Bir kısım Nurcular şu şiiri, Abdülkadir
Geylânî’nin, sekiz asır önce Said
Nursi için yazdığını iddia ederler:
“Bizi aracı
yap, her korku ve darlıkda.
Her şeyde her
zaman, candan koşarım imdada
Ben korurum
müridimi korktuğu her şeyde.
Koruyuculuk
ederim ona, her şer ve fitnede.
Müridim
ister doğuda olsun ister batıda
Hangi yerde
olursa olsun yetişirim imdada[1]”
Bu iddiayı Said Nursî’nin 23 şakirdi yapar[2]. İspat için, cifr[3] denen hayali şeylere dayanır ve şiirde, Abdulkadir Geylânî’nin şu anlamı
sakladığını söylerler: “Müridim Said Kürdî, Rusya’da esirken kuzeydoğu Asya’dan bidatçıların eliyle Asya’nın batısına sürgün edildiği ve
Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada
Allah’ın izni ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim.”
Yardımın nasıl
gerçekleştiği de şöyle anlatılıyor: “Evet
Hazret-i Gavs’ın “müridim” dediği Said,
esir olarak üç sene Asya’nın kuzeydoğusunda, yok edici zorluklar içinde hep
korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs’ın dediği gibi hep koruma altında olmuştur.
Üstadımız diyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve
etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben
akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk
itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ
Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama
yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma
yetişmiştir[4]."
Bu inancın Kur’ân’a
aykırılığını gösteren âyetler daha önce okunmuştu. Bir âyet de şöyledir:
“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına
kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor?
Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz..” (Neml 27/62)
Güç yetirilemeyen konularda başkasından yardım
alınabilirse artık kim Allah’a sığınır? Allah Teâlâ
şöyle buyuruyor:
“De ki, Allah’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın
bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye
güç yetirebilirler.
Çağırıp durdukları bu kimseler de Rablerine hangisi
daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü
Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 17/56–57)
“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar;
esasen kendileri yaratılmıştır.
Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini
de bilemezler.” (Nahl 16/19–21)
“Onlara sorsan; “Gökleri ve yeri, kim yarattı?” diye,
kesinkes “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah’ın yakınından neyi
çağırdığınıza baktınız mı? Allah bana bir sıkıntı vermeyi istemiş olsa, onlar
bu sıkıntıyı fark edebilirler mi? Ya da Allah bana
iyilik etmeyi istemiş olsa, onlar onun bu iyiliğini önleyebilirler mi?” De ki:
“Allah bana yeter. Dayanacak olanlar ona dayansınlar.” (Zümer 39/38)
Peygamberimizin amcası Hamza,
Uhut savaşında Allah yolunda öldürülmüş ve anlayamayacağımız
bir hayatla yaşamaya devam etmektedir. Bazıları da onu yardıma çağırır.
Bunlardan birinin sözleri şöyledir:
“Ankara’dan
İstanbul’a geliyoruz... Kartal civarına kadar geldik. Hava hafif hafif yağıyordu. Oralarda çukurca bir yer varmış; tam biz
oraya yaklaşmıştık ki, yağmur olanca hızıyla şiddetlendi. Rampanın dibine indiğimizde
de bujileri su aldı ve araba stop etti. Bir-iki dakika içinde su kabardı ve
bizim arabayı yüzdürmeye başladı. Her geçen dakika su daha da kabarıyor ve bir
afet halini alıyordu. Öyle ki kısa bir müddet sonra kalas yüklü kamyonları bile
kaldırıp, sağa sola sürüklemeye başladı. Camı biraz açayım, dedim, içeriye
dolan su üçümüzü de sırılsıklam ıslattı. Hemen camı kapattım. Elden bir şey
gelmiyordu. Koca otobüs ve kamyonlar dahi suyun yüzünde adeta saman çöpüne
dönmüşlerdi. Hatta onlardan birkaçı, sağımızdan, solumuzdan geçerken “Geçen sene
burada bir sürü taksi sürüklendi gitti.” diyerek moralimizi de bozdular... Ya araba kıyıdaki bariyerlere
vurur da parçalanırsa; halbuki emanet.. durmadan bunları düşünüyorum...
Bir ara
baktım büyük bir kalas bize doğru geliyor. Aklımdan, şu kalas bizim ile sütre arasında dursa hiç olmazsa araba kıyıdaki sütrelere çarpmaz diye düşündüm ve tam o esnada arkadaşlara
“dua edin” dedim. Kendim de “Ya Seyyidena
Hamza! Ya Seyyidena Hamza!” diyerek o yüce
ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim. Üzerimize doğru gelmekte olan kalas,
yanımızdan geçerek gözden kayboldu... Ve hayrettir
selin mecrası birden değişti, hızı da azaldı... Olayın şahitleri var. Bu
değişikliği ve birden selin hızının azalmasını fiziki kanunlarla izah imkânsız.
Hiçbirimizin şüphesi kalmadı ki, Cenab-ı Hakk o mukaddes ve yüce ruhu istihdam buyurdu ve yardımımıza
gönderdi... [5].
Hem “Ya Seyyidenâ Hamza!
Ya Seyyidenâ Hamza!” yani “Efendimiz Hamza,
efendimiz Hamza yetiş!..” diyor, hem de “o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim” diyor.
Bunun neresi Allah’a dua?
Sonra şöyle diyor:
“Ehl-i tahkik, şahıslardan istimdat etmeyi mahzurlu
görürler. Kanaatimce her meselede olduğu gibi, bu meselede de ölçüyü iyi
ayarlamak, ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bize göre büyük ve mukaddes
ruhlardan istimdat olabilir; fakat kalbin ibresi her an Cenab-ı
Hakk’ı göstermelidir. Yani bu büyüklere, vesile ve
vasıtalıktan öte tasarruf adına hiçbir paye verilmemelidir. Zaten onları vesile
olarak istihdam buyuracak da yine Cenab-ı Hak’tır. O
dilemedikten sonra, hiç kimsenin, hiçbir meselede yardımcı olması, bir şey
yapması mümkün değildir. Ama Hak tecelli eyleyince her işi asan eder; halk eder
esbabını bir lahzada ihsan eder.” Bu hususu da böyle tespit ettikten sonra:
Büyük ve mukaddes ruhlar ceset kafesinden kurtulduklarında, adeta bir melek haline
gelirler... Hele bunlardan, canlarını yüce, yüksek bir ideal ve davaya adamış
olanlar, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşanları Allah’ın izniyle her zaman
destekler, onlara arka çıkar ve onları korurlar. Ama arz ettiğim gibi frekans
birliği şarttır”.
İsa’ya Allah diyen Katolikler de benzeri ifadeleri
kullanarak şöyle diyorlar: “İsa kendiliğinden
bir şey yapamaz. Her şeyi kendisini gönderen Baba’dan alır[6]. Şimdi o, Baba’nın yanında
Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için
hep canlıdır. Allah’ın huzurunda
daima hazır bulunmaktadır”[7]. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“İşte Rabbiniz olan Allah… Hâkimiyet onundur. Onun yakınından çağırdıklarınız
bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.
Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş
olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyin iç
yüzünü bilen Allah gibi, haber veremez.” (Fatır 35/13–14)
“De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından
kurtaran kimdir? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye ona
gizli gizli yalvarır yakarırsınız.”
De ki: “Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır,
sonra da ona ortak koşarsınız.” (En’am 6/63–64)
“Gemiye bindiklerinde, şirkten
uzak bir şekilde, yalnız ona boyun eğerek Allah’a yalvarırlar. Allah onları
karaya çıkardı mı, bir de bakarsın ona eş koşmaya kalkışıyorlar.” (Ankebut 29/65)
Hamza gibi şehitlerin ölmediğini ispat için şu ayete
dayanılıyor: “Allah yolunda öldürülenlere
‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar
diridirler. Ama siz bunu fark edemezsiniz.” (Bakara
27154) Allah, “siz bunu fark edemezsiniz” dediğine göre bize söz düşmez.
Onlardaki canlılık, insanın fark edebileceği cinsten olsaydı, öncelikle Peygamberimiz
fark eder, Hamza’nın ölümüne pek fazla üzülmezdi.
Abdullah b. Mes’ud diyor ki; “biz onun, Hamza’ya ağladığı kadar bir şeye ağladığını görmedik. Onu
kıbleye doğru koydu, cesedinin başında durdu ve sesli olarak, hıçkıra hıçkıra ağladı”[8].
Konu
ile ilgili diğer âyetler şöyledir:
“Allah
yolunda öldürülenleri ölü sanma. Hayır, onlar diridirler, Rableri katında rızıklanırlar.
Onların
içleri açılır; çünkü onlara Allah, kendi ikramından vermiştir. Arkadan gelip
kendilerine henüz katılmamış olanlar adına da sevinirler. Çünkü onları korkutacak
veya üzülmelerine sebep olacak bir şey yoktur.
Allah’ın
nimeti ve ikramı sebebiyle de sevinirler. Allah, müminlerin alacağı karşılığı
azaltmayacaktır.”
(Al-i İmran 3/169–171)
Bir an için “siz bunu fark edemezsiniz” hükmünün
olmadığını ve iyi müminlerin onların farkına vardığını düşünelim. Bu durumda
fark edilecek tek şey, içinde bulundukları nimetler olur. Bu, onların insanlara
yardım edeceğine delil olmaz. Onlardan yardım isteyenlerin durumu, şu ayette
açıklanandan başkası değildir:
“Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseyi
çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler.” (Ahkaf 46/5)
Mekke müşrikleri de tanrılarında var saydıkları gücü
Allah’ın verdiğine inanırlardı. Kâbe’yi tavaf ederken şöyle derlerdi:
“Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerîkun huve lek temlikuhu
ve mâ melek”
“Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız
bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin.”
Bu, delilsiz bir iddiaydı. Bunu bize nakleden İbn Abbas diyor ki, onlar “Lebbeyk lâ şerîke lek = Emret
Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur.” dediklerinde Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
derdi: “Yazıklar olsun; burada kesin, burada kesin[9]”.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Desen ki: ‘Gökten ve yerden size rızık
veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim?
Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya
her işi düzenleyen kim?’ Onlar: ‘Allah’tır!’ diyeceklerdir. Deki; ‘O halde ona
karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’
İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi
sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevriliyorsunuz?”
(Yunus 10/31–32)
Bizi, merkezi yönetimin tayin ettiği kişiler idare
eder. Mesela vali, devleti ve hükümeti temsil eder. Kimileri de Allah’a yakın
gördüğü bazı kişileri Allah’ın tayin edip yetki verdiği kişiler olarak kabul
ediyor. Tayin belgesi olmayan kişiyi vali saymak, nasıl merkezi idareye baş
kaldırma anlamına geliyorsa Allah’ın verdiği bir belgeye dayanmadan bazı
kimseleri Allah’a ait yetkilere sahip görmek de Allah’a baş kaldırmak olur.
Hamza’yı, Abdulkadir Geylânî’yi veya başkasını yardıma çağıranlarla zaman zaman şöyle konuşmalar yaparız:
Bayındır- Onlar sizi tanıyor mu?
- Allah tanıtamaz mı?
Bayındır- Onlar sizi
duyabilirler mi?
- Allah duyuramaz mı?
Bayındır-
Onlar sizin konuştuğunuz dili bilirler mi?
- Allah öğretemez mi?
Bayındır-
Peki onlar ölmemişler midir?
- Onlar ölmezler, desem
okuduğun ayetlere göre bunun bir faydası yoktur.
Bayındır- Demek Allah Teâlâ önce onlara dirilik
verecek, sonra sizi ona tanıtacak, sesinizi duyuracak, dilinizi öğretecek ve
sizi anlamasını sağlayacak; sonra da sizin lehinize aracılık yapmasına, kendine karşısında sizi savunmasına
müsaade edecek. Size göre aynı anda on binlerce kişi onlara başvurmakta ve
yardım istemektedir. Bunların her birini anlaması ve sıraya koyması da
gerekecektir. Bu, ancak hayal âleminde olabilir!
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi
kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.
Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak
elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var veya
işitecek kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak
kurun, hiç göz açtırmayın.”
“Çünkü benim velim Kitap’ı indiren Allah’tır. O, iyilere
velilik eder.”
“Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım
edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf 7/191–197)
Bu zatla aramızda, şöyle bir konuşma geçmişti:
Şeyh Efendi- Siz ne derseniz deyin; biz evliyanın ve büyük
şeyhlerin ruhlarının Allah ile kullar arasında vasıta olduğuna inanırız.
Onların ruhaniyet- inden medet umar, yardım isteriz.
Bayındır- Peki ya “iyyâke nestaîn= yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha 1/5) âyeti nerede kaldı? Bu
ayeti her namazda okuruz. Bunun sebebi ne olabilir?
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şurası bir gerçek ki, insanı yaratan biziz.
Ona şahdamarından da yakın olduğumuzdan biz, içinin ona ne fısıldadığını
biliriz.” (Kaf 50/16)
Allah şah
damarımızdan yakın olduğuna göre büyüklerin ruhları nerede boşluk bulur da
araya girerler?
Şeyh Efendi- Abdülkadir Geylânî hazretleri bir şiirlerinde buyururlar ki:
“Müridim ister doğuda olsun ister batıda
Hangi yerde olsa da yetişirim imdada[11]”
Bayındır- Bu, çok sayıda âyete açıkça aykırıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına
kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor?
Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.” (Neml 27/62)
Şeyh Efendi- Sen Abdülkadir Geylani’ye inanmıyorsan seninle konuşacak bir şeyimiz yoktur.
Bayındır- Abdülkadir Geylani’ye inanmak imanın şartlarından değildir. Biz ondan
değil, Allah’ın kitabından sorumlu tutulacağız.
Bu örnekler, Müslümanların Müslümanlıkla ne ölçüde
ilgili olduklarını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
[1]
Said Nursi, Sikke-i
Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, a.g.e, c. II,
s. 2083.
[2] İsimleri şöyledir: Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi,
Rüştü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed
Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ud,
Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.
[3]
Cifr konusu daha sonra gelecektir.
[4]
Said Nursi, Sikke-i
Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, a.g.e,
c. II, s. 2084.
[5] Küçük Dünyam 2,
Zaman Gazetesi 28 Kasım 1996, ayrıca http://arsiv.zaman.com.tr/1996/11/28/kose/hocaefendi/index.html;
(30/11/2003)
[6] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 859.
[7] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519.
[8] Safiyyu’r-Rahmân el-Mubârekfûrî, er-Rahiku’l-Mahtûm, Beyrut, 1408/1988, s. 255-256.
[9] Müslim, Hacc, 22,
Hadis no; 1185.
[10]
İstanbul Fatih’te bulunan İsmail Ağa camiinin emekli imamı Mahmut
USTAOSMANOĞLU’dur. Mahmut Efendi diye
anılır. Bu zatla ve beraberindeki kişilerle yaptığımız görüşmenin tamamı “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış” adlı kitabımızda yer almaktadır.
[11] Bu şiir, Said Nursî'nin Sikke-i Tasdîki Gaybî
adlı kitabında geçer. Bkz. Risale-i Nur Külliyatı,
c.II, s. 2083.