KİTÂBÜ'S-SİYER SİYER, CİHAD VE DEVLETLER HUKUKU.. 4

1- SİYER NE DEMEKTİR? CİHÂD'IN TARİFİ, ŞARTI VE HÜKMÜ SİYER VE CİHÂDIN TARİFİ 4

Cihâdın Mubah Olmasının Şartı 4

Cihâdın Hükmü. 4

Nefir Nedir?. 4

Düşmanın Geldiğini Haber Veren Şahsın Durumu. 4

Kimlerle Savaşılır 4

Cihâd, Kimlere Farzdır; Kimlere Farz Değildir?. 5

Cihâda Çıkmakla İlgili Diğer Hususlar 5

Kadınlar Ve Cihâd. 6

Sabi Ve Mürâhık'ın Cihadı 6

Borçlu Ve Cihâd. 6

Âlim Ve Cihâd. 7

Yanında Emânet Bulunan Şahıs Ve Cihâd. 7

Köle Ve Cihâd. 7

Müşriklerin Hücumu Ve Onların Takip Edilmesi 7

Cihad Ve Bedel 8

Serhadler 8

Komutanlık. 8

Komutana İtaat 9

Savaş Alanında Yardımlaşma. 9

Savaşla İlgili Bazı Mes'eleler 10

Seriyye. 10

Rıbat 10

2- SAVAŞ NASIL YAPILIR ORDUNUN SAYILMASI 10

İslâm Ordusu Dâr-i Harbde. 10

Kâfirler Kaç Sınıftır?. 11

Kendilerinden Cizye Alınması Caiz Olmayan Kâfirler 11

Kendilerinden Cizye Alınması Caiz Olan Kâfirler 11

Kendilerinden Cizye Alınıp Alınmayacağı İhtilaflı Olan Kâfirler 11

Önce İslama Da'vet, Sonra Savaş. 11

Müslüman Savaşta Nasıl Davranır 12

Kudürî'ye Göre Kâfirler Kaç Kısımdır?. 13

3- SULH YAPMA, EMÂN VERME VE EMÂNI CAİZ OLANLAR.. 15

Sulh. 15

Düşmana Silâh Satmak. 16

Emân Kimler Emân Verebilir 17

Zimmînin Emânı 17

Mükâtebin Emânı 17

Kölenin Ve Cariyenin Emânı 17

Çocuğun Emânı 17

Emân İfâde Eden Lafızlar 18

İşaretle Verilen Emân. 18

4- GANİMETLER VE NASIL TAKSİM EDİLECEĞİ 24

1- Ganimetler 25

Anlaşmayı Bozan Zimmîler 25

İrtidâd Edenlerin Yurtları 26

Müfâdât (= Esir Değiştirme) 26

Henüz İslâm Diyarına Götürülmemiş Olan Ganimetle İlgili Mes'eleler 28

İslâm Askeri, Dâr-i Harbde Nasıl Davranır 29

2- Ganimetler Nasıl Taksim Edilir 32

Beşte Birin Taksimi 34

Ganîmet Arasında Bulunan Kitaplar 35

Kelâm Kitaplarının Satışı 35

Üzerinde Haç Ve Resim Bulunan Ganîmet Eşyaları 35

Ganîmet Arasında Bulunan Ehlî Hayvanlar 36

El Değiştiren Ganimetler 36

İzinsiz Olarak Ele Geçirilen Ganimetler 36

Ganimetin Taksiminden Sonra Artan Miktar 37

Çalınan Ganîmet Malları 37

3- Tenfîl  (= Ganimetten Fazla Ve Özel Hisse Vermek) 38

Tenfîlin Hükmü. 39

5- DÜŞMANLARIN İSTİLASI 46

Dâr-i Harbin, Dâr-i İslâm Olmasının Şartı 52

Dâr-i İslâmın, Dâr-i Harb Olmasının Şartı 52

6- MÜSTE'MEN (= EMÂN ALTINDA BULUNANLAR) 53

1- Müslümanların, Dâr-i Harbe Emân İle Girmeleri 53

Dâr-i Harbe Götürülüp Götürülmeyecek Şeyler 54

Bir Zimmî, Dâr-i Harbe Ne Götürebilir?. 54

Emanlı Harbi, Yurduna Dönerken Ne Götürebilir?. 54

2- Harbînin Dâr-i İslama Girmesi 56

3- Ehl-i Harbin Hükümdarının, İslâm Devlet Başkanına Veya Ordu Komutanına Gönderdiği Hediye. 57

Devlet Memuruna Verilen Hediye. 58

7- ÖŞÜR VE HARÂC ARAZİ İKİ NEV'ÎDTR.. 58

Öşür Arazisi: 58

Bazı Arazilerin Hududu. 58

Harâc Arazisi 59

Sulhla Fethedilen Arazi 59

Halkı İsteyerek Müslüman Olan Arazi 59

Diriltilen Arz-ı Mevât'ın Vergisi 59

Basra Arazisi 59

Harâc Arazisinin Nevileri 59

Harâc-ı Mukâsemenin Takdiri 61

Harâc Arazisine Sahip Olan Herkes, Harâc Verir 61

Velîyyü'l-Emr Tarafından, Öşrün Arazî Sahibine Bırakılması 62

Sahibinin Bakmadığı Harâc Arazisi 62

Özürsüz Olarak, Daha Düşük Değerli Bir Mahsul Yetiştiren Kimseden Alınacak Vergi 62

Sahip Değiştiren Harâc Arazisi 63

Bir Araziden Hem Harâc, Hem De Öşür Alınamıyacağı 63

Öçür Arazisini Satın Alan Zimmî 63

İşlenilmeyen Harâc Arazisinin Durumu. 63

Sahipleri Tarafından Terk Edilen Harâc Arazileri 64

Zimmîlerin Başka Bir Yere Nakledilmeleri 64

Cinsleri Karışık Olan Arazilerin Haracı 64

Su Baskınına Veya Diğer Âfetlere Maruz Kalan Harâc Arazisi 64

Âfete Maruz Kalan Öşür Arazisi 65

Âfete Uğrayan Zîraatçilere Yardım.. 65

Üzüm Çubuğu Veya Ağaç Dikilen Ziraat Arazisi 65

Harâc Toplayacak Kimsenin Vasıfları 66

Haraç Ve Öşür Borcu İle Ölen Kimse. 66

Haracı Veya Öşrü Verilmeyen Mahsulün Durumu. 66

Haracı Acilen (= Önceden) Almak. 66

8- CİZYE. 66

Cizye Kimlerden Ve Ne Zaman Alınır 67

Putperest Ve Mürted Araplar 67

Cizyeden Muaf Olanlar 67

Necrân Hıristiyanlarına Konan Vergi 67

Köle Ve Cizye. 68

Ferdin Cizye Mükellefiyeti Ne Zaman Başlar 68

Cizye Borcu Ne Zaman Kalkar 68

İki Senelik Cizye Peşin Alınırsa. 69

Zimmîlerin Kilise, Havra Ve Ateş-Hâne Yapmak İstemeleri 70

Önceden Yapılmış Kilise Ve Havralar 70

Zîmmîlerîn Eskiden Yapılmış Kiliseleri Yıkılmışsa. 70

Harbîlerle Yapılması Uygun Olmayan Bazı Sulh Şekilleri 71

Zimmîlerin Kılık, Kıyafet Ve Davranışları 72

Zimmîlerin Kıyafetleri 72

Müslümanlara Ait Şehirler 73

İslam Şehirleri İle İlgili Hükümler 73

Zimmîler, Kendi Dinlerince Yasak Olan Şeyleri Yapmaktan Menedilir 74

Karısı Zimmiye Olan Müslüman. 74

Zimmîlerîn Müslümanlara Ait Bir Şehirde Oturmaları Ve Oradan Ev Satın Almaları 74

Ahidlerî Bozulan Zimmîler 75

9- MÜRTEDLERLE İLGİLİ HÜKÜMLER.. 75

Mürted Ne Demektir: 75

İrtidâdın Rüknü: 75

Riddetin Sahih Olmasının Şartı: 75

Mürtedin Malı 76

Mürtedin Tasarrufları (= Yaptığı İşler) 77

Küfrü Gerektiren Haller 79

1) Îmân Ve İslâm'a Taalluk Eden, Küfür Sözleri 79

2) Allah'ın Zâtı Ve Sıfatları İle İlgili Küfür Sözleri 80

3) Peygamberlerle İlgili Küfür Lafızları 83

4) Kur'ân-ı Kerîme Taalluk Eden Küfür Lafızları 86

5) Namaz, Oruç Ve Zekâtla İlgili Küfür Lafızları 87

Zekât: 88

Oruç: 88

6) İlim Ve Âlimlerle İlgili Küfür Lafızları 89

7) Helâl Ve Haramla İlgili Küfür Lafızları 90

8) Fâsık, Fâcir Ve Benzerlerinin Sözlerine Taalluk Eden Küfür Lafızları: 91

9) Kıyamet Gününe Taalluk Eden Küfür Lafızlar! 91

10) Açık Ve Kinayeli Sözlerle, Küfrü Telkin Etmek, İrtidâdı Emretmek Ve Öğretmek Ve Kâfirlere Benzemekle İlgili Küfür Lafızları: 92

Küfrü Telkin Etmek: 92

Kâfirlere Benzemek. 93

10- BAĞÎLER 97


KİTÂBÜ'S-SİYER SİYER, CİHAD VE DEVLETLER HUKUKU

 

1- SİYER NE DEMEKTİR? CİHÂD'IN TARİFİ, ŞARTI VE HÜKMÜ SİYER VE CİHÂDIN TARİFİ

 

Siyer,.burada cihâd demektir.

Cihâd ise» hak din olan îslâma da'vet; bu da'veti kabul etmekten kaçınan ve bunda inat edenlerle savaşmaktır.

Cihâd, ya nefs ile (= kişinin, bizzat bedenen savaşması;) veya mal ile olur. [1]

 

Cihâdın Mubah Olmasının Şartı

 

Cihâdın mubah olması için iki şart vardır:

1) Düşmanın, hak din olan İslama da'vet edilmesine rağmen; bunu kabulden kaçınması ve bunlarla müslümanlar arasında, emân ve akit bulunmaması...

2) Müslümanların, bu savaş sonunda, kuvvet ve kudrefsâhibi ola­caklarına ümid etmeleri... (Savaşa hazır olup, zafer kazanacaklarını ümit edecek güçte bulunmaları...)

Bu durumda olmayan müslümanların savaşması, nefsi tehlikeye atma durumundan dolayı, helâl olmaz. [2]

 

Cihâdın Hükmü

 

Cihâd eden kimse, —diğer ibâdetlerde olduğu gibi— dünyada, —yapması icâbeden bir vecîbeyi yerine getirmiş ve bu— borçtan kur­tulmuş olduğu gibi; âhirette de, sevap ve saadete nail olur. Şerahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bazı âlimler:   "Cihâd,  düşman topluluğu  saldırmadan  önce, nafile; düşmanlar saldırdıktan sonra ise, farz-ı ayn'dır." demişlerdir.

Âlimlerin  ekserisi  ise: "Cihad, her halde, farzdır: Düşmanın saldırmasından önce,  farz-ı  kifâye; saldırmasından sonra ise,  farz-ı ayındır." demişlerdir. Sahih olan kavil de budur. [3]

 

Nefir Nedir?

 

Nefir: —Istılahta—, bir beldede bulunan müslüman halkın; —canlarına, mallarına, çoluk ve çocuklarına saldırmak üzere, —düşmanın gelmekte olduğundan haberdar edilmesidir.

Böyle bir haber alınınca, o belde halkından, gücü cihâda yeten her şahsa, cihâd etmek üzere çıkması farz olur.

Böyle bir haberden önce, kişinin cihâda çıkmaması hususunda, ruhsat ve genişlik vardır.

Böyle bir haber gelince de, şarktan garbe, bütün islâm âlimine, cihâd farz-ı ayn olmaz.

Bu durumda, ancak, düşmana en yakın olan ve cihâda gücü yeten müslümanlara, cihâda katılmaları farz-ı ayın olur.

Bu durumda, düşmana uzak olanlara ise, cihâd farz-ı kifâye olur; farz-ı ayın olmaz. Bu gibi kimseler için, cihâdı terk etme genişliği de vardır.

Fakat, düşmana yakın olanlar, —cihâddan— âciz olur ve düşmana mukavemet edemezlerse veya tembellik ettikleri için, diğer müslüman-lann cihâda katılmalarına ihtiyaç hasıl olursa; bu durumda, bunlara yakın olanlara ve bu sıra ile, şarkta ve garbte islâm âleminin her yanında bulunan müslümanlara, cihâd, farz-ı ayın olur. [4]

 

Düşmanın Geldiğini Haber Veren Şahsın Durumu

 

Düşmanın geldiğini haber veren kimsenin, âdil veya fâsık olması müsâvîdir. Yani, bu haberi getiren şahsın durumu ne olursa olsun, sözüne inanılır.

Keza, bu haberi hükümdar vermişse, âdil olsun, fâsık olsun, onun sözüne de inanılır.

Ebû'I-Hasen el-Kerhî, Muhtasar isimli eserinde şöyle demiştir: "Tehlikeli yerleri, boş bırakmak, münâsip olmaz.  Bu tehlikeli yerler, düşmana karşı mukavemet edebilecek müslümanlarla takviye edilir. Böylece, dâima cihâd etme ve islâm yurdunu koruma imkânı elde edilmiş olur." Muhiyt'te de böyledir. [5]

 

Kimlerle Savaşılır

 

Şu kâfirlerle cihâd etmek îcâbeder:

a) Müslümanlığı kabul etmiyen, kâfir araplarla...

b) Arap olmayan ve müslümanlığı kabul etmediği gibi cizye de vermeyen kâfirlerle...

Bu kâfirler, savaş etmeye önce başlamamış olsalar bile, bunlarla savaşmak îcâbeder. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir. [6]

 

Cihâd, Kimlere Farzdır; Kimlere Farz Değildir?

 

Cihâd;

a) Akıllı,

b) Sağlam,

c) Hür,

d) Gücü yeten ve

e) Erkek olan her müslümana farzdır. ihtiyar'da da böyledir.

Cihâd;

a) Küçük çocuğa,

b) Köleye,

c) Kadına,

d) Kör şahsa;

e) Yürüyemiyen kimseye,

f) Eli kesik olan şahsa farz değildir. Hidâye'de de böyledir. [7]

 

Cihâda Çıkmakla İlgili Diğer Hususlar

 

Cihâda çıkmak isteyen bir kimsenin, babası ve anası varsa; bun­lardan izin almadan çıkması uygun olmaz.

Ancak, cihâd umûmî olursa; onlardan izin almadan çıkabilir.

Bir şahsın, hem babası, hem de anası bulunur ve bunlardan birisi, cihâd için izin verdiği halde, diğeri izin vermezse; izin vermiyenin hak­kına riâyet için, bu şahıs cihâda çıkmaz.

Ana ve babasının hoş görmemesi hâlinde, bir oğulun cihâda çıkması mübâh olmaz.

Bu hüküm, onların,, fakirlikten helak olmaları veya böyle olmamalan hallerinde de müsavidir.

Yukarıda söylediğimiz hükümler, anne ve babanın müslüman olmaları hâlinde geçerlidir.

Fakat, cihâda çıkacak kimsenin babası ve anası veya bunlardan —sadece— birisi kâfir olur ve oğullarının cihâda çıkmasını hoş görmez­lerse yahut kâfir olan kerih görürse; bu durumda, oğullarının araştırma yapması gerekir:                                            

Araştırması sonucunda, kendisinin ölmesi hâlinde, onların meşakkat çekecekleri veya acı duyacakları kanâatine varırsa; bu durumda, cihâda çıkmaz.

Fakat, onun cihâda çıkmamasını istemelerinin, kendi milletleri ile savaşmasını hoş görmediklerinden dolayı olduğunu anlarsa; bu durumda, onların rızâları olmasa bile, o şahıs, savaşa çıkar.

Ancak, bu durumda da, onların helak olacaklarından korkarsa; yine, savaşa gitmez.

Araştırması sonucunda, bir kanâate varmaması hâlinde, bu şahsın, ne yapacağı hususunda, kitapta, bir şey söylenmemiştir.

Âlimlerimiz: "Bu durumda, bu şahsın savaşa çıkmaması daha uygun olur." demişlerdir.

Eğer, ana-babasınm, onun cihâda çıkmamasını istemeleri, onun, din ehilleri ile savaşmasını sevimli bulmadıkları veya zahmet çekmesini istemedikleri içinse; bu şahıs, yine savaşa çıkmaz.

Bir kimsenin, babası ve anası olur ve bunlar, onun cihâda çıkmasına izin verdiği halde; bu şahsın dedeleri ve büyük anneleri, bunu hoş karşılamazlarsa; bu şahıs, onların, hoşlanıp hoşlanmadıklarına iltifat etmez ve savaşa çıkar.

Ancak, bu şahsın, babası ve annesi ölmüş olur ve dedesi ile büyük annesi bulunursa; bu durumda, onların izni olmadan cihâda çıkamaz.

Bu durumda, bu şahsın, babasının babası ve anası ile anasının anası varsa; izin, babasının babasına ve anasına aittir. Bu hüküm, o şahsın, cihâda çıkmak istemesi halindedir.

Ancak, bu şahıs, ticâret için, düşman diyarına gitmek ister ve bunu da onlar kerih görür ve düşmanların emîri, kendisinden korkulmayan biri, kavmi de, ahde vefa gösteren bir kavim olarak biliniyor; bu şahsın da, oraya gitmekte menfaati bulunuyor ise; onlara karşı gelmesinde bir beis yoktur.

Bu kimse, ticâret maksadı ile düşman yurduna, müslüman askerleri ile beraber gider; bunu da, babası ve annesi veya bunlardan birisi hoş karşılamazsa; bu askerler, büyük bir kuvvet olur da, düşmandan kor-kulmayacağı görüşü kuvvetli olursa; bu şahsın gitmesinde, bir sakınca yoktur. Ancak, askerin düşmandan korkacağı kanâatinde olursa; bu durumda, gitmez.

Keza, bu şahıs, bu yere, bir seriyye {- müfreze) ile gitmek isterse; bu durumda, ancak, onların izni ile gidebilir. Çünkü, bir seriyye ile düşman yurduna gitmesi hâlinde, helak olması ihtimâli fazladır.

Bu söylediklerimiz, ana, baba, dedeler ve büyük anneler hakkın­dadır.

Bu şahsın, yukarıda saydıkların, .ian başka, zevil erham olan mahremlerinden kızları, oğulları, kız kardeşleri, halaları, teyzeleri ve zî-rahm olan bütün yakınları, cihâda çıkmasını, kerir görürler ve bu kendilerine zor gelirse; bu şahıs da, —cihâda çıkması hâlinde— onların helak olacağından korkuyor ve —başka malı olmayan bu yakınlarının— nafakasını, kendisi temin ediyor ve bunlar, yaşça küçük veya çok yaşlı iseler; bunların izni olmadan da, bu şahıs, cihâda çıkamaz.

Bunların, nafakalarını temin eden bir şahıs olur veya kendi malları bulunur yahut yaşlı olmalarına rağmen sıhhatli olurlar ve bundan dolayı, onların helak olmalarından korkmazsa; bu durumda,o şahıs, bunların izni olmadan cihâda çıkabilir.

Bir kimsenin karısı bulunur ve cihâda gitmesi hâlinde onun helak

olacağından korkarsa; bu şahıs, karısının izni olmadan, cihâda çıkamaz.

Ancak, böyle bir korkusu olmayan şahıs, karışanın izni olmadan,

cihâda çıkabilir. Bu durum, karısına zor gelse bile, hüküm aynıdır.

Zehiyre'de de böyledir.

Bir kadın, oğlunu, cihâddan men ettiği zaman, eğer mutlaka bir zarar ihtimâli varsa; böyle yapmasında, o kadın için, bir günâh yoktur." Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [8]

 

Kadınlar Ve Cihâd

 

İmâm Muhammet) (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Biz, kadınların, erkeklerle beraber cihâd etmelerine taaccüp etmeyiz. Ancak, —kadınların cihâda çıkması— müslümanlara zarar verecekse; o hal müstesna...

"Düşmanın geldiği" haberi gelince; kadınların da, cihâda çıkmasına ihtiyaç varsa; onların da, savaş için çıkmalarında bir beis yoktur.

Böyle bir durumda, kadınların, babalarından ve kocalarından izin almalarına izin yoktur.

Böyle bir durumda, babaların veya kocaların, kadınları, cihâddan men etmeye haklan yoktur. Şayet, mâni olurlarsa, günahkâr olurlar.

Keza, müslümanların, kadınların cihâda çıkmasına ihtiyaçları olmadığı halde; savaşın şekli, onların, uzaktan ok, kurşun ve benzeri şeyleri atmalarına imkan veriyorsa; yine, kadınların savaşa katılma­larında, bir sakınca yoktur.

Genç kadınlar, savaşanlardan yaralananların yaralarını sarmak; su dağıtmak; ekmek ve yemek pişirmek maksadiyle çıkamazlar. Fakat, yaşlı kadınların, yaz günlerinde çıkmalarında bir beis yoktur. Çünkü, yazın, onların, soğuktan ve kardan korkulan kalmaz.

Bunlar, hastaları tedavi ederler; yaraları sararlar; su dağıtırlar; yemek ve ekmek pişirirler; fakat, savaşmazlar. [9]

 

Sabi Ve Mürâhık'ın Cihadı

 

Sabî ve mürâhık olanların, savaşmaya güçleri varsa; bunlar da, bulûğa ermiş şahıslar gibi, savaşa katılırlar.

Ancak, bunlar, ana ve babalarının izni olmadan, cihâda katıla­mazlar.

Bir baba, savaşabileceğini bildiği, sabi veya mürahık oğluna, cihâd izni vermekle günahkâr olmaz. Çünkü, bu durumda olan, bulûğa erişmiş kimse gibidir. Muhıyt'te de böyledir. [10]

 

Borçlu Ve Cihâd

 

Cihâda çıkmak isteyen fakat alacaklısı orada hazır bulunmayan bir borçlunun, yanında, borcunu Ödeyecek kadar imkânı varsa; savaşa çıkmasında, bir beis yoktur.

Bu şahıs, başka bir şahsa, borcunu, terekesinden ödemesini vasıyyet eder.

Bu şahsın, borcunu ödeme imkânı yoksa; orada kalıp, borcunu Ödemeye gayret sarfetrftesi daha evlâdır.

Bu şahsın, borcunu ödemeden, alacaklısının iznini almadan gazaya çıkması mekruh olur.

Şayet, alacaklı şahıs, borçlu şahsın cihâda gitmesine izin verdiği halde; alacağını alacaklı olduğu şahsa teberru' da etmezse; müstehap olan, bu şahsın, yine de, borcunu Ödemeye çalışmasıdır.

Ancak, bu kimsenin, bu durumda, gazaya çıkmasında da, bir sakınca yoktur.

Keza, bofç tehirli olur ve borçlu, günü geçmeden, geri dönüp bor­cunu ödeyeceğini bilirse; yine bu şahsın gazaya çıkmasında bir beis yoktur. Zehıyre'de de böyledir.

Borçlu, müflis olur; borcunu ödemeye gücü yetmez; ancak, gazi­lerle birlikte, ticâret için, -dâr-i harbe gitmek suretiyle borcunu Ödeyebi­lecek olursa; bu şahsın gitmesinde, bir beis yoktur. Alacaklısı, bu şahsa: "Gitme." diye emir veremez.

Borçlu:'"Ben, cihâda çıkacağım; ganimetten veya senimden bana isabet eden şeyi, borcuma vereceğim." dediği halde; alacaklısı izin ver­mezse; bu şahıs, cihâda çıkamaz.

Yukarıda saydığımız hükümlerin tamamı, harbin umûmî olmadığı zamanlarda geçerlidir.

Şayet, harb umûmî ise, borçlunun savaşa katılmasında bir beis yoktur.

Bu durumda, borçlunun yanında, borcunu karşılayacak malı olsun veya olmasın; alacaklısı, izin versin veya vermesin müsavidir.

Bu şahıs, müslümanların istikrarlı bulunduğu bir yere varınca; eğer, burada da, müslümanlar için bir korku varsa; savaşa katılır. Şayet, böyle bir korku yoksa; alacaklısının izni olmadan, bu şahsın savaşa katılması uygun olmaz, Muhıyt'te de böyledir. [11]

 

Âlim Ve Cihâd

 

Bir beldede, kendisinden daha âlim bir kimse bulunmayan şahıs için de, cihâda çıkma görevi yoktur. Sirâciyye'de de böyledir. [12]

 

Yanında Emânet Bulunan Şahıs Ve Cihâd

 

Bir şahsın yanında, sahipleri orada bulunmayan emânetler olsa; eğer, başka bir şahsa, o emânetleri, sahibine vermeyi vasıyyet ederse; bu kimse, cihâda çıkabilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [13]

 

Köle Ve Cihâd

 

Harp umûmî değilse; bir kölenin, efendisinden izin almadan, savaşa gitmesi gerekmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. [14]

 

Müşriklerin Hücumu Ve Onların Takip Edilmesi

 

Savaş, rumlar tarafından başlatılmışsa; gücü yeten her şahsın savaşa katılması gerekir.

Azık ve bineğe sahip olup, açık bir özrü bulunmayan şahsın, cihâddan geri kalması caiz olmaz. Fetâvâyi KâdîhârTda da böyledir.

Müslümanların toprağına giren müşrikle];, onların mallarını alır; çocuk ve karılarını esir eder; müslümanlar da bu durumu bilir ve onlara karşı koyacak kuvvetleri olursa; kafirlerin ellerinden, mallarını ve aile efradını alıp kurtarana kadar ve onlar dâr-i islâmda oldukları müddetçe, arkalarından giderler.

Keza, bu durumda, müslümanlar, kâfirleri, dâr-i harbe girince de, kalelerine veya koruma yerlerine varıncaya kadar, ^~kadınları ve çocukları götürmekte iseler— takip ederler.

Fakat, düşmanlar, sâdece mal almışlarsa; bu durumda, müslü­manlar için, onları, dâr-i harbe girdikten sonra takip etmeme ruhsatı vardır.

Düşman, dâr-i harbte, —kendilerince— emin ve korunulur bir yere varınca; müslümanlar, savaşmak için, yanlarına giderler.

Bu, bir fazilettir.

Takip etmeyi terk edip, geri dönmelerine de ruhsat vardır.

Zimmîlerin çocukları vr malları da, müslümanların çocukları ve mallan yerindedir.

Gücü olan her müslüman kâfirlere karalarına veya emniyetli yerle­rine varmadan yetişebileceğini biliyorsa;— onları takip etmesi farzdır.

Ancak, onlara yetişemiyecekleri görüşünde olurlarsa; bu durumda, kafirleri takip etmeyip yerlerinde durmalarına ruhsat vardır. Muhıyt'te de böyledir.

İmânı-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuşlardır:

Müslümanlar kuvvetli iseler, kâfirleri takip etmemeleri mekruh olur.Kuvvet bulunmaması hâlinde, müslümanların birbirlerini takviye etmelerinde bir beis yoktur.

Orduyu hazırlamak ihtiyacı olduğu zaman; müslümanların savaş kuvveti bulunursa yani beytü'l-mâlde gerekli mal var ise, imâmın ( = devlet başkanının), gönülsüz olan mal sahiplerinin mallarını almaya hükmetmesi ve bunları alması uygun olmaz.

Fakat, mal sahipleri, mallarını gönülleri ile verirlerse; bu mekruh olmaz. Bilakis, güzel ve rağbet edilecek bir şey olur.

Beytü'l-mâlde mal bulunup bulunmaması da müsavidir.

Müslümanlarda savaş gücü yoksa; yani, beytü'l-mâlde mal yoksa; bu durumda, imâmın hükmederek, mal sahiplerinden, savaşa çıkacak kadar, mal almasında bir beis yoktur.

Bu durumda, gücü yeten her müslümanın nefsi ile ve malı ile cihâd etmesi elbette lâzımdır.

Bizzat kendisinin savaşa çıkmaya gücü olmayan, ancak, malı bulunan bir kimsenin; kendi malı ile, bir başka şahsı, savaşa göndermesi uygun olur.

Bu durumda, bu şahıslardan birisi, malı ile; diğeri de nefsi (- canı) ile cihâd etmiş olur.

Bir kimsenin, bizzat savaşa katılmaya gücü olur; -fakat, malı bulunmazsa; bu durumda, beytü'l-mâlde de mal olursa; imâmın ( = devlet başkanının) o şahsa kâfi miktarda mal vermesi gerekir.

İmâm, bu şahsa, kâfi miktarda mal verdi-kten sonra, onun, bir başkasından mal alması uygun olmaz.

Şayet, beytü'l-mâlde mal olmaz; veya olduğu halde, imâm ver­mezse; bu durumda, bir mücâhid, ihtiyacı kadarı malı, bir başkasından alabilir. Zehıyre'de de böyledir. [15]

 

Cihad Ve Bedel

 

Bir kimse, kendisine bedel olarak, gaza etmesi için, başka bir kimseye mal verir ve verirken de: "Bununla, benim yerime gaza yap derse; bu malı alan şahsın, onu, cihâd haricinde bir yere harcaması caiz olmaz.

Bu kimse, o mal ile, kendi şahsî borcunu bile ödeyemez. Ve, bu malı, aile efradına, nafaka olarak da bırakamaz.

Ancak,  bu malın sahibi, onu verirken:  "Bu senindir.  Onunla savaş." demişse; bu durumda, o şahıs, bu malı, savaşın hâricinde de harcıyabilir. Siyer-i Kebîr Şerhi'nde de böyledir.

Şeyhu'l-İslâm, Siyer-i Sağır Şeıhi'nde şöyle demiştir:

Kendisine mal verilen şahıs, bu malın bir kısmını, aile efradına, nafaka olarak bırakabilir. Bu, her halde, böyledir. Çünkü, o, başka türlü cihâda hazırlanamaz; ancak, böyle hazırlanabilir. Ve bu da, cihâd

amellerindendir.

Bir kimse, kendisi için cihâd yapmak üzere, bir başkasına mal verdikten sonfa, inalı alan şahıs hastalansa veya başka bir mâni zuhur etse de bizzat kendisi cihâda katılamasa ve malı bir başka şahsa vermek istese; ancak, vereceği miktar, gaza için aldığından az olur ve bu farkı, nefsi için tutmak istemez; beytü'1-mâle geri vermek muradında olursa; bunda bir beis yoktur.

Fakat, bu farkı, kendi nefsi için ahkor; mal sahibi de, ona: "Bu mal ile, benim yerime gaza et." demiş olursa;,bu kimse, o fazlalığı kendi yanında bırakamaz.

Ancak, mal sahibi: "Bu senindir; onunla gaza et." demişse; bu malın bir miktarını, o şahıs yanında bırakabilir.

Bir müslüman, bir başka müslümana, harbî olan bir kâfiri, mal mukabili öldürmesini şart koşsa; o şahsın, o kâfiri öldürmesinde bir beis yoktur.

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:"

Şart koşan kimse, diğer şahıstan, şartı yerine getirmesini isteyebilir; onu, bu şartı yerine getirmesi için zorlayamaz.

İmâm Ebû tfanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, böyle bir şart caiz olmaz.

"Böyîe bir şart, bi'1-icma' caiz olur." diyenler de vardır. Muhiyt'te de böyledir.

Askerin emîrinin (= komutanının) ecr-i misilden fazla bir ücretle, bir adam icarîasa; bu kimse, iyi bir şekilde çalışıp müddetini tamamlasa bile, aldığı fazlalık bâtıldır.

Askerin emîrinin veya hâkimin: "Onu, ben icarladim ve onu ben biliyorum." demesi de münâsip olmaz. Ve bu kimse, ona Ödenen ücretin tamamını, kendi malından Öder.

Askerin emîri; (= komutan), bir müslümana veya bir zimmîye: "Eğer, savaşıp, şu atlıyı öldürürsen; sana, yüz dirhem var." der; o da, denilen şahsı öldürürse; öldürene , bir şey verilmez.

Komutan: "Onların başını kesene, on dirhem vardır." dese; bu caiz olur.

Kâfirlerin —kesilmiş— başını, îslâm diyarı'na getirmek mekruhtur. Muzmarât'ta da böyledir. [16]

 

Serhadler

 

Kâfirlerin oralardan gelip de, müslümanları helak etmemeleri için ve onların girmelerine mâni olmak maksadı ile, müslümanların serhat-

iermi (= hudutlarını) iyi yapmak ve hudut kapılarına asker ta'yin etmek, imâmın (= devlet başkanının) üzerine vazifedir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. [17]

 

Komutanlık

 

İmâm (-  devlet başkam), bir yere, asker gönderdiği zaman, onlara, bir komutan tayin etmesi gerekir.

Bu komutanın, sâlih bir kişi olması, uygun olur. Şöyle ki, komutan:

a) Tedbiri güzel,

b) Savaş taktiğini iyi bilen,

c) Askerine karşı şefkatli,

d) Cömert ve

e) Yiğit bir kimse olmalıdır.

Bu vasıflan taşıyan, bir komutan tâyin edince, imâm onu, askere tavsiye eder. Mebsût'ta da böyledir.

İmâm tarafından seçilip tayin edilen ve bu vasıfları taşıyan bir komutanın,- kureyşî veya a'rabî yahut nebtî olması halleri de, —köle olmaması şartı ile— müsâvîdir. Muhiyt'te de böyledir.

İmâmın (= devlet başkanının), harp işlerini iyi bilen bir fâsıkı, komutan ta'yin etmesi de caizdir. Itâbiyye'de de böyledir. [18]

 

Komutana İtaat

 

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Komutan bir şey emrettiği zaman, askerin buna itaat etmesi gerekir. Ancak, emredilen şey mâsiyet (= günâh) ise, ona itaat edilmez. Bu mes'elenin üç ayrı yönü vardır:

1) Eğer, askerler,  komutanın bu emrinde menfâatlerinin bulunduğunu biliyorlarsa; bu durumda, —emir, mâsiyet olsa bile— itaat ederler.

Şöyleki:

Komutan, bu durumda, askere: "Savaş yapılmayacak!" diye emir verir; asker de, bu durumda savaşı bırakmakta fayda olduğunu yakînen bilirse, meselâ: Düşmana güçlerinin yetmiyeceğini ve onlara ikinci bir yardım geldiğini anlarlarsa; ve savaşı terk etmekte askerler için menfâat olduğu anlaşılan her durumda, komutanın bu emrine itaat edilir.

2) Şayet, askerler, savaşı bırakmakta, kendileri için zarar olduğunu bilirlerse; bu   durumda, —komutanın:   "Savaş   yapılmayacaktır!" şeklindeki— emrine itaat etmezler.

Şöyleki: Askerler, şu anda, düşmana güç yetirememelerine rağmen, İslâm askerlerine, takviye gücünün katılacağını bilirlerse; bu durumda, komutana itaat etmezler.

3) Şayet, askerler, bu durumda, şüpheye düşerler ve bu emrin men­fâatlerine mi, zararlarına mı olduğunu bilmezlefve görüşlerine göre, iki ihtimâl de eşit olursa; yine, komutanın emrine itaat edip, savaşı bırakırlar.

Keza, komutan, "düşmanla savaşmayı" emreder; asker de, bunun faydalı olacağını yakînen bilir veya bu hususta şüphe içinde bulunur­larsa; yine, komutanın emrine itaat ederler.

Ancak, bunun faydalı olmayacağını, bilâkis zararlı olacağını yakî­nen biliyorlarsa; bu durumda, komutana itaat etmezler.

Şayet, askerler görüş ayrılığı içinde bulunurlar; bir kısmı, bu durumda: "Savaşmakta helak var." diğer bir kısmı ise: "... necat var." der ve bu şüphede, bir tarafın zannı, diğer tarafın zannına ağır bas­mazsa; yine, komutanın emrine itaat etmeleri gerekir.

Komutan, askerlere bir şey emrettiği zaman, onlardan biri, bu emre isyan ederse; komutan, onu, ilk hamlede te'dip eylemez. Ona, eski, itaatkâr hâline dönmesi için, Öğüt verir. Bundan sonra, yine âsî olursa; komutan, o askerin cezasını verir.

Fakat, asker, karşı gelişindeki özrünü açıklarsa, bu durumda komutan, o askerin yolunu açık bırakır.

Asker, Allaha yemin ederek: "Ben, bunu özrümden dolayı yaptım." derse; bu yemini ile birlikte, söylediği söze inanılır. [19]

 

Savaş Alanında Yardımlaşma

 

Komutan, muayyen bir topluluğu ileri sürer; sağ ve sol cenaha askerleri yerleştirir; düşman ise, ileriye gönderilen topluluğa yüklenirse; sağ ve sol kanatların, ilerideki topluluğa yardım etmesinde, —düşmanın o topluluğu yenmesinden korkmaları hâlinde— bir beis yoktur.

Bu hüküm, merkezlerinin boş kalmaması hâlinde geçerlidir. Şayet, merkez boş kalacaksa; bu durumda, öndeki kuvvete yardım etmek, uygun olmaz.

Şayet, komutan, o askerlere, merkezden ayrılmamalarını emreder ve bir kısmını diğer kısmına yardım etmesini yasaklarsa; bu durumda, o askerlerin, öncü kuvvete yardıma gitmeleri münâsip olmaz. Bunlar, kendi mahallerinden emîn olup, öncü kuvvetin durumundan korksalar bile, hüküm aynıdır.

Komutan, bazı askerlerin, hayvanlarının yiyeceklerini almak için çıkmalarını yasak etmişse; bu askerlerin de, diğerlerinin de, çıkmaları uygun olmaz. Bu hususta, bütün askerler müsavidir.

Ancak, böyle bir durumda, imâmın {~ komutanın), askerler arasından bir topluluğu, hayvanların yiyecekleri için göndermesi mü­nâsip ve lâzım olur.

Ve komutan, hayvanlar ve askerler için, rızık teminine gönderdiği askerlere, bir emîr (= komutan), ta'yin eder.

Şayet, komutan, yiyecek temini için, hiç bir kimseyi göndermez; asker ise, yiyecekten muztar kalır ve öleceklerinden korktukları halde satın alacak bir şey de bulamazlarsa; bu durumda, çıkmalarında, —kumandana isyan olmasına rağmen— bir beis yoktur.

Şayet, komutan: "Hiç bir kimse, yiyecek için çıkmasın; ancak, filânın bayrağı altında —olanlar— çıksın." derse; bu durumda, komu­tanın emrine riâyet etmek uygun olur. Ancak, o şahsın bayrağı —emri— altında yiyecek için çıkılabilir.

Keza, komutan: "Yiyecek temini için, kim çıkacaksa; filanın bayrağı altında çıksın." derse; ancak, bu şahsın bayrağı altında çıkmak münâsip olur. Muhıyt'te böyledir. [20]

 

Savaşla İlgili Bazı Mes'eleler

 

Eşhür-ü hürüm’[21] da da, savaş yapmak caizdir.

Haram aylarda savaşmanın yasak olduğu hükmü neshedümiştir.

Savaşan müslümanların sayısı, müşriklerin sayısının yarısı kadar olursa; bu Müslümanların firar etmesi (= kasçması) helâl olmaz. Bu hü­küm, müslümanların yanında silâhlarının bulunması halindedir.

Ancak,silâhı olmayan bir kimsenin, silâhı olan şahıstan kaçmasında bir beis yoktur.

Keza, yanında atma âleti olmayan bir kimsenin de, yanında atma âleti bulunan bir şahıstan kaçmasında bir beis yoktur.

Keza, bir kişinin, üç kişiden kaçmasında da, bir beis yoktur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müslümanların sayısı, on iki bin veya daha fazla olduğu zaman, kâfirlerin sayısı, kat kat fazla bile olsa; onlardan kaçmak, müslümanlara helâl olmaz. Bu hüküm, onların konuşmalarının bir olması halindedir. Şayet, bu ayrı olursa; bir müslüman, iki kâfire bedel olarak itibar edilir.

Zamanımızda ise (= hicrî \ 1. asır), kuvvete itibar olunur.

Bir askerin, kale veya benzeri bir yerde bulunan düşmana, inancılık atmak için, yerinden ayrılmasında, bir beis yoktur .

Keza, ok veya taş atmak maksadı ile, askerin, yerini terk etmesinde de bir beis yoktur. Muhıyt'te de böyledir. [22]

 

Seriyye

 

İmâm Muhammet] (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir komutanın, bir, iki veya üç kişiyi, —güçleri yetiyorsa seriyye (= öncü kuvvet) olarak göndermesinde bir beis yoktur. Zehıyre'de de böyledir. [23]

 

Rıbat

 

Ribat da, cihâdın tâbirlerinden ve bu konuda gerekli olan şeylerden biridir.

Ribat: Düşmanın, aniden hücum etme ihtimâli bulunan yerlerde, —İslâm askerlerinin— durup, nöbet beklemeleridir.

Rıbatm yerinde ihtilâf edilmiştir.

Rıbat, her yerde tahakkuk etmez.

Muhtar olan kavle göre, rıbat, Öyletbir yerde olmalıdır ki, oranın Ötesinde, müslüman olmamalıdır. Bahru'r-Râik'ta da böyledir. [24]

 

2- SAVAŞ NASIL YAPILIR ORDUNUN SAYILMASI

 

Dâr-i harbe girmeyi isteyen komutanın, askerinin sayısını, kaçının süvari (= atlı), kaçının piyade ( = yaya) olduğunu bilmek için, onları sayıp, isimlerini yazması uygun olur. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir. [25]

 

İslâm Ordusu Dâr-i Harbde

 

Müslümanlar, dâr-i harbe girdikleri zaman, onların şehirlerini veya kalelerini kuşatırlar ve o kâfirleri İslâm'a da'vet ederler.

Bunlar, İslâmi kabul ederlerse; İslâm ordusu, onlarla savaşmaktan el çeker.

Kâfirler, da'veti kabul etmez ve İslama girmekten kaçınırlarsa; bu durumda, müslümanlar, onları cizye vermeye çağırırlar. Hidâye'de de böyledir.

Şayet, kâfirler, bu da'veti kabul ederlerse; bu durumda, bize olan —hak ve hükümler— onlara; onlara olan ise, bizedir. Kenz'de de böyledir.

Bu hüküm, cizyeyi kabul edenler hakkındadır. Fakat, bunlardan, cizye vermeyi kabul etmeyenleri, biz, cizye vermiye da'vet etmeyiz. Tebyîn'de de böyledir. [26]

 

Kâfirler Kaç Sınıftır?

 

Kâfirler üç sınıftır:

1) Kendilerinden cizye alınması caiz olmayan kâfirler.

2) Kendilerinden cizye alınması caiz olan kâfirler.

3) Kendilerinden cizye alınıp alınmayacağı ihtilaflı olan kâfirler. [27]

 

Kendilerinden Cizye Alınması Caiz Olmayan Kâfirler

 

Müşrik olan araplardan cizye alınması caiz olmadığı gibi, onlara zimmet hakkı vermek de, caiz olmaz.

Müşrik araplar, bir kitaba da inanmazlar.

Biz müslümanlar, müşrik araplan yenip, onlara karşı zafer kazanınca; erkeklerini İslama da'vet ederiz. Bunu kabul etmezlerse; onları kılıçtan geçirir; kadınlarını ve çocuklarını da, ganimet olarak alırız. [28]

 

Kendilerinden Cizye Alınması Caiz Olan Kâfirler

 

Bunlar, ehl-i kitap olan yahudiler, hıristiyanlardır ki, arap veya başka kavimlerden olabilirler.

Bunlardan cizye almak, bi'1-icma' caizdir.

Keza,  —arap olsun olmasın,— mecûsîlerden cizye almak da, bi'1-ittifak caizdir. [29]

 

Kendilerinden Cizye Alınıp Alınmayacağı İhtilaflı Olan Kâfirler

 

Arapların dışında kalan ve ehl-i kitap veya mecüsî olmayan müşrik­lerden, cizye alınıp alınmayacağı hususunda ihtilâf edilmiştir.

Bize göre, bu gibi kâfirlerden cizye almak caizdir, Muhıyt'te de böyledir. [30]

 

Önce İslama Da'vet, Sonra Savaş

 

İslâma da'vet olunmayan kâfirlerle savaşmak caiz olmaz. Savaş, ancak, İslama da'vet ettikten sonra caiz olur. Hidâye'de de böyledir.

Kâfirleri İslama da'vet etmeden, onlarla savaşan müslümanlar, günahkâr olurlar.

Ancak, öyle bir savaş neticesinde, kâfirlerin telef edilen kanlan ve malları tazmin edilmez. Kadınları ve çocukları hakkındaki hükümler de böyledir. Mebsût'ta da böyledir.

Da'vette mübalağa etmek müstehaptır.

Ancak, kâfirleri, ikinci defa da'vet etmenin müstehap olması için, şu iki şarttan birinin bulunması gerekir:

1) Da'vetin sunulması, müslümanlara zarar vermemelidir.

Eğer, düşmanlar, önce da'vet edilirse; onların,isavaşa hazırlanacak­ları veya bir hile kuracakları yahut sığınak yapacakları, bilinirse; bu durumda, önce da'vet müstehap olmaz.

2) Onların, yapılacak da'veti, kabul edeceklerinden ümitli bulu­nulmalıdır.

Fakat, onların, da'veti kabul edecekleri ümidi yoksa; da'vetle meşgul olunmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Da'vetin önce, bu düşmanlara ulaşmış olması hâlinde, onlara, gece   veya   gündüz   taarruz   etmede,  bir   beis   yoktur.   Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Kâfirler, İslâmiyeti kabul   etmekten   veya   cizye  vermekten kaçınırlarsa;   Allanın   yardımı  talep  edilerek,   onlarla  savaş   edilir. ihtiyar'da da böyledir.

Savaşılan düşmanlara karşı, inancılıklar dikilir; onlar yakılıp, üzerlerine su  dökülür;  ağaçlan  kesilip,   ziraatları  tahrip  edilebilir. Hidâye'de de böyledir.

Düşmanların kalelerine çıkmakta bir beis yoktur.

Onları, suya garketmede ve evlerini yakmada da bir beis yoktur.

Hasan bin Ziyâd, şöyle diyor:

"Bu hüküm, düşmanların kalesinde, müslüman esir bulunmadığının bilindiği zaman geçerlidir. Fakat, bu bilinmiyorsa, o kalenin yakılması veya suya gark edilmesi helâl olmaz."

Ancak, biz deriz ki: "Bizi böyle yapmaktan, o kâfirler men ediyor­larsa; onlara karşı mazeret hasıl oluyor. Kendileri ile savaşılıp, taarruz edilen ve kalelerine çıkılan müşriklerin kalelerinde, müslüman esir bulunmaması, çok az bir ihtimâldir. Ancak, önceki hükümde kasdedi-lenler, müşriklerdir." Mebsût'ta da böyledir.

Kâfir kalelerine, ok ve kurşun atmakta; —oralarda, müslüman esir veya tüccar olsa bile— bir beis yoktur.

Şayet, kâfirler,müslüman çocuklarını veya müslüman esirleri, ken­dilerine kalkan ediniyorlarsa; askerler, onlara ok veya benzeri şeyler atmaktan men edilmezler.

Çünkü, bu askerlerin maksatları, kâfirlere atmaktır.

Attıkları,  o  müslümanlara isabet ederse;  diyet ve keffâret de gerekmez.

Ordu kalabalık olduğu zaman, kadınları ve mushafh askerlerle birlikte savaşa çıkartmakta, bir beis yoktur. Çünkü, bu durumda, onlar emniyet altındadırlar.

Ancak, bunlar için emniyetli bir durum olmazsa; küçük seriyyelerle birlikte, kadınları ve mushaf-ı şerifleri götürmek mekruhtur.

Müslümanlar, emniyet altında, bir kâfir topluluğuna varacaklarsa ve onlar da, sözlerine vefa gösteren bir kavim ise, bu durumda, yan­larında Kur'an-ı Kerîm götürmelerinde, bir sakınca yoktur. Hidâye'de de böyledir.

Şayet, ordu kuvvetli ise, yaşlı kadınların, hizmet için, onlarla beraber gitmelerinde beis yoktur.

Genç kadınlara gelince, onlar, evlerinde otururlar. Fitne korku­sundan dolayı, genç kadınların, askerlerle beraber savaşa gitmemeleri daha evladır. Ancak, bunun için, ordunun bu gibilere ihtiyacının olmaması gerekir.

Cariyeler ise, hür kadınlar gibi değildirler; yani, onlar harbe çıkabilirler. Tebyîn'de de böyledir.

Fâsık kimseler, zurna çalarak savaşa çıkmak istedikleri zaman mümkün olursa, sâlih kimseler, bu fâsık kimselerle birlikte savaşa çıkmazlar. Buna imkân yoksa; onlarla birlikte savaşa çıkarlar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [31]

 

Müslüman Savaşta Nasıl Davranır

 

Müslümanlara yakışan, savaşta kadretmemek, haddi aşmamak ve misilleme yapmamaktır.

Müslümana yakışan, çocukları, delileri ve çok yaşlı olanları öîdürmemektir.

Ancak, bu durumda olanlar, savaşa katihyorlarsa; onlar, —yukarıdaki hükümden— müstesnadırlar.

Yahut, kadın, düşman tarafının hükümdarı olursa; o da öldürüle-bilir.

Keza, düşman tarafının idarecisi, sabi (— çocuk) olursa; o da öldü-rülebilir. Düşmanın topluluğunun dağılması hâlinde de, bunu öldür­mekte bir beis yoktur.

Mal sahibi bulunan ve bu malı ile kâfirleri savaşa teşvik eden kadın daöldürülebilir.

Müslümanlar, savaş esnasında, deli ve sabi olanları öldürmezler; ancak, bunlar, fiilen savaşa kanlıyorlarsa; öldürülürler. Bu durumda olanların» öldürülmelerinde de bir beis yoktur.

Delirip sonra akıllanan kimselere de, akıllı hallerinde yapılması gereken işlem yapılır.

Savaşta, eli, ayağı kesik olan düşmanlar da öldürülmez. Hassaten, sağ eli kesik olan düşman öldürülmez. Ancak, bu hükmün uygulanması için, bu gibi kimselerin malları ve reyleri (= görüşleri, fikirleri) ile savaşa katılmamış olmaları gerekir.

Felçli olan düşmanlar da, —eğer fiilen savaşmıyorlarsa— öldürül­mezler. Felçli düşman, fiilen savaşıyorsa, onun öldürülmesinde de bir reis yoktur.

Keza, kör, yatalak veya çok yaşlı olan müşrikler, harbi tahrik ediyorlarsa; bunları öldüren şahsa da, bir şey gerekmez.

Sol eli veya ayağının biri kesik olan kâfir, fiilen savaşıyorsa; öldü­rülür.

Ahras ve dilsizler hakkındaki hüküm de böyledir.

Savaşı tahrik eden sabî veya bunak kimselerin öldürülmelerinde de bir beis yoktur.

Fakat, bunlar, müslümanların eline geçtikten sonra, artık öldürülmezler.

Bir müslümanın, savaşa önce başlamış olan ve kâfir bulunan, en yakın akrabalarını Öldürmesinde, bir beis yoktur.

Ancak, bu hükümden, baba, ana ve erkek tarafından olsun, kadın tarafından olsun, dedeler ve büyük anneler, müstesnadır; yâni bunlar öldürülemezler.   Bu   hüküm,   kişinin,   mecbur   kalmaması   hâlinde

geçerlidir.

Şayet, mecbur kalırsa; bir müslümanın, bunları da öldürmesinde bir beis yoktur. Mecbur olmak, onlardan kaçmaya imkân bulamamak demektir.

Keza, kâfir olan babasına, galebe çalan, müslüman bir oğulun, —ondan kaçmaya imkânı olduğu müddetçe— onu öldürmeye kasdetmesi uygun olmaz.

Bir rahip, ibâdet yerinde, Kilise veya havrada öldürülmez. Ancak, rahip harbe karışmışsa; o zaman, öldürülür. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Müslümanların, ölmemiş olan kâfirleri, dâr-i İslama taşıma güçleri varsa; çıkarmayıp, orada bırakmaları münâsip olmaz. Kadınları, çocukları, bunakları, körleri, çapraz olarak bir eli bir ayağı kesik olan­ları ve sağ eli kesik olmayanları, dâr-i İslama götürmek gerekir. Çünkü, bunların., götürülmesinde,   müslümanlar Kadınlar da, çocuk doğuracaklardır.

Müslümanlar,  kâfirlerden, işe yaramaz yaşlıları, isterlerse dâr-i İslama götürürler; isterlerse, orada terk ederler.

Keza, ruhbanlarla kilise ehli olanlar da böyledir.

Keza, doğumdan kesilmiş yaşlı kadınlar hakkındaki, hüküm de böyledir. Bedâi'dc de böyledir. [32]

 

Kudürî'ye Göre Kâfirler Kaç Kısımdır?

 

Kııdûrî, kitabında şöyle demiştir: Kâfirler iki nev'idir:

1) Yüce yaratıcımız, Aziz ve Celîl olan Allah'ı İnkâr edenler.

2) Allah'ın varlığını kabul ettiği halde, birliğini inkâr edenler. Put­lara tapanlar gibi.!.

Allah'ı inkâr edenler, O'nu ikrar edip, kabul ederlerse; rhüsiüman olduklarına hükmolunur.

Allah'ın varlığını ye birliğini kabul ettikleri halde, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Peygamberliği'ni inkâr edenler de, sonradan, tevbe edip, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in peygamberliğini kabul ve ikrar ederlerse; müs-lüman olmuş bulundukları hükmolunur. Muhıyt'te de böyledir.

Putperestler veya Allah'ın birliğini ikrar etmeyenler "Allah" deseler bile, müslüman olmuş sayılmazlar.

Bunlar,  eğer:   "Ben  müslümanım."  derlerse;  müslüman  olmuş  olurlar.

Bu kimseler: "Ben, öyle söylemekle, hak üzere olduğumu irâde ettim.'' derlerse; yine, müslüman olmuş sayılmazlar.

Yahudiler ve hıristiyanlar: "Lâ ilahe illallah." deseler; "Muham-medün resûlullah" demedikçe, müslüman olmazlar.

Âlimler: "Bu günün yahûdileri ve hıristiyanlan, müslüman olduk­larını açıklasalar ve Eşhedü en lâ ilahe İllallah ve Eşhedü enne Muhammeden resulü ilah deseler bile, bunlar, kendi dinlerinden uzaklaşmadıkça, müslüman olduklarına hüküm verilmez.

Fakat, bir hıristiyan: "Ben hıristiyanhktan uzağım." veya bir yahudi: "Ben, yahudilikten uzağım." ve bunu müteakip: "Ben, İslâm Dînine girdim." derse; bunun, müslüman olduğuna hükmedilir.

Ancak, bir yahudi veya hıristiyan, sâdece: "Ben, müslimim." veya "... müslim oldum." derse; müslüman olduğuna hükmedilmez.

Çünkü, onlar, itaat eden kimseye "müslim" diyorlar. Ve: "Biz, hak üzereyiz." diyorlar.

"Ben, müslimim." diyen, bu gibi kimselere sorulduğu zaman: "Ben, bu sözümle, yahudüik veya nasrânîlik dinini terk ettiğimi de, bildirdim." der ve: "İslâmiyete girdim." diye ilâve ederse; bu kimse, müslüman olmuş olur.

Hatta, bu kimse, böyle dedikten sonra, irtidâd etmiş olursa; öldü­rülür.

Şayet, bu gibi bir şahıs: "Ben, bu sözümle, itaati kasdeyledim ve ben, hak üzereyim." derse; müslüman olmuş sayılmaz. Bunlardan, durumları da sorulmaz.

Bu gibi kimseler, müslümanlarla birlikte cemâatle namaz kılarlarsa; müslüman olmuş olurlar.

Şayet, bu kimseler, kendilerine durumları sorulmadan ve cemâatle namaz kılmadan önce ölürlerse; bunlara müslüman muamelesi yapılmaz.

Bir yahudî veya bir hıristiyan: "Lâilâhe illallah Muhammedün resûlullah" der ve: "Yahudilikten(veya hıristiyanhktan) uzak oldum." diye ilâve ettiği halde, sözü iie birlikte: "İslama girdim." demezse; onun, müslüman olduğuna hükmedilmez.

Bu kimse, ölmüş olsa; cenaze namazı kılınmaz.

Bu kimse, bu sözüne: "İslama girdim." kelimelerini de ilâve ederse; bu durumda, o kimse, müslüman olmuş olur. Bu kimsenin, müslüman olduğuna da hükmolunur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

• İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Kitabî olan bir kimse, Peygamber (S.A.V.)'in risâletine (= Pey­gamber olarak gönderildiğine), —cevabî olarak— şehâdet ederse; bu şahıs, İslama girmiş olur.

Bazı âlimlerimiz, şöyle demişlerdir:

Bir hıristiyana: "Muhammed (S.A.V.), hak peygamber midir?" denilince; o: "Evet" cevabını verse; müslüman olmuş sayılmaz.

Sahih olan kavil de budur.

Keza; bir yahudiye: "Muhammed (S.A.V.), arap ve arap olmayan­lara, hak peygamber olarak gönderilmedi mi?" denilince, o: "Evet" cevâbını verse; müslüman olmuş olmaz.

Zamanımızda (hicrî 11. asır) bu gibi hâdiseler vuku' buluyor.

Bir hıristiyana: "İslâm dini hak mı?" denilince; "evet." cevabını veriyor. Bu şahsa: "Hıristiyanlık dini bâtıl değil mi?" denilince de:

Fetâvâyi Hindiyye "Evet." cevabını veriyor.

Bu gibi kimseler hakkında, bazı müftiler: "Müslüman değildir."; bazı müftiler ise: "Müslümandır." diye fetva veriyorlar.

Keza, bazı hıristiyanlar ve bazı yahudiler: "Ben, hanif dini üze­reyim." diyorlar. Böyle diyenler de, müslüman sayılmazlar. Muhıyt'te de böyledir.

Bazı âlimlerimiz, şöyle demişlerdir:        

Bir yahudi: "Ben, İslama girdim." dediği zaman, —"Yahudilikten uzaklaştım." demiş olsa bile— müslüman olduğuna hükmolunur.

Bir mecûsî: "Ben, islâm oldum." veya "Ben, müslimim." dediği zaman, onun, müslüman olmuş bulunduğuna hükmolunur. Çünkü, mecûsîler, kendilerinin, islâm vasfında olduklarını iddia etmiyorlar. Bilakis, isfâma inatlaşıyoriar ve sövüyorlar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kitabî, namaz kıldığı veya şirk ehlinden birisi, cemâatle namaz kıldığı zaman, bize göre, onun, müslüman olduğuna hükmolunur. Yalnız başına, namaz kılmış olsa da, hüküm böyledir.

İmâm EbûHanîfe(R.A.)'yegöre, bu kimsenin müslüman olduğuna hükmediimez. İmâmeyn'e göre ise, müslüman olduğuna hükmedilir. Âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Hakikatte, bu iki kavil arasında, ihtilâf yoktur: İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin, bu kavlinin te'vili şudur: Bu kimse, ' namazı, yalnız başına ve ezânsız ve kametsiz kılarsa; bu durumda, müs­lüman olduğuna hükmedilmez.

İmâmeyn'in bu kavillerinin te'vili ise şöyledir: Bu kimse, yalnız başına kıldığı bu namazı, ezan ve kametle kılarsa; bu şahsın müslüman olduğuna hükmolunur.

Ecnâs'da şöyle denilmiştir:

Bir kimse hakkında, bir kaç kişi: "Biz, onu, sünnet kılarken gördük." diye şehâdette bulunsalar; ancak "... cemâatle namaz kılarken gördük." demeseler; o şahıs da: "Ben, namazımı kıldım." dese; —şahitler, ona: "Namazımızı kıl; kıblemize dön." deyip, o da, bunları yapmadıkça— müslüman olmuş olmaz. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet, bir kaç kişi, o şahıs hakkında: "O, ezan okudu ve namaz kıldı." diye şahitlik ederlerse; bu kimse, müslüman olmuş olur. Ezanın, hazerde veya seferde okunmuş olması da müsavidir.

Şahitlerin: "Biz, onun, mescidde ezan okuduğunu duyduk." deme­leri, bir şey ifâde etmez.

Ancak: "O, müezzindi." demeleri müstesna. Böyle dedikleri zaman, o şahıs, müslüman sayılır.

Çünkü, şahitler: "O, müezzindi." dediler. Müezzin olan ise, müs­lüman —olmuş— demektir. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.

Ehl-i kitap olan bir kimse, oruç tutar, zekât verir veya hacca giderse; zâhiru'r-rivâyede, onun, müslüman olduğuna hükmolunmaz.

Dâvud bin Reşid, tmâm Muhammet! (R.A.)'in, şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Bir kitabî, eğer, Ka'be'ye, müslümanlarm yaptığı gibi hac yaparsa; yani, ihrama girer, telbiye getirir ve müslümanlarla beraber, haccın menâsikini edâ ederse; müslüman oîmu^Nsayılrr. Fakat, menâsikte hazır bulunmaz ve hac yapmaz ise, müslüman olmuş sayılmaz.

Bir kişi, bir kitabî hakkında: "Ben, onu, büyük mescitte, cemâatle namaz kılarken gördüm." diye şehâdette bulunur; başka bir kimse de: "Ben, onu, mescitte, namaz kılarken gördüm." derse; bunların şehâ-detlerine inanılıp kabul edilir ve o şahsın, müslüman olduğuna hükmo­lunur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu durumda olan bir kimse, öldürülmez. Hasan bin Ziyâd şöyle buyurmuştur:

Bir kimse, bir zimmîye: "Müslüman ol." deyince, o: "Oldum." karşılığım verirse; bu şahıs, müslüman olmuş olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. .

İmâm Muhammet! (R.A.), Siyer-i Kebîrinde şöyle buyurmuştur: Bir müslüman, bir müşrik'i öldürmek için hamle yapınca, o müşrik:

"Eşhedü en İâ ilahe illallah." derse; eğer,.bu kâfir, o sözü, —daha önce— söyleyenlerden değilse; müslüman, onu öldürmez; bırakır.

Şayet, müslüman, o şahsı, yakalayıp komutanına getirmiş olur; bu şahıs da, keîime-i tevhidi, müslümanın, kendisine galebe çalmasından önce, söylemiş bulunursa; bu şahıs, hür bir müslümandır.

Bu şahıs, kelimeyi tevhidi, müslüman şahsın, kendisini kahretme­sinden sonra söylemişse; bu şahıs, bir ganimettir; fakat, bu durumda bile, o şahıs öldürülmez.                           

Şayet, bu şahıs: "Ben, bu sözümle, İslâmi murad etmedim; yahudiliği murad ettim." veya "Beni öldürmesin diye, o söze sığındım." derse; bu sözüne iltifat edilmez.

Bir Müslüman, bir kâfiri "İâ ilahe illallah" derken, öldürmez ve onu serbest bırakır; bu kimse de, gidip, müşrikler arasına katılır; sonra da, geri dönüp savaşmaya başlar; yine, bu müslüman, ona hamle edince,

Fetâvâyi Hindiyye

"lâ ilahe illallah" derse; bu şahsın, gidip, aralarına katılabileceği bir cemaati varsa; bu durumda, o şahsı öldürmekte, bir beis yoktur.

Fakat, bu şahsın cemâati dağılmışsa; o öldürülmez; ancak, yaptığından dolayı, te'dip edilir.

Bu kimse, "İâ ilahe illallah" diyenlerden olduğu halde, Hz. Muhammet! (S.A.V.) Efendimiz'in peygamberliğini tasdik etmemişse, onun öldürülmesinde de, bir beis yoktur.         

Bu müşrik, konuşur ve "eşhedü en Iâ ilahe illallah ve enne Muhammeden Resûlullah" derse; müsiüman, ondan elini çeker.

Bir kimse, zor karşısında müsiüman olsa; istihsânen, müsiüman oluşu sahih olur.

İbn-i Rüşt eni 'in Nevâdiri'nde: "Sarhoş bir kimsenin islâmı, islâmdır." denilmiştir. Muhiyt'te de böyledir.

Putperestler, "Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah" derlerse; müsiüman olmuş olurlar.

Keza, bir putperest: "Ben, Muhammed (S.A.V.)'indini üzereyim." veya "Ben, haniflik üzereyim." yahut, "Ben, İslâm üzereyim." derse; müsiüman olmuş bulunduğuna hükmolunur.

Bu kimse, ölürse; cenaze namazı kılınır.

Bir kâfir, diğer bir kâfire, islâmı telkin etse; telkin eden kimse, müsiüman olmuş sayılmaz.

Keza, başka bir kâfire, Kur'ân öğreten veya okutan bir kâfir de, müsiüman olmuş sayılmaz. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir. [33]

 

3- SULH YAPMA, EMÂN VERME VE EMÂNI CAİZ OLANLAR

 

Sulh

 

Bir komutan, harp edilen kâfirlerin veya bunlardan bir fırkanın sulh istediğini görürse; müslümanlann,  sulh yapmalarında bir beis yoktur.

Komutan, savaşılan kâfirlerin anlaşma istediklerini görür ve bunun karşılığında mal alacağım anlarsa; bu durumda, anlaşma yapılmasında bir beis yoktur.

Ancak,bu hükmün geçerli olabilmesi içinjanlaşma yapmanın, müs-lümanlar için bir ihtiyaç olması gerekir. Böyle bir ihtiyaç yoksa; kâfir­lerden mal alarak, anlaşma yapmak caiz olmaz.

Bu hüküm, kâfirlerin sahalarına inilmediği ve onların elçi gönder­dikleri zaman geçerlidir.

Fakat, İslâm askerleri, düşmanın etrafını sarmış ve sonra da mal­larını almışsa; bu durumda, bu mallar ganimettir. Beşte bir ayrıldıktan sonra, kalanı, askerlerin arasında taksim edilir. Hîdâye'de de böyledir.

Komutanın  izni  olmadan, müslümanlardan   bir   topluluk, —kâfirlerin talep ettiği— anlaşmayı yaparlarsa; bu anlaşma caizdir ve müslümanlann buna uyması gerekir.

Çünkü, bu bir emândır. Bir kişinin emânı bile bir cemâatin ernânı demektir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir müsiüman, ehl-i harbden biri ile, senede bin dinar üzerine, anlaşma yapmış olsa; bu anlaşma, —komutanın haberi olmasa bile— caiz olur.

Bu anlaşmanın müddeti tamam olup, mal alınınca, bu mal, beytü'1-mâle konur.

İslâm komutanı, sene geçmeden, bu anlaşmadan haberdar olursa; duruma bakar: Şayet, bu anlaşmanın zamanının tamamlanmasında, müsiümanların menfaati varsa; zaman tamamlanır ve komutan o malı alır.

Şayet, anlaşmanın bozulmasında fayda görürse; mallarını harbîlere iade eder ve durumu onlara bildirir. Ve onlarla savaşır.

Eğer, senenin yarısı geçmişse; komutan, istihsânen, harbîlerin mal­larının tamamını iade eder. Sera h sı" n in Mııhıyti'nde de böyledir.

Bir müslüman, harbîlere: "Ben, sizinle, bin dinara, anlaşma yaptım." dedikten sonra; imâm (= devlet başkanı veya komutan), senenin bir kısmı geçmiş, bir kısmı durmakta iken, bu anlaşmayı bozarsa; hesap yapılır ve buna göre kalan kısım, harbîlere iade edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Seneliği bin dirhem olmak üzere, üç seneliğine anlaşma yapılıp, malın da tamamı alındıktan sonra; hükümdar bu anlaşmayı, bir sene geçtikten sonra bozsa; bu durumda, mallarının üçte ikisi, bu harbîlere geri verilir.

Çünkü, bu anlaşma, öncekinin hilâfına, isimlerin ayrılığına göredir. Öncekinde, tek sözleşme vardır; Bir sene. Mal da, bir kelime ile söylenmiştir. Serahsî'nin Mafııyti'nde de böyledir.

İmâm (= devlet başkanı veya onun naibi olan komutan), fayda mülâhaza ederse; bu gibi sözleşmeler, on seneden fazla müddet içinde, yapılabilir. Ihtiyâr'da da böyledir.

Müslümanları kuşatmış bulunan düşmanlar, onlara, mal verme­leri karşılığında anlaşma yapma talebinde bulunsalar; helak korkusu yoksa,   islâm   komutanı,   bu  talebi  yerine  getirmez.   Hidâye'de  de böyledir.

Düşmanlar, İmâm'dan (= devlet başkanından, komutandan) belli seneler için, müslümanlara, her sene belli şeyler vermek üzere anlaşma talebinde bulunsalar ve şartları arasında "beldelerinde islâm ahlâkının câri olmaması" da bulunsa; imâm, müslümanlar için faydalı görmemesi hâlinde, bu anlaşmayı yapmaz.

Şayet, müslümanlar için, böyle bir anlaşma yapmakta fayda varsa; bu anlaşma yapılır.

Harbîler, bir sene, müslümanlara yüz kişi vermek üzere anlaşma teklif etseler; burada iki vecih vardır:

Ya, onların kendilerinin dışında, yüz baş üzere, anlaşma yaparlar. Veya, bizzat, kendileri üzerine anlaşma yaparlar.

Şayet, sulh, onların hâricinde yüz. baş üzerine, yapılmış olduğu halde; şartın, kendi nefisleri veya evlatları ile yerine getirilmesi, caiz olmaz. Fakat, akrabalarından olursa, bu caiz olur.

Yapılan sulh, kendi nefislerinden ve evlâtlarından, yüz baş üzerine olur ve "Birinci sene, size inanıyoruz. Ve size, gelecek üç sene için, köle­lerimizden, yüz baş vereceğiz." derlerse; bu sulh, caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Harbîler, anlaşmada şart koşar ve Müslümanlar: "Sizden, bize, müslüman olarak gelenleri,   geri size vereceğiz." derlerse; bu anlaşma geçersizdir. Ve bu anlaşmaya, müsiümanların vefa göstermesi gerekmez. Kâfi'de de böyledir.

İslâm komutanı,  sulh yaptıktan sonra,  sulhu bozan bir şey görürse; durumu harbîlere bildirir ve onlarla savaşır.

Onlara bildirmesi, emân olur.

Düşmanlar dağınık iseler, îlâm (= haber verme) gerekir.

Şayet, dağınık değillerse ve kendilerine, bir müslüman gizlice emân vermişse; bu îîam kâfi gelir. Bundan sonra, onlarla savaşmak, —hükümdarları, memleketinin her tarafına haberi bildirip, toplanın-caya kadar,— caiz olmaz.

Şayet, düşman askerleri, kalelerinden çıkıp, beldelerine dağılmışlar ve islâm askerlerinin arasına da girmişler veya emân sebebi ile kalele­rinden çıkmışlarsa; hepsinin emniyeti yerlerine dönüp, kalelerini tamir etmeleri ve gadre uğramaktan korunmuş olmaları beklenir.

Bu hüküm, yapılan sulhun zamanının, henüz tamamlanmamış bulunduğu zaman geçerlidir.

Fakat, bu müddet geçmişse; geçmesi ile birlikte, sulh bozulmuş olur.

Bu durumda, —sulhun bozulduğunu— onlara haber vermek gerekmez. Tebyîn'de de böyledir.

Müslümanların, harbîlere karşı, haddi tecâvüz etmeleri, onların topraklarına saldırmaları, —sulh, baki olduğu müddetçe— kat'ıyyen uygun olmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Şayet, bu gibi suçlarda, onlar öncülük etmiş olurlarsa; böyle bir ittifakları olduğu zaman, onlara haber verilmez ve savaşırlar. Hidâye'de de böyledir.

Anlaşma yapılan yerden, bir kâfir topluluğu ayrılır; bunların bir başkanı olmaz ve bunlar dâr-i isiâmda yol keserlerse, bu davranış, ahdi bozmak olmaz.

Şayet, bunlar, hükümdarlarının izni olmaksızın, başlarında, bir başkanları olduğu halde çıkıp; dâr-i islâmda yol kesseler; onların hü­kümdarları ve memleket ahâlileri ile anlaşma mevcutsa; müslümanlarm, onları öldürmelerinde, esir alıp, köle etmelerinde bir beis yoktur.

Şayet, bunlar, hükümdarlarının izni ile çıkmışlarsa; bu davranışları, tamamı hakkında ahdi bozmak olur. Fetâvâyi Kerhî'de de böyledir.

Müslümanlarla, bir harbî kavim arasında, anlaşma mevcut iken, başka bir diyar-ı harbden bir şahıs çıkıp, o beldede, müslümanlarla savaşır ve müslümanlar bu şahsı yakalarsa; o kimse —bulunduğu diyarda— emniyet altında olduğu için, müslümanlarm, bu durumda, onu öldürme, malını alma ve evlâd-ü lyâlini köle etme haklan yoktur.

Bu şahısla, müslümanlar, anlaşma yapılmamış bulunan bir dâr-i harbde savaşırlar ve müslümanlar onlardan birini esir alırlar; esir alınan şahıs da, anlaşma yapılmış bulunan harbîlerin beldesinden olursa; bu ganîmet olur. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Zimmîler, anlaşmalarını bozdukları zaman, kendileri ile anlaşma yapılmış olan —diğer—   müşrikler   gibidirler. Onlardan, —sulh mukabili— mal almak caiz olur. Çünkü, onların cizyeyi terk etmeleri, caiz olmaktadır. Ihtiyâr'da da böyledir.

Korku zamanında, mürtedlerle sulh yapılabilir. Bu durumda, onların yurtları dâr-i harp olmuş olur.

Şayet, onların mallarını almakta, muhayyerlik varsa; mallan alınır ve geri de verilmez.

Çünkü, bu mürtedlerin malları, müslümanlar için, bir ganimettir.

Ehl-i bağy'in mallarını almak ise, bunun hilâfmadır. Bunların mal­ları, savaştan sonra, geri verilir. Çünkü, bunların malları ganîmet değildir.

Ehl-i bağy'in malları, harp sırasında geri verilmez. Çünkü, bu durumda, bu mallar, savaşta onlara faydalı ve yardımcı olur. Nehru'l-Fâıfc'ta da böyledir.

Puta tapan araplar, anlaşma yapma hususunda, mürtedler gibi­dirler.

Bunlar, ya müslüman olurlar veya kılıçtan geçirilirler. Başka bir ihtimal yoktur.

Ordu komutanının veya müslümanları sevkü idare eden şahsın, ehl-i harbin hediyesini, kabul etmesi mekruhtur. —Şayet almışsa;— onu, müslümanlara, ganîmet olarak dağıtır. [34]

 

Düşmana Silâh Satmak

 

Düşmana silâh satmak mekruhtur.

Sulh anlaşmasından önce de, sonra da, onları techîz etmek mek­ruhtur.

Her türlü âletin aslı olan demiri de, düşmana satmak mekruhtur. Bunları,  zimmîlere  ithal  etmek,  mekruh  olmaz.  Ihtiyâr'da da böyledir.

Bir harbî, dâr-i İslama, kılıç getirse ve onun yerine yay, süngü veya kalkan satın alsa; bunları çıkarmasına müsâade edilmez. Mebsût'ta da böyledir.

Dâr-i islâma gelen bir harbî, kılıcım» para ile satıp, bilâhare, başka bir kılıç satın alırsa; buna da, mutlaka mâni olunur. Tebyîn'de de böyledir.

Harbîlerin hükümdarı, zimmîlerin işledikleri suçlara verilecek cezanın, kendi memleketindekinin aynısı olmasını istese; bu isteği kabul edilmez.

Bir melîkin, kendi memleketi halkından olan ve kendisinin kölesi bulunan bir topluluğun durduğu, bir yeri olsa; bu melik, bunlardan istediğini satabilir.

Bu melîk, bu köleleri ile sözleşme de yapabilir.

Bu köleler üzerine, düşman zafer bulur; sonra, da, müslümanlar, bunları, düşmanlarının elinden kurtarıp, tekrar o melîke, —taksimden önce, karşılıksız olarak veya taksimden sonra, bedelleri mukabilinde— verirlerse; bunlar, ehl-i zimmetin diğer malları gibidirler.

O melik ve memleketinin halkının müslüman olması veya bu melik hâriç, memleket halkının müslüman olması hâlinde, onlar, o melikin, önce olduğu gibi köleleridir. Mebsût'ta da böyledir. [35]

 

Emân Kimler Emân Verebilir

 

Hür bir erkek veya hür bir kadın; bir kâfire.bir kâfir cemâatine, bir kale veya şehir halkına, emân verse; bu emân sahih olur.

Ve hiç bir müslüman, —bu şekilde emân verilmiş olanlarla— savaşamaz.

Ancak, bu kâfirler, müfsîdâtta bulunurlarsa; —imâmın bizzat kendisinin emân verip, sonra da, bu emândan vaz geçtiği ve bunu lüzum[36]

 

Zimmînin Emânı

 

Zimmînin emâru geçersizdir.

Ancak,   komutan,  bu  hususta,  o  zîmmîye izin  vermişse;   bu durumda, onun verdiği emân da caiz olur. Tebyîn'de de böyledir. [37]

 

Mükâtebin Emânı

 

Mükâtebin emânı sahihtir.

Dâr-i harbde bulunan, müslüman tüccarın emân vermesi caiz değildir.

Düşmanların elinde esir bulunan müslümamn da, emânı caiz değildir.

Dâr-i harbde, müslüman olmuş bulunan kimsenin de, emânı caiz değildir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [38]

 

Kölenin Ve Cariyenin Emânı

 

Cihâd hususunda, kendisine, efendisi tarafından izin verilmiş bulunan kölenin, verdiği emân sahihtir. Bunda, ihtilaf yoktur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, kıtaldan men edilmiş bulunan kölenin emânı da, sahihtir. İmâm Ebû Yusuf (R.A.)'a göre ise, sahih değildir.

Âlimlerimizin bazıları: "Bu ihtilâf, cihâddan men edilmiş bulunan köle hakkında ve nefir (= düşmanın geldiği haberi) gelmediği zamandır. Şayet, nefir gelmişse, kölenin verdiği emân, ihtilafsız olarak, sahihtir," demişlerdir.

Bazı âlimler ise.: "Bu husus, her halde, ihtilaflıdır." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Verdiği emânuTsihhati hususunda, câriye hakkındaki cevap da, köle hakkındaki cevap gibidir.

Bir  câriye,  efendisinin izni ile,  cihâda girmişse;  verdiği  emân sahihtir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, câriye savaşmıyorsa; emânı sahih değildir. Zehıyre'de de böyledir. [39]

 

Çocuğun Emânı

 

Aklı ermeyen çocuğun verdiği emân, —mecnûnun emânı gibi— sahih değildir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, İslama aklı eren ve onu tarif edebilen bir çocuk, cihâddan men edilmişse; onun verdiği emân da, sahih değildir.

İmâm Mu ham m ed (R.A.)'e göre, bu durumdaki çocuğun verdiği emân da, —kendisine cihâd izni verilmişse— sahihtir.

Esahh olan kavil, bu çocuğun verdiği emânın sahih olduğudur. Bu, âlimlerimizin ittifakı ile böyledir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bu hususta, aklı karışık kimse hakkındaki hüküm, aklı eren çocuk hakkındaki hüküm gibidir. Tebyîn'de de böyledir.

Bir çocuk, büyüyüp bulûğa eriştiği halde; İslama akıl erdiremese ve onu anlatamasa; ancak, maişetini temine aklı erse; bu durumdaki bir çocuğun emânı sahih olmaz. Çünkü, o, mürted hükmündedir.

Bu şekildeki hür bir kız ve câriye hakkındaki hüküm de, böyledir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir müslüman, müşriklerden bir topluluğa -emân verdiği halde, başka bir müslüman cemâati, bu müşriklere karşı, haddi tecâvüz edip, erkeklerini öldürerek kadın ve mallarını alıp taksim etseler; bu kadın­lardan da,. çocukları olduktan sonra, onların emân ehli olduklarını öğrenseler; öldürdükleri için, diyet ödemeleri gerekir. Kadın ve mallan da, onun ehillerine geri verirler. Kadınlara ise, mehirlerini, —onların, cinsî münâsebetten isabet eden kısmı kadar— borçlanırlar.

Çocukları ise, —bedelsiz olarak— hürdürler. Ve, bu çocuklar, babalarına tâbi olarak, müslümandirlar.

Bu çocuklar, —analarının beldesine— gönderilmezler.

Kadınlar ise, mutatları olan, üç hayız müddeti geçtikten sonra, iade edilirler. Bu sırada da, erkeği bulunmayan, yaşlı bir kadının yanına konulurlar. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Muhamined (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Harbîler, müslümanîara, "emân!" diye çağırırlarsa; müslümanlar, bunu duyunca; onlara, topluca emân verirler.

Emân dileyenler, bunu hangi dille söylerlerse söylesinler, müsavidir.

Keza, emâjı verenler, emân dileyenlerin sözlerini anlamasalar da, durum aynıdır.

Ancak, emân verecek olanlar, emân dileyenlerin bu seslerini işitmezlerse; onlara emân verilmiş olmaz. Ve onları öldürmeleri veya esir almaları helâl olur.

Fakat, onlar, sesleri duyulacak bir yerden çağırdıkarı halde; müs-lümanlar, onların bu seslerini, uyumakta olmaları veya harp ile meşgul bulunmaları sebebi ile duymasalar; bu da bir emân sayılır. Burada, duyulacağına dâir, görüşün kuvvetli olması, irade edilmektedir; gerçekten bilinmesi irade edilmemektedir.

Emân için, müşriklerin çağırdığını, hepsinin de duyması, —hepsine emân verilmesi için— şart değildir. Bunu çoğunluğun duyması kâfîdir. Ve bu da, hepsinin duyması yerine kâimdir. [40]

 

Emân İfâde Eden Lafızlar

 

Bir harbîye: "Korkma!" veya: "Sen, emniyettesin." yahut: "Senin için bir sakınca yoktur." denildiği zaman; bunların hepsi de —birer— emândır.

Bir harbîye: "Sana, Allanın emânı var." denilince de, ona emân verilmiş olur.

Keza, bir harbîye: "Sana, Allanın ahdi var." veya "AJIahm zim­meti, senin içindir."; yahut: "Gel, Allahın kelâmını dinle." veyahut da: "Biz, seni koruruz." denilirse; bunlar da, emân olur.

islâm komutanı; ehl-i harpten, kalelerinde, muhasara altında kalmış bulunan bir topluluğa: "Bize geliniz; sulh üzerine anlaşalım; siz eminsiniz." der veya "...siz eminsiniz." sözünü söylemediği halde; bu harbîler kaleden çıkarlarsa; bunlar, emân altındadırlar.

Ancak, islâm komutanı, onlara: "Bize gelin." deyip başka bir şey söylemediği halde, onlar kaleden çıkmış olsalar; bu durumda onlar için, emân yoktur.

Komutan, onlara: "Bize inin. "derse; bu emân olur. Komutan: "Bize gelin; birşeyler satın ve bizden de, satın alın." derse; yine, bu ~.nân o-ur. [41]

 

İşaretle Verilen Emân

 

Bir müslüman, kalede veya emin bir yerde bulunan müşriklere "gelin!" diye; veya kalede bulunanlara: "Açın" diye işaret etse ve onlar da, gelseler veya kalenin kapısını açsalar; yahut, bu müslüman, semâya işaret ettiği halde, müşrikler, bunu emân sansalar ve bu şahsın dediğini yapsalar; işaret eden şahıs, müslümanlar ve harbîler arasında, —o mem­leketli olarak— tanınan   biri ise; —bu işaretleri— emân sayılır.

Bu şahıs, tanınan birisi olmasa bile: işaretle verdiği, bu emân, caizdir.

Bir müslüman, düşmana, parmağı ile işaret etse; o işaretten de, kendisine çağırdığı ve gelmesini emrettiği mânası anlaşılsa; ancak, bu şahıs, işaret yaptığı sırada, dili ile de: "Eğer gelirsen; seni öldürürüm." dese; bu durumda, o kâfir gelmiş olsa; yine emân olmaktadır.

Bu hüküm, kâfirin, işareti tanıyıp anladığı halde; "Gelirsen, seni öldürürüm." sözünü duymaması halinde geçerlidir. Yahut da, bu sözü de duyduğu halde, onu anlamamış olması hâlinde geçerlidir.

Fakat, o kâfir, bu sözü duyduğu ve anladığı zaman, —bu işaret— emân olmaz.

Buna göre, bir müslüman, bir kâfire: "Gel! Ta ki seni öldüreyim." der; kafir ise, "gel!" dediğini duyduğu halde; "öldüreyim." dediğini duymaz veya duyduğu halde bunu anlamazsa; bu durumda, kâfire, emân verilmiş olur.

Ancak, bu kâfir, son sözü duyar ve anlarsa; bu söz, emân olmaz.

Keza, bir müslüman, bir kâfire: "Gel! Sana, ne yapacağımı görürsün." deyince; ona, emân vermiş olur. Muhıyt'te de böyledir.

Kâfirlerden bir topluluk, müslümanlara: "Bizim çocuklarımıza karşı, bize emân verin." derler; müslümanlar da, bu şekilde eman verir­lerse; bu durumda, hem o kâfirlere; hem de —ne kadar aşağı inerse insin— çocuklarına emân verilmiş olur.

Ancak, bu emâna, oğullarının çocukları dâhil olur; kızlarının çocukları, dâhil olmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Bu kâfirler: "Evlâtlarımıza karşı, bize, emân veriniz." derler; müslümanlar da, buna göre emân verirlerse; bu emân, hem kız, hem de erkek evlâtlar için, emân olur.

Kafirler: "Evlâtlarımızın evlâtlarına emân veriniz." derlerse; bu emâna, kız evlâtlar dâhil olmaz.

Şeyhu*l-İslâm ve KâdH-lmâm Rukni'l-İslâm AUyyüVSağdî, şöyle demiştir:

Bu  mes'elede,  iki  rivayet  vardır:   Şemsü'l-Eimme  Serahsî:  Bu

durumda, kızların evlâtları da dâhil olur." demiştir.

Kâfirler-: "Babalarımıza karşı, emân veriniz." derlerse; hem baba­ları ve hem de anaları, emâna dâhil olurlar.

Şayet, bunların, babalan ve anaları yoksa; dedeleri ve nineleri de, emâna dâhil olurlar.

İmâm Muhammed (R.A.): "Eğer, bu kâfirler, dillerinde, dede, babadır; oğlun oğlu, oğuldur gibi şeyler söylemekteyseler; bu durumda, dede, oğlun oğlu menzilindedir." buyurmuştur.^Muhiyt'te de böyledir.

Kâfir topluluğu, müslümanlara: "Bize, evlâtlarımız üzerine emân veriniz." derler ve bunların da, oğulları ve kızları bulunursa; bunlar emân altında olurlar.

Ancak, bunların oğulları yok da, sadece kızları varsa; bu durumda, onların hepsi de, ganimet olur.

Şayet: "Bize, kızlarımıza ve kız kardeşlerimize karşı emân veriniz." demiş olurlarsa; bu durumda, emân, —erkekler hâriç—sadece, kadın­lara mahsus olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kâfir, bir müslümana: "Bana, bacına karşı emân ver." der ve bu şahsın erkek ve kız kardeşleri bulunursa; bunların hepsi de, emâna dâhil olur.

Bu şahsın, sadece, kız kardeşleri olsa ve onları birlikte zikretmese; yine, bunların hepsi de, emâna dâhil olurlar. Muhıyt'te de böyledir.

Oğulları ve oğullarının   oğulları   bulunan   kâfirler:   "Bize, oğullarımıza karşı, emân veriniz." deseler; bu eman, bu gurublardan ikisine de şâmildir.

Bunların oğulları olmasa da, oğullarının oğullan olsa; bu durumda, bunlar, emân altındadırlar.

Kâfirler: "Bize, babalarımıza karşı, emân veriniz." derler; ancak, babalan olmaz; dedeleri olursa; bu dedeler, emâne dâhil olmazlar.

Keza, kâfirler: "Analarımıza karşı, bize emân verin." derler; anları olmaz; nineleri olursa; bu durumda da, nineler emâna dâhil olmazlar.

Fakat, kâfirler: "Kölelerimize karşı, bize emân verin." derler; bun­ların da erkek köleleri bulunmaz; kadın köleleri (= cariyeleri) bulunur; ancak, bunlar zikredilmezse; bu durumda, istihsânen, bunlar da, emâna dâhil olurlar. Zahîriyye'de de böyledir.

Kale halkından birisi: "Eşyalarıma karşı, emân verin." der ve ona emân verilirse; bu durumda, onun eşyaları emân altındadır.

Bu şahsın evinde bulunan eşyalar emâna dâhil olmadığı gibi; dinarlar, altın ve gümüş ziynet eşyaları, cevahirleri ve silâhlar da, bu emâna dâhil değildirler. Bunların dışındaki eşyalar, emâna dâhildir.

Elbiseler, yataklar ve bütün ev eşyaları ile evde bulunan emtia, eşya kelimesi ile ifade edilir. İstihsân budur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kâfir: "On-kişi ile birlikte, bana emân ver." derse; o on kişinin ta'yini, imâma aittir.

Bir kâfir: "Ehl-i beytinden, on kişi hakkında, bana, emân ver." veya "Kale halkından, on kişi hakkında, bana, emân ver." derse; bu durumda, emân, kendisinden başka, dokuz kişi hakkında geçerlidir.

Bu şahıs: "Kardeşlerinden, on kişi hakkında, bana emân ver." veya: "Evlâtlarım hakkında, on kişiye emân ver; ben de, içindeyim." derse; emân, kendisinden başka, on kişiye verilmiş olur.

Bu şahıs: "Ehl-i beytimden, on kişiye, emân ver." veya: "Kale ehlinden, on kişiye, emân ver; ben de, içindeyim." derse; bu emân, on kişiyedir. Bu on kişiden birisi de, o şahsın kendisidir.

Bu şahıs: "Azadlı kölelerin hakkında, bana emân ver." der; kendi­sinin azâd edilmiş köleleri bulunduğu gibi; kendisini azâd etmiş bulunan efendileri de olursa; bu emân, bu iki fırkayı içine almaz; ancak, bu fırkalardan birini içine alır.

Bu durumda, kimin emân altında olduğu, emân dileyen şahsın niyyetine bağlı kalır.

Şayet, bu kimse: "Ben, hepsini de niyyet ettim." derse; istihsânen, bunların hepsi de, bu emâna dâhil olurlar.

Müslümanların kuşatmış bulunduğu, bir kalenin reisi:  "Kale ehlinden, on kişiye karşı, bana eman verin; ben de, buna karşılık, kaleyi size açacağım." der; müslümanlar bu şekilde emân verir; o reis de, kaleyi açarsa; o emân altındadır. Bu reisle birlikte, on kişi daha, emân altındadır. O, on kişiyi seçme hakkı da, bu kale reisine aittir.

Bu kale reisi: "Kaleye girmenize karşılık, kale halkı hakkında, bana söz verin." der; müslümanlar, bu kaleye girer ve ona emân verir­lerse; bu durumda, insanların az veya çok, hepsi emân altında olurlar; mallar  da, —az    olsun    veya    çok    olsun—  emân altındadır. Hizânetü'l-Müftin'de de böyledir.

Ehl-i harpten bir şahıs; müslümanların yanma gelmek üzere, emân ister ve kendisi ile birlikte, karısı da gelir; bu şahıs:  "Bu, benim karımdır." der ve küçük çocukları da gelmiş olur; bu şahıs: "Bunlar, benim çocuklarımdır." derse; ancak, bunların emânı, o şahsın emân talebi  içinde  olmasa;  bu  şahıs,   sadece:   "Bana,  emân  verin;  size geleyim." veya "... askerinize geleyim. demişse; aslında, kıyas, bu durumda, bu şâhıstan başkasının, ganimet almasıdır.

Ancak, bu çirkin olur ve hanımı ile çocuklarım da, bu şahsın emâ-nına dâhil etmemiz gerekir.

Bu şahsın yanında, çok sayıda esir bulunur ve: "Bunlar, kölelerim-dir." derse; sözü doğrulanır.

Bu esirler, küçük olurlarsa; bu şahsın yeminine itibar edilir.

Kıyasta ise, onlar, ganimet olurlar.            

Hayvanlar ve bu hayvanlara hizmet edenler de böyledir.

Bu şahsın yanında, erkekler bulunur ve: Bunlar evlâdımdır. derse; sözüne inanılır.

Kıyasan, bunlar, ganimet olur. îstihsânen de ganîmet olurlar. Şayet, bu şahsın  yanında,   çocuklar   bulunur   ve:   "Bunlar, çocuklanmdır. derse; bu sözüne inanılır.

Bu çocuklar, kiyâsen ganîmet olurlar; istihsânen ise, ganîmet olmazlar.

Ancak, bu şahsın, bu sözünün yalan olduğu kabul edilirse; bunların hepsi de ganîmet olur.

Bu şahsın yanında, bulûğa erişmiş kadınlar bulunur ve: "Bunlar, benim kizlarımdır."derse; bu sözüne inanılır. Bu kızlar, kıyâsen ganî­met; istihsânen ise, emân altında olurlar.

Bu gibi mes'elelerde asıl olan:

Nefsi için emân isteyen şahıslar, umumiyetle, bu emâna başkalarım tâbi kılmazlar.

Ancak, ekseriyetle, bir kişi, yalnız nefsi için emân istemez. Nefsi ile birlikte, emâna başkalarım da dahil eder.

Buna göre, emân isteyen kimsenin anası, ninesi, bacıları, halaları, teyzeleri ve zirahm olan bütün kadınlar emân dileyene tâbi olarak, emân içindedir

Fakat, emân dileyen şahsın, babası, dedesi ve erkek karşdeşleri, onun emânına dâhil olmazlar.

Emân dileyene verilen emân sebebi ile, emân altında bulunan her şahıs; emân dileyen şahsın dediği veya iddia ettiği gibi bilinir.

Emân dileyen şahısla birlikte gelen şahıslar da, o şahsın dediği şekilde tasdik olunurlar.

Şayet, emân dileyenin söylediği doğru olursa; yanında gelenler de, emân ehli olurlar.

Bu şahsın söylediği yalan olursa; yanında gelen kimseler, ganîmet olurlar.

Bu kimse, yanında gelenler hakkında, önce yalan söylemiş; sonra doğruyu bildirmişse; onlar, yine ganîmet olurlar.

Bu şahıs, bu hususta, önce doğru söylemiş, sonra yalanlamışsa; bunun köleleri ve küçük evlatları, emân altında olurlar.

Fakat, bu şahsın, bulûğa erişmiş kadın hizmetçisi hür olduğunu ikrar eder ve emân dileyen şahıs» onların köle olduğunu iddia etmezse; bunlar hür olarak kalırlar.

Bundan sonra, emân dileyen şahsı yalanlar ve köle olduklarım ikrar ederlerse; bu ikrarları sahih olur. Bu, mahsur mes'elesinde zikrolunmuştur.

Müslümanların yanma gelmek üzere, emân dileyen kimsenin emâ­nına, onun elbisesi, kuşandığı silâhlan , bineği, getirebildiği altın, gü­müş ve paralan ile nafakası da dâhildir. Bunların dışında, getirmiş olduğu şeyler ganimettir.

Bu kimsenin emânında, silâhın ve elbisenin mi£Î! de dahildir.

Böyle bir kimse, fazla olarak, ibrişim elbise giyse; kılıçlar kuşama; entarilerini sırtlansa veya sarıklarını sarsa; bu fazlalıklar, kendisinin olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

İslâm ordusunun komutanı,—muhasara ettiği— kalenin komu­tanına, bir ihtiyaçtan dolayı, elçi yollar; bu müslüman elçi, gidip, komutanının isteğini tebliğ ettikten sonra; ona: "Komutanım, benim lisanımla, sana ve memlektinin   halkına emân gönderdi; kapıyı aç." der ve bir de, komutanının dilinden, yalancıktan yazılmış bir mektup getirir ve yukarıdaki gibi, yalan şeyler söyler ve bu sözleri söylediği sırada da, bazı müslümanlar hazır bulunur; bunun üzerine, kalenin kapısı açılır ve içeri giren müslümanlar, kalede bulunanları esir alırlar; bunun üzerine, kale komutanı: "Sizin elçinizin, bize, komutanınızın emân verdi diye haber verdiğine, şu müslümanlar şahittirler." der; onlarda, kale komu­tanının   söylediklerinin   doğruluğuna   şahitlik   ederlerse;   bu   kalede bulunan kimseler,  emân altındadırlar.  Ve müslümanlar,  bunlardan aldıkları şeyleri geri verirler.

Fakat, böyle bir mektubu, elçi olmayan biri getirmiş ve o mektuba, kendiliğinden, kale halkının emân altında olduğunu yazmış ve bu mek­tupla gelip: "Ben, komutanın ve müslümanların elçisiyim." demiş olsa; bu durumda, kaledekiler ganîmet olurlar. Zahîriyye'de de böyledir.

İslâm komutanının elçisi, kale komutanına, mektubu verirken: "Filan zât, size emân verdi. Beni de, bunun için gönderdi. Müslümanlar da, komutanın kapısında, size, emân verdiler. Ben de, buraya gelmeden önce, size emân verdim. Ve size çağırdım." der ve bu sözlerini de, bazı müslümanlar işitirlerse; bu kişinin sözünün yalan olması hâlinde, kalede bulunanlar, ganimet olurlar.

Müslümanlardan bir kişi, başka bir şahsı, bir ihtiyacından dolayı, kaleye yollar; o da, işini bitirdikten sonra: "Beni, filan gönderdi. Ve size, emân verdi." diye haber verirse; bu haberi geçersizdir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

İslâm ordusunun komutam veya bir müslüman, bir zimmîye: "Onlara emân ver." diye emreder; zimmî de, düşmanlara; "Size emân verdim." veya "Filân, bize, emân verdi." derse —ki bunlar müsâvîdir—; bu düşmanlar emân altında olurlar.

Bu zimmîye yetki veren şahıs: "Ona söyle ve size filân şahıs emân verdi de." der; zimmî de, düşmanlara: "Filân şahıs, size, emân verdi." derse; bu durumda, o düşmanlar, emân altındadırlar.

Fakat, bu durumda, o zimmî, düşmanlara: "Ben, emân verdim." derse; bu emân bâtıl (= geçersiz) olur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kaleyi muhasara etmiş olan müslümanların komutam,kalede-kilere: "Ne zaman, size emân versem; emânım geçersizdir." veya "Size, emân yoktur." yahut "... size bıraktım." der ve sonra da, onlara emân verirse; bu komutanın emânı, boş, faydasız ve geçersizdir.

Bir münâdî (= çağına), komutanın emri üzerine, askerlere: "Her. kim, kale ehline emân verirse; onun emânı geçersizdir." diye nida ettikten sonra; bir müslüman, kaledekilere emân verirse; onun emânı caiz ve geçerlidir.

Şayet, ordu komutanı, kaledekilere nida edilmesi için emir verse veya onlara yazı ile yahut elçi göndererek: "Müslümanlardan her kim, size emân verirse, ona, itimat etmeyin. Onun emânı, gerçekten geçersizdir." dedirtir veya böyle yazar da, daha sonra, bir müslüman, onlara emân verir ve bu emân üzere, onlar, kaleden çıkarlarsa; bu durumda, bu kâfirler ganîmet olurlar.

Komutan, kale ehline: "Size emân yoktur. Bir müslüman, size, emân verse bile, ben emân verene kadar... —Size, emân yoktur—" dedikten sonra; bir müslüman, onlara gelerek: "Ben, size, komutanın elçisiyim. Size, gerçekten emân verdi." der; onlar da, kaleden inerlerse; bunlar emân altında olurlar.

Bu şahıs, yalancı olsa bile, hüküm böyledir.

Bu komutan, kaledekilere: "Size, emân yoktur. Bir mü'min size emân verse veya benden bir mektup getirse bile... Tâki, bizzat ben, size, emân verinceye kadar..." derse; mes'ele, yine hâli üzeredir ve kaleden çıkanlar ganimettir.

Şayet, komutan, kaledekilere, bir elçi göndererek, emân verdiğini onlara tebliğ ederse; bu durumda, kaledekiler, emân altındadırlar.

Komutan, kaledekilere: "Size, emân verirsem; emânın bâtıldır."

dedikten sonra; onlara, emân verirse; bu emân sahih olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Harbîlere âit bir kaleyi veya bir şehri kuşatan müslümanlar dan, harbîler, "Allahu Teâlâ'nın hükmü üzerine vazgeçmelerini" isteseler; müslümanların, bu şekilde vazgeçmeleri uygun olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Müslümanlar, bunları, Allahu Teâlâ*nm hükmüne göre, kalele­rinden indirdikleri halde, onlar, böyle olmazlarsa; komutan, onları islâma da'vet eder.Müslüman olurlarsa; hepsi de hür olurlar.Mallan, karıları ve çocukları kendilerine geri verilir.    Yurtlan, islâm yurdu; arazîleri, öşür arazîsi olur.

Bunlar, islâmı kabul etmekten kaçınırlarsa; o zaman, ehl-i zimmet olurlar. Üzerlerine cizye vaz edilir. Arazîleri de, haraç arazîsi olur.

Bunlar, köle edilmezler; öldürülmezler. Sığındıkları yere gönderilmezler.

Harbîler, müslümanlardan bir şahsın vereceği hükme razı olarak, kalelerinden çıksalar; bu da caizdir.

Bu şahsın, onların öldürülmesi yahut esir edilmesi veya zimmet altına alınmaları tarzında hüküm vermesi hâlinde, bu hüküm caiz olur.

Fakat, bu müslümanın, harbîlerin, kalelerine dönmelerine hük­metmesi caiz olmaz.

Şayet, hüküm verilmeden önce; birisi ölür veya öldürüiürse; harbî­ler, Allahu Teâlâ'nm hükmü üzere inmiş gibi olurlar.

Hakem olarak kabul edilen şahıs, hüküm vermekten kendisini ihraç ederse; bu görevden, çıkmış olur.

Bu hakem, filan şahsın dönmesine hüküm verdikten sonra, o şahsın, öldürülmesine hükmederse; bu hüküm, istihsânen, sahih olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Harbîlerin, hükmüne razı olarak, inmiş bulundukları müslüman şahıs; fâsık olduğu için, şehâdeti kabul edilmeyen veya kendisine hadd-i kazf uygulanmış bulunan bir kimse olsa bile, bunun verdiği hüküm, her halde, —ister öldürmek, ister esir etmek olsun veya başka bir şey olsun— caizdir. Muhıyt'te de böyledir.

Nevâzil'de şöyle denilmiştir:

Harbîlerin, kendisine hadd-i kazf tatbik edilmiş bulunan veya kör olan bir müslümanm, hükmüne razı olarak inmiş olmaları caiz olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.                         

Bu harbîler hakkında, bir kölenin veya hür ve aklı eren bir çocuğun hükmetmesi de caiz c'maz.

Bununla beraber, bu şahısların hükmüne razı olarak, kalelerinden inerlerse, — Allahu Teâla'nın hükmü üzere inenler gibi— ehl-i zimmet olurlar.

Bu harbîler hakkında, bir zimmî, hakemlik edip, onların öldürül-- melerine ve çocuklarının esir edilmesine veya başka bir şeye hükmederse; bu hüküm caiz olur.

İmâm Muhammed (R.A.), bu hususu, Siyer-i Kebîrinde zirkretmiş ve: "Eğer, zimmî, bu harbîler hakkında, hüküm vermeden, onlar, müs-lüman olmuş bulunurlarsa; bu zimmînin, onlar hakkındaki hükmü geçersiz olur. Bu hüküm, ister, ölüm; ister, esaret veya başka bir şey olsun farketmez.

Bu durumda, islâm komutanı, artık, bunları hür kılar. Bunlar hakkında, yapılacak başka bir şey yoktur." buyurmuştur.

Bu harbîler hakkında, bir kadın hakemlik etmiş olsa; hükmettiği her şey —ölüm hariç— caizdir. Bu kadının, ölümle hükmetmesi ise, caiz olmaz. Ziyâdât'ta da böyledir.

Bu hususta, ehl-i harbin elinde esir bulunan bir müslümanm, hü­küm vermesi sahih değildir.

Keza, bu hususta, harbîlerin diyarında ticâret yapan bir müslüman tüccarın, hükmü de, sahih olmaz.

Keza, bu hususta, dâr-i harpte müslüman olmuş bir şahsın hükmü de, sahih olmaz.

Keza, müslüman asklerin arasında bulunan, bir harbînin de, hakemliği sahih olmaz.

Siyer-i Kebîr'de şöyle denilmiştir:

Ehl-i harp, filân adamın vereceği hükme göre, kalelerinden inecek-. ierini şart koşarlarsa; bu şahıs, aralarında, bir şeyle hükmederse, bu hükmü geçerlidir.

Şayet, bu şahıs, aralarında bir şeyle hükmetmezse; harbîler, tekrar kalelerine dönerler.

Harbîler: "Biz, filanın hükmü üzerine ineriz; buna karşılık, bizim kalemize dönmemize hükmederse..." diye şart koşarlarsa; müslüman-lann, bu şart altında, harbîlerin kalelerinden inmelerine razı olmaları uygun olmaz.

Harbîler, bu şartla inmiş olsalar bile, müslümanlar, onları, kalele­rine geri döndürmezler.

Bununla beraber, müslümanlar, bu şartla, harbîleri indirdikten sonra, hakem, bunların tekrar kalelerine dönmelerine hükmetse; bu hüküm geçerli olur ve harbiler tekrar yerlerine dönerler.

Nevâdir'de, İbn-i Sema'a, İmftm Muhammed (R.A.)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

îslâm askerinin komutanı, kale ehlinden filan şahsa köle olmak üzere, bir kavme emân verir; onlar da, bunu kabul edip, giderlerse; bunlar ganimettirler; sadece o adamın kölesi olmazlar.

Bunlar, emân isterler ve bu istekleri de, kabul edilirse, emân altında olurlar; kabul edilmezse, kalelerine döndürülürler.

Bunlar, kalelerinden, kendilerine, islâm arzedilmek üzere indikleri halde, müslüman olmayı kabul etmezlerse, bu durumda, kalelerine dönmelerine müsaade edilir.

Müslümanlar, bunları öldürmezler, kadınlarını ve çocuklarını da esir etmezler. Haraç vermeye razı olurlarsa, bu kabul edilir. Bundan sonra, bunlar, sürgün edilmezler.

Kalede bulunanlardan bir kısmı, filan şahsm haklarında vereceği, hükme razı olarak, kalelerinden çıkar ve sonra da, kalenin kapısını açarlarsa; kaledekiler öldürülse bile; kaleden çıkanlar, çıktıkları şart

üzeredirler.

Harbîler, kalelerine dönmek şartı ile inseler ve buna da, müslü­manlar razı olmasa; bunların kaleleri yıkılır ve emniyet açısından daha zayıf bir kaleye döndürülürler.

Kale halkı toplanıp, bu sulh üzere inerlerse; müslümanlar, onları öldürmezler .Fakat, öldürmeleri hâlinde de bir şey gerekmez; ancak, gü­nahkâr olurlar.

Harbîler, bizzat komutanın, kendileri hakkında hüküm vermesi üzerine inseler; bu durumda, komutan da, askerlerden bir fert gibidir.

Harbîler, kaleden, Allahu Teâla'nın ve filan şahsın hükmü üzere çıksalar; bu durum, Allahu Teâla'nın hükmü üzere çıkmakla müsavidir.

Harbîler, filanın ve filanın hükmü üzerine, kaleden çıksalar ve bu şahıslardan biri ölse; diğerinin hükmü caiz olmaz.

İmâm Muhammed (R.A.), Müntekâ'da şöyle buyurmuştur: Fakat, iki taraf da, sağ kalan hakemin hükmüne razı olurlarsa; bu durumda, bu kişinin hakemlik yapması caiz olur.

Hakemlerin ikisi de sağ olmasına rağmen, taraflar, birinin hükmü hakkında ihtilafa düşer ve diğerinin hükmüne razı olurlarsa; bu durumda da, bu iki hakemden, sadece birinin nükmü de, caiz olur.

Bu iki hakemden birisi, ehl-i harbin öldürülmesine ve evlâdü ıyâlinin esir edilmesine hüküm verdiği halde; diğeri, hepsinin esir edil­mesine hükmederse; bu durumda, harbîler öldürülmezler. Kadın-erkek, hepsi de ganimet olurlar.

Bu hakemlerden ikisi de,harbîlerin öldürülmesine; kadınlarının ve çocuklarının esir edilmesine hüküm verirse; komutan muhayyerdir: İsterse, hakemlerin dediği gibi yapar; isterse, kadın-erkek,hepsini gani­met edinir.

Harbîler, kaleden, bir kişinin hükmü üzerine indikleri halde; onun adını söylememiş olurlarsa; komutan, en efdal olan şahsı seçer.

Bu harbîler, hüküm verildikten sonra, fakat, bu hüküm hâlğm tarafından infaz edilmeden önce, müslüman olurlarsa; artık, bunların hepsi de hürdür.

Bir hakem, harbîlerden, —onlara gadredeceği korkusu ile— idare­cilerin öldürülmesine, kalanların da esir edilmelerine hükmetse; bu hü­küm caiz olur.

Hakem, harbî erkeklerin öldürülmesine; kadın ve çocuklarının da esir edilmesine hükmederse; erkekleri öldürülür; kadın ve çocukları ise esir edilir. Arazileri de fey olur.

Hükümdar isterse; bu arazînin beşte birini alır; kalanını askerlere taksim eder. İsterse, olduğu gibi, oranın valisinin idaresine bırakır. Ve valiye, bu arazîyi imar etmesini ve haracım —toplayıp— göndermesini, —ehl-i zimmette yapıldığı gibi— emreder.

Şayet, hakem, harbîler kaleden çıkmadan ölürse; bunlar, kalelerine dönerler.

Ancak, bu harbîler arasındaki müslümanlar, kalelerine döndürül­mezler. Çünkü, bu müslümanlardan hür olanlar, meccânen; köleler ise kıymetlerini ödeyerek, harbîlerden ayrılırlar.

Keza, bu harbîlerin yanında bulunan ve bizim ehl-i zimmetimiz olan kimseler de, onlarla, kaleye dönmezler.

Keza, harbîlerden, müslüman olmuş bulunduğu halde, onların elleri altında olan kimseler de, müslümanlardan yardım isterlerse; onlarla geri dönmezler.

Harbîlerin geri döndürülmeleri îcâbeden her durumda, bunlar, ancak ve ancak, çıkıp, bize geldikleri yere döndürülürler; oradan başka bir yere gönderilmezler.

Bu harbîler, sayıca kendilerinden daha çok olan, askerlerin yanına da döndürülmezler. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur: Müslümanlar, kale halkından bir şartsa: "Eğer, sen, bize şöyle şöyle

yol göstericilik yaparsan; emândasın." veya "... sana emân verdik." derler; o da, yol göstericilik yaparsa; imâm (= devlet başkanı, komutan) muhayyerdir. İsterse, onu öldürür; isterse, esir eder.

Şayet, müslümanlar, o harbî'ye: "Şuna, şuna delâlet edersen; sana emân verdik." derler ve fazladan bir şey İstemezler; o da, delâlette bulunmazsa; —İmâm Muhammed (R.A.)'in bu hususta bir kavli bulunmamakla birlikte— bu mes'elenin cevabı, o şahsın, emân altında olduğudur. Komutanın, onu, Öldürmesi veya esir etmesi helâl olmaz.

Bir kısım İslâm asklerleri, dâr-i harbe girer; onların kalelerine uğrar veya şehirlerine varır; Ve bu müslümanlarm, o harbîlere güçleri yetmez; bu sebeple başka bir yere gitmeyi murad ederler; bu harbîler ise; rnüs-lümanlara: "Şu nehrimizin suyundan içmemeye söz verin ki, bizden ayrılıp gidene kadar, sizinle savaşmayalım ve sizi takip etmiyelim." derler ve böyle bir söz vermede de müslümanlar için bir menfaat bulu­nursa; harbîlere, bu şekilde söz verirler.

Bu şekilde söz verdikten sonra da, artık, müslümanlarm, o sudan içmeleri ve hayvanlarını sulamaları uygun olmaz.

Böyle bir durumda, müslümanlarm, o sudan içmelerinin, harbîler için zararlı olduğu bilinsin veya bilinmesin, müslümanlarm o suya ihtiyaçları varsa; harbîlere haber göndermeleri münasip olur.

Ancak, su gayet çok olur ve müslümanlarm içmesinden dolayı, harbîlerin zarara uğramıyacağı açıkça bilinirse, harbîlere haber göndermeden, müslümanlar, o sudan içerler ve hayvanlarını suvarırlar.

Otlak hakkındaki cevap da, su hakkındaki cevabın benzeridir.

Şayet, bu harbîler: "Bizim ziraatımızdan, ağaçlarımızdan ve mey­velerimizden hiç birine taarruz etmemeye söz verin." derler ve müslü­manlar da, böylece söz verdikten sonra, onlara ihtiyaçları olsa bile, taarruz etmeleri münasip olmaz. Bunda, harbîler için bir zarar olsun veya olmasın, müsîümanların, onlara haber yollayıp, bu haberi onlara ulaştırmadan, "mezkur şeylerden istifâde etmeleri uygun olmaz.

Şayet, bu harbîler: "Bizim otlarımızı ve ziraatimizi yakmamaya söz verin.'* derler; biz de böyle söz verirsek; üzerimize düşen, onların, ziraatlerini ve otlarım yakmamamızdır. Ancak, onlardan yemekte ve hayvanları otlatmakta bir sakınca yoktur.

Şayet, bu harbîler: "Bizim otlarımızı ve ziraatimizi yakmamaya söz verin." derler; biz de, böyle söz verirsek; üzerimize düşen, onların ziraatlerini ve otlarını yakmamamızdır. Ancak, onlardan yemekte ve hayvanları otlatmakta bir sakınca yoktur.

Keza, bu harbîler: "Ziraatimizden yemeyin; otlarımızda da, hay­vanlarınızı otlatmayın." derler; biz de, böylece söz verirsek, bizim yememiz münasip olmadığı gibi, hayvanlarımızı otlatmamız ve yak­mamız da uygun olmaz.

Bu gibi mes'elelerde asıl olan:

Bir şey karşılığında verilen emân, emândir. Misli üzerine, bundan fazlası zarardır ve emân olmaz.

Bunun içindir ki, "Ziraatimizi yakmamaya söz verin." dedikleri zaman, onu yakmak uygun olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Harbî olan şehrin ahâlisi, bu müslüman askerlere: "Şu yoldan geçmemeye söz verin. Buna karşılık, biz, sizden, hiç bir kismeyi öldür­meyiz ve esir etmeyiz." deseler; şayet, böylece söz vermek, müslümanlar için faydalı ise, bu şekilde söz vermekte bir sakınca yoktur.

Eğer, diğer yol uzak veya zor olur ve müslümanlar da, başka yoldan değil de, —"geçmeyin" denilen bu yoldan gitmek isterlerse; —harbîlere haber yollayıp, bu haberi onlara ulaştırmadıkça— o yoldan gitmeleri doğru olmaz.

Bu müslümanlar, o harbîlerden kimseyi öldürmezler ve esir almazlar.

Burada emân, katle ve esarete karşılık, ta'yin edilen yoldan geçmektir.

Şayet, bu harbîler, "bizim, köylerini, harap etmememizi" şart koşmuşlarsa; bizim, köyde, bulduğumuzu almamızda, bir beis yoktur.

Çünkü, emân, tahrip etmemek üzeredir. Eşyalarını ve yiyeceklerini almamak şartı ile verilmiş bir emân değildir.

Şayet, bu harbîler, "bize isabet eden esirlerini, öldürmemizi" şart koşarlarsa; onları esir almamızda, bîr beis yoktur.

Şayet, bu harbîler, "kendilerinden, esir almamamızı" şart koşarlarsa;  onları  öldürmemiz de,  esir etmeniz de,  uygun olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Harbîler, müslümanlara: "Bize, emân verin de, kaleyi size açalım." ve "İslamı bize arzedin de, müslüman olalım." derler ve sonra da, müslüman olmaktan kaçınırlarsa; bu durumda, onlar, kalelerinden çıktıkları için, müslümanlara karşı emân altındadırlar.

Sonra, onlara, müslüman olmaları şart koşularak haber gönderilir. Bu durumda, bu harbîler, müslüman olmaktan kaçınırlarsa; artık, aramızda, emân yoktur.

İslama razı olurlarsa, mes'ele hâli üzeredir.

îslâmdan kaçınmaları hâlinde, onları öldürmekte ve esir etmekte, bir beis yoktur.

Bu harbîlerden bir kısmı, islâmı kabul eder; diğer bir kısmı ise kabul etmezse; kabul edenler, hürdürler; kabul etmiyenler ise, ganimettirler.

Komutan, islamı kabul etmiyenleri, fey kıldıktan sonra; bunlar müslüman olsalar; öldürülmezler; fakat, ganimet olurlar.

Ancak, bunlara, islâm arzedildiği halde, müslüman olmazlar ve müslümanlığı kabul edene kadar da, fey olmalarına hükmedümezse; bu durumda, bunlar, istihsanen hürdürler.

Bir harbî, kaleden çıkacağı zaman: "Buna, islâmı arzetmeniz üzere; bana emân veriniz. Eğer, üç güne kadar müslüman olursam ne âlâ! Aksi takdirde, bana emân yoktur." der; sonra, ona, islâm arzo-lun.ur ve bu andan itibaren, geceli gündüzlü, üç gün mühlet verilir ve bu müddet, o şahıs müslüman olmadan geçerse; bu harbî, —hakimin hü­küm vermesi gerekmeden— ganîmettir.

Bu harbî: "Eğer, üç güne kadar, müsîüman oldumsa oldum; aksi takdirde, sizin kölenizim.'' derse veya bütün kale halkı böyle söylerlerse; bu durumda, bunlar, müslümanlarm zimmetindedirler. Zimmîlerin uyması gerekeaşartlara, bunlar da uyarlar.

Bir harbî: "Bana, emân verin. Çıkıp, islâm olacağım, "derse; o, çıktıktan sonra, müslüman olana kadar, emân altındadır. Şayet, müs­lüman olmazsa, ona, kalesine dönmesi tebliğ edilir.

Bir harbî: "Bana, emân ver. Çıkıp, sana, yüz dinar vereceğim." der; bu teklifi kabul edilir ve çıkar; sonra da, yüz dinarı vermeyi kabul etmezse; bu emân, askıdadır.

Bu şahıs, çıktıktan sonra, dinarları vermeyi kabul ederse; emân altında olur. Bu dinar da, —emân veren— müslümanm olur.

Bu harbî, dinarları vermekten kaçınırsa; vermesi için hapsedilir. Bu şahıs, —hakkında emân sabit olduğu için— fey olmaz.

Bu harbî, ne zaman dinarları Öderse; o zaman, hapisten çıkarılır.

Emniyet altında bulunacağı yere gitmesi için, yolu serbest bırakılır.

Bu şahıstan mes'ûliyet kalkmaz. Mes'ûliyet, ancak, bu şahsın islâmı kabul etmesi veya onunla zimmet sözleşmesi yapılması hâlinde kalkar.

Keza, harbîlerle, onlara köle vermek üzere anlaşılmış olursa; orta halli bir köle veya onun kıymeti verilir.

Bir harbî, müslümanlara: "Size varıp, yüz dinar vermem karşılığında; bana, emân veriniz. Eğer, size, onu vermezsem; bana emân yoktur." veya "Size varıp, yüz dinarı verince, ben eminim." der ve sonra da gelir; dinarlar istenince de, vermekten kaçınırsa; bu şahıs, kıyâsen fey olur; istihsânen ise, imâmın huzuruna çıkarılıp, onun, dinarları vermesini emretmesine kadar, fey olmaz. Bu durumda da, dinarları vermekten kaçınırsa; bu harbî, fey olur.

Muhasara altındaki harbîlerden bir şahıs: "Bana, emân veriniz; buna karşılık, size, yüz esirin yerini haber vereyim." der ve bunun karşılığında ona emân verilir ve gelir; haber verdiği yere, onunla gidildiği halde, orada bir kişi'bile bulunmaz ve bu durumda: "Burada idiler; gitmişler. Nereye gittiklerini bilmiyorum." derse; o şahıs, geldiği yere, geri gönderilir.

Bu şahıs: "Esirler, benim yanımdadir. Yüz esire karşılık, bana, emân veriniz." derse; mes'ele, yine hâli üzeredir.

Bu şahıs, sonradan, sözünü yerine getirmezse; komutan, onu öldürür.

Muhasara altında bulunan bu harbî: "Eğer, dediğini yapmazsam, size fey olayım." veya "... köle olayım." der ve sonra da, dediğini yapmazsa; bu şahıs, müslümanlar için, fey'dir. Müslümanların, o şahsı Öldürmeleri, helâl olmaz.

Şayet, bu harbî: "Bana, emân veriniz; buna karşılık, size, içinde yüz kişi bulunan bir köy göstereyim." der ve müslümanlar, henüz, o göstermeden, o köyü öğrenseler; bu, onun göstermesi sayılmaz. Ve o şahıs, müslümanlar için fey olur.

Ancak, o şahıs, mezkur köyün yolunu gösterir; müslümanlar da, o yolda giderek, -dah? or-.ya varmadan— yerlerini öğrenir veya, harbî, köydekilerin yerlerini tarif ettiği halde, müslümanlarla beraber gitmezse; müslümanlar bu tarif üzere gidip, onları bulurlarsa; bu durum, "gösterme" olur.

Keza, bir harbî: '--Bana, emân veriniz; buna karşılık, size onun, ehlıyâlini göstereyim. Eğer, böyle yapmazsam, emân yoktur." der ve gelince de, müslümanların, onun yolunu bulmuş olduğunu görür ve: "İşte, benim de, size göstereceğim bu idi." derse; bu, bir şey değildir.

Şayet, bu harbî: "...Size, bu kalenin yolunu gösteririm." der ve kaleden çıkmca da, müslümanları, o yolu bulmuş olarak görürse; bu durumda, bu şahıs, emân altındadır.

Bu kimse, gerektgiğinde, bu kaleye veya bu şehre yol göstericilik yaparsa; sözünde durmuş sayılır. Serahsî'nin Muhıytt'nde de böyledir. [42]

 

4- GANİMETLER VE NASIL TAKSİM EDİLECEĞİ

 

Bu babda:

1) Ganimetler,

2) Ganîm etlerin-Nasıl Taksim Edileceği,

3) Tenfîl (= Ganimetten fazla hisse vermek) olmak üzere, üç bölüm vardır. [43]

 

1- Ganimetler

 

Ganîme t: Kâfirlerden kahrile, galebe ile, harp ile alınan maldır. Bu, islâm diyarına geçmeden önce mevcuttur.

Kahr ve galebe ile alınmayan; kafirlerden, hediye veya hibe yolu ile alınan; yahut, çalmak veya ellerinden kapmak suretiyle alınan maftar, ganimet değildir.

Şer'i şerifin tarifi ve âlimlerin lisânı ile, bu şekildeki fiiller, Özellikle almak'tır.

Dolayısı ile, hükümdür, bazı gazilere, onların cesaret ve kuvvetini artırmak ve teşvik etmek maksadı ile, onlara: "Aldığınız sizindir." veya bu askerlerden birine: "Aldığın senindir." diyerek, mal tahsis etse; bu, özellikle almak olur. Ganimet olmaz ve dağıtılmaz. Serahsî'nin Muhıyhtı'nde de böyledir.

Fey': Kâfirlerden, savaşsız olarak alınan maldır. Harâc ve cizye gibi...

Feyin dışında, ganimette, beşte bir vardır. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.

Kâfirlerden alınan hediye; hırsızlık, kapıp alma ve hîbe, ganimet değildir. Hızânetü'l-Müftin' de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Dâr-i harbden, bir şehir halkı, kendilerine islâm açıklanmadan önce, müslüman olurlarsa; bu durumda, onlar hürdürler.

Onlara yapılacak bir şey yoktur.

Bunların, evlad-ı iyaline ve mallarına da, bir şey yapılmaz.

Arazilerine de, öşür konur; harâc konmaz.

Bir şehir halkı, zimmeti kabul ettikleri zaman, yalnız, arazilerine harâc konur ve kendilerine göre de, cizye alınır. Nitekim, yukarıda da geçmişti...

Şayet, müslümanlar, onlara islâmı arzettikten sonra, bunlar müs­lüman olurlarsa;' imâm (= devlet başkam, komutan) muhayyerdir: İsterse, kölelerini ve mallarını, ganimet ehli arasında taksim eder. İmâm bunları, onlar islâm olduktan sonra taksim edecekse; taksimden önce, bu malların beşte birini ayırır. Bunu, yetimlere; miskinlere; yolda kalmış olanlara dağıtır. Kalan, beşte dördü de, ganimet ehli arasında taksim eder. Ve, arazilerine, öşür kor.

Şayet, imâm dilerse; onlara iyilik edip, kölelerini, mallarını, çocuklarını, onlara geri verir. Ve arazilerine öşür kor; dilerse, harâc vermelerini emreder.

Bu insanlara, islâm açıklandığı halde, müslüman olmayı kabul etmezlerse, yine imâm (= devlet başkanı, vkomutan) muhayyerdir: Dilerse, onları köle yapar ve mallarını ganîmet ehline dağıtır.

Malı taksim etmeyi isteyince, bu malın tamamından, önce beşte biri alır ve yerine kor. Ve kalanını, ganîmet ehline dağıtır. Arazilerine de, öşür kor.

Eğer isterse; erkeklerini öldürttir; kadınlarını, çocuklarını ve mal­larını da, ganîmet ehli arasında taksim eder.

Ve dilerse; -onlara iyilik edip, kölelerini, kadınlarını ve mallarını onlara geri verir; kendilerine cizye ve arazilerine de harâc vergisi kor. Muhıyt'te de böyledir.

Öşür arazisinin, yağmur suyu, pınar veya kuyu suları ile sulanması müsâvîdir.

Harâc suyu ise, yabancıların açmış bulunduğu kanallardan elde edilen sudur. Gâyetül-Beyân'da da böyledir.

Komutan, bu harbîlere iyilik eder ve köleliklerini kaldırıp, arazi­lerini almaz ve kadınlarını, çocuklarını ve diğer mallarını, müslümanlar arasında dağıtırsa; bu da caiz olur. Fakat, böyle yapması mekruh olurr Ancak, ellerinde, ziraat yapabilecek kadar, mal bırakması da olur. Keza, komutanın, harbîlere ihsan edip, onları köle yapmaması; kadınlarını, çocuklarını, arazilerini ve diğer mallarım, ganîmet ehline taksim etmesi de caizdir. Fakat, bu da mekruhtur.

Fakat, bunların ellerinde, ziraat yapacak kadar arazî ve mal bırakırsa; böyle yapması, kerâhatsiz (= mekruh olmadan) caiz olur.

Ancak, komutanın, bu harbîleri köle yapmamasına rağmen, bütün arazilerini, diğer mallan ile birlikte, müslümanlara taksim etmesi, caiz olmaz.

Keza, bu harbîlerin arazileri olmadığı halde, komutanın, bunların,' sadece köleliklerini bağışlaması da caiz olmaz.

Komutan isterse; bu harbîlerin, arazilerini bırakır ve diğer mal­larını taksim eder. Mukâtelelerine karşılık olarak, arazilerini, vakıf menzilinde bırakır.

Keza, komutan dilerse, o arazîye, ehl-i zimmetten olan, başka bir kavmi yerleştirir. Ve burayı, haraca bağlayıp, elde edilen haracı, savaş için harcar. Tatarhâniyye'de de böyledir. [44]

 

Anlaşmayı Bozan Zimmîler

 

Ehl-i zimmet, anlaşmayı bozar ve kendi yurtlarında veya İslâm yurdunda galebe ederlerse; bu durumda, bu zimmîlerin yurtları, dâr-i harp olur. Bu hususta, ittifak vardır.

Bundan sonra, müsîümânlar,  bu zimmîlere galip gelirlerse; komutan bunlara istediğini yapmakta muhayyerdir.

Dilerse, onlara iyilik yapar. Onları köle etmez. Arazilerini, kadın­larını, çocuklarını ve mallarını serbest bırakır. Arazilerine harâc kor; isterse öşür kor. Aslında, bu isim harac'tır. Bunun içindir ki, bu öşür; haracın sarfedildiği yerlere harcanır.

İsterse, —Hz. Ömer (R.A.)'in, Benî Tağlîb'e yaptığı gibi— öşrü katlar, (iki misline çıkarır.)

Komutan, bunların erkeklerini öldürüp, kadınlarını, çocuklarını, mallarını taksim eder ve arazîleri sahipsiz kalırsa; oraya, müslümanları iskân eder.

Bu arazî, oraya iskân edilen müslümanların olur. Ve bu müslü­manlar, vergi öderler.

Komutanın böyle yapması caizdir.

Ancak, bunu, oraya sevkedilen müslümanların rızası ile yapar.

Buraya, müslümanlar giderse; bu arazî, arazî-i memleket olur.

Bu müslümanlar, imâm dilerse öşür verirler; dilerse, harâc verirler. [45]

 

İrtidâd Edenlerin Yurtları

 

Müslümanlardan bir topluluk, —Allah korkusunu— irtidad eder (— islâm dininden çıkar) ve kendi yurtlarına ve müslümanların yurtları­na galebe çalarlarsa; bi'1-ittifak, bunların yurdu, dâr-i harp olur.

Bilâhare, müslümanlar, bu mürtedleri yenerlerse; bu durumda, bunların erkekleri ya öldürülürler veya tekrar müslüman olurlar.

Bunlar, islâmiyete razı olmamaları hâlinde, öldürülürler. Kadın ve çocukları ise, müslüman olmaları için, zorlanırlar.

Malları ve arazileri, ganimet ehline taksim edilir. Yukarıda söylendiği gibi, bu durumda, araziye öşür konur.

İmâmın (= devlet başkanının, komutanın) reyi (= görüşü) bu mürtedlerin erkeklerini öldürmek; kadın ve çocuklarını ganîmet ehli arasında taksim etmek; arazilerini ise, taksim etmemek ve böyle yap­makta da, müslümanlar için, fayda mülâhaza ediyorsa; bu şekilde yapar.                     .                                      .

Şayet imâm, kendilerinden cizye, araziden de harâc almak için, bu araziye, ehî-i zimmet yollamak görüşünde olursa; bu şekilde yapar.

Bu durumda, bu arazî, ara/î-i memlûke olur ve bu araziden harâc alınır. Bu arazi, miras yolu ile vârislere intikâl eder.

İmam, burada, ehl-i zimmetin nakledilmesini uygun görmüştür. Maksadı, mürtedlerin ahidlerinden dönmemeleridir.

Şayet, bu mürtedler, müslümanların kendilerine galip gelmesinden sonra, tekrar islâmiyeti kabul ederlerse; hür olurlar. Bunlara yapılacak bir şey yoktur.

Ancak, bunların kadınları, çocukları ve mallan hakkında, imâm muhayyerdir. Dilerse, bunları ganîmet ehli arasında taksim eder. Ve arazilerini öşür arazisi yapar.

Dilerse, iyilik edip, hepsini onlara geri verir. Arazilerine de, dilerse harâc, dilerse öşür kor. Arazi hususunda, nasıl isterse öyle yapar. reıavayı tiınûiyye

İmâm (= komutan, devlet başkanı), ehl-i harbe ait beldelerden birini fethedip, ganimet ehli arasında taksim ettikten sonra; bu ehl-i harbe iyilikte bulunmak maksadı ile, köleliklerini kaldırıp, arazilerini geri vermek istese; böyle yapmaya hakkı (ve yetkisi) yoktur.

Keza, imâm, başta bu harbîlere iyilik yaparsa; sonradan, onlardan (bu malları) alıp, ganimet ehline taksim edemez. Muhıyt'te de böyledir.

Esirler hakkında, imâm muhayyerdir: "Dilerse, onları öldürür; dilerse, köle yapar.

Ancak, müşrik araplarla mürtedler köle yapılmazlar.

İmâm,  dilerse,  esirleri  hür  olarak,  müslümanların  zimmetinde . bırakır.

İmâm, müşrik araplarla mürtedleri hür bırakamaz. Bunları (müs-lüman olmamaları hâlinde) öldürtür. Tebyîn'de de böyledir.

Esirleri, tekrar dâr-i harbe   göndermek doğru olmaz.

İmâm Muhammed (R.A.), Siyer-i Kebîrinde şöyle buyurmuştur:

Müslüman esirlerle, kâfir esirlerini değiştirmekte, bir beis yoktur. Bu hususta, kadınla erkek arasında da fark yoktur.

İmâmeyn, bu kavli, "İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin, iki kavlinden, en açık ve makbul olanı budur." diye nakletmişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Umûmun görüşü de budur. Nehnı'I-Fftık'ta da böyledir. [46]

 

Müfâdât (= Esir Değiştirme)

 

Müfâdât (=  bir esiri, başka bir esirle veya malla değiştirme) hususunda, askerin rızâsı şart kılınmıştır. Çünkü, bu mes'elede, kölenin haklarının zayi olması ihitmâli vardır.

Şayet, asker razı olmazsa, komutan bu işi yapmaz. Fakat, taksimden önce, komutan, erkek esirleri değiştirebilir. Ancak, taksimden sonra, komutanın bu hususta yetkisi kalmaz.

Ancak, askerlerin rızası olursa, bu değişmeyi yapabilir. Yani, esiri verir; karşılığında bir esir veya mal alır; yahut da, başka bir şart koşar.

Harbîlerin hükümdarından, bir elçi gelerek; ellerindeki müslüman esirlerle; müslümanların ellerinde bulunan kendi esirlerini değiştirme talebinde bulunur ve bu arada, müslümanlardan "esirlerin değiştirilmesi işlemi bitene kadar, kendilerinin emânda bulunacaklarına; anlaşama­maları halinde ise, yanlarında bulunan müslüman esirlerle birlikte geri döneceklerine; dâir" söz alırlarsa; bu ahde vefa göstermek uygun olur.

Harbîlerin -şartlarına uyularak, esirlerin değiştirilmesi veya esir verilip mal alınması başlayınca; böylece devam edip, bu işi bitirirler.

Ancak, aralarında ittifak olmaz ve karşılıklı rıza bulunmazsa ve bu durumda, harbîler —müslüman— esirleri götürmek ister; müslüman­ların da onlara karşı üstün bir güçleri bulunursa; o zaman, müslüman esirleri harbîlerin geri götürmelerine ruhsat vermek uygun olmaz. Bu durumda, ahde vefa terkedilip, —harbiler, bir zarar vermeden— onların ellerinden müslüman esirler alınır. Muhıyt'te de böyledir.

Fakat, bizim, ehl-i harbin esirlerini geri vererek, karşılığında, onlardan mal almamız; —meşhur olan yola göre— caiz olmaz.

Elimizde bulunan, harbî esirler müslüman olurlarsa; bunlar,harbi­lerin ellerinde bulunan müslüman esirlerle değiştirilmez.

Ancak, esir, bunu kendi rızası ile isteyince, o, müslüman olduğu için, emân altındadır.

Bir kimsenin, esirleri, meccânen bırakması, caiz olmaz. Kâfî'de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Müşriklerin bebeleri,babaları ve anaları ile birlikte esir alınmışlarsa; onları verip, bir karşılık almakta,beis yoktur.

Ancak, çocuk tek başına esir edilip, islâm diyarına getirilmişse; bu durumda, onu verip, yerine bir şey almak caiz olmaz.

Keza, ğanîmet, dâr-i harbde taksim edilmiş ve bir şahsın hissesine bir çocuk düşmüşse veya ganîmetler satılmış ve bu şahis, o çocuğu satın almışsa; -komutan— bu çocuğu karşılıklı değişemez. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Onlardan — harbte— almış bulunduğumuz at ve silâhı, mal karşılığında değiştirmek isterlerse; bu isteklerini yerine getirmek, caiz olmaz.

Müşrikler, bizde bulunan bir esirlerine karşılık olarak, bir veya iki müşrik vermeyi teklif etseler; bu taleplerini yerine getirmek de, caiz olmaz.

Dâr-i harbde buHman, müslüman esirleri,-savaşarak almak gücü olmayınca,  onları dmâr ve dirhemlerle değiştirmek caiz olur.

Ancak, bunları, silâh  ve  atla değiştirmek, caiz   değildir.

Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Müslümanlardan ve zimmet ehlinden, hür bir kimse, harbîlere esir uuşunce; bir müslümana veya bir zimmîye: "Benim bedelimi, şunlara ver." veya "Beni, bunlardan/satın al." der; o şahıs da öyle yapıp, bu esiri, dâr-i İslama getirirse; bu durumda, o şahıs, yine hürdür. Bu şahıs hakkında, başka bir yol yoktur.

Ancak, bu şahıs, bedeli olan malı, kendisini kurtaran şahsa vere­cektir.

Kendisini kurtaran şahıs,  —diyet miktarına kadar— verdiğinin tamamını geri alma hakkına sahiptir.

Fakat, fidye olarak verdiği miktar, diyet miktarından fazla ise; ödeyen şahıs, diyet miktarından fazlasını, alamaz.

Ancak, şöyle denilmiştir:                                               

imâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre, kıyasta, bu malı Ödeyen şahsın, —az olsun, çok olsun— kurtardığı şahıstan bunu alma hakkı vardır.

Esahh olan da, bütün alimlerin görüşü de, budur.

Buna göre, esir olmuş bulunan şahıs: "Beni, bunlardan, bin dirheme, satın al." der; me'mur (= kendisine emredilen şahıs) da, bin dirheme alamayıp, daha fazlaya alsa; bu durumda, parayı veren şahıs, özellikle, bin dirhemi almak için müracaat edebilir. Zehiyre'de de böyledir.

Esir bulunan bu şahıs, me'mura (= emrettiği şahsa): "Beni, neyi münasip görürsen...", veya "...Nasıl dilersen...", yahut "... nasıl işine gelirse...", "... öylece al." der; o da, bu esiri, az olsun, çok olsun, bir bedelle alırsa; verdiğini tamamını geri alır.

Şayet, bu esir, köle veya câriye olur ve bir emân ehline: "Beni, bun­lardan satın al." veya "Fidyemi ver." der ve muhatabı da, onun isteğini yerine getirirse; vediği miktar az olsun, çok olsun; böyle yapması, ve onu alması caizdir.

Böyle yapıp, onu alınca  da, bu esir, alanın kölesi olur. Ancak, bu esir köle, muhatabına: "Beni nefsin için satın al." der; diğeri de, onu kıymetine veya kıymetinden daha fazlaya satın alır ve ona, "kendi nefsi için aldığını" söylerse; bu durumda, esaretten kurtarılan bu köle, hürdür. Bunun için, başka bir yol yoktur.

Fakat, onu satın alan şahıs, sonradan ona müracaat ederek, verdiği miktarı ister ve alır. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet, esir olan bu şahıs, bir mükâtep olur ve bir şahsa, "fidyesini vermesini" söyler ve o da verirse; bu durumda, o şahıs, —ancak— verdiği miktarı, —bu mükâtepten— ister. Mükâtep, bunu ödemekten âciz olursa; bu durumda borçlanmış olur.

Bu mükâtebin değeri, bin dirhem olduğu halde, muhatabına, "beş bin dirhem, fidye vermesini" emrederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'e göre bu caiz olur; İmâmeyn'e göre ise, caiz değildir. İmâmeyiTe göre, bun,un, ancak bin dirhemi caizdir.

Me'zun (= ticaret yapma izni verilmiş) bir köle, esir olur ve efendi­sinden, "fidyesini —karşılıksız— vermesini" isterse; bu caiz olmaz. Bu köle, ıtk (= azâd) olunduğu zaman, borcunu öder.

Bir yabancı, bir şahsa, "dâr-i harbden, bir esir satın almasını" tenbih eder ve: "Onu, benim için al." veya "...benim malımdan al." derse; bu durumda, emrolunan (= me'mur), emredene (= âmire) başvurup, verdiğini geri ister.

Fakat, âmir, '' Benim için..." veya *' Benim malımdan..." dememişse; o zaman, me'mur, ona baş vuramaz. Bu durumda, —bu bedeli— ortaklaşa öderler. Zahîriyye'de de böyledir.

Fetvalarda şöyle denilmiştir:

Bu esir, kendisinin fidyesini vermek üzere, bir şahsı vekil tâyin etse; bu vekil de, başka bir şahsa: "Onu,    benim için, satın al." dese; bu caizdir.

Bu —birinci— vekil: "Benim malımdan al." demişse; alan şahıs, emredene müracaat eder ve verdiğini ister.

Bu —birinci—vekil, ikinciye, "...satın al." dediği halde; "...benim için...'* veya "...benim malımdan..." dememiş ve ikinci vekilde, satın almış olursa; emri tutmuş olur; ancak, hiç bir kimseye baş vurup da, verdiği şeyi, geri isteyemez. Muhıyt'te de böyledir.

Müslümanlardan bir topluluk, mal toplayarak, bir şahsa verip, ona, "dâr-i harbe gidip, harbîlerden, bir esir satın almasını" söyleseler; bu şahıs, gidip, dâr-i harbte, tüccarlardan, ellerinde bulunan esirlerin, durumunu sorar: Bunlardan hangisi, elinde, hür esir olduğunu söylerse; o esirleri, —hür şahsın kıymetinden fazla ödememek şartı ile— satın alır.

Şayet, hür esir yerinde, köle esir varsa; onu da, kıymetine veya bunun biraz fazlasına satın alır.

Bu me'mur, bir esiri satın almayı murad edince, o esir: "Benim için al." der ve me'mur da, —toplanarak— kendisine verilmiş bulunan mal ile, o esiri satın alırsa; bu malı, me'mur tazmin eder.

Sonra, o esire başvurarak, —satın almak için— verdiğini ondan geri alır.

Şayet, bu me'mur, o esiri satın alırken ve onun sözünden sonra:

"Seni, bana verilen mal ile alıyorum." derse; bu durumda, o esir, mal sahiplerinin olur. Talarhâiiiyye'de de böyledir.

Bir kimse, diğer bir kimseye, dâr-i harbden, aslında hür olan bir adamı, belirlediği bir mal (= bedel) ile, satın almasını emreder; o-da, satın alırsa; bu me'mur, satın almış bulunduğu hür şahsa bir şey söylemez; kendisine emreden şahsa müracaat eder ve verdiği miktarı ondan alır.                                                    ,

Ancak, âmir: "Onu, benim için al. Fakat, o: Beni, benim için al, derse; o manian, paranı ondan alırsın.'* derse; bu durumda, me'mur, —verdiği bedeli almak için— o âmire müracaat edemez. Muhiyt'te de böyledir.

Bir kimse, yanında, ancak bir esir satın alacak kadar, bir mal ile, dâr-i harbe girerse; bu şahsın,câhil bir esir satın alması, âlim bir esir satın almasından daha efdâldir. Sirâciyye'de de böyledir.

Dâr-i harbdeki savaştan geri dönmeyi irâde eden imâm (= devlet başkanı veya onun adına askerleri idare eden komutan)'m, yanında bulunan   malları,   islâm   diyarına   nakletmeye   gücü   yetmezse;   bu durumda,  o malları,  orada bırakmaz.  Canlı hayvanları  kestirir ve yaktırır. Silâhları da yaktırır. Yanmaya müsait olmayan, demir âletleri de, düşmanın bilmeyeceği bir yere gömdürür. Kâfî'de de böyledir.

Böyle bir durumda, imâm, kap, kaşık ve benzeri ev eşyalarını kirdırıp, kullanılmaz ve faydalamlamaz bir hale getirir.

Yağ ve benzerleri gibi, akıcı olan her şeyi döktürür ve faydasız hâle getirtir.

Bunların hepsini, küffâra karşı olan, öfkesinden yapar.

Esirlere gelince; bunların da, islâm diyarına nakledilmeleri güç ise; ve eğer müslüman olmazlarsa; erkeklerini öldürtür. Kadınlarını, çocuklarım ve ihtiyarlarını da, açlık ve susuzluktan ölecekleri bir yere bırakır. Çünkü, onları öldürmek yasaklanmıştır. Fakat, onları baki bırakmanın da, yolu yoktur.

Bunun içindir ki, müslümanlar, dâr-i harbde, yılan ve akrep bulur­larsa; akrebin kuyruğunu keserler ve yılanın da, dişlerini kırarlar. Ve fakat, onları öldürmezler.

Bunu da, onların müslümanlara zararlarının dokunmamasını ve bununla beraber, nesillerinin baki kalmasını sağlamak için yaparlar. Sirâcü'I-Vehhâc'da da böyledir. [47]

 

Henüz İslâm Diyarına Götürülmemiş Olan Ganimetle İlgili Mes'eleler

 

Ganimetler, dâr-i İslama varmadan, temlik edilmez. Scrahsînin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu temel kaide üzerine, bazımes'eleler bina edilmiştir. Şöyleki:

1) Ganimet ehlinden birisi, esirlerden bir cariyeye cima' eder; bu câriye de, bir çocuk doğurur ve cima' eden şahıs, (<o çocuğun kendinden olduğunu" iddia ederse; nesep sabit olmaz.

Bu durumda, mehir gerekir. Ve, bu câriye de, mehir de, çocuk da, ganimet ehli arasında, taksim edilir.

2) Ganimet  ehlinden birisi,  bu ganimet,  İslâm yurduna çıkıp dağıtılmadan Önce ölürse; onun nasîbine düşecek olan ganimete, kimse vâris olamaz.

3) Gazilerden birisi, ganimetten bir şeyi zayi ederse; bize göre, onu tazmin etmez. (= ödemez.)

4) İmâm, ganîmeti, ictihad olmadan ve gazilerin ihtiyacı bulun­madan, —dâr-i harbde— taksim ederse; bize göre,bu taksim sahih olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Bu hükümler, ganimet, henüz, dâr-i islâma ulaşmadan önceki durumlarla ilgilidir.

Şayet, ganimet, dâr-i islâma ulaşmış ve islâmm hükmü üzere, taksim edilmişse; bu taksimde, bir beis yoktur. Tahâvî Şerhî'nde de böyledir.

Ganimet, dâr-i harbde, ictihad ile veya gazilerin   ihtiyacına binâen taksim edilmişse; bu taksim de, sahihtir.

Bir kimse, ganimet islâm yurduna çıktıktan sonra ölürse; nasibi vereselerine verilir. Hidâye'de de böyledir.

İslâm askerleri dâr-i   harbde iken, bu gazilere yeni bir kuvvet katılırsa; bunlarda ganimete ortak olurlar.

Fakat, ganimet dar-i İslâma çıkarıldıktan sonra, bu yeni kuvvet, gazilere katıhrsa; ganimete ortak olamadıkları gibi; ganimet dâr-i harbde dağıtıldıktan sonra veya bu ganimet, imâm tarafından dağıtıldıktan sonra katılırlarsa; ortaklıkları sakıt olur.

İslâm askerleri, bir dâr-i harbi fethedip, harbîlere üstün geldikten sonra; bunlara, yeni bir kuvvet iltihâk ederse; bunlar, ganimete ortak olamazlar. Çünkü, orası, artık İslâm yurdu olmuş olur.

Bunların sevkedilmiş bulunmasına itibar edilmez. Ancak bunlar, savaşa katılırlar ve savaşta, bunların hâline, süvarî veya piyade diye itibar olunursa; o zaman, ganîmetten hisse alırlar. Ihüyâr'da da böyledir.

Keza, dâr-i harbde, müslümari olan kimse veya mürted iken tevbe edip, yeniden İslama giren kimse yahut da, dâr-i harbde emânla bulunan bir tüccar, askere katılıp savaşırsa; ganîmetten hisse almaya müstehak olur.  Aksi takdirde,  bunlara bir şey verilmez.  Fethu'I-Kadîr'de de böyledir.

Bizzat savaşan  askerle, ona yardım eden asker, —ganîmetten hisse alma bakımından— müsâvîdir. Hidâye'de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.): "Bir askerle beraber bulunan hizmet-isi,   şayet, efendisinin hizmetini bırakarak savaşırsa; ganimete ortak olur; aksi takdirde, ganîmete ortak olmaz." buyurmuştur.

Bu hususta esas kaide: Hizmetçi, eğer savaşa girerse; ganîmetten hisse alır; aksi takdirde, hisse alamaz.

Savaş için, —askerler arasına— girmiş bulunan —hizmetçi—, has­talanması veya başka bir özrü sebebi ile savaşamasa bile, ganimetten sehim alır. Bu şahıs, süvari ise, —süvari hissesi—, piyade ise, —piyade hissesi— alır.

Savaşa katılıp, esir düşen bir kimse; ganimet islâm yurduna çıkmadan, esaretten kurtulursa; ganimetteki hissesi, kendisine aittir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

îmâm, ihtiyaç duyarsa, ganimetleri, ganimet olarak alınan hay­vanlara yükletir ve islâm diyarına sevkeder.

Ganimetler arasında hayvan yoksa, imâm, bunları, beytü'I-mâle ait hayvanlara yükletir.

Şayet, beytü'l-mâlde fazla hayvan yok da, ganîmet ehlinin yanında fazla hayvan varsa ve bunlar gönüllü olarak verirlerse; ganîmet mal­larını, onlara yükletir ve ücretlerini verir.

Gönülleri olmasa bile, ücretlerini verince, imâmın böyle yapması mekruh olmaz. Siyer-i Sağır'de de böyledir.

Bu askerlerden bir kısmının yanında, fazla taşıt hayvanı olmadığı halde, bir kısmının yanında, fazla taşıt hayvanı bulunursa; bunların rızâları ile ve ücret ödenerek, ganîmet malları, bu hayvanlarla taşınır.

Bu askerler razı olmazsa; ganîmet mallarının, hayvanları ile taşınması; Siyer-i Sağîr'deki rivayete göre mekruh olmaz; Siyer-i Kebîr'deki rivayete göre, mekruh olur. Muhiyt'te de böyledir. [48]

 

İslâm Askeri, Dâr-i Harbde Nasıl Davranır

 

İslâm askerlerinin, dâr-i harbde, bulduklarını alıp yemelerinde ve hayvanlarını otlatmalarında, yiyeceklerini almalarında bir sakınca yoktur.

Ekmek, et, yağ, bal, zeytin, sirke, yağ ve benzeri şeyleri alıp yeme­lerinde de, bir beis yoktur.

Yenilmediği halde, hayvanları yağlamakta kullanılan yağlarla, benefsec ve gül yağı gibi yağlarında da, bir sakınca yoktur.

Ancak, yenilmeyen ve içilmeyen şeyleri, az olsun, çok olsun, islâm askerlerinin almaları ve ondan faydalanmaları uygun olmaz.

Savaşmak niyyeti ile değil de, ticâret yapmak maksadı ile, islâm askerleriyle birlikte, dâr-i harbe giren tüccarların, onların birşeylerini alıp yemeleri ve hayvanlarını otlatmaları caiz olmaz.

Ancak, bu şahısların, bunları, bedeli ile almış olmaları hâlinde caiz olur.

Ancak, bunlar, harbîlerden, bir şey alıp yerler veya hayvanlarını otlatırlar ve yiyeceklerini alırlarsa; bunları da, tazmin 'etmeleri gerekmez. Bu şeylerden artıp, ellerinde kalan şeyleri de alabilirler.

Askerlere gelince; bunların, harbîlerin bu gibi malları ile, kendi­leriyle birlikte gelmiş bulunan kölelerini doyurmalarında ve onların yol­culuklarına yardımcı olmalarında, bir beis yoktur.

Askerlerin, kadınları ve çocukları hakkındaki hüküm de böyledir.

Fakat, askerlerin hizmetçileri, bu mallardan yiyebilirler.

Hasta ve yaralıları tedâvî için gelen kadınlar da, —bu mallardan—yiyip içerler ve hayvanları ile kölelerini de doyururlar. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bu yiyeceklerin, yenmek için hazırlanmış olmaları ile olmamaları arasında da bir fark yoktur.

Hatta, koyun, inek, deve gibi hayvanlarını, kesip yemeleri caizdir. Bu gibi hayvanların derilerini, ganimete katarlar.

Keza, yenilmesi âdet olan, hububat, şeker, yaş ve kuru meyveleri de yiyebilirler. Ancak, bu hak, ganîmete müstehak olanlara mahsustur. Ganîmete müstehak olan kimsenin, zengin veya fakir olması ile de, bu hüküm değişmez.

Hizmetçiler   ve ticâret ehli olan kimseler, bunlardan yiyemezler.

Ancak,ekmek ve pişmiş et olursa; bunların, onlardan yemelerinde bir beis yoktur. Tebyîn'de de böyledir.

Bir   askerin,   hayvanlarının   yiyeceğini,   kendi   yiyeceklerini, kullanacağı odunu, yağları ve savaşta kullanacağı silâhlan satması, caiz olmaz.

Bir asker, şayet, bu gibi şeyleri satarsa; bedelini ganîmet malına katar.

Askerlerin, aldıkları ganîmet malım, saklayıp, bekletmeleri de caiz olmaz. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.

Kullanılması âdet olan, çörek otu, soğan, biber, baklagiller ve benzerlerini, islâm askerlerinin kullanmalarında bir sakınca yoktur.

Deva için kullanılan veya kokulu olan şeyleri almak caiz değildir. Bu hükümlerin hepsi, komutanın, askerlere, bunlardan faydalan­malarını yasaklamaması hâlinde geçerlidir.

Şayet, komutan, bunu yasaklarsa; askerlerin bunlardan faydalan­ması doğru olmaz.

Yemek pişirmek veya ısınmak için, ateş yakılmasına ihtiyaç hasıl olunca, askerlerin, buldukları odun, kamış ve benzeri şeyleri yakma­larında, bir beis yoktur.

Ancak, bu gibi şeyler, —yakmak için değil de— eşya yapımında kullanılabilecek bir durumda olur ve bir değer taşırsa; onları yakmak mubah olmaz.

İslâm askerleri, hayvanlarına yedirmek için, arpa bulamazlarsa; onlara, buğday yedirmelerinde, bir beis yoktur.

Müslüman askerlerin, ihtiyaçları olmadığı halde, harbîlerin,sabun­larını ve diğer temizlik eşyalarını almaları uygun olmaz. Ancak, zaruret hâli müstesnadır.

İslâm askerlerinin,kıymet taşımayan şeyleri, zarûretsiz olarak, kul­lanmaları da caizdir.

İslâm askerlerinden biri, hayvanını doyurması için, bir hizmetçi kiralar; o da, gidip, yerinden ot, yonca, saman veya benzeri bir şey alıp getirir ve: "Ben, bunları kendim için aldım. Senin verdiğin ücreti, sana geri veriyorum*' der; icarlayan şahısta, bu hizmetçiye ödediği ücretten bir şey almaya razı olmaz ve bu durumda ecir (- ücrete çalışan kimse), o şeyi, müstecirin (= ücretle tutanın, iş verenin) ücretine karşılık . getirdiğini ikrar ederse; —her ikisi de o şeye muhtaç olurlar veya her ikisi de, muhtaç olmazlarsa— o şeyleri müste'cire verir.

Ancak, buna, ecir muhtaç olur; müste'cir ise muhtaç olmazsa; o şeyi ecire verir ve bu durumda ona ücret ödemez.

Müste'cir, bir şahsı, ot toplamak için icarlasa, mes'ele yine,yukan-dakinin aynıdır.

Şayet, müste'cir ona muhtaç olmaz, ecir muhtaç olursa; o şeyi, müste'cir ecire verir; fakat, bu durumda, ona ücret ödemez. Zahîriyye'de de böyledir.

İslâm askerleri, dâr-i harbde, ağaçlara rastlayıp, onlardan odun alırlar ve bunlar o beldede kıymetli şeylerden olursa; bunlardan fayda­lanmazlar.Bunlardan, ancak, yemeklerini pişirecek ve soğuktan ısınacak kadar alırlar.

Şayet, bunların, o beldede bir kıymeti olmaz; fakat, bunlar san'atta kullanılınca kıymet taşıyacak bulunursa; bundan faydalanmalarında bir beis yoktur.

Şayet, islâm askerleri, bunları, dâr-i İslama çıkarırlar ve imâm da, ganimetleri taksim etmeyi murad ederse; bunların ma'mul olmaması hâlinde, imâm muhayyerdir: Dilerse, onlardan, san'atta kullanılacak olanları alıp, san'at bedelini vererek, onu, ganimete katar.

İsterse, onları satar; işlenmişle işlenmemişin kıymetini ayırır ve işlenmiş olanın, san'at değerim, san'atkânna öder. Ma'mul olmayan­ların kıymetini de, ganimete katar. Ganîmet ehlinin hakkını kesmez.

Şayet, bu gibi şeylerin, dâr-i islâm'da da, dâr-i harbde de bir kıymeti yoksa; imâm, bunları, getiren askerlere teslim eder. Muhıyt'te de böyledir.

Bir asker, bir evde, çok miktarda yiyeceğe rastlar ve onu başka bir yere nakletmeyi düşünür; bazı askerler de, bu yiyeceklerden isterlerse; ilk asker, bu evdeki yiyeceklerden, isteyen askerlere hisse düşmediğini bilirse; bu durumda, ona mâni olmasında bir beis yoktur. Aksi takdirde, ona mâni olması helâl olmaz.

Birinci askerin ihtiyacı olduğu halde, ikinci bir asker, yiyeceği ondan alır ve birinci de, onu, —daha aldığını yemeden— dâva eder ve imâm (= devlet başkanı, komutan) da, birincinin ona muhtaç olduğunu bilirse; o yiyeceği alıp, birinci askere verir.

Şayet, —birinci asker değil de— ikinci, o yiyeceğe muhtaç ise, imâm, onu, ondan almaz.

Eğer, bunların her ikisi de, o yiyeceğe muhtaç değillerse, imâm, onu ikinciden alır ve bunların hiç birine vermeyip; başka bir şahsa verir.

Bu söylediklerimiz, mescitlerde, namaz vaktini beklemek için oturan; hac maksadı ile, Mina'da, Arafat'da konaklayan ve benzerleri gibi, bütün müslümanlar hakkında geçerlidir.

Meselâ: Bîr kimse, mescidde bir yere oturmuş olsa; işte, orada durmaya en haklı olan, odur.

Bir kimse, bir mescide, —oturmak üzere— bir hasır sererse; bunu, başka bir şahsın emri ile sermiş olsa bile, o yer, onundur. Âmirin, onu, kendi nefsi için serdirmiş olması hâli de müsavidir.

Şayet, birinin emri olmaksızın sermişse o yer (de oturma hakkı) onu serenindir; istediğine verebilir.

Keza, bu şahıs, Mina'ya veya Arafat'a bir çadır kurarsa; o yer (de oturma hakkı) onun olur.

Şayet, bu şahıs, ihtiyacından fazîa yer işgal etmişse; bir başka şahıs da, oraya inebilir.

ihtiyacından fazla yer işgal etmiş bulunan bu şahıstan, iki kişi, çadırına inmeyi ister ve bunların ikisi de, oraya inmeye muhtaç bulu­nursa; çadır sahibi, hangisine, önce (izin) vermişse; —orada oturma hakkı— onun olur.

Ancak, diğeri, daha çabuk davranarak, oraya iner; önce alan da, kendisi konaklamak ister; diğeri de buna razı olmazsa; bu durumda çadır sahibi: "Ben, onu, önce vermiş bulunduğum şahıs için aldım." diye yemin ederse; o zaman, diğer şahıs oradan çıkarılır.

Bu hüküm, insan ve hayvan yiyeceklerinde de böyledir.

Bir kimse: "Ben, onu, filanın emriyle aldım." derse; o şey, onun olur.

İki islâm askerinden birisi arpa, diğeri de yonca bulup, bunları, birbirleri ile değişseler; bunları her birinin satın almaya ihtiyacı bulun­masına rağmen, her ikisi de, satın almak istediği şeyi birbirinden almış bulunduğu için, bu "satın" olmaz. Çünkü, bunlardan her birine, ihtiyacı kadar, hayvan yiyeceği isabet etmiştir.

Bunlar, birbirinin rızâsı ile değişik yapmış ve birbirine, karşılıklı bağışta bulunmuş olurlar. Bunun benzen şudur:

Bir sofra başında bulunan misafirlerin hepsinin de, yanında olan arkadaşının rızası olmadan, onun önüne el uzatması men edilmiştir.

Ancak yanındakinin rızâsı olması halinde, hepsi de, birbirinin önünden, —bu aslında mübâh olduğu için— yiyebilir.

Şayet, bunlardan her biri, —yiyebilmek için— arkadaşının verme­sine muhtaç ise; bu durumda da, birisi, verdiğini noksan vermek İsterse; böyle yapması doğru olmaz.

Satıcı, verdiği şeye, kendisi muhtaç olduğu halde; alıcı, ona muhtaç

değilse; bu satıcının, verdiğini almak ve aldığını vermek hakkı vardır. Satıcı, satarken, aldığını geri vermeyi irade eder; arkadaşı da, onu, bir başka muhtaca verirse; onu, ondan almış sayılmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Her ikisi de zengin veya her ikisi de fakir veya biri fakir, diğeri zengin olan iki şahıs, karşılıklı alış-veriş yapsalar; birisi alana kadar, diğeri almayıp terk ederse; onun için, almamak, terketmek —hakkı vardır.

Her ikisi de zengin veya her ikisi de muhtaç olan, iki kişiden birisi, arkadaşına, —mislini alma karşılığında— borç olarak bir şey verir; o da zayi olursa; borç alana bir şey gerekmez.

Şayet, bu şey zayi olmaz ve geri vermek isterse; borç, ona daha uygun ve rnüstehaktır.

Alıcı ona muhtaç olduğu halde veren muhtaç olmazsa; verdiği şeyi, ondan geri alması doğru olmaz.

Borç alınması esnasında, her ikisi de, o şeye muhtaç olmadığı halde; zayi olduktan sonra, her ikisi de ona muhtaç olmuş bulunursa; bu durumda veren, daha çok hak sahibidir.

Önce* alan muhtaç durumda olduğu halde; sonra, veren muhtaç duruma düşerse; onu almasına yol yoktur.

Bu iki kişiden birisi, arkadaşlarından, ganimet malı olan buğdaylardan, dirhemler karşılığında, satın alırsa; bu dirhemler, satm alan şahsa aittir.

Şayet, dirhemleri vererek, buğdayı satın almışsa; bu durumda, o, bu buğdaya da muhtaç ise, başkasından daha münâsiptir.

Henüz, buğday dururken, iki taraftan birisi, bu satıştan dönerse; satm alan kimse, buğdayı verir; dirhemlerini geri alır. Bu, her ikisinin de, o buğdaya muhtaç olmamaları veya satan muhtaç olduğu halde, alanın muhtaç olmaması hâlinde geçerlidir.

Şayet, satm alan şahıs, o buğdaya muhtaç olursa; satan kimsenin, hem o buğdayı, hemde bedelini, tamamen, satm alan kimseye geri ver­mesi gerekir.

Şayet, satm alan şahıs, onu zayi etmişse; satan şahıs, bedelini geri verir.

Şayet, satm alan şahıs, geri gitmiş olduğundan, satan şahıs, onun dirhemlerini, geri verme imkânına sahip olamıyorsa; bu durumda, o dirhemler,  bu şahsm elinde, bulundu menzilindedir.  Ve o miktarı borçludur.

Ancak, bunu: "Sattığıma bedeldir." diyerek, ganîmet sahibine verirse; bu caiz olur.

Dirhemlerin sahibi, bundan sonra geri gelirse, bakılır: Ganîmet sahibinin, satıma izin vermesinden önce, buğday zayi olmuşsa; (bitmişse) dirhemler rsahibine geri verilir.

Bu buğday, icazetten sonra helak olmuşsa (bitmişse), bedeli olan dirhemler, ganimete katılır.

Şayet, satın alan kimse: "Ben, buğdayı satılmasına izin verilmeden önce, yedim." diyerek dirhemlerini geri ister ve böyle olduğuna yemin ederse; onun, izin verilmeden önce, yediğine dair, şahit getirene kadar, ona inanılmaz ve dirhemleri geri verilmez. Ancak, bu şekilde, şahit geti­rirse; dirhemleri geri verilir.

Ganîmet ehlinden iki kişiden birine buğday, diğerine de elbise isabet ederse; bunlar, bu şeyleri, karşılıklı olarak birbirlerine satamazlar. Ancak böyle yaparlar ve dâr-î harbde iken, birbirlerinden aldıkları şeyler helak olursa; ikisine de tazminat gerekmez. Fakat, bu durumda, elbiseyi satan da, satın alan da, günahkâr olur.

Ancak, bunlar helak olmadan, dâr-i İslama girerlerse; her ikisinin , de, ellerinde bulunan bu şeyleri, ganîmete katmaları îcâbeder.

Şayet, zayi etmiş olurlarsa; bedellerini öderler.

Bunlar dâr-i harbde iken, elbise, helak olmadan elinde bulunan şahıs, onu, ganîmete teslim eder

Fakat, elinde buğday olanla ilgili hüküm, önceki fasıldaki hüküm gibidir. Satıcının da, alıcının da, ona olan ihtiyacı, itibare alınır. Muhiyt'te de böyledir.

Bir kimse, —ganîmet malından— bir ata biner veya bir elbise giyer yahut taksim edilmeden önce, bir silâh alır ve bunu ihtiyacı olduğundan dolayı almış olursa; bunda bir beis yoktur.

Ancak, harp bittikten sonra, bunu, ganîmet'e iade eder. Fakat, iade etmeden Önce zayi olursa; ödemesi gerekmez.

Fakat, bu gibi şeyleri, ihtiyacı olmadığı halde alırsa; meselâ: Elbi­seyi, kendi elbisesini korumak maksadı ile alıp giyerse ve ata da, kendi atını dinlendirmek için binerse; bu mekruh olur.

Ancak, zayi olmuş olursa; bu durumda da ödemesi gerekmez. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Cihâd eden topluluğun tamamı ortak bulunduğu için, taksim edilmeden önce, ganîmet malından, ihtiyaç bulunmadan, bir eşya veya bir elbise alıp, ondan faydalanmak, mekruh olur.

Ancak, imâm, ganimeti, ihtiyaçları olduğu için, dâr-i harbde, bu mücâhidler arasında taksim ederse; bu durumda mekruh olmaz.

Sözün özü: Ganîmet malından, ihtiyacı olan, mücâhidin fayda­lanması, mubahtır.

Eğer, bütün gazilerin buna ihtiyacı olursa; bu durumda, ganîmet, dâr-i harbde taksim edilir.

Ancak, esire ihtiyacı olan kimsenin durumu, bu hükmün hilafı-nadir. Yani, esirler, —dâr-i harbde— taksim edilmez.

Çünkü, esîre, ya cima' için veya hizmet etmesi için ihtiyaç duyulur. Bunlar ise, fuzûlî ihtiyaçlardır. Kâfî'de de böyledir.

Askerler toplanıp,  imâmdan (=   devlet başkanından,  komu­tandan)   ganîmetin,   dâr-i   harbde   taksim   edilmesini   isteseler;   bu durumda, imam atıyyede bulunduğu halde, askerler bunu da kabul etmeseler;  bu durumda,  fitne çıkmaması için,  imâm,  ganimeti, bu askerlerin arasında taksim eder.

Keza, imâmın yanında, ganîmet mallarını taşıyacak vasıta olmazsa; herkese, kendi hissesini taşıma külfetini vermek için, bu ganîmeti, askerler arasında taksim eder. Muhıyt'te de böyledir.

Müslümanlar, dâr-i harbden çıktıkları zaman, hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceklerini, ganîmet mallarından almaları caiz olmaz.

Yanında, fazla yiyeceği ve fazla hayvan yiyeceği bulunan bir asker, ganimet taksim edilmemişse; bunları iade eder.

Şayet, taksim yapılmışsa; o zaman, bu asker, o fazlalıkları, —kendisi zengin ise— tasadduk eder. Zengin değilse; bunlardan kendisi faydalanır.

Eğer, asker, ganîmet malını, ihrazdan [49]  sonra harcamışsa; ve bu asker, zengin ise, bu malın kıymetini, ganîmeti taksim eden zâta verir. Fakir ise, bir şey gerekmez. Kâfî'de de böyledir.

Dâr-i harbde, müslüman olan ve küçük çocuklarına da islâmiyeti öğreten bir harbî, müslümanlar, orayı zabtetmeden önce, müslüman olmuş ise, ne âlâ! Fakat, bundan daha sonra müslüman olmuşsa; bu şahıs köledir.

Keza, bu şahıs, küçük çocukları ve,malları alındıktan sonra, müs­lüman olmuşsa, yine köledir.

Bu kimsenin, kendi yanında bulunan malları; bir müslüman veya zimmînin yanında, emaneten duran malları; —büyük çocukları hariç—çocukları; karısı ve onun yanında taşıdığı malları; akarı; savaşan köleleri ve bir zimmînin elinde bulunan, gasben alınmış malları; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, fey olur.

Dâr-i harbe, emânla girmiş ve orada, eline mal geçmiş olan, bir müslüman veya bir zimmî, bu malı elde ettikten sonra; o beldeyi, müs-lümanlar zabtederse^ bu şahıs hakkındaki hüküm, dâr-i harbde, müs­lüman olan şahıs hakkındaki hüküm gibidir.

Ancak, bu şahsın malı hakkındaki hüküm, harbînin elindeki mal hakkındaki hüküm gibi değildir. Harbînin elindeki mal, ganîmet; bu şahsın elindeki mal ise, feydir.

Bu hükümlerin tamamı, müslümanların, o dâr-i harbi, zabdettiği zaman geçerlidir.  

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, müslümanlar, bu beldeyi zab-tetmeden de, hüküm aynıdır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, kendi nefsi ve küçük çocukları hariç, bu şahsın bütün malları feydir. Dâr-i harbde, müslüman olan kimse hakkındaki hüküm budur. Muhiyt'te de böyledir.

En doğrusunu bilen, Allahu Teâlâ'dır. [50]

 

2- Ganimetler Nasıl Taksim Edilir

 

îmâm (= devlet başkam, ordu komutanı), ganimeti şöyle taksim eder: Ganimet malının, beşte birini ayırır.Geri kalan, beşte dördü,gani­met ehli arasında paylaştırır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, süvariye iki hisse; piyadeye ise, bir hisse verilir.

İmâmeyn e  göre  ise,  süvariye    üç  hisse  verilir.   Hidâye'de  de böyledir.

Ordu komutanı da, ganîmetin taksimi hususunda askerlerden bir fert menzilindedir. Sirâciyye'de de böyledir.

İsbîcâbî:   "Komutan,   ancak    bir  süvari  kadar    hisse  alır." demiştir. Zahirü'r-rivâye de budur.

Süvarinin bindiği at, hangi ırktan olursa olsun, hüküm değişmez. Hecin ve diğerleri de, "at" ismine dahildir.

Fakat, savaşta devesi, katırı veya eşeği olan kimse de, piyade kimse gibidir. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.

Dâr-i harbe, süvari olarak giren bir kimsenin atı, —bu at, ema­neten alınmış veya icârlanmış olsa bile— ölürse; hissesi, yine süvari his­sesidir.

Bu kimse, bu atı, gasben yani zoraki almış olsa bile, yine de, süvari hissesi alır.

Ancak, bunu, mahzur kabul eden kimse, aldığım tasadduk eder.

Atın, ganîmetler alınana kadar, sahibin yanında olması ile, harbe girer girmez ölmesi müsâvîdir.

Ayrıca, bu at sahibinin, süvariler veya piyadeler defterine yazılmış olması da, bir şeyi değiştirmez. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimse, harbe, piyade olarak girdikten sonra; bir at satın alır veya at, ona emaneten verilir yahut bağışlanır ve bu şahıs, süvari olarak savaşırsa; bu durumda, onun hissesi, piyade hissesidir. Fetâvâyi Kâdıhân'jda da böyledir.

Bize göre, bu hususta asıl olan, askerin tecâvüz hâlidir.

Bir asker, dâr-i harbe atlı olarak girdikten sonra; atım satar veya rehin verir; yahut birine bağışlar, emaneten verir veyahut da, icara verirse; zahirü'r-rivâyede, bu kimsenin, süvari hissesi atma hakkı, sakıt olur. Ve bu kimse, yaya hakkı alır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bu şahıs, atını, savaş bittikten sonra satarsa; bi'1-ittifak, süvari hissesi alır. Fethu'I-Kadîr'de de böyledir.

Ancak, bir asker, atını, savaş sırasında satarsa, onun süvari hissesi alma hakkı, sakıt olur. Esahh olan da budur. Kâfi'de de böyledir.

Bir gâsıb, bir askerin atım, zoraki alır ve bedelini sahibine borçlanırsa; atı zorla alınan bu asker de, piyade hissesi alır. Fetâvâyi Kâdlhân'da da böyledir.

Harbe atlı olarak giren bir asker; yerin darlığı veya ağaçlık bir yer olması sebebi ile yaya savaşırsa; bu durumda, hissesi, süvari hissesidir.

Bir asker, düşman hududunu, atlı olarak geçtiği halde, atm, yaşlı veya küçük (= tay) olmasından dolayı, onun üzerinde savaşması müm­kün olmuyorsa; bu durumda, bu askerin, süvari hissesi almaya, hakkı olmaz.

Şayet, at, üzerinde savaşüamayacak kadar, —ona bir taş isabet etmesi veya başka bir hai sebebi île— hasta olur ve asker bu halde, o at ile sınırı geçtikten sonra, savaşa, —ganîmet alınmadan önce— onunla başlarsa;  istihsânda, bu askere,  süvari hissesi vardır.  Muhıyt'te de böyledir.

Zoraki veya emaneten alınmış yahut da  kiralanmış bulunan bir atla, düşman siniri geçildikten sonra, at, sahibine geri verilir ve savaş, yaya olarak yapılırsa; bu durum hakkında, iki rivayet vardır. FethıTİ-Kadîr'de de böyledir.

Gemide bulunn süvarinin hissesi de, —her ne kadar, gemide, at üzerinde savaşmak  mümkün olmasa bile— ikidir, Bahru'r-Râik'ta da böyledir.

Bir kimse, atını, bir başka şahsa bağışlar ve onu teslim eder; bu şahıs da, atlı olarak ve onun üzerinde savaşmakniyyeti ile,|dâr-i harbe girer; atın sahibi de, onlarla beraber, dâr-i harbe girdikten sonra; hibe­sinden dönüp, atını geri alırsa; bu atın, kendisine bağışlanmış olduğu kimseye; bağıştan dönmeden önce, elde edilen ganimetten, iki hisse; döndükten sonra elde edilen ganimetten ise, bir hisse verilir,

Atın —bağıştan dönen— sahibine ise, her iki halde de, bir hisse verilir.

Bir kimse, dâr-i islâmda, atını, fâsid bir satışla, bir başka şahsa satıp, teslim ettikten sonra; bu atı, satanla satın alan, beraberce, dâr-i harbe girseler ve bundan sonra da, satan şahıs, —fâsid satış sebebiyle atını geri alsa; bu şahıs, atı geri almadan Önce veya aldıktan sonra, ele geçen ganimetten, bir hisse alır.

Bu atı, satın alan kimse ise; sahibi, atı geri almadan önce ele geçen ganimetten iki; sonra ele geçenden de, bir hisse alır.

Bir kimse, üzerinde savaşmak üzere, atı ile, savaşa gitse; başka bir şahıs da, elindeki belgelerle, o ata, sahip çıkıp alsa; atı ile savaşa giden kimseye, bu atı, diğer şahıs almadan önce elde edilen ganimetten iki hisse; at verildikten sonra elde edilen ganimetten de, bir hisse vardır.

Diğer şahsa ise, her iki halde de, bir hisse vardır.

Birinin atı, diğerinin de katırı bulunan iki şahıs, bunları, karşılıklı satışla değişseler ve dâr-i harbe girseler;   bundan sonra da, bu şahıs­lardan birisi, aldığının bir ayıbını görüp, geri verse; AsiPda, bunun için, ne hüküm vardır?

Katın satın almış bulunan, her hâlinde yaya gibidir. Atı alan ise, bu atı, geri vermeden önce elde edilen ganimetten iki hisse; sonra elde edilen ganimetten de, bir hisse alır.

Bir kimse, dâr-i islâmda, borçlu bulunduğu bir şahsa, atını, rehin bırakır; rehin verenle.rehin alan, birlikte, dâr-i harbe girerler; rehin alan, üzerinde savaşmak üzere, bu âtı da getirir ve dâr-i harbde, borçlu olan şahıs, borcunu ödeyip atını geri alırsa; bu şahıslar, her iki halde de, yaya hissesi alırlar.

Bir asker, atım, dâr-i harbde satar ve başka bir at satın alırsa; bu şahıs., istihsânen süvaridir ve iki hisse alır.

Dâr-i harbde, bir müslüman, diğer bir müslümamn atını öldürür ve bedelini öder; diğeri de, bu bedeli aldığı halde, o para ile, bir at satm almazsa; bu durumda, bu şahsa, ele geçen ganimetten, iki hisse verilir.

Bir müslümâna, dâr-i harbde, atı, zorla sattırılırsa; bu şahsın atının hissesi geçersiz olmaz.

Bir mücâhid, dâr-i harbde, ganîmet elde edildikten sonra, atını satar; bilâhare bir at icarlar veya emaneten alır ve bundan sonra da tekrar ganîmet elde edilirse; atmı sattıktan sonra elde edilen ganimetten bir hisse alır. îcarcı ve emanetçi, satın alan gibi değildir.

Şayet, bu kimse, sonraki atı, satın almış olsaydı, —sonra elde edilen ganimetten de— iki hisse alırdı. İstihsânda böyledir.

Bu durumda, atını sattıktan sonra, kendisine bir at bağışlanan kimse süvari olur. Çünkü, bu at, bağışlanılan şahsın malı olur. Ve onu, satın almış gibi olur.

Savaşan bir müslümamn, önceki atı, icarla veya emaneten alınmış olsa da; onu elinden geri alsalar; bu şahıs da, başka bir at satm alsa; bu ikinci at, birincinin yerinde olur.

Birinci at da, ikinci at da kiralık olsa, yine aynıdır. Birinci at da,'ikinci at da emânet olursa; durum aynı değildir. Bu durumda, ikinci, birincinin yerine kâim olmaz.

Önceki at kiralanmış olduğu halde, ikinci at, emânet olursa; bu durumda da, ikinci, birincinin yerini tutmaz.

Fakat, birinci at emânet olduğu halde, ikinci at kiralanmış olursa; bu durumda, ikinci, birincinin yerini tutar.

Emânet ata binen kimse, dâr-i harbte, o at, elinden alınınca, başka bir emânet daha alsa; —bu ikinci emaneti veren şahsın, başka bir atı-daha varsa;— bu emânet alan —şahıs, süvari sayılır ve hak bakımından, ikinci at, birincinin yerini alır. Bu şahıs, ganimetlerden süvari hissesi alır.

Ancak, ikinci defa, bu şahsa, emânet at veren kimsenin, ikinci bir atı yoksa; emânet alan şahsa, iki süvari hissesi yoktur. Emânet veren şahıs ise, emaneten vermiş olduğu attan dolayı, iki at hissesine müşte­ri aktır.

Emânet alan şahıs, bu at sebebi ile, iki at hissesi almışsa; onu müstehakkma; yani, bu atın sahibine verir.

İki şahsın, bir at sebebi ile, bir ganimetten, tam hisse almaları caiz olmaz.

Bir kimse, dâr-i islâmda, bir at satın aldığı halde, onun, dâr-i harbe girene kadar teslim almayıp, girdikten sonra, teslim alsa ve bedelini ödese; bu durumda, bu atı, satan da, satın alan da piyadedir. Bedelinin, o anda veya sonra verilmesiyle de, hüküm değişmez,

Ancak, satın alan şahıs, bu atın bedelini, dâr-i harbe girmeden ödemiş; atı da, dâr-i harbde teslim almışsa; istihsanen, satın alan şahıs, süvari sayılır.

İki kişi, ortak oldukları bir at ile, onun üzerinde savaşmak için, dâr-i harbe girseler; bu durumda, bu şahıslardan ikisi de, piyade hük­mündedir.

Keza, İki kişi, her birine, ikisinin de ortak bulunduğu iki atla, savaşa girseler; yine yaya gibidirler.

Ancak, bu şahıslardan birisi, savaşa girmeden önce, ortağının his­sesini icarlarsa; bu durumda, o şahıs icarcı gibi olur ve iki hisse alır.

Şayet, bu kimseler, savaşa girmeden, kendi aralarında ve kendi rızaları ile: "İsteyen, istediği ata binsin." derlerse; bu durumda, her ikisi de, süvari olurlar.

Ancak,  bunu,  dâr-i harbe girdikten sonra yaparlarsa; ikisi de, piyade sayılırlar. Muhiyt'te de böyledir.

Bu şahıslar, savaş için, o atlara binmek hususunda anlaşma yap­maya zorlanmazlar.

Ancak, bu şahısların muvafatları, İmâm Muhammed(R.A.)'egöre, savaş için olmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu şahıslar, cebredilirler.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) göre ise, bu şahıslar, bu hususta anlaşmaya cebredilmezler. Fakat, anlaşma yaptıkları zaman, hâkim bu hususta gerekeni infaz eder. Muhıyt'te de böyledir.

Ganîmetten, köleye, kadına, çocuğa ve zimmîye hisse verilmez. Ancak, imâm, onlara, münâsip gördüğü, az bir şeyi verebilir.

Bu hususta, mükâtep de, köle menziîindedir.

Savaşa katılan kölelerle; yaralan sarıp, hastalara bakan kadınlara, bunlara bir şeyler verilir.

Savaşa katılan veya yol gösteren zimmîye de, birşeyler verilir. Ancak, bir zimmînin yol göstermesinden, büyük menfaatler temin edilirse; ona verilen miktar artırılır. Bu miktar, bu zimmînin, sadece savaşa katıldığı durumda, kendisine verilerek olan miktardan da, fazla olur. Hidâye'de de böyledir.

Henüz büiûğa erişmemiş bir çocuk veya bir bunak,  savaşa katılmışsa; bunlara da, az bir şeyler verilir.

Bu şekilde verilecek şeyler, bize göre, ganîmetten beşte bir ayrıl­madan önce verilir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.[51]

 

Beşte Birin Taksimi

 

Ganîmetten ayrılmış bulunan, beşte bir, üç sehme ayrılır: 

1) Yetimlerin  hissesi;

2) Yoksulların hissesi;

3) Yolda kalmışların hissesi.

Fakir olan akrabalara öncelik tanınır. Ancak, bunların zenginlerine bir şey verilmez.

Bu, beşte birden— Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hissesi, vefatı sebebiyle kalkmıştır.

Nitekim, safiy de kalkmıştır.

Safiy, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin, —taksim edilmeden önce— ganimet mallarından, kendi nefsi için aldığı, zırh, kılıç veya câriye gibi şeylerdir. Hidâye'de de böyledir.

Bize göre, bu beşte bir, saydığımız üç sınıftan, —sadece— birine harcansa; bu caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

îmâm {= devlet başkanı, komutan) ganimetleri, müslümaniar arasında, taksim ettiği sırada, —ganimetler, köle, eşya, mal veya başka şeylerden meydana gelmişse— kimine köle, kimine hayvan, kimine para, kimine at, kimine silah verir. Elbette, bu taksimde, süvari ve piyade his­selerini göz Önünde tutar.

Ganimeti, bu şekilde taksim etmesi caizdir.

İmâm, ganimet ehlinin rızası olsa da, olmasa da, —ister dâr-i harbde, ister dâr-i islâm'da olsun— ganîmetleri bu şekilde taksim eder.

İmâm, ganimeti dağıtıp, herkes hissesini aldıktan ve bir müca­hidin hissesine, bir câriye düşüp, ordu ayrıldıktan ve dağıldıktan sonra; bu cariye; "kendisinin, hür bir zimmî olduğunu; müşriklerin kendisini esir aldığını" iddia eder ve iki de, âdil ve müslüman şahit getirirse; imâm, bu cariyenin hür olduğuna hükmederse; bu durumda, taksim bozulur mu?

Hak iddia edenlerin sayısı, —bir, iki veya üç cariye gibi— az olur; ordu da, yerlerine dağılmış bulunursa; bu taksim, kıyâsen bozulur; istihsânen bozulmaz.

Fakat, ordu yerinden ayrılmamış olursa veya ayrıldığı halde, hak sahibi olanların sayısı, üçten fazla bulunursa; bu durumda, taksim, kıyâsen de, istihsânen de bozulmuş olur. Buna göre:

İmâm, ganimeti taksim edip, nasibini alanlar da, yerlerine dağıldıktan sonra; bir şahıs gelir ve kendisinin, aynı savaşta bulunup, savaştığını, bu ganimette hissesinin bulunduğunu iddia ve bunu da, şahitlerle isbat ederse; bu durumda da, taksim, kıyâsen bozulur; istih­sânen bozulmaz.

Bu şahsın hakkı ise, beytü'l-mâlden ödenir.

Hak sahibi çok olur ve bu taksim bozulursa; bu durumdaki hüküm hakkında, ihtilaf edilmiştir.

Bazı âlimler: "İmâm, bu hisse sahiplerine: "Gidin, askerleri toplayın." der." demişler; lazı âlimler ise: "İmâm, askerleri, bizzat kendisi toplar." demişlerdir.

Sonra, ganimete bakılır: Şayet, ganimet, para, tartılabilen veya ölçülebilen eşyalardan, karışık bir halde ise; imâm, hak sahibine, "his­sesi kadar almasını" emreder.

Şayet, ganimet, tek-bir cinsten ise, o hak sahibinin hakkı, tartılarak veya ölçülerek verilir. [52]

 

Ganîmet Arasında Bulunan Kitaplar

 

fmâm Muhammet! (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Müslümanların elde etmiş bulunduğu ganimetler arasında, yazılı kitaplar bulunur; ancak, bu yazıların, Tevrat mı, Zebur mu, İncîl mi veya küfür mü olduğu bilinemezse; imâmın bunları taksim etmesi uygun olmaz.

Bu gibi kitapların yakılması da, münâsip olmaz.

Bu gibi kitapların yakılması, kerih görülünce; bakılır: Eğer, yapraklan kıymetli olur ve üzerlerindeki yazılar, yıkanıp giderilince, onlardan faydalanma imkânı bulunursa; (meselâ: Dibağlanmış deri üzerine yazılmış kitaplar ve benzerleri gibi) bunların yazıları silinir ve yapraklan ganîmet olur.

Şayet, yapraklan değersiz olur ve yazıları silindikten sonra, ondan, —kağıt gibi— faydalanmak mümkün olmazsa; bu kitaplar, halleri üzere defnolunur mu? (= gömülür mü

Evet, bunlar gömülür.

Ancak, bunların, kâfirlerin eline geçmiyecek bir yere gömülmeleri gerekir.

Fakat, gömülecekleri yere, kâfirlerin gelmesi ve onları alması ihti­mâli vehmediliyorsa; bu durumda, bu kitaplar gömülmezler.

İmâm, bu kitapları bir müslümana satmak istediği halde, onun bunları, kâfirlere satacağından korkarsa; bu kitapları, o şahsa satması mekruh olur.

Ancak, bu müslüman, güvenilir bir şahıs olur ve böyle bir ihtimâl bulunmazsa; imâmın, bu kitapları, ona satmasında bir beis yoktur. [53]

 

Kelâm Kitaplarının Satışı

 

Alimlerimiz: "Kelâm kitaplarının satışı hakkında verilecek cevap da, bu tafsilât üzeredir. Bu gibi kitapları, delâlet ve fitne olacağı korkusu olan bir kimseye satma ihtimâli varsa; imâmın bu kitapları satması

mekruh olur.

Ancak, böyle bir ihtimâlin olmaması halinde, imâmın bu kitapları satmasında bir beis yoktur. [54]

 

Üzerinde Haç Ve Resim Bulunan Ganîmet Eşyaları

 

Ganîmet mallan içinde, üzerinde haç veya resim bulunan, altın veya gümüş gerdanlıklar, dirhemler yahut dinarlar bulunur; bunlar —kırılmadan— satılmak veya taksim edilmek istenirse; müstehap olan, bunları kırdıktan sonra satmaktır.

Ancak, bu şeyleri, mevcut şekilleri ile, güvenilir ve başkasına sat­masından korkulmayan bir şahsa satmakta, beis yoktur.

Bu şahıs, güvenilir bir kimse olmaz ve bu gibi şeyleri, bir müşrike satma ihitmalinden korkulursa; o şahsa satmak mekruhtur. [55]

 

Ganîmet Arasında Bulunan Ehlî Hayvanlar

 

Savaşta, av köpeği ve benzerleri gibi, satılıp bedeli alınabilecek hayvanlar ele geçerse; bunlar da ganimettir.

Diğer ganîmet malları gibi, bunlar da, ganîmet ehline taksim edilir. • Keza, kara avları; mâdenleri, hazineler; dalgıçlar tarafından,

Fetâvâyi Hindiyye denizden çıkarılan, kıymetli taşlar da, birer feydir.

Bunların da, beşte biri ayrılır ve kalan beşte dördü, ehl-i ganimete taksim edilir.

Balıklar ve eti yenen diğer av hayvanları hakkındaki hüküm, diğer yiyecekler hakkındaki hüküm gibidir.

Ganîmet   malı   olan,   köpekler   ve  doğan,   şahin  gibi   av  için yetiştirilmiş kuşlarla avlanmak mekruhtur.

Ganimet mallan arasında  bulunan kedilerin de, taksim edilmesi caizdir.

Müslümanlar tarafından, savaş esnasında, üzerinde mektup olan bir at bulunursa; bu at hapsedilir.

Sonra, bu at, bulunduğu yere göre, ya müslümanlara veya harbîlere mal edilir.

Şayet, bu at, ekserisi, müslümanların yerinde veya müslümanlara yakın yerde bulunursa; bu durumda, bu at, müslümanlara mal edilir. Ve, bulunmuş mala yapılan muamele ne ise; bu ata da, o muamele uygulanır.

Şayet bu at, müşriklerin bulunduğu yere yakın bir yerde bulunmuşsa, bu durumda, ehl-i harbe mâl edilir. Ve bu at, ganîmet olur. Diğer ganimetlere uygulanan hüküm, buna da uygulanır.

Müslümanlar, bu atı müşriklerden almış bulunsalar ve müslüman-lardan bir topluluk, "bu atın, islâm ordusunda bulunan birinin atı olduğuna" şahitlik etseler; bu durumda, imâm, o atı, ya ganîmete katar veya satar; yahut bunların ikisini de yapmayıp, atın sahibini çağırır ve hiç bir şey ödemeden, atını alır.

İmâmeynin kavline göre, bu at, ister taksimden önce; ister tak­simden sonra bulunsun; cevap aynıdır. Muhıyt'te de böyledir. [56]

 

El Değiştiren Ganimetler

 

İslâm askerleri, ganîmet alsalar, fakat, bunları iyi muhafaza etmeseler; sonra da, düşmanlar galebe çalıp, o malları geri alsalar; bilâ­hare, yeni bir islâm ordusu gelir ve bu ganîmetleri tekrar alırlarsa; bu ganimetler, ikinci defa alan askerlere ait olur; ilk alanlara ait olmaz.

Ancak, bu durum, ganîmet, islâm yurduna çıkarıldıktan sonra meydana gelmişse; bu durumda, ikinci askerlerin, bu ganîmet mallarını, birinci askerlere vermeleri îcâbeder.

İmâm, ganimeti taksim eder; beşte dördünü askere verdikten sonra, kalan beşte bir helak olursa; askerlerin elinde bulunan mallar, selâmette kalırlar.

Keza, imâm, bu beşte biri, ehline verir; diğer beşte dört ise, sahi­binin elinde helak olursa; bu beşte bir de selâmettedir.

İmâm, —taksimden önce— ganîmetlerden bir kısmını, askerlerden bazılarına emânet etse ve ne yapacaklarını da —tâ ölene kadar— açıklamasa; bu askerlerin tazmini gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [57]

 

İzinsiz Olarak Ele Geçirilen Ganimetler

 

İmâm Muhammed (R.A.), Siyer-i Kebîr'nde şöyle buyurmuştur: Müslüman veya zimmî olan, bir, iki veya üç kişi, imâmdan izin almadan, dâr-i harbe girip, bir hayli ganîmet malı elde etseler ve bunları, islâm yurduna getirseler; bu ganîmetlerin tamamı, bu şahıslara ait olur. Bu maldan, beşte bir alınmaz.

Ancak, bu şahıslara, imâm izin vermiş bulunursa; bu malların beşte birini alır; kalan ise, onların ganimeti olur. Gâyetü'I-Beyân'da da böyledir.

Başlarında   bir idareci  (= komutan) bulunan, bir cemâat, dâr-i harbe girip, bir şeyler alsalar; —imâm izin vermemiş olsa bile— bu gani­metlerin beşte biri alınır. Hidâye'de de böyledir.

Ebû'l-Hasen el-Kerhî, şöyle buyurmuştur:

Biri, imâmdan izinli, diğeri de izinsiz olan, iki topluluk dâr-i harbde karşılaşsalar ve bunların idarecileri de olmasa; bu durumda, izinli bulu­nanların elinde olan mallardan, beşte biri alınır. Geride kalan ise, ara­larında taksim edilir.

Diğer cemaata, bu maldan, bir şey verilmez.

İzinli olmayanların elde ettiği mallara gelince; bunlardan her şahıs, elde ettiği malı alır; aralarında, bir taksim, söz konusu değildir.

Me'zun olan ve me'zun bulunmayan cemâatler, müştereken gani­met almış olsalar; bu ganîmet, aralarında, kendi sayılarına göre taksim edilir.

İzinli bulunanlara isabet eden mallardan; beşte biri alınır. Geri kalan miktar ise, aralarında ganîmet olarak taksim edilir. Bu malı elde edenler de, elde etmeyenler de, bundan hisse alırlar.

Ancak, izin almadan gelenlerden, sadece, bu mah elde edenlere hak vardır. Elde etmiyenlere bir şey verilmez.

İzinsizlerin elde ettiği mallardan, beşte bir de alınmaz.

Ancak, bu iki cemâat birleşir; başlarında da, bir idareci ( = komutan) bulunursa; bu cemâatlerden birinin eline ne geçerse; —beşte biri ayrıldıktan sonra, kalan— aralarında ganimet olarak taksim edilir.

Bu kimseler, başlarında bir idareci bulunarak ve imâmın izni ile dâr-i harbe girdikten ve bir hayli ganimet elde ettikten sonra; yanlarına bir veya iki hırsız gelerek onlara katılsalar; bunların, —harbîlerden— bu cemaate katılmadan önce veya katıldıktan sonra elde etmiş oldukları şeyler, —beşte biri ayrıldıktan sonra— aralarında, ganimet olarak,, taksim edilir.

Ancak, askerlerin, onlar katılmadan önce, elde ettiği şeylere, bu şahıslar, ortak olmaz. Fakat, askerler, onlannkine ortak olur. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. [58]

 

Ganimetin Taksiminden Sonra Artan Miktar

 

tmâm, ganimetleri taksim edip, her hak sahibinin hakkını ver­dikten sonra; az bir miktar artar ve askerin çok olmasından dolayı, artan kısım taksim edilemezse; imâm, bu artan malı tasadduk eder.

Şayet, tasadduk etmezse; bunları beytü'1-mâle kor; böylece, bu artan kısım, müslümanların olmuş olur.

Askerlerden bir cemâat, komutana gelerek: "Bizim yerimiz uzak; her zaman gelemeyiz. Ganimetten, bizim hakkımızı ver." der; komutan bunu yapar ve biraz zaman geçtikten sonra, geride kalanların da hissele­rini verir; ancak, bu durumda öncekilerin hisselerinden bir miktar artmış olsa; komutan, bunları tasadduk edemez. Bunu, bir yıl bekletir.

Artan, bu şeylerin, müslümanlara verilmesi için, —imâm— cebre-dilemez. Bunlar, imâmın da olmaz.

Şayet, imâm, bunları tasadduk eder ve sonra da, bu şeylerin sahip­leri gelirse; bunları, kendi malından emîre (= komutana) ödetirler. Bu durumda, emîr, beytü'I-mâle de, beşte bire de baş vuramaz.

İmâm hakkında verilecek cevap da, yine böyledir.

İmâm, —bazı askerler- haklarını almadıklarından dolayı, artan ganîmet fazlasını tasadduk etse ve sonradan da bu malların sahipleri gelse; bu malları, imâma tazmin ettirirler.

İmâm, bunu, beytü'I- mâlden alamadığı gibi, başka bir kimseden de alamaz.

Ancak, imâm, bunları, fakirlerin ihtiyacından dolayı, hak sahipleri gelinceye kadar, bu fakirlere borç olarak taksim edebilir. Sadaka olarak dağıtması, caiz olmaz.

Hak sahipleri gelince de, fakirlere ait maldan, alacaklarının mislini, onlara öder.

Âlimler, şöyle demişlerdir: "Bu hususta —görevli ve yetkili— üç kimse vardır:

1) İmâm (= Devlet Başkanı)

2) Emîr (- Askerin Komutanı)

3) Taksim Sahibi (= Yanı, ganîmeti taksim etmekle görevlendirilen kimse)

Taksim sahibi, fazla olan ganîmeti, tasadduk edemez.

Emîr (= Askerin Komutanı), fakir ve miskinlerin, beytü'l-mâlden, alacağına karşılık, onlara, borç veremez.

İmâm ise, hem fazla olan ganimeti tasadduk edebilir; hem de, fakirlere, beytü'l-mâlden alacaklarına karşılık, borç verebilir."

Ganimet elde eden, büyük bir ordu, bunu islâm diyarına çıkarırsa; herkes yerlerine gidene kadar, bu ganimet, taksim edilmez.

Bazı askerlerin yerleri bilinmediğinden, hisseleri kalırsa; İmâm, diğerlerinin hisselerini verir. Yeri belli olmayan kimselerin hisselerini ise, imâm elinde tutar.

Tam bir sene geçtiği halde, bu şahıslar gelmezlerse; bunların hisse­leri, sadaka isteyenlere verilir. [59]

 

Çalınan Ganîmet Malları

 

Bir kimse, ganîmet mallarından bir şey çalar ve onu ganimetin taksim edileceği vakte kadar getirmez; bundan sonra getirirse; İmâm, bu şeyi —borç olarak— tasadduk edebilir.

İmâm, taksimden önce getirilen— bu maldan da, beşte bir alır. Geri kalanı ise, hak sahibi gelene kadar bekletir. Şayet, hak sahibinin gelme ihtimâli yoksa; imâm, onu da tasadduk eder.

Şayet, imâm, —çaldığını söyliyen, bu askeri— yalanlarsa; getirdiği malın, beşte birini alır; kalanını, ona bırakır.

Ganîmet malını çalan —asker—, bu malı, imâma getirmez; ancak, tevbe eder ve onu hak sahibi gelene kadar bekletirse; bu da olur.

Bu şahıs, hak sahibinin gelmesinden, ümidini keserse; —"hak sahibi gelince onu tazmin ederim." şartı ile— onu tasadduk edebilir. Aksi takdirde, tasadduk etmesi, caiz olmaz.

Fakat, en güzeli, o malı, olduğu gibi, imâma vermesidir. Muhiyt'te de böyledir. [60]

 

3- Tenfîl [61] (= Ganimetten Fazla Ve Özel Hisse Vermek)

 

imâmın ve Ordu Komutanının, tenfîlde bulunması müstehaptır.

Ancak, imâmın ve enıîrin, ganimet ehlinin eline geçmiş bulunan maldan yanîganimetten, tenfîlde bulunması caiz olmaz.

Tenfîl, ancak, ganimet ele geçmeden yapılabilir.

imâm, tenfîl ederek: "Kimin eline, ne geçerse, o, onundur." derse; dar-i harbde, askerlerden hangisinin eline ne geçerse; o şöy, o aske­rindir.

Bu malın, beşte biri de alınmaz. Ve bu mala, hiç bir kimse ortak olamaz.

Bu şahıs, dâr-i harbde ölürse; eline geçen mal, vârislerine mîras olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İmâmın, ele geçecek malın hepsini tenfîl etmesi; yanî askere "Elinize ne geçerse, sizindir." demesi; uygun olmaz.

Ancak, imâm da, askerlerle birlikte, dâr-i harbe gider; orada, göndereceği bir müfrezeye, tenfîl edip: "Elinize geçen, sizindir." derse; bu caiz olur.

Dâr-i İslâm'dan gönderdiği müfrezeye tenfilde bulunması ise, uygun olmaz.

Ganîmet, İslâm diyarına getirildikten sonra da, tenfîl yapılmaz. Bu durumda ancak, beşte birden tenfîlde bulunulabilir. Kâfî'de de böyledir.

İmâm, ganîmet ele geçtikten sonra, fakat taksim edilmeden önce, bir askere, yorgunluğu veya sa'yü gayreti sebebi ile, tenfîlde bulunsa; —ve reyi böyle yapmasının caiz olduğu şeklinde olsa— sonra da, imâm, ganîmet ele grçtikten sonra, tenfîlde bulunulamıyacağım öğrense; önce vermiş bulunduğu sözü bozmam. (Yani tenfili geçerlidir.)

tmâm Muhammed (R.Aı) şöyle buyurmuştur:

"İmâm, önce tenfîlde bulunmamışsa; bir harbîyi öldüren asker, öldürdüğü kimsenin elbise ve eşyalarını, alma hakkına) sahip değildir.

Şayet, imâm: "Kim, kimi öldürürse; onun elbise ve eşyaları, öldü­renindir." demişse; bu durumda, bu müslüman asker, öldürdüğü harbî­nin, elbise ve eşyalarını alır."

Bu, bizim âlimlerimizin yoludur.

Beşte bir ayrıldıktan sonra da, tenfîl caiz olabilir. Şöyle ki:

İmâm, bir müfreze gönderir ve onlara: "Elinize geçenin, beşte birinden sonrasının, üçte biri sizindir." veya ".. beşte birinden son­rasının, dörtte biri sizindir." dedikten sonra; "Ordunun eline geçene de ortaksızm." derse, bu caiz olur.                          __

Meselâ: İmâm, bir müfrezeye yollar ve onlara: "Elinize geçenin üçte biri..." veya ".. .dörtte biri, sizindir. Sonra da ordunun eline geçene ortaksınız." derse; —bu durumda, her ne kadar, fakirlerin, beşte bir hakları azalıyorsa da— böyle yapması caizdir.

Bundan sonra bakar: Eğer, onların nefli, üçte bir veya dörtte birse, ganîmetten, bu hisselerini onlara verir. Sonra da, geri kalanın beşte birini ayırır. Bunu ayırdıktan sonra, geride kalan ganimeti, bütün asker­lere taksim eder.                  .Şayet, bu müfrezenin nefli, "beşte birden sonrasının üçte biri veya dörtte biri" ise; önce beşte bir ayrılır; sonra da, kalandan, müfrezenin nefli ödenir.

Bundan  sonra kalandan da,  diğer  askerlere,  ganîmet hisseleri dağıtılır.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

"İmâm, bütün askerlere: "—Beşte birden sonra— elinize geçenin tamamı, ale's-seviye, sizindir." derse; işte bu, bâtıldır. (= geçersizdir." Muhıyt'te de böyledir.

Bir harbîyi öldüren asker için selb yoksa; yani "öldürdüğün kim­senin elbise ve eşyaları senindir." denilmemişse; ölen şahsın elbise ve eşyaları ganîmettir. Bunda, öldüren şahıs da, diğer askerler de, eşit his­seye sahiptirler.

Selb: Öldürülen kimsenin, biniti, üzerindeki elbisesi, silahlan; hay­vanın üzerinde olan, gem ve sâiresi; âletleri, kendisinin üzerinde bulunan ve hayvanında yüklü olan şeyleridir.

Bu kimsenin kölesi ve onunla beraber bulunanlar ve bunların biniti ve binitte bulunan şeylerle, evinin eşyası selb değildir; bunlar, selbin dışındadır. Kftfî'de de böyledir.

Komutan: "Kim, bir harbîyi öldürürse; onun atı, Öldürenindir." der; bir asker de, bir kâfiri piyade olarak öldürür ve fakat ölenin yanında bulunan kölesinde, bir at olursa; bu at, öldüren şahsındır.

Çünkü, bu durumda, imâmın maksadı, savaşta, atı olan harbîdir. Bu harbî de, öyledir. Ancak, atı, yanında olmayan böyle değildir. Tebyîn'de de böyledir. [62]

 

Tenfîlin Hükmü

 

Tenfîlin hükmü, onu, diğerlerinin hakkından koparmaktır. Ancak, imâm, —diğer ganimetler gibi— nefli de, alındıktan sonra tesbit eder.

İmâm: "Kimin eline, bir câriye geçerse; o, onundur." der; bir müs-lümanın da, dâr-i harbde, eline bir câriye geçerse; o şahsın bu cariyeye cima' etmesi caiz olmadığı gibi, onu satması da caiz olmaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'m kav­lidir. Kâfî'de de böyledir.

İmâmın, hezimet gününde veya fetih gününde tenfîlde bulunması uygun olmaz.

Keza, mutlaka, hezîmet veya feth olacaksa; imâmın, bundan önce de, tenfîl yapması uygun olmaz. Bu hüküm, fetih ve hezîmetin istisna edilmeyerek: "Bir kimse, bir harbîyi öldürürse; jonun| selbi, öldürenindir." veya "Kim, bir esir alırsa; O, onundur." denilmesi hâlinde geçerlidir.

Fakat, "Kim, fetihten önce —veya hezîmetten Önce— birisini Öldürürse, onun selbi, onundur." derse; o caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Muhamıned !(R.A.), şöyle buyurmuştur:

imâm: "Kim, bir kâfir öldürürse; onun selbi, onundur." der ve bir kâfiri, bir asker yaralar, diğeri de öldürürse; bu durumda, kâfiri ilk yaraliyari kimsenin, açtığı yaranın tesiri, onun yaşamasına imkân ver-miyecek şekilde olur; yaralananın kuvveti kalmaz, savaşamaz ve konuşamaz l:ir duruma gelmiş bulunursa; onun selbi, bu ilk yaralıyan kimseye aittir.

Şayet , bu kafir; öncekinin yaralamasından, ölmüyecek durumda olur; eli hareket eder; dili konuşursa; selbi, ikinci mücâhide aittir.

İmâm,   şayet,   "selb"i,   "beşte  bir"den   sonra  söylemişse;   bu durumda; bu beşte biri, imâm alır.

Fakat: "Kim, onu öldürürse, selbi onundur. Beşte bir yoktur." 'derse; beşte biri, imâm alamaz. Bu, bizim âlimlerimizin yoludur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir komutan, dâr-i harbde, askerlerine: "Düşmana yaklaşıldı; kim, birini öldürürse, onun selbi, öldürenindir." der ve sonra da, emîr, bizzat kendisi, bir harbîyi öldürürse; istihsânen, öldürdüğü şahsın selbi, kendisinin olur.

Şayet emîr (= komutan): "Kim, bir harbîyi öldürürse; onun sel-bini, ben vereceğim." der ve kendisi öldürürse; bu durumda, selbi almada, hak sahibi olamaz.

Şayet, komutan: "Sizden kim, birini öldürürse; onun selbi, onundur." der ve sonra da, onu, kendisi öldürürse; öldürdüğünün sel-bini almaz.

Komutan: "Ben, birini öldürürsem; selbi benimdir." der ve fakat, askerine: "Sizden kim öldürürse; öldürdüğünün selbi, onundur." diyene kadar, kimseyi öldüremez; bu sözünden sonra öldürürse; öldürdüğü harbînin selbi, kendisinin olur.

Komutan: "Sizden biriniz, bir harbîyi   öldürürse; onun selbi, öldürenindir." der; ancak, bu sözden sonra, bir harbîyi iki mücâhid öldürürse; istihsânen, bu harbînin selbi, ikisine ait olur.

Keza, komutan, askerlerine: "Kim, bir harbîyi öldürürse, onun selbi, öldürenindir." der ve fakat, bir harbîyi, üç kişi öldürürse; istih­sânen, bu üç şahsa, bir şey yoktur.

Keza, komutan: "Kim, bir harbî öldürürse; onun selbi, öldüre­nindir." der; —bunun üzerine— bir müslüman, bir kafire vurup, atından düşürür ve onu çekip, müslüman askerlerinin yanına getirerek, selbini alır; bu kâfir de, ganimet dağılmadan önce, bir müddet yaşar; sonra da ölürse; bu kâfirin selbi, ona vurana ait olur.

Ancak, bu şahıs, ganîmet dağıldıktan sonra ve dâr-i islâm'da ölürse; vuran şahsa, bir şey verilmez.

Bir müslüman,  bir kâfiri yaralar, selbini alır; müşrikler de, yaralıyı alıp götürür; sonra da, o harbîyi yaralıyan kimse ile diğer ganî­met ehli arasında, ihtilâf çıkar; ehl-i ganîmet: "O, ganîmet dağıldıktan sonra öldü." derken; yaralayan şahıs:  "...  önce öldü."  derse; bu durumda, ganîmet ehlinin sözü makbul olur.

Yarahyanın sözü ise, ancak, iddiasının doğru olduğuna, müslü-manlardan şahit getirmesi hâlinde kabul edilir.

Müşriklerden birini, atından alarak, müslüman saflarının arasına getirip, orada kesen, bir müslümana, bir şey yoktur. Yani, selbi ona ait olmaz. Ve, böyle yapması da mekruhtur.

Ancak, getirdikten sonra, onunla savaşır ve Öyle Öldürürse, bize göre, selbe hak kazanmış olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Şayet, komutan: "Bir kafiri, kim, tek başına öldürürse; onu selbi, öldürenindir." dediği halde,bir kâfiri, iki kişi öldürürse; onun selbine, hak kazanmış olmazlar.

tbn-i Semâ'a, Nevâdir'de, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Bir komutan, bir mücâhide: "Eğer, sen, şu kâfiri öldürürsen; selbi senindir." dediği halde; o kâfiri, başka bir müslüman Öldürürse; bu kâfirin selbinin tamamı, onu Öldüren şahsa aittir. Diğerine bir şey yoktur.

Müntekâ'da şöyle denilmiştir:

İmâm, müslümanlardan on kişiye: "Hasseten, şu on kişiyi öldü-rürseniz veya köy ehlinden, elinize ne geçirirseniz, sizindir." dediği halde; başka müslümanlar da, —komutanın izni olmadan—, onlara iştirak etseler; ele geçirdikleri şeylere, ganîmet olarak, ortak olurlar. Bu şey, aynına benzememiş olsa bile, hüküm böyledir. Muhiyt'te de böyledir.

Komutan, askerlerden birine: "Sen, birini öldürürsen, onun selbi senindir." der; o ise, iki kişi öldürürse;-hassaten,,önce öldürdüğü şahsın selbini alır.

Komutan, askerlere hitaben: "Sizden, herhangi biriniz, —bir kâfir öldürürse; onun selbi, öldürenindir." der ve askerlerden birisi, on kâfir öldürürse; hepsinin de, selbini almaya hak kazanmış olur. Bu istih-sândır.

Komutan, bizzat, bir askere: "Sen, bir kâfir öldürürsen; onun selbi senindir." der; o da, iki kâfir öldürürse; bunlardan birinin selbini alır. Burada, muhayyerlik, emîrin değil; Öldüren şahsındır. O, —öldürdüğü iki şahıstan— hangisini dilerse; onun selbini alır. Zahîriyye'de de böyledir.

Keza, komutan, —bir askere: "Eline geçen esir senindir." der; onun eline de, peş peşe,iki esir geçerse; Önceki esir, kendisinin olur. Ancak, her ikisini birden, ele geçirmiş olursa; dilediğini alır.

Savaş esnâSmda, kâfirlerden on kişi, savaşmak üzere, öne çıkınca, komutan, islâm askerlerinden on kişiye: "Şunlarla savaşın; onları öldürürseniz, selbleri sizindir." der; onlar da, savaşır; ancak, hepsi de o, on kâfirden birini öldürürlerse; istihsanen, herkes, öldürdüğü kâfirin sel­bini alır.Fakat.kâfirlerden, dokuzunu Öldürürler de; biri kaçarsa; istih­sanen, ölenlerin selblerine, müştereken sahip olurlar. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Komutan: "Her kim, bir kâfiri Öldürürse; onun selbi, öldüre­nindir." der ve mtislümanlarla birlikte savaşan, bir zimmî, bir harbîyi öldürürse; o da, öldürdüğü şajısın selbine, hak kazanmış olur.

Keza, bu durumda, bir tüccar, birini öldürürse; —önceden savaşsın veya savaşmasın— onun selbini alır.

Keza, bu durumda, müslüman veya zimmî bir kadın, bir kâfiri öldürürse; selbi, onun olur.

Keza, bu durumda, bir köle, —önceden savaşsın veya savaşmasın— bir kâfiri öldürürse; o da, öldürdüğünün selbini alır.

Görüldüğü gibi, bunların hepsi de, selbe müstehaktır.

Komutan: "Her kim, bir kâfiri öldürürse; Öldürdüğünün selbi kendisine aittir." dediği halde; bunu bulunan insanlardan bir kısmı duyar; bir kısmı da duymaz ve duymayanlardan birisi, bir kâfiri öldü­rürse; selbi, Öldürenin olur.

Komutan, bir müfreze yollar ve askerlere: "Bu müfrezenin ele geçireceği şeylerin dörtte birini, onlara tenfîl ettim." der ve o seriyyeden (= müfrezede) bulunanlardan hiç biri, bunu duymazsa; istihsanen, bu müfrezeye dörtte bir verilir.

Komutan: "Kimin eline esir geçerse; o, onundur." der ve bir şahsın eline de iki veya üç esir geçerse; işte bu esirler onundur.

Komutan: "Kim, ne getirirse, o, onundur." der; bir topluluk da, bir adamı, elbiseleriyle getirirlerse; komutan,  getirldikleri şeyleri onlara verir.

Komutan: "Kim, bir kâfiri öldürürse; öldürdüğünün selbi onundur." der ve bir müşrik hizmetçi veya müşrik bir tüccar yahut efendisine hizmet eden ve onunla beraber olan bir köle veyahut da bir mürted, veya sözleşmesini bozup, kâfirlere katılmış olan bir zimmî, bir kâfiri öldürürse; bunların öldürdükleri kâfirlerin selbi de, bunlara ait

olur.

Şayet, bir kadın savaşıyorsa; onun öldürdüğü şahsın selbi de, o kadına ait olur. Ancak, savaş[mıyorsa; bu kadın, bir şey alamaz.

Bulûğa erişmemiş bir çocuk, bir kâfiri öldürürse; ona da, selb yoktur.

Hasta, yaralı veya savaş gücü olmayan bir kâfiri öldüren kimse de, onun selbini alır.

Savaşma ihtimâli olmayan; rey'i (= görüşü) ile de savaşa katıl­mayan, nesli de olamıyacak olan, ihtiyar bir kâfiri öldüren kimse, onun selbini alamaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Askerler, dâr-i harbe girdikten fakat savaşa başlamadan önce, komutan: "Kim öldürürse; öldürdüğünün selbi onundur." derse; dâr-i islâma dönünceye kadar, kim, ne kadar kâfir öldürürse; onların selbi, kendisinin olur.

Şayet, iki taraf, bir gün savaşırlar; fakat, birbirlerini bozguna uğralamazlar; sonra, onu takip eden günde yine çarpışırlar ve bir müs-lüman, kâfirlerden birini öldürürse; onun selbine sahip olur. Çünkü, harp devam ediyor, demektir.

Eğer, müslümanlar; kâfirleri, bozguna uğratırlarsa, tenfUin hükmü bakidir.

Keza, kâfirler, hezimete uğrayıp, kalelerine girse ve müslümanlar, izlerini takip ederek; dönmeden, kalelerini kuşatıp onlarla savaşsalar; bu durumda da, tenfîlin hükmü duruyor demektir.

Kafirler bozguna uğrayıp, kaçınca; müslümanlar, onları şehirlerine gelene ve kalelerine girene kadar takip etmez; onları talep etmez ve son­radan da, müslümanlar onların bazı şehirlerine uğrar ve onları muhasara altına alır ve burada, bir müslüman, bozguna uğrattıkları kâfirlerden birisini öldürürse; onun selbini almaya hak sahibi olamaz.

Keza, müslümanlar, hezîmete uğrayan düşmanları takip ederken; başka bir kaleye uğrarlar ve bu kalenin halkı da diğer düşmanlardan olmaz ve burada bir müslüman bir müşriki'öldürürse; onun selbi, öldürenin olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

islâm komutanı, savaşan bir papazı işaret ederek: "Şunun başının getirene, şu var." der ve bu papaz   yahudî veya hıristiyan olur; o, savaşsız güç yetirmek mümkün olmayan bir yerde bulunur ve korku olursa; bu durumda, onu öldürene nefl vardır.

Şayet, bu papaz, savaşsız ve korkusuzca, onu öldürmenin mümkün olacağı bir yerde bulunuyorsa; onu öldürene bir şey yoktur.

Şayet komutan, belli bir topluluğa: "Sizden, her kim, onun başını getirirse; ona şu var." derse; bu icâre batıl ( = geçersiz) olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Komutan, müslümanlara, savaşmak için saf tuttukları zaman: "Kim, bir baş getirirse; ona, ganîmetten, beş yüz dirhem var." derse; bu, —esirlerin dışında— erkekler için geçerlidir. Kim, bir erkek öldü­rürse, ona, beş yüz dirhem verilir; getirmeyene ise, verilmez.

Ancak, harp sakinleşip, müşrikler yenilgiye uğrayarak dağıldıkları zaman, bu geçersizdir.

Komutan: "Kim, bir kişi getirirse; o, onundur." derse; bu söz, esirler hakkında geçerlidir. Diğer erkekler hakkında, geçerli değildir.

Bir kimse, bir baş getirerek: "Ben, bunu Öldürdüm; başım aldım." dediği halde; bir başkası da: "Onu, ben öldürdüm; başını,* bu aldı." derse; başı getirene, beş yüz dirhem verilir. Yeminle birlikte, bu şahsın sözü geçerlidir. Diğerinin ise, sözünü isbat etmesi gerekir.

Şayet, bu ikinci şahıs, o adamı, kendisinin öldürdüğünü, müslüman şahitlerle isbat ederse; beş yüz dirhemin, ona verilmesine hükmedilir.

Bu durumda, bir müslüman, bir baş getirir; bir başkası da: "Bu, düşmanlardan birinin başıdır; —ancak—, bu şahıs, bu başı, o adam öldükten sonra aldı." der; getiren de: "Ben öldürdüm." derse; başı getiren şahsın sözü geçerlidir; fakat, ona, yemin ettirilir.

Bu hüküm, o başın, müşrik başı olduğunun bilinmesi hâlinde geçerlidir.

Şayet, bu başın, müşrik başı mı, mü'min başı mı olduğu hususunda şüpheye düşülürse; simasına bakılır: Eğer, siması, müşrik siması ise, getirene, beş yüz dirhem nefl olunur.

Şayet, sima müslüman siması olduğu halde, sakalı boyalı ise; onu getiren şahsa, nefl yoktur.

Bu simanın, müslüman siması mı, müşrik siması mı olduğu ayırde-dilmezse; bu durumda da, getirene nefl yoktur.

Başı getiren kimse, onu kendisinin öldürdüğünü zannederken; bir başka şahıs da, onu, kendisinin öldürdüğünü zannetse ve bu şahıs, baş elinde olan şahsa, yemin verse; o da yemin edip, sonra da, bu yemi­ninden dönse; bu durumda, kıyâsen, her ikisine de, nefl yoktur. Istihsânda ise, nefl, baş, elinde bulunmayanındır.

Birlikte bir baş getiren, iki kişiden her biri, o başı, kendisinin öldürdüğünü zannetse ve bu baş da, ikisinin de elinde bulunsa; bu nefl, aralarında taksim edilir.

Bunların üç kişi veya daha fazla olmaları hâlinde de, hüküm böyledir. Muhıyt'te de böyledir.

Ordu komutanı: "Şehre, şu kapıdan kim girerse..." veya "'Şu kaleye, kim girerse..." yahut: "Şu anbara, kim girerse..." "... ona, bin dirhem vardır." der; müslümanlardan bir topluluk da, hücum ederek, hep birlikte girerler ve o yerin, o kapıdan başka, kilitli kapısı bulunursa; bu şahıslardan her birine, binef dirhem nefl verilir.

Şayet, komutan: "Kim girerse; ona, ganimetin dörtte biri yar." dediği zaman; oraya on kişi birlikte girmiş olsaydı; bu on kişiye, —sadece— bir, dörtte bir verilirdi.

Bu durumda, askerlerden, önce biri, arkasından da, bir başkası girerse; bunlar, neflin tamamına ortak olurlar.

Komutan: "Kim, kapıdan girerse; anbarın komutanı ona verilir." dediği halde; o kapıdan, bir topluluk girerse; bu şahıslara, —sadece— anbar komutanı verilir.

Ancak, komutan: "... ona patrik vardır.'* dediği halde, o kapıdan, bir topluluk girmiş olursa; bu şahısların her birine, ayrı bir komutan verilir. Bu mes'ele yukarıdakinin hilâfınadır.

Bu durumda, şayet, kalede, —sadece—, üç komutan bulunursa; yalnız bunlar verilir, başka şey verilmez.

Komutanın: "...Kim girerse, ona, câriye vardır." (yani, bir câriye kıymeti vardır.) demesi de, bir önceki hükme muhaliftir. Böyle demesi hâlinde, giı enlerin her birine, orta halli, bir câriye bedeli verir.

Komutan: "Kim girerse; ona, cariyelerinden bir câriye vardır." der ve bu kalede de, iki cariyeden fazla bulunmazsa, onlara, ancak, mevcud bu cariyeler verilir; başka bir şey verilmez.

Komutan: "... kim girerse; bin dirhem var." der ve bunun üze­rine, bir topluluk kapının etrafından başka bir topluluk da, tavandan iner ve bunları, izinleri ile bir başkası sarkıtmış olur ve bunlar anbarı açarlarsa; nefilleri verilir. Bu hüküm, kaledekilerle savaşmanın mümkün olduğu yerlerde böyledir.

Ancak, savaşmanın mümkün olmadığı yerde, meselâ: "Sarkanlar, duvarın üzerinde, bir veya iki arşın yerden sarkmışlarsa, bunlara nefl yoktur.

Şayet, bunlar sarkarken, kale duvarının yansına inince, ipleri kopup, kaleye düşerlerse; bunlara nefl vardır.

Komutan: "Kim, en önce girerse; ona, üç baş; ikinciye, iki; üçüncüye de bir baş vardır." der ve Önce biri, peşinden diğeri ve onu takiben de üçüncüsü girerse; bunlara söylenilenler verilir.

Keza, komutan: "Önce girene, üç; ikinciye, iki; üçüncüye, bir baş vardır." dediği halde; üç şahıs birlikte girerlerse; birincinin ve ikincinin neftleri bâtıl (= geçersiz) olur; üçüne de, üçüncünün nefli olan, bir baş verilir.

Şayet, Önce, iki kişi birden girerlerse; bu durumda da, birincinin nefli bâtıl olur. tkinicinin nefli, aralarında taksim edilir.

Komutan, bir kimseye: "Eğer, sen, önce girersen; sana, bir şey yedirmem; ikinci girersen; sana, iki baş var." der ve bu şahıs önce girerse; kıyâsen, o şahsa, bir şey yoktur. îstihsânda ise, bu şahsa, şart koşulan şey verilir.

Komutan, üç kişiye: "Sizden, bu kalenin kapısından önce girene, üç baş; ikinci girene, iki baş; üçüncüye, bir baş vardır." der ve bu üç kişiden birisi, müslümanlardan bir toplulukla beraber girerse; ona, üç baş verilir. Çünkü, bu söz, onlara izafe edilerek, "sizden biriniz..." denilmiştir. Önce girenden maksat, bunlardan biridir.

Komutan, "halktan, Icim evvel girerse..." demiş olsaydı da; bir kimse, —önce— girerken; onunla birlikte, bir de, hayvan girseydi; veya komutan: "...erkeklerden, kim girerse..." deseydi de; bu erkekle bir­likte, bir de kadın girseydi; sadece, zikredilen nefle hak sahibi olurdu.

Bunun benzeri şudur:

Komutan: MEy üç kişi! Sizden hanginiz, diğer insanlardan önce, şu kaleye girerse; ona, üç baş vardır." der ve bunlardan biri, bu üç kişiden, bir başkası ile veya bir başka müslümanla; yahut, bir kâfirle girerse; bu şahsa, bir şey verilmez.

Şayet, komutan: "Müslümanlardan, kim önce girerse; ona, üç baş vardır." der ve önce, bir zimmî; ondan sonra da, bir müslüman girerse; bu durumda, o müslüman, nefle hak kazanmış olur.

Fakat, komutan: "Bu kaleye, insanlardan, önce, kim girerse..." der ve önce zimmî; sonra müslüman girerse; bu durumda, —yukarıdaki mes'elenin hilâfına—, müslümanabir şey verilmez.

Komutan: "Sizden, her kim, bu kaleye, önce girerse; ona, bir baş vardır." der ve kaleye, beş kişi birden girerse; her birine, birer baş verilir.

Baştan maksat ise, köledir.

Komutanın:. "Kim girerse..." veya "Hangi adam girerse..." demesi,  bu hükmün hilâfınadır.  Çünkü,  bu kelime müfrettir.  ( =Tekildir.)

Komutan: "Sizden, kim, beşinciye girerse; ona, bir köle vardır." der ve beş kişi birden girerse; bu durumda, bu beş kişiden her biri, ayrı ayrı, beşincinin nefline, müstehak olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Komutan: "Kimin eline altın geçerse; o, onundur." veya "...gümüş geçerse; o, onundur." der ve bir şahsın eline; altın ve gümüşle tezyin edilmiş bir kılıç geçerse; bu zînet, onu eline geçiren şahsın olur.

Bu durumda bakılır: O zînetlerin alınması, kılıca, fazla zarar ver­miyorsa; bunlar, kılıçtan sökülüp alınır ve nefl sahibine verilir.

Şayet, fazla zarar veriyorsa; zînetin kıymeti ile kılıcın kıymetine bakılır: Eğer, zînetin kıymeti fazla ise; nefl sahibi muhayyerdir: İsterse, kılıcın kıymetini verip, bu kılıcı, ziyneti ile birlikte alır.

Fakat, kılıcın kıymeti fazla ise; bu durumda da, komutan muhayyerdir. İsterse, cinsinin hilafı olarak, zînetin bedelini nefl sahibine verip, bu kılıcı, zîneti ile birlikte, ganimete bırakır; isterse, bu zîneti, kılıcın üzerinde bırakır.

Komutan da, bu şahıs da, kılıcı almazlarsa; bu durumda, kılıç satılır. Zînetinin kıymeti, nefl sahibine verilir. Kılıcın kıymeti de, ganîmette katılır.

Kılıçla, zînetinin kıymetleri, birbirine eşit olursa; durum ne olur? Bu, kitapta yazılmamıştır-

Âlimler: * 'Bu hususta, mü nâ sip olan; imâmın muhayyer olmasıdır." demişlerdir. Muhiyt'te de böyledir.

Bir askerin eline, gümüş kakmalı, bir at eğeri veya gem yahut mushaf geçse; gümüş kısmı, nefl sahibinin olur. Kalan kısmı ise, beytü'1-mâle aittir. Keza, bir kimse, altın ve gümüş, ziynet eşyaları bulsa ve bunların da kaşları olsa veya altın yahut gümüş yüzükler elde etse; bunlar kaşları çıkarılır; kalan alün veya gümüş, nefl sahibine verilir.

Bu kaşlar ise, ganimete katılır.

Bir asker, bir takım kapılar elde eder ve bu kapıların çivileri gümüşten olursa; eğer, bu çiviler sökülünce, bu kapılar zayi olup, tekrar kapı hâline gelemiyecekse; bu nefl sahibine, bunlardan, bir şey verilmez.

Eğer de böyledir. Ondaki gümüş çiviler de sökülünce bu eğer bozu-lacaksa; nefl sahibine, bir şey verilmez.

Bu kimsenin eline, dişleri altın kaplama olan, bir müşrik esir geçse; kendisine nefl olarak, bir şey verilmez.

Ancak, bu müşrik esir, altından burun yaptırmışsa; hüküm, yukarı­dakinin hilâfınadır. Yani, bu burun, nefl sahibinin olur.

Komutan: "Kimin eline, zînet geçerse; o, onundur." der ve bir kimsenin eline, melikin tacı geçerse; o, elde eden şahsın olmaz.

Kadınların taçları da, bu hükme muhaliftir. Yani, kim, kadınlara âit taçlar elde ederse; onlar, elde edenin olur.

Bu nefl sahibin eline, inci, yakut veya zümrüt geçer ve bunların içinde altın bulunmazsa; bu şahsa, bunlardan, bir şey verilmez.

Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre ise; bunlar da, nefl sahibinin olur.

Komutan: "Bir kimsenin eline, demir geçerse, o, onundur. Eline, başka şey geçen de, onun yarısına sahiptir." der ve bir şahsın eline, kalkan, kap, silâh gibi, demirden yapılmış bir şey geçerse; bunlar, nefl sahibinin olur.

Ancak, kılıç kını veya bıçak kınının yarısı, nefl sahibinindir. Çünkü, bunlar, demir değildir.

Komutan:."Altın ve gümüş, onu ele geçirenindir." demiş olsa; altınla işlenmiş kumaş ele geçiren kimseye; eğer, kumaşın dokunuşu. altından ise bir şey yoktur. Serahsl'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Komutan, askerlerine: "Sizden, kimin eline, altın geçerse; ondan, ona nasıp vardır." derse; bu söze, sikkeii dinarlar, altın zînet eşyaları, altın kalkanlar da, dâhil olur.

Keza, komutan: "Kime, gümüş isabet ederse..." derse; bu tenfHe de, sikHeli gümüş, gümüşten kalkan ve diğer gümüş zînet eşya)an dahil olur. Muhıyt'te de böyledir.

Komutan: "Kimin eline, ipekli geçerse; o, onundur." der ve bir askerin eline, geçişi ipekten olan, bir entari veya cübbe geçerse; bu nefl sahibine bir şey yoktur.

Şayet, komutan: "Kimin eline, ipekli kumaş geçerse; o, onundur." der ve bir kimse, içi dışı ipek olan bir cübbeyi ele geçirirse; o, bu adamın olur.

Bu cübbenin, dışı ipek olmadığı halde, astarı ipek olursa; ipek olan kısım, nefl sahibinindir. Dış kısmı ise, ganîmettir. Bu cübbe, satılarak taksim edilir.

Komutan: "Kime, ipek cübbe isabet ederse; o, onundur." dese ve" bir şahıs, içi veya dişi ipek olan bir cübbe ele geçirse; eğer, dış yüzü ipekse; bu cübbenin tamamı, o şahsın olur. Şayet, iç tarafı, yani astan ipekse; bu şahsa, bir şey yoktur, (verilmez.)

Komutan: "Kimin eline, deniz koyununun yününden yapılmış cübbe geçerse; o, onundur.*' der ve bir şahsın eline, dışı deniz koyu­nunun yününde, içide samur veya ipekli olan bir cübbe geçerse; bu nefl sahibine bir şey verilmez. Çünkü, bu cübbe, samura izafe edilir; koyun yününe değil.

Komutan: "Deniz koyununun yününden yapılmış elbise, kimin eline geçerse; o, onundur." der ve bir şahsın eline, astan koyun yünü, dışı ise samur veya tilki kürkü olan, bir cübbe geçerse; bu şahsın olmaz. Ancak, bu cübbenin, dışı deniz koyunu yününden olursa; o zaman, bu cübbe, o şahsın olur.

Komutan: "Kim, tilki derisinden yapılmış bir elbise, ele geçirirse; o, onundur." der ve bir şahıs, iç yüzü (= astarı) tilki derisinden, dış yüzü, deniz koyununun yününden olan bir cübbe, elde etse; bu cübbenin iç yüzü bu şahsın olur.

Çünkü.astara (yani iç yüze) de elbise denir.

Komutan: "Şu, deniz koyununun yününden yapılmış cübbeyi, kim, eline geçirirse; o, onundur." der ve bu cübbe de, bir şahsın eline geçerse; bunun, içi tilki derisi, dışı deniz koyununun yününden olsa bile, onun tamamı, elde eden şahsın olur.

Komutan, askerlere: "Sizden, her kimin eline, deniz koyununun yününden yapılmış bir entari —veya mjejverî bir entari— geçerse; o, onundur." dese; bir şahıs da, bu cinsten bir entari ele geçirse; fakat, içi deniz koyununun yününden veya merevî denilen kumaştan olmasa da, pamuklu olsa ve sadece dışı o kumaşlardan bulunsa; bu entari, onu elde eden şahsın olur. Demek oluyor ki, entarinin (elbisenin) iç yüzüne değil, dış yüzüne itibar edilir.

Komutan: "Kim, boğazlanacak ( = kesilecek) deve getirirse, o, onundur." der; bir şahıs da, böyle bir deve ile, bir de inek veya öküz getirirse; ona, bir şey yoktur;

Keza, komutan: "Kim, bağazlanacak bir deve getirirse; o, onundur." deyince; bir kimse, dişi veya erkek bir deve getirirse; o, onun olur.

Komutan: "Kim, bir inek getirirse; o, onundur." der de, bir şahıs, manda getirirse; ona, bir şey yoktur.

Komutan: "Kim, bir koç getirirse; o, onundur." der de, bir şahıs, dişi bir koyun veya keçi getirirse; ona bir şey yoktur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.                                                            

Komutan: "Kimin eline, bez geçerse; o, onundur." derse; burada kasıt pamuktan ve ketenden dokunan şeydir. Bunu, tmâm Muhammed (R.A.), Siyer-i Kebîr isimli kitabında böylece yazmıştır.    .

Âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Bu, Küfe ehline göredir. Çünkü, Küfe halkı, pamuk ve ketenden dokunan şeylere bez diye isim verirler. Bunları satana da bezzaz derler.

Halbuki, bizim diyarımızda, pamuk ve ketenden dokunan şeylere, bez demedikleri gibi, onları satana da bezzaz demezler. Bu şeylere, kîrbâsî derler.

Biz de, bez diye, ibrişimden dokunan şeye derler. Bunu satana da, bezzaz derler.

Sevb (= elbise) ismi, dîbace, sündüs, kazz, kisa ve bunlara ben­zeyen kumaşlardan yapılan giyeceğe verilen isimdir.

Bisat, mest, sitr, kalensüve ve imame, bu isme dâhil değildir.

Giyilen eşyalara ıtlak olunan şeylere de, sevb denir.

Bunlardan hangisi ele geçerse; işte o, nefîldir.

Şayet, ele geçen eşya kaplan, bakır ibrikler, kazanları —ister bakır, ister tunç olsun— getirene, getirdiğu bu şeylerden, bir şey yoktur, (verilmez.)

İslâm askerlerinin komutanı, harbe girmeyi isteyince, müslüman-ların zırhının az olduğunu; ve onların, savaşta çok önemi olan, bu şeye muhtaç bulunduklarını görse; bu durumda: "Kim, bir zırha girerse; ona, ganimetten, —ayrıca— bir hisse vardır." dese; böyle söylemesinde, bir beis yoktur.

Keza, komutan: "Kim, iki zırha girerse; o, onundur." dese; böyle demesinde de, bir beis yoktur.

Komutan: "Kim, üç zırha girerse; ona, üç yüz dirhem vardır."; "Kim, dört zırha girerse; ona, dört yüz dirhem vardır." derse; bu sözleri arasında, caiz olanı, iki zırhtır. Bu miktarı fazlalaştırmak, caiz değildir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Eğer, üst üste, üç zırh giymek mümkün olursa; bunda, müslü-manlar için, büyük fayda vardır. Bu durumda, nefil caizdir.

Komutan: "Kim, bir at getirirse; o, onundur." demiş olsa; bu tenfîl caiz olmaz.

Nevâdir'de şöyle denilmiştir: Süngülerin ve kalkanların tenfüi caizdir.

Keza, komutan: "Kim, atının üzerinde, ticfaf'a girerse; o, onundur." dese; bu caiz olur.

Ticf af: Savaşta giyilen, zırha benzer bir giysidir.

Komutan: "Kim, iki ticfafa girerse; o ticfaflar onundur." derse; bazı kitaplarda yazılı olduğuna göre, bir kimse, iki ticfafa girer ve yanında da iki atı bulunursa; ikisine karşı da, tenfîl caizdir.

Komutan: "Sizden, kim, üç ticfafa girerse; o, onundur." dese; o, onun olur mu?

Bu durumda, ikisi onun olur. Fazlası ise olmaz.

Şeyhu'l-İslâm: "Şayet, üç ticfafa girmekte, müslümanlar için fayda varsa; bu durumda, o da, tenffl olur ve bu —üç zırhın caiz olduğu gibi— caizdir.*' demiştir. Mubıyt'te de böyledir.

Komutan, baksa da, surun üstünde, müsîünıaniarla savaşan bir kâfir görse ve: "Kim, oraya çıkıp, şu adamı yakalarsa; o, onundur; ayrıca da, beş yüz dirhem verilecektir.*' dese; bir adam da çıkıp, onu yakalasa; hem yakaladığı o adam; hem de, beş yüz gümüş ;dirhem, onun olur.

Komutan, böyle söylerken, o müşrik, surdan düşse ve bir asker, onu öldürse; bu askere nefl'den bir şey verilmez.

Ancak, bu müşriki, surdan bir müslüman atarsa; nefl onun olur.

Bir kimse, onun yanına çıkınca; o şahıs, surun iç tarafına atlar; bu şahıs da, onu yakalayıp öldürürse; nefli öldürene aittir.

Komutan, bakıp, sur üzerinde birini görür ve: "Onu, kim yaka­larsa; o, onundur." der; bu sırada, o adam da, surun dış tarafına düşer ve birisi de, onu yakalarsa, bakılır. Şayet, onu yakaladığı yer, müslü-manlara yasaklanmış bir yer ise; o, onun olur. Ştayet, böyle değilse, o, onun olmaz.

Komutan: "Kim, kaleye çıkar ve düşmanların üzerine inerse; ona, şu var." der; bir kimse de, kaleye çıkar; fakat, düşmanın üzerine ine-mezse; ona bir şey yoktur.

Komutan, surda açılmış bir gediğe bakarak: "Kim, şu gedikten girerse; ona, nefl vardır" der; bir şahjs'da, ö gedikten değil de; bir başka gedikten girerse; bakılır: Şayet, o gedik de, müslüman için yasaklanmış ve girilmesi çok zor olan bir gedikse; onun nefli verilir.

Ancak, bu başka gedik, zahmet, zorluk bakımından, diğerinden aşağı ise; bu durumda, onun nefli verilmez.

Komutan: "Bize, ön köle getirene, birisi verilecektir." der; müs-lümanlar da, bir sofaya giderken, bir şahıs orayı işaret eder, fakat ken­disi gitmez; gidenler ise, orada on köle bulurlarsa; bu durumda, orayı gösteren şahsa bir şey verilmez.

Ancak, komutan, ehl-i harbden olan esirlere: "Sizden kim, bize, on kölenin yolunu gösterirse, iştje o, hürdür." der; bunlardan birisi de, on kölenin bulunduğu yeri gösterir; fakat, kendisi gitmez; müslümanlar da, onun tarifi ve delâleti iîe, gidip, on köle bulurlarsa; bu durumda, gösteren şahıs hür olur.

Görüldüğü gibi, bu mes'ele, yukarıdaki mes*elenin hüâfmadır.

Ancak, bu şekilde hür olan kimse; tekrar, dâr-i harbe yollanmaz.

Fakat, esirlerden birisi: "Ben size yol gösteririm; beni, hür bırakıp, beldeme yollarsanız." der ve onun delâleti ile de, istenilen ele geçerse; bu durumda, bu esîrin yolu açık olur.

Bir esir: "Beni, hür bırakırsanız; size, on kişinin yerini gösteririm." der; komutan da: "Olur." karşılığını verir ve o esir, gidip, on kişinin yerini gösterirse; bu durumda, o esir, hür olmaz.

Komutan, —muhasara ettiği— kale halkına: "Bana, yüz kişi verirseniz; diğerleriniz, kalenizde, emân içindesiniz." der; onlar da, doksan kişi gönderirlerse; imâm, bu kale de bulunanlarla savaşır; fakat, onlardan aldığı doksan kişiyi geri yollar.

Fakat, komutan, kale halkına: "Bana, yanınızdaki müslüman esir­lerden, yüz kişi gönderin." dediği halde; onlar doksan kişi gönderseler; yine onlarla savaşır; ancak, kimseyi geri göndermez.

Komutan, esirlere: "Kim, bize, ön savaşçının yerini gösterirse; o hürdür." dediği halde; bu esirlerden biri, gidip, savaşmıyan on kişiyi gösterirse; hür olmaz.

Bu esir, müslümanlardan kaçmış kişileri gösterirse, bakılır: Eğer, onlara yaklaşılmadan kaçmjşlarsa; o köle, göstermiş olmaz. Fakat, yaklaştıktan sonra kaçmışlarsa; bu esir, hür olur.

Komutan, esirlere:  "Kim, bize, kalenin —veya mağaranın— yolunu gösterirse; artık, o hürdür." der ve esirlerden birisi gösterdiği halde, müslümanlar zafere erişemezse; yine, o esir hürdür.

Komutan, dâr-i harbden elde ettiği ganimet mallarını, dâr-i İslama yollamak isteyince: "Kim, bize, yol gösterirse; ona, bir köle vardır." der v« bir müslüman, sözle tarif eder; ancak, kendisi gitmezse; ona, bir şey verilmez.

Fakat, beraber gidip, onlara yol gösterirse; bu durumda da, ona, ecr-i misil verilir; fazlası verilmez,

Komutan, esirlere: "Bize, kim, yol gösterirse; ona ehli ve çocuğu verilecektir." dese ve onlar da, yol gösterseler; bunlar, halleri üzerine yine esirdirler.

Şayet, komutan: "... ona, nefsi, ailesi, çocuğu ve ganimetten yüz dirhem vardır." demiş olsa ve —esirlerden— birisi yolu gösterse; söyle-'nilen şeylerin hepsi onundur.

Komutan: "Şu kalenin yolunu, bize kim gösterirse; o, hürdür." der; bu kalenin de, muhtelif yolları bulunur ve gösteren şahıs da, bu kapıların en uzağını gösterirse; ve müslümanlar, o yolla gitmiş olurlarsa; o esir, hür olur. Aksi takdirde, hür olmaz.

Komutan: "Kalenin yolunu, bize, kim gösterirse; artık, o hürdür."

deyince; esirlerden biri, başka bir yol gösterirse, bakılır: "Eğer, göste­rilen yol, genişlik ve kolaylık bakımından, arzu edilen yolun aynısı ise, bu esir hür olur.

Ancak, bu esirin gösterdiği yol, arzu edilen yoldan daha zahmetli ve zorsa; o hür olmaz. Serahsf'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Ordu komutanı, dâr-i harbde tenfil'de bulunur ve askere: 'Kimin eline, hayvan, eşya, silah ve benzeri şeylerden ne geçerse; ona, elde ettiğin dörtte biri vardır. derse; ganimetten hisse alacak olan her fert, bu tenfil'den istifade eder. Ganîmetten hisse alamıyacak olanlar, ten-füden de yararlanamazlar.

Kadınların, çocukların, kölelerin ve zimmîlerin de, ganîmette his­sesi vardır; dolayısıyle, bunlar da, nefle müstehaktır. Muhıyt*te de böyledir.

Ancak,imâm,ganîmetİ hür ve bulûğa erişmiş müslümanlara tahsis ederse; bu durumda, kadınların ve diğerlerinin, o ganîmette hisseleri olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Tüccarlar da, ganimet ve nefle hak sahibi olanlardandır.

Em ân altında bulunan harbîler, eğer, imâmdan izin almadan, —bizim tarafımızda— savaşmışlarsa; ganîmetten hisseleri yoktur. Ancak, imâmın izni ile, savaşmışlarsa; ganîmetten hisseleri vardır ve onlara, az-çok bir şey verilir. Bunlar, nefle de müstehaktırlar. Muhıyt'te de böyledir.

Komutan: "Sizden, kim, bir kâfiri öldürürse; onun selbi, öldüre­nindir.'* dese ve müslüman olan, ehl-i harbden bir topluluktan bir kişi, bir müşriki öldürse veya sokak ehlinden birisi, bir müşriki öldürse; bu durumda, kıyâsen, bunlara selb yoktur; istihsânen ise vardır.

Komutan: "Kim, bir kâfir öldürürse; onun selbi, öldürenindir." dedikten sonra, müslümanlardan, yardımcı bir kuvvet gelir ve bunlardan' birisi, bir kâfiri öldürürse; —bu sözü söyleyen komutan, bütün asker­lerin komutanı ise— o kafirin selbi, onu öldüren askerin olur.

Aslolan: Kim, öldürülmesi mübâh olanlardan birisini öldürürse; —tenfil sebebi ile— onun selbine müstehak olur.

Tenfil olmayan selbin tamamına, ganimet sebebiyle hak sahibi olmak sahihtir.

Ganîmette hakkı olmayan kimsenini, tenfilde de hakkı yoktur.

Komutan: "Sizden, kim, bir kâfir öldürürse; selbi onundur.*' der ve bir şahıs, savaşa katılmamış olan, —ehl-i harbden olan— bir hizmetçiyi öldürürse; veya ticaret ehl-i olan, bir kâfiri; yahut, aftdini bozup, harbîlere katılmış olan bir zimmîiyi; veyahut da, harbilerden, savaşa gücü yetmeyen bir hastayı öldürürse; bu durumda, öldürdüğü kişinin selbi, öldüren şahsın olur.

Çünkü, bunların katli mubahtır.

Şayet, bu şahıs, bir kadını veya bir çocuğu öldürürse; ona, —selb vesaire gibi— bir şey yoktur.

Ancak, bunlar savaşıyorlarsa, o, müstesnadır.

Yaşlı bir ihtiyarı öldürene de, —selb gibi— bir şey yoktur.

Kâfirlerle birlikte, müslümanlara karşı savaşan bir müslümanı öldüren kimseye, onun selbi verilmez. Çünkü, müslümanın elinde bulunan şey, ganîmet olmaz.  

Fakat, onun selbi, kendisine kafirler tarafından ödünç verilmiş şeylerse; onun Öldüren, selbini alır.

Eğer, selb, kâfirin elinde, bir çocuğun veya bir kadının emâneti olarak bulunuyorsa; bu şeyler, o kâfirin malı gibi olur.

Şayet, bir müslüman veya bir zimmî, bir harbîden, ödünç bir silah almış ve müslümanlara karşı savaşmışsa; bu şahsı da, bir müslüman öldürmüş bulunursa; bu durumda, bakılır: "Eğer, bu şahıs, dâr-i harbde müslüman olmuş ve çıkıp bize gelmemişse; onun selbi, onu öldüren kimseye aittir.

Bu kavil, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâm ey n ise, buna muhaliftir.

İhtilâf şunun üzerinedir: İmâm Ebû Hanîfc (R.A.)'ye göre; o şahsın yanında bulunan şeyler, ganîmet olur.

İmâmeyn'e göre ise, bunlar, ganîmet olmaz.  

Bu kimse, dâr-i islâmda, müslüman olmuşsa; onun malı, ganîmet olmaz.

Şayet, bu şahıs, dâr-i   harbde müslüman olmuş ve bize hicret etmemiş; onun silâhını bir harbî zoraki almış ve savaşmış; onu da, bir müslüman öldürmüşse; onun selbi, onu öldürenindir!

Böyle bir şahsın selbini alan müslüman, onu, kâfir saflarına atsa ve bir kâfir onu aldıktan sonra da müslümanlar galip gelse ve o selb, gani­metin içinde bulunsa; bu mal, ganîmetten olur. Ve, o adamı öldüren ^ahşa; bir şey yoktur^

Düşman mağlup edilse; fakat, onların, —atılan— o selbi alıp almadıkları bilinmese; bu durumda bakılır: Eğer soyulmuş bulunursa; of eydir.

Şayet, selb, öldürülen adamdan soyulmamış ve onun üzerinde duruyorsa; bu selb, o adamı Öldürenindir.

Keza, müşrikler, o kâfiri, ölür ölmez çekerler; selbi üzerinde kalır; soymazlar ve sonra da, kâfirler kaçarsa; o kâfirin selbi, onu öldürene aittir.

Askerler, bir veya iki konak gittikten sonra; o kâfiri, hayvanının üstünde bulsalar ve onun, birinin elinde olup.olmadığını bilmeseler; bu, kıyâsen, onu Öldürenindir. Istihsânen ise, öldürenin değildir.

Müşrikler, bu kâfirin hayvanını yakalayıp, üzerine, ölüyü yüklet-seler Ve silâhı da, üzerinde olsa; bu durumda da, onun selbi, öldüre­nindir.

Müşrikler, bu hayvanın üzerine, onun silâhı ile birlikte, kendi silâh-' îarını ve eşyalarını da yükleseler; işte bu, fey olur.

Ancak, diğer kâfirlere ait eşya, —ekmek katığı ve benzeri gibi— az bir şey olursa; bu durumda, bunlar, onu Öldürenin olur.

Bu ölünün vereseleri, bir hayvan alıp, ölüyü ve silahlarını, ona yük-letseler; işte o, fey olur. Bu durumda, vasî de, verese yerindedir.

Komutan: "Kim, bir kâfir öldürürse; onun atı, öldürenindir." der; bir kimse de; semer vurulan bir atın üzerinde bulunan, bîr kâfiri öldürürse; o at, bu adamın olur.

Fakat, bu kâfir, eşek, katır veya deve üzerinde bulunursa; öldüren şahıs, selbini almaya hak kazanmış olmaz.

Komutan: "Kim, bir kâfir öldürürse; semer vurulan beygiri, onundur." der; bir kimse de, bir kâfiri, atı üzerinde öldürürse; ona sahip olmaz.

Çünkü, —değerce— noksan tenfilden, —değerce— yüksek oîana, hak kazanılamaz.

Şayet, komutan: "Kim, bir kâfir Öldürürse; onun hayvanı, öldüre­nindir.'* demiş olsaydı; o kafiri, hangi hayvanın üzerinde öldürürse öldürsün* o hayvan, öldürenin olurdu. îster, eşek; ister, katır; ister, at olsun fark etmez.

Ancak, deve üzerinde Öldürmüş olursa; öldürenin, onu almaya hakkı olmaz.

Komutan: "Kim, bir kâfiri, eşeğin üzerinde öldürürse; işte o, onundur." der; bir kimse de, kâfiri dişi eşeğin üzerinde öldürürse; o, onun olur. Deve ise, bunım hiİâfmadır.

Şayet, komutan: "Kim, bir kâfiri, dişfeşeğin üzerinde öldürürse; o, onundur." dediği halde, bir şahıs, bir kâfiri, erkek eşeğin üzerinde öldürürse; ona, bir şey yoktur, (verilmez.)

Çünkü, dişi eşeğin ismi, erkek eşeğe şâmil olmaz.

Keza, erkek deve (= baîr) ile dişi deve (= naka) de böyledir.

Ancak, bağ! < = erkek katır) ile bağle (= dişi katır) bunun hılafı-"zira, bunların her biri, ism-i cinstir. Yani, erkeği de, dişisi de, birdir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. [63]

 

5- DÜŞMANLARIN İSTİLASI

 

İki kâfir kavimden biri, diğerine galip gelip, onları esir etse ve mallarını alsa; o mallara mâlik (= sahip) olurlar.

Biz, bir   kâfir kavme galip gelsek; aldığımız ve bulduğumuz şeyler, bize helâl olur.

İki taife ile bizim aramızda anlaşma bulunur ve bu iki taife savaşıp, biri diğerine galip gelirse; biz, galip gelenlerin, diğer taifeden almış bulunduğu ganîmet mallarından —her hangi birini—, satın alabiliriz.

Keza, bizimle iki taife arasında anlaşma bulunur ve onlar bizim yurdumuzda savaşırlarsa; galip gelen taraftan, —ganîmet mallarından— bir şey, satın alamayız.

Fakat, bu iki taife, başka bir beldede savaşırlarsa, galip gelenlerin, güvence altında bulunanlarından, —ganîmet malı olan— köle veya başka bir şey satın alabiliriz. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Ehl-i harp, bizi istilâ edip* mallarımızı alır ve yurtlarına götüriir-lerse; bize göre, o mallara sahip olurlar.

Bundan sonra, müslümanlar, bu harbîlere, galebe çalar ve onlardan ganîmet alırlarsa; bu ganîmet taksim edilmeden Önce, bir müslüman, kendisine ait bir şeyi bulursa; onu hemen alır; buna, bir bedel de vermez.

Fakat, bu müslüman, bir malını, ganîmet taksim edilip, bu şey,-birinin hissesine düştükten sonra onu bulursa; bu mal, kıymetli bir şeyse; kıymetini ödeyerek, —o şahıstan almak isterse— alır. Fakat, bu mal mislî ise, taksimden sonra, onu alamaz. Fetâyâyi Kâdîhân'da da böyledir,

İbn-i Mâlik, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'dan, O da, İmâm Ebû Hanîfc (R.A.)'den, —O'nun şöyle buyurduğunu— rivayet etmiştir:

Bir esir, ganimetlerin taksimi sırasında, bir şahsın hissesine düşer ve —sonra— eski efendisi gelirse; onu, aldığı kıymeti ödeyerek geri alır.

Bu hüküm, efendinin, o köleyi, —taksimden önce— olmaması ve o şahsın hissesine düşmesi hâlinde geçerlidir. Muhıyt'te de böyledir.

Bu hüküm, kâfirlerin, müslümanlara galip gelip, mallarını aldık­ları ve bu mallan, yurtlarına götürdükleri zaman geçerlidir.

Fakat, bu malları yurtlarına çıkartmamışlar ve müslümanlar, galip gelerek, onları geri almışlar ve bundan sonra da, sahibi gelmiş bulu­nursa; bu durumda, mal sahibi, bir şey vermeden, malını geri alır.

Çünkü, harbîler, o mala, onu yurtlarına çıkartmadan sahip ola­mazlar.

Keza, bu harbîler, o malı, islâm yurdunda taksim etseler bile, bu caiz olmaz. Müslümanlar, galip geldikleri zaman, o mal, karşılıksız olarak sahibinindir.

Bir müslüman, dâr-i harbden, düşmanların esir aldığı bir köleyi satın alsa; onun efendisi gelip, bedelini vererek geri alabilir veya almaktan vaz geçer.

Efendisi, bu köleyi, almadan önce ölürse, vârisi gelip, onu satın almak isteyebilir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, vâris, bunu isteyemez.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, vârisin de, bu köleyi alma hakkı vardır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

tbn-i Semâ'a, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.

Bir kimse, bir köle satsa ve bu şahıs, o köleyi, alıcıya teslim etmeden önce, bu köleyi düşman esir alsa ve satan da ölse; sonra da, bir müslüman, o köleyi satın alıp getirse; satan şahsın vârisleri, bedelini vererek, o köleyi geri alırlar. Bunlardan da, önce satın almış bulunan şahıs, köleyi alır.

Şayet, satan şahsın vârisleri olmasaydı; satın alan şahsın, o köleyi almasına da yol vardı. Muhıyt'te de böyledir.

Bir tüccar, düşmanlardan bir köle satın alır ve onu islâm yurduna getirir; önceki sahibi de, onu, o tüccardan satın alırsa; bu durumda, o tüccar, köleyi altın veya gümüş paranın dışında, başka bir karşılıkla almışsa; sahibi de, onu, o kıymetle geri alır.

Keza, düşman, o köleyi, bir müslümana bağışlamış olursa; bu kölenin eski sahibi, onu, bu müslümandan bedelini ödeyerek ahr.

Tebyîn'de de böyledir.

Keza, buna benzer mes'elelerde de hüküm böyledir. Yani, hîbe edilen herhangi bir şeyi, önceki sahibi, bedelsiz alamaz.

İki kölesi olan bir müslüman:"Kölelerimdenbiri hürdür.*' dese de, hangisinin hür olduğunu açıklamasa ve bu köleleri, düşman aldıktan sonra; biz galebe çalarak, onları, düşmanın elinden alıp, yurdumuza getirsek ve onları, eski sahibine versek; bu kölelerin efendisinin, düşman, onları alıp götürdükten sonra, hangisinin hür olduğunu açıklamış olması da, sahih olur.

Bu şahıs, düşman, kölelerinden birini götürdükten sonra, hangi­sinin hür olduğunu açıklasa, bu yine caiz olur. Kâfî'de de böyledir.

Bir kimse, düşmana esir düşmüş bulunan bir köleyi satın alıp, dâr-i İslama getirdikten sonra; bu kölenin gözünü çıkarsalar ve satın alan şahıs, diyetini alsa; —ilk— efendisi, o köleyi, o şahsın, düşmandan aldığı bedel mukabilinde alır. Diyetini ise alamaz. Bundan dolayı, bede­linden de, bir şey düşüremez.

Esir olan bir köleyi, bir kimse, bin dirheme satın aldıktan sonra, o köle, ikinci defa esir düşse ve onu dâr-i harbe götürseler; bir başka şahıs daha, onu, bin dirheme satın alsa; bu durumda, önceki efendisi, onu ikinci efendisinden alamaz.

Önce satın almış bulunan şahıs, bedelini vererek, o köleyi, ikinci defa satın alan şahıstan alabilir.

Sonra da, önceki efendisi, isterse; bu şahsa, iki bin dirhem ödeyerek, onu alabilir. Hidâye'de de böyledir.

Ancak, ilk satın alan şahıs, bu köleyi almaktan kaçınırsa; bu durumda, eski efendisi, o köleyi alamaz. Kâfî'de de böyledir.

Şayet, ilk satın alan şahıs, ikinci satın alan şahıstan satın alırsa; önceki efendi, onu satın alamaz. Çünkü, bu durumda,  "onu alma hakkı" elinden çıkmış olmaktadır. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimse, düşmandan bir köle satın alıp, onu dâr-i İslama getirir ve bu sırada, sahibi hazır bulunmaz; o şahıs, bu köleyi, bir başka şahsa sattıktan sonra, sahibi gelirse; bu kimse, ikinci satın alan şahıstan, ödediği bedeli ona vererek, alabilir. Bunun için, önce almış bulunana bir yol yoktur.

Şayet, önceki şahıs, köleyi satmış olmasaydı; sahibi ondan alırdı.

Eğe'r, kölenin sahibi, ikinci satışı bozup, birinci şahsın verdiğini vererek almayı istese; bunu yapamaz. Bu, İmâm Ebâ Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir.

İmâm Muhammed (R.A.), Siyer-i Sağîr'inde şöyle buyurmuştur: "Bu kölenin  önceki  sahibi,  harbîden temellük edenin ücretini bozar; rehnini ise bozamaz." Muhıyt'te de böyledir.

Birinci müşteri, bu köleyi, başka bir şahsa bağışlamış olsa; efen­disi, bu hibeyi bozamaz.

Bu köle, bir suç işlese de, ilk satın alan şahıs, işlediği suç mukabi­linde; onu karşı tarafa verse; bu durumda, efendisi, kıymetini ödeyerek, bu köleyi satın alabilir.

Keza, bu köleyi ilk satın alan şahıs; kasden bir suç işlese de; bu köleyi karşılık vererek sulh olsa;  kölenin ilk sahibi, yine, bedelini vererek, onu, alabilir.

Bu şahıs, suçu hatâen işlemiş ve bu köleyi de, diyet olarak vermiş bulunsa; hüküm yine böyledir.

Bu köleyi, bir harbî, bir müslümana bağışlasa ve bir adam da, onun gözünü çıkarsa; bunun üzerine, kendisine bağışlanan şahıs, bu köleyi, kör eden şahsa kıymetini alarak satsa; bu kölenin ilk sahibi, onu, kör eden şahıstan, kör değeri ile satın alır.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

îmâmeyn'e göre, ilk sahibi, bu köleyi, gözü çıkartılmadan önceki kıymeti ile alır. Bu da, onun verdiği kıymettir.

Doğurmuş olan bir cariyenin çocuğunu bir adam öldürürse; bu cariyenin önceki sahibi, ölen çocuk için, bir hak alma hakkına sahip değildir.

Fakat, bu cariyeyi, o günün kıymeti ile ya alır veya aîmaz.

Ana ölse veya öîdürülse; çocuğun sahibi, hissesini alır. Şöyleki:s Ananın hîbe edildiği gündeki kıymetini, taksim eder ve çocuğa ne düşerse, onu alır.

Bir kimse, bir köleyi bin dirheme satın alsa ye teslim almadan Önce, o köle esir düşse; daha sonra da, o köleyi, bir başka şahıs, beşyüz dirheme satın alsa; bu satan şahıs da, beş yüz dirhemini aldıktan sonra; Önce, o köleyi, bin dirheme satın alan şahıs, onu, iki bedelle (1000 + 500) alır. Satıcı, buna razı olmazsa, müşteri, onu, beş yüz dirheme satın alır.

Şayet, onu, veresiye, bin dirheme satmış olsa; müşteri, isterse, buna razı olmaz ve geri verir. "Al, beş yüzünü." der.

Esir düşmüş olan bir köleyi, bir kimse, düşmandan, bin dirhem vererek satın alır; sonra, bu köle, tekrar esir düşer ve başka bir şahıs da, bu defa, onu, beş yüz dirheme satın alır ve önceki efendisi ile ikinci defa satın alan şah;s, hâkimin huzuruna çıkarlar; hâkim de, önceki müşterinin, bu köleyi aldığını bilerek veya bunu bilmeden, eski efendi­sine hükmederse; bu hüküm geçerli olmaz ve bu köle, ikinci müşteriye geri verilir. Tâ ki, birinci müşteri alana kadar, bu böyledir.

Birinci müşteri, bu köleyi alınca; eski efendi, dilerse, iki bedeli  (1000 + 500 = 1500 dirhemi) vererek, onu satın alır.

Şayet, bu kölenin efendisi, ikinci müşteriden hükümsüz olarak aldıktan veya satın aldıktan sonra; birinci müşteri gelse; önceki efen­diden, bin dirhemini alır. Sonrada, önceki efendi, onu, iki bedelle, dilerse, satın alabilir.

Keza,   ikinci  defa  alan  şahıs,   o   köleyi,   birinci  efendisine bağışlamış  olsa»;  birinci  müşteri,  o  şahıstan,  bu  köleyi,   kıymetini ödeyerek alabilir. Çünkü, bu durumda, o şahıs, yabancı gibidir.

Sonra da, bu efendi, o birinci müşteriden, bedeli ve kıymeti ile, bu köleyi satın alabilir.

Rehin bulunan bir köle, rehin olduğu şahsın elinde iken, esir düşse ve bir şahıs da, onu, bin dirheme satın alsa; rehin bırakanla rehin*alan geldiği zaman bu köleyi alma hakkı, rehin bırakmış olana aittir. Çünkü, o fazladır ve sanki, sahibi; cinayet işlemiş de, o köleyi fidye olarak vermiş olan kimse gibidir.

Bu köleyi, rehine veren almak istemezse; rehin alan şahıs, bedelini Ödeyerek alır. Bu durumda da, rehin verenin borcu düşer.

Şayet, rehinin kıymeti iki bin, borç ise, bin dirhem olursa; o, olduğu gibi rehin kalır. Şayet, rehin veren, buna razı olmazsa; köleyi alır.

Kâfirler, cinayet işlemiş bulunan bir köleyi elde edip, yurtlarına götürdükten sonra; müslümanlar galebe çalıp, o köleyi, islâm yurduna getirerek, eski sahibine verseler ve ondan bir şey almasalar; kendilerine karşı, bu kölenin suç işlemiş bulunduğu şahıslar; şayet ganimetin taksi­minden sonra, bu köleyi almak isterlerse; kendilerine bir şey verilmez. Bu köle, onların olmaz.

Çünkü, bu şahısların hakkı, mücerred bir haktır. Böyle bir hakla, mülkiyeti bozmak caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Hissesine, böyle bir esir düşmüş olan bir şahıs, —bu kölenin efendisi orada bulunmazken— bu köleyi, azâd etse veya müdebber kılsa; bu caizdir,

İmâm Mııhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

"Bir kimsenin bir şeyini, kâfirler elde edip, kendi yurtlarına götür­dükten sonra, bir müslüman oraya gidip, o şeyi onlardan satın alarak, dâr-i islâma getirse; bundan sonra, o şeyin eski sahibi gelip onu, satın alan şahıstan alamaz.*'

Bu mes'ele, Ziyâdât'da böyle zikredilmiştir. Siyer-i Kebir'de ise "... alır." diye mezkûrdur. Çünkü:

Bu kimse, o şeyi, düşmandan, sahih bir "alış-veriş"le, satın almıştır. Zira, dâr-i harbde, harbî ile müslüman arasında ribâ (= faiz) câri olmaz. Bu durumda, bu şahsın, almak hakkı baki kalır.

Nitekim, bu şekilde, burada, dirhemlerin dirhemlerle satın alınması gibi...

Ziyâdât'da zikredilen hüküm ise, müşterinin, dâr-i harbde, düşmandan o şeyi, fâsid bir "alış-veriş'le, satın almış olması halindedir.

Çünkü, Allahu Teâlâ, faizi mutlak şekilde haram kılmıştır. Müşteri ise, onu, fâsidbir "ahş-veriş"lealmıştır.

Ziyâdâtta zikredilen, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. O'na göre, faiz —ahkâmı— dâr-i harbde ve müslümanlarla harbîler arasında da câridir.

Şayet, müşteri, aldığı bu şeyi, mislinden noksana almış ve onu dâr-i islâma getirmiş bulunursa; rivayetlere göre, eski sahibi, onu ala­bilir.

Müşteri, bu şeyi, harbîlerden, şarap veya domuz vererek satın alrmş olursa ve onu dâr-i islâma getirmiş bulunursa; bütün rivayetlerin ittifakı üzere, onu, eski sahibi alamaz.

Şayet, müşterinin, harbîden aldığı bu şey, bir zimmînin olursa; bu durumda, bu zimmî, müşterinin karşılık olarak ödediği domuz veya şarabın bedelini, ona vererek, malını alır.

Müşteri, bu malı, düşmandan, misli ile aldıktan sonra; dâr-i islâma getirirse; rivayetlere göre, o malı, eski sahibi alamaz.

Şayet, müşteri, o şeyi, misli ile veresiye alıp, dâr-i İslama getirirse; eski sahibi, yine onu alamaz.

Müşrikler, bir şahsın, bin dirhemini alıp, dâr-i harbe götürür, bir müslüman da, o bin dirhemi, bin dirhem gülle île satın alıp, onu dâr-i islâma getirirse; bütün rivayetlere göre, onu, eski sahibi alabilir.

Bu müşteri, o malı, güllenin mislini ödeyerek dinarlarla alıp, dâr-i harbe çıkarmış olsaydı; yine o dirhemleri, önceki sahibi, dinarların mis­lini vererek alabilirdi.

Keza, bu müslüman, düşmanlardan bin dirhem gülleyi, bin dirhem nakdile satın almış ve onu dâr-i harbe çıkarmış olsa; önceki sahibi, onu alabilir.

Harbîler, bir müslümanın, on elbisesini alıp, dâr-i harbe götürür; başka bir müslüman da, oraya gidip, o düşmandan, eşya mukabilinde, o on elbiseyi alırsa; önceki sahibi eşyaların kıymetini Ödeyerek, elbiselerini geri alabilir.

Düşmanın götürmüş olduğu bir şeyi, bir müslüman ondan satın alsa ve bu şeyi ikiye bölüp, bir parçasını zayi etse; Önceki sahibi, kalanı yarı kıymetini vererek ajabilir. Bu şey, elbise olsa da, hüküm aynıdır.

Alman bu şey, gümüşten yapılmış, kıymeti bin dirhem; ağırlığı ise, beş yüz dirhem olan bir ibrik olursa; satın almış olan bu müslüman, onu, düşmandan, ağırlığından çok veya az bir karşılıkla satın almışsa, önceki sahibi, onu, «insi ile değil de, bunun hilâfına olan kıymeti kadar verip, ipriğini alır.

Şayet, bu müşteri, bu ipriği, aynı ağırlığı vererek, başabaş almış ve dâr-i islâma getirmiş olursa; bütün rivayetlere göre, ilk sahibi, bu ipriği, bin dirhemi vererek alır.

Şayet, bu müşteri, o ipriği, harbîden, dirhemlerin ağırlığını vererek ve fakat, bedelini sonra vermek üzere alırsa ve dâr-i islâma getirirse; bu durumda, bu ibriği, önceki sahibi, dirhemlerin vezninden (ağırlığından) fazla veya noksanla alabilir.

Şayet, bu şahıs, o ibriği, harbîden, şarap veya domuz vererek almışsa; önceki sahibi, onu, verilen bu şeylerin dışında, bir şey vererek ,alır. Bütün rivayetler böyledir

Keza, bu şahıs, bu ibriği, şarap veya domuz vererek almış ve dâr-i islâma getirmişse; eski sahibi, onu, şarap veya domuzun bedelini vererek alabilir.

Siyer-i Kebîr'de şöyle denilmiştir:

Müşriklerin» esir edip götürdüğü bir köleyi, bir müslüman, bin dirhem ile bir batman şaraba satın alarak dâr-i islâma getirse; efendisi, o köleyi, —şayet değeri bin dirhemden fazla ise— bu bin dirhem ile tam kıymetini ödeyip alabilir.

Şayet, bu kölenin kıymeti, bin dirhemden noksan veya tam bin dirhem ise; efendisi, onu, bin dirheme alır.

Eğer, o müslüman, bu köleyi, bin dirhemle birlikte bir de lâşe vererek almışsa; eski efendisi, —sadece— bin dirhemi verir. Bu kölenin değeri, bin dirhemden fazla bile olsa; bu durumda, eski sahibi, İaşeye bedel olarak, fazladan bir şey vermez.

Bir kimse, bir köleyi gasben (~ zorla) birinden aldıktan sonra; bu köle düşmanların eline geçer; onlar, bu köleyi yurtlarına götürürler ve bilâhare de onu, bir müslüman ele geçirir, daha sonra da, elinden zoraki alınan şahıs, bu köleyi, ganîmet taksim edilmeden-önce, bir başka şahsın elinde bulursa; köleyi, o şahsa bir şey vermeden alır. Onu gasbeden şahsa da, tazminat gerekmez.

Şayet, bu kölenin sahibi, onu, ganîmet taksim edildikten sonra, bir ganîmet ehlinin elinde bulursa; muhayyerdir. İsterse, o köle kimin his­sesine düşmüşse, ondan, o günkü kıymetini ödeyerek alır.

İsterse, bu köleyi almaz ve zoraki alan şahıs, o kölenin, aldığı günkü kıymetini tazmin eder. (= öder.)

Şayet, esas sahibi, bu köleyi, kölenin hissesine düşmüş bulunan şahıstan, aldığı gündeki kıymetini vererek alırsa; bu köleyi zoraki alan kimseye müracaat ederek, noksanını, ondan gasbettiği gündeki kıyme­tinden tazmin ettirir.

Meselâ: Bu kölenin kıymeti, gasbedildiği gün, bin dirhem; satın alındığı gün ise, iki bin dirhem olur ve bu köle, hissesine düştüğü adamdan iki bin dirheme alınırsa; bu şahıs, gasbeden adama müracaat ederek, bu bin dirhem farkı, ondan alır.

Şayet, köleyi, beş yüz dirheme alırsa; gasbeden şahıstan, beş yüz dirhem daha alır.

Bu hüküm, köle sahibinin, bu köleyi, hissesine düşmüş bulunduğu şahıstan, almayı istediği zaman geçerlidir.

Fakat, bu şahıs, köleyi almayıp, onun kıymetini, gasbeden şahsa ödetirse; bu durumda, gâsıbm gasbettiği günkü değeri üzerinden Ödetir.  ;

Şayet, bu köleyi gasbeden şahıs, onu, ganîmet taksim edilmeden önce, birinin elinde bulursa; bir şey ödemeden, bu köleyi, o şahıstan alır.

Şayet, taksimden sonra bulursa; bedelini ödeyerek onu alır.

Keza, müslümanlar, —savaş yolu ile değil de— 'satın alarak, bir köleyi, dâr-i islâma getirirse ve efendisi, zorla alan şahsa; o gün, kölenin kıymetini tazmin ettirmezse; kölesi zorla alınan bu şahıs serbesttir: İsterse, o köleyi bedelini ödeyerek, alır, isterse almayıp, onu zoraki alan şahsa, o günkü değerinden bedelini ödetir.

Şayet, esas sahibi, bu köleyi, düşmandan satın alan şahıstan, kıymetini ödeyerek alırsa; yine, gasbedene baş vurarak, aradaki farkı, ona Ödetir. Gasbeden de, onun, gasbettiği günkü kıymetini ödeyince,

başka bir yol kalmaz.

Bu durumda, köleyi gasbeden, kölenin sahibi makamında olur. İsterse, satın alan şahıstan, bedelini vererek alır; isterse, bırakır.

Gâsıb, ister, ganimetten hissesine düşen şahıstan; ister, satın alan şahıstan olsun, bu köleyi satın alınca; kölenin eski efendisi, onun bede­lini vererek satın almak isterse; bu olurmu?

Burada iki yol vardır:

Şöyleki:

Bunlar, kölenin kıymetinde ihtilaf ederler; gâsıp: "Benim köleyi gasbettiğim günkü kıymeti bin dirhem idi."; köle sahibi de: "İki bin dirhem idi." der ve köle sahibi, beyyine ile sözünü ispat ederse; bu durumda, gâsıptan iki bin dirhemi alır.

Köle sahibinin beyyinesi yoksa, gasbeden şahıs, oha yemin verir. Bu şahıs yemin ederse, yine, iki bin dirhemi alır.

Yahut, aralarında anlaşma yaparlar ve gâsıp, köle sahibinin iki bin dirhemini verir.

Füsûlü Selâse'de şöyle denilmiştir:

Kölesi, elinden zorla alınmış bulunan bir şahıs, gasbeden şahsın verdiğini ödeyerek, ondan köleyi almakta veya almayıp, onu bırakmakta muhayyer değildir.

Şayet, kölenin kıymeti, gasbedenin dediği gibi olursa; (şöyle ki, köle sahibinin beyyinesi olmaz; gâsıb da yemin ederse); bu durumda, mal sahibi, —gasbedenin söylediği gibi— ondan bin dirhem alır.

Köle sahibi, köleyi, bundan sonra bulursa; bu durumda, muhayyerdir. îsterse, kıymetini gasbedene verip, köleyi alır, isterse, köleyi ona bırakır.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bu kölenin sahibi, gasbedenin dediği kıymeti almış olur; sonra da, bu köleyi, satın alan veya hissesine düşen bir kimsenin elinde bulur ve bu durumda, bu kölenin kıymeti de, —köle sahibinin dediği gibi— iki bin dirhem olursa, o, muhayyerdir.

Bu köleyi, —gasbedenin dediği gibi— bin dirhem veya daha az ' değerde bulsa, durum ne olur?

Bu, kitapta zikredilmemiştir.

Fakıyh Ebû Ca'fer Hinduvânî'nin şöyle dediği hikâye edilmiştir:

Bir rivayete göre, köle sahibi muhayyerdir.

Diğer bir rivayete göre ise, muhayyer değildir.

Sonra da, bir yerde onun muhayyer olduğu söylenmiştir.

Köle sahibi: "Ben, kıymeti elimde tutar ve gâsıbın, elimden zoraki aldığı günkü kıymetine müracaat ederim. Yok öyle şey... Ancak, ya kıymetini verip köleyi alır veya kıymetini elinde tutar." derse; bu durumda köle sahibinin muhayyer olduğu söylenmiştir. Muhiyt'te de böyledir.

Alınan şey, bizatihi, iearcmın veya ödünç yahut emânet alanın elinde olsaydı; geri vermeleri hususunda mahkeme olur muydu? Yoksa, olmaz mıydı?

Âlimler: "İcarcı için ganîmet hakkında, taksimden Önce, bir şey vermeden, alma hakkı ve mahkeme yetkisi vardır. Diğerleri de böyledir, icarcı, köleyi alıp, icarladığı efendisine iade ettiği zaman, ondan, onun esir olduğu müddet içindeki ücreti düşer. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Müslümanlar, esir olan şahsın, kiralanmış olduğunu inkâr eder­lerse; bunu, kiralanmış olan şahsın ispat etmesi gerekir.

Hakim, kiralamış bulunan bu şahsın beyyinesinİ (= delilini, şahi­dini) kabul edip, o köleyi, bu şahsa verdikten sonra; bu köleyi icara veren şahıs gelip, "onun, icarlanmadığını, o şahsın elinde, emânet olarak bulunduğunu" söylese; kölenin sahibi olan, bu şahsın sözü geçerlidir.

Ancak, bu köleyi, sahibi, ganimetin taksiminden sonra bulursa; bu kölenin hissesine düşmüş bulunduğu şahısla, mahkeme hakkı vardır.

Kölenin, sehmine düşmüş bulunduğu şahıs, o esirin, onun yanında, kiralanmış birisi olduğunu inkâr; icarlayan da, bunu beyyine ile ispat eder ve beyyinesi de kabul edilirse; bu durumda muhayyerdir: îsterse, kıymetini verip köleyi alır. İsterse, almaz, bırakır.

îcarcınm yerinde.ödünç alan bir kimse veya emânet alan bir şahıs bulunsa ve bu şahıs, bu köleyi, ganîmetin taksiminden sonra bulsa; bu şahıs, kölenin sehmine düşmüş bulunduğu şahısla mahkeme olmaz.

Bu şahıs, o kölenin, ariyet veya emânet olduğuna dâir, beyyine getirse bile, dinlenmez.

Bu şahıs, bedelini vererek de, hisse sahibinden bu köleyi satın alamaz.

Taksimden sonra, bu şahıs, tam bir yabancı yerindedir.

Bir yetim için, kendisine vasıyyette bulunulmuş olan bir şahıs da, bu köleyi, bedeli mukabilinde, satın alandan,alabilir. Ancak, bu şahıs, bu. köleyi, kendisi için alamaz.

Âlimler: "Bu, o kölenin, harbîden, kıymetinin misliyle, satın alındığı zaman böyledir." demişlerdir. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Müntekâ'da şöyle denilmiştir:

Düşmanlar, bir müslümanın kölesini esir edip kendi diyarlarına götürseler; bir müslüman da oraya gidip, bu köleyi satın alarak, islâm yurduna getirir ve bunu —mehre— karşılık —verip—, bir kadını nikah­ladıktan sonra, onun efendisi gelse; bu şahıs dilerse: Kıymetini vererek, kölesini satın alır.

Bu şahıs, o kadını, mehirsiz nikahladıktan sonra, bu kadınla, "mehrine karşılık, köleyi, ona vermek üzere" anlaşma yapsalar; bu kölenin efendisine: "Dilersen, köleyi al; istersen» bu kadının mehr-i mislini al." denilir.

Bir müslüman köleyi, düşmanlar esir edip, yurtlarına götürseler; sonra da, bu köle, onların mallarından da alarak kaçıp, dâr-i İslama gelse ve onu bir müslüman yakalayıp alsa ve sonra efendisi de gelse; efendisi, bu köleyi, o adamdan, —kıymetini ödemeden— alamaz.

Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

Bu kölenin elinde bulunan mal da, onu yakalayıp alan şahsındır. Efendisinin, bu malları alması için, bir yol yoktur.

Ancak, kıyâsda İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre; efen­disi, bu köleyi alır; fakat, hiç bir şeyini alamaz. Çünkü, o köle, islâm yurduna dönünce, müslüman cemâate fey olmuştur. İmâm, feyi alıp, beşte birini ayırdıktan sonra, kalanını müslümanlar arasında taksim eder.

İmâm Muhammed (R.A.) de, sonradan, bu kavlinden rticû etmiş ve şöyle buyurmuştur: "O kölenin aldığı şeyler, ganimettir. Efendisi gel­meyince, köleyi de, yanında bulunan malını da, —beşte birini aldıktan sonra—, onu bulup alan şahıs alır."

Bundan sonra, bu kölenin efendisi gelirse; kıymetini vererek, onu alır.

Eğer, efendisi, beşte bir alınmadan önce gelirse; yalnız köleyi alır; malını alamaz.

Bir müslümanın kölesini, harbîler alıp götürürse; efendisi de, onu azâd etse; daha sonra da, müslümanlar galebe çalıp, onu geri alsalar; efendisi, bu köleyi geri alır ve azâd etmiş olması geçersiz olur.

Şayet, sahibi o köleyi, müslümanlar, dâr-i harbe getirdikten sonra azâd ederse; —taksim yapılmadan önce— itki (= azâd etmesi) caiz ve bu köle hür olur.

Bir harbî, dâr-i İslama emânla girer ve bir şahsın eşyasını çalarak dâr-i harbe gider; bir müslüman da, bunları, ondan satın alarak, dâr-i islâma getirirse, sahibi, getiren şahsa bir şey vermeden, eşyasını alır.

Çünkü, harbî, onu, dâr-i islâmdan çıkmadan önce, zâmin (= taz­mine mecbur) idi. Bundan dolayıdır ki, bu harbî, o mal için, onu dâr-i harbe götürmekle, muhriz (= elde etmiş, kazanmış) olmaz.

Keza, bir kimse, böyle bir emânlı harbînin yanına, emaneten mal bırakır; o da, alıp, dâr-i harbe giderse; işte bu durumda, o şahıs, muhriz olur. Ve, bunu, dâr-i islamda zâmin olmaz.

Emânlı olarak, yurdumuza giren bir harbî, bir müslümanın köle­sini alıp, yurduna götürür; başka bir şahis da, o köleyi, bu harbîden satın alıp, geri getirirse; o kölenin eski sahibi, satın alan bu şahısdan, bedelini verip, alma hakkına sahip değildir.

Velid bin Bişr, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Esir düşmüş bulunan bir cariyeyi, bir müslüman, ehl-i harbden satın alsa veya ganîmet taksimi sırasında hissesine düşse; efendisi de, bu cariyeyi, hâkimin hükmü üzerine alsa; esir olmadan önce, bu cariyenin üzerinde suç ve cinayetten ne varsa; bunlar efendisine tabidir."

Önceki aybindan dolayı onu reddeden ve onu önceki satıcının yanında bulan kimse; noksanı sebebi ile efendisine müracaat eder.

Şayet, cariyenin aybı, yeni meydana gelmişse; bu şahıs reddet­mekten men edilir. Bu şahsın, cariyeyi önce satın alana da, hissesine düşmüş bulunan şahsa da, müracaat etmesi için bir yol yoktur.

Bir kimse, ona hak sahibi olup, kıymetini ödeyerek, onu, satın alan şahıstan, eğer, hükümle almışsa; ona geri verir ve verdiği bedeli geri alır.

İki köleyi, harbîler esir eder; bir şahıs da, onları, bir bedelle satın alırsa; eski efendisi, bunlardan birini alır, diğerini bırakır.

Bir kimsenin kölesini, kâfirler esir alır, kölenin efendisi de, bir şahsa, "onu, kendisi için, bin dirheme, satın almasını" söylediği halde, o şahıs,, kendisi için satın alırsa; bu durumda, o köle, önceki sahibinin olur.

Keza, ilk sahibi, o şahsın, "köleyi, kendisi için bağışlatmasını" istediği halde, o şahıs, kendisi için bağışlatırsa; bu köle, yine, eski efen­disinin olur.

Keza, o şahıs, "efendisi için, bağışlanmasını" emrettiği halde, emredilen şahıs, o köleyi, kendisi için, —müslüman olduğu halde, içki karşılığında— satın alsa; bu köle, yine, önceki efendisinin olur. Muhiyt'te de böyledir.

Sahibi, kölesinin, dâr-i harbden çıkacağını bildiği halde, bir ay, talepde bulunmasa; hakkı sakıt olmaz.

İmâm Muhammed (R.A.)'in kavline göre, bu şahsın hakkı, sakıt olmaz.

Kölesi esir olan bu şahıs, bu köleyi satın alan kimse, onu, dâr-i harbden çıkarmadan önce, ölse; İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, vere­seleri, bu kölevi alırlar.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu vereselerin, o köleyi alma hakkı yoktur.

Düşman, bir müslümanın, müslüman olan kölesini, esir alıp yur­duna götürse ve onu azâd etse veya müdebber, yahut mükâtep kılsa; veya o, câriye olsa da, onu, ümm-ü veled eylese; bundan sonra da, müs-lümanlar zafe| kazanıp, onu, kafirlerden geri alsalar; bu durumda, o hür olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

tbn-i Semâ'a, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Ehl-i harb, bir müslümanın kölesini esir alsa; bir şahıs da, onlardan satın alsa; bu köle, sonra, yine esir düşse ve esir eden şahıs, onu bağışlasa; önceki efendisi; onu bütün kıymet ve bedeli ile alabilir."

Nev&dir'de, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Bir kimsenin gasbetmiş bulunduğu bir köleyi, düşman esir ettikten sonra; bu gâsıp, o köleyi, harbîlerden satın almış bulunan, bir şahsın elinde bulsa; bu şahsın, o kölenin Önceki efendisi gelinceye kadar, yapacağı bir şey yoktur."

İmlâ isimli kitapda, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:

"Müşrikler, küçük bir köleyi esir alır; sonra da, bu, bir şahsın his­sesine düşer ve büyümesi için, babasına teslim edilirse; bu köle, önceki efendisinin hakkıdır."

Harbîler, galip gelmelerinden dolayı, bizim hürlerimize, müdeb-birelerimize, ümm-ü veledlerimize, mükâteplerimize sahip olamazlar.

Halbuki, biz onların her şeylerine sahip ve mâlik oluruz. KâfTde de böyledir.

Esirler, müdebber, mükâtep veya ümm-ü veled olurlarsa; onların eski sahipleri, taksimden sonra, hiç bir şey vermeden, onları alırlar.

tmâm, hisse sahiplerine, bunların kıymetini, beytü'l-mâlden öder. Mebsât'ta da böyledir.

Bir kimse, ehli harbden, bu gibi köleleri satın alırsa; onun efen­disi, hiç bir şey vermeden, bu şahıstan, onu alır.

Şayet,esır olan şahıs, hür bir kimse olur ve birisi, onu, harbilerden satın alıp, dâr-i islâma getirirse, bu hür şahsa karşılık, hiç bir şey yoktur.

Ancak, hür olan bu şahıs, —kendisi— söylemişse; bu durumda, satın alan şahıs, verdiğini alabilir.

Bir köle, müslümanlardan kaçıp, ehl-i harbe gider, onlar da, onu alırlarsa; tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre; ona sahip olamazlar.

Bunun yerinde, bir mükâtep veya müdebber yahut bir ümm-ü veled olursa; harbîler, bi*l-icma'* ona mâlik olamazlar.

Kaçan bir köleye, harbîleri. sahip olması sabit olmayınca, onu, önceki efendisi, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, hiç bir şey vermeden alır.

Bu köle, ister, bağışlanmış; ister, satın alınmış; ister, ganîmet tak­siminde birinin hissesine düşmüş; ister, taksimden önce, ister sonra... bir şey değişmez.

Ancak, taksimden sonra olunca; bedeli, hisse sahibine, beytü'l-mâlden ödenir.

Âlimler, efendisinin malını alıp kaçan bir köle hakkında, şöyle demişlerdir: "Harbîler, bu kölenin elinde bulunan, mala sahip olabi­lirler; fakat, kendisine sahip olamazlar."

Meselâ: Bu köle, bir deve ile harbîlere varsa; onlarda, onu alsalar ve deveye sahip olsalar; bu deveyi de, bir şahıs alıp, dâr-i islâma getirse; bu durumda, onun sahibi dilerse, bedelini vererek, devesini alabilir.

Kaçan bir köle, yanında, bir at ve bazı eşyalar götürse; kâfirler onu alsalar ve bir şahıs da, onlardan, aldıklarının tamamını satın alıp, dâr-i İslama getirse; eski sahibi, köleyi bedelsiz, atı ve eşyaları ise, bedelleri ile alır. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir harbînin kölesi, müslüman olarak, bize gelirse, işte o, hürdür. Keza,   bunların   köleleri,   müslüman   olarak   islâm   askerlerine katılırsa, bu durumda, bu köleler de, hürdürler. Hidâye'de de böyledir;

Bir harbî, emân ile bize gelip, müslüman bir köleyi satın alsa ve dâr-i harbe götürse; bu durumda, bu köle hürdür.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

îmâmeyn'e göre ise, bu köle, azâd olmamıştır, hür değildir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli de, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli gibidir.

Bu ihtilâf ise, bu kölenin zimmî olması halinde mevzu'-i bahistir.

Bir harbinin kölesi, dâr-i har'bde, müslüman olsa; bu şahıs, yine o harbînin kölesidir. Bu,.bütün imamlara göre böyledir.

Şayet, bu harbî, o köleyi, bir müslümana veya bir zimmîye satarsa; tmâm-ı A'zam (R.A.)'a göre, bu kimse, azâd edilmiş olur. İmâmeyn'e göre ise, azâd edilmiş olmaz.

Bir harbî, dâr-i harbde müslüman olur; onun, orada kölesi de bulunur; bu harbî müslüman olarak bize geldikten sonra; kölesi de, ona uyarak müslüman olsa bile; yine, o.efendisinin kölesidir.

Bu köle, kâfir olarak gelse, yine böyledir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Müslümanlar, harbîlerden aldıkları esirleri, taksim etmeyip, dâr-i İslama da getirmiş olmadan, bu esirler kaçıp, emniyette oldukları yerlere varır veya müşrikler galebe çalıp, onları, kalelerine yollar ve sonra da, başka bir islâm topluluğu, onları bizzat yakalayıp, dâr-i İslama geti­rerek, aralarında taksim etse veya etmeseler; bundan sonra da, bu iki islâm fırkası, hakime müracaat ederse, bu esirleri alma hakkına, ikinci fırka sahip olur.

Şayet, birinci fırka, bu esirleri, dâr-i İslama getirmemiş olmakla birlikte, dâr-i harbde, aralarında taksim etmiş olsalardı, birinci fırka, bunlar üzerinde hak sahibi olurdu.

İkinci fırka, bu köleleri aralarında taksim etmeden, birinci fırka, onları bulmuş olsaydı, bedelsiz olarak, onları alırlardı. Taksimden sonra ise, ancak, —diğer mallan gibi— dilerlerse, bedellerini vererek alabilir­lerdi.

Keza, birinci fırka, bu esirleri, dâr-i İslama getirmiş ve aralarında taksim etmiş olduktan sonra, bu esirler kaçsaîar veya memleketlerine gönderilseler mes'ele yine aynı olurdu.

Birinci fırka, ikinci fırkanın taksiminden sonra gelirse; hak sahibi olan, ikinci fırkadır. Bu mes'ele, Ziyâdât'ta da bu şekilde zikredilmiştir.

Fakat, ikinci fırka esirleri taksim etmeden önce, birinci fırka gelirse;   bu durum hakkında,   iki rivayet vardır: Birine göre, birinci fırka, diğerine göre ise, ikinci fırka, bu köleler üzerinde hak sahibidir.

Şayet, birinci fırka, bu esirleri, dâr-i İslama getirir ve onları taksim etmeden, müşrikler galebe çalıp, bunları yurtlarına götürürken, henüz dâr-i islâmda bulundukları bir sırada, başka bir islâm topluluğu, onların ellerinden geri alırlarsa; bu durumda, bu esirler, birinci fırkaya verilirler. Bu durumda, ikinci fırkanın, bu esirleri, taksim edip etmemesi de mü-sâvîdir.

İkinci fırka, bu esirleri taksim etmiş bulunursa, imâm, bakar: "Müşrikler,   temlik   ve  ihraz  yönünden,   bir   şey  yapmışlarsa;   bu durumda, ikinci fırka, daha haklı bulunur. Mumyt'te de böyledir. [64]

 

Dâr-i Harbin, Dâr-i İslâm Olmasının Şartı

 

Dâr-i harb, ancak, tek bir şartla, dâr-i islâm olur: O da, içlerinde, islâmın hükmünü izhar.etmektir. [65]

 

Dâr-i İslâmın, Dâr-i Harb Olmasının Şartı

 

Ziyâdât   isimli   kitapta,   İmâm   Mu h amme d   (R.A.),   şöyle buyurmuştur:

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, dâr-i islâm, —şu— üç şartla, dâr-i harb olur.

1) Kâfirlerin hükümlerini, alenî olarak icra etmek. İslâm.hükmüyle,

hükmetmemek.

2)  Dâr-i harble, dâr-i islâm arasında, bir islâm yurdunun bulun­maması; dâr-i harbe bitişik olmak.

3) Kâfirler istilâ etmeden önce, sabit olan güvenin kalmaması. Bu mes'elenin, üç yönü vardır:

Ya harbîler yurdumuza galip gelir; veya, bir topluluk irtidâd edip, üstünlük sağlayarak, memleketimizde kâfir ahkâmını icra eder. Veya, ehl-i zimmet, (Bir İslam devletinin himaye ve uyruğunda olan Hıris­tiyanlar) ahdini bozup, yaşadıkları yerlere galebe çalarlar.

Bu hallerin|üçünde de, önceki üç şartın bulunması gerekir.

İmâmeyn'e göre İse, bu durumda, bir şart yeter; başkası gerekmez. O da, küfür ahkâmını izhar etmektir, (açıktan yapmaktır.) Bu kıyâstır.

Bu üç şartla, dâr-i islâm, dâr-i harb olduğu zaman, imâm, orayı fetheder. Sonra da, buranın halkı gelirse; ganîmet taksim edilmeden önce.maUarım.hiç bir şey ödemeden alırlar. Taksimden sonra gelirlerse; mallarını, bedelini vererek alırlar.

Fetihten sonra, bu belde hakkındaki hüküm önceki gibi olur. —Arazi vergisi— harâc ise, harâc; öşür ise, öşür olur.

Ancak, imâm bundan önce haraç koymuşsa, o arazi artık, öşür arazisi olmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. [66]

 

6- MÜSTE'MEN (= EMÂN ALTINDA BULUNANLAR)

 

1-) Müslümanların, Dâr-i Harbe, Emân ile Girmeleri

2-) Harbîlerin, Dâr-i İslama, Emân ile Girmeleri

3-) Harbîlerin  Hükümdarının,  îmâma veya Emîre  Gönderdiği | Hediye olmak üzere, üç bölüm vardır. [67]

 

1- Müslümanların, Dâr-i Harbe Emân İle Girmeleri

 

Emânli olarak, dâr-ı harbe girmiş bulunan, müslüman bir tüc­carın, o harbîlerin, mallarına veya canlarına taarruz etmesi, haram olur.

Ancak, gadre[68] uğramış olması hâli müstesnadır. Yani, harbîlerin, bu tüccarın mallarını almaları; onu habsetmeleri veya benzeri bir şey yapmaları hâlinde, bu haramlık, ortadan kalkar.

Bu durumda, bu tüccarın onlara taarruz edip, canlarını esir alması, veya mallarını alması yahut onları öldürmesi caiz olur

Ancak, ferçleri mübâh olmaz. Çünkü, fere; ancak, mülkiyet ile helâl olur. Başka türlü helâl olmaz. Onu, dâr-i İslama getirmeden önce, mülkiyet de söz konusu olmaz.

Ancak, bu şahıs, kendi karısını veya ümm-Ü veledini yahut müdeb-beresini, orada esir olarak bulur ve harbîler de, ona cima' etmemiş olursa; bu durumda onlar, mülkünde bakidirler.

Şayet, harbîler, onunla, cinsî münasebette bulunmuşsa; bunların, şüpheden dolayı, iddet beklemeleri gerekir. îddetleri tamamlanmadan da, onlara cima* etmesi caiz olmaz.

Ancak, esir olan câriye, bunun hilâfınadır. Ona, harbiler cima' etmemiş olsa bile, eski sahibinin, ona cima' etmesi caiz olmaz. Çünkü, o harbîler, onun sahibidirler. Bundan dolayı, o cariyeye, her hangi bir şekilde taarruz,[69] caiz olmaz.

Bu şahıs, harbîlerin yurduna emânla girmiş ve bu emânı da bozmamışsa; onun, karısına, ümm-ü veledine ve müdebbiresine taar-ruzucâizolur. Tebyîn'de de böyledir.

Dâr-i harbde gadre uğrayan bu tüccar; oradan bir şey alıp çıkarırsa; bu mülk, habis (= kötü, alçak, pis) bir mülk olur. Ve, bu tüc­cara, onu, tasadduk etmesi emredilir.

Eğer, bir harbî, bu tüccara, veresiye bir şey satar veya bu tüccar, bir harbîye, veresiye bir şey satarsa veya bunlar, birbirlerinden gasben (= zorla) bir şey alır; sonra, bu tüccar, dâr-i İslama döndükten sonra, o harbî de, emânla bizim yurdumuza gelirse; yahut,,bir harbî, diğer bir harbîye veresiye mal satar veya birbirlerinden gasben (= zorla) mal alır; sonra da, ikisi birden, emânh olarak, bize gelirlerse; bu gibi durumlarda, bu şahıslardan biri hakkında, diğerinin aleyhine hüküm verilmez.

Şayet, ikisi de, müslüman olarak, bize gelirlerse, bu durumda, alacaklının lehine, borçlunun aleyhine hüküm verilir.

Gasbedümiş mala gelince, hiç bir durumda, ona, hiç bir şeyle taarruz edilmez.

Ancak, müslüman bir kimse, dâr-i harbe, emânh olarak gidip, harbîlerden birinin malını gasbetmiş; sonra da, —harbî de müslüman olarak— ikisi birden, dâr-i İslama gelmişlerse; bu müslümana, diyâ-neten, aldığını geri vermesi emredilir. Fakat, bu hususta, hâkim hüküm vermez.

Emânla, dâr-i harbe girmiş bulunan, iki müslümandan birisi, kasden veya hatâen, arkadaşını öldürmüşse; katilin diyet ödemesi; bu işi hatâen  yapmışsa;  keffâret  yapması  gerekir.  Zahirü'r-rivâyede,   bu durumda, kısas gerekmez,

îki esirden birisi, diğerini veya müslüman bir tüccar, bir esiri öldürürse; katile, hatâen öldürmesi hâlinde, keffâret gerekir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir. Kâfî'de de böyledir. [70]

 

Dâr-i Harbe Götürülüp Götürülmeyecek Şeyler

 

İmâm Muhammed (R. A.), şöyle buyurmuştur:

Bir müslümanm,  ehl-i harbe,  birşeyler götürmesinde bir beis yoktur.

Ancak, yük hayvanı, silâh ve esir götüremez. Ayrıca, sevilen bir şeyi götürmesi de doğru olmaz.

Silâhtan maksat, harbde kullanılan şeydir.

Mekruh olması bakımından, silahın cinsinin, büyük veya küçük olması da müsâvîdir. Silâh, bir iğne bile olsa, hüküm aynıdır. Bu silâhın, harbin dışında kullanılması da müsâvîdir.

Keza, kendisinden silâh yapılan demiri de, dâr-i harbe götürmek mekruhtur.

Keza, ipek, ibrişim ve işlenmemiş bulunan deniz koyunu yününün götürülmesi de mekruhtur.

Dâr-i harbe, içki ve deniz koyunu yününden yapılmış ince elbise götürmekte, bir beis yoktur.

Tunç, bakır ve benzeri şeyleri götürmekte de, bir beis yoktur. Keza, dâr-i harbe, kalay götürmekte de bir beis yoktur. Çünkü, bu da, silâh yapımında, —ekseriyetle— kullanılmaz.

Harbîlerin silâh yaptıkları, her hangi bir şeyi, dâr-i harbe götürmek, helâl olmaz.

Kanatlan kesilmiş, sağ olan kartalı da, dâr-i harbe götürmek helâl olmaz. Çünkü, ekseriya, kartal kanadından ok yaparlar. Tavşancıl kuşunu götürmek de, böyledir.

Bunları, av için götürmekte, bir sakınca yoktur. Doğan ve şahin kuşları da böyledir,

Emânlı olarak, ticâret maksadı ile, dâr-i harbe gitmek isteyen ve yanında atı ve silâhı bulunan bir müslümamn, —orada bunları satmak istememesi hâlinde— bunları götürmesine mâni olunmaz.

Ancak, bu kişinin, ehl-i harbin, kendisine taarruz etmiyeceğini bilmesi hâlinde, bu hüküm geçerlidir. Diğer hayvanlar hakkındaki hüküm de, böyledir.

Fakat, şüphe edilirse; bu şahsa; —zaruret olmadıkça— dâr-i harbden çıkıncaya kadar, bunları satmaması için, yemin ettirilir.

Şayet, yemin ederse, bu yeminle, töhmetten kurtulur. Bu durum­daki şahıslar, bırakılırlar ve dâr-i harbe girerler.

Ancak, bu şahıs, yemin etmekten kaçınırsa; yanında bulunan, bu şeylerden, hiç birini götürmesine izin verilmez.

Deniz yolu ile götürmesi de, böyledir. Yani, bu mallar, gemi ile de, dâr-i harbe götürülemez.

Bu kimse, ihtiyacına binâen» dâr-i harbe, bir veya iki genç götürüyorsa; bunlara mani olunmaz.

Şayet, bunları, ticaret için götürmesi ihtimâli varsa; bu şahsa yemin ettirilir. [71]

 

Bir Zimmî, Dâr-i Harbe Ne Götürebilir?

 

Emânla, dâr-i harbe gidecek olan, zimmî'm'n, oraya at, beygir veya silahım götürmesi yasaklanır.

Ancak, bu zimmînin, harbîlere düşmanlığı bilinir ve bu şahıs, gü­venilir bir kimse olursa; bu durumda, onun hâli, müslümamn hâli gibidir.

Bu kişi ticaret için gidiyorsa; üzerine binmek için, katır, eşek veya deve götürmesine mâni olunmaz.

Ancak, _"—zaruret olmadıkça— onları, orada bırakmayıp, geri getireceğine dair" yemin ettirilir. [72]

 

Emanlı Harbi, Yurduna Dönerken Ne Götürebilir?

 

Emânlı bir harbî, yurduna dönmek isteyince, onun da yukarıda söylediğimiz şeyleri götürmesi men edilir. 

Fakat, bu şeylerin bedeli, kendisine Ödenir.

Bir müslüaman veya zimmî, dâr-i harbe, at, silâh ve köle götü­remez.

Ancak, müslüman veya zimmînin, katır, eşek, öküz veya deve götürmesine mâni olunmaz.

Keza, bindiği ve eşyalarım koyduğu, deniz vasıtasını götürmesine de mâni olunmaz.

Ancak, bu vasıtanın ikincisini götürmek isterse; buna mâni olunur.

Bunların tamâmı, istihsândır.

Buna göre, —müslüman olsun, kâfir olsun— hiç bir kimsenin, dâr-i harbe, köle ve hizmetçi götürmesi, mümkün olmaz.

Bir harbî, emân ile, yurdumuza'gelir ve yanında, taşıt hayvanları, silâh veya köle getirirse; bunları geri götürmesine mâni olunmaz.

Fakat, bunları satıp, bedelleri ile, sattığının benzeri veya daha iyisi olan, taşıt hayvanı, silâh veya köle alırsa; bunları, dâr-i harbe götürme­sine izin verilmez.

Bu harbî, satığı bu şeyi, geri alır veya müşteri malı teslim almadan yahut teslim aldıktan sonra, bu satışı bozar; yahut, müşteri, muhayyerliği sebebi ile —bu muhayyerlik, ister satan, isterse alan tarafından şart koşulmuş olsun —malı geri verirse; bu durumda, bu harbî, o malı, tekrar yurduna götürebilir. Aksi takdirde, geri götüremez. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, bir harbî, dâr-i İslama, bir kılıçla gelir; bunu satar ve yerine yay veya süngü yahut kalkan alırsa; onu, yurduna götürmesine de, izin verilmez.

Keza, bu kılıcını, daha iyi bir kılıçla değiştirirse; onu götürmesine de izin verilmez.

Ancak, yani kılıç, eskisinin aynısı veya daha engini ise, onu götür­mesine mâni olunmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Bu gibi mes'delerde asıl kaide şudur:

Bir harbî, dâr-i islâmda, silahını, bu silahın cinsinden başka bir silahla değiştirirse; onunla, memleketine dönmesi mümkün olmaz. Bu yeni silah, ister harbînin silahından üstün; isterse daha adi olsun; o harbî, bu yeni silahı satmaya cebredilir.

Bu harbî, silâhını, aynı cinsten bir silâhla değiştirirse ve yeni silâh, eskisinin benzeri veya daha engini olursa; bu silâhı götürmesine, mâni olunmaz.

Ancak, yeni silâhı, getirdiği silâhtan daha üstün ise, bunu götürme­sine, mâni olunur.

Şayet, bu kimsenin, "alış-verişi" bozulmuş ve getirdiği silâhını geri almışsa; onu götürmesine mâni olunmaz. Bu durumda, "alış-veriş" konusu olan silahın, kendi silahından daha üstün veya daha aşağı olmasında da, bir fark yoktur.

Ancak, bu hüküm, bu "ahş-verişin", bu harbî tarafından bozulmuş olması halinde geçerlidir.

Şayet, bu "alış-veriş" müşteri tarafından bozulmuşsa; bu silârt, hiç bir durumda götüremez. Yani, götürmesi men edilir.

Taşıt hayvanlarının, alış-veriş ve değişimi de, söylediğimiz hallerin hepsinde, silâhın tâbi olduğu hükme tâbidir.

Dâr-i islâmdan çıkmakta olan harbî, eşeğini, dişi eşekle veya atını, dişi atla değiştirmiş olursa; dâr-i harbe girmesine mâni olunur. Aldığı hayvanın  kıymeti, verdiğinden daha düşük olsa bile, hüküm böyledir.

Fakat, bu harbî, erkek katırım, dişi katırla değiştirmiş olursa; —ister kötü, ister iyi olsun—, onu, dâr-i harbe götürmesine mâni olunmaz.

Dişi hayvanım, erkeği ile değiştirirse; onu götürmesine de manî olunur.

Bu harbî; atını, beygirle veya beygirini atla değiştirirse, onu götür­mesine de mani olunur.

Bu harbî; kısrağını, yürümesi daha az ve daha kötü bir kısrakla değiştirir, fakat bu yeni kısrağın neslini murad etmekte olursa; bunu götürmesine mâni olunur. Ve o harbî, bu kısrağı satmaya zorlanır.

Ancak, değiştirdiği kısrak, her hâli ile, kendi kısrağı gibi veya ondan daha aşağı olursa; bu müstesnadır.

Köleye gelince: Bir harbî, dâr-i harbden getirmiş bulunduğu köle­sini, dâr-i islâmda, aynı cinsten veya ayrı cinsten; aynı seviyede yahut daha düşük veya daha üstün bir köle ile değiştirmiş olursa; onu, dâr-i harbe götürmesine mâni olunur. Ve bu harbî, o köleyi satmaya cebre­dilir.

iki rum, emân ile, yurdumuza gelir ve birinin yanında bir köle, diğerinin yanında da silâh bulunur ve bunları birbirleriyle değiştirirler veya biri diğerine para ile satarsa; bu iki harbînin, bu şeylerle memleket­lerine dönmelerine mâni olunmaz.

Bir rum, emânlı olarak, yanında yük hayvanı, silâh veya köle bulunduğu halde yurdumuza girdikten sonra; bu şeyle birlikte, müslü-manlara düşman olan, başka bir beldeye, bunları satmak isteği ile, gitmek istese; bu harbîye mâni olunur.

Keza, bu şekilde, dâr-i harbe gitmek istese, yine bu harbîye, fn|ni olunur. Çünkü, bu gibi şeyler, müslumanlara yardımcı şeylerdir.

Ancak, bu şekilde, müslümanlarm zimmetinde bulunan kendi ahâ­lisinin yanma gitmek isterse, ona mâni olunmaz.

Memleketimizde, emân ile bulunmakta olan, iki harbîden biri rum, diğeri ise başka bir kavimden olur ve bunlardan birinin yanında bir taşıt hayvanı, diğerinin yanında ise, bir köle veya silâh bulunur; bunlar, yanIarında bulunan bu şeyleri, birbirleriyle değiştirir veya para ile, birbirle­rine satarlarsa; bunların bu şekilde, dâr-i harbe gitmelerine mâni olunur.

Şayet, bunlar, aynı san'at mamulü olan silâhlarını değiştirirlerse ve bu durumda, birininki, diğerininkinden üstün olursa; silâhı üstün olan şahsa; onu dâr-i harbe götürme izni verilmez; diğerine ise, bir şey denilmez. Ancak, o da, onu, bulunduğu yerde, satmaya zorlanır.

Bu değişim, bir müste'men ( = kendisine, emân verilmiş olan kimse) ile bir müslüman arasında olsa; hüküm yine aynıdır.

Ancak, şartlı muhayyerlikte, bir aybı sebebi ile, geri verme hâli, buna muhaliftir.

îki köleyi, aynı seviyede (başa baş), karşılıklı değiştirmek duru­munda, bu kölelerden biri, diğerinden farklı ise, bu değişim, bir müste'men ile bir müslümanın değişimi veya sözleşmesi gibi olmaz.

Bunların, eşit oldukları tahakkuk edince de, herbirinin onları, kendi yurtlarına götürmelerine mâni olunmaz.

Şayet, bunlardan biri, diğerinden üstün olursa; üstün olana mâni olunur; diğerine mâni olunmaz.

Eğer, bu değişim, köle ile câriye arasında olursa; bu iki harbîye de, onları yurtlarına götürme izni verilmez. Çünkü, erkeklik ve dişilik, cins ihtilafıdır. Bu ayrılıktan dolayı da, hüküm budur. Muhıyt'te de böyledir. [73]

 

2- Harbînin Dâr-i İslama Girmesi

 

Müste'men olarak, dâr-i islâma giren bir harbînin, burada, bir sene kalması mümkün olmaz.

Ancak, bu istekle olan, bir harbî'ye, imâm (= devlet başkanı): "Eğer, tam bir sene, kalacak olursan; senin üzerine cizye koyarım." dedikten sonra; bu harbî, imâmın bu sözü üzerine, bir sene tamam olmadan önce, kendi yurduna dönerse; bu şahsa karşı, yapılacak, hiç bir şey yoktur.

Ancak, bu şahıs, —tam— bir sene kalırsa; bu durumda, o şahıs, zimmîdir.

îmâm, bu harbîye, bir aylık veya iki aylık gibi, az bir vergi takdir eder. Sonra, bu şahıs, yurdumuzda kalırsa, o zaman zimmı olur.

Zimmî olduğu zaman, ondan, müteakip senenin cizyesi istenir. Yanî, ona sorulur; bir sene kalacaksa, sene tamam olmuş gibi, ondan cizyesi alınır. Tebyîn'de de böyledir.

Bundan sonra, o şahsın, dâr-i harbe dönmesine izin verilmez. Kifâye'de de böyledir.

Yurdumuza müste'men olarak girmiş bulunan bir harbî, bir harâc arazisi satın alırsa; oraya harâc konunca, bu şahıs zimmî olur.

Bu harbînin satın aldığı arazi, öşür arazisi olursa; ondan yine öşür alınır;

Bu İmâm Muhammcd (R.A.)'in kavlidir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, bu arazî, harâc arazisi olur. Bu harbîden de, gelecek senenin cizyesi alınır.

Bu arazîye haraç konulunca, bu kimsenin zimmîliği sabit olur ve bu harbî hüküm altına girer.

Dâr-i harbe çıkması yasaklanır.

Bu harbînin, müslümanla arasında kısas muamelesi cereyan eder.

Müslüman, onun şarabına veya domuzunu telef edince, kıymetini tazmin eder.

Müslüman, bu şahsı, hatâen öldürürse; diyetini öder.

Bu şahsa, ezâ edilmesi yasaklanır.

Bu şahsın gıybetini yapmak da, müslümanın gıybetini yapmak gibi haram olur.

Bu şahsın arazisine harâc koymaktan maksat, onu ilzam edip, vakti gelince, bunu ondan almak ve benzeri gibi şeylerdir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Zâhiru'r-rivâyede, sadece, arazî satın alması,  o şahsı zimmî yapmaz.

İmâm Muhamnıed (R.A.): "Şayet, bu şahıs, o araziyi haracını vermesi gerekmeden önce satarsa; sâdece, satın almış olması sebebi ile, zimmî olmuş sayılmaz." buyurmuştur.

Harâc arazisini kiralayıp, onu eken bir harbî, zimmî olmaz. Şayet, bir harbî, harâc arazisine tohum eker; imâm onun çıkardığı mahsulden haracını alırsa; —arazi sahibinin dışında— imâm, onu zimmî eder ve başına cizye kor.                                                               

Müste'men bir kimse; taksim edilmiş bir araziyi satın alır ve ondan da, bir müslüman icarlarsa: îmâm, bu arazinin haracını, ziraatın durumuna göre, icarlayandan alır. Bu durumda, bu müste'men de, zimmî olmuş sayılmaz.

Bir harbî, bir harâc arazisini satın alıp ekse ve bu mahsule, bir âfet dokunarak, onu helak etse; bu durumda, o sene, ondan harâc alınmaz. Bu harbîde, zimmîsayılmaz.

Bu müste'mene, haraç gerekmesi hâlinde, o yere, altı aydan daha az sahip olsa bile, bu şahıs zimmî olur. Harâc alındığında, bu şahsın yerine harâc gerektiği günden itibaren, bir sene geçtikten sonra, haracı alınır.

Bir müs$e'men kadın, bir zimmî veya bir müslüman ile evlenirse, zimmîye(= kadın zimmî) olur.

Ancak, bir müste'men erkek, yurdumuzda, bir zimmîye ile evle­nirse; bu durumda, o erkek, zimmî olmaz. Sirâcü'I-Vehtaâc'da da böyledir.

Müste'men bir harbî, dâr-i İslama gelip, bir zimmî veya bir müs-lümanın yanına, bir emânet bıraksa veya bunlarda alacağı olsa; bu şahıs, dâr-i harbe gidince, kanı helâl olur.

Bu kimsenin, zimmîde yahut müslümanda bulunan malına gelince; bu kimsenin o maldaki hakkı bakidir. Ve o malı alıp yemek haramdır.

Bu kimse, mağlup edilir, öldürülür veya esir edilirse, alacağı sakıt ve bu emâneti fey olur.

Şayet, bu harbî, o malı rehin bırakmışsa; İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)'a göre, yanma rehin bırakılmış olan şahıs, bu malı, alacağının yerine sayar.

İmâm Muhammed (R.A.) ise: "Rehin bırakılan o şey satılır. Ala­caklısı, alacağı kadarını alır" geride kalan da, beytü'I-mâle terkedilir." buyurmuştur. Tebyîn'de de böyledir.

Şayet, bu şahıs öldürülürse, alacağı da, emâneti de vârislerine kalır.

Bu şahıs Ölürse de, hüküm böyledir.

Harbîlerin malından, savaş yapılmadan alman şeyler; haracın sarf olunduğu yerlere, —müslümanların menfaati için— harcanır.

Âlimler: "Bu, sürgün edilmiş bulunan, harbîlerin arazileri gibidir/' demişlerdir. Bu durumdaki şahıslardan cizye alınır. Ancak, beşte bir alınmaz. Hidâye'de de böyledir.

Bir müste'men, dâr-i islâmda, malı yüzünden ölse; vârisleri ise, dâr-i harbde bulunsa, bu şahsın malı, bu varislerine verilir.

Bu şahsın, malını almaya gelen vârislerden, —vâris olduklarına dâir— delil getirmeleri istenir. Durumu hüccetlerle ispat etmeleri hâlinde, mallarını alırlar.

Şayet, bu vârisler, ehl-i zimmetten şahit gösterirlerse; bu daha güzel olur ve kabul edilir.

Zimmîler: "O şahsın, bunlardan başka vârisleri yoktur." deyince; mallar, onlara teslim edilir. Ve malın kendilerine verildiğine dâir, onlardan kefil alınır.

Bu hususta, —her ne kadar, kendisinin yazmış bulunduğu, sâkit olsa bile,— meliklerinin yazdığı mektup kabul edilmez. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir harbî, kölesini, ticâret yapması için, müste'men olarak, dâr-i islâma göndermiş ve bu köle, dâr-i islâmda müslüman olmuş bulunsa; bu kölenin bedeli, —sahibi olan—, harbînindir. Mebsut'ta da böyledir.

Müste'men olarak, yurdumuza girmiş bulunan bir harbînin, dâr-i harbde, karısı ve kücük-büyük çocukları ile malı bulunur,bunlarında bir kısmı zimmî, bir kısmı harbî, bir kısmı da bir müslümanm yanına ema­neten bırakılmış olur ve bu şahıs, dâr-i islâmda İslama girmiş bulunur; sonra da, bu şahsın yurdu fethedilirse; bu durumda, her şeyi fey olur. Karısı hamile ise, karnındaki de fey olur. Hidâye'de de böyledir.

Bu mes'elede: "Bu şahsın, küçük çocuğu esir edilirse, o, babasına tâbi olarak, müslüman sayılır. Ve yine de, müslümanlar için fey'dir. Çünkü, müslüman olması, köle olmasına mani değildir. Tebyîn'de de böyledir.

Bu şahıs, dâr-i harbde müslüman olduktan sonra, dâr-i islâma gelir, bilâhare de, onun memleketi fethedilirse, küçük çocukları, baba­larına tâbi olarak hürdürler. Zimmînin ve müslümanın yanında bulunan malları da, kendisinindir. Diğerleri ise, fey'dir. Kâft'de de böyledir.

Dâr-i harbde müslüman olan bir harbîyi, orada, bir müslüman, kasden veya hatâen öldürür ve bu şahsın da, orada vârisleri bulunursa, öldüren şahsa, ihatası için— keffâretten başka, birşey gerekmez.

Velisi bulunmayan bir müslümanı, hatâen öldüren veya dâr-i İslama, emânla girmiş ve müslüman olmuş bulunan bir harbiyi öldüren kimse; öldürdüğü adamın diyetini, baba tarafına verilmek üzere, imâma (= devlet başkanına) verir. Kendisi de, keffâret yapar.

Dâtö islâma emânla girmiş ve müslüman olmuş bulunan bir şahıs, vârisi olmayan bir müslümanı öldürmüş, kendisinin de vârisleri, —kasden veya babasına tabî olarak— müslüman olmazlarsa (Meselâ: Onun, bize getirdiği, küçük çocuğunun bulunmaması gibi...); imâm dilerse, onu, —kısâsen— öldürtür, dilerse, —cebren değil— anlaşma ile diyet alır. Ancak, imâm, onu affedemez.

Öldürülmüş bulunan bu şahıs, yabana atılmış olarak bulunursa;

—ister öldü ren, ister başkası atmış olsun— bunun diyeti, beytü'l-mâlden, akrabasına Ödenir. Kim -öldürmüşse, o da keffâret yapar.

Eğer, bu şahıs, kasden katledümişse; imâm, isterse, onu öldüreni, —kışâsen— öldürür, isterse, diyet üzerine anlaşma yapar.

Bu, İmâm Ebû Hanife (R.A.) ve İmâm Muhammet! (R.A.)'in kav­lidir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Âslolan:   Bir  kimsenin  yurdu,  o  kimsenin,  oranın  ehlinden olduğunun açık delilidir.

Sima, mekândan daha kuvvetli bir delildir. Şahit ise, hepsinden kavî ve sağlam bir delildir.

Bir müfreze, bir topluluğu esir alıp getirse ve esirlerin ehl-i islâm veya ehl-i zimmet oldukları iddia edilse; esirler: "Bunlar, bizi, dâr-i islâmda esir aldılar." dediği halde; müfreze ise: "Dâr-i harbden aldık." Bunlar, ehl-i harbdir." deseler; bu durumda, esirlerin sözü kabul edilir.

Ancak, bu esirler: "Bizi, dâr-i harbden aldılar. Fakat, biz müslü-manlardamz." veya "... zimmet ehliyiz. Dâr-i harbe, müste'men olarak, ticâret için gitmiştik." yahut "... ziyaret için gitmiştik." derlerse; bu durumda, sözlerine inanılmaz. Ve bunlar, köle edilirler.

Ancak, bunlarda; sünnet, sakal, bıyığın kesilmiş olması, Kur'ân okumaları, fıkhî mes'ele bilmeleri gibi, bir islâm alâmeti bulunursa; bu durumda, —müslüman olduklarına inanılıp— bırakılırlar. Bunlardan, esaret kalkar.

Keza, bu alâmetler, galibiyetten sonra, esirlerde de bulunursa; mü­frezede bulunanlardan bir kısmının, bunların aleyhindeki şehâdetleri kabul edilmez. Çünkü, bunların şehâdetleri, nefsi için olmuş olur. Ancak, bu hususta, —dâr-i harbde bulunan— tüccarların şehâdetleri makbul olur. Çünkü, onların, —bu esirlere— ortaklığı yoktur.

Bu hususta, ehl-i zimmetin şahitliği de kabul edilmez. Çünkü bu, müslümanlara karşı şehâdet olur. Kâfî'de de böyledir. [74]

 

3- Ehl-i Harbin Hükümdarının, İslâm Devlet Başkanına Veya Ordu Komutanına Gönderdiği Hediye

 

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Düşman hükümdarının, müslümanların ordu komutanına, veya devlet başkanına hediye göndermesi hâlinde, onu kabul, etmekte bir beis yoktur.

Bu hediyeler, müslümanlar için, f ey' olur.

Keza, düşmanların meliki, islâm topluluğunun idarecisine, hediye göndermesi hâlinde, bunun kabulünde de, bir sakınca yoktur.

Düşman meliki, başında bir topluluk bulunmayan, müslümanların sayılı kişilerine, hediye gönderirse; bu hediye, onun şahsına münhasır olur.

Müntekâ'da şöyle denilmiştir:

Bir ordu, dâr-i harbe girdiği zaman, harbîler bu askerlerden birine veya bunlardan bir idareciye hediye verirlerse, bu durumda, bu mallar ganîmetolur.

Ancak , —baştan— : "Kime hediye verilmişse,o, onundur."diye tenfîl [75]edilmişse, o zaman, bu hediye, kendisine hediye edilen şahsındır. [76]

 

Devlet Memuruna Verilen Hediye

 

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Halife (= Devlet başkanı), memurlarından her hangi birini, bir göreve, gönderir de, ona hediye verilirse, halîfenin, onu, o memurdan alıp, beytü'1-mâl-i müslimîn'e koyması uygun olur. Ancak, bunun için, hediyeyi verenin, gönül hoşluğu ile vermiş olması gerekir.

Fakat, hediye veren gönülsüz olur ve hatır belâsı vermiş bulunursa; bu durumda, o hediye, geri verilir. Şayet, iade etmek mümkün değilse, bu durumda, bu hediye, beytü'1-mâle konur ve üzeri yazılır.

Bu gibi hediyeler hakkındaki hüküm, buluntu malın hükmü gibidir.

Dâr-i  harbe girmiş  bulunan, isİâm  askerlerinin komutanının, düşman melikine hediye göndermesinde, bir sakınca yoktur.

Sonra, bu düşman melîki, hediyeye karşılık olarak, bir hediye gönderir ve bu hediye, islâm komutanının gönderdiğinin misli olur veya kıymet bakımından— az farklı bulunursa, bu durumda, o hediye, komutana ait olur.

Şayet, düşman melikinin göndermiş bulunduğu, bu hediyenin, kıymeti, —islam komutanının gönderdiğinden— bir hayli fazla ise, bu durumda, o hediye ganimet olur.

Keza, bir seriyye komutanı, düşman melikine, bir hediye gönderir, o da, bu komutana, kat kat fazlası ile mukabele ederse, bu durumda, komutanın gönderdiği kadarı ona teslim edilir. Bu hediyenin fazlası ise, beytü'1-mâle konur.

Müslümanlar, ehl-i harbin bir kalesini muhasara eder veya bir şehrini kuşatır ve bu durumda, harbîler, komutana, eşya veya başka bir şey satarlarsa, sattıkları şeyin, değerine bakılır: Eğer , sattıkları şeyin benzerinin değeri, —aldıkları bedelden— fazla ise, o şey ganimet olur.

Bu durumda, onlarla, "aliş-veriş" yapmak, mekruh olur mu? İmâm   Muhammed   (R.A.):   "Bütün   eşyalarda  mekruh   olur." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir. [77]

 

7- ÖŞÜR VE HARÂC ARAZİ İKİ NEV'ÎDTR

 

Arazî iki nev'îdir:

1-) Arâzî-i Öşrüye (= Öşür Arazisi)

2-) Arâzî-i Harâciyye (= Harâc Arazisi) [78]

 

Öşür Arazisi:

 

Arap arazisinin tamamı, öşür arazisidir.

Ki, bu, Tihâme, Hicaz, Mekke, Yemen, Tâif, Amman ve Bahreyn arazisidir. [79]

 

Bazı Arazilerin Hududu

 

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Arap arazisi: Azîb'den, Temim Oğullarının Suyu'ndan (ki bu su, bâdiyede en önce uğranılan sudur) Mekke istikâmetine, Küfe, Kadisiye'den yola çıkınca, Mekke'ye kadar olan arazidir.

Aden, Yemen'dedir.

Irak da, sevâd ve Mühre'ye kadar olan yerdir.

Irak'ta yabancı nehirlerle sulanan yerler, haraç arazisidir.

Sevadm uzunluk haddi, Musul'dan, Abadan'a kadardır. Genişliği ise, Hilvan arazisinin dağının bittiği yerden, Kadisiye arazisinin en uzak yerine bitişik olan, arab toprağının azibine kadar olan yerdir. [80]

Harâc Arazisi

 

Bunların hâricinde kalan ve şu vasıfları taşıyan:,

a) Fethedilmiş bulunan;

b) Ahâtisi müslüman olmamış olan;

c) Kendilerine iyilik yapılmış olan; ve

d) Harâc suyu ulaşan; arazîler ise, harâc arazi'sidir. [81]

 

Sulhla Fethedilen Arazi

 

Bir belde ki, orası:

a) Sulh yolu ile fethedilmiştir.

b) Halkı da, cizye vermeyi kabul etmiştir. İşte, burası da harâc   arazi'sidir.

Ancak:

a) Zorla fethedilen ve

b)  İmâmın (= devlet başkanının) arazisini, ganimet ehli arasında taksim etmiş bulunduğu;

arazi ise, öşür arazi'sidir. Bir belde ki:

a) Zorla fethedilmiştir.

b) jmâm, bunlar hakkında, bir hüküm vermeden önce, bu beldenin ahâlisi, islâmı kabul etmiştir; bu durumda, imâm muhayyerdir: Dilerse, bu araziye ganimet ehli arasında taksim eder.Bu durumda, bu arazi öşür arazisi olur.

İsterse, bu araziyi, o beldenin halkına bağışlar.

İmâm, böyle bir iyilik yaptıktan sonra da muhayyerdir: Dilerse, o araziyi öşür kor; isterse ve o arazi harâc suyu ile sulanıyorsa, harâc kor. Fetâvâyi Kâdihan'da da böyledir. [82]

 

Halkı İsteyerek Müslüman Olan Arazi

 

Halkı isteyerek müslüman olmuş bulunan, her beldenin arazisi, öşürarazisi'dir.

Keza, arap arazisinden olan bir yer, kahren (= zor kullanılıp, galip gelinerek) fethedilmiş; puta tapmakta olan bu ahâli de, fetihten sonra müslüman   olmuş   ve   bu   durumda   da,   imâm,   arazîlerini   onlara

bırakmışsa; işte, o arazi de, öşür arazisidir.

Keza, acem beldelerinden (= arap olmayanların yurtlarından), her hangi bir beldeyi, imâm kahren fethetmiş ve halkına iyilik yaparak, onları köle etmeyip, arazilerini de kendilerine bırakmış; ancak, arazile­rine harâc koymakla, bu arazîyi ganîmet sahipleri arasında taksim ederek, öşür koymak arasında tereddüt edildikten sonra, imâm: "Bu araziyi öşür arazisi kıldım." demiş ve yukarıda söylediğimiz şekilde yapmışsa; bu durumda da, bu arazi, öşür arazisi olur.

Bunu, İmâm Muhammed (R.A.), Nevâdir'de böyle söylemiştir. Kerhî de, bunu, kitabında yazmıştır.

Harâc suyu ile sulanmakta olan, bir harâc arazisi'nden bu su kesilir ve bu arazi, öşür suyu ile sulanırsa, bu durumda, bu arazi de, öşür ara­zisi olur. Muhıyfte de böyledir. [83]

 

Diriltilen Arz-ı Mevât'ın Vergisi

 

Bir kimse'tarafından diriltilen arz-ı mevât, (= Ölü toprak) eğer, harâc arazisinde ise, haraç arazisi; öşür arazisinde ise, öşür arazisi olur.

Bu hüküm, ölü araziyi dirilten şahsın, müslüman olması hâlinde geçerlidir.

Ancak, bu araziyi, bir zimmî diriltmişse; —Öşür arazisinde bulunsa bile— harâc arazisi olur. [84]

 

Basra Arazisi

 

Bize göre, Basra arazisi, sahabenin icmâ'ı ile, öşür arazisidir. Sirâcü'I-Vehhâc'da da böyledir. [85]

 

Harâc Arazisinin Nevileri

 

Harâc arazisi, iki kısımdır:

1) Harâc-ı Mukâseme

2) Harâc-ı Vazife

Harâc-ı Mukâseme: Araziden çıkan mahsulden, beştje bir, altıda bir ve benzerleri gibi... alınması îcâbeden vergidir.

Harâc-ı Vazîfe: Zimmette bulunan menfaatten, temekkün sebebi ile, bir şeyin alınmasının gerekli olmasıdır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Harâc-i Mu kâseme; araziden mahsul çıkaran kimseye tjaalluk eder; ziraata temekküne ( = gücünün yeter olmasına) taalluk etmez.

Bunda, güç bulunmasına rağmen, arazi muattal bırakılsa; .harâc gerekmez. Nitekim öşür'de de böyledir. Zahîriyye'de de böyledir.

Harâc-i Vazîfe hakkında ise, İmâm Muhammed (R.A.), Harâc Arazisi isimli eserinde şöyle buyurmuştur:

Zirâat^ elverişli olan her bir cerîbden, bir kazîf ve bir dirhem; sulu arazinin her cerîb'ine karşılık beş dirhem ve üzüm bağının her cerîbine de, on dirhemdir. Muhıyt'te de böyledir. (Yani bunlardan, bu kadar vergi alınır.)

Bunların dışında kalan, za'feran, pamuk, bostan ve benzerleri gibi şeylere de, takatları kadar vergi konulur.

Burada, takatin son haddi ise, bu araziden çıkan mahsulün yarısına ulaşmaktır.

Bostan: Her tarafı duvarla çevrilmiş, içinde, dağınık halde hurma, üzüm çubuğu ve diğer ağaçlar bulunan ve bu ağaçların arası, bir şey ekip dikmeye müsait olan yerdir.

Ağaçları sık olup, araları, bir şey ekip dikmeye müsait olmayan yerler, üzüm bağı mesabesindedir. KâtTde de böyledir.

Cerîb: ( = Dönüm): Eni ve boyu altmışar zira' olan yerdir.

Zira' ise, yedi tutamdır. Bu, zirâ'-ı meliktir. Ve amme zirâ'ından, bir tutam fazladır. Bu cümle, Öşür ve Harâc Kitabı'ndandır.

Şeyhu'l-İslâm Hâher-zâde, İmâm Muhammed (R.A.)'den naklen, şöyle demiştir:

Cerîb: Altmış zirâ'a, altmış zira' (~ 60 x 60 = 3600 zira' murabba - 60 x 60 = 3600 arşın kare) dır.

Kendi cerîblerinden (= dönümlerinden) hikâyeten, her yerde.cerif-bin takdiri gerekmez.

Beldelerin değişik olması gibi, arazilerin cerîblerî de değişiktir. Her beldede, o beldenin ahâlisinin bildiği cerîb (= dönüm) ne ise; o beldenin cerîbi odur.

Kâzîf: (= Ölçek): Bundan maksat, bir sacdır.   Bir sa»yi ırâkî ise, sekiz ntıl'dır. Her rıtıl ise, sekiz mejnn'dir.

Bu kavil, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'e göre ise, kazîf, bir ölçek buğdaydan olur.

Bu, Kitâbü'l-Öşrve'l-harâc'da böylece zikredilmiştir.

Bu kitabın, başka bir yerinde ise: "O yerde ekilen ne ise, kazîf (~ölçek) ondandır." denilmiştir. Sahih olan da, budur.

Uygun olan, ölçeği, iki avuç fazla ölçmektir.

Bu iki avuç fazla ölçme hususu açıklanırken, şöyle denilmiştir. Bu şey, çeç (= arpa, buğday ve benzerlerinin hasad edildikten sonra —harmanda— yığılmış hali) den, ölçülürken, eller, Ölçeğin yanlarına konulur; yenilecek —bu— şeyden, iyice doldurulur ve âşir'in (= öşür toplama memurunun) çuvalına dökülür.

Bazı âlimler ise, bu hususu şöyle açıklamışlardır: Ölçek doldurulur; üzeri silinip, içindeki hububat dökülmeyecek hâle getirilir; sonra da, âşirin çuvalına dökülür. Bundan sonra da, bu ölçeğe ilâve olarak, o çeçten, iki avuç daha alınıp, âşirin çuvalına atılır.

—Harâc-ı vazîfe'de— bu miktarın, sadece, senede bir defa ödenmesi îcâbeder.

Harâc-i mukâseme ve öşür ise, bunun hilâfınadır.^Yani, bunlar, her mahsul çıkışında tekrar alınır.

Bizim,  yukarıda söylediğimiz hususlar,  bir  arazinin bunları çıkarmaya, gücünün yetmesi durumuna göredir.

Fakat, arazinin takati yoksa ve verimi az bir yer ise» bu araziden, ona göre alınır.—Bu    durumlarda—    noksan    almak,    Hz.    Ömer (R.A.)Mnl— koyduğu— bir vazifedir.

Arazinin takati olmadığı zaman, böyle yapmak —haracı noksan almak— bi'1-icma* caizdir.

Arazinin, mahsulünü artırmaya gücü olunca", harâc-ı vazifeyi artırmak caiz olur mu?

Şayet, bu arazinin harâc-ı vazîfe'si Hz. Ömer (R.A.) tarafından konmuşsa; bunu artırmak, bi'I-icma' caiz olmaz.

Keza, Hz. Ömer (R.A.)'m tavzifi (= vazifelendirmesi, harâc-ı vazife koyması) gibi, zamanın imamından (= devlet başkanından) tavzif sudur eden (= harâc-ı vazife konmuş bulunan) araziye de, ziyâde ( = harâc-ı vazifeyi sonradan) artırmak bi'1-icma' caiz olmaz. Arazinin takati olsa bile, bu böyledir.                                                              

Keza, imâm, bu araziye, Hz. Ömer (R.A.) gibi vazife vermişse (= harâc-ı vazife koymuşsa); sonradan jbunu artırmak istese bile ^artıramaz. Arazinin takati olsa bile, bu böyledir.

Keza,   imâm,   bir   arazinin  vergi   şeklini   değiştirmek  istese; —meselâ: Önce, dirhemlerle haracı alınmakta iken, bunu harâc-ı mukâ-semeye veya harâc-ı mukâseme konmuşken bunu, dirhemlere çevirmek istese— bunu yapamaz.

İmâm, -arazi sahiplerinin rızası ile— tayin edilmiş (= belirlenmiş) haracın üzerine ziyade eder veya onu başka bir şekle çevirirse; onların üzerine, Öylece hükmolunur.

İmâm, isteği ile böyle yaptıktan sonra; bundan döner ve bunun hilâfına —bir şey— koymak görüşünde olursa; eğer, önceki hâl, —arazi sahiplerinin— gönül hoşluğu ile yapılmışsa; bu ikinci —vergi— birinciye çevrilir.       .,

Fakat, birinci, nefislerinin hoşuna gitmeyerek yapılmış ve bu arazi de zorla alınmış; —fetheden— imâm, bunlara iyilik ederek, arazîlerini onlara bırakmişsa; bu durumda da, ikinci, birinciye çevrilir.

Ancak, bu arazi, imâm galebe çalmadan, sulh yolu ile alınmışsa; mes'elenin diğer kısmı, yine, olduğu gibidir; ikinci bozulur, birinci yeniden uygulanır.

İmâm, önceden, bir arazi üzerine, ta'yin edilmiş (= miktarı belir­lenmiş) harâc koymayı irâde edince, bunu Hz. Ömer (R.A.)'in tavzifin­den (= koyduğu harâc-ı vazifeden) fazla tutmasının caiz olup olmayacağı hususunda, "caiz olur." ve "caiz olmaz." şeklinde; İmâm Ebö Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'den ikişer ayrı rivayet vardır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, imâmın böyle yapması caiz olmaz. Sahih olan da budur. [86]

 

Harâc-ı Mukâsemenin Takdiri

 

Harâc-ı mukâsemeyi takdir etmek (= miktarını belirlemek) imâma (= devlet başkanına) havale olunmuştur. (O'nun yetkisine bırakılmıştır.)

Ancak, bu miktar, elde edilen mahsulün yarısından fazla olamaz. [87]

 

Harâc Arazisine Sahip Olan Herkes, Harâc Verir

 

Her kim olursa olsun, harâc arazisine sahipse; ondan harâc alınır. Bu şahıs, ister riıüslüman, ister kâfir, ister küçük, ister büyük, ister hür, ister mükâtep veya    ticarete me'zün (= izin verilmiş) köle, ister erkek, ister kadın olsun farketmez. Muhıyt'te de böyledir.

Vakıf arazisinden de öşür ve harâc alınır. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Vergisi belirlenmiş olan bir harâc arazisini, bir gâsıb gasbeder ve gasbettiğini inkâr ettiği halde; onun, o arazinin sahibi olduğuna dair şahidi bulunmaz ve bu araziyi gâsıp ekmemiş olursa; bu durumda, o araziden dolayı, hiç bir harâc yoktur.

Ancak, bu araziyi, gâsıb ekmiş, mahsulde noksanlaşmamışsâ; bu arazinin haracını, gasbeden şahıs öder.

Şayet, gâsıb, gasbettiğini ikrar eder veya arazi sahibinin şahitleri bulunur; ziraatta da, bir zarar olmazsa; bu durumda, haracı arazinin sahibine aittir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, ziraat noksansa; —noksanlık, az olsun; çok olsuin-harâc,arazi sahibine aittir. Bu durumda, arazi sahibi, sanki, o gâsıbtan noksan ödemek üzere, kiralamış gibidir.

Kiraya veya emânete verilen, harâc arazîsinin haracı, arazi sahi­bine aittir.

Ancak, bağ, sulu arazi ve sık ağaçlı bahçenin haracı, kiraya tutana aittir.

Kiraya verilen öşür arazisinin, Öşrü; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, arazi sahibine aittir. Diğerlerine göre ise, kiraya tutana aittir.

Bir kimse, öşür arazisini ödünç alır ve ekerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, —"öşür, arazi sahibine veya ödünç alana aittir."

şeklinde— iki rivayet vardır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre; bir kimse, bir araziyi ödünç alır veya kiraya tutar; zirâate elverişli hale getirir, ağaç dikerse, bu kimse, ister icarcı, ister âriyetci (- ödünç almış kimse) olsun; bu yerde ağaç varsa veya bura sulu yers*e; bu durumda harâc icarcı veya âriyetciye ait olur.

Bir kimse, Öşür arazisini gasbedip ekerse ve ziraatinde noksanlık yoksa; öşrü, arazi sahibi vermez.

Fakat, ziraatte noksanlık varsa; öşür, mal sahibine aittir. Mal sahibi, sanki, burayı, gâsıbdan, noksan bedelle icarlamış gibidir. Fetâ-vâyi Kâdınân'da da böyledir.

Bir kimse, sahibi bulunduğu harâc arazisini satar; alıcı da, burayı boş bırakır ve aradan bir sene geçerse; bu arazinin haracı, satın alan §ahsa ait olur. Bu araziyi eksin veya ekmesin, hüküm böyledir.

Ancak, harâc vaktine, bir seneden az zaman varsa; bu durumda, harâc, satana aittir.

Buğday ve arpa ziraatında mu'teber oaln müddet, fetvalarda, üç aydır.

Bu arazi, satın alanın elinde üç ayı doldurmuşsa; haracı ona; Fetâvâyi Hindiyye değilse, satana aittir. Fetâvâyi Kiibrâ'da da böyledir.

Bir kimse, harâc arazisi satın alır ve bu arazi o şahsın elinde ziraat yapacak kadar kalmazsa; veliyyü'1-emr, yine vergiyi bu şahıstan alır.

Bu durumda, satın alan şahıs, satan şahsa, müracaat edemez. Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.

Şayet, bu arazi, —biri baharda, diğeri güzde— iki mahsul veriyorsa; birinin haracı, satın alana; diğerinin ki ise, satana aittir.

Eğer, bu araziyi, satan ile satın alan, bu iki mahsulü, müştereken hasad ederlerse; bu durumda, harâc da, ikisinden müştereken alınır.

Bu mes'eleyi, SadrıTl-îslâm, Kîtâbü'1-Öşr ve'1-Harâc Şerhi'nde zikretmiştir. Muhiyt'te de böyledir.

Bir şahıs, harâc arazisini satar; satın alan da, başka birine satar; bir ay sonra, o da, bir başkasına satar; böylece, bir sene geçmiş olduğu halde, bu arazi, bu şahıslardan hiç birinin elinde, üç ay kalmış olmazsa; bu şahısların hiç birine, harâc yoktur.

Ancak, bu şahıslardan birinin elinde, bu arazi üç ay kalmışsa; ondan harâc alınır.

Bir   kimse,   ekili,   fakat,   henüz  hasad   vakti  gelmemiş   ve olgunlaşmamış bir araziyi, bir şahsa satarsa; her hali ile, bu arazinin haracı, müşteriye (- satın alan şahsa) aittir.

Bu kimse, bu araziyi, mahsulü olgunlaşmış halde satarsa; Fakiyh Ebû'I-Leys'e göre; bu boş arazi ile birlikte, hasad edilmiş bulunan buğdayını da satmış gibidir.

Bu söylediğimiz hususlar; haracın, sene sonunda tahsil edilmesi halindedir.

Harâc, senenin evvelinde, acele olarak, (= peşin) tahsil ediliyorsa; işte bu zulümdür. Bu durumda, bu araziyi, satana da, alana da harâc yoktur.

Bir kimsenin, köyde, harâc arazisinin içinde, evleri olursa; bu şahıs, evlerin olduğu yerden, faydalansın veya faydalanmasın, ona bir şey gerekmez.

Keza, bir şahsın, müslüman şehirlerinden birinde, sınırı içinde, bir evi bulunur; oraya bostan ekerek veya hurma dikerek, evi oradan çıkarırsa, bu şahıs hakkında, bir şey yoktur.

Bu şahıs, bu evin —sınırlarının içinde kalan yerin— tamamını baştan ederse; bu durumda, arazi, öşür arazisi ise; öşür; harâc arazisi ise, harâc öder, Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.

Bir kimse, bir harâc arazisini satm alıp, içine ev yaparsa; bu arazinin, ziraat bakımından temin edeceği bir menfaat kalmasa bile, bu şahıstan harâc alınır. Muhıyt'te de böyledir.

Veliyyü'l-emrin, bir araziyi, sahibine, harâc arazisi yapması ve bu araziyi ona terk etmesi caizdir.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. İmânı Muhammed (R.A.)'e göre ise, bu, caiz olmaz. Fetva ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli üzerinedir. Ancak, bunun için, bu yerin sahibinin, harâc ehl-i olması gerekir. Bu kolaylık, hâkimlere ve âlimleredir.

Veliyyü'1-emr, bir kimsenin üzerinde olan haracı istemezse, arazi sahibi, onu tasadduk eder.

Ancak, arazi sahibi, veliyyü'1-emr, haracı istedikten sonra, onu tasadduk ederse; borcundan kurtulmuş olmaz. Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.

Âmil (= âşir = zekât ve vergi toplama memuru), veliyyü'1-emr (=   imâm   =   devlet   başkanı   =   sultan   =   hükümdar)'in   bilgisi olmaksızın,   haracı,   ziraatçıya  terk   etse  yani   almasa,   helâl  olur. Kerderî'nin Vecizi' nde de böyledir. [88]

 

Velîyyü'l-Emr Tarafından, Öşrün Arazî Sahibine Bırakılması

 

»İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Veliyyü'1-emr, öşrü, arazi sahibine bırakırsa; onu almak, caiz olmaz.

Bu, hilâfsız böyledir.

Şeyhülislâm, şöyle buyurmuştur:

Veliyyü'l-emrin, öşrü, arazi sahibine bırakması, şu iki şekilde olur:

1)  Unutmak suretiyle, gafletle bırakılmış olabilir. Bu durumda, arazi sahibi, o öşür kadarım, fakirlere sarf eder.

2) Veliyyü'1-emr, bunu, bile bile terk etmiş olabilir.

Bu durumda, öşür borcu olan şahıs, zengin ise, bu, kendisine, sultan tarafından, bir atiyye[89] olur. Veliyyü'1-emr, bu miktar kadarını, beytü'l-mâiden tazmin eder. Yâni, sadaka malı kısmından alıp, harâc malı kısmına kor.

Eğer, öşürü alınmayan şahıs, fakir olur ye öşre muhtaç bulunursa; [90]

 

Sahibinin Bakmadığı Harâc Arazisi

 

îmîm Muhammet! (R.A.), Camiu's-Sağîr'inde, şöyle buyurmuştur:

Harâc arazisi bulunan bir kimse, ona bakmayıp muattal biraksa bile, bu şahıstan, o yerin haracı alınır. Muhıyt'te de böyledir.

Bu, harâc, harâc-ı vazîfe olduğa zamandır.

Şayet, harâc, harâc-ı mukâseme ise; bu durumda, bir şey gerekmez. Yani, bu şahıstan, harâc alınmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. [91]

 

Özürsüz Olarak, Daha Düşük Değerli Bir Mahsul Yetiştiren Kimseden Alınacak Vergi

 

Âlimler, şöyle demişlerdir;

Bir kimse, özürsüz olarak, iki işten, daha aşağı —değerde— olana intikâl ederse; ondan, en yüksek harâc alınır.

Meselâ: Za'feran ekmesi gereken şahsın, bunu terkedîp.hububat ekmesi gibi... Bu durumda, bu şahıs, za'feran haracı verir.

Keza, bağı olan bir şahıs, onu söküp, yerine hububat ekerse; bu şahıstan da, bağ haracı alınır.

Bu mes'ele, böyle bilinir; ancak, zalemenin (= zalim, haksız) insanların malına tama' etmemesi için, böyle fetva verilmez. Kâfî'de de böyledir. [92]

 

Sahip Değiştiren Harâc Arazisi

 

Harâc ehlinden birisi, müslüman olursa; bu şahıs, yine, önce vermekte olduğu haracı verir.

Müslümanların, zimmîlerden, harâc arazisi satın almaları caizdir. Bu şekilde satın alan müslümandan da, önceki gibi harâc alınır. Hidâye'de de böyledir. [93]

 

Bir Araziden Hem Harâc, Hem De Öşür Alınamıyacağı

 

Arazi, ister, öşür arazisi olsun; ister, harâc arazisi olsun; bir ara­ziden, hem öşür, hem de harâc alınamaz.

Bir kimse, bîr. öşür veya harâc arazisini, ticâret maksadı ile alırsa; bu şahıs, buranın zekâtından başka öşür veya haracını da verecektir. Muhıyt'te de böyledir. [94]

 

Öçür Arazisini Satın Alan Zimmî

 

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Züfer (R.A.)'e göre;

Bir zimmî, öşür arazisini satın alırsa; bu şahıstan, öşür değil, harâc alınır. Zâd'da da böyledir. [95]

 

İşlenilmeyen Harâc Arazisinin Durumu

 

Harâc ehlinden bir topluluk; bu arazîyi imâr etmekten (= işlemekten, ekip biçmekten) âciz kalır; bu araziden faydalanamaz ve yanlarında da, harâc verecek bir şeyleri olmazsa; bu durumda, imâmın, o araziyi bunların elinden alıp başkalarına mal etme yetkisi yoktur. Zehıyre'de de böyledir.

Kitfibti'1-Öşr ve'1-Harâc'da, şöyle buyurulmuştur:

Elinde, harâc arazisi bulunan bir kimse; onu, îmâr edemez ve muattal bırakırsa; imâm, onu, imâr edecek, bir kimseye verir ve haracını alır.

Şeyhu'1-İmâm Şemsü'l-Eimme Helvam şöyle buyurmuştur:

Bu mes'elede, sahih olan cevap şudur: îmâm, o araziyi kiraya verir; harâc miktarını alır; fazlasını, bu arazinin sahibine verir.

İmâm Muhammed (R.A.), Ziyâdât'taböyle söylemiştir.

İmâm, şayet, bu arazi için, icarcı bulamazsa; üçte bir veya dörtte bir almak üzere bir ortağa ektirir. Çıkan mahsulden, haracını alır; fazlası, arasi sahibine kalır.

Şayet, ortakçı da bulurmazsa; imâm, bu araziyi, işleyecek bir şahsa verir ve haracını alır.

Bunun caiz olması için, şu iki şeyden birinin bulunması gereklidir: tmâm, ekip, biçip, haracını verme yönünden, ya bu arazinin mal sahibi makamında olur; veya harâc kadar icar almakta, mal sahibi makamında olur.

Bu durumda, alınan bu şeyler, imâm yönünden, harâc; verenler yönünden ise; ücret olurlar.

Şayet, imâm; bu araziyi, haraçla çalıştıracak kimse bulamazsa; bu durumda, bu araziyi satıp, bedelinden haracını alır. Kalan miktar ise, sahibinin olur.

"Gerçekten, imâm, bu araziyi satar." denilmiştir. Bu, imâmeyn'in kavlidir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise: Uygun ve münasip olanı, imâmın, bu araziyi satmamasıdır.

Çünkü, bu şahsın malını satmak, onu mahrum etmektir. Hür olan bir kimseye de, böyle yapılmaz.

Bu, her âlimin kavlidir ve sahihtir. Çünkü İmâm Ebû Hanlfe (R.A.), buranın menfaatinin umûma dönmesi halinde —sahibinin— men edilebileceği görüşündedir.

Bazı kitaplarda, bu mes'ele hakkında, şöyle denilmiştir:

tmâm, ziraatte kullanılacak malzemeyi satın alıp, bu araziyi, ekip biçmesi için birine verir. Mahsul elde edilince de, ondan, harcadığı kadarını ve harâc miktarını alır; artan arazi sahibine verilir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), şöyle buyurmuştur:

îmâm, bu arazinin sahibine, beytü'I-mâPden, satın alınan şeyler kadar, borç verir. Mahsul çıkınca da, ondan, bu arazinin haracını ve verdiği borcu alır.

Şayet, beytü'l-mâl'de, bir şey yoksa; imâm, bu araziyi işletecek bir kimseye verir ve haracını alır.

Şayet arazi sahibi aciz olur da, ekip biçemezse; bu durumda, imâm, yukarıda söylediğimiz gibi yapar.

Bu arazi sahibi, sonradan güçlenir ve zirâat yapabilecek, bir duruma gelirse; imâm, arazisini, tekrar, bu şahsa iade eder.

Ancak, imâm, bu araziyi —özellikle— satmışsa; bu durum müs­tesnadır. Muhiyt'te de böyledir. [96]

 

Sahipleri Tarafından Terk Edilen Harâc Arazileri

 

Hasan'ın İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den rivayet ettiğine göre; îmâm, muhayyerdir: İsterse, bu araziyi, beytü'l-mâl'den işlettirir; bu durumda, mahsulü, bütün müslümanlarm olur. Dilerse; bu araziyi başka şahıslara verip; ne alacaksa, onu, beytü'1-mâl için alır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Ehl~i harâc, ölünce; îmâm, bunların arazilerini zirâat için kullanır: Dilerse, kiraya verir; ücretini, beytü'1-mâle bırakır.

Bu araziyi kiralayan şahıs da kaçarsa;!ondan,|harâc miktarını alır; geride kalanı, kaçan sahipleri için, muhafaza eder. Şayet, bunlar, dönüp gelirlerse; onlara iade eder. Sahipleri kaçtıktan itibaren, bir sene geçmedikçe, kiracıya vermez. Sirâcü'i-Vehhâc'da da böyledir. [97]

 

Zimmîlerin Başka Bir Yere Nakledilmeleri

 

Ehl-i zimmetin, bir yerden, diğer bir yer özürlerinden (= maze­retlerinden) dolayı, naklen gitmeleri, sahih olur.

Özür, onların kuvvet ve kudretlerinin olmayışı; ehl-i harbin üzerle­rine gelme korkularının bulunması; veya, bizim, onlardan çekinmemiz (meselâ: Bizim açık bir tarafımızı, harbilere haber vermelerinden çekinmemiz gibi...) gibi hallerde, bunlara, arazilerinin bedeli ödenir veya arazileri kadar, başka yerden arazi verilir. Ve yine, Önceki arazinin haracı alınır.

Bir rivayete göre de, nakledildikleri yerin haracı alınır. Fakat, önceki kavil, esahtır.

Bunlara verilen yeni arazi de, harâc arazisi olur.

Bunların ayrılmış bulunduğu araziye, müslümanlar yerleşmiş bulunursa; bunlar, da, bu arazinin haracını verirler. Kâfi'de de böyledir.

Köyde bulunan bir arazinin sahipleri ölse veya kaybolsa, yahut bu arazinin haracını vermekten aciz kalsa ve onu, veliyyü'1-emre teslim etmek isteseler; bu durumda, veliyyü'1-emr, yukarıda söylediğimiz gibi yapar.

Şayet, veliyyü'1-emr, burayı kendisi için satın almak isterse; önce başkasına satar; sonra kendisi, ondan satın alır.[98]

 

Cinsleri Karışık Olan Arazilerin Haracı

 

Bazı kimseler, içinde üzüm bağı ve ekime müsait bir yer bulunan, bir arazi satın alsalar; bunlardan biri bağı; diğeri de, bağ olmayan yeri satın almışsa;  âlimler:   "Bağın haracı belli;  arazinin haracı belli... Böylece hükmolunur.  Şayet,  bağın haracı bilinmiyorsa;  o arazinin haracı, hep birden alınır."

Bağın, aslında bağ; arazinin de, aslında arazi olduğu bilinirse; bu durumda, bağın ve arazinin haracına bakılır. Haradan bilinmekte ise, aralarında taksim ederler ve her ikisi de, hissesine ne düşerse, onu verir.

Haraçları karışık olan bir köyde; bir şahsın, arazisinin haracı, —kendisi ile başkasının arasındaki seviyenin ekserisi olarak— istenirse; âlimler: "Eğer, bidayette, haracın, ales'seviye ( = eşit olarak) mi, yoksa, karışık (fazlah-noksanlı) mı olduğu bilinmiyorsa; bu durumda, önceki halinede terk edilir," demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fetvalarda: "Bir kimse, bir harâc arazisini mezarlık veya fakirler için mesken yaparsa; bu durumda, bu arazinin haracı düşer."

Harâc arazisi, bir müslümanda senelerce kalırsa; İmâmeyn'e göre, geçmiş yılların hepsinin haracı alınır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, içinde bulunulan senenin haracından başkası alınmaz.          

Şeyhu'l-islâm, Siyer-i Sağîr ŞerhFnde, böyle söylemiştir.

Sadru'l-İslâm da: "Sahih olan, her seneninkini almaktır." demiştir. Mııhıyt'te de böyledir. [99]                                                                

 

Su Baskınına Veya Diğer Âfetlere Maruz Kalan Harâc Arazisi

 

Su baskınına maruz kalan veya zirâatten men edilmiş bulunan araziye, harâc yoktur. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), Nevâdir'de şöyle buyurmuştur:

Bir harâc arazisini su basar; sonra da bu su çekilir, sahibinin, sene geçmeden önce, ziraat yapmaya gücü yettiği halde; ziraat yapmazsa; bu arazinin haracı, sahibinden alınır.

Ancak su, ziraat yapılması mümkün olacak zamana kadar çekilmezse; bu durumda, o araziden dolayı harâc gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.

Ziraati, kendisinden sakınılması mümkün olmayan su baskını, yangın, fazla soğuk ve benzerleri gibi semavî bir âfet imha ederse; bu durumda, bu araziye harâc yoktur.

Şayet, âfet semavî olmaz ve ondan korunulmasi mümkün olursa; bu durumda, o araziden, harâc, esahh olan kavle göre sakıt olmaz. Mah­sulü, maymun veya diğer hayvanların yemesi gibi...

Şeyhu'l-îslâm: "Eğer, âfet, hasaddan önce ise, harâc sakıt olur; âfet, hasaddan sonra ise, harâc sakıt olmaz." demiştir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. [100]

 

Âfete Maruz Kalan Öşür Arazisi

 

Öşür arazisinde, helak, hasaddan Önce vuku bulursa, öşür sakıt olur.

Öşür arazisinde, helak, hasaddan sonra meydana gelmiş ve arazi sahibinin nasibine zarar vermişse; öşür sakıt olur; aksi takdirde, öşür düşmez. Ve, arazi sahibinin zimmetinde kalır.

Harâc arazisinde, harâc, harâc-ı mukâseme ise; bu durumda, bu arazi de, öşür arazisi gibidir. Çünkü, bunda da,T haracın, çıkan mah­sûlden alınması icâbetmektedir. Çıkan mahsulün tamamının helak olması hâlinde, öşür, ancak, ehli (o yerin halkı) arasında harcanır.

Şayet, mahsulün çoğu zayi olur da, bir kısmı kalırsa; bu geride kalana bakılır: Eğer iki ölçek ve iki dirhem miktarı kalmışsa; bir ölçek ve bir dirhemi alınır.                                     .

Şayet, haracı alınan mahsûlden, geride kalmış olanı bulunursa; harâc, sakıt olmaz. Ve, mahsulün yarisı alınır. Fetâvâyi Kâdîhan'da da böyledir,

Âlimlerimiz, şöyle demişlerdir:

Bu hususta en doğru olan şudur: Önce, adamın nafakasına bakılır; sonra da, çıkan mahsule bakılır. Önce, bu şahsın nafakası hesaba katılır; artarsa, bundan, açıkladığımız gibi öşür veya harâc, —ne ise, o— alınır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Harâc, ancak, çıkan mahsûlün helak olması ile, sakıt olur. Şayet, ziraate yetecek kadar, bir şey kalmazsa, o zaman, harâc sakıt olur.

Ancak mahsul, bu miktardan fazla kalırsa, bu durumda, harâc sakıt olmaz. Böyle, zayi olmuş bulunan, sanki, yokmuş gibi olur.

Bir âfet sebebi ile, bir bağın mahsulünün helak olması hâlinde de, durum böyledir.

Şayet, bu mahsulün, bir kısmı helak olup, bir kısmı kalmışsa ve kalan kısım da, yirmi dirheme erişir veya daha fazla olursa; bu mah­sulden, on dirhem alınması îcâbeder. Şayet, yirmi dirheme ulaşmazsa; geride kalanın yarısı alınır. Fetâvâyi Kâdîhan'da da böyledir. [101]

 

Âfete Uğrayan Zîraatçilere Yardım

 

Sultan Mahmud, zamanında, zîraatçiler, bir âfete mâruz kalınca, bunların nafakalarım, beytü'l-mâlden tazmin eder ve: "Ziraatçılar, kâr zamanı bizim ortaklarımızdır. Nasıl olur da, biz onlara, zarar zamanı, ortak olmayız?" derdi.

Her müslüman sultan (= saltanat ve iktidar sahibi) bu ahlâkta olmalıdır. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir. [102]

 

Üzüm Çubuğu Veya Ağaç Dikilen Ziraat Arazisi

 

Bir kimse, harâe arazisine, bağ dikerse; bu bağ üzüm vermedikçe, bu arazi, ziraat arazîsi sayılır.

Keza, bu araziye, meyve veren ağaç dikerse; ağaçlar meyve verene kadar, burası daharâc arazisidir.

Dikilen bu bağ, üzüm verip, bunun kıymeti yirmi dirheme erişir veya daha yukarı çıkarsa; bu durumda, sahibi, on dirhem harâc verir.

Şayet, elde edilen mahsulün kıymeti, yirmi dirhemden noksan İse, mevcudun yarısı harâc olur.

Eğer, elde edilen mahsul, bir ölçeği doldurmaz ve bir dirhemi dahi bulmaz ise; bir ölçekten ve bir dirhemden noksan harâc alınmaz. Çünkü, burası, ziraat arazisi olarak, temekkün etmiştir.

Bir kimsenin arazisi meşelik olur ve içinde de çok sayıda av hay­vanı bulunursa; bu araziye harâc yoktur.

Bir kimsenin arazisinde kamışlık, ılgın ağacı veya meyve vermeyen diğer ağaçlardan bulunursa; bakılır: Şayet bunlar kesilince, arazi ziraate elverişli hâle gelecekse; bu durumda, o araziden harâc alınır.

Fakat, bu arazinin İslahı mümkün değilse, harâc îcâbetmez.

Kendisinden, az veya çok, tuz çıkan bir harâc arazisini, harâc suyu ile sulayıp, ziraate elverişli hâle getirmek mümkün olursa; bu araziye harâcvardır.

Ancak, buraya harâc suyu ulaşmazsa veya dağda olduğu için buraya su varmazsa; h^rât yoktur.                       .

Şayet, harâc arazisinde, ıslâha elverişli olmayan —az— bir parça yer varsa veya ıslahı mümkün olduğu halde, sahibi, oraya suyu ilet­mezse; bu durumdaki araziye harâc vardır. Aksi takdirde harâc yoktur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, haracın icâbetmesi senenin evvelindedir. Ancak bunu için, arazinin hakîkaten veya itibarî olarak nâmî (~ çoğalıcı) olması şarttır. Zehıyre'de Kitâbü'1-Öşr ve'1-Harâc'da da böyledir. [103]

 

Harâc Toplayacak Kimsenin Vasıfları

 

Valinin, harâc toplayacak memuru seçerken, onlarda şu vasıfların bulunmasına dikkat etmesi uygun olur:

Harâc toplayan memur:

1) İnsanlara karşı yumuşak ve şefkatli davranmalı;

2) Bilhassa, harâc hususunda, insanlara karşı âdil olmalı;

3) Haracı mahsul çıkınca almalı; hatta, senede iki defa mahsul veren yerlerden, haracın yarısını yazın; diğer yarısını da güzün almalı;

4) Bakliyattan, eğer, senede beş defa mahsul alınıyorsa; her alışta beşte birini, dört mahsul alınıyorsa, her alışta dörtte birini alması; diğer hallerde de, bunun gibi hareket etmesi uygun olur. Muhıyt'te de böyledir. [104]

 

Haraç Ve Öşür Borcu İle Ölen Kimse

 

Üzerinde, harâc veya öşür borcu bulunduğu halde ölen kimsenin terekesinden, bunlar alınır. [105]

 

Haracı Veya Öşrü Verilmeyen Mahsulün Durumu

 

Harâc, mahsul hasad edilince alınır.

Arazi sahibinin elde ettiği mahsulden, haracını vermeden yemesi, helâl olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Öşür mahsulü de, öşrü verilmeden yenemez. Şayet, arazi sahibi, bu durumda, bundan yerse, borçlu olur.

Sultan, haracı verilene kadar, harâc mahsûlünü, habsedebilir. Zahî-riyye'de de böyledir. [106]

 

Haracı Acilen (= Önceden) Almak

 

Nevâdir'de, İmâm Muhammed (R. A.) şöyle zikretmiştir:

Bir senenin veya iki senenin haracını, acilen (= önceden) almak caizdir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, arazisinin haracını önceden verse; sonra da, o araziyi su bassa; bu şahsın ödediği harâc, kendisine geri verilmez. Ancak, mü­teakip senenin haracına sayılır.

İmâm Mu hanime d (R.A.)'e göre, iki senelik haracını veren şahsın arazisini su bassa; bu şahsa da, verdiği harâc iade edilmez.

Ancak, verdiği bu harâc, ayniyle duruyorsa; geri verilmesi hâlinde de bir şey gerekmez.

İmâm, onu, savaş masrafına harcarsa, yine bir şey lâzım gelmez. Muhıyt'te de böyledir. [107]

 

8- CİZYE

 

"Cizye" kelimesi, ehl-i zimmetten alınmış bir isimdir. Nihâye'de de böyledir.

Cizye, savaş ehlinden olan, hür, bulûğa ermiş ve akıllı kimselerin ödemesi gereken bir vergidir. Bu vergi, vasıflarını saydığımız şahıs­lardan, hırfeleri (- san'atlan, meslekleri) güzel olmasa bile alınır.

Cizye, iki nev'îdir:

1) Harbîler üzerine, anlaşma ve karşılıklı rıza ile takdir edilerek konmuş ve üzerinde ittifak edilmiş bulunan cizye. Kâfî'de böyledir.

Takdir edilen bu cizye, artırılamadığı gibi, eksiltilemez de. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.

2) Kâfirlere galip gelince, imâmın ta'yin ve takdir ettiği ve mülkleri üzerine kararlaştırdığı cizye. Kâfî'de böyledir.

Takdir edilmiş bulunan bu cizyeye kâfirlerin razı olup olmaması da müsavidir.

Bu durumda, imâm, kafirlerden zengin olanlara, her sene için, kırk sekiz dirhem cizye kor ve her ay, dört dirhem alır.  Kâfî'de, Hîdaye'de ve Fethu'l-Kadîr' de de böyledir.

Bu cizye, kâfir kişinin hırfeti (= san'atı, sosyal durumu, mesleği) güzel olmasa bile, yaptığı işe göre, ta'yin ve takdir edilir.

Âlimlerin, zengin, fakir ve orta halliyi belirlemek hususunda kavil­leri (= sözleri, görüşleri) vardır.

Şeyhu'I-İmâm Ebû Ca'fer: "Bir kimseyi kendi beldesinde, insanlar zengin veya fakir yahut orta halli biliyorlarsa; işte o şahıs, öyledir." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Kerhî ise: "Yüz dirheme veya ondan daha az bir şeye sahip olan kimse, fakir'dir.

Bir kimsenin, yüz dirhem ile on bin dirhem arasında bir şeye sahip olması halinde, o kimse orta halli dir.

Zengin ise, on bin dirhemden fazlaya sahip olandır." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Çalışan kimsenin, sıhhatli olması gereklidir. Yani, bu şahsın, iş yapmaya gücü yetriielidir. Bu kimsenin, senenin yandan çoğunda, sıhhatli bulunması —cizye alınması bakımından— kâfî gelir. Nihâye'de de böyledir. [108]

 

Cizye Kimlerden Ve Ne Zaman Alınır

 

Bize göre cizye, senenin evvelinde alınır.

Ehl-i kitaptan veya acemden (= arap olmayandan) yahut arabdan; ateşperestten, putperestten alınan cizyeler, müsâvîdir. Kâfî'de de böyledir.

Harâcü'1-re's (= baş vergisi = cizye) senenin sonu çıkmadan alınır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un: "O, her iki ayda bir, adalet üzere, tahsil edilir." buyurduğu rivayet edilmiştir.

İmâm Muhammed (R.A.) ise: "Bu, ay be ay alınır." buyurmuştur. Esahh olan ise, birinci kavildir. Mebsût'ta da böyledir.

Yahudiler, sâmirîlere dâhil olurlar. (Yani, onlar gibi mütâlâa edi­lirler.)

Nasrânîler (= hıristiyanlar) ise, frenklere ve ermenilere dâhil olurlar.

Ehl-i kitaba, mecûsilere veya putperestlere karşı, cizye konulmadan önce, galip gelinmişse; onların kadınları ve çocukları fey'dir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Yıldızlara   tapanlara   gelince;   İmâm   Ebû   Hanîfe   (R.A.): "Onlardan da, cizye alınır." buyurmuş; tmâmeyn ise: "... alınmaz." demişlerdir.

Mübeyyıda[109] denilen kimselerden, cizye alınır mı?

Âlimler, bu hususta, şöyle buyurmuşlardır: "Bunların durumlarına bakılır: Şayet, yeni iseler; bunlar, mürteddirler. Bunlardan cizye alınmaz. Ve bunlar, öldürülürler. Fakat, bunlar, eski iseler; kendile­rinden cizye alınır.

Zındıklardan da, cizye alınır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [110]

 

Putperest Ve Mürted Araplar

 

Putperest ve mürted araplara, cizye konmaz.

Müslümanlar, bunlara karşı galip gelirse; bunların karıları ve çocukları, fey olurlar.

Bunların erkeklerinden, müslüman olmayanlar ise, öldürülür. [111]

 

Cizyeden Muaf Olanlar

 

Kadınlara ve çocuklara cizye yoktur.

Körlere, felçlilere, çok yaşlılara ve çalışmayan fakirlere de cizye yoktur. Hidâye' de de böyledir.

Mecnunlara ve oturaklara da cizye yoktur.

Bunaklardan da cizye alınmaz.

Eli ve ayağı kesik olanlar da, cizye vermezler.

Kölelere, mükâteplere, ümm-ü veledlere de, cizye konulmaz. Bunlar adına, efendileri de cizye ödemezler.

İnsanların araşma katılmayıp, münzevî yaşayan ruhbanlardan da, cizye olunmaz. Hidâye'de de böyledir. [112]

 

Necrân Hıristiyanlarına Konan Vergi

 

VelvâUcî, Fetvalarında şöyle demiştir:

Necrân Hıristiyanlar ma, —hem kendileri ve hem de arazileri için— her sene, iki bin hülle, cizye konulur.

Her hülle, elli dirhem (değerinde) dir.

Bu cizyenin, bin hüllesi, safer ayında, bin hüllesi de, recep ayında alınır.

Bu miktar; Necran Hıristiyanlarının, kendi şahısları ile, arazileri arasında bölüştürülür.

Şahıslarına isabet eden kısım cizye; arazilerine isabet eden kısım ise, harâcolur.

Bunu,  Velvâlicî söylemiş ve:  "Bu,  hadîs-i  şerîfe muvafık ve sahihtir." demiştir.

Ancak, "Her hülle, elli dirhemdir." sözü, müstesnadır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), Kitâbıf UHarâc'mda şöyle buyurmuştur:

Bu hülle, onların nefislerine ve mallarına karşı konmuş bir vergidir.

Müslüman olmayan erkeklerle,  Necrân arazisinin tamamına taksim olunur.

Şayet, bunlardan (Necrânlılardan) bazıları, arazilerini, bir müslü-mana veya bir zimmîye yahut kadınlara ve çocuklara satarlarsa; arazileri hakkında, değişen bir hüküm yoktur.

Şahıslarına ait cizyeye gelince; bunların da, kadınlarına ve çocuklarına cizye yoktur. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.

İmâm Ebu Yûsuf (R.A.), bunu, Kitâbü'I-Harâc'ında apaçık yazmıştır. Ve: Her hülle, okıyyedir. Yani, kıymeti, elli dirhem değildir.

Velvâlicî'nin dediği gibi, bu sahih değildir. Çünkü, okıyye, kırk dirhemdir." demiştir, Fethu'l-Kadîr'den naklen Nehru'l-Fâik'ta da böyledir.

Âlimlerimiz, şöyle demişlerdir:

"Necran hıristiyanlarının erkeklerinin tamamı ölse veya bunlar hep birlikte müslüman olsalar; bu, iki bin hülle —vergi— sakıt olmaz. Bu verginin tamamı, böyle bir durumda, arazilerinden alınır." HâvH-Kudsrde'de böyledir.

Bunlardan, kim müslüman olursa; onun, şahsına ait cizye sakıt olur. Ancak, bu, müslüman olmayanlardan ahnır.

Necranlılarm köleleri de, —diğer— ehl-i zimmetin köleleri gibidir. Bunların da, şahıslarına cizye konulur. Velvâliciyye'den naklen Ta tarh â-niyye'de de böyledir.

Hülle: Izâr ve ridâ (dan müteşekkil bir ğiyecek)dir. Muhtar olan budur.

—Bir elbise, —böylece— iki adet olmayınca, ona, hülle denilmez. Kifâye'de de böyledir.

Huccet'de şöyle zikredilmiştir:

"Kazanmakta bulunan ve durumu diğerlerinden daha iyi olan hıristiyandan, cizye, —diğerlerine nisbetle— fazla olarak alınmaz." Tatarhâniyye'de de böyledir. [113]

 

Köle Ve Cizye

 

Bir   müslümanın   kölesi   hıristiyan   ise,   ona   da,   cizye   konur. Hidâye'de de böyledir.

Bir kureyşli tarafından azâd edilen, kâfir köleden de, cizye ahnır. Kâfi'de de böyledir. [114]

 

Ferdin Cizye Mükellefiyeti Ne Zaman Başlar

 

Zimmet ehlinden bir erkek çocuk, senenin evvelinde ve henüz-cizye konulmamış iken, ihtilâm olursa (= bulûğa ererse); ona da cizye konur. Ve ondan, o senenin cizyesi alınır.

Şayet bu çocuk, erkeklere cizye konulduktan sonra bulûğa ererse; o sene geçene kadar, bu çocuktan cizye ahnmaz.

Malı olan bir köle azâd edilince; eğer bu köle, cizye konmadan önce azâd edilmişse; buna da cizye konur.

Şayet bu köle, o senenin cizyesi kokulduktan sonra azâd edilmiş olursa; o sene çıkana kadar bu köleye, cizye konulamaz.

Bir harbî, cizye konulmadan Önce zimmî olursa, bu harbîye, o sene cizye konur.

Ancak bu harbî, cizye konulduktan sonra zimmî olmuşsa, o sene çıkana kadar bu harbîye de, cizye konamaz.

Musîbete uğrayan kimseye de cizye konmaz. Bu kimsenin durumu, sene çıkmadan iyileşse bile —ister, cizye konmadan Önce; ister, cizye konduktan sonra, iyîleşsin— ona cizye konmaz.

Hiç bir şeyi olmayan fakir bir kimse, zenginleşse veya orta halli olsa; zengin olmuş bulununca, ondan cizye alınır. Bu şahıs, ister cizye konduktan sonra; ister cizye konmadan önce, zenginleşmiş bulunsun, fark yoktur. [115]

 

Cizye Borcu Ne Zaman Kalkar

 

Bize göre, üzerinde cizye borcu olarak ölen veya müslüman olan kimseden, baki kalan cizyesi alınmaz.

Keza, üzerinde cizye borcu olduğu halde, a'mâ veya yatalak olan; yahut, çalışmaya gücü yetmiyecek kadar çok yaşlanan veyahut da, verecek bir şeyi kahmyacak kadar düşen kimsenin de, vermemiş bulunduğu  şahsî cizyesi,  üzerinden  sakıt olur.  Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir zimmî, senenin bir kısmında zengin, bir kısmında da fakir olur; ancak, senenin ekseriyetinde zengin bulunmuş olursa; bu şahıstan, o sene için, tam zengin cizyesi alınır.

Bunun aksinin olması halinde de, o şahıstan, fakir cizyesi ahnır.

Eğer, senenin yarısında zengin, diğer yarısında fakir olursa, bu durumdaki şahıstan da, orta halli kimselerden alman cizye kadar, cizye alınır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

îmâm   cizye koymadan önce iyileşmiş bulunan hastaya, cizye konulur.

Ancak,   imâm    cizye  koyduktan  sonra  iyileşen   hastaya, cizye konmaz. [116]

 

İki Senelik Cizye Peşin Alınırsa

 

îki veya daha fazla senenin cizyesini, önceden almak veya vermek caizdir.

îki senelik cizyesini peşin olarak önceden vermiş olan kimse, müs-lüman olursa; bunun, bir seneliği geri verilir. Önceki seneninki geri verilmez.

ikinci sene girdikten sonra, bu şahıs müslüman olur veya ölürse; bu durumda cizye geri verilmez. El-Ihtiyar Şehhu'l-Mubtâr'da da böyledir.

Bu mes'ele, "Cizye, senenin evvelinde alınır." diyenlere göredir. Fetva da, bunun üzerinedir. Fetâvâyi Kûbrâ" da da böyledir.

Seneler geçtiği halde, bir zimmînin cizyesi alınmamış ve bilâhare de kendisi müslüman olmuş bulunsa; bize göre, bu şahıstan, geçmiş sene­lerin cizyesi alınmaz.

Bu şahıs, müslüman olmayıp, küfr üzerine karar kılmış bulunsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, yine, geçmiş yılların cizyesi, bu şahıstan istenmez; ancak, içinde bulunulan senenin cizyesi alınır. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir Necrânî ile bir Nebtî arasında olan bir câriye, bir çocuk doğurur, bu çocuk büyür, bu durumda, hem necrâni, hem de nebtî, o çocuğun   kendilerine   ait   olduğunu   iddia   ederlerse;   bu   çocuğun —büyüyünce— cizyesinin yarısı Necrânî olarak; yarısı da Nebtî olarak alınır. Sirâciyye'de de böyledir.

Bir Necranlı ile bir Tağlıbli arasında olan bir cariyeden bir erkek çocuk dünyaya gelse; bunlardan ikisi de: "Bu çocuk, benimdir." diye iddiada bulunsa; bu durumda, babalar ölse ve bu çocuk büyüse; Siyer'de şöyle denilmiştir: Eğer, Tağlibli önce ölmüşse; bu çocuktan, Necrân ahâlisinin cizyesi; eğer, Necranlı önce ölmüşse; bu çocuktan Tağliblilerin ödediği —gibi— cizye alınır.

Şayet, ikisi birden ölmüşlerse; bu çocuğun cizyesinin yansı birinin; diğer yarısı da, ötekinin cizyesi cinsinden alınır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse cizyesini, kölesi veya vekili ile gönderirse; esahh olan rivayetlere göre, bu mümkün olmaz. Bilakis, cizyesini ödeyecek kim­senin, bizzat hazır olması ve onu, ayakta durarak vermesi; alanın da,.

oturduğu yerde alması gerekir.

Bir rivayete göre de, o şahsın elbisesinden tutularak çekilir ve: "Ey zimmî, cizyeni ver" denilerek alınır. Tebyîn'de de böyledir.

Cizyeyi verenin eli aşağıda, alanın eli ise, yukarıda olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

İmâm, —Cemâcim kabilesinin vergisini takdir ve ta'yin ettiği sırada- muhayyerdir: Dilerse, arazileri ile bu Cemâcim kabilesinin   ara­larını  birleştirir.  Yani,  bunlardan  alacağı  arazi  ve  şahıs vergisini, —dirhem veya dinarlardan— tek harâc haline getirir; veya bunların vergisini ölçülebilen yahut tartılabilen şeyler veyahut da elbise gibi şeylerden, —tek harâc olarak— belirler.

Dilerse imâm, bunları ayırır; yani araziden alacağı haracı ayrı; şahıs başına alacağı cizyeyi de ayrı —takdir— eder.

Şayet, imâm, —bu İki vergiyi— birleştirirse; bu durumda, kabileye, güçlerinin yettiği kadarını, onların sayılarını da göz önünde bulundu­rarak ayırır. (Yani cizye'yi böylece takdir eder.)

Araziye de, adalet ve insaf dâhilinde, bir —harâc— takdir eder.

Bu durumda, kabileye isabet eden vergi, cizye'dir. Bu cizye, tertip üzere, fert fert konulur.

Araziye isabet eden —vergi— bölümü ise, harâcdır. Bu harâc da, arazinin mahsul durumuna göre, tertip üzere ta'yin edilir.

Kabile, —fertleri— ölmekle veya müslüman olmakla azalırlarsa; bu durumda, bunlardan alınan vergi, tahammülü varsa, araziye nakledilir.

Keza, bu Cemâcim Kabîlesi, tamamen yok olursa; bu durumda da, bunların —vergi— hisseleri, araziye iade edilir. Ancak, yine, arazinin gücünün buna, kâfi gelmesi gerekmektedir.

Şayet, arazinin gücü yoksa; bu durumda, —sadece, kendisine önceden— konmuş bulunan vergisi alınır; diğeri sakıt olur.

Bundan sonra, Cemâcim kabîlesi tekrar çoğahrsa; bu vergi hisseleri —yani cizyeleri— yine onlara iade edilir. (Yani, bu vergi, tekrar alın­maya başlanır.)

Şayet, arazilerinin verimi azalırsa; bu araziden alman vergi ( =harâc), Cemâcim Kabîlesi fertlerine havale edilir.

Sonra, bu arazi olgunlaşıp verimi artarsa; hissesi, tekrar bu araziye iade edilir.

Şayet, arazi, bu haracı taşıyamazsa; bu vergi sakıt olur. Sonradan,

taşıyabilecek hâle gelirse, bu vergi —yükü— tekrar, bu araziye yüklenir. Şayet, su baskını veya başka bir âfet sebebi ile, arazi helak olmuş,

fakat, kabile ayakta kalmışsa; bu durumda, bu.arazinin hissesi, artık, kabileye havale edilmez.

İmâm, bu iki vergiyi, bir birinden ayırmış ve ayrı ayrı takdir etmişse; bu çjurumda, kabilenin hissesi ile arazinin hissesini, ayrı ayrı tesmiye eder. (isimlendirir, miktarını belirtir.) ve açıklar.

Keza, bu iki sınıftan birinin yükünü, diğeri taşıyamazsa, bu durumda, o verginin miktarı, taşıyabileceği miktara kadar düşer.

Şayet, imâm, bunlarla, verginin tamamını araziden almak üzere veya —araziden hiç almayıp— kabileden aimak üzere anladır ve buna razı olursa; bu sahih olmaz.

Bu vergi, kabîle üzerine (= cizye) ve arazi üzerine (= harâc) olmak üzere, tertibe göre taksim edilir. Kâfî'de de böyledir.

İmâmın, belli bir —miktar—mal üzerine, anlaşma yapmış bulunduğu bir yerin halici müslüman olsa;jbu durumda haraçları durur; (yani onu ödemeye devam ederler); şahıs başına ödedikleri cizye ise, sakıt olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Doğrusunu en iyi bilen Allahu Teâlâ?dır. [117]

 

Zimmîlerin Kilise, Havra Ve Ateş-Hâne Yapmak İstemeleri

 

Zimmîler, müslümanların şehirlerinde, havra, kilise, veya mecûsî-lere mahsus ateş-hâne yapmak isterlerse, bütün âlimlerimize göre, bu gibi şeyleri yapmaktan men edilirler.

Zimmîlerin, bu gibi şeyleri, köylerde yapmak istemeleri hâlinde ise, ihtilâf vardır:

Belh bilginleri: "Eğer, köyde oturanların ekserisi, ehl-i zimmet değilse; —bu gibi şeyleri yapmalarına— mâni olunur." demişlerdir.

Buhârâ bilginlerinden, Şey hu'I-İmâ m Ebû Bekr M uh amme d bin FadI: "...Bunlara mâni olunmaz."; Şemsü'I-Eimme Serahsîise: "Esahh olan, onlar, men edilirler." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu gibi şeylerin, arap arazisinin şehirlerinde de köylerinde de yapılması yasaklanır. Hidâye'de de böyledir.

Havra ve kilise gibi şeylerin yapılması yasaklandığı gibi; zimmîlerden her hangi birisinin, tek basura çekilip de, ibâdet yapması için savma'a(- tapmak) yapması da caiz olmaz.

Bir müslümamn, kendi evinin içinde, özel bir yer ayırarak; orada, yalnız başına  ibâdet etmesi, namaz kılması    men  edilmez.

Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir. [118]

 

Önceden Yapılmış Kilise Ve Havralar

 

Âlimlerimiz, şöyle buyurmuşlardır: "Köylerde ve kasabalarda önceden yapılmış bulunan, havra ve kiliseler, yıkılmazlar."

Şehirlerde olanlara gelince; bunlar hakkında, İmâm Muhammet! (R.A.), İcârât isimli kitapta: "... Yıkılmazlar." buyurmuştur. Öşür ve Harâc isimli kitapta ise "... yıkılır.'' denilmiştir.

Şemsü'I-Eimme Serahsî ise: "Bana göre, esahh olan, İcâratm rivayetidir." (Yani yıkılmamasıdır.) buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da

da böyledir.

Nâtıfî, Vâkıât isimli kitabında, şöyle demiştir:

"İmâm   Muhammed   (R.A.):   "Arap   arazisinde   kilise,   havra, ateş-hâne   bırakmak,   uygun   olmaz"   dedi.   Gâyetü'l-Beyân'da   da böyledir. [119]

 

Zîmmîlerîn Eskiden Yapılmış Kiliseleri Yıkılmışsa

 

Zimmîlerin, eskiden yapılmış olan kiliseleri yıkılırsa; onu —yemden— aynı yerine ve olduğu gibi yapabilirler.

Şayet, zimmîler: "Biz, —yıkılan kilisenin—- yerini, başka bir yere nakledeceğiz." derlerse; onların, bu isteği yerine getirilmez.

Yıkılan bu kiliseyi, ancak, kendi yerine yapabilirler.

Bu —yeni— kiliseyi, önceki binasından daha büyük yapmaları da .    men edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Burada,  eskiden maksat,  imâmın,  bu  zimmîlerin beldelerini almadan ve bunlarla, dinlerinde serbest oldukları hususunda anlaşma yapmadan önce demektir. Bunun, sahâbî zamanında yapılmış   olması şart koşulmadığı gibi, tabiîn devrinde olması da şart koşulmamıştır. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.

Zimmîlerin, köyde bir kiliseleri olur; bu köyün halkı çok sayıda ev yaparlar ve burası şehir hükmüne girerse; bir rivayete göre, bu kilisenin Fetâvâyİ Hindiyye yıkılmasına emir verilir. Bu rivayet, Kitâbü'l-Öşr'de dir.

Umûmun rivayetine göre ise, "bu kilisenin yıkılmasına, emir verilmez."

Bu hüküm, şehrin yakınında kiliselerinin bulunması ve etrafına yapılan binaların şehre ulaşması halindedir. Ve buranın, şehrin bir mahalli olması durumundadır.

Sahih plan da, ammenin bu rivayetidir. Tatarhâniyye'de de böyledir. [120]

 

Harbîlerle Yapılması Uygun Olmayan Bazı Sulh Şekilleri

 

Harbîler, müslümanlara; ehl-i zimmet olmaları ve müsiümanlann arazilerinde şehir kurmaları şartı ile sulh talebinde bulunsalar; bu durumda, bunların yaptıkları bu şehre, kilise veya havra yapmaları men edilmediği gibi, açıktan içki ve domuz satmaları da meri edilmez.

Ancak imâmın, böyle bir sulha razı olması uygun olmaz.

Şayet, bu şekilde bir topluluk, müslümanlarla; nefislerinin ve mal­larının zimmette olması, buna karşılık, müslümanlarm da, onların yurt­larına, şehirlerine, kasabalarına ve köylerine ortak yerleşmeleri şeklinde bir anlaşma yapsalar; ancak, buralarda, kiliseler, havralar, ateş evleri bulunsa; domuz, şarap apaçık satılıyor ve açıktan açığa analarını, kızla­rını, bacılarını nikahlıyorlar; iaşeler ve ateş perestlerin kestikleri açıkta satılıyorsa; bu durum karşısında, müslümanlar toplanarak, ceza verme cihetine giderler ve zimmtleri, bu gibi şeylerin tamamını yapmaktan men ederler.

Bundan sonra zimmîler, burada, kilise, havra veya ateş-evi yapa­mazlar.

îçki, domuz, lâşe ve mecûsilerin kestiklerini açıktan satamazlar. Analarını,  kızlarını,  bacılarını ve diğer zî-mahranlerini aşikâre nikâhlayamazlar.

Müslümanlar bir beldeyi fethedince; kiliseler, havralar ve ateş evler, daha önceden bulunduğu şehirlerde, olduğu gibi bırakılırlar.

Putlarını ve haçlarını kiliselerinin dışarısına çıkaramazlar.

Bu kilise ve ateş-evlerinden yıkılan olursa; önceki hâline çevirerek, yeniden yapabilirler.

Şayet: "Biz, —bunu— şehrin başka bir semtine yapacağız." der­lerse; onlara müsâade edilmez.

İmâm, ehl-i harbe galebe çalınca, onları, ehl-i zimmet kılıp, ken­dilerine cizye, arazilerine harâc koyarak, bunları ganimet ehli arasında taksim ederse; —Hz. Ömer (R.A.)'in Kûfe'lilere yaptığı gibi,— bu caiz olur.

İmâm, böyle yapınca, ehl-i zimmet, kilise, havra veya ateş-evi yapmaktan men edilmedikleri gibi, —kendi aralarında— içki ve domuz satmaktan da men edilmezler.

Bunları, —kendi aralarında-- açıktan yapmaktan da, geri bırakıl­mazlar. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

İmâm, müşriklerin beldelerinden birini, kılıçla ve zor kullanarak fethettikten sonra; onlarla, zimmet ehli olmaları üzerine anlaşma yapar ve orada kilise, havra veya ateşevi bulunur; bunlar köylerde de bulu­nur ve  bu köyler, sonradan, müslümanlarca, şehir haline getirilirlerse; bu durumda, buralarda, hudud(= had'ler = İslâmî cezalar) uygulanır.

İmâm, müslümanları, bu kilise ve havralarda namaz kılmaktan men eder.

Ve bunlara, camiler yaparak, namazlarını oralarda kılmalarını ve meskenler yaparak, oralara yerleşmelerini emreder.

Önceden yapılmış bulunan, kilise, havra ve ateş evleri yıkılmaz. Bunları yıkmak, uygun olmaz.

Ehl-i harbden bir kavim, "ehl-i zimmet olduktan sonra, şehir ve köylerinde,  kilise,  havra veya ateş evleri yapniak  üzere"  anlaşma yaptıktan sonra; buralar, müslüman şehirleri olsa; müsiümanlann, bun­ları yıkmaları doğru olmaz. Bu cevap, amme'nin cevâbıdır. Fakat, Kitâbü'I-Öşr ve'I-Harâc'da:     "Müslümanlar,     onları    yıkarlar." denilmiştir.

Keza, bunların şehirlerinden birisi, müslüman şehri olursa; orada, islâmî had'ler (= cezalar) tatbik edilir.

Ancak, bundan sonra, müslümanlar oradan ayrılır; burası muattal kalır; içinde, müslümanlardan pek az kimse bulunursa; zimmet ehli buraya kilise yapmak isterse, yapabilir.

Rüknü M-İsla m Aliyyü's-Sağdî, şöyle demiştir:

Şayet, bu zimmîler kiliseyi, bu şehir müslüman şehri olduktan sonra yapmış olsalar; bilâhre de, dağılan müslümanlar tekrar toplanıp, bu şehir, yine müslüman şehri olsa; yapılan bu kiliseler yıkılmaz.

Müslümanların yapmış bulunduğu, her hangi bir şehirde, önceden kilise veya havralar bulunur; müslümanlar, zimmîleri, onlarda ibâdet etmekten men etmek isteyince de, zimmîler:  "Biz, zimmet ehliyiz.

İmâm, bizimle anlaşma yaptı. Sizin, bizi, bu kiliselerde ibâdet etmekten men etmeyö, hakkınız yoktur." deseler; müslümanlar ise: "Hayır, biz, sizin yurdunuzu, zorla aldıktan sonra sizi ehl-i zimmet kıldık. Oralarda, ibâdet etmemizi yasaklama hakkımız vardır." deseler ve bu mes'eleyi imâma çıkarsalar ve bu iş uzayıp, başlangıçta, neticenin nereye varacağı bilinmezse; bu durumda, imâm, fükahâ veya hadisciler nezdinde bir haber {— hadîs veya hüküm) bulunup bulunmadığına bakar: Şayet, bu konuda fukahâ nezdinde bir haber varsa; imâm onu onu alır ve onunla amel eder.

Şayet, bu konuda bir haber yoksa; veya bu konuda muhtelif rivayetler varsa; imâm, sulhla ilgili kavli alır.

Bu durumda, yemin etmeleri hâlinde, o beldenin ahâlisinin kavli geçerli olur.

Bu beldenin halkının, sulh yolu ile veya savaşla ehl-i zimmet olduğu hususunda, bu şekilde, iki ayrı haber varsa; bu durumda, bu zimmîlerin söylediği söz, kabul edilir.

Bu zimmîlerin beldelerinin sulh yolu ile alındığına bir topluluk şehâdet ettiği gibi; başka bir topluluk da harp yolu ile almdığına şahitlik ederse; bu durumda da, "savaşla alındı." diyenlerin sözlerine itibar edilir. Onların şehâdeti evlâdır.

Bu zimmîlerin yurtlarının savaşla alındığına dâir, sika (= inanılır, güvenilir) bir haber bulunur ve bu haber de bir müsîümana ait olursa; bu beldenin savaşla alındığına dair başka bir haber bulunsa bile, güvenilir şahsın haberine itibar etmek daha doğru olur.

Bu beldenin savaşla alındığına dair şehâdet; sulhla alındığına dâir ise bir rivayet (haber) bulunursa; bu durmada, şehâdet alınıp, kabul edilir.

Böyle bir halde, şahitlerin müslüman veya zimmî olmaları da.mü-sâvîdir. Zehıyre'de de böyledir. [121]

 

Zimmîlerin Kılık, Kıyafet Ve Davranışları

 

Zimmîlerin, giyinme, binite binme, zînet takınma ve umûmî görünüş bakımından, müslümanlara benzemelerine müsâade edilmez.

Zaruret   hali   dışında,   zimmîler,   ata  binmekten  men  edilirler. Muhıyt'te de böyledir.

Zimmîler, savaşta, imâmın yardım talebi üzerine, nfüslümanlara yardım sırasında; müslümanlar gibi ata binebilirler.

Bu durumda, zimmîler, atlarına eğer de koyabilirler. Kâfî'de de böyledir.

Zimmîler, katıra ve eşeğe binmekten men edilmezler. Ancak, müslümanların palanları gibi, palan yapmaktan men edilirler.

Onların palanlarının önlerinin, yassı ve yuvarlak olması gerekir.

Şeyhu'I-İmâm Fakıyh Ebû Ca'fer: "Bu sözle kasdedilen şey, onların semerlerinin önünün, palanda olduğu gibi, yuvarlak olmasıdır." demiştir.

Bazı âlimler ise: "Onların semerlerinin de, müslüman semerleri gibi olması, ancak önünün yuvarlak olmasıdır." demişlerdir.

Birinci kavil esahhtir. [122]

 

Zimmîlerin Kıyafetleri

 

Zimmîlerin ridâ ve sarık kullanmaları ile, din âlimleri gibi giyin­meleri de men edilir.

Onların işaretlenmiş kalensöve (= tepesi sivri külah, takke) giyme­leri gerekir.

Onlar, nalınlarının bağlarım, bizim nalınlarımıza benzetmekten de men edilirler.

Zimmî erkekler, bizim evlerimizde, nalın giyemezler. Ancak, mekâib (= topuk mesti) giyebilirler. Topuk mestlerinin de, bizim mekâıblerimize benzememesi gerekir.

Zimmîlerin topuk mestlerinin, sert ve bulanık renkli olması, süslü olmaması gerekir. Bunların, topuk mestleri, her insanın alabileceği cinsten, kaba ve ortasından iple bağlı olmalıdır. Bunların topuk mestleri deri veya yünden olacak; ibrişimden olmayacaktır. Kaba olacak, ince ve dikkat çekecek kadar gösterişli olmayacaktır.

Şeyhu'l-İslâm: "Zimmîler, mekâıblerini, ortadan bağlamalı ve bağ yerine halka takmamalıdırlar. Bağlama tarzları da, müslümanlar gibi olmamalıdır. Sağdan veya soldan bağhyabilirler.

Zimmîlerin, süslü mest giymelerine de izin verilmez. Bunlar da, kaba, bozuk renkli ve gösterişsiz olmalıdır.

Zimmîlerin, süslü gömlek ve Kaftan giymelerine de müsâade edilmez. Sert ve kaba, izârı ketenden kaftan giyebilirler. İzârlan uzun ve arkası kısa olmalıdır.

Zimmîler, sert ketenden ve cepleri göğüslerinde gömlek giyerle»; Kadınların giydikleri gibi...

Bu hükümlerin tamamı, zimmîlerin yurtlarının savaşla alınmaları hâline göredir.

Şayet, beldeleri sulha alınmış ve bu gibi şeyler sulh şartlarına dâhil edilmişse; bu şartlara uyulur.

Müslümanlar ile zimmîler arasındaki ayırıcı Özelliklerin, bir mi, iki ini, yoksa üç alâmet mi olacağında âlimler ihtilâfa düşmüşlerdir. Hâkim İrn.âm Ebû Muhammed, bu hususta şöyle demiştir: "Şayet, bu zimmîlerin beldesi, sulhen alınmış ve kendileri zimmet ehl-i kabul edilmişse; aramızdaki ayırdedici özelliğin bir şey olması gerekir. Bu artırılmaz.

Şayet beldeleri, savaşla alınmışsa; bu durumda imâm muhayyerdir: Dilerse, bir; dilerse iki veya üç alâmet koyabilir. Sahih olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.

Zimmîlerin evlerinin üzerinde, onları müslümanlar ait evlerden ayırabilmek için bir alâmet bulunur.  Böylece, dilenciler, zimmîlere  'mağfiretle duâ etmemiş" olurlar.

Hasılı, onların zelîl, hakîr, küçük ve makhûr (= kahra uğramış) oldukları, her zaman ve herkesçe bilinsin diye, böyle ayırım yapılır. El-Ihtiyâr Şerhu'I-Muhtâr'da da böyledir.

Bir müslümanın, kendisine kilise veya havranın yolunu soran bir zimmîye, oranın yolunu göstermesi doğru olmaz. Çünkü, yol gösterirse, onun günâhına, delillik etmiş olur.

Anası veya babası zimmî olan bir müslüman, onları kilise veya havraya götürmez.

Ancak, onları oradan alıp, eve getirirler. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Zimmîler, silâh taşıyamazlar. Zimmîlerin yolları daraltılır.

Zimmîlere selâm verilmez. Fakat, selâmlarına, sadece "âleyküm = sizin üzerinize (olsun)" diye karşılık verilir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Zimmîlerin köleleri, zünnar ve mecûsî kuşakları ile satın alın­mazlar. Muhtar olan budur. Fetâvâyi Kübrâ'da da böyledir.

Hıristi:-inlar, bir müslüman şehrinde, evlerinde, çan bulundura-mazlar.

Bunların, çan çalarak, bir evde toplanmaları da yasaktır. Çanlarını ancak kiliselerde, ibadet vakitlerinde çalabilirler. Bunlar,   haçlarını   ve   benzeri   şeylerini,    kiliselerinden   dışarı çıkaramazlar.

Bunlar, Zebur ve İncil okurken, seslerini yükseltirler ve okuduk­larının içinde, şirki açığa koyan kelimeler bulunursa; bu durumda, okumaktan men edilirler. Ancak, şirki açığa vuran bir şey yoksa; oku­malarına mâni olunmaz.

Ancak, müslümanların sokaklarında, bunlara, bu şeyler okuttu­rulmaz.

Keza, bu zimmîler, içki ve domuz satmaktan menedilirler.

Bunları, şehirlerde, açık yere çıkarmalarına da manî olunur. Ancak, bu şehir içinde olmazsa; bir beis yoktur.

Keza, bunların, şehrin mahallelerini çıkınca; köylerinde ve müslü­manların şejıri olmayan her yerde, haçlarını çıkarmalarında; çanlarını çalmalarında yine bir sakınca yoktur.

Bunlar, bu âdetlerini yapmaktan —orada bir kaç müsiüman olsa bile— men edilmezler.

İmâm    Muhammed    (R.A.),    Siyerinde:    "Bu,    böyledir" buyurmuştur.

Belh âlimlerinden çoğu: "İmâm Muhammed (R.A.), bunu, Küfe köyleri hakkında söylemiştin Gerçekten oralarda, umumiyetle, zimmîler ve râfizîler vardır. Bizim yurdumuzda ise, şehirlerde olduğu gibi, köylerde de, çan çalmak ve haç çıkarmak men edilir." demişlerdir.

Bizim âlimlerimiz ise: "Zimmîler, köylerde böyle yapmaktan, hiç bir  halde,  men  edilmezler."   demişlerdir. Fetâvâyi  Kâdîhân'da da böyledir.

Hâher-zâde'nin Tecnîsi'nde şöyle denilmiştir:

Zimmîler, hakkında anlaşma bulunmayan; zina, fuhşiyet, davul-zurna çalmak, şarkı söyleyip eğlence yapmak; ölü için, sayıp dökerek ağlamak; güvercin uçurmak gibi bir fiili, müslüman şehirlerinden birinde, açıktan açığa yaparlarsa; onlar, bunları yapmaktan men edi­lirler. Nitekim, bu gibi şeyleri müslümanlar yaparsa; bunlara da mâni olunur.

Tecrîd'de şöyle denilmiştir:

Müslümanların, zimmîlerin evlerine misafir olmaları uygun olmaz. Ancak, evlerinden veya arazilerinden bir şey almak, mülk edinmek için, onlara gitme hâli müstesnadır. Tatarhâniyye'de de böyledir. [123]

 

Müslümanlara Ait Şehirler

 

Müslümanlar, boş bir yere şehir kurarlarsa; ona, kimse sahip çıkamaz.

Bu şehir, ^zimmîlerin bulunur ve büyüye büyüye bu köylere kadar .  ulaşırsa; bu durumda, o köyler de, şehir cümlesinden olurlar.

Bu köylerde, önceden kilise ve havra var ise, bunlar kendi hallerine terkedilirler.

Şayet, bu köyler, —şehre katılıp— müslüman şehri olduktan sonra; buradaki zimmîler, kilise, havra veya ateş-evi yapmak isterlerse; bunlara mâni olunur ve yaptırılmaz. [124]

 

İslam Şehirleri İle İlgili Hükümler

 

İslâm şehirlerinden her birinde, müslümanlar toplanır ve orada, islâmî hadler (= cezalar) uygulanır.

Hiç bir kâfir veya müslümanın, müslümanların şehrine, açıktan, içki ve domuz sokması uygun olmaz.

Bir müslüman, bir islâm şehrine, içki ve domuz sokar ve: "Ben, bu içkiyi, sirke yapmak istiyorum." veya "Bu, benim değildir; başkasınmdır." derse; "Kimin, bu?" diye zorlanmaz. Bakılır, şayet, bu kimse, dinine bağlı bir şahıs ise; itham edilmez ve yolu açık bırakılır.

Ve bu şahsa, "içkiyi, hemen, sirke yapması" emredilir.

Şayet, bu şahıs, lalettayin bir kimse ise; kendisi sıkıştırılır ve itham edilir. İçkisi dökülür, domuzu boğazlanır ve ateşte yakılır.

Eğer, imâm lüzum görürse; bu şahıs, açıktan tevbe edene kadar onu habseder veya kırbaçlatır. Şayet imâm, bu iki şeyden birini yapacaksa, —sadece— birini yapar. Ya dövdürür veya habseder.

İçinde İçki bulunan fıçıyı yakmak veya içki kabını kırmak uygun olmaz.

Fıçıyı yakan veya kabı kıran, onu öder.

Ancak, imâm, sahibine ukubet (= ceza) olsun diye, böyle yapmışsa veya bu ^aksat'a, başka birine böyle yapmasını emretmişse; bu durumda, onlar ödenmez.

Şayet, imâm, içki fıçısı veya içki taşıyan hayvanı ahr ve bunları satarsa; bu satış, geçersiz olur.

Şayet, müslüman şehrine içki sokan, câhil bir zimmî ise; imâm, onun eşyalarını kendisine verir ve onu şehirden çıkarır. Ayrıca ona, "bir daha bu şehre dönerse; onu cezalandıracağını" bildirir.

Burada "câhil olursa" sözünün mânası, o şahsın, "bu işi yap­masının, uygun olmadığım bilmemesi"dir.

Eğer, bu zimmî âlim olur ve imânı, onun içkisini dökmemeyi, domuzunu boğazlamam ayı; ancak, kendisini dövmeyi uygun görürse; böyle yapar. Hapsetmeyi uygun görürse, hapiseder.

Şayet bu şeyi, bir müslüman telef ederse, onu öder.

Ancak bu işi, ona ceza olsun diye, imâm yapmış veya emrederek bir başka şahsa yaptırmışsa; bu durumda, o şeyin ödenmesi gerekmez.

Bir zimmînin, gemide içkisi bulunur ve bu gemi, Fırat veya Dicle'de giderken, içinde içki bulunduğu halde, Bağdad veya Medâin şehrinin içine uğrarsa; buna mâni olunmaz.

Keza, bir zimmî, içki ile bir şehrin içinden geçmek istese ve onun için, başka bir yol da olmasa, buna da mâni olunmaz.

Ancak, bu durumda, imâmın, bu şahsın yanma emniyet görevlisi gönderip, onun müslümanlara uğramamasını ve bir müslümanın evine girdirmemesini sağlaması uygun olur. Böylece, müslümanlar, içki içmekle itham edilmekten kurtulurlar. [125]

 

Zimmîler, Kendi Dinlerince Yasak Olan Şeyleri Yapmaktan Menedilir  

 

Ziramîlerin köylerinden ve şehirlerinden her birinde, anlaşma hârici, izhar edilen ve kendi dinlerince de haram bulunan fuhşiyattan, zina gibi şeylerden, —müslümanlar men edildiği gibi— onlar da menedi-iirler,

Keza, zimmîler, sarhoşluktan da men edilirler. Çünkü, onlar, —içki içmeyi helâl saymakla birlikte— sarhoşluğu helâl saymazlar.

Keza bunlar, açıktan zurna ve tanbur satmaktan da men edilirler. Bunlar eğlence için olsun; başka şey için olsun fark etmez.. Nitekim, müslümanlar da bunları satmaktan men edilmişlerdir.

Bu gibi şeyleri kıranların da, onları ödemesi gerekmez.

Bu, İmâmeyn'in kavlidir.

İmâm Ebû Hantfe (R.A.)'ye göre ise, bunlar, eğlence için olmazsa; kırana tazminat gerekir. Nitekim, bir müslümanın zurnasını kıran, onu öder.

Zehıyre isimli kitabın, Zimmîler ve Müşriklerle İlgili Hükümler'i ihtiva eden, on sekizinci bölümünde de böyle beyan edilmiştir. [126]

 

Karısı Zimmiye Olan Müslüman

 

Bir müslümanın, zimmiye bir karısı olsa; onu içki içmekten men edemez. Çünkü, bu kadına göre, içki içmek helâldir.

Ancak bulcoca, evine, bu karısının içki sokmasını yasaklıyabilir.

Keza, bu koca o karısını, cenabetten gusletmeye zorlayamaz. Çünkü, bu kadına göre, bu durumda yıkanmak, kendi üzerine farz değildir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [127]

 

Zimmîlerîn Müslümanlara Ait Bir Şehirde Oturmaları Ve Oradan Ev Satın Almaları

 

Kitâbü'1-Öşr ve'1-Harâc'da şöyle denilmiştir: Her hangi bir zimmînin, müslüman şehirlerinden her hangi birinde, ev veya yer satın almasına izin verilmez.

Yine, bu rivayete göre, her hangi bir zimmînin, bir müslüman şehrinde oturmasına göz yumulmaz.

Hasan bin Ziyâd, bu görüşü kabul etmiştir.

—Ancak—, bütün kitapların rivayetlerine göre,, zimmîler, arap şehirlerinin haricinde, her yerde temekkün edip yerleşebilirler. Bura, dâr-i islâmın neresinde olursa olsun fark etmez.

Ancak, —bu hükümden,— Hicaz arazisi hariçtir. Çünkü, zimmîler, oraya yerleşemezler. Muhıyt'te de böyledir.

Şeyhu'1-İmâm Şemsti'I-Eimme Halvânî, şöyle demiştir:

Bu hüküm, zimmîlerin ve müslümanların azalmaları ile şehir muattal olacaksa; geçerli değildir.

Fakat, zimmîler çoğalırlar ve bunların çoğalması sebebiyle şehir muattal olursa; bu durumda, zimmîlerin müslüman şehirlerine ve müs­lümanların arasına yerleşmeleri men edilir. Ve, müslümanların bulunmadığı nahiyelere yerleşmeleri emrolunur.

Bu görüş, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un Emâlî'sinde mahfuzdur.

Şayet, zimmet ehl-i, müslüman şehirlerinin birinden, bir kaç ev satın alır ve bunlardan birini, kilise, havra veya ateş-evi yapmak ve orada ibâdet etmek isterlerse; bunu yapmaktan men edilirler.

Zimmîler, böyle bir şey için, bir müslümanın evini kiraya tutmak isterlerse; bu müslümanın, evini bu zimmîlere icara vermesi mekruh olur.

Şayet, zimmîler bir evi veya bir yeri, misafir olmak üzere icarlar ve

söylediğimiz şeyleri, açıktan yapmaya başlarlarsa; ev sahibi veya başkaları, bunlara mâni olurlar. İcar mukavelesi ise, bozulmaz. Zehıyre'de de böyledir. [128]

 

Ahidlerî Bozulan Zimmîler

 

Cizye vermekten kaçınan veya bir müslümanı öldüren yahut müs­lüman bir kadına zina eden veyahut da, Peygamber (S.A.V.) Efendimize söven bir zimmînin ahdi bozulmaz.

Ancak, bu şahıs, bunların cezalarını kabul etmekten kaçınırsa; ahdi bozulur.

Zimmet ahdi, zimmîlerin, dar-i harbe iltihak etmeleri; bulundukları yere galebe çalmaları veya önceden sığınak yapıp, bizimle savaşmaları ile de bozulur.

Zimmet ahdi bozulan zimmî hakkındaki hüküm ise, mürted hakkındaki hüküm gibidir. Bu hükmün mânası ise, onu öldürmektir.

Şayet, bir zimmî tevbe ederse; tevbesi kabul edilir ve zimmeti geri döner.

Bir zimmînin akdinin bozulması sebebiyle onun zürriyetinin emânı bozulmuş olmaz.

Ahdi bozulan zimmî, dâr-i harbe iltihâk etmişse; dâr-i islâmda kalan zimmiye karısı, ondan boş olur. Bu, bi'1-icma' böyledir.

Bu zimmînin malı, vârisleri arasında taksim edilir.

Bu zimmînin, akdini bozduktan sonra; dâr-i harbe götürdüğü malın hükmü de, böyledir.

Yurtlarında, önce bize karşı galebe çalan, —ve böylece, ahdini bozmuş bulunan— zimmîlere, sonradan biz yurtlarında galip gelirsek; malları, bütün müslümanlar için fey olur.

Bir zimmî, dâr-i harbe iltihâk eder; sonra da, dâr-i islâma gelerek malını alıp, dâr-i harbe götürür; daha sonra da, bu yurtları müslümanlar tarafından zabtediür ve bu zimmînin vârisleri, ganîmet taksim edilmeden önce gelirlerse; o malı, meccânen alırlar. Taksimden sonraya kalırlarsa, bedelini ödeyerek alabilirler.

Şayet, bu zimmî esir edilirse; —mürtedin hilâfına— esir olur. Bunun yurdu istilâ edilir ve esir alınırsa; bu durumda, müslüman olmaması hâlinde, öldürülür; esir yapılmaz.

hrfBİr Zİ,mmî'  *hdini bozduktan sonra,  geri hilafına— kabul edilir.

Ve  bu  durumda,  bu  şahsın  üzerine  cizye  konması  caiz Fethu'l-Kâdîr'de de böyledir. [129]

 

9- MÜRTEDLERLE İLGİLİ HÜKÜMLER

 

Mürted Ne Demektir:

 

Mürted:   Örfde,   İslâm   Dininden   dönen   kimse   demektir. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir. [130]

 

İrtidâdın Rüknü:

 

Riddetin  (=irtidâdin,  îslâmdan  çıkmanın)  rüknü:  îmâmın mevcut olmasından sonra; lisandan, küfür olan kelimelerden birinin çıkmasıdır. [131]

 

Riddetin Sahih Olmasının Şartı:

 

Riddetin sıhhatinin şartı: Akıllı olmaktır.

Mecnuaun (= delinin) ve akıllı olmayan sabinin (= çocuğun) rid-deti (= İslâmdan çıkması) sahih olmaz.

Deliliği kesilen bir kimse, cinıaet halinde iken irtidad etse; bu irti-dadi sahih oimaz. Ancak, ifâkatı (= iyileştiği) durumunda irtidâd ederse; bu irtidadı sahih (= yani islâmdan çıkmış) olur.

Keza, aklı gitmiş sarhoşun irtidadı da sahih olmaz.

Buluğ, irtidâdın sahih olmasının şartlarından değildir.

Keza, erkek olmak da, irtidâdın sıhhatinin şartlarından değildir; bu kasdın şartındandır.

Zoraki yaptırılan irtidad, sahih olmaz. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Akıllı sabi (= çocuk): Ebedî kurtuluş sebebinin, İslâm Dini olduğunu bilen; temizi pisden ayıran ve tatlıyı acıdan seçebilen çocuktur. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Kâriü'I-Hidâye'nin Fetvalarında, âkil, yedi yaş olarak takdir edilmiştir. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.

Kendisine, risam isabet eden veya bir şey yediği için aklı giden kimsenin irtidadı, irtidad sayılmaz.

Keza, bunayan, vesveselenen veya aklına halel gelen bir kimsenin irtidadı da, bir irtidad sayılmaz. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir müslüman, irtidad edince;  ona, islâm arzolunur.  Şayet, şüphesi varsa, böylece, o kalkmış olur.

Fakat, bu şahsa, islâmı arzetmek, vacip değildir. Belki de, bu müs-tehâptır. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bu şahîs, üç gün hapsedilir. Eğer, müslüman olursa, ne âlâ. Aksi takdirde, öldürülür.

Bu hüküm, o şahsa, mühlet verildiği zamandır. Fakat, mühlet verilmezse; o saat öldürülür.

Bu hususta, hür ile köle arasında, bir fark yoktur. Sirâcü'l-Vehhâc' da da böyledir.

Bu şahsın müslüman olması,  kelime-i şehâdeti getirmesi ve İslâmdan başka bütün dinlerden uzaklaşmasıdır.

Bu şahsın, kendisine dönmüş bulunduğu dinden uzaklaşması da, kâfidir. Muhıyt'te de böyledir.

Hasan1 in, Kitâbii'l-İrtidâd'mdan naklen Natıfî, Ecnâs'ta şöyle demiştir:

Bir mürted, tevbe dip İslama döner; sonra, yine kâfir olur ve bunu üç defa tekrar eder; her defasında da, İmâmdan mühlet isterse; imâm bu şahsa, üç gün müsaade eder; şayet, dördüncü defada da küfre dönerse; artık, ona mühlet verilmez.

Bu şahıs, bu durumda, müslüman olursa; olur; değilse, öldürülür.

Kerhî, Muhtasarında şöyle demiştir:

Bir kimse, üçüncü defa islâmdan dönerse; imâma getirilir. İmâm ondan, tevbe etmesini ister. Şayet, tevbe etmezse; onu öldürtür. Başka­sına, müsâade etmez.

Tevbe ederse, canı acıtılacak şekilde dövdürür.                

Bu dövme, had hududuna ulaşamaz.

Sonra da imâm, bu şahsı, tevbesinin te'siri görülene kadar, habseder.

Bu kisme, islamca hali görülünce, hapisten çıkarılır.

Böyle yapılınca da, yolu açık bırakılır.

Şayet, bu şahıs, tekrar irtidad ederse, yine böyle yapılır. Ta ki islâma dönene kadar; bu böylece tekrar edilir; bu şahıs öldürülmez.

Ancak, bu şahıs, islâmiyeti kabulden kaçınırsa; o zaman öldürülür.

Ebû'l-Hasan Kerhî: "Bu, bizim âlimlerimizin tamamının kavlidir. Dâima, mürtedden tevbe etmesi istenir." demiştir. Gâyetü'I-Beyân'da da böyledir.

Eğer imâm, bu şahsı öldürecekse; ona, önce islâmı arzeder. Şayet imâm, bu şahsı, ona islâmı arzetmeden önce öldürür veya bir uzvunu keserse; yaptığı bu şey, kerâhat-i tenzîhiye ile mekruh olur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bu durumda, imâma, tazminat gerekmez.

Bir kimse, imâmın izni olmadan, bu işi yaparsa; o kimse, yaptığının karşılığı olarak, te'dip edilir. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve t m ânı Mu hanime d (R.A.)'e göre, akıllı sabînin (= akıllı çocuğun) irtidadı da, irtidaddır. Bu çocuk, müs­lüman olması için zorlanır; ancak, öldürülmez. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Mürahik sabî (- buluğ çağına yaklaşmış, fakat buluğa ermemiş çocuk) de böyledir. Muhıyt'te de böyledir.

Mürted, islâmı kabul edene kadar, her üç günde bir mübalağalı bir şekilde kırbaçlanır; öldürülmez.

Bir  kimse,  onu  öldürürse,  şüpheden  dolayı,  öldürene bir  şey gerekmez.

Bir câriye, irtidad ederse; efendisi, ona zor kullanır.

İmâm Muhammed (R.A.), Asıl isimli eserinde: "Eğer, ona ihtiyacı varsa; bu câriye, efendisine geri verilir." buyurmuştur.

Sahih olan, efendisinin, ihtiyacı olsun olmasın veya efendisi istesin veya istemesin; bu câriye efendisine geri verilir. Tebyîn'de de böyledir.

Efendisi, irtidad etmiş olan cariyeye, cima' edemez. Akıllı olan küçük kız da, bulûğa ermiş kız gibidir.

Hünsâ-i müşkil de böyledir. Yani, kadın gibidir. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.

İrtidad eden, hür bir kadın, dâr-i islamda durduğu müddetçe, câriye olmaz.

Şayet bu kadın, dâr-i harbe gider ve bu durumda esir* edilirse; câriye olur.

İmâm Ebû Hantfe (R.A.)'ye göre, bu kadın, dâr-i islâm'da da câriye olur.

"Bu kaville fetva verilmesinde de kocası olan şahıs hakkında bir beis yoktur." denilmiştir.

Bu durumda münâsip olan, kocasının, onu imâmdan satın alması; veya imâmın, bu kadını kocasına, bağışlamasıdır.

Böylelikle, kocası onun sahibi olmuş olur. Bu durumda onun efendişi   olunca   da,   müslüman   olması  için,   onu   döver  ve  hapseder. Fethu'I-Kadîr'de de böyledir.

Velid bin Bişr, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un, şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Bir mürted,  riddeti  inkâr ve  tevhidi  ikrar  eder;  Peygamber -(S.A.V.) Efendimizi bilir; îslâm dinini kabul ederse; bu durum, onun tevbesidir.'' Muhiyt'te de böyledir. [132]

 

Mürtedin Malı

 

Bir mürtedin, riddeti sebebiyle, muayyen bir vakte kadar, malına sahip olma hakkı elinden gider.

Eğer bu kimse, tekrar müslüman olursa; o hak, tekrar kendisine döner.

Bir kimse, mürted olarak ölür veya öldürülürse; müslüman iken kazandığı malından, müslüman iken olan borcu ödenir. Kalan malı ise, müslüman vârislerine verilir.

Mürted iken, kazandığı malından da, mürted iken olan borcu ödenir; kalan malı ise, fey olur.

Bu görüş, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nindir.

İmâmeyn'e göre ise, irtidaddan dönmekle, mülkiyet hakkı geri dönmez.

Mürtedin veraseti hususunda, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den değişik rivayetler gelmiştir:

İmâm Muhammet! (R.A.), İmâm-ı A'zam (R.A.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Vârislerin tesbitinde; bu mürtedin öldüğü veya öldürüldüğü yahut, ehl-i küfre ilhak olup karıştığı güne i'tibar olunur. Esahh olan da, budur.

Bir mürtedin, iddeti içinde müslüman olan karısı; bu mürtedin, öldüğü veya öldürüldüğü yahut kâfirlere iltihak ettiği hakkında karar verildiği zaman, ona vâris olur.

Çünkü, o, riddeti sebebiyle ayrılmış olur.

Mürted bir kadın, kocasına varis olamaz. Ancak, hasta olursa; o zaman, ona varis olur.

Akrabalarının hepsi de, bu şahsa vâris olur.

Hatta, riddeti hususunda, susulan kimse de, varis olur. Tebyîn'de böyledir.

Bir kimse, mürted olarak, dâr-i harbe gider veya hâkim bu şahsın, dâr-i harbe gittiğine hükmederse; onun, müdebberesi ve ümm-]u veledi, azâd olmuş olur.

Bu şahsın, te'hirli olan borcunu te'hiri kalkar ve müslüman iken kazandığı maldan ödenir.

Üç imamımızın da ittifakı ile, bu şahsın malı, müslüman varislere taksim edilir.

Bu şahsın, müslüman iken yaptığı vasıyyete gelince; bu husus, zâhiru'r-rivâyede zikredilmiştir. Mebsût ve diğerlerinde: "Bu vasıyyet mutlaka, bozulmuş olur. Bu hususta, hiç bir fark gözetilmez; akraba imiş, akraba değilmiş denmez." denilmiştir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Mürted, dâr-i islâmda mütereddit ise, bu durumda hakim, hiç bir şeyle hüküm veremez. Muhıyt'te de böyledir. [133]

 

Mürtedin Tasarrufları (= Yaptığı İşler)

 

Bir mürtedin, irtidad halinde iken, yaptığı tasarruflar, şu dört vecih üzeredir:

1) Mürtedin geçerli olan tasarruftan:

Mürted, bir şey hîbe eder ve bu kabul edilirse geçerli olur.

Bu şahsın çocuk hakkındaki sözü de geçerli olur. Meselâ, bir câriye bir çocuk doğurur ve bu şahsa nesep iddiasında bulunursa; bu çocuğun nesebi, bu şahıstan sâkit olur.

Bu çocuk, —diğer varisleri gibi— bu şahsa vâris olur.

Bu câriye ise, o şahsın ümm-ü veledi olur.

Bu şahsın, bir akarını teslim etmesi ve izinli bir kölesini, —ticâretten— men etmesi de geçerli olur.

2) Bir mürtedin, bi'1-ittifak, geçersiz olan tasarruftan: a- Mürtedin nikâhı hiç bir şekilde caiz olmaz.

Bir mürtedin, bir müslüman kadınla evlenmesi caiz olmadığı gibi; onun mürted iken, zimmîye, hürre veya câriye hiç bir kadını alması caiz olmaz.

b- Kestiği veya avladığı hayvanın eti yenmez.

Bu avın, atıp vurmakla veya şahin ve köpekle yapılmış olması arasında da bir fark yoktur.

3) Mürtedin bi'1-ittifak mevkuf olan tasarrufları:

Mürtedin, mevkuf olan fiili, müfaveda'dır. Bu ise, bir işin yapıl­masını başka birine havale etmek demektir.

Bir mürted, bir işin yapılmasını, müslüman iken bir başka şahsa havale etmişse; durulur ve beklenir. Eğer bu mürted, yeniden müslüman olursa, o havalesi geçerli olur.

Ancak, bu mürted, irtidad hâlinde ölür veya öldürülür; yahut hakim bu şahsın, dâr-i harbe iltihak ettiğine dair bir karar verirse, mezkûr havalesi bâtıl (== geçersiz) olur.

4) Mürtedin İhtilaflı olan tasarrufları:

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bir mürtedin; satımında, alımında, icarlamasmda, köle azâd etmesinde, bir köleyi müdebber veya mükatep yapmasında, vasıyyet etmesinde ve bunlara benzer tasarru­flarında beklenir; şayet, müslüman olursa; bu gibi tasarrufları geçerli olur.

Ancak, bu şahıs mürted olduğu halde ölür veya öldürülür yahut, bu şahsın dar-i harbe iltihak ettiği hususunda, hakim karar verirse, bu gibi tasarrufları bâtıl (= geçersiz) olur.

Bir mürtedin, bu hâlinde yaptığı mükâtebe geçerli olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, irtidad etmiş bulunan kölesini veya cariyesini satsa; bu satış caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir mürted, tevbe edip dâr-i islâma döner ve bu dönüşü, hakimin hüküm vermesinden önce olursa; riddet hükmü, malı hakkında bâtıl (= geçersiz) olur. Bu konuda, bu şahıs, sanki hiç islâmdan ayrılmamış gibi olur.

Bu şahsın, ümm-ü veledi ve müdebberesi dâhil, hiç bir kölesi, azâd olmuş olmaz.

Şayet, bu şahıs, hâkimin hükmünden sonra dönmüşse; vârislerinin elinde bulduğu mallarını alır.

Fakat, vâris, bunun mülkünden sarf etmişse, ondan bir şey alamaz. Varisin harcadığını tazmin de ettiremez.

Dâr-i harbe iltihâkı sebebiyle, fesh olunmuş satış ve hîbe; fesh lâhık olmayan azâd etme; tedbir ve veled talebi gibi şeylerin de hepsi geçerlidir. Bu şekilde, jrtidaddan dönen şahıs için bir yol yoktur. Ve varislere de, tazminat gerekmez. Gâyetü'I-Beyân'da da böyledir.

Müslüman iken, hıristiyan bir cariyeye cima' eden bir mürted için, o câriye, onun irtidadından altı aydan fazla bir müddet geçince, bir çocuk getirse ve o şahsın, bu çocuğun babası olduğunu iddia eylese; bu câriye ümm-ü veled; çocuk da, onun çocuğu ve hür olur. Hidâye'de de böyledir.

Bu mürted, ölür veya öldürülürse; bu çocuk, ona vâris olamaz. Ancak, bu câriye müslüman ise, adam mürted iken ölse veya dâr-i harbe iltihak etse bile, bu çocuk, babasına varis olur.

Bir mürted, malı ile beraber dâr-i harbe iltihâk ettikten sonra; müslümanlar, o beldeyi zaptederlerse; bu durumda, o şahsın   malı fey'dir. Vârislerinin, bu malda, bir hakları yoktur.

Ancak, bu şahıs, önce dâr~i harbe iltihâk etmiş; sonra da gelip malını götürmüş ve bilâhare de, orası zabtedilmişse; bu durumda, o şahsın malı, henüz ganimet taksim edilmemişse; veresesine verilir.

Ganîmet taksim edilmişse; bu durumda, bu şahsın mallan, varisleri tarafından, ancak bedelleri ödenerek alınabilir.

Dâr-i harbe iltihâk eden bir mürtedin, bir kölesi bulunur ve bu köleyi, o mürtedin oğlu mükâtep yaptıktan sonra; bu mürted müslüman olup geri gelirse; kitabet olduğu gibi kalır; efendilik ise, yeniden müs­lüman olan mürtede aittir. Kâfi'de de böyledir.

Bu mürtedin oğlunun, mükâtebini azâd etmesinden sonra gelmesi hâli,   bunun     hilâfınadır.  Çünkü,  o zaman,  selâhiyet,  oğlunundu. Nihâye'de de böyledir.

İmâm Muhammed (R. A.), Câmiu's-Sağîr'de şöyle buyurmuştur: Bir mürted, hata ile bir şahsı öldürüp, dâr-i harbe iltihâk etse ve orada da mürted olarak ölse veya öl.dürülse; yahut bu mürted, dâr-i islâmda sağ olsa; âlimlerimize göre, diyet, malından verilir.

Şayet, malı yok; fakat, islâmda veya ridette kazancı varsa; diyet, kazançtan verilir. Şayet, her ikisi de varsa; diyet, bunlardan verilir.

İmâmeyn'e göre, diyet, bu iki kazançtan da verilir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, önce, sadece islâm kazancından verilir. Şayet, bu yetişmezse; riddet kazancından verilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bu hüküm, o mürtedin, yeniden müslüman olmadan önce, ölmesi veya öldürülmesi hâlinde böyledir.

Ancak, bu şahıs, müslüman olduktan sonra ölür veya öldürülür; yahut da, ölmezse; diyet, bi'1-ittifak, kazananın her ikisinden de verilir. Tebyîn'de de böyledir.

Bir mürted, bir malı gasb veya itlaf ederse; bütün âlimlere göre, bunlar, onun malından tazmin edilir.

Bu hüküm, onun gasbımn ve itlafının sabit olması halindedir. Şayet bu, kendisinin ikrarı ile sabit olursa; İmâmeyn'e göre, iki kazancından tazmin ettirilir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, riddet hâlindeki kazancından tazmin ettirilir. Şeyhu'l-tslâm da, böyle söylemiştir.

Bu hükümler, suçu mürtedin işlemesi halindedir. Fakat suç, bu mürtede karşı işlenir ve riddetTiçin, eli ayağı kasden kesilirse; bu durum hakkında, İmânı Mu ha mm e d (R.A.), Asıl Kitabında şöyle buyurmuştur:

Bu cinayeti (= suçu) işleyene, —mürted bu yüzden ölse bile,— tazminat yoktur. Bu mürtedin, mürted olarak veya müslüman olarak ölmesi de müsavidir.

Bu hüküm, onun, elinin ayağının, mürted olduğu halde kesilmesi durumunda böyledir.

Fakat, bu şahsın eli, müslüman olduğu halde kesilir; kesen de, müslüman olur; kasden veya hatâen kestikten sonra, eli kesilen, riddet üzere ölürse; bu kesmesinden dolayı, suçu işleyen kimsenin, el kesme diyeti vermesi gerekir.

Ancak, ölüm tazminatı gerekmez.

Şayet, kesme işi, kasden yapılmışsa; diyet, kesenin malından verilir.

Şayet, bu hatâen olmuşsa; diyet, kesen şahsın, baba tarafından akrabalarına ödetilir.

Bu hüküm, o şahsın riddet halinde, o kesme sebebi ile ölmesi-, halindedir.

Fakat, bu mürted müslüman olur; bu kesme yüzünden ölürse; eğer, dâr-i harbe iltihâk etmedi veya iltihâk ettiği halde, sonradan müslüman olarak geri geldi ise ve bu gelişi de, onun, dâr-i harbe iltihâk etme hükmü verilmeden önce oldu ise; bu şahsa, istihsânen nefs diyeti ödenir.

Kasden olsun, hatâen olsun; bu böyledir.

Şayet, durum böyle değilse; hatâen öldürenin, baba tarafından akrabaları diyetini öder.

Kasden öldürenin ise, diyet, kendi malından Ödenir. Kısas gerekmez.

Bu kavil, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. Muhiyt'te de böyledir.

Fakat, bu mürted, dâr-i harbe iltihâk eder; hâkim de, hükmünü verdikten sonra; müslüman olup, geri gelir ve eli veya ayağı kesilir; bu sebeple ölürse; kesene, yarım diyet vardır. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.

El kesen de,eli kesilen de,mürted olur ve dâr4 islâmdabulunurlar; el kesen, riddetinden dolayı öldürüldükten sonra, eli kesilen de ölürse; Asıl'da bu mes'ele hakkında şöyle denilmiştir:

Eğer, öldürme, kasden olmuşsa, bir şey gerekmez.

Fakat, hata ile olmuşsa ve yaralanan ölmemişse; yaralayanın baba tarafından akrabaları, el diyeti öderler. Eli kesilen ölürse; bunlar, can diyeti öderler.

Bir müdebbere veya ümm-ü veled, irtidad edip, dâr-i harbe iltihâk eder; sonra da efendisi dâr-i islamda ölürse; bundan sonra, bu mürtedde esir alınırsa; fey olur.

Ancak, efendisinin malından çalıp kaçtıktan sonra geri döndürül­mesi, bunun hiİâfınadır.Yani, bu durumda, o müdebbere veya ümm-ü veled, fey olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir mükâtep, irtidad edip dâr-i harbe gider; orada mal kazanır ve bu mal ile yakalanır; islâmı kabul etmekten de kaçınırsa; öldürülür.

Efendisine olan borcu, malından ödenir. Artan da, vârislerinin olur. Hidâye'de de böyledir.

Şayet, bu mükâtebin terekesi, kitabetini karşılayamazsa, bıraktığının hepsi efendisinin olur. Kâfî'de de böyledir.

Efendisi ile birlikte irtidad edip, birlikte dâr-ı harbe giden bir köle, —efendisi orada öldükten sonra— esir edilirse; fey olur.

Bu köle, İslama dönmezse; hemen öldürülür.

Bir köle, irtidad edip, efendisinin malını alarak, dâr-i harbe git­tikten sonra; o mal ile birlikte yakalanırsa; bu durumda fey olmaz. Efendisine iade edilir.

Bir toplum irtidad edip, müslümanlarla savaşır ve harp sahasın­daki şehirlerinden birisi mağlup olur; müslümanlar galip gelirse; onların erkeklerini öldürürler; kadın ve çocuklarını ise esir alırlar.

Bir karı-koca irtidad edip, dâr-i harbe gider; kadın.orada hamile kalıp,   bir çocuk doğurur; sonra da, bu çocuğun da bir çocuğu olur; bilâhare de müslümanlar galebe çalarsa; bu çocuklar fey olurlar ve müs­lüman olmaya icbar edilirler.

Bu durum, islâm yurdunda olsa; cevap yine aynıdır. Kâfî'de de böyledir.

Nevâdir'de şöyle denilmiştir:

Bir karı-koca, irtidâd edip, dâr-i harbe gitseler ve yanlarında da, küçük bir çocuk bulunsa; bu çocuk büyüyüp, çocuğu olduktan sonra; müslümanlar, o beldeyi zabtederlerse; bu durumda, bu çocuğun-çocuğu,

müslüman olmaya cebredilir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir. Muhiyt'te de böyledir.

Müslümanlığı, baba ve anasına tâbi olan bir küçük, buluğa erişince, mürted olursa; kıyasda, o öldürülür; istihsanda ise öldürülmez.

Bir kimse, çocuk iken müslüman olur ve mürted olarak buluğa erişirse; yine, luyâsda Öldürülür; istihsanda ise, mürted olarak öldü­rülmez. Zorla irtidad ettirilen şahıs öldürülmez.

tstihsânen, bu gibi şahısların hepsi de, müslüman olmaya cebredilir.

Bir katil, bir mürtedi, yemden müslüman olmadan öldürürse; bir şey lâzım gelmez.

Dâr-i islâmda, sokağa atılmış bulunan bir çocuk müslümandır. Bu çocuk, şayet, kâfir olarak bulûğa erişirse; müslüman olması için cebre­dilir. Ancak, öldürülmez. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir. [134]

 

Küfrü Gerektiren Haller

 

1) Îmân Ve İslâm'a Taalluk Eden, Küfür Sözleri

 

Küfrü gerektiren sözler, çeşitli grublarda toplanır. Bunların ilki, imân ve islâmla ilgili küfür sözleridir. Şöyleki:

Bir kimse: "Ben, imânımın sahih olup olmadığını bilmiyorum." dese; işte bu söz, büyük hatadır. Ancak, böyle demek, şüpheyi reddet­meyi irâde ediyorsa; bu hâl müstesnadır.

Bir   kimse,    imânında   şüpheye   düşüp:    "İnşallah,    ben müslümamm." derse; bu şahıs, kâfir olur.

Ancak,   bu   sözünü   te'vil   edip:   "Ben,   dünyadan,   imân   ile çıkacağımı bilmiyorum." derse; bu durumda kâfir olmaz.

"Kur'an yaratılmıştır. (= mahlûktur.)" diyen kimse, kâfirdir. Zehıyre'de de böyledir.

Keza: "İman yaratılmıştır." diyen kimse de kâfirdir.

"İmân ve küfür birdir."  diye itikat eden kimse,  kâfirdir. Zehıyre'de de böyledir.

Kendisinin kâfir olmasına razı olan kimse; muhakkak kâfir olur. Başkasın vı kâfir olmasına razı olan kimsenin durumu hakkında, âlimler ihtilâf etmişlerdir.

Et-Tahyir fî Kelimâti'1-Küfr kitabında: "Bir kimse, eğer başkasının küfrüne rıza gösterirse; uzun süre azap görür; ancak, kâfir olmaz.'* denilmiştir.

Kendi küfrüne razı olarak, Allahu Teâla hakkında, lâyık olmayan bir söz söyleyen kimse, kâfir olur. Fetva buna göredir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

"Ben, islâmın sıfatı nedir; bilmiyorum." diyen kimse, kâfir olur. Şemsü'l-Eimme Halvânî, bu mes'elede mübalağa ederek, şöyle

buyurmuştur: "Bu adamın, dini yoktur. Namazı, orucu, ibadeti, namazı da yoktur. Çocukları da, veled-i zinadır."

Cami' isimli kitapda, şöyle denilmiştir:

"Bir müslüman, anası babası hıristiyan olan, küçük bir hıristiyan kızı nikâhlasa; o da, büyüdüğü halde, dinlerden birini akletmese ve aklı noksan olmadığı halde, onu vasıflayamasa (= ta'rif edemese), kocasından, dinini öğrenir."

İmâm Muhammed (R.A.)'in, "dinlerden birini akletmese" sözünün mânası: "Onu, kalbi ile tanımasa" demektir.

"Onu vasıflayamasa" sözünün manası ise: "Dili ile, onu anlata-masa" demektir.

Keza, küçük, müslüman ve akıllı bir kız, bulûğa erişince, —akılsız olmadığı halde— islâmi bilmese ve vasıflayamasa, bu durumda, o kız, kocasından, talâk-ı bâin île boş olur.

Fetâvâyi Nesefî'de, şöyle denilmiştir:

Bir kadına: 'Tevhidi bilir misin?" diye sorulsa; o da: "Hayır." cevabım verse; şayet, onun bu sözle muradı: "Çocukların mektepte ezberlediklerini bilmem." demekse; bu sözün, bir zararı olmaz.

Ancak, bu kadının, o sözden maksadı, gerçekten; "Allahu Teâlâ'nın birliğini bilmem." demekse; bu durumda, o mü'min değildir ve nikâhı sahih olmaz.

İmâm EbÛ Hanîfe (R.A.)'nin oğlu Hammad, şöyle buyurmuştur: "Ölen bir kimse; bir yaratıcının olduğunu; Allahın bu dünyasından başka bir dünyanın olduğunu; zulmün haram olduğunu bilmezse; o şahıs mü'min olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Günâh işleyen bir kimse: "İslâmî işleri açıktan yapmak lazımdır." dese; kâfir olur.

Bir kimse,  diğerine:   "Ben müslümamm." deyince;  o şahıs: "AHah,   sana  da,  islâmiyetine  de,  lanet  etsin."  dese;   kâfir  olur. Hulâsa'da da böyledir.

Müslüman olmuş bulunan bir hıristiyan, babası ölünce: "Ne olurdu,  şimdiye kadar müslüman olmasaydım da,  babamın malını alsaydım." dese; kâfir olur. Füsülü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir hıristiyan, bir müslümana gelerek: "Bana, islâmı arzet. Ben, senin yanında müslüman olacağım." deyince; o müslüman:  "Filân âlimin yanına git; o, sana, islâmı arzeylesin. Ve, onun yanında müs­lüman ol." dese; bu mes'elede, âlimler görüş ayrılığına düştüler.

Ebû Ca'fer: "—Bu kimse— kâfir olmaz." demiştir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.

Bir kimse,  müslüman  olan bir  kâfire:   "Dininden ne zarar gördün." derse; kâfir olur. Hulâsa'da da böyledir. [135]

 

2) Allah'ın Zâtı Ve Sıfatları İle İlgili Küfür Sözleri

 

Allahu Teâlâ'yı, lâyık olmayan bir sıfatla vasıflanıak, küfürdür. Allahu Teâlâ'nin isimlerinden birisi ile alay eden kimse, kâfir olur. Allahu Teâlâ'nın emirlerinden biri ile aîay eden kimse, kâfir olur, Allahu Teâlâ'nın va'd ve va'îdini inkâr eden kimse, kâfir olur. Allahu Teâlâ'ya Ortak koşan, veya "O'nun çocuğu var." diyen veya "Onun, karısı var." diyen; veya Allahu Teâlâ'ya cehl (= cahillik) isnad eden; veya Allahu1 Teâlâ'ya acz (= acizlik) isnad eden; veya Allahu Teâlâ'ya noksan isnad eden eden kimseler, bu gibi sözleri söylemekle kâfir olurlar.

"Allahu Teâla'mn, kendisi hikmet olmayan bir işi yapması caiz olur.". Veya "Allahu Teâlâ, küfre razı olur." diye itikad eden kimse kâfir olur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bir kimse: "Allahu Teâlâ, şöyle emretmiş olsaydı; yapmazdım." dediği zaman, kâfir olur. Kâfî'de de böyledir.

Tahyir İsimli kitapta şöyle denilmiştir:

"Kur'anda bulunan el ve yüz kelimeleri, Allahu Teâlâ için uzuv değildir. Bunları, farsça olarak, AHahu Teâlâ'ya ıtlak etmek caiz olur mu?

Bazı âlim^r: "Söyliven, âzâ olarak itikad etmezse, ıtlâkı caiz olur." demişler; âlimlerin ekserisi ise: "Caiz olmaz." demişlerdir. İthnad da, bu kavil üzerinedir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Filân adam, benim gözümde; AHahın gözünde olan, yahudi gibidir." dese; kâfir olur.

Âlimlerin cumhuru, bunun üzerinedirler.

Ancak, "O sözü ile, o şahsın işinin çirkinliğini kasdediyorsa, kâfir olmaz." denilmiştir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kimse, ölen bir şahıs için: "Allaha lazımmış." dese; kâfir olur.

Hulâsa' da da böyledir.

Bir kimse: "Bu iş, Allah için vuku' buldu." demiş olsa; kâfir olmaz. Fakat, bu söz,  şen'î (=çok çirkin)    bir    sözdür. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir kimse, hasmına:  "Seninle olan işimi, Allanın hükmü ile yaparım." der; o da: "Ben, Allanın hükmünü bilmem." veya "Burda, Allahm  hükmü  geçmez."   yahut:   "Burası,   hüküm  yeri  değildir." veyahut da: "Burda hükmetmek, doğru olmaz." yahut: "Burda ifrit hükmeder." demiş olsa; bunların hepsi de, küfür olur.

Hâkim Abdurrahman'dan:

  "Ben işimi resmî yaparım; hükümle değil" diyen kimse, kâfir olur mu? diye soruldu. Ö, şu cevâbı verdi:

  "Şayet, maksadı, halkın fesadını istemek; şer'î şerîfi terk ve resmiyete uymaktaki maksadı, hükmü reddetmek değilse; kâfir olmaz." Muhıyt'te de böyledir.

Elbisesini bir yere koyan bir şahıs: "Onu, Allaha teslimettim." deyince; başka bir şahıs da; bu şahsa: "Hırsız çalarsa, men etmeyene teslim ettin." dese; Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Mu ha in m e d bin Fadl: "—Böyle diyen— kâfir olmaz." demiştir.

Bir kimse: "Biz yalan söylüyorsak, Mevlâ da yalan söylüyor." dese; kâfir olmaz.

Bir kisme öfkeli iken, karısına: "Seni, Öyle kahpe doğurmuş ki! Öyle muhannes (= kötü adam) ekmiş; öyle Mevlâ ki yaratmış." dese; bazı âlimler: "Bu söz, küfür olur." demişlerdir.

Ebû Nasr ed-Debbûsî'dem "Buna ne dersin?" diye sorulmuş; O, günlerce düşünmüş ve cevap vermemiştir.

"Bu zahiren küfür olur." denilmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, hasta olmayan bir adama: "Bu, Allanın unuttuğudur." veya Bu unutulanlardandır. derse; bu söz, bazılarına göre küfürdür.

Esahh olan da budur.

Bir kimse, başka bir kimseye: "Allah susturamıyor senin dilini; ben, nasıl susturayım." derse; kâfir olur.

Bir kimse, karısına: "Sen, bana, Allah'tan daha sevgilisin." dese; kâfir olur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, başkasından bahsederken: "Ona, çirkin kaza geldi." dese; bu söz, büyük hatâdır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, başka bir şahsa: "Allah (azze ve celle), sana, nimet verdi. Sen des Âllahın sana ihsan eylediği gibi, ihsan eyle." demiş olsa; veya "Git, AHahla savaş, niçin, sana vermiyor?" dese; esahh olan, bu sözü söyleyen kâfir olmaz. Hızânetü'1-Müf tîn'de de böyledir.

Aralarında husûmet bulunan iki kişiden biri, diğerine: "Merdiven kur; göğe çık ve Allahla savaş." dese; âlimlerin çoğu: "Bu, küfür olmaz." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir.

Câmiu'l-Esğar sahibi:

Bize göre, sahih olan budur. demiştir.

Hâniye'de de: "Fetva da, buna göredir." denilmiştir. Tatarhâ-niyye'de de böyledir.

Bir kimse, başka bir kimseye: "Semâda ol ve Allahla birlikte savaş." dese; bazıları: "Bu söz, küfür olur. "demişlerdir.

Şeyhu'l-İmâm Ebû Bekir Muhammed el-Fadl da, bu kavle mey-letmiştir.ŞeyhıTI-îmâm: "En uygun olan, bu şahsın, nikâhını yenilemesidir." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir.

Allahu Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. "Allanın olmadığı, boş bir yer yoktur." diyen kimse, kâfir olur. "Allahu Teâlâ, gökte."diyen kimse;bununla, açık haberlede gelen hikâyeyi kasdediyorsa kâfir olmaz. Fakat, bu sözü ile, mekân kasde-diyorsa; o zaman kafir olur.

Bu şahsın, bir niyyeti yoksa; âlimlerin ekserisine göre, kâfir olur. Esahh olan da budur. Fetva da buna göredir.

"Allahu Teâlâ, insaf için oturuyor." diyen kimse, kâfir olur. Allahu Teâlâ'yı, "yukarıda", "aşağıda" diye vasıflandıran kimse, kâfir olur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bir kimse: "Benim, gökte ilâhım; yerde filanım var." dese; kâfir olur. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir.

Bir kimse: "Allah, semâdan bakıyor." veya "görüyor." yahut, "...arştan, bakıp görüyor." demiş olsa; bu söz, çoğunluğa   göre, kü­fürdür. Ancak, arabça olarak "ıttıla ediyor." derse; bu küfür olmaz.

Bir kimse: "Allah, arşın üzerinden biliyor." demiş olsa; bu küfür değildir.

Fakat; bir kimse: "Allah, arşın altından bilir." demiş olsa; işte bu söz, küfürdür.

Bir kimse: "Ben, Allahu Teâlâ'yı cennette görürüm." dese; bu söz küfürdür.

Fakat: Cennetten   görürüm.  derse; bu söz,  küfür olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Ebû'1-Hafs: "Kim, Allaha zulm isnâd ederse; muhakkak kâfir olur." demiştir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Yâ Rabbî! Bu zulmü kabul eyleme." derse; bazı âlimler: "Bu kimse, kâfir olur." demişlerse de; esahh olan kavle göre, bu kimse, kâfir olmaz.

Bir kimse, başka bir kimseye:  "Şayet, Allah (azze ve celle) kıyamet günü, sana insaf etmiş olsa; ben de, insaf ederim." derse; kâfir olur.

Fakat, burada "lev" kelimesinin yerinde "izâ" kelimesi olsaydı; bu şahıs, kâfir olmazdı. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse, başka bir kimseye: "Eğer, Allahu Teâlâ, kıyamet gü­nünde, hak ve adaletle hükmederse; hakkımı senden alırım." dese; bu söz, küfür olur. Muhıyt'te de böyledir.

"Burası, ilâhın ve peygamberin olmadığı yerdir." denilir ve bu sözle: "Bu yerde, Allanın ve peygamberinin emri yapılmıyor." mânası murad edilirse; küfür olmaz.

Bu şahsa: "Burada, zâhidler ve itaat edenler var." denildiği halde; o şahıs: "Burda, Allanın ve peygamberin emri yapılıyorsa; ben, onun, din olduğunu inkâr ediyorum." derse; bu durumda, kâfir olur. Yetîme'de de böyledir.

Bir kimse, bir zâlim zulmederken: "Yâ Rabbî! Bundan bu zulmü kabul eyleme. Eğer, sen kabul edersen; ben, onu kabul etmem." derse; bu söz, küfür olur.

Bu şahıs, sanki: "Sen, razı olursan; ben, razı olmam." demiş gibi oluyor. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse: "Yâ Allah! Rızkımı genişlet. Ya ticâretimi artır veya bana.zulmetmiş olursun."demiş olsa; Ebû Nasr ed-Debbûsî: "Bu kimse, kâfir-i billah olur." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, diğer bir kimseye: "Yalan söyleme!" deyince, o: "Yalansız iş mi var." dese, o anda, kâfir olur.

Kendisine: "Allanın rızâsını iste." denilen şahıs: "Bana lâzım değildir.'' dese; veya:

"Allah, beni, cenetine girdirse; ona mâni olurum.*' dese;

Veya, o şahsa: "Günâh işleme! Allah, seni cehenneme sokar/ denilince; o da: "Ben, cehennemden korkmam." dese; 

Veya: "Çok yeme! Gerçekten, çok yiyeni, Allah sevmez." deni­lince; o şahıs: "Ben yerim; ister, beni sevsin, dost etsin; isterse, sev­mesin, düşman etsin." dese; kâfir olur.

Bir kisıfle, diğer bir kimseye: "Günâh işleme! Gerçekten Allahın azabı çoktur." dese ve o: "Ben, o azabı, bir tek elimle kaldırırım." cevabım verse; kâfir olur.

Bir kimseye: "Babana, anana eziyet etme." denilince; o: "Onların, benim üzerimde, hakları yoktur." cevabım verse; kâfir olmaz; fakat, günahkâr olur.

Bir kimse, şeytana: "Ey İblis! işimi güzelleştir. Çünkü, ben, sen ne emrettiysen, onu yaparım; anamın, babamın emrettiğini yapmam." demiş olsa; kâfir olur. Tahyîr'de de böyledir.

Bir kimse: "Eğer sen, âlemlerin ilâhı'da olsan; senden hakkımı alırım." dese; kâfir olur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, yalan söylese; onu duyan, başka bir şahıs da: "Allah, yalanını hak kılsın." veya: "Allah, bu yalanını bereketli kılsın." dese; bazıları: "Bu söz, küfre yakındır." demişlerdir.

Misbâhu'd-Dîn'de:   "Bir  kimse,  yalan  söyler;  bir  başkası  da: "Allah, yalanını, bereketH eylesin." derse; kâfir olur." denilmiştir. Necmü'd-Dîn'den:

— Bir kimseye, filân adam, seninle, doğru yürümüyor, denilince; o jafeis: "Allahu Teâlâ, onunla beraber, doğru yürümüyor." demiş olsa; kâfir olur mu? diye sorulmuş. O, şu cevabı vermiş:

— Evet (kâfir olur.)

Tahyîr'de şöyle zikredilmiştir: Sadru'l-İslâm Cemâlü'd-DSn'den sordum:

  "Allah, altım seviyor da, bana vermiyor." diyen kimsenin hâli nedir?

O, şu cevâbı verdi:

— Eğer bu sözü ile Allaha cimrilik izafe ediyorsa; kâfir olur. Fakat, bu şahıs, yalnız;   "altını seviyor." demekle, kâfir olmaz,

Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse; diğer bir şahsa: "Allah dilerse; şu işi yaparsın." der; diğeri de: "Allah dilemese de yaparım." karşılığını verirse, kâfir olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir mazlum: "Bu, Allahın takdiri." der; zâlim de: "Ben, Allahu Teâlâ'nın takdiri olmadan da, yaparım." karşılığını verirse; kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Ey Allahım! Rahmetini, bana karşı, cimrilik yapma." demiş olsa; bu söz, küfür olan sözlerdendir. Sirâciyye'de de böyledir.

Kan-koca arasında, münâkaşa uzar ve koca, karısına: "Allahtan havfet ve ondan kork.'" deyince; kadın, buna cevaben: "Ondan kork­muyorum."  derse;  Şeyhu'1-tmâm Ebû Bekr Muhammed bin Fadl: "Eğer, kocası, o kadını, açık bir günâha karşı, ıtâb ederek, Allahtan kork dedi ve o, bu şekilde cevap vert lyse; bu kadın irtidat etmiş ve kocasından, bâin talâkla boş olmuş olur.

Ancak, onu, bir iş hakkında, ıtab eyledi ise, bu durumda kadın, kafir olmaz.

Kadın, bu cevabı ile istihfaf (= hafife alma; ehemmiyet vermeme) gibi, bir şeyi kasdetmişse; kocasından boş olur.

Bir kimse, diğer bir kimseyi, dövmek ister; o da: "Sen, Allah'tan korkmaz mısın?" der ve dövmek isteyen kimse:  "Hayır" cevâbını verirse; îmâm Muhammed (R.A.)'den gelen bir rivayete göre, kâfir olmaz. Çünkü, bu şahıs, burda "Takva ile iş yapmam." demiş olur.

Günah işleyen birini gören bir kimse, ona:  "Sen, Allahtan korkmaz mısın?" der; o da:  "Hayır" cevabını verirse; kâfir olur. Çünkü, bu şahsın, sözünün te'vili mümkün değildir.

Bir kimseye: "Allah'tan korkmaz mısın?" denilse de, o da, öfke hâlinde, böyle cevap verse; kâfir olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Kötülüğe devam ettiğimiz müddetçe, Allah da, kötü­lük edicidir. Biz, iyilik ettikçe, Allah da, iyilik edicidir." demiş olsa; kâfir olur. Hulâsa'da da böyledir.

Itâbiyye'de şöyle denilmiştir:

Bir kimse: "Allahın hükmü veya Peygamberin şeriatı bana hay­ranlık vermiyor." demiş olsa; kâfir olur.

Bu, şunun gibidir:

Bir kimseye: "Allahu Teâlâ, dört kadım helâl kıldı." denildiğinde o da: "Ben, bu hükme, hayranlık duymuyorum." dese; kâfir olur. Tatar­hâniyye'de de böyledir.

Bir kadın, oğluna: "Niçin böyle yaptın?!" der; oğlu: "Vallahi, ben yapmadjm."   deyince, kadında, öfkeli bir halde: "Sen de, sus; val­lahin de sussun." derse; âlimler, bu kadının kâfir olup olmayacağı konusunda ihtilafa düştüler. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse: "Allah baki kalır; bir şey baki kalmaz." derse, kâfir olur. Zahîriyye'de de böyledir.

"Allah, benim hakkımda, bütün hayırları yaptı; hâlbuki, ben şer yaptım." demiş olsa; muhakkak kâfir olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimseye: "Bir kadına karşı, gücün yetmedi. denilince; o: "Allanın bile* ona gücü yetmedi. Benim gücüm nasıl yetsin." dese; kâfir olur. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bir kimse, diğerine: "Onu, Allah'tan ve senden bilirim." veya "Onu, Allahtan ve senden isterim." demiş olsa; bu, çirkin bir sözdür. Fakat: "Onu, Allah'tan; seni de sebep bilirim." demiş olsa; bu güzeldir. Hizânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Bir kimse, hasmından yemin talep edince, o: "Ben, Allaha yemin ederim." der; yemin talep eden de: "Ben, Allah ile yaptığın yemini istemem. Bana, talâkla yemin et." veya "...Köle azâd etmek üzere, yemin et." derse; bu durumda, o şahıs, bazı âlimlerimize göre, kâfir olur. Çoğunluğa göre. ise, kâfir olmaz. Nasırı'nin Tecnîsi'nde de böyledir.

Bir kimse, diğerine: "Senin yeminin, eşeğin yellenmesine ben­ziyor." dese; muhakkak kâfir olur.

Bir kimse, başkasına: "Allah biliyor; ben, dâima, duamda seni. anıyorum." derse; bu sözün, küfür olup olmadığı hususunda, ihtilaf edilmiştir.

Bir kimse, şaka tarzında: "Ben, Hudayım" dese; kâfir olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, karısına: "Komşu hakkı gözetmiyor musun?" dese; karışı ise: "Hayır" cevabını verse;

Keza, koca: "Koca hakkı gözetmiyor musun?" deyince; karısı: "Hayır" dese;

Yine, koca: "Allah hakkı gözetmiyor musun?" deyince; karısı: * 'Hayır.'' cevabını verse;

bu durumda, bu kadın, kafir olur.

Bir kimse, hasta olduğu ve geçim darlığı çektiği zaman: "Allahın, beni, niçin yarattığını bilseydim ne olurdu? Dünya tatlılarından, benim için bir şey olmadı." demiş olsa; kâfir olmaz; denilmiştir. Ancak, bu söz, büyük bir hatadır.

Bir kimse, başkasına: "Gerçekten, Allahu Teâlâ, senin kötülük­lerin sebebiyle, sana, azâb eyler." der; diğeri de: "Senin söylediğini yapmaya, Allahı, nasb mı eyledin." (= vazifelendirdin mi?) derse; kâfir olur. Muhiyt'te de böyledir.

Tahyîr'de şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse: "Allahın, cehennem yapmadan başkasına gücü yetmez." dese; muhakkak kâfir olur.

Keza, çirkin bir hayvan gören şahıs: "Allahın başka işi yokmuydu? Şunu yaratana kadar..." dese, kâfir olur.

Bir fakir, fakirliğinin şiddetinden dolayı: "Filan kul, şu kadar nimete sahip; ben de, kulum; şu kadar zahmet içindeyim. Böyle adalet olur mu?'' dese; kâfir olur.

Bir kimse, diğerine: "Allahtan kork," deyince; o: "Allah nerde?" karşılığını verse; kâfir olur.

Keza, bir kimse:

"Peygamber-, kabrinde yoktur." veya; "Allahın ilmi, kadim değildir." yahut; "Allah, olmayanı bilmez." dese, kâfir olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, ismi Abdullah olan şahsın, isminin sonuna kaf harfi getirerek Abdullah yerine Abdullak derse; veya, Halik ismini, bilerek ism-i tasğîr (= küçültme ismi) yapıp, Hâlık yerine Huleyk derse; kâfir olur. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.

Bir kimse, diğerine: "Allah, senin kalbine rahmet eyliyor; benim kalbime,  rahmet  eylemiyor."  der  ve bununla,  kalbinin  rahmetten müstağnî olduğunu kasdetmiş olursa; kâfir olur.

Fakat, bu sözü ile "Allahın sabit kılması ilejkalbim sabittir ;|har e ket etmiyor." demeyi kasdetmişse; bu durumda kâfir olmaz.

Sabi çocuk ağlayıp, namaz kılmakta olan babasını istese; başka bir şahıs da, o çocuğa: "Sus, ağlama; baban, Allah için çalışıyor." dese; bu söz küfür olmaz. Çünkü, bunun mânası, "Allah'a hizmet ediyor." demektir. Muhıyt'te de böyledir.

Kör olan birisini veya bir hastayı gören şahıs; ona: "Allah, seni de görüyor; beni de görüyor; seni böyle yaratmış, benim günâhım ne?" dese; sahih olan, bu sözün, küfür olmadığıdır. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, diğerine: "Allah ve ayağın tozu hakkı için..." dese; kâfir olur.

Bu kimsenin: "Allah ve ömrün..."; •"Allah ve başın...", "...hakkı için." demesi halinde de âlimler, ihtilaf etmişlerdir. Zehıyre'de de böyledir. [136]

 

3) Peygamberlerle İlgili Küfür Lafızları

 

Bir kimse, peygamberlerden bazılarını kabul etmese veya Peygamberlerin sünnetlerinden birine razı olmasa, muhakkak kâfir olur.

İbn-i MukâtiPden:

— Hızır ve Zü'1-kifTin peygamberliğini inkâr eden kimsenin hâli ne olur?—diye sordular.

O, şu cevabı verdi:

  Üzerinde, icmâ'-ı ümmet bulunmayan, herhangi bir kimsenin, nübüvvetini inkâr etmekte, bir zarar yoktur.

"filan adam, peygamber olsaydı; ona inanmazdım." diyen kimse kafir olur. Mumyt'te de böyledir.

Ca'fer,   şöyle   demiştir:   Bir   kimse:   "Bütün   peygamberlere inandım; fakat, Âdem, peygamber mi, değil mi, bilmiyorum." dese; kâfir olur. Itâbiyye'de de böyledir.

Peygamberlere, —zinaya azmetmeleri gibi... Hz. Yûsuf (A.S.) hakkında söylenen şey gibi... fuhşiyat nisbet eden kimsenin halinin ne olacağı soruldu.

i'"Kâfir olur." buyuruldu. Çünkü, bu sözler,  ionlara şetm ve onları hafife almak olur.

Ebû Zerr, ;şöyle buyurmuştur:

Bir kimse: "Her günah küfürdür." dese; bu sözü, küfür olur.

Bir kimse: "Peygamberler, günâh işlerler." demiş olsa; kâfir olur. Çünkü, bu söz, şetm (= sövme) dir.

Bir kimse: "Peygamberler, peygamberlikleri halinde de, ondan önce de, günâh işlemezler." dese; yine kâfir olur. Çünkü, bu durumda, nassı reddetmiş olmaktadır.

Ben, bazılarının, şöyle söylediğini işittim: Bir kimse, gerçekten Hz.   Muhammed   (S.A.V.)'in,   Peygamberlerin   sonu   olduğunu   bil­miyorsa;  bu  durumda,  o  şahıs,  müslüman  değildir.   Yetîme'de de böyledir.

Ebû Hafsı'l-Kebir: "Her kimin kalbinde, Peygambere buğz varsa; o kâfirdir." buyurmuştur.

Keza:  "Filan, peygamber olsaydı; ben, razı olmazdım." diyen kimse; kâfir olur.

Bir kimse: "Filan şahıs, peygamber olsaydı; ben, onu tasdiyk. etmezdim." der ve bu sözü ile "filan şahıs, Allanın resulü olsa; ben, ona inanmazdım." demeyi murad etmişse; kâfir olur.

Bu şahıs, "Eğer, Allah, bana bir şey emretmiş olsaydı; onu yap­mazdım." diyen şahıs gibidir.

Câmiu'l-Esğâr'da şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse ile karısının taraftan olan bir şahıs arasında, muhalefet olsa da: "Eğer, Allanın resulü beşaret etse; onun emriyle de, müşavere yapmam." dese kâfir olmaz.

Bir kimse: "Eğer peygamberlerin dediği doğru ve adi ise; biz kur­tulduk." demiş olsa; kâfir olur.

Bir kimse: "Ben, Allanın resulüyüm." veya farsca: "Ben, Pey­gamberim." dese ve bununla da, haber ulaştırmayı murad etse; kâfir olur.

"O kimse, böyle söylediği zaman, başka bir kimse de, ondan mucize talebinde bulunsa; bu kimse de kâfir olur." denilmiştir.

Müteahhırûn ise: "Eğer, ondan mucize talep edenin garazı onu âciz bırakıp mahcup etmek ise, kâfir olmaz." demişlerdir.

Bir kimse, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kılı için, "bir kıldır." demiŞ'Oİsa; bazı âlimlere göre, kâfir olur. Müteahhırûn: "Kâfir olmaz. Ancak, ihanet yolu ile söylerse; kâfir olur." demişlerdir.

Bir kimse: "Ben bilmiyorum; Peygamber (S.A.V.), insan mıdır; yoksa cin midir."  demiş olsa; kâfir olur.  Fusûlü'l-İmâdiyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Ben hakkımı, filândan, Peygamber de olsa; yine alırım." demiş olsa; kâfir olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Muhammed, derviş idi." demiş olsa; veya "Peygamberin giydiği elbiseler, temiz değildi." dese; veya "Peygamberin tırnağı uzundu." dese kâfir olur; denilmiştir. "Eğer, bunları, ihanet kasdı ile söylemişse; mutlaka, kafir olur." denilmiştir.

Bir kimse: "Peygamber için, şu adam, şöyle şöyle söylüyor." dese; kâfir olur; denilmiştir.

Bir kimse, adı Muhammed veya Ahmed yahut, künyesi Ebû'1-Kâsım olan birine sövüp, ona: "Ey zâniyenin oğlu" dese; —bu isimleri veya bu künyeyi taşıyan kim olursa olsun— bazı yerlerde: "Şayet, o şahıs, Peygamber (S.A.V.) Efendimizi hatırladığı halde böyle söylemişse; kâfir olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse: "Her günâh, kebîredir. (~ büyüktür.) Ancak, Pey­gamberlerin günâhları küçüktür." demiş olsa; kâfir olmaz.

Bir  kimse:   "Kasden  yapılan,   her  günâh  kebîredir.   Yapan fâsıktır."  der ve bu sırada da:  "Peygamberlerin günâhları kasden yapıldı." derse; muhakkak kâfir olur. Çünkü, bu, şetmdir.

Şayet: "Peygamberlerin günâhı, kasden olmadı." derse; —önceki— sözü, küfür olmaz. Yetîme'de de böyledir.

Râfizîler, Hz. Ebû Bekir (R.A.) ve Hz. Ömer (R.A.)'e söverler ve onlara lanet ederlerse —Allaha sığınırız—; bunlar, kâfir olurlar.

Ancak, Hz. Ali (R.A.)'yi, onlardan üstün tutmakla, kâfir olmazlar. Fakat, bu durumda, bunlar, mütedi' olurlar.

Mu'tezile de, mübtedi"dir. Ancak, bunlar: "Rü'yet muhaldir." yani, "Allahı görmek mümkün değildir." derlerse; kâfir olurlar. Hulâsa'da da böyledir.

Hz. Âişe (R.A.)'ye, zina iftirası atan kimse; kâfîr-i billah olur. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin, diğer hanımlarına, böyle bir şey

söyleyen kimse, kâfir olmaz; fakat, lanete müstehak olur.

"Hz. Ömer (R.A.), Hz. Osman (R.A.), Hz. Ali (R.A.), sahabe değildir."  diyen kimse;  kâfir olmaz;  ancak, azaba müstehak olur. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Hz. Ebû Bekir (R.A.)'in imametini inkâr eden kimse, kâfir olur. Bazı âlimlere göre, bu kimse, kâfir değil, mübtedi'dir.

Sahih olan ise, onun kâfir olmasıdır.

Keza, Hz. Ömer (R.A.)'in hilâfetini inkâr etmek de böyledir.

Sözlerin en doğrusu budur. Zahîriyye'de de böyledir.

Hz. Osman (R.A.), Hz. Ali (R.A.), Hz. Talha (R.A.), Hz. Zübeyr (R.A.) ve Hz. Âişe (R.A.)'ye küfreden kimselerin, bu küffuleri sebebi ile kâfir olmaları gerekir.

Zeydiyye'nin, Nebimiz Efendimiz Muhammed (S.A.V.)'in dininin nesholunacağim ve acemden bir peygamber geleceğini söylemeleri ve bunu beklemeleri sebebiyle, hepsi kâfirdir. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Râfizîler:

a) Ölülerin, tekrar dünyaya döneceklerini;

b) Ruhların tenasühünü;

c) İlâhın ruhunun, imamlara nakledeceğini;

d) Bâtınî bir imâmın çıkıp, emir ve nehiyleri ta'til edeceğini;

f) Cebrail'in hatâ ederek, vahyi Aii bin Ebî Tâlib'e değil de, Hz. Muhammed (S.A. V.)'e ilettiğini;

söylemeleri sebebiyle; bu kavim, islâm milletinden çıkmıştır.

Bunların hükümleri, mürtedlerle ilgili hükümlerdir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse, Hz. Muhammed (S.A.V.)'e sövmeye zorlansa; bu durumda, üç vecih vardır:

1) Bir kimse: "Kalbimde, bir şey yoktu; ancak, razı olmadığım halde, benden istedikleri gibi şetmeyledim." derse; bu durumda, bu şahıs, kâfir olmaz.

2) Bu şahıs: "Kalbimden, ismi Muhammed olan* bir hıristiyanı geçirdim ve ona sövmeyi kâsdederek sövdüm." derse; yine kâfir olmaz.

3) Kalbimde,  ismi Muhammed olan, bir hıristiyan vardı; ona sövmedim; ancak, Hz. Muhammed (S.A.V.)'e sövdüm. * derse; bu durumda, bu şahıs, hükmen kâfir olur. Geri tarafı, Allahu Teâlâ ile kendisi arasındadır.

Bir kimse: "Nebî (S.A.V.), delirdi." dese; kâfir olur.

Ancak: "Peygamber bayıldı." diyen kimse; kâfir olmaz. Muhiyt'te de böyledir.

Bir kimse: "A'dem, buğday yemeseydi; biz eşkiya olmazdık." dese; kâfir olur

Mütevâtır olan hadîsleri inkâr eden kimse; kâfir olur.

Bazı âlimlere göre, meşhur olan hadisleri inkâr eden kimse de kâfir olur. Ebân bin Isâ: "Bu kimse, kâfir olmaz; sapık olur." demiştir." Sahih olan da, budur.

Haber-i vahidi inkâr eden, kâfir olmaz. Ancak', kişi, bunu kabul etmemekle günahkâr olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bîr kimse, peygamberlerden birinin, nebî (= peygamber) olma­masını temennî ederse; âlimler: "Bu şahıs, onun, peygamber olarak gönderilmemesini murad etmişse; kâfir olmaz. Şayet, hafife alma veya düşmanlık kasdı ile böyle söylemişse; kâfir olur." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Peygamber, bana, ey rücey (=  adamcık, küçük adam) dese; ben müsama etmem ve ona iade ederim." dese; kâfir olmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse, diğerine: "Peygamber, kabağı severdi." der; o da: "Ben, onu sevmem." karşılığını verirse; kâfir olur.

Bu, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'dan, böylece rivayet edilmiştir. Müteahhirûn: "Eğer, bu şahıs, bu sözü, ihanet tarzında söylemişse; kâfir olur; değilse, bu söz küfür olmaz." demişlerdir.

Bir kimse, yanında bulunan bir şahsa:  "Âdem  (A.S.),  bez dokurdu." def; o da: "O takdirde, biz, dokumacı oğullarıyız." derse; bu söz, küfürdür,

Bir kimse, diğerine: "Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, yemek yedikten sonra, üç parmağını yalardı." der; diğeri ise: "Bu, edebsizMk-tîr.'' derse; işte, bu söz küfürdür.

Bir kimse: "Rençberlerin âdeti ne güzel! Yemeklerini yerler; elle­rini yıkamazlar."der ve bunu sünnete ihanetle söylemiş olursa; kâfir olur.

Bir kimse: "Bu nasıl âdet! Bıyık kısaltmak; sarığın ucunu, boy­nunun altına sarkıtmak!" dese ve bunu, sünnet-i şerifi, ta*n ederek ( = ayıplayarak) söylese; muhakkak kâfir olur. Muhiyt'te de böyledir.

Bir kimse, diğerine: "Aşure günü, sürme çekin. Zira, bu günde sürme çekinmek sünnettir." der; o da: "Bu, kadınların ve muhannrslerin işidir.'' karşılığını verirse; kâfir olur.

Tahyir'de şöyle denilmiştir:

Bir kimse, bir söz söyleyince; başka bir kimse: "Peygamber de olsa; yalan söylüyor." dese; kâfir olması gerekir.

Keza: "Ben, onun sözüne, peygamber olmuş olsa bile inanmam." dese; bu söz de, küfrü mucip olur.

Veya, bu kimse: "Bu sözü söyleyen, peygamber de olsa; melek de olsa; ağırdır." dese; o zaman, kâfir olur.

Bir kimse, kölesini dövmek ister; başka bir şahıs da: "Onu, dövme!" der; o da: "Bana, Muhammed Mustafa (S.A.V.), "Onu dövme" dese; yine, onu dövmeden bırakmam." veya "Semâdan, "onu dövme" diye ses gelse; yine döverim." karşılığını verse; küfrü gerekir.

Sadnı'l-İslâm Cemâlü'd-DuTden:

— Bir kimse, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hadîs-i şeriflerinden okusa da, başka bir kimse: "Her gün çamur okuyor." dese; ne olur? diye sordum.

O, şu cevabı verdi:

  Eğer, o sözü, Peygamber (S.A.V.)'e değil de, okuyana İzafe ettiyse; bakılır: Eğer, okunan hadîs, din ve şeriat ahkâmına aitse; bu sözü  söyliyen,  kâfir  olur.  Fakat,  okunan hadis,  bunlara taalluk etmiyorsa; kâfir olmaz.

Bîr kimse, Peygamber (S.A.V.) Efendimizi kasdederek: "Arabî olan sabîhürmetine." dese; kâfir olur.

Bir kimse: "Ben bilmiyorum; gerçekten Peygamber, kabrinde, mü'min midir; yoksa kâfir midir?" dese; kâfir olur. Gumı'I-Meânî'de şöyle denilmiştir:

Bir kimse, karışma: "Hakikatin hilâfına konuşma." der; kadın da: "Peygamberler bile, hilaf söylerler." karşılığını verirse; îmâm: "Bu kelime küfürdür. Tevbe edip, imânını yenilemesi gerekir." demiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, diğerine: "Senin yüzüne bakmak; Ölüm meleğinin yü­züne bakmak gibidir." derse; bu söz büyük hatadır.

Bu sözü söyleyen, kâfir olur mu? Bu mes'ele, alimler arasında ihti­laflıdır. Bazıları: "— Bu sözü söyleyen— kâfir olur." demişlerse de; ekseriyet: "...Kâfir olmaz." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Hâniyye'de şöyle zikredilmiştir:

Bazı âlimler: "O kimse, bu sözü, ölüm meleğine düşmanlığından söylerse kâfir olur. Fakat, Ölümden hoşlanmadığı için söylerse; kâfir olmaz." demişlerdir.

Bir kimse: "Filanın yüzüne bakmaktan, ölüm meleğinin yüzüne bakmak gibi, ikrah ediyorum." dese; âlimlerin ekserisine göre, bü kimse, kâfir olur.

Tahytr'de şöyle denilmiştir:

Bir kimse: "Filan adam, Cebrail veya Mikâil olsa bile, şehâdetini dinlemem.'* dese; kâfir olur.

Bir kimse, meleklerden birin ayıplasa, kâfir olur.

Bir kimse, başka birine: "Bana, bin dirhem ver de; filanın ruhunu alıp öldürmesi için, ölüm meleğine göndereyim." dese; kâfir olur mu?

Ebû Zer (R.A.): "Meleği hafife almak küfürdür." buyurmuştur.

Bir kimse, diğerine: "Ben, meleğim; filan yerde, sana yardım ederim." dese; kafir olmaz; denilmiştir.

Keza, mutlak olarak: "Ben meleğim." diyen şahıs da, kâfir olmaz. "Ben  peygamberim." demek, bunun  hilâfınadır.   Böyle  diyen kimse, kâfir olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kadın nikahlayan bir kimse; şahit bulamayıp; "Sağ ve sol tarafımdaki  meleği  şahit  kıldım." dese; kâfir       olmaz. Füsûlü'Mmâdi}ye'dc de böyledir.

Ancak, bu kimse: "Allah ve Resulünü şahit tuttum." veya "Allah ve meleklerini şahit tuttum." derse; kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdıyye'de de böyledir. olmaz. [137]

 

4) Kur'ân-ı Kerîme Taalluk Eden Küfür Lafızları

 

"Kur'ân mahlûktur. (= yaratılmıştır.)" diyen kimse, kâfîr olur. Füsûlü'l-Imâdiyyede de böyledir.

Bir kimse:

Kur'ân'dan bir âyeti inkâr etse; veya Kur'ân'dan bir âyetle eğlenip maskaralık etse; yahut; Kur'ân'dan t>ir âyeti ayıplasa, kâfir olur.  Tatarhâniyye'de de böyledir.

Muavvezeteyn'in[138] Kur'ân'dan olduğunu inkâr eden kimse, kâfir

Müteahhirûn âlimlerinden bazıları: "...Kâfir olur." demişlerdir. Bu iki sûrenin, Kur'ân'dan olduğuna, icmâ bulunmadığı için, sahih olan, önceki kavildir.

Çü nkü:    Mü teahhirînin    icmâ 'sı,    mü tekaddimî iTİn    ıhtilâ fini kaldırmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Bîr kimse, Kur'An-ı Kerîmi, def çalarak, kaval çalarak okuduğu zaman, muhakkak, kâfir olur.

Bir kimse, Kur'ân okurken, başka birisi: "Bu nasıl ses! Tufan gibi..." dese; bu söz, küfürdür. Mahıyt'te de böyledir.

Bir kimse: "Çok Kur'ân okudum; benden cinayeti (- suçu) kaldırmadı." dese; kâfir olur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, başkasına:

"Kul hüvellâhü ehad" de.", dese de; o şahıs: "Kul hüvellâhü ehad'ın derisi çevrildi." dese; veya,

"Elem neşrah leke'yi oku" dese de; o şahıs: "Elem neşrah leke'yi, boğazıma ip yapıp taktım." dese; veya,

Bir kimse, hastanın yanında Yâ-Sîn okuyan kimseye: "Yâsîn'i ölü­nün ağzına koyma." dese; Veya,

Bir kimse, diğerine: "Ey! innâ  a'taynâ'dan kısa olan!" dese; veya,

Bir kimse, Kur'ân okuyan kimseye: "îltefete's-sâk bi's-sâk'ı söyleme." des^; veya,

Bir kimse, bir bardak doldurup getirse ve: "Ke'sen dihâka" dese; veya,

Bir kimse; Latife ile: "fe kânet serâbâ" dese; veya,

Bir kimse, Ölçüp tartarken, şaka tarzında: "Ve izâkâlûhüm ev vezenûhüm huhsirûn" dese; veya,

Bir kimse, bir başkasına: "E lem neşrah leke'yi, sarığına sardın." dese; veya,

Bir kimse: "Fe cealnâhüm cem'an" dese; veya,

"Ve haşernâhüm felen nüğâdir minhüm chaden" dese; veya,

Bir kimse, diğerine: "Ve'n-nâziâti nez'â'yı nasıl okudum?" dese (ayın harfinin nasbi veya ref'i ile okuyarak)bummla maskaralık murad etse; veya Kel bir adama: "Sana sövdü mü? Artık, Allahu Teâlâ "Kellâbel râne buyurdu" dese; veya,

Bir kimse, cemâatle namaz kılmaya çağırılınca: "Ben, yalnız kıldım. Gerçekten, Allahu Teâlâ da: înne's-salâte tenhâbuyurdu"dese; veya,

Bir kimse, başkası için: "Onun korkması caizdir. Çünkü, korku, kokuyu götürür. Allahu Teâlâ "ve lâ tenâzeû fetefşihî ve tezhebe rîhıküm." buyurdu dese; bu saydığımız şekillerin, hepsi de küfürdür.

"Bir kimse, diğer bir şahsa: "Evini "Ve's-semâ-i ve't-târık" gibi tanzîf ettim. (= temizledim.)" derse; kâfir olur." denilmiştir.

İmânı Ebû Bekr bin İshâk: "Şayet, böyle söyiiyen câhil ise, kâfir olmaz. Fakat, âlim ise, kafir olur." demiştir.

"Kaâ safsafâ" diyen kimse büyük bir hata işlemiş olur.

Bir kimse, tencerede artıp kalan  yemeğe: "Ve'1-bâkıyâti's-sâlihat" dese; bu büyük tehlikedir.

"Kuf'ân acemcedir." diyen kimse, kâfir olur.

"Kur'anda, acemce kelime var." diyen kimsenin sözüne de, küfür gözüyle bakılır.

Ebû'l-Kâsım el-Müfessir; böyle zikretmiştir. Füsûlü-1-Imâdiyye'de de böyledir.

Hızânetü'l-Fıkh'da şöyle denilmiştir:

Bir kimseye: "Niçin Kur'ân okumuyorsun?" denilince; o: "Kur'ândan bîzar oldum. (= usandım.)" karşılığını verse; kâfir olur.

Risâletü's-Sadri's-Sudûr ve Risâtetü Kâdı'l-Kuzat Kemâlü'l-millet ve'd-dtn'de, şöyle denilmiştir:

Kur'ândan bir sûre ezberlemiş bulunan ve onu çok okuyan bir kim­seye, başka bir şahıs: "Sûreyi zayıflattın." dese kâfir olur.

Tahyîr'de şöyle denilmiştir: Kur'ânı, farsca nazımlayan kimse, öldürülür. Çünkü, o kâfirdir. [139]

 

5) Namaz, Oruç Ve Zekâtla İlgili Küfür Lafızları

 

Bir hastaya: "Namaz kıl," denilse; o da: "Vallahi, ebediyyen namaz kılmam." dese ve ölene kadar da kılmasa; kâfir olur.

Bir kimsenin "Namaz kılmam" demesinde, şu dört vecih ihtimâli vardır:

1) "Kılmam, çünkü, ben kıldım."

2) "Senin emrinle kılmam. Muhakkak ki, onu bana emreden senden, çok hayırlıdır."

3) "Fısk için ve boş yere kılmam."

Bu ihtimallerin üçünde de, küfür yoktur.

4) "Namaz kılmam. Çünkü, namaz, bana farz değildir. Ben, onunla emrolunmadım."

İşte, bu küfürdür. "Namaz kılmam." diyen kimse, diğer ihtimallere göre, kâfir olmaz.

Bir hastaya: "NamazJul." denildiği zaman: "Namaz kılan, nef­sine karşı, meşguliyetini artırıyor; uzatıyor; muarras oluyor." veya, "Benim için, zaman vardır. Meşguliyetten hâli değilim." veya, "Bu emri yerine getirmeye, kimin gücü yeter." veya, "Tamamlanması mümkün olmayan işi yapmak, akıl kârı değildir." veya

"İnsanlar, benim için, namazımı kılıyor, "veya, ' 'Namaz kıldım kıldım, bir netice hâsıl olmadı.'' veya, "Sen namaz kıldın; ne netice hasıl oldu?" veya, "Anam ve babam için namaz kıldım; onlar da öldüler." veya, "Namaz, olmuş olmamış müsâvîdir." veya, "Namazkıldım; kalbim melûl oldu." veya, "Namaz bir şey değildir; bırakınca kokuyor." dese; bu sözlerin, hepsi küfürdür. Hızânetü'l-Müffîn'de de böyledir. • Bir kimseye: ' Geı, fj ihtiyaç için, namaz kılalım." denilince, bu şahıs, teklif sahiplerine: "Ben, çok namaz kıldım. İhtiyacım kat'iyyen giderilmedi ve intizâma girmedi." der ve bunu, alay ve istihfaf tarzında söylerse; kâfir olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir fâsık, namaz kılan kimselere: "Geliniz, İslâmiyete bakınız," dese de, bir fısk meclisini gösterse; kâfir olur.

"Bir kimse, namaz kılmamak, güzel meşgaledir." dese; işte, bu söz, küfürdür.Keza, bir kimseye, —arapca olarak veya başka bir dille—: "Namaz kıl da, tadına bak." denilince; o da: "Sen de; namaz kılma da, tadına bak." dese; kâfir olur.

Bir köleye: "Namaz kıl." dense; o da: "Kılmam. Çünkü, sevabı efendimin olur." dese; kâfir olur.

Bir kimseye: "Namaz kıl." denilse; o da: "Gerçekten, Allah, benim malımı azalttı; ben de, onun hakkını azaltacağım." dese; bu küfürdür.

Bir kimse, sadece, ramazanda namaz kılsa; başka zaman kılmasa ve: "Bu çoktur, (veya) Bu fazladır. Çünkü, ramazanda kılman her namaz, yetmiş namaza müsâvîdir." dese; kâfir olur.

Bir kimse, kasden, kıbleden başka bir yöne, aksi tarafa namaz kılsa; bu namaz kıbleye rastlasa bile, İmâm Ebû Hanlfe (R.A.)'ye göre, bu şahıs, kâfir olur.

Fakıyh Ebü*l-Leys de, bunu almıştır.

Keza, kasden, abdestsiz olarak veya pis elbise ile namaz kılan kimse, kâfir olur.

Sadru'ş-Şehîd: "Biz, bunu alıp kabul ederiz." demiştir.

Taharri isimli kitapda, şöyle denilmiştir:

Bir kimse, kıbleyi taharri etse (= araştırsa) ve bir yöne kanaati hasıl olsa; bu yönü de terk ederek, bir başka yöne namaz kılsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin: "Bu şahsın, küfründen korkulur." dediği rivayet olunmuştur. Çünkü, bu şahıs, kıbleden kaçınmış olmaktadır.

Âlimler, bu mes'elede ihtilâf etmişlerdir. Şemsü'l-Einime Halvânî: Açık olan, bu şahıs, eğer kıbleden başka tarafta, istihza yollu veya istih­fafla (= hafife alma ile) kılmışsa; kâfir olur." demiştir.

Bir kimse, bu gibi hallere, zarurî olarak mübtelâ olursa; şöyle ki: Bir kimse, bir toplulukta namaz kılarken, hades vâki olsa ( =abdesti bozulsa); bunun meydana çıkmasından da utanıp, —durumu— gizlese ve bu hâli ile namaz kılsa; veya bir kimse, düşmana yakın olduğundan, pis olarak namaz kılsa; bazı âlimlerimiz: "Bu kimse, kâfir olmaz. Çünkü, müstehzi (= alay edici) değildir." dediler.

Böyle bir zaruretle ve utanılacak bir durumda, zarurî olarak karşılaşan bir kimse; namazı kasdetmeden ve bir şey okumadan; eğilince,  rükûu kasdetmeden ve tesbîh getirmeden, hareket ederse;

bi'I-icmâ, kâfir olmaz. Bu durumda kalan bir kimsenin, böyle davran­ması uygun olur.

Bazıları: "Bir kimse, pis olan elbise ile namaz kıldığı zaman, kâfir olmaz." demişlerdir.

Üzerinde kaza namazı bulunan bir kimse; bir sabiye, bir mecnûna, kadına, cünüfe ve abdesti olmayana uyarak vakit namazı kılsa; kâfir olmaz. Bütün âlimlerin, kavli budur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse:  "Namaz farzdır. Fakat,, rükû' ve secdeleri farz değildir.*' dese; kâfir olmaz. Çünkü, bu sözü te'vil edilir.

Ancak, rükû' ve secdelerin farz olduğunu inkâr ederse; mutlaka kâfir olur.

Hatta, bu kimse, ikinci secdenin farz olduğunu inkâr etse; —icma'ı ve tevatürü reddettiği için— yine kâfir olur.

Bir kimse: "Eğer, Ka'be, kıble olmasa da, Beytü'l-Makdes kıble olsaydı, ben, Ka'be'ye karşı namaz kılar; Beytü'I-Makdes'e karşı namaz kılmazdım." demiş olsa; kâfir olur.

Tecnîsi'I-Mültekıt'ta şöyle denilmiştir:

Bir kimse: "Eğer, filan adam, kıble olsaydı; yüzümü o yöne çevirmezdim." veya "Filan adam, kıblenin etrafı olsaydı; yüzümü, o cihete dönmezdim." derse; kâfir olur.

Tahyîr'de şöyle denilmiştir:

Bir kimse: "Kıble ikidir." dese ve bu sözü ile, Ka'be ile Beytü'l-Makdes'i kasdetse; kâfir olur. Yenâbi*'de de böyledir.

İbrahim bin Yûsuf şöyle demiştir:

Bir kimse, el görsün diye, riya ile namaz kılsa; ona, sevap yoktur. Günâh vardır.

Bazıları ise: "—Böyle yapan kimse— kâfir olur.*' demişlerdir. Bazıları da: "Sevap da yok, günâh da yok." demişlerdir. Bu, namaz kılmayan içindir.

Misbâhu'd-Dîn'de, şöyle denilmiştir: EbûHafsel-Kebîr'den:

—Müşriklerin yanına giden ve bir-iki vakit namazını terk eden kimsenin hali nedir? dîye soruldu.

Ö, şu cevabı verdi:

—Bu kimse, eğer, namazı, onlara ta'zimen terk etmişse; kâfir oldu. O namazların kazası da olmaz. Şayet, fâsıkhk için gitmişse; kâfir olmaz. Terk ettiği namazları kaza eder.

Yetime'de şöyle denilmiştir:

Bizim yurdumuzda müslüman olan bir kimseye, bir ay geçtikten sonra; namazdan sorulsa; o da: "Ben, bilmiyorum. Bana namaz .farz oldu mu?" dese; kâfir olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, ezan okuyan müezzine, ezan okuduğu sırada: "Yalan söylüyor." dese; kâfir olur.

Tahyîr'de şöyle denilmiştir:

Bir kimse, müezzin ezan okurken: "Şu ses, ğavğadır." der ve bunu inkâr yönü ile söylerse; kâfir olur.

F usûl'da şöyle denilmiştir:

Bir kimse, ezanı duyunca: "Bu ses, çan sesidir." dese; kâfir olur.

Tatarhâniyye'de de böyledir. [140]

 

Zekât:

 

Bir kimseye: "Zekâtını ver." denilse ve o da: "Vermiyorum." dese; kâfir olur.

Bu konuda, mutlak "kâfir olur." denildiği gibi; "bu şahıs, bu sözü, gizli mallan hakkında söylerse kâfir olmaz. Açık malları hakkında söylerse; kâfir olur." da denilmiştir.

Uygun olan, zekât faslı, namaz hakkında yukarıda geçen kaviller üzerinedir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir. [141]

 

Oruç:

 

Bir kimse: "Ne olurdu, ramazan orucu, farz olmasaydı." dese; âlimler, bu kimsenin kâfir olup olmayacağı hususunda, ihtilaf ettiler.

Doğru ve isabetli olan, Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl'dan naklolunan şu kavildir: "Durum, bu şahsın niyyetine göredir. Bu kimse, şayet, "hakkını edâ etmek mümkün olmaz" niyyeti ile söylemişse; kâfir olmaz.

Bir kimse, ramazan ayı gelirken: "Ağır ay geldi." dese; kâfir olur. Bir kimse, recep ayı girerken: "Ukûbâta düştük." der ve bu sözü; faziletli ayları hor ve hakir görerek söylerse, kâfir olur.

Fakat,  sadece,  kendi nefsinin yorgunluğu sebebiyle söylemişse, kâfir olmaz.

Birinci mes'elede, uygun olan, böyle cevap vermektir.

Bir kimse: "Ramazan ayı, sür'atle hücum ediyor." dese; "bu kü­fürdür." denilmiştir.

Hâkim Abdurrahman: "—Böyle söyleyen kimse— kâfir olmaz." demiştir.

Bir kimse: "Bu kaçıncı ramazan, ben usandım." dese; kâfir olur. Bir kimse: "Bu ibâdetleri, Allahu Teâlâ, bize azap kılmıştır." demiş

olsa; eğer te'vil edebilirse; kâfir olmaz.

Keza: "Allahu Teâlâ, bu ibâdetleri, bizim üzerimize farz kılma-saydı; hakkımızda, daha hayırlı olurdu." diyen kimse, bunu te'vil ede­bilirse; kâfir olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse:

"Namaz, benim için, iyi olmadı." veya, "Helâl, benim için, iyi olmadı." veya,

"Ne için namaz kıldımsa, o, benim için olmadı; karım olmadı; çocuğum olmadı.'* dese; veya, "Namazı rafa koydum." dese;

bunların, herbirini söylemekle kâfir olur. Hızânetü'l-MüftSn'de de böyledir. [142]

 

6) İlim Ve Âlimlerle İlgili Küfür Lafızları

 

Nisâb'da şöyle denilmiştir:

Bir kimse, bir âlime, sebepsiz yere, buğzederse; küfründen kor­kulur.

Salih bir kimse hakkında:  "Bunun yüzüne bakmak, benim yanımda, domuzun yüzüne bakmak gibidir." diyen kimsenin, küfrün­den korkulur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir âlime veya bir fakıyhe, sebepsiz yere söven kimsenin, küfrün­den korkulur.

Bir kimse, din ilmini kasdederek, bir âlime: "Senin ilmin, eşeğin zekeridir." dese; küfründen korkulur. Bahnı'r-Râik'ta da böyledir.

Câhil bir kimse, ilim ve âlimler hakkında: "Öğrendikleri bilgiler, hikâyeden ibarettir." dese; veya, "Bu söyledikleri, hevâ (= boş şey)'dir." dese; veya, "Bunlar, yalan şeylerdir." dese; veyahut da,

"Ben, hîle (= çâre) ilmini inkâr ediyorum." dese; bunların tamamı, küfürdür. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, yüksek bir yere otursa da, kendisinden istihza (= alay) yollu mes'eleler sorulsa; o da, yastıkla vursa ve soranlar da gülüşseler; hepsi de kâfir olurlar.

Bu şahıs, yüksek yere oturmuş olmasa da, böyledir.

İlim meclisinden dönmüş olan bir şahsa: "Kiliseden geldin." diyen kimse, kâfir olur.  .

Keza, bir kimse:

"Benim, ilim meclisinde ne işim var." veya,

"Onların söylediklerini yapmaya, kimin gücü yeter." dese; kâfir olur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kisme: "timi, kaba (veya kâseye) koymak mümkün değil."veya

"Ben, ilimle ne yapayım; benim cebime, para lâzım." dese; kâfir"olur. Itâbiyye'de de böyledir.

Bir kimse: "İndimde, kadının ve çocuğun meşguliyeti var; bunlar, beni, ilim meclisine gitmekten men ediyor." dese; ve bu sözü ile de, ilme ihaneti kasdetse; bu, büyük bir hatadır.

Mecmuu'n-Nevâdl*de şöyle denilmiştir:

Bir âlime: "Götür de, ilmini   bir kaba bırak." diyen kimse, kâfir olur.

Fakıyh bir kimse, ilimden bir şey düşündüğü veya sahih bir hadis rivayet ettiği zaman, başka   bir şahıs ona: "Bu, bu köyde mevcut değildir." veya "Bu sözden, ne fayda çıkar;- insanların haşmeti olan dirhemler lâzım." dese; işte, bu söz, küfürdür.

Bir kimse: "Fesâd, ilimden daha güzeldir." dese; bu söz de, kü­fürdür.

Bir kadın, âlim olan kocasına, lanet etse, kâfir olur.

Bir kimse: "Âlimlerin işi, kâfirlerin işi gibidir." dese kâfir olur. Ancak: "Bununla, âlimlerin bütün işlerini murad etse; hak ve bâtıl, hepsini müsâvî tutsa; o zaman, kâfir olur." denilmiştir.

Bir kimse, bir hadise sebebiyle, şer'î bir mes'elede, bir âlimle, muhâseme bulunsa ve ona: "Bilginlik yapma. Gerçekten, onda bir fayda yok.' dese; küfründen korkulur.

Bir kimse, bir âlime: "Ey âlimcik!" dese; bu sözü ile, dinde hafif­lik murad etmiyorsa; kâfir olmaz.

Anlatıldığına göre:

Bir âlim, kitabım, bir şahsın dükkanına koydu ve gitti. Sonradan, o dükkana uğrayınca,  dükkan  sahibi  ona:   "Mincelini  (=   tırpanını) unuttun." dedi. Âlim de, dükkan sahibine: "Dükkanında, mincelin değil, kitabım kalmış." dedi.

Bunun üzerine, dükkan sahibi, âlime: "Hasad, tırpanla biçilir. Siz de, insanların boynunu, kitapla biçiyorsunuz." dedi.

O âlim, bunu, Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Muhammet! bin FadPa şikâyet edince; der akep, o adamın katlini (= ölümünü) emretti. Muhıyt'te de^böyledir.

Abdu'l-kerîm ve Ebû Ali es-Sağdî'den sorulmuş:

  Bir kimse, karısını, Allaha ibadete ve yasakladığı şeyleri de yapmamaya  çağırsa;   kadın  da:   "Allahı  nereden   öğreneyim?   İlmi nereden öğreneyim? Nefsimi ateşe attım." dese; ne olur?

Onlar, şu cevabı vermişler:

— Kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kimseye: "İlim talipleri meleklerin kanatları üzerinde yü­rürler." denilince; o da: "Bu yalandır." dese; kâfir olur.

Bir kimse: "Ebû Hanîfe'nin kıyâsı, hak .değildir." dese; kâfir olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Bir kap çorba,ilimden hayırlıdır." dese; kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir adam, hasmına: "Şer'i şerîfe gidelim." deyince, o "Benim gitmem için, şer'in resulünü (= elçisini) getir; ben, cebr olmayınca gitmem." dese; kâfir olur. Çünkü, bu durumda, o, şer'in inadcısı, olmuş oluyor.

Bir kimse: "Şeriat menfaat vermiyor. Yanımda olan şer'î çareler de menfaat vermiyor.' * veya

"Şeriat, bir işi bitirmiyor." yahut,

"Ben, şeriati ne yapayım." demiş olsa; bu sözlerin hepsi de, kü­fürdür.

Bir   kimse:    "Şeriat   ve   hâkim   nerde   varsa,   dirhemlerini alamadım." dese kâfir olur.

Müteahhırîn: "Bu kimse, "ben o sözümle, beldenin hâkimini kas-dettim." derse; kâfir olmaz." demişlerdir.

Bir kimse, başkasına: "Bu hâdisede, şer'î hüküm, budur." der; diğeri de: "Ben, işimi resiyetle yaparım; şeriatle değil." derse; bazı âlimlere göre, kâfir olur.

Bir kimse, hasmına, imamların fetvalarını arzeylese; o da, redde­derek:   "Getirdiğin   fetva,   bu   nasl   ferman?"   dese;   kâfir   olur."    . denilmiştir. Çünkü, bu, şer'î hükmü reddir.

keza, bu şahıs, bir şey söylemese; fakat, fetvayı yere atsa ve: "Bu, nasıl şeriat?" dese; kâfir olur.

Karısının talâkı hususunda, bîr âlimden, fetva isteyen bir şahsa; o âlim; durum ne ise, ona göre fetva verince; fetva isteyen: "Ben, talâk-malak bilmem. Bana, çocuklarımın anasının, evde olması lâzım, "dese; Hâkim   İmâm   Ali   es-Sağdî,   bu   şahsın,    küfrüne   fetva   verdi. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

îki hasımdan birisi, diğerine, imamların fetvalarından bir fetva getirse; diğeri de: "Fetvaları gibi değildir." veya "Biz, bununla amel etmeyiz." dese; bu şahsa, ta'zir gerekir. Zemyre'de de böyledir. [143]

 

7) Helâl Ve Haramla İlgili Küfür Lafızları

 

Bir kimse, haramı helal itikad ederse veya helali haram itikad ederse, kafir olur.

Ancak, eşyanın revaç buluşu veya cahilane hükmettiği için, bir kimse, bir harama: "Bu helâldir." demiş olsa, bu küfür olmaz.

Haram, haram Haynihî[144] olduğu zaman, onu helâl itikad etmek küfürdür.

Fakat, haram, haram H gayrihî[145] olursa; —onu helâl itikad etmek— küfür olmaz.

Haram olduğu, kat'î bir delille sabit olan, helâl itikad etmek, gerçekten küfürdür.

Fakat, bir şeyin haramlığı, tek haramla olursa; bunu helâl itikad eden kâfir olmaz. Hulasa'da da böyledir.

Bir kimseye: "Sana bir helâl mi daha sevgili'yoksa iki haram mı? denilince, o: "Hangisi bana çabuk gelirse; o daha sevgilidir." karşılığını verirse; onun küfründen korkulur.

Keza, bir kimse: "Bana mal lâzım; ister, helâl olsun; isterse, haram olsun; müsavidir." veya "Haramı bulduğum müddetçe; helâlin etrafında dolanmam." dese, kâfir olmaz.

Bir kimse, haram maldan, bir fakire sadaka verse; ve bundan sevap beklese; kâfir olur.

Eğer, fakır, o malın haram olduğunu bildiği halde, o şahsa, duâ eder; verence: "âmin" derse; bu durumda, ikisi de kâfir olurlar.

Kendisine: "Helâl ye!" denilen bir kimse: "Haram, bana daha sevgilidir." karşılığını verse; kâfir olur.

Bu kimse, kendisine "helal ye!" diyen şahsa: "Haydi, bana bu dünyada, bir tane helâl yiyen getir; ben, ona secde edeceğim." demiş olsa; kâfir olur.

Bir kimseye: "Helâl ye!" denilince; o şahıs: "Haram, bana, daha iyi geliyor. *' dese; kâfir olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir fasıkın oğlu içki içse; onun akrabaları da. gelip, üzerine dirhemler saçsalar; kâfir olurlar.

Bunlar,  dirhemleri saçmasalar;  fakat:  "Sana mübarek olsun." deseler kâfir olurlar.

Keza: "İçkinin haramlığı, Kur'ân'da sabit değildir." deseler; kâfir olurlar.

Bir kimse, —içkiye—: "Kahrolsun." demekle beraber içki içse ve kendisine: "Hem, kahrolsun diyorsun; hem de içki içiyorsun." denince de: "İnsan, anasının sütü olmadan olur mu?" dese; kafir olmaz. Çünkü, bu istifham (= soru) dır. Veya, içki ile süt arasında sevgide müsavattır. (Yani, ikisini de aynı ölçüde sevmektir.

İmâm Serahsî'nin Kitâbii'l-Hayz'ında şöyle denilmiştir: "Hayız bir kadına, cima' yapmayı helâl sayan kimse, kâfir olur." denilmiştir.

Keza, karısına, livata yapmayı, helâl sayan kimse de kâfir olur.

Nevâdir'da İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Bu iki nıes'elede, bu şahıs kâfir olmaz." Sahih olan da, budur.

İçki içen bir kimse; "Ferah, bizim ferahımızla, ferahlananmdır. Haybet de (= ümitsizlik ve noksanlık), bizim ferahımızla, ferahlan-mayamndır." demiş olsa; bu söz, küfürdür. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [146]

 

8) Fâsık, Fâcir Ve Benzerlerinin Sözlerine Taalluk Eden Küfür Lafızları:

 

Fesad çıkarmaya başlayan bir kimse, arkadaşlarına:  "Geliniz, güzel bir yaşayışa." dese; kâfir olur.

keza, bir kimse; içki içerken: "İslâmiyeti açıklıyorum." veya, islamiyet açıklandı. " dese; kafir olur.

Fasıklardan birisi: "Eğer, bu içkiden, bir damla düşse, cebrâil ona, kanadını kaldırır." dese; kâfir olur.

Bir fâsik'a: "Sen, her gün, Allaha ve O'nun yarattıklarına, eziyet ediyorsun." dense; o da: "Güzel yapıyorum." dese; kâfir olur.

Günahlar için: "Bu da, bir yoldur; bir mezheptir." dese, kâfir olur.

Nâtıfî'nin Tecnîsi'nde:   "Esahh olan,  bu şahıs,  kâfir olmaz."

denilmiştir.

Bir kimse, içki kadehini tutup "Bismillah" dese ve içse; bu şahıs,

bi'1-ittifak kâfir olur.

Keza, bir kimse; zinaya başlarken veya tavlanın zarını eline alınca;

"Bismillah" dese; yine, kâfir olur.

tki kişi, niza'laşırken, birisi: "lâ havle velâ kuvvete illa billah." dese; diğeri ise: "Lâ havle, bir menfaat vermez." veya "Lâ havle ile ne yapayım." yahut: "Lahavle ile bir tas çorba mümkün olmaz." veyahut da: "Lâ havle, ekmek yerine fayda vermez." dese; bunların hepsi de, küfürdür.

Bu kimse, bu gibi sözleri, o şahıs, teşbih veya tahlilde bulunurken söylemiş olsa; —hüküm— yine böyledir.

Bir kimse: "Sübhanellah." deyince; diğeri: "Sübhanellah'm güzelliğini giderdin.'' veya' *.. .derisini yüzdün. *' dese;- kâfir olur.

Bir kimse, başka bir kimseye: "Lâ ilahe illallah, de." der; o da: "Demem, söylemem." derse; bazı âlimlere göre, bu söz, küfürdür.

Bazıları ise: "Bu şahsın kasdı, "senin emrinle söylemem." demekse, kâfir olmaz." demişlerdir.

Bazıları da: "—Bu söz, mutlak küfürdür." demişlerdir.

O şahıs, bu cevabı ile "Sen ne iş yaptın ki, ben de, söyliyeyim." dese; kâfir olur.

Bir kimse, tekrar tekrar apşıran bir şahsa: "Allah, sana, tekrar tekrar rahmet eylesin." der; aksıran da: "Yerhamükellah sözünden götürdün." veya "Bize, kalp darlığı geldi." yahut "...usandık." dese; sahih cevapta, "bu kimse, kâfir olmaz." denilmiştir.

Sultan (= hükümdar), apşırsa; birisi de ona: "Yerhamükellah" dese; bir başkası ise: "Hükümdar için, böyle söyleme." dese; kâfir olur. [147]

 

9) Kıyamet Gününe Taalluk Eden Küfür Lafızlar!

 

Bir kimse, Kıyamet gününü, Cenneti, Cehennemi, Mizanı, Sıratı,Kulların amellerinin yazılmış bulunduğu defteri veya Öldükten sonra dirilmeyi; inkâr ederse; kâfir olur.

Ancak, "bir kimsenin, olduğu gibi dirilmeyeceğini" söyleyen kimse; kâfir olmaz. Şeyhu'l-İmâmü'z-Zâhid Ebû İshâk el-Kilâbâzfde böyle söylemiştir. Zahîriyye'de de böyledir.

tbn-i Selâm'in şöyle dediği rivayet olunmuştur:

Bir kimse: "Ben bilmiyorum; yahûdi ve hıristiyanlar, dirildikten sonra, azap görecekler mi?" dese; bütün âlimleriniz ve —bu arada— bütün Belh âlimleri: "Böyle diyen kimse, şüphesiz kâfir olur." diye fetva vermişlerdir. Itâbiyye'de de böyledir.

Cennete girdikten sonra, rü'yetullahı (= Allahu Teâlâ'yı görmeyi) inkâr eden kimse; kâfir olur.

Kabir azabını ve Âdem oğullarının hasrım —başkalarının değil—, inkâr eden kimse, kâfir olur.

"Azap gören de, mükâfat gören de ruhtur." diyen kimse, kâfir olmaz. Bahru Y-Râıkta da böyledir.

Bir kimse, başka bir şahsa: "Günâh işleme; muhakkak orada, âhiret yurdu vardır." der; diğeri de: "Sana, âhiret yurdundan, kim haber verdi?" derse; kâfir olur.

Bir şahısta, alacağı olan bir kimse, ona: "Eğer, burda vermezsen; âhirette alırım." der; borçlu olan da: "Kıyamet   parladı geçti." derse; kâfir olur,

Bir  kimse,  birine zulmeder; mazlum  da:   "Kıyamet  vardır." deyince; zâlim.  "Fiîun :,dam, kıyamette eşektir." derse; kâfir olur. Tatarhâısiyye'de de böyledir.

Bir kimse, alacaklı olduğu şahsa: "Dirhemlerimi ver; çünkü, kıyamette dirhem yoktur." der; borçlu da: "Sen, bana on dirhem daha ver; benden orada iste; sana orada veririm, "dese; kâfir olur.

EI-Fadlî ve daha pek çokları:'' Sahih oîan budur.'' demişlerdir.

Bir kimse:  "Kıyametten korkum yoktur."  dese;  kâfir olur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, hasmına: "Hakkımı, kıyamette, senden alırım." der; o da: "O kalabalığın içinde, beni nereden bulacaksın?" derse; âlimler, bu şahsın kâfir olup olmayacağında ihtilâf etmişlerdir.

Ebû'I-Leys'in Fetvaları'nda: "Bu kimse, kâfir olmaz." denilmiştir. Muhiyt'te de böyledir,

"Her iyilik, bu dünyada lâzımdır; öbür dünyada, nasıl olursan ol! " diyen kimse;, kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kimse, zâhid bir şahsa:  "Otur!  Cennetin ikinci tarafına düşmeyesin."   dese;   âlimlerin   çoğu:   "Gerçekten   o   kâfir   olur." demişlerdir.

Bir kimseye: "Âhiret için, dünyayı terk et. (= bırak)" denilse; o da: "Ben, peşini, veresiye için bırakmam." dese; kâfir olur.

Nushatü'l-Hücvânî'de şöyle denilmiştir:

"Bu dünyada, aklı olmayanların hepsi, öbür dünyada, kesesi parçalanmış gibidir." demek, söz sahibinin küfrünü gerektirir.

Şeyhu'î-İmâm, Ebû Bekr Muhammed bin Fadl: "Bu, âhireti istihza ve tahkirdir." demiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, diğerine: "Benimle beraber; cehenneme kadar git; lâkin girme." dese; kâfir olur. Hulâsa'da da böyledir

Bir kimse: "Kıyamette, rıdvân için, bir şey yollamazsan; sana, cennetin kapısı açılmaz." dese; kâfir olur. Itâbiyye'de de böyledir

Bir kimse, emr-i bi'1-ma'rûfta bulunan bir kimseye: "Bu gürültü nedir?" der ve bunu inkâr yollu söylerse; küfründen korkulur.

Bir kimse, başka bir şahsa: "Filânın evine git de, orda, ma'rufla emreyle." dese; o da: "Ondan, bana eziyet hâsıl olur." dese; bu söz, küfür olur. Füsnln'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Filân adama, musibet dokundu." veya "Sana, büyük musibet dokundu." dediği zaman; Belh âlimleri: "Bu sözün sahibi, kâfir olur." dediler.

Bazı âlimler de: "Bu söz, küfür değildir. Fakat, büyük hatâdır." dediler.

Bazıları ise: "Bu söz, küfür de değildir, hatâ da değildir." dediler.

Hâkim Abdurrahman, ve Kâdî'1-imâm Ebû AH en-Nesefî'de bu söze meylettiler. Fetva da, bunun üzerinedir.

Taziyede bulunulan kimseye: "Onun ömründen azalanın tamamı, senin eceline fazlalık olur." diyen kimse; kâfir olur.

Veya: "Filanın ömründen eksilen, senin eceline ulaşır. O öldü; ruhunu, sana bıraktı." diyen kimse de, kâfir olur.

Bir kimse, hastalığından kurtulan kimseye: "Hastalığını, başkası aldı." dese; bu söz, küfürdür.

Hastalığı şiddetlenen birisi: "Beni, öldür de, istersen, müslüman olarak öldür; istersen kâfir olarak Öldür." dese; dinden çıkmış, kâfir-i billah olmuş olur.

Keza, çeşitli belâlara uğrayan birisi: "Malımı aldın; çocuğumu aldın... Filânımı filânımı aldın... Yapmadığın kalmadı." dese veya bun­lara benzer sözler söylese; kâfir olur. Muhıyt'te de böyledir. [148]

 

10) Açık Ve Kinayeli Sözlerle, Küfrü Telkin Etmek, İrtidâdı Emretmek Ve Öğretmek Ve Kâfirlere Benzemekle İlgili Küfür Lafızları:

 

Küfrü Telkin Etmek:

 

Bir başkasına (kelime-i) küfrü telkin eden kimse, kâfir olur. Bunu, oyun yollu yapsa bile, hüküm böyledir.

Bir kimsenin, —kocasından boşanmak isteyen— karısına küfrü telkin eden kimse de, kâfir olur.

Bu kavil, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan rivayet olunmuştur.

Bir kimse, diğer bir şahsa, "kâfir olmasını söylerse; —o şahıs, ister kâfir olsun; ister olmasın— söyleyen şahıs, kâfir olur.

Ebû'1-Leys, şöyle demiştir:

Bir kimse, başka bir kimseye, kelime-i küfrü öğretirse; —bunu, ona öğrettiği ve ona irtidadı emrettiği zaman— kâfir oİur.

Keza, bir kimse, î;İr kadına; küfür olan sözü öğretse ve irtidadı emretse, kâfir olur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir kimse, —öldürülmekle veya benzeri bir şeyle tehdit edilerek küfür olan bir sözü, söylemeye zorlanır ve o da, bu sözü söylerse; bu durumda, şu üç ihtimâl vardır:

1) Kalbi, imân ile mutmain olduğu halde, kalbinde, zorlandığı kelimeden başka bir şey bulunmadan, o küfrü söylemesi. Bu durumda, bu şahsın küfrüne hükmedilemez. Allahu Teâlâ ile kendisi arasındadır.

2) "Kalbimden, geçmiş zamanda söylenmiş olan küfrü geçirdim. Ve onu irâde eyledin. Onların sözüne, cevap olarak, müstakbel küfrü irade etmedim." demesi.

Bu durumda, —o yalancı kabul edilerek— küfrüne hükmedilir. Hatta, hâkim, bu şahısla, karısının arasım ayırır.

3) Geçmişte olan küfürden, kalbinde olduğunu, ancak, onu irâde etmediğini yâni, geçmiş küfürden haber vermediğini; yalnız, onların sözlerine cevap olarak, istikbâlin küfrünü irade ettiğini —-yalandan— söylerse; hükmen,  kâfir olmuş olur.  Geri tarafı, Rabbi ile kendisi arasındadır

Haç'a karşı namaz kılmaya zorlanan ve böyle yapan bir kimsemin durumunda, üç vecih vardır:

1) Kalbimde, hiç bir şey yoktur. Zoraki, s^ihf (-  haç'a; Karşı namaz kıldım." der; bu vecihde, hiç bir de kâfir olmaz.

2) "Kalbimden —devamlı— Allahu karşı namaz kılmak salibe karşı kılmamak geçti." der; bu halde de, hiç bir şekilde, küfrüne hükmedi­lemez.                                                                  '

3) "Kalbimden, Allaha karşı namaz kılmak geçti; fakat, ben, onu bıraktım; salibe karşı namaz kıldım." der; bu durumda, küfrüne hüküm verilir.   Diğer  tarafı,   Rabbi   ile  kendisi  arasındadır.   Muhiyi'te  de böyledir.

Bir   mü'mine:   "Ya,   hükümdara   secde   edersin   veya   seni öldürürüz." denilse; efdal olan, ona secde etmemektir. Füsûlü'İ- Imâ-diyye'de de böyledir.

Bir kimse, kelime-i küfrü kasden söylediği halde; söylediğinin  kü­für olduğunu bilmese; —bazılarının hilâfına— âlimlerin ekserisine göre, bu şahıs, kâfir olur. Bilmemek, özür değildir. Hulâsa'da da böyledir.

Âlimlerimize göre, bir kimse, şaka veya istihza yollu (= hafife alarak) küfür kelimesi söylese; kâfir olur. İnancı, bu sözüne muhalif olsa bile, hüküm aynıdır.

Bir kimsenin ağzından, hatâen, kelime-i küfr çıksa; bütün âlimle­rimize göre, bu şahıs kâfir olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [149]

 

Kâfirlere Benzemek

 

Başına, —mecûsî'nin giydiği— şapkayı giyen kimse, kâfir olur. Ancak, sıcağı veya soğuğu def için giyerse; bu müstesnadır.

Beline, zünnar[150] kuşanan (= bağlayan) kimse, kâfir olur. Ancak, bunu, harbde, foîle olarak kuşanmış olması müstesnadır.

Bir kimse:  "Mecûsî, benim içinde bulunduğum, şu hâlimden iyidir." dese; veya,

"Nasranîlik   (=   hiristiyanhk),   mecûsilikten   hayırlıdır."   dese; —"Mecusîlik, hıristiyanlıktan şerlidir." sözü hâriç— veya, "Hıristiyanlık, Yahudilikten hayırlıdır." dese; veya, "Senin yaptığın işten, küfür muamelesi hayırlıdır. " dese; bu hal­lerin hepsi de, küfürdür.

Ancak, Fakıyh Ebû'1-Leys: "Bunları söyleyen şahıs, "Içüfrü güzel görürse, kâfir olur." şeklinde, bir kayıt koymuştur.

Mecûsîlere uyup, nevrûz'da, onlarla birlikte çıkıp, o günde, onların yaptığını yapmak küfürdür.

Bir kimse, yemek, içmek için değil de, sırf nevruz gününe ta'zim olsun diye, başka zaman satmadığı, bir şeyi, satmak sebebiyle de, kâfir olmuş olur.

O gün, müşrikleri ta'zim maksadı ile, onlara, bir yumurta bile hediye etmek küfürdür.

Kâfirlerin  işini  güzel  gören  kimse,   küfre  girmiş  olur.   Bu, bi'1-ittifak böyledir. Hatta, âlimlerimiz şöyle demişlerdir:

Bir kimsenin: "Yemek yerken konuşmamak, mecûsîden güzeldir." veya "Hayız hâlindeki kadına, cima' yapmayı bırakmak, onlardan daha güzeldir." demesi de, küfürdür. Batını'r-Râık'ta da böyledir.

Bir kimse, bir insanın rızâsı için, o gelirken, bir hayvan kesse veya ona benzer şeyler yapsa;  Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekr:  "Bu küfürdür; kesilen ise, İaşedir; eti yenilmez." demiştir.

Şeyhu'1-İmâm İs m a ti ez-Zâhîdî: "Bir kimse, bir ineği veya bir deveyi hacı veya gazi dönünce —sırf onun rızâsı için— keserse; âlim­lerden bir topluluk: "Bu küfürdür." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kadın, beline ip bağlasa ve: "Bu zünnardır." dese; kâfir olur. Hûlâsa'da da böyledir.

Bir kimse; başka bir kimseye —farsca olarak—:  "Senin bu yaptığın işten, mecûsî daha güzeldir." dese; âlimler: "Eğer, bu sözü ile, o işin kötülüğünü kasdetmişse; kâfir olmaz." dermişlerdir. Fet&vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse:  "Küfür,  hıyanetten daha güzeldir."  dese;  ekserî âlimler: "Böyle diyen kimse, kâfir olur." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Ebû Kasım cs-Safâ da, bununla fetva vermiştir. Htolâsa'da da fböyledir.

Bir kimse, bir kadmı dövse; kadın: "Sen^ müslüman dgğil misin?" deyince, o da: "Evet. Ben müslüman değijjn," dese; Şeyhu't-İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl: "Bu kimse, bu sözle kâfir olmaz." demiştir.

Bazı âlimlerimizin şöyle dediği rivayet olunmuştur: Bir kimseye: "Sen, müslüman değil misin?" denilince; o: "Hayır." cevabını verse; bu söz, küfür olur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kadın, kocasına: "Sende, hamiyyet ve İslâm dîni yok mu? Yabancılarla, beni yalnız bırakıyorsun." dediğinde kocası: "Gerçekten, bende, hamiyyet ve îslâm dîni yoktur." dese; bu şahıs, mutlaka kâfir olur; denilmiştir.

Bir kimse, karısına: "Ey kâfire! Ey yahudiî Ey mecûsî! der; kadın da: "Ben öyleyim." veya "ben öyleyim; talâkımı ver." yahut "Öyle oljmasam, seninle beraber olur muyum?" veyahut da: "Öyle olmasam; senin eşin olur muyum?" karşılığını verirse; kâfir olur.

Fakat, kadın: "Öyle isem; beni nikâhının altında tutma." derse; bu durumda, "kâfir olmaz." diyenler olduğu gibi; "kâfir olur" diyenler de vardır.

Sahih olan, "kâfir olmaz." diyenlerin kavlidir.

KâdTI-İmâm Cemâlü'd-Dîn de, bunula fetva vermiştir.

Buna göre, bir kadın, kocasına: "Ey kâfir! Ey mecûsî! Ey Yahûdî!'' der; kocası da: ' 'Ben öyleyim; çık yanımdan!'' derse; muhakkak, kâfir olur.

Eğer koca: "Ben, Öyle olmasam; sen, benimle olmazsın." demiş olursa; bu söz ihtilaflıdır. Sahih olan ise: bu durumda, bu kocanın kâfir olmamasıdır.

Bu koca: "Sen, ona razı olmasan; benimle olmazsın." demiş olsa; bu sözün, küfür olduğu aşikardır. Bunun, hilafını söyleyenler de olmuştur.

Bir kimseye bu sözleri, bir yabancı söylemiş (yani, Ey kâfir! Ey yahudi! demiş) olsa da; bu şahıs da: "Ben Öyleyim, Benimle dost olma." veya "Öyle olmasam; senin dostun ve arkadaşm olmazdım." dese; bu husustaki hüküm de, karı-koca hakkında, yukarıda söyeldiğimiz hüküm gibidir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, bir iş yapmak isteyince, karısı ona: "Eğer, sen, o işi yaparsan; kâfirsin." der; kocası da, onun sözüne itibar etmeyerek; o işi, yaparsa; kâfir olmaz.

Bir kimse, karısına: "Ey kâfire!" deyince; karısı: "Hayır! Belki de, sen kâfirsin." dese; veya kadın, kocasına: "Ey kâfir!" deyince; kocası: "Belki de, sen kâfirsin." dese; aralarına ayrılık düşmez. (Nikâh­ları devam eder.)

Fakıyh Ebû'l-Leys, fetvasında, böyle söylemiştir.Bir kadın, kocasına: "Gılâfm, mecûsi gibi doldu," der; kocası da ona: -"O takdirde, uzun müddet, mecûsî ile beraber durdum." veya "Niçin, mecûsî ile beraber durdun?" derse; —bu sözlerin kocadan olması halinde, bu koca— kâfir olur.

Şayet, koca, karısına; bunları söyleyip "Ey mecûsiyye!" dese; karısı da: "O halde, ne için bir mecûsiyyeyi, bu kadar zamandır, yanında tuttun?" dese; o da, kelam-ı küfür söylemiş olur.

Bir kimse, yabancı bir müslümana: "Ey kâfir!" veya bir yabancı kadına: "Ey kafire!" demiş olsa; söylenilen kimse de; —susup— bir şey söylemese;

Veya, bir kadın, kocasına: "Kâfir"; dese de, kocası bir şey söyle­mese;

Yahut, bir kimse, karısına: "Kâfire" dese de; kadın, bir şey söyle­mese; Fakıyh Ebü Bekir el-A*meş: "Bu sözün sahibi, kâfir olur." demiştir.

Diğer Belh âlimleri ise: "Kâfir olmaz." demişlerdir.

Bu gibi mes'elelerde fetva: Eğer, bu sözü söyleyen kimse; şetmi ( = sövmeyi) murad ediyor ve onun kâfir olduğuna itikâd etmiyorsa; kâfir olmaz. Şayet, onun kâfir olduğuna itikad ediyorsa; işte, bu durumda, kâfir olur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kadın, çocuğuna: "Ey yahudinin oğlu!" veya "Ey mecûsî'nin oğlu!"   dese;   âlimlerin   çoğunluğu:   "—Bu   kadın—   kâfir  olmaz." demişlerdir. Bazıları ise: "Kâfir olur." demişlerdir.

Bir erkeğin, bu sözlerle, çocuğuna hitap etmiş olması hâlinde; âlimler, kâfir olup olmayacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Esahh olan ise, kâfir olmamasıdır. Ancak, bunun için, bu sözü ile, kendisisin kâfir olduğunu   kasdetmemiş   olması   gerekir.   Fetâvâyi   Kâdîhân'da   da böyledir.

Bir kimse, hayvanına:   "Ey kâfirin hayvanı!" dese; bi'1-ittifak kâfir olmaz.

Bir  kimse,  bir  başkasına:   "Ey  kâfir!";   "Ey  yahudü";   "Ey mecûsî!" deyince; o şahıs: "Buyur." dese; kâfir olur. Keza, bu şahıs: "Evet" dese; yine kâfir olur. Ancak, bu şahıs, söyleyene: "Sensin." dese veya susup bir şey

söylemese; kâfir olmaz.

Bir kimse, başkasına: "Kâfir olmamdan korktum." dese; kâfir olmaz.

Ancak: "O kadar çok eziyet ettin ki, kâfir olmayı istedim." dese; kâfir olur.

Bir kimse: "Bu zaman, müslümanlıkla uğraşılacak zaman değil; belki de, kâfirlik zamanıdır." demiş olsa; kâfir olur; denildi.

Muhıyt Sahibi: "Bu, bizim indimizde, isabetli değildir." demiştir.

Nâtıfi'nin Vâkıâü'nda, şöyle denilmiştir:

Bir müslümanla bir mecûsî, bir yerde dururken; bir adam, mecû-siye: "Ey'Mecûsî!" diye çağırınca, müslüman cevap verse; eğer, her ikisi de, aynı işi yapıyorlar idiyse; müslüman da, bu iş için çağırıldığını veh-metmişse; kâfir olmaz. Aynı işi yapmakta değillerse; bu şahsın küfrün­den korkulur.

Bir müslüman: "Ben mülhidim."dese; kâfir olur.

Şayet: "Ben, onun küfür olduğunu, bilmiyordum." dese bile; bu sözünden dolayı, mazur sayılmaz,

Bir kimse, bir söz söyleyince; bir toplum, onu küfür zanneder; hakikatta» bu söz küfür olmamakla beraber; ona: "Sen küfrettin; senin karın boş oldu." denilir; o da: "Benim, kâfir olduğumu; karımın da, boş   olduğunu   farzet!"   derse;   kendisi,   kâfir;   karısı,   boş   olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Yetîme'de şöyle denilmiştir: Babama sordum:

   Bir kimse:  "Ben firavunum." veya "Ben iblisim." derse;

durumu ne olur?

O, şu cevabı verdi:

— Kâfir olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, bir fasıka öğüt verir; ona tevbe etmesini söyler; o da, bu   şahsa:   "Bundan   sonra,   her   zaman,   başıma   mecûsî   şapkası koyacağım." derse; kâfir olur.

Bir kadın, kocasına: "Kâfir olmak, seninle yaşamaktan daha gü­zeldir." derse; kâfir olur.

Bir kadın: "Şu işi yaparsam, kâfirim." derse; Şeyhu'l-îmâm Ebû Bekr Muhammed bin Fadl: "Bu kadın, kâfir olur; kocasından da boş olur." demiştir*

Kâdî'1-îmâm Aliyyü's-Sağdî: "Bu, bir ta'lıktır ve yemindir; küfür değildir." demiştir.

Bir kadın, kocasına, şayet: "Eğer, bundan sonra, bana, böyle cefâ edersen..." veya "...bana, şunu satın almazsan, elbette kâfir olurum." derse; o anda, kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Ben, mecûsi idim. Sadece, temsil yoluyla müslüman' oldum; halbuki inanmıyorum." derse; küfrüne hükmolunur.

Bu kavil, Şemsü'l-Eimme Halvânî'nindir.

Bir kimse, bir insana, selâm secdesi yaptığı zaman kâfir olmaz. Sîrâciyye'de de böyledir.

Hızâne'de şöyle zikredilmiştir:

Bir müslüman, diğerine: "Allah, imanını soysun." der; diğeri de: "Âmin" derse; ikisi de kâfir olur.

Bir kimse, kendisine eziyet eden şahsa: "Ben müslîumanim; bana eziyet etme." deyince; o şahıs: "İster, müslüman ol; istersen, kâfir ol." dese; kâfir olur.

Keza, bir şahıs: "Sen, kâfir olsan; bana ne zararı vardır." dese; bu söz, küfrü gerektirir. Tatarfaâniyye'de de böyledir.

Bir kâfir, müslüman olunca; insanlar ona birşeyler verseler; bir müslüman da: "Ne olurdu, ben de, kâfir olsaydım; sonra da, müslüman olsaydım da, insanlar bana da, bir şeyler verseydi." dese; veya bunu, kalbinden temenni eylese; bu şahıs kâfir olur.

Bu, bazı âlimlerden nakledilmiştir:

Bir kimse, Allahu Teâlâ'nm, içkiyi yasak etmemiş olmasını, temenni etmiş olsa; kâfir olmaz.

Ancak, zulmün, zinanın, haksız yere adam öldürmenin haram olmamasını temennî etmiş olsa, gerçekten kâfir olur. Çünkü, bunlar, aslında da, helâl değildir.

Bunun üzerine, bacı ile kardeş arasında, nikâhın haram olmamasını temennî etmiş olsa; kâfir olmaz. Çünkü, o, ibtidâi halde, helâl idi.

Hasılı, önceden helâl iken; sonradan haram olan bir şeyin, haram olmamasını temennî etmek küfür olmaz.

Bîr müslüman, tavlı, şişman bir hıristiyan kadını görünce, onunla evlenebilmesi için, kendisinin de, Hıristiyan olmasını temennî etmiş olsa; kâfir olur.-Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, niza ettiği bir kadına "Bir günde, çamurdan, senin gibi, on tanesini yaparım." dese; veya "çamurdan" demese de, o sözü ile, bir yaratılış kasdetse; kâfir olur.

Şayet, bu sözü ile, o şahsın zayıflığını kasdediyorsa; kâfir olmaz.

Zamanımızda (hicrî 11. asır), bu gibi mes'eleler, çok vâki oluyor. Rastaklılardan, her hangi biri: "Bu ağacı, ben yarattım." diyor.

MüftÜer ise: "Gerçekten, bu şahıs kâfir olmaz. Çünkü, bu yerin insan­ları,  "yaratmak"  kelimesi ile  "dikmek"  mânasını kasdediyorlar." cevabını verdiler.

Ancak, böyle diyen bir kimse, hakikaten yaratmayı kasdederse; kâfir olur.

Bir kimse: "Köleler gibi çalışıyor; hürîer gibi yiyoruz." derse; bu söz, bir hatâdır.

Bu söz, rızkı, kazancından bilen kimsenin sözüdür.

Bir kimse: "Filân durduğu müddetçe (veya şu zirâatciler durduğu müddetçe) rızkım, noksanlaşmaz." derse; bazı âlimler: "Bu söz, kü­fürdür." bazıları ise: ".;. küfür olmasından korkulur." demişlerdir.

Bir kimse: Fakirlik, kötü şanstır." dese; bu, büyük bir hatâdır. Bir kimse, başkasına: "Bir secde Allah için; bir secde de, benim için yap." dese; "böyle söyleyen, kâfir olmaz." denilmiştir.

Hâkim Ebû Bekr'e soruldu:

— Satranç oynayan bir şahsa, karısı: "Satranç oynama; ben âlim­lerden   işittim;   onlar:    ' 'Her   kim   satranç   oynarsa,    o,   Allahm düşmanıdır." diyorlardı." der; kocası da, —farsca—: "Farzet.ki, ben, Allahm düşmanıyım; ben oynamadan sabredemem." derse; durum ne olur?

İmâm, bu suâli sorana, şöyle dedi:

  Bu, zor bir iştir. Âlimlerimize göre, uygun olan, o şahsın, nikâhını tazelemesidir.

Başka,   âlimler   de:   "—O   şahıs,—   bu   sözle,   kâfir   olmaz." demişlerdir.

Abdu'î-Kerîm*den soruldu:

  Bir kavimle, nizâlaşan bir kimse: "Ben, on mecûsîden daha zâlimim." veya "Ben, on mecûsîden, daha kötüyüm." dese; durum ne olur?

O, şu cevabı verdi:

— Kâfir olmuş olmaz. Tevbe ve istiğfar etmesi gerekir.

Bir kimseye: "Sen, mescidin ta'miri için, bir dirhem mi vermek istersin; yoksa, mescidde, namaz kılmak için hazır olmak mı istersin?" diye sorulunca, o: "Ben, ne mescide giderim; ne de, bir dirhem veririm. Benim, mescidde ne işim var?" der ve bu sözünde İsrar ederse; bu kimse, kâfir olmaz; lâkin, ta'zir olunur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse; ayın etrafındaki dâireyi görünce; gaybı bildiğini iddia ederek:   "Yağmur yağacak.*'  dese;  bu sözü  sebebiyle kâfir olur. Fûsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kimse, baykuş ötünce: "Hasta öldü." dese; veya "Yakında, ağır bir yük olacak." dese; yahut, karga Ötünce: "Yolculuktan döndü." dese; âlimler, bu gibi sözlerin küfür olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir.

îmâm el-Fadl 'dan soruldu:

— Bir kimse, diğerine: "Ey kırmızı!" deyince; o şahıs da: "Allah, beni, elmanın kabuğundan; seni ise, çamurdan yarattı." dese; bu söz, küfür olur mu?

O, şu cevabı verdi:

— Evet, bu söz küfürdür.

•Soruldu:                                                              

  Yasaklanmış bir sözü söyleyen şahsa, bir kimse: "Ne yapıyor­sun? Gerçekten küfrün gerekiyor." deyince; o şahıs: "Küfür gerekse de, bu işi yapacağım.'' dese; kâfir olur mu?

Alimler, şu cevabı verdiler:

— Evet, bu şahıs, kâfir olur.

Soruldu:

— Bir kimse, Sad harfi yerine Zı harfini okusa veya Cennet ashabı yerine nâr (cehennem) ashabı okusa, ne olur?

îmâm, şu cevabı verdi:

  Bu kimsenin, imameti caiz olmaz. Eğer, kasden böyle okursa; kâfir olur.

Câmiu's-Sağîr'de şöyle mezkûrdur:

Aliyyü*r-Râzî, şöyle demiştir: "Hayatım ve hayatın hakkı için..." diyen veya buna benzer bir şey söyleyen kimsenin, küfründen korkulur.

Bir kimse: "Rızık, Allahtandır; kuldan da, harekete ihtiyacı vardır." derse; "gerçekten, bu söz, şirktir." denilmiştir.

"Birkimse:"Ben,sevaptanda,azaptandauzağım."derse;   "gerçekten, bu söz, küfürdür." denilmiştir.

Nevâzil'de şöyle zikredilmiştir:

"Bir kimse:" Küfür de olsa; filân adam, her ne söylerse, yaparım."dese; kâfir olur." denilmiştir.

Bir kisme, —farsca—: "İslâmiyetten usandım." dese; veya bunu, arabca söylese; gerçekten, o şahıs, kafir olur." denilmiştir.

Bir fakire: "Bu şanssızlıktır." demek, küfrü gerektirir.

Bir kimse, zamanımızın sultanına (hicrî 11. asır) âdil dese; kâfir-i billalı olur.

İmâm-ı   alemü'1-Hüdâ   Ebû   Mansûr   el-Mâtürîdî   de,   aynısını söylemiştir.

Bazı âlimler de: "Böyle söyleyen, kâfir olmaz." demişlerdir.

Bir kimse, cebâbire'den birisi için: "Ey İlâh!" dese; kâfir olur. Şayet:   "Ey  rab"   dese;   âlimlerin   ekserisi:   "...kâfir   olmaz." demişlerdir. Muhtar olan da budur, Hulâsa'da da böyledir.

Usûlü's-Sifâr'da şöyle zikredilmiştir:

Sorulmuş:

— Cum'a günü, minberde, hutbe okuyan hatipler, sultanın lakapla­rını sayarken: El-âdilü'1-a'zam';   "Şehinsâhi'l-a'zam'';Mâlik-i rikâbi'l-ürnem"; "Allanın arzının sultam";  "Allahın   beldelerinin sahibi"; "Allahın yarattıklarının yardımcısı" diyorlar. Böyle söylemek, ale'l-ıtlak caiz midir, değil midir?

İmâm, şu cevabı vermiş:

  Hayır, Çünkü, bu hatibin söylediği kelimelerden bazıları, kü­fürdür; bazılar ise, günâhtır ve yalandır:

"Şehinşah", Allahu Teâlâ'nın isimlerinin hassasındandır. "A'zam" vasfının hâricinde, kulun bu sıfatlarla vasıflanması, caiz değildir.

"Mâlik-i rikâbi'l-ümem"e gelince; işte, bu da apaçık yalandır. "Allahın arzının sultam" ve diğerleri de, ale'l-ıtlak yalandır. Tatarhâniyye'de de böyledir. .

İmâm Ebû Mansûr, şöyle buyurmuştur:

Bir kimse, diğerinin önünde, yeri öpse; veya onun için eğilse; yahut da başını eğse; kâfir olmaz. Çünkü, öyle yapması, o şahsa, ibâdet değil, ta'zim etmektir.

Başkaları ise: "Bir kimse, bunu, bir zâlime karşı yaparsa; büyük günahlardan, bir günâh olur." demişlerdir. Bazıları da: "Küfür olur." demişlerdir.

Çoğunluk böyle demiştir. Ancak, bunda vecihler vardır:

1) O kimse, bunu, ibadet kasdı ile yapmışsa; küfürdür.

2) Selâm kasdı ile yapmışsa; küfür olmaz; fakat böyle yapmak haramdır.

3) Şayet, bir iradesi, bir kasdı yoksa; âlimlerin çoğunluğuna göre, bu da, küfürdür.

Yeri öpmeye gelince; bu secdeye yakın bir şeydir. Ancak, bu, yanağı ve alnı yere koymaktan, çok hafiftir. Zahîriyye'de de böyledir.

Haracın, sultanın mülkü olduğuna itikad etmek de küfürdür. Bahnı'r-Râık'ta da böyledir.

Sarfru'I-Merhûm, risalesinde, şöyle zikretmiştir:

Bir kimse, bir başkası ile ilgili, bir günâh işlese de: "Ben, bu gü­nâhın, senden olduğunu, iyi biliyorum; bu Allanın hükmünden değildir." dese; kâfir olur.

Mecmfi'n'-n Nevâzil'de, şöyle zikredilmiştir:

Bİr kimse, sultanın halveti indinde veya tehnie vaktinde, kurban kesse, kâfir olur. O kurban necis olur ve onu yemek caiz olmaz.

Zamanımızda (hicrî 11. asır) şu da yaygınlaştı ve Müslüman kadın­larından çokları da, buna mübtelâ oldular:

Bu kadınlar, çocuklarında, çiçek denilen kabarcıklar çıktığı vakit; o kabarcıkların benzerlerini, taştan yapıp, ona tapıyorlar ve o taşın, çocuklarına, şifa vereceğine inanıyorlar; çocukları için, ondan şifâ tale­binde bulunuyorlar.

İşte, bu kadınlar, bu fiilleri ve bu inançları sebebi ile kâfir olurlar. Bunların kocaları da, kadınlarının bu hallerine razı oldukları için, kâfir olurlar.

Bu kabilden, bir de, şu davranış var:

O kadınlar, suyun gözüne gidip, o suya ibâdet ediyorlar. O suya karşı, koyun kurban kesiyorlar. Kalplerinde olan şeylerin hasıl olması için, niyyet ediyorlar.

Bunlar da, bu ibâdetleri ve bu kurbanları sebebi ile, kâfir olurlar. Kesilen bu koyun da necîs ve yenilmesi haram olur.

Keza, o kadınlar, evlerde suretler edinir ve mecûsîler gibi, onlara ibâdet ederler.

Bunlar, çocuklarının doğumunda, za'feranla ona nakış yaparlar ve bunun üzerine de zeytin yağı damlatırlar ve buna ibadet ederler. Buna, behhânî denilen putun adını verirler. Bunların herhangi birini yapan kadınlar, kâfir olurlar ve kocalanndan boş olurlar.

Bir kimse: **Bu zamanda, hâin olmayınca ve yalan söylemeyince;

güngeçmiyor." veya,

"Ahş-verişde yalan söylemeyince, yiyecek ekmek bulunmuyor."

dese; veya,

Bir kimse, başkasına: "Niçin, hıyanet yapıyorsun?" veya "Niçin, yalan söylüyorsun?" deyince; o şahıs: "Bunlar, elbette lâzımdır." dese;

bu sözleri söyleyen kimse, kâfir olur.

Bir kimseye: "Yalan söyleme!" denilince; o şahıs: "Bu söz, İâ ilahe illallah Muhamrnedün resûüllah'den daha doğrudur." dese; kâfir olur.

Bir kimse, diğerine, öfke halinde: "Kâfirlik, bu işi yapmaktan daha hayırlıdır.'' dese; kâfir olur.

Bir kimse, yasaklanmış bir kelimeyi konuşan, bir şahsa: "Söyleme; gerçekten o, küfrü gerektirir." deyince; o şahıs: "Küfrümü gerektirse de, konuşurum." demiş olsa; kâfir ölür. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir  kimsenin kalbinde,  söylenmesi küfrü gerektiren bir  söz bulunsa; fakat, bu kimse, o sözü hoşlanmasa ve konuşmasa; işte bu tam imandır.

Bu şahıs, küfür üzerine azmettiği zaman, —yüz sene sonra bile olsa— o anda, küfretmiş olur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, kalbi imanla mutmain olduğu halde, dili ile kasden kü­für   söylese;   kâfir   olur.   Allah   yanında  mü'min   olmaz.   Fetâvâyi Kâdîhân'da da. böyledir.

Küfür olup olmadığı ihtilaflı olan   bir sözün   sahibine, tecdîd-i imân ve nikâhla emrolunur. İhtiyaten, bu şahsın, tevbe edip dönmesi gerekir.

Küfrü gerektirmeyen fakat hatâ olan kelimelerin sahibi, bu durum-. larında rnü'mindirler; nikâh tazelemekle emrolunmazlar. Muhıyt'te de böyledir..

Bir mes'ele de, küfrü gerektiren yönler bulunsa da, küfre mâni olan bir tek yön bulunsa fetva veren kimsenin bu bir tek yöne meyletmesi lâzım geîir. Hulâsa'da da böyledir.

Bezzâziyye'de şöyle zikredilmiştir:

Ancak, bu şahsın irâdesi, açıkça küfrü îcabediyorsa; o takdirde, te'vilin ona faydası olmaz. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bu sözü söyleyenin niyyeti, küfre mâni olan bir niyyetse; işte, bu şahıs rnüslümandır.

Fakat, bu şahsın niyyeti, küfrü gerektiren yönde olursa, müftînin fetvası da, ona fayda vermez.

Bu kimseye, tevbe edip dönmesi emredilir ve karısı ile arasındaki nikâhı yenilemesi  istenir. Muhiyfte de böyledir.

Müslümana yakışan, sabah ve akşam, şu duaya devam etmektir.

Gerçekten bu duâ, vartalardan (= bu gibi, îmânî tehlikelerden) korunmaya sebeptir.

Nebî (S.A.V.) Efendimizin va'di ile duâ şudur:

"EyAİlahım!

Bilerek herhangi bir şeyle, Sana şirk koşmaktan, yine, Sana sığınırım.

—Rabbim!— bilmeyerek yaptığın şeylerden de, Senden mağfiret diliyorum."

Hulâsa'da da böyledir. [151]

 

10- BAĞÎLER [152]

 

Bağîler: Başlarında bulunan bir idarecinin etrafında toplanıp, haddi tecâvüz ederek, ehl-i âdi ile savaşan bir topluluktur ki, velayetin (= idarenin, saltanatın) kendilerine ait olduğunu iddia ederler ve biz haklıyız diye te'vilde bulunurlar.

Bir hırsız topluluğu, bir şehri basıp mallarını alsa; bunlar bağî değil, hırsızdırlar. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Bir islâm topluluğu, veliyyü'l-emr'e itaat dâiresinden çıkıp; bilâ­hare mağlup olunca; tekrar islâm cemâatine dönmeye da'vet olunurlar. Şüpheleri kaldırılarak, tevbe etmeye çağırılırlar. Kâfî'de de böyledir.

Bu da'vet, vacip değildir.

Bağîlerin, silâh satın alıp, savaşa hazırlandıkları haberi kendisine ulaşınca; imâmın (= devlet başkanının), onları yakalayıp, bu halle­rinden vaz geçene kadar hapsetmesi uygun olur.

İmâmın, imkân nisbetinde, şerri def etmek için, onlara tevbe ettir­meye çalışması münâsip olur. Hidâye'de de böyledir.

İmâm-ı adi'in, bağîlerle savaşması helâl olur. Bize göre, onlar önce başlamasalar bile; onların öldürülmelerinin mübâh olduğu sabit olunca, onlarla savaşmak helâl olur.

Bağîlerde, gerçek kıtal (= savaş) bulunmayınca da, onlara karşı, savaş tedbiri almak, mübâh olur.

Ehl-i adl'in (= bağı olmayanların) imâmı, bağîlerin, hezimete uğratıp, onlar, dağılmaya ve kaçmaya başladıkları zaman; onları takip etmek helâl olmaz. Ancak, bunun  için, bunların, tekrar  dönüp savaşabilecek, bir topluluklarının kalmamış olması gerekir.

Fakat, böyle bir toplulukları kaldığı müddetçe, ehl-i adi, bozguna uğramış bağîlerkakip eder.

îmâm, bağîlerden esir alınmış olanları, —bir daha, o bağî topluluğuna iltihâk etmiyeceğini bilirse öldürmez.

Ancak, bunun aksinin olacağını, yani esir alman bağînin, tekrar o topluluğa iltihak edeceğini bilirse; bu durumda, onu öldürtebilir. Muhıyt'te de böyledir,

îrnâm dilerse, o şahsı hapseder. Hidâye'de de böyledir.

İmâm, bügat'ın (=   bağîlerin) karılarım ve çocuklarını esir edemez. Onların mallarına da mâlik olamaz.

Ehl-i adlin eline geçen, bağîlere ait taşıt vasıtaları, silâhlar ve ben­zeri şeyler, o halde, onlara geri verilmez.

Onlarla savaşırken, ehl-i adlin, bu gibi şeylere ihtiyaçları varsa, bunlardan faydalanırlar.

Bunların silahları, —bilâhare— diğer malları gibi, yerine konarak, muhafaza edilir.

Taşıt vasıtaları ise, satılarak, bunların bedelleri saklanır. Çünkü, onlar, nafakaya muhtaçtırlar.

İmâm, bunlara, beytü'l-mâlden nafaka vermez, isyankâra, ihsan yapılmaz. Şayet, imâm, infâk ederse; isyankâr borçlanmış olur.

Harp durunca veya başlarındaki şahıs ayrılınca, imâm mallarını bağîlere geri verir.

İsyankârlar, mallarımızdan ve canlarımızdan harp esnasında telef ettiklerini, —tevbe etmiş olduktan sonra—, tazmin etmezler.

Keza, mürtedler de harp esnasında telef ettikleri şeyleri, müslüman oldukları zaman, tazmin etmezler. (= ödemezler.)

Şayet, mürtedlerin başlarında bir idarecileri varsa, harpten önce telef ettikleri şeyleri de, —müslüman oldukları zaman— tazmin etmezler.

Ancak, başlarında bir idarecileri yoksa; —bu durumda— almış oldukları şeyleri, mal sahiplerine geri verirler.

Bunlar, aldıkları bu malların sahibi olduklarına, te'vil yolu ile inanıyorlarsa; bu itikad bozuktur.

Bu te'vil, başlarında bulunan şahsa ulaşır.

Keza, ehl-i adi de, bu mürtedlerden itlaf ettikleri malları ve canlan, __onlar,   müslüman  olunca   da—   tazmin   etmezler.   Zehıyre'de   de böyledir.

Ehl-i adlin,.mürtedlerden, harp öncesi, telef ettiklerine gelince;

işte bunları tazmin ederler. NihâyeMe de böyledir.

Kıble ehlinden bir cemâat, başlarında bir idareci olduğu halde, veliyyü'1-emre karşı çıktığı zaman; bunların bir hayli kuvvet ve şevket­leri bulunur ve bu karşı koyuş, sultanın onlara zulmü sebebiyle olmuşsa; bu durumda, sultanın (=  imâmın, veliyyti'l-emrkı) onlara haksızlık yapmaması uygun olur.

Şayet, sultan, onlara haksızlık yapmaktan vazgeçmez; o topluluk da, sultanı öldürmek isterse; bu durumda, halka yakışan; sultana da, bağîlere de, yardım etmemektir.

Ancak, durum böyle olmaz da, sultan onlara zulmetmediği halde, bağîler: "Hak bizimledir." diye, velayet iddiasında bulunurlar ve sul­tanla savaşmak isterlerse; halkın sultana yardımcı olmaları uygun olur. SirâciyyeMe de böyledir.

Ehl-i harble, ne ile savaşılıyorsa; büğat ile de, o şeylerle savaşmak caiz olur. Ok atmak, mancılıkla taş atmak, üzerlerine su bırakmak, ateş salmak, gece baskım yapmak ve benzerleri gibi... Nihâye'de de böyledir.

Tecrîd'de şöyle denilmiştir:

Bağîlerle birlikte bulunan kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve körler öldürülmezler.

İsyankârlardan bir köle, esir edilmiş ve bu köle efendisi ile birlikte savaşa iştirak etmişse; bu durumda, bu köle öldürülebilir.

Fakat, köle, sadece, efendisine hizmet için gelmişse; bu durumda Öldürülmez. Fakat, bağîler hal edilene kadar hapsedilir.

Bağîlerin kadınları savaşıyorlarsa; onlar da öldürülebilir. Tatarhâ-niyye'de de böyledir.

Bir bağî, ehl-i adl'den birinin, yakın akrabası veya mahremi ise, ehl-i adi, onu öldürmeye gayret sarfetmez. Ancak, kendi nefsini koru­maya bakar.

Ehl-i adl'in, bu kimsenin hayvanım öldürmesi, helâl olur. Böylece, o, hayvanından düşmüş olur ve onu da, başka birisi öldürebilir. Sirâ-ciyyeMe de böyledir.

Bağîler, zimmet ehli olan bir topluluktan yardım ister ve onlar da, ehl-i adile savaşmaya başlarlarsa; ehî-i adi de, —ahidlerinde her hangi bir bozulma olmadan— onlarla savaşırlar.

Bu durumda, bizden ehl-i zimmete, ehl-i zimmetten de bize, öldürmek, yaralamak veya mal almak gibi bir hal vuku bulursa; —bağîlerde olduğu gibi— tazminat yoktur.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bağîler, zimmîlerin askerleri içinde olunca, bunlardan biri, diğerlerinden birini öldürürse, öldürene, kısas gerekmez.        :

İmâm Muhammed (R.A.), Câmiu's-Sağîr'inde şöyle buyurmuştur:

Bağîler, bir şehre galebe çaldıklarında bunlardan biri, şehir halkından birini kasden öldürürse; daha sonra, biz, o şehİre galebe çaldığımızda, öldüren şahsa, kısas tatbik edilir.

Bu mes'elenin açıklanması şöyledir:

Bağîler galebe çalınca, orada, ehl-i adlin hükümleri, geçerli olmamıştır. Ta ki, şehrin imâmı onları iz'ac eylesin. Fakat, isyankârların hükmü geçerli olunca, ehl-i adl'in velayeti düşmüş olmaktadır. Bu durumda, şehir ehlinden bir kimseyi öldürene, onu öldürmesi sebebiyle, bir şey lâzım gelmez.

İmâm Muhammed (R.A.), Câmiu's-Sağîr'de şöyle buyurmuştur:

Ehl-i adl'den bir kimse, bağîlerden birini öldürünce; öldüren, —diğerinin vârisi ise— mirastan hissesini alır.

Şayet, ehl-i bağy'den biri, ehl-i adl'den —varisi olduğu— bir şahsı öldürür ve: "Ben, vâris olma hakkına sahibim. Ben, onu öldürdüğüm zaman, hak üzereydim." derse; bu kimse, öldürdüğü şahsa vâris olur.

Fakat, bu şahıs: "Ben onu öldürdüm. Halbuki ben, onu öldürdüğüm vakit, bâtıl üzere olduğunu biliyordum." derse; ona vâris olamaz.

Bu, İmâm-ı A'zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'İn kavlidir. Mumyf te de böyledir.

Bağîlerden birisi, maktul olunca; o yıkanmaz ve cenaze namazı da kılınmaz.

Ehl-i adi öldürülünce ise, o şehid hükmüne tâbîdir. Şehidlere yapı­lan şeyler, buna da yapılır. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Bağîler, belde halkından, öşür veya haracı almışlarsa; bunlar, o ahâliden, —aynı sene için— bir daha alınmaz.

Eğer, bağîler, aldıkları bu şeyleri, verilmesi gereken yere verip, harcanması gereken yerlere sarf etmişlerse; bu durumda, bu mallar, onlardan da yeniden istenmez.

Ancak, bu bâğîlere: "Öşür veya haraçlarını, mal sahiplerine iade etmelerine,'' fetva verilir.

Netice, kendileri ile Allahu Teâla arasındadır.

Ancak âlimlerimiz: "Onların, haracı iadeleri, yeniden vermeleri vnktur Diyâneten, bu böyledir. Keza, öşürlerini de, yeniden vermek yoktur! Ancak, bunun için, bu balerin fakir olmaları gerekir. Gâyetü'i-Beyân'da da böyledir.

Fitne ehline, silâh satmak mekruhtur.

Bir kimsenin, ehl-i fitneden olduğunu bilmediği bir kimseye, —Kûfe'de de— silâh satmasında bir beis yoktur.

Fitne ehline silâh satmanın mekrûhluğu, bizzat, silâhla ilgilidir.

Fakat kendisi doğrudan doğruya savaşta, kullanılmayan, yalnız san'atta kullanılan demir ve benzeri şeyleri, bunlarla satmakta bir sakınca yoktur. Kâfi'de de böyledir. [153]



[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/137.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/137.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/137-138.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/138.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/138.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/139.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/139.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/139-141.

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/141-142.

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/142.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/142-143.

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/143.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/143.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/143.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/144-145.

[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/145-146.

[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/146-147.

[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/147.

[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/147-148.

[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/148-149.

[21] Eşhür-ü hurûm: lslâmdan evvel savaşmanın ve adam öldürmenin haram kabul edildiği aylar.

[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/149-150.

[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/150.

[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/150.

[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/151.

[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/151.

[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/151.

[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/152.

[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/152.

[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/152.

[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/152-154.

[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/154-156.

[33] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/156-160.

[34] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/161-164.

[35] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/165.

[36] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/165-166.

[37] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/166.

[38] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/166.

[39] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/166-167.

[40] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/167-168.

[41] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/168.

[42] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/168-183.

[43] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/184.

[44] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/184-186.

[45] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/186-187.

[46] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/187-188.

[47] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/188-192.

[48] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/193-194.

[49] İhraz: Ganimet mallarını dar-î İslama ithal etmek.

[50] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/195-202.

[51] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/202-207.

[52] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/207-208.

[53] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/208-209.

[54] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/209.

[55] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/209.

[56] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/209-210.

[57] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/210-211.

[58] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/211-212.

[59] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/212-213.

[60] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/213-214.

[61] * TENFÎL: Veliyyü'l-emrin veya emîrin, gördüğü lüzum, üzerine, fazla bir sehim,bir atıyye veya muayyen .     bir para vermek üzere, mücâhidleri harbe, terğîb,ye teşvikte bulunmasıdır.

Askerlere, bu şekilde tahsis edilen ve verilen mallara da Enfâl denir. Bunun tekili ise, nefl'dir.

[62] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/214-216.

[63] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/216-233.

[64] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/234-248.

[65] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/249.

[66] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/249.

[67] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/250.

[68] * Gadr: Hainlik, vefasızlık. Zulüm, merhametsizlik. Haksızlık.

[69] * Taarruz: İlişme, sataşma, takılma. Düşmana saldırma.

[70] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/250-252.

[71] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/252-253.

[72] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/253.

[73] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/253-256.

[74] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/256-260.

[75] Tenfîl: Ulûlemr tarafından harbe teşvik için, bir kısım gazilere verilen fazla pay veya tahsis edilen şey.

[76] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/261.

[77] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/261-262.

[78] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/262.

[79] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/262.

[80] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/263.

[81] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/264.

[82] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/264.

[83] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/264-265.

[84] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/265.

[85] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/265.

[86] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/265-268.

[87] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/268.

[88] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/268-271.

[89] Aliyye: Hediye, ihsan, bağış.

[90] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/271-272.

[91] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/272.

[92] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/272.

[93] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/272.

[94] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/273.

[95] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/273.

[96] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/273-274.

[97] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/274-275.

[98] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/275.

[99] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/275-276.

[100] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/276-277.

[101] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/277.

[102] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/278.

[103] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/278-279.

[104] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/279.

[105] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/279.

[106] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/279.

[107] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/279-280.

[108] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/281-282.

[109] * Mübeyyıda: Horasanlı îbnü Mukanna'ın taraftarı olan sapık bir fırka.

[110] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/282.

[111] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/283.

[112] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/283.

[113] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/283-284.

[114] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/284.

[115] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/285.

[116] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/285-286.

[117] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/286-288.

[118] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/288-289.

[119] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/289.

[120] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/289-290.

[121] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/290-292.

[122] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/292-293.

[123] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/293-295.

[124] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/296.

[125] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/296-297.

[126] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/297-298.

[127] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/298.

[128] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/298-299.

[129] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/299-300.

[130] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/301.

[131] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/301.

[132] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/301-304.

[133] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/304-305.

[134] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/305-310.

[135] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/310-312.

[136] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.

[137] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/320-325.

[138] Muavvezeteyn:Kur'ân-i Kerîm'in 113 ve 114. Felfik ve Nâs sûreleri.

[139] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/326-328.

[140] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/328-331.

[141] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/331.

[142] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/331-332.

[143] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/332-335.

[144] Haram ti aynîhî: Haddi zatinde, herkese karşı haram olan şey. Lâşe, şarap, akan kan gibi.

[145] Haram li gayrihî: Haddi zatinde, helâl olup, başkasının hakkından dolayı haram olan şey. Çalınan mal gibi.

[146] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/335-336.

[147] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/336-337.

[148] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/338-340.

[149] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/340-341.

[150] Ziinrtar: Papazların bellerine bağladıkları, uçları sarkık, iplen örme kuşak.

[151] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/342-352.

[152] Bağî: Adil olan bir veliyyü'1-emre veya onun naibine karşı, bir te'vile (= Kendisince doğru görülen bir delile) dayanarak isyan eden (= itaat dairesinden çıkan); bununla birlikte, müslümanlann öldürülmesini ve mallarının müsadere edilmesini; zürriyetlerinin esir edilmesini helâl görmeyen menca (= Kuvvet) sahibi bir müslüman demektir.

Umumiyetle, bu isyan, tek fert iarafından yapılm ayacağın dan, bu kelimenin çoğunluğu olan Büğal kelimesi kullanılır.

Bağilerden meydana gelen topluluğa ehl-i bağy denir.

Dâr-i bağy ise: Bağîlerin idaresi ve hakimiyeti altında bulunan bir islâm beldesi demektir.

[153] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/353-357.