GUSÜL
Gusül Ne Demektir?
Gusül kelimesi, lügatte, yıkanmak, mânasına gelir. Bu kelimenin dinî mânası ise, bütün bedenin, hiçbir tarafında iğne ucu kadar kuru yer kalmayacak şekilde yıkanması demektir.
Gusüle, Türkçemizde boy abdesti de denir.
Gusül Ne Zaman Lâzımdır?
Guslü gerektiren haller üçtür:
1 - Cünüplük hâlidir. Bu, iki sebebden ileri gelir:
a. İster uyanık halde olsun, isterse uyku hâlinde olsun, herhangi bir temas veya cinsî münasebet olmaksızın, erkek ve kadından şehvetle meninin dışarı atılması.
Meninin şehvetsiz boşalmasından dolayı cünüplük hâli meydana gelmez. Bu sebeble gusletmek de gerekmez. Sadece abdest bozulmuş olur.
b. Cinsî münasebette bulunulması.. Burada meninin gelmesi (inzal) şart değildir. Cinsî münasebetin kendisi cünüplük sebebidir.
2 - Guslü farz kılan ikinci hal, kadınların hayız hâlidir.
Kadınların hayız halleri son bulunca, gusletmeleri farz olur.
3 - Gusletmeyi farz kılan üçüncü durum, yine kadınlara mahsus bir hâl olan nifas, yani doğumdan sonraki lohusalık hâlidir.
Nifas hâlinden kurtulan bir kadına da gusletmek farz olur.
Guslün Hikmetleri ve Faydaları:
Gusül, âkıl-bâliğ olan her Müslümana, kendisinde guslü gerektiren bir hal meydana geldiği takdirde farzdır. Gusül temizliğinde, mânevî ve uhrevî birçok faydalar yanısıra, pek çok maddî fayda ve güzellikler de bulunmaktadır. Bu sebeble İslâmiyet, gusle büyük ehemmiyet vermiştir.
İnsan bu vecibeyi yerine getirmekle, hem Allah'ın muhabbetini kendine celbetmekte ve rızasına nâil olmakta; hem de maddeten sıhhat ve âfiyet kazanmaktadır.
Gusül, aynı zamanda küçük günahlara da keffârettir. Peygamber Efendimiz, Enes bin Mâlik Hazretlerine hitâben:
"Ey Enes! Guslederken mübalâğa et. Böylece yıkanma mahallinden ayrılırken üzerinde günah ve hatâlardan arınmış olarak çıkarsın" buyurmuşlardır. Hz. Enes de:
"Yâ Resûlâllah, mübalâğa nasıl olur?" diye sorduklarında, şu cevabı almışlardır:
"Saç diplerini ıslat ve deriyi de pisliklerden arındır."
Cünüplük, ibadetleri ifaya mâni, mânevî bir kirlilik hâli olduğu için, en başta mü'minin kendine ağır gelen, huzursuz kılan, ruhunu daraltan bir durumdur. Rivâyetlerde, yeryüzünün cünüp gezen insanlardan tiksinti duyup onları Allah'a şikâyette bulunduğu zikredilmiştir. Cünüp insanların yanına rahmet meleklerinin gelmeyeceği de yine rivâyetler arasındadır. Bu sebeble salâhat ve takvâ sahibi kimseler, kendilerinde cünüplük hâli meydana geldiğinde, bu halden kurtulmak konusunda acele etmişler; geceyi cünüp olarak geçirmekten şiddetle kaçınmışlardır (*). Bu, işin takvâ yönüdür.
Bütün bunlar, cünüp olan bir insanın, uğursuz ve maddeten pis ve necis olduğu mânasına gelmez. Cünüp kimse ile görüşülüp konuşulmayacağı söylenemez. Dikkat edilmesi gereken husus; namaz vaktini geçirmeden yıkanmaktır. İnsan, namaz vaktini geçirmemek şartıyle, yıkanmayı te'hir edebilir ve bu halde iken cünüp kimseye yapması harâm olan işlerin dışında kalan herşey'i yapabilir. Bu da, işin fetvâ yönüdür.
Ebû Hüreyre, bir gün yolda, cünüp iken, Resûlüllah Efendimize rastlamış, fakat bu cünüp hâliyle O'nun yanında bulunmaktan sıkılarak savuşup gitmiş, yıkanıp geri dönmüştü. Resûl-i Ekrem, kendisine nereye kaybolduğunu sorunca da durumu olduğu gibi anlatmış idi. Resûlüllah Efendimiz bunun üzerine Ebû Hüreyre'ye şu cevabı vermişlerdi:
"Sübhânallah, mü'min hiç necis (pis) olur mu?"
Bu hadîsten anlaşıldığına göre, cünüp olan bir mü'min, kimse ile görüşüp konuşamıyacağı bir pislik ve uğursuzluk içine düşmüş değildir. Şu halde, yeryüzünün tiksinip, rahmet meleklerinin kendisinden kaçtığı insanlar, cünüplüğü hafife alan ve cünüp gezmeyi âdet hâline getiren kimseler olmaktadır.
Dinî açıdan bu derece kıymet ve ehemmiyet taşıyan guslün biraz da maddî ve tıbbî yönü üzerinde duralım:
Guslün insan sağlığına yaptığı müsbet te'sir şu şekilde îzah edilmektedir:
Cinsî boşalma olayı, insandaki bütün sinir sistemini seferber eden ve bütün organizmayı sarsan fizyolojik bir hâdisedir. Bu olay esnasında vücutta büyük bir hücre yıkımı meydana gelir. Bu esnada solunum ve dolaşım cihazları bu olaya bütün güçleriyle katıldıklarından, solunum adedi artar. Kan dolaşımı hızlanır. Hattâ bu esnada sarfedilen kuvvet, bin beş yüz metre koşmaya eşittir. Yahut başka bir benzetme ile, yedi katlı bir apartmanın en üst katına koşarak çıkmak kadar yorucudur.
Bu hâdise vuku bulduktan sonra, uzviyet müdhiş bir yorgunluk ve ezici bir bitkinlik hisseder. Ağır bir yük taşımış gibi olur. İşte büyük bir hücre yıkımına uğrayan ve büyük bir sarsıntı geçiren insan vücudu, yıkanmak sayesinde derhal bir rehavet ve gevşeme ile sükûnete kavuşur. Vücuda yeni bir zindelik ve canlılık gelir.
İşte bu sebeble gusül, insan için mükemmel bir temizlik, maddeten ve mânen dinlenme ve huzur bahşeden bir yıkanmadır.
Gusletmesi Farz Olanlara, Harâm Olan Şeyler Nelerdir?
Cünüp olan kadın ve erkeğe veyahut hayız ve nifas hâlindeki kadınlara yapmaları harâm olan dinî vazifeler şunlardır:
1 - Namaz kılmak.
Cünüp olan kimse, oruç tutmakla beraber, hayız ve nifas hâlindeki kadın, oruç da tutamaz.
2 - Kur'an okumak.
Ezberden veya Mushaf'a bakarak bir âyet dahi olsa Kur'an okumak (tilâvet) haramdır. Ancak Kur'an'daki dua ve sena âyetlerini tilâvet kasdı olmaksızın dua ve sena niyyetiyle ezberden okumak câiz görülmüştür. Meselâ, cünüp bir kimsenin dua ve sena âyetlerini ihtiva eden Fâtiha sûresini tilâvet kasdıyla okuması haramdır. Dua ve sena niyyetiyle okuması ise câiz olur.
* Kelime-i şehadet getirmek, tesbih ve tekbir kelimelerini söylemek de câizdir.
3 - Kur'an okumak caiz olmadığı gibi Kur'an-ı Kerîm'e el sürmek de caiz değildir. İsterse el sürülen bir âyet olsun, isterse yarım âyet. Ancak Kur'ân-ı Kerîm bir mahfaza içinde olduğu takdirde el sürmek caiz olur.
4 - Kâbe-i Muazzama'yı tavâf etmek.
5 - Zaruret olmaksızın câmi-i şerîfin içine girmek veya camiin içinden geçmek.
6 - Üzerinde âyet-i kerime yazılı herhangi altın ve gümüş parayı ve kolyeyi veyahut levhayı elle tutmak da haramdır.
Gusletmeleri Farz Olanlara Mekruh Olan Şeyler:
1 - Dinî kitablardan herhangi birini el ile tutup okumak.
2 - Elini, ağzını yıkamadan yiyip içmek.
Guslü Gerektiren Haller İle İlgili Bâzı Mes'eleler:
* Şiddetle yerinden kopan ve şehvetle dışarı boşalan meniden dolayı, gusül lâzım gelir. Şehvetle yerinden ayrılıp, şehvet dindikten sonra dışarı akan meniden dolayı ise, İmam-ı A'zam ve İmam-ı Muhammed'e göre yine gusül lâzım gelirse de, Ebû Yûsuf'a göre, gusül gerekmez.
Bu kavle göre, şehvetle yerinden ayrılan meninin, o anda dışarı boşalması önlenir ve şehvet dindikten sonra dışarı akmasına yol verilirse; bu durum guslü gerektirmez. Ebû Yûsuf'un bu görüşünde, misafirlikte veya kış mevsiminde böyle bir durumla karşılaşanlar için, büyük kolaylık vardır.
* Gusül için, cinsî birleşme sırasında, erkeğin tenasül uzvu (penis) ile kadının tenasül uzvunun (vagina) tam birleşmesi gerekmez. Penisin sadece uç kısmının vaginaya girmesi ile, meni aksın akmasın gusül lâzım gelir. Yalnız kadın ile erkeğin bülûğa ermiş olmaları da şarttır. Sadece biri bülûğ çağında ise; gusül, bülûğ çağında olana gerekir, diğerine gerekmez.
* Erkeğin tenasül uzvunu bez gibi bir şeye sararak cinsî birleşmede bulunması hâlinde, ancak bu birleşmeden tarafların lezzet almaları durumunda gusül gerekir. Lezzet alınmazsa, gusül gerekmez. Fakat lezzet alınmasa da, ihtiyaten yıkanılması takvâya uygun görülmüştür.
* Ön ve arka yoldan birine parmağını sokmak, guslü gerektirmez.
* Birini el ile tutmak, okşamak veya bakmak neticesinde meni gelirse, gusül gerekir. Bu durum, erkek için de kadın için de böyledir.
* Uykudan kalkan kimse, yatak çarşafında veya iç çamaşırında veya butlarında bir yaşlık görse, duruma bakılır: Eğer rü'yada ihtilâm olduğunu hatırlıyorsa, gusletmesi gerekir. Fakat ihtilâm olduğunu hatırlamıyorsa, Ebû Yûsuf'a göre gusletmesi gerekmez. Çünkü, o yaşlık mezi de olabilir. Kaldı ki, meni bile olsa, şehvetle geldiği bilinmemektedir. İmam-ı A'zam ve İmam-ı Muhammed ise, o yaşlığın meni olmayıp, mezi olduğu kesin bilinmesi halinde guslü gerekli görmezler. Fakat meni veya mezi olduğunda tereddüt edilse veya meni olduğu zannı hâsıl olsa, ihtiyaten gusül gerekir, derler.
* Rü'yada ihtilâm olduğu halde, dışarı meni akmamışsa gusül gerekmez.
* Bir kadından, yıkandıktan sonra, kocasının menisi akacak olsa, tekrar yıkanması gerekmez.
* Dövülme, ağır bir şey kaldırma gibi sebeblerden dolayı şehvetsiz olarak gelen meni guslü icab ettirmez.
İmam-ı Şâfiî ise, bu halde de guslü gerekli görür.
* Gayr-i müslimin biri, cünüp veya hayız veya nifaslı halde iken İslâm'a gelse, kendisine gusül etmek farz olur. Fakat bu haller kendisinde yokken İslâm'a girmesi durumunda, yıkanması ona farz değil, mendubdur.
Guslün Sahih Olmasının Şartları Nelerdir?
Guslün sahih olabilmesi için, kadınlarda hayız ve nifas kanının tamamen durmasını; erkeklerde ise, kendilerinden gelen meninin arkasının kesilmesini beklemek şarttır.
Erkeğin, kendinden gelen meninin kesilmesini te'min için inzalden, yani, meninin akmasından sonra, ya uyuması veya bir müddet yürüyüp gezinmesi veyahut da birkaç damla da olsa idrar çıkarması gerekir. Bu hususlardan birine riayet ederek gusleden kimseden, yıkandıktan sonra meni gelse bile, bu meni guslü bozmaz. Yeniden yıkanmayı gerektirmez. Fakat bu hususlara riayet edilmeden hemen yıkanılır yıkandıktan sonra da meni gelirse, guslü sahih değildir. Tekrar yıkanmak gerekir.
Guslün sıhhatinin ikinci şartı da; bedende iğne ucu kadar bile, kuru hiçbir yerin kalmamasına dikkat etmektir. Vücutta yıkanmamış bir yer kalırsa, o gusül de sahih olmaz.
Guslün Rükünleri, Yani Farzları Nelerdir?
Guslün farzları üçtür:
1 - Bir kere ağza dolu dolu su vermek,
2 - Bir kere burna sertçe su çekmek,
3 - Bir kere de bütün vücudu yıkayıp, temizlemek.
Ağzı, burnu ve bütün bedeni en az bir kere yıkamak farzdır. Bu yıkamayı üç'e çıkaran kimse ise, farzı yerine getirmekle beraber, sünnet sevabını da kazanır.
Guslün farzlarını îfa ederken bilhassa şu hususlara dikkat etmelidir:
* Ağza bolca su alarak, ağzın içini iyice ıslatmalı, dişler arasında, suyun dişlere temasını önleyecek yemek artıkları varsa, onları temizlemelidir.
* Burna ise sertçe su çekerek, burun içinde kuru yer kalmamasına ihtimam göstermeli; kurumuş sümük artıkları varsa, onları el ile temizleyerek veya sümkürerek gidermelidir.
Yalnız oruçlu iken burna su çekmekte dikkatli olup, boğaza su kaçırmamaya çalışmalıdır.
* Vücutta iğne ucu kadar bile olsa, hiçbir kuru yerin kalmamasına, suyun bedenin her tarafına ulaştırılmasına itina gösterilmelidir.
Bu sebeble, bedende suyun deriye ulaşmasını önleyici hamur, mum, yağlı boya, oje, v.s. gibi maddeler varsa, yıkanmadan önce bunların temizlenmesi şarttır. Tırnak kirleri, pire ve sinek pislikleri, kına, mürekkep gibi suyun cilde ulaşmasına engel teşkil etmeyen boyalar, gusle mâni değildir.
* Kapanmamış olan küpe deliklerinin de içinin yıkanması gerekir. Kulakta küpe takılı ise, onları ileri geri oynatmakla bu te'min edilir.
* Göbek çukurunun içi de yıkanmalıdır.
* Kadınlarda, uzun veya örgülü saçların bütünü ıslanması gerekmez. Buna binaen, kadın, gusül için saçının örgüsünü açmak mecburiyetinde değildir. Şart olan, saçın diplerine suyun ulaştırılmasıdır. Saçlarda kuru yer kalsa bile, saç dipleri ıslandıktan sonra gusül sahih olur.
Erkeklerde durum böyle değildir. Çok uzun veya örgülü de olsa, erkeklerin, saçlarının tamamını yıkayıp ıslatmaları gerekir. Çünkü, saç, erkekler için ziynet değildir. Erkeğin saç uzatmasında bir maslahat yoktur.
* Sakal, sık ve gür bile olsa, suyu cilde mutlaka ulaştırmalıdır. Halbuki, abdestte sık olan sakalın diplerini yıkamak mecburiyeti yoktur; sadece sakalın ıslatılması kâfi gelir.
* Kaş ve bıyıkların durumu da aynıdır. Kıllar ile birlikte derinin de yıkanması gerekir.
Mâlikîler ve Şâfiîler, ağzın ve burnun içini, bedenin zâhirine (dışına) dahil saymazlar, birer iç organ olarak kabûl ederler. Bu sebeble, bunları gusülde ve abdestte yıkamak onlara göre farz değil, sünnettir.
Hanbelîler ise, ağızı ve burnun içini yüzün bir parçası kabûl ederler. Abdestte de, gusülde de yıkanması bunlara göre farzdır.
Diş Dolgusu ve Kaplaması, Guslün Sıhhatine Mâni midir?
Hanefîlerde, gusülde ağız ve burnun içini yıkamak farz olduğunu biliyoruz. Buna göre ağzında dolgu veya kaplama dişi bulunan Hanefî bir kimsenin, gusül abdesti alırken, kaplama veya dolgulu dişi sökmesi ve altına su geçirmesi mi gerekecektir, yoksa dolgu ve kaplamanın üzerinden geçen su ile gusül yapılmış mı sayılacaktır?
Bu hususla ilgili, Fetvâhâne hey'et-i ilmiyesince Fetvâ Emîni Nuri Efendi riyasetinde ikmâl edilmiş ve Fetvahâne müsevvidlerinden Ali Murtaza tarafından neşredilmiş bulunan "İlâveli Mecmua-i Cedîde" isimli Fetvâ kitabında şu fetva yer almaktadır:
"Üzerine gusül farz olan Zeyd'in, oyuk (mücevvel) olan dişleri altın veya gümüş ile doldurulmuş olup, dişlerinin oyuğuna yapışmış olduğu için altın ve gümüşü çıkartmakta güçlük ve meşakkat bulunmakta; gusül ederken o dişlerin oyuğuna su girmese ve bu şekilde bir zaruret meydana gelmiş bulunsa, suyu o dişlerin içine ve oyuğuna ulaştırmak, temas ettirmek farz olmayıp, dışını (dolgunun üstünü) yıkamakla gusletmiş ve temizlenmiş olur mu?
Elcevab: Olur."
Bu fetvaya göre; ihtiyaç halinde dişlere dolgu ve kaplama yapılmasında hiçbir mahzur yoktur. Gusülde bu dişlerin sadece dış yüzeyi yıkanır. Dolgu ve kaplamayı söküp içini yıkamak gerekmez.
Son devir Şeyhü'l-islâmlarından Uryanizâde de diş doldurmaya fetvâ vermiştir.
Netice olarak diyebiliriz ki; gusülde ağız içindeki kaplama veya dolgulu dişlerin içine su geçmesi imkânsız olunca, yıkaması mecburî olmaktan çıkar. Çünkü, bunlar ziynet ve süs için yapılmış olmayıp, ihtiyaç için başvurulan tedavilerdir. Tıpkı yaraların üzerine konulan sargının altına suyun geçmesinin mecburî olmadığı gibi..
Diş sağlığının, insan hayatında önemli bir yeri vardır. Dişteki rahatsızlıkların, pek çok hastalığın ortaya çıkmasına sebeb olduğu bugün tıbben de sâbittir.
Tedavinin zarurî îcabı olarak yapılan dolgu ve kaplamalar, gusle mâni telâkki edildiği takdirde, İslâm âleminde diş hastalıkları ve rahatsızlıkları alıp yürür. Müslümanların sağlığı tehlikeye düşer. Diş dolgusu ve kaplama, artık tedavide vazgeçilmez bir zaruret hâline geldiği için, belvâ-i âmme hâline de gelmiş, mahzurları mübah kılan mevzuya da girmiş olur. Bu bakımdan dahi kaplama veya dolgulu dişler, gusle mâni olmazlar.
Bununla beraber vesveseye kapılanlar, takvâ üzerine hareket etmek istiyenler, gusülde Şâfiî mezhebine de niyet edebilirler. Bilindiği gibi Şâfiî'de ağzın ve burnun içini yıkamak farz değil, sünnettir.
Altın Diş Takmak veya Dişleri altın Kaplatmanın Hükmü Nedir?
Mebsut'da, İmam-ı Muhammed'in, altın diş taktırmakta veya dişi altın kaplama yaptırmakta hiçbir mahzur görmediği kaydedilmektedir.
İmam-ı A'zam ise, altın dişi mekruh addetmekte, ancak gümüş diş taktırmayı veya dişleri gümüşle kaplatmayı caiz görmektedir. İmam-ı A'zam'ın altın dişi mekruh görmesi, altın süs ve ziynet eşyası olup erkeğe caiz olmaması sebebiyledir. Şu halde altın diş, süs için değil de, tıbbî bir zaruret olarak takılırsa, ortada bir mahzur kalmaz. Nitekim günümüzde, altın dişlerin, gümüş dişlere göre daha sıhhata uygun olduğu ve ağızda kötü koku yapmadığı bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır.
Ağızdan çıkarılıp takılabilecek şekilde seyyar olan diş ve protezlerin, gusülde ağzı yıkarken çıkarılmaları icabeder. Böylesi temizliğe de daha uygundur.
Guslün Sünnetleri Nelerdir?
Guslün başlıca sünnetleri şunlardır:
1 - Gusle besmele ile başlamak.
2 - Kalb ve dil ile gusle niyet etmek.
* Mâlikîler ile Şâfiîlerde niyet farzdır. Hanbelîlere göre ise, niyet guslün sıhhat şartıdır.
3 - Gusle, abdestte olduğu gibi misvak kullanarak, yani dişleri temizleyerek başlamak.
4 - Gerek "Besmele"yi, gerekse niyeti, gusle başlamadan önce yapmak.
5 - Gusülde evvelâ elleri, sonra avret yerlerini yıkamak. Bedende veya avret mahallinde meni veya benzeri bir pislik varsa, onları gidermek.
6 - Bundan sonra âdâb ve erkânına riayet ederek abdest almak. Eğer ayakları altında kullanılmış su birikiyorsa, abdestte ayakların yıkanması işini, guslün sonuna bırakmak gerekir.
7 - Abdest aldıktan sonra, evvelâ üç kere başa, sonra üç defa sağ omuza, sonra da üç defa sol omuza su dökünmek. Suyu her uzva ilk döküşte her yerini iyice ovalamalıdır.
l İmam-ı Mâlik ile Ebû Yûsuf'a göre, gusülde bedeni ovmak (delk) farzdır.
Bir kimse ağzına ve burnuna su alıp temizledikten sonra, akar suya ve büyük bir havuza, yahut da denize bütün vücuduyla dalsa, gusletmiş olur.
Bu halde iken bir de kımıldar, suyun içinde hareket ederse, gusüldeki sünnetlere de riayet etmiş ve sünnet üzere gusül abdesti almış demektir.
Guslün Âdâbı (Müstehabları) Nelerdir?
Abdestin âdabları, aynı zamanda guslün de âdâblarıdır. Ancak abdestte kıbleye karşı dönmek ve duaları okumak âdâbdan sayılır iken, gusülde bunlar yapılmaz. Avret yeri açık olabileceği için, kıbleye dönmek mekruh görülmüştür.
Guslün en mühim âdâbı; yıkanırken avret yerlerini örtülü bulundurmaktır
Bütün peygamberler, utanmanın insanın en büyük meziyeti ve vasfı olduğunda ittifak etmişlerdir. Utanan insan, bedenini, bilhassa avret yerlerini başkalarına teşhir edip baktırmaktan hoşlanmaz. Terbiye ve edebi buna mâni olur. Beşeriyete örnek olan din büyüklerinden bir Sahâbe: "Gökten düşüp parça parça olmaya razıyım. Fakat avret yerimi açarak başkalarına göstermeye razı değilim" sözüyle, bizlere bu yolda örneklik etmişlerdir.
Bu sebebledir ki, müslümanlar, gerek hususî ve gerekse umumî yerlerde yıkanırken dikkat etmeli, avret yerlerini daima örtülü bulundurmaya gayret göstermelidirler.
Şu kadar var ki, evlerdeki şahsî banyolarda veya umumi hamamların tek kişilik banyo odalarında kısa bir süre için, insan, bedeninin tamamını açıp traş ve benzeri temizlikleri yapabilir. Kimse görmediği için bunda mahzur söz konusu değildir. Ama bu hâl, âdet hâline getirilmemeli, istenen temizlik yapıldıktan sonra, hemen avret yerleri örtülerek haya duygularının zedelenmesine meydan verilmemelidir.
Abdestte olduğu gibi, guslü müteâkip iki rek'at namaz kılmak da âdâbdandır. Din büyükleri bu namazı hiçbir zaman ihmal etmezlerdi. Bu namaz Allah'a hamd ve şükür makamında yapılan bir nafile namazı olabileceği gibi, kaza namazı da olabilir.
Guslün Mekruhları Nelerdir?
Abdestte mekrûh olan şeyler gusülde de mekruhtur. Fazla olarak gusül yaparken dua okumak ve kıbleye dönmek de mekruh görülmüştür.
Gusülde bir uzuvdaki su ile diğer bir uzvu ıslatmak caizdir. Çünkü gusülde bütün beden tek uzuv sayılır. Bu durum abdestte câiz değildir.
Gusül Nasıl Alınır?
Guslü dar ve geniş zamanda olmak üzere iki türlü almak mümkündür:
1 - Suyun azlığı, soğukluğu, vaktin müsaadesizliği gibi hallerde, acele olarak yapılan gusülde evvelâ ön ve arka taraftaki kirler giderilir. Sonra üç defa ağıza, üç defa buruna su çekilerek içlerinde kuru yer kalmaması te'min edilir. Bundan sonra da baştan, sağ ve sol omuzlardan dökülen su ile bedenin tamamı yıkanıp ıslatılır. Kuru yer kalmadığı anda, gusül yapılmış olur.
Bu, dar ve sıkışık anlarda ve sadece guslün farzları yerine getirilerek yapılan gusüldür.
2 - Müsait zaman ve mekânda yapılan gusülde ise, yine edeb yerleri yıkandıktan sonra, evvelâ, namaz abdesti gibi güzelce bir abdest alınır. Önce baştan, daha sonra ise sağ ve sol omuzlardan sıra ile üçer defa su dökülür. Her döküşte bedenin tamamı bir güzel ovalanır, mânevî kirlerin yanında maddî kirlerden de temizlenmeye çalışılır. Bu arada vücutta iğne ucu kadar kuru yer kalmamasına itina gösterilir. En sonunda da, kirli suların döküldüğü yere basan ayaklar, son olarak tekrar yıkanıp çıkılır.
Guslün her iki halinde de, şart ve farz olanı ağız ve burun içi ile bedenin tamamında kuru yer kalmamasıdır. Bu yapıldıktan sonra, gusül yerine getirilmiş, mânevî ve maddî temizliğe kavuşulmuş olunur.
Gusül İle İlgili Mes'eleler:
* Alınan Gusül İle İbâdet Yapılır mı?
Bir adı da boy abdesti olan gusül temizliğiyle bütün ibâdetler yapılır. Zira namaz abdestinde sadece bedenin bilinen âzaları yıkanırken, bunda ise tamamı yıkanmakta, daha fazlasıyla temizlik hâsıl olmaktadır. Abdesti bozucu bir hâl vâki oluncaya kadar, her türlü namaz kılınıp, ibâdet yapılır. Ancak abdesti bozan bir hâl vâki olunca, gusül abdestinin hükmü de bitmiş olduğundan ibâdet için yeniden abdest almak gerekir.
* Gusletmesi gereken bir kimseden yıkanırken idrar, kan, v.s. gibi abdesti bozucu bir akıntı gelse, guslü bozulur mu?
Gusül sırasında gelen akıntı guslü bozmaz, guslün abdest oluşunu bozar. Yani sahih olan ve insanı cünüplükten kurtaran bu gusülle namaz kılınmaz. İbâdet için yeniden abdest almak gerekir. Gusül ise tamamdır.
İlmi bir ifade ile, guslü bozan herşey abdesti de bozar. Lâkin abdesti bozan herşey guslü bozmaz. Bu bakımdan, gusül sırasında idrar yollarından gelen bir akıntı, yahut yaradan akan bir mayi, veya diş kanamaları, v.s. gusle mâni olmaz. Bu akıntılarla yapılan gusül sahih, fakat abdest bâtıl olur.
* Guslederken ağzını burnunu yıkamadığını veya bir uzvunu yıkamadan kuru bırakmış olduğunu farkeden bir kimsenin, yeniden gusletmesi gerekir mi?
Gerekmez. Sadece kuru bıraktığı yeri yıkar.
* Bâzı evlerde helâ ile banyo, beraber olmaktadır. Böyle helâlı banyolarda gusletmek caiz midir?
Helâda gusletmek mekrûh ise de, müsait yer yoksa câiz olur.
* Yıkanması gereken cünüp kimse, gusülden evvel birşey yeyip içmek isterse, ne yapar?
Kendisine gusül farz olan kimse, mümkünse yemek içmek işini yıkandıktan sonraya te'hir etmelidir. Buna rağmen yemek yeme ihtiyacı duyuyorsa, ekmek ve yemeğe değecek taraflarını yıkamalıdır. Yani el ve ağzını yıkayıp ondan sonra yemek yemeli, su içmelidir.
Buna göre, sahurda yıkanmaya vakit bulamayan kimse, el ve ağzını yıkayıp yemeğini yer. Sonra da guslünü yapabilir. Yıkanmadığı için sahursuz kalmak mecburiyetinde değildir.
* Cünüpken bedendeki tüylerin temizlenmesi yerinde bir hareket midir? Yoksa traş temizliği, cünüp olmadan yahut gusül yaptıktan sonra mı yapılmalıdır?
Bedendeki tüyler vücuttan, temizken ayrılmalı, tertemiz olarak dışarıya atılmalıdır. Efdal olanı budur.
Ancak cünüpken böyle bir temizlik yapılsa da sonra gusül edilse, guslün sıhhatine bir zarar gelmez.
Gusül Kaç Kısma Ayrılır?
3 kısma ayrılır:
I. Farz olan gusüller:
Guslün, cünüplük hâlinden veya hayız-nifas kanının kesilmesinden sonra yapılması farzdır.
II. Sünnet olan gusüller:
1 - Cuma namazı için yıkanmak sünnettir.
Cuma günü, hadîs-i şerîflerin de beyanı üzere, Seyyidü'l-Eyyâm, yani; günlerin en şereflisi ve üstünüdür. Aynı zamanda mü'minlerin bayram günüdür. Resûlüllah Efendimiz, birçok hadîs-İ şerîflerinde, ümmetine, cuma günü yıkanarak ve temiz kokular sürünerek mescide çıkmalarını tavsiye buyurmuştur.
Perşembe günü veya cuma gecesi yıkanmak ile de sünnet yerine getirilmiş olur. Cuma günü yıkanmakla ilgili hadîslerin çokluğuna ve bu husustaki şiddetli tavsiyeye bakarak, âlimler, cuma guslünü sünnet-i müekkede olarak kabûl etmişlerdir. Traş olmak, tırnak kesmek gibi diğer beden temizlikleri de yine cuma günü yapılması tavsiye edilmiştir.
3 - Bayram namazları için de yıkanmak yine sünnettir.
3 - Hac ve ömre için ihrama girerken yıkanmak.
Bu yıkanmak, mânevî temizlikten ziyade, maddî temizlik için olduğundan, kadınlar o sırada hayız ve nifaslı dahi olsalar, bu guslü yapabilirler. Şayet su yoksa, teyemmüm yapılmaz.
4 - Hacıların arefe günü Arafat'da vakfe için yıkanmaları da sünnettir.
III. Mendub veya müstehab olan gusüller:
1 - Cünüplük veya hayız - nifas gibi bir durum olmadan, temiz olarak ihtida etmiş yeni Müslümanın yıkanması menduptur.
2 - İhtilâm ve hayız olmamakla birlikte, onbeş yaşına ulaşarak hükmen bülûğa eren kız veya oğlanın yıkanması da mendubtur. Hayız ve ihtilâm yoluyla bülûğa erenlerin yıkanması, zaten farzdır.
3 - Baygınlık geçirenin baygınlıktan kurtulduktan sonra yıkanması.. Bu gusül, iyileşmeye karşı bir şükür olarak yapılır.
4 - Kan aldırdıktan sonra yıkanmak.
5 - Ölü yıkanmak için gusül etmek.
6 - Berat ve Kadir gibi mübarek geceleri ihya etmek için yıkanmak.
7 - Hacıların Mina ve Müzdelife'de bulunmak için yıkanmaları.
8 -ÊMekke-i Mükerreme'ye veya Medine-i Münevvere'ye girmek için, bu mübarek beldelere hürmeten yıkanmak.
9 - Güneş ve ay tutulmaları ânında kılınan küsuf ve husuf namazları için yıkanmak.
10 - Yağmur duasına çıkmak için yıkanmak.
11 - Yolculuktan gelen veya yeni çamaşır değiştirenin de yıkanması menduptur.
12 - Felâket ve musibetler ânında kılınan havf (korku) namazı için yıkanmak.
13 - Günahtan tevbe etmek isteyen kimsenin de gusletmesi menduptur.
14 - Cünüplüğün hemen ardından âdet görmeye başlayan kadın, dilerse cünüplükten dolayı hemen yıkanır. Dilerse yıkanmayı, âdet bitimine bırakır.
15 - Zevcesiyle cinsî birleşmede bulunan bir kimse, yıkanmadan önce ikinci bir kere daha birleşmede bulunmak istediğinde, abdest alması veya gusletmesi menduptur.
16 - Cünüp bir kimsenin cünüplükten tezelden kurtulması için yıkanmakta acele etmesi de menduptur. Cünüp bir kimse, yıkanmasını namaz vaktini geçirmeyecek kadar bir süre erteleyebilirse de hemen yıkanması efdaldir. Selef-i sâlihîn, bu hususa son derece dikkat ederler, kendilerine cünüplük ârız olunca, vakit geniş bile olsa hemen yıkanmayı tercih ederlerdi.
Sünnet veya müstehab olan gusüller mücerred olarak beden temizliği veya hürmet ve tâzim için yapıldığından, farz olan gusüldeki gibi ağzı ve burnu yıkamak farz değildir.
* Şâfiîlere göre farz dışında kalan bütün yıkanmalar sünnettir.
OKUMA PARÇASI: İHTİLÂM OLAN NÖBETÇİ
Muzaffer Ozak Hoca anlatıyor:
Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, Sarayda gece gündüz nöbet tutan hassa askerleri vardı. Bu nöbetçilerin geleneksel olarak geceleyin bir seslenişleri yankılanırdı etrafta:
- Kimdir o?
- Kim var orda?..
Hiç kimse yoktur ama, onlar sanki birilerini görüyormuş gibi, belli aralıklarla hep seslenirlermiş.. Böylece devamlı uyanık durduklarını ve vazife başında olduklarını duyururlarmış. Ayrıca bu askerler her saat başı nöbeti başka arkadaşlarına devrederlermiş.
Bir gece, yine nöbet yerinden sesler duyar Padişah:
- Kimdir o?
- Kim var orda?..
Aradan 1 saat geçmesine rağmen, yine aynı ses bağırır:
- Kimdir o?
- Kimdir var orda?..
Padişah'ın dikkatini çeker. Bu ses, bir saat geçtiği halde değişmemiştir. Halbuki her saat başı nöbetçi değişmelidir. Bir müddet bekler ve tekrar sese dikkat kesilir. Hayret, ses önceki sestir. Nöbetçi niçin değişmemiştir?
Sultan Abdülhamid Han, hemen ilgilileri çağırtır ve durumu öğrenmek istediğini söyler. Çünkü kendisine karşı düzenlenmiş müthiş bir bombalı suikasttan kıl payı kurtulmuştur. Ve bu olay daha çok yenidir. Acaba yine bir Ermeni oyunu mu tezgâhlanıyor?
* * *
Biraz sonra saatinde değişmeyen nöbetçi, Padişah'ın huzurundadır. Heyecan ve korku ile, yüzü yerde beklemektedir.
Padişah sorar:
- Sen kaç saattir nöbettesin?
- Bir buçuk saate yaklaştı, Hünkârım.
- Niçin saat başında vazifeni devretmedin?
- Hünkârım, benden sonraki arkadaş rica etti, onun yerine de nöbet tutuyorum.
- Niçin? Neden usulü çiğniyorsun?
O yiğit Mehmetçik utançla indirir mübarek başını. Ürkekliği iyice artar, söylemek istemez. Fakat Padişah'ın ısrarı üzerine şöyle konuşur:
- Padişah'ım, benden sonraki nöbetçi ihtilâm olmuş. "Ben bu halde iken Halife-i Müslimîn'in korunmasında vazife alamam. N'olur, sen benim yerime de nöbet tut, sonra da ben senin yerine tutarım" dedi. Ben de kabûl ettim.
* * *
Mehmetçiğin bu inceliği Sultan Abdülhamid Han'ın çok hoşuna gider. Sabahleyin hemen gusülsüz nöbet tutmayan askeri huzuruna getirtir. Geceki davranışından duyduğu memnuniyetini ifade eder:
- Dile benden ne dilersen, der..
Mehmetçik teşekkür eder ve gayet vakûr bir edâ ile:
- Saltanatında berkarar ol Hünkârım, der..
Padişah tekrar sorar ve aynı cevabı alır. Üçüncü defa tekrarlandığında, arkasında bulunan Saray görevlileri fısıldarlar:
- Paşalık iste, paşalık iste..
O, hiç umursamaz ve fısıldayanlara dönerek:
- Paşalık, maşalık istemem, der..
Bakar ki Padişah hâlâ soran gözlerle bakıyor. Çaresiz bir şey istemesi gerektiğini anlar ve şu istekte bulunarak herkesi şaşırtır:
- Padişah'ım, bize bir tayın veriyorlar, doymuyoruz. Emredin de iki tayın versinler gayrı..
* * *
Gerçekten de o günden sonra askerlere iki tayın verilmeye başlanır. Ayrıca Padişah pek sevdiği bu Mehmetçiğe, Darıca'da bir çiftlik bağışlar ve ayrıca bir de rütbe ihsan eder. (Vehbi Vakkasoğlu, İz Bırakanlar)
* * *
HAMAM ÂDÂBI
Hamam
Gusül yapmak veya bedendeki kir ve tozları iyice temizleyebilmek için, hamama gitmekte, bâzı hususlara riayet ettikten sonra dinî yönden hiçbir mahzur yoktur.
Sahâbe-i Kirâm Şam hamamlarına girip yıkanmışlar; hattâ bâzıları "Hamam ne güzeldir. İnsan bedenini kirlerden temizlediği gibi sıcağıyla da cehennem ateşini hatırlatır" demişlerdir.
Bâzıları da "Hamam ne fena yerdir ki mahrem yerlerin açılmasına ve hayâ hissinin zedelenmesine sebebiyet verir" buyurmuşlardır.
Birinci ifade, hamamın faydalarını, ikincisi de mahzurlarını belirtir.
Mahzurlarından kaçınmak ve âdâbına riayet etmek şartıyla hamama gitmekte bir beis yoktur.
Hamama giren kimseye vâcib olan, dikkat etmesi gerekli olan hususlar şunlardır:
1 - Avret yerini açmamak ve kimseye göstermemek.
2 - Göbekten dizkapağı altına kadar olan bu mahrem kısma, hiçbir yabancının elini değdirtmemek. Yani bu kısımları tellâğa oğdurmamak. Diğer kısımları oğdurabilir.
Hamamda vücudunu tellâka oğdurmanın, masaj yaptırmanın câiz olduğu şu rivâyetten çıkarılmaktadır.
Peygamber Efendimiz bir yolculuğunda bir yere inmiş ve yüzü koyun yatarak siyah kölelerinden bir tanesine sırtını oğdurmuştur. Kendisine ne olduğu sorulunca da "Deve düşürdü beni de, onun için oğduruyorum" demiştir.
3 - Hamamda kendi avret yerini göstermediği gibi, başkalarının avret yerlerine bakmamak da vâcibdir. Yıkanırken avret yeri açılmış olan mümkünse îkaz etmeli, yoksa o tarafa hiç bakmamalıdır.
Bu hususta lâtif bir kıssa anlatılır:
Bir gün Ebu Hanîfe Hz.leri hamama gitmiş, cuma namazı için gusül almak istemişti. Ne var ki yakınında biri vardı. Peştemalını tam örtmüyor, diz kapağı altı ile göbek arası tesettürünü tam yerine getirmiyordu. Hz İmam, adamı görmemek için gözünü yumdu, bakmamaya gayret etti. Bu arada da su tasını kaybetti. El yordamıyla onu arıyordu. Tesettürsüz adam tası bulup verdi ve kendisine şöyle sordu: "Ya İmam, sizin gözünüz ne zaman âmâ oldu?"
İmam cevab verdi:
"Senin tesettürsüzlüğünü gördüğüm andan itibaren geldi bu âmâlık bana. Sen hayâ edip örtünsen, ümid ederim gözüm açılır. Tası tarağı da aramaktan kurtulurum."
Adam hatâsını anladı ve peştemalını iyice örterek avret yerlerini kapadı.. İmam-ı A'zam da gözü kapalı yıkanmaktan kurtuldu.
İşte yukarda saydığımız üç şarta riayet edilecekse hamama gidilebilir. Yoksa hamama gitmemek, kendi evindeki hususî banyosunda temizlenmek çok daha uygundur.
Tek kişilik müstakil odaları olan hamamlara gitmekte hiçbir mahzur olmadığı gibi, bil'akis umumî hamamlardan ziyade bu gibi yerler tercih edilmelidir. Çünkü bu gibi yerlerde tesettürün te'mini daha kolaydır.
Bundan başka hamama girmenin başlıca edebleri şunlardır:
1 - Güzel niyet, yani, hamama girerken, sadece temizlenip parlamak ve güzelleşmek gibi dünyevî bir maksad değil; belki tertemiz olarak namaz kılmak, Allah huzuruna temiz çıkmak gibi uhrevî bir gayeyi taşımak.
2 - Hamama sol ayağıyla girmek.
3 - Hamama girerken, "Allahümme innî eûzü bike mine'l-hubsi ve'l-habâis" demek.
4 - Hamamın tenha zamanını seçmek de âdâbdandır. Çünkü hamamdakilerin hepsi pek dindar, anlayışlı, görgülü kimseler olmayabilir. Hayâ hissi duymadan avret yerini açabilir. Bu mahzurdan kurtulmak için en tenha zamanları seçmek ihtiyata daha uygundur.
5 -Suyu lüzumundan fazla israf etmemek.
6 - Hamamdaki sıcaklık ile Cehennem harareti arasında irtibat kurup, ders ve ibret almağa çalışmaktır.
7 -Hamama girerken selâm vermemek lâzımdır. Şayet bir veren olmuşsa, kendi cevab vermeyip başkasının cevab vermesini tercih etmek gerekir. Ancak "sıhhatler olsun" denebilir. Musâfaha da yapılabilir.
Fazla konuşmamak da hamamın âdâbındandır. Âşikâre Kur'an okunmaz. Gizlice Besmele çekilebilir. Akşama yakın ve akşam ile yatsı arası hamama girmemek tavsiye edilmiştir.
Kadınların Hamama Gitmesi:
Peygamber Efendimiz:
"Evinde banyosu olan kimse, ailesinin hamama gitmesine müsaade etse helâl olmaz" buyurmuşlardır.
Ancak zarurî hallerde, kadınlar da hamama gidebilirler. Hazret-i Âişe validemiz bir hastalıktan dolayı hamama gitmiştir.
Bu gibi zaruret dolayısıyla hamama gidilecekse, tesettüre riayet edilmelidir. Kadın kadına göbek ile diz kapağı arasını gösteremez. Bu kısmı kesinlikle açmamalıdır. Tek kişilik banyo odaları olan hamamlar tercih edilmelidir.
OKUMA PARÇASI: BİR AMERİKALI GÖZÜYLE GUSÜL ABDESTİ
Çevremde bulunan birkaç Müslümanla, zaman zaman sohbetler yapardım. En çok dikkatimi çeken şey, gusül abdestiydi. Bu hususta epeyce düşündüm ve araştırma yaptım. Evvelâ, basit bir temizlik şekli olarak ele aldım. Biz Amerikalılar bol bol yıkanırız. Çünkü bizde tahâret yok. Kâğıtla silinme de gereken temizliği yapmaz. Bunun için her gün veya günaşırı yıkanmak zorunda kalırız. Zaten helâ ile banyo bir aradadır. Tuvaletten kalkan, duşun altına girebilir. Öyle ise, Müslüman olan bir Amerikalı, neden gusül abdesti alsın diye düşündüm.
Düşüncemi Amerikalı Müslüman arkadaşıma açtım. "Daha geniş düşünebiliriz" dedi. Zaten, ondan beklediğim de bu idi. Çünkü arkadaşım üniversitede ilim adamıydı. Bir de düşünmeye, tahlile, tenkide açık olmayan bir din, gerçek olamazdı. Dedim ki: "Temizliğin yanında, guslün ne gibi faydalarını gördünüz?"
Evvelâ durakladı, sonra yüzüme baktı. Bekliyordum. İnsanla ilgili her şeyi araştırmaya kararlıydım. Dedi ki:
- Bu konuya zaman ayırabilecekseniz geniş geniş konuşalım.
Çok sevinmiştim. Benim acı tenkitlerim, haklı görüşlerim vardı. Arkadaşıma yardımcı olabilirdim. Hemen kabûl ettim.
Üniversitenin kafeteryasına çekildik. Sütlü kahvelerimizi içerken, arkadaşım konuya girdi:
- Her şeyi bütün olarak ele almak zorundayız. İslâmiyet bir bütün olduğu gibi, İslâmiyet içinde gusül abdesti de bir ünitedir ve bir bütündür. İsterseniz, gusül abdestini, bütünüyle ele alalım. Evvelâ ben anlatayım. Siz de notlarınızı alınız. Sonra görüşlerinizi ve tenkitlerinizi sıralarsınız. Arkasından da ben cevaplarımı veririm.
Bu girişe "güzel" demekten başka çare yoktu. Arkadaşım anlattı:
"Gusül abdesti, Müslüman olanla ilgili bir ibadettir. Müslüman olmayanlar için gusül abdesti söz konusu olamaz.
Gusül abdestini Allah emrettiği için alırız. Yani İslâm dininde Allah emreder, Müslüman da emre itâat eder. Bir Müslüman gusül abdesti alırken, "kirden, pisten temizleneceğim" diye düşünmez. Gusül abdesti alması gerektiği için yıkanır. Amma bu arada temizlenmiştir de.. Olabilir. Asıl olan "emre itâat"tir. Maddî temizlik, sonradan ve kendiliğinden gelen bir hâldir. Hemen şunu da belirteyim ki, gusül abdesti gibi, maddî temizlik emri de vardır. Bu sebeble gusül abdesti alan, her türlü maddî temizliğini de yapacak. Bu da ayrı bir konudur."
Ben, müdahale ettim: "Rica ediyorum, ayrı konulara girmeyelim. Gusül abdesti üzerinde duralım."
Arkadaşım ikazıma teşekkür etti. Benimle aynı fikirde olduğunu belirtti ve:
"Gusül abdesti, bir emir olduğuna göre, gusül abdesti ile uzaktan yakından ilgili emirler de vardır. Meselâ Müslümanın zina etmesi, içki içmesi haramdır. Öyle ise, "gusül abdesti al!" emrine uyan Müslüman; "İçki içme, zina etme!" gibi emirlere de uyacaktır. Bu durumda dinin emirlerine uyan bir Müslüman, iki şekilde cünüp olur: Biri, eşiyle; diğeri de uykuda..
Eşi ile cünüp olmak, iradeli bir davranıştır. Öyle bir zamanda cünüp olmalı ki, namaz vaktini kaçırmamalı. Yıkanma zamanı bulmalı. İşine geç kalmamalı, soğukta yıkanıp, hasta olmamalı.
Dikkat edilirse gusül abdesti alma mecburiyeti, insanın sık sık cünüp olmasını önlüyor. Bilindiği gibi sık sık cünüp olmak, insanın sinir sistemine ve beyin yapısına zararlıdır. Bir kısım hastalıkların sık sık cünüp olmakla ilgisi vardır. Hatta sık sık cünüp olanlarda verem, psikiyatri ile ilgili çeşitli rahatsızlıklar görüldüğü gibi, çıldırma, intihar gibi haller de görünür. Fakat her hastalığı yalnız cünüplüğe bağlamak ilmî olamaz. Kısacası aşırı sıklıkta cünüp olmanın, insan sıhhatini menfî yönde etkilediği bir gerçektir.
Bir de kadının aybaşları halinde ve doğum sonrasında eş ilişkileri yasaktır. Böylece erkek korunmuş oluyor. Erkekteki cinsî mayi (Meni), erkek için bir enerji kaynağıdır. Cünüp olmadan evvel erkeğin gücü, düşüncesi, davranışları başkadır. Cünüp olduktan sonra, daha başkadır.
Meselâ cünüp olmadan evvel erkek kendini daha güçlü ve hareketli hisseder, mes'eleleri daha iyi anlar. Karısına alâka duyar. Cünüp olunca, bunlar tamamen tersine döner. Şayet sık sık ve biraz da zorla cünüp olmalar tekrar edilirse, erkek havası inmiş futbol topuna döner. Bir nevi yıkılır.
Her cünüplükten sonra yıkanma mecburiyeti, kadını da cünüp olmaktan alıkor. Yine erkek korunmuş oluyor. İslâmiyette, kadının cinsî hayata düşkünlüğü, kötü sayılmıştır. Böyle bir kadın, erkeği çok zor duruma düşürebilir.
Dengeli bir cinsî hayat, dengeli insan tipini ortaya koyar. Cinsî hayattaki ifrat ve tefrit, her davranışta anormal sonuçları doğurur.
Bu kısa açıklamamla bilhassa şunu belirtmek istedim: İnsanı yaratan, insanlara böbrek üstü kapsülleri koyan, meni denilen cinsî sıvıyı, belli yerde toplatan Allah, vücut makinasının en iyi şekilde çalıştırılması için gereken emirleri de vermiştir. Bunlardan biri de gusül abdestidir."
Arkadaşımın konuşması burada bitti. Açıklamaları bana yeni yeni görüş ve düşünce ufukları açtı. İslâmiyette aile hayatına verilen önem anlaşılıyordu. Çocuk bakımı, çocuk sıhhati kendiliğinden hallediliyordu. İslâmiyet öyle bir dindi ki her emrin birbiriyle birçok bağlantısı vardı. Bunları anlamak akademik bir çalışmayı gerektirirdi. Bu sebeble, görüş ve düşüncelerimi belirtmek için arkadaşımdan zaman istedim.
İslâm'a âit kitapları okudukça, "Ben de Müslümanım" dedim. Ve önümdeki kâğıdın üzerine şu cümleyi yazdım. "İyi bir insan, İslâmiyeti yaşıyor demektir. İslâmiyeti yaşayan da iyi bir insandır." Bu cümleyi Müslüman arkadaşıma söylesem, diyecek ki, bizim için önemli olan ibadet etmektir. İyi olma halimiz kendiliğinden meydana gelir.
Şimdi bu gerçeği çözmeye çalışıyorum. (Hedley Cant, Sur mecmuası)
* * *
TEYEMMÜM
Teyemmüm Nedir?
Teyemmüm, lügatte, kasıd mânasınadır.
Dinî ıstılahtaki mânası ise; pâk ve temiz toprak ile, kolları ve yüzü, özel bir şekilde meshetmek demektir.
Teyemmüm, sadece bu ümmete mahsus bir kolaylıktır. Mü'minler su yokluğunda veya su bulunmakla birlikte hastalık v.s. gibi suyu kullanmanın imkânsız hâle geldiği bâzı durumlarda, hades (cünüplük veya abdestsizlik) hâlinden teyemmüm vasıtasıyla kurtulurlar. Böylece ellerinde olmayan bir sebebden dolayı, Allah'a ibadet ve kulluktan geri kalmamış olurlar.
Teyemmümün, bu ümmete Allah'ın hususî bir lütfu ve ihsanı olduğunu, Resûlüllah Efendimiz şu şekilde belirtmişlerdir:
"Benden önce kimseye verilmeyen beş şey bana verildi: Bunlardan birisi de, yerin (toprağın) bana mescid ve temizleyici kılınmasıdır. Binaenaleyh kime nerede namaz vakti gelirse, hemen orada namazını kılsın."
(Eski ümmetler ancak Kiliseler gibi ibâdete mahsus yerlerde ibâdet edebilirlerdi.)
Bu hadîsten anlaşıldığı gibi, toprak, Müslümanlar için, hem üzerinde namaz kılabilecekleri temiz bir madde (namaza mâni bir pislik olmamak şartı ile), hem de aynı zamanda su bulunmaması hâlinde teyemmüm vasıtasıyla suyun yerini tutacak temizleyici bir unsur kılınmıştır. Teyemmüm, Hicrî 5. veya 6. yılda meydana gelen benî Müstalik seferi sırasında, Mâide sûresinin altıncı âyetiyle meşrû' kılınmıştır.
Teyemmümün hükmünü bildiren âyet-i kerîmenin sonunda:
"Allah, bununla size güçlük dilemez. Fakat sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Tâ ki şükredesiniz", buyurulmaktadır.
Bu ifadeden, teyemmümün mü'minlere kolaylık ve rahmet olduğu, mü'minlerin mânevî temizliklerini ihmâl etmemelerine vesile teşkil ettiği anlaşılmaktadır.
Teyemmümü Meşrû' Kılan Sebebler Nelerdir?
Teyemmüm de, abdest gibi ancak bülûğa ermiş, aklı başında Müslümanlar üzerine vâcibdir. Teyemmüm başlıca iki sebebden dolayı meşru' hâle gelir:
1 - Gerçekten suyun bulunmaması.
2 - Hükmen suyun bulunmaması.
Gerçekten Suyun Bulunmaması Ne Demektir?
İbâdet edecek kimsenin yanında suyun hiç olmaması veya temizliğe yetecek miktarda bulunmamasıdır. Bu vaziyette olan kişinin teyemmüm yapabilmesi için, önce durumuna göre, civarda su araştırması yapması gereklidir. Şöyle ki:
* Susuz kalan kimse, şehir veya şehir gibi bir yerde ise, teyemmümden önce mutlaka su aramalıdır. Çünkü, böyle bir yerde araştırılırsa su bulunması kuvvetle muhtemeldir.
* Yolculuk esnasında ise, suyun bir millik bir mesafe içinde olması mümkün ve suyu aramaya gittiği takdirde de mal ve can emniyeti mevcud ise, suyu araması gerekir.
Daha fazla uzaktaki suyu aramak mecburiyeti yoktur.
Hükmen Suyun Bulunmaması Ne Demektir?
Şu iki halde, su mevcut olmakla beraber hiç su bulunmamış hükmü geçerlidir:
1 - Temizliğe yetecek kadar bol su bulunur, fakat bir özür veya hastalık sebebiyle onu kullanmak tıbben mahzurlu olursa, bu durumda abdest veya gusülü su ile almak vâcib olmaktan çıkar. Bil'akis su kullanmayıp teyemmüm almak vâcib olur.
2 - Yahut, mevcut suya, temizlik dışında içmek ve yemekte kullanmak gibi daha zarurî bir ihtiyaç için gerek duyulabilir. Bu halde de, su, açlık ve susuzluğu gidermekte kullanılır. Abdest veya gusül için ise teyemmüm edilir.
Teyemmümün Sahih Olmasının Şartları Nelerdir?
Teyemmümün sahih ve Allah katında muteber olabilmesi için, şu şartların bulunması lâzımdır:
1 - Niyyet etmek.
Teyemmüm, niyetsiz olmaz. Bizzat abdestsizlik veya cünüplükten temizlenmeye niyet edilmeden alınacak teyemmüm sahih değildir. Halbuki gusül ve abdestte niyet şart değil, sünnettir.
2 - Su bulunmamak veya bulunsa bile, onu kullanmaya mâni haller zuhur etmek.
3 - Yüz, el ve kollarda mum, yağlı boya, oje gibi deriyi örten kalın maddelerin bulunmaması.
Bu maddeler temizlenmeden alınan teyemmüm sahih değildir.
4 - Teyemmüm alırken, abdest bozucu bir halin de bulunmaması şarttır.
Meselâ, burnu kanar halde alınan abdest sahih olmadığı gibi, teyemmüm de sahih değildir.
5 - Teyemmüm yapılacak toprağın temiz olması.
Teyemmüm yapılacak nesnenin, sırf toprak olması gerekmez. Kum, alçı, mermer, tuğla, madenî tuzlar, zümrüt, yâkut gibi topraktan çıkan ve toprak cinsinden sayılan maddelerle de teyemmüm alınabilir.
6 - Teyemmüm, ellerin içyüzü ile, toprağa iki vuruşla yapılır. Birinci vuruşta yüz, ikinci vuruşta kollar meshedilir.
7 - Teyemmümde, âzaları mesh, ellerin tamamıyla veya en az üç parmakla yapılır. İki parmakla yapılan mesihle teyemmüm sahih olmaz.
8 - Yüz ve kolları, kaplama şekliyle tamamını meshetmelidir.
Meselâ, sakal başları ile kulak arasındaki kılsız bölge, kaş ile göz arası, burnun her yanı meshedilmeli, yüzükler yerlerinden oynatılmalı, parmaklar hilâllenmelidir.
Diğer bir görüşe göre, teyemmüm âzalarının dörtte üçü meshedilse kâfidir.
Teyemmümün Farzları Nelerdir?
Teyemmümün farzları ikidir:
1 - Niyet.
2 - Elleri temiz toprağa iki kere vurarak, yüzün ve kolların tamamını meshetmek..
Birinci vuruşta yüz, ikincisinde de kollar meshedilir.
Teyemmümün Sünnetleri Nelerdir?
Teyemmümün başlıca sünnetleri şunlardır:
1 -Besmele ile başlamak.
2 - Toprak veya toprak cinsinden birşey üzerine elleri parmakların arası açık olarak koyduktan sonra, elleri öne doğru sürmek.
3 - Öne doğru sürülen elleri, önden arkaya doğru çekmek.
4 - Elleri topraktan kaldırınca, tozlu ise silkelemek.
5 - Tertibe riayet etmek. Yani önce yüz, sonra kolları meshetmek.
6 - Meshler arasında başka işler yapmamak, meshe ara vermemek.
Sünnet Üzere Teyemmüm Nasıl Alınır?
Teyemmüm edecek olan kimse, önce teyemmüme kalben ve dil ile niyet ederek, ellerini parmaklarının arası açık olarak temiz bir toprak veya toprak cinsinden bir madde üzerine koyup ileri doğru sürer. Sonra geriye çeker. Sonra ellerini çırparak fazla tozları silkeler. Bundan sonra iki eli ile yüzünün her tarafını kaplıyacak şekilde mesheder. Böylece toprağa birinci vuruş yerine getirilmiş olur.
Sonra tekrar önceden yaptığı gibi, iki elini toprağa vurur, ellerini ileri-geri sürter, fazla tozu silkeler. Bundan sonra sol elinin işaret parmağı ile baş parmağını birbirinden ayırır, kalan üç parmağın iç kısmı ile sağ elinin arkasını dirseğine kadar sıvazlar. Önceden ayırmış olduğu işaret ve başparmağı ile de iç kısmını sıvazlar. Böylece sağ kolun meshi bitmiş olur.
Sıra sol kolun da bu şekilde meshedilmesiyle, teyemmüm tamamlanmış olur.
Görüldüğü gibi, teyemmümde önce niyet edilmekte, sonra eller toprağa iki kere vurularak birinci vuruşta yüz, ikinci vuruşta da sırasıyla sağ ve sol kollar sıvazlanmaktadır.
Teyemmümü Bozan Şeyler:
1 - Abdesti bozan veya guslü gerektiren şeylerin hepsi, teyemmümü de bozar. Meselâ, teyemmümlü kimsenin burnunun kanaması gibi.
2 - Teyemmümü meşrû kılan özür hâlinin ortadan kalkması da teyemmümü bozar. Suyun bulunması veya suyu kullanmaya mâni özür veya ihtiyaç hâlinin zâil olması gibi.
Suyu bulmanın veya suyu kullanmaya mâni olan hallerin ortadan kalkmasının üç durumu vardır:
a) Namaza başlamadan evvel su bulunsa veya özür hâli ortadan kalksa, teyemmüm hemen bozulur. Namaz için abdest almak gerekir.
b) Namaz içinde su görülse veya özür hâli kalksa, teyemmüm de, namazda bozulur. Namazı, abdest alarak yeniden kılmak gerekir.
c) Namaz kılındıktan sonra su bulunsa veya özür hâli ortadan kalksa, teyemmüm bozulur, fakat namazın iadesi gerekmez.
Teyemmümle İlgili Bâzı Mes'eleler:
* Temiz bir yerden müteaddit kimseler teyemmüm edebilirler. Çünkü yeryüzü, su gibi değildir. El konulması ile müsta'mel olmuş sayılmaz.
* Bir teyemmüm ile birden fazla farz ve nafile namazlar kılınabilir.
İmam-ı Şâfiî'ye göre, bir teyemmüm ile yalnız bir farz namaz ile birden fazla nafile namazlar kılınabilir. Bu ihtilâftan kurtulmak için her farz namaz için yeniden teyemmüm etmek evlâdır.
* Abdest âzalarının yarısında veya ekserisinde yarası olan kimse teyemmüm eder.
* Bir yerde mahpus kalan kimse, temiz su ve temiz toprak bulamasa, İmam-ı A'zam ve İmam-ı Muhammed'e göre, namazını sonraya bırakır. Ebu Yûsuf'a göre ise, bir şey okumaksızın namazın bütün rükünlerini yapar. Başka bir tabirle taklîden namaz kılar. Bil'âhare kurtulunca da kaza eder.
* Hacıların hediye için taşıdıkları Zemzem suyu ile, başka bir su bulunmazsa gusledilir. Teyemmüme gidilmez.
* Boy abdesti alması gereken kimse, sadece abdeste yetecek kadar su bulsa, teyemmüm eder. O suyu kullanması gerekmez.
* Daha namaz vakti girmeden teyemmüm yapılabilir. Fakat namazın müstehab vakti geçmeden su bulmayı ümid eden kimsenin, teyemmümü te'hir etmesi mendubtur.
Diğer üç İmama göre, vakit girmeden teyemmüm yapılamaz
OKUMA PARÇASI: TEYEMMÜM ÂYETİ NASIL NÂZİL OLDU?
Nebiyy-i Muhterem'in (as) pâk zevcesi Âişe (r. anhâ) teyemmüm âyetinin geliş sebebini şu şekilde anlatmaktadır:
Resûlüllah Efendimizin seferlerinden birinde, birlikte yola çıkmıştık. Medine ile Mekke yolu üzerinde bulunan Beydâ veya Zâtü'l-Cevyş mevkiine vardığımızda boynumdaki gerdanlığım kopup kayboldu. Aransın diye Resûlüllah (as) o mahalde orduyu bekletti. Halbuki beklenilen yer, bir su başı değildi. Askerler, bu durumdan rahatsız oldular ve babam Ebû Bekir'e gelip:
"Yâ Ebâ Bekir! Âişe'nin ettiğini gördün mü? Resûlüllah'ı da (asm), herkesi de yollarından alıkoydu. Su başında değiller. Kimsenin yanında su yok" dediler.
Babam benim yanıma geldi. Resûlüllah da (asm) uyumuş, mübarek başını dizime koymuştu. Ebû Bekir (ra):
"Sen Resûl-i Ekrem'i de, herkesi de yolundan alıkoydun. Su başında değiller. Kimsenin yanında su yok" dedi.
Babam Ebû Bekir, bu meâlde bana itâb etti, çok tarizlerde bulundu. Hattâ kızgınlığından eli ile böğrüme bile vurdu. Böyle iken ben yine Resûlüllah'ın mübarek başı dizimde olduğu için, hiç kıpırdamadım.
Geceyi orada geçirdik. Tan yeri ağarıp sabah namazı vakti girince Resûlüllah (asm) kalktı. Hiç su yoktu. Bunun üzerine yüce Allah teyemmüm âyetini (el-Mâide, 6) inzâl buyurdu.
Herkes teyemmüm etti. Namazlarını teyemmümle kıldılar.
Üseyyid bin Hudayr, bu hâdise üzerine:
"Ey Ebâ Bekir hânedanı! Bu sizin ilk bereketiniz değildir" dedi. Bana hitaben de:
"Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Vallah senin hoşlanmadığın hiç bir iş başına gelmez ki, Allah onda senin için de, Müslümanlar için de bir hayır bulundurmasın" dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz de, teyemmüm âyetinin nüzûlünden duyduğu sevinci, "Senin gerdanlığının bereketi ne büyük imiş" buyurarak izhar ettiler.
Gerdanlık bütün aramalara rağmen bulunamadı. Sonra gideceğimiz sırada üzerine bindiğim deveyi kaldırdık. Gerdanlığı altında bulduk.
* * *
KADINLARA MAHSUS HALLER
(Hayız - Nifas - İstihaze)
Kadınlara mahsus haller denilince, hayız, nifas ve istihaze'den ibaret üç hâl kasdedilir. Bunları sırası ile görelim:
HAYIZ HÂLİ
Hayız Nedir?
Hayız (regl), kadınların hastalık ve doğum halleri dışında ve belli yaşlar arasında rahimden gelen bir kandır. Buna âdet hâli, ay hâli, aybaşı, muayyen hâl gibi adlar da verilir.
Hayız hâli, kadınlara mahsus tabiî bir haldir. Vücutta biriken kirli ve zehirli maddeler, hayız kanı ile dışarı atılır; vücut hafifler, sıhhat bulur. Bu sebeble hayız hâlinden ürkmeğe, korkmağa, tiksinti duymaya sebeb yoktur. Bu durumu normal bir hâl olarak karşılamalı, Allah'ın bir takdiri olarak bakmalıdır. Nitekim şu rivâyet de bunu te'yid eder mahiyettedir:
Âişe validemiz, Peygamberimizle haccettiği sırada kendisinde muayyen hâl olmuş, bu durumda haccı yarım kalacak zannederek ağlamaya başlamıştı. Peygamberimiz kendisine:
- Ne oluyorsun, ay hâli mi gördün? diye sormuş ve ardından şu açıklamayı yapmıştı:
- Bu, kadınlar tâifesine Allah'ın bir yazısı ve takdîridir. Kâbe'yi tavaftan başka hacıların yaptığı herşey'i yap; Kâbe'yi de ay hâlinden kurtulduktan sonra tavâf edersin."
Ne Zaman Başlar, Kaç Yaşına Kadar Sürer?
Hayız hâli, en erken 9 yaşında başlar. Genç kızlar bu hâlin başlamasıyla bülûğa ermiş olurlar.
Bu hâl, en geç 55 yaşına kadar, her ay belli sürelerle devam edip gelir. Bu yaştan sonra da kesilir.
9'dan önce ve 55'ten sonra görülen kanamalar, muayyen halden sayılmazlar. Bir hastalıktan gelen istihaze hâli kabûl edilirler.
Nasıl Belli Olur?
Hayız akıntısı kırmızı, siyah, sarı, bulanık yeşil ve kiremit renklerinde olabilir. Pamukta bu renklerden biri görülse, muayyen hâlin başlamış olduğuna hükmedilir. Muayyen hâl kesildiğinde ise, gelen akıntı beyaz renktedir ve rahimin tabiî akıntısıdır.
Rahimden gelen akıntının ay hâli sayılabilmesi için kadının hâmile olmaması da şarttır. Hâmilelik süresi içinde gelen kan, muayyen halden sayılmaz.
Kaç Gün Sürer?
Muayyen hal, en az 3 gün, en çok da 10 gün sürer. 3 günden (72 saat) az görülen akıntı ile, 10 günden (240 saat) fazla gelen akıntı muayyen halden sayılmaz. Bir hastalıktan geldiği kabûl edilir.
Hayız süresi içinde akıntının devamlı olması şart değildir. Arasıra kesilebilir. Meselâ, bir kadın üç gün dem görse, sonra iki gün akıntı kesilse, sonra yine üç gün daha dem gelse, o kadının hayız müddeti 9 gündür. Ve arada akıntısız geçen iki gün de hayız günlerinden sayılır.
İki Ay Hâli Arasında Kalan Temiz Günlerin Süresi Ne Kadardır?
İki ay hâli arasındaki temizlik süresine "tuhr hâli" denir. Bu süre 15 günden az olmaz, daha fazla olabilir. Buna göre, 15 günden daha evvel ortaya çıkan akıntılar, ay hâlinden sayılmazlar.
Âdet Günleri Süresi Her Ay Muayyen midir?
Bâzı kadınların âdet günleri muayyendir. Meselâ, her ay 5 veya 7 veya 9 gün âdet görürler.
Bâzılarında ise, âdet günleri sabit değil, aydan aya değişkendir. Meselâ, bunlar bir ay 5 gün, bir ay 6 gün âdet görürler. Bu halde ihtiyata uygun davranmak gerekir. Yani, böyle bir kadın, 6. gün oldu mu yıkanır, namazını kılar. Ramazanda ise, orucunu tutar. Çünkü, bu altıncı günde görülen kanın hastalık kanı olma ihtimali vardır. Ancak bu kadın 6. gün çıkmadan kocasıyla cinsî münasebette bulunamaz. Zira bu hal hayız hâli de olabilir.
Âdet Günlerinin Süresinin Değiştiği Nasıl Anlaşılır?
Bir âdet süresinin değişmiş olması için, o âdet süresine aykırı üst üste iki âdet görülmelidir. Meselâ, her ay, devamlı 5 gün âdet gören bir kadın, sonradan üstüste iki defa 4 veya 6 gün âdet görse artık onun âdeti 5 değil, 4 veya 6 gün olmuştur. Şu halde mutad olan âdet süresinin değişmesi, üst üste görülen iki ayrı âdet ile olmaktadır.
Mûtad olan hayız müddetinden fazla olan, fazla süresi 10 günü geçmeyen kanamalar da, âdet hâlinden sayılır. Bu durumda âdet süresi değişmiş kabûl edilir. Meselâ, her ay 7 gün âdet gören bir kadın, sonradan 10 gün görmeye başlasa, 10 günü de hayızlı sayılır. Fakat 10 günü geçen kanamalarda, mutad günden fazla olan günler, âdet hâli değil, istihaze hâli kabûl edilir.
Âdet Çağına Giren Bir Kız, Kendisinde İlk Kanamayı Görünce Ne Yapar?
Âdet görecek çağa gelen bir kız, ilk defa görmeye başladığı âdetten dolayı, hemen namazı orucu terkeder. Bu kıza "mübtedie" denir. Âdet hâli üç günden az sürerse hayızlı olmadığı anlaşılır. Terk ettiği ibâdetleri kaza etmesi gerekir.
İmam-ı A'zam'a göre, âdet tam üç gün devam edip hayız hâli olduğu kesinleşmeden namazı ve orucu terketmek câiz olmaz.
* Bir kadının görmekte olduğu âdetini kocasına karşı inkâr etmesi veya vâkıaya muhalif olarak âdet gördüğünü söylemesi helâl olmaz.
OKUMA PARÇASI: TIBBÎ YÖNDEN HAYIZ KANI
Kadınların hayız hâlinde, ilk iki gün çok kan akar. Günde 2-3, daha sonraları 1-2 bez kirletecek kadar olur. Akan kan, takriben 100 gram kadardır. Kanın kendisi pek pıhtılaşmaz, sulucadır. Buna tenasül yollarındaki akıntılar, bu yolun iç zarlarının döküntüleri ve bu yollarda her zaman pek bol bulunan yabancı pek çok mikroplar karışır. Bütün bunlar, âdet kanına ağır bir koku verir.
Dış tenasül uzuvlarında bulunan ve bu zamanda faaliyeti artan yağ bezeciklerinden sızan yağlar da, bu kana katılınca, koku bütün bütün ağırlaşır. Kan da koyu ve kalın bir hâle girer.
Temizliğe aldırış etmeyenlerde sür'atle üreyen mikroplar, tenasül uzuvlarında çok tahribat yapar. Koku tiksindirici hâl alır. Âdet hâlinde yalnız bu kan değil, kadının teni de, teri de ağır koku neşreder, soluduğunda bile ağır bir koku sezilir.
Bilhassa, temizliğe aldırış etmeyenlerde pek âşikâr olan terin ve tenin bu ağır kokusu, bu ara vücutta çoğalmış bulunan toksik (zehirli) maddelerin ter ve yağ bezelerinden dışarı sızmasındandır.
Kadınlarda hayız hâlinde ekseriya âdet görmeden önce başlayan ve âdet gördükten sonra geçen birçok rahatsızlıklar ortaya çıkar. Bedende kırıklık, kesiklik, bulantı, baş ağrıları, baş dönmesi, isteksizlik, hazımsızlık, şişkinlik, çarpıntı, ter ve bilhassa ayakların üşümesi, burnun tıkanması, sesin kısılması, ağır duymak, gözlerinin önünde sinek uçması, görme sahasının daralması, renkleri iyi seçememek, kaşıntılar, yüzde leke ve sivilceler, uçuk gibi kızartı ve kabartılar, hırçınlık, sinir halleri, ruhî buhranlar gibi..
Ay hâli gecikenlerde, bu rahatsızlıklar şiddetlenir. Âdet gördükten sonra bütün bunlar geçip kadın vücudunda bir iyilik, bir hafiflik duyar. Her kadında başka şiddet ve hususiyet gösteren bu ay hâli rahatsızlıkları, netice itibariyle bize kadının âdet günlerine yakın zamanlarda az çok rahatsız olduğunu ve bu ara her türlü maddî, mânevî yorgunluklardan korunarak mümkün mertebe istirahat etmek zorunda bulunduğunu söyler.
Ay Hâlindeki Yorgunluklar: Birçok ehemmiyetli rahatsızlıklara, fazla kan boşanmalarına, tenasül yollarındaki mikropların sür'atle çoğalmasına, rahim ve yumurtalıkların nezle ve iltihaplarına sebeb olur. İlkin basit gibi görülen bu rahatsızıklar, çok defa ağır rahatsızlıklara yol açar. Kadını kadınlığından ayırır, kısır bile bırakabilir.
Bizde, kadın hastalıklarının çoğu, başta kısırlık olmak üzere, kadınlarımızın bilhassa ay hâllerinde dinlenmemek, bu ara kendilerini fazla yormaktan meydana gelir. Her kadın bunları göz önüne almalı, ay hâlinde kendini hasta bilmelidir. Bu günlerini mümkün mertebe yatakta geçirmeli ve mümkün olmazsa, hiç değilse fazla yorulmaktan sakınmalı; vücut, bilhassa dış tenasül uzuvlarının temizliğine çok dikkatli olmalıdır.
* * *
NİFAS (LOHUSALIK) HALİ
Nifas Neye Denir?
Nifas, doğum sırasında kadından gelen kana denir. Nifas hâline Türkçemizde "Lohusalık hâli" denir.
Nifas Hâli Kaç Gün Sürer?
Nifas, yani, lohusalık hâlinin en az kaç gün süreceği belli değildir. Bir gün bile olabilir. En fazla devam müddeti ise, 40 gündür. 40 günden fazla sürmez. 40 günde kesilmeyip devam eden kan, artık nifas kanı değil, istihaze kanıdır.
Bâzı kadınlar çocuk doğurduktan sonra, ancak 15-20 veya 25 gün kadar nifas görürler. Sonra kan kesilir. Böyle kadınların, nifas süreleri bu kadar olmuş olur. Bundan sonra yıkanır, namaz kılıp oruç tutmaya başlayabilir.
Nifasın âzamî haddi, İmam-ı Şâfiî'ye göre 60 gündür. Yaygını ise, 40 gündür.
Düşük Yapan Kadın Nifaslı Sayılır mı?
Düşük çocukların el, ayak, parmak gibi uzuvları belirmiş ise, nifas hâli meydana gelir. Fakat âzaları henüz teşekkül etmemiş bir düşük ile, nifas hâli vücut bulmaz.
Ameliyatla Doğum Yapan Kadınlar da Nifaslı Sayılırlar mı?
Bir özür dolayısıyla çocuk ameliyatla (sezeryan) alınır ve kan da rahimden değil de karından çıkarsa, nifas hâli tahakkuk etmez. Bu kan, yaradan akan kan hükmündedir. Ancak kan, rahim yoluyla dışarı çıkarsa, kadın nifaslı sayılır.
Nifas Müddeti İçinde Görülen Temizlik, Yani Nifasın Muvakkaten Kesilmesi Hâli Nifastan Sayılır mı?
Evet, sayılır. Meselâ, 10 gün kan gelip 5 gün kesilse, sonra tekrar kanama başlasa ve 10 gün kadar sürse, bu 25 günlük sürenin hepsi de nifastan sayılır.
* Çocuk dünyaya gelirken vücudunun ekserisinin rahimden çıkmasıyla, çocuk dünyaya gelmiş sayılır.
* * *
İSTİHAZE HALİ
İstihaze Hali Nedir?
Hayız ve nifas müddetleri dışında, rahimden akan kana istihaze yani, hastalık kanı denir.
İstihaze kanı, hayız ve nifas kanından farklıdır. Bu kan, damardan geldiği için, ince ve kokusuzdur. Tıpkı burundan vesaire âzalardan akan kan gibidir. Bir özür ve hastalık kanıdır.
HAYIZ - NİFAS ve İSTİHAZENİN HÜKÜMLERİ
I - Hayız ve Nifasla İlgili Hükümler:
Hayız ve nifasın müşterek 8 hükmü vardır:
1 - Hayız ve nifas hâlindeki kadından her türlü namaz mükellefiyeti düşer. Kadınlar hayız-nifas hâlinde oldukları müddet zarfında, namaz kılmaları kendilerine haram olur.
Hayız ve nifas hâlinde iken kılamadıkları bu namazları; kadınlar sonradan kaza etmek mecburiyetinde de değillerdir. Cenâb-ı Hak, fazl ve kereminden onları böyle bir mükellefiyetten afvetmiştir.
İslâm dîni gerçekten kolaylık dînidir. Hayız ve nifaslı kadınların namaz borçları hakkındaki hükmünde de, bu kolaylık prensibini apaçık görmekteyiz. Çünkü, hayız hâli kadınların her ay mübtelâ oldukları ve bir haftaya yakın zamanlarını meşgul eden eziyetli bir durumdur. Bu arada pek çok vakit namazlarını da kılamamış haldedirler. Kadının devamlı olarak kocasının ve çocuklarının hizmeti yanısıra, evinin temizlik ve bakımıyla da uğraştığı malûmdur. Bu durumda olan bir kadının, mecburen terkettiği pek çok vakit namazlarını sonradan kaza etmek zorunda kalmasının, ona ne derece ağır ve zahmetli geleceği apaçık meydandadır.
Nifas hâli için de durum aynıdır. 20 gün, 30 gün, hattâ 40 gün namazını terketmek zorunda kalan bir kadının, bütün bu birikmiş namazları kaza edebilmesi ne kadar meşakkatli olacağı bedihîdir.
İşte, âlemlere rahmet olan İslâmiyet, büyük bir kolaylık olarak, kadınların, hayız ve nifas hâlinde iken kılamadıkları bütün namazları afvetmiştir.
* Hayız ve nifas hâlindeki kadınların namaz kılmaları haram olmakla birlikte, tesbih, zikir ve duada bulunmaları câizdir. Hattâ hayız ve nifas hâlindeki bir kadının, mümkün ise ve vakti de müsait ise, her namaz vaktinde abdest alıp, bir vakit namaz kılacak kadar kıbleye karşı yönelerek oturması, bu süre içinde, tesbih, tevhid ve tehlil ile meşgul olması müstehab bile görülmüştür. Bu şekilde o, hem Rabbini unutmamış ve ibadet zevkini kaçırmamış; hem de Allah'a ibadet hususunda -elinden gelseydi- ne derece arzu ve iştiyak içinde olduğunu da göstermiş olur. Bu güzel ve temiz niyeti sebebiyle, o kadına hayatında en güzel ve en feyizli kıldığı namazın sevabı yazılacağı rivâyetlerden anlaşılmaktadır.
2 - Hayız-Nifas hâlindeki kadınlara, namaz kılmak gibi oruç tutmak da haramdır. Ancak namazdan farklı olarak, tutamadıkları günleri, temizlendikten sonra kaza etmeleri gerekmektedir.
Çünkü, oruç, namaz gibi devamlı olmayıp senede bir ay olduğundan, kadınların tutamadıkları birkaç günlük oruç borçlarını sonradan kaza etmeleri, onlara pek fazla bir zahmet ve meşakkat yüklemez. Bu bakımdan namaz borçları afvedildiği halde, oruç borcu baki kalmış, sonradan kazası istenmiştir.
Âişe validemiz bu hususta şöyle buyurmuşlardır:
"Bize hayız ve nifas hâlleri geldiğinde, Hz. Resûlüllah (asm) tutmadığımız oruçlarımızı kazâ etmemizi emir buyururlardı. Kılmadığımız namazların ise kaza edilmesini emretmezlerdi."
3 - Hayız ve nifas hâlinde olan bir kadına Kur'an okumak da haramdır. Resûl-i Ekrem (asm) Efendimiz, bu hususta şöyle buyurmuşlardır:
"Hayızlı veya cünüp olan kimse, Kur'an-ı Azîmüşşân'dan birşey okuyamaz."
Hayızlı ve nifaslı kadınların veya cünüplerin kunut vesaire gibi çeşitli duaları okumalarında, tesbih ve tehlil kelimelerini söylemelerinde ve Hazret-i Peygambere salât ve selâm getirmelerinde hiçbir mahzur yoktur.
Hayız ve nifaslı halde olanlar, Kur'an-ı Kerîm'i okuyamamakla beraber, onu dinleyebilirler.
4 - Hayız ve nifas hâlinde bulunanların, Kur'an'a ellerini sürmeleri de haramdır. Hattâ bütün Kur'an'ı (Mushaf'ı) değil, bir âyeti, bir âyetin birkaç kelimesini dahi tutmak haramdır.
* Kur'an Kursu öğretmenliği yapan bir kadın, hayız hâlinde öğretim işini yardımcısına yaptıracaktır. Yardımcısı yoksa Hanefî ulemasından Kerhî ve Tahavî'ye göre öğretimini devam ettirecektir.
Kerhî: Öğretmen hanım hayız hâlinde kelime kelime, Tahavî ise, yarımşar âyet söylemekle öğretim yapılmasında 'beis yoktur' demişlerdir.
5 - Hayız-Nifas halinde olan kadınlara (veya cünüplere) mescid ve camilere, zaruret olmadan girmek de haramdır.
6 - Hayız-Nifas hâlindeki kadının veya cünüp olan kadın ve erkeğin, mü'minlerin kıblesi olan Kâbe-i Mükerreme'yi tavaf etmeleri de haramdır.
7 - Hayız-Nifas hâlinde olan kadının kocası ile cinsî münasebette bulunması da haramdır. Bu halde yapılan bir cinsî birleşme, büyük günahlardan (günâh-ı kebâir) sayılmıştır.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"Sana kadınların hayız (âdet) hallerini de soruyorlar. De ki: O (hayız) bir ezâdır. Binaenaleyh siz hayız hâlinde kadınlardan çekilin. Temizleninceye kadar onlara yanaşmayın." (el-Bakare, 222).
Âyette geçen kadınlara yaklaşmama emrinin ne mânâ ifade ettiğini Enes'den (ra) rivâyet edilen bir hadîs-i şerîf şu şekilde açıklamaktadır:
"Yahudiler kadın hayız gördüğü vakit onlarla birlikte yeyip içmezlerdi. Peygamber (asm) ise bu hususta:
"- Her şey'i yapın, yalnız cinsî münasebet müstesna.." buyurdular."
Hayız-Nifas hâlinde iken kadınla cinsî temasda bulunmak dinî yönden olduğu gibi, tıbbî yönden de çok mahzurludur. Kadın bu hallerde hasta hükmündedir. Son derece itinalı bir bakıma ve temizliğe muhtaçtır. Yorulmaktan büyük ölçüde kaçınmalı, mümkün mertebe istirahat halinde olmalıdır. Ayrıca hayızlı kadının dışarı yaydığı ağır koku, erkeği kadından tiksindirmeğe de sebeb olabilir. Bu bakımdan bu nazik dönemde yapılacak cinsî münasebetler, kocayı hanımından tiksindirip soğutabileceği gibi, pek çok kadın hastalıklarına da sebebiyet verebilir. Meselâ: Bugün Avrupa'da kadınlarda çok sık görülen rahim kanserlerinin mühim bir sebebi de, ay hâlinde kadınların kocalarıyla cinsî münasebette bulunmaya devam etmeleri olarak tesbit edilmiştir.
Bir erkeğin hayız hâlinde olan hanımına yaklaşması haram olduğu gibi, kadının ona boyun eğmesi de haramdır.
Eğer, karı-koca bu halde iken, cinsî münasebette bulunurlarsa, her ikisinin de tevbe ve istiğfar etmeleri gerekir. Ayrıca bir veya yarım dinar miktarında altın veya onun bedelini de fakirlere sadaka olarak vermelidirler. [Bir dinar, bir miskal (4 gr.) ağırlığında bulunan altın sikkedir].
Hayız hâlinde olan kadından yatağını ayırmak câiz değildir. Bu tarz davranış, Yahudilerin mezhebidir. Yahudiler ay hâlindeki kadından yataklarını ayırdıkları gibi; onlarla yanyana oturmaz, beraber yemek bile yemezlerdi. Silindikleri havluları bile ayırırlardı. İslâmiyet bu haksız ve bâtıl âdeti kaldırmış, ay hâlindeki kadınla yatmayı, pişirdiği yemeği yemeyi, aynı havluya el, yüz silmeyi mekruh dahi saymamıştır.
Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle buyurur:
"Ben hayızlı iken Nebî (asm) mübarek başını kucağıma yaslar, sonra Kur'an okurdu."
Diğer bir rivâyet:
"Ben hayız hâlinde iken, Resûl-i Ekrem (asm) hazretlerinin mübarek saçlarını tarardım."
Bu hadîslerden anlaşılıyor ki, hayız hâlindeki kadınlar necis (pis) değillerdir. Nifas hâlinde olanlar da böyledir. Bu haller sadece birer hadestir. Yani bâzı dinî mükellefiyetleri ifaya mâni şer'î birer kirlilik hâlidir. Yoksa neces, yani, hakikî pislik hâli asla söz konusu değildir.
Hayız ve Nifastan Kesilen Kadına, Gusletmeden Evvel Kocasının Cinsî Münasebette Bulunması Helâl Olur mu?
Hayız ve nifasın âzamî müddetleri (hayızda 10, nifasta 40 gün) geçince kadınla cinsî münasebet helâl hâle gelir. Guslü beklemek gerekmez.
Ancak yine de kadın guslettikten sonra temas, müstehab kabûl edilmiştir.
10 günden evvel hayız ve 40 günden evvel nifas hâlinin sona ermesi durumunda ise, cinsî münâsebet derhal helâl olmaz. Cinsî münasebetin helâl olması için, kadın ya yıkanmış olmalı veya yıkanmamış olsa bile hayız ve nifas hâlinin bitiminden sonra üzerinden bir namaz vakti geçmelidir. Bu takdirde gusledilmemiş bile olsa, cinsî münasebet helâl hâle gelmiş olur.
8 - Ay hâlinde olan kadının göbek ile diz kapakları arasında kalan avret sahasına kocasının şehvetsiz bile olsa çıplak olarak temas etmesi, el dokundurması da haramdır.
Hayızlı olan kadında kocasının faydalanabileceği, el sürebileceği kısımlar; göbeğin üstü ile dizlerin altında kalan kısımdır.
II -İstihaze Hâline Ait Hükümler:
İstihaze kanı, ne oruca, ne de namaza engel değildir. Cinsî münasebete de mâni olmaz. Ancak istihaze hâlindeki kadınlar, özürlü hükmünde bulunurlar. Özürlülerin tâbi olduğu hükümlere uygun olarak ibadetlerini yaparlar.
Asr-ı Saâdette bir gün bir kadın Peygamberimize gelerek:
"Benden devamlı kan gelir, namazı bırakayım mı?" diye sormuştu.
Peygamberimiz de cevaben:
"Hayır, o damardaki bir hastalıktandır, hayız değildir. Âdet vaktin gelince namazı bırak, âdet hâlin geçince guslederek temizlen ve bundan sonra her vakit namazı için ayrı abdest alarak namazlarını kıl. Tekrar âdet hâli gelinceye kadar böyle yapmaya devam et" buyurmuşlardı. Bu rivayet, istihaze hâlinin özür hâline ait hükümlere tâbi olduğunu açıkça göstermektedir.
* * *
HAYIZ HALİ İLE İLGİLİ FAYDALI BİLGİLER
* Memleketimizde genç kızlar umumiyetle 12-15 yaşları arasında hayız görmeye başlarlar.
* 12 yaşına yaklaşan bir kıza sâhip olan bilgili ve anlayışlı bir anneye bu devrede düşen en mühim vazife, kızını bu konuda aydınlatmaktır. Bunun için de kızı ile bir arkadaş gibi konuşup, ona günün birinde idrar yolundan biraz kan geldiğini göreceğini, bunun normal bir hâdise olduğunu, korkmaması gerektiğini, çünkü anne olacak her genç kızda, belli bir yaştan itibaren bunun görüldüğünü ve görüleceğini, bunun adına aybaşı veya hayız dendiğini, bunun gebelik ve lohusalık durumları hariç 45-55 yaşına kadar, muntazaman ve her ay görüleceğini, çünkü Allahımızın kadınları bu hilkatte ve bu fıtratta yarattığını, bunda nice hikmetler bulunduğunu ve ay başılı devrede temizliğe bilhassa dikkat edilmesi gerektiğini öğretmesi lâzımdır.
* Hayız denince akla ilk gelecek şey temizliktir.
Çünkü, bir kadının sıhhatli, huzurlu ve neş'eli olması, maddî bakımdan aybaşı günlerinde riayet edeceği temizlik derecesine ve dolayısıyla aybaşısının her ayın belli günlerinde başlayıp bitmesine, aybaşı kanının normal miktarda ve ağrısız olarak gelmesine, yani normal bir aybaşı görmesine bağlıdır.
* Her kadın ve genç kız, bu temizlik için:
* Tülbentten kesilip dikilmiş yumuşak bir bezi veya bir deniz süngerini, bir de iyi kaliteli bir sabunu, el altında bulundurmalıdır.
* Gerek normal ve gerekse aybaşılı günlerinde, günde en az bir defa ılık sabunlu su ile tülbenti veya deniz süngerini ıslatarak kasık aralarını yıkayıp kurulamalıdır.
* Ayrıca geceleri yatarken dişlerini temizlemeli ve ayaklarını -bilhassa ayak parmaklarının arasını- sabunla yıkamalıdır.
* Her genç kız ve kadın, normal günlerinde -hiç olmazsa- gün aşırı, aybaşılı günlerinde ise hergün mutlaka ılık su ile yıkanmalıdır. Ve bu yıkanma esnasında kasık aralarını, göğüs ve koltuk altlarını parmak aralarını gene sabunlu bezle yıkamalıdır.
* Bir kadın aybaşı günlerinde yıkanıp temizlenirken, sıcak ve soğuk su değil, ılık su kullanmalıdır.
Çünkü soğuk su ile yıkanırsa, aybaşı sebebiyle vücudunun ne de olsa yorgun ve halsiz olduğu bir devrede, kendisini üşütmüş olur ki bu hal birçok tehlikeli hastalıklara yol açar.
Kasık arası temizliğini soğuk su ile yaparsa, hem bu bölgeyi üşüterek mikropların faaliyetini artırmış olur, hem de soğuk su, bâzı hassas kadın ve kızlarda aybaşının vaktinden önce ve âni kesilmesine sebeb olur.
Sıcak suyun mahzuru ise, kanamanın artmasına yol açmasıdır.
* Aybaşılı bir kadının tutunacağı bezler:
* Gayet yumuşak, meselâ tülbentten kesilip dikilmiş,
* Mutlaka ütülenmiş,
* Kolaylıkla değiştirilebilen bezler olmalıdır.
Düşük kaliteli, kaba elyaflı pamukların kullanılması doğru değildir. Bu nevi pamuklar kanamayı artırırlar. Fakat eczahanelerde satılan rule halinde veya dışı eterli yani mikropsuz gazlı bezle sarılı hususî pamuklar vardır ki her bakımdan tavsiyeye şâyândır.
* Aybaşı temizliği yalnız kadınlar için değildir. Evli olmayan genç kızlar da bu temizliği aynı şekilde yapmak zorundadırlar.
Bilhassa genç kızların bu temizliğe küçük yaştan alışmış olmaları, onların hayatları boyunca sıhhatli olmalarını sağlar.
* Aybaşı günlerinde kadınlar ve genç kızlar her türlü yorgunluktan sakınmalıdırlar.
Sancıları varsa, kanamaları normalden çok veya az ise, hulâsa, şikâyetleri mevcut ise, hiç vakit geçirmeden bir doktora müracaat etmelidirler.
Soğuk duşlardan, kendilerini ve bilhassa ayaklarını üşütmekten, uzun yol yürümekten, ata ve bisiklete binmekten, ayaklı dikiş makinesi kullanmaktan, ağır yük kaldırmaktan, uykusuzluktan sakınmalıdırlar.
Fena koku neşreden yiyeceklerden çekinmelidirler.
OKUMA PARÇASI: KADINLARIN AY HALLERİNDE BAĞLI OLDUKLARI SAĞLIK KURALLARI
Bilindiği gibi kadınlar ayda (dört haftada) bir kez hayz (regl) devri geçirirler. Bu süre ortalama bir haftadır. Ay günü dediğimiz (Hayz-Regl)'in fizyolojik bir amacı vardır. Ayda bir kez yumurta hücresi yapan anne adayı kadın, bu yumurtayı rahime gönderir. Eğer yumurta döllenmişse gebelik devam eder. Döllenmemişse o yumurta ile rahimin içi yüzeyindeki doku, kanama yolu ile dışa atılır ve yeni yumurta yapma dönemi için rahim iç yüzeyi özenle yeniden yapılır. Her ay tekrar edilen bu olay; döllenmiş yumurtaya yataklık edecek olan rahim içi dokusuna hilkatin verdiği önemden kaynaklanmaktadır. Rahim içi dokusunun tazelenmesi, döllenmiş yumurtanın yuvasında en ufak eskimiş bir arızaya müsaade etmemektedir. Böylece insan bu müstesna hazırlıkla hayata ilk adımını atmaktadır. Hanımlara zahmet ve eza şeklinde yansıyan bu olayın onlara sağlık açısından mükâfatı da vardır.
Regl (hayz) zamanında hanımların sağlıklarına karşı çok titiz olma gereği âşikârdır. Bunun nedeni rahim içi dokusu atılırken tüm kan damarlarının genişlemesi ve çevrede mikroplara karşı elverişli bir ortam oluşmasıdır.
Son yıllarda rahim ve çevresinin Lenf (beyaz kan dolaşımı) sistemi üzerinde yapılan araştırmalar göstermiştir ki, bu devrede kan damarlarındaki bu genişlemeler kanama süresince rahim ve çevresinde korunma sisteminde zaaf uyandırmaktadır. Nitekim bu devrede plaz ve benzeri nedenlerle ortaya çıkan üşütmeler zaafa uğramış Lenf sistemi nedeni ile ağır kadın hastalıklarına yol açmaktadır.
Cinsî temas bu dönemde kesin olarak sakıncalıdır. Erkek ve kadın herhangi bir hastalık taşımasalar dahi, her iki cinsiyetin organlarında sıradan mikroplar bulunabilir. Bu esnada cinsî temas, korunma açısından çok duyarlı olan kadında telâfisi güç kadın hastalıkları (ilhitaplanmalar) doğurur. Eğer kadında yumurtalık iltihabı gibi günümüzde pek sık görülen hastalıklar varsa onları çevreye yayarak büyütür.
Regl (hayz) sırasında cinsel bir ilişkinin kesin olarak, özellikle kadında ortaya koyacağı sonuçlar, açık bir yaraya elle dokunmaktan, ameliyatı eli yıkamadan yapmaktan farksızdır.
Yine rahim ağzı ve boynunda çok hassas olan iç deri (mukoza) erozyonları, özellikle Regl (hayz)'ın tamamen bitmediği günlerde yapılan cinsel ilişki ile çok yakından ilgilidir.
Son yıllarda rahim Lenf sistemine ve rahim ağzı ve boynu iç derisine verilen önem öylesine ciddidir ki, en ufak ihmalin bu bölgede nice dönüşü imkânsız sorunlara yol açtığı tartışılmaz hale gelmiştir.
Doğum kontrol sistemi içindeki sakıncalı görülen tartışmalar bile, özellikle bu noktada toplanmaktadır.
Rahim içi derisi olsun, rahim ağzı dokusu olsun kadın hayatının en hassas noktasıdır ve bilim bize en yeni bulguları şöyle demektedir:
Bu bölge oyuncak değildir. Bu bölgede iyimser tahminlerden çıkacak yorumlara yer yoktur. Önemli bir sorun da Regl (hayz) sırasında özellikle iki haftada rahim ve rahim ağzı mukozasında (iç deri) ortaya çıkan hormon değişimlerine bağlı hücre değişimleridir. Bu dönem, hormonların kendi kompitür sistemleri içinde adeta cirit attıkları bir dönemdir. Dışardan yapılacak en ufak hatalar (cinsel ilişki, üşütme vs.) bu epitel değişimlerini fırtınalı çıkmazlara sürükler.
Lenf biyolojisini, epitel değişim süreçlerindeki incelikleri günümüzde öğrenen bilim dünyamız, (hayz) regl zamanında cinsel ilişkiyi beyine ateşle yaklaşmadan başka değerlendiremez. Böyle bir ilişkinin tıbbî faturası, icâbında yıllar sonra ödenir. (Dr. Halûk Nurbaki, Diyanet Gazetesi, Sayı 290, sh. 14-15.)
* * *
OKUMA PARÇASI: İNCE HESAP
Çapa Tıp Fakültesi'nde, dersini bitirip sınıftan çıkmak üzere olan Prof. Cevat Babuna öğrencilerinin şu sorusuyla karşılaşır:
- Hocam, erkek hayatının sonuna kadar çocuk sahibi olabilme kabiliyetini korurken, kadın belli bir yaştan sonra bu kabiliyeti geri gelmeksizin kaybediyor, neden?"
Prof. Cevat Babuna, kendinden emin öğrencilerine döner ve: "- Neden insanlar çocukken de çocuk yapma istidadında değillerdir dersiniz?" diye sorar. Ve devam eder: "- Meselâ 5 yaşında, 6 yaşında da çocuk yapabilseler. Çünkü doğacak neticeyi taşıyabilecek güce ve sorumluluğa henüz erişmemişlerdir. Kadın ve erkek çocuk yapma hakkına, ancak doğacak çocuğun bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek hale geldiklerinde sahip olabiliyorlar. Peki bu hakkı neden 40-50 yaşlarından sonra kadın kaybediyor da erkek kaybetmiyor? Bildiğiniz gibi doğum olayı kadının fizyolojik dengesini zorlayan bir stress, bir travmadır. Elli yaşın üstündeki kadınlarda muhakkak ki doğumun ölümcül tehlikeleri olacaktır. Görüyorsunuz bu yük taşıyabileceği hale gelince kadına veriliyor. Taşıyamayacağı yaşa gelince de alınıyor. Erkek için ise böyle bir durum söz konusu değil.
* * *
İSLÂM'DA İBADET
İbâdet Ne Demektir, Niçin İbâdet Ederiz?
İbâdet, Allah'ın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçmak, Onun rızasına uygun hareket etmek demektir. Niçin ibâdet ettiğimize gelince:
* Herşeyden önce, yaratılış gayemiz olduğu için ibâdet ederiz. Çünkü Allah, biz insanları kendisini tanıyıp îman etmemiz ve ibâdette bulunmamız için yaratmıştır.
Bu husus Kur'ân-ı Kerîm'de şu şekilde beyan edilmiştir:
"Ben insi ve cinni ancak beni (îmanla tanıyıp) ibâdet etsinler diye yarattım." (ez-Zâriyât, 56).
Bir mü'min olarak, âyet-i kerîmenin ifade ettiği yaratılış gâyemize uygun şekilde hareket eder, Yaradanımıza karşı ibâdet ve kulluk vazifemizi yerine getirmeye çalışırız.
* Ayrıca bize pek çok nimetler verdiği için de, o nimetlere bir teşekkür olarak Allah'a ibadette bulunuruz.
Küçük bir hediyesini aldığımız birine, tekrar tekrar teşekkür ederken, sayılamayacak kadar çok nimetlerine, hediye ve ikramlarına mazhar olduğumuz Allah Teâlâ'ya karşı ibâdetle teşekkürde bulunmazsak, ne derece nankörlük etmiş olacağımız açıktır. Böyle bir nankörlüğe düşmemek için, ibâdet vazifemizi noksansız yapmaya gayret gösteririz.
Allah bizi yoktan vâr etmiş, binlerce duygu ve cihazlarla donatmış, o duygu ve cihazlarımızın ihtiyacı olan herşey'i yaratmış, hayatla birlikte insâniyet, îman ve hidâyet nimetlerini de vermiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın nimetlerinin sonsuz olduğu ve saymakla bitmiyeceği şu şekilde belirtilmektedir:
"Allah'ın nimet(ler)ini saymaya kalksanız (değil tek tek saymak) topyekün bile sayamazsınız." (en-Nahl, 18).
Bu kadar sonsuz nimetler karşısında bizlere düşen vazife: Nimet sâhibi Cenâb-ı Hakk'ı tanımak ve sevmek, ibâdetle tanıyıp sevdiğimizi göstermek, verdiği nimetlerinden dolayı daima şükür ve minnet duyguları içinde bulunmaktır.
* Yapmış olduğumuz ibâdet ve şükürler, aslında bu dünyada bizlere verilmiş olan nimetlerin tam karşılığı olmaktan çok uzaktır. Halbuki Allah, îman edip ibâdet yaptığımız takdirde, bizler için ayrıca âhirette daha büyük nimetler hazırlamış, Cennette ebedî saâdetler va'detmiştir. Bu durumda Allah'ın âhirette vermeyi va'dettiği bu ni'metler, tamamen onun hususî lütuf ve ihsânı, fazlı ve ikrâmı olmaktadır. Yoksa, bizim yaptığımız ibâdet ve şükürlerin karşılığı, ücreti değildir.
Bu hususu Peygamber Efendimiz şu şekilde ifade buyurmuşlardır:
"Sizden hiçbir kimseyi, kendi ameli (ibâdeti) Cennete girdiremez. Beni de, amelim Cennete koyamaz. Bu, ancak Allah tarafından bir RAHMET ile olacaktır.."
* İbâdet Deyince Akla Namaz, Oruç Gibi Emirler Gelmektedir. İbâdet, Sadece Bunlardan mı İbârettir?
Hayır, ibâdet sadece dînin namaz, oruç gibi emirlerinden ibâret değildir. Allah'ın rızasına uygun düşen her şey, her hareket, her söz, her fiil, her düşünce ve niyet ibâdet kabûl edilmektedir. Allah'ın emirlerini tutmak kadar, yasaklarından kaçmak da ibâdettir. Bu bakımdan ibâdeti ikiye ayırmak mümkündür:
1. Amel-i sâlih, 2. Takvâ.
Amel-i sâlih, namaz, oruç, v.s. gibi Allah'ın emirlerini yapmak demektir.
Takvâ ise, içki, kumar, zinâ gibi Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçınmak mânasınadır.
İbâdetin Ferd ve Cem'iyete Sağladığı Faydalar Nelerdir?
1. İbâdetin mühim faydalarından biri, îtikadî ve imanî hükümleri kalb ve ruhlarda kökleştirip sâbit hâle getirmesidir.
Bilindiği gibi, bilgi, ancak pratikle, tecrübe ile artar, gelişir, kökleşip meleke hâlini alır. Pratiği ve tatbikatı yapılmayan kuru bir bilginin muhafazası zor olduğu gibi, insana hayatta faydası da az olur. İmanî ve îtikadî bilgi ve hükümler için de, aynı durum söz konusudur. Bu tür bilgi ve hükümlerin insanda kökleşip yerleşmesi, meleke hâline gelmesi, ancak ibâdet sâyesinde mümkün olur. Çünkü "Allah'ın emirlerini yapmak, yasaklarından da kaçmak" demek olan ibâdet, îmanın pratiği ve tatbikatı hükmündedir.
İbâdeti terketmek, îmanın insan davranışları üzerindeki müsbet te'sîrinin zamanla zayıflayıp kaybolmasına sebeb olur. İnsan davranışları üzerinde îmanın te'sîri zayıfladıkça da menfî duygular, kötü huylar, zararlı arzular, onun his âlemini kaplar; çeşitli günah ve kötülükleri işlemeye zorlar. Bu bakımdan, îman ile ibâdetin birbiriyle yakından alâkası vardır. İman bir lâmba ise; ibâdet, rüzgârlar karşısında onu sönmekten kurtarmak ve ışığını daha da fazlalaştırmak için lâmbaya takılan şişe hükmündedir. Peygamber Efendimiz ibâdetin îmanı koruyucu rolüne işâreten, "İman çıplaktır. Elbisesi ise takvâdır" buyurmuştur. Takvâ, bilindiği gibi, Allah'ın nehiylerinden kaçınmak, haram ve günahlardan uzak durmak demektir ki, bunun ibâdet olduğunu yukarda belirtmiştik.
2. İbâdet, ferdî hayatın tanzîminde de büyük rol oynar. Çünkü, ibâdet, fikirleri Cenâb-ı Hakk'a çevirttirir; zihinlerde Allah'ın azamet ve büyüklüğünü yerleştirir. Bu ise, kulun, her yaptığı işte Allah'ın rızasını düşünmesini, İlâhî emirlere ve yasaklara riayet ve itâatini netice verir.
Böylece, kulun şahsî hayatı, dînin gösterdiği istikamet üzere tanzîm edilmiş, maddî ve mânevî bir disiplin altına alınmış olur.
3. İbâdetin ferdleri birbirlerine kaynaştırmada ve cem'iyette huzur ve âhengi sağlamada da büyük rolü vardır. Aynı kıbleye yönelerek ibâdet etmek, Müslümanlar arasında kopmaz bir bağlılık ve bitmez bir alâka te'sîs eder. Bu bağlılık ve alâka da sarsılmaz bir kardeşliği, ciddî bir sevgiyi, samimî bir dostluğu netice verir.
Bu sâyede, cem'iyet hayatı huzur ve rahata kavuşur; maddî ve mânevî terakkiye ulaşır.
4. İbâdetin insanın moral dünyası, ruh âlemi üzerindeki te'sîrine gelince:
İbâdetini yerine getiren bir mü'min, kalben müsterihtir. Ruhen kuvvetlidir. Mânen güçlüdür. Hayatı boyunca, vazifesini yerine getiren bir insan psikolojisi içinde, gönül huzuru ile, mutlu yaşar.
Ruhen daralmaz, bunalmaz, morali bozulmaz. Engeller, zorluklar, imkânsızlıklar karşısında hüzne ve ye'se kapılmaz; metanet ve güvenini kaybetmez. İbâdet yapan kimsenin iç âlemi, düzenli ve kararlıdır. Ruhî fırtınalar, tenakuz ve çatışmalar onda görülmez.
5. İbâdet şahsî kemalât ve olgunluğa da en büyük vesiledir.
Bilindiği gibi insan, cismi itibariyle küçük, zayıf ve âciz bir varlıktır. Buna mukabil o, yüksek bir ruh ve büyük bir istidadın sâhibidir. Meyil ve arzuları sonsuza kadar uzanmış; emellerine, duygu ve hislerine yaratılıştan hiçbir sınır konulmamıştır.
İşte böyle bir fıtratın sahibi olan insanın ruhunu yükseltip genişlendiren ibâdettir.
İstidât ve kâbiliyetlerinin inkişafını sağlayan ibâdettir.
Meyil ve arzularını ulvîleştiren ibâdettir.
Emellerini gerçekleştiren, ümidlerini, filizlendirip yeşerten ibâdettir.
Fikirlerini disiplin altına alarak doğru düşünce ve sıhhatli muhâkemeyi te'min eden ibâdettir.
Duygu ve hislerini had altına alan, ifrat ve taşkınlıklardan kurtaran ibâdettir.
Özetle diyecek olursak, insanı insandan beklenen kemâlâta, ahlâkî ve ruhî olgunluğa ulaştıran ibâdettir..
OKUMA PARÇASI: İNSAN İBADETLE ALLAH'A YÜKSELİR
İbâdet, ruhun Allah'a doğru yükselmesidir. İnsan için ibâdet, hususiyle bunalma zamanlarında, en büyük bir teselli, ruhî istinad, huzur ve kuvvet kaynağıdır. İbâdetten maksad, Allah'ı anmak ve kendini O'nun huzurunda görerek bu sayede hayvanî heves ve ihtirasların şiddetini kırmak, insanlara merhamet, şefkat ve sevgi hisleriyle bakmak ve bağlanmak, vücudu ve ruhu daimî bir temizlik içinde tutmaktır. Buna herkesin ihtiyacı vardır. İnsan, zengin-fakir, kuvvetli-zayıf ne vaziyette bulunursa bulunsun, mânevî bir desteğe ve bir enerji ihtiyatına daima muhtaçtır. Bunu herkes kendi hayatında ve kendisiyle başbaşa kaldığı zaman duyar ve tecrübeleriyle bilir.
Hiçbir eğlencenin bizi eğlendiremediği zamanlarımız, hiçbir devanın dindiremediği acılarımız oluyor. Hiç düşmeyeceğini sananlar günün birinde düşüyor, kimseye muhtaç olmayacağını umanlar günün birinde zaruret içinde kıvranıyor. Hastalık ve sağlık gibi haz ve keder de insan içindir. Öyle me'yus ve kederli anlarımız oluyor ki, bu anlarda en yakınlarımızı bile, kendimizden uzak hissediyor ve bunalıyoruz. İşte o zaman, fakat maalesef çok kere sadece o zaman, mâneviyat ihtiyacı duyuyoruz. Din ve mâneviyat, tıpkı sağlıkta kıymeti bilinmeyen sıhhat gibidir.
İtalyan fikir ve devlet adamı Francesko Nitti'nin dediği gibi, "Allah'a îman; nasıl bir şekilde tecelli ederse etsin ve nasıl bir din formasına bürünürse bürünsün, hiçbir ilmî ve felsefî doktrinin tatmin edemeyeceği bir ruh ve bir insan iç ihtiyacına cevab vermektedir.
İnsanlar muhtaç oldukları iç huzurunu ve ruh sekînetini, daima dinde ve mâneviyat sırrında arayacaklardır. Şuna inanmalıdır ki, ruhlarında îman etme istidadı taşıyan insanlar için, Allah'a îmanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Ve bir iç disiplini olarak, dînin kudret ve metanetine hiçbir siyasî veya ictimaî doktrin yetişemez. Fakat dînin bu disiplin kudreti ve insanda iç huzuru ve sekîneti meydana getirme sırrı, ibâdette gizlidir. Ferd, bu sırrın derinliğine ancak, ibâdet ile nüfûz edebilir."
Elhâsıl ibâdet, ferdi Hâlik'ına (Yaradan'ına) yaklaştırmak suretiyle, onda zengin bir mâneviyat kuvveti yaratır. Ve insandaki (mukaddesat) duygusunu (sens du sacr) inkişaf ettirir. İnsan, ibâdet ve dua ile Allah'a yükselir. Ferd, bu kuvvet ve bu duygu sayesinde, hayatın binbir güçlüğüne karşı kendinden kolayca mukavemet imkânı bulur.
Dikkat edersek, mâneviyat kuvvetinden mahrum olanlar, bunalma anlarında selâmeti ya kendilerini sefahatle avutmakta veya kilimin dört ucunu bırakıp serseriliğe vurmakta, yahut da intihar etmekte arar. İyi günlerinde mâneviyatı hiçe sayanlardır ki, uğradıkları bir felâket karşısında kederden hasta olup ölürler.
Hakikî dindarlardan ne sefih ve serseri olanı görülmüş, ne de kederinden hasta olup intihara kalkışanı işitilmiştir. Çünkü dindarın nazarında, fâni bir dünyanın çok kısa bir hayatı ve çabuk geçici zevki, kederden kıvranmağa değmez.
Bunun içindir ki bir memlekette mâneviyat bağları çözüldüğü zaman, sefahet ve her çeşit cinayet alıp yürür, intiharlar çoğalır ve insanlar birbirinin kudurmuş kurdu olur, kimsenin kimseye güveni kalmaz. Kardeşler birbirine göz koyar, evlât ana-babalarını, talebe hocalarını vurup öldürür. En yüce mevkilere yükselmiş devlet adamları, ellerini en âdî ve iğrenç işlere sokup bulaştırır.
Fakat garibi şudur ki, bütün bu sefalet ve redâetlerin hakikî sebebleri aranmaz. Herkes birbirini ayıplar ve itham eder. Fakat asıl ayıbın, nereden neş'et ettiği üzerinde durulmaz. Emin olunuz, hakikî sebeb, ruh boşluğudur; asıl ayıp, mâneviyat ve mes'uliyet duygusu yokluğudur. (Ali Fuad Başgil, Din ve Lâiklik)
* * *
İbâdetin Allah Katında Makbûl Olması Neye Bağlıdır?
Yapılan ibâdetlerin Allah katında makbûl olmasının tek şartı vardır. O da İhlâs'tır.
İhlâs, yapılan ibâdetin ruhu hükmündedir. İhlâssız yapılan ibâdet, ruhsuz, sadece kuru bir şekilden ibarettir. Allah katında hiç bir değer ve kıymeti yoktur.
İbâdette ihlâs ise, ibâdeti sadece Allah'ın bir emri olduğu ve rızâ-yı İlâhîyi kazanmağa vesile bulunduğu için yapmaktır. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri, şu şekilde ifade ederler:
"Ubûdiyet, emr-i İlâhîye ve rızâ-yı İlâhî'ye bakar. Ubûdiyetin dâîsi (yapılma sebebi) emr-i İlâhî ve neticesi rızâ-yı Hak'tır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir."
Eğer dünyevî bir menfaat ve fayda ibâdet yapmaya sebeb yapılsa, ihlâs kaçar, o ibâdet de bâtıl olur, yani, Allah katından kabûl görmez.
Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde, işlenen amel ve ibâdetlerde ihlâsın yerini şu şekilde belirtmişlerdir:
"Muhakkak Allah Teâlâ amel ve ibâdet olaraktan yalnız zâtı için hâlis olanı, rızâsı istenerek yapılanı kabul buyurur."
İşlediğimiz İbâdetlerin Neticesinde Dünyevî Bâzı Faydalar da Elde Etmemiz İhlâsa Aykırı mıdır?
İşlenen ibâdete esas tutulmamak ve kasden istenilmemek şartiyle, kendiliğinden meydana gelen ve Allah tarafından talep edilmeksizin verilen dünyevî fayda ve menfaatler, ihlâsa aykırı düşmez ve ibâdetin makbûliyetine bir engel teşkil etmez. Hattâ bu gibi faydalar, dinî yaşayışı zayıf olanları şevk ve heyecana getirip onların dinî bağlarını kuvvetlendiriyorsa, bunları nazara vermek, hatırlatmak câiz bile olur. Ancak yine de ibâdetin mutlaka Allah rızâsı esas alınarak, sırf emredildiği için yapılması şarttır. Dünyevî neticeler, şevk unsuru olmaktan öte, sebeb ve gaye hâline getirilmemelidir.
İbâdette En Yüksek Derece Nedir?
İbâdette en yüksek derece, ihsan derecesidir. İhsan derecesine ulaşan bir kul, ibâdette ihlâsı, tam olarak kazanmış demektir.
Peygamber Efendimiz (asm) ihsan derecesini şöyle tarif etmiştir:
"İhsan, Allah'ı görüyormuşçasına Allah'a ibâdet etmendir. Zîra sen O'nu görmüyorsan da O seni görüyor."
Allah'ın her zaman kendisini gördüğünü düşünerek, her an O'nun huzurunda olduğunu hissederek yapılan ibâdete, elbette Allah'ın rızasını kazanmak ve emirlerine itâat etmek düşüncesinden başka hiçbir duygu karışmaz. İnsan böylece ibâdetin ruhu olan ihlâsa en mükemmel şekliyle ulaşır.
İbâdetin Âdâbı Nedir?
İbâdetin en mühim edebleri şunlardır:
1 - İbâdeti sırf Allah için yapmak. Çünkü ibâdetin Allah katında makbûl olması buna bağlıdır.
2 - İbâdeti devamlı yapmak.
Hadîs-i şerîfte:
"İbâdetin Allah'a en makbûl geleni, az bile olsa, devamlı yapılanıdır" buyurulmuştur.
İstikrar ve devam, dinî amellerin ve ibâdetlerin en mühim unsurudur.
Amellerin makbûlü, çok yapılıp fakat kısa zamanda usanılıp terk edileni değil; normal yapılıp ancak ömür boyunca devam ettirilenidir.
3 - İbâdeti zamanında yapmak.
Vakti içinde edâ edilen bir farzla, sonraya bırakılıp kazâ edilen arasında büyük fark vardır. Bu itibarla ibâdet zamanlarını kollamak; namaz, oruç gibi birbirini tâkip eden ibâdetlerin birini bitirince, diğeri için mânen ve maddeten hazırlanmak büyük bir fazîlettir.
4 - İbâdeti kusursuz yapmaya çalışmak.
İbâdetler Allah'a karşı yapılan bir kulluk vazifesi olduğu için herbirinin edebine, erkânına, farzına, vâcibine ve sünnetine riayet edilerek yapılması, güzelce ve dikkatlice edâ edilmesi gerekir.
İbâdet Kaç Kısma Ayrılır?
Üç kısma ayrılır:
1 - Bedenle yapılan ibâdetler: Namaz, oruç gibi ibâdetlerdir.. Dua ve tefekkür de bu kısma girerler.
Âyet-i Kerîmede meâlen, "Duânız olmasa ne ehemmiyetiniz var" buyurulmak suretiyle duânın önemine işâret olunmaktadır. Tefekkür konusunda da hadîs-i şerîfte: "Bir saat (Allah'ın kudret ve azametini) tefekkür, bir sene nâfile ibâdet yapmaktan hayırlıdır" buyurulmuştur.
2 - Malla yapılan ibâdetler: Zekât, fitre ve benzeri ibâdetler.
3 - Hem beden, hem de malla yapılan ibâdetler: Hac gibi.
Cenâb-ı Hakk'ın Ne İhtiyacı Var ki Bizden İbâdet Etmemizi İstiyor, Kur'an'da Pek Çok Yerde Israrla İbâdeti Emrediyor?
Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir şey'e ihtiyacı olmadığı gibi, bizim ibâdetimize de ihtiyacı yoktur. İbâdete asıl muhtaç olan biziz. İbâdet bizim mânevî yaralarımıza bir devâdır. Ruhumuzun gıdası, kalbimizdeki hastalıkların ilâcı ve şifasıdır. Bu bakımdan Cenâb-ı Hakk'ın bize ibâdeti emretmesi, yine bizim fayda ve istifademiz içindir.
Bir doktorun hastasına bâzı ilâçları ısrarla tavsiye etmesi, kendinin bir ihtiyacı ve menfaati olduğu için değil, hastanın faydası ve iyileşmesi içindir. Doktora "Ne ihtiyacın var ki bu ilâçta ısrar ediyorsun" demek ne kadar mânasız ise, Cenâb-ı Hakk'ın ibâdet emrine karşı da, "Ne ihtiyacı var ki bize emrediyor" diye düşünmek o kadar mânasız ve mantıksız olur.
OKUMA PARÇASI: İBADETE MUHTACIZ
"Cenâb-ı Hak senin ibâdetine, belki hiç bir şey'e muhtaç değil. Fakat sen ibâdete muhtaçsın, mânen hastasın. İbâdet ise mânevî yaralarına tiryaklar hükmünde(dir).." Bediüzzaman
En güzel şey, karşılıksız kerem ve ihsanda bulunmaktır. Bunu idrâkten âciz kimseler, bâzı hakikatları kendi bozuk akıl terazilerinde tartmakta ve hakikata zıd neticeler çıkarmaktadırlar.
Bunlardan bir kısmı, "Cenâb-ı Hakk'ın (hâşâ) ne ihtiyacı var ki kendisini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinatı yaratsın ve bize namazı ve ibâdeti emretsin?" şeklinde ahmakça bir soru sormaktadırlar.
Bu kimseler bu soruyu sorarken zahmet edip etraflarında bulunan varlıklara bir göz gezdirseler, sorularının cevabını alacaklardır. Meselâ, güneş insanlara ışık vermekle beraber, insanlardan karşılık olarak ne beklemektedir? Küre-i Arz, insanları sırtında gezdirmekle onlardan nasıl bir yardım ümid etmektedir? Veya limon ağacı, kendisinin hiç ihtiyacı olmadığı halde C vitaminiyle yüklü limonları verirken, bir lütfun karşılığında insanlardan neyi istemektedir. Misaller çoğaltılabilir.
İşte insanlardan alt seviyede bulunan mahlûkat dahi insanın hiçbir şey'ine muhtaç değilken, bil'akis insan onlara muhtaç iken, bir insan hangi akılla Hâlik-ı küll-i şey hakkında yukarıdaki soruyu sorabiliyor?
Bir doktor lütuf ve merhametiyle fakir kimseleri bedava tedâvi etse, "Bu doktorun ne ihtiyacı var ki böyle yapıyor?" denilmez; denilse dîvanece bir soru olur. Zira doktor, zaten ihtiyacı olmadığı için sırf merhametinden bu lütfu yapıyor. Veya bir doktorun, verdiği ilâçları içmesi hususunda yaptığı ısrarı gören bir hasta, "Doktorun ne ihtiyacı var ki bu ilâcı bana zorla içiriyor?" şeklinde bir soru soramaz.
İşte Allahü Teâlâ da bu kâinatı lütfuyla bize hizmetkâr yaptığı gibi, itâat ve ibâdeti de yine lütfuyla bizlere emrediyor, ta ki onlar ile ebedî saâdete mazhar olalım. Bu hakikatı bir misalle izah etmeye çalışalım:
Ana rahmindeki bir çocuğu şuurlu farzediniz. O çocuk, gözüyle, o âlemde bir şey göremediği için, "Yahu şu gözler bana niçin takılmış?" diye itirazda bulunacaktır. Ona "Bu gözler sana başka bir âlemde lâzım olacak, o âleme gittiğin zaman bu gözler sâyesinde yerlerde ve göklerdeki hârika san'atları temâşâ edeceksin", denilse, "Ben görmediğim şey'e inanmam" diye bu hakikatın karşısına çıkacaktır. Daha sonra itirazlarına devamla, burnunun neye yaradığını ve ne için yüzünde kalabalık ettiğini soracak ve kendisine bu âletle başka bir âlemde güzel kokular alacağı söylendiğinde bu hakikati de inkâra gidecektir. Aynı şekilde, kollarının kalabalık ettiğinden, ayaklarının lüzumsuzluğundan bahisle sadece göbeğinden beslenmesine nazar edecek, ağzını dahi lüzumsuz bulacaktır.
İşte Rahîm-i Zü'l-Cemâl ana rahminde rahmetiyle bizim elimizden tutmuş, bizi kendi fikrimizle başbaşa bırakmamış ve bu dünyada lâzım olacak bütün cihazatı takarak bizleri bu dünyaya göndermiştir.
İşte, O Hakîm-i Zü'l-Cemâl bu dünyada bizi bir imtihana tâbi tutmuş ve bu âlemden sonra gideceğimiz âhiret âleminden hakkıyla istifade edebilmek için nasıl hareket etmemiz icâbettiğini Nebiyy-i Zîşan (asm) ve Kur'an-ı Kerîm'iyle bizlere bildirmiştir.
Bu imtihanda, ana rahmindeki bahsettiğimiz çocuğun düştüğü aptallığa düşmeyip; namaz, oruç, hacc, zekât gibi ibâdetlerin ve diğer emir ve nehiylerin niçin yapıldığını sormadan onlara harfiyyen riayet ettiğimizde, âhirette bu ibâdetlerimizden ebediyyen istifâde edeceğiz. Aksi halde, bu dünyaya gözsüz, elsiz, ayaksız, ağızsız ve kulaksız ilh.. gelen bir çocuk gibi, âhirete gittiğimizde, Cennet'te bize hayat hakkı tanınmayacağı muhakkaktır.
Kaldı ki, her emrin terkiyle bir günah ve nehiy işlendiğinden, bu dünyadan tâatsiz ve ibâdetsiz göçen kimse, âhirete eli boş gitmek yerine, torbasına nice isyanlar ve günahlar doldurarak gitmektedir. Böyle bir yolculuk ise, ancak Cehennem'de son bulur.
O halde akıllı bir insanın yapacağı şey, buraya kadar olan seyahatini, Rabb-i Rahîm'in lütfuyla sürdürdüğünü nazara alıp, ölümden sonraki seyahatinde de lütuflarla karşılaşmak için O Zât-ı Zülcelâl'in emirlerine harfiyyen riayet ve nehiylerinden âzamî hassasiyetle kaçınmak olacaktır.
Cenâb-ı Hakk'ın, insanın ibâdetine hiçbir ihtiyacı olmadığı gibi; onun isyanından da (hâşâ) bir zarar görmemektedir. Her iki halde de sadece insanın fayda ve zararı söz konusudur. (Mehmed Kırkıncı, Hikmet Pırıltıları)
* * *