1031 nolu Hadis’in
İzahı:
Bu hadisi Buhâri «Ezan?»
ve «Zekat» bahislerinde, Tirmizi «Zühd»'de, Nesâi «Kaza» ve «Rukaak»
bahislerinde muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.
Hadisteki (Yedi)
tâbirine «Yedi sınıf insan...» diye mânâ verilmesi, kadınlara da şâmil olsun
diyedir. Zîrâ usûl-ü fıkıh ulemâsı şeriatın ahkamının bütün mükelleflere şâmil
olduğunu söylemişlerdir. Tahsise delil olmadıkça bir kişiye verilen hüküm bütün
mükelleflere verilmiş sayılır.
Bu hadîste betahsîs yedi
sınıf insan zikredümişse de usûl-ü fıkıh ilmine göre bir şey'i adetle bildirmek,
hükmün o adetten başkasına şâmil olmadığına delâlet etmez, Nitekim Müslim'in
rivayet ettiği bir hadiste:
«Her kira borçlu bir
fakire mühlet verir yahut alacağını bağışlarsa Allah o kimseyi arş'ının
gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde arş'ının gölgesinde
gölgelendirir.» buyurulmuştur.
Mezkûr hadiste beyân
buyurulan iki haslet babımız hadîslerindeki hasletlerden başkadır. Bu da
gösterir ki bir şey'i adetle bildirmek hükmün o adetten başkasına şumûlü yok
mânâsına gelmez.
Kaadı îyâz'ın beyânına
göre zillin Allah'a izafesi, mülkün izafesi kabilindendir. Her zül, Allah'ın
mülküdür. Fakat Ayni' ye göre buradaki izafet teşrif kabilindendir. Zîrâ
başkalarından temayyûz ancak bu suretle hâsıl olur. Nitekim yeryüzündeki bütün
mescidler Allah'ın nülkü olduğu hâlde, teşrif için Kabe' ye : «Beytullah» yâni
Allah'ın evi, denilmiştir. Bundan maksat: Onun şerefini beyândır.
Allah Teâlâ hakkında
gölgenin hakikatini murâd etmek muhaldir. Çünkü gölge cisimlerin
hâssalarındandır. Teâlâ Hazretleri ise bu gibi şeylerden münezzehtir. Allah'ın
zillinden murâd: Arş'ın gölgesidir. Nitekim bir rivayette:
Allah, onları arş'ının
gölgesinde gölgelendirecektir.» buyurularak bu cihet tasrih olunmuştur.
Bâzıları: «Allah'ın
gölgelendirmesinden murâd: «Onları rahmeti ile örtmesidir.» demişlerdir. Ki,
arş'ın gölgesinde gölgelendirmek te bunu istilzam eder.
Bir takımları: «Buradaki
gölgeden murâd: Tûbâ ağacının yahut cennet'in gölgesidir.» demişlerse de,
hadîsimizdeki «Allah'ın arş'ı gölgesinden başka gölge bulunmayan...» ifâdesi bu
kavli reddetmektedir. Zira gölge bulunmayan günden murâd: Kıyamet günüdür.
Tûbâ ağacı ile cennetin
gölgeleri ise cennetlikler cennete girip yerlerini aldıktan sonra görülecektir.
Sonra cennetteki gölgeler oraya giren bütün insanlara âmm ve şâmildir. Hâlbuki
babımız hadîsi zikri geçen yedi sınıf insanın sair insanlardan ayrı muamele
göreceklerine delâlet etmektedir ki, bu ancak kıyamette insanlar Rabbü'l-Âlemîn
Hazretlerinin huzûr-u mânevisine durdukları, güneşin tepelerine inerek kendilerini
kasıp kavurduğu o müthiş günde vukûbulacaktır.'
Adil hükümdar hakkında
ulemâ birkaç vecıhie beyanâtta bulunmuşlardır. Şöyle ki:
1- Âdili Adaletle
hükmeden, mânâsına gelen ism-i fail bir kelimedir. Ebû Ömer îbni Abdilberr'in
beyânına göre «El - Muvatta'» râvîlerinin ekserisi bu kelimeyi «Âdil» şeklinde
ism-i fail olarak rivayet etmişlerdir.
«Adl» şeklinde rivayet
edenler de vardır.
Lügat ulemâsı bu şekli
ihtiyar etmişlerdir. «Adl» kelimesi mastardır. Onunla erkek, kadın, müfred ve
cemi' sıfatlanabilir.
İbni Esîr bu bâbda
şunları söylemiştir: «Adl» aslında mastardır. Sonradan (Adil) mânâsına
kullanılmıştır ve âdilden daha beliğdir. Çünkü âdil bir kimseye (adl) demek o
kimseyi adaletin kendisi yapmaktır.
2- Âdil'in asıl mânâsı: Her
şey'i yerli yerince koyan, demektir. Bâzıları:
«Akaaid'de olsun, amel veya ahlâkta olsun ifrâdla tehrîd arasında
bulunandır.* demişlerdir.
Bir takımları: «Âdil.
İnsan kemâlâtının üç esâsını yâni hikmet, şecaat ve iffeti kendinde toplayan
kimsedir.» derler.
Hikmet: Akıl kuvvetinin,
şecaat yâni cesurluk: gadab kuvvetinin, iffet de şehvet kuvvetinin orta
dereceleridir.
Adili: «Allah'ın
hükümlerine itaat eden kimsedir.» diye tarif edenler bulunduğu gibi, «Teb'anın
haklarına riâyet gösterendir.» şeklinde tarif edenler de vardır.
Hâsılı âdil:
Müslümanları" umurundan birine nezâret eden vali ve hâkim gibi kimselerin
umûmuna şâmil bir kelimedir.
3- İmam: Hükümdar, vali
gibi Müslümanların başında bulunup, onları idare eden kimsedir. Hadîs-i şerîfde
âdil imamın yedi sınıfın başında zikredilmesi, gördüğü işler pek çok ve faydası
umûmi olduğu içindir. Adil imam vasıtasıyla Teâlâ Hazretleri pek büyük işleri
yoluna koyar. Onun içindir ki: «Nebilerden sonra derece itibarı ile Allah'a
adil imamdan daha yakın kimse yoktur.» derler.
İbni Abbâs (Radiyallahu
anh) «Bir kavim haksız yere hükmetmeye başlarsa Allah onların üzerine zâlim bir
imam musallat kılar.» demiştir.
Hadîs-i şerîfde beyân
buyurulan yedi sınıftan ikincisi Allah'a ibâdet ederek yetişen gençlerdir. Burada
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in «adam» demiyerek: genci zikretmesi,
gençlikte ibâdet insana daha zor geldiği içindir. Çünkü gençlikte insana
şehvetler galebe çalar, hevâ ve hevese tabî kılacak sebepler çoktur.
Yedi sınıftan üçüncüsü:
kalbleri mescidlere bağlı, namaz hiç bir zaman akıllarından çıkmayan
kimselerdir. Kalbin mescide bağlanması, namaz vakitlerini beklemekten
kinayedir. Namaza müdavim olan kimseler camiden çıkar çıkmaz ondan sonraki
namazın vaktini beklerler. Bu da onların namazı cemaatla kılmalarını istilzam
eder.
Dördüncü sınıf:
Birbirlerini Allah için sevenlerdir.
Hadis-i şerîfde
«birbirlerini seven iki adam» denildiğine göre bahsedilen sınıfların yedi
değil, sekiz olduğu hatıra gelebilirse de, hakîkatta sınıflar yine yedidir.
Çünkü bu cümlenin mânâsı: «Başkasını Allah için seven adam» demektir. Sevgi
nisbî bir şey olduğundan onu nisbet etmek için en az iki kişi lâzımdır. «îki
adam» denilmesi bundandır.
«Onun için bir yere
gelen ve onuniçin ayrılan iki kimse...» ifâdesinden murâd: Allah aşkı ile
buluşan ve bu sebeple beraberce oturup konuşan ve nihayet o meclisden ayrılıp
giden kimselerdir. Fakat bu cümleyi «O meclisten dağıldıktan sonra birbirlerini
sevmeleri sona erer.» mânasına almamalıdır. Maksad şudur: Bu gibi kimseler dîni
husûsâtta birbirlerini sevmekte devam ederler. Bir yere toplansınlar
toplanmasınlar bu sevgiye dünyevî bir arıza sebebiyle nihayet vermezler.
Muhabbetleri ölünceye kadar devam eder.
Beşinci sınıf: Mevkii
sahibi güzel kadınların zina taleplerine mâruz kalan erkeklerdir. Hadisin
zahirinden anlaşılan mânâ budur.
Bâzı rivâvetler de bu
mânâyı te'yid ettiği için Kurtubi kat'iyyetle buna kaail olmuştur. Maamâfih
kadınların tekliflerini evlenmek için yapmış olmaları ihtimâlinden bahsedenler
de vardır. Bu taktirde kadının teklifini reddeden erkek, onunla meşgul olurken
ibâdet yapamayacağından yahut ibâdetle meşgul olurken kadının hakkını ifâ
edemeyeceğinden korkmuş olur.
Kadının güzelliği ile
beraber mevkii sahibi oluşunun da zikredilmesi: Böylelerine rağbet daha çok,
vuslat daha güç olduğu içindir.
Hâl böyle olduğu hâlde
kadının buna talib olması zikre şayandır.
Erkeğin böyle bir
teklife «Ben Allah'tan korkarım!» bir rivayette «Ben, Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan
korkarım.» cevâbını vermesi tâatların en büyüklerinden biridir.
Kaadı İyâz: «İhtimâl
erkek bunu, o kadını fuhuştan men etmek için dili ile söyler; ihtimâl kendi
nefsini menetmek için kalbi ile söyler.» diyor.
Kurtubi: «Böyle bir
cevap ancak Allah'dan pek ziyâde korkmaktan neş'et eder. Allah korkusundan
dolayı güzel bir kadına yaklaşmaktan sabretmek mertebelerin en yükseklerinden
ve ibâdetlerin en büyüklerinden mâdûttur.»
demiştir.
Altıncı sınıf:
Sadakalarını son derece gizli veren kimselerdir. Bu cihet «sol elin verdiğini
sağ el bilmeyecek kadar gizli tutan» cümlesi ile mübalâalandırılmıştır.
Hadîsin Buhâri ve diğer
sahîh kitaplardaki rivayeti: «Sağ elinin infâk ettiğini sol eli bilmez.»
şeklindedir.
Kitabımızın rivayetinde
ise hadîs maklûb olarak: «Sol elinin infâk ettiğini sağ eli bilmez.» şeklinde
zaptedilmiştir.
Kaadı İyâz: «Elimize
geçen Sahih-i Müslim nüshalarının hepsinde hadis böyle maklûb olarak rivayet
edilmşitir, doğrusu birinci şekildir.»
demiştir.
Buhâri: «Buradaki vehim
Müslim' den başkasına ait olacağa benziyor.» demiş: bâzıları vehmin Müslim' den
veya onun dûnunda bulunan başka bir râvîden değil, Müslim' in şeyhinden yahut
şeyhinin şeyhi Yahye'l-Kattân' dan geldiğine kaail olmuşlardır. Kalbin râvîler
tarafından değil, hadîsi istinsah eden kâtip tarafından yapılmış olması da
mümkündür.
Yedinci sınıf: Kimsenin
bulunmadığı tenhâ bir yerde Allah'ı zikredip ağlayan kimselerdir. Çünkü tenhâda
ibâdet riyadan uzaktır. Bâzıları bu cümleyi: «Halk arasında da olsa Allah'dan
başka kimseye iltifat etmeyen» mânâsına almışlardır.
Hadîsin bu cümlesinde
boşanmanın gözlere isnâd edilmesi: Mübalağa içindir. Hakikatte boşanan gözler
değil, göz yaşlarıdır.
Kurtubi diyor ki: «Gözün
boşanması zikrin hâline ve o hâlde zikreden kimseye münkeşif olan şeylere
göredir. Meselâ celâl vasıfları hâlinde ağlamak Allah korkusundan, cemâl
vasıfları hâlinde ise Allah'a iştiyaktan ileri gelir,»