Hibe'nin Rüknüne Raci Olan Şartlar
Vâhibe (= Bağışlayan Şahsa) Raci Şartlar
Mevhûb (= Bağışlanan Şeye) Râci Şartlar
Vaz'an Hibe Yerine Vaki Olan Lafızlar
Hibe'nin, Kinaye Ve Örf Olarak Vaki Olduğu Lafızlar
Hibe İle Ariyetin Müsavi Olduğu Lafızlar
2- CAİZ OLAN VE CAİZ OLMAYAN HİBELER
3- HELÂLLEŞMEKLE İLGİLİ MES'ELELER
4- ALACAKLI ŞAHSIN, ALACAĞI OLAN ŞEYİ, BORÇLU ŞAHSA
BAĞIŞLAMASI
5- HİBEDEN DÖNMEK VE HİBEDEN DÖNMEYE MANİ OLAN VEYA
OLMAYAN HÂLLER
Hibeden Rücü (= Geri Dönme) İfade Eden Lafızlar
Hibeden Dönmeye Mâni Olan Özürler
6- BİR KİMSENİN, KÜÇÜK ÇOCUĞUNA BAĞIŞTA BULUNMASI
7- HİBE'DE İVAZ (= KARŞILIK) VERMENİN HÜKMÜ
İvazın Caiz Olmasının Şartları
8- HİBE İÇİN ŞART KOŞMANIN HÜKMÜ
Şarta Bağlanması Sahih Olmayan Ve Fasid Şartlardan Dolayı
Bâtıl (= Geçersiz) Olan Akidler
Fasid Şartlarla Batıl (= Geçersiz) Olmayan Akidler
9- VÂHİB İLE MEVHÛBÜN LEH ARASINDAKİ İHTİLAF VE BU
HUSUSTAKİ ŞEHÂDET
10- HASTANIN YAPTIĞI BAĞIŞ ( = MARÎZİN HİBESİ )
11- HİBE KONUSUNDA MUHTELİF MES'ELELER
Hibe (= Bağış): (Lügatde),
bir kimseye istifade edeceği bir şeyi, lütuf ve ihsan olarak vermektir. Bu
verilen şey, bir mal olabileceği gibi, olmayabilir de... Bu bakımdan, bir
şahsa, bir malın karşılıksız olarak verilmesi bir hibe olduğu gibi, Allahu
Teâlâ'nın, bir kuluna evlâd ihsan buyurması da bir hibedir; bir atıyyedir. [1]
Hibe (= bağış):
(Istılahta) bir malı, bir kimseye, ivazsız ( = karşılıksız, bedelsiz) olarak,
derhal temlik etmektir. Kenz'de de böyledir.
Yani hibe: Sıhhat ve
inikadı için ivaz (- karşılık, bedel) verilmesi şart olmayan bir temliktir.
İvaz şart kılınmış olsun veya olmasın bu böyledir.
Hibe, şer'î tarifteki
"ivazsız" kaydiyle ahş-verişten; "derhal" kaydiyle de
vasıyyetten ayrılmaktadır.
Hibe kelimesi, mevhûb
(= bağışlanan şey) manasına da kullanılmaktadır.
Vahib: Bir şahsa, bir
mal bağışlayan kimse demektir.
Mevhûbün leh:
Kendisine bir mal hibe edilmiş olan kimse demektir.[2]
Hibe'nin Rüknü,
vâhibin (= hibe eden şahsın) "Bağışladım." demesinden ibarettir.
Çünkü,' bu bir
temliktir. Ve bunun
için, —sadece— mal sahibinin böyle söylemesi (yani —yalnızca— icap)
kâfidir.
Kabul ise, mevhûbün
leh'in (= kendisine bir mal hibe edilmiş olan kimsenin), mevhûbe (= hibe edilen
şeye) malikiyeti (= sahip ve malik olması) için şarttır.
Bunun içindir ki, bir
kimse "hibe etmeyeceğine", yemin ettikten sonra, bir malım, bir şahsa
hibe eder; mevhûbün leh de bunu kabul etmezse, yemininde hanis olur. (=
Yeminini bozmuş bulunur.)
Çünkü vahibin gücünün
yettiği şey, yalnızca bu şekilde icapta bulunmaktır. (Yani: "Hibe
ettim." demektir.) Böyle demiş olunca da, bu şahıs yeminine muhalif
hareket etmiş olur. Şerahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir:[3]
Hibe'nin sıhhatli
olması için,
1) Hibe'nin
rüknü ile ilgili
2) Vahible
ilgili
3) Mevhûb'le
ilgili
4) Mevhûbün
leh'le ilgili —olmak üzere, bir takım— şartlar vardır.[4]
a) Hibenin,
vücut ve ademi (= varlığı ve yokluğu; olması ve olmaması) müteredded (=
muhataralı) olan bir şeye muallak (= taalluk etmiş, bağlanmış) olmaması
şarttır.
Bir kimsenin:
"...Zeyd girerse...", "...Âmr çıkarsa bağışladım." demesi
gibi...
b) Hibe'nin
—müstakbel— bir zamana izafe edilmemesi de şarttır. Meselâ: Bir kimsenin,
diğerine: "Bu şeyi, sana yarın bağışladım." veya "...ay başı gelince bağışladım." demesi gibi... Bedâİ de de böyledir.
c) Rukba
(=murakabe,intizar) yoluyla hibede (İmâm Ebû Hanîfe Bağışlar (R.A.) ile İmâm
Muhammed (R.A.)'e göre) sahih değildir; batıldır.
Şöyle ki: Bir kimse,
başka bir şahsa hitaben: "Bu malım, ben senden evvel ölürsem, senin olsun;
sen, benden evvel ölürsen, benim olsun." derse, bu durumda, bir rukbada
bulunmuş olur.
Jvlüftâbih olan kavle
göre, bu durumda hibe sahih olmaz.
Bu durumda, İmâm-ı
A'zam (R.A.) ile İmâm Muhamed (R.A.)'e göre, mevhûb, mevhûbün lehin elinde
ariyet olmuş olur.
Mevhûbüri leh,
kendisine hibe edilen şeyden intifaa mezun bulunur. Bu şeyi, hibe eden şahıs
veya onun vefatından sonra varisi istirdad edebilir. (- geri alabilir.)
İmâm Ebu Yûsuf
(R.A.)'a göre ise, rukba sahihtir.
d) Hibe'nin
muvakkat bir zaman için yapılmış olmaması da şarttır.
Binâenaleyh, bir
kimsenin, bir malım, bir şahsa, bir müddet için hibe etmesi sahih olmaz.
Bundan, umra mes'elesi
müstesnadır.
Şöyle ki: Bir kimse,
başka bir şahsa hitaben; "Şu akarımı (veya "Şu menkul malımı) hayatta
olduğum müddetçe —vefatımdan sonra bana geri verilmek üzere— sana verdim."
yahut: "Şu evimi, ben hayatta olduğum müddetçe,— vefatımdan sonra,
varislerime geri verilmek üzere— sana verdim." dediği zaman, umra
suretiyle bir hibe meydana gelmiş olur.
Bu şekildeki hibe ve
temlik caiz; şart ise batıldır.[5]
Hibenin sahih olması
için, vahibin (= hibe yapan şahsın), hibe'ye (= bağış yapmaya) ehliyetli bir
şahıs olması şarttır. Bunun için de, hibe (= bağış) yapan şahsın,
a) Hür,
b) Akıllı,
c) Bulûğa
erişmiş ve
d) —Hibe
ettiği— mala sahip olması gerekir. ,
Şayet, hibe yapan
şahıs köle, mükâteb, müdebber, ümm-ü veled olur veya üzerinde kölelikten bir
emare bulunur, yahut çocuk veya deli olur veyahut da kendisi hibe edeceği şeyin
sahibi bulunmazsa, hibesi (= bağışı) sahih olmaz. Nihâye'de de böyledir.
Hibe'de, vahibin (=
hibe eden şahsın) rızası şarttır.
Dolayısıyle cebir ve
muteber bir ikrah ile yapılan bir hibe nafiz ( = geçerli, yerine getirilmesi
gerekli bir hibe) olmaz.[6]
Hibe'nin sahih olması
için, mevhûbun (= bağışlanan şeyin) şu şartları taşıması gerekir:
1) Mevhûb
(= bağışlanacak şey),
bağış zamanında mevcut olmalıdır.
Akid esnasında huzurda
olmayan şeyi, bağış yapmak caiz değildir.
Gelecek senenin
hurmasını bağışlamak... Doğuracak koyunların yavrusunu bağışlamak ve benzerleri
gibi...
Keza, bir kimse:
"Şu cariyenin karnında bulunan bebeği bağışladım.'' veya: "Şu koyunun
karnındaki bağışdır.'' yahut: "Koyunun memesindeki sütü bağışladım."
diyerek yapılan hibeler batıldır.
Keza, bir kimse
sütteki veya susamdaki yağı, buğdaydaki unu bağışlasa, bu caiz olmaz.
Bu kimse, diğer şahsa,
meydana gelir gelmez alma yetkisi verse bile, —bu hibe— caiz değildir. Çünkü
bağış yapılan şey, hali. hazırda, sözleşme (= akid) yerinde mevcut değildir.
Esahh olan kavil
budur. Cevahiru'l-Ahlâtî'de de böyledir.
Bir adam, koyununun
üzerinde bulunan yünü bağışladığında, onu kırkar ve teslim ederse, hibesi caiz
olur.
2) Mevhûb (=
bağışlanan şey), vahibin (= bağış yapan şahsın) öz, sağlam, ve muhkem malı
olmalıdır.
Bir kimsenin, aslen
kendi malı olmayan bir şeyi bağış yapması caiz olmaz.
Hür bir adamı, İaşeyi,
kanı haremin avım, hınzırı ve emsali şeyleri bağış yapmak caiz değildir.
Mutlak mal olmayan bir
şey de bağış yapılamaz. Ümm-ü veled, müdebber ve mükâteb gibi...
Haram olan mal da
bağış yapılmaz. İçki gibi. Bedâi'de de böyledir.
3) Bağışlanan
şeyin teslim edilmiş hibenin sıhhatinin şartların-dandır.
Kendisine alması da,
bağışlanan zat teslim almadan önce, mülküyeti sabit olmaz.
4) Bağışlanan
şeyin taksimi gerekiyorsa, bu şey kabil-i taksim olmalıdır. Bağışlanan şey,
bağışlanmayan şeyden ayrılma imkanına sahib olmalıdır. Bağışlanmayan şeye ulalı
olmamalı ve bağışlanmayan şey ile meşgul bulunmamalıdır.
5) Bir kimse
ekilmiş arazisini, içinde ekili bulunan şeyden ayrı olarak bağış yapamaz.
Bunun aksisi de
böyledir.
Bir kimse, üzerinde
hurma bulunan bir ağacı, hurması kendisine ait olmak üzere bağış yapamaz.
Aksisi de böyledir.
Bunlar, caiz değildir.
Keza, bir kimse, içinde
eşya bulunan bir evi, eşyası hariç olmak üzere bağış yapamaz.
Keza, bir kimse içinde
bir şey bulunan kabı da idindeki hariç olmak üzere bağışlayamaz. Nihâye'de de
böyledir.
6)
Bağışlanan şeyin mal olması şarttır. ,
İbâhe'nin bağışlanması
caiz değildir- Zira, mal olan bir şeyin, başkasına mal olarak temliki muhal
değildir.
7) Hibenin
sahih olması için, hibe edilecek malın, hibe edecek şahsın asıl malı olması da
şarttır. Bir kimse, başkasının malını, onun izni olmaksızın bağış yapamaz;
böyle yapması caiz değildir.
Hibe eden şahsın,
kendi malı olmayan bir şeyi bağış yapması ve bunu temlik etmek mubah değildir.
Bedâi"de de böyledir.
Bu da temlik ve iskat
olmak üzere, iki nevidir. İkisi hakkında da fetva ve icma vardır.
Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.[7]
Hibe edilen şeyin,
—mevhûbün leh'in —gayr-i lâzım olarak— mülkü olması sabit olur.
— Bir mani
bulunmayınca— hibe'de, rücu ve fesh cari olur. Çünkü hibe, gayr-i lazım bir
akiddir.
Hibe bir akd-i lazım
olmadığından, bunda muhayyerlik şartı sahih olmaz.
Bunun içindir ki, hibe
eden şahıs, hibeyi alan şahsın üç gün muhayyer olmasını şart koşsa, bu durumda
bağış sahih; şart ise batıl olur.
Eğer, hibe alan şahıs,
bu hibeyi kabul ederse —birbirinden ayrılmadan önce— bu hibe geçerli olur.
Fasid şartlarla da
bağış bozulmaz. Hatta bir adam, diğerine, "kölesini bağışlamak
şartıyle" bağış yapsa, bu bağışı sahih, şartı ise geçersiz (= batıl) olur.
Bahru'r-Râık'ta da böyledir.[8]
Hibe ifade eden
lafızlar üç nevidir:
1) Vaz'an
hibe yerinde vaki olan lafızlar;
2) Hibe'nin
kinaye ve örf olarak vaki olduğu lafızlar;
3) Hibe ile
ariyetin müsavi olduğu lafızlar[9]
Bağış yapan şahsm,
muhatabına: "Bu şeyi sana bağışladım." vaya "Sana mal
eyledim."; "Senin eyledim."; "Busenindir.";
"...Sana verdim." yahut "Bunu, sana bahşeyledim." demesi
gibi sözlerdir ki, bunların hepsi ile hibe (= bağış) vaki olur.[10]
hibe eden kimsenin,
muhatabına: "Bu elbiseyi sana giydirdim." veya "Bu evi, senin
için yaptım." demesi de bağıştır.
Keza, hibe eden kimse,
muhatabına: "Şu yer benim veya senin ömründür." veya "...
hayatım ve hayatındır." dere, bu şart batıldır; ölünce, hibe caiz olur.[11]
Bağış yapan şahıs,
muhatabına: "Bu ev, senin için rakabimdir." veya
"...habsdir." deyip ona verse, bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve. İmâm
Muhammed (R.A.)'e göre ariyet, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise hibedir.
Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet, bağış yapan
zat, muhatabına: "Bu taamı-( =
yemeği, yiyeceği) sana yedirdim." der diğeri de: "Onu teslim
alıyorum." derse, bu bir hibedir. Eğer, bir şey, söylemeden onu teslim
alırsa; bu takdirde hibe de olur, ariyet de olur. Alimler, bu hususta şerhlerinde
ihtilaf etmişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Seni, bu hayvana bindirdim." dese bu hayvan ariyet (= ödünç) olur.
Anca, bu şahıs, hibe olarak niyet ederse, o müstesnadır.
Bazıları: "Bu
sözü hükümdar söylerse, hibe (== bağış) olur." demişlerdir. Zahîriyye'de
de böyledir.
Bu meselelerde
aslolan: Mülkiyet sözünü ifade eden bir söz söylenmişse, verilen şey hibe (=
bağış) olur.
Menfaatini ifade eden
bir şöz söylenince de verilen şey ariyet ( = ödünç) olur.
Her ikisine de
ihtimali olan bir söz söylenince de niyete itibar edilir. Nâfi Şerhi Müstesf
â'da da böyledir.
Bir kimse muhatabına:
"Oturduğun evim, sana hibedir." veya "Şu yediğin yemek
senindir." yahut "Şu giydiğin elbise senindir." derse, bu hibe
(= bağış) olur.
Keza, bir kimse:
"Filanı hacca yolluyorum." dese de "...benim yerime."
demese ve hacca gidip gelecek kadar da parasını verse, o şâhıs, söyleyen şahıs
için hac yapmış olmaz.
Keza, bir kimse,
"hac için, bir şahsa bin dirhem verilmesini" vasiyet etse veya hac
için bin dirhem verse, bu hac kendisi'için olmaz. Timurtâşî'de de böyledir.
Bir adamın yanında,
başkasının dirhemleri bulunduğunda, bu dirhemlerin sahibi: "Onları
ihtiyacına harca." dese, bu borç olur.
Şayet, bu dirhemlerin
yerinde buğday olmuş olsaydı ve buğday sahibi de: "Onu ye." deseydi,
o bağış olurdu. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Şayet, o şahıs:
"Evimi sana bağışladım." veya "Sana verdim." yahut:
"Sana hibe eyledim." demiş olsaydı, bu durumda hibe olurdu. Tahâvî
Şerhi'nde de böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Bu evi senin için yaptım." veya "Bu ev senindir; onu al."
dese, bu da hibe olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
"Bu ev
senindir." veya "Bu yer sana hibedir." sözü, ikrar olmaz.
Gunye'de de böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Bu senin için ve senden sonrakiler için hibedir.'' demiş olsa, bu bir
hibe ( - bağış) olur.
Burada "...senden
sonrakiler" sözü bir lağivdir. (= boştur.) Bu "senindir; senden
sonrakinindir..." sözü de böyledir. Muhıyfte de böyledir.
Bir adanı, diğerine:
"Bu cariye senindir." derse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Bu hibe
caizdir. Diğer şahıs onu teslim alırsa, onun malı olur." buyurmuştur.
Bir kimse, diğerine:
"Bu cariye sana helâldir." dese, bu, hibe olmaz.
Ancak, bu şahıs, —bu
sözü ile— diğerinin, bağış olarak istemesine dair sözünü kabul etmiş olursa, o
zaman bu hibe olur.
Eğer, bir kimse,
diğerine: "—-Bu cariyenin— fercini sana bağışladım." der; diğeri de
bunu kabul ederse, bu, bağış olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Hibede aslolan:
"Bu senindir." denildiği zaman, diğeri o şeyi teslim alırsa, bu
durumda o şey hibe olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam: "Şu
kölem, filanındır." der "...vasiyyettir..." veya "...benden
sonra..." demez ise, bu, kıyasen ve istihsanen bir bağıştır. (- hibedir.)
Gınye'de de böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Şu köleyi, senin ve onun sağlığında, sana hibe eyledim." der;
muhatabı da onu teslim alırsa, bu durumda bu bağış da(= hibe de) caizdir.
Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Bu şey senindir." dese, —o adamın teslim alması şartiyle— bu bir
hibedir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine
"Şu yer senindir; git orayı ek." der; diğeri de: "Kabul
ettim." derse, bu durumda kabul
tamam olur. Şayet "...tarlayı"
demezse, o yer (tarla) onun olmaz. Zahîriyyede de böyledir.
Ziyâdât kitabında
şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse, müslüman
bir topluma (= cemaata): "Bu mal sizindir." dese, bu hibe olur.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Şu malı al ve Allah yolunda gaza eyle." derse bu borç olur; —bağış
olmaz— Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Şu bir çuval buğdayı ve şu bir tuluk yağı sana bağışladım." dese;
buğdayla yağ bağışlanmış olur. Çuval ile tuluk ise, —bu bağıştan— hariç kalır.
Şayet: "Buğdayın
çuvalını, yağın tulumunu sana bağışladım." deseydi, bu defa da çuval ile
tulum o adamın olur; buğday ile yağ ise dışarda kalır yani bağışlanmış olmazdı.
Zahîriyye'de de böyledir.
Bir kimse, bir
başkası, için: "Bütün malım (veya her şeyim) filanındır." derse; bu
bağış olur. İhtiyar'da da böyledir.
Bu kimse: "Sahib
olduğum şeylerin tamamı filanındır." derse, bu söz de bağıştır.
Bu bağış, diğeri
teslim almadan caiz olmaz.
Şayet, bu adam:
"Benim olduğu bilinen her şeyim..." veya "bana nisbet edilen her
şey filanındır." derse, bu bir ikrar olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da
böyledir.
Küçük bir çocuğun
babası, diker veya bağ yapar; sonra da: "Ben, bunu oğluma yaptım."
derse, bu bir hibe olur.
Şayet: "Oğlumun
adına yaptım." derse, bu daha açık bir hibe olur.
Alimlerin çoğunluğu bu
görüştedir. Gıyasiyye'de de böyledir.
Bu şahıs, o hibeyi
vermez ise, onu tasadduk eder. Mültekıt'ta da böyledir.
Bir adam:
"Oğlumun adına ağaç dikeceğim." dese, bu, bir hibe olmaz. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Bir baDa: "Hakkımın ve mülkümün tamamı, işte şu
küçük oğlumundur." dese; bu bir temlik olmaz. Şayet, tayin ederek (= belirterek):
"Şu dükkanım veya evim küçük oğlumundur." derse, işte bu bir
bağıştır. Söylediği şeyin babasının
elinde bulunması, onun sözünü tamamlar. Gınye'de de böyledir.
Bir adam: "Şunu
filan oğluma verdim." derse, bu bir bağış olur. Şayet: "Şu şey, küçük
oğlum filanındır," dese, bu yine caiz olur.
Bu durumda hibe,
kabulsüz de tamam
olur. Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Bir adam, oğluna:
"Şu malı sana kıldım, (veya adına kıldım." veya "...nasibine
ayırdım." der yahut bunu, bu sözlerin yerine geçecek bir sözle söylerse,
işte o şey, o oğluna temlik olur. Cevâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Şu elbiseyle seni faydalandırdım." veya "Şu dirhemlerle seni
faydalandırdım." der; muhatabı da onu teslim alırsa, işte bu bağış olur.
Keza, bir kimse, bir
kadına: "Seni, mehirsiz olarak nikahladım. Gerçekten bu elbiseleri (veya
bu dirhemleri) sana mal eyledim." dese; bu, bir bağış olur. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
İmâm Muhammed
(R.A.)'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
Bir adamın yanında,
başka birinin elbisesi emanet olarak durmakta iken, o adam elbise sahibine:
"Bunu bana ver." der; diğer, adam da: "Sana verdim." derse,
bu bağış olur. Şayet o elbise,kendinin yanında olmaz da, arkadaşının yanında
bulunursa, o takdirde bağış değil, emanet olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"bu yeri (veya bu evi yahut bu cariyeyi) sana verdim." der, fakat
bağış olarak niyet etmemiş olursa, işte o ariyet olur.
Şayet: "Şu
yiyeceği sana verdim, (veya: "Şu dirhemleri..." yahut: "Şu
dinarları, sana verdim." der; —bunlar var olmakla beraber— hiç birinden
fayda sağlanmaz halde olursa, işte o bağış olur.
Eğer faydalanma imkanı
olursa, biz o sözü ariyet'e hamlederiz. Çünkü, o ihtimal daha yakın bir
ihtimaldir.
Eğer, sözünü, helakini
yapmadan önce, menfaati olmayana izafe ederse, o zaman o sözü hibeye
hamlederiz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Fetâvâyi Âhû'da şöyle
zikredilmiştir:
İki adamın ortak
olduğu bir hayvan hakkında, "bu hayvanın sahiplerinden birisi, başka bir
adama: "Ben, hissemin senin olmasını tensip eyledim." dese, bu hibe
olur mu?" diye soruldu.
İmâm şu cevabı verdi:
"Hibe
olmaz." Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
ev hakkında: "Bu senin için bağıştır; her ay dirhemler icarıdır."
veya "îcaredir ve hibedir." derse; işte bu icare olur; hibe olmaz.
Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Bana şu şeyi bağışla." dediğinde, muhatabı: "Sana feda
olsun." veya "Ondan men edilmiş değilsin." derse; bu bir bağış
olmaz. Siraciyye'de de böyledir.
Bir adam, karısına:
"Şu cariyeni bana bağışla." der; o da "Sana feda olsun."
karşılığını verirse, bu durumda da o cariye, kocanın mülkü olmaz.
Bir adam, karısına:
"Şu köleni bana hibe etmen lazımdır; onu azad etmek yoktur." der;
kadın da: "Sen ondan ayrı değilsin." derse, bu durumda, köleyi, ona
hibe etmiş olmaz. Cevâhirü'l-Fetâvâ'da da böyledir.
Müntekâ'da Hakim'in
şöyle buyurduğu zikredilmiştir:
Bir kimsenin, diğer
bir adamın yanında bir kölesi bulunduğunda, köle yanında emanet duran zât, bu
kölenin efendisine: "Bunu bana hibe et." der; efendisi de "O
senindir." dedikten sonra "Kabul etmem." derse; bu durumda o,
hibe olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kadın, önceki kocasından iki oğlan geride bırakarak
öldüğünde, onlardan birisi, anasının kabri yanında: "Anamın kocası
üzerinde bulunan mehrini, anam bana bağışladı." der; diğer oğluna da:
"Sen buna ne diyorsun?" denilir, o da: "Baba bana eziyet
etmez." derse, bu, mehir hakkında bağış olmadığı gibi ibra da olmaz.
Hissesini istemekle eza etmiş de olmaz. Cevâhiru'l-Fetâvâ'da da böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.),
Siyer-i Kebîr'de şöyle buyurmuştur: Bir adam, bir cemaata: "Cariyemi hibe
ettim; isteyen onu alsın." dediğinde, bir adam onu alırsa, o cariye, alan
şahsın olur.
Bir kimse, diğer bir
adama, iki elbise vererek: "Hangisini istersen o senindir." deyip,
devamla: "Diğeri de oğlunun..." der ve birbirinden ayrılmadan önce,
açıklama yaparak: "Şu senin; şu da oğlunun" derse, bu hibe caiz olur;
değilse caiz olmaz. Serahsî'nin Mutaıytı'nde de böyledir.[12]
Mevhûbun, mahuz (-
ayrılmış, müstakil) olması şarttır. Bundan dolayıdır ki, kâbil-i kısmet (=
taksim edilmesi mümkün) olan bir malın, muşa' bir durumda (yani o maldaki şeyi
hisselerden bir kısmının) hibe edilmesi caiz değildir.
Ancak kabil-i kısmet
olmayan bir malın, müşâen hibesi caizdir.
Meselâ: Küçük bir evin
veya bir hamamın müşâen hibe edilmesi sahih değildir. Çünkü bu hibeden maksud
intifadır; taksim edilmesi halinde ise, mütelâsî olur, maksud olan intifa
meydana gelmez.
Görüldüğü gibi, müşâın
(taksimden önce veya sonra) hibe edilmesi sahih olmamaktadır. KâfTde de
böyledir.
Bağışlanacak şeyin (=
mevhûbun), —bağış vakti değil de— daha önceden kabil-i taksim (= taksim
olunabilir) cinsten olması şarttır.
Meselâ: Bir adam,
taksim edilmemiş bir evin yarısını hibe edip, bunu teslim etmez; sonra da
geride kalan yarısını bağışlar ve tamamını teslim ederse, bu hibe ( = bağış)
caiz olur. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adam, bir evin
yarısını, başka bir adama bağışlayıp teslim eder; sonra da geri kalan yarısını
bağışlar ve onu teslim ederse, bu hibe caiz olmaz. Bu durumda her iki bağış da fasiddir. (= bozuktur.) Nihâye'de de böyledir.[13]
Teslim alınmayan
hibenin hükmü tamam değildir.
Bu hususta, bulûğa
ermiş evlad ile yabancı bir kimse arasında bir fark yoktur. Muhiyt'te de
böyledir.
Kabz (= teslim almak)
bağışın tamamı hakkında hükmün sübü-tunateallukeder.
Teslim almak, mal
sahibinin izniyle olur.
Bu izin de bazan sarih
( = açık) bazan da delaletle sabit olur.
Sarih olan izin: Bağış
yapan şahsın: "Onu teslim al." demesidir. Bağış yapılacak şeyin
hazırda olması halinde bu böyledir.
Veya bağış yapılacak
şey huzurda değilse, bağış yapan şahıs, bağışladığı şahsa: "Git, onu
teslim al." der.
Bağışlanan şey huzurda
ise, bağışlayan zat bağışlayacağı kimseye: "Onu teslim al."
der"; diğeri de o mecliste veya o meclisten ayrıldıktan sonra alırsa;
kıyasen ve istihsanen alması ve mülküyeti sahih olur.
Şayet açık olarak izin
vermez, fakat ondan men de etmez bağışlanan zat da —aynı mecliste— bağışlanan
şeyi teslim alırsa, bu durumda alması istihsanen sahih olur; kıyasen ise sahih
olmaz.
Eğer meclisten
ayrıldıktan sonra alırsa, kıyasen de istihsanen de onu alması sahih olmaz.
Şayet bağışlanan şey
huzurda olmaz, bağışlanan .zat da gider ve onu alır ve alması bağışlayan şahsın
izni ile olmuş bulunursa, bu istihsanen caiz olur; kıyasen ise caiz olmaz.
Eğer izinsiz almış
olursa, bu kıyasen de istihsanen de caiz olmaz. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğerine
fasid bir hibe ile bir at bağışlayıp at ile bağışlanan zatı da baş başa bırakır
ve bağışlanan zat bu durumda, bu atı alırsa bu caiz olmaz. Cevâhiru'l-Ahlâtî'de
de böyledir.
Bir adam, hazır olan
bir şeyi, başka bir adama bağışlar kendisine bağış yapılan şahıs da: "Teslim aldım." derse, İmâm Muhammed (R.Â.)'e göre bu şahıs, o şeyi,
teslim almış olur.
İmâm Ebû Yûsuf (R. A.)
buna muhalifdir. Siraciyye'de de böyledir.
Bakkalı, İmâm Ebû
Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bu, "onu
alırım." dediği zaman böyledir.
Ancak, rnevhûbün leh:
"Aldım." der ve huzurda olursa, caiz olur.
Bu, mevhûbün lehe (=
kendisine bağış yapılan şahsa) "aldım." demeden önce bir meşekkat,
zahmet verilmediği zaman böyledir.
Aksi takdirde, sadece
"aldım." demesi kafi gelmez.
"Alırım."
dediği zaman da durum böyledir.
Gerçekten almak, hibe
edilen şeyi alıp götürmek, yerinden ayırmaktır.
Kendisine hibe edilen
şahıs: "Kabul ettim." demezse, p şey nakledip götürse bile bu —alış—
caiz olmaz. Ancak hibe mes'elesiyle caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Şu köleyi bana bağışla." dediğinde, diğeri: "Bağışladım."
derse, bu dudumda hibe tamam olur. Yenâbi'de de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Filana bin dirhem bağışla." der ve devamla: "Ben onu sana
öderim." der; emredilen şahıs da öyle yapar; başkası adına kendisine bağış
yapılan şahıs da bağışlanan şeyi alırsa, bu hibe caiz olur.
Bu durumda emreden
şahıs, o şeyi, —kendisi adına— veren şahsa öder.
Ve bu durumda, bağış
yapan şahıs, âmir (= emreden şahıs) olur; me'mur olamaz.
Ve bu bağıştan, ancak
amir dönebilir; me'mûr dönemez. Cevâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir.
Bir adam, diğerine
latife ile: "Şunu bana bağışla." deyince, diğeri de:
"Bağışladım." der; o biri de: "Kabul ettim." derse,
bağışlayanın onu teslim etmesi halinde hibe caiz olur. Zahîriyye'de de
böyledir.
Bir adam, diğerine,
—hazırda bulunan bir köle hakkında: "Bunu sana bağışladım." der;
diğeri de onu teslim alırsa, —her ne kadar "kabul ettim.'' demese bile— bu
hibe caiz olur. Mültekıt'ta da böyledir.
Şayet köle huzurda
olmaz ve bağış yapan şahıs: "Sana, filan kölemi bağışladım." devamla
da: "Git onu teslim al." der; bağışlanan zat da gidip, onu alırsa,
—her ne kadar: "kabul ettim ve onu alırım." demese bile —bu hibe caiz
olur. Havî'de de böyledir.
Bağış yapan zat,
diğerine: "Dilersen, o senindir." deyip onu verir; diğeri de:
"İstedim." derse; işte bu hibe de
caizdir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, kölesini
diğer bir şahsa bağışladığında, bu köle ikisinin huzurunda bulunur; bağış yapan
zat da, çıkıp gider bağışlanan ise: "Onu alırım." demezse, bu durumda
kendisine bağışlanan zat, onu alıp götüremez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, kölesini,
diğer bir şahsa hibe eder; kendisine bağış yapılan bu şahıs, o köle, başka
birine hibe edilene kadar, onu alıp götürmez, sonra da bağış yapan şahıs, her
ikisine de "onu almalarını" söyler; onlar da bu köleyi alırlarsa,
işte bu köle, ikinci şahsın olur. keza, hibe eden şahıs, öncekine emreyler, o
da bu köleyi alırsa, işte bu batıl (= geçersiz) olur. Hizânetü'l-Müftîn'de de
böyledir.
Büyûu'l-Fetâvâ'da
şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, satın aldığı
halde, henüz teslim almamış bulunduğu bir köleyi, bir başkasına hibe eder veya
rehin verir ve ona, bu köleyi teslim almasını söyler, o adamda teslim alırsa,
işte bu caiz olur. Hulâsa'da da böyledir.
İzinli bir köleyi hibe
etmek caiz olmaz.
Eğer efendisi, buna
izin verir ve üzerinde de borç bulunmazsa, bu durumda, onun hibe edilmesi caiz
olur. Eğer borcu varsa,- —her ne kadar, efendisi ve alacaklısı izin vermiş
olsalar bile, —caiz olmaz. Meb-sût'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Şu şeyden, sana, bir ölçek bağışladım." deyince, mevhûbün lehin o
şeyi, bağışlayanın huzurunda ölçmesi caiz olmaz.
Şayet bağış yapan
şahıs: "Sana, bu şeyden bir ölçek bağışladım." ve devamla: "Onu
ölç." der; o da Ölçerse, bu caiz olur. Sirâciyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine
kitli bir sandıkta bulunan bir elbiseyi hibe edip, sandığı ona teslim eder; o
adam ise, bu sandığı almazsa, hibe edilen şeyi kabzetmiş (- almış) olmaz.
Eğer sandık açık
olsaydı, hibe edilen şeyi almış sayılırdı; kitli olduğu için almış olmaz.
Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Hibe edilen bir mal,
bizzat mevhûbün leh'in yanında vedia ( = emanet) veya ariyet (= ödünç) olarak
durmakta ise, bu hibe ve kabul yoluyla, o bağış (= hibe) caiz olur. Her ne kadar onu ordan
teslim almamış olsa bile bu böyledir. Kâfî'de de böyledir.
Bir malını icara veren
bir şahıs, icara verdiği bu malı karcıya; elinden zoraki bir şeyi alınan bir
şahıs da, o malını zoraki alan şahsa bağış yapsa, bu caiz olur ve gasıb
tazminattan kurtulur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir kimsenin, diğer
bir şahsın yanında taksini yoluyla veya başka bir sebeble bulunan bir malını,
—sahibinin— o şeyi yanında bulunduran şahsa bağışlaması halinde bu bağış, (=
hibe) sahih olur. Mücerred konuşmakla mülkiyet sübût bulur. Kâfî'de de
böyledir.
Bağışlanan şey, rehin,
bırakılmış bir şey olduğu zaman, Cami Kitabı'nda "...o teslim alınmış
sayılır. Rehinlikten hibeye dönüşür. Rehinlik geçersiz; bağış ise caiz olur.
Alacaklı olan ve bundan dolayı rehin almış bulunan şahıs, rehin veren şahsa,
alacağı için müracaat eder." denilmiştir. Bedâi"de de böyledir.[14]
Kabz (yani hibede
teslim alma): Mevhûbün leh'in, kendisine hibe edilen malın bulunduğu yere
varıp, onu olduğu yerden alması ve ordan gitmesidir. Müstesfâ'.da da böyledir.
Hibeyi teslim alacak
olan şahıslar iki kişi oldukları zaman birinin, diğerinin naibi olması esastır.
Bu hususta ihtilaf
ederlerse, mazmun olan naib olmalı; mazmun olmayan olmamalıdır. Mazmun olmayan,
mazmun olanın yerine naib olmamalıdır. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.
Bir kimse, kardeşinden
bir köle veya bir elbise bir eşya, bir ev yahut bir hayvanı emaneten aldıktan
sonra, bu emaneti veren zat: "Emanetimi sana bağışladım." der; o
emanet de, emaneti alanın yanında
durmakta olursa, bu durumda "kabul ettim." demesi halinde, hibe caiz
olur.
Bir adam, kölesini,
kardeşine bağışlar; kardeşi de o mecliste ve o anda veya biraz sonra,
kardeşinin emriyle, o köleyi teslim alırsa, bu hibe nassan sahih olur.
İkincinin dışında, kabul şartı öncekindedir. Gunye'de de böyledir.
Kabil-i taksim (=
taksim edilebilir) olmayan müşaı hibe etmek —ister ortağına olsun, isterse
yabancıya olsun— caizdir. Füsûlü'l- Ima-diyye'de de böyledir.
KabiM taksim (= taksim
edilebilir) olan müşâı, —ister ortağına, isterse yabancıya— hibe etmek caiz
değildir.
Şayet, mevhûbün leh,
böyle bir hibeyi teslim alırsa, bu mülküyet ifade eder mi?
Hıısâmird-din, bu
suâle, şu karşılığı vermiştir:
—Muhtar olan, bu
teslim alışın mülkiyet ifade etmemesidir.
Başka bir yerde ise:
"Fasid olarak mülkiyet ifade eder.'' denilmiştir.
Fetva da buna göredir.
Sirâciyye'de de böyledir.
Taksim kabul etmeyen
müşâın hibe edilebilmesinin o şeyin miktarının belirli olmasıdır.
Şayet, bir kimse,
böyle bir maldaki, hissesini hibe ederse, onun ne kadar hissesinin bulunduğu
bilinmelidir.
Bu mal, bir köle ise,
bu durumda hibe caiz değildir. Çünkü bilgisizlik vardır ve münazaya meydan
verilmiş olur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
Kendisine bağış
yapılan zat, (= mevhûbün leh) bağış yapan şahsın {= vahibin) hissesini
biliyorsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre uygun olan bu hibenin caiz olmasıdır.
İmâmeyn'e göre ise, bu
hibe caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Kâbil-i taksim olan
bir müşâın, iki kişiye veya bir topluluğa bağışlanması, İmâmeyn'e göre
sahihdir.
İmâm-ı A'zam (R.A.)'a
göre ise, bu hibe fasiddir; batıl değildir. Hatta teslim almakla mülküyet de
ifade eder. Cevâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir.
Sadru'ş-Şelıîd şöyle
buyurmuştur:
Taksimi muhtemel olan
bir şeyi, bir kimsenin iki kişiye bağış yapması halinde İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre bu hibe fasiddir. Şayet, mevhûbün leh onu teslim alırsa, mülk
fasid mülk olarak sabit olur.
Bununla fetva verilir.
Fetâvâyi Attabiyye'de de böyledir.
Teslim
almaksızın, kendisine bağış yapılan
şahsa mal temlik edilmez. Muhtar olan budur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
İki taraftan da
taksimi muhtemel olmayan bir şeyin hibe edilmesi, bi'1-icma memnudur. Eğer,
kendisine bağış yapılan kişi (= mevhûbün leh) tarafından şüyu varsa, —İmâmeyn'e
muhalif olarak— İmâm-i A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu hibe caiz olmaz.
Zehıyre'de de böyledir,.
Bir adam, iki kişiye
bağış yaptığında, eğer bağış yapılan şahıslar, fakir iseler, —bu hibe sadaka
gibi,— bi'1-icma caizdir.
Şayet bu kişiler
zengin olurlar ve bağış yapan şahıs da herbirine yarı yarıya bağış yapmış
bulunur veya kapalı konuşmuş ve "size bağışladım." demiş olur, yahut
farklı olarak bağış yapmış ve "Şunun için üçte biri, şunun için de üçte
ikisi bağıştır." demişse, İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre, üç haldede caiz
olmaz.
İmâm Muhammed (R.A.)
ise; "Üç halde de caiz olur.'' buyurmuştur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)
da: "Tefâdul (fazlah-noksanlı) halinde caiz olmaz; diğer iki halde caiz
olur." buyurmuştur.
İbnü Semâa, İmâm Ebû
Yûsuf (R.A.)'ım şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir adam, iki kişiye:
"Şu evi, ikinize bağışladım; yarısı şunun, yarısı da sunundur." dese,
bu (hibe) caiz olur. Çünkü, bu durumda, bu şahıs, o evin tamamını bağış
yapmıştır.
Şayet: "Yarısını
sana bağışladım; yansı da şunun içindir." demiş olsaydı', bağış caiz
olmazdı. Zira, böyle yapmakla, akidde birini diğerinden ayırmış olurdu.
Eğer: "Şu evi
ikinize bağışladım; üçte biri sunundur; üçte ikisi sunundur." deseydi,
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre caiz olmaz; tmâm
Muhammet! (R.A.)'e göre caiz olurdu.
İmâm-ı A'zam Ebû
Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) bu şekildeki akidlerin aslen fasid
olduğunda müttefiktirler.
Sadece, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.), teslim almakla işâenin mevcud olmasını fasid görüyor.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)
ise: İkisinin hisseleri arasında ihtilaf var da, akid biri hakkında delalet
ediyor, diğeri hakkında etmiyorsa, o akid sanki tek kişi hakkında yapılmış akid
gibidir. Çünkü hibede teslim almak şarttır.
Rehin de böyledir.
Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
îki kişinin, bir
şahsa, bir ev bağışlamaları bi'1-icma caizdir. Müzmarât'ta da böyledir.
Bir adam, bir bağış
yapar; sonra da o yapılan bağışta şüyu bulunur veya onda hakkı olan şahıs, bu
bağıştan dönerse, bu durumda bağış —rehinin hilafına— fesada gider. Vikaye
Şerhı'hde de böyledir.
Taksim olunmuş ve
sahiplerine mal edilmiş müşâ'ı hibe etmek sahihdir. Siracü'l-Vehhâc'da da
böyledir.
Bir adam, bir yerin
yarısını hibe ettiği zaman o yerin tamamını teslim etmesi caiz olmaz. Tamamını
bağış yaptığı halde, parça parça teslim ederse, bu caiz olur. Tatarhâniyye'de
de böyledir.
Bir adam, evinin
yarısını hibe edip, onu da bağış yaptığı zata teslim ettikten sonra, kalan
yarısını da başka bir adama bağışlasa, işte bu caiz olmaz. Şayet, önce bağış
yaptığı evin yansım, önceki mevhûbün lehe teslim etmeyip, ikinci yarıyı ikinci
adama bağışladıktan sonra, evi ikisine teslim etmiş olsaydı, İmâmeyn'e göre,
her ikisi hakkındaki bağış da caiz olurdu. Bu durumda evin, tamamım, iki kişiye
bağışlamış gibi olurdu. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adamın, sağlam bir
dirhemi iki kişiye hibe etmesinin caiz olup olmadığı hususunda, alimler ihtilaf
etmişlerdir. Sahih olan görüş bunun caiz olmasıdır.
Dinar ela, dirhem gibi
sahilidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Dirhemlerin bir
kısmını, (bir dirhemin, bir kısmını) bir adama hibe etmek caizdir. Fetâvâyi
Suğrâ'da da böyledir.
İki dirhemi olan bir
şahıs, bir başka adama: "Bu iki dirhemden birisini sana bağışladım."
derse, alimler: "Şayet her iki dirhem de ağırlık ve yenilik bakımından
müsavi iseler, bu bağış caiz olmaz. Eğer farklı iseler, bağış caiz olur. Zira
birinci durumda, o dirhemlerden birisi tenavül edilir.
İkinci durumda ise,
dirhemin vezni tenavül edilir. Bu ise, taksim ihtimali olmayan müşa'dır.
Bir adam, diğerine iki
dirhem verir ve ona: "Yarısı senindir." der ve bu dirhemler de
tartıda ve değer de (yenilik ve iyilikte) eşit olurlarsa, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, bu bağış caiz olmaz.
Şayet bu dirhemlerden
birisi, diğerinden ağır gelir veya daha iyi, daha kötü olursa, bu durumlarda
hibe caiz olur. Çünkü, bu taksimi muhtemel muşa dır.
Şayet: "O iki
dirhemin üçte birini sana bağışladım." der ve o iki dirhem de ağırlık ve
iyilik yönünden birbirine müsavi olurlar ve o dirhemleri, ona teslim ederse, bu
durumda bağış caiz olur.
Eğer: "Onların
birisi sana hibedir." demiş olursa, her ikisi de ister müsavi, ister
muhtelif olsunlar, bu bağış caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Fetâvâyi Ahû'da şöyle
zikredilmiştir: Kâdî Bedîü'd-dîn'den sorulmuş:
Bir adam, mahremine
acıyarak "Şu beş dinarı al, ye; senindir." deyip, onun tarafına atar;
o da onları almadan Önce, ikinci dinarı alsa, ne olur?
İmâm şöyle buyurmuş:
— Bu "hibe sahih
olmaz." Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine
dokuz dirhem verir ve: "Üç dirhemi alacağının yerinedir; üç dirhemi
bağıştır; üç dirhemi de sadakadır." der ve bu dirhemlerin tamamı zayi
olursa, bu durumda, ö şahıs, hibe olan üç dirhemi tazmin eder. (= öder) Çünkü,
bu hibe fasid bir hibedir. Sadaka olan üç dirhemi tazmin etmez. Çünkü sadakada
muşa caizdir. Yalnız, bir rivayet müstesnadır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de
böyledir.
Bir adam, diğerine bir
kölenin yarısını veya üçte birini bağışlayıp onu teslim ederse, bu bağış caiz
olur. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet bir adam, iki
kişiye, iki kölenin veya muhtelif iki yahut muhtelif on elbisenin yarısını
bağışlasa (bu elbiseler merevî, herevî, zatî ve benzeri olsalar) bu durumlarda
bağış caiz olur.
Keza, muhtelif
hayvanların da bu minval üzre bağışı caiz olur. Şayet nevileri bir olsaydı,
taksim edilmeden hibe edilmeleri caiz olmazdı. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, bir duvarda,
yolda veya hamamda bulunan hissesini hibe edip, onu da belirtir ve teslim eder,
diğeri de onu alırsa, işte bu bağış caiz olur.
Meselâ: Bir adam,
kendisine ait bir evi, diğer birine bütün hududu ve haklariyle bağışlanan zat
da onu teslim alırsa, o evle başka birinin evinin arasında, gelip geçilecek bir
yer bulunsa bile, bu hibe caiz olur. Ceyâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir.
Bir adam, diğer bir
adama iki elbise verir ve ona: "Hangisini istersem o senindir; diğeri de
filanındır." der ve birbirlerinden ayrılmadan önce, "elbisenin
hangisinin ona, hangisinin de diğerine ait olduğunu açıklarsa, bu bağış caiz
olur; değilse caiz olmaz. Sirâciyye'de de böyledir.
Bir adam, üzerinde çok
borç bulunan bir köleyi, başka birisine hibe eylese, hibesi caiz olmaz; borç
onun (sahibinin) boynundadır. Bu köle, borcu için satılır.
Ancak, kölenin
efendisi onun borcunu öderse, hibesi caiz olur.
Burada "hibe caiz
olmaz." sözü "alacaklıların onda alacağı olup satılması gerekli
olduğundan hibe caiz olmaz." demektir.
Ancak kendisine bağış
yapılan şahıs o kölenin yanına gider ve onu alıp götürür; onun borçlu olduğunu
takdir edemezse, bu durumda alacaklılar, kölenin bağışlandığı günkü kıymetini,
bağış yapan şahıstan alırlar. Mebsût'ta da böyledir.
Büyük mudarabada naa,
hibe fasidde olsa onu alan borcuyla birlikte almış olur. Şayet köleyi
başkasına bin dirheme verirse onun yarısı mudarıbın olur yarısı da bağış olur.
Eğer mudarıbın elinde bin dirhem zayi olursa mudarıb hibe hissesini öder.
Bir adam, diğerine,
evinin yarısını bağış olarak, yansım da sadaka olarak verir; aynı adam da alır
kabul ederse, işte bu caizdir. Bağış yapan şahsın, bağış dediği yan hisseden
dönme hakkı vardır. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adam, evinin
yarısını bağış veya sadaka olarak verip, teslim ettikten sonra, bu şahıs, o evi
satarsa, bağışlanan yeri mi satar, sadaka olan yeri mi?
Vakfu'1-Asl kitabında:
"Gerçekten, onu satması caiz olunmaz." denilmiştir. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Asi kitabında şöyle
denilmiştir:
Bir kimse, evinin
yarısını, başka bir şahsa hibe edip, onu da teslim eder; sonra da o bağışlanan
yarım evi kendisine bağış yapılan zat satarsa, bu caiz olmaz. Fetvalar da nas
vardır. Muhtar olan da budur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
İki adamın ortak
olduğu bir köleye, bu ortaklardan birisi bir şey bağışladığında, şayet
bağışlanan şey kabil-i taksim ise (= taksim ihtimali varsa) bu bağış sahih
olmaz.
Eğer, kâbil-i taksim
değilse (= taksim ihtimali yoksa) bu durumda, bağış yapanın ortağının hissesi
hakkındaki bağışı sahih olur. Çünkü o taksim ihtimali olmayan muşa bir hibedir.
Serahsî'nin töuhıytı'nde de böyledir.
Fetâvâyi Attâbiyye'de
şöyle zikredilmiştir:
Emanlı bir harbî, bir
müslümana bağışta bulunup dâr-i harbe geri döndükten sona, tekrar dâr-i İslam'a
gelse, bağış caiz oh1'
Bu istihsanen
böyledir. Şayet, bir harbînin, bir müslüman üzerinde iki nevi malı (alacağı)
olsa ve onlardan birisini —açıklayarak— bağış yapsa, bu sahih olur.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir kimse, içinde
kendisinin eşyası bulunan bir evi bağışlar ve bu evi içindeki eşya ile birlikte
teslim ederse, bu hibe sahih olmaz.
Bu durum için çare
şudur: Bu şahıs, önce, eşyaları bağış yapacağı adama emanet eder. Sonra da evi
bağışlar..Bu durumda evin bağışı sahih olur.
Aksi de böyledir. Eğer
—evin haricinde, sadece— eşyayı bağış yapacaksa, önce evi ona emanet bırakır;
sonra da eşyayı bağışlar.
Eğer evi ve eşyasını
birlikte bağış yapacaksa, onları ayrı ayrı bağışlar. Cevheretü'n-Neyyire'de de
böyledir.
Şayet bu şahıs, teslim
sırasında, evle eşyanın aralarını açarsa (Meselâ: Birisini bağışlayıp onu
teslim eder; sonra da diğerini bağışlar ve onu teslim ederse) önce evin
bağışını yapmış olması halinde, ev hakkındaki bağışı sahih olmaz; eşya
hakkındaki bağışı ise sahih olur.
Şayet, önce eşyayı
bağışlayıp teslim eder, sonra da evi hibe ederse, bu durumda her iksinin bağışı
da sahih olur.
Bir kimse, mezrûatı
hariç tarlayı,veya tarlası hariç mezrûatı, yahut meyvesi hariç ağacı veya ağacı
hariç meyveyi bağışlarsa, her iki halde de, bu bağış sahih olmaz. Zira bunlar
birbirine muttasıldırlar. Ve taksimi muhtemel olan muşa hükmündedirler.
Şayet bunların her
birerlerini teker teker bağışlar (şöyleki: Önce tarlayı, sonrada ekinini veya
önce ekinini, sonra da tarlayı bağışlar) ve teslim ederken, her ikisini de
birlikte teslim ederse bu bağış her ikisi hakkında da caizdir.
Şayet teslim sırasında
aralarını ayırır ve birini önce teslim ederse; bu durumda her ikisi hakkında da
bağış caiz olmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Evini, birine
bağışlayan bir kimse eşyasını bağışlayana kadar onu teslim etmez, sonra da her
ikisini birlikte teslim ederse, bu durumda her ikisi hakkındaki bağış da caiz
olur.
Keza, bir kimse heybe,
torba veya çuvalım bağışladığında onu teslim etmeden, içinde olanı da bağışlar
veya bunları birlikte bağışlarsa, her ikisi de caiz olur. Muhıyt'te de
böyledir.[15]
Bir adam, evini boş
iken bağışladığı halde meşgul iken teslim etse, bu durumda bağış sahih olmaz.
Burada "Bağış
sahih olmaz." sözü, bağış yapan kimsenin kendisi veya ailesi yahut eşyası
o evde bulunmakta iken "teslim al." veya "sana teslim
ettim." demesi hallerinde geçerlidir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Meşgul ve şâgil, ayrı
ayrı hibe ve ayrı aym teslim edildiği zaman duruma bakılır: "Eğer evvela
meşgul (meselâ: "Bir ev) hibe edilip, meşgul olduğu halde teslim olunursa,
bu durumda hibe sahih olmaz.
Fakat, evvela şâgil
(meselâ: Hibe edilen bir evdeki eşya) hibe ve teslim olunur da, bundan sonra
meşgul hibe ve teslim edilirse bu durumda, her iki hibe de sahih olmuş olur.
Bu gibi mes'elelerde
aslolan: Mevhûbun, vahibin mülkü olarak meşgul olması, hibenin tamam olmasına
manidir. Çünkü, hibede teslim almak şarttır.
Fakat, vahibin
mülkünün, mevhûb ile meşgul olması, bağışın tamam olmasına mani değildir.
Mesela: İçinde yiyecek
olan bir çantayı, bir adam hibe etse, işte bu bağış caiz değildir.
Şayet çantanın
içindeki yiyeceği bağışlarsa, bu caizdir.
Benzerleri de böyledir.
Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
cariye bağışlayıp teslim ettiğinde, bu cariyenin üzerinde ziynet eşyası ve
elbisesi bulunsa, bu hibe sahih olur.
Sadaka da böyledir.
Yalnız, bu durumda
cariyenin üzerindeki ziynet eşyası ile elbisesi bağışlayan şahsın olur; bağış
yapılan adamın olmaz.
Sadaka verenin
bulunduğu yerin örf ve adeti ne ise öyle olur.
Şayet bağış yapılan
cariyenin üzerinde bulunan elbisesi, avret yerini örtecek kadar ise, bu durumda
o elbise, bağış yapılan şahsın (= mev-hûbün lehin) olur.
Eğer vahib (= bağış
yapan şahıs) cariyeyi değil de, üzerinde bulunan ziyneti veya elbiseyi
bağışlarsa, bu bağış caiz olmaz.
Ancak, cariyenin
efendisi, o ziynet eşyasını veya elbisesini cariyeden çıkarır bağışlanan şahsa
teslim ederse, o zaman bu bağış caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerine,
üzerinde eğeri, (semeri, palam) ve gemi bulunan bir hayvanı hibe edip, böylece
de teslim ederse, bağış tamamdır.
Şayet hayvan
olmaksızın, onun üzerindeki eğeri ve gemini bağışlasa, bu bağış tamam olmaz.
Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, üzerinde yük
bulunan bir hayvanı bağışlarsa, bu bağış caiz olmaz.
Şayet, bu şahıs, o
hayvanın üzerindeki yükü de bağışlar ve ikisini birlikte teslim ederse, bu
durumda bağış caiz olur.
Keza, bir adam, kabın
içindeki suyu hibe etse, bu caizdir.
Fakat, —suyun
haricinde— bu suyun kabını bağışlasa, bu caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de
böyledir.
Bir kadın, kocasına
içinde oturduğu evi hibe eder ve kocası ile birlikte oturuyor olurlarsa, bu
hibe caizdir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Müntekâ'da, tmâm Ebû
Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
Bir erkek, evini
karısına bağış yapamaz.
Bir kadının da, evini
kocasına veya yabancı birisine —her ne kadar içinde oturuyor olsalar bile—
bağış yapamaz.
Bir babanın, evini,
büyük oğluna bağışlaması da doğru olmaz. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, bir başka
şahsa tarlasının mezrûatım veya ağacının meyvesini yahut kılıcındaki tezyinatı
veya evinin bir odasını veyahut da hububat cinsinden bir ölçek bir şeyi Verir
ve bunu alan şahsa bağışlar veya yün kırkan şahsa, "kırktığı yünden, bir
miktar almasını" söylerse, bu durumlardaki bağışı, istihsanen sahih olur.
Böyle yapmakla, sanki o, mahsulattan bir kısmını bağışlamış gibi olur. Şayet
almalarına izin vermezse, alanlar, o şeyi tazmin ederler. Kâfî'de de böyledir.
Şayet ev, o şahsın
yanında icare ise, bu durumda o evin kendisine bağışlanması halinde, bu bağış
caiz olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam, içindeki
eşyası ile birlikte bir evi bağışlayıp, onu teslim ettikten sonra, bu eşyaya
bir sahib çıksa, bu durumda ev hususundaki hibe caizdir, sahihdir. Kâfî'de de
böyledir.
Bağışlanan şeyin,
bağışlayan şahsın mülkünün gayrisiyle meşgul olması, bağışın tamam olmasına
mani olur mu?
Muhıyt Sahibi, Ziyâdât
kitabının Hibe bahsinin birinci babında: "Gerçekten o, hibenin tamam
olmasına mani değildir." demiş ve buyurmuş ki: "Bir adam, diğerine,
ariyet olarak verdikten sonra, o yer kendisine ariyet verilen zat, gasbeylediği
eşyayı o yere kor; bilaharede, o yeri ariyet veren zat, ariyet verdiği adama, o
yeri, bağışlarsa, bu durumda o yer hakkındaki bağış sahih olur."
Keza, ariyet veren
zat, gasbeylediği eşyayı o yere kor; sonra da o yeri ariyet verdiği şahsa
bağışlarsa, —her ne kadar, o yer bağışlanan ile meşgul olmasa bile— bu bağış
tamam olur. Ve bağışlayan şahsın malı ile meşgul olmamış olur.
Aksi halde, —bağış
yapanın öz maliyle meşgul olsaydı— hibenin tamam olmasına mani olurdu.
Füsûlü'l-imâdiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
evi ariyeten verir; bu evin içine de eşyalarını emanet olarak koyar; sonra da o
evi hibe ederse, bu bağış sahih olur.
Eşyalar bu evde zayi
olduktan sonra da, bu eşyanın hak sahibi gelirse, bu ev kendisine bağışlanılmış
olan zat, o eşyayı tazmin eder.
İbnü Rüşt em: "Bu
kavil, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir." demiştir.
Fakat, İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.): "Şayet o eşyadan, yalnız bir yastığa, başka birisi sahib çıkarsa,
bu durumda evin bağışı batıl ( = geçersiz) olur." demiştir.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam, içinde eşya
bulunan bir çuvalı veya içinde yiyecek bulunan bir çantayı bağışlayıp ve onu
teslim ettikten sonra, bu çuvaldaki eşyaya veya çantadaki yiyeceğe başka bir
sahip çıkarsa, bu durumlarda çuval ve çanta hakkındaki bağış caizdir, tamdır.
Muhiyt'te de böyledir.
Keza, bir adam,
diğerine içinde eşya bulunan bir çuval hediye ettikten sona, bu çuvala bir
sahib çıksa, bu durumda da çuvalın içindeki eşyanın hibesi sahihdir. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, içinde eşya
bulunan bir evi, bu eşya ile birlikte, birisine bağışlayıp teslim ettikten
sonra, bu evdeki eşyalara, bir hak sahibi çıksa, bu durumda evin bağışı batıl
olmaz.
Şayet, bu eşya zayi
olduktan sonra, ona bir hak sahibi çıkarsa, bu şahıs, Önce kendisine bağış
yapılan şahsa müracaat eder. Ve dilerse, kendisine bağış yapılan şahsa ödetir;
dilerse, bağış yapan şahsa ödetir.
"Bu, İmâm
Muhammed (R.A.yin görüşüdür." denilmiştir.
"Diğer iki imâma
göre, eşya nakledilmedikce tazminat gerekmez." denilmişse de esahh otan,
bu kavlin bi'1-icma oluşudur. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
ev bağışlayıp, mevhûbün leh de onu teslim aldıktan sonra, bu evin bir kısmına,
bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda, bu bağış batıl (= geçersiz) olur. Yenâbi'de
de böyledir.
Bir adam, ekili bir
yerini, bir başkasına, yeri ile birlikte bağışlayıp ekilen şeyi de teslim
eylese veya üzerinde hurması ile birlikte, bir ağacını hediye ve bunu teslim
etse, sonra &u birisi, bu ekine ve meyveye sahip çıksa, bu durumda yerin ve
ağacın bağışı geçersiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, tarlasını,
ekiniyle birlikte bir adama bağışlayıp, onu sürüp savurarak çıkan mahsûlü o
adama teslim etse, sonra da bir adam, o tarlaya veya mahsulüne sahip çıksa, bu
durumda diğerine yapılan bağış geçersiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, içi
yiyecekle dolu bir gemiyi hibe ettikten sonra, o gemideki yiyeceğe bir hak
sahibi çıkarsa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu durumda bağış batıl olur.
İbnü Rüstem: "Bu,
aynı zamanda İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin de görüşüdür." demiştir.
îmâm Muhammed (R.A.)
ise: "Bu durumda gemi hakkındaki bağış batıl olmaz." buyurmuştur.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam,
diğerine:"Şu iki evi sana bağışladım." der ve o evlerden birisi de
meşgul olursa, bu durumda her ikisinin bağışı da batıldır.
Şayet: "Şu evi
sana bağışladım; diğeri olan şu evden de hissemi sana bağışladım." derse,
bu durumda bağış caiz olur. Hızânetü'l-Müfftîn'de de böyledir.
Fetâvâyi Attabiyye'de
şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, evini
karısına ve onun karnında olana bağışlar yahut her ikisine birden tasadduk
ederse bu caiz olmaz.
Bir adam, yaşayan bir
kimse ile bir ölüye, bir şey bağışladığında, hibe ettiği şeyin tamamı dirinin
olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Şayet bir kimse
karısına bağış yaparken, karnındakini müstesna kılarsa, bu hibe caiz; istisna
ise batıldır. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, cariyesinin
karnında bulunan (çocuğu) azad ettikten sonra bu cariyeyi, birine hibe etse,
bu. durumda anne hakkındaki bağış caizdir.
Şayet, cariyenin
karnında olanı müdebber yapar, sonra da anasını bağışlarsa; işte bu caiz olmaz.
Bu hususta iki rivayet
vardır:
Bir rivayetde her iki
halde de bağış caiz olmaz.
Burda sahih olan, azad
edilmesi halinde caiz; müdebber edince hibenin caiz olmayışıdır. Itk ile tedbîr
arasındaki fark budur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam incisini
kaybettiğinde, başka birisine: "Nerde bulursan sana hibedir." der; o
adam da, o inciyi bulup alırsa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "İşte bu hibe
fasiddir. Çünkü muhataralıdır, (ya bulunur ya bulunmaz) Bu
da doğru olmaz." buyurmuştur. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adam, müdarabe
malını, müdaribe bağışladığında, o malın bir kısmı halkın üzerinde alacak
olarak bulunur, bir kısmı da kendinin yanında olursa, kendi yanında olanı hibe
etmesi caizdir.
Halkın üzerinde olana
gelince: Eğer bağış yapılan şahıs: "onu alırım." derse, bu caizdir.
Şayet o malda kâr
varsa, bağış caiz olmaz. Mumyi'te de böyledir.
İki ortaktan birisi, diğer otağına: "Kârdan hissemi sana bağışladım." derse,
alimler: "Eğer mal elde mevcut ise, hibe sahih olmaz. Çünkü, bu, taksimi
kabil olan müşâın bağışı olur. Eğer ortağı o malı zayi etmişse, hibe sahih
olur. Bu takdirde iskat (^ düşmüş) olur." demişlerdir. Zahîriyye'de de
böyledir.
En doğrusunu bilen
Allah'u Teâlâ'dır.[16]
Bir adam, diğerine:
"Benim malımdan yersen sana helâldir." derse, bu durumda o şahıs
böyle söyleyen kimsenin malından yiyebilir. Ancak, nifak çıkma ihtimali varsa,
o zaman yiyemez. Mültekıt'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Her kim benim malımdan yerse, o helâldir." derse, fetva, onun helal
olduğu şeklindedir. Siraciyye'de de böyledir.
İbnü Mükâtil'in şöyle
buyurduğu nakledilmiştir:
Bir ağacın sahibi:
"Bu ağacın meyvesinden, kim yerse yesin helaldir." derse; bu ağacın
meyvesinden zengin fakir herkesin yemesinde bir sakınca yoktur. Yani hepsine de
helaldir. Fetâvâyi Gıyasiyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Senin benim üzerimde bulunan bütün haklarını helal eyle." der; o da
öyle yaparsa; diğeri bütün haktan beri ( = kurtulmuş) olur.
Şayet hak sahibi, o
şahsın üzerinde bulunan haklarını biliyorsa, hem hükmen, hem de diyaneten,
teklif sahibi olan şahıs, bunlardan kurtulur.
Şayet bilmiyorsa,
bi'1-icma hükmen kurtulur; fakat diyanet yönüne gelince, İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre, bundan da kurtulur.
Fetva da bunun
üzerinedir. Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam, diğerine bir
şey verdiğinde, o şahıs onu kendi malına kattıktan sonra, arkadaşından helâllik
diler ve bu şeyi, kendi malından ayırabileceğine zannı galibi olmaz, veren
şahıs da helal ederse; buna ruhsatlardır. Ancak, sonradan, onun malını tanır ve
bulursa geri verir. Gınye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Benim malıma, nerede rastlarsan, o sana heiâîdir. Ondan istediğin kadar
al." derse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Bu söz» yalnız dirhem ve dinarlar
için geçerlidir. Onun arazisinden veya ağacının meyvesinden yahut ba'deminden
veya koyun ve ineğinin sütünden alması helal olmaz." buyurmuştur.
Zahîriyye'de de böyledir.
Muhatap şahıs, bu sözü
söyleyen şahsın meyvesini veya devesini yahut koyununu alırsa, bu helâl olmaz.
Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam: "Filan
adama, malımdan yemesini mübâh kıldım." der, fakat neyi mubah kıldığı
bilinmezse; o şahsm, söyleyen kimsenin malından yemesi helal olmaz. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adamın, diğerinin
malından yemesine —onun izin verdiğini bilmeden— ruhsat yoktur; yemesi helal
olmaz; haram yemiş olur. Tatar-hâniyye'de de böyledir.
Bir adamın, diğer
birinin üzerinde alacağı olur fakat, alacaklı şahıs, alacağının ne kadar
olduğunu bilmez; borçlu olan zat da alacaklıya: "Benim üzerimde olan
hakkından vazgeç." der; alacaklı ise: "îki dünyada da
vazgeçtim." derse; Nasıyr: "Alacaklı şahıs, ancak zannetiği kadar
alacağından vazgeçmiş olur." demiştir.
Muhammed bin Seleme
ise: "Tamamından vazgeçmiş olur." demiştir.
Fakıyh Ebû'l-Leys de:
"Hükümde cevap, İbnü Seleme'nin dediği gibidir. Âhiret hükmünde ise
Nasıyr'ın dediği gibidir." buyurmuştur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Sen, benim malımdan yersen (veya alırsan yahut birine verirsen) helâldir."
derse, sadece o şahsın yediği helal olur. Aldığı, verdiği helal olmaz.
Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Bu saatde (zamanda) veya dünyada bütün saatlerde ye; her iki dünyada
berîsin." dese, muhatabı olan şahıs bütün saatlerde yediğinden beri olur.
Kerderî'nin Vecizi'nde ve Hulâsa'da da böyledir.
Bir adam,
diğerine: "Malımı senden
istemem." veya "Dava eylemem.'* derse, bu bir şey değildir; hakkı,
olduğu gibi diğerinin üzerinde kalır. Hâvî'de de böyledir.
Ebû'l-Kâsım'dan
sorulmuş:
— Bir adam, bir
hayvanını yabana seyib ettiğinde (= bıraktığında, başıboş terkettiğinde) bir
başkası da alıp ona baksa, bu hayvan kimin olur?
İmâm, şu cevabı
vermiş:
— Asıl sahibinin olur. Şayet onu bırakan: "Kim alırsa onun olsun." der, onu
da birisi alırsa, bu durumda alanın olur.
Fakıyh Ebû'1-Leys de
şöyle demiştir:
— Cevap aynıdır. Şayet, belirli bir topluluğa:
"Sizden her kim isterse, onu alsın." derse böyledir. Eğer, böyle
belirli bir cemaat için söylemezse, hayvan daima sahibine aittir. Onu, nerede
bulursa, oradan alır. Fetvalarda, bu
mes'ele mutlak olarak
söylenmiş; tafsilat
verilmemiştir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, hayvanını
başı boş bırakıp: "Benim buna ihtiyacım kalmadı." dediği halde
"...kim alırsa, onun olsun." demese, bir adam da o hayvanı alsa, bu
durumda hayvan alan adamın olmaz.
Şayet bir kimse,
kendisine ait olan bir kuşu gönderse, oda başı boş bırakılan hayvan gibidir.
Alimler, kuş hakkında:
"Kuş, aslen vahşî ise, onu göndermek uygun olmaz." buyurmuşlardır.
Eğer onu gönderirken: "Kim alırsa, onun olsun." demezse, bu durumda
kuş, gönderen şahsın kendisinindir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, hayvanım
salıverir ve onu bir başkası alıp ıslah ettikten sonra da asıl sahibi gelerek
onu almayı ister ve: "Ben, bunu salıverirken (başıboş bırakırken)
"kim alırsa, onun olsun diye bir şey söylemedim." der veya öyle
söylediğini inkar eder; diğeri ise, onun, öyle söylemiş olduğunu isbat eder
veya o şahıs, öyle dediği hususundaki yemin teklifini kabul etmezse, o zaman, o
hayvan alan zatın olur. İster o adamın söylediğini kendisi duymuş olsun,
isterse bunu başkası haber versin müsavidir. Hulâsa'da da böyledir.
İmâm Ebû Bekir'den
soruldu:
— Bir kimse,
elbisesini atsa, durum ne olur? İmâm şu cevabı verdi:
— O elbiseyi, bir başkasının alması caiz
olmaz. Ancak, onu atarken: "kim
alırsa, onun olsun." derse, o zaman, bu elbise onu alanın olur."
buyurmuştur.
Vâkıât'ta şöyle
zikredilmiştir:
Bir adam belirli bir
malını dışarıya attığında, onu oradan alan şahıs atan şahsın: "Kim alırsa,
onun olsun." diyerek attığını zannederse, bu durumda o şey, alan şahsın
olur.
Ancak bu, alan şahsın,
"o malı atan şahsın böyle söylediğini" isbat eder veya ona yemin
verdiği halde, atan şahıs yeminden kaçınırsa böyledir.
Atan şahıs, onu
atarken, alan şahıs huzurda bulunmaz ve durumu ona, başka bir kimse haber
verirse, durum yine aynıdır.
Verilen haberle almaya
da ruhsat vardır. Hâvî'de de böyledir.
Uyûn'da şöle
zikredilmiştir:
Bir adam, diğer bir
adamdan zoraki bir yer veya dirhemler alır ve bu mal zoraki alan şahsın elinde
iken, malı elinden alınan zat: "O, sana helal olsun." derse, bu
durumda, onu alan şahıs, tazminattan kurtulur ve bu mal, asıl sahibinin malı
olarak kalır. Tatarhâniyye*de de böyledir.
Bir adam, başka
birinin malını gasbettiğinde onun sahibi ile de, ondan önceki bütün hakları
hususunda helâllaşsalar, Belh alimleri: "Bu şahsın elinde mevcut mal
hariç, zimmetinde bulunan diğer mallar helal olmuş olur. Gınye'de de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Bir adamın, diğerinde malı
(alacağı) bulunduğunda, mal sahibi: "Gerçekten, onu sana helâl
eyledim." derse veya "O sana hibedir." der, fakat "Onu sana
helâl eyledim." demezse, bu durumda, borçlu şahıs, o maldan beri (=
kurtulmuş) olur. Zehıyre'de de böyledir.
Şayet: "Onu,
senin hakkında helâl kıldım." der ve muhatabı da borçlu olursa, borcundan
kurtulmuş olur.
Şayet: "Bütün
alacaklarımı helâl eyledim." derse, onun bütün alacakları helâl olur.
İcareler buna dahil olmaz. Hulâsa'da da böyledir.
Hişâm'm Nevâdiri'nde
şöyle zikredilmiştir:
Handa bulunan bir
hayvanın gübresini, sahibi hibe ederse, bu gübre kim alırsa onun olur. Han
sahibi ona daha elyak olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Küçük olan birisinin
yiyeceklerden bir şey bağışlaması, halinde İmâm Muhammet! (R.A.): "Ana ve
babasının ondan yemesi helal olur." buyurmuştur.
Buhara alimlerinin
çoğunluğu ise: "Helâl olmaz." demişlerdir. Siraciyye'de de böyledir.
Buhara alimlerinin
ekserisi/ "çocuğun bağışının mubah olmadığı" görüşündedirler.
Cevahiru'l-Ahlâtî'de de böyledir.
Çocuğa hediye edilmiş
olan meyveyi, anası ve babası yiyebilir; bu, onlara helal olur. Çünkü çocuğa
yapılan hediye ana ve babasına yapılmış hediye (gibi)dir.
Bir kimse, bir sünnet
yemeği hazırladığında, halk ona hediye götürürse, alimler bu hususta ihtilaf
etmişlerdir. Bazıları: "Bu hediye, çocuğundur. Veren zat, ister "bu
çocuğun desin, isterse demesin müsavidir. Çünkü o yemek çocuk için
hazırlanmıştır." demişlerdir.
Bazı alimler de:
"Bu hediye ana-babanındır." demişlerdir.
Bazı alimler ise:
"Hediye getirenler "...çocuk içindir." demişlerse, bu hediye
çocuğun olur. Şayet böyle demezlerse, hediye ana-babanın olur."
demişlerdir.
Fakıyh Ebû'1-Leys:
"Eğer hediye çocuk elbisesi veya çocuğun kullanacağı şeylerden ise, o
çocuğundur. Şayet hediyeler dirhemler ve dinarlar veya ev eşyası gibi şeyler
yahut hayvan olur ve bunu da hısım akraba getirmiş bulunursa, o
babanındır." buyurmuştur.
Bir adam sünnet yemeği
hazırladığında, insanlar hediyeler getirip çocuğun yanına bırakırlar ve bu
durum, hakkında muhdî (= hediye veren şahıs) ister "bu çocuğundur."
desin; isterse demesin, eğer bu hediye elbise veya çocuğun kullanacağı oyuncak,
top gibi çocuğa elverişli şeylerse, bu durumda o, çocuğun olur. Çünkü, onun
mülküyetinin çocuğun olması adettir.
Şayet hediye, çocuğa
elverişli bir şey değilse, (dirhemler ve dinarlar gibi) duruma bakılır: Eğer
çocuğun babasının akraba veya tanıdıkları getirmişse, bu hediye babanındır.
Eğer, ana tarafından
olanlar getirmişse, o ananındır. Çünkü bunun, ananın olması örfdür.
Bu söylediklerimizin
dışında kalanlar tarafından getirilmiş olur ve ne sebeble geldiğine bir delalet
bulunursa, o delile göre hareket edilir.
Keza, bir zifaf ( =
evlenme) ziyafeti hazırlanır ve insanlar hediyeler takdim ederlerse, bunların
taksimi de yukarı da açıkladığımız gibidir.
Bunların tamamı
muhalinin (= hediye eden kimsenin) bir şey söylememiş olduğu zaman böyledir.
Ancak muhdî: "Ben
babaya (veya anaya yahut damada veya geline) hediye ediyorum." derse, bu
durumlarda hediyeyi veren şahsın sözü geçerlidir. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adam yolculuktan
döndüğünde, ziyaretine gelenler ona hediye getirirlerde ona: "Bu eşyayı,
evlâdın, ailen ve nefsin arasında taksim et." derlerse, hediye getiren
şahsın huzurda olması halinde, ondan "bu taksimin nasıl yapılacağını"
açıklaması istenir.
Şayet, hediyeyi
getiren şahıs hazırda olmaz ve bu hediye kadına elverişli bir şey olursa,
kadının olur. Küçük kızlara elverişli bir şey ise, onların olur. Küçük erkek
çocuklarına yarayan bir şeyse onların olur. Bu adama yarayışlı bir şey ise,
onun olur.
Eğer erkek-kadın
hepsine elverişli bir şey olursa, bu durumda hediye eden şahsa bakılır: Şayet
erkeğin akrabası veya tanıdığı ise, hediye erkeğin olur. Şayet hediye eden
kadının tanıdığı veya akrabası ise, bu durumda hediye kadının olur. Âdet bu
veçhiledir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, bir kap
veya bir zarfda bir hediye yolladığında, onu yemek helal olur mu? Eğer,
gönderilen şey et yemeği veya benzeri bir şey ise, yenmesi mubah olur. Çünkü
bunda delalet vardır.
Keza, gönderilen şey
meyve ise, onu yemek de mubahtır; değilse, mubah olmaz denildi ki: Eğer gelen
hediye adet cinsinden değil ise ve geri yollanması da adet ise, geri
gönderilir.
Bir kimsenin hediyesi,
adet cinsinden bir şeyse, o geri yollanmaz.
Şayet gelen şey zarf
ve içindeki de emanet olursa, onu kullanmak caiz olmaz.
Hediye olmayan şeyi
yemek, doğru olmaz. Eğer, bu şeyin kabından ayrılması ve başka yerekonması
gerekiyorsa, Öyle yapılır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
İbnü Mukâtil'den
sorulmuş:
— Bir topluluk, kendilerine ait olmayan bir masaya
oturup, bir şeyler yeseler durum ne olur?
İmâm şu cevabı vermiş:
— Eğer o masanın sahipleri ile birlikte
yiyorlarsa, bunda bir beis yoktur.
Fakıyh Ebft'1-Leys
şöyle buyurmuştur:
"Bu kıyastır,
tstihsan işe, kime ne verilirse, onun onu yemesidir. Biz bunu kabul ederiz.''
Hâvî'de de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Bağıma gir; üzümünden al; fazla alma." derse, bu durumda muhatap
doyana kadar alıp yiyebilir; bunda ser-bestir. Fetâvâyi Attabiyye'de de
böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Buğdayımdan al." dediğinde, muhatap, bu buğdaydan iki men alabilir.
Muhıyt'te de böyledir.
Bir sabî (= çocuk)
birine bir hediye vererek: "Bu hediyeyi sana, babam yolladı." derse,
onu yemek helal olur.
Ancak kalbinden, onun
yalan olduğu geçerse, o zaman onu yemez. Mültekıt'ta da böyledir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Bir adam, on dirheme
bir elbise satın alıp, onu başka birine verir; ancak: "Bu senindir."
veya "Sana helaldir." demezse, bu şey hediye olmaz. Hâvî'de de
böyledir.
Şayet vekil:
"Sen, malını yemek için vermedin." der; amir de: Benim malımdan,
senin yemen helaldir." der ve devamla: "...bir[17]
Bir adamm, başkasının
üzerinde bulunan alacağım, ona hibe :mesi(= bağışlaması) caizdir.
Bu, kıyasen de, istihsanen
de böyledir.
Bir adam, başkasında
olan alacağını almasını," bir başka şahsa öylese,bu hibeistihsanencaizolur.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adamm, başka
birisinde olan alacağını ona bağışlaması ve bu ılacağmdan vazgeçmesi, borçlu
kabul etmese bile tamam olur.
Bütün alimlerin kavli
budur.
Muhtar olan da budur.
Cevâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir.
Bu, (bağışın) sarf
karşılığı olmadığı zaman böyledir.
Fakat, (bu hibe) sarf
karşılığı olursa; alacaklının, ondan vazgeçmesi veya bağışının kabulü için;
onu, borçlunun kabul edip etmemesi beklenir. Şayet kabul ederse, borçtan beri
olur. Eğer kabul etmezse, borçtan kurtulmuş olmaz. Borçlu, sarfın dışındaki
borçlardan, kabul etsin veya etmesin— berî olur. Yalnız, bağışı reddedebilir.
Borçlu, alacaklısının
hibesini reddederse, borcu (tahsil etmek) alacaklının hakkı olur.
Kefil tarafından
yapılan bağış ve onun ibra etmesi halinde, karşı taraf kabul etmeden, bu bağış
tamam olmaz. Borçlu, onu reddedebilir.
Şayet kefil, asıl
alacaklı adma bağış yapar, borçlu da, bunu reddetmeden ölürse, bu borçlu, o
borçtan kurtulmuş olur.
Keza, ölen bir
kimsenin, borcundan ibra edilmesi de caizdir. Şayet, ölen borçlunun varisi, bu
hibeyi (ibrayı) reddederse, öylece amel edilir.
Bu, İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'un kavlidir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e
göre ise, bu durumda ibra ibradır. Red kabul edilmez; ibra hali üzere kalır.
Zehıyre'de de böyledir.
Asıl alacaklı
alacağından vazgeçer veya alacağını bağışlar, borçlu da onu kabul ederse, bu
durumda, asıl borçlu da, kefil de beri olurlar: Şayet kabul etmezse beraat
hasıl olmaz. Hulasa'da da böyledir.
Bir adam, borçlu
olarak ölür; alacaklı da, onun borcunu varislerine bağışlarsa, —ölenin ister
geride ödeyecek terekesi olsun, isterse olmasın, bu bağış sahihdir. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Bu durumda varis,
hibeyi reddeylese, reddi kabul edilir. İmâm Muhammed (R.A.), buna muhaliftir.
Bu durumda hibe,
varislerden bir kısmına yapılmış olsa bile, tamamına şamildir.
Varislerin, alacaklı
olarak ölen murislerinin alacağını hibe etmeleri de sahihtir. Kerderî'nin
Vecizi'nde de böyledir.
Ahu Fetvâlari'nde
şöyle zikredilmiştir:
Alacaklı şahıs,
borçlunun varislerinden birine bağış yaparsa, onun hissesine düşen sahih olur.
Hızâne'de şöyle
zikredilmiştir: "Borçluya, borcunu hibe edilmesi akdi" ölümle
kayıtlanır ve borçlu bunu .kabul etmeden ölürse ve vasiyet eder, vasiyet ettiği
şahıs da, bu hibeyi kabul etmeden ölürse, bu durumda hibe hibedir. (Yani bu
hibe geçerlidir)
Fetâvâyi Attâbiyye'de
şöyle zikredilmiştir:
Üzerinde borç
bulunduğu hâlde ölen bir kimsenin küçük oğluna yapılan bağış caiz olmaz.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Borçlu olan
zat, alacaklıya: "Senin, benim
üzerimde olan alacağını, ibra
eyle." der; o
da; "Üzerinde olan
alacağımı sana bağışladım."
der; sonra da: "Kabul etmem." derse, borçtan beri olur.
Hulâsa'da da böyledir.
Vârislerden birisi,
hissesini —taksimden önce— terekeye hibe etse, —ister nakid olsun, ister arazi
olsun— bu istihsanen sahih olur. Bu durumda hibe sulh gibidir.
Varise veya başkasına,
belirli bir malı bağışlamak, —şayet taksimi kabil olmaz ise— sahihtir. Eğer
taksim kabul ederse, sahih olmaz. Gınye'de de böyledir.
Âhû Fetâvâları'nde
şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, borçludan
bir mal teslim aldıktan sonra, ona: "Sende olan alacağımı, sana
bağışladım." dese, bu bağış sahih olur.
Bağış sahih olunca da
borçlu, alacaklıya vermiş olduğu mal için müracaat eder. Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Bir alacaklı,
borçluya, alacağını bağışladığında, borçlu kabul veya reddetmez ve o meclisten
ayrılırlar, birkaç gün sonra da gelerek borcunu reddederse, bu durum hakkında
alimler ihtilafa düşmüşlerdir.
Sahih olan, bu
durumda, borcunu reddedemez. Cevâhiru'l-Ahlâtı'de de böyledir.
Alacakdan vaz geçme
hususunda bu hibeyi aynı mecliste reddetmek, reddin sıhhatinin şartı mıdır?
Alimler, bu hususta
ihtilaf etmişlerdir: Bazıları: "Şarttır."; bazıları da: "Şart
değildir." demişlerdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Ticaret yapmaya izin
verilmiş buluğ çağındaki bir köle hakkında şöyle söylenilmiştir. Böyle bir
kölenin, bir adamın kölesinde alacağı olur ve alacağı olan bu kölenin efendisi,
o alacağı, borçlu olan köleye bağışlarsa, —köleler ister borçlu olsunlar,
isterse olmasınlar— borçlu olan kölenin efendisi, dilerse bu hibeyi reddeder.
Muhtar olan da budur.
Gıyasiyye'de de böyledir.
İki kişi alacaklı
olduklarında, bunlardan birisi, kendi hissesini borçluya bağışlarsa bu bağış
sahih olur.
Şayet, bu şahıs,
mutlak borcun yarısını bağışlarsa, bu bağış, alacağın dörtde birinde geçerli
olur. Diğer dörtte biri hakkında beklenir. İki ortağın malı olan bir kölenin
yarısının bağışlanmasında olduğu gibi... Sûrâ'da da böyledir.
Borçlu bir kimse,
borçlu olduğu şahsa, bir mal bağışlarsa, o mal, bu alacaklının olur. Borç ise,
yerinde kalır. Verilen bu şey, bağış olur. Borca karşılık olmaz. Muhıyt'te de
böyledir.
Bir adam,
mükâtebine: "Üzerimde olan hakkımı sana
bağışladım." dediğinde, mükâtep: "Kabul etmiyorum." derse; borç
olduğu gibi kalır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Fetâvâyi Âhû'da
zikredildiğine göre, Bürhânüd-Din'den şöyle sorulmuş:
— Bir adam, borçlu ve müflis olarak ölür ve
alacaklıları, alacaklarını teberru ederlerse, borç sakıt olur mu?
İmâm, şu cevabı
vermiş:
— Hayır, düşmesi tasavvur olunamaz. O şahsın
müflis olarak ölmesi, hak sahiplerinin ahirete ait hakkını düşürmez.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Yine soruldu:
— Müste'cir vefat
eylese, icare fesholur mu? İmâm şu cevabı verdi:
Kiralayanın varisleri
mal sahibine: "Bize bağışla." deyince, kira ücretinden berî olurlar
mı? Berî olmazlar.
Şayet mezarın başında:
"Bu borçludan borcunu azad eyledim." der; varisleri de
"Kurtulmuştur." derlerse, yine kurtulmuş olmaz. Mül-tekıt'ta da
böyledir,
KadîBedîu'd-dm'den
soruldu:
— Bir kadın, ölüm anında: "Malımı ve
mehrimi evladıma tensib eyledim." dese, terekesinden vazgeçilir mi?
İmâm: Hayır; vazgeçilmez,
buyurmuştur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam, kendisine
borçlu olan şahsa: "Alacağımı sana terkey-ledim." veya "Hakkımı
sana ibka eyledim." dese, işte bu ibra olur. Ve bu durumda alacaklı
alacağını iddia edemez. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.
KâdîCemâlü'd-dîn'den
soruldu:
— Bir adam, borçlu borcunu ödedikten sonra,
alacağını teberru eylese, bu durumda, borcu kendisine teberru' edilen şahıs,
verdiğini geri isteyebilir mi? İmâm şu cevabı verdi:
— Bu durumda, o şahsın
verdiğini geri isteme hakkı vardır.
Bir kimse, diğerine:
"Ananın, üzerinde hakkı bulunan babanın borcunu ıtk ediyorum. (~ borcunu
ödüyorum.)" dese, o borç ödenir mi?
İmâm:
— Hayır, ödenmez. Çünkü, söz muhataralıdır; bu
da batıldır." buyurmuştur.
Keza, bir kimse,
diğerine: "Hakkını bana helal eyle."1 diğeri de cevaben: "Helâl
eyledim." dese, bu ibra sahih olur.
Keza, bir kimse,
diğerine: "Sen bana helal eyle; ben de sana helal eyleyeyim." der;
diğeri: "Helâl eyledim." o biri de: "Bütün alacağımı helal
eyledim." derse, bu durumda gasbedilen ve emanet bırakılan şeyler hariç,
alacağının hepsi helal olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
En doğrusunu bilen
Allahu Teâlâ'dır.[18]
Fetâvâyi Gıyasiyye'de
şöyle zikredilmiştir:
Sahih olan kavle göre,
hibelerden rücû' (= bağışlardan dönmek) mekruhtur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Çeşitli hibeler (-
bağışlar) vardır:
1) Yakın
akrabaya yapılan bağış (= hibe)
2) Yabancıya
veya mahrem olmayan akrabaya yapılan bağış
3) Mahrem
olup da akraba olmayan kimseye yapılan bağışl.
Bu bağışların
tamamında, —teslimden önce— bağış yapan şahsın dönme hakkı vardır. Zehiyre'de
de böyledir.
Bağışlayan şahsın
hazır veya gaib olması ve bağışladığı şeyin teslim alınmasına
izin verip vermemesi
müsavidir. Mebsût'ta da böyledir.
Vâhibin (= hibe eden
şahsın) mevhûbu (= bağışladığı şeyi) teslim ettikten sonra, zi rahim olan
mahreminde bağışladığı şeyden dönme hakkı yoktur.
Vahib bunların dışında
kalan kişilere yaptığı bağıştan dönebilir.
Ancak teslimden sonra,
hibe eden şahıs, tek başına dönüş yapamaz. Bu durumda dönüş yapabilmesi için
hakimin hükmü veya —teslimden sonra— mevhûbün lehin (= kendisine bağış yapılan
kimsenin) rızası gerekir.
Teslimden önce, hibe
eden şahıs yalnız başına dönüş yapabilir. Zehiyre'de de böyledir.
Hibe eden şahıs,
dilerse bağışının bir kısmından dönebilir. Zahî-riyye'de de böyledir.[19]
Hibeden dönme
lafızları: "Hibeden döndüm."
veya "Ondan döndüm." yahut "Onu mülküme çevirdim." veya
"Onu ibtal eyledim." veyahut da "onu bozdum." gibi
sözlerdir.
Hibe eden şahıs, böyle
söylemez, fakat, onu satar veya rehin bırakır yahut bağışladığı köleyi azad
eder veya onu müdebber kılarsa; bunlar rücû (= hibeden dönüş) olmaz.
Bir kimse, bağış
yaptığı elbiseyi boyar veya bağış yaptığı yiyeceği kendi yiyeceğine katarsa, bu
durumlarda, hibesi geçerli olmaz.
Ay başı gelirse,
bağıştan dönerim." sözü ile yapılan bağış da bağış olmaz; bu sahih
değildir. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.[20]
Hibeden dönmeye mani
olan bir takım özürler vardır:
1) Bağışlanan
şeyin zayi olması. Çünkü hibenin kıymetini almak için, mevhûbün leh'e müracaata
yol yoktur. Zira onun hakkındaki konuşma sona ermiş, yok olmuştur.
2) Bağış
yapılan şeyin, mevhûbün lehin mülkiyetinden —satış, bağış ve benzeri olan—
herhangi bir sebeple çıkmış olması.
3) Ölüm.
(Vahibin veya mevhûbün lehin ölmesi) Çünkü, varise sabit olan şey murise sabit
olan şey değildir; ondan başkadır. Bir adam, başkasının kölesini birine bağış yapar.
Mevhûbün leh de onu teslim alırsa, bu durumda bağış yapan şahıs ondan
dönebilir.
Mükâteb de böyledir.
Yani, bir mükâtebe bağış yapılır, o da bağışlanan şeyi teslim alırsa, bu
durumda da vahib (= hibe eden şahıs) hibesinden dönebilir.
Şayet mükâteb, kitabet
bedelini ödemeden aciz olursa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu durumda, vahib,
hibesinden dönebilir.
4) Bağışlanan
şeyde, bir fazlalığın, ilavenin bulunması. Bu, ister bağışlanan zatın işi
olsun, ister olmasın müsavidir. Doğum veya başka şey gibi...
5) Bağış
yapılan şey bir cariye olur ve o zayıf iken şişmanlar veya bağışlanan şey bir
ev olur ve onun içine bina yapılmış bulunur yahut arazi olur ve içine ekim
yapılmış veya dolab kurulmuş olur veyahut da —sulamak için kanal açmak gibi—
başka ilaveler yapılmış olursa —ister .az, isterse çok olsun— bunlar hibeden
rücû mani olur.
6) Bağış
yapılan elbisenin boyanması da, hibeden rücû'a manidir. İster sarı boya olsun,
isterse za'feran olsun farketmez.
Bağış yapılan giyecek
bir parça iken, dikilmiş ise veya cübbe, palto iken astarlanmış ise, yine
hibeden rücû' edilemez.
Şayet boyanan elbise
kıymetini artırmamış veya eksiltmemiş ise o zaman bağış yapan şahıs, bundan
dönebilir.
7) Bağış
yapan şahsın {- vahibin) ölmesi de,
hibeden rücu'u engeller Bedâi'de de böyledir.
Mevhûbün leh,
kendisine hibe edilen şeyin bir kısmını mülkünden çıkarmış olsa, bu durumda
vahib, —zayi olan hariç— kalanından rücû edebilir.
Kendisine bağış
yapılan şahıs, onu bir başkasına bağışlamış, sonra da ondan geri dönmüş olursa,
bu durumda önceki de dönebilir. Cevhe-retü'n-Neyyire'de de böyledir.
Hasan bin Ziyâd,
Mücerred'de, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir adam, diğerine bir
elbise hîbe ettiğinde, hibe olunan zat, onu siyah boya ile boyarsa, bu durumda
da, hibe eden şahıs -ondan rücû edebilir. Muhıyt'te de böyledir.
İmâmeyn'e göre ise, bu
durumda vahib, hibesinden —başka bir boya ile boyaması halinde olduğu gibi—
dönemez.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)
da, önceden, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) gibi buyurmuştu. Sonra, o görüşünden döndü
ve şöyle buyurdu: "Siyaha boyanan, kırmızıya boyanandan daha
sarfiyatlıdır."
"Bu, siyaha
boyandığı zaman, kıymetinin artması halinde böyledir." denilmiştir.
Kıymeti artınca da
bütün alimlere göre, vahib hibesinden rücû' edemez. (= dönüş yapamaz.) Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Fazlalık (= artım) bağışlanan şeyin (= mevhûbün) nefsinde olmalıdır. Değeri,
güzelliği, dikimi boyası ve benzerleri gibi...
Eğer artış, narhda
(piyasanın artmasında) olursa, bu durumda vahibin dönüş hakkı vardır.
Keza, hibe edilen
şeyin kıymeti artmaksızın, kendi nefsinde bir artım olursa, (bir yerden başka
bir yere nakletmekle değeri taşıma ücretinden dolayı artar ve bu masraf
gerekli olursa, Müntekâ'da: "İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Mııhammed
(R.Â.)'e göre rücû'a ( = dönüşe) son verilir.'' .denilmiştir.
Kâfir bir köle hibe
edilmiş ve o mevhûbün lehin elinde müslüman olmuşsa veya kam helâl bir köle
hibe edilmiş de, o mevhûbün lehin yanında iken cinayetin velisi tarafından
affedilmişse, bu durumlarda da hibeden rücû' edilemez.
Şayet hata yolu ile
bir cinayet işlenmiş olur ve mevhûbün leh, mevhûbü, —bu cinayetten dolayı—
fidye olarak vermiş bulunursa, bu hal,
hibeden rücûa mani
olmaz. Mevhûbün leh,
bu fidyeyi geri isteyemez. Tebyîn'de de böyledir.
Eğer vâhib, mevhûbün
leh, o köleyi fidye olarak vermeden önce dönerse, bu durumda cinayet köleye
aittir. Bağış yapan şahıs, o köleyi veya fidyesini verir, Mebsût'ta da
böyledir.
Şayet, hibe edilen kölenin eli kesilir ve bu köle kendisine bağışlanmış olan
şahıs, onun diyetini alırsa, bağış yapan şahıs ona müracaat edip köleyi geri
alabilirse de, fidyeyi alamaz. Mebsût'ta da böyledir.
Kendisine bir köle
bağışlanan şahıs, bu köleye Kur'an okumayı veya yazı yazmayı öğretir veya bir
san'at belletirse, bunlar vahibin dönüş yapmasına mani değildir. Bu, bizzat
aynda bir artış değildir. Bu artış, piyasadaki artış gibi bir artıştır.
Tebyîn'de de böyledir.
Eğer artış, bağış
yapılan şeyin cinsinden değil de, ayrı bir şeyse o da dönüş yapmaya mani
değildir, ister o artış doğum yoluyla olsun ister süt, ister meyve gibi doğumun
dışında bir artış yoluyla olsun isterse fidye, mehir kazanç, mahsul gibi bir
şey olsun farketmez.
Mevhûbün (= bağışlanan
şeyin) noksanlaşması da dönüşe mani olmaz.
Kendisine bağış
yapılan zat da o noksanlığı tazmin etmez. ( = ödemez.) Bedâi'de de böyledir.
8) Hibeden
rücûa mani olan hallerden biri de ivaz O hibe edilen şeye bir karşılık, bir
bedel vermek) dir.
9) Hibeden
rücûa mani olan hallerden biri de, mevhûbün tegayyü-rüdür. (= değişmesi,
başkalaşması) Meselâ: Buğday iken öğütülüp un yapılması veya ufaltılıp bulgur
yapılması gibi... Veya unu ekmek yapmak
yahut kavurup yağa katmak veya sütü peynir yapmak yahut yağım çıkarmak gibi...
Tatarhâniyye'de de böyledir.
10) Hibeden rücûa mani olan hallerden biri de
zevciyettir. ( = evlenmektir.)
Koca ve kandan birisi
müslüman, diğeri kafir olsa bile —bu karı-kocadan birisi, diğerine bir şey
bağışlarsa, aralarında nikah kopsa dahi, bağıştan dönüş yapılmaz.
Bir adam, yabancı bir
kadına bir şey bağışladıktan sonra, onu nikahlasa veya bir kadın yabancı bir
erkeğe bir hibede bulunduktan sonra, o erkekle evlense bu durumda bağış yapan,
bağışından dönebilir. Çünkü, nikah bağıştan sonra yapılmıştır ve rücûa mani
değildir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
11) Nesep
yönünden olan karabet-i mahremiyye de, sahih hibeden rücûa mani hallerden
biridir.
Bu şekilde akraba
olan, ister müslüman, isterse kâfir olsun müsavidir. Şemnî'de de böyledir.
Akraba olan mahreme
yapılan bağıştan dönülmez.
Babalar, analar... her
ne kadar yukarı giderse gitsin; evlâdda her ne kadar aşağıya giderse gitsin...
böyledir. Oğlanların çocukları ile kızların çocukları müsavidir.
Kardeşler, kız
kardeşler, amcalar, ameler.. —akrabalık sebebiyle değil de, mahremiyet
sebebiyle olanlar— bağıştan dönmeye manidirler.
Emişme yönünden
meydana gelen mahremiyyet hibeden ( = bağıştan)
dönmeye mani değildir.
Süt babaları, süt
anaları, süt kardeşleri süt kız
kardeşleri gibi.,.
Keza musaharat
sebebiyle meydana gelen mahremiyet de hibeden rücûa ( = bağıştan dönmeye) mani
değildir.
Bir kimsenin
kayınvalidesi, aldığı hanımın önceki kocasından olan kızı ve oğullarının kanlan
gibi... Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
İmâm şöyle
buyurmuştur: Güvenceli olarak bize gelen bir harbînin bizim yanımızda
nıüslüman olmuş bir kardeşi bulunur ve bunlar birbirlerine bağış yaparlar ve
birbirlerinin bağışını kabul ederlerse, bu durumda, bu kardeşler hibeden (=
bağıştan) dönüş yapamazlar.
Şayet, kendine bağış
yapılan kardeş, bu bağışı kabul etmez ve dar-i habe dönerse, bu durumda hibe (=
bağış) geçersiz olur.
Şayet harbî olan
kardeş, nıüslüman kardeşine bağışı kabul etmesini söyleyerek, kendi dar-i harbe
gider; kardeşi de yapılan bu bağışı kabul ederse, bu hibe istihsanen caiz olur.
Kıyasta ise, bu hibe caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Vekil olan bir kimse,
kardeşine bağış yapsa, bu bağıştan dönemez. Çünkü mülk, akidle kardeşi için
vaki olmuştur.
Fakat, kardeşinin
kölesine bağış yapsa, bu caiz olmaz. Şayet vekil, köleyi müvekkiline geri verir
ve o da, onu kabul ederse, bu sahih olur. Gınye'de de böyledir.
Bir adam, bir köleyi
kardeşine hibe eder, bir yabancı da onu kabul edip, teslim alırsa, bu
yabancının, kendi hissesi için ona müracaat hakkı vardır. Burada kül (= bütün)
sebebiyle ba'z'a (= parçaya, cüz'e) itibar ediljr. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, evini birine
bağışladığında, mevhûbün leh oraya farsca adı (kâşane) olan bir ziyafet evi
veya ekmek pişirmek için bir fırın yapsa, bu durumlarda bağış, yapan şahıs geri
dönebilir.
Keza, mevhûbün leh,
oraya hayvana yem yeri yapsa, bu durumda da bağış yapan şahıs, bu hibesinden
dönebilir. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
hamam bağışladığında, mevhûbün leh oraya bir mesken yapar veya bir ev
bağışladığında, oraya bir gusülhane yaparsa, bağış yapılan bina, kendi hali
üzere duruyor olması ve ona bir ilave yapılmamış bulunması halinde bağış yapan
şahıs, dönüş, yapabilir.
Şayet, mevhûbün leh,
oraya bir bina ilave eylemiş veya ona bir kapu takmış yahut onu kireçle badana
edip sıvamış ve ona İslah eylemişse veya çamurlar sıvamışsa, bu durumlarda
ondan dönüş yapamaz. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet, kendisine bağış
yapılan şahıs, bu binayı yıkmış ise, bağış yapan şahıs, onun yerine müracaat
eder.
Şayet yerinde, bir
kısmı zayi olmuşsa, bu durumda vahib geride kalanı alabilir. Kerderî'nin
Vecizi'nde de böyledir.
Bağış yapılan bina
yıkılırsa, onun yerine müracaat edilir.
Bir adam, diğerine bir
bina hibe ettiğinde, mevhûbün leh, bu binayı kireçle veya çamurla sıvarsa veya
altın yaldızla süslese veyahut içine gusülhane yapsa veya hibe edilen arsanın
bir köşesine bir bina yapsa, bize göre dönüş yapamaz.
Zuhruf ( = yalancı
süs, sahte zinet, gösteriş, yaldız) da tehzip sayılır. Zahîriyye'de de
böyledir.
Bir adama, bir bina
bağışlandığında, bu şahıs başka bir bina daha yapar ve önceki binanın bazı
kısımlarını da hali üzerine terk ederse, onlardan hiç birisi için dönüş
yapılamaz. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine boş
bir yer bağışladığında, mevhûbün leh o yerin bir kısmını eker veya hurma ağacı
diker yahut üzerine bina yapar veya sağmdan-solundan ilaveler yaparak onu
fazlalaştırırsa, bu durumlarda, bu hibeden rücû edilemez.
Fakat, mevhûbün leh,
hibe edilen şeyi fazlalaş,tirmaz da noksanlaştınrsa, bu hal dönüşe mani olmaz.
Ancak o yere küçük bir
dükkan yapar ve o bir fazlalık sayılmazsa, bu dükkana itibar edilmez. Yani eğer
yer büyükse, bu fazlalıklar fazlalık 'sayılmaz.
Ancak, bu fazlalıklar
küçük parçalarda, fazlalık sayılır.
Bu durumda da, bu
fazlalığın dışında olan şeye rücû' edilir. Kâfî'de de böyledir.
Şayet, sonradan
yapılan fazla bina yıkılmış olursa, bu durumda rücû ( = dönüş) hakkı tekrar
doğar. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir kimse,
taksim olunmamış bir yerin yarısını satsa,
geri kalanından dönebilir. Ancak, geri kalan yarıdan bir şey satmamışsa,
sattığı yarısından dönebilir. Çünkü onun tamamından dönme hakkı vardır. Böyle
olunca da yarısından dönmesi hakka daha evla olur. Cev-heretü'n-Neyyire'de de
böyledir.
Bağış yapılan şey bir
bina olur ve o da yıkılırsa; bağış yapan şahıs, bu binanın yerine dönüş
yapabilir. Mebsût'ta da böyledir.
Bağış yapılan yer bir
bina olur ve o da yıkılırsa; geri de kalan kısma dönüş yapılabilir.
Keza, bağışın bir
kısmı zayi olsa, zayi olan kısımdan rücu hakkı düşer; geride kalan kısma rücu
haki baki kalır. Gayetü'l-Beyân'da da böyledir.
Bir adam, bağış
yaptığı evin bir kısmına dönüş yapmak istese» geri kalan kısımdaki hibe hakkı
kalmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam, bir köleyi
tedavi eder veya yarasını sarar ve bu köle iyi olursa; yahut kör veya sağır
olan bir köle, dinler ve duyar veya görürse, rücû' hakkı batıl olur. Hulâsa'da
da böyledir.
Köle, mevhûbün lehin
yanında hasta olur o da, bu köleyi tedavi ederse, rücû'dan kaçınabilir.
Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
Bir adam, müdebber
kölesini hibe eder, mevhûbün leh de, onu azad ederse, bu durumda rücû' hakkı
ortadan kalkar.
Eğer bu köle mükâtebe
olur ve kitabet borcunu ödemeye de gücü yetmezse, sahibi ona rücu edebilir.
Eğer bu köle, mevhûbün
lehin mülkiyetinden kurtulmuş; sonra da ona geri dönmüşse, -fesih sebebiyle—
vahib (= hibe eden şahıs) ona rücû edebilir.
Şayet bu köle,
mevhûbün lehe karşı, bir cinayet, (= suç) işlerse, bağışlayan köleyi geri alır
ve bu cinayet de geçersiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, çocuk
yaştaki bir köleyi hibe ettiğinde, bu çocuk genç; bilahare de yaşlı olduktan
sonra sahibi hibesinden dönmek ister; bu durumda da onun kıymeti bağış yaptığı zamandan daha az
olursa, sahibi hibeden dönüş yapamaz.
Çünkü onun bir müddet kıymeti
artmıştır. Bu durumda dönme hakkı sakıt olur. Siracü*l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir kimse zayıf veya
çirkin bir malı hibe ettikten sonra, o mal tavlanır veya
güzelleşirse, hibe eden
şahıs ona dönüş
yapamaz. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Bir kimse, uzun bir
şeyi hibe ettiğinde, bu şey daha uzar ve bu uzama, onun değerini düşürür veya
artmrsa, bu durumlarda bağışiayan şahıs
muhayyerdir. İsterse döner,
isterse dönmez. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.
Bir adam, satın alıp,
teslim de aldığı bir köleyi sonradan, bir adama bağışlar; daha sonra da hakimin
hükmü olmadan, bu hibeden rücû ederse, bu durumda hakimin hükmüyle dönüş yapmış
gibi olur. Sonra da, bu kölede bir kusur bulursa, bu şahıs, onu satıcısına geri
verebilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, borçlu olan
kölesini, onun alacaklısına hibe ederse, bu durumda o kölenin borcu batıl (=
geçersiz) olur.
Keza, bir kölenin,
kasden işlemiş olduğu cinayeti olur ve sahibi onu, cinayet işlenilen şahsın
yakınlarına hibe ederse, bu durumda da cinayet batıl olur.
İstihsanen, bağış
yapan bu zat, bağışına dönebilir. Hibe ettiği şeye rücû edince de borcuna ve
cinayetine dönemez.
Bu, İmâm Muhammed
(R.A.)'e göre böyledir. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'dan gelen rivayetde budur.
Kıyasda ise, hibeye
dönüş yoktur.
Bu da, İmâm Ebû Hanıfe
(R.A.)'nin Hasan (bin Ziyad)'ın mualla isimli kitabından rivayet ettiği
kavlidir.
Muallâ isimli kitapta
şöyle zikredilmiştir:
Hişam'm rivayet
ettiğine göre, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) şöyle
buyurmuşlardır:
İstihsanda hibeden
dönüş sahihdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Ziyâdât'da şöyle
zikredilmiştir:
Bir sabinin, bir
memlûk üzerinde alacağı olduğunda bu memlûkün vasisi, bu sabiye bağış yapar;
sonra da bu hibeden rücû etmeyi irade edere İmâm Muhammed (R.A.)'den rivayet
edildiğine göre o: "Bu vasinin, rücûahakkı yoktur." demiştir.
Zahirü'r-rivaye'de-ise,
bu vasi, hibesinden dönebilir. Hulasa'da da böyledir.
Bir adam, bir köleyi,
iki kimseye hibe ettiğinde, o şahıslardan birisine ait olah hisseden dönebilir.
Keza, hissenin
birisini hibe edip, diğerini de sadaka edebilir. Bu durumda da bağış yaptığı
hisseden dönebilir. Mebsût'ta da böyledir.
İki şahıs, ortak
oldukları bir köleyi bir adama hibe ederler, sonra da bu şahıslardan birisi,
hissesini geri almak isterse, —diğeri gaip olsa bile— rücû edenin, hissesini
geri alma hakkı vardır. Fetâvâyi Kâdîhân' da da böyledir.
Bir adam, diğerine bir
cariye bağışladığında mevhûbün leh bu cariyeye okuma veya yazma öğretse; bu
durumda bağış yapan zat, ondan dönüş yapamaz.
Muhtar olan da budur.
Müzmerât'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine
dar-i harbde bir cariye bağışlar; mevhûbün leh de bu cariyeyi dar-i harbden
çıkarıp, dar-i İslam'a getirirse, bu durumda bağış yapan zat, ona müracaat
edemez. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
Şayet bağış
yapılan cariye, bir çocuk
doğurursa, o Çocuk bağışlayan zatın olur. Hali hazırda
anasına müracaat ederek, çocuğu alır.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.):
"Çocuk ondan müstağni olana kadar, müracaat edemez. Sonra da —çocuğa
değil— anasına müracaat eder." buyurmuştur. Zahîriyye'de de böyledir.
Bişr şöyle demiştir:
Müracaatta mahkeme
olurlar; sonra da sağir (= küçük çocuk) bulûğa erişirse, hakim anası hakkındaki
müracaatı reddeder. Havî'de de böyledir.
Şayet bağışlanan şeyin
bedeninde hayırlı bir artım olur; sonra da bu fazlalık zayi olursa, bu durumda
bağışlayan, bu hibesinden rücû edebilir. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir kimse, bir
cariyeyi hibe ettiğj zaman —onun çocuğu hakkında değil— ancak, hibe ettiği bu
cariye hakkında rücû edebilir.
Bütün canlılar,
meyveler ve diğerleri de böyledir. Yenâbi'de de böyledir.
Bir kimse, bağışladığı
hamile cariyeden, rücû etmek istediğinde, eğer hayır fazla olursa, ondan dönüş
yapamaz. Şayet şer fazla olursa, dönüş yapabilir.
Cariyeler bu hususta
muhtelifdirler. Bazıları hamile olunca semizleşir; güzelleşir. Bu güzelleşme,
zatında bir güzellik olursa, dönüş yapmaya mani olur.
Bazıları da, hamile
olunca, rengi sararır; bacakları incelir ve böylece, zatında noksanlık vaki
olur. Bu durumda ise, bağış yapan şahıs, dönüş yapamaz. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam,
bir cariyeyi hibe ettiğinde, bu cariye genç iken yaşlanırsa, vahib dönüş yapamaz.
Bütün canlılar da
böyledir. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.
Bir adam, hamile bir
cariyeyi veya hayvanı hibe edip, bu hibesinden de, o doğum yapmadan rücû
ederse, şayet, dönüş yapma süresi uzamış ve hamide artış olmuşsa, bu durumda
dönüş caiz olur; değilse caiz olmaz.
Bir kimse, bir
yumurtayı hibe etmiş ve bu yumurta civciv olmuşsa, bu durumda, dönüş yapamaz.
Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.
Bir adam, cariyesini,
onun kocasına hibe ederse, bu bağış batıl (= geçersiz) olur.
Bu şahıs hibesinden
dönerse, dönüş sahih olur. Alacağa ve cinayete dönülmediği gibi" nikaha da
dönülmez. Hızânetü'I-Müfiîn'de de böyledir.
Bir adam, nikahlı
cariyesini karısına bağışlasa, nikah fesada gider. Sonradan, bağışlayan şahıs,
nikaha avdet edebilir.
Sadru'ş-Şehîd Iâfiyyât
kitabında şöyle demiştir:
İmâm Muhammet! (R.A.)
şöyle buyurmuştur; Bir çok yerde, bağıştan dönen hibeci, önceki mülküne dönmüş
olur. Bundan Murad, önceki mülküne dönüştür; sonrakine değildir. Görmüyormusun
ki, bir adam zekat malını, sene geçmeden bir başkasına bağışlayıp ona teslim
etse, bilahare de sene geçtikten sonra, hibesinden dönse, geçen zaman için,
bağış yapan şahsa zekât vermek gerekmez. Önceki mülkü, geçmiş zaman için
verilenin mülkü olmaz.
Keza, bir adam
diğerine bir ev bağışlayıp onu da bağışladığı zata teslim etse ve sonra da onun
yanındaki evini satsa bilahare de bağış yapan şahıs, rücû etse, bu durumda
bağış yapan şahıs şüf'a hakkı alamaz. Şayet önceki mülküne rücû ederse, sanki o
ev, önceki mülkü gibi olur ve ondan şuf a almış gibi sayılır. Zemyre'de de
böyledir.
Bir adam, cariyesini
birine bağışladığında mevhûbün leh'ona cima eylese, bazı alimler: "Bağış
yapan şahıs —o hamile olmadan önce— ona müracaat edebilir." demişlerdir.
Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.
Bir adam, başka
birisinin kölesi olan kardeşine bir bağışta bulunsa bu şahıs, o bağıştan
dönebilir.
Kardeşinin kölesine
bağış yapan şahıs da, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye
göre bağıştan dönebilir.
İmâmeyn'e göre ise,
şayet her ikisi de zî rahim iseler, dönemez, Fakıyh Ebû Ca'fer
Hindüvânî: 'Bütün alimlere
göre dönüş yapamaz. "
demiştir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
"Bu
şahindir." denilmiştir. FetâvâyiKâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, mükâtebine
hibede bulunur ve bu mukâtebei zi rahim ve mahrem olursa, kitabet bedelini
ödemesi halind azad olmuş olur.
Vahib, bu hibesinden
dönüş yapamaz. Eğer, bu mükâtep, kitabet bedelini ödemeden aciz ise, İmâm
Muhammed (R.A.)'e göre, rücû edemez.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre rücu edebilir.
Şayet mükateb yabancı
olur ve onun efendisi, bağış yapan şahsın akrabası bulunursa, mükâtebi ıtk eden
(= azad eden) şahıs, eğer o aciz ise, rûcü edebilir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre de böyledir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet köle, ticaretten
men edilmiş biri olur ve kendisi de: "Ben ticaretten men edilmişim."
"der; bağış yapan şahıs ise: "Sen, izinlisin. Efendin gelmeden önce,
ben bağıştan dönebilirim. derse, bu durumda —yeminle birlikte— bağış yapan
şahsın sözü geçerli olur.
Alimler: "Bu
istihsandır. Kıyasa göre ise, kölenin sözü geçerlidir." buyurmuşlardır.
Şayet köle, mahcur
olduğuna dair beyyine getirir, mevhûb da aksine yemin ederse, bu durumda
kölenin beyyinesi kabul edilmez.
Bunların tamamı,
efendisi huzurda bulunmadığı ve kölenin hazır olduğu zaman böyledir.
Eğer efendi hazır olur
da, köle hazır olmaz ve bağışlayıcı da, hibeden rücû etmek isterse, bağışlanan
şeyin kölenin elinde bulunmakta olması halinde, efendi dava edemez. Eğer bağış,
efendinin elinde ise, o takdirde, dava edebilir.
Şayet efendisi:
"Filan kölem, bu cariyeyi bana emanet bıraktı. Ben, bunu, onun, sana
bağışlayıp bağışlamadığını bilmiyorum.” der; davacı da "bağış
yapıldığını" beyyinelerse, bu durumda efendi dava eder.
Eğer hakim, cariyeyi
bağışlayıcıya hükmeder ve o da bu cariyeyi teslim alır; cariyenin vücudu
(kıymeti) de bağışlayıcının yanında artar ve sonra da kendisine bağış, yapılan
şahıs gelir ve onun köle olduğunu inkar ederse; onun sözü geçerli olur. Onun,
bu cariyeyi alma hakkı vardır. Bu durumda bağış yapan-şahıs, bağışından rücû
edemez.
Şayet, bu cariye,
mevhûbün lehin yanında ölürse, bu durumda vahib (= bağış yapan şahıs)
muhayyerdir. İsterse, bağış yapana cariyenin kıymetini ödetir; isterse, emanet
bırakılan şahsa ödetir.
Şayet, mevhûbün leh
Öderse, kendisine emanet bırakılmış olan şahsa müracaat edemez.
Eğer, kendisine emanet
edilen şahsa ödetirse, o da aynı şekilde bağış yapan şahsa ödetemez.
Kitabda emanet
bırakılan şahsın ödeyeceği yazılmışsa da tmâm Kerhî: "Bunlar, İmâm
Muhammed (R.A.)'in görüşüdür. Fakat, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre tazminat
yoktur." demiştir.
Eğer: "Ben,
senin, "benim, sana emanet etmiş olduğum şeyi bağış yaptığını biliyorum.
Ancak, onu, sen sonra bağışladın." der; iddiacı da —beyyinesi ile—:
"O filan gaibdir." derse, bu beyyinesi —eğer köle hayatta ise— kabul
edilmez.
Şayet bağış yapan
şahıs: "Benim beyyinem yok." der ve yemin talebinde bulunur; hazırda
olmayan da, —köle değil— hür ise, bu durumda hakim, onun yemin etmesini ister.
Eğer yemin ederse, husumetten kurtulur. Şayet yeminden kaçınırsa, dava
gerekir.
Eğer iddiacı şahıs,
efendinin ikrarda bulunduğunu isbat ederse, hakim hükmünü verir ve dönüş
yaptırır.
Şayet iddiacı şahıs,
gaip olan şahsın, o zatın kölesi olduğunu isbat eder ve: "O öldü."
derse; beyyinesi yine kabul edilir.
Keza, iddiacı,
"onu, bir başkasının, bin dirheme sattığım" isbat eder ve ondan da
bin dirhemi teslim aldığını söylerse, beyyinesi. kabul edilmez. Şayet iddiacı,
cariye yanında bulunan şahsın ikrarını isbat eder ve: "onu, filan gaibe
sattı." der; diğeri de beyyine ibraz edemezse, hakim bu iddiayı da kabul
etmez ve cariye elinde olan muhaseme olunmaz. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğerine bez
hibe ettiğinde, mevhûbün leh, o bezi yıkatırsa, bu durumda hibe yapan şahıs,
hibesinden dönemez. Zira, o bezin kıymetinde artış olmuştur. Kendisi,
(bağışlayan şahıs) yıkamış olsaydı, dönüş yapabilirdi. Serahsî'nin Muhıyü'nde
de böyledir.
Şayet bağış alan
şahıs, aldığı bağışı öldürürse, bu durumda bağıştan dönme hakkı —her ne kadar,
onun kıymeti artmış olsa bile— olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam, kendisine
bağışlanan bir Kur'an'a hareke koysa, bu durumda, bağış
yapan kimse, bu
hibesinden dönüş yapamaz. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, diğerine
demir hibe ettiğinde, mevhûbün leh ondan bir kılıç yapar; veya ip hediye
ettiğinde, diğeri onu dokursa, bu durumda da, bağış yapan, hibesinden dönüş
yapamaz.
Bir adam, diğerine bir
halka hediye ettiğinde, bunu alan şahıs,onun üzerine bir kaş ilave eder ve
zarar vermeksizin, bu kaşın, o halkadan
ayrılması mümkün olmazsa, bu durumda hibe
eden, bu bağışından dönemez.
Eğer, bunlar zararsız olarak, birbirinden ayrılabi-lirse, vahib bağışından
dönebilir.
Bir adama, bir yaprak
kağıt hediye edildiğinde, kağıt kendisine hediye edilen şahıs, onun üzerine bir
sûre veya bazı ayetler yazsa, bu durumda bağış yapan şahıs, bağışından
dönebilir. Çünkü, kağıdın bedelinden bir artış yapılmış olmaz.
Eğer, mevhûbün leh onu
mushaf yaparsa, bağış yapan şahıs, bu durumda dönüş yapamaz. Zira mushaf yazmak,
onun değerini artırır.
Eğer defterler
bağışlanmış olur, sonra da üzerine fıkhı meseleler veya hadis yahut şiir
yazılırsa, bunların, o defterin bedelini artırmış olmaları halinde, vahib, bu
bağışından dönemez.
Eğer yazı, defterlerin
maddi değerini eksiltmişse, bu durumda vahib, bağıştan rücû edebilir.
Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Kendisine bir ayna
bağış yapılan şahıs, onu cilalasa bile, bağış yapan şahıs bu bağışından
dönebilir. Gmye'de de böyledir.
Bir kimse, kendisine
hibe edilen bıçağı keskinleştirse, bu durumda bağış yapan şahıs ona dönüş
yapamaz. (Yani onu geri alamaz) Muhıyt'te de böyledir.
Bir adama bir kılıç
hibe edildiğinde, bu şahıs onu bıçak veya kırarak ondan başka bir kılıç
yaptırırsa, bu durumda vahib, hibesinden rücû edemez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
dolap bağışladığında, bu bağışı alan şahıs, onu kırıp odun yapar; veya tuğla
bağışladığında, onu toprak yaparsa, bu durumlarda vahib, hibesinden geri
dönebilir.
Şayet, bir kimse
toprak bağışlar da,, mevhûbün leh onu kerpiç yaparsa, o zaman, vahib bağıştan
geri dönemez. Zahîriyye'de de böyledir.
Kendisine toprak
bağışlanan bir kimse, onu çamur yaparsa, bu durumda bağış yapan kimse geri
dönemez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Kendisine kavut (=
kavrulmuş un) bağışlanan bir kimse, onu suya katsa bile, bağış yapan şahıs, bu bağışından dönebilir. Cevheretü'n-Neyyire'de de
böyledir.
Bir adam, diğerine,
kaynattığı üzüm suyunun üçte ikisi gittikten sonra, bir o kadar daha su koyarak
kaynatarak yine üçte ikisi gidip, üçte birisi kaldıktan sonra bağışlar;
diğeride onu sirke yaparsa, bu durumda bağış yapan şahıs, bağışından dönemez.
Bir adam, diğerine bir
koyun veya bir deve, bir sığır bağışladığı zaman, mevhûbün lehin onu kurban
veya hac kurbanı, ceza kurbanı, nezir kurbanı yapması icab etse veya deve yahut
sığırı kılâdeleyip nafile olarak kurban etmek istese, bu durumlarda, bağış
yapan zatın, —zahirü'r-rivayede— bu bağıştan dönüş hakkı vardır. İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre bu durumlarda vahib, hibesinden rücû' edemez. Serahsî'nin
Mnhıyti'nde de böyledir.
Bir adama, bir koyun
bağışlandığında, bu şahıs, onu boğazlarsa, bağış yapan ona müracaat edebilir.
Bunda ihtilaf yoktur.
Şayet mevhûbün leh, o
koyunu kurban keser veya hac'da hedy ederse (= Hac kurbanı keserse) o takdirde bağış
yapan şahıs, hibesinden dönemez.
Bu, İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'un görüşüdür.
İmâm Muhammed (R.A.)
ise: "Bu şahsın kurbanları caiz olur. Bağış yapan ise, bu bağışından
dönüp, o koyunun etini alabilir." buyurmuştur.
Bu konuda, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.)'den bir nas yoktur. Alimler, bu hususta ihtilaf - eylediler ve
bir kısmı: Onun kavli de İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli gibidir." dedi.
Sahih olanı da budur.
Muhiyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
dirhem bağış yaptıktan sonra, mevhûbün lehden ödünç ister; o da verirse, bağış
yapan zat, bu durumda hibesinden dönemez. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
dirhem hibe edip, hibe edilen zat da onu teslim alarak onu Allah için tasadduk
ettikten sonra, ve tasadduk edilen bu dirhem teslim edilmeden önce hibe eden
şahıs, bu hibesinden dönmek isterse, bunu yapabilir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, diğer bir
kimsede bulunan alacağını bağışlarsa, ona bağışladığı şeyi asla geri isteyemez.
Bir adam, hurma
ağacının meyvesini (hurmasını) hibe edip, muhatabına "onu teslim
almasını" söyler diğeri de onu teslim alırsa, bu durumda hibe eden şahsın
dönüş hakkı vardır. Siraciyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
ağaç bağışlayıp, onu kesmesine de izin verir; ağaç kendisine bağışlanan adam da
bu ağacı keser ve kestiği ağacı da tasadduk ederse, bu durumda önceki bağış
yapan şahıs, bağışından dönebilir.
Bağış yapan zat, bu
ağacı kökü ile birlikte bağışlar;mevhûbün leh-de, o ağacı k"eserse; bağış
yapan şahıs, o ağacın yerine dönüş yapabilir. (Yani, onun yerini geri
alabilir.)
Sahih olan da budur.
Bağışı alan şahıs, bu
ağacı kapı yaparsa, bu durumda, bağış yapan şahıs, hibesinden geri dönemez.
Ağacı olan şahıs, onu.
odun yapmış olsaydı, hibe eden kimse, bağışından dönebilirdi. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, kölesini
başka bir adama bağışladıktan sonra, mevhû-bün leh, bu köleyi bir başkasına
hibe eder ve onu ikinci defa bağışlanan bu zat teslim alırsa, bu durumda, ilk
bağış yapan şahıs, hibesinden dönemez.
Fakat, son hibe eden
şahıs, isterse hibesinden dönebilir. Bu durumda ise, ilk bağışlayan şahıs,
hibesinden dönebilir. Zehıyre'de de böyledir.
Kendisine hibe edilen
şeyi hibe eden ikinci şahıs, hibe yolu ile veya sadaka, miras, vasıyyet, satın
alış yahut bunlara benzer bir yolla bir şey ulaştığı zaman, ilk vâhib, yaptığı
bağıştan rücû edemez. Muhıyt'te de böyledir.
Bağışlanan şeyi,
mevhûbün leh sattığında, müşteri, onu bir kusurundan dolayı
geri verse; önce
bağış yapan şahıs,
bu durumda bağışından dönemez.
Mecmu'l-Bahreyn'de de böyledir.
Sağnâkî'de şöyle
zikredilmiştir:
Bir adam, gasbeylediği
veya sattığı, tasadduk ettiği, icare verdiği, rehin verdiği, emanet verdiği
veya ariyet bıraktığı bir şeyi, başka birine hibe eder ve mevhûbün leh onu
helak ederse, o şeyin kıymetini tazmin eder.
Bu durumlarda
kendisine bağış yapılan ve sadaka edilmiş bulunulan şahsa rücû edilemez.
Gasbeden şahsa müracaat edilir, tcarcıya emanet bırakılana, ariyet konulana da
müracaat edilir. Müşteri de bedeline müracaat eder. Hırsız, kendisinden zoraki
alan kimseye müracaat edemez. Gasbeden şahıs da, kendisinden gasbeden şahsa
başvuramaz. Tatarhâ-niyye'de de böyledir.
Hakimin hükmüyle
hibeden dönülebileceğinde hiç bir ihtilaf yoktur. Hakim, hibe işlemini
feshedebilir. Karşılıklı rıza ile bağıştan dönülüp dönülemiyeceği hususunda
ihtilaf vardır. Alimler: "Taksimi muhtemel
olan, müşanın bağışından
dönüş, —siya' ile
birlikte— sahihdir. Siya' ile birlikte sahih olmaz.'' buyurmuşlardır.
Hibenin sıhhati,
teslim alınmasına bağlı değildir.
Şayet hibe önce ise,
sıhhati hususunda teslim alınması beklenir.
Keza, bir adam, bir
insana bir şey hibe ettiğinde, mevhûbün leh o şeyi, bir başkasına hibe eder ve
sonra bu ikinci bağış yapan şahıs, yaptığı bağıştan geri dönerse, bu durumda
ilk vahib (=. hibe yapan şahıs) da bağışından dönebilir.
Şayet ikinci hibeci,
bağıştan dönmezse birinci de dönemez.
İbnü Semâa, İmâm Ebû
Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
—Hâkimin hükmü
bulunmasa bile— mevhûbün lehin (= kendisine bağışta bulunulan şahsın), hibeyi
(= bağışlanan şeyi) tasarruf etmesi caizdir.
Ancak hakim, hibe
işleminin bozulmasına hükmetmişse, bu durumda mevhûbün leh, hibede tasarrufta
bulunamaz.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir. Muhiyt'te de böyledir.
Hakim hükmü vermeden,
bağış yapan da bağışını geri almadan önce mevhûbün leh ölürse, bağış yapan
şahıs, bu hibeyi ödetemez.
Ancak hüküm
verildikten sonra, mevhûbün leh, hibeyi (geri) vermez ve buna mani olur, vahib
ise ister, ancak hibe dönüşten sonra geri verilmezse, o müstesnadır.
Şayet mevhûbün leh, o
bağışı, tekrar vahibe (— hibe eden şahsa) hibe eder; vahib de onu kabul edip
alırsa, bu, onun veya hakimin reddetmesi gibidir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir maniden dolayı,
hakim bağıştan dönmeyi yasaklar; sonra da o mani ortadan kalkarsa, bağış yapan
şahıs, yaptığı bu bağıştan dönebilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, bir fakire
bir şey bağışladığında, ondan dönülmez. Bazı alimler: "Bu hüküm, verilen
şeyin sadaka niyetiyle verilmiş olması halinde böyledir." demişlerdir.
Sirâciyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
şey bağışladıktan sonra, mevhûbün lehe: "Bağıştan dönüş hakkımı iskât
ettim." dese, bu durumda bile, bu hakkı sakıt olmaz. Cevâhirü'I-Ahlâtî'de
de böyledir.
Bağışı verenle, bağışı
alan, bağıştan dönüş hakkının kalkması üzere, bir şey karşılığında anlaşma
yapsalar, bu anlaşma sahih olur ve dönüş hakkı ortadan kalkar.
Cevâhiru'l-Fetâvâ'da da böyledir.
Bir adam, mescide bir
ip bıraktığında veya bir kandil astığında, ondan dönüş hakkı vardır. Ancak bu
şahıs, kandili ip ile bağlarsa, o zaman dönüş yapamaz. Siraciyye'de de
böyledir.
Bağışlanan kimsenin,
müslüman veya kafir olması, bağıştan dönme hususunda müsavidir. Mebsût'ta da
böyledir.
Bir adam, küçük çocuğunun
annesine beş dinar vererek: "Bununla, bu çocuğa çeyiz yap." der;
sonra da bu baba bağışından dönmek isteyerek, bu dinarları geri alsa, bunda
hakkı yoktur.
Bazı alimler ise:
"Hakkı vardır. Bu durumda: "ona çeyiz satın al demek suretiyle, onu
vekil tayin etmiş olur. demişlerdir. Ebû'l-Feth'in Fetvâları'nda da böyledir.
En doğrusunu bilen
Allahu Teâlâ'dır.[21]
Bir adamın sağlığında
evladına bir şey bağışlaması ve çocuklarından bir kısmını, diğerlerinden üstün
tutması (= tafdil etmesi) hususunda el-Asi kitabında bir rivayet yoktur.
Alimlerimiz bu hususta
bir şey söylememişlerdir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin: "Dinde üstünlüğü olana fazla bağış yapmakta bir beis
yoktur." buyurmuş olduğu nakledilmiştir. Ve o: "Eğer dinde, her ikisi
de aynı seviyede ise tafdil etmek (= birini üstün tutmak) mekruhtur."
demiştir.
Muallâ kitabında ise,
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) dan naklen: "Şayet birine zarar vermeyi niyet
etmiyorsa, diğerim üstün tutmakta bir sakınca yoktur. Eğer böyle değilse,
birine verdiğini, diğerine de verir." demiştir.
Fetva da buna göredir.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Muhtar olan da budur.
Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adam, sağlığında, bütün
malını hakimin hükmü
ile, çocuklarından birine verse, bu şahıs yaptığı bu işten dolayı günahkâr
olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın
çocuklarından birisi fasık olduğunda, —onun masiyet sayılacak, belirli suçu
bulunursa,— bu çocuğa idaresinden fazlasını vermek uygun olmaz.
Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir adamın çocuğu
fasık olur ve bu durumda baba, malını hayır yoluna sarf etmeyi irade ederek onu
mirasından mahrum ederse; böyle yapması ona mal bırakmasından daha hayırlıdır.
Halasa'da da böyledir.
Bir adamın oğlu ilim
ile meşgul bulunur ve bir kazancı da olmazasa, bu babanın, ona fazla ikramda
bulunmasında bir sakınca yoktur. Müitekıt'ta da böyledir.
Bir babanın, küçük
çocuğuna yaptığı hibe (= bağış)'de akidle tamam olur. Eğer mal, onun elinde
veya emanet bıraktığı bir yerde ise böyle yapmasında bir sakınca yoktur.
Şayet o malı, elinden
zoraki alınmış veya rehin bıraktığı yerde durmakta yahut icarcının yanında
olduğu için ve onu teslim almadığından bağışı caiz olmayacak bir durumda ise,
işte o zaman böyle yapamaz.
Keza, bu baba o
çocuğun anasına bağış yapar ve hibe ettiği şey o ananın elinde bulunur; bu
durumda baba ölür ve vasi de olmazsa, yine böyledir. Kâfi'de de böyledir.
Bir adam, bir
kölesini, bir ihtiyaç için bir yere gönderdikten sona, onu küçük oğluna hibe
etse, bu bağış sahih olur..Gönderdiği köle, baba ölene kadar gelmezse, aynı
köle o çocuğun olur. O köle miras olmaz. Zehıyre'de de böyledir.
Bir baba, dâr-i harbe
giden (kaçan) kölesini, küçük çocuğuna hibe etse, bu bağış caiz olur.
Şayet bu köle, dâr-i
İslam'da kaçmış olsaydı, hibe yine caiz olurdu ye bulduğu yerde onu teslim
alırdı. Fetâvâyi Suğrâ'da da böyledir.
Bir baba, bir kölesini
fasid bir satışla satıp, onu teslim ettikten veya müşteriye muhayyerlik
şartıyla sattıktan sonra, onu küçük oğluna hibe etse, bu bağış caiz olmaz.
Mebsût'ta da böyledir.
Bu hususlarda, sadaka
da bağış gibidir. Kâfî'de de böyledir.
Bir yetimin vasisi,
kölesini küçüğe bağış yapar; bu küçüğün de, o adamda alacağı bulunursa, bu hibe
sahilidir; alacağı da sakıt olur. Şayet bağış yapan şahıs, bağışından dönmek
isterse, zahirü'r-rivayede buna hakkı vardır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir baba, kölesini
küçük oğluna bağış yaptıktan sonra bu köle ölür, bilahare de bu köleye bir hak
sahibi çıkarsa, bu durumda baba, onu tazmin eder ve hiç bir şekilde çocuğa
müracaat edemez.
Şayet bulûğdan sonra
oğlu öder ve sonra da baba köleyi yenilerse, babanın tazmin etmesi için, çocuk
ona müracaat edemez. Eğer, baba köleyi yenilemezse, çocuk, tazmin etmesi için
ona müracaat eder. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, kendi evini
küçük çocuğuna bağışladığında, bu evin içinde bağış yapan şahsın eşyası bulunsa
bile o bağış caizdir. O eşya ordan alınabilir.
Fetva da buna göredir.
Fetâvâyî Attâbiyye'de de böyledir.
Müntekâ'da İmâm
Muhammed (R.A.)'den naklen şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, içinde
oturduğu evini küçük çocuğuna hibe ettiğinde, bu ev icarlı olursa, hibe caiz
olmaz. Şayet icarla olmaz veya hibe eden kendisi oturuyor bulunursa hibe caiz
olur.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'dan İbnü Semâa'nın rivayet ettiğine göre, hibe yapan şahsın içinde
oturduğu evini küçük çocuğuna bağışlaması caiz olmaz.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'den gelen rivayet de böyledir. Zehıyre ve Mutaıyt'te de böyledir.
Bir adam, evini küçük
çocuğuna bağışladıktan sonra, bağış yaptığı bu evi vererek başka bir ev satın
alsa, bu ikinci, ev, çocuğun olur. Mültekıt'ta da böyledir.
Bir babanın, içinde
oturduğu evi, küçük çocuğuna tasadduk etmesi, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre
caizdir.
Fetva'da buna göredir.
Siraciyye'de de böyledir.
Hasan bin
Ziyad, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir adam, evini küçük
oğluna tasadduk ettiğinde, bu şahsın o evde —ücretsiz olarak— eşyası dursa veya
bu şahıs —ücret ödemeden— o evde oturuyor olsa; bu caizdir.
Şayet ev, bir
başkasının elinde icarda ise, bu durumda tasadduk caiz olmaz.
İçinde ücretli veya
ücretsiz oturulanev hakkında şöyle denilmiştir: Bu hibenin hilafınadır. Hibe
hakkında rivayetler vardır. "Bağışlanan evde, baba oturuyor veya onun
eşyası bulunuyorsa, hibe sahih olmaz." denilmiştir.
Hibe fakir olmayana da
verilir; sadaka ise fakire verilir. Bu iki mes'elede, bu iki rivayet vardır.
Muhıyt ve Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, ekili bir
yerini, küçük oğluna tasadduk ettiğinde, eğer ekin kendisine aitse, bu tasadduk
caizdir. Bu yer başkasına icarla verilmişse, caiz değildir. Kerderî'nin Vecizi'nde
de böyledir.
Kitâbü'l-Ahkâm Sahibi:
şöyle demiştir: Zahîrü'd-dîn bana şöyle yazarak sordu:
— Tohumu ziraatçının olmak üzere, yer sahibi,
tarlasını küçük oğluna bağış yapsa, ziraattaki hissesini de, ona hibe eylese,
bu sahih olur mu?
— Şayet ortakçı razı
olur ve mezrûatı aralarında taksim ederlerse, bu hibe sahih olur. Razı olmazsa
hibe sahih olmaz. Ebûl-Feth'in Fetvâ-ları'nda da böyledir.
Bir adam, küçük çocuğuna: "Şu yerde tasarruf
yap." der; çocukda, orayı alarak tasarruf ederse; o yer onun mülkü olmaz.
Gınye'de de böyledir.
Bir adam oğluna bağış
yapar ve bunu ortağına yazarsa, oğlu onu teslim almadıkça, mevhûba sahib
olamaz.
Bir adam, oğluna bir
yer verir ve bu oğul orda tasarrufta bulunursa, o yer babanındır. Ancak, onun
malı olduğuna dair bir delil bulunursa o müstesnadır. Mültekıt'ta da böyledir.
Bir adam, sağlığında
bir yerini oğluna tasarruf için verir, o da öyle yapıp orayı çoğaltır ve baba
ölürse, şayet baba, orayı oğluna bağışlamışsa, oranın tamamı o
oğulundur.
Eğer "baba
kendisi için çalışmasını" söylemişse, bu durumda orası miras olur.
Cevâhirü'l-Fetâvâ'da da böyledir.
Bir adam, çocuğu veya
talebesi için elbise hazırlar, sonra da onu başka bir çocuğuna veya başka bir
talebesine vermek isterse, bunu yapamaz. Ancak, onun ariyet olduğunu açıklarsa,
o zaman verebilir. Siraciyye'de de böyledir.
Bir adam, elbiselik
kumaş alır ve onu küçük oğlu için keser, dikmeden önce de ona teslim ederse,
bu bir bağış olur.
Şayet oğlu büyük ise,
dikip teslim etmeden, —sadece vermesi— bağış olmaz.
Şayet: "Bunu onun
için satın aldım." derse, o zaman onun mülkü olur. Gmye'de de böyledir.
KbıVl-Kasını şöyle
demiştir:
Bir kadın, karnındaki
çocuk için cihaz' edinir ve bu çocuğu doğurduğunda, onu o elbisenin üzerine
korsa, işte o elbise miras olur.
Fakıyh ise şöyle
demiştir:
Bana göre, o elbise,
—her ne kadar, kadın: "Ben, bunu bu sabi için yaptım." demese bile— o
çocuğun olur.
Şayet bir sabî on
yaşma girse ve anasının altına serdiği şeyin üzerine yorgan örtse, bu,
"Eğer bu, bunundur." denilmemiş, ise, o çocuğun olmaz. Bu, üzerine
giydiği elbise gibi değildir.
Ebû'l-Kasim şöyle
demiştir:
Bir kadın, küçük kızı
için veya kız büyüyünce, ona cehiz hazırlar ve ana kendi sağlığında, onu bu
kıza teslim ederse, bu çeyiz o kızın olur. Yenabi"de de böyledir.
Bir kadın, kocasında
olan mehrini aynı kocadan olan küçük çocuğuna bağışlasa, bu bağış —çocuk onu
teslim alana kadar— caiz olmaz. Teslim aldığı zaman, onun mülkü olur. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.[22]
Kendisine hibe yapılan
şahıs onu teslim alma hakkına sahipse, teslim alması sahihdir.
Şayet kendisine bağış
yapılan kimse, küçük çocuk veya mecnun ise, hibeyi teslim alma hakkı onun
velisinindir.
Velisi ise, babası
veya babanın vasisidir.
Sonra dedesi, sonra
onun vasisidir.
Sonra da hakim veya hakimin
tayin eylediği zattır.
Sabî ister ailede tek
olsun ister başkaları da bulunsun müsavidir. Tahâvî Şerhı'nde de böyledir.
Şayet baba ve onun
vasisi, dede (babanın babası) ve onun vasisi gaip olurlarsa,
velayetti ona yakın olan
şahsın alması caiz olur. Hulasada da böyledir.
Baba ve dedenin
gayrisinin (kardeş, amca, anne veya diğer akrabaları gibi...) istihsanda bağış
kabul etmeleri caizdir.
Şayet ailelerinde
küçük çocuk varsa, vasi de, îstihsanen hibe alma hakkına sahibtir.
Şayet' ailesinin içinde
ise, yabancı bir kimse de böyledir. Yani yetimin başka bir yakım bulunmazsa, bu
kimsenin de yetim adına hibe kabul etmesi caizdir. Bu da istihsalidir.
Bu mes'elelerde
sabinin teslim almaya akıl erdirmesi veya buna aklı ermemesi müsavidir.
Bunların tamamı
babanın ölü veya sağ olduğu halde gaib olması halinde böyledir.
Fakat baba sağ ve
hazır olur, sabi de, o ailenin içinde bulunursa, hibe sahih olur mu?
Bu bölüm kitaplarda,
nassan sahih söylenmemiştir.
Yabancı hakkında
söylenen "yetimin kimsesi olmaz ise, onun adına bir yakını hibeyi
alabilir." şartı, baba hazır iken kimsenin, onun adına hediyeyi
alamamasını gerektirir. Dede de böyledir. Baba sağ iken, aynı aileden olan
sabiyi kimse ayıramaz. Zehiyre'de de böyledir.
Küçük bir çocuk (=
sabi) amcanın yanında ve ailesinin
içinde bulunduğunda, bu küçüğe bir hediye verilir; babanın vasisi de hazır
bulunduğu halde, verilen şeyi amca alsa; bazı alimler: "Onun alması caiz
olmaz." demişlerdir.
Sabiye verilen
hediyeyi kardeş, amca veya anne alır ve bu küçük bir yabancının yanında, onun
ailesinin içinde bulunsa, bu durumda, o şahısların, bu çocuğa verilen hediyeyi
almaları caiz olmaz.
Şayet yetimin malını,
yetimin içinde bulunduğu ailesinden birisi alırsa, bu caiz olur. Fetâvâyi
Kâdthân'da da böyledir.
Emsaline cima yapılabilen
bir sabi kız çocuğu, kocasının evinde bulunur ve verilen bağışı alırsa veya
bağışı onun kocası alırsa bu bağış caiz olur.
Bağışı kocasına veren
şahıs, "onu, karısına vermesini" söylediğinde, eğer o kadın, kendi
emsali cima' olunan bir kadınsa, alimlerimiz: "Bu şart kabul edilir.
Kadın, misline cima edilebilen bir kadın değilse, onun adına, kocasının alması
caiz olmaz." demişlerdir. Emsaline cima edilen bir kadına verilmek üzere,
kocasına hediye verilmesi caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.
Sabî olan küçük
kız, dedesinin veya kardeşinin, annesinin, amcasının yanında bulunduğunda
onun için bir bağış yapılır, kocasının o bağışı kabul etmesi caiz olur.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Şayet kız çocuğunun
aklı yeterse, yani buluğa erişmişse, onun adına, babasının veya kocasının
hediye alması caiz olmaz. Ancak, o izin verirse bu caiz olur.
Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.
Babası olmadığından,
yabancıların evinde duran bir sabi kız çocuğuna verilen hediyeyi, o yabancının
alması caiz olur... Siraciyye'de de böyledir.
Sabî (= küçük yaştaki) bir
kız dedesinin veya kardeşinin,
anasının, amcasının evinde bulunduğunda ona bir bağış yapılır ve o evden küçük
olan bir kimse teslim alır ve o anda babası da orda bulunursa, bu durum
hakkında alimler ihtilaf eylediler. Sahih olan, alman bağışın caiz olmasıdır.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Fetva da bunun
üzerinedir. Fetâvâyi Suğrâ'da da böyledir.
Aklı yeten bîr
sabinin, babası sağ iken de, kendine yapılan hediyeyi kabul etmesi caiz olur.
Kerderî'nin Veeizi'nde de böyledir.
Bu, bizim üç
imamımızın kavlidir. Zehıyre'de de böyledir.
Bağış yapılan
çocuğun aklı ermezse,
bağış caiz olmaz. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Sabinin bağışı kabul
etmesi, —eğer bağışlanan şeyin kıymetini bilirse,— caiz olur; kıymetini bilmez
ve zayi ederse, hibe caiz olmaz.
Bir adam kör ve köle
olan bir çocuğa bağış yapar veya onun evine toprak korsa, işte bu caiz olur.
Yapılan bu bağışı,
ondan satın almak da caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.
Hakim: "Bir adam,
biri büyük, diğeri küçük olan iki oğluna bir ev hibe ettiğinde, büyük oğlan bu
bağışı kabul ederse, bu durumda bu bağış batıldır.
Sahih olan budur.
Çünki küçüğe yapılan bağış, babasının teslim almasıyla kabul edilir.
Bunun çaresi, önce ev
büyüğe verilir. O da küçük kardeşine, onun hissesini bağışlar. Kerderî'nin
Vecizi'nde de böyledir.
Haramdan kurtulup,
helâle tevessül etmek ve hile cihetinden de kaçmak gerekir. Yapılacak en güze!
iş, sabiye bağış yapmak değil, yabancı gibi tasattuk etmektir. Timıırtâşî'dede
böyledir.
En doğrusunu bilen
Allah'u Teâlâ'dır.[23]
Hibede ivaz (=
karşılık, bedel) iki nevidir:
1)
Sözleşmeden sonraki ivaz.
2)
Sözleşmede şart koşulan ivaz.
Akidden sonraki ivaz,
iki yerde mevzuu bahis olur:
1) İvaz'ın
caiz olmasının şartının açıklanması.
2) İvaz'm
mahiyetinin açıklanması.[24]
İvazın caiz olması
için üç şart vardır:
1) İvaz,
hibeye mukabele etmektir.
İvaz, mukâbele'ye
delalet eden bir lafızla meydana gelir.
Meselâ: "Bu,
bağışına karşılıktır." veya: "Bağışına bedeldir." yahut:
"Bağışının yerine..." veya "...bağışından dolayı..."
"Sana atiyyedir." veyahut "Bunu, bağışın bedel olarak sana
tasadduk eyledim."; "Seni mükâfatlandırdım." "Sana
kifayettir." demek veya bunlara benzer bir şey söylemek gibi...
Bir adam, diğerine bir
şey hibe ettiğinde, mevhûbün leh onu teslim aldıktan sonra, hibe edene, onun
gibi bir şey bağışladığı halde "...Bağışından bedeldir." demez veya
—bizim yukarda söylediğimiz sözler gibi bir söz söylemezse, bu şey bir bedel
olmaz. Bilakis herbirisinin ki yeni bir hibe olur ve her birinin dönüş hakkı
bulunur.
2) Verilen
bedelin (ivazın), hibe akdi sebebiyle, ivazı veren şahsın mülkiyetine girmiş
olmaması gerekir.
Meselâ: Kendisine
bağış yapılan zat, yapılan bu bağıştan, ivaz verse, bu ivaz sahih olmaz ve bu,
ivaz olmaz.
Şayet bağışlanan şey,
halini bozup değiştirirse, dönüş memnu olur. Bu durumda bağışlanan şeyin bir
kısmı, ivaz (= bedel) olur.
Bu, bir veya iki şey
bir akid ile olursa böyledir. Fakat, iki şey ayrı ayrı iki sözleşme ile
bağışlanırsa, o bağışlanan iki şeyden birisinin, diğerine verileceği
ihtilaflıdır. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.): "Onlardan
birisi diğerinin yerine bedel verilir." buyurmuşlardır.
Bağışlanan şeyin
yerine, tasadduk olunan şey bedel verilebilir. Bunda icma vardır.
3) Bedel
olan şeyin, ( = ivazın) teslim olması şarttır.
Eğer teslim olunmazsa,
(Meselâ: Bedel olarak verilecek şeye, bir başkası sahip çıkarsa) o bedel
olmaz... Bu takdirde, —bağışlanan şey, zayi olmamış ve artış yapmamış olarak
bizzat duruyor ise-^- hibeden rücû edilebilir.
Eğer bağışlanan şey
zayi olmuş veya mevhübün leh onu zayi etmişse bu durumda tazminat gerekmez.
Bedâi"de de böyledir.
Eğer bedel olarak
verilen şeyin bir kısmı başkasının hakkı ise, oda bedel olur. Şayet dilerse,
geri kalanı bağışlayana reddeder. Bu da kendine bağış yapılan şahısta,
yapılan bağış mevcut olduğu ve artış yapmadığı zaman böyledir.
Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bedel olarak verilen
şeye (= ivaza) gelince, bu bağışlanan şeye karşılık, yeni bir bağıştır.
Bunun şartı,
bağışlanan bu şeyde, başka bir kimsenin hakkının olmamasıdır.
Şayet bağışlanan şey
başkasının hakkı ise, o geri alınır.
Eğer bağışlanan şeyin
yarısı, mevhübün lehin ise, bu durumda verilen bedelin yarısı geri alınabilir.
Bu da bağışlanan şeyin
kabil-i kısmet cinsten olduğu zaman böyledir.
O bedel ister artsın,
isterse piyasa değeri noksanlaşsm,,müsavidir. Bu durumda bağışlanan şeyin
yarısı geri alınabilir. Bedâi"de de böyledir.
Şayet bağışlanan
şeyden geride kalanı, bağışlayan şahıs geri alırsa;
2) İvaz
şartiyle yapılan hibede, ivazın kâbil-i kısmet olan, muşa bir şey olmaması
şarttır.
3) Bağışlanan
veya ona bedel verilen şeyin her iki tarafça da teslim alınması şarttır.
4) Teslim
aldıktan sonra, bu işlemde alım-satim hükmü sabit olur. Bu durumda iki taraf da
dönüş yapamazlar.
5) Bu, hem
istihsan, hem de kıyastır.
Bedel karşılığı
yapılan bağışların (= ivaz şartiyle yapılan hibenin), ibtidası da, intihası da,
önü de, sonu da alış-veriştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse, bir evi,
iki kişiye bin dirhem karşılığında bağışlasa, bu, bir alış-veriş
olur. Teslim ve
tesellümden sonra, dönüş
yapılmaz. Gınye'de de böyledir.
Şayet çok bağışa
karşı, az bir bedel veya az bir bağışa karşı çok miktarda bedel verilse, bu
durumlarda bedel bedeldir ve —miktarı ne olursa olsun— bedelin alınmış olması
dönüşe manidir...
Bir kimse, hibeyi,
mevhûbun (= bağışlanan şeyin) bir kısmından yaparsa, bu bedel olmaz ve bunda dönüş
de yoktur. Tahavî Şerhî'nde de böyledir.
Mevhûbun leh, vahibe
sadaka verir veya ona ait yıkılmış bir yeri tamir eder ve sonra da: "Bu,
senin verdiğin bağışa karşılıktır." derse bu caiz olur.
Yabancı bir kimseye,
—kendisine hedaye verilenin emri olsun veya olmasın— bedel vermek caiz olur.
Kendine bedel verilen yabancı, hibeden rücû' edemez. Ancak kendine bağış
yapılan adam: "Bu, filana, benden bedeldir." derse o müstesna...
Şöyle ki: Bir adam, diğerine: "Köleni benim yerime filan adama
bağışla." der; o da bağışlarsa, bu durumda bağışlayan şahıs, kendisine
emir verene müracaat edemez. Ancak emir yeren: "Ben, onu öderim."
derse, o zaman müracaat edebilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bü meselelerde asıl
olan, alanın da, verenin de, almana ve verilen sahip olmasıdır. Emirle
yapılırsa şarta ihtiyaç vardır. Tazminata şart koşan onu öder. Zahîriyye'de de
böyledir.
Bir kimseye bir bağış
yapıldığında, bu şahıs da ona karşılık, şartsız bir bedel verir, diğeri de onu
teslim alır; sonra da verilen bu bedele bir sahip çıkarsa, o zaman, vahib
bağışına müracaat eder. Eğer yapılan bağış, mevhûbün lehin yanında mevcut
bulunur ve onda bir artış olmamış olursa, bunda rücûa bir mani yoktur.
Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Şayet verilen bedele
bir sahip çıkar ve önceki bağışta ziyadelik meydana gelmiş olursa, bu durumda,
hibe eden şahıs, ondan rücû' edemez. Hülâsada da böyledir..
Bağış zayi olur veya
mevhûbün leh onu zayi ederse, alimlerimizin kavillerine göre, bu durumlarda
tazminat gerekmez. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir adam, diğer bir
şahsa bin dirhem hibe eder; mevhûbün leh de, o dirhemlerden birini bedel olarak
verirse, bu bedel olmaz. Bu durumda önceki bağışı veren kimse, isterse bu
bağışından geri dönebilir.
Keza bir adam,
diğerine bir apartman bağışlar; mevhûbün leh de, ondan bir daireyi, bedel
olarak verirse, yine önceki bağış yapan şahıs, bu bağışından geri dönebilir.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Fetâvâyi Attabiyye'de
şöyle zikredilmiştir:
Bir adam kıymeti bin
dirhem olan evini, karşılık olarak hibe eder ve mevhûbün leh o evi, —bedelini
ödemeden— iki bin dirheme satarsa, bu durumda evin şefîi, o evi iki bin dirheme
alır ve vahib, mevhûbün lehe her neyi şart koşmuşsa, onu öder. Tatarhâniyye'de
de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
elbise ve beş dirhem hediye edip, bunların tamamını teslim ettikten sonra,
mevhûbün leh, bu elbiseyi veya beş dirhemi bedel olarak verirse, bu, bize göre
bedel olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adama buğday
hediye edildiğinde, bu adam, o buğdayın bir kısmını öğütüp un yapar ve unu
kendine buğdayı bağışlayan şahsa verirse, işte bu bedel olur.
Keza bir adama, bir
takım kumaş bağışlanır, mevhûbün leh de, bu kumaşın bir kısmını boyar veya
elbise diker ve onu da kendisine bağış yapan şahsa verirse, bu da bedel olur..
Keza, bir adama
kavrulmuş un hediye edilir ve o da onun bir kısmını helva yapıp, kendisine
bağış yapan şahsa verirse, bu da bedel olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir hıristiyan, bir
müslümana bağış yaptığında, bu müslüman ona karşılık olarak, şarap veya domuz
verse, bu bedel olmaz. Bu durumda hıristiyan, isterse, bu bağışından dönebilir.
Keza, bir adam kendine
bağış yapan bir şahsa, yüzülmüş bir koyun verir; sonra da bu koyunun murdar
olduğu meydana çıkarsa, bu durumda da bağış yapan şahıs, bu hibesinden
dönebilir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.
Bir adam, başkasına
verilmek üzere, birisine bir elbise bağışlar ve ona teslim ederse, bu bağış
caiz olur.
Vahib, mevhubün lehden
bir bedel almadan Önce, bağışından dönebilir.
Şayet bir adam,
kendine bağış yapan şahsa, bir ivaz verir ve bu iki şahsın arasında da
akrabalık bulunursa, bu hal bağıştan dönmeye mani olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Ticaret yapmaya izin
verilmiş bir köle, bir adama bağış yapar ve mevhubün leh de, bu bağıştan bir
kısmını bedel olarak verirse, bu şahıslardan her biri, verdiği şeyi geri
alabilir. Çünkü, bu bağış batıldır.
Keza küçük bir çocuğun
babası, o çocuğun malından bağış yapar ve mevhubün leh de, bu hibeye karşılık
verirse, bu durumda da, bu şahıslar bağıştan dönebilirler. Muhıyt'te de
böyledir.
Küçük bir çocuk,
malını bir adama bağışladığında, bu bağışı alan şahsın, ona bir karşılık
vermesi sahih olmaz. Çünki, böyle yapmakla batıl olan bir hibeye karşılık
vermiş olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da
böyledir.
Bir çocuğa bağış yapıldığında, bu çocuğun
babası, onun malından, bağış yapan şahsa karşılık verse, bu caiz olmaz.
Her ne kadar bağış, bedel karşılığı
olarak şartlanmış olsa bile, bu böyledir.
Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.
Bir adam, diğerine iki
cariye bağışladığında, bu cariyelerden birisi, mevhûbün lehin yanında doğum
yapsa, ve bu mevhûbün leh o çocuğu, bağış yapan şahsa, bedel olarak verse, bu
durumda bağış yapan şahıs dönüş yapamaz. Siracu'l-Vehhâc'da da böyledir.
Hasta bir adam, sağlam
birine, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi bağışlar ve ondan başka da hiç malı
olmaz; sağlam adam da bedel olarak hastaya bir şey geri verir ve bu hasta, onu
teslim aldıktan sonra ölür; köle ise durmakta olursa; sağlam olan adamın
verdiği bedel, kölenin kıymetinin üçte biri veya daha fazlası olması halinde,
hibe geçerli olur.
Şayet verilen bedel,
kölenin kıymetinin yarısı kadarsa, bağış yapan şahsın varisleri yapılan bağışın
altıda birini geri alırlar.
Her ne kadar verilen
bedel bağışın aslına şart koşulmuş olsa bile, kendisine bağış yapılan şahıs
isterse, bağışın tamamını geri verip, verdiği bedeli alır; isterse, bağışın
altıda birini varislere verip, geri kalan da kendisinin olur. Mebsût'ta da
böyledir.
En doğrusun bilen
Allah'u Teâlâ'dır.
Bakkalı'de, İmâm Ebü
Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
Bir adam,
başkasına:"Şu mal senindir. İstersen al." deyip ona verir; o adam da:
"İsterim." derse, bu hibe caiz olur.
İmâm Muhammed
(R.A.)'in şöyle buyuduğu rivayet edilmiştir: Bir kimse, diğerine: "Şu
hurma senindir. Ona boyun yetişirse al."
veya "Yarın
al." derse bu da caizdir.
Bu, "Eve
girersen, ev senindir." sözüne muhaliftir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, diğerine,
bir köle veya başka bir şeyi o şahıs üç gün muhayyer olmak şartıyla, hibe eder
ve ayrılmadan önce izin verirse, bu hibe caiz olur. Şayet izin vermeden
ayrılırsa caiz olmaz.
Bağışlanan adam üç gün
muhayyer olmak şartıyla, bir şey bağışlarsa, bu bağış sahih; muhayyerlik ise
batıl olur. Çünkü bağış bağıştır ve bağışlayan için muhayyerlik olmaz. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adamın, diğerinde,
bin dirhem alacağı olur ve ona "Yarın geldiği zaman, bin dirhem
senindir." veya "Sen ondan berisin (= kurtulmuşsun) yahut:
"Şayet malın yarısını bana verirsen, geri kalandan berisin." veya
"...kalanın yarısı senindir." derse, bu sözler batıldır.
(-geçersizdir.) Camiu's-Sağîr'de de böyledir.
Fetâvâyi Attabiyye'de
şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse, diğerine:
"Köleni azad etmen karşılığında, seni alacağımdan berî kıldım. (= kurtardım)." veya "Sana olan ibrama
karşılık, köleni azad etmen şartıyle sen borçtan berîsin" der; diğeri de;
"Kabul ettim." veya: "Köleyi azad eyledim.*' derse, borçtan beri
olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Ebû'l-Leys'in
Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir: Ebû'n-Nasr'a soruldu: Bir adamdan şöyleki o adam diğerine;
"muhayyer olmak
üzere, benim, senin üzerinde olan hakkımı, sana ibra eyledim." dese durum
ne olur?
İmâm şu cevabı verdi:
— Beraat caiz;
muhayyerlik ise batıldır. Baksanıza, bir adam, muhayyerlik üzere bir şeyi
bağışladığında bağış makbul oluyor da, muhayyerlik batıl oluyor. Beraat ise
daha evladır. Muhıyt'te de böyledir.
Müntekâ'da, İbnü
Semâa, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir adam, diğerine:
"Şu cariyeyi, bin dirhem bedel vermen karşılığında sana bağışladım."
der ve ona bu cariyeyi teslim eder; o da cariyeye cima eder ve ondan bir çocuk
meydana gelirse, bu durumda cariyeyi veren şahıs, bedelini veya şart koşulan
kıymetini Ödemesini o şahsa emreder. Zehıyre'de de böyledir.
Bütün alimlerimiz
şöyle buyurmuşlardır: Bir bağış yapılırken, fasid bir şart köşulursa, bu
durumda bağış caiz; şart batıl olur.
Meselâ: Bir adam, bir
cariye bağışlar ve mevhûbün lehe, onu satmasını veya onu ümm-ü veled yapmasını
.şart koşar yahut o cariyeyi birine satmasını söyler veya bir ay sonra
kendisine geri vermesini şart koşarsa, bu durumlarda bağış caizdir. Şartların
tamamı ise batıldır. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir adam, diğerine,
"kendisine geri vermek" veya "onu azad eylemek" şartıyla
bir cariye hibe eder veya bir evi, "onun bir kısmını, kendisine geri
vermek" şartıyla bağışlarsa, bu durumlarda hibe caiz; şartlar ise
batıldır. Kâfi'de de böyledir.
Burada aslolan, teslim
almanın şart koşulduğu akidlerde bu şart akdi feshetmez. Hibe ve rehin
akidlerinde de böyledir. Siracü'l-Vehhâc'da
da böyledir.[25]
Şarta bağlanması sahih
olmayan ve fasid şartlardan dolayı batıl olan akidler 13 çeşittir.
1) Beyi>(
= Alış-Veriş)
2) Taksim
3) İcâre
4) Ric'at(=
dönüş)
5) Maldan
sulh
6) Alacağın
ibraı
7) Ticaret
izninden men etme
8)
Vekaletten azletme (Tahavî Şerhî'nin rivayetinde)
9) İtikâfi
kabulü şarta bağlama
10) Müzâraat
11) Muamele
12) İkrar
13) Vakf[26]
Fasid şartlarla batıl
olmayan akidler şunlardır:
1) Talâk
2) Hulû (=
Mal mukabili karı boşamak)
3) Mal
mukabili olmaksızın karı boşamak
4) Rehin
5) Borç
6) Hibe
7) Sadaka
8) Vesayet
9)
Vasiyyet
10) Şirket
11) Müdârabe
12) Kaza (=
Hüküm verme)
13) Emaret
14) Tahkim (= Hakim tayin etme) (İmâm Muhammed)
(R.A.)'e göre
15) Kefalet
16)
Havale
17) İkâle (=
İki tarafın rızası ile alış-veriş akdini bozma)
18) Neseb
19) Köleye
ticaret izni vermek
20) Çocuğu
çağırma
21) Kasdeh
adam öldürmede sulh ( = anlaşma) yapmak
22) Kısas
gerektiren yaralamada sulh (= anlaşma) yapmak
23) Gasb
cinayeti
24) Vedia (=
emanet bırakmak)
25) Ariyet
bırakmak
26) Ayb
sebebiyle reddetmeyi şarta bağlamak Muhayyerlik sebebiyle, geri verebilmeyi
şarta bağlamak. Zimmet akdi
Hakimin azlini ve
nikahı şarta bağlamak sahih değildir.
Keza, ticarete izinli
bir köleyi, ticaretten men etmeyi şart koşmak, hibe, sadaka, kitabet gibi
akitler belirli veya belirsiz şartlarla sahih olur; bunlarda koşulan şart ise
batıl (= geçersiz) olur.
Şu on dört şeyi
gelecek zamana izafe eylemek sahih olmaz.
l) İcare
2) İcareyi
bozma;
3) Müzaraa;
4) Muamele;
5) Müdârebe;
6) Vekâlet;
7)
Vekâletten azl;
8) Vasî
tayini;
9) Vasiyyet;
10) Hüküm;
11) Emaret;
12) Talâk
13) Itak;
14) Vakıf.
Şu dokuz şeyi de, gelecekte zamana izafe etmek sahih değildir:
1)
Alım-satım;
2) İcazet
vermek ve onu bozmak;
3) Taksim;
4) Ortaklık;
5) Bağış (=
Hibe)
6) Nikah;
7) Rücû'
8) Malda
sulh;
9) Alacaktan
vazgeçme. el-İsterûşnî'de de böyledir.
Bir adam, diğerine, bir
yeri, "çıkacak mahsûlünü kendisine
vermek şartıyle" hibe ederse, Ebû'l-Kâsım es-Saffar: "Şayet o yerde
üzüm bağı veya ağaçlar varsa, bu bağış caiz, şart ise batıl olur. Eğer bu yer
boş (hâlî) bir yer ise, bu durumda bağışda fasiddir." denmiştir. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Şayet yapılan bağış
bağ olur ve hibe eden şahıs "onun mahsûlünden kendisine verilmesini şart
koşmuş" bulunursa, bu hibe sahih olur; şart ise batıldır. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
İsbîcâbî'de şöyle
zikredilmiştir:
Bir adam, diğerine bir
bağışta veya tasaddukda bulunduğunda, verdiği şeyin üçte birini veya dörtte
birini yahut bir kısmını geri kendisine vermek şartıyle hibede bulunsa, o
takdirde hibe caiz olur; ancak, bu şahsın dediği kendisine geri verilmez ve
bedel olarak da, bu şahıs bir şey alamaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Müntekâ'da şöyle
zikredilmiştir: Bir kadın, kocasına: "Benim sende alacağım olan bin
dirhemi, senin benim üzerime bir cariye veya bir kadın nikahlamamana karşılık
olarak tasadduk eyledim." deyip, kocası da bunu kabul ettikten sonra da,
bu kadın kendi eliyle, kocasına bir başka kadını nikahlar; kocası da bunu kabul
etmezse, (muhtar olan kavle göre, borçlu kabul etmese bile, hibe sahih olduğuna
göre) —bu kadın, mehrini kocasına tasadduk etmiş olur. Koca, kadının emrini
kabul ederse, bu durumda ibra geçmiştir; kabul etmez ise, artık o muhtardır:
İsterse mehrine avdet eder.
Keza bir kadın,
"kocasında olan alacağı bin dirhemi, kendisini dövmemek ve yatağından
ayrılmamak üzere." veya "kendine şöyle bir şey bağışlamak üzere"
ibra eder ve bağıştaki şart da tahakKuk etmezse, yine bu kadın mehrine avdet
edemez. Kerderî'nin Vecizi'nde ve Hulâsa'da böyledir.
Bir kadın, kocasına:
"Eğer dediğimi yaparsan, mehrimi sanater-keyledim." der; kocası da bu
kadının dediğini yaparsa, mehri —nefsini boşamadıkca,— hali üzere kalır. Çünkü
bu kadın, mehrini, isteğine bedel etmiştir; bu bedel ise, sahih değildir.
Müzmarât'ta da böyledir.
Bir kadın, kocasına:
"Mehrimi sana bağışladım; şayet sen, bana zulmetmezsen..." der;
kocası da bunu kabul eder; sonra da ona zulmederse, Fakıyh Ebû Bekir el-İskâf
ve EbûH-Kasım es-Saffar: "Bu bağış fasidedir. Çünkü şartlı bağışın
şartının hilafı yapılmıştır." demişlerdir. Şayet kadın: "Mehrimi sana
bağışladım; bana zulmetmemene karşılık." demiş, kocası da bunu kabul etmiş
olsaydı, bu durumda hibe (= bağış) sahih olurdu. Çünkü bu bağışın tealluku
kabul iledir. Koca kabul edince, hibe tamam olmuştur. Bundan sonra kadın, mehrine rücû edemez.
"Koca zulmederse,
kadının mehri hali üzere kalır." diyenler de olmuştur.
Fetva da bu kavil
üzeredir.
Şayet koca, şartı
kabul ettikten sonra, karısını haksız olarak döverse, bu durumda kadın, mehrine
rücû edebilir.
Eğer kocası, onu
terbiye için dövmüş ve o da, buna müstehak olmuşsa, bu durumda mehre dönüş
yoktur. Zahîriyye'de ve Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Ebû Bekir'den soruldu:
— Bir kadın, kocasına:
"Cihazım (= çeyizim) esnasında yemek yedir; yaptığın masrafı mehrimden
düşür." derse, durum ne olur?
İmâm:
— Mes'ele, kadının
dediği gibi olur." buyurmuştur. Havî'de de böyledir.
Bir adam, karısına:
"Sen bana, benim sana şu şekilde bağış yapmana kadar, mehrini ibra
eyledin; ben de onu sana ibra eyledim." dedikten sonra, bu koca, o
bağıştan kaçınırsa, Nasıyr "Bu kadın, kocasında olan mehrine olduğu gibi
avdet eder." buyurmuştur.
Kitabü'l-Hâc'da şöyle
denilmiştir: Bir kadın, mehrini, "kocasının kendisine hac yaptırmasına
karşılık olarak", ona bağışladığı halde, kocası onu hacca götürmezse,
Muhammet! bin Mu katil: "Bu durumda mehir hali üzre avdet eder."
demiştir.
Sadru'ş-Şehîd de,
Vâkıât'da şöyle buyurmuştur:
Nasıyr'ın ve Muhammed
bin MukatiPin dediği gibi, mehir avdet eder. Müzmarât'ta da böyledir.
Bir kadın, kocasına:
"Gerçekten sen benden çok ayrılıyorsun; yanımda kalıp gaip olmazsan, filan
yerdeki duvarımı sana bağışladım." der; kocası da onunla beraber bir
müddet kaldıktan sonra, onu boşarsa, işte bu mes'elede beş cihet vardır:
1) Kadın,
iddet beklemekte ise, bu durumda hali hazırda hibe vaki olmaz ve duvar kocanın
olmaz.
2) Kadın
bağış yapıp, onu teslim eder; kocası da ona, "onunla beraber kalmayı"
vadedederse, işte bu durumda duvar kocanın olur. Şayet kadın teslim etmemişse,
duvar kocanın olmaz.
3) Şayet
kadın, kocasıyla beraber kalmayı şart koşup, duvarı da kocasına teslim eder;
kocası da bunu kabul ederse, bu durumda duvar kocanın olur.
Bunu, Şeyh Ebû'l-Kâsim
zikretmiştir.
Ancak, Nasıyr ve Muhammed bin Mukatil:
"Duvar kocanın olmaz."
buyurmuşlardır. Muhtar olan da budur.
4) Kadın:
"Benimle kalırsan, sana bağışladım." derse, bu durumda da duvar
(avlu) kocanın olmaz.
5) Kadın, "kocasıyla beraber kalmasına karşılık
olmak üzere, duvarı bağışlamak hususunda" anlaşma yaparsa, işte bu durumda
da duvar (avlu) kocanın olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kadın, kocasına,
"her sene iki elbise (alması) karşılığında, mehrini bağışladığında, kocası
da bunu kabul eder ve iki sene geçtiği halde elbise yaptırmazsa, Şeyh Ebû Bekir
Muhammed bin Fadl: "Bu şart, hibe hakkında ise, mehir hali üzre kalır.
Şayet hibe hakkında değil ise, kadının mehri sakıt olur. (= düşer) Ondan dönüş yapamaz." demiştir.
Eğer kadın, mehrini
kendisine iyilik etmesi şartıyle bağış yapar; kocası da iyilik yapmazsa, bu
hibe batıl olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kadın, kocasına: "Elini
üzerimden kaldır; mehrimi sana bağışladım." derse, erkek, onu boşamadıkca,
mehirden kurtulamaz. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir kadın,
mehrini kendisini boşamayıp yanında tutmasına karşılık olarak,
kocasına hibe eder; kocası da böylece kabul ederse; ŞeyhıTl-İmâm Ebû Bekir
Muhammed bin Fadl: "Eğer, yanında tutmasını bir vakitle kayıtlamamışsa,
mehrini geri almak için rücû edemez. Şayet böyle bir vakitle kayıtlamış ve bu
vakit gelmeden önce de, koca, bu kadını boşamış olursa, mehir olduğu gibi
durur. "Şayet bir Vakit tayin etmemiş ve kasdıda ölene kadar yaşamak idiyse,
—yalnız talak sözü yoksa— yine böyledir." denilmiştir.
Bir kadın, mehrini,
—kendisini boşamamak üzere— kocasına bağışlar; kocası da onu kabul ederse,
Halef: "Kocası boşasın veya boşamasın,
bu bağış şahindir." demiştir.
Fetâvâyi Kâdîhan'da da böyledir.
Ebû Ca'fer'den
soruldu:
— Bir adam, ana ve
babasına gitmekten men ettiği karısı hasta olunca, ona: ' 'Eğer mehrini bana
bağışlarsan, seni ana-babana yollarım." der; kadın da:
"Bağışlarım." karşılığını verir ve kocası, buna şahitler getirmeye
gider; kadın da mehrinin bir kısmını bağışlayıp bir kısmıriı da fukaraya
verilmesini veya başka türlü tasarruf edilmesini vasiyyet eder; bundan sonra da
kocası karısını baba-ana evine yollamaz veya onu gitmekten men ederse durum ne
olur?
İmâm şu cevabı verdi:
— Bu bağış batıldır.
(= geçersizdir) Çünkü bu şekilde bağış yapmak mekruh menzilindedir. Hâvî'de de
böyledir.
Bir kadın, hasta olan
kocasına: "Eğer sen, bu hastalıktan ölürsen, mehrim sana helaldir."
veya "Üzerinde olan mehrim, sadakadır." derse, işte bu batıldır. Zira bu söz muhataralıdır. Zahîriyye'de de böyledir.
Hasta bir kadın,
kocasına: "Şayet ben, bu hastalığımdan ölürsem, mehrim sana
sadakadır." veya "...Mehrim sana helaldir-." der ve o hastalıktan
da ölürse, bu sözü batıldır. (= geçersizdir) Ve bu kadının mehri kocasının
üzerindedir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir kadın, kendisini
boşayan bir şahısla, ikinci bir kocadan sonra nikahlanmak istediğinde, onu
önceden boşayan zat: "Seni, bende olan malım, bana bağış yapmadıkça
nikahlamam." der; kadın da, "kendisini, onun nikahlamasına
karşılık," mehrini ona bağışlar ve sonra da adam onu nikahlamazsa, mehri,
o kocanın üzerinde baki kalır. Çünkü o kadın, nikaha karşılık, nefsini bedel
etmiştir. Nikahda bedel, kadına karşı değildir. Bu bedel kadının üzerine (borç)
değildir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir,
Bir adam, karısının
yanında yatmadan kaçınsa ve karısına: "Sen, bana mehrini bağışla, ben de
seninle beraber yatayım." der; kadın da bunu kabul ederse; "bu bağış,
cimaya çağıranın muhabbetinden dolayı bağıştır. (= ibradır)
Bir adam, borçlusuna:
"Sen ölene kadar, üzerinde olan malımı vermezsen, sen ondan muafsın."
derse, bu söz batıldır. (= geçersizdir) Bahru'r-Râik'ta da böyledir.
Şayet alacaklı:
"Sen ölürsen, sana helal olsun." derse, işte bu caizdir. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer: Ben ölürsem,
sen berisin.'' derse,
bu muhataralı olduğundan, ibra
caiz olmaz. "Eğer eve girersen, sen, benim senin üzerinde olan malımdan
bensin." demenin caiz olmadığı gibi... Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir kimse, bir
hükümdarda bulunan alacağından, mühim bir işinin halli için vazgeçse; bu, ibra
olmaz. Bu, bir rüşvet olur. Gunye'de de böyledir.
En doğrusunu.bilen
Allah'u Teâlâ'dır.[27]
Bir adamın yanında bir
köle bulunduğunda, başka bir adam da gelerek
"o kölenin sahibinin, onu kendisine bağışlayıp
teslim de ettiğini iddia eder;
köle yanında olan zat da bunu inkâr eder ve iddia eden şahıs beyyine getirerek
"bağışlayanın bağışını ve kendisinin de onu teslim aldığını" isbat
ederse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)\ önce: "Bu şehadet kabul edilmez."
buyurmuştur. Sonra o görüşünden dönerek: ''Kabul edilir." demiştir.
Bu ayn, zamanda
İmâmeyn'inde kavlidir.
İhtilaf rehin ve
sadaka üzerindedir.
Şayet ihtilaf iki
şahid arasında olursa, bu hâl —ihtilafsız— şeha-detin kabul edilmesine manidir.
Şöyle ki: İki şahidden
birisi, "Köleyi, bağış olarak alan şahsın onu teslim aldığını"
söylediği halde; diğeri "bağış yapanın ikrarına" şahitlik yaparsa, bu
durumda köle, kendisine bağış yapılan şahsın (= mevhûbün lehin) yanında
bulunur, şahitler de "bağış yapan şahsın teslim ettiğini ikrar
ettiğini" söylerlerse, birinci şahidin de ikinci şahidin de şehadetleri
caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.
Şayet, bağış yapan
şahıs (= vahib) hakimin huzurunda, böylece ikrar eder ve köle de yanında
olursa, —ikrarı sebebiyle— köle geri alınır. Bu mes'ele burada zikredildi.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin önceki ve sonraki kavli zikredilmedi.
İkrar kitabında ise
önceki kavli zikredildi. Alimlerimiz: "Burada zikredilmemesi
esahtır." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerinden
bir emanet ister; emanet veren şahıs da, sonradan o şeyi, emaneten alan şahsa
bağışlar, bilahare de, bağışladığını inkar edip, bunun üzerine şahid dinletir
ve şahid "teslim aldığım" söylemezse, bu şehadet caizdir.
Şayet bağış yapan zat,
"kölenin, o gün yanında olduğunu" inkar eder; şahitler de "bağış
yapıldığını" söyleseler, ancak "teslim edildiğine" ve
"bağış yapanın bunu ikrar ettiğine" şahitlik yapmazlar; hibe edilen
şey de muhakeme günü, kendisine bağış yapılan şahsın yanında bulunursa —bağış
yapan şahsın sağ olması halinde— bu şehadet caizdir.
Şayet bağış yapan
ölmüşse, bu durumda şahitlerin şehadetleri batıldır. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, diğer bir
adama bir şey bağışladıktan sonra: "Onu, sana emanet bırakmıştım."
derse; bu durumda, bağış yapan şahsın, —yeminle birlikte söylediği— sözü
geçerli olur. Bu şahıs yemin edince, eşyasını geri alır.
Bu kimsenin hibesi (=
bağış yaptığı şey) —emanet bıraktığını iddia eyledikten sonra— zayi olmuş
olursa, emanet bırakılan zat onu.tazmin eder. (= öder.)
Eğer bağış davasından
önce zayi olmuş olursa, bu durumda tazminat gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine'bir
köle bağışlar; mevhûbün leh de onu teslim alır; sonra da bir adam beyyinesi ile
birlikte gelerek "o köleyi, bağış yapan şahıstan, bağış yapmadan önce,
satın aldığını" söyler ve satın aldığını isbat edemezse, bağış batıl (=
geçersiz) olur. Bu durumda bu köle, mevhûbün lehin olur.
Keza, satın alma
şahitleri, bir ay veya bir sene sonra gelirler ve köle, bağış yapanın yanında
olur; kendisine bağış yapılan da, "onun, kendisine satıştan önce
verildiğini" beyyineler, müşteri de "bağış yapılmadan önce satın
aldığını" beyyinelese o zaman köle satın alanın olur. Zetuyre'de de
böyledir.
Bişr'in Müntekâsı'nda, İmâm
Ebû Yûsuf (R.A.)'un
şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
Vâhible mevhûbün leh,
hibenin bir ivaz karşılığında yapıldığında ittifak ettikleri halde, bu
karşılığın miktarında ihtilaf ederler ve bağış yapan: "Karşılık bin
dirhemdi." mevhûbün leh de: "Beşyüz dirhemdi." der; hibe edilen
şey de yerinde olduğu gibi durmakta olursa, bu durumda vahib muhayyerdir:
İsterse beşyüz dirhemi alır; dilerse bağıştan rücû eder.
Şayet bağış zayi
olmuşsa, bu durumda vahib dilerse, onun kıymetini alır.
Şayet taraflar ivazın
(= bedelin karşılığın) aslında ihtilaf ederler, ve kendisine bağış^yapılan zat:
"Sen, asla karşılığı şart koşmadın." derse, bu durumda onun sözü
geçerli olur.
Bu durumda bağış, yapan
için, dönüş hakkı 'vardır. Ancak, bağışlanan şeyin durmakta olması halinde bu
böyledir.
Eğer, bağışlanan şey
zayi olmuş olursa, Vahibin, mevhûbün lehe karşı yapacağı bir şey yoktur. Ancak,
bu durumda mevhûbün leh ( = kendisine bağış yapılan şahıs) "bağış yapan
şahsın karşılığı şart koşmadığına," Allah adına yemin eder. Muhıyt'te de
böyledir.
Bir adamın elinde bir
ev bulunur ve başka bir adam da ona: "Bu evi bana verdin (= tasadduk
eyledin) Teslim almaya da izin verdin; ben de onu teslim aldım." derse; bu
durumda tasadduk edenin sözü geçerli olur.
Şayet ev yanında olan
zat: "Bana tasadduk eyledin." derse, işte bu caiz olur. Tasadduk eden
şahıs, bu durumda: "Hayır ev benimdi, sen onu benim iznim olmadan
aldın." derse, o zaman, kendisine tasadduk edilen şahsın sözü geçerli
olur.
Bir kimse başkasının
yanında olan köleyi zanîa iddia ederek: "Bunu bana, yanında olan zat
verdi.'' der; o köle de huzurda bulunmaz ve onu, —izinsiz olarak— kendisine
bağışlanan şahıs almış olur ve bu şahıs: "Sen, onu bana bağışladın; ben de
onu senin iznin ile aldım." derse, bu durumda bu şahsın sözü geçerli olur.
Şayet kendisine bağış
yapılan zat: "Onu, bana bağış yaptığın zaman, o senin yanında değildi;
benim de yanımda değildi. Sen, onu almayı bana emreyledin; bende
aldım."derse, bu sözü kabul edilmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
MUntekâ'da şöyle
zikredilmiştir:
Eğer, bağış yapan
şahıs, bağışından dönmek ister; kendisine bağış yapılan şahıs da "onun
zayi olduğunu" söylerse; bu durumda, mevhû-bün lehin —yeminsiz olarak—
söylediği söz geçerli olur.
Şayet bağış yapan
adam, bağışı tayin ederek: "İşte budur." derse, bu durumda kendisine
bağış yapılan şahsın yemin etmesi gerekir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir koca, karısı için:
"Onun mehrini, onun sağlığında
vermiştim." dediği halde; varisleri: "Hayır, hastalığında
verdin." derlerse, bu durumda kocanın sözü geçerli olur.
Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Kendisine bağış
yapılan şahısla başka birinin varisleri "bağış, sağlıkta yapıldı;
hastalıkta yapıldı" diye, ihtilaf ederlerse, bu" durumda
"sağlığında (= sıhhatli iken) yapıldı." diyenin sözü geçerli olur.
Çünkü hastalık halinde yapılan tasarruf da caizdir. Ginye'de de böyledir.
Bir adam, bir ziynet
eşyası satın alıp, onu karısına verir, karısı da onu ölene kadar kullanır;
sonradan, bu koca ile, varislerinin arasında "bağıştır." veya
"ariyettir." diye, ihtilaf çıkarsa, bu takdirde, kocanın söylediği
söz geçerli olur. Ancak bu söz, yeminle söylenmiş olacak ve: "Onun ariyet
olduğunu" söyleyecektir. Çünkü,' bağış olduğunu inkâr eylemiştir.
Cevâhiru'I-Fetâvâ'da da böyledir.
İddia olunan zat:
"Benim babam, bu malı sana bağış yapmıştı. Sen onu sağlığında teslim
almadın; ölümünden sonra teslim aldın." der; kendisine bağış yapılan zat
da: "Ben, onu, babanın sağlığında teslim aldım." der; hibe edilen
şeyde, bağış yapılan şahsın olursa, bu durumda varislerin sözü geçerli olur.
Zehiyre'de de böyledir.
Bağış yapan şahıs
bağışından dönmek ister; kendisine bağış yapılan da: "Ben, senin
kardeşinim" veya: "Sana karşılık verdim." yahut "Sen, onu
bana tasadduk etmiştin." der ve bu durumlarda vahib de (-bağış yapan şahıs
da) onu yalanlarsa, onun sözü geçerli olur.
Keza, bağışlanan şey
bir cariye olur ve bağışı alan şahıs: "Sen, onu bana küçük iken bağış
yaptın; o, benim yanımda büyüdü ve kıymeti arttı." der; bağış yapan şahıs
ise onu yalanlarsa, bu durumda bağış y*pan şahsın sözü geçerli olur.
Buistihsandır.
Kıyasda ise, bağışı
alanın sözü geçerli olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bu, doğum sebebiyle
artış yapan her şey de böyledir. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Şayet bağışı alan
iddia ederek: "Benim yanımda semizlendi." der; bağışlayan da onu
yalanlarsa, bize göre, bu durumda bağışlayanın sözü geçerli olur. Kâfî'de de
böyledir.
Bağışlanan şey, içinde
ev, ağaç veya sevik (= üğütmüş un) bulgur ve benzeri şeyler bulunan bir ev olur
ve bu şeyler yağa katılmış un veya boyanmış veya dikilmiş elbise olduğu halde
kendisine bağış yapılan zat: "Sen, bu yeri, bana boş olarak bağışladın;
ben, ona bina yaptım; ağaç diktim." ve diğerleri için de: "Sevik
karışık değildi... Elbise boyalı veya dikili değildi... Bunları ben boyadım;
ben diktim." der; bağışlayan da: "Hayır ben böylece bağış
yaptım." derse; kendisine bağış yapılan şahsın sözü geçerli olur.
Ev yapma ve Tcılıç
kabzeletmede de durum böyledir. Muhıyt*te de böyledir.
Müntekâ'da Ibnü Semâa,
İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir adam, diğerine bir
cariye hibe eder; kendisine hibe yapılan şahıs da, onu teslim alır ve ona bir
çocuk doğurtur; sonra da bağış yapan şahıs beyyine ile "onu bağış, yapmadan
önce müdebbere yaptığını" söylerse; İmâm: "Cariyeyi alır; mehrini
alır ve çocuğun kıymetini de alır." demiştir.
Şayet bağış yapan ölür
ve cariye ayni şekilde belgelerse cevap yine dediğimiz gibidir. Muhıyt'te de
böyledir.
Fetâvâyi Attabiyye'de
şöyle zikredilmiştir:
Mevhûbün lehin yanında
doğum yapan bir cariye "kendisini bağışlayan zatın, kendisini müdebbere
yaptığını" belgelerse; bağışlayan şahıs onu alır; mehrini de alır;
çocuğunu da alır. Bu çocuk, kıymeti karşılığında hür olur. Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Bir adam, başka
birisinin kölesini, onun izni olmaksızın bağış yapar ve teslim de eder; sonra
da bu kölenin asıl efendisi "onun, kendi kölesi olduğunu" belgeler;
hakim de ona hükmünü verir; sonra da efendisi, kölenin bağışlanmasına razı
olursa; Hassâf: "Onun razı olması caiz olmaz. Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavlidir." demiştir. Hakimin hükmüyle, geçmişteki akidler
bozulmuş olurlar.
Zahîrü'r-rivayede ise,
bu durumda, bu akidler bozulmazlar.
Şemsül-Eimme Halvânî:
"İstihkak sebebiyle, alım-satım feshedilmez. Öyle olunca, hibe de
bozulmaz. Hak sahibinin icazeti sahih olur. Fetva da buna göredir."
buyurmuştur. Cevâhirü'l-Ahlâtî'de de böyledir.
Bir kadın, kocasına
bir şey bağışladıktan sonra, bu bağışın zorlama ile olduğunu iddia ederse, bu
davası kabul edilir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.
Bir kadın,
mehrini'kocasına bağışlar ve: "Ben onu biliyorum." bundan sonra da:
"Ben onu bilmiyorum." diyerek kendini yalanlarsa, bu müddet içinde
idrakini zayi etmişse veya onun idrakinin alametleri varsa; bu sözü
doğrulanmaz. Gerçekten o müdirike değildir. Şayet, durum böyle değilse; onun
sözü geçerli olur. Hızârtetü'l-Fetâvâ'da da böyledir.
Bakkâlî'de şöyle
zikredilmiştir:
Efendisi huzurda
olmayan bir köleye yapılan bağıştan —köle ticarete izinli ise— geri dönülebilir.
Köle izinli ise,
vahibe inanılır. Ancak, bu kölenin izinden mahrum olduğu hususundaki beyyinesi
kabul edilmez,
Efendisinin,
"onun izinli olduğuna dair" ikrarı varsa, o müstesnadır. Ve, bu
durumda bağış yapan yemin verebilir.
Şayet köle de, bağışlanan
şey de hazırda yok iseler, efendisi ile husûmet (= mahkeme olma) yoktur. Eğer,
köle efendinin elinde bulunur ve efendi de onu tasdik ederse, bu durumda
husumet vardır. Veya, ona karşı beyyine ibraz eder. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, başkasına:
"Ben, bu köleyi sana dün bağış yaptım. Sen ise kabul etmedin." derse,
bağış yapanın bu sözü geçerlidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
En doğrusunu bilen
Allah'u Teâlâ'dır.[28]
el-Asl kitabında, İmâm
(R. A.) şöyle buyurmuştur: Hastanın bağışı caiz değildir; sadakası da caiz
değildir.
Ancak, bunlar teslim
alınmışsa, ve bunlar, hastanın malının üçte birinden olmak şartıyla caiz olur.
Şayet bağış yapan
hasta, yaptığı bu bağışı teslim etmeden önce ölürse, bağışı batıl (= geçersiz)
olur.
Bilinmesi gereken
şudur: Hastanın bağışı sözleşmedir; (= akiddir); vasiyyet değildir. Ancak,
hastanın bağışında, malının üçte birine itibar edilir. Çünkü o, ma'nen
vasiyyettir. Zira, hastanın malına, varislerin hakkı taalluk eder.
Hasta, serî şerifin
kendisine tanıdığı hakka sahibdir. Bu da malının üçte biridir.
Şayet bu tasarruf
akdile yapılmış bir bağış olur ve bunda hibenin diğer şartlan bulunursa, o
şartlar cümlesinden birisi de, mevhûbün lehin, vahib ölmeden önce o şeyi
almasıdır. Muhıyt'te de böyledir.
Yapılan bağış bir ev
olduğunda, mevhûbün leh onu teslim almış, sonra da vahib (- bağış yapan şahıs)
ölür; bu evden başka hiç malı da olmazsa, bağış, ancak evin üçte birinde
geçerli olur; bu evin üçte ikisini, kendisine bağış yapılan zat, varislerine
geri verir.
Diğer mallar da
böyledir... Taksim edilir olsun veya olmasın müsavidir. Mebsût'ta da böyledir.
Hasta bir adam,
birisine bir cariye bağışlar; kendisine bağış yapılan şahıs da, o cariyeye
cima yapar; sonra da bağış yapan adam ölür ve üzerinde de bütün varlığını
kaplayan borç bulunursa, bu durumda bağış yapılan cariye, geri verilir. Kendisine bağış yapılan adam, cariyenin
mehrini de geri verir.
Muhtar olan budur.
Cevâhiru'l-Âhlâtî'de de böyledir.
Şöyle rivayet
olunmuştur:
Hasta bir adam,
cariyeye cima etse, bu cariyeden doğanın nesebi sabit olmaz.
Bu şahsın, kendisine o
cariyeyi bağışlayan şahsa mehir vermesi gerekir.
Bu durumda cariye ile
çocuğun üçte biri kendisine bağış yapılanın, üçte ikisi de bağış yapanın
varislerinindir.
Şayet bağış yapan
şahıs, cariyenin elini kesmiş olsa diyet gerekir mi?
Burada,."gerekir"
ve "gerekmez" diye iki rivayet vardır. Tatarhâ-niyye'de de böyledir.
Hibe edilen şey bir
cariye olur ve onu hibe alan zat, miikatebe yapar; sonra da hasta plan ve aynı
zamanda bağışı yapan şahıs —bu cariyeden başka bir malı olmadığı halde— ölürse,
mevhûbün leh, bu cariyenin kıymetinin üçte ikisini, varislere öder. Kitabet de
reddedilmez.
Hakim, mevhûbün lehe,
kıymetinin üçte ikisini hükmettikten sonra, bu cariye kitabet bedelini
ödemekten aciz kalırsa, varislerin bu cariyeye karşı yapacağı hiç bir şey
yoktur.
Şayet hakim
hükmetmeden önce cariye aciz kalmışsa; bu durumda varisler, bu cariyenin üçte
ikisine sahib olurlar.
Eğer kendisine bağış
yapılan şahıs, bağış yapan şahısın sağlığında, bu cariyeyi mükâtebe yapmışsa,
cevap, öncekinin aynıdır. Bu, hakimin, üçte ikiyi hükmetmemiş olması halinde
böyledir.
Şayet hakim, buna
hükmetmiş sonra da kendisine bağış yapılan adam, cariyeyi azad etmişse, bu, iki
arkadaştan (ortaktan) birinin azad etmesi gibidir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, varisler muhayyerdir: İster tazminat alırlar; isterse, azad
ederler.
Kendisine hibe yapılan
adam zengin ise, bu durum hakkında kitab da birşey yazılmamıştır.
Eğer fakir ise,
varisler ona tazminat yaptırır mı?
Bi'1-icma, bu durumda
tazminat gerekir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Fetâvâyi Attabiyye'de
şöyle zikredilmiştir:
Hasta bir kimse,
malının tamamını bedel mukabili hibe eder ve "bu bedle de malının üçte iki
kıymetinde veya daha fazla kıymette olacak" şartı koşulmuş olursa, bu hibe
caizdir. Eğer bu bedel, üçte birden az olacak olursa, bu durumda kendisine
bağış yapılan adam, dilerse onu üçte iki kıymetine tamamlar, isterse hibenin
tamamını geri verip, bedeli olan kadarı alır. Bedel, şartsız olsa bile
böyledir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir hasta, diğerine,
hibe olarak bir köle teslim eder; sonra da kendisine hibe yapılan zat, o
hastayı öldürürse, bu durumda ister kasten, ister hataen öldürmüş olsun, o
köle, varislere geri verilir. Gınye'de de böyledir.
Bir adam,
hastalığında, başka bir adama, lcıymetî bin dirhem olan bir köleyi bağışlayıp,
ona teslim eder ve ondan başka da malı bulunmaz; sonra da o köle, kendisini
bağışlayan şahsı öldürürse, kendisine bağış yapılan şahsa: "İster köleyi,
istersen fidyesini ver." denilir.
Eğer fidye vermeyi
seçerse, onbin dirhem fidye verir.
Şayet kendisini geri
verirse, başka yapacağı bir şey kalmaz. Zira onun efendisi caniyi def ile
cinayetten halas olmuş (= kurtulmuş) olur. Bunun yarısını, varisleri hibeyi def
yönünden yarısını da cinayeti def için vermiş olur. MebsûtHa da böyledir.
Bir hasta, bir köleyi,
birisine bağışlar; başka da malı olmaz, kendisine hibe edilen zat da onu
satar; sonra da hasta ölürse, bu tasarruf sahihdir. Kölenin kıymetinin üçte
ikisini, varislere tazmin eder. (= öder) Siraciyye'de de böyledir.
Bir hasta, kölesini
birisine bağışlar; onun kıymetini içine alacak kadar da borcu olur ve bu şahsın
o köleden başka malı da bulunmaz; kendisine bağış yapılan adam da, bağışlayan
şahıs ölmeden önce, o köleyi azad ederse, bu caiz olur. Şayet öldükten sonra
azad ederse, caiz olmaz. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir hasta, diğer bir
hastaya bir köle bağışlar ve teslim eder; bağışı alan zat da onu azad eder ve
her ikisinin de o köleden başka mallan olmaz, sonra da bağış yapan şahıs,
bilahare de kendisine bağış yapılan şahıs
ölürse, bu durumda
köle kıymetinin üçte
ikisini, kendisim bağışlayan
şahsın varislerine, geride kalan,
kıymetin üçte ikisini de kendisini azat edenin varislerine öder.
Şayet kendisine bağış
yapılanın üzerinde bin dirhem borç bulunur, kölenin kıymeti de bin dirhem
olursa, köle kıymeti olan bin dirhemi verir; onun üçte ikisini, bağış yapanın
veresesi alır; kalanını da kendisine bağış yapılanın-alacaklıları aralarında
taksim ederler. Mebsût'ta da böyledir.
Bir hasta, kıymeti
üçyüz dirhem olan bir yerini, kıymeti yüz dirhem olan bir köleye karşılık
olarak, bir adama bağışlayıp, karşılıklı teslim-tesellüm de yapsalar, bu
durumda o yerin şefunin şüf'a hakkı vardır.
Eğer karşılık şart
koşulmamış olsaydı şüf'a hakkı olmazdı. Kâfi'de de böyledir.
Hasta bir adam,
kıymeti üçyüz dirhem olan kölesini sağlam olan bir adama, —karşılığında yüz
dirhem kıymetinde bir köle verilmesi şartıyle— bağışlayıp her iki taraf da
kölelerini teslim alırlar, —sonra da hasta adam aynı hastalıktan ölür ve o
köleden başka da hiç bir malı bulunmaz; varisler de buna razı olmazlarsa (yani
bağışa rıza göstermez-lerse) bu durumda, kendisine bağış yapılan zat
muhayyerdir: Dilerse bağışı bozup, aldığı bağışı tamamen geri verip, kendi
verdiğini geri alır; dilerse, bağış aldığı kölenin üçte iki kıymetini varislere
verir. Bu durumda kendi verdiğinden bir
şey alamaz.
Şayet kendisine bağış
yapılan adam: "Bedeli artırayım." derse, buna hakkı olmaz.
Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Hasta olan zat, birine
bağış yapar ve onu, malının üçte birden çıkarmazsa, bu durumda kendisine bağış
yapılan adam, üçte birden fazlayı geri reddeyler. Suğrâ'da da böyledir.
Hasta bir adam,
kıymeti üç yüz dirhem olan, bir kürr hurmayı, "sağlam adamın, ona karşılık
olarak, kıymeti yüz dirhem olan bir kürr hurma vermesi" şartı ile hibe
eder ve iki taraf, hurmalarını teslim alırlar; bilahare hasta ölür ve ölenin
varisleri, bu bağışa rıza göstermezlerse, bu durumda bağış alan şahıs aldığı
bir kürr hurmayı reddeder; verdiği bir kür hurmayı geri alır. Veya aldığının
yarısını Verip, verdiğinin de yarısını alır.
Eğer bedel şart
koşulmasaydı, isterse aldığını tam verip, verdiğini tam alırdı; dilerse,
aldığının üçte ikisini geri verir ve bu durumda verdiğini alamazdı. Kâfî'de de
böyledir.
Hasta bir adamın,
kıymeti beşbin dirhem olan bir kölesi bulunur ve onu, bir adama bağışlar,
mevhûbün leh de onu teslim alır; vahibin de ondan başka, hiç bir malı bulunmaz
ve sonra da bu köle, hasta zatı hatâen öldürürse, işte o zaman, kendisine bağış
yapılan adama: "Ya onu geri ver veya fidye öde." denilir.
Şayet fidyeyi seçerse,
kölenin tamamını geri verir. Çünkü nefsin bedeli nefisdir.Ve bu gerideki malı
menzilindedir.
Eğer, ölenin malının
onbeşbin dirhem olduğu meydana çıkarsa, bu kölenin kıymeti de beşbin dirhem
olduğuna göre, o takdirde, bu köle, onun malının üçte birisidir demektir. Böyle
olunca da, bu kölenin tamamının hibe olması geçerli olur.
Hibenin geçerliliği,
kölenin değerinin tamamını kaplarsa, kendisine bağış yapılan şahsın, kendi
ihtiyariyle tam diyeti varislere vermesi gerekir.
Şayet diyet altı bin
dirheme müsavi olur ve bağış alan da fidye vermeyi seçmiş olursa, işte o zaman
bağış alan zat, bağış verenin varislerine dörtte birini fidye, geride kalan dörtte
üçünü de diyet olarak verir. Mebsût'ta da böyledir.
Hişam, Uyun isimli
kitabında, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Bir adam, hasta iken,
bir başkasına bir köle hibe eder ve o şahsın da, bu kölede bin dirhem alacağı
bulunur; sonra da bağış yapan zat —o köleden başka hiçbir malı olmadan ölürse,
bu durumda, bağış alan zat, kölenin kıymetinin üçte biri için başvurur ve
alacağı batıl (= geçersiz) olur.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.yin kavlidir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)*a1
göre, önce böyle iken, sonra bu görüşünden rücû eyledi ve: "Alacağının
üçte ikisine müracaat eder." buyurmuştur.
Bir adam, hastalığinda
oğluna bir köle bağışlar, bu oğlanın da o kölede alacağı olursa, İmâm: Baba
sıhhat bulursa, bağış caizdir. Şayet ölürse, alacağı varislere avdet
eder." demiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bağış yapan şahıs,
bağışına müracaat eder (= hibesinden döner) bağışı alan şahıs da hasta olur;
bağış ise, o sıhhatli iken hakimin hükmüyle yapılmış bulunursa, bu durumda
müracaat sahih olur. Kendisine bağış yapılan şahsın diğer alacaklılarına bir
yol yoktur. Varislerin de yapacağı bir şey yoktur.
Eğer bağış, hakimin
hükmüyle yapılmamış olur ve bağış yapan şahıs da bağışından dönerse, bu hasta
iken yapılan yeni bir bağış menzilinde olacağından, onun üçte biri bağış
yapılan şahsın olur. Bağış yapan şahsın borcu yoksa bu böyledir.
Şayet malının tamamını
kaplayacak kadar borcu varsa, bu durumda bağış, ölenin terekesine terk edilir.
Mebsût'ta da böyledir.
Bir hasta, diğer bir
hastaya bir cariye bağışlar; o hasta da aynı cariyeyi bağış olarak geri
reddederse, bu caizdir. Bu durumda kendisine bağış yapılan zâtın varisleri
için, yapılacak bir şey yoktur. Gerçekten bu mes'elede rücûa itibar, her
yönüyle batıldır.
Bu rivayet, Ebû
Hafs'ın, İmâm Muhammed (R.A.)'den yaptığı rivayete muvafıktır. Zahîriyye'de de
böyledir.
Bir hasta, karısına
bir köle bağışlar; karısı da onu teslim alıp, azad ettikten sonra, hasta zat
ölürse; bu durumda azad geçerlidir. Ancak kıymetini tazmin gerekir.
Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Hasta bir kadın,
mehrini kocasına bağışlar ve bu hastalığından iyi olursa, bağışı sahih olur.
Eğer o hastalıktan
ölür ve şayet hastalığı Öldürücü bir hastalık olmazsa, cevap aynıdır.
Eğer hastalık ölüm
hastalığı ise, varisler razı olmadıkça, bağışı sahih olmaz.[29]
Ölüm hastalığının
haddi hususunda, alimlerimizin çeşitli kavilleri vardır: Fetvada muhtar olan,
ölümüne zann-ı galibin bulunmasıdır. Hasta ister yatan bir hasta olsun isterse
böyle olmayıp ani hastalık olsun, müsavidir. Muzmarâf'ta da böyledir.
Ebû'1-Leys: Ölüm
hastalığı hastanın, namazım ayakda kılmaya gücü yetmiyecek durumda olması
halidir." buyurmuştur.
Bu çok güzeldir; biz
bu görüşü alırız. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.
Hasta bir kadın,
mehrini kocasına bağışladıktan sonra ölürse, Fakıyh Ebû Cafer: "Şayet
bağış vaktinde bir ihtiyacı olur ve ta'yinsiz ona müracaat ederse, işte bu
sağlıklı zamanı gibidir ve bağışı şahindir." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da
da böyledir.
Yatalak, felçli,
çolak, topal ve benzeri durumda olan kimselerin bu hastalıkları uzar ve bu
şahıslarda —derhal— ölüm korkusu kalmazsa,
bunlar, her türlü
mallarını hibe edebilirler.
Tebyîn'de de böyledir.
Bir kadın, mehrini,
boşama iddetini beklerken —nifas halinde— bağışlar ve bu durumda ölürse, bu
bağışı caiz olmaz. Sirâciyye'de de \ böyledir.
Bir kadın, ölüm
hastalığında mehrini kocasına bağışlar ve kocası da kendisinden önce ölürse, bu
durumda, bu kadm ona karşı dava edemez.
O öldüğü vakit, varisleri onun mehrini dâva edebilirler. Gınye'de de böyledir.
Hasta bir adam, ölüm
anında karısını üç talak boşar ye ona bir yer satıp, bedelini de ona vasiyyet
eder veya ona bin dirhem vasiyyet ettikten sonra ölür; kadın da iddet içinde
bulunsa, artık onun vasiyyeti ve bağışının bedeli batıldır.
Şayet diğer varisler
buna izin verirlerse, işte bu durumda iki hal vardır. Eğer varisler:
"Tamamen izin verdik" derlerse, ölenin dediği gibi olur ve vasiyyeti
caiz; bağışı ise batıl olur.
Şayet varisler:
"Biz, ölenin yaptığının tamamına izin verdik." derlerse, bu durumda
vasiyeti de, bağışı da caiz olur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir efendinin
sağlığında ümm-ü veledine bağış yapması sahih olmaz.
Keza, bir efendinin,
veledine, kendisinin Ölüm hastalığı anında bağış yapması da sahih olmaz. Bu
bağış vasiyyete dönüşmez. Fakat, Ölümünden sonra —geçerli olmak üzere— onun
için vasiyyette bulunsa, bu vasiyeti sahih olur. Cevâhiru'I-Fetâvâ'da da
böyledir.
En doğrusunu bilen
Allah'u Teâlâ'dır.[30]
Mecmûıı'n-Nevazil'de
söyle zikredilmiştir:
Bir kimse, diğer bir
şahsa bir şey bağışlayıp mevhûbün leh de onu teslim aldıktan sonra, vahib (=
bağış yapan şahıs) o şeyi alır ve zayi ederse, onun kıymetini bağış yaptığı
zata tazmin eder. (= öder)
Bir adam, diğerine bir
koyun bağışlar ve onu bağış yapılan zat teslim aldıktan sonra, onun izni
olmaksızın, bağış yapan alıp boğazlarsa veya bir kimse, başka birine bir kumaş
bağışladıktan sonra, onu bağış yapılanın emri olmaksızın, keser, parçalarsa,
kesilmiş koyunu vahib = kendisine bağış yapılan şahıs) alır. Bu durumda vahib
bir şey ödemez. Kumaş meselesine gelince, bağış yapılan onu öylece alır.
Kesilmiş hali ile önceki hali arasındaki farkı da bağış yapan şahıs tazmin eder
(= öder.) Muhıyt'te de böyledir.
Fetâvâti Ahû'da şöyle
zikredilmiştir: Bir adamın, diğerinde yüz dirhemi hali hazırda ödenecek, elli
dirhemi de va'deli olmak üzere, yüz elli dirhemi olduğunda, alacaklı,
borçlusuna elli dirhemini bağışlarsa, bu bağış, hali hazıra mı, yoksa vadeliye
mi ait olur? İmâm Bürhânü'd-dîn el-Mürğînânî: "Her ikisine de sarf
eder." buyurmuş ve öyle fetva vermiştir.
Kâdî Bedîü'd-Din de,
böyle fetva vermiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Hasta olan kadın:
"Kocamın bende mehri yoktur." dese, bize göre koca mehirden kurtulmuş
olmaz. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
AUyyü's-Sağdfden
soruldu:
— Bir adam, karısına:
"Bütün emlâkini bana ver." der; karısı da: "Verdim. (=
bağışladım.) derse; mehri buna dahil olur mu, olmaz mı?
imâm şu cevabı verdi:
— Hayır dahil olmaz.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam, kendi
kızını, kendi malıyla teçhiz edip, bu çeyizle kocasına yollar, kızı da ölür ve
babası dava ederek, "bu çeyizi, kızına ariyeten verdiğini" söyler ve
onun kendi malı olduğunu iddia eder; kocası ise, "onun kendisinin olduğunu"
söylerse, alimler bu durumun halli hususunda ihtilaf eylediler: Bazıları:
"Kocasının sözü geçerlidir." demişler; bazıları ise: "Babanın
sözü geçerlidir." demişlerdir.
Kocasının sözü geçerli
olunca, beyyine getirmek babaya aittir.
"Bu, Şeyhu'1-İmâm
Ebû Bekir el-Fadl'm kavlidir." demişlerdir.
"Babanın sözü
geçerlidir." diyenler; "Çünkü» o malı o verdi. Mülküyeti
onundur." demişlerdir.
Radîyyü'd-dîn:
"Uygun olan, tafsilatlı hareket etmekdir: Eğer baba eşraftan ve iyi bir
insansa, babanın iddiası kabul edilmez. Zira, onun verdiği şey, —bu durumda—
ariyet olmaz.
Eğer baba, orta halli
biri ise, bu durumda babanın sözü geçerli olur. Çünkü, o verebilir ve sözü
yalan olmaz. Fetâvâvi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, karısına,
yanında giyinmesi için elbise almak üzere dinarlar verir; bu kadın da onu kendi
ihtiyaçlarına harcarsa, kocasına nafaka ihtiyacı oldukça para veya başka bir
şey vermek suretiyle aldığı şey kendisinin olur. Kocası da onu efrad-ı ailesine
harcar. Bu durumda kadın, verdiği o şey için, kocasına müracaat edemez.
Gınye'de de böyledir.
Bir kadın:
"Benim, kocamın üzerinde bir şeyim yoktur." derse, kocası, onun
mehrinden beri olur. Kadın kocasına helal edince, kocası ondan kurtulmuş olur.
Hızânetü'l-Fetâvâ'da da böyledir.
Bir koca, arabca
bilmeyen karısına: "Mehrini bana bağışla." der; o da: "Vehebtü
bağışladım." derse, —talâk ve ıtağın hilafına— bu hibe sahih olmaz.
Bunun için hibe de
ikrah (= cebir zor) yapılır ve cebredilen de bağış yaparsa o bağış sahih olmaz.
Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir kadın, kocasına
bir şey bağışlar ve bu bağışın cebren olduğunu söylerse, davası kabul edilir.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kadın, mehrini
bağışlamak ister, sonra da kocasıyle inci veya elbise karşılığında anlaşma
yapar ve onu da görmez, sonradan görürse görme muhayyerliğinden dolayı, mehir
kocanın üzerine avdet eder.
Şayet kadın ölürse
sözleşme geçerli, görme muhayyerliği batıl olur. Hızânetü'l-Fetâvâ'da da
böyledir.
Bir kadın, mehrini
kocasına bağışlamak dilediğinde, bu kadın ölsün veya ölmesin, mehir kocanın
zimmetinde kalır.
Bu kadının, bu bağışı
gerçekleştirebilmesi için uygun olan, mehrine karşılık, kocasından bir mendil
satın almasıdır.
Eğer kadın ölürse, —bu
alış-veriş hususundaki— muhayyerlik hakkı batıl olur. Şayet yaşarsa, görme
muhayyerliğinden dolayı mendili geri verebilir. Hasebü'l-Müftî'de de böyledir.
Ölmüş kocaya,
mehir bağışlamak, istihsanen sahihtir. Siraciyye'de de böyledir.
Bir kız, mehrini
babasına bağışladığında, eğer "teslim almasını" söylerse, bu hibe
sahih olur. Hulâsa'da da böyledir.
el-Asl kitabında şöyle
zikredilmiştir:
Hibe babında vekil,
elçi manasınadır. Akid vekil ile değil de, onu vekil edenle (= müvekkile)
yapılır.
Bakkalı'de ise: Hibeye
(= bağışa) vekil yapmak, bağışı teslim için vekil yapmak demektir.
Teslim etmeye vekil
olan zat, başka bir şahsı da, kendisine vekil yapabilir.
Teslim almaya vekil
tayin edilen ise, böyle değildir. Muhıyt'te de böyledir.
Fetâvâyi Attabiyye'de
şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, bağışı
teslim için birini vekil tayin eder; kendisine bağış yapılan şahıs da,
birisini, hibeyi teslim almaya vekil eder ve her ikisi de kaybolurlarsa, bu
durumda bağış yapanın vekilinin teslim eyiemesî sahih olur.
Şayet bağış yapanın
vekili teslimden imtina ederse, kendisine bağış yapılan şahsın vekili, onu
mahkemeye verebilir.
Kendisine hibe
yapılanın vekili ve bağışı teslim etme vekili ayrı ayrıdırlar. Teslim alma
vekilleri ise bunun hilafmadır. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir kimse, —iddet
bekleyenin haricinde— nikahlamak tamaı
ile, iddet bitmeden önce, bir başka kadına harcama yapar; sonra da onu
nikahlamaktan kaçınsa, eğer nikahı, harcaması için şart koşmuşsa, harcadığı
şeyi almaya rücu eder. Esahh olanı, müracaat edememesidir.
Sadru'ş-Şehîd de böyle
buyurmuştur.
Kâdîhân'da:
"Esahh ' olan, ona müracaat eylemektir." buyurmuştur.
Nefsini nikahlasın
veya nikahlamasın müsavidir. Çünkü o rüşvettir. Şayet beraber yerlerse, bir şey
için müracaat edemez. Gınye'de de böyledir.
Ebû'l-Kâsım'dan
sorulmuş:
— Bir ortak, malını
hibe yönüyle kendi oğluna vermek üzere, diğer ortağına mektup yazar; ortağı da
ona razı olmayıp, kaçınırsa; oğlanın o ortağı mahkemeye verme hakkı var mıdır?
İmâm şu cevabı vermiş:
— Bu bir şey değildir; teslim almadan önce bir
şey gerekmez ve oğlanın dava hakkı yoktur.
Fakıyh: "Şayet
hibe yönüyle olmaz da başka yönden böyle yaparsa, o zaman oğlanın dava hakkı
olur; baba, malı ve vekaleti ikrar ederse, böyledir. Hâvî'de de böyledir.
Bir emir, bir
cariyeyi, bir adama bağışladığında, bu cariye, bağışlandığı adama,
"kendisinin, bir tüccarı,
bir kafilede iken öldürdüğünü" haber verir; bu
mevhûbün leh de, ölenin varislerini tanımaz ve "bu cariyeyi başıboş
(serbest) bırakması halinde zayi olacağını, yanında ahkoması halinde ise fitne
çıkacağını" bilirse, bu durumda, "onu satması ve sahibi ortaya
çıkınca parasını ona vermesi için" bu hakime arzeder. Cevâhirü'l-Fetâvâ'da
da böyledir.
Ebû'l-Fadl'ın
Fetvâları'nda şöyle denilmiştir:
Bir adam, diğer
birine, bir yer bağışlar, o yer de babasının elinde bulunup, bir müddet onun
yanında kalacak, sonra da bağışlanın olacak olsa ve bir iddiacı gelerek, onu
dava etse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Bu iddiacı,
bağış yapanla değil de, bağış yapılan zatla mahkeme olur." buyurmuşlardır.
İmâm Muhammed (R.A.)
de: "Eğer o yeri alacaksa, durum böyledir. Şayet kıymetini alacaksa, bağış
yapmak suretiyle onu zayi eden bağışlayıcı şahıs dava eder." buyurmuştur.
Havı'de de böyledir.
Bir hakim veya başka
bir şahıs, ıslah etmesi için, bir sahayı birine verir; o da, bu yeri ıslah
ettikten sonra, nadim olarak, onu, iki kişiye verir; onlardan her birisi de
sahibine bir şeyler verirlerse, işte bu rüşvet olur. Bu durumda mülk onların
olmaz; o yeri veren şahıs, tekrar geri alır.
Bir kadın, kardeşinin
evinde nikahlanır ve bu kardeşi kendisine bir kaç dirhem verilmedikçe, onu
vermekden kaçınır, karşı taraf ise, istenileni vererek, bu kadını nikahlasa,
kardeşine verdiğini geri alır. Çünkü o rüşvettir. Gınye'de de böyledir.
Bir adam, kendi
nefsinden veya aile efradının birinden zulmü kaldırmak için, o zulmü yapana
rüşvet verse, günahkar olmaz.
Dâr-i harb hükümdarı,
dâr-i İslam hükümdarının elçisine bir cariye verse; bu cariye elçinin olur.
Şayet düşman emiri (komutanı), karşı tarafın asker emirine (= komutanına) bir
şeyler hediye eylese, bu hediye bütün askerlerin olur. Sirâciyye'de de
böyledir.
İbnü Mukatil'den
sorulmuş:
— Küçük bir çocuğun (=
sabinin) babası, onun Öğretmenine veya onun mürebbisine, nevruz ve mehrican
günlerinde bir hediye verse ne olur?
İmâm şöyle
buyurmuştur:
— Şayet, onlar tarafından istenilmedi ise,
verilmesinde bir beis yoktur. HavîMe de böyledir.
Halvânî'den soruldu:
— Bir adam,
evinin üzerine testiden bir ibrik bırakır; yağan yağmurla da bu ibrik dolar; başka bir
adam da gelerek, o ibriği suyu ile birlikte alırsa, bu ibriğin sahibi suyu ile
birlikte onu geri siteyebilir mi?
İmâm şu cevabı verdi:
— Evet isteyebilir.
Bir başka cevapta ise:
— "İbrik hakkında, denilecek bir şey yok;
fakat, suya gelince, bakılır: Şayet ibriğin sahibi, onu kendisi için hazırlamış
ise, suyu ile birlikte ibriğim geri ister ve alır; değilse suyu
isteyemez." denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bağış ve sadakanın
kabulü hususunda, atılan bir şeyi almak caizdir; bu istihsanen böyledir. Yani,
atılmış (terk edilmiş) bir şeyi, birisinin alıp, diğerine bağış yapması veya
sadaka vermesi, onun da bunu kabul etmesi caizdir. Mültekıt'ta da böyledir.
Atılmış bir şeyi
birisi alıp, küçük yaşta bir çocuğa bağışlarsa, bu küçük, binefsihî teslim
almaya ehil bir kimse ise, bunu yabancı birinin ondan teslim alması caiz olur.
Bir yabancının,
öğretmek maksadıyla diğerine teslim eylediği şeyi, onun başka birisine vermesi
doğru olmaz. Seralısî hibe kitabında böylece açıklamıştır. Suğrâ'da da
böyledir.
İbnü Ahmed'den
sorulmuş:
— Bir adam hamama
girerek hamam sahibine ücretini verir ve beldemizde adet olduğu üzere, kendi
kabına su korsa, bu su, hamama giren şahsın mıdır, yoksa hamamcının mıdır?
İmâm şu cevabı vermiş:
— O su, kabına su
dolduranın malı olmaz; fakat, bu şahıs onu kullanmaya başkalarından daha çok
hak sahibi olur, Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam, yabancı bir
kadına zina yapmak için belirli bir mal verse, eğer: "Bunu sana, senin
benimle zina yapman için verdim." derse, onu geri isteme hakkı vardır.
Şayet zina etmek
arzusu ile o şeyi bağış yapmışsa, kadın da mevcutsa yine geri alma hakkı
vardır; mevcut değilse bu hakkı yoktur. Gınye'de de böyledir.
Şemsü'l-İslâm'ın
Fevâidi'nde şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, sopa ile
karısını korkutur ve bu kadın, mehrini korkusundan kocasına hibe ederse,
adamın dövme gücüne sahip olması halinde bu bağış sahih olmaz. Hulâsa'da da
böyledir.
Babamdan sordular:
— Bir adam karısını dava ediyor ve ona sövüp
döverek, mehrini bağışlaması ve ona bir karşılık talep etmemesi için eza
ediyor; bu durumda kadının, hibesinden dönme hakkı var mıdır? Babam:
— Bu
şekildeki ibra batıldır." demiştir.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Nesefî'nin
Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir: Necmü'd-dîn'den soruldu:
— Bir kadın,
kocasının, hayatlarında bir genişlik olması isteği üzerine, ona bir mikdar mal
verir; kocanın da alacaklıları olur ve o malı onlara verirse, bu kadının
verilen o malı geri almaya hakkı var mıdır?
tmâm şu cevabı verdi:
— Şayet kadın kocasına malım bağışlamış veya
borç vermişse, dönüş hakkı yoktur. Eğer kendi mülküne harcaması için vermişse o
mal onundur. Muhıyt'te de böyledir.
Yeri hariç olmak
üzere, bir binayı bağışlamak caizdir. Zehıyre'de de böyledir.
Satışta olduğu gibi,
bağışta da bir yer bağışlanınca söylenmese bile, o yerde bulunan binalar ve
ağaçlar, bağışa dahil olurlar.
Bir yer hakkında
yapılan anlaşma da böyledir.
Yalnız anlaşma yapılan
yerin mezrûatı, —bu söylenmemişse— sulha dahil olmaz.
Rüknü'l-İslâm
es-Sabbağî şöyle buyurmuştur:
Rehinde, ikrarda,
fey'de söylemese bile, mezruat dahil olur.
Söylenmeksizin yapılan
satımda, taksimde, vasiyyette, icarlamada, nikahda, vakıfda, bağışda, sadakada
mutlak mülkde ağaçların meyvesi, yaprağı —kendilerinden bahsedilmezse— dahil
olmaz.
Bağışda da böyledir.
Yani söylenmez ise, bağış fasid olur. Çünkü, tam teslime bu hal manidir.
Gmye'de de böyledir.
Yetîme'de şöyle
zikredilmiştir: Babama şunu sordular.
— Bir adam, diğerine:"Ahırım bana ver de
içine hayvanlarımı koyayım." der; o da verirse, bu hayvanların gübresi
kimin olur?
Babam, şu cevabı
verdi:
— Hayvan sahibinin
olur.
Ali bin Hüseyİ»
es-Sağdî de böyle söylemiştir. İkinci bir soru karşısında da:
— "O hayvanlara
ot yediren şahsın olur." buyurdu.
Şayet ahır sahibi,
hayvan sahibine: "Hayvanları bana bırak da, ahırımda gecelesinler."
derse, bu takdirde hayvanların gübresi ahır sahibinin olur.
Nesefî'nin
Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, karısına,
şahitlerin huzurunda: "Üzerimde olan mehrini bana bağışlarsan, her nerde
olursan ol, Hz.Allah seni bağışlasın." der; karısı da:
"Bağışladım." karşılığını verir; şahitler de: "Bağışına, bizler
şahid olalım mı? derler; kadın da: "Bin kişi şahit olunuz." derse;
İmâm: "Kadının konuşması sırasında, ret veya kabul ettiğine göre hareket
edilir." demiştir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam, kızını bir
başka adama bağışlasa, bu —bağış değil— nikah olur.
Bir kimse, karısını,
kendi nefsine bağışlasa, bu da talak (= boşama) olur.
Bir kimse, kölesini,
kendi nefsine bağışlasa, o da ıtak (= azad etme) olur. Hızânetü'l-Fetâvâ'da da
böyledir.
Camiu'l-Fetâvâ'da
şöyle zikredilmiştir:
Borçlu bir köle
bağışlanır; alacaklıları da bu bağışi bozmak isterlerse, buna haklan vardır.
Şayet bağışlayan veya kendisine bağış yapılan şahıs, bağış bozulmadan önce, onu
fidye olarak verirlerse, o geçerli olur.
Sadakada böyle;
efendisinin onu satması da böyledir.
Şayet köle de
alacakları olanlar onun bağışlanmasına izin verirlerse, haklan batıl olur.
Ancak köle azad edilirse, o müstesnadır.
Bir adam, bir köleyi,
başka birine vasiyet ettikten sonra ölürse, bu durumda alacaklıları o vasiyeti
bozduramazlar. Bilakis, bu köle satılır. Şayet bedeli borcundan fazla gelirse,
işte bu fazlalık, kendisine vasiyet yapılan zatın olur.
Sadakada ve bağışta
fazlalık,, bağış yapılanın veya kendisine tasadduk edilenin olmaz.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Ebü Bekir'den soruldu:
— Bir köle,
efendisinin kendisine verdiği veya kendisinin kazandığı bir maldan bağış yapsa
ne olur?
İmâm şu cevabı verdi:
— Şayet, onun yaptığı bağış efendisine haber
verilince, onun hoşuna gitmeyeceği, bilinirse, bu kölenin bağışı helâl olmaz;
değilse, bir sakıncası yoktur. Hâvî'de de böyledir.
Bir adam, mükâtebine:
"Kitabet bedelim sana bağışladım." der; mükâteb de: "Ben kabul
etmiyorum." derse, bu durumda, bu mükâtep azad edilmiş olur; borç ise
üzerinde borçtur. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.
Bir adam, bir evi
bağışladığını ikrar ederse, bu ikrarı sahih olur. Gıyasiyye'de ise:
"Bağışı ikrar, teslimi ikrar değildir. Sahih olan da budur."
denilmiştir. Cevâhirü'l-Ahlâtî'de de böyledir.
Camiu'l-Asğâr'da şöyle
zikredilmiştir: İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:
Bir adam, diğerine
mevcut (dikili) bir hurma ağacını bağışlasa, bu bağışlayan, o ağacı kesip
teslim etmedikçe teslim-teslim alma sayılmaz. Satımda ise bu teslim alma olur.
Zehıyre'de de böyledir.
Bağış yapma hususunda
zimmet ehli, müslüman menzilindedir. Çünkü onlar, İslam ahkamını iltizam
eylemişlerdir.
Ancak, bağışta
karşılık olarak şarap caiz değildir. Karşılık olarak şarabı verecek olan, ister
müslüman olsun, isterse zimmî olsun fark etmez.
Şarap teslim alanın
yanında sirke olsa bile, yine bedel olmaz. Sahibine iade edilir.
İki zimmî arasında
domuz ve şarap, bağış karşılığı olur. Alım-satımda olduğu gibi...
Lâşeyi ve kanı bağış
yapmak caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Bir mürted bir
nasraniyi veya bir nasrânî bir mürtede, karşılığı şarab olmak üzere bağış
yapsa, bu hibe de batıldır. (= geçersizdir.) Serahsî'nin Muhıytı'nde de
böyledir.
Bir müslüman, bir
mürtede bağış yapar ve mürtedden karşılık alır; sonra da bu mürted ölür veya
dar-i harbe iltihak ederse, bağış caiz olur; karşılığı ise caiz olmaz.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre böyledir.
tmâmeyn'in kavline
göre ise karşılık da —diğer tasarrufatı gibi— sahihtir. Ancak, tmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre malının tamamında tasarruf eder.
İmâm Muhammed (R.A.)'e
göre ise malının üçte birinde tasarruf hakkı vardır.
Şayet mürted bağış
yapan olur ve kendisine bağış yapılan şahıs, onun bağışından dolayı karşılık
verir ve sonra bu mürted öldürülür veya dar-i harbe iltihak ederse, onun bağışı
onun veresesine geri verilir; karşılık da —duruyorsa— sahibine iade edilir.
Eğer zayi olmuşsa, mür-tedin malında borç olarak kalır. Karşıdaki adam onun
irtidadını bilsin veya bilmesin müsavidir.
Güvenceli bir harbî,
bir müslümana bağış yapar veya müslüman, ona bağış yapar, o da yapılan bağışı
teslim aldıktan sonra, dar-i harbe döner; bilahare yine güvenceli olarak, dâr-i
İslâm'a girerse, bu durumda onlardan her birisi, bağışlarından geri
dönebilirler.
Eğer bağış verdiği
kimse, esir olursa, bu durumda bağış yapan şahıs, hibesine —her ne kadar,
taksimden önce hazır bulunsa bile— dönemez. Mebsût'ta da böyledir.
Bir nasranî, bir
müslümana bir şey bağışlar ve bu müslüman da, ona karşılık olarak şarap
verirse; bu durumda nasranî hibesinden dönebilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de
böyledir.
Bir harbî, diğer bir
harbiye bir şey bağışladıktan sonra müslüman olur veya ikisi de müslüman
olurlar ve dar-i İslam'a gelirlerse, bu durumda bağış yapan, bağışından
dönebilir.
Şayet o bağışa bir
karşılık verilmişse, bu durumda bağış sahibi, ona dönemez. Mebsût'ta da
böyledir.
Yetime isimli kitapta
zikredildiğine göre, Ömer Nesefi (R.A.)'den sorulmuş:
— Bir kimse, şöyle bir
yerde olan arazisinin taksimini çocuklarına emreder ve onlara temlik eylemeyi
murad eder; onlar da bölüşürler ve bu hale hapsi de razı olursa, mülküyet sabit
olur mu? Yoksa, babanın onlara: "Bu yeri size temlik ettim." demesine
ihtiyaç var mı? Veya onlardan her birine: "Sana şu kadar hisseyi temlik
eyledim." demesi mi gerekir?
İmâm:
—"Hayır
gerekmez." buyurmuş.
Hasan (R.A.)'dan aynı
mesele sorulmuş; o da: "Taksim ile mülküyet sabit olmaz."
buyurmuştur. Tatarnâniyye'de de böyledir.
Soruldu ki:
— Bir kadın, kocasına
—iyilik olsun diye— bez satar; onun bedelini de küçük oğluna havale eder; o
çocukda ölürse, o bedel miras olur mu?
İmâm: "Hayır
olmaz; tamamı kadınındır." buyurdu. Fetâvâyi Ebû'l-Feth'te de böyledir.
Baba ile oğul bir
sahrada olurlar, yanlarında da birisine-yetecek kadar su bulunursa, o suya,
onlardan en haklı olanı kimdir?
İmâm şöyle
buyurmuştur:
Haklı olan oğuldur.
Çünkü baba daha haklı olsa, babanın oğluna o suyu içirmesi gerekir. Onu da
içirince, kendisi susuzluktan ölür. Bu da kendi ölümüne yardım etmek olurdu.
Şayet kendisi içse,
baba kendi nefsinin ölümüne yardımcı olmuş olmazdı. Bu, şu iki kimse gibidir
ki, bunlardan birisi kendi kendisini Öldürdü, diğeri ise bir başkasını
öldürdü... Kendi nefsini öldüren günâh yönünden daha fazla günahkardır. Zira
Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: "Bir kimse keskin bir şeyle kendi nefsini
öldürürse, kıyamet gününde elinde o keskin demir olarak gelir ve kendi nefsinin
karnına onu saplar." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, halini
hükümdara arz ederek, ondan hudutlu bir arazinin verilmesini ister; hükümdar
da katibine emrederek, onun dilekçesinin arka tarafına: "Ben, o yeri ona
mülk eyledim." diye yazmasını söylerse, bu yer, onun mülkü olur mu? Yoksa,
hükümdarın bir toplum içinde, onu kabul etmesine ihtiyaç var mı? Çünkü temlik,
bir mecliste kabule muhtacdır. Bu kıyasdır. Fakat, vüsûl (= kavuşmak, bir arada
olmak) zorsa, dilekçe ile istemek aynı mecliste isteme yerine kaimdir.
Hükümdar böylece
emreder, o da o yeri alırsa, mülküyet sabit olur. Cevâhirü'l-Fetâvâ'da da
böyledir.
İmam Muhammed (R.A.),
Siyer-i Kebîr'de şöyle buyurmuştur: Hükümdar ganimet olarak alman harb
arazisini ganimet ehli arasında taksim eder veya ganimet malını bir takım
tüccarlara satar; sonra da oraya düşman gelir ve bu sebeple, o malları dar-i
İslam'a çıkarmadan aciz kalırlar ve bu durumda, bu mallar sehimlerine
düşenlerle, onları satın alanlar, bu eşyalarını yansm diye bir yere atarak
"kim alırsa, onun olsun." derler de bunları, bazı müslümanlar
alırlarsa bu mallar aldıkları an, onların olur. İster İslam yurduna
çıkarsınlar, isterse çıkarmasınlar farketmez. Çünkü bu bir bağış gibidir.
Zehıyre'de de böyledir.
Kitâbü's-Sayd'da
zikredilmiş bulunan bir hadis, hediyenin orada oturanlarla, muhdiyyi ileyh
arasında müşterek olduğuna delalet ediyor.
Tahâvî şöyle
buyurmuştur:
Şayet bu hediyye,
taksimi mümkün olmayan, bir kat elbise veya hal-i hazırda yenilemiyen bir et,
veya benzerleri gibi bir şey olursa, orada oturanlara, bu hediyeden bir şey
verilmez.
Şayet hediye kolay
taksim edilebiliyor ise, (hali hazırda yenilecek bir şey gibi...) mevcut
olanlara hisseleri verilir. Almayanların hisseleri ise geride bırakılır.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir adam öldüğü zaman,
başka bir adam, ölenin oğluna, ölene kefen
olsun diye, bez yollarsa, —başka birinin öleni kefenlemesi halinde— oğlu ona sahib
olabilir mi?
— Şayet ölen zat, ilmi
veya zühdü, verası (= haramdan sakınması) yönüyle, onu kefenlemekte bereket
olan biriyse, bu durumda oğlu o kefenliğe sahib olamaz. Şayet babasını, bir
başkası kefenlerse, diğerinin kefenliğini sahibine geri verir.
Eğer ölen zat böyle
birisi değilse, oğlunun o kefenliği istediği gibi harcamaya hakkı vardır ve bu
caizdir. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir baba, küçük oğluna
bir yer bağışladığı halde o yerin hududunu açıklamazsa; bu yerde de o yeri
emanet eylediği zat, bağış vaktinde oturmakta bulunuyorsa, küçük oğlu sözleşme
ve sadaka olarak o yere sahib olur. Cevâhirü'J-Ahîâtî'de de böyledir.
En doğrusunu bilen
Allah'u Teâlâ'dır.[31]
Muşa olan ve olmayan
hakkında sadaka, bağış yerindedir. Onu teslim almaya da ihtiyaç vardır.
Yalnız sadakadan rücû'
(= geri dönüş) —sadaka tamam olunca— mümkün olmaz.
Alan kimse zengin
olsun, fakir olsun, sadaka verildikten sonra ondan rücû edilemez. (= geri
dönülemez)
Alimlerimizden:
Zengine yapılan bağış ve sadaka, fakire yapılana müsavidir." diyenler
olmuştur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğer bir
adama, bir yeri sadaka olarak verirse, artık ondan rücû edemez. (= dönüş
yapamaz.) Bu durumda kendisine sadaka verilen şahsın zengin veya fakir olması
da farketmez. Müzmerât'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine
sadaka niyetiyle bir elbise verdiği zaman, kendisine sadaka verilen zat,
onu"emanet veya ariyet olarak verildi zan-niyle" alıp, sonradan,
verene onu geri verse, bu durumda, önce vermiş olan şahsın onu alması helal
olmaz. Çünkü ,.—karşıdaki adam onu alınca— mülkünden çıkmıştır. Eğer alırsa tekrar vermesi gerekir. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bağış kabülsüz sahih
olmaz. Kabul de sözle olacaktır. Sadakanın sıhhati hususunda ise, söz ile
olmayan kabul de güzellik vardır. Bütün asırlarda cereyan eden adet, fukaraya
yapılan tasaddukda sözle kabulün gerektiği beyan edilmemiştir. Gınye'de de
böyledir.
Fasid olan sadaka da, fasid olan hibe gibidir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.
Bir adam,
iki zengine tasadduk eylese,
tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den bir rivayete göre, bu
caizdir.
Bu, İmâmeyn'in de
kavlidir.
İki fakire tasadduk,
bi'l-icma caizdir. Siraciyye'de de böyledir.
Bir adam,
sikkelenmemiş bir parça gümüşü, iki fakire tasadduk eylese bu ittifaken
caizdir. Tehzîb'de de böyledir.
Bir adam, fakirlere
bir bağışta bulunup, o şeyi onlara teslim ederse, —istihsanen— bu bağışından
geri dönemez. Kıyasda ise geri dönebilir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, dilenciye
veya muhtaç bir kimseye ihtiyacına göre bir şey
verdiğinde, istihsanen, bundan
geri dönemez. Zehıyre'de de
böyledir.
Elinde dirhemler
bulunan bir kimse: Allah rızası için, bu dirhemleri tasadduk edeceğim."
dediği halde başka diremleri tasadduk eylese, Nasıyr: "Bu caizdir. Şayet o
dirhemleri tasadduk etmeden, onlar zayi olursa, bir şey gerekmez."
buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Fetvâlar'da
zikredildiğine göre îbnü Seleme'den sorulmuş:
— Bir adam, zengin bir kocanın fakir olan
karısına tasaddukta bulunsa ne olur?
İmâm şöyle buyurmuş:
— Eğer kocası, onun nafakasını geniş veriyorsa,
işte o kadın da, kocasının zenginliği sebebiyle zengindir. Havı'de de böyledir.
Müntekâ'da İbrahim,
İmâm Muhammed (R.A.)'in
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir adam, diğer bir
adama bir sadaka verip, onu da teslim ettikten sonra, onun bir kısmını düşürmek
yani daha az vermek istese, bunu yapamaz. Çünkü o, başlı başına bir bağıştır.
Keza, tasadduk
eylediği şahıs, mahrem olan zirahmi ise, onu azaltamaz. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Sadaka hakkında, onu
verenle, alan tenakuza düşseler, kendisine sadaka verilen zat, sadaka veren
şahıs onu teslim etmeden önce ölürse, tenakuz batıl olur. Bu, bir bağış
olsaydı, tenakuz caiz olurdu. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Bir adam, başka birine, yarısı
bağış, yarısı da sadaka olarak bir yer verdiği zaman, bağışladığı yere rücû
edebilir. Çünkü, her yarı ayrı bir durumdadır. Şüyu, dönmeye mani olamaz.
Serâhsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, evini karısı
ile onun karnında olana tasadduk eder ve bu kadın da, hamile bulunursa, bu
sadaka caiz olmaz.
Şayet karısına:
"Sana ve çocuğuma tasadduk eyledim." veya "Bu evi, sana ve bana
tasadduk eyledim." dese, yine caiz olmaz.
Eğer: "Sana ve bu
evde oturan adama tasadduk eyledim." der ve evde de kimse olmazsa, işte
bu, bir adamın: "Ben, bu evi —onları sağ sanarak— üç küçük oğluma tasadduk
eyledim." deyip de, bu çocukların bir kısmının ölmüş olması ve adamın bu
durumu bilmeden söylemesi ve bu sadakanın batıl (= geçersiz) olması gibidir.
Şayet adam, ölenin kim
olduğunu bilerek söylemişse, bu durumda sadaka sağlar için caizdir.
Bunlarda, kimin sahib
olup, kimin sahib olamayacağına dair icab'a bir vücuhla işaret vardır. İcab,
mülk sahibinin mülküyetinin kemalidir. Bu durumda, asla şüyu temekkün etmez ve
icab caiz olur. İki şahıs için icab vuku bulunca da, iki canibin birinden şüyu
temekkün eder. İki canibin birinden şüyûun mani olduğunu gören için, icab
memnudur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
sadaka verip, onu da teslim ettikten sonra, kendisine sadaka verilen kimse
ölse, sadaka veren de ona varis ise, o sadakaya varis olup, hissesine düşeni
almasında bir beis yoktur. Zahîriy-ye'de de böyledir.
Bir adam: "Şu
yerimin gelirini fakirlere tasadduk eyledim." veya "Şu yerim
fakirlere sadakadır." derse, hayatta olduğu müddetçe tasad-dukla
emrolunur. Sadakayı vermeden önce ölürse, o yer de, geliri de geri de miras
olarak kalır. Zehıyre'de de böyledir.
Sağ iken, o yerin
kıymetini tasadduk ederse, bu caizdir ve mükâfatını alır. Mebsût'ta da
böyledir.
Bir adam: "Malım
(veya malik olduğum) fukaralar için sadakadır." derse, bu söz zekat
verilen cinslere ait olur. Bu da otlak hayvanları, paraları, ticaret metaldir.
Bunlar nisaba malik olsun veya olmasın müsavidir. Bu şahsın borçlu olup
olmaması da farketmez.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre, öşür arazisi de buna dahil olur.
İmâm Muhammed (R.A.)'e
göre ise, dahil olmaz.
Haraç arazisi de dahil
olmaz.
Hizmet kölesi de dahil
olmaz.
Akan'da dahil olmaz.
Ev eşyası, elbiseleri,
kullandığı silahları ve benzeri gibi —zekat malı cinsinden olmayan— şeyler de
dahil olmaz.
Bazı alimlerimize göre,
bir kimse: "Malik olduğum (veya bütün sahib olduğum) fakirler hakkında
sadakadır." derse, kıyasen de, istih-sanen de bütün malı dahil olur.
Sahih olan Öncekidir.
Çünkü ikisi bir kullanılmıştır. Tebyîn'de de böyledir.
Bu durumda, yiyeceğini
bırakır, bundan sonrasına isabet edeni tasadduk eder.
Yanında ne kadar
tutacağı kitabda açıklanmamıştır. Çünkü aile fertlerinin azlığı çokluğu
muhtelifdir. "Sanatkârsa, günlük yiyeceğini tutar; gelir sahibi ise aylık
yiyeceğini, (ihtiyacını) tutar. Akar sahibi ise, yıllık ihtiyacını tutar."
denilmiştir. Mebsût'ta da böyledir.
Ecnâs'da İmâm Muhammed
(R.A.)'in şöyle buyurduğu bildirilmiştir:
Bir adam: "Malım
fukaralar hakkında sadakadır." der; onun da halk üzerinde dirhemleri
olursa, onu tasadduk etmesi gerekmez.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Bir adam: "Malım
fukaralar hakkında sadakadır." der ve bu adamın alacakları olur ve ona da
niyeti bulunmazsa, o da öşür arazisi de dahil olarak tasadduk edilir.
Haraç arazisi dahil
olmaz.
İmâm Muhammed (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Onun ikisini de
tasadduk eylemez.
Şayet, "malik (=
sahib) olduğu bütün malı sadaka etmeye" yemin ederse, evi, hizmetçisi,
elbisesi, ev eşyası nesi varsa tamamı, sadakaya dahil olur. Yenâbi"de de
böyledir.
Eğer: "Şu işi
yaparsam, malım fakirlere sadakadır." demişse İmâm Ebû Hanîfe (R.A.):
"Bu durumda, ancak ticaret malı dahil olur; halkın üzerindeki alacağı
dahil olmaz." buyurmuştur. Mültekıt'ta da böyledir.
Cühandı şöyle
buyurmuştur:
Bir adam: "Allah
rızası için, bütün malımı (veya bütün mülkümü) hediye edeceğim." derse,
nezr (= adama) vaktinde bulunan bütün malı, buna dahil olur; yani malının
tamamını hediye etmesi gerekir. Ancak, ihtiyacı kadarını alıkor. Başka mala
sahipse, onun da mislini hediye eder. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir adam: "Allah
için, şu elbiseyi sadaka etmek, üzerime borç olsun." derse, o elbisenin
kıymetini verip, onu yanında tutabilir.
Satıp parasını da
tasadduk edebilir. Vasiyyet eylese de böyledir.
Hilâl bin Yahya, Fıkıh
isimli kitabında şöyle buyurmuştur:
Bir adam: "Yerim
fakirlere sadakadır." dese, bu sadaka olmaz. Çünkü o belirsizdir.
Şayet: "Şu yerim
sadakadır." der ve o yere işaret ederse, hudutlarını belirtmese bile
sadaka olur. Çünkü o yer, işaretle belli olmuştur.
Keza, hududunu söyler
de işaret etmez ise sadaka olur işarete ihtiyaç kalmaz. O sadakada temlik olur.
Mevkûfe —bekletilen— sadaka olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Fetâvâyi Ahû'da şöyle
zikredilmiştir:
Bir adam, başka bir
adama, on dirhem vererek: "Bunu, filan fakire sadaka olarak ver."
der; o adam da kendi nefsinden on dirhemi tasadduk edip, o on dirhemi yanında
bırakırsa, Kâdî Bedîu'd-Dîn: "Bi'1-ittifak tazmin eder." demiştir.
Bir adam, diğer bir
adama, on dirhem veya yüz batman buğday vererek: "Filan fakire ver."
dediği halde, o adam, başka bir fakire verse; Hâvî'de: "Gerçekten onu
tazmin eder. (= öder.) denilmiştir.
Zahîrüddin ise:
"Ödemez. Çünkü, arzu yüce Mevlânın rızasıdir. O da fakire yardımda
bulunur." demiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir muhtacın yanında
dirhemler bulunduğunda onu kendi nefsine harcaması, fukaraya harcamasından
efdaldır. Eğer fakirleri nefsine tercih
ederse, bu da bir şartla efdaldir: Şöyleki: Kendi nefsinde sıkıntıya sabretmek
güzeldir; bunu bilecek. Şayet sabredemeyeceğinden korkarsa, kendi nefsine
harcar. Mültekıt'ta da böyledir.
Bazı alimlere,
tasaddukla ilgili olarak sorulmuş:
— Yüzsüzlük yaparak,
insanlardan isteyip israfla yiyenlere ne dersiniz?
Şu cevap verilmiş:
— Onun ma'siyete sarfettiğini açıkça
bilmiyorsanız veya zengin olduğunu bilmiyorsanız, onlara tasaddukda bir sakınca yokdur ve sadaka sahibi, —niyetinden
dolayı— mükâfatlanır. Hâvî'de de böyledir.
Bir sabî, babasının
izniyle, kendi malını tasadduk eylese, bu sahih olmaz. Sirâciyye'de de
böyledir.
Müntekâ'da İmâm Ebû
Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
Bir adam, küçük
oğluna, kaçmış olan bir köleyi tasadduk ederse, bu caiz olmaz.
Muallâ ise; İmâm Ebü
Yûsuf (R.A.)'dan rivayeten: "Caiz olur." buyurmuştur. İşte böylece
iki rivayet hasıl olmuştur. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir adam, elinde
bulunan bir yeri küçük oğluna tasadduk eder; o çocuk da: "Onu teslim
aldım." demez, sonra da adam, onu elinden çıkarır; sabî de bulûğa erişir
ve babasının söylediğini belgelese, o yer kendisinin olur. Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Bir kölenin kazancını
fukaraya tasadduk^ etmek, köleyi azad etmekten efdaldir. Siraciyye'de de
böyledir.
Bir adam, bir ölü
adına tasaddukda bulunsa veya ona dua eylese, gerçekten bunların sevabı o ölüye
ulaşır.
Bir kimse, amelinin
sevabını, inananlardan her kime bağışlarsa bağışlasın, bu caiz olur.
Siraciyye'de de böyledir.
Bir adam, kesesinden veya cebinden, fakirlere vermek için dirhemleri çıkarsa,
sonrada vermese, bu durumda bir şey gerekmez. Siraciyye'de de böyledir.
Bir adam, diğerine bir
deri tasadduk edip, onu o adama verir ve onun üzerinde de bez veya ziynet
bulunursa, bu derinin tasadduku caiz olur. Üzerinde olan bez ve ziynet ise, onu
tasadduk edenin olur. Hızâ-netü'i-Müftîn'de de böyledir.
Muhammed bin Mukâti!
şöyle buyurmuştur:
Bir adam, diğerine:
"Senin malından, bana ulaşan her menfaat banadır; ben, onu tasadduk
ederim." der; o adam da ona bir şey bağışlarsa, mevhûbün lehin, onu sadaka
olarak vermesi gerekir.
Şayet adam, onun kendi
yemeğinden yemesine izin vermişse, bu durumda, bu şahsın onu tasadduk etmesi
gerekmez. Bu yemekten kendisinin yemesi helaldir. Hâvî'de de böyledir.
Hasan-ı Basrî
(R.A.)'nin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
Bir adam, ekmek
ufağını, bir fakire vermek için çıkarıp, onu bulamaz ve oraya bırakır; başka
bir fakir de gelerek, onu yerse, onun benzerini, önceki fakire yedirecektir.
İbrahim Nehâî de böyle
söylemiştir:
Âmirü'ş-Şa'bî ise:
Tasadduk eden muhayyerdir: Dilerse onu yeniden verir; dilerse vermez. Sadaka
ancak teslim almakla sadaka olur." buyurmuştur.
Miicâhid de: "Bir
kimse, sadakayı çıkarsa bile muhayyerdir: İsterse verir; isterse vermez."
demiştir.
Atâ'da benzerini
söylemiştir.
Fakıyh Ebû'I-Leys:
"Bu görüş alınıp, kabul edilir." demiştir.
Mescidde dilenenlere
tasadduk hakkında ihtilaf edilmiştir. Alimler: "Camilerde dilenenlere
tasadduk uygun olmaz. Çünkü, böyle yapmak, insanlara eziyete yardımcı
olmaktır." demişlerdir.
Halef bin Eyyub:
"Şayet ben hakim olsam; mescidde dilenen kimseye tasadduk edenin (sadaka
verenin) şehadetini kabul etmem." demiştir.
Ebû Bekir bin İsmail:
"Mescidde verilen bir kuruş, orda verilmiş olmasına keffaret olmak üzere,
yetmiş kuruşa muhtaçtır." demiştir.
Mescide girmeden önce
veya ordan çıktıktan sonra (tasadduk edilebilir. Sadaka verilebilir.) Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Nasirî'nin Tecnîsi'nde
şöyle zikredilmiştir:
Bir dilenci:
"Allah hakkı için (veya Muhammed (s.a.v.) hakkı için) bana şunu ver."
dese, hükmen ona bir şey vermek icabetmez. Bu durumda güzel olan davranış ise,
mürüvveten ona bir şey vermektir.
İbnü Mübârek'in şöyle
buyurduğu rivayet olunmuştur:
Bir dilenci, Allah
rızası için istediği halde, ona bir şey verilmemesine taaccüb ederim.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
En doğrusunu Allah'u
Teâlâ bilir.[32]
[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/233.
[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/233.
[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/234.
[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/234.
[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/234-235.
[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/235-236.
[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/236-237.
[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/237-238.
[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları:
9/238.
[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/238.
[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/238.
[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/239-244.
[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/245.
[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/245-249.
[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/249-256.
[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/257-262.
[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/262-270.
[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/271-275.
[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/276.
[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/277.
[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/277-294.
[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/295-299.
[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/299-302.
[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/303.
[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/310-311.
[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/312.
[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/312-319.
[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/320-325.
[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/326-332.
[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/332-333.
[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/334-346.
[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 9/347-354.