|
ZADU’L-MEAD |
ALTINCI KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.) VERDİĞİ HÜKÜMLER, EVLİLİK, ALIM-SATIM |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
G) İLA
1- Hz. Peygamberin
(s.a.) İla Yapması
2- İla’nın Talak
Sayılıp Sayılamayacağı
1- Hz. Peygamberin
(s.a.) İla Yapması:
Sahih-i Buhari'de sabit
olduğu üzere Hz. Enes (r.a.) şöyle anlatır: Hz. Peygamber, hanımlarına ilada
bulundu. Ayağı (onlardan) kesilmişti. Kendisine ait bir odada yirmi dokuz gece
kaldı. Sonra (oradan) indi. (Ashab): "Ya Rasulallah! Bir ay ilada bulunmadın
mı?" dediler. Hz. Peygamber: "Ay yirmi dokuz (gece) olur.*' buyurdu.
ila konusunda Yüce Allah
şöyle buyurmuştur: "Kadınlarından uzak kalmağa yemin edenler için dört ay
beklemek vardır. Eğer (bu müddet içerisinde onlar kadınlarına) dönerlerse,
şüphesiz Allah bolca bağışlayan ve esirgeyendir. Eğer (dönmeyip) boşamaya karar
verirlerse ayrılırlar. Biliniz ki, Allah işitir ve bilir."[Bakara, 226]
ila, sözlükte yeminle
kaçınmak demektir. Şer'i örfte, yeminle zevcesine yaklaşmaktan kaçınması
manasına tahsis edilmiştir. Bu yüzden de "hanımlarından kaçınırlar"
manasını içermesi (tazmin) için, hil edatı ile geçişli kılınmış ve denilmiştir.
Bu şekildeki izah (tazmin); edatının manasında olduğunu söylemekten daha
güzeldir.
Yüce Allah, kocalara ila
ile zevcelerine yaklaşmamak için (en fazla) dört ay bir süre tanımıştır. Bu
süre geçtiğinde ya dönerler, ya da boşarlar.
Hz. Ali ve İbn Abbas:
"Meşhur olduğu üzere, ila ancak öfke halinde olur, rıza halinde olmaz.
Nitekim Hz. Peygamber'in ilası öyle olmuştur." demşlerdir. Kur'an'ın
zahiri cumhurun görüşü doğrultusundadır.
Bu konuda Muhammed b.
Sirin ile bir adam münazara etmişler; adam İbn Sirin'e karşı Hz. Ali'nin sözünü
söylemiş, İbn Sirin de ayeti okumuş ve adam susmuş.
ila ayeti, aşağıdaki
hükümlere delalet etmektedir:
1- Biri bu (öfke haline
has olmadığı).
2- Dört aydan daha az
bir süre için cima etmeyeceğine dair yemin eden kimse ila yapmış olmaz. Bu
cumhurun görüşüdür. Şaz bir görüşe göre ise ila yapmış sayılır.
3- Dört aydan daha fazla
bir süre için yemin etmedikçe ila hükmü sabit olmaz. Eğer kaçınma müddeti tam
dört ay ise ila hükmü yine sabit olmaz. Çünkü yüce Allah kocalara dört aylık
bir müddet tanımıştır. Bu sürenin bitiminde ya boşarlar ya da dönerler. Bu
cumhurun görüşüdür. Ahmed, Şafii, Malik de bunlardandır. Ebu Hanife: "Dört
ayla da aynı şekilde ila yapılmış olur." demektedir. Bu onun "Konulan
müddet, bitimiyle birlikte talakın vuku bulacağı bir süredir." şeklindeki
aslından teferru etmektedir. Cumhur ise konulan bu müddeti, mutalebe hakkının
kazanılması için belirlenmiş bir süre kabul etmektedir.
2- İla’nın Talak Sayılıp
Sayılamayacağı:
Bu konu, ashab, tabiin
ve ondan sonra gelenlerin ihtilaf ettikleri bir mevzudur. İmam Şafii,
Süfyan'dan, o Yahya b. Said'den, o da Süleyman b. Yesar'dan şöyle nakleder:
Süleyman: "Ondan fazla sahabiye yetiştim. Hepsi de ilada bulunanı
durduruyorlardı." diyor. Yani dört ay sonra (ilasına son veriyorlardı).
Süheyl b. Ebi Salih,
babasından rivayet ediyor: Babası şöyle diyor: Hz. Peygamber'in ashabından on
iki kişiye, ila yapan kimse hakkında sordum. Hepsi de: "Üzerinden dört ay
geçmedikçe kendisine bir şey lazım gelmez." dediler.
Bu görüş sahabe tabiin
ve onlardan sonra gelen neslin çoğunluğuna aittir.
Abdullah b. Mes'üd ile
Zeyd b. Sabit: "Dört ay geçer de bu süre içerisinde dönmezse, dört ayın
dolmasıyla karısı kendisinden boş olur." demişlerdir. Bu görüş tabiinden
bir grupla, Ebu Hanife ve arkadaşlarının görüşüdür. Bunlara göre mutalebe
(tefrik talebinde bulunma) hakkı dört ayın bitiminden önce doğar. Bu süre
içerisinde eğer dönerse ne ala, yok dönmezse bu sürenin geçmesiyle kadın boş
olur. Cumhura göre ise dört ay geçmedikçe mutalebe hakkı doğmaz. Dört ay
dolduktan sonra kendisine: "Ya dönersin, ya da boşarsın." denilir.
Eğer dönmezse, ya hakim aracılığı ile ya da bizzat kendisinin boşayincaya kadar
hapsi yolu ile talak ikaına gidilir.
Müddetin geçmesiyle
talakın vukubulacağını benimseyenler şöyle diyorlar: ila ayeti bizim bu
görüşümüze üç açıdan delalet etmektedir:
Birincisi: Abdullah b.
Mes'ud bu ayeti: şeklinde, ilavesiyle okumuştur. Dönüşün müddete izafesi,
dönüşe o müddet içerisinde hak kazanıldığına delalet eder. İbn Mes'ud'un bu
kıraati, ya haber-i vahid yerine konulacak ve her ne kadar Kur'an'dan olduğunu
gerektirmese bile kendisiyle ameli vacib kılacaktır; ya da lafzı neshedilmiş,
hükmü baki kalmış Kur'an ayeti sayılacaktır. Bundan başkası asla caiz değildir.
İkincisi: Yüce Allah ila
müddetini dört ay olarak belirlemiştir. Eğer dönüş, bu müddetten sonra olursa o
zaman nassın belirlediği müddeti uzatmış olur. Bu ise caiz değildir.
Üçüncüsü: Eğer ila
müddeti içerisinde cimada bulunsa, dönüş, süresi içerisinde yapılmış
olmaktadır. Bu da dönüşe hak kazanmanın bu müddet içerisinde olduğunu gösterir.
Hem sonra Yüce Allah, kocalar
için dört ay bekleme süresi tanımış ve sonra da: "Eğer dönerlerse şüphesiz
ki Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir. Eğer talaka niyet
ederlerse.." buyurmuştur. Bu ifadenin zahirinden dönme ya da talaka niyet
taksiminin, kocalara tanınan bekleme süresi içinde olduğunu göstermektedir.
Nitekim kişi borçlusuna: "Sana dört ay müsaade ediyorum. Eğer ödersen ne
ala, yoksa seni hapsederim." dediği zaman bu ifadeden sadece, "eğer
bu müddet içinde ödersen" manası anlaşılır. "Eğer bu müddetten sonra
ödersen..." manası anlaşılmaz. Aksi takdirde bekleme süresi dört aydan
fazla olur. İbn Mes'ud'un kıraati, dönüşün bu müddet içerisinde olduğunda
sarihtir. Bu kıraat en azından şahabı tefsiridir.
Sonra bu müddet, ayrılık
için konulmuş bir süredir. İddette olduğu gibi biter bitmez arkasından ayrılık
gelir. Talakın vukuu için konulan sürelerde de durum aynıdır. Mesela,
"Dört ay geçtiğinde sen boşsun!" demek gibi.
Cumhur ise şöyle diyor:
ila ayetinde bizim için on delil vardır:
Birincisi: Allah, ila
müddetini kocalara nisbet etti ve onların lehine bir | hak kıldı, aleyhlerine
kılmadı. Dolayısıyla bu süre içerisinde karşı tarafın mutalebe hakkının
olmaması gerekir. Ancak sürenin bitiminden sonra mutalebe hakkı olur. Borçların
süresi gibi. Eğer dört ay içerisinde karşı tarafa mutalebe hakkı tanırsanız, o
zaman bu kocaların lehine bir süre olmamış olur ve hem o sürenin onlar lehine
olduğu, hem de aleyhlerine mutalebe hakkının doğması makul olmaz.
İkinci delil:
ifadesidir. Burada Yüce Allah dönmeyi, müddetten sonra, takip ifade eden
"fa" harfi ile zikretmiştir. Bu da dönmenin müddetten sonra olmasını
gerektirir. Bu ayetin bir benzeri de: "Boşama iki defadır. (Bundan sonra)
ya iyilikle tutmak, ya da güzel ve adaletli bir biçimde salıvermektir."[Bakara,
229] ayetidir. Tabii bu da kesinlikle talaktan sonradır.
Burada, "Takip
fası; dönmenin müddetten sonra değil de, iladan sonra olmasını
gerektirir." diye bir itiraz yapılabilir. Buna şöyle denilebilir: Ayette
önce ila zikredilmiş, sonra onu müddetin zikri takip etmiş, sonra onun ardından
da dönmekten bahsedilmiştir. Fa harfi, daha önce zikri geçenler üzere takibi
gerektirdiğine göre, iki sözü edilenden daha uzağına atfedilmesi caiz olmaz. Ya
ikisine de birden veya en yakın olana dönmesi gerekir.
Üçüncü delil:
ifadesidir. "Azim" sadece azmedenin yapmaya karar verdiği şeydir.
Nitekim, "Farz olan bekleme müddeti dolmadan nikah kıymaya
azmetmeyin"[Bakara, 235] ayetinde de öyledir. Burada, "Dönmenin
yapılmaması talaka azimdir." şeklinde bir itiraz yapılabilir. Cevaben
şöyle denilir: "Azim, azmedilen şeyi yapmak ya da terketmek hususunda
gösterilen kesin bir iradedir. Siz ise mücerred sürenin dolmasıyla talakı vaki
kabul ediyorsunuz. İsterse onda cimaya ya da terkine dair bir azim olmasın.
Hatta dönmeye azmetse bile, cimada bulunmamışsa, sürenin dolmasıyla adamın
aleyhine olarak karısını boş kabul ediyorsunuz. Halbuki adamın talak kasdi yok.
Bunu nasıl yapabiliyorsunuz? Ayet sizin aleyhinize bir hüccettir.
Dördüncü delil: Yüce
Allah, ila yapanı ayette iki şey arasında muhayyer kılmıştır: Dönmek ya da
talak. İki şey arasında muhayyer kılmak, ancak tek bir merhalede sözkonusu
olur. Keffaretlerde olduğu gibi. Eğer iki ayrı merhalede olacak olsa ona
muhayyer kılmak değil, birini diğeri üzerine tertib etmek denilir. Eğer bu
anlaşıldıysa şimdi diyoruz ki, size göre dönüş dört aylık süre içerisinde,
talaka azim ise müddetin sonundadır. Bu durumda muhayyer kılma, aynı merhale
içerisinde gerçekleşmemektedir.
Şöyle denebilir: "O
müddet içerisinde dönmek ile, dönmemek arasında muhayyerdir, müddetin
dolmasıyla da talaka azmetmiş olur." Buna şöyle cevap verilir: Dönmemek,
talakı azmetmek demek olamaz. Size göre o ancak müddetin sona ermesiyle azim
olmaktadır. Dolayısıyla bu durumda talaka azmetmekle dönmek arasında asla bir
muhayyer kılma sözkonusu olmaz. Çünkü müddetin bitmesiyle size göre talak vuku
bulmaktadır, fakat dönme imkanı kalmamıştır. Müddet içerisinde dönebilir, fakat
o takdirde de vaktin geçmesinden ibaret olan talaka azim vakti henüz
gelmemiştir. Şu halde bu başlı başına beşinci bir delil olmaktadır.
Altıncı delil: iki şey
arasında muhayyer kılma, o şeylerin muhayyer kılınan kişi tarafından
işlenmesini gerektirir ki, onlardan her birinin işlenmesini ya da terkini
tercihte bulunması sahih olsun. Aksi takdirde muhayyerliğinin manası kalmaz.
Vaktin geçmesi ise kişi tarafından tercihle ortaya konulacak bir şey değildir.
Yedinci delil: Yüce
Allah: "Eğer talaka azmederlerse şüphesiz ki, Allah işiticidir,
bilicidir." buyurmuştur. Bu ifade, ayeti işiticilİk sıfatı ile
bitirmesinin uyumlu olabilmesi için, talakın işitilen bir söz olmasını
gerektirmektedir.
Sekizinci delil: Kişi
borçlusuna: "Sana dört ay müddet. Eğer ödersen, kabul ederim. Yok
ödemezsen seni hapsederim." dese, bu ifadeden şu anlaşılır Ödeme de hapis
de müddetin bitiminden sonradır, müddet içinde değildir, muhatap, bundan başka
bir mana anlamaz.
İtiraz: Mevzumuzun bir
benzeri: "Sana üç gün muhayyerlik. Eğer satış akdini feshedersen edersin,
yoksa seni bağlar." ifadesidir. Malumdur ki fesih ancak üç günün içinde
olur, sonrasında olmaz. Buna ne diyecekiniz?
Cevap: Bu bizim size
karşı getireceğimiz en güçlü delillerimizden birisidir. Çünkü akdin gereği
bağlayıcılıktır. Kendisine üç günlük süre ile muhayyerlik hakkı tanınmıştır.
Müddet biter de feshe gitmezse akit normal hükmüne yani bağlayıcılık haline
dönmüş olur. Zevce de aynı şekilde kocası üzerinde cima hakkına sahiptir.
Nitekim kocanın da kadın üzerinde hakkı bulunmaktadır. Yüce Allah:
"Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler
üzerinde bir takım iyi davranışa dayalı hakları vardır." buyurmaktadır.
Allah (c.c.) dört ay boyunca karısından uzak durmayı bir hak olarak erkeğe
tanımış ve bu süre içerisinde kadına cima konusunda bir hak tanımamıştır.
Müddet bittiği zaman, kadın akdin tabiatı gereği hakkına kavuşmaktadır ki, o da
tefrik talebinde bulunmaktır, yoksa talakın vukuu değildir. Şu halde bu da
dokuzuncu ve müstakil bir delil olacaktır.
Onuncu delil: Yüce
Allah, ila yapanların lehlerine bir şey, aleyhlerine de iki şey getirmiştir. Lehlerine
olan şey dört ay beklemektir. Aleyhlerine olan İki şey ise, ya dönmek ya da
talaktır. Size göre ise, onlara gereken sadece dönmektir. Talak ise onların
üzerine hatta onların eline verilmiş değildir. O sadece Allah'ın emrine
bırakılmıştır; müddetin bitmesinin hemen akabinde, koca istesin istemesin
kadının boş olduğuna hükmedilir. Bu durumda bu işin ila yapanın elinde olduğunu
ya da yapması gereken bir yükümlülük olduğunu söylemek mümkün değildir, bu
nassın zahirine ters düşmektedir.
Sonra, ila keffareti
gerektiren, Allah adına yapılmış bir yemindir. Diğer yeminlerde olduğu gibi,
bununla da talak vuku bulmaz.
Yine bu Sari' Teala'nın
takdir ettiği bir müddettir. Öncesinde bir ayrılık yoktur. Dolayısıyla
iktidarsıza (innin) verilen müddette olduğu gibi, bununla talak (beynunet)
meydana gelmez.
Hem sonra
"ila" derhal talak ikamda kullanılan bir söz değildir, gelecek bir
zamana bağlanan talak için de kullanılmaz. Zıhar gibi.
Üstelik ila cahiliye
döneminde talaktı, zıhar gibi onun talak olması da neshedildi. Dolayısıyla ila
ile talakın vukuu caiz olmaz. Çünkü bu, mensuh hükümle amel etmek ve cahiliye
devri uygulamasına dönmek olur.
İmam Şafii şöyle der:
Cahiliye döneminde insanlar üç şeyle yemin ederlerdi: Talak, zıhar ve ila ile.
Yüce Allah zıhar ile ilanın, cahiliye devrindeki talak sayılması şeklindeki
hükmünü değiştirerek, İslam'daki şekillerini verdi. Talakın hükmü ise eskiden
olduğu üzere baki kaldı. Şafii'nin ifadesi böyle.
Taİak sadece sarih ya da
kinaye lafızlarla gerçekleşir. ila ise bunlardan değildir. Zira eğer sarih
olsaydı, mutlak zikri durumunda talak derhal vuku bulurdu. Kayıtlaması
durumunda da belirtilen sürenin sonunda gerçekleşirdi. Eğer kinaye olsaydı, o
zaman kişinin niyetine başvurulurdu. Aynı şev lian için varid değildir. Çünkü lian,
talakı değil, feshi gerektirir. Fesih söz olmadan gerçekleşir. Talak ise ancak
sözlü olarak gerçekleşir.
İbn Mes'ud'un kıraatine
gelince, bu nihayet bekleme süresi içerisinde dönmenin caiz olduğuna delalet
eder, müddet içerisinde mutalebe hakkının doğmasına delalet etmez. Bu da
doğrudur ve biz bunu inkar etmiyoruz.
"Müddet içerisinde
dönmenin caiz olması, o süre içinde mutalebe hakkının mevcudiyetini
gösterir." şeklindeki sözünüzün, "vadeli borç" Örneği ile
batıllığı ortadadır.
"Eğer dönmek
müddetten sonra olsaydı, o zaman süreyi dört aydan fazla uzatmış olurdu."
şeklindeki İddianız da doğru değildir. Çünkü bu dört ay, içinde mutalebe hakkı
bulunmayan bekleme süresidir. Sürenin mücerred bitmesiyle, koca aleyhine
mutalebe hakkı doğmaktadır. Bundan sonra kadın hemen talepte de bulunabilir,
mühlet de verebilir. Bu aynen belirli vadeye bağlı diğer haklar gibidir,
mutalebe hakkı ancak vadenin bitiminde doğar. "Bu durum vadeyi uzatmak
olur." da denilmez. ilanın süresi için de durum aynıdır.
Ayet, ila yapması sahih
olan bir kimsenin, hangi şekilde yemin ederse etsin onun ya dönünceye ya da
boşayıncaya kadar ilada bulunmuş olduğuna delalet etmektedir. Bu delalet selef
ve halef ulemasından, "Talak üzerine yeminle ila yapan kimse ya dönmek ya
da boşamak durumundadır." görüşünde olanlar için bir delil olmaktadır. Her
iki durumda da üzerine talakı gerekli görenler için bu yemini ila hükmü içine
sokmaları mümkün değildir. Çünkü, "Eğer seninle bir seneye kadar cima
edersem, sen üç talak boşsun!" dediğinde ve üzerinden de dört ay
geçtiğinde, onlar kocaya: "Ya cima edersin, ya da boşarsın."
demiyorlar. Aksine: "Eğer cima edersen kadın boş olur; yok cima etmezsen
boş hükmünü biz veririz." diyorlar. Çokları, aletini içeri girdirmesine
bile imkan vermiyor. Çünkü, diyorlar; cinsel ilişkinin bir parçası olan geri
çekmek artık yabancı olan bir kadının cinsel uzvunda gerçekleşmiş olacaktır. Bu
durumda onun ila yapan biri olmadığını söylemekten başka verilebilecek bir
cevap yoktur. O zaman şöyle denilecektir: Dört ay geçtikten sonra adamı
durdurmayınız ve ona talak üzerine yeminine istinaden devamlı olarak cimadan
kacınabileceğini söyleyiniz. (Yok böyle yapmaz da) ona dört ay gibi bir süre
koyarsanız, o zaman yeminsiz ila hükmünü isbat etmiş olursunuz. Yok, onu ila
yapmış biri kabul eder ve kendisine ila hükmünü tanımazsanız bu kez de ila
hükmüne ve nassın gereğine muhalefet etmiş olursunuz. Bunlar, onlara karşı
kullanılan delillerden bazısıdır.
Soru: "Seninle cima
edersem, üç talak boşsun!" diyenin hükmü nedir?
Cevap: Bu konuda,
"Acaba bu sözle ila yapmış olur mu, olmaz mı?'* şeklinde fukahanın iki
ayrı görüşü vardır. Her ikisi de İmam Ahmed'den rivayet edilmiştir. İmam
Şafii'den de iki kavil olarak gelmiştir. Son görüşüne göre, bu sözle ila
yapılmış olur. İmam Ebu Hanife ve Malik'in görüşleri de bu şekildedir. Her iki
görüşe göre de, girdirmesine imkan (cevaz) verilir mi, verilmez mi? Hanbeli ve
Şafii mezhebinde iki vecih vardır:
1) Bu caiz olmaz, haram
olur. Çünkü girdirmesiyle onlara göre üç talak boş olur ve ondan sonrası artık
haram olacağından, girdirmesi de haram olur. Bunun bir benzeri de şudur:
Oruçlu, fecrin doğmasından önce ancak aletini sokabileceği fakat çıkaramayacağı
kadar bir zaman olduğunu bilse, sokması her ne kadar mubah olan bir zaman
içindeyse de kendisine haram olur. Çünkü çıkarması haram olan zaman içinde
bulunacaktır. Burada da aynı şekilde girdirmesi haram olur. Her ne kadar
talaktan önce ise de, çıkarması talak sonrasına düşmektedir.
2) Girdirmesi haram olmaz.
Maverdi şöyle der: Bu görüş diğer Şafii fukahasına aittir. Çünkü kadın
zevcesidir. Çıkarması da haram olmaz, çünkü -her ne kadar girdirmesiyle kadın
boş olmuş ise de- bu ilişkiyi terketmektir. Bu ilişkide haram olan,
girdirildiğinde orada tutulmasıdır, yoksa girdirme ve hemen akabinde çekme
haram değildir. Şafii'nin sözlerinin zahirinden anlaşılan budur. Çünkü o şöyle
demiştir: "Oruca niyetli kişi cima yaparken fecir doğsa ve tam anında
çıkarsa, o orucu üzeredir. Ama çıkarmadan beklerse, orucu bozmuş olur ve
keffaret verir." ila bahsinde de: "Kişi eğer, 'Seninle cima edersem,
sen üç talak boşsun!' dese, bakılır. Şayet döner ve kertiğe kadar içeri
girdirirse, kadın kendisinden üç talak boş olur. Eğer çıkarır tekrar
girdirirse, üzerine kadının emsal mehri gerekir." demektedir. Bunlar
girdirmenin cevazına şu örneği de getirmişlerdir: Kişi bir adama: "Evime
gir ve orda durma" dese, girme izinle olduğu için mubah olur, yasak
bulunduğu için de hemen çıkması gerekir. Çıkmak, her ne kadar yasak zamanına
rastgelmekte ise de mubah olmaktadır. Çünkü bu bir terktir. Aynı şekilde, böyle
bir ilada bulunan kimse İçin de girdirmesi ve çekmesi mubah, orada bekletmesi
haram olur. Oruçlunun fecirden önce girdirmesi, hemen fecir sonrası çekmesi
durumunda da aynen buradaki ihtilaf geçerlidir. Bazıları ise, fecir öncesi
oruçluya girdirmesi haramdır, fakat ila yapana haram değildir demişlerdir.
Aralarındaki fark şudur: Oruçlu üzerine haramlık, girdirme dışında başka bir
sebeple de ortaya çıkabilir. Dolayısıyla, ona girdirmenin haram olması caizdir.
ilada bulunana ise haramlık ancak girdirme yoluyla ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla aralarında fark vardır.
Üçüncü bir grubun görüşü
ise şöyledir: Bu kişiye elmada bulunması haram olmaz, zevcesi de boş olmaz.
Aksine durdurulur ve kendisine: "Allah'ın sana emri, dönmen ya da
boşamandır." denilir. Bu adam nasıl bir ila yapmış oluyor ki dönüş hakkı
olmuyor, aksine talakla ilzam ediliyor. Onunla cima edecek olsa talak vuku
buluyor. ila olmasına rağmen her iki durumda da talak gerçekleşiyor. Bu nasıl
olur? Kur'an'ın zahirine ters değil midir?
Bu kimse hakkında şöyle
denilmelidir: Eğer dönerse cima ile talak gerekmez. Yok dönmezse, talakla ilzam
edilir. Bu, talak üzerine edilen yeminin, talak gerektirmeyeceği, sadece yemin
keffaretinin yeterli olacağı görüşünde olanların mezhebidir. Zahirilerin,
Tavus, ikrime ve hadis ulemasından bir grubun görüşleri bu şekildedir.
Şeyhülislam İbn Teymiye'nin tercihi de bu doğrultudadır.
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan: