AHMED
DAVUDOĞLU
534 -
535 NOLU HADİSLERİN ŞERHİ:
Bu hadis-i şerif namaz
kılmak için taharetin farz olduğunu ifade eden bir nastır. Namaz için taharetin
şart olduğuna icma-ı ümmet vardır. Kaadi İyad diyor ki: «Namaz için taharetin
ne zaman farz olduğu ihtilaflıdır. İbni Cehm'e göre islâmiyetin başında abdest
sünnet olarak meşru idi. Sonra farziyeti teyemmüm âyeti ile nazil oldu.
Cumhur-u ulemâ ise; abdestin bu âyetin nüzulünden evvel farz kılındığına
kaildirler. Yalnız her namaza kalkan için abdest farz mıdır yoksa farziyet
abdestsiz olanlara mı mahsustur? Bu cihetle ihtilâf etmişlerdir. Selefin
bazılarına göre; her namaz için abdest almak farzdır. Delilleri :
«Namaza kalkmak
istediğiniz zaman yüzlerinizi yıkayın...» [ Maide 6 ] âyet-i kerîmesidir.
Bazıları bu âyetin sonradan nesh edildiğini söylerler; bir takımları âyetteki
emrin nedb ifade ettiğine kaildirler. Bu takdirde her namaz için abdest almak
farz değil menduptur. Hatta bazıları: «Abdest yalnız abdesti olmayanlar için
meşru kılınmıştır; lâkin her namaz için yeni yeni abdest almak müstehabtır» demişlerdir.
Ehl-i fetva ulemâda bu kavil üzerine ittifak etmiş ve aralarında hilaf
kalmamıştır. Onlara göre; âyetin mânası: «Namaza kalkmak istediğiniz zaman
abdestiniz yoksa — abdest alın demektir.»
Nevevi'de şunları
söylüyor: «Ulemâmız abdesti icab eden şeyler hakkında üç vecihle ihtilâf
etmişlerdir:
1- Abdest almak
abdestsiz bulunmak sebebiyle muvessa yani geniş bir surette farz olur.
2- Abdest almak yalnız
namaza kalkmak istenildiği zaman farz olur.
3- Abdest almak her iki
sebeblede farz olur. Ülemâmızca tercih edilen kavil budur. Su veya toprakla
abdest almadan namaz kılmanın haram olduğuna ümmetin ulemâsı icma' etmişlerdir.
Bu hususta farz ve nafile namazlarla secde-i tilâvet, secde-i şükür ve cenaze
namazları arasında hiç bir fark yoktur. Yalnız
Şa'bî ile Muhammed b. Ceriri Taberî 'nin cenaze namazını abdestsiz
tecviz ettikleri rivayet olunmuşsa da bu mezheb bâtıldır. Ulemâ bunun hilâfına
icmâ etmişlerdir. Bir kimse özürsüz olarak kasden namazı abdestsiz kılsa bizim
mezhebe ve cumhur-u ulemâya göre kâfir olmaz Ebu Hanife (Rahimehullah) 'den
kâfir olduğuna dair bir rivayet vardır. Çünkü
abdestsiz namaz kılmak namazla oynamaktır. Bizim delilimiz: Şu dur:
Küfür itikaddan doğar yani abdestin farz olmadığını itikad ederse kâfir olur.
Halbuki sözümüz itikadı sağlam olan kimsenin abdestsiz namaz kılması
hususundadır. Bütün bunlar abdestsiz namaz kılan kimsenin özrü bulunmadığına
göredir. Su veya toprak bulamamak gibi ciddî özürü bulunan bir kimse hakkında
Şa'fiî (Rahimehullah) 'dan dört kavil vardır ki; ülemânın mezhebleride
bunlardır. Yani bu dört kavlin her birini kendine mezheb edinenler vardır.
Bu kavillerin birincisi:
Su veya toprak bulamıyan kimsenin abdestsiz haliyle namaz kılmasıdır. Sonra
abdest almaya imkân bulursa namazını yeniden kılmak farz olur.
İkinci kavle göre: Su
veya toprak bulamayan kimseye
abdestsiz namaz kılmak haramdır. Ona bilâhere su veya toprak bulduktan
sonra abdest alarak namazını kaza etmek farzdır.
Üçüncü kavle göre :
Abdestsiz hali ile namaz kılmak müstehap; sonra namazını kaza etmek farzdır.
Dördüncü kavle göre :
Abdestsiz haliyle namaz kılmak farzdır. Kazası lâzım değildir.
Müzeni bu kavli ihtiyar
etmiştir. Delil itibari ile en kuvvetli olan kavilde budur. Abdest alamadığı
halde namaz kılmasının farz oluşu Resulullâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in: «Ben
size bir şey emrettim mi onu hemen yapabildiğiniz kadar yapın.» hadisidir.
Kazasının farz oluşu yeni bir emre bağlıdır. Burada asıl olan böyle bir emrin
yokluğudur. Yine Müzenî diyor ki: Vakit içinde kılınması emredilen ve bir nev-i
kusurla kılınan her namazın kazası farz değildir.» Allah-u Alem Abdestsiz namaz
kılmak Hanefîlere göre de küfrü icab etmez. Bu hâl pis elbise ile namaz kılmaya
yahut kıbleyi şaşırarak başka tarafa doğru namaza durmaya benzer. Çünkü bir
farzın terkinden dolayı küfür lâzım gelmez. Fakat alay ve istihza için
abdestsiz namaz kılan kâfir olur. Bu hüküm bütün ibadetlerde böyledir. Yani her
hangi ibadetle alay etmek küfrü mucibtir, su ve toprak bulamıyan kimse İmam
Âzam'a göre namazını kazaya bırakır. İmameyne göre, Namazını kılanlar gibi
yatıp kalkar sonra kaza eder. Maamafih İmam Âzam bu kavlinden İmameynin sözüne
rucu etmiştir. İmam Ahmed'e göre su veya toprağı bulamıyan kılarsa kazası lâzım
gelmez. Kaza için ayrı delil lâzımdır.
«Ganimetten aşırılan hiç
bir maldan sadaka kabul edilmez.» Gulüb; asıl itibarı ile henüz taksim
edilmeyen ganimet malından çalmak ve hıyanet etmektir. İbni Ömer (R.A.anh)'ın
Hz. İbni Âmir'e bu hadisle cevap vermesi ona bir nevi ihtardır. Çünkü Abdullah
b. Amir (R.A.) Basra'da valilik yapmıştır. Yani: «Sen Basra'da valilik yaptın
binaenaleyh gülülden ve kul hakkı yemekten hâli değilsin bu sıfatta olan bir
kimsenin duası ise kabul edilmez nitekim namazla zekât ta ancak kendini günahtan
koruyanlardan kabul edilir, demek istemiştir.
Nevevî İbni Ömer'in
maksadı —Allah'u Âlem— îbni Âmiri tövbeye teşvik etmek dine muhalif olan
şeyleri yapmamasını tembihte bulunmaktır. O, bu sözü ile Fâsıklara yapılan
duanın kat'i surette fayda vermiyeceğini kasdetmemiştir. Zira Nebi (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) ile selef-i salihin ve onların halefleri kuffar ile
mü'minlerin günahkârlarına hidayet vermesi için Allah'a dua edegelmişlerdir.»
diyor.
Bu hususta Sahih-i
Müslim sarihi Übbî de şunları söylemekledir : «Herhalde İbni Ömer
hazretlerinin mezhebi bu olacaktır Yani o Allah'ın emirlerine muhalefetle âsi
olanlara dua etmeyi caiz görmez. Aksi takdirde onlara dua etmek caizdir.
Bilirsin ki İbni Ömer din babında şiddetlidir. İbni Âmir'in bir zamanlar
Basra'da vali bulunduğunu söylemesi oranın gulül yeri olduğuna tarizdir.
Hadisin bazı tariklerinde, ona : «Sen Basra'da valiydin. Hiç zannetmem ki
oradan bir şey almamış olasın» dediği rivayet olunur., Haram maldan sadaka
vermek de ganimetten aşırılan maldan sadaka vermek, gibidir...» Übbî sözlerine
devamla şu hikayeyi anlatmıştır.
Halife Reşidin zevcesi
ve oğlu Eminin annesi Zübeyde binti Ebi Ca'feri'l Mansur çok sadaka veren
köprüler yaptırmak fîsebilillâh ordu teçhiz etmek gibi hayır hasanetı seven bir
kadındı. Mansur b. Ammâr diyor ki: Harem-i Şerifte uyuyordum. Rüya görmüşüm.
Baktım ki bir kadın kırıta kırıta yürüyor. Kendisine ayol bu yerde böyle
yürümekten utanmıyornıusun; Sen kimsin? dedim.
— Zübeydeyim cevabını verdi.
— Harun er-Raşidin zevcesi ve halifeler kızı
mı?
— Yere batsın o halifeler Mansur da kim oluyor.
Vallahi ben Aden'de bir çoban olmaya bundan çok daha razıyım.
— Niçin böyle söylüyorsun? Sen bunca sadakalar
verir bunca hayrat yaptırırdın.
— Onların hepsi tarumâr oldu. Vallahi
mizanımdan bir danenin bile uçarak sahibinin mizanına gittiğini gözümle gördüm.
Eğer Allah Teâlâ bana iki hasletim sebebiyle hayır ihsan etmeseydi bugün hâlim
yamandı.
— Nedir o iki haslet ?
— Emîr
evlâdımı kucağımda kesti. Ben
buna sabrettim. Allah'ta bana sevap ihsan etti. Bir defada elim Reşidin elinde
tavaf ediyorduk. Bir de baktım bir kadıncağız yetimlerinin rızkı peşinde
çabalayıp duruyor. Hemen yüzüğümü parmağımdan
çıkararak o yetimlere tasadduk
ettim. Bu yüzük bana ecdadtan kalma mirastı. Ve kırkbin dirhem kıymetindeydi.
Bundan dolayı da Allah bana sevap ihsan etti. Ben Allah'ın indinde evlât
ölümüne sabırla ve bu yetimlere verdiğim sadakadan benim için daha faydalı bir
şey göremedim dedi.
Müslim'in Muhammed b.
El-Müsenna tarikinde bunların hepsi Sımak b. Harb 'den rivayet ettiler...
denilmiştir. Bunların hepsinden murad; Şu'be, Zaide ve İsrail 'dir. Hatta Ebu
Bekr Veki 'den rivayet ederken «rivayet etti» bile demiyecek «Veki 'de» demekle
iktifa etmiştir. Cümle yukarıya atfedildiği İçin mâna doğrudur. «Veki'de
İsrail'den rivayet etti» demektir.