ZADU’L-MEAD

DÖRDÜNCÜ KİTAP

PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI

 

ANA SAYFA      Kur’an      Hadis      Sözlük      Biyografi

 

A) ARAP HEYETLERİNİN MEDİNE'YE GELİŞİ

 

1- Sakif Heyetinin Gelişi:

 

Sakif kabilesinden bir heyetin Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiğinden, Taif seferi anlatılırken bahsedilmişti.

 

Musa b. Ukbe der ki: Ebu Bekir (r.a.) ashab-ı kirama haccını yaptırdı. Urve b. Mes'ud es-Sekafi Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmiş ve daha önce anlatıldığı gibi kavminin yanına dönmek için Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) izin istemişti. Sonra onlardan bir heyet geldi. Aralarında o gün reisleri durumunda olan Kinane b. Abdi Yaleyl ile heyettekilerin en küçüğü olan Osman b. Ebu'l-As da vardı. Muğire b. Şu'be dedi ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Kavmimi benim yanımda misafir et, onlara ikramda bulunayım. Çünkü aramızda cereyan eden olayın yarası çok yeni." Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Seni kavmine ikramda bulunmaktan menetmem. Ancak ben onları, Kur'an dinleyebilecekleri bir verde misafir etmek istiyorum." buyurdu.

 

Muğire ile kavmi arasındaki yara şu sebeptendi: Muğire, Sakifliler'in yanında ücretli olarak çalışıyordu. Sakifliler, Mudar'dan gelirken, yolda uykuda oldukları bir sırada onlara saldırmış ve öldürülmüş, sonra mallarını alarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmişti. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Müslüman olmanı kabul ederiz, ama bu malı kabul etmeyiz. Çünkü biz zulmetmeyiz." buyurmuş ve o malı ganimet sayıp beşte birini almayı reddetmişti.

 

Daha sonra Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Sakifliler'in temsilcilerini mescidde konaklattı. Kur'an-ı Kerim dinleyebilmeleri ve namaz kılanları görebilmeleri için orada onlara çadır kurulmasını emretti. Allah'ın Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hutbe okurken kendi nefsini anmıyordu. Sakifliler bunu görünce: "Bize kendisinin Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmemizi emrediyor, ama kendisi hutbede bu şehadeti söylemiyor." dediler. Onların bu sözleri Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kufağına gelince buyurdu ki: "Ben, Allah'ın Rasulü olduğuma ilk şehadet edenim."

 

 

a) Sakiflilerin İstekleri:

 

Temsilciler her gün Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına geliyor, en küçükleri olan Osman b. Ebu'l-As'ı bineklerinin yanında bırakıyorlardı. Osman ise onlar ne zaman dönüp öğle uykusuna yatsalar hemen Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gidiyor, O'na din hakkında sorular soruyor ve Kur'an okutuyordu. Bu defalarca gidiş geliş sonunda Osman, İslam'ı öğrendi ve kavradı. Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem) uykuda görürse Ebu Bekir'e (r.a.) gider ve bu durumu da arkadaşlarından gizlerdi. Allah'ın Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Osman'ın bu halinden hoşlandı ve onu sevdi. Heyettekiler uzun bir müddet orada kaldılar ve devamlı Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gidip geldiler. O da onları İslam'a çağırıyordu. Sonunda müslüman oldular. Kinane b. Abdi Yaleyl dedi ki: "Hakkımızda kararını bildirir inisin ki biz de kavmimize dönelim?" Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet, islam'ı kabul ederseniz kararımı bildiririm. Yoksa ne karar, ne de aramızda sulh olur." buyurdu. Kinane dedi ki: "Zina için ne dersin? Biz gurbette dolaşan kimseleriz ve bundan geri duramayız." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bu, size haramdır. Çünkü Allah Teala: 'Zinaya yaklaşmayın, zira o bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.[İsra, 32] buyurmuştur." dedi. Sonra dediler ki: "Faiz hakkında ne dersin? O bizim bütün servetimizdir." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Anamallarınız, sermayeleriniz sizindir. Allah Teala: 'Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız faiz olarak artan miktarı almayın.''[Bakara, 278] buyuruyor." Dediler ki: "İçki için ne dersin? Bizim bölgemizin üzümlerinden elde ederiz ve onsuz edemeyiz." Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Allah onu haram kılmıştır." buyurdu. Sonra: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz."[Maide, 90] ayetini okudu. Bunun üzerine hemen kalktılar ve bir köşede başbaşa kaldılar ve (kendi aralarında) dediler ki: "Yazıklar olsun size! Şayet dediklerine karşı durursak, Mekke'nin karşılaştığı bir gün ile karşılaşmamızdan korkuyoruz. Gidelim, isteklerimiz üzerinde yazışalım."

 

Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler ve: "İstediğin her şeye evet, ama Rabbe (Lat) hakkında ne dersin?" dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Yıkın!" dedi. "Eyvah! Rabbe, senin onu'yıkmak istediğini öğrenirse ahaliyi öldürür." dediler. Bunun üzerine Ömer b. Hattab dedi ki: "Ey İbn Abdi Yaleyl, yazıklar olsun sana! Rabbe'nin bir taş parçası olduğunu bilmiyor musun?" Onlar da: "Biz sana gelmedik ey İbn Hattab." dediler. Sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "O halde yıkma işini sen üzerine al, biz katiyen yıkamayız." dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da: "Size onu yıkmaya yetecek kadar adam göndereceğim." dedi ve aralarında yazışma tamamlandı.

 

Kinane b. Abdi Yaleyl dedi ki: "Göndereceğin kimse yola çıkmadan Bize izin ver, sonra elçini arkamızdan gönder. Biz kavmimizi çok iyi tanırız!" Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara ikramda bulundu, emniyetlerini sağladı ve izin verdi. Giderken dediler ki: "Ya Rasulallah! Kavmimizden birini bize imamlık yapması için emir tayin et." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) İslam'a olan düşkünlüğünü bildiği Osman b. Ebu'l-As'ı başlarına emir tayin etti. Yola çıkmadan önce Kur'an'dan birkaç sureyi öğrenmişti.

 

Kinane b. Abdi Yaleyl arkadaşlarına dedi ki: "Ben Sakiflileri en iyi tanıyanınızım. Olanları gizleyiniz. Onları savaş ve ölümle tehdit ediniz. Onlara Muhammed'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bizden bazı şeyler istediğini, bizim de reddettiğimizi haber veriniz. Bizden Lat ve Uzza'yı yıkmamızı, içkiyi ve zinayı haram kılmamızı, mallarımızın faizini bırakmamızı istediğini haber veriniz."

 

 

b) Sakiflilerin Müslüman Oluşu:

 

Heyetteki temsilciler kabilelerine yaklaşınca, Sakifliler onları karşılamaya çıktılar. Temsilcilerin başları önlerine düşmüş, develeri birbirine yaklaştırılmış, kendileri de elbiselerine bürünmüş vaziyette olduklarını görünce üzüldüler ve hayırlı bir haberle gelmediklerini düşünerek kaygılandılar. Birbirlerine: "Heyetiniz hayırlı bir haber getirmiyor." dediler. Daha sonra heyettekiler bineklerinden indiler. adetleri üzere Lat'a doğru yöneldiler ve yanına geldiler. -Lat, Taif sırtlarında bulunan bir puttu. Beytullah'ta hedy kurbanı kesildiği gibi ona da kurban keserlerdi.- Heyet oraya gelince, Sakifiilerden bazıları: "Görünüşlerinde hiçbir hayır yok." dediler. Sonra temsilcilerin her biri ailelerinin yanına döndü. Temsilcilerin akrabasından olan Sakifliler, eve dönenlerin yanlarına gelip ne getirdiklerini, nasıl bir haberle döndüklerini sordular. Onlar da dediler ki: "Biz, dilediğini yapan sert ve katı bir adamın yanından geliyoruz. Bu adam kılıçla ortaya çıkmış, Araplar ve diğer milletler kendisine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Bize çok ağır tekliflerde bulundu. Lat ve Uzza'nın yıkılmasını ve sermayelerin dışındaki faiz olarak elde edilen malların alınmamasını teklif etti. Zinayı ve içkiyi haram kıldı."

 

Sakifliler bu sözleri dinledikten sonra: "Vallahi bu denilenleri kesinlikle kabul etmeyiz!" dediler. Temsilciler de: "O halde silahlarınızın bakımını yapın, savaşa hazırlanın, yiyeceklerinizi depolayın, kalelerinizi onarın." diye karşılık verdiler. Sakifliler iki üç gün savaşmaya kararlı olarak beklediler. Sonra Allah Teala, bunların kalbine korku saldı ve: "Vallahi, bizim bu adama karşı koyacak gücümüz yok. Bütün Araplar ona boyun eğdi. Ey temsilciler! Geri dönünüz, ne isterse kabul ediniz ve barış anlaşması yapınız." dediler. Temsilciler onlardaki bu değişikliği, sulh ve sükunu, korku ve savaşa tercih ettiklerini görünce, dediler ki: "Biz O'nunla anlaşmamızı yaptık. Dilediğimizi verdik, istediğimizi şart koştuk. Biz O'nu insanların en vefalısı, en merhametlisi ve en doğrusu olarak gördük. Bizim bu gidişimizde ve yaptığımız anlaşmada bizim ve sizin için bereket vardır. Allah'ın size ihsan ettiği huzur ve afiyeti kabul ediniz." Bunun üzerine Sakifliler: "Bunu niçin bizden gizlediniz de bizi en ağır üzüntülere boğdunuz?" dediler. Onlar da: "Allah'ın, kalbinizdeki şeytanlık gururunu gidermesini istedik." dediler.

 

 

c) Lat Putunun Yıkılışı:

 

Birkaç gün sonra Hz." Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elçileri geldiler. Başlarında Halid b. Velid vardı. Muğire b. Şu'be de içlerindeydi. Gelir gelmez Lat putunu yıkmaya azmettiler. Bütün Sakif halkı kadınlar, erkekler ve çocuklar hepsi olup bitenlere bakıyorlar, evlerden başlar uzanıyor, neler olduğunu görmeye çalışıyorlardı. Ve hiçbir Sakifli, o putun yıkılabileceğine ihtimal vermiyor, bunu imkansız görüyordu.

 

Muğire b. Şu'be kalktı, eline kazma aldı ve arkadaşlarına: "Vallahi, sizi Sakiflilerin durumuna güldüreceğim." dedi. Sonra kazması ile puta vurdu ve yere yuvarlanıp debelenmeye başladı. Bütün bir Taif halkı hep bir ağızdan çığlık attılar ve "Allah, Muğire'yi rahmetinden uzak tutsun! Rabbe onu öldürdü!" dediler. Onu düşmüş vaziyette görünce: "Haydi, kimin gücü yeterse yaklaşsın, yıkmayı denesin! Vallahi bu yapılamayacak bir iştir!" dediler. Bu sözleri duyan Muğire, fırlayıp kalktı ve: "Ey Sakif topluluğu! Allah sizi çirkinleştırsin! Lat dediğiniz, taş ve kerpiç parçalarından ibaret bir şeydir. Allah'ın afiyetine yöneliniz ve O'na kulluk ediniz!" dedi. Sonra kazmasıyla Lafın kapısını kırdı ve duvarlarına tırmandı. Onunla beraber başkaları da tırmandı Yerle bir edinceye kadar taş taş yıktılar. Putun bakıcısı: "Temele indiklerinde, temel onlara kızacak ve onları yerin dibine geçirecek!" dedi, Muğire, bu sözleri duyunca Halid'e: "Bırak, temeli ben kazayım!" dedi ve elbiselerini, zinet eşyalarını ve toprağını çıkarıncaya kadar kazdı. Bütün bir Sakif'in dili tutulmuş gibiydi. Ancak içlerinden bir ihtiyar kadın: "Alçaklar onu (müslümanlara) teslim ettiler, savaşıp onu savunmadılar." diyebildi.

 

Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elçileri, görevlerini yerine getirip döndüler. Putun deposundan çıkan elbise ve zinet eşyalarıyla Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına girdiler. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da o malları hemen o gün taksim etti. Kullarına zafer ihsan edip dininin izzetini koruduğu için Allah'a hamdetti. Daha önce de bu malın Ebu Süfyan b. Harb'e verildiği zikredilmişti.

 

Buraya kadar anlatılanlar Musa b. Ukbe'den nakledilmiştir.

 

İbn ishak'ın iddiasına göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Ramazan! ayında Tebuk'ten dönmüş, Sakiflilerin heyeti de bu ay içinde gelmiştir.

 

Ebu Davud'un Süne/7'inde, Cabir'den (r.a.) şöyle bir rivayet vardır: Sakifliler Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem), kendilerinin cihad ve sadaka ile mükellef tutulmamalarını şart koştular. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu şarttan sonra: "İslam'ı kabul ettikleri, zaman sadakalarını (zekatlarını) da verecekler, cihada da gideceklerdir." buyurdu.

 

Ebu Davud et-Tayalisi'nin Sünen'inde, Osman b. Ebu'l-As'tan gelen rivayete göre Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona, Taif mescidini, putlarının (tağıye) olduğu yere yapmasını emretti.

 

Mu'temir b. Süleyman, Meğazi'sinde der ki: Abdullah b. Abdurrahman et-Taifi'nin, Osman b. Abdillah - amcası Amr b. Evs - Osman b. Ebi'l-As yoluyla şöyle bir nakilde bulunduğunu işittim: Osman b. Ebi'l-As dedi ki: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kur'an'dan Bakara suresini okuduğum için, onların en küçüğü olduğum halde Sakif'ten gelen altı kişilik heyet içinden beni görevlendirdi. Dedim ki: "Ya Rasulallah! Ben Kur'an'ı unutuyorum." Elini göğsüme koydu ve: "Ey Şeytan; Osman'ın göğsünden çık!" buyurdu. Bundan sonra, ezberlemeyi istediğim hiçbir şeyi unutmadım.

 

Sahih-i Müslim'de, Osman b. Ebi'l-As'tan gelen şu rivayet vardır:, Rasulallah! Şeytan beni namaz kılmaktan ve Kur'an okumaktan alık©yuyor." dedim. "Bu hınzib denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin zaman ondan Allah'a sığın ve üç defa sol tarafına tukur." buyurdu. Denileni yaptım ve Allah benden bu hali giderdi.

 

 

 

d) Bu Olaydaki Fıkhı Hükümler:

 

Heyetle ilgili olarak zikredilen bu kıssadan çıkarılacak bazı fıkhi sonuçlar vardır. Bunları şöylece sıralıyabiliriz:

 

1- Harbi olan bir kişi, kavmi içerisinde zulüm ve cinayet işler, mallarını alır ve sonra da müslüman olarak gelirse, devlet başkanı onun zulmü ve getirdiği mallarla ilgili olarak hiçbir işlem yapmaz. Daha önceden telef ettiği mal ve can karşılığı olarak tazminat ödemez. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Muğire'nin Sakifliler'den aldığı mala dokunmamış, onlara verdiği zararı da tazmin etmemiş ve demişti ki: "Müslüman olmanı kabul ederim, getirdiğin mala gelince, ona hiç karışmam."

 

2- Müşrikleri mescidde konaklatmak caizdir. Özellikle müslüman ol* malan umuluyorsa, Kur'an dinlemelerine, ehl-i İslamı ve ibadetlerini müşahade etmelerine imkan verilir.

 

3- Heyetin güzel bir siyasetle hareket etmesi, getirdikleri haberi Sakiflilere iletmeye ve arzu ettikleri sonuca ulaşmaya imkan vermiştir. Bunu yaparken onlara hoşlanmayacakları bir tablo çizmişler, bunun sonucu Sakifliler, İslam'a boyun eğmekten başka bir çıkar yol olmadığını görünce heyette* kiler herşeyin düşünüldüğü gibi kararlaştırıldığını haber vermişlerdir. Şayet gelir gvlmez bu durumu söyleselerdi kabul etmezlerdi. Bu davranış davetin ve tebliğin en güzel şekillerindendir ve ancak akıllı ve zeki insanlar bu davranışı gösterebilirler.

 

4- Bir kavme emir ve imam olmaya en layık kimse, Allah'ın kitabını en iyi bilen, en faziletli ve dini en iyi anlayandır.

 

5- Putlar için inşa edilen şirk yerlerinin yıkılması, meyhane ve diğer batakhanelerin yıkılmasından Allah'a ve Rasulü'ne daha sevimli, İslam dini ve müslümanlar için daha faydalıdır. Kabirlerin üzerine yapılan, Allah'tan başkasına ibadet edilen ve içindekilerle Allah'a ortak koşulan yerlerin hali de böyledir. Buraların bırakılması İslam'a göre helal olmaz, bilakis yıkılması vaciptir. Vakfedilmesi ve buralara vakıfta bulunulması sahih olmaz. Devlet başkam böyle yerleri ve bu yerlere ait vakıfları, İslam askerlerine bağışlayabilir. Müslümanların umumi menfaatları için kullanabilir. Oradaki aletlerin, eşyaların ve her türlü metaın hükmü böyledir. Oraya götürülen kurbanlar, Beytullah'a götürülen kurbanlara benzetilir. Devlet başkanının bunları almak ve İslami menfaatlar için sarfetme hakkı vardır. Sakifliler de o putların önünde, bu yerlerde yapılması adet olan adakta bulunmak, bereket ummak, meshetmek, öpmek ve istilam etmek gibi şeyler yapıyorlardı. Onların şirki bundan ibaretti. Onlar, o putların yeri ve gökleri yarattığına inanmıyorlardı. Şirk koşmaları, bazılarının kabirler için gösterdikleri davranışın aynısı idi.

 

6- Putların ve puthanelerin yıkılmasından sonra, o yerlere mescid yapmak müstehabtır. Böylece daha önce Allah'a şirk koşulan yerlerde, yalnızca Allah'a ibadet edilecektir. Puthanelerden başka Allah'a ortak koşulmak için yapılan yerlerin de yıkılması ve müslümanların ihtiyacı varsa oraların mescid haline getirilmesi vaciptir. Şayet mescide ihtiyaç yoksa, devlet başkanı öyle yerleri ve yerlere ait vakıfları mücahitlere ve uygun gördüğü diğer kimselere verir.

 

7- Kul, taşlanmış ve kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve soluna tükürürse, şeytan ona zarar veremez. Bu davranışından dolayı namazı bozulmaz, aksine namazının daha tam ve eksiksiz olmasına vesile olur.

 

En iyi bilen Allah'tır.

 

ibn İshak der ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'yi fethedip, Tebük seferinden dönünce Sakifliler de İslam'ı kabul ederek biat edince, her taraftan Arap heyetleri gelmeye ve grup grup, bölük bölük Allah'ın dinine girmeye başladılar.

 

Temimoğulları ile Tay kabilelerinden gelen heyetler daha önce anlatılmıştı.

 

 

2- Amiroğulları Heyetinin Gelişi:

 

Amiroğulları heyeti, Rasülullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Amir b. Tufeyl'e bedduası, Allah Teala'nın Rasulü'nü onun ve Erbed b. Kays'ın şerrinden korumasıyla ilgili konular da daha önce zikredilmişti.

 

Beyhaki'nin ed-Delail adlı eserinde, Yezid b. Abdillah Ebi'l-Ula'nın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: Babam, Amiroğulları heyeti içerisinde Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve: "Sen seyyidimizsin; bizden üstünsün ve güçlüsün." dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Tamam tamam! Söyleyin sözünüzü, şeytan sizi alet etmesin. Seyyid Allah'tır."

 

İbn İshak, bir rivayetinde şöyle demiştir: Amiroğulları heyeti Rasülullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiğinde, aralarında Amir b. Tufeyl, Erbed b. Kays b. Cez' b. Halid b. Cafer ve Cebbar b. Selma b. Malik b. Cafer de vardı. Bu üç kişi kavimlerinin reisleri ve şeytanlarıydılar. Allah düşmanı Amir b. Tufeyl, hainlik ve hile yapmak düşüncesiyle Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına geldi. Kavmi ona: "Ey Amir! Herkes müslüman oldu." demişti O da: "Vallahi bütün Araplar benim arkamdan gelinceye kadar durmamaya karar verdim. Ben mi, bu Kureyşli gencin arkasından gideceğim?" dedi. Sonra Erbed'e demişti ki: "Adamın yanına (Rasulullah'i kastediyor) geldiğimiz zaman ben O'nu meşgul ederim; O'nu meşgul ettiğim zaman sen de kılıçla işini bitir." Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldikleri zaman Amir: "Ey Muhammed! Gel, başbaşa kalalım." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Tek olan Allah'a iman etmedikçe olmaz vallahi!" dedi. Amir tekrar: "Ey Muhammed! Gel başbaşa kalalım." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da yine: "Tek olan Allah'a iman edip başkasını O'na şirk koşmaktan vazgeçmedikçe olmaz vallahi!" dedi. Hz. Peygamberdin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) teklifini reddettiğini görünce -tehdit ederek-: "Vallahi, ben de burayı atlılarla ve piyade askerlerle dolduracağım!" dedi. O dönüp gidince Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Allah'ım! Beni, Amir b. Tufeyl'den koru!" diye dua etti. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanından çıktıkları zaman Amir, Erbed'e dedi ki: "Sana yazıklar olsun Ey Erbed! Nerde kaldı sana emrettiğim şey? Vallahi, yeryüzünde senden daha çok korktuğum kimse yoktu. Allah'a yemin olsun ki, bu günden sonra artık senden hiç korkmuyorum!" Erbed dedi ki: "Sana hiç aldırış etmiyorum. (Hakkımda karar vermek için) acele etme. Vallahi ne zaman bana emrettiğin şeyi yapmak istediysem sen, onunla benim arama girdin. Kılıçla sana mı vursaydim?'F

 

Sonra beldelerine doğru yola çıktılar. Yolda Allah Teala, Amir bl Tufeyl'in boynuna taun hastalığı musallat etti ve Seluloğullarından bir kadının evinde canını aidi. Arkadaşları yola çıkıp Amiroğulları topraklarına kadar geldiler ve: "Ey Erbed, neler oldu?" diye sordular. Erbed dedi ki: "Beni bir şeye ibadet etmeye çağırdı. Keşke şimdi yanımda olsaydı da O'na (Rasulullah'a) şu okumla atış yapıp öldürseydhn!" Bu sözü söyledikten bir veya iki gün sonra devesiyle giderken, Allah (c.c.) onun ve devesinin üzerine yıldırım gönderdi, ikisini de yaktı. Erbed, Lebid b. Rabia ile ana bir kardeş idiler. Lebid, kardeşi için ağladı ve ağıt söyledi.

 

Sahih-i Buhari'de rivayete göre Amir b. Tufeyl, Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve dedi ki: "Seni şu üç teklif arasında muhayyer bırakıyorum: 1) Ya şehirliler senin, köylerin ahalisi benim olur, 2) Yahud hepsi senin olur, ama ben sana halife olurum, 3) Yahut bunlardan hiçbirini kabul etmezsen, ben Gatafan ahalisinden bin tane al kısrak süvarisini önüme katarak sana hücum ederim." Akabinde bir kadının evinde iken taun hastalığına tutuldu ve: "Deve taununa benzer bir şişlik; hem de Selul ailesinden bir kadının evinde! İşte bu hiç olmadı." diyerek hayıflandı. "Getirin atımı!" dedi, atının sırtında öldü.

 

 

3- Abdülkays Heyetinin Gelişi:

 

Buhari ve Müslim'in Sahih'lerinde ibn Abbas'tan gelen bir rivayet şöyledir: Abdülkays heyeti Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):"Sizler kimlerdensiniz?" diye sordu. "Rabia kabilesindeniz." dediler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Hoş geldiniz, Allah sizleri utandırmasın, pişman etmesin." buyurdu. Bunun üzerine: "Ya Rasulallah! Biz sana, yalnız haram ayda gelebiliriz. Seninle aramızda kafir olan Mudar kabilelerinden falan topluluk vardır. O halde bize kestirme bir şey emret de, geride kalanlarımıza haber verelim ve o sebeple de cennete girelim." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Size dört şeyi emrediyor ve sizi dört şeyden sakındırıyorum. Size yalnız Allah'a iman etmeyi emrediyorum. Allah'a iman etmek ne demek biliyor musunuz? Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini vermenizdir. Sizi dört şeyden: Hantem, dubba, nakir ve müzeffetten (denilen kaplara hurma, yahut üzüm şırası koymak) nehyediyorum. Bu emrettiklerimi iyice belleyiniz ve arkanızda bıraktığınız kimselere haber veriniz. "

 

Sahih-i Müslim'de şöyle bir ilave vardır: Dediler ki: Ya Rasulallah! Nakir hakkında malumatın var mı?" Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): *'Evet, bir hurma kütüğüdür; onu oyar, içine ufak hurmalardan atarsınız, sonra içerisine su döker ve kaynatırsınız. Kaynaması bitip dinlenince içersiniz. -Sarhoş olması sebebiyle de- sizden biriniz amca oğlunu pekala kılıçla vurabilir." Aralarında böyle bir darbeye maruz kalmış bir adam vardı, dedi ki: "Ben, Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) utandığım için bu yarayı gizliyordum." Daha sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "O halde biz ne içeceğiz Ya Rasullallah!" dediler. O da: "Ağızları bağlanan deri su kaplarından." buyurdu. Bunun üzerine: "Ya Rasulallah! Bizim bölgemizde çok fare var, orada deriden yapılan su kaplan duramaz." dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) iki veya üç defa: "Onları fareler yese de" buyurdular. Sonra Abdülkayshlardan Eşecc'e dedi ki: "Sende, Allah'ın sevdiği iki haslet var: Vekar ve teenni."

 

İbn ishak der ki: Carud b. Bişr b. el-Mualla, hırıstiyan olarak Abdülkays heyeti ile birlikte Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmişti. "Ya Rasulallah! Borcum var ve senin dinin için dinimi terkediyorum. Benim için borcuma kefil olur musun?" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de: "Evet, ben tazmin ederim. Seni çagirdiğim şey (din), senin üzerinde bulunduğun şeyden daha hayırlıdır." O, müslüman oldu, arkadaşları da İslam'ı kabul ettiler. Sonra Carud: "Bize binek temin et ey Allah'ın Rasulüİ" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de: "Vallahi benim yanımda sizi üzerine bindirecek bir hayvan yok." dedi. Bunun üzerine: "Ya Rasulallah! Bölgelerimizin arasında yitik binek hayvanları var, onlara binerek beldelerimize gidemez miyiz?" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Hayır, onlara binmek ateştir." buyurdu.

 

Bu olayın işaret ettiği bazı hükümler:

 

1- Allah'a iman, bütün yüce hasletlerin esasıdır. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabı, tabiin ve tebe-i tabiin bu hal üzereydiler. Şafii, el-Mebsut adlı eserinde

 

bu hususu zikretmiştir. Ayrıca Kur'an'dan ve hadisten bu konuyla ilgili yüz kadar delil vardır.

 

2- Heyet, hicretin dokuzuncu senesinde geldiği halde Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), yukarıda zikrettiği İslami hasletler içinde haccı saymadı. Haccın o sene henüz farz kılınmadığının delillerinden biri de budur. Hac, ancak onuncu senede farz kılınmıştı. Bir iki gün önce bile farz kılınmış olsaydı orucu, namazı ve zekatı saydığı gibi iman edileceklerden biri olarak haccı da sayardı.

 

3- Bazı kimselerin mekruh kabul etmelerinin aksine Ramazan ayma yalnızca "Ramazan" demek mekruh değildir. Mekruh olduğunu iddia edenler "Ramazan ayı" dışında hiçbir ifadenin söylenemeyeceği kanaatındadırlar.

 

Buhari ve Müslim'in Sahihlerinde: "Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan'da oruç tutarsa, geçmiş günahları affolunur." Duyurulurken, "Ramazan" kelimesi yalın halde gelmiştir.

 

4- Ganimet mallarının beşte birini vermek vaciptir ve bu da iman edilecek şeylerden biridir.

 

5- Yukarıda adı geçen kapların kullanılması yasaklanmıştı. "Bu haram oluş devam etmekte midir, yoksa mensuh mudur?" konusunda iki görüş vardır. Bu iki görüş de Ahmed b. Hanbel'den rivayet edilmiştir. Alimlerin çoğunluğu, Müslim'in rivayet ettiği Büreyde hadisiyle neshediidiği görüşündedirler. O hadiste: "Size bazı kapları yasak etmiştim. Bundan böyle bütün kaplardan şıra içebilirsiniz; yalnız, sarhoşluk veren içkileri içmeyin." buyurdu, denilmektedir.

 

Bir grup alim ise yasaklayıcı hadislerin muhkem olduğunu, mensuh olmadığını söylemişler ve demişlerdir ki: "Yasaklayıcı hadisler, gerek sayı gerekse rivayet yollarının çokluğu bakımından neredeyse tevatür derecesine ulaşmıştır. Mubah olduğunu gösteren hadis ise tektir, diğer hadislere karşı koyacak durumda değildir."

 

Meselenin sırrına gelince: Adları geçen kapların kullanılmasının yasaklanması, sedd-i zerai babındandır. Zira herhangi bir içecek bu kaplafda süratle sarhoş edici özellik kazanıyordu. Bir diğer görüşe göre bu kaplar çok sağlam oluyor ve alkollü içki elde etmekte kullanılıyordu. Müzeffet'in dışındakiler içki yapımına has kaplar olarak bilinmiyordu. Bu kaplardaki içecek ne zaman kaynatılır ve belli bir kıvama gelirse onun sarhoş edici olduğu bilinirdi. Bu illete göre taştan ve sarı madenden (tunçtan) yapılmış kapların haram olması daha evladır. Birinci illete göre haram olmaz, çünkü taştan ve sandan (tunçtan) yapılan kaplar, sayılan bu dört kap gibi, alkole dönüşümü hızlandırmaz. Her iki illete göre de haram kılınma durumu sedd-i zerai' babındandır. Tıpkı şirke düşme endişesinin bulunduğu yıllarda kabir ziyaretinin yasaklanmasryla, öyle bir tehlikeye götüren yola sed çekilmesi gibi. Daha sonra tevhid inancı kalplerde istikrar bulup imanlar kuvvetlenince kabir ziyaretine izin verilmişti, ama yine de hezeyana fırsat vermemek şart koşulmuştu. Aynı durum, bu kaplarda nebiz elde etme hususunda da söylenebilir. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları, içkiden ve içki elde ettikleri kaplardan uzaklaştırmış, böylece içkiyi bırakmaları çok yeni olduğu için onları bu kötülüğe götüren yolları tıkamıştır. İçkinin haram oluş keyfiyeti kalplerinde istikrar bulup kalplerinde itminan hasıl olunca, bütün kapların kullanılması içki içmemeleri şartıyla mubah kılınmıştır. İşte bu meselenin fıkhi yönü ve hikmeti budur.

 

6- Hilm ve vekar sıfatları övülmüş, Allah'ın bu sıfatları sevdiği haber verilmiştir. Bunların zıddı ise fevrilik ve aceleciliktir. Her ikisi de ahlakı ve yapılan işleri ifsad eden kötü huylardandır.

 

Bu övgü, kulunda yaratmış olduğu zeka, kahramanlık - cesaret ve hilm gibi güzel hasletleri, Allah'ın sevdiğine delalet etmektedir.

 

Yine buradan anlaşıldığına göre bazı huylar, kulun kendi çabası ve gayretiyle elde edilebilir. Sözkonusu hadisteki: "Bu iki ahlak benim kazandığım ahlak mıdır, yoksa Allah mı beni bu iki ahlak üzere yarattı?" sorusuna karşılık Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bilakis sen, bu iki ahlak üzere yaratıldın." cevaT bı, bu duruma delalet etmektedir.

 

Allah Teala, kulunun, şahsının ve özelliklerinin yaratıcısı olduğu gibi ahlakının ve fiillerinin de yaratıcısıdır. Kulun şahsı, sıfatı ve ahlakı, hulasa bir şeyi mahluk (yaratılmış)tur. Kim, fiillerini Allah'ın yaratma dairesinin dışına çıkarırsa (yani fiilini yaratmayı kendi nefsine nisbet eder ve fiilimin yaratıcısı benim derse), Allah ile beraber bir başka halık (yaratıcı) bulunduğunu iddia etmiş olur. Bu yüzden Selef, Kaderiye'yi (kaderi inkar edenleri) mecusilere benzetmişler ve: "Onlar bu ümmetin mecusileridir." demişlerdir. İbn Abbas'tan gelen bu rivayet sahihtir.

 

Burada sözkonusu olan, cebi (yaratma)'in Allah'a nisbet edilmesidir, yoksa cebr (zorlama)'in değil. O, kulunu dilediği gibi yaratır. Tıpkı el-Eşecc'i hilm ve vekar ahlakı üzere yaratması gibi. Bu iki haslet de insan nefsinde bulunan iki ahlaktan ortaya çıkan fiillerdir. Allah Teala kulunu, üzerinde bulunduğu ahlak ve ef'al (fiiller, davranışlar) üzere yaratandır. Bu sebepten Evzai ve diğer selef imamları demişlerdir ki: "Allah kulunu amelleri üzere yarattı, deriz de, o amelleri yapmaya zorladı, demeyiz." Bu ifade, selef imamlarının bilgisinin kemalinden, düşüncelerinin inceliğindendir. Çünkü cebr (zorlama), kulu iradesinin aksine sevketmek demektir, küçük bir kızı evlenmeye veya borçlu bir kimseyi hakimin borcunu ödemeye zorlaması gibi. Allah Teala, kulunu bu manada cebretmeyecek güce sahiptir. O, kulunu, Allah'ın dilediğini kendi irade ve ihtiyarıyla yapacak bir cibilliyet üzere yaratır. Cebi ile cebr durumu ayrı ayrı şeylerdir.

 

7- Bu olayda, deve gibi alınması caiz olmayan buluntu bir nesneden yararlanmanın caiz olmadığına işaret vardır. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Carud'a, buluntu deveye binme izni vermedi ve: "Müslümanın kayıp eşyası (bulunan eşyası) yakan ateştir." buyurdu. Onun alınmamasını, olduğu yerde bırakılmasını emretmiş, böylece sahibi gelip buluncaya kadar korunmasını emretmiştir. Şayet binilmesine ve faydalanılmasına izin vermiş olsaydı, sahibinin gelip malını bulması imkansız olurdu. Aynı zamanda nefis, o mala meyleder ve ona sahip olmayı arzulardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bundan men etmiştir.

 

 

4- Hanifeoğulları Heyetinin Gelişi:

 

İbn İshak der ki: Hanifeoğulları heyeti Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. İçlerinde Müseylemetü'l-Kezzab da vardı. Ensar'dan Neccaroğulları kabilesine mensup bir kadının evinde konaklamışlardı. Üzeri örtülü olarak Müseyleme'yi Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) getirdiler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabı ile oturuyor ve elinde bir hurma dalı bulunuyordu. Müseyleme elbisesine bürünmüş olarak etrafındakilerle beraber Rasühıllah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına vardı. O'nunla konuştu ve bazı şeyler istedi. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Şu elimdeki dal parçasını istesen sana onu bile vermem." buyurdu.

 

 

a) Müseyleme'nin İrtidat Edişi:

 

İbn İshak, Hanifeoğu Harın dan Yemameli bir ihtiyarın, bu olayı kendisine başka türlü anlattığım nakleder. Ona göre, Hanifeoğulları heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler ve Müseyleme'yi bineklerinin yanında bıraktılar. Heyettekiler İslam'ı kabul edince: "Ya Rasulallah! Bizim bir arkadaşımız daha vardı, bineklerimizi ve eşyamızı koruması için geride bıraktık." dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), heyettekilere verilmesini emrettiği -beş ukiyye gümüş- şeyden ona da verilmesini emir buyurdu. Eşyaları ve binekleri koruduğuna göre, kötü bir insan olmamalı manasında buyurdu ki: "O, sizin en şerliniz, en kötünüz değildir."

 

Sonra ellerindeki hediyelerle dönüp geldiler. Yemame'ye ulaşınca Allah düşmanı (Müseyleme) irtidat etti ve peygamberlik iddiasına kalkışti ve: "Ben bu işte (peygamberlikte) O'na ortak oldum. O'na benden bahsettiğiniz zaman size: 'O, sizin en şerliniz değildir.' demedi mi? Benim kendisine ortak olduğumu bildiği için böyle söylemişti." dedi. Sonra secili sözler söyleyerek, Kur'an'ın bir benzerini getirdiğini iddia ediyordu: "Allah gebe kadına ihsanda bulunmuş, ondan yürüyen bir yaratık çıkarmış. Karnı ile alt derinin arasından." gibi saçmalıklarla Kur'an'a nazire yaptığını zannediyordu. Namazı kaldırdı, içki ve zinayı helal kıldı. Bütün bunları yaparken de Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) peygamber olduğuna şehadet etmeye devam ediyordu. Hanifeoğulları bu konuda ona destek oldular.

 

İbn İshak der ki: Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yazdığı mektupta: "Allah'ın elçisi Müseyleme'den Allah'ın elçisi Muhammed'e... Peygamberlik işinde sana ortak kılındım. Bu işin yarısı bizim, yarısı da Kureyşlilerin nasibidir. Kureyş adaletli davranan bir kavim değildir." demişti. Elçisi bu mektubu getirince de Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona şu cevabı vermişti: "Bismillahirrahmanirrahim, Allah'ın Rasulü Muhammed'den Yalancı Müseyleme'ye. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun. Yeryüzü Allah'ındır, kullarından dilediğine verir. Akıbet (ahiret saadeti) takva sahiplerinindir." Bu hadise, hicretin onuncu senesinin sonlarında vukubulmuştu.

 

 

b) Müseyleme'nin Elçileri:

 

İbn İshak der ki: Sa'd b. Tarik, Seleme b. Nuaym b. Mes'ud - babası yoluyla bana şu rivayette bulundu: Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Müseylemetü'l-Kezzab'ın yazdığı mektubu getiren iki elçiye şöyle dediğini duydum: "Siz de mi onun dediğini diyorsunuz?" Onlar da: "Evet." dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: "Allah'a yemin olsun ki, elçiler öldürülmez olmasaydı, ikinizin de boynunu vururdum."

 

Ebu Davud et-Tayalisi'nin Müsned'mde, Ebu Vail ve Abdullah yoluyla şu rivayeti görmekteyiz: İbn Nevvaha ve İbn Üsal, Müseylemetü'l-Kezzab'in elçileri olarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara: "Benim Allah'ın elçisi olduğuma şehadet ediyor musunuz?" dedi. Onlar da: "Müseyleme'nin Allah'ın elçisi olduğuna şehadet ederiz." dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Allah'a ve Rasulü'ne iman ettim. Şayet elçi öldürecek olsaydım, sizin ikinizi öldürürdüm." buyurdu. Abdullah diyor ki: "Bundan, sonra elçilerin öldürülmemesi sünnet oldu."

 

Sahih-i Buhari'de Ebu Reca el-Utaridi'den şöyle bir rivayet bulunmakdadır: Ebu Reca der ki: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), (peygamber olarak) gönderilince haberini işitmiştik. Biz de Müseylemetü'l-Kezzab'a iltihak ettik, yani ateşe sığınmış olduk. Cahiliye döneminde taşa tapardık. Daha güzel bir taş bulduğumuz zaman taptığımız taşı atar, o güzel taşı alırdık. Taş bulamadığımız zaman bir miktar toprak yığar, sonra davarı getirir, o toprak yığınının üzerine bir miktar süt sağar ve o yığını tavaf ederdik. Recep ayı geldiği zaman: 'Okların demirini çıkaralım.' derdik. Artık kendisinde demir bulunan hiçbir vetmızrak ve demir bulunan hiçbir ok bırakmaz, hepsini çıkarır bir tarafa atardık."

 

Ben derim ki: Buhari ve Müslim'in SaA/A'lerinde, Nafi' b. Cübeyr hadisinde İbn Abbas'ın, şöyle dediği rivayet edilmektedir: Müseylemetü'l-Kezzab, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) huzuruna geldiği zaman: "Eğer Muhammed, kendisinden sonra beni bu işe halef kılarsa, O'na uyarım." demeye başladı. Kendisi Medine'ye, kabilesi Hanifeoğullarından kalabalık bir heyet içinde gelmişti. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Müseyleme'nin yanına yöneldi. Beraberinde (Ensar'ın hatibi) Sabit b. Kays b. Şemmas da vardı. Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elinde hurma dalından bir değnek bulunuyordu. Nihayet Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), kabilesi içinde bulunan Müseyleme'nin karşısında durdu ve: "Eğer sen benden (peygamberlikten bir pay değil) elimdeki şu dal parçasını istesen, sana onu bile vermem. Sen, Allah'ın senin hakkındaki hüküm ve takdirinden öteye asla geçemezsin. Eğer sen hakka sırt çevirirsen, Allah seni helak eder. Ayrıca ben senin, rüyamda bana gösterilen o kişi olduğunu görmekteyim. işte bu zat (hatibim) Sabit'tir. Benim tarafımdan sana cevap verecektir." buyurdu. Sonra Müseyleme'nin yanından ayrıldı. İbn Abbas der ki: Ben Ebu Hureyre'ye, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Müseyleme'ye söylediği "Sen, rüyamda bana gösterilen o kişisin." sözünün mahiyetini sordum. Ebu Hureyre bana şöyle haber verdi: Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Ben uyurken iki kolumda iki altın bilezik gördüm. (Bunlar kadın zineti olduğu için) bunların hali beni kederlendirdi. Sonra rüyamda bana, bu bileziklere üflemem vahyedildi. Ben de bunlara üfledim, ikisi de uçtu. Ben de bu bilezikleri, benden sonra çıkacak iki yalancı peygamber ile te'vil ettim. Bunlardan birisi Esved el-Ansi'dir, öbürü de Müseyleme'dir."

 

Bu rivayet, İbn İshak'ın rivayet ettiği hadisten daha sahihtir.,

 

Buhari ve Müslim'in Sahihlerinde Ebu Hureyre'den şu rivayet vardır: Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurmuştur ki: "Ben uyurken rüyamda bana, yerin hazineleri getirildi ve avucumun içine iki altın bilezik konuldu. Bu durum bana ağır geldi ve beni kederlendirdi. Sonra Allah bana, bunlara üflememi vahyetti, ben de üfledim, hemen ikisi de gitti. Akabinde ben bu iki bileziği, çok yalancı iki adam ile te'vil ettim ki onlar, aralarında bulunduğum San'alı (Esved el-Ansı) ile Yemame'nin sahibi (Müseyleme)dir."

 

 

c) Bu Olaydaki Fıkhı Hükümler:

 

1- Devlet başkanının, irtidad eden kavim güçlü ise onlarla yazışması ve hem onlara hem de diğer kafirlere mektup yazarken: "Selam, hidayete tabi olanlara olsun!" diye hitap etmesi caizdir.

 

2- Elçi, mürted olsa bile öldürülmez. Bu sünnettir.

 

3- Devlet başkanı, kafirlerden kendisiyle görüşmek üzere gelenlerin yanına bizzat kendisi çıkar.

 

4- Devlet başkanı ihtiyaç halinde inatçı ve itirazcı kimselere gerekli cevabın verilmesi için alimlerden istifade edebilir.

 

5- Bir alimin, başkasını yerine vekil tayin etmesi, vekilin o alimin yerine konuşması ve sorulan cevaplandırması caizdir.

 

6- Bu hadis, Ebu Bekir Sıddik'İn faziletlerinin en büyüğüne işaret etmektedir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bileziklere ruhuyla üfledi ve uçtular. Müseyleme'ye üfleyen ve onu uçuran ruh ise Hz. Ebu Bekir Sıddik idi.

 

Şair der ki:

 

'Ona dedim ki: Ateşi yükselt ve hafif hafif üfleyerek onu tekrar canlandır."

 

Bu beyitte de ateşi canlandırmak için üflemek, "ruh" kelimesiyle ifade edilmiştir.

 

7- Bu hadis, zinet eşyası giymenin, erkeğe sıkıntı ve keder vereceğine delalet etmektedir. Bana, eş-Şihab el-abir diye tanınan, Ebu'l-Abbas Ahmed "b. Abdurrahman b. Abdülmün'im b. Ni'me b. Sürür el Makdisi şöyle anlattı: Bir adam bana geldi ve: "Rüyamda, ayağımda halhal gördüm." dedi. Ona: "Ayağın hastalanacak." dedim. Nitekim öyle de oldu.

 

Bir başkası: "Burnumda altından bir halka gördüm, üzerinde kırmızı, güzel bir (taş) vardı." dedi. Ona da: "Şiddetli burun kanamasına maruz kalacaksın." dedim. Söylediğim, aynen oldu.

 

Bir diğeri: "Rüyamda, dudağıma mahmuz asılı olduğunu gördüm." dedi. "Bir hastalığa yakalanacaksın, tedavisi için dudağının yanlması gerekecek." dedim. Söylediğim aynen gerçekleşti.

 

Bir başkası bana: "Rüyamda, elimde bir bilezik gördüm, herkes ona bakıyordu." dedi. Ona: "İnsanların, elindekine bakması kötü bir şey." dedim. Çok kısa bir müddet sonra elinde (çıban gibi) bir şey çıktı. Diğer bir şahıs' aynı rüyayı gördü, ama onun rüyasında elindeki bilezikleri kimse görmemişti. Ona da: "Güzel bir kadınla evleneceksin, bu kadın zayıf, ince biri olacak" dedim.

 

Ben derim ki: Bileziği kadınla tabir etti, çünkü ikisi de başkalarından korunur, gizlenir. Altının görünüşündeki güzellikten dolayı kadını da güzel olarak vasıflandırdı. Bileziğin şeklinden dolayı da ince olacağım söyledi.

 

Süs eşyasını rüyasında gören erkeğin bu rüyası çeşitli şekillerde yorumlanır. Evlenme esnasında kullanılan aletlerden olduğu için bekarların evleneceğine delalet edebilir. Cariyelere, kölelere, zenginliğe, kızlara, hizmetçilere ve çeyiz v.s. sahip olunacağına da delalet edebilir. Bütün bu farklı yorumlar, rüyayı görenin durumu ve haline en uygun olan tabirin seçiminden kaynaklanmaktadır.

 

Ebi'l-Abbas el-abir dedi ki: Bana bir adam: "Rüyamda sanki elimde şişirilmiş bir bilezik vardı ve başkaları da bunu görmüyordu." dedi. Ona dedim ki: "Senin bir hanımın var, onda istiska (vücudun su toplaması) hastalığı var." Düşününüz, bileziği nasıl kadınla tabir etti. Sonra bileziğin sarı olmasından dolayı kadının hastalığına hükmetti. Bu hastalık istiska hastalığı idi ki, o hastalığa yakalanan kimsenin karnı şişerdi.

 

Bir başka şahıs şöyle dedi: "Rüyamda, elimde bir halhal olduğunu gördüm. Ben onu tutarken bir başkası da ona yapışmış. Ona : Halhalimi bırak! diye bağırdım, o da bıraktı." Bunu anlatan o şahsa: "Halhali elinde tutuşun gevşek mi idi?" dedim. "Çok sıkıydı; birkaç kere onu tutabilmek için acı çektim, etrafında da küçük halkacıklar vardı." dedi. Ona: "Annen ve dayın şerefli kimseler, ama sen şerefli bir insan değilsin. Adın Abdülkahir. Dayının ağzı çok pis, senin namus ve haysiyetine dil uzatıyor ve elindekini alıyor."dedim. Adam: "Evet" dedi. Sonra ona: "O, zalim birinin eline düşecek ve senden, kendisini himaye etmeni isteyecek, sen de onu çekecek ve: 'Dayımı bırak!' diyeceksin." dedim. Çok kısa bir süre sonra bunlar aynen gerçekleşti.

 

Ben derim ki: Halhal kelimesinden dayı (hal) manasını çıkarmasını bir düşün. Sonra tekrar kelimenin tamamına döndü ve ondan, "dayımı bırak" (halli hali) manasını çıkardı. Dayısının şerefli bir adam olduğu sonucunu, halhahn etrafındaki halkacıklardan (şerarif) anladı. Dayısının şerefli olması, annesinin de şerefli bir kadın olduğunu gösterir, çünkü onun bacısıdır. Rüyayı gören adamın şerefli bir insan olmadığına hükmetti. Çünkü halhalin etrafında bulunan parçacıklar (şerefat) türeme yoluyla şerefe delalet etmekte, ama bu parçacıklar halhalin bizzat kendinden değil, ona sonradan ilave edilmiş ve onun dışında bulunan şeylerdir. Dayısının ağzının pis olduğuna, namus ve haysiyetine dil uzattığına, halhali elinden çekerken duyduğu acı işaret etmektedir. Elindeki malın dayısı tarafından alındığına; yeğenine eziyet vermesi ve rüyasında elindekini kuvvetlice alması dolayısıyla hükmediyor. Yabancı bir adamın halhali tutması verüyayı gören kimsenin de onu çekmesi; dayının mütecaviz bir zalimin eline düşeceğine, ondan kendisine ait olmayan şeyleri isteyeceğine delalet ediyor. Halhalim çekene bağırmasını ve "halhalimi bırak" demesini; zalime karşı dayısına yardımcı olacağına yorumluyor. Halhalini çeken kimseye üstün gelmesi ve elinin, halhalin üzerinde olması sebebiyle adının Abdülkahir olduğunu söylüyor.

 

İşte bu, bizim üstadımızın hali ve rüya tabiri iimindeki derin bilgisi idi. Böyle bazı parçalar dinledim, ama bu ilmi ondan okumak bana kısmet olmadı, çünkü yaşım küçüktü. Daha sonra da onun ömrü yetmedi. Allah Teala ona rahmet eylesin.

 

 

5- Tayy Kabilesi Hayetinin Gelişi:

 

ibn İshak der ki: Tayy kabilesi heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. İçlerinde efendileri olan Zeyd el-Hayl da vardı. Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına vardıklarında, onlarla konuştu. İslamiyet'i arz etti, onlar damüslüman oldular ve İslamiyet'i güzel uyguladılar. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Araplardan kimin faziletleri bana anlatıldiysa, bana geldiği zaman onun, söylendiği kadar faziletli olmadığını gördüm; ancak Zeyd el-Hayl müstesna. Ondaki faziletlerin tamamı henüz bana ulaşmadı." Sonra ona Zeyd el-Hayr adını verdi ve Feyd'i ve onun dışında iki arazi parçasını ona tahsis etti, bu konuda eline bir yazı verdi. Sonra Rasulullah'ın yanından ayrıldı ve kavminin bulunduğu bölgeye doğru yola çıktı. Rasuluİlah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Keşke Zeyd Medine'nin sıtmasından kurtulsa." dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu sözü söylerken sıtma manasına gelen "humma" ve "ibn meldem" kelimelerinden başka bir kelime kullandı, ama onu hatırlayamıyorum. Necid bölgesindeki sulardan Ferde'ye vardığında sıtmaya yakalandı, öleceğini hissedince şu beyitleri söyledi: "Kavmim erkenden doğu taraflarına mı gider,

 

Ben Ferde'de bir evde yardım bekleyerek terk edilmişken

Nice günler vardır ki, hastalansaydım,

 

Beni birçok ziyaretçi kadın ziyaret ederdi ve yolculuktan zayıflamayanlar (mesafenin uzaklığından) sıkıntı çekerdi. "

 

İbn Abdilber der ki: "Zeyd el-Hayr'ın, Hz. Ömer'in halifeliği sırasında öldüğü de söylenir. İki oğlu vardı. Adları Munkif ve Hureys idi. Her ikisi de müslüman oldu. Allah Rasulü'nün ashabından oldular ve Halid b. Velid'le beraber gittikleri mürtedler savaşında şehit oldular.'*

 

 

6- Kindeliler'in Gelişi:

 

İbn İshak der ki: "Zühri bana şöyle nakletti: Eş'as b. Kays, seksen -veya altmış- atlıyla Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve mescidde iken yanına girdiler. Alınlarındaki uzun saçları iki yana salmışlar, silahlanmışlar, üzerlerine çizgili yemen kumaşından yapılmış, yakaları, etekleri, kolları ipekle ve altın sırmayla işlenmiş cübbeler giymişlerdi. İçeri girdiklerinde Rasuluİlah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İslam'a girmiyor musunuz?" dedi. Onlar da: "Evet, giriyoruz." dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Boyunlarınızda bu ipek ne arıyor?" dedi. Hemen ipekleri ve sırmaları çıkarttılar, yırtıp attılar. Daha sonra Eş'as dedi ki: "YaRasulallah! Biz akilü'l-Mürar oğullarıyız. Sen de akilü'l-Mürar oğlusun." Rasuluİlah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) güldü ve sonra dedi ki: "Rabia b. Haris ve Abbas b. Abdülmuttalib, kendilerini bu soya nisbet ettiler."

 

Zühri ve İbn İshak derler ki: Bu iki şahıs da tüccardı. Arap beldelerinden geçerlerken, "Siz kimlerdensiniz?" diye sorulunca: "Biz akilü'l-Mürar oğullarındanız." derlerdi. Böylelikle kendilerini güçlü göstererek emniyete alırlardı. Çünkü akilü'l-Mürar oğulları, Kinde kralları idiler. Rasuluİlah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Biz, Nadr b. Kinane oğullarıyız; ne anamızın soyuna bağlanır, ne de babamızın soyunu inkar ederiz." buyurur.

 

Müsned'ds Hammad b. Seleme - Akıl b. Talha - Müslim b. Heydam yoluyla gelen bir hadiste, Eş'as b. Kays'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Kinde heyeti olarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldik. İçlerinde beni en üstünleri olarak görüyorlardı. "Ey Allah'ın Rasulü! Siz, bizden değil misiniz?" dedim. O da: "Hayır, biz Kinane oğlu Nadr oğullarındanız. Anamıza bağlanmaz, babamızı da inkar etmeyiz." dedi. Bunun üzerine Eş'as diyordu ki: "Kinane oğlu Nadr'dan olan bir Kureyşli'nin böyle olmadığını (yani akilü'l-Mürar oğullarından olduğunu) söyleyen bir adama rastlarsam ona seksen değnek vururum..''

 

Bu olaydaki fıkhi hükümler:

 

1- Kinane b. Nadr oğullarından gelenler Kureyşlidir.

 

2- Erkeklerin ipek elbiseleri gibi, kullanılması haram olan eşyayı yok etmek caizdir, bu durum israf sayılmaz.

 

Mürar: Çölde yetişen bir ağaçtır. akilü'l-Mürar: Haris b. Amr b. Hıcr b. Amr b. Muaviye b. Kinde'dir. Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu Kinde kabilesinden bir ninesi vardı. Kilab b. Mürre'nin annesi idi. Eş'as yukarıdaki sözüyle bunu kasdetmişti.

 

3- Kim babasından başkasına bağlanırsa babasını reddetmiş ve anasına bağlanmış olur. Yani anasına iftira etmiş olur.

 

4- Kinde kabilesi, Kinane oğlu Nadr soyundan değildir.

 

5- Kim bir başkasını bilinen nesebinin (soyunun) dışına çıkarırsa ona iffete iftira (kazf) haddi (seksen değnek) uygulanır.

 

 

7- Yemen Heyetlerinin Gelişi:

 

Yezid b. Harun'un, Humeyd - Enes (r.a.) yoluyla gelen rivayetine göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Kalbleri sizden daha ince olan bir kavim geliyor." Bu söz üzerine Eş'ariler geldiler ve şöyle demeye başladılar:

 

"Yarın dostlarla karşılaşırız. Muhammed ve ashabıyla. "

 

Sahih-i Müslim'de Ebu Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle söylerken işittim: ''Yemenliler geldi. Onlar yumuşak kalpli ve nazik gönüllü zevattır. İman yemenli, hikmet de yemenlidir. Vakar koyun sahiplerinde; kendini beğenme ve büyüklenme yaygaracı bedevilerde, güneşin doğduğu taraftadır."

 

Yezid b. Harun - İbn Ebi Zi'b - Haris b. Abdurrahman - Muhammed b. Cübeyr b. Mut'im - Mut'im'in babası yoluyla şu rivayette bulunur: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile beraber bir seferde idik. Buyurdu ki: "Size Yemenliler geldi; sanki onlar bulut gibidir, yeryüzündeki insanların en hayırlıları onlardır." Ensar'dan bir kişi bu söz üzerine: "Ancak biz müstesna ey Allah'ın Resulü!" dedi. Hz. Peygamber sustu, cevap vermedi. Adam sonra tekrar: "Biz müstesna ey Allah'ın Rasulü!" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yine sustu ve sonra: "Ancak siz" dedi, ama çok hafif bir şekilde söyledi.

 

Sahih-i Buhari'de şu rivayet vardır: Temimoğullarından bir grup Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ey Temimoğulları! Müjdeyi kabul edip sevinin." dedi. Onlar da: "Sen bize müjde verdin, biraz da dünyalık (atıyye) ver." dediler. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yüzünün rengi değişti. Sonra Yemenliler geldiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ey Yemenliler! Müjdeyi sizler kabul edin. Çünkü onu Temimoğuİlan kabul etmedi." buyurdu. Yemenliler: "Kabul ettik." dediler. Sonra: "Sana bu dini anlamak ve alemin başlangıcı hakkında bir şeyler sormak için geldik." dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ezelde Allah vardı ve Allah'tan başka hiç bir şey yoktu. Arş'i su üzerinde bulunuyordu. Allah, her şeyi (kainatın tamamını) Zikir'de (mahfuz Levh'te) takdir ve tesbit edip yazdı." buyurdu.

 

 

8- Ezdlilerin Gelişi:

 

İbn İshak der ki: Surad b. Abdillah el-Ezdi Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi, müslüman oldu ve Ezd'den gelen heyet içerisinde İslam'ı güzel yaşayanlardan biri oldu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu, kavminden müslüman olanlara emir tayin etti ve diğer müslümanlarla birlikte Yemen kabileleri ndeki müşriklere karşı cihad etmesini emretti. Surad, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu emriyle çıktı ve Curaş'a kadar geldi. Curaş, o zamanlar her tarafı kapalı sağlam bir şehirdi ve orada Yemen kabileleri bulunuyordu. Has'amlılar da mü s tumanların geldiğini duyunca diğer kabilelerle birlikte oraya girip sığınmışlardı. Surad onları bir ay kadar kuşattı, ama onlar direndiler. Daha sonra Surad kuşatmayı bırakarak döndü gitti. Şekere denilen dağa vardığı zaman Curaşlılar, Surad'ın yenilgiye uğradığı için kaçtığını zannederek şehirden çıkıp takib etmeye başladılar ve onlara yetişince Surad geri döndü. Aralarında şiddetli bir savaş cereyan etti.

 

Curaş halkı, otlak bakmak için aralarından iki kişiyi Rasülullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) göndermişlerdi. Bu iki kişi, bir ikindi namazı sonrası Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanında bulundukları sırada Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Şekere, Allah'ın beldelerinden neresidir?" diye sordu. Curaşlılar kalktılar ve: "Beldemizde Keser demlen bir dağ vardır ya Rasulallah!" dediler. Curaşlılar bu dağı böyle de adlandırmışlardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "O dağ Keser değil, Şeker'dir." buyurdu. "Dağın durumu nedir ya Rasulallah?" dediler. Buyurdu ki: "Şu anda onun yanında Allah'ın develeri boğazlanmaktadır." O iki adam kalkıp Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman'ın yanına oturdular ve Rasulullah'tan duyduklarını anlattılar. Onlar da: "Yazıklar olsun size! Demek Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kavminizin başındaki felaketi haber vermiş. Hemen kalkınız ve O'ndan dua etmesini isteyiniz." dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), istekleri üzerine: "Allah'ım! Onlardan bu felaketi kaldır." diye dua etti. Daha sonra çıkıp kavimlerine gittiler ve Rasulullah'ın o günde ve o saatte haber verdiği felakete uğramış olduklarını öğrendiler. Curaşlıların heyeti Rasülullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelerek hemen müslüman oldular. Kendilerine, köylerinin çevresinde bir koruluk otlak olarak tahsis edildi.

 

 

9- Haris b. Ka'b Oğullarının Gelişi:

 

ibn İshak der ki; Sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hicretin 10. yılının Rabiulahır ve Cumadelula ayında Halid b. Velid'i Necran bölgesindeki Haris b. Ka'boğullarına gönderdi ve savaşa başlamadan önce üç kere onları İslam'a davet etmesini emretti. "Şayet müslüman olurlarsa kabul et, reddederlerse harp et." dedi. Bunun üzerine Halid çıktı ve o bölgeye gitti. Her tarafa atlılar göndererek halkı İslam'a davet ediyorlar ve: "Ey insanlar! Selamete ermeniz için müslüman olunuz." diyorlardı. Herkes bu davete uyarak müslüman oldu ve Halid (r.a.) orada kalarak İslam'ı öğretmeye başladı. Bu durumu da bir mektupla Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bildirdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da cevaben gönderdiği mektubunda onları temsil edecek bir heyetle gelmesini emretti. İçlerinde Kays b. Husayn Zi'l-Gadda, Yezid b. Abdilmedan, Yezid b. Muhaccel, Abdullah b. Kurad ve Şeddad b. Abdillah'ın bulunduğu bir heyetle birlikte Halid (r.a.) Rasulullah'a geldi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara: "Cahiliyye döneminde savaştığınız düşmanlarınıza ne ile galip geliyordunuz?" diye sordu. Onlar da: "Hiç kimseye galip gelmiş değildik." diye cevap verdiler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet, galip gelirdiniz." buyurdu. Bunun üzerine dediler ki: "Biz toplu olarak durur, dağılmazdık. Bİr de hiç kimseye zulmetmeye teşebbüs etmezdik." Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Doğru söylediniz." buyurdu. Daha sonra Kays b. Husayn'ı başlarına emir tayin etti ve Şevval ayının sonunda veya Zilkade ayında kavimlerine döndüler. Bu olaydan dört ay sonra da Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat etti.

 

 

10- Hemdanliların Gelişi:

 

Hemdanlılar heyeti Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tebük seferi dönüşünde geldi. Heyette Malik b. Namat, Malik b. Eyfa\ Dımam b. Malik ve Amr b. Malik bulunmakta idiler. Üzerlerinde Yemen kumaşından yapılmış çizgili elbiseler ve Aden sarıkları olduğu halde Mehriyye ve Erhabiyye denilen develer üzerindeydiler. Malik b. Namat, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) önünde şiir söylüyordu:

 

"Yaz ve bahar mevsimlerinin tozları içinde ağaçları çok olan köylerini ve liften yapılmış yularlanyla beraber develeri sana terkettiler."

 

Ona güzel ve fasih karşılıkta bulundular. Daha sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara, bir yazı yazarak istedikleri araziyi verdi ve başlarına Malik b. Namat'ı emir tayin etti ve Sakiffiler'le harbetmesini emretti. Ne zaman Sakifliler'e ait bir hayvan görseler saldırıp yakalıyorlardı.

 

Beyhaki, sahih bir isnadla Ebu İshak yoluyla Bera'dan şu rivayeti yapmaktadır: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Yemenlileri İslam'a davet etmek için Halid b. Velid'i gönderdi. Bera der ki: Halid'le beraber gidenler arasındaydım. Orada altı ay müddetle kalıp Halid onları İslam'a çağırdı, ama kimse olumlu karşılık vermedi. Sonra Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Ali b. Ebi Talib'i gönderdi. Ona, Halid'i geri yollamasını emretti. Ancak onun adamlarından istediğini alıp yanında alıkoyabileceğim söyledi. Bera der ki: Hz. Ali ile birlikte gidenler arasında idim. Yolda bir kavme yaklaşınca çıkıp yanımıza geldiler. Hz. Ali orada bize namaz kıldırdı, sonra bizi tek saf halinde dizip Önümüze geçerek Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mektubunu okudu. Hemdanhlar'ın tamamı müslüman oldu. Hz. Ali (r.a.), onların İslam'ı kabul ettiklerini Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir mektupla bildirdi, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Selam, Hemdanhlar üzerine olsun! Selam, Hemdanlılar üzerine olsun!" buyurdu buyurdu. Bu hadisin aslı Buhari'nin Sahih'indedir.

 

Bu rivayet bir öncekinden daha sahihtir. Hemdanhlar'ın Sekifliler ile savaşması ve hayvanlarına hücum etmesi sözkonusu olamaz. Çünkü Hemdanlılar YemenMe, Sakifliler Taifte'dir.

 

 

11- Müzeynelilerin Gelişi:

 

Beyhaki, Numan b. Mukarrin yoluyla şu rivayeti yapmaktadır: Müzeyneliler'den dört yüz kişi olarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmiştik. Ayrılmak isteyince Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ey Ömer! Bu kavmin azığını hazırla." buyurdu. Hz. Ömer de: "Hurmadan başka hiçbir şeyim yok. Onun da onlar için yeterli olacağım zannetmiyorum." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Yürü ve azıklarını hazırla." deyince, Ömer (r.a.) onlarla beraber gitti, onları evine aldı. Sonra yukarı çıktı. İçeri girince ne görelim, rengi beyazdan siyaha doğru kayan bir deve gibi hurma yığılmış. Herkes ihtiyacı olan hurmayı aldı. Numan der ki: "Dışarı en son çıkanlardandım. Baktım ki hurmadan hiçbir şey eksilmemiş."

 

 

12- Devslilerin Gelişi ve Tufeyl b. Amr:

 

İbn İshak der ki: Tufeyl b. Amr ed-Devsi, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'de" iken oraya gelişini anlatıyor. Bir grup Kureyşli Tufeyl'in yanına gitti. Tufeyl, şair, akıllı ve şerefli bir insandı. Ona dediler ki: "Sen bizim beldemize geldin. -Aramızda bulunan- şu adam bizim topluluğumuzu dağıttı, işimizi bozdu. Sözü sanki sihir gibi. Baba ile oğulu, kardeşi kardeşten kan ile kocayı birbirinden ayırıyor. Bizim başımıza gelen felaketin senin ve kavminin de başına gelmesinden korkuyoruz. O adamla sakın konuşma ve O'nu hiç dinleme!" Tufeyl diyor ki: Bu telkinlerine ısrarla devam ettiler, ta ki ben O adamdan hiçbir şey duymamaya ve O'nunla konuşmamaya karar verdim. Hatta mescide giderken sesi kulağıma gelmesin diye kulağıma pamuk bile tıkamıştım. Bir gün mescide gittim. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kabe'nin yanında namaz kılıyordu. Biraz yakınına vardım Allah bana, O'nun bazı sözlerini duyurdu. Çok güzel bir söz duymuştum. Kendi kendime dedim ki: Anan öle! Allah'a yemin olsun ki ben, akıllı ve şair bir adamım. Sözünü iyisini de kötüsünü de anlarım. O halde bu adamın söylediklerini dinlememe mani olacak sebep nedir? Güzel şeyler söylerse kabul ederim; yok, söylediği şeyler çirkinse terkederim. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) evine dönünceye kadar orada bekledim. Evine giderken O'nu takip ettim ve eve girerken ben de beraber girdim. Dedim ki: "Ya Muhammed! Kavmin bana şöyle şöyle dediler. Hatta beni Öyle korkuttular ki, senden hiçbir söz kulağıma gelmesin diye şu pamukları kulaklarıma tıkamıştım. Fakat Allah, sözlerini bana dinletti ve çok güzel bir söz duydum. Davetini bana takdim et." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bana, İslam'ı arzetti ve Kur'an okudu. Vallahi daha Önce bundan güzel hiçbir söz duymamış, bundan daha adil hiçbir durumla karşılaşmamıştım. Hemen müslüman oldum ve şehadet getirdim. Dedim ki: "Ey Allah'ın Peygamberi! Ben kavmi içinde kendisine itaat edilen bir insanım. Şimdi onların yanına gidiyorum ve onları İslam'a davet edece:ğim. Allah'a dua et de, bu işimde bana destek olacak bir alamet, bir işaret versin." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Allah'ım! Sen ona bir alamet ver." diye dua etti. Kavmimin yanına gitmek üzere yola çıktım. Beni görebilecekleri bir tepenin üzerine geldiğimde gözlerimin önünde kandil gibi bir nur peyda oldu. Dedim ki: "Ya Rabbi! Bu nuru yüzümden başka bir yere naklet, çünkü bunu görenlerin, dinlerini terkettiğim için çarpıldığımı düşünmelerinden korkarım." Bunun üzerine o nur bir kandil gibi kırbacımın ucuna intikal etti. Ben de o sırada tepeden iniyor, yanlarına geliyordum. Nihayet geldim ve bineğimden inince, yaşlı bir insan olan babam geldi. "Benden uzak dur babacığım! Ne ben sendenim, ne de sen bendensin." dedim. "Niçin evladım?" dedi. "Müslüman oldum, Muhammed'in dinini kabul ettim." dedim. O da "Senin dinin, benim de dinimdir." deyince, "O halde git, guslet, elbiseni temizle. Sonra gel de sana Öğrendiklerimi öğreteyim." dedim. Bunun üzerine gitti, gusletti, elbisesini temizledi, sonra geldi. Ben de kendisine İslam'ı arz ettim ve müslüman oldu. Sonra eşim geldi. Ona dedim ki: "Benden uzak dur! Ne ben sendenim, ne de sen bendensin!" Dedi ki: "Babam, anam sana feda olsun, bu niçin?" Ben de: "İslam aramızı ayırdı; müslüman oldum ve Muhammed'in dinine girdim." dedim. O da: "Senin dinin, benim de dinimdir." dedi. "O halde git, guslet." dedim. Dediğimi yaptı ve geldi. Ben de ona islam'ı arzettim, müslüman oldu. Sonra Devs kabilesini İslam'a davet ettim,! fakat İslam'a girmekte ağır davrandılar. Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldim ve dedim ki: "Ya Rasulallah! Devs'in zinaya olan düşkünlüğü karşısında yenik düştüm. Onlara beddua et." Rasulullah: "Allah'ım, Devs'i hidayete erdir!" diye dua etti. Sonra bana: "Kavmine git, onları İslam'a davet et ve onlara yumuşak davran." dedi. Ben de döndüm ve Devs'i İslam'a çağırmaya devam ettim. Sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber'de iken O'na geldim. Akabinde yetmiş veya seksen hane ile beraber Medine'ye indim. Sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kavuştuk. Bize de diğer müslümanlarla beraber ganimetten pay verdi.

 

ibn İshak der ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat edince, bazı Araplar irtidat etti., Tufeyl (r.a.), bir grup müslümanla çıkıp yalancı peygamberlerden Tuleyha'nın işini bitirdi. Sonra Yemame'ye yürüdü. Yanında oğlu Amr b. Tufeyl vardı. Tufeyl, bir gün arkadaşlarına dedi ki: "Bir rüya gördüm, tabir ediniz bakayım. Başımın tıraş edildiğini, ağzımdan bir kuş çıktığım ve benimle karşılaşan bir kadının beni fercine soktuğunu gördüm. Oğlum her yerde beni arıyordu, ama bana kavuşamadı." Dinleyenler: "Hayır gördün inşaallah!" dediler. Tufeyl: "Vallahi ben tabir ettim bile." dedi. "Nasıl tabir ettin?" dediler. "Başımın tıraş edilmesi, kopması demektir. Ağzımdan çıkan kuşa gelimce, ruhumdur. Beni fercine sokan kadın ise kazılacak topraktır. Ben defnedilip orada kaybolacağım. Oğlumun beni arayıp bulamaması, kanaatıma göre benim şehid olduğum gibi, o da şehid olmak için çabalayacak." dedi. Tufeyl, gerçekten Yemame'de şehid düştü. Oğlu Amr ise çok ağır şekilde yaralandı. Daha sonra Hz. Ömer (r.a.) zamanında Yermük savaşında şehid oldu.

 

Bu olaydan çıkarılan fıkhi hükümler:

 

1- Müslümanların adeti, İslam'a girmeden önce gusletmekti. Rasülullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu konudaki emri sahihtir. Bu husustaki görüşlerin en sahihi ise: Küfür halindeyken cünüp olan ve olmayan herkese gusletmenin vacip olduğudur.

 

2- Akıllı bir kimsenin övgü ve yergi hususunda başkalarını taklid etmesi, özellikle nefsani duygularla öven ve yeren kimseyi taklid etmesi hoş değildir. Bu kör taklid nice kimselerin hidayetine engel olmuştur. Bundan ise ancak, Allah'ın haklarında hayır takdir ettiği kimseler kurtulmuşlardır.

 

3- Harp bitmeden önce destek kuvvetler gelirse, onlar da ganimetten paylarını alırlar.

 

4- Evliyaullahın kerametleri haktır. Bu kerametler ya dini bir ihtiyaç veya İslam'ı ve müslümanlan ilgilendiren bir menfaat dolayısıyla vuku bulurlar. Rahmani haller işte bunlardır. Sebebi, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yolundan gitmek; neticesi ise hakkı açığa çıkarıp batılı kahreylemektir. Şeytanı haller sebep ve netice olarak bunun zıddıdır.

 

5- Allah'ın dinine davette bulunurken sabır ve teenni ile hareket etmek, karşı duranlara bedduada bulunmakta aceleci davranmamak esastır.

 

Tufeyl'in; "başının tıraş edilmesini" kafasının kopması ile tabir etmesine gelince, tıraştan sonra saç yere dökülür ve yalnızca tıraş olmak bu manaya yorumlanamaz. Çünkü tıraş olmak kederden, hastalıktan veya duruma göre sıkıntıdan kurtulmaya, fakirlik ve zarurete düşmeye ve yine duruma göre birinin makam ve mevkisini kaybedeceğine yorumlanabilir. Fakat Tufeyl'in rüyasında başının kopacağına dair karineler vardı. Bunlar: Cihad içinde olması ve güçlü bir düşmanla savaş halinde bulunmasıdır.

 

Rüyasında gördüğü» "kadının karnına girmesi"ne gelince; bu anası yerinde olan "toprak" ile yorumlanabilir. Aynı zamanda çıktığı yerden gir$ ğini görmüştür. Bu da toprağa geri verileceğini gösterir. Allah Teala: "Sis ondan (topraktan) yarattık; yine oraya döneceksiniz ve bir kez daha onda çıkaracağız." buyurmuştur.[Taha, 55] "Kadın"ı yeryüzü olarak yorumladı, çünlşf hem yeryüzü hem de kadın vat mahallidir. "Fercine girmeyi", kendisinden yaratıldığı toprağa dönüş olarak yorumlamıştır. "Ağzından çıkan kuşu" ise ruh olarak tabir etmiştir. Zira ruh bedende hapsedilmiş bir kuş gibidir. Çıktığı zaman hapisten kurtulmuş kuş gibi olur ve dilediği yere gider. Bu yüzden Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Mü'minin ruhu cennet ağaçları arasında yemlenir." diye haber vermiştir. İşte İbn Abbas'ın kabrinde defnolunurken görülen kuş budur. Şu ayetleri okuduğu duyulmuştur: "Ey tatmine kavuşmuş ruh! Hoşnut etmiş ve hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön."[Fecr, 27-28] Ruh bu kuşun beyazlığı, siyahlığı, güzeliği ve çirkinliği üzere olur. Bunun için Firavun ailesinin ruhları, siyah kuşlar şeklinde sabah akşam cehenneme geliyorlar. "Oğlunun kendisim aramasını", onun da kendisi gibi şehit olmak için çırpınması olarak yorumladı. "Babasını bulamaması" ise Yemame ile Yermük savaşları rasındaki hayatıdır. Allah en iyisini bilir.

 

 

13- Necran Heyetinin Gelişi:

 

İbn İshak der ki: Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Medine'de hıristiyan Necran heyeti geldi. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bana şöyle anlattı: Necran heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelince, ikindi namazından sonra mescide girdiler, ibadet vakitleri yaklaşmıştı. Kalkıp Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mescidinde ibadetlerini edaya başladılar. Ashap onlara engel olmak istedi, fakat Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Onları bırakın." dedi. Bunun üzerine doğu istikametine yönelip ibadetlerini yaptılar.

 

Yezid b. Süfyan, İbn Beylemani ve Kürz b. Alkame yoluyla yaptığı ve İbn Hİbban itham bir rivayette demiştir ki: Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) altmış kişilik hıristiyan Necran heyeti binekli olarak geldiler. Bunlardan yirmi dört kişi oranın eşrafındandı. Bunların içinde de üç kişi, onların işlerini çekip çevirenleri idi. Birisi: Abdülmesih adında, akib dedikleri, Necranlıların reisi, söz ve görüş sahibi ve danışmanı idi, ancak onun görüşüne göre hareket edilirdi. Diğeri: Seyyid dedikleri, Eyhem adındaki şahıs olup onların her işlerinin danışmanı, seyahat ve toplantılarının idarecisi idi. Bekir b. Vail oğullarının kardeşi Ebu Harise b. Alkame, Necranlıların piskoposu, en büyük din bilgini, önderi ve bir çeşit eğitim bakam idi.

 

Her bakımdan içlerinde en şerefli ve itibarlı olanları Ebu Harise idi. Din kitaplarını okumuştu. Hıristiyan Rum kralları ona değer verir, mali destek sağlar, hizmetçiler hediye ederlerdi. Hıristiyanlık hakkındaki derin bilgi ve içtihadından dolayı ona bir kilise yaptırmışlar ve kendisini ikrama boğmuşlardı.

 

Necran'dan Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmek üzere yola çıkınca, Ebu Harise katırının üzerine binmiş yanında da kardeşi Kürz b. Alkame yürüyorlardı. O sırada Ebu Harise'nin katın tökezledi. Bunun üzerine Kürz, Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kastederek "Geberesice!" diye beddua etti. Ebu Harise ona: "Sen geber!" diye cevap verdi. Kürz: "Niçin ey kardeşim?" dedi. Ebu Harise: "Allah'a yemin olsun ki O, beklediğimiz Ümmi Peygamberdir!" dedi. Kürz: "Madem bunu biliyorsun da O'na tabi olmaktan seni alıkoyan nedir?" diye sordu. O da: "Şu kavmin bize yaptığı şeyler: Bize değer verdiler, mal verdiler, ikramda bulundular ve O'na -Rasulullah'a- karşı durmaktan başka şey de kabul etmediler. Şayet O'na iman edecek olsam gördüğün herşeyi elimizden alırlar." diye karşılık verdi. Ebu Harise'nin bu sözü, Kürz b. Alkame'ye çok tesir etmişti. Bu tesir daha sonra gelip müslüman olmasına vesile oldu.

 

 

a) Hıristiyan ve Yahudi Alimlerin Tartışması:

 

İbn İshak, Zeyd b. Sabit'in azatlısı Muhammed b. Ebi Muhammed - Said b. Cübeyr - İkrime - Abbas (r.a.) yoluyla şu rivayeti nakleder: Necran hıristiyanları ve yahudi alimleri, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanında bir araya geldiler ve tartışmaya başladılar. Yahudi alimler, Hz. İbrahim'in (a.s.) sadece yahudi olduğunu; hıristiyanlar da yalnızca hıristiyan olduğunu iddia ediyorlardı. Bunun üzerine onlar hakkında Allah Teala şu ayetleri inzal buyurdu; "Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin tartışırsınız? Halbuki Tevrat ve İncil kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz? İşte siz böyle kimselersiniz! Çünkü az bir miktar bilginiz olan şey hakkında münakaşa , ettiniz. (Doğru olan, bilginize göre hakkı kabul etmenizdi.) Hal böyle iken hiç bilginiz olmayan bir hususta niçin tartışırsınız? Oysa ki Allah herşeyi bilir, siz bilmezsiniz. İbrahim ne yahudi, ne de hıristiyan idi; fakat O, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi. Müşriklerden de değildi. İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve O'na iman edenlerdir. Allah mü'minlerin dostudur."[Al-i İmran, 65-68]

 

Yahudi alimlerinden birisi dedi ki: "Ey Muhammed! Bizden, hıristiyanların Meryem oğlu İsa'ya taptıktan gibi sana tapmamızı mı istiyorsun?" Necran hıristiyanlarından bir kişi de: "Bunu mu istiyorsun ey Muhammed? Bizi buna mı davet ediyorsun?" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Allah'tan başkasına ibadet etmekten ve O'ndan başkasına ibadet edilmesini emretmekten Allah'a sığınırım. Beni böyle bir şeyle göndermedi ve bana bunu (kendinden başkasına ibadeti) emretmedi." buyurdu. Bu hususta Allah Teala şu ayet-i kerimeleri inzal buyurdu: 'Hiçbir beşerin, Allah'ın kendisine kitap, hikmet ve Peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: 'Allah'ı bırakıp bana kul olun' demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir:) 'Okumakta ve öğretmekte olduğunuz kitap uyarınca Rabbe halis kullar olunuz.' Ve size 'Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin.' diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra hiç size kafirliği emreder mi?"[Al-i İmran, 79-80] Daha sonra: "Hani Allah peygamberlerden söz almış" ifadesiyle başlayıp "şahitlik edenlerdenim."[Al-i İmran, 81] şeklinde son bulan ayet-i kerimede de onlardan ve babalarından almış olduğu sözü ve bu sözlerini kabul edişlerini zikretmiştir.

 

Muhammed b. Sehl b. Ebi Ümame bana şöyle söylemiştir: Necran heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelince O'na Meryem oğlu İsa'yı soruyorladı. Al-i İmran suresinin başından sekseninci ayetinin başına kadar olan kısmı, o heyet -ve heyettekilerin soruları- hakkında nazil olmuştur.

 

 

b) Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Necranlılara Mektubu:

 

Ebu Abdillah el-Hakim, Esam - Ahmed b. Abdilcebbar - Yunus b. Bekir - Seleme b. Abdi Yesu' - babası - dedesi yoluyla bize gelen bir rivayete göre, Yunus -hıristiyan idi, sonradan müslüman oldu- dedi ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) İbrahim, İshak ve Yakub'un ilahı adıyla Necran'a şöyle bir mektup yazdı: "Ben sizi kullara küllük etmekten Allah'a kulluk etmeye çağırıyorum. Kulları veli ve sahip kabul etmekten, Allah'ı veli ve sahip kabul etmeye çağırıyorum. Reddederseniz, cizye ödemeniz gerektiğini, bunu da reddederseniz sizinle harbedeceğimi duyururum vesselam." Mektup gelince piskopos alıp okudu ve son derece korkarak dehşete kapıldı. Bir adam göndererek Şurahbil b. Vedaa'yı yanına çağırdı. Bir müşkil ortaya çıkınca ne Eyhem'i, ne Seyyid'i ne de akıb'ı çağırırdı; öncelikle bunu çağırırdı. Piskopos mektubu ona verdi. Şurahbil aldı ve okudu. Sonra piskopos: "Ey Ebu Meryem! Fikrin nedir?" diye sordu. Şurahbil de şöyle cevap verdi: "Allah'ın ibrahim'e, İsmail'in zürriyetinden bir peygamber çıkacağını vaadettiğini biliyorsun. Bu adamın o olmayacağını nasıl söyleyebiliriz? Peygamberlik hususunda benim bir görüşüm yok. Eğer dünya işlerinden bir konu hakkında görüşümü alsaydın, o hususta sana açıklama yapar ve kanaatimi benimsemen için çabalardım." Bunun üzerine piskopos: "Şöyle kenara çekil ve otur." dedi. O da çekilip bir köşede oturdu. Sonra Abdullah b. Şurahbil adındaki Necranh bir şahsa adam gönderdi. Himyerlilerin Zi-Ashab ailesinden olan bu şahsa da mektubu okuttu ve görüşünü sordu. O da Şuharbil'in dediği gibi söyledi. Piskopos ona da: "Bir köşeye çekil ve otur." dedi. O da çekilip oturdu. Sonra Necranlıların Haris b. Ka'b oğulları kabilesinden Cebbar b. Feyz'i çağırtıp mektubu okuttu ve fikrini sordu. O da Şurahbil ve Abdullah'ın söyledikleri gibi konuşunca, ona da bir kenara çekilmesini emretti. Hepsinin görüşü aynı nokta üzerinde toplanınca piskopos çan çalınmasını emretti. Çanlar çalındı, mabeddeki çullar kaldırıldı. Gündüzleri korkuya düştükleri vakit böyle yaparlardı. Şayet gece vakti korkuya kapıhrlarsa çan çalıp mabedde ateş yakarlardı. Çanlar çalınıp çullar kaldırılınca, vadinin altında üstünde kim varsa hepsi toplandı. Vadinin uzunluğu hızlı bir süvari için bir günlük yoldu ve vadide yetmiş üç köy, yi*z yirmi bin savaşacak adam vardı. Hepsi toplandıktan sonra Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mektubunu okudu ve düşüncelerini sordu. Hepsi ittifakla Şurahbil b. Vedaa el-Hemedani, Abdullah b. Şurahbil ve Cebbar b. Feyz el-Harisi'yi Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) göndermek ve onların getireceği haberi beklemek yönünde karar verdiler.

 

 

c) Heyetin Medine'ye Gelişi:

 

Heyet yola çıktı. Medine'ye gelince sefer elbiselerini çıkarıp ipek elbiselerini giyip altın yüzüklerini taktıktan sonra Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına gelerek selam verdiler. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) selamlarını almadı. Uzun bir gün boyu

 

konuşmasını beklediler, fakat üzerlerinde ipek elbiseler, parmaklarında altın yüzükler olduğu için onlarla hiç konuşmadı. Çıkıp Osman b. Affan ve Abdurrahman b. Avf'ı aramaya başladılar. Bu iki kişi cahiliyye döneminde Necran'a ticaret kervanı gönderirler, orada onlar için buğday ve diğer mahsuller satın alınırdı. Onları Muhacirlerin ve Ensar'ın bulundukları bir mecliste buldular ve: "Ey Osman ve ey Abdurrahman! Peygamberiniz bize mektup yazdı. Biz de mektubuna cevap olarak geldik. Kendisine selam verdik, fakat selamımızı almadı. Uzun bir gün boyu bizimle konuşmasını bekledik ama konuşmadı. Ne dersiniz» dönüp gidelim mi?" diye söylediler. Onlar da orada bulunan Ali b. Ebi Talib'e: "Bunlar hakkında fikrin nedir ey Ebu'l-Hasan?" diye sordular. Hz. Ali (r.a.), Osman ve Abdurrahman'a (r.a.) dedi ki: "Üzerlerindeki şu ipekli elbiseleri ve altın yüzükleri çıkarıp sefer elbiselerini giymelerini tavsiye ederim."

 

Bunun üzerine heyettekiler denileni yaptılar, üzerlerindeki elbiseleri ve yüzüklerini çıkardıktan sonra Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına gittiler, selam verdiler. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) selamlarını aldı.

 

 

d) Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Necranhlan Lanetleşmeye Daveti:

 

Karşılıklı olarak birbirlerine bazı sorular sordular. Onlar Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "İsa aleyhisselam hakkında ne dersin? Biz hıristiyanız, kavimimize döneceğiz. Şayet peygamber isen O'nun hakkkındaki düşünceni bilmek bizi memnun eder." diye soruncaya kadar ortaya hiçbir mesele çıkmadı. Bu soru üzerine Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Bugün bu konuda söyleyecek bir şeyim yok. Burada kalınız. İsa aleyhisselam hakkında bana söylenecek şeyleri size bildireyim." Ertesi gün oldu ve Allah Teala onun hakkında şu ayetleri inzal buyurdu: "Allah katında İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona 'Ol!' dedi ve oluverdi. (Bu) Rabbinden gelen bir gerçektir, öyle ise şüphecilerden olma. Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara: 'Geliniz sizler ve bizler de dahil olmak üzere karşılıklı olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lanet dileyelim.' de."[Al-i İmran, 59-61]

 

Bu ayetlerde zikrolunan hususları heyettekiler kabul etmediler. Bu haberin Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ulaşmasının ertesi sabahı, Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hz. Hasan ve Hüseyin yanında, Hz. Fatıma. arkasında ve bazı hanımları da beraberinde olduğu halde lanetleşme için yola çıktı.

 

Şurahbiİ arkadaşlarına dedi ki: "Ey Abdullah b. Şurahbil ve ey Cebbar b. Feyz! Bilirsiniz ki bizim vadinin aşağısındakiler ve yukarısındakiler bir arada toplansalar benim fikrimden dışarı çıkmazlar. Vallahi ben üzerimize gelen bir durumu görmekteyim. Vallahi görüyorum ki bu adam bir kral olsaydı teklifi reddedildiği zaman, gözleri oyulan Arapların ilki biz olurduk. Biz onların himayesine hak kazanmak bakımından Arapların en yakını olduğumuz halde, ne O'nun ne de ashabının önünden helak edilmedikçe geçirilmezdik. Şayet bu adam Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberse, biz de buna rağmen O'nunla lanetleşirsek bizden bir saç ve tırnak tanesi bile kalmaksızın helak oluruz." Bunun üzerine arkadaşları şöyle dediler: "İşler seni böyle bir sonuca ulaştırmış. O halde görüşün nedir? Fikrini ortaya koy!'* Dedi ki: "Görüşüm, O'nun hakemliğini kabul etmemizdir. Ben O'nu haksız yere hükmetmeyecek bir adam olarak görüyorum." Arkadaşları da: "Bu iş sana ait.'* dediler.

 

Şurahbil, Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile karşılaştı ve: "Benim, seninle lanetleşmekten daha hayırlı bir görüşüm var." dedi. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "O nedir?" diye sorunca Şurahbil: "Bugün akşama ve bu akşam sabaha kadar kararını ver, hakkımızda neye hükmedersen bizce geçerlidir." dedi.

 

Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Belki arkandakilerden biri seni kınamak, bu teklifinden dolayı yermek isteyebilir." dedi. Şurahbil ise: "Arkadaşlarıma sorabilirsin." dedi. Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sordu. Onlar da: "Bütün bir vadiden hiç kimse Şurahbii'in sözünden dışarı çıkmaz." dediler. Bunun üzerine Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onun hakkında "Kafir" veya "-Kavmi içinde- başarılı bir münkir." dedi.

 

 

e) Necranlılarla Yapılan Anlaşma:

 

Bu görüşmeden sonra Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) lanetleşmeden döndü. Ertesi gün Necran heyeti geldi ve Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara şu yazıyı yazdı:

 

"Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Allah'ın elçisi Peygamber Muhammed'in Necran (halkına) yazısıdır. Onların bütün mahsulleri, sarı, beyaz, siyah her çeşit nakitleri ve köleleri hakkında Rasulullah'ın hükmü, onlara ihsanda bulunmaktır. Bütün bunları aşağıda sayılacak mallara karşılık onlara bırakmıştır: Bin adet Recep, bin adet de Safer ayında olmak üzere iki bin adet elbise verecekler ve her bir elbise kırk dirhem (bir ukıye) değerinde olacaktır. Elbiselerden haraç vergisini aşan ve ukıyelerden eksilen olursa hesaplanacaktır. Haraç olarak ödedikleri zırhlar, atlar, binek hayvanları ve diğer eşyalar hesaplanarak onlardan alınacaktır. Necranlılar, elçilerimi yirmi gün ve daha az müddetle ağırlayacaklar ve hiçbir elçi otuz günden fazla tutulmayacaktır. Yemen'de bir savaş ve olay vukubulursa otuz adet zırh, otuz adet at ve otuz adet deve ödünç olarak vereceklerdir. Vermiş oldukları zırh, at ve bineklerden telef olanlar, tazmin edilmek suretiyle Necranlılara geri verilinceye kadar elçimin kefaleti altındadır. Necranlıların canları, dinleri, vatanları, mallan, burada bulunanları ve bulunmayanları, aşiretleri ve onlara bağlı olanlar Allah'ın himayesi ve Peygamber Muhammed'in emanı altındadırlar. Şu an üzerinde bulundukları hallerine müdahale edilmeyecek, dinlerinden ve haklarından hiçbir şey değiştirilmeyecektir. Ne bir piskopos bu görevinden, ne bir rahip rahipliğinden ne de bir kilise bakıcısı bu görevinden alınacaktır. Ellerinde bulunan az ya da çok herşeyleri kendilerinindir. Artık ne -geçmişten dolayı- bir töhmet, ne de kan davası vardır. Onlar savaş için çağrılmayacak, mahsullerinden de onda bir vergi alınmayacaktır. Yurtlarını başkalarının askerleri çiğnemeyecektir. Kim hakkını isterse zulmetmeden, zulme de uğramadan insaf ile hükmedilecektir. Bundan sonra, kim faiz alırsa benim emanımdan çıkmış demektir. Onlardan hiç kimse diğerinin yerine cezalandırılmaz. Necranlılar, üzerlerine aldıkları yükümlülükleri yerine getirip iyi hal üzere devam ettikleri müddetçe bu sahifede yazılı olan hususular Allah'ın emri gelinceye kadar Allah'ın himayesi ve Allah'ın Rasulü Peygamber Muhammed'in emanı altındadır." Ebu Süfyan b. Harb, Gaylan b. Amr, Malik b. Avf, Akra' b. Habis Hanzali ve Muğire b. Şu'be şahitlikte bulundular. Muğire, aynı zamanda pazıyı yazandı.

 

 

f) Necran Heyetinin Dönüşü:

 

Yazıyı alır almaz Necran'a döndüler. Piskopos ve Necran'ın ileri gelenleri bir günlük mesafede karşılamaya çıkmışlardı. Piskoposun yanında ana bir kardeşi vardı. Soy bakımından da amcasının oğluydu. Adı Bişr b. Muaviye, künyesi Ebu Alkame idi. Heyettekiler ellerindeki yazıyı piskoposa vermişlerdi. O da yazıyı okurken yanında yürüyen Bişr'in devesi tökezledi. Bunun üzerine Bişr, Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zikretmeden lanette bulundu. Fakat Piskopos o anda dedi ki: "Vallahi sen Allah tarafından gönderilmiş peygambere lanet ettin." Bunun üzerine Bişr: "O halde ben O'na varıncaya kadar hiçbir yerde konaklamayacağım." dedi ve devesini Medine'ye doğru çevirdi. Piskopos devesini tutarak ona dedi ki: "Beni anlaşana, ben bu sözü Arapları, onların en kalabalığı ve kuvvetlisi olduğumuz halde hakkımızda aldatıldığımız ve ahmaklığımız sonucu başka Arapların kabul etmedikleri şartları kabul ettiğimiz gibi sözler söylemelerinden korktuğum için sana böyle söyledim."

 

Fakat Bişr: "Hayır vallahi! Senin kafanda olan şeyden caymana izin vermeyeceğim." diyerek sırtını piskoposa döndü ve şöyle diyerek devesini sürdü: "Süratle sana koşuyor, Karnında cenini, Ve dini hıristiyanlığa muhalif."

 

Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve şehid oluncaya kadar O'ndan ayrılmadı.

 

Heyet Necran'a girdi. Rahip İbn Ebi Şemr ez-Zebidi'ye geldi. O da bu esnada mabedinin tepesinde idi. Dediler ki: "Tihame bölgesinde bir peygamber çıktı, piskoposa mektup yazdı. Vadi halkı Şurahbil b. Vedaa, Abdullah b. Şurahbil ve Cebbar b. Feyz'i O'na göndermeye ve O'ndan haber getirmelerine karar verdiler. Belirlenen heyet gitti. Peygamber onları lanetleşmeye davet etti. O da heyete hükmünü bildirip, bu konuda bir de yazı yazdı. Heyet bu yazıyla geldi ve onu piskoposa verdi. Piskopos yazıyı okurken yanında Bişr vardı ve o esnada devesi tökezlediği için Peygamber'e lanet etti. Bunun üzerine Piskopos O'nun Allah tarafından gönderilen peygamber olduğuna şehadet edince Ebu Alkame müslümanlığı kabul etmek arzusuyla O'na doğru yola çıktı."

 

Bu haberleri dinleyen rahip: "Beni buradan indiriniz, yoksa kendimi aşağıya atacağım." dedi. Onlar da tutup indirdiler. Rahip, hemen halifelerin de giymekte olduğu cübbe, gömlek ve asa gibi bazı hediyeler alarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmek için yola çıktı. Bir müddet Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanında kaldı. Vahyin nasıl geldiğini, sünnetleri, farzları, hadleri (suçlulara uygulanan şer'i cezaları) gördü ve dinledi. Fakat İslam'ı kabul etmesi kısmet olmadı. Daha sonra Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kavmine dönmek üzere izin istedi ve: "Inşaallahu teala tekrar döneceğim." dedi. Fakat, Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat edinceye kadar dönmek nasip olmadı.

 

Piskopos Ebu Haris, Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Yanında Seyyid, akıb ve kavminin önde gelen zatları vardı. Bir müddet orada kalıp Allah'ın inzal buyurduğu ayetleri dinlediler. Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), piskopos ve ondan sonra gelecek piskoposlar için şu yazıyı yazdı: "Bismülahirrahmanirrahim. Peygamber Muhammed'den piskopos Ebu Haris'e ve Necran'ın diğer piskoposları, kahinleri, ruhbanları, mabedlerinde bulunanları, köleleri, dinleri ve halkı ve ellerinin altında bulunan az çok bütün malları Allah ve Rasulü'nün himayesindedir. Ne bir piskopos piskoposluğundan, ne bir rahip rahipliğinden, ne bir kahin kahinliğinden alınmayacak; haklarından herhangi bir hak, yetki ve şu anda üzerinde bulundukları hiçbir şey değiştirilmeyecektir. Bu hususta ebedi olarak Allah ve Rasulü'nün himayesi vardır. İyi davrandıkları, hayırhahlık gösterdikleri, zulme meyletmedikleri müddetçe bu himaye geçerlidir." Bu yazıyı Muğire b. Şu'be yazdı. Piskopos yazıyı alınca, yanındakilerle beraber kavmine dönmek üzere izin istedi, izin verilince de yola koyuldular.

 

 

g) Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Necran'a Gönderdiği Görevliler:

 

Beyhaki, İbn Mes'ud'a varan sahih bir isnadla şu rivayeti yapmaktadır: Seyyid ve akıb, Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler. Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlarla lanetleşmek istedi. Bunun üzerine biri diğerine: "O'nunla lanetleşme. Vallahi eğer o peygamberse, sen de O'nunla lanetleşirsen biz de kurtulamayız, bizden sonra gelenler de kurtulamazlar." dedi. Heyettekiler, Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dediler ki: "Ne istersen vereceğiz. Yalnız bizimle beraber emin bir adam gönder; göndereceğin adam mutlaka emin olmalı." Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Sizinle hakikaten çok emin birini göndereceğim." Bu söz üzerine ashabın hepsi bu şerefli mevkie nail olmak için kendisinin de orada bulunduğunu hissettiriyordular. Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kalk ey Ebu Ubeyde b. Cerrah!" buyurdu. Kalkınca da: "Bu (adam), bu ümmetin eminidir." buyurdu.

 

Buhari de Sahih'mde, Huzeyfe'den bunun bir benzerini rivayet etmiştir.

 

Sahih-i Müslim'deki rivayette Muğire b. Şu'be'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), beni Necran'a gönderdi. Onların bana söyledikleri sözler arasında şu da vardı: "Sizin 'Ey Harun'un kızkardeşi' diye okumanız hakkında ne dersin? Bildiğiniz gibi Musa ile isa arasında şu kadar zaman vardı." Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldim ve bu sözü haber verdim. Dedi ki: "Onlara söylemedin mi ki onlar peygamberlerinin ve kendilerinden önceki salih kimselerin adlarını koyarlardı."

 

Yunus b. Bekir yoluyla İbn İshak'tan şu rivayet gelmiştir: "Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ali b. Ebi Talib'i zekatlarım toplamak ve cizyelerini getirmek için Necran'a göndermiştir."

 

 

h) Bu Olaydan Çıkarılan Fıkhı Hükümler:

 

1- Ehl-i kitabın, müslümanların mescidlerine girmesi caizdir.

 

2- Geçici hallerde ehl-i kitabın müslümanların mescidlerinde ve müslümanların önünde ibadet etmelerine imkan verilebilir. Ancak devamlı surette olursa bu imkan verilmez.

 

3- Ehl-i kitaptan bir kahinin Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) peygamberliğini ikrar etmesi, onun müslüman olması için yeterli değildir. Müslüman olabilmesi için Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) itaat etmesi ve O'na uyması şarttır. Bu ikrarından sonra kendi dininin İcaplarını yerine getirmesi irtidat etmesi anlamına gelmez. Bu meselenin misali; iki yahudi aliminin, Resulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) üç soru sorup cevabını alınca: "Şehadet ederiz ki sen peygambersin." demeleri, bunun üzerine Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "O halde bana tabi olmanıza mani olan nedir?" diye sorması, buna karşılık ise: "Yahudilerin bizi öldürmesinden korkarız." demeleridir. Sadece şehadet etmeleri İslam'ın emirlerini yerine getirmelerini gerektirmez. Mesela, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) amcası Ebu Talib, O'nun davasında sadık olduğuna, dininin yeryüzü dinlerinin en hayırhsı olduğuna şehadet etmiştir, fakat bu şehadet onun İslam ile müşerref olmasına yetmemiştir.

 

Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hayatında (siyerde) ve sahih haberlerde ehl-i kitabın ve müşriklerin çoğunun Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) peygamber olduğuna ve bu davasında sadık olduğuna şehadet ettikleri, buna rağmen İslam'a giremedikleri hususundaki haberler üzerinde düşünenler, İslam'ın bu durumun ötesinde bir şey olduğunu; onun sadece bilgi olmadığını, yalnızca bilgi ve ikrar (yani peygamber olduğunu bilip anlamak ve peygamberliğini kabul etmek) da olmadığını, bilakis İslam denen müessesenin bilgi, ikrar, emir ve yasaklara inkıyad, zahiri, ve batını her konuda itaat demek olduğunu göreceklerdir.

 

Müctehid imamlar, "Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet ederim." deyip başka bir şey söylemeyen bir kafirin müslüman olduğuna hükmedilir mi konusunda üç ayrı görüş belirtmişlerdir. Şu görüşlerin üçü de İmam Ahmed'e nisbet edilmiş ve ona ait görüşler olarak rivayet edilmiştir: 1) Bu kadarıyla bile bu kafirin müslüman olduğuna hükmedilir. 2) Allah'ın birliğine şehadet edinceye kadar müslüman olduğuna hükmedilemez. 3) Tevhid inancını kabul ederse müslüman olduğuna, kabul etmezse, edinceye kadar müslüman olmadığına hükmedilir. Aslında bu meselenin tam olarak ele alınacağı yer burası değildir. Biz ancak hafif bir işarette bulunduk. Bu işaretle şu noktayı açığa çıkarmak istedik: Tevrat ve İncil'e inananlar son zamanda bir peygamberin geleceği hususunda görüş birliği içindeydiler ve O'nu bekliyorlardı. Alimleri, o peygamberin Muhammed b. Abdillah b. Abdülmuttalib olduğunda hiç şüphe etmiyorlardı. Buna rağmen İslam'a girmiyorlardı. Çünkü kavimleri üzerindeki reislikleri, o kavimlerin kendilerine boyun eğmeleri ve bulundukları makam sayesinde elde ettikleri servet ve menfaatlan, müslüman oldukları takdirde bunları kaybetme korkusu, İslam ile aralarında bir engel oluşturmuştu.

 

4- Ehl-i kitapla münazara ve mücadele etmek caiz, hatta müstehaptır. Bazılarının müslüman olma ihtimali belirir, onları ikna edecek deliller de mevcutsa, o durumda münazara etmek vaciptir. Delilleri serdetmekten aciz kalmayanlar böyle bir mücadeleden kaçamazlar, aciz olanların da bu işi ehline havale etmesi gerekir. At binicisine, ok atıcısına verilsin. Şayet uzatma endişemiz olmasaydı, kendi kitaplarına dayanarak yahudi ve hıristiyanları, Muhammed'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Allah'ın Rasulü olduğunu ikrara mecbur bırakacak delilleri, yüzün üzerinde olmak üzere ayrı yoldan zikrederdik. Bu konuyu müstakil bir eser haline getirmeyi Allah'tan umuyorum.

 

Ehl-i kitabın alimlerinden biriyle aramda bir münazara oldu. Konuşma sırasında onlara dedim ki: "Sizin, bizim Peygamberimiz'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) peygamberliğine itiraz etmeniz ancak Allah Teala'yı ayıplamanız, O'na itiraz etmeniz, O'nu zulmün, aptallığın ve fesadın en büyüğüne nisbet etmenizle mümkündür. Allah Teala bütün bunlardan münezzeh ve yücedir." Dedi ki: "Bu nasıl olur?" Şöyle dedim: "Hatta ve hatta Allah'ın varlığını tümüyle inkar etmediğiniz müddetçe bizim peygamberimize itiraz edemezsiniz."

 

Bu konunun açıklaması şöyledir: Muhammed size göre sadık bir Peygamber değildir. İddianıza göre O, zalim bir kraldır; Allah'a iftira etmekte, söylemediği şeyleri, söyledi diye O'na nisbet etmektedir. Buna rağmen iddiasını sonuna kadar götürecek helalleri, haramları koyacak, farzları emredecek, kanunları vaz' edecek, dinleri nesh edecek, savaşıp diğer peygamberlerin hak üzere olan ümmetlerini öldürecek, kadınlarını ve çocuklarını esir edecek, ülkelerini ve mallarım ellerinden alacak, bütün bir yeryüzünü fethedinceye kadar bu halde devam edecek, bütün bu olanları Allah'a ve Allah'ın kendisine olan sevgisine bağlayacak; Allah Teala da O'nu ve hak üzere olan diğer peygamberlerin kavimlerine neler yaptığını görecek. Sonra O, yirmi üç sene bu şekilde Allah'a iftira etmeye devam edecek, bütün bunlara rağmen Allah kendisini destekleyecek ve yardım edecek, makamım yüceltecek, beşer gücünün üstünde zaferler kazanmasına imkan verecek; hepsinden daha garibi de dua ettiği zaman duasına icabet edecek, elini kolunu kıpırdatmadan düşmanlarını helak edecek, hatta bazan dua bile etmeden Allah Teala onların kökünü kazıyacak, daha sonra da her arzusunu yerine getirecek, O'na her güzel vaadle söz verecek ve bütün vaadlerini en mükemmel şekliyle yerine getirecek!.. İşte bütün bu olanlar size göre zulmün, iftiranın ve yalanın en son noktasıdır. Çünkü Allah'a yalan nisbet eden ve bu yalanında ısrarla devam eden kimseden daha büyük yalancı yoktur. Peygamberlerin ve Rasullerin dinlerini batıl sayan» bu dinleri yeryüzünden silmek ve dilediği başka bir dinle değiştirmek isteyen, Allah dostlarını, bağlılarını ve "peygamberlerini öldüren, bu hususta da zaferler elde eden, bütün yaptıkları Allah tarafından kabul edilen, Allah'ın kendisine vahiy gönderdiğini ve: "Allah'a karşı yalan uydurandan, yahut kendine hiçbir şey vahyedilmemişken 'Bana da vahyolundu.' diyenden, ve 'Ben de Allah'ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim.' diye söyleyenden daha zalim kim vardır?"[En'am, 93] diye haber verdiğini söyleyen kimseyi Allah kahretmiyorsa, bütün bunlar olup biterken o hala yoluna devam ediyorsa, siz ey O'nu yalanlayanlar; şu iki şıktan birini kabul etmek zorundasınız:

 

Birincisi: Bu alemin bir yaratıcısı ve idarecisi yoktur. Şayet alemin kudret ve hikmet sahibi, herşeyi idare eden bir yaratıcısı olsaydı O'nun bu yaptıklarına izin vermez, karşılıksız bırakmaz ve O'nu diğer zalimlere ibret olacak şekilde cezalandırırdı. Çünkü dünyada sultanlara bundan başkası yakışmazsa, yerin ve göklerin sultam, sahibi ve maliki olan hakimlerin hakimine başka türlüsü yakışmaz.

 

İkincisi: Allah Teala'yı, kendisine layık olmayan bir şekilde zulme, ahmaklığa, zalimliğe, mahlukatı daima sapıklığa düşürmeye nisbet edecek, hatta bir yalancıya yardım ettiğini, O'nu yeryüzünde güçlü kıldığını, dualarını kabul ettiğini, kendisinden sonra da davasını devam ettirdiğini ve devamlı olarak yücelttiğini, asırlar boyunca her yerde O'nun peygamberliğine şehadeti ve O'nun davetini açığa çıkardığını söyleyeceklerdir. Hiç hakimlerin hakimi ve merhametlilerin en merhametlisi böyle yapar mı? alemlerin Rabbı olan Allah'a en büyük ayıbı ve en muazzam kusuru isnad ettiniz. O'nu külliyen inkar ettiniz. Biz birçok yalancının ortaya çıktığını ve belli bir dereceye kadar güçlendiğini inkar etmeyiz. Fakat hiçbirinin işi sonuna kadar sürmemiş, ömürleri uzun olmamış; Allah Teala, öylelerinin üzerine peygamberlerini ve peygamberlerinin yolundan gidenleri musallat etmiş, köklerini kazımış, varlıklarından eser bırakmamıştır. Dünya yaratıldığından beri ilahi sünnet böyledir, kıyamete kadar da böyle olacaktır.

 

Benden bu sözleri işitince dedi ki: "O'na (Rasulullah'a) zalim ve yalancı demekten Allah'a sığınırız. Ehl-i kitaptan insaflı olan herkes O'na tabi olanın, yolundan gidenin ahirette saadete ve kurtuluşa nail olacağını itiraf eder." Bunun üzerine dedim ki: "Bir yalancının yolundan giden, izini takib eden kimse, iddianıza göre nasıl saadet ve kurtuluşa erebilir?" Artık O'nun Peygamberliğini itiraftan başka bir yol bulamadı; "Ancak kendilerine gönderilmediğini" söyledi. Dedim ki: "O'nu tasdik etmen gerekir. alemlerin Rabbi'nin, ümmi olsun, münevver olsun bütün insanlara göndermiş bulunduğu elçisi olduğu hususundaki haberler tevatür derecesindedir. Ehl-i kitabı da dinine davet etmiş, girmeyenlerle zilleti kabul edip cizye verinceye kadar savaşmıştır." Kafirin dili tutuldu, hemen kalkıp gitti.

 

Bundan maksat şudur: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat edinceye kadar, her çeşit din ve inanca sahip kafirlerle mücadeleye devam etmiştir. Kendinden sonra ashabı da böyle yapmıştır. Allah Teala, Peygamberine; hem Mekki hem de Medeni surede kafirlerle en güzel bir şekilde mücadele etmesini emretmiştir. Bütün deliller ortaya çıktıktan sonra da inkarda ısrar edenleri lanetleşmeye davet etmesini emretmiştir. Bu din böylece kaim olmuş, kılıç ancak delile bir yardımcı kılınmıştır. Kılıçların en adili Allah'ın delillerine ve burhanlarına yardımcı olan kılıçtır; o da Rasulü'nün ve O'nun ümmetinin kılıcıdır.

 

5- Kim bir mahluka layık olduğundan daha fazla tazim göstererek onu kulluk makamının üstüne çıkarırsa Allah'a şirk koşmuş ve Allah ile beraber başkasına da kulluk etmiş olur. Bu ise bütün peygamberlerin davetine aykırıdır.

 

Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Necran'a yazdığı mektupta "İbrahim, İsmail ve Yakub'un ilahı'nın adıyla" başladığı şeklindeki rivayetin sıhhatli olduğunu sanmıyorum. Herakl'e mektup yazdığında "Bismillahirrahmanirrahim" ile başlamıştı. Krallara gönderdiği mektuplarda, adeti bu idi. Bu konu ilerde gelecektir inşaallah. Bu rivayette yukarıda zikredildiği gibi nakledilmiş ve bu olayın; "Ta sin. Bunlar, Kur'an'ın ve belagatlı kitabın ayetleridir."[Neml, 1] ayetinin inmesinden önce olduğu söylenmiştir. Bu ise yanlış üstüne yanlıştır. Zira bu sure ittifakla Mekkidir. Peygamberimizin Necran'a mektup yazması ise Tebuk seferinden sonradır.

 

6- Kafirlerin elçilerinde bir tekebbür ve gurur alameti görülürse onları hor görerek, konuşmamak caizdir. Çünkü Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elçilerle, üzerlerindeki ipekli elbiseleri ve altınları çıkanncaya kadar konuşmadı, selamlarını almadı.

 

7- featıl üzere bulunanlarla mücadelede sünnet olan şey, onlara her türlü delilleri zikrettikten sona yine hakka dönmezler, küfürlerinde inat ederlerse onları lanetleşmeye davet etmektir. Allah Teala, Rasulü'ne bunu emretmiş ve "Senden sonra ümmetin için bu caiz değildir." dememiştir. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) amca oğlu Abdullah b. Abbas, bazı fıkhi konuları inkar eden kimseyi lanetleşmeye davet etmiş, ashabın hiçbiri bu duruma karşı çıkmamıştır. Süfyan es-Sevri de, namaz içerisinde rükua giderken ellerin kaldırılması konusunda muhalifini lanetleşmeye davet etmiş ve zamanındaki alimlerin hiçbiri bu davete karşı çıkmamıştır. Bu davet, münkirlerin önüne serilen delillerin kemalindendir.

 

8- Devlet başkanının istemiş olduğu elbise ve mal karşılığında ehl-i kitab ile sulh yapmak caizdir. Bu eşyalar onlar için cizye yerine geçer. Her bir ferdi tek tek cizyeye mecbur etmeye gerek yoktur. Aksine onlardan istenen malın tamamı, hepsi adına cizye sayılır ve kendileri, ödeyecekleri malı aralarında istedikleri gibi bölüşebilirler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Muaz'ı Yemen'e gönderince ona, buluğa eren herkesten bir dinar ve mukabilini almasını emretti. Bu iki mesele arasındaki fark şudur: Necran halkı arasında müslüman yoktu. Hepsi sulh ehliydi. Yemen ise darülislam'dı ve içlerinde yahudiler vardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), o yahudilerin her birini cizye ödemeye tabi tuttu. Fıkıhçılar, cizyeyi böyle bir duruma has olarak görürler, birinci mesele için görmezler.

 

9- Elbise, diyet olarak alındığı gibi zimmet sabit olması da caizdir. Bu duruma göre selem ve kefalet akdiyle ve telef halinde de zimmet sabit ölür. Mehir ve hul' (kadının ödediği ücret mukabili boşanma çeşidi) ile de zimmet sabit olur.

 

10- Ödemeleri üzere anlaşma yapılan malların cinslerim daha sonra hesaplayarak başka cins mallarla değiştirmek caizdir.

 

11- Devlet başkanı, kafirlere; elçilerini barındırmalarını, onlara ikramda bulunup sayılı günler içinde onları misafir etmelerini şart koşabilir.

 

12- Kafirlere, müslümanların ihtiyaç duydukları silah, binek, eşya vs. ödünç olarak vermelerini şart koşabilir. Bu ödünç eşya teminat altındadır. Ancak, bu durum şart koşulması ile sabit mi olmuştur, yoksa ta baştan itibaren şeriatın koymuş olduğu hüküm gereği midir? Bu konu ihtimallidir. Bu mevzudaki açıklama Huneyn gazası bahsinde geçmişti. Orada, geri vermeyi garanti ettiği açıklanmış, telef olması haline hiç dokunulmamıştı.

 

13- İslam devlet başkanı ehl-i kitabın faizle muamelede bulunmasına izin vermez. Çünkü onların dininde de haramdır. Aynı şekilde içki, livata ve zinaya da izin vermez. Bu suçları işleyenleri İslam'ın emrettiği cezalarla cezalandırır.

 

14- Müslümanlar arasında bir kişinin diğerinin yerine cezalandırılması caiz olmadığı gibi kafirler arasında da caiz değildir. Her iki durumda da bu zulümdür.

 

15- Kafirlerle yapılan zimmilik anlaşması onların huzur ve emniyeti ihlal etmedikleri sürece geçerlidir. Müslümanlara tuzak kurdukları ve dinlerini ifsada kalkıştıkları zaman ne eman kalır, ne de zimmet. Biz ve başka alimler, zimmiler, Şam'da büyük bir yangın çıkardıkları zaman -bu yangın merkez camiye kadar ilerlemişti-, emanlarının kalmadığı konusunda fetva vermiştik. Aynı zamanda herhangi bir şekilde onlara yardım eden, hatta yardımcı olmadığı halde bu durumu bilip de gizleyen, valiye bildirmeyen herkesin eman ve zimmetinin kaldırıldığına fetva vermiştik. Çünkü bu hadise İslam ve müslümanlar için en büyük hile ve zararlardan sayılmıştı.

 

16- Devlet başkanı, sulh yaptığı millete İslam'ın maslahatı için alim bir müslüman gönderir. Bu zat gerçekten emin olmalı, Allah ve Rasulü'nün rızasından başka hiçbir gayesi ve arzusu bulunmamalıdır. İşte hakiki emin kimse budur. Ebu Ubeyde b. Cerrah'ın hali en güzel misaldir.

 

17- Ehl-i kitapla münazara etmek, sordukları şeylere cevap vermek, cevapiayamadığı sorulan alimlere arzetmek gerekmektedir.

 

18- Bir sözün, -aksine delil olmadıkça- zahiri manası kastedilir. Böyle olmasaydı Muğire, ayet-i kerimedeki, "Ey Harun'un kızkardeşi" ifadesini kapalı bulmazdı. Diğer taraftan da bu ayette zikredilen Harun'un Harun b. İmran olduğuna dair bir delil yoktu ki anlamayı güçleştirecek bir kapalılık bulunsun. Aksine, soruyu soran kimse bile ilaveyi getirmiş ve onun Harun b. İmran olduğunu söylemiştir. Bununla da yetinmeyip Musa b. İmran'ın kardeşi olduğunu da eklemiştir. ayetteki lafzın bu ilavelerden hiçbirine delalet etmediği malumdur. Sorunun bu şekilde sorulması ya cehaletten veya kötü niyetten kaynaklanmaktadır.

 

 

i) Hz. Ali ile Halid b. Velid'in Necran'a Gönderilişleri:

 

İbn ishak'ın: "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Ali b. Ebi Talib'i Necran halkının zekatlarım toplaması ve cizyelerini getirmesi için gönderdi." rivayetinde çelişki olduğu zannedilebilir. Çünkü zekat (müslümanlardan alınan bir vergi olduğu için) ile cizye (gayri müslimlerin ödediği bir vergi olduğu için) bir araya gelmez. Bundan daha garibi, İbn İshak ve diğerlerinin zikrettiği şu rivayettir: "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), hicretin onuncu senesi Rebiulahir veya Cumadelula ayında Halid b. Velid'i Mecran'da Haris b. Ka'b oğullarına gönderdi ve savaşmadan önce üç kere onları İslam'a davet etmesini, müşlüman olurlarsa kabul etmesini, reddederlerse savaşmasını emretti. Halid b. Velid çıktı ve o bölgeye vardı, her tarafa atlılar çıkarıp İsam'a davete başladı. Onlar da bu davete uyarak müşlüman oldular. Bunun üzerine, Halid b. Velid orada kalıp İslam'ı öğretmeye başladı. Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir mektup yazıp durumu bildirdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da gönderdiği cevapta onlardan bir heyetle beraber gelmesini emretti. Daha önce de geçtiği gibi heyet geldi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlarla iki bin elbise vermeleri şartıyla sulh anlaşması yaptı; onlara bir eman yazısı yazarak dinlerine dokunulmayacağını, askere çağırılmayacaklarını, öşür istenmeyeceğini belirtti."

 

Bu rivayetteki çelişkinin cevabı şöyledir: Necran halkı iki sınıftı. Hıristiyanlar ve hıristiyan olmayan ümmiler. Hıristiyanlarla, daha önce geçtiği üzere sulh anlaşması yapılmıştır. Ümmilere gelince; Halid b. Velid'i onlara göndermiş, onlar da İslam'ı kabul etmişler ve heyetleri Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmişti. Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Cahiliye döneminde düşmanlarınıza ne ile galip geliyordunuz?" sorusunu sorduğu kimseler bunlardı. Onlar da: "Bir arada durur, dağılmaz ve de zulme ilk önce başlayan biz olmazdık." diye cevap verdiler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Doğru söylediniz." buyurdu. Başlarına Kays b. Husayn'ı emir tayin etti. işte onlar Haris b. Ka'b oğullarıydı.

 

Ali b. Ebi Talib'in Necran halkına gönderilip zekat ve cizyelerini getirmesini istemesi ile ilgili rivayete gelince; bu rivayetle her iki sınıf kastedilmiştir. Zekat müşlüman olan sınıfa, cizye ise hıristiyanlara aittir.

 

 

14- Ferve b. Amr el-Cüzami'nin Elçisinin Gelişi:

 

İbn İshak der ki: Ferve b. Amr el-Cüzami, Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir elçi göndererek müşlüman olduğunu bildirdi. O'na beyaz bir katır hediye etti. Ferve, Rumların Araplar üzerine tayin ettiği vali idi. Maan ve Şam bölgeleri ona tabi idi. Rumlar Ferve'nin müşlüman olduğunu haber alınca yakalayıp hapsettiler. Rumlar onun Filistin'de Afra suyunun üzerinde çarmıha gerilmesine karar verince şu beyitleri söyledi:

 

"Acaba Selma'ya kocasının Afra suyunda bir ağacın üzerinde (çarmıha gerildiği) haberi geldi mi?

 

Bir deve ki, hiçbir erkek deve onun anasına çekilmedi ve bir ağaç ki dalları orakla kırpıldı."

 

ibn İshak der ki: Zühri'nin iddiasına göre onu öldürmek için geldikleri zaman şöyle söylemiştir:

 

"Müslümanların efendisine bildir ki ben kemiklerim ve makamımla Rabbıma teslim oldum."

 

Sonra bu su üzerinde boynunu vurup çarmıha gerdiler. Allah Teala rahmet eylesin [En'am, 93]

 

 

15- Sa'd b. Bekr Oğullarının Elçisi Dımam b. Sa'lebe'nin Gelişi:

 

İbn İshak, Muhammed b. Velid b. Nüveyfi' - İbn Abbas'ın kölesi Küreyb - İbn Abbas yoluyla yapmış olduğu rivayette der ki: Sa'd b. Bekroğulları, Dımam b. Sa'lebe'yi Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) temsilci olarak gönderdiler. Dımam geldi, devesini mescidin kapısında çökertti, ayağını bağladı. Sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), mescidde ashabının arasında otururken yanına girdi ve: "Hangi niz Abdülmuttalib oğlusunuz?" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ben Abdülmuttalib oğluyum." dedi. Bu sefer: "Muhammed mi?" sorusunu yöneltti. O da "Evet" dedi. Bunun üzerine: "Ey Abdülmuttalib oğlu! Bana darılıp kirılmazsan sana ağır bir soru sormak istiyorum." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ne İstersen sor, katiyen kırılmam." diye cevap verince sordu:

 

— Senin, ailenin, senden önceki ve sonrakilerin ilahının aşkına söyle seni bize Rasul olarak Allah mı gönderdi?

 

— Rabbım şahittir ki, evet.

 

— Senin, senden öncekilerin ve sonradan geleceklerin ilahı olan Allah aşkına söyle. O'na ibadet edip başkasını O'na şirk koşmamamızı, babalarımzın taptığı bu putları terketmemizi sana Allah mı emretti?

 

— Rabbım şahittir ki, evet.

 

Dımam, daha sonra teker teker İslam'ın farzlarını (şartlarını) saymaya başladı. Namazı, zekatı, orucu, haccı, İslam'ın bütün farzlarını soruyor ve her bir farzda daha önce yaptığı gibi yemin veriyordu. Sorularının hepsii sorduktan sonra: "Ben şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve Rasulü'dür. Bu farzları eda edip nehyettiklerinden de kaçınacağım. Bu dediklerine ne bir şey ilave eder, ne de bir şey eksik bırakırım!" dedi ve dönüp devesine doğru gitti. O dönüp giderken Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Eğer bu saçları çift örgülü olan şahıs doğru söylediyse cennete girecektir." Dımam, güçlü kuvvetli ve gür saçlı bir adamdı; saçlarını örerek ikiye ayırırdı. Daha sonra devesinin yanına geldi, bağım çözdü, yola çıkıp kavminin yanına geldi. Kabile halkı gelip toplandılar. Ağzından ilk çıkan söz: "Lat ve Uzza ne kötüdür!" cümlesi oldu. Dediler ki: "Sus ey Dımam! Alaca, cinnet ve cüzzam hastalıklarına yakalanmaktan kork!" Dedi ki: "Yazıklar olsun size! Onların ne bir faydası ne de bir zararı dokunur. Allah size bir peygamber gönderdi ve O'na bir kitap indirerek o kitapla sizi içinde bulunduğunuz durumdan kurtardı. Ben Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederim. Ben size O'nun emirlerini ve nehiylerini getirdim." Allah'a yemin olsun ki, o gün akşam olmadan bölgesinde bulunan kadın erkek herkes müslüman oldu.

 

İbn İshak der ki: "Dımam b. Sa'lebe'den daha faziletli bir temsilci duymadık."

 

Bu kıssanın benzeri, Sahih-i Buhari ve Müslim''de de Enes (r.a.) rivayetiyle zikredilmiştir.

 

Hac ibadetinin bu kıssada zikredilişi, Dımam'ın hac farz olduktan sonra geldiğini göstermektedir ki bu ihtimal uzaktır. Herhalde bu cümle bazı raviler tarafından ilave edilmiştir.

 

Allah en iyi bilir.

 

 

16- Tarik b. Abdülah ve Arkadaşlarının Gelişi:

 

Ebu Bekir el-Beyhaki, Cami' b. Şeddad yoluyla yaptığı rivayette Tarik b. Abdillah denilen bir adamın şöyle söylediğini nakleder: Mecaz panayırında bulunuyordum. O sırada üzerinde cübbesi olan ve: "Ey insanlar! La ilahe illallah deyiniz, kurtuluşa eriniz." diyen bir adam geldi. Arkasında da birisi O'nu takip ediyor, O'nu taşlıyor ve: "Ey insanlar! O'na inanmayınız, O yalancıdır!" diyordu. Dedim ki: "Bu kimdir?" Dediler ki: "Haşimoğullarından, Allah'ın elçisi olduğunu iddia eden bir adam." "Peki arkasında onu taşlayan kim?" dedim. "Amcası Abdüluzza." dediler. Herkes müslüman olunca hicret etti. Biz de Rabeze'den, çıktık, hurma almak için Medine'ye gitmek istiyorduk. Medine'nin hurmalıklarına yaklaştığımızda: "Burada mola verip elbiselerimizi değişelim." dedik. Karşımıza bir adam çıkıverdi, elbiseleri eskimişti. Bize selam verip: "Nereden geliyorsunuz?" diye sordu. "Rabeze'den." dedik. "Pekiyi, nereye gidiyorsunuz?" dedi. "Bu şehre." dedik. "Orada ne yapacaksınız?" dedi. "Hurma alacağız." dedik. Yanımızda, hevdecle (deve çadırında) bulunan bir kadın ve boynunda yuları olan kırmızı bir devemiz vardı. "Devenizi satar mısınız?" dedi. "Şu kadar ölçek hurma karşılığında satarız.'* dedik. Söylediğimiz miktardan hiçbir indirim teklif etmedi. Devenin yulannı tuttu ve çekip gitti. Medine hurmalıkları arasında gözden kaybolunca kendi kendimize dedik ki: "Biz ne yaptık, vallahi ne tanıdığımız bir adama sattık deveyi ne de ücretini aldık." Yanımızda bulunan kadın dedi ki: "Vallahi ben o adamın yüzünü dolunay halindeki bir ay parçası gibi gördüm, devenizin bedeline ben kefilim."

 

İbn ishak'ın rivayetine göre kadın dedi ki: "Dövünüp durmayın. Onda size haksızlık yapmayacak bir adamın çehresini gördüm. Onun yüzünden daha çok dolunaya benzeyen başka bir şey görmedim." Onlar bu haldeyken bir adam geldi ve: "Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) size gönderdiği elçisiyim. İşte hurmanız, yeyiniz, doyunuz ve tartıp, hakkınızı da alınız." dedi.

 

Doyuncaya kadar yedik. Sonra tartarak hakkımızı aldık ve daha sonra şehre girdik, mescide geldik.

 

O da minberde ashaba hitap ediyordu. Hutbesinden şu sözleri duyabildik: "Sadaka veriniz, sadaka sizin için hayırlıdır. Veren el alan elden üstündür. (Vermeye de) anneniz, babanız, bacınız, kardeşiniz, daha sonraki yakınlarınız (dan başlayınız).'' Bu sırada Yerbu' oğullarından veya Ensar'dan bir adam karşısına geldi ve dedi ki: "Ya Rasulallah! Bizim bunlarla cahiliye döneminde bir kan davamız vardı." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ana evladına karşı cinayet işlemez." buyurdu ve bu sözü üç kere tekrarladı.

 

 

17- Tüceyb Heyetinin Gelişi:

 

Tüceyb heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Sekunoğullarından on üç kişi idiler ve Allah'ın üzerlerine farz kıldığı zekatlarını getiriyorlardı. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelişlerine sevindi, onlara izzet ve ikramda bulundu. Dediler ki: "Ya Rasülallah! Allah'ın mallarımız üzerindeki hakkını sana getirdik." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Geri götürüp fakirleriniz arasında paylaştırın." buyurdu. "Ya Rasulallah! Biz sana fakirlerimizin ihtiyacını karşıladıktan sonra geri kalanı getirdik." dediler. Ebu Bekir (r.a.) buyurdu ki: "Ya Rasulallah! Hiçbir arap kabilesi Tüceyb kabilesinirfbu kolunun geldiği gibi gelmedi." Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Hidayet Allah'ın (c.c.) elindedir. Kim için hayır dilerse onun göğsünü imana açar."

 

Tüceybliler, Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bazı şeyler istediler. O da istediklerini bir yazı ile tesbit edip verdi. Kur'an'dan ve sünnetten bazı şeyler sormaya başladılar. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara olan muhabbeti daha arttı ve Bilal'e (r.a.) onları ağırlamakta kusur etmemesini emretti.

 

Tüceybliler birkaç gün kaldılar, fazla durmadılar. "Niçin acele ediyorsunuz?" denildiğinde, dediler ki: "Geride bıraktıklarımıza döneceğiz. Onlara Rasulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gördüğümüzü, O'nunla konuştuğumuzu ve bize verdiği cevaplan haber vereceğiz." Sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelerek vedalaştılar Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Bilal'ı (r.a.) onlara gönderdi ve daha önce hiçbir heyete vermediği mükafatlar verdi. Sonra: "Başka kimse kaldı mı?" diye sordu. "Evet, bineklerimizin yanında bekleyen bir delikanlı var. O bizim en küçüğümüzdür." dediler. "Onu bana gönderin." buyurdu. Bineklerinin yanına dönünce delikanlıya: "Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) git ve ihtiyacım gider. Biz ihtiyaçlarımızı temin edip vedalaştık." dediler.

 

Delikanlı Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve: "Ya Rasulallah! Ben Ebzaoğullarındanım, biraz önce sana gelen ve ihtiyaçlarını giderdiğin kafiledenim. Benim ihtiyacımı da karşıla ey Allah'ın Rasulü." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Senin ihtiyacın nedir?" dedi. O da: "Arkadaşlarım her ne kadar İslam'ı arzulayarak geldiler ve zekatlarını da getirdilerse de, benim ihtiyacım onlarınkine benzemiyor. Allah'a yemin olsun ki beni beldemden buralara kadar getiren şey sadece, senin Allah'a benim için dua ederek beni bağışlamasını, bana merhamet etmesini ve gönül zenginliği vermesini istemendir." dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) delikanlıya döndü ve: "Ey Allah'ım! Sen onu bağışla, ona merhamet eyle ve zenginliğini gönlünde kıl!" diye dua etti. Arkadaşlarından her birine ne verilmişse, ona da aynısının verilmesini emretti. Sonra heyettekiler dönüp kavimlerine gittiler.

 

Daha sonra hicretin 10. yılı hac mevsiminde Mina'da Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına geldiler ve: "Biz Ebzaoğullarındanız." dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem); "Sizinle beraber bana gelen delikanlı ne yapıyor?" diye sordu. "Ya Rasulallah! Onun gibisini daha önce hiç görmedik. Allah'ın verdiği rızka ondan daha çok kanaat gösteren kimse ile konuşmadık. İnsanlar dünyanın tamamını bölüşecek olsalar hiç dönüp bakmaz." dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunun üzerine: "Elhamdülillah, ben onun toptan, bütün uzuvlarıyla öleceğini umarım." buyurdu. İçlerinden birisi: "Her bir insan toptan ölmez mi ya Rasulallah?" diye sordu. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "İnsanın arzuları ve elemleri dünyanın çeşitli vadilerine dağılmıştır. Ölüm onu bu vadilerden birinde yakalayacak, bu esnada arzulan ve emelleri dolayısıyla herşeyiyle toptan ecelin kendisini yakaladığı vadide bulunamayacaktır. Kulun bu vadilerden hangisinde öldüğü Allah için önemli değildir."

 

Sonrasını şöyle anlattılar: Bu delikanlı aramızda en faziletli bir hal ile, en çok zühd üzere ve kendisine ayrılan rızka kanaat göstererek yaşadı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat edince, Yemen halkından bazıları İslam'dan çıktı. Bu adam kavmi arasında kalktı ve onlara Allah'ı ve İslam'ı hatırlattı. Böylece onlardan hiç kimse İslam'dan dönmedi. Hz. Ebu Bekir Sıddik, onu hatırlar ve sorardı, sonunda durumunu ve yaptığı hizmetleri haber aldı ve Ziyad b. Lebid'e mektup yazarak onun hakkında tavsiyelerde bulundu.

 

 

18- Kudaalılardan Sa'd Hüzeym Oğullarının Gelişi:

 

Vakıdi, Ebu'n-Numan'dan, Sa'd Hüzeym oğullarından olan babasının şöyle anlattığını naklediyor: Kavmimizi temsil eden heyetten bir temsilci olarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldim. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bütün beldelere hükmetmiş ve Araplar O'na boyun eğmek zorunda kalmışlardı. İnsanlar iki sınıfa ayrılmıştı: Ya arzu ederek müslüman olanlar veya kılıçtan korkanlar. Medine'de bir köşede konakladık. Sonra mescide doğru yola çıktık, kapısına kadar geldik. Resulullah'ı (Sallallahu aleyhi ve Sellem) cenaze namazı kılarken bulduk. Bir köşede bekledik, namaza iştirak etmeyip Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile karşılaşmak ve O'na biat etmek istedik.

 

Sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dönüp bize baktı ve bizi çağırdı. "Siz kimlersiniz?" diye sordu. "Sa'd Hüzeym oğullarındanız." dedik. "Müslüman mısınız?" diye sordu. Bizde: "Evet" dedik. Bunun üzerine: "Kardeşinizin cenaze namazını kılmadınız rm?" diye sordu. Biz: "Sana biat edinceye kadar bize caiz olmaz sanmıştık ey Allah'ın Rasulü."dedik. Buyurdular ki: "Nerede müslüman olursanız sizler müslümansınız." Biz de: "İslam'a girdik ve İslam üzere Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) biat ettik." dedik.

 

Sonra bineklerimizin yanına döndük. En küçüğümüzü eşyamızın yanında bırakmıştık. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bizi çağırması için bir adam göndermişti. O da bizimle geldi. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına varıp İslam'a biat etti. "Ya Rasulallah! O bizim en küçüğümüz ve hizmetçimizdir." dedik. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Bir kavmin en küçüğü onların hizmetine bakar. Allah bereketini onun üzerine kılsın." Vallahi o zat, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) duası sebebiyle, bizim en hayırlımız ve en çok Kur'an okuyanımız idi. Daha sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu bize emir tayin etti. Bize imamlık da yapıyordu. Yola çıkmayı istediğimizde Bilal'e (r.a.) emredip bize ukıyyelerle gümüşler ikram etti. Kavmimize döndük. Allah, (c.c.) hepsine İslam'ı nasip etti.

 

 

19- Fezareoğullarının Gelişi:

 

Ebu Rabi b. Salim, el-İktifa adlı eserinde der ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tebük'tan dönünce on küsur kişilik Fezareoğulları heyeti yanına geldi. İçlerinde Harice b. Hısn ve Uyeyne b. Hısn'ın kardeşinin oğlu Hurr b. Kays vardı; heyettekilerin en küçükleri bu idi. Ramle bt. Haris'in evinde konakladılar, is'am'ı kabul ederek Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler. Beldelerinde kuraklık vardı, bu yüzden çok zayıf bineklerle gelmişlerdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) beldelerinin halini sordu. İçlerinden birisi: "Ya Rasulallah! Beldemize kuraklık çöktü, hayvanlarımız helak oldu, bostanlarımız kurudu; evlatlarımız aç kaldı. Rabbına dua et bize yağmur yağdırsın. Bizim için Rabbın katında şefaatta bulun. Rabbın da bizim için sana şefaatta bulunsun." dedi. Bu söz üzerine Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)

 

buyurdu ki: "Sübhanallah, yazıklar olsun sana! Ben, ancak Rabbım katında tevessülde bulunurum, Rabbımız kime tevessülde bulunacak? O azamet sahibinden başka ilah yoktur. O'nun kürsisi, yeri ve gökleri kuşatmıştır. Gökler ve yer o kürsinin celalinden ve azametinden yeni yapılmış bir semer gibi gıcırdar." Sonra Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Allah Teala sizin sevginize, sıkıntınıza ve sıkıntınızın geçmesinin yaklaşmasına gülmektedir." Bedevi: "Ya Rasulallah! Rabbımız azze ve celle güler mi?" diye sordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet." dedi. Bu söz üzerine bedevi: "Gülen Rabbın hayrından mahrum kalmayacağız!" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), onun bu sözüne güldü ve minbere çıktı, bir konuşma yaptı. Yağmur duasından başka hiçbir duada ellerini kaldırmazdı. Ellerini koltuk altları gözükecek kadar kaldırdı. O'nun yaptığı duadan bir kısmı şöyle mahfuzdur: "Allah'ım! Beldelerini ve hayvanlarını suya kavuştur. Rahmetini yay, ölmüş olan beldeni canlandır! Allah'ım; bizi bolluğa, berekete, afiyete sebep olacak, bütün beldeleri içine alacak, geciktirilmeyen, acil olan, zarara sebep olmayıp faydalı olan bir yağmurla suya kavuştur! Allah'ım; Senden rahmet yağmurları istiyoruz; azaba, helake, boğmaya ve felakete sebep olacak tufan değil. Allah'ım! Bizi suya kavuştur ve düşmanlarımıza karşı bize yardım et!"

 

 

20- Esedoğullarının Gelişi:

 

Esedoğullarından on kişilik bir heyet Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Aralarında Vasıbe b. Ma'bed ve Talha b. Huveylid vardı. Geldiklerinde, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabıyla beraber mescidde oturuyordu. Konuşurlarken sözcüleri dedi ki: "Ya Rasulallah! Biz, Allah'ın birliğine ve hiçbir ortağı olmadığına, senin de O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ettik. Sana geldik ey Allah'ın Rasulü. Bize elçi göndermedin, biz kavmimizin temsilcileriyiz."

 

Muhammed b. Ka'b el-Kurazi dedi ki: Allah Teala, Rasulü'ne şu ayeti indirdi: "İslam olmalarını senin başına kakıyorlar. De ki: Müslüman olmanızı benim başıma kakmayın. Hayır, eğer sadık kimselerseniz, aksine sizi imana eriştirmekle Allah sizi minnet altında bırakır."[Hucurat, 17]

 

O gün Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sordukları sorular arasında, bazı şeyleri uğurlu ya da uğursuz sayarak hüküm vermek, kehanette bulunmak ve yine taş parçalarım kullanarak geleceğe ait hükümler vermek gibi hususlar vardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları bunların hepsinden menetti. Bunun üzerine dediler ki: "Biz bu işlerin hepsini cahiliye döneminde yapıyorduk. Yaptığımız bir işimiz daha vardı, onun hakkında ne dersin?" Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Nedir o?" diye sordu. "Çizgi çizmek." dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Bu iş peygamberlerden birisine öğretilmişti. Kimin çizgisi onun çizgisine uygun düşerse öğrenmek istediği şeyi bilir. "[En'am, 136]

 

 

21- Behra Heyetinin Gelişi:

 

Vakidi, Kerime bt. Mikdad'ın şöyle söylediğini rivayet eder: Annem Dubaa bt. Zübeyr b. Abdilmuttalib der ki: Behra heyeti, Yemen'den Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. On üç kişi idiler. Bineklerini yederek Mikdad'ın kapısına kadar geldiler. Biz, Hudeyleoğulları yurdundaki evimizdeydik. Mikdad onları karşılamaya çıktı. "Hoş geldiniz!" deyip eve aldı. Kendimiz için daha önceden hazırlamış olduğumuz hays yemeğini getirdi. Yemek hususunda çok cömertti. Susayıncaya kadar o yemekten yediler. Sonra yemek kabı bize gönderildi. İçinde biraz yemek vardı. Dibinde artan bu yiyecekleri topladık, küçük bir tabağa koyup azadlı cariyem Sidre ile Rasülullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gönderdik. O'nu Ümmü Seleme'nin evinde buldu. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Bunu Dubaa mı gönderdi?" Sidre: "Evet ya Rasulallah." dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bırak" dedi. Sonra: "Ebu Mabed'in misafirleri ne yaptı?" diye sordu. (Sidre diyor ki): "Yanımızdalar." dedim. Mikdad'ın kızı diyor ki: Rasulullah (s.a".) ve yanında bulunanların hepsi bu yemekten susuzluk hissedinceye kadar yediler. Sidre de onlarla beraber yedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Sidre'ye: "Kalan yemeği misafirinize götür." dedi. Sidre diyor ki: Çanakta kalan yemeği hanımefendime getirdim. Bizde kaldıkları müddetçe misafirler bu yemekten doyup susayıncaya kadar yediler. Biz aynı yemeği götürüp getirdiğimiz halde hiç ekşitmiyordu. Bunun üzerine misafirler: "Ey Ebu Ma'bed! Sen bizi en çok sevdiğimiz yemekle doyurup duruyorsun. Biz böyle bir şeyi şu ana kadar hiç görmedik. Bize sizin yemeğinizin pıhtılaşmış kan ve benzeri azıcık şeyler olduğu söylenmişti. Halbuki biz senin yanında doyuyoruz." dediler. Bunun üzerine Ebu Ma'bed, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu yemekten yeyip geri gönderdiğini ve bu durumun O'nun parmaklarının bereketi olduğunu haber verdi. Misafirler bunu duyunca: "O'nun Allah ve Rasulü olduğuna şehadet ederiz." dediler ve imanları kuvvetlendi. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) istediği de bu idi. Günlerce orada kalıp İslam'ın şartlarını öğrendiler. Sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelip veda ettiler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da onlara hediyelerini verdi, dönüp kabilelerine gittiler.

 

 

22- Uzre Heyetinin Gelişi:

 

Hicretin 9. yılında on iki kişilik Uzre heyeti Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. İçlerinde Cemre b. Numan da vardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bu kavim kimdir?" diye sorduğunda, sözcüleri: "Tanımadığın kimseler değillerdir] Biz Kusay'ın ana bir kardeşlerinden Uzreoğullarıyız. Bİz Kusay'ı destekliyenleriz. Biz Huzaalılar'la Bekiroğullarım Mekke vadisinden uzaklaştır anlarız. Aramızda onlarla akrabalık ve hısımlık vardır." diye cevap verdiler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Hoş geldiniz. Beni size tanıtan nedir?" dedi. Daha sonra müslüman oldular. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara; Şam'ın fethedileceğini, Heraklius'un ülkesinden kaçıp bir yere sığınacağını müjdeledi ve onları kahinlere soru sormakdan, putlar için kurban kesmekten menetti. Ancak Allah'ın adı zikredilerek kesim yapabileceklerini haber verdi. Remle'nin evinde birkaç gün kalıp hediyelerini, almış olarak ayrıldılar.

 

 

23- Beliyoğullarının Gelişi:

 

Hicretin 9. yılı Rebiulevvel ayında Beliyoğulları heyeti Resulullah geldi Ruveyfi' b. Sabit el-Belevi onları evinde ağırladı ve onlarla birlikte gelip dedi ki: "Bunlar benim kavmim." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Sen ve kavmin hoş geldiniz!" dedi. Hepsi müslüman oldular. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara: "Sizi İslam'a erdiren Allah'a hamdolsun! İslam'dan başka bir din üzere ölen herkes cehennemdedir." dedi. Heyet başkam Ebu'd-Dubeyb dedi ki: "Ya Rasulallah! Ben ziyafet vermeyi, ikramda bulunmayı severim. Bana bundan bir sevap var mıdır?" Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Evet, zengin olsun fakir olsun kime bir iyilik yaparsan sadakadır." Ebu'd-Dubeyb: "Ya Rasulallah! Misafirliğin müddeti ne kadardır?" diye sordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Üç gündür, ondan sonrası sadakadır. Misafirin (üç günden sonra) yanında kalıp seni sıkıntıya sokması helal değildir." buyurdu. Bu sefer: "Ya Rasulallah! Çöldeki yitik davar hakkında ne dersin?" diye sordu. O da: "O ya senindir, ya kardeşinindir veya kurdundur." buyurdu. Bunun üzerine: "Ya deve?" diye sordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da: "Ne yapacaksın deveyi, bırak onu sahibi bulsun!" dedi. Ruveyfi' diyor ki: Sonra kalkıp evime geldiler. Bir de baktık ki, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hurma yüklenmiş olarak evime geliyor. Geldikten sonra bana dedi ki: "Konuklarına ikramda bulunurken bundan da yararlan." Konuklar bu hurmadan ve başka şeylerden yiyorlardı. Böylece üç gün kaldılar, sonra Allah Rasulüne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) veda ettiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de onlara hediyelerini verdi, dönüp beldelerine gittiler.

 

Bu olaydan çıkarılacak bazı fıkhı hükümler:

 

1- Misafirin ev sahibi üzerinde hakkı vardır ve bu hak üç mertebedir: Vacip olan hak, müstehap olan hak ve sadaka sayılan hak. Vacip olan hak bir gün ve gecedir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu üç mertebeyi sahih olduğunda ittifak edilen Ebu Şurayh el-Huzai hadisinde zikretmiştir. Bu hadiste Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurmuştur ki: "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa, misafirine hediyesini ikram eylesin." "Hediyesi nedir ya Rasulallah?" dediler. Buyurdu ki: "Onun bir günü ve gecesi. Misafirlik üç gündür, üç günden sonrası sadakadır. Bu müddetten fazla kalıp ev sahibine sıkıntı vermesi misafire helal olmaz."'

 

2- Dağda, kırda yitik olarak rastlanan davarın alınması caizdir. Bu şekilde bulunan bir koyunun sahibi ortaya çıkmazsa o bulana ait olur. Arkadaşlarımızdan (Hanbeİi alimlerinden) bazıları bu hadis-i şerifi delil göstererek buluntu haldeki koyun ve benzerlerinin alınmasının caiz olduğu görüşündedir. Bu durumda onu bulan, şu üç seçenek arasında muhayyerdir: 1) Ya hemen keser ve yer, bu durumda kıymetini öder, 2) Ya satar ve bedelini saklar, 3) Veya koyunu yanında alıkor ve cebinden onun yiyecek masraflarını karşılar. Bu masraf konusunda iki durum vardır. Çünkü sahibi ortaya çıkıncaya kadar Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu bulanın mah olarak kabul etti. Şayet onun malı olursa o zaman yukarda zikredilen üç durum arasında muhayyerdir. Sahibi ortaya çıkarsa koyunu veya kıymetini sahibine verir. Ahmed b. Hanbel'in önceki (mütekaddim) arkadaşlarına gelince bunun aksini söylemişlerdir. Ebu'l-Hüseyin dedi ki: "Koyunu (bulan kimse) üzerinden bir sene geçmeden koyun üzerinde hiçbir tasarrufta bulunamaz. (Yani ne satabilir, ne de kesip yiyebilir.) Bu konuda başka herhangi bir rivayet yoktur. Şayet dağda veya kırda (özellikle yırtıcı hayvanlara karşı kendisini koruyamayacak olan) davar cinsinden şeyleri alır dediysek, onu yemek vs. gibi hiçbir tasarrufta bulunmaması gerekir." ibn Akıl de böyle söylemiştir. Ebu TalüVin rivayetine göre İmam Ahmed koyun hakkında: "Onu bir yıl tutar ve sahibini arar, sahibi çıkar gelirse ona geri verir." demiştir. Şerifan da demiştir ki: "Üzerinden bir sene geçmeden koyuna sahip olunmaz. Bu konudaki rivayet tektir." Ebu Bekir ise: "Kayıp davan alan kimse bir sene boyunca onun sahibini aramak zorundadır. Bu vaciptir. Bir sene geçer, sahibi gelmezse bu durumda onun malı olur." der.

 

Birinci grubun görüşü, hem koyunu bulanın, hem de onun asıl sahibinin menfaatına uygunluğu açısından fıkhın ruhuna daha yakındır. Çünkü hayvanı bir sene boyunca yanında tutup onun için masraf yapacak olan kimse, şayet bu masrafları sahibinden alacak olsa, o kimse belki koyunun kıymetinin birkaç katı borçlanmış olacak. Şayet bu masrafları alamayacak olsa bu sefer de bulan kimse borçlu duruma düşecektir. Hayvanı kendi haline terk eder, almaz dersek, bu durumda da kurt parçalayacak ve telef olacaktır. Halbuki Allah Teala malın ziyan olmasını emretmez.

 

Soru: Sizin tercih ettiğiniz bu görüş, İmam Ahmed'in ve arkadaşlarının görüşüne aykırı olduğu gibi bu konudaki delile de muhaliftir.

 

İmam Ahmed'in görüşüne aykırılığı, Ebu Talib'in ondan naklettiği görüşünde geçmişti. Yine Ebu Talib ondan, zaruret halinde bir ölü, bir de (usulüne uygun olarak) kesilmiş iki koyuna rastlayan kimse için şöyle dediğini nakletmiştir: "Ölü koyunun etinden yer, kesilmiş koyundan yiyemez, çünkü onun sahibi vardır." Bu sözüyle "onun sahibini araması gerekir." demek istemiştir. Kesilmiş haldeki koyunun olduğu gibi bırakılmasını, alınmamasını vacip görürse canlı haldeki koyun hakkında böyle hükmetmesi daha evladır. İmam Ahmed'in arkadaşlarının sözüne muhalif olma durumu yukarıda geçinişti. Delile muhalif olmasına gelince, Abdullah b. Amr hadisinde şöyle denilmektedir: "Ya Rasulallah! Koyunun kayıp olanı hakkında ne dersin?" diye sorduklarında buyurdular ki: "O senin veya kardeşinin ya da kurdundur. Kardeşinin kaybım sakla." Bir başka metinde ise: "Kayıbmı kardeşine iade et." buyurdu* Bu hadis kayıp koyunun kesilmesini ve satılmasını menetmektedir.

 

Cevap: İmam Ahmed'in görüşünde, tariften (koyunun sahibim bulma çabası) daha fazlası yoktur. Öte yandan: "Bulan kimse yemek, satmak ve saklamak durumları arasında muhayyerdir." diyenler ise, tarifin gerekmediğini söylemiyorlar. Bilakis, kesip yese veya satsa bile alametleri ve işaretleriyle tarife devam etmelidir, diyorlar. Sonunda sahibi çıkıp gelirse kıymetini öder. İmam Ahmed'in: "Onu tarif eder (sahibini arar)" sözü; koyun canlı olarak tarif eder veya bir zimmette teminat altına alınmış ve hem sahibinin hem de bulanın menfaatına uygun olarak tarif eder şıklarından daha umumidir. Özellikle yolculuk halinde böyle bir hayvan bulan kimseye bir sene boyunca hayvanı yanında tutarak tarifte bulunma mecburiyeti getirmekte Şari'in rıza göstermeyeceği ölçüde güçlük ve meşakkat vardır. Onu almayıp terketmek ise o hayvanı helak olmaya maruz bırakmaktır ki, bu da onun alınması emrine ve alınmadığı takdirde kurtların nasibi olacağının haber verilme keyfiyetine ters. düşer. Bu durumda, şu iki şıktan birini tercih mecburiyeti vardır: Onu satıp parasını saklamak veya yemek, ya da benzerini veya kıymetini ödemek.

 

İmam Ahmed'in arkadaşlarına muhalif olmasına gelince, bu imamların en büyüklerinden, Hanbeli mezhebinin büyük şeyhleriyle kıyaslanabilecek diğer alimi Ebu Muhammed el-Makdisi -kaddesallahu sirrahu- tahyir'i (yukarda zikri geçen üç durum arasında muhayyer olma) tercih etmiş ve bu konuda en mükemmel şekilde ve en isabetli kararı vermiştir.

 

Delile (yukarda zikredilen hadise) muhalif olmasına gelince, deriz ki: O şer'i delilde, yolculukta veya çölde bulunup alınan hayvanın satılmasını veya yenilmesini yasaklayan, bir sene boyunca onu alıkoyup sahibini aramayı ve -ister masraflarını alsın ister almasın- onun yem giderlerini karşılamayı vacip kılan hüküm nerede? Bırakın bu konuda delil bulunmasını, şeriatta bile böyle bir hüküm yoktur. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kardeşinin kayıbını sakla" sözü, o hayvanı kendisi alıp sahibinin hakkını çiğnememesi gerektiği hususunu açıkça ifade etmektedir. O koyunu satmak ve parasını saklamak, onu bir sene boyunca yanında tutup sahibini aramaktan, bu arada da ona harcama yapıp kıymetinin birkaç katı sahibini borçlandırmaktan daha hayırlı olunca, onu alıkoyup sahibine geri verme hususu da muhayyerlik sınırı içimledir, Hadis-i şerif, manası ve kuvvetiyle bunu gerektirmektedir. Bu durum apaçıktır. Başarı Allah'tandır.

 

3- Yitik devenin alınması caiz değildir. Ancak çok küçük bir yavru olur, kendisini kurt vb. yırtıcı hayvanlara karşı koruyamayacak durumda olursa hadisin manasındaki delalet ve tenbih sebebiyle, onun hükmü de koyunun hükmü gibidir. (Yani alınmasında bir sakınca yoktur).

 

 

24- Zi Mürre Heyetinin Gelişi:

 

Zi Mürre heyeti, on üç kişi olarak, Haris b. Avf in başkanlığında Resulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler ve dediler ki: "Ya Rasulallah! Biz senin kavmindeniz ve seninle akrabayız. Biz, Lüey b. Galiboğulları kavmindeniz." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) tebessüm buyurup Haris'e dedi ki: "Aileni nerede bıraktın?" Haris: "Selah ve civarında." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Beldelerinizin durumu nasıl?" diye sordu. O da: "Valahi, kıtlık ve kuraklık içindeyiz, hayvanların ilikleri kurudu. Bizim için Allah'a dua et." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ey Allah'ım, onları suya kavuştur!" diye dua etti. Daha sonra birkaç gün kalıp beldelerine dönmek istediler. Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelip vedalaştılar. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Bilal'e (r.a.) hediyelerini vermesini emretti. Bilal de onar ukıyye gümüşle ikramda bulundu. Haris b. Avfa on iki ukıyye verdi. Beldelerine döndüler ve yağmur yağmış olduğunu gördüler. Bunun üzerine ne zaman yağmur yağdığını sordular ve o günün Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dua ettiği gün olduğunu öğrendiler. Bundan sonra beldeleri yeşerdi.

 

 

25- Havlan Heyetinin Gelişi:

 

Hicretin 10. yılı Şaban ayında on kişilik Havlan heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler ve: "Ya Rasulallah! Biz kavmimizin temsilcileriyiz. Allah Teala'ya inanan ve Rasulu'nü tasdik eden kimseleriz. Develerin böğürlerini yorarak dağlan, ovalan aştık. Allah ve Rasulü'nün üzerimizdeki nimeti sayesinde seni ziyarete geldik." dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Bana gelmek için katettiğiniz mesafede, her birinizin devesinin attığı her adım için bir mükafat vardır. 'Seni ziyaret İçin' sözünüze gelince, kim beni Medine'de ziyaret ederse, kıyamet gününde yanımda olacaktır." Dediler ki: "Ya Rasulallah! Bu yolculukta bizim hiçbir kaybımız yoktur." Daha sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ammu Enes (Umyanis) ne yapıyor?" diye sordu. -Umyanis, Havlan kabilesinin taptığı bir puttu.- Dediler ki: "Müjdeler olsun ki Allah onun yerine senin getirdiğin dini koydu. Ancak birkaç ihtiyar kadın ve yaşlı erkek ona bağlı kaldı. inşaallah döndüğümüzde onu yıkacağız. Biz büyük bir aldanış ve fitne içindeydik."

 

Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara dedi ki: "Gördüğünüz en büyük fitnesi ne idi?" Dediler ki: "Bir yıl çürümüş kemikleri yiyecek kadar kuraklığa uğramıştık. Gücümüzün yettiği kadar mal toplayıp yüz tane öküz satın aldık ve bir sabah Ammu Enes için kurban olarak keserek yırtıcı kuşlara bıraktık. Halbuki biz o kuşlardan daha aç ve ihtiyaç içindeydik. O sırada yağmur yağdı. Otların adam boyunca büyüdüğünü gördük. Bizden birisi: Ammu Enes bize nimet verdi, diyordu." Bu putları için hayvanlarından ve ekinlerinden ayırmış oldukları payı Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) anlattılar. Onlar, mallarından bir kısmını putlarına, bir kısmını da kendi iddialarınca Allah'a adıyorlardı. Dediler ki: "Ekin ekerdik, ortasını Ammu Enes'e ayırırdık ve onun adını verirdik. Başka bir ekini de Allah'ın bölgesi olarak adlandırırdık. Rüzgar dönerse (ekin iyi yetişirse) Allah'a ayırdığımız payı Ammu Enes'e verirdik, fakat aksi olursa Ammu Enes'in payını Allah'a vermezdik."

 

Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Allah'ın (c.c.) kendisine şu ayeti indirdiğini söyledi: "Allah'ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Allah'a pay ayırdılar." Sonra: "Ona gider mahkeme olurduk, o da konuşurdu." dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Sizinle konuşanlar şeytanlardır."

 

Daha sonra dindeki farzları sordular. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunları teker teker haber verdi ve onlara, sözlerinde durmalarını, emanete riayet etmelerini, komşularına iyi davranmalarını ve hiç kimseye zulmetmemelerini emretti ve buyurdu ki: "Zulüm kıyamet gününde karanlıktır (sahibini karanlıklara boğar)." Birkaç gün sonra gelip vedalaştilar. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hediyelerini verdi ve dönüp kavimlerine gittiler. Oraya varır varmaz, daha yüklerinin düğümünü çözmeden Ammu Enes'i yiktılar.

 

 

26- Muhariboğulları Heyetinin Gelişi:

 

Muhariboğulları heyeti, Veda haccı yılında Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), hac mevsimlerinde kendisini diğer kabilelere tanıtıp onları İslam'a davet ettiğinde Araplardan O'na en sert ve kaba davrananları bunlardı. On kişilik bir temsilci grubu Rasulullah'a gelerek müslüman oldular. Bilal (r.a.) sabah ve akşam yemeklerim getiriyordu. Ta ki bir gün Öğleden ikindiye kadar Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte oturdular. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) içlerinden birini tanıdı ve ona uzun uzun baktı. Muhariboğulları kabilesinden bu adam O'nun baktığını görünce dedi ki: "Ya Rasulallah! Sanki beni tanımış gibisin." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Seni görmüştüm." dedi. Adam dedi ki: "Evet vallahi, beni görmüş, benimle konuşmuştun. Ben de sana en çirkin sözlerle konuşmuş ve Ukaz'da sen insanlar arasında dolaşırken, sana en çirkin şekilde karşılık vermiştim." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bütün bunları hatırlayarak: "Evet." dedi. Sonra adam dedi ki: "Ya Rasulallah! O gün sana benden daha çok düşman ve İslam'a benden daha uzak hiç kimse yoktu. Beni hayatta bırakıp seni tasdik etmeme imkan veren Allah'a hamdolsun. O gün, benimle beraber olanlar hep dinleri üzere öldüler." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kalpler, Allah Teala'nın elindedir." buyurdu. Adam: "Ya Rasulallah! Benim için istiğfarda bulun." deyince, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İslamiyet kendinden önceki küfrün kökünü kazır." buyurdu. Sonra ailelerinin yanına döndüler.

 

 

27- Suda Heyetinin Gelişi:

 

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Cirane'den döndükten sonra (hicri 8. yıl) Suda heyeti geldi.

 

Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) daha önce bir askeri birlik hazırlamış, başlarına da Kays b. Sa'd b. Ubade'yi geçirmiş, ona beyaz bir sancak ile siyah bir bayrak vermişti. Kanat denilen yerde dört yüz kişi olarak toplanmışlardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu birliğe, Yemen taraflarındaki Sudahlar üzerine gitmelerini emretmişti. Bu sırada o kabileden bir adam Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmişti. Üzerlerine asker gönderildiğini öğrenince, Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelip dedi ki: "Ben kavmimin elçisi olarak geldim, askerlerini geri çek. Ben kavmimi sana getireceğim." Bu söz üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kays b. Sa'd'ı, Kanat denilen mevkiin taşından geri çevirdi.

 

Sonra Sudalı olan bu adam kavmine gitti ve yanında on beş kişilik bir heyetle Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Sa'd b. Ubade: "İzin ver benim konuğum olsunlar ya Rasulallah!" dedi. Bunun üzerine onun yanında konakladılar. Sa'd b. \ bade onları, güzelce karşıladı ve kendilerine ikramda bulundu, hepsini giydirip kuşattı. Sonra hep beraber Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gittiler. Müslüman olmak üzere biatta bulunup dediler ki: "Biz geride kalan kavmimizi de temsil ediyoruz." Daha sonra kavimlerine döndüler. Aralarında İslamiyet hızla yayıldı. Veda haccında yüz kişi olarak Resulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler. Vakıdi bu bilgileri M ustalık oğulları ndan birinden rivayet etmiştir.

 

Sudahlara mensup Ziyad b. Haris'ten de şu rivayeti nakletmiş tir: Ziyad, Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmiş ve; "Askerini geri çek, ben sana kavmimi getireceğim. " demiş, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da geri çekmiştir. Ziyad der ki: Kavmimden bir heyet geldi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bana dedi ki: "Ey Sudalı kardeş, sen kavmi içinde kendisine itaat edilen biri misin?" Dedim ki: "Allarİ ve Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sayesinde evet ya Rasulallah." İşte bu Ziyad, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile bazı seferlere katılmış ve demiştir ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir gece yürüyordu, biz de O'nunla beraber yürüyorduk. Ben kuvvetli bir adamdım. Ashabı dağılmaya başlamıştı. Ben hiç bineğinin yanından ayrılmadım. Seher vakti olunca bana: "Ey Sudalı kardeş, ezan oku!" buyurdu. Ben de bineğimin üzerinde ezan okudum. Sonra yürüyüp gittik. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ihtiyacı için inmişti, sonra döndü ve dedi ki: "Ey Sudalı kardeş, suyun var mı?" Mataramda birazcık bulunduğunu söyledim. "Getir." dedi. Ben de götürdüm. "Dök!" dedi. Mataradaki suyu bir çanağa boşalttım. Ashabı oraya üşüşmeye başladı. Sonra elini o çanağa daldırdı. Bir de gördüm ki, her iki parmağının arasından kaynak fışkırıyor. Sonra dedi ki: "Ey Sudalı kardeş! Şayet ben Rabbim azze ve celle'den utanmasaydım, hepimizin susuzluğunu giderirdik ve hepimiz de kana kana içerdik." Sonra abdest aldı ve: "Ashabıma, kimin abdest alacak suya ihtiyacı varsa buraya gelmesini ilan et!" Hepsi geldiler. Sonra Bilal kamet getirmeye başlayınca Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Sudalı kardeş ezan okudu; kim ezan okursa kameti de o getirir." buyurdu. Kalkıp kamet getirdim. Sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), öne geçip bize namaz kıldırdı.

 

Beni kavmime emir tayin etmeden önce,, bana bu hususta bir yazı yazmasını istemiştim, O da yazmıştı. Namazım bitirdikten sonra bir adam kalktı ve Peygamberimizin kendilerine tayin ettiği emirinden şikayette bulundu ve dedi ki: "Ya Rasulallah! Cahiliyye devrinde aramızda bir düşmanlık vardı, bizi onunla cezalandırdı." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Müslüman bir adam için emirlikte hayır yoktur." Sonra bir başka adam kalktı ve: "Ya Rasulallah! Bana zekattan pay ver." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona da şöyle dedi:

 

"Allah Teala zekatın taksimini, ne bir büyük meleğine, ne de bir peygamberine bırakmıştır. (Bizzat kendisi) zekatı sekiz sınıfa taksim etmiştir. Şayet sen, o sekiz sınıftan biri isen, vereyim; şayet değilsen, o zaman zekat, senin başında bir ağrı ve karnında bir derttir." Kendi kendime dedim ki: Bu iki haslet ha! Müslüman bir adam olarak emir olmayı istemek, zengin bir adam olarak zekat istemek! Bu düşünce üzerine Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dedim ki: "İşte bana yazdığın iki yazı, bunları benden geri al." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Niçin?" dedi. Dedim ki: "Ya Rasulullah! Ben müslüman bir adam olarak 'Müslüman bir adam için emirlikte hayır yoktur' dediğini duydum. Ve zengin bir kimse olarak: 'Kim ihtiyacı olmadığı halde zekat isterse, başında bir ağrı ve karnında bir dert olur.' buyurduğunu duydum." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Söylediğim şeyler, aynen öyledir." Sonra yazıların iadesini kabul etti ve bana dedi ki: "Bana kavminden emir tayin edebileceğim birini göster." Ben de birini tavsiye ettim, onu tayin etti. Dedim ki: "Ya Rasulallah; bizim bir kuyumuz var, kış olunca suyu yetiyor, ama yazın az geliyor ve suya muhtaç hale geliyoruz. Aramızdaki müslümanların sayısı az ve biz korkuyoruz. Allah Teala'ya bizim için kuyumuz hakkında dua et." Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bana yedi küçük taş ver." dedi, ben de verdim. Taşlan aldı, avucunda oğuşturup bana verdi ve: "Oraya vardığın zaman besmele çekerek bunları tane tane kuyuya at." dedi. Dediğini yaptım. Şu ana kadar hiç susuzluk çekmedik.

 

Bu olaydan çıkarılacak fıkhi hükümler:

 

1- Askere bayrak ve sancak vermek müstehaptır. Sancağın beyaz olması müstehap, bayrağın siyah olması ise kerahatsiz caizdir.

 

2- Bir kişinin haberi kabul edilir. (Yani en az iki kişi olmaları şart koşulmaz.) Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), yalnızca Sudanlardan bir kişinin haberi üzerine askeri geri çağırdı.

 

3- Bütün bir gece ezan vaktine kadar yol yürümek caizdir. Çünkü kelimesi, gece yürümek demektir ve gece yarısından sonrası içir kullanılmaz.

 

4- Binek üzerinde ezan okumak caizdir.

 

5- Devlet başkanının abdest için tebaasından su istemesi caizdir, bu dilenmek sayılmaz.

 

6- Su temin etmek için çaba göstermeden teyemmüm yapılmaz.

 

7- Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elini suya daldırır daldırmaz parmaklarının arasından su fışkırmıştır. Bu, apaçık bir mucizedir. Cahillerin zannına göre bu su, parmakları yarıyor ve kanı ile etinin arasından çıkıyordu. Halbuki öyle değildir. Elini kaba koyar koymaz, Allah'ın ihsan ettiği bereket ve inayet ile, parmaklarının arasından su fışkırıyordu. Bu hal, ashabının huzurunda defalarca vukubulmuştur.

 

8- Sünnete göre kameti, ezam okuyan kimsenin getirmesi gerekir. Bir kişinin ezan okuması, bir başkasmın kamet getirmesi de caizdir. Abdullah b. Zeyd kıssasında anlatıldığı üzere Abdullah, rüyasında gördüğü ezanı Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) haber verince: "Bilal'e öğret." dedi, o da ona öğretti. Sonra Bilal (r.a.) kamet getirmek istedi. Abdullah b. Zeyd dedi ki: "Ya Rasulallah! (Bu rüyayı) ben gördüm ve kamet getirmek istiyorum." O da: "Kamet getir!" buyurdu. O kamet getirdi. Bilal (r.a.) ezan okudu. Bu hadisi imam Ahmed (r.a.) kaydetmiştir.

 

9- Devlet başkanının emirliğe talip olan birisini layık gördüğü takdirde bu göreve tayin etmesi caizdir, o kimsenin bu görevi istemesi tayinine engel teşkil etmez. Bu durum, bir başka hadisteki: "Biz işimize, isteyeni tayin etmeyiz. " ifadesi ile çelişmez. Çünkü Sudalı şahıs kavmine emir olmayı istemişti ve kavmi içinde sevilen, itaat olunan bir kimseydi. Maksadı, kavmini ıslah etmek, onları İslam'a davet etmekti. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu tayin etmeyi maslahata uygun gördü ve ona olumlu cevap verdi. Diğer şahsın ise şahsi menfaat ve çıkar duygularıyla bu göreve talip olduğunu görünce, onu bu görevden uzak tuttu.

 

10- Tebaanın, zalim valileri devlet başkanına şikayet etmeleri ve onların bu davranışlarını ayıplamaları caizdir. Valiliği (ve benzeri idari görevleri) terketmek bir müslüman için o görevi yapmaktan daha hayırlıdır. Bir kişi zekat almaya muhtaç olduğunu söylerse, aksi ortaya çıkmadıkça, beyanına dayanılarak kendisine zekat verilir.

 

11- Bir kişi, tek başına zekat verilebilecek sekiz sınıftan bir sınıf olabilir. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Allah zekatı sekiz kısma ayırmıştır, şayet o kısımlardan birisi isen veririm." buyurmuştur.

 

12- Devlet başkanının, tayin ettiği bir görevlinin istifasını kabul etmesi caizdir.

 

13- Devlet başkanı, yapacağı tayinlerde, o konuda görüşü olan arkadaşlarıyla istişarede bulunur.

 

14- Mübarek bir su ile abdest almak caizdir. Suyun mübarek olması onunla abdest alınmasının mekruh olmasını gerektirmez. Bu esasa göre, zem-zem ile ve Kabe'nin üzerinden akan su ile abdest almak da mekruh değildir.

 

 

28- Gassanlıların Gelişi:

 

Hicretin 10. yılı Ramazan ayında Gassanlılar'dan üç kişi gelip müslüman oldular ve: "Bilemiyoruz, kavmimiz bize uyar mı, uymaz mı?" dediler. Kayser'e yakın olarak durumlarını korumak istiyorlardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), hediyeler vererek ikramda bulundu ve dönüp kavimlerine gittiler. Fakat kavimleri kendilerine uymadılar. Bunun üzerine Medine'den dönen elçiler müslümanlıklannı gizlediler. İki tanesi müslüman olarak vefat etti. Üçüncüsü ise, Yermük savaşında Hz. Ömer'e (r.a.) yetişti ve Ebu Ubeyde ile karşılaşıp müslüman olduğunu haber verdi. O da ona ikramda bulundu.

 

 

29- Selaman Heyetinin Gelişi:

 

Selaman heyeti, yedi kişi olarak Hz. Peygambere (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Aralarında Hubeyb b. Amr da vardı. Hepsi müslüman oldu. Hubeyb: "Ya Rasulallah, amellerin en faziletlisi hangisidir?" diye sordu. Hz, Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Vaktinde kılınan namazdır." buyurdu. Sonra uzun bir hadis zikretti. O gün, öğle ve ikindi namazını beraber kıldılar. İkindi namazı, öğle namazından daha hafifti. Sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) beldelerindeki" kuraklıktan şikayet ettiler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elini kaldırmadan: "Allah'ım; onları yurtlarında suya kavuştur." diye dua etti. Ben dedim ki: "Ya Rasulallah! Elini kaldır, o daha bereketli ve daha güzel olur." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu söz üzerine tebessüm buyurdu ve koltuk altları görülünceye kadar kollarım kaldırdı. Sonra O kalktı, biz de kalktık. Orada uç gün kaldık, ikramlar devam ediyordu. Sonra vedalaştık. Bu esnada bize hediyeler verilmesini emretti ve her birimize beş ukıyye verdi ve buna rağmen Bilal (r.a.), bizden özür dileyerek dedi ki: "Bugün yeterli malımız yok." Biz: "Bu verdikleriniz ne kadar çok ve ne kadar güzel." dedik. Sonra dönüp memleketimize gittik ve gördük ki Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dua ettiği gün ve saatta yağmur yağmış. Vakidi dedi ki: Heyetin gelmesi, hicretin 10. yılı Şevval ayında idi.

 

 

30- Absoğullarının Gelişi:

 

Absoğulları heyeti gelip Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dediler ki: "Ya Rasulallah! Karilerimiz (yeni müslüman olanlara Kur'an öğretmekle görevlendirilenler) geldi ve hicret etmeyenin müslümanlığında hayır olmadığını haber verdiler. Bizim mallarımız, hayvanlarımız var, onlar bizim geçim kaynağımız. Eğer hicret etmeyenin müslümanlığında hayır yoksa, bizim mallarımızda hiç hayır yok demektir. Biz de bu durumda hepsini satar ve hepimiz hicret ederiz." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Nerede olursanız olunuz, Allah'tan korkunuz. Böyle olursanız Allah amellerinizden hiçbir şey eksiltmez." Sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara, Halid b. Sinan'ı ve neslinin olup olmadığını sordu. Neslinin kalmadığını, kendinden sonraya bir kızının kaldığını ve onun da neslinin kalmadığın? haber verdiler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabına, Halid b. Sinan'ı anlatmaya başladı ve: "Kavminin zayi ettiği bir peygamber." dedi.

 

 

31- Gamidlilerin Gelişi:

 

Vakidi der ki: Hicretin 10. yılında on kişilik Gamid heyeti Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi. Bakiu'l-Garkad'da konakladılar. O zamanlar orası ağaçlık bir yerdi. Sonra Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler ve yaşça en küçük olanlarını bineklerinin yanında bıraktılar. O da uyudu. Bir aralık bir hırsız gelip içinde heyettekilerden birine ait elbiselerin bulunduğu bir torbayı çaldı.

 

Temsilciler, Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına varıp selam verdiler ve hepsi İslam'ı kabul ettiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de onlara, İslam'ın emir ve yasaklarını ihtiva eden bir yazı yazdı. Sonra onlara dedi ki: "Bineklerinizin yanına kimi bıraktınız?" Onlar da: "En gencimizi ya Rusulallah!" dediler. İçlerinden birisi: "Benden başka kimsenin torbası yok ya Rasulallah!" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: " O torba oradan alındı, sonra geri yerine konuldu."

 

Temsilciler süratle bineklerinin yanına geldiler. Arkadaşlarını bulup Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) haber verdiği hususu sordular. O da şunu anlattı: "Uykudan irkilerek uyandım. Torbayı kaybetmiştim, aramaya başladım. Bir de baktım ki, uzakta bir adam oturmaktaydı. Beni görür görmez koşmaya başladı. Bende onun oturduğu yere kadar gittim, bir de baktım ki bir çukur izi var, çukuru açınca kayıp torbayı buldum ve çıkardım." Temsilciler bütün bunları dinledikten sonra dediler ki: "O'nun, Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet ederiz. O bize, bu torbanın hem alındığını hem de geri geldiğini haber vermişti." Bunun üzerine bineklerinin yanında bıraktıkları genç de gelip müslüman oldu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Übey b. Ka'b'dan, onlara Kur'an öğretmesini istedi. Daha sonra, herkese verdiği gibi onlara da hediyelerini verdi ve dönüp gittiler.

 

 

32- Ezd Heyetinin Gelişi:

 

Ebu Nuaym, Ma'rifetü's-Sahabe adlı eserinde, Hafız Ebu Musa da Ahmed b. Ebi'l-Havari hadisinden şu rivayette bulunmaktadırlar: Ebu Süleyman ed-Darani, Alkame b. Yezid b. Süveyd el-Ezdi - babası yoluyla dedesi Süveyd b. Haris'in şöyle söylediğim nakletmektedir: "Kavmimi temsilen Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelen yedi kişilik heyetin içinde yedinci kişi idim. Yanına girip konuştuğumuz zaman, halimiz ve vakarımız hoşuna gitti. Bize: "Siz, kimlersiniz?" dedi. "Mü'minleriz" dedik. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) tebessüm etti ve: "Her sözün bir hakikati vardır, sizin sözünüzün ve imanınızın hakikati nedir?" diye sordu. Biz şöyle cevap verdik: "On beş haslettir. Bunlardan beşine inanmamızı senin elçilerin bize emretti. Beşini yapmamızı sen emrettin, beşini de cahiliyye devrinde ahlak edinmiştik. Şu anda onları koruyoruz, ancak o beş ahlak içinde senin hoşlanmayacaklarım terkederiz." Bunun üzerine Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Elçilerimin inanmanızı emrettiği beş şey nedir?" diye sordu. "Bize Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve öldükten

 

sonra dirilmeye inanmamızı emrettiler." dedik. "Yapmanızı emrettiğim beş şey nedir?" diye sordu. "Bize 'La ilahe ilallah = Allah'tan başka ilah yoktur' dememizi, namaz kılmamızı, zekat vermemizi, Ramazan'da oruç tutmamızı, gücü yetenlerimizin hacca gitmesini emrettin." dedik. "Peki cahiliye devrinde kazandığınız beş ahlak hangisidir?" diye sordu. "Bolluk anında şükretmek, bela anında sabretmek, kazaya (Allah'ın takdiri sonucu olan şeylere) rıza göstermek, düşmanla karşılaşılan yerlerde sebat ve tahammülü elden bırakmamak, düşmanın hezimetine sevinmeyi veya galibiyetine üzülmeyi terk etmek." dediler. Bu sözlerden sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Hikmet ve ilim sahibi kimseler; derin ve ince anlayışları sebebiyle nerdeyse peygamber olacaklarmış." dedi ve sonra şöyle buyurdu: "Ben size beş haslet daha ilave edeyim, şayet dediğiniz gibi (on beş haslete sahip) iseniz yirmiye tamamlansın: 1) Yiyemiyeceğiniz şeyi toplamayınız. 2) Oturamayacağınız meskenleri yapmayınız. 3) Yarın elinizden çıkacak şeyler uğrunda birbirinizle yarış etmeyiniz. 4) Kendisine döndürüleceğiniz ve arz edileceğiniz Allah'tan korkun. 5) Önünüzde bulunan ve içinde ebedi olarak kalacağınız cennete rağbet edin." Daha sonra Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanından ayrıldılar bu tavsiyeleri ezberleyip gereğine göre yaşadılar.

 

 

33- Müntefikoğulları Heyetinin Gelişi:

 

İmam Ahmed b. Hanbel'in oğlu Abdullah, babasının Müsned'indeki rivayetinde dedi ki: İbrahim b. Hamza b. Muhammed b. Hamza b. Mus'ab b. ez-Zübeyr ez-Zübeyri bana bir yazı yazdı ve orada dedi ki: Sana şu hadisi yazdım. Ben onu sana yazdığım şekliyle hocamdan dinlemiş ve ona dinletmiştim. Sen de benden almış olarak başkalarına rivayet et: Abdurrahman b. el-Muğire el-Hızami, Abdurrahman b. Ayyaş es-Semai el-Ensari - Delhem b. Esved b. Abdillah b. Hacib b. Amir b. Müntefik el-Ukayli - babası - amcası Lakiyt b. Amir yoluyla ve yine Delhem, Ebu'l-Esved b. Abdillah ve Asim b. Lakıyt yoluyla yaptığı rivayette şöyle demiştir: Lakiyt b. Amir temsilci olarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gitmek üzere yola çıktı. Yanında da Nehik b. Asim b. Malik b. el-Müntefik adında bir arkadaşı vardı. Lakıyt diyor ki: Ben ve arkadaşım yola çıktık ve Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldik. Sabah namazını yeni bitirmişken yanına vardık. O da ashabına hitap etmek için ayağa kalkmıştı, dedi ki: "Ey insanlar; dört günden beri sesimi çıkarmamıştım. Bu gün dinleyiniz. Hiç aranızda kavminin elçi olarak gönderdiği ve ona, (Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dediklerini, bize bildir.' dediği kimse var mı? Orada birisi var, kendi kendine konuşması (veya arkadaşıyla konuşması)onu oyalıyor, ya da kaybolan bir şeyini düşünmek onu meşgul ediyor, ben o kayıptan mesulüm, tebliğ ettim mi? Dinleyiniz hayat bulunuz; oturunuz." Bu sözler üzerine herkes oturdu. Ben ve arkadaşım kalktık, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kalbi ve gözüyle bize yönelince dedim ki: "Ya Rasulallah! Gayb ilminden bir şey bilir misin?" Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) güldü. Allah'a yemin olsun ki, kaybettiğim şeyi aradığımı bildi ve: "Rabbın, beş gaybin ilmini kendine alıkoydu, onları Allah'tan başka kimse bilmez." buyurdu. Bu esnada eliyle de işarette bulundu. "Onlar nelerdir, ya Rasulallah?" diye sordum. Buyurdu ki: "1) Ölümün bilgisi. Sizden birinin ölümünün ne zaman olacağını O bilir, siz bilemezsiniz. 2) Ana rahmindeki meninin bilgisi. Onu Allah bilir, siz bilemezsiniz. 3) Yarın olacak şeylerin bilgisi. Allah ne yiyeceğini (yani yarınki rızkını) bilir, sen bilemezsin. 4) Yağmurun yağacağı günün bilgisi. Allah size bakar, siz korku ve susuzluk içindesinizdir. Yağmurunuzun yağmasının yakm olduğunu bilir ve halinize gülmeye devam eder.'* Lakıyt diyor ki: Bunun üzerine dedim ki: "Hayra gülen Rabdan ümidimizi kesmeyeceğiz." Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) devamla: "5) Kıyamet gününün bilgisi." dedi. "Ya Rasulallah! Bildiğin ve insanlara öğrettiğin şeyleri bize de öğret. Biz, tasdik ettiğimizi kimsenin tasdik etmediği bir topluluktanız. Ne bizden daha kalabalık olan Mezhıc, ne bize tabi olan Has'amlılar, ne de bizim kendi aşiretimiz, hiçbiri bizi tasdik etmez." dedik. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Yaşadığınız kadar yaşayınız, sonra peygamberiniz vefat eder, sonra yine bir müddet kalırsınız. Sonra kuvvetli bir ses gönderilir, Rabbına yemin olsun ki, yeryüzünde hiçbir şey bırakmaz. Rabbınla beraber olan melekler de vefat eder. Ve Rabbın azze ve celle arzda dolaşır, bütün beldeler boşalır, yalnız Rabbın kalır. Rabbm, arşının katından gökyüzünü gönderir de gökyüzü durmadan yağmur yağdırır, ilahına yemin olsun ki, yeryüzünde ne düştüğü yerde bir maktul (öldürülen kimse), ne de defnedildiği yerde bir meyyit bırakır, hepsinin kabirlerini yarar ve onları başlarının bulunduğu yerde oturur vaziyete getirir. Bunun üzerine Rabbın: Mehyem? (yani durumun nedir, işin nedir, nerede idin?) der. Kul da der ki: 'Ya Rabbi, dün bugün. Kul bu sözüyle, dünya hayatıyla ve ailesiyle olan beraberliğinin çok yakın olduğunu (yani ölmesiyle dirilmesi arasında çok kısa bir müddet geçtiğini) kasdeder. "Ya Rasulallah! Bizi, çürüdükten, rüzgar ve yırtıcılar parçaladıktan sonra (Allah) nasıl toparlayacak?" dedim. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bunun misalini Allah'ın nimetlerinden yereyim: Yeryüzüne bakıyorsun, çorak ve taşlık" dedi. "Artık orası asla hayat bulamaz." dedim. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) devamla: "Sonra Allah oraya yağmur gönderiyor, birkaç gün sonra otlar bitmiş olarak görüyorsun. İlahına yemin olsun ki O, yeryüzünün bitkisini bir araya getiren sudan, sizlerin parçalarınızı bir araya getirmeye daha çok muktedirdir ve (siz O'nun kudretiyle) kabirlerinizden ve cesetlerinizin bulunduğu her yerden çıkarsınız ve O'na bakarsınız. O da size bakar." buyurdu. "Ya Rasulallah! O tek varlık, biz ise bütün yeryüzünü dolduruyoruz, bu vaziyette nasıl olur da O bize, biz de O'na bakarız?" dedim. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bunun misalini Allah'ın nimetlerinden vereyim: Güneş ve ay Allah'ın küçük bir ayeti (O'nun varlığının delili)dir. Siz o ikisini de aynı zamanda görebiliyor ve onları görmekten dolayı bir zarara da uğramıyorsunuz. ilahına yemin olsun ki O, güneşin ve ayın kendilerini göstermelerinden ve bunlardan dolayı da bir zarara uğramamanızdan, sizi görmeye ve sizin de O'nu görmenize daha çok muktedirdir." buyurdu. "Ya Rasulallah! Rabbımıza kavuştuğumuz zaman bize ne yapacak?" dedim. "Hiçbir sırrınız O'na kapalı kalmamış olarak O'nun huzuruna çıkarılırsınız. Rabbın azze ve celle eliyle bir avuç su alacak ve sizin bulunduğunuz tarafa serpecek, İlahına yemin olsun ki, o suyun hiçbir damlası hedefini şaşırmadan yüzlerine isabet edecek. müslümanın yüzü bu suyla beyaz bir çarşaf gibi olacak. Kafire gelince, onun da yüzüne su serpecek, onun yüzü de simsiyah kömür gibi olacak. Sonra Peygamberiniz oradan ayrılır ve salih kimseler O'nu takip ederler. Sonra ateşten bir köprüye doğru yürürler, sizden biriniz ateş parçasına basar ve acısından 'uff der. Rabbm azze ve celle: 'Evet.' der. Daha sonra peygamberinizin havuzu başına, daha Önce hiç görmediğim bir şekilde susamış olarak gelirsiniz. İlahına yemin olsun ki, sizden biriniz elini uzatır uzatmaz eline bir bardak düşer; onu, yorgunluk, idrar ve her türlü sıkıntıdan kurtarır. Güneş ve ay gizlenir, onlardan hiçbirini görmezsiniz." buyurdu. "Ya Rasulallah! (Bütün bunları) ne ile göreceğiz?" dedim. "Şu andaki görüşünün bir benzeriyle; güneşin doğması yeryüzünü aydınlatıp, dağlara vurması esnasında gördüğün gibi." buyurdu. "Ya Rasulallah! Kötülüklerimizin ve iyiliklerimizin karşılığını ne ile göreceğiz?" dedim. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "İyiliklerinizin karşılığım on katıyla göreceksiniz, kötülüklerinizin karşılığını da bir katıyla göreceksiniz, bu arada Allah tamamını da affedebilir." Dedim ki: "Ya Resulallah! Cennet ve Cehennem nedir?" Dedi ki: "İlahına yemin olsun ki, Cehennemin yedi kapısı vardır, sadece iki kapısı arasındaki mesafeyi atlı bir kimse yetmiş yılda kateder. Cennetin sekiz kapısı vardır, onun da iki kapısı arasındaki mesafeyi bir atlı yetmiş senede kateder." Dedim ki: "Ya Rasulallah!

 

Çenette neler göreceğiz?" Dedi ki: "Süzülmüş baldan nehirler, başağrısına ve pişmanlığa sebep olmayan şaraptan ırmaklar, tadı bozulmamış sütten ve özellikleri değişmemiş sudan ırmaklar ve meyveler göreceksiniz. İlahına yemin olsun ki, burada bildiğiniz her şey ve onları benzerlerinden daha hayırlı her şeyi bulacaksınız, bunların yanı sıra tertemiz zevceler olacak." Dedim ki: "Ya Rasulallah! Bize orada muslıha (Allah'ın rızasını kazanan) eşler mi olacak?" Dedi ki: "Saliha kadınlar salih olan erkeklere aittir." Bir diğer metinde: "Saliha kadınlar salih olan erkeklere aittir, aynen dünyada olduğu gibi birbirinizden zevk duyarsınız, ancak orada doğum yoktur." Dedim ki: "Ya Rasulallah! En çok ulaşacağımız ve en son varacağımız nokta neresidir?" Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu soruya cevap vermedi. Dedim ki: "Ya Rasulallah! Sana ne üzerine biat edeyim.?" Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), elini uzattı ve dedi ki: "Namaz kılmak, zekat vermek, müşrikleri terketmek ve Allah'tan başkasını ilah tanımamak ve O'na şirk koşmamak üzere." Dedim ki: "Ya Rasulallah! Doğu ile batı arasındakiler bizimdir." Ben bu sözü söyleyince, bana veremeyeceği bir şeyi şaft koşacağımı zannederek elini çekti, ben de sözüme devam ederek dedim ki: "Dilediğimiz yere konaklarız. Herkesin günahı kendi aleyhine işler." Bunun üzerine elini (tekrar) uzatıp: "Dilediğin yere konaklayabilirsin, senin aleyhine kendi nefsinden başkası günah işleyemez." Sonra Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanından ayrıldık. Daha sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), onun hakkında dedi ki: VGüzel, güzel. ilahına yemin olsun ki, dünya ve ahirette insanların en takvahsı." Bekr b. Kilaboğullarından Ka'b b. el-Hudriyye dedi ki: "Kim onlar ya Rasulallah!" Buyurdu ki: "Müntefikoğulları, Müntefikoğulları, Müntefikoğulları. Bunun ehli onlardır." Lakıyt diyor ki: "Döndük, sonra ben Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yöneldim ve dedim ki: "Ya Rasulallah! Geçip gidenlerden herhangi birinin cahiliye devrinde hayrı var mıdır?" Kureyş ahalisinden biri dedi ki: "Vallahi, baban el-Müntefık cehennemdedir." (Soruyu soran ve kendisine böyle cevap verilen adam) der ki: Herkesin içinde babama böyle söylemesinden dolayı sanki yüzümün eti ile derisi arasına bir ateş düştü ve hemen: Ya senin baban ya Rasulallah? demek istedim. Fakat başka türlü sormayı daha güzel gördüm ve dedim ki: "Ya Rasulallah! Ya senin ailen?" Dedi ki: "Allah'a yemin olsun ki benim ailem de öyledir. İster Amiri, ister Kureyşli olsun, hangi kabrin başına gelirsen de ki: Beni sana Muhammed gönderdi. Seni üzen şeyi haber vereyim, yüzünün ve karnının üzerinde cehenneme sürükleniyorsun." Dedim ki: "Ya Rasulallah! Onları bu duruma düşüren sebep nedir? Onlar en iyisini yaptıklarını zannettikleri işler yapıyorlar ve kendilerini, ıslah için çalışan kimseler sanıyorlardı." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Bunun sebebi şudur: Allah, her yedi ümmetin (neslin) sonunda bir Peygamber gönderir. Kim peygamberine isyan ederse sapıklığa düşenlerden olur;kim de peygamberine itaat ederse hidayete erenlerden olur."

 

Bu, büyük ve azametli bir hadistir. Hadisin azameti, celaleti ve yüceliği, onun peygamberlik çerağından çıktığını göstermektedir. Abdurrahman b. Muğire b. Abdirrahman el-Medeni hadisinden başka yolla bilinmemektedir. Ondan İbrahim b. Hamza ez-Zübeyri rivayet etmiştir. Bu şahısların her ikisi de Medine'deki alimlerin büyüklerindendir ve Sahih'te hadisleriyle delil getirilen sika ravilerden sayılmışlardır. Ehl-i hadisin imamı Mühammed b. İsmail el-Buhari, bu iki şahısla da delil getirmiştir. Ehl-i sünnet imamları bu hadisi kitaplarında rivayet etmişler, kabul edip teslimiyetle önünde boyun eğmişler ve hiçbiri, ne hadisi ne de hadisin ravilerinden harhangi bir şahsı ta'n (hadisin sıhhatma zarar veren kusur isnad) etmişlerdir.

 

Hadisi rivayet edenler şunlardır:

 

1- İmam (Ahmed b. Hanbel)in oğlu imam Ebu Abdirrahman Abdillah b. Ahmed b. Hanbel babasının Müsnecf inde ve es-Sünne adlı kitabında bu hadisi zikretmiş ve şöyle demiştir: İbrahim b. Hamza b. Mühammed b. Hamza b. Mus'ab b. ez-Zübeyr ez-Zübeyri bana şunu yazdı: "Sana bu hadisi yazdım. Ben onu arz (hocasına dinletme metodu) ve sema* (hocası okurken onu dinleme) yoluyla sana yazdığım gibi öğrendim, sen de onu benden rivayet et."

 

2- Büyük hadis hafızı Ebu Bekir Ahmed b. Amr b. Ebi Asim en-Nebil, es-Sünne adlı kitabında rivayet etmiştir.

 

3- Hadis hafızı Ebu Ahmed Mühammed b. Ahmed b. ibrahim b. Süleyman el-Assal, el-Ma'rife adlı kitabında.

 

4- Bulunduğu devrin hadis hafızı ve büyük muhaddisi Ebu'l-Kasım Süleyman b. Ahmed b. Eyyub et-Tebarani birçok kitabında.

 

5- Hadis hafızı Ebu Mühammed b. Abdillah b. Mühammed b. Hayyan Ebu'ş-Şeyh el-Isbehani, es-Sünne adlı eserinde.

 

6- Babası da kendisi gibi hadis hafızı olan Ebu Abdillah Mühammed b. İshak b. Mühammed b. Yahya b. Mende -ki bu şahıs da Isfahan hafızıdır-.

 

7- Hadis hafızı Ebu Bekir Ahmed b. Musa Merduyeh.

 

8- Yaşadığı asrın hadis hafızı Ebu Nuaym Ahmed b. Abdillah b. ishak el-İsbehani.

 

Bunlar dışında teker teker sayılmaları uzayıp gidecek birçok hadis hafızı bu hadisi rivayet etmişlerdir.

 

Ibn Mende der ki: "Bu hadisi Mühammed b, İshak es-San'ani, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel ve diğerleri rivayet etmişlerdir. Irak'ta ilim ve takva erbabının huzurunda Ebu Zür'a er-Razi, Ebu Hatim ve Ebu Abdillah Muhammed b. İsmail gibi imamlar topluluğu bu hadisi rivayet etmiş, orada bulunanlardan kimse karşı çıkmamış ve isnadına itiraz etmemiş; aksine sıhhatini kabul ederek onlar da rivayet etmişlerdir. Bu hadisi münkir veya cahil ya da Kitap ve sünnet'e karşı olanlardan başkası inkara kalkışmaz." Bu sözler Ebu Abdillah b. Mende'ye aittir.

 

Hadisin metninde geçen "yağmur yağdırmak" anlamındadır,"kabirler" demektir. -Ra harfi üsttin harekeyle okunursa- suyun toplandığı havuz demektir. Ra harfi sakin ve ondan sonraki de ba yerine ya olursa hanzala (Ebu Cehil karpuzu ) anlamındadır. Bundan maksat şudur: "Su çoğalmıştır. Nereden istersen içersin." Ra harfinin sakin ve ondan sonraki harfin ya olması halinde "yeryüzü yeşilliği ve düzgünlüğü ile hanzalaya" benzetilmiştir.'

 

lafzı, bir insanın farkına varmadan bir yerini yakması veya acıtması halinde söylediği bir kelimedir. Asmai: "Aynen *ah!* gibidir." der.

 

"Rabbın azze ve celle: diyor" sözündeki lafzı hakında İbn Kuteybe iki görüş bulunduğunu söylemektedir: Birincisi nun (=Evet) manasına gelmesidir. Diğeri: Haberinin hazfedilmiş olmasıdır. Bu görüşe göre manası: "Siz de böylesiniz." veya: "O dediği üzeredir." gibi olmaktadır."Büyük abdest" demektir. Hadiste"Herhangi biriniz büyük ve küçük abdesti sıkışmış olarak namaza durma sın." buyurulmuştur. "Sırat" anlamındadır. "Rabbın der." sözündeki lafzı: "Durumun ve işin ne haldedir, nerede idin?*İ gibi manalara gelir. sözündeki ... lafzı, za harfinin sakin okunmasıyla harekelenir ve güçlük, sıkıntı manasına gelir. vezninde olursa -yani za harfi kesreli okunursa- mana: "Sıkıntıya düşen odur" ve: "Ümidini kesecek kadar sıkıntıya düştü." şeklinde olur.

 

"Allah Teala gülmeye devam eder." sözü ile, Allah Teala'nin fiillerinin sıfatlarından biri ifade edilmiştir ki O'na zatı ile ilgili sıfatlarda olduğu gibi fiilleriyle ilgili olan bu sıfatlarda da yaratıklardan hiçbir şey benzemez. Allah'ın bu sıfatı birçok hadiste geçmiştir, reddetmeye imkan yoktur. Tahrif etmek ve teşbihte bulunmak da imkansızdır.

 

Aynı şekilde, "Rabbın yeryüzünde dolaşır" sözü ile de Allah'ın fiili bir sıfatı ifade edilmiştir.

 

"Rabbın ve melekler geldi."[Fecr, 22]"Hala kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini mi bekliyorlar?"[En'am, 168] gibi ayet-i kerimelerde ve: "Rabbımiz her gece dünya semasına iner.", "Arafat gecesi yaklaşır, Arafat'ta vakfede duranlarla meleklere karşı övünür." gibi hadislerde aynı fiili sıfatlar zikredilmiştir. Bütün bu ayetlerde ve hadislerde geçen sıfatlar için geçerli olacak bir tek doğru yol vardır, o da: "Hiçbir benzetmeye gitmeden bu sıfatları kabul etmek, tahrif ve ta'tile (tevil yoluna giderek mahiyetlerini değiştirmek ve hakiki manalarını geçersiz kılmaya) kaçmadan tenzih etmektir.

 

"Ve Rabbının yanındaki melekler." sözüne gelince; bu hadis ile Sur hadisi diye bilinen ismail b. Rafi'in uzun hadisinin dışında, meleklerin ölümünü açıkça zikreden başka bir hadis bilmiyorum. Belki şu ayet-i kerime bu hususa delalet edebilir: "Sur'a üflenince Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacaktır."[Zümer, 68]

 

"İlahının ömrüne yemin olsun ki" sözü, Rab Teala'nın hayatına yemin etmektir. Bu söz, Allah'ın sıfatlarına yemin etmenin caiz olduğunu ve böylece yapılacak bir yeminin geçerli sayıldığını göstermektedir. Yine bu söz, sıfatların kadim olduğuna, mastarların Allah'a isnad edilebileceğine ve o isimlerle sıfatlanabileceğine de delalet etmektedir. Bu durum, yalnızca isim olarak kullanılan kelimelere göre bir ziyadelik arzetmektedir. Esma-i hüsna (Allah'ın güzel isimleri) bu mastarlardan elde edilmiş ve onlara delalet etmektedir.

 

"Sonra kuvvetli bir ses gönderilir." sözü, yeniden dirilmeye sebep olacak kuvvetli sese ve (Sur'a) üfürmeye işaret etmektedir.

 

ifadesindeki sözü tabirinden alınmıştır. Başı kesilen veya budanan bir fidan ya da bitkinin yeniden yeşermesi anlamındadır. Ölümden sonraki diriliş bu yeşermeye benzetilmiştir. Bitkinin kesildiği yerden sürgün vermesi gibi bu diriliş de ölünü bulunduğu yerden olacaktır.

 

"Oturur vaziyete getirir." sözü, yaratılış ve hayatın tam olarak gerçekleşeceğini ifade etmektedir. Oturur vaziyete getirildikten sonra ayağa kalkar. Sonra kıyamet mahalline ya binekli ya da yaya olarak sevkedilir.

 

"Ya Rabbi! Dün bugün, der." sözü, yeryüzünde kalış müddetinin azlığını belirtir. Sanki o, orada bir gün kalmış ve: "Dün" demiş, veya yarım gün kalmış ve: "Bugün" demiştir. Ve onun zannına göre, ailesiyle çok yakın bir zamana kadar beraberdi de onlardan dün ya da bugün ayrıldı, demektir.

 

"Bizi, çürüdükten, rüzgar ve yırtıcılar parçaladıktan sonra (Allah) nasıl toparlayacak?", sözü ve Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da bu sorunun sorulmasını kabul etmesi; ashabın ince meselelere ve hassas konulara dalmadığını, imanın hakikatlarım anlamadığını, bilakis yalnızca ilmi konularla meşgul olduğunu, Kaderiye, Cebriye ve Cehmiye'den olan Mecusi (ateşe tapan) ve Sabİe (yıldıza tapan) yavrularının ilmi konuları da onlardan çok bildiğini iddia edenlerin bu iddialarını çürüten bir cevaptır.

 

Bu söz onların, birçok sorularını ve şüphelerini Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) arz ettiklerinin, O'nun da soranların gönüllerini ferahlatacak cevaplar verdiğinin delilidir. Hem ashabı hem de düşmanları Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) birçok soru sormuşlardır. Düşmanları O'nu zor durumda bırakmak için sorarlarken ashabı da anlamak, aydınlanmak ve sonunda imanlarının artması için soruyorlardı. O da kıyametin ne zaman kopacağının sorulması gibi cevabı olmayan soruların dışındaki bütün sorulara cevap veriyordu. Yine bu sözde, Allah'ın, kulunu parça parça ettikten sonra tekrar bir araya toplayacağına, onu yeniden türetip Kur'an-ı Kerim'inde iki yerde vasfettiği gibi yeni bir yaratılışla yaratacağına delil vardır. sözündeki lafzının manası, O'nun nimetleri ve kendisini kullarına tanıttığı işaretleri demektir.

 

Bu sözde, tevhid ve ahiret ile ilgili konuların delilleri arasında kıyasın da yer aldığına delil vardır. Kur'an bunun Örnekleriyle doludur.

 

Bu sözden anlaşıldığına göre bir şeyin hükmü onun benzerinin de hükmüdür. Allah Teala bir şeyi yapmaya muktedirse, o şeyin benzerini yapmaktan nasıl aciz olur? Allah Teala Kur'an-ı Kerim'inde, ahiret aleminin delillerini en güzel, en açık ve en beliğ bir üslubla beyan etmiş, insan aklına ve fitti ratına yakınlaştırmiştır. Düşmanları olan münkirler O'nu tekzip ve taciz etfmek, hikmetlerini lekelemek çabasıyla bu apaçık hakikatlan reddetmişlerdir. Allah, onların söyledikleri şeylerden çok çok yücedir.

 

Yeryüzüne bakıyorsun, çorak ve taşlık." sözü "Yeryüzünü ölümünden sonra O diriltir."[Rum, 19] ve "Kupkuru gördüğün yeryüzünün, Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçmesi, kabarması, Allah'ın ayetlerindendir. Ona can veren Allah, elbette ölüleri de diriltir. O, herşeye kadirdir."[Fussilet, 39] ayetlerindeki mananın aynısını ifade etmektedir. Kur'an'da bu anlamda daha birçok ayet vardır.

 

"O'na bakarsınız, O da size bakar." sözü, Allah Teala'nın bakma sıfatını ve ahirette de görüleceğini isbat etmektedir.

 

"O tek varlık, biz ise bütün yeryüzünü dolduruyoruz. Bu vaziyette nasıl olur da O bize bakar, biz de O'na bakarız?" sözü, bu hadiste geçmiştir. Bir başka hadiste: "Allah'tan daha kıskanç hiç bir şahıs yoktur." buyurulmuştur. Bu sözün muhatapları, ne denilmek istendiğini bilen Araplardır. Onların kalbine Allah'ı mahlukata benzetmek gibi bir duygu gelmemiştir. Bilakis onların akılları böyle bir benzetmeye yönelmekten daha üstün, zihinleri daha saf, kalbleri daha selimdir.

 

Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), ahirette Allah'ın alenen görülmesinin güneş ve ayın görülmesi gibi hakikat olduğunu beyan etmiş ve bu hakikati mecazi manaya çekenlerin vehmini çürütmüştür.

 

"Rabbın, eliyle bir avuç su alır ve sizin tarafınıza serper." sözünde, Allah'ın el sıfatının ve serpme fiilinin isbatı vardır."çarşaf" demektir. kelimesinin çoğuludur ve kömür anlamındadır.

 

"Sonra peygamberiniz döner, gider." sözüyle kıyamet mahallinden cennete dönüş ve gidiş kasdedilmiştir. (sözüyle, salih kimselerin O'nun (Hz. Peygamber'in) izini takib ederek gidecekleri anlatılmıştır.

 

"Peygamberinizin havuzunu görürsünüz." sözünde; havuzun, sırat köprüsünden sonra gelinen bir yerde olduğu açıktır. Sanki onlar bu köprüyü geçmeden ona ulaşamamaktadırlar. Bu ümmetin selefinin bu konuda iki değişik görüşü vardır. et-Tezkire adlı eserinde Kurtubi ile aynca Gazali bu iki görüşü de nakletmişler ve havuzun köprüden sonra olduğunu söyleyenlerin yanıldıklarını ifade etmişlerdir. Buhari, Ebu Hureyre'den Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben havuz başında dikilip durduğum sırada bir zümre görürüm, nihayet onları tanıdığım zaman benimle onlar arasında bir adam (bir melek) ortaya çıktı ve onlara: Geliniz, dedi. Ben ona: Bunları nereye götürüyorsun? dedim. Melek: Vallahi cehenneme götürüyorum, dedi. Bunların hali, günahı nedir? dedim. Melek: Bunlar, Senin ardından kıçları üzerine dönüp (dinlerine) arka çevirerek irtidat ettiler! dedi. Ben bu havuza yaklaşıp da geriye çevrilenlerden hiç kimsenin cehennemden kurtulacağını sanmıyorum. Ancak çobansiz, yolunu şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar misali bunlardan da (tek tük) cehennemden kurtulanlar olabilir."

 

(Kurtubi) der ki: "Bu hadis hem sahih, hem de havuzun Sırat'tan önce olacağına en kuvvetli delildir. Çünkü Sırat, cehennem üzerinde bulunan bir köprüdür, kim onu geçerse cehennemden kurtulmuş demektir."

 

Ben derim ki: Raşulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hadisleri arasında tenakuz, ihtilaf ve çelişki yoktur. Bütün hadisleri birbirini destekler. Hal böyle olunca, bu görüşü savunanlar, havuzun görülebilmesi ve yanına ulaşılabilmesi için Sırat'ı geçmenin şart olduğunu kastediyorlarsa, Ebu Hureyre ve diğerlerinin hadisleri, onların bu görüşünü geçersiz kılmaktadır. Bu sözleriyle mü'minlerin Sırat'ı geçmelerinden sonra havuzu göreceklerini ve oradan içeceklerini kastediyorlarsa, Lakıyt hadisi bu görüşe delalet etmektedir. Bu durum, havuzun Sırat'tan önce olması imkanını çürütmez. Çünkü sözkonusu havuzun eninin ve boyunun birer aylık mesafe olduğunu söylemiştir. Eni ve boyu bu büyüklükte olunca Sırat'tan önce başlayıp sonrasına kadar uzanmasını ve mü'minlerin hem Sırat'tan önce, hem de sonra havuza gelmelerini imkansız kılan şey nedir? Böyle olması imkan dahilinde bir hadisedir. Şu kadar var ki, böyle olup olmadığını ancak Hz. Peygamber'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) haber vermesiyle bilebiliriz. En iyi Allah bilir.

 

... sözündeki ... sözü, haddinden fazla susamış olarak suya gelen kimseleri ifade etmektedir. Tasavvur edilebilecek en şiddetli susuzluk haliyle havuza gelecekleri kastedilmiştir. Bu duruma göre havuzun, Sırat'tan sonra olması daha uygundur. Çünkü o, cehennem köprüsüdür. Herkes oradan yürür ve geçenlerin susuzluğu had safhaya varır da hemen kıyamet mahallinde nasıl Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) havuzunun başına geldilerse yine oraya gelirler.

 

... sözü, güneşin ve ayın gizlenmeleri ve görünme manasındadır. ... "gizlenme, örtünme" demektir. Ebu Hureyre bu anlamda ... "Ondan gizlendim." demiştir.

 

"Her iki kapı arasında yetmiş yıllık bir mesafe vardır."sözü ile iki ayrı kapı arasındaki mesafe kastedilmiş olabileceği gibi bir kapının iki ayrı kanadı arasındaki mesafe de kastedilmiş olabilir. Bu haber bir başka rivayetteki: "kırk yıllık mesafe" bulunduğu haberiyle şu İki sebepten dolayı çelişmez: 1) Bu ikinci haberi rivayet eden, rivayetini Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem)kadar iletmeyip: "Bize iki kanat arasında kırk yıllık bir mesafe bulunduğu zikredildi." şeklinde yapmıştır. 2) Mesafe denen kavram, yürümenin süratine ve yavaşlığına bağlı olarak uzayıp kısalabilir. En iyi bilen Allah'tır.

 

"Baş ağrısına ve pişmanlığa sebep olmayan şaraptan ırmaklar." sözüyle dünyadaki şaraba tarizde bulunulmuş, onun baş ağrısına sebep olduğu, hem aklı hem de malı gidererek pişmanlığa sebep olduğu, aklın izalesinin tabii sonucunun da şer olan herşeyin vukubulması olduğu hususu vurgulanmak istenmiştir.

 

"Uzun müddet beklemek sonucu özellikleri değişmeyen su" demektir.

 

Cennet ehlinin kadınları hakkında: "Ancak orada doğum yoktur." sözü üzerinde ihtilaf edilmiş ve onların doğurması konusunda iki görüş belirtilmiştir. Bir grup, orada hamilelik ve doğum olayının olmadığım söylemiş ve bu hadisi delil olarak göstermişlerdir. Bunun yanında Müsned'de olduğunu sandığım bir başka hadisi de delil getirmişlerdir. O hadiste: "Ancak orada meni ve Ölüm yoktur." ifadesi vardır. Selef alimlerinden bir grup ise, cennette doğum olayının olacağını söylemiş ve bu konuda Tirmizı'nin Cami'inde Ebu's-Sıddik en-Naci ve Ebu Said yoluyla rivayet ettiği bir hadisi delil olarak' zikretmişlerdir. O hadisde şöyle denilmektedir: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dedi ki: Mü'min, cennette çocuk istediği zaman, hamileliği, doğumu ve büyümesi mü'minin istediği saatta oluverir." Tirmizi, bu hadis için "Hasen-garib" hükmünü vermiştir. Hadisi İbn Mace de rivayet etmiştir.

 

Birinci grup bu delile itiraz etmiş ve demiştir ki: Bu hadis cennette doğum olacağına delil sayılmaz, çünkü olay, "Şayet isterse" diye şarta bağlanmıştır. Fakat mü'min böyle bir istek duymayacaktır. (Çünkü başka deliller doğum olmayacağım göstermekte, aradaki çelişki böyle bir te'ville önlenmek istenmiştir.) Bu te'vii, İshak b. Rahuyeh'indir. Buhari de ondan nakletmiştir. Bu görüşün sahipleri demişlerdir ki: "Cennet, dünyada işlenen salih amellerin mükafat yeridir. Orada doğacak olanlar bu mükafatı hak etmemişlerdir. Sonra cennet hayatı ebedidir. Şayet oradakiler devamlı doğuracak olsalar cennete sığamaz olurlar. Dünyada ise ölüm sözkonusu olduğu için insanlara yeterli olabilmektedir." Diğer grup, bütün bu delillere cevap vermiş ve demiştir ki: Hadisteki edatı, olması kesin olan olaylar için kullanılır. Bu edat kullanıldığ. zaman şüphe ortadan kalkar. Sahih rivayetlerde Allah'ın cennete, salih ame. işlemeden yerleştireceği kimseler yaratacağı haber verilmiştir. Mü'minlerin çocukları da (buluğa ermeden ölenler) bu sınıftandır. Cennetin dar gelmesi konusuna gelince: Cennettekilerden her birinin on bin çocuğu olsa yine de darlık sözkonusu olmaz. Çünkü cennette derecesi en düşük olan mü'mine ikram edilecek mülkün Ölçüsü iki bin yıllık yürüyüşle ifade edilmiştir. 

 

"Ya Rasulallah! En çok ulaşacağımız ve en son varacağımız nokta neresidir?" sözüne Hz. Peygamber cevap vermemiştir. Çünkü soruyu soran bununla, dünyanın ömrünü ve sonunun ne zaman olacağını sormuştur. Bunun . cevabını Allah'tan başkası bilemez. Bu soruyla: Biz cennet ve cehenneme girdikten sonra nereye varacağız, demek istemişse, hiçbir nefis burada en son varacağı hususu bilemez. Bilinen şey, varılacak sonun cennet ya da cehennem olduğudur. Bu sebepten dolayı Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu soruyu cevapsız bırakmıştır.

 

Biat esnasında sözüyle, müşrikleri terketmeyi ve onları düşman kabul etmeyi ifade etmiştir. Müşriklere komşu olmaz, onları dost edinmez. Siinen'deki bir hadiste: buyurulmuştur. Yani müslümanlarla müşriklerin ahlakları birbirine benzemez. (Haklarındaki hükümler de farklıdır. Bu yüzden Allah onların evlerini birbirlerinin ateşlerinin dumanını görmeyecek şekilde ayırmıştır.)

 

"Nerede bir kafirin kabrine uğrarsan, 'Beni sana Muhammed gönderdi.' de!" sözündeki gönderme, azarlamak içindir; yoksa bir emir ya da nehiy tebliğ etmek için değil. Bu sözde kabir ehlinin dünyadakilerin sözlerini duyduklarına ve müşrik olarak ölenlerin cehennemde olduklarına delil vardır. Şayet Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) efendimizin peygamberliğinden önce öldülerse, bunların müşrik olmaları; Hz. İbrahim'in (a.s.) dini olan Hamfliği değiştirip onun yerine şirki koydukları ve bu konuda Allah'tan kendilerine hiçbir delil verilmediği içindir. Şirkin çirkin bir şey olduğu, cezasının cehennem olacağı ilk peygamberlerden son peygambere kadar bütün peygamberlerin dininde biliniyordu. Allah'ın müşrikleri nasıl cezalandırdığının haberleri nesilden nesile anlatılıyordu. Allah Teala'nın her zaman müşriklere karşı öne süreceği çok kuvvetli delilleri vardır. Her ne kadar Allah sadece fıtratın icabına göre kuluna azab etmese de kullarım, ilahlığını birlemeyi gerektiren Rablığım birleme fıtratı üzerine yaratması, bunun sonucunda da selim bir fıtratın ve aklın O'nunla beraber başka bir ilahın bulunmasını imkansız görmesi delil olarak kafidir. Bunun yanısıra peygamberlerin devamlı olarak yeryüzünde Allah'ı bir tanımaya davet ettikleri de malumdur. Müşriklerin azaba çarptırılması, bu daveti reddetmeleri sebebiyle olacaktır. En iyi bilen Allah'tır.

 

 

34- Nah' Heyetinin Gelişi:

 

Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelen heyetlerin sonuncusu olarak, hicretin 11. yılı Muharrem ayının yarısında Nah' heyeti geldi ve misafirhaneye konakladı. Sonra temsilciler İslam'ı kabul etmiş olarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldiler. Daha önce Muaz b. CebePe biat etmişlerdi. İçlerinden Zürare b. Amr adında bir adam dedi ki: "YaRasulallah! ben bu yolculuğumda çok acayib bir rüya gördüm." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ne gördün?" diye sordu. Adam: "Beldemde bıraktığım eşeği gördüm, kızıla çalan siyahlıkta bir keçi yavrusu doğurmuştu." dedi. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Doğum yapmak üzere olan bir cariyen var mıydı?" dedi. O da: "Evet." diye cevap verdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "O cariye bir erkek çocuk doğurdu, o da senin oğlundur." dedi. Adam: "Peki ya Rasulallah; kızıla çalan siyahlık ne oluyor?" diye sordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bana yaklaş!" dedi, adam yaklaşınca da: "Sende, herkesten sakladığın alaca hastalığı var mı?" dedi. Adam: "Seni hak ile gönderene yemin olsun ki, şimdiye kadar bunu ne bir kişi bildi, ne de bir kişi gördü." dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İşte bu odur." buyurdu. Adam dedi ki: "Ya Rasulallah! Nu'man b. Münzir'i gördüm; üzerinde süslü, iki güzel küpe vardı." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "O şahıs Arapların kralıdır. En güzel kıyafetine ve parlak durumuna kavuşmuş." Adam dedi ki: "Ya Rasulallah! Yerden saçları ağarmış ihtiyar bir kadın çıktığını gördüm." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İşte bu, dünyadan geriye arta kalan şeydir." dedi. Adam dedi ki: "Yerden bir ateş çıktığını gördüm, oğlum Amr ile benim arama girdi. Ateş şöyle diyordu: Alev, alev, gören ve görmeyen, beni yediriniz, sizi, ailenizi ve mallarınızı yerim." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "O ateş, dünyanın son zamanındaki fitnedir." Adam: "Ya Rasulallah! Fitne nedir?" diye sordu. Buyurdu ki: "İnsanlar devlet başkanlarını öldürürler ve kafatasının kemikleri gibi birbirlerine girerler. -Bu esnada Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) parmaklarını birbirine geçirdi.- O hadiselerde günaha girenler sevap işlediklerini zannederler. Bir mü'min için diğer mü'minin kanını dökmek, su içmekten daha tatlı gelecek. Şayet oğlun ölürse bu fitneyi sen göreceksin, sen ölürsen oğlun görecek." Adam dedi ki: "Ya Rasulallah! Dua et de ben görmeyeyim." Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onun için: "Allah'ım; ona bu fitneyi gösterme." diye dua etti. Daha sonra adam öldü, oğlu hayatta kaldı ve Hz. Osman'ı halifelikten İndirenlerin arasında bulundu.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’i kullan:

 

B) HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.) İSLAM’A DAVET MEKTUPLARI

 

 

 

 

 

 

 

⚠ Hata Bildir