“İster iyi ister kötü olsun (iman ile ölen) herkesin
cenaze namazı kılınır”
Zira bu konuda icma vardır. Ayrıca Peygamber (s.a.),
“Kıble ehlinden olup ta vefat eden bir kimsenin cenaze namazını kılmamazIık
etmeyin”, buyurmuşlardır [1].
İtiraz: Bu
gibi konular, sırf furû-i fıkıh denilen ilimle ilgilidir. Bu nevi meseleleri,
kelâm ilminin esasları arasında bahis konusu etmenin izahı yoktur. Eğer bundan
maksad, “bahis konusu meselelerin hakikatına itikad vaciptir”, demekse, o zaman
da deriz ki, “zaten fıkıh ilminin bütün meseleleri böyledir”. (Sadece bir kaç
konuyu anlatmanın ne manâsı vardır?).
Cevap:
Müellif Ömer Nesefî kelâm ilminin maksadını, Allah'ın zatı, sıfatlan, fiilleri,
âhiret günü, nübüvvet konusu ve imamet meselesi gibi hususları İslâm kanunu ve
esaslarına Ehl-i sünnet ve'l-cemaatm yoluna uygun bir tarzda inceleyip
bitirdikten sonra, Ehl-i sünneti öbür mezheblerden ayıran mevzulara bir nebze
işaret etmeye gayret etti. Bu gibi konularda Mutezile veya Şia veya felsefe
veya mülhitler veyahut da diğer Ehl-i bid'at ve neva olan mezhepler Ehl-i
sünnete muhalefet etmişlerdir. Bu gibi meselelerin furû-i fıkıhtan veya
itikatla ilgili diğer cüzî meselelerden olması müsavidir.
“Sahabenin sadece hayırla
anılması müstesna, başka türlü kendilerinden bahsetmekten kaçınılır”
Zira sahabelerin menkıbeleriyle (yâni iyi hal ve
hareket sahibi kimseler
olmaları) ve kendilerine dil uzatmaktan sakınmanın vâcib oluşuyla ilgili olarak
sahih hadisler rivayet edilmiştir. Meselâ Peygamber (s.a.)in şu hadisleri
bunlardandır:
1. “Ashabıma
sövmeyiniz, sizden biriniz şu Uhud dağı kadar altın sadaka verse, onların
verdiği bir kilo hatta yanm kilo sadakadan aldığı sevaba yetişemez, nail
olamaz” [2],
2. “Sahabeme
ikramda bulununuz, çünkü en hayırlınız onlardır...” [3].
3. “Allah, Allah! Ashabım konusunda Hakk Taâlâ'dan korkunuz da
onları benden sonra hakir görmeyiniz (ve
husumet oklarının hedefi haline getirmeyiniz). Sahabeyi seven bir kimse, beni
sevdiği için onları sevmiş olur. Onlardan nefret eden, benden nefret ettiği
için onlardan nefret etmiş olur. Onlara eziyet eden bana eziyet etmiş olur.
Beni inciten Allah'ı incitmiş olur. Kim ki, Hakk Taâlâ'ya eza eder, Allah onu
(cezalandırmak ve azab etmek için)
yakalayıverir” [4].
Bundan başka Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan,
Hüseyn ve diğer büyük sahabelerden herbirinin menkıbeleri hakkında sahih
hadisler vardır. Sahabelerin kendi aralarında vaki olan kavga ve savaşları
yorumlama ve değerlendirme (mehamil ve te'vilât) şekli vardır. Bunlardan
dolayı, sahabeye sövmek ve onları kötülemek, şayet kesin delillere aykırı
düşüyorsa, küfürdür. Aişe (r.a.)ye yapılan iftira gibi (Bk. Nur, 24/11). îfk
hadisesi, Hz. Aişe'ye yapılan iffetsizlik iftirasının asılsız olduğu bu ayetle
sabit bulunmaktadır). Eğer (sahabeye sebb ve şetm) kesin delillere
dayanmıyorsa, bu da bid'at ve fâsıklıktır.
Özet olarak, Selef müctehidlerinden ve takva sahibi
âlimlerden Muaviye ve avanesinin lanetlenmesinin caiz olduğu konusunda bize bir
şey nakledilmiş değildir. Bunların davranışları hakkında verilecek en ağır ve
en son "hüküm şudur: “Hadlerini tecavüz etmişler (bâğî ve âsi olmuşlar,
meşru) imama karşı ayaklanmışlardır”. Bu hareket ise, kendilerine la'net
okunmasını gerektirmez.
Alimler, sadece Muaviye'nin oğlu Yezid hakkında
ihtilaf etmişlerdir. Hatta el-Hulasa'da ve diğer eserlerde şöyle dahi
denilmiştir: “Yezid'e ve Haccac'a lanet etmek uygun değildir. Zira Peygamber
(s.a.), 'Namaz kılanların ve Ehl-i kıblenin lanetlenmesini yasaklamıştır'
[5].
Peygamber (s.a.) den, kıble ehlini lanetlediğine dair rivayet edilen
hadisleri, 'O, başkalarının bilemedikleri - insanlara ait - halleri bilmekte
idi (Onun için de tel'in edilmeyi hak edenleri lanet-lemekte idi) tarzında izah
etmek gerekmektedir” [6].
Diğer bazı âlimler, Yezid'e lanet etmenin mutlak
olarak caiz olduğunu söylemişler, Hz. Hüseyin'in katledilmesini emretmekle
Ye-zid'in kâfir olduğunu buna gerekçe olarak göstermişler ve bunlar Hz. Hüseyin'i
katleden veya katledilmesini emreden veya bunu caiz gören veyahut da buna razı
olan kişilerin lanetlenmesinin caiz olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. İşin
doğrusu şudur: Yezid, Hüseyin (r.a.)in öldürülmesine razı olmuş, katledilmesi
haberini alınca neşelenmiş ve Resûlüllah (s.a.) ın Ehl-i beytini aşağılamıştır.
Bu gibi hadiselerin tafsilatı âhâd olsa da manâsı mütevatir olan haberler
hükmündedir. Onun için biz, onun durumunu tayin ve tesbitte tereddüt etmeyiz,
hatta imansızlığı konusunda bile böyle hareket ederiz, Yezid'e de,
yardımcılarına da, yoldaşlarına da Allah lanet eylesin [7].”Peygamber
(s.a.) 'Cennetliktir’, diye müjdelediği aşare-i mübeşşere (Cennetle müjdelenen
10 kişi)nin Cennetlik olduklarına şahadette bulunuruz”
Peygamber (s.a.)
“Ebu Bekir Cennetliktir, Ömer
Cennetliktir, Osman Cennetliktir, Ali Cennetliktir, Talha Cennetliktir, Zübeyr
Cennetliktir, Abdurrahman b. Avf Cennetliktir, Sa'd b. Ebu Vakkâs
Cennetliktir, Sa'd b. Zeyd Cennetliktir, Ebu Ubeyde b. Cerrah Cennetliktir”
[8],
buyurmuşlardır, Fatıma, Hasan ve Hüseyn (r.a.)ın Cennetlik olduklarına dair
şehadette bulunmak ta böyledir. Sahih bir hadiste, “Cennetteki hanımların
reisi Fatma'dır, Cennetteki gençlerin beyi Hasan ve Hüseyn'riir” [9],
buyrulmuştur. Öbür sahabeler de sadece hayırla yad edilirler. Cennetlik olan
öbür müminler için ümid edilenden çok (hayır ve mükâfat) onlar için ümit
edilir. Bunların dışında muayyen ve belli bir şahsın Cennetlik olduğuna dair
şehadette bulunulamaz. Umumî bir şekilde, “Müminler Cennetliktir, kâfirler
Cehennemliktir”, diye şehadette bulunulur.
“Seferde olsun, hazarda olsun mest üzerine mesh
yapmanın caiz olduğu kanâatına sahip olunur”
Her ne kadar mesh konusu Kur'an'a ziyade kılınmış bir
hüküm ise de, bu husus meşhur haberle sabit olmuştur. Hz. Ali'ye mest üzerine
mesh yapmaktan sorulunca, “Resûlüllah (s.a.) bunun müddetini mukim için
bir, misafir için üç gün olarak tayin etmiştir”, demişti. Abdestli olarak
mest giyen kimse, bu kadar süre mest üzerine mesh yapabilir.
Hasan Basrî (r.a), Resûlüllah (s.a.) in ashabından
yetmiş kişiye ulaştım, bunların hepsi de mest üzerine mesh yapmanın caiz olduğu
görüşünde idi. Bundan dolayı, Ebu Hanife (r.a.), “Gün gibi açık deliller elde
etmedikçe, meshin caiz olduğuna kanâat getirmedim”, demiştir.
Kerhî, “Mest üzerine mesh
yapmanın caiz olmadığına kani olanların kâfir olmalarından korkarım, çünkü bu
konuda nakledilen eserler ve haberler tevatür hükmündedir”, demiştir.
Hulasa, mest üzerine mesh yapmanın caiz olmadığı
kanâatmda' olanlar bid'at ehlidir. Hatta Enes b. Mâlik, “Ehl-i sünnet
ve'1-cemaat kimdir”, şeklindeki bir soruya, “İlk iki halifeyi seven, ondan
sonraki iki damad halifeyi karalamayan ve mest üzerine meshi caiz görendir”,
(Hubb-ı şeyheyn, 'adem-ı ta'n-ı hâteneyn ve mesh ale'1huffeyn) [10].
“Hurmadan yapılan riebizi haram saymayız”
Hurma veya kuru üzüm suda ekşitilir, sonra bir küpün
içine konularak bir yanıklık hasıl olacak derecede köpürtülür. Neticede mayhoş
bir meşrubat meydana gelir ki, buna nebiz denir. Muhtemelen, bu meşrubat şarab
yapmaya tahsis edüen küpler içinde yapıldığı için İslâmın ilk zamanlarında
Resûlüllah (s.a.) bunu men etmiş, sonra da bu nehy neshedilmişti. Onun için,
Rafizîlerin aksine, nebizin haram olmaması Ehl-i sünnet ve'1cemaatm
kaidelerinden ve esaslarmdandır. Fakat ekşiliği artıp sarhoş edici hale gelen
nebizin hükmü böyle değildir. Zira bu nitelikteki nebizin azının da çoğunun
da haram olduğu Ehl-i sünnet ve'1-cemaat çoğunluğu tarafından ifade
edilmiştir.(Fakat bazı imamlar bu evsaftaki az miktarda nebizin mubah olduğunu
söylemişlerdir) [11].
“Bir velî asla bir nebinin derecesine ulaşamaz”
Zira nebiler masumdurlar, sû-i hatime endişesinden ve
kötü bir şekilde ölmek korkusundan emin kılınmışlardır. Vahy ve meleği görme
lutfuna nail olmuşlardır. Velîlere ait kemâl halleriyle muttasıf olduktan sonra
ilahi hükümleri tebliğ ve halkı irşad işiyle görevlendirilmişlerdir.
Kerrâmiyeden bazılarının, “Velînin nebiden üstün olması caizdir”, demeleri
küfürdür, sapıklıktır. Evet nebinin hem nübüvvet hem de velayet rütbelerine haiz
olduğu, bu sıfata sahip bulunan nebinin, nebi olmayan velîden üstün olduğu
kesinlikle kabul edildikten sonra, (bir nebide mevcud bulunan) nebîlik
mertebesinin mi yoksa
velilik rütbesinin mi daha üstün olduğu konusunda bazan tereddüt edilebilir. (Bu konu tartışılabilir. Bir
nebinin velilik yönü nebilik yönünden
daha üstündür, şeklinde bir mesele ortaya atılabilir)
Şuur sahibi olduğu sürece buluğ çağına ermiş, “Bir
insan, kendisinden emir ve nehyin sakıt olacağı bir mevkie ulaşamaz”
Zira dinî mükellefiyetlerle ilgili olan hitaplar
umumidir. Bu hususta müctehidler de icma ve ittifak etmişlerdir. Bazı
Îbahiyeciler bu konuda şöyle bir görüş ileri sürmüşlerdir: Bir insan sevgi ve
aşkın son haddine ulaşır, kalbi saf hale gelir ve münafıklık bahis konusu olmadan
imam küfre tercih eder duruma ulaşırsa, emir, nehiy ve dini mükellefiyetler
ondan sakıt olur. Büyük günah işledi, diye Allah böylelerini Cehenneme sokmaz.
Diğer bazı tbahüer de şöyle derler: Bu mertebeye
ulaşan insanlardan bedenî ve zahiri ibadetler düşer, böyle kimselerin ibadeti
tefekkürden ibaret olur [12].
Bütün bunlar küfür ve dalâlettir. Çünkü mahabbet ve
iman konusunda insanların en mükemmel olanları peygamberler, özellikle
Allah'ın sevgilisi Peygamberimizdir. Bununla beraber onlar için de eksiksiz ve
mükemmel bir mükellefiyet hali bahis konusudur. Peygamber (s.a.)in: “Allah
Taâlâ bir kulu sevdi mi, günah ona zarar vermez” [13],
demesi,“O kulunu günahtan korur da onun zararı kendisine bulaşmaz” manâsına
gelmektedir.
Âyet ve hadis nevinden olan “Naslar zahirî manâlarına
hamledilir'”
Kesin bir delil, naslardaki zahirî manâlarının dışına
çıkarılmasını icab ettirmediği sürece durum böyledir. Cihet, cismiyet ve bunlar
gibi manâlar iş'ar ve ima eden naşlarda böyle yapılır. Yani zahirî manânın
dışına çıkılır. “Bir çeşit âyetler nass değil, müteşabihtir” denemez. Çünkü
buradaki nass tabiri, zahir, müfesser ve muhkemin mukabili olan nass manâsına
gelir, demiyoruz. (Âyet ve hadisler açıklık derecelerine göre, zahir, nass,
müfesser ve muhkem, kapalılık durumlarına göre hafi, müşkil, mücmel ve
müteşabih nevilerine ayrılır. İbarede geçen nass deyimi bu tasnifteki nass
manâsmda değildir). Aksine buradaki nass deyimi malum olan nazım ve ifade
şekillerinin hepsini şümulüne almaktadır.
Naslarm zahirlerini “Bırakıp ehl-i bâtının iddia
ettikleri manâlara sapmak ilhaddır ve küfür” ile ittisaf ve ittisal “dür” [14]
Buradaki bâtın ehli sözü ile kasd edilenler
mülhidlerdir. “Naslar zahirî manâlara göre anlaşılamaz, bunların, sadece
muallim (ve talimde bulunan batını reisinin) tarafından anlaşılan manâları vardır
ve esas olan da budur”. (Ta'limiye), iddiasında bulunanlara Ehl-i bâtın adı
verilmiştir. Bunların bu iddiadan maksatları, şeriatı kökünden reddetmektir.
İlhad, İslâm'dan ayrılma ve sapma anlamına gelir.
Zahirî manâları terk etmenin küfür ve ilhad oluşu, Peygamber (s.a.)den geldiği
kesinlikle bilinen bir şey konusunda Nebî'yi tekzib manâsına gelmesindendir.
Hakka vâkıf olan bazı şahısların, “Naşlarda esas olan
zahirî manâlar olmakla beraber, sülük ehli için malûm olan bir takım ince
manâların aralarını te'lif etmek mümkündür”, demeleri, imanın kâmil ve irfanın
hâlis oluşunun neticesidir.
Kur'an ve hadisten getirilen kesin naslarla sabit
bulunan, meselâ cesed ve bedenlerin hasrı gibi dini hükümlere delil teşkil
eden “Nasları reddetmek küfürdür”
Zira bu, Allah ve Resulünü açıkça yalanlamak,
demektir. Şu halde Hz. Aişe'ye zina isnad eden kâfir olur.
İster küçük olsun ister büyük olsun günah oluşu kesin
delille sabit olan bir “Günahı helâl saymak küfürdür”
Bu husus, daha evvel de izah edilmişti. “Günahı
Önemsememek ve şeriatla alay etmek küfürdür
Zira bu da tekzib alâmetlerindendir.
el-Fetâva ye el-Vakıat' (isimli eserler) de bahis
konusu edilen şu hususlar, anlatılan esaslarla ilgilidir: Haram olan bir şeyin
helâl olduğuna itikad eden bir kimse, eğer bu haram li-aynihi (ve bi-zatihî)
haram ise, haram oluşu da kesin delillerle sabit bulunuyorsa kâfir sayılır:
(Domuz eti ve necaset yemenin helâl sayılması gibi). Aksi halde tekfir
edilemez. Yani li-gayrihî haram olan (gasb ve hırsızlıkla elde edilen şeyler)
veya haram oluşu zannî delille sabit bulunan (Besmelesiz kesilen hayvanın
etinin yenmesi gibi) şeyleri helâl sayan kafir olmaz.
Li-aynihi haram olanla li-gayrihi haram olan arasında
bir fark görmeyen ulemadan biri şöyle dedi: Peygamber (s.a.)in dininde haram
kılındığım bildiği halde haramı helâl sayan, nikah düşmeyen kadınlarla
evlenmeye, bir zaruret hali bulunmadan domuz eti ve ölü hayvan eti yemeye,
şarab içmeye mubah diyen kimse kâfir olur. Helâl saymamak şartıyla bu gibi
günahları işleyenler fâsık olur. Sarhoşluk edecek ölçüdeki nebizi helâl sayan
kâfir olur. Bir kimse, satmak istediği bir şeye rağbeti artırmak için haram
olan bir şeye “bu helâldir1 dese veya aynı sözü bilgisizlik eseri olarak (helâl
veya haram olduğunu bilmediği bir şey konusunda) söylese kafir olmaz.
Bir kimse “şarab haram olmasaydı” veya kendisine güç geldiği için “ramazan orucu farz
olmasaydı”, diye temenni etse, kâfir olmaz. Bu durumun aksine olarak, “zina
haram olmasa” veya “haksız yere adam öldürmek haram olmasa”, diye temennide
bulunsa kâfir olur. Zira bunların haram oluşu hikmet esasına muvafık olarak
bütün dinlerde mevcuttur. Hikmetin dışına çıkmak isteyen, Allah Teâlâ'nın
hikmetine uymayan hükümler koymasını istemiş olur. Bu ise, bu nevi
temennilerde bulunan kişilerin Rabları hakkındaki bilgisizliklerinin eseridir.
İmam Serahsi, Kitabu'I-hayz'da.- “Bir kimse, âdet
gören eşi ile cinsi münâsebette bulunmayı helal saysa, kâfir olur”, diye
yazmıştır. en-Nevadir'de İmam Muhammed (r.a.)den: “Bu durumdaki kimse kâfir
olmaz”, dediği nakledilmiştir. Doğrusu da budur. CBu konuda mevcut olan iki
farklı görüşten) Daha doğru olanına göre eşi ile livata yapmayı helal sayan
kimse kâfir olmaz.
Allah'ı, şanına lâyik olmayan bir şeyle vasfeden veya
onun isimlerinden bir isimle veya emirlerinden bir emirle alay eden veya Allah'ın
va'dıni veya vaidini inkâr eden kimse kâfir olur. Hafife almak ve düşmanlık
kaseliyle, “peygamberlerden hiç bir peygamber olmasa”, diye temennide bulunsa
yine durum böyledir. Küfür söyleyen bir kimseye razı olduğunu göstermek için
gülen kişinin hükmü de budur.
Bir kimse yüksek bir yere otursa, etrafında toplanan
kimseler ona soru sorsalar ve gülüşseler. sonra da adamı yastıklarla dövseler,
(âlimi ve etrafında toplananları aşağılamak kasdıyle böyle mukal-lidhkler
yapsalar) hepsi kâfir olur.
Bir kimse, diğer bir kimseye, “Allah'a küfret”, diye
emretse, veya böyle bir emir vermeye azmetse kâfir olur.
Bir kimse, kocasından ayırmak ve boşanmasını sağlamak
için bir kadına “kâfirdir”, diye fetva verse, kâfir olur. (Kocasından boşanmak
isteyen veya karıyı kocasından ayırmak isteyen bir kadına “kâfirdir”, diye
fetva verilir. Bir müslümanla bir kâfirin evlenmesi caiz olmadığından talak ve
boşanma hadisesi vaki olur. Sonra kadın tevbe eder. Bu bir hile-i şer'iyedir.
Küfrü gerektirir).
Şarab içerken veya zina yaparken Besmele çeken kâfir
olur.
Kasten, kıbleden başka bir cihete doğru veya
abdestsiz olarak namaz kılan kimse kâfir olur, tesadüfen kıble tarafına
yönelmiş olsa bile.
İnanarak değil de hafife alarak kelime-i küfür
söyleyen kâfir olur. Diğer tâli ve fer'i konularda da durum böyledir. (İnanarak
küfrü gerektiren bir söz söyleyen zaten kâfirdir.)
“Allah'tan ümit kesmek küfürdür”
Çünkü “Allah'ın (af ve) rahmetinden ümit kesmeyiniz.
Doğrusu, kâfirlerden başkası Allah'ın (af, lütuf ve) rahmetinden ümit kesmez” (Yusuf,
12/87) buyrulmuştur. (Ye's haramdır, küfürdür, müslüman daima ümitli ve
iyimserdir).
“Allah'tan emn de küfürdür”
Zira, “Onlar Allah'ın mekrinden emn halinde midirler
yoksa? Allah'ın mekrinden ancak hüsranda kalan kavimler emn durumunda olur”
(A'raf, 7/99), buyrulmuştur. (Burada emn itimad, emniyet ve güven; mekr ise
hile ve oyun manâsına gelir. Bir kimsenin, yüzde yüz Cennete gideceğine ve azab
görmeyeceğine inanması, sanki Cenneti garantilemiş gibi hareket etmesi
haramdır, küfürdür, mutlak iyimserlik İslâm'da yoktur. Esas olan beyne'1-havf
ve'r-reca, korku ile ümit hali arasında yaşamaktır).
İtiraz:
“Günahkâr Cehennemliktir” diye kestirip atmak Allah Taâlâ'dan ümit kesmektir.
“îtaat halindeki müslüman Cennetliktir”, diye kesin bir hükme varmak da Allah
Taâlâ'dan emn hali içinde olmaktır. Bu duruma göre ister mutî, ister asî
olsunlar Mutezilenin kâfir olması gerekir. Zira Mutezile ya emn veya ye's
halinde bulunur. (Muti ise emn, âsi ise ye's halindedir). Halbuki Ehl-i
sünnetin kaidelerinden biri de şudur: “Kıble ehli olan hiç bir kimseye kâfir
denilemez” (Onun için de Mutezile tekfir edilemez).
Cevap: Bu
konuda Mutezile ye's ve emn halinde sayılmaz. Zira Mutezili, günahkâr olması
halinde, Allah Taâlâ'nın kendisini tevbe ötmeye ve iyi amel işlemeye muvaffak
kılacağından ümit kesmez. İtaat ve ibadet vaziyetinde olması halinde Allah
Taâlâ'nın kendisini hızlana -düşüreceğinden, sapık adam haline getireceğinden
ve böylece günah kazanan kişi olacağından emin olmaz. “Mutezili olan bir
kimsenin, büyük günah işlerse, Allah Taâlâ'nın rahmetinden ümit kesmesi ve
kâfir olduğuna itikad etmesi sebebiyle kâfir olması lazım gelir” diye ileri
sürülen itirazlara verilecek cevap böylece açıklığa kavuşmuş olur. Çünkü biz,
“Mutezilinin Cehenneme girmeyi hak ettiğine itikad etmesi, ye'se düşmesini
gerektirir”, iddiasını kabul etmiyoruz. Amel bulunmadığı için, “îman, tasdik -
ikrar - amelin toplamıdır” manâsına gelen imanın kendisinde mevcut olmadığıma
inanan bir Mutezilinin, bu anlayışının küfrü icab ettireceğini teslim
etmiyoruz.
Bununla beraber
Sünnîlerin, bir yandan: “Kıble ehlinden olan hiç bir kimse tekfir edilemez”, demeleri, öte
yandan “Kur'an Allah tarafından yaratılmıştır”, “Rü'yetullah imkânsızdır”, diye
inanan ve ilk iki halifeye söven veya onlara lanet eden kâfirdir, demeleri ve
daha buna benzer birtakım sözler söylemeleri müşkildir [15].
“Gaybten verdiği haber konusunda kâhini tasdik etmek
küfürdür”
Çünkü Peygamber (s.a.):“Bir kimse gider de verdiği
haber konusunda kâhini tasdik ederse, Allah'ın Muhammed'e indirdiğini inkâr
etmiş olur”, buyurmuştur [16].
Kâhin, gelecek zamanda vukubulacak hadiseleri haber veren, sırları bildiğini ve
gayb âlemine ait bilgilere vâkıf olduğunu iddia eden kişidir. (Kâhinin yaptığı
işe kehanet denir). Araplarda, olacak işleri bildiklerim iddia eden kâhinler
vardı. Kâhinlerden bazıları: “Benim gördüğüm cinler var, onlar bana tâbi olur,
hizmetimde bulunur, bana haber getirirler”, diye iddia ederlerdi. Diğer
bazıları ise, “Bana verilen bir anlayış (zekâ ve sevgi gücü) sayesinde
(olacak) hadiseleri ve işleri bilir ve kavrarım”, diye iddia ederlerdi. İlerde
vukua gelecek hadiseler hakkında bilgi sahibi olduğunu iddia edince, müneccim
de kâhin hükmünde olur.
Hulasa gayb hakkında bilgi sahibi olmak sadece ve
sadece Hakk Taâlâ'ya mahsustur. Allah'tan bir bildirme veya mucize ve keramet
(vahiy ve) ilham veya -mümkün olan konularda - emmare ve alâmetlerle istidlal
suretiyle bir irşad hali hariç, bu yol insanlar için kapalıdır. Bundan dolayı
el-Fetâva'da şöyle yazılmıştır: “Ayın çevresindeki hâleyi gören bir kimsenin,
gayba ait bilgi sahibi olduğunu iddia ederek 'yağmur yağacaktır', demesi küfür
alâmeti değildir”. (Zira bu, alâmet ve emmare ile bir şeyin vukua geleceğine
istidlal etmektir. Bugünkü hava tahmin raporları da böyledir. Küfürle ilgisi
yoktur) [17].
“Yok (ma'dûm)
bir şey değildir”
Eger,“şey” sözü ile muhakkak ve sabit, yani
gerçekleşmiş ve var kasdedilirse ma'dûm, bir şey değildir. Araştırıcı düşünürlerin
(ve kelâmcılarm) kanâatma göre “şey” ile “vücûd” ve “subût”; “yokluk” ('adem)
ile nefiy ve olmayış hali eşanlamlıdır. Bu, zarurî bir hükümdür. “Mümkün olan
ma'dûm hariçte sabittir”, kanâatında olan Mutezileden başkası bu hükme itiraz
etmemiştir. Şayet maksat “ma'dûma şey adı verilmez” demek ise; bu “şey”
sözünün tefsirine dayanan kelimenin lügat manâsıyle ilgili bir husustur. Yani
acaba “şey” mevcudun ve var olma halinin mi veya ma'dûmun ve yok olma halinin
mi, yoksa bilinebilir ve kendisinden bahsedilebilir, bir şeyin mi ismidir, hususiyle ilgilidir.
(Eş'arilere göre “şey” mevcudun Cahız'a göre ma'dumun, Basra'daki Mutezile
âlimlerine göre bilinebilir ve kendisinden haber verilebilir şeyin ismidir).
Bu duruma göre nakle başvurulur ve bu kelimenin kullanıldığı yerler ve
şekiller incelenir (ve ona göre bir hüküm verilir. Fakat kelâmcüara göre metafizik
manâda yok olana şey denilemez, onun için kelâmcılar Allah'a bile “şey”
derler).
“Hayatta olan insanların ölülere dua etmelerinde ve
onlar için sadaka vermelerinde”, yani ölüler adına tasaddukta bulunmalarında,
“onlar için” yani ölülere “fayda vardır”
“Allah'ın kaderi değişmez”, “Her insan kazancına
bağlıdır” (Tur, 52/21), “Her kişi bizzat kendi yaptığı işin karşılığım
görür, başkasının yaptığı işin değil”, gibi delillere dayanan Mutezile bu
fikri kabul etmemiştir.
Delillerimiz:. Ölülere, özellikle cenaze namazında
yapılan dualarla ilgili olarak nakledilen sahih hadislerdir. Selefte, bu gibi
hususlar öteden beri anane haline gelmiştir. Yapılan duada ölü için fayda
olmasa, bu gibi şeylerin manâsız olması gerekirdi.
Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sayıları yüze
varan bir cemaatın namazım kıldığı ve hep birlikte şefaatçi olduğu hiç bir ölü
yok ki, bunların o zat hakkındaki şefâatları kabul edilmemiş olsun” [18].
Sa'd b. Ubade Peygamber (s.a.) in şöyle dediğini
rivayet eder: “Resûlüllah'a dedim ki: 'Annem öldü, acaba onun için en
faydalı sadaka hangisidir?' Peygamber (s.a.) şöyle buyurdular: 'su!' Bunun
üzerine Hz. Sa'd bir kuyu kazdırdı ve bu annem içindir, (onun hayratıdır)
dedi” [19].
Yine Peygamber (s.a.)
buyurmuşlardır ki: “Dua belâyı geri çevirir, sadaka Rabbm gazabını
söndürür” [20].
Diğer bir hadiste Peygamber (s.a.) buyururlar ki: “Hoca ve talebe bir
kasabadan geçtikleri zaman, şüphe yok ki, Allah Taâlâ o kasabadaki mezarlıkta
yatan ölülerden 40 gün müddetle azabı kaldırır” [21]. Bu
konuda sayılamayacak kadar çok hadis, haber ve eser vardır.
“Allah Taâlâ duaları kabul eder ve ihtiyaçları görür”
Çünkü Kur'an'da “Bana dua
ediniz, duanızı kabul edeyim” duyurmuştur (Gafir, 40/60).
Peygamber (s.a.) de : “Bir insan acele etmediği
sürece, günah işlese ve sılayı rahım halinden uzak kalsa dahi duası kabul
edilir”[22],
buyurmuşlardır. Diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Şüpheniz olmasın
ki, Rabbıniz Hayy'dır, kerem sahibidir, kulunun kendisine doğru uzattığı elleri
boş olarak geri çevirmekten haya eder” [23].
Bilinmelidir ki, bu konuda umde, niyetin samimî, için
halis ve kalbin huzurlu olmasıdır. Çünkü Peygamber (s.a.), “Kabul edileceğine
kesinlikle inanarak Allah Taâlâ'ya dua ediniz. Biliniz ki, Allah Taâlâ, şuursuz
ve gaflet içinde bulunan kalbten çıkan duayı kabul etmez”, buyurmuştur [24].
“Kâfirin duası kabul edilir”,
denebilir mi, denilemez mi, konusunda kelâm âlimleri ihtilaf etmişlerdir.
“Denilemez” diyen cumhurun delilleri:
l. Allah
Taâlâ: “Kâfirlerin duası sadece ve sadece dalâlettedir, hiç bir değeri
yoktur”, buyurmuştur (Ra'd, 13/14).
2. Her
şeyden evvel kâfir Allah'a dua etmez, çünkü onu tanımaz.
3.
Allah'ın varlığını ikrar ve kabul etse bile, Hakk Taâlâ'nın şanına layık
olmayan şeyleri ona nisbet ettiği için ikrarı eksik ve çelişkilidir. “Kafir
de olsa mazlumun duası kabul edilir” şeklinde rivayet edilen hadisteki
“kâfir” sözü küfran-i nimette bulunan, yani nankör şeklinde yorumlanır [25].
Bunu caiz gören bazı âlimlerin delilleri:
Cenab-ı Hakk İblisten bahsererken: “Şeytan,
'Rabbım, mahşeri gününe
kadar bana mehil ver', dedi. Allah Taâlâ da, 'Peki sana kıyamet gününe kadar
mehil verilmiştir, buyurdu”. (Bk. A'raf, 7/14, 15).
Bu bir duanın kabulü demektir.
Ebu Kasım Hakim ile Ebu Nasr Debûsî bu kanâata ulaşmışlardır. Sadr Şehid (r.a.)
de “müftâbih olan budur” (fetva bunun üzerinedir), demiştir.
“Deccal'ın
Dabbetu'I-arz'n ve Ye'cûc ile Me'cûc'un çıkışı, İsa" (a.s.) nın
semâdan inişi ve güneşin batıdan doğuşu gibi eşrat-i saat” yani kıyamet
alâmetleri “haktır”
Çünkü bunlar mümkün işlerdir, vukua geleceğini de
doğru söyleyen (nebi) haber vermiştir.
Huzeyfe b. Useyd Gifarî diyor ki: “Biz aramızda bir
takım meselelerden bahsederken Resûlüllah (s.a.) çıkageldi, ve: 'neden
bahsediyorsunuz', diye sordu. 'Kıyamet üzerine konuşuyoruz', dedik. Hz.
Peygamber (s.a.), 'Kıyametten önce on alâmet görmediğiniz sürece dünyanın
sonu gelmez', dedi ve bu alâmetleri şu
şekilde saydı 1. Duhan (simsiyah bir
duman), 2. Deccâl, 3. Dâbbetu'1-arz, 4. güneşin batıdan doğuşu, 5. Hz. Meryem'in oğlu Hz. İsa'nın nüzulü 6, Ye'cûc ve Me'cûc, 7.
Üç yerde batma hadisesi: a) Doğuda yer batması, b)
Batıda yer batması,c) Arab yarımadasında
yer batması, 8. Bunların
sonuncusu da, insanları önüne katıp mahşer yerine;; sürecek olan bir ateşin
Yemen'den çıkmasıdır. (Üç yer batması, çökmesi ve göçmesi ile bu sayı on
olur)”[26].
Kıyamet alâmetleri konusundaki sahih hadisler cidden çok fazladır. Bunların
tafsilat ve keyfiyetleri hakkında da hadisler, eserler ve haberler rivayet
olunmuştur. Bunlar için tefsir, siyer ve tarih kitaplarına bakılmalıdır [27].
İster akliyatta olsun, ister şer'iyâtta olsun,
şeriyatın da (kelâm ve akâid gibi) ister aslî, (fıkıh gibi) ister fer'i
konularda olsun ; “Müctehid bazan hata eder, bazan isabet eder”
Mutezile ile bazı Eş'arüerin kanâati şudur: Hakkında
kesin delil bulunmayan şer'î ve fer'î meselelerde her müctehid isabet üzeredir.
Bu konudaki ihtilafın esası şu husustaki ihtilaftır: Acaba Allah Taâlâ'nın her
hadisede muayyen bir hükmü var mıdır, yoksa ictihad konusu meselelerde Allah'ın
hükmü, ictihadn müctehidi ulaştırdığı
kanâat mıdır?
Bu meselenin hakikati ve mahiyeti şudur: İçtihada
konu olan meselelerde, müctehid ictihad yapmadan önce;
1. Ya
Allah Taâlâ'nın belli bir hükmü vardır,
2. Veya
yoktur. Bu takdirde:
a) Ya bu
hüküm konusunda Allah Taâlâ'dan gelen bir delil yoktur,
b) Veya
vardır. Bu halde delil, ya katidir veyahut da zannîdir. (4 nevi durum ortaya
çıkar).
Bu ihtimallerden herbirini benimseyen bir ulema
topluluğu vardır. Tercih edilen görüş şudur: Hüküm muayyendir ve birdir. Bu
hükmün zanni (ve açık olmayan) bir delili mevcuttur. Eğer müctehid bu delili
bulursa isabet, bulamazsa hata etmiş olur. Delil çok kapalı ve gizli olduğu
için, müctehid onu bulmak ve isabetli hüküm vermekle mükellef tutulmamıştır.
Onun için hatalı ictihad yapan mazur görülmüştür ve hatta me'cûr (sevap almış)
sayılmıştır. Bu mezhepte ve kanâatta olanlara göre içtihadında hata eden
müctehidin günahkâr olmadığı konusunda ihtilaf yoktur. îhtilaf sadece
şuradadır: Acaba müctehid işin başında ve sonunda mı hata etmiştir? Yani delil
ve hükmün her ikisine nazaran mı hata etmiştir? Bazı kelâm âlimleri ve îmam
Maturidî bu kanâattadır. Yoksa içtihadında hata eden müctehid işin sadece
sonunda mı yanılmıştır? Yani, bir delili, riayeti gerekli bütün şartlara ve
kaydîara sadık kalarak ortaya koymuş; na-zar-ı itibara almakla mükellef olduğu
hususları yerine getirmiş olması bakımından delilde isabet etmi§ olsa dahi
hükme nazaran mı hata etmiştir?
Müctehid, ictihadî konularda, manâsı kesinlikle hak
olan kat'î deliller ortaya koymakla mükellef değildir. Müctehidin bazan hata
edebileceği konusundaki deliller şu şekilde sıralanır:
1. (Hz, Davud'la Hz. Süleyman bir kavme ait koyunların yayıldığı ekin hakkında hüküm veriyorlardı).
Süleyman'a bu meselenin
hükmünü anlatmıştık” (Enbiya, 21/79). Âyette geçen “fehhemnâhâ”
ibaresindeki zamir hükme ve fetvaya aittir. Şayet (Hz. Davud ve Hz. Süleyman
tarafından yapılan) her iki ictihad da doğru olsaydı “hükmü anlatma” konusunun
Hz. Süleyman'a tahsis edilmesinin izahı olmazdı. Zira bu durumda her ikisinin
de hükmü anlamış ve isabet etmiş olmaları gerekir.
2.
İçtihadın bazan hata, bazan da isabet
konusu olan bir şey olduğuna delâlet eden hadis, eser ve haberler vardır, hatta
bunlar manâ itibariyle mütevatir olma durumuna bile gelmiştir. Peygamber
(s.a.); “İctihad et, eğer isabet edersen on sevap, hata edersen bir sevap
alırsın”, buyurmuşlardır. Başka bir hadiste, ictihadda isabet edene iki,
hata edene bir ecir ve sevap tayin edilmiştir.İbn Mes'ud (r.a.)un şöyle dediği
nakledilmiştir:“(Yaptığım ictihadda)
isabet edersem; bu, Allah'tan, aksi takdirde benden ve Şeytandandır” [28].
İctihad konusu olan hususlarda, bazı sahabelerin,
öbürlerin ic-fıhadlarını hatalı olmakla nitelendirdikleri meşhurdur [29].
3. “Kıyas,
hükmü izhar eder, ispat etmez” (Kıyas dini bir hükmü muzhirdir, müsbit
değildir. Naslarda esasen var olan bir hükmün benzerlerine geçirilmesini ve
tatbik edilmesini sağlar, yeni bir hüküm getirmez). Şu halde, kıyasla sabit
olan bir hüküm manâ itibariyle nassla sabittir. Nassla sabit olan bir şey
konusunda hak olanın bir olduğu, başka bir doğrunun bulunmadığı hususunda icma ve ittifak
edilmiştir.
4. Peygamberimiz (s.a.)in şeriatında zikredilen umumî ifadelerde şahıslar arasında bir ayrım yapılmamıştır. Her müctehid isabetli sayılsa, belli bir fiilin, yekdiğerine zıd iki hükümle muttasıf olması, netice olarak bir işin aynı zamanda hem haram, hem mubah, hem sahih, hem fâsid, hem farz, hem de farz olmaması lazım gelirdi. (Zira müctehid ya nassın manâsı veya mefhumu ile amel eder. Bu takdirde ictihad konusu olan hüküm bütün şahısları şümulüne alır. Durum bu olunca, bir konuda iki değişik içtihadın bulunması halinde bir fiilin aynı zamanda iki zıd vasıf taşıması gerekir. Meselâ bir müctehide göre yenmesi haram, diğerine göre helâl olan bir şeyin, aynı anda zıd iki hükmü taşıması gerekir. “İki ictihaddan biri hatalıdır”, denirse bu çelişki ancak o zaman ortadan kalkar). Bu mesele ile ilgili açıklamaların tamamı ve muhaliflerce ileri sürülen delillerin cevaplan için “et-Telvih fi şerhi't-Tenkih” isimli eserimize bakınız [30].
“İnsan nevinden olan peygamberler, melek nevinden
olan peygamberlerden, melek nevinden olan peygamberler, peygamber olmayan
insanlardan (ve beşerin avamından), peygamber olmayan (imanlı) insanlar,
peygamber olmayan meleklerden (ve
meleklerin avamından) üstündür”
Peygamber olan meleklerin avamından olan insanlardan
üstün olduklarına dair icma ve ittifak vardır. Hatta bu, zarurî bir hükümdür.
Peygamber olan insanların peygamber olan meleklere, insanların avamının
meleklerin avamına olan üstünlüğü konusunda şu gibi izah şekilleri vardır:
1. Allah
Taâlâ meleklere Âdem (s.a.)e tazim ve tekrim yoluyla secde etmelerini
emretmişti. Allah Taâlâ bu durumu hikâye ederek, “Benden üstün kıldığını
görüyor musun... Ben ondan daha hayırlı ve üstünüm. Beni ateşten, onu çamurdan
yarattın..”.(îsra, 17/62; A'raf, 7/12) buyurmuştur. (Burada şeytan'm ve
îblis'in, Allah'a karşı gelmeden evvel meleklerden olduğu kabul edilmektedir).
Hikmetin gereği, ast olanın üst olana secde etmesi için emir verilmesidir,
bunun aksi hikmete uygun değildir.
2.
Lisandan anlayan herkes “Allah Âdem'e isimlerin hepsini öğretmişti” (Bakara,
2/3), âyetinden, Hakk Taâlâ'nın Âdem'i meleklere üstün kıldığım, ilminin
fazlalığını açıkladığım ve ta'zim ve tekrimi hak ettiğini kasdettiğini kavrar
ve maksadın bu olduğunu idrâk eder.
3. Şüphesiz
ki, Allah Âdem'i, Nuh'u, İbrahim gibileri ve İmrangilleri âlemlere üstün
kılmış (ve onları bunlardan seçmiş) tir”
(Ali îmran, 3/33), buyrulmuştur. Âlem kavramına melekler de dahildir. Avam olan
insanların peygamber olan meleklerden üstün tutulmayacakları icma ile istisna
edilmiştir. Böylece bunun maadasında âyetin genel olan hükmü bakî kalır.
Aşikârdır ki, bu mesele (kat'î değil) zannîdir ve onun için de bu gibi
yerlerde zanni delillerle iktifa edilir.
4. Şüphe
yok ki, insan şehvet, gadab ve zarurî ihtiyaçlan düşünme gibi olgunluk ve
kemâl hallerini kazanmaktan uzaklaştırıcı engellere ve aksaklık çıkarıcı
durumlara rağmen kemâl hallerini ilmî ve amelî faziletleri elde eder. Engellere
ve yön değiştirici âmillere rağmen ibadet etmenin ve kemâl hallerini tahsil
etmenin daha güç olduğu ve daya çok ihlash olmayı temin ettiği muhakkaktır. Şu
halde insan melekten daha üstündür.
Mutezileye, felsefeye ve bazı Eş'arîlere göre
melekler insanlardan üstündür. Öne sürdükleri deliller ve yaptıkları açıklama
şekilleri şöyledir:
1.
Melekler bilfiil kâmil olan (maddeden)
mücerred ruhlardır. Gadab ve şehvet, sinir ve arzu gibi şeylerin ve
felâketlerin kaynağı olmaktan, heyula ve suret, madde ve şekil karanlığından uzaktır. Acaib, harikulade
işler yapma gücüne sahiptir. Hataya düşmeden geçmiş ve gelecek hadiseler hakkında
bilgi sahibidirler.
Cevap i Bu izah şeklinin temeli îslâmî değil, felsefî
esaslardır.
2.
Peygamberler, insanların en üstünü olmakla beraber, meleklerden ilim
öğrenmekte ve onlardan
faydalanmaktadır. “Ona, çok güçlü olan Cebrail öğretmiştir”, (Necm,
53/5), “Kur'an'ı O'na Ruhu'l-emin, yani Cebrail indirdi” (Şuarâ, 26/193), âyetleri bunun delilidir.
Şüphe yok ki, öğreten öğretilenden daha üstündür.
Cevap:
Ta'lîm Allah Taâlâ tarafındandır, melekler sadece tebliğ-ci (sefir, elçi ve
aracı) dirler.
3. Peygamberlerden
evvel meleklerin zikredilmesi, Kur'an ve hadiste düzenli bir kaidedir, (Amentü'de durum budur). Bu durumun yegâne
sebebi, meleklerin şeref ve rütbe itibariyle önde olmalarıdır.
Cevap:
Bunun sebebi, var oluş ve yaratılış bakımından meleklerin önce olmalarıdır
veya meleklerin mevcudiyeti çok gizli ve kapalı olduğu için onlara imanın daha
kuvvetli olmasıdır. (Görünmeyene iman zordur, inanılınca da bu iman kuvvetli
bir inanç olur).
4. “Ne Mesih ne de
mukarreb melekler, Allah'a kul olmaktan çekinmediler” (Nisa, 4/172),
Duyurulmuştur. Dil bilen herkes bu ifadeden, meleklerin İsa (a.s.) dan daha
üstün olduklarını anlar. Zira bu gibi yerlerde, derecesi aşağı olandan yukarıda
olanlara doğru yükselmek kıyas icabıdır. “Şu işten vezîr ve (hatta) sultan
çekindiler” denir. Ama, “Şu işten sultan ve (hatta) vezîr çekindiler” denmez.
Durum bu şekilde anlaşılınca, - zaten İsa (a.s.) ile öbür peygamberler
arasında fark bulunduğunu söyleyenler bulunmadığı için - gerçek ortaya çıkmış
olur.
Cevap:
Hıristiyanlar, Mesih'in durumunu çok büyüttüler, O'nu Allah'ın kullarından bir
kul olmaktan daha yüksek bir mevkide gördüler. Hatta, Hz. Mesih'i Allah'ın oğlu
olmaya layık gördüler. Çünkü o mücerred (bekâr) idi, babası da yoktu. Allah
Taâlâ O'nun hakkında: “Anadan doğma körleri, alacalıları iyi edeceğim ve ölüleri
dirilteceğim Allah'ın izniyle” (Ali îmran, 3/49) buyurmuştur. Halbuki diğer
âdemoğuilan için böyle bir ifade kullanılmamıştır. İşte bundan dolayı Allah
onları reddetmek için: “Mesih Allah'a kul olmaktan çekinmez”, ve hatta bu
manâda ondan daha üstün olanlar- ki bunlar mukarreb meleklerdir - da bundan
çekinmezler, buyurdu.
Bu manâda ve sadece bu yönden mukarreb meleklerin Hz.
Mesih'ten daha üstün olmalarının sebebi şudur
Meleklerin anaları da babaları da yoktur. Allah Taâlâ'nın izniyle büyük
güç isteyen işler yapmaya kadir olurlar. Anadan doğma âmâyı ve alacayı sıhhata
kavuşturmaktan ve ölüleri diriltmekten daha acaib işler yapma kudretine
sahiptirler. Buradaki yükselme ve ileriye doğru gitme sadece tecerrüd ve
kuvvetli eserler ortaya koyma konusundadır. Mutlak kemâl ve şeref hususunda
değildir. Burada meleklerin daha üstün olduklarına delâlet eden bir şey yoktur
[31].
Doğruyu en iyi bilen Allah'tır, dönüş ve gidiş de
O'nadır.
[1] İbn Mace, Cenaiz, 31;
Aclunî, JT, 32, Ekseriya hissi sebepler, şahsî menfaatlar ve ihtiraslar
dolayısiyle farklı görüşte olan müslümanlann yekdiğerlerini fâsık ve münafık
olmakla suçlayıp birbirinin ardında farz olan namazları kılmadıkları, cenaze
namazlarına iştirak etmedikleri çok eski zamandan beri sürüp gelmekte, bugün
de mutaassıp ve cahil çevrelerde bu nevi davranışlara Taşlanmaktadır. Onun için
konuyu itikadî yönden açmakta fayda vardır:
Münafık, genellikle müslüman görünen,
müslümanlar gibi davranan, fakat aslında İslâm'a, Kur'an'a ve Resûlüllah'a
inanmayan insanlara denilir. Biz münafıkların dış görünüşlerini ve îslâmî
davranışlarını esas alarak onlara tslâmî muamele yaparız. Samimi bir müslümanla
onlar arasında hukukî ve dinî münasebetler yönünden bir ayrım yapmayız. Zira
Resûlüllah “Ben zahire göre hüküm vermeye memur kılındım, sırları Allah bilir”
(Bk. Aclunî, I, 192), buyurmuşlardır. Münafıkm dünyada müslüman muamelesi
görmesi onu uhrevî sorumluluktan ve Cehennem azabından kurtarmaz, Cennete
gitmesini temin etmez. Kalblerde olanı sadece Allah bilir, biz görünüşe, ikrar
ve ifadeye göre muamele ederiz.
Hz. Ömer, tayin ettiği valiler içinde münafık
kişilerin olup olmadığını, bir cenaze olursa bunun münafıklıkla ilgisinin
bulunup bulunmadığım Resûlüllah'ın sırdaşı Hz. Huzeyfe'ye sorardı. Hz.
Peygamber'e, bazı münafıkların isimleri vahy ile bildirilmiş, o da bunlardan
bir kısmını sadece Hz. Huzeyfe'ye söylemişti. Diğer müslümanlann münafıklara
müslüman muamelesi yapmalarına rıza göstermişti. (Bk. Sahih-i Buharı muhtasarı
Tecrid trc. II, IX, 299; İbn Hacer, el-îsâbe, I, 316). Münafık, “Ben münafikım”
demez, derse, zaten kâfir olduğunu söylemiş olur ve ona göre muamele görür. Bu
sebeple kişilerin kalb halle rini ve nifak durumlarını araştırmamız, vazifemiz
değildir. İslâm'ın dünyevî hükümleri bakımından insanlar müslim ve gayr-ı
müslim, diye ikiye ayrılır, dinin dünyevî hükümleri itibariyle münafıklara mahsus
ahkâm yoktur. Bunlar hukukî statü bakımından aynen müslüman-]ar gibidir.
Fâsık ve fâcir, îslârnı kalben ve samimî
surette benimsediği halde fazla günah isleyen müslümanlardır. “Fazla ve ısrarla
günah işleyen” kaydını koyuyoruz. Zira îslâma göre nebilerin dışında günahsız
kimse yoktur. Bu nevi kişiler imam olunca, cemaat olup peşlerinde namaz
kılmak, vefat ettiklerinde cenaze namazlarım kılmak Ehl-i sünnet akidesinin
temel taşlarmdandır. İmam beğenmemek diye bir şey yoktur. Ehl-i kıble, Ehl-i
kıblenin arkasında namaz kılar. Aslında bu husus bir hadiste şöyle ifade
edilmiştir: «İster iyi. ve sâlih, ister kötü ve günahkâr olsun herkesin peşinde
namaz kılınız. Bu nitelikteki kimselerin cenaze namazlarını da kılınız. Ve yine
bu nevi şahısların komutasında cihad da yapınız», (Beyhakî, Aclunî, II, 29).
Gerçi bu hadisin senedinde inkita vardır, fakat manâ asr-ı sâadetteki tatbikata
uymaktadır. Müslümanların ikide bir belli kişilerin imamlığının cevazını veya
muayyen kişilerin cenaze namazlarının kılınıp kıîınmamasını tartışmalarının
hiç bir itikadı ve kelamî temeli yoktur. Konu tamamen hissidir.
[2] Buharı, Fezâilü ashabi'n-Nebi,
5; Müslim, Fezâilu's-sahabe, 133.
[3] Hadis kitaplarında şu mealde
bir hadis geçmektedir:
“Ensar ve muhacire ikram
et”. Buharı,
Menâkıbu'l-ensar, 9; Müslim, Cihad, 128.
[4] İbn Hanbel, V, 54, 57.
[5] “Bir mümine iânet
olsun', demek onu öldürmek
gibidir” (Buharı, Edep, 44).
[6] Hz.Peygamber günah işleyen
bazı müminleri lânetlemiştir. Meselâ, “Riba (faiz)yiyen
ve murabahacılık yapana
Allah lanet etsin”,
demiştir (Buharı, Libas, 86;
Müslim, Musakat, 19). Fakat bu ifadelerde şahıslar belli değildir,.
gayr-ı muayyendir.
[7] Sırrı Paşa: “Biz de Taftazanî'nin dediğini deriz”,
demektedir (s. 325). Yezid, Muaviye'nin
oğlu, Hz. Peygamber'in kızı, Hz.
Fatma'dan torunu, Hz. Hüseyin'i
10 muharrem 680 de Kerbelâ'da katlettiren ikinci Emevî halifesi. Haccac ise Emevîlerin
Irak valisi. Kabe'yi tahrib eden Hz. Zübeyr'in oğlu Abdullah'ı katlettiren, bir
çok sahabe ve tabiûnun katili olarak bilinen ve Haccac-ı Zâlim diye tanınan bu
zat, muktedir, hiddetli, acımasız ve çok güzel konuşan bir hatip idi.
Yezid Ölmeden evvel tevbe etseydi, diğer
hanedân-i nübüvvetten el çekerdi. Kaldı ki ölümüne kadar hanedân-ı âliye'yi,
aşağılayıcı her nevi harekette bulunduğu tevatürle rivayet edilir. Ölüm
anındaki tevbe ve iman makbul değildir. Onun için Yezid'in kâfir olduğuna
inanılmıştır. Yezid'in kâfir olduğuna, katl-ı- Hüseyn'i emrettiğinden başka,
manzume şeklinde söylemiş olduğu şu hezeyanı ile de istidlal olunur: Bir gün
fal bakmak için Yezid mushaf-ı şerifi açar:
“Cebbar ve inadcı herkes mahrum kalır” (İbrahim, 14/15)
mealindeki âyet gözüne çarpar, kesilesi diliyle şu kıt'ayı söyler:
Tuhavvıfunî bi-cebbârin anîd Ve hâ ene zâke cebbârun anîd îza lâkeyte Rabbeke
yevme Haşrin Fe kul “Ya Rab mezzakanî Yezid”. (Ey Kur'an! beni cebbar ve inadcı
olmakla mı tehdid ediyorsun? Îşte o cebbar ve inadcı benim! Kıyamet günü Rabbma
kavuştuğun zaman O'na git ve de ki: (Ya Rab beni Yezid parçaladı!), diyerek
Mushaf-ı şerifi pare pare eylediği menkuldür.
Hz. Hüseyin'i katletmenin Hz. Peygamber'e eza
olduğu aşikârdır. Bir kimsenin ciğerparesi olan evladını katletseler o kimse
sevinir mi, üzülür mü? “O kimseler ki, Allah'a eza ederler, dünya ve
âhirette Allah'ın laneti onların üzerine olsun” mealindeki âyete göre Yezid
laneti hak etmiş olur. Daha başka bir çok skandallara da adı kansan Yezid'e
lanet etmemek ve bunu caiz görmemek zaman zaman bir Sünnî akidesi haline
getirilmiş, Yezid'e lanet okuyan Şiiler ve Alevîlere karşı Yezid gibi hunhar
bir caninin adeta avukatlığı yapılmıştır. Yezid'e lanet edilmesine karşı
çıkılmca, Şiîler ve Alevîler Sünnîleri Yezidcî, Meryânî olmakla suçlamışlardır.
Bugün bir Alevî nazarında her Sünni bir Yeziddir. Alevilikteki bu yanlış
kanâatin sebebi, bazı Sünnüerin kendilerini Yezidi savunmaya memur edilmiş
kimseler olduklarına inanmaları, daha fenası da bu inançlarını bir Sünnî
akidesi imiş gibi ortaya atmalarıdır. En çok okunan Sünnî-Maturidi akâid
kitaplarından Emalî'de şöyle denilmektedir:
”Ve len yel'an Yeziden ba'de mevtin”
Sivâ'l-miksâri fi'I-igrâi gâli
(Seleften bir kimse ölümünden sonra Yezid'e
lanet etmedi (!) ancak haddi tecavüz eden Rafizîler ve Haricîler gibi bazı
şahıslar lanet eylediler) .
“Yezid ve Haccac'a lanet eylemek layık
değildir. Zira Hz. Resûlüllah. Ehl-i kıbleye la'neti nehyeyledi. Hz.
Peygamber'in bazı Ehl-i kıbleyi lanetlemesi buna muarız ve muhalif olmaz. Zira
gayrın bilmediği ba'zı ahval-i nâsı Hz. Resûlüllah bilir...” (Merahu'Umeâli fî
jerhi'l-Emalî s.
İ38, tst.
1304, 1886).
Şerhu'l-Akâîd müellifi Taitazânî Yezid'e lanet
okumaktadır, şimdi ona Haricî veya Rafızî mi denecek?
Sünnîlerle Alevîlerin arasını açar, Sünnîleri
adetâ Hz. Hüseyin'in katili Yezid'in müdafaacısı, taraftarı ve Mervani durumuna
düşüren bu nevi ifadelerin akâid kitaplarına geçmesi İslâm için sadece zararlı
olmuştur. Şüphesiz ki, bir kimse İblis, Firavn, Nemrud, Yezid, Hulagu ve Cengiz
gibi kâfirlere lanet okuyacağına otursa da Kur'an okusa, zikir ve istiğfarla,
meşgul olsa daha iyi olur, sevap kazanır. Tavsiye edilecek şey budur. Fakat
çıkar da bir giî ve Alevî Yezid'e lanet okursa bir Sünni buna itirazı
olmamalıdır. “Yezide lanet edilmez”, hükmünün akîdeleştirilmesi ve bir Sünnî
Hikadi haline getirilmesi talihsizlik olmuştur.
[8] Buharî ve Müslim,
Fezâilu's-Sahabe.
[9] a.g. yer.
[10] Buharî, Vıtdû, 35; Müslim,
Taharet, 22.
[11] Hurma veya kuru üzümü suya
koyup bir küp içinde ekşiterek istihsâl edilen bir şerbet nevine nebiz denir
(Sırrı Paşa, s. 330). Hurma nebizi: Hurma hafifçe kaynatılır. Kaynatılan
hurmanın suyu içildiğinde çoğu sarhoşluk verir, ama azı insanı sarhoş etmez.
İmam-ı Azam'la îmam Ebu Yusuf'a göre sarhoşluk vermeyecek miktarda nebiz içmek
haram değildir, helâldir. İmam Muhammed'e göre bu nitelikteki nebizin azı da
çoğu da haramdır. Maliki, Şafiî ve Hanbelî mezhebinde de haramdır (Bk. Cezerî,
el-Fıkh ale'l-mezdhibi'l-erbaa, II, 7).
Serahsî'nin
el-Mubsût isimli eserinin “Kitabu'I-eşribe” bahsinde de mesele böylece izah
edilir, sahabe ve tabiûndan olan bazı zatların nebiz içtiklerine dair örnekler
verilir. (Ayrıca Bk. Hidaye, Bidayetu'l-müc-tehid ve nihayetu'l-müktesid,
«Kitabu'l-eşribe» bahsi). İşte mesele budur. Görüldüğü gibi mesele itikadı
değil amelî, kat'ı değil zannî bir konudur. Acaba neden zannî, üstelik bir de
amelî bir mesele itikad ve kelâm kitaplarına alınmıştır? Neden şarab içmenin
haram, . süt içmenin helâl olduğundan bahsedilmiyor da, “Biz nebize haramdır,
demeyiz”, deniliyor?
Sebep şudur: Şarabın haram, sütün helâl olduğu
konusunda ne dört mezhep imamları arasında, nede Caferi, Zeydî, Mutezile ve
Hariciler arasında herhangi bir ihtilaf yoktur- İhtilaf konusu olan sadece nebiz
meselesidir ve işin garib olan yönü de bu ihtilafın dört Sünnî mezhebin
bünyesindeki bir ihtilaf olması ve diğer mezhepleri de ilgilendirmesidir. Ömer
Nesefi: “Nebiz haramdır, demeyiz”, diyor ve arkasından Taftazâ-nî ekliyor:
“Nebizin haram olmadığını söylemek Ehl-i sünnet ve'l-ce-maatm esas
kaidelerindendir”. Bu konuda Rafiziler (CaferiIeri kasdediyor. Zira Anadolu
Alevilerinin çoğu şarabı mubah sayar) Ehl-i sünnete muhalefet ederek nebizi
haram saymışlardır.
Acaba nebize haramdır, diyen sadece Şiiler -Taftazâni'nin
deyimi İle Râfiziler- midir? Nebize, haramdır, demek Rafızîlik ise İmam
Muham-med, İmam Malik, îmam Şafiî, tmam Ahmed ve daha pek çok âlimin Rafızî
yani Ehl-i sünnetin dışında kalması gerekmez mi? Çok tuhaf şeydir ki, en
lüzumsuz şeyleri bile uzun uzadıya şerh eden Şerhu'l-Akaîd sarihleri de bu ve
benzeri konularda susmayı tercih etmişlerdir. Kelâmın görevi îslâm akaidini
gayr-ı müslimlere, Sünnîlere ait görüşleri Sünnî olmayan İslâm mezheplerine
karşı korumak ve savunmaktır. Fakat bu işi yaparken, “İslâmın parçalanmaz bir
bütün olduğunu, tüm müslümanların birliğini ve beraberliğini” gözonünde
bulundurmak, bu temel prensibi zedeleyici beyan, tutum ve davranışlardan titizlikle
kaçınmak gerekir. Nebiz haram değildir, görüşünü reddedenler yanlış inancın
mensupları olarak damgalanırsa, bunun îslâmın birliği ve müslümanların
beraberliği açısından sakıncalı sonuçlar doğuracağı aşikârdır. Sırf
Caferileri, Rafızilikle suçlayıp reddetmek için akâid ve kelâm kitaplarına
sokulan bu ve benzeri hükümler körü körüne bir akide olarak kabul ve müdafaa
edilirse, İslama ve müslümanlara en azından hiç bir fayda sağlamayan kısır
çekişmelerin içine girilmiş, boşuna zaman ve mesayi harcanmış olur.
Bu gibi konularda insan ister istemez şunu
düşünmektedir: Acaba kelâm ve akâid kitapları, tslâm akidelerini açıklığa
kavuşturarak bunları savunmak ve doğrularını yaklaştırmak, tanıtmak ve
kaynaştırmak için mi, yoksa bunları yekdiğerine yabancılaştırmak ve hasım
haline getirmek için mi yazılmıştır?
Şarap içmeyi mubah gören, âyin-i cem denilen
içkili, kadınlı ve müzikli toplantılar düzenleyen Bâtınî temayüllü Rafiziler
aleyhinde hiç bir şey söylenmediği halde sırf bir takva ve ihtiyat eseri
olarak, “Nebiz haramdır”, diyen Caferîlere bu şekilde ve ağır bir biçimde hücum
edilmesİ.'ne derece İslama ve îslâmın yüksek çıkarlarına uygundur? Tartışılması
gereken konu budur. Mest üzerine mesh için de durum aynıdır.
[12] Şeriatdışı bâtıl
tarikatlarda ve tasavvufî cereyanlarda olgun hale gelen kişilerin bedenî ve
zahirî ahkâmla mükellef olmadıkları inancı vardır. Filozofların çoğunda da bu
kanâat vardır. Bu konuda Ömer Nesefi'nin, Kitab fi mezahibi'l-mutasavvıfa
isimli, küçük fakat değerli ve önemli bir risalesi vardır. Bk. Kelâbâzî, Doğuş
devrinde tasavvuf (îst, 1979) un ekinde.
[13] Suyuti, Tahrirde, “Bu
hadisin asimi bulamadım” demektedir.
[14] Batıniler Kur'an'ın zahirî
manâları değil, bâtını manâları esastır derler. Gayeleri zahirî manâları ve
bedenî ibadetleri geçersiz hale getirmektir. Mutasavvıfların çoğu zahirî
manâların Önemine ve değerine en küçük bir gölge düşürmeden naslarm altında bir
takım batını manâlar ararlar, buna nassın içâri manâsı derler. İşarî tefsirler
bu anlayışın neticesidir. Fakat bu konuda da şeriatdışı bazı tasavvufî
cereyanlar Batıniler gibi düşünmüşlerdir. îşarî tefsirler üzerindeki Batınî
tesirler eskiden beri tartışılmış, “Sülemî gibi meşhur bir sufî bile tasavvufî
tefsirine Bâtınî te'vüler almıştır”, denilmiştir.
Kelâmcılar genellikle işarî tefsirleri ve
tasavvufî te'villeri hoş, karşılamamı şiardır. Selefîler ise bu konuda
onlardan da ileri gitmişlerdir. Gerçekten de îbn Arabi tefsiri diye bilinen
Abdurrazzak Kaşanî'nin tefsiri ve o vadide yazılan işarî tefsirleri,
kelâmcılarıh ve Selefîlerin hoş, karşılamalarına imkân yoktur.
[15] “Kıbleye yönelip namaz kılan
hiç bir kimseye kâfir denilemez” cümlesi Sünnî akaidinin temel
kâidelerindendir. Mutezile, Şii), Kerrâmiy-ye ve Müeessime gibi mezhepler kıble
ehlidir. Zayıf ve uydurma hadislere dayanılarak, “Kur'an mahlûktur, diyen
kâfirdir”, şeklînde bir hüküm verilmiştir. Bunun benzeri daha pek çok hükümler
vardır. Bu duruma göre Mutezilenin kâfir sayılması gerekmektedir. Halbuki öbür
yandan, kıblemize yönelen ve bizim kıldığımız gibi namaz kılan hiç bir kimseye
kâfir denemez, kaidesine göre namaz kılan Mutezileyi kâfir saymaya imkân
yoktur. Bu husus, içinden çıkılması zor bir durum meydana getirmektedir.
Görüldüğü gibi Taftazânî de meseleyi çözmeden bırakmakta ve askıya almaktadır.
Acaba Taftazâni gerçekten bu meselenin içinden çıkamadığı için mi konuyu bu
şekilde bırakmıştır, yoksa bildiği şeyleri söylemesi halinde bir takım
tepkilerin ortaya çıkacağından çekinmiş ve meseleye bir işaret koymakla mı
yetinmiştir? Taftazânî Makasid Şerhi'nde de bu hususta tatmin edici bir şey
söylememiştir. Halbuki burada: «Bu konunun içinden çıkamadım», dercesi-ne bir
ifade kullanmak suretiyle okuyucuyu bu noktada düşünmeye ve kalbinde mevcut
olduğu halde açıklanmasını sakıncalı bulduğu görüşleri bu şekilde
onlara buldurmaya çalışmıştır.
Kur'an'ın mahluk oluğu ve rü'yetullahın te'vil
edilmesi küfrü gerektiren bid'atlar değildir. İlk iki halifeye sövülmesi ve
kendilerine lanet okunması haksızlıktır, büyük günahtır, ağır vebaldir,
tehlikelidir, zararlıdır, . îslâm birliği bakımından sakıncalıdır, fakat küfür
değildir. Bu nevi davranışlara sahip olan İsnâaşeriyyeye, îmamiyyeye ve
Caferiyeye kâfir demek doğru değildir. Zina, içki ve hırsızlık ve adam Öldürme
gibi fiillerin küfrü gerektirmemesi, bu nevi fiillerin dünya ve âhirette ağır
sorumluluklar gerektirmemesine sebep olmadığı gibi, bahis konusu sövmelerin ve
lanetlemelerin de küfrü gerektirmemesi, bu nevi fiillerin hafife alınmasına
sebep olmaz. Esasen İslama en çok hizmet etmiş olan ilk iki halife bir yana
alelade mümin ve müslümanlara sövmenin ve lanet okumanın, dahi manevî sorumluluğu
ve uhrevî cezası çok ağırdır. Aslında mesele açıktır: Dinden olduğu zarurî ve
katî şekilde bilinen bir hükmü açıkça red ve inkâr etmeyen bir kimse kâfir
olmaz. Sahabe, “Kur'an mahlûktur1” sözünü de “Kur'an gayr-ı mahlûktur”, sözünü
de bilmezdi. Bunun için Kur'an mahlûktur, sözü bir bid'at olsa da küfür
değildir. Nitekim “Kur'an gayr-ı mahlûktur” sözü de bid'attır. İmam-ı Azam bu
noktayı gayet güzel belirtmiştir( Bk. Taşköprîzâde, Mevzuâtu'l-ulûm, I, 600).
Kısaca bid'at mezhebi mensupları kâfir değillerdir.
Fakat Batınîler, Gu-lât-ı Şia ve müfrit bazı Haricî kolları istisnadır.
îman ve İslâm bir kabul ve benimseme işidir.
“Ben müslümanım”, diyen kimseye kolay kolay kâfir dememek lazımdır: Bir kimsenin
söz, tutum ve davranışlarının % 99 u küfre, % 1 i imana ve İslama delâlet
etse, müftülere ve hocalara layık olan % 1 ihtimali esas alarak ona
görernuamele yapmaktır. Bir kimseye rnüslüman dense de, sonradan o kimsenin
kâfir olduğu anlaşılsa, ve neticede hata edildiği belli olsa, bu şekildeki
yanılma; bir adama kâfir demek, fakat sonradan bu adamın kâfir değil, müslüman
olduğunu anlamak şeklindeki hatadan çok daha az sakıncalıdır. Afta hata, cezada
hatadan hayırlıdır, hüsn-i zanda hata su-i zanda yanılmaktan çok daha az
mahzurludur. Onun için ihtiyata riayet esastır.
[16] Tirmizî, Taharet, 102; îbn
Mace, Taharet, 122; İbn Hanbel, II, 408.
[17] Taftazânî, “Kelâmcıların
bu meseledeki farklı görüşlerini
ve kanâatlarını te'lif etmek ve. uzlaştırmak müşkildir”, diyerek meseleyi askıda
bırakmakta, izah etmemekte ve bir neticeye bağlamamaktadır. Tafta-zânî'nin bu
ve benzeri hareketlerinin iki türlü izahı olabilir:
1. Taftazânî bu konuda hakikati bilmekte, fakat
ananeyi akâid ve kelâm telakkisine muhalefet etmekten çekinmekte, çevresinin tepkisiyle
karşılaşacağından
endişe duymaktadır. Onun için: “Kur'an
mahlûktur, diyen kâfir olur”, şeklindeki akla ve şeriate uymayan sözün yanlış
olduğunu söylemeye cesaret edememekte, muhitin müsait olmadığını görünce, “Bu
ve benzeri konular müşkildir, izahı güçtür”, diyerek zihinlerde bir istifham
meydana getirmeyi tercih etmekte, “Kur'an'm mahlûk olduğunu söylemek küfürdür,
bunu söyleyen kâfir olur”, tarzındaki ağır hükmün vebalini yüklenmekten
kaçınmaktadır.
2. Gerçekten Taftazânİ bu meseleyi çözememiş, kelâm ve
akâid âlimlerinin birbirleriyle çelişen iki türlü beyanı karşısında hayrete ve
tereddüde düşerek bir hüküm verememiş, sağlam bir neticeye ulaşamamıştır,
Hayalî ile Kestelî'nin, Taftazânî'nin bu
sözünü açıklamak için koymuş olduğu notlar da sadra şifa olmaktan çok uzaktır.
Taftazâriî'-nin Şerhu'l-Makâstd'da söyledikleri burada söylediklerinden çok
farklı değildir. Aynı konuda Gazali gayet açık ve kesin konuşmuştur: “Mutezile,
müşebbihe... ve diğer îslâm
mezheplerinin tümü, Hz. Pey-gamber'i tasdik ederler. İster bir maslahat için
olsun, isterse maslahat için olmasın Hz.
Feygamber'in yalan
söylemesini caiz görmezler.
Bir maslahattan dolayı Hz. Peygamber'in yalan söylediğini göstermek için
sebep ve illet arama işi ile meşgul olmazlar. Tersine onlar bu gibi konularda
te'vil yaparlar. Ama yaptıkları
te'villerde hata ederler. Bunların
durumu ictihad konusudur. Araştırıcılar için
gerekli ve uygun olan hareket sekli, bir yolunu
buldukları sürece bu gibilerini tekfir etmekten sakınma cihetine meyi etmektir.
Zira açıkça “La ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah”, sözünü söyleyen ve
kıbleye yönelerek namaz kılan insanların, (kâfir olduklarına
hükmetmek suretiyle) kanlarının dökülmesini ve mallarının alınmasını megru ve mubah saymak hatadır. Öldürülmesi gereken bir
kâfiri hayatta bırakmak
suretiyle içine düşülen hata, müslüman olduğu için can masuniyetine ve yaşama
hakkına sahib olan bir kimsenin
(hataen kâfir sayılarak) kanının
dökülmesi suretiyle işlenen hatadan daha hafiftir. Hz. Peygamber, 'Ben, 'La
ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah', diyene kadar insanlarla savaş yapmakla
emr olundum. Bu sözü söylediler mi, can ve mal dokunulmazlığına sahip olurlar,
sadece kendilerinden zekat gibi sebeplerle mal, kısas gibi sebeplerle de can
alınır' (Buharı, Zekat, B. 1; Müslim, îman, 8), buyurmuştur.
“Sünnî olmayan îslâm mezhepleri müfrit-aşın ve
mutedil-ılımh olmak üzere herbiri kendi içinde iki kısma ayrılır. Bunların
tekfiri konusunda hüküm verme durumunda bulunan müctehid için bazı meseleler
ve bazı mezheplerin durumu daha açık olur. Bunların tafsilatiyle izahı uzun
sürer. Sonra fitne ve kin her tarafı istilâ eder. Bu konuya dalanların çoğu,
dine bakarak değil, taassuba uyarak, heva ve hevese tabi olarak hareket
ederler. Bunların tekfir edilmesinden men olunmanın delili gudur: Bize göre
nassla sabit olan hakikat, peygamberi tekzib edeni tekfir etmektir.
“Sünnî olmayan îslâm mezhepleri esas
itibariyle peygamberi tekzib edici durumda değillerdir. Te'vil yapılırken
yapılan hatanın tekfiri gerektireceği bize göre sabit olmuş bir şey değildir. O
halde Önce bu konuda bir delilin bulunması şarttır. Halbuki insanların can ve
mal güvenliğine ve dokunulmazlığına sahip oldukları 'La ilahe illallah.,.' demelerinden
kesin olarak anlaşılmaktadır. Bu kesin hükmü ortadan kadırmak için aynı konuda
diğer bir kesin hükmün ve delilin bulunması zarurîdir. Bu konuda bu kadar
İzahat vermek, kesin bir delile dayanmadan tekfir hususunda ileri ve aşırı
gidenleri uyarmak için kâfidir.
“Kesin delil ya asıl ve nass olur veya asla ve
nassa göre yapılan kıyas olur. Bu husustaki asıl ve esas sarih tekzibdir.
Tekzibci durumda olmayan, esas itibariyle tekzibci hükmünde değildir. Şu halde
bu durumdaki kimseler, kelime-i şehadetin ortaya koyduğu ve çok umumî olan can
ve mal dokunulmazlığı hakkına sahip olurlar.
“Tekfir konusunda, sabit ve mevsuk olmayan
bütün rivayetlerin reddedilmesi uygun olur. Sabit olanların ise münasib
şekilde te'vil edilmeleri gerekir. Te'vil etmek imkânsız hale gelirse:
'Herhalde bunun bir te'vili ve özürü vardır da ben ona vâkıf olamadım', demek
icabeder. Bu konuda insan kesinlikle iki hal ve tercih arasında bulunur: Ya bir
müslümana su-i zanda bulunarak onu karalar ve netice itibariyle yalancı çıkar
veya hüsn-i zanda bulunarak onun aleyhinde hiç bir şey söylenmez ve sonuç
olarak da hata edilmiş olur. Yani ya bir müslüman hakkında kötü zan beslemek
suretiyle yalancı olunmuş veya kötü bir kişi hakkında güzel zan beslenmek
suretiyle hata edilmiş olur. Bir müslüman hakkında hüsn-i zanda bulunmak
suretiyle düşülen hata, müslümanları kötüleme suretiyle kaydedilen isabetten
daha doğrudur. Bir müslüman sussa da İblis, Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi şerli
kimseleri lanet etmese, bu konuda sükût etmenin ona bir zararı dokunmaz. Fakat
Allah nezdinde suçsuz olan bir müslümanı kazara karalasa ve suçlasa kendini
tehlikeye maruz bırakmış ve mahvetmiş olur. Hatta insanlarda var olduğu
kesinlikle bilinen şeylerin söylenmesinde bile bu durum bahis konusudur. Çünkü
şeriat insanları gıybetten şiddetle men etmiştir. Halbuki gıybet, insanlarda
mevcut olduğu muhakkak surette bilinen şeylerin haber verilmesinden ibarettir.
Kim bu gibi hususları düşünür ve tabiatında fuzulî şeylere meyli bulunmazsa,
tüm müslümanlar hakkında sürekli olarak sükût etmeyi ve hüsn-i zanda bulunmayı
tercih eder. Mutlak surette herkesi medh u sena eder” (Bk. el-İktisad
fi'l-iükad, s. 123, 126 - Mısır 1962).
Gazali bu konuda şu hususa bilhassa dikkati
çeker: Bir müslümanın tekfir edilmesi fıkhı bir meseledir, çok önemli hukukî
neticeler doğurur, îslâm hakimiyetini kabul etmek şartiyle Yahudi ve
Hıristiyan gibi kâfirlerin ve gâvurların îslâm ülkesinde güvenlik içinde yaşama
haklan bulunduğu halde, îslâm dininden dönen ve kâfir olan bir kimse bu hakka
sahip olmaz. Onun îslâmdan dönmesine irtidad denir. Mürted olanın dinî hükmü
idamdır.
Âhirette ise ebedî olarak cehennemde yanmasına
hükmetmektir. Mürted olan kişiyi öldürene kısas cezası tatbik edilemez. Mürted
mal masuniyetine sahip olmaz. İşte bir müslümanın kâfir olduğuna hükmetmek ve
onu tekfir etmek bu gibi
önemli hukukî neticeler meydana
getirir. Kesin
delillerle sabit bulunan mal ve can dokunulmazlığının ortadan kalkması gibi
gayet ciddi bir durum meydana getiren “bir müslümanın kâfir olduğuna
hükmedümesi”, hadisesi bir takım zannî ve katî olmayan delillerle asla sabit
olmaz.
Gazali: “Şia, Mutezile ve Haricîler gibi Sünnî
olmayan İslâm mezheplerinden herhangi birine mensub olanlar biri aşırı, diğeri
ılımlı olmak üzere iki kısma ayrılır ve bunların tekfir konusundaki hükümleri
ayrı ayrı olur”, diyor. Bununla şunu demek istiyor: Meselâ Haricî mezhebinin
Acaride şubesinin Meymuniye koluna mensub olanlar: “Yusuf suresi bir aşk
hikâyesidir, Kur'an'dan değildir”, derler. Bu şekilde düşünen aşırı Haricîler
elbette ki müslüman değillerdir, Fakat îbaziye gibi nisbeteri mutedil olan
Haricîlerin kâfir oldukları söylenemez. Aynı şekilde Mutezileden Habitiye
kolunun kurucusu olan ve: “Hz. İsa Allah'a benzetildi, Hz. İsa ikinci ilahtır,
âhirette insanları o hesaba çekecektir”, diyen Ahmed b. Habit ve taraftarları
müslüman değillerdir. Bunlar aşırı kimselerdir. Fakat Vasıl b. Ata, Arar b.
Übeyd ve Zemahşeri gibi mutedil Mutezile âlimlerinin ve onlara tabi olanların
müslümanhklarından şüphe edilemez.
Hz. Ali'ye ilah diyen Şiadan Müellihe
(Ali-Allahcılar) şüphe yok ki müslüman değillerdir. Fakat Zeydiye, îmanıiye,
îsnaaşeriyye ve Csfe-riye gibi Şia kollarının müslüman oldukları konusunda
tereddüt edilemez.
Abdulkahir Bağdadî, el-Fark beyne'l-fırak
isimli eserinde, Sünnî olmayan îslâm mezheplerine bağlılık iddia edip de îslâmla
ilgisini kesmiş olan Meymuniye, Habitiye ve Müellihe gibi aşırı hareketleri
tek tek göstermiştir.
Ancak, Sünnîliğin dışında kaian îslâm
mezheplerine bağlı kolların ılımlı olanları ile aşırı olanları arasındaki sınır
bazı hallerde o kadar açık ve kesin olmamaktadır. Bu gibi meseleler ve mezhep
kolları hüküm yönünden ictihad konusu olabilmektedir. Meselâ Haricîlerin belli
bir kolu veya muayyen bir akideleri bir müctehide göre küfrü ve kâfir olmayı
gerektirirken, diğer bir müctehide göre bunu gerektirmemektedir. Bu gibi
hallerde ihtiyata uygun olan tekfirden kaçınmak ve susmayı tercih etmektir.
Taftazânî şöyle diyor: “Ehl-i sünnet, kıble
ehli olan, bizim kıblemize yönelerek bizim gibi namaz kılan kimselerden hiç.
birine kâfir denemez, demiştir. Diğer taraftan bazıları, Kur'an mahlûktur,
diyen kâfir olur, diyorlar. Bu iki sözü ve hükmü uzlaştırmak ve bağdaştırmak
zordur”.
Bu durum tabiî ki zordur. İki zıddı bir araya
getirmek mümkün değildir. Fakat, Hz. Peygamber'in ve sahabenin, hakkında
müsbet veya menfi bir hüküm vermedikleri halk-ı Kur'an meselesinde: “Kur'an
mahlûktur, diyen kâfir olur”, sözünün doğruluğunu kabul ve müdafaa etmek şart
mıdır? Kaldı ki bu hükmün dayandığı hadis sahih değildir, mevzudur. Sahih bile
olsa itikadı konularda kıstas değildir. Evet “Kur'an mahlûktur1 sözü bid'attır,
bunu söylemek de hem hata hem de bid'atcılıktır. Fakat bu gibi hata ve
bid'atların küfrü gerektirmeye ceği de gayet açıktır.
“Kur'an mahlûktur” demek hata ve bid'attır da
sanki “Kur'an gayr-i mahluktur” demek sevab ve sünnet midir? O da bid'attır,
İşte mesele budur. Taftazânî'nin, zayıf bir hükmü reddetmeyip “Ehl-i kıbleden
olan hiç bir şahsa kâfir denemez”, gibi sağlam bir esasa ve kaideye gölge
düşürmesini anlamak zordur, halli güç ve müşkil olan tekfir konusundan çok
Taftazânî'nin bu sözüdür. Rü'yetullah için de söylenecek söz budur.
Sahabeye lanet meselesine gelince: Sahabenin
sahabeyi lanetlediğine dair rivayetler mevcuttur. Sahabeden bir zatın diğerini
telin etmesi, onun müslüman olmasına mani olmamıştır. Şüphesiz ki, kim olursa
olsun umumî olarak her hangi bir müslümanı, özel olarak da sahabeyi telin eden
bir kimse büyük bir günah işlemiş, ağır bir vebal altına girmiştir. Fakat bu
hareketiyle kâfir olmamıştır. Telin fiili zina, kati ve sirkat gibi ağır suçlardan
ve büyük günahlardandır. Fakat müslümanı kâfir yapan bir şey değildir. Bir
müslüman, değil îslâm güneşinin doğuşunu görme ve yayılışı için bütün gücü ile
çalışma gibi herkese nasib olmayan meziyet ve faziletlere sahip olan sahabe
gibi saygı değer ulu şahıslara, herhangi bir mümine, hatta günahkâr olduğu
belli olan bir müslümana bile lanet okumaz. Hz. Peygamber'in de buyurduğu gibi,
mümin la'ân w ta'ân değildir, ona buna lânet etmek ve gelişi güzel insanları
karalamak ona yakışmaz. Yani lanet okumak hakikî bîr müminin ve kâmil bir
miislümanm vasfı olamaz. Lanet, lanet yağdıran kişinin küçüklüğüne, kusurlu ve
günahkâr oluşuna delâlet eder, kâfir olduğunu göstermez. Kazara ve hasbelbeşer
bir sahabenin diğer bit sahabeyi tel'in etmesi, bizim için sakınılması lazım
gelen bir hareket tarzıdır. Kafiyen taklid edilmesi ve örnek alınması icabeden
bir davranış şekli değildir. Sahabe masum değildir, günah işleyebilir, hataya
düşebilir, ismet sadece nebilerin ve resullerin sıfatıdır.
[18] Müslim, Cenaiz; Naseî,
Cenaiz, 78; tbn Hanbel, III, 266.
[19] Aslını bulamadık.
[20] Aclunî, I, 404 (Hakim, Deylemî). “Satlaka Rabbın gadabmı
söndürür” (Tirmizî, Zekat, 28).
[21] Suyuti, Tahric'de “Bu hadisin aslı yoktur”, demektedir. Görülüyor ki kelâmda
tartışılan konu sağ adamın ölü için
yapacağı duanın ve vereceği sadakanın faydalı olup olmaması meselesidir.
Ölünün sağ adama faydası tartışma
konusu değildir. Sağ kişilerin ölülerden ve yatırlardan yardım istemeleri,
meded beklemeleri ve fayda ummaları caiz görülmemiştir. (Bk. Süleyman
Uludağ, Nesil dergisi, 1977
Ekim ve Kasım sayıları).
[22] îbn Hanbel, II, 23.
[23] Tirmizî, Daavaİ, 105; Ebu
Davud, Vitir, 23; İbn Mace, Dua, 13.
[24] Tirmizî, Daavat, 62.
[25] İbn Hanbel; Aclunî, I, 405.
[26] Buharı ve Müslim, Fiten; Ebu
Davud, Melahim, 11; îbn Mace, Fiten,28.
[27] Bu konu hakkında hadis
kitaplarının Kitabu'l-fiten ve Eşralu's-saat bölümlerinde geniş, izahlar
vardır.
[28] Suyutî, Tahric;
Hakim.
[29] İctihad aslında fıkıh ilminin konusudur. Fakat aklî ve itikadı konularda da ictihad yapılır.
Kelâmdaki içtihada daha çok istidlal, müctehide
de müstedil (Ehl-i
istidlal, Ehl-i nazar)
adı verilmektedir. Bu bakımdan ictihad kelâmı da ilgilendirir.
[30] İctihad konusundaki
fikirleri açıklığa kavuşturmak için önce şöyle bir misâl verelim: Bayram namazı
kılmak îmam Ahmed'in içtihadına göre farz, İmam-ı Azam'a göre vacib, İmam Malik
ile İmam Şafii'ye göre sünnettir. (Bk. Cezeri, el-Fıkh ale'l-mezahibi'l-erbaa,
I, 544). Şimdi mesele şudur:
1. Bayram
namazı konusunda Allah'ın
nezdinde muayyen ve sabit bir hüküm vardır, fakat bunun delili
çok gizli ve fazla kapalı olduğu için, doğru bir neticeye varmak için her türlü
gayret ve cehdin harcanarak şartlarına
uygun bir ictihad
yapılmasına rağmen üç değişik ictihaddan biri
doğru, diğer İkisi yanlış neticeye
varmıştır. Fakat isabetli bir sonuca ulaşarak Allah katındaki hükmü
bulmak için bütün müctehidter olanca güçleriyle çalıştıkları için herbiri
birer sevap alır. Buna ecr-i ictihad
denir. Neticesi hata da olsa sarf edilen çabanın mükâfatıdır. Fakat
bu üç görüşten
isabet kaydeden ayrıca
bir sevap daha alır. Buna ecr-i isabet denir. Doğruyu bulmanın mükâfatıdır.
Kısaca isabet eden müctehid iki, hata eden bir sevap alır. Harcanan samimi
ve ciddi çabaların da
değerlendirilmesine imkân vermesi bakımından bu oldukça
dikkate değer bir izah
şeklidir. Fikıhcıların ve kelâmcıların çoğu bunu benimsemiştir.
2. Bayram konusunda ictihaddan evvel Allah nezdinde belli ve değişmez bir hüküm yoktur. Sanki Hakk Taâlâ, “Ey müctehidler, bayram namazının hükmünü
bulmak için şartlarına riayet ederek ictihad ediniz Yaptığınız ictihad
neticesinde hangi kanâata
varırsanız, bana göre doğru olan
hüküm budur”, demiş oluyor. Buna göre farklı ictihadların hepsi de doğrudur.
Hem başlangıç ve çalışma itibariyle, hem de netice ve İsabet bakımından haktır.
Burada nass ve kesin delil bulunmayan konularda hak ve hakikat kanâata ve
içtihada tabi oluyor. Mutezilenin
ve Bakillanî'nin görüşü
budur. Bu düşüncede olanlara Musavvibe (herkesi tasvib edenler)
adı verilmektedir.
3. Bayram namazının belli bir hükmü vardır, fakat
bunun delili yoktur. Onun için
tesadüfen isabet eden iki,
hata eden bir
sevap alır. Gizli bir hazineyi
arayan bir kaç kişiden birinin tesadüfen defineyi bulmasına benzer.
4. Bayram namazı konusunda belli bir hüküm vardır ve
bunun delili de kesin olarak mevcuttur. Müctehid bu delili bulmakla mükelleftir. Fakat delili
bulamayan müctehid günahkâr sayılmaz.
5. Bayram namazı konusunda Allah'ın belli bir hükmü
vardır. Müctehid bu hükmü taleb etmek ve bulmakla mükelleftir. Matlub olmadan
tâlib olmaz. Fakat müctehid isabet kaydetmekle mükellef değildir, hata da
etse isabet etmiş sayılır. Musavvibenin bazılarının
kanâati da budur.
6. Bayram namazı konusunda Allah'ın bir hükmü vardır
ama bunun delili kati değil
zannîdir, Müctehid bu delili bulmakla mükelleftir.
Fakat
bulamazsa günahkâr olmaz,
mazur sayılır.
Gazalî'ye göre zannî konularda müctehîd isabet
üzeredir, bu gibi meselelerde Allah indinde sabit ve muayyen bir hüküm de
yoktur. (Bk.Gazali, el-Mustasfa, III,
109, Mısır, 1937).
Ictihad konusunun bu şekilde felsefesinin
yapılması, nazarî temellerinin araştırılması ve konunun mücerred planda
tartışılması çok faydalıdır. Ne yazık ki, fıkıh usûlü kitapları bu konuyu
ekseriya ihma} etmişlerdir.
Bulutlu bir günde ve yabancı bir memlekette
namaz kılmak isteyen bir grup rnüslüman kıbleyi taharri eder, araştırır, kesin
bir cihet üzerinde anlaşamazlarsa, her biri kendi kanâatma uyarak belli bir
yöne doğru namaz kılar, bunların hepsi de. isabetli ve hak üzere sayılır. Fikre
ve kanâata saygının ve değer vermenin en güzel örneğine bu izahlarda raslanır.
[31] Bu örnekte açıkça
görülmekledir ki, melek-insan üstünlüğü konusunda filozoflar, Mutezile mezhebi
mensupları ve bazı Eş'arî âlimleri bir tezi, Maturidîlerle diğer bazı Eş'arî
âlimleri karşı tezi savunmaktadırlar. Bazı Eş'arî âlimlerinin felsefe ile
Mutezilenin görüşünü kabullenmeleri onların Sünnî olmalarına engel
olmamaktadır. Kelâmda bu nevi durumlara sık sık Taşlanmaktadır. Esasen,
melek-insan üstünlüğü konusu tamamiyle nazarî ve mücerred bir meseledir, tatbikatla
ve amelî hayatla hiç bir ilgisi de yoktur. Ayrıca Taftazânî'nin de belirttiği
gibi bu mesele de, dayandığı deliller de zandan başka bir şey ifade etmemekte,
kesin olmaktan çok uzak bulunmaktadır. Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm
Akaidi (Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 339-366.