İLÂHİYYÂT BAHİSLERİ
Âlemin Hudûsü ve Allah'ın Varlığı
Yaratılmışlık Belirtilerinden Allah'ın Tenzîh
Allah'ın Dengi ve Benzeri Olmadığı
(Kelâm-I Nefsî İşitilebilir mi?):
Âlem Allah'tan başka var olanların adıdır; çünkü (alâmet kökünden gelen) âlem Yaratıcı'sının varlığını gösteren bir belirtidir.
Âlem a'yân ve a'râz olmak üzere ikiye ayrılır. Ayrılar kendi başına yer tutan ve kendilerini taşıyacak bir mevzu' (mahal) olmaksızın var olabilen şeylerdir. Arazlar ise ancak başkasına bağlı olarak yer tutan ve kendi varlığını hissettirecek mevzu'dan (mahalden) ayrılması düşünülemiyen şeylerdir.
Aynlar iki kısımdır, a) Basît. Buna cevher de denir, bölünemiyen en küçük parçadan ibarettir (cüz'-i lâ yetecezzâ). b) Mürekkeb. Buna da cisim denir. En küçük mürekkeb iki cevherden meydana gelir. İslâm filozofları ile Mu'tezileden bazıları en küçük parçanın mevcudiyetini kabul etmemiştir. Bu görüş yanlıştır; çünkü hardal tohumunu teşkil eden parçalarla (cüz'ler) dağı teşkil eden parçaların eşit olması (gibi bir muhali) gerektirir; zira bunların herbirinin parçaları (onlara göre) nihayetsizdir.[2] Cisimdeki parçaların biraraya gelişi Allah'ın icadıyla olduğuna göre, sorarız : Allah taâlâ parçaların biraraya gelişine mukabil birbirinden ayrılmaları hâdisesini yaratmaya muktedir midir, değil midir? Şayet «değildin» dersen onu acz ile vasıf-iandırmış olursun; eğer «muktedirdir» dersen, bu defa da sözü edilen bölünemiyen parçanın varlığı ortaya çıkmış olur.
Cisim, bazı riyaziyecilere göre uzunluk, genişlik ve derinlik olmak üzere üç boyutu (sağlıyacak üç aded cevheri) bulunan şeydir. Bize göre ise iki cevherin birleşmesi onlara «cisim» diyebilmek için kâfidir. Çünkü (aynı hacımdaki) iki cisimden birinin sahib olduğu üç boyutun (cevherin) herhangi birine bir cevher daha ilâve edilse bu cisim için «ötekinden daha hacimlidir.» denebilir. Şayet iki cevhere «cisim» diyebilmek için mutlak ve asgarî bîr biriişme kâfi gelmeseydi sadece bir cevherin ilâve edilmesiyle sözü edilen çişimin ötekinden hacimli olduğunu kabul etmek doğru olmazdı. O halde cisim için yapılacak doğru tarif şöyle olmalıdır: Cisim iki vaaya daha fazla cevherden teşekkül eden veya biraraya gelen şeydir.
Araz lügatte, devamlı olmayan şey, demektir. Ta'rifi: başkasına bağlı olarak yer tutabilen ve devamlı olmayan şeydir. Çeşitleri otuz küsur kadardır; renkler, (hareket ve sükûn gibi) oluşlar tadlar, kokular, sesier,kudret ve irâdeler bunlardandır.
Dehriyye, Seneviyye ve bir kısım Mu'tezile arazların, zattan ayn düşünülebilecek mânâlar olduğunu kabul etmemiştir. Bu görüş yanlıştır. Çünkü henüz üzerine ak düşmemiş saçlar için, bir gün beyazla-şınca, «bu saçlar o saçların aynıdır» demek mümkündür. Halbuki beyaz ile siyahın başka başka şeyler olduğunda ittifak vardır. Şunu da belirtelim ki siyah saçlar şayet kendi zâtından ötürü siyahlamış olsaydı aynı siyahlığı gerektiren zâtın varlığı devam ettiği müddetçe rengi değişmemeliydi. Fakat madem ki saçlar beyazlaşmıştır, o halde onlann (zattan ayrı) bir mânâ (bir araz) sebebiyle siyah bulunduğu ve nihayet bu mânânın değişmesiyle onlann da değiştiği anlaşılmıştır.
Kadîm varlığının başlangıcı olmayan, hadis de yokken sonradan var olan şeydir.
Bu hususları bildikten sonra deriz ki aynların arazlardan ayrı kalması düşünülemez, arazlarsa hadistir. Çünkü cevherler ya birleşik veya ayrılmış olarak bulunabilir. (Birleşmek de ayrılmak da birer arazdır). Yine mümkin vasfını taşıyan bir şey, var olduğu müddet içinde ya sükûn veya hareket hâlinde olacaktır; zira sükûn aynı mekânda iki oluş, hareket de iki ayn mekânda iki ayrı oluştan ibarettir. Hareketin hadis oluşu duyularla sabittir. Sükûnun hadis oluşuna gelince, o da hareketin meydana gelişi sebebiyle kendisinin yok olmasından anlaşılır, çünkü kadim hiç bir zaman zail oimaz.
Aynlann arazlardan ayrı kalmasının düşünülemiyeceğine ve arazların da hadis olduğu anlaşıldığına göre, aynların hadislerden önce bulunmasına (yani kadîm olmasına) ihtimal verilemez; çünkü aynlann hadislerden önce bulunması demek onlardan ayrı kalması demektir. (Arazlann devamlı - bâkıy - olamıyacağının isbatı ileride, «İstitâat» bahsinde inşallah gelecektir). Hadislerden önce bulunamı-yan her şey ise yaratılmışla beraber olacağı için kendisi de hadistir. Hadis olunca yoklukla (ademle) sebkat edilmiş olur. Kendisine yok-, luğun sebkat ettiği bir şeyin varlığı ise bizzat kendinden olamaz. Böy-i leşinin varlığıyla yokluğu aklen müsâvîdir. O halde (varlıkla yokluktan ibaret olan) bu iki caizden birini diğerine tercih edecek bir tahsîs ediciye ihtiyaç vardır. Bu tahsîs edicinin varlığı mümkün değil, zarurî ve kendinden olmalıdır (Vâcibu'l-vücûd). Çünkü mümkin olsaydı bir tahsîs ediciye, o da bir diğerine.., muhtaç olacaktı. Bu ihtiyaç zinciri ya sonsuz olarak sürüp gider (kî bu muhaldir) veya varlığı kendinden olan bir zatta nihayet bulur, işte o, şâni yüce Yaratıcı'dır. Onun varlığı kendinden ve zarurî olunca kadîm olduğu ortaya çıkar. Çünkü onun varlığı başkasına bağlı değildir, o kendinden ötürü vardır. Ezelî ve ebedî olarak mevcudiyetini gerektirecek zâtı sabit olduğundan onun yokluğu da muhaldir.
Bütün bu anlattıklarımızla ortaya çıkmıştır ki Allah taâlâya cevher, cisim veya araz denilmesi mümkün değildir, çünkü bu isimlerin mânâlarını Allah taâlâ hakkında vârid görmek muhaldir. Bu isimleri yu-kanda belirtilen (hakîkî) mânâlarına almamak şartıyla Allah'a isnâd eden kimsenin görüşü de yanlıştır.Çünkü bir ismi asıl konulduğu mânânın dışında istimal etmek ancak mecaz yoluyla mümkün olur. Bunun da şartı hakîkî mânâ ile mecazî mânânın mevzu'ları (mahalleri) arasında bir benzerliğin bulunmasıdır. Halbuki Allah ile mahlûku arasında hiçbir benzerlik yoktur. O halde sözü edilen isimlerin ne haki kat, ne de mecaz yoluyla Allah'a isnad edilmesi caiz değildir. S Muvaffakiyet ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.[3]
Ehl-i hak şöyle dedi: Allah taala birdir, ortağı yoktur. Bu hususta Seneviyy^- Mecûsîler, Hıristiyanlar, Tabiatçılar ve Eflâkiyye Ehl-i hakka muhali etmiştir.
Senevi/70 ile Mecûsîler Halikın iki olduğunu ileri sürmüşlerdir. Biri iyiliğin yaratıcısı, öbürü de kötülüğün halikı. Bu iki tanrıyı bazıları Yezdan (Hürmüz) ile Ehrimen, bazıları da Nur ile Zulmet diye ifade etmiştir.
Hıristiyanlar «Allah üçün üçüncüsüdür» dediler ve bunu üç asıl (üç uknum - akaanîm-i selâse) ile ifade ettiler: (Allah'a ait) zât, ilim ve hayat. Bazıları da üç aslın Baba : Allah, Oğul: fsa ve Zevce : Meryem'den £Q-S-) ibaret olduğunu kabul ettiler.
Tabiatlara 9°re yaratıcı kuvvet dörttür: Sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluk.
EflâkiyVe de yaratıcının yedi olduğunu iddia etmiştir: Zühal (sa-türn), mü$terî (Jüpiter), merih (mars), zühre (venüs), utarid (merkür), güneş, ay.
Bu fırkd'ann hepsi hakikatte, şanı yüce olan Allah'ı inkâr etmektedir. Çünkü Allah mutlaka kendinden ötürü ve zarûreten var olmalıdır; bu ise ancak tek olarak düşünülebilir. Bunun isbâtı şöyledir: Haydi Tanrının İki olduğunu farzedelim, bunlardan biri bir cisimde hayatı yaratmak isterken öbürü aynı cisimde ölümü yaratmayı murad ederse... ya her ikisinin de irâdesi gerçekleşir veya birinin irâdesi kalır da diğerininki gerçekleşir. Her ikisinin de irâdesinin tahakkuk etmesi, şüphe yok ki, muhaldir. Eğer birinin irâdesi gerçekleşir de diğerininki kalırsa, irâdesi muattal kalan tann mağlûp olmuş olur, mağlûp İse asla tanrı olamaz.[4]
Soru : Tanrılardan biri, diğerinin bir cisimde hayatı yaratmayı istediğini anlayınca bu hususta ona muvafakat edebilir, aynı cisimde Ölümü murad etmek suretiyle muhalefette bulunmaz; üstelik sizin benimsediğiniz prensibe göre de irâde ilmi gerektirir.[5]
Cevap : İki tann arasındaki bu uygunluk ya mecburî veya ihtiyarî olarak meydana gelecektir. Eğer «mecburî» dersen o takdirde tanrıların her biri diğerine muvafakat etmeye mecbur kalır ki bu İkisinin de âciz olduğu neticesini doğurur. Şayet «İhtiyarî» dersen, bu defa da aralarında (diğer hususlarda) bir ihtilâfın çıkabileceğini farzet-mek mümkündür; böylece biraz önce söz konusu edilen ihtimaller yeniden ortaya çıkar.
İtirazcının «İrâde ilmi gerektirir» tarzındaki sözüne gelince, bunu şöyle cevaplandırırız: Bize göre irâde ilmi değil, fi'll gerektirir. Çünkü bir şeyin bilinmiş olmasından onun murad edilmiş olması neticesini çıkarmak zarurî değildir. Meselâ Allah taâlânın zâtı ve sıfatlan kendi malûmu olduğu halde onun irâde sahasına dâhil değildir. Yine ma'düm (yok, gayrımevcûd) da böyledir; şayet var olacak olsa nasıl var olacağı Allah katında malûmdur, malûmdur ama hiç bir zaman murad olunmuş değildir.
Nur ve Zulmet görüşüne saplananlara şöyle deriz: Zulmetin hadis f olduğu konusunda bizimle ittifak halinde olduğunuza göre soruyo-j' ruz : Zulmetin varlık sahasına çıkışı kendiliğinden midir, yoksa nurun j onu yaratmasıyla mı olmuştur? Eğer «kendiliğindendir» derseniz, bir şeyin yaratıcı olmaksızın da meydana gelebileceğini apaçık söylemiş olursunuz ki bununla iki tanrının varlığı isbat edilmiş olmaz, sadece Allah'ın yokluğu ileriye sürülmüş olur. Şayet «nurun onu yaratmasıyla olmuştur» derseniz, bu defa da nurun, bütün kötülük ve? çirkinliklerin esasını yaratmış olduğunu itiraf etmiş olursunuz.
Üç tanrı inancına saplananların görüşü de tamamen yanlıştır. Çünkü Allah mefhûmunu üç ayn asla taksim ederken ne akıl ve ne de nakil yönünden herhangi bir delile dayanmış değillerdir. Bir dd onlar Allah'ın zâtını ilim ve hayat sıfatlarıyla birlikte üçe çıkarmışlar, d halde neden onu kudret ve irade sıfatlarıyla beşe, sem' ve basar sı| tatlarıyla yediye, hatta diğer kemâl sıfatlarıyla daha büyük sayılard çıkarmamışlar?
Hz. Meryem'i Allah'ın eşi, Isâ aleyhisselâmı da onun oğlu kabul eden Hıristiyanların görüşü ise daha çirkindir. Çünkü bunda Allah'ın ihtiyaç sahibi olduğu ve parçalara aynlabildiği iddiası vardır, bunlar ise hudûs alâmetlerindendir.
Tabiatçılan red için şöyle diyeceğiz: Sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk, bütün bunlar kendi başına yer tutamıyan ve özünde devamlılık bulunmıyan arazlardır, her an varlıkla yokluk arasında yer değiştirirler, kendilerini taşıyan (ayn) lar da hadislere mahal teşkil ederler. O halde bunlar da hadistir ve bir yaratıcıya mutlak surette muhtaçtır.
Müneccimeye (Eflâkiyye) gelince, onlara da şöyle cevap veririz: Bütün bu yıldızlar, sizin kanaatinize göre, dönmekte, bir burçtan başka bir burca geçmekte, bir halden başka bir hale intikal ederek uğur, uğursuzluk, ay tutulması, güneş tutulması, yanmak, yükselmek, çıkmak... gibi değişikliklere ma'ruz kalmaktadır. Bütün bunlar emir ve hâkimiyet altında bulunduklarının alâmetleridir; o halde Yaratıcı o tek, yegâne hâkim ve gaalip olan Allah taâlâdır.[6]
Kâinatın yaratıcısının cisim, cevher veya araz olması, suret ve şekil taşıması, bir yönde veya bir yerde bulunması muhaldir. Yahudiler, müfrit Râfizîler, Müşebbihe ve Kerrâmiyye Allah'ın cisim olduğunu id' dia etmiştir. Hişâm b. el-Hakem[7] onu suretle vasıflandırıyordu. Müşebbihe ile Kerrâmiyye onun Arş üzerinde mekân tuttuğunu ileri sür müştür, Bazıları «o, mekân tutma mânasında olmaksızın An üzerindedir» diyerek onun için üst yön kabul etmiştir. Neccârİyye «O! zâtı ile her mekânda», Mu'tezile de «zatı ile değil, ilmi İle her mekân dadır» demiştir.
Bu görüşlerin hepsi de yanlıştır, zira bunlarda yaratılmışlık belirtileri mevcûddur. Halbuki Allah bu nevi, belirtilerden münezzehtir. Şöyle ki cisim (cevherlerden) teşekkül etmiştir, her birleşik şeyin parçalarına ayrılması mümkündür. Yine cisim belirli bir hacma sâhibdir. Onun, taşıdığı bu hacımdan daha küçük veya daha büyük olması da mümkündür. O halde sâhibolduğu hacımda karar kılması ancak bir tahsis edicinin ona bu hacmi vermesiyle mümkün olmuştur. Varlıkların taşıyabileceği şekiller (suretler) de muhteliftir. Allah taâlânm büf tün bu şekillere bürünmesi muhaldir; bir kısmının ona tahsis edilmesi ise ancak bir tahsis edici ile mümkündür.
Allah taâlânm Arş üzerinde mekân tutmuş olması îddiasında da durum aynıdır. Bu iddia vârid olsa Allah taâlâ Arşın mıkdârına (yüzeyine, hacmına) ya tam denk gelecek, ya ondan küçük veya büyük olacaktır. Eğer onun mıkdârına müsâvî veya ondan küçük farzedilir-se Allah'ın sınırlı ve nihayetli olması lâzım gelir. Nihayetli oluş isehudûs belirtilerindendir. Şayet Allah Arştan büyük olursa, onun Arşa denk gelecek mıkdân Arşın mıkdânna eşit olacaiaır. O halde Allah'ın parçalara ve kısımlara ayrılması gerekecektir; bu da hudûs alâmetlerindendir. Şu da var ki Allah Arş üzerinde mekân tutmuş olsaydı, onun, üzerinde karar kılabilmesi için alt taraftan nihayetli olması gerekirdi. Halbuki bir yönden nihayetli olabilen şey diğer yönlerden de nihayetli olur. Madem ki Allah'ın mekândan ve cihetten münezzeh olması ezelde sabittir - çünkü ondan başka her şeyin sonradan yaratılmış olduğu konusunda muarızımızla aramızda ittifak vardır. o halde ezelde yokken bil'âhare Allah'ın mekân ve cihet tutması demek yine ezelde bulunmayan bir mânânın onun zâtında hâsıl olması demektir. Böylece o, hadislere mahal teşkil etmiş olur, bu ise muhaldir.
Cenabı Hakkın «Rahman olan Allah Arş üzerinde istiva etmiştir»[8] mealindeki âyet-i kerîmesi çeşitli ihtimaller taşır. Çünkü bazan «istiva» kelimesi zikrolunur ve ondan istilâ etmek, hâkimeyeti altına almak mânâsı kasdolunur; bazan kasdetmek, yönelmek, bazan tam ve kâmil olmak, bazan da karar ve mekân tutmak mânâları anlaşılır. Binâenaleyh bu ihtimaller karşısında, Allah'ın Arş üzerinde mekân tuttuğunu ileri süren Müşebbihe ile Kerrârniyye lehine bu âyet-i kerîmede herhangi bir mesned mevcud değildir, Kaldı ki söz konusu edilen sebepler dolayısıyla âyette tercih edilecek mânâ da bizim verdiğimiz mânâ olacaktır. Şüphe yok ki Allah taâlâ Arşa istiva ettiğini zikretmekle kendini övmüş oluyor. Eğer istiva', yaratılmışlar hakkında medih için zikredilmiş olsaydı her halde ondan «mekân ve karar tutma» mânâsı anlaşılmazdı. Nitekim şâirin şu beytinde durum aynıdır:
Bişr Irak ülkesine hâkim olmuştur. Kılıç kullanılmadan, kan akıtılmadan.[9]
Meselenin izahı şöyledir ki bir insanın övülmesi benzeri ve dengi olmayan kimselerden bazı vasıflarla sivrilmiş olması demektir. Eğer (beyitteki) istiva' mekân tutma mânâsına alınacak olursa bunda herbayağı ve basit insan bile müsâvî olur, böylece kayda değer Ibîr medih de taşımamış bulunur.
Neccâriyyenin, «Allah taâlâ zâtıyla her mekândadır» tarzındaki görüşü ise tamamen yanlıştır. Çünkü mekân tutma vasıfına hâiz cismin bile aynı anda iki yer işgal etmesi imkânsız iken mekân tutması aslında muhal olan Allah'ın bütün mekânları işgal etmesi nasıl tasavvur olunabilir.
Allah'ın zâtı ile değil de ilmiyle her mekânda bulunduğunu ileri süren Mu'tezilenin görüşü de aynı şekilde yanlıştır. Çünkü bir mekânı bilen kimse hakkında «ilmiyle o mekânın içindedir» denilmesi hiç bir zaman doğru olmaz.
Nihayet Allah'a cihet izafe eden görüş te temelinden çürüktür. Çünkü onun (iddia edildiği gibi üst cihetinden) başka cihetlerde bulunabilmesi muhaldir. İddia edilen cihetin kendisine tahsis edilmesi için bir muhassısa ihtiyaç vardır. Şu da var ki bir şeyin belirli bir tarafında kalan kimse ile o şey arasında muayyen bir mesafe bulunacaktır. Aslında bu mesafeyi olduğundan daha fazla veya daha az düşünmek de mümkündür. O halde çeşitli uzunluktaki mesafeler aynı şekilde mümkün olduğuna göre mevcut ve muayyen mesafeyi tesbit edecek bir muhassısa da ihtiyaç var demektir.
Şunu da belirtelim ki yön bakımından yukarıda bulunmakta övünmeye değer bir şey yoktur. Çünkü muhafız görünüşte sultanın üst tarafında bulunur ama kudret ve hâkimiyet bakımından sultan muhafızın kat kat üstündedir. Şu âyet-i kerimeden kasdolunan mânâ bu olsa gerektir: «O, kullarının üstünde yegâne kudret sahibi olandır».[10]
Dua edilirken ellerin göğe doğru kaldırılmasına gelince, bu sadece samimi bir kulluk ve itaat nişânesidir, tıpkı secdede alnı yere! koymak ve namazda Kâ'be'ye yönelmek gibi.[11]
Mücessime ile Müşebbihenin, zâhirleriyle istidlal ettikleri bazı mü-teşâbih âyetler ve haberler mevcuddur. Ehl-i sünnet ve cemâatin bu konuda takibettiği iki yol vardır:
Birincisi, bu nevi' nassları kabul ve tasdik etmek ve iç mânâlarını Allah'a havale eylemek, bir de yüce Allah'ı zâtına lâyık olmıyacak şeylerden tenzih etmek. Bu, Selef-i sâlihînin yoludur (Allah onlardan râzî olsun).
İkincisi, bu nasslan kabul etmekle beraber Allah'ın zâtına lâyık olacak ve Arap dilini konuşanların istimaline uygun düşecek şekilde nassların te'vilini araştırmak. Bununla beraber yapılan te'vilin ille de Allah'ın muradı olduğuna kesinlikle hükmetmemek (Bu da Halefin benimsediği yoldur).
Selef metodu daha selömetli, halef metodu ise daha sağlam vekullanışlıdır.
Başarıya ulaştıran yalnız yüce Allah'tır. [12]
Ehl-i sünnet şöyle dedi: Allah taâlâ kemâl ifade eden sıfatlarla vasıflanmıştır. Eksiklik, acz ve devamsızlık belirten şeylerden de münezzehtir. Onun sıfatları, sonradan vücut bulup bil'âhare yok olan arazlar cinsinden değildir, bilâkis onlar ezelîdir, ebedîdir, kadîmdir,! zâti ile mevcuddur. Bu sıfatlar hiç bir veçhile yaratılmışlannkine ben-! zemez. O, hayy (daima diri olan), âlim (bilen), kaadir (gücü yeten),; semî (işiten), basîr (gören), mürîd (dileyen) ve mütekellim (söyliyen, konuşan) gibi sonsuz kemai sıfatlarına sahibdir. Yine hayat, ilim, kudret, semi', basar, irâde ve kelâm gibi (masdar şeklindeki) sıfatlar da ona nisbet edilmiştir.
Bâtmiyye ile İslâm filozofları Allah taâlânın gerçek mânâda hayyj âlim, kaadir... olabileceğini kabul etmemişler ve yaratılmışların taşıdığı bu sıfatlarla Allah'ın vasıflandırılamıyacağmı ileri sürmüşlerdir.
Mu'tezile, Allah taâlânın hayy, âlim, kaadir, semî, basîr, mürîd,; mütekellim gibi (sıyga bakımından da sıfat olan müştak) kelimelerle, vasıflandığını kabul ettikleri halde (hayat, ilim gibi masdar şekline! çevrilmiş) bu sıfatların ayrıca mevcûd oluşunu ve Allah'ın zâtı ile bu-; lunuşunu reddetmişlerdir. Ancak kelâm, irâde ve fiil sıfatları müstes nâ; onlara göre bu ilâhî sıfatlar ayrıca vardır, fakat hadistir ve binâe-J naley Allah'ın zâtı ile kaim değildir.[13]
Eş'ariyyeye gelince, onlar da Allah'ın sıfatlarını zatî ve fi'lî olmak üzere ikiye ayırdılar; Zatî sıfatların kadîm ve Allah taâlânın zâtında mevcûd olduğunu, fi'lî sıfatların ise hadis olduğunu ve Allah'ın zâtı İle kaim bulunmadığını kabul ettiler. Bu sonuncu meselenin izahı ileride, «Tekvîn ve mükevven» bahsinde inşâallah gelecektir.
Allah taâlânın sıfatlan hakkında yukarıda takrîr ettiğimiz bize ait görüşün doğruluğuna gelince, bunun isbatı yüce Allah'ın en güzel isimleridir (esmâ-i husnâ); o isimler ki Cenabı Hak Kur'ân-ı Kerîminde onlarla kendini övmüş ve yine onlar vâsıtasıyle kendisini kullarına tanıtmıştır. Şanı yüce olan Allah şöyle buyurmuştur: «O, ebedi bir hayat ile diridir (hayydir), kendisinden başka Tann yoktur»[14] «O, her şeyi bilendir alimdir, hikmet sahibidir»[15]«O, herşeye kaadirdir»[16] «O, hakkıyle işiten, hakkıyle görendir»[17]«Yaratan (hâlık), var eden (bari1), suret veren (musavvir) o Allah'tır»[18]ve benzeri diğer âyetler.[19]
Görüşümüzün doğruluğunu isbata devam ediyoruz: Madem ki Allah taâlâ, şüphe kaldırmaz bir şekilde kendisini «hayy, âlim, kaadir...» olmakla vasıflandırmıştır ve bu kelimeler de Arap dilini kulla-nanlarca malûm olan belirli mânâlardan türemiş isimlerdir, o halde bu isimler bir zâta (yani zât-ı ilâhiyyeye) nisbet olunduğu zaman sadece o zâtın tanıtılması değil, aynı zamanda bunların köklerinin de (yani hayat, ilim... tarzındaki masdarlarının) o zatta mevcûd olduğu da kasdediimiş olur. Şayet hayat ve ilim Allah taâlânın zâtı ile kaim (mânâlar) olmasaydı yukarıdaki âyetlerde zikredilen hayy, âlim gibi isimlerin ona nismbeti, hakikat mânâsında olmayıp sadece bir şeref adı (lâkab) ve alemden ibaret kalırdı[20] bu ise caiz değildir. [21]
Soru: Eğer bu sifât-ı maânîyi Allah'ın zâtı üzerine zâid olarak isbbt edersek birden fazla kadîmin mevcudiyetini kabul etmiş oluruz, &ü ise tevhîd prensibine aykırı düşmez mi? [22]
Cevap : Hayy, âlim gibi türemiş isimlerin hakikat yoluyla bir zc&a nisbet edilişi, bu isimlerin köklerini teşkil eden hayat, ilim gibi mânaların da aynı zatta bulunmasını gerektirdiğini isbat ettiğimize göre bu nevi' maânî sıfatlarının müştaklarıyla mevsûf olan -Allah taâlânın zâtında mevcûd olduğunu söylememiz gerekir. «Birden fazla kadım» iddiasına gelince, böyle bir netice, ancak mânâ sıfatlarının zât-ı iiâhiyyeden ayrı olması hâlinde hâsıl olur, halbuki bizzat ve sıfat ayrılığını kabul etmiyoruz. Binâenaleyh kim kabul ediyorsa izahını da o yapsın.
Bununla beraber, üzerimize vazife olmadığı haide, yine de söz konusu noktayı beyan sadedinde deriz ki: Yüce Allah'ın sıfatlan ne Mu'tezilenin zannettiği gibi zâtinin aynı, ne de Kerrâmiyyenin kabul ettiği gibi zâtının gayrıdır. Bil'akls diyeceğiz ki onun sıfatlarından her biri zâtının ne kendisidir, ne de ondan ayrıdır. Yine herbir sıfatın diğer bir sıfatla durumu bunun gibidir, yani sıfatlar ne birbirinin aynıdır ne de birbirinden ayrılırlar. Çünkü iki şeyin birbirinden ayrı ve başka (gayr) olması demek birinin yokluğu hâlinde diğerinin varlığı düşünü-lebilen iki mevcûd olmaları demektir. Bu ise ne Allah taâlânın sıfatları ile zâtı hakkında, ne de bir sıfatı ile diğer bir sıfatı hususunda düşünülemez. O halde bunlar birbirinden ayrı (müteğâyir) şeyler olamaz; tıpkı 1/10 ortasında 1 ile 10 sayısı gibi Halbuki hadis sıfatların durumu böyle değildir. Bu sebeple bu nevi' sıfatlar olmaksızın da zâtın varlığı düşünülebilir ve böylece hadis sıfatlar zattan ayrı (zâtın gayrı) olabilir.
Ehl-i sünnete göre Allah taâlânın, ayrıntılarını bilemiyeceğimiz bazı sıfatları olabilir; Mu'tezile buna muhaliftir. Onun isimleri[23] hakkında da aynı şeyi söyliyebiliriz. Çünkü Rasûl-i ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur: »İçinizden Allah'ı en iyi bilen ve ondan en çok korkan benim».[24]Yine Peygamber (s.a,) efendimiz şöyle buyurmuşlardır: «(Alla-hım!) Sana ait olan her isimle senden dilerim; o isim ki onunla kendini adlandırdın veya Kitabında indirdin, yahut yaratıklarından birine öğrettin, yahut da yalnız senin katında bulunan gayb ilminde onu zâtına tahsis ettin». [25]Bununla beraber icmâlen de olsa Cenabı Hakkın, kemal sıfatlarıyla vasıflanmış olduğunu bildiğimize göre onu gereği veçhile tanımış sayılırız.
«Allah'ın sıfatlan zâtına hulul etti (zâtı ile birleşti)», veya «zâtı sıfatlarına mahal (hulul edecek yer) teşkil eder» demek doğru değildir. Çünkü hululde intikal vardır, halbuki Allah'ın sıfatlarında intikal olamaz. Geçi hulul ifadesinin mecaz yoluyla yaratılmışların sıfatları hakkında kullanılmasına cevaz verilmiştir, fakat Allah taâlâ hakkında istimali caiz değildir. Ancak şöyle söylenir: Sıfatları kadîmdir ve zâtı ile kaimdir. Eş'arîler de «sıfatlan zâtı ile mevcûddur», tarzında bir ifâde kullanırlar.
«Onun sıfatları kendisiyle beraberdir, ona yakındır, bitişiktir veya ondadır» tarzında bir ifade de kullanılamaz. Bazı âlimlerimiz (Allah onlardan râzî olsun) «ilim ile bilicidir» şeklindeki bir ifadeden bile kaçınmışlardır. Bunun sebebi «ilm»in Allah taâlâ İçin bir âlet (bilgi edinme vâsıtası) telâkkî edilemiyceğidir. Onlar buna mukabil şöyle de mislerdir: O, âlimdir, onun ilmi vardır ve bunlarla ezelde vasıflanmıştır».
Doğru yoldan ayrılmamak ancak Allah'ın lütfü sayesinde (nüm kündür.[26]
Ehl-i sünnet (Allah zaferlerini dâim kılsın) şöyle dedi: «İsim ve müsemmâ aynı şeydir». Cehmiyye, Mu'tezile ve Kerrâmiyye «isim ile müsemmâ ayrı ayrı şeylerdir» dediler. Eş'ariyyeden bazıları ise «isim, tesmiyeden (bir şeyin adını söylemekten) de, müsemmadan (ismi taşıyan varlıktan) da ayrı bir şeydir» demiştir. Bazıları da, isim üçe ayrılır, demiştir: Birincisi müsemmânın aynı, ikincisi müsemmânın gayrı, üçüncüsü de onun ne aynı ne de gayrıdır. Kelâmcılar, tesmiyenin müsemmadan ayn bir şey olduğu noktasında İse ittifak etmişlerdir, çünkü tesmiye ancak ismi söyliyen kimse ile kaaim olan bir şeydir.[28]
Bu bahiste isabetli olan, Ehl-i sünnet olarak bizim ileriye sürdüğı muz görüştür. Çünkü «Allah!» diyen bir kimse hakkında «Allah'ı and demek mümkün olabileceği gibi «Allah'ın adını andı» demek d mümkündür. Şayet isim (Allah lâfzı) ile müsemmâ (Allah'ın zâtı) aynı olmasaydı her iki hükmü de vermek doğru olmazdı. Bu gerçeğe Cenabı Hakkın şu sözü de işaret etmektedir: «Rabbinin o yüce adıhı tesbîh et».[29] Halbuki biz rükû'da «Yüce Rabbimi tesbîh ederim» demekteyiz. Nitekim Arap dilini kullananlar bu istimalde anlaşmış, hcr-ta şâirleri şöyle demiştir:
Nihayet bir yıla kadar... Sonra selâmet ismi sizin hakkınız. Tam bir yıl matem tutan, kınanmaktan kurtulur.[30]
Burada asıl mânâ: «sonra selâmet sizin hakkınız...» tarzındadır.
Bir delil daha getirelim: Zevcesinin adı Zeyneb olan bir erkdk «Zeyneb boştur» dediği zaman, boşama kadının ismine değil kendn sine vâki' olur. [31]Şu kadar var ki bazan isim zikredilir de onunla tesmi ye kasdolunur. Şüphe yok ki isim, tesmiye mânâsına kullanılınca mü semmânın gayrı olur. Meselâ hangi isimle çağrıldığını sormcrt kasdıyla sana: «İsmin nedir?» diye sorulur, sen de : «Muhammedi dersin. Görüldüğü üzere burada, akıllı olmayanlara mahsûs olar «Mâ» (ne?) kelimesi kullanılmıştır. Halbuki (akıllı varlıklara mahsû; olan) «Men» (kim?) kelimesi kullanılarak: «Muhammed kimdir?» diye sorulsa, şahsına nisbet ederek «ben!» diye cevap verirsin d «Muhammed benim ismimdir» demezsin. Bu da bizim görüşümüzü doğruluğunu göstermektedir. [32]
Buraya kadar -Muattılayı red için -Allah taâlânın kemal sıfatlarını isbat ettik. Şimdi de Müşebbiheyi red maksadıyla Allah'ın dengi ve benzeri olamıyıcağını izah etmeliyiz. Ta ki isabetli görüş ve dosdoğru yol ortaya çıksın. Zira herşeyin ifrat ve tefrîtı yerilmiştir, «İşlerin en hayırlısı mutedil olanlarıdır».[33]
Allah taâlânın dengi ve benzeri olmaktan münezzeh olduğu ve kemâl sıfatlarıyla mûttasıf bulunduğunun isbâtı şu mealdeki âyet-i kerîme iledir: «Ona benziyecek hiç bir şey yoktur; o, semt ve basîrdir».[34] Bu âyette Cenabı Hak, «Ona benziyecek hiç bir şey yoktur» cümlesiyle teşbîhi nefyetmiş, «O, semT ve basîrdir» cümlesiyle de sıfatlarının varlığını isbat etmiştir.
Bu konuda görüş beyan edenler (Halik ile mahlûk arasında) benzerliğin ne iie vuku' bulabileceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. İslâm filozofları, Bâtıniyye ve Cehm b. Safvân, [35]«herhangi bir vasıfla müştereken vasıflanmak veya aynı isimle tesmiye edilmiş olmak benzerliğin sabit olması için kâfidir» dediler. Öyle ki bunlar Allah ile yaratıkları arasında benzerliğe meydan vermemek için -Allah taâlâyı «mevcûd, şey, hayy, âlim, kaadir» kelimeleriyle isimlendirmeyi bile caiz görmemişlerdir.
Bu görüş yanlıştır. Zira böyle umûmî bir vasıfla benzerlik hâsıl olsaydı lisan mütehassıslarının eşyayı taksîme tâbi' tutarak bazılarına «zıd», bir kısmına «hilaf», diğerine «cins», bir başkasına da «mis!» demezlerdi. Aksine varlıkların hepsi birbirinin benzeri olur; acz kudretin.sükûn hareketin... ve bal zehrin dengi sayılırdı. Bu ise akıllı kimselerij muhal göreceği bir şeydir.
Mutezile de şöyle dedi: Bir şeyin taşıdığı en hususî vasfın hem halika, hem de mahlûka nisbet edilmesiyle benzerlik meydana gelir. Şöyle ki biz insanlara mahsus olan «ilim» üç vasıf taşır: Mevcûd, araz ve ilim. Bunlardan «var oluş» bu «ilm»in en umûmî vasfı, «araz oluş» vasat vasfı, «ilim oluşu» ise en husûsî vasfıdır. O halde bir ilmin diğer bir ilme benzeyişi) (meselâ Allah'a nisbet edilecek ilmin yaratıkların ilmine benzeyişi) onun mevcûd veya araz oluşundan değil (en husûsî vasfı olan) ilim oluşundandır.
Bu sebeple Mutezile Halik ile mahlûk arasında benzerliğe meydan vermemek gayesiyle Alah taâlâyı «ilim» ile vasıflandırmaktan kaçınmıştır.
Bu görüş te yanlıştır. Çünkü bir insanın on batman ağırlığındaki yükü kendisiyle taşıdığı kudret, diğer bir insanın yüz batman ağırlığındaki yükü taşıyabildiği kudretle en hususî vasıflarında bile müşterek olduğu halde ona benzemez.
Bize göre, benzerlik ancak bütün vasıflarda iştirak vâki' olmakla teşekkül eder. Öyle ki iki şey (diğer vasıflarda müşterek olmakla beraber) tek vasıfta bile iştiraki sağlıyamazsa benzerlik hâsıl olmaz. Bunun misâli şudur: Biz insanlara mahsus «ilim» : vardır, arazdır, sıfattır, ilimdir, sonradan yaratılmıştır, varlığı caiz olan (varlığı da yokluğu da müsâvî olan)dır, zamanın her ânı içinde yenilenendir. Şayet «ilmi» Allah taâlâya sıfat olarak nisbet edersek, bu defa o, ilimdir, mevcud-dur, sıfattır, kadîmdir, varlığı zarurîdir, ezelden ebede devam edicidir; işte bu ilim hiç bir suretle yaratıkların ilmine benzemez.
Biz (Mâtürîdîlere) göre iki şeyin benzer olmasının ölçüsü biri için caiz olan vasıfların diğeri için de caiz olmasıdır. (Eş'arîlerce) denildi ki: benzerlerin ölçüsü, birbirlerinin yerini tutabilmeleridir. Şüphe yok ki bu hal Allah taâlânın sıfatları ile mahlûkatın sıfatları arasında mevcûd değildir, o halde bu iki gurup sıfat birbirinin benzeri olamaz.İsabetli görüşe ulaştıran yüce Alah'tır.[36]
Ehl-i hak şöyle dedi: Şüphe yok ki Allah taâlâ ezelî ve ebedîdir, tek bir kelâm ile konuşucudur. Bu kelâm onun zâtı ile kaaim olup ondan ne ayn bulunur, ne de zail olur. Allah'ın kelâm sıfatı harflerden ve seslerden müteşekkil olmadığı gibi Gnun parçalara ve kısımlara ayrılması da mümkün değildir.
Mu'tezile âlimlerinin çoğunluğu, yüce Allah'ın ezelde konuşucu (mütekellirrO olmadığını, nihayet kendisi için bir kelâm yaratıp onunla konuştuğunu, binâenaleyh onun kelâmının hadis olduğunu ve zâtı ile kaaim bulunmadığını iddia etmiştir. Ancak bu âlimler de kendi aralarında ihtilâf etmiş, bir kısmı «Allah'ın kelâmı harfler ve sesler cin-sindedir. Cenabı Hak bu harf ve sesleri, okunacak mahalde (meselâ Cebrâîl'in ağzında) yaratmak suretiyle mütekellim olur» derken diğer bir kısmı, «O'nun kelâmı harfler ve şekillerden müteşekkildir, binâenaleyh bu harfleri Levh-i mahfuzda yaratmak suretiyle mütekellim olur» görüşünü benimsemiştir.
Bazı âlimler de «Yüce Allah'ı kelam sıfatına (kalbimizle) inanır, (dilimizle) ikrar ederiz; fakat onun hadis mi kadîm mi, (başka bir deyişle) mahlûk mu gayr-ı mahlûk mu olduğu hususunda görüş beyan etmeyiz...»demiştir.
Bu meselede Ehl-i sünnet olarak delilimiz şudur ki hayy sıfatı ile mevsûf olan Allah, eğer kelâm sıfatı ile mevsûf olmasaydı bunun zıddını teşkil eden dilsizlik, sükût veya çocukluk.,, vasıflarından biriyle tavsif edilmiş olacaktı. Halbuki bütün bunlar eksiklik ve acz ifade eden şeylerdir. Cenabı Hak bunlardan pek yüce ve münezzehtir.
Şu da var ki Allah taâlâ ezelde kelâmdan müstağnî olup da sonra kelâmla vasıflanmış olsaydı durumunda bir değişiklik meydana gelirdi; değişiklikse yaratılmışlık belirtilerindendir.
Son olarak şunu da belirtelim ki Allah'ın sıfatlarından olan kelâm eğer sonradan meydana gelmiş (hadis) olsaydı, bu kelâm:
a) Ya Kerrârniyyenin ileriye sürdüğü gibi onun zâtında meyöano gelmiş olacaktı ki bu suretle onun zâtı hadislere mahal teşkil dpeıdi (bu ise bâtıldır); I
b) Ya hiç bir mahalde olmıyarak meydana gelmiş olacaktı ki bu hem muhaldir, hem de böyle bir şeyi ileriye süren yoktur; zâten böyle bir «kelâm» herhangi bir mahalde bulunmayınca bir zâtın onunla vasıflanmış olmasını diğer bir zâtın vasıflanmış olmasına tercih edecek bir sebep de mevcûd olmaz; '
c) Yahut da Allah'ın zâtından başka bir mahalde meydana gelmiş olacaktı, bu takdirde de böyle bir kelâmın mevsufunu onu yaratan Allah değil de bulunduğu mahal teşkil ederdi; nitekim cisimlerde bulunan siyahlık, hareket gibi sıfatlarda da durum aynıdır (yani bunların da yaratıcısı Allah taâlâdır, fakat bu sıfatlar onun zâtında değil de cisimlerde bulunduğundan cisimlerin sıfatları olmuştur, bn-ları yaratan Allah'ın sıfatları değil).[37]
İmdi, «kelâm»ın mâhiyeti zât ile kaaim olan ve harfler ile sesler tarafından ifade edilen bir mânâdan ibarettir. Nitekim şâir şöyle demiştir:
Asıl söz kalbde olandır, bil,
Kalbe bir kılavuz kılınmış dil. [38]
Bu sebeplerdir ki dil mütehassısları, başka şeye değil, sadece mânâ ifade eden (yani kalbdeki mânâya delâlet eden) ibarelere kelâm demiştir. Kur'ân-ı Kerîm de kelâm-ı nefsîyi açıkça zikretmiştir. Nitekim yüce kudret sahibi Allah şöyle buyurur: «... kendi nefislerinde derler...»[39] Bazan da insan karşısındakine «Bende seninle konuşulacak bir söz vardır, onu sana nakletmek istiyorum» der (ki bu da kelâm-ı nefsi İçin bir örnektir). Şunu hemen belirtelim ki bu nevi' lâfızlara kelâm denilmesi bunların (kalbdeki) kelâma kılavuzluk etmeleri sebebiyledir. Yine aynı sebebe bağlı olarak bütün müslümanlar mushafın içindeki lâfızlara «Allah kelâmı» adını vermekte ittifak ettikleri gibi Kur'ân okuyanın okuduğu şeye de «Kelâmuilah» demişlerdir.
Kelâm sıfatı mevzuunda ihtilâf halinde bulunduğumuz karşı gurupla ittifak ettiğimiz bir nokta varsa, o da Allan kelâmının tek bir mânâ olduğu ve onun tek bir hakikatinin mevcûd bulunduğudur. Kâğıt üzerine yazılmış şekiller (harfler), mâhiyetleri itibariyle hançere-deki sesler(in)den ayrı şeylerdir. Eğer yazı İle gösterilmiş harfler hakîkaten kelâm olsaydı onların hançerede teşekkül eden sesleri gerçek kelâm olamazdı, bunun aksi de aynıdır. Bununla beraber gerek kâğıt üzerindeki harflere, gerek hançereye yerleşen seslere kelâm denilmiştir. Bu iki şey arasındaki münâsebet ise sadece her birinin mânâya delâlet etmiş olmasından ibarettir, zira (bir İbarenin) yazılmış olanı ile (aynı ibarenin) okunmuş olanı aynı mânâyı gösterir. O halde anlaşılmış oluyor ki harfler ile seslerin her birine, kelâma (kalbdeki mânâya) delâlet etmesi sebebiyle kelâm denilmiştir. Se-lef-i sâlihînden (Allah onlardan râzî olsun) naklolunan şu sözün mânâsı da bundan başka bir şey değildir: «Muhakkak ki Allah taâlânın kelâmı mushaflarımızda yazılmış, dillerimizle okunmuş ve zihinlerimizde (kalblerimizde) ezberlenmiştir, fakat bunların hiç birine bizzat girmiş (hulul etmiş) değildir;» nitekim «ateş» de dil ile anılır, kâğıt üzerine yazılır, fakat bunlara hulul edip yakmaz.
Kur'ân lâfzına gelince, bu kelime bazan «okunan şeye», bazan «okumaya», bazan da «yazılana» isim olur. Binâenaleyh «Kur'ân» lâfzı, okunana delâlet edecek bir karîne (yaklaşık ifâde) ile kullanıldığı zaman kadîm ve gayr-t mahlûk olur; «Kur'ân Allah taâlânın kelâmı olup gayr-ı mahlûktur» sözümüzde olduğu gibi, Eğer bu lâfız; «Kurânın yarısını, üçte birini veya dörtte birini okudum» cümlesinde olduğu şekilde okumaya delâlet eden bir karîne İle zikredilir veya «Abdestsiz ve cünüb olan kimseye Kur'ân'a dokunmak haramdır» cümlesinde görüldüğü üzere yazılanı andıran bir ifade ile kullanılırsa, kendisinden maksad Allah taâlânın kelâmına delâlet etmiş olmaktır, bu takdirde hadis ve mahlûk olur.
Hanbelîlerin «Kur'ân harfleri gayr-ı mahlûktur» tarzındaki iddiası yukarıda söylediklerimize aykırıdır. Ne var ki bu iddia yanlıştır. Çünkü parçalara ve kısımlara ayrılabilen bir şeyin hadis ve mahlûk olması zarurîdir.
Allah kelâmının hadis mi, kadîm mi, mahlûk mu, gayr-ı mahlûkmu olduğu hususunda hüküm veremeyip durakiayanlann görüşü de isabetli değildir. Çünkü duraklama, ihtimallerin hiç birine ağırlıkvere-miyen bir tereddüdü (şek) gerektirir. Oysa ki itikadı faiz olan hususlarda tereddüt göstermek inkâra müsâvîdir. Böylesi «Allah taâlânın var olduğuna inanıyorum, fakat insanların ihtilâf etmesi sebebiyle, onun bir mi, iki mi, yoksa üç mü olduğu hususunda hüküm veremiyorum» diyen bir kimseye benzer.[40]
Soru : içinde bir çok emir ve nehiy bulunan Allah kelâmı kadîm olsaydı emir ve yasağa muhâtab olacak kimse henüz yokken ezeldeki bu emir ve nehiy nasıl ma'kul olabilirdi?[41]
Cevap : Şu anda çağımızın insanlarına, kendilerinin henüz mevcûd olmadığı Peygamber efendimiz (s.a.) devrinde zuhur eden bir sözle (Kur'ân ve hadîs ile) hitâbetmek size göre nasıl doğru olabi-liyorsa... Bu noktada sizin vereceğiniz cevap her ne ise bizim de sorunuza karşı vereceğimiz cevap odur.
Şu kadarını belirtelim ki henüz mevcûd olmamış (doğmamış) bir kimseye şu anda İfâsı gerekli olmak üzere emir vermek doğru olmaz ama var olacağı zamana bağlı olarak emir vermek caizdir.[42]
Soru : Cenabı Hakkın «Biz Nuh'u kavmine gönderdik»[43] buyurduğunu biliyoruz. Peki gerek Nûh aleyhisselâm, gerek onun kavmi henüz mevcûd değilken, Allah taâlânın, mâzîsıygasıyle Nûh peygamberin, kavmine gönderildiğini ezelde haber vermesi nasıl doğru olur?[44]
Cevap : Yüce Allah'ın haber verişi aslında mâzî ve müstakbel nevilerine ayrılmaz. O halde söz konusu edilen meselede şöyle diyeceğiz: Hz. Nuh'un gönderilişini zamandan müstağnî olarak «haber verme» ezelde Allah taâlânın zâtı ile kaaimdi; bu «haber verme» ezelden ebede devam edicidir. Buna göre, Nûh (a.s.) gönderilmeden önce bu haber vermeye delâlet eden sıyga «biz Nuh'u göndereceğiz» tarzında, gönderildikten sonra da «biz Nuh'u gönderdik» şeklinde olur. Bu durumda değişiklik «haber verme»de değil, haber verilendedir. Bu izah Allah taâlânın ilmi hakkında da söyliyebileceği-miz şeylere benzer: Nuh'un mürsel (kavmine peygamber olarak
gönderilmiş) olduğuna dair bir ilim ezelde onun zâtı ile kaaimdi; onun ilmi ise ezelden ebede devam edicidir; Nûh var olmadan önce yüce Allah onun var olacağını ve peygamber olarak gönderileceğini biliyordu, (zamanı gelip) var olduktan sonra da var olduğunu ve peygamber kılındığını bildi; dikkat edilirse burada değişiklik bilinen şeydedir (malûmda), yoksa ilimde değil; yukarıda zikri geçen mesele de bunun gibidir.[45]
Son olarak şunu belirtelim ki Ehl-i sünnet, Allah kelâmının işitilip işi-tilemiyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Eş'arînin[46] tercihine göre var olan her şeyin nasıl ki görülmesi mümkünse işitilmesi de mümkündür. İbn Fûrek[47] «Kur'ân okuyan bir kimsenin okuyuşu sırasında işitilen iki şey vardır: Okuyanın sesi ve Allah taâlânın kelâmı» demiştir. Bâkıllânî[48] de şöyle demiş: «Sânı yüce olan Allah'ın kelâmı tabiî olarak işi-tilemez, fakat tabiatüstü bir hâdise olarak Cenabı Hak kullarından istediği kimselere kelâmını işittirebilir». Zikri geçen bu âlimlere göre Mûsâ aleyhisselâm Allah taâlânın kelâmını ses ve harf vâsıtası olmaksızın (doğrudan) işitmiştir.[49]
Ebû İshâk el-Esferâyînî[50] ile onun görüşünde olanlar sânı yüce Allah taâlânın kelâmının asla işitilemiyeceğini söylemişlerdir. Hidâyet rehberi ve Ehl-i sünnetin reisi Ebû Mansûr'un[51] tercihi de budur (Allah yüzaklığını artırsın). Buna göre Cenabı Hak «...tâ ki Allah'ın kelâmını işitsin»[52] mealindeki âyet-i kerîmesiyle «...tâ ki Allah'ın kelâmına delâlet eden şeyi işitsin» mânâsını kasdetmiştir. Nasıl ki «Filânın ilmine delâlet eden şeyi işittim» mânâsına «Onun ilmini işittim» denilir ve yine «Allah'ın kudretine delâlet eden şeye bak!» mânâsına «Allah'ın kudretine bak!» ifadesi kullanılırsa.
Bu âlimlere göre Mûsâ aleyhisselâm Allah taâlânın kelâmına delâlet eden bir ses işitmiştir, şu kadar var ki arada kitâb ve melek vâsıtası olmadığından Hz.Musâ «Kelîmuliah Allah'ın kendisiyle konuştuğu kimse» diye anılmıştır. Bu meselenin tafsilâtı «el-Kifâye» de mevcuddur.[53]
Hidâyet Allah'tandır.[54]
Mâtürîdİyye ölimleri (Allah cümlesinden râzî olsun), «Allah'ın bütün sıfatlan kadîm olup onun zâtı ile kaaimdir» dediler.
Eş'ariyye ile Mu'tezile ise şöyle dediler: «İlim ve kudret gibi zât? sıfatlardan olanların hepsi kadım olup yüce Allah'ın zâtı ile kaaimdir; tekvîn (bilfiil yaratmak), terzîk (rızık vermek), ihya (yaşatmak), imâte (öldürmek) ve diğerleri gibi fi'lî sıfatlardan olanlar ise hadistir, Allah'ın zâtı ile kaaim değildir».[56]
Bundan başka, Eş'arîlerle Mu'tezile Allah'ın zâtı ile kaaim olmayan tekvinin, mükevvenin aynı mı, gayrı mı (yani yaratma fi'lî yaratılanla beraber mi, yoksa ondan ayn mı) olduğu noktasında aralarında görüş ayrılığına düştüler. Eş'arî tekvînin mükevvenin ayni olduğunu, Mutezile çoğunluğu ise mükevvenden ayn bulunduğunu kabul ettiler. Ayrıca Mu'tezile (mükevvenden ayn olan ve Allah'ın zâtı ile de kaaim bulunmayan) tekvînin bulunabileceği yer (mahal) hususunda kendi aralarında ihtilâfa düştüler. İçlerinden Ebû'l-Hüzeyl el-Allâf[57] «Tekvîn mükevven ile beraber bulunur» derken İbnu'r Râven-dî[58] ile Bişr b. el-Mu'temir[59] «Tekvîn hiç bir mahalde bulunmaz» demiştir. Kerrâmiyye de «Tekvîn hadistir ve Allah'ın zâtı ile kaaimdir» iddiasını ileri sürmüştür. Bu sonunculara göre Allah taâlâ, ezelde, (hadis)[60] bir yaratıcılık mânâsına «halik» olmakla vasıflandırılabilir; bu onlara göre yaratmaya muktedir olmak demektir.
Doğru olan bizim söylediğimizdir. Çünkü Cenabı Hak «O, Allah'tır, yaratandır»[61] maâlindeki âyetinde kendi zâtını «yaratıcı» olmakla vasıflandırmıştır. Şüphe yok ki onun zâtı da ezelîdir, kelâmı da ezelîdir. Şayet tekvîn hadis olsaydı yüce Allah ezelde onunla vasıflanmış olamazdı, o takdirde de yukarıdaki âyet ya yalan olacak veya mecazî bir ifade kabul edilecektir ki Cenabı Hak bunlardan münezzeh ve yücedir. Meseleyi biraz daha derinleştirecek olursak diyeceğiz ki «halik», «halk» kökünden türemiş bir isimdir, tıpkı «İlm» kökünden türeyen «âlim» gibi. Şüphe edilmez ki bir mânâdan türeyen bir isim ancak o mânânın kendisinde mevcûd olduğu kimseye nisbet edilebilir, tıpkı kendisinde «hareket» bulunan bir kimse için «müteharrik» di-yebileceğmizgibi.
Kerrâmiyyenin, yukarıdaki âyeti «Yaratmaya muktedir olmak mânâsına bir yaratıcılıkla ezelde höliktir» tarzında te'vîl etmesi ise isabetsizdir. Çünkü «kudret» kökünden türeyen isim «halik» değil, «kaadir» kelimesidir (binâenaleyh hâlik'a kaadir mânâsı vermek demek hâlık sıfatını kabul etmemek demektir). Hem de (bir şeye kaadir olmak başka, onun faili olmak başkadır, meselâ) zinaya muktedir olan kimse «zânî» olmakla vasıflandırılamaz; diğer sıfatlar da böyledir (adam öldürmeye gücü yetene kaatil, çalmaya muktedir olana sânk denilemiyeceği gibi). Şu da var ki, «hâlık» övgü ifâde eden bir İsimdir. Allah teâlâ bununla ezelde değil de bil'âhare vasıflanmış olsaydı, bu «halk» mefhûmunun mevcudiyeti yoluyla kendi zâtına ezelde sâhibolmadığı bir medih ziyâdesi temin etmiş olacaktı ki bu, muhaldir.
Mûtürîdiyye olarak ileriye sürdüğümüz görüşün aklî deliline gelince:
1. Tekvîn şayet (bizim söylediğimiz gibi kadîm değil de) hadis olsaydı; a) Ya Allah taâlânın onu yaratmasıyla (tekvîniyle) var olacaktı; b) Yahut da böyle bir şey olmaksızın meydana gelmiş olacaktı. Eğer muarızımız birinci şıkkı benimsiyecek olursa ona deriz ki «Allah'ın bunu (tekvînî) yaratması kadîm midir, yoksa hadis mi?» Şayet «kadîm» dersen, işte bizim de iddia ettiğimiz buydu. Eğer «hadis» dersen önceki suâlimiz avdet eder ve bu durum zincirleme olarak nihayetsiz devam eder[62] Muarızımız, hadis olduğunu iddia ettiği tekvinin Allah'ın yaratması olmaksızın meydana geldiği söylenecek olursa karşılık olarak deriz ki Allah'ın yaratması olmaksızın bir mahlûkun (burada tekvînin) meydana gelmesi caiz olunca bütün hadislerin (yaratılmışların) da yaratılmadan var olması caiz olur; bu ise Allah'ın yokluğuna götürür.
2. Tekvîn eğer hadis olsaydı: a) Ya Kerrâmiyyenin ileriye sürdüğü gibi Allah teâlânın zâtında hadis olacaktı ki bu yanlıştır, çünkü kadîm olan Allah'ın zâtını hadislere sahne kılmakdır; b) Yahut ibnu'r-Râvendî ile Bişr b. el Mu'temir'in iddia ettiği üzere hiç bir mahalde olmaksızın meydana gelmiş olacaktı. Bu da muhaldir. Zira bir sıfatın hiç bir mahalde (mevsûfta) olmaksızın vücûd bulması mümkün değildir. Şayet tekvîn hiç bir mahalde olmaksızın vücûd bulmuş olsaydı her hangi bir zâtın (yani Allah'ın) onunla vasıflanması diğerinin (Allah'tan başkasının) vasıflanmasına tercih edilemezdi; c) Veya tekvîn (Allah'tan)- başka bir zatta vücdö bulacaktı; nitekim Ebû'l-Hüzeyi «Her cismin tekvîni (yani yaratılışı, meydana getirilişi) aynı cismin kendisiyle kaaimdir» demiştir. Bu takdirde de her cisim kendi kendisinin yaratıcısı ve oluşturucusu olurdu. Bu fikirde de Allah'ı inkâr unsuru vardır. Aslında bu söz arazlar için hiç söylenemez, çünkü bir şeyin araz sayesinde mevcûd olması mükün değildir.
3. Tekvîn şayet (Eş'ârînin ileri sürdüğü gibi) mükevvenin aynı oldaydı veya (Ebû'l-Hüzeyl el-Allâf'ın iddia ettiği veçhile) mükevvenle kaaim bulunsaydı mükevvenin var oluşu kendi kendine gerçekleşecek ve mevûdiyeti İçin başkasına muhtaç olmıyacaktı; bu takdirde mükevven kadîm olurdu. Halbuki muarızlarımız yaratıkların kadîm oluşu hatasından korunmak için tevkîne kadîm demekten kaçınıyorlardı, şimdi ise muhal olanı irtikâbetmekle beraber kaçındıkları hataya düşmüş oluyorlar.
4. Şu da var ki (meselâ) «siyahlık» mükevven (mahlûk) olduğuna ve size göre mükevven ile tekvîn aynı şey bulunduğuna göre siyahlığın mevcûd olduğu her mevsûfta (zâtta) mutlaka tekvîn (yaratmak) da mevcûd demektir, çünkü tekrar hatırlatalım ki sizce tekvînin bulunduğu yerde mükevvenin de bulunması zarurîdir. O halde kendisinde siyahlık bulunan mevsûfu «siyahtır» diye vasıflandırdığın zaman onun yaratıcı (mükevvin) olduğunu da söylemen gerekir, çünkü onda yaratmak (tekvîn) vasfı mevcuddur. İmdi Allah taâlâyı «siyahtır» diye vasıflandıramıyacağına göre - çünkü onda (bir tekvîn olan) siyahlık mevcûd değildir onun yaratıcı olduğunu da söyliyemiyeceksin, çünkü tekvîn onda mevcûd değildir (sizce tekvînin bulunmadığı yerde mükevvin de bulunmaz). Bunu «haber» mefhûmuna benzetebiliriz. «Doğru haber» in kendisinde mevcûd olduğu zât «muhbir» ve «sâdık» olur; bu haberin kendisinde mevcûd olmadığı zât ise ne muhbir, ne de sâdık olur, çünkü bu iki şey : haber ve sıdk (muârızianmızın anlayışına göre) birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki şeymiş.[63]
Soru : Tekvîn Allah teâlâ'nın zâtı ile kaaim olduğu halde ezelî olsaydı kâinatın varlığı ezelde ona taallûk edecek ve böylece âlem hadis değil kadım olacaktı?[64]
Cevap : Siz kâinatın varlığını tekvine bağlı kabul etmekle onun hadis olduğunu da benimsemiş oluyorsunuz; çünkü kadîm, varlığı başkasına bağlı olmayan şeydir, mevcudiyeti başkasına bağlı olan şey İse hadistir.
Şunu da belirtelim ki ezelî olan tekvînin mevcudiyeti kâinatın ezelde kendisiyle var olması gayesine ma'tûf değildir; aksine tekvîn sıafatının hikmeti, varlık sahasına çıkacak her şeyin, zamanı gelince, Allah'ın ilmi ve irâdesine uygun olarak onun sayesinde var olmasıdır. O'nun tekvîn sıfatı ezelden ebede devam ettiğinden var olacak her şeyin mevcudiyeti, zamanı gelince onun ezelî tekvînine taallûk eder. Buna şöyle bir misal verelim : Bir erkek, Şa'ban ayı içinde iken, zevcesinin kendisinden boş düşmesini Ramazan ayının girmesine bağlasa, bu bağlayış (şarrt koşma, ta'lîk) Ramazana kadar hükmen devam eder ve Ramazan ayının girmesiyle önceki şarta bağlı olarak boşanma hâsıl olur. Yine bir insan düşünelim ki bir diğerini Cumartesi günü yaralamış; yaranın tesiri ilerliyerek hayatiyet şartlarınıaşmış ve nihayet Cuma günü yaralı ölmüş, bu durumda yaralayan şahıs, her ne kadar tesiri Cuma günü görülmüş ise de önceki Cumartesinden itibaren kaatil addedilir. İşte bizim meselemiz de bunun gibidir,
Tekvîn mevzuunda bütün itirazları bertaraf edecek nihâî söz olarak deriz ki: Size göre kâinatın varlığı kadîm olan Allah'ın zâtına veya sıfatlarından herhangi birine bağlı olmuş mudur, yoksa olmamtş mıdır? Eğer hayıp derlerse yüce Yaratıcı'nın yokluğunu ifade etmiş olurlar. Şayet «evet» derlerse yine sorarız : Bu durum kâinatın kadîm oluşunu gerektirmiş mi, yoksa gerektirmemiş mi? Bu hususta vereceğiniz her türlü cevap tekvîn konusunda bizim size vereceğimiz cevabı teşkil edecektir.
Şu da var ki Eş'ârîye göre kâinatın varlığı yüce Allah'ın emrine bağlıdır ki bu da pekâlâ bir tekvîndir ve bu emir kadîm olup Allah taâlânın zâtı ile kaaimdir. Bu kanaatiyle, Eş'arî, tekvîn konusundaki görüşünü nakzetmiş görünmektedir.
Doğruya ileten yüce Allah'tır.[65]
Ehl-i sünnet, ahiret yurdunda mü'minlerin Allah taâlâyı görmelerinin aklen caiz, naklen de vâcib olduğunu kabul etmiş. Mu'tezile, Neccâriyye, Havâric ve Râfıda'nın Zeydiyy© kolu bu görüşe muhalif kalmıştır. Mu'tezile ayrıca Allah taalânın kendi zâtını görüp görmediği konusunda aralarında görüş ayrılığına düşmüşler, çoğunluğu onun kendi zâtını gördüğünü kabul ederken içlerinden bir gurup Allah'ın kendi zâtını görmesini de, başkaları tarafından görülmesini de inkâr etmiştir.
a) Ehl-i hakkın bu konudaki katT delili Mûsâ aleyhisselâmın, Allah taâlâdan, onu görmesini talebetmesidir. Nitekim yüce Allah âyeti kerîmesinde bu talebi şöyle haber vermektedir: «Rabbim, bana görün ki seni göreyim!»[66] Halbuki Musa Peygamber yüce Allah'ı hak-kıyle biliyor, onu mahlûka benzetmekten, bir yönde veya bir şeyin hizasında bulunmuş olmaktan tenzîh ediyordu, Bununla beraber o, Allah'ın görülebileceğine inanmış ve kendisine görünmesini talebet-mişti, imdi Allah taalânın görülmesini muhal addedenler. Hz. Musa'nın bilemediği ilâhî sıfatlan bildiklerini iddia etmiş oluyorlar ki bu yanlıştır. Ayrıca Allah taâlâ, «Eğer dağ yerinde durabilirse sen de beni görürsün» buyurmak suretiyle kendisinin görülebilmesini dağın yerinde durmasına bağlamıştır. Dağın yerinde durması ise aklen mümkün olan bir şeydir. O halde bir hâdisenin mümkün olan bir şarta bağlanması onun da imkân dâhilinde olduğunu gösterir. Şu da var ki yüce Allah bahis konusu edilen âyet-i kerîmede, kendisinin dağa tecellî ettiğini haber vermiştir. Buradaki tecellî yüce Allah'ın dağda hayat, ilim ve rü'yet (kendisinin görülmesini) yaratmasından ibarettir ki tecellînin bu mânâsını büyük üstâd İmâm Ebû Mansûr (İhâhî rahmet üzerinden eksik olmasın) tfade etmişti[67] bu da görülmesinin mükün olduğunu gösterir.[68]
Soru : Eğer bu anlattıklarınız rü'yetin mümkün olduğuna delâletediyorsa, aynı âyetteki Beni asla göremezsin» ifadesi de onun imkânsız olduğunu gösterir, çünkü buradaki «Len» zaman bakımından nihayetsiz bir neyf gerektirir?[69]
Cevap : Biz bahis konusu edilen âyet-i kerimeden Allah'ın görülebileceği'hükmünü çıkardık. Sânı yüce Allah'ın «Beni asla göremezsin» tarzındaki beyanına gelince, bu görme fi'linin dünyada olamı-yacağını ifade eder, yoksa imkânını büsbütün kaldırmaz ki bir tenakuz hâsıl olsun.
Muarızın «Len nihayetsiz neyf gerektirir» sözüne gelince, şöyle cevap veririz: »Len» kelimesinin ebediyet ifade ettiğini kabul etmiyoruz, bil'akis o, sadece te'kid (pekiştirme) mânâsı taşır. Bunun delili de yüce Allah'ın Meryem valideden haber veren şu beyanıdır: «Bugün hiç bir kimse ile konuşmıyacağım».[70] Cenabı Hak bu âyette geçen Len kelimesini el-yevm kelimesiyle beraber îrâd buyurmuştur («el-yevm = bugün» sınırlı bir zaman ifade ettiğine göre)[71] «ebediyet» ile «sınırlı oluş» birbirleriyle tenakuz hâlinde olan iki şeydir. Len edatı ebediyet için bile olsa yine de ondan maksad rü'yeti âhirette değil dünyada nefy etmekten ibaret olur. Bunun da delili Cenabı Hakkın şu âyet-i kerîmesidir: «Onlar önceden yaptıkları kötülükler sebebiyle ölümü asla arzu etmezler»[72] (Bu âyette kâfirlerin, ölümü temenni et-miyecekleri «len» edatı kullanılarak ifade edildikten) sonra Allah taâlâ onların âhirette ölümü temenni edeceklerini şu beyanı ile haber vermiştir: «Ey (cehennem bekçis Mâlik! Rabbin bizi öldürsün! diye çağrışırlar»[73]
b) Şanı yüce Allah'ın «Yüzler vardır ki o gün ter-ü tözedir, Rableri-ne bakıcıdır»[74] mealindeki âyet-i kerimesi, mü'minlerin, kıyamet gününde cennette iken Rablerini göreceklerini göstermektedir. Zira Arap dili mütehassısları «nazar» kökünün, «ilâ» edatı ile mef'ûl aldığı takdirde, gözle görme mânâsına geldiği noktasında ittifak etmişlerdir.
c) «Rabbine mülâkî olmayı ümîd eden kimse»[75]mealindeki âyet-i kerîme ile diğer bazı âyetler [76]de birer delil teşkil eder. Bu âyetlerde yer alan «likâa = mülâkî oluş» rü'yet mânâsına gelir.
d) Cenabı Hakkın «İyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyâde vardır[77] mealindeki âyet-i kerîmesi'de mevzuu-muz için bir delil teşkil eder. Müfessirlerin büyük çoğunluğu, Rasûlüllah (s.a.)e kadar ulaştırdıkları bir rivayetle âyetteki «ziyâde» den maksadın Allah'ı görmek olduğunu zikretmişlerdir.[78]
e) Bu konudaki hedîsler ise çoktur.[79] Bunların en meşhuru Peygamber efendimizin şu sözleridir: «Muhakkak ki siz ondördündeki ay'ı gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz, onu görmekte haksızlığa uğramıyacak, izdihama düşmiyeceksiniz». [80]Bu hadîs-i şerifte Allah taâlânın görülmesi kesinlik ve berraklıkta ayın görülmesine benzetilmiştir, yoksa görülecek olan Allah, görülen aya benzetilmiş değildir. Rü'yet hadîsini nakledenler ashâb-ı kiramın büyüklerindenve âlimlerinden (Allah hepsinden râzî olsun) yirmi bir kadar zattır.[81] Böylece hadîs inkârı mümkün olmıyacak derecede meşhur olur.
Şunu da belirtelim ki ashâb-ı kiram (r.a.) Peygamber efendimizin, Mi'râc gecesinde Rabbini görüp görmediği hususunda ihtilâf etmişlerdir. [82] Onların ihtilâfı Allah taâlânın görülebileceğine delâlet eder. Çünkü akıl sahibi olan insanlar ancak mümkün olan bir şeyin varlığı hakkında ihtilâf ederler, yoksa muhalin varlığı hakkında değil.
Aklî delil olarak diyeceğiz ki duyular âleminde görme hâdisesinin mümkün oluşu başka bir şeyden değil sadece «var olmak»tan doğmuştur; yüce Allah da var olduğuna göre görülmesi mümkündür. Bu iddiamızın isbatına gelince, biz, duyular âleminde cevherler ve cisimler gibi farklı mâhiyetlere sahip varlıkları, siyah ve beyaz gibi zıt renkleri ve hareket ile sükûn gibi birbirinden ayn oluşları görmekteyiz. Bu saydıklarımızdan hareket, mâhiyeti itibariyle sükûna zıt düştüğü gibi bunların her ikisi de beyaz ile siyahtan apayrı şeylerdir; arazlar da kül olarak cevherlere ve cisimlere muhaliftir (binâenaleyh bunların her birinin görülebilmesinin müşterek illetini teşkil edemez.) O halde hepsinde bulunabilecek umûmî bir illet (vasıf) tesbit etmek gerekir ki« görülebilme» hâdisesi o illete bağlansın ve böylece («o illete sahibolan her şey görülür, her görülen şey o illete sahibolur» tarzında) tard ve akis yoluyla kazıyyenin her iki şeklinde[83] de illet kullanıla-bilsin. İşte bu illet «varolmaktan başka bir şey değildir.[84]
Soru : Cisimlerin bizzat kendilerinden başka bir şeyin görülebileceğini kabul etmeyiz. Bİ2im kanaatimize göre görülen şey hareket eden veya duran cisimdir, yoksa hareket veya sükûnun kendisi değildir; diğer arazlar da bunlar gibidir?[85]
Cevap : Bu nevi' arazların görülebileceğini inkâr etmek duyuyu ve gözün idrakini inkâr etmek demektir. Çünkü hareket ile sükûn görülebilir olmasaydı görme duyusu vâsıtasiyle hareket eden ile duran cismi birbirinden ayırdetmek mümkün olmazdı, nasıl ki görülemiyen arazlar olan sıcak ile soğuk, tatlı ile eskiyi gözle tefrik etmek mümkün olmadığı gibi. Meseleyi biraz daha derinleştirelim : Biz, aynı cisimde beliren «hareket» ve «sükûn» gibi iki ayrı durumu birbirinden tefrik eden bilgimizden hiç bir zaman şüphe etmeyiz. İnsanlar için bilgi edinme yolları akıl, haber ve duyu olmak üzere üç şeyden ibarettir. Burada bahis konusu ettiğimiz bilgi (yani cisimdeki hareket ve sükûnu birbirinden ayırdetme bilgisi) akıl yoluyla olmadığı gibi haber ile de değildir, o halde üçüncü şık olarak duyunun mevcudiyeti sabit olur. Cisme ait hareket ve sükûn halinin bilgisini elde etmek beş duyudan koklama, tatma, dokunma ve işitme ile mümkün olamıya-cağına göre görme duyusu sübût bulmuş oLur.[86]
Soru : («Görülebilmenin illeti var olmaktır» tarzındaki) bu iddianız nasıl doğru olabilir ki var olan bir çok şey görülememektedir?[87]
Cevap : Biz, bu illeti ileriye sürmekle var olan her şeyin görülmesinin (aklen) mümkün olduğunu isbat etmeye çalıştık, yoksa (vâki'de) bizzat görüldüğünü iddia etmedik. Hiç bir mevcûd yoktur ki görülmesi mümkün olmasın. Ne var ki Allah taâlâ, kanununu, bazı mevcûdların görülememesi tarzında yürütmüştür; bu, bir hikmete
siyahlık olsaydı beyazın görülmemesi gerekirdi, çünkü, siyah mâhiyeti itibariyle beyaza zıt düşer. Beyazı görebildiğimize göre görüleblime illetinin «siyahlık» olmadığını anlarız, Bundan sonra hem siyaha, hem de biyaza şâmil olacak bir hususiyet ararız ve «renkli oluşu» buluruz. O halde görülebilmenin illeti bu «renklilik» olabilir, deriz. Fakat hareket ve sükûn gibi «oluşlarsın öa mâhiyetleri İtibariyle "renklilik» e aykfrı oldukları halde görülebildiklerini hatırlayınca artık «renkli oluş»un rü'yetin illetini teşkil edemiyecegini anlarız. Nihayet renkleri de, oluşları da ihtiva edecek bir vasıf araştırır ve «araz oluş»u (arazlyet) münâsip görürüz. Ne var ki aklımız bunun da bir rü'yet illeti olamıyacağına hükmeder, zira cevherler ve cisimler gibi mâhiyetleri itibariyle arazıyete aykırı olan şeyleri de görebilmekteyiz. O halde bütün bu saydığımız varlıklara şâmil olacak ve görülebilmenin hakîkî illetini teşkil edecek bir vasıf gerekmektedir ki o da «var olmak» (vücud) dan başka bir şey olamaz»bağlı olarak böyledir, yoksa görülmesi muhal olduğu için değil.[88]
Soru : Eğer Allah taâlâ görülür olsaydı mutlaka görene nisdefle bir yönde bulunacaktı, zira duyular âleminde gördüğümüz hiç bir şey yoktur ki bize nisbetle bir yönde bulunmasın?[89]
Cevap : «Görmek», bir şeyi görme duyusuyla, olduğu gibi tesbit etmek demektir. Görülecek şey eğer bir yönde bulunuyorsa o yönde görülür, eğer cihetten münezzeh ise münezzeh olarak görülür. Duyular âleminde bildiğimiz her şeyi cihetlerin birinde bildiğimiz halde Allah taâlâyı bütün yönlerden münezzeh olarak bilmiş değil miyiz? İşte görmek de böyledir. Söylediğimizin doğruluğunu isbat eden bir delil de Allah taalânın, kendisine nisbetle hiç bir cihet işgal etmediğimiz halde bizi görmesidir.
Soru : Eğer Allah (cennette) görülebilecek olsaydı onu şimdi de görürdük, çünkü ne bizim gözlerimizde bir bozukluk, ne de onun üzerinde bir perde var?[90]
Cevap : Görülmesi mümkün olan her şeyi, ancak Allah taalânın, onu görme filini gözlerimizde yaratmasıyla görebiliriz; şayet o yaratmazsa biz de göremeyiz, her ne kadar o, haddizatında görülebilir bir şey de olsa. Bu şuna benzer: sar'alı bir insan cinni gördüğü halde etrafındakiler göremez. Peygamber efendimiz de Cibril'i görmüş, fakat ashabı görememiştir. Bundan daha basiti, kedi geceleyin fareyi gördüğü halde biz görememekteyiz, yukarıda belirttiğimiz sebeb-den ötürü.
Soru: Yüce Allah görülecek olsaydı onun ya tamamı veya bir kısmı görülecekti, bunların her ikisi de muhaldir.
Cevap: Biz de «ilim» ile karşınıza çıkarız: Allah'ın tamamı mı, veya bir kısmı mı biliniyor, yoksa hiç mi bilinmiyor? «İlim» konusunda vereceğiniz her cevap «rü'yet» konusunda bizim cevabımızı teşkil eder.Sonra da deriz ki: küll ve ba'z (bir şeyin tamamı veya bir kısmı) ayırımı ancak küllü ve ba'zı bulunan varlıklar için düşünebilir. Allah taalânın ise bunlarla vasıflanması muhaldir, o halde böyle bir ayınm doğru değildir.[91]
Yüce Allah'ın âhirette görüleceğini kabul eden âlimler, onun, (dünya hayatında) rüyada görülüp görülemiyeceği konusunda ihtilâf etmişlerdir. İçlerinden bir gurup bunun muhal olduğunu kabul etmiştir; çünkü uykuda görülen şey bir hayal veya bir misâlden (benzer ve taklîdden) ibarettir, bunlann her ikisi de kadîm olan Allah hakkında muhaldir. Bazı âlimler de keyfiyet, yön, karşı karşıya geliş, hayal ve misâl olmaksızın bunun mümkün olduğunu söylediler. Nitekim geçmiş bir çok zevatın bu şartlarla Allah'ı gördükleri rivayet olunmuştur.[92]
Bu hâdisenin mümkün kabul edilmesinin izahı şudur ki haddizatında görülmesi mümkün olan bir vatlığın uykuda veya uyanıklıkta görülmesi arasında bir fark bulunmaz. İsbâtına gelince, hakikat şu ki uykuda iken görme filini işleyen insanın ruhu ve kalbidir. Buna göre rüya kul için hâsıl olan bir nevi" müşahededir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.)[93] «Kalbim Rabbimi gördü» buyurmuştur.
Hidâyete erdiren yüce Allah'tır.[94]
Ehl-i hak, Allah taâlânın, kadîm ve zâtı ile kaaim bir irâde ile müîd (dileyen, isteyen) olduğunu kabul etmiştir. İrâde, yaratılacak şeylerin o şekle değil bu şekle, o zamana değil bu zamana tahsis edilmesini gerektiren bir sıfattır. [95]Filozoflar ile Bâtıniyy irâde sıfatının mevcudiyetini inkâr etmiştir. Neccâriyye ise onun (aynca irâde diye bir sıfatı bulunmayıp) zâtı ile mürîd olduğunu iddia etmiştir. Mu'tezile de onun, hiç bir mahalde bulunmayan hadis bir İrâde ile mürîd olduğunu ileriye sürmüştür.[96]
Bu konudaki delilimiz yüce Allah'ın şu mealdeki âyetleridir: «Ailah dilediğini yapar» [97] «Şüphe yok ki Allah dilediğine hükmeder». [98]Yine «... Allah bana herhangi bir zarar dilerse sizin putlarınız onun bu zararını giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse onlar bu rahmetini tutabilir mi»[99] mealindeki âyet-i kerîmesiyle meşîet ve irâdesini açıkça beyan ettiği diğer âyetleri[100] bunun delillerini teşkil eder.
Ehl-i sünnet ve'l-cemâate göre meşîet ile irâde aynı şeydir. Fakat Kerrâmiyye meşîetin ezeîf, irâdenin İse hadis olduğunu iddia etmiştir. Seleften naklolunan sözlere muhalif olan ve icma'dan ayrılmaya götüren bu görüş kökünden yanlıştır. «Mürîd» kendisinde irâde bulunan zâttır. Binâenaleyh kadîm olan ve Allah taâlânın zâtı ile kaaim bulunan bir İrâdenin mecûdiyetine hükmetmek gerekmektedir, ta ki O'nun zâtı hadislere mahal teşkil etmesin.
Aklî delile gelince, şekilleri, mıkdarları ve var oluş zamanlarıyla birlikte mevcûd olan yaratıkları (düşünelim). Bunların başka şekil ve mıkdarlar dâhilinde bulunmuş olmaları veya var oldukları zamandan daha önce veya daha sonra mevcûd bulunmaları Allah taâlânın kudret ve haik sıfatlarına nisbetle hiç de muhai değildir. İmdi mevcudatı, sahibolduklan şekil ve mıkdariarına ve ayrıca var oluş zamanlarına tahsis eden irâde sıfatı olmasaydı bunlar mevcûd durumları İle var edilmiş olmıyacaklardı. Bir de şu var ki irâde, şayet Allah taölânın zâtından ayrılmış olsaydı kâinatı yaratmada cebir altında bulunmuş olurdu. Çünkü cebir ile irâde, ıztırar ile ihtiyar arasında başka bir mefhûm yoktur. Cebir altında bulunan zât ise acze dûçâr olur.
Mu'tezileye atfedilen «Allah taâlâ hadis olan ve hiç bir mahalde bulunmayan bir irâde İle mürîddir» tarzındaki görüş de kökünden yanlıştır. Çünkü bu irâde, ya Allah taâlânın onu yaratmasıyla vücûd bulmuş olacak, yahut da kendi kendine var olmuş olacak. Eğer mu-ânzımız «kendi kendine var olmuştur» derse, bu, yüce Yaratıcı'yı inkâr etmektir. Şayet «Allah'ın onu yaratmasıyla vücûd bulmuştur» derse, kendisine soranz: Onu irâde ite mi yaratmıştır, yoksa iradesiz mi? Eğer «iradesiz» derse yüce Allah bu yaratma fi'linde cebir altında kalmış olur. Yok da, muarızımız, «irâde ile yaratmıştır» diyecek olursa yine sorare : Bu irâde kadım midir, yoksa hadis mi? Şayet «kadîm» cevabını verirse, işte bizim de isbat etmek istediğimiz budur; eğer «hadis» derse suâlimiz tekrar avdet eder ve nihayetsize doğru peşpeşe devam (teselsül) eder.
Hidâyete erdiren yalnız Allah'tır.[101]
[1] Metinde «san'at ve maharetle yaratan» mânâsına «es-Söni1» olarak geçen kelimetercümede «Allah» lafzıyla gösterilmiştir.
[2] Filozoflara göre cisim nihayetsiz olarak parçalanabilir. Kelâmcılar İse bu görüşün cisimleri bilfiil teşkil eden parçaların sonsuz olması gibi sakat bir neticeye varabileceğini İddia etmişlerdir. Böyle olunca da müşahedemize göre birbirinden çok farklı olan bütün cisimlerin - meselâ hardal tohumu ile dağın - parçaları birbirine eşit olur. Çünkü her cismin parçaları nihayetsizdir. Nihayetsizlerin birbirinden küçük veya büyük olamıyacagı ise riyâzî bir gerçektir. Bununla beraber kelâmcılann bu iddiası o kadar isabetli görülmemiştir (bk. Teftâzânî, Şerh'ul-Akaid s. 50 vdd.).
[3] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 61-63.
[4] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 64.
[5] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 65.
[6] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 65-66.
[7] Hişâm b. el-Hakem. Ebû Muhammed, Kûfelidir. Kelâmcılığı ve münâzaracılıgı ilfe tanınmıştır. Devrinde Imömiyyenin r6isi sayılırdı. 190h./805m. yıllarında vefat etmiş tir (el-A'lâm, 9/82).
[8] Tâhâ.20/5.
[9] Bu beyf İbni Abbâd'a göre şâir. Baîs'e, el-Cevheıîye göre de Ahtal'a aittir. Bişr b. Mervân hakkında söylenmiştir (Şerhu'l İhya, 2/106).
[10] el-En'âm,6/18
[11] «Dua ve niyaz sırasında ellerin göğe doğru kaldırılması namazda Kâ'be'ye yönelmeye benzer. Bunun mânâsı şudur: Kulların rızık hazineleri göklere îevdi' ediimişdir. Nitekim Cenabı Hak şöyle buyuruyor: «Rızkınız ve size va'dolunagelen şeyler göktedir» (ez-Zâriyât, 51/22). Yine insanların rızıkiarıyla meşgul olan melekler gökten inerler. İnsan, arzusunun gerçekleşeceğini beklediği tarafa yönelmeye yaratılıştan meyyaldir. Tıpkı o sultanın işine benzer ki askerlerine güzel elbise ve yiyecekler vâ-deder de askerleri onun hazinelerine doğru yönelir, bakarlar. Halbuki onlar sultanın o hazinelerin yanında olmadığını kesinlikle bilmektedir.» (el-Kifâye, varak 13a)
[12] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 67-70.
[13] Ehl-İ sünnetin Allah'a izafe ettiği sübûtî sıfatları Mu'tezile iki guruba ayırmıştır. Birinci gurup sıyga bakımından da sıfat olan hayy. âlim, kaadir gibi müştak kelimeler-j dir. Mu'tezile bu sıfatları Allah'a izafe eder. Bunlara sıfât-ı ma'neviyye denilmiştir. İkinci gurup ise sıfât-ı ma'neviyyenin köklerini teşkil eden, hayat, ilim, kudret gibi masdar sıygasındaki kelimelerdir. Bunlara da sıfât-ı maânî denilmiştir. Mu'tezile bu sıfatları Allah'a izafe etmez. Buna göre Mu'tezile «Allah alimdir.» hükmünü kabul ettiği halde «Allah ilim sahibidir» hükmünü benimsemez ve sebebini şöyle izah eder: Allah için «aFimdir» derken onun zât ve sıfatını aynt anda tasavvur ederiz, yani bu ifadede sıfat zattan ayrı düşmez. Halbuki «ilim sahibidir» dediğimiz takdirde, onun zâtından başka bir de «ilim» diye müstakil bir mânâ tasavvur
etmiş oluruz. Allah'ın sıfatı olarak kabui edeceğimiz bu mânâ da zâtı gibi kadîm olacaktır. Bu durumda Allah'ın zâtından başka, daha değişik bir ifade ile Allah'ın zâtı üzerine zâid, kadim mânâların (sıfatların) mevcudiyetini isbat etmiş oluruz ki bu, kadimlerin çoğalması (taaddüd-i kudemâ') demektir. Taaddüd-i kudemâ' ise İslâm dininin tevhid prensibine aykırıdır. Ancak Eh!-i sünnet tarafından subüfî sıfatlardan sayılan keiâm ve irâde ile Allah'ın fi'fi sıfatları Mu'îezileye göre hadis oldukları ve bu sebeple de Allah'ın zâti ile kaim bulunmadıkları için böyle bir mahzur taşımaz. Binâenaleyh bu sıfatların masdar şekillen kullanılabilir. Müellifimizin, yine kelâma ait daha mufassal bir eserini teşkil eden ei-Kifâye'sinde konu ile ilgili izahatı da dercedelim: «Mu'teziie, ilâhî sıfatların zât üzerine zâid mânâlar olabileceğini reddetmiş ve O'nun ilim olmaksızın âlim. kudret olmaksızın kaadir, sem' olmaksızın semî. basar olmaksızın basîr... olduğunu İddia etmiştir. Ancak kelâm ve irade müstesna. Mu'tezile bu iki sıfatın zât üzerine üâid mânâlar olduğunu kabul etmiş, fakat hadis olduklarını ve Allah teâlânın zâtı ile kaim bulunmadıklarını ileri sürmüştüm (varak 14a),
Yine el-Kifâye'den : «Mu'tezile şöyle dedi; Hem müsbet, hem de menfî olarak kullanılabilen sıfatlar fi'îîsıfatlardır. Meselâ : «Allah filân için evlöd yaratmıştır da filân için yaratmamıştır» veya «Zeyd'i servet ile rızıklandırmış da Amr'ı rızıklandırmamış» denilebildiği gibi. Buna mukabil nefyln kullanıiamıyacağı sıfatlar da zatî sıfatlardır; meselâ ilim ve kudret gibi. Zira «Allah şunu bilmedi, şuna muktedir olmadı» deniiemez. irâde ve kelâm sıfatlarına gelince, bunlarda hem müsbet, hem de menfî istimal carîdir. Nitekim Cenabı Hak şöyle buyurmuştur: «Allah size kolaylık murad eder, yoksa güçlük murad etmez» (el-Bakara, 2/185); «Allah Musa'ya apaçık söyledi» (en-Nisâ1,4/164); «Allah kıyamet gününde onlarla konuşmaz» (el-Bakara, 2/174). Böylece irâde ile kelâm sıfatının fi'lî ve hadis sıfatlardan olduğu anlaşılmış oldu» (varak 26b.)
[14] el-Mu'min, 40/65
[15] et-Tahrîm,66/2.
[16] el-Mâide, 5/120.
[17] eş-Şûrâ, 42/11.
[18] ei-Haşr. 59/24
[19] Bu nevi' âyetler için bk. J.La Beaume.Tafsllü öyâti'i-Kur'öni'l-hakim (Arapçaya çeviren: M. F.Abdülbâkıy). «Allah: Sfâtu zâtih ve sıfâtu ef'âlih» bölümü.
[20] Bilindiği üzere aiemler (özel isimler, meselâ şahısların öz adını teşkil ederken, taşıdıkları lügat mânâyı o şahısta isbat etmiş sayılmazlar. Şahıslara ikinci isim olarak verilen lâkabiarda kelimenin lügat mânâsı gözönünde bulundurulur ise de övgü maksadıyla kullanılan lâkabiarda kelimenin ifade ettiği lügat mânâsı şahsa ta-mamiyle nisbet edilmiş olmaz. Buna göre Kur'ân âyetlerinde Allah taölâ için zikredilen hayy, âlim gibi isimlerin kok mânâları olan hayat... ve ilmî ona nisbet etmezsek hayy ve benzeri isimler Allah'a -mânâları maksûd olmadan -sadece birer alem veya şeref lâkabı olarak nisbet edilmiş olacaktır ki bu, caiz değildir.
[21] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 71-73.
[22] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 73
[23] Allah taâlâ hakkında sıfat sıygasıyla vârid olan hayy, âlim gibi kelimelere «esmö-i husna», bunların dışında masdar şeklinde veya fiil tarzında vârid olan veya düşünülen kelimelere de «sıfât-ı iiâhiyye» denilmiştir, (bk. Beyhakî, el-Esmö' ve's-sıfât, s. 110-11)),
[24] Bk. Buhörî, 1/10. ei-îmân/13.
[25] Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, 1/391 (Abdullah b, Mes'ud'dan); İbni Kesîr Tefsiri, el'A'râf 180. âyet; Gazzâlî. el-Maksadu'l-Esnâ, s. 122, Nevevî ei-Ezkâr, s. 113.
[26] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 73-75.
[27] Bu bahis, bir önceki bahiste İncelenen «Allah'ın sıfatları» konusunun devamıdır. Orada da ifade edildiği gibi Allah taâlânın sıfatlan veya isimleri (sıfat ve isim terimleri için 16. dipnotuna bakınız) için bazıları «kadîm», bazıları da «hadis» demiştir. Halbuki Allah'ın zâtının kadîm olduğunda ihtilâf yoktur. O halde Allah'ın zâtı (müsemmâ) ile isimleri arasındaki münasebeti incelemek icâbetmiştir.
isim : Bir mânânın karşılığına konuian ve bütün kelime çeşitlerini içine alan müfred lâfız; Ahmed, çiçek, dag kelimeleri gibi.Müsemmâ : ismin, karşılığına konulduğu mânâ : Ahmed'in şahsı, çiçeğin kendisi,dağın kendisi.
Tesmiye : Bir mânânın karşılığına onu anlatacak bir isim koymak, ad koymak, Birşeyin adını söylemek.
[28] «Bazıları, isimler üç nevi'dir, dediler: Birincisi müsemmânın aynı olandır, «şey zât, mevcûd» isimleri gibi. ikincisi müsemmânın ne aynı, ne de gayridir. Allah'a ait «âlim» ve «kaadir» isimleri gibi. Üçüncüsü müsemmânın gayri olanıdır, «halik, râ-zık» gibi... Bu konudaki görüş ayrılığının neticesi Allah taâlânın isimlerinin kadîm mi, yoksa hadis mi olduğu noktasına râci'dir. ismin müsemmadan ayrı olduğunu kabul eden, esmö-i ilâhiyyenin hadis olduğunu iddia eder. ismi üç nev'a ayıranlar ise 'İlâhî isimlerin bir kısmı hadis, bir kısmı da kadîmdir, der. «isim ile müsemmâ aynıdır» diyenler ise yüce isimlerin mutlak olarak kadîm olduğuna hükmederler. Bu bahis sıfat meselesinin bir dalıdır. Şunu da belirtelim ki buradaki ihtilâfın içyüzünü anlıyabilmek için bir ön-izaha ihtiyaç vardır. Deriz ki. bu meselede bahis konusu edilen dört lâfız vardır: Tesmiye, müsemmâ, isim ve müsemmî. İmdi, bir kimse «Allah!» deyince, bu ancak müsemmî (Allah ismini söyiiyen) ile kaaim olan bir tesmiye oiur; işte bu tesmiye ittifakla isim ve müsemmadan ayrı bir şeydir; tesmiye isim zikretmek demektir. Buradaki ihtilâf şundan ileri gelmektedir ki acaba «Allah» ismini anmak bizzat Allah'ı anmak mıdır, yoksa onun gayrını anmak mıdır? İsmi müsemmânın gayrı kabul edenler iddia ederler ki «Allah!» diyen bir kimse bizzat Allah'ı değil onun gayrını anmışîır, çünkü o, Allah'ın ismini anmıştır, onun ismi ise zâtından ayrı bir şeydir» (el-Kifâye, varak 18a).
[29] el-Vâkıa, 59/96. Sahih olarak rivayet edildiğine göre bu âyet-i kerîme nazil olufv ca Peygamber (s.a.) efendimiz «Bunu rukûunuzda söyleyin» buyurmuştur (Ebu Dâvûd, 1/1200-201, es-Salât/146-147). Âyet-i kerîmeden Rabbin adını tesbîh i|e emredildigi halde rukû'da sadece Rabb tesbîh edilmektedir. Aslında îesbîh sadece Allah'ın zâtına mahsustur. O halde onun zâtı ile ismi birbirinden ayrı degjl aynıdır.
[30] Bu beyt şâir Lebîd b. Rebîa'ya aittir. İki kızına hitâbederek diyor ki: Benim ölümüme bir yıl kadar matem tutmalısınız, ondan sonra matemden emin olmak artık hakkınızdır... (bk. Şerhu Dîvânı Lebîd b. Rebîa ei-Âmirî, s. 212). Bu beyitte selâme ismi zikredilmekte ve selâmetin kendisi kasdedilmektedir.
[31] «Eğer denilirse; Peygamber efendimizden «Allah taâlânın doksan dokuz ismi vaı dır, kim onların hakkını eda ederse cennete girer» mealinde bir hadis rivayet edilmiştir; şayet isim ile müsemmâ aynı olsaydı Allah'ın zâtı da doksan dokuz ol du? Deriz ki, bazan isim zikredilir, fakat onunla tesmiye kasdolunur, tesmiye ise i mi söyliyene bağlı bir hâdise olup bil'icrnâ' müsemmânın gayrıdır. Binâenaleyh buradaki sayı, çokluk ve sonradan oluş gerçekte isme değil tesmiyeye aittir» (e Kifâye, varak 18b).
[32] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 76-77.
[33] Bu hadîs İçin bk, el-Makaasıdu'l-hasene, hadîs nu. 455,
[34] eş-Şûrö, 24/11.
[35] Cehm b. Safvân, Ebû Muhriz, Cehmiyye fırkasının reisi olup 128 h./745 m. tarihinde vefat etmiştir. (el-A'lûm, 2/138).
[36] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 78-79.
[37] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 80-81.
[38] Bu beyt Eş'ariyye ve Mâtürîdiyye kitaplarının çoğunda şâir Ahtal'a nisbet edilmiştir. Fakat bazıları bunu reddetmiş ve «Beytin Ahîal'a nisbet edilişi yersizdir, dîvânında böyle bir şey yoktur» demiştir. Bazıları da metindeki «el-kelâm» keljmeşi yerine, şâirin, «el-beyân» kelimesini kutlandığını ileri sürmüştür (Şerhu'l-ihyâ1 2/146).
[39] el-Mücâdele, 58/8.
[40] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 81-83.
[41] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 83.
[42] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 83.
[43] NÛh, 71/1.
[44] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 83.
[45] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 83-84.
[46] Alîb. İsmail b. İshâk, Ebu'l-Hasen el-Eş'arî; Eş'ariyye mezhebinin kurucusu; eserlerinin (300)e ulaştığı rivayet edilir. 324 h./936 m. tarihlerinde vefat etmiştir (el-A'iâm, 5/69)
[47] Muhammed b, el-Hasen b, Fûrek el-Ensârî; Ebû Bekr el-Esbahânî; usûl ve kelâm âlimi, Şafiî fukahâsından ve Eş'arî mezhebinin ileri gelenlerinden; eserleri vardır, 406 h. (1015 m. tarihinde vefat etmiştir. (ef-A'lâm, 6/313).
[48] Muhammed b, et-Tayyib b. Muhammed b. Ca'fer, Ebû Bekr el-BâkıNânî; kadılık yapmıştır, kelâm bilginlerinin üeri gelenlerinden ve Eş'ârî mezhebini en çok inkişâf ettirenlerden; bir çok eseri vardır; 403 h.(1013 m.) tarihinde vefat etmiştir (el-A'lâm, 7/46).
[49] Cenabı Hakkın «Allah Musa'ya apaçık söyledi» (en-Nisö1,4/164) mealindeki âyet-i kerîmesine işaret ediyor.
[50] ibrahim b. Muhammed b. İbrahim b. Mihrân, Ebû ishak el-Esferâyinî; fıkıh ve usûl âlimi, Eş'arî; Mu'tezile ile münazaraları vardır; 418 h/1027 m. tarihinde vefat etmiştir (el-A'lâm 1/59).
[51] Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd, Ebû Mansûr el-Mâtüridî, kelâm âlimleri imamlarından, Mâtûrîdiyye mezhebinin kurucusu; kelâm, tefsîr ve diğer sahalarda eserleri vardır; 333 h./944 m. tarihinde vefat etmiştir. (el-A'lâm, 7/242).
[52] et-Tevbe, 9/6.
[53] «Sözün hulâsası şudur ki Kur'ân'da Mûsâ aleyhisselâmın Allah'ın kelâmını (doğrudan) işittiğine dair bir sarahat yoktur. Ancak Allah'ın ona söylediği, onunla konuştuğu vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: «Allah Musa'ya konuşarak söyledi» (en-Nisâ1,4/164); yine «Rabbi ona söyledi» (e1 A'râf. 7/143) buyurmuştur. Sonra Allah îaâlâ diğer bir âyette kullanyla olan konuşmasını üç mertebeye tahsis etmiştir: »Allah'ın insanoğlu Üe konuşması ancak vahy ile, yahut perde arkasından veya bir elçi gönderip de kendi izniyle dilediğini bildirmesiyle mümkün olur.» (eş-Şûrâ, 42/51).
«Yüce Allah bu âyet-i kerîmede vahy yolu, perde arkasından veya peygamber göndermek suretiyle olanlar müstesna beşerle konuşmasını reddetmiştir. Şüphe yok ki vahy yoluyla olan konuşmada işitmek bahis konusu olamaz. Çünkü vahy kalbe gizlice bir mânâ bırakmaktan ibarettir; nitekim şu iki âyette öyledir: «Musa'nın anasına vahyettik» (el-Kasas, 28/7); «Rabbin bal arısına vahyetîi» (en-Nahi, 16/68). Elçi göndermek suretiyle vuku' bulan konuşmada da bizzat gönderenin (Allah'in) sözü işitilemez; burada ancak gönderilen elçinin sesi işitilir, bu ise gönderenin sesine bir delâletten ibarettir; o haide kulların işittiği ilâhî kelâmın bizzat kendisi değil, ona delâlet eden lâfızdır. Perde arkasından meydana gelen konuşmaya gelince, burada sesin ve harflerin aracılığı zarurîdir. Nitekim şu âyet-i kerîme buna misâldir: «(Mûsâ) o (ateşe) gelince feyizli yerdeki vâdînin sâğ kıyısından, ağaçtan: Yâ Mûsâ âlemlerin Rabbi olan Aİlah benim ben! diye nida olundu» (el-Kasas, 28/30). Bu meselede perdeden maksad, ağacın, Allah kelâmına delâlet eden ses ve harfin varlığına mahal teşkil etmesidir. Zira «Allah benim ben!» tarzındaki bir ifade ağacın kendi sözü olamaz, olsa olsa Allah kelâmı olur. Ne var ki bu söz ağaçtan işitilmektedir, o halde gerek ağaç. gerek bu harfler ve sesler yüce Allah'tn kelâmını anlamak için birer vâsıtadır; işitilen ilâhî kelâmın bizzat kendisi öegil, ona delâlet eden şeydir. Buna göre Hz. Musa'nın tahsîsan «Kelîmullah» diye anılması, onun, bu nevi1 İlâhî bir mükâlemeye nâit olması bakımındandır. Şayet biri kalkar da buna «vasıtasız konuşma» diyecek olursa fazla yadırganmaz. O takdirde bunun mânâsı «kiîab ve peygamberin aracılığı bulunmayan bir konuşma» demektir, yoksa «ses ve harflerin aracılığından müstağnî» mânâsına gelmez. Nasıl ki duyular âleminde (dünya umurunda) «Hükümdar filânla vâsıta olmaksızın konuştu» denilirse. Bununla harf ve ses aracılığının ortadan kalktığı kasdedilmez, ancak «Hükümdar o adama mektup veya elçi göndermemiş, şifahen onunla konuşmuş» demek istenir. İşte söz konusu ettiğimiz mesele de bunun gibidir» (e!-Kifâye, Lâleli nüshası, varak 25b -26a, Âşir Efendi nüshası, varak 60a).
[54] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 84-85.
[55] «Bilmelisin ki îevkin, halk, tahlik. icâd, ihdas ve ihtira' eş manâlı isimler olup hepsinden »Yok olanı yokluktan varlık sahasına çıkarmak» tarzında bir mânâ kasdolunur. Bunların içinden «tekvin» lâfzı, geçmiş âlimlerin ıstı'mâline ittibâ etmek için tercih olunur» (Nesefî, el-İ'timöd li'l-i'îikad, varak 25b). Mükevven, mahlûk (yaratılan, yaratılmış) demektir. Allah îaâlânın fi'lî afatlarının kendisine râci' olduğu «tekvîn», bilindiği üzere, Mâtürîdîlere göre müstakil bir sıfat kabul edilmiş, Allah'ın zâtı ile kaaim ve ezelî olduğunu göstermek için de sübûtî sıfatların yanına konularak bu sıfatlar sekize çıkarılmıştır. Sıfat bahsinde bize en yakın olan Eş'arîlere göre tekvîn ilim ve kudret gibi hakîkî bir sıfat olmayıp izafî ve itibarîdir, diğer fi'lî sıfatlar gibi hadistir, Allah'ın zâtı ile kaaim değildir. Tekvîn sıfatına verilmek istenen rol «yaratmaktır; halbuki kudret sıfatına irâdenin inzimamı ile aynı netice hâsıl olmakta ve başka bir sıfata lüzum gösterm em ekte di r.
Eş'arilerin bu konudaki müşkillerl şundan doğmaktadır: Tekvîn müstakil ve ezelî bir sıfat kabul edilirse mükevven (mahlûk) da ezelî olur: çünkü «mahlûk» olmadan «halk»ı düşünmek mümkün değildir. Yani tekvin mükevvenin aynıdır. İşte Mâtürîdiier bu bölümde tekvînin mükevvenin aynı değil gayrı olduğunu, birincisinin kadîm, ötekinin ise hadis bulunduğunu isbat edecekler.
[56] «Allah taâlântn zatî sıfatları iie fi'lî sıfatlarını birbirinden tefrîk etmek İçin kullanılacak kesin ölçünün tesbiti hususunda Mu'tezile ile Eş'ariyye arasında ihtilâf vardır. Mutezile dedi ki: «Menfî olarak da müsbet olarak da kullanılabilen sıfatlar fi'lî sıfatlardır; meselâ : Filân için eviâd yarattı da filân için yaratmadı, Zeyd'i nzıklandırdı da Amr'ı rızıklandırmadı, denilebileceği gibi. Sadece müsbet oiarak kullanılıp nefyin carî olamadığı sıfatlar da zatî sıfatlardır, ilim ve kudret gibi. Zira Allah filân şeyi bilmedi, filâna muktedir olamadı, denilemez, İrâde ile kelâm sıfatlarına gelince, bunlarda hem nefiy, hem de isbat carî olur. Cenabı Hak «Allah size kolaylık diller de güçlük dilemez» (el-Bakara, 2/185); «Allah Musa'ya apaçık söyledi» (en-Nisâ, 4/164); «Allah kıyamet gününde onlarla konuşmaz» (el-Bakara. 2/174) buyurmuştur. O halde bu ikisi fi'lî sıfatlardan olup hadistir.
«Eş'arîler ise şöyle demiştir: Zâtı sıfatlar ile fi'lî sıfatlar arasındaki fark şundan ibarettir: Nefy edildiği takdirde zıddı lözımgelen sıfat zatî sıfatlardandır; çünkü sen yüce Allah'tan «hayatm nefyedecek olursan ölüm, «kudret»! nefyedersen acz lâzım gelir; ilim ile cehil de böyledir. Nefyinden zıddının lâzım gelmediği sıfatlar da fi'ir sıfatlan teşkil eder; zira sen ihya, imâte, halk veya rızk'ı nefy edecek olsan bundan bir zıddiyet ve mahzur doğmaz. Buna göre Allah taâlâdan «irâde» sıfatını nefyedecek olsan cebir ve ızdırâr, «keiöm»ı nefyedecek olsan dilsizlik ve sükût lâzım gelir (ki Allah hakkında bunlar muhaldir.) O halde bu ikisi zatî ve kadîm sıfatlardır.
«Biz Mâtürîdîiere gelince, zatî ve fi'fi sıfatların her ikisi de kadim ve Allah'ın zâtı İle kaaim olduğundan böyle bir ayırıma lüzum yoktur» (el Kifâye, varak 27 ab).
[57] Muhammed b. el-Hüzeyl b, Abdullah b. Mekhûl, Ebû'l-Hüzeyl el-AI!âf, Mutezile imamlarından; kitapları vardır; 235 h. /850 m. yılında vefat etmişîir(el-A'lâm, 7/355).
[58] Muhammed b. Yahya b. İshâk. Ebû'l-Huseyn er-Râvendı veya İbnu'r-Râvendl; başlangıçta Mu'tezile imamlarından iken sonra irtidâd etmiş ve küfr ile iştihar etmiştir; 298 h./910 m. yılında ölmüştür (ei-A'lâm, 1/252).
[59] Bişr b. el-Mu'temir, Ebû Sehl el-Bağdâdî; fakîhtir, Mu'tezitf bir münâzaracıdır; Mu'tezile mezhebi sahasında eserleri vardır; 210 h./825 m. yıllarında vefat etmiştir (el-A"iâm, 2/28).
[60] Bu kayıd Dr. F. Huleyf neşrinden alınmıştır.
[61] el-Haşr. 59/24.
[62] Yani tekvînin meydana getirilişi,-ki bu meydana getirme işine de yine tekvîn diyoruz - hadis ise başka bir yaratıcıya, o da hadis ise diğer bir yaratıcıya... muhtaç olacaktır. Böylece ya hadisler bir sonraki bir öncesine muhtaç olmak üzere nihayetsiz devam edecek ki bu, muhal olan bir teselsüldür, veya kadîm olan bir tekvînde karar kılacak ki bizim aradığımız da budur.
[63] Müellif Sâbûnî getirdiği bu son aklî delillerle (3. ve 4. delii) tekvîn ile mükevvenin aynı olduğunu kabul eden Eş'arîleri tenkid etmektedir. Eş'ariyye âlimlerinden olan Sa'düddin et-Teftâzânî (vf. 793/1390) ise Nesefînin Mâîürîdî akaidine dair meşhur risalesi üzerine kaleme aldığı şerhinde bu nevT tenkidleri haksızlık telâkki eder, Önsözde belirttiğimiz üzere tercümesini sunduğumuz «ei-Bidâye» den yer yer nakiller yaptığı «Şerhu'l-Akaid» inde, Teftâzânî, tekvîn bahsinin sonlarında şöyle der : «Fakat akıllı olan kimseye yakışan odur ki bu nevi' bahislerde iyi düşünsün ve azıcık temyiz kabiliyeti bulunan bir İnsanın nazarında biie muhal olduğu apaçık belli olan bazı görüşleri usûl âlimlerinin mütehassıslarına (yani Eş'ariyye ulemâsına) nisbet etmesin. Bunu yapacağına, bu mütehassısların sözlerine, âlim ve aklı baştnda insanların tartışmaya değer görebilecekleri doğru bir yorum aramalıdır, Zira «Tekvîn mükevvenin aynıdır» diyen Eş'ariyye şunu kasdetmiştir ki fail bir fi'li işlediği zaman ortada iki unsur buîunur; Fail ve mef'ûl. «Tekvîn, îcâd» ve benzeri kelimelerle İfade edilen mânâ İse fâiün mefûle nisbet edilmesinden zihinde hâsıl olan itibarî bir şeydir; yoksa zihnin dışında (yani vâkı'de, realitede) ve mefûlden ayrı olarak mevcûd olabilen hakîkî bir nesne değildir. Eş'ariyye hiç bir zaman «Tekvîn mefhûmu aynıyla mükevven mefhumundan ibarettir» tarzında bir şey kasdetmemiştir ki ileriye sürülen muhaller doğmuş olsun.» (Şerhu'l-Akaid, s. 101).
Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 86-90.
[64] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 90.
[65] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 90-91.
[66] el-A'râf, 7/143 92
[67] Müellifimize ait el-Kifâye'nin ibaresi ise meâlen şöyledir : «Tecellî zuhurdan ibarettir, Bu sebeple büyük üstâd İmâm Ebû Mansûr (rahmetullahl aleyh) şöyle dedi ; Allah'ın zuhurundan başkasının zuhuru mânâsı anlaşılmamalıdır. Onun dağa tecellî etmesinin mâhiyeti. Hz. Musa'nın Rabbini görebilmesi için, o dağda hayat ve rü'yet yaratmasıdır. Yoksa zât-ı Bârî perde arkasında ve gizlenmiş bulunuyordu da sonra ortaya çıktı, demek değildir. Âyet-i kerîmeyi başka türlü mânölandırmak asla doğru değildir» (varak 30a.)
[68] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 92-93.
[69] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 93.
[70] Meryem, 19/26.
[71] Parantez içindeki ifade el-Kİfâye'den alınmıştır (varak 30b) '
[72] el-Bakara,2/95.
[73] ez-Zuhruf,
[74] el-KıyÛme. 75/22-23.
[75] el-Kehf, 18/110.
[76] bk. el-Mu'cemu'l-mufehres li elfâzı'l-Kur'âni'l-keıîm, «likaa» maddesi ve müştakları.
[77] Yûnus, 10/26.
[78] «Suheyb'den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) efendimiz şöyle buyurmuştur : «Cennet ehli cennete girdiği zaman âlî ve münezzeh olan Allah «Size daha da vermemi İstediğiniz bir şey var mı» buyurur. Onlar : «Sen yüzümüzü ağartmadın, bizi cennete koyup ateşten kurtarmadın mı? daha ne İsteyelim!» derler. Rasûlüllah. devamla buyurdu ki: «Cenâb-ı Hak perdeyi kaldırır; cennetlilere aziz ve celîl olan Rablertne bakmaktan daha hoş gelecek hiç bir şey verilmiş olmaz.» Bir rivayette Hz. Peygamber, sözlerine devam ederek «iyi iş v© gü2el, amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyâde vardır» mealindeki âyeti okumuştur» (Sahîh-i Müslim, hadîs nu. 181). Ayrıca bk. îaberî, Câmiu'l-beyan, aynı âyetin tefsîrinde. Ibn-i Kesîr de Tefsîr'inde şöyle demiştir: «Ayetteki (ziyâde) nin Allah'ın mübarek yüzüne bakmakla tefsîr edildiği şunlardan rivayet edilmiştir: Ebû Bekr es-Sıddıyk, Huzeyfe b. el-Yemân, Abdullah b. Abbâs, Said b. el-Müseyyeb, Abdurrahmân b. Ebi Leylâ, Abdürrahmân b. Sabit, Mücâhld, İkrime. Âmir b. Sa'd, Atâ', Dahhâk, Hasan, Katâde. Süddî, Muhammed b. ishâk ve Selef ile Halef ulemâsından daha başkaları. Rü'yet hakkında Resûlüllah (s.a.) efendimizden bir çok hadis rivayet edilmiştir.»
[79] bk. el-Kifâye, varak 31 a-b.
[80] Hadis için bk. Buhâri, 8/179; eî-Tevhid /24, Müslüm, hadîs nu. 182-183.
[81] «Şeyh Ebû Abdillah Muhammed b. Ati el-Hakîm et-Tirmizî bir eserinde şöyle der: Ashâb-ı kiramdan - hepsi de âlim olan - epeyce kalabtlık bir gurup rü'yet hadîsi üzerinde ittifak etmiştir; İbni Mes'ûd,... bunlardandır» (el-Kifâye. varak 31b).
[82] bk. Buhârî6/50. et-îefsîr, Sûratü'n-Necm/1; Müslim, hadîs nu. 175 vd; Taberî ve İbni Kesîr Tefsirleri, en~Necm. 53/8-18'âyetleri.
[83] Bilindiği üzere Mantıkta kazıyyelerin (önermelerin) aldığı şekillerden biri de Akis'tir. Bir kazıyyenin mahmulünü (yüklemini) mevzuu' (konu), mevzuunu da mahmul yapmaya akis denir. Tercümede bahis konusu ettiğimiz «kazıyyenin her iki şekli»nden maksad : «o illete sahibolan her şey görülür» cümlesi (tard, kaidevî sırasında) ile «her görülen şey o illete sahibolur» (akis) cümlesidir. Akis şekline çevrilmemiş bir kazıyys tard hâlinde bulunur.
[84] Müellife ait el-Kifâye'nin bu konudaki izahatı meseleyi daha açık bir şekilde anlatmaktadır (varak 32a-b) : «Biz insanlar mâhiyetleri değişik olan şeyleri görmekteyiz, meselâ cevherler ve cisimler; renklerden siyahlık, beyazlık, kırmızılık ve yeşillik ; oluşlardan hareket, sükûn, birleşme ve çözülme gibi. Bütün bunlar mâhiyetleri değişik olmasına rağmen görülebilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki görülebilmenin mutlak illetini bu varlıkların taşıdıktan hususiyetler teşkil etmez, olsa olsa hepsine şâmil kılınabilecek başka bir mânâdır ki o da yar olmaktan ibarettir. Meseleyi biraz daha derinleştirecek olursak şöyle diyeceğiz: Biz meselâ «siyahlığı» gördüğümüz zaman düşünürüz : bu görülmeyi temin eden illet, eğer
Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 93-95.
[85] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 96.
[86] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 96.
[87] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 96.
[88] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 96-97.
[89] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 97.
[90] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 97.
[91] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 97.
[92] «Ebû Yezîd (el-Bistâmî) den rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir : Rabbimi rüyada gördüm ve «Sana nasıl varılır?» diye sordum. Buyurdu ki Nefsini bırak ve gel!» Ahmd b. Hadraviyye de Rabblni rüyasında görmüş, Ailah ona şöyle buyurmuş : »Ey Ahmed, insanların hepsi benden İstiyor, Ebû Yezîd ise beni istiyor!» Yine ümmetin büyüklerinden Hamza ez-Zeyyât, Ebû'l-Fevâris, Şâh b. Şucâ' el-Kirmânî, Muhammed b. Alî et-Tirmızî, Şeyh Aliâme Şemsü'l-eimme el-Kerderfnin (Aliah cümlesine rahmet eylesin) Allah'ı gördükleri rivayet olunmuştur. Buhârâ'da İken ycntma gelip giden zâhid bir talebem Allah'ı gördüğünü şahsen bana anlatmıştır. Yine Buhârâ'da ibadetine bağlı, insanların arasına girmeyip sadece geceleri görülen bir genç gördüm, halini soruşturdum, »Rabbini görmüş» dediler» (Ebûl-Berekât en-Neselî, ei-i'timâd, varak 34b).
[93] Ömer b. el-Hattab b. Nüfeyl el-Kuraşî, Ebû Hafs. Hulefâ-i Râşidînin ikincisi, büyük sahâbî; adaleti darbımesel haüne gelmiştir; 23 h. /644 m. yılında şehîd edilmiştir (el-İsâbe, nu, 5738)
[94] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 98.
[95] İrâde ve Meşîet: Dileme, isteme. Bir şeyin yapılmasına da yapılmamasına da muktedir olan hayat sahibinin bu iki şıktan birine kendi isteğiyle hükmetmesi.
[96] Bâtıniyye, İslâm filozofları ve Mu'teziienin ilâhi sıfatlar hakkındaki görüşleri İçin «Allah'ın sıfatları» bahsinin ikinci ve üçüncü paragrafı ile 8 numaralı dipnotuna bakınız. Ayrıca irâde sıfatı için «Tekvin ve mukevven» bahsinin baş tarafı iie buradaki 38. ve 39. dipnotlarına bakınız.
«Allah taâlânın irâde sıfatını inkâr edenlerin problemi şudur: İrâdenin mahiyeti şehvet (arzu) ve temenniden ibarettir, böyle bir şeyi onun hakkında düşünmek İse muhaldir. Bir de insan, çoğu defa, bir $eyi yapmakla yapmamak arasında tereddüt eder, sonra da kasıd ve irâde sayesinde tereddüdü zail olup o işe karar verir; bu da Allah taâlâ için vârid değildir, O halde onun irâde sıfatına sahib olması da muhaldir. İrâde-i iiâhiyyenin hadis olduğunu ileriye süren Mu'tezilenin şüphesine gelince, bunlar derler ki şayet irâde kadîm olsaydı ezelde (zât ile beraber), iki kadîmin mevcudiyeti gerekirdi, bu ise birlik prensibine aykırıdır. Şu da var ki Allah'ın irâde sıfatı kadîm olsaydı murâd olan (ilâhî irâdenin kendilerine taallûk ettiği) şeylerin kadîm olmasını gerektirirdi; çünkü murâd olmaksızın irâdenin mevcudiyeti acz belirtisidir, bu ise yüce Allah hakkında muhaldir. Kerrâmiyyeye gelince, bunlar hadis olan bir şeyin Atlah taâlânın zâtı ile kaaim olabileceğini kabul ettiklerinden hadis bir irâdenin de onun zâtı ile kaaim bulunabileceğini iddia etmişlerdir» (el Kifâye, varak 34a-b).
[97] Al-lfmrûn.3/40.
[98] el-Mâlde.5/1.
[99] ez-Zümer, 39/38
[100] bk. el-Câmi' li mevâdîi ayâti'l-Kur'âni'l-kerîm, et-!lâhiyyât : Mesîetullahl taâlâ, el-İrâde,,.
[101] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 99-100.