Râbıta ve Psikolojik Yönlendirme
Daha önce de işaret edildiği gibi Nakşibendî Tarîkatı'na özgü iki zikir
şekli vardır. Bunlardan biri “wird“,
diğeri ise “râbıta“ dır. Her ikisi
de psikolojik olarak insanı şartlandırıcı ve yönlendiricidir.
Kuşkusuz hemen her şeyin, insan psikolojisi üzerinde etkisi olabilir. Bu
nedenle Nakşibendî Tarîkatı'na ya da râbıtaya bu şekilde sorumluluk yüklemek,
olası bir eleştiri konusudur. Ancak belirtmek gerekir ki burada önemli olan
nokta, râbıtanın yalnızca iki kişi arasında cereyan etmekle sınırlı kalan
özel, gizli ve amaçlı bir hadiseden ibaret olmasıdır. Onun için bu özelliği ile
râbıta, İslâm'ın genel ve evrensel nitelik taşıyan bütün kurallarından, emir
ve yasaklarından tamamıyla ayrılmakta, temelde bir kişinin, diğer birinin duygularını
spekülatif yollarla sömürme amacına dayanmaktadır.
Çünkü râbıta, şeyhin emriyle mürîd tarafından yapılan, rûhânî bir imajinasyondur.
Yani seküler anlamı olmayan, -tam tersine- moral ve transandantal bir kutsamadır.
Râbıtadan beklenen sonuç, onu yaptırana ve yapana göre çok değişik olabilir! Bu
nokta son derece önemlidir. Sebebine gelince, râbıtayı yaptıran şeyhtir ve ne
ilginçtir ki biraz önce de belirtildiği gibi Nakşibendîlerin, râbıtayı bir
ibâdet biçimi olarak tanımladıkları hiç bir ifadeye rastlanmamıştır![1] Dolayısıyla -Nakşilerce kabul edilmese bile- râbıta, esasen mürîdi psikolojik olarak
istenen doğrultuda yönlendirmek için kullanılan özel bir araçtır, denebilir.
Çünkü mürîdi transa geçiren şeyh, onun üzerinde bütün maharetini kullanabilir!
Burada önemle belirtmek gerekir ki şeyh bu yönlendirmede çok bilinçlidir.
Eğer şartlandırmanın belli periyotlarında şeyh, tarîkatın amaçlarını aşarak
mürîdi, süresiz hipnotik transa benzeyen bir ruh halinde tutabilirse bunun ne
korkunç sonuçlara sebep olabileceğini tahmin etmek güç değildir. Ancak her şeyhin
bu uygulama ile özel amaçlarına sistematik biçimde ulaşmak istediğini söylemek
de mübalağa olur. Çünkü mürîd üzerinde zaman zaman râbıta ile sağlanan
hipnotik trans halinin bir perispri-beden
ilişkisi olduğunu anlayabilecek kültür ve bilgiye sahip hemen hemen hiç
bir Nakşibendî şeyhi yoktur. Yani bu olay onlarda
Bu arada hemen belirtmek gerekir ki bu ibret verici yönlendirme sisteminin
İslâm'dan alındığını hiç kimse kanıtlayamaz. Dolayısıyla hiç kimse İslâm'ı
râbıta ile suçlayabilecek imkana sahip değildir.
Ayrıca şeyhin yaşadığı psikolojik durumla ilgili olarak bilinmesi gereken
şu noktalar da son derece önemlidir.
Şeyhlik postuna oturan insan, ne kadar bilgili, kültürlü ve ne kadar cesur
ve doyumlu olursa olsun, binlerce insana hitap eden bir lider olarak daima
derin endişeler taşır. Bunların başında ise, (tıpkı sanatçılarda olduğu gibi) hayranlarının, bir gün kendisinden
soğuduklarını görmek ve bu suretle muhitini kaybetmek gibi kaygılar gelir. Ne
ilginçtir ki (genellikle sezilmemesine
rağmen) hemen bütün Nakşibendî «beşik»
şeyhlerinde ve geniş entelektüaliteye sahip «Seccâdenişîn»'lerde bu endişeler nevrotik bir özellik olarak
vardır. Nitekim şeyhlere ait yazılı metinlerde zaman zaman rastlanan, hayâlî
kişilere yönelik saldırgan üslûplar bu gerçeği kanıtlamaktadır. Rakiplerine
karşı çok şedid ve tavizsizdirler. Nitekim Küfrevîler'le Arvâsîler arasındaki asırlık savaş bu
gerçeği kanıtlamaktadır.
Nakşi şeyhlerindeki bu içsel sıkıntının rahatlatılmasında kullanılan en
önemli araç, yine râbıtadır. Şeyhin bizzat üzerinde bu olumlu sonucu veren
râbıta, aynı zamanda mürîdi onun emrinde kayıtsız şartsız hareket eden otomatik
bir aygıt haline getirmektedir.
Mürîdin ruhsal durumuna gelince onun, bu işlemi ciddi, bilinçli ve çok
sık aralıklarla yapıp yapmamasına bağlı olarak farklı sonuçlar ortaya çıkabilir.
Tabiatıyla râbıta seanslarının, ne kadar zaman aralıklarla ve şartlarına ne
kadar bağlı kalınarak tekrar edildiği ya da ettirildiği, şeyhin tâlimatına,
hatta onun, tarîkat inceliklerini çok iyi bilip bilmediğine bağlıdır.
Bazı şeyhlerin, mürîdleri üzerinde çok etkili olduğu, bazısının ise tam
tersine zayıf kaldığı, büyük ölçüde bu noktadan kaynaklanmaktadır. Çünkü mürîdi
yönlendirmede, şeyhin tarîkat konusundaki teorik bilgileri kadar onun
psikolojik durumu da elbette ki çok önemlidir. Nitekim şeyhin, kendi cemaati
üzerinde sevecen bir imaj bırakması yanında, onun, aynı zamanda otoriter bir
kişilik de yansıtması için tarîkatta bu konuya ilişkin köklü kurallar konmuştur.[2] Şeyh, tabiat itibariyle ne kadar hâlim selim
bir tip olursa olsun, bunları ödünsüz bir şekilde uygulamaya çalışmakla yükümlüdür.
Başarısı da buna bağlıdır. Çünkü zamanla, hakkında bir kerâmetler dantelinin
örülebilmesi, ancak onun psikolojik alanda sergileyeceği performansla
mümkündür ve çünkü mürîd, bu güçlü psikolojiyle, heybetli ve koruyucu bir
kişilik yansıtan şeyhin karşısında ancak umulan kıvama gelebilir. Yani
şeyh-mürîd ilişkisi büyük ölçüde psikolojiktir.
Unutulmamalıdır ki râbıta, mürîd üzerinde son derece şartlandırıcı etkiler
bıraktığı için onun, yerine göre örtülü eğilimlerini harekete geçirerek
kişiliğini çeşitli tepkilerle deşifre edebilir, ya da duygularını baskı altına
alabilir.
Burada belirtilmesi elzem olan bir nokta da şudur:
İslâm öncesi cahiliyeden zaten hiç bir zaman arınamamış, bununla birlikte
ırkçılık, putçuluk, sağcılık, solculuk, Osmanlıcılık, sentezcilik laiklik ve
batı hayranlığı gibi çeşitli sorunların içinde bocalayan kimlik arayışı
içindeki Türkiye'de insan psikolojisine yönelik büyük tehlikeler mevcuttur.
Bunlardan biri de kör taklide dayalı olarak kişiyi belli odaklara bağlamak için
kullanılan şartlandırıcı ve spekülatif telkinlerdir. İşte râbıta da bunlardan
biridir.
Dolayısıyla denebilir ki Türkiye'de yaşanan kaosun temelinde birçok sebep
varsa bunlardan biri de hiç kuşkusuz Nakşibendî râbıtasıdır. İnsanlar üzerinde
âdetâ hipnoz etkisi yapan bu mistik telkin sistemi, Türkiye'de milyonlarca
kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak tesiri altına almıştır. Yani bu ülkede
toplum âdetâ Nakşibendîleşmiş ya da Nakşibendîleştirilmiştir. Evet belki bu
insanların kendileri bile farkında değildir, ama Nakşibendî Tarîkat'ı, râbıta
sayesinde İslâm'ın bir alternatifi olarak ruhların derinliklerine kadar
işlemiştir. Nitekim Nakşibendîlikle hiç bir ilişkisi bulunmayan nice kimseler,
bu tarîkatın havasına göre dinsel tercihlerini yapmaktadırlar. Bu psikolojik
yönlenmenin arkasında ise râbıta ile şartlandırılmış binlerce tarîkat
propagandacısının «gizli eller» tarafından
görevlendirildiğini tahmin etmek güç değildir!
Bunun temel nedeni de şudur:
Toplum derin bir bunalım içine girmiştir. Kendini bir boşluk içinde gören
Türkiye'li insan, (yetiştiği ortama göre)
genellikle iki yoldan birini seçmekle kurtuluşa erebileceğini sanmakta veya bu
şekilde teselli olabilmektedir.
İşte bu âfâkî mutluluk arayışının yollarından biri tarîkattır. Eğer
kişi, mitolojik bir din anlayışına sahip aile ve çevrelerden geliyorsa,
İslâm'ın gerçekçi emir ve yasaklarını katı ve soğuk bulmakta, bu nedenle ruhunu
okşayabilecek, daha hayâlî ve mistik bir din ortamının arayışı içine girmektedir.
Çünkü sürekli bir suçluluk duygusu içinde yaşayan günümüzün bunalımlı insanı,
kendisini yargılayan ve hesap soran ciddi, emredici, yasaklayıcı, adil ve
koruyucu bir ilâhî düzeni, bir iman ve amel kurumunu değil, aksine, bütün
günahlarını bağışlayan, sırf hoşgörüden ibaret bir hayâlî din aramaktadır.
Örneğin bunlardan alkol, sigara ve uyuşturucu kullananlar ya da sosyal
ekonomik ve ailevî sorunlar içinde bunalanlar, bir teselli ve kurtuluş kapısının
arayışı içinde bulunmalarına rağmen, İslâm âlimlerinden birine danışmayı
akıllarının ucundan bile geçirmezlerken râbıtacıların propagandalarına çabucak
kanmakta ve hemen bir Nakşibendî şeyhinin tekkesine kapağı atmaktadırlar.
İslâm terbiyesinden uzak ortamlarda yetişen bunalımlı insanlar ise putçu
rejimin propagandistleri tarafından yine telkin yoluyla avlanmaktadırlar.
Bunlar da sürüklendikleri ortamda şartlanarak laik, materyalist ve seküler bir
yol seçmektedirler.
Dolayısıyla rahatça söylenebilir ki, Nakşibendîliğin, Türkiye'de (bilhassa büyük kentlerde) râbıta ile
elde ettiği kazanımlar, kamplar arasında kızışmış olan psikolojik savaşın
önemli sonuçlarından sayılır. Çünkü bu kentlerde insanlar daha çok bunalmıştır.
Gürültünün, ahlâksızlığın, pahalılığın, sefaletin, adaletsizliğin, sosyal
sınıflar arasındaki derin uçurumların ve siyasi kamplar arasındaki
çatışmaların oluşturduğu anarşik ortam, çevre olumsuzlukları ile de birleşerek
insanları derin bir huzursuzluk içine itmiştir. Bu yüzden mutsuzlaşan insanlar,
özellikle kalabalık şehirlerde, sözü edilen iki marjinal yoldan birine
itilmeye (daha çok psikolojik olarak)
zorlamaktadırlar. Çünkü her ikisi de ortak payda olarak putçuluğu özendirici
telkin sistemine dayanmaktadır.
Ayrıca, kitlelere yönelik telkin sistemlerinin arka planında çeşitli
siyasi amaçların bulunduğuna daima ihtimal vermek gerekir. Özellikle 1930'lara
kadar tarîkatlara karşı sert bir tavır gösteren rejimin, bu tarihten sonra
Müslümanlara bir an bile göz açtırmazken, mistik hareketleri desteklercesine
izlediği tutum bu ihtimali çok güçlendirmektedir.
Dış güçlerin güdümündeki politika, Amerikancı bir Müslümanlık modelinin
Türkiye'de yerleşmesi için tarîkatları ve büyük ölçüde Nakşibendîliği
kullanmaktadır. Yüzyıllar önce (gerçek
anlamda) uygulamadan kaldırılmış olan İslâm'ı, teorik planda da Kur'ân ve
Sünnet çizgisinden saptırmak ve toplumun inancını iyice dejenere etmek için -yasaların sertliğine rağmen- devlet,
mistik hareketlere «gizli eller»
aracılığıyla çok büyük destek vermektedir. Nitekim Nakşibendîliğin Menzilcilik Koluna mürîd kazandırmak
için büyük kentlerde faaliyet gösteren şahısların şimdiye kadar deşifre olmuş
kimlik ve rütbeleri bu gerçeği kanıtlamaktadır. Bunların hepsi de kitleyi
psikolojik etkileme sistemiyle yönlendirmeye çalışmışlardır.
Nakşibendîlikte râbıta sayesinde mürîdde yerleşen sıkı bağlılık ve fedakarlık
ruhunun avantajını keşfeden statükocu odaklar, rejimin temsilcileri ve
uygulayıcıları olarak elbirliği içinde bundan yararlanmaya son yıllarda çok
büyük önem vermişlerdir.
Belirtmek gerekir ki vaktiyle Nakşibendîleri sindirmek için Ankara'da,
en tepedeki siyasiler tarafından gizlice hazırlanan iki senaryodan, 1926 da
sahnelenen Şeyh Said İsyanı[3] ile 1930'da uygulamaya konan Menemen Olayı'ından sonra kurulan
İstiklal Mahkemelerinde, tarîkatçılarla siyasiler çok iyi tanıştılar! Kısa zamanda
aralarındaki buzlar eridi. Çünkü siyasilerde bu konuya ilişkin bilgi eksikliği
vardı. İlginçtir ki bu zoraki tanışmanın sonucu olarak rejimin temsilcileri,
iki noktayı çok iyi keşfettiler. Bunlardan biri İslâm'la Nakşibendîlik arasındaki
kesin ve kalın çizgidir, ikincisi ise râbıtanın, psikolojik yönlendirmede ne
büyük bir silah olduğudur!
Laik-putçu zihniyetin fanatik temsilcileriyle Nakşibendîler arasındaki
organik ilişkiler, işte aslında bu iki önemli noktanın keşfedilmesiyle başlamış
ve gittikçe güçlenip pekişmiştir.
Şuna da kesin surette inanmak gerekir ki rejimin, vaktiyle komünizme
karşı, şimdilerde ise bir yandan Müslümanlara, diğer yandan Kürt gerilla
hareketine karşı en büyük teminatlarından biri, Nakşibendî Tarîkatı ve bu
Tarîkatın râbıta sayesinde sahip bulunduğu kitle yönlendirme sistemidir!
Türk Toplumu'nun, birtakım mistik etmenler altında psikolojik olarak
yönlenmeye zaten öteden beri eğilimi vardır. Dolayısıyla tasavvufun yüzyıllar
boyu toplumun kültür ve anlayışı üzerinde meydana getirdiği derin izler, Türk
insanının rûhuna âdetâ kalıtsal şekilde kazınmıştır. Telkin ve propaganda
yağmuru altında bulunan halk, doğru ya da yanlış olsun her fırsatta inanacak
bir şeyler aramaktadır.
Onun için efsânelerin, hurâfelerin, efsunların, tılsımların, büyülerin,
muskaların, üfürüklerin ve bin bir çeşit bâtıl inanışların bu ülkede yaşamı bir
ahtapot gibi sarmış olmasını, büyük ölçüde bu hasta ruh yapısının psikolojik
sömürüye müsait bulunmasında aramak gerekir. Bu yüzdendir ki toplumun bir kesimi,
vicdânını tarîkat şeyhlerine, bir kesimi, medyumlara ve büyücülere, bir kesimi
de heykellere teslim etmiştir.
Maneviyat alanındaki bu iflası hazırlayan temel neden ise, genelde
tarîkatlar, özellikle Nakşibendîlik ve onun râbıtasıdır.
Râbıtanın, dolaylı yollarla da olsa kitle psikolojisini derinden
etkilediğini söylemek bir mübalağa sayılmamalıdır. Evet sıradan insanlar bir
yana, yüz binlerce okumuşun bile, ne anlama geldiğini bilmedikleri bu sihirli
kelime, tehlikeli bir beyin yıkama mekanizmasının elinde korkunç bir silah
olarak kullanılmaktadır!
Yer küre üzerinde, tanrılaştırılmış insanların buyruklarıyla yönetilen,
belki de bir tek toplum vardır, o da hiç şüphesiz Türkiye halkıdır. Bu toplumun,
içinde yaşadığı dar ve karanlık dünyayı acaba gerçek anlamda kimler, nasıl
yönetmektedir? Bunu merak edenler, eğer Nakşibendî şeyhlerinin, belli gruplara
telkinde bulunduğu çok özel oturumlara katılmayı göze alabilir ve bunu başarırlarsa,
yukarıda anlatılanların ne kesin gerçekler olduğunu ibretle öğreneceklerdir! Ama
bunu başarmak hiç de kolay değildir.
Râbıta telkinlerinde işlenen tema, fâninin ebedîleştirilmesidir. Evet râbıtanın
eksenini oluşturan fikir budur. Ancak bu meselede iki nokta pek önemlidir.
Bunlardan biri, etkili telkindir, diğeri ise sürekliliktir. İşte bu sayede
şeyh ve onu çağrıştıran hemen her nesne, mürîdin, zihninde, rûh ve vicdânında,
aynen madene işlenmiş yazı gibi bir kalıcılık kazanır. Bu etkiyledir ki mürîd,
zaman zaman eski alışkanlıklarından birine kapılarak râbıtanın çizdiği
doğrultudan geçici olarak sapma gösterse bile, bilincinin altına işlenmiş olan
imajların, bazen beklenmedik şekilde uyarılmasıyla dehşetli refleksler
gösterebilir.
Nakşibendîlikte fânînin ebedîleştirilmesine olağanüstü bir önem verilir.
Belli şahıslar ve onlara ait mezarlar, türbe ve eşyalar, tarîkat bağlılarınca o
kadar yücedir ki bu yüceliğin yanında kutsallık çok hafif kalır. Bu türbe ve
mezarlar özel kurallara uyularak ancak ziyaret edilebilir.
Nitekim râbıta türlerinden biri de «Mezarlara
Râbıta»'dır.
Abdulhakîm Arvâsî'nin “Râbıta-i Şerîfe“ adlı kitapçığında bu râbıta şekli aynen şöyle açıklanmaktadır:
«Mezar ziyaretçisi mürîd, nefsini
her türlü dış alâkalardan boşaltır. Kalbini ilimler ve nakışlardan ve
hadiselere bağlı duygulardan çekip çıkarır. Ziyaret ettiği mevtânın
ruhâniyetini hissi keyfiyetlerden mücerret bir nur farzeder. O, kabir sahibinin
feyizlerinden bir feyiz ve hallerinden bir hal zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde
tutar.
Kamil velîlerin ruhâniyetleri
Feyiz kaynağıdır. Kaynağı kalbine akıtan, elbette Feyzine nail olur.
Feyiz isteklisi ziyaretçi, Feyiz
vericinin kabrine yaklaşıp evvelâ selam verir. Mezarın ayak ucuna yakın sol
tarafında durur. Ona karşı hayattaki tavrını muhafaza eder. »[4]
Bu terâne, böylece bir miktar
daha devam etmektedir. Tabiatıyla bundan, birinci derecedeki amaç, faniyi ebedîleştirmektir.
Çünkü şeyh mürîdin nazarında tanrılaştıktan sonra onun istenen yönde güdülmesi
artık kolaydır. Fakat râbıta, çok tehlikeli bir yöne giden başka bir kapı daha
aralamaktadır ki bu da “fenâfillâh“
kapısıdır.
[2].
Bk. Muhammed b. Abdillâh el-Khânî,
el-Bahja’tus-Seniyye s. 28-35; Muhammed
Emîn el-Kurdî el-Erbilî, Tenwîr'ul-Qulûb s. 524, 527
[3].
Şeyh Said'in, bu senaryodan habersiz olduğuna burada özellikle işaret etmek
gerekir. Ancak devleti ele geçirmiş bulunan Selanik Yahudileriyle işbirliği
içindeki bacanağınının entrikalarından bile habersiz olması, Şeyh Said'in tipik bir Nakşibendî şeyhi
olduğunu açıkça ortaya sermektedir. Nitekim Selanikliler rejimi ile giriştiği
savaşın en kritik bir saatinde Binbaşı
Kasım, bacanağı Şeyh Said'in
bütün sırlarını düşmanlarına ispiyon etmiş, O'nun esir edilmesini son derece
kolaylaştırmıştır.
Bu konu
ile ilgili olan dehşet verici gerçeklerden biri de «Doğu»’lu Nakşî şeyhlerinin, Şeyh
Said hakkındaki tutumlarıdır. Bu şahıs, planladığı savaşa girişmeden önce bütün
meslektaşlarına çağrıda bulunmuş, ancak Nakşibendî şeyhlerinin hemen tamamı kendisine
yardım için söz vermiş olmalarına rağmen, zor saatlerin gelip çattığını görünce
Selaniklilerin yanında yerlerini alarak O'na en büyük hiyhanette
bulunmuşlardır! Bu da Nakşibendî şeyhlerinin ahlâk anlayışını ortaya sermek
bakımından ibret vericidir!
[4]. Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe.
Beyazıt Devlet Kütüphânesi No. 243435 istanbul-1923