KİTÂBÜ'S-SİYER SİYER, CİHAD VE DEVLETLER HUKUKU
1- SİYER NE DEMEKTİR? CİHÂD'IN TARİFİ, ŞARTI VE HÜKMÜ
SİYER VE CİHÂDIN TARİFİ
Düşmanın Geldiğini Haber Veren Şahsın Durumu
Cihâd, Kimlere Farzdır; Kimlere Farz Değildir?
Cihâda Çıkmakla İlgili Diğer Hususlar
Yanında Emânet Bulunan Şahıs Ve Cihâd
Müşriklerin Hücumu Ve Onların Takip Edilmesi
Savaşla İlgili Bazı Mes'eleler
2- SAVAŞ NASIL YAPILIR ORDUNUN SAYILMASI
Kendilerinden Cizye Alınması Caiz Olmayan Kâfirler
Kendilerinden Cizye Alınması Caiz Olan Kâfirler
Kendilerinden Cizye Alınıp Alınmayacağı İhtilaflı Olan
Kâfirler
Önce İslama Da'vet, Sonra Savaş
Müslüman Savaşta Nasıl Davranır
Kudürî'ye Göre Kâfirler Kaç Kısımdır?
3- SULH YAPMA, EMÂN VERME VE EMÂNI CAİZ OLANLAR
4- GANİMETLER VE NASIL TAKSİM EDİLECEĞİ
Henüz İslâm Diyarına Götürülmemiş Olan Ganimetle İlgili
Mes'eleler
İslâm Askeri, Dâr-i Harbde Nasıl Davranır
2- Ganimetler Nasıl Taksim Edilir
Ganîmet Arasında Bulunan Kitaplar
Üzerinde Haç Ve Resim Bulunan Ganîmet Eşyaları
Ganîmet Arasında Bulunan Ehlî Hayvanlar
İzinsiz Olarak Ele Geçirilen Ganimetler
Ganimetin Taksiminden Sonra Artan Miktar
3- Tenfîl (=
Ganimetten Fazla Ve Özel Hisse Vermek)
Dâr-i Harbin, Dâr-i İslâm Olmasının Şartı
Dâr-i İslâmın, Dâr-i Harb Olmasının Şartı
6- MÜSTE'MEN (= EMÂN ALTINDA BULUNANLAR)
1- Müslümanların, Dâr-i Harbe Emân İle Girmeleri
Dâr-i Harbe Götürülüp Götürülmeyecek Şeyler
Bir Zimmî, Dâr-i Harbe Ne Götürebilir?
Emanlı Harbi, Yurduna Dönerken Ne Götürebilir?
2- Harbînin Dâr-i İslama Girmesi
3- Ehl-i Harbin Hükümdarının, İslâm Devlet Başkanına Veya
Ordu Komutanına Gönderdiği Hediye
Devlet Memuruna Verilen Hediye
7- ÖŞÜR VE HARÂC ARAZİ İKİ NEV'ÎDTR
Halkı İsteyerek Müslüman Olan Arazi
Diriltilen Arz-ı Mevât'ın Vergisi
Harâc Arazisine Sahip Olan Herkes, Harâc Verir
Velîyyü'l-Emr Tarafından, Öşrün Arazî Sahibine
Bırakılması
Sahibinin Bakmadığı Harâc Arazisi
Özürsüz Olarak, Daha Düşük Değerli Bir Mahsul Yetiştiren
Kimseden Alınacak Vergi
Sahip Değiştiren Harâc Arazisi
Bir Araziden Hem Harâc, Hem De Öşür Alınamıyacağı
Öçür Arazisini Satın Alan Zimmî
İşlenilmeyen Harâc Arazisinin Durumu
Sahipleri Tarafından Terk Edilen Harâc Arazileri
Zimmîlerin Başka Bir Yere Nakledilmeleri
Cinsleri Karışık Olan Arazilerin Haracı
Su Baskınına Veya Diğer Âfetlere Maruz Kalan Harâc
Arazisi
Âfete Maruz Kalan Öşür Arazisi
Âfete Uğrayan Zîraatçilere Yardım
Üzüm Çubuğu Veya Ağaç Dikilen Ziraat Arazisi
Harâc Toplayacak Kimsenin Vasıfları
Haraç Ve Öşür Borcu İle Ölen Kimse
Haracı Veya Öşrü Verilmeyen Mahsulün Durumu
Haracı Acilen (= Önceden) Almak
Cizye Kimlerden Ve Ne Zaman Alınır
Necrân Hıristiyanlarına Konan Vergi
Ferdin Cizye Mükellefiyeti Ne Zaman Başlar
İki Senelik Cizye Peşin Alınırsa
Zimmîlerin Kilise, Havra Ve Ateş-Hâne Yapmak İstemeleri
Önceden Yapılmış Kilise Ve Havralar
Zîmmîlerîn Eskiden Yapılmış Kiliseleri Yıkılmışsa
Harbîlerle Yapılması Uygun Olmayan Bazı Sulh Şekilleri
Zimmîlerin Kılık, Kıyafet Ve Davranışları
İslam Şehirleri İle İlgili Hükümler
Zimmîler, Kendi Dinlerince Yasak Olan Şeyleri Yapmaktan Menedilir
Zimmîlerîn Müslümanlara Ait Bir Şehirde Oturmaları Ve
Oradan Ev Satın Almaları
9- MÜRTEDLERLE İLGİLİ HÜKÜMLER
Riddetin Sahih Olmasının Şartı:
Mürtedin Tasarrufları (= Yaptığı İşler)
1) Îmân Ve İslâm'a Taalluk Eden, Küfür Sözleri
2) Allah'ın Zâtı Ve Sıfatları İle İlgili Küfür Sözleri
3) Peygamberlerle İlgili Küfür Lafızları
4) Kur'ân-ı Kerîme Taalluk Eden Küfür Lafızları
5) Namaz, Oruç Ve Zekâtla İlgili Küfür Lafızları
6) İlim Ve Âlimlerle İlgili Küfür Lafızları
7) Helâl Ve Haramla İlgili Küfür Lafızları
8) Fâsık, Fâcir Ve Benzerlerinin Sözlerine Taalluk Eden
Küfür Lafızları:
9) Kıyamet Gününe Taalluk Eden Küfür Lafızlar!
Siyer,.burada cihâd
demektir.
Cihâd ise» hak din
olan îslâma da'vet; bu da'veti kabul etmekten kaçınan ve bunda inat edenlerle
savaşmaktır.
Cihâd, ya nefs ile (=
kişinin, bizzat bedenen savaşması;) veya mal ile olur. [1]
Cihâdın mubah olması
için iki şart vardır:
1) Düşmanın,
hak din olan İslama da'vet edilmesine rağmen; bunu kabulden kaçınması ve
bunlarla müslümanlar arasında, emân ve akit bulunmaması...
2) Müslümanların,
bu savaş sonunda, kuvvet ve kudrefsâhibi olacaklarına ümid etmeleri... (Savaşa
hazır olup, zafer kazanacaklarını ümit edecek güçte bulunmaları...)
Bu durumda olmayan
müslümanların savaşması, nefsi tehlikeye atma durumundan dolayı, helâl olmaz. [2]
Cihâd eden kimse,
—diğer ibâdetlerde olduğu gibi— dünyada, —yapması icâbeden bir vecîbeyi yerine
getirmiş ve bu— borçtan kurtulmuş olduğu gibi; âhirette de, sevap ve saadete
nail olur. Şerahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bazı âlimler: "Cihâd,
düşman topluluğu saldırmadan önce, nafile; düşmanlar saldırdıktan sonra
ise, farz-ı ayn'dır." demişlerdir.
Âlimlerin ekserisi
ise: "Cihad, her halde, farzdır: Düşmanın saldırmasından önce, farz-ı
kifâye; saldırmasından sonra ise,
farz-ı ayındır." demişlerdir. Sahih olan kavil de budur. [3]
Nefir: —Istılahta—,
bir beldede bulunan müslüman halkın; —canlarına, mallarına, çoluk ve
çocuklarına saldırmak üzere, —düşmanın gelmekte olduğundan haberdar
edilmesidir.
Böyle bir haber
alınınca, o belde halkından, gücü cihâda yeten her şahsa, cihâd etmek üzere
çıkması farz olur.
Böyle bir haberden
önce, kişinin cihâda çıkmaması hususunda, ruhsat ve genişlik vardır.
Böyle bir haber
gelince de, şarktan garbe, bütün islâm âlimine, cihâd farz-ı ayn olmaz.
Bu durumda, ancak,
düşmana en yakın olan ve cihâda gücü yeten müslümanlara, cihâda katılmaları
farz-ı ayın olur.
Bu durumda, düşmana
uzak olanlara ise, cihâd farz-ı kifâye olur; farz-ı ayın olmaz. Bu gibi
kimseler için, cihâdı terk etme genişliği de vardır.
Fakat, düşmana yakın
olanlar, —cihâddan— âciz olur ve düşmana mukavemet edemezlerse veya tembellik
ettikleri için, diğer müslüman-lann cihâda katılmalarına ihtiyaç hasıl olursa;
bu durumda, bunlara yakın olanlara ve bu sıra ile, şarkta ve garbte islâm
âleminin her yanında bulunan müslümanlara, cihâd, farz-ı ayın olur. [4]
Düşmanın geldiğini
haber veren kimsenin, âdil veya fâsık olması müsâvîdir. Yani, bu haberi getiren
şahsın durumu ne olursa olsun, sözüne inanılır.
Keza, bu haberi
hükümdar vermişse, âdil olsun, fâsık olsun, onun sözüne de inanılır.
Ebû'I-Hasen el-Kerhî,
Muhtasar isimli eserinde şöyle demiştir: "Tehlikeli yerleri, boş bırakmak,
münâsip olmaz. Bu tehlikeli yerler,
düşmana karşı mukavemet edebilecek müslümanlarla takviye edilir. Böylece, dâima
cihâd etme ve islâm yurdunu koruma imkânı elde edilmiş olur." Muhiyt'te de
böyledir. [5]
Şu kâfirlerle cihâd
etmek îcâbeder:
a)
Müslümanlığı kabul etmiyen, kâfir araplarla...
b) Arap
olmayan ve müslümanlığı kabul etmediği gibi cizye de vermeyen kâfirlerle...
Bu kâfirler, savaş
etmeye önce başlamamış olsalar bile, bunlarla savaşmak îcâbeder.
Fethu'l-Kadîr'de de böyledir. [6]
Cihâd;
a) Akıllı,
b) Sağlam,
c) Hür,
d) Gücü
yeten ve
e) Erkek
olan her müslümana farzdır. ihtiyar'da da böyledir.
Cihâd;
a) Küçük
çocuğa,
b) Köleye,
c) Kadına,
d) Kör
şahsa;
e) Yürüyemiyen
kimseye,
f) Eli kesik
olan şahsa farz değildir. Hidâye'de de böyledir. [7]
Cihâda çıkmak isteyen
bir kimsenin, babası ve anası varsa; bunlardan izin almadan çıkması uygun
olmaz.
Ancak, cihâd umûmî
olursa; onlardan izin almadan çıkabilir.
Bir şahsın, hem
babası, hem de anası bulunur ve bunlardan birisi, cihâd için izin verdiği
halde, diğeri izin vermezse; izin vermiyenin hakkına riâyet için, bu şahıs
cihâda çıkmaz.
Ana ve babasının hoş
görmemesi hâlinde, bir oğulun cihâda çıkması mübâh olmaz.
Bu hüküm, onların,,
fakirlikten helak olmaları veya böyle olmamalan hallerinde de müsavidir.
Yukarıda söylediğimiz
hükümler, anne ve babanın müslüman olmaları hâlinde geçerlidir.
Fakat, cihâda çıkacak
kimsenin babası ve anası veya bunlardan —sadece— birisi kâfir olur ve
oğullarının cihâda çıkmasını hoş görmezlerse yahut kâfir olan kerih görürse;
bu durumda, oğullarının araştırma yapması gerekir:
Araştırması sonucunda,
kendisinin ölmesi hâlinde, onların meşakkat çekecekleri veya acı duyacakları
kanâatine varırsa; bu durumda, cihâda çıkmaz.
Fakat, onun cihâda
çıkmamasını istemelerinin, kendi milletleri ile savaşmasını hoş
görmediklerinden dolayı olduğunu anlarsa; bu durumda, onların rızâları olmasa
bile, o şahıs, savaşa çıkar.
Ancak, bu durumda da,
onların helak olacaklarından korkarsa; yine, savaşa gitmez.
Araştırması sonucunda,
bir kanâate varmaması hâlinde, bu şahsın, ne yapacağı hususunda, kitapta, bir
şey söylenmemiştir.
Âlimlerimiz: "Bu
durumda, bu şahsın savaşa çıkmaması daha uygun olur." demişlerdir.
Eğer, ana-babasınm,
onun cihâda çıkmamasını istemeleri, onun, din ehilleri ile savaşmasını sevimli
bulmadıkları veya zahmet çekmesini istemedikleri içinse; bu şahıs, yine savaşa
çıkmaz.
Bir kimsenin, babası
ve anası olur ve bunlar, onun cihâda çıkmasına izin verdiği halde; bu şahsın
dedeleri ve büyük anneleri, bunu hoş karşılamazlarsa; bu şahıs, onların,
hoşlanıp hoşlanmadıklarına iltifat etmez ve savaşa çıkar.
Ancak, bu şahsın,
babası ve annesi ölmüş olur ve dedesi ile büyük annesi bulunursa; bu durumda,
onların izni olmadan cihâda çıkamaz.
Bu durumda, bu şahsın,
babasının babası ve anası ile anasının anası varsa; izin, babasının babasına ve
anasına aittir. Bu hüküm, o şahsın, cihâda çıkmak istemesi halindedir.
Ancak, bu şahıs,
ticâret için, düşman diyarına gitmek ister ve bunu da onlar kerih görür ve
düşmanların emîri, kendisinden korkulmayan biri, kavmi de, ahde vefa gösteren
bir kavim olarak biliniyor; bu şahsın da, oraya gitmekte menfaati bulunuyor
ise; onlara karşı gelmesinde bir beis yoktur.
Bu kimse, ticâret
maksadı ile düşman yurduna, müslüman askerleri ile beraber gider; bunu da, babası
ve annesi veya bunlardan birisi hoş karşılamazsa; bu askerler, büyük bir kuvvet
olur da, düşmandan kor-kulmayacağı görüşü kuvvetli olursa; bu şahsın
gitmesinde, bir sakınca yoktur. Ancak, askerin düşmandan korkacağı kanâatinde
olursa; bu durumda, gitmez.
Keza, bu şahıs, bu
yere, bir seriyye {- müfreze) ile gitmek isterse; bu durumda, ancak, onların
izni ile gidebilir. Çünkü, bir seriyye ile düşman yurduna gitmesi hâlinde,
helak olması ihtimâli fazladır.
Bu söylediklerimiz,
ana, baba, dedeler ve büyük anneler hakkındadır.
Bu şahsın, yukarıda
saydıkların, .ian başka, zevil erham olan mahremlerinden kızları, oğulları, kız
kardeşleri, halaları, teyzeleri ve zî-rahm olan bütün yakınları, cihâda
çıkmasını, kerir görürler ve bu kendilerine zor gelirse; bu şahıs da, —cihâda
çıkması hâlinde— onların helak olacağından korkuyor ve —başka malı olmayan bu
yakınlarının— nafakasını, kendisi temin ediyor ve bunlar, yaşça küçük veya çok
yaşlı iseler; bunların izni olmadan da, bu şahıs, cihâda çıkamaz.
Bunların, nafakalarını
temin eden bir şahıs olur veya kendi malları bulunur yahut yaşlı olmalarına
rağmen sıhhatli olurlar ve bundan dolayı, onların helak olmalarından korkmazsa;
bu durumda,o şahıs, bunların izni olmadan cihâda çıkabilir.
Bir kimsenin karısı
bulunur ve cihâda gitmesi hâlinde onun helak
olacağından korkarsa;
bu şahıs, karısının izni olmadan, cihâda çıkamaz.
Ancak, böyle bir
korkusu olmayan şahıs, karışanın izni olmadan,
cihâda çıkabilir. Bu
durum, karısına zor gelse bile, hüküm aynıdır.
Zehiyre'de de
böyledir.
Bir kadın, oğlunu,
cihâddan men ettiği zaman, eğer mutlaka bir zarar ihtimâli varsa; böyle
yapmasında, o kadın için, bir günâh yoktur." Fetâvâyi Kâdîhân'da da
böyledir. [8]
İmâm Muhammet) (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Biz, kadınların,
erkeklerle beraber cihâd etmelerine taaccüp etmeyiz. Ancak, —kadınların cihâda
çıkması— müslümanlara zarar verecekse; o hal müstesna...
"Düşmanın
geldiği" haberi gelince; kadınların da, cihâda çıkmasına ihtiyaç varsa;
onların da, savaş için çıkmalarında bir beis yoktur.
Böyle bir durumda,
kadınların, babalarından ve kocalarından izin almalarına izin yoktur.
Böyle bir durumda,
babaların veya kocaların, kadınları, cihâddan men etmeye haklan yoktur. Şayet,
mâni olurlarsa, günahkâr olurlar.
Keza, müslümanların,
kadınların cihâda çıkmasına ihtiyaçları olmadığı halde; savaşın şekli, onların,
uzaktan ok, kurşun ve benzeri şeyleri atmalarına imkan veriyorsa; yine,
kadınların savaşa katılmalarında, bir sakınca yoktur.
Genç kadınlar,
savaşanlardan yaralananların yaralarını sarmak; su dağıtmak; ekmek ve yemek
pişirmek maksadiyle çıkamazlar. Fakat, yaşlı kadınların, yaz günlerinde
çıkmalarında bir beis yoktur. Çünkü, yazın, onların, soğuktan ve kardan
korkulan kalmaz.
Bunlar, hastaları
tedavi ederler; yaraları sararlar; su dağıtırlar; yemek ve ekmek pişirirler;
fakat, savaşmazlar. [9]
Sabî ve mürâhık
olanların, savaşmaya güçleri varsa; bunlar da, bulûğa ermiş şahıslar gibi,
savaşa katılırlar.
Ancak, bunlar, ana ve
babalarının izni olmadan, cihâda katılamazlar.
Bir baba,
savaşabileceğini bildiği, sabi veya mürahık oğluna, cihâd izni vermekle
günahkâr olmaz. Çünkü, bu durumda olan, bulûğa erişmiş kimse gibidir. Muhıyt'te
de böyledir. [10]
Cihâda çıkmak isteyen
fakat alacaklısı orada hazır bulunmayan bir borçlunun, yanında, borcunu
Ödeyecek kadar imkânı varsa; savaşa çıkmasında, bir beis yoktur.
Bu şahıs, başka bir
şahsa, borcunu, terekesinden ödemesini vasıyyet eder.
Bu şahsın, borcunu
ödeme imkânı yoksa; orada kalıp, borcunu Ödemeye gayret sarfetrftesi daha
evlâdır.
Bu şahsın, borcunu
ödemeden, alacaklısının iznini almadan gazaya çıkması mekruh olur.
Şayet, alacaklı şahıs,
borçlu şahsın cihâda gitmesine izin verdiği halde; alacağını alacaklı olduğu
şahsa teberru' da etmezse; müstehap olan, bu şahsın, yine de, borcunu Ödemeye
çalışmasıdır.
Ancak, bu kimsenin, bu
durumda, gazaya çıkmasında da, bir sakınca yoktur.
Keza, bofç tehirli
olur ve borçlu, günü geçmeden, geri dönüp borcunu ödeyeceğini bilirse; yine bu
şahsın gazaya çıkmasında bir beis yoktur. Zehıyre'de de böyledir.
Borçlu, müflis olur;
borcunu ödemeye gücü yetmez; ancak, gazilerle birlikte, ticâret için, -dâr-i
harbe gitmek suretiyle borcunu Ödeyebilecek olursa; bu şahsın gitmesinde, bir
beis yoktur. Alacaklısı, bu şahsa: "Gitme." diye emir veremez.
Borçlu:'"Ben,
cihâda çıkacağım; ganimetten veya senimden bana isabet eden şeyi, borcuma
vereceğim." dediği halde; alacaklısı izin vermezse; bu şahıs, cihâda
çıkamaz.
Yukarıda saydığımız
hükümlerin tamamı, harbin umûmî olmadığı zamanlarda geçerlidir.
Şayet, harb umûmî ise,
borçlunun savaşa katılmasında bir beis yoktur.
Bu durumda, borçlunun
yanında, borcunu karşılayacak malı olsun veya olmasın; alacaklısı, izin versin
veya vermesin müsavidir.
Bu şahıs,
müslümanların istikrarlı bulunduğu bir yere varınca; eğer, burada da,
müslümanlar için bir korku varsa; savaşa katılır. Şayet, böyle bir korku yoksa;
alacaklısının izni olmadan, bu şahsın savaşa katılması uygun olmaz, Muhıyt'te
de böyledir. [11]
Bir beldede,
kendisinden daha âlim bir kimse bulunmayan şahıs için de, cihâda çıkma görevi
yoktur. Sirâciyye'de de böyledir. [12]
Bir şahsın yanında,
sahipleri orada bulunmayan emânetler olsa; eğer, başka bir şahsa, o emânetleri,
sahibine vermeyi vasıyyet ederse; bu kimse, cihâda çıkabilir. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir. [13]
Harp umûmî değilse;
bir kölenin, efendisinden izin almadan, savaşa gitmesi gerekmez. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir. [14]
Savaş, rumlar
tarafından başlatılmışsa; gücü yeten her şahsın savaşa katılması gerekir.
Azık ve bineğe sahip
olup, açık bir özrü bulunmayan şahsın, cihâddan geri kalması caiz olmaz.
Fetâvâyi KâdîhârTda da böyledir.
Müslümanların
toprağına giren müşrikle];, onların mallarını alır; çocuk ve karılarını esir
eder; müslümanlar da bu durumu bilir ve onlara karşı koyacak kuvvetleri olursa;
kafirlerin ellerinden, mallarını ve aile efradını alıp kurtarana kadar ve onlar
dâr-i islâmda oldukları müddetçe, arkalarından giderler.
Keza, bu durumda,
müslümanlar, kâfirleri, dâr-i harbe girince de, kalelerine veya koruma
yerlerine varıncaya kadar, ^~kadınları ve çocukları götürmekte iseler— takip
ederler.
Fakat, düşmanlar,
sâdece mal almışlarsa; bu durumda, müslümanlar için, onları, dâr-i harbe
girdikten sonra takip etmeme ruhsatı vardır.
Düşman, dâr-i harbte,
—kendilerince— emin ve korunulur bir yere varınca; müslümanlar, savaşmak için,
yanlarına giderler.
Bu, bir fazilettir.
Takip etmeyi terk
edip, geri dönmelerine de ruhsat vardır.
Zimmîlerin çocukları
vr malları da, müslümanların çocukları ve mallan yerindedir.
Gücü olan her müslüman
kâfirlere karalarına veya emniyetli yerlerine varmadan yetişebileceğini
biliyorsa;— onları takip etmesi farzdır.
Ancak, onlara yetişemiyecekleri
görüşünde olurlarsa; bu durumda, kafirleri takip etmeyip yerlerinde durmalarına
ruhsat vardır. Muhıyt'te de böyledir.
İmânı-ı A'zam Ebû
Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuşlardır:
Müslümanlar kuvvetli
iseler, kâfirleri takip etmemeleri mekruh olur.Kuvvet bulunmaması hâlinde,
müslümanların birbirlerini takviye etmelerinde bir beis yoktur.
Orduyu hazırlamak
ihtiyacı olduğu zaman; müslümanların savaş kuvveti bulunursa yani beytü'l-mâlde
gerekli mal var ise, imâmın ( = devlet başkanının), gönülsüz olan mal
sahiplerinin mallarını almaya hükmetmesi ve bunları alması uygun olmaz.
Fakat, mal sahipleri,
mallarını gönülleri ile verirlerse; bu mekruh olmaz. Bilakis, güzel ve rağbet
edilecek bir şey olur.
Beytü'l-mâlde mal
bulunup bulunmaması da müsavidir.
Müslümanlarda savaş
gücü yoksa; yani, beytü'l-mâlde mal yoksa; bu durumda, imâmın hükmederek, mal
sahiplerinden, savaşa çıkacak kadar, mal almasında bir beis yoktur.
Bu durumda, gücü yeten
her müslümanın nefsi ile ve malı ile cihâd etmesi elbette lâzımdır.
Bizzat kendisinin
savaşa çıkmaya gücü olmayan, ancak, malı bulunan bir kimsenin; kendi malı ile,
bir başka şahsı, savaşa göndermesi uygun olur.
Bu durumda, bu
şahıslardan birisi, malı ile; diğeri de nefsi (- canı) ile cihâd etmiş olur.
Bir kimsenin, bizzat
savaşa katılmaya gücü olur; -fakat, malı bulunmazsa; bu durumda, beytü'l-mâlde
de mal olursa; imâmın ( = devlet başkanının) o şahsa kâfi miktarda mal vermesi
gerekir.
İmâm, bu şahsa, kâfi
miktarda mal verdi-kten sonra, onun, bir başkasından mal alması uygun olmaz.
Şayet, beytü'l-mâlde
mal olmaz; veya olduğu halde, imâm vermezse; bu durumda, bir mücâhid, ihtiyacı
kadarı malı, bir başkasından alabilir. Zehıyre'de de böyledir. [15]
Bir kimse, kendisine
bedel olarak, gaza etmesi için, başka bir kimseye mal verir ve verirken de:
"Bununla, benim yerime gaza yap derse; bu malı alan şahsın, onu, cihâd
haricinde bir yere harcaması caiz olmaz.
Bu kimse, o mal ile,
kendi şahsî borcunu bile ödeyemez. Ve, bu malı, aile efradına, nafaka olarak da
bırakamaz.
Ancak, bu malın sahibi, onu verirken: "Bu senindir. Onunla savaş." demişse; bu durumda, o
şahıs, bu malı, savaşın hâricinde de harcıyabilir. Siyer-i Kebîr Şerhi'nde de
böyledir.
Şeyhu'l-İslâm, Siyer-i
Sağır Şeıhi'nde şöyle demiştir:
Kendisine mal verilen
şahıs, bu malın bir kısmını, aile efradına, nafaka olarak bırakabilir. Bu, her
halde, böyledir. Çünkü, o, başka türlü cihâda hazırlanamaz; ancak, böyle
hazırlanabilir. Ve bu da, cihâd
amellerindendir.
Bir kimse, kendisi
için cihâd yapmak üzere, bir başkasına mal verdikten sonfa, inalı alan şahıs
hastalansa veya başka bir mâni zuhur etse de bizzat kendisi cihâda katılamasa
ve malı bir başka şahsa vermek istese; ancak, vereceği miktar, gaza için
aldığından az olur ve bu farkı, nefsi için tutmak istemez; beytü'1-mâle geri
vermek muradında olursa; bunda bir beis yoktur.
Fakat, bu farkı, kendi
nefsi için ahkor; mal sahibi de, ona: "Bu mal ile, benim yerime gaza
et." demiş olursa;,bu kimse, o fazlalığı kendi yanında bırakamaz.
Ancak, mal sahibi:
"Bu senindir; onunla gaza et." demişse; bu malın bir miktarını, o
şahıs yanında bırakabilir.
Bir müslüman, bir
başka müslümana, harbî olan bir kâfiri, mal mukabili öldürmesini şart koşsa; o
şahsın, o kâfiri öldürmesinde bir beis yoktur.
İmâm Muhammed (R.A.)
şöyle buyurmuştur:"
Şart koşan kimse,
diğer şahıstan, şartı yerine getirmesini isteyebilir; onu, bu şartı yerine
getirmesi için zorlayamaz.
İmâm Ebû tfanîfe
(R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, böyle bir şart caiz olmaz.
"Böyîe bir şart,
bi'1-icma' caiz olur." diyenler de vardır. Muhiyt'te de böyledir.
Askerin emîrinin (=
komutanının) ecr-i misilden fazla bir ücretle, bir adam icarîasa; bu kimse, iyi
bir şekilde çalışıp müddetini tamamlasa bile, aldığı fazlalık bâtıldır.
Askerin emîrinin veya
hâkimin: "Onu, ben icarladim ve onu ben biliyorum." demesi de münâsip
olmaz. Ve bu kimse, ona Ödenen ücretin tamamını, kendi malından Öder.
Askerin emîri; (=
komutan), bir müslümana veya bir zimmîye: "Eğer, savaşıp, şu atlıyı
öldürürsen; sana, yüz dirhem var." der; o da, denilen şahsı öldürürse;
öldürene , bir şey verilmez.
Komutan: "Onların
başını kesene, on dirhem vardır." dese; bu caiz olur.
Kâfirlerin —kesilmiş—
başını, îslâm diyarı'na getirmek mekruhtur. Muzmarât'ta da böyledir. [16]
Kâfirlerin oralardan
gelip de, müslümanları helak etmemeleri için ve onların girmelerine mâni olmak
maksadı ile, müslümanların serhat-
iermi (= hudutlarını)
iyi yapmak ve hudut kapılarına asker ta'yin etmek, imâmın (= devlet başkanının)
üzerine vazifedir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. [17]
İmâm (- devlet başkam), bir yere, asker gönderdiği
zaman, onlara, bir komutan tayin etmesi gerekir.
Bu komutanın, sâlih
bir kişi olması, uygun olur. Şöyle ki, komutan:
a) Tedbiri
güzel,
b) Savaş
taktiğini iyi bilen,
c) Askerine
karşı şefkatli,
d) Cömert ve
e) Yiğit bir
kimse olmalıdır.
Bu vasıflan taşıyan,
bir komutan tâyin edince, imâm onu, askere tavsiye eder. Mebsût'ta da böyledir.
İmâm tarafından
seçilip tayin edilen ve bu vasıfları taşıyan bir komutanın,- kureyşî veya
a'rabî yahut nebtî olması halleri de, —köle olmaması şartı ile— müsâvîdir.
Muhiyt'te de böyledir.
İmâmın (= devlet
başkanının), harp işlerini iyi bilen bir fâsıkı, komutan ta'yin etmesi de
caizdir. Itâbiyye'de de böyledir. [18]
İmâm Muhammed (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Komutan bir şey
emrettiği zaman, askerin buna itaat etmesi gerekir. Ancak, emredilen şey
mâsiyet (= günâh) ise, ona itaat edilmez. Bu mes'elenin üç ayrı yönü vardır:
1) Eğer,
askerler, komutanın bu emrinde
menfâatlerinin bulunduğunu biliyorlarsa; bu durumda, —emir, mâsiyet olsa bile—
itaat ederler.
Şöyleki:
Komutan, bu durumda,
askere: "Savaş yapılmayacak!" diye emir verir; asker de, bu durumda
savaşı bırakmakta fayda olduğunu yakînen bilirse, meselâ: Düşmana güçlerinin
yetmiyeceğini ve onlara ikinci bir yardım geldiğini anlarlarsa; ve savaşı terk
etmekte askerler için menfâat olduğu anlaşılan her durumda, komutanın bu emrine
itaat edilir.
2) Şayet,
askerler, savaşı bırakmakta, kendileri için zarar olduğunu bilirlerse; bu durumda, —komutanın: "Savaş
yapılmayacaktır!" şeklindeki— emrine itaat etmezler.
Şöyleki: Askerler, şu
anda, düşmana güç yetirememelerine rağmen, İslâm askerlerine, takviye gücünün
katılacağını bilirlerse; bu durumda, komutana itaat etmezler.
3) Şayet, askerler,
bu durumda, şüpheye düşerler ve bu emrin menfâatlerine mi, zararlarına mı
olduğunu bilmezlefve görüşlerine göre, iki ihtimâl de eşit olursa; yine,
komutanın emrine itaat edip, savaşı bırakırlar.
Keza, komutan,
"düşmanla savaşmayı" emreder; asker de, bunun faydalı olacağını
yakînen bilir veya bu hususta şüphe içinde bulunurlarsa; yine, komutanın
emrine itaat ederler.
Ancak, bunun faydalı
olmayacağını, bilâkis zararlı olacağını yakînen biliyorlarsa; bu durumda,
komutana itaat etmezler.
Şayet, askerler görüş
ayrılığı içinde bulunurlar; bir kısmı, bu durumda: "Savaşmakta helak
var." diğer bir kısmı ise: "... necat var." der ve bu şüphede,
bir tarafın zannı, diğer tarafın zannına ağır basmazsa; yine, komutanın emrine
itaat etmeleri gerekir.
Komutan, askerlere bir
şey emrettiği zaman, onlardan biri, bu emre isyan ederse; komutan, onu, ilk
hamlede te'dip eylemez. Ona, eski, itaatkâr hâline dönmesi için, Öğüt verir.
Bundan sonra, yine âsî olursa; komutan, o askerin cezasını verir.
Fakat, asker, karşı
gelişindeki özrünü açıklarsa, bu durumda komutan, o askerin yolunu açık
bırakır.
Asker, Allaha yemin
ederek: "Ben, bunu özrümden dolayı yaptım." derse; bu yemini ile
birlikte, söylediği söze inanılır. [19]
Komutan, muayyen bir
topluluğu ileri sürer; sağ ve sol cenaha askerleri yerleştirir; düşman ise,
ileriye gönderilen topluluğa yüklenirse; sağ ve sol kanatların, ilerideki
topluluğa yardım etmesinde, —düşmanın o topluluğu yenmesinden korkmaları
hâlinde— bir beis yoktur.
Bu hüküm, merkezlerinin
boş kalmaması hâlinde geçerlidir. Şayet, merkez boş kalacaksa; bu durumda,
öndeki kuvvete yardım etmek, uygun olmaz.
Şayet, komutan, o
askerlere, merkezden ayrılmamalarını emreder ve bir kısmını diğer kısmına
yardım etmesini yasaklarsa; bu durumda, o askerlerin, öncü kuvvete yardıma
gitmeleri münâsip olmaz. Bunlar, kendi mahallerinden emîn olup, öncü kuvvetin
durumundan korksalar bile, hüküm aynıdır.
Komutan, bazı
askerlerin, hayvanlarının yiyeceklerini almak için çıkmalarını yasak etmişse;
bu askerlerin de, diğerlerinin de, çıkmaları uygun olmaz. Bu hususta, bütün
askerler müsavidir.
Ancak, böyle bir
durumda, imâmın {~ komutanın), askerler arasından bir topluluğu, hayvanların
yiyecekleri için göndermesi münâsip ve lâzım olur.
Ve komutan, hayvanlar
ve askerler için, rızık teminine gönderdiği askerlere, bir emîr (= komutan),
ta'yin eder.
Şayet, komutan,
yiyecek temini için, hiç bir kimseyi göndermez; asker ise, yiyecekten muztar
kalır ve öleceklerinden korktukları halde satın alacak bir şey de bulamazlarsa;
bu durumda, çıkmalarında, —kumandana isyan olmasına rağmen— bir beis yoktur.
Şayet, komutan:
"Hiç bir kimse, yiyecek için çıkmasın; ancak, filânın bayrağı altında
—olanlar— çıksın." derse; bu durumda, komutanın emrine riâyet etmek uygun
olur. Ancak, o şahsın bayrağı —emri— altında yiyecek için çıkılabilir.
Keza, komutan:
"Yiyecek temini için, kim çıkacaksa; filanın bayrağı altında çıksın."
derse; ancak, bu şahsın bayrağı altında çıkmak münâsip olur. Muhıyt'te
böyledir. [20]
Eşhür-ü hürüm’[21] da
da, savaş yapmak caizdir.
Haram aylarda
savaşmanın yasak olduğu hükmü neshedümiştir.
Savaşan müslümanların
sayısı, müşriklerin sayısının yarısı kadar olursa; bu Müslümanların firar
etmesi (= kasçması) helâl olmaz. Bu hüküm, müslümanların yanında silâhlarının
bulunması halindedir.
Ancak,silâhı olmayan
bir kimsenin, silâhı olan şahıstan kaçmasında bir beis yoktur.
Keza, yanında atma
âleti olmayan bir kimsenin de, yanında atma âleti bulunan bir şahıstan
kaçmasında bir beis yoktur.
Keza, bir kişinin, üç
kişiden kaçmasında da, bir beis yoktur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müslümanların sayısı,
on iki bin veya daha fazla olduğu zaman, kâfirlerin sayısı, kat kat fazla bile
olsa; onlardan kaçmak, müslümanlara helâl olmaz. Bu hüküm, onların
konuşmalarının bir olması halindedir. Şayet, bu ayrı olursa; bir müslüman, iki
kâfire bedel olarak itibar edilir.
Zamanımızda ise (=
hicrî \ 1. asır), kuvvete itibar olunur.
Bir askerin, kale veya
benzeri bir yerde bulunan düşmana, inancılık atmak için, yerinden ayrılmasında,
bir beis yoktur .
Keza, ok veya taş
atmak maksadı ile, askerin, yerini terk etmesinde de bir beis yoktur. Muhıyt'te
de böyledir. [22]
İmâm Muhammet] (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Bir komutanın, bir,
iki veya üç kişiyi, —güçleri yetiyorsa seriyye (= öncü kuvvet) olarak
göndermesinde bir beis yoktur. Zehıyre'de de böyledir. [23]
Ribat da, cihâdın
tâbirlerinden ve bu konuda gerekli olan şeylerden biridir.
Ribat: Düşmanın, aniden
hücum etme ihtimâli bulunan yerlerde, —İslâm askerlerinin— durup, nöbet
beklemeleridir.
Rıbatm yerinde ihtilâf
edilmiştir.
Rıbat, her yerde
tahakkuk etmez.
Muhtar olan kavle
göre, rıbat, Öyletbir yerde olmalıdır ki, oranın Ötesinde, müslüman
olmamalıdır. Bahru'r-Râik'ta da böyledir. [24]
Dâr-i harbe girmeyi
isteyen komutanın, askerinin sayısını, kaçının süvari (= atlı), kaçının piyade
( = yaya) olduğunu bilmek için, onları sayıp, isimlerini yazması uygun olur.
Tahâvî Şerhi'nde de böyledir. [25]
Müslümanlar, dâr-i
harbe girdikleri zaman, onların şehirlerini veya kalelerini kuşatırlar ve o
kâfirleri İslâm'a da'vet ederler.
Bunlar, İslâmi kabul
ederlerse; İslâm ordusu, onlarla savaşmaktan el çeker.
Kâfirler, da'veti
kabul etmez ve İslama girmekten kaçınırlarsa; bu durumda, müslümanlar, onları
cizye vermeye çağırırlar. Hidâye'de de böyledir.
Şayet, kâfirler, bu
da'veti kabul ederlerse; bu durumda, bize olan —hak ve hükümler— onlara; onlara
olan ise, bizedir. Kenz'de de böyledir.
Bu hüküm, cizyeyi
kabul edenler hakkındadır. Fakat, bunlardan, cizye vermeyi kabul etmeyenleri,
biz, cizye vermiye da'vet etmeyiz. Tebyîn'de de böyledir. [26]
Kâfirler üç sınıftır:
1)
Kendilerinden cizye alınması caiz olmayan kâfirler.
2) Kendilerinden
cizye alınması caiz olan kâfirler.
3)
Kendilerinden cizye alınıp alınmayacağı ihtilaflı olan kâfirler. [27]
Müşrik olan araplardan
cizye alınması caiz olmadığı gibi, onlara zimmet hakkı vermek de, caiz olmaz.
Müşrik araplar, bir
kitaba da inanmazlar.
Biz müslümanlar,
müşrik araplan yenip, onlara karşı zafer kazanınca; erkeklerini İslama da'vet
ederiz. Bunu kabul etmezlerse; onları kılıçtan geçirir; kadınlarını ve
çocuklarını da, ganimet olarak alırız. [28]
Bunlar, ehl-i kitap
olan yahudiler, hıristiyanlardır ki, arap veya başka kavimlerden olabilirler.
Bunlardan cizye almak,
bi'1-icma' caizdir.
Keza, —arap olsun olmasın,— mecûsîlerden cizye
almak da, bi'1-ittifak caizdir. [29]
Arapların dışında
kalan ve ehl-i kitap veya mecüsî olmayan müşriklerden, cizye alınıp
alınmayacağı hususunda ihtilâf edilmiştir.
Bize göre, bu gibi
kâfirlerden cizye almak caizdir, Muhıyt'te de böyledir. [30]
İslâma da'vet
olunmayan kâfirlerle savaşmak caiz olmaz. Savaş, ancak, İslama da'vet ettikten
sonra caiz olur. Hidâye'de de böyledir.
Kâfirleri İslama
da'vet etmeden, onlarla savaşan müslümanlar, günahkâr olurlar.
Ancak, öyle bir savaş
neticesinde, kâfirlerin telef edilen kanlan ve malları tazmin edilmez.
Kadınları ve çocukları hakkındaki hükümler de böyledir. Mebsût'ta da böyledir.
Da'vette mübalağa
etmek müstehaptır.
Ancak, kâfirleri, ikinci
defa da'vet etmenin müstehap olması için, şu iki şarttan birinin bulunması
gerekir:
1) Da'vetin
sunulması, müslümanlara zarar vermemelidir.
Eğer, düşmanlar, önce
da'vet edilirse; onların,isavaşa hazırlanacakları veya bir hile kuracakları
yahut sığınak yapacakları, bilinirse; bu durumda, önce da'vet müstehap olmaz.
2) Onların,
yapılacak da'veti, kabul edeceklerinden ümitli bulunulmalıdır.
Fakat, onların,
da'veti kabul edecekleri ümidi yoksa; da'vetle meşgul olunmaz. Muhıyt'te de
böyledir.
Da'vetin önce, bu
düşmanlara ulaşmış olması hâlinde, onlara, gece veya
gündüz taarruz etmede,
bir beis yoktur.
Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Kâfirler, İslâmiyeti
kabul etmekten veya
cizye vermekten kaçınırlarsa; Allanın
yardımı talep edilerek,
onlarla savaş edilir. ihtiyar'da da böyledir.
Savaşılan düşmanlara
karşı, inancılıklar dikilir; onlar yakılıp, üzerlerine su dökülür;
ağaçlan kesilip, ziraatları
tahrip edilebilir. Hidâye'de de
böyledir.
Düşmanların kalelerine
çıkmakta bir beis yoktur.
Onları, suya
garketmede ve evlerini yakmada da bir beis yoktur.
Hasan bin Ziyâd, şöyle
diyor:
"Bu hüküm,
düşmanların kalesinde, müslüman esir bulunmadığının bilindiği zaman geçerlidir.
Fakat, bu bilinmiyorsa, o kalenin yakılması veya suya gark edilmesi helâl
olmaz."
Ancak, biz deriz ki:
"Bizi böyle yapmaktan, o kâfirler men ediyorlarsa; onlara karşı mazeret
hasıl oluyor. Kendileri ile savaşılıp, taarruz edilen ve kalelerine çıkılan
müşriklerin kalelerinde, müslüman esir bulunmaması, çok az bir ihtimâldir.
Ancak, önceki hükümde kasdedi-lenler, müşriklerdir." Mebsût'ta da
böyledir.
Kâfir kalelerine, ok
ve kurşun atmakta; —oralarda, müslüman esir veya tüccar olsa bile— bir beis
yoktur.
Şayet,
kâfirler,müslüman çocuklarını veya müslüman esirleri, kendilerine kalkan
ediniyorlarsa; askerler, onlara ok veya benzeri şeyler atmaktan men edilmezler.
Çünkü, bu askerlerin
maksatları, kâfirlere atmaktır.
Attıkları, o
müslümanlara isabet ederse; diyet
ve keffâret de gerekmez.
Ordu kalabalık olduğu
zaman, kadınları ve mushafh askerlerle birlikte savaşa çıkartmakta, bir beis
yoktur. Çünkü, bu durumda, onlar emniyet altındadırlar.
Ancak, bunlar için
emniyetli bir durum olmazsa; küçük seriyyelerle birlikte, kadınları ve mushaf-ı
şerifleri götürmek mekruhtur.
Müslümanlar, emniyet
altında, bir kâfir topluluğuna varacaklarsa ve onlar da, sözlerine vefa
gösteren bir kavim ise, bu durumda, yanlarında Kur'an-ı Kerîm götürmelerinde,
bir sakınca yoktur. Hidâye'de de böyledir.
Şayet, ordu kuvvetli
ise, yaşlı kadınların, hizmet için, onlarla beraber gitmelerinde beis yoktur.
Genç kadınlara
gelince, onlar, evlerinde otururlar. Fitne korkusundan dolayı, genç
kadınların, askerlerle beraber savaşa gitmemeleri daha evladır. Ancak, bunun
için, ordunun bu gibilere ihtiyacının olmaması gerekir.
Cariyeler ise, hür
kadınlar gibi değildirler; yani, onlar harbe çıkabilirler. Tebyîn'de de
böyledir.
Fâsık kimseler, zurna
çalarak savaşa çıkmak istedikleri zaman mümkün olursa, sâlih kimseler, bu fâsık
kimselerle birlikte savaşa çıkmazlar. Buna imkân yoksa; onlarla birlikte savaşa
çıkarlar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [31]
Müslümanlara yakışan,
savaşta kadretmemek, haddi aşmamak ve misilleme yapmamaktır.
Müslümana yakışan,
çocukları, delileri ve çok yaşlı olanları öîdürmemektir.
Ancak, bu durumda
olanlar, savaşa katihyorlarsa; onlar, —yukarıdaki hükümden— müstesnadırlar.
Yahut, kadın, düşman
tarafının hükümdarı olursa; o da öldürüle-bilir.
Keza, düşman tarafının
idarecisi, sabi (— çocuk) olursa; o da öldü-rülebilir. Düşmanın topluluğunun
dağılması hâlinde de, bunu öldürmekte bir beis yoktur.
Mal sahibi bulunan ve
bu malı ile kâfirleri savaşa teşvik eden kadın daöldürülebilir.
Müslümanlar, savaş
esnasında, deli ve sabi olanları öldürmezler; ancak, bunlar, fiilen savaşa
kanlıyorlarsa; öldürülürler. Bu durumda olanların» öldürülmelerinde de bir beis
yoktur.
Delirip sonra
akıllanan kimselere de, akıllı hallerinde yapılması gereken işlem yapılır.
Savaşta, eli, ayağı
kesik olan düşmanlar da öldürülmez. Hassaten, sağ eli kesik olan düşman
öldürülmez. Ancak, bu hükmün uygulanması için, bu gibi kimselerin malları ve
reyleri (= görüşleri, fikirleri) ile savaşa katılmamış olmaları gerekir.
Felçli olan düşmanlar
da, —eğer fiilen savaşmıyorlarsa— öldürülmezler. Felçli düşman, fiilen
savaşıyorsa, onun öldürülmesinde de bir reis yoktur.
Keza, kör, yatalak
veya çok yaşlı olan müşrikler, harbi tahrik ediyorlarsa; bunları öldüren şahsa
da, bir şey gerekmez.
Sol eli veya ayağının
biri kesik olan kâfir, fiilen savaşıyorsa; öldürülür.
Ahras ve dilsizler
hakkındaki hüküm de böyledir.
Savaşı tahrik eden
sabî veya bunak kimselerin öldürülmelerinde de bir beis yoktur.
Fakat, bunlar,
müslümanların eline geçtikten sonra, artık öldürülmezler.
Bir müslümanın, savaşa
önce başlamış olan ve kâfir bulunan, en yakın akrabalarını Öldürmesinde, bir
beis yoktur.
Ancak, bu hükümden,
baba, ana ve erkek tarafından olsun, kadın tarafından olsun, dedeler ve büyük
anneler, müstesnadır; yâni bunlar öldürülemezler. Bu
hüküm, kişinin, mecbur
kalmaması hâlinde
geçerlidir.
Şayet, mecbur kalırsa;
bir müslümanın, bunları da öldürmesinde bir beis yoktur. Mecbur olmak, onlardan
kaçmaya imkân bulamamak demektir.
Keza, kâfir olan
babasına, galebe çalan, müslüman bir oğulun, —ondan kaçmaya imkânı olduğu
müddetçe— onu öldürmeye kasdetmesi uygun olmaz.
Bir rahip, ibâdet
yerinde, Kilise veya havrada öldürülmez. Ancak, rahip harbe karışmışsa; o
zaman, öldürülür. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Müslümanların, ölmemiş
olan kâfirleri, dâr-i İslama taşıma güçleri varsa; çıkarmayıp, orada
bırakmaları münâsip olmaz. Kadınları, çocukları, bunakları, körleri, çapraz
olarak bir eli bir ayağı kesik olanları ve sağ eli kesik olmayanları, dâr-i
İslama götürmek gerekir. Çünkü, bunların., götürülmesinde, müslümanlar Kadınlar da, çocuk
doğuracaklardır.
Müslümanlar, kâfirlerden, işe yaramaz yaşlıları,
isterlerse dâr-i İslama götürürler; isterlerse, orada terk ederler.
Keza, ruhbanlarla
kilise ehli olanlar da böyledir.
Keza, doğumdan
kesilmiş yaşlı kadınlar hakkındaki, hüküm de böyledir. Bedâi'dc de böyledir. [32]
Kııdûrî, kitabında
şöyle demiştir: Kâfirler iki nev'idir:
1) Yüce
yaratıcımız, Aziz ve Celîl olan Allah'ı İnkâr edenler.
2) Allah'ın
varlığını kabul ettiği halde, birliğini inkâr edenler. Putlara tapanlar
gibi.!.
Allah'ı inkâr edenler,
O'nu ikrar edip, kabul ederlerse; rhüsiüman olduklarına hükmolunur.
Allah'ın varlığını ye
birliğini kabul ettikleri halde, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Peygamberliği'ni
inkâr edenler de, sonradan, tevbe edip, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in
peygamberliğini kabul ve ikrar ederlerse; müs-lüman olmuş bulundukları
hükmolunur. Muhıyt'te de böyledir.
Putperestler veya
Allah'ın birliğini ikrar etmeyenler "Allah" deseler bile, müslüman
olmuş sayılmazlar.
Bunlar, eğer:
"Ben müslümanım." derlerse;
müslüman olmuş olurlar.
Bu kimseler:
"Ben, öyle söylemekle, hak üzere olduğumu irâde ettim.'' derlerse; yine,
müslüman olmuş sayılmazlar.
Yahudiler ve
hıristiyanlar: "Lâ ilahe illallah." deseler; "Muham-medün
resûlullah" demedikçe, müslüman olmazlar.
Âlimler: "Bu
günün yahûdileri ve hıristiyanlan, müslüman olduklarını açıklasalar ve Eşhedü
en lâ ilahe İllallah ve Eşhedü enne Muhammeden resulü ilah deseler bile,
bunlar, kendi dinlerinden uzaklaşmadıkça, müslüman olduklarına hüküm verilmez.
Fakat, bir hıristiyan:
"Ben hıristiyanhktan uzağım." veya bir yahudi: "Ben,
yahudilikten uzağım." ve bunu müteakip: "Ben, İslâm Dînine
girdim." derse; bunun, müslüman olduğuna hükmedilir.
Ancak, bir yahudi veya
hıristiyan, sâdece: "Ben, müslimim." veya "... müslim
oldum." derse; müslüman olduğuna hükmedilmez.
Çünkü, onlar, itaat
eden kimseye "müslim" diyorlar. Ve: "Biz, hak üzereyiz."
diyorlar.
"Ben,
müslimim." diyen, bu gibi kimselere sorulduğu zaman: "Ben, bu
sözümle, yahudüik veya nasrânîlik dinini terk ettiğimi de, bildirdim." der
ve: "İslâmiyete girdim." diye ilâve ederse; bu kimse, müslüman olmuş
olur.
Hatta, bu kimse, böyle
dedikten sonra, irtidâd etmiş olursa; öldürülür.
Şayet, bu gibi bir
şahıs: "Ben, bu sözümle, itaati kasdeyledim ve ben, hak üzereyim."
derse; müslüman olmuş sayılmaz. Bunlardan, durumları da sorulmaz.
Bu gibi kimseler,
müslümanlarla birlikte cemâatle namaz kılarlarsa; müslüman olmuş olurlar.
Şayet, bu kimseler,
kendilerine durumları sorulmadan ve cemâatle namaz kılmadan önce ölürlerse;
bunlara müslüman muamelesi yapılmaz.
Bir yahudî veya bir
hıristiyan: "Lâilâhe illallah Muhammedün resûlullah" der ve:
"Yahudilikten(veya hıristiyanhktan) uzak oldum." diye ilâve ettiği
halde, sözü iie birlikte: "İslama girdim." demezse; onun, müslüman
olduğuna hükmedilmez.
Bu kimse, ölmüş olsa;
cenaze namazı kılınmaz.
Bu kimse, bu sözüne:
"İslama girdim." kelimelerini de ilâve ederse; bu durumda, o kimse,
müslüman olmuş olur. Bu kimsenin, müslüman olduğuna da hükmolunur. Fetâvâyi
Kâdihân'da da böyledir.
• İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.), şöyle buyurmuştur:
Kitabî olan bir kimse,
Peygamber (S.A.V.)'in risâletine (= Peygamber olarak gönderildiğine), —cevabî
olarak— şehâdet ederse; bu şahıs, İslama girmiş olur.
Bazı âlimlerimiz, şöyle
demişlerdir:
Bir hıristiyana:
"Muhammed (S.A.V.), hak peygamber midir?" denilince; o:
"Evet" cevabını verse; müslüman olmuş sayılmaz.
Sahih olan kavil de
budur.
Keza; bir yahudiye:
"Muhammed (S.A.V.), arap ve arap olmayanlara, hak peygamber olarak gönderilmedi
mi?" denilince, o: "Evet" cevâbını verse; müslüman olmuş olmaz.
Zamanımızda (hicrî 11.
asır) bu gibi hâdiseler vuku' buluyor.
Bir hıristiyana:
"İslâm dini hak mı?" denilince; "evet." cevabını veriyor.
Bu şahsa: "Hıristiyanlık dini bâtıl değil mi?" denilince de:
Fetâvâyi Hindiyye
"Evet." cevabını veriyor.
Bu gibi kimseler
hakkında, bazı müftiler: "Müslüman değildir."; bazı müftiler ise:
"Müslümandır." diye fetva veriyorlar.
Keza, bazı
hıristiyanlar ve bazı yahudiler: "Ben, hanif dini üzereyim." diyorlar.
Böyle diyenler de, müslüman sayılmazlar. Muhıyt'te de böyledir.
Bazı âlimlerimiz,
şöyle demişlerdir:
Bir yahudi: "Ben,
İslama girdim." dediği zaman, —"Yahudilikten uzaklaştım." demiş
olsa bile— müslüman olduğuna hükmolunur.
Bir mecûsî: "Ben,
islâm oldum." veya "Ben, müslimim." dediği zaman, onun, müslüman
olmuş bulunduğuna hükmolunur. Çünkü, mecûsîler, kendilerinin, islâm vasfında
olduklarını iddia etmiyorlar. Bilakis, isfâma inatlaşıyoriar ve sövüyorlar.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kitabî, namaz
kıldığı veya şirk ehlinden birisi, cemâatle namaz kıldığı zaman, bize göre,
onun, müslüman olduğuna hükmolunur. Yalnız başına, namaz kılmış olsa da, hüküm
böyledir.
İmâm
EbûHanîfe(R.A.)'yegöre, bu kimsenin müslüman olduğuna hükmediimez. İmâmeyn'e
göre ise, müslüman olduğuna hükmedilir. Âlimlerimiz şöyle demişlerdir:
Hakikatte, bu iki kavil arasında, ihtilâf yoktur: İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin,
bu kavlinin te'vili şudur: Bu kimse, ' namazı, yalnız başına ve ezânsız ve
kametsiz kılarsa; bu durumda, müslüman olduğuna hükmedilmez.
İmâmeyn'in bu
kavillerinin te'vili ise şöyledir: Bu kimse, yalnız başına kıldığı bu namazı,
ezan ve kametle kılarsa; bu şahsın müslüman olduğuna hükmolunur.
Ecnâs'da şöyle
denilmiştir:
Bir kimse hakkında,
bir kaç kişi: "Biz, onu, sünnet kılarken gördük." diye şehâdette
bulunsalar; ancak "... cemâatle namaz kılarken gördük." demeseler; o
şahıs da: "Ben, namazımı kıldım." dese; —şahitler, ona:
"Namazımızı kıl; kıblemize dön." deyip, o da, bunları yapmadıkça—
müslüman olmuş olmaz. Muhiyt'te de böyledir.
Şayet, bir kaç kişi, o
şahıs hakkında: "O, ezan okudu ve namaz kıldı." diye şahitlik
ederlerse; bu kimse, müslüman olmuş olur. Ezanın, hazerde veya seferde okunmuş
olması da müsavidir.
Şahitlerin: "Biz,
onun, mescidde ezan okuduğunu duyduk." demeleri, bir şey ifâde etmez.
Ancak: "O,
müezzindi." demeleri müstesna. Böyle dedikleri zaman, o şahıs, müslüman
sayılır.
Çünkü, şahitler:
"O, müezzindi." dediler. Müezzin olan ise, müslüman —olmuş—
demektir. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.
Ehl-i kitap olan bir
kimse, oruç tutar, zekât verir veya hacca giderse; zâhiru'r-rivâyede, onun,
müslüman olduğuna hükmolunmaz.
Dâvud bin Reşid, tmâm
Muhammet! (R.A.)'in, şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir kitabî, eğer,
Ka'be'ye, müslümanlarm yaptığı gibi hac yaparsa; yani, ihrama girer, telbiye
getirir ve müslümanlarla beraber, haccın menâsikini edâ ederse; müslüman
oîmu^Nsayılrr. Fakat, menâsikte hazır bulunmaz ve hac yapmaz ise, müslüman
olmuş sayılmaz.
Bir kişi, bir kitabî
hakkında: "Ben, onu, büyük mescitte, cemâatle namaz kılarken gördüm."
diye şehâdette bulunur; başka bir kimse de: "Ben, onu, mescitte, namaz
kılarken gördüm." derse; bunların şehâ-detlerine inanılıp kabul edilir ve
o şahsın, müslüman olduğuna hükmolunur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bu durumda olan bir
kimse, öldürülmez. Hasan bin Ziyâd şöyle buyurmuştur:
Bir kimse, bir
zimmîye: "Müslüman ol." deyince, o: "Oldum." karşılığım
verirse; bu şahıs, müslüman olmuş olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. .
İmâm Muhammet! (R.A.),
Siyer-i Kebîrinde şöyle buyurmuştur: Bir müslüman, bir müşrik'i öldürmek için
hamle yapınca, o müşrik:
"Eşhedü en İâ
ilahe illallah." derse; eğer,.bu kâfir, o sözü, —daha önce— söyleyenlerden
değilse; müslüman, onu öldürmez; bırakır.
Şayet, müslüman, o
şahsı, yakalayıp komutanına getirmiş olur; bu şahıs da, keîime-i tevhidi,
müslümanın, kendisine galebe çalmasından önce, söylemiş bulunursa; bu şahıs,
hür bir müslümandır.
Bu şahıs, kelimeyi
tevhidi, müslüman şahsın, kendisini kahretmesinden sonra söylemişse; bu şahıs,
bir ganimettir; fakat, bu durumda bile, o şahıs öldürülmez.
Şayet, bu şahıs:
"Ben, bu sözümle, İslâmi murad etmedim; yahudiliği murad ettim." veya
"Beni öldürmesin diye, o söze sığındım." derse; bu sözüne iltifat
edilmez.
Bir Müslüman, bir
kâfiri "İâ ilahe illallah" derken, öldürmez ve onu serbest bırakır;
bu kimse de, gidip, müşrikler arasına katılır; sonra da, geri dönüp savaşmaya
başlar; yine, bu müslüman, ona hamle edince,
Fetâvâyi Hindiyye
"lâ ilahe
illallah" derse; bu şahsın, gidip, aralarına katılabileceği bir cemaati
varsa; bu durumda, o şahsı öldürmekte, bir beis yoktur.
Fakat, bu şahsın
cemâati dağılmışsa; o öldürülmez; ancak, yaptığından dolayı, te'dip edilir.
Bu kimse, "İâ
ilahe illallah" diyenlerden olduğu halde, Hz. Muhammet! (S.A.V.)
Efendimiz'in peygamberliğini tasdik etmemişse, onun öldürülmesinde de, bir beis
yoktur.
Bu müşrik, konuşur ve
"eşhedü en Iâ ilahe illallah ve enne Muhammeden Resûlullah" derse;
müsiüman, ondan elini çeker.
Bir kimse, zor
karşısında müsiüman olsa; istihsânen, müsiüman oluşu sahih olur.
İbn-i Rüşt eni 'in
Nevâdiri'nde: "Sarhoş bir kimsenin islâmı, islâmdır." denilmiştir.
Muhiyt'te de böyledir.
Putperestler,
"Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah" derlerse; müsiüman olmuş olurlar.
Keza, bir putperest:
"Ben, Muhammed (S.A.V.)'indini üzereyim." veya "Ben, haniflik
üzereyim." yahut, "Ben, İslâm üzereyim." derse; müsiüman olmuş
bulunduğuna hükmolunur.
Bu kimse, ölürse;
cenaze namazı kılınır.
Bir kâfir, diğer bir
kâfire, islâmı telkin etse; telkin eden kimse, müsiüman olmuş sayılmaz.
Keza, başka bir
kâfire, Kur'ân öğreten veya okutan bir kâfir de, müsiüman olmuş sayılmaz.
Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir. [33]
Bir komutan, harp edilen
kâfirlerin veya bunlardan bir fırkanın sulh istediğini görürse;
müslümanlann, sulh yapmalarında bir beis
yoktur.
Komutan, savaşılan
kâfirlerin anlaşma istediklerini görür ve bunun karşılığında mal alacağım
anlarsa; bu durumda, anlaşma yapılmasında bir beis yoktur.
Ancak,bu hükmün
geçerli olabilmesi içinjanlaşma yapmanın, müs-lümanlar için bir ihtiyaç olması
gerekir. Böyle bir ihtiyaç yoksa; kâfirlerden mal alarak, anlaşma yapmak caiz
olmaz.
Bu hüküm, kâfirlerin
sahalarına inilmediği ve onların elçi gönderdikleri zaman geçerlidir.
Fakat, İslâm
askerleri, düşmanın etrafını sarmış ve sonra da mallarını almışsa; bu durumda,
bu mallar ganimettir. Beşte bir ayrıldıktan sonra, kalanı, askerlerin arasında
taksim edilir. Hîdâye'de de böyledir.
Komutanın izni
olmadan, müslümanlardan bir topluluk, —kâfirlerin talep ettiği—
anlaşmayı yaparlarsa; bu anlaşma caizdir ve müslümanlann buna uyması gerekir.
Çünkü, bu bir emândır.
Bir kişinin emânı bile bir cemâatin ernânı demektir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da
böyledir.
Bir müsiüman, ehl-i
harbden biri ile, senede bin dinar üzerine, anlaşma yapmış olsa; bu anlaşma,
—komutanın haberi olmasa bile— caiz olur.
Bu anlaşmanın müddeti
tamam olup, mal alınınca, bu mal, beytü'1-mâle konur.
İslâm komutanı, sene
geçmeden, bu anlaşmadan haberdar olursa; duruma bakar: Şayet, bu anlaşmanın
zamanının tamamlanmasında, müsiümanların menfaati varsa; zaman tamamlanır ve
komutan o malı alır.
Şayet, anlaşmanın
bozulmasında fayda görürse; mallarını harbîlere iade eder ve durumu onlara
bildirir. Ve onlarla savaşır.
Eğer, senenin yarısı
geçmişse; komutan, istihsânen, harbîlerin mallarının tamamını iade eder. Sera
h sı" n in Mııhıyti'nde de böyledir.
Bir müslüman,
harbîlere: "Ben, sizinle, bin dinara, anlaşma yaptım." dedikten
sonra; imâm (= devlet başkanı veya komutan), senenin bir kısmı geçmiş, bir
kısmı durmakta iken, bu anlaşmayı bozarsa; hesap yapılır ve buna göre kalan
kısım, harbîlere iade edilir. Muhıyt'te de böyledir.
Seneliği bin dirhem
olmak üzere, üç seneliğine anlaşma yapılıp, malın da tamamı alındıktan sonra;
hükümdar bu anlaşmayı, bir sene geçtikten sonra bozsa; bu durumda, mallarının
üçte ikisi, bu harbîlere geri verilir.
Çünkü, bu anlaşma,
öncekinin hilâfına, isimlerin ayrılığına göredir. Öncekinde, tek sözleşme
vardır; Bir sene. Mal da, bir kelime ile söylenmiştir. Serahsî'nin Mafııyti'nde
de böyledir.
İmâm (= devlet başkanı
veya onun naibi olan komutan), fayda mülâhaza ederse; bu gibi sözleşmeler, on
seneden fazla müddet içinde, yapılabilir. Ihtiyâr'da da böyledir.
Müslümanları kuşatmış
bulunan düşmanlar, onlara, mal vermeleri karşılığında anlaşma yapma talebinde
bulunsalar; helak korkusu yoksa,
islâm komutanı, bu talebi yerine
getirmez. Hidâye'de de böyledir.
Düşmanlar, İmâm'dan (=
devlet başkanından, komutandan) belli seneler için, müslümanlara, her sene
belli şeyler vermek üzere anlaşma talebinde bulunsalar ve şartları arasında
"beldelerinde islâm ahlâkının câri olmaması" da bulunsa; imâm,
müslümanlar için faydalı görmemesi hâlinde, bu anlaşmayı yapmaz.
Şayet, müslümanlar
için, böyle bir anlaşma yapmakta fayda varsa; bu anlaşma yapılır.
Harbîler, bir sene,
müslümanlara yüz kişi vermek üzere anlaşma teklif etseler; burada iki vecih
vardır:
Ya, onların
kendilerinin dışında, yüz baş üzere, anlaşma yaparlar. Veya, bizzat, kendileri
üzerine anlaşma yaparlar.
Şayet, sulh, onların
hâricinde yüz. baş üzerine, yapılmış olduğu halde; şartın, kendi nefisleri veya
evlatları ile yerine getirilmesi, caiz olmaz. Fakat, akrabalarından olursa, bu
caiz olur.
Yapılan sulh, kendi
nefislerinden ve evlâtlarından, yüz baş üzerine olur ve "Birinci sene,
size inanıyoruz. Ve size, gelecek üç sene için, kölelerimizden, yüz baş
vereceğiz." derlerse; bu sulh, caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
Harbîler, anlaşmada
şart koşar ve Müslümanlar: "Sizden, bize, müslüman olarak gelenleri, geri size vereceğiz." derlerse; bu
anlaşma geçersizdir. Ve bu anlaşmaya, müsiümanların vefa göstermesi gerekmez.
Kâfi'de de böyledir.
İslâm komutanı, sulh yaptıktan sonra, sulhu bozan bir şey görürse; durumu harbîlere
bildirir ve onlarla savaşır.
Onlara bildirmesi,
emân olur.
Düşmanlar dağınık
iseler, îlâm (= haber verme) gerekir.
Şayet, dağınık
değillerse ve kendilerine, bir müslüman gizlice emân vermişse; bu îîam kâfi
gelir. Bundan sonra, onlarla savaşmak, —hükümdarları, memleketinin her tarafına
haberi bildirip, toplanın-caya kadar,— caiz olmaz.
Şayet, düşman
askerleri, kalelerinden çıkıp, beldelerine dağılmışlar ve islâm askerlerinin
arasına da girmişler veya emân sebebi ile kalelerinden çıkmışlarsa; hepsinin
emniyeti yerlerine dönüp, kalelerini tamir etmeleri ve gadre uğramaktan
korunmuş olmaları beklenir.
Bu hüküm, yapılan
sulhun zamanının, henüz tamamlanmamış bulunduğu zaman geçerlidir.
Fakat, bu müddet
geçmişse; geçmesi ile birlikte, sulh bozulmuş olur.
Bu durumda, —sulhun
bozulduğunu— onlara haber vermek gerekmez. Tebyîn'de de böyledir.
Müslümanların,
harbîlere karşı, haddi tecâvüz etmeleri, onların topraklarına saldırmaları,
—sulh, baki olduğu müddetçe— kat'ıyyen uygun olmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da
böyledir.
Şayet, bu gibi
suçlarda, onlar öncülük etmiş olurlarsa; böyle bir ittifakları olduğu zaman,
onlara haber verilmez ve savaşırlar. Hidâye'de de böyledir.
Anlaşma yapılan
yerden, bir kâfir topluluğu ayrılır; bunların bir başkanı olmaz ve bunlar dâr-i
isiâmda yol keserlerse, bu davranış, ahdi bozmak olmaz.
Şayet, bunlar,
hükümdarlarının izni olmaksızın, başlarında, bir başkanları olduğu halde çıkıp;
dâr-i islâmda yol kesseler; onların hükümdarları ve memleket ahâlileri ile
anlaşma mevcutsa; müslümanlarm, onları öldürmelerinde, esir alıp, köle
etmelerinde bir beis yoktur.
Şayet, bunlar,
hükümdarlarının izni ile çıkmışlarsa; bu davranışları, tamamı hakkında ahdi
bozmak olur. Fetâvâyi Kerhî'de de böyledir.
Müslümanlarla, bir
harbî kavim arasında, anlaşma mevcut iken, başka bir diyar-ı harbden bir şahıs
çıkıp, o beldede, müslümanlarla savaşır ve müslümanlar bu şahsı yakalarsa; o
kimse —bulunduğu diyarda— emniyet altında olduğu için, müslümanlarm, bu
durumda, onu öldürme, malını alma ve evlâd-ü lyâlini köle etme haklan yoktur.
Bu şahısla,
müslümanlar, anlaşma yapılmamış bulunan bir dâr-i harbde savaşırlar ve
müslümanlar onlardan birini esir alırlar; esir alınan şahıs da, anlaşma
yapılmış bulunan harbîlerin beldesinden olursa; bu ganîmet olur.
Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Zimmîler,
anlaşmalarını bozdukları zaman, kendileri ile anlaşma yapılmış olan —diğer— müşrikler
gibidirler. Onlardan, —sulh mukabili— mal almak caiz olur. Çünkü,
onların cizyeyi terk etmeleri, caiz olmaktadır. Ihtiyâr'da da böyledir.
Korku zamanında,
mürtedlerle sulh yapılabilir. Bu durumda, onların yurtları dâr-i harp olmuş
olur.
Şayet, onların
mallarını almakta, muhayyerlik varsa; mallan alınır ve geri de verilmez.
Çünkü, bu mürtedlerin
malları, müslümanlar için, bir ganimettir.
Ehl-i bağy'in mallarını
almak ise, bunun hilâfmadır. Bunların malları, savaştan sonra, geri verilir.
Çünkü, bunların malları ganîmet değildir.
Ehl-i bağy'in malları,
harp sırasında geri verilmez. Çünkü, bu durumda, bu mallar, savaşta onlara
faydalı ve yardımcı olur. Nehru'l-Fâıfc'ta da böyledir.
Puta tapan araplar,
anlaşma yapma hususunda, mürtedler gibidirler.
Bunlar, ya müslüman
olurlar veya kılıçtan geçirilirler. Başka bir ihtimal yoktur.
Ordu komutanının veya
müslümanları sevkü idare eden şahsın, ehl-i harbin hediyesini, kabul etmesi
mekruhtur. —Şayet almışsa;— onu, müslümanlara, ganîmet olarak dağıtır. [34]
Düşmana silâh satmak
mekruhtur.
Sulh anlaşmasından
önce de, sonra da, onları techîz etmek mekruhtur.
Her türlü âletin aslı
olan demiri de, düşmana satmak mekruhtur. Bunları, zimmîlere
ithal etmek, mekruh
olmaz. Ihtiyâr'da da böyledir.
Bir harbî, dâr-i
İslama, kılıç getirse ve onun yerine yay, süngü veya kalkan satın alsa; bunları
çıkarmasına müsâade edilmez. Mebsût'ta da böyledir.
Dâr-i islâma gelen bir
harbî, kılıcım» para ile satıp, bilâhare, başka bir kılıç satın alırsa; buna
da, mutlaka mâni olunur. Tebyîn'de de böyledir.
Harbîlerin hükümdarı,
zimmîlerin işledikleri suçlara verilecek cezanın, kendi memleketindekinin
aynısı olmasını istese; bu isteği kabul edilmez.
Bir melîkin, kendi
memleketi halkından olan ve kendisinin kölesi bulunan bir topluluğun durduğu,
bir yeri olsa; bu melik, bunlardan istediğini satabilir.
Bu melîk, bu köleleri
ile sözleşme de yapabilir.
Bu köleler üzerine,
düşman zafer bulur; sonra, da, müslümanlar, bunları, düşmanlarının elinden
kurtarıp, tekrar o melîke, —taksimden önce, karşılıksız olarak veya taksimden
sonra, bedelleri mukabilinde— verirlerse; bunlar, ehl-i zimmetin diğer malları
gibidirler.
O melik ve memleketinin
halkının müslüman olması veya bu melik hâriç, memleket halkının müslüman olması
hâlinde, onlar, o melikin, önce olduğu gibi köleleridir. Mebsût'ta da böyledir. [35]
Hür bir erkek veya hür
bir kadın; bir kâfire.bir kâfir cemâatine, bir kale veya şehir halkına, emân
verse; bu emân sahih olur.
Ve hiç bir müslüman,
—bu şekilde emân verilmiş olanlarla— savaşamaz.
Ancak, bu kâfirler,
müfsîdâtta bulunurlarsa; —imâmın bizzat kendisinin emân verip, sonra da, bu
emândan vaz geçtiği ve bunu lüzum[36]
Zimmînin emâru
geçersizdir.
Ancak, komutan,
bu hususta, o
zîmmîye izin vermişse; bu durumda, onun verdiği emân da caiz olur.
Tebyîn'de de böyledir. [37]
Mükâtebin emânı
sahihtir.
Dâr-i harbde bulunan,
müslüman tüccarın emân vermesi caiz değildir.
Düşmanların elinde
esir bulunan müslümamn da, emânı caiz değildir.
Dâr-i harbde, müslüman
olmuş bulunan kimsenin de, emânı caiz değildir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da
böyledir. [38]
Cihâd hususunda,
kendisine, efendisi tarafından izin verilmiş bulunan kölenin, verdiği emân
sahihtir. Bunda, ihtilaf yoktur.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, kıtaldan men edilmiş bulunan kölenin emânı da, sahihtir. İmâm
Ebû Yusuf (R.A.)'a göre ise, sahih değildir.
Âlimlerimizin
bazıları: "Bu ihtilâf, cihâddan men edilmiş bulunan köle hakkında ve nefir
(= düşmanın geldiği haberi) gelmediği zamandır. Şayet, nefir gelmişse, kölenin
verdiği emân, ihtilafsız olarak, sahihtir," demişlerdir.
Bazı âlimler ise.:
"Bu husus, her halde, ihtilaflıdır." demişlerdir. Muhıyt'te de
böyledir.
Verdiği emânuTsihhati
hususunda, câriye hakkındaki cevap da, köle hakkındaki cevap gibidir.
Bir câriye,
efendisinin izni ile, cihâda
girmişse; verdiği emân sahihtir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, câriye savaşmıyorsa; emânı sahih değildir. Zehıyre'de de
böyledir. [39]
Aklı ermeyen çocuğun
verdiği emân, —mecnûnun emânı gibi— sahih değildir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, İslama aklı eren ve onu tarif edebilen bir çocuk, cihâddan men
edilmişse; onun verdiği emân da, sahih değildir.
İmâm Mu ham m ed
(R.A.)'e göre, bu durumdaki çocuğun verdiği emân da, —kendisine cihâd izni
verilmişse— sahihtir.
Esahh olan kavil, bu
çocuğun verdiği emânın sahih olduğudur. Bu, âlimlerimizin ittifakı ile
böyledir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.
Bu hususta, aklı
karışık kimse hakkındaki hüküm, aklı eren çocuk hakkındaki hüküm gibidir.
Tebyîn'de de böyledir.
Bir çocuk, büyüyüp
bulûğa eriştiği halde; İslama akıl erdiremese ve onu anlatamasa; ancak,
maişetini temine aklı erse; bu durumdaki bir çocuğun emânı sahih olmaz. Çünkü,
o, mürted hükmündedir.
Bu şekildeki hür bir
kız ve câriye hakkındaki hüküm de, böyledir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir müslüman,
müşriklerden bir topluluğa -emân verdiği halde, başka bir müslüman cemâati, bu
müşriklere karşı, haddi tecâvüz edip, erkeklerini öldürerek kadın ve mallarını
alıp taksim etseler; bu kadınlardan da,. çocukları olduktan sonra, onların
emân ehli olduklarını öğrenseler; öldürdükleri için, diyet ödemeleri gerekir.
Kadın ve mallan da, onun ehillerine geri verirler. Kadınlara ise, mehirlerini,
—onların, cinsî münâsebetten isabet eden kısmı kadar— borçlanırlar.
Çocukları ise,
—bedelsiz olarak— hürdürler. Ve, bu çocuklar, babalarına tâbi olarak,
müslümandirlar.
Bu çocuklar, —analarının
beldesine— gönderilmezler.
Kadınlar ise,
mutatları olan, üç hayız müddeti geçtikten sonra, iade edilirler. Bu sırada da,
erkeği bulunmayan, yaşlı bir kadının yanına konulurlar. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Muhamined (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Harbîler,
müslümanîara, "emân!" diye çağırırlarsa; müslümanlar, bunu duyunca;
onlara, topluca emân verirler.
Emân dileyenler, bunu
hangi dille söylerlerse söylesinler, müsavidir.
Keza, emâjı verenler,
emân dileyenlerin sözlerini anlamasalar da, durum aynıdır.
Ancak, emân verecek
olanlar, emân dileyenlerin bu seslerini işitmezlerse; onlara emân verilmiş
olmaz. Ve onları öldürmeleri veya esir almaları helâl olur.
Fakat, onlar, sesleri
duyulacak bir yerden çağırdıkarı halde; müs-lümanlar, onların bu seslerini, uyumakta
olmaları veya harp ile meşgul bulunmaları sebebi ile duymasalar; bu da bir emân
sayılır. Burada, duyulacağına dâir, görüşün kuvvetli olması, irade
edilmektedir; gerçekten bilinmesi irade edilmemektedir.
Emân için, müşriklerin
çağırdığını, hepsinin de duyması, —hepsine emân verilmesi için— şart değildir.
Bunu çoğunluğun duyması kâfîdir. Ve bu da, hepsinin duyması yerine kâimdir. [40]
Bir harbîye:
"Korkma!" veya: "Sen, emniyettesin." yahut: "Senin
için bir sakınca yoktur." denildiği zaman; bunların hepsi de —birer—
emândır.
Bir harbîye:
"Sana, Allanın emânı var." denilince de, ona emân verilmiş olur.
Keza, bir harbîye:
"Sana, Allanın ahdi var." veya "AJIahm zimmeti, senin
içindir."; yahut: "Gel, Allahın kelâmını dinle." veyahut da:
"Biz, seni koruruz." denilirse; bunlar da, emân olur.
islâm komutanı; ehl-i
harpten, kalelerinde, muhasara altında kalmış bulunan bir topluluğa: "Bize
geliniz; sulh üzerine anlaşalım; siz eminsiniz." der veya "...siz
eminsiniz." sözünü söylemediği halde; bu harbîler kaleden çıkarlarsa;
bunlar, emân altındadırlar.
Ancak, islâm komutanı,
onlara: "Bize gelin." deyip başka bir şey söylemediği halde, onlar
kaleden çıkmış olsalar; bu durumda onlar için, emân yoktur.
Komutan, onlara:
"Bize inin. "derse; bu emân olur. Komutan: "Bize gelin;
birşeyler satın ve bizden de, satın alın." derse; yine, bu ~.nân o-ur. [41]
Bir müslüman, kalede
veya emin bir yerde bulunan müşriklere "gelin!" diye; veya kalede
bulunanlara: "Açın" diye işaret etse ve onlar da, gelseler veya
kalenin kapısını açsalar; yahut, bu müslüman, semâya işaret ettiği halde,
müşrikler, bunu emân sansalar ve bu şahsın dediğini yapsalar; işaret eden
şahıs, müslümanlar ve harbîler arasında, —o memleketli olarak— tanınan biri ise; —bu işaretleri— emân sayılır.
Bu şahıs, tanınan
birisi olmasa bile: işaretle verdiği, bu emân, caizdir.
Bir müslüman, düşmana,
parmağı ile işaret etse; o işaretten de, kendisine çağırdığı ve gelmesini
emrettiği mânası anlaşılsa; ancak, bu şahıs, işaret yaptığı sırada, dili ile
de: "Eğer gelirsen; seni öldürürüm." dese; bu durumda, o kâfir gelmiş
olsa; yine emân olmaktadır.
Bu hüküm, kâfirin,
işareti tanıyıp anladığı halde; "Gelirsen, seni öldürürüm." sözünü
duymaması halinde geçerlidir. Yahut da, bu sözü de duyduğu halde, onu anlamamış
olması hâlinde geçerlidir.
Fakat, o kâfir, bu
sözü duyduğu ve anladığı zaman, —bu işaret— emân olmaz.
Buna göre, bir
müslüman, bir kâfire: "Gel! Ta ki seni öldüreyim." der; kafir ise,
"gel!" dediğini duyduğu halde; "öldüreyim." dediğini duymaz
veya duyduğu halde bunu anlamazsa; bu durumda, kâfire, emân verilmiş olur.
Ancak, bu kâfir, son
sözü duyar ve anlarsa; bu söz, emân olmaz.
Keza, bir müslüman,
bir kâfire: "Gel! Sana, ne yapacağımı görürsün." deyince; ona, emân
vermiş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Kâfirlerden bir
topluluk, müslümanlara: "Bizim çocuklarımıza karşı, bize emân verin."
derler; müslümanlar da, bu şekilde eman verirlerse; bu durumda, hem o
kâfirlere; hem de —ne kadar aşağı inerse insin— çocuklarına emân verilmiş olur.
Ancak, bu emâna,
oğullarının çocukları dâhil olur; kızlarının çocukları, dâhil olmaz.
Zahîriyye'de de böyledir.
Bu kâfirler:
"Evlâtlarımıza karşı, bize, emân veriniz." derler; müslümanlar da,
buna göre emân verirlerse; bu emân, hem kız, hem de erkek evlâtlar için, emân
olur.
Kafirler:
"Evlâtlarımızın evlâtlarına emân veriniz." derlerse; bu emâna, kız
evlâtlar dâhil olmaz.
Şeyhu*l-İslâm ve
KâdH-lmâm Rukni'l-İslâm AUyyüVSağdî, şöyle demiştir:
Bu mes'elede,
iki rivayet vardır:
Şemsü'l-Eimme Serahsî: Bu
durumda, kızların
evlâtları da dâhil olur." demiştir.
Kâfirler-:
"Babalarımıza karşı, emân veriniz." derlerse; hem babaları ve hem de
anaları, emâna dâhil olurlar.
Şayet, bunların,
babalan ve anaları yoksa; dedeleri ve nineleri de, emâna dâhil olurlar.
İmâm Muhammed (R.A.):
"Eğer, bu kâfirler, dillerinde, dede, babadır; oğlun oğlu, oğuldur gibi
şeyler söylemekteyseler; bu durumda, dede, oğlun oğlu menzilindedir."
buyurmuştur.^Muhiyt'te de böyledir.
Kâfir topluluğu,
müslümanlara: "Bize, evlâtlarımız üzerine emân veriniz." derler ve
bunların da, oğulları ve kızları bulunursa; bunlar emân altında olurlar.
Ancak, bunların
oğulları yok da, sadece kızları varsa; bu durumda, onların hepsi de, ganimet
olur.
Şayet: "Bize,
kızlarımıza ve kız kardeşlerimize karşı emân veriniz." demiş olurlarsa; bu
durumda, emân, —erkekler hâriç—sadece, kadınlara mahsus olur. Zahîriyye'de de
böyledir.
Bir kâfir, bir
müslümana: "Bana, bacına karşı emân ver." der ve bu şahsın erkek ve
kız kardeşleri bulunursa; bunların hepsi de, emâna dâhil olur.
Bu şahsın, sadece, kız
kardeşleri olsa ve onları birlikte zikretmese; yine, bunların hepsi de, emâna
dâhil olurlar. Muhıyt'te de böyledir.
Oğulları ve
oğullarının oğulları bulunan
kâfirler: "Bize,
oğullarımıza karşı, emân veriniz." deseler; bu eman, bu gurublardan
ikisine de şâmildir.
Bunların oğulları
olmasa da, oğullarının oğullan olsa; bu durumda, bunlar, emân altındadırlar.
Kâfirler: "Bize,
babalarımıza karşı, emân veriniz." derler; ancak, babalan olmaz; dedeleri
olursa; bu dedeler, emâne dâhil olmazlar.
Keza, kâfirler:
"Analarımıza karşı, bize emân verin." derler; anları olmaz; nineleri
olursa; bu durumda da, nineler emâna dâhil olmazlar.
Fakat, kâfirler:
"Kölelerimize karşı, bize emân verin." derler; bunların da erkek
köleleri bulunmaz; kadın köleleri (= cariyeleri) bulunur; ancak, bunlar
zikredilmezse; bu durumda, istihsânen, bunlar da, emâna dâhil olurlar.
Zahîriyye'de de böyledir.
Kale halkından birisi:
"Eşyalarıma karşı, emân verin." der ve ona emân verilirse; bu
durumda, onun eşyaları emân altındadır.
Bu şahsın evinde
bulunan eşyalar emâna dâhil olmadığı gibi; dinarlar, altın ve gümüş ziynet
eşyaları, cevahirleri ve silâhlar da, bu emâna dâhil değildirler. Bunların
dışındaki eşyalar, emâna dâhildir.
Elbiseler, yataklar ve
bütün ev eşyaları ile evde bulunan emtia, eşya kelimesi ile ifade edilir.
İstihsân budur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kâfir:
"On-kişi ile birlikte, bana emân ver." derse; o on kişinin ta'yini,
imâma aittir.
Bir kâfir: "Ehl-i
beytinden, on kişi hakkında, bana, emân ver." veya "Kale halkından,
on kişi hakkında, bana, emân ver." derse; bu durumda, emân, kendisinden
başka, dokuz kişi hakkında geçerlidir.
Bu şahıs:
"Kardeşlerinden, on kişi hakkında, bana emân ver." veya:
"Evlâtlarım hakkında, on kişiye emân ver; ben de, içindeyim." derse;
emân, kendisinden başka, on kişiye verilmiş olur.
Bu şahıs: "Ehl-i
beytimden, on kişiye, emân ver." veya: "Kale ehlinden, on kişiye,
emân ver; ben de, içindeyim." derse; bu emân, on kişiyedir. Bu on kişiden
birisi de, o şahsın kendisidir.
Bu şahıs: "Azadlı
kölelerin hakkında, bana emân ver." der; kendisinin azâd edilmiş köleleri
bulunduğu gibi; kendisini azâd etmiş bulunan efendileri de olursa; bu emân, bu
iki fırkayı içine almaz; ancak, bu fırkalardan birini içine alır.
Bu durumda, kimin emân
altında olduğu, emân dileyen şahsın niyyetine bağlı kalır.
Şayet, bu kimse:
"Ben, hepsini de niyyet ettim." derse; istihsânen, bunların hepsi de,
bu emâna dâhil olurlar.
Müslümanların kuşatmış
bulunduğu, bir kalenin reisi: "Kale
ehlinden, on kişiye karşı, bana eman verin; ben de, buna karşılık, kaleyi size
açacağım." der; müslümanlar bu şekilde emân verir; o reis de, kaleyi
açarsa; o emân altındadır. Bu reisle birlikte, on kişi daha, emân altındadır.
O, on kişiyi seçme hakkı da, bu kale reisine aittir.
Bu kale reisi:
"Kaleye girmenize karşılık, kale halkı hakkında, bana söz verin."
der; müslümanlar, bu kaleye girer ve ona emân verirlerse; bu durumda,
insanların az veya çok, hepsi emân altında olurlar; mallar da, —az
olsun veya çok
olsun— emân altındadır. Hizânetü'l-Müftin'de de
böyledir.
Ehl-i harpten bir
şahıs; müslümanların yanma gelmek üzere, emân ister ve kendisi ile birlikte,
karısı da gelir; bu şahıs: "Bu,
benim karımdır." der ve küçük çocukları da gelmiş olur; bu şahıs: "Bunlar,
benim çocuklarımdır." derse; ancak, bunların emânı, o şahsın emân
talebi içinde olmasa;
bu şahıs, sadece:
"Bana, emân verin;
size geleyim." veya "... askerinize geleyim. demişse; aslında,
kıyas, bu durumda, bu şâhıstan başkasının, ganimet almasıdır.
Ancak, bu çirkin olur
ve hanımı ile çocuklarım da, bu şahsın emâ-nına dâhil etmemiz gerekir.
Bu şahsın yanında, çok
sayıda esir bulunur ve: "Bunlar, kölelerim-dir." derse; sözü
doğrulanır.
Bu esirler, küçük
olurlarsa; bu şahsın yeminine itibar edilir.
Kıyasta ise, onlar,
ganimet olurlar.
Hayvanlar ve bu
hayvanlara hizmet edenler de böyledir.
Bu şahsın yanında,
erkekler bulunur ve: Bunlar evlâdımdır. derse; sözüne inanılır.
Kıyasan, bunlar,
ganimet olur. îstihsânen de ganîmet olurlar. Şayet, bu şahsın yanında,
çocuklar bulunur ve:
"Bunlar, çocuklanmdır. derse; bu sözüne inanılır.
Bu çocuklar, kiyâsen
ganîmet olurlar; istihsânen ise, ganîmet olmazlar.
Ancak, bu şahsın, bu
sözünün yalan olduğu kabul edilirse; bunların hepsi de ganîmet olur.
Bu şahsın yanında,
bulûğa erişmiş kadınlar bulunur ve: "Bunlar, benim
kizlarımdır."derse; bu sözüne inanılır. Bu kızlar, kıyâsen ganîmet;
istihsânen ise, emân altında olurlar.
Bu gibi mes'elelerde
asıl olan:
Nefsi için emân
isteyen şahıslar, umumiyetle, bu emâna başkalarım tâbi kılmazlar.
Ancak, ekseriyetle,
bir kişi, yalnız nefsi için emân istemez. Nefsi ile birlikte, emâna başkalarım
da dahil eder.
Buna göre, emân
isteyen kimsenin anası, ninesi, bacıları, halaları, teyzeleri ve zirahm olan bütün
kadınlar emân dileyene tâbi olarak, emân içindedir
Fakat, emân dileyen
şahsın, babası, dedesi ve erkek karşdeşleri, onun emânına dâhil olmazlar.
Emân dileyene verilen
emân sebebi ile, emân altında bulunan her şahıs; emân dileyen şahsın dediği
veya iddia ettiği gibi bilinir.
Emân dileyen şahısla
birlikte gelen şahıslar da, o şahsın dediği şekilde tasdik olunurlar.
Şayet, emân dileyenin
söylediği doğru olursa; yanında gelenler de, emân ehli olurlar.
Bu şahsın söylediği
yalan olursa; yanında gelen kimseler, ganîmet olurlar.
Bu kimse, yanında
gelenler hakkında, önce yalan söylemiş; sonra doğruyu bildirmişse; onlar, yine
ganîmet olurlar.
Bu şahıs, bu hususta,
önce doğru söylemiş, sonra yalanlamışsa; bunun köleleri ve küçük evlatları,
emân altında olurlar.
Fakat, bu şahsın,
bulûğa erişmiş kadın hizmetçisi hür olduğunu ikrar eder ve emân dileyen şahıs»
onların köle olduğunu iddia etmezse; bunlar hür olarak kalırlar.
Bundan sonra, emân
dileyen şahsı yalanlar ve köle olduklarım ikrar ederlerse; bu ikrarları sahih
olur. Bu, mahsur mes'elesinde zikrolunmuştur.
Müslümanların yanma
gelmek üzere, emân dileyen kimsenin emânına, onun elbisesi, kuşandığı silâhlan
, bineği, getirebildiği altın, gümüş ve paralan ile nafakası da dâhildir.
Bunların dışında, getirmiş olduğu şeyler ganimettir.
Bu kimsenin emânında,
silâhın ve elbisenin mi£Î! de dahildir.
Böyle bir kimse, fazla
olarak, ibrişim elbise giyse; kılıçlar kuşama; entarilerini sırtlansa veya
sarıklarını sarsa; bu fazlalıklar, kendisinin olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
İslâm ordusunun
komutanı,—muhasara ettiği— kalenin komutanına, bir ihtiyaçtan dolayı, elçi
yollar; bu müslüman elçi, gidip, komutanının isteğini tebliğ ettikten sonra;
ona: "Komutanım, benim lisanımla, sana ve memlektinin halkına emân gönderdi; kapıyı aç." der
ve bir de, komutanının dilinden, yalancıktan yazılmış bir mektup getirir ve
yukarıdaki gibi, yalan şeyler söyler ve bu sözleri söylediği sırada da, bazı
müslümanlar hazır bulunur; bunun üzerine, kalenin kapısı açılır ve içeri giren
müslümanlar, kalede bulunanları esir alırlar; bunun üzerine, kale komutanı:
"Sizin elçinizin, bize, komutanınızın emân verdi diye haber verdiğine, şu
müslümanlar şahittirler." der; onlarda, kale komutanının söylediklerinin doğruluğuna
şahitlik ederlerse; bu kalede
bulunan kimseler, emân
altındadırlar. Ve müslümanlar, bunlardan aldıkları şeyleri geri verirler.
Fakat, böyle bir
mektubu, elçi olmayan biri getirmiş ve o mektuba, kendiliğinden, kale halkının
emân altında olduğunu yazmış ve bu mektupla gelip: "Ben, komutanın ve
müslümanların elçisiyim." demiş olsa; bu durumda, kaledekiler ganîmet
olurlar. Zahîriyye'de de böyledir.
İslâm komutanının
elçisi, kale komutanına, mektubu verirken: "Filan zât, size emân verdi.
Beni de, bunun için gönderdi. Müslümanlar da, komutanın kapısında, size, emân
verdiler. Ben de, buraya gelmeden önce, size emân verdim. Ve size
çağırdım." der ve bu sözlerini de, bazı müslümanlar işitirlerse; bu
kişinin sözünün yalan olması hâlinde, kalede bulunanlar, ganimet olurlar.
Müslümanlardan bir
kişi, başka bir şahsı, bir ihtiyacından dolayı, kaleye yollar; o da, işini
bitirdikten sonra: "Beni, filan gönderdi. Ve size, emân verdi." diye
haber verirse; bu haberi geçersizdir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
İslâm ordusunun
komutam veya bir müslüman, bir zimmîye: "Onlara emân ver." diye
emreder; zimmî de, düşmanlara; "Size emân verdim." veya "Filân,
bize, emân verdi." derse —ki bunlar müsâvîdir—; bu düşmanlar emân altında
olurlar.
Bu zimmîye yetki veren
şahıs: "Ona söyle ve size filân şahıs emân verdi de." der; zimmî de,
düşmanlara: "Filân şahıs, size, emân verdi." derse; bu durumda, o
düşmanlar, emân altındadırlar.
Fakat, bu durumda, o
zimmî, düşmanlara: "Ben, emân verdim." derse; bu emân bâtıl (=
geçersiz) olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kaleyi muhasara
etmiş olan müslümanların komutam,kalede-kilere: "Ne zaman, size emân
versem; emânım geçersizdir." veya "Size, emân yoktur." yahut
"... size bıraktım." der ve sonra da, onlara emân verirse; bu
komutanın emânı, boş, faydasız ve geçersizdir.
Bir münâdî (= çağına),
komutanın emri üzerine, askerlere: "Her. kim, kale ehline emân verirse;
onun emânı geçersizdir." diye nida ettikten sonra; bir müslüman,
kaledekilere emân verirse; onun emânı caiz ve geçerlidir.
Şayet, ordu komutanı,
kaledekilere nida edilmesi için emir verse veya onlara yazı ile yahut elçi
göndererek: "Müslümanlardan her kim, size emân verirse, ona, itimat
etmeyin. Onun emânı, gerçekten geçersizdir." dedirtir veya böyle yazar da,
daha sonra, bir müslüman, onlara emân verir ve bu emân üzere, onlar, kaleden
çıkarlarsa; bu durumda, bu kâfirler ganîmet olurlar.
Komutan, kale ehline:
"Size emân yoktur. Bir müslüman, size, emân verse bile, ben emân verene
kadar... —Size, emân yoktur—" dedikten sonra; bir müslüman, onlara
gelerek: "Ben, size, komutanın elçisiyim. Size, gerçekten emân
verdi." der; onlar da, kaleden inerlerse; bunlar emân altında olurlar.
Bu şahıs, yalancı olsa
bile, hüküm böyledir.
Bu komutan,
kaledekilere: "Size, emân yoktur. Bir mü'min size emân verse veya benden
bir mektup getirse bile... Tâki, bizzat ben, size, emân verinceye
kadar..." derse; mes'ele, yine hâli üzeredir ve kaleden çıkanlar
ganimettir.
Şayet, komutan,
kaledekilere, bir elçi göndererek, emân verdiğini onlara tebliğ ederse; bu
durumda, kaledekiler, emân altındadırlar.
Komutan, kaledekilere:
"Size, emân verirsem; emânın bâtıldır."
dedikten sonra;
onlara, emân verirse; bu emân sahih olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Harbîlere âit bir
kaleyi veya bir şehri kuşatan müslümanlar dan, harbîler, "Allahu Teâlâ'nın
hükmü üzerine vazgeçmelerini" isteseler; müslümanların, bu şekilde
vazgeçmeleri uygun olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Müslümanlar, bunları,
Allahu Teâlâ*nm hükmüne göre, kalelerinden indirdikleri halde, onlar, böyle
olmazlarsa; komutan, onları islâma da'vet eder.Müslüman olurlarsa; hepsi de hür
olurlar.Mallan, karıları ve çocukları kendilerine geri verilir. Yurtlan, islâm yurdu; arazîleri, öşür
arazîsi olur.
Bunlar, islâmı kabul
etmekten kaçınırlarsa; o zaman, ehl-i zimmet olurlar. Üzerlerine cizye vaz
edilir. Arazîleri de, haraç arazîsi olur.
Bunlar, köle
edilmezler; öldürülmezler. Sığındıkları yere gönderilmezler.
Harbîler,
müslümanlardan bir şahsın vereceği hükme razı olarak, kalelerinden çıksalar; bu
da caizdir.
Bu şahsın, onların
öldürülmesi yahut esir edilmesi veya zimmet altına alınmaları tarzında hüküm
vermesi hâlinde, bu hüküm caiz olur.
Fakat, bu müslümanın,
harbîlerin, kalelerine dönmelerine hükmetmesi caiz olmaz.
Şayet, hüküm
verilmeden önce; birisi ölür veya öldürüiürse; harbîler, Allahu Teâlâ'nm hükmü
üzere inmiş gibi olurlar.
Hakem olarak kabul
edilen şahıs, hüküm vermekten kendisini ihraç ederse; bu görevden, çıkmış olur.
Bu hakem, filan şahsın
dönmesine hüküm verdikten sonra, o şahsın, öldürülmesine hükmederse; bu hüküm,
istihsânen, sahih olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Harbîlerin, hükmüne
razı olarak, inmiş bulundukları müslüman şahıs; fâsık olduğu için, şehâdeti
kabul edilmeyen veya kendisine hadd-i kazf uygulanmış bulunan bir kimse olsa
bile, bunun verdiği hüküm, her halde, —ister öldürmek, ister esir etmek olsun
veya başka bir şey olsun— caizdir. Muhıyt'te de böyledir.
Nevâzil'de şöyle
denilmiştir:
Harbîlerin, kendisine
hadd-i kazf tatbik edilmiş bulunan veya kör olan bir müslümanm, hükmüne razı
olarak inmiş olmaları caiz olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bu harbîler hakkında,
bir kölenin veya hür ve aklı eren bir çocuğun hükmetmesi de caiz c'maz.
Bununla beraber, bu
şahısların hükmüne razı olarak, kalelerinden inerlerse, — Allahu Teâla'nın
hükmü üzere inenler gibi— ehl-i zimmet olurlar.
Bu harbîler hakkında,
bir zimmî, hakemlik edip, onların öldürül-- melerine ve çocuklarının esir
edilmesine veya başka bir şeye hükmederse; bu hüküm caiz olur.
İmâm Muhammed (R.A.),
bu hususu, Siyer-i Kebîrinde zirkretmiş ve: "Eğer, zimmî, bu harbîler
hakkında, hüküm vermeden, onlar, müs-lüman olmuş bulunurlarsa; bu zimmînin,
onlar hakkındaki hükmü geçersiz olur. Bu hüküm, ister, ölüm; ister, esaret veya
başka bir şey olsun farketmez.
Bu durumda, islâm
komutanı, artık, bunları hür kılar. Bunlar hakkında, yapılacak başka bir şey
yoktur." buyurmuştur.
Bu harbîler hakkında,
bir kadın hakemlik etmiş olsa; hükmettiği her şey —ölüm hariç— caizdir. Bu
kadının, ölümle hükmetmesi ise, caiz olmaz. Ziyâdât'ta da böyledir.
Bu hususta, ehl-i
harbin elinde esir bulunan bir müslümanm, hüküm vermesi sahih değildir.
Keza, bu hususta,
harbîlerin diyarında ticâret yapan bir müslüman tüccarın, hükmü de, sahih
olmaz.
Keza, bu hususta,
dâr-i harpte müslüman olmuş bir şahsın hükmü de, sahih olmaz.
Keza, müslüman
asklerin arasında bulunan, bir harbînin de, hakemliği sahih olmaz.
Siyer-i Kebîr'de şöyle
denilmiştir:
Ehl-i harp, filân
adamın vereceği hükme göre, kalelerinden inecek-. ierini şart koşarlarsa; bu
şahıs, aralarında, bir şeyle hükmederse, bu hükmü geçerlidir.
Şayet, bu şahıs,
aralarında bir şeyle hükmetmezse; harbîler, tekrar kalelerine dönerler.
Harbîler: "Biz,
filanın hükmü üzerine ineriz; buna karşılık, bizim kalemize dönmemize
hükmederse..." diye şart koşarlarsa; müslüman-lann, bu şart altında,
harbîlerin kalelerinden inmelerine razı olmaları uygun olmaz.
Harbîler, bu şartla
inmiş olsalar bile, müslümanlar, onları, kalelerine geri döndürmezler.
Bununla beraber,
müslümanlar, bu şartla, harbîleri indirdikten sonra, hakem, bunların tekrar
kalelerine dönmelerine hükmetse; bu hüküm geçerli olur ve harbiler tekrar
yerlerine dönerler.
Nevâdir'de, İbn-i
Sema'a, İmftm Muhammed (R.A.)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
îslâm askerinin
komutanı, kale ehlinden filan şahsa köle olmak üzere, bir kavme emân verir;
onlar da, bunu kabul edip, giderlerse; bunlar ganimettirler; sadece o adamın
kölesi olmazlar.
Bunlar, emân isterler
ve bu istekleri de, kabul edilirse, emân altında olurlar; kabul edilmezse,
kalelerine döndürülürler.
Bunlar, kalelerinden,
kendilerine, islâm arzedilmek üzere indikleri halde, müslüman olmayı kabul
etmezlerse, bu durumda, kalelerine dönmelerine müsaade edilir.
Müslümanlar, bunları
öldürmezler, kadınlarını ve çocuklarını da esir etmezler. Haraç vermeye razı
olurlarsa, bu kabul edilir. Bundan sonra, bunlar, sürgün edilmezler.
Kalede bulunanlardan
bir kısmı, filan şahsm haklarında vereceği, hükme razı olarak, kalelerinden
çıkar ve sonra da, kalenin kapısını açarlarsa; kaledekiler öldürülse bile;
kaleden çıkanlar, çıktıkları şart
üzeredirler.
Harbîler, kalelerine
dönmek şartı ile inseler ve buna da, müslümanlar razı olmasa; bunların
kaleleri yıkılır ve emniyet açısından daha zayıf bir kaleye döndürülürler.
Kale halkı toplanıp,
bu sulh üzere inerlerse; müslümanlar, onları öldürmezler .Fakat, öldürmeleri
hâlinde de bir şey gerekmez; ancak, günahkâr olurlar.
Harbîler, bizzat
komutanın, kendileri hakkında hüküm vermesi üzerine inseler; bu durumda,
komutan da, askerlerden bir fert gibidir.
Harbîler, kaleden,
Allahu Teâla'nın ve filan şahsın hükmü üzere çıksalar; bu durum, Allahu
Teâla'nın hükmü üzere çıkmakla müsavidir.
Harbîler, filanın ve
filanın hükmü üzerine, kaleden çıksalar ve bu şahıslardan biri ölse; diğerinin
hükmü caiz olmaz.
İmâm Muhammed (R.A.),
Müntekâ'da şöyle buyurmuştur: Fakat, iki taraf da, sağ kalan hakemin hükmüne
razı olurlarsa; bu durumda, bu kişinin hakemlik yapması caiz olur.
Hakemlerin ikisi de
sağ olmasına rağmen, taraflar, birinin hükmü hakkında ihtilafa düşer ve
diğerinin hükmüne razı olurlarsa; bu durumda da, bu iki hakemden, sadece
birinin nükmü de, caiz olur.
Bu iki hakemden
birisi, ehl-i harbin öldürülmesine ve evlâdü ıyâlinin esir edilmesine hüküm
verdiği halde; diğeri, hepsinin esir edilmesine hükmederse; bu durumda,
harbîler öldürülmezler. Kadın-erkek, hepsi de ganimet olurlar.
Bu hakemlerden ikisi
de,harbîlerin öldürülmesine; kadınlarının ve çocuklarının esir edilmesine hüküm
verirse; komutan muhayyerdir: İsterse, hakemlerin dediği gibi yapar; isterse,
kadın-erkek,hepsini ganimet edinir.
Harbîler, kaleden, bir
kişinin hükmü üzerine indikleri halde; onun adını söylememiş olurlarsa;
komutan, en efdal olan şahsı seçer.
Bu harbîler, hüküm
verildikten sonra, fakat, bu hüküm hâlğm tarafından infaz edilmeden önce,
müslüman olurlarsa; artık, bunların hepsi de hürdür.
Bir hakem,
harbîlerden, —onlara gadredeceği korkusu ile— idarecilerin öldürülmesine,
kalanların da esir edilmelerine hükmetse; bu hüküm caiz olur.
Hakem, harbî
erkeklerin öldürülmesine; kadın ve çocuklarının da esir edilmesine hükmederse;
erkekleri öldürülür; kadın ve çocukları ise esir edilir. Arazileri de fey olur.
Hükümdar isterse; bu
arazînin beşte birini alır; kalanını askerlere taksim eder. İsterse, olduğu
gibi, oranın valisinin idaresine bırakır. Ve valiye, bu arazîyi imar etmesini
ve haracım —toplayıp— göndermesini, —ehl-i zimmette yapıldığı gibi— emreder.
Şayet, hakem, harbîler
kaleden çıkmadan ölürse; bunlar, kalelerine dönerler.
Ancak, bu harbîler
arasındaki müslümanlar, kalelerine döndürülmezler. Çünkü, bu müslümanlardan
hür olanlar, meccânen; köleler ise kıymetlerini ödeyerek, harbîlerden
ayrılırlar.
Keza, bu harbîlerin
yanında bulunan ve bizim ehl-i zimmetimiz olan kimseler de, onlarla, kaleye
dönmezler.
Keza, harbîlerden,
müslüman olmuş bulunduğu halde, onların elleri altında olan kimseler de,
müslümanlardan yardım isterlerse; onlarla geri dönmezler.
Harbîlerin geri
döndürülmeleri îcâbeden her durumda, bunlar, ancak ve ancak, çıkıp, bize
geldikleri yere döndürülürler; oradan başka bir yere gönderilmezler.
Bu harbîler, sayıca
kendilerinden daha çok olan, askerlerin yanına da döndürülmezler. Muhıyt'te de
böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur: Müslümanlar, kale halkından bir şartsa: "Eğer, sen,
bize şöyle şöyle
yol göstericilik
yaparsan; emândasın." veya "... sana emân verdik." derler; o da,
yol göstericilik yaparsa; imâm (= devlet başkanı, komutan) muhayyerdir.
İsterse, onu öldürür; isterse, esir eder.
Şayet, müslümanlar, o
harbî'ye: "Şuna, şuna delâlet edersen; sana emân verdik." derler ve
fazladan bir şey İstemezler; o da, delâlette bulunmazsa; —İmâm Muhammed
(R.A.)'in bu hususta bir kavli bulunmamakla birlikte— bu mes'elenin cevabı, o
şahsın, emân altında olduğudur. Komutanın, onu, Öldürmesi veya esir etmesi
helâl olmaz.
Bir kısım İslâm
asklerleri, dâr-i harbe girer; onların kalelerine uğrar veya şehirlerine varır;
Ve bu müslümanlarm, o harbîlere güçleri yetmez; bu sebeple başka bir yere
gitmeyi murad ederler; bu harbîler ise; rnüs-lümanlara: "Şu nehrimizin
suyundan içmemeye söz verin ki, bizden ayrılıp gidene kadar, sizinle
savaşmayalım ve sizi takip etmiyelim." derler ve böyle bir söz vermede de
müslümanlar için bir menfaat bulunursa; harbîlere, bu şekilde söz verirler.
Bu şekilde söz
verdikten sonra da, artık, müslümanlarm, o sudan içmeleri ve hayvanlarını
sulamaları uygun olmaz.
Böyle bir durumda,
müslümanlarm, o sudan içmelerinin, harbîler için zararlı olduğu bilinsin veya
bilinmesin, müslümanlarm o suya ihtiyaçları varsa; harbîlere haber göndermeleri
münasip olur.
Ancak, su gayet çok
olur ve müslümanlarm içmesinden dolayı, harbîlerin zarara uğramıyacağı açıkça
bilinirse, harbîlere haber göndermeden, müslümanlar, o sudan içerler ve
hayvanlarını suvarırlar.
Otlak hakkındaki cevap
da, su hakkındaki cevabın benzeridir.
Şayet, bu harbîler:
"Bizim ziraatımızdan, ağaçlarımızdan ve meyvelerimizden hiç birine
taarruz etmemeye söz verin." derler ve müslümanlar da, böylece söz
verdikten sonra, onlara ihtiyaçları olsa bile, taarruz etmeleri münasip olmaz.
Bunda, harbîler için bir zarar olsun veya olmasın, müsîümanların, onlara haber
yollayıp, bu haberi onlara ulaştırmadan, "mezkur şeylerden istifâde
etmeleri uygun olmaz.
Şayet, bu harbîler:
"Bizim otlarımızı ve ziraatimizi yakmamaya söz verin.'* derler; biz de
böyle söz verirsek; üzerimize düşen, onların, ziraatlerini ve otlarım yakmamamızdır.
Ancak, onlardan yemekte ve hayvanları otlatmakta bir sakınca yoktur.
Şayet, bu harbîler:
"Bizim otlarımızı ve ziraatimizi yakmamaya söz verin." derler; biz
de, böyle söz verirsek; üzerimize düşen, onların ziraatlerini ve otlarını
yakmamamızdır. Ancak, onlardan yemekte ve hayvanları otlatmakta bir sakınca
yoktur.
Keza, bu harbîler:
"Ziraatimizden yemeyin; otlarımızda da, hayvanlarınızı otlatmayın."
derler; biz de, böylece söz verirsek, bizim yememiz münasip olmadığı gibi,
hayvanlarımızı otlatmamız ve yakmamız da uygun olmaz.
Bu gibi mes'elelerde
asıl olan:
Bir şey karşılığında
verilen emân, emândir. Misli üzerine, bundan fazlası zarardır ve emân olmaz.
Bunun içindir ki,
"Ziraatimizi yakmamaya söz verin." dedikleri zaman, onu yakmak uygun
olmaz. Zehıyre'de de böyledir.
Harbî olan şehrin
ahâlisi, bu müslüman askerlere: "Şu yoldan geçmemeye söz verin. Buna
karşılık, biz, sizden, hiç bir kismeyi öldürmeyiz ve esir etmeyiz."
deseler; şayet, böylece söz vermek, müslümanlar için faydalı ise, bu şekilde
söz vermekte bir sakınca yoktur.
Eğer, diğer yol uzak
veya zor olur ve müslümanlar da, başka yoldan değil de, —"geçmeyin"
denilen bu yoldan gitmek isterlerse; —harbîlere haber yollayıp, bu haberi
onlara ulaştırmadıkça— o yoldan gitmeleri doğru olmaz.
Bu müslümanlar, o
harbîlerden kimseyi öldürmezler ve esir almazlar.
Burada emân, katle ve
esarete karşılık, ta'yin edilen yoldan geçmektir.
Şayet, bu harbîler,
"bizim, köylerini, harap etmememizi" şart koşmuşlarsa; bizim, köyde,
bulduğumuzu almamızda, bir beis yoktur.
Çünkü, emân, tahrip
etmemek üzeredir. Eşyalarını ve yiyeceklerini almamak şartı ile verilmiş bir
emân değildir.
Şayet, bu harbîler,
"bize isabet eden esirlerini, öldürmemizi" şart koşarlarsa; onları
esir almamızda, bîr beis yoktur.
Şayet, bu harbîler,
"kendilerinden, esir almamamızı" şart koşarlarsa; onları
öldürmemiz de, esir etmeniz
de, uygun olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Harbîler,
müslümanlara: "Bize, emân verin de, kaleyi size açalım." ve
"İslamı bize arzedin de, müslüman olalım." derler ve sonra da,
müslüman olmaktan kaçınırlarsa; bu durumda, onlar, kalelerinden çıktıkları
için, müslümanlara karşı emân altındadırlar.
Sonra, onlara,
müslüman olmaları şart koşularak haber gönderilir. Bu durumda, bu harbîler,
müslüman olmaktan kaçınırlarsa; artık, aramızda, emân yoktur.
İslama razı olurlarsa,
mes'ele hâli üzeredir.
îslâmdan kaçınmaları
hâlinde, onları öldürmekte ve esir etmekte, bir beis yoktur.
Bu harbîlerden bir
kısmı, islâmı kabul eder; diğer bir kısmı ise kabul etmezse; kabul edenler, hürdürler;
kabul etmiyenler ise, ganimettirler.
Komutan, islamı kabul
etmiyenleri, fey kıldıktan sonra; bunlar müslüman olsalar; öldürülmezler;
fakat, ganimet olurlar.
Ancak, bunlara, islâm
arzedildiği halde, müslüman olmazlar ve müslümanlığı kabul edene kadar da, fey
olmalarına hükmedümezse; bu durumda, bunlar, istihsanen hürdürler.
Bir harbî, kaleden
çıkacağı zaman: "Buna, islâmı arzetmeniz üzere; bana emân veriniz. Eğer,
üç güne kadar müslüman olursam ne âlâ! Aksi takdirde, bana emân yoktur."
der; sonra, ona, islâm arzo-lun.ur ve bu andan itibaren, geceli gündüzlü, üç
gün mühlet verilir ve bu müddet, o şahıs müslüman olmadan geçerse; bu harbî,
—hakimin hüküm vermesi gerekmeden— ganîmettir.
Bu harbî: "Eğer,
üç güne kadar, müsîüman oldumsa oldum; aksi takdirde, sizin kölenizim.'' derse
veya bütün kale halkı böyle söylerlerse; bu durumda, bunlar, müslümanlarm
zimmetindedirler. Zimmîlerin uyması gerekeaşartlara, bunlar da uyarlar.
Bir harbî: "Bana,
emân verin. Çıkıp, islâm olacağım, "derse; o, çıktıktan sonra, müslüman
olana kadar, emân altındadır. Şayet, müslüman olmazsa, ona, kalesine dönmesi
tebliğ edilir.
Bir harbî: "Bana,
emân ver. Çıkıp, sana, yüz dinar vereceğim." der; bu teklifi kabul edilir
ve çıkar; sonra da, yüz dinarı vermeyi kabul etmezse; bu emân, askıdadır.
Bu şahıs, çıktıktan
sonra, dinarları vermeyi kabul ederse; emân altında olur. Bu dinar da, —emân
veren— müslümanm olur.
Bu harbî, dinarları
vermekten kaçınırsa; vermesi için hapsedilir. Bu şahıs, —hakkında emân sabit
olduğu için— fey olmaz.
Bu harbî, ne zaman
dinarları Öderse; o zaman, hapisten çıkarılır.
Emniyet altında
bulunacağı yere gitmesi için, yolu serbest bırakılır.
Bu şahıstan mes'ûliyet
kalkmaz. Mes'ûliyet, ancak, bu şahsın islâmı kabul etmesi veya onunla zimmet
sözleşmesi yapılması hâlinde kalkar.
Keza, harbîlerle,
onlara köle vermek üzere anlaşılmış olursa; orta halli bir köle veya onun
kıymeti verilir.
Bir harbî, müslümanlara:
"Size varıp, yüz dinar vermem karşılığında; bana, emân veriniz. Eğer,
size, onu vermezsem; bana emân yoktur." veya "Size varıp, yüz dinarı
verince, ben eminim." der ve sonra da gelir; dinarlar istenince de,
vermekten kaçınırsa; bu şahıs, kıyâsen fey olur; istihsânen ise, imâmın
huzuruna çıkarılıp, onun, dinarları vermesini emretmesine kadar, fey olmaz. Bu
durumda da, dinarları vermekten kaçınırsa; bu harbî, fey olur.
Muhasara altındaki
harbîlerden bir şahıs: "Bana, emân veriniz; buna karşılık, size, yüz
esirin yerini haber vereyim." der ve bunun karşılığında ona emân verilir
ve gelir; haber verdiği yere, onunla gidildiği halde, orada bir kişi'bile
bulunmaz ve bu durumda: "Burada idiler; gitmişler. Nereye gittiklerini
bilmiyorum." derse; o şahıs, geldiği yere, geri gönderilir.
Bu şahıs:
"Esirler, benim yanımdadir. Yüz esire karşılık, bana, emân veriniz."
derse; mes'ele, yine hâli üzeredir.
Bu şahıs, sonradan,
sözünü yerine getirmezse; komutan, onu öldürür.
Muhasara altında
bulunan bu harbî: "Eğer, dediğini yapmazsam, size fey olayım." veya
"... köle olayım." der ve sonra da, dediğini yapmazsa; bu şahıs,
müslümanlar için, fey'dir. Müslümanların, o şahsı Öldürmeleri, helâl olmaz.
Şayet, bu harbî:
"Bana, emân veriniz; buna karşılık, size, içinde yüz kişi bulunan bir köy
göstereyim." der ve müslümanlar, henüz, o göstermeden, o köyü öğrenseler;
bu, onun göstermesi sayılmaz. Ve o şahıs, müslümanlar için fey olur.
Ancak, o şahıs, mezkur
köyün yolunu gösterir; müslümanlar da, o yolda giderek, -dah? or-.ya varmadan—
yerlerini öğrenir veya, harbî, köydekilerin yerlerini tarif ettiği halde,
müslümanlarla beraber gitmezse; müslümanlar bu tarif üzere gidip, onları
bulurlarsa; bu durum, "gösterme" olur.
Keza, bir harbî:
'--Bana, emân veriniz; buna karşılık, size onun, ehlıyâlini göstereyim. Eğer,
böyle yapmazsam, emân yoktur." der ve gelince de, müslümanların, onun
yolunu bulmuş olduğunu görür ve: "İşte, benim de, size göstereceğim bu
idi." derse; bu, bir şey değildir.
Şayet, bu harbî:
"...Size, bu kalenin yolunu gösteririm." der ve kaleden çıkmca da,
müslümanları, o yolu bulmuş olarak görürse; bu durumda, bu şahıs, emân
altındadır.
Bu kimse,
gerektgiğinde, bu kaleye veya bu şehre yol göstericilik yaparsa; sözünde durmuş
sayılır. Serahsî'nin Muhıytt'nde de böyledir. [42]
Bu babda:
1)
Ganimetler,
2) Ganîm
etlerin-Nasıl Taksim Edileceği,
3) Tenfîl (=
Ganimetten fazla hisse vermek) olmak üzere, üç bölüm vardır. [43]
Ganîme t: Kâfirlerden
kahrile, galebe ile, harp ile alınan maldır. Bu, islâm diyarına geçmeden önce
mevcuttur.
Kahr ve galebe ile
alınmayan; kafirlerden, hediye veya hibe yolu ile alınan; yahut, çalmak veya
ellerinden kapmak suretiyle alınan maftar, ganimet değildir.
Şer'i şerifin tarifi
ve âlimlerin lisânı ile, bu şekildeki fiiller, Özellikle almak'tır.
Dolayısı ile,
hükümdür, bazı gazilere, onların cesaret ve kuvvetini artırmak ve teşvik etmek
maksadı ile, onlara: "Aldığınız sizindir." veya bu askerlerden
birine: "Aldığın senindir." diyerek, mal tahsis etse; bu, özellikle
almak olur. Ganimet olmaz ve dağıtılmaz. Serahsî'nin Muhıyhtı'nde de böyledir.
Fey': Kâfirlerden,
savaşsız olarak alınan maldır. Harâc ve cizye gibi...
Feyin dışında,
ganimette, beşte bir vardır. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.
Kâfirlerden alınan
hediye; hırsızlık, kapıp alma ve hîbe, ganimet değildir. Hızânetü'l-Müftin' de
de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Dâr-i harbden, bir
şehir halkı, kendilerine islâm açıklanmadan önce, müslüman olurlarsa; bu
durumda, onlar hürdürler.
Onlara yapılacak bir
şey yoktur.
Bunların, evlad-ı
iyaline ve mallarına da, bir şey yapılmaz.
Arazilerine de, öşür
konur; harâc konmaz.
Bir şehir halkı,
zimmeti kabul ettikleri zaman, yalnız, arazilerine harâc konur ve kendilerine
göre de, cizye alınır. Nitekim, yukarıda da geçmişti...
Şayet, müslümanlar,
onlara islâmı arzettikten sonra, bunlar müslüman olurlarsa;' imâm (= devlet
başkam, komutan) muhayyerdir: İsterse, kölelerini ve mallarını, ganimet ehli
arasında taksim eder. İmâm bunları, onlar islâm olduktan sonra taksim edecekse;
taksimden önce, bu malların beşte birini ayırır. Bunu, yetimlere; miskinlere;
yolda kalmış olanlara dağıtır. Kalan, beşte dördü de, ganimet ehli arasında
taksim eder. Ve, arazilerine, öşür kor.
Şayet, imâm dilerse;
onlara iyilik edip, kölelerini, mallarını, çocuklarını, onlara geri verir. Ve
arazilerine öşür kor; dilerse, harâc vermelerini emreder.
Bu insanlara, islâm
açıklandığı halde, müslüman olmayı kabul etmezlerse, yine imâm (= devlet
başkanı, vkomutan) muhayyerdir: Dilerse, onları köle yapar ve mallarını ganîmet
ehline dağıtır.
Malı taksim etmeyi
isteyince, bu malın tamamından, önce beşte biri alır ve yerine kor. Ve
kalanını, ganîmet ehline dağıtır. Arazilerine de, öşür kor.
Eğer isterse;
erkeklerini öldürttir; kadınlarını, çocuklarını ve mallarını da, ganîmet ehli
arasında taksim eder.
Ve dilerse; -onlara
iyilik edip, kölelerini, kadınlarını ve mallarını onlara geri verir;
kendilerine cizye ve arazilerine de harâc vergisi kor. Muhıyt'te de böyledir.
Öşür arazisinin,
yağmur suyu, pınar veya kuyu suları ile sulanması müsâvîdir.
Harâc suyu ise,
yabancıların açmış bulunduğu kanallardan elde edilen sudur. Gâyetül-Beyân'da da
böyledir.
Komutan, bu harbîlere
iyilik eder ve köleliklerini kaldırıp, arazilerini almaz ve kadınlarını,
çocuklarını ve diğer mallarını, müslümanlar arasında dağıtırsa; bu da caiz
olur. Fakat, böyle yapması mekruh olurr Ancak, ellerinde, ziraat yapabilecek
kadar, mal bırakması da olur. Keza, komutanın, harbîlere ihsan edip, onları
köle yapmaması; kadınlarını, çocuklarını, arazilerini ve diğer mallarım,
ganîmet ehline taksim etmesi de caizdir. Fakat, bu da mekruhtur.
Fakat, bunların
ellerinde, ziraat yapacak kadar arazî ve mal bırakırsa; böyle yapması,
kerâhatsiz (= mekruh olmadan) caiz olur.
Ancak, komutanın, bu
harbîleri köle yapmamasına rağmen, bütün arazilerini, diğer mallan ile
birlikte, müslümanlara taksim etmesi, caiz olmaz.
Keza, bu harbîlerin
arazileri olmadığı halde, komutanın, bunların,' sadece köleliklerini
bağışlaması da caiz olmaz.
Komutan isterse; bu
harbîlerin, arazilerini bırakır ve diğer mallarını taksim eder. Mukâtelelerine
karşılık olarak, arazilerini, vakıf menzilinde bırakır.
Keza, komutan dilerse,
o arazîye, ehl-i zimmetten olan, başka bir kavmi yerleştirir. Ve burayı, haraca
bağlayıp, elde edilen haracı, savaş için harcar. Tatarhâniyye'de de böyledir. [44]
Ehl-i zimmet,
anlaşmayı bozar ve kendi yurtlarında veya İslâm yurdunda galebe ederlerse; bu
durumda, bu zimmîlerin yurtları, dâr-i harp olur. Bu hususta, ittifak vardır.
Bundan sonra,
müsîümânlar, bu zimmîlere galip
gelirlerse; komutan bunlara istediğini yapmakta muhayyerdir.
Dilerse, onlara iyilik
yapar. Onları köle etmez. Arazilerini, kadınlarını, çocuklarını ve mallarını
serbest bırakır. Arazilerine harâc kor; isterse öşür kor. Aslında, bu isim
harac'tır. Bunun içindir ki, bu öşür; haracın sarfedildiği yerlere harcanır.
İsterse, —Hz. Ömer
(R.A.)'in, Benî Tağlîb'e yaptığı gibi— öşrü katlar, (iki misline çıkarır.)
Komutan, bunların
erkeklerini öldürüp, kadınlarını, çocuklarını, mallarını taksim eder ve
arazîleri sahipsiz kalırsa; oraya, müslümanları iskân eder.
Bu arazî, oraya iskân
edilen müslümanların olur. Ve bu müslümanlar, vergi öderler.
Komutanın böyle
yapması caizdir.
Ancak, bunu, oraya
sevkedilen müslümanların rızası ile yapar.
Buraya, müslümanlar
giderse; bu arazî, arazî-i memleket olur.
Bu müslümanlar, imâm
dilerse öşür verirler; dilerse, harâc verirler. [45]
Müslümanlardan bir
topluluk, —Allah korkusunu— irtidad eder (— islâm dininden çıkar) ve kendi
yurtlarına ve müslümanların yurtlarına galebe çalarlarsa; bi'1-ittifak,
bunların yurdu, dâr-i harp olur.
Bilâhare, müslümanlar,
bu mürtedleri yenerlerse; bu durumda, bunların erkekleri ya öldürülürler veya
tekrar müslüman olurlar.
Bunlar, islâmiyete
razı olmamaları hâlinde, öldürülürler. Kadın ve çocukları ise, müslüman
olmaları için, zorlanırlar.
Malları ve arazileri,
ganimet ehline taksim edilir. Yukarıda söylendiği gibi, bu durumda, araziye
öşür konur.
İmâmın (= devlet
başkanının, komutanın) reyi (= görüşü) bu mürtedlerin erkeklerini öldürmek;
kadın ve çocuklarını ganîmet ehli arasında taksim etmek; arazilerini ise,
taksim etmemek ve böyle yapmakta da, müslümanlar için, fayda mülâhaza
ediyorsa; bu şekilde yapar.
.
.
Şayet imâm,
kendilerinden cizye, araziden de harâc almak için, bu araziye, ehî-i zimmet
yollamak görüşünde olursa; bu şekilde yapar.
Bu durumda, bu arazî,
ara/î-i memlûke olur ve bu araziden harâc alınır. Bu arazi, miras yolu ile
vârislere intikâl eder.
İmam, burada, ehl-i
zimmetin nakledilmesini uygun görmüştür. Maksadı, mürtedlerin ahidlerinden
dönmemeleridir.
Şayet, bu mürtedler,
müslümanların kendilerine galip gelmesinden sonra, tekrar islâmiyeti kabul
ederlerse; hür olurlar. Bunlara yapılacak bir şey yoktur.
Ancak, bunların
kadınları, çocukları ve mallan hakkında, imâm muhayyerdir. Dilerse, bunları
ganîmet ehli arasında taksim eder. Ve arazilerini öşür arazisi yapar.
Dilerse, iyilik edip,
hepsini onlara geri verir. Arazilerine de, dilerse harâc, dilerse öşür kor.
Arazi hususunda, nasıl isterse öyle yapar. reıavayı tiınûiyye
İmâm (= komutan,
devlet başkanı), ehl-i harbe ait beldelerden birini fethedip, ganimet ehli
arasında taksim ettikten sonra; bu ehl-i harbe iyilikte bulunmak maksadı ile,
köleliklerini kaldırıp, arazilerini geri vermek istese; böyle yapmaya hakkı (ve
yetkisi) yoktur.
Keza, imâm, başta bu
harbîlere iyilik yaparsa; sonradan, onlardan (bu malları) alıp, ganimet ehline
taksim edemez. Muhıyt'te de böyledir.
Esirler hakkında, imâm
muhayyerdir: "Dilerse, onları öldürür; dilerse, köle yapar.
Ancak, müşrik
araplarla mürtedler köle yapılmazlar.
İmâm, dilerse,
esirleri hür olarak,
müslümanların zimmetinde .
bırakır.
İmâm, müşrik araplarla
mürtedleri hür bırakamaz. Bunları (müs-lüman olmamaları hâlinde) öldürtür.
Tebyîn'de de böyledir.
Esirleri, tekrar dâr-i
harbe göndermek doğru olmaz.
İmâm Muhammed (R.A.),
Siyer-i Kebîrinde şöyle buyurmuştur:
Müslüman esirlerle,
kâfir esirlerini değiştirmekte, bir beis yoktur. Bu hususta, kadınla erkek
arasında da fark yoktur.
İmâmeyn, bu kavli,
"İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin, iki kavlinden, en açık ve makbul olanı
budur." diye nakletmişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Umûmun görüşü de
budur. Nehnı'I-Fftık'ta da böyledir. [46]
Müfâdât (= bir esiri, başka bir esirle veya malla
değiştirme) hususunda, askerin rızâsı şart kılınmıştır. Çünkü, bu mes'elede,
kölenin haklarının zayi olması ihitmâli vardır.
Şayet, asker razı
olmazsa, komutan bu işi yapmaz. Fakat, taksimden önce, komutan, erkek esirleri
değiştirebilir. Ancak, taksimden sonra, komutanın bu hususta yetkisi kalmaz.
Ancak, askerlerin
rızası olursa, bu değişmeyi yapabilir. Yani, esiri verir; karşılığında bir esir
veya mal alır; yahut da, başka bir şart koşar.
Harbîlerin
hükümdarından, bir elçi gelerek; ellerindeki müslüman esirlerle; müslümanların
ellerinde bulunan kendi esirlerini değiştirme talebinde bulunur ve bu arada,
müslümanlardan "esirlerin değiştirilmesi işlemi bitene kadar, kendilerinin
emânda bulunacaklarına; anlaşamamaları halinde ise, yanlarında bulunan
müslüman esirlerle birlikte geri döneceklerine; dâir" söz alırlarsa; bu
ahde vefa göstermek uygun olur.
Harbîlerin -şartlarına
uyularak, esirlerin değiştirilmesi veya esir verilip mal alınması başlayınca;
böylece devam edip, bu işi bitirirler.
Ancak, aralarında
ittifak olmaz ve karşılıklı rıza bulunmazsa ve bu durumda, harbîler —müslüman—
esirleri götürmek ister; müslümanların da onlara karşı üstün bir güçleri
bulunursa; o zaman, müslüman esirleri harbîlerin geri götürmelerine ruhsat
vermek uygun olmaz. Bu durumda, ahde vefa terkedilip, —harbiler, bir zarar
vermeden— onların ellerinden müslüman esirler alınır. Muhıyt'te de böyledir.
Fakat, bizim, ehl-i
harbin esirlerini geri vererek, karşılığında, onlardan mal almamız; —meşhur
olan yola göre— caiz olmaz.
Elimizde bulunan,
harbî esirler müslüman olurlarsa; bunlar,harbilerin ellerinde bulunan müslüman
esirlerle değiştirilmez.
Ancak, esir, bunu
kendi rızası ile isteyince, o, müslüman olduğu için, emân altındadır.
Bir kimsenin,
esirleri, meccânen bırakması, caiz olmaz. Kâfî'de de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Müşriklerin
bebeleri,babaları ve anaları ile birlikte esir alınmışlarsa; onları verip, bir
karşılık almakta,beis yoktur.
Ancak, çocuk tek
başına esir edilip, islâm diyarına getirilmişse; bu durumda, onu verip, yerine
bir şey almak caiz olmaz.
Keza, ğanîmet, dâr-i
harbde taksim edilmiş ve bir şahsın hissesine bir çocuk düşmüşse veya
ganîmetler satılmış ve bu şahis, o çocuğu satın almışsa; -komutan— bu çocuğu
karşılıklı değişemez. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Onlardan — harbte—
almış bulunduğumuz at ve silâhı, mal karşılığında değiştirmek isterlerse; bu
isteklerini yerine getirmek, caiz olmaz.
Müşrikler, bizde
bulunan bir esirlerine karşılık olarak, bir veya iki müşrik vermeyi teklif
etseler; bu taleplerini yerine getirmek de, caiz olmaz.
Dâr-i harbde buHman,
müslüman esirleri,-savaşarak almak gücü olmayınca, onları dmâr ve dirhemlerle değiştirmek caiz
olur.
Ancak, bunları, silâh ve
atla değiştirmek, caiz değildir.
Sirâcü'l-Vehhâc'da da
böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Müslümanlardan ve
zimmet ehlinden, hür bir kimse, harbîlere esir uuşunce; bir müslümana veya bir
zimmîye: "Benim bedelimi, şunlara ver." veya "Beni,
bunlardan/satın al." der; o şahıs da öyle yapıp, bu esiri, dâr-i İslama
getirirse; bu durumda, o şahıs, yine hürdür. Bu şahıs hakkında, başka bir yol
yoktur.
Ancak, bu şahıs,
bedeli olan malı, kendisini kurtaran şahsa verecektir.
Kendisini kurtaran
şahıs, —diyet miktarına kadar—
verdiğinin tamamını geri alma hakkına sahiptir.
Fakat, fidye olarak
verdiği miktar, diyet miktarından fazla ise; ödeyen şahıs, diyet miktarından
fazlasını, alamaz.
Ancak, şöyle
denilmiştir:
imâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavline göre, kıyasta, bu malı Ödeyen şahsın, —az olsun, çok olsun—
kurtardığı şahıstan bunu alma hakkı vardır.
Esahh olan da, bütün
alimlerin görüşü de, budur.
Buna göre, esir olmuş
bulunan şahıs: "Beni, bunlardan, bin dirheme, satın al." der; me'mur
(= kendisine emredilen şahıs) da, bin dirheme alamayıp, daha fazlaya alsa; bu
durumda, parayı veren şahıs, özellikle, bin dirhemi almak için müracaat
edebilir. Zehiyre'de de böyledir.
Esir bulunan bu şahıs,
me'mura (= emrettiği şahsa): "Beni, neyi münasip görürsen...", veya
"...Nasıl dilersen...", yahut "... nasıl işine gelirse...",
"... öylece al." der; o da, bu esiri, az olsun, çok olsun, bir
bedelle alırsa; verdiğini tamamını geri alır.
Şayet, bu esir, köle
veya câriye olur ve bir emân ehline: "Beni, bunlardan satın al."
veya "Fidyemi ver." der ve muhatabı da, onun isteğini yerine
getirirse; vediği miktar az olsun, çok olsun; böyle yapması, ve onu alması
caizdir.
Böyle yapıp, onu
alınca da, bu esir, alanın kölesi olur.
Ancak, bu esir köle, muhatabına: "Beni nefsin için satın al." der; diğeri
de, onu kıymetine veya kıymetinden daha fazlaya satın alır ve ona, "kendi
nefsi için aldığını" söylerse; bu durumda, esaretten kurtarılan bu köle,
hürdür. Bunun için, başka bir yol yoktur.
Fakat, onu satın alan
şahıs, sonradan ona müracaat ederek, verdiği miktarı ister ve alır. Muhiyt'te
de böyledir.
Şayet, esir olan bu
şahıs, bir mükâtep olur ve bir şahsa, "fidyesini vermesini" söyler ve
o da verirse; bu durumda, o şahıs, —ancak— verdiği miktarı, —bu mükâtepten—
ister. Mükâtep, bunu ödemekten âciz olursa; bu durumda borçlanmış olur.
Bu mükâtebin değeri,
bin dirhem olduğu halde, muhatabına, "beş bin dirhem, fidye
vermesini" emrederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'e göre bu caiz olur;
İmâmeyn'e göre ise, caiz değildir. İmâmeyiTe göre, bun,un, ancak bin dirhemi
caizdir.
Me'zun (= ticaret
yapma izni verilmiş) bir köle, esir olur ve efendisinden, "fidyesini
—karşılıksız— vermesini" isterse; bu caiz olmaz. Bu köle, ıtk (= azâd)
olunduğu zaman, borcunu öder.
Bir yabancı, bir
şahsa, "dâr-i harbden, bir esir satın almasını" tenbih eder ve:
"Onu, benim için al." veya "...benim malımdan al." derse;
bu durumda, emrolunan (= me'mur), emredene (= âmire) başvurup, verdiğini geri
ister.
Fakat, âmir, '' Benim
için..." veya *' Benim malımdan..." dememişse; o zaman, me'mur, ona
baş vuramaz. Bu durumda, —bu bedeli— ortaklaşa öderler. Zahîriyye'de de
böyledir.
Fetvalarda şöyle
denilmiştir:
Bu esir, kendisinin
fidyesini vermek üzere, bir şahsı vekil tâyin etse; bu vekil de, başka bir
şahsa: "Onu, benim için, satın
al." dese; bu caizdir.
Bu —birinci— vekil:
"Benim malımdan al." demişse; alan şahıs, emredene müracaat eder ve
verdiğini ister.
Bu —birinci—vekil,
ikinciye, "...satın al." dediği halde; "...benim için...'* veya
"...benim malımdan..." dememiş ve ikinci vekilde, satın almış olursa;
emri tutmuş olur; ancak, hiç bir kimseye baş vurup da, verdiği şeyi, geri
isteyemez. Muhıyt'te de böyledir.
Müslümanlardan bir
topluluk, mal toplayarak, bir şahsa verip, ona, "dâr-i harbe gidip,
harbîlerden, bir esir satın almasını" söyleseler; bu şahıs, gidip, dâr-i
harbte, tüccarlardan, ellerinde bulunan esirlerin, durumunu sorar: Bunlardan
hangisi, elinde, hür esir olduğunu söylerse; o esirleri, —hür şahsın
kıymetinden fazla ödememek şartı ile— satın alır.
Şayet, hür esir
yerinde, köle esir varsa; onu da, kıymetine veya bunun biraz fazlasına satın
alır.
Bu me'mur, bir esiri
satın almayı murad edince, o esir: "Benim için al." der ve me'mur da,
—toplanarak— kendisine verilmiş bulunan mal ile, o esiri satın alırsa; bu malı,
me'mur tazmin eder.
Sonra, o esire
başvurarak, —satın almak için— verdiğini ondan geri alır.
Şayet, bu me'mur, o
esiri satın alırken ve onun sözünden sonra:
"Seni, bana
verilen mal ile alıyorum." derse; bu durumda, o esir, mal sahiplerinin
olur. Talarhâiiiyye'de de böyledir.
Bir kimse, diğer bir
kimseye, dâr-i harbden, aslında hür olan bir adamı, belirlediği bir mal (=
bedel) ile, satın almasını emreder; o-da, satın alırsa; bu me'mur, satın almış
bulunduğu hür şahsa bir şey söylemez; kendisine emreden şahsa müracaat eder ve
verdiği miktarı ondan alır.
,
Ancak, âmir:
"Onu, benim için al. Fakat, o: Beni, benim için al, derse; o manian,
paranı ondan alırsın.'* derse; bu durumda, me'mur, —verdiği bedeli almak için—
o âmire müracaat edemez. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse, yanında,
ancak bir esir satın alacak kadar, bir mal ile, dâr-i harbe girerse; bu
şahsın,câhil bir esir satın alması, âlim bir esir satın almasından daha
efdâldir. Sirâciyye'de de böyledir.
Dâr-i harbdeki
savaştan geri dönmeyi irâde eden imâm (= devlet başkanı veya onun adına
askerleri idare eden komutan)'m, yanında bulunan malları,
islâm diyarına nakletmeye
gücü yetmezse; bu durumda,
o malları, orada bırakmaz. Canlı hayvanları kestirir ve yaktırır. Silâhları da yaktırır.
Yanmaya müsait olmayan, demir âletleri de, düşmanın bilmeyeceği bir yere
gömdürür. Kâfî'de de böyledir.
Böyle bir durumda,
imâm, kap, kaşık ve benzeri ev eşyalarını kirdırıp, kullanılmaz ve
faydalamlamaz bir hale getirir.
Yağ ve benzerleri
gibi, akıcı olan her şeyi döktürür ve faydasız hâle getirtir.
Bunların hepsini,
küffâra karşı olan, öfkesinden yapar.
Esirlere gelince;
bunların da, islâm diyarına nakledilmeleri güç ise; ve eğer müslüman
olmazlarsa; erkeklerini öldürtür. Kadınlarını, çocuklarım ve ihtiyarlarını da,
açlık ve susuzluktan ölecekleri bir yere bırakır. Çünkü, onları öldürmek
yasaklanmıştır. Fakat, onları baki bırakmanın da, yolu yoktur.
Bunun içindir ki,
müslümanlar, dâr-i harbde, yılan ve akrep bulurlarsa; akrebin kuyruğunu
keserler ve yılanın da, dişlerini kırarlar. Ve fakat, onları öldürmezler.
Bunu da, onların
müslümanlara zararlarının dokunmamasını ve bununla beraber, nesillerinin baki
kalmasını sağlamak için yaparlar. Sirâcü'I-Vehhâc'da da böyledir. [47]
Ganimetler, dâr-i
İslama varmadan, temlik edilmez. Scrahsînin Muhıytı'nde de böyledir.
Bu temel kaide
üzerine, bazımes'eleler bina edilmiştir. Şöyleki:
1) Ganimet
ehlinden birisi, esirlerden bir cariyeye cima' eder; bu câriye de, bir çocuk
doğurur ve cima' eden şahıs, (<o çocuğun kendinden olduğunu" iddia
ederse; nesep sabit olmaz.
Bu durumda, mehir
gerekir. Ve, bu câriye de, mehir de, çocuk da, ganimet ehli arasında, taksim
edilir.
2) Ganimet ehlinden birisi, bu ganimet,
İslâm yurduna çıkıp dağıtılmadan Önce ölürse; onun nasîbine düşecek olan
ganimete, kimse vâris olamaz.
3)
Gazilerden birisi, ganimetten bir şeyi zayi ederse; bize göre, onu tazmin
etmez. (= ödemez.)
4) İmâm,
ganîmeti, ictihad olmadan ve gazilerin ihtiyacı bulunmadan, —dâr-i harbde—
taksim ederse; bize göre,bu taksim sahih olmaz. Tebyîn'de de böyledir.
Bu hükümler, ganimet,
henüz, dâr-i islâma ulaşmadan önceki durumlarla ilgilidir.
Şayet, ganimet, dâr-i
islâma ulaşmış ve islâmm hükmü üzere, taksim edilmişse; bu taksimde, bir beis
yoktur. Tahâvî Şerhî'nde de böyledir.
Ganimet, dâr-i harbde,
ictihad ile veya gazilerin ihtiyacına binâen
taksim edilmişse; bu taksim de, sahihtir.
Bir kimse, ganimet
islâm yurduna çıktıktan sonra ölürse; nasibi vereselerine verilir. Hidâye'de de
böyledir.
İslâm askerleri
dâr-i harbde iken, bu gazilere yeni bir
kuvvet katılırsa; bunlarda ganimete ortak olurlar.
Fakat, ganimet dar-i
İslâma çıkarıldıktan sonra, bu yeni kuvvet, gazilere katıhrsa; ganimete ortak
olamadıkları gibi; ganimet dâr-i harbde dağıtıldıktan sonra veya bu ganimet,
imâm tarafından dağıtıldıktan sonra katılırlarsa; ortaklıkları sakıt olur.
İslâm askerleri, bir
dâr-i harbi fethedip, harbîlere üstün geldikten sonra; bunlara, yeni bir kuvvet
iltihâk ederse; bunlar, ganimete ortak olamazlar. Çünkü, orası, artık İslâm
yurdu olmuş olur.
Bunların sevkedilmiş
bulunmasına itibar edilmez. Ancak bunlar, savaşa katılırlar ve savaşta,
bunların hâline, süvarî veya piyade diye itibar olunursa; o zaman, ganîmetten
hisse alırlar. Ihüyâr'da da böyledir.
Keza, dâr-i harbde,
müslümari olan kimse veya mürted iken tevbe edip, yeniden İslama giren kimse
yahut da, dâr-i harbde emânla bulunan bir tüccar, askere katılıp savaşırsa;
ganîmetten hisse almaya müstehak olur.
Aksi takdirde, bunlara bir şey
verilmez. Fethu'I-Kadîr'de de böyledir.
Bizzat savaşan askerle, ona yardım eden asker, —ganîmetten
hisse alma bakımından— müsâvîdir. Hidâye'de de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.):
"Bir askerle beraber bulunan hizmet-isi,
şayet, efendisinin hizmetini bırakarak savaşırsa; ganimete ortak olur;
aksi takdirde, ganîmete ortak olmaz." buyurmuştur.
Bu hususta esas kaide:
Hizmetçi, eğer savaşa girerse; ganîmetten hisse alır; aksi takdirde, hisse
alamaz.
Savaş için, —askerler
arasına— girmiş bulunan —hizmetçi—, hastalanması veya başka bir özrü sebebi
ile savaşamasa bile, ganimetten sehim alır. Bu şahıs, süvari ise, —süvari
hissesi—, piyade ise, —piyade hissesi— alır.
Savaşa katılıp, esir
düşen bir kimse; ganimet islâm yurduna çıkmadan, esaretten kurtulursa;
ganimetteki hissesi, kendisine aittir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
îmâm, ihtiyaç duyarsa,
ganimetleri, ganimet olarak alınan hayvanlara yükletir ve islâm diyarına
sevkeder.
Ganimetler arasında
hayvan yoksa, imâm, bunları, beytü'I-mâle ait hayvanlara yükletir.
Şayet, beytü'l-mâlde
fazla hayvan yok da, ganîmet ehlinin yanında fazla hayvan varsa ve bunlar
gönüllü olarak verirlerse; ganîmet mallarını, onlara yükletir ve ücretlerini
verir.
Gönülleri olmasa bile,
ücretlerini verince, imâmın böyle yapması mekruh olmaz. Siyer-i Sağır'de de
böyledir.
Bu askerlerden bir
kısmının yanında, fazla taşıt hayvanı olmadığı halde, bir kısmının yanında,
fazla taşıt hayvanı bulunursa; bunların rızâları ile ve ücret ödenerek, ganîmet
malları, bu hayvanlarla taşınır.
Bu askerler razı
olmazsa; ganîmet mallarının, hayvanları ile taşınması; Siyer-i Sağîr'deki
rivayete göre mekruh olmaz; Siyer-i Kebîr'deki rivayete göre, mekruh olur.
Muhiyt'te de böyledir. [48]
İslâm askerlerinin,
dâr-i harbde, bulduklarını alıp yemelerinde ve hayvanlarını otlatmalarında,
yiyeceklerini almalarında bir sakınca yoktur.
Ekmek, et, yağ, bal,
zeytin, sirke, yağ ve benzeri şeyleri alıp yemelerinde de, bir beis yoktur.
Yenilmediği halde,
hayvanları yağlamakta kullanılan yağlarla, benefsec ve gül yağı gibi yağlarında
da, bir sakınca yoktur.
Ancak, yenilmeyen ve
içilmeyen şeyleri, az olsun, çok olsun, islâm askerlerinin almaları ve ondan
faydalanmaları uygun olmaz.
Savaşmak niyyeti ile değil
de, ticâret yapmak maksadı ile, islâm askerleriyle birlikte, dâr-i harbe giren
tüccarların, onların birşeylerini alıp yemeleri ve hayvanlarını otlatmaları
caiz olmaz.
Ancak, bu şahısların,
bunları, bedeli ile almış olmaları hâlinde caiz olur.
Ancak, bunlar,
harbîlerden, bir şey alıp yerler veya hayvanlarını otlatırlar ve yiyeceklerini
alırlarsa; bunları da, tazmin 'etmeleri gerekmez. Bu şeylerden artıp, ellerinde
kalan şeyleri de alabilirler.
Askerlere gelince;
bunların, harbîlerin bu gibi malları ile, kendileriyle birlikte gelmiş bulunan
kölelerini doyurmalarında ve onların yolculuklarına yardımcı olmalarında, bir
beis yoktur.
Askerlerin, kadınları
ve çocukları hakkındaki hüküm de böyledir.
Fakat, askerlerin
hizmetçileri, bu mallardan yiyebilirler.
Hasta ve yaralıları
tedâvî için gelen kadınlar da, —bu mallardan—yiyip içerler ve hayvanları ile
kölelerini de doyururlar. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bu yiyeceklerin,
yenmek için hazırlanmış olmaları ile olmamaları arasında da bir fark yoktur.
Hatta, koyun, inek,
deve gibi hayvanlarını, kesip yemeleri caizdir. Bu gibi hayvanların derilerini,
ganimete katarlar.
Keza, yenilmesi âdet
olan, hububat, şeker, yaş ve kuru meyveleri de yiyebilirler. Ancak, bu hak,
ganîmete müstehak olanlara mahsustur. Ganîmete müstehak olan kimsenin, zengin
veya fakir olması ile de, bu hüküm değişmez.
Hizmetçiler ve ticâret ehli olan kimseler, bunlardan
yiyemezler.
Ancak,ekmek ve pişmiş
et olursa; bunların, onlardan yemelerinde bir beis yoktur. Tebyîn'de de
böyledir.
Bir askerin,
hayvanlarının yiyeceğini, kendi
yiyeceklerini, kullanacağı odunu, yağları ve savaşta kullanacağı
silâhlan satması, caiz olmaz.
Bir asker, şayet, bu
gibi şeyleri satarsa; bedelini ganîmet malına katar.
Askerlerin, aldıkları
ganîmet malım, saklayıp, bekletmeleri de caiz olmaz. Gâyetü'l-Beyân'da da
böyledir.
Kullanılması âdet
olan, çörek otu, soğan, biber, baklagiller ve benzerlerini, islâm askerlerinin
kullanmalarında bir sakınca yoktur.
Deva için kullanılan
veya kokulu olan şeyleri almak caiz değildir. Bu hükümlerin hepsi, komutanın,
askerlere, bunlardan faydalanmalarını yasaklamaması hâlinde geçerlidir.
Şayet, komutan, bunu
yasaklarsa; askerlerin bunlardan faydalanması doğru olmaz.
Yemek pişirmek veya
ısınmak için, ateş yakılmasına ihtiyaç hasıl olunca, askerlerin, buldukları
odun, kamış ve benzeri şeyleri yakmalarında, bir beis yoktur.
Ancak, bu gibi şeyler,
—yakmak için değil de— eşya yapımında kullanılabilecek bir durumda olur ve bir
değer taşırsa; onları yakmak mubah olmaz.
İslâm askerleri,
hayvanlarına yedirmek için, arpa bulamazlarsa; onlara, buğday yedirmelerinde,
bir beis yoktur.
Müslüman askerlerin,
ihtiyaçları olmadığı halde, harbîlerin,sabunlarını ve diğer temizlik
eşyalarını almaları uygun olmaz. Ancak, zaruret hâli müstesnadır.
İslâm
askerlerinin,kıymet taşımayan şeyleri, zarûretsiz olarak, kullanmaları da
caizdir.
İslâm askerlerinden
biri, hayvanını doyurması için, bir hizmetçi kiralar; o da, gidip, yerinden ot,
yonca, saman veya benzeri bir şey alıp getirir ve: "Ben, bunları kendim
için aldım. Senin verdiğin ücreti, sana geri veriyorum*' der; icarlayan
şahısta, bu hizmetçiye ödediği ücretten bir şey almaya razı olmaz ve bu durumda
ecir (- ücrete çalışan kimse), o şeyi, müstecirin (= ücretle tutanın, iş
verenin) ücretine karşılık . getirdiğini ikrar ederse; —her ikisi de o şeye
muhtaç olurlar veya her ikisi de, muhtaç olmazlarsa— o şeyleri müste'cire
verir.
Ancak, buna, ecir
muhtaç olur; müste'cir ise muhtaç olmazsa; o şeyi ecire verir ve bu durumda ona
ücret ödemez.
Müste'cir, bir şahsı,
ot toplamak için icarlasa, mes'ele yine,yukan-dakinin aynıdır.
Şayet, müste'cir ona
muhtaç olmaz, ecir muhtaç olursa; o şeyi, müste'cir ecire verir; fakat, bu
durumda, ona ücret ödemez. Zahîriyye'de de böyledir.
İslâm askerleri, dâr-i
harbde, ağaçlara rastlayıp, onlardan odun alırlar ve bunlar o beldede kıymetli
şeylerden olursa; bunlardan faydalanmazlar.Bunlardan, ancak, yemeklerini
pişirecek ve soğuktan ısınacak kadar alırlar.
Şayet, bunların, o
beldede bir kıymeti olmaz; fakat, bunlar san'atta kullanılınca kıymet taşıyacak
bulunursa; bundan faydalanmalarında bir beis yoktur.
Şayet, islâm
askerleri, bunları, dâr-i İslama çıkarırlar ve imâm da, ganimetleri taksim
etmeyi murad ederse; bunların ma'mul olmaması hâlinde, imâm muhayyerdir:
Dilerse, onlardan, san'atta kullanılacak olanları alıp, san'at bedelini
vererek, onu, ganimete katar.
İsterse, onları satar;
işlenmişle işlenmemişin kıymetini ayırır ve işlenmiş olanın, san'at değerim,
san'atkânna öder. Ma'mul olmayanların kıymetini de, ganimete katar. Ganîmet
ehlinin hakkını kesmez.
Şayet, bu gibi
şeylerin, dâr-i islâm'da da, dâr-i harbde de bir kıymeti yoksa; imâm, bunları,
getiren askerlere teslim eder. Muhıyt'te de böyledir.
Bir asker, bir evde,
çok miktarda yiyeceğe rastlar ve onu başka bir yere nakletmeyi düşünür; bazı
askerler de, bu yiyeceklerden isterlerse; ilk asker, bu evdeki yiyeceklerden,
isteyen askerlere hisse düşmediğini bilirse; bu durumda, ona mâni olmasında bir
beis yoktur. Aksi takdirde, ona mâni olması helâl olmaz.
Birinci askerin ihtiyacı
olduğu halde, ikinci bir asker, yiyeceği ondan alır ve birinci de, onu, —daha
aldığını yemeden— dâva eder ve imâm (= devlet başkanı, komutan) da, birincinin
ona muhtaç olduğunu bilirse; o yiyeceği alıp, birinci askere verir.
Şayet, —birinci asker değil
de— ikinci, o yiyeceğe muhtaç ise, imâm, onu, ondan almaz.
Eğer, bunların her
ikisi de, o yiyeceğe muhtaç değillerse, imâm, onu ikinciden alır ve bunların
hiç birine vermeyip; başka bir şahsa verir.
Bu söylediklerimiz,
mescitlerde, namaz vaktini beklemek için oturan; hac maksadı ile, Mina'da,
Arafat'da konaklayan ve benzerleri gibi, bütün müslümanlar hakkında geçerlidir.
Meselâ: Bîr kimse,
mescidde bir yere oturmuş olsa; işte, orada durmaya en haklı olan, odur.
Bir kimse, bir
mescide, —oturmak üzere— bir hasır sererse; bunu, başka bir şahsın emri ile
sermiş olsa bile, o yer, onundur. Âmirin, onu, kendi nefsi için serdirmiş
olması hâli de müsavidir.
Şayet, birinin emri
olmaksızın sermişse o yer (de oturma hakkı) onu serenindir; istediğine
verebilir.
Keza, bu şahıs,
Mina'ya veya Arafat'a bir çadır kurarsa; o yer (de oturma hakkı) onun olur.
Şayet, bu şahıs,
ihtiyacından fazîa yer işgal etmişse; bir başka şahıs da, oraya inebilir.
ihtiyacından fazla yer
işgal etmiş bulunan bu şahıstan, iki kişi, çadırına inmeyi ister ve bunların
ikisi de, oraya inmeye muhtaç bulunursa; çadır sahibi, hangisine, önce (izin)
vermişse; —orada oturma hakkı— onun olur.
Ancak, diğeri, daha
çabuk davranarak, oraya iner; önce alan da, kendisi konaklamak ister; diğeri de
buna razı olmazsa; bu durumda çadır sahibi: "Ben, onu, önce vermiş
bulunduğum şahıs için aldım." diye yemin ederse; o zaman, diğer şahıs
oradan çıkarılır.
Bu hüküm, insan ve
hayvan yiyeceklerinde de böyledir.
Bir kimse: "Ben,
onu, filanın emriyle aldım." derse; o şey, onun olur.
İki islâm askerinden
birisi arpa, diğeri de yonca bulup, bunları, birbirleri ile değişseler; bunları
her birinin satın almaya ihtiyacı bulunmasına rağmen, her ikisi de, satın
almak istediği şeyi birbirinden almış bulunduğu için, bu "satın" olmaz.
Çünkü, bunlardan her birine, ihtiyacı kadar, hayvan yiyeceği isabet etmiştir.
Bunlar, birbirinin
rızâsı ile değişik yapmış ve birbirine, karşılıklı bağışta bulunmuş olurlar.
Bunun benzen şudur:
Bir sofra başında
bulunan misafirlerin hepsinin de, yanında olan arkadaşının rızası olmadan, onun
önüne el uzatması men edilmiştir.
Ancak yanındakinin
rızâsı olması halinde, hepsi de, birbirinin önünden, —bu aslında mübâh olduğu
için— yiyebilir.
Şayet, bunlardan her
biri, —yiyebilmek için— arkadaşının vermesine muhtaç ise; bu durumda da,
birisi, verdiğini noksan vermek İsterse; böyle yapması doğru olmaz.
Satıcı, verdiği şeye,
kendisi muhtaç olduğu halde; alıcı, ona muhtaç
değilse; bu satıcının,
verdiğini almak ve aldığını vermek hakkı vardır. Satıcı, satarken, aldığını
geri vermeyi irade eder; arkadaşı da, onu, bir başka muhtaca verirse; onu,
ondan almış sayılmaz. Zahîriyye'de de böyledir.
Her ikisi de zengin
veya her ikisi de fakir veya biri fakir, diğeri zengin olan iki şahıs,
karşılıklı alış-veriş yapsalar; birisi alana kadar, diğeri almayıp terk ederse;
onun için, almamak, terketmek —hakkı vardır.
Her ikisi de zengin
veya her ikisi de muhtaç olan, iki kişiden birisi, arkadaşına, —mislini alma
karşılığında— borç olarak bir şey verir; o da zayi olursa; borç alana bir şey
gerekmez.
Şayet, bu şey zayi
olmaz ve geri vermek isterse; borç, ona daha uygun ve rnüstehaktır.
Alıcı ona muhtaç
olduğu halde veren muhtaç olmazsa; verdiği şeyi, ondan geri alması doğru olmaz.
Borç alınması
esnasında, her ikisi de, o şeye muhtaç olmadığı halde; zayi olduktan sonra, her
ikisi de ona muhtaç olmuş bulunursa; bu durumda veren, daha çok hak sahibidir.
Önce* alan muhtaç
durumda olduğu halde; sonra, veren muhtaç duruma düşerse; onu almasına yol
yoktur.
Bu iki kişiden birisi,
arkadaşlarından, ganimet malı olan buğdaylardan, dirhemler karşılığında, satın
alırsa; bu dirhemler, satm alan şahsa aittir.
Şayet, dirhemleri
vererek, buğdayı satın almışsa; bu durumda, o, bu buğdaya da muhtaç ise,
başkasından daha münâsiptir.
Henüz, buğday dururken,
iki taraftan birisi, bu satıştan dönerse; satm alan kimse, buğdayı verir;
dirhemlerini geri alır. Bu, her ikisinin de, o buğdaya muhtaç olmamaları veya
satan muhtaç olduğu halde, alanın muhtaç olmaması hâlinde geçerlidir.
Şayet, satm alan
şahıs, o buğdaya muhtaç olursa; satan kimsenin, hem o buğdayı, hemde bedelini,
tamamen, satm alan kimseye geri vermesi gerekir.
Şayet, satm alan
şahıs, onu zayi etmişse; satan şahıs, bedelini geri verir.
Şayet, satm alan
şahıs, geri gitmiş olduğundan, satan şahıs, onun dirhemlerini, geri verme
imkânına sahip olamıyorsa; bu durumda, o dirhemler, bu şahsm elinde, bulundu menzilindedir. Ve o miktarı borçludur.
Ancak, bunu:
"Sattığıma bedeldir." diyerek, ganîmet sahibine verirse; bu caiz
olur.
Dirhemlerin sahibi,
bundan sonra geri gelirse, bakılır: Ganîmet sahibinin, satıma izin vermesinden
önce, buğday zayi olmuşsa; (bitmişse) dirhemler rsahibine geri verilir.
Bu buğday, icazetten
sonra helak olmuşsa (bitmişse), bedeli olan dirhemler, ganimete katılır.
Şayet, satın alan kimse:
"Ben, buğdayı satılmasına izin verilmeden önce, yedim." diyerek
dirhemlerini geri ister ve böyle olduğuna yemin ederse; onun, izin verilmeden
önce, yediğine dair, şahit getirene kadar, ona inanılmaz ve dirhemleri geri
verilmez. Ancak, bu şekilde, şahit getirirse; dirhemleri geri verilir.
Ganîmet ehlinden iki
kişiden birine buğday, diğerine de elbise isabet ederse; bunlar, bu şeyleri,
karşılıklı olarak birbirlerine satamazlar. Ancak böyle yaparlar ve dâr-î harbde
iken, birbirlerinden aldıkları şeyler helak olursa; ikisine de tazminat
gerekmez. Fakat, bu durumda, elbiseyi satan da, satın alan da, günahkâr olur.
Ancak, bunlar helak
olmadan, dâr-i İslama girerlerse; her ikisinin , de, ellerinde bulunan bu
şeyleri, ganîmete katmaları îcâbeder.
Şayet, zayi etmiş
olurlarsa; bedellerini öderler.
Bunlar dâr-i harbde
iken, elbise, helak olmadan elinde bulunan şahıs, onu, ganîmete teslim eder
Fakat, elinde buğday
olanla ilgili hüküm, önceki fasıldaki hüküm gibidir. Satıcının da, alıcının da,
ona olan ihtiyacı, itibare alınır. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse, —ganîmet
malından— bir ata biner veya bir elbise giyer yahut taksim edilmeden önce, bir
silâh alır ve bunu ihtiyacı olduğundan dolayı almış olursa; bunda bir beis
yoktur.
Ancak, harp bittikten
sonra, bunu, ganîmet'e iade eder. Fakat, iade etmeden Önce zayi olursa; ödemesi
gerekmez.
Fakat, bu gibi
şeyleri, ihtiyacı olmadığı halde alırsa; meselâ: Elbiseyi, kendi elbisesini
korumak maksadı ile alıp giyerse ve ata da, kendi atını dinlendirmek için
binerse; bu mekruh olur.
Ancak, zayi olmuş
olursa; bu durumda da ödemesi gerekmez. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.
Cihâd eden topluluğun
tamamı ortak bulunduğu için, taksim edilmeden önce, ganîmet malından, ihtiyaç
bulunmadan, bir eşya veya bir elbise alıp, ondan faydalanmak, mekruh olur.
Ancak, imâm, ganimeti,
ihtiyaçları olduğu için, dâr-i harbde, bu mücâhidler arasında taksim ederse; bu
durumda mekruh olmaz.
Sözün özü: Ganîmet
malından, ihtiyacı olan, mücâhidin faydalanması, mubahtır.
Eğer, bütün gazilerin
buna ihtiyacı olursa; bu durumda, ganîmet, dâr-i harbde taksim edilir.
Ancak, esire ihtiyacı
olan kimsenin durumu, bu hükmün hilafı-nadir. Yani, esirler, —dâr-i harbde—
taksim edilmez.
Çünkü, esîre, ya cima'
için veya hizmet etmesi için ihtiyaç duyulur. Bunlar ise, fuzûlî ihtiyaçlardır.
Kâfî'de de böyledir.
Askerler
toplanıp, imâmdan (= devlet başkanından, komutandan)
ganîmetin, dâr-i harbde
taksim edilmesini isteseler;
bu durumda, imam atıyyede bulunduğu halde, askerler bunu da kabul
etmeseler; bu durumda, fitne çıkmaması için, imâm,
ganimeti, bu askerlerin arasında taksim eder.
Keza, imâmın yanında,
ganîmet mallarını taşıyacak vasıta olmazsa; herkese, kendi hissesini taşıma
külfetini vermek için, bu ganîmeti, askerler arasında taksim eder. Muhıyt'te de
böyledir.
Müslümanlar, dâr-i
harbden çıktıkları zaman, hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceklerini, ganîmet
mallarından almaları caiz olmaz.
Yanında, fazla
yiyeceği ve fazla hayvan yiyeceği bulunan bir asker, ganimet taksim
edilmemişse; bunları iade eder.
Şayet, taksim
yapılmışsa; o zaman, bu asker, o fazlalıkları, —kendisi zengin ise— tasadduk
eder. Zengin değilse; bunlardan kendisi faydalanır.
Eğer, asker, ganîmet
malını, ihrazdan [49] sonra harcamışsa; ve bu asker, zengin ise, bu
malın kıymetini, ganîmeti taksim eden zâta verir. Fakir ise, bir şey gerekmez.
Kâfî'de de böyledir.
Dâr-i harbde, müslüman
olan ve küçük çocuklarına da islâmiyeti öğreten bir harbî, müslümanlar, orayı
zabtetmeden önce, müslüman olmuş ise, ne âlâ! Fakat, bundan daha sonra müslüman
olmuşsa; bu şahıs köledir.
Keza, bu şahıs, küçük
çocukları ve,malları alındıktan sonra, müslüman olmuşsa, yine köledir.
Bu kimsenin, kendi
yanında bulunan malları; bir müslüman veya zimmînin yanında, emaneten duran
malları; —büyük çocukları hariç—çocukları; karısı ve onun yanında taşıdığı
malları; akarı; savaşan köleleri ve bir zimmînin elinde bulunan, gasben alınmış
malları; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, fey olur.
Dâr-i harbe, emânla
girmiş ve orada, eline mal geçmiş olan, bir müslüman veya bir zimmî, bu malı
elde ettikten sonra; o beldeyi, müs-lümanlar zabtederse^ bu şahıs hakkındaki
hüküm, dâr-i harbde, müslüman olan şahıs hakkındaki hüküm gibidir.
Ancak, bu şahsın malı
hakkındaki hüküm, harbînin elindeki mal hakkındaki hüküm gibi değildir. Harbînin
elindeki mal, ganîmet; bu şahsın elindeki mal ise, feydir.
Bu hükümlerin tamamı,
müslümanların, o dâr-i harbi, zabdettiği zaman geçerlidir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e
göre, müslümanlar, bu beldeyi zab-tetmeden de, hüküm aynıdır.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre ise, kendi nefsi ve küçük çocukları hariç, bu şahsın bütün
malları feydir. Dâr-i harbde, müslüman olan kimse hakkındaki hüküm budur.
Muhiyt'te de böyledir.
En doğrusunu bilen,
Allahu Teâlâ'dır. [50]
îmâm (= devlet başkam,
ordu komutanı), ganimeti şöyle taksim eder: Ganimet malının, beşte birini
ayırır.Geri kalan, beşte dördü,ganimet ehli arasında paylaştırır.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, süvariye iki hisse; piyadeye ise, bir hisse verilir.
İmâmeyn e göre
ise, süvariye üç
hisse verilir. Hidâye'de
de böyledir.
Ordu komutanı da,
ganîmetin taksimi hususunda askerlerden bir fert menzilindedir. Sirâciyye'de de
böyledir.
İsbîcâbî: "Komutan, ancak
bir süvari kadar
hisse alır." demiştir.
Zahirü'r-rivâye de budur.
Süvarinin bindiği at,
hangi ırktan olursa olsun, hüküm değişmez. Hecin ve diğerleri de,
"at" ismine dahildir.
Fakat, savaşta devesi,
katırı veya eşeği olan kimse de, piyade kimse gibidir. Gâyetü'l-Beyân'da da
böyledir.
Dâr-i harbe, süvari
olarak giren bir kimsenin atı, —bu at, emaneten alınmış veya icârlanmış olsa
bile— ölürse; hissesi, yine süvari hissesidir.
Bu kimse, bu atı,
gasben yani zoraki almış olsa bile, yine de, süvari hissesi alır.
Ancak, bunu, mahzur
kabul eden kimse, aldığım tasadduk eder.
Atın, ganîmetler
alınana kadar, sahibin yanında olması ile, harbe girer girmez ölmesi müsâvîdir.
Ayrıca, bu at
sahibinin, süvariler veya piyadeler defterine yazılmış olması da, bir şeyi
değiştirmez. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir kimse, harbe,
piyade olarak girdikten sonra; bir at satın alır veya at, ona emaneten verilir
yahut bağışlanır ve bu şahıs, süvari olarak savaşırsa; bu durumda, onun
hissesi, piyade hissesidir. Fetâvâyi Kâdıhân'jda da böyledir.
Bize göre, bu hususta
asıl olan, askerin tecâvüz hâlidir.
Bir asker, dâr-i harbe
atlı olarak girdikten sonra; atım satar veya rehin verir; yahut birine
bağışlar, emaneten verir veyahut da, icara verirse; zahirü'r-rivâyede, bu
kimsenin, süvari hissesi atma hakkı, sakıt olur. Ve bu kimse, yaya hakkı alır.
Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bu şahıs, atını, savaş
bittikten sonra satarsa; bi'1-ittifak, süvari hissesi alır. Fethu'I-Kadîr'de de
böyledir.
Ancak, bir asker,
atını, savaş sırasında satarsa, onun süvari hissesi alma hakkı, sakıt olur.
Esahh olan da budur. Kâfi'de de böyledir.
Bir gâsıb, bir askerin
atım, zoraki alır ve bedelini sahibine borçlanırsa; atı zorla alınan bu asker
de, piyade hissesi alır. Fetâvâyi Kâdlhân'da da böyledir.
Harbe atlı olarak
giren bir asker; yerin darlığı veya ağaçlık bir yer olması sebebi ile yaya
savaşırsa; bu durumda, hissesi, süvari hissesidir.
Bir asker, düşman
hududunu, atlı olarak geçtiği halde, atm, yaşlı veya küçük (= tay) olmasından
dolayı, onun üzerinde savaşması mümkün olmuyorsa; bu durumda, bu askerin, süvari
hissesi almaya, hakkı olmaz.
Şayet, at, üzerinde
savaşüamayacak kadar, —ona bir taş isabet etmesi veya başka bir hai sebebi île—
hasta olur ve asker bu halde, o at ile sınırı geçtikten sonra, savaşa, —ganîmet
alınmadan önce— onunla başlarsa; istihsânda,
bu askere, süvari hissesi vardır. Muhıyt'te de böyledir.
Zoraki veya emaneten
alınmış yahut da kiralanmış bulunan bir atla,
düşman siniri geçildikten sonra, at, sahibine geri verilir ve savaş, yaya
olarak yapılırsa; bu durum hakkında, iki rivayet vardır. FethıTİ-Kadîr'de de
böyledir.
Gemide bulunn
süvarinin hissesi de, —her ne kadar, gemide, at üzerinde savaşmak mümkün olmasa bile— ikidir, Bahru'r-Râik'ta
da böyledir.
Bir kimse, atını, bir
başka şahsa bağışlar ve onu teslim eder; bu şahıs da, atlı olarak ve onun
üzerinde savaşmakniyyeti ile,|dâr-i harbe girer; atın sahibi de, onlarla
beraber, dâr-i harbe girdikten sonra; hibesinden dönüp, atını geri alırsa; bu
atın, kendisine bağışlanmış olduğu kimseye; bağıştan dönmeden önce, elde edilen
ganimetten, iki hisse; döndükten sonra elde edilen ganimetten ise, bir hisse
verilir,
Atın —bağıştan dönen—
sahibine ise, her iki halde de, bir hisse verilir.
Bir kimse, dâr-i
islâmda, atını, fâsid bir satışla, bir başka şahsa satıp, teslim ettikten
sonra; bu atı, satanla satın alan, beraberce, dâr-i harbe girseler ve bundan
sonra da, satan şahıs, —fâsid satış sebebiyle atını geri alsa; bu şahıs, atı
geri almadan Önce veya aldıktan sonra, ele geçen ganimetten, bir hisse alır.
Bu atı, satın alan
kimse ise; sahibi, atı geri almadan önce ele geçen ganimetten iki; sonra ele
geçenden de, bir hisse alır.
Bir kimse, üzerinde
savaşmak üzere, atı ile, savaşa gitse; başka bir şahıs da, elindeki belgelerle,
o ata, sahip çıkıp alsa; atı ile savaşa giden kimseye, bu atı, diğer şahıs
almadan önce elde edilen ganimetten iki hisse; at verildikten sonra elde edilen
ganimetten de, bir hisse vardır.
Diğer şahsa ise, her
iki halde de, bir hisse vardır.
Birinin atı, diğerinin
de katırı bulunan iki şahıs, bunları, karşılıklı satışla değişseler ve dâr-i
harbe girseler; bundan sonra da, bu
şahıslardan birisi, aldığının bir ayıbını görüp, geri verse; AsiPda, bunun
için, ne hüküm vardır?
Katın satın almış
bulunan, her hâlinde yaya gibidir. Atı alan ise, bu atı, geri vermeden önce
elde edilen ganimetten iki hisse; sonra elde edilen ganimetten de, bir hisse
alır.
Bir kimse, dâr-i
islâmda, borçlu bulunduğu bir şahsa, atını, rehin bırakır; rehin verenle.rehin
alan, birlikte, dâr-i harbe girerler; rehin alan, üzerinde savaşmak üzere, bu
âtı da getirir ve dâr-i harbde, borçlu olan şahıs, borcunu ödeyip atını geri
alırsa; bu şahıslar, her iki halde de, yaya hissesi alırlar.
Bir asker, atım, dâr-i
harbde satar ve başka bir at satın alırsa; bu şahıs., istihsânen süvaridir ve
iki hisse alır.
Dâr-i harbde, bir
müslüman, diğer bir müslümamn atını öldürür ve bedelini öder; diğeri de, bu
bedeli aldığı halde, o para ile, bir at satm almazsa; bu durumda, bu şahsa, ele
geçen ganimetten, iki hisse verilir.
Bir müslümâna, dâr-i
harbde, atı, zorla sattırılırsa; bu şahsın atının hissesi geçersiz olmaz.
Bir mücâhid, dâr-i
harbde, ganîmet elde edildikten sonra, atını satar; bilâhare bir at icarlar
veya emaneten alır ve bundan sonra da tekrar ganîmet elde edilirse; atmı
sattıktan sonra elde edilen ganimetten bir hisse alır. îcarcı ve emanetçi,
satın alan gibi değildir.
Şayet, bu kimse,
sonraki atı, satın almış olsaydı, —sonra elde edilen ganimetten de— iki hisse
alırdı. İstihsânda böyledir.
Bu durumda, atını
sattıktan sonra, kendisine bir at bağışlanan kimse süvari olur. Çünkü, bu at,
bağışlanılan şahsın malı olur. Ve onu, satın almış gibi olur.
Savaşan bir müslümamn,
önceki atı, icarla veya emaneten alınmış olsa da; onu elinden geri alsalar; bu
şahıs da, başka bir at satm alsa; bu ikinci at, birincinin yerinde olur.
Birinci at da, ikinci
at da kiralık olsa, yine aynıdır. Birinci at da,'ikinci at da emânet olursa;
durum aynı değildir. Bu durumda, ikinci, birincinin yerine kâim olmaz.
Önceki at kiralanmış
olduğu halde, ikinci at, emânet olursa; bu durumda da, ikinci, birincinin
yerini tutmaz.
Fakat, birinci at
emânet olduğu halde, ikinci at kiralanmış olursa; bu durumda, ikinci,
birincinin yerini tutar.
Emânet ata binen
kimse, dâr-i harbte, o at, elinden alınınca, başka bir emânet daha alsa; —bu
ikinci emaneti veren şahsın, başka bir atı-daha varsa;— bu emânet alan —şahıs,
süvari sayılır ve hak bakımından, ikinci at, birincinin yerini alır. Bu şahıs,
ganimetlerden süvari hissesi alır.
Ancak, ikinci defa, bu
şahsa, emânet at veren kimsenin, ikinci bir atı yoksa; emânet alan şahsa, iki
süvari hissesi yoktur. Emânet veren şahıs ise, emaneten vermiş olduğu attan
dolayı, iki at hissesine müşteri aktır.
Emânet alan şahıs, bu
at sebebi ile, iki at hissesi almışsa; onu müstehakkma; yani, bu atın sahibine
verir.
İki şahsın, bir at sebebi
ile, bir ganimetten, tam hisse almaları caiz olmaz.
Bir kimse, dâr-i
islâmda, bir at satın aldığı halde, onun, dâr-i harbe girene kadar teslim
almayıp, girdikten sonra, teslim alsa ve bedelini ödese; bu durumda, bu atı,
satan da, satın alan da piyadedir. Bedelinin, o anda veya sonra verilmesiyle
de, hüküm değişmez,
Ancak, satın alan
şahıs, bu atın bedelini, dâr-i harbe girmeden ödemiş; atı da, dâr-i harbde
teslim almışsa; istihsanen, satın alan şahıs, süvari sayılır.
İki kişi, ortak
oldukları bir at ile, onun üzerinde savaşmak için, dâr-i harbe girseler; bu
durumda, bu şahıslardan ikisi de, piyade hükmündedir.
Keza, İki kişi, her
birine, ikisinin de ortak bulunduğu iki atla, savaşa girseler; yine yaya
gibidirler.
Ancak, bu şahıslardan
birisi, savaşa girmeden önce, ortağının hissesini icarlarsa; bu durumda, o
şahıs icarcı gibi olur ve iki hisse alır.
Şayet, bu kimseler,
savaşa girmeden, kendi aralarında ve kendi rızaları ile: "İsteyen,
istediği ata binsin." derlerse; bu durumda, her ikisi de, süvari olurlar.
Ancak, bunu,
dâr-i harbe girdikten sonra yaparlarsa; ikisi de, piyade sayılırlar.
Muhiyt'te de böyledir.
Bu şahıslar, savaş
için, o atlara binmek hususunda anlaşma yapmaya zorlanmazlar.
Ancak, bu şahısların
muvafatları, İmâm Muhammed(R.A.)'egöre, savaş için olmaz.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre, bu şahıslar, cebredilirler.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)
göre ise, bu şahıslar, bu hususta anlaşmaya cebredilmezler. Fakat, anlaşma
yaptıkları zaman, hâkim bu hususta gerekeni infaz eder. Muhıyt'te de böyledir.
Ganîmetten, köleye,
kadına, çocuğa ve zimmîye hisse verilmez. Ancak, imâm, onlara, münâsip gördüğü,
az bir şeyi verebilir.
Bu hususta, mükâtep
de, köle menziîindedir.
Savaşa katılan
kölelerle; yaralan sarıp, hastalara bakan kadınlara, bunlara bir şeyler verilir.
Savaşa katılan veya
yol gösteren zimmîye de, birşeyler verilir. Ancak, bir zimmînin yol
göstermesinden, büyük menfaatler temin edilirse; ona verilen miktar artırılır.
Bu miktar, bu zimmînin, sadece savaşa katıldığı durumda, kendisine verilerek
olan miktardan da, fazla olur. Hidâye'de de böyledir.
Henüz büiûğa erişmemiş
bir çocuk veya bir bunak, savaşa
katılmışsa; bunlara da, az bir şeyler verilir.
Bu şekilde verilecek
şeyler, bize göre, ganîmetten beşte bir ayrılmadan önce verilir.
Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.[51]
Ganîmetten ayrılmış
bulunan, beşte bir, üç sehme ayrılır:
1)
Yetimlerin hissesi;
2)
Yoksulların hissesi;
3) Yolda
kalmışların hissesi.
Fakir olan akrabalara
öncelik tanınır. Ancak, bunların zenginlerine bir şey verilmez.
Bu, beşte birden—
Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hissesi, vefatı sebebiyle kalkmıştır.
Nitekim, safiy de
kalkmıştır.
Safiy, Peygamber
(S.A.V.) Efendimizin, —taksim edilmeden önce— ganimet mallarından, kendi nefsi
için aldığı, zırh, kılıç veya câriye gibi şeylerdir. Hidâye'de de böyledir.
Bize göre, bu beşte
bir, saydığımız üç sınıftan, —sadece— birine harcansa; bu caiz olur. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
îmâm {= devlet
başkanı, komutan) ganimetleri, müslümaniar arasında, taksim ettiği sırada,
—ganimetler, köle, eşya, mal veya başka şeylerden meydana gelmişse— kimine
köle, kimine hayvan, kimine para, kimine at, kimine silah verir. Elbette, bu
taksimde, süvari ve piyade hisselerini göz Önünde tutar.
Ganimeti, bu şekilde
taksim etmesi caizdir.
İmâm, ganimet ehlinin
rızası olsa da, olmasa da, —ister dâr-i harbde, ister dâr-i islâm'da olsun—
ganîmetleri bu şekilde taksim eder.
İmâm, ganimeti
dağıtıp, herkes hissesini aldıktan ve bir mücahidin hissesine, bir câriye
düşüp, ordu ayrıldıktan ve dağıldıktan sonra; bu cariye; "kendisinin, hür
bir zimmî olduğunu; müşriklerin kendisini esir aldığını" iddia eder ve iki
de, âdil ve müslüman şahit getirirse; imâm, bu cariyenin hür olduğuna
hükmederse; bu durumda, taksim bozulur mu?
Hak iddia edenlerin
sayısı, —bir, iki veya üç cariye gibi— az olur; ordu da, yerlerine dağılmış
bulunursa; bu taksim, kıyâsen bozulur; istihsânen bozulmaz.
Fakat, ordu yerinden
ayrılmamış olursa veya ayrıldığı halde, hak sahibi olanların sayısı, üçten
fazla bulunursa; bu durumda, taksim, kıyâsen de, istihsânen de bozulmuş olur.
Buna göre:
İmâm, ganimeti taksim
edip, nasibini alanlar da, yerlerine dağıldıktan sonra; bir şahıs gelir ve
kendisinin, aynı savaşta bulunup, savaştığını, bu ganimette hissesinin
bulunduğunu iddia ve bunu da, şahitlerle isbat ederse; bu durumda da, taksim,
kıyâsen bozulur; istihsânen bozulmaz.
Bu şahsın hakkı ise,
beytü'l-mâlden ödenir.
Hak sahibi çok olur ve
bu taksim bozulursa; bu durumdaki hüküm hakkında, ihtilaf edilmiştir.
Bazı âlimler:
"İmâm, bu hisse sahiplerine: "Gidin, askerleri toplayın."
der." demişler; lazı âlimler ise: "İmâm, askerleri, bizzat kendisi
toplar." demişlerdir.
Sonra, ganimete
bakılır: Şayet, ganimet, para, tartılabilen veya ölçülebilen eşyalardan,
karışık bir halde ise; imâm, hak sahibine, "hissesi kadar almasını"
emreder.
Şayet, ganimet,
tek-bir cinsten ise, o hak sahibinin hakkı, tartılarak veya ölçülerek verilir. [52]
fmâm Muhammet! (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Müslümanların elde
etmiş bulunduğu ganimetler arasında, yazılı kitaplar bulunur; ancak, bu
yazıların, Tevrat mı, Zebur mu, İncîl mi veya küfür mü olduğu bilinemezse;
imâmın bunları taksim etmesi uygun olmaz.
Bu gibi kitapların
yakılması da, münâsip olmaz.
Bu gibi kitapların
yakılması, kerih görülünce; bakılır: Eğer, yapraklan kıymetli olur ve
üzerlerindeki yazılar, yıkanıp giderilince, onlardan faydalanma imkânı
bulunursa; (meselâ: Dibağlanmış deri üzerine yazılmış kitaplar ve benzerleri
gibi) bunların yazıları silinir ve yapraklan ganîmet olur.
Şayet, yapraklan
değersiz olur ve yazıları silindikten sonra, ondan, —kağıt gibi— faydalanmak
mümkün olmazsa; bu kitaplar, halleri üzere defnolunur mu? (= gömülür mü
Evet, bunlar gömülür.
Ancak, bunların,
kâfirlerin eline geçmiyecek bir yere gömülmeleri gerekir.
Fakat, gömülecekleri
yere, kâfirlerin gelmesi ve onları alması ihtimâli vehmediliyorsa; bu durumda,
bu kitaplar gömülmezler.
İmâm, bu kitapları bir
müslümana satmak istediği halde, onun bunları, kâfirlere satacağından korkarsa;
bu kitapları, o şahsa satması mekruh olur.
Ancak, bu müslüman,
güvenilir bir şahıs olur ve böyle bir ihtimâl bulunmazsa; imâmın, bu kitapları,
ona satmasında bir beis yoktur. [53]
Alimlerimiz:
"Kelâm kitaplarının satışı hakkında verilecek cevap da, bu tafsilât üzeredir.
Bu gibi kitapları, delâlet ve fitne olacağı korkusu olan bir kimseye satma
ihtimâli varsa; imâmın bu kitapları satması
mekruh olur.
Ancak, böyle bir
ihtimâlin olmaması halinde, imâmın bu kitapları satmasında bir beis yoktur. [54]
Ganîmet mallan içinde,
üzerinde haç veya resim bulunan, altın veya gümüş gerdanlıklar, dirhemler yahut
dinarlar bulunur; bunlar —kırılmadan— satılmak veya taksim edilmek istenirse;
müstehap olan, bunları kırdıktan sonra satmaktır.
Ancak, bu şeyleri,
mevcut şekilleri ile, güvenilir ve başkasına satmasından korkulmayan bir şahsa
satmakta, beis yoktur.
Bu şahıs, güvenilir
bir kimse olmaz ve bu gibi şeyleri, bir müşrike satma ihitmalinden korkulursa;
o şahsa satmak mekruhtur. [55]
Savaşta, av köpeği ve
benzerleri gibi, satılıp bedeli alınabilecek hayvanlar ele geçerse; bunlar da
ganimettir.
Diğer ganîmet malları
gibi, bunlar da, ganîmet ehline taksim edilir. • Keza, kara avları; mâdenleri,
hazineler; dalgıçlar tarafından,
Fetâvâyi Hindiyye
denizden çıkarılan, kıymetli taşlar da, birer feydir.
Bunların da, beşte
biri ayrılır ve kalan beşte dördü, ehl-i ganimete taksim edilir.
Balıklar ve eti yenen
diğer av hayvanları hakkındaki hüküm, diğer yiyecekler hakkındaki hüküm
gibidir.
Ganîmet malı
olan, köpekler ve
doğan, şahin gibi
av için yetiştirilmiş kuşlarla
avlanmak mekruhtur.
Ganimet mallan
arasında bulunan kedilerin de, taksim
edilmesi caizdir.
Müslümanlar
tarafından, savaş esnasında, üzerinde mektup olan bir at bulunursa; bu at
hapsedilir.
Sonra, bu at,
bulunduğu yere göre, ya müslümanlara veya harbîlere mal edilir.
Şayet, bu at,
ekserisi, müslümanların yerinde veya müslümanlara yakın yerde bulunursa; bu
durumda, bu at, müslümanlara mal edilir. Ve, bulunmuş mala yapılan muamele ne
ise; bu ata da, o muamele uygulanır.
Şayet bu at,
müşriklerin bulunduğu yere yakın bir yerde bulunmuşsa, bu durumda, ehl-i harbe
mâl edilir. Ve bu at, ganîmet olur. Diğer ganimetlere uygulanan hüküm, buna da
uygulanır.
Müslümanlar, bu atı
müşriklerden almış bulunsalar ve müslüman-lardan bir topluluk, "bu atın,
islâm ordusunda bulunan birinin atı olduğuna" şahitlik etseler; bu
durumda, imâm, o atı, ya ganîmete katar veya satar; yahut bunların ikisini de
yapmayıp, atın sahibini çağırır ve hiç bir şey ödemeden, atını alır.
İmâmeynin kavline
göre, bu at, ister taksimden önce; ister taksimden sonra bulunsun; cevap
aynıdır. Muhıyt'te de böyledir. [56]
İslâm askerleri,
ganîmet alsalar, fakat, bunları iyi muhafaza etmeseler; sonra da, düşmanlar
galebe çalıp, o malları geri alsalar; bilâhare, yeni bir islâm ordusu gelir ve
bu ganîmetleri tekrar alırlarsa; bu ganimetler, ikinci defa alan askerlere ait
olur; ilk alanlara ait olmaz.
Ancak, bu durum,
ganîmet, islâm yurduna çıkarıldıktan sonra meydana gelmişse; bu durumda, ikinci
askerlerin, bu ganîmet mallarını, birinci askerlere vermeleri îcâbeder.
İmâm, ganimeti taksim
eder; beşte dördünü askere verdikten sonra, kalan beşte bir helak olursa; askerlerin
elinde bulunan mallar, selâmette kalırlar.
Keza, imâm, bu beşte
biri, ehline verir; diğer beşte dört ise, sahibinin elinde helak olursa; bu
beşte bir de selâmettedir.
İmâm, —taksimden önce—
ganîmetlerden bir kısmını, askerlerden bazılarına emânet etse ve ne
yapacaklarını da —tâ ölene kadar— açıklamasa; bu askerlerin tazmini gerekmez.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [57]
İmâm Muhammed (R.A.),
Siyer-i Kebîr'nde şöyle buyurmuştur: Müslüman veya zimmî olan, bir, iki veya üç
kişi, imâmdan izin almadan, dâr-i harbe girip, bir hayli ganîmet malı elde
etseler ve bunları, islâm yurduna getirseler; bu ganîmetlerin tamamı, bu
şahıslara ait olur. Bu maldan, beşte bir alınmaz.
Ancak, bu şahıslara,
imâm izin vermiş bulunursa; bu malların beşte birini alır; kalan ise, onların
ganimeti olur. Gâyetü'I-Beyân'da da böyledir.
Başlarında bir idareci
(= komutan) bulunan, bir cemâat, dâr-i harbe girip, bir şeyler alsalar;
—imâm izin vermemiş olsa bile— bu ganimetlerin beşte biri alınır. Hidâye'de de
böyledir.
Ebû'l-Hasen el-Kerhî,
şöyle buyurmuştur:
Biri, imâmdan izinli,
diğeri de izinsiz olan, iki topluluk dâr-i harbde karşılaşsalar ve bunların
idarecileri de olmasa; bu durumda, izinli bulunanların elinde olan mallardan,
beşte biri alınır. Geride kalan ise, aralarında taksim edilir.
Diğer cemaata, bu
maldan, bir şey verilmez.
İzinli olmayanların
elde ettiği mallara gelince; bunlardan her şahıs, elde ettiği malı alır;
aralarında, bir taksim, söz konusu değildir.
Me'zun olan ve me'zun
bulunmayan cemâatler, müştereken ganimet almış olsalar; bu ganîmet,
aralarında, kendi sayılarına göre taksim edilir.
İzinli bulunanlara
isabet eden mallardan; beşte biri alınır. Geri kalan miktar ise, aralarında
ganîmet olarak taksim edilir. Bu malı elde edenler de, elde etmeyenler de,
bundan hisse alırlar.
Ancak, izin almadan
gelenlerden, sadece, bu mah elde edenlere hak vardır. Elde etmiyenlere bir şey
verilmez.
İzinsizlerin elde
ettiği mallardan, beşte bir de alınmaz.
Ancak, bu iki cemâat
birleşir; başlarında da, bir idareci ( = komutan) bulunursa; bu cemâatlerden
birinin eline ne geçerse; —beşte biri ayrıldıktan sonra, kalan— aralarında
ganimet olarak taksim edilir.
Bu kimseler,
başlarında bir idareci bulunarak ve imâmın izni ile dâr-i harbe girdikten ve
bir hayli ganimet elde ettikten sonra; yanlarına bir veya iki hırsız gelerek
onlara katılsalar; bunların, —harbîlerden— bu cemaate katılmadan önce veya
katıldıktan sonra elde etmiş oldukları şeyler, —beşte biri ayrıldıktan sonra—
aralarında, ganimet olarak,, taksim edilir.
Ancak, askerlerin,
onlar katılmadan önce, elde ettiği şeylere, bu şahıslar, ortak olmaz. Fakat,
askerler, onlannkine ortak olur. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. [58]
tmâm, ganimetleri
taksim edip, her hak sahibinin hakkını verdikten sonra; az bir miktar artar ve
askerin çok olmasından dolayı, artan kısım taksim edilemezse; imâm, bu artan
malı tasadduk eder.
Şayet, tasadduk
etmezse; bunları beytü'1-mâle kor; böylece, bu artan kısım, müslümanların olmuş
olur.
Askerlerden bir
cemâat, komutana gelerek: "Bizim yerimiz uzak; her zaman gelemeyiz.
Ganimetten, bizim hakkımızı ver." der; komutan bunu yapar ve biraz zaman
geçtikten sonra, geride kalanların da hisselerini verir; ancak, bu durumda
öncekilerin hisselerinden bir miktar artmış olsa; komutan, bunları tasadduk
edemez. Bunu, bir yıl bekletir.
Artan, bu şeylerin,
müslümanlara verilmesi için, —imâm— cebre-dilemez. Bunlar, imâmın da olmaz.
Şayet, imâm, bunları
tasadduk eder ve sonra da, bu şeylerin sahipleri gelirse; bunları, kendi
malından emîre (= komutana) ödetirler. Bu durumda, emîr, beytü'I-mâle de, beşte
bire de baş vuramaz.
İmâm hakkında
verilecek cevap da, yine böyledir.
İmâm, —bazı askerler-
haklarını almadıklarından dolayı, artan ganîmet fazlasını tasadduk etse ve
sonradan da bu malların sahipleri gelse; bu malları, imâma tazmin ettirirler.
İmâm, bunu, beytü'I-
mâlden alamadığı gibi, başka bir kimseden de alamaz.
Ancak, imâm, bunları,
fakirlerin ihtiyacından dolayı, hak sahipleri gelinceye kadar, bu fakirlere
borç olarak taksim edebilir. Sadaka olarak dağıtması, caiz olmaz.
Hak sahipleri gelince
de, fakirlere ait maldan, alacaklarının mislini, onlara öder.
Âlimler, şöyle
demişlerdir: "Bu hususta —görevli ve yetkili— üç kimse vardır:
1) İmâm (=
Devlet Başkanı)
2) Emîr (-
Askerin Komutanı)
3) Taksim
Sahibi (= Yanı, ganîmeti taksim etmekle görevlendirilen kimse)
Taksim sahibi, fazla
olan ganîmeti, tasadduk edemez.
Emîr (= Askerin
Komutanı), fakir ve miskinlerin, beytü'l-mâlden, alacağına karşılık, onlara,
borç veremez.
İmâm ise, hem fazla
olan ganimeti tasadduk edebilir; hem de, fakirlere, beytü'l-mâlden alacaklarına
karşılık, borç verebilir."
Ganimet elde eden,
büyük bir ordu, bunu islâm diyarına çıkarırsa; herkes yerlerine gidene kadar,
bu ganimet, taksim edilmez.
Bazı askerlerin
yerleri bilinmediğinden, hisseleri kalırsa; İmâm, diğerlerinin hisselerini
verir. Yeri belli olmayan kimselerin hisselerini ise, imâm elinde tutar.
Tam bir sene geçtiği
halde, bu şahıslar gelmezlerse; bunların hisseleri, sadaka isteyenlere
verilir. [59]
Bir kimse, ganîmet
mallarından bir şey çalar ve onu ganimetin taksim edileceği vakte kadar
getirmez; bundan sonra getirirse; İmâm, bu şeyi —borç olarak— tasadduk
edebilir.
İmâm, taksimden önce
getirilen— bu maldan da, beşte bir alır. Geri kalanı ise, hak sahibi gelene
kadar bekletir. Şayet, hak sahibinin gelme ihtimâli yoksa; imâm, onu da
tasadduk eder.
Şayet, imâm,
—çaldığını söyliyen, bu askeri— yalanlarsa; getirdiği malın, beşte birini alır;
kalanını, ona bırakır.
Ganîmet malını çalan
—asker—, bu malı, imâma getirmez; ancak, tevbe eder ve onu hak sahibi gelene
kadar bekletirse; bu da olur.
Bu şahıs, hak
sahibinin gelmesinden, ümidini keserse; —"hak sahibi gelince onu tazmin
ederim." şartı ile— onu tasadduk edebilir. Aksi takdirde, tasadduk etmesi,
caiz olmaz.
Fakat, en güzeli, o
malı, olduğu gibi, imâma vermesidir. Muhiyt'te de böyledir. [60]
imâmın ve Ordu
Komutanının, tenfîlde bulunması müstehaptır.
Ancak, imâmın ve
enıîrin, ganimet ehlinin eline geçmiş bulunan maldan yanîganimetten, tenfîlde
bulunması caiz olmaz.
Tenfîl, ancak, ganimet
ele geçmeden yapılabilir.
imâm, tenfîl ederek:
"Kimin eline, ne geçerse, o, onundur." derse; dar-i harbde, askerlerden
hangisinin eline ne geçerse; o şöy, o askerindir.
Bu malın, beşte biri
de alınmaz. Ve bu mala, hiç bir kimse ortak olamaz.
Bu şahıs, dâr-i harbde
ölürse; eline geçen mal, vârislerine mîras olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da
böyledir.
İmâmın, ele geçecek
malın hepsini tenfîl etmesi; yanî askere "Elinize ne geçerse,
sizindir." demesi; uygun olmaz.
Ancak, imâm da,
askerlerle birlikte, dâr-i harbe gider; orada, göndereceği bir müfrezeye,
tenfîl edip: "Elinize geçen, sizindir." derse; bu caiz olur.
Dâr-i İslâm'dan
gönderdiği müfrezeye tenfilde bulunması ise, uygun olmaz.
Ganîmet, İslâm
diyarına getirildikten sonra da, tenfîl yapılmaz. Bu durumda ancak, beşte
birden tenfîlde bulunulabilir. Kâfî'de de böyledir.
İmâm, ganîmet ele
geçtikten sonra, fakat taksim edilmeden önce, bir askere, yorgunluğu veya sa'yü
gayreti sebebi ile, tenfîlde bulunsa; —ve reyi böyle yapmasının caiz olduğu
şeklinde olsa— sonra da, imâm, ganîmet ele grçtikten sonra, tenfîlde
bulunulamıyacağım öğrense; önce vermiş bulunduğu sözü bozmam. (Yani tenfili
geçerlidir.)
tmâm Muhammed (R.Aı)
şöyle buyurmuştur:
"İmâm, önce
tenfîlde bulunmamışsa; bir harbîyi öldüren asker, öldürdüğü kimsenin elbise ve
eşyalarını, alma hakkına) sahip değildir.
Şayet, imâm:
"Kim, kimi öldürürse; onun elbise ve eşyaları, öldürenindir."
demişse; bu durumda, bu müslüman asker, öldürdüğü harbînin, elbise ve
eşyalarını alır."
Bu, bizim
âlimlerimizin yoludur.
Beşte bir ayrıldıktan
sonra da, tenfîl caiz olabilir. Şöyle ki:
İmâm, bir müfreze
gönderir ve onlara: "Elinize geçenin, beşte birinden sonrasının, üçte biri
sizindir." veya ".. beşte birinden sonrasının, dörtte biri
sizindir." dedikten sonra; "Ordunun eline geçene de ortaksızm."
derse, bu caiz olur.
__
Meselâ: İmâm, bir
müfrezeye yollar ve onlara: "Elinize geçenin üçte biri..." veya
".. .dörtte biri, sizindir. Sonra da ordunun eline geçene
ortaksınız." derse; —bu durumda, her ne kadar, fakirlerin, beşte bir
hakları azalıyorsa da— böyle yapması caizdir.
Bundan sonra bakar:
Eğer, onların nefli, üçte bir veya dörtte birse, ganîmetten, bu hisselerini
onlara verir. Sonra da, geri kalanın beşte birini ayırır. Bunu ayırdıktan
sonra, geride kalan ganimeti, bütün askerlere taksim eder. .Şayet, bu müfrezenin nefli,
"beşte birden sonrasının üçte biri veya dörtte biri" ise; önce beşte
bir ayrılır; sonra da, kalandan, müfrezenin nefli ödenir.
Bundan sonra kalandan da, diğer
askerlere, ganîmet hisseleri dağıtılır.
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
"İmâm, bütün
askerlere: "—Beşte birden sonra— elinize geçenin tamamı, ale's-seviye,
sizindir." derse; işte bu, bâtıldır. (= geçersizdir." Muhıyt'te de
böyledir.
Bir harbîyi öldüren
asker için selb yoksa; yani "öldürdüğün kimsenin elbise ve eşyaları
senindir." denilmemişse; ölen şahsın elbise ve eşyaları ganîmettir. Bunda,
öldüren şahıs da, diğer askerler de, eşit hisseye sahiptirler.
Selb: Öldürülen
kimsenin, biniti, üzerindeki elbisesi, silahlan; hayvanın üzerinde olan, gem
ve sâiresi; âletleri, kendisinin üzerinde bulunan ve hayvanında yüklü olan
şeyleridir.
Bu kimsenin kölesi ve
onunla beraber bulunanlar ve bunların biniti ve binitte bulunan şeylerle,
evinin eşyası selb değildir; bunlar, selbin dışındadır. Kftfî'de de böyledir.
Komutan: "Kim,
bir harbîyi öldürürse; onun atı, Öldürenindir." der; bir asker de, bir
kâfiri piyade olarak öldürür ve fakat ölenin yanında bulunan kölesinde, bir at
olursa; bu at, öldüren şahsındır.
Çünkü, bu durumda,
imâmın maksadı, savaşta, atı olan harbîdir. Bu harbî de, öyledir. Ancak, atı,
yanında olmayan böyle değildir. Tebyîn'de de böyledir. [62]
Tenfîlin hükmü, onu,
diğerlerinin hakkından koparmaktır. Ancak, imâm, —diğer ganimetler gibi— nefli
de, alındıktan sonra tesbit eder.
İmâm: "Kimin
eline, bir câriye geçerse; o, onundur." der; bir müs-lümanın da, dâr-i
harbde, eline bir câriye geçerse; o şahsın bu cariyeye cima' etmesi caiz
olmadığı gibi, onu satması da caiz olmaz.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'m kavlidir. Kâfî'de de böyledir.
İmâmın, hezimet
gününde veya fetih gününde tenfîlde bulunması uygun olmaz.
Keza, mutlaka, hezîmet
veya feth olacaksa; imâmın, bundan önce de, tenfîl yapması uygun olmaz. Bu
hüküm, fetih ve hezîmetin istisna edilmeyerek: "Bir kimse, bir harbîyi
öldürürse; jonun| selbi, öldürenindir." veya "Kim, bir esir alırsa;
O, onundur." denilmesi hâlinde geçerlidir.
Fakat, "Kim,
fetihten önce —veya hezîmetten Önce— birisini Öldürürse, onun selbi,
onundur." derse; o caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Muhamıned
!(R.A.), şöyle buyurmuştur:
imâm: "Kim, bir
kâfir öldürürse; onun selbi, onundur." der ve bir kâfiri, bir asker
yaralar, diğeri de öldürürse; bu durumda, kâfiri ilk yaraliyari kimsenin,
açtığı yaranın tesiri, onun yaşamasına imkân ver-miyecek şekilde olur;
yaralananın kuvveti kalmaz, savaşamaz ve konuşamaz l:ir duruma gelmiş
bulunursa; onun selbi, bu ilk yaralıyan kimseye aittir.
Şayet , bu kafir;
öncekinin yaralamasından, ölmüyecek durumda olur; eli hareket eder; dili
konuşursa; selbi, ikinci mücâhide aittir.
İmâm, şayet,
"selb"i,
"beşte bir"den sonra
söylemişse; bu durumda; bu beşte
biri, imâm alır.
Fakat: "Kim, onu
öldürürse, selbi onundur. Beşte bir yoktur." 'derse; beşte biri, imâm
alamaz. Bu, bizim âlimlerimizin yoludur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir komutan, dâr-i
harbde, askerlerine: "Düşmana yaklaşıldı; kim, birini öldürürse, onun
selbi, öldürenindir." der ve sonra da, emîr, bizzat kendisi, bir harbîyi
öldürürse; istihsânen, öldürdüğü şahsın selbi, kendisinin olur.
Şayet emîr (=
komutan): "Kim, bir harbîyi öldürürse; onun sel-bini, ben vereceğim."
der ve kendisi öldürürse; bu durumda, selbi almada, hak sahibi olamaz.
Şayet, komutan:
"Sizden kim, birini öldürürse; onun selbi, onundur." der ve sonra da,
onu, kendisi öldürürse; öldürdüğünün sel-bini almaz.
Komutan: "Ben,
birini öldürürsem; selbi benimdir." der ve fakat, askerine: "Sizden
kim öldürürse; öldürdüğünün selbi, onundur." diyene kadar, kimseyi
öldüremez; bu sözünden sonra öldürürse; öldürdüğü harbînin selbi, kendisinin
olur.
Komutan: "Sizden
biriniz, bir harbîyi öldürürse; onun
selbi, öldürenindir." der; ancak, bu sözden sonra, bir harbîyi iki mücâhid
öldürürse; istihsânen, bu harbînin selbi, ikisine ait olur.
Keza, komutan,
askerlerine: "Kim, bir harbîyi öldürürse, onun selbi, öldürenindir."
der ve fakat, bir harbîyi, üç kişi öldürürse; istihsânen, bu üç şahsa, bir şey
yoktur.
Keza, komutan:
"Kim, bir harbî öldürürse; onun selbi, öldürenindir." der; —bunun
üzerine— bir müslüman, bir kafire vurup, atından düşürür ve onu çekip, müslüman
askerlerinin yanına getirerek, selbini alır; bu kâfir de, ganimet dağılmadan
önce, bir müddet yaşar; sonra da ölürse; bu kâfirin selbi, ona vurana ait olur.
Ancak, bu şahıs,
ganîmet dağıldıktan sonra ve dâr-i islâm'da ölürse; vuran şahsa, bir şey
verilmez.
Bir müslüman, bir kâfiri yaralar, selbini alır; müşrikler
de, yaralıyı alıp götürür; sonra da, o harbîyi yaralıyan kimse ile diğer ganîmet
ehli arasında, ihtilâf çıkar; ehl-i ganîmet: "O, ganîmet dağıldıktan sonra
öldü." derken; yaralayan şahıs:
"... önce öldü." derse; bu durumda, ganîmet ehlinin sözü
makbul olur.
Yarahyanın sözü ise,
ancak, iddiasının doğru olduğuna, müslü-manlardan şahit getirmesi hâlinde kabul
edilir.
Müşriklerden birini,
atından alarak, müslüman saflarının arasına getirip, orada kesen, bir
müslümana, bir şey yoktur. Yani, selbi ona ait olmaz. Ve, böyle yapması da
mekruhtur.
Ancak, getirdikten
sonra, onunla savaşır ve Öyle Öldürürse, bize göre, selbe hak kazanmış olur.
Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet, komutan:
"Bir kafiri, kim, tek başına öldürürse; onu selbi, öldürenindir."
dediği halde,bir kâfiri, iki kişi öldürürse; onun selbine, hak kazanmış
olmazlar.
tbn-i Semâ'a,
Nevâdir'de, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bir komutan, bir
mücâhide: "Eğer, sen, şu kâfiri öldürürsen; selbi senindir." dediği
halde; o kâfiri, başka bir müslüman Öldürürse; bu kâfirin selbinin tamamı, onu
Öldüren şahsa aittir. Diğerine bir şey yoktur.
Müntekâ'da şöyle
denilmiştir:
İmâm, müslümanlardan
on kişiye: "Hasseten, şu on kişiyi öldü-rürseniz veya köy ehlinden,
elinize ne geçirirseniz, sizindir." dediği halde; başka müslümanlar da,
—komutanın izni olmadan—, onlara iştirak etseler; ele geçirdikleri şeylere,
ganîmet olarak, ortak olurlar. Bu şey, aynına benzememiş olsa bile, hüküm
böyledir. Muhiyt'te de böyledir.
Komutan, askerlerden
birine: "Sen, birini öldürürsen, onun selbi senindir." der; o ise,
iki kişi öldürürse;-hassaten,,önce öldürdüğü şahsın selbini alır.
Komutan, askerlere
hitaben: "Sizden, herhangi biriniz, —bir kâfir öldürürse; onun selbi,
öldürenindir." der ve askerlerden birisi, on kâfir öldürürse; hepsinin de,
selbini almaya hak kazanmış olur. Bu istih-sândır.
Komutan, bizzat, bir
askere: "Sen, bir kâfir öldürürsen; onun selbi senindir." der; o da,
iki kâfir öldürürse; bunlardan birinin selbini alır. Burada, muhayyerlik,
emîrin değil; Öldüren şahsındır. O, —öldürdüğü iki şahıstan— hangisini dilerse;
onun selbini alır. Zahîriyye'de de böyledir.
Keza, komutan, —bir
askere: "Eline geçen esir senindir." der; onun eline de, peş peşe,iki
esir geçerse; Önceki esir, kendisinin olur. Ancak, her ikisini birden, ele
geçirmiş olursa; dilediğini alır.
Savaş esnâSmda,
kâfirlerden on kişi, savaşmak üzere, öne çıkınca, komutan, islâm askerlerinden
on kişiye: "Şunlarla savaşın; onları öldürürseniz, selbleri sizindir."
der; onlar da, savaşır; ancak, hepsi de o, on kâfirden birini öldürürlerse;
istihsanen, herkes, öldürdüğü kâfirin selbini alır.Fakat.kâfirlerden, dokuzunu
Öldürürler de; biri kaçarsa; istihsanen, ölenlerin selblerine, müştereken
sahip olurlar. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.
Komutan: "Her
kim, bir kâfiri Öldürürse; onun selbi, öldürenindir." der ve
mtislümanlarla birlikte savaşan, bir zimmî, bir harbîyi öldürürse; o da,
öldürdüğü şajısın selbine, hak kazanmış olur.
Keza, bu durumda, bir
tüccar, birini öldürürse; —önceden savaşsın veya savaşmasın— onun selbini alır.
Keza, bu durumda,
müslüman veya zimmî bir kadın, bir kâfiri öldürürse; selbi, onun olur.
Keza, bu durumda, bir
köle, —önceden savaşsın veya savaşmasın— bir kâfiri öldürürse; o da, öldürdüğünün
selbini alır.
Görüldüğü gibi,
bunların hepsi de, selbe müstehaktır.
Komutan: "Her
kim, bir kâfiri öldürürse; Öldürdüğünün selbi kendisine aittir." dediği
halde; bunu bulunan insanlardan bir kısmı duyar; bir kısmı da duymaz ve
duymayanlardan birisi, bir kâfiri öldürürse; selbi, Öldürenin olur.
Komutan, bir müfreze
yollar ve askerlere: "Bu müfrezenin ele geçireceği şeylerin dörtte birini,
onlara tenfîl ettim." der ve o seriyyeden (= müfrezede) bulunanlardan hiç
biri, bunu duymazsa; istihsanen, bu müfrezeye dörtte bir verilir.
Komutan: "Kimin
eline esir geçerse; o, onundur." der ve bir şahsın eline de iki veya üç
esir geçerse; işte bu esirler onundur.
Komutan: "Kim, ne
getirirse, o, onundur." der; bir topluluk da, bir adamı, elbiseleriyle
getirirlerse; komutan, getirldikleri
şeyleri onlara verir.
Komutan: "Kim,
bir kâfiri öldürürse; öldürdüğünün selbi onundur." der ve bir müşrik
hizmetçi veya müşrik bir tüccar yahut efendisine hizmet eden ve onunla beraber
olan bir köle veyahut da bir mürted, veya sözleşmesini bozup, kâfirlere
katılmış olan bir zimmî, bir kâfiri öldürürse; bunların öldürdükleri kâfirlerin
selbi de, bunlara ait
olur.
Şayet, bir kadın
savaşıyorsa; onun öldürdüğü şahsın selbi de, o kadına ait olur. Ancak,
savaş[mıyorsa; bu kadın, bir şey alamaz.
Bulûğa erişmemiş bir
çocuk, bir kâfiri öldürürse; ona da, selb yoktur.
Hasta, yaralı veya
savaş gücü olmayan bir kâfiri öldüren kimse de, onun selbini alır.
Savaşma ihtimâli
olmayan; rey'i (= görüşü) ile de savaşa katılmayan, nesli de olamıyacak olan,
ihtiyar bir kâfiri öldüren kimse, onun selbini alamaz. Zahîriyye'de de
böyledir.
Askerler, dâr-i harbe
girdikten fakat savaşa başlamadan önce, komutan: "Kim öldürürse;
öldürdüğünün selbi onundur." derse; dâr-i islâma dönünceye kadar, kim, ne
kadar kâfir öldürürse; onların selbi, kendisinin olur.
Şayet, iki taraf, bir
gün savaşırlar; fakat, birbirlerini bozguna uğralamazlar; sonra, onu takip eden
günde yine çarpışırlar ve bir müs-lüman, kâfirlerden birini öldürürse; onun
selbine sahip olur. Çünkü, harp devam ediyor, demektir.
Eğer, müslümanlar;
kâfirleri, bozguna uğratırlarsa, tenfUin hükmü bakidir.
Keza, kâfirler,
hezimete uğrayıp, kalelerine girse ve müslümanlar, izlerini takip ederek;
dönmeden, kalelerini kuşatıp onlarla savaşsalar; bu durumda da, tenfîlin hükmü
duruyor demektir.
Kafirler bozguna
uğrayıp, kaçınca; müslümanlar, onları şehirlerine gelene ve kalelerine girene
kadar takip etmez; onları talep etmez ve sonradan da, müslümanlar onların bazı
şehirlerine uğrar ve onları muhasara altına alır ve burada, bir müslüman,
bozguna uğrattıkları kâfirlerden birisini öldürürse; onun selbini almaya hak
sahibi olamaz.
Keza, müslümanlar,
hezîmete uğrayan düşmanları takip ederken; başka bir kaleye uğrarlar ve bu
kalenin halkı da diğer düşmanlardan olmaz ve burada bir müslüman bir
müşriki'öldürürse; onun selbi, öldürenin olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
islâm komutanı,
savaşan bir papazı işaret ederek: "Şunun başının getirene, şu var."
der ve bu papaz yahudî veya hıristiyan
olur; o, savaşsız güç yetirmek mümkün olmayan bir yerde bulunur ve korku
olursa; bu durumda, onu öldürene nefl vardır.
Şayet, bu papaz,
savaşsız ve korkusuzca, onu öldürmenin mümkün olacağı bir yerde bulunuyorsa;
onu öldürene bir şey yoktur.
Şayet komutan, belli
bir topluluğa: "Sizden, her kim, onun başını getirirse; ona şu var."
derse; bu icâre batıl ( = geçersiz) olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Komutan, müslümanlara,
savaşmak için saf tuttukları zaman: "Kim, bir baş getirirse; ona,
ganîmetten, beş yüz dirhem var." derse; bu, —esirlerin dışında— erkekler
için geçerlidir. Kim, bir erkek öldürürse, ona, beş yüz dirhem verilir;
getirmeyene ise, verilmez.
Ancak, harp
sakinleşip, müşrikler yenilgiye uğrayarak dağıldıkları zaman, bu geçersizdir.
Komutan: "Kim,
bir kişi getirirse; o, onundur." derse; bu söz, esirler hakkında
geçerlidir. Diğer erkekler hakkında, geçerli değildir.
Bir kimse, bir baş
getirerek: "Ben, bunu Öldürdüm; başım aldım." dediği halde; bir
başkası da: "Onu, ben öldürdüm; başını,* bu aldı." derse; başı
getirene, beş yüz dirhem verilir. Yeminle birlikte, bu şahsın sözü geçerlidir.
Diğerinin ise, sözünü isbat etmesi gerekir.
Şayet, bu ikinci
şahıs, o adamı, kendisinin öldürdüğünü, müslüman şahitlerle isbat ederse; beş
yüz dirhemin, ona verilmesine hükmedilir.
Bu durumda, bir müslüman,
bir baş getirir; bir başkası da: "Bu, düşmanlardan birinin başıdır;
—ancak—, bu şahıs, bu başı, o adam öldükten sonra aldı." der; getiren de:
"Ben öldürdüm." derse; başı getiren şahsın sözü geçerlidir; fakat,
ona, yemin ettirilir.
Bu hüküm, o başın,
müşrik başı olduğunun bilinmesi hâlinde geçerlidir.
Şayet, bu başın,
müşrik başı mı, mü'min başı mı olduğu hususunda şüpheye düşülürse; simasına
bakılır: Eğer, siması, müşrik siması ise, getirene, beş yüz dirhem nefl olunur.
Şayet, sima müslüman
siması olduğu halde, sakalı boyalı ise; onu getiren şahsa, nefl yoktur.
Bu simanın, müslüman
siması mı, müşrik siması mı olduğu ayırde-dilmezse; bu durumda da, getirene
nefl yoktur.
Başı getiren kimse,
onu kendisinin öldürdüğünü zannederken; bir başka şahıs da, onu, kendisinin
öldürdüğünü zannetse ve bu şahıs, baş elinde olan şahsa, yemin verse; o da
yemin edip, sonra da, bu yemininden dönse; bu durumda, kıyâsen, her ikisine
de, nefl yoktur. Istihsânda ise, nefl, baş, elinde bulunmayanındır.
Birlikte bir baş getiren,
iki kişiden her biri, o başı, kendisinin öldürdüğünü zannetse ve bu baş da,
ikisinin de elinde bulunsa; bu nefl, aralarında taksim edilir.
Bunların üç kişi veya
daha fazla olmaları hâlinde de, hüküm böyledir. Muhıyt'te de böyledir.
Ordu komutanı:
"Şehre, şu kapıdan kim girerse..." veya "'Şu kaleye, kim
girerse..." yahut: "Şu anbara, kim girerse..." "... ona,
bin dirhem vardır." der; müslümanlardan bir topluluk da, hücum ederek, hep
birlikte girerler ve o yerin, o kapıdan başka, kilitli kapısı bulunursa; bu
şahıslardan her birine, binef dirhem nefl verilir.
Şayet, komutan:
"Kim girerse; ona, ganimetin dörtte biri yar." dediği zaman; oraya on
kişi birlikte girmiş olsaydı; bu on kişiye, —sadece— bir, dörtte bir verilirdi.
Bu durumda,
askerlerden, önce biri, arkasından da, bir başkası girerse; bunlar, neflin
tamamına ortak olurlar.
Komutan: "Kim,
kapıdan girerse; anbarın komutanı ona verilir." dediği halde; o kapıdan,
bir topluluk girerse; bu şahıslara, —sadece— anbar komutanı verilir.
Ancak, komutan:
"... ona patrik vardır.'* dediği halde, o kapıdan, bir topluluk girmiş
olursa; bu şahısların her birine, ayrı bir komutan verilir. Bu mes'ele
yukarıdakinin hilâfınadır.
Bu durumda, şayet,
kalede, —sadece—, üç komutan bulunursa; yalnız bunlar verilir, başka şey verilmez.
Komutanın:
"...Kim girerse, ona, câriye vardır." (yani, bir câriye kıymeti
vardır.) demesi de, bir önceki hükme muhaliftir. Böyle demesi hâlinde, giı
enlerin her birine, orta halli, bir câriye bedeli verir.
Komutan: "Kim
girerse; ona, cariyelerinden bir câriye vardır." der ve bu kalede de, iki
cariyeden fazla bulunmazsa, onlara, ancak, mevcud bu cariyeler verilir; başka
bir şey verilmez.
Komutan: "... kim
girerse; bin dirhem var." der ve bunun üzerine, bir topluluk kapının
etrafından başka bir topluluk da, tavandan iner ve bunları, izinleri ile bir
başkası sarkıtmış olur ve bunlar anbarı açarlarsa; nefilleri verilir. Bu hüküm,
kaledekilerle savaşmanın mümkün olduğu yerlerde böyledir.
Ancak, savaşmanın
mümkün olmadığı yerde, meselâ: "Sarkanlar, duvarın üzerinde, bir veya iki
arşın yerden sarkmışlarsa, bunlara nefl yoktur.
Şayet, bunlar
sarkarken, kale duvarının yansına inince, ipleri kopup, kaleye düşerlerse;
bunlara nefl vardır.
Komutan: "Kim, en
önce girerse; ona, üç baş; ikinciye, iki; üçüncüye de bir baş vardır." der
ve Önce biri, peşinden diğeri ve onu takiben de üçüncüsü girerse; bunlara
söylenilenler verilir.
Keza, komutan:
"Önce girene, üç; ikinciye, iki; üçüncüye, bir baş vardır." dediği
halde; üç şahıs birlikte girerlerse; birincinin ve ikincinin neftleri bâtıl (=
geçersiz) olur; üçüne de, üçüncünün nefli olan, bir baş verilir.
Şayet, Önce, iki kişi
birden girerlerse; bu durumda da, birincinin nefli bâtıl olur. tkinicinin
nefli, aralarında taksim edilir.
Komutan, bir kimseye:
"Eğer, sen, önce girersen; sana, bir şey yedirmem; ikinci girersen; sana,
iki baş var." der ve bu şahıs önce girerse; kıyâsen, o şahsa, bir şey
yoktur. îstihsânda ise, bu şahsa, şart koşulan şey verilir.
Komutan, üç kişiye:
"Sizden, bu kalenin kapısından önce girene, üç baş; ikinci girene, iki
baş; üçüncüye, bir baş vardır." der ve bu üç kişiden birisi,
müslümanlardan bir toplulukla beraber girerse; ona, üç baş verilir. Çünkü, bu
söz, onlara izafe edilerek, "sizden biriniz..." denilmiştir. Önce
girenden maksat, bunlardan biridir.
Komutan,
"halktan, Icim evvel girerse..." demiş olsaydı da; bir kimse, —önce—
girerken; onunla birlikte, bir de, hayvan girseydi; veya komutan:
"...erkeklerden, kim girerse..." deseydi de; bu erkekle birlikte,
bir de kadın girseydi; sadece, zikredilen nefle hak sahibi olurdu.
Bunun benzeri şudur:
Komutan: MEy üç kişi!
Sizden hanginiz, diğer insanlardan önce, şu kaleye girerse; ona, üç baş
vardır." der ve bunlardan biri, bu üç kişiden, bir başkası ile veya bir
başka müslümanla; yahut, bir kâfirle girerse; bu şahsa, bir şey verilmez.
Şayet, komutan:
"Müslümanlardan, kim önce girerse; ona, üç baş vardır." der ve önce,
bir zimmî; ondan sonra da, bir müslüman girerse; bu durumda, o müslüman, nefle
hak kazanmış olur.
Fakat, komutan:
"Bu kaleye, insanlardan, önce, kim girerse..." der ve önce zimmî;
sonra müslüman girerse; bu durumda, —yukarıdaki mes'elenin hilâfına—,
müslümanabir şey verilmez.
Komutan: "Sizden,
her kim, bu kaleye, önce girerse; ona, bir baş vardır." der ve kaleye, beş
kişi birden girerse; her birine, birer baş verilir.
Baştan maksat ise,
köledir.
Komutanın:. "Kim
girerse..." veya "Hangi adam girerse..." demesi, bu hükmün hilâfınadır. Çünkü,
bu kelime müfrettir. (
=Tekildir.)
Komutan: "Sizden,
kim, beşinciye girerse; ona, bir köle vardır." der ve beş kişi birden
girerse; bu durumda, bu beş kişiden her biri, ayrı ayrı, beşincinin nefline,
müstehak olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Komutan: "Kimin
eline altın geçerse; o, onundur." veya "...gümüş geçerse; o,
onundur." der ve bir şahsın eline; altın ve gümüşle tezyin edilmiş bir
kılıç geçerse; bu zînet, onu eline geçiren şahsın olur.
Bu durumda bakılır: O
zînetlerin alınması, kılıca, fazla zarar vermiyorsa; bunlar, kılıçtan sökülüp
alınır ve nefl sahibine verilir.
Şayet, fazla zarar veriyorsa;
zînetin kıymeti ile kılıcın kıymetine bakılır: Eğer, zînetin kıymeti fazla ise;
nefl sahibi muhayyerdir: İsterse, kılıcın kıymetini verip, bu kılıcı, ziyneti
ile birlikte alır.
Fakat, kılıcın kıymeti
fazla ise; bu durumda da, komutan muhayyerdir. İsterse, cinsinin hilafı olarak,
zînetin bedelini nefl sahibine verip, bu kılıcı, zîneti ile birlikte, ganimete
bırakır; isterse, bu zîneti, kılıcın üzerinde bırakır.
Komutan da, bu şahıs
da, kılıcı almazlarsa; bu durumda, kılıç satılır. Zînetinin kıymeti, nefl
sahibine verilir. Kılıcın kıymeti de, ganîmette katılır.
Kılıçla, zînetinin
kıymetleri, birbirine eşit olursa; durum ne olur? Bu, kitapta yazılmamıştır-
Âlimler: * 'Bu
hususta, mü nâ sip olan; imâmın muhayyer olmasıdır." demişlerdir.
Muhiyt'te de böyledir.
Bir askerin eline,
gümüş kakmalı, bir at eğeri veya gem yahut mushaf geçse; gümüş kısmı, nefl
sahibinin olur. Kalan kısmı ise, beytü'1-mâle aittir. Keza, bir kimse, altın ve
gümüş, ziynet eşyaları bulsa ve bunların da kaşları olsa veya altın yahut gümüş
yüzükler elde etse; bunlar kaşları çıkarılır; kalan alün veya gümüş, nefl
sahibine verilir.
Bu kaşlar ise,
ganimete katılır.
Bir asker, bir takım
kapılar elde eder ve bu kapıların çivileri gümüşten olursa; eğer, bu çiviler
sökülünce, bu kapılar zayi olup, tekrar kapı hâline gelemiyecekse; bu nefl
sahibine, bunlardan, bir şey verilmez.
Eğer de böyledir.
Ondaki gümüş çiviler de sökülünce bu eğer bozu-lacaksa; nefl sahibine, bir şey
verilmez.
Bu kimsenin eline,
dişleri altın kaplama olan, bir müşrik esir geçse; kendisine nefl olarak, bir
şey verilmez.
Ancak, bu müşrik esir,
altından burun yaptırmışsa; hüküm, yukarıdakinin hilâfınadır. Yani, bu burun,
nefl sahibinin olur.
Komutan: "Kimin
eline, zînet geçerse; o, onundur." der ve bir kimsenin eline, melikin tacı
geçerse; o, elde eden şahsın olmaz.
Kadınların taçları da,
bu hükme muhaliftir. Yani, kim, kadınlara âit taçlar elde ederse; onlar, elde
edenin olur.
Bu nefl sahibin eline,
inci, yakut veya zümrüt geçer ve bunların içinde altın bulunmazsa; bu şahsa,
bunlardan, bir şey verilmez.
Bu, tmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavlidir.
İmâmeyn'e göre ise;
bunlar da, nefl sahibinin olur.
Komutan: "Bir
kimsenin eline, demir geçerse, o, onundur. Eline, başka şey geçen de, onun
yarısına sahiptir." der ve bir şahsın eline, kalkan, kap, silâh gibi,
demirden yapılmış bir şey geçerse; bunlar, nefl sahibinin olur.
Ancak, kılıç kını veya
bıçak kınının yarısı, nefl sahibinindir. Çünkü, bunlar, demir değildir.
Komutan:."Altın
ve gümüş, onu ele geçirenindir." demiş olsa; altınla işlenmiş kumaş ele
geçiren kimseye; eğer, kumaşın dokunuşu. altından ise bir şey yoktur.
Serahsl'nin Muhıyü'nde de böyledir.
Komutan, askerlerine:
"Sizden, kimin eline, altın geçerse; ondan, ona nasıp vardır." derse;
bu söze, sikkeii dinarlar, altın zînet eşyaları, altın kalkanlar da, dâhil
olur.
Keza, komutan:
"Kime, gümüş isabet ederse..." derse; bu tenfHe de, sikHeli gümüş,
gümüşten kalkan ve diğer gümüş zînet eşya)an dahil olur. Muhıyt'te de böyledir.
Komutan: "Kimin
eline, ipekli geçerse; o, onundur." der ve bir askerin eline, geçişi
ipekten olan, bir entari veya cübbe geçerse; bu nefl sahibine bir şey yoktur.
Şayet, komutan:
"Kimin eline, ipekli kumaş geçerse; o, onundur." der ve bir kimse,
içi dışı ipek olan bir cübbeyi ele geçirirse; o, bu adamın olur.
Bu cübbenin, dışı ipek
olmadığı halde, astarı ipek olursa; ipek olan kısım, nefl sahibinindir. Dış
kısmı ise, ganîmettir. Bu cübbe, satılarak taksim edilir.
Komutan: "Kime,
ipek cübbe isabet ederse; o, onundur." dese ve" bir şahıs, içi veya
dişi ipek olan bir cübbe ele geçirse; eğer, dış yüzü ipekse; bu cübbenin
tamamı, o şahsın olur. Şayet, iç tarafı, yani astan ipekse; bu şahsa, bir şey
yoktur, (verilmez.)
Komutan: "Kimin
eline, deniz koyununun yününden yapılmış cübbe geçerse; o, onundur.*' der ve
bir şahsın eline, dışı deniz koyununun yününde, içide samur veya ipekli olan
bir cübbe geçerse; bu nefl sahibine bir şey verilmez. Çünkü, bu cübbe, samura
izafe edilir; koyun yününe değil.
Komutan: "Deniz
koyununun yününden yapılmış elbise, kimin eline geçerse; o, onundur." der
ve bir şahsın eline, astan koyun yünü, dışı ise samur veya tilki kürkü olan,
bir cübbe geçerse; bu şahsın olmaz. Ancak, bu cübbenin, dışı deniz koyunu
yününden olursa; o zaman, bu cübbe, o şahsın olur.
Komutan: "Kim,
tilki derisinden yapılmış bir elbise, ele geçirirse; o, onundur." der ve
bir şahıs, iç yüzü (= astarı) tilki derisinden, dış yüzü, deniz koyununun
yününden olan bir cübbe, elde etse; bu cübbenin iç yüzü bu şahsın olur.
Çünkü.astara (yani iç
yüze) de elbise denir.
Komutan: "Şu,
deniz koyununun yününden yapılmış cübbeyi, kim, eline geçirirse; o,
onundur." der ve bu cübbe de, bir şahsın eline geçerse; bunun, içi tilki
derisi, dışı deniz koyununun yününden olsa bile, onun tamamı, elde eden şahsın
olur.
Komutan, askerlere:
"Sizden, her kimin eline, deniz koyununun yününden yapılmış bir entari
—veya mjejverî bir entari— geçerse; o, onundur." dese; bir şahıs da, bu
cinsten bir entari ele geçirse; fakat, içi deniz koyununun yününden veya merevî
denilen kumaştan olmasa da, pamuklu olsa ve sadece dışı o kumaşlardan bulunsa;
bu entari, onu elde eden şahsın olur. Demek oluyor ki, entarinin (elbisenin) iç
yüzüne değil, dış yüzüne itibar edilir.
Komutan: "Kim,
boğazlanacak ( = kesilecek) deve getirirse, o, onundur." der; bir şahıs
da, böyle bir deve ile, bir de inek veya öküz getirirse; ona, bir şey yoktur;
Keza, komutan:
"Kim, bağazlanacak bir deve getirirse; o, onundur." deyince; bir
kimse, dişi veya erkek bir deve getirirse; o, onun olur.
Komutan: "Kim,
bir inek getirirse; o, onundur." der de, bir şahıs, manda getirirse; ona,
bir şey yoktur.
Komutan: "Kim,
bir koç getirirse; o, onundur." der de, bir şahıs, dişi bir koyun veya
keçi getirirse; ona bir şey yoktur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Komutan: "Kimin
eline, bez geçerse; o, onundur." derse; burada kasıt pamuktan ve ketenden
dokunan şeydir. Bunu, tmâm Muhammed (R.A.), Siyer-i Kebîr isimli kitabında
böylece yazmıştır. .
Âlimlerimiz şöyle
demişlerdir: Bu, Küfe ehline göredir. Çünkü, Küfe halkı, pamuk ve ketenden
dokunan şeylere bez diye isim verirler. Bunları satana da bezzaz derler.
Halbuki, bizim
diyarımızda, pamuk ve ketenden dokunan şeylere, bez demedikleri gibi, onları
satana da bezzaz demezler. Bu şeylere, kîrbâsî derler.
Biz de, bez diye,
ibrişimden dokunan şeye derler. Bunu satana da, bezzaz derler.
Sevb (= elbise) ismi,
dîbace, sündüs, kazz, kisa ve bunlara benzeyen kumaşlardan yapılan giyeceğe
verilen isimdir.
Bisat, mest, sitr,
kalensüve ve imame, bu isme dâhil değildir.
Giyilen eşyalara ıtlak
olunan şeylere de, sevb denir.
Bunlardan hangisi ele
geçerse; işte o, nefîldir.
Şayet, ele geçen eşya
kaplan, bakır ibrikler, kazanları —ister bakır, ister tunç olsun— getirene,
getirdiğu bu şeylerden, bir şey yoktur, (verilmez.)
İslâm askerlerinin
komutanı, harbe girmeyi isteyince, müslüman-ların zırhının az olduğunu; ve
onların, savaşta çok önemi olan, bu şeye muhtaç bulunduklarını görse; bu
durumda: "Kim, bir zırha girerse; ona, ganimetten, —ayrıca— bir hisse
vardır." dese; böyle söylemesinde, bir beis yoktur.
Keza, komutan:
"Kim, iki zırha girerse; o, onundur." dese; böyle demesinde de, bir
beis yoktur.
Komutan: "Kim, üç
zırha girerse; ona, üç yüz dirhem vardır."; "Kim, dört zırha girerse;
ona, dört yüz dirhem vardır." derse; bu sözleri arasında, caiz olanı, iki
zırhtır. Bu miktarı fazlalaştırmak, caiz değildir.
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Eğer, üst üste, üç
zırh giymek mümkün olursa; bunda, müslü-manlar için, büyük fayda vardır. Bu
durumda, nefil caizdir.
Komutan: "Kim,
bir at getirirse; o, onundur." demiş olsa; bu tenfîl caiz olmaz.
Nevâdir'de şöyle
denilmiştir: Süngülerin ve kalkanların tenfüi caizdir.
Keza, komutan:
"Kim, atının üzerinde, ticfaf'a girerse; o, onundur." dese; bu caiz
olur.
Ticf af: Savaşta giyilen,
zırha benzer bir giysidir.
Komutan: "Kim,
iki ticfafa girerse; o ticfaflar onundur." derse; bazı kitaplarda yazılı
olduğuna göre, bir kimse, iki ticfafa girer ve yanında da iki atı bulunursa;
ikisine karşı da, tenfîl caizdir.
Komutan: "Sizden,
kim, üç ticfafa girerse; o, onundur." dese; o, onun olur mu?
Bu durumda, ikisi onun
olur. Fazlası ise olmaz.
Şeyhu'l-İslâm:
"Şayet, üç ticfafa girmekte, müslümanlar için fayda varsa; bu durumda, o
da, tenffl olur ve bu —üç zırhın caiz olduğu gibi— caizdir.*' demiştir.
Mubıyt'te de böyledir.
Komutan, baksa da,
surun üstünde, müsîünıaniarla savaşan bir kâfir görse ve: "Kim, oraya
çıkıp, şu adamı yakalarsa; o, onundur; ayrıca da, beş yüz dirhem
verilecektir.*' dese; bir adam da çıkıp, onu yakalasa; hem yakaladığı o adam;
hem de, beş yüz gümüş ;dirhem, onun olur.
Komutan, böyle
söylerken, o müşrik, surdan düşse ve bir asker, onu öldürse; bu askere nefl'den
bir şey verilmez.
Ancak, bu müşriki,
surdan bir müslüman atarsa; nefl onun olur.
Bir kimse, onun yanına
çıkınca; o şahıs, surun iç tarafına atlar; bu şahıs da, onu yakalayıp
öldürürse; nefli öldürene aittir.
Komutan, bakıp, sur
üzerinde birini görür ve: "Onu, kim yakalarsa; o, onundur." der; bu
sırada, o adam da, surun dış tarafına düşer ve birisi de, onu yakalarsa,
bakılır. Şayet, onu yakaladığı yer, müslü-manlara yasaklanmış bir yer ise; o,
onun olur. Ştayet, böyle değilse, o, onun olmaz.
Komutan: "Kim,
kaleye çıkar ve düşmanların üzerine inerse; ona, şu var." der; bir kimse
de, kaleye çıkar; fakat, düşmanın üzerine ine-mezse; ona bir şey yoktur.
Komutan, surda açılmış
bir gediğe bakarak: "Kim, şu gedikten girerse; ona, nefl vardır" der;
bir şahjs'da, ö gedikten değil de; bir başka gedikten girerse; bakılır: Şayet,
o gedik de, müslüman için yasaklanmış ve girilmesi çok zor olan bir gedikse;
onun nefli verilir.
Ancak, bu başka gedik,
zahmet, zorluk bakımından, diğerinden aşağı ise; bu durumda, onun nefli
verilmez.
Komutan: "Bize,
ön köle getirene, birisi verilecektir." der; müs-lümanlar da, bir sofaya
giderken, bir şahıs orayı işaret eder, fakat kendisi gitmez; gidenler ise,
orada on köle bulurlarsa; bu durumda, orayı gösteren şahsa bir şey verilmez.
Ancak, komutan, ehl-i
harbden olan esirlere: "Sizden kim, bize, on kölenin yolunu gösterirse,
iştje o, hürdür." der; bunlardan birisi de, on kölenin bulunduğu yeri
gösterir; fakat, kendisi gitmez; müslümanlar da, onun tarifi ve delâleti iîe,
gidip, on köle bulurlarsa; bu durumda, gösteren şahıs hür olur.
Görüldüğü gibi, bu
mes'ele, yukarıdaki mes*elenin hüâfmadır.
Ancak, bu şekilde hür
olan kimse; tekrar, dâr-i harbe yollanmaz.
Fakat, esirlerden
birisi: "Ben size yol gösteririm; beni, hür bırakıp, beldeme
yollarsanız." der ve onun delâleti ile de, istenilen ele geçerse; bu
durumda, bu esîrin yolu açık olur.
Bir esir: "Beni,
hür bırakırsanız; size, on kişinin yerini gösteririm." der; komutan da:
"Olur." karşılığını verir ve o esir, gidip, on kişinin yerini
gösterirse; bu durumda, o esir, hür olmaz.
Komutan, —muhasara
ettiği— kale halkına: "Bana, yüz kişi verirseniz; diğerleriniz, kalenizde,
emân içindesiniz." der; onlar da, doksan kişi gönderirlerse; imâm, bu kale
de bulunanlarla savaşır; fakat, onlardan aldığı doksan kişiyi geri yollar.
Fakat, komutan, kale
halkına: "Bana, yanınızdaki müslüman esirlerden, yüz kişi gönderin."
dediği halde; onlar doksan kişi gönderseler; yine onlarla savaşır; ancak,
kimseyi geri göndermez.
Komutan, esirlere:
"Kim, bize, ön savaşçının yerini gösterirse; o hürdür." dediği halde;
bu esirlerden biri, gidip, savaşmıyan on kişiyi gösterirse; hür olmaz.
Bu esir,
müslümanlardan kaçmış kişileri gösterirse, bakılır: Eğer, onlara yaklaşılmadan
kaçmjşlarsa; o köle, göstermiş olmaz. Fakat, yaklaştıktan sonra kaçmışlarsa; bu
esir, hür olur.
Komutan,
esirlere: "Kim, bize, kalenin —veya
mağaranın— yolunu gösterirse; artık, o hürdür." der ve esirlerden birisi
gösterdiği halde, müslümanlar zafere erişemezse; yine, o esir hürdür.
Komutan, dâr-i harbden
elde ettiği ganimet mallarını, dâr-i İslama yollamak isteyince: "Kim,
bize, yol gösterirse; ona, bir köle vardır." der v« bir müslüman, sözle
tarif eder; ancak, kendisi gitmezse; ona, bir şey verilmez.
Fakat, beraber gidip,
onlara yol gösterirse; bu durumda da, ona, ecr-i misil verilir; fazlası
verilmez,
Komutan, esirlere:
"Bize, kim, yol gösterirse; ona ehli ve çocuğu verilecektir." dese ve
onlar da, yol gösterseler; bunlar, halleri üzerine yine esirdirler.
Şayet, komutan:
"... ona, nefsi, ailesi, çocuğu ve ganimetten yüz dirhem vardır."
demiş olsa ve —esirlerden— birisi yolu gösterse; söyle-'nilen şeylerin hepsi onundur.
Komutan: "Şu
kalenin yolunu, bize kim gösterirse; o, hürdür." der; bu kalenin de,
muhtelif yolları bulunur ve gösteren şahıs da, bu kapıların en uzağını
gösterirse; ve müslümanlar, o yolla gitmiş olurlarsa; o esir, hür olur. Aksi
takdirde, hür olmaz.
Komutan: "Kalenin
yolunu, bize, kim gösterirse; artık, o hürdür."
deyince; esirlerden
biri, başka bir yol gösterirse, bakılır: "Eğer, gösterilen yol, genişlik
ve kolaylık bakımından, arzu edilen yolun aynısı ise, bu esir hür olur.
Ancak, bu esirin gösterdiği
yol, arzu edilen yoldan daha zahmetli ve zorsa; o hür olmaz. Serahsf'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Ordu komutanı, dâr-i
harbde tenfil'de bulunur ve askere: 'Kimin eline, hayvan, eşya, silah ve
benzeri şeylerden ne geçerse; ona, elde ettiğin dörtte biri vardır. derse;
ganimetten hisse alacak olan her fert, bu tenfil'den istifade eder. Ganîmetten
hisse alamıyacak olanlar, ten-füden de yararlanamazlar.
Kadınların,
çocukların, kölelerin ve zimmîlerin de, ganîmette hissesi vardır; dolayısıyle,
bunlar da, nefle müstehaktır. Muhıyt*te de böyledir.
Ancak,imâm,ganîmetİ
hür ve bulûğa erişmiş müslümanlara tahsis ederse; bu durumda, kadınların ve
diğerlerinin, o ganîmette hisseleri olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Tüccarlar da, ganimet
ve nefle hak sahibi olanlardandır.
Em ân altında bulunan
harbîler, eğer, imâmdan izin almadan, —bizim tarafımızda— savaşmışlarsa;
ganîmetten hisseleri yoktur. Ancak, imâmın izni ile, savaşmışlarsa; ganîmetten
hisseleri vardır ve onlara, az-çok bir şey verilir. Bunlar, nefle de
müstehaktırlar. Muhıyt'te de böyledir.
Komutan: "Sizden,
kim, bir kâfiri öldürürse; onun selbi, öldürenindir.'* dese ve müslüman olan,
ehl-i harbden bir topluluktan bir kişi, bir müşriki öldürse veya sokak ehlinden
birisi, bir müşriki öldürse; bu durumda, kıyâsen, bunlara selb yoktur;
istihsânen ise vardır.
Komutan: "Kim,
bir kâfir öldürürse; onun selbi, öldürenindir." dedikten sonra,
müslümanlardan, yardımcı bir kuvvet gelir ve bunlardan' birisi, bir kâfiri
öldürürse; —bu sözü söyleyen komutan, bütün askerlerin komutanı ise— o kafirin
selbi, onu öldüren askerin olur.
Aslolan: Kim,
öldürülmesi mübâh olanlardan birisini öldürürse; —tenfil sebebi ile— onun
selbine müstehak olur.
Tenfil olmayan selbin
tamamına, ganimet sebebiyle hak sahibi olmak sahihtir.
Ganîmette hakkı
olmayan kimsenini, tenfilde de hakkı yoktur.
Komutan: "Sizden,
kim, bir kâfir öldürürse; selbi onundur.*' der ve bir şahıs, savaşa katılmamış
olan, —ehl-i harbden olan— bir hizmetçiyi öldürürse; veya ticaret ehl-i olan,
bir kâfiri; yahut, aftdini bozup, harbîlere katılmış olan bir zimmîiyi; veyahut
da, harbilerden, savaşa gücü yetmeyen bir hastayı öldürürse; bu durumda,
öldürdüğü kişinin selbi, öldüren şahsın olur.
Çünkü, bunların katli
mubahtır.
Şayet, bu şahıs, bir
kadını veya bir çocuğu öldürürse; ona, —selb vesaire gibi— bir şey yoktur.
Ancak, bunlar
savaşıyorlarsa, o, müstesnadır.
Yaşlı bir ihtiyarı
öldürene de, —selb gibi— bir şey yoktur.
Kâfirlerle birlikte,
müslümanlara karşı savaşan bir müslümanı öldüren kimseye, onun selbi verilmez.
Çünkü, müslümanın elinde bulunan şey, ganîmet olmaz.
Fakat, onun selbi,
kendisine kafirler tarafından ödünç verilmiş şeylerse; onun Öldüren, selbini
alır.
Eğer, selb, kâfirin
elinde, bir çocuğun veya bir kadının emâneti olarak bulunuyorsa; bu şeyler, o
kâfirin malı gibi olur.
Şayet, bir müslüman
veya bir zimmî, bir harbîden, ödünç bir silah almış ve müslümanlara karşı
savaşmışsa; bu şahsı da, bir müslüman öldürmüş bulunursa; bu durumda, bakılır:
"Eğer, bu şahıs, dâr-i harbde müslüman olmuş ve çıkıp bize gelmemişse;
onun selbi, onu öldüren kimseye aittir.
Bu kavil, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.
İmâm ey n ise, buna
muhaliftir.
İhtilâf şunun
üzerinedir: İmâm Ebû Hanîfc (R.A.)'ye göre; o şahsın yanında bulunan şeyler,
ganîmet olur.
İmâmeyn'e göre ise,
bunlar, ganîmet olmaz.
Bu kimse, dâr-i
islâmda, müslüman olmuşsa; onun malı, ganîmet olmaz.
Şayet, bu şahıs,
dâr-i harbde müslüman olmuş ve bize
hicret etmemiş; onun silâhını bir harbî zoraki almış ve savaşmış; onu da, bir
müslüman öldürmüşse; onun selbi, onu öldürenindir!
Böyle bir şahsın
selbini alan müslüman, onu, kâfir saflarına atsa ve bir kâfir onu aldıktan
sonra da müslümanlar galip gelse ve o selb, ganimetin içinde bulunsa; bu mal,
ganîmetten olur. Ve, o adamı öldüren ^ahşa; bir şey yoktur^
Düşman mağlup edilse;
fakat, onların, —atılan— o selbi alıp almadıkları bilinmese; bu durumda
bakılır: Eğer soyulmuş bulunursa; of eydir.
Şayet, selb, öldürülen
adamdan soyulmamış ve onun üzerinde duruyorsa; bu selb, o adamı Öldürenindir.
Keza, müşrikler, o
kâfiri, ölür ölmez çekerler; selbi üzerinde kalır; soymazlar ve sonra da,
kâfirler kaçarsa; o kâfirin selbi, onu öldürene aittir.
Askerler, bir veya iki
konak gittikten sonra; o kâfiri, hayvanının üstünde bulsalar ve onun, birinin
elinde olup.olmadığını bilmeseler; bu, kıyâsen, onu Öldürenindir. Istihsânen
ise, öldürenin değildir.
Müşrikler, bu kâfirin
hayvanını yakalayıp, üzerine, ölüyü yüklet-seler Ve silâhı da, üzerinde olsa;
bu durumda da, onun selbi, öldürenindir.
Müşrikler, bu hayvanın
üzerine, onun silâhı ile birlikte, kendi silâh-' îarını ve eşyalarını da
yükleseler; işte bu, fey olur.
Ancak, diğer kâfirlere
ait eşya, —ekmek katığı ve benzeri gibi— az bir şey olursa; bu durumda, bunlar,
onu Öldürenin olur.
Bu ölünün vereseleri,
bir hayvan alıp, ölüyü ve silahlarını, ona yük-letseler; işte o, fey olur. Bu
durumda, vasî de, verese yerindedir.
Komutan: "Kim,
bir kâfir öldürürse; onun atı, öldürenindir." der; bir kimse de; semer
vurulan bir atın üzerinde bulunan, bîr kâfiri öldürürse; o at, bu adamın olur.
Fakat, bu kâfir, eşek,
katır veya deve üzerinde bulunursa; öldüren şahıs, selbini almaya hak kazanmış
olmaz.
Komutan: "Kim,
bir kâfir öldürürse; semer vurulan beygiri, onundur." der; bir kimse de,
bir kâfiri, atı üzerinde öldürürse; ona sahip olmaz.
Çünkü, —değerce—
noksan tenfilden, —değerce— yüksek oîana, hak kazanılamaz.
Şayet, komutan:
"Kim, bir kâfir Öldürürse; onun hayvanı, öldürenindir.'* demiş olsaydı; o
kafiri, hangi hayvanın üzerinde öldürürse öldürsün* o hayvan, öldürenin olurdu.
îster, eşek; ister, katır; ister, at olsun fark etmez.
Ancak, deve üzerinde
Öldürmüş olursa; öldürenin, onu almaya hakkı olmaz.
Komutan: "Kim,
bir kâfiri, eşeğin üzerinde öldürürse; işte o, onundur." der; bir kimse
de, kâfiri dişi eşeğin üzerinde öldürürse; o, onun olur. Deve ise, bunım
hiİâfmadır.
Şayet, komutan:
"Kim, bir kâfiri, dişfeşeğin üzerinde öldürürse; o, onundur." dediği
halde, bir şahıs, bir kâfiri, erkek eşeğin üzerinde öldürürse; ona, bir şey
yoktur, (verilmez.)
Çünkü, dişi eşeğin
ismi, erkek eşeğe şâmil olmaz.
Keza, erkek deve (=
baîr) ile dişi deve (= naka) de böyledir.
Ancak, bağ! < =
erkek katır) ile bağle (= dişi katır) bunun hılafı-"zira, bunların her
biri, ism-i cinstir. Yani, erkeği de, dişisi de, birdir. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir. [63]
İki kâfir kavimden
biri, diğerine galip gelip, onları esir etse ve mallarını alsa; o mallara mâlik
(= sahip) olurlar.
Biz, bir kâfir kavme galip gelsek; aldığımız ve
bulduğumuz şeyler, bize helâl olur.
İki taife ile bizim
aramızda anlaşma bulunur ve bu iki taife savaşıp, biri diğerine galip gelirse;
biz, galip gelenlerin, diğer taifeden almış bulunduğu ganîmet mallarından —her
hangi birini—, satın alabiliriz.
Keza, bizimle iki
taife arasında anlaşma bulunur ve onlar bizim yurdumuzda savaşırlarsa; galip
gelen taraftan, —ganîmet mallarından— bir şey, satın alamayız.
Fakat, bu iki taife,
başka bir beldede savaşırlarsa, galip gelenlerin, güvence altında
bulunanlarından, —ganîmet malı olan— köle veya başka bir şey satın alabiliriz.
Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.
Ehl-i harp, bizi
istilâ edip* mallarımızı alır ve yurtlarına götüriir-lerse; bize göre, o
mallara sahip olurlar.
Bundan sonra,
müslümanlar, bu harbîlere, galebe çalar ve onlardan ganîmet alırlarsa; bu
ganîmet taksim edilmeden Önce, bir müslüman, kendisine ait bir şeyi bulursa;
onu hemen alır; buna, bir bedel de vermez.
Fakat, bu müslüman,
bir malını, ganîmet taksim edilip, bu şey,-birinin hissesine düştükten sonra
onu bulursa; bu mal, kıymetli bir şeyse; kıymetini ödeyerek, —o şahıstan almak
isterse— alır. Fakat, bu mal mislî ise, taksimden sonra, onu alamaz. Fetâyâyi
Kâdîhân'da da böyledir,
İbn-i Mâlik, İmâm Ebû
Yûsuf (R.A.)'dan, O da, İmâm Ebû Hanîfc (R.A.)'den, —O'nun şöyle buyurduğunu—
rivayet etmiştir:
Bir esir, ganimetlerin
taksimi sırasında, bir şahsın hissesine düşer ve —sonra— eski efendisi gelirse;
onu, aldığı kıymeti ödeyerek geri alır.
Bu hüküm, efendinin, o
köleyi, —taksimden önce— olmaması ve o şahsın hissesine düşmesi hâlinde
geçerlidir. Muhıyt'te de böyledir.
Bu hüküm, kâfirlerin,
müslümanlara galip gelip, mallarını aldıkları ve bu mallan, yurtlarına
götürdükleri zaman geçerlidir.
Fakat, bu malları
yurtlarına çıkartmamışlar ve müslümanlar, galip gelerek, onları geri almışlar
ve bundan sonra da, sahibi gelmiş bulunursa; bu durumda, mal sahibi, bir şey
vermeden, malını geri alır.
Çünkü, harbîler, o
mala, onu yurtlarına çıkartmadan sahip olamazlar.
Keza, bu harbîler, o
malı, islâm yurdunda taksim etseler bile, bu caiz olmaz. Müslümanlar, galip
geldikleri zaman, o mal, karşılıksız olarak sahibinindir.
Bir müslüman, dâr-i
harbden, düşmanların esir aldığı bir köleyi satın alsa; onun efendisi gelip,
bedelini vererek geri alabilir veya almaktan vaz geçer.
Efendisi, bu köleyi,
almadan önce ölürse, vârisi gelip, onu satın almak isteyebilir.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre, vâris, bunu isteyemez.
İmâm Muhammed (R.A.)'e
göre ise, vârisin de, bu köleyi alma hakkı vardır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da
böyledir.
tbn-i Semâ'a, İmâm Ebû
Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.
Bir kimse, bir köle
satsa ve bu şahıs, o köleyi, alıcıya teslim etmeden önce, bu köleyi düşman esir
alsa ve satan da ölse; sonra da, bir müslüman, o köleyi satın alıp getirse;
satan şahsın vârisleri, bedelini vererek, o köleyi geri alırlar. Bunlardan da,
önce satın almış bulunan şahıs, köleyi alır.
Şayet, satan şahsın
vârisleri olmasaydı; satın alan şahsın, o köleyi almasına da yol vardı.
Muhıyt'te de böyledir.
Bir tüccar,
düşmanlardan bir köle satın alır ve onu islâm yurduna getirir; önceki sahibi
de, onu, o tüccardan satın alırsa; bu durumda, o tüccar, köleyi altın veya
gümüş paranın dışında, başka bir karşılıkla almışsa; sahibi de, onu, o kıymetle
geri alır.
Keza, düşman, o
köleyi, bir müslümana bağışlamış olursa; bu kölenin eski sahibi, onu, bu
müslümandan bedelini ödeyerek ahr.
Tebyîn'de de böyledir.
Keza, buna benzer
mes'elelerde de hüküm böyledir. Yani, hîbe edilen herhangi bir şeyi, önceki
sahibi, bedelsiz alamaz.
İki kölesi olan bir
müslüman:"Kölelerimdenbiri hürdür.*' dese de, hangisinin hür olduğunu
açıklamasa ve bu köleleri, düşman aldıktan sonra; biz galebe çalarak, onları,
düşmanın elinden alıp, yurdumuza getirsek ve onları, eski sahibine versek; bu
kölelerin efendisinin, düşman, onları alıp götürdükten sonra, hangisinin hür
olduğunu açıklamış olması da, sahih olur.
Bu şahıs, düşman,
kölelerinden birini götürdükten sonra, hangisinin hür olduğunu açıklasa, bu
yine caiz olur. Kâfî'de de böyledir.
Bir kimse, düşmana
esir düşmüş bulunan bir köleyi satın alıp, dâr-i İslama getirdikten sonra; bu
kölenin gözünü çıkarsalar ve satın alan şahıs, diyetini alsa; —ilk— efendisi, o
köleyi, o şahsın, düşmandan aldığı bedel mukabilinde alır. Diyetini ise alamaz.
Bundan dolayı, bedelinden de, bir şey düşüremez.
Esir olan bir köleyi,
bir kimse, bin dirheme satın aldıktan sonra, o köle, ikinci defa esir düşse ve
onu dâr-i harbe götürseler; bir başka şahıs daha, onu, bin dirheme satın alsa;
bu durumda, önceki efendisi, onu ikinci efendisinden alamaz.
Önce satın almış
bulunan şahıs, bedelini vererek, o köleyi, ikinci defa satın alan şahıstan
alabilir.
Sonra da, önceki
efendisi, isterse; bu şahsa, iki bin dirhem ödeyerek, onu alabilir. Hidâye'de
de böyledir.
Ancak, ilk satın alan
şahıs, bu köleyi almaktan kaçınırsa; bu durumda, eski efendisi, o köleyi
alamaz. Kâfî'de de böyledir.
Şayet, ilk satın alan
şahıs, ikinci satın alan şahıstan satın alırsa; önceki efendi, onu satın
alamaz. Çünkü, bu durumda, "onu
alma hakkı" elinden çıkmış olmaktadır. Tebyîn'de de böyledir.
Bir kimse, düşmandan
bir köle satın alıp, onu dâr-i İslama getirir ve bu sırada, sahibi hazır
bulunmaz; o şahıs, bu köleyi, bir başka şahsa sattıktan sonra, sahibi gelirse;
bu kimse, ikinci satın alan şahıstan, ödediği bedeli ona vererek, alabilir.
Bunun için, önce almış bulunana bir yol yoktur.
Şayet, önceki şahıs, köleyi
satmış olmasaydı; sahibi ondan alırdı.
Eğe'r, kölenin sahibi,
ikinci satışı bozup, birinci şahsın verdiğini vererek almayı istese; bunu
yapamaz. Bu, İmâm Ebâ Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir.
İmâm Muhammed (R.A.),
Siyer-i Sağîr'inde şöyle buyurmuştur: "Bu kölenin önceki
sahibi, harbîden temellük edenin
ücretini bozar; rehnini ise bozamaz." Muhıyt'te de böyledir.
Birinci müşteri, bu
köleyi, başka bir şahsa bağışlamış olsa; efendisi, bu hibeyi bozamaz.
Bu köle, bir suç
işlese de, ilk satın alan şahıs, işlediği suç mukabilinde; onu karşı tarafa
verse; bu durumda, efendisi, kıymetini ödeyerek, bu köleyi satın alabilir.
Keza, bu köleyi ilk
satın alan şahıs; kasden bir suç işlese de; bu köleyi karşılık vererek sulh
olsa; kölenin ilk sahibi, yine, bedelini
vererek, onu, alabilir.
Bu şahıs, suçu hatâen
işlemiş ve bu köleyi de, diyet olarak vermiş bulunsa; hüküm yine böyledir.
Bu köleyi, bir harbî,
bir müslümana bağışlasa ve bir adam da, onun gözünü çıkarsa; bunun üzerine,
kendisine bağışlanan şahıs, bu köleyi, kör eden şahsa kıymetini alarak satsa;
bu kölenin ilk sahibi, onu, kör eden şahıstan, kör değeri ile satın alır.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavlidir.
îmâmeyn'e göre, ilk
sahibi, bu köleyi, gözü çıkartılmadan önceki kıymeti ile alır. Bu da, onun
verdiği kıymettir.
Doğurmuş olan bir
cariyenin çocuğunu bir adam öldürürse; bu cariyenin önceki sahibi, ölen çocuk
için, bir hak alma hakkına sahip değildir.
Fakat, bu cariyeyi, o
günün kıymeti ile ya alır veya aîmaz.
Ana ölse veya öîdürülse;
çocuğun sahibi, hissesini alır. Şöyleki:s Ananın hîbe edildiği gündeki
kıymetini, taksim eder ve çocuğa ne düşerse, onu alır.
Bir kimse, bir köleyi
bin dirheme satın alsa ye teslim almadan Önce, o köle esir düşse; daha sonra
da, o köleyi, bir başka şahıs, beşyüz dirheme satın alsa; bu satan şahıs da,
beş yüz dirhemini aldıktan sonra; Önce, o köleyi, bin dirheme satın alan şahıs,
onu, iki bedelle (1000 + 500) alır. Satıcı, buna razı olmazsa, müşteri, onu,
beş yüz dirheme satın alır.
Şayet, onu, veresiye,
bin dirheme satmış olsa; müşteri, isterse, buna razı olmaz ve geri verir.
"Al, beş yüzünü." der.
Esir düşmüş olan bir
köleyi, bir kimse, düşmandan, bin dirhem vererek satın alır; sonra, bu köle,
tekrar esir düşer ve başka bir şahıs da, bu defa, onu, beş yüz dirheme satın
alır ve önceki efendisi ile ikinci defa satın alan şah;s, hâkimin huzuruna
çıkarlar; hâkim de, önceki müşterinin, bu köleyi aldığını bilerek veya bunu
bilmeden, eski efendisine hükmederse; bu hüküm geçerli olmaz ve bu köle,
ikinci müşteriye geri verilir. Tâ ki, birinci müşteri alana kadar, bu böyledir.
Birinci müşteri, bu
köleyi alınca; eski efendi, dilerse, iki bedeli (1000 + 500 = 1500 dirhemi) vererek, onu satın
alır.
Şayet, bu kölenin
efendisi, ikinci müşteriden hükümsüz olarak aldıktan veya satın aldıktan sonra;
birinci müşteri gelse; önceki efendiden, bin dirhemini alır. Sonrada, önceki
efendi, onu, iki bedelle, dilerse, satın alabilir.
Keza, ikinci
defa alan şahıs,
o köleyi, birinci
efendisine bağışlamış olsa»; birinci
müşteri, o şahıstan,
bu köleyi, kıymetini ödeyerek alabilir. Çünkü, bu
durumda, o şahıs, yabancı gibidir.
Sonra da, bu efendi, o
birinci müşteriden, bedeli ve kıymeti ile, bu köleyi satın alabilir.
Rehin bulunan bir
köle, rehin olduğu şahsın elinde iken, esir düşse ve bir şahıs da, onu, bin
dirheme satın alsa; rehin bırakanla rehin*alan geldiği zaman bu köleyi alma
hakkı, rehin bırakmış olana aittir. Çünkü, o fazladır ve sanki, sahibi; cinayet
işlemiş de, o köleyi fidye olarak vermiş olan kimse gibidir.
Bu köleyi, rehine
veren almak istemezse; rehin alan şahıs, bedelini Ödeyerek alır. Bu durumda da,
rehin verenin borcu düşer.
Şayet, rehinin kıymeti
iki bin, borç ise, bin dirhem olursa; o, olduğu gibi rehin kalır. Şayet, rehin
veren, buna razı olmazsa; köleyi alır.
Kâfirler, cinayet
işlemiş bulunan bir köleyi elde edip, yurtlarına götürdükten sonra; müslümanlar
galebe çalıp, o köleyi, islâm yurduna getirerek, eski sahibine verseler ve
ondan bir şey almasalar; kendilerine karşı, bu kölenin suç işlemiş bulunduğu
şahıslar; şayet ganimetin taksiminden sonra, bu köleyi almak isterlerse;
kendilerine bir şey verilmez. Bu köle, onların olmaz.
Çünkü, bu şahısların
hakkı, mücerred bir haktır. Böyle bir hakla, mülkiyeti bozmak caiz olmaz.
Muhıyt'te de böyledir.
Hissesine, böyle bir
esir düşmüş olan bir şahıs, —bu kölenin efendisi orada bulunmazken— bu köleyi,
azâd etse veya müdebber kılsa; bu caizdir,
İmâm Mııhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
"Bir kimsenin bir
şeyini, kâfirler elde edip, kendi yurtlarına götürdükten sonra, bir müslüman
oraya gidip, o şeyi onlardan satın alarak, dâr-i islâma getirse; bundan sonra,
o şeyin eski sahibi gelip onu, satın alan şahıstan alamaz.*'
Bu mes'ele, Ziyâdât'da
böyle zikredilmiştir. Siyer-i Kebir'de ise "... alır." diye mezkûrdur.
Çünkü:
Bu kimse, o şeyi,
düşmandan, sahih bir "alış-veriş"le, satın almıştır. Zira, dâr-i
harbde, harbî ile müslüman arasında ribâ (= faiz) câri olmaz. Bu durumda, bu
şahsın, almak hakkı baki kalır.
Nitekim, bu şekilde,
burada, dirhemlerin dirhemlerle satın alınması gibi...
Ziyâdât'da zikredilen
hüküm ise, müşterinin, dâr-i harbde, düşmandan o şeyi, fâsid bir
"alış-veriş'le, satın almış olması halindedir.
Çünkü, Allahu Teâlâ,
faizi mutlak şekilde haram kılmıştır. Müşteri ise, onu, fâsidbir
"ahş-veriş"lealmıştır.
Ziyâdâtta zikredilen,
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. O'na göre, faiz —ahkâmı— dâr-i harbde ve
müslümanlarla harbîler arasında da câridir.
Şayet, müşteri, aldığı
bu şeyi, mislinden noksana almış ve onu dâr-i islâma getirmiş bulunursa;
rivayetlere göre, eski sahibi, onu alabilir.
Müşteri, bu şeyi,
harbîlerden, şarap veya domuz vererek satın alrmş olursa ve onu dâr-i islâma
getirmiş bulunursa; bütün rivayetlerin ittifakı üzere, onu, eski sahibi alamaz.
Şayet, müşterinin,
harbîden aldığı bu şey, bir zimmînin olursa; bu durumda, bu zimmî, müşterinin
karşılık olarak ödediği domuz veya şarabın bedelini, ona vererek, malını alır.
Müşteri, bu malı,
düşmandan, misli ile aldıktan sonra; dâr-i islâma getirirse; rivayetlere göre,
o malı, eski sahibi alamaz.
Şayet, müşteri, o
şeyi, misli ile veresiye alıp, dâr-i İslama getirirse; eski sahibi, yine onu
alamaz.
Müşrikler, bir şahsın,
bin dirhemini alıp, dâr-i harbe götürür, bir müslüman da, o bin dirhemi, bin
dirhem gülle île satın alıp, onu dâr-i islâma getirirse; bütün rivayetlere
göre, onu, eski sahibi alabilir.
Bu müşteri, o malı,
güllenin mislini ödeyerek dinarlarla alıp, dâr-i harbe çıkarmış olsaydı; yine o
dirhemleri, önceki sahibi, dinarların mislini vererek alabilirdi.
Keza, bu müslüman,
düşmanlardan bin dirhem gülleyi, bin dirhem nakdile satın almış ve onu dâr-i
harbe çıkarmış olsa; önceki sahibi, onu alabilir.
Harbîler, bir
müslümanın, on elbisesini alıp, dâr-i harbe götürür; başka bir müslüman da,
oraya gidip, o düşmandan, eşya mukabilinde, o on elbiseyi alırsa; önceki sahibi
eşyaların kıymetini Ödeyerek, elbiselerini geri alabilir.
Düşmanın götürmüş
olduğu bir şeyi, bir müslüman ondan satın alsa ve bu şeyi ikiye bölüp, bir
parçasını zayi etse; Önceki sahibi, kalanı yarı kıymetini vererek ajabilir. Bu
şey, elbise olsa da, hüküm aynıdır.
Alman bu şey, gümüşten
yapılmış, kıymeti bin dirhem; ağırlığı ise, beş yüz dirhem olan bir ibrik
olursa; satın almış olan bu müslüman, onu, düşmandan, ağırlığından çok veya az
bir karşılıkla satın almışsa, önceki sahibi, onu, «insi ile değil de, bunun
hilâfına olan kıymeti kadar verip, ipriğini alır.
Şayet, bu müşteri, bu
ipriği, aynı ağırlığı vererek, başabaş almış ve dâr-i islâma getirmiş olursa;
bütün rivayetlere göre, ilk sahibi, bu ipriği, bin dirhemi vererek alır.
Şayet, bu müşteri, o
ipriği, harbîden, dirhemlerin ağırlığını vererek ve fakat, bedelini sonra
vermek üzere alırsa ve dâr-i islâma getirirse; bu durumda, bu ibriği, önceki
sahibi, dirhemlerin vezninden (ağırlığından) fazla veya noksanla alabilir.
Şayet, bu şahıs, o
ibriği, harbîden, şarap veya domuz vererek almışsa; önceki sahibi, onu, verilen
bu şeylerin dışında, bir şey vererek ,alır. Bütün rivayetler böyledir
Keza, bu şahıs, bu
ibriği, şarap veya domuz vererek almış ve dâr-i islâma getirmişse; eski sahibi,
onu, şarap veya domuzun bedelini vererek alabilir.
Siyer-i Kebîr'de şöyle
denilmiştir:
Müşriklerin» esir edip
götürdüğü bir köleyi, bir müslüman, bin dirhem ile bir batman şaraba satın
alarak dâr-i islâma getirse; efendisi, o köleyi, —şayet değeri bin dirhemden
fazla ise— bu bin dirhem ile tam kıymetini ödeyip alabilir.
Şayet, bu kölenin
kıymeti, bin dirhemden noksan veya tam bin dirhem ise; efendisi, onu, bin
dirheme alır.
Eğer, o müslüman, bu
köleyi, bin dirhemle birlikte bir de lâşe vererek almışsa; eski efendisi,
—sadece— bin dirhemi verir. Bu kölenin değeri, bin dirhemden fazla bile olsa;
bu durumda, eski sahibi, İaşeye bedel olarak, fazladan bir şey vermez.
Bir kimse, bir köleyi
gasben (~ zorla) birinden aldıktan sonra; bu köle düşmanların eline geçer;
onlar, bu köleyi yurtlarına götürürler ve bilâhare de onu, bir müslüman ele
geçirir, daha sonra da, elinden zoraki alınan şahıs, bu köleyi, ganîmet taksim
edilmeden-önce, bir başka şahsın elinde bulursa; köleyi, o şahsa bir şey
vermeden alır. Onu gasbeden şahsa da, tazminat gerekmez.
Şayet, bu kölenin
sahibi, onu, ganîmet taksim edildikten sonra, bir ganîmet ehlinin elinde
bulursa; muhayyerdir. İsterse, o köle kimin hissesine düşmüşse, ondan, o günkü
kıymetini ödeyerek alır.
İsterse, bu köleyi
almaz ve zoraki alan şahıs, o kölenin, aldığı günkü kıymetini tazmin eder. (=
öder.)
Şayet, esas sahibi, bu
köleyi, kölenin hissesine düşmüş bulunan şahıstan, aldığı gündeki kıymetini
vererek alırsa; bu köleyi zoraki alan kimseye müracaat ederek, noksanını, ondan
gasbettiği gündeki kıymetinden tazmin ettirir.
Meselâ: Bu kölenin
kıymeti, gasbedildiği gün, bin dirhem; satın alındığı gün ise, iki bin dirhem
olur ve bu köle, hissesine düştüğü adamdan iki bin dirheme alınırsa; bu şahıs,
gasbeden adama müracaat ederek, bu bin dirhem farkı, ondan alır.
Şayet, köleyi, beş yüz
dirheme alırsa; gasbeden şahıstan, beş yüz dirhem daha alır.
Bu hüküm, köle
sahibinin, bu köleyi, hissesine düşmüş bulunduğu şahıstan, almayı istediği
zaman geçerlidir.
Fakat, bu şahıs,
köleyi almayıp, onun kıymetini, gasbeden şahsa ödetirse; bu durumda, gâsıbm
gasbettiği günkü değeri üzerinden Ödetir.
;
Şayet, bu köleyi
gasbeden şahıs, onu, ganîmet taksim edilmeden önce, birinin elinde bulursa; bir
şey ödemeden, bu köleyi, o şahıstan alır.
Şayet, taksimden sonra
bulursa; bedelini ödeyerek onu alır.
Keza, müslümanlar,
—savaş yolu ile değil de— 'satın alarak, bir köleyi, dâr-i islâma getirirse ve
efendisi, zorla alan şahsa; o gün, kölenin kıymetini tazmin ettirmezse; kölesi
zorla alınan bu şahıs serbesttir: İsterse, o köleyi bedelini ödeyerek, alır,
isterse almayıp, onu zoraki alan şahsa, o günkü değerinden bedelini ödetir.
Şayet, esas sahibi, bu
köleyi, düşmandan satın alan şahıstan, kıymetini ödeyerek alırsa; yine,
gasbedene baş vurarak, aradaki farkı, ona Ödetir. Gasbeden de, onun, gasbettiği
günkü kıymetini ödeyince,
başka bir yol kalmaz.
Bu durumda, köleyi
gasbeden, kölenin sahibi makamında olur. İsterse, satın alan şahıstan, bedelini
vererek alır; isterse, bırakır.
Gâsıb, ister,
ganimetten hissesine düşen şahıstan; ister, satın alan şahıstan olsun, bu
köleyi satın alınca; kölenin eski efendisi, onun bedelini vererek satın almak
isterse; bu olurmu?
Burada iki yol vardır:
Şöyleki:
Bunlar, kölenin
kıymetinde ihtilaf ederler; gâsıp: "Benim köleyi gasbettiğim günkü kıymeti
bin dirhem idi."; köle sahibi de: "İki bin dirhem idi." der ve
köle sahibi, beyyine ile sözünü ispat ederse; bu durumda, gâsıptan iki bin
dirhemi alır.
Köle sahibinin
beyyinesi yoksa, gasbeden şahıs, oha yemin verir. Bu şahıs yemin ederse, yine,
iki bin dirhemi alır.
Yahut, aralarında
anlaşma yaparlar ve gâsıp, köle sahibinin iki bin dirhemini verir.
Füsûlü Selâse'de şöyle
denilmiştir:
Kölesi, elinden zorla
alınmış bulunan bir şahıs, gasbeden şahsın verdiğini ödeyerek, ondan köleyi almakta
veya almayıp, onu bırakmakta muhayyer değildir.
Şayet, kölenin
kıymeti, gasbedenin dediği gibi olursa; (şöyle ki, köle sahibinin beyyinesi
olmaz; gâsıb da yemin ederse); bu durumda, mal sahibi, —gasbedenin söylediği
gibi— ondan bin dirhem alır.
Köle sahibi, köleyi,
bundan sonra bulursa; bu durumda, muhayyerdir. îsterse, kıymetini gasbedene
verip, köleyi alır, isterse, köleyi ona bırakır.
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Bu kölenin sahibi,
gasbedenin dediği kıymeti almış olur; sonra da, bu köleyi, satın alan veya
hissesine düşen bir kimsenin elinde bulur ve bu durumda, bu kölenin kıymeti de,
—köle sahibinin dediği gibi— iki bin dirhem olursa, o, muhayyerdir.
Bu köleyi, —gasbedenin
dediği gibi— bin dirhem veya daha az ' değerde bulsa, durum ne olur?
Bu, kitapta
zikredilmemiştir.
Fakıyh Ebû Ca'fer
Hinduvânî'nin şöyle dediği hikâye edilmiştir:
Bir rivayete göre,
köle sahibi muhayyerdir.
Diğer bir rivayete
göre ise, muhayyer değildir.
Sonra da, bir yerde
onun muhayyer olduğu söylenmiştir.
Köle sahibi:
"Ben, kıymeti elimde tutar ve gâsıbın, elimden zoraki aldığı günkü
kıymetine müracaat ederim. Yok öyle şey... Ancak, ya kıymetini verip köleyi
alır veya kıymetini elinde tutar." derse; bu durumda köle sahibinin
muhayyer olduğu söylenmiştir. Muhiyt'te de böyledir.
Alınan şey, bizatihi,
iearcmın veya ödünç yahut emânet alanın elinde olsaydı; geri vermeleri
hususunda mahkeme olur muydu? Yoksa, olmaz mıydı?
Âlimler: "İcarcı
için ganîmet hakkında, taksimden Önce, bir şey vermeden, alma hakkı ve mahkeme
yetkisi vardır. Diğerleri de böyledir, icarcı, köleyi alıp, icarladığı
efendisine iade ettiği zaman, ondan, onun esir olduğu müddet içindeki ücreti
düşer. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
Müslümanlar, esir olan
şahsın, kiralanmış olduğunu inkâr ederlerse; bunu, kiralanmış olan şahsın
ispat etmesi gerekir.
Hakim, kiralamış
bulunan bu şahsın beyyinesinİ (= delilini, şahidini) kabul edip, o köleyi, bu
şahsa verdikten sonra; bu köleyi icara veren şahıs gelip, "onun,
icarlanmadığını, o şahsın elinde, emânet olarak bulunduğunu" söylese;
kölenin sahibi olan, bu şahsın sözü geçerlidir.
Ancak, bu köleyi,
sahibi, ganimetin taksiminden sonra bulursa; bu kölenin hissesine düşmüş
bulunduğu şahısla, mahkeme hakkı vardır.
Kölenin, sehmine
düşmüş bulunduğu şahıs, o esirin, onun yanında, kiralanmış birisi olduğunu
inkâr; icarlayan da, bunu beyyine ile ispat eder ve beyyinesi de kabul
edilirse; bu durumda muhayyerdir: îsterse, kıymetini verip köleyi alır.
İsterse, almaz, bırakır.
îcarcınm yerinde.ödünç
alan bir kimse veya emânet alan bir şahıs bulunsa ve bu şahıs, bu köleyi,
ganîmetin taksiminden sonra bulsa; bu şahıs, kölenin sehmine düşmüş bulunduğu
şahısla mahkeme olmaz.
Bu şahıs, o kölenin,
ariyet veya emânet olduğuna dâir, beyyine getirse bile, dinlenmez.
Bu şahıs, bedelini vererek
de, hisse sahibinden bu köleyi satın alamaz.
Taksimden sonra, bu
şahıs, tam bir yabancı yerindedir.
Bir yetim için,
kendisine vasıyyette bulunulmuş olan bir şahıs da, bu köleyi, bedeli
mukabilinde, satın alandan,alabilir. Ancak, bu şahıs, bu. köleyi, kendisi için
alamaz.
Âlimler: "Bu, o
kölenin, harbîden, kıymetinin misliyle, satın alındığı zaman böyledir."
demişlerdir. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Müntekâ'da şöyle
denilmiştir:
Düşmanlar, bir
müslümanın kölesini esir edip kendi diyarlarına götürseler; bir müslüman da
oraya gidip, bu köleyi satın alarak, islâm yurduna getirir ve bunu —mehre—
karşılık —verip—, bir kadını nikahladıktan sonra, onun efendisi gelse; bu
şahıs dilerse: Kıymetini vererek, kölesini satın alır.
Bu şahıs, o kadını,
mehirsiz nikahladıktan sonra, bu kadınla, "mehrine karşılık, köleyi, ona
vermek üzere" anlaşma yapsalar; bu kölenin efendisine: "Dilersen,
köleyi al; istersen» bu kadının mehr-i mislini al." denilir.
Bir müslüman köleyi,
düşmanlar esir edip, yurtlarına götürseler; sonra da, bu köle, onların
mallarından da alarak kaçıp, dâr-i İslama gelse ve onu bir müslüman yakalayıp
alsa ve sonra efendisi de gelse; efendisi, bu köleyi, o adamdan, —kıymetini
ödemeden— alamaz.
Bu, İmâm Muhammed
(R.A.)'in kavlidir.
Bu kölenin elinde
bulunan mal da, onu yakalayıp alan şahsındır. Efendisinin, bu malları alması
için, bir yol yoktur.
Ancak, kıyâsda İmâm
Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre; efendisi, bu köleyi alır; fakat, hiç bir
şeyini alamaz. Çünkü, o köle, islâm yurduna dönünce, müslüman cemâate fey
olmuştur. İmâm, feyi alıp, beşte birini ayırdıktan sonra, kalanını müslümanlar
arasında taksim eder.
İmâm Muhammed (R.A.)
de, sonradan, bu kavlinden rticû etmiş ve şöyle buyurmuştur: "O kölenin
aldığı şeyler, ganimettir. Efendisi gelmeyince, köleyi de, yanında bulunan
malını da, —beşte birini aldıktan sonra—, onu bulup alan şahıs alır."
Bundan sonra, bu
kölenin efendisi gelirse; kıymetini vererek, onu alır.
Eğer, efendisi, beşte
bir alınmadan önce gelirse; yalnız köleyi alır; malını alamaz.
Bir müslümanın
kölesini, harbîler alıp götürürse; efendisi de, onu azâd etse; daha sonra da,
müslümanlar galebe çalıp, onu geri alsalar; efendisi, bu köleyi geri alır ve
azâd etmiş olması geçersiz olur.
Şayet, sahibi o
köleyi, müslümanlar, dâr-i harbe getirdikten sonra azâd ederse; —taksim
yapılmadan önce— itki (= azâd etmesi) caiz ve bu köle hür olur.
Bir harbî, dâr-i
İslama emânla girer ve bir şahsın eşyasını çalarak dâr-i harbe gider; bir
müslüman da, bunları, ondan satın alarak, dâr-i islâma getirirse, sahibi,
getiren şahsa bir şey vermeden, eşyasını alır.
Çünkü, harbî, onu,
dâr-i islâmdan çıkmadan önce, zâmin (= tazmine mecbur) idi. Bundan dolayıdır
ki, bu harbî, o mal için, onu dâr-i harbe götürmekle, muhriz (= elde etmiş,
kazanmış) olmaz.
Keza, bir kimse, böyle
bir emânlı harbînin yanına, emaneten mal bırakır; o da, alıp, dâr-i harbe
giderse; işte bu durumda, o şahıs, muhriz olur. Ve, bunu, dâr-i islamda zâmin
olmaz.
Emânlı olarak,
yurdumuza giren bir harbî, bir müslümanın kölesini alıp, yurduna götürür;
başka bir şahis da, o köleyi, bu harbîden satın alıp, geri getirirse; o kölenin
eski sahibi, satın alan bu şahısdan, bedelini verip, alma hakkına sahip
değildir.
Velid bin Bişr, İmâm
Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Esir düşmüş
bulunan bir cariyeyi, bir müslüman, ehl-i harbden satın alsa veya ganîmet
taksimi sırasında hissesine düşse; efendisi de, bu cariyeyi, hâkimin hükmü
üzerine alsa; esir olmadan önce, bu cariyenin üzerinde suç ve cinayetten ne
varsa; bunlar efendisine tabidir."
Önceki aybindan dolayı
onu reddeden ve onu önceki satıcının yanında bulan kimse; noksanı sebebi ile
efendisine müracaat eder.
Şayet, cariyenin aybı,
yeni meydana gelmişse; bu şahıs reddetmekten men edilir. Bu şahsın, cariyeyi
önce satın alana da, hissesine düşmüş bulunan şahsa da, müracaat etmesi için
bir yol yoktur.
Bir kimse, ona hak
sahibi olup, kıymetini ödeyerek, onu, satın alan şahıstan, eğer, hükümle
almışsa; ona geri verir ve verdiği bedeli geri alır.
İki köleyi, harbîler
esir eder; bir şahıs da, onları, bir bedelle satın alırsa; eski efendisi,
bunlardan birini alır, diğerini bırakır.
Bir kimsenin kölesini,
kâfirler esir alır, kölenin efendisi de, bir şahsa, "onu, kendisi için,
bin dirheme, satın almasını" söylediği halde, o şahıs,, kendisi için satın
alırsa; bu durumda, o köle, önceki sahibinin olur.
Keza, ilk sahibi, o
şahsın, "köleyi, kendisi için bağışlatmasını" istediği halde, o
şahıs, kendisi için bağışlatırsa; bu köle, yine, eski efendisinin olur.
Keza, o şahıs,
"efendisi için, bağışlanmasını" emrettiği halde, emredilen şahıs, o
köleyi, kendisi için, —müslüman olduğu halde, içki karşılığında— satın alsa; bu
köle, yine, önceki efendisinin olur. Muhiyt'te de böyledir.
Sahibi, kölesinin,
dâr-i harbden çıkacağını bildiği halde, bir ay, talepde bulunmasa; hakkı sakıt
olmaz.
İmâm Muhammed
(R.A.)'in kavline göre, bu şahsın hakkı, sakıt olmaz.
Kölesi esir olan bu
şahıs, bu köleyi satın alan kimse, onu, dâr-i harbden çıkarmadan önce, ölse;
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, vereseleri, bu kölevi alırlar.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre, bu vereselerin, o köleyi alma hakkı yoktur.
Düşman, bir
müslümanın, müslüman olan kölesini, esir alıp yurduna götürse ve onu azâd etse
veya müdebber, yahut mükâtep kılsa; veya o, câriye olsa da, onu, ümm-ü veled
eylese; bundan sonra da, müs-lümanlar zafe| kazanıp, onu, kafirlerden geri
alsalar; bu durumda, o hür olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
tbn-i Semâ'a, tmâm Ebû
Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Ehl-i harb, bir
müslümanın kölesini esir alsa; bir şahıs da, onlardan satın alsa; bu köle,
sonra, yine esir düşse ve esir eden şahıs, onu bağışlasa; önceki efendisi; onu
bütün kıymet ve bedeli ile alabilir."
Nev&dir'de, İmâm
Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Bir kimsenin
gasbetmiş bulunduğu bir köleyi, düşman esir ettikten sonra; bu gâsıp, o köleyi,
harbîlerden satın almış bulunan, bir şahsın elinde bulsa; bu şahsın, o kölenin
Önceki efendisi gelinceye kadar, yapacağı bir şey yoktur."
İmlâ isimli kitapda,
İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
"Müşrikler, küçük
bir köleyi esir alır; sonra da, bu, bir şahsın hissesine düşer ve büyümesi
için, babasına teslim edilirse; bu köle, önceki efendisinin hakkıdır."
Harbîler, galip
gelmelerinden dolayı, bizim hürlerimize, müdeb-birelerimize, ümm-ü
veledlerimize, mükâteplerimize sahip olamazlar.
Halbuki, biz onların
her şeylerine sahip ve mâlik oluruz. KâfTde de böyledir.
Esirler, müdebber,
mükâtep veya ümm-ü veled olurlarsa; onların eski sahipleri, taksimden sonra,
hiç bir şey vermeden, onları alırlar.
tmâm, hisse
sahiplerine, bunların kıymetini, beytü'l-mâlden öder. Mebsât'ta da böyledir.
Bir kimse, ehli
harbden, bu gibi köleleri satın alırsa; onun efendisi, hiç bir şey vermeden,
bu şahıstan, onu alır.
Şayet,esır olan şahıs,
hür bir kimse olur ve birisi, onu, harbilerden satın alıp, dâr-i islâma
getirirse, bu hür şahsa karşılık, hiç bir şey yoktur.
Ancak, hür olan bu
şahıs, —kendisi— söylemişse; bu durumda, satın alan şahıs, verdiğini alabilir.
Bir köle,
müslümanlardan kaçıp, ehl-i harbe gider, onlar da, onu alırlarsa; tmâm Ebû
Hanîfe (R.A.)'ye göre; ona sahip olamazlar.
Bunun yerinde, bir
mükâtep veya müdebber yahut bir ümm-ü veled olursa; harbîler, bi*l-icma'* ona
mâlik olamazlar.
Kaçan bir köleye,
harbîleri. sahip olması sabit olmayınca, onu, önceki efendisi, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, hiç bir şey vermeden alır.
Bu köle, ister,
bağışlanmış; ister, satın alınmış; ister, ganîmet taksiminde birinin hissesine
düşmüş; ister, taksimden önce, ister sonra... bir şey değişmez.
Ancak, taksimden sonra
olunca; bedeli, hisse sahibine, beytü'l-mâlden ödenir.
Âlimler, efendisinin
malını alıp kaçan bir köle hakkında, şöyle demişlerdir: "Harbîler, bu
kölenin elinde bulunan, mala sahip olabilirler; fakat, kendisine sahip
olamazlar."
Meselâ: Bu köle, bir
deve ile harbîlere varsa; onlarda, onu alsalar ve deveye sahip olsalar; bu
deveyi de, bir şahıs alıp, dâr-i islâma getirse; bu durumda, onun sahibi
dilerse, bedelini vererek, devesini alabilir.
Kaçan bir köle,
yanında, bir at ve bazı eşyalar götürse; kâfirler onu alsalar ve bir şahıs da,
onlardan, aldıklarının tamamını satın alıp, dâr-i İslama getirse; eski sahibi,
köleyi bedelsiz, atı ve eşyaları ise, bedelleri ile alır. Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavlidir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir harbînin kölesi,
müslüman olarak, bize gelirse, işte o, hürdür. Keza, bunların
köleleri, müslüman olarak
islâm askerlerine katılırsa, bu
durumda, bu köleler de, hürdürler. Hidâye'de de böyledir;
Bir harbî, emân ile
bize gelip, müslüman bir köleyi satın alsa ve dâr-i harbe götürse; bu durumda,
bu köle hürdür.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavlidir.
îmâmeyn'e göre ise, bu
köle, azâd olmamıştır, hür değildir.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'un kavli de, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli gibidir.
Bu ihtilâf ise, bu
kölenin zimmî olması halinde mevzu'-i bahistir.
Bir harbinin kölesi,
dâr-i har'bde, müslüman olsa; bu şahıs, yine o harbînin kölesidir. Bu,.bütün
imamlara göre böyledir.
Şayet, bu harbî, o
köleyi, bir müslümana veya bir zimmîye satarsa; tmâm-ı A'zam (R.A.)'a göre, bu
kimse, azâd edilmiş olur. İmâmeyn'e göre ise, azâd edilmiş olmaz.
Bir harbî, dâr-i
harbde müslüman olur; onun, orada kölesi de bulunur; bu harbî müslüman olarak
bize geldikten sonra; kölesi de, ona uyarak müslüman olsa bile; yine,
o.efendisinin kölesidir.
Bu köle, kâfir olarak
gelse, yine böyledir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Müslümanlar,
harbîlerden aldıkları esirleri, taksim etmeyip, dâr-i İslama da getirmiş
olmadan, bu esirler kaçıp, emniyette oldukları yerlere varır veya müşrikler
galebe çalıp, onları, kalelerine yollar ve sonra da, başka bir islâm topluluğu,
onları bizzat yakalayıp, dâr-i İslama getirerek, aralarında taksim etse veya
etmeseler; bundan sonra da, bu iki islâm fırkası, hakime müracaat ederse, bu
esirleri alma hakkına, ikinci fırka sahip olur.
Şayet, birinci fırka,
bu esirleri, dâr-i İslama getirmemiş olmakla birlikte, dâr-i harbde, aralarında
taksim etmiş olsalardı, birinci fırka, bunlar üzerinde hak sahibi olurdu.
İkinci fırka, bu
köleleri aralarında taksim etmeden, birinci fırka, onları bulmuş olsaydı,
bedelsiz olarak, onları alırlardı. Taksimden sonra ise, ancak, —diğer mallan
gibi— dilerlerse, bedellerini vererek alabilirlerdi.
Keza, birinci fırka,
bu esirleri, dâr-i İslama getirmiş ve aralarında taksim etmiş olduktan sonra,
bu esirler kaçsaîar veya memleketlerine gönderilseler mes'ele yine aynı olurdu.
Birinci fırka, ikinci
fırkanın taksiminden sonra gelirse; hak sahibi olan, ikinci fırkadır. Bu
mes'ele, Ziyâdât'ta da bu şekilde zikredilmiştir.
Fakat, ikinci fırka
esirleri taksim etmeden önce, birinci fırka gelirse; bu durum hakkında, iki rivayet vardır: Birine göre, birinci
fırka, diğerine göre ise, ikinci fırka, bu köleler üzerinde hak sahibidir.
Şayet, birinci fırka,
bu esirleri, dâr-i İslama getirir ve onları taksim etmeden, müşrikler galebe
çalıp, bunları yurtlarına götürürken, henüz dâr-i islâmda bulundukları bir
sırada, başka bir islâm topluluğu, onların ellerinden geri alırlarsa; bu
durumda, bu esirler, birinci fırkaya verilirler. Bu durumda, ikinci fırkanın,
bu esirleri, taksim edip etmemesi de mü-sâvîdir.
İkinci fırka, bu
esirleri taksim etmiş bulunursa, imâm, bakar: "Müşrikler, temlik
ve ihraz yönünden,
bir şey yapmışlarsa;
bu durumda, ikinci fırka, daha haklı bulunur. Mumyt'te de böyledir. [64]
Dâr-i harb, ancak, tek
bir şartla, dâr-i islâm olur: O da, içlerinde, islâmın hükmünü izhar.etmektir. [65]
Ziyâdât isimli
kitapta, İmâm Mu h amme d
(R.A.), şöyle buyurmuştur:
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, dâr-i islâm, —şu— üç şartla, dâr-i harb olur.
1)
Kâfirlerin hükümlerini, alenî olarak icra etmek. İslâm.hükmüyle,
hükmetmemek.
2) Dâr-i harble, dâr-i islâm arasında, bir islâm
yurdunun bulunmaması; dâr-i harbe bitişik olmak.
3) Kâfirler
istilâ etmeden önce, sabit olan güvenin kalmaması. Bu mes'elenin, üç yönü
vardır:
Ya harbîler yurdumuza
galip gelir; veya, bir topluluk irtidâd edip, üstünlük sağlayarak,
memleketimizde kâfir ahkâmını icra eder. Veya, ehl-i zimmet, (Bir İslam
devletinin himaye ve uyruğunda olan Hıristiyanlar) ahdini bozup, yaşadıkları
yerlere galebe çalarlar.
Bu hallerin|üçünde de,
önceki üç şartın bulunması gerekir.
İmâmeyn'e göre İse, bu
durumda, bir şart yeter; başkası gerekmez. O da, küfür ahkâmını izhar etmektir,
(açıktan yapmaktır.) Bu kıyâstır.
Bu üç şartla, dâr-i
islâm, dâr-i harb olduğu zaman, imâm, orayı fetheder. Sonra da, buranın halkı
gelirse; ganîmet taksim edilmeden önce.maUarım.hiç bir şey ödemeden alırlar.
Taksimden sonra gelirlerse; mallarını, bedelini vererek alırlar.
Fetihten sonra, bu
belde hakkındaki hüküm önceki gibi olur. —Arazi vergisi— harâc ise, harâc; öşür
ise, öşür olur.
Ancak, imâm bundan
önce haraç koymuşsa, o arazi artık, öşür arazisi olmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da
böyledir. [66]
1-)
Müslümanların, Dâr-i Harbe, Emân ile Girmeleri
2-)
Harbîlerin, Dâr-i İslama, Emân ile Girmeleri
3-) Harbîlerin Hükümdarının,
îmâma veya Emîre Gönderdiği |
Hediye olmak üzere, üç bölüm vardır. [67]
Emânli olarak, dâr-ı
harbe girmiş bulunan, müslüman bir tüccarın, o harbîlerin, mallarına veya
canlarına taarruz etmesi, haram olur.
Ancak, gadre[68]
uğramış olması hâli müstesnadır. Yani, harbîlerin, bu tüccarın mallarını
almaları; onu habsetmeleri veya benzeri bir şey yapmaları hâlinde, bu haramlık,
ortadan kalkar.
Bu durumda, bu
tüccarın onlara taarruz edip, canlarını esir alması, veya mallarını alması
yahut onları öldürmesi caiz olur
Ancak, ferçleri mübâh
olmaz. Çünkü, fere; ancak, mülkiyet ile helâl olur. Başka türlü helâl olmaz.
Onu, dâr-i İslama getirmeden önce, mülkiyet de söz konusu olmaz.
Ancak, bu şahıs, kendi
karısını veya ümm-Ü veledini yahut müdeb-beresini, orada esir olarak bulur ve
harbîler de, ona cima' etmemiş olursa; bu durumda onlar, mülkünde bakidirler.
Şayet, harbîler,
onunla, cinsî münasebette bulunmuşsa; bunların, şüpheden dolayı, iddet
beklemeleri gerekir. îddetleri tamamlanmadan da, onlara cima* etmesi caiz
olmaz.
Ancak, esir olan
câriye, bunun hilâfınadır. Ona, harbiler cima' etmemiş olsa bile, eski
sahibinin, ona cima' etmesi caiz olmaz. Çünkü, o harbîler, onun sahibidirler.
Bundan dolayı, o cariyeye, her hangi bir şekilde taarruz,[69] caiz
olmaz.
Bu şahıs, harbîlerin yurduna
emânla girmiş ve bu emânı da bozmamışsa; onun, karısına, ümm-ü veledine ve
müdebbiresine taar-ruzucâizolur. Tebyîn'de de böyledir.
Dâr-i harbde gadre
uğrayan bu tüccar; oradan bir şey alıp çıkarırsa; bu mülk, habis (= kötü,
alçak, pis) bir mülk olur. Ve, bu tüccara, onu, tasadduk etmesi emredilir.
Eğer, bir harbî, bu
tüccara, veresiye bir şey satar veya bu tüccar, bir harbîye, veresiye bir şey
satarsa veya bunlar, birbirlerinden gasben (= zorla) bir şey alır; sonra, bu
tüccar, dâr-i İslama döndükten sonra, o harbî de, emânla bizim yurdumuza
gelirse; yahut,,bir harbî, diğer bir harbîye veresiye mal satar veya
birbirlerinden gasben (= zorla) mal alır; sonra da, ikisi birden, emânh olarak,
bize gelirlerse; bu gibi durumlarda, bu şahıslardan biri hakkında, diğerinin
aleyhine hüküm verilmez.
Şayet, ikisi de,
müslüman olarak, bize gelirlerse, bu durumda, alacaklının lehine, borçlunun
aleyhine hüküm verilir.
Gasbedümiş mala
gelince, hiç bir durumda, ona, hiç bir şeyle taarruz edilmez.
Ancak, müslüman bir
kimse, dâr-i harbe, emânh olarak gidip, harbîlerden birinin malını gasbetmiş;
sonra da, —harbî de müslüman olarak— ikisi birden, dâr-i İslama gelmişlerse; bu
müslümana, diyâ-neten, aldığını geri vermesi emredilir. Fakat, bu hususta,
hâkim hüküm vermez.
Emânla, dâr-i harbe
girmiş bulunan, iki müslümandan birisi, kasden veya hatâen, arkadaşını
öldürmüşse; katilin diyet ödemesi; bu işi hatâen yapmışsa;
keffâret yapması gerekir.
Zahirü'r-rivâyede, bu durumda,
kısas gerekmez,
îki esirden birisi,
diğerini veya müslüman bir tüccar, bir esiri öldürürse; katile, hatâen
öldürmesi hâlinde, keffâret gerekir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavlidir. Kâfî'de de böyledir. [70]
İmâm Muhammed (R. A.),
şöyle buyurmuştur:
Bir müslümanm, ehl-i harbe,
birşeyler götürmesinde bir beis yoktur.
Ancak, yük hayvanı,
silâh ve esir götüremez. Ayrıca, sevilen bir şeyi götürmesi de doğru olmaz.
Silâhtan maksat,
harbde kullanılan şeydir.
Mekruh olması
bakımından, silahın cinsinin, büyük veya küçük olması da müsâvîdir. Silâh, bir
iğne bile olsa, hüküm aynıdır. Bu silâhın, harbin dışında kullanılması da
müsâvîdir.
Keza, kendisinden
silâh yapılan demiri de, dâr-i harbe götürmek mekruhtur.
Keza, ipek, ibrişim ve
işlenmemiş bulunan deniz koyunu yününün götürülmesi de mekruhtur.
Dâr-i harbe, içki ve
deniz koyunu yününden yapılmış ince elbise götürmekte, bir beis yoktur.
Tunç, bakır ve benzeri
şeyleri götürmekte de, bir beis yoktur. Keza, dâr-i harbe, kalay götürmekte de
bir beis yoktur. Çünkü, bu da, silâh yapımında, —ekseriyetle— kullanılmaz.
Harbîlerin silâh
yaptıkları, her hangi bir şeyi, dâr-i harbe götürmek, helâl olmaz.
Kanatlan kesilmiş, sağ
olan kartalı da, dâr-i harbe götürmek helâl olmaz. Çünkü, ekseriya, kartal
kanadından ok yaparlar. Tavşancıl kuşunu götürmek de, böyledir.
Bunları, av için
götürmekte, bir sakınca yoktur. Doğan ve şahin kuşları da böyledir,
Emânlı olarak, ticâret
maksadı ile, dâr-i harbe gitmek isteyen ve yanında atı ve silâhı bulunan bir
müslümamn, —orada bunları satmak istememesi hâlinde— bunları götürmesine mâni
olunmaz.
Ancak, bu kişinin,
ehl-i harbin, kendisine taarruz etmiyeceğini bilmesi hâlinde, bu hüküm
geçerlidir. Diğer hayvanlar hakkındaki hüküm de, böyledir.
Fakat, şüphe edilirse;
bu şahsa; —zaruret olmadıkça— dâr-i harbden çıkıncaya kadar, bunları satmaması
için, yemin ettirilir.
Şayet, yemin ederse,
bu yeminle, töhmetten kurtulur. Bu durumdaki şahıslar, bırakılırlar ve dâr-i
harbe girerler.
Ancak, bu şahıs, yemin
etmekten kaçınırsa; yanında bulunan, bu şeylerden, hiç birini götürmesine izin
verilmez.
Deniz yolu ile
götürmesi de, böyledir. Yani, bu mallar, gemi ile de, dâr-i harbe götürülemez.
Bu kimse, ihtiyacına
binâen» dâr-i harbe, bir veya iki genç götürüyorsa; bunlara mani olunmaz.
Şayet, bunları,
ticaret için götürmesi ihtimâli varsa; bu şahsa yemin ettirilir. [71]
Emânla, dâr-i harbe
gidecek olan, zimmî'm'n, oraya at, beygir veya silahım götürmesi yasaklanır.
Ancak, bu zimmînin,
harbîlere düşmanlığı bilinir ve bu şahıs, güvenilir bir kimse olursa; bu
durumda, onun hâli, müslümamn hâli gibidir.
Bu kişi ticaret için
gidiyorsa; üzerine binmek için, katır, eşek veya deve götürmesine mâni olunmaz.
Ancak, _"—zaruret
olmadıkça— onları, orada bırakmayıp, geri getireceğine dair" yemin
ettirilir. [72]
Emânlı bir harbî,
yurduna dönmek isteyince, onun da yukarıda söylediğimiz şeyleri götürmesi men
edilir.
Fakat, bu şeylerin
bedeli, kendisine Ödenir.
Bir müslüaman veya
zimmî, dâr-i harbe, at, silâh ve köle götüremez.
Ancak, müslüman veya
zimmînin, katır, eşek, öküz veya deve götürmesine mâni olunmaz.
Keza, bindiği ve
eşyalarım koyduğu, deniz vasıtasını götürmesine de mâni olunmaz.
Ancak, bu vasıtanın
ikincisini götürmek isterse; buna mâni olunur.
Bunların tamâmı,
istihsândır.
Buna göre, —müslüman
olsun, kâfir olsun— hiç bir kimsenin, dâr-i harbe, köle ve hizmetçi götürmesi,
mümkün olmaz.
Bir harbî, emân ile,
yurdumuza'gelir ve yanında, taşıt hayvanları, silâh veya köle getirirse;
bunları geri götürmesine mâni olunmaz.
Fakat, bunları satıp,
bedelleri ile, sattığının benzeri veya daha iyisi olan, taşıt hayvanı, silâh
veya köle alırsa; bunları, dâr-i harbe götürmesine izin verilmez.
Bu harbî, satığı bu
şeyi, geri alır veya müşteri malı teslim almadan yahut teslim aldıktan sonra,
bu satışı bozar; yahut, müşteri, muhayyerliği sebebi ile —bu muhayyerlik, ister
satan, isterse alan tarafından şart koşulmuş olsun —malı geri verirse; bu
durumda, bu harbî, o malı, tekrar yurduna götürebilir. Aksi takdirde, geri
götüremez. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet, bir harbî,
dâr-i İslama, bir kılıçla gelir; bunu satar ve yerine yay veya süngü yahut
kalkan alırsa; onu, yurduna götürmesine de, izin verilmez.
Keza, bu kılıcını,
daha iyi bir kılıçla değiştirirse; onu götürmesine de izin verilmez.
Ancak, yani kılıç,
eskisinin aynısı veya daha engini ise, onu götürmesine mâni olunmaz. Mebsût'ta
da böyledir.
Bu gibi mes'delerde
asıl kaide şudur:
Bir harbî, dâr-i
islâmda, silahını, bu silahın cinsinden başka bir silahla değiştirirse; onunla,
memleketine dönmesi mümkün olmaz. Bu yeni silah, ister harbînin silahından
üstün; isterse daha adi olsun; o harbî, bu yeni silahı satmaya cebredilir.
Bu harbî, silâhını,
aynı cinsten bir silâhla değiştirirse ve yeni silâh, eskisinin benzeri veya
daha engini olursa; bu silâhı götürmesine, mâni olunmaz.
Ancak, yeni silâhı,
getirdiği silâhtan daha üstün ise, bunu götürmesine, mâni olunur.
Şayet, bu kimsenin,
"alış-verişi" bozulmuş ve getirdiği silâhını geri almışsa; onu
götürmesine mâni olunmaz. Bu durumda, "alış-veriş" konusu olan
silahın, kendi silahından daha üstün veya daha aşağı olmasında da, bir fark
yoktur.
Ancak, bu hüküm, bu
"ahş-verişin", bu harbî tarafından bozulmuş olması halinde
geçerlidir.
Şayet, bu
"alış-veriş" müşteri tarafından bozulmuşsa; bu silârt, hiç bir
durumda götüremez. Yani, götürmesi men edilir.
Taşıt hayvanlarının,
alış-veriş ve değişimi de, söylediğimiz hallerin hepsinde, silâhın tâbi olduğu
hükme tâbidir.
Dâr-i islâmdan
çıkmakta olan harbî, eşeğini, dişi eşekle veya atını, dişi atla değiştirmiş
olursa; dâr-i harbe girmesine mâni olunur. Aldığı hayvanın kıymeti, verdiğinden daha düşük olsa bile,
hüküm böyledir.
Fakat, bu harbî, erkek
katırım, dişi katırla değiştirmiş olursa; —ister kötü, ister iyi olsun—, onu,
dâr-i harbe götürmesine mâni olunmaz.
Dişi hayvanım, erkeği
ile değiştirirse; onu götürmesine de manî olunur.
Bu harbî; atını,
beygirle veya beygirini atla değiştirirse, onu götürmesine de mani olunur.
Bu harbî; kısrağını,
yürümesi daha az ve daha kötü bir kısrakla değiştirir, fakat bu yeni kısrağın
neslini murad etmekte olursa; bunu götürmesine mâni olunur. Ve o harbî, bu
kısrağı satmaya zorlanır.
Ancak, değiştirdiği
kısrak, her hâli ile, kendi kısrağı gibi veya ondan daha aşağı olursa; bu
müstesnadır.
Köleye gelince: Bir
harbî, dâr-i harbden getirmiş bulunduğu kölesini, dâr-i islâmda, aynı cinsten
veya ayrı cinsten; aynı seviyede yahut daha düşük veya daha üstün bir köle ile
değiştirmiş olursa; onu, dâr-i harbe götürmesine mâni olunur. Ve bu harbî, o
köleyi satmaya cebredilir.
iki rum, emân ile,
yurdumuza gelir ve birinin yanında bir köle, diğerinin yanında da silâh bulunur
ve bunları birbirleriyle değiştirirler veya biri diğerine para ile satarsa; bu
iki harbînin, bu şeylerle memleketlerine dönmelerine mâni olunmaz.
Bir rum, emânlı
olarak, yanında yük hayvanı, silâh veya köle bulunduğu halde yurdumuza
girdikten sonra; bu şeyle birlikte, müslü-manlara düşman olan, başka bir
beldeye, bunları satmak isteği ile, gitmek istese; bu harbîye mâni olunur.
Keza, bu şekilde,
dâr-i harbe gitmek istese, yine bu harbîye, fn|ni olunur. Çünkü, bu gibi
şeyler, müslumanlara yardımcı şeylerdir.
Ancak, bu şekilde,
müslümanlarm zimmetinde bulunan kendi ahâlisinin yanma gitmek isterse, ona
mâni olunmaz.
Memleketimizde, emân
ile bulunmakta olan, iki harbîden biri rum, diğeri ise başka bir kavimden olur
ve bunlardan birinin yanında bir taşıt hayvanı, diğerinin yanında ise, bir köle
veya silâh bulunur; bunlar, yanIarında bulunan bu şeyleri, birbirleriyle
değiştirir veya para ile, birbirlerine satarlarsa; bunların bu şekilde, dâr-i
harbe gitmelerine mâni olunur.
Şayet, bunlar, aynı
san'at mamulü olan silâhlarını değiştirirlerse ve bu durumda, birininki,
diğerininkinden üstün olursa; silâhı üstün olan şahsa; onu dâr-i harbe götürme izni
verilmez; diğerine ise, bir şey denilmez. Ancak, o da, onu, bulunduğu yerde,
satmaya zorlanır.
Bu değişim, bir
müste'men ( = kendisine, emân verilmiş olan kimse) ile bir müslüman arasında
olsa; hüküm yine aynıdır.
Ancak, şartlı
muhayyerlikte, bir aybı sebebi ile, geri verme hâli, buna muhaliftir.
îki köleyi, aynı
seviyede (başa baş), karşılıklı değiştirmek durumunda, bu kölelerden biri,
diğerinden farklı ise, bu değişim, bir müste'men ile bir müslümanın değişimi
veya sözleşmesi gibi olmaz.
Bunların, eşit
oldukları tahakkuk edince de, herbirinin onları, kendi yurtlarına götürmelerine
mâni olunmaz.
Şayet, bunlardan biri,
diğerinden üstün olursa; üstün olana mâni olunur; diğerine mâni olunmaz.
Eğer, bu değişim, köle
ile câriye arasında olursa; bu iki harbîye de, onları yurtlarına götürme izni
verilmez. Çünkü, erkeklik ve dişilik, cins ihtilafıdır. Bu ayrılıktan dolayı
da, hüküm budur. Muhıyt'te de böyledir. [73]
Müste'men olarak,
dâr-i islâma giren bir harbînin, burada, bir sene kalması mümkün olmaz.
Ancak, bu istekle
olan, bir harbî'ye, imâm (= devlet başkanı): "Eğer, tam bir sene, kalacak
olursan; senin üzerine cizye koyarım." dedikten sonra; bu harbî, imâmın bu
sözü üzerine, bir sene tamam olmadan önce, kendi yurduna dönerse; bu şahsa
karşı, yapılacak, hiç bir şey yoktur.
Ancak, bu şahıs, —tam—
bir sene kalırsa; bu durumda, o şahıs, zimmîdir.
îmâm, bu harbîye, bir
aylık veya iki aylık gibi, az bir vergi takdir eder. Sonra, bu şahıs,
yurdumuzda kalırsa, o zaman zimmı olur.
Zimmî olduğu zaman,
ondan, müteakip senenin cizyesi istenir. Yanî, ona sorulur; bir sene kalacaksa,
sene tamam olmuş gibi, ondan cizyesi alınır. Tebyîn'de de böyledir.
Bundan sonra, o
şahsın, dâr-i harbe dönmesine izin verilmez. Kifâye'de de böyledir.
Yurdumuza müste'men
olarak girmiş bulunan bir harbî, bir harâc arazisi satın alırsa; oraya harâc
konunca, bu şahıs zimmî olur.
Bu harbînin satın
aldığı arazi, öşür arazisi olursa; ondan yine öşür alınır;
Bu İmâm Muhammcd
(R.A.)'in kavlidir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a
göre ise, bu arazî, harâc arazisi olur. Bu harbîden de, gelecek senenin cizyesi
alınır.
Bu arazîye haraç
konulunca, bu kimsenin zimmîliği sabit olur ve bu harbî hüküm altına girer.
Dâr-i harbe çıkması
yasaklanır.
Bu harbînin,
müslümanla arasında kısas muamelesi cereyan eder.
Müslüman, onun
şarabına veya domuzunu telef edince, kıymetini tazmin eder.
Müslüman, bu şahsı,
hatâen öldürürse; diyetini öder.
Bu şahsa, ezâ edilmesi
yasaklanır.
Bu şahsın gıybetini
yapmak da, müslümanın gıybetini yapmak gibi haram olur.
Bu şahsın arazisine
harâc koymaktan maksat, onu ilzam edip, vakti gelince, bunu ondan almak ve
benzeri gibi şeylerdir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.
Zâhiru'r-rivâyede,
sadece, arazî satın alması, o şahsı
zimmî yapmaz.
İmâm Muhamnıed (R.A.):
"Şayet, bu şahıs, o araziyi haracını vermesi gerekmeden önce satarsa;
sâdece, satın almış olması sebebi ile, zimmî olmuş sayılmaz." buyurmuştur.
Harâc arazisini
kiralayıp, onu eken bir harbî, zimmî olmaz. Şayet, bir harbî, harâc arazisine
tohum eker; imâm onun çıkardığı mahsulden haracını alırsa; —arazi sahibinin
dışında— imâm, onu zimmî eder ve başına cizye kor.
Müste'men bir kimse;
taksim edilmiş bir araziyi satın alır ve ondan da, bir müslüman icarlarsa:
îmâm, bu arazinin haracını, ziraatın durumuna göre, icarlayandan alır. Bu
durumda, bu müste'men de, zimmî olmuş sayılmaz.
Bir harbî, bir harâc
arazisini satın alıp ekse ve bu mahsule, bir âfet dokunarak, onu helak etse; bu
durumda, o sene, ondan harâc alınmaz. Bu harbîde, zimmîsayılmaz.
Bu müste'mene, haraç
gerekmesi hâlinde, o yere, altı aydan daha az sahip olsa bile, bu şahıs zimmî
olur. Harâc alındığında, bu şahsın yerine harâc gerektiği günden itibaren, bir
sene geçtikten sonra, haracı alınır.
Bir müs$e'men kadın,
bir zimmî veya bir müslüman ile evlenirse, zimmîye(= kadın zimmî) olur.
Ancak, bir müste'men
erkek, yurdumuzda, bir zimmîye ile evlenirse; bu durumda, o erkek, zimmî
olmaz. Sirâcü'I-Vehtaâc'da da böyledir.
Müste'men bir harbî,
dâr-i İslama gelip, bir zimmî veya bir müs-lümanın yanına, bir emânet bıraksa
veya bunlarda alacağı olsa; bu şahıs, dâr-i harbe gidince, kanı helâl olur.
Bu kimsenin, zimmîde
yahut müslümanda bulunan malına gelince; bu kimsenin o maldaki hakkı bakidir.
Ve o malı alıp yemek haramdır.
Bu kimse, mağlup
edilir, öldürülür veya esir edilirse, alacağı sakıt ve bu emâneti fey olur.
Şayet, bu harbî, o
malı rehin bırakmışsa; İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)'a göre, yanma rehin bırakılmış
olan şahıs, bu malı, alacağının yerine sayar.
İmâm Muhammed (R.A.)
ise: "Rehin bırakılan o şey satılır. Alacaklısı, alacağı kadarını
alır" geride kalan da, beytü'I-mâle terkedilir." buyurmuştur.
Tebyîn'de de böyledir.
Şayet, bu şahıs
öldürülürse, alacağı da, emâneti de vârislerine kalır.
Bu şahıs Ölürse de,
hüküm böyledir.
Harbîlerin malından,
savaş yapılmadan alman şeyler; haracın sarf olunduğu yerlere, —müslümanların
menfaati için— harcanır.
Âlimler: "Bu,
sürgün edilmiş bulunan, harbîlerin arazileri gibidir/' demişlerdir. Bu
durumdaki şahıslardan cizye alınır. Ancak, beşte bir alınmaz. Hidâye'de de
böyledir.
Bir müste'men, dâr-i
islâmda, malı yüzünden ölse; vârisleri ise, dâr-i harbde bulunsa, bu şahsın
malı, bu varislerine verilir.
Bu şahsın, malını
almaya gelen vârislerden, —vâris olduklarına dâir— delil getirmeleri istenir.
Durumu hüccetlerle ispat etmeleri hâlinde, mallarını alırlar.
Şayet, bu vârisler,
ehl-i zimmetten şahit gösterirlerse; bu daha güzel olur ve kabul edilir.
Zimmîler: "O
şahsın, bunlardan başka vârisleri yoktur." deyince; mallar, onlara teslim
edilir. Ve malın kendilerine verildiğine dâir, onlardan kefil alınır.
Bu hususta, —her ne
kadar, kendisinin yazmış bulunduğu, sâkit olsa bile,— meliklerinin yazdığı
mektup kabul edilmez. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.
Bir harbî, kölesini,
ticâret yapması için, müste'men olarak, dâr-i islâma göndermiş ve bu köle,
dâr-i islâmda müslüman olmuş bulunsa; bu kölenin bedeli, —sahibi olan—,
harbînindir. Mebsut'ta da böyledir.
Müste'men olarak,
yurdumuza girmiş bulunan bir harbînin, dâr-i harbde, karısı ve kücük-büyük
çocukları ile malı bulunur,bunlarında bir kısmı zimmî, bir kısmı harbî, bir
kısmı da bir müslümanm yanına emaneten bırakılmış olur ve bu şahıs, dâr-i
islâmda İslama girmiş bulunur; sonra da, bu şahsın yurdu fethedilirse; bu
durumda, her şeyi fey olur. Karısı hamile ise, karnındaki de fey olur.
Hidâye'de de böyledir.
Bu mes'elede: "Bu
şahsın, küçük çocuğu esir edilirse, o, babasına tâbi olarak, müslüman sayılır.
Ve yine de, müslümanlar için fey'dir. Çünkü, müslüman olması, köle olmasına
mani değildir. Tebyîn'de de böyledir.
Bu şahıs, dâr-i harbde
müslüman olduktan sonra, dâr-i islâma gelir, bilâhare de, onun memleketi
fethedilirse, küçük çocukları, babalarına tâbi olarak hürdürler. Zimmînin ve
müslümanın yanında bulunan malları da, kendisinindir. Diğerleri ise, fey'dir.
Kâft'de de böyledir.
Dâr-i harbde müslüman
olan bir harbîyi, orada, bir müslüman, kasden veya hatâen öldürür ve bu şahsın
da, orada vârisleri bulunursa, öldüren şahsa, ihatası için— keffâretten başka,
birşey gerekmez.
Velisi bulunmayan bir
müslümanı, hatâen öldüren veya dâr-i İslama, emânla girmiş ve müslüman olmuş
bulunan bir harbiyi öldüren kimse; öldürdüğü adamın diyetini, baba tarafına
verilmek üzere, imâma (= devlet başkanına) verir. Kendisi de, keffâret yapar.
Dâtö islâma emânla
girmiş ve müslüman olmuş bulunan bir şahıs, vârisi olmayan bir müslümanı
öldürmüş, kendisinin de vârisleri, —kasden veya babasına tabî olarak— müslüman
olmazlarsa (Meselâ: Onun, bize getirdiği, küçük çocuğunun bulunmaması gibi...);
imâm dilerse, onu, —kısâsen— öldürtür, dilerse, —cebren değil— anlaşma ile
diyet alır. Ancak, imâm, onu affedemez.
Öldürülmüş bulunan bu
şahıs, yabana atılmış olarak bulunursa;
—ister öldü ren, ister
başkası atmış olsun— bunun diyeti, beytü'l-mâlden, akrabasına Ödenir. Kim -öldürmüşse,
o da keffâret yapar.
Eğer, bu şahıs, kasden
katledümişse; imâm, isterse, onu öldüreni, —kışâsen— öldürür, isterse, diyet
üzerine anlaşma yapar.
Bu, İmâm Ebû Hanife
(R.A.) ve İmâm Muhammet! (R.A.)'in kavlidir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.
Âslolan: Bir
kimsenin yurdu, o
kimsenin, oranın ehlinden olduğunun açık delilidir.
Sima, mekândan daha
kuvvetli bir delildir. Şahit ise, hepsinden kavî ve sağlam bir delildir.
Bir müfreze, bir
topluluğu esir alıp getirse ve esirlerin ehl-i islâm veya ehl-i zimmet
oldukları iddia edilse; esirler: "Bunlar, bizi, dâr-i islâmda esir
aldılar." dediği halde; müfreze ise: "Dâr-i harbden aldık."
Bunlar, ehl-i harbdir." deseler; bu durumda, esirlerin sözü kabul edilir.
Ancak, bu esirler:
"Bizi, dâr-i harbden aldılar. Fakat, biz müslü-manlardamz." veya
"... zimmet ehliyiz. Dâr-i harbe, müste'men olarak, ticâret için
gitmiştik." yahut "... ziyaret için gitmiştik." derlerse; bu
durumda, sözlerine inanılmaz. Ve bunlar, köle edilirler.
Ancak, bunlarda;
sünnet, sakal, bıyığın kesilmiş olması, Kur'ân okumaları, fıkhî mes'ele
bilmeleri gibi, bir islâm alâmeti bulunursa; bu durumda, —müslüman olduklarına
inanılıp— bırakılırlar. Bunlardan, esaret kalkar.
Keza, bu alâmetler,
galibiyetten sonra, esirlerde de bulunursa; müfrezede bulunanlardan bir
kısmının, bunların aleyhindeki şehâdetleri kabul edilmez. Çünkü, bunların
şehâdetleri, nefsi için olmuş olur. Ancak, bu hususta, —dâr-i harbde bulunan—
tüccarların şehâdetleri makbul olur. Çünkü, onların, —bu esirlere— ortaklığı yoktur.
Bu hususta, ehl-i
zimmetin şahitliği de kabul edilmez. Çünkü bu, müslümanlara karşı şehâdet olur.
Kâfî'de de böyledir. [74]
İmâm Muhammed (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Düşman hükümdarının,
müslümanların ordu komutanına, veya devlet başkanına hediye göndermesi hâlinde,
onu kabul, etmekte bir beis yoktur.
Bu hediyeler,
müslümanlar için, f ey' olur.
Keza, düşmanların
meliki, islâm topluluğunun idarecisine, hediye göndermesi hâlinde, bunun
kabulünde de, bir sakınca yoktur.
Düşman meliki, başında
bir topluluk bulunmayan, müslümanların sayılı kişilerine, hediye gönderirse; bu
hediye, onun şahsına münhasır olur.
Müntekâ'da şöyle
denilmiştir:
Bir ordu, dâr-i harbe
girdiği zaman, harbîler bu askerlerden birine veya bunlardan bir idareciye
hediye verirlerse, bu durumda, bu mallar ganîmetolur.
Ancak , —baştan— :
"Kime hediye verilmişse,o, onundur."diye tenfîl [75]edilmişse,
o zaman, bu hediye, kendisine hediye edilen şahsındır. [76]
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Halife (= Devlet
başkanı), memurlarından her hangi birini, bir göreve, gönderir de, ona hediye
verilirse, halîfenin, onu, o memurdan alıp, beytü'1-mâl-i müslimîn'e koyması
uygun olur. Ancak, bunun için, hediyeyi verenin, gönül hoşluğu ile vermiş
olması gerekir.
Fakat, hediye veren
gönülsüz olur ve hatır belâsı vermiş bulunursa; bu durumda, o hediye, geri
verilir. Şayet, iade etmek mümkün değilse, bu durumda, bu hediye, beytü'1-mâle
konur ve üzeri yazılır.
Bu gibi hediyeler
hakkındaki hüküm, buluntu malın hükmü gibidir.
Dâr-i harbe girmiş
bulunan, isİâm askerlerinin
komutanının, düşman melikine hediye göndermesinde, bir sakınca yoktur.
Sonra, bu düşman
melîki, hediyeye karşılık olarak, bir hediye gönderir ve bu hediye, islâm
komutanının gönderdiğinin misli olur veya kıymet bakımından— az farklı
bulunursa, bu durumda, o hediye, komutana ait olur.
Şayet, düşman
melikinin göndermiş bulunduğu, bu hediyenin, kıymeti, —islam komutanının gönderdiğinden—
bir hayli fazla ise, bu durumda, o hediye ganimet olur.
Keza, bir seriyye
komutanı, düşman melikine, bir hediye gönderir, o da, bu komutana, kat kat
fazlası ile mukabele ederse, bu durumda, komutanın gönderdiği kadarı ona teslim
edilir. Bu hediyenin fazlası ise, beytü'1-mâle konur.
Müslümanlar, ehl-i
harbin bir kalesini muhasara eder veya bir şehrini kuşatır ve bu durumda,
harbîler, komutana, eşya veya başka bir şey satarlarsa, sattıkları şeyin,
değerine bakılır: Eğer , sattıkları şeyin benzerinin değeri, —aldıkları
bedelden— fazla ise, o şey ganimet olur.
Bu durumda, onlarla,
"aliş-veriş" yapmak, mekruh olur mu? İmâm Muhammed
(R.A.): "Bütün eşyalarda
mekruh olur." buyurmuştur.
Muhıyt'te de böyledir. [77]
Arazî iki nev'îdir:
1-) Arâzî-i
Öşrüye (= Öşür Arazisi)
2-) Arâzî-i
Harâciyye (= Harâc Arazisi) [78]
Arap arazisinin
tamamı, öşür arazisidir.
Ki, bu, Tihâme, Hicaz,
Mekke, Yemen, Tâif, Amman ve Bahreyn arazisidir. [79]
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Arap arazisi:
Azîb'den, Temim Oğullarının Suyu'ndan (ki bu su, bâdiyede en önce uğranılan
sudur) Mekke istikâmetine, Küfe, Kadisiye'den yola çıkınca, Mekke'ye kadar olan
arazidir.
Aden, Yemen'dedir.
Irak da, sevâd ve
Mühre'ye kadar olan yerdir.
Irak'ta yabancı
nehirlerle sulanan yerler, haraç arazisidir.
Sevadm uzunluk haddi,
Musul'dan, Abadan'a kadardır. Genişliği ise, Hilvan arazisinin dağının bittiği
yerden, Kadisiye arazisinin en uzak yerine bitişik olan, arab toprağının
azibine kadar olan yerdir. [80]
Bunların hâricinde
kalan ve şu vasıfları taşıyan:,
a)
Fethedilmiş bulunan;
b) Ahâtisi
müslüman olmamış olan;
c)
Kendilerine iyilik yapılmış olan; ve
d) Harâc
suyu ulaşan; arazîler ise, harâc arazi'sidir. [81]
Bir belde ki, orası:
a) Sulh yolu
ile fethedilmiştir.
b) Halkı da,
cizye vermeyi kabul etmiştir. İşte, burası da harâc arazi'sidir.
Ancak:
a) Zorla
fethedilen ve
b) İmâmın (= devlet başkanının) arazisini,
ganimet ehli arasında taksim etmiş bulunduğu;
arazi ise, öşür
arazi'sidir. Bir belde ki:
a) Zorla
fethedilmiştir.
b) jmâm,
bunlar hakkında, bir hüküm vermeden önce, bu beldenin ahâlisi, islâmı kabul
etmiştir; bu durumda, imâm muhayyerdir: Dilerse, bu araziye ganimet ehli arasında
taksim eder.Bu durumda, bu arazi öşür arazisi olur.
İsterse, bu araziyi, o
beldenin halkına bağışlar.
İmâm, böyle bir iyilik
yaptıktan sonra da muhayyerdir: Dilerse, o araziyi öşür kor; isterse ve o arazi
harâc suyu ile sulanıyorsa, harâc kor. Fetâvâyi Kâdihan'da da böyledir. [82]
Halkı isteyerek
müslüman olmuş bulunan, her beldenin arazisi, öşürarazisi'dir.
Keza, arap arazisinden
olan bir yer, kahren (= zor kullanılıp, galip gelinerek) fethedilmiş; puta
tapmakta olan bu ahâli de, fetihten sonra müslüman olmuş
ve bu durumda
da, imâm, arazîlerini
onlara
bırakmışsa; işte, o
arazi de, öşür arazisidir.
Keza, acem
beldelerinden (= arap olmayanların yurtlarından), her hangi bir beldeyi, imâm
kahren fethetmiş ve halkına iyilik yaparak, onları köle etmeyip, arazilerini de
kendilerine bırakmış; ancak, arazilerine harâc koymakla, bu arazîyi ganîmet
sahipleri arasında taksim ederek, öşür koymak arasında tereddüt edildikten
sonra, imâm: "Bu araziyi öşür arazisi kıldım." demiş ve yukarıda
söylediğimiz şekilde yapmışsa; bu durumda da, bu arazi, öşür arazisi olur.
Bunu, İmâm Muhammed
(R.A.), Nevâdir'de böyle söylemiştir. Kerhî de, bunu, kitabında yazmıştır.
Harâc suyu ile
sulanmakta olan, bir harâc arazisi'nden bu su kesilir ve bu arazi, öşür suyu
ile sulanırsa, bu durumda, bu arazi de, öşür arazisi olur. Muhıyfte de
böyledir. [83]
Bir kimse'tarafından
diriltilen arz-ı mevât, (= Ölü toprak) eğer, harâc arazisinde ise, haraç
arazisi; öşür arazisinde ise, öşür arazisi olur.
Bu hüküm, ölü araziyi
dirilten şahsın, müslüman olması hâlinde geçerlidir.
Ancak, bu araziyi, bir
zimmî diriltmişse; —Öşür arazisinde bulunsa bile— harâc arazisi olur. [84]
Bize göre, Basra
arazisi, sahabenin icmâ'ı ile, öşür arazisidir. Sirâcü'I-Vehhâc'da da böyledir. [85]
Harâc arazisi, iki
kısımdır:
1) Harâc-ı
Mukâseme
2) Harâc-ı
Vazife
Harâc-ı Mukâseme:
Araziden çıkan mahsulden, beştje bir, altıda bir ve benzerleri gibi... alınması
îcâbeden vergidir.
Harâc-ı Vazîfe:
Zimmette bulunan menfaatten, temekkün sebebi ile, bir şeyin alınmasının gerekli
olmasıdır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Harâc-i Mu kâseme;
araziden mahsul çıkaran kimseye tjaalluk eder; ziraata temekküne ( = gücünün
yeter olmasına) taalluk etmez.
Bunda, güç bulunmasına
rağmen, arazi muattal bırakılsa; .harâc gerekmez. Nitekim öşür'de de böyledir.
Zahîriyye'de de böyledir.
Harâc-i Vazîfe
hakkında ise, İmâm Muhammed (R.A.), Harâc Arazisi isimli eserinde şöyle buyurmuştur:
Zirâat^ elverişli olan
her bir cerîbden, bir kazîf ve bir dirhem; sulu arazinin her cerîb'ine karşılık
beş dirhem ve üzüm bağının her cerîbine de, on dirhemdir. Muhıyt'te de
böyledir. (Yani bunlardan, bu kadar vergi alınır.)
Bunların dışında
kalan, za'feran, pamuk, bostan ve benzerleri gibi şeylere de, takatları kadar
vergi konulur.
Burada, takatin son
haddi ise, bu araziden çıkan mahsulün yarısına ulaşmaktır.
Bostan: Her tarafı
duvarla çevrilmiş, içinde, dağınık halde hurma, üzüm çubuğu ve diğer ağaçlar
bulunan ve bu ağaçların arası, bir şey ekip dikmeye müsait olan yerdir.
Ağaçları sık olup,
araları, bir şey ekip dikmeye müsait olmayan yerler, üzüm bağı mesabesindedir.
KâtTde de böyledir.
Cerîb: ( = Dönüm): Eni
ve boyu altmışar zira' olan yerdir.
Zira' ise, yedi
tutamdır. Bu, zirâ'-ı meliktir. Ve amme zirâ'ından, bir tutam fazladır. Bu
cümle, Öşür ve Harâc Kitabı'ndandır.
Şeyhu'l-İslâm
Hâher-zâde, İmâm Muhammed (R.A.)'den naklen, şöyle demiştir:
Cerîb: Altmış zirâ'a,
altmış zira' (~ 60 x 60 = 3600 zira' murabba - 60 x 60 = 3600 arşın kare) dır.
Kendi cerîblerinden (=
dönümlerinden) hikâyeten, her yerde.cerif-bin takdiri gerekmez.
Beldelerin değişik
olması gibi, arazilerin cerîblerî de değişiktir. Her beldede, o beldenin
ahâlisinin bildiği cerîb (= dönüm) ne ise; o beldenin cerîbi odur.
Kâzîf: (= Ölçek):
Bundan maksat, bir sacdır. Bir sa»yi
ırâkî ise, sekiz ntıl'dır. Her rıtıl ise, sekiz mejnn'dir.
Bu kavil, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.
tmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'e göre ise, kazîf, bir ölçek buğdaydan olur.
Bu,
Kitâbü'l-Öşrve'l-harâc'da böylece zikredilmiştir.
Bu kitabın, başka bir
yerinde ise: "O yerde ekilen ne ise, kazîf (~ölçek) ondandır."
denilmiştir. Sahih olan da, budur.
Uygun olan, ölçeği,
iki avuç fazla ölçmektir.
Bu iki avuç fazla
ölçme hususu açıklanırken, şöyle denilmiştir. Bu şey, çeç (= arpa, buğday ve
benzerlerinin hasad edildikten sonra —harmanda— yığılmış hali) den, ölçülürken,
eller, Ölçeğin yanlarına konulur; yenilecek —bu— şeyden, iyice doldurulur ve
âşir'in (= öşür toplama memurunun) çuvalına dökülür.
Bazı âlimler ise, bu
hususu şöyle açıklamışlardır: Ölçek doldurulur; üzeri silinip, içindeki hububat
dökülmeyecek hâle getirilir; sonra da, âşirin çuvalına dökülür. Bundan sonra
da, bu ölçeğe ilâve olarak, o çeçten, iki avuç daha alınıp, âşirin çuvalına
atılır.
—Harâc-ı vazîfe'de— bu
miktarın, sadece, senede bir defa ödenmesi îcâbeder.
Harâc-i mukâseme ve
öşür ise, bunun hilâfınadır.^Yani, bunlar, her mahsul çıkışında tekrar alınır.
Bizim, yukarıda söylediğimiz hususlar, bir
arazinin bunları çıkarmaya, gücünün yetmesi durumuna göredir.
Fakat, arazinin takati
yoksa ve verimi az bir yer ise» bu araziden, ona göre alınır.—Bu durumlarda— noksan
almak, Hz. Ömer (R.A.)Mnl— koyduğu— bir vazifedir.
Arazinin takati
olmadığı zaman, böyle yapmak —haracı noksan almak— bi'1-icma* caizdir.
Arazinin, mahsulünü
artırmaya gücü olunca", harâc-ı vazifeyi artırmak caiz olur mu?
Şayet, bu arazinin
harâc-ı vazîfe'si Hz. Ömer (R.A.) tarafından konmuşsa; bunu artırmak, bi'I-icma'
caiz olmaz.
Keza, Hz. Ömer
(R.A.)'m tavzifi (= vazifelendirmesi, harâc-ı vazife koyması) gibi, zamanın
imamından (= devlet başkanından) tavzif sudur eden (= harâc-ı vazife konmuş
bulunan) araziye de, ziyâde ( = harâc-ı vazifeyi sonradan) artırmak bi'1-icma'
caiz olmaz. Arazinin takati olsa bile, bu böyledir.
Keza, imâm, bu
araziye, Hz. Ömer (R.A.) gibi vazife vermişse (= harâc-ı vazife koymuşsa);
sonradan jbunu artırmak istese bile ^artıramaz. Arazinin takati olsa bile, bu
böyledir.
Keza, imâm,
bir arazinin vergi
şeklini değiştirmek istese; —meselâ: Önce, dirhemlerle haracı
alınmakta iken, bunu harâc-ı mukâ-semeye veya harâc-ı mukâseme konmuşken bunu,
dirhemlere çevirmek istese— bunu yapamaz.
İmâm, -arazi
sahiplerinin rızası ile— tayin edilmiş (= belirlenmiş) haracın üzerine ziyade
eder veya onu başka bir şekle çevirirse; onların üzerine, Öylece hükmolunur.
İmâm, isteği ile böyle
yaptıktan sonra; bundan döner ve bunun hilâfına —bir şey— koymak görüşünde
olursa; eğer, önceki hâl, —arazi sahiplerinin— gönül hoşluğu ile yapılmışsa; bu
ikinci —vergi— birinciye çevrilir.
.,
Fakat, birinci,
nefislerinin hoşuna gitmeyerek yapılmış ve bu arazi de zorla alınmış;
—fetheden— imâm, bunlara iyilik ederek, arazîlerini onlara bırakmişsa; bu
durumda da, ikinci, birinciye çevrilir.
Ancak, bu arazi, imâm
galebe çalmadan, sulh yolu ile alınmışsa; mes'elenin diğer kısmı, yine, olduğu
gibidir; ikinci bozulur, birinci yeniden uygulanır.
İmâm, önceden, bir
arazi üzerine, ta'yin edilmiş (= miktarı belirlenmiş) harâc koymayı irâde
edince, bunu Hz. Ömer (R.A.)'in tavzifinden (= koyduğu harâc-ı vazifeden)
fazla tutmasının caiz olup olmayacağı hususunda, "caiz olur." ve
"caiz olmaz." şeklinde; İmâm Ebö Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed
(R.A.)'den ikişer ayrı rivayet vardır.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre ise, imâmın böyle yapması caiz olmaz. Sahih olan da budur. [86]
Harâc-ı mukâsemeyi
takdir etmek (= miktarını belirlemek) imâma (= devlet başkanına) havale
olunmuştur. (O'nun yetkisine bırakılmıştır.)
Ancak, bu miktar, elde
edilen mahsulün yarısından fazla olamaz. [87]
Her kim olursa olsun,
harâc arazisine sahipse; ondan harâc alınır. Bu şahıs, ister riıüslüman, ister
kâfir, ister küçük, ister büyük, ister hür, ister mükâtep veya ticarete me'zün (= izin verilmiş) köle,
ister erkek, ister kadın olsun farketmez. Muhıyt'te de böyledir.
Vakıf arazisinden de
öşür ve harâc alınır. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.
Vergisi belirlenmiş
olan bir harâc arazisini, bir gâsıb gasbeder ve gasbettiğini inkâr ettiği
halde; onun, o arazinin sahibi olduğuna dair şahidi bulunmaz ve bu araziyi
gâsıp ekmemiş olursa; bu durumda, o araziden dolayı, hiç bir harâc yoktur.
Ancak, bu araziyi,
gâsıb ekmiş, mahsulde noksanlaşmamışsâ; bu arazinin haracını, gasbeden şahıs
öder.
Şayet, gâsıb,
gasbettiğini ikrar eder veya arazi sahibinin şahitleri bulunur; ziraatta da,
bir zarar olmazsa; bu durumda, haracı arazinin sahibine aittir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, ziraat noksansa; —noksanlık, az olsun; çok olsuin-harâc,arazi
sahibine aittir. Bu durumda, arazi sahibi, sanki, o gâsıbtan noksan ödemek
üzere, kiralamış gibidir.
Kiraya veya emânete
verilen, harâc arazîsinin haracı, arazi sahibine aittir.
Ancak, bağ, sulu arazi
ve sık ağaçlı bahçenin haracı, kiraya tutana aittir.
Kiraya verilen öşür
arazisinin, Öşrü; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, arazi sahibine aittir.
Diğerlerine göre ise, kiraya tutana aittir.
Bir kimse, öşür
arazisini ödünç alır ve ekerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, —"öşür,
arazi sahibine veya ödünç alana aittir."
şeklinde— iki rivayet
vardır.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)
ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre; bir kimse, bir araziyi ödünç alır veya kiraya
tutar; zirâate elverişli hale getirir, ağaç dikerse, bu kimse, ister icarcı,
ister âriyetci (- ödünç almış kimse) olsun; bu yerde ağaç varsa veya bura sulu
yers*e; bu durumda harâc icarcı veya âriyetciye ait olur.
Bir kimse, Öşür
arazisini gasbedip ekerse ve ziraatinde noksanlık yoksa; öşrü, arazi sahibi
vermez.
Fakat, ziraatte
noksanlık varsa; öşür, mal sahibine aittir. Mal sahibi, sanki, burayı,
gâsıbdan, noksan bedelle icarlamış gibidir. Fetâ-vâyi Kâdınân'da da böyledir.
Bir kimse, sahibi
bulunduğu harâc arazisini satar; alıcı da, burayı boş bırakır ve aradan bir
sene geçerse; bu arazinin haracı, satın alan §ahsa ait olur. Bu araziyi eksin
veya ekmesin, hüküm böyledir.
Ancak, harâc vaktine,
bir seneden az zaman varsa; bu durumda, harâc, satana aittir.
Buğday ve arpa
ziraatında mu'teber oaln müddet, fetvalarda, üç aydır.
Bu arazi, satın alanın
elinde üç ayı doldurmuşsa; haracı ona; Fetâvâyi Hindiyye değilse, satana
aittir. Fetâvâyi Kiibrâ'da da böyledir.
Bir kimse, harâc
arazisi satın alır ve bu arazi o şahsın elinde ziraat yapacak kadar kalmazsa;
veliyyü'1-emr, yine vergiyi bu şahıstan alır.
Bu durumda, satın alan
şahıs, satan şahsa, müracaat edemez. Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.
Şayet, bu arazi, —biri
baharda, diğeri güzde— iki mahsul veriyorsa; birinin haracı, satın alana;
diğerinin ki ise, satana aittir.
Eğer, bu araziyi,
satan ile satın alan, bu iki mahsulü, müştereken hasad ederlerse; bu durumda,
harâc da, ikisinden müştereken alınır.
Bu mes'eleyi,
SadrıTl-îslâm, Kîtâbü'1-Öşr ve'1-Harâc Şerhi'nde zikretmiştir. Muhiyt'te de
böyledir.
Bir şahıs, harâc
arazisini satar; satın alan da, başka birine satar; bir ay sonra, o da, bir
başkasına satar; böylece, bir sene geçmiş olduğu halde, bu arazi, bu
şahıslardan hiç birinin elinde, üç ay kalmış olmazsa; bu şahısların hiç birine,
harâc yoktur.
Ancak, bu şahıslardan
birinin elinde, bu arazi üç ay kalmışsa; ondan harâc alınır.
Bir kimse,
ekili, fakat, henüz
hasad vakti gelmemiş
ve olgunlaşmamış bir araziyi, bir şahsa satarsa; her hali ile, bu
arazinin haracı, müşteriye (- satın alan şahsa) aittir.
Bu kimse, bu araziyi,
mahsulü olgunlaşmış halde satarsa; Fakiyh Ebû'I-Leys'e göre; bu boş arazi ile
birlikte, hasad edilmiş bulunan buğdayını da satmış gibidir.
Bu söylediğimiz
hususlar; haracın, sene sonunda tahsil edilmesi halindedir.
Harâc, senenin
evvelinde, acele olarak, (= peşin) tahsil ediliyorsa; işte bu zulümdür. Bu
durumda, bu araziyi, satana da, alana da harâc yoktur.
Bir kimsenin, köyde,
harâc arazisinin içinde, evleri olursa; bu şahıs, evlerin olduğu yerden,
faydalansın veya faydalanmasın, ona bir şey gerekmez.
Keza, bir şahsın,
müslüman şehirlerinden birinde, sınırı içinde, bir evi bulunur; oraya bostan
ekerek veya hurma dikerek, evi oradan çıkarırsa, bu şahıs hakkında, bir şey
yoktur.
Bu şahıs, bu evin
—sınırlarının içinde kalan yerin— tamamını baştan ederse; bu durumda, arazi,
öşür arazisi ise; öşür; harâc arazisi ise, harâc öder, Fetâvâyi Kadîhân'da da
böyledir.
Bir kimse, bir harâc
arazisini satm alıp, içine ev yaparsa; bu arazinin, ziraat bakımından temin
edeceği bir menfaat kalmasa bile, bu şahıstan harâc alınır. Muhıyt'te de
böyledir.
Veliyyü'l-emrin, bir
araziyi, sahibine, harâc arazisi yapması ve bu araziyi ona terk etmesi caizdir.
Bu, İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'un kavlidir. İmânı Muhammed (R.A.)'e göre ise, bu, caiz olmaz. Fetva
ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli üzerinedir. Ancak, bunun için, bu yerin
sahibinin, harâc ehl-i olması gerekir. Bu kolaylık, hâkimlere ve âlimleredir.
Veliyyü'1-emr, bir
kimsenin üzerinde olan haracı istemezse, arazi sahibi, onu tasadduk eder.
Ancak, arazi sahibi,
veliyyü'1-emr, haracı istedikten sonra, onu tasadduk ederse; borcundan
kurtulmuş olmaz. Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.
Âmil (= âşir = zekât
ve vergi toplama memuru), veliyyü'1-emr (=
imâm = devlet
başkanı = sultan
= hükümdar)'in bilgisi olmaksızın, haracı,
ziraatçıya terk etse
yani almasa, helâl
olur. Kerderî'nin Vecizi' nde de böyledir. [88]
»İmâm Muhammed (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Veliyyü'1-emr, öşrü,
arazi sahibine bırakırsa; onu almak, caiz olmaz.
Bu, hilâfsız böyledir.
Şeyhülislâm, şöyle
buyurmuştur:
Veliyyü'l-emrin, öşrü,
arazi sahibine bırakması, şu iki şekilde olur:
1) Unutmak suretiyle, gafletle bırakılmış
olabilir. Bu durumda, arazi sahibi, o öşür kadarım, fakirlere sarf eder.
2)
Veliyyü'1-emr, bunu, bile bile terk etmiş olabilir.
Bu durumda, öşür borcu
olan şahıs, zengin ise, bu, kendisine, sultan tarafından, bir atiyye[89]
olur. Veliyyü'1-emr, bu miktar kadarını, beytü'l-mâiden tazmin eder. Yâni,
sadaka malı kısmından alıp, harâc malı kısmına kor.
Eğer, öşürü alınmayan
şahıs, fakir olur ye öşre muhtaç bulunursa; [90]
îmîm Muhammet! (R.A.),
Camiu's-Sağîr'inde, şöyle buyurmuştur:
Harâc arazisi bulunan
bir kimse, ona bakmayıp muattal biraksa bile, bu şahıstan, o yerin haracı
alınır. Muhıyt'te de böyledir.
Bu, harâc, harâc-ı
vazîfe olduğa zamandır.
Şayet, harâc, harâc-ı
mukâseme ise; bu durumda, bir şey gerekmez. Yani, bu şahıstan, harâc alınmaz.
Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. [91]
Âlimler, şöyle
demişlerdir;
Bir kimse, özürsüz
olarak, iki işten, daha aşağı —değerde— olana intikâl ederse; ondan, en yüksek
harâc alınır.
Meselâ: Za'feran
ekmesi gereken şahsın, bunu terkedîp.hububat ekmesi gibi... Bu durumda, bu
şahıs, za'feran haracı verir.
Keza, bağı olan bir
şahıs, onu söküp, yerine hububat ekerse; bu şahıstan da, bağ haracı alınır.
Bu mes'ele, böyle
bilinir; ancak, zalemenin (= zalim, haksız) insanların malına tama' etmemesi
için, böyle fetva verilmez. Kâfî'de de böyledir. [92]
Harâc ehlinden birisi,
müslüman olursa; bu şahıs, yine, önce vermekte olduğu haracı verir.
Müslümanların,
zimmîlerden, harâc arazisi satın almaları caizdir. Bu şekilde satın alan
müslümandan da, önceki gibi harâc alınır. Hidâye'de de böyledir. [93]
Arazi, ister, öşür
arazisi olsun; ister, harâc arazisi olsun; bir araziden, hem öşür, hem de
harâc alınamaz.
Bir kimse, bîr. öşür
veya harâc arazisini, ticâret maksadı ile alırsa; bu şahıs, buranın zekâtından
başka öşür veya haracını da verecektir. Muhıyt'te de böyledir. [94]
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)
ve İmâm Züfer (R.A.)'e göre;
Bir zimmî, öşür
arazisini satın alırsa; bu şahıstan, öşür değil, harâc alınır. Zâd'da da
böyledir. [95]
Harâc ehlinden bir
topluluk; bu arazîyi imâr etmekten (= işlemekten, ekip biçmekten) âciz kalır;
bu araziden faydalanamaz ve yanlarında da, harâc verecek bir şeyleri olmazsa;
bu durumda, imâmın, o araziyi bunların elinden alıp başkalarına mal etme
yetkisi yoktur. Zehıyre'de de böyledir.
Kitfibti'1-Öşr
ve'1-Harâc'da, şöyle buyurulmuştur:
Elinde, harâc arazisi
bulunan bir kimse; onu, îmâr edemez ve muattal bırakırsa; imâm, onu, imâr
edecek, bir kimseye verir ve haracını alır.
Şeyhu'1-İmâm
Şemsü'l-Eimme Helvam şöyle buyurmuştur:
Bu mes'elede, sahih
olan cevap şudur: îmâm, o araziyi kiraya verir; harâc miktarını alır;
fazlasını, bu arazinin sahibine verir.
İmâm Muhammed (R.A.),
Ziyâdât'taböyle söylemiştir.
İmâm, şayet, bu arazi
için, icarcı bulamazsa; üçte bir veya dörtte bir almak üzere bir ortağa
ektirir. Çıkan mahsulden, haracını alır; fazlası, arasi sahibine kalır.
Şayet, ortakçı da
bulurmazsa; imâm, bu araziyi, işleyecek bir şahsa verir ve haracını alır.
Bunun caiz olması
için, şu iki şeyden birinin bulunması gereklidir: tmâm, ekip, biçip, haracını
verme yönünden, ya bu arazinin mal sahibi makamında olur; veya harâc kadar icar
almakta, mal sahibi makamında olur.
Bu durumda, alınan bu
şeyler, imâm yönünden, harâc; verenler yönünden ise; ücret olurlar.
Şayet, imâm; bu
araziyi, haraçla çalıştıracak kimse bulamazsa; bu durumda, bu araziyi satıp,
bedelinden haracını alır. Kalan miktar ise, sahibinin olur.
"Gerçekten, imâm,
bu araziyi satar." denilmiştir. Bu, imâmeyn'in kavlidir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre ise: Uygun ve münasip olanı, imâmın, bu araziyi satmamasıdır.
Çünkü, bu şahsın malını
satmak, onu mahrum etmektir. Hür olan bir kimseye de, böyle yapılmaz.
Bu, her âlimin
kavlidir ve sahihtir. Çünkü İmâm Ebû Hanlfe (R.A.), buranın menfaatinin umûma
dönmesi halinde —sahibinin— men edilebileceği görüşündedir.
Bazı kitaplarda, bu
mes'ele hakkında, şöyle denilmiştir:
tmâm, ziraatte
kullanılacak malzemeyi satın alıp, bu araziyi, ekip biçmesi için birine verir.
Mahsul elde edilince de, ondan, harcadığı kadarını ve harâc miktarını alır;
artan arazi sahibine verilir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
îmâm, bu arazinin
sahibine, beytü'I-mâPden, satın alınan şeyler kadar, borç verir. Mahsul çıkınca
da, ondan, bu arazinin haracını ve verdiği borcu alır.
Şayet, beytü'l-mâl'de,
bir şey yoksa; imâm, bu araziyi işletecek bir kimseye verir ve haracını alır.
Şayet arazi sahibi
aciz olur da, ekip biçemezse; bu durumda, imâm, yukarıda söylediğimiz gibi
yapar.
Bu arazi sahibi,
sonradan güçlenir ve zirâat yapabilecek, bir duruma gelirse; imâm, arazisini,
tekrar, bu şahsa iade eder.
Ancak, imâm, bu araziyi
—özellikle— satmışsa; bu durum müstesnadır. Muhiyt'te de böyledir. [96]
Hasan'ın İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.)'den rivayet ettiğine göre; îmâm, muhayyerdir: İsterse, bu
araziyi, beytü'l-mâl'den işlettirir; bu durumda, mahsulü, bütün müslümanlarm
olur. Dilerse; bu araziyi başka şahıslara verip; ne alacaksa, onu, beytü'1-mâl
için alır.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Ehl~i harâc, ölünce;
îmâm, bunların arazilerini zirâat için kullanır: Dilerse, kiraya verir;
ücretini, beytü'1-mâle bırakır.
Bu araziyi kiralayan
şahıs da kaçarsa;!ondan,|harâc miktarını alır; geride kalanı, kaçan sahipleri
için, muhafaza eder. Şayet, bunlar, dönüp gelirlerse; onlara iade eder.
Sahipleri kaçtıktan itibaren, bir sene geçmedikçe, kiracıya vermez.
Sirâcü'i-Vehhâc'da da böyledir. [97]
Ehl-i zimmetin, bir
yerden, diğer bir yer özürlerinden (= mazeretlerinden) dolayı, naklen
gitmeleri, sahih olur.
Özür, onların kuvvet
ve kudretlerinin olmayışı; ehl-i harbin üzerlerine gelme korkularının
bulunması; veya, bizim, onlardan çekinmemiz (meselâ: Bizim açık bir tarafımızı,
harbilere haber vermelerinden çekinmemiz gibi...) gibi hallerde, bunlara,
arazilerinin bedeli ödenir veya arazileri kadar, başka yerden arazi verilir. Ve
yine, Önceki arazinin haracı alınır.
Bir rivayete göre de,
nakledildikleri yerin haracı alınır. Fakat, önceki kavil, esahtır.
Bunlara verilen yeni
arazi de, harâc arazisi olur.
Bunların ayrılmış
bulunduğu araziye, müslümanlar yerleşmiş bulunursa; bunlar, da, bu arazinin
haracını verirler. Kâfi'de de böyledir.
Köyde bulunan bir
arazinin sahipleri ölse veya kaybolsa, yahut bu arazinin haracını vermekten
aciz kalsa ve onu, veliyyü'1-emre teslim etmek isteseler; bu durumda, veliyyü'1-emr,
yukarıda söylediğimiz gibi yapar.
Şayet, veliyyü'1-emr,
burayı kendisi için satın almak isterse; önce başkasına satar; sonra kendisi,
ondan satın alır.[98]
Bazı kimseler, içinde
üzüm bağı ve ekime müsait bir yer bulunan, bir arazi satın alsalar; bunlardan
biri bağı; diğeri de, bağ olmayan yeri satın almışsa; âlimler:
"Bağın haracı belli; arazinin
haracı belli... Böylece hükmolunur.
Şayet, bağın haracı
bilinmiyorsa; o arazinin haracı, hep
birden alınır."
Bağın, aslında bağ;
arazinin de, aslında arazi olduğu bilinirse; bu durumda, bağın ve arazinin
haracına bakılır. Haradan bilinmekte ise, aralarında taksim ederler ve her
ikisi de, hissesine ne düşerse, onu verir.
Haraçları karışık olan
bir köyde; bir şahsın, arazisinin haracı, —kendisi ile başkasının arasındaki
seviyenin ekserisi olarak— istenirse; âlimler: "Eğer, bidayette, haracın,
ales'seviye ( = eşit olarak) mi, yoksa, karışık (fazlah-noksanlı) mı olduğu
bilinmiyorsa; bu durumda, önceki halinede terk edilir," demişlerdir.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Fetvalarda: "Bir
kimse, bir harâc arazisini mezarlık veya fakirler için mesken yaparsa; bu
durumda, bu arazinin haracı düşer."
Harâc arazisi, bir
müslümanda senelerce kalırsa; İmâmeyn'e göre, geçmiş yılların hepsinin haracı
alınır.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre ise, içinde bulunulan senenin haracından başkası alınmaz.
Şeyhu'l-islâm, Siyer-i
Sağîr ŞerhFnde, böyle söylemiştir.
Sadru'l-İslâm da:
"Sahih olan, her seneninkini almaktır." demiştir. Mııhıyt'te de
böyledir. [99]
Su baskınına maruz
kalan veya zirâatten men edilmiş bulunan araziye, harâc yoktur. Nehru'l-Fâık'ta
da böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.),
Nevâdir'de şöyle buyurmuştur:
Bir harâc arazisini su
basar; sonra da bu su çekilir, sahibinin, sene geçmeden önce, ziraat yapmaya
gücü yettiği halde; ziraat yapmazsa; bu arazinin haracı, sahibinden alınır.
Ancak su, ziraat
yapılması mümkün olacak zamana kadar çekilmezse; bu durumda, o araziden dolayı
harâc gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.
Ziraati, kendisinden
sakınılması mümkün olmayan su baskını, yangın, fazla soğuk ve benzerleri gibi
semavî bir âfet imha ederse; bu durumda, bu araziye harâc yoktur.
Şayet, âfet semavî
olmaz ve ondan korunulmasi mümkün olursa; bu durumda, o araziden, harâc, esahh
olan kavle göre sakıt olmaz. Mahsulü, maymun veya diğer hayvanların yemesi
gibi...
Şeyhu'l-îslâm:
"Eğer, âfet, hasaddan önce ise, harâc sakıt olur; âfet, hasaddan sonra
ise, harâc sakıt olmaz." demiştir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. [100]
Öşür arazisinde,
helak, hasaddan Önce vuku bulursa, öşür sakıt olur.
Öşür arazisinde,
helak, hasaddan sonra meydana gelmiş ve arazi sahibinin nasibine zarar
vermişse; öşür sakıt olur; aksi takdirde, öşür düşmez. Ve, arazi sahibinin
zimmetinde kalır.
Harâc arazisinde,
harâc, harâc-ı mukâseme ise; bu durumda, bu arazi de, öşür arazisi gibidir.
Çünkü, bunda da,T haracın, çıkan mahsûlden alınması icâbetmektedir. Çıkan
mahsulün tamamının helak olması hâlinde, öşür, ancak, ehli (o yerin halkı)
arasında harcanır.
Şayet, mahsulün çoğu
zayi olur da, bir kısmı kalırsa; bu geride kalana bakılır: Eğer iki ölçek ve
iki dirhem miktarı kalmışsa; bir ölçek ve bir dirhemi alınır. .
Şayet, haracı alınan
mahsûlden, geride kalmış olanı bulunursa; harâc, sakıt olmaz. Ve, mahsulün
yarisı alınır. Fetâvâyi Kâdîhan'da da böyledir,
Âlimlerimiz, şöyle
demişlerdir:
Bu hususta en doğru
olan şudur: Önce, adamın nafakasına bakılır; sonra da, çıkan mahsule bakılır.
Önce, bu şahsın nafakası hesaba katılır; artarsa, bundan, açıkladığımız gibi
öşür veya harâc, —ne ise, o— alınır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Harâc, ancak, çıkan
mahsûlün helak olması ile, sakıt olur. Şayet, ziraate yetecek kadar, bir şey
kalmazsa, o zaman, harâc sakıt olur.
Ancak mahsul, bu
miktardan fazla kalırsa, bu durumda, harâc sakıt olmaz. Böyle, zayi olmuş
bulunan, sanki, yokmuş gibi olur.
Bir âfet sebebi ile,
bir bağın mahsulünün helak olması hâlinde de, durum böyledir.
Şayet, bu mahsulün,
bir kısmı helak olup, bir kısmı kalmışsa ve kalan kısım da, yirmi dirheme
erişir veya daha fazla olursa; bu mahsulden, on dirhem alınması îcâbeder.
Şayet, yirmi dirheme ulaşmazsa; geride kalanın yarısı alınır. Fetâvâyi
Kâdîhan'da da böyledir. [101]
Sultan Mahmud,
zamanında, zîraatçiler, bir âfete mâruz kalınca, bunların nafakalarım,
beytü'l-mâlden tazmin eder ve: "Ziraatçılar, kâr zamanı bizim
ortaklarımızdır. Nasıl olur da, biz onlara, zarar zamanı, ortak olmayız?"
derdi.
Her müslüman sultan (=
saltanat ve iktidar sahibi) bu ahlâkta olmalıdır. Kerderî'nin Vecîzi'nde de
böyledir. [102]
Bir kimse, harâe
arazisine, bağ dikerse; bu bağ üzüm vermedikçe, bu arazi, ziraat arazîsi
sayılır.
Keza, bu araziye,
meyve veren ağaç dikerse; ağaçlar meyve verene kadar, burası daharâc
arazisidir.
Dikilen bu bağ, üzüm
verip, bunun kıymeti yirmi dirheme erişir veya daha yukarı çıkarsa; bu durumda,
sahibi, on dirhem harâc verir.
Şayet, elde edilen
mahsulün kıymeti, yirmi dirhemden noksan İse, mevcudun yarısı harâc olur.
Eğer, elde edilen
mahsul, bir ölçeği doldurmaz ve bir dirhemi dahi bulmaz ise; bir ölçekten ve bir
dirhemden noksan harâc alınmaz. Çünkü, burası, ziraat arazisi olarak, temekkün
etmiştir.
Bir kimsenin arazisi
meşelik olur ve içinde de çok sayıda av hayvanı bulunursa; bu araziye harâc
yoktur.
Bir kimsenin
arazisinde kamışlık, ılgın ağacı veya meyve vermeyen diğer ağaçlardan
bulunursa; bakılır: Şayet bunlar kesilince, arazi ziraate elverişli hâle
gelecekse; bu durumda, o araziden harâc alınır.
Fakat, bu arazinin
İslahı mümkün değilse, harâc îcâbetmez.
Kendisinden, az veya
çok, tuz çıkan bir harâc arazisini, harâc suyu ile sulayıp, ziraate elverişli
hâle getirmek mümkün olursa; bu araziye harâcvardır.
Ancak, buraya harâc
suyu ulaşmazsa veya dağda olduğu için buraya su varmazsa; h^rât yoktur. .
Şayet, harâc
arazisinde, ıslâha elverişli olmayan —az— bir parça yer varsa veya ıslahı
mümkün olduğu halde, sahibi, oraya suyu iletmezse; bu durumdaki araziye harâc
vardır. Aksi takdirde harâc yoktur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, haracın icâbetmesi senenin evvelindedir. Ancak bunu için,
arazinin hakîkaten veya itibarî olarak nâmî (~ çoğalıcı) olması şarttır.
Zehıyre'de Kitâbü'1-Öşr ve'1-Harâc'da da böyledir. [103]
Valinin, harâc
toplayacak memuru seçerken, onlarda şu vasıfların bulunmasına dikkat etmesi
uygun olur:
Harâc toplayan memur:
1) İnsanlara
karşı yumuşak ve şefkatli davranmalı;
2) Bilhassa,
harâc hususunda, insanlara karşı âdil olmalı;
3) Haracı
mahsul çıkınca almalı; hatta, senede iki defa mahsul veren yerlerden, haracın
yarısını yazın; diğer yarısını da güzün almalı;
4)
Bakliyattan, eğer, senede beş defa mahsul alınıyorsa; her alışta beşte birini,
dört mahsul alınıyorsa, her alışta dörtte birini alması; diğer hallerde de,
bunun gibi hareket etmesi uygun olur. Muhıyt'te de böyledir. [104]
Üzerinde, harâc veya
öşür borcu bulunduğu halde ölen kimsenin terekesinden, bunlar alınır. [105]
Harâc, mahsul hasad
edilince alınır.
Arazi sahibinin elde
ettiği mahsulden, haracını vermeden yemesi, helâl olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da
böyledir.
Öşür mahsulü de, öşrü
verilmeden yenemez. Şayet, arazi sahibi, bu durumda, bundan yerse, borçlu olur.
Sultan, haracı
verilene kadar, harâc mahsûlünü, habsedebilir. Zahî-riyye'de de böyledir. [106]
Nevâdir'de, İmâm
Muhammed (R. A.) şöyle zikretmiştir:
Bir senenin veya iki
senenin haracını, acilen (= önceden) almak caizdir.
Müntekâ'da şöyle
zikredilmiştir:
Bir kimse, arazisinin
haracını önceden verse; sonra da, o araziyi su bassa; bu şahsın ödediği harâc,
kendisine geri verilmez. Ancak, müteakip senenin haracına sayılır.
İmâm Mu hanime d
(R.A.)'e göre, iki senelik haracını veren şahsın arazisini su bassa; bu şahsa
da, verdiği harâc iade edilmez.
Ancak, verdiği bu
harâc, ayniyle duruyorsa; geri verilmesi hâlinde de bir şey gerekmez.
İmâm, onu, savaş
masrafına harcarsa, yine bir şey lâzım gelmez. Muhıyt'te de böyledir. [107]
"Cizye"
kelimesi, ehl-i zimmetten alınmış bir isimdir. Nihâye'de de böyledir.
Cizye, savaş ehlinden
olan, hür, bulûğa ermiş ve akıllı kimselerin ödemesi gereken bir vergidir. Bu
vergi, vasıflarını saydığımız şahıslardan, hırfeleri (- san'atlan, meslekleri)
güzel olmasa bile alınır.
Cizye, iki nev'îdir:
1) Harbîler
üzerine, anlaşma ve karşılıklı rıza ile takdir edilerek konmuş ve üzerinde
ittifak edilmiş bulunan cizye. Kâfî'de böyledir.
Takdir edilen bu
cizye, artırılamadığı gibi, eksiltilemez de. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.
2) Kâfirlere
galip gelince, imâmın ta'yin ve takdir ettiği ve mülkleri üzerine
kararlaştırdığı cizye. Kâfî'de böyledir.
Takdir edilmiş bulunan
bu cizyeye kâfirlerin razı olup olmaması da müsavidir.
Bu durumda, imâm,
kafirlerden zengin olanlara, her sene için, kırk sekiz dirhem cizye kor ve her
ay, dört dirhem alır. Kâfî'de, Hîdaye'de
ve Fethu'l-Kadîr' de de böyledir.
Bu cizye, kâfir
kişinin hırfeti (= san'atı, sosyal durumu, mesleği) güzel olmasa bile, yaptığı
işe göre, ta'yin ve takdir edilir.
Âlimlerin, zengin,
fakir ve orta halliyi belirlemek hususunda kavilleri (= sözleri, görüşleri)
vardır.
Şeyhu'I-İmâm Ebû
Ca'fer: "Bir kimseyi kendi beldesinde, insanlar zengin veya fakir yahut
orta halli biliyorlarsa; işte o şahıs, öyledir." buyurmuştur. Muhıyt'te de
böyledir.
İmâm Kerhî ise:
"Yüz dirheme veya ondan daha az bir şeye sahip olan kimse, fakir'dir.
Bir kimsenin, yüz
dirhem ile on bin dirhem arasında bir şeye sahip olması halinde, o kimse orta
halli dir.
Zengin ise, on bin
dirhemden fazlaya sahip olandır." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da
böyledir.
Çalışan kimsenin,
sıhhatli olması gereklidir. Yani, bu şahsın, iş yapmaya gücü yetriielidir. Bu
kimsenin, senenin yandan çoğunda, sıhhatli bulunması —cizye alınması
bakımından— kâfî gelir. Nihâye'de de böyledir.
[108]
Bize göre cizye,
senenin evvelinde alınır.
Ehl-i kitaptan veya
acemden (= arap olmayandan) yahut arabdan; ateşperestten, putperestten alınan
cizyeler, müsâvîdir. Kâfî'de de böyledir.
Harâcü'1-re's (= baş
vergisi = cizye) senenin sonu çıkmadan alınır.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'un: "O, her iki ayda bir, adalet üzere, tahsil edilir."
buyurduğu rivayet edilmiştir.
İmâm Muhammed (R.A.)
ise: "Bu, ay be ay alınır." buyurmuştur. Esahh olan ise, birinci
kavildir. Mebsût'ta da böyledir.
Yahudiler, sâmirîlere
dâhil olurlar. (Yani, onlar gibi mütâlâa edilirler.)
Nasrânîler (=
hıristiyanlar) ise, frenklere ve ermenilere dâhil olurlar.
Ehl-i kitaba,
mecûsilere veya putperestlere karşı, cizye konulmadan önce, galip gelinmişse;
onların kadınları ve çocukları fey'dir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.
Yıldızlara tapanlara
gelince; İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.): "Onlardan
da, cizye alınır." buyurmuş; tmâmeyn ise: "... alınmaz."
demişlerdir.
Mübeyyıda[109]
denilen kimselerden, cizye alınır mı?
Âlimler, bu hususta,
şöyle buyurmuşlardır: "Bunların durumlarına bakılır: Şayet, yeni iseler;
bunlar, mürteddirler. Bunlardan cizye alınmaz. Ve bunlar, öldürülürler. Fakat,
bunlar, eski iseler; kendilerinden cizye alınır.
Zındıklardan da, cizye
alınır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [110]
Putperest ve mürted
araplara, cizye konmaz.
Müslümanlar, bunlara
karşı galip gelirse; bunların karıları ve çocukları, fey olurlar.
Bunların
erkeklerinden, müslüman olmayanlar ise, öldürülür. [111]
Kadınlara ve çocuklara
cizye yoktur.
Körlere, felçlilere,
çok yaşlılara ve çalışmayan fakirlere de cizye yoktur. Hidâye' de de böyledir.
Mecnunlara ve
oturaklara da cizye yoktur.
Bunaklardan da cizye
alınmaz.
Eli ve ayağı kesik
olanlar da, cizye vermezler.
Kölelere, mükâteplere,
ümm-ü veledlere de, cizye konulmaz. Bunlar adına, efendileri de cizye
ödemezler.
İnsanların araşma
katılmayıp, münzevî yaşayan ruhbanlardan da, cizye olunmaz. Hidâye'de de
böyledir. [112]
VelvâUcî, Fetvalarında
şöyle demiştir:
Necrân Hıristiyanlar
ma, —hem kendileri ve hem de arazileri için— her sene, iki bin hülle, cizye
konulur.
Her hülle, elli dirhem
(değerinde) dir.
Bu cizyenin, bin
hüllesi, safer ayında, bin hüllesi de, recep ayında alınır.
Bu miktar; Necran
Hıristiyanlarının, kendi şahısları ile, arazileri arasında bölüştürülür.
Şahıslarına isabet
eden kısım cizye; arazilerine isabet eden kısım ise, harâcolur.
Bunu, Velvâlicî söylemiş ve: "Bu,
hadîs-i şerîfe muvafık ve sahihtir."
demiştir.
Ancak, "Her
hülle, elli dirhemdir." sözü, müstesnadır.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.),
Kitâbıf UHarâc'mda şöyle buyurmuştur:
Bu hülle, onların
nefislerine ve mallarına karşı konmuş bir vergidir.
Müslüman olmayan
erkeklerle, Necrân arazisinin tamamına
taksim olunur.
Şayet, bunlardan
(Necrânlılardan) bazıları, arazilerini, bir müslü-mana veya bir zimmîye yahut
kadınlara ve çocuklara satarlarsa; arazileri hakkında, değişen bir hüküm
yoktur.
Şahıslarına ait
cizyeye gelince; bunların da, kadınlarına ve çocuklarına cizye yoktur.
Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.
İmâm Ebu Yûsuf (R.A.),
bunu, Kitâbü'I-Harâc'ında apaçık yazmıştır. Ve: Her hülle, okıyyedir. Yani,
kıymeti, elli dirhem değildir.
Velvâlicî'nin dediği
gibi, bu sahih değildir. Çünkü, okıyye, kırk dirhemdir." demiştir,
Fethu'l-Kadîr'den naklen Nehru'l-Fâik'ta da böyledir.
Âlimlerimiz, şöyle
demişlerdir:
"Necran
hıristiyanlarının erkeklerinin tamamı ölse veya bunlar hep birlikte müslüman
olsalar; bu, iki bin hülle —vergi— sakıt olmaz. Bu verginin tamamı, böyle bir
durumda, arazilerinden alınır." HâvH-Kudsrde'de böyledir.
Bunlardan, kim
müslüman olursa; onun, şahsına ait cizye sakıt olur. Ancak, bu, müslüman
olmayanlardan ahnır.
Necranlılarm köleleri
de, —diğer— ehl-i zimmetin köleleri gibidir. Bunların da, şahıslarına cizye
konulur. Velvâliciyye'den naklen Ta tarh â-niyye'de de böyledir.
Hülle: Izâr ve ridâ
(dan müteşekkil bir ğiyecek)dir. Muhtar olan budur.
—Bir elbise, —böylece—
iki adet olmayınca, ona, hülle denilmez. Kifâye'de de böyledir.
Huccet'de şöyle
zikredilmiştir:
"Kazanmakta
bulunan ve durumu diğerlerinden daha iyi olan hıristiyandan, cizye,
—diğerlerine nisbetle— fazla olarak alınmaz." Tatarhâniyye'de de böyledir. [113]
Bir müslümanın
kölesi hıristiyan ise,
ona da, cizye
konur. Hidâye'de de böyledir.
Bir kureyşli
tarafından azâd edilen, kâfir köleden de, cizye ahnır. Kâfi'de de böyledir. [114]
Zimmet ehlinden bir
erkek çocuk, senenin evvelinde ve henüz-cizye konulmamış iken, ihtilâm olursa
(= bulûğa ererse); ona da cizye konur. Ve ondan, o senenin cizyesi alınır.
Şayet bu çocuk,
erkeklere cizye konulduktan sonra bulûğa ererse; o sene geçene kadar, bu
çocuktan cizye ahnmaz.
Malı olan bir köle
azâd edilince; eğer bu köle, cizye konmadan önce azâd edilmişse; buna da cizye konur.
Şayet bu köle, o
senenin cizyesi kokulduktan sonra azâd edilmiş olursa; o sene çıkana kadar bu
köleye, cizye konulamaz.
Bir harbî, cizye
konulmadan Önce zimmî olursa, bu harbîye, o sene cizye konur.
Ancak bu harbî, cizye
konulduktan sonra zimmî olmuşsa, o sene çıkana kadar bu harbîye de, cizye
konamaz.
Musîbete uğrayan
kimseye de cizye konmaz. Bu kimsenin durumu, sene çıkmadan iyileşse bile
—ister, cizye konmadan Önce; ister, cizye konduktan sonra, iyîleşsin— ona cizye
konmaz.
Hiç bir şeyi olmayan
fakir bir kimse, zenginleşse veya orta halli olsa; zengin olmuş bulununca,
ondan cizye alınır. Bu şahıs, ister cizye konduktan sonra; ister cizye konmadan
önce, zenginleşmiş bulunsun, fark yoktur. [115]
Bize göre, üzerinde
cizye borcu olarak ölen veya müslüman olan kimseden, baki kalan cizyesi
alınmaz.
Keza, üzerinde cizye
borcu olduğu halde, a'mâ veya yatalak olan; yahut, çalışmaya gücü yetmiyecek
kadar çok yaşlanan veyahut da, verecek bir şeyi kahmyacak kadar düşen kimsenin
de, vermemiş bulunduğu şahsî
cizyesi, üzerinden sakıt olur.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir zimmî, senenin bir
kısmında zengin, bir kısmında da fakir olur; ancak, senenin ekseriyetinde
zengin bulunmuş olursa; bu şahıstan, o sene için, tam zengin cizyesi alınır.
Bunun aksinin olması
halinde de, o şahıstan, fakir cizyesi ahnır.
Eğer, senenin
yarısında zengin, diğer yarısında fakir olursa, bu durumdaki şahıstan da, orta
halli kimselerden alman cizye kadar, cizye alınır. Tatarhâniyye'de de böyledir.
îmâm cizye koymadan önce iyileşmiş bulunan
hastaya, cizye konulur.
Ancak, imâm
cizye koyduktan sonra
iyileşen hastaya, cizye konmaz. [116]
îki veya daha fazla
senenin cizyesini, önceden almak veya vermek caizdir.
îki senelik cizyesini
peşin olarak önceden vermiş olan kimse, müs-lüman olursa; bunun, bir seneliği
geri verilir. Önceki seneninki geri verilmez.
ikinci sene girdikten
sonra, bu şahıs müslüman olur veya ölürse; bu durumda cizye geri verilmez.
El-Ihtiyar Şehhu'l-Mubtâr'da da böyledir.
Bu mes'ele,
"Cizye, senenin evvelinde alınır." diyenlere göredir. Fetva da, bunun
üzerinedir. Fetâvâyi Kûbrâ" da da böyledir.
Seneler geçtiği halde,
bir zimmînin cizyesi alınmamış ve bilâhare de kendisi müslüman olmuş bulunsa;
bize göre, bu şahıstan, geçmiş senelerin cizyesi alınmaz.
Bu şahıs, müslüman
olmayıp, küfr üzerine karar kılmış bulunsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre,
yine, geçmiş yılların cizyesi, bu şahıstan istenmez; ancak, içinde bulunulan
senenin cizyesi alınır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir Necrânî ile bir
Nebtî arasında olan bir câriye, bir çocuk doğurur, bu çocuk büyür, bu durumda,
hem necrâni, hem de nebtî, o çocuğun
kendilerine ait olduğunu
iddia ederlerse; bu
çocuğun —büyüyünce— cizyesinin yarısı Necrânî olarak; yarısı da Nebtî
olarak alınır. Sirâciyye'de de böyledir.
Bir Necranlı ile bir
Tağlıbli arasında olan bir cariyeden bir erkek çocuk dünyaya gelse; bunlardan
ikisi de: "Bu çocuk, benimdir." diye iddiada bulunsa; bu durumda,
babalar ölse ve bu çocuk büyüse; Siyer'de şöyle denilmiştir: Eğer, Tağlibli
önce ölmüşse; bu çocuktan, Necrân ahâlisinin cizyesi; eğer, Necranlı önce
ölmüşse; bu çocuktan Tağliblilerin ödediği —gibi— cizye alınır.
Şayet, ikisi birden
ölmüşlerse; bu çocuğun cizyesinin yansı birinin; diğer yarısı da, ötekinin
cizyesi cinsinden alınır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse cizyesini,
kölesi veya vekili ile gönderirse; esahh olan rivayetlere göre, bu mümkün
olmaz. Bilakis, cizyesini ödeyecek kimsenin, bizzat hazır olması ve onu,
ayakta durarak vermesi; alanın da,.
oturduğu yerde alması
gerekir.
Bir rivayete göre de,
o şahsın elbisesinden tutularak çekilir ve: "Ey zimmî, cizyeni ver"
denilerek alınır. Tebyîn'de de böyledir.
Cizyeyi verenin eli
aşağıda, alanın eli ise, yukarıda olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
İmâm, —Cemâcim
kabilesinin vergisini takdir ve ta'yin ettiği sırada- muhayyerdir: Dilerse,
arazileri ile bu Cemâcim kabilesinin
aralarını birleştirir. Yani,
bunlardan alacağı arazi
ve şahıs vergisini, —dirhem veya
dinarlardan— tek harâc haline getirir; veya bunların vergisini ölçülebilen
yahut tartılabilen şeyler veyahut da elbise gibi şeylerden, —tek harâc olarak—
belirler.
Dilerse imâm, bunları
ayırır; yani araziden alacağı haracı ayrı; şahıs başına alacağı cizyeyi de ayrı
—takdir— eder.
Şayet, imâm, —bu İki
vergiyi— birleştirirse; bu durumda, kabileye, güçlerinin yettiği kadarını,
onların sayılarını da göz önünde bulundurarak ayırır. (Yani cizye'yi böylece
takdir eder.)
Araziye de, adalet ve
insaf dâhilinde, bir —harâc— takdir eder.
Bu durumda, kabileye
isabet eden vergi, cizye'dir. Bu cizye, tertip üzere, fert fert konulur.
Araziye isabet eden
—vergi— bölümü ise, harâcdır. Bu harâc da, arazinin mahsul durumuna göre,
tertip üzere ta'yin edilir.
Kabile, —fertleri—
ölmekle veya müslüman olmakla azalırlarsa; bu durumda, bunlardan alınan vergi,
tahammülü varsa, araziye nakledilir.
Keza, bu Cemâcim
Kabîlesi, tamamen yok olursa; bu durumda da, bunların —vergi— hisseleri,
araziye iade edilir. Ancak, yine, arazinin gücünün buna, kâfi gelmesi
gerekmektedir.
Şayet, arazinin gücü
yoksa; bu durumda, —sadece, kendisine önceden— konmuş bulunan vergisi alınır;
diğeri sakıt olur.
Bundan sonra, Cemâcim
kabîlesi tekrar çoğahrsa; bu vergi hisseleri —yani cizyeleri— yine onlara iade
edilir. (Yani, bu vergi, tekrar alınmaya başlanır.)
Şayet, arazilerinin
verimi azalırsa; bu araziden alman vergi ( =harâc), Cemâcim Kabîlesi fertlerine
havale edilir.
Sonra, bu arazi
olgunlaşıp verimi artarsa; hissesi, tekrar bu araziye iade edilir.
Şayet, arazi, bu
haracı taşıyamazsa; bu vergi sakıt olur. Sonradan,
taşıyabilecek hâle
gelirse, bu vergi —yükü— tekrar, bu araziye yüklenir. Şayet, su baskını veya
başka bir âfet sebebi ile, arazi helak olmuş,
fakat, kabile ayakta
kalmışsa; bu durumda, bu.arazinin hissesi, artık, kabileye havale edilmez.
İmâm, bu iki vergiyi,
bir birinden ayırmış ve ayrı ayrı takdir etmişse; bu çjurumda, kabilenin
hissesi ile arazinin hissesini, ayrı ayrı tesmiye eder. (isimlendirir,
miktarını belirtir.) ve açıklar.
Keza, bu iki sınıftan
birinin yükünü, diğeri taşıyamazsa, bu durumda, o verginin miktarı,
taşıyabileceği miktara kadar düşer.
Şayet, imâm, bunlarla,
verginin tamamını araziden almak üzere veya —araziden hiç almayıp— kabileden
aimak üzere anladır ve buna razı olursa; bu sahih olmaz.
Bu vergi, kabîle
üzerine (= cizye) ve arazi üzerine (= harâc) olmak üzere, tertibe göre taksim
edilir. Kâfî'de de böyledir.
İmâmın, belli bir
—miktar—mal üzerine, anlaşma yapmış bulunduğu bir yerin halici müslüman
olsa;jbu durumda haraçları durur; (yani onu ödemeye devam ederler); şahıs
başına ödedikleri cizye ise, sakıt olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Doğrusunu en iyi bilen
Allahu Teâlâ?dır. [117]
Zimmîler,
müslümanların şehirlerinde, havra, kilise, veya mecûsî-lere mahsus ateş-hâne
yapmak isterlerse, bütün âlimlerimize göre, bu gibi şeyleri yapmaktan men
edilirler.
Zimmîlerin, bu gibi
şeyleri, köylerde yapmak istemeleri hâlinde ise, ihtilâf vardır:
Belh bilginleri:
"Eğer, köyde oturanların ekserisi, ehl-i zimmet değilse; —bu gibi şeyleri
yapmalarına— mâni olunur." demişlerdir.
Buhârâ bilginlerinden,
Şey hu'I-İmâ m Ebû Bekr M uh amme d bin FadI: "...Bunlara mâni
olunmaz."; Şemsü'I-Eimme Serahsîise: "Esahh olan, onlar, men
edilirler." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bu gibi şeylerin, arap
arazisinin şehirlerinde de köylerinde de yapılması yasaklanır. Hidâye'de de
böyledir.
Havra ve kilise gibi
şeylerin yapılması yasaklandığı gibi; zimmîlerden her hangi birisinin, tek
basura çekilip de, ibâdet yapması için savma'a(- tapmak) yapması da caiz olmaz.
Bir müslümamn, kendi
evinin içinde, özel bir yer ayırarak; orada, yalnız başına ibâdet etmesi, namaz kılması men edilmez.
Gâyetü'l-Beyân'da da
böyledir. [118]
Âlimlerimiz, şöyle
buyurmuşlardır: "Köylerde ve kasabalarda önceden yapılmış bulunan, havra
ve kiliseler, yıkılmazlar."
Şehirlerde olanlara
gelince; bunlar hakkında, İmâm Muhammet! (R.A.), İcârât isimli kitapta:
"... Yıkılmazlar." buyurmuştur. Öşür ve Harâc isimli kitapta ise
"... yıkılır.'' denilmiştir.
Şemsü'I-Eimme Serahsî
ise: "Bana göre, esahh olan, İcâratm rivayetidir." (Yani
yıkılmamasıdır.) buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da
da böyledir.
Nâtıfî, Vâkıât isimli
kitabında, şöyle demiştir:
"İmâm Muhammed
(R.A.): "Arap arazisinde
kilise, havra, ateş-hâne bırakmak,
uygun olmaz" dedi.
Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir. [119]
Zimmîlerin, eskiden
yapılmış olan kiliseleri yıkılırsa; onu —yemden— aynı yerine ve olduğu gibi
yapabilirler.
Şayet, zimmîler:
"Biz, —yıkılan kilisenin—- yerini, başka bir yere nakledeceğiz."
derlerse; onların, bu isteği yerine getirilmez.
Yıkılan bu kiliseyi,
ancak, kendi yerine yapabilirler.
Bu —yeni— kiliseyi,
önceki binasından daha büyük yapmaları da .
men edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Burada, eskiden maksat, imâmın,
bu zimmîlerin beldelerini almadan
ve bunlarla, dinlerinde serbest oldukları hususunda anlaşma yapmadan önce
demektir. Bunun, sahâbî zamanında yapılmış
olması şart koşulmadığı gibi, tabiîn devrinde olması da şart
koşulmamıştır. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.
Zimmîlerin, köyde bir
kiliseleri olur; bu köyün halkı çok sayıda ev yaparlar ve burası şehir hükmüne
girerse; bir rivayete göre, bu kilisenin Fetâvâyİ Hindiyye yıkılmasına emir
verilir. Bu rivayet, Kitâbü'l-Öşr'de dir.
Umûmun rivayetine göre
ise, "bu kilisenin yıkılmasına, emir verilmez."
Bu hüküm, şehrin
yakınında kiliselerinin bulunması ve etrafına yapılan binaların şehre ulaşması
halindedir. Ve buranın, şehrin bir mahalli olması durumundadır.
Sahih plan da, ammenin
bu rivayetidir. Tatarhâniyye'de de böyledir. [120]
Harbîler,
müslümanlara; ehl-i zimmet olmaları ve müsiümanlann arazilerinde şehir
kurmaları şartı ile sulh talebinde bulunsalar; bu durumda, bunların yaptıkları
bu şehre, kilise veya havra yapmaları men edilmediği gibi, açıktan içki ve
domuz satmaları da meri edilmez.
Ancak imâmın, böyle
bir sulha razı olması uygun olmaz.
Şayet, bu şekilde bir
topluluk, müslümanlarla; nefislerinin ve mallarının zimmette olması, buna
karşılık, müslümanlarm da, onların yurtlarına, şehirlerine, kasabalarına ve
köylerine ortak yerleşmeleri şeklinde bir anlaşma yapsalar; ancak, buralarda,
kiliseler, havralar, ateş evleri bulunsa; domuz, şarap apaçık satılıyor ve
açıktan açığa analarını, kızlarını, bacılarını nikahlıyorlar; iaşeler ve ateş
perestlerin kestikleri açıkta satılıyorsa; bu durum karşısında, müslümanlar
toplanarak, ceza verme cihetine giderler ve zimmtleri, bu gibi şeylerin
tamamını yapmaktan men ederler.
Bundan sonra zimmîler,
burada, kilise, havra veya ateş-evi yapamazlar.
îçki, domuz, lâşe ve
mecûsilerin kestiklerini açıktan satamazlar. Analarını, kızlarını,
bacılarını ve diğer zî-mahranlerini aşikâre nikâhlayamazlar.
Müslümanlar bir
beldeyi fethedince; kiliseler, havralar ve ateş evler, daha önceden bulunduğu
şehirlerde, olduğu gibi bırakılırlar.
Putlarını ve haçlarını
kiliselerinin dışarısına çıkaramazlar.
Bu kilise ve
ateş-evlerinden yıkılan olursa; önceki hâline çevirerek, yeniden yapabilirler.
Şayet: "Biz,
—bunu— şehrin başka bir semtine yapacağız." derlerse; onlara müsâade
edilmez.
İmâm, ehl-i harbe
galebe çalınca, onları, ehl-i zimmet kılıp, kendilerine cizye, arazilerine
harâc koyarak, bunları ganimet ehli arasında taksim ederse; —Hz. Ömer (R.A.)'in
Kûfe'lilere yaptığı gibi,— bu caiz olur.
İmâm, böyle yapınca,
ehl-i zimmet, kilise, havra veya ateş-evi yapmaktan men edilmedikleri gibi,
—kendi aralarında— içki ve domuz satmaktan da men edilmezler.
Bunları, —kendi
aralarında-- açıktan yapmaktan da, geri bırakılmazlar. Sirâcü'l-Vehhâc'da da
böyledir.
İmâm, müşriklerin
beldelerinden birini, kılıçla ve zor kullanarak fethettikten sonra; onlarla,
zimmet ehli olmaları üzerine anlaşma yapar ve orada kilise, havra veya ateşevi
bulunur; bunlar köylerde de bulunur ve
bu köyler, sonradan, müslümanlarca, şehir haline getirilirlerse; bu
durumda, buralarda, hudud(= had'ler = İslâmî cezalar) uygulanır.
İmâm, müslümanları, bu
kilise ve havralarda namaz kılmaktan men eder.
Ve bunlara, camiler
yaparak, namazlarını oralarda kılmalarını ve meskenler yaparak, oralara
yerleşmelerini emreder.
Önceden yapılmış
bulunan, kilise, havra ve ateş evleri yıkılmaz. Bunları yıkmak, uygun olmaz.
Ehl-i harbden bir
kavim, "ehl-i zimmet olduktan sonra, şehir ve köylerinde, kilise,
havra veya ateş evleri yapniak
üzere" anlaşma yaptıktan
sonra; buralar, müslüman şehirleri olsa; müsiümanlann, bunları yıkmaları doğru
olmaz. Bu cevap, amme'nin cevâbıdır. Fakat, Kitâbü'I-Öşr ve'I-Harâc'da: "Müslümanlar, onları
yıkarlar." denilmiştir.
Keza, bunların
şehirlerinden birisi, müslüman şehri olursa; orada, islâmî had'ler (= cezalar)
tatbik edilir.
Ancak, bundan sonra,
müslümanlar oradan ayrılır; burası muattal kalır; içinde, müslümanlardan pek az
kimse bulunursa; zimmet ehli buraya kilise yapmak isterse, yapabilir.
Rüknü M-İsla m
Aliyyü's-Sağdî, şöyle demiştir:
Şayet, bu zimmîler
kiliseyi, bu şehir müslüman şehri olduktan sonra yapmış olsalar; bilâhre de,
dağılan müslümanlar tekrar toplanıp, bu şehir, yine müslüman şehri olsa;
yapılan bu kiliseler yıkılmaz.
Müslümanların yapmış
bulunduğu, her hangi bir şehirde, önceden kilise veya havralar bulunur;
müslümanlar, zimmîleri, onlarda ibâdet etmekten men etmek isteyince de,
zimmîler: "Biz, zimmet ehliyiz.
İmâm, bizimle anlaşma
yaptı. Sizin, bizi, bu kiliselerde ibâdet etmekten men etmeyö, hakkınız
yoktur." deseler; müslümanlar ise: "Hayır, biz, sizin yurdunuzu,
zorla aldıktan sonra sizi ehl-i zimmet kıldık. Oralarda, ibâdet etmemizi
yasaklama hakkımız vardır." deseler ve bu mes'eleyi imâma çıkarsalar ve bu
iş uzayıp, başlangıçta, neticenin nereye varacağı bilinmezse; bu durumda, imâm,
fükahâ veya hadisciler nezdinde bir haber {— hadîs veya hüküm) bulunup bulunmadığına
bakar: Şayet, bu konuda fukahâ nezdinde bir haber varsa; imâm onu onu alır ve
onunla amel eder.
Şayet, bu konuda bir
haber yoksa; veya bu konuda muhtelif rivayetler varsa; imâm, sulhla ilgili
kavli alır.
Bu durumda, yemin
etmeleri hâlinde, o beldenin ahâlisinin kavli geçerli olur.
Bu beldenin halkının,
sulh yolu ile veya savaşla ehl-i zimmet olduğu hususunda, bu şekilde, iki ayrı
haber varsa; bu durumda, bu zimmîlerin söylediği söz, kabul edilir.
Bu zimmîlerin
beldelerinin sulh yolu ile alındığına bir topluluk şehâdet ettiği gibi; başka
bir topluluk da harp yolu ile almdığına şahitlik ederse; bu durumda da,
"savaşla alındı." diyenlerin sözlerine itibar edilir. Onların
şehâdeti evlâdır.
Bu zimmîlerin
yurtlarının savaşla alındığına dâir, sika (= inanılır, güvenilir) bir haber
bulunur ve bu haber de bir müsîümana ait olursa; bu beldenin savaşla alındığına
dair başka bir haber bulunsa bile, güvenilir şahsın haberine itibar etmek daha
doğru olur.
Bu beldenin savaşla
alındığına dair şehâdet; sulhla alındığına dâir ise bir rivayet (haber)
bulunursa; bu durmada, şehâdet alınıp, kabul edilir.
Böyle bir halde,
şahitlerin müslüman veya zimmî olmaları da.mü-sâvîdir. Zehıyre'de de böyledir. [121]
Zimmîlerin, giyinme,
binite binme, zînet takınma ve umûmî görünüş bakımından, müslümanlara
benzemelerine müsâade edilmez.
Zaruret hali
dışında, zimmîler, ata
binmekten men edilirler. Muhıyt'te de böyledir.
Zimmîler, savaşta,
imâmın yardım talebi üzerine, nfüslümanlara yardım sırasında; müslümanlar gibi
ata binebilirler.
Bu durumda, zimmîler,
atlarına eğer de koyabilirler. Kâfî'de de böyledir.
Zimmîler, katıra ve
eşeğe binmekten men edilmezler. Ancak, müslümanların palanları gibi, palan
yapmaktan men edilirler.
Onların palanlarının
önlerinin, yassı ve yuvarlak olması gerekir.
Şeyhu'I-İmâm Fakıyh
Ebû Ca'fer: "Bu sözle kasdedilen şey, onların semerlerinin önünün, palanda
olduğu gibi, yuvarlak olmasıdır." demiştir.
Bazı âlimler ise:
"Onların semerlerinin de, müslüman semerleri gibi olması, ancak önünün
yuvarlak olmasıdır." demişlerdir.
Birinci kavil
esahhtir. [122]
Zimmîlerin ridâ ve
sarık kullanmaları ile, din âlimleri gibi giyinmeleri de men edilir.
Onların işaretlenmiş
kalensöve (= tepesi sivri külah, takke) giymeleri gerekir.
Onlar, nalınlarının
bağlarım, bizim nalınlarımıza benzetmekten de men edilirler.
Zimmî erkekler, bizim
evlerimizde, nalın giyemezler. Ancak, mekâib (= topuk mesti) giyebilirler.
Topuk mestlerinin de, bizim mekâıblerimize benzememesi gerekir.
Zimmîlerin topuk
mestlerinin, sert ve bulanık renkli olması, süslü olmaması gerekir. Bunların,
topuk mestleri, her insanın alabileceği cinsten, kaba ve ortasından iple bağlı
olmalıdır. Bunların topuk mestleri deri veya yünden olacak; ibrişimden
olmayacaktır. Kaba olacak, ince ve dikkat çekecek kadar gösterişli
olmayacaktır.
Şeyhu'l-İslâm:
"Zimmîler, mekâıblerini, ortadan bağlamalı ve bağ yerine halka
takmamalıdırlar. Bağlama tarzları da, müslümanlar gibi olmamalıdır. Sağdan veya
soldan bağhyabilirler.
Zimmîlerin, süslü mest
giymelerine de izin verilmez. Bunlar da, kaba, bozuk renkli ve gösterişsiz
olmalıdır.
Zimmîlerin, süslü
gömlek ve Kaftan giymelerine de müsâade edilmez. Sert ve kaba, izârı ketenden
kaftan giyebilirler. İzârlan uzun ve arkası kısa olmalıdır.
Zimmîler, sert
ketenden ve cepleri göğüslerinde gömlek giyerle»; Kadınların giydikleri gibi...
Bu hükümlerin tamamı,
zimmîlerin yurtlarının savaşla alınmaları hâline göredir.
Şayet, beldeleri sulha
alınmış ve bu gibi şeyler sulh şartlarına dâhil edilmişse; bu şartlara uyulur.
Müslümanlar ile
zimmîler arasındaki ayırıcı Özelliklerin, bir mi, iki ini, yoksa üç alâmet mi
olacağında âlimler ihtilâfa düşmüşlerdir. Hâkim İrn.âm Ebû Muhammed, bu hususta
şöyle demiştir: "Şayet, bu zimmîlerin beldesi, sulhen alınmış ve kendileri
zimmet ehl-i kabul edilmişse; aramızdaki ayırdedici özelliğin bir şey olması
gerekir. Bu artırılmaz.
Şayet beldeleri,
savaşla alınmışsa; bu durumda imâm muhayyerdir: Dilerse, bir; dilerse iki veya
üç alâmet koyabilir. Sahih olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.
Zimmîlerin evlerinin
üzerinde, onları müslümanlar ait evlerden ayırabilmek için bir alâmet
bulunur. Böylece, dilenciler, zimmîlere 'mağfiretle duâ etmemiş" olurlar.
Hasılı, onların zelîl,
hakîr, küçük ve makhûr (= kahra uğramış) oldukları, her zaman ve herkesçe
bilinsin diye, böyle ayırım yapılır. El-Ihtiyâr Şerhu'I-Muhtâr'da da böyledir.
Bir müslümanın,
kendisine kilise veya havranın yolunu soran bir zimmîye, oranın yolunu
göstermesi doğru olmaz. Çünkü, yol gösterirse, onun günâhına, delillik etmiş
olur.
Anası veya babası
zimmî olan bir müslüman, onları kilise veya havraya götürmez.
Ancak, onları oradan
alıp, eve getirirler. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Zimmîler, silâh
taşıyamazlar. Zimmîlerin yolları daraltılır.
Zimmîlere selâm
verilmez. Fakat, selâmlarına, sadece "âleyküm = sizin üzerinize
(olsun)" diye karşılık verilir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.
Zimmîlerin köleleri,
zünnar ve mecûsî kuşakları ile satın alınmazlar. Muhtar olan budur. Fetâvâyi
Kübrâ'da da böyledir.
Hıristi:-inlar, bir
müslüman şehrinde, evlerinde, çan bulundura-mazlar.
Bunların, çan çalarak,
bir evde toplanmaları da yasaktır. Çanlarını ancak kiliselerde, ibadet
vakitlerinde çalabilirler. Bunlar,
haçlarını ve benzeri
şeylerini, kiliselerinden dışarı çıkaramazlar.
Bunlar, Zebur ve İncil
okurken, seslerini yükseltirler ve okuduklarının içinde, şirki açığa koyan
kelimeler bulunursa; bu durumda, okumaktan men edilirler. Ancak, şirki açığa
vuran bir şey yoksa; okumalarına mâni olunmaz.
Ancak, müslümanların
sokaklarında, bunlara, bu şeyler okutturulmaz.
Keza, bu zimmîler,
içki ve domuz satmaktan menedilirler.
Bunları, şehirlerde,
açık yere çıkarmalarına da manî olunur. Ancak, bu şehir içinde olmazsa; bir
beis yoktur.
Keza, bunların, şehrin
mahallelerini çıkınca; köylerinde ve müslümanların şejıri olmayan her yerde,
haçlarını çıkarmalarında; çanlarını çalmalarında yine bir sakınca yoktur.
Bunlar, bu âdetlerini
yapmaktan —orada bir kaç müsiüman olsa bile— men edilmezler.
İmâm Muhammed (R.A.),
Siyerinde: "Bu, böyledir" buyurmuştur.
Belh âlimlerinden
çoğu: "İmâm Muhammed (R.A.), bunu, Küfe köyleri hakkında söylemiştin
Gerçekten oralarda, umumiyetle, zimmîler ve râfizîler vardır. Bizim yurdumuzda
ise, şehirlerde olduğu gibi, köylerde de, çan çalmak ve haç çıkarmak men
edilir." demişlerdir.
Bizim âlimlerimiz ise:
"Zimmîler, köylerde böyle yapmaktan, hiç bir halde,
men edilmezler." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Hâher-zâde'nin
Tecnîsi'nde şöyle denilmiştir:
Zimmîler, hakkında
anlaşma bulunmayan; zina, fuhşiyet, davul-zurna çalmak, şarkı söyleyip eğlence
yapmak; ölü için, sayıp dökerek ağlamak; güvercin uçurmak gibi bir fiili,
müslüman şehirlerinden birinde, açıktan açığa yaparlarsa; onlar, bunları
yapmaktan men edilirler. Nitekim, bu gibi şeyleri müslümanlar yaparsa; bunlara
da mâni olunur.
Tecrîd'de şöyle
denilmiştir:
Müslümanların,
zimmîlerin evlerine misafir olmaları uygun olmaz. Ancak, evlerinden veya
arazilerinden bir şey almak, mülk edinmek için, onlara gitme hâli müstesnadır.
Tatarhâniyye'de de böyledir. [123]
Müslümanlar, boş bir
yere şehir kurarlarsa; ona, kimse sahip çıkamaz.
Bu şehir, ^zimmîlerin
bulunur ve büyüye büyüye bu köylere kadar .
ulaşırsa; bu durumda, o köyler de, şehir cümlesinden olurlar.
Bu köylerde, önceden
kilise ve havra var ise, bunlar kendi hallerine terkedilirler.
Şayet, bu köyler,
—şehre katılıp— müslüman şehri olduktan sonra; buradaki zimmîler, kilise, havra
veya ateş-evi yapmak isterlerse; bunlara mâni olunur ve yaptırılmaz. [124]
İslâm şehirlerinden
her birinde, müslümanlar toplanır ve orada, islâmî hadler (= cezalar)
uygulanır.
Hiç bir kâfir veya
müslümanın, müslümanların şehrine, açıktan, içki ve domuz sokması uygun olmaz.
Bir müslüman, bir
islâm şehrine, içki ve domuz sokar ve: "Ben, bu içkiyi, sirke yapmak
istiyorum." veya "Bu, benim değildir; başkasınmdır." derse;
"Kimin, bu?" diye zorlanmaz. Bakılır, şayet, bu kimse, dinine bağlı
bir şahıs ise; itham edilmez ve yolu açık bırakılır.
Ve bu şahsa,
"içkiyi, hemen, sirke yapması" emredilir.
Şayet, bu şahıs,
lalettayin bir kimse ise; kendisi sıkıştırılır ve itham edilir. İçkisi dökülür,
domuzu boğazlanır ve ateşte yakılır.
Eğer, imâm lüzum
görürse; bu şahıs, açıktan tevbe edene kadar onu habseder veya kırbaçlatır.
Şayet imâm, bu iki şeyden birini yapacaksa, —sadece— birini yapar. Ya dövdürür
veya habseder.
İçinde İçki bulunan
fıçıyı yakmak veya içki kabını kırmak uygun olmaz.
Fıçıyı yakan veya kabı
kıran, onu öder.
Ancak, imâm, sahibine
ukubet (= ceza) olsun diye, böyle yapmışsa veya bu ^aksat'a, başka birine böyle
yapmasını emretmişse; bu durumda, onlar ödenmez.
Şayet, imâm, içki
fıçısı veya içki taşıyan hayvanı ahr ve bunları satarsa; bu satış, geçersiz
olur.
Şayet, müslüman
şehrine içki sokan, câhil bir zimmî ise; imâm, onun eşyalarını kendisine verir
ve onu şehirden çıkarır. Ayrıca ona, "bir daha bu şehre dönerse; onu
cezalandıracağını" bildirir.
Burada "câhil
olursa" sözünün mânası, o şahsın, "bu işi yapmasının, uygun olmadığım
bilmemesi"dir.
Eğer, bu zimmî âlim
olur ve imânı, onun içkisini dökmemeyi, domuzunu boğazlamam ayı; ancak,
kendisini dövmeyi uygun görürse; böyle yapar. Hapsetmeyi uygun görürse,
hapiseder.
Şayet bu şeyi, bir
müslüman telef ederse, onu öder.
Ancak bu işi, ona ceza
olsun diye, imâm yapmış veya emrederek bir başka şahsa yaptırmışsa; bu durumda,
o şeyin ödenmesi gerekmez.
Bir zimmînin, gemide
içkisi bulunur ve bu gemi, Fırat veya Dicle'de giderken, içinde içki bulunduğu
halde, Bağdad veya Medâin şehrinin içine uğrarsa; buna mâni olunmaz.
Keza, bir zimmî, içki
ile bir şehrin içinden geçmek istese ve onun için, başka bir yol da olmasa,
buna da mâni olunmaz.
Ancak, bu durumda,
imâmın, bu şahsın yanma emniyet görevlisi gönderip, onun müslümanlara
uğramamasını ve bir müslümanın evine girdirmemesini sağlaması uygun olur.
Böylece, müslümanlar, içki içmekle itham edilmekten kurtulurlar. [125]
Ziramîlerin
köylerinden ve şehirlerinden her birinde, anlaşma hârici, izhar edilen ve kendi
dinlerince de haram bulunan fuhşiyattan, zina gibi şeylerden, —müslümanlar men
edildiği gibi— onlar da menedi-iirler,
Keza, zimmîler,
sarhoşluktan da men edilirler. Çünkü, onlar, —içki içmeyi helâl saymakla
birlikte— sarhoşluğu helâl saymazlar.
Keza bunlar, açıktan
zurna ve tanbur satmaktan da men edilirler. Bunlar eğlence için olsun; başka
şey için olsun fark etmez.. Nitekim, müslümanlar da bunları satmaktan men
edilmişlerdir.
Bu gibi şeyleri
kıranların da, onları ödemesi gerekmez.
Bu, İmâmeyn'in
kavlidir.
İmâm Ebû Hantfe
(R.A.)'ye göre ise, bunlar, eğlence için olmazsa; kırana tazminat gerekir.
Nitekim, bir müslümanın zurnasını kıran, onu öder.
Zehıyre isimli
kitabın, Zimmîler ve Müşriklerle İlgili Hükümler'i ihtiva eden, on sekizinci
bölümünde de böyle beyan edilmiştir. [126]
Bir müslümanın,
zimmiye bir karısı olsa; onu içki içmekten men edemez. Çünkü, bu kadına göre,
içki içmek helâldir.
Ancak bulcoca, evine,
bu karısının içki sokmasını yasaklıyabilir.
Keza, bu koca o
karısını, cenabetten gusletmeye zorlayamaz. Çünkü, bu kadına göre, bu durumda
yıkanmak, kendi üzerine farz değildir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [127]
Kitâbü'1-Öşr
ve'1-Harâc'da şöyle denilmiştir: Her hangi bir zimmînin, müslüman şehirlerinden
her hangi birinde, ev veya yer satın almasına izin verilmez.
Yine, bu rivayete
göre, her hangi bir zimmînin, bir müslüman şehrinde oturmasına göz yumulmaz.
Hasan bin Ziyâd, bu
görüşü kabul etmiştir.
—Ancak—, bütün
kitapların rivayetlerine göre,, zimmîler, arap şehirlerinin haricinde, her
yerde temekkün edip yerleşebilirler. Bura, dâr-i islâmın neresinde olursa olsun
fark etmez.
Ancak, —bu hükümden,—
Hicaz arazisi hariçtir. Çünkü, zimmîler, oraya yerleşemezler. Muhıyt'te de
böyledir.
Şeyhu'1-İmâm
Şemsti'I-Eimme Halvânî, şöyle demiştir:
Bu hüküm, zimmîlerin
ve müslümanların azalmaları ile şehir muattal olacaksa; geçerli değildir.
Fakat, zimmîler
çoğalırlar ve bunların çoğalması sebebiyle şehir muattal olursa; bu durumda,
zimmîlerin müslüman şehirlerine ve müslümanların arasına yerleşmeleri men
edilir. Ve, müslümanların bulunmadığı nahiyelere yerleşmeleri emrolunur.
Bu görüş, İmâm Ebû
Yûsuf (R.A.)'un Emâlî'sinde mahfuzdur.
Şayet, zimmet ehl-i,
müslüman şehirlerinin birinden, bir kaç ev satın alır ve bunlardan birini,
kilise, havra veya ateş-evi yapmak ve orada ibâdet etmek isterlerse; bunu
yapmaktan men edilirler.
Zimmîler, böyle bir
şey için, bir müslümanın evini kiraya tutmak isterlerse; bu müslümanın, evini
bu zimmîlere icara vermesi mekruh olur.
Şayet, zimmîler bir
evi veya bir yeri, misafir olmak üzere icarlar ve
söylediğimiz şeyleri,
açıktan yapmaya başlarlarsa; ev sahibi veya başkaları, bunlara mâni olurlar. İcar
mukavelesi ise, bozulmaz. Zehıyre'de de böyledir. [128]
Cizye vermekten
kaçınan veya bir müslümanı öldüren yahut müslüman bir kadına zina eden veyahut
da, Peygamber (S.A.V.) Efendimize söven bir zimmînin ahdi bozulmaz.
Ancak, bu şahıs,
bunların cezalarını kabul etmekten kaçınırsa; ahdi bozulur.
Zimmet ahdi,
zimmîlerin, dar-i harbe iltihak etmeleri; bulundukları yere galebe çalmaları
veya önceden sığınak yapıp, bizimle savaşmaları ile de bozulur.
Zimmet ahdi bozulan
zimmî hakkındaki hüküm ise, mürted hakkındaki hüküm gibidir. Bu hükmün mânası
ise, onu öldürmektir.
Şayet, bir zimmî tevbe
ederse; tevbesi kabul edilir ve zimmeti geri döner.
Bir zimmînin akdinin
bozulması sebebiyle onun zürriyetinin emânı bozulmuş olmaz.
Ahdi bozulan zimmî,
dâr-i harbe iltihâk etmişse; dâr-i islâmda kalan zimmiye karısı, ondan boş
olur. Bu, bi'1-icma' böyledir.
Bu zimmînin malı,
vârisleri arasında taksim edilir.
Bu zimmînin, akdini
bozduktan sonra; dâr-i harbe götürdüğü malın hükmü de, böyledir.
Yurtlarında, önce bize
karşı galebe çalan, —ve böylece, ahdini bozmuş bulunan— zimmîlere, sonradan biz
yurtlarında galip gelirsek; malları, bütün müslümanlar için fey olur.
Bir zimmî, dâr-i harbe
iltihâk eder; sonra da, dâr-i islâma gelerek malını alıp, dâr-i harbe götürür;
daha sonra da, bu yurtları müslümanlar tarafından zabtediür ve bu zimmînin
vârisleri, ganîmet taksim edilmeden önce gelirlerse; o malı, meccânen alırlar.
Taksimden sonraya kalırlarsa, bedelini ödeyerek alabilirler.
Şayet, bu zimmî esir
edilirse; —mürtedin hilâfına— esir olur. Bunun yurdu istilâ edilir ve esir
alınırsa; bu durumda, müslüman olmaması hâlinde, öldürülür; esir yapılmaz.
hrfBİr Zİ,mmî' *hdini bozduktan sonra, geri hilafına— kabul edilir.
Ve bu
durumda, bu şahsın
üzerine cizye konması
caiz Fethu'l-Kâdîr'de de böyledir. [129]
Mürted: Örfde,
İslâm Dininden dönen
kimse demektir. Nehru'l-Fâık'ta
da böyledir. [130]
Riddetin (=irtidâdin,
îslâmdan çıkmanın) rüknü:
îmâmın mevcut olmasından sonra; lisandan, küfür olan kelimelerden
birinin çıkmasıdır. [131]
Riddetin sıhhatinin
şartı: Akıllı olmaktır.
Mecnuaun (= delinin)
ve akıllı olmayan sabinin (= çocuğun) rid-deti (= İslâmdan çıkması) sahih
olmaz.
Deliliği kesilen bir
kimse, cinıaet halinde iken irtidad etse; bu irti-dadi sahih oimaz. Ancak,
ifâkatı (= iyileştiği) durumunda irtidâd ederse; bu irtidadı sahih (= yani
islâmdan çıkmış) olur.
Keza, aklı gitmiş
sarhoşun irtidadı da sahih olmaz.
Buluğ, irtidâdın sahih
olmasının şartlarından değildir.
Keza, erkek olmak da,
irtidâdın sıhhatinin şartlarından değildir; bu kasdın şartındandır.
Zoraki yaptırılan
irtidad, sahih olmaz. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
Akıllı sabi (= çocuk):
Ebedî kurtuluş sebebinin, İslâm Dini olduğunu bilen; temizi pisden ayıran ve
tatlıyı acıdan seçebilen çocuktur. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Kâriü'I-Hidâye'nin
Fetvalarında, âkil, yedi yaş olarak takdir edilmiştir. Nehru'l-Fâık'ta da
böyledir.
Kendisine, risam
isabet eden veya bir şey yediği için aklı giden kimsenin irtidadı, irtidad
sayılmaz.
Keza, bunayan,
vesveselenen veya aklına halel gelen bir kimsenin irtidadı da, bir irtidad
sayılmaz. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Bir müslüman, irtidad
edince; ona, islâm arzolunur. Şayet, şüphesi varsa, böylece, o kalkmış
olur.
Fakat, bu şahsa,
islâmı arzetmek, vacip değildir. Belki de, bu müs-tehâptır. Fethu'l-Kadîr'de de
böyledir.
Bu şahîs, üç gün
hapsedilir. Eğer, müslüman olursa, ne âlâ. Aksi takdirde, öldürülür.
Bu hüküm, o şahsa,
mühlet verildiği zamandır. Fakat, mühlet verilmezse; o saat öldürülür.
Bu hususta, hür ile
köle arasında, bir fark yoktur. Sirâcü'l-Vehhâc' da da böyledir.
Bu şahsın müslüman
olması, kelime-i şehâdeti getirmesi ve
İslâmdan başka bütün dinlerden uzaklaşmasıdır.
Bu şahsın, kendisine
dönmüş bulunduğu dinden uzaklaşması da, kâfidir. Muhıyt'te de böyledir.
Hasan1 in,
Kitâbii'l-İrtidâd'mdan naklen Natıfî, Ecnâs'ta şöyle demiştir:
Bir mürted, tevbe dip
İslama döner; sonra, yine kâfir olur ve bunu üç defa tekrar eder; her defasında
da, İmâmdan mühlet isterse; imâm bu şahsa, üç gün müsaade eder; şayet, dördüncü
defada da küfre dönerse; artık, ona mühlet verilmez.
Bu şahıs, bu durumda,
müslüman olursa; olur; değilse, öldürülür.
Kerhî, Muhtasarında
şöyle demiştir:
Bir kimse, üçüncü defa
islâmdan dönerse; imâma getirilir. İmâm ondan, tevbe etmesini ister. Şayet,
tevbe etmezse; onu öldürtür. Başkasına, müsâade etmez.
Tevbe ederse, canı
acıtılacak şekilde dövdürür.
Bu dövme, had hududuna
ulaşamaz.
Sonra da imâm, bu
şahsı, tevbesinin te'siri görülene kadar, habseder.
Bu kisme, islamca hali
görülünce, hapisten çıkarılır.
Böyle yapılınca da,
yolu açık bırakılır.
Şayet, bu şahıs,
tekrar irtidad ederse, yine böyle yapılır. Ta ki islâma dönene kadar; bu
böylece tekrar edilir; bu şahıs öldürülmez.
Ancak, bu şahıs,
islâmiyeti kabulden kaçınırsa; o zaman öldürülür.
Ebû'l-Hasan Kerhî:
"Bu, bizim âlimlerimizin tamamının kavlidir. Dâima, mürtedden tevbe etmesi
istenir." demiştir. Gâyetü'I-Beyân'da da böyledir.
Eğer imâm, bu şahsı
öldürecekse; ona, önce islâmı arzeder. Şayet imâm, bu şahsı, ona islâmı
arzetmeden önce öldürür veya bir uzvunu keserse; yaptığı bu şey, kerâhat-i
tenzîhiye ile mekruh olur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.
Bu durumda, imâma,
tazminat gerekmez.
Bir kimse, imâmın izni
olmadan, bu işi yaparsa; o kimse, yaptığının karşılığı olarak, te'dip edilir.
Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)
ve t m ânı Mu hanime d (R.A.)'e göre, akıllı sabînin (= akıllı çocuğun) irtidadı
da, irtidaddır. Bu çocuk, müslüman olması için zorlanır; ancak, öldürülmez.
Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.
Mürahik sabî (- buluğ
çağına yaklaşmış, fakat buluğa ermemiş çocuk) de böyledir. Muhıyt'te de
böyledir.
Mürted, islâmı kabul
edene kadar, her üç günde bir mübalağalı bir şekilde kırbaçlanır; öldürülmez.
Bir kimse,
onu öldürürse, şüpheden
dolayı, öldürene bir şey gerekmez.
Bir câriye, irtidad
ederse; efendisi, ona zor kullanır.
İmâm Muhammed (R.A.),
Asıl isimli eserinde: "Eğer, ona ihtiyacı varsa; bu câriye, efendisine
geri verilir." buyurmuştur.
Sahih olan,
efendisinin, ihtiyacı olsun olmasın veya efendisi istesin veya istemesin; bu
câriye efendisine geri verilir. Tebyîn'de de böyledir.
Efendisi, irtidad
etmiş olan cariyeye, cima' edemez. Akıllı olan küçük kız da, bulûğa ermiş kız
gibidir.
Hünsâ-i müşkil de
böyledir. Yani, kadın gibidir. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.
İrtidad eden, hür bir
kadın, dâr-i islamda durduğu müddetçe, câriye olmaz.
Şayet bu kadın, dâr-i
harbe gider ve bu durumda esir* edilirse; câriye olur.
İmâm Ebû Hantfe
(R.A.)'ye göre, bu kadın, dâr-i islâm'da da câriye olur.
"Bu kaville fetva
verilmesinde de kocası olan şahıs hakkında bir beis yoktur." denilmiştir.
Bu durumda münâsip
olan, kocasının, onu imâmdan satın alması; veya imâmın, bu kadını kocasına,
bağışlamasıdır.
Böylelikle, kocası
onun sahibi olmuş olur. Bu durumda onun efendişi olunca
da, müslüman olması
için, onu döver
ve hapseder. Fethu'I-Kadîr'de de
böyledir.
Velid bin Bişr, İmâm
Ebû Yûsuf (R.A.)'un, şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Bir mürted, riddeti
inkâr ve tevhidi ikrar
eder; Peygamber -(S.A.V.)
Efendimizi bilir; îslâm dinini kabul ederse; bu durum, onun tevbesidir.''
Muhiyt'te de böyledir. [132]
Bir mürtedin, riddeti
sebebiyle, muayyen bir vakte kadar, malına sahip olma hakkı elinden gider.
Eğer bu kimse, tekrar
müslüman olursa; o hak, tekrar kendisine döner.
Bir kimse, mürted
olarak ölür veya öldürülürse; müslüman iken kazandığı malından, müslüman iken
olan borcu ödenir. Kalan malı ise, müslüman vârislerine verilir.
Mürted iken, kazandığı
malından da, mürted iken olan borcu ödenir; kalan malı ise, fey olur.
Bu görüş, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.)'nindir.
İmâmeyn'e göre ise,
irtidaddan dönmekle, mülkiyet hakkı geri dönmez.
Mürtedin veraseti
hususunda, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den değişik rivayetler gelmiştir:
İmâm Muhammet! (R.A.),
İmâm-ı A'zam (R.A.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Vârislerin tesbitinde;
bu mürtedin öldüğü veya öldürüldüğü yahut, ehl-i küfre ilhak olup karıştığı güne
i'tibar olunur. Esahh olan da, budur.
Bir mürtedin, iddeti
içinde müslüman olan karısı; bu mürtedin, öldüğü veya öldürüldüğü yahut
kâfirlere iltihak ettiği hakkında karar verildiği zaman, ona vâris olur.
Çünkü, o, riddeti
sebebiyle ayrılmış olur.
Mürted bir kadın,
kocasına varis olamaz. Ancak, hasta olursa; o zaman, ona varis olur.
Akrabalarının hepsi
de, bu şahsa vâris olur.
Hatta, riddeti
hususunda, susulan kimse de, varis olur. Tebyîn'de böyledir.
Bir kimse, mürted
olarak, dâr-i harbe gider veya hâkim bu şahsın, dâr-i harbe gittiğine
hükmederse; onun, müdebberesi ve ümm-]u veledi, azâd olmuş olur.
Bu şahsın, te'hirli
olan borcunu te'hiri kalkar ve müslüman iken kazandığı maldan ödenir.
Üç imamımızın da
ittifakı ile, bu şahsın malı, müslüman varislere taksim edilir.
Bu şahsın, müslüman
iken yaptığı vasıyyete gelince; bu husus, zâhiru'r-rivâyede zikredilmiştir.
Mebsût ve diğerlerinde: "Bu vasıyyet mutlaka, bozulmuş olur. Bu hususta,
hiç bir fark gözetilmez; akraba imiş, akraba değilmiş denmez." denilmiştir.
Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.
Mürted, dâr-i islâmda
mütereddit ise, bu durumda hakim, hiç bir şeyle hüküm veremez. Muhıyt'te de
böyledir. [133]
Bir mürtedin, irtidad
halinde iken, yaptığı tasarruflar, şu dört vecih üzeredir:
1) Mürtedin
geçerli olan tasarruftan:
Mürted, bir şey hîbe
eder ve bu kabul edilirse geçerli olur.
Bu şahsın çocuk
hakkındaki sözü de geçerli olur. Meselâ, bir câriye bir çocuk doğurur ve bu
şahsa nesep iddiasında bulunursa; bu çocuğun nesebi, bu şahıstan sâkit olur.
Bu çocuk, —diğer
varisleri gibi— bu şahsa vâris olur.
Bu câriye ise, o
şahsın ümm-ü veledi olur.
Bu şahsın, bir akarını
teslim etmesi ve izinli bir kölesini, —ticâretten— men etmesi de geçerli olur.
2) Bir
mürtedin, bi'1-ittifak, geçersiz olan tasarruftan: a- Mürtedin nikâhı hiç bir
şekilde caiz olmaz.
Bir mürtedin, bir
müslüman kadınla evlenmesi caiz olmadığı gibi; onun mürted iken, zimmîye, hürre
veya câriye hiç bir kadını alması caiz olmaz.
b- Kestiği
veya avladığı hayvanın eti yenmez.
Bu avın, atıp vurmakla
veya şahin ve köpekle yapılmış olması arasında da bir fark yoktur.
3) Mürtedin
bi'1-ittifak mevkuf olan tasarrufları:
Mürtedin, mevkuf olan
fiili, müfaveda'dır. Bu ise, bir işin yapılmasını başka birine havale etmek
demektir.
Bir mürted, bir işin
yapılmasını, müslüman iken bir başka şahsa havale etmişse; durulur ve beklenir.
Eğer bu mürted, yeniden müslüman olursa, o havalesi geçerli olur.
Ancak, bu mürted,
irtidad hâlinde ölür veya öldürülür; yahut hakim bu şahsın, dâr-i harbe iltihak
ettiğine dair bir karar verirse, mezkûr havalesi bâtıl (== geçersiz) olur.
4) Mürtedin
İhtilaflı olan tasarrufları:
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, bir mürtedin; satımında, alımında, icarlamasmda, köle azâd
etmesinde, bir köleyi müdebber veya mükatep yapmasında, vasıyyet etmesinde ve
bunlara benzer tasarruflarında beklenir; şayet, müslüman olursa; bu gibi
tasarrufları geçerli olur.
Ancak, bu şahıs mürted
olduğu halde ölür veya öldürülür yahut, bu şahsın dar-i harbe iltihak ettiği
hususunda, hakim karar verirse, bu gibi tasarrufları bâtıl (= geçersiz) olur.
Bir mürtedin, bu
hâlinde yaptığı mükâtebe geçerli olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse, irtidad
etmiş bulunan kölesini veya cariyesini satsa; bu satış caiz olur. Mebsût'ta da
böyledir.
Bir mürted, tevbe edip
dâr-i islâma döner ve bu dönüşü, hakimin hüküm vermesinden önce olursa; riddet
hükmü, malı hakkında bâtıl (= geçersiz) olur. Bu konuda, bu şahıs, sanki hiç
islâmdan ayrılmamış gibi olur.
Bu şahsın, ümm-ü
veledi ve müdebberesi dâhil, hiç bir kölesi, azâd olmuş olmaz.
Şayet, bu şahıs,
hâkimin hükmünden sonra dönmüşse; vârislerinin elinde bulduğu mallarını alır.
Fakat, vâris, bunun
mülkünden sarf etmişse, ondan bir şey alamaz. Varisin harcadığını tazmin de
ettiremez.
Dâr-i harbe iltihâkı
sebebiyle, fesh olunmuş satış ve hîbe; fesh lâhık olmayan azâd etme; tedbir ve
veled talebi gibi şeylerin de hepsi geçerlidir. Bu şekilde, jrtidaddan dönen
şahıs için bir yol yoktur. Ve varislere de, tazminat gerekmez.
Gâyetü'I-Beyân'da da böyledir.
Müslüman iken,
hıristiyan bir cariyeye cima' eden bir mürted için, o câriye, onun irtidadından
altı aydan fazla bir müddet geçince, bir çocuk getirse ve o şahsın, bu çocuğun
babası olduğunu iddia eylese; bu câriye ümm-ü veled; çocuk da, onun çocuğu ve
hür olur. Hidâye'de de böyledir.
Bu mürted, ölür veya
öldürülürse; bu çocuk, ona vâris olamaz. Ancak, bu câriye müslüman ise, adam
mürted iken ölse veya dâr-i harbe iltihak etse bile, bu çocuk, babasına varis
olur.
Bir mürted, malı ile
beraber dâr-i harbe iltihâk ettikten sonra; müslümanlar, o beldeyi
zaptederlerse; bu durumda, o şahsın
malı fey'dir. Vârislerinin, bu malda, bir hakları yoktur.
Ancak, bu şahıs, önce
dâr~i harbe iltihâk etmiş; sonra da gelip malını götürmüş ve bilâhare de, orası
zabtedilmişse; bu durumda, o şahsın malı, henüz ganimet taksim edilmemişse;
veresesine verilir.
Ganîmet taksim
edilmişse; bu durumda, bu şahsın mallan, varisleri tarafından, ancak bedelleri
ödenerek alınabilir.
Dâr-i harbe iltihâk
eden bir mürtedin, bir kölesi bulunur ve bu köleyi, o mürtedin oğlu mükâtep
yaptıktan sonra; bu mürted müslüman olup geri gelirse; kitabet olduğu gibi
kalır; efendilik ise, yeniden müslüman olan mürtede aittir. Kâfi'de de
böyledir.
Bu mürtedin oğlunun,
mükâtebini azâd etmesinden sonra gelmesi hâli,
bunun hilâfınadır. Çünkü,
o zaman, selâhiyet, oğlunundu. Nihâye'de de böyledir.
İmâm Muhammed (R. A.),
Câmiu's-Sağîr'de şöyle buyurmuştur: Bir mürted, hata ile bir şahsı öldürüp,
dâr-i harbe iltihâk etse ve orada da mürted olarak ölse veya öl.dürülse; yahut
bu mürted, dâr-i islâmda sağ olsa; âlimlerimize göre, diyet, malından verilir.
Şayet, malı yok;
fakat, islâmda veya ridette kazancı varsa; diyet, kazançtan verilir. Şayet, her
ikisi de varsa; diyet, bunlardan verilir.
İmâmeyn'e göre, diyet,
bu iki kazançtan da verilir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre ise, önce, sadece islâm kazancından verilir. Şayet, bu
yetişmezse; riddet kazancından verilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bu hüküm, o mürtedin,
yeniden müslüman olmadan önce, ölmesi veya öldürülmesi hâlinde böyledir.
Ancak, bu şahıs,
müslüman olduktan sonra ölür veya öldürülür; yahut da, ölmezse; diyet,
bi'1-ittifak, kazananın her ikisinden de verilir. Tebyîn'de de böyledir.
Bir mürted, bir malı
gasb veya itlaf ederse; bütün âlimlere göre, bunlar, onun malından tazmin
edilir.
Bu hüküm, onun gasbımn
ve itlafının sabit olması halindedir. Şayet bu, kendisinin ikrarı ile sabit
olursa; İmâmeyn'e göre, iki kazancından tazmin ettirilir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre ise, riddet hâlindeki kazancından tazmin ettirilir.
Şeyhu'l-tslâm da, böyle söylemiştir.
Bu hükümler, suçu
mürtedin işlemesi halindedir. Fakat suç, bu mürtede karşı işlenir ve
riddetTiçin, eli ayağı kasden kesilirse; bu durum hakkında, İmânı Mu ha mm e d
(R.A.), Asıl Kitabında şöyle buyurmuştur:
Bu cinayeti (= suçu)
işleyene, —mürted bu yüzden ölse bile,— tazminat yoktur. Bu mürtedin, mürted
olarak veya müslüman olarak ölmesi de müsavidir.
Bu hüküm, onun, elinin
ayağının, mürted olduğu halde kesilmesi durumunda böyledir.
Fakat, bu şahsın eli,
müslüman olduğu halde kesilir; kesen de, müslüman olur; kasden veya hatâen
kestikten sonra, eli kesilen, riddet üzere ölürse; bu kesmesinden dolayı, suçu
işleyen kimsenin, el kesme diyeti vermesi gerekir.
Ancak, ölüm tazminatı
gerekmez.
Şayet, kesme işi,
kasden yapılmışsa; diyet, kesenin malından verilir.
Şayet, bu hatâen
olmuşsa; diyet, kesen şahsın, baba tarafından akrabalarına ödetilir.
Bu hüküm, o şahsın
riddet halinde, o kesme sebebi ile ölmesi-, halindedir.
Fakat, bu mürted
müslüman olur; bu kesme yüzünden ölürse; eğer, dâr-i harbe iltihâk etmedi veya
iltihâk ettiği halde, sonradan müslüman olarak geri geldi ise ve bu gelişi de,
onun, dâr-i harbe iltihâk etme hükmü verilmeden önce oldu ise; bu şahsa,
istihsânen nefs diyeti ödenir.
Kasden olsun, hatâen
olsun; bu böyledir.
Şayet, durum böyle
değilse; hatâen öldürenin, baba tarafından akrabaları diyetini öder.
Kasden öldürenin ise,
diyet, kendi malından Ödenir. Kısas gerekmez.
Bu kavil, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. Muhiyt'te de böyledir.
Fakat, bu mürted,
dâr-i harbe iltihâk eder; hâkim de, hükmünü verdikten sonra; müslüman olup,
geri gelir ve eli veya ayağı kesilir; bu sebeple ölürse; kesene, yarım diyet
vardır. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir.
El kesen de,eli
kesilen de,mürted olur ve dâr4 islâmdabulunurlar; el kesen, riddetinden dolayı
öldürüldükten sonra, eli kesilen de ölürse; Asıl'da bu mes'ele hakkında şöyle
denilmiştir:
Eğer, öldürme, kasden
olmuşsa, bir şey gerekmez.
Fakat, hata ile
olmuşsa ve yaralanan ölmemişse; yaralayanın baba tarafından akrabaları, el
diyeti öderler. Eli kesilen ölürse; bunlar, can diyeti öderler.
Bir müdebbere veya
ümm-ü veled, irtidad edip, dâr-i harbe iltihâk eder; sonra da efendisi dâr-i
islamda ölürse; bundan sonra, bu mürtedde esir alınırsa; fey olur.
Ancak, efendisinin
malından çalıp kaçtıktan sonra geri döndürülmesi, bunun hiİâfınadır.Yani, bu
durumda, o müdebbere veya ümm-ü veled, fey olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir mükâtep, irtidad
edip dâr-i harbe gider; orada mal kazanır ve bu mal ile yakalanır; islâmı kabul
etmekten de kaçınırsa; öldürülür.
Efendisine olan borcu,
malından ödenir. Artan da, vârislerinin olur. Hidâye'de de böyledir.
Şayet, bu mükâtebin
terekesi, kitabetini karşılayamazsa, bıraktığının hepsi efendisinin olur.
Kâfî'de de böyledir.
Efendisi ile birlikte
irtidad edip, birlikte dâr-ı harbe giden bir köle, —efendisi orada öldükten
sonra— esir edilirse; fey olur.
Bu köle, İslama
dönmezse; hemen öldürülür.
Bir köle, irtidad
edip, efendisinin malını alarak, dâr-i harbe gittikten sonra; o mal ile
birlikte yakalanırsa; bu durumda fey olmaz. Efendisine iade edilir.
Bir toplum irtidad
edip, müslümanlarla savaşır ve harp sahasındaki şehirlerinden birisi mağlup
olur; müslümanlar galip gelirse; onların erkeklerini öldürürler; kadın ve
çocuklarını ise esir alırlar.
Bir karı-koca irtidad
edip, dâr-i harbe gider; kadın.orada hamile kalıp, bir çocuk doğurur; sonra da, bu çocuğun da
bir çocuğu olur; bilâhare de müslümanlar galebe çalarsa; bu çocuklar fey
olurlar ve müslüman olmaya icbar edilirler.
Bu durum, islâm
yurdunda olsa; cevap yine aynıdır. Kâfî'de de böyledir.
Nevâdir'de şöyle
denilmiştir:
Bir karı-koca, irtidâd
edip, dâr-i harbe gitseler ve yanlarında da, küçük bir çocuk bulunsa; bu çocuk
büyüyüp, çocuğu olduktan sonra; müslümanlar, o beldeyi zabtederlerse; bu
durumda, bu çocuğun-çocuğu,
müslüman olmaya
cebredilir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir. Muhiyt'te de böyledir.
Müslümanlığı, baba ve
anasına tâbi olan bir küçük, buluğa erişince, mürted olursa; kıyasda, o
öldürülür; istihsanda ise öldürülmez.
Bir kimse, çocuk iken
müslüman olur ve mürted olarak buluğa erişirse; yine, luyâsda Öldürülür;
istihsanda ise, mürted olarak öldürülmez. Zorla irtidad ettirilen şahıs
öldürülmez.
tstihsânen, bu gibi
şahısların hepsi de, müslüman olmaya cebredilir.
Bir katil, bir
mürtedi, yemden müslüman olmadan öldürürse; bir şey lâzım gelmez.
Dâr-i islâmda, sokağa
atılmış bulunan bir çocuk müslümandır. Bu çocuk, şayet, kâfir olarak bulûğa
erişirse; müslüman olması için cebredilir. Ancak, öldürülmez. Fethu'l-Kadîr'de
de böyledir. [134]
Küfrü gerektiren
sözler, çeşitli grublarda toplanır. Bunların ilki, imân ve islâmla ilgili küfür
sözleridir. Şöyleki:
Bir kimse: "Ben,
imânımın sahih olup olmadığını bilmiyorum." dese; işte bu söz, büyük
hatadır. Ancak, böyle demek, şüpheyi reddetmeyi irâde ediyorsa; bu hâl
müstesnadır.
Bir kimse,
imânında şüpheye düşüp:
"İnşallah, ben
müslümamm." derse; bu şahıs, kâfir olur.
Ancak, bu
sözünü te'vil edip:
"Ben, dünyadan, imân
ile çıkacağımı bilmiyorum." derse; bu durumda kâfir olmaz.
"Kur'an
yaratılmıştır. (= mahlûktur.)" diyen kimse, kâfirdir. Zehıyre'de de
böyledir.
Keza: "İman
yaratılmıştır." diyen kimse de kâfirdir.
"İmân ve küfür
birdir." diye itikat eden
kimse, kâfirdir. Zehıyre'de de böyledir.
Kendisinin kâfir
olmasına razı olan kimse; muhakkak kâfir olur. Başkasın vı kâfir olmasına razı
olan kimsenin durumu hakkında, âlimler ihtilâf etmişlerdir.
Et-Tahyir fî
Kelimâti'1-Küfr kitabında: "Bir kimse, eğer başkasının küfrüne rıza
gösterirse; uzun süre azap görür; ancak, kâfir olmaz.'* denilmiştir.
Kendi küfrüne razı
olarak, Allahu Teâla hakkında, lâyık olmayan bir söz söyleyen kimse, kâfir olur.
Fetva buna göredir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
"Ben, islâmın
sıfatı nedir; bilmiyorum." diyen kimse, kâfir olur. Şemsü'l-Eimme Halvânî,
bu mes'elede mübalağa ederek, şöyle
buyurmuştur: "Bu
adamın, dini yoktur. Namazı, orucu, ibadeti, namazı da yoktur. Çocukları da,
veled-i zinadır."
Cami' isimli kitapda,
şöyle denilmiştir:
"Bir müslüman,
anası babası hıristiyan olan, küçük bir hıristiyan kızı nikâhlasa; o da,
büyüdüğü halde, dinlerden birini akletmese ve aklı noksan olmadığı halde, onu
vasıflayamasa (= ta'rif edemese), kocasından, dinini öğrenir."
İmâm Muhammed
(R.A.)'in, "dinlerden birini akletmese" sözünün mânası: "Onu,
kalbi ile tanımasa" demektir.
"Onu
vasıflayamasa" sözünün manası ise: "Dili ile, onu anlata-masa"
demektir.
Keza, küçük, müslüman
ve akıllı bir kız, bulûğa erişince, —akılsız olmadığı halde— islâmi bilmese ve
vasıflayamasa, bu durumda, o kız, kocasından, talâk-ı bâin île boş olur.
Fetâvâyi Nesefî'de,
şöyle denilmiştir:
Bir kadına: 'Tevhidi
bilir misin?" diye sorulsa; o da: "Hayır." cevabım verse; şayet,
onun bu sözle muradı: "Çocukların mektepte ezberlediklerini bilmem."
demekse; bu sözün, bir zararı olmaz.
Ancak, bu kadının, o
sözden maksadı, gerçekten; "Allahu Teâlâ'nın birliğini bilmem."
demekse; bu durumda, o mü'min değildir ve nikâhı sahih olmaz.
İmâm EbÛ Hanîfe
(R.A.)'nin oğlu Hammad, şöyle buyurmuştur: "Ölen bir kimse; bir
yaratıcının olduğunu; Allahın bu dünyasından başka bir dünyanın olduğunu;
zulmün haram olduğunu bilmezse; o şahıs mü'min olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Günâh işleyen bir
kimse: "İslâmî işleri açıktan yapmak lazımdır." dese; kâfir olur.
Bir kimse, diğerine:
"Ben müslümamm." deyince;
o şahıs: "AHah, sana da,
islâmiyetine de, lanet
etsin." dese; kâfir
olur. Hulâsa'da da böyledir.
Müslüman olmuş bulunan
bir hıristiyan, babası ölünce: "Ne olurdu,
şimdiye kadar müslüman olmasaydım da,
babamın malını alsaydım." dese; kâfir olur. Füsülü'l-Imâdiyye'de de
böyledir.
Bir hıristiyan, bir
müslümana gelerek: "Bana, islâmı arzet. Ben, senin yanında müslüman
olacağım." deyince; o müslüman:
"Filân âlimin yanına git; o, sana, islâmı arzeylesin. Ve, onun
yanında müslüman ol." dese; bu mes'elede, âlimler görüş ayrılığına
düştüler.
Ebû Ca'fer: "—Bu
kimse— kâfir olmaz." demiştir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.
Bir kimse, müslüman
olan bir kâfire: "Dininden ne zarar gördün." derse;
kâfir olur. Hulâsa'da da böyledir. [135]
Allahu Teâlâ'yı, lâyık
olmayan bir sıfatla vasıflanıak, küfürdür. Allahu Teâlâ'nin isimlerinden birisi
ile alay eden kimse, kâfir olur. Allahu Teâlâ'nın emirlerinden biri ile aîay
eden kimse, kâfir olur, Allahu Teâlâ'nın va'd ve va'îdini inkâr eden kimse,
kâfir olur. Allahu Teâlâ'ya Ortak koşan, veya "O'nun çocuğu var."
diyen veya "Onun, karısı var." diyen; veya Allahu Teâlâ'ya cehl (=
cahillik) isnad eden; veya Allahu1 Teâlâ'ya acz (= acizlik) isnad eden; veya
Allahu Teâlâ'ya noksan isnad eden eden kimseler, bu gibi sözleri söylemekle
kâfir olurlar.
"Allahu Teâla'mn,
kendisi hikmet olmayan bir işi yapması caiz olur.". Veya "Allahu
Teâlâ, küfre razı olur." diye itikad eden kimse kâfir olur.
Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
Bir kimse:
"Allahu Teâlâ, şöyle emretmiş olsaydı; yapmazdım." dediği zaman,
kâfir olur. Kâfî'de de böyledir.
Tahyir İsimli kitapta
şöyle denilmiştir:
"Kur'anda bulunan
el ve yüz kelimeleri, Allahu Teâlâ için uzuv değildir. Bunları, farsça olarak,
AHahu Teâlâ'ya ıtlak etmek caiz olur mu?
Bazı âlim^r:
"Söyliven, âzâ olarak itikad etmezse, ıtlâkı caiz olur." demişler;
âlimlerin ekserisi ise: "Caiz olmaz." demişlerdir. İthnad da, bu
kavil üzerinedir. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir kimse: "Filân
adam, benim gözümde; AHahın gözünde olan, yahudi gibidir." dese; kâfir
olur.
Âlimlerin cumhuru,
bunun üzerinedirler.
Ancak, "O sözü
ile, o şahsın işinin çirkinliğini kasdediyorsa, kâfir olmaz." denilmiştir.
Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse, ölen bir
şahıs için: "Allaha lazımmış." dese; kâfir olur.
Hulâsa' da da
böyledir.
Bir kimse: "Bu
iş, Allah için vuku' buldu." demiş olsa; kâfir olmaz. Fakat, bu söz, şen'î (=çok çirkin) bir
sözdür. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.
Bir kimse,
hasmına: "Seninle olan işimi,
Allanın hükmü ile yaparım." der; o da: "Ben, Allanın hükmünü
bilmem." veya "Burda, Allahm
hükmü geçmez." yahut:
"Burası, hüküm yeri
değildir." veyahut da: "Burda hükmetmek, doğru olmaz."
yahut: "Burda ifrit hükmeder." demiş olsa; bunların hepsi de, küfür
olur.
Hâkim Abdurrahman'dan:
— "Ben işimi resmî yaparım; hükümle
değil" diyen kimse, kâfir olur mu? diye soruldu. Ö, şu cevâbı verdi:
— "Şayet, maksadı, halkın fesadını
istemek; şer'î şerîfi terk ve resmiyete uymaktaki maksadı, hükmü reddetmek
değilse; kâfir olmaz." Muhıyt'te de böyledir.
Elbisesini bir yere
koyan bir şahıs: "Onu, Allaha teslimettim." deyince; başka bir şahıs
da; bu şahsa: "Hırsız çalarsa, men etmeyene teslim ettin." dese;
Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Mu ha in m e d bin Fadl: "—Böyle diyen— kâfir
olmaz." demiştir.
Bir kimse: "Biz
yalan söylüyorsak, Mevlâ da yalan söylüyor." dese; kâfir olmaz.
Bir kisme öfkeli iken,
karısına: "Seni, Öyle kahpe doğurmuş ki! Öyle muhannes (= kötü adam)
ekmiş; öyle Mevlâ ki yaratmış." dese; bazı âlimler: "Bu söz, küfür
olur." demişlerdir.
Ebû Nasr
ed-Debbûsî'dem "Buna ne dersin?" diye sorulmuş; O, günlerce düşünmüş
ve cevap vermemiştir.
"Bu zahiren küfür
olur." denilmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse, hasta
olmayan bir adama: "Bu, Allanın unuttuğudur." veya Bu
unutulanlardandır. derse; bu söz, bazılarına göre küfürdür.
Esahh olan da budur.
Bir kimse, başka bir
kimseye: "Allah susturamıyor senin dilini; ben, nasıl susturayım."
derse; kâfir olur.
Bir kimse, karısına:
"Sen, bana, Allah'tan daha sevgilisin." dese; kâfir olur. Hulâsa'da
da böyledir.
Bir kimse, başkasından
bahsederken: "Ona, çirkin kaza geldi." dese; bu söz, büyük hatâdır.
Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, başka bir
şahsa: "Allah (azze ve celle), sana, nimet verdi. Sen des Âllahın sana
ihsan eylediği gibi, ihsan eyle." demiş olsa; veya "Git, AHahla
savaş, niçin, sana vermiyor?" dese; esahh olan, bu sözü söyleyen kâfir
olmaz. Hızânetü'1-Müf tîn'de de böyledir.
Aralarında husûmet
bulunan iki kişiden biri, diğerine: "Merdiven kur; göğe çık ve Allahla
savaş." dese; âlimlerin çoğu: "Bu, küfür olmaz." demişlerdir.
Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir.
Câmiu'l-Esğar sahibi:
Bize göre, sahih olan
budur. demiştir.
Hâniye'de de:
"Fetva da, buna göredir." denilmiştir. Tatarhâ-niyye'de de böyledir.
Bir kimse, başka bir
kimseye: "Semâda ol ve Allahla birlikte savaş." dese; bazıları:
"Bu söz, küfür olur. "demişlerdir.
Şeyhu'l-İmâm Ebû Bekir
Muhammed el-Fadl da, bu kavle mey-letmiştir.ŞeyhıTI-îmâm: "En uygun olan,
bu şahsın, nikâhını yenilemesidir." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhânda da
böyledir.
Allahu Teâlâ için,
mekân iddia eden kimse kâfir olur. "Allanın olmadığı, boş bir yer yoktur."
diyen kimse, kâfir olur. "Allahu Teâlâ, gökte."diyen kimse;bununla,
açık haberlede gelen hikâyeyi kasdediyorsa kâfir olmaz. Fakat, bu sözü ile,
mekân kasde-diyorsa; o zaman kafir olur.
Bu şahsın, bir niyyeti
yoksa; âlimlerin ekserisine göre, kâfir olur. Esahh olan da budur. Fetva da
buna göredir.
"Allahu Teâlâ,
insaf için oturuyor." diyen kimse, kâfir olur. Allahu Teâlâ'yı,
"yukarıda", "aşağıda" diye vasıflandıran kimse, kâfir olur.
Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
Bir kimse:
"Benim, gökte ilâhım; yerde filanım var." dese; kâfir olur. Fetâvâyi
Kâdîhânda da böyledir.
Bir kimse:
"Allah, semâdan bakıyor." veya "görüyor." yahut,
"...arştan, bakıp görüyor." demiş olsa; bu söz, çoğunluğa göre, küfürdür. Ancak, arabça olarak
"ıttıla ediyor." derse; bu küfür olmaz.
Bir kimse:
"Allah, arşın üzerinden biliyor." demiş olsa; bu küfür değildir.
Fakat; bir kimse:
"Allah, arşın altından bilir." demiş olsa; işte bu söz, küfürdür.
Bir kimse: "Ben,
Allahu Teâlâ'yı cennette görürüm." dese; bu söz küfürdür.
Fakat: Cennetten görürüm.
derse; bu söz, küfür olmaz. Muhıyt'te
de böyledir.
Ebû'1-Hafs: "Kim,
Allaha zulm isnâd ederse; muhakkak kâfir olur." demiştir.
Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse: "Yâ
Rabbî! Bu zulmü kabul eyleme." derse; bazı âlimler: "Bu kimse, kâfir
olur." demişlerse de; esahh olan kavle göre, bu kimse, kâfir olmaz.
Bir kimse, başka bir
kimseye: "Şayet, Allah (azze ve
celle) kıyamet günü, sana insaf etmiş olsa; ben de, insaf ederim." derse;
kâfir olur.
Fakat, burada
"lev" kelimesinin yerinde "izâ" kelimesi olsaydı; bu şahıs,
kâfir olmazdı. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir kimse, başka bir
kimseye: "Eğer, Allahu Teâlâ, kıyamet gününde, hak ve adaletle
hükmederse; hakkımı senden alırım." dese; bu söz, küfür olur. Muhıyt'te de
böyledir.
"Burası, ilâhın
ve peygamberin olmadığı yerdir." denilir ve bu sözle: "Bu yerde,
Allanın ve peygamberinin emri yapılmıyor." mânası murad edilirse; küfür
olmaz.
Bu şahsa:
"Burada, zâhidler ve itaat edenler var." denildiği halde; o şahıs:
"Burda, Allanın ve peygamberin emri yapılıyorsa; ben, onun, din olduğunu
inkâr ediyorum." derse; bu durumda, kâfir olur. Yetîme'de de böyledir.
Bir kimse, bir zâlim
zulmederken: "Yâ Rabbî! Bundan bu zulmü kabul eyleme. Eğer, sen kabul
edersen; ben, onu kabul etmem." derse; bu söz, küfür olur.
Bu şahıs, sanki:
"Sen, razı olursan; ben, razı olmam." demiş gibi oluyor. Hulâsa'da da
böyledir.
Bir kimse: "Yâ
Allah! Rızkımı genişlet. Ya ticâretimi artır veya bana.zulmetmiş
olursun."demiş olsa; Ebû Nasr ed-Debbûsî: "Bu kimse, kâfir-i billah
olur." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse, diğer bir
kimseye: "Yalan söyleme!" deyince, o: "Yalansız iş mi var."
dese, o anda, kâfir olur.
Kendisine:
"Allanın rızâsını iste." denilen şahıs: "Bana lâzım değildir.''
dese; veya:
"Allah, beni,
cenetine girdirse; ona mâni olurum.*' dese;
Veya, o şahsa:
"Günâh işleme! Allah, seni cehenneme sokar/ denilince; o da: "Ben,
cehennemden korkmam." dese;
Veya: "Çok yeme!
Gerçekten, çok yiyeni, Allah sevmez." denilince; o şahıs: "Ben
yerim; ister, beni sevsin, dost etsin; isterse, sevmesin, düşman etsin."
dese; kâfir olur.
Bir kisıfle, diğer bir
kimseye: "Günâh işleme! Gerçekten Allahın azabı çoktur." dese ve o:
"Ben, o azabı, bir tek elimle kaldırırım." cevabım verse; kâfir olur.
Bir kimseye:
"Babana, anana eziyet etme." denilince; o: "Onların, benim
üzerimde, hakları yoktur." cevabım verse; kâfir olmaz; fakat, günahkâr
olur.
Bir kimse, şeytana:
"Ey İblis! işimi güzelleştir. Çünkü, ben, sen ne emrettiysen, onu yaparım;
anamın, babamın emrettiğini yapmam." demiş olsa; kâfir olur. Tahyîr'de de
böyledir.
Bir kimse: "Eğer
sen, âlemlerin ilâhı'da olsan; senden hakkımı alırım." dese; kâfir olur.
Hulâsa'da da böyledir.
Bir kimse, yalan
söylese; onu duyan, başka bir şahıs da: "Allah, yalanını hak kılsın."
veya: "Allah, bu yalanını bereketli kılsın." dese; bazıları: "Bu
söz, küfre yakındır." demişlerdir.
Misbâhu'd-Dîn'de: "Bir
kimse, yalan söyler;
bir başkası da: "Allah, yalanını, bereketH
eylesin." derse; kâfir olur." denilmiştir. Necmü'd-Dîn'den:
— Bir kimseye, filân
adam, seninle, doğru yürümüyor, denilince; o jafeis: "Allahu Teâlâ, onunla
beraber, doğru yürümüyor." demiş olsa; kâfir olur mu? diye sorulmuş. O, şu
cevabı vermiş:
— Evet (kâfir olur.)
Tahyîr'de şöyle
zikredilmiştir: Sadru'l-İslâm Cemâlü'd-DSn'den sordum:
— "Allah, altım seviyor da, bana
vermiyor." diyen kimsenin hâli nedir?
O, şu cevâbı verdi:
— Eğer bu sözü ile
Allaha cimrilik izafe ediyorsa; kâfir olur. Fakat, bu şahıs, yalnız; "altını seviyor." demekle, kâfir
olmaz,
Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Bir kimse; diğer bir
şahsa: "Allah dilerse; şu işi yaparsın." der; diğeri de: "Allah
dilemese de yaparım." karşılığını verirse, kâfir olur. Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Bir mazlum: "Bu,
Allahın takdiri." der; zâlim de: "Ben, Allahu Teâlâ'nın takdiri olmadan
da, yaparım." karşılığını verirse; kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de
böyledir.
Bir kimse: "Ey
Allahım! Rahmetini, bana karşı, cimrilik yapma." demiş olsa; bu söz, küfür
olan sözlerdendir. Sirâciyye'de de böyledir.
Kan-koca arasında,
münâkaşa uzar ve koca, karısına: "Allahtan havfet ve ondan kork.'"
deyince; kadın, buna cevaben: "Ondan korkmuyorum." derse;
Şeyhu'1-tmâm Ebû Bekr Muhammed bin Fadl: "Eğer, kocası, o kadını,
açık bir günâha karşı, ıtâb ederek, Allahtan kork dedi ve o, bu şekilde cevap vert
lyse; bu kadın irtidat etmiş ve kocasından, bâin talâkla boş olmuş olur.
Ancak, onu, bir iş
hakkında, ıtab eyledi ise, bu durumda kadın, kafir olmaz.
Kadın, bu cevabı ile
istihfaf (= hafife alma; ehemmiyet vermeme) gibi, bir şeyi kasdetmişse;
kocasından boş olur.
Bir kimse, diğer bir
kimseyi, dövmek ister; o da: "Sen, Allah'tan korkmaz mısın?" der ve
dövmek isteyen kimse: "Hayır"
cevâbını verirse; îmâm Muhammed (R.A.)'den gelen bir rivayete göre, kâfir olmaz.
Çünkü, bu şahıs, burda "Takva ile iş yapmam." demiş olur.
Günah işleyen birini
gören bir kimse, ona: "Sen,
Allahtan korkmaz mısın?" der; o da:
"Hayır" cevabını verirse; kâfir olur. Çünkü, bu şahsın,
sözünün te'vili mümkün değildir.
Bir kimseye:
"Allah'tan korkmaz mısın?" denilse de, o da, öfke hâlinde, böyle
cevap verse; kâfir olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse:
"Kötülüğe devam ettiğimiz müddetçe, Allah da, kötülük edicidir. Biz,
iyilik ettikçe, Allah da, iyilik edicidir." demiş olsa; kâfir olur.
Hulâsa'da da böyledir.
Itâbiyye'de şöyle
denilmiştir:
Bir kimse:
"Allahın hükmü veya Peygamberin şeriatı bana hayranlık vermiyor."
demiş olsa; kâfir olur.
Bu, şunun gibidir:
Bir kimseye:
"Allahu Teâlâ, dört kadım helâl kıldı." denildiğinde o da: "Ben,
bu hükme, hayranlık duymuyorum." dese; kâfir olur. Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Bir kadın, oğluna:
"Niçin böyle yaptın?!" der; oğlu: "Vallahi, ben
yapmadjm." deyince, kadında,
öfkeli bir halde: "Sen de, sus; vallahin de sussun." derse; âlimler,
bu kadının kâfir olup olmayacağı konusunda ihtilafa düştüler. Muhıyt'te de
böyledir.
Bir kimse: "Allah
baki kalır; bir şey baki kalmaz." derse, kâfir olur. Zahîriyye'de de
böyledir.
"Allah, benim
hakkımda, bütün hayırları yaptı; hâlbuki, ben şer yaptım." demiş olsa;
muhakkak kâfir olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimseye: "Bir
kadına karşı, gücün yetmedi. denilince; o: "Allanın bile* ona gücü
yetmedi. Benim gücüm nasıl yetsin." dese; kâfir olur. Gıyâsiyye'de de
böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Onu, Allah'tan ve senden bilirim." veya "Onu, Allahtan ve senden
isterim." demiş olsa; bu, çirkin bir sözdür. Fakat: "Onu, Allah'tan;
seni de sebep bilirim." demiş olsa; bu güzeldir. Hizânetü'I-Müftîn'de de
böyledir.
Bir kimse, hasmından
yemin talep edince, o: "Ben, Allaha yemin ederim." der; yemin talep
eden de: "Ben, Allah ile yaptığın yemini istemem. Bana, talâkla yemin
et." veya "...Köle azâd etmek üzere, yemin et." derse; bu
durumda, o şahıs, bazı âlimlerimize göre, kâfir olur. Çoğunluğa göre. ise,
kâfir olmaz. Nasırı'nin Tecnîsi'nde de böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Senin yeminin, eşeğin yellenmesine benziyor." dese; muhakkak kâfir
olur.
Bir kimse, başkasına:
"Allah biliyor; ben, dâima, duamda seni. anıyorum." derse; bu sözün,
küfür olup olmadığı hususunda, ihtilaf edilmiştir.
Bir kimse, şaka
tarzında: "Ben, Hudayım" dese; kâfir olur. Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Bir kimse, karısına:
"Komşu hakkı gözetmiyor musun?" dese; karışı ise: "Hayır"
cevabını verse;
Keza, koca: "Koca
hakkı gözetmiyor musun?" deyince; karısı: "Hayır" dese;
Yine, koca:
"Allah hakkı gözetmiyor musun?" deyince; karısı: * 'Hayır.'' cevabını
verse;
bu durumda, bu kadın,
kafir olur.
Bir kimse, hasta
olduğu ve geçim darlığı çektiği zaman: "Allahın, beni, niçin yarattığını
bilseydim ne olurdu? Dünya tatlılarından, benim için bir şey olmadı." demiş
olsa; kâfir olmaz; denilmiştir. Ancak, bu söz, büyük bir hatadır.
Bir kimse, başkasına:
"Gerçekten, Allahu Teâlâ, senin kötülüklerin sebebiyle, sana, azâb
eyler." der; diğeri de: "Senin söylediğini yapmaya, Allahı, nasb mı
eyledin." (= vazifelendirdin mi?) derse; kâfir olur. Muhiyt'te de
böyledir.
Tahyîr'de şöyle
zikredilmiştir:
Bir kimse:
"Allahın, cehennem yapmadan başkasına gücü yetmez." dese; muhakkak
kâfir olur.
Keza, çirkin bir
hayvan gören şahıs: "Allahın başka işi yokmuydu? Şunu yaratana kadar..."
dese, kâfir olur.
Bir fakir,
fakirliğinin şiddetinden dolayı: "Filan kul, şu kadar nimete sahip; ben
de, kulum; şu kadar zahmet içindeyim. Böyle adalet olur mu?'' dese; kâfir olur.
Bir kimse, diğerine:
"Allahtan kork," deyince; o: "Allah nerde?" karşılığını
verse; kâfir olur.
Keza, bir kimse:
"Peygamber-,
kabrinde yoktur." veya; "Allahın ilmi, kadim değildir." yahut;
"Allah, olmayanı bilmez." dese, kâfir olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir kimse, ismi
Abdullah olan şahsın, isminin sonuna kaf harfi getirerek Abdullah yerine
Abdullak derse; veya, Halik ismini, bilerek ism-i tasğîr (= küçültme ismi)
yapıp, Hâlık yerine Huleyk derse; kâfir olur. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Allah, senin kalbine rahmet eyliyor; benim kalbime, rahmet
eylemiyor." der ve bununla,
kalbinin rahmetten müstağnî
olduğunu kasdetmiş olursa; kâfir olur.
Fakat, bu sözü ile
"Allahın sabit kılması ilejkalbim sabittir ;|har e ket etmiyor."
demeyi kasdetmişse; bu durumda kâfir olmaz.
Sabi çocuk ağlayıp,
namaz kılmakta olan babasını istese; başka bir şahıs da, o çocuğa: "Sus,
ağlama; baban, Allah için çalışıyor." dese; bu söz küfür olmaz. Çünkü,
bunun mânası, "Allah'a hizmet ediyor." demektir. Muhıyt'te de
böyledir.
Kör olan birisini veya
bir hastayı gören şahıs; ona: "Allah, seni de görüyor; beni de görüyor;
seni böyle yaratmış, benim günâhım ne?" dese; sahih olan, bu sözün, küfür
olmadığıdır. Hulâsa'da da böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Allah ve ayağın tozu hakkı için..." dese; kâfir olur.
Bu kimsenin:
"Allah ve ömrün..."; •"Allah ve başın...", "...hakkı
için." demesi halinde de âlimler, ihtilaf etmişlerdir. Zehıyre'de de
böyledir. [136]
Bir kimse,
peygamberlerden bazılarını kabul etmese veya Peygamberlerin sünnetlerinden birine
razı olmasa, muhakkak kâfir olur.
İbn-i MukâtiPden:
— Hızır ve Zü'1-kifTin
peygamberliğini inkâr eden kimsenin hâli ne olur?—diye sordular.
O, şu cevabı verdi:
— Üzerinde, icmâ'-ı ümmet bulunmayan, herhangi
bir kimsenin, nübüvvetini inkâr etmekte, bir zarar yoktur.
"filan adam,
peygamber olsaydı; ona inanmazdım." diyen kimse kafir olur. Mumyt'te de
böyledir.
Ca'fer, şöyle
demiştir: Bir kimse:
"Bütün peygamberlere
inandım; fakat, Âdem, peygamber mi, değil mi, bilmiyorum." dese; kâfir
olur. Itâbiyye'de de böyledir.
Peygamberlere, —zinaya
azmetmeleri gibi... Hz. Yûsuf (A.S.) hakkında söylenen şey gibi... fuhşiyat
nisbet eden kimsenin halinin ne olacağı soruldu.
i'"Kâfir
olur." buyuruldu. Çünkü, bu sözler,
ionlara şetm ve onları hafife almak olur.
Ebû Zerr, ;şöyle
buyurmuştur:
Bir kimse: "Her
günah küfürdür." dese; bu sözü, küfür olur.
Bir kimse:
"Peygamberler, günâh işlerler." demiş olsa; kâfir olur. Çünkü, bu
söz, şetm (= sövme) dir.
Bir kimse:
"Peygamberler, peygamberlikleri halinde de, ondan önce de, günâh
işlemezler." dese; yine kâfir olur. Çünkü, bu durumda, nassı reddetmiş
olmaktadır.
Ben, bazılarının,
şöyle söylediğini işittim: Bir kimse, gerçekten Hz. Muhammed
(S.A.V.)'in, Peygamberlerin sonu
olduğunu bilmiyorsa; bu
durumda, o şahıs,
müslüman değildir. Yetîme'de de böyledir.
Ebû Hafsı'l-Kebir:
"Her kimin kalbinde, Peygambere buğz varsa; o kâfirdir." buyurmuştur.
Keza: "Filan, peygamber olsaydı; ben, razı
olmazdım." diyen kimse; kâfir olur.
Bir kimse: "Filan
şahıs, peygamber olsaydı; ben, onu tasdiyk. etmezdim." der ve bu sözü ile
"filan şahıs, Allanın resulü olsa; ben, ona inanmazdım." demeyi murad
etmişse; kâfir olur.
Bu şahıs, "Eğer,
Allah, bana bir şey emretmiş olsaydı; onu yapmazdım." diyen şahıs
gibidir.
Câmiu'l-Esğâr'da şöyle
zikredilmiştir:
Bir kimse ile
karısının taraftan olan bir şahıs arasında, muhalefet olsa da: "Eğer,
Allanın resulü beşaret etse; onun emriyle de, müşavere yapmam." dese kâfir
olmaz.
Bir kimse: "Eğer
peygamberlerin dediği doğru ve adi ise; biz kurtulduk." demiş olsa; kâfir
olur.
Bir kimse: "Ben,
Allanın resulüyüm." veya farsca: "Ben, Peygamberim." dese ve
bununla da, haber ulaştırmayı murad etse; kâfir olur.
"O kimse, böyle
söylediği zaman, başka bir kimse de, ondan mucize talebinde bulunsa; bu kimse
de kâfir olur." denilmiştir.
Müteahhırûn ise:
"Eğer, ondan mucize talep edenin garazı onu âciz bırakıp mahcup etmek ise,
kâfir olmaz." demişlerdir.
Bir kimse, Peygamber
(S.A.V.) Efendimizin kılı için, "bir kıldır." demiŞ'Oİsa; bazı
âlimlere göre, kâfir olur. Müteahhırûn: "Kâfir olmaz. Ancak, ihanet yolu
ile söylerse; kâfir olur." demişlerdir.
Bir kimse: "Ben
bilmiyorum; Peygamber (S.A.V.), insan mıdır; yoksa cin midir." demiş olsa; kâfir olur. Fusûlü'l-İmâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse: "Ben
hakkımı, filândan, Peygamber de olsa; yine alırım." demiş olsa; kâfir
olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse:
"Muhammed, derviş idi." demiş olsa; veya "Peygamberin giydiği
elbiseler, temiz değildi." dese; veya "Peygamberin tırnağı
uzundu." dese kâfir olur; denilmiştir. "Eğer, bunları, ihanet kasdı
ile söylemişse; mutlaka, kafir olur." denilmiştir.
Bir kimse:
"Peygamber için, şu adam, şöyle şöyle söylüyor." dese; kâfir olur;
denilmiştir.
Bir kimse, adı
Muhammed veya Ahmed yahut, künyesi Ebû'1-Kâsım olan birine sövüp, ona: "Ey
zâniyenin oğlu" dese; —bu isimleri veya bu künyeyi taşıyan kim olursa
olsun— bazı yerlerde: "Şayet, o şahıs, Peygamber (S.A.V.) Efendimizi
hatırladığı halde böyle söylemişse; kâfir olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse: "Her
günâh, kebîredir. (~ büyüktür.) Ancak, Peygamberlerin günâhları
küçüktür." demiş olsa; kâfir olmaz.
Bir kimse:
"Kasden yapılan, her
günâh kebîredir. Yapan fâsıktır." der ve bu sırada da: "Peygamberlerin günâhları kasden yapıldı."
derse; muhakkak kâfir olur. Çünkü, bu, şetmdir.
Şayet:
"Peygamberlerin günâhı, kasden olmadı." derse; —önceki— sözü, küfür
olmaz. Yetîme'de de böyledir.
Râfizîler, Hz. Ebû
Bekir (R.A.) ve Hz. Ömer (R.A.)'e söverler ve onlara lanet ederlerse —Allaha
sığınırız—; bunlar, kâfir olurlar.
Ancak, Hz. Ali
(R.A.)'yi, onlardan üstün tutmakla, kâfir olmazlar. Fakat, bu durumda, bunlar,
mütedi' olurlar.
Mu'tezile de,
mübtedi"dir. Ancak, bunlar: "Rü'yet muhaldir." yani,
"Allahı görmek mümkün değildir." derlerse; kâfir olurlar. Hulâsa'da
da böyledir.
Hz. Âişe (R.A.)'ye,
zina iftirası atan kimse; kâfîr-i billah olur. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin,
diğer hanımlarına, böyle bir şey
söyleyen kimse, kâfir
olmaz; fakat, lanete müstehak olur.
"Hz. Ömer (R.A.),
Hz. Osman (R.A.), Hz. Ali (R.A.), sahabe değildir." diyen kimse;
kâfir olmaz; ancak, azaba
müstehak olur. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Hz. Ebû Bekir
(R.A.)'in imametini inkâr eden kimse, kâfir olur. Bazı âlimlere göre, bu kimse,
kâfir değil, mübtedi'dir.
Sahih olan ise, onun
kâfir olmasıdır.
Keza, Hz. Ömer
(R.A.)'in hilâfetini inkâr etmek de böyledir.
Sözlerin en doğrusu
budur. Zahîriyye'de de böyledir.
Hz. Osman (R.A.), Hz.
Ali (R.A.), Hz. Talha (R.A.), Hz. Zübeyr (R.A.) ve Hz. Âişe (R.A.)'ye küfreden
kimselerin, bu küffuleri sebebi ile kâfir olmaları gerekir.
Zeydiyye'nin, Nebimiz
Efendimiz Muhammed (S.A.V.)'in dininin nesholunacağim ve acemden bir peygamber
geleceğini söylemeleri ve bunu beklemeleri sebebiyle, hepsi kâfirdir.
Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.
Râfizîler:
a) Ölülerin,
tekrar dünyaya döneceklerini;
b) Ruhların
tenasühünü;
c) İlâhın
ruhunun, imamlara nakledeceğini;
d) Bâtınî
bir imâmın çıkıp, emir ve nehiyleri ta'til edeceğini;
f) Cebrail'in
hatâ ederek, vahyi Aii bin Ebî Tâlib'e değil de, Hz. Muhammed (S.A. V.)'e ilettiğini;
söylemeleri sebebiyle;
bu kavim, islâm milletinden çıkmıştır.
Bunların hükümleri,
mürtedlerle ilgili hükümlerdir. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir kimse, Hz.
Muhammed (S.A.V.)'e sövmeye zorlansa; bu durumda, üç vecih vardır:
1) Bir
kimse: "Kalbimde, bir şey yoktu; ancak, razı olmadığım halde, benden
istedikleri gibi şetmeyledim." derse; bu durumda, bu şahıs, kâfir olmaz.
2) Bu şahıs:
"Kalbimden, ismi Muhammed olan* bir hıristiyanı geçirdim ve ona sövmeyi
kâsdederek sövdüm." derse; yine kâfir olmaz.
3) Kalbimde, ismi Muhammed olan, bir hıristiyan vardı; ona
sövmedim; ancak, Hz. Muhammed (S.A.V.)'e sövdüm. * derse; bu durumda, bu şahıs,
hükmen kâfir olur. Geri tarafı, Allahu Teâlâ ile kendisi arasındadır.
Bir kimse: "Nebî
(S.A.V.), delirdi." dese; kâfir olur.
Ancak: "Peygamber
bayıldı." diyen kimse; kâfir olmaz. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse:
"A'dem, buğday yemeseydi; biz eşkiya olmazdık." dese; kâfir olur
Mütevâtır olan
hadîsleri inkâr eden kimse; kâfir olur.
Bazı âlimlere göre,
meşhur olan hadisleri inkâr eden kimse de kâfir olur. Ebân bin Isâ: "Bu
kimse, kâfir olmaz; sapık olur." demiştir." Sahih olan da, budur.
Haber-i vahidi inkâr
eden, kâfir olmaz. Ancak', kişi, bunu kabul etmemekle günahkâr olur.
Zahîriyye'de de böyledir.
Bîr kimse, peygamberlerden
birinin, nebî (= peygamber) olmamasını temennî ederse; âlimler: "Bu
şahıs, onun, peygamber olarak gönderilmemesini murad etmişse; kâfir olmaz.
Şayet, hafife alma veya düşmanlık kasdı ile böyle söylemişse; kâfir olur."
demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse:
"Peygamber, bana, ey rücey (=
adamcık, küçük adam) dese; ben müsama etmem ve ona iade ederim."
dese; kâfir olmaz. Zahîriyye'de de böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Peygamber, kabağı severdi." der; o da: "Ben, onu sevmem."
karşılığını verirse; kâfir olur.
Bu, tmâm Ebû Yûsuf
(R.A.) 'dan, böylece rivayet edilmiştir. Müteahhirûn: "Eğer, bu şahıs, bu
sözü, ihanet tarzında söylemişse; kâfir olur; değilse, bu söz küfür
olmaz." demişlerdir.
Bir kimse, yanında
bulunan bir şahsa: "Âdem (A.S.),
bez dokurdu." def; o da: "O takdirde, biz, dokumacı
oğullarıyız." derse; bu söz, küfürdür,
Bir kimse, diğerine:
"Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, yemek yedikten sonra, üç parmağını
yalardı." der; diğeri ise: "Bu, edebsizMk-tîr.'' derse; işte, bu söz
küfürdür.
Bir kimse:
"Rençberlerin âdeti ne güzel! Yemeklerini yerler; ellerini
yıkamazlar."der ve bunu sünnete ihanetle söylemiş olursa; kâfir olur.
Bir kimse: "Bu
nasıl âdet! Bıyık kısaltmak; sarığın ucunu, boynunun altına sarkıtmak!"
dese ve bunu, sünnet-i şerifi, ta*n ederek ( = ayıplayarak) söylese; muhakkak
kâfir olur. Muhiyt'te de böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Aşure günü, sürme çekin. Zira, bu günde sürme çekinmek sünnettir."
der; o da: "Bu, kadınların ve muhannrslerin işidir.'' karşılığını verirse;
kâfir olur.
Tahyir'de şöyle
denilmiştir:
Bir kimse, bir söz
söyleyince; başka bir kimse: "Peygamber de olsa; yalan söylüyor."
dese; kâfir olması gerekir.
Keza: "Ben, onun
sözüne, peygamber olmuş olsa bile inanmam." dese; bu söz de, küfrü mucip
olur.
Veya, bu kimse:
"Bu sözü söyleyen, peygamber de olsa; melek de olsa; ağırdır." dese;
o zaman, kâfir olur.
Bir kimse, kölesini
dövmek ister; başka bir şahıs da: "Onu, dövme!" der; o da:
"Bana, Muhammed Mustafa (S.A.V.), "Onu dövme" dese; yine, onu
dövmeden bırakmam." veya "Semâdan, "onu dövme" diye ses
gelse; yine döverim." karşılığını verse; küfrü gerekir.
Sadnı'l-İslâm
Cemâlü'd-DuTden:
— Bir kimse, Peygamber
(S.A.V.) Efendimizin hadîs-i şeriflerinden okusa da, başka bir kimse: "Her
gün çamur okuyor." dese; ne olur? diye sordum.
O, şu cevabı verdi:
— Eğer, o sözü, Peygamber (S.A.V.)'e değil de,
okuyana İzafe ettiyse; bakılır: Eğer, okunan hadîs, din ve şeriat ahkâmına
aitse; bu sözü söyliyen, kâfir
olur. Fakat, okunan hadis,
bunlara taalluk etmiyorsa; kâfir olmaz.
Bîr kimse, Peygamber
(S.A.V.) Efendimizi kasdederek: "Arabî olan sabîhürmetine." dese;
kâfir olur.
Bir kimse: "Ben
bilmiyorum; gerçekten Peygamber, kabrinde, mü'min midir; yoksa kâfir
midir?" dese; kâfir olur. Gumı'I-Meânî'de şöyle denilmiştir:
Bir kimse, karışma:
"Hakikatin hilâfına konuşma." der; kadın da: "Peygamberler bile,
hilaf söylerler." karşılığını verirse; îmâm: "Bu kelime küfürdür.
Tevbe edip, imânını yenilemesi gerekir." demiştir. Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Senin yüzüne bakmak; Ölüm meleğinin yüzüne bakmak gibidir." derse;
bu söz büyük hatadır.
Bu sözü söyleyen,
kâfir olur mu? Bu mes'ele, alimler arasında ihtilaflıdır. Bazıları: "— Bu
sözü söyleyen— kâfir olur." demişlerse de; ekseriyet: "...Kâfir
olmaz." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Hâniyye'de şöyle
zikredilmiştir:
Bazı âlimler: "O
kimse, bu sözü, ölüm meleğine düşmanlığından söylerse kâfir olur. Fakat,
Ölümden hoşlanmadığı için söylerse; kâfir olmaz." demişlerdir.
Bir kimse:
"Filanın yüzüne bakmaktan, ölüm meleğinin yüzüne bakmak gibi, ikrah
ediyorum." dese; âlimlerin ekserisine göre, bü kimse, kâfir olur.
Tahytr'de şöyle
denilmiştir:
Bir kimse: "Filan
adam, Cebrail veya Mikâil olsa bile, şehâdetini dinlemem.'* dese; kâfir olur.
Bir kimse, meleklerden
birin ayıplasa, kâfir olur.
Bir kimse, başka
birine: "Bana, bin dirhem ver de; filanın ruhunu alıp öldürmesi için, ölüm
meleğine göndereyim." dese; kâfir olur mu?
Ebû Zer (R.A.):
"Meleği hafife almak küfürdür." buyurmuştur.
Bir kimse, diğerine:
"Ben, meleğim; filan yerde, sana yardım ederim." dese; kafir olmaz;
denilmiştir.
Keza, mutlak olarak:
"Ben meleğim." diyen şahıs da, kâfir olmaz. "Ben peygamberim." demek, bunun hilâfınadır.
Böyle diyen kimse, kâfir olur.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir kadın nikahlayan
bir kimse; şahit bulamayıp; "Sağ ve sol tarafımdaki meleği
şahit kıldım." dese;
kâfir olmaz. Füsûlü'Mmâdi}ye'dc de
böyledir.
Ancak, bu kimse:
"Allah ve Resulünü şahit tuttum." veya "Allah ve meleklerini
şahit tuttum." derse; kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdıyye'de de böyledir. olmaz. [137]
"Kur'ân
mahlûktur. (= yaratılmıştır.)" diyen kimse, kâfîr olur.
Füsûlü'l-Imâdiyyede de böyledir.
Bir kimse:
Kur'ân'dan bir âyeti
inkâr etse; veya Kur'ân'dan bir âyetle eğlenip maskaralık etse; yahut; Kur'ân'dan
t>ir âyeti ayıplasa, kâfir olur.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Muavvezeteyn'in[138]
Kur'ân'dan olduğunu inkâr eden kimse, kâfir
Müteahhirûn
âlimlerinden bazıları: "...Kâfir olur." demişlerdir. Bu iki sûrenin,
Kur'ân'dan olduğuna, icmâ bulunmadığı için, sahih olan, önceki kavildir.
Çü nkü: Mü teahhirînin icmâ 'sı,
mü tekaddimî iTİn ıhtilâ fini
kaldırmaz. Zahîriyye'de de böyledir.
Bîr kimse, Kur'An-ı
Kerîmi, def çalarak, kaval çalarak okuduğu zaman, muhakkak, kâfir olur.
Bir kimse, Kur'ân
okurken, başka birisi: "Bu nasıl ses! Tufan gibi..." dese; bu söz,
küfürdür. Mahıyt'te de böyledir.
Bir kimse: "Çok
Kur'ân okudum; benden cinayeti (- suçu) kaldırmadı." dese; kâfir olur.
Hulâsa'da da böyledir.
Bir kimse, başkasına:
"Kul hüvellâhü
ehad" de.", dese de; o şahıs: "Kul hüvellâhü ehad'ın derisi
çevrildi." dese; veya,
"Elem neşrah
leke'yi oku" dese de; o şahıs: "Elem neşrah leke'yi, boğazıma ip
yapıp taktım." dese; veya,
Bir kimse, hastanın
yanında Yâ-Sîn okuyan kimseye: "Yâsîn'i ölünün ağzına koyma." dese;
Veya,
Bir kimse, diğerine:
"Ey! innâ a'taynâ'dan kısa
olan!" dese; veya,
Bir kimse, Kur'ân
okuyan kimseye: "îltefete's-sâk bi's-sâk'ı söyleme." des^; veya,
Bir kimse, bir bardak
doldurup getirse ve: "Ke'sen dihâka" dese; veya,
Bir kimse; Latife ile:
"fe kânet serâbâ" dese; veya,
Bir kimse, Ölçüp
tartarken, şaka tarzında: "Ve izâkâlûhüm ev vezenûhüm huhsirûn" dese;
veya,
Bir kimse, bir
başkasına: "E lem neşrah leke'yi, sarığına sardın." dese; veya,
Bir kimse: "Fe
cealnâhüm cem'an" dese; veya,
"Ve haşernâhüm
felen nüğâdir minhüm chaden" dese; veya,
Bir kimse, diğerine:
"Ve'n-nâziâti nez'â'yı nasıl okudum?" dese (ayın harfinin nasbi veya
ref'i ile okuyarak)bummla maskaralık murad etse; veya Kel bir adama: "Sana
sövdü mü? Artık, Allahu Teâlâ "Kellâbel râne buyurdu" dese; veya,
Bir kimse, cemâatle
namaz kılmaya çağırılınca: "Ben, yalnız kıldım. Gerçekten, Allahu Teâlâ
da: înne's-salâte tenhâbuyurdu"dese; veya,
Bir kimse, başkası
için: "Onun korkması caizdir. Çünkü, korku, kokuyu götürür. Allahu Teâlâ
"ve lâ tenâzeû fetefşihî ve tezhebe rîhıküm." buyurdu dese; bu
saydığımız şekillerin, hepsi de küfürdür.
"Bir kimse, diğer
bir şahsa: "Evini "Ve's-semâ-i ve't-târık" gibi tanzîf ettim. (=
temizledim.)" derse; kâfir olur." denilmiştir.
İmânı Ebû Bekr bin
İshâk: "Şayet, böyle söyiiyen câhil ise, kâfir olmaz. Fakat, âlim ise,
kafir olur." demiştir.
"Kaâ
safsafâ" diyen kimse büyük bir hata işlemiş olur.
Bir kimse, tencerede
artıp kalan yemeğe:
"Ve'1-bâkıyâti's-sâlihat" dese; bu büyük tehlikedir.
"Kuf'ân
acemcedir." diyen kimse, kâfir olur.
"Kur'anda, acemce
kelime var." diyen kimsenin sözüne de, küfür gözüyle bakılır.
Ebû'l-Kâsım
el-Müfessir; böyle zikretmiştir. Füsûlü-1-Imâdiyye'de de böyledir.
Hızânetü'l-Fıkh'da
şöyle denilmiştir:
Bir kimseye:
"Niçin Kur'ân okumuyorsun?" denilince; o: "Kur'ândan bîzar
oldum. (= usandım.)" karşılığını verse; kâfir olur.
Risâletü's-Sadri's-Sudûr
ve Risâtetü Kâdı'l-Kuzat Kemâlü'l-millet ve'd-dtn'de, şöyle denilmiştir:
Kur'ândan bir sûre
ezberlemiş bulunan ve onu çok okuyan bir kimseye, başka bir şahıs:
"Sûreyi zayıflattın." dese kâfir olur.
Tahyîr'de şöyle
denilmiştir: Kur'ânı, farsca nazımlayan kimse, öldürülür. Çünkü, o kâfirdir. [139]
Bir hastaya: "Namaz
kıl," denilse; o da: "Vallahi, ebediyyen namaz kılmam." dese ve
ölene kadar da kılmasa; kâfir olur.
Bir kimsenin
"Namaz kılmam" demesinde, şu dört vecih ihtimâli vardır:
1)
"Kılmam, çünkü, ben kıldım."
2)
"Senin emrinle kılmam. Muhakkak ki, onu bana emreden senden, çok
hayırlıdır."
3)
"Fısk için ve boş yere kılmam."
Bu ihtimallerin üçünde
de, küfür yoktur.
4)
"Namaz kılmam. Çünkü, namaz, bana farz değildir. Ben, onunla
emrolunmadım."
İşte, bu küfürdür.
"Namaz kılmam." diyen kimse, diğer ihtimallere göre, kâfir olmaz.
Bir hastaya:
"NamazJul." denildiği zaman: "Namaz kılan, nefsine karşı,
meşguliyetini artırıyor; uzatıyor; muarras oluyor." veya, "Benim
için, zaman vardır. Meşguliyetten hâli değilim." veya, "Bu emri
yerine getirmeye, kimin gücü yeter." veya, "Tamamlanması mümkün
olmayan işi yapmak, akıl kârı değildir." veya
"İnsanlar, benim
için, namazımı kılıyor, "veya, ' 'Namaz kıldım kıldım, bir netice hâsıl
olmadı.'' veya, "Sen namaz kıldın; ne netice hasıl oldu?" veya,
"Anam ve babam için namaz kıldım; onlar da öldüler." veya,
"Namaz, olmuş olmamış müsâvîdir." veya, "Namazkıldım; kalbim
melûl oldu." veya, "Namaz bir şey değildir; bırakınca kokuyor."
dese; bu sözlerin, hepsi küfürdür. Hızânetü'l-Müffîn'de de böyledir. • Bir
kimseye: ' Geı, fj ihtiyaç için, namaz kılalım." denilince, bu şahıs,
teklif sahiplerine: "Ben, çok namaz kıldım. İhtiyacım kat'iyyen
giderilmedi ve intizâma girmedi." der ve bunu, alay ve istihfaf tarzında
söylerse; kâfir olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir fâsık, namaz kılan
kimselere: "Geliniz, İslâmiyete bakınız," dese de, bir fısk meclisini
gösterse; kâfir olur.
"Bir kimse, namaz
kılmamak, güzel meşgaledir." dese; işte, bu söz, küfürdür.Keza, bir
kimseye, —arapca olarak veya başka bir dille—: "Namaz kıl da, tadına
bak." denilince; o da: "Sen de; namaz kılma da, tadına bak."
dese; kâfir olur.
Bir köleye:
"Namaz kıl." dense; o da: "Kılmam. Çünkü, sevabı efendimin
olur." dese; kâfir olur.
Bir kimseye:
"Namaz kıl." denilse; o da: "Gerçekten, Allah, benim malımı
azalttı; ben de, onun hakkını azaltacağım." dese; bu küfürdür.
Bir kimse, sadece,
ramazanda namaz kılsa; başka zaman kılmasa ve: "Bu çoktur, (veya) Bu
fazladır. Çünkü, ramazanda kılman her namaz, yetmiş namaza müsâvîdir."
dese; kâfir olur.
Bir kimse, kasden,
kıbleden başka bir yöne, aksi tarafa namaz kılsa; bu namaz kıbleye rastlasa
bile, İmâm Ebû Hanlfe (R.A.)'ye göre, bu şahıs, kâfir olur.
Fakıyh Ebü*l-Leys de,
bunu almıştır.
Keza, kasden,
abdestsiz olarak veya pis elbise ile namaz kılan kimse, kâfir olur.
Sadru'ş-Şehîd: "Biz,
bunu alıp kabul ederiz." demiştir.
Taharri isimli
kitapda, şöyle denilmiştir:
Bir kimse, kıbleyi
taharri etse (= araştırsa) ve bir yöne kanaati hasıl olsa; bu yönü de terk
ederek, bir başka yöne namaz kılsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin: "Bu
şahsın, küfründen korkulur." dediği rivayet olunmuştur. Çünkü, bu şahıs,
kıbleden kaçınmış olmaktadır.
Âlimler, bu mes'elede
ihtilâf etmişlerdir. Şemsü'l-Einime Halvânî: Açık olan, bu şahıs, eğer kıbleden
başka tarafta, istihza yollu veya istihfafla (= hafife alma ile) kılmışsa;
kâfir olur." demiştir.
Bir kimse, bu gibi
hallere, zarurî olarak mübtelâ olursa; şöyle ki: Bir kimse, bir toplulukta
namaz kılarken, hades vâki olsa ( =abdesti bozulsa); bunun meydana çıkmasından
da utanıp, —durumu— gizlese ve bu hâli ile namaz kılsa; veya bir kimse, düşmana
yakın olduğundan, pis olarak namaz kılsa; bazı âlimlerimiz: "Bu kimse,
kâfir olmaz. Çünkü, müstehzi (= alay edici) değildir." dediler.
Böyle bir zaruretle ve
utanılacak bir durumda, zarurî olarak karşılaşan bir kimse; namazı kasdetmeden
ve bir şey okumadan; eğilince, rükûu
kasdetmeden ve tesbîh getirmeden, hareket ederse;
bi'I-icmâ, kâfir
olmaz. Bu durumda kalan bir kimsenin, böyle davranması uygun olur.
Bazıları: "Bir
kimse, pis olan elbise ile namaz kıldığı zaman, kâfir olmaz." demişlerdir.
Üzerinde kaza namazı
bulunan bir kimse; bir sabiye, bir mecnûna, kadına, cünüfe ve abdesti olmayana
uyarak vakit namazı kılsa; kâfir olmaz. Bütün âlimlerin, kavli budur. Muhıyt'te
de böyledir.
Bir kimse: "Namaz farzdır. Fakat,, rükû' ve
secdeleri farz değildir.*' dese; kâfir olmaz. Çünkü, bu sözü te'vil edilir.
Ancak, rükû' ve
secdelerin farz olduğunu inkâr ederse; mutlaka kâfir olur.
Hatta, bu kimse,
ikinci secdenin farz olduğunu inkâr etse; —icma'ı ve tevatürü reddettiği için—
yine kâfir olur.
Bir kimse: "Eğer,
Ka'be, kıble olmasa da, Beytü'l-Makdes kıble olsaydı, ben, Ka'be'ye karşı namaz
kılar; Beytü'I-Makdes'e karşı namaz kılmazdım." demiş olsa; kâfir olur.
Tecnîsi'I-Mültekıt'ta
şöyle denilmiştir:
Bir kimse: "Eğer,
filan adam, kıble olsaydı; yüzümü o yöne çevirmezdim." veya "Filan
adam, kıblenin etrafı olsaydı; yüzümü, o cihete dönmezdim." derse; kâfir
olur.
Tahyîr'de şöyle
denilmiştir:
Bir kimse: "Kıble
ikidir." dese ve bu sözü ile, Ka'be ile Beytü'l-Makdes'i kasdetse; kâfir
olur. Yenâbi*'de de böyledir.
İbrahim bin Yûsuf
şöyle demiştir:
Bir kimse, el görsün
diye, riya ile namaz kılsa; ona, sevap yoktur. Günâh vardır.
Bazıları ise:
"—Böyle yapan kimse— kâfir olur.*' demişlerdir. Bazıları da: "Sevap
da yok, günâh da yok." demişlerdir. Bu, namaz kılmayan içindir.
Misbâhu'd-Dîn'de,
şöyle denilmiştir: EbûHafsel-Kebîr'den:
—Müşriklerin yanına
giden ve bir-iki vakit namazını terk eden kimsenin hali nedir? dîye soruldu.
Ö, şu cevabı verdi:
—Bu kimse, eğer,
namazı, onlara ta'zimen terk etmişse; kâfir oldu. O namazların kazası da olmaz.
Şayet, fâsıkhk için gitmişse; kâfir olmaz. Terk ettiği namazları kaza eder.
Yetime'de şöyle
denilmiştir:
Bizim yurdumuzda
müslüman olan bir kimseye, bir ay geçtikten sonra; namazdan sorulsa; o da:
"Ben, bilmiyorum. Bana namaz .farz oldu mu?" dese; kâfir olur.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse, ezan okuyan
müezzine, ezan okuduğu sırada: "Yalan söylüyor." dese; kâfir olur.
Tahyîr'de şöyle
denilmiştir:
Bir kimse, müezzin
ezan okurken: "Şu ses, ğavğadır." der ve bunu inkâr yönü ile
söylerse; kâfir olur.
F usûl'da şöyle
denilmiştir:
Bir kimse, ezanı
duyunca: "Bu ses, çan sesidir." dese; kâfir olur.
Tatarhâniyye'de de
böyledir. [140]
Bir kimseye:
"Zekâtını ver." denilse ve o da: "Vermiyorum." dese; kâfir olur.
Bu konuda, mutlak
"kâfir olur." denildiği gibi; "bu şahıs, bu sözü, gizli mallan
hakkında söylerse kâfir olmaz. Açık malları hakkında söylerse; kâfir
olur." da denilmiştir.
Uygun olan, zekât
faslı, namaz hakkında yukarıda geçen kaviller üzerinedir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de
de böyledir. [141]
Bir kimse: "Ne
olurdu, ramazan orucu, farz olmasaydı." dese; âlimler, bu kimsenin kâfir
olup olmayacağı hususunda, ihtilaf ettiler.
Doğru ve isabetli
olan, Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl'dan naklolunan şu kavildir:
"Durum, bu şahsın niyyetine göredir. Bu kimse, şayet, "hakkını edâ
etmek mümkün olmaz" niyyeti ile söylemişse; kâfir olmaz.
Bir kimse, ramazan ayı
gelirken: "Ağır ay geldi." dese; kâfir olur. Bir kimse, recep ayı
girerken: "Ukûbâta düştük." der ve bu sözü; faziletli ayları hor ve
hakir görerek söylerse, kâfir olur.
Fakat, sadece,
kendi nefsinin yorgunluğu sebebiyle söylemişse, kâfir olmaz.
Birinci mes'elede,
uygun olan, böyle cevap vermektir.
Bir kimse:
"Ramazan ayı, sür'atle hücum ediyor." dese; "bu küfürdür."
denilmiştir.
Hâkim Abdurrahman:
"—Böyle söyleyen kimse— kâfir olmaz." demiştir.
Bir kimse: "Bu
kaçıncı ramazan, ben usandım." dese; kâfir olur. Bir kimse: "Bu
ibâdetleri, Allahu Teâlâ, bize azap kılmıştır." demiş
olsa; eğer te'vil
edebilirse; kâfir olmaz.
Keza: "Allahu
Teâlâ, bu ibâdetleri, bizim üzerimize farz kılma-saydı; hakkımızda, daha
hayırlı olurdu." diyen kimse, bunu te'vil edebilirse; kâfir olmaz.
Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse:
"Namaz, benim
için, iyi olmadı." veya, "Helâl, benim için, iyi olmadı." veya,
"Ne için namaz
kıldımsa, o, benim için olmadı; karım olmadı; çocuğum olmadı.'* dese; veya,
"Namazı rafa koydum." dese;
bunların, herbirini
söylemekle kâfir olur. Hızânetü'l-MüftSn'de de böyledir. [142]
Nisâb'da şöyle
denilmiştir:
Bir kimse, bir âlime,
sebepsiz yere, buğzederse; küfründen korkulur.
Salih bir kimse
hakkında: "Bunun yüzüne bakmak,
benim yanımda, domuzun yüzüne bakmak gibidir." diyen kimsenin, küfründen
korkulur. Hulâsa'da da böyledir.
Bir âlime veya bir
fakıyhe, sebepsiz yere söven kimsenin, küfründen korkulur.
Bir kimse, din ilmini
kasdederek, bir âlime: "Senin ilmin, eşeğin zekeridir." dese;
küfründen korkulur. Bahnı'r-Râik'ta da böyledir.
Câhil bir kimse, ilim
ve âlimler hakkında: "Öğrendikleri bilgiler, hikâyeden ibarettir."
dese; veya, "Bu söyledikleri, hevâ (= boş şey)'dir." dese; veya,
"Bunlar, yalan şeylerdir." dese; veyahut da,
"Ben, hîle (=
çâre) ilmini inkâr ediyorum." dese; bunların tamamı, küfürdür. Muhıyt'te
de böyledir.
Bir kimse, yüksek bir
yere otursa da, kendisinden istihza (= alay) yollu mes'eleler sorulsa; o da,
yastıkla vursa ve soranlar da gülüşseler; hepsi de kâfir olurlar.
Bu şahıs, yüksek yere
oturmuş olmasa da, böyledir.
İlim meclisinden
dönmüş olan bir şahsa: "Kiliseden geldin." diyen kimse, kâfir
olur. .
Keza, bir kimse:
"Benim, ilim
meclisinde ne işim var." veya,
"Onların
söylediklerini yapmaya, kimin gücü yeter." dese; kâfir olur. Hulâsa'da da
böyledir.
Bir kisme: "timi,
kaba (veya kâseye) koymak mümkün değil."veya
"Ben, ilimle ne
yapayım; benim cebime, para lâzım." dese; kâfir"olur. Itâbiyye'de de
böyledir.
Bir kimse:
"İndimde, kadının ve çocuğun meşguliyeti var; bunlar, beni, ilim meclisine
gitmekten men ediyor." dese; ve bu sözü ile de, ilme ihaneti kasdetse; bu,
büyük bir hatadır.
Mecmuu'n-Nevâdl*de
şöyle denilmiştir:
Bir âlime: "Götür
de, ilmini bir kaba bırak." diyen
kimse, kâfir olur.
Fakıyh bir kimse,
ilimden bir şey düşündüğü veya sahih bir hadis rivayet ettiği zaman, başka bir şahıs ona: "Bu, bu köyde mevcut
değildir." veya "Bu sözden, ne fayda çıkar;- insanların haşmeti olan
dirhemler lâzım." dese; işte, bu söz, küfürdür.
Bir kimse:
"Fesâd, ilimden daha güzeldir." dese; bu söz de, küfürdür.
Bir kadın, âlim olan
kocasına, lanet etse, kâfir olur.
Bir kimse:
"Âlimlerin işi, kâfirlerin işi gibidir." dese kâfir olur. Ancak:
"Bununla, âlimlerin bütün işlerini murad etse; hak ve bâtıl, hepsini
müsâvî tutsa; o zaman, kâfir olur." denilmiştir.
Bir kimse, bir hadise
sebebiyle, şer'î bir mes'elede, bir âlimle, muhâseme bulunsa ve ona:
"Bilginlik yapma. Gerçekten, onda bir fayda yok.' dese; küfründen
korkulur.
Bir kimse, bir âlime:
"Ey âlimcik!" dese; bu sözü ile, dinde hafiflik murad etmiyorsa;
kâfir olmaz.
Anlatıldığına göre:
Bir âlim, kitabım, bir
şahsın dükkanına koydu ve gitti. Sonradan, o dükkana uğrayınca, dükkan
sahibi ona: "Mincelini (=
tırpanını) unuttun." dedi. Âlim de, dükkan sahibine:
"Dükkanında, mincelin değil, kitabım kalmış." dedi.
Bunun üzerine, dükkan
sahibi, âlime: "Hasad, tırpanla biçilir. Siz de, insanların boynunu,
kitapla biçiyorsunuz." dedi.
O âlim, bunu,
Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Muhammet! bin FadPa şikâyet edince; der akep, o adamın
katlini (= ölümünü) emretti. Muhıyt'te de^böyledir.
Abdu'l-kerîm ve Ebû
Ali es-Sağdî'den sorulmuş:
— Bir kimse, karısını, Allaha ibadete ve
yasakladığı şeyleri de yapmamaya
çağırsa; kadın da:
"Allahı nereden öğreneyim?
İlmi nereden öğreneyim? Nefsimi ateşe attım." dese; ne olur?
Onlar, şu cevabı
vermişler:
— Kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de
de böyledir.
Bir kimseye:
"İlim talipleri meleklerin kanatları üzerinde yürürler." denilince;
o da: "Bu yalandır." dese; kâfir olur.
Bir kimse: "Ebû
Hanîfe'nin kıyâsı, hak .değildir." dese; kâfir olur. Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Bir kimse: "Bir
kap çorba,ilimden hayırlıdır." dese; kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de
böyledir.
Bir adam, hasmına:
"Şer'i şerîfe gidelim." deyince, o "Benim gitmem için, şer'in
resulünü (= elçisini) getir; ben, cebr olmayınca gitmem." dese; kâfir
olur. Çünkü, bu durumda, o, şer'in inadcısı, olmuş oluyor.
Bir kimse:
"Şeriat menfaat vermiyor. Yanımda olan şer'î çareler de menfaat vermiyor.'
* veya
"Şeriat, bir işi
bitirmiyor." yahut,
"Ben, şeriati ne
yapayım." demiş olsa; bu sözlerin hepsi de, küfürdür.
Bir kimse:
"Şeriat ve hâkim
nerde varsa, dirhemlerini alamadım." dese kâfir
olur.
Müteahhırîn: "Bu
kimse, "ben o sözümle, beldenin hâkimini kas-dettim." derse; kâfir
olmaz." demişlerdir.
Bir kimse, başkasına:
"Bu hâdisede, şer'î hüküm, budur." der; diğeri de: "Ben, işimi
resiyetle yaparım; şeriatle değil." derse; bazı âlimlere göre, kâfir olur.
Bir kimse, hasmına,
imamların fetvalarını arzeylese; o da, reddederek: "Getirdiğin fetva,
bu nasl ferman?" dese;
kâfir olur." . denilmiştir. Çünkü, bu, şer'î hükmü
reddir.
keza, bu şahıs, bir
şey söylemese; fakat, fetvayı yere atsa ve: "Bu, nasıl şeriat?" dese;
kâfir olur.
Karısının talâkı
hususunda, bîr âlimden, fetva isteyen bir şahsa; o âlim; durum ne ise, ona göre
fetva verince; fetva isteyen: "Ben, talâk-malak bilmem. Bana, çocuklarımın
anasının, evde olması lâzım, "dese; Hâkim
İmâm Ali es-Sağdî,
bu şahsın, küfrüne
fetva verdi.
Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
îki hasımdan birisi,
diğerine, imamların fetvalarından bir fetva getirse; diğeri de: "Fetvaları
gibi değildir." veya "Biz, bununla amel etmeyiz." dese; bu
şahsa, ta'zir gerekir. Zemyre'de de böyledir. [143]
Bir kimse, haramı
helal itikad ederse veya helali haram itikad ederse, kafir olur.
Ancak, eşyanın revaç
buluşu veya cahilane hükmettiği için, bir kimse, bir harama: "Bu
helâldir." demiş olsa, bu küfür olmaz.
Haram, haram Haynihî[144]
olduğu zaman, onu helâl itikad etmek küfürdür.
Fakat, haram, haram H
gayrihî[145] olursa; —onu helâl
itikad etmek— küfür olmaz.
Haram olduğu, kat'î
bir delille sabit olan, helâl itikad etmek, gerçekten küfürdür.
Fakat, bir şeyin
haramlığı, tek haramla olursa; bunu helâl itikad eden kâfir olmaz. Hulasa'da da
böyledir.
Bir kimseye:
"Sana bir helâl mi daha sevgili'yoksa iki haram mı? denilince, o:
"Hangisi bana çabuk gelirse; o daha sevgilidir." karşılığını verirse;
onun küfründen korkulur.
Keza, bir kimse:
"Bana mal lâzım; ister, helâl olsun; isterse, haram olsun;
müsavidir." veya "Haramı bulduğum müddetçe; helâlin etrafında
dolanmam." dese, kâfir olmaz.
Bir kimse, haram
maldan, bir fakire sadaka verse; ve bundan sevap beklese; kâfir olur.
Eğer, fakır, o malın
haram olduğunu bildiği halde, o şahsa, duâ eder; verence: "âmin"
derse; bu durumda, ikisi de kâfir olurlar.
Kendisine: "Helâl
ye!" denilen bir kimse: "Haram, bana daha sevgilidir."
karşılığını verse; kâfir olur.
Bu kimse, kendisine
"helal ye!" diyen şahsa: "Haydi, bana bu dünyada, bir tane helâl
yiyen getir; ben, ona secde edeceğim." demiş olsa; kâfir olur.
Bir kimseye:
"Helâl ye!" denilince; o şahıs: "Haram, bana, daha iyi geliyor.
*' dese; kâfir olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir fasıkın oğlu içki
içse; onun akrabaları da. gelip, üzerine dirhemler saçsalar; kâfir olurlar.
Bunlar, dirhemleri saçmasalar; fakat:
"Sana mübarek olsun." deseler kâfir olurlar.
Keza: "İçkinin
haramlığı, Kur'ân'da sabit değildir." deseler; kâfir olurlar.
Bir kimse, —içkiye—:
"Kahrolsun." demekle beraber içki içse ve kendisine: "Hem,
kahrolsun diyorsun; hem de içki içiyorsun." denince de: "İnsan,
anasının sütü olmadan olur mu?" dese; kafir olmaz. Çünkü, bu istifham (=
soru) dır. Veya, içki ile süt arasında sevgide müsavattır. (Yani, ikisini de
aynı ölçüde sevmektir.
İmâm Serahsî'nin
Kitâbii'l-Hayz'ında şöyle denilmiştir: "Hayız bir kadına, cima' yapmayı
helâl sayan kimse, kâfir olur." denilmiştir.
Keza, karısına, livata
yapmayı, helâl sayan kimse de kâfir olur.
Nevâdir'da İmâm
Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Bu iki
nıes'elede, bu şahıs kâfir olmaz." Sahih olan da, budur.
İçki içen bir kimse;
"Ferah, bizim ferahımızla, ferahlananmdır. Haybet de (= ümitsizlik ve
noksanlık), bizim ferahımızla, ferahlan-mayamndır." demiş olsa; bu söz,
küfürdür. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [146]
Fesad çıkarmaya
başlayan bir kimse, arkadaşlarına:
"Geliniz, güzel bir yaşayışa." dese; kâfir olur.
keza, bir kimse; içki
içerken: "İslâmiyeti açıklıyorum." veya, islamiyet açıklandı. "
dese; kafir olur.
Fasıklardan birisi:
"Eğer, bu içkiden, bir damla düşse, cebrâil ona, kanadını kaldırır."
dese; kâfir olur.
Bir fâsik'a:
"Sen, her gün, Allaha ve O'nun yarattıklarına, eziyet ediyorsun."
dense; o da: "Güzel yapıyorum." dese; kâfir olur.
Günahlar için:
"Bu da, bir yoldur; bir mezheptir." dese, kâfir olur.
Nâtıfî'nin
Tecnîsi'nde: "Esahh olan, bu şahıs,
kâfir olmaz."
denilmiştir.
Bir kimse, içki
kadehini tutup "Bismillah" dese ve içse; bu şahıs,
bi'1-ittifak kâfir
olur.
Keza, bir kimse;
zinaya başlarken veya tavlanın zarını eline alınca;
"Bismillah"
dese; yine, kâfir olur.
tki kişi,
niza'laşırken, birisi: "lâ havle velâ kuvvete illa billah." dese;
diğeri ise: "Lâ havle, bir menfaat vermez." veya "Lâ havle ile
ne yapayım." yahut: "Lahavle ile bir tas çorba mümkün olmaz."
veyahut da: "Lâ havle, ekmek yerine fayda vermez." dese; bunların
hepsi de, küfürdür.
Bu kimse, bu gibi
sözleri, o şahıs, teşbih veya tahlilde bulunurken söylemiş olsa; —hüküm— yine
böyledir.
Bir kimse:
"Sübhanellah." deyince; diğeri: "Sübhanellah'm güzelliğini
giderdin.'' veya' *.. .derisini yüzdün. *' dese;- kâfir olur.
Bir kimse, başka bir
kimseye: "Lâ ilahe illallah, de." der; o da: "Demem,
söylemem." derse; bazı âlimlere göre, bu söz, küfürdür.
Bazıları ise: "Bu
şahsın kasdı, "senin emrinle söylemem." demekse, kâfir olmaz."
demişlerdir.
Bazıları da: "—Bu
söz, mutlak küfürdür." demişlerdir.
O şahıs, bu cevabı ile
"Sen ne iş yaptın ki, ben de, söyliyeyim." dese; kâfir olur.
Bir kimse, tekrar
tekrar apşıran bir şahsa: "Allah, sana, tekrar tekrar rahmet
eylesin." der; aksıran da: "Yerhamükellah sözünden götürdün."
veya "Bize, kalp darlığı geldi." yahut "...usandık." dese;
sahih cevapta, "bu kimse, kâfir olmaz." denilmiştir.
Sultan (= hükümdar),
apşırsa; birisi de ona: "Yerhamükellah" dese; bir başkası ise:
"Hükümdar için, böyle söyleme." dese; kâfir olur. [147]
Bir kimse, Kıyamet
gününü, Cenneti, Cehennemi, Mizanı, Sıratı,Kulların amellerinin yazılmış
bulunduğu defteri veya Öldükten sonra dirilmeyi; inkâr ederse; kâfir olur.
Ancak, "bir
kimsenin, olduğu gibi dirilmeyeceğini" söyleyen kimse; kâfir olmaz.
Şeyhu'l-İmâmü'z-Zâhid Ebû İshâk el-Kilâbâzfde böyle söylemiştir. Zahîriyye'de
de böyledir.
tbn-i Selâm'in şöyle
dediği rivayet olunmuştur:
Bir kimse: "Ben
bilmiyorum; yahûdi ve hıristiyanlar, dirildikten sonra, azap görecekler
mi?" dese; bütün âlimleriniz ve —bu arada— bütün Belh âlimleri:
"Böyle diyen kimse, şüphesiz kâfir olur." diye fetva vermişlerdir.
Itâbiyye'de de böyledir.
Cennete girdikten
sonra, rü'yetullahı (= Allahu Teâlâ'yı görmeyi) inkâr eden kimse; kâfir olur.
Kabir azabını ve Âdem
oğullarının hasrım —başkalarının değil—, inkâr eden kimse, kâfir olur.
"Azap gören de,
mükâfat gören de ruhtur." diyen kimse, kâfir olmaz. Bahru Y-Râıkta da
böyledir.
Bir kimse, başka bir
şahsa: "Günâh işleme; muhakkak orada, âhiret yurdu vardır." der;
diğeri de: "Sana, âhiret yurdundan, kim haber verdi?" derse; kâfir
olur.
Bir şahısta, alacağı
olan bir kimse, ona: "Eğer, burda vermezsen; âhirette alırım." der;
borçlu olan da: "Kıyamet parladı
geçti." derse; kâfir olur,
Bir kimse,
birine zulmeder; mazlum da: "Kıyamet vardır." deyince; zâlim. "Fiîun :,dam, kıyamette eşektir."
derse; kâfir olur. Tatarhâısiyye'de de böyledir.
Bir kimse, alacaklı
olduğu şahsa: "Dirhemlerimi ver; çünkü, kıyamette dirhem yoktur."
der; borçlu da: "Sen, bana on dirhem daha ver; benden orada iste; sana
orada veririm, "dese; kâfir olur.
EI-Fadlî ve daha pek
çokları:'' Sahih oîan budur.'' demişlerdir.
Bir kimse: "Kıyametten korkum yoktur." dese;
kâfir olur. Hulâsa'da da böyledir.
Bir kimse, hasmına:
"Hakkımı, kıyamette, senden alırım." der; o da: "O kalabalığın
içinde, beni nereden bulacaksın?" derse; âlimler, bu şahsın kâfir olup
olmayacağında ihtilâf etmişlerdir.
Ebû'I-Leys'in
Fetvaları'nda: "Bu kimse, kâfir olmaz." denilmiştir. Muhiyt'te de
böyledir,
"Her iyilik, bu
dünyada lâzımdır; öbür dünyada, nasıl olursan ol! " diyen kimse;, kâfir
olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse, zâhid bir
şahsa: "Otur! Cennetin ikinci tarafına düşmeyesin." dese;
âlimlerin çoğu: "Gerçekten o
kâfir olur." demişlerdir.
Bir kimseye:
"Âhiret için, dünyayı terk et. (= bırak)" denilse; o da: "Ben,
peşini, veresiye için bırakmam." dese; kâfir olur.
Nushatü'l-Hücvânî'de
şöyle denilmiştir:
"Bu dünyada, aklı
olmayanların hepsi, öbür dünyada, kesesi parçalanmış gibidir." demek, söz
sahibinin küfrünü gerektirir.
Şeyhu'î-İmâm, Ebû Bekr
Muhammed bin Fadl: "Bu, âhireti istihza ve tahkirdir." demiştir.
Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, diğerine:
"Benimle beraber; cehenneme kadar git; lâkin girme." dese; kâfir
olur. Hulâsa'da da böyledir
Bir kimse:
"Kıyamette, rıdvân için, bir şey yollamazsan; sana, cennetin kapısı
açılmaz." dese; kâfir olur. Itâbiyye'de de böyledir
Bir kimse, emr-i
bi'1-ma'rûfta bulunan bir kimseye: "Bu gürültü nedir?" der ve bunu
inkâr yollu söylerse; küfründen korkulur.
Bir kimse, başka bir
şahsa: "Filânın evine git de, orda, ma'rufla emreyle." dese; o da:
"Ondan, bana eziyet hâsıl olur." dese; bu söz, küfür olur.
Füsnln'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse: "Filân
adama, musibet dokundu." veya "Sana, büyük musibet dokundu."
dediği zaman; Belh âlimleri: "Bu sözün sahibi, kâfir olur." dediler.
Bazı âlimler de:
"Bu söz, küfür değildir. Fakat, büyük hatâdır." dediler.
Bazıları ise: "Bu
söz, küfür de değildir, hatâ da değildir." dediler.
Hâkim Abdurrahman, ve
Kâdî'1-imâm Ebû AH en-Nesefî'de bu söze meylettiler. Fetva da, bunun
üzerinedir.
Taziyede bulunulan
kimseye: "Onun ömründen azalanın tamamı, senin eceline fazlalık
olur." diyen kimse; kâfir olur.
Veya: "Filanın
ömründen eksilen, senin eceline ulaşır. O öldü; ruhunu, sana bıraktı."
diyen kimse de, kâfir olur.
Bir kimse,
hastalığından kurtulan kimseye: "Hastalığını, başkası aldı." dese; bu
söz, küfürdür.
Hastalığı şiddetlenen
birisi: "Beni, öldür de, istersen, müslüman olarak öldür; istersen kâfir
olarak Öldür." dese; dinden çıkmış, kâfir-i billah olmuş olur.
Keza, çeşitli belâlara
uğrayan birisi: "Malımı aldın; çocuğumu aldın... Filânımı filânımı
aldın... Yapmadığın kalmadı." dese veya bunlara benzer sözler söylese;
kâfir olur. Muhıyt'te de böyledir. [148]
Bir başkasına
(kelime-i) küfrü telkin eden kimse, kâfir olur. Bunu, oyun yollu yapsa bile,
hüküm böyledir.
Bir kimsenin,
—kocasından boşanmak isteyen— karısına küfrü telkin eden kimse de, kâfir olur.
Bu kavil, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.)'den ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan rivayet olunmuştur.
Bir kimse, diğer bir
şahsa, "kâfir olmasını söylerse; —o şahıs, ister kâfir olsun; ister
olmasın— söyleyen şahıs, kâfir olur.
Ebû'1-Leys, şöyle
demiştir:
Bir kimse, başka bir
kimseye, kelime-i küfrü öğretirse; —bunu, ona öğrettiği ve ona irtidadı
emrettiği zaman— kâfir oİur.
Keza, bir kimse, î;İr
kadına; küfür olan sözü öğretse ve irtidadı emretse, kâfir olur. Fetâvâyî
Kâdîhân'da da böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Bir kimse,
—öldürülmekle veya benzeri bir şeyle tehdit edilerek küfür olan bir sözü,
söylemeye zorlanır ve o da, bu sözü söylerse; bu durumda, şu üç ihtimâl vardır:
1) Kalbi,
imân ile mutmain olduğu halde, kalbinde, zorlandığı kelimeden başka bir şey
bulunmadan, o küfrü söylemesi. Bu durumda, bu şahsın küfrüne hükmedilemez.
Allahu Teâlâ ile kendisi arasındadır.
2)
"Kalbimden, geçmiş zamanda söylenmiş olan küfrü geçirdim. Ve onu irâde
eyledin. Onların sözüne, cevap olarak, müstakbel küfrü irade etmedim."
demesi.
Bu durumda, —o yalancı
kabul edilerek— küfrüne hükmedilir. Hatta, hâkim, bu şahısla, karısının arasım
ayırır.
3) Geçmişte
olan küfürden, kalbinde olduğunu, ancak, onu irâde etmediğini yâni, geçmiş
küfürden haber vermediğini; yalnız, onların sözlerine cevap olarak, istikbâlin
küfrünü irade ettiğini —-yalandan— söylerse; hükmen, kâfir olmuş olur. Geri tarafı, Rabbi ile kendisi arasındadır
Haç'a karşı namaz
kılmaya zorlanan ve böyle yapan bir kimsemin durumunda, üç vecih vardır:
1) Kalbimde,
hiç bir şey yoktur. Zoraki, s^ihf (-
haç'a; Karşı namaz kıldım." der; bu vecihde, hiç bir de kâfir
olmaz.
2)
"Kalbimden —devamlı— Allahu karşı namaz kılmak salibe karşı kılmamak
geçti." der; bu halde de, hiç bir şekilde, küfrüne hükmedilemez.
'
3) "Kalbimden,
Allaha karşı namaz kılmak geçti; fakat, ben, onu bıraktım; salibe karşı namaz
kıldım." der; bu durumda, küfrüne hüküm verilir. Diğer
tarafı, Rabbi ile
kendisi arasındadır. Muhiyi'te
de böyledir.
Bir mü'mine:
"Ya, hükümdara secde
edersin veya seni öldürürüz." denilse; efdal olan,
ona secde etmemektir. Füsûlü'İ- Imâ-diyye'de de böyledir.
Bir kimse, kelime-i
küfrü kasden söylediği halde; söylediğinin
küfür olduğunu bilmese; —bazılarının hilâfına— âlimlerin ekserisine
göre, bu şahıs, kâfir olur. Bilmemek, özür değildir. Hulâsa'da da böyledir.
Âlimlerimize göre, bir
kimse, şaka veya istihza yollu (= hafife alarak) küfür kelimesi söylese; kâfir
olur. İnancı, bu sözüne muhalif olsa bile, hüküm aynıdır.
Bir kimsenin ağzından,
hatâen, kelime-i küfr çıksa; bütün âlimlerimize göre, bu şahıs kâfir olmaz.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [149]
Başına, —mecûsî'nin
giydiği— şapkayı giyen kimse, kâfir olur. Ancak, sıcağı veya soğuğu def için
giyerse; bu müstesnadır.
Beline, zünnar[150]
kuşanan (= bağlayan) kimse, kâfir olur. Ancak, bunu, harbde, foîle olarak
kuşanmış olması müstesnadır.
Bir kimse: "Mecûsî, benim içinde bulunduğum, şu
hâlimden iyidir." dese; veya,
"Nasranîlik (=
hiristiyanhk), mecûsilikten hayırlıdır." dese; —"Mecusîlik, hıristiyanlıktan
şerlidir." sözü hâriç— veya, "Hıristiyanlık, Yahudilikten
hayırlıdır." dese; veya, "Senin yaptığın işten, küfür muamelesi
hayırlıdır. " dese; bu hallerin hepsi de, küfürdür.
Ancak, Fakıyh
Ebû'1-Leys: "Bunları söyleyen şahıs, "Içüfrü güzel görürse, kâfir
olur." şeklinde, bir kayıt koymuştur.
Mecûsîlere uyup,
nevrûz'da, onlarla birlikte çıkıp, o günde, onların yaptığını yapmak küfürdür.
Bir kimse, yemek,
içmek için değil de, sırf nevruz gününe ta'zim olsun diye, başka zaman
satmadığı, bir şeyi, satmak sebebiyle de, kâfir olmuş olur.
O gün, müşrikleri
ta'zim maksadı ile, onlara, bir yumurta bile hediye etmek küfürdür.
Kâfirlerin işini
güzel gören kimse,
küfre girmiş olur.
Bu, bi'1-ittifak böyledir. Hatta, âlimlerimiz şöyle demişlerdir:
Bir kimsenin:
"Yemek yerken konuşmamak, mecûsîden güzeldir." veya "Hayız
hâlindeki kadına, cima' yapmayı bırakmak, onlardan daha güzeldir." demesi
de, küfürdür. Batını'r-Râık'ta da böyledir.
Bir kimse, bir insanın
rızâsı için, o gelirken, bir hayvan kesse veya ona benzer şeyler yapsa; Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekr: "Bu küfürdür; kesilen ise, İaşedir; eti
yenilmez." demiştir.
Şeyhu'1-İmâm İs m a ti
ez-Zâhîdî: "Bir kimse, bir ineği veya bir deveyi hacı veya gazi dönünce
—sırf onun rızâsı için— keserse; âlimlerden bir topluluk: "Bu
küfürdür." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kadın, beline ip
bağlasa ve: "Bu zünnardır." dese; kâfir olur. Hûlâsa'da da böyledir.
Bir kimse; başka bir
kimseye —farsca olarak—: "Senin bu
yaptığın işten, mecûsî daha güzeldir." dese; âlimler: "Eğer, bu sözü
ile, o işin kötülüğünü kasdetmişse; kâfir olmaz." dermişlerdir.
Fet&vâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse: "Küfür,
hıyanetten daha güzeldir."
dese; ekserî âlimler: "Böyle
diyen kimse, kâfir olur." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Ebû Kasım cs-Safâ da,
bununla fetva vermiştir. Htolâsa'da da fböyledir.
Bir kimse, bir kadmı
dövse; kadın: "Sen^ müslüman dgğil misin?" deyince, o da: "Evet.
Ben müslüman değijjn," dese; Şeyhu't-İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl:
"Bu kimse, bu sözle kâfir olmaz." demiştir.
Bazı âlimlerimizin
şöyle dediği rivayet olunmuştur: Bir kimseye: "Sen, müslüman değil
misin?" denilince; o: "Hayır." cevabını verse; bu söz, küfür
olur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kadın, kocasına:
"Sende, hamiyyet ve İslâm dîni yok mu? Yabancılarla, beni yalnız
bırakıyorsun." dediğinde kocası: "Gerçekten, bende, hamiyyet ve îslâm
dîni yoktur." dese; bu şahıs, mutlaka kâfir olur; denilmiştir.
Bir kimse, karısına:
"Ey kâfire! Ey yahudiî Ey mecûsî! der; kadın da: "Ben öyleyim."
veya "ben öyleyim; talâkımı ver." yahut "Öyle oljmasam, seninle
beraber olur muyum?" veyahut da: "Öyle olmasam; senin eşin olur
muyum?" karşılığını verirse; kâfir olur.
Fakat, kadın:
"Öyle isem; beni nikâhının altında tutma." derse; bu durumda, "kâfir
olmaz." diyenler olduğu gibi; "kâfir olur" diyenler de vardır.
Sahih olan,
"kâfir olmaz." diyenlerin kavlidir.
KâdTI-İmâm
Cemâlü'd-Dîn de, bunula fetva vermiştir.
Buna göre, bir kadın,
kocasına: "Ey kâfir! Ey mecûsî! Ey Yahûdî!'' der; kocası da: ' 'Ben
öyleyim; çık yanımdan!'' derse; muhakkak, kâfir olur.
Eğer koca: "Ben,
Öyle olmasam; sen, benimle olmazsın." demiş olursa; bu söz ihtilaflıdır.
Sahih olan ise: bu durumda, bu kocanın kâfir olmamasıdır.
Bu koca: "Sen,
ona razı olmasan; benimle olmazsın." demiş olsa; bu sözün, küfür olduğu
aşikardır. Bunun, hilafını söyleyenler de olmuştur.
Bir kimseye bu
sözleri, bir yabancı söylemiş (yani, Ey kâfir! Ey yahudi! demiş) olsa da; bu
şahıs da: "Ben Öyleyim, Benimle dost olma." veya "Öyle olmasam;
senin dostun ve arkadaşm olmazdım." dese; bu husustaki hüküm de, karı-koca
hakkında, yukarıda söyeldiğimiz hüküm gibidir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, bir iş
yapmak isteyince, karısı ona: "Eğer, sen, o işi yaparsan; kâfirsin."
der; kocası da, onun sözüne itibar etmeyerek; o işi, yaparsa; kâfir olmaz.
Bir kimse, karısına:
"Ey kâfire!" deyince; karısı: "Hayır! Belki de, sen
kâfirsin." dese; veya kadın, kocasına: "Ey kâfir!" deyince;
kocası: "Belki de, sen kâfirsin." dese; aralarına ayrılık düşmez.
(Nikâhları devam eder.)
Fakıyh Ebû'l-Leys,
fetvasında, böyle söylemiştir.Bir kadın, kocasına: "Gılâfm, mecûsi gibi
doldu," der; kocası da ona: -"O takdirde, uzun müddet, mecûsî ile
beraber durdum." veya "Niçin, mecûsî ile beraber durdun?" derse;
—bu sözlerin kocadan olması halinde, bu koca— kâfir olur.
Şayet, koca, karısına;
bunları söyleyip "Ey mecûsiyye!" dese; karısı da: "O halde, ne
için bir mecûsiyyeyi, bu kadar zamandır, yanında tuttun?" dese; o da,
kelam-ı küfür söylemiş olur.
Bir kimse, yabancı bir
müslümana: "Ey kâfir!" veya bir yabancı kadına: "Ey
kafire!" demiş olsa; söylenilen kimse de; —susup— bir şey söylemese;
Veya, bir kadın,
kocasına: "Kâfir"; dese de, kocası bir şey söylemese;
Yahut, bir kimse,
karısına: "Kâfire" dese de; kadın, bir şey söylemese; Fakıyh Ebü
Bekir el-A*meş: "Bu sözün sahibi, kâfir olur." demiştir.
Diğer Belh âlimleri
ise: "Kâfir olmaz." demişlerdir.
Bu gibi mes'elelerde
fetva: Eğer, bu sözü söyleyen kimse; şetmi ( = sövmeyi) murad ediyor ve onun
kâfir olduğuna itikâd etmiyorsa; kâfir olmaz. Şayet, onun kâfir olduğuna itikad
ediyorsa; işte, bu durumda, kâfir olur. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kadın, çocuğuna:
"Ey yahudinin oğlu!" veya "Ey mecûsî'nin oğlu!" dese;
âlimlerin çoğunluğu: "—Bu
kadın— kâfir olmaz." demişlerdir. Bazıları ise:
"Kâfir olur." demişlerdir.
Bir erkeğin, bu
sözlerle, çocuğuna hitap etmiş olması hâlinde; âlimler, kâfir olup olmayacağı
hususunda ihtilâf etmişlerdir. Esahh olan ise, kâfir olmamasıdır. Ancak, bunun
için, bu sözü ile, kendisisin kâfir olduğunu
kasdetmemiş olması gerekir.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir kimse,
hayvanına: "Ey kâfirin
hayvanı!" dese; bi'1-ittifak kâfir olmaz.
Bir kimse,
bir başkasına: "Ey
kâfir!"; "Ey yahudü"; "Ey mecûsî!" deyince; o şahıs:
"Buyur." dese; kâfir olur. Keza, bu şahıs: "Evet" dese;
yine kâfir olur. Ancak, bu şahıs, söyleyene: "Sensin." dese veya
susup bir şey
söylemese; kâfir
olmaz.
Bir kimse, başkasına:
"Kâfir olmamdan korktum." dese; kâfir olmaz.
Ancak: "O kadar
çok eziyet ettin ki, kâfir olmayı istedim." dese; kâfir olur.
Bir kimse: "Bu
zaman, müslümanlıkla uğraşılacak zaman değil; belki de, kâfirlik
zamanıdır." demiş olsa; kâfir olur; denildi.
Muhıyt Sahibi:
"Bu, bizim indimizde, isabetli değildir." demiştir.
Nâtıfi'nin Vâkıâü'nda,
şöyle denilmiştir:
Bir müslümanla bir
mecûsî, bir yerde dururken; bir adam, mecû-siye: "Ey'Mecûsî!" diye
çağırınca, müslüman cevap verse; eğer, her ikisi de, aynı işi yapıyorlar
idiyse; müslüman da, bu iş için çağırıldığını veh-metmişse; kâfir olmaz. Aynı
işi yapmakta değillerse; bu şahsın küfründen korkulur.
Bir müslüman:
"Ben mülhidim."dese; kâfir olur.
Şayet: "Ben, onun
küfür olduğunu, bilmiyordum." dese bile; bu sözünden dolayı, mazur
sayılmaz,
Bir kimse, bir söz
söyleyince; bir toplum, onu küfür zanneder; hakikatta» bu söz küfür olmamakla
beraber; ona: "Sen küfrettin; senin karın boş oldu." denilir; o da:
"Benim, kâfir olduğumu; karımın da, boş
olduğunu farzet!" derse;
kendisi, kâfir; karısı,
boş olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de
de böyledir.
Yetîme'de şöyle
denilmiştir: Babama sordum:
— Bir kimse:
"Ben firavunum." veya "Ben iblisim." derse;
durumu ne olur?
O, şu cevabı verdi:
— Kâfir olur.
Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir kimse, bir fasıka
öğüt verir; ona tevbe etmesini söyler; o da, bu şahsa:
"Bundan sonra, her
zaman, başıma mecûsî
şapkası koyacağım." derse; kâfir olur.
Bir kadın, kocasına:
"Kâfir olmak, seninle yaşamaktan daha güzeldir." derse; kâfir olur.
Bir kadın: "Şu
işi yaparsam, kâfirim." derse; Şeyhu'l-îmâm Ebû Bekr Muhammed bin Fadl:
"Bu kadın, kâfir olur; kocasından da boş olur." demiştir*
Kâdî'1-îmâm
Aliyyü's-Sağdî: "Bu, bir ta'lıktır ve yemindir; küfür değildir."
demiştir.
Bir kadın, kocasına,
şayet: "Eğer, bundan sonra, bana, böyle cefâ edersen..." veya
"...bana, şunu satın almazsan, elbette kâfir olurum." derse; o anda,
kâfir olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse: "Ben,
mecûsi idim. Sadece, temsil yoluyla müslüman' oldum; halbuki inanmıyorum."
derse; küfrüne hükmolunur.
Bu kavil,
Şemsü'l-Eimme Halvânî'nindir.
Bir kimse, bir insana,
selâm secdesi yaptığı zaman kâfir olmaz. Sîrâciyye'de de böyledir.
Hızâne'de şöyle
zikredilmiştir:
Bir müslüman,
diğerine: "Allah, imanını soysun." der; diğeri de: "Âmin"
derse; ikisi de kâfir olur.
Bir kimse, kendisine
eziyet eden şahsa: "Ben müslîumanim; bana eziyet etme." deyince; o
şahıs: "İster, müslüman ol; istersen, kâfir ol." dese; kâfir olur.
Keza, bir şahıs:
"Sen, kâfir olsan; bana ne zararı vardır." dese; bu söz, küfrü
gerektirir. Tatarfaâniyye'de de böyledir.
Bir kâfir, müslüman
olunca; insanlar ona birşeyler verseler; bir müslüman da: "Ne olurdu, ben
de, kâfir olsaydım; sonra da, müslüman olsaydım da, insanlar bana da, bir
şeyler verseydi." dese; veya bunu, kalbinden temenni eylese; bu şahıs
kâfir olur.
Bu, bazı âlimlerden
nakledilmiştir:
Bir kimse, Allahu
Teâlâ'nm, içkiyi yasak etmemiş olmasını, temenni etmiş olsa; kâfir olmaz.
Ancak, zulmün,
zinanın, haksız yere adam öldürmenin haram olmamasını temennî etmiş olsa,
gerçekten kâfir olur. Çünkü, bunlar, aslında da, helâl değildir.
Bunun üzerine, bacı
ile kardeş arasında, nikâhın haram olmamasını temennî etmiş olsa; kâfir olmaz.
Çünkü, o, ibtidâi halde, helâl idi.
Hasılı, önceden helâl
iken; sonradan haram olan bir şeyin, haram olmamasını temennî etmek küfür
olmaz.
Bîr müslüman, tavlı,
şişman bir hıristiyan kadını görünce, onunla evlenebilmesi için, kendisinin de,
Hıristiyan olmasını temennî etmiş olsa; kâfir olur.-Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse, niza ettiği
bir kadına "Bir günde, çamurdan, senin gibi, on tanesini yaparım." dese;
veya "çamurdan" demese de, o sözü ile, bir yaratılış kasdetse; kâfir
olur.
Şayet, bu sözü ile, o
şahsın zayıflığını kasdediyorsa; kâfir olmaz.
Zamanımızda (hicrî 11.
asır), bu gibi mes'eleler, çok vâki oluyor. Rastaklılardan, her hangi biri:
"Bu ağacı, ben yarattım." diyor.
MüftÜer ise:
"Gerçekten, bu şahıs kâfir olmaz. Çünkü, bu yerin insanları, "yaratmak" kelimesi ile
"dikmek" mânasını
kasdediyorlar." cevabını verdiler.
Ancak, böyle diyen bir
kimse, hakikaten yaratmayı kasdederse; kâfir olur.
Bir kimse:
"Köleler gibi çalışıyor; hürîer gibi yiyoruz." derse; bu söz, bir
hatâdır.
Bu söz, rızkı,
kazancından bilen kimsenin sözüdür.
Bir kimse: "Filân
durduğu müddetçe (veya şu zirâatciler durduğu müddetçe) rızkım,
noksanlaşmaz." derse; bazı âlimler: "Bu söz, küfürdür."
bazıları ise: ".;. küfür olmasından korkulur." demişlerdir.
Bir kimse: Fakirlik,
kötü şanstır." dese; bu, büyük bir hatâdır. Bir kimse, başkasına:
"Bir secde Allah için; bir secde de, benim için yap." dese;
"böyle söyleyen, kâfir olmaz." denilmiştir.
Hâkim Ebû Bekr'e
soruldu:
— Satranç oynayan bir
şahsa, karısı: "Satranç oynama; ben âlimlerden işittim;
onlar: ' 'Her kim
satranç oynarsa, o,
Allahm düşmanıdır." diyorlardı." der; kocası da, —farsca—:
"Farzet.ki, ben, Allahm düşmanıyım; ben oynamadan sabredemem." derse;
durum ne olur?
İmâm, bu suâli sorana,
şöyle dedi:
— Bu, zor bir iştir. Âlimlerimize göre, uygun
olan, o şahsın, nikâhını tazelemesidir.
Başka, âlimler
de: "—O şahıs,—
bu sözle, kâfir
olmaz." demişlerdir.
Abdu'î-Kerîm*den
soruldu:
— Bir kavimle, nizâlaşan bir kimse: "Ben,
on mecûsîden daha zâlimim." veya "Ben, on mecûsîden, daha
kötüyüm." dese; durum ne olur?
O, şu cevabı verdi:
— Kâfir olmuş olmaz.
Tevbe ve istiğfar etmesi gerekir.
Bir kimseye:
"Sen, mescidin ta'miri için, bir dirhem mi vermek istersin; yoksa,
mescidde, namaz kılmak için hazır olmak mı istersin?" diye sorulunca, o:
"Ben, ne mescide giderim; ne de, bir dirhem veririm. Benim, mescidde ne
işim var?" der ve bu sözünde İsrar ederse; bu kimse, kâfir olmaz; lâkin,
ta'zir olunur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir kimse; ayın
etrafındaki dâireyi görünce; gaybı bildiğini iddia ederek: "Yağmur yağacak.*' dese;
bu sözü sebebiyle kâfir olur.
Fûsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
Bir kimse, baykuş ötünce:
"Hasta öldü." dese; veya "Yakında, ağır bir yük olacak."
dese; yahut, karga Ötünce: "Yolculuktan döndü." dese; âlimler, bu
gibi sözlerin küfür olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir.
îmâm el-Fadl 'dan
soruldu:
— Bir kimse, diğerine:
"Ey kırmızı!" deyince; o şahıs da: "Allah, beni, elmanın
kabuğundan; seni ise, çamurdan yarattı." dese; bu söz, küfür olur mu?
O, şu cevabı verdi:
— Evet, bu söz
küfürdür.
•Soruldu:
— Yasaklanmış bir sözü söyleyen şahsa, bir
kimse: "Ne yapıyorsun? Gerçekten küfrün gerekiyor." deyince; o
şahıs: "Küfür gerekse de, bu işi yapacağım.'' dese; kâfir olur mu?
Alimler, şu cevabı
verdiler:
— Evet, bu şahıs,
kâfir olur.
Soruldu:
— Bir kimse, Sad harfi
yerine Zı harfini okusa veya Cennet ashabı yerine nâr (cehennem) ashabı okusa,
ne olur?
îmâm, şu cevabı verdi:
— Bu kimsenin, imameti caiz olmaz. Eğer, kasden
böyle okursa; kâfir olur.
Câmiu's-Sağîr'de şöyle
mezkûrdur:
Aliyyü*r-Râzî, şöyle
demiştir: "Hayatım ve hayatın hakkı için..." diyen veya buna benzer
bir şey söyleyen kimsenin, küfründen korkulur.
Bir kimse:
"Rızık, Allahtandır; kuldan da, harekete ihtiyacı vardır." derse;
"gerçekten, bu söz, şirktir." denilmiştir.
"Birkimse:"Ben,sevaptanda,azaptandauzağım."derse; "gerçekten, bu söz, küfürdür."
denilmiştir.
Nevâzil'de şöyle
zikredilmiştir:
"Bir kimse:"
Küfür de olsa; filân adam, her ne söylerse, yaparım."dese; kâfir
olur." denilmiştir.
Bir kisme, —farsca—:
"İslâmiyetten usandım." dese; veya bunu, arabca söylese; gerçekten, o
şahıs, kafir olur." denilmiştir.
Bir fakire: "Bu
şanssızlıktır." demek, küfrü gerektirir.
Bir kimse, zamanımızın
sultanına (hicrî 11. asır) âdil dese; kâfir-i billalı olur.
İmâm-ı alemü'1-Hüdâ Ebû
Mansûr el-Mâtürîdî de,
aynısını söylemiştir.
Bazı âlimler de:
"Böyle söyleyen, kâfir olmaz." demişlerdir.
Bir kimse,
cebâbire'den birisi için: "Ey İlâh!" dese; kâfir olur. Şayet: "Ey
rab" dese; âlimlerin
ekserisi: "...kâfir olmaz." demişlerdir. Muhtar olan da
budur, Hulâsa'da da böyledir.
Usûlü's-Sifâr'da şöyle
zikredilmiştir:
Sorulmuş:
— Cum'a günü,
minberde, hutbe okuyan hatipler, sultanın lakaplarını sayarken:
El-âdilü'1-a'zam';
"Şehinsâhi'l-a'zam'';Mâlik-i rikâbi'l-ürnem"; "Allanın
arzının sultam"; "Allahın beldelerinin sahibi"; "Allahın
yarattıklarının yardımcısı" diyorlar. Böyle söylemek, ale'l-ıtlak caiz
midir, değil midir?
İmâm, şu cevabı
vermiş:
— Hayır, Çünkü, bu hatibin söylediği
kelimelerden bazıları, küfürdür; bazılar ise, günâhtır ve yalandır:
"Şehinşah",
Allahu Teâlâ'nın isimlerinin hassasındandır. "A'zam" vasfının
hâricinde, kulun bu sıfatlarla vasıflanması, caiz değildir.
"Mâlik-i
rikâbi'l-ümem"e gelince; işte, bu da apaçık yalandır. "Allahın
arzının sultam" ve diğerleri de, ale'l-ıtlak yalandır. Tatarhâniyye'de de
böyledir. .
İmâm Ebû Mansûr, şöyle
buyurmuştur:
Bir kimse, diğerinin
önünde, yeri öpse; veya onun için eğilse; yahut da başını eğse; kâfir olmaz.
Çünkü, öyle yapması, o şahsa, ibâdet değil, ta'zim etmektir.
Başkaları ise:
"Bir kimse, bunu, bir zâlime karşı yaparsa; büyük günahlardan, bir günâh
olur." demişlerdir. Bazıları da: "Küfür olur." demişlerdir.
Çoğunluk böyle
demiştir. Ancak, bunda vecihler vardır:
1) O kimse,
bunu, ibadet kasdı ile yapmışsa; küfürdür.
2) Selâm
kasdı ile yapmışsa; küfür olmaz; fakat böyle yapmak haramdır.
3) Şayet,
bir iradesi, bir kasdı yoksa; âlimlerin çoğunluğuna göre, bu da, küfürdür.
Yeri öpmeye gelince;
bu secdeye yakın bir şeydir. Ancak, bu, yanağı ve alnı yere koymaktan, çok
hafiftir. Zahîriyye'de de böyledir.
Haracın, sultanın
mülkü olduğuna itikad etmek de küfürdür. Bahnı'r-Râık'ta da böyledir.
Sarfru'I-Merhûm,
risalesinde, şöyle zikretmiştir:
Bir kimse, bir başkası
ile ilgili, bir günâh işlese de: "Ben, bu günâhın, senden olduğunu, iyi
biliyorum; bu Allanın hükmünden değildir." dese; kâfir olur.
Mecmfi'n'-n
Nevâzil'de, şöyle zikredilmiştir:
Bİr kimse, sultanın
halveti indinde veya tehnie vaktinde, kurban kesse, kâfir olur. O kurban necis
olur ve onu yemek caiz olmaz.
Zamanımızda (hicrî 11.
asır) şu da yaygınlaştı ve Müslüman kadınlarından çokları da, buna mübtelâ
oldular:
Bu kadınlar,
çocuklarında, çiçek denilen kabarcıklar çıktığı vakit; o kabarcıkların
benzerlerini, taştan yapıp, ona tapıyorlar ve o taşın, çocuklarına, şifa
vereceğine inanıyorlar; çocukları için, ondan şifâ talebinde bulunuyorlar.
İşte, bu kadınlar, bu
fiilleri ve bu inançları sebebi ile kâfir olurlar. Bunların kocaları da,
kadınlarının bu hallerine razı oldukları için, kâfir olurlar.
Bu kabilden, bir de,
şu davranış var:
O kadınlar, suyun
gözüne gidip, o suya ibâdet ediyorlar. O suya karşı, koyun kurban kesiyorlar.
Kalplerinde olan şeylerin hasıl olması için, niyyet ediyorlar.
Bunlar da, bu
ibâdetleri ve bu kurbanları sebebi ile, kâfir olurlar. Kesilen bu koyun da
necîs ve yenilmesi haram olur.
Keza, o kadınlar,
evlerde suretler edinir ve mecûsîler gibi, onlara ibâdet ederler.
Bunlar, çocuklarının
doğumunda, za'feranla ona nakış yaparlar ve bunun üzerine de zeytin yağı
damlatırlar ve buna ibadet ederler. Buna, behhânî denilen putun adını verirler.
Bunların herhangi birini yapan kadınlar, kâfir olurlar ve kocalanndan boş
olurlar.
Bir kimse: **Bu
zamanda, hâin olmayınca ve yalan söylemeyince;
güngeçmiyor."
veya,
"Ahş-verişde
yalan söylemeyince, yiyecek ekmek bulunmuyor."
dese; veya,
Bir kimse, başkasına:
"Niçin, hıyanet yapıyorsun?" veya "Niçin, yalan
söylüyorsun?" deyince; o şahıs: "Bunlar, elbette lâzımdır."
dese;
bu sözleri söyleyen
kimse, kâfir olur.
Bir kimseye:
"Yalan söyleme!" denilince; o şahıs: "Bu söz, İâ ilahe illallah
Muhamrnedün resûüllah'den daha doğrudur." dese; kâfir olur.
Bir kimse, diğerine,
öfke halinde: "Kâfirlik, bu işi yapmaktan daha hayırlıdır.'' dese; kâfir
olur.
Bir kimse, yasaklanmış
bir kelimeyi konuşan, bir şahsa: "Söyleme; gerçekten o, küfrü
gerektirir." deyince; o şahıs: "Küfrümü gerektirse de,
konuşurum." demiş olsa; kâfir ölür. Tatarhâniyye'de de böyledir.
Bir kimsenin kalbinde, söylenmesi küfrü gerektiren bir söz bulunsa; fakat, bu kimse, o sözü
hoşlanmasa ve konuşmasa; işte bu tam imandır.
Bu şahıs, küfür
üzerine azmettiği zaman, —yüz sene sonra bile olsa— o anda, küfretmiş olur.
Hulâsa'da da böyledir.
Bir kimse, kalbi
imanla mutmain olduğu halde, dili ile kasden küfür söylese;
kâfir olur. Allah
yanında mü'min olmaz.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da. böyledir.
Küfür olup olmadığı
ihtilaflı olan bir sözün sahibine, tecdîd-i imân ve nikâhla
emrolunur. İhtiyaten, bu şahsın, tevbe edip dönmesi gerekir.
Küfrü gerektirmeyen
fakat hatâ olan kelimelerin sahibi, bu durum-. larında rnü'mindirler; nikâh
tazelemekle emrolunmazlar. Muhıyt'te de böyledir..
Bir mes'ele de, küfrü
gerektiren yönler bulunsa da, küfre mâni olan bir tek yön bulunsa fetva veren
kimsenin bu bir tek yöne meyletmesi lâzım geîir. Hulâsa'da da böyledir.
Bezzâziyye'de şöyle
zikredilmiştir:
Ancak, bu şahsın
irâdesi, açıkça küfrü îcabediyorsa; o takdirde, te'vilin ona faydası olmaz.
Bahru'r-Râık'ta da böyledir.
Bu sözü söyleyenin
niyyeti, küfre mâni olan bir niyyetse; işte, bu şahıs rnüslümandır.
Fakat, bu şahsın
niyyeti, küfrü gerektiren yönde olursa, müftînin fetvası da, ona fayda vermez.
Bu kimseye, tevbe edip
dönmesi emredilir ve karısı ile arasındaki nikâhı yenilemesi istenir. Muhiyfte de böyledir.
Müslümana yakışan,
sabah ve akşam, şu duaya devam etmektir.
Gerçekten bu duâ,
vartalardan (= bu gibi, îmânî tehlikelerden) korunmaya sebeptir.
Nebî (S.A.V.)
Efendimizin va'di ile duâ şudur:
"EyAİlahım!
Bilerek herhangi bir
şeyle, Sana şirk koşmaktan, yine, Sana sığınırım.
—Rabbim!— bilmeyerek
yaptığın şeylerden de, Senden mağfiret diliyorum."
Hulâsa'da da böyledir. [151]
Bağîler: Başlarında
bulunan bir idarecinin etrafında toplanıp, haddi tecâvüz ederek, ehl-i âdi ile
savaşan bir topluluktur ki, velayetin (= idarenin, saltanatın) kendilerine ait
olduğunu iddia ederler ve biz haklıyız diye te'vilde bulunurlar.
Bir hırsız topluluğu,
bir şehri basıp mallarını alsa; bunlar bağî değil, hırsızdırlar.
Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.
Bir islâm topluluğu,
veliyyü'l-emr'e itaat dâiresinden çıkıp; bilâhare mağlup olunca; tekrar islâm
cemâatine dönmeye da'vet olunurlar. Şüpheleri kaldırılarak, tevbe etmeye
çağırılırlar. Kâfî'de de böyledir.
Bu da'vet, vacip
değildir.
Bağîlerin, silâh satın
alıp, savaşa hazırlandıkları haberi kendisine ulaşınca; imâmın (= devlet
başkanının), onları yakalayıp, bu hallerinden vaz geçene kadar hapsetmesi
uygun olur.
İmâmın, imkân
nisbetinde, şerri def etmek için, onlara tevbe ettirmeye çalışması münâsip
olur. Hidâye'de de böyledir.
İmâm-ı adi'in,
bağîlerle savaşması helâl olur. Bize göre, onlar önce başlamasalar bile;
onların öldürülmelerinin mübâh olduğu sabit olunca, onlarla savaşmak helâl
olur.
Bağîlerde, gerçek
kıtal (= savaş) bulunmayınca da, onlara karşı, savaş tedbiri almak, mübâh olur.
Ehl-i adl'in (= bağı
olmayanların) imâmı, bağîlerin, hezimete uğratıp, onlar, dağılmaya ve kaçmaya
başladıkları zaman; onları takip etmek helâl olmaz. Ancak, bunun için, bunların, tekrar dönüp savaşabilecek, bir topluluklarının
kalmamış olması gerekir.
Fakat, böyle bir
toplulukları kaldığı müddetçe, ehl-i adi, bozguna uğramış bağîlerkakip eder.
îmâm, bağîlerden esir
alınmış olanları, —bir daha, o bağî topluluğuna iltihâk etmiyeceğini bilirse
öldürmez.
Ancak, bunun aksinin
olacağını, yani esir alman bağînin, tekrar o topluluğa iltihak edeceğini
bilirse; bu durumda, onu öldürtebilir. Muhıyt'te de böyledir,
îrnâm dilerse, o şahsı
hapseder. Hidâye'de de böyledir.
İmâm, bügat'ın (= bağîlerin) karılarım ve çocuklarını esir
edemez. Onların mallarına da mâlik olamaz.
Ehl-i adlin eline
geçen, bağîlere ait taşıt vasıtaları, silâhlar ve benzeri şeyler, o halde,
onlara geri verilmez.
Onlarla savaşırken,
ehl-i adlin, bu gibi şeylere ihtiyaçları varsa, bunlardan faydalanırlar.
Bunların silahları,
—bilâhare— diğer malları gibi, yerine konarak, muhafaza edilir.
Taşıt vasıtaları ise,
satılarak, bunların bedelleri saklanır. Çünkü, onlar, nafakaya muhtaçtırlar.
İmâm, bunlara,
beytü'l-mâlden nafaka vermez, isyankâra, ihsan yapılmaz. Şayet, imâm, infâk
ederse; isyankâr borçlanmış olur.
Harp durunca veya
başlarındaki şahıs ayrılınca, imâm mallarını bağîlere geri verir.
İsyankârlar,
mallarımızdan ve canlarımızdan harp esnasında telef ettiklerini, —tevbe etmiş
olduktan sonra—, tazmin etmezler.
Keza, mürtedler de
harp esnasında telef ettikleri şeyleri, müslüman oldukları zaman, tazmin
etmezler. (= ödemezler.)
Şayet, mürtedlerin
başlarında bir idarecileri varsa, harpten önce telef ettikleri şeyleri de,
—müslüman oldukları zaman— tazmin etmezler.
Ancak, başlarında bir
idarecileri yoksa; —bu durumda— almış oldukları şeyleri, mal sahiplerine geri
verirler.
Bunlar, aldıkları bu
malların sahibi olduklarına, te'vil yolu ile inanıyorlarsa; bu itikad bozuktur.
Bu te'vil, başlarında
bulunan şahsa ulaşır.
Keza, ehl-i adi de, bu
mürtedlerden itlaf ettikleri malları ve canlan, __onlar, müslüman
olunca da— tazmin
etmezler. Zehıyre'de
de böyledir.
Ehl-i
adlin,.mürtedlerden, harp öncesi, telef ettiklerine gelince;
işte bunları tazmin
ederler. NihâyeMe de böyledir.
Kıble ehlinden bir
cemâat, başlarında bir idareci olduğu halde, veliyyü'1-emre karşı çıktığı
zaman; bunların bir hayli kuvvet ve şevketleri bulunur ve bu karşı koyuş,
sultanın onlara zulmü sebebiyle olmuşsa; bu durumda, sultanın (= imâmın, veliyyti'l-emrkı) onlara haksızlık
yapmaması uygun olur.
Şayet, sultan, onlara
haksızlık yapmaktan vazgeçmez; o topluluk da, sultanı öldürmek isterse; bu
durumda, halka yakışan; sultana da, bağîlere de, yardım etmemektir.
Ancak, durum böyle
olmaz da, sultan onlara zulmetmediği halde, bağîler: "Hak
bizimledir." diye, velayet iddiasında bulunurlar ve sultanla savaşmak
isterlerse; halkın sultana yardımcı olmaları uygun olur. SirâciyyeMe de
böyledir.
Ehl-i harble, ne ile
savaşılıyorsa; büğat ile de, o şeylerle savaşmak caiz olur. Ok atmak,
mancılıkla taş atmak, üzerlerine su bırakmak, ateş salmak, gece baskım yapmak
ve benzerleri gibi... Nihâye'de de böyledir.
Tecrîd'de şöyle
denilmiştir:
Bağîlerle birlikte
bulunan kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve körler öldürülmezler.
İsyankârlardan bir
köle, esir edilmiş ve bu köle efendisi ile birlikte savaşa iştirak etmişse; bu
durumda, bu köle öldürülebilir.
Fakat, köle, sadece,
efendisine hizmet için gelmişse; bu durumda Öldürülmez. Fakat, bağîler hal
edilene kadar hapsedilir.
Bağîlerin kadınları
savaşıyorlarsa; onlar da öldürülebilir. Tatarhâ-niyye'de de böyledir.
Bir bağî, ehl-i
adl'den birinin, yakın akrabası veya mahremi ise, ehl-i adi, onu öldürmeye
gayret sarfetmez. Ancak, kendi nefsini korumaya bakar.
Ehl-i adl'in, bu
kimsenin hayvanım öldürmesi, helâl olur. Böylece, o, hayvanından düşmüş olur ve
onu da, başka birisi öldürebilir. Sirâ-ciyyeMe de böyledir.
Bağîler, zimmet ehli
olan bir topluluktan yardım ister ve onlar da, ehl-i adile savaşmaya
başlarlarsa; ehî-i adi de, —ahidlerinde her hangi bir bozulma olmadan— onlarla
savaşırlar.
Bu durumda, bizden
ehl-i zimmete, ehl-i zimmetten de bize, öldürmek, yaralamak veya mal almak gibi
bir hal vuku bulursa; —bağîlerde olduğu gibi— tazminat yoktur.
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur:
Bağîler, zimmîlerin
askerleri içinde olunca, bunlardan biri, diğerlerinden birini öldürürse,
öldürene, kısas gerekmez. :
İmâm Muhammed (R.A.),
Câmiu's-Sağîr'inde şöyle buyurmuştur:
Bağîler, bir şehre
galebe çaldıklarında bunlardan biri, şehir halkından birini kasden öldürürse;
daha sonra, biz, o şehİre galebe çaldığımızda, öldüren şahsa, kısas tatbik
edilir.
Bu mes'elenin
açıklanması şöyledir:
Bağîler galebe
çalınca, orada, ehl-i adlin hükümleri, geçerli olmamıştır. Ta ki, şehrin imâmı
onları iz'ac eylesin. Fakat, isyankârların hükmü geçerli olunca, ehl-i adl'in
velayeti düşmüş olmaktadır. Bu durumda, şehir ehlinden bir kimseyi öldürene,
onu öldürmesi sebebiyle, bir şey lâzım gelmez.
İmâm Muhammed (R.A.),
Câmiu's-Sağîr'de şöyle buyurmuştur:
Ehl-i adl'den bir
kimse, bağîlerden birini öldürünce; öldüren, —diğerinin vârisi ise— mirastan
hissesini alır.
Şayet, ehl-i bağy'den
biri, ehl-i adl'den —varisi olduğu— bir şahsı öldürür ve: "Ben, vâris olma
hakkına sahibim. Ben, onu öldürdüğüm zaman, hak üzereydim." derse; bu
kimse, öldürdüğü şahsa vâris olur.
Fakat, bu şahıs:
"Ben onu öldürdüm. Halbuki ben, onu öldürdüğüm vakit, bâtıl üzere olduğunu
biliyordum." derse; ona vâris olamaz.
Bu, İmâm-ı A'zam
(R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'İn kavlidir. Mumyf te de böyledir.
Bağîlerden birisi,
maktul olunca; o yıkanmaz ve cenaze namazı da kılınmaz.
Ehl-i adi öldürülünce
ise, o şehid hükmüne tâbîdir. Şehidlere yapılan şeyler, buna da yapılır.
Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.
Bağîler, belde
halkından, öşür veya haracı almışlarsa; bunlar, o ahâliden, —aynı sene için—
bir daha alınmaz.
Eğer, bağîler,
aldıkları bu şeyleri, verilmesi gereken yere verip, harcanması gereken yerlere
sarf etmişlerse; bu durumda, bu mallar, onlardan da yeniden istenmez.
Ancak, bu bâğîlere:
"Öşür veya haraçlarını, mal sahiplerine iade etmelerine,'' fetva verilir.
Netice, kendileri ile
Allahu Teâla arasındadır.
Ancak âlimlerimiz:
"Onların, haracı iadeleri, yeniden vermeleri vnktur Diyâneten, bu
böyledir. Keza, öşürlerini de, yeniden vermek yoktur! Ancak, bunun için, bu
balerin fakir olmaları gerekir. Gâyetü'i-Beyân'da da böyledir.
Fitne ehline, silâh
satmak mekruhtur.
Bir kimsenin, ehl-i
fitneden olduğunu bilmediği bir kimseye, —Kûfe'de de— silâh satmasında bir beis
yoktur.
Fitne ehline silâh
satmanın mekrûhluğu, bizzat, silâhla ilgilidir.
Fakat kendisi doğrudan
doğruya savaşta, kullanılmayan, yalnız san'atta kullanılan demir ve benzeri
şeyleri, bunlarla satmakta bir sakınca yoktur. Kâfi'de de böyledir. [153]
[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/137.
[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/137.
[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/137-138.
[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/138.
[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/138.
[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/139.
[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/139.
[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/139-141.
[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/141-142.
[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları:
4/142.
[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/142-143.
[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/143.
[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/143.
[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/143.
[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/144-145.
[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/145-146.
[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/146-147.
[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/147.
[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/147-148.
[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/148-149.
[21] Eşhür-ü hurûm: lslâmdan evvel savaşmanın ve adam
öldürmenin haram kabul edildiği aylar.
[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/149-150.
[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/150.
[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/150.
[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/151.
[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/151.
[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/151.
[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/152.
[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/152.
[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/152.
[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/152-154.
[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/154-156.
[33] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/156-160.
[34] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/161-164.
[35] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/165.
[36] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/165-166.
[37] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/166.
[38] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/166.
[39] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/166-167.
[40] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/167-168.
[41] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/168.
[42] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/168-183.
[43] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/184.
[44] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/184-186.
[45] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/186-187.
[46] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/187-188.
[47] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/188-192.
[48] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/193-194.
[49] İhraz: Ganimet mallarını dar-î İslama ithal etmek.
[50] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/195-202.
[51] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/202-207.
[52] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/207-208.
[53] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/208-209.
[54] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/209.
[55] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/209.
[56] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/209-210.
[57] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/210-211.
[58] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/211-212.
[59] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/212-213.
[60] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/213-214.
[61] * TENFÎL: Veliyyü'l-emrin veya emîrin, gördüğü lüzum,
üzerine, fazla bir sehim,bir atıyye veya muayyen . bir para vermek üzere, mücâhidleri harbe,
terğîb,ye teşvikte bulunmasıdır.
Askerlere, bu şekilde
tahsis edilen ve verilen mallara da Enfâl denir. Bunun tekili ise, nefl'dir.
[62] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/214-216.
[63] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/216-233.
[64] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/234-248.
[65] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları:
4/249.
[66] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/249.
[67] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/250.
[68] * Gadr: Hainlik, vefasızlık. Zulüm, merhametsizlik.
Haksızlık.
[69] * Taarruz: İlişme, sataşma, takılma. Düşmana saldırma.
[70] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/250-252.
[71] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/252-253.
[72] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/253.
[73] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/253-256.
[74] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/256-260.
[75] Tenfîl: Ulûlemr tarafından harbe teşvik için, bir
kısım gazilere verilen fazla pay veya tahsis edilen şey.
[76] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/261.
[77] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/261-262.
[78] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/262.
[79] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/262.
[80] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/263.
[81] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/264.
[82] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/264.
[83] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/264-265.
[84] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/265.
[85] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/265.
[86] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/265-268.
[87] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/268.
[88] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/268-271.
[89] Aliyye: Hediye, ihsan, bağış.
[90] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/271-272.
[91] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları:
4/272.
[92] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/272.
[93] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/272.
[94] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/273.
[95] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/273.
[96] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/273-274.
[97] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/274-275.
[98] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/275.
[99] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/275-276.
[100] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/276-277.
[101] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/277.
[102] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları:
4/278.
[103] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/278-279.
[104] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/279.
[105] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/279.
[106] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/279.
[107] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/279-280.
[108] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/281-282.
[109] * Mübeyyıda: Horasanlı îbnü Mukanna'ın taraftarı olan
sapık bir fırka.
[110] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/282.
[111] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/283.
[112] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/283.
[113] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/283-284.
[114] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/284.
[115] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/285.
[116] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/285-286.
[117] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/286-288.
[118] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/288-289.
[119] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/289.
[120] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/289-290.
[121] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/290-292.
[122] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/292-293.
[123] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/293-295.
[124] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/296.
[125] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/296-297.
[126] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/297-298.
[127] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/298.
[128] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/298-299.
[129] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/299-300.
[130] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/301.
[131] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/301.
[132] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/301-304.
[133] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/304-305.
[134] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/305-310.
[135] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/310-312.
[136] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/312-319.
[137] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/320-325.
[138] Muavvezeteyn:Kur'ân-i Kerîm'in 113 ve 114. Felfik ve
Nâs sûreleri.
[139] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/326-328.
[140] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/328-331.
[141] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/331.
[142] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları:
4/331-332.
[143] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/332-335.
[144] Haram ti aynîhî: Haddi zatinde, herkese karşı haram
olan şey. Lâşe, şarap, akan kan gibi.
[145] Haram li gayrihî: Haddi zatinde, helâl olup,
başkasının hakkından dolayı haram olan şey. Çalınan mal gibi.
[146] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/335-336.
[147] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/336-337.
[148] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/338-340.
[149] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/340-341.
[150] Ziinrtar: Papazların bellerine bağladıkları, uçları
sarkık, iplen örme kuşak.
[151] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/342-352.
[152] Bağî: Adil olan bir veliyyü'1-emre veya onun naibine
karşı, bir te'vile (= Kendisince doğru görülen bir delile) dayanarak isyan eden
(= itaat dairesinden çıkan); bununla birlikte, müslümanlann öldürülmesini ve
mallarının müsadere edilmesini; zürriyetlerinin esir edilmesini helâl görmeyen menca
(= Kuvvet) sahibi bir müslüman demektir.
Umumiyetle, bu isyan,
tek fert iarafından yapılm ayacağın dan, bu kelimenin çoğunluğu olan Büğal
kelimesi kullanılır.
Bağilerden meydana
gelen topluluğa ehl-i bağy denir.
Dâr-i bağy ise:
Bağîlerin idaresi ve hakimiyeti altında bulunan bir islâm beldesi demektir.
[153] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ
Yayınları: 4/353-357.