delile muhalif
olmasına gelince, Abdullah b. Amr hadisinde şöyle denilmektedir: "Ya
Rasulallah! Koyunun kayıp olanı hakkında ne dersin?" diye sorduklarında
buyurdular ki: "O senin veya kardeşinin ya da kurdundur. Kardeşinin kaybım
sakla." Bir başka metinde ise: "Kayıbmı kardeşine iade et."
buyurdu* Bu hadis kayıp koyunun kesilmesini ve satılmasını menetmektedir.
Cevap: İmam Ahmed'in
görüşünde, tariften (koyunun sahibim bulma çabası) daha fazlası yoktur. Öte
yandan: "Bulan kimse yemek, satmak ve saklamak durumları arasında
muhayyerdir." diyenler ise, tarifin gerekmediğini söylemiyorlar. Bilakis,
kesip yese veya satsa bile alametleri ve işaretleriyle tarife devam etmelidir,
diyorlar. Sonunda sahibi çıkıp gelirse kıymetini öder. İmam Ahmed'in: "Onu
tarif eder (sahibini arar)" sözü; koyun canlı olarak tarif eder veya bir
zimmette teminat altına alınmış ve hem sahibinin hem de bulanın menfaatına
uygun olarak tarif eder şıklarından daha umumidir. Özellikle yolculuk halinde
böyle bir hayvan bulan kimseye bir sene boyunca hayvanı yanında tutarak tarifte
bulunma mecburiyeti getirmekte Şari'in rıza göstermeyeceği ölçüde güçlük ve
meşakkat vardır. Onu almayıp terketmek ise o hayvanı helak olmaya maruz
bırakmaktır ki, bu da onun alınması emrine ve alınmadığı takdirde kurtların
nasibi olacağının haber verilme keyfiyetine ters. düşer. Bu durumda, şu iki
şıktan birini tercih mecburiyeti vardır: Onu satıp parasını saklamak veya
yemek, ya da benzerini veya kıymetini ödemek.
İmam Ahmed'in
arkadaşlarına muhalif olmasına gelince, bu imamların en büyüklerinden, Hanbeli
mezhebinin büyük şeyhleriyle kıyaslanabilecek diğer alimi Ebu Muhammed
el-Makdisi -kaddesallahu sirrahu- tahyir'i (yukarda zikri geçen üç durum
arasında muhayyer olma) tercih etmiş ve bu konuda en mükemmel şekilde ve en
isabetli kararı vermiştir.
Delile (yukarda
zikredilen hadise) muhalif olmasına gelince, deriz ki: O şer'i delilde, yolculukta
veya çölde bulunup alınan hayvanın satılmasını veya yenilmesini yasaklayan, bir
sene boyunca onu alıkoyup sahibini aramayı ve -ister masraflarını alsın ister
almasın- onun yem giderlerini karşılamayı vacip kılan hüküm nerede? Bırakın bu
konuda delil bulunmasını, şeriatta bile böyle bir hüküm yoktur. Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kardeşinin kayıbını sakla" sözü, o
hayvanı kendisi alıp sahibinin hakkını çiğnememesi gerektiği hususunu açıkça
ifade etmektedir. O koyunu satmak ve parasını saklamak, onu bir sene boyunca
yanında tutup sahibini aramaktan, bu arada da ona harcama yapıp kıymetinin
birkaç katı sahibini borçlandırmaktan daha hayırlı olunca, onu alıkoyup
sahibine geri verme hususu da muhayyerlik sınırı içimledir, Hadis-i şerif, manası
ve kuvvetiyle bunu gerektirmektedir. Bu durum apaçıktır. Başarı Allah'tandır.
3- Yitik devenin
alınması caiz değildir. Ancak çok küçük bir yavru olur, kendisini kurt vb.
yırtıcı hayvanlara karşı koruyamayacak durumda olursa hadisin manasındaki delalet
ve tenbih sebebiyle, onun hükmü de koyunun hükmü gibidir. (Yani alınmasında bir
sakınca yoktur).
24- Zi Mürre Heyetinin
Gelişi:
Zi Mürre heyeti, on üç
kişi olarak, Haris b. Avf in başkanlığında Resulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) geldiler ve dediler ki: "Ya Rasulallah! Biz senin kavmindeniz ve
seninle akrabayız. Biz, Lüey b. Galiboğulları kavmindeniz." Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) tebessüm buyurup Haris'e dedi ki: "Aileni
nerede bıraktın?" Haris: "Selah ve civarında." dedi. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Beldelerinizin durumu nasıl?" diye
sordu. O da: "Valahi, kıtlık ve kuraklık içindeyiz, hayvanların ilikleri
kurudu. Bizim için Allah'a dua et." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ey Allah'ım, onları suya kavuştur!"
diye dua etti. Daha sonra birkaç gün kalıp beldelerine dönmek istediler.
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelip vedalaştılar. Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), Bilal'e (r.a.) hediyelerini vermesini emretti.
Bilal de onar ukıyye gümüşle ikramda bulundu. Haris b. Avfa on iki ukıyye
verdi. Beldelerine döndüler ve yağmur yağmış olduğunu gördüler. Bunun üzerine
ne zaman yağmur yağdığını sordular ve o günün Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) dua ettiği gün olduğunu öğrendiler. Bundan sonra beldeleri yeşerdi.
25- Havlan Heyetinin
Gelişi:
Hicretin 10. yılı Şaban
ayında on kişilik Havlan heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
geldiler ve: "Ya Rasulallah! Biz kavmimizin temsilcileriyiz. Allah Teala'ya
inanan ve Rasulu'nü tasdik eden kimseleriz. Develerin böğürlerini yorarak
dağlan, ovalan aştık. Allah ve Rasulü'nün üzerimizdeki nimeti sayesinde seni
ziyarete geldik." dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
buyurdu ki: "Bana gelmek için katettiğiniz mesafede, her birinizin
devesinin attığı her adım için bir mükafat vardır. 'Seni ziyaret İçin' sözünüze
gelince, kim beni Medine'de ziyaret ederse, kıyamet gününde yanımda
olacaktır." Dediler ki: "Ya Rasulallah! Bu yolculukta bizim hiçbir
kaybımız yoktur." Daha sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Ammu Enes (Umyanis) ne yapıyor?" diye sordu. -Umyanis, Havlan
kabilesinin taptığı bir puttu.- Dediler ki: "Müjdeler olsun ki Allah onun
yerine senin getirdiğin dini koydu. Ancak birkaç ihtiyar kadın ve yaşlı erkek
ona bağlı kaldı. inşaallah döndüğümüzde onu yıkacağız. Biz büyük bir aldanış ve
fitne içindeydik."
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) onlara dedi ki: "Gördüğünüz en büyük fitnesi ne
idi?" Dediler ki: "Bir yıl çürümüş kemikleri yiyecek kadar kuraklığa
uğramıştık. Gücümüzün yettiği kadar mal toplayıp yüz tane öküz satın aldık ve
bir sabah Ammu Enes için kurban olarak keserek yırtıcı kuşlara bıraktık.
Halbuki biz o kuşlardan daha aç ve ihtiyaç içindeydik. O sırada yağmur yağdı. Otların
adam boyunca büyüdüğünü gördük. Bizden birisi: Ammu Enes bize nimet verdi,
diyordu." Bu putları için hayvanlarından ve ekinlerinden ayırmış oldukları
payı Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) anlattılar. Onlar,
mallarından bir kısmını putlarına, bir kısmını da kendi iddialarınca Allah'a
adıyorlardı. Dediler ki: "Ekin ekerdik, ortasını Ammu Enes'e ayırırdık ve
onun adını verirdik. Başka bir ekini de Allah'ın bölgesi olarak adlandırırdık.
Rüzgar dönerse (ekin iyi yetişirse) Allah'a ayırdığımız payı Ammu Enes'e
verirdik, fakat aksi olursa Ammu Enes'in payını Allah'a vermezdik."
Bunun üzerine Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), Allah'ın (c.c.) kendisine şu ayeti indirdiğini
söyledi: "Allah'ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Allah'a pay ayırdılar."
Sonra: "Ona gider mahkeme olurduk, o da konuşurdu." dediler.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Sizinle konuşanlar
şeytanlardır."
Daha sonra dindeki
farzları sordular. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunları teker teker
haber verdi ve onlara, sözlerinde durmalarını, emanete riayet etmelerini,
komşularına iyi davranmalarını ve hiç kimseye zulmetmemelerini emretti ve
buyurdu ki: "Zulüm kıyamet gününde karanlıktır (sahibini karanlıklara
boğar)." Birkaç gün sonra gelip vedalaştilar. Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) hediyelerini verdi ve dönüp kavimlerine gittiler. Oraya varır
varmaz, daha yüklerinin düğümünü çözmeden Ammu Enes'i yiktılar.
26- Muhariboğulları
Heyetinin Gelişi:
Muhariboğulları heyeti,
Veda haccı yılında Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), hac mevsimlerinde kendisini diğer
kabilelere tanıtıp onları İslam'a davet ettiğinde Araplardan O'na en sert ve
kaba davrananları bunlardı. On kişilik bir temsilci grubu Rasulullah'a gelerek
müslüman oldular. Bilal (r.a.) sabah ve akşam yemeklerim getiriyordu. Ta ki bir
gün Öğleden ikindiye kadar Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile
birlikte oturdular. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) içlerinden birini
tanıdı ve ona uzun uzun baktı. Muhariboğulları kabilesinden bu adam O'nun
baktığını görünce dedi ki: "Ya Rasulallah! Sanki beni tanımış
gibisin." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Seni
görmüştüm." dedi. Adam dedi ki: "Evet vallahi, beni görmüş, benimle
konuşmuştun. Ben de sana en çirkin sözlerle konuşmuş ve Ukaz'da sen insanlar
arasında dolaşırken, sana en çirkin şekilde karşılık vermiştim."
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bütün bunları hatırlayarak:
"Evet." dedi. Sonra adam dedi ki: "Ya Rasulallah! O gün sana
benden daha çok düşman ve İslam'a benden daha uzak hiç kimse yoktu. Beni
hayatta bırakıp seni tasdik etmeme imkan veren Allah'a hamdolsun. O gün,
benimle beraber olanlar hep dinleri üzere öldüler." Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem): "Kalpler, Allah Teala'nın elindedir." buyurdu.
Adam: "Ya Rasulallah! Benim için istiğfarda bulun." deyince,
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İslamiyet kendinden önceki
küfrün kökünü kazır." buyurdu. Sonra ailelerinin yanına döndüler.
27- Suda Heyetinin
Gelişi:
Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Cirane'den döndükten sonra (hicri 8. yıl) Suda
heyeti geldi.
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) daha önce bir askeri birlik hazırlamış, başlarına da Kays b.
Sa'd b. Ubade'yi geçirmiş, ona beyaz bir sancak ile siyah bir bayrak vermişti.
Kanat denilen yerde dört yüz kişi olarak toplanmışlardı. Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) bu birliğe, Yemen taraflarındaki Sudahlar üzerine gitmelerini
emretmişti. Bu sırada o kabileden bir adam Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) gelmişti. Üzerlerine asker gönderildiğini öğrenince, Allah Rasulü'ne
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelip dedi ki: "Ben kavmimin elçisi olarak
geldim, askerlerini geri çek. Ben kavmimi sana getireceğim." Bu söz
üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kays b. Sa'd'ı, Kanat denilen
mevkiin taşından geri çevirdi.
Sonra Sudalı olan bu
adam kavmine gitti ve yanında on beş kişilik bir heyetle Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Sa'd b. Ubade: "İzin ver benim
konuğum olsunlar ya Rasulallah!" dedi. Bunun üzerine onun yanında
konakladılar. Sa'd b. \ bade onları, güzelce karşıladı ve kendilerine ikramda
bulundu, hepsini giydirip kuşattı. Sonra hep beraber Rasulullah'a (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) gittiler. Müslüman olmak üzere biatta bulunup dediler ki:
"Biz geride kalan kavmimizi de temsil ediyoruz." Daha sonra
kavimlerine döndüler. Aralarında İslamiyet hızla yayıldı. Veda haccında yüz
kişi olarak Resulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler. Vakıdi bu
bilgileri M ustalık oğulları ndan birinden rivayet etmiştir.
Sudahlara mensup Ziyad
b. Haris'ten de şu rivayeti nakletmiş tir: Ziyad, Rasulullah'a (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) gelmiş ve; "Askerini geri çek, ben sana kavmimi
getireceğim. " demiş, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da geri
çekmiştir. Ziyad der ki: Kavmimden bir heyet geldi. Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) bana dedi ki: "Ey Sudalı kardeş, sen kavmi içinde
kendisine itaat edilen biri misin?" Dedim ki: "Allarİ ve Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) sayesinde evet ya Rasulallah." İşte bu
Ziyad, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile bazı seferlere katılmış ve
demiştir ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir gece yürüyordu, biz
de O'nunla beraber yürüyorduk. Ben kuvvetli bir adamdım. Ashabı dağılmaya
başlamıştı. Ben hiç bineğinin yanından ayrılmadım. Seher vakti olunca bana:
"Ey Sudalı kardeş, ezan oku!" buyurdu. Ben de bineğimin üzerinde ezan
okudum. Sonra yürüyüp gittik. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ihtiyacı
için inmişti, sonra döndü ve dedi ki: "Ey Sudalı kardeş, suyun var
mı?" Mataramda birazcık bulunduğunu söyledim. "Getir." dedi. Ben
de götürdüm. "Dök!" dedi. Mataradaki suyu bir çanağa boşalttım.
Ashabı oraya üşüşmeye başladı. Sonra elini o çanağa daldırdı. Bir de gördüm ki,
her iki parmağının arasından kaynak fışkırıyor. Sonra dedi ki: "Ey Sudalı
kardeş! Şayet ben Rabbim azze ve celle'den utanmasaydım, hepimizin susuzluğunu
giderirdik ve hepimiz de kana kana içerdik." Sonra abdest aldı ve:
"Ashabıma, kimin abdest alacak suya ihtiyacı varsa buraya gelmesini ilan
et!" Hepsi geldiler. Sonra Bilal kamet getirmeye başlayınca Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Sudalı kardeş ezan okudu; kim ezan okursa
kameti de o getirir." buyurdu. Kalkıp kamet getirdim. Sonra Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), öne geçip bize namaz kıldırdı.
Beni kavmime emir tayin
etmeden önce,, bana bu hususta bir yazı yazmasını istemiştim, O da yazmıştı.
Namazım bitirdikten sonra bir adam kalktı ve Peygamberimizin kendilerine tayin
ettiği emirinden şikayette bulundu ve dedi ki: "Ya Rasulallah! Cahiliyye
devrinde aramızda bir düşmanlık vardı, bizi onunla cezalandırdı."
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Müslüman bir adam
için emirlikte hayır yoktur." Sonra bir başka adam kalktı ve: "Ya
Rasulallah! Bana zekattan pay ver." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ona da şöyle dedi:
"Allah Teala
zekatın taksimini, ne bir büyük meleğine, ne de bir peygamberine bırakmıştır.
(Bizzat kendisi) zekatı sekiz sınıfa taksim etmiştir. Şayet sen, o sekiz
sınıftan biri isen, vereyim; şayet değilsen, o zaman zekat, senin başında bir
ağrı ve karnında bir derttir." Kendi kendime dedim ki: Bu iki haslet ha!
Müslüman bir adam olarak emir olmayı istemek, zengin bir adam olarak zekat
istemek! Bu düşünce üzerine Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dedim
ki: "İşte bana yazdığın iki yazı, bunları benden geri al." Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Niçin?" dedi. Dedim ki: "Ya Rasulullah!
Ben müslüman bir adam olarak 'Müslüman bir adam için emirlikte hayır yoktur'
dediğini duydum. Ve zengin bir kimse olarak: 'Kim ihtiyacı olmadığı halde zekat
isterse, başında bir ağrı ve karnında bir dert olur.' buyurduğunu duydum."
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Söylediğim şeyler,
aynen öyledir." Sonra yazıların iadesini kabul etti ve bana dedi ki:
"Bana kavminden emir tayin edebileceğim birini göster." Ben de birini
tavsiye ettim, onu tayin etti. Dedim ki: "Ya Rasulallah; bizim bir kuyumuz
var, kış olunca suyu yetiyor, ama yazın az geliyor ve suya muhtaç hale
geliyoruz. Aramızdaki müslümanların sayısı az ve biz korkuyoruz. Allah Teala'ya
bizim için kuyumuz hakkında dua et." Bunun üzerine Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bana yedi küçük taş ver." dedi, ben
de verdim. Taşlan aldı, avucunda oğuşturup bana verdi ve: "Oraya vardığın
zaman besmele çekerek bunları tane tane kuyuya at." dedi. Dediğini yaptım.
Şu ana kadar hiç susuzluk çekmedik.
Bu olaydan çıkarılacak fıkhi
hükümler:
1- Askere bayrak ve
sancak vermek müstehaptır. Sancağın beyaz olması müstehap, bayrağın siyah
olması ise kerahatsiz caizdir.
2- Bir kişinin haberi
kabul edilir. (Yani en az iki kişi olmaları şart koşulmaz.) Çünkü Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), yalnızca Sudanlardan bir kişinin haberi üzerine
askeri geri çağırdı.
3- Bütün bir gece ezan
vaktine kadar yol yürümek caizdir. Çünkü kelimesi, gece yürümek demektir ve
gece yarısından sonrası içir kullanılmaz.
4- Binek üzerinde ezan
okumak caizdir.
5- Devlet başkanının
abdest için tebaasından su istemesi caizdir, bu dilenmek sayılmaz.
6- Su temin etmek için
çaba göstermeden teyemmüm yapılmaz.
7- Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) elini suya daldırır daldırmaz parmaklarının arasından
su fışkırmıştır. Bu, apaçık bir mucizedir. Cahillerin zannına göre bu su,
parmakları yarıyor ve kanı ile etinin arasından çıkıyordu. Halbuki öyle
değildir. Elini kaba koyar koymaz, Allah'ın ihsan ettiği bereket ve inayet ile,
parmaklarının arasından su fışkırıyordu. Bu hal, ashabının huzurunda defalarca
vukubulmuştur.
8- Sünnete göre kameti,
ezam okuyan kimsenin getirmesi gerekir. Bir kişinin ezan okuması, bir başkasmın
kamet getirmesi de caizdir. Abdullah b. Zeyd kıssasında anlatıldığı üzere Abdullah,
rüyasında gördüğü ezanı Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) haber
verince: "Bilal'e öğret." dedi, o da ona öğretti. Sonra Bilal (r.a.)
kamet getirmek istedi. Abdullah b. Zeyd dedi ki: "Ya Rasulallah! (Bu
rüyayı) ben gördüm ve kamet getirmek istiyorum." O da: "Kamet
getir!" buyurdu. O kamet getirdi. Bilal (r.a.) ezan okudu. Bu hadisi imam
Ahmed (r.a.) kaydetmiştir.
9- Devlet başkanının
emirliğe talip olan birisini layık gördüğü takdirde bu göreve tayin etmesi
caizdir, o kimsenin bu görevi istemesi tayinine engel teşkil etmez. Bu durum,
bir başka hadisteki: "Biz işimize, isteyeni tayin etmeyiz. " ifadesi
ile çelişmez. Çünkü Sudalı şahıs kavmine emir olmayı istemişti ve kavmi içinde
sevilen, itaat olunan bir kimseydi. Maksadı, kavmini ıslah etmek, onları
İslam'a davet etmekti. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu tayin
etmeyi maslahata uygun gördü ve ona olumlu cevap verdi. Diğer şahsın ise şahsi
menfaat ve çıkar duygularıyla bu göreve talip olduğunu görünce, onu bu görevden
uzak tuttu.
10- Tebaanın, zalim
valileri devlet başkanına şikayet etmeleri ve onların bu davranışlarını
ayıplamaları caizdir. Valiliği (ve benzeri idari görevleri) terketmek bir
müslüman için o görevi yapmaktan daha hayırlıdır. Bir kişi zekat almaya muhtaç
olduğunu söylerse, aksi ortaya çıkmadıkça, beyanına dayanılarak kendisine zekat
verilir.
11- Bir kişi, tek başına
zekat verilebilecek sekiz sınıftan bir sınıf olabilir. Çünkü Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Allah zekatı sekiz kısma ayırmıştır, şayet
o kısımlardan birisi isen veririm." buyurmuştur.
12- Devlet başkanının,
tayin ettiği bir görevlinin istifasını kabul etmesi caizdir.
13- Devlet başkanı,
yapacağı tayinlerde, o konuda görüşü olan arkadaşlarıyla istişarede bulunur.
14- Mübarek bir su ile abdest
almak caizdir. Suyun mübarek olması onunla abdest alınmasının mekruh olmasını
gerektirmez. Bu esasa göre, zem-zem ile ve Kabe'nin üzerinden akan su ile
abdest almak da mekruh değildir.
28- Gassanlıların
Gelişi:
Hicretin 10. yılı
Ramazan ayında Gassanlılar'dan üç kişi gelip müslüman oldular ve:
"Bilemiyoruz, kavmimiz bize uyar mı, uymaz mı?" dediler. Kayser'e
yakın olarak durumlarını korumak istiyorlardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), hediyeler vererek ikramda bulundu ve dönüp kavimlerine gittiler. Fakat
kavimleri kendilerine uymadılar. Bunun üzerine Medine'den dönen elçiler
müslümanlıklannı gizlediler. İki tanesi müslüman olarak vefat etti. Üçüncüsü
ise, Yermük savaşında Hz. Ömer'e (r.a.) yetişti ve Ebu Ubeyde ile karşılaşıp
müslüman olduğunu haber verdi. O da ona ikramda bulundu.
29- Selaman Heyetinin
Gelişi:
Selaman heyeti, yedi
kişi olarak Hz. Peygambere (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Aralarında
Hubeyb b. Amr da vardı. Hepsi müslüman oldu. Hubeyb: "Ya Rasulallah,
amellerin en faziletlisi hangisidir?" diye sordu. Hz, Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Vaktinde kılınan namazdır." buyurdu.
Sonra uzun bir hadis zikretti. O gün, öğle ve ikindi namazını beraber kıldılar.
İkindi namazı, öğle namazından daha hafifti. Sonra Rasulullah'a (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) beldelerindeki" kuraklıktan şikayet ettiler. Allah
Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elini kaldırmadan: "Allah'ım; onları
yurtlarında suya kavuştur." diye dua etti. Ben dedim ki: "Ya
Rasulallah! Elini kaldır, o daha bereketli ve daha güzel olur." Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu söz üzerine tebessüm buyurdu ve koltuk altları
görülünceye kadar kollarım kaldırdı. Sonra O kalktı, biz de kalktık. Orada uç
gün kaldık, ikramlar devam ediyordu. Sonra vedalaştık. Bu esnada bize hediyeler
verilmesini emretti ve her birimize beş ukıyye verdi ve buna rağmen Bilal
(r.a.), bizden özür dileyerek dedi ki: "Bugün yeterli malımız yok."
Biz: "Bu verdikleriniz ne kadar çok ve ne kadar güzel." dedik. Sonra
dönüp memleketimize gittik ve gördük ki Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) dua ettiği gün ve saatta yağmur yağmış. Vakidi dedi ki: Heyetin
gelmesi, hicretin 10. yılı Şevval ayında idi.
30- Absoğullarının
Gelişi:
Absoğulları heyeti gelip
Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dediler ki: "Ya Rasulallah!
Karilerimiz (yeni müslüman olanlara Kur'an öğretmekle görevlendirilenler) geldi
ve hicret etmeyenin müslümanlığında hayır olmadığını haber verdiler. Bizim
mallarımız, hayvanlarımız var, onlar bizim geçim kaynağımız. Eğer hicret
etmeyenin müslümanlığında hayır yoksa, bizim mallarımızda hiç hayır yok
demektir. Biz de bu durumda hepsini satar ve hepimiz hicret ederiz."
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Nerede olursanız
olunuz, Allah'tan korkunuz. Böyle olursanız Allah amellerinizden hiçbir şey
eksiltmez." Sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara, Halid
b. Sinan'ı ve neslinin olup olmadığını sordu. Neslinin kalmadığını, kendinden
sonraya bir kızının kaldığını ve onun da neslinin kalmadığın? haber verdiler.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabına, Halid b. Sinan'ı anlatmaya
başladı ve: "Kavminin zayi ettiği bir peygamber." dedi.
31- Gamidlilerin Gelişi:
Vakidi der ki: Hicretin
10. yılında on kişilik Gamid heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
geldi. Bakiu'l-Garkad'da konakladılar. O zamanlar orası ağaçlık bir yerdi.
Sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler ve yaşça en küçük
olanlarını bineklerinin yanında bıraktılar. O da uyudu. Bir aralık bir hırsız
gelip içinde heyettekilerden birine ait elbiselerin bulunduğu bir torbayı
çaldı.
Temsilciler,
Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına varıp selam verdiler ve
hepsi İslam'ı kabul ettiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de
onlara, İslam'ın emir ve yasaklarını ihtiva eden bir yazı yazdı. Sonra onlara
dedi ki: "Bineklerinizin yanına kimi bıraktınız?" Onlar da: "En
gencimizi ya Rusulallah!" dediler. İçlerinden birisi: "Benden başka
kimsenin torbası yok ya Rasulallah!" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: " O torba oradan alındı, sonra geri yerine
konuldu."
Temsilciler süratle
bineklerinin yanına geldiler. Arkadaşlarını bulup Resulullah'ın (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) haber verdiği hususu sordular. O da şunu anlattı:
"Uykudan irkilerek uyandım. Torbayı kaybetmiştim, aramaya başladım. Bir de
baktım ki, uzakta bir adam oturmaktaydı. Beni görür görmez koşmaya başladı.
Bende onun oturduğu yere kadar gittim, bir de baktım ki bir çukur izi var,
çukuru açınca kayıp torbayı buldum ve çıkardım." Temsilciler bütün bunları
dinledikten sonra dediler ki: "O'nun, Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet
ederiz. O bize, bu torbanın hem alındığını hem de geri geldiğini haber vermişti."
Bunun üzerine bineklerinin yanında bıraktıkları genç de gelip müslüman oldu.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Übey b. Ka'b'dan, onlara Kur'an
öğretmesini istedi. Daha sonra, herkese verdiği gibi onlara da hediyelerini
verdi ve dönüp gittiler.
32- Ezd Heyetinin
Gelişi:
Ebu Nuaym,
Ma'rifetü's-Sahabe adlı eserinde, Hafız Ebu Musa da Ahmed b. Ebi'l-Havari
hadisinden şu rivayette bulunmaktadırlar: Ebu Süleyman ed-Darani, Alkame b.
Yezid b. Süveyd el-Ezdi - babası yoluyla dedesi Süveyd b. Haris'in şöyle söylediğim
nakletmektedir: "Kavmimi temsilen Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) gelen yedi kişilik heyetin içinde yedinci kişi idim. Yanına girip
konuştuğumuz zaman, halimiz ve vakarımız hoşuna gitti. Bize: "Siz,
kimlersiniz?" dedi. "Mü'minleriz" dedik. Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) tebessüm etti ve: "Her sözün bir hakikati
vardır, sizin sözünüzün ve imanınızın hakikati nedir?" diye sordu. Biz
şöyle cevap verdik: "On beş haslettir. Bunlardan beşine inanmamızı senin
elçilerin bize emretti. Beşini yapmamızı sen emrettin, beşini de cahiliyye
devrinde ahlak edinmiştik. Şu anda onları koruyoruz, ancak o beş ahlak içinde
senin hoşlanmayacaklarım terkederiz." Bunun üzerine Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Elçilerimin inanmanızı emrettiği beş şey
nedir?" diye sordu. "Bize Allah'a, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine ve öldükten
sonra dirilmeye
inanmamızı emrettiler." dedik. "Yapmanızı emrettiğim beş şey
nedir?" diye sordu. "Bize 'La ilahe ilallah = Allah'tan başka ilah
yoktur' dememizi, namaz kılmamızı, zekat vermemizi, Ramazan'da oruç tutmamızı,
gücü yetenlerimizin hacca gitmesini emrettin." dedik. "Peki cahiliye
devrinde kazandığınız beş ahlak hangisidir?" diye sordu. "Bolluk
anında şükretmek, bela anında sabretmek, kazaya (Allah'ın takdiri sonucu olan
şeylere) rıza göstermek, düşmanla karşılaşılan yerlerde sebat ve tahammülü
elden bırakmamak, düşmanın hezimetine sevinmeyi veya galibiyetine üzülmeyi terk
etmek." dediler. Bu sözlerden sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Hikmet ve ilim sahibi kimseler; derin ve ince anlayışları sebebiyle
nerdeyse peygamber olacaklarmış." dedi ve sonra şöyle buyurdu: "Ben
size beş haslet daha ilave edeyim, şayet dediğiniz gibi (on beş haslete sahip)
iseniz yirmiye tamamlansın: 1) Yiyemiyeceğiniz şeyi toplamayınız. 2)
Oturamayacağınız meskenleri yapmayınız. 3) Yarın elinizden çıkacak şeyler
uğrunda birbirinizle yarış etmeyiniz. 4) Kendisine döndürüleceğiniz ve arz
edileceğiniz Allah'tan korkun. 5) Önünüzde bulunan ve içinde ebedi olarak kalacağınız
cennete rağbet edin." Daha sonra Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) yanından ayrıldılar bu tavsiyeleri ezberleyip gereğine göre yaşadılar.
33- Müntefikoğulları
Heyetinin Gelişi:
İmam Ahmed b. Hanbel'in
oğlu Abdullah, babasının Müsned'indeki rivayetinde dedi ki: İbrahim b. Hamza b.
Muhammed b. Hamza b. Mus'ab b. ez-Zübeyr ez-Zübeyri bana bir yazı yazdı ve
orada dedi ki: Sana şu hadisi yazdım. Ben onu sana yazdığım şekliyle hocamdan
dinlemiş ve ona dinletmiştim. Sen de benden almış olarak başkalarına rivayet
et: Abdurrahman b. el-Muğire el-Hızami, Abdurrahman b. Ayyaş es-Semai el-Ensari
- Delhem b. Esved b. Abdillah b. Hacib b. Amir b. Müntefik el-Ukayli - babası -
amcası Lakiyt b. Amir yoluyla ve yine Delhem, Ebu'l-Esved b. Abdillah ve Asim
b. Lakıyt yoluyla yaptığı rivayette şöyle demiştir: Lakiyt b. Amir temsilci
olarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gitmek üzere yola çıktı.
Yanında da Nehik b. Asim b. Malik b. el-Müntefik adında bir arkadaşı vardı.
Lakıyt diyor ki: Ben ve arkadaşım yola çıktık ve Rasulullah'a (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) geldik. Sabah namazını yeni bitirmişken yanına vardık. O da
ashabına hitap etmek için ayağa kalkmıştı, dedi ki: "Ey insanlar; dört
günden beri sesimi çıkarmamıştım. Bu gün dinleyiniz. Hiç aranızda kavminin elçi
olarak gönderdiği ve ona, (Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
dediklerini, bize bildir.' dediği kimse var mı? Orada birisi var, kendi kendine
konuşması (veya arkadaşıyla konuşması)onu oyalıyor, ya da kaybolan bir şeyini düşünmek
onu meşgul ediyor, ben o kayıptan mesulüm, tebliğ ettim mi? Dinleyiniz hayat
bulunuz; oturunuz." Bu sözler üzerine herkes oturdu. Ben ve arkadaşım
kalktık, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kalbi ve gözüyle bize
yönelince dedim ki: "Ya Rasulallah! Gayb ilminden bir şey bilir
misin?" Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) güldü. Allah'a yemin
olsun ki, kaybettiğim şeyi aradığımı bildi ve: "Rabbın, beş gaybin ilmini
kendine alıkoydu, onları Allah'tan başka kimse bilmez." buyurdu. Bu esnada
eliyle de işarette bulundu. "Onlar nelerdir, ya Rasulallah?" diye
sordum. Buyurdu ki: "1) Ölümün bilgisi. Sizden birinin ölümünün ne zaman
olacağını O bilir, siz bilemezsiniz. 2) Ana rahmindeki meninin bilgisi. Onu
Allah bilir, siz bilemezsiniz. 3) Yarın olacak şeylerin bilgisi. Allah ne
yiyeceğini (yani yarınki rızkını) bilir, sen bilemezsin. 4) Yağmurun yağacağı
günün bilgisi. Allah size bakar, siz korku ve susuzluk içindesinizdir.
Yağmurunuzun yağmasının yakm olduğunu bilir ve halinize gülmeye devam eder.'*
Lakıyt diyor ki: Bunun üzerine dedim ki: "Hayra gülen Rabdan ümidimizi
kesmeyeceğiz." Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) devamla:
"5) Kıyamet gününün bilgisi." dedi. "Ya Rasulallah! Bildiğin ve
insanlara öğrettiğin şeyleri bize de öğret. Biz, tasdik ettiğimizi kimsenin
tasdik etmediği bir topluluktanız. Ne bizden daha kalabalık olan Mezhıc, ne
bize tabi olan Has'amlılar, ne de bizim kendi aşiretimiz, hiçbiri bizi tasdik
etmez." dedik. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Yaşadığınız
kadar yaşayınız, sonra peygamberiniz vefat eder, sonra yine bir müddet
kalırsınız. Sonra kuvvetli bir ses gönderilir, Rabbına yemin olsun ki,
yeryüzünde hiçbir şey bırakmaz. Rabbınla beraber olan melekler de vefat eder.
Ve Rabbın azze ve celle arzda dolaşır, bütün beldeler boşalır, yalnız Rabbın
kalır. Rabbm, arşının katından gökyüzünü gönderir de gökyüzü durmadan yağmur
yağdırır, ilahına yemin olsun ki, yeryüzünde ne düştüğü yerde bir maktul
(öldürülen kimse), ne de defnedildiği yerde bir meyyit bırakır, hepsinin
kabirlerini yarar ve onları başlarının bulunduğu yerde oturur vaziyete getirir.
Bunun üzerine Rabbın: Mehyem? (yani durumun nedir, işin nedir, nerede idin?)
der. Kul da der ki: 'Ya Rabbi, dün bugün. Kul bu sözüyle, dünya hayatıyla ve
ailesiyle olan beraberliğinin çok yakın olduğunu (yani ölmesiyle dirilmesi
arasında çok kısa bir müddet geçtiğini) kasdeder. "Ya Rasulallah! Bizi,
çürüdükten, rüzgar ve yırtıcılar parçaladıktan sonra (Allah) nasıl
toparlayacak?" dedim. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Bunun misalini Allah'ın nimetlerinden yereyim: Yeryüzüne bakıyorsun,
çorak ve taşlık" dedi. "Artık orası asla hayat bulamaz." dedim.
Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) devamla: "Sonra Allah oraya
yağmur gönderiyor, birkaç gün sonra otlar bitmiş olarak görüyorsun. İlahına
yemin olsun ki O, yeryüzünün bitkisini bir araya getiren sudan, sizlerin
parçalarınızı bir araya getirmeye daha çok muktedirdir ve (siz O'nun
kudretiyle) kabirlerinizden ve cesetlerinizin bulunduğu her yerden çıkarsınız
ve O'na bakarsınız. O da size bakar." buyurdu. "Ya Rasulallah! O tek
varlık, biz ise bütün yeryüzünü dolduruyoruz, bu vaziyette nasıl olur da O
bize, biz de O'na bakarız?" dedim. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "Bunun misalini Allah'ın nimetlerinden vereyim: Güneş ve ay
Allah'ın küçük bir ayeti (O'nun varlığının delili)dir. Siz o ikisini de aynı
zamanda görebiliyor ve onları görmekten dolayı bir zarara da uğramıyorsunuz.
ilahına yemin olsun ki O, güneşin ve ayın kendilerini göstermelerinden ve
bunlardan dolayı da bir zarara uğramamanızdan, sizi görmeye ve sizin de O'nu
görmenize daha çok muktedirdir." buyurdu. "Ya Rasulallah! Rabbımıza
kavuştuğumuz zaman bize ne yapacak?" dedim. "Hiçbir sırrınız O'na
kapalı kalmamış olarak O'nun huzuruna çıkarılırsınız. Rabbın azze ve celle
eliyle bir avuç su alacak ve sizin bulunduğunuz tarafa serpecek, İlahına yemin
olsun ki, o suyun hiçbir damlası hedefini şaşırmadan yüzlerine isabet edecek.
müslümanın yüzü bu suyla beyaz bir çarşaf gibi olacak. Kafire gelince, onun da
yüzüne su serpecek, onun yüzü de simsiyah kömür gibi olacak. Sonra
Peygamberiniz oradan ayrılır ve salih kimseler O'nu takip ederler. Sonra
ateşten bir köprüye doğru yürürler, sizden biriniz ateş parçasına basar ve
acısından 'uff der. Rabbm azze ve celle: 'Evet.' der. Daha sonra
peygamberinizin havuzu başına, daha Önce hiç görmediğim bir şekilde susamış
olarak gelirsiniz. İlahına yemin olsun ki, sizden biriniz elini uzatır uzatmaz
eline bir bardak düşer; onu, yorgunluk, idrar ve her türlü sıkıntıdan kurtarır.
Güneş ve ay gizlenir, onlardan hiçbirini görmezsiniz." buyurdu. "Ya
Rasulallah! (Bütün bunları) ne ile göreceğiz?" dedim. "Şu andaki
görüşünün bir benzeriyle; güneşin doğması yeryüzünü aydınlatıp, dağlara vurması
esnasında gördüğün gibi." buyurdu. "Ya Rasulallah! Kötülüklerimizin
ve iyiliklerimizin karşılığını ne ile göreceğiz?" dedim. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "İyiliklerinizin karşılığım on
katıyla göreceksiniz, kötülüklerinizin karşılığını da bir katıyla göreceksiniz,
bu arada Allah tamamını da affedebilir." Dedim ki: "Ya Resulallah!
Cennet ve Cehennem nedir?" Dedi ki: "İlahına yemin olsun ki,
Cehennemin yedi kapısı vardır, sadece iki kapısı arasındaki mesafeyi atlı bir
kimse yetmiş yılda kateder. Cennetin sekiz kapısı vardır, onun da iki kapısı
arasındaki mesafeyi bir atlı yetmiş senede kateder." Dedim ki: "Ya
Rasulallah!
Çenette neler
göreceğiz?" Dedi ki: "Süzülmüş baldan nehirler, başağrısına ve
pişmanlığa sebep olmayan şaraptan ırmaklar, tadı bozulmamış sütten ve
özellikleri değişmemiş sudan ırmaklar ve meyveler göreceksiniz. İlahına yemin
olsun ki, burada bildiğiniz her şey ve onları benzerlerinden daha hayırlı her
şeyi bulacaksınız, bunların yanı sıra tertemiz zevceler olacak." Dedim ki:
"Ya Rasulallah! Bize orada muslıha (Allah'ın rızasını kazanan) eşler mi
olacak?" Dedi ki: "Saliha kadınlar salih olan erkeklere aittir."
Bir diğer metinde: "Saliha kadınlar salih olan erkeklere aittir, aynen
dünyada olduğu gibi birbirinizden zevk duyarsınız, ancak orada doğum yoktur."
Dedim ki: "Ya Rasulallah! En çok ulaşacağımız ve en son varacağımız nokta
neresidir?" Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu soruya cevap
vermedi. Dedim ki: "Ya Rasulallah! Sana ne üzerine biat edeyim.?" Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), elini uzattı ve dedi ki: "Namaz
kılmak, zekat vermek, müşrikleri terketmek ve Allah'tan başkasını ilah
tanımamak ve O'na şirk koşmamak üzere." Dedim ki: "Ya Rasulallah!
Doğu ile batı arasındakiler bizimdir." Ben bu sözü söyleyince, bana
veremeyeceği bir şeyi şaft koşacağımı zannederek elini çekti, ben de sözüme
devam ederek dedim ki: "Dilediğimiz yere konaklarız. Herkesin günahı kendi
aleyhine işler." Bunun üzerine elini (tekrar) uzatıp: "Dilediğin yere
konaklayabilirsin, senin aleyhine kendi nefsinden başkası günah
işleyemez." Sonra Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanından
ayrıldık. Daha sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), onun hakkında
dedi ki: VGüzel, güzel. ilahına yemin olsun ki, dünya ve ahirette insanların en
takvahsı." Bekr b. Kilaboğullarından Ka'b b. el-Hudriyye dedi ki:
"Kim onlar ya Rasulallah!" Buyurdu ki: "Müntefikoğulları,
Müntefikoğulları, Müntefikoğulları. Bunun ehli onlardır." Lakıyt diyor ki:
"Döndük, sonra ben Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yöneldim ve
dedim ki: "Ya Rasulallah! Geçip gidenlerden herhangi birinin cahiliye
devrinde hayrı var mıdır?" Kureyş ahalisinden biri dedi ki: "Vallahi,
baban el-Müntefık cehennemdedir." (Soruyu soran ve kendisine böyle cevap
verilen adam) der ki: Herkesin içinde babama böyle söylemesinden dolayı sanki
yüzümün eti ile derisi arasına bir ateş düştü ve hemen: Ya senin baban ya
Rasulallah? demek istedim. Fakat başka türlü sormayı daha güzel gördüm ve dedim
ki: "Ya Rasulallah! Ya senin ailen?" Dedi ki: "Allah'a yemin
olsun ki benim ailem de öyledir. İster Amiri, ister Kureyşli olsun, hangi
kabrin başına gelirsen de ki: Beni sana Muhammed gönderdi. Seni üzen şeyi haber
vereyim, yüzünün ve karnının üzerinde cehenneme sürükleniyorsun." Dedim
ki: "Ya Rasulallah! Onları bu duruma düşüren sebep nedir? Onlar en iyisini
yaptıklarını zannettikleri işler yapıyorlar ve kendilerini, ıslah için çalışan
kimseler sanıyorlardı." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu
ki: "Bunun sebebi şudur: Allah, her yedi ümmetin (neslin) sonunda bir
Peygamber gönderir. Kim peygamberine isyan ederse sapıklığa düşenlerden
olur;kim de peygamberine itaat ederse hidayete erenlerden olur."
Bu, büyük ve azametli
bir hadistir. Hadisin azameti, celaleti ve yüceliği, onun peygamberlik
çerağından çıktığını göstermektedir. Abdurrahman b. Muğire b. Abdirrahman
el-Medeni hadisinden başka yolla bilinmemektedir. Ondan İbrahim b. Hamza
ez-Zübeyri rivayet etmiştir. Bu şahısların her ikisi de Medine'deki alimlerin
büyüklerindendir ve Sahih'te hadisleriyle delil getirilen sika ravilerden
sayılmışlardır. Ehl-i hadisin imamı Mühammed b. İsmail el-Buhari, bu iki
şahısla da delil getirmiştir. Ehl-i sünnet imamları bu hadisi kitaplarında
rivayet etmişler, kabul edip teslimiyetle önünde boyun eğmişler ve hiçbiri, ne
hadisi ne de hadisin ravilerinden harhangi bir şahsı ta'n (hadisin sıhhatma
zarar veren kusur isnad) etmişlerdir.
Hadisi rivayet edenler
şunlardır:
1- İmam (Ahmed b.
Hanbel)in oğlu imam Ebu Abdirrahman Abdillah b. Ahmed b. Hanbel babasının
Müsnecf inde ve es-Sünne adlı kitabında bu hadisi zikretmiş ve şöyle demiştir:
İbrahim b. Hamza b. Mühammed b. Hamza b. Mus'ab b. ez-Zübeyr ez-Zübeyri bana
şunu yazdı: "Sana bu hadisi yazdım. Ben onu arz (hocasına dinletme metodu)
ve sema* (hocası okurken onu dinleme) yoluyla sana yazdığım gibi öğrendim, sen
de onu benden rivayet et."
2- Büyük hadis hafızı
Ebu Bekir Ahmed b. Amr b. Ebi Asim en-Nebil, es-Sünne adlı kitabında rivayet
etmiştir.
3- Hadis hafızı Ebu Ahmed
Mühammed b. Ahmed b. ibrahim b. Süleyman el-Assal, el-Ma'rife adlı kitabında.
4- Bulunduğu devrin
hadis hafızı ve büyük muhaddisi Ebu'l-Kasım Süleyman b. Ahmed b. Eyyub
et-Tebarani birçok kitabında.
5- Hadis hafızı Ebu
Mühammed b. Abdillah b. Mühammed b. Hayyan Ebu'ş-Şeyh el-Isbehani, es-Sünne
adlı eserinde.
6- Babası da kendisi
gibi hadis hafızı olan Ebu Abdillah Mühammed b. İshak b. Mühammed b. Yahya b.
Mende -ki bu şahıs da Isfahan hafızıdır-.
7- Hadis hafızı Ebu
Bekir Ahmed b. Musa Merduyeh.
8- Yaşadığı asrın hadis
hafızı Ebu Nuaym Ahmed b. Abdillah b. ishak el-İsbehani.
Bunlar dışında teker
teker sayılmaları uzayıp gidecek birçok hadis hafızı bu hadisi rivayet
etmişlerdir.
Ibn Mende der ki:
"Bu hadisi Mühammed b, İshak es-San'ani, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel ve
diğerleri rivayet etmişlerdir. Irak'ta ilim ve takva erbabının huzurunda Ebu
Zür'a er-Razi, Ebu Hatim ve Ebu Abdillah Muhammed b. İsmail gibi imamlar
topluluğu bu hadisi rivayet etmiş, orada bulunanlardan kimse karşı çıkmamış ve
isnadına itiraz etmemiş; aksine sıhhatini kabul ederek onlar da rivayet
etmişlerdir. Bu hadisi münkir veya cahil ya da Kitap ve sünnet'e karşı
olanlardan başkası inkara kalkışmaz." Bu sözler Ebu Abdillah b. Mende'ye
aittir.
Hadisin metninde geçen
"yağmur yağdırmak" anlamındadır,"kabirler" demektir. -Ra
harfi üsttin harekeyle okunursa- suyun toplandığı havuz demektir. Ra harfi
sakin ve ondan sonraki de ba yerine ya olursa hanzala (Ebu Cehil karpuzu )
anlamındadır. Bundan maksat şudur: "Su çoğalmıştır. Nereden istersen
içersin." Ra harfinin sakin ve ondan sonraki harfin ya olması halinde
"yeryüzü yeşilliği ve düzgünlüğü ile hanzalaya" benzetilmiştir.'
lafzı, bir insanın
farkına varmadan bir yerini yakması veya acıtması halinde söylediği bir
kelimedir. Asmai: "Aynen *ah!* gibidir." der.
"Rabbın azze ve
celle: diyor" sözündeki lafzı hakında İbn Kuteybe iki görüş bulunduğunu
söylemektedir: Birincisi nun (=Evet) manasına gelmesidir. Diğeri: Haberinin
hazfedilmiş olmasıdır. Bu görüşe göre manası: "Siz de böylesiniz." veya:
"O dediği üzeredir." gibi olmaktadır."Büyük abdest"
demektir. Hadiste"Herhangi biriniz büyük ve küçük abdesti sıkışmış olarak
namaza durma sın." buyurulmuştur. "Sırat" anlamındadır.
"Rabbın der." sözündeki lafzı: "Durumun ve işin ne haldedir,
nerede idin?*İ gibi manalara gelir. sözündeki ... lafzı, za harfinin sakin
okunmasıyla harekelenir ve güçlük, sıkıntı manasına gelir. vezninde olursa
-yani za harfi kesreli okunursa- mana: "Sıkıntıya düşen odur" ve:
"Ümidini kesecek kadar sıkıntıya düştü." şeklinde olur.
"Allah Teala
gülmeye devam eder." sözü ile, Allah Teala'nin fiillerinin sıfatlarından
biri ifade edilmiştir ki O'na zatı ile ilgili sıfatlarda olduğu gibi
fiilleriyle ilgili olan bu sıfatlarda da yaratıklardan hiçbir şey benzemez.
Allah'ın bu sıfatı birçok hadiste geçmiştir, reddetmeye imkan yoktur. Tahrif
etmek ve teşbihte bulunmak da imkansızdır.
Aynı şekilde,
"Rabbın yeryüzünde dolaşır" sözü ile de Allah'ın fiili bir sıfatı
ifade edilmiştir.
"Rabbın ve melekler
geldi."[Fecr, 22]"Hala kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin
gelmesini mi bekliyorlar?"[En'am, 168] gibi ayet-i kerimelerde ve:
"Rabbımiz her gece dünya semasına iner.", "Arafat gecesi
yaklaşır, Arafat'ta vakfede duranlarla meleklere karşı övünür." gibi
hadislerde aynı fiili sıfatlar zikredilmiştir. Bütün bu ayetlerde ve hadislerde
geçen sıfatlar için geçerli olacak bir tek doğru yol vardır, o da: "Hiçbir
benzetmeye gitmeden bu sıfatları kabul etmek, tahrif ve ta'tile (tevil yoluna
giderek mahiyetlerini değiştirmek ve hakiki manalarını geçersiz kılmaya)
kaçmadan tenzih etmektir.
"Ve Rabbının
yanındaki melekler." sözüne gelince; bu hadis ile Sur hadisi diye bilinen
ismail b. Rafi'in uzun hadisinin dışında, meleklerin ölümünü açıkça zikreden
başka bir hadis bilmiyorum. Belki şu ayet-i kerime bu hususa delalet edebilir:
"Sur'a üflenince Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve
yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacaktır."[Zümer, 68]
"İlahının ömrüne
yemin olsun ki" sözü, Rab Teala'nın hayatına yemin etmektir. Bu söz,
Allah'ın sıfatlarına yemin etmenin caiz olduğunu ve böylece yapılacak bir
yeminin geçerli sayıldığını göstermektedir. Yine bu söz, sıfatların kadim
olduğuna, mastarların Allah'a isnad edilebileceğine ve o isimlerle sıfatlanabileceğine
de delalet etmektedir. Bu durum, yalnızca isim olarak kullanılan kelimelere
göre bir ziyadelik arzetmektedir. Esma-i hüsna (Allah'ın güzel isimleri) bu
mastarlardan elde edilmiş ve onlara delalet etmektedir.
"Sonra kuvvetli bir
ses gönderilir." sözü, yeniden dirilmeye sebep olacak kuvvetli sese ve
(Sur'a) üfürmeye işaret etmektedir.
ifadesindeki sözü
tabirinden alınmıştır. Başı kesilen veya budanan bir fidan ya da bitkinin
yeniden yeşermesi anlamındadır. Ölümden sonraki diriliş bu yeşermeye benzetilmiştir.
Bitkinin kesildiği yerden sürgün vermesi gibi bu diriliş de ölünü bulunduğu
yerden olacaktır.
"Oturur vaziyete
getirir." sözü, yaratılış ve hayatın tam olarak gerçekleşeceğini ifade
etmektedir. Oturur vaziyete getirildikten sonra ayağa kalkar. Sonra kıyamet
mahalline ya binekli ya da yaya olarak sevkedilir.
"Ya Rabbi! Dün
bugün, der." sözü, yeryüzünde kalış müddetinin azlığını belirtir. Sanki o,
orada bir gün kalmış ve: "Dün" demiş, veya yarım gün kalmış ve:
"Bugün" demiştir. Ve onun zannına göre, ailesiyle çok yakın bir
zamana kadar beraberdi de onlardan dün ya da bugün ayrıldı, demektir.
"Bizi, çürüdükten,
rüzgar ve yırtıcılar parçaladıktan sonra (Allah) nasıl toparlayacak?",
sözü ve Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da bu sorunun sorulmasını
kabul etmesi; ashabın ince meselelere ve hassas konulara dalmadığını, imanın
hakikatlarım anlamadığını, bilakis yalnızca ilmi konularla meşgul olduğunu,
Kaderiye, Cebriye ve Cehmiye'den olan Mecusi (ateşe tapan) ve Sabİe (yıldıza
tapan) yavrularının ilmi konuları da onlardan çok bildiğini iddia edenlerin bu
iddialarını çürüten bir cevaptır.
Bu söz onların, birçok
sorularını ve şüphelerini Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) arz
ettiklerinin, O'nun da soranların gönüllerini ferahlatacak cevaplar verdiğinin
delilidir. Hem ashabı hem de düşmanları Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) birçok soru sormuşlardır. Düşmanları O'nu zor durumda bırakmak için
sorarlarken ashabı da anlamak, aydınlanmak ve sonunda imanlarının artması için
soruyorlardı. O da kıyametin ne zaman kopacağının sorulması gibi cevabı olmayan
soruların dışındaki bütün sorulara cevap veriyordu. Yine bu sözde, Allah'ın,
kulunu parça parça ettikten sonra tekrar bir araya toplayacağına, onu yeniden
türetip Kur'an-ı Kerim'inde iki yerde vasfettiği gibi yeni bir yaratılışla
yaratacağına delil vardır. sözündeki lafzının manası, O'nun nimetleri ve
kendisini kullarına tanıttığı işaretleri demektir.
Bu sözde, tevhid ve
ahiret ile ilgili konuların delilleri arasında kıyasın da yer aldığına delil
vardır. Kur'an bunun Örnekleriyle doludur.
Bu sözden anlaşıldığına
göre bir şeyin hükmü onun benzerinin de hükmüdür. Allah Teala bir şeyi yapmaya
muktedirse, o şeyin benzerini yapmaktan nasıl aciz olur? Allah Teala Kur'an-ı
Kerim'inde, ahiret aleminin delillerini en güzel, en açık ve en beliğ bir
üslubla beyan etmiş, insan aklına ve fitti ratına yakınlaştırmiştır. Düşmanları
olan münkirler O'nu tekzip ve taciz etfmek, hikmetlerini lekelemek çabasıyla bu
apaçık hakikatlan reddetmişlerdir. Allah, onların söyledikleri şeylerden çok
çok yücedir.
Yeryüzüne bakıyorsun,
çorak ve taşlık." sözü "Yeryüzünü ölümünden sonra O
diriltir."[Rum, 19] ve "Kupkuru gördüğün yeryüzünün, Biz ona su
indirdiğimiz zaman harekete geçmesi, kabarması, Allah'ın ayetlerindendir. Ona
can veren Allah, elbette ölüleri de diriltir. O, herşeye
kadirdir."[Fussilet, 39] ayetlerindeki mananın aynısını ifade etmektedir.
Kur'an'da bu anlamda daha birçok ayet vardır.
"O'na bakarsınız, O
da size bakar." sözü, Allah Teala'nın bakma sıfatını ve ahirette de
görüleceğini isbat etmektedir.
"O tek varlık, biz
ise bütün yeryüzünü dolduruyoruz. Bu vaziyette nasıl olur da O bize bakar, biz
de O'na bakarız?" sözü, bu hadiste geçmiştir. Bir başka hadiste:
"Allah'tan daha kıskanç hiç bir şahıs yoktur." buyurulmuştur. Bu
sözün muhatapları, ne denilmek istendiğini bilen Araplardır. Onların kalbine
Allah'ı mahlukata benzetmek gibi bir duygu gelmemiştir. Bilakis onların
akılları böyle bir benzetmeye yönelmekten daha üstün, zihinleri daha saf, kalbleri
daha selimdir.
Rasülullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), ahirette Allah'ın alenen görülmesinin güneş ve ayın
görülmesi gibi hakikat olduğunu beyan etmiş ve bu hakikati mecazi manaya
çekenlerin vehmini çürütmüştür.
"Rabbın, eliyle bir
avuç su alır ve sizin tarafınıza serper." sözünde, Allah'ın el sıfatının
ve serpme fiilinin isbatı vardır."çarşaf" demektir. kelimesinin
çoğuludur ve kömür anlamındadır.
"Sonra
peygamberiniz döner, gider." sözüyle kıyamet mahallinden cennete dönüş ve
gidiş kasdedilmiştir. (sözüyle, salih kimselerin O'nun (Hz. Peygamber'in) izini
takib ederek gidecekleri anlatılmıştır.
"Peygamberinizin
havuzunu görürsünüz." sözünde; havuzun, sırat köprüsünden sonra gelinen
bir yerde olduğu açıktır. Sanki onlar bu köprüyü geçmeden ona
ulaşamamaktadırlar. Bu ümmetin selefinin bu konuda iki değişik görüşü vardır.
et-Tezkire adlı eserinde Kurtubi ile aynca Gazali bu iki görüşü de nakletmişler
ve havuzun köprüden sonra olduğunu söyleyenlerin yanıldıklarını ifade
etmişlerdir. Buhari, Ebu Hureyre'den Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben havuz başında dikilip
durduğum sırada bir zümre görürüm, nihayet onları tanıdığım zaman benimle onlar
arasında bir adam (bir melek) ortaya çıktı ve onlara: Geliniz, dedi. Ben ona:
Bunları nereye götürüyorsun? dedim. Melek: Vallahi cehenneme götürüyorum, dedi.
Bunların hali, günahı nedir? dedim. Melek: Bunlar, Senin ardından kıçları
üzerine dönüp (dinlerine) arka çevirerek irtidat ettiler! dedi. Ben bu havuza
yaklaşıp da geriye çevrilenlerden hiç kimsenin cehennemden kurtulacağını
sanmıyorum. Ancak çobansiz, yolunu şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar
misali bunlardan da (tek tük) cehennemden kurtulanlar olabilir."
(Kurtubi) der ki:
"Bu hadis hem sahih, hem de havuzun Sırat'tan önce olacağına en kuvvetli
delildir. Çünkü Sırat, cehennem üzerinde bulunan bir köprüdür, kim onu geçerse
cehennemden kurtulmuş demektir."
Ben derim ki:
Raşulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hadisleri arasında tenakuz, ihtilaf
ve çelişki yoktur. Bütün hadisleri birbirini destekler. Hal böyle olunca, bu
görüşü savunanlar, havuzun görülebilmesi ve yanına ulaşılabilmesi için Sırat'ı
geçmenin şart olduğunu kastediyorlarsa, Ebu Hureyre ve diğerlerinin hadisleri,
onların bu görüşünü geçersiz kılmaktadır. Bu sözleriyle mü'minlerin Sırat'ı
geçmelerinden sonra havuzu göreceklerini ve oradan içeceklerini
kastediyorlarsa, Lakıyt hadisi bu görüşe delalet etmektedir. Bu durum, havuzun
Sırat'tan önce olması imkanını çürütmez. Çünkü sözkonusu havuzun eninin ve
boyunun birer aylık mesafe olduğunu söylemiştir. Eni ve boyu bu büyüklükte
olunca Sırat'tan önce başlayıp sonrasına kadar uzanmasını ve mü'minlerin hem
Sırat'tan önce, hem de sonra havuza gelmelerini imkansız kılan şey nedir? Böyle
olması imkan dahilinde bir hadisedir. Şu kadar var ki, böyle olup olmadığını
ancak Hz. Peygamber'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) haber vermesiyle
bilebiliriz. En iyi Allah bilir.
... sözündeki ... sözü,
haddinden fazla susamış olarak suya gelen kimseleri ifade etmektedir. Tasavvur
edilebilecek en şiddetli susuzluk haliyle havuza gelecekleri kastedilmiştir. Bu
duruma göre havuzun, Sırat'tan sonra olması daha uygundur. Çünkü o, cehennem
köprüsüdür. Herkes oradan yürür ve geçenlerin susuzluğu had safhaya varır da
hemen kıyamet mahallinde nasıl Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
havuzunun başına geldilerse yine oraya gelirler.
... sözü, güneşin ve
ayın gizlenmeleri ve görünme manasındadır. ... "gizlenme, örtünme"
demektir. Ebu Hureyre bu anlamda ... "Ondan gizlendim." demiştir.
"Her iki kapı
arasında yetmiş yıllık bir mesafe vardır."sözü ile iki ayrı kapı
arasındaki mesafe kastedilmiş olabileceği gibi bir kapının iki ayrı kanadı
arasındaki mesafe de kastedilmiş olabilir. Bu haber bir başka rivayetteki:
"kırk yıllık mesafe" bulunduğu haberiyle şu İki sebepten dolayı
çelişmez: 1) Bu ikinci haberi rivayet eden, rivayetini Rasulullah'a (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)kadar iletmeyip: "Bize iki kanat arasında kırk yıllık bir
mesafe bulunduğu zikredildi." şeklinde yapmıştır. 2) Mesafe denen kavram,
yürümenin süratine ve yavaşlığına bağlı olarak uzayıp kısalabilir. En iyi bilen
Allah'tır.
"Baş ağrısına ve
pişmanlığa sebep olmayan şaraptan ırmaklar." sözüyle dünyadaki şaraba
tarizde bulunulmuş, onun baş ağrısına sebep olduğu, hem aklı hem de malı
gidererek pişmanlığa sebep olduğu, aklın izalesinin tabii sonucunun da şer olan
herşeyin vukubulması olduğu hususu vurgulanmak istenmiştir.
"Uzun müddet
beklemek sonucu özellikleri değişmeyen su" demektir.
Cennet ehlinin kadınları
hakkında: "Ancak orada doğum yoktur." sözü üzerinde ihtilaf edilmiş
ve onların doğurması konusunda iki görüş belirtilmiştir. Bir grup, orada
hamilelik ve doğum olayının olmadığım söylemiş ve bu hadisi delil olarak
göstermişlerdir. Bunun yanında Müsned'de olduğunu sandığım bir başka hadisi de
delil getirmişlerdir. O hadiste: "Ancak orada meni ve Ölüm yoktur."
ifadesi vardır. Selef alimlerinden bir grup ise, cennette doğum olayının
olacağını söylemiş ve bu konuda Tirmizı'nin Cami'inde Ebu's-Sıddik en-Naci ve
Ebu Said yoluyla rivayet ettiği bir hadisi delil olarak' zikretmişlerdir. O
hadisde şöyle denilmektedir: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
dedi ki: Mü'min, cennette çocuk istediği zaman, hamileliği, doğumu ve büyümesi
mü'minin istediği saatta oluverir." Tirmizi, bu hadis için
"Hasen-garib" hükmünü vermiştir. Hadisi İbn Mace de rivayet etmiştir.
Birinci grup bu delile
itiraz etmiş ve demiştir ki: Bu hadis cennette doğum olacağına delil sayılmaz,
çünkü olay, "Şayet isterse" diye şarta bağlanmıştır. Fakat mü'min
böyle bir istek duymayacaktır. (Çünkü başka deliller doğum olmayacağım
göstermekte, aradaki çelişki böyle bir te'ville önlenmek istenmiştir.) Bu
te'vii, İshak b. Rahuyeh'indir. Buhari de ondan nakletmiştir. Bu görüşün
sahipleri demişlerdir ki: "Cennet, dünyada işlenen salih amellerin mükafat
yeridir. Orada doğacak olanlar bu mükafatı hak etmemişlerdir. Sonra cennet
hayatı ebedidir. Şayet oradakiler devamlı doğuracak olsalar cennete sığamaz
olurlar. Dünyada ise ölüm sözkonusu olduğu için insanlara yeterli
olabilmektedir." Diğer grup, bütün bu delillere cevap vermiş ve demiştir
ki: Hadisteki edatı, olması kesin olan olaylar için kullanılır. Bu edat
kullanıldığ. zaman şüphe ortadan kalkar. Sahih rivayetlerde Allah'ın cennete,
salih ame. işlemeden yerleştireceği kimseler yaratacağı haber verilmiştir.
Mü'minlerin çocukları da (buluğa ermeden ölenler) bu sınıftandır. Cennetin dar
gelmesi konusuna gelince: Cennettekilerden her birinin on bin çocuğu olsa yine
de darlık sözkonusu olmaz. Çünkü cennette derecesi en düşük olan mü'mine ikram
edilecek mülkün Ölçüsü iki bin yıllık yürüyüşle ifade edilmiştir.
"Ya Rasulallah! En
çok ulaşacağımız ve en son varacağımız nokta neresidir?" sözüne Hz.
Peygamber cevap vermemiştir. Çünkü soruyu soran bununla, dünyanın ömrünü ve
sonunun ne zaman olacağını sormuştur. Bunun . cevabını Allah'tan başkası
bilemez. Bu soruyla: Biz cennet ve cehenneme girdikten sonra nereye varacağız,
demek istemişse, hiçbir nefis burada en son varacağı hususu bilemez. Bilinen
şey, varılacak sonun cennet ya da cehennem olduğudur. Bu sebepten dolayı Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu soruyu cevapsız bırakmıştır.
Biat esnasında sözüyle,
müşrikleri terketmeyi ve onları düşman kabul etmeyi ifade etmiştir. Müşriklere
komşu olmaz, onları dost edinmez. Siinen'deki bir hadiste: buyurulmuştur. Yani
müslümanlarla müşriklerin ahlakları birbirine benzemez. (Haklarındaki hükümler
de farklıdır. Bu yüzden Allah onların evlerini birbirlerinin ateşlerinin
dumanını görmeyecek şekilde ayırmıştır.)
"Nerede bir kafirin
kabrine uğrarsan, 'Beni sana Muhammed gönderdi.' de!" sözündeki gönderme,
azarlamak içindir; yoksa bir emir ya da nehiy tebliğ etmek için değil. Bu sözde
kabir ehlinin dünyadakilerin sözlerini duyduklarına ve müşrik olarak ölenlerin
cehennemde olduklarına delil vardır. Şayet Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) efendimizin peygamberliğinden önce öldülerse, bunların müşrik olmaları;
Hz. İbrahim'in (a.s.) dini olan Hamfliği değiştirip onun yerine şirki
koydukları ve bu konuda Allah'tan kendilerine hiçbir delil verilmediği içindir.
Şirkin çirkin bir şey olduğu, cezasının cehennem olacağı ilk peygamberlerden
son peygambere kadar bütün peygamberlerin dininde biliniyordu. Allah'ın
müşrikleri nasıl cezalandırdığının haberleri nesilden nesile anlatılıyordu.
Allah Teala'nın her zaman müşriklere karşı öne süreceği çok kuvvetli delilleri
vardır. Her ne kadar Allah sadece fıtratın icabına göre kuluna azab etmese de
kullarım, ilahlığını birlemeyi gerektiren Rablığım birleme fıtratı üzerine yaratması,
bunun sonucunda da selim bir fıtratın ve aklın O'nunla beraber başka bir ilahın
bulunmasını imkansız görmesi delil olarak kafidir. Bunun yanısıra
peygamberlerin devamlı olarak yeryüzünde Allah'ı bir tanımaya davet ettikleri
de malumdur. Müşriklerin azaba çarptırılması, bu daveti reddetmeleri sebebiyle
olacaktır. En iyi bilen Allah'tır.
34- Nah' Heyetinin
Gelişi:
Rasulullah'a (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) gelen heyetlerin sonuncusu olarak, hicretin 11. yılı Muharrem
ayının yarısında Nah' heyeti geldi ve misafirhaneye konakladı. Sonra
temsilciler İslam'ı kabul etmiş olarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) geldiler. Daha önce Muaz b. CebePe biat etmişlerdi. İçlerinden Zürare
b. Amr adında bir adam dedi ki: "YaRasulallah! ben bu yolculuğumda çok
acayib bir rüya gördüm." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Ne gördün?" diye sordu. Adam: "Beldemde bıraktığım eşeği
gördüm, kızıla çalan siyahlıkta bir keçi yavrusu doğurmuştu." dedi. Bunun
üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Doğum yapmak üzere olan
bir cariyen var mıydı?" dedi. O da: "Evet." diye cevap verdi.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "O cariye bir erkek çocuk
doğurdu, o da senin oğlundur." dedi. Adam: "Peki ya Rasulallah;
kızıla çalan siyahlık ne oluyor?" diye sordu. Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem): "Bana yaklaş!" dedi, adam yaklaşınca da:
"Sende, herkesten sakladığın alaca hastalığı var mı?" dedi. Adam:
"Seni hak ile gönderene yemin olsun ki, şimdiye kadar bunu ne bir kişi
bildi, ne de bir kişi gördü." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "İşte bu odur." buyurdu. Adam dedi ki: "Ya Rasulallah!
Nu'man b. Münzir'i gördüm; üzerinde süslü, iki güzel küpe vardı."
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "O şahıs Arapların
kralıdır. En güzel kıyafetine ve parlak durumuna kavuşmuş." Adam dedi ki:
"Ya Rasulallah! Yerden saçları ağarmış ihtiyar bir kadın çıktığını
gördüm." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İşte bu, dünyadan
geriye arta kalan şeydir." dedi. Adam dedi ki: "Yerden bir ateş
çıktığını gördüm, oğlum Amr ile benim arama girdi. Ateş şöyle diyordu: Alev,
alev, gören ve görmeyen, beni yediriniz, sizi, ailenizi ve mallarınızı
yerim." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "O ateş,
dünyanın son zamanındaki fitnedir." Adam: "Ya Rasulallah! Fitne
nedir?" diye sordu. Buyurdu ki: "İnsanlar devlet başkanlarını
öldürürler ve kafatasının kemikleri gibi birbirlerine girerler. -Bu esnada
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) parmaklarını birbirine geçirdi.- O
hadiselerde günaha girenler sevap işlediklerini zannederler. Bir mü'min için
diğer mü'minin kanını dökmek, su içmekten daha tatlı gelecek. Şayet oğlun
ölürse bu fitneyi sen göreceksin, sen ölürsen oğlun görecek." Adam dedi
ki: "Ya Rasulallah! Dua et de ben görmeyeyim." Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) onun için: "Allah'ım; ona bu fitneyi gösterme."
diye dua etti. Daha sonra adam öldü, oğlu hayatta kaldı ve Hz. Osman'ı
halifelikten İndirenlerin arasında bulundu.
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan:
B) HZ.
PEYGAMBER’İN (S.A.) İSLAM’A DAVET MEKTUPLARI