ZADU’L-MEAD

ALTINCI KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.)

VERDİĞİ HÜKÜMLER, EVLİLİK, ALIM-SATIM

 

ANA SAYFA      Kur’an      Hadis      Sözlük      Biyografi

 

C) NAFAKA

 

1- Evlilik Nafakası:

2- Akraba Nafakası:

 

1- Evlilik Nafakası:

 

a) Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kadınlara Karşı Nafaka Mükellefiyeti Hakkındaki Hükümleri:

 

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) herhangi bir miktarla nafakanın takdiri cihetine gitmemiştir, bu konuda kendilerinden nafkanın takdirine delalet edecek herhangi bir hadis de varid olmamıştır. Bu konuda Hz. Peygamber, kocaları sadece örfe havale etmekle yetinmiştir.

 

Müslim'in Sahih'inde sabit olduğuna göre, Efendimiz Veda haccında, vefatından seksen küsur kadar gün önce, büyük bir kalabalık huzurunda irad buyurdukları hutbesinde şöyle demiştir: "Kadınlar hakkında Allah'tan korkunuz! Çünkü siz onları, Allah'ın birer emaneti olarak aldınız. Allah'ın hükmü ile onları kendinize helal kıldınız. Onların sizin üzerinizde maruf ölçüsünde nafaka ve giyim-kuşam hakları vardır.''

 

Sahihayn'da sabit olduğu üzere, Ebu Süfyan'ın hanımı Hind, Hz. Peygamber'e gelerek: "Ya Rasulallah! Gerçekten Ebu Süfyan cimri bir adamdır; bana kendime ve oğullarıma yetecek kadar nafaka vermiyor. Ancak ben ondan gizli olarak alıyorum." dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de:

 

"Onun malından maruf ölçüsünde sana ve oğullarına yetecek kadar al!" buyurdu.

 

Ebu Davud'un Sünen'inde Hakim b. Muaviye hadisinde babasından şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldim ve: "Ya Rasulallah! Kadınlarımız hakkında ne buyurursunuz?" dedim. "Onlara yediklerinizden yediriniz, giydiklerinizden giydiriniz, onları dövmeyiniz, onları kötülemeyiniz." buyurdu.

 

Hz. Peygamberin nafaka hakkındaki bu hükmü Yüce Allah'ın Kitab'mdaki hükme tam uygunluk arzetmektedir. Zira Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için tam iki sene emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun (maruf) bir şekilde sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya borçtur."[Bakara, 233] Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zevcenin nafakasını -hizmetçi nafakasında olduğu gibi- takdir cihetine gitmemiş ve her ikisini de aynı şekilde örfe havale etmiş ve:"Kölenin yiyeceği ve giyeceği maruf ölçüsündedir." buyurmuştur. Görüldüğü üzere Hz. Peygamber her ikisinin de nafakasını örfe havale etmiştir. Hiç şüphe yoktur ki, hizmetçinin nafakası belli bir miktarla belirlenmiş değildir, hiçbir alim de onun nafakasının belli bir miktarla belirlenmiş olduğunu söylememiştir.

 

Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sahih olarak bilindiği üzere, köleler hakkında da, zevceler hakkında buyurduğu gibi: "Onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin." buyurmuştur.

 

Ebu Hureyre'den sahih olarak bilindiğine göre, o: Karın sana: "Ya beni doyurursun, ya da boşarsın!" der. Kölen: "Beni doyur ve çalıştır!" der. Oğlun: "Beni doyur! Beni kime terkediyorsun!" der, demiştir, Bu sözünde Ebu Hureyre zevcenin, kölenin ve çocuğun nafakasının doyurmak (ifam) olduğunu, temlik olmadığını ifade etmiş olmaktadır.

 

Nesai, bu sözü Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) merfu olarak rivayet etmiştir. Yüce Allah da: "...Ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek veya giydirmek..."[Maide, 89] buyurmuştur. İbn Abbas, sahih olarak rivayet edildiğine göre, ayette geçen normal yiyeceği, ekmek ve yağ ile veya ekmek ve hurma ile açıklamış. "En üstün yedirdikleriniz ise ekmek ve ettir." demiştir.

 

Sahabe, "aileye yedirme"nin ekmek ve beraberinde başka bir katıkla gerçekleşeceğini açıklamışlardır. Allah ve Rasulü, "infak"ı mutlak olarak zikretmiş, herhangi bir takyid, takdir ve tahdide gitmemiştir. Dolayısıyla konunun, şayet Hz. Peygamber tarafından yapılmasaydı bile örfe hamledilmesi gerekirdi. Kaldı ki, bizzat Hz. Peygamber tarafından konu örfe havale edilmiş, ve ümmeti bu doğrultuda irşad edilmiştir. Bilinen bir husustur ki, örfe göre halk, -buna nafakanın takdiri görüşünde olanlar da dahildir- ailelerine infak konusunda ekmekle yanında katık verilmesini adet edinmişlerdir, tahıl olarak verilmesi şeklinde bir örf mevcut değildir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve sahabe, ailelerine aynı şekilde infakta bulunuyorlar, ve onlara tahıl temliki ya da takdirinde bulunmuyorlardı. Bu şer'an vacib olan bir nafakadır. Köle nafakasında olduğu gibi, tahıl olarak takdiri cihetine gidilmemiştir. Eğer şer'an takdir edilmiş olsaydı, o zaman Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hind'e, şer'an kendisi için takdir edilmiş miktarı almasını emreder, ona bir takdire gitmeksizin ihtiyacı kadar alması şeklinde emirde bulunarak, ne kadar alacağını onun kendi içtihadına bırakmazdı. Malumdur ki, kadının ihtiyaç duyduğu miktar, artırılmaz-eksiltilmez tarzda, ne iki müdle ne de iki rıtılla tahdid edilemez. Hadisin lafzı buna hiçbir şekilde ne ima, ne de işaret yoluyla delalet etmemektedir. İki müd yada iki rıtıl ekmek takdirinde bulunmak yeterli miktardan daha az olabilir ve bu durumda maruf ölçüsü terkedilmiş olur. Adamın, çocuğunun ve kölesinin yedikleri şeyden yeterli miktarın vacip kılınması, iki müd ya da iki rıtıl ekmekten az bile olsa, maruf ölçüsünde infak olmuş olur. Kitap ve sünnetle vacib olan da işte budur. Zira tahıl, öğütülmeye, ekmek yapılmaya ve benzeri işlemlere ihtiyaç gösterir. Eğer kadın bunları kendi malından karşılarsa, bu durumda eşin nafakası yeterli miktarda olmamış olur. Eğer bu koca üzerine vacip kılınacak olursa, o takdirde de ifası gereken borç, tahıl ve para olmuş olur. Kadın ekmek yerine, para veya tahıl veya un talebinde bulunsa, kocanın bu talebi karşılaması gerekmez. Koca bunu kadına arzedecek olsa, kadının da onu kabul etmesi gerekmez. Çünkü bu bir muavazadır, eşlerden biri onu kabule zorlanamaz. Eşlerin karşılıklı nza ile bir şey üzerinde anlaşmaları ise caizdir.

 

Nafakanın takdiri cihetine gidenler ihtilaf etmişlerdir: Bir kısmı tahıl ile takdir etmiştir. İmam. Şafii bu görüştedir ve şöyle der: Fakır üzerine gereken nafaka miktarı, Hz. Peygamber'in müddü ile bir müddür; çünkü keffarette bir kişiye verilen en az miktar bir müddür. Yüce Allah keffarette aile nafakasını esas almıştır ve şöyle buyurmuştur: "Onun keffareti ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek veya giydirmektir."[Maide, 89] Varlıklı kimse üzerine gereken nafaka miktarı ise iki müddür. Çünkü, eza keffaretinde, bir kimse üzerine Allah'ın vacip kıldığı en fazla miktar iki müd olmaktadır. Orta halli bir kimse üzerine ise bir buçuk müd; yani varlıklı kimse nafakası ile fakir kimse nafakasının yarısı gerekir.

 

Kadı Ebu Ya'la ise şöyle der: "Nafaka, azlık ve çolduk bakımından değişiklik arzetmeyecek şekilde takdir edilmiştir. Vacib olan nafaka miktarı, keffaretlere kıyasla, hem fakir hem de zengin için günlük iki ntd ekmektir. Farklılık sadece kalite ve vasıfta sözkonusu olur. Çünkü hem varlıklı hem de yoksul kişiler yenilen ve bünyenin hayatiyetini idame ettirecek şeylerin miktarı konusunda eşittirler. Ancak bunların yedikleri şeylerin kalitesi farklı olur. Vacib olan nafaka da aynı şekilde miktar bakımından değil de kalite bakımından farklılık arzeder."

 

Çoğunluk alimler şöyle demektedirler: "Ashaptan, ne müd ile ne de rıtıl ile nafaka takdirinde bulundukları asla duyulmamıştır. Aksine onlardan bilinen, hatta her asır ve şehirde uygulanagelen, bizim zikrettiğimiz şekilde nafakanın takdiri cihetine gidilmeme sidir."

 

Bunlar devamla şöyle derler: Keffaret konusunda müd ve rıtılla takdirde bulunulacağı konusunu kim kabul ediyor ki, siz onu herkesçe müsellem sayıyor ve ona kıyasta bulunuyorsunuz. Kur'an ve sünnetin delaleti odur ki, keffaret konusunda vacib olan doyurmaktır, temlik değildir. Yüce Allah yemin keffareti hakkında: "Onun keffareti ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek veya giydirmektir.[Maide, 89] zıhar keffareti hakkında: "Kim buna güç yetiremezse, altmış yoksulu doyurması gerekir."[Mücadele, 4]; eza fidyesi hakkında:"İçinizde (ihramlı iken) hasta olan veya başından rahatsız olan varsa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir."'[Bakara, 196] buyurmaktadır. Kur'an'da keffaretlerle ilgili olarak doyurulma bahsinde bundan başka bir beyan bulunmamaktadır ve hiçbir yerde bunun bir müd ya da ntılla takdiri sözkonusu değildir. Sahih olarak bilinmektedir ki, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem). Ramazan ayında gündüzün karısı ile oruçlu iken cimada bulunan kimseye: "Altmış yoksulu doyur!" buyurmuştur. Aynı şeyi zıharda bulunan kimseye de söylemiş ve bunu ne bir müdle ne de rıtılla takdir cihetine gitmemiştir.

 

Kur'an ve sünnetin delalet ettiği şey şudur: Keffaretler ve nafaka konusunda vacib olan şey doyurmaktır, temlik değildir. Sahabeden sabit olan da işte budur.

 

Ebu Bekir b. Şeybe, Ebu Halid - Haccac - Ebu İshakl - Haris senediyle Hz. Ali'den:" Sabah akşam olmak üzere, ekmek ve zeytinyağı yedirirler." dediğini rivayet eder.

 

İshak ise Haris'ten, Hz. Ali'nin yemin keffarettndeki doyurma hakkında: "Sabah akşam olmak üzere onlara ekmek ve zeytinyağı veya ekmek ile tereyağı yedirir." dediğini nakleder.''

 

İbn Ebi Şeybe, Yahya b. Ya'la - Leys kanalı ile İbn Mes'ud'un "Onun keffareti ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek veya giydirmektir." ayeti hakkında, ekmek ve tereyağı; ekmek ve zeytinyağı; ekmek ve et dediğini nakleder.''

 

İbn Ömer'den sahih olarak yapılan rivayete göre de: Kişinin ailesine yedirdiği orta seviyeli yemeği, ekmek ve süt; ekmek ve zeytinyağı; ekmek ve tereyağıdır. Kişinin ailesine yedireceği en üstün yiyeceklerin başında ise ekmek ve et gelir." demiştir.''

 

Yezid b. Zürey*, Yunus - Muhammed b. Sirin kanalıyla anlatır: Ebu Musa el-Eşari, bir defasında yaptığı bir yeminin keffaretini verir. Büceyr ya da Cübeyr'e emreder ve kendisi adına on yoksulu ekmek ve etle doyurmasını ve onlara "Muakkad" ya da "Zahrani" tabir edilen birer elbise verilmesini emreder.''

 

İbn Ebi Şeybe, Yahya b.İshak - Yahya b. Eyyub - Humeyd senediyle nakleder: Enes (ra) ölmeden önce hastalamr, orucunu tutamaz. Buna karşılık o, otuz fakiri toplar ve onlara bir öğün ekmek ve et yedlrirdi.''

 

Tabiilere gelince, bu onlardan şu zevattan sabit olmuştur: Esved b. Yezid, Ebu Rezin, Ubeyde, Muhammed b. Sirin, Hasan el-Basri, Said b. Cübeyr, Şüreyh, Cabir b. Zeyd, Tavus,* eş-Şa'bi, İbn Büreyde, Dahhak, Kasım, Salim, Muhammed b. İbrahim, Muhammed b. Ka'b, Katade, İbrahim en-Nehai. Bunlarla ilgili isnadlar İsmail b. İshak'ın "Ahkamu'l-Kur'an'ında bulunmaktadır. Bunlardan kimisi: "Yoksulları hem sabah hem de akşam doyurur." demişlerdir, bir kısmı da "tek öğün" demişlerdir. Kimisi:" Ekmek ve et; ekmek ve zeytinyağı; ekmek ve tereyağı." demişlerdir.

 

Bu Medine ehlinin, Irak alimlerinin ve iki rivayetten birisinde İmam Ahmed'in görüşü olmaktadır. Diğer rivayet ise: "Keffaret yiyeceği, miktar olarak belirlenmiştir, zevcelerin nafakaları ise böyle değildir." şeklindedir.

 

Bu durumda konu ile ilgili üç görüş bulunmaktadır: a) Hem nafaka ve hem de keffaret belli bir miktarla belirlenmiştir. Bu görüş sadece İmam Şafii'ye aittir, b) Her ikisinde de takdir cihetine gidilmemiştir. İmam Malik, Ebu Hanife ve bir rivayette İmam Ahmed bu görüştedirler, c) Keffaret miktarı belirlenmiştir, nafaka ise belli bir miktarla belirli değildir. İmam Ahmed'den gelen ikinci rivayette böyledir.

 

Bu son görüşü destekleyenler şöyle demektedirler: Nafaka ile keffaret arasında fark vardır; keffaret, varlıklı ya da yoksul olmakla farklılık arzetmez, yeterli miktarda olması gerekir diye bir kaydı da yoktur, Sari Teala tarafından, zevce ve hizmetçi nafakasında olduğu gibi maruf ölçüde olacaktır diye bir kayıt da getirilmemiştir. Keffaretler konusunda "doyurma", Allah hakkı olup belli bir kul hakkı değildir ki, onun yerine başka bir bedel verilebilsin. Bu yüzden doyurma yerine kıymeti verilecek olsa, keffaret için yeterli olmamaktadır. Keffaret bahsinde:, takdire gidildiği konusunda sahabeden de rivayetler bulunmaktadır. Kadı İsmail, Haccac b. Minhal - Ebu Avane - Mansur - Ebu Vail - Yesar b. Nemir senediyle nakleder: Hz. Ömer (Yesar'a) şöyle der: "İnsanlar bana geliyorlar ve benden istekte bulunuyorlar. Ben de onlara vermeyeceğime dair yemin ediyorum. Sonra onlara vermem gerektiğini görüyorum. Sana benim adıma keffarette bulunmanı emrettiğim zaman, on yoksulu, her birisine bir sa' hurma veya arpa, ya da yanm sa' buğday düşecek şekilde doyur."

 

Haccac b. Minhal ve Süleyman b. Harb - Hammad b. Seleme - Seleme b. Küheyl - Yahya b. Abbad senediyle nakledildiğine göre Hz. Ömer şöyle der: "Ey Yerfa! Eğer yemin eder ve yeminimde hanis olursam, benim adıma yeminim için, on yoksula beş sa' yedir."

 

İbn Ebi Şeybe, Veki - İbn Ebi Leyla - Ömer b. Ebi Mürre - Abdullah b. Seleme senediyle Hz Ali'den: " Yemin keffareti, her birisine yarım sa' olmak üzere on yoksulu doyurmaktır.'' dediğini rivayet eder.

 

Abdurrahim - Ebu Halid el-Ahmer - Haccac - Kurt - dedesi kanalıyla Hz. Aişe'den: "Biz, yemin keffareti olarak yarım sa' buğday veya bir sa' hurma yediririz." dediği rivayet edilmiştir,

 

İsmail, Müslim b. İbrahim - Hişam b. Ebi Abdillah - Yahya b. Ebi Kesir - Ebu Seleme senediyle Zeyd b. Sabit'ten:" Yemin keffareti konusunda her bir fakire bir müd buğday yeterlidir." dediğini nakleder.

 

Süleyman b. Harb - Hammad b. Yezid - Eyyub - Nafi' senediyle nakledilir: İbn Ömer (r.a.) yemini hatırladığı zaman köle azad ederdi.

 

Hatırlamadığı zaman (bilmeden hanis olursa), her birisine birer müd düşecek şekilde on yoksulu doyururdu.

 

İbn Abbas'tan sahih olarak bilindiğine göre o şöyle demiştir: "Yemin keffaretinde bir müd (yedirilir), beraberinde katığı da olur."

 

Tabiilere gelince, aynısı Said b. Müseyyeb, Said b. Cübeyr ve Mücahid'den de sabittir. O (Mücahidi şöyle demiştir: "Kur'an'da yoksullar için zikredilen her "taam" (yiyecek) yarım sa' dır. O, bütün yemin keffaretleri hakkında: "Her yoksul için iki müd." derdi.

 

Hammad b. Zeyd, Yahya b. Said aracılığıyla Süleyman b. Yesar'dan nakleder. O şöyle der: "İnsanlara (bazı sahabilere) yetiştim. Onlar yemin keffareti hakkında ilk (eski) müdle bir müd veriyorlardı" Kasım, Salim, Ebu Seleme ise: "Buğdaydan birer müddür." demişlerdir. Ata: "On yoksul arasında bir faraktır."; bir defasında da "Birer müddür. demiştir.

 

Bunlar şöyle derler: Sahihayn'da sabit olduğu üzere Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) eza fidyesi keffareti hakkında Ka'b b. Ucre'ye: "Altı yoksula, her birisine yanm sa' düşecek şekilde yemek yedir!" buyurmuştur. Burada da görüldüğü gibi Hz. Peygamber (s.a.} "eza fidyesi" ni takdir etmişlerdir. Hz. Peygamber'in bu keffareti takdir etmesini "asıl" olarak kabul ederiz ve onun hükmünü diğer keffaretlere de sirayet ettiririz.

 

Zevcenin nafakasının takdir edilmiş olduğu görüşünde olanlar, sonra şöyle demişlerdir: Biz gördük ki, nafaka ve keffaret yükümlülükleri vacib olmada birleşmektedirler. Bu itibarla nafaka bahsindeki "doyurma" yi keffaretlerdeki doyurmaya kıyas ettik. Yine gördük ki Yüce Allah, ihramlı iken avlanma cezası konusunda:"... veya yoksulları doyurmak suretiyle bir keffaret... vardır."[Maİde, 95] buyurmaktadır. Burada ümmetin icmaı, ayette geçen "taam" (yiyecek) kelimesinin miktarının belirlenmiş olduğu şeklindedir. Bu yüzden, şayet yiyecek maddesi yoksa, her müd karşılığı bugün oruç tutması gerekecektir, denilmiştir. Nitekim, İbn Abbas ve ondan sonra gelen alimler bu şekilde fetva vermişlerdir. Bu görüş, bu grubun, keffaret yiyeceğinin miktarının belirlenmiş olduğuna dair kullandıkları bir delil olmaktadır.

 

Diğerleri şöyle demişlerdir: Allah'ın Kitab'ı, Rasulü'nün sünneti ve ümmetin icmaı ötesinde hiçbir delil yoktur. Yüce Allah bize, ihtilafa düştüğümüz zaman meselelerimizi Katap ve sünnete irca etmemizi emretmiştir. Bu bizim hem dünyamız hem de ahiretimiz için daha hayırlıdır. Biz Kur'an'da Yüce Allah'ın keffaret konusunda, sadece:" on yoksulu doyurmak"; "altmış yoksulu doyurmak" buyurduğunu görüyoruz. Bu ayetlerde Yüce Allah emri, "yedirmek, doyurmak" (it'am) masdarına bağlamıştır; bize ne yemeğin cinsini ne de miktarını takdir cihetine gitmemiştir. Yedirilenlerin cinsini (yoksul olacaklar) ve miktarlarını belirlemiş; yiyeceği mutlak zikretmiştir. Yiyeceklerin evsafını ise belirterek onları kayıtlamıştır. Biz Yüce Allah'ın, Kur'an'ın her neresinde "yoksulların doyurulması" ndan bahsetse, ondan sadece herkesçe malum ve maruf olan "doyurma" yi kasdettiğini görmekteyiz: "O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin? O geçit, bir köle ve esir azad etmek, yahut açlık gününde, yakını olan bir öksüzü, yahut toprağa serilmiş bir yoksulu doyurmaktır."'[Beled, 12]; "Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksulla, öksüze ve esire yedirirler."'[İnsan, 8] Kesin olarak bilinen bir husustur ki, şayet onlar sabah doyursalar veya akşam yedirseler; veya ekmek ve et; ekmek ve çorba vb. yedirseler, onlar övülenlerden ve medh ü senaya mazhar olanlardan olurlar. Yüce Allah, yenilen şeyin ismi olan "taam" kelimesi yerine sarih olan "yedirmek, doyurmak" masdannı kullanmıştır. Bu, kişinin yoksulları doyurması, fakat onlara temlikte bulunmaması durumunda emri yerine getirmiş olacağı hususunda bir nass olmaktadır. Her dil ve örfte bu kişiye "Onları doyurdu." denmesi doğru olur.

 

Bunlar devamla şöyle diyorlar: Hangi dilde, temlik olmadıkça "ifam" (doyurma-yedirme) olmaz diye bir şey vardır? Hz. Enes: "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Zeyneb'in düğününde ekmek ve et yedirdi, (ifamda bulundu). " diyor. Halbuki yemek hazırlamış ve düğün adeti üzere onları davet etmişti. Safıyye'nin düğün ziyafeti hakkındaki, "Onlara hays (hurma, tereyağı ve keşk yoğurularak yapılan bir yemek) yedirdi (ifam etti)" sözü de aynı şekildedir. Bunlar, destekleyici deliller zikrine ihtiyaç göstermeyecek kadar açıktır. Konu "...ailenize yedirdiğiniz orta yiyecekten"[Maide, 89] ayetiyle daha da vuzuh ve açıklık kazanmaktadır. Kesin olarak bilinmektedir ki, kişi ailesine ekmek, et, çorba, süt vb. yedirmektedir. Yoksullara da bunlardan yedirdiği zaman, hiç şüphesiz "ailesine yedirdiği orta yiyecekten" yedirmiş olur. Bu yüzdendir ki, sahabe kişinin ailesine olan it*aminin belli bir miktar ve nevi ile belirlenmemiş olduğunda müttefiktirler. Yüce Allah, ailenin ortalama yiyeceğini keffaretler için esas olarak almıştır. Böylece, keffarette "taam"ın (yedirilecek yiyeceğin) belirli olmaması evleviyet yolu ile sabit olacaktır.

 

Aile nafakasının takdirine gidenler, bunu sadece keffaret yiyeceğinden almaktadırlar Bunlara şöyle denilir: Bu nassın gereğinin aksi olmaktadır. Çünkü, Yüce Allah, "ailenin yiyeceğini" mutlak (kayıtsız) olarak zikretmiş ve onu keffaretler için esas kabul etmiştir. Buradan da, keffaret yiyeceklerinin, esas olan aile nafakasının belirlenmediği gibi, nevi ve miktar bakımından belirlenmiş olmadığı anlaşılır. Bu meselenin her zaman için genel bir problem olmasına rağmen, hiçbir sahabiden, aile nafakasının takdiri cihetine gidildiği asla bilinmemektedir.

 

Devamla şöyle diyorlar: Zikrettiğiniz farklarda, keffaret yiyeceğinin miktarının belirlenmiş olmasını gerektirecek bir durum yoktur. Bu farklar beş tanedir: a) Keffaret, varlıklı ve yoksul kimselere göre farklılık arzetmez. b) Yeterli bir miktarda olacaktır diye bir kaydı yoktur, c) Sari' Teala keffareti maruf şekilde olacaktır diye belirlememiştir, d) Keffaret karşılığında bedel vermek caiz değildir, e) Keffaret Allah hakkıdır, iskatla düşmez. Zevce nafakası ise böyle değildir. Şöyle denilir: Evet! Bu farkların sahih olduğunda şüphe yoktur. Fakat, keffaretin bir müd ya da iki müdle takdirinin vücubu nereden gerekmektedir? Keffaret, sadece kişinin kendi ailesine yedirdiği yiyecek cinsinden yoksulu doyurmak yükümlülüğünden ibarettir. Bu hükümler sabit olmakla birlikte, keffaretin belli bir miktarla belirlenmiş olduğuna herhangi bir şekilde delalet yoktur.

 

Sahabeden, keffaretin miktarının belirlenmiş olduğunu ifade eden nakillere gelince, bunların cevabını iki açıdan vermek mümkündür:

 

Birincisi: Biz, içlerinde Hz. Ali, Enes, Ebu Musa ve İbn Mes'ud'un fr.anhum) da bulunduğu bir grup sahabiden: " Onlara sabah ve akşam yemeği vermesi yeterlidir." dediklerini zikretmiştik.

 

İkincisi: Kendilerinden bir ya da iki müd şeklinde rivayet bulunan kimseler, bunu bir tahdid, takdir için zikretmemişlerdir; aksine bunları bir misal olsun diye zikretmişlerdir. Çünkü onlardan kiminden müd, kiminden iki müd, kiminden "mekkuk" (bir buçuk sa' alan ölçü birimi) rivayet edilmiş, kiminden sabah ve akşam yemeği vermenin caiz ve yeterli olacağı, kiminden bir öğünün kifayet edeceği; kiminden de bir çörek veya iki çöreğin kafi geleceği nakledilmiştir. Eğer bütün bunlar gerçek anlamda bir ihtilaf ise, o zaman bu konuda bir hüccet yoktur demektir. Yok bu farklılıklar, müsteftinin, yemin edenin, keffaret verecek İrimsenin halinin göz önünde tutulması neticesinde ortaya çıkmışsa, o zaman durum açıktır. Yok, bütün bunlar birer misal olmak üzere verilmişse, aynı şekilde o da açıktır. Dolayısıyla, her hal ve durumda, her iki takdire göre de, sahabeden nakledilenler arasında keffaretin miktarının belirlenmiş olduğuna dair hüccet bulunmamaktadır.

 

Eza fidyesindeki doyurmaya gelince; bunun konu ile ilgisi yoktur. Çünkü Yüce Allah:" İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa, fidye olarak oruç tutması, sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir. " buyurmuştur. Yüce Allah burada bu üç şeyi mutlak olarak zikretmiş ve herhangi bir kayıtla takyide gitmemiştir. Ancak Hz. Peygamber bunları takyid etmiş, orucun üç gün olduğunu, kurbandan maksadın koyun (davar) olduğunu, sadaka (doyurma) nın da, her birisine yanm sa' düşecek şekilde altı yoksulu doyurmak şeklinde olacağını belirtmiştir. Yüce Allah "eza fidyesi" hakkında, "altı yoksulu doyurmak" tabirini kullanmamış; kayıtsız olarak oruç, sadaka ve kan akıtmayı vacib kılmıştır. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu mutlak ifadeleri farak (Medine'de üç sa' içine alacak bir ölçek), üç gün ve koyun olmakla kayıtlamışlardır.

 

İhram halinde iken avlanılan hayvanın cezasına gelince, onun da konu ile ilgisi yoktur. Çünkü orada, yiyecek maddesi vermek durumunda olan kimse, sadece avın karşılık değerini yiyecek maddesi üzerinden vermektedir. Bu ise avın büyüklük ve küçüklüğüne göre az veya çok olabilir. Zira verilen, itlaf edilen avın bedelidir ve burada yoksulların sayısına bakılmamaktadır; sadece yiyecek miktarına ve onun yoksullara eşit olarak veya bazısına diğerlerinden daha az veya çok vermek suretiyle uygun görülecek bir şekilde yedirilmesine bakılmaktadır. Burada yiyecek maddesinin takdiri, itlaf edilen av hayvanına göredir ve az ya da çok olabilir; her yoksula verilen de belli bir miktarla belirli değildir.

 

Sonra tahıl ile takdiri cihetine gitmek, batıllığı apaçık ortada, başka bir durumu gerektirir. Çünkü, eğer şer'an kadın lehine koca üzerine vacib olan tahıl olsaydı şöyle bir netice ortaya çıkacaktı: İnsanların hemen hepsi ailelerine ekmek yedirmektedirler.(Borç zimmette tahıl, verilen ise ekmek.) Bu durumda eğer siz bunu bir muavaza akdi sayarsanız, bu apaçık riba olur. Eğer muavazalı bir akit saymazsanız, tahıl zimmetinde bir borç olarak durmaktadır ve kadın ondan bir bedel de almamıştır. Dolayısıyla kocanın zimmeti, kadın hakkını düşürmedikçe veya ibrada bulunmadıkça borçtan kurtulmuş olmayacaktır. Kadının ibrada bulunmaması durumunda, koca her gün ihtiyacı olan ekmek ve katık infakında bulunmasına rağmen, uzun bir müddet için zimmetinde bulunan tahıl hakkını talepte bulunabilecektir. İkisinden birisi Öldüğü zaman, sözkonusu tahıl onun leh ya da aleyhinde bir borç olarak kalacak ve, her gün kadına infakta bulunulmuş olmasına rağmen, terekesinden alınacaktır.

 

Malumdur ki, bu netice; kemale ermiş, adalet, hikmet ve maslahat esasları üzerine kurulmuş yüce İslam şeriatıyla asla bağdaşmaz, şeriat böyle bir neticeyi tamamen reddeder. Nitekim böyle bir neticeyi akıl ve örf de kabul etmez. Burada: "Kocanın zimmetinde bulunan tahıl borcu, koca lehinde infakta bulunduğu ekmek ve katık karşılığında kadın üzerinde tahakkuk eden alacak karşılığında düşer." demek iki açıdan dolayı mümkün değildir: Birincisi: Koca onu karısına satmamış, ona ödünç olarak da vermemiştir ki. kadının zimmetinde bir alacak olarak tahakkuk etsin. Bilakis, zevcenin bu konuda kocasının yemeğiyle yiyecek ihtiyacım karşılamasının hükmü; şer'an muavaza imkanı olmadığı için, misafire yedirilen yemeğin hükmü gibi olmaktadır. Kadının yediği yemeklerin zimmeti üzerinde sabit olduğu farzedilse bile, borçların cinsleri farklı olacağı için takas imkanı olmayacaktır. Takas, borçların aynı cinsten olması esasına dayanır. Bu durum, iki vecihten (görüşten) birisi olan:"Nafaka karşılığında, ne para ne de bir başka şeyle, mutlak anlamda bedel alma (muavaza) caiz değildir. Çünkü bu henüz takarrür etmemiş, vacib olmamış bir şey karşılığında bedel alma olur. Zira nafaka zamanla birlikte yavaş yavaş (tedrici olarak) vacib olur. Dolayısıyla, zaman geçip takarrür etmedikçe, nafaka karşılığında muavazaya (beddelli bir muameleye) girmek sahih olmaz; zamanla zimmeti üzerinde vacib olunca, zimmette sabit diğer borçlar karşılığında muavazaya gidildiği gibi, nafaka karşılığında da bedel almaya gidilebilir." görüşüne göre sözkonusudur. İmam Şafii'nin tabilerinden birisi bu problem karşısında bir çıkış yolu bulamayınca: "Sahih olan, kadın yiyecek ihtiyacını kocasından karşıladığı zaman nafakası düşmelidir." demiştir. Rafii, el-Muftarrer'inde "İki vecihten evla olanı düşmesidir." demiş; Nevevi bu görüşü, her devir ve şehirde cari olan insanların teamüllerine ve zevcenin bununla iktifada bulunmasına istinaden daha sahih bulmuştur. Rafii, eş-Şerhu'l-Kebir ve el-Evsat'ta: "Bu konuda iki vecih vardır; Kıyasa daha uygun olanı düşmemesi şeklindedir. Çünkü koca vacib olanı yerine getirmemiş ve kendi üzerine vacib olmayan şeyi gönüllü olarak ona vermiştir." demektedir. Bu iki vechin, kayyımı tarafından kendisine izin verilen rüşdüne ermiş zevce hakkında sözkonusu edildiğini, rüşdüne dair izin verilmemiş zevce hakkında ise tek vecih (görüş) olarak, nafakanın düşmeyeceğini ifade etmişlerdir.

 

Hind hadisinde, kişinin şikayeti sırasında borçlusunda bulunan vasıfları ortaya koymasının caiz olacağına ve bunun bir gıybet olmayacağına delalet bulunmaktadır. Bunun bir benzeri de, bir başkasının, hasmı hakkında: "Ya Rasulallah! O facirin birisidir. Yemin ettiği şeye asla aldırmaz." demesidir.

 

Yine Hind hadisinde, çocukların nafakasının sadece babaya ait olduğuna ve annenin bu yükümlülükte müşterek sorumlu olmadığına delalet bulunmaktadır. Bu alimlerin icmaı olmaktadır. Ancak, dikkate alınmayacak şaz bir görüş de vardır. Bu şaz görüşe göre:, anne de mirası oranında nafaka yükümlülüğüne iştirak eder. Bu görüş sahibinin isabetsiz kanaatine göre, kendisi, kıyası aynı derecede ve mirasçı olan her erkek ve kadına teşmil etmiş ve nafakanın onların üzerine müştereken terettüp edeceğini söylemiştir. Mesela birisinin erkek ve kız kardeşi bulunsa, veya anne ve dedesi ya da oğlu ve kızı olsa; nafaka miras oranlan ölçüsünde müştereken onların üzerine gerekir. Dolayısıyla anne ve babanın durumu da aynıdır.

 

Doğrusu; nafakanın sadece asabe üzerine gerelane sidir. Bütün bunlarda durum; infak yükümlülüğünü anne kanşinaksızın sadece babanın üstlenmesi gibidir. Şer'i kaidelerin gereği budur. Çünkü asabe, yalnız başına akile olur (hata yolu ile olan katillerde diyeti öder), nikah velayetini, ölüm velayetini üstlenir, vela yolu ile mirasçı olur. İmam Şafii: "Anne ve dede veya baba bulunacak olursa, nafaka sadece dede üzerinedir." demiştir. Bu İmam Ahmed'den gelen rivayetlerden de birisidir. Delil bakımından doğru olan da budur. Aynı şekilde oğul ve kız; anne ve oğul; kız ve oğulun oğlu bulunacak olsa, bu durumda da İmam Şafii; "Bu üç meselede de nafaka oğul üzerinedir; çünkü o asabedir." demiştir. Bu İmam Ahmed'den gelen rivayetlerden birisini oluşturmaktadır. İkincisi: "Her üç meselede de nafaka, miras oranlarına göre her ikisi üzerinedir." şeklindedir. Ebu Hanife: "Oğul ve kızın bulunması durumunda nafaka, üzerlerine eşit olarak gerekir; çünkü bu ikisi yakınlık bakımından eşittirler. Kız ve oğulun oğlunun bulunması durumunda, nafaka kız üzerinedir; çünkü o daha yakındır. Anne ve kızın bulunması durumunda, anne üzerine dörtte bir, geri kalan kısım ise kız üzerine gerekir." demiştir. Bu İmam Ahmed'in de görüşü olmaktadır. İmam Şafii: "Nafaka sadece kız üzerine gerekir; çünkü kız, erkek kardeşiyle birlikte asabe olur." demiştir. Doğrusu nafaka yükümlülüğünü sadece asabenin üstlenmesidir. Çünkü asabe mutlak varistir.

 

Hind hadisinde zevce ve akraba nafakasının "kifayet miktarı" (yeterlilik ilkesi) ile belirlenmiş olduğuna, bunu da örfün belirleyeceğine dair delalet bulunmaktadır. Hadis, aynı şekilde lehinde nafaka hakkı bulunan kimsenin, yükümlünün hakkını vermemesi durumunda, nafakasını re'sen alabileceğine de delalet etmektedir.

 

Bu hadisle, gıyabi hükmün, yani mahkemede hazır bulunmayan kimsenin aleyhine hükümde bulunmanın cevazına istidlalde bulunmuşlardır. Oysa ki, hadiste böyle bir delalet yoktur. Çünkü Ebu Süfyan, orada idi ve bir başka yere sefere çıkmış değildi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kadından iddiasının doğruluğuna dair beyyine getirmesi talebinde de bulunmamıştır. Dava konusu, davacının sadece iddiasıyla kendisine verilmez. Dolayısıyla bu Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sadır olan bir kaza tasarrufu değil, fetva tasarrufu olmaktadır.

 

Bu hadisin delil olarak kullanıldığı bir diğer konu da şudur: Bir insanın diğerinde alacağı olur ve borçlu borcu inkar ederse, bu durumda alacaklı borçlunun malım ele geçirse alacağı kadar ondan re'sen alabilir mi? Bazıları buna, evet demişlerdir ve hadisi delil olarak kullanmışlardır. Hadis buna üç açıdan dolayı delalet etmez:

 

Birincisi: Burada hakkın sebebi, ki zevceliktir, zahirdir; dolayısıyla zevcenin hakkını alması "hıyanet" olmaz. Bu Hz. Peygamber'in:" Sana güvenen kimseye emanetini öde, sana ihanet edene sen ihanet etme!" hadisi kapsamına da girmez. Bu yüzden İmam Ahmed iki meseleyi birbirinden ayırarak, alacaklının re'sen ihkak-ı hakta bulunmasını yasaklamış ve zevcenin nafakasını almasına ise cevaz vermiş ve böylece her iM hadisle de amel etmiştir.

 

İkincisi: Zevcenin durumu hakime götürmesi ve neticede hakimin onun infakta bulunmasına ya da aralarının ayrılmasına hükmetmesi her zaman için kolay olmayabilir. Bu durumda da, kadının nafakasını kendiliğinden alması imkanı varken alamaması, kadın aleyhinde bir zarar olur.

 

Üçüncüsü: Zevcenin hakkı, her gün için yenilenen, yerleşik bir hak değildir ki, kocası adına başkalarından borç alma, ya da durumu hakime intikal ettirme imkanı bulunsun. Alacak (borç) durumu ise böyle değildir.

 

 

b) Nafakanın Zamanla Düşüp Düşmemesi:

 

Bu Hind hadisiyle, zevce nafakasının zamanın geçmesiyle düşeceğine dair istidlalde de bulunulmuş ve, "Çünkü, Hz. Peygamber, Hind'in "kocasının kendisine ihtiyacı olan miktarı vermediğini" belirtmesine rağmen, ona geçmiş zaman için de, kendisi için yeterli olacak miktar kadar alması imkanı vermemiştir." denilmiştir. Doğrusu, hadiste buna dair bir delalet bulunmamaktadır. Çünkü kadın bunu gündeme getirip talepte bulunmamıştır. O sadece, "gelecekte kendisi için yeterli olacak nafakayı alabilip alamayacağını sormuş, Hz. Peygamber de ona, buna hakkının bulunduğuna dair fetva vermiştir.

 

Daha sonra alimler; acaba zevce nafakasıyla akraba nafakasının her ikisi de zamanın geçmesiyle düşer mi, veya düşmez mi; ya da akraba nafakası düşer fakat zevce nafakası düşmez mi? şeklinde ihtilaf etmişler ve üç görüşe ayrılmışlardın

 

1) Her ikisi de zamanın geçmesiyle düşerler. Bu İmam Ebu Hanife ve iki rivayetten birisinde İmam Ahmed'in görüşü olmaktadır.

 

2) Akrabanın çocuk olması durumunda her iki tür nafaka da düşmez. Bu da İmam Şafii'ye nisbet edilen bir vecih olmaktadır.

 

3) Akraba nafakası düşer, fakat zevce nafakası düşmez. İmam Şafii, Ahmed ve Malik'in mezheblerinde meşhur olan görüş de bu olmaktadır.

 

Sonra, zamanın geçmesiyle nafaka hakkını düşürenlerden bir kısmı: "Eğer hakim nafaka hakkına hükmetmişse, bu hak düşmez." demişlerdir. Bu görüş, bazı Hanbeli ve Şafii fukahasına aittir. Bazıları da: "Nafaka zamanın geçmesiyle düştüğü zaman, hakimin onun farzlığına hükmetmiş olmasının bir etkisi olmaz." demişlerdir. Ebu'l-Berekat'ın el-Muharr' inde zikrettiğinden, zevce nafakasıyla akraba nafakası arasında ayırımın bulunduğu anlaşılmaktadır. Şöyle demektedir: "Koca bir müddet uzakta bulunur ve bu sırada infakta bulunmazsa, geçmiş bu zamanın nafakasını vermesi gerekir. Bu da ancak hakimin nafakanın farzlığına dair hükmü varsa sözkonusu olur. Akraba nafakasına gelince, geçen sürenin nafakası kişiyi bağlamaz, ancak hakimin izniyle onun adına borçlamlmışsa onu ödemesi gerekir." Doğrusu da işte budur. Akraba nafakasının, zamanın geçmesiyle düşmesi konusunda, hakimin nafakanm farzlığına hükmetmiş olmasının, gerek nakil bakımından gerekse tahric bakımından herhangi bir etkisi olmadığı anlaşılmaktadır. Konuyu nakil açısından ele alalım: Bu konuda ne imam Ahmed'den, ne de onun ilk talebelerinden, hakimin hükmetmesi durumunda zamanın geçmesiyle akraba nafakasının takarrür edeceğine dair bir şey söyledikleri bilinmemektedir. Aynı şey ne imam Şafii ve ne de onun mezhebim tahkik eden kimselerden de bilinmemektedir ki, el-Mühezzeb, el-Havl eş-Şamil, en-Nihaye, et-Tehzib, el-Beyan, ez-Zehair sahipleri bunlardandır. Bu kitaplarda, hakimin vücubuna hükmetmesi istisnası olmaksızın, akraba nafakasmm zamanm geçmesiyle düşeceği hükmünden başka bir şey bulunmamaktadır. Hakimin hükümde bulunması durumunda nafakanın takarrür edeceği hükmü, sadece el-Vasit ve el-Veciz ile Rafii'nin şerhi ve furuunda bulunmaktadır. Makdisi, et-Tehzib'de, Muhamili, el-Udde'de, Muhammed b. Osman, et-Temhid'de, Bendenici, el-Mu'temed'ae; hakim vücubuna dair hükümde bulunsa bile takarrür etmeyeceğini belirtmişler ve şöyle izah etmişlerdir: Nafaka nefsin muhafazası için, yardımlaşma şekliyle vacib olmaktadır. Bu yüzden de, infakta bulunulacak kişinin varlıklı olması durumunda, ona nafaka verilmesi vacib olmamaktadır. Bu ta'lil, nafakanın, zamanm geçmesiyle, hakimin hükmü olsa da olmasa da düşeceğini gerektirir. Ebu'l-Meali şöyle der: Bunun böyle olduğuna delalet eden hususlardan birisi de, akraba nafakasının faydalandırma (imta') yollu bir yükümlülük olması, temlik kabilinden olmamasıdır. Temlik kabilinden olmayan ve yeterlilik esasına dayanan bir yükümlülüğün, zimmette borç olması mümkün değildir. "Çocuğun nafakası, zamanın geçmesiyle düşmez, takarrür eder." diyenlerin görüşü bu ta'lile uzak düşer. Onun zayıflığını belirtmede daha ileri giderek, geçmiş zamana ait nafaka bedeliyle birlikte, kifayet miktarını vacib kılmak bir tenakuz teşkil eder, demiştir. Sonra daha sahih olan görüşe göre, "Nafaka, hamile olan kadının ona müstehak olması ya da onunla faydalanması yolu ile hamle aittir ve o zevcenin nafakası gibidir." dediğimiz takdirde, hamil suretinde nafakanın takdir edilmiş olacağı hususunda özür beyan etmiş ve sonra şöyle demiştir: Bu hamil ile küçük çocuk hakkında böyledir, bu ikisinin dışında kalan diğerlerinin nafakalarına gelince; onlar hiçbir şekilde zimmette borç olmazlar, demiştir.

 

Doğru olan, işte bunların söyledikleridir. Çünkü hakimin farz kılmasının tasavvurunda çeşitli ihtimaller vardır: Hakim, zamanın geçmesiyle nafakanın düşeceğine ya inanıyordur ya da inanmıyor. Eğer düşeceğine inanıyor idiyse, bu inancı hilafına hükmetmesi ve bağlayıcı olmadığına inandığı bir şeyle ilzamda bulunması ona caiz olmaz. Eğer nafakanın düşeceğine inanmıyorsa -kaldı ki bu konuda, sadece Şafii imamlarmca küçük çocuğun nafakasıyla ilgili ortaya konulan vecih hariç, bu görüşte olan bir kimse bilinmemektedir- bu durumda farz kılmadan ya "icab" (vacib kılma), ya vacibin isbatı, ya takdiri ya da dördüncü bir şeyi kasdetmiştir. Eğer onunla icab kasdedilmişse, bu zaten var olan bir şeyin ortaya konulması {tahsilu'l-hasd) kabilinden olur ve onun farz kılmasının bir etkisi olmaz. "Vacibin isbatı" kasdedilmesi takdirinde de durum aynıdır; onun farz kılmasıyla kılmaması arasında bir fark yoktur. Eğer "vacibin takdiri" manası kasdedilmişse, takdir sadece vacibin fazla ya da noksan olması gibi evsafında etkin olur, düşmesi ya da sübutu konusunda bir etkisi olmaz. Dolayısıyla hakimin farz kılmasının vacib konusunda asla bir etkisi bulunmaz. Kaldı ki, hakimin takdiri durumunda daha önce geçen ve vacib olan yükümlülüğün maruf ölçüsünde nafaka olduğunu, kendi yediğinden onlara da yedireceğini, kendi giydiğinden onlara da giydireceğini ortaya koyan delillerle ters düşme de bulunmaktadır. Eğer bununla dördüncü bir şey kasdediliyorsa, hükmünü görmek için onun da ne olduğunun mutlaka açıklanması gerekmektedir.

 

Eğer, "Dördüncü şeyden maksat zamanın geçmesiyle nafakanın düşmemesidir. Hükmün mahalli budur, hakimin hükmünün etki ettiği ve ona taalluk ettiği şey de budur." denilirse, buna şu şekilde cevap verilebilir: Hakim, düşeceğine inanıp sonra da nasıl onun aksine hükümde bulunup onu bağlayıcı kılabilir? Eğer düşmeyeceğine itikat edecek olsa bu, icmaa muhalefet olur. Malumdur ki, hakimin hükmü, bir şeyi asli sıfatından ayıramaz. Bu yükümlülüğün şer'i sıfatı, zamanın geçmesiyle düşmesi is**, bu sıfatı hakimin hükmü izale edemez.

 

Geriye bir başka itiraz daha kaldı: O da, hakimin, nafaka farz kılınmadıkça, zamanın geçmesiyle düşer; eğer farz kılınırsa takarrür eder, şeklinde itikat etmesidir. Bu durumda o, bizzat zamanın geçmesiyle değil de farz olduğu için takarruruna hükmetmiş olur, şeklindeki bir mütaladır.

 

Cevap: Bu bir mana ifade etmez. Eğer hakim, zamanın geçmesiyle nafakanın düşeceğine inanıyorsa -ki doğru olan ve şeriatın getirdiği de budur- bu durumda onun, düşeceğine Ve bağlayıcı olmadığına inandığı bir şeyle ilzamı gerektirecek hükümde bulunması caiz değildir. Bu konunun bir benzeri de şudur: Naçar durumda kalan bir kimse, kendisi gibi olmayan yiyecek sahibini hakime şikayet etse, hakim de bedelini vermek suretiyle yiyeceği naçar lehine hükmetse, fakat henüz almadan ıztırar (naçarlık) hali ortadan kalksa ve karşı tarafa bedeli vermemiş olsa, bu durumda o bedeli vererek hüküm konusu yiyeceği alması, yiyecek sahibinin de o bedel karşılığında o yiyeceği ona vermesi bağlayıcı olmaktadır. Yakın akraba, hayatiyetini idame ettirebilmek için nafakaya hak kazanır. Vücüb zamanı geçtiğinde, Şarfin hayatın idamesi amacı gerçekleşmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, hayatiyeti idame sebeb ve vesilesinden geçen kısmının telafisi için rücu etmenin bir faydası yoktur. Zira maksat hasıl olmuş, sebepten bir başka sebep vasıtasıyla müstağni olunmuştur.

 

İtiraz: Sizin bu izahınız, zevcenin nafakasıyla aleyhinize kullanılır. Çünkü zevcenin nafakası, hakim tarafından farz kılınmasa bile zamanın geçmesiyle takarrür etmekte, düşmemektedir. Halbuki sizin zikrettiğiniz bu mana ayrusıyla onda da bulunmaktadır.

 

Cevap: Ters düşme (nakz) ancak hükmü kitap ve sünnet ile malum olan durumlarla karşı karşıya gelindiğinde sözkonusu olur. Zevcenin nafakasının zamanla düşmesi konusu ise, ihtilaflı bir konudur. Ebu Hanife ve bir rivayette İmam Ahmed onu zamanın geçmesiyle düşürmektedirler. İmam Şafii ve diğer rivayetinde İmam Ahmed ise düşürmemektedirler. Zevcenin nafakasını zamanın geçmesiyle düşürmeyenler akraba nafakasıyla onun arasında şu farkların olduğunu belirtmişlerdir:

 

Birincisi: Akraba nafakası bir sıladır. (Yani aradaki bağın bir tezahürüdür).

 

İkincisi: Zevce nafakası, kişi zengin de olsa, yoksul da olsa vacip olmaktadır. Akraba nafakası ise böyle değildir.

 

Üçüncüsü: Zevce nafakası, zevcenin malı bulunsa ve durumu nafaka takdirinden müstağni olsa bile vaciptir. Akraba nafakası, ise ancak darlık ve ihtiyaç durumunda sözkonusudur.

 

Dördüncüsü: Sahabe, zevcenin geçen nafakasının da vacip olduğuna hükmetmişlerdir. Aynı durumun akraba nafakasında da sözkonusu edilip, geçmiş zaman için akraba nafakasının da ödenmesi gereğiyle hükmeden hiçbir sahabi asla çıkmamıştır, Sahih olarak bilindiği üzere, Hz. Ömer, ordu komutanlarına, kadınlarından ayrılanlar hakkında yazmış ve onların ya nafakalarını vermelerini ya da onları boşamalarını; eğer boşarlarsa, daha önce geçen zamanın nafakasını da göndermelerini emretmiştir. Bu hususta, içlerinden hiçbir kimse Hz. Ömer'e muhalefet etmemiştir. İbnü'l-Münzir (r.a.) şöyle der: Bu, kitap, sünnet ve icma ile vacip olmuş bir nafakadır. Böylesi delillerle vacip olan bir şey, yine ancak böylesi delillerle ortadan kalkabilir.

 

Düşürenler ise şöyle demektedirler: Hind Hz. Peygamber'e (a.s.), kocası Ebu Süfyan'ın kendisine kifayet (yeterli) miktarı yiyecek vermediğine dair şikayette bulunmuş, Hz. Peygamber de, bundan böyte kendisine ve çocuklarına yetecek kadar onun malından almasına izin vermiş, geçmiş dönem için ise böyle bir izin vermemiştir. Evlilik akdinde sözkonusu ettiğiniz muavaza (karşılıklı bedelli oluş) nafaka ile değil, mehir ile olmaktadır. Nafaka ise, bir bedel değil, kocanın zevcesini kendi evinde tutması karşılığındadır. Kadın kocanın yanında bir nevi esir gibidir ve kocanın ailesinden bir parçadır. Onun nafakası yardımlaşma kabilindendir. Yoksa, eşlerden her birisi diğerinden, diğerinin kendisinden istifade ettiği gibi istifade etmektedir. Koca karısına mehir vermiştir. Bu durumda, kadın geçen zamanın nafakasından müstağni olunca, kocayı onunla ilzam etmenin bir anlamı yoktur. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zevcenin nafakasını da yakın akraba ve köle nafakaları gibi maruf ölçüde belirlemiştir. Her üç türlü nafaka da, maruf ölçüsünde sadece, kişinin mülkünde ve yanında tuttuğu, aralarında rahim bağı ve akrabalık olan kimselerin hayatiyetlerini idame ettirmek için yardımlaşma amacıyla vacib kılınmıştır. Zevcenin geçen zamanın nafakasından müstağni olması durumunda, kocayı bu geçen zaman nafakasıyla ilzam etmenin bir anlamı yoktur. Geçmiş zamanın nafakasıyla kocayı ilzam etmede, bu yüzden onu hapsedip sıkıntılara sokmada, uzun zaman hapsederek ona azap vermede, bu süre içerisinde kadını, ihtiyaçlarını gidermek için içeri dışan girip çıkmasına maruz bırakmada, kocasından ayn düşmesi ve onun himayesinden uzak düşmesi sebebiyle, gizli dostlar edinmesine sebep olunmasında -nitekim realite böyledir- ne gibi "maruf olabilir? Böyle bir hükümde, boyutlarını yalnız Allah'ın bilebileceği yaygın bir fesat vardır. Hatta öyle ki, fercler bu durumda kendilerini muhafaza eden ve koruyan kimselerin hapsinden ve kendilerini başıboş bir halde bırakan kimselerden şikayetçi olmakta ve ilenmektedir. Şeriatın, böyle kıvılcımları etrafa uçuşan ve yaygın bir fesadı doğuracak bir hükmü getirmiş olmasından Allah'a sığınırız; Hz. Ömer, sadece kocaların zevcelerini boşamaları durumunda geçmiş nafakalarım da göndermelerini emretmiştir; karılarının yanlarına dönmeleri ve onlarla beraber yaşamaya devam etmeleri durumunda, geçmiş döneme ait nafakalarını da vermelerini emretmemiştir. Böyle bir hüküm hiçbir sahabiden de asla bilinmemektedir. Talaktan ve kadından tamamen ayrıldıktan sonra, geçen dönem için gereken nafakanın da ödetilmesi hükmünden, karısına tekrar dönerek, onun her türlü ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle birlikte yaşamaya devam etmeleri durumunda da geçmiş nafakaların ödetilmesi lüzumu çıkarılmaz. Bunlar ayn ayn şeylerdir. Dolayısıyla bunlan birbirine benzetmek doğru değildir. Zevcenin nafakası, gün be gün vacib olur ve o akraba nafakası gibidir. Geçen günler geçip gittiği için, kadının artık o günlerin nafakasına ihtiyacı kalmamıştır. Dolayısıyla da, kocayı geçen bu günlerin nafakasıyla ilzam etmenin bir anlamı yoktur. Bu eşler arasında, birbirlerine karşı düşmanlık ve kin duymalanna sebebiyet verir. Böyle bir durum Yüce Allah'ın eşler arasında olmasını arzu buyurdukları sevgi ve muhabbete dayalı ilişki esasını zedeliyecektir.

 

Doğru olan görüş de işte budur. Şeriatın bunun dışında başka bir görüş gerektirmiş olması mümkün değildir. İmam Şafii'nin tabileri: "Zevcenin giyecek ve mesken ihtiyacı, temlik kabilinden değildir, imta' (faydalandırma) kabilindendir, görüşü kabul edildiği zaman, bu ikisi, zamanın geçmesiyle düşerler." şeklinde tasrihte bulunmuşlardır. Çünkü bu konuda onlara göre iki vecih bulunmaktadır.

 

 

c) Nafakanın Para İle Takdiri:

 

Nafakanın para (dirhem) ile takdiri konusuna gelince, bu konuda ne Allah'ın kitabında, ne Hz. Peygamber'in sünnetinde, ne sahabilerden ne de tabiin ve tebe-i tabiinden hiçbir kimseden bir dayanak, bir asıl bulunmamaktadır. Mezheb imamlarından ve diğer İslam müctehidlerinden hiçbirisinden konu ile ilgili bir beyan da yoktur. İşte önceki nesillerin haberlerini nakleden kitaplar, sünenler, mezhep imamlarının sözleri hep önümüzdedir. Bunlardan herhangi birisinin nafakayı para ile takdir ettiğini bize gösteriniz. Yüce Allah akraba, zevce ve köle nafakalarını "maruf şekilde olacaktır" diye vacip Mlmıştır. Para ile takdirine gitmek maruf değildir. Şeriat sahibinin beyan etmiş olduğu marufun ölçüsü, kişinin yediğinden ona da yedirmesi, giydiğinden ona da giydirmesidir; bunun ötesinde maruf bir şey yoktur. İnfakta bulunacak kimse üzerine para takdirinde bulunmak maruf değil, münkerdir; para, ne vacibdir ne de onun bedelidir. Takarrür etmemiş ve malik olunmayan bir şey karşılığında bedel almak caiz değildir. Çünkü akraba ve zevce nafakası gün be gün vacib olmaktadır. Eğer takarrür etmiş olsaydı, bu durumda nafaka karşılığında, nafaka yükümlüsü olan kocanın ve akrabanın rızası olmadan muavazaya gitmek sahih olmayacaktı. Çünkü para asli vacibden bedel kılınacaktır. Asli vacib ise İmam Şafii'ye göre buğday, çoğunluk ulemaya göre de mutad olan yiyecek maddesidir. Bu durumda yükümlünün rızası olmadan, bunun karşılığında para ile ödemede bulunmasına onu icbar etmek nasıl doğru olabilir?! Bu konuda Sari* Teala'dan gelen bir icbar bulunmamaktadır. Bu, şer'i kaidelere, imamların beyanlarına, halkın çıkarlanna muhaliftir. Ancak nafaka yükümlüsü ile alacaklısının karşılıklı anlaşmaları durumunda, bu caiz olabilir. Kaldı ki, zevcenin vacib olan nafaka karşılığında bedel almasının cevazı konusunda Şafii mezhebiyle diğerleri arasında bilinen görüş ayrılığı bulunmaktadır. Buna göre: "Kadın nafakası karşılığında bedel alamaz. Çünkü kadının nafakası, kocanın zimmetinde bedel olarak sabit olan yiyecektir; dolayısıyla selem akdindeki akit mevzuunda da olduğu gibi, kabzetmeden önce onun karşılığında bedel alması mümkün değildir. Buna göre, nafaka karşılığında ne para ne elbise ne de bir başka şeyle asla bedel alma mümkün olmaz. Bazılan da ekmek ve un haricinde başka şeylerle bedel alma yoluna gidilebileceğini, un ve ekmekle bedel almaya gitmenin ise riba olacağını söylemişlerdir. Tabii, bu durum, geçmiş günlerin nafakası karşılığında bedel almayla ilgilidir. Eğer sözkonusu olan gelecek günlerin nafakası karşılığında bedel alma yoluna gitmek ise, bu durumda onlara göre tek görüş olarak bu sahih değildir. Çünkü gelecek günlerin nafakası, her. an düşebilir ve takarrür edip etmeyeceği bilinemez.

 

 

d) Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kocanın NafakaYükümlülüğünü Yerine Getirememesi Durumunda, Kadının Kocasından Ayrılmasına İmkan Veren Hükmü ile Ügili Rivayetler:

 

Buhari, Salih'inde Ebu Hureyre hadisinde nakleder: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: "En üstün sadaka, zenginlik bırakan -başka bir lafızda- varlıklı iken yapılan sadakadır. Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla!" buyurmuştur. Karın sana: "Ya beni doyurursun, ya da boşarsın!" der. Kölen: "Beni doyur ve çalıştır!" der. Oğlun: "Beni doyur! Beni kime terkediyorsun!" der. Ebu Hureyre'ye etrafındakiler: "Bu (sonraki) sözleri Hz. I'eygamberden mi işittin?" diye sorarlar. O: "Hayır! Bunlar, Ebu Hureyre'nin dağarcığındandır." diye cevap verir.

 

Nesai, bu hadisi kitabına almıştır. Orada Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla!" buyumr. Birisi: "Kime bakmakla yükümlüyüm, Ya Rasulallah!" diye sorar, Hz. Peygamber de: Karın sana: "Beni doyur! Yoksa boşa!" der. Kölen: "Beni doyur ve çalıştır!" der. Oğlun: "Beni doyur! Beni kime terkediyorsun!" der. buyurur. Nesai'nin kitabının bütün nüshalarında bu böyledir ve hadisin senedi: Said b. Eyyub - Muhammed b. Aclan - Zeyd b. Eşlem - Ebu Salih - Ebu Hureyre şeklindedir. Said ve Muhammed, her ikisi de sikadırlar.

 

Darakutni, Ebu Bekir eş-Şafii - Muhammed b. Bişr b. Matar - Şeyban b. Ferruh - Hammad b. Seleme - Asım - Ebu Salih - Ebu Hureyre senediyle Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kan kocasına: "Beni doyur! Yoksa boşa!" der... (Hadisin devamını zikreder) buyurduğunu rivayet eder.''

 

Yine Darakutni, Osman b. Ahmed b. es-Semmak ve Abdulbaki b. Kani' ve İsmail b. Ali - Ahmed b. Ali el-Hazzaz - İshak b. İbrahim el-Barudi - İshak b. Mansur - Hammad b. Seleme - Yahya b. Said senediyle, Said b. Müseyyeb'den, karısının nafakasını temin edecek durumda olmayan adam hakkında: "Araları ayrılır." dediğini rivayet eder. Yine o, Hammad b. Seleme'ye kadar aynı senedle, ondan sonra da sırasıyla Asım b, Behdele - Ebu Salih - Ebu Hureyre (r.a.) vasıtasıyla aynısını Hz. Peygamber'den rivayette bulunmuştur.[Bakara, 196]

 

Said b. Mansur, Sünen'inde (Süfyan - Ebu'z-Zinad ) vasıtasıyla Ebu'z-Zinad'ın şöyle dediğini nakleder: Said b. Müseyyeb'e, nafaka temininden aciz bir adamın karısından ayrılıp ayrılmayacağını sordum. O: "Evet!" dedi. Ben: "Sünnet mi?" dedim. O: "Sünnet." dedi. Onun bu ifadesi, Rasulullah'ın sünnetine yorulur. Hiç olmazsa bu, İbnu'l-Müseyyeb'in mürsellerinden birisi kabul edilir.

 

Fukaha bu meselenin hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir:

 

1- Koca nafakasını temin etmek ya da boşamak üzere icbar edilir. Süfyan b. Yahya b. Said el-Ensari, İbnü'l-Müseyyeb'in şöyle dediğini rivayet eder: "Kişi, karısına infak edecek bir şey bulamadığında, onu boşaması için icbar edilir."

 

2- Kadını koca aleyhine hakim boşar. Bu görüş İmam Malik'e aittir. Ancak o şöyle der: Hakim, nafakanın temin edilememesi durumunda bir ay kadar tecil eder. Müddet dolduğunda, kadın hayız halinde ise, temizleninceye kadar geciktirilir. Mehir konusunda ise iki yıl mühlet verilir; sonra hakim kadını, koca aleyhine olmak üzere ricl talakla boşar. Eğer iddet içerisinde, kocanın maddi durumu düzelirse, karısına rücu etme hakkı bulunmaktadır.

 

Bu hususta İmam Şafii'nin iki görüşü vardır:

 

1- Zevce muhayyer bırakılır; eğer dilerse, kocasıyla kalır ve veremediği nafaka, kadın lehine kocanın zimmetinde borç olarak sabit olur. İmam Şafii'nin tabileri ise: "Bu durum, zevcenin kendisini kocasına teslim etmesi durumunda sözkonusudur. Eğer kendisini kocasına teslim etmiyorsa, bu durumda nafaka düşer; eğer kadın dilerse nikahı fesheder." demişlerdir.

 

2- Zevcenin nikahı fesih hakkı yoktur. Ancak koca, hayatını kazanabilmesi için karısının üzerinden elini çeker, onu serbest bırakır. Mezheb görüşü, zevcenin fesih hakkına sahip olması şeklindedir.

 

Acaba bu ayrılık, bir talak mıdır, yoksa fesih midir? Bu konuda iki vecih bulunmaktadır:

 

Birincisi: Bu ayrılık talaktır. Kocanın mecburi olarak boşaması veya nafakasını temin etmesi için, mutlaka hakime müracaat etmesi gerekmektedir. Eğer koca kaçınacak olursa, hakim, koca aleyhine karısını ric'i bir talakla boşar. Eğer koca rücuda bulunursa, hakim ikinci defa boşar. Üçüncü defa rücuda bulunursa üçüncü kez boşar.

 

İkincisi: Bu ayrılık bir fesihtir. Kocanın nafaka teminine kadir olmadığının isbatı için, mutlaka mahkemeye baş vurulması gerekir. Sonra kadın bizzat kendisi fesheder. Eğer önce kocasıyla kalmayı tercih eder, daha sonra feshetme arzusunda bulunursa, bu hakkı mevcuttur. Çünkü nafakanın vücubu gün be gün yenilenir.

 

Acaba kadın, fesih hakkını hemen mi kullanır, yoksa üç gün geçmesi mi gerekir? Konu ile ilgili iki görüş vardır ve onlara göre sahih olan, ikincisidir. Şöyle demişlerdir: Şayet üçüncü gün nafakasını bulsa ve dördüncü günün nafakasın bulma imkanı olmasa, bu durumda, verilen mühlet yeniden mi başlar? Bu konuda da iki vecih vardır: Hammad b. Ebi Süleyman: "İnnine (iktidarsız) kıyas edilerek, kendisine bir sene mühlet verilir, sonra feshedilir." demiştir. Ömer b. Abdülaziz de:" Ona bir ya da iki ay mühlet verilir." demiştir. İmam Malik de: "Bir ay kadar süre verilir." der.

 

İmam Ahmed'den iki rivayet bulunmaktadır:

 

Birincisi ki, zahir mezhebi bu olmaktadır, kadın kocasıyla kalmak ve fesih hakkını kullanmak arasında muhayyer bırakılır. Eğer fesih hakkını kullanacaksa, durumu hakime iletir. Hakim, kocayı nikahın ya aleyhinde feshe gidilmesi ya kendisinin icbari olarak talak vermesi, ya da zevcesine fesih için izin vermesi arasında muhayyer bırakır. Eğer koca fesheder veya feshe izin verirse, bu bir fesih olur, talak olmaz; iddet içerisinde maddi durumu düzelse bile rücu hakkı bulunmaz. Eğer hakim onu talaka icbar eder ve koca ricl talak ile boşarsa, bu durumda rücu hakkı bulunur. Eğer maddi durumu iyi olmadığı halde rücuda bulunursa veya ona infaktan imtina ederse, bu takdirde zevcenin fesih talebinde bulunması durumunda, hakim koca aleyhine ikinci ve üçüncü kez fesihte bulunur. Eğer kadın, maddi imkansızlıklarına rağmen, kocasıyla birlikte kalmaya razı olur ve daha sonra fesih talebinde bulunma gereği ortaya çıkarsa, veya maddi imkansızlıklarını bile bile onunla evlenmişse, buna rağmen daha sonra fesih talebinde bulunabilir.

 

Kadı (İsmail) şöyle der: İmam Ahmed'in kelamının zahirine göre, kadının her iki durumda da fesih hakkı bulunmamakta ve tercih hakkı ortadan kalkmaktadır. Bu aynı zamanda İmam Malik*in de görüşü olmaktadır. Çünkü kadın onun bu kusuruna razı olmuş ve akid altına bunu bilerek girmiştir. Dolayısıyla fesih hakkı yoktur. Nitekim, bir kimsenin innin (iktidarsız) olduğunu bile bile onunla evlenmesi ve akitten sonra ben onun innin olmasına razıyım demesi durumunda da durum aynıdır. Bunlar, Kadı'nin söyledikleridir. Mezheb ve hüccetin gereği de budur.

 

"Onunla beraberliğe razı olsa bile, fesih hakkı vardır." görüşündekiler şöyle demektedirler: Kadının hakkı her gün yenilenmektedir. Dolayısıyla hakkının yenilenmesiyle birlikte, fesih imkanı da yenilenir. Kadının koca ile birlikte kalmaya nza göstermesi, henüz o anda vacib olmamış bir konudaki hakkını düşürmek manasını içerir, dolayısıyla satış akdinden önce şuf'a hakkının düşürülmesi örneğinde de olduğu gibi, bu hakkı düşmez. Bunlar şöyle devam ediyorlar: Zevce, aynı şekilde gelecek zamanın nafakasını düşürecek olsa düşmez. Yine kadın, akitten önce, nafakayı tamamen düşürse ve nafakasızlığa razı olsa, yine nafaka hakkı düşmez. Aynı şekilde, akitten önce mehri düşürecek olsa, mehir düşmez. Nafakanın vücubu düşmediğine göre, onun vacib olması sebebiyle sabit olan fesih hakkı da düşmez.

 

Fesih hakkının düşeceği görüşünde olanlar buna şöyle cevap vermişlerdir: Kadının cima hakkı da yenilenmektedir. Buna rağmen, kadın inninlikten (iktidarsızlıktan) kaynaklanan fesih hakkını düşürdüğü zaman, bu hakkı düşmekte ve bir daha rücu imkanı kalmamaktadır.

 

Sizin nafakanın düşeceğine dair yaptığınız bu kıyas, üzerinde ittifak olmayan ve delille sabit bulunmayan bir asıla kıyas olmaktadır. Aksine, şuf'a konusunda delil, şuf adarın hakkını satış akdinden önce düşürmesiyle düşeceği doğrultusundadır. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "Kişinin ortağına haber vermedikçe, (ortak maldaki hissesini) satması helal olmaz. Eğer satar ve ortağına haber vermezse, ortağı satışa daha çok hak sahibidir." Bu hadis, satıştan önce şufadarın hakkını düşürmesi durumunda, hakkının düşeceği ve ondan sonra bir daha şuf'a hakkını talepte bulunamayacağı konusunda sarihtir. Bu takdirde hadis, kadının nafakasını düşürmesi durumunda, nafakanın düşeceği konusuna bir asıl kabul edilir ve şöyle deriz: Bu zararın def edilmesi için konulmuş bir muhayyerliktir; dolayısıyla, sübutundan önce düşürmesi durumunda, şuf ada olduğu gibi, düşer. Sonra bu (sizin teziniz), kiralanan eşyada bir ayıbın ortaya çıkması hükmü ile nakz edilmektedir. Çünkü, kiracı, kiralık yere girer veya ayıbı bilir ve sonra fesih muhayyerliğini kullanmazsa, artık daha sonrası için fesih hakkı kalmaz. Onun kiralık eşyadan faydalanma hakkının her an yenilenmesiyle zevcenin nafaka hakkının yenilenmesi aynıdır ve aralarında bir fark yoktur. "Nafakayı veya mehri nikahtan Önce düşürecek olsa, bunlar düşmezler." sözüne gelince, buna karşı şöyle denebilir: Sebebin tam anlamıyla in'ikad etmediği bir anda hakkın düşürülmesi, sebebin in'ikadından sonra düşürülmesi gibi değildir. Bu, mesele hakkında icma bulunduğu zaman böyledir. Eğer mesele hakkında ihtilaf varsa, bu durumda iki düşürme arasında fark yoktur ve iki hüküm arasını eşit kılarız. Eğer aralarında fark varsa, bu durumda da kıyas mümkün olmayacaktır.

 

İmam Ahmed'den gelen bir diğer rivayete göre de, kadının fesih hakkı yoktur. Bu da Ebu Hanife ve onun iki talebesinin görüşleri olmaktadır. Bu görüşe göre, kadına kocasının kendisinden istifadede bulunmasına imkan vermesi gerekmez. Çünkü, koca istifade bedelini ona teslim etmemiştir. Dolayısıyla, kadının kendisini teslim etmesi gerekmez. Nitekim, müşterinin mebinin (aldığı malın) bedelini verememesi durumunda, onun kendisine teslimi gerekmemektedir. Bu durumda, kocanın hayatını kazanabilmesi ve kendi nafakasını çıkarabilmesi için karısına yol vermesi gerekmektedir. Zira kadını nafakasız olarak evinde tutması, kadına zarar vermek olur.

 

Soru: Şayet kadın varlıklı olsa, bu durumda koca onu evinde tutabilir mi? Buna da aynı şekilde, kadını evinde tutamayacağı şeklinde cevap vermişlerdir. Çünkü, koca kadını, ancak nafakasını karşıladığı ve onu yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarından müstağni kılabildiği zaman, ondan şer'an istifade edebilmesi amacıyla kendi evinde tutabilir. Bu şartlar bulunmadığı zaman, koca karısını kendi evinde tutma hakkına sahip değildir. Bu görüş selef ve haleften bir grup ulemaya aittir.

 

Abdürrezzak, İbn Cüreyc'den nakleder: O şöyle der: "Ata'ya, karısına nafaka için uygun bir şey bulamayan kimse hakkında sordum." O: "Kadın için ancak bulduğu vardır. Kadının kendisini boşama hakkı yoktur." dedi. Hammad b. Seleme, bir grup vasıtasıyla karısının nafakasını teminden aciz olan bir adam hakkında Hasan el-Basri'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Kadın ona yardımcı olur, Allah'tan korkar ve sabreder; kocası de elinden geldiğince ona infakta bulunur. " Abdürrezzak, Ma'mer'den nakleder: "Zühri'ye, karısının nafakasını temin etmekten aciz olan bir adam hakkında, araları ayrılır im? " diye sordum. O:"Kadın teenniyle hareket eder ve araları ayrılmaz. " dedi ve: "Allah kimseye verdiği rızkın üzerinde bir yük yüklemez. Allah güçlükten sonra kolaylık verir."[Talak, 7] ayetini okudu. Ma'mer: "Ömer b. Abdulaziz'in de aynen Zühri'nin dediği gibi "öylediği bana ulaşmıştır." demiştir. Abdürrezzak, kocası tarafından nafakası karşılanamayan kadın hakkında Süfyan es-Sevri'nin: "O imtihan edilen bir kadındır, sabretsin ve "aralan ayrılır" diyen alimlerin görüşüne sarılmasın." dediğini nakletmişür.

 

Ben derim ki: Bu konuda Ömer b. Abdülazizden üç rivayet bulunmaktadır ve birincisi budur.

 

İkincisi: İbn Vehb, Abdurrahman b. Ebi'z-Zinad - babası tarikiyle rivayet eder: O (babası) şöyle der: Ömer b. Abdülaziz'i, karısı tarafından şikayet olunan ve nafakasını temin etmediği belirtilen bir koca hakkında: "Ona bir veya iki ay bir mühlet verin. Eğer o vakite kadar nafakasını temin etmezse aralarını ayırın." derken işittim.

 

Üçüncüsü: ibn Vehb, İbn Lehia - Muhammed b. Abdurrahman vasıtasıyla nakleder. Muhammed şöyle anlatır: Bir adam kızını birisine nikahladığını, fakat onun kızının nafakasını temin etmediğini ifadeyle, Ömer b. Abdülaziz'e şikayetçi olur. Ömer b. Abdülaziz kocayı çağırtır, adam gelir ve: "O, benim bir şeyim bulunmadığını bildiği halde kızını bana nikahladı." der. Ömer b. Abdülaziz: "Sen onu tanıdığın halde nikahladın, öyle mi? " diye sorar. Adam: "Evet!" der. Ömer: "Bu durumda ben ne yapayım? Aileni al, götür!" der.

 

Bu durumda eşlerin aralarının ayrılmaması görüşü, tüm Zahirilerin mezhebi olmaktadır. Bu konuda İmam Malik ve diğerleri onlara karşı çıkmıştır. İmam Malik: "Öncekilere yetiştim. Onlar: Erkek, karısının nafakasını temin etmediği zaman araları ayrılır, diyorlardı." demiştir. Kendisine: "Ashab, fakru zaruret içerisinde idiler, (bununla birlikte eşler arası bu yüzden ayrılmıyordu)." diye sordular. İmam Malik: "Bugün insanlar artık onlar gibi değillerdir. Kadın, sadece ondan bir şeyler umduğu için, onunla evlenmiştir." diye cevap vermiştir.

 

Onun sözünün anlamı şudur: Sahabe kadınları, Allah rızasını ve ahiret yurdunu istiyorlardı, onların amaçları dünyalık elde etmek değildi. Dolayısıyla onlar, kocalannm yoksul olmasına aldırmıyorlardı. Çünkü kocaları da kendileri gibi idiler. Günümüz kadınlarına gelince, onlar isadece kocalannm dünyalıklarından yararlanmak, nafaka ve giyim ikuşama kavuşmak için evlenmektedirler. Bugünün kadını, sadece dünya ;umudu ile evlenmektedir. Dolayısıyla, bugün artık örf haline gelen bu ışart, sanki akit içerisinde sarih olarak zikredilmiş gibi olmuştur. Sahabe |ve onların telakkileri de, akit içinde şart koşulmuş gibi içli. İmam Malik'in mezhebine göre, bir şart örf (maruf) haline geldiğinde, o sanki akitte zikredilmiş gibi kabul edilir. İmam Malik'in sözünden ne kasdettiğini ve onun amacını anlayamayanlar, onun bu sözünü tepkiyle karşılamışlardır.

 

Mesele hakkında bir görüş daha vardır: Buna göre, koca zor durumda (yoksul) bulunur ve nafakayı temin edemezse, onun nafakasını buluncaya kadar hapsedilir. Bu görüşü, İbn Hazm ile İbn Kudame ve daha başkaları, Basra kadısı Ubeydullah b. Hasan el-Anberi'den nakletmişlerdir. Allah! Allah! Şaşmamak kabil değil! Bu adam niçin hapsediliyor ve hem hapis, hem yoksulluk, hem de ailesinden ayrı düşürülmek işkencesine neden maruz bırakılıyor?! Sübhanallah! Bu din aleyhine büyük bir iftiradır. İlmin kokusunu almış bir kimsenin bile bu görüşe kail olacağını zannetmiyorum.

 

Konuyla ilgili bir başka görüş de şudur: Kocanın fakir olup kendi nafakasını temin edememesi durumunda, onun nafakasını karısı temin eder. Bu Ebu Muhammed b. Hazm'ın görüşü olmaktadır,. Hiç şüphesiz bu görüş, el-Anberi'nin görüşünden daha iyidir. İbn Hazin, el-Muhalla'da. şöyle demektedir: Eğer koca, kendi nafakasını temin etmekten aciz olursa ve karısı da zengin bulunursa, kocasının nafakasını temin etmekle yükümlü tutulur ve daha sonra kocanın durumu düzeldiğinde de harcadıklarını geri alamaz. Bunun delili şu ayet-i kerimedir: " Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya borçtur. Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte bulunulur. Ana çocuğundan, çocuk kendisinin olan baba da çocuğundan dolayı zarara sokulmasın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur."[Bakara, 233] Zevce de varistir. Öyleyse bizzat Kur'an nassıyla onun üzerine de nafaka vacibtir.

 

İbn Hazm'a şaşmamak elde değil! Eğer ayetin akışı üzerinde düşünecek olsaydı, bu anladığının aksini anlayacaktı. Çünkü Yüce Allah:"Yiyecek ve giyeceklerini uygun bir şekilde sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya borçtur." buyurmuştur. Şüphesiz ayette geçen zamirler zevcelere aittir. Sonra da: " Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur." buyurmuştur. Dolayısıyla Yüce Allah annelerin nafaka ve giyecekleriyle ilgili yükümlülüğün benzerini, aynen varis olunan (yani baba) üzerine yüklediği gibi, babanın veya çocuğun varisleri üzerine de yüklemiştir. Bu itibarla, ayette zevcelerin dışındaki kimseler için nafaka yükümlülüğü sözkonusu mudur ki, ayetin umumu onun kail olduğu görüş üzerine hamledilsin!

 

Yoksulluk sebebiyle, nikahın feshe dilemeyeceği görüşünde olanlar şu ayeti delil olarak kullanmaktadırlar: "Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin; rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah kimseye verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez. Allah, güçlükten sonra kolaylık verir."[Talak, 7] Bunlar şöyle diyorlar: Yüce Allah, koca üzerine bu durumda iken nafaka yükümlülüğü getirmediğine göre, bu haliyle koca, üzerine vacib olmayan bir şeyi terketmiş olmaktadır ve bundan dolayı da günahkar değildir. Dolayısıyla yoksulluk sebebiyle nafaka teminine kadir olamamak, kişiyle sevgilisi, huzur ve sükun bulduğu eşi arasını ayırma ve böylece ona işkence etme sebebi olamaz. Müslim, Salih'inde Ebu'z-2;übeyr hadisinde şöyle rivayette bulunur: Cabir anlatır: Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) huzuruna girdiler. Hz. Peygamberi, etrafında kadınları olduğu halde kederli kederli, susmuş bir halde otururken buldular. Bunun üzerine Ebu Bekir: Ta Rasulallah! Harice'nin kızını bir görseydin! Benden nafaka istedi. Ben de kalktım onun boğazım sıktım." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) güldü ve: 'Bunlar da etrafımda gördüğün gibi, benden nafaka istiyorlar." buyurdu. Derken Hz. Ebu Bekir Hz. Aişe'nin boğazım, Hz. Ömer de Hz. Hafsa'nın boğazım sıkmağa kalkmışlardı. İkisi de: "Siz Resulullah'tan onda olmayan bir şeyi istiyorsunuz ha!" diyorlardı. Hz. Aişe ve Hz. Hafsa: "Vallahi Rasulullah'da (Sallallahu aleyhi ve Sellem) olmayan bir şeyi asla istemeyeceğiz!" demişlerdi. Sonra Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlardan bir ay uzaklaşmıştı..."

 

İşte Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer bizzat Hz. Peygamber'in (s. a.) huzurunda kızlarını dövmüşlerdir. Çünkü onlar Hz. Peygamber'in bulamayacağı bir nafaka istemişlerdi. Onların, haklarını talepte bulunan kimseleri dövmeleri ve Hz. Peygamber'in de bunu tasvip buyurmaları düşünülemez, bu mümkün değildir. Dolayısıyla bu, yoksulluk durumunda onların talepte bulundukları konuda hakları bulunmadığına delalet etmektedir. Onların bu talepleri batıl olduğuna göre, bu durumda kadına, isteme hakkı bulunmayan, kendisine helal olmayan bir şeyin yokluğundan dolayı nikahı feshetme yetkisi nasıl verilebilir? Yüce Allah, alacaklı olan kimsenin, borçlu olan kimseye, sıkıntı içerisinde olması durumunda, fırsat buluncaya kadar alacağım ertelemesini emretmiştir. Nafaka da nihayet bir borç telakki edilebilir; bizzat Kur'an nassı zevceye, kocasına yoksulluktan kurtuluncaya kadar mühlet vermesini emretmektedir. Tabii bu izah nafakanın kocanın zimmetinde sabit olması esası üzerine mebnidir. Eğer zamanın geçmesiyle nafaka düşer, denilecek olursa, bu durumda kadının fesih yetkisinin bulunması son derece uzak olmaktadır.

 

Bunlar şöyle devam etmektedirler: Yüce Allah, alacaklı olan kimseye, borçlunun elinin dar olması durumunda kendisine mühlet vermesini vacib kılmış ve onu hakkını terketmek suretiyle tasaddukta bulunmaya davet etmiştir. Bu iki işin ötesinde yapılacak başka bir muamele zulüm olacaktır ve Allah onu alacaklı için mubah kiralamıştır. İşte biz bu kadına tam harfi harfine Allah'ın buyruğu ile hükmediyor ve ona diyoruz ki: Ya kocana yoksulluktan kurtuluncaya kadar mühlet verirsin, ya da ona tasaddukta bulunursun, bu iki şıktan başka senin için başka bir hak bulunmamaktadır.

 

Sahabe içerisinde, varlıklı olanlar da yoksul olanlar da vardı. Yoksul olanları varlıklı olanlardan kat kat fazla bulunuyordu. Buna rağmen, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hiçbir kadına kocasının yoksulluğu sebebiyle nikahı feshetme imkanı asla vermemiş ve yine hiçbir kadına eğer dilerse sabredeceği veya dilerse bu sebeple nikahı feshedebileceği yetkisinin bulunduğunu bildirdiği de vaki değildir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hükümleri Allah'tan aldığı emirlerle koyar. Haydi farzedelim ki, zevceler haklarını terkettiler; bunların içlerinde bir kadın dahi mi hakkını talepte bulunmamıştı?! İşte hanımları, kadınların en hayırlıları oluyorlardı, buna rağmen O'ndan nafaka talebinde bulunuyor, hatta O'nu kızdırıyorlardı ve Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de onlara karşı aşırı öfkesinden dolayı bir ay süreyle yanlarına uğramayacağına dair yemin ediyordu. Eğer O'nun şeriatında yer eden hüküm, kocaların nafaka temininden aciz kalmaları durumunda zevcelerin nikahı feshedebilecekleri şeklinde olsaydı, tek bir kadından da olsa bu konuda kendilerine şikayet intikal ederdi. Nitekim Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem), nikahın ortadan kaldırılması konusunda, nafakanın bulunmaması zaruretinden daha aşağı mertebede olan zaruretten dolayı davalar intikal etmiştir. Rifaa'nın (boşanan) karısı kendisine gelerek şöyle anlatmıştır: "Ben Rifaa'dan sonra Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendim. Onda bulunan, elbisenin saçağı gibi bir şey." demişti. Kadın, yeni kocasıyla kendisini ayırmasını istiyordu. Malumdur ki, bu gibi durumlar, onların içinde bulundukları yoksulluk durumlarına göre son derecede azdı. Buna rağmen hiçbir kadın çıkıp da, yoksulluktan dolayı kendisiyle kocası arasının ayrılması talebinde bulunmamıştı.

 

Yüce Allah zenginliği de fakirliği de insanlar için yaratmıştır. Kişi zaman olur fakirliğe düşer, zaman olur zenginliğe kavuşur. Eğer her fakir düşen kimsenin zevcesi nikahı feshedecek olsaydı, bü;/ük bir bela her tarafı sarar, şer alır başını yürür ve dünyadaki evliliklerin yandan çoğu feshedilir, ayrılık çoğu kez kadınların eline tevdi edilmiş olurdu. Dünyada darlığa düşmeyen, ara sıra da olsa nafaka temini konusunda sıkıntı çekmeyen kim var ki?

 

Şayet zevce müzmin bir hastalığa yakalansa ve bu sebepten dolayı koca onun kadınlığından istifade edemese, bu sebepten dolayı kocanın nikahı feshetme yetkisi yoktur. Hatta onunla cimada bulunma imkanı olmamasına rağmen, koca üzerine kadının tam nafakasını vacib kılmaktadırlar. Hal böyle iken, nihayet zevcenin kadınlığından istifade bedeli olarak telakki edilebilecek nafakanın temin edilememesi durumunda, ona nikahı feshetme imkanı nasıl verilebilir?!

 

Ebu Hureyre hadisine gelince, bizzat Ebu Hureyre'nin kendisi,"Nafakamı temin et, yoksa boşa!..." sözünün kendi dağarcığından olduğunu, Hz. Peygamber'in sözünden bulunmadığım ifade etmiştir. Sahihte bu böyledir. Aynı hadisi Said b. Ebi Said de ondan rivayet etmiş ve: Ebu Hureyre bu hadisi rivayet ettikten sonra şöyle derdi: "Karın şöyle der:....'' diyerek Ebu Hureyre'nin hadise ziyade ettiği kısmı zikretmiştir.

 

Hammad b. Seleme - Asim b. Behdele - Ebu Salih - Ebu Hureyre senediyle Hz. Peygamber'den benzeri rivayet edilen ve Yahya b. Said aracılığıyla, Said b. Müseyyeb'in, zevcesine infakta bulunacak bir şey bulamayan adam hakkında "Aralan ayrılır." dediğine işarette bulunulan hadise gelince, o münker bir hadistir, Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sadır olması ihtimali yoktur. En iyimser ihtimalle o, Ebu Hureyre'nin kendi sözü olabilir. Anlaşılan odur ki, hadis mana yolu ile rivayet edilmiştir ve ravi Ebu Hureyre'nin:"Karın: Beni doyur, yoksa boşa! der." sözünü kasdetmiştir. Yoksa Ebu Hureyre'nin bilgisi dahilinde, Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) karısının nafakasını temin imkanından mahrum olan birisinin durumunun sorulduğu ve O'nun da "Aralan ayrılır." diye buyurduğu şeklinde anlaşılmasına gelince, Allah'a yeminle belirtiriz ki, bunu ne Hz. Peygamber söylemiş, ne Ebu Hureyre O'ndan işitmiş ve ne de onu rivayette bulunmuştur. Nasıl olabilir ki, Bizzat Ebu Hureyre, Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem): Kann: "Beni doyur, yoksa boşa!" der diye rivayet edilmesini caiz görmüyor ve bu ifadenin Hz. Peygamber'e nisbeti gibi yanlış bir anlayışa düşülmemesi için, bunun bizzat kendi dağarcığından olduğunu ifade ediyor.

 

Bu konuda şer'i kaide ve asılların gereği odur ki, eğer adam kendisinin varlıklı olduğu şeklinde kadını kandınr ve bu şekilde onunla evlenirse, sonra yoksul olduğu ortaya çıkarsa, veya varlık sahibi olur, fakat karısının nafakasını vermezse; bu durumda kadın da kocasının malından, kendiliğinden veya hakim aracılığıyla yeterli miktarda nafaka alamıyorsa, nikahı feshetme yetkisi vardır. Ama kocanın yoksulluğunu bile bile evlenmişse, veya adam varlıklı olmasına rağmen bir musibetle malı telef olmuş ve yoksul düşmüşse, bu durumda kadının fesih hakkı yoktur. İnsanlara her an bolluktan sonra yoksulluk musibeti arız olagelmiştir. Onların (selef) eşleri, bu sebepten dolayı aralarını ayırmak üzere kocalan aleyhine dava açmamışlardır. Tevfik ancak Allah'tandır.

 

Çoğunluk fukaha:"Kocanın mehri verememesi durumunda, kadının nikahı fesih hakkı yoktur." demişlerdir. Bu görüş İmam Ebu Hanife ve tabilertne aittir. İmam Ahmed'in mezhebinde sahih olan görüş de bu olmaktadır. Bütün öğrencileri'nin tercihleri de bu doğrultudadır. Şafii mezhebi fakihlerinden pek çoğunun görüşü de böyledir. Şeyh Ebu İshak ve Ebu Ali b, Ebi Hureyre, tafsile giderek: "Eğer zifaftan önce ise, bu sebepten dolayı nikahı fesih hakkı sabit olur; zifaftan sonra ise sabit olmaz." demişlerdir. Bu görüş, İmam Ahmed'in mezhebinde bulunan vecihlerden birisini oluşturmaktadır. Mehir tam bir bedel olarak telakki edilmesine ve nassın da delalet ettiği gibi satış akdindeki mebiin bedelinin ödenmesinden daha gerekli olmasına rağmen hükmü böyledir. Mehrin ödenememesi durumunda nikahın feshedilemeyeceği ve benzeri hükümler, aynısıyla nafakanın ödenememesi durumunda da hatta öncelikli olarak sözkonusu olur.

 

Soru: Burada, kocanın nafaka temininden aciz kalması durumunda kadına ulaşacak zarar, mehri ödemekten aciz kalması durumunda sözkonusu olacak zarardan daha büyüktür. Çünkü bünye, mehirsiz de hayatiyetini devam ettirebilir, fakat nafakasız yapamaz; denilebilir.

 

Cevap: Bünye, kocanın nafakası olmadan da hayatiyetini idame ettirebilir. Mesela kadın kendi malından ihtiyaçlarını karşılayabilir veya nafakasını kendi yakınları karşılayabilir veya yün eğirmek gibi kendi el emeğiyle geçinebilir. Kısaca, kadın iddet zamanında neyle yaşıyorsa onunla hayatiyetini idame ettirebilir. Kocanın nafaka temininden aciz kaldığı zamanlar, sanki kadının iddet zamanı imiş gibi kabul edilir.

 

Sonra kadının fesih hakkının bulunduğunu kabul edenler şöyle diyorlar: "Kadının kantarlarla altın ve gümüşü de olsa, kocasının nafakasını teminden aciz kalması durumunda nikahı feshetme hakkı vardır." Bu görüşün tam karşısında ise Batı'nın mancınığı olan Ebu Muhammed b. Hazm'ın: "Bu durumda kadının kocasının nafakasını karşılamışı vacip olur; malını ona verir ve kendisini ona teslim eder." şeklindeki görüşü bulunmaktadır. Şaşılacak bir görüş olarak da, Anberfnin "Koca hapsedilir." şeklindeki ifadesi bulunmaktadır.

 

Şeriatın asılları ve kaideleri, bunların içerdikleri maslahatlar ve zararların defi gibi hususlar, iki zarardan daha ağır olanını, hafifini göğüslemek suretiyle bertaraf etme, daha büyük maslahatı elde etmek amacıyla daha küçük maslahatı göz ardı etme prensibi üzerinde durduğumuzda, bu zikrettiğimiz görüşler arasında hangisinin daha uygun olduğu ortaya çıkacaktır. Tevfik ancak Allah'tandır.

 

 

e) Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Bain Talakla Boşanan Kadının Nafaka ve Mesken Hakkının Bulunmadığına Dair Kur'an'a Uygun Hükmü:

 

Müslim, Sahihinde Fatıma bt. Kays hadisinde rivayet eder: Ebu Amr b. Hafs, Fatıma'yı gıyaben bain talakla boşamış da, vekili ona arpa göndermiş. Fatıma buna razı olmamış. Fakat Ebu Amr'ın vekili: Vallahi, senin bizde bir hakkın yoktur; demişti. Bunun üzerine Fatıma, Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelerek bu meseleyi anlatmış. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Senin onda nafaka hakkın yoktur." buyurmuş ve iddetini Ümmü Şerik'in evinde geçirmesini emretmişti. Sonra: "Ümmü Şerik, ashabımın daima ziyaretine gittikleri bir kadındır. Sen İbn Ümmü Mektum'un yanında iddet bekle. Çünkü o ama bir adamdır. Yanında üstünü çıkarabilirsin. (Nikah için) helal olduğun zaman bana bildir!" buyurmuştur. Fatıma şunları söylemişti: (Nikaha) helal olduğum vakit kendilerine, Muaviye b. Ebi Süfyan ile Ebu Cehm'in beni istediklerini söyledim. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Ebu Cehm sopasını omuzundan indirmez; Muaviye'ye gelince, o da yoksuldur; hiç malı yoktur. Sen Üsame b. Zeyd ile evlen!" Ben buna razı olmadım. Sonra (tekrar): "Sen Üsame b. Zeyd ile evlen!" buyurdu. Bunun üzerine onunla evlendim. Allah onda hayır halk etti; ben de gıpta ettim.

 

Yine Müslim'in Sahih'inde rivayet edilir:

 

Fatıma'yı koc.ası Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zamanında boşamış ve kendisine düşük bir nafaka vermişti. Fatıma bunu görünce: "Vallahi, Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bildireceğim! Şayet benim için nafaka varsa, işime yarayanı alınm; bana nafaka yoksa, ondan hiçbir şey almam!" demişti. Fatıma şunu söylemişti: Müteakiben bunu Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) söyledim de:" Sana ne nafaka vardır, ne de mesken!" buyurdu.

 

Yine Müslim'in Sahihinde, ondan şöyle rivayet edilir: Ebu Hafs b. el-Muğire el-Mahzumi, Fatıma'yı üç talak ile boşamış, sonra Yemen'e gitmişti. Aile efradı Fatma'ya: "Senin bizde nafaka hakkın yoktu." demişlerdi. Bunun üzerine Halid b. Velid birkaç kişiyle kalkarak Meymune'nin evinde bulunan Rasulullah'a {s.a.) gelmişler ve: "Gerçekten Ebu Hafs, karısını üç talak ile boşamıştır. Acaba bu kadına nafaka var mıdır?" diye sormuşlardı. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ona nafaka yoktur ama iddet vardır." buyurmuştu. Fatıma'ya da: "Nefsin hakkında (yani evlilik hususunda) benden habersiz bir iş yapma!" diye haber göndermiş ve Ümmü Şerik'in evine taşınmasını emir buyurmuştu. Sonra tekrar haber göndererek:"Ümmü Şerik'e ilk muhacirler ziyarete gelirler; sen ama İbn Ummü Mektum'un yanına git! Çünkü baş örtünü attığın zaman seni görmez." buyurmuştur. Bunun üzerine Fatıma onun yanına gitmiş. İddeti dolunca Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendisini Üsame b. Zeyd b. Harise'ye nikah etmiştir.

 

Yine Müslim'in Sahihinde rivayet edilir: Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe anlatır: Ebu Amr b. Hafs b. Muğire. Ali b. Ebi Talib ile birlikte Yemen'e gitmiş, karısı Fatıma bt. Kays'a, kendisini geri İtalan son talakla boşadığı haberini göndermişti. Haris b. Hişam ile Ayyaş b. Rabia'ya da Fatıma'ya nafaka vermelerini emretmişti. Bunlar Fatıma'ya: "Vallahi, senin için nafaka yoktur; meğer ki, hamile olasın! elemişler. Bunun üzerine Fatıma Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelerek bunların söylediklerini O'na anmış, Hz. Peygamber: "Sana nafaka yoktur." buyurmuştu. Fatıma kendisinden evden taşınmak için izin istemişti, O da izin vermişti. Fatıma: "Nereye (taşmayım) ya Rasulallah?" diye sormuştu. "İbn Ümmü Mektum'un evine!" buyurmuştu. Bu zat ama idi. Fatıma onun yanında elbisesini üzerinden indirebilir; kendisini göremezdi. Fatıma'nın iddeti bitince Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendisini Üsame b. Zeyd'e nikahlamıştı. Sonra Mervan bu hadisi sormak için Kabisa b. Züeyb'i Fatıma'ya göndermiş; o da hadisi kendisine nakletmişti. Mervan: "Biz bu hadisi bir kadından başka bir kimseden işitmedik; insanları uygularken bulduğumuz mutemed ve sahih hususla amel edeceğiz: demişti. Fatıma Mervan'ın sözünü duyduğu vakit: "Öyle ise sizinle aramızda (hakem) Kur'an vardır. Allah (cc): "Onları -apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana- evlerinden çıkarmayın... Bilmezsin, olur ki Allah bunun ardından (gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir." buyurmuştur. Bu, ric'at hakkına sahip olanıdır. Üç talaktan sonra ne gibi bir hal sözkonusu olabilir? Kadın hamile olmadığı zaman nasıl ona nafaka yoktur, diyorsunuz? Onu niye hapsediyorsunuz?" demişti.

 

Ebu Davud, Müslim'in senediyle naklettiği bu hadiste şöyle rivayette bulunmuştur: Ayyaş b. Ebi Rebia ve Haris b. Hişam'ın: "Hamile olmadıkça, sana nafaka yoktur! sözleri üzerine Fatıma, Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve (durumu ona iletti). Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) : "Hamile olmadıkça, sana nafaka yoktur." buyurdu.''

 

Yine Müslim'in Salih'inde rivayet edilir: Şa'bi anlatır: Fatıma bt. Kays'ın yanına girdim de ona Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendisine verdiği hükmü sordum. Şu cevabı verdi: "Kocam beni bain talakla boşadı. Ben de onu mesken ve nafaka hususunda Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dava ettim. Ama bana ne mesken verdi, ne de nafaka. (Yalnız) İbn Ümmü Mektum'un evinde iddet beklememi emir buyurdu."

 

Yine Müslim'in Sahihinde, Ebu Bekr b. Ebi'l-Cehm el-Adevi anlatır: Fatıma bt. Kays'ı konuşurken işittim: Kocası kendisini üç talakla boşamış da Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona mesken ve nafaka vermemiş. (Fatıma dedi ki): Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bana: "Nikah için helal olduğun vakit bana bildir!" buyurdu. Ben de kendilerine bildirdim.

 

Müteakiben Fatıma'yı Muaviye ile Ebu Cehm ve Üsame b. Zeyd istemişler. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Muaviye yoksul bir adamdır; hiçbir malı yoktur. Ebu Cehm'e gelince, kadınları çok döğen bir adamdır. Lakin Üsame b. Zeyd!.." buyurdular. Fatıma eliyle şöyle işaret ederek: Üsame! Üsame!.. dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona: "Allah ve Rasulüne itaat senin için daha hayırlıdır." buyurdu. Fatıma: "Ben de onunla evlendim ve gıpta ettim." dedi.

 

Yine Müslim'in Sahtfı'inde onun şöyle anlattığı rivayet edilmiştir:

 

Kocam Ebu Amr b. Hafs b. Muğire beni boşadığını haber vermek için Ayyaş b. Ebi Rabia'yı bana gönderdi. Onunla beş ölçek kuru hurma, beş ölçek de arpa yollamıştı. Ben: "Nafakam yalnız bundan mı ibaret? İddetimi sizin evinizde geçirmeyecek miyim?" dedim. Ayyaş: "Hayır." cevabını verdi. Bunun üzerine hemen elbisemi kuşanarak Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldim. (Bana): "Kocan seni kaç defa boşadı? " diye sordu. "Üç defa!" dedim. "Doğru söylemiş; sana nafaka yoktur. İddetini amcan oğlu İbn Ümmü Mektüm'un evinde bekle. Çünkü onun gözü görmez. Yanında elbiseni üzerinden atabilirsin. İddetin bittiği zaman hemen bana haber ver!" buyurdu.

 

Nesai, Sünen'inde bu hadisi bütün tarik ve lanzlarıyla rivayet etmiştir. Bazıları tenkide bir mahal olmayacak sıhhattedir, Bunlarda Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona şöyle buyurmuştur: "Nafaka ve mesken, ancak kocası için ric'at etme imkanı bulunan (boşanmış) kadın içindir."

 

Aynı hadisi Darakutni rivayet etmiştir. Bu rivayette şöyle demiştir: Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve ona durumu anlattı. Fatıma sonra şöyle dedi: Bana ne mesken ne de nafaka takdir etti. "Mesken ve nafaka, ancak ric'i talakla boşanan kadın için sözkonusudur." buyurdu. Bu lafzı Nesai de zikretmiştir. Her ikisinin isnadı da sahihtir.

 

Yüce Allah şöyle buyurur: "Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda onları iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti sayın; Rabbiniz olan Allah'tan sakının; onları -apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana- evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasmlar. Bunlar Allah'ın sınırlandır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz kendine yazık etmiş olur. Bilemezsin, olur ki, Allah bunun ardından (gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir. Kadınların iddet süreleri biteceğinde onları ya uygun şekilde alıkoyun, ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılın. İçinizden de iki adil şahit getirin. Şahitliği Allah için yapın... Allah her şey için bir ölçü var etmiştir, "[Talak, 1-3]

 

Yüce Allah bu ayetlerde, iddet süreleri bitiminde eşlerini tutmak ya da uygun bir şekilde onları salıvermek haklarına sahip kocalara, kanlarını evlerinden çıkarmamalarını, eşlerine de çıkmamalarını emretmektedir. Dolayısıyla bu emir, boşadıktan sonra artık kocaları için rücu hakkı bulunmayan zevcelerin çıkarılmalarının cevazına delil olmaktadır. Yüce Allah, bu boşanmış kadınlar hakkında birbirinden ayrılması mümkün olmayan, birbirleriyle bağlantılı hükümler getirmiştir:

 

1 - Kocalar, onları evlerinden çıkaramazlar.

 

2 - Kadınlar da kocalarının evlerinden çıkamazlar.

 

3 - İddet dolmadan önce, kocalan kendilerini iyilikle tutabilmek ya da güzellikle salıvermek haklarına sahiptirler.

 

4 - İki adil şahidin tutulması. Bu şahitler, ya vacip ya da müstehap olarak rlc'at üzerine tutulurlar. Yüce Allah: "...Bilemezsin, olur ki, Allah bunun ardından (gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir." ifadesiyle bunun hikmetine ve bu hükürmerirTric'i talakla boşanmış kadınlar için olduğuna işaret buyurmuştur. Yüce Allah'ın bu ayetteki "Bilemezsin, olur ki, Allah bunun ardından (gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir. " buyruğundan maksat, kocanın boşadığı karısına müracaatta bulunmasıdır. Selef uleması ve onlardan sonra gelenler ayeti böyle tefsir etmişlerdir.

 

İbn Ebi Şeybe, Ebu Muaviye - Davud el-Evdi vasıtasıyla eş:Şa'bi'nin bu ayet hakkında: "Belki sen pişman olursun ve senin rücu etme imkanın olur." dediğini nakleder. Dahhak ise ayeti: "Umulur ki, iddet içerisinde boşadığı karısına rücu eder." şeklinde açıklamıştır. Ata, Katade, Hasan böyle söylemişlerdir. Fatıma bt. Kays'ın: "Üç talaktan sonra ne gibi bir hal olabilir." şeklindeki sözü daha Önce geçmişti. Bunlar da açıkça delalet eder ki, ayett. sözkonusu edilen talak, hakkında bu hükümler sabit olan ricl talaktır. Hakimler hakimi ve rahmetiyle her şeyi kuşatan Yüce Allah'ın hikmeti, bu hükmü gerektirmiştir; ola ki, koca daha sonra pişman olur, aralarına şeytanın ekmiş olduğu şer ve nefsine uyma gibi durumlar ortadan kalkar da karısına tekrar rücuda bulunur. Nitekim İmam Ali b. Ebi Talib şöyle demiştir: "Eğer insanlar, talak konusunda Allah'ın emrine uyacak olsalardı, hiçbir adam, asla boşadığı bir kadının arkasına düşmezdi."

 

Sonra Yüce Allah bu boşanmış kadınların iskan edilmeleri emrini zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Onları gücünüz nisbetinde kendi oturduğunuz yerde oturtun."[Talak. 6] Burda da geçen zamirlerin mercileri hep aynıdır ve hepsinin hükümleri birbiriyle bağlantılıdır. Hz. Peygamber*in (Sallallahu aleyhi ve Sellem):"Nafaka ve mesken, ancak kocası için ric'at etme imkanı bulunan (boşanmış) kadın içindir." sözü Allah'ın kitabından çıkarılmıştır ve onu tefsir etmekte, ondan Yüce Allah'ın muradını açıklamaktadır. Böylece Allah'ın kitabıyla Hz. Peygamber'in hükmü arasındaki uygunluk ortaya çıkmış olmaktadır. Doğru kıyas da aynı şekilde bu ikisine muvafıktır ve onlara muhalif değildir. Şöyle ki, nafaka sadece zevce için sözkonusudur. Kadın ondan ayrıldığı zaman artık kocaya yabancı olmakta ve diğer yabancı kadınların hükmünü almaktadır. Geriye sadece beklemesi gereken iddet kalmaktadır. Bu ise nafakayı gerektirmemektedir. Nitekim şüphe ya da zina yolu ile cima edilen kadına (bekleyeceği iddettten dolayı) nafaka gerekmemektedir. Nafaka sadece, kadının kadınlığından istifade imkanından dolayı gerekmektedir. Bain talakla boşanmış kadının iddeti içerisinde ise, kocanın ondan istifadesi imkanı kapanmaktadır. Eğer nafaka sadece iddette bulunduğu için gerekmiş olsaydı, Ölüm iddeti bekleyen kadın için de gerekirdi. Zira iddet olmaları bakımından aralarında asla bir fark bulunmamaktadır. Zira her birisi kocasından ayrı düşmüştür ve ondan iddet beklemektedir. Her ikisinden de istifade imkanı kalmamıştır. Yine eğer ona mesken gerekseydi, bu kez nafaka da gerekirdi. Nitekim böyle diyenler de vardır. Nafaka değil de sadece mesken hakkı vardır, şeklindeki bir görüşe gelince, hem nass hem de kıyas buna manidir. Bu görüş, Abdullah b. Abbas ve öğrencileri, Cabir b. Abdillah, fakih sahabi hanımlardan birisi olan Fatıma bt. Kays -ki bu hanım konu ile ilgili münazaraya da giriyordu- gibi zevata aittir. Ahmed b. Hanbel ve tabilerinin, İshak b. Rahuyeh' ve tabilerinin, Davud b. Ali ve tabilerinin ve diğer hadis ehlinin görüşleri de bu olmaktadır.

 

 

Fukahanın bu konu hakkında üç görüşü bulunmaktadır ve her üçü de İmam Ahmed'den rivayet halinde gelmiştir: Birincisi az önce zikredilen görüştür.

 

İkincisi: Bain talakla boşanmış kadın için hem nafaka hem de mesken hakkı vardır. Bu da Ömer b. el-Hattab, İbn Mes'ud ve Küfe fukahasının görüşü olmaktadır.

 

Üçüncüsü: Nafaka hakkı yoktur, sadece mesken halikı vardır. Bu da Medine alimlerinin görüşü olmaktadır. İmam Malik ve İmam Şafii de bu görüştedirler.

 

 

f) Fatıma bt. Kays Hadisine Yöneltilen Eski ve Yeni Tenkitler:

 

Hadise yöneltilen ilk tenkit Müminlerin Emiri Ömer b. el-Hattab*tan gelmiştir. Müslim Sahihinde rivayet eder: Ebu İshak anlatır: Ulu camide Esved b. Yezid ile oturuyorduk. Şa'bi de yanımızda idi. Derken Şa'bi, Fatıma bt. Kays hadisini, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona mesken ve nafaka vermediğini rivayet etti. Bundan sonra Esved bir avuç çakıl taşı alarak onun üzerine attı ve şunları söyledi: Yazık sana! Böyle bir şeyi rivayet ediyorsun! Ömer: Biz Allah'ın kitabını ve Peygamberinizin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünnetini, belledi mi, unuttu mu bilmediğimiz bir kadının sözü ile terkedemeyiz; ona mesken de vardır, nafaka da. Allah (c.c): "Onları evlerinden çıkarmayın; kendileri de çıkmasmlar. Meğer ki, apaçık bir kötülük işlemiş olsunlar."[Talak, 1] buyurmuştur; dedi.

 

Şöyle diyorlar: İşte Hz. Ömer, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünnetinin, "bain talakla boşanmış ve iddet bekleyen kadına hem. nafaka hem de mesken verileceği" şeklinde olduğunu ifade etmiştir. Hiç şüphesiz bu merfudur. Çünkü bir sahabi, "Şu sünnettendir." dediği zaman bu 'Söz merfu olmaktadır. Ya böyle demez de: "Bu Hz. Peygamber'in sünnetindendir." diye Rasulullah'a nisbetini açıkça beyan ederse, ve hele bunu söyleyen de Hz. Ömer ise durum nasıl olur? Hz. Ömer'in rivayetiyle, Fatıma'nın rivayeti tearuz ettiğinde, Hz. Ömer'in rivayeti daha makbul olur, özellikle de Kur'an'ın zahirinin onun rivayetini desteklemesi durumunda bunda şüphe yoktur. İleride bahsedilecektir.

 

Said b. Mansur, Ebu Muaviye - A'meş - İbrahim senediyle rivayet eder: Hz. Ömer, yanında Fatıma bt. Kays hadisi zikredildiğinde: "Bir kadının şehadetiyle dinimizi değiştirecek değiliz." derdi

 

Sahihayn'da Hişam b. Urve hadisinde Urve'nin şöyle dediği rivayet edilir: Yahya b. Said b. el-As, Abdurrahman b. el-Hakem in kızıyla evlendi ve onu boşadı ve evinden çıkardı. Onların bu hareketini Urve ayıpladı. Ona: "Ama Fatıma da çıkmıştı." dediler. Urve devamla şöyle anlatır: Hz. Aişe'ye geldim ve ona bunu haber verdim. O: "Fatıma bt. Kays için bu hadisi anlatmakta bir hayır yoktur." dedi. Buhari'nin rivayetinde şöyle devam edilir: Abdurrahman kızım aldı ve götürdü. Hz. Aişe, Medine valisi olan Mervan'a haberci gönderdi ve: "Allah'tan kork ve kadını kendi evine geri gönder!" dedi. Mervan: "Abdurrahman b. el-Hakem bana galebe çaldı." cevabını verdi. Kasım b. Muhammed: "Fatıma bt. Kays'ın durumu sana ulaşmadı mı?" diye sordu. O (Hz. Aişe): "Fatıma hadisini ağzma almamak sana zarar vermez." diye cevap vermiştir. Mervan: "Eğer (onun, evden çıkması için) bir şer arıyorsan, bu ikisi arasındaki şer (mazeret için) sana yeter." demiştir. Mervan'ın sözünün manası: Eğer Fatıma'nın çıkışı, denildiğine göre haşin sözlü birisi olmasından dolayı ise, Yahya b.İ Said b. el-As ile karısı arasındaki şer (onun evden çıkması için) sana; yeterli (bir mazeret)tir. " demektir.

 

Sahihayn'da Urve'den rivayet edilir: O Hz. Aişe'ye: "Hakem'in kızı falanca'ya baksana, kocası onu bain talakla boşamış ve o evinden çıkmış." dedi. Hz. Aişe: "Ne kötü yapmış!" dedi. Urve: Ben ona: "Fatıma'nın sözünü duymadın mı?" diye sordum. O: "Bunu anmakla Faüma*ya bir hayır yoktur." dedi.

 

Buhari'nin Sahih'inde Kasım hadisinde, Hz. Aişe, Fatıma'nın "Ona ne mesken vardır ne de nafaka." sözünü kasdederek: "Allah'tan korkmaz mı?" demiştir.'' Yine Buhari'nin Sahih'inde Hz. Aişe şöyle demiştir: " Fatıma tenha bir yerde idi. Oradaki yerinden korkuldu. Bu yüzden Hz. Peygamber kendisine ruhsat verdi."

 

Abdürrezzak, İbn Cüreyc - İbn Şihab - Urve senediyle Hz. Aişe'nin bu konuda, yani üç talakla boşanmış bir kadının, koca evinden intikaliyle ilgili Faüma bt. Kays'ın sözünü tepkiyle karşıladığım rivayet etmiştir.

 

Kadı İsmail, Nasr b. Ali - Babası - Harun - Muhammed b. İshak senediyle nakleder. Muhammed: Sanıyorum Muhammed b. İbrahim'den (duydum): Hz. Aişe, Fatıma bt. Kays hakkında: "Seni ancak bu dilim çıkardı!" demiş.

 

Leys'in katibi Abdullah b. Salih, Leys b. Sa'd - Ca'fer - İbn Hürmüz - Ebu Seleme b. Abdirrahman senediyle rivayet eder: Muhammed b. Üsame b. Zeyd şöyle der: "Üsame; Fatıma, bundan yani (üç talakla boşanmış kadının) iddeti içerisinde koca' evinden intikaliyle ilgili bir şey zikrettiğinde, elindekini ona fırlatırdı."

 

Müslim Sahih'inde, Zühri - Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe - Mervan senediyle rivayet ettiği hadiste Mervan'ın şöyle dediğini nakleder: "Biz bu hadisi bir kadından başka kimseden işitmedik; insanları üzerinde bulduğumuz mu'temed ve sahih hususla amel edeceğiz."

 

Ebu Davud Sünen'inde rivayet eder: Mevmun b. Mihran anlatır: Medine'ye geldim. Said b. Müseyyeb'e götürüldüm. Ona: "Fatıma bt. Kays boşanmış ve evinden çıkmış (ne dersin)?" dedim. Said: "O, İnsanları fitneye düşüren bir kadın olmuştur. O haşin dilli bir kadındı. Ama olan İbn Ümmü Mektum'un yanına bırakılmıştı." dedi.

 

Yine Ebu Davud Sünen'inde, Süleyman b. Yesar'm, Fatıma'nın evinden çıkışı hakkında: "O sadece onun ahlaksızlığından dolayı idi." demiştir.'

 

Müslim hadisi az önce geçmişti. Şaİ3i, Fatıma hadisini zikretmişti. Bunun üzerine Esved bir avuç çakıl taşı alarak onun üzerine atmış ve şunları söylemişti: "Yazık sana! Böyle bir şeyi mi rivayet ediyorsun?!"

 

Nesai'nin rivayetinde şöyledir: "Yazık sana, niçin böyle bir şeyle fetva veriyorsun? Hz. Ömer ona: "Ya bizzat bunu Hz. Peygamberden işittiklerine dair iki şahit getirirsin, yoksa biz bir kadının sözünden dolayı Rabbimizin kitabını terketmeyiz." demiştir.

 

Leys, Akil vasıtasıyla İbn Şihab'dan nakletmiştir: Ebu Seleme b. Abdirrahman, Fatıma hadisini kendisine zikretmiş ve şöyle demiştir: "İnsanlar, ona (nikah için) helal olmadan önce evinden çıktığına dair rivayette bulundukça tepki göstermişler (onun bu rivayetini münker bulmuşlar) dır."

 

Şöyle demişlerdir: Fatıma'nın rivayeti ile, Hz. Ömer'in "nafaka ve meskenin gerekeceği" şeklindeki sarih rivayeti tearuz halindedir. Hammad b. Seleme, Hammad b. Ebi Süleyman'dan nakletmiştir: O, İbrahim en-Nehai'ye, Şa'bi'nin Fatıma bt. Kays*tan rivayet ettiği hadisi bildirmiş. İbrahim kendisine: "Hz. Ömer'e onun sözü bildirilmiş ve O: Belki de yanlış anlamış bir kadının sözünden dolayı Allah'ın kitabından bir ayeti ve Hz. Peygamber'in sözünü terkedecek değiliz. Ben Hz. Peygamber'!: 'Onun mesken ve nafaka hakkı vardır.' derken işittim; demiştir." Bu rivayeti İbn Hazm el-Muhalla'da rivayet etmiştir. Bu, Hz. Ömer'in kadrinin yüceliğinden, ashabın Fatıma'ya tepki göstermesinden ve Allah'ın kitabına uygunluğundan dolayı Fatıma hadisi üzerine takdim edilmesi gereken açık bir nass olmaktadır.

 

 

g) Tenkitlerin Asılsızlığı:

 

Bu tenkitlerin esasını dört şey oluşturmaktadır: Birincisi: Bu hadisin ravisi tek bir kadındır ve rivayetine şehadet edecek iki kişi getirememiştir.

 

İkincisi: Onun bu rivayeti Kur'an'a muhalefet unsuru taşımaktadır.

 

Üçüncüsü: Onun evinden çıkması, onun mesken hakkı olmadığı için değildi, bilakis o, kocasının ailesine diliyle eza verdiği için çıkmıştı.

 

Dördüncüsü: Onun rivayeti, Mü'minlerin Emiri Hz. Ömer'in rivayetiyle tearuz halindedir.

 

Biz, Allah'ın izniyle, bu dört tenkitten her birisini teker teker ele alacak ve tutarsızlıklarım ortaya koymaya çalışacağız. Kaldı ki, bu nisbet edilen tenkitler içerisinde kimisi munkatı, kimisi zayıf, kimisi de tenbihte de bulunacağımız gibi tamamen asılsız durumdadır. Bir kısmının izafe edildikleri kimselere nisbeti de hiç kuşkusuz sahih bulunmaktadır.

 

Birinci tenkide cevap: Bu tenkit ravinin kadın oluşu şeklinde idi. Bu eleştiri hiç şüphesiz batıldır, alimler kesinlikle bu anlayışın karşısındadırlar. İlk imamların tabilerinden olup da bu tür hadisleri delil olarak kullanan kimseler, bu anlayışın ilk karşısında olan ve onu iptal eden kimselerdir, çünkü imamlar, sünnetlerin erkeklerden öğrenileceği gibi kadınlardan da öğrenilebileceği, onlardan da alınabileceği konusunda müttefiktirler. Nice sünnet vardır ki, imamlar onu tek bir sahabi hanımdan almışlar ve hüsnü kabulle karşılamışlardır. İşte şahabı hanımların "müsned"leri hadis alimlerinin ellerinde bulunmaktadır. İçlerinden tek bir sahabi hanımın rivayet ettiği sünnetlerden görmeyi istemediğin varsa görmez, sadece Fatıma hadisini görürsün. (Bu olmaz.) Diğer sahabi hanımlar içerisinde Fatıma'nın suçu ne olmaktadır? Ulema Ebu Said'in kızkardeşi Furey'a bt. Malik b. Sinan'ın, ölüm iddeti bekleyen kadının, iddetini kocası evinde geçirmesiyle ilgili hadisini kabul ve onunla amel etmişlerdir. Fatıma, ondan ne ilimce, ne de kadir, güvenilirlik ve emanetçe daha aşağı derecede değildir. Hatta ondan daha da fakih (anlayışlı) olduğunda hiç şüphe yoktur. Çünkü Fürey'a sadece bu haberde bilinmektedir, Fatıma'nın şöhreti, kendisiyle tartışan sahabileri Allah'ın kitabına davet etmesi ve bu konuda onlarla münazara etmesi ise herkesçe bilinen bir husustur. Daha önce de izah edildiği gibi, Fatıma bu münazaralarda kendisine muhalefet edenlerden daha şanslı da bulunuyordu. Sonra sahabe kendi aralarında ihtilafa düşüyorlar, bu durumda mü'minlerin annelerinden birisi, Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir şey rivayet ediyor ve ashap hemen onu alıyorlar ve onun gereğine rücu ediyorlar ve ona karşılık kendi kanaatlerini terkediyorlardı. Onlar, Fatıma üzerine sadece Hz. Peygamber'in eşi olmaları dolayısıyla takdim ediliyorlardı. Yoksa Fatıma ilk muhacir kadınlardan olmaktadır ve Hz. Peygamber, onu sevgilisi ve sevgilisinin oğlu Üsame b. Zeyd'e eş olarak münasip görmüştür. Eğer onun hafızasının güçlülüğünü ve ilminin ölçüsünü öğrenmek istiyorsanız, Hz. Peygamber'in minberde anlattıkları uzun Deccal hadisini rivayetine bakınız; nasıl anlamış, nasıl ezberlemiş ve işittiği gibi de nasıl nakletmiş göreceksiniz. Hiçbir sahabi, hadisin uzun ve garabetine rağmen ona karşı bir tepki ya da tenkit göstermemiştir. Hal böyle iken, kendi başından geçen ve kendisinin davacı olduğu bir hususta Hz. Peygamber'in "Nafaka da yok, mesken de." şeklinde buyurdukları iki kelimelik bir sözü aklında tutamaması düşünülemez. Adeten kişi başından geçen olayla ilgili bir sözü hem kafasına koyar, hem de istenildiği zaman onu hatırlar. Unutma ihtimali ise, hem onda hem de ona karşı tepki gösteren kimselerde müşterek bir şeydir. Herkes unutabilir. İşte Hz. Ömer, cünübün teyemmümü konusunu unutmuştur. Ammar b. Yasir, kendilerine Hz. Peygamber'in cünüplükten dolayı teyemmüm etmeleri emrini hatırlatmışsa da, o hatırlamamış ve cünüp kimse su buluncaya kadar namaz kılamaz, görüşünde sabit kalmıştır.

 

Yine Hz. Ömer: "Bir eşin yerine başka bir eşi almak isterseniz, birincisine bir yük (kmtar) altın vermiş olsanız bile ondan bir şey almayın."[Nisa, 20] ayetini unutmuş (ve hutbesinde mehir miktarlarının çok yükseldiğinden bahisle azaltılmasını istemiştir.) Orada hazır bulunan bir kadın, ona bu ayeti hatırlatmış, Hz. Ömer de kadının sözüne rücu etmiştir.

 

Yine o: "Ey Muhammedi Sen de öleceksin, onlar da ölecekler."'[Zümer, 30] ayetini, hatırlatılma aya kadar unutmuştu. Bu durumda, eğer ravinin unutmasının mümkün olması, onun rivayetinin düşürülmesini gerektiriyorsa, kendisiyle Fatıma hadisine karşı çıktığınız Hz. Ömer'in rivayeti de düşer. Eğer bu ihtimal ravinin rivayetinin düşmesini gerektirmiyorsa, bu takdirde de muaraza sözkonusu olmaz. Dolayısıyla bu tenkit her iki takdirde de tutarsız ve yersizdir. Eğer sünnetler (hadisler) bu gibi iddialarla reddedilecek olursa, ümmetin elinde hadis diye ancak çok az bir şey kalırdı. Sonra adil bir kimsenin rivayetinin kabulünü caiz gören ve rivayet için (şehadette olduğu gibi) nisab (en az iki kişi) şartı aramayan kimselerin bu Fatıma hadisine karşı çıkmaları ve onu tenkit etmeleri mümkün değildir. Hz. Ömer, sadece bu konuda değil, Ebu Musa'nın isti'zan (izin isteme) ile ilgili hadisi hakkında da şahit istemiş, sonunda Ebu Said onu duyduğuna dair şehadet etmişti. Yine Muhammed b. Mesleme şehadette bulununcaya kadar, Muğire b, Şu'be'nin "kadının çocuğunu düşürmesi" ile ilgili hadisini kabul etmemişti.'' Hz. Ömer'in bu tutumu, hadisler karşısında alınmış bir önlemdi, böylece insanlar her önlerine gelen şeyi Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) rivayet etmeyeceklerdi. Yoksa bizzat Hz. Ömer bir bedevi olan Dahhak b. Süfyan el-Kilabi*nin yalnız başına rivayetini kabul etmişti. Yine o, Hz. Aişe'nin tek başına rivayet ettiği pek çok hadisi kabul etmişti.

 

Kısaca diyebiliriz ki, hiçbir kimse kalkıp da: "Adil, sika bir ravinin rivayeti, iki şahit bulunmadıkça kabul edilmez." diyemez. Özellikle de ravinin sahabi olması durumunda bu gayet açıktır.

 

İkinci tenkidin cevabı: İkinci tenkit, Fatıma'nın rivayetinin Kur'an'a muhalefeti şeklinde idi. Buna mücmel ve mufassal olmak üzere iki cevap vereceğiz:

 

Mücmel cevabımız şöyle: Eğer dediğiniz gibi, Fatıma hadisi Kur'an'a muhalif olsaydı, bu onun umumuna (genel ifadesine) muhalefet olurdu ve hadis ammın tahsisi kabilinden sayılırdı. Hükmü de: "Allah çocuklarınız... hakkında size tavsiye eder"'[Nisa, 11] ayetindeki amm (genel) ifadenin, kafir, köle, katil (olmamak) ile tahsisi; yine "Bunların ötesindeki (hanımlar) size helal kılındı."[Nisa, 24] ayetinin umumunun, bir kadın ile üzerine halasının ya da teyzesinin nikahlanmasının haram kılınması vb. durumlarla tahsisi gibi olurdu. Çünkü Kur'an, "kocalarının evlerinden çıkmazlar ve çıkarılmazlar ve kocalan nerede oturuyorlarsa onlar da orada otururlar" hükmünü bain talakla boşanmış kadına tahsis etmemiştir. Bu durumda bu Kur*an hükmü, ya hem bain hem de ric'i talakla boşanmış kadınları kapsayacaktır; ya da hüküm sadece ric'i talakla boşanmış kadınlara has olacaktır.

 

Eğer ayet her ikisini de kapsıyorsa, hadis onun umumunu (genelliğini) tahsis etmiş olacaktır. Yok sadece ric'i talakla boşanmış kadınları kapsıyorsa, hüküm sadece onlara has ise —ki doğrusu da budur; zira, ayetin akışı üzerinde durup iyice düşünenler, daha önce zikrettiğimiz çeşitli açılardan dolayı onun ric'i talakla boşanmış kadınlara has olduğuna kesin olarak hükmederler— bu durumda da hadis Allah'ın kitabına muhalif olmayacaktır; aksine ona muvafık olacaktır. Eğer Mü'minlerin Emirfne (r.a.) bu şekilde hatırlatılsaydı, hiç şüphesiz bu görüşe ilk dönen kimse o olurdu. Zira insan, nassm bizzat kendisini hatırına getiremediği gibi, nassm delaleti ve onun akışını değerlendirmede, nassdan muradı belirlemede yardımcı olacak tali unsurları yeterince etüd etmede de zühul gösterebilir. Çoğu kez insan, belli bir olaym genel bir nass altına gireceğinden ve onun hükmü içerisinde yer alacağından gaflet gösterebilmektedir ve bu durum gerçekten çok olmaktadır. Onu anlamak ve yerli yerine koymak. Yüce Allah'ın kullarından dilediğine bahşettiği anlayış melekesinden olmaktadır; bir Allah vergisidir. Hz. Ömer'in bu hususta sahip olduğu mertebe herkesin malumudur ve onun fıkıh anlayışı her türlü tavsif ve takdirin üstündedir. Şu kadar var ki, unutmak ya da zühul (gaflet) göstermek, her insanın başına gelebilir. Asıl fazilet sahibi ve bilgin olan kimse, hatırlatıldığı zaman hatırlayan ve eski bildiğinden doğru olana rücu eden kimsedir.

 

Kur*an-ı Kerim karşısında Fatıma hadisinin durumu şu üç şıktan birisi içerisine girer, dördüncü bir ihtimal de yoktur: Bu hadis: a) /a Kur'an'ın umumunu tahsis etmektedir, b) Ya Kur'anın temas etmediği, sükut geçtiği (meskutun anh) bir şeyi beyan etmektedir, c) Ya da Kur'an ile murad edilen şeyin açıklanması ve ayetin akışının, ta'lilinin ve işaretinin göstermiş olduğu şeye muvafakati mahiyetindedir. Doğru olan da işte budur. Bu durumda hadis, Kur'an'a muvafıktır, muhalif değildir. Kesinlikle de böyle olması gerekir. Allah Rasulü'nün, Allah'ın kitabına muhalif ve ona ters düşecek şekilde hükümde bulunması asla sözkonusu olamaz. Nitekim İmam Ahmed bunun Hz. Ömer'in sözü olmasını inkar etmiş ve tebessüm ederek: "Allah'ın kitabında üç talakla boşanmış kadın için mesken ve nafakanın vacib kılınması da neredeymiş?!" demiştir. Ondan önce de fakih olan sahabi hanım Fatıma, Kur'an'da böyle bir yükümlülüğün bulunduğunu inkar etmiş ve: "Benim ile sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. Yüce Allah:" Umulur ki, Allah bundan sonra (aralarında sevgi gibi) bir hal (durum) ihdas eder."[Talak, 1] buyurmaktadır. Üç talaktan sonra hangi durumun ihdası sözkonusu olacaktır?" demiştir. Daha önce, "İddetlerini doldurdukları zaman, onları tutunuz...."[Talak, 2] ifadesinin de bu ayetlerin tamam, . ric'i talakla boşanmış kadınlar hakkında olduğuna delalet ettiği geçmişti.

 

Üçüncü tenkide cevap: Bu tenkit; onun evinden çıkması, onun mesken hakkı olmadığı için değil; bilakis, kocasının ailesine diliyle eza verdiği içindi; şeklinde idi. Bu amma da soğuk ve çirkin bir yorumdur! Çünkü kadın, sahabenin en hayırlı ve üstünlerinden biri idi. İlk muhacirlerdendi. Din ve takvası, kendisinin evinden çıkarılmasını ve Allah'ın kendisi lehine kıldığı ve İhmale uğratılmasından yasakladığı haktan mahrumiyetini gerektirecek ölçüde, onu kötü bir muameleye itecek kimselerden değildi. Şaşmamak kabil mi? Eğer dedikleri gibi ahlaksız birisi olsaydı, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), onun bu ahlaksızlığını tepkiyle karşılamaz mıydı? Ona: "Kadın, Allah'tan kork! Dilini kocanın akrabalarına eziyet etmekten tut ve evinde otur!" demez miydi? Makul olan bu cevabı bırakır da "Sana ne nafaka var, ne de mesken!" ve yine "Mesken ve nafaka ancak, kocasının ricat etmesi imkanı bulunan (yani ric'i talakla boşanan) kadın içindir." der miydi? Yine şaşılacak husustur ki, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) dudaklarından çıkan bu açık mani (engel) terkedilmekte ve Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) asla ta'Hlde bulunmadığı, işaret etmediği ve tenbihte bulunmadığı vehme dayalı bir şeye hüküm dayandırılmaya çalışılmaktadır. Bu muhalliği apaçık olan bir şeydir. Sonra, eğer kadın haşin dilli birisi olsaydı —ki Allah onu böyle olmaktan korumuştur—, o takdirde bunu Hz. Peygamber kendisine: "İddetin bitinceye kadar dilini tut!" diye söylerdi; o da dinler ve itaat ederdi. Ondan daha dun mertebede olan, meskeninden çıkmamak için dinleyip itaat ediyordu.

 

Dördüncü tenkidin cevabı: Bu tenkit de, Fatıma'nın rivayetinin Hz. Ömer'in rivayetiyle tearuz etmiş olması şeklinde idi. Bu tearuz iki şekilde variddir: Birincisi: "Biz Allah'ın kitabını ve Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünnetini, belledi mi, unuttu mu bilmediğimiz bir kadının sözü ile terkedemeyiz." ifadesidir. Bu söz merfu hükmündedir. İkincisi de: "Hz. Peygamber'i (Sallallahu aleyhi ve Sellem):'Ona mesken de vardır,, nafaka da.' derken işittim." sözüdür.

 

Biz diyoruz ki; Yüce Allah, Mü'minlerin Emiri'ni, kendisinden asla sahih olmayacak olan bu batıl sözden muhafaza etmiştir. İmam Ahmed: "Bu sözün Hz. Ömer'den sadır olduğu sahih değildir." demiştir. Ebu'l-Hasan ed-Darakutni de: "Aksine sünnet, kesinlikle Fatıma bt. Kays'ın doğrultusundadır. Hz. Peygamber'in sünneti hakkında yeterli malumatı olanlar, Hz. Ömer'in rivayetleri arasında, Hz. Peygamber'den üç talakla boşanmış kadının mesken ve nafaka hakkı bulunduğuna dair bir sünnetin (hadisin) bulunmadığına, Allah'ı şahit tutarak şehadet ederler. Hz. Ömer, Hz. Peygamber'in sünnetlerinin tebliği konusunda, en haris ve Allah'tan en çok korkan birisi idi. Dolayısıyla, onun ilmi dahilinde böyle bir sünnet olacak da, onu rivayet etmeyecek, Allah Rasulünden onu açıklayıp tebliğ etmeyecek! Bu mümkün değildir." demiştir.

 

Hammad b. Seleme - Hammad b. Ebi Süleyman - İbrahim senediyle rivayet edilen, Hz. Ömer'in: ''Hz. Peygamber'i (Sallallahu aleyhi ve Sellem):Ona mesken de vadır, nafaka da." derken işittim." sözüne gelince; biz yarın kıyamet gününde huzurunda sorguya çekileceğimiz Allah'ı şahit tutarak söylüyoruz ki, bu söz Hz. Ömer'e ve Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) nisbet edilmiş bir yalandır. Mezheb taassubu ve onu desteklemek kaygısı, hiçbir zaman mahza yalan ve uydurma olan şeylerle, Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sahih ve sarih sünnetine karşı koyulması noktasına gelmemelidir. Eğer bu sözü Hz. Ömer, Hz. Peygamber'den (Sallallahu aleyhi ve Sellem) duymuş olsaydı, onun karşısında Fatıma ve akrabaları seslerini asla çıkarmazlar, tek bir kelime dahi söylemezlerdi. Fatıma, kendisine karşı olanları münazaraya davet etmez, haşin dilli olduğu için evinden çıkarıldı gibi tevillere ihtiyaç duyulmazdı. Ne bir adam ne de bir mezhep için olmaksızın, sadece sünnetin destek ve müdafaası uğruna çalışan büyük hadis imamları bu hadisten gafil olmaz ve onu sünen ve ahkam kitaplarına dere ederlerdi. Tabii bu İbrahim'den berisi için böyle. Eğer hadisle İbrahim'e kadar ulaşabildiğimizi takdir etsek, yine ipliği kopacaktır. Çünkü İbrahim, Hz. Ömer'in vefatından seneler sonra dünyaya gelmiştir. Eğer aralarında, hadisi Hz. Ömer'den İbrahim'e bildiren bir kimse vardır der ve onun hakkında da hüsnü zan beslersek; o takdirde bu aradaki kimse, Hz. Ömer'in sözünü ona mana ile rivayet etmiş olur ve o, boşanmış kadın hakkında nafaka ve mesken hükmünü bizzat Hz. Peygamber'in vermiş olduğunu zanneder. Hatta Hz. Ömer: "Bir kadının sözü için Rabbimizin kitabını terketmeyiz." demiştir. Sonra bu aradaki adam, salih birisi olabileceği gibi; çokça yandan, hadisin tahammül, hıfz ve rivayeti gibi hususlarda bir hadis ravisinde bulunması gereken şartlara sahip olmayan birisi de olabilir.

 

Bu konuda Meymun b. Mihran ile Said b. Müseyyeb münazara etmişlerdir. Meymun ona Fatıma hadisini zikretmişti. Said: "O insanları fitneye sevkeden bir kadındır." deyince, Meymun: "Eğer o sadece Hz. Peygamber'in ifta buyurdukları bir hususu almışsa, insanları fitneye düşürmüş olamaz. Rasulullah'da bizim için en güzel örnek vardır. Halbuki Fatıma, Hz. Peygamber'in bu fetvasını alırken artık kocasına haram olacak, kocasının ricat imkanı kalmayacak, aralarında miras cereyan etmeyecekti." cevabını verdi.

 

Fukaha arasında Fatıma hadisini delil olarak kullanmayan, bazı hükümlerde onunla istidlal etmeyen birisinin bulunduğu bilinmemektedir. İmam Malik ve İmam Şafii bunlardandır. Ümmetin çoğunluğu bu hadisle, bain talakla boşanmış kadının hamile olmaması durumunda nafakasının düşeceği konusunda istidlalde bulunmuşlardır.

 

Bizzat İmam Şafii, bu hadisi üç talakın bir lafızla (cemi.) verilebileceğine delil olarak kullanmıştır; çünkü hadisin bazı lafızlarında. "Beni üç talakla boşadı." ifadesi bulunmaktadır. Biz daha önce bizzat Fatıma'nın da haber verdiği gibi, kendisini üç talakın sonuncusu ile boşadığını belirtmiştik. Hadis ayrıca şu konularda delil olarak kullanılmıştır: 1) Kadının erkeklere bakmasının cevazı. 2) Dört imama göre de, kadın birinci talibine söz (ya da ümit) vermedikçe başka taliplerin de devreye girerek onu isteyebileceklerinin cevazı. 3) Birlikte evleneceği veya ortaklık yapacağı ya da yola çıkacağı bir kimsenin durumu hakkında istişarede bulunulduğunda, onda bulunan vasıfları söylemenin caiz olacağı ve bunun gıybet kapsamına girmeyeceği. 4) Kureyşli bir kadının Kureyşli olmayan bir erkekle evlenebilmesinin cevazı. 5) Gıyaben verilen talakın geçerli olacağı ve talakın vukuu için eşlerden her ikisinin de hazır bulunması ve talakı yüzüne karşı söylemesinin gerekmeyeceği. 6) Bain talakla boşanmış iddet içerisindeki kadına, tarizde (evlenme arzusunu çıtlatma) bulunmanın cevazı. Bütün bu hükümler, Fatıma *nın rivayetinin bereketinden, hadisinin sıhhatinden olmaktadır. Bu hükümleri, ümmet bu rivayetten almışlar ve onunla amel etmişlerdir. Bütün bunların yanında, bu rivayetin farklı durumu nedir ki, bu hadisin bütün bu hükümleri içerisinde, tek bir hükümden dolayı rivayet reddedilmekte, diğerleri için ise kabul görmektedir? Eğer Fatıma, bu hadisi ezberleyebilmişse, bütünü hakkında kabul edilmelidir; yok zabtedememiş, ezberleyememişse, yine bütünü hakkında kabul edilmemelidir. Bir tarafını kabul edip bir tarafını kabul etmemek olmaz. Tevfik ancak Allah'tandır.

 

Soru: Geriye izaha muhtaç bir şey kaldı. O da şu ayettir: "Onları gücünüz nisbetinde, kendi oturduğunuz yerde oturtun."'[Talak, 6] Bu ayet ric'i talakla boşanmış kadınlar için değil sadece bain talakla boşanmış kadınlar içindir. Daha sonra gelen:"Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını verin."[Talak, 6] ayeti bunun böyle olduğuna delalet etmektedir. Çünkü bu bain kadınlar hakkındadır. Eğer sözkonusu kadınlar, ric'i talakla boşanmış kadınlar olsaydı, ona nafaka verilmesi hükmü "hamileliğe" bağlanmazdı ve bu kayıtın bir manası kalmazdı. Çünkü ric'i talakla boşanmış kadınlar, hamile olsalar da olmasalar da nafakaya hak Uzanmaktadırlar. Görünen odur ki, "Onları oturtunuz" ifadesiyle; "Eğer hamile iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını verin." ifadesindeki zamir aynı merciye aittir.

 

Cevap: Bu sorunun çıkış yeri, ya hem nafaka hem de mesken hakkını vacip kılanlardır, ya da nafaka değil de sadece mesken hakkını vacip kılanlardır. Eğer birinci gruptan gelen bir soru ise, ayet onların aleyhine bir hüccet olmaktadır. Çünkü Yüce Allah onlara nafaka verilmesi yükümlülüğünü onların hamile olmaları şartına bağlamıştır. Bir şarta bağlı olarak getirilen hüküm, o şartın bulunmaması durumunda vücut bulmaz. Bu da hamile olmayan bain talakla boşanmış kadının nafakası olmadığını gösterir.

 

Soru: Bu mefhum-ı muhalefetle yapılan bir delalettir. Karşı taraf ise bunu kabul etmemektedir; denilebilir.

 

Cevap: Bu bir mefhum-i muhalefet delaleti değildir. Aksine şartın bulunmaması sebebiyle hükmün bulunmaması kabilindendir. Eğer şart olmadığı halde hüküm bulunacak olsaydı, o zaman o şart olmazdı.

 

Eğer bu itiraz, sadece mesken hakkını gerekli görenlerden geliyorsa, o zaman da şöyle denilir: Ayette bain talakla boşanmış kadınlara has tek bir zamir bulunmamaktadır; aksine ayette iki nevi zamir bulunmaktadır: Bunlardan bir nevi kesin olarak sadece ric'i talakla boşanmış kadınlar hakkındadır: "Kadınların iddet süreleri biteceğinde onları ya uygun şekilde alıkoyun, ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılın." ayetindeki zamirler bu nevidendir.

 

Diğer nevi de, hem bain hem de ric'i talakla boşanmış olan kadınlara ait olması ihtimal dahilindedir:"Evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasmlar."; "Onları gücünüz nisbetinde, kendi oturduğunuz yerde oturtun." ayetlerindeki zamirler de bu kabildendir. Ancak bu zamirlerin ric*i talakla boşanmış kadınlara hamledilmesi, zamirlerin ve mercilerinin aynı olmaları için taayyün etmektedir. Eğer zamirler, bain talakla boşanmış kadınlara hamledilirse, bu takdirde zamirlerin ve mercilerinin farklılığı sözkonusu olacaktır ki, bu da asıl prensibin aksi bir durum olmaktadır. Asıl prensibe bağlı kalarak zamirlere ona göre mana vermek daha uygun olmaktadır.

 

Soru: O zaman, ric'i talakla boşanmış kadınların nafakasının hamile olmaları şartıyla tahsis edilmesinin faydası ne olacaktır?

 

Cevap: Ayette, hamile olmayan ric'i talakla boşanmış kadınların nafakası olmayacağım gerektirecek bir unsur yoktur. Ric'i talakla boşanmış kadınlar iki türlüdür ve Yüce Allah her iki türün de hükmünü kitabında açıklamıştır: Hamile olmayan ric'i talakla boşanmış kadının nafakası, evlilik akdiyle vacib olmaktadır; zira böylesi kadınların hükmü zevcelerin hükmü ile aynıdır. Hamile olan boşanmış kadının hükmüne gelince, onun nafaka hakkı da, çocuğu doğuruncaya kadar bu ayetle belirlenmiştir. Çocuğu doğurduktan sonra nafaka artık eş nafakası değil; akraba nafakası haline döner. Dolayısıyla kadının çocuğu doğurduktan sonraki hali, doğumdan önceki halinden farklı olur. Çünkü, kadın hamile olduğu zaman, ona sadece kocası infakta bulunur. Doğurduğu zaman ise, kadının nafakası çocuğun nafakasını temin etmekle yükümlü kimse üzerine gerekir. Kadının hamile olduğundaki hali ise, böyle nafakası çocuğa bakmakla yükümlü olan kimse üzerine olduğu gibi değildir. Çünkü çocuk, hamile iken kadının kendinden bir parçadır. Ondan ayrıldığı zaman ise ayrı bir hükmü olur. Nafaka hükmü de bir hükümden yeni bir hükme intikal eder. Böylece ayetteki kayıtlamanın ve nafaka için hamile olma şartının koşulmasının hikmeti ortaya çıkmıştır. Kelamından murad ettiği manayı en iyi Allah kendisi bilir.

 

 

2- Akraba Nafakası:

 

Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) akraba nafakasının vacip olduğuna Allah'ın kitabına uygun hükmü:

 

Ebu Davud, Sünen'inde, Küleyb b. Menfaa'dan, o da dedesinden nakleder: Dedesi, Hz. Peygamber'e gelir ve: "Ya Rasulallah! Kime iyilik edeyim?" diye sorar. Hz. Peygamber'de (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Annene, babana, kızkardeşine, erkek kardeşine ve sırasıyla bunları takib eden yakınlarına. (Bu) vacib bir hak (yükümlülük) ve sıla-i rahimdir." buyurur.

 

Nesai, Tarik el-Muharibi'den rivayet eder: Medine'ye geldim. Bir de baktım, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) minberde ayakta durmuş, insanlara hitap ediyor ve şöyle buyuruyordu: "Verenin eli en yüksek eldir. Bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla; annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine, sonra da sırasıyla en yakın olanlara (iyilik et)."

 

Sahihayn'da, Ebu Hureyre'den rivayet edilir: Bir adam Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelir ve;

 

—Ya Rasulallah! İnsanlar içerisinde İyi davranışta bulunmamdan çok kim layıktır? diye sorar. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):

— Annen; buyurur. Adam:

—Daha sonra kimdir? diye sorar. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):

—Annendir; buyurur. Adam:

—Daha sonra kimdir? der.

—Babandır. Sonra da sırasıyla sana en yakın olan kimselerdir; buyurur.

 

Tirmizi'de, Muaviye el-Kuşeyri*den (r.a.) şöyle rivayet edilir.

 

—Ya Rasulallah! Kime iyilik edeyim? diye sordum.

—Annene; buyurdu. Ben:

—Daha sonra kime? dedim.

—Annene; buyurdu.

—Daha sonra kime? diye sordum.

—Annene; buyurdu.

—Daha sonra kime? dediğimde de:

 

—Babana, daha sonra da sırasıyla en yakın olanlara; buyurdu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hind'e: "Sana ve çocuğuna yetecek kadar, maruf ölçüde (onun malından) al!" buyurmuştu.

 

Ebu Davud'un Sünen'inde, Amr b. Şuayb - babası - dedesi senediyle Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Sizin en temiz ve helal yediğiniz, kendi kazancınızdan yediğinizdir. Sizin çocuklarınız da sizin kendi kazancınızdandır. (Onların malından) afiyetle yiyiniz. " Aynı hadisi, Hz. Aişe'den de merfu olarak rivayet etmiştir.

 

Nesai, Cabir b. Abdillah'tan rivayet eder. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: "Kendi nefsinden başla ve ona tasaddukta bulun. Eğer bir şeyler artarsa, ailene tasadduk et. Eğer yine bir şeyler artarsa, yakın akrabalarına tasadduk et. Yakın akrabalarına tasadduktan sonra yine bir şeyler artarsa, şöyle şöyle yap! "

 

Bütün bunlar; "Allah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara... iyilik edin."[Nisa, 36]; "Yakın akrabalara hakkını ver'' [İsra, 26] ayetlerinin tefsiri mahiyetinde olmaktadır. Yüce Allah, yakın akrabaların hakkını, anne ve baba hakkının hemen arkasında saymıştır. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de aynı tertibi muhafaza etmiştir. Yüce Allah, yakın akrabanın, yakınları üzerinde bir hakkı olduğundan bahsetmiş, ona hakkının verilmesini emretmiştir. Eğer bu nafaka hakkı değilse, bilmiyoruz ne hakkı olacaktır! Yüce Allah, yakın akrabaya iyilikte bulunulmasını emretmiştir. Yakın akrabanın, yakınım aç, çıplak, ölür görmesi, kendisi onun giyecek ve yiyecek ihtiyacını karşılamaya kadir olduğu halde, zimmetinde sabit bir borç şeklinde olmadıkça ona bir lokma yiyecek vermemesi, avret yerini örtecek bir elbiseyi esirgemesi, ona karşı yapılacak en büyük kötülüklerdendir,

 

Hz. Peygamber'in hükmü Yüce Allah'ın hükmüne tam uygunluk arzetmektedir. Şöyle ki, Yüce Allah: "Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için, tam iki sene emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde, sağlamak çocuk kendisinin olan babaya borçtur. Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte bulunulur. Ana çocuğundan, çocuk kendisinin olan baba da çocuğundan dolayı zarara sokulmasın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur."'[Bakara, 233] buyurmaktadır.

 

Yüce Allah, baba üzerine vacib kıldığının aynısını varis üzerine de vacib kılmıştır.

 

Mü'minlerin Emiri Hz. Ömer de aynı şekilde hükmetmiştir: Süfyan b. Uyeyne, İbn Cüreyc - Amr b. Şuayb - Said b. Müseyyeb senediyle Hz. Ömer'in (r.a.}, bir çocuğun asabesini -kadınları değil de erkekleri- onun nafakası için hapsetmiş olduğunu rivayet eder. 

 

Abdürrezzak, İbn Cüreyc - Amr b. Şuayb - İbnu'l-Müseyyeb senediyle nakleder: Hz. Ömer, "kelale" tabir edilen, baba ya da çocuk gibi bir varisi bulunmayan bir çocuğun nafakasını, aynen diyetin akile üzerine yüklenmesi gibi, amca oğulları üzerine yüklemiştir. Onlar: "Onun malı yoktur." demişler. Hz. Ömer: "Öyle de olsa, onların çocuğun nafakasından mesul olmaları akilenin diyetle yükümlü olması gibidir. diye karşılık vermiştir. Ali b. El-Medini, Hz. Ömer'in "Öyle de olsa" sözünü, çocuğun malı olmasa da şeklinde açıklamıştır.

 

İbn Ebi Şeybe, Ebu Halid el-Ahmer - Haccac - Amr - Said b. Müseyyeb tarikiyle nakleder: Yetim bir çocuğun velisi Hz. Ömer'e gelir. (Hz. Ömer ona): "Çocuğun nafakasını temin et!" der. Sonra da: "En uzak akrabalarından başka hiçbir kimse bulamasam, mutlaka onları nafakadan sorumlu tutardım." diye ilave eder.

 

Aynı şekilde, Zeyd b. Sabit de hükümde bulunmuştur:İbn Ebi Şeybe, Humeyd b. Abdirrahman - Hasan - Mutarrif - İsmail - Hasan tarikiyle nakleder: Zeyd b. Sabit şöyle der:" Bir anne ve bir amca bulunması takdirinde, anneye de amcaya da mirastan alacakları pay oranında nafaka gerekir."

 

Hz. Ömer ile Zeyd'e, ashab içerisinden bir muhalifin bulunduğu bilinmemektedir.

 

İbn Cüreyc şöyle der: Ata'ya:"Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur."

 

ayeti hakkında sordum. "Yetimin varisleri üzerine, ona varis oldukları gibi nafakasını temin etmeleri gerekir." şeklinde cevap verdi. Ben: "Eğer çocuğun malı yoksa, nafaka için çocuğun varisi hapsedilir mi?" diye sordum. "Ya açlıktan onu ölüme mi terkedecek?!" diye cevap verdi. Hasan:"Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur." ayeti hakkında: "Varis olan kimse üzerine, çocuk müstağni oluncaya kadar ona infakta bulunması gerekir." demiştir. Selef ulemasının büyük çoğunluğu ayeti bu şekilde tefsir etmişlerdir. Bunlar arasında şu alimler bulunmaktadır: Katade, Mücahid, Dahhak, Zeyd b. Eşlem, Kadı Şüreyh, Kabisa b. Züeyb, Abdullah b. Utbe b. Mes'ud, İbrahim en-Nehai, Şa'bi, İbn Mes'ud'un talebeleri. Bunlardan sonra gelenlerden: Süfyan es-Sevri, Abdürrezzak, Ebu Hanife ve talebeleri. Bunlardan sonra gelenlerden: Ahmed, İshak, Davud ve talebeleri.

 

Fukaha bu meselenin hükmü hakkında çeşitli görüşler belirtmiştir

 

Birincisi: Hiçbir kimse akrabalarından birisinin nafakası için icbar edilemez. Bu sadece bir iyilik ve sıla-i rahimdir. Bu görüş Şa'bi'ye nisbet edilmektedir. Abd b. Humeyd el-Keşşi, Kabisa - Süfyan es-Sevri - Eş'as senediyle rivayet eder: eş-Şa'bi şöyle der: " Birilerini bir başkası üzerine —nafakasını kasdediyor— zorlayan hiçbir kimse görmedim." Bu sözden, onun böyle bir görüşe zahip olduğunu çıkarmak üzerinde düşünülebilir. eş-Şa'bi fakih bir insandır. (Onu kasdetmiş olamaz.) Anlaşılan odur ki, bu sözle o:İnsanlar Allah'tan korkarlardı ve bir zenginin muhtaç olan yakınma infakta bulunması için hakimin zorlamasına ihtiyaç duymazlardı. İnsanlar Sari' Teala'nın vacib kılmasıyla yetinir, hakimin hüküm ve icbarına gerek duymazlardı; demek istemiştir.

 

İkinci görüş: Kişi üzerine özellikle fakir olmaları takdirinde kendi öz anne ve babasının nafakaları vacibtir. Bu öz ve vasıtasız olan ebeveyn nafakalan için erkek ve kız çocukları icbar edilirler. Çocukların nafakalarına gelince, adam öz oğlunun nafakasını, sadece buluğ çağına gelinceye kadar, kız çocuğunun nafakasını da evleninceye kadar temine icbar edilir. Aşağı doğru oğlunun oğlu ile oğlunun kızının nafakalarım temine ise icbar edilmez. Anne ne kadar zengin, çocuk ne kadar muhtaç da olsa, erkek ve kız çocuklarının nafakasını temine icbar edilemez. Bu zikrettiklerimiz dışında hiçbir kimseden dolayı nafaka kimse üzerine vacib değildir. Ne oğulun oğlu, ne dede, ne erkek kardeş, ne kızkardeş, ne amca, ne hala, ne dayı, ne teyze ne da başka bir akraba için nafaka gerekir.

 

Nafakanın vacip olması durumunda, din birliği ve din ayrılığı etki etmez. Bu görüş İmam Malik'e aittir. Nafaka bahsinde en dar görüş bu olmaktadır.

 

Üçüncü görüş: Nafaka yükümlülüğü usul ve furu akrabalığı esası üzerine kurulur, diğer akrabalıklardan dolayı yükümlülük doğmaz. Bunun için de din birliği, infakta bulunacak kimsenin varlıklı ve kadir olması, nafaka verilecek kimsenin muhtaç olması; küçüklük, delilik veya kötürüm olmak gibi bir sebepten dolayı nafakasını kazanabilmekten aciz olması gibi şartlar aranır. Bunlar furu (aşağıya doğru) akrabalığı için sözkonusudur. Usul (yukarı doğru) akrabalığı için de, nafakasını kazanmaktan aciz olması şartı aranır mı? Bu konuda iki kavil bulunmaktadır. Bazıları aynı iki kavlin furu akrabalığı nafakasında da sözkonusu olduğunu belirtmişlerdir. Çocuk, sağlam olarak buluğ çağına ulaştığında, erkek olsun kız olsun nafakası düşer. Bu görüş de İmam Şafii'nin mezhebi olmaktadır. Bu görüş, İmam Malik'in görüşünden biraz daha geniş olmaktadır.

 

Dördüncü görüş: Aralarında evlenme imkanı vermeyen her akrabalık sebebiyle, nafaka terettüp eder ve kişinin mahreminin nafakası kendi üzerine vacib olur; isterse çocuklar, onların çocukları, babalar, dedeler olsun, bunların nafakalan dinleri bir de olsa ayrı da olsa gerekir. Bunların dışındaki diğer mahrem akrabalara gelince, onların nafakalarının vacip olması için din birliği de şart olmaktadır. Dolayısıyla, müslüman bir kimse üzerine kafir olan mahrem yakın alcrabasına infakta bulunması yükümlülüğü yoktur. Sonra nafakanın vacib olması için, yükümlünün kadir, infakta bulunulacak kimsenin de muhtaç olması şartı vardır. Eğer küçükse sadece fakir oluşuna bakılır. Eğer büyükse, bu durumda bakılır: Kızsa yine durum aynıdır. Erkekse, bu durumda fakir olması yanında kör ya da kötürüm olması da gerekir. Eğer büyük olur, sağlam ve gözü görür ise, ona nafaka vacib olmaz. Bu görüşe göre nafaka mirastaki tertip üzeredir. Bundan çocuğun nafakası müstesnadır. Zira onun nafakası, bu mezhebteki meşhur olan görüşe göre sadece baba üzerine aittir.

 

Hasan b. Ziyad el-Lu'lui'den rivayete göre, çocuğun nafakası, kıyasın teşmili gereği, mirastaki paylan ölçüsünde anne ve babası üzerine müştereken gerekir.

 

Bu dördüncü görüş de İmam Ebu Hanife'nin mezhebi olmaktadır. Bu da Şafii'nin mezhebinden daha geniştir.

 

Beşinci görüş: Eğer yakın usul-furu akrabalığından ise, kayıtsız (mutlak) olarak nafaka vacib olur. İster varis olsun ister varis olmasın farketmez. Bu durumda aralarında din birliğinin şart olup olmaması hakkında iki rivayet bulunmaktadır. Yine ondan (İmam Ahmed'den) gelen üçüncü bir rivayete göre de, diğer akrabalar hakkında da olduğu gibi, onların nafakaları ancak farz ya da asabe yolu ile onlara varis olmaları durumunda vacib olur. Eğer yakın, usul-furu akrabalığından değilse, nafaka aralarında birbirlerine mirasçı olma durumu sözkonusu olduğu zaman vacib olur. Sonra, acaba aralarında iki yönlü de birbirlerine varis olma şartı aranır mı, yoksa sadece birinin varis olması yeterli midir? İki rivayet bulunmaktadır. Aralarındaki birbirlerine varis olma durumunun derhal bulunması şartı var mıdır, yoksa genel anlamda mirasçılar arasında bulunmuş olmaları yeterli midir? Yine iki rivayet vardır. Eğer akrabalar varis olmayan zevilerhamdan iseler, bizzat İmamın beyanına göre {mansus) onlara nafaka yoktur. Bazı tabileri, İmamın mezhebine göre aralarında birbirlerine mirasçı olma durumu bulunduğu için onlara nafakanın vacib olduğunu tahric etmişlerdir. İmama göre nafakanın vacib olabilmesi için, nafaka yükümlüsü ile, nafaka hakkına sahip kimse arasında din birliği olması şartı vardır. Ancak iki rivayetten birine göre, bundan usul-furu akrabalığı yolu ile doğan nafaka yükümlülüğü müstesna olmaktadır. Mirasçı olma, "vela" gibi akrabalık dışı başka bir sebepten ise, bu durumda İmamın zahir mezhebine göre, nafaka yükümlülüğü varis üzerine olmakta, varis olunan kimse üzerine olmamaktadır. Bir kimsenin nafakasını temin etmekle yükümlü olan kimse, İmamın zahir mezhebine göre onun zevcesinin nafakasını da teminle yükümlüdür. Ondan başka bir rivayete göre, bu yükümlülük gerekmez. Yine ondan gelen bir başka görüşe göre de, eğer nafaka hakkı sahibi yakın, usul-furu akrabalığından ise yükümlüyü, zevcesinin nafakası da bağlar; diğerlerinden ise bağlamaz. Ondan gelen bir başka görüşe göre de kişi, sadece babanın zevcesinin nafakasını temime yükümlüdür. Şayet talepte bulundukları takdirde, nafaka yükümlüsünün usul-furu yakınını evlendirmek ya da odalık yolu ile cinsel ihtiyaçlarım gidermek (i'faf) de görevleri arasındadır.

 

Kadı Ebu Ya'la şöyle der: Aynı şekilde kendisi lehine nafaka gereken, erkek kardeş, amca vb. gibi herkes için bu ihtiyaçlarının giderilmesi gerekir; çünkü İmam Ahmed (r.a.), eğer istediği takdirde, efendi kölesini evermek zorundadır, aksi takdirde köleyi satmaya icbar edilir; demiştir. Bir kimsenin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olan kimse, onun zevcesinin nafakasını teminle de yükümlüdür. Çünkü, yükümlü olduğu kimsenin ihtiyacını, zevcesinin başka türlü gidermesi mümkün değildir. Bu mesele daha önce geçen meseleden farklıdır. O, nafaka alacaklısının zevcesine infakta bulunmasının vacibliği idi. Her birinin başka başka bir dayanağı vardır.

 

Bu beşinci görüş, İmam Ahmed'in mezhebi olmaktadır. Bu görüş İmam Ebu Hanife'nin görüşünden daha geniştir. Ancak, bir açıdan Ebu Hanife'nin mezhebi daha da geniş olmaktadır. Çünkü o zevilerhamı da nafaka yükümlüsü yapmaktadır ki, delil açısından meseleye baktığımızda doğrusu da budur. İmam Ahmed'in asıllarının, beyanlarının, şer'i kaidelerin, Yüce Allah'ın emir buyurduğu, koparana cenneti haram kıldığı sıla-i rahmin gereği de bu olmaktadır. Nafakaya iki şeyle hak kazanılır; Allah'ın kitabıyla miras vasıtasıyla; ikincisi de, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünnetiyle belirtilen sıla-i rahim yolu ile. Daha önce Hz. Ömer'in, bir çocuğun nafakası sebebiyle, onun asabesini hapsettiği; Zeyd b. Sabit'in "Bir anne ve bir amca bulunması takdirinde, anneye de amcaya da mirastan alacakları pay oranında nafaka gerekir." dediği ve Hz. Ömer ile Zeyd'e ashap içerisinden hiçbir muhalifin bulunmadığı geçmişti. Bu cumhurun görüşü olmaktadır. "Yakın akrabalara hakimi ver"; "...anne ve babaya, yakın akrabaya iyilikte bulunmanızı emretti..." ayetlerinin delalet ettiği görüş de bu olmaktadır. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) akrabalara iyiliğin yapılmasını vacip kılmış ve onların da neseblerini tasrih ederek: "Kızkardeşine, erkek kardeşine ve bunları sırasıyla takib eden yakınlarına. (Bu) vacib bir hak (yükümlülük) ve sıla-i rahimdir." buyurmuştur.

 

Eğer, "bu bir bağış ve sıla kabilinden olup, yükümlülük türünden değildir" denecek olursa, buna şu şekilde cevap verebiliriz;:

 

Yüce Allah'ın bunu emretmiş olması ve onu "hak" diye isimlendirmesi ve "hakkını" ifadesiyle de ona nisbet etmesi; Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onun bir hak olduğunu, vacib olduğunu İfade buyurması bu iddiayı reddeder. Bunların değil hepsi, bazısı bile o şeyin vacib olduğunu açıkça ortaya koyar.

 

"Hakkı" ifadesinden maksat, sıla-i rahmin terkedilmemesidir; denilirse, ona da iki açıdan cevap veririz:

 

1) Kişinin yakınım, açlık ve suzuzluktan kıvranır, sicak ve soğuktan son derece etkilenir halde görüp, ona bir lokma yedirmemesi, bir yudum su içirmemesi, avretini örtecek, sıcak ve soğuktan koruyacak bir elbise giydirmemesi, gölgeleneceği bir çatı altında barındırmamasından daha büyük bir sıla bağlarının koparılması düşünülebilir mi? Bu bahsettiğimiz kişinin, onun anne ve babasının oğlu yani kardeşi veya babasının ayarında amcası veya anne yerinde olan teyzesi olması; onlara ancak uzak bir yabancıya yapması gerekeni yaptığı gibi, zimmetinde borç olmak üzere, eli bollaşmca ödemek kaydıyla bir şeyler vermesi, kendi son derece varlıklı ve bolluk içerisinde olduğu halde, verdiklerini daha sonra istirdad etmesi... Evet, böyle bir davranış sıla-i rahmi koparmak değil ise, nedir? Allah'ın haram kıldığı ilişkilerin koparılmasından; yapılması emredilen, koparana çenet haram kılman sıla-i rahimden maksat nedir? Üzerinde düşünmek gerekir.

 

2) Nassların mübalağalı şekilde vacib kıldığı ve koparanı zemmettiği sıla-i rahim nedir? Yabancı birisinin hakkına nisbetle ona gösterilmesi gereken, kalplerin anlayacağı, dilin söyleyeceği, azaların işleyeceği ek bir yükümlülük yok mudur? Sıla-i rahim dediğimiz şey, onunla karşılaşıldığı zaman selam vermek, hastalandığı zaman ziyaret etmek,, aksırdığı zaman kendisine dua etmek, davet ettiği zaman çağırışına icabet etmek midir? Bunlarla siz, bir yabancı için başka bir yabancı üzerine vacib olan şeyler dışında hiçbir şey vacib kılmış olmuyorsunuz. Yok sıla-i rahimden maksat, akrabayı dövmemek, ona sövmemek, işkence etmemek, hakaret etmemek vb. gibi hususlar ise; bu her müslüman için diğer müslümanlara karşı uyması, yapmaması gereken bir görevdir. Hatta hiç akrabalığı olmayan bir zimminin bile bunlara uyulması konusunda müslümanlar üzerinde hakkı vardır. O zaman sıla-i rahimin vacibliğinin anlamı, kazandığı hususiyetin manası ne olacaktır? Bu yüzdendir ki, bazı büyük müteahhir alimleri: "Vacib olan sıla-i rahimi bir türlü anlayamadık." demişlerdir. Bu konuyu İmam Malik'in tabilerine getirip: "Sizce sıla-i rahimin manası nedir?" diye sorduklarında, onlardan birisi çıkıp sıla-i rahim konusunda büyük bir kitap tasnif etmiş, orada konuyla ilgili merfu, mevkuf haberlerden ne var ne yok hepsini toplamış, "sıla" cinsini, nevi ve kısımlarını hep zikretmişti. Bütün bunlara rağmen bu neticeden kendisini kurtaramamıştır. Çünkü "sıla" bellidir, alim ve cahil herkes onun manasını bilmektedir. Bu konudaki haberler ilimden öte meşhurdur. Ancak, sadece rahime has olan, rahmet edilmesi vacib olan ve yabancıyla olan ilişkiden ayıran "sıla" nedir? Bu sorunun cevabı olmak üzere bir şeyi belirlerseniz, mutlaka nafaka ondan daha güçlü bir vacib olarak kendisini gösterecektir; nafakanın düşürülmesini gerektirlci olarak zikredeceğiniz herhangi bir şey, mutlaka yine öncelikli olarak nafaka dışında kalan ve sizin vacib diye göstereceğiniz şeyi de düşürecektir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) erkek ve kizkardeş ile, anne ve babanın hakkını beraber zikretmiş ve kime iyilik etmesi gerektiğini soran kimseye: "Annene, babana, kızkardeşine, erkek kardeşine ve sırasıyla bunları takib eden yakınlarına." buyurmuştur. Bu hükmü nesheden bir şey mi vardır? Hadisin evvelini vücub için alıp, son kısmını müstermplık için almayı gerektiren şey nedir?

 

Eğer bu anlaşıldı ise diyoruz ki; bir kimsenin kendisi son derece zengin ve refah içerisinde iken, bolluk içerisinde yüzüyorken, nafakasını temin etmemesi yüzünden babasının tuvalet temizlikçiliği, eşek üzerinde yük taşıyıcılığı, hamam külhanlarında ocakçılık, başında tabla, simit vb. satma gibi durumlara düşmesine sebep olması; yine kişinin annesinin insanlara hizmetçilik yapmasına, onların çamaşırlarını yıkamasına, sularını çekmesine vb. razı olmak, ve anne ve baba vücutları sağlamdırlar, kazanabilin ektedirler, kötürüm ya da kör de değiller diye bu haline de bir gerekçe bulması, anne ve babaya gösterilmesi gereken iyilikten asla olamaz. Allah için, şaşmamak elde değildir! Allah ve Rasulü'nün anne ve babaya ihsanda bulunmaları, sıla-i rahimde bulunmaları emrinde, onların kötürüm ve kör olmaları şartı nerede bulunmaktadır?! Ne sıla-i rahim, ne de anne ve babaya iyilik emirleri, ne şer'an ne dil bakımından ne de örfen böyle bir şarta bağlı değildir.

 

Tevfik ancak Allah'tandır.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’i kullan:

 

D) RADA (SÜT HARAMLIĞI)

 

 

 

 

 

 

 

⚠ Hata Bildir