|
ZADU’L-MEAD |
ALTINCI KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.) VERDİĞİ HÜKÜMLER, EVLİLİK, ALIM-SATIM |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
C) NAFAKA
1- Evlilik Nafakası:
2- Akraba Nafakası:
1- Evlilik Nafakası:
a) Hz. Peygamberin (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Kadınlara Karşı Nafaka Mükellefiyeti Hakkındaki Hükümleri:
Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) herhangi bir miktarla nafakanın takdiri cihetine
gitmemiştir, bu konuda kendilerinden nafkanın takdirine delalet edecek herhangi
bir hadis de varid olmamıştır. Bu konuda Hz. Peygamber, kocaları sadece örfe
havale etmekle yetinmiştir.
Müslim'in Sahih'inde
sabit olduğuna göre, Efendimiz Veda haccında, vefatından seksen küsur kadar gün
önce, büyük bir kalabalık huzurunda irad buyurdukları hutbesinde şöyle
demiştir: "Kadınlar hakkında Allah'tan korkunuz! Çünkü siz onları,
Allah'ın birer emaneti olarak aldınız. Allah'ın hükmü ile onları kendinize
helal kıldınız. Onların sizin üzerinizde maruf ölçüsünde nafaka ve giyim-kuşam
hakları vardır.''
Sahihayn'da sabit olduğu
üzere, Ebu Süfyan'ın hanımı Hind, Hz. Peygamber'e gelerek: "Ya Rasulallah!
Gerçekten Ebu Süfyan cimri bir adamdır; bana kendime ve oğullarıma yetecek
kadar nafaka vermiyor. Ancak ben ondan gizli olarak alıyorum." dedi. Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de:
"Onun malından
maruf ölçüsünde sana ve oğullarına yetecek kadar al!" buyurdu.
Ebu Davud'un Sünen'inde
Hakim b. Muaviye hadisinde babasından şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber'e
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldim ve: "Ya Rasulallah! Kadınlarımız
hakkında ne buyurursunuz?" dedim. "Onlara yediklerinizden yediriniz,
giydiklerinizden giydiriniz, onları dövmeyiniz, onları kötülemeyiniz."
buyurdu.
Hz. Peygamberin nafaka
hakkındaki bu hükmü Yüce Allah'ın Kitab'mdaki hükme tam uygunluk arzetmektedir.
Zira Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Anneler çocuklarını, emzirmeyi
tamamlatmak isteyen baba için tam iki sene emzirirler. Anaların yiyecek ve
giyeceğini uygun (maruf) bir şekilde sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya
borçtur."[Bakara, 233] Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
zevcenin nafakasını -hizmetçi nafakasında olduğu gibi- takdir cihetine gitmemiş
ve her ikisini de aynı şekilde örfe havale etmiş ve:"Kölenin yiyeceği ve
giyeceği maruf ölçüsündedir." buyurmuştur. Görüldüğü üzere Hz. Peygamber
her ikisinin de nafakasını örfe havale etmiştir. Hiç şüphe yoktur ki,
hizmetçinin nafakası belli bir miktarla belirlenmiş değildir, hiçbir alim de
onun nafakasının belli bir miktarla belirlenmiş olduğunu söylememiştir.
Hz. Peygamber'den
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) sahih olarak bilindiği üzere, köleler hakkında
da, zevceler hakkında buyurduğu gibi: "Onlara yediklerinizden yedirin,
giydiklerinizden giydirin." buyurmuştur.
Ebu Hureyre'den sahih
olarak bilindiğine göre, o: Karın sana: "Ya beni doyurursun, ya da
boşarsın!" der. Kölen: "Beni doyur ve çalıştır!" der. Oğlun:
"Beni doyur! Beni kime terkediyorsun!" der, demiştir, Bu sözünde Ebu
Hureyre zevcenin, kölenin ve çocuğun nafakasının doyurmak (ifam) olduğunu,
temlik olmadığını ifade etmiş olmaktadır.
Nesai, bu sözü Hz.
Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) merfu olarak rivayet etmiştir. Yüce
Allah da: "...Ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek
veya giydirmek..."[Maide, 89] buyurmuştur. İbn Abbas, sahih olarak rivayet
edildiğine göre, ayette geçen normal yiyeceği, ekmek ve yağ ile veya ekmek ve
hurma ile açıklamış. "En üstün yedirdikleriniz ise ekmek ve ettir."
demiştir.
Sahabe, "aileye
yedirme"nin ekmek ve beraberinde başka bir katıkla gerçekleşeceğini
açıklamışlardır. Allah ve Rasulü, "infak"ı mutlak olarak zikretmiş,
herhangi bir takyid, takdir ve tahdide gitmemiştir. Dolayısıyla konunun, şayet
Hz. Peygamber tarafından yapılmasaydı bile örfe hamledilmesi gerekirdi. Kaldı
ki, bizzat Hz. Peygamber tarafından konu örfe havale edilmiş, ve ümmeti bu
doğrultuda irşad edilmiştir. Bilinen bir husustur ki, örfe göre halk, -buna
nafakanın takdiri görüşünde olanlar da dahildir- ailelerine infak konusunda
ekmekle yanında katık verilmesini adet edinmişlerdir, tahıl olarak verilmesi
şeklinde bir örf mevcut değildir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
ve sahabe, ailelerine aynı şekilde infakta bulunuyorlar, ve onlara tahıl
temliki ya da takdirinde bulunmuyorlardı. Bu şer'an vacib olan bir nafakadır.
Köle nafakasında olduğu gibi, tahıl olarak takdiri cihetine gidilmemiştir. Eğer
şer'an takdir edilmiş olsaydı, o zaman Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Hind'e, şer'an kendisi için takdir edilmiş miktarı almasını emreder,
ona bir takdire gitmeksizin ihtiyacı kadar alması şeklinde emirde bulunarak, ne
kadar alacağını onun kendi içtihadına bırakmazdı. Malumdur ki, kadının ihtiyaç
duyduğu miktar, artırılmaz-eksiltilmez tarzda, ne iki müdle ne de iki rıtılla
tahdid edilemez. Hadisin lafzı buna hiçbir şekilde ne ima, ne de işaret yoluyla
delalet etmemektedir. İki müd yada iki rıtıl ekmek takdirinde bulunmak yeterli
miktardan daha az olabilir ve bu durumda maruf ölçüsü terkedilmiş olur. Adamın,
çocuğunun ve kölesinin yedikleri şeyden yeterli miktarın vacip kılınması, iki
müd ya da iki rıtıl ekmekten az bile olsa, maruf ölçüsünde infak olmuş olur.
Kitap ve sünnetle vacib olan da işte budur. Zira tahıl, öğütülmeye, ekmek
yapılmaya ve benzeri işlemlere ihtiyaç gösterir. Eğer kadın bunları kendi
malından karşılarsa, bu durumda eşin nafakası yeterli miktarda olmamış olur.
Eğer bu koca üzerine vacip kılınacak olursa, o takdirde de ifası gereken borç,
tahıl ve para olmuş olur. Kadın ekmek yerine, para veya tahıl veya un talebinde
bulunsa, kocanın bu talebi karşılaması gerekmez. Koca bunu kadına arzedecek
olsa, kadının da onu kabul etmesi gerekmez. Çünkü bu bir muavazadır, eşlerden
biri onu kabule zorlanamaz. Eşlerin karşılıklı nza ile bir şey üzerinde
anlaşmaları ise caizdir.
Nafakanın takdiri
cihetine gidenler ihtilaf etmişlerdir: Bir kısmı tahıl ile takdir etmiştir.
İmam. Şafii bu görüştedir ve şöyle der: Fakır üzerine gereken nafaka miktarı,
Hz. Peygamber'in müddü ile bir müddür; çünkü keffarette bir kişiye verilen en
az miktar bir müddür. Yüce Allah keffarette aile nafakasını esas almıştır ve
şöyle buyurmuştur: "Onun keffareti ailenize yedirdiğinizin ortalamasından
on düşkünü yedirmek veya giydirmektir."[Maide, 89] Varlıklı kimse üzerine
gereken nafaka miktarı ise iki müddür. Çünkü, eza keffaretinde, bir kimse
üzerine Allah'ın vacip kıldığı en fazla miktar iki müd olmaktadır. Orta halli
bir kimse üzerine ise bir buçuk müd; yani varlıklı kimse nafakası ile fakir
kimse nafakasının yarısı gerekir.
Kadı Ebu Ya'la ise şöyle
der: "Nafaka, azlık ve çolduk bakımından değişiklik arzetmeyecek şekilde
takdir edilmiştir. Vacib olan nafaka miktarı, keffaretlere kıyasla, hem fakir
hem de zengin için günlük iki ntd ekmektir. Farklılık sadece kalite ve vasıfta
sözkonusu olur. Çünkü hem varlıklı hem de yoksul kişiler yenilen ve bünyenin
hayatiyetini idame ettirecek şeylerin miktarı konusunda eşittirler. Ancak
bunların yedikleri şeylerin kalitesi farklı olur. Vacib olan nafaka da aynı
şekilde miktar bakımından değil de kalite bakımından farklılık arzeder."
Çoğunluk alimler şöyle
demektedirler: "Ashaptan, ne müd ile ne de rıtıl ile nafaka takdirinde
bulundukları asla duyulmamıştır. Aksine onlardan bilinen, hatta her asır ve
şehirde uygulanagelen, bizim zikrettiğimiz şekilde nafakanın takdiri cihetine gidilmeme
sidir."
Bunlar devamla şöyle
derler: Keffaret konusunda müd ve rıtılla takdirde bulunulacağı konusunu kim
kabul ediyor ki, siz onu herkesçe müsellem sayıyor ve ona kıyasta
bulunuyorsunuz. Kur'an ve sünnetin delaleti odur ki, keffaret konusunda vacib
olan doyurmaktır, temlik değildir. Yüce Allah yemin keffareti hakkında:
"Onun keffareti ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek
veya giydirmektir.[Maide, 89] zıhar keffareti hakkında: "Kim buna güç
yetiremezse, altmış yoksulu doyurması gerekir."[Mücadele, 4]; eza fidyesi
hakkında:"İçinizde (ihramlı iken) hasta olan veya başından rahatsız olan
varsa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi
gerekir."'[Bakara, 196] buyurmaktadır. Kur'an'da keffaretlerle ilgili
olarak doyurulma bahsinde bundan başka bir beyan bulunmamaktadır ve hiçbir
yerde bunun bir müd ya da ntılla takdiri sözkonusu değildir. Sahih olarak
bilinmektedir ki, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem). Ramazan ayında
gündüzün karısı ile oruçlu iken cimada bulunan kimseye: "Altmış yoksulu
doyur!" buyurmuştur. Aynı şeyi zıharda bulunan kimseye de söylemiş ve bunu
ne bir müdle ne de rıtılla takdir cihetine gitmemiştir.
Kur'an ve sünnetin
delalet ettiği şey şudur: Keffaretler ve nafaka konusunda vacib olan şey
doyurmaktır, temlik değildir. Sahabeden sabit olan da işte budur.
Ebu Bekir b. Şeybe, Ebu
Halid - Haccac - Ebu İshakl - Haris senediyle Hz. Ali'den:" Sabah akşam
olmak üzere, ekmek ve zeytinyağı yedirirler." dediğini rivayet eder.
İshak ise Haris'ten, Hz.
Ali'nin yemin keffarettndeki doyurma hakkında: "Sabah akşam olmak üzere
onlara ekmek ve zeytinyağı veya ekmek ile tereyağı yedirir." dediğini
nakleder.''
İbn Ebi Şeybe, Yahya b.
Ya'la - Leys kanalı ile İbn Mes'ud'un "Onun keffareti ailenize
yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek veya giydirmektir."
ayeti hakkında, ekmek ve tereyağı; ekmek ve zeytinyağı; ekmek ve et dediğini
nakleder.''
İbn Ömer'den sahih
olarak yapılan rivayete göre de: Kişinin ailesine yedirdiği orta seviyeli yemeği,
ekmek ve süt; ekmek ve zeytinyağı; ekmek ve tereyağıdır. Kişinin ailesine
yedireceği en üstün yiyeceklerin başında ise ekmek ve et gelir."
demiştir.''
Yezid b. Zürey*, Yunus -
Muhammed b. Sirin kanalıyla anlatır: Ebu Musa el-Eşari, bir defasında yaptığı
bir yeminin keffaretini verir. Büceyr ya da Cübeyr'e emreder ve kendisi adına
on yoksulu ekmek ve etle doyurmasını ve onlara "Muakkad" ya da
"Zahrani" tabir edilen birer elbise verilmesini emreder.''
İbn Ebi Şeybe, Yahya
b.İshak - Yahya b. Eyyub - Humeyd senediyle nakleder: Enes (ra) ölmeden önce
hastalamr, orucunu tutamaz. Buna karşılık o, otuz fakiri toplar ve onlara bir
öğün ekmek ve et yedlrirdi.''
Tabiilere gelince, bu
onlardan şu zevattan sabit olmuştur: Esved b. Yezid, Ebu Rezin, Ubeyde, Muhammed
b. Sirin, Hasan el-Basri, Said b. Cübeyr, Şüreyh, Cabir b. Zeyd, Tavus,*
eş-Şa'bi, İbn Büreyde, Dahhak, Kasım, Salim, Muhammed b. İbrahim, Muhammed b.
Ka'b, Katade, İbrahim en-Nehai. Bunlarla ilgili isnadlar İsmail b. İshak'ın
"Ahkamu'l-Kur'an'ında bulunmaktadır. Bunlardan kimisi: "Yoksulları
hem sabah hem de akşam doyurur." demişlerdir, bir kısmı da "tek
öğün" demişlerdir. Kimisi:" Ekmek ve et; ekmek ve zeytinyağı; ekmek
ve tereyağı." demişlerdir.
Bu Medine ehlinin, Irak
alimlerinin ve iki rivayetten birisinde İmam Ahmed'in görüşü olmaktadır. Diğer
rivayet ise: "Keffaret yiyeceği, miktar olarak belirlenmiştir, zevcelerin
nafakaları ise böyle değildir." şeklindedir.
Bu durumda konu ile
ilgili üç görüş bulunmaktadır: a) Hem nafaka ve hem de keffaret belli bir
miktarla belirlenmiştir. Bu görüş sadece İmam Şafii'ye aittir, b) Her ikisinde
de takdir cihetine gidilmemiştir. İmam Malik, Ebu Hanife ve bir rivayette İmam
Ahmed bu görüştedirler, c) Keffaret miktarı belirlenmiştir, nafaka ise belli
bir miktarla belirli değildir. İmam Ahmed'den gelen ikinci rivayette böyledir.
Bu son görüşü
destekleyenler şöyle demektedirler: Nafaka ile keffaret arasında fark vardır;
keffaret, varlıklı ya da yoksul olmakla farklılık arzetmez, yeterli miktarda
olması gerekir diye bir kaydı da yoktur, Sari Teala tarafından, zevce ve
hizmetçi nafakasında olduğu gibi maruf ölçüde olacaktır diye bir kayıt da
getirilmemiştir. Keffaretler konusunda "doyurma", Allah hakkı olup
belli bir kul hakkı değildir ki, onun yerine başka bir bedel verilebilsin. Bu
yüzden doyurma yerine kıymeti verilecek olsa, keffaret için yeterli
olmamaktadır. Keffaret bahsinde:, takdire gidildiği konusunda sahabeden de
rivayetler bulunmaktadır. Kadı İsmail, Haccac b. Minhal - Ebu Avane - Mansur -
Ebu Vail - Yesar b. Nemir senediyle nakleder: Hz. Ömer (Yesar'a) şöyle der:
"İnsanlar bana geliyorlar ve benden istekte bulunuyorlar. Ben de onlara
vermeyeceğime dair yemin ediyorum. Sonra onlara vermem gerektiğini görüyorum.
Sana benim adıma keffarette bulunmanı emrettiğim zaman, on yoksulu, her
birisine bir sa' hurma veya arpa, ya da yanm sa' buğday düşecek şekilde
doyur."
Haccac b. Minhal ve
Süleyman b. Harb - Hammad b. Seleme - Seleme b. Küheyl - Yahya b. Abbad
senediyle nakledildiğine göre Hz. Ömer şöyle der: "Ey Yerfa! Eğer yemin
eder ve yeminimde hanis olursam, benim adıma yeminim için, on yoksula beş sa'
yedir."
İbn Ebi Şeybe, Veki -
İbn Ebi Leyla - Ömer b. Ebi Mürre - Abdullah b. Seleme senediyle Hz Ali'den:
" Yemin keffareti, her birisine yarım sa' olmak üzere on yoksulu
doyurmaktır.'' dediğini rivayet eder.
Abdurrahim - Ebu Halid
el-Ahmer - Haccac - Kurt - dedesi kanalıyla Hz. Aişe'den: "Biz, yemin
keffareti olarak yarım sa' buğday veya bir sa' hurma yediririz." dediği
rivayet edilmiştir,
İsmail, Müslim b. İbrahim
- Hişam b. Ebi Abdillah - Yahya b. Ebi Kesir - Ebu Seleme senediyle Zeyd b.
Sabit'ten:" Yemin keffareti konusunda her bir fakire bir müd buğday
yeterlidir." dediğini nakleder.
Süleyman b. Harb -
Hammad b. Yezid - Eyyub - Nafi' senediyle nakledilir: İbn Ömer (r.a.) yemini
hatırladığı zaman köle azad ederdi.
Hatırlamadığı zaman
(bilmeden hanis olursa), her birisine birer müd düşecek şekilde on yoksulu
doyururdu.
İbn Abbas'tan sahih
olarak bilindiğine göre o şöyle demiştir: "Yemin keffaretinde bir müd (yedirilir),
beraberinde katığı da olur."
Tabiilere gelince,
aynısı Said b. Müseyyeb, Said b. Cübeyr ve Mücahid'den de sabittir. O (Mücahidi
şöyle demiştir: "Kur'an'da yoksullar için zikredilen her "taam"
(yiyecek) yarım sa' dır. O, bütün yemin keffaretleri hakkında: "Her yoksul
için iki müd." derdi.
Hammad b. Zeyd, Yahya b.
Said aracılığıyla Süleyman b. Yesar'dan nakleder. O şöyle der: "İnsanlara
(bazı sahabilere) yetiştim. Onlar yemin keffareti hakkında ilk (eski) müdle bir
müd veriyorlardı" Kasım, Salim, Ebu Seleme ise: "Buğdaydan birer
müddür." demişlerdir. Ata: "On yoksul arasında bir faraktır.";
bir defasında da "Birer müddür. demiştir.
Bunlar şöyle derler:
Sahihayn'da sabit olduğu üzere Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) eza
fidyesi keffareti hakkında Ka'b b. Ucre'ye: "Altı yoksula, her birisine
yanm sa' düşecek şekilde yemek yedir!" buyurmuştur. Burada da görüldüğü
gibi Hz. Peygamber (s.a.} "eza fidyesi" ni takdir etmişlerdir. Hz.
Peygamber'in bu keffareti takdir etmesini "asıl" olarak kabul ederiz
ve onun hükmünü diğer keffaretlere de sirayet ettiririz.
Zevcenin nafakasının
takdir edilmiş olduğu görüşünde olanlar, sonra şöyle demişlerdir: Biz gördük
ki, nafaka ve keffaret yükümlülükleri vacib olmada birleşmektedirler. Bu
itibarla nafaka bahsindeki "doyurma" yi keffaretlerdeki doyurmaya
kıyas ettik. Yine gördük ki Yüce Allah, ihramlı iken avlanma cezası
konusunda:"... veya yoksulları doyurmak suretiyle bir keffaret...
vardır."[Maİde, 95] buyurmaktadır. Burada ümmetin icmaı, ayette geçen
"taam" (yiyecek) kelimesinin miktarının belirlenmiş olduğu
şeklindedir. Bu yüzden, şayet yiyecek maddesi yoksa, her müd karşılığı bugün
oruç tutması gerekecektir, denilmiştir. Nitekim, İbn Abbas ve ondan sonra gelen
alimler bu şekilde fetva vermişlerdir. Bu görüş, bu grubun, keffaret
yiyeceğinin miktarının belirlenmiş olduğuna dair kullandıkları bir delil
olmaktadır.
Diğerleri şöyle
demişlerdir: Allah'ın Kitab'ı, Rasulü'nün sünneti ve ümmetin icmaı ötesinde
hiçbir delil yoktur. Yüce Allah bize, ihtilafa düştüğümüz zaman meselelerimizi
Katap ve sünnete irca etmemizi emretmiştir. Bu bizim hem dünyamız hem de
ahiretimiz için daha hayırlıdır. Biz Kur'an'da Yüce Allah'ın keffaret
konusunda, sadece:" on yoksulu doyurmak"; "altmış yoksulu
doyurmak" buyurduğunu görüyoruz. Bu ayetlerde Yüce Allah emri,
"yedirmek, doyurmak" (it'am) masdarına bağlamıştır; bize ne yemeğin
cinsini ne de miktarını takdir cihetine gitmemiştir. Yedirilenlerin cinsini
(yoksul olacaklar) ve miktarlarını belirlemiş; yiyeceği mutlak zikretmiştir.
Yiyeceklerin evsafını ise belirterek onları kayıtlamıştır. Biz Yüce Allah'ın,
Kur'an'ın her neresinde "yoksulların doyurulması" ndan bahsetse,
ondan sadece herkesçe malum ve maruf olan "doyurma" yi kasdettiğini
görmekteyiz: "O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin? O geçit, bir köle
ve esir azad etmek, yahut açlık gününde, yakını olan bir öksüzü, yahut toprağa
serilmiş bir yoksulu doyurmaktır."'[Beled, 12]; "Onlar içleri çektiği
halde, yiyeceği yoksulla, öksüze ve esire yedirirler."'[İnsan, 8] Kesin
olarak bilinen bir husustur ki, şayet onlar sabah doyursalar veya akşam
yedirseler; veya ekmek ve et; ekmek ve çorba vb. yedirseler, onlar övülenlerden
ve medh ü senaya mazhar olanlardan olurlar. Yüce Allah, yenilen şeyin ismi olan
"taam" kelimesi yerine sarih olan "yedirmek, doyurmak"
masdannı kullanmıştır. Bu, kişinin yoksulları doyurması, fakat onlara temlikte
bulunmaması durumunda emri yerine getirmiş olacağı hususunda bir nass
olmaktadır. Her dil ve örfte bu kişiye "Onları doyurdu." denmesi
doğru olur.
Bunlar devamla şöyle
diyorlar: Hangi dilde, temlik olmadıkça "ifam" (doyurma-yedirme)
olmaz diye bir şey vardır? Hz. Enes: "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Zeyneb'in düğününde ekmek ve et yedirdi, (ifamda bulundu). "
diyor. Halbuki yemek hazırlamış ve düğün adeti üzere onları davet etmişti.
Safıyye'nin düğün ziyafeti hakkındaki, "Onlara hays (hurma, tereyağı ve
keşk yoğurularak yapılan bir yemek) yedirdi (ifam etti)" sözü de aynı
şekildedir. Bunlar, destekleyici deliller zikrine ihtiyaç göstermeyecek kadar
açıktır. Konu "...ailenize yedirdiğiniz orta yiyecekten"[Maide, 89]
ayetiyle daha da vuzuh ve açıklık kazanmaktadır. Kesin olarak bilinmektedir ki,
kişi ailesine ekmek, et, çorba, süt vb. yedirmektedir. Yoksullara da bunlardan
yedirdiği zaman, hiç şüphesiz "ailesine yedirdiği orta yiyecekten"
yedirmiş olur. Bu yüzdendir ki, sahabe kişinin ailesine olan it*aminin belli
bir miktar ve nevi ile belirlenmemiş olduğunda müttefiktirler. Yüce Allah,
ailenin ortalama yiyeceğini keffaretler için esas olarak almıştır. Böylece,
keffarette "taam"ın (yedirilecek yiyeceğin) belirli olmaması
evleviyet yolu ile sabit olacaktır.
Aile nafakasının
takdirine gidenler, bunu sadece keffaret yiyeceğinden almaktadırlar Bunlara
şöyle denilir: Bu nassın gereğinin aksi olmaktadır. Çünkü, Yüce Allah,
"ailenin yiyeceğini" mutlak (kayıtsız) olarak zikretmiş ve onu
keffaretler için esas kabul etmiştir. Buradan da, keffaret yiyeceklerinin, esas
olan aile nafakasının belirlenmediği gibi, nevi ve miktar bakımından
belirlenmiş olmadığı anlaşılır. Bu meselenin her zaman için genel bir problem
olmasına rağmen, hiçbir sahabiden, aile nafakasının takdiri cihetine gidildiği
asla bilinmemektedir.
Devamla şöyle diyorlar:
Zikrettiğiniz farklarda, keffaret yiyeceğinin miktarının belirlenmiş olmasını
gerektirecek bir durum yoktur. Bu farklar beş tanedir: a) Keffaret, varlıklı ve
yoksul kimselere göre farklılık arzetmez. b) Yeterli bir miktarda olacaktır
diye bir kaydı yoktur, c) Sari' Teala keffareti maruf şekilde olacaktır diye
belirlememiştir, d) Keffaret karşılığında bedel vermek caiz değildir, e)
Keffaret Allah hakkıdır, iskatla düşmez. Zevce nafakası ise böyle değildir.
Şöyle denilir: Evet! Bu farkların sahih olduğunda şüphe yoktur. Fakat,
keffaretin bir müd ya da iki müdle takdirinin vücubu nereden gerekmektedir?
Keffaret, sadece kişinin kendi ailesine yedirdiği yiyecek cinsinden yoksulu
doyurmak yükümlülüğünden ibarettir. Bu hükümler sabit olmakla birlikte,
keffaretin belli bir miktarla belirlenmiş olduğuna herhangi bir şekilde delalet
yoktur.
Sahabeden, keffaretin
miktarının belirlenmiş olduğunu ifade eden nakillere gelince, bunların cevabını
iki açıdan vermek mümkündür:
Birincisi: Biz,
içlerinde Hz. Ali, Enes, Ebu Musa ve İbn Mes'ud'un fr.anhum) da bulunduğu bir
grup sahabiden: " Onlara sabah ve akşam yemeği vermesi yeterlidir."
dediklerini zikretmiştik.
İkincisi: Kendilerinden
bir ya da iki müd şeklinde rivayet bulunan kimseler, bunu bir tahdid, takdir
için zikretmemişlerdir; aksine bunları bir misal olsun diye zikretmişlerdir.
Çünkü onlardan kiminden müd, kiminden iki müd, kiminden "mekkuk" (bir
buçuk sa' alan ölçü birimi) rivayet edilmiş, kiminden sabah ve akşam yemeği
vermenin caiz ve yeterli olacağı, kiminden bir öğünün kifayet edeceği; kiminden
de bir çörek veya iki çöreğin kafi geleceği nakledilmiştir. Eğer bütün bunlar
gerçek anlamda bir ihtilaf ise, o zaman bu konuda bir hüccet yoktur demektir.
Yok bu farklılıklar, müsteftinin, yemin edenin, keffaret verecek İrimsenin
halinin göz önünde tutulması neticesinde ortaya çıkmışsa, o zaman durum
açıktır. Yok, bütün bunlar birer misal olmak üzere verilmişse, aynı şekilde o
da açıktır. Dolayısıyla, her hal ve durumda, her iki takdire göre de, sahabeden
nakledilenler arasında keffaretin miktarının belirlenmiş olduğuna dair hüccet
bulunmamaktadır.
Eza fidyesindeki
doyurmaya gelince; bunun konu ile ilgisi yoktur. Çünkü Yüce Allah:"
İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa, fidye olarak oruç
tutması, sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir. " buyurmuştur. Yüce
Allah burada bu üç şeyi mutlak olarak zikretmiş ve herhangi bir kayıtla takyide
gitmemiştir. Ancak Hz. Peygamber bunları takyid etmiş, orucun üç gün olduğunu,
kurbandan maksadın koyun (davar) olduğunu, sadaka (doyurma) nın da, her
birisine yanm sa' düşecek şekilde altı yoksulu doyurmak şeklinde olacağını
belirtmiştir. Yüce Allah "eza fidyesi" hakkında, "altı yoksulu
doyurmak" tabirini kullanmamış; kayıtsız olarak oruç, sadaka ve kan
akıtmayı vacib kılmıştır. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu mutlak
ifadeleri farak (Medine'de üç sa' içine alacak bir ölçek), üç gün ve koyun
olmakla kayıtlamışlardır.
İhram halinde iken
avlanılan hayvanın cezasına gelince, onun da konu ile ilgisi yoktur. Çünkü
orada, yiyecek maddesi vermek durumunda olan kimse, sadece avın karşılık
değerini yiyecek maddesi üzerinden vermektedir. Bu ise avın büyüklük ve
küçüklüğüne göre az veya çok olabilir. Zira verilen, itlaf edilen avın
bedelidir ve burada yoksulların sayısına bakılmamaktadır; sadece yiyecek
miktarına ve onun yoksullara eşit olarak veya bazısına diğerlerinden daha az
veya çok vermek suretiyle uygun görülecek bir şekilde yedirilmesine
bakılmaktadır. Burada yiyecek maddesinin takdiri, itlaf edilen av hayvanına
göredir ve az ya da çok olabilir; her yoksula verilen de belli bir miktarla
belirli değildir.
Sonra tahıl ile takdiri
cihetine gitmek, batıllığı apaçık ortada, başka bir durumu gerektirir. Çünkü,
eğer şer'an kadın lehine koca üzerine vacib olan tahıl olsaydı şöyle bir netice
ortaya çıkacaktı: İnsanların hemen hepsi ailelerine ekmek
yedirmektedirler.(Borç zimmette tahıl, verilen ise ekmek.) Bu durumda eğer siz
bunu bir muavaza akdi sayarsanız, bu apaçık riba olur. Eğer muavazalı bir akit
saymazsanız, tahıl zimmetinde bir borç olarak durmaktadır ve kadın ondan bir
bedel de almamıştır. Dolayısıyla kocanın zimmeti, kadın hakkını düşürmedikçe
veya ibrada bulunmadıkça borçtan kurtulmuş olmayacaktır. Kadının ibrada
bulunmaması durumunda, koca her gün ihtiyacı olan ekmek ve katık infakında bulunmasına
rağmen, uzun bir müddet için zimmetinde bulunan tahıl hakkını talepte
bulunabilecektir. İkisinden birisi Öldüğü zaman, sözkonusu tahıl onun leh ya da
aleyhinde bir borç olarak kalacak ve, her gün kadına infakta bulunulmuş
olmasına rağmen, terekesinden alınacaktır.
Malumdur ki, bu netice;
kemale ermiş, adalet, hikmet ve maslahat esasları üzerine kurulmuş yüce İslam
şeriatıyla asla bağdaşmaz, şeriat böyle bir neticeyi tamamen reddeder. Nitekim
böyle bir neticeyi akıl ve örf de kabul etmez. Burada: "Kocanın zimmetinde
bulunan tahıl borcu, koca lehinde infakta bulunduğu ekmek ve katık karşılığında
kadın üzerinde tahakkuk eden alacak karşılığında düşer." demek iki açıdan
dolayı mümkün değildir: Birincisi: Koca onu karısına satmamış, ona ödünç olarak
da vermemiştir ki. kadının zimmetinde bir alacak olarak tahakkuk etsin.
Bilakis, zevcenin bu konuda kocasının yemeğiyle yiyecek ihtiyacım
karşılamasının hükmü; şer'an muavaza imkanı olmadığı için, misafire yedirilen
yemeğin hükmü gibi olmaktadır. Kadının yediği yemeklerin zimmeti üzerinde sabit
olduğu farzedilse bile, borçların cinsleri farklı olacağı için takas imkanı
olmayacaktır. Takas, borçların aynı cinsten olması esasına dayanır. Bu durum,
iki vecihten (görüşten) birisi olan:"Nafaka karşılığında, ne para ne de
bir başka şeyle, mutlak anlamda bedel alma (muavaza) caiz değildir. Çünkü bu
henüz takarrür etmemiş, vacib olmamış bir şey karşılığında bedel alma olur.
Zira nafaka zamanla birlikte yavaş yavaş (tedrici olarak) vacib olur.
Dolayısıyla, zaman geçip takarrür etmedikçe, nafaka karşılığında muavazaya
(beddelli bir muameleye) girmek sahih olmaz; zamanla zimmeti üzerinde vacib
olunca, zimmette sabit diğer borçlar karşılığında muavazaya gidildiği gibi,
nafaka karşılığında da bedel almaya gidilebilir." görüşüne göre
sözkonusudur. İmam Şafii'nin tabilerinden birisi bu problem karşısında bir
çıkış yolu bulamayınca: "Sahih olan, kadın yiyecek ihtiyacını kocasından
karşıladığı zaman nafakası düşmelidir." demiştir. Rafii, el-Muftarrer'inde
"İki vecihten evla olanı düşmesidir." demiş; Nevevi bu görüşü, her
devir ve şehirde cari olan insanların teamüllerine ve zevcenin bununla iktifada
bulunmasına istinaden daha sahih bulmuştur. Rafii, eş-Şerhu'l-Kebir ve
el-Evsat'ta: "Bu konuda iki vecih vardır; Kıyasa daha uygun olanı
düşmemesi şeklindedir. Çünkü koca vacib olanı yerine getirmemiş ve kendi
üzerine vacib olmayan şeyi gönüllü olarak ona vermiştir." demektedir. Bu
iki vechin, kayyımı tarafından kendisine izin verilen rüşdüne ermiş zevce
hakkında sözkonusu edildiğini, rüşdüne dair izin verilmemiş zevce hakkında ise
tek vecih (görüş) olarak, nafakanın düşmeyeceğini ifade etmişlerdir.
Hind hadisinde, kişinin
şikayeti sırasında borçlusunda bulunan vasıfları ortaya koymasının caiz olacağına
ve bunun bir gıybet olmayacağına delalet bulunmaktadır. Bunun bir benzeri de,
bir başkasının, hasmı hakkında: "Ya Rasulallah! O facirin birisidir. Yemin
ettiği şeye asla aldırmaz." demesidir.
Yine Hind hadisinde,
çocukların nafakasının sadece babaya ait olduğuna ve annenin bu yükümlülükte
müşterek sorumlu olmadığına delalet bulunmaktadır. Bu alimlerin icmaı
olmaktadır. Ancak, dikkate alınmayacak şaz bir görüş de vardır. Bu şaz görüşe
göre:, anne de mirası oranında nafaka yükümlülüğüne iştirak eder. Bu görüş
sahibinin isabetsiz kanaatine göre, kendisi, kıyası aynı derecede ve mirasçı
olan her erkek ve kadına teşmil etmiş ve nafakanın onların üzerine müştereken
terettüp edeceğini söylemiştir. Mesela birisinin erkek ve kız kardeşi bulunsa,
veya anne ve dedesi ya da oğlu ve kızı olsa; nafaka miras oranlan ölçüsünde
müştereken onların üzerine gerekir. Dolayısıyla anne ve babanın durumu da
aynıdır.
Doğrusu; nafakanın
sadece asabe üzerine gerelane sidir. Bütün bunlarda durum; infak yükümlülüğünü
anne kanşinaksızın sadece babanın üstlenmesi gibidir. Şer'i kaidelerin gereği
budur. Çünkü asabe, yalnız başına akile olur (hata yolu ile olan katillerde
diyeti öder), nikah velayetini, ölüm velayetini üstlenir, vela yolu ile mirasçı
olur. İmam Şafii: "Anne ve dede veya baba bulunacak olursa, nafaka sadece
dede üzerinedir." demiştir. Bu İmam Ahmed'den gelen rivayetlerden de
birisidir. Delil bakımından doğru olan da budur. Aynı şekilde oğul ve kız; anne
ve oğul; kız ve oğulun oğlu bulunacak olsa, bu durumda da İmam Şafii; "Bu
üç meselede de nafaka oğul üzerinedir; çünkü o asabedir." demiştir. Bu
İmam Ahmed'den gelen rivayetlerden birisini oluşturmaktadır. İkincisi:
"Her üç meselede de nafaka, miras oranlarına göre her ikisi
üzerinedir." şeklindedir. Ebu Hanife: "Oğul ve kızın bulunması
durumunda nafaka, üzerlerine eşit olarak gerekir; çünkü bu ikisi yakınlık
bakımından eşittirler. Kız ve oğulun oğlunun bulunması durumunda, nafaka kız
üzerinedir; çünkü o daha yakındır. Anne ve kızın bulunması durumunda, anne
üzerine dörtte bir, geri kalan kısım ise kız üzerine gerekir." demiştir.
Bu İmam Ahmed'in de görüşü olmaktadır. İmam Şafii: "Nafaka sadece kız
üzerine gerekir; çünkü kız, erkek kardeşiyle birlikte asabe olur."
demiştir. Doğrusu nafaka yükümlülüğünü sadece asabenin üstlenmesidir. Çünkü
asabe mutlak varistir.
Hind hadisinde zevce ve
akraba nafakasının "kifayet miktarı" (yeterlilik ilkesi) ile
belirlenmiş olduğuna, bunu da örfün belirleyeceğine dair delalet bulunmaktadır.
Hadis, aynı şekilde lehinde nafaka hakkı bulunan kimsenin, yükümlünün hakkını
vermemesi durumunda, nafakasını re'sen alabileceğine de delalet etmektedir.
Bu hadisle, gıyabi
hükmün, yani mahkemede hazır bulunmayan kimsenin aleyhine hükümde bulunmanın
cevazına istidlalde bulunmuşlardır. Oysa ki, hadiste böyle bir delalet yoktur.
Çünkü Ebu Süfyan, orada idi ve bir başka yere sefere çıkmış değildi. Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kadından iddiasının doğruluğuna dair
beyyine getirmesi talebinde de bulunmamıştır. Dava konusu, davacının sadece iddiasıyla
kendisine verilmez. Dolayısıyla bu Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) sadır olan bir kaza tasarrufu değil, fetva tasarrufu olmaktadır.
Bu hadisin delil olarak
kullanıldığı bir diğer konu da şudur: Bir insanın diğerinde alacağı olur ve
borçlu borcu inkar ederse, bu durumda alacaklı borçlunun malım ele geçirse
alacağı kadar ondan re'sen alabilir mi? Bazıları buna, evet demişlerdir ve
hadisi delil olarak kullanmışlardır. Hadis buna üç açıdan dolayı delalet etmez:
Birincisi: Burada hakkın
sebebi, ki zevceliktir, zahirdir; dolayısıyla zevcenin hakkını alması
"hıyanet" olmaz. Bu Hz. Peygamber'in:" Sana güvenen kimseye
emanetini öde, sana ihanet edene sen ihanet etme!" hadisi kapsamına da
girmez. Bu yüzden İmam Ahmed iki meseleyi birbirinden ayırarak, alacaklının
re'sen ihkak-ı hakta bulunmasını yasaklamış ve zevcenin nafakasını almasına ise
cevaz vermiş ve böylece her iM hadisle de amel etmiştir.
İkincisi: Zevcenin
durumu hakime götürmesi ve neticede hakimin onun infakta bulunmasına ya da aralarının
ayrılmasına hükmetmesi her zaman için kolay olmayabilir. Bu durumda da, kadının
nafakasını kendiliğinden alması imkanı varken alamaması, kadın aleyhinde bir
zarar olur.
Üçüncüsü: Zevcenin
hakkı, her gün için yenilenen, yerleşik bir hak değildir ki, kocası adına
başkalarından borç alma, ya da durumu hakime intikal ettirme imkanı bulunsun.
Alacak (borç) durumu ise böyle değildir.
b) Nafakanın Zamanla
Düşüp Düşmemesi:
Bu Hind hadisiyle, zevce
nafakasının zamanın geçmesiyle düşeceğine dair istidlalde de bulunulmuş ve,
"Çünkü, Hz. Peygamber, Hind'in "kocasının kendisine ihtiyacı olan
miktarı vermediğini" belirtmesine rağmen, ona geçmiş zaman için de,
kendisi için yeterli olacak miktar kadar alması imkanı vermemiştir."
denilmiştir. Doğrusu, hadiste buna dair bir delalet bulunmamaktadır. Çünkü
kadın bunu gündeme getirip talepte bulunmamıştır. O sadece, "gelecekte
kendisi için yeterli olacak nafakayı alabilip alamayacağını sormuş, Hz.
Peygamber de ona, buna hakkının bulunduğuna dair fetva vermiştir.
Daha sonra alimler;
acaba zevce nafakasıyla akraba nafakasının her ikisi de zamanın geçmesiyle
düşer mi, veya düşmez mi; ya da akraba nafakası düşer fakat zevce nafakası
düşmez mi? şeklinde ihtilaf etmişler ve üç görüşe ayrılmışlardın
1) Her ikisi de zamanın
geçmesiyle düşerler. Bu İmam Ebu Hanife ve iki rivayetten birisinde İmam
Ahmed'in görüşü olmaktadır.
2) Akrabanın çocuk
olması durumunda her iki tür nafaka da düşmez. Bu da İmam Şafii'ye nisbet
edilen bir vecih olmaktadır.
3) Akraba nafakası düşer,
fakat zevce nafakası düşmez. İmam Şafii, Ahmed ve Malik'in mezheblerinde meşhur
olan görüş de bu olmaktadır.
Sonra, zamanın
geçmesiyle nafaka hakkını düşürenlerden bir kısmı: "Eğer hakim nafaka
hakkına hükmetmişse, bu hak düşmez." demişlerdir. Bu görüş, bazı Hanbeli
ve Şafii fukahasına aittir. Bazıları da: "Nafaka zamanın geçmesiyle
düştüğü zaman, hakimin onun farzlığına hükmetmiş olmasının bir etkisi
olmaz." demişlerdir. Ebu'l-Berekat'ın el-Muharr' inde zikrettiğinden,
zevce nafakasıyla akraba nafakası arasında ayırımın bulunduğu anlaşılmaktadır.
Şöyle demektedir: "Koca bir müddet uzakta bulunur ve bu sırada infakta
bulunmazsa, geçmiş bu zamanın nafakasını vermesi gerekir. Bu da ancak hakimin
nafakanın farzlığına dair hükmü varsa sözkonusu olur. Akraba nafakasına
gelince, geçen sürenin nafakası kişiyi bağlamaz, ancak hakimin izniyle onun
adına borçlamlmışsa onu ödemesi gerekir." Doğrusu da işte budur. Akraba
nafakasının, zamanın geçmesiyle düşmesi konusunda, hakimin nafakanm farzlığına
hükmetmiş olmasının, gerek nakil bakımından gerekse tahric bakımından herhangi
bir etkisi olmadığı anlaşılmaktadır. Konuyu nakil açısından ele alalım: Bu
konuda ne imam Ahmed'den, ne de onun ilk talebelerinden, hakimin hükmetmesi
durumunda zamanın geçmesiyle akraba nafakasının takarrür edeceğine dair bir şey
söyledikleri bilinmemektedir. Aynı şey ne imam Şafii ve ne de onun mezhebim
tahkik eden kimselerden de bilinmemektedir ki, el-Mühezzeb, el-Havl eş-Şamil,
en-Nihaye, et-Tehzib, el-Beyan, ez-Zehair sahipleri bunlardandır. Bu
kitaplarda, hakimin vücubuna hükmetmesi istisnası olmaksızın, akraba nafakasmm
zamanm geçmesiyle düşeceği hükmünden başka bir şey bulunmamaktadır. Hakimin
hükümde bulunması durumunda nafakanın takarrür edeceği hükmü, sadece el-Vasit
ve el-Veciz ile Rafii'nin şerhi ve furuunda bulunmaktadır. Makdisi,
et-Tehzib'de, Muhamili, el-Udde'de, Muhammed b. Osman, et-Temhid'de, Bendenici,
el-Mu'temed'ae; hakim vücubuna dair hükümde bulunsa bile takarrür etmeyeceğini
belirtmişler ve şöyle izah etmişlerdir: Nafaka nefsin muhafazası için,
yardımlaşma şekliyle vacib olmaktadır. Bu yüzden de, infakta bulunulacak
kişinin varlıklı olması durumunda, ona nafaka verilmesi vacib olmamaktadır. Bu
ta'lil, nafakanın, zamanm geçmesiyle, hakimin hükmü olsa da olmasa da düşeceğini
gerektirir. Ebu'l-Meali şöyle der: Bunun böyle olduğuna delalet eden
hususlardan birisi de, akraba nafakasının faydalandırma (imta') yollu bir
yükümlülük olması, temlik kabilinden olmamasıdır. Temlik kabilinden olmayan ve
yeterlilik esasına dayanan bir yükümlülüğün, zimmette borç olması mümkün
değildir. "Çocuğun nafakası, zamanın geçmesiyle düşmez, takarrür
eder." diyenlerin görüşü bu ta'lile uzak düşer. Onun zayıflığını
belirtmede daha ileri giderek, geçmiş zamana ait nafaka bedeliyle birlikte,
kifayet miktarını vacib kılmak bir tenakuz teşkil eder, demiştir. Sonra daha
sahih olan görüşe göre, "Nafaka, hamile olan kadının ona müstehak olması
ya da onunla faydalanması yolu ile hamle aittir ve o zevcenin nafakası
gibidir." dediğimiz takdirde, hamil suretinde nafakanın takdir edilmiş
olacağı hususunda özür beyan etmiş ve sonra şöyle demiştir: Bu hamil ile küçük
çocuk hakkında böyledir, bu ikisinin dışında kalan diğerlerinin nafakalarına
gelince; onlar hiçbir şekilde zimmette borç olmazlar, demiştir.
Doğru olan, işte
bunların söyledikleridir. Çünkü hakimin farz kılmasının tasavvurunda çeşitli
ihtimaller vardır: Hakim, zamanın geçmesiyle nafakanın düşeceğine ya
inanıyordur ya da inanmıyor. Eğer düşeceğine inanıyor idiyse, bu inancı
hilafına hükmetmesi ve bağlayıcı olmadığına inandığı bir şeyle ilzamda
bulunması ona caiz olmaz. Eğer nafakanın düşeceğine inanmıyorsa -kaldı ki bu
konuda, sadece Şafii imamlarmca küçük çocuğun nafakasıyla ilgili ortaya konulan
vecih hariç, bu görüşte olan bir kimse bilinmemektedir- bu durumda farz
kılmadan ya "icab" (vacib kılma), ya vacibin isbatı, ya takdiri ya da
dördüncü bir şeyi kasdetmiştir. Eğer onunla icab kasdedilmişse, bu zaten var
olan bir şeyin ortaya konulması {tahsilu'l-hasd) kabilinden olur ve onun farz
kılmasının bir etkisi olmaz. "Vacibin isbatı" kasdedilmesi takdirinde
de durum aynıdır; onun farz kılmasıyla kılmaması arasında bir fark yoktur. Eğer
"vacibin takdiri" manası kasdedilmişse, takdir sadece vacibin fazla
ya da noksan olması gibi evsafında etkin olur, düşmesi ya da sübutu konusunda
bir etkisi olmaz. Dolayısıyla hakimin farz kılmasının vacib konusunda asla bir
etkisi bulunmaz. Kaldı ki, hakimin takdiri durumunda daha önce geçen ve vacib
olan yükümlülüğün maruf ölçüsünde nafaka olduğunu, kendi yediğinden onlara da
yedireceğini, kendi giydiğinden onlara da giydireceğini ortaya koyan delillerle
ters düşme de bulunmaktadır. Eğer bununla dördüncü bir şey kasdediliyorsa,
hükmünü görmek için onun da ne olduğunun mutlaka açıklanması gerekmektedir.
Eğer, "Dördüncü
şeyden maksat zamanın geçmesiyle nafakanın düşmemesidir. Hükmün mahalli budur,
hakimin hükmünün etki ettiği ve ona taalluk ettiği şey de budur."
denilirse, buna şu şekilde cevap verilebilir: Hakim, düşeceğine inanıp sonra da
nasıl onun aksine hükümde bulunup onu bağlayıcı kılabilir? Eğer düşmeyeceğine
itikat edecek olsa bu, icmaa muhalefet olur. Malumdur ki, hakimin hükmü, bir
şeyi asli sıfatından ayıramaz. Bu yükümlülüğün şer'i sıfatı, zamanın geçmesiyle
düşmesi is**, bu sıfatı hakimin hükmü izale edemez.
Geriye bir başka itiraz
daha kaldı: O da, hakimin, nafaka farz kılınmadıkça, zamanın geçmesiyle düşer;
eğer farz kılınırsa takarrür eder, şeklinde itikat etmesidir. Bu durumda o,
bizzat zamanın geçmesiyle değil de farz olduğu için takarruruna hükmetmiş olur,
şeklindeki bir mütaladır.
Cevap: Bu bir mana ifade
etmez. Eğer hakim, zamanın geçmesiyle nafakanın düşeceğine inanıyorsa -ki doğru
olan ve şeriatın getirdiği de budur- bu durumda onun, düşeceğine Ve bağlayıcı
olmadığına inandığı bir şeyle ilzamı gerektirecek hükümde bulunması caiz
değildir. Bu konunun bir benzeri de şudur: Naçar durumda kalan bir kimse,
kendisi gibi olmayan yiyecek sahibini hakime şikayet etse, hakim de bedelini
vermek suretiyle yiyeceği naçar lehine hükmetse, fakat henüz almadan ıztırar (naçarlık)
hali ortadan kalksa ve karşı tarafa bedeli vermemiş olsa, bu durumda o bedeli
vererek hüküm konusu yiyeceği alması, yiyecek sahibinin de o bedel karşılığında
o yiyeceği ona vermesi bağlayıcı olmaktadır. Yakın akraba, hayatiyetini idame
ettirebilmek için nafakaya hak kazanır. Vücüb zamanı geçtiğinde, Şarfin hayatın
idamesi amacı gerçekleşmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, hayatiyeti idame sebeb
ve vesilesinden geçen kısmının telafisi için rücu etmenin bir faydası yoktur.
Zira maksat hasıl olmuş, sebepten bir başka sebep vasıtasıyla müstağni
olunmuştur.
İtiraz: Sizin bu
izahınız, zevcenin nafakasıyla aleyhinize kullanılır. Çünkü zevcenin nafakası,
hakim tarafından farz kılınmasa bile zamanın geçmesiyle takarrür etmekte,
düşmemektedir. Halbuki sizin zikrettiğiniz bu mana ayrusıyla onda da
bulunmaktadır.
Cevap: Ters düşme (nakz)
ancak hükmü kitap ve sünnet ile malum olan durumlarla karşı karşıya
gelindiğinde sözkonusu olur. Zevcenin nafakasının zamanla düşmesi konusu ise,
ihtilaflı bir konudur. Ebu Hanife ve bir rivayette İmam Ahmed onu zamanın
geçmesiyle düşürmektedirler. İmam Şafii ve diğer rivayetinde İmam Ahmed ise
düşürmemektedirler. Zevcenin nafakasını zamanın geçmesiyle düşürmeyenler akraba
nafakasıyla onun arasında şu farkların olduğunu belirtmişlerdir:
Birincisi: Akraba
nafakası bir sıladır. (Yani aradaki bağın bir tezahürüdür).
İkincisi: Zevce
nafakası, kişi zengin de olsa, yoksul da olsa vacip olmaktadır. Akraba nafakası
ise böyle değildir.
Üçüncüsü: Zevce
nafakası, zevcenin malı bulunsa ve durumu nafaka takdirinden müstağni olsa bile
vaciptir. Akraba nafakası, ise ancak darlık ve ihtiyaç durumunda sözkonusudur.
Dördüncüsü: Sahabe,
zevcenin geçen nafakasının da vacip olduğuna hükmetmişlerdir. Aynı durumun
akraba nafakasında da sözkonusu edilip, geçmiş zaman için akraba nafakasının da
ödenmesi gereğiyle hükmeden hiçbir sahabi asla çıkmamıştır, Sahih olarak
bilindiği üzere, Hz. Ömer, ordu komutanlarına, kadınlarından ayrılanlar
hakkında yazmış ve onların ya nafakalarını vermelerini ya da onları boşamalarını;
eğer boşarlarsa, daha önce geçen zamanın nafakasını da göndermelerini
emretmiştir. Bu hususta, içlerinden hiçbir kimse Hz. Ömer'e muhalefet
etmemiştir. İbnü'l-Münzir (r.a.) şöyle der: Bu, kitap, sünnet ve icma ile vacip
olmuş bir nafakadır. Böylesi delillerle vacip olan bir şey, yine ancak böylesi
delillerle ortadan kalkabilir.
Düşürenler ise şöyle
demektedirler: Hind Hz. Peygamber'e (a.s.), kocası Ebu Süfyan'ın kendisine
kifayet (yeterli) miktarı yiyecek vermediğine dair şikayette bulunmuş, Hz.
Peygamber de, bundan böyte kendisine ve çocuklarına yetecek kadar onun malından
almasına izin vermiş, geçmiş dönem için ise böyle bir izin vermemiştir. Evlilik
akdinde sözkonusu ettiğiniz muavaza (karşılıklı bedelli oluş) nafaka ile değil,
mehir ile olmaktadır. Nafaka ise, bir bedel değil, kocanın zevcesini kendi
evinde tutması karşılığındadır. Kadın kocanın yanında bir nevi esir gibidir ve
kocanın ailesinden bir parçadır. Onun nafakası yardımlaşma kabilindendir.
Yoksa, eşlerden her birisi diğerinden, diğerinin kendisinden istifade ettiği
gibi istifade etmektedir. Koca karısına mehir vermiştir. Bu durumda, kadın
geçen zamanın nafakasından müstağni olunca, kocayı onunla ilzam etmenin bir
anlamı yoktur. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zevcenin nafakasını
da yakın akraba ve köle nafakaları gibi maruf ölçüde belirlemiştir. Her üç
türlü nafaka da, maruf ölçüsünde sadece, kişinin mülkünde ve yanında tuttuğu,
aralarında rahim bağı ve akrabalık olan kimselerin hayatiyetlerini idame
ettirmek için yardımlaşma amacıyla vacib kılınmıştır. Zevcenin geçen zamanın
nafakasından müstağni olması durumunda, kocayı bu geçen zaman nafakasıyla ilzam
etmenin bir anlamı yoktur. Geçmiş zamanın nafakasıyla kocayı ilzam etmede, bu
yüzden onu hapsedip sıkıntılara sokmada, uzun zaman hapsederek ona azap
vermede, bu süre içerisinde kadını, ihtiyaçlarını gidermek için içeri dışan
girip çıkmasına maruz bırakmada, kocasından ayn düşmesi ve onun himayesinden
uzak düşmesi sebebiyle, gizli dostlar edinmesine sebep olunmasında -nitekim
realite böyledir- ne gibi "maruf olabilir? Böyle bir hükümde, boyutlarını
yalnız Allah'ın bilebileceği yaygın bir fesat vardır. Hatta öyle ki, fercler bu
durumda kendilerini muhafaza eden ve koruyan kimselerin hapsinden ve
kendilerini başıboş bir halde bırakan kimselerden şikayetçi olmakta ve
ilenmektedir. Şeriatın, böyle kıvılcımları etrafa uçuşan ve yaygın bir fesadı
doğuracak bir hükmü getirmiş olmasından Allah'a sığınırız; Hz. Ömer, sadece
kocaların zevcelerini boşamaları durumunda geçmiş nafakalarım da göndermelerini
emretmiştir; karılarının yanlarına dönmeleri ve onlarla beraber yaşamaya devam
etmeleri durumunda, geçmiş döneme ait nafakalarını da vermelerini
emretmemiştir. Böyle bir hüküm hiçbir sahabiden de asla bilinmemektedir.
Talaktan ve kadından tamamen ayrıldıktan sonra, geçen dönem için gereken
nafakanın da ödetilmesi hükmünden, karısına tekrar dönerek, onun her türlü
ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle birlikte yaşamaya devam etmeleri durumunda
da geçmiş nafakaların ödetilmesi lüzumu çıkarılmaz. Bunlar ayn ayn şeylerdir.
Dolayısıyla bunlan birbirine benzetmek doğru değildir. Zevcenin nafakası, gün
be gün vacib olur ve o akraba nafakası gibidir. Geçen günler geçip gittiği
için, kadının artık o günlerin nafakasına ihtiyacı kalmamıştır. Dolayısıyla da,
kocayı geçen bu günlerin nafakasıyla ilzam etmenin bir anlamı yoktur. Bu eşler
arasında, birbirlerine karşı düşmanlık ve kin duymalanna sebebiyet verir. Böyle
bir durum Yüce Allah'ın eşler arasında olmasını arzu buyurdukları sevgi ve
muhabbete dayalı ilişki esasını zedeliyecektir.
Doğru olan görüş de işte
budur. Şeriatın bunun dışında başka bir görüş gerektirmiş olması mümkün
değildir. İmam Şafii'nin tabileri: "Zevcenin giyecek ve mesken ihtiyacı,
temlik kabilinden değildir, imta' (faydalandırma) kabilindendir, görüşü kabul
edildiği zaman, bu ikisi, zamanın geçmesiyle düşerler." şeklinde tasrihte
bulunmuşlardır. Çünkü bu konuda onlara göre iki vecih bulunmaktadır.
c) Nafakanın Para İle
Takdiri:
Nafakanın para (dirhem) ile
takdiri konusuna gelince, bu konuda ne Allah'ın kitabında, ne Hz. Peygamber'in
sünnetinde, ne sahabilerden ne de tabiin ve tebe-i tabiinden hiçbir kimseden
bir dayanak, bir asıl bulunmamaktadır. Mezheb imamlarından ve diğer İslam
müctehidlerinden hiçbirisinden konu ile ilgili bir beyan da yoktur. İşte önceki
nesillerin haberlerini nakleden kitaplar, sünenler, mezhep imamlarının sözleri
hep önümüzdedir. Bunlardan herhangi birisinin nafakayı para ile takdir ettiğini
bize gösteriniz. Yüce Allah akraba, zevce ve köle nafakalarını "maruf
şekilde olacaktır" diye vacip Mlmıştır. Para ile takdirine gitmek maruf
değildir. Şeriat sahibinin beyan etmiş olduğu marufun ölçüsü, kişinin
yediğinden ona da yedirmesi, giydiğinden ona da giydirmesidir; bunun ötesinde
maruf bir şey yoktur. İnfakta bulunacak kimse üzerine para takdirinde bulunmak
maruf değil, münkerdir; para, ne vacibdir ne de onun bedelidir. Takarrür
etmemiş ve malik olunmayan bir şey karşılığında bedel almak caiz değildir.
Çünkü akraba ve zevce nafakası gün be gün vacib olmaktadır. Eğer takarrür etmiş
olsaydı, bu durumda nafaka karşılığında, nafaka yükümlüsü olan kocanın ve
akrabanın rızası olmadan muavazaya gitmek sahih olmayacaktı. Çünkü para asli
vacibden bedel kılınacaktır. Asli vacib ise İmam Şafii'ye göre buğday, çoğunluk
ulemaya göre de mutad olan yiyecek maddesidir. Bu durumda yükümlünün rızası
olmadan, bunun karşılığında para ile ödemede bulunmasına onu icbar etmek nasıl
doğru olabilir?! Bu konuda Sari* Teala'dan gelen bir icbar bulunmamaktadır. Bu,
şer'i kaidelere, imamların beyanlarına, halkın çıkarlanna muhaliftir. Ancak
nafaka yükümlüsü ile alacaklısının karşılıklı anlaşmaları durumunda, bu caiz
olabilir. Kaldı ki, zevcenin vacib olan nafaka karşılığında bedel almasının
cevazı konusunda Şafii mezhebiyle diğerleri arasında bilinen görüş ayrılığı
bulunmaktadır. Buna göre: "Kadın nafakası karşılığında bedel alamaz. Çünkü
kadının nafakası, kocanın zimmetinde bedel olarak sabit olan yiyecektir;
dolayısıyla selem akdindeki akit mevzuunda da olduğu gibi, kabzetmeden önce
onun karşılığında bedel alması mümkün değildir. Buna göre, nafaka karşılığında
ne para ne elbise ne de bir başka şeyle asla bedel alma mümkün olmaz. Bazılan
da ekmek ve un haricinde başka şeylerle bedel alma yoluna gidilebileceğini, un
ve ekmekle bedel almaya gitmenin ise riba olacağını söylemişlerdir. Tabii, bu
durum, geçmiş günlerin nafakası karşılığında bedel almayla ilgilidir. Eğer
sözkonusu olan gelecek günlerin nafakası karşılığında bedel alma yoluna gitmek
ise, bu durumda onlara göre tek görüş olarak bu sahih değildir. Çünkü gelecek
günlerin nafakası, her. an düşebilir ve takarrür edip etmeyeceği bilinemez.
d) Hz. Peygamberin
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kocanın NafakaYükümlülüğünü Yerine Getirememesi
Durumunda, Kadının Kocasından Ayrılmasına İmkan Veren Hükmü ile Ügili
Rivayetler:
Buhari, Salih'inde Ebu
Hureyre hadisinde nakleder: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle
buyurur: "En üstün sadaka, zenginlik bırakan -başka bir lafızda- varlıklı
iken yapılan sadakadır. Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Bakmakla yükümlü
olduğun kimselerden başla!" buyurmuştur. Karın sana: "Ya beni
doyurursun, ya da boşarsın!" der. Kölen: "Beni doyur ve
çalıştır!" der. Oğlun: "Beni doyur! Beni kime terkediyorsun!"
der. Ebu Hureyre'ye etrafındakiler: "Bu (sonraki) sözleri Hz.
I'eygamberden mi işittin?" diye sorarlar. O: "Hayır! Bunlar, Ebu
Hureyre'nin dağarcığındandır." diye cevap verir.
Nesai, bu hadisi
kitabına almıştır. Orada Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla!" buyumr. Birisi:
"Kime bakmakla yükümlüyüm, Ya Rasulallah!" diye sorar, Hz. Peygamber
de: Karın sana: "Beni doyur! Yoksa boşa!" der. Kölen: "Beni
doyur ve çalıştır!" der. Oğlun: "Beni doyur! Beni kime
terkediyorsun!" der. buyurur. Nesai'nin kitabının bütün nüshalarında bu
böyledir ve hadisin senedi: Said b. Eyyub - Muhammed b. Aclan - Zeyd b. Eşlem -
Ebu Salih - Ebu Hureyre şeklindedir. Said ve Muhammed, her ikisi de sikadırlar.
Darakutni, Ebu Bekir
eş-Şafii - Muhammed b. Bişr b. Matar - Şeyban b. Ferruh - Hammad b. Seleme -
Asım - Ebu Salih - Ebu Hureyre senediyle Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "Kan kocasına: "Beni doyur! Yoksa boşa!" der...
(Hadisin devamını zikreder) buyurduğunu rivayet eder.''
Yine Darakutni, Osman b.
Ahmed b. es-Semmak ve Abdulbaki b. Kani' ve İsmail b. Ali - Ahmed b. Ali
el-Hazzaz - İshak b. İbrahim el-Barudi - İshak b. Mansur - Hammad b. Seleme -
Yahya b. Said senediyle, Said b. Müseyyeb'den, karısının nafakasını temin
edecek durumda olmayan adam hakkında: "Araları ayrılır." dediğini
rivayet eder. Yine o, Hammad b. Seleme'ye kadar aynı senedle, ondan sonra da
sırasıyla Asım b, Behdele - Ebu Salih - Ebu Hureyre (r.a.) vasıtasıyla aynısını
Hz. Peygamber'den rivayette bulunmuştur.[Bakara, 196]
Said b. Mansur,
Sünen'inde (Süfyan - Ebu'z-Zinad ) vasıtasıyla Ebu'z-Zinad'ın şöyle dediğini
nakleder: Said b. Müseyyeb'e, nafaka temininden aciz bir adamın karısından
ayrılıp ayrılmayacağını sordum. O: "Evet!" dedi. Ben: "Sünnet
mi?" dedim. O: "Sünnet." dedi. Onun bu ifadesi, Rasulullah'ın
sünnetine yorulur. Hiç olmazsa bu, İbnu'l-Müseyyeb'in mürsellerinden birisi
kabul edilir.
Fukaha bu meselenin
hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir:
1- Koca nafakasını temin
etmek ya da boşamak üzere icbar edilir. Süfyan b. Yahya b. Said el-Ensari,
İbnü'l-Müseyyeb'in şöyle dediğini rivayet eder: "Kişi, karısına infak
edecek bir şey bulamadığında, onu boşaması için icbar edilir."
2- Kadını koca aleyhine
hakim boşar. Bu görüş İmam Malik'e aittir. Ancak o şöyle der: Hakim, nafakanın
temin edilememesi durumunda bir ay kadar tecil eder. Müddet dolduğunda, kadın
hayız halinde ise, temizleninceye kadar geciktirilir. Mehir konusunda ise iki
yıl mühlet verilir; sonra hakim kadını, koca aleyhine olmak üzere ricl talakla
boşar. Eğer iddet içerisinde, kocanın maddi durumu düzelirse, karısına rücu
etme hakkı bulunmaktadır.
Bu hususta İmam
Şafii'nin iki görüşü vardır:
1- Zevce muhayyer
bırakılır; eğer dilerse, kocasıyla kalır ve veremediği nafaka, kadın lehine
kocanın zimmetinde borç olarak sabit olur. İmam Şafii'nin tabileri ise:
"Bu durum, zevcenin kendisini kocasına teslim etmesi durumunda
sözkonusudur. Eğer kendisini kocasına teslim etmiyorsa, bu durumda nafaka
düşer; eğer kadın dilerse nikahı fesheder." demişlerdir.
2- Zevcenin nikahı fesih
hakkı yoktur. Ancak koca, hayatını kazanabilmesi için karısının üzerinden elini
çeker, onu serbest bırakır. Mezheb görüşü, zevcenin fesih hakkına sahip olması
şeklindedir.
Acaba bu ayrılık, bir talak
mıdır, yoksa fesih midir? Bu konuda iki vecih bulunmaktadır:
Birincisi: Bu ayrılık
talaktır. Kocanın mecburi olarak boşaması veya nafakasını temin etmesi için,
mutlaka hakime müracaat etmesi gerekmektedir. Eğer koca kaçınacak olursa,
hakim, koca aleyhine karısını ric'i bir talakla boşar. Eğer koca rücuda
bulunursa, hakim ikinci defa boşar. Üçüncü defa rücuda bulunursa üçüncü kez
boşar.
İkincisi: Bu ayrılık bir
fesihtir. Kocanın nafaka teminine kadir olmadığının isbatı için, mutlaka
mahkemeye baş vurulması gerekir. Sonra kadın bizzat kendisi fesheder. Eğer önce
kocasıyla kalmayı tercih eder, daha sonra feshetme arzusunda bulunursa, bu
hakkı mevcuttur. Çünkü nafakanın vücubu gün be gün yenilenir.
Acaba kadın, fesih
hakkını hemen mi kullanır, yoksa üç gün geçmesi mi gerekir? Konu ile ilgili iki
görüş vardır ve onlara göre sahih olan, ikincisidir. Şöyle demişlerdir: Şayet
üçüncü gün nafakasını bulsa ve dördüncü günün nafakasın bulma imkanı olmasa, bu
durumda, verilen mühlet yeniden mi başlar? Bu konuda da iki vecih vardır:
Hammad b. Ebi Süleyman: "İnnine (iktidarsız) kıyas edilerek, kendisine bir
sene mühlet verilir, sonra feshedilir." demiştir. Ömer b. Abdülaziz
de:" Ona bir ya da iki ay mühlet verilir." demiştir. İmam Malik de: "Bir
ay kadar süre verilir." der.
İmam Ahmed'den iki
rivayet bulunmaktadır:
Birincisi ki, zahir
mezhebi bu olmaktadır, kadın kocasıyla kalmak ve fesih hakkını kullanmak
arasında muhayyer bırakılır. Eğer fesih hakkını kullanacaksa, durumu hakime
iletir. Hakim, kocayı nikahın ya aleyhinde feshe gidilmesi ya kendisinin icbari
olarak talak vermesi, ya da zevcesine fesih için izin vermesi arasında muhayyer
bırakır. Eğer koca fesheder veya feshe izin verirse, bu bir fesih olur, talak
olmaz; iddet içerisinde maddi durumu düzelse bile rücu hakkı bulunmaz. Eğer
hakim onu talaka icbar eder ve koca ricl talak ile boşarsa, bu durumda rücu
hakkı bulunur. Eğer maddi durumu iyi olmadığı halde rücuda bulunursa veya ona
infaktan imtina ederse, bu takdirde zevcenin fesih talebinde bulunması durumunda,
hakim koca aleyhine ikinci ve üçüncü kez fesihte bulunur. Eğer kadın, maddi
imkansızlıklarına rağmen, kocasıyla birlikte kalmaya razı olur ve daha sonra
fesih talebinde bulunma gereği ortaya çıkarsa, veya maddi imkansızlıklarını
bile bile onunla evlenmişse, buna rağmen daha sonra fesih talebinde
bulunabilir.
Kadı (İsmail) şöyle der:
İmam Ahmed'in kelamının zahirine göre, kadının her iki durumda da fesih hakkı
bulunmamakta ve tercih hakkı ortadan kalkmaktadır. Bu aynı zamanda İmam
Malik*in de görüşü olmaktadır. Çünkü kadın onun bu kusuruna razı olmuş ve akid
altına bunu bilerek girmiştir. Dolayısıyla fesih hakkı yoktur. Nitekim, bir
kimsenin innin (iktidarsız) olduğunu bile bile onunla evlenmesi ve akitten
sonra ben onun innin olmasına razıyım demesi durumunda da durum aynıdır.
Bunlar, Kadı'nin söyledikleridir. Mezheb ve hüccetin gereği de budur.
"Onunla beraberliğe
razı olsa bile, fesih hakkı vardır." görüşündekiler şöyle demektedirler:
Kadının hakkı her gün yenilenmektedir. Dolayısıyla hakkının yenilenmesiyle
birlikte, fesih imkanı da yenilenir. Kadının koca ile birlikte kalmaya nza
göstermesi, henüz o anda vacib olmamış bir konudaki hakkını düşürmek manasını
içerir, dolayısıyla satış akdinden önce şuf'a hakkının düşürülmesi örneğinde de
olduğu gibi, bu hakkı düşmez. Bunlar şöyle devam ediyorlar: Zevce, aynı şekilde
gelecek zamanın nafakasını düşürecek olsa düşmez. Yine kadın, akitten önce,
nafakayı tamamen düşürse ve nafakasızlığa razı olsa, yine nafaka hakkı düşmez.
Aynı şekilde, akitten önce mehri düşürecek olsa, mehir düşmez. Nafakanın vücubu
düşmediğine göre, onun vacib olması sebebiyle sabit olan fesih hakkı da düşmez.
Fesih hakkının düşeceği
görüşünde olanlar buna şöyle cevap vermişlerdir: Kadının cima hakkı da
yenilenmektedir. Buna rağmen, kadın inninlikten (iktidarsızlıktan) kaynaklanan
fesih hakkını düşürdüğü zaman, bu hakkı düşmekte ve bir daha rücu imkanı
kalmamaktadır.
Sizin nafakanın
düşeceğine dair yaptığınız bu kıyas, üzerinde ittifak olmayan ve delille sabit
bulunmayan bir asıla kıyas olmaktadır. Aksine, şuf'a konusunda delil, şuf
adarın hakkını satış akdinden önce düşürmesiyle düşeceği doğrultusundadır.
Nitekim bu konuda Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle
buyurduğu sabit olmuştur: "Kişinin ortağına haber vermedikçe, (ortak
maldaki hissesini) satması helal olmaz. Eğer satar ve ortağına haber vermezse,
ortağı satışa daha çok hak sahibidir." Bu hadis, satıştan önce şufadarın
hakkını düşürmesi durumunda, hakkının düşeceği ve ondan sonra bir daha şuf'a
hakkını talepte bulunamayacağı konusunda sarihtir. Bu takdirde hadis, kadının
nafakasını düşürmesi durumunda, nafakanın düşeceği konusuna bir asıl kabul
edilir ve şöyle deriz: Bu zararın def edilmesi için konulmuş bir
muhayyerliktir; dolayısıyla, sübutundan önce düşürmesi durumunda, şuf ada
olduğu gibi, düşer. Sonra bu (sizin teziniz), kiralanan eşyada bir ayıbın
ortaya çıkması hükmü ile nakz edilmektedir. Çünkü, kiracı, kiralık yere girer
veya ayıbı bilir ve sonra fesih muhayyerliğini kullanmazsa, artık daha sonrası
için fesih hakkı kalmaz. Onun kiralık eşyadan faydalanma hakkının her an
yenilenmesiyle zevcenin nafaka hakkının yenilenmesi aynıdır ve aralarında bir
fark yoktur. "Nafakayı veya mehri nikahtan Önce düşürecek olsa, bunlar
düşmezler." sözüne gelince, buna karşı şöyle denebilir: Sebebin tam
anlamıyla in'ikad etmediği bir anda hakkın düşürülmesi, sebebin in'ikadından
sonra düşürülmesi gibi değildir. Bu, mesele hakkında icma bulunduğu zaman
böyledir. Eğer mesele hakkında ihtilaf varsa, bu durumda iki düşürme arasında
fark yoktur ve iki hüküm arasını eşit kılarız. Eğer aralarında fark varsa, bu
durumda da kıyas mümkün olmayacaktır.
İmam Ahmed'den gelen bir
diğer rivayete göre de, kadının fesih hakkı yoktur. Bu da Ebu Hanife ve onun
iki talebesinin görüşleri olmaktadır. Bu görüşe göre, kadına kocasının
kendisinden istifadede bulunmasına imkan vermesi gerekmez. Çünkü, koca istifade
bedelini ona teslim etmemiştir. Dolayısıyla, kadının kendisini teslim etmesi
gerekmez. Nitekim, müşterinin mebinin (aldığı malın) bedelini verememesi
durumunda, onun kendisine teslimi gerekmemektedir. Bu durumda, kocanın hayatını
kazanabilmesi ve kendi nafakasını çıkarabilmesi için karısına yol vermesi
gerekmektedir. Zira kadını nafakasız olarak evinde tutması, kadına zarar vermek
olur.
Soru: Şayet kadın
varlıklı olsa, bu durumda koca onu evinde tutabilir mi? Buna da aynı şekilde,
kadını evinde tutamayacağı şeklinde cevap vermişlerdir. Çünkü, koca kadını,
ancak nafakasını karşıladığı ve onu yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarından müstağni
kılabildiği zaman, ondan şer'an istifade edebilmesi amacıyla kendi evinde
tutabilir. Bu şartlar bulunmadığı zaman, koca karısını kendi evinde tutma
hakkına sahip değildir. Bu görüş selef ve haleften bir grup ulemaya aittir.
Abdürrezzak, İbn
Cüreyc'den nakleder: O şöyle der: "Ata'ya, karısına nafaka için uygun bir
şey bulamayan kimse hakkında sordum." O: "Kadın için ancak bulduğu
vardır. Kadının kendisini boşama hakkı yoktur." dedi. Hammad b. Seleme,
bir grup vasıtasıyla karısının nafakasını teminden aciz olan bir adam hakkında
Hasan el-Basri'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Kadın ona yardımcı olur,
Allah'tan korkar ve sabreder; kocası de elinden geldiğince ona infakta bulunur.
" Abdürrezzak, Ma'mer'den nakleder: "Zühri'ye, karısının nafakasını
temin etmekten aciz olan bir adam hakkında, araları ayrılır im? " diye
sordum. O:"Kadın teenniyle hareket eder ve araları ayrılmaz. " dedi
ve: "Allah kimseye verdiği rızkın üzerinde bir yük yüklemez. Allah
güçlükten sonra kolaylık verir."[Talak, 7] ayetini okudu. Ma'mer:
"Ömer b. Abdulaziz'in de aynen Zühri'nin dediği gibi "öylediği bana
ulaşmıştır." demiştir. Abdürrezzak, kocası tarafından nafakası
karşılanamayan kadın hakkında Süfyan es-Sevri'nin: "O imtihan edilen bir
kadındır, sabretsin ve "aralan ayrılır" diyen alimlerin görüşüne
sarılmasın." dediğini nakletmişür.
Ben derim ki: Bu konuda
Ömer b. Abdülazizden üç rivayet bulunmaktadır ve birincisi budur.
İkincisi: İbn Vehb,
Abdurrahman b. Ebi'z-Zinad - babası tarikiyle rivayet eder: O (babası) şöyle der:
Ömer b. Abdülaziz'i, karısı tarafından şikayet olunan ve nafakasını temin
etmediği belirtilen bir koca hakkında: "Ona bir veya iki ay bir mühlet
verin. Eğer o vakite kadar nafakasını temin etmezse aralarını ayırın."
derken işittim.
Üçüncüsü: ibn Vehb, İbn
Lehia - Muhammed b. Abdurrahman vasıtasıyla nakleder. Muhammed şöyle anlatır:
Bir adam kızını birisine nikahladığını, fakat onun kızının nafakasını temin
etmediğini ifadeyle, Ömer b. Abdülaziz'e şikayetçi olur. Ömer b. Abdülaziz
kocayı çağırtır, adam gelir ve: "O, benim bir şeyim bulunmadığını bildiği
halde kızını bana nikahladı." der. Ömer b. Abdülaziz: "Sen onu
tanıdığın halde nikahladın, öyle mi? " diye sorar. Adam: "Evet!"
der. Ömer: "Bu durumda ben ne yapayım? Aileni al, götür!" der.
Bu durumda eşlerin
aralarının ayrılmaması görüşü, tüm Zahirilerin mezhebi olmaktadır. Bu konuda
İmam Malik ve diğerleri onlara karşı çıkmıştır. İmam Malik: "Öncekilere
yetiştim. Onlar: Erkek, karısının nafakasını temin etmediği zaman araları
ayrılır, diyorlardı." demiştir. Kendisine: "Ashab, fakru zaruret
içerisinde idiler, (bununla birlikte eşler arası bu yüzden ayrılmıyordu)."
diye sordular. İmam Malik: "Bugün insanlar artık onlar gibi değillerdir.
Kadın, sadece ondan bir şeyler umduğu için, onunla evlenmiştir." diye
cevap vermiştir.
Onun sözünün anlamı
şudur: Sahabe kadınları, Allah rızasını ve ahiret yurdunu istiyorlardı, onların
amaçları dünyalık elde etmek değildi. Dolayısıyla onlar, kocalannm yoksul
olmasına aldırmıyorlardı. Çünkü kocaları da kendileri gibi idiler. Günümüz
kadınlarına gelince, onlar isadece kocalannm dünyalıklarından yararlanmak,
nafaka ve giyim ikuşama kavuşmak için evlenmektedirler. Bugünün kadını, sadece
dünya ;umudu ile evlenmektedir. Dolayısıyla, bugün artık örf haline gelen bu
ışart, sanki akit içerisinde sarih olarak zikredilmiş gibi olmuştur. Sahabe |ve
onların telakkileri de, akit içinde şart koşulmuş gibi içli. İmam Malik'in
mezhebine göre, bir şart örf (maruf) haline geldiğinde, o sanki akitte
zikredilmiş gibi kabul edilir. İmam Malik'in sözünden ne kasdettiğini ve onun
amacını anlayamayanlar, onun bu sözünü tepkiyle karşılamışlardır.
Mesele hakkında bir
görüş daha vardır: Buna göre, koca zor durumda (yoksul) bulunur ve nafakayı
temin edemezse, onun nafakasını buluncaya kadar hapsedilir. Bu görüşü, İbn Hazm
ile İbn Kudame ve daha başkaları, Basra kadısı Ubeydullah b. Hasan
el-Anberi'den nakletmişlerdir. Allah! Allah! Şaşmamak kabil değil! Bu adam
niçin hapsediliyor ve hem hapis, hem yoksulluk, hem de ailesinden ayrı
düşürülmek işkencesine neden maruz bırakılıyor?! Sübhanallah! Bu din aleyhine
büyük bir iftiradır. İlmin kokusunu almış bir kimsenin bile bu görüşe kail
olacağını zannetmiyorum.
Konuyla ilgili bir başka
görüş de şudur: Kocanın fakir olup kendi nafakasını temin edememesi durumunda,
onun nafakasını karısı temin eder. Bu Ebu Muhammed b. Hazm'ın görüşü
olmaktadır,. Hiç şüphesiz bu görüş, el-Anberi'nin görüşünden daha iyidir. İbn
Hazin, el-Muhalla'da. şöyle demektedir: Eğer koca, kendi nafakasını temin
etmekten aciz olursa ve karısı da zengin bulunursa, kocasının nafakasını temin
etmekle yükümlü tutulur ve daha sonra kocanın durumu düzeldiğinde de
harcadıklarını geri alamaz. Bunun delili şu ayet-i kerimedir: " Anaların
yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya
borçtur. Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte bulunulur. Ana çocuğundan,
çocuk kendisinin olan baba da çocuğundan dolayı zarara sokulmasın. Mirasçıya da
aynı şeyi yapmak borçtur."[Bakara, 233] Zevce de varistir. Öyleyse bizzat
Kur'an nassıyla onun üzerine de nafaka vacibtir.
İbn Hazm'a şaşmamak elde
değil! Eğer ayetin akışı üzerinde düşünecek olsaydı, bu anladığının aksini
anlayacaktı. Çünkü Yüce Allah:"Yiyecek ve giyeceklerini uygun bir şekilde
sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya borçtur." buyurmuştur. Şüphesiz
ayette geçen zamirler zevcelere aittir. Sonra da: " Mirasçıya da aynı şeyi
yapmak borçtur." buyurmuştur. Dolayısıyla Yüce Allah annelerin nafaka ve
giyecekleriyle ilgili yükümlülüğün benzerini, aynen varis olunan (yani baba)
üzerine yüklediği gibi, babanın veya çocuğun varisleri üzerine de yüklemiştir.
Bu itibarla, ayette zevcelerin dışındaki kimseler için nafaka yükümlülüğü
sözkonusu mudur ki, ayetin umumu onun kail olduğu görüş üzerine hamledilsin!
Yoksulluk sebebiyle,
nikahın feshe dilemeyeceği görüşünde olanlar şu ayeti delil olarak
kullanmaktadırlar: "Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin;
rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah'ın kendisine
verdiğinden versin. Allah kimseye verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez. Allah,
güçlükten sonra kolaylık verir."[Talak, 7] Bunlar şöyle diyorlar: Yüce
Allah, koca üzerine bu durumda iken nafaka yükümlülüğü getirmediğine göre, bu
haliyle koca, üzerine vacib olmayan bir şeyi terketmiş olmaktadır ve bundan dolayı
da günahkar değildir. Dolayısıyla yoksulluk sebebiyle nafaka teminine kadir
olamamak, kişiyle sevgilisi, huzur ve sükun bulduğu eşi arasını ayırma ve
böylece ona işkence etme sebebi olamaz. Müslim, Salih'inde Ebu'z-2;übeyr
hadisinde şöyle rivayette bulunur: Cabir anlatır: Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer,
Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) huzuruna girdiler. Hz.
Peygamberi, etrafında kadınları olduğu halde kederli kederli, susmuş bir halde
otururken buldular. Bunun üzerine Ebu Bekir: Ta Rasulallah! Harice'nin kızını
bir görseydin! Benden nafaka istedi. Ben de kalktım onun boğazım sıktım."
dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) güldü ve:
'Bunlar da etrafımda gördüğün gibi, benden nafaka istiyorlar." buyurdu. Derken
Hz. Ebu Bekir Hz. Aişe'nin boğazım, Hz. Ömer de Hz. Hafsa'nın boğazım sıkmağa
kalkmışlardı. İkisi de: "Siz Resulullah'tan onda olmayan bir şeyi
istiyorsunuz ha!" diyorlardı. Hz. Aişe ve Hz. Hafsa: "Vallahi
Rasulullah'da (Sallallahu aleyhi ve Sellem) olmayan bir şeyi asla
istemeyeceğiz!" demişlerdi. Sonra Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) onlardan bir ay uzaklaşmıştı..."
İşte Hz. Ebu Bekir ve
Hz. Ömer bizzat Hz. Peygamber'in (s. a.) huzurunda kızlarını dövmüşlerdir.
Çünkü onlar Hz. Peygamber'in bulamayacağı bir nafaka istemişlerdi. Onların,
haklarını talepte bulunan kimseleri dövmeleri ve Hz. Peygamber'in de bunu
tasvip buyurmaları düşünülemez, bu mümkün değildir. Dolayısıyla bu, yoksulluk
durumunda onların talepte bulundukları konuda hakları bulunmadığına delalet
etmektedir. Onların bu talepleri batıl olduğuna göre, bu durumda kadına, isteme
hakkı bulunmayan, kendisine helal olmayan bir şeyin yokluğundan dolayı nikahı
feshetme yetkisi nasıl verilebilir? Yüce Allah, alacaklı olan kimsenin, borçlu
olan kimseye, sıkıntı içerisinde olması durumunda, fırsat buluncaya kadar
alacağım ertelemesini emretmiştir. Nafaka da nihayet bir borç telakki
edilebilir; bizzat Kur'an nassı zevceye, kocasına yoksulluktan kurtuluncaya
kadar mühlet vermesini emretmektedir. Tabii bu izah nafakanın kocanın
zimmetinde sabit olması esası üzerine mebnidir. Eğer zamanın geçmesiyle nafaka
düşer, denilecek olursa, bu durumda kadının fesih yetkisinin bulunması son
derece uzak olmaktadır.
Bunlar şöyle devam
etmektedirler: Yüce Allah, alacaklı olan kimseye, borçlunun elinin dar olması
durumunda kendisine mühlet vermesini vacib kılmış ve onu hakkını terketmek
suretiyle tasaddukta bulunmaya davet etmiştir. Bu iki işin ötesinde yapılacak
başka bir muamele zulüm olacaktır ve Allah onu alacaklı için mubah
kiralamıştır. İşte biz bu kadına tam harfi harfine Allah'ın buyruğu ile
hükmediyor ve ona diyoruz ki: Ya kocana yoksulluktan kurtuluncaya kadar mühlet
verirsin, ya da ona tasaddukta bulunursun, bu iki şıktan başka senin için başka
bir hak bulunmamaktadır.
Sahabe içerisinde,
varlıklı olanlar da yoksul olanlar da vardı. Yoksul olanları varlıklı
olanlardan kat kat fazla bulunuyordu. Buna rağmen, Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) hiçbir kadına kocasının yoksulluğu sebebiyle nikahı feshetme
imkanı asla vermemiş ve yine hiçbir kadına eğer dilerse sabredeceği veya
dilerse bu sebeple nikahı feshedebileceği yetkisinin bulunduğunu bildirdiği de
vaki değildir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hükümleri Allah'tan
aldığı emirlerle koyar. Haydi farzedelim ki, zevceler haklarını terkettiler;
bunların içlerinde bir kadın dahi mi hakkını talepte bulunmamıştı?! İşte
hanımları, kadınların en hayırlıları oluyorlardı, buna rağmen O'ndan nafaka
talebinde bulunuyor, hatta O'nu kızdırıyorlardı ve Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) de onlara karşı aşırı öfkesinden dolayı bir ay süreyle
yanlarına uğramayacağına dair yemin ediyordu. Eğer O'nun şeriatında yer eden
hüküm, kocaların nafaka temininden aciz kalmaları durumunda zevcelerin nikahı
feshedebilecekleri şeklinde olsaydı, tek bir kadından da olsa bu konuda
kendilerine şikayet intikal ederdi. Nitekim Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi
ve Sellem), nikahın ortadan kaldırılması konusunda, nafakanın bulunmaması
zaruretinden daha aşağı mertebede olan zaruretten dolayı davalar intikal
etmiştir. Rifaa'nın (boşanan) karısı kendisine gelerek şöyle anlatmıştır:
"Ben Rifaa'dan sonra Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendim. Onda bulunan,
elbisenin saçağı gibi bir şey." demişti. Kadın, yeni kocasıyla kendisini
ayırmasını istiyordu. Malumdur ki, bu gibi durumlar, onların içinde
bulundukları yoksulluk durumlarına göre son derecede azdı. Buna rağmen hiçbir
kadın çıkıp da, yoksulluktan dolayı kendisiyle kocası arasının ayrılması
talebinde bulunmamıştı.
Yüce Allah zenginliği de
fakirliği de insanlar için yaratmıştır. Kişi zaman olur fakirliğe düşer, zaman
olur zenginliğe kavuşur. Eğer her fakir düşen kimsenin zevcesi nikahı
feshedecek olsaydı, bü;/ük bir bela her tarafı sarar, şer alır başını yürür ve
dünyadaki evliliklerin yandan çoğu feshedilir, ayrılık çoğu kez kadınların
eline tevdi edilmiş olurdu. Dünyada darlığa düşmeyen, ara sıra da olsa nafaka
temini konusunda sıkıntı çekmeyen kim var ki?
Şayet zevce müzmin bir
hastalığa yakalansa ve bu sebepten dolayı koca onun kadınlığından istifade
edemese, bu sebepten dolayı kocanın nikahı feshetme yetkisi yoktur. Hatta
onunla cimada bulunma imkanı olmamasına rağmen, koca üzerine kadının tam
nafakasını vacib kılmaktadırlar. Hal böyle iken, nihayet zevcenin kadınlığından
istifade bedeli olarak telakki edilebilecek nafakanın temin edilememesi
durumunda, ona nikahı feshetme imkanı nasıl verilebilir?!
Ebu Hureyre hadisine
gelince, bizzat Ebu Hureyre'nin kendisi,"Nafakamı temin et, yoksa
boşa!..." sözünün kendi dağarcığından olduğunu, Hz. Peygamber'in sözünden
bulunmadığım ifade etmiştir. Sahihte bu böyledir. Aynı hadisi Said b. Ebi Said
de ondan rivayet etmiş ve: Ebu Hureyre bu hadisi rivayet ettikten sonra şöyle
derdi: "Karın şöyle der:....'' diyerek Ebu Hureyre'nin hadise ziyade
ettiği kısmı zikretmiştir.
Hammad b. Seleme - Asim
b. Behdele - Ebu Salih - Ebu Hureyre senediyle Hz. Peygamber'den benzeri
rivayet edilen ve Yahya b. Said aracılığıyla, Said b. Müseyyeb'in, zevcesine
infakta bulunacak bir şey bulamayan adam hakkında "Aralan ayrılır."
dediğine işarette bulunulan hadise gelince, o münker bir hadistir, Hz.
Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sadır olması ihtimali yoktur. En
iyimser ihtimalle o, Ebu Hureyre'nin kendi sözü olabilir. Anlaşılan odur ki,
hadis mana yolu ile rivayet edilmiştir ve ravi Ebu Hureyre'nin:"Karın:
Beni doyur, yoksa boşa! der." sözünü kasdetmiştir. Yoksa Ebu Hureyre'nin
bilgisi dahilinde, Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) karısının
nafakasını temin imkanından mahrum olan birisinin durumunun sorulduğu ve O'nun
da "Aralan ayrılır." diye buyurduğu şeklinde anlaşılmasına gelince,
Allah'a yeminle belirtiriz ki, bunu ne Hz. Peygamber söylemiş, ne Ebu Hureyre
O'ndan işitmiş ve ne de onu rivayette bulunmuştur. Nasıl olabilir ki, Bizzat
Ebu Hureyre, Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem): Kann: "Beni
doyur, yoksa boşa!" der diye rivayet edilmesini caiz görmüyor ve bu
ifadenin Hz. Peygamber'e nisbeti gibi yanlış bir anlayışa düşülmemesi için,
bunun bizzat kendi dağarcığından olduğunu ifade ediyor.
Bu konuda şer'i kaide ve
asılların gereği odur ki, eğer adam kendisinin varlıklı olduğu şeklinde kadını
kandınr ve bu şekilde onunla evlenirse, sonra yoksul olduğu ortaya çıkarsa, veya
varlık sahibi olur, fakat karısının nafakasını vermezse; bu durumda kadın da
kocasının malından, kendiliğinden veya hakim aracılığıyla yeterli miktarda
nafaka alamıyorsa, nikahı feshetme yetkisi vardır. Ama kocanın yoksulluğunu
bile bile evlenmişse, veya adam varlıklı olmasına rağmen bir musibetle malı
telef olmuş ve yoksul düşmüşse, bu durumda kadının fesih hakkı yoktur.
İnsanlara her an bolluktan sonra yoksulluk musibeti arız olagelmiştir. Onların
(selef) eşleri, bu sebepten dolayı aralarını ayırmak üzere kocalan aleyhine
dava açmamışlardır. Tevfik ancak Allah'tandır.
Çoğunluk
fukaha:"Kocanın mehri verememesi durumunda, kadının nikahı fesih hakkı
yoktur." demişlerdir. Bu görüş İmam Ebu Hanife ve tabilertne aittir. İmam
Ahmed'in mezhebinde sahih olan görüş de bu olmaktadır. Bütün öğrencileri'nin
tercihleri de bu doğrultudadır. Şafii mezhebi fakihlerinden pek çoğunun görüşü
de böyledir. Şeyh Ebu İshak ve Ebu Ali b, Ebi Hureyre, tafsile giderek:
"Eğer zifaftan önce ise, bu sebepten dolayı nikahı fesih hakkı sabit olur;
zifaftan sonra ise sabit olmaz." demişlerdir. Bu görüş, İmam Ahmed'in
mezhebinde bulunan vecihlerden birisini oluşturmaktadır. Mehir tam bir bedel
olarak telakki edilmesine ve nassın da delalet ettiği gibi satış akdindeki
mebiin bedelinin ödenmesinden daha gerekli olmasına rağmen hükmü böyledir.
Mehrin ödenememesi durumunda nikahın feshedilemeyeceği ve benzeri hükümler,
aynısıyla nafakanın ödenememesi durumunda da hatta öncelikli olarak sözkonusu
olur.
Soru: Burada, kocanın
nafaka temininden aciz kalması durumunda kadına ulaşacak zarar, mehri ödemekten
aciz kalması durumunda sözkonusu olacak zarardan daha büyüktür. Çünkü bünye,
mehirsiz de hayatiyetini devam ettirebilir, fakat nafakasız yapamaz;
denilebilir.
Cevap: Bünye, kocanın
nafakası olmadan da hayatiyetini idame ettirebilir. Mesela kadın kendi malından
ihtiyaçlarını karşılayabilir veya nafakasını kendi yakınları karşılayabilir
veya yün eğirmek gibi kendi el emeğiyle geçinebilir. Kısaca, kadın iddet
zamanında neyle yaşıyorsa onunla hayatiyetini idame ettirebilir. Kocanın nafaka
temininden aciz kaldığı zamanlar, sanki kadının iddet zamanı imiş gibi kabul
edilir.
Sonra kadının fesih
hakkının bulunduğunu kabul edenler şöyle diyorlar: "Kadının kantarlarla
altın ve gümüşü de olsa, kocasının nafakasını teminden aciz kalması durumunda
nikahı feshetme hakkı vardır." Bu görüşün tam karşısında ise Batı'nın
mancınığı olan Ebu Muhammed b. Hazm'ın: "Bu durumda kadının kocasının
nafakasını karşılamışı vacip olur; malını ona verir ve kendisini ona teslim
eder." şeklindeki görüşü bulunmaktadır. Şaşılacak bir görüş olarak da,
Anberfnin "Koca hapsedilir." şeklindeki ifadesi bulunmaktadır.
Şeriatın asılları ve
kaideleri, bunların içerdikleri maslahatlar ve zararların defi gibi hususlar,
iki zarardan daha ağır olanını, hafifini göğüslemek suretiyle bertaraf etme,
daha büyük maslahatı elde etmek amacıyla daha küçük maslahatı göz ardı etme
prensibi üzerinde durduğumuzda, bu zikrettiğimiz görüşler arasında hangisinin
daha uygun olduğu ortaya çıkacaktır. Tevfik ancak Allah'tandır.
e) Hz. Peygamberin
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Bain Talakla Boşanan Kadının Nafaka ve Mesken
Hakkının Bulunmadığına Dair Kur'an'a Uygun Hükmü:
Müslim, Sahihinde Fatıma
bt. Kays hadisinde rivayet eder: Ebu Amr b. Hafs, Fatıma'yı gıyaben bain
talakla boşamış da, vekili ona arpa göndermiş. Fatıma buna razı olmamış. Fakat
Ebu Amr'ın vekili: Vallahi, senin bizde bir hakkın yoktur; demişti. Bunun
üzerine Fatıma, Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelerek bu meseleyi
anlatmış. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Senin onda nafaka
hakkın yoktur." buyurmuş ve iddetini Ümmü Şerik'in evinde geçirmesini
emretmişti. Sonra: "Ümmü Şerik, ashabımın daima ziyaretine gittikleri bir
kadındır. Sen İbn Ümmü Mektum'un yanında iddet bekle. Çünkü o ama bir adamdır.
Yanında üstünü çıkarabilirsin. (Nikah için) helal olduğun zaman bana
bildir!" buyurmuştur. Fatıma şunları söylemişti: (Nikaha) helal olduğum
vakit kendilerine, Muaviye b. Ebi Süfyan ile Ebu Cehm'in beni istediklerini
söyledim. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Ebu
Cehm sopasını omuzundan indirmez; Muaviye'ye gelince, o da yoksuldur; hiç malı
yoktur. Sen Üsame b. Zeyd ile evlen!" Ben buna razı olmadım. Sonra
(tekrar): "Sen Üsame b. Zeyd ile evlen!" buyurdu. Bunun üzerine
onunla evlendim. Allah onda hayır halk etti; ben de gıpta ettim.
Yine Müslim'in
Sahih'inde rivayet edilir:
Fatıma'yı koc.ası Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zamanında boşamış ve kendisine düşük
bir nafaka vermişti. Fatıma bunu görünce: "Vallahi, Rasulullah'a
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bildireceğim! Şayet benim için nafaka varsa,
işime yarayanı alınm; bana nafaka yoksa, ondan hiçbir şey almam!" demişti.
Fatıma şunu söylemişti: Müteakiben bunu Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) söyledim de:" Sana ne nafaka vardır, ne de mesken!" buyurdu.
Yine Müslim'in
Sahihinde, ondan şöyle rivayet edilir: Ebu Hafs b. el-Muğire el-Mahzumi,
Fatıma'yı üç talak ile boşamış, sonra Yemen'e gitmişti. Aile efradı Fatma'ya:
"Senin bizde nafaka hakkın yoktu." demişlerdi. Bunun üzerine Halid b.
Velid birkaç kişiyle kalkarak Meymune'nin evinde bulunan Rasulullah'a {s.a.)
gelmişler ve: "Gerçekten Ebu Hafs, karısını üç talak ile boşamıştır. Acaba
bu kadına nafaka var mıdır?" diye sormuşlardı. Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem): "Ona nafaka yoktur ama iddet vardır." buyurmuştu.
Fatıma'ya da: "Nefsin hakkında (yani evlilik hususunda) benden habersiz
bir iş yapma!" diye haber göndermiş ve Ümmü Şerik'in evine taşınmasını
emir buyurmuştu. Sonra tekrar haber göndererek:"Ümmü Şerik'e ilk
muhacirler ziyarete gelirler; sen ama İbn Ummü Mektum'un yanına git! Çünkü baş
örtünü attığın zaman seni görmez." buyurmuştur. Bunun üzerine Fatıma onun
yanına gitmiş. İddeti dolunca Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
kendisini Üsame b. Zeyd b. Harise'ye nikah etmiştir.
Yine Müslim'in Sahihinde
rivayet edilir: Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe anlatır: Ebu Amr b. Hafs b.
Muğire. Ali b. Ebi Talib ile birlikte Yemen'e gitmiş, karısı Fatıma bt. Kays'a,
kendisini geri İtalan son talakla boşadığı haberini göndermişti. Haris b. Hişam
ile Ayyaş b. Rabia'ya da Fatıma'ya nafaka vermelerini emretmişti. Bunlar
Fatıma'ya: "Vallahi, senin için nafaka yoktur; meğer ki, hamile olasın!
elemişler. Bunun üzerine Fatıma Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
gelerek bunların söylediklerini O'na anmış, Hz. Peygamber: "Sana nafaka
yoktur." buyurmuştu. Fatıma kendisinden evden taşınmak için izin
istemişti, O da izin vermişti. Fatıma: "Nereye (taşmayım) ya Rasulallah?"
diye sormuştu. "İbn Ümmü Mektum'un evine!" buyurmuştu. Bu zat ama
idi. Fatıma onun yanında elbisesini üzerinden indirebilir; kendisini göremezdi.
Fatıma'nın iddeti bitince Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendisini
Üsame b. Zeyd'e nikahlamıştı. Sonra Mervan bu hadisi sormak için Kabisa b.
Züeyb'i Fatıma'ya göndermiş; o da hadisi kendisine nakletmişti. Mervan:
"Biz bu hadisi bir kadından başka bir kimseden işitmedik; insanları
uygularken bulduğumuz mutemed ve sahih hususla amel edeceğiz: demişti. Fatıma
Mervan'ın sözünü duyduğu vakit: "Öyle ise sizinle aramızda (hakem) Kur'an
vardır. Allah (cc): "Onları -apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir
yana- evlerinden çıkarmayın... Bilmezsin, olur ki Allah bunun ardından
(gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir." buyurmuştur. Bu, ric'at
hakkına sahip olanıdır. Üç talaktan sonra ne gibi bir hal sözkonusu olabilir?
Kadın hamile olmadığı zaman nasıl ona nafaka yoktur, diyorsunuz? Onu niye
hapsediyorsunuz?" demişti.
Ebu Davud, Müslim'in
senediyle naklettiği bu hadiste şöyle rivayette bulunmuştur: Ayyaş b. Ebi Rebia
ve Haris b. Hişam'ın: "Hamile olmadıkça, sana nafaka yoktur! sözleri
üzerine Fatıma, Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve (durumu
ona iletti). Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) : "Hamile
olmadıkça, sana nafaka yoktur." buyurdu.''
Yine Müslim'in
Salih'inde rivayet edilir: Şa'bi anlatır: Fatıma bt. Kays'ın yanına girdim de
ona Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendisine verdiği hükmü sordum.
Şu cevabı verdi: "Kocam beni bain talakla boşadı. Ben de onu mesken ve
nafaka hususunda Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dava ettim. Ama
bana ne mesken verdi, ne de nafaka. (Yalnız) İbn Ümmü Mektum'un evinde iddet
beklememi emir buyurdu."
Yine Müslim'in Sahihinde,
Ebu Bekr b. Ebi'l-Cehm el-Adevi anlatır: Fatıma bt. Kays'ı konuşurken işittim:
Kocası kendisini üç talakla boşamış da Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
ona mesken ve nafaka vermemiş. (Fatıma dedi ki): Rasulullah (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) bana: "Nikah için helal olduğun vakit bana bildir!"
buyurdu. Ben de kendilerine bildirdim.
Müteakiben Fatıma'yı
Muaviye ile Ebu Cehm ve Üsame b. Zeyd istemişler. Bunun üzerine Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Muaviye yoksul bir adamdır; hiçbir malı
yoktur. Ebu Cehm'e gelince, kadınları çok döğen bir adamdır. Lakin Üsame b.
Zeyd!.." buyurdular. Fatıma eliyle şöyle işaret ederek: Üsame! Üsame!..
dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona: "Allah ve Rasulüne
itaat senin için daha hayırlıdır." buyurdu. Fatıma: "Ben de onunla
evlendim ve gıpta ettim." dedi.
Yine Müslim'in
Sahtfı'inde onun şöyle anlattığı rivayet edilmiştir:
Kocam Ebu Amr b. Hafs b.
Muğire beni boşadığını haber vermek için Ayyaş b. Ebi Rabia'yı bana gönderdi.
Onunla beş ölçek kuru hurma, beş ölçek de arpa yollamıştı. Ben: "Nafakam
yalnız bundan mı ibaret? İddetimi sizin evinizde geçirmeyecek miyim?"
dedim. Ayyaş: "Hayır." cevabını verdi. Bunun üzerine hemen elbisemi
kuşanarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldim. (Bana):
"Kocan seni kaç defa boşadı? " diye sordu. "Üç defa!"
dedim. "Doğru söylemiş; sana nafaka yoktur. İddetini amcan oğlu İbn Ümmü
Mektüm'un evinde bekle. Çünkü onun gözü görmez. Yanında elbiseni üzerinden
atabilirsin. İddetin bittiği zaman hemen bana haber ver!" buyurdu.
Nesai, Sünen'inde bu
hadisi bütün tarik ve lanzlarıyla rivayet etmiştir. Bazıları tenkide bir mahal
olmayacak sıhhattedir, Bunlarda Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona
şöyle buyurmuştur: "Nafaka ve mesken, ancak kocası için ric'at etme imkanı
bulunan (boşanmış) kadın içindir."
Aynı hadisi Darakutni
rivayet etmiştir. Bu rivayette şöyle demiştir: Hz. Peygamber'e (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) geldi ve ona durumu anlattı. Fatıma sonra şöyle dedi: Bana ne
mesken ne de nafaka takdir etti. "Mesken ve nafaka, ancak ric'i talakla
boşanan kadın için sözkonusudur." buyurdu. Bu lafzı Nesai de zikretmiştir.
Her ikisinin isnadı da sahihtir.
Yüce Allah şöyle
buyurur: "Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda onları iddetlerini
gözeterek boşayın ve iddeti sayın; Rabbiniz olan Allah'tan sakının; onları
-apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana- evlerinden çıkarmayın, onlar da
çıkmasmlar. Bunlar Allah'ın sınırlandır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa,
şüphesiz kendine yazık etmiş olur. Bilemezsin, olur ki, Allah bunun ardından
(gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir. Kadınların iddet süreleri
biteceğinde onları ya uygun şekilde alıkoyun, ya da uygun bir şekilde onlardan
ayrılın. İçinizden de iki adil şahit getirin. Şahitliği Allah için yapın...
Allah her şey için bir ölçü var etmiştir, "[Talak, 1-3]
Yüce Allah bu ayetlerde,
iddet süreleri bitiminde eşlerini tutmak ya da uygun bir şekilde onları
salıvermek haklarına sahip kocalara, kanlarını evlerinden çıkarmamalarını,
eşlerine de çıkmamalarını emretmektedir. Dolayısıyla bu emir, boşadıktan sonra
artık kocaları için rücu hakkı bulunmayan zevcelerin çıkarılmalarının cevazına
delil olmaktadır. Yüce Allah, bu boşanmış kadınlar hakkında birbirinden
ayrılması mümkün olmayan, birbirleriyle bağlantılı hükümler getirmiştir:
1 - Kocalar, onları
evlerinden çıkaramazlar.
2 - Kadınlar da
kocalarının evlerinden çıkamazlar.
3 - İddet dolmadan önce,
kocalan kendilerini iyilikle tutabilmek ya da güzellikle salıvermek haklarına
sahiptirler.
4 - İki adil şahidin
tutulması. Bu şahitler, ya vacip ya da müstehap olarak rlc'at üzerine
tutulurlar. Yüce Allah: "...Bilemezsin, olur ki, Allah bunun ardından
(gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir." ifadesiyle bunun
hikmetine ve bu hükürmerirTric'i talakla boşanmış kadınlar için olduğuna işaret
buyurmuştur. Yüce Allah'ın bu ayetteki "Bilemezsin, olur ki, Allah bunun
ardından (gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir. " buyruğundan
maksat, kocanın boşadığı karısına müracaatta bulunmasıdır. Selef uleması ve
onlardan sonra gelenler ayeti böyle tefsir etmişlerdir.
İbn Ebi Şeybe, Ebu
Muaviye - Davud el-Evdi vasıtasıyla eş:Şa'bi'nin bu ayet hakkında: "Belki
sen pişman olursun ve senin rücu etme imkanın olur." dediğini nakleder.
Dahhak ise ayeti: "Umulur ki, iddet içerisinde boşadığı karısına rücu
eder." şeklinde açıklamıştır. Ata, Katade, Hasan böyle söylemişlerdir.
Fatıma bt. Kays'ın: "Üç talaktan sonra ne gibi bir hal olabilir."
şeklindeki sözü daha Önce geçmişti. Bunlar da açıkça delalet eder ki, ayett.
sözkonusu edilen talak, hakkında bu hükümler sabit olan ricl talaktır. Hakimler
hakimi ve rahmetiyle her şeyi kuşatan Yüce Allah'ın hikmeti, bu hükmü
gerektirmiştir; ola ki, koca daha sonra pişman olur, aralarına şeytanın ekmiş
olduğu şer ve nefsine uyma gibi durumlar ortadan kalkar da karısına tekrar
rücuda bulunur. Nitekim İmam Ali b. Ebi Talib şöyle demiştir: "Eğer
insanlar, talak konusunda Allah'ın emrine uyacak olsalardı, hiçbir adam, asla
boşadığı bir kadının arkasına düşmezdi."
Sonra Yüce Allah bu
boşanmış kadınların iskan edilmeleri emrini zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Onları gücünüz nisbetinde kendi oturduğunuz yerde oturtun."[Talak.
6] Burda da geçen zamirlerin mercileri hep aynıdır ve hepsinin hükümleri
birbiriyle bağlantılıdır. Hz. Peygamber*in (Sallallahu aleyhi ve
Sellem):"Nafaka ve mesken, ancak kocası için ric'at etme imkanı bulunan
(boşanmış) kadın içindir." sözü Allah'ın kitabından çıkarılmıştır ve onu
tefsir etmekte, ondan Yüce Allah'ın muradını açıklamaktadır. Böylece Allah'ın kitabıyla
Hz. Peygamber'in hükmü arasındaki uygunluk ortaya çıkmış olmaktadır. Doğru
kıyas da aynı şekilde bu ikisine muvafıktır ve onlara muhalif değildir. Şöyle
ki, nafaka sadece zevce için sözkonusudur. Kadın ondan ayrıldığı zaman artık
kocaya yabancı olmakta ve diğer yabancı kadınların hükmünü almaktadır. Geriye
sadece beklemesi gereken iddet kalmaktadır. Bu ise nafakayı gerektirmemektedir.
Nitekim şüphe ya da zina yolu ile cima edilen kadına (bekleyeceği iddettten
dolayı) nafaka gerekmemektedir. Nafaka sadece, kadının kadınlığından istifade
imkanından dolayı gerekmektedir. Bain talakla boşanmış kadının iddeti
içerisinde ise, kocanın ondan istifadesi imkanı kapanmaktadır. Eğer nafaka
sadece iddette bulunduğu için gerekmiş olsaydı, Ölüm iddeti bekleyen kadın için
de gerekirdi. Zira iddet olmaları bakımından aralarında asla bir fark
bulunmamaktadır. Zira her birisi kocasından ayrı düşmüştür ve ondan iddet
beklemektedir. Her ikisinden de istifade imkanı kalmamıştır. Yine eğer ona
mesken gerekseydi, bu kez nafaka da gerekirdi. Nitekim böyle diyenler de
vardır. Nafaka değil de sadece mesken hakkı vardır, şeklindeki bir görüşe
gelince, hem nass hem de kıyas buna manidir. Bu görüş, Abdullah b. Abbas ve
öğrencileri, Cabir b. Abdillah, fakih sahabi hanımlardan birisi olan Fatıma bt.
Kays -ki bu hanım konu ile ilgili münazaraya da giriyordu- gibi zevata aittir.
Ahmed b. Hanbel ve tabilerinin, İshak b. Rahuyeh' ve tabilerinin, Davud b. Ali
ve tabilerinin ve diğer hadis ehlinin görüşleri de bu olmaktadır.
Fukahanın bu konu
hakkında üç görüşü bulunmaktadır ve her üçü de İmam Ahmed'den rivayet halinde
gelmiştir: Birincisi az önce zikredilen görüştür.
İkincisi: Bain talakla
boşanmış kadın için hem nafaka hem de mesken hakkı vardır. Bu da Ömer b.
el-Hattab, İbn Mes'ud ve Küfe fukahasının görüşü olmaktadır.
Üçüncüsü: Nafaka hakkı
yoktur, sadece mesken halikı vardır. Bu da Medine alimlerinin görüşü
olmaktadır. İmam Malik ve İmam Şafii de bu görüştedirler.
f) Fatıma bt. Kays
Hadisine Yöneltilen Eski ve Yeni Tenkitler:
Hadise yöneltilen ilk
tenkit Müminlerin Emiri Ömer b. el-Hattab*tan gelmiştir. Müslim Sahihinde
rivayet eder: Ebu İshak anlatır: Ulu camide Esved b. Yezid ile oturuyorduk.
Şa'bi de yanımızda idi. Derken Şa'bi, Fatıma bt. Kays hadisini, Rasulullah'ın
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona mesken ve nafaka vermediğini rivayet etti.
Bundan sonra Esved bir avuç çakıl taşı alarak onun üzerine attı ve şunları
söyledi: Yazık sana! Böyle bir şeyi rivayet ediyorsun! Ömer: Biz Allah'ın
kitabını ve Peygamberinizin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünnetini, belledi
mi, unuttu mu bilmediğimiz bir kadının sözü ile terkedemeyiz; ona mesken de
vardır, nafaka da. Allah (c.c): "Onları evlerinden çıkarmayın; kendileri
de çıkmasmlar. Meğer ki, apaçık bir kötülük işlemiş olsunlar."[Talak, 1]
buyurmuştur; dedi.
Şöyle diyorlar: İşte Hz.
Ömer, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünnetinin, "bain
talakla boşanmış ve iddet bekleyen kadına hem. nafaka hem de mesken
verileceği" şeklinde olduğunu ifade etmiştir. Hiç şüphesiz bu merfudur.
Çünkü bir sahabi, "Şu sünnettendir." dediği zaman bu 'Söz merfu
olmaktadır. Ya böyle demez de: "Bu Hz. Peygamber'in sünnetindendir."
diye Rasulullah'a nisbetini açıkça beyan ederse, ve hele bunu söyleyen de Hz.
Ömer ise durum nasıl olur? Hz. Ömer'in rivayetiyle, Fatıma'nın rivayeti tearuz
ettiğinde, Hz. Ömer'in rivayeti daha makbul olur, özellikle de Kur'an'ın
zahirinin onun rivayetini desteklemesi durumunda bunda şüphe yoktur. İleride
bahsedilecektir.
Said b. Mansur, Ebu
Muaviye - A'meş - İbrahim senediyle rivayet eder: Hz. Ömer, yanında Fatıma bt.
Kays hadisi zikredildiğinde: "Bir kadının şehadetiyle dinimizi
değiştirecek değiliz." derdi
Sahihayn'da Hişam b.
Urve hadisinde Urve'nin şöyle dediği rivayet edilir: Yahya b. Said b. el-As,
Abdurrahman b. el-Hakem in kızıyla evlendi ve onu boşadı ve evinden çıkardı.
Onların bu hareketini Urve ayıpladı. Ona: "Ama Fatıma da çıkmıştı."
dediler. Urve devamla şöyle anlatır: Hz. Aişe'ye geldim ve ona bunu haber
verdim. O: "Fatıma bt. Kays için bu hadisi anlatmakta bir hayır
yoktur." dedi. Buhari'nin rivayetinde şöyle devam edilir: Abdurrahman
kızım aldı ve götürdü. Hz. Aişe, Medine valisi olan Mervan'a haberci gönderdi
ve: "Allah'tan kork ve kadını kendi evine geri gönder!" dedi. Mervan:
"Abdurrahman b. el-Hakem bana galebe çaldı." cevabını verdi. Kasım b.
Muhammed: "Fatıma bt. Kays'ın durumu sana ulaşmadı mı?" diye sordu. O
(Hz. Aişe): "Fatıma hadisini ağzma almamak sana zarar vermez." diye
cevap vermiştir. Mervan: "Eğer (onun, evden çıkması için) bir şer
arıyorsan, bu ikisi arasındaki şer (mazeret için) sana yeter." demiştir.
Mervan'ın sözünün manası: Eğer Fatıma'nın çıkışı, denildiğine göre haşin sözlü
birisi olmasından dolayı ise, Yahya b.İ Said b. el-As ile karısı arasındaki şer
(onun evden çıkması için) sana; yeterli (bir mazeret)tir. " demektir.
Sahihayn'da Urve'den
rivayet edilir: O Hz. Aişe'ye: "Hakem'in kızı falanca'ya baksana, kocası
onu bain talakla boşamış ve o evinden çıkmış." dedi. Hz. Aişe: "Ne
kötü yapmış!" dedi. Urve: Ben ona: "Fatıma'nın sözünü duymadın
mı?" diye sordum. O: "Bunu anmakla Faüma*ya bir hayır yoktur."
dedi.
Buhari'nin Sahih'inde
Kasım hadisinde, Hz. Aişe, Fatıma'nın "Ona ne mesken vardır ne de
nafaka." sözünü kasdederek: "Allah'tan korkmaz mı?" demiştir.''
Yine Buhari'nin Sahih'inde Hz. Aişe şöyle demiştir: " Fatıma tenha bir
yerde idi. Oradaki yerinden korkuldu. Bu yüzden Hz. Peygamber kendisine ruhsat
verdi."
Abdürrezzak, İbn Cüreyc
- İbn Şihab - Urve senediyle Hz. Aişe'nin bu konuda, yani üç talakla boşanmış
bir kadının, koca evinden intikaliyle ilgili Faüma bt. Kays'ın sözünü tepkiyle
karşıladığım rivayet etmiştir.
Kadı İsmail, Nasr b. Ali
- Babası - Harun - Muhammed b. İshak senediyle nakleder. Muhammed: Sanıyorum
Muhammed b. İbrahim'den (duydum): Hz. Aişe, Fatıma bt. Kays hakkında:
"Seni ancak bu dilim çıkardı!" demiş.
Leys'in katibi Abdullah
b. Salih, Leys b. Sa'd - Ca'fer - İbn Hürmüz - Ebu Seleme b. Abdirrahman
senediyle rivayet eder: Muhammed b. Üsame b. Zeyd şöyle der: "Üsame;
Fatıma, bundan yani (üç talakla boşanmış kadının) iddeti içerisinde koca'
evinden intikaliyle ilgili bir şey zikrettiğinde, elindekini ona
fırlatırdı."
Müslim Sahih'inde, Zühri
- Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe - Mervan senediyle rivayet ettiği hadiste
Mervan'ın şöyle dediğini nakleder: "Biz bu hadisi bir kadından başka
kimseden işitmedik; insanları üzerinde bulduğumuz mu'temed ve sahih hususla
amel edeceğiz."
Ebu Davud Sünen'inde
rivayet eder: Mevmun b. Mihran anlatır: Medine'ye geldim. Said b. Müseyyeb'e
götürüldüm. Ona: "Fatıma bt. Kays boşanmış ve evinden çıkmış (ne
dersin)?" dedim. Said: "O, İnsanları fitneye düşüren bir kadın
olmuştur. O haşin dilli bir kadındı. Ama olan İbn Ümmü Mektum'un yanına
bırakılmıştı." dedi.
Yine Ebu Davud
Sünen'inde, Süleyman b. Yesar'm, Fatıma'nın evinden çıkışı hakkında: "O
sadece onun ahlaksızlığından dolayı idi." demiştir.'
Müslim hadisi az önce
geçmişti. Şaİ3i, Fatıma hadisini zikretmişti. Bunun üzerine Esved bir avuç
çakıl taşı alarak onun üzerine atmış ve şunları söylemişti: "Yazık sana!
Böyle bir şeyi mi rivayet ediyorsun?!"
Nesai'nin rivayetinde
şöyledir: "Yazık sana, niçin böyle bir şeyle fetva veriyorsun? Hz. Ömer
ona: "Ya bizzat bunu Hz. Peygamberden işittiklerine dair iki şahit
getirirsin, yoksa biz bir kadının sözünden dolayı Rabbimizin kitabını
terketmeyiz." demiştir.
Leys, Akil vasıtasıyla
İbn Şihab'dan nakletmiştir: Ebu Seleme b. Abdirrahman, Fatıma hadisini
kendisine zikretmiş ve şöyle demiştir: "İnsanlar, ona (nikah için) helal
olmadan önce evinden çıktığına dair rivayette bulundukça tepki göstermişler
(onun bu rivayetini münker bulmuşlar) dır."
Şöyle demişlerdir:
Fatıma'nın rivayeti ile, Hz. Ömer'in "nafaka ve meskenin gerekeceği"
şeklindeki sarih rivayeti tearuz halindedir. Hammad b. Seleme, Hammad b. Ebi
Süleyman'dan nakletmiştir: O, İbrahim en-Nehai'ye, Şa'bi'nin Fatıma bt.
Kays*tan rivayet ettiği hadisi bildirmiş. İbrahim kendisine: "Hz. Ömer'e
onun sözü bildirilmiş ve O: Belki de yanlış anlamış bir kadının sözünden dolayı
Allah'ın kitabından bir ayeti ve Hz. Peygamber'in sözünü terkedecek değiliz.
Ben Hz. Peygamber'!: 'Onun mesken ve nafaka hakkı vardır.' derken işittim;
demiştir." Bu rivayeti İbn Hazm el-Muhalla'da rivayet etmiştir. Bu, Hz.
Ömer'in kadrinin yüceliğinden, ashabın Fatıma'ya tepki göstermesinden ve Allah'ın
kitabına uygunluğundan dolayı Fatıma hadisi üzerine takdim edilmesi gereken
açık bir nass olmaktadır.
g) Tenkitlerin
Asılsızlığı:
Bu tenkitlerin esasını
dört şey oluşturmaktadır: Birincisi: Bu hadisin ravisi tek bir kadındır ve
rivayetine şehadet edecek iki kişi getirememiştir.
İkincisi: Onun bu
rivayeti Kur'an'a muhalefet unsuru taşımaktadır.
Üçüncüsü: Onun evinden
çıkması, onun mesken hakkı olmadığı için değildi, bilakis o, kocasının ailesine
diliyle eza verdiği için çıkmıştı.
Dördüncüsü: Onun rivayeti,
Mü'minlerin Emiri Hz. Ömer'in rivayetiyle tearuz halindedir.
Biz, Allah'ın izniyle,
bu dört tenkitten her birisini teker teker ele alacak ve tutarsızlıklarım
ortaya koymaya çalışacağız. Kaldı ki, bu nisbet edilen tenkitler içerisinde
kimisi munkatı, kimisi zayıf, kimisi de tenbihte de bulunacağımız gibi tamamen
asılsız durumdadır. Bir kısmının izafe edildikleri kimselere nisbeti de hiç
kuşkusuz sahih bulunmaktadır.
Birinci tenkide cevap:
Bu tenkit ravinin kadın oluşu şeklinde idi. Bu eleştiri hiç şüphesiz batıldır,
alimler kesinlikle bu anlayışın karşısındadırlar. İlk imamların tabilerinden
olup da bu tür hadisleri delil olarak kullanan kimseler, bu anlayışın ilk
karşısında olan ve onu iptal eden kimselerdir, çünkü imamlar, sünnetlerin
erkeklerden öğrenileceği gibi kadınlardan da öğrenilebileceği, onlardan da
alınabileceği konusunda müttefiktirler. Nice sünnet vardır ki, imamlar onu tek
bir sahabi hanımdan almışlar ve hüsnü kabulle karşılamışlardır. İşte şahabı
hanımların "müsned"leri hadis alimlerinin ellerinde bulunmaktadır.
İçlerinden tek bir sahabi hanımın rivayet ettiği sünnetlerden görmeyi
istemediğin varsa görmez, sadece Fatıma hadisini görürsün. (Bu olmaz.) Diğer
sahabi hanımlar içerisinde Fatıma'nın suçu ne olmaktadır? Ulema Ebu Said'in kızkardeşi
Furey'a bt. Malik b. Sinan'ın, ölüm iddeti bekleyen kadının, iddetini kocası
evinde geçirmesiyle ilgili hadisini kabul ve onunla amel etmişlerdir. Fatıma,
ondan ne ilimce, ne de kadir, güvenilirlik ve emanetçe daha aşağı derecede
değildir. Hatta ondan daha da fakih (anlayışlı) olduğunda hiç şüphe yoktur.
Çünkü Fürey'a sadece bu haberde bilinmektedir, Fatıma'nın şöhreti, kendisiyle
tartışan sahabileri Allah'ın kitabına davet etmesi ve bu konuda onlarla
münazara etmesi ise herkesçe bilinen bir husustur. Daha önce de izah edildiği
gibi, Fatıma bu münazaralarda kendisine muhalefet edenlerden daha şanslı da
bulunuyordu. Sonra sahabe kendi aralarında ihtilafa düşüyorlar, bu durumda
mü'minlerin annelerinden birisi, Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
bir şey rivayet ediyor ve ashap hemen onu alıyorlar ve onun gereğine rücu
ediyorlar ve ona karşılık kendi kanaatlerini terkediyorlardı. Onlar, Fatıma
üzerine sadece Hz. Peygamber'in eşi olmaları dolayısıyla takdim ediliyorlardı.
Yoksa Fatıma ilk muhacir kadınlardan olmaktadır ve Hz. Peygamber, onu sevgilisi
ve sevgilisinin oğlu Üsame b. Zeyd'e eş olarak münasip görmüştür. Eğer onun
hafızasının güçlülüğünü ve ilminin ölçüsünü öğrenmek istiyorsanız, Hz.
Peygamber'in minberde anlattıkları uzun Deccal hadisini rivayetine bakınız;
nasıl anlamış, nasıl ezberlemiş ve işittiği gibi de nasıl nakletmiş
göreceksiniz. Hiçbir sahabi, hadisin uzun ve garabetine rağmen ona karşı bir
tepki ya da tenkit göstermemiştir. Hal böyle iken, kendi başından geçen ve
kendisinin davacı olduğu bir hususta Hz. Peygamber'in "Nafaka da yok,
mesken de." şeklinde buyurdukları iki kelimelik bir sözü aklında
tutamaması düşünülemez. Adeten kişi başından geçen olayla ilgili bir sözü hem
kafasına koyar, hem de istenildiği zaman onu hatırlar. Unutma ihtimali ise, hem
onda hem de ona karşı tepki gösteren kimselerde müşterek bir şeydir. Herkes
unutabilir. İşte Hz. Ömer, cünübün teyemmümü konusunu unutmuştur. Ammar b.
Yasir, kendilerine Hz. Peygamber'in cünüplükten dolayı teyemmüm etmeleri emrini
hatırlatmışsa da, o hatırlamamış ve cünüp kimse su buluncaya kadar namaz
kılamaz, görüşünde sabit kalmıştır.
Yine Hz. Ömer: "Bir
eşin yerine başka bir eşi almak isterseniz, birincisine bir yük (kmtar) altın
vermiş olsanız bile ondan bir şey almayın."[Nisa, 20] ayetini unutmuş (ve
hutbesinde mehir miktarlarının çok yükseldiğinden bahisle azaltılmasını
istemiştir.) Orada hazır bulunan bir kadın, ona bu ayeti hatırlatmış, Hz. Ömer
de kadının sözüne rücu etmiştir.
Yine o: "Ey Muhammedi
Sen de öleceksin, onlar da ölecekler."'[Zümer, 30] ayetini, hatırlatılma
aya kadar unutmuştu. Bu durumda, eğer ravinin unutmasının mümkün olması, onun
rivayetinin düşürülmesini gerektiriyorsa, kendisiyle Fatıma hadisine karşı
çıktığınız Hz. Ömer'in rivayeti de düşer. Eğer bu ihtimal ravinin rivayetinin
düşmesini gerektirmiyorsa, bu takdirde de muaraza sözkonusu olmaz. Dolayısıyla
bu tenkit her iki takdirde de tutarsız ve yersizdir. Eğer sünnetler (hadisler)
bu gibi iddialarla reddedilecek olursa, ümmetin elinde hadis diye ancak çok az
bir şey kalırdı. Sonra adil bir kimsenin rivayetinin kabulünü caiz gören ve
rivayet için (şehadette olduğu gibi) nisab (en az iki kişi) şartı aramayan
kimselerin bu Fatıma hadisine karşı çıkmaları ve onu tenkit etmeleri mümkün
değildir. Hz. Ömer, sadece bu konuda değil, Ebu Musa'nın isti'zan (izin isteme)
ile ilgili hadisi hakkında da şahit istemiş, sonunda Ebu Said onu duyduğuna
dair şehadet etmişti. Yine Muhammed b. Mesleme şehadette bulununcaya kadar,
Muğire b, Şu'be'nin "kadının çocuğunu düşürmesi" ile ilgili hadisini
kabul etmemişti.'' Hz. Ömer'in bu tutumu, hadisler karşısında alınmış bir
önlemdi, böylece insanlar her önlerine gelen şeyi Hz. Peygamber'den (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) rivayet etmeyeceklerdi. Yoksa bizzat Hz. Ömer bir bedevi olan
Dahhak b. Süfyan el-Kilabi*nin yalnız başına rivayetini kabul etmişti. Yine o,
Hz. Aişe'nin tek başına rivayet ettiği pek çok hadisi kabul etmişti.
Kısaca diyebiliriz ki,
hiçbir kimse kalkıp da: "Adil, sika bir ravinin rivayeti, iki şahit
bulunmadıkça kabul edilmez." diyemez. Özellikle de ravinin sahabi olması
durumunda bu gayet açıktır.
İkinci tenkidin cevabı:
İkinci tenkit, Fatıma'nın rivayetinin Kur'an'a muhalefeti şeklinde idi. Buna
mücmel ve mufassal olmak üzere iki cevap vereceğiz:
Mücmel cevabımız şöyle:
Eğer dediğiniz gibi, Fatıma hadisi Kur'an'a muhalif olsaydı, bu onun umumuna
(genel ifadesine) muhalefet olurdu ve hadis ammın tahsisi kabilinden sayılırdı.
Hükmü de: "Allah çocuklarınız... hakkında size tavsiye eder"'[Nisa,
11] ayetindeki amm (genel) ifadenin, kafir, köle, katil (olmamak) ile tahsisi;
yine "Bunların ötesindeki (hanımlar) size helal kılındı."[Nisa, 24]
ayetinin umumunun, bir kadın ile üzerine halasının ya da teyzesinin
nikahlanmasının haram kılınması vb. durumlarla tahsisi gibi olurdu. Çünkü
Kur'an, "kocalarının evlerinden çıkmazlar ve çıkarılmazlar ve kocalan
nerede oturuyorlarsa onlar da orada otururlar" hükmünü bain talakla
boşanmış kadına tahsis etmemiştir. Bu durumda bu Kur*an hükmü, ya hem bain hem
de ric'i talakla boşanmış kadınları kapsayacaktır; ya da hüküm sadece ric'i
talakla boşanmış kadınlara has olacaktır.
Eğer ayet her ikisini de
kapsıyorsa, hadis onun umumunu (genelliğini) tahsis etmiş olacaktır. Yok sadece
ric'i talakla boşanmış kadınları kapsıyorsa, hüküm sadece onlara has ise —ki
doğrusu da budur; zira, ayetin akışı üzerinde durup iyice düşünenler, daha önce
zikrettiğimiz çeşitli açılardan dolayı onun ric'i talakla boşanmış kadınlara
has olduğuna kesin olarak hükmederler— bu durumda da hadis Allah'ın kitabına
muhalif olmayacaktır; aksine ona muvafık olacaktır. Eğer Mü'minlerin Emirfne
(r.a.) bu şekilde hatırlatılsaydı, hiç şüphesiz bu görüşe ilk dönen kimse o
olurdu. Zira insan, nassm bizzat kendisini hatırına getiremediği gibi, nassm
delaleti ve onun akışını değerlendirmede, nassdan muradı belirlemede yardımcı
olacak tali unsurları yeterince etüd etmede de zühul gösterebilir. Çoğu kez
insan, belli bir olaym genel bir nass altına gireceğinden ve onun hükmü
içerisinde yer alacağından gaflet gösterebilmektedir ve bu durum gerçekten çok
olmaktadır. Onu anlamak ve yerli yerine koymak. Yüce Allah'ın kullarından
dilediğine bahşettiği anlayış melekesinden olmaktadır; bir Allah vergisidir.
Hz. Ömer'in bu hususta sahip olduğu mertebe herkesin malumudur ve onun fıkıh
anlayışı her türlü tavsif ve takdirin üstündedir. Şu kadar var ki, unutmak ya
da zühul (gaflet) göstermek, her insanın başına gelebilir. Asıl fazilet sahibi
ve bilgin olan kimse, hatırlatıldığı zaman hatırlayan ve eski bildiğinden doğru
olana rücu eden kimsedir.
Kur*an-ı Kerim
karşısında Fatıma hadisinin durumu şu üç şıktan birisi içerisine girer,
dördüncü bir ihtimal de yoktur: Bu hadis: a) /a Kur'an'ın umumunu tahsis
etmektedir, b) Ya Kur'anın temas etmediği, sükut geçtiği (meskutun anh) bir
şeyi beyan etmektedir, c) Ya da Kur'an ile murad edilen şeyin açıklanması ve
ayetin akışının, ta'lilinin ve işaretinin göstermiş olduğu şeye muvafakati
mahiyetindedir. Doğru olan da işte budur. Bu durumda hadis, Kur'an'a
muvafıktır, muhalif değildir. Kesinlikle de böyle olması gerekir. Allah
Rasulü'nün, Allah'ın kitabına muhalif ve ona ters düşecek şekilde hükümde
bulunması asla sözkonusu olamaz. Nitekim İmam Ahmed bunun Hz. Ömer'in sözü
olmasını inkar etmiş ve tebessüm ederek: "Allah'ın kitabında üç talakla
boşanmış kadın için mesken ve nafakanın vacib kılınması da neredeymiş?!"
demiştir. Ondan önce de fakih olan sahabi hanım Fatıma, Kur'an'da böyle bir
yükümlülüğün bulunduğunu inkar etmiş ve: "Benim ile sizin aranızda
Allah'ın kitabı vardır. Yüce Allah:" Umulur ki, Allah bundan sonra
(aralarında sevgi gibi) bir hal (durum) ihdas eder."[Talak, 1]
buyurmaktadır. Üç talaktan sonra hangi durumun ihdası sözkonusu
olacaktır?" demiştir. Daha önce, "İddetlerini doldurdukları zaman, onları
tutunuz...."[Talak, 2] ifadesinin de bu ayetlerin tamam, . ric'i talakla
boşanmış kadınlar hakkında olduğuna delalet ettiği geçmişti.
Üçüncü tenkide cevap: Bu
tenkit; onun evinden çıkması, onun mesken hakkı olmadığı için değil; bilakis,
kocasının ailesine diliyle eza verdiği içindi; şeklinde idi. Bu amma da soğuk
ve çirkin bir yorumdur! Çünkü kadın, sahabenin en hayırlı ve üstünlerinden biri
idi. İlk muhacirlerdendi. Din ve takvası, kendisinin evinden çıkarılmasını ve
Allah'ın kendisi lehine kıldığı ve İhmale uğratılmasından yasakladığı haktan
mahrumiyetini gerektirecek ölçüde, onu kötü bir muameleye itecek kimselerden
değildi. Şaşmamak kabil mi? Eğer dedikleri gibi ahlaksız birisi olsaydı, Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), onun bu ahlaksızlığını tepkiyle karşılamaz
mıydı? Ona: "Kadın, Allah'tan kork! Dilini kocanın akrabalarına eziyet
etmekten tut ve evinde otur!" demez miydi? Makul olan bu cevabı bırakır da
"Sana ne nafaka var, ne de mesken!" ve yine "Mesken ve nafaka
ancak, kocasının ricat etmesi imkanı bulunan (yani ric'i talakla boşanan) kadın
içindir." der miydi? Yine şaşılacak husustur ki, Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) dudaklarından çıkan bu açık mani (engel)
terkedilmekte ve Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) asla ta'Hlde
bulunmadığı, işaret etmediği ve tenbihte bulunmadığı vehme dayalı bir şeye
hüküm dayandırılmaya çalışılmaktadır. Bu muhalliği apaçık olan bir şeydir.
Sonra, eğer kadın haşin dilli birisi olsaydı —ki Allah onu böyle olmaktan
korumuştur—, o takdirde bunu Hz. Peygamber kendisine: "İddetin bitinceye
kadar dilini tut!" diye söylerdi; o da dinler ve itaat ederdi. Ondan daha
dun mertebede olan, meskeninden çıkmamak için dinleyip itaat ediyordu.
Dördüncü tenkidin
cevabı: Bu tenkit de, Fatıma'nın rivayetinin Hz. Ömer'in rivayetiyle tearuz
etmiş olması şeklinde idi. Bu tearuz iki şekilde variddir: Birincisi: "Biz
Allah'ın kitabını ve Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünnetini,
belledi mi, unuttu mu bilmediğimiz bir kadının sözü ile terkedemeyiz." ifadesidir.
Bu söz merfu hükmündedir. İkincisi de: "Hz. Peygamber'i (Sallallahu aleyhi
ve Sellem):'Ona mesken de vardır,, nafaka da.' derken işittim." sözüdür.
Biz diyoruz ki; Yüce
Allah, Mü'minlerin Emiri'ni, kendisinden asla sahih olmayacak olan bu batıl
sözden muhafaza etmiştir. İmam Ahmed: "Bu sözün Hz. Ömer'den sadır olduğu
sahih değildir." demiştir. Ebu'l-Hasan ed-Darakutni de: "Aksine
sünnet, kesinlikle Fatıma bt. Kays'ın doğrultusundadır. Hz. Peygamber'in
sünneti hakkında yeterli malumatı olanlar, Hz. Ömer'in rivayetleri arasında,
Hz. Peygamber'den üç talakla boşanmış kadının mesken ve nafaka hakkı
bulunduğuna dair bir sünnetin (hadisin) bulunmadığına, Allah'ı şahit tutarak
şehadet ederler. Hz. Ömer, Hz. Peygamber'in sünnetlerinin tebliği konusunda, en
haris ve Allah'tan en çok korkan birisi idi. Dolayısıyla, onun ilmi dahilinde
böyle bir sünnet olacak da, onu rivayet etmeyecek, Allah Rasulünden onu
açıklayıp tebliğ etmeyecek! Bu mümkün değildir." demiştir.
Hammad b. Seleme -
Hammad b. Ebi Süleyman - İbrahim senediyle rivayet edilen, Hz. Ömer'in: ''Hz.
Peygamber'i (Sallallahu aleyhi ve Sellem):Ona mesken de vadır, nafaka da."
derken işittim." sözüne gelince; biz yarın kıyamet gününde huzurunda
sorguya çekileceğimiz Allah'ı şahit tutarak söylüyoruz ki, bu söz Hz. Ömer'e ve
Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) nisbet edilmiş bir yalandır.
Mezheb taassubu ve onu desteklemek kaygısı, hiçbir zaman mahza yalan ve uydurma
olan şeylerle, Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sahih ve sarih
sünnetine karşı koyulması noktasına gelmemelidir. Eğer bu sözü Hz. Ömer, Hz.
Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) duymuş olsaydı, onun karşısında
Fatıma ve akrabaları seslerini asla çıkarmazlar, tek bir kelime dahi
söylemezlerdi. Fatıma, kendisine karşı olanları münazaraya davet etmez, haşin
dilli olduğu için evinden çıkarıldı gibi tevillere ihtiyaç duyulmazdı. Ne bir
adam ne de bir mezhep için olmaksızın, sadece sünnetin destek ve müdafaası
uğruna çalışan büyük hadis imamları bu hadisten gafil olmaz ve onu sünen ve
ahkam kitaplarına dere ederlerdi. Tabii bu İbrahim'den berisi için böyle. Eğer
hadisle İbrahim'e kadar ulaşabildiğimizi takdir etsek, yine ipliği kopacaktır.
Çünkü İbrahim, Hz. Ömer'in vefatından seneler sonra dünyaya gelmiştir. Eğer
aralarında, hadisi Hz. Ömer'den İbrahim'e bildiren bir kimse vardır der ve onun
hakkında da hüsnü zan beslersek; o takdirde bu aradaki kimse, Hz. Ömer'in
sözünü ona mana ile rivayet etmiş olur ve o, boşanmış kadın hakkında nafaka ve
mesken hükmünü bizzat Hz. Peygamber'in vermiş olduğunu zanneder. Hatta Hz.
Ömer: "Bir kadının sözü için Rabbimizin kitabını terketmeyiz."
demiştir. Sonra bu aradaki adam, salih birisi olabileceği gibi; çokça yandan,
hadisin tahammül, hıfz ve rivayeti gibi hususlarda bir hadis ravisinde
bulunması gereken şartlara sahip olmayan birisi de olabilir.
Bu konuda Meymun b.
Mihran ile Said b. Müseyyeb münazara etmişlerdir. Meymun ona Fatıma hadisini
zikretmişti. Said: "O insanları fitneye sevkeden bir kadındır."
deyince, Meymun: "Eğer o sadece Hz. Peygamber'in ifta buyurdukları bir
hususu almışsa, insanları fitneye düşürmüş olamaz. Rasulullah'da bizim için en
güzel örnek vardır. Halbuki Fatıma, Hz. Peygamber'in bu fetvasını alırken artık
kocasına haram olacak, kocasının ricat imkanı kalmayacak, aralarında miras
cereyan etmeyecekti." cevabını verdi.
Fukaha arasında Fatıma
hadisini delil olarak kullanmayan, bazı hükümlerde onunla istidlal etmeyen
birisinin bulunduğu bilinmemektedir. İmam Malik ve İmam Şafii bunlardandır.
Ümmetin çoğunluğu bu hadisle, bain talakla boşanmış kadının hamile olmaması
durumunda nafakasının düşeceği konusunda istidlalde bulunmuşlardır.
Bizzat İmam Şafii, bu
hadisi üç talakın bir lafızla (cemi.) verilebileceğine delil olarak
kullanmıştır; çünkü hadisin bazı lafızlarında. "Beni üç talakla
boşadı." ifadesi bulunmaktadır. Biz daha önce bizzat Fatıma'nın da haber
verdiği gibi, kendisini üç talakın sonuncusu ile boşadığını belirtmiştik. Hadis
ayrıca şu konularda delil olarak kullanılmıştır: 1) Kadının erkeklere
bakmasının cevazı. 2) Dört imama göre de, kadın birinci talibine söz (ya da
ümit) vermedikçe başka taliplerin de devreye girerek onu isteyebileceklerinin
cevazı. 3) Birlikte evleneceği veya ortaklık yapacağı ya da yola çıkacağı bir
kimsenin durumu hakkında istişarede bulunulduğunda, onda bulunan vasıfları
söylemenin caiz olacağı ve bunun gıybet kapsamına girmeyeceği. 4) Kureyşli bir
kadının Kureyşli olmayan bir erkekle evlenebilmesinin cevazı. 5) Gıyaben
verilen talakın geçerli olacağı ve talakın vukuu için eşlerden her ikisinin de hazır
bulunması ve talakı yüzüne karşı söylemesinin gerekmeyeceği. 6) Bain talakla
boşanmış iddet içerisindeki kadına, tarizde (evlenme arzusunu çıtlatma)
bulunmanın cevazı. Bütün bu hükümler, Fatıma *nın rivayetinin bereketinden,
hadisinin sıhhatinden olmaktadır. Bu hükümleri, ümmet bu rivayetten almışlar ve
onunla amel etmişlerdir. Bütün bunların yanında, bu rivayetin farklı durumu
nedir ki, bu hadisin bütün bu hükümleri içerisinde, tek bir hükümden dolayı
rivayet reddedilmekte, diğerleri için ise kabul görmektedir? Eğer Fatıma, bu
hadisi ezberleyebilmişse, bütünü hakkında kabul edilmelidir; yok zabtedememiş,
ezberleyememişse, yine bütünü hakkında kabul edilmemelidir. Bir tarafını kabul
edip bir tarafını kabul etmemek olmaz. Tevfik ancak Allah'tandır.
Soru: Geriye izaha
muhtaç bir şey kaldı. O da şu ayettir: "Onları gücünüz nisbetinde, kendi
oturduğunuz yerde oturtun."'[Talak, 6] Bu ayet ric'i talakla boşanmış
kadınlar için değil sadece bain talakla boşanmış kadınlar içindir. Daha sonra
gelen:"Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile
iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını verin."[Talak, 6] ayeti bunun
böyle olduğuna delalet etmektedir. Çünkü bu bain kadınlar hakkındadır. Eğer
sözkonusu kadınlar, ric'i talakla boşanmış kadınlar olsaydı, ona nafaka
verilmesi hükmü "hamileliğe" bağlanmazdı ve bu kayıtın bir manası
kalmazdı. Çünkü ric'i talakla boşanmış kadınlar, hamile olsalar da olmasalar da
nafakaya hak Uzanmaktadırlar. Görünen odur ki, "Onları oturtunuz"
ifadesiyle; "Eğer hamile iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını
verin." ifadesindeki zamir aynı merciye aittir.
Cevap: Bu sorunun çıkış
yeri, ya hem nafaka hem de mesken hakkını vacip kılanlardır, ya da nafaka değil
de sadece mesken hakkını vacip kılanlardır. Eğer birinci gruptan gelen bir soru
ise, ayet onların aleyhine bir hüccet olmaktadır. Çünkü Yüce Allah onlara
nafaka verilmesi yükümlülüğünü onların hamile olmaları şartına bağlamıştır. Bir
şarta bağlı olarak getirilen hüküm, o şartın bulunmaması durumunda vücut
bulmaz. Bu da hamile olmayan bain talakla boşanmış kadının nafakası olmadığını
gösterir.
Soru: Bu mefhum-ı
muhalefetle yapılan bir delalettir. Karşı taraf ise bunu kabul etmemektedir;
denilebilir.
Cevap: Bu bir mefhum-i
muhalefet delaleti değildir. Aksine şartın bulunmaması sebebiyle hükmün
bulunmaması kabilindendir. Eğer şart olmadığı halde hüküm bulunacak olsaydı, o
zaman o şart olmazdı.
Eğer bu itiraz, sadece
mesken hakkını gerekli görenlerden geliyorsa, o zaman da şöyle denilir: Ayette
bain talakla boşanmış kadınlara has tek bir zamir bulunmamaktadır; aksine
ayette iki nevi zamir bulunmaktadır: Bunlardan bir nevi kesin olarak sadece
ric'i talakla boşanmış kadınlar hakkındadır: "Kadınların iddet süreleri
biteceğinde onları ya uygun şekilde alıkoyun, ya da uygun bir şekilde onlardan
ayrılın." ayetindeki zamirler bu nevidendir.
Diğer nevi de, hem bain
hem de ric'i talakla boşanmış olan kadınlara ait olması ihtimal
dahilindedir:"Evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasmlar.";
"Onları gücünüz nisbetinde, kendi oturduğunuz yerde oturtun."
ayetlerindeki zamirler de bu kabildendir. Ancak bu zamirlerin ric*i talakla
boşanmış kadınlara hamledilmesi, zamirlerin ve mercilerinin aynı olmaları için
taayyün etmektedir. Eğer zamirler, bain talakla boşanmış kadınlara
hamledilirse, bu takdirde zamirlerin ve mercilerinin farklılığı sözkonusu
olacaktır ki, bu da asıl prensibin aksi bir durum olmaktadır. Asıl prensibe
bağlı kalarak zamirlere ona göre mana vermek daha uygun olmaktadır.
Soru: O zaman, ric'i
talakla boşanmış kadınların nafakasının hamile olmaları şartıyla tahsis
edilmesinin faydası ne olacaktır?
Cevap: Ayette, hamile
olmayan ric'i talakla boşanmış kadınların nafakası olmayacağım gerektirecek bir
unsur yoktur. Ric'i talakla boşanmış kadınlar iki türlüdür ve Yüce Allah her
iki türün de hükmünü kitabında açıklamıştır: Hamile olmayan ric'i talakla
boşanmış kadının nafakası, evlilik akdiyle vacib olmaktadır; zira böylesi
kadınların hükmü zevcelerin hükmü ile aynıdır. Hamile olan boşanmış kadının
hükmüne gelince, onun nafaka hakkı da, çocuğu doğuruncaya kadar bu ayetle
belirlenmiştir. Çocuğu doğurduktan sonra nafaka artık eş nafakası değil; akraba
nafakası haline döner. Dolayısıyla kadının çocuğu doğurduktan sonraki hali,
doğumdan önceki halinden farklı olur. Çünkü, kadın hamile olduğu zaman, ona
sadece kocası infakta bulunur. Doğurduğu zaman ise, kadının nafakası çocuğun
nafakasını temin etmekle yükümlü kimse üzerine gerekir. Kadının hamile
olduğundaki hali ise, böyle nafakası çocuğa bakmakla yükümlü olan kimse üzerine
olduğu gibi değildir. Çünkü çocuk, hamile iken kadının kendinden bir parçadır.
Ondan ayrıldığı zaman ise ayrı bir hükmü olur. Nafaka hükmü de bir hükümden
yeni bir hükme intikal eder. Böylece ayetteki kayıtlamanın ve nafaka için
hamile olma şartının koşulmasının hikmeti ortaya çıkmıştır. Kelamından murad
ettiği manayı en iyi Allah kendisi bilir.
2- Akraba Nafakası:
Hz. Peygamberin
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) akraba nafakasının vacip olduğuna Allah'ın
kitabına uygun hükmü:
Ebu Davud, Sünen'inde,
Küleyb b. Menfaa'dan, o da dedesinden nakleder: Dedesi, Hz. Peygamber'e gelir
ve: "Ya Rasulallah! Kime iyilik edeyim?" diye sorar. Hz. Peygamber'de
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Annene, babana, kızkardeşine, erkek
kardeşine ve sırasıyla bunları takib eden yakınlarına. (Bu) vacib bir hak
(yükümlülük) ve sıla-i rahimdir." buyurur.
Nesai, Tarik
el-Muharibi'den rivayet eder: Medine'ye geldim. Bir de baktım, Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) minberde ayakta durmuş, insanlara hitap ediyor ve
şöyle buyuruyordu: "Verenin eli en yüksek eldir. Bakmakla yükümlü olduğun
kimselerden başla; annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine, sonra da
sırasıyla en yakın olanlara (iyilik et)."
Sahihayn'da, Ebu
Hureyre'den rivayet edilir: Bir adam Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) gelir ve;
—Ya Rasulallah! İnsanlar
içerisinde İyi davranışta bulunmamdan çok kim layıktır? diye sorar. Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
— Annen; buyurur. Adam:
—Daha sonra kimdir? diye
sorar. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
—Annendir; buyurur.
Adam:
—Daha sonra kimdir? der.
—Babandır. Sonra da
sırasıyla sana en yakın olan kimselerdir; buyurur.
Tirmizi'de, Muaviye
el-Kuşeyri*den (r.a.) şöyle rivayet edilir.
—Ya Rasulallah! Kime
iyilik edeyim? diye sordum.
—Annene; buyurdu. Ben:
—Daha sonra kime? dedim.
—Annene; buyurdu.
—Daha sonra kime? diye
sordum.
—Annene; buyurdu.
—Daha sonra kime?
dediğimde de:
—Babana, daha sonra da
sırasıyla en yakın olanlara; buyurdu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Hind'e: "Sana ve çocuğuna yetecek kadar, maruf ölçüde (onun
malından) al!" buyurmuştu.
Ebu Davud'un Sünen'inde,
Amr b. Şuayb - babası - dedesi senediyle Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Sizin en temiz ve helal
yediğiniz, kendi kazancınızdan yediğinizdir. Sizin çocuklarınız da sizin kendi
kazancınızdandır. (Onların malından) afiyetle yiyiniz. " Aynı hadisi, Hz.
Aişe'den de merfu olarak rivayet etmiştir.
Nesai, Cabir b.
Abdillah'tan rivayet eder. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle
buyurur: "Kendi nefsinden başla ve ona tasaddukta bulun. Eğer bir şeyler
artarsa, ailene tasadduk et. Eğer yine bir şeyler artarsa, yakın akrabalarına
tasadduk et. Yakın akrabalarına tasadduktan sonra yine bir şeyler artarsa,
şöyle şöyle yap! "
Bütün bunlar;
"Allah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya,
yakınlara... iyilik edin."[Nisa, 36]; "Yakın akrabalara hakkını ver''
[İsra, 26] ayetlerinin tefsiri mahiyetinde olmaktadır. Yüce Allah, yakın
akrabaların hakkını, anne ve baba hakkının hemen arkasında saymıştır. Nitekim
Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de aynı tertibi muhafaza etmiştir.
Yüce Allah, yakın akrabanın, yakınları üzerinde bir hakkı olduğundan bahsetmiş,
ona hakkının verilmesini emretmiştir. Eğer bu nafaka hakkı değilse, bilmiyoruz
ne hakkı olacaktır! Yüce Allah, yakın akrabaya iyilikte bulunulmasını
emretmiştir. Yakın akrabanın, yakınım aç, çıplak, ölür görmesi, kendisi onun
giyecek ve yiyecek ihtiyacını karşılamaya kadir olduğu halde, zimmetinde sabit
bir borç şeklinde olmadıkça ona bir lokma yiyecek vermemesi, avret yerini
örtecek bir elbiseyi esirgemesi, ona karşı yapılacak en büyük kötülüklerdendir,
Hz. Peygamber'in hükmü
Yüce Allah'ın hükmüne tam uygunluk arzetmektedir. Şöyle ki, Yüce Allah:
"Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için, tam iki
sene emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde, sağlamak
çocuk kendisinin olan babaya borçtur. Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte
bulunulur. Ana çocuğundan, çocuk kendisinin olan baba da çocuğundan dolayı
zarara sokulmasın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur."'[Bakara, 233]
buyurmaktadır.
Yüce Allah, baba üzerine
vacib kıldığının aynısını varis üzerine de vacib kılmıştır.
Mü'minlerin Emiri Hz.
Ömer de aynı şekilde hükmetmiştir: Süfyan b. Uyeyne, İbn Cüreyc - Amr b. Şuayb
- Said b. Müseyyeb senediyle Hz. Ömer'in (r.a.}, bir çocuğun asabesini
-kadınları değil de erkekleri- onun nafakası için hapsetmiş olduğunu rivayet
eder.
Abdürrezzak, İbn Cüreyc
- Amr b. Şuayb - İbnu'l-Müseyyeb senediyle nakleder: Hz. Ömer,
"kelale" tabir edilen, baba ya da çocuk gibi bir varisi bulunmayan
bir çocuğun nafakasını, aynen diyetin akile üzerine yüklenmesi gibi, amca oğulları
üzerine yüklemiştir. Onlar: "Onun malı yoktur." demişler. Hz. Ömer:
"Öyle de olsa, onların çocuğun nafakasından mesul olmaları akilenin
diyetle yükümlü olması gibidir. diye karşılık vermiştir. Ali b. El-Medini, Hz.
Ömer'in "Öyle de olsa" sözünü, çocuğun malı olmasa da şeklinde
açıklamıştır.
İbn Ebi Şeybe, Ebu Halid
el-Ahmer - Haccac - Amr - Said b. Müseyyeb tarikiyle nakleder: Yetim bir
çocuğun velisi Hz. Ömer'e gelir. (Hz. Ömer ona): "Çocuğun nafakasını temin
et!" der. Sonra da: "En uzak akrabalarından başka hiçbir kimse
bulamasam, mutlaka onları nafakadan sorumlu tutardım." diye ilave eder.
Aynı şekilde, Zeyd b.
Sabit de hükümde bulunmuştur:İbn Ebi Şeybe, Humeyd b. Abdirrahman - Hasan -
Mutarrif - İsmail - Hasan tarikiyle nakleder: Zeyd b. Sabit şöyle der:"
Bir anne ve bir amca bulunması takdirinde, anneye de amcaya da mirastan
alacakları pay oranında nafaka gerekir."
Hz. Ömer ile Zeyd'e,
ashab içerisinden bir muhalifin bulunduğu bilinmemektedir.
İbn Cüreyc şöyle der:
Ata'ya:"Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur."
ayeti hakkında sordum.
"Yetimin varisleri üzerine, ona varis oldukları gibi nafakasını temin
etmeleri gerekir." şeklinde cevap verdi. Ben: "Eğer çocuğun malı
yoksa, nafaka için çocuğun varisi hapsedilir mi?" diye sordum. "Ya
açlıktan onu ölüme mi terkedecek?!" diye cevap verdi.
Hasan:"Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur." ayeti hakkında:
"Varis olan kimse üzerine, çocuk müstağni oluncaya kadar ona infakta
bulunması gerekir." demiştir. Selef ulemasının büyük çoğunluğu ayeti bu
şekilde tefsir etmişlerdir. Bunlar arasında şu alimler bulunmaktadır: Katade,
Mücahid, Dahhak, Zeyd b. Eşlem, Kadı Şüreyh, Kabisa b. Züeyb, Abdullah b. Utbe
b. Mes'ud, İbrahim en-Nehai, Şa'bi, İbn Mes'ud'un talebeleri. Bunlardan sonra
gelenlerden: Süfyan es-Sevri, Abdürrezzak, Ebu Hanife ve talebeleri. Bunlardan
sonra gelenlerden: Ahmed, İshak, Davud ve talebeleri.
Fukaha bu meselenin
hükmü hakkında çeşitli görüşler belirtmiştir
Birincisi: Hiçbir kimse
akrabalarından birisinin nafakası için icbar edilemez. Bu sadece bir iyilik ve
sıla-i rahimdir. Bu görüş Şa'bi'ye nisbet edilmektedir. Abd b. Humeyd el-Keşşi,
Kabisa - Süfyan es-Sevri - Eş'as senediyle rivayet eder: eş-Şa'bi şöyle der:
" Birilerini bir başkası üzerine —nafakasını kasdediyor— zorlayan hiçbir
kimse görmedim." Bu sözden, onun böyle bir görüşe zahip olduğunu çıkarmak
üzerinde düşünülebilir. eş-Şa'bi fakih bir insandır. (Onu kasdetmiş olamaz.)
Anlaşılan odur ki, bu sözle o:İnsanlar Allah'tan korkarlardı ve bir zenginin
muhtaç olan yakınma infakta bulunması için hakimin zorlamasına ihtiyaç
duymazlardı. İnsanlar Sari' Teala'nın vacib kılmasıyla yetinir, hakimin hüküm
ve icbarına gerek duymazlardı; demek istemiştir.
İkinci görüş: Kişi
üzerine özellikle fakir olmaları takdirinde kendi öz anne ve babasının
nafakaları vacibtir. Bu öz ve vasıtasız olan ebeveyn nafakalan için erkek ve
kız çocukları icbar edilirler. Çocukların nafakalarına gelince, adam öz oğlunun
nafakasını, sadece buluğ çağına gelinceye kadar, kız çocuğunun nafakasını da
evleninceye kadar temine icbar edilir. Aşağı doğru oğlunun oğlu ile oğlunun
kızının nafakalarım temine ise icbar edilmez. Anne ne kadar zengin, çocuk ne
kadar muhtaç da olsa, erkek ve kız çocuklarının nafakasını temine icbar
edilemez. Bu zikrettiklerimiz dışında hiçbir kimseden dolayı nafaka kimse
üzerine vacib değildir. Ne oğulun oğlu, ne dede, ne erkek kardeş, ne kızkardeş,
ne amca, ne hala, ne dayı, ne teyze ne da başka bir akraba için nafaka gerekir.
Nafakanın vacip olması
durumunda, din birliği ve din ayrılığı etki etmez. Bu görüş İmam Malik'e
aittir. Nafaka bahsinde en dar görüş bu olmaktadır.
Üçüncü görüş: Nafaka
yükümlülüğü usul ve furu akrabalığı esası üzerine kurulur, diğer
akrabalıklardan dolayı yükümlülük doğmaz. Bunun için de din birliği, infakta
bulunacak kimsenin varlıklı ve kadir olması, nafaka verilecek kimsenin muhtaç
olması; küçüklük, delilik veya kötürüm olmak gibi bir sebepten dolayı
nafakasını kazanabilmekten aciz olması gibi şartlar aranır. Bunlar furu
(aşağıya doğru) akrabalığı için sözkonusudur. Usul (yukarı doğru) akrabalığı
için de, nafakasını kazanmaktan aciz olması şartı aranır mı? Bu konuda iki
kavil bulunmaktadır. Bazıları aynı iki kavlin furu akrabalığı nafakasında da
sözkonusu olduğunu belirtmişlerdir. Çocuk, sağlam olarak buluğ çağına
ulaştığında, erkek olsun kız olsun nafakası düşer. Bu görüş de İmam Şafii'nin
mezhebi olmaktadır. Bu görüş, İmam Malik'in görüşünden biraz daha geniş
olmaktadır.
Dördüncü görüş:
Aralarında evlenme imkanı vermeyen her akrabalık sebebiyle, nafaka terettüp
eder ve kişinin mahreminin nafakası kendi üzerine vacib olur; isterse çocuklar,
onların çocukları, babalar, dedeler olsun, bunların nafakalan dinleri bir de
olsa ayrı da olsa gerekir. Bunların dışındaki diğer mahrem akrabalara gelince,
onların nafakalarının vacip olması için din birliği de şart olmaktadır.
Dolayısıyla, müslüman bir kimse üzerine kafir olan mahrem yakın alcrabasına
infakta bulunması yükümlülüğü yoktur. Sonra nafakanın vacib olması için,
yükümlünün kadir, infakta bulunulacak kimsenin de muhtaç olması şartı vardır.
Eğer küçükse sadece fakir oluşuna bakılır. Eğer büyükse, bu durumda bakılır:
Kızsa yine durum aynıdır. Erkekse, bu durumda fakir olması yanında kör ya da
kötürüm olması da gerekir. Eğer büyük olur, sağlam ve gözü görür ise, ona nafaka
vacib olmaz. Bu görüşe göre nafaka mirastaki tertip üzeredir. Bundan çocuğun
nafakası müstesnadır. Zira onun nafakası, bu mezhebteki meşhur olan görüşe göre
sadece baba üzerine aittir.
Hasan b. Ziyad
el-Lu'lui'den rivayete göre, çocuğun nafakası, kıyasın teşmili gereği,
mirastaki paylan ölçüsünde anne ve babası üzerine müştereken gerekir.
Bu dördüncü görüş de
İmam Ebu Hanife'nin mezhebi olmaktadır. Bu da Şafii'nin mezhebinden daha
geniştir.
Beşinci görüş: Eğer
yakın usul-furu akrabalığından ise, kayıtsız (mutlak) olarak nafaka vacib olur.
İster varis olsun ister varis olmasın farketmez. Bu durumda aralarında din
birliğinin şart olup olmaması hakkında iki rivayet bulunmaktadır. Yine ondan
(İmam Ahmed'den) gelen üçüncü bir rivayete göre de, diğer akrabalar hakkında da
olduğu gibi, onların nafakaları ancak farz ya da asabe yolu ile onlara varis
olmaları durumunda vacib olur. Eğer yakın, usul-furu akrabalığından değilse,
nafaka aralarında birbirlerine mirasçı olma durumu sözkonusu olduğu zaman vacib
olur. Sonra, acaba aralarında iki yönlü de birbirlerine varis olma şartı aranır
mı, yoksa sadece birinin varis olması yeterli midir? İki rivayet bulunmaktadır.
Aralarındaki birbirlerine varis olma durumunun derhal bulunması şartı var
mıdır, yoksa genel anlamda mirasçılar arasında bulunmuş olmaları yeterli midir?
Yine iki rivayet vardır. Eğer akrabalar varis olmayan zevilerhamdan iseler,
bizzat İmamın beyanına göre {mansus) onlara nafaka yoktur. Bazı tabileri,
İmamın mezhebine göre aralarında birbirlerine mirasçı olma durumu bulunduğu
için onlara nafakanın vacib olduğunu tahric etmişlerdir. İmama göre nafakanın
vacib olabilmesi için, nafaka yükümlüsü ile, nafaka hakkına sahip kimse
arasında din birliği olması şartı vardır. Ancak iki rivayetten birine göre,
bundan usul-furu akrabalığı yolu ile doğan nafaka yükümlülüğü müstesna
olmaktadır. Mirasçı olma, "vela" gibi akrabalık dışı başka bir
sebepten ise, bu durumda İmamın zahir mezhebine göre, nafaka yükümlülüğü varis
üzerine olmakta, varis olunan kimse üzerine olmamaktadır. Bir kimsenin
nafakasını temin etmekle yükümlü olan kimse, İmamın zahir mezhebine göre onun
zevcesinin nafakasını da teminle yükümlüdür. Ondan başka bir rivayete göre, bu
yükümlülük gerekmez. Yine ondan gelen bir başka görüşe göre de, eğer nafaka hakkı
sahibi yakın, usul-furu akrabalığından ise yükümlüyü, zevcesinin nafakası da
bağlar; diğerlerinden ise bağlamaz. Ondan gelen bir başka görüşe göre de kişi,
sadece babanın zevcesinin nafakasını temime yükümlüdür. Şayet talepte
bulundukları takdirde, nafaka yükümlüsünün usul-furu yakınını evlendirmek ya da
odalık yolu ile cinsel ihtiyaçlarım gidermek (i'faf) de görevleri arasındadır.
Kadı Ebu Ya'la şöyle
der: Aynı şekilde kendisi lehine nafaka gereken, erkek kardeş, amca vb. gibi
herkes için bu ihtiyaçlarının giderilmesi gerekir; çünkü İmam Ahmed (r.a.),
eğer istediği takdirde, efendi kölesini evermek zorundadır, aksi takdirde
köleyi satmaya icbar edilir; demiştir. Bir kimsenin cinsel ihtiyaçlarını
karşılamak zorunda olan kimse, onun zevcesinin nafakasını teminle de
yükümlüdür. Çünkü, yükümlü olduğu kimsenin ihtiyacını, zevcesinin başka türlü
gidermesi mümkün değildir. Bu mesele daha önce geçen meseleden farklıdır. O,
nafaka alacaklısının zevcesine infakta bulunmasının vacibliği idi. Her birinin
başka başka bir dayanağı vardır.
Bu beşinci görüş, İmam
Ahmed'in mezhebi olmaktadır. Bu görüş İmam Ebu Hanife'nin görüşünden daha
geniştir. Ancak, bir açıdan Ebu Hanife'nin mezhebi daha da geniş olmaktadır. Çünkü
o zevilerhamı da nafaka yükümlüsü yapmaktadır ki, delil açısından meseleye
baktığımızda doğrusu da budur. İmam Ahmed'in asıllarının, beyanlarının, şer'i
kaidelerin, Yüce Allah'ın emir buyurduğu, koparana cenneti haram kıldığı sıla-i
rahmin gereği de bu olmaktadır. Nafakaya iki şeyle hak kazanılır; Allah'ın
kitabıyla miras vasıtasıyla; ikincisi de, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) sünnetiyle belirtilen sıla-i rahim yolu ile. Daha önce Hz. Ömer'in,
bir çocuğun nafakası sebebiyle, onun asabesini hapsettiği; Zeyd b. Sabit'in
"Bir anne ve bir amca bulunması takdirinde, anneye de amcaya da mirastan
alacakları pay oranında nafaka gerekir." dediği ve Hz. Ömer ile Zeyd'e
ashap içerisinden hiçbir muhalifin bulunmadığı geçmişti. Bu cumhurun görüşü olmaktadır.
"Yakın akrabalara hakimi ver"; "...anne ve babaya, yakın
akrabaya iyilikte bulunmanızı emretti..." ayetlerinin delalet ettiği görüş
de bu olmaktadır. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) akrabalara
iyiliğin yapılmasını vacip kılmış ve onların da neseblerini tasrih ederek:
"Kızkardeşine, erkek kardeşine ve bunları sırasıyla takib eden
yakınlarına. (Bu) vacib bir hak (yükümlülük) ve sıla-i rahimdir."
buyurmuştur.
Eğer, "bu bir bağış
ve sıla kabilinden olup, yükümlülük türünden değildir" denecek olursa,
buna şu şekilde cevap verebiliriz;:
Yüce Allah'ın bunu
emretmiş olması ve onu "hak" diye isimlendirmesi ve
"hakkını" ifadesiyle de ona nisbet etmesi; Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) onun bir hak olduğunu, vacib olduğunu İfade buyurması
bu iddiayı reddeder. Bunların değil hepsi, bazısı bile o şeyin vacib olduğunu
açıkça ortaya koyar.
"Hakkı"
ifadesinden maksat, sıla-i rahmin terkedilmemesidir; denilirse, ona da iki
açıdan cevap veririz:
1) Kişinin yakınım,
açlık ve suzuzluktan kıvranır, sicak ve soğuktan son derece etkilenir halde
görüp, ona bir lokma yedirmemesi, bir yudum su içirmemesi, avretini örtecek,
sıcak ve soğuktan koruyacak bir elbise giydirmemesi, gölgeleneceği bir çatı
altında barındırmamasından daha büyük bir sıla bağlarının koparılması
düşünülebilir mi? Bu bahsettiğimiz kişinin, onun anne ve babasının oğlu yani
kardeşi veya babasının ayarında amcası veya anne yerinde olan teyzesi olması;
onlara ancak uzak bir yabancıya yapması gerekeni yaptığı gibi, zimmetinde borç olmak
üzere, eli bollaşmca ödemek kaydıyla bir şeyler vermesi, kendi son derece
varlıklı ve bolluk içerisinde olduğu halde, verdiklerini daha sonra istirdad
etmesi... Evet, böyle bir davranış sıla-i rahmi koparmak değil ise, nedir?
Allah'ın haram kıldığı ilişkilerin koparılmasından; yapılması emredilen,
koparana çenet haram kılman sıla-i rahimden maksat nedir? Üzerinde düşünmek
gerekir.
2) Nassların mübalağalı
şekilde vacib kıldığı ve koparanı zemmettiği sıla-i rahim nedir? Yabancı
birisinin hakkına nisbetle ona gösterilmesi gereken, kalplerin anlayacağı,
dilin söyleyeceği, azaların işleyeceği ek bir yükümlülük yok mudur? Sıla-i
rahim dediğimiz şey, onunla karşılaşıldığı zaman selam vermek, hastalandığı
zaman ziyaret etmek,, aksırdığı zaman kendisine dua etmek, davet ettiği zaman
çağırışına icabet etmek midir? Bunlarla siz, bir yabancı için başka bir yabancı
üzerine vacib olan şeyler dışında hiçbir şey vacib kılmış olmuyorsunuz. Yok
sıla-i rahimden maksat, akrabayı dövmemek, ona sövmemek, işkence etmemek, hakaret
etmemek vb. gibi hususlar ise; bu her müslüman için diğer müslümanlara karşı
uyması, yapmaması gereken bir görevdir. Hatta hiç akrabalığı olmayan bir
zimminin bile bunlara uyulması konusunda müslümanlar üzerinde hakkı vardır. O
zaman sıla-i rahimin vacibliğinin anlamı, kazandığı hususiyetin manası ne
olacaktır? Bu yüzdendir ki, bazı büyük müteahhir alimleri: "Vacib olan
sıla-i rahimi bir türlü anlayamadık." demişlerdir. Bu konuyu İmam Malik'in
tabilerine getirip: "Sizce sıla-i rahimin manası nedir?" diye
sorduklarında, onlardan birisi çıkıp sıla-i rahim konusunda büyük bir kitap
tasnif etmiş, orada konuyla ilgili merfu, mevkuf haberlerden ne var ne yok
hepsini toplamış, "sıla" cinsini, nevi ve kısımlarını hep
zikretmişti. Bütün bunlara rağmen bu neticeden kendisini kurtaramamıştır. Çünkü
"sıla" bellidir, alim ve cahil herkes onun manasını bilmektedir. Bu
konudaki haberler ilimden öte meşhurdur. Ancak, sadece rahime has olan, rahmet
edilmesi vacib olan ve yabancıyla olan ilişkiden ayıran "sıla" nedir?
Bu sorunun cevabı olmak üzere bir şeyi belirlerseniz, mutlaka nafaka ondan daha
güçlü bir vacib olarak kendisini gösterecektir; nafakanın düşürülmesini
gerektirlci olarak zikredeceğiniz herhangi bir şey, mutlaka yine öncelikli
olarak nafaka dışında kalan ve sizin vacib diye göstereceğiniz şeyi de
düşürecektir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) erkek ve kizkardeş
ile, anne ve babanın hakkını beraber zikretmiş ve kime iyilik etmesi
gerektiğini soran kimseye: "Annene, babana, kızkardeşine, erkek kardeşine
ve sırasıyla bunları takib eden yakınlarına." buyurmuştur. Bu hükmü
nesheden bir şey mi vardır? Hadisin evvelini vücub için alıp, son kısmını
müstermplık için almayı gerektiren şey nedir?
Eğer bu anlaşıldı ise
diyoruz ki; bir kimsenin kendisi son derece zengin ve refah içerisinde iken,
bolluk içerisinde yüzüyorken, nafakasını temin etmemesi yüzünden babasının
tuvalet temizlikçiliği, eşek üzerinde yük taşıyıcılığı, hamam külhanlarında
ocakçılık, başında tabla, simit vb. satma gibi durumlara düşmesine sebep
olması; yine kişinin annesinin insanlara hizmetçilik yapmasına, onların
çamaşırlarını yıkamasına, sularını çekmesine vb. razı olmak, ve anne ve baba
vücutları sağlamdırlar, kazanabilin ektedirler, kötürüm ya da kör de değiller
diye bu haline de bir gerekçe bulması, anne ve babaya gösterilmesi gereken
iyilikten asla olamaz. Allah için, şaşmamak elde değildir! Allah ve Rasulü'nün
anne ve babaya ihsanda bulunmaları, sıla-i rahimde bulunmaları emrinde, onların
kötürüm ve kör olmaları şartı nerede bulunmaktadır?! Ne sıla-i rahim, ne de
anne ve babaya iyilik emirleri, ne şer'an ne dil bakımından ne de örfen böyle
bir şarta bağlı değildir.
Tevfik ancak
Allah'tandır.
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan: