|
ZADU’L-MEAD |
BEŞİNCİ KİTAP TIBBU'N-NEBİ PEYGAMBER'İN (S.A.) Sağlık Konusundaki Tutum Ve Öğütleri |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
B) HZ. PEYGAMBER'İN
(S.A.) HASTALIKLARI TEDAVİSİ
1- Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hastalıkları Tedavisi:
Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu hususlardaki tutumu; tedaviyi kendisine
uygulaması, ehl-i beytten ve ashabtan hasta olanlara da bu şekilde kendilerini
tedavi etmelerini emretmesiydi. Hekimlerin "akrabadin (ilaç
karışımı)" dedikleri mürekkep ilaçları kullanmaz, çoğunlukla basit/sade
(gıda cinsinden olan) ilaçları kullanırdı. Bu ilaçları da çoğunlukla
(hastalığın nekahet dönemini atlatmaya) yardımcı olacak veya (ateşinin)
yükselmesine mani olacak zamanlarda kullanırdı.
Çok farklı cinslerde
olmakla birlikte, Arap, Türk ve kırsal kesimde yerleşmiş olan bedevilerin
hepsinin tedavide kullandıkları usul genellikle bu basit ilaçların
kullanımıdır. Mürekkep (karışrk) olan ilaçlar ise Rumlar ve Yunanlılar
tarafından kullanılmıştır. Hindlilerin ekserisinin tedavi şekli de basit
açlarladır.
Hekimler; tedavisi tabii
gıda ile olabilecek bir hastalığı İlaçla tedavi etmemek, basit ilaçla tedavi
edilebilecek bir hastalığı mürekkep ilaçlarla tedavi etmemek gerektiğinde
ittifak etmişlerdir.
Derler ki: Herhangi bir
hastalık tabii gıda ve perhizle ortadan kaldırılabiliyorsa, başka bir ilaç
terkibi yapıp, hastaya vermeye gerek yoktur.
Yine şöyle derler:
Hekim, hastaya hemen ilaç içirmeye çalışmamalıdır. Çünkü, bedende o hastalığı
çözecek bir zıd madde olmadığı, zıddı var fakat muvafık olmadığı, muvafık bir
zıd madde var fakat kemiyyet ve keyfiyet olarak gereğinden fazla bulunduğu
zaman hastayı sağlığına kavuşturmaya teşebbüs eder. Aksi halde boşuna uğraşmış
olur. Tecrübeli hekimler genellikle önce basit ilaçlarla tedavi yolunu
araştırmışlardır. Bu şekilde hareket eden hekimler tıbbın üç türlü tedavi
yolundan birine mensup olanlardır.
Bu görüşlerin en
doğrusu, tedavide ilaç olarak tabii gıda cinsinden olanlarını kullanmaktır.
Çoğunlukla tedavide basit ilaç kullanan milletlerin hastalıkları gerçekten
azdır. Tedavileri de basit ilaçlarladır. Fakat, karışık gıdalarla beslenen
şehirliler, daima mürekkep (karışık) ilaçlara muhtaçtırlar. Bunun sebebi,
onların hastalıklarının genellikle mürekkep olmasıdır. Dolayısıyla da mürekkep
ilaçlar onlar için daha faydalıdır. Çöllerde ve kırsal kesimlerde yerleşik olan
İnsanların hastalıkları basit ve sade olduğundan, tedavilerinin sade ilaçlarla
olması kafi geliyor. Bunlar tnrsan'atı açısından getirilen delillerdir.
Ancak biz deriz ki: Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) tedavi usulünde bir başka incelik vardır. Önde
gelen ve mütehassıs hekimlerin de itiraf ettiği gibi; hekimlerin tedavi
usullerinin Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) tedavi usulüne
nisbeti, kahinlerin ve kocakarı ilaçlarının hekimlerin tedavisine nisbeti
gibidir. Nitekim hekimler, tıp ilmi hakkında; mukayese, tecrübe, ilham, rüya,
isabetli görüş, hayvanların kendilerini tedavi ettiği usullere bakılarak elde
edilmiş bir ilim olduğunu söylemişlerdir. Nitekim biz kedileri, zehirli bir şey
yediğinde tedavi olmak için kandile tırmanıp (başını) kandilin yağına
daldırdığını; yılanların deliklerinden çıktıklarında bazan gözleri görmez
olduğunda, dere otu nevinden bir bitki olan raziyane yaprağına gözlerini sürdüğünü;
tabiatında bir daralma olan kuşun, deniz suyuyla içini boşalttığını hep
müşahede ediyoruz. Bütün bunlar ve benzeri bilgiler tıbbın başlangıç
konularında (tıbba giriş) ele alınmaktadır.
Bu ve benzerlerinin,
Allah'ın fayda ve zarar verecek şeyleri Peygamberi'ne bildirdiği vahyin yanında
ne değeri olabilir ki? Hekimlerin bilgisi dahilinde olan tıb ilminin vahye olan
nisbeti, peygamberlerin sünnet olarak getirmiş bulunduğu ilimlerin
tabiblerinkine olan nisbeti gibidir. Belki de burada büyük hekimlerin dahi
akıllarının eremiyeceği, ilim, tecrübe ve mukayeseleriyle tedavi edemiyecekleri
hastalıkların ilaçları vardır. Bunlar kalbi, ruhani ilaçlardır: Kalbin
kuvvetlenmesi, Allah'a itimad etmesi, O'na tevekkül etmesi, O'na sığınması,
O'nun huzurunda boynu bükük ve derli toplu olması, O'na karşı tevazulu olması,
sadakatli olması, dua, tevbe ve istiğfar etmesi, sıkıntılı kişinin sıkıntısını
gidermesidir. Dinleri ve milletleri ayrı olmakla birlikte, her ümmet bunları
tecrübe etmiş ve en bilgili hekimin tecrübesi ve mukayesesiyle ulaşamadığı
Ölçüde şifaya kavuşmuştur.
Biz ve başkaları bu
manevi ilaçların çoğunu tecrübe ettik ve onların; hissi ilaçların yapamadığı
etkiyi yaptığını gördük. Belki de ruhani ilaçların hissi ilaçlara göre değeri,
hekimlerin nezdinde kahinlerin ilaçlarının değeri kadardır. Bu, ilahi hikmet
kanunu akışına uygun olup ondan ayrı değildir. Yalnız sebepler çeşit çeşittir.
Kalb ne zaman alemlerin Rabbi ile, hastalığı ve devayı yaratan, insan tabiatı
ve mizacında dilediği şekilde tedbir ve tasarrufta bulunan Allahile olursa,
Allah'tan uzak ve O'ndan yüz çevirmiş olan kalbinin bir türlü kabul edemediği
daha başka ruhani ilaçlara ulaşır. Bilindiği gibi; ruhlar güçlendiğinde, nefis
(ruh) ve tabiat güçleri birbirlerine o hastalığı defetmek ve yenmek için
yardımcı olurlar. Tabiatı (bedeni) ve nefsi (ruhu) güçlenen, yaradanına
yaklaştığından dolayı ferahlayan, O'nunla ünsiyet kuran, O'nun için seven,
zikriyle nimetlenmiş olan, bütün güçlerini O'na yöneltip O'nda toplayan, O'ndan
yardım dileyen ve O'na tevekkül eden kişinin bu ruhani ilaçlarının, ilaçların
en büyüğü olduğunu» elem ve hastalığı yok etme gücünü kişiye verdiğini inkar
nasıl mümkün olur? Böyle bir inkar ancak insanların en cahili, en perdelisi, en
katı ruhlusu, Allah'tan ve insaniyetten en uzak olanından beklenir. inşaallah
ileride rukye (dua) olarak, bir yılan tarafından ışınlan kişiye Fatiha-i şerife
okunduğunda sanki hiç elemi yokmuş gibi ayağa kalkmasının hangi sebepten
meydana geldiğini açıklayacağız.
işte bu iki tür tedavi
Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) tıbbidir. Biz, Allah'ın gücüyle,
takatimiz ve cehdimiz kadar bilgilerimiz, karışık irfanımız, değersiz
malzememizle bu konuyu ele alacağız. Fakat yine de biz, hayrın tamamı elinde
olan Allah'ın fadl ve keremini dileriz. Çünkü O Aziz (yegane hükümran) ve
Vahhab (istemeden veren)dir.
2- Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tedavi Emri:
Müslim, Sahih'inas
Ebu'z-Zübeyr - Cabir b. Abdullah kanalıyla Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Her hastalığın bir tedavisi
vardır. Tedavisi bulunan hastalık da ancak Allah'ın izniyle geçer."
Sahihayn'dsi, Ata - Ebu
Hureyre kanalıyla Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle
buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah, şifasını vermediği hiçbir hastalığı
yeryüzüne indirmemiştir."
Ahmed b. Hanbel'in
Müsned'inde rivayet edildiğine göre Ziyad b. İlaka, Üsame b. Şerik'den şunlan
anlatıyor: Ben Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) huzurundaydım.
Bedeviler geldi ve dediler ki: "Ya Rasulallah! Tedavi olalım mı?"
Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet ey
Allah'ın kulları, tedavi olunuz. Zira Allah Azze ve Celle, bir hastalık hariç
şifasını vermediği hiçbir hastalık bırakmamıştır.** buyurdu. Bedeviler: "O
nedir?'' deyince Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"İhtiyarlık." buyurdu.
Hadisin diğer bir
lafızla rivayeti şöyledir: "Allah şifasını vermediği hiçbir hastalığı
(yeryüzüne) indirmemiştir. O hastalığı (şifasını) bilen bildi, bilmeyen de
bilmedi."
Müsned'de ibn Mes'ud'dan
(r.a.) merfu olarak rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: "Allah Azze
ve Celle, şifasını vermediği hiçbir hastalığı (yeryüzüne) indirmemiştir. O
hastalığın şifasını tiilen bildi, bilmeyen de bilmedi."
Müsned'de ve Stinen'de
rivayet edildiğine göre Ebu Hüzame şöyle anlatıyor: Dedim ki: "Ey Allah'ın
Rasulü! (Hastalıklarımızı geçirmek için) rukye olarak yaptığımız duayı, tedavi
olduğumuz ilacı, (hastalığa tutulmamak için) tedbir almamızı nasıl
buluyorsunuz? Acaba bunlar Allah'ın (c.c.) takdirinden herhangi bir şeyi geri
çevirebilir mi?" Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "O (saydığın şeyler de) Allah'ın takdiridir." buyurdu.
Bu hadis-i şerifler;
sebepler ve neticelerinin varlığını isbat etmekte, bunu inkar edenlerin
görüşlerinin yanlış ve batıl olduğunu belirtmektedir. Hadisdeki: "Her
hastalığın mutlaka bir şifası, tedavi yolu vardır." cümlesi, öldürücü ve
hekimlerin bile iyileşti remeyeceği hastalıkların tümünü içine alacak şekilde
umumidir. O tür hastalıklardan kurtuluş ancak Allah Azze ve Celle'nin
yaratacağı bir ilaç ile olur. Fakat Allah, bu bilgiyi insanlardan kaldırmış ve
ona ulaşmağa da bir yol göstermemiştir. Zira mahlukatın bilgisi Allah'ın onlara
öğrettiği kadardır. Bu sebepten dolayı Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), hastalıktan şifa bulma ölçüsünü, ilacın hastalığa uyması ile
sınırlamıştır. Çünkü mahlukatta var olan herşeyin bir zıddı vardır ve her
hastalığa karşı olarak da zıddıyla tedavi olunacak bir ilaç vardır. Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hastalıktan kurtuluşu, ilacın hastalığa
uygun olmasına bağlamıştır. Bunlar ilacın mücerred olarak bulunmasına bağlıdır.
Aksi halde ilaç, keyfiyette hastalığın derecesini aştığında veya gereğinden
fazla miktarda alındığında bir başka hastalığa sebep olur. Gereğinden az olduğu
zaman ise, hastalığa mukavemet edemediğinden ilacın etkisi az olur. Tedavi,
hastalığa uygun olmazsa şifa hasıl olmaz. Ayrıca, tedavi zamansız yapılırsa bir
fayda vermez. Hastanın bedeni ilacı kabul etmediği yahut ilaç almaya kuvveti
olmadığı veya ilacın tesirine mani bir sebep olduğunda da hastalıktan kurtulmak
mümkün olmaz. İlaç ne zaman hastalığa uygun olursa, Allah'ın izniyle mutlaka
şifaya kavuşulur. Hadislerin bu şekilde izahı, aşağıda gelecek ikinci izah tarzından
daha güzeldir.
İkinci bir yorum
şöyledir: Bu ifade, kendisiyle has murad edilebilen am bir hüküm olmalıdır.
Böylece özellikle, lafzın kapsamına girenler, dışında kalanlardan kat kat
fazladır. Her dilde bu tür ifadeler vardır. Bu durumda hadise şöyle mana vermek
gerekir: Cenab-ı Hak tedaviyi kabul edebilecek her hastalığın ilacını da
mutlaka yaratmıştır. Böylece, tedaviyi kabul etmeyen hastalıklar bu hükme dahil
değildir. Nitekim Allah Teala, ad kavmine musallat ettiği rüzgar hakkında:
"O rüzgarın içinde, Rabbinin emriyle herşeyi yerle bir edecek can yakıcı
bir azap vardır."[Ahkaf, 25] buyurmuştur ki, bu ifade yıkılabilecek bütün
şeyler için geçerlidir. Nitekim ayetin devamında ad kavminin evleri bu yerle
bir olmadan istisna edilmiştir. Buna benzer misaller çoktur.
Bu alemde yaratılmış
olan atları, bir kısmının diğerlerine mukavemetini, muhalefetini ve tasallutunu
düşünen kişiye; Rab Teala'nın kudretinin kemali, hikmeti, sun'undaki insicamı,
rububiyette, vahdaniyette, kahrda tek olduğu, bizatihi Gani olup kendi
dışındakilerin O'na muhtaç olduğu gibi, O'ndan başka şeylerin O'nun zıddı ve
manii olduğu belirmiş olur.
Sahih hadislerde tedavi
olmaya dair emir vardır. Açlık, susuzluk, hararet ve üşüme gibi hastalıkları zıdlanyla
gidermekte bir beis olmadığı gibi, tedavi de tevekküle mani değildir. Aksine,
Allah'ın şer'i bir ölçüde, neticeler için tayin etmiş olduğu sebeplere
yapışmakla tevhidin hakikati tamamlanmış olur. Zira sebeplerin ortadan
kaldırılması, gerçekte ve hikmette olduğu gibi, tevekkülün kendisine mani olur
ve onu zayıflatır. Çünkü, sebepleri terketmenin tevekkülü daha
kuvvetlendireceği zannedilir. Kişi, sebeplere acziyetinden dolayı yapışmamışsa,
dininde ve dünyasında kulun faydasına olan şeyin elde edilmesi ve din ve
dünyasına zarar verecek şeyi ortadan kaldırması hususunda kalbin Allah'a itimad
etmesi demek olan tevekkülün hakikatına aykırı hareket etmiş olur. Bu şekildeki
itimadın, sebeplere yapışmakla birlikte olması gerekir. Aksi halde hikmet ve
şeriatı ortadan kaldıran kişi durumuna düşer. Dolayısıyla kul acziyetini
tevekkül, tevekkülünü de acziyet olarak değerlendir memelidir.
Bu hadislerde, tedaviyi
inkar ederek; "Şayet şifa takdir olunmuşsa, tedavinin bir faydası yoktur,
eğer şifa takdir olunmamışsa zaten bir faydası olmaz." diyenin görüşü
reddedilmektedir. Aynı şekilde bu yanlış düşünceye şu da eklenebilir:
"Hastalık Allah'ın takdiriyle tahakkuk eder. Halbuki Allah'ın takdiri
reddolunamaz, defedilemez." Bu manada sorulan Hz. Peygamber'e (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) bedeviler sormuştu. Sahabinin büyükleri ise, Allah'ı,
hikmetini ve sıfatlarım en fazla bilenlerden oldukları için böyle bir soruya
gerek duymamışlardır. Gerçekten de Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
böyle sorular soranlara sadra şifa verecek şekilde cevap vermiştir: Bu ilaçlar,
rukye (dua) ve hastalıktan sakınmalarınız da Allah'ın takdiridir. O'nun
takdirinin dışına hiçbir şey çıkamaz. Bilakis O, takdirini kendi takdiriyle
geri çevirir. Bu geri çevrilme de O'nun takdiridir. Hiçbir şekilde O'nun
takdirinin dışına çıkmak mümkün değildir. Bu aynen açlık, susuzluk, hararet ve
üşümeyi zıdlanyla gidermek gibidir. Düşmanla karşılaşma* takdir kılındığında,
onların savaşla bertaraf edilmesi de böyledir. Defeden, defedilen ve defetme, hepsi
Allah'ın takdiriyledir.
Bu soruyu sorana denilir
ki: Sana fayda getirecek bir şeyi elde etmek ve zararı gidermek için senin de
hiçbir sebebe yapışmaman lazım değil midir? Zira, fayda ve zarar şayet takdir
edilmişse mutlaka vuku bulacaktır. Eğer takdir olunmamışsa onun meydana gelmesi
mümkün değildir. Böyle bir mantık dinin ve dünyanın yıkımı, alemin bozulması
demektir. Bu sözü ancak, hakkı reddeden, inatçı biri söyler. Müşriklerin:
"Şayet Allah dileseydi ne biz, ne de babalarımız müşrik olurdu."[En'am,
148], "Şayet Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız Allah'dan başka bir
şeye ibadet ederdik."[Nahl, 35] diye; Allah'ın onlara peygamberleriyle
hüccet getirmesine karşılık vermeleri gibi, kaderi (inandıklarından değil) sırf
karşısında haklı olan kişinin delilini çürütmek için laf olsun diye ağızlarına
alırlar.
Bu soruyu sorana şu
şekilde cevap verilebilir: Şimdi senin hatırlayamadığın üçüncü bir konu daha
var. O da şudur: Muhakkak ki Cenab-ı Hak şunu ve bunu bu sebepten dolayı takdir
etti. Ancak sebebini yerine getirdiğin takdirde netice meydana gelmiş olur.
Aksi takdirde netice alınmaz.
Şayet şu şekilde itiraz
ederse: Eğer sebep takdir olunmuşsa ben onu yaparım; takdir olunmamışsa benim
onu yapmaya gücüm yetmez. Bu durumda ona denilir ki: Böyle bir savunmayı -sana
muhalefet ederek- emrettiğin bir işi yapmayıp, nehyettiğin bir hareketi
yaptıkları bir zamanda, kölen, çocuğun ve ücretle tuttuğun amelenden kabul eder
misin? Eğer bunu mantıklı bularak kabul edersen, o zaman sana isyan edeni,
malını çalanı, sonra iftira atanı ve haklarını vermeyeni, hiç kötülememen
gerekir. Şayet böyle bir şeyi kabul etmezsen, o halde üzerinde Allah hakkı
olarak gerekli şeyleri yapmamanı nasıl mantıklı bulabiliyorsun?
İsraili bir rivayete
göre, Hz. İbrahim (a.s.) şöyle sordu: "Ya Rab! Hastalık kimdendir?"
Cenab-ı Hak: "Bendendir." dedi. Hz. İbrahim (a.s.): "Peki,
şifası kimdendir?" diye sordu. Cenab-ı Hak: "Bendendir."
buyurdu. Hz. İbrahim: "Öyleyse tabibe ne gerek var?" diye sorunca,
Cenab-ı Hak: "Tabib, şifayı kendi eliyle yeryüzüne gönderdiğim
adamdır." dedi.
Ayrıca, "Her
hastalığın bir şifası vardır." hadisi hem hastaya, hem tabibe moral gücü
vermektedir. Hastalıktan kurtulmanın yollarını araştırmaya teşvik etmektedir.
Çünkü hasta, hastalığını geçirecek bir ilacın mutlaka var olduğuna inanırsa,
kalbi umutlanır, karamsar olmaz, umut kapısı açıhr. Ruhu bu sebeple
kuvvetlendiğinde hastalıktan dolayı meydana gelen harareti ortadan kalkar. Bu
hal hayvanı, nefsani ve tabii ruhların güçlenmesine sebep olur/Bu ruhlar
kuvvetlendiğinde, bu ruhları taşıyan kuvvetler güçlenir. Böylece vücut
hastalığı yener ve onu ortadan kaldırır.
Aynı durum tabip için de
önemlidir. Zira, bu hastalığın mutlaka bir devasının, ilacının olabileceğine
kanaat getirirse, onu bulmak için araştırmaya koyulur. Nitekim bedeni
hastalıklar kalbi hastalıklarla aynı ölçülere sahiptir. Cenab-ı Hak herhangi
bir kalbe bir hastalık verirse mutlaka onun tedavisini o hastalığına zıd bir
şeyle vermiştir. Şayet hasta tedavi olacağı, zıd olan ilacı bilir de onu
kullanır ve ilaç da o hastalığına tam uyum sağlarsa, Allah'ın izniyle hasta
şifaya kavuşur.
3- Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Dengeli Beslenmesi:
Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) mideyi bozacak şekilde ve ihtiyaç fazlası
yemekten kaçınması, yeme ve içmede riayeti gerekli ölçüler konusundaki tutumu
şöyledir:
Müsned ve diğer hadis
kitaplarında rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) şöyle buyurmuştur: "İnsanoğlu, midesinden daha kötü hiçbir kabı
doldurmamıştır. Halbuki onlara, belini doğrultacak birkaç lokmacık kafi gelir.
Mutlaka midesini dolduracaksa, üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte
birini de hava için ayırsın."
Hastalıklar iki
çeşittir: Birinci türdeki maddi hastalıklar; bedende aşırı derecede çok olup da
tabii hareketlere dahi zarar veren hastalıklardır. Hastalıkların birçoğu bu
türdendir. Sebebi ise; daha ilk yemek hazmedümeksizin vücuda yeni yemekler
doldurulması, ihtiyaçdan fazla miktarda, faydası az, hazmı zor gıdaların
alınması, çeşitli terkiplerde karışık gıdaların çok alınmasıdır, insan bu tür
gıdalarla karnını doldurur ve bunu alışkanlık haline getirirse türlü türlü
hastalıkların meydana gelmesine sebep olur. Misal olarak da hastalığın süratle
gelip, zor bir şekilde ortadan kaldırılması verilebilir. Gıdada Grta yolu
turar, ihtiyaç miktarı alıp kemmiyet ve keyfiyyetinde mutedil olursa, vücud;
fazla miktarda alman gıdanın verdiği faydadan daha çok fayda elde etmiş olur.
Gıda üç türİü alınır: 1)
Zaruret ölçüsünde, 2) Yeterli ölçüde, 3) Aşın ölçüde. Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem); kişiye belini doğrultacak, kuvvetinden düşürmeyecek ve
zafiyet vermeyecek şekilde birkaç lokmacığın yeterli olduğunu; daha fazla yemek
zorunda kaldığı takdirde, midesinin üçte birini yemekle, üçte birini suyla, son
üçte birini de nefesle doldurmasını bildirmiştir. Bu şekilde yemek, hem vücuda,
hem de kalbe en faydalı olan şekildir. Çünkü mide sırf yemekle dolarsa su
içmekte zorlanır. Sırf su ile dolarsa nefes almakta zorlanır, ağır bir yük
altında kalan kişi gibi yorulur ve sıkıntıya düşer. Bu vaziyette olan kişinin
kalbi bozulur, azaları ibadete karşı gevşer. Tokluğun gerektirdiği şekilde
azalar şehevi arzularla hareket ederler. Hasılı, midenin yemekle doldurulması
hem bedene hem de kalbe zararlıdır.
Çok yemek, daimi ve
sürekli olursa bu sayılan olumsuz neticeler meydana gelir. Halbuki bazen çok
yemekte bir sakınca yoktur. Nitekim, Ebu Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) huzurunda; "Seni hak olarak gönderen Allah'a
yemin olsun ki, sütü mideme ulaştıracak hiçbir yol bulamıyorum!'* diyene kadar
süt içmiştir. Sahabiler Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
huzurunda defalarca, doyana kadar yemişlerdir.
Bereketli dahi olsa, aşın
derecede tokluk insanın bedenini ve kuvvetini zaafa uğratır. Zira bedeni, çok
fazla gıda değil, ancak kabul edebileceği miktarda alman gıda kuvvetlendirir.
İnsan topraktan, havadan
ve sudan ibaret olduğundan dolayı Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
yemek yemeği; yemek, su ve hava olarak üç kısma ayırmıştır.
Şöyle denilebilir:
(Ahlat teorisine göre) insanda bulunması gereken (dördüncü unsur) ateşin
vücutta bir yeri yok mudur?
Buna şöyle cevap
verilir: Bu tabiplerin ileri sürdükleri bir teoridir. Onlar: "İnsanda
bilfiil ateş unsurundan bir cüz vardır ve bu insanda mevcut ola(ı dört rükün ve
asıldan birisidir." derler.
Filozof ve tabiplerden
bazıları bu (ahlat) teorisini tenkid ederek, insi da bilfiil ateş unsurunun
olmadığını şu delillerle ileri sürmüşlerdi:
1- İnsanda ateş
unsurunun varlığı, ya etkisini terkederek nüzul eder vücutta bulunan su (mai)
ve toprak (arazi) unsurlarla karışır, veya vücutta doğar ve oluşur deniliyor.
Birincisi iki yönden
yanlıştır, a) Ateş tabiatıyla yükselici bir vasfa sahiptir. Şayet nüzul ederse
bulunduğu merkezden bu aleme inişi zor olur. b) Vücutta bulunduğu iddia edilen
ateş unsurları, nüzul ederlerken son derece soğuk olan zemherir küresi
üzerinden geçmek zorundadırlar. Halbuki biz bu alemde, büyük bir ateşin az bir
su ile söndüğünü görüyoruz. İşte son derece soğuk olan zemherir küresi
üzerinden geçecek olan bu ateş unsurları daha çabuk sönerler.
2- Vücutta meydana
gelmesi görüşü ise çok çok uzak bir ihtimaldir. Çünkü bir cisim (ahlat
teorisine göre) ateş olmadan evvel, ya toprak, ya su veya havadır. İlk 4efa
ateş olan bu madde, diğer cisimlerden biriyle bitişik ve karışık olmuş olur.
Ateş olmayan cisim ise büyük cisimlere karıştığında ne ateşdir, ne de onlardan
herhangi biridir. Ateşe dönmeğe uygun bir istidat göstermez, çünkü bizatihi
ateş değildir. Karışık cisimler ise soğuktur. O halde ateşe dönüşmeye nasıl
müsait olabilir?
Şöyle diyebilirsiniz:
Vücutta, diğer cisimleri ateşe döndürecek ve onların arasına karıştığından
dolayı onları ateşe dönüştürecek ateş unsurlan niçin olmasın?
Biz de deriz ki:
a) Bu ateş unsurlarının
vücutta oluşma imkanı -ilk sözümüzde de söylediğimiz gibi- yoktur. Şayet;
"Biz, sönmüş kirecin üzerine su döküldüğünde, bir kristale güneş ışığı
vurduğunda, taşı bir demire vurduğumuzda ateş çıktığını görmekteyiz."
derseniz; işte bütün bu ateş unsurlan karışım esnasında oluşuyor ki, bu da
sizin birinci kısımda ileri sürdüğünüz görüşleri ibtal eder.
Bu görüşleri kabul
etmeyenler diyorlar ki: Biz, taşın demire vurulmasında olduğu gibi şiddetli bir
sürtüşmeden ve kristalde olduğu gibi güneşin kuvvetle ısıtmasıyla ateş meydana
geldiğini inkar etmiyoruz. Fakat biz, bitki ve hayvanların cisimlerinde'bu
hadisenin meydana gelmesini uzak buluyoruz. Çünkü onların yapılarında bu
şekilde ateş maydana getirecek kadar şiddetli sürtüşme azdır ve kristal gibi
bir parlaklık yoktur. Kaldı ki güneş ışınları kristalin üzerinde olduğunda
elbette ateş meydana getirmezler. O halde içine ulaşan ışın nasıl ateş meydana
getirir?
b) Meselenin aslında,
tabipler; eski bir içeceğin tabiatında son derece sıcaklık olduğunda ittifak
etmişlerdir. Şayet bu sıcaklığın ateş unsurlarından oluştuğu ileri sürülürse bu
mümkün değildir. Çünkü, az bir su ile büyük bir ateşin söndüğünü gördüğümüz
halde, sönmeden, uzun süre, suyu fazla olan unsurların arasında ateş
unsurlannın az olarak kalabileceği nasıl düşünülebilir?
c) Şayet hayvan ve
bitkilerde bilfiil ateş unsuru varsa, yine onlarda bulunan su unsurlarına
mağlup olmaları gerekir. Zira ateş unsuru suyun etkisindedir. Bazı tabiat ve
unsurların diğerlerine galip gelmesi mağlubun tabiatının galibin tabiatına
dönmesini gerektirir. Bu durumda zaruri olarak ateşin zıddı olan su tabiatının
galebesiyle az olan ateş unsurlan suya inkilab etmiş olacaklardır.
d) Cenab-ı Hak, Kitab'ında,
insanın yaradılış safhalarını çeşitli yerlerde zikretmiştir. Bu yerlerden bir
kısmında, insanı sudan, bir başka yerde topraktan, bir diğerinde su ve toprak
karışımı balçıktan (= tiri), bir başka yerde güneş ve rüzgarın etkisiyle,
ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattığından bahsetmiştir. Bunların
aksine hiçbir yerde insanı ateşten yarattığından bahsetmemiştir. Bilakis bu
tabiri, iblisin bir özelliği olarak zikretmiştir.
Sahih-i Müslim'de sabit
olduğuna göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"Melekler nurdan, cinler halis ateşten, Adem de size (Kur'an'da) tavsif
olunduğu gibi (topraktan) yaratılmıştır.
Bu hadiste de ifade
edildiği gibi insanın Cenab-ı Hakk'ın Kitab'ında belirtildiği şekilde
yaratıldığı açıktır. Cenab-ı Hak bize insanı ateşten yarattığını veya insanın
aslında ateşten bir unsurun bulunduğunu anlatmamıştır.
e) Onların en güçlü
delilleri, canlıların bedenlerinde müşahade etmiş oldukları hararettir ki; buna
göre canlılarda ateş unsuru vardır. Bu bir delil olamaz. Çünkü hararetin
sebepleri ateşten daha umumi unsurlarla da meydana gelir. Hararet bazan
ateşten, bazan hareketten, bazen güneş ışınlarının aksetmesinden, bazen havanın
sıcaklığından, bazan ateşe yakın olmaktan meydana gelir. Havanın sıcaklığı
vasıtasıyla veya başka sebeplerle hararet meydana gelmesi, canlıda ateşin
varlığını gerektirmez.
İnsanda ateş unsurunun
varlığını iddia edenler derler ki: Şu bir gerçektir ki toprak ve su
birbirlerine karıştıklarında, erimelerini ve birbirlerine katışmalarını
gerektirecek bir hararet gerekmektedir. Aksi halde onlardan her biri diğerine
katışmamış, birleşmemiş olur. Nitekim güneş ve havanın ulaşmadığı bir toprağa
herhangi bir tohum attığımızda tohum bozulur. İşte bu sebepten dolayı ya
karışık bir şeyde tabii olarak pişmiş, erimiş bir cisim meydana gelmesi veya
gelmemesi gerekir. Şayet meydana gelirse işte o ateş unsurudur. Meydana
gelmezse mürekkep olan cisim tabii olarak sıcak olmaz. Sıcak olsa da bu onda
arazi (geçici) olarak meydana gelir. Bu arazi sıcaklık zail olduğunda da o
şeyin ne tabiatında ne de keyfiyyetinde hararet olmaz. Aksine mutlak soğuk
olur. Fakat bazı gıda ve ilaçların tabiatında hararet vardır. Hararetin onların
kendilerinde mevcut olduğunu anlarız. Çünkü hararet onlarda arazi değil, cevher-i
narı (temel ateş niteliği) olarak vardır. •
Yine derler ki: Eğer
vücutta sıcak bir unsur olmazsa, son derece soğuk olması gerekir. Çünkü tabiat
soğuk olmayı gerektirecektir. Yardımcısı ve karşıtından mahrum olduğundan da
soğukluğun derecesi en son noktaya ulaşaçaktı. Şayet böyle olsaydı, insan
tabiatında, soğuk sebebiyle ihsas (duyular) olmayacaktı. Çünkü son derece soğuk
bir vücuda, soğuk bir şey ulaştığında benzeri bir şey olur. Bir şey de
benzerinden ayrılmaz. Ayrılamayınca da onu hisredemez. Onu hissedemeyince de
ondan elem duymaz. Şayet soğuktan başka bir şey olursa farkedilmemesi
(ayrılmaması) daha uygundur. Şayet bedende tabii olarak sıcak bir unsur yoksa,
bu elbette soğuktan ayrılıp meydana gelmez.
Diyorlar ki: Sizin
delilleriniz şu sözleri söyleyenlerin görüşlerini ibtal etmektedir: Ateş
unsurları bu mürekkep (karışık) cisimlerde hali üzere ve ateş tabiatlarıyla
baki (kahcı)dırlar! Halbuki biz böyle demiyoruz. Aksine; ateşin kendi türüne
ait görüntüsünün karışma esnasında bozulduğunu söylüyoruz.
İnsanda ateş unsurunun
olmadığım iddia eden diğerleri de şöyle diyorlar: Niçin, toprak, su ve hava
birbirlerine karıştıklarında, bu karışma ve erimeden meydana gelen hararetin
güneş ve diğer yıldızların harareti olduğu ileri sürülemesin? Daha sonra, karışık
bir madde, karışımının kemaline ulaştığında, sıcaklık sebebiyle -bitki olsun,
hayvan olsun, maden olsun- karışım vaziyetini kabule hazır haldedir. Bu karışık
maddelerdeki sıcaklık ve hararetin, Allah Teala'nın bu birleşme esnasında
meydana getireceği hassa ve küvetlerle olup, bilfiil ateş unsurundan olmamasına
ne mani olabilir? Bu şekilde yapılan izahı iptal etmeye elbette hiçbir yolunuz
yoktur. Nitekim büyük tabiblerden bir grup da gerçeği itiraf etmişlerdir.
Bedenin soğuğu
hissetmesi sözüne gelince; biz deriz ki, bizatihi bu bedende bir hararet ve
sıcaklığın var olduğunu gösterir. Bunu kim inkar edebilir ki? Yalnız sıcak bir
şeyin mutlaka ateşten oluştuğuna delil yoktur. Zira her ne kadar, her ateş
sıcaksa da bu hüküm külli bir hüküm olamaz. Aksine bazı sıcak şeyler ateştir
denebilir.
Ateş türüne ait
görüntünün bozulmasına dair olan sözünüze gelince, tabiplerin çoğu ateşin
kendine ait görüntüsünün bekasını benimser. Bozulmasına dair olan sözün kendisi
bozuktur. Bu görüşün bozuk olduğunu tabiblerinizin müteahhirin temsilcilerinin
en efdali eş-Şifa adlı eserinde itiraf etmiş ve unsurların, karışık cisimlerde
aslı ve tabiatlanyla daha toplu bulunduklarını isbat etmiştir. Tevfik
Allah'tandır.
4- Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Öğütlediği İlaçların Türleri:
Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) hastalık için tavsiye ettiği ilaçlar üç çeşitt 1)
Tabii ilaçlar, 2) İlahi ilaçlar, 3) Her ikisinin karışımı olan ilaçlar.
Biz Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) tavsiye ettiği bu üç çeşit ilaçtan bahsedeceğiz.
Önce tavsiye edip, bizzat kendisinin kullandığı tabii ilaçları, daha sonra da
ilahi ilaçlan ve nihayet her ikisinin karışımı olan ilaçları zikredeceğiz.
Bununla birlikte (önce)
şuna işaret etmeliyiz ki; Hz, Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ancak
hidayet etmek, Allah'a ve cennetine çağırmak, Allah'ı tanımak, ümmete Allah'ın
rızasının bulunduğu şeyleri belirtip onları emretmek, Allah'ın gazap ettiği
şeyleri belirtip onlardan sakındırmak, nebi ve rasullerin ümmetleriyle ilgili
haber ve ahvalini, alemin yaradılışı, kainatın başlangıç ve sonu ile ilgili
haberleri, insanların nasıl şakı (mutsuz) ve said (mutlu) olacaklarını ve
bunların sebeplerini bildirmek için gönderilmiştir.
Bedeni hastalıkların tedavisiyle
ilgili Tıbbu'n-Nebi ise, şeriatının tamamlanması için olup, ihtiyaç anında
kullanılması gayesiyledir. Buna ihtiyaç hissedilmediğinde ise bütün güç ve
kuvveti, kalplerin ve ruhların tedavisine, sıhhatin muhafazasına, hastalıkların
giderilmesine, fesadı gerektirecek şeylerden korunmaya sarfetmek gerekir. Asıl
gaye, ruhların ve kalplerin ıslah ve tedavisidir. Çünkü kalp ıslah olunmadan,
bedenin ıslah edilmesinin bir faydası yoktur. Kalp ıslah edilmiş olduğu halde
bedenin hastalanması, cidden fazla bir zarar meydana getirmez. Çünkü b'u geçici
bir zarar olup, arkasından devamlı ve sürekli olan fayda meydana gelir.
Muvaffakiyet Allah'tandır.
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan: