ISKÂT-I SALÂT - ISKÂT-I SAVM ve DEVİR
Iskât, üzerindeki borcu düşünmek demektir.
Iskât-ı salât ise, ölmüş bir insanın üzerinden, kazâya kalmış farz namazlarıyla vitir namazları borçlarını düşürmek ve afvettirmek ümidiyle yapılan bir tasadduk muamelesidir.
Iskât-ı savm da, ölünün üzerindeki oruç borçlarını düşürmek mânasınadır.
Iskâtın Hükmü Nedir?
Ölünün üzerinden, sağlığında mazereti sebebiyle tutamadığı oruç borçlarının düşürülmesi için fidye verilmesi hususu, hem âyet, hem de hadîs ile sâbittir.
Resûlüllah Efendimiz: "Bir kimse üzerinde bir aylık Ramazan orucu borcu varken ölürse, onun her günü için bir yoksul doyurulsun" buyurmuştur.
Burada oruç için her bir güne karşılık bir yoksul doyurmak suretiyle fidye verileceği açıklanmaktadır. Halbuki namaz için fidyeden, ne âyet ve ne de hadîslerde bahis yoktur. Bu bakımdan namaz için nassa dayalı bir ıskât söz konusu değildir. O halde nerden çıkmıştır ıskât-ı salât?..
Iskât-ı salâtı, yani, ölünün namaz borçlarını düşürmek için fidye vermeyi, Hanefî müctehidleri bir ihtiyat eseri olarak müstahsen görmüşler, güzel bir muamele olarak kabûl etmişlerdir. Aslında namaz için verilen fidyeler, kazaya kalmış namazın yerine geçmez. (Halbuki oruçta verilen fidye, tutulamayan orucun yerine geçer, onu borç olmaktan düşürür). Ancak şu kadar var ki, ölmeden evvel yapılan böyle bir fidye vasiyeti; bir nedâmet ve pişmanlık eseridir. Ve mağfiret ve bağışlanma talebinin nişânesidir. Bunun, ölen kimsenin vasiyeti olmadan, varisler tarafından teberrû yoluyla yapılması da bir şefkat ve ölünün hayrını isteme alâmetidir. Ayrıca fidye yoluyla fakirler de sevindirilmekte, bu vesile ile onların bâzı zarurî ihtiyaçları te'min edilmiş olmaktadır.
Bütün bu cihetler itibariyle, ıskât-ı salâtın kabûlü, yani, ölünün kazâya kalmış namaz borçlarının afvedilmesi, Allah'ın rahmet ve inâyetinden ümid edilmektedir.
Bâzıları bu usûlü, ilk defa İmam Birgivî merhumun ortaya attığını söylerlerse de doğru değildir. Belki en eski Hanefî kitablarında da ıskât-ı salâtın bahsi vardır.
Özetleyecek olursak diyebiliriz ki: Fidye ile oruç borcunun sâkıt olacağı hakkında kesin nass vardır. Namaz da ibâdet olarak oruç gibi, hattâ oruçtan mühim bir ibâdettir. Çünkü kulun âhirette ilk hesaba çekileceği ameli namazdır. Namaz ibâdetinde eksikliği olanların hesabının çok çetin geçeceği rivâyetlerde gelmiştir. Bu bakımdan ölünün, kazâ etme imkânı kalmamış namazları için fidye verilerek, onun hakkında İlâhî afvın tecellisi için niyazda bulunmak, ihtiyat icabıdır. Umulur ki fidyelerin sevindirdiği fakirlerin sürûru ve duası hürmetine, Allah o borçlu kulunun borçlarını afveder de rahmetine dahil eder.
* Iskatla İlgili Mes'eleler:
* Iskât-ı salât ve savm yapılabilmesi için her şeyden önce, ölen kimsenin bu hususu vasiyet etmesi gerekir. Ölen adam vasiyet etmemiş ise, velisi ve varisleri tarafından da ıskâtın yapılması câizdir ve makbûldür.
* Ölünün ıskât-ı salât ve ıskât-ı savm için yaptığı vasiyet, geride bıraktığı malının üçte birinden karşılanır. Malın diğer üçte ikisi mirasçılarındır.
* Bir günün gece ve gündüzünde vitir de dahil olmak üzere 6 vakit namaz vardır. Ölünün arkasında bıraktığı malının üçte birinden, bu 6 namazdan herbiri için bir fidye verilir. Bir fidye, bir fakirin bir gün doyurulmasıdır. Sabahlı - akşamlı olmak üzere iki öğün üzerinden hesaplanır.
* Verilecek fidyelerin hepsi tek fakire verilebileceği gibi, ayrı ayrı fakirlere de verilebilir. Fidyeler, fakiri doyurmak suretiyle yerine getirilebileceği gibi, yiyecek karşılığı para olarak da verilebilir. Fakirin ihtiyaçları çeşitli olduğundan para olarak verilmesi daha iyidir.
* Bir ölünün, geride bıraktığı malı hakkında bir vasiyeti bulunmadığı takdirde, varisleri ıskat yapıp fidye vermeye mecbur değillerdir. Hele varisler fakir olurlarsa, bunları, âdet telâkkisiyle fidye vermeye zorlamak uygun düşmez. Hususan varisler arasında çocuklar ve yetimler varsa, bunların hisselerinden fidye verilmesi hiç câiz olmaz.
* Namaz fidyesinin vasiyet edilmesi, varisler tarafından teberrû yoluyla yapılmasından hayırlıdır.
Fidyeler ölü defnedilmeden verilmelidir. Uygun olan budur. Bununla beraber definden sonra verilmesi de câizdir.
* Ölünün ömrü miktarınca ıskat yapılmak istenirse, ömür müddeti şemsî seneye göre hesaplanır. Erkekte bunun 12 yılı, kadında ise 9 yılı çocukluk müddeti olarak çıkarılarak, geriye kalan müddet için ıskat yapılır. Para kâfi gelmezse devre başvurulur.
Devir Nedir?
Ölünün ıskât için vasiyet ettiği mal, veya geride bıraktığı malın üçte biri; üzerinde olan namaz veya oruç borçlarını ödemeye kâfi gelmiyorsa bu takdirde devir usûlüne başvurulur.
Devrin yapılışı şöyledir:
Önce, ıskat için ayrılan paranın ölünün ne miktar borçlarına kâfi geldiği tesbit edilir. Ölünün bütün borçlarının ıskâtı için daha kaç tane o miktarda para fidye olarak verilmesi gerektiği hesaplanır. Bundan sonra, ıskât için ayrılan para bir fakire tasadduk edilir. Parayı alan fakir de gönül rızasıyla, ıskatı yapan şahsa hibe ederek geri verir. Hibe yoluyla alınan para, tekrar o şahsa veya bir başka şahsa tasadduk edilir. Parayı alan şahıs, yine parayı hibe yoluyla geri verir. Bu işlem, tasadduk adedi ölünün borçlarının tamamını ıskât edecek miktara ulaşıncaya kadar devam eder. İşte bu tasadduk ve hibe işleminden her birine, bir devir tabir edilir.
Devir sayısı, ıskât için tahsis edilen paranın miktarına göre değişir.
Devrin nasıl yapıldığını çok basit bir misalle açıklayalım:
Bir şahıs, üzerinde 2 aylık, yani, 60 günlük namaz borcu olduğu halde vefat ettiğini kabûl edelim.
Bu şahıs için verilmesi gereken fidye miktarı, bir gün vitirle beraber 6 vakit üzerinden hesap edildiği için 60 x 6 = 360 fidyedir. Bir fidyenin ise, faraza 100 liradan verildiğini kabûl etsek, bu durumda vefat eden şahsın borçlarının ıskâtı için 360 x 100 = 36.000 liranın tasadduk edilmesi gerekmektedir.
Kabûl edelim ki ölünün ıskâtı için geride bıraktığı parası 6 bin lira olsun. Görüldüğü gibi, ıskât için ayrılan para bütün borçları karşılamaya yetmemektedir. Bu durumda devire başvurulur. 6 bin liranın 36 bin lirayı karşılar duruma gelmesi için ise, 36.000 : 6.000 = 6 devire ihtiyaç vardır.
Fidyelerin devri hususunda acele edilmemeli, bu işlemin şer'î usûlüne uygun olarak yapılmasına çalışılmalıdır.
Yani, fidye fakire: "Filân oğlu filânın namaz keffareti olmak üzere bu parayı al" denilerek gerçekten eline teslim edilmelidir. Parayı alan fakir de "Bunu kabûl ettim" diyerek aldıktan sonra, aynı parayı gönül rızasıyla "Ben bu parayı sana hibe ettim" diyerek geri vermelidir. Fidyeyi veren şahıs, bu hibeyi kabûl ettiğini belirterek almalıdır. Devir ve teslim işlemi, bu şekilde ölünün borçları bitinceye kadar devam etmelidir.
* Devir, tek fakirle yapılabileceği gibi, birden fazla fakirle de yapılabilir. Böyle bir paranın fakire bağışlanması, fakirin de âlicenaplık göstererek bunu bağışlayana hibe etmesi; artık borçlarını kazâya imkânı kalmamış bir Müslümanın uhrevî mes'uliyetini azaltmak gibi pek hayırlı bir maksada müteveccih olduğu açıktır. Bu sebeble bu işlem, gerçekten gönülden koparak yapılırsa, büyük bir şefkat alâmeti ve din kardeşliği duygusunun parlak bir nişânıdır.
OKUMA PARÇASI: OĞLU, BABASINI İRŞAD ETTİ
Yaşı bir hayli ilerlemesine rağmen, günlük işleri kendisini o kadar meşgul eder, o derece kendini içinde bulunduğu meşguliyete kaptırırmış ki; sanki uğraştığı işte fâni olur, bunların dışında ebedî hayatın olduğunu, asıl kazanç veya kaybın âhiretle alâkalı kazanç veya kayıp bulunduğunu asla hesaba katamazmış..
Onun bu hâline, İslâmî şuûra ermiş genç çocuğu, çok üzülür, fakat bir münasip fırsat bulup da:
- Baba, bu senin fâni olurcasına meşgul olduğun şeyler gelip geçicidir. Bizim için bir de âhiret hayatı, uhrevî kazanç vardır. Biraz da hayatımıza bu ölçü ile bakıp, İslâmî vazifemizi îfa ederek çalışalım.." diyemezmiş.
Bir sabah oğluyla yine çarşıya çıkan baba, bir file dolusu erzak alıp oğluna:
- Bunu bizim eve götür, sonra da gel, işlere devam edelim, demiş.
Çocuk gitmiş ve biraz sonra dönmüş. Akşama kadar yine malûm olduğu üzere işlerinde fâni olurcasına çalışmışlar. Yaşlı baba, ezanların okunup, namaz vakitlerinin girişinden tınmamış bile..
Akşam, yorgun-argın eve dönmüşler. Önlerine getirilen sofranın çeşitsiz olduğunu görünce hiddetlenen baba:
- Hanım, bu ne beceriksizlik? Akşama kadar nefes almaksızın çalışıyoruz, yerimizden kımıldayacak tâkatimiz kalmıyor, sen de bizi böyle yemekle mi karşılıyorsun?
- Ne yapayım, alsaydın bir şeyler yapardım! Evde bulunan buydu, ancak bunları yapabildim.
- Oğlum, seninle gönderdiğim fileyi ne yaptın?
- Ne yapayım baba, dediğin yere götürdüm!
- Ben, eve götür demiştim!..
- Ben de öyle yaptım.
- Ne münasebet? Bak, annen, bir şey yoktu, diyor.
- Baba, ben onu senin evine götürdüm!
- Oğlum, ne demek istiyorsun? Benim evim burası değil mi?
- Hayır baba, sen burada misfirsin, senin evin burası değil!..
- Ya neresi?
- İstersen buyur, evini göstereyim?
Böylece çocuk, babasının önüne düşer, doğruca etrafı çevrili bir bahçeden içeri girerler ve bir toprak yığınının yanına gelirler!..
Burası mezarlıktır, üzeri toprak yığılı mezarın yanındaki açık bir mezar da çoktandır boş beklemektedir. Çocuk yanıbaşında dikili duran bir ağaca dayanarak konuşur:
- Babacığım, işte şurası senin evindir. Gönderdiğin malzeme de fileyle birlikte işte çukurdadır. Sonra sen burada yalnız da değilsin. Bütün konşularımız buradalar. Belki şu kasabamızın halkı buraya yüz defa boşalmış. Hiçbiri de şu anda beklediğimiz evlerde ebedî kalmamış, misafirlik müddeti bitince asıl evlerine dönmüşlerdir. Senin bunlardan müstesna kalacağını sanmıyorum.
Yaşlı adam derin düşünceye dalar ve sonra sakalının beyazlarından aşağı gözyaşları akarken titrek sesle konuşmaya gayret eder:
- Oğlum, ömrüm boyunca kimseden almadığım dersi şu anda senden almış bulunuyorum. Beni irşad ettin. Halbuki bu irşad vazifesi bana düşmekteydi. Ne yazık ki ben koskoca bir ömür boyunca âhiretimi unutmak pahasına bir dünyaperestliğe düştüm, îkaz vazifesini sen yaptın. Bundan böyle muvakkat dünyam için nasıl çalışıyorsam, ebedî âhiretim için de öyle, belki daha fazla çalışacağım. Namazlarımı kılıp oruçlarımı tutacağım. Berhüdâr ol evlât.. (Ahmed Şahin, Esas Nokta).
* * *
NAMAZIN KISIMLARI
Namazlar Kaç Kısma Ayrılır?
Namazlar başlıca üç kısma ayrılır: Farz namazlar, vâcib namazlar ve nafile namazlar. Şimdi bunları sırası ile inceleyelim:
1 - Farz namazlar:
Günde, sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç ve yatsı dört rek'at olmak üzere toplam 17 rek'at farz namaz vardır. Bunlar farz-ı ayndır. Yani herkes üzerine yapmak borçtur.
Haftada iki rek'at da Cuma namazı vardır.
Cenaze namazı ise farz-ı kifâyedir. Yani, bâzı Müslümanların yapmasıyla, diğerleri üzerinden mes'uliyet düşer.
2 - Vâcib namazlar:
Yatsı namazından sonra kılınan üç rek'atlık vitir namazı vâcibtir.
Senede iki defa kılınan bayram namazları da vâcibtir.
3 - Nâfile namazlar:
Farz veya vâcibden fazla olarak, dinî bir mecburiyet olmadan, sırf fazîlet ve sevab için kılınan namazlara genel olarak Nâfile adı verilir. Kulun üzerine borç olmadığı halde, sırf Allah'a ibâdet niyetiyle kıldığı namazlar olduğu için, bunlara tetavvu' da denir.
Sünnet namazlar da nâfile tabiri içine girerler. Ancak her sünnet nafile olduğu halde, her nafile sünnet değildir.
Nâfile namazlar başlıca iki kısma ayrılırlar:
* Revâtib namazlar.
* Regâib namazlar.
REVÂTİB NAMAZLARI
Revâtib Namaz Nedir?
Farz namazlarla birlikte namazın öncesinde de sonrasında kılınan sünnet namazlarına revâtib denilir.
Bunlar sabahın farzından önce iki rek'at, öğleden önce dört rek'at, sonra da iki rek'at, ikindiden önce dört rek'at, akşamdan sonra iki rek'at ve yatsının farzından önce dört rek'at, sonra da iki rek'at olmak üzere günde yirmi rek'attır. Revatib namazlar, müekkede ve gayr-i müekkede kısımlarına ayrılırlar.
Müekkede Sünnet Namazlar Hangileridir?
Sabah namazından önceki iki rek'at, öğle namazından önce dört, sonra iki rek'at ve akşam ile yatsıdan sonraki ikişer rek'at ve Cuma namazından önce ve sonra dörder rek'at olarak kılınan sünnet namazlar, müekkede sünnettir.
Gayr-i Müekkede Sünnet Namazlar Hangileridir?
İkindiden ve yatsıdan önce dört rek'at olarak kılınan sünnet namazlar gayr-i müekkede sünnettir.
Öğle ile yatsının iki rek'atlık son sünnetlerine iki rek'at daha ilâve ederek bunları 4 rek'at olarak kılmak menduptur.
Akşam namazının iki rek'atlık müekkede sünnetinden sonra altı rek'atlık bir nâfile namaz kılmak da menduptur ki, buna evvâbîn namazı denir.
Müekkede sünnetler içinde en kuvvetlisi ve en faziletlisi, sabah namazının sünnetidir.
Resûl-i Ekrem (asm) bu konuda, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmaktadırlar:
"Sabahın iki rek'at sünneti, dünyadan ve dünyada olan şeylerden daha hayırlıdır."
Sabahın sünnetinden sonra kuvvetlilik sırası şöyledir: Akşamın sünneti, öğlenin son sünneti, yatsının son sünneti, öğlenin ilk sünneti..
Gayr-i müekkede sünnetler içinde ikindinin sünneti, yatsının ilk sünnetinden efdaldir. Bir hadîs-i şerîfte:
"İkindinin farzından önce 4 rek'at namaz kılana, Allah rahmetini esirgemesin" denilmektedir.
Vakit var ise, müekkede sünnetler terkedilmemelidir. Vakit daralmış, ancak farz kılacak kadar vakit kalmışsa, bu sünnet terk edilir.
Sabah ile ikindinin sünneti farzından sonra kılınmaz.
Sünnetleri evde kılmak daha faziletlidir. Böylece insan kendisini gösteriş ve riyadan kurtaracağı gibi, evini de namaz ve ibâdetin yapılmadığı bir mezarlık görüntüsünden çıkaracaktır. Hadîs-i şerîfteki "Evlerinizi mezara benzetmeyiniz" emrinin ifade etmek istediği mâna da budur.
Dört rek'atlı müekked sünnetlerin ilk oturuşunda, sadece Tehıyyât okunur. Üçüncü rek'ata kalkınca da Sübhâneke okunmaz.
Gayr-i müekkede sünnetler ile mendub sünnetlerde ise, ilk oturuşta, Tehıyyât'tan sonra salâvat; üçüncü rek'atın başında da Sübhâneke okunur.
Farz ile sünnet arasında dünyevî lâkırdı ve konuşmalar namazın sevabını azaltır, fakat sünnetin sıhhatine mâni olmaz.
- Yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılmak bir bakıma geceyi ihyâ etmek (kıyâm-ı leyl) hükmünde olduğu İbn-i Abbas'tan mervîdir.
Şu halde gece kalkıp nafile ibadet yapamıyanlar, yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılmaya gayret ederlerse, inşâallah gece kalkmış, ihyâ etmiş gibi sevab kazanabilirler.
REGÂİB NAMAZLARI
Farzları tâbi olmaksızın kılınan sünnet veya mendub namazlara Regâib namazları denir. Başlıcaları şunlardır:
Kuşluk = Duhâ Namazı:
Vakti, güneş doğup bir miktar yükseldikten sonra başlar, istiva zamanına kadar sürer. Mendub bir namazdır. 2, 4, 8 veya 12 rek'at olarak kılınır. Resûl-i Ekrem'in (asm) kılmayı sevdikleri bir namazdı.
8 rek'at olarak kılınması daha faziletlidir. Kuşluk namazı ile ilgili Resûl-i Ekrem'den (asm) şu hadîs-i şerîf mervîdir:
"Kim kuşluk vaktinde namaz kılmaya devam ederse, günahları deniz köpüğü kadar dahi olsa (kul hakkı hâriç) mağfiret olunur."
Teheccüd Namazı:
Gece yarısından sonra uykudan kalkarak kılınan nafile bir namazdır. Sevabı çoktur. Resûlüllah Efendimiz ümmetini teşvik için, şöyle buyurmuşlardır:
"Gece namazına devam ediniz. Zira bu, sizden önceki sâlihlerin âdetidir. Sizi Rabbinize yaklaştırır. Günahlara keffarettir. Nefsi günahtan alıkor."
Diğer bir hadîs-i şerîfte ise şöyle buyurulur:
"Her kim gece uyanır ve hayat arkadaşını da uyandırır, ikisi birlikte iki rek'at namaz kılarlarsa, Allahü Teâlâ onları zâkirîn (Allah'ı çok zikreden erkekler) ve zâkirât (Allah'ı çok zikreden kadınlar) zümresine dahil eder.."
Vakti: Tâbiîn büyüklerinden Esved bin Alkame: "Teheccüd uykudan sonradır," demiştir. Binaenaleyh teheccüd için uyumak şarttır. Zaten İslâm'da hiç uyumaksızın bütün geceyi ibâdetle geçirmek mekruh sayılmaktadır. Resûl-i Ekrem (asm) Sahâbeden Abdullah bin Amr'i bütün geceyi ibâdetle geçirme âdetinden men'etmiş, gecenin sadece bir kısmında ibâdet yapıp kalan kısmında uyumasını emir buyurmuştur.
Şu halde teheccüdün en faziletli vakti ne zamandır?
Müslim'de Ebu Hüreyre'den rivâyet edilen bir hadîs-i şerîf'te, teheccüd namazının en faziletli ve feyizli zamanı şöyle bildirilmiştir:
"Farz namazdan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır (teheccüd). Geceyi iki kısma bölersen; ikinci kısmı namaz için en feyizli zamandır. Eğer üçe bölersen orta kısmı en mübarek ve faziletli vakittir."
Dâvud (as) geceyi 6 parçaya böler, 4 ve 5. parçalarında gece ibâdeti yapardı. Resûl-i Ekrem, bu şekilde yapmayı bir hadîs-i şerîf'lerinde medhetmişlerdir.
Hükmü: Teheccüd namazı İsrâ sûresinin 79'uncu âyetiyle Hazret-i Peygamber'e emredilmiştir. Tâbiîn müfessirlerinden Mücâhid'in ifadesiyle, teheccüd namazı Resûl-i Ekrem (asm) için nâfiledir, ziyâde-i sevab (sevabını ziyâdeleştirme) vesilesidir ve ziyâde-i fazîlettir. Ümmet için ise gece namazı mendub bir namazdır ve keffâretü'z-zünûbtur, yani, günahlara keffâret ve mağfirete vesiledir.
Seleften, teheccüd namazının Resûl-i Ekrem için nâfile değil farz olduğunu söyleyenler de vardır.
Nasıl kılınır? Resûl-i Ekrem'in kıldığı teheccüd namazının kaç rek'at olduğu hususunda muhtelif rivâyetler gelmiştir.
Ebû Eyyûbe'l-Ensarî, iki rek'atta bir selâm vermek üzere 4 rek'at olduğunu bildirmiştir.
Hz. Âişe validemizden gelen rivâyete göre ise, "Resûlüllah Efendimiz 9 rek'at kılarlardı. Fakat yaşlandıklarında 7 rek'at kılar olmuşlardır." Meşhur rivâyet budur.
8 rek'at, 16 ve 17 rek'at kıldıkları rivâyeti de vardır.
Fukahânın ekseriyetine göre, teheccüd namazında kıyâmın uzun olması, çok rükû' ve secde yapmaktan efdaldir.
Bir kısmı da rükû' ve secdenin çok olmasını daha faziletli görürler. Bunlar, "İbâdetlerin en faziletlisi ve hayırlısı, rükû' ve secdeleri çok olandır.." hadîsine istinâd ederler.
Bu iki görüşü, şu şekilde te'lif etmek mümkündür: Kısa namaz sûrelerinden başkasını bilmeyen teheccüd ehli için, rükû' ve secdenin çok olması, uzun sûreler bilenler için ise, cumhûrun mezhebi, yani, kıyâmın uzun olması efdaldir. Ümmetin ihtilâfında rahmet olması sırrı da böylece âşikâr olur.
Tehıyyetü'l-Mescid:
Müstehab bir namazdır. Bir mescid-i şerîf'e vakit namazı kılma niyeti dışında sırf ziyaret veya Kur'an öğrenmek veya öğretmek gibi bir niyetle giren bir Müslüman, orada nâfile olarak iki rek'at namaz kılar.
Tehıyyetü'l-Mescid, bir mescide girince daha oturmadan kılınmalıdır. Efdal olan budur. Oturduktan sonra da kılınabilir.
Mescide girip zaman darlığı veya vaktin kerahetinden dolayı Tehıyyetü'l-Mescid kılamayacak kimsenin:
Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahü vallâhü ekber demesi müstehabdır.
Bir mescide herhangi bir farzı kılmak veya cemaata iktidâ niyetiyle girmek, Tehıyyetü'l-Mescid yerine de geçer.
Abdest veya Guslü Müteâkib Kılınan Namaz:
Abdest veya gusülden sonra vakit müsait ise, daha yaşlık kurumadan ikişer rek'at namaz kılmak mendubdur. Bu, abdest ve gusül nimetine nâiliyetin bir şükrü olmaktadır. Bununla beraber abdest veya guslü müteâkip bir farz yahut sünnet namaz kılmakla da bu şükür vazifesi yerine getirilmiş olur.
Regâib Gecesi Namazı:
Receb-i şerîfin ilk cuma gecesine Regâib gecesi denir. Bu gece pek mübârek bir gecedir. Bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevabı pek çoktur. Rivâyetlere göre Resûlüllah Efendimiz, bu mübarek gecede 12 rek'at nafile namaz kılmışlardır.
Regâib namazını cemaatle kılmak bid'attir. Zaten terâvihten başka hiçbir nâfile namaz cemaatle kılınmaz.
Mi'rac Gecesi Namazı:
Receb-i şerîfin 27. gecesi Mi'rac gecesidir. Bu gece Resûlüllah Efendimizin Mi'râca yükseldiği ve 5 vakit namazın da farz kılındığı çok mübarek bir gecedir. Bu gecede de 12 rek'at namaz kılınması müstehab görülmüştür.
Her rek'atta Fâtiha ve bir sûre okunup iki rek'atta bir selâm verilmeli, sonra 100 kere Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahü vallâhü ekber denilmelidir. Daha sonra da 100 kere istiğfâr ve 100 kere de salâvat getirilmelidir.
Gündüz oruç tutulması da müstehabdır.
Berat Gecesi Namazı:
Şa'ban'ın 15'nci gecesi, Berat gecesidir. Bu gece ibâdet etmek de pek sevablıdır.
Berat gecesinde kılınacak namaza Salâtü'l-hayr denilmiştir. Bir rivâyete göre, bu namaz 100 rek'attır ve her rek'atında Fâtiha'dan sonra 10 kere İhlâs okunur.
Kadir Gecesi Namazı:
Ramazan'ın 27'nci gecesi Kadir gecesidir. Kur'an, bu gece Peygamber Efendimize inmeğe başlamıştır. Bu geceyi ihyâ etmenin sevabı pek çoktur. Kur'an'ın ifadesiyle bu gece, bin aydan hayırlıdır. Bu gece ilâhî rahmetin coştuğu bir gecedir. Onun için bu gece mutlaka ibâdet ile ihyâ edilmelidir.
Bu geceye mahsus bir namaz yoksa da, en az iki rek'at, en çok bin rek'at, normali olarak da 100 rek'at namaz kılınacağı söylenir. İki rek'at kılındığı takdirde, her rek'atta 200 âyet okumak, 100 rek'at kılındığında da, her rek'atinde Fâtiha'dan sonra Kadr sûresiyle 3 İhlâs sûresi okunup iki rek'atta bir selâm vermelidir.
"Allahümme inneke afüvvün tühıbbü'l-afve fa'fü annî" yani, "Ya Rabbî! Sen afvedicisin; afvı, bağışlamayı seversin, beni afvet" duası da çok çok söylenmelidir.
Yolculuk Namazı:
Bir yola giderken veya yoldan gelince, iki rek'at namaz kılmak da menduptur.
Tesbih Namazı:
Dört rek'atlı bir namazdır. Peygamberimizin, amcası Abbas'a kılmağı tavsiye ettiği rivayet edilir. Her rek'atında 75 kere: "Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahü vallahü ekber" cümlesi okunur.
Bir rek'at içinde bu tesbih cümlesinin söylendiği yerler ve miktarları şöyledir:
* İlk rek'atta Sübhâneke'den sonra; ikinci rek'atta da Fâtiha okunmadan evvel 15 kere,
* Fâtiha ve sûre okunduktan sonra 10 kere,
* Rükû'da 3 kere Sübhâne rabbiye'l-azîm dendikten sonra 10 kere, rükûdan kalkıldığında 10 kere,
* Secdede, üç kere Sübhâne rabbiye'l-a'lâ denilmesini müteâkip 10 kere,
* Secdeden doğrulup oturulduğunda 10 kere,
* İkinci kere secdeye gidilip 3 kere Sübhâne rabbiye'l-a'lâ denildikten sonra yine 10 kere.
Böylece her rek'atta 75 Sübhânallahi.. ilh. cümlesi söylenmiş olur.
İkinci rek'atın sonunda selâm verilerek 3 ve 4. rek'atlar ayrı iki rek'at hâlinde kılınabileceği gibi, selâm verilmeden üçüncü rek'ata da kalkılabilir. Üçüncü ve dördüncü rek'atlar, aynen birinci ve ikincisi gibi kılınır. Böylece 4 rek'atta toplam 300 tesbih okunmuş olur.
Bu namazın hiç olmazsa ömürde bir defa kılınması tavsiye edilmiştir.
Tevbe Namazı:
İnsanlık icabı, bir günah işleyen mü'min, hemen günahına tevbe etmelidir. İşlediği günahtan tevbe etmek isteyen kimsenin güzelce abdest aldıktan sonra kır gibi bir yere çıkıp açık havada iki rek'at namaz kılması ve Allah'a samimiyetle iltica' ederek günahının afvını istemesi mendubdur.
Hâcet Namazı:
Uhrevî veya dünyevî herhangi bir isteği ve murâdı olan kimse, güzelce bir abdest alır, yatsı namazından sonra iki veya dört rek'at, bir görüşe göre 12 rek'at namaz kılar. Sonra Allah'a hamd ü senâ ve Resûlüne salâvatta bulunur. Daha sonra da hâcet duasını okuyup istek ve dileğini Allah'a arzeder.
Hâcet namazının birinci rek'atında Fâtiha'dan sonra 3 kere Âyete'l-Kürsî, diğer üç rek'atinde de birer Fâtiha ile birer defa İhlâs ve Muavvizeteyn (Kul eûzü birabbil-felâk ile Kul eûzü birabbin-nâs) sûreleri okunması hakkında hadîs-i şerîf vardır.
Hâcet duası şudur:
Allahümme innî es'elüke tevfîka ehli'l-hüdâ ve a'mâle ehli'l-yakîni ve münâsahate ehli't-tevbeti ve azme ehli's-sabri ve cidde ehli'l-haşyeti ve talebe ehli'r-rağbeti ve teabbüde ehli'l-verâi ve irfâne ehli'l-ilmi hattâ ehâfük.
Allahümme innî es'elüke mehâfeten tahcizünî an ma'siyetike hattâ a'mele bi-tâatike amelen estehikku bihi rıdâke ve hattâ ünasıhake bi't-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leke'n-nasihate hubben leke ve hattâ etevekkele aleyke fi'l-ümûri ve husne zannin bik. Sübhâne Hâlikı'n-nûr..
Meâli:
Allah'ım! Senden hidâyet ehlinin başarısını, yakîn ehlinin amellerini, tevbe ehlinin öğütleşmesini, sabır ehlinin azmini, korku ehlinin ciddiyetini, senin rızâna rağbet gösterenlerin talebini, takvâ ehlinin ibâdetini, ilim ehlinin irfanını isterim ki, senden hakkıyle korkayım.
Allah'ım! Senden öyle bir korku isterim ki, o beni sana isyandan men'etsin, tâ ki sana itâat ile öyle amel edeyim ki onunla senin rızâna ereyim, senden korkarak samimiyetle sana döneyim, sırf senin sevgini kazanmak için hâlis nasihat edeyim, her işte sana güvenip sana dayanayım sana güzel zan besliyeyim..
Nûrun yaratıcısı olan Allah, her türlü nekâis ve kusurlardan münezzehtir..
İstihâre Namazı:
Yapılacak bir işin sonunun iyi mi kötü mü olduğunu, yahut o işi hemen yapmak mı, yoksa te'hir etmek mi daha iyi netice vereceğini anlamak için kılınan namaza istihâre namazı denir. İki rek'atlık bir namazdır.
İstihâre yapmak istiyen kimse, yatacağı zaman bu iki rek'at namazı kılar, ilk rek'atında Kâfirûn sûresini, ikinci rek'atta da İhlâs sûresini okur. Nihayetinde de istihâre duasını yapar. Sonra da abdtestli olarak kıbleye yönelerek yatar.
Rü'yada beyaz veya yeşil görülmesi hayra, siyah veya kırmızı görülmesi de şerre delâlet eder
Bu şekilde istihâre namazının 7 gece yapılması ve neticede kalbe doğan hususun esas alınması emredilmiştir.
İstihâre, hakkında hüküm verilemeyen, tereddütler içinde kalınan mes'eleler hakkında yapılır. Bir şey'in öyle mi yoksa böyle mi yapılması daha hayırlı olduğu hakkında düşünülür, bir karara varılamaz, teredüdde kalınırsa o zaman istihareye başvurulur. Doğrusu kesin olan, hangi taraf hak, hangi taraf bâtıl olduğu bilinen, yahut istişâre edilip karara varılan mes'elelerde istihâre yapılmaz. Çünkü doğru şekil bulunmuş, isabetli hareket tarzı tesbit edilmiştir. Artık neye istihâre edilecektir?
Resûl-i Ekrem (asm) Ashâb-ı Kirâmına istihareyi tavsiye buyururlardı. İstihâre namazını kılmakta özürlü olanlar, sadece duasıyla iktifa ederler.
Bir hadîs-i şerîf'te şöyle buyurulmuştur:
"İstihâre eden kimse hüsrâna uğramaz, istişare eden de pişmanlığa düşmez.."
Resûlüllah Efendimizin yapmış olduğu istihâre duası şöyledir:
Allahümme innî estehîrüke bi-ılmike ve estakdirüke bi-kudretike ve es'elüke min fadlike'l-azîm. Fe-inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta'lemü ve lâ a'lemü ve ente allâmü'l-ğuyûb.
Allahümme in künte ta'lemu enne hâze'l-emre hayrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî fakdürhü lî ve yessirhü lî. Sümme bârik lî fîh. Ve in künte ta'lemü hâze'l-emre şerrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî, fasrifhü annî vasrifnî anhü vakdür li'l-hayre haysü kâne. Sümme ardınî bih..
Meâli:
Yâ Rab! (Hakkımda hayırlısını) bildiğin için, Sen(in dergâh-ı inâyetin)den ben hayırlısını (bildirmeni) dilerim. Ve (hayırlı cihete) gücün yetiştiğinden Sen(in hazine-i lütfun)dan beni kudretlendirmeni dilerim. Yâ Rab, hayırlı olan cihetin tebyîn ve takdîrini senin o büyük fazl (ve kerem)inden isterim. Allahım, senin (her şey'e) gücün yeter, halbuki benim yetmez. Sen (her şey'i) bilirsin de, halbuki ben bilmem. Muhakkak Sen şuûrumuzdan uzak olan herşey'i de pek yakından bilirsin.
Ya Rab, bilirsen (ki bildiğinde hiç şüphe yoktur) şu azmettiğim iş, dînime, dünya ve âhiretime taallûku cihetiyle benim için hayırlıdır, bunu bana mukadder kıl (beni bunda muvaffak kıl) ve bunu bana müyesser kıl. Sonra işlemeğe kudret bahşettiğin ve bana müyesser kıldığın bu işi bana mübarek kıl (hayır ve bereketini artır.) Yine bilirsen (ki bildiğinde şübhe yoktur) şu azmettiğim iş dînime, dünya ve âhiretime taallûku itibariyle benim için şerdir, bu işi benden ve beni (ve gönlümü) de bu işten çevir. Ve hayır (zaman ve mekândan) her nerede ise, o hayrı bana makdûr (ve müyesser) kıl. Sonra nefsimi o hayr-ı makdûre razı kıl.
İstiska (Yağmur) Namazı:
Yağmur yağmadığı zamanlarda Müslümanlar yağmur duasına çıkar, Allah'ın rahmet ve keremine iltica' ederek yağmur yağdırması için dua ve niyazlarda bulunurlar. Buna dinî tabiriyle istiska denir. İstiska'nın lügat mânası, yağmur yağmasını istemek demektir.
İmam-ı A'zam'a göre, istiskadan murad, yalnız dua ve istiğfardır. Allah'ın yağmur yağdırmasını istemek için, cemaatle namaz kılınması ise, sünnet değil, belki câizdir. İnsanlar isterlerse tek başlarına da namaz kılabilirler.
İmam-ı Muhammed ile Ebû Yûsuf'a göre ise, istiska için, müslümanların tıpkı Cuma namazı gibi toplu halde namaz kılmaları menduptur. Hatib minbere çıkmaksızın yerde bir değnek veya sopaya dayanarak bir de hutbe okur.
Üç gün birbiri peşine yağmur duasına çıkılması müstahsen görülmüştür. Yine de yağmur gelmezse, duaya devam edilmelidir. Hadîs-i şerîfte: "Allah duada ilhâh edenleri, yani ısrarla taleb edenleri sever" buyurulmuştur. Dua günü ve duadan önceki 3 gün, oruç tutmak da menduptur. Çünkü oruçlunun duası makbuldür. Bu üç gün içinde, dargınlar barışmalı, sadakalar verilmeli, haksız yere alınan şeyler varsa, sahiplerine iade edilmelidir.
Yağmur duasına çıkılırken başlar öne eğilerek mütevâzıâne bir halde, yayan olarak sahra gibi bir yere çıkılır. Önce tevbeler yapılır, umum mü'minler için mağfiret talebinde bulunulur, böylelikle İlâhî rahmetin celbine çalışılır.
Müslümanlar yanlarına çocuklarını, ehlî hayvanlarını ve onların yavrularını da alırlar. Çocukları ve yavruları bir müddet için analarından uzaklaştırırlar, bu hazin manzara içinde zayıflara, ihtiyarlara dualar ettirilerek kendileri de âmin derler.
Özet olarak söyleyecek olursak, hüzünlü, mütevâzıâne, huşû' içinde olarak Allah'tan rahmet ve inâyet istenir. Daha sahraya çıkmadan yağmur yağmaya başlarsa, buna bir şükrâne olmak üzere, yine sahraya çıkılır.
Yağmur yağarken: "Allahümme sayyiben nâfian", yani, "Yâ Rabbi, bunu hakkımızda faydalı bir yağmur kıl" denir. Lüzumundan fazla yağınca da "Allahümme havâleynâ ve lâ aleynâ", "Yâ Rabbi, bunu zarar vermeyecek yerlere yağdır, bizim üzerimize yağdırma" diye dua edilir.
Dua eden dilerse ellerini yukarı kaldırarak dua eder, dilerse ellerinin sırtı yukarı gelecek şekilde avuç içlerini yere doğru çevirerek niyazda bulunur. Çünkü Resûl-i Ekrem'in, yağmur duasında bu şekilde dua ettiği rivayet edilmiştir. Şâfiî âlimleri bu şekilde duayı, sadece yağmur duasına hasretmezler. Umumî olarak, Allah'tan bir dilekte bulunulduğu zaman ellerin içi ile; belâ ve âfetlerden kurtulmak, musibet ve şerlerden Allah'a sığınmak istendiğinde de, eller tersine çevrilerek dua edilmesini câiz görürler.
Resûl-i Ekrem'den bize nakledilen yağmur duası şudur:
Allahümme eskınâ ğaysen muğîsen henîen merîen ğadekan mücellilen sehhan ammen tabekan dâimen.
Allahümme ale'z-zırâbi ve menâbiti'ş-şeceri ve bütûni'l-evdiyeti. Allahümme innâ nestağfiruke inneke künte ğaffâren fe-ersili's-semâe midrâren.
Allahümme eskine'l-ğayse ve lâ tec'alnâ mine'l-kânitîn.
Allahümme enbit lene'z-zer'a ve edirre lene'd-dar'a ve eskınâ min berekâti's-semâi ve enbit lenâ min berekâti'l-arz.
Allahümme'r-fa' anne'l-cehde ve'l-cûa ve'l-urye ve'kşif annâ mine'l-belâi mâ lâ yekşifühü ğayrüke.
Meâli:
Allahım, bize can kurtaran, içe sinen, bol, faideli, her tarafı kaplayan, her tarafa akıp giden her tarafı sulayan umumî bir yağmur ver!
Allahım! Dağlar üzerine, ağaç köklerine ve vâdi içlerine indir.
İlâhî, senden mağfiret diliyoruz, şübhe yok ki sen çok bağışlayansın, bize gökten bol yağmurlar yağdır..
Allahım! Bizi yağmurla sula, bizi ümidlerini yitirmiş kimselerden eyleme.
Ey yüce Hâlikımız, bizim için ekinleri bitir, memeleri sütle doldur, bizi göğün bereketlerinden sula, bize yeryüzünün bereketlerinden yetiştir.
Ey Rabbimiz, bizden yoksulluğu, çıplaklığı, açlığı kaldır ve senden başkasının savamayacağı, üzerimizden kaldıramayacağı şu müthiş belâyı üzerimizden kaldır, başımızdan sav.
Yağmur Duası ve Namazı Niçin Yapılır?
Yağmur duasında ve namazında, biz gafil insanlar için büyük bir îkaz ve ibret dersi vardır. Her vakit nihayetsiz rahmet ve inâyetlerine nâil olup durmakta olduğumuz Rahîm ve Kerîm Rabbimizi, hiçbir vakit unutmamak ve her vesile ile O'na muhtaç olduğumuzu anlayarak şükür içinde dergâh-ı Kibriyâsına yönelmek, dua ve niyazlarda bulunmak, bizim için büyük bir kulluk borcudur.
Bir kere düşünelim, vakit vakit bulutlardan topraklarımıza yağan o faydalı yağmurlar kesilse, bunun neticesi ırmaklar, dereler, çaylar kurusa, acaba bu suları bize kim te'min edecektir. Kaynaklarından daima fışkırıp duran, hayatımıza hizmet eden o tatlı ve berrak su menba'larını Hak Teâlâ kesip kurutsa, acaba bunları bize kim geri verebilecektir.
İnsanoğlu bu gerçekleri her zaman düşünüp Allah'a sonsuz şükür ve hamdde bulunması gerekirken, çoğu kere gaflete düşmekte; ni'metlere karşı şükürsüzlük ve nankörlüğe saplanmaktadır.
İşte yağmursuzluk, kuraklık gibi musibet hallerini,Cenâb-ı Hak zaman zaman insanlara, bu gaflet ve şükürsüzlüklerine bir ceza olarak vermektedir. Böylece onlara aczlerini hissettirip gafletten uyandırmakta; dua ve niyâz ile dergâh-ı izzetine koşturmak, zelilâne ve mütevâzıâne huzurunda el açtırmak istemektedir.
Eğer dua ve ibadet çok edildiği halde musibet kalkmaz, yağmurlar yağmazsa, yapılan dua ve ibâdetlerin kabûl olmadığı söylenmemelidir. Bil'akis, "henüz duanın vakti geçmedi, ibâdetin zamanı bitmedi", diye düşünülmeli; ibâdet ve duaya devam edilmelidir.
OKUMA PARÇASI: PEYGAMBERİMİZİN İLK YAĞMUR DUASI
Hicretin altıncı yılında büyük bir kuraklık ve kıtlık her tarafı sarmıştı.
Ramazan ayında bir Cuma günü, Resûl-i Ekrem Efendimiz hutbe îrad buyururken, kendisinden:
"Allah'a dua et de bize yağmur versin" diye ricâ edildi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"Allah'ım!
Bize yağmur ver!
Allah'ım! Bize yağmur ver!
Allah'ım! Bize yağmur ver!" diyerek dua etti.
Bir anda ayna gibi berrak olan gökyüzünde bulutlar belirdi. Ve yağmur yağmaya başladı. Peygamber Efendimiz bu sefer:
"Allah'ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl," diye dua etti.
Enes b. Mâlik der ki: "Üzerimize öyle yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitme imkânı bulamayacaktık!
O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, tâ öteki Cuma'ya kadar yağmur yağmaya devam etti."
Cuma günü Peygamber Efendimiz yine hutbe îrad ederken, Ashâb bu sefer yağmurun dinmesi için dua yapmasını ricâ ettiler:
"Yâ Resûlâllah! Evler, yağmurdan yıkılmaya başladı. Yollar kapandı. Allah'a dua etsen de yağmuru kesse!" dediler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz tebessüm buyurdular, sonra ellerini kaldırarak:
"Allah'ım! Çevremize yağdır, üzerimize değil!" diye dua etti. Yine Enes b. Mâlik der ki:
"Resûlüllah Aleyhisselâm dua ederken eliyle, semânın neresine işâret ettiyse orası açıldı ve Medine üstü, açık bir meydan gibi oldu.
Medine çevresine yağmur yağarken, Medine'ye bir damla bile düşmüyordu.
Etraftan gelenler, oralara bol bol yağmur yağdığını haber vermekte idiler.."
Bu, Resûl-i Ekrem Efendimizin yaptığı ilk yağmur duasıdır..
* * *
Küsûf (Güneş Tutulması) Namazı:
Güneş tutulduğu zaman ezansız ve kâmetsiz olarak cemaatle iki rek'at namaz kılınır. Ve her rek'atta imam fazla miktarda kırâette bulunur. Bu kırâeti İmam A'zam'a göre gizlice, İmameyn'e göre ise cehren yapar. Namazdan sonra da güneş açılıncaya kadar kıbleye doğru ayakta ve insanlara karşı oturarak dua eder. Cemaat de bu duaya âmin derler.
Küsuf namazından sonra hutbe okunmaz. Cemaatle kıldıracak kimse yoksa herkes tek başına da kılabilir.
Husûf (Ay Tutulması) Namazı:
Ay tutulduğu zaman Müslümanların evlerinde teker teker kıldıkları bir namazdır. Küsûf namazında olduğu gibi, gizli veya âşikâr bir kırâetle iki veya dört rek'at olarak kılınır. İmam-ı A'zam'a göre bu namazın camide cemaatla kılınması sünnet değildir. Fakat kılındığı takdirde de bir beis yoktur, câizdir.
* Güneş ve ay tutulmaları, küsuf ve husûf namazlarının vakitleridir. Yani gece ve gündüzün ışık kaynağı olan güneş ve ayın, muvakkat bir zaman için gölgelenmesi, azamet-i İlâhiyyenin ilânına sebeb olduğundan, Cenâb-ı Hak kullarını o vakitte bir nevi ibâdete dâvet etmektedir. Yoksa kılınan namaz, devam etme süresi astronomi hesaplarıyla belli olan ay ve güneş tutulmasını ortadan kaldırmak için değildir.
* Güneş ve ay tutulmalarının ne gibi muazzam kanunlar dairesinde vücuda geldiği malûmdur. Binaenaleyh mütefekkir bir insan için bu kanunları böyle muntazam ve mükemmel olarak yaratan Hâlik-ı Zü'l-Celâl'in kudret ve azametini düşünmek, O'nun izzet ve kibriyası önünde mütezellilâne secdeye kapanmak en yüksek bir vazifedir.
Ramazan'ın Son On Gecesini Namazla İhyâ Etmek:
Bu da menduptur. Resûlüllah Efendimiz Ramazan'ın son 10 gecesini ihyâ eder, kendini ibâdete verirdi. Bundan asıl maksad Kadir gecesini ihyâdır. Çünkü hadîs-i şerîf'te kadir gecesinin Ramazan'ın son 10 gecesi içinde aranması teşvik edilmiştir. Son 10 gece ihyâ edilince, Kadir gecesi de ihyâ edilmiş olur.
Bayram Gecelerini Namazla İhyâ Etmek:
Bu da mendubtur.
Zilhicce'nin İlk On Gecesini Namazla İhyâ Etmek:
Bu da menduptur.
Resûlüllah Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Zilhicce'nin ilk 10 gecesinde ibâdet etmek kadar Allah'a hoş gelen bir şey yoktur. Ondaki her günün orucu, bütün senenin orucuna, her gecenin kıyamı da kadir gecesinin kıyâmına eşittir.."
OKUMA PARÇASI: ABDULLAH'IN RÜ'YASI
Hz. Ömer (ra)'in oğlu Abdullah, gençliğinde geçen bir hâtırasını şöyle anlatır:
"Herkes gibi ben de gençlik günlerimde Resûlüllah'a güzel rü'yalarımı anlatmak isterdim. Ne yazık ki anlatacak güzel rü'ya göremezdim.
Bekâr olduğum için mescidde yattığım gecelerden birinde idi. Bir rü'ya gördüm. Gördüğüm rü'ya korkulu idi. İki melek geldi, elimden tutup beni çölde tenha bir yere götürdü. Bu sessiz mahalde, yerin dibine aşağı kazılmış bir kuyu gördüm. İçinde ateş yanıyordu. Etrafı taşlarla örülmüş kuyunun başında iki tane makara gibi şey vardı. Burada Kureyş'ten bâzı kimseleri de gördüm. Anlaşılan, onlar da ateşli kuyunun başında bekleşiyorlardı. Ben, dehşetle yanan ateşi görünce ürperdim ve:
- Cehennem ateşinden Allah'a sığınırım! diye iltica' etmeye başladım. Bu duamı üç kere tekrar ettim.
Fazla korktuğum için bir melek yanıma çıkageldi ve:
- Korkma, korkma! diye bana seslendi.
Meleğin sözleri beni biraz ferahlattı. İşte o sırada uykudan uyandım. Düşüne düşüne ablam Hz. Hafsa'nın yanına gittim. Resûlüllah'ın pâk zevcesine rü'yamı aynen anlattım.
Hafsa (Radıyallahü anhâ) da rü'yamı aynen Resûlüllah'a anlatmış, dikkatle dinleyen Hazret-i Resûlüllah, şöyle karşılık vermiş:
- Abdullah iyi gençtir. Keşke biraz da gece namazı kılsaydı!"
...............
Bu hâdiseyi nakleden kitablar derler ki:
- Abdullah'ı bundan sonra geceleri uyutmak mümkün olmadı. Bu rü'ya te'vîlinden itibaren gecenin az bir kısmında uyur, sonra kalkıp teheccüd namazı kılardı.
Fıkıh âlimleri bu vâkıadan şu hükümleri çıkarırlar:
1 - Görülen bir rü'ya, takvâ ehli kimselere anlatılmalıdır. Nitekim Abdullah da Hazret-i Hafsa'ya anlatmıştır.
2 - Her mü'min, mânevî durumlarını sezebilmesi için sadık rü'yalar dileğinde bulunabilir. Abdullah da böyle bir temennide bulunmuş, gördüğü rü'yadan da daha çok ibâdet etme hükmü çıkarmıştır.
3 - Rü'yalarla iyilik hususunda amel edilir, ama kötülük hususunda amel edilmez. Kötülüğe teşvik eden yorumlar şeytanî olur, Rahmânî olmaz. Bu yüzden rü'ya kötüye yorulmaz.
4 - Gece teheccüd namazı kılmak, insanı Cehennem'den koruyan fazîletli bir ibâdettir. Nitekim Abdullah için Resûlüllah gece namazını tavsiye buyurmuş, o da ömrü boyunca gece namazını ihmâl etmemiştir.
Şu kadar var ki, kalkıp da teheccüd kılmayanlar için, her şey bitmiş değildir. Böyle kimseler hiç olmazsa yatmadan önce teheccüd namazı kılmalı, yahut sabah namazı için kalkınca namazdan önce geçmiş namaz borçlarını kaza etmeliler ki gece namazı sevabından müstefid olsunlar, teheccüd sevabından bütün bütün mahrum kalmasınlar. (Ahmed Şahin, Onlar Böyleydi).
* * *
TERÂVİH NAMAZI
Teravih, Ramazan ayı boyunca her gece kılınan bir namazdır. Kadın-erkek herkes için sünnet-i müekkededir ve İslâm'ın şeâirindendir.
Teravih namazı, orucun değil, Ramazan'ın sünnetidir. Bu sebeble oruç tutmayan hasta ve yolculara da teravih kılmak sünnettir.
Teravih Namazını Cemaatle Kılmanın Hükmü Nedir?
Teravih namazını cemaatla kılmak sünnet-i kifâyedir. Bir memlekette yahut bir mahallede oturan insanların bir kısmı teravihi mescidlerde cemaatle kılarlarsa teravihi cemaatla kılma sünneti yerine getirilmiş olur. Bu durumda başkaları için teravihi tek başına kılmak câiz olur. Ne var ki teravih namazı uzun olduğundan tek başına kılanda, yanılma veya ihmal durumu olabilir. Hiç olmazsa evlerde ev halkıyla cemaat olup birlikte kılınırsa, böyle bir mahzur da ortadan kalkmış olur.
Teravihi cemaatla kılmanın sünnet olması, Peygamberimizin fi'li ile sabittir. Resûlüllah Efendimiz, Ramazan'ın 23, 25 ve 27. geceleri mescide çıkarak Sahâbe-i Kirâm'a teravih kıldırmıştır. Her gece kıldırmamasının sebebi ise, teravihi cemaatle kılmanın vâcib olduğu sanılmaması içindir.
Teravih Namazı Kaç Rek'attır?
Teravih namazının 20 rek'at olduğu Sahabenin icma'ı ile sâbittir. Peygamber Efendimiz teravihi cemaatle kıldırdıkları zaman 8 rek'at olarak kıldırmışlar, Ashâb da evlerinde bu namazı 20 rek'ata tamamlamışlardır.
20 rek'atın tamamının mescidde kılınmaya başlaması, Hz. Ömer zamanından itibarendir. O zaman Sahâbeden buna muhalefet eden hiç kimse çıkmamış, bir nevi icma' hâsıl olmuştur. Zamanımıza kadar da bu şekilde kılınmaya devam edilmiştir.
Vakti:
Teravih namazının vakti, yatsı namazından sonra başlar, sabah namazı vakti girinceye kadar devam eder. Teravih namazı yatsıya tâbi bir sünnet olduğu için, vitir namazı teravihten sonra kılındığı gibi, önce de kılınabilir. Âdet olan, teravihi önce kılıp vitri sonra kılmaktır.
Bu sebeble teravihin bir kısmında imama yetişen bir kimse, imam vitre kalkınca imamla beraber önce vitri kılıp sonra teravihten kılamadıklarını kazâ etmesi câizdir.
Teravih namazı vakti içinde kılınmazsa, vakti dışında ne cemaatle, ne de tek başına (münferiden) kazâ edilmez.
Nasıl Kılınır?
* Teravihi en faziletli kılma şekli, 10 selâm ile ikişer rek'atlar halinde kılmaktır. Yaygın olan kılma şekli ise, 4 rek'atta bir selâm vermek suretiyle kılmaktır. 6 rek'atta bir selâm vererek de kılınabilir.
Teravihi iki rek'atta bir oturmak suretiyle tek selâmla 20 rek'at birden kılmak da mümkündür. Ancak gece namazlarını 8 rek'attan çok olarak bir selâmla kılmak mekruh olduğundan teravihi de bu tarzda kılmamalıdır.
Teravih kaç selâmla kılınırsa kılınsın, iki rek'atta bir mutlaka oturarak kılınmalıdır.
Eğer iki rek'attan sonra oturmayıp 4 rek'atta bir oturulmuş ise, o 4 rek'atlar iki rek'at sayılır. Selâm verilmese bile, her iki rek'at sonunda mutlaka oturulmalıdır.
* Teravih kelimesinde rahatlama mânası vardır. Bu sebeble 4 rek'at başında selâmdan sonra biraz oturularak rahatlanmalıdır. Bu süre içinde istiyen kendi kendine bir şeyler okur. Yahut tefekkür eder. Yahut da tesbihte bulunur. Bunlarda, namaz kılan kimse muhayyerdir. Memleketimizde ise, ekseriya müezzinler, cemaatın da iştirâkiyle sesli olarak salâvat okur, cehrî zikir yaparlar.
* Teravih namazı dörder dörder kılınıyorsa ilk oturuşta Tehıyyat'dan sonra salâvatlar da okunur. Bu, sünnet-i müekkededir. Hattâ bâzı müctehidlere göre farzdır. Cemaat usansa bile, imam bunları terkedemez. Ayrıca 3. rek'atın başında da Fâtiha'dan önce yine Sübhâneke okunur.
* Teravihi hatim ile kılmak da sünnettir.
Cemaate ağır gelmesi sebebiyle hatimle kılmak sünneti terkedilmez. Bir beldenin bir camiinde bu sünnet mutlaka yerine getirilmelidir.
* Yatsının farzını tek başına kılan kimse teravihi cemaatle kılabilir. Ancak yatsının farzı cemaatle kılınmadan teravihin cemaatle kılınması caiz olmaz.
* Cemaatin memnun olması için imamın kırâet ve rükünleri sür'atle yapması mekruhtur. Mes'ûliyet duygusu taşıyan bir imam, çabuk kıldırayım diye kırâeti anlaşılmaz hâle getirmekten, ta'dîl-i erkânı terkten, tesbih sayılarını üçten az yapmaktan kaçınır.
* Hatimle namaz kıldıran imam, hatmi Ramazan-ı şerîf'in 27. gecesi tamamlamalıdır. Hatimle kılınmıyorsa Fîl sûresinden aşağısını okumak, tek sûre ve karışık âyetler okumaktan daha faziletlidir. Böylece rek'at sayısı da daha kolay bilinir.
* Bir özür olmaksızın teravihi oturarak kılmak câiz ise de, fazilet ve sevabını azaltır.
İmam kendisinde özür olsun olmasın teravihi oturarak kıldırabilir. Cemaat ise ayakta kılarlar. Ancak ayrılık olmasın diye cemaatın da oturarak kılmaları müstehab olur.
* Teravihi ve vitri başka başka imamlarla kılmak câizdir.
* Uyku iyice bastırmış halde teravih kılmak mekruhtur.
* Vitir ile teravih arasında biraz oturmak da müstehabdır.
* Teravihi cemaatle kılan, vitri de cemaatle kılacağı gibi, yalnız başına da kılabilir.
* Teravih namazının her iki rek'atında teravih namazına niyet etmek gerekmez. Çünkü 20 rek'attan ibaret teravih namazı, bir tek namaz hükmündedir. Bunun için namaza başlarken yapılan niyet kâfidir.
* * *
SEFERÎNİN (YOLCUNUN) NAMAZI
Sefer ve İkâmet Ne Demektir?
Sefer kelimesi, lügatte, yol yürümek, herhangi bir mesafeye gitmek demektir.
Fıkıhta ise, 3 günlük bir mesafeyi yürümek niyetiyle yola çıkmaktır.
Böyle bir niyetle yola çıkan kimseye misafir denir. Seferî adı da verilir.
Sefer kelimesinin mukabili ikâmettir. Doğduğu yerde veya sonradan vatan edindiği bir beldede oturmak mânasına gelir. Böyle bir kimseye de mukîm denilir.
Seferî Sayılmak İçin Gidilmesi Gereken Mesâfe Ne Kadardır?
İstirahatlarla birlikte orta bir yürüyüşle 3 günlük mesafedir. Orta yürüyüş karada kafilenin ardındaki deve yürüyüşü ile yaya yürüyüşü; denizde ise mutedil havada yelkenli gemi sür'atidir.
Bir günlük yürüyüş 6 saat kabul edilmektedir. Yaya yürüyüşü ile ortalama saatte 5 km. yol alındığı göz önüne alınırsa, bu durumda 3 günlük mesafe zaman olarak 6x3 = 18 saat; uzunluk olarak da günde 5x6 = 30, üç günde 30x3 = 90 km. olur.
Bu durum kara yolculuğunda böyledir. Deniz yolculuğunda ise mutedil esen bir rüzgârla 3 günde kat'edilen yol 90 mil olarak hesaplanmıştır.
Bu müddetten daha az olan yolculuklar sefer hükmüne girmez.
Her ne kadar bugün yolculuk vasıtaları değişmiş ise de, asıl olan bu ölçülere riayet etmek lâzımdır. Çünkü nakil vasıtalarının şekil ve sür'atleri devamlı değişiklik arzetmektedir. Her değişiklik için bir usûl konamaz. Bunlar ârızî olan hallerdir. Onun için, asıl olan tabiî yolculuk vasıtalarına itibar edilmelidir. Bu mesafeler serî vasıtalarla çok kısa zamanda alınsa bile, hüküm değişmez.
Uçak seferleri, ya kara üzerinden, ya da deniz üzerinden, ya da hem kara, hem de deniz üzerinden olur. Hangisinden olursa olsun, kara ve deniz üzerinden alınacak mesafeler, kara veya deniz için kabûl edilen 3 günlük seferîlik miktarına ulaşınca, seferîlik hâli tahakkuk eder. Meselâ uçakla yapılan bir yolculukla, deniz üzerinden bir günlük, kara üzerinden de iki günlük mesafe yarım saatte alınmış olsa, seferîlik hâli meydana gelir.
Yolculuk meşakkat hâlidir. Saatinde ve dakikasında vasıtaya yetişmek, teknik ârızalarla, hava muhalefetleri ile karşılaşmak hep yolculuğun zor olan taraflarıdır. Vasıtaların tekâmül etmesiyle bu gibi zorluklar azalmaz, hattâ artabilir.
Bunun için gidilen mesafeyi değil de, vasıtanın sür'atini seferîlikte esas almak doğru olmaz (*).
Seferîlik Hükümleri Nelerdir?
Sefere (yolculuğa) çıkanlar hakkında İslâmiyet bâzı kolaylıklar ve ruhsatlar tanımıştır. Şöyle ki:
* Ramazan-ı şerîf'te yolculuğa çıkan kimse, orucunu te'hir edebilir.
* Misafir için ayaklardaki mestlere mesih müddeti, 3 gün 3 gecedir.
* En mühim kolaylık ve ruhsat da, namazı kasır'dır. Misafir, 4 rek'atlı farz namazlarını ikişer rek'at olarak kılar. Buna kasr-ı salât denir.
Namazı Kasretmenin Hükmü Nedir?
Hanefî mezhebinde namazı kasretmek vâcibtir. Bu durumda namazı kasır, mecazî bir ruhsat olmaktadır. Çünkü sair ruhsatlarda yapıp yapmamakta kişi serbesttir. Halbuki namazın kasrında icbar vardır.
Binaenaleyh seferî bir kimse namazı kasretmeden tam kılarsa mekruh işlemiş olur. Kılınan ilk iki rek'atla farz tamamlanmış olur. Son iki rek'at ise, nafile yerine geçer. Ne var ki ikinci rek'atın sonunda selâmı terkettiğinden vâcibi terketmiş, dolayısıyla mekruh işlemiş, namaz kerahetle sahih olmuş olur. Bu şekilde mekruh işliyerek kılınan namazdan bir sevab beklenmemelidir.
Seferî olan kimse, ikinci rek'at sonunda oturmadan 3. rek'ata kalksa, namazı fâsid de olur. Çünkü seferî kimse namazı iki rek'at olarak kıldığı için ikinci rek'at sonunda oturması farzdır. Bu durumda farz terkedilmiş olmakta, dolayısıyla namaz da bozulmuş bulunmaktadır.
Şâfiîlere göre seferî kimse namazı kasredip kasretmemekte muhayyerdir. Yani, isterse iki kılar, isterse dört..
Namazı kasretmek, hicrî 4. senede meşrû kılınmıştır. Meşrûiyeti Kitab, Sünnet ve İcma'-ı Ümmet ile sâbittir.
Kasrın meşrûiyetine Kitabdan delil, Nisâ sûresinin 101. âyetidir.
Sünnetten delil ise, şu rivâyetlerdir:
İbn-i Abbas şöyle demiştir:
"Sizin Peygamberinizin lisanı üzere Allah namazı hazarda 4 rek'at, seferde ise iki rek'at farz kıldı."
Hz. Âişe validemiz ise şöyle buyurmuştur:
"Namaz seferde ve hazarda ikişer rek'at ikişer rek'at olarak farz kılındı. Sonra yolculukta iki rek'at olarak kaldı. Hazardaki namazlara ise ziyade yapıldı."
Namazda Kasr Niçin Yapılır?
Namazı kasretmenin illeti seferdir. Hikmeti ise meşakkattir.
Binaenaleyh hikmet olmasa da illet olsa, namaz kasredilir. Yani sefere çıkmış bir kimse yolculuğu ve misafirliği boyunca hiçbir meşakkat ve zahmete mâruz kalmasa bile, namazı kasreder. Çünkü kasrın sebebi ve illeti olan seferîlik hâli mevcuttur. Sefer dışında ise, bir kimse pek çok zahmet ve meşakkat çekse de namazı kasr edemez. Çünkü kasrın sebeb ve illeti olan seferîlik durumu yoktur.
Namazı Kasretmenin Şartı Nedir?
Namazı kasr için en başta yolculuğa (sefer) niyet şarttır. Yolculuğa niyet edilmeksizin namaz kasredilmez.
Niyetin sahih olması için ise, seferin, yani, yolculuğun başından itibaren 3 günlük mesafeye gidişi niyet etmek lâzımdır. Geri dönüş müddeti hesaba katılmaz, sadece gidiş süresi üç günü bulmalıdır.
Başıboş olarak gezintiye çıkıp nereye gideceğini bilemeyen, bir yol hedefi olmayan kimse, 3 günlük mesafeden fazla yol alsa bile, sefer niyeti olmadığı için namazlarını kasr ile kılamaz.
Seferîlik niyeti için bülûğ da şarttır.
Nereden İtibaren Namazlar Kasredilmeye Başlanır?
Sefere niyet eden ve yola çıkan kimse, oturduğu beldenin binalarını geçtikten itibaren namazlarını kasra başlar. Bulunduğu şehir veya kasabadan çıkarken gittiği istikametteki meskûn yerleri geçmiş olması lâzımdır. Şehre bağlı olup da birbirinden ayrı olan mahallelerin hepsini de geçmiş olmak gerekir.
Ancak şehrin dışında olup da eskiden şehre bağlı olan ve hâlen harâbe hâlinde bulunan yerler şehre bağlı sayılmazlar. Kasr için bunları da geçmek şart değildir. Şehre bitişik köy varsa, kasr yapılabilmek için bunların da geçilmesi şarttır.
Sefer Hâlinde Kaç Güne Kadar Namaz Kasredilir?
Bulunduğu şehir ve köyden sefere niyet ile yola çıkan kimse oturduğu şehre ve köye geri dönmedikçe veya gittiği memlekette en az 15 gün kalmaya (ikâmete) niyet etmedikçe seferî sayılır, namazlarını kasreder.
Misafir olarak gidilen yerde 15 gün ikâmet niyeti yolda iken yapılsa sahih değildir. Yolculuk bittikten sonra yapılırsa sahih olur.
Bir iş tâkibi gibi bir sebeble 15 gün ikâmeti niyet etmeksizin meydana gelen misafirliklerde iş olmayıp bir ay bile kalınsa namaz kasredilir. Zira 15 günlüğüne ikâmet niyeti yoktur.
15 gün oturmaya niyet edilen yer, aynı yer olmalıdır. Ayrı ayrı şehir ve kasabalarda toplam 15 gün oturmaya niyetli yolcu, mukim sayılmaz. Seferîlik hükmünden çıkmaz.
İkâmete niyet, tam 15 gün olmalıdır. Bir yerde bir hafta kalmaya niyet edip, hafta dolunca bir 10 gün daha kalmaya niyet edilirse ikâmet süresi 17 gün olmakla beraber, seferîlik hâli son bulmaz, namazı kasra devam edilir.
Çünkü müddetler ayrı ayrı tayin edilmiş, ikâmete niyet bir anda 15 gün olarak yapılmamıştır.
Bir insan 3 günlük yolculuğa niyet ederek yola çıktıktan sonra sefer müddetini doldurmadan geri dönmeyi istese, misafir hükmünden çıkar ve artık namazlarını tam kılar.
Yine sefer müddeti bitmeden bir yerde kalmaya niyet edilmekle seferîlik hükmü son bulur.
Kasrın Hükmünün Kalkması:
Misafir 3 günlük mesafeyi tamamlamadan yarı yoldan evine dönmekle seferîlik hükmü kalkacağı gibi, sadece dönmeye niyet etmesiyle de seferîlik bozulur. Meselâ: Bir kimse iki günlük mesafeyi kat'ettikten sonra geri dönmeye niyet etse, fakat hemen de dönmeyip bulunduğu yerde bir müddet eylense evine dönmemiş olduğu halde seferîlik hükmünden çıkmış sayılır. Artık namazlarını kasr edemez, tam kılmak zorundadır.
Eğer yolcu sefer mesafesi olan üç günlük yolu aldıktan sonra geri evine dönmeye niyet etse, evine bizzat geri dönmedikçe seferîlik hâlinden çıkmaz. Burada geri dönüş niyeti kâfi değildir.
Vatanın Kısımları:
Oturma ve yerleşme bakımlarından vatan 3'e ayrılır:
1 * Vatan-ı aslî: İnsanın doğup büyüdüğü ve yaşadığı yahut da başka bir memlekete göçmüşse orada ev ve vatan edindiği, yerleştiği yere denir.
2 * Vatan-ı ikâmet: Yolculuk hâlindeki kimsenin 15 gün veya daha fazla kalmaya niyet ettiği yere denir.
3 * Vatan-ı süknâ: Misafirin yolculuk esnasında 15 günden az kalmak niyetiyle uğradığı ve oturduğu her yere denir.
Aslî vatan, ancak kendi misli ile bozulur. Bir kimse doğup büyüdüğü yerden başka bir memlekete gider orada iyice yerleşirse aslî vatanı bu ikinci ikâmet yeri olur. Doğup büyüdüğü yer aslî vatan olmaktan çıkar. Sonradan oraya misafir gittiğinde aynen sefer hükümlerine tâbi olur.
Seferle İlgili Mes'eleler:
* Sefer hâlinde müsait durum varsa sünnetler terkedilmez kılınır. Yoksa kılınmaz, terkedilir.
* Misafir kimse vaktin evvelinde namazı kasr ile kıldıktan sonra vaktin sonuna doğru ikâmete niyet etse, kıldığı namazı 4 rek'at olarak iadesi gerekmez. Ancak vakti içinde seferî iken namazı kılmayıp da kazâya bırakan kimse, sonradan ikâmete niyet etse, bu kazâya kalan namazı iki rek'at olarak kılar.
* Misafir, mukîm olan bir imama uyarsa namazını imamla birlikte 4 rek'at olarak kılar.
* Mukîm kimse, seferî olan bir imama uyarsa, imam iki rek'atta selâm verince o kalkar, iki rek'at daha kılarak namazı 4'e tamamlar. Ancak bu iki rek'atta kırâet yapmaz. Bir müddet ayakta bekledikten sonra rükû' ve secdeleri yapar. Ancak kırâet yapılmasında da bir beis yoktur.
Seferî imamın kendinin misafir olduğunu, mukîm cemaatin namazlarını tamamlaması gerektiğini hatırlatması gerekir.
Nitekim Peygamber Efendimiz Mekke fethinde, Mekke ehline namaz kıldırıp, 2 rek'atta selâm vermiş ve cemaata "Namazınızı siz tamamlayın, biz misafiriz" buyurmuşlardır.
* Cuma günü vakit girmeden yolculuğa çıkılabilir. Vakit girince ise Cuma kılmadan yolculuğa çıkmak mekruhtur.
* Seferîlik ve ikâmet hallerinde, tâbi olanın değil metbûun niyeti muteberdir. Binaenaleyh asker kumandanına, işçi işverene, talebe hocasına, evli kadın kocasına tâbidir. Onların niyetine göre mukîm veya seferî olunur.
* * *
BAYRAM VE BAYRAM NAMAZLARI
Bayram Nedir? Dinî Bayramlar Hangileridir?
Bayram, bir ferah ve sürur günü demektir. Arabçası İyd'dir.
Resûlüllah Efendimiz, Medine-i Münevvere'ye teşrif buyurduklarında, ora ahalisinin senede iki bayram günleri olduğunu anlayınca, "Allah Teâla size o iki bayram günlerine bedel, onlardan daha hayırlı iki bayram günü ihsân etmiştir" buyurmuş; ve o günlerin de Ramazan-ı şerîf bayramı ile Kurban bayramı günleri olduğunu haber vermiştir.
Ramazan bayramı (Iyd-i fıtır) 3 gün; Kurban bayramı (Iyd-i edhâ) ise 4 gündür.
Bayram Namazlarının Hükmü Nedir?
Kendilerine Cuma namazı farz olan kimselere, Ramazan ve Kurban bayramı namazları vâcibdir. Cuma namazı için lâzım olan bütün şartlar, Bayram namazları için de lâzımdır. Şu kadar var ki, bayram için hutbe sünnettir ve namazdan sonradır. Hutbe okunmasa da Bayram namazı sahihtir. Fakat sünnet terkedilmiş olur.
Şâfiîlerce Bayram namazları sünnet-i müekkededir. Bir görüşe göre de farz-ı kifâyedir. Ve İslâmî şeâirdendir. Cemaatle kılınması efdaldir. Yalnız başına hutbesiz de kılınabilir.
Bayram namazları ikişer rek'attır ve cemaatla cehrî olarak kılınır. Ezan ve kâmeti yoktur.
Bayram Namazlarının Kılınışı Nasıldır?
Güneşin doğuşundan 50 dakika kadar bir süre geçtikten sonra bayram namazının vakti girer. Vakit girince cemaat saf olarak: "Niyet ettim vâcib olan bayram namazını kılmaya, uydum imama" diye niyet ederler. İmam da namazı kıldırmaya niyet eder. Allahü Ekber diyerek tekbir alır ve namaza durur. Cemaat da tekbir alarak namaza durur. Bu iftitah tekbiridir. Ve her namazda vardır. İftitah tekbirleri alındıktan sonra herkes içinden Sübhâneke'yi okur. Sonra imam biraz fasıla ile, birbiri ardısıra ellerini kulaklarına kaldırıp açıktan üç kere tekbir alır. Cemaat de öyle yapar. Birinci ve ikinci tekbirlerde eller yanlara salınır. Üçüncü tekbirden sonra göbeğin altına bağlanır.
Bu tekbirlere zevâid tekbirleri denir. Zevâid tekbirleri vâcibtir.
Bundan sonra imam içinden Eûzü - Besmele çeker. Açıktan Fâtiha ve sûre okur. Sonra rükû' ve secdeye gidilir. İkinci rek'ata kalkılır. İkinci rek'atta imam içinden Besmele çekerek yine Fâtiha ve sûre'yi açıktan okur. Sûre bitince birinci rek'atta olduğu gibi eller kulaklara götürülerek üç kere tekbir alınır. Bunlara da zevâid tekbirleri denir. Üçüncü tekbirden sonra eller bağlanmadan tekrar Allahü Ekber denilerek rükû'a gidilir. Bu dördüncü tekbir, rükû'a eğilirken söylenen tekbirdir. Rükû'dan sonra secde yapılır. Tehıyyât, salâvat ve dualar okunarak selâm verilir. Böylece bayram namazı kılınmış olur.
Namazdan sonra imam minbere çıkarak oturmaksızın bayram hutbesine başlar. Aynen Cuma hutbesinde olduğu gibi iki hutbe okur. Ancak bayram hutbelerine tekbir ile başlanır. Cemaat da bu tekbirlere hafifçe iştirâk eder.
Kurban bayramı namazını acele kılmak, Ramazan bayramı namazını ise biraz geciktirmek müstehabdır.
Hutbede bayramın mahiyetinden, öneminden bahsedilir. Kurban bayramında ise kısaca kurban hükümlerine temas etmekte ve teşrik tekbirlerini cemaata hatırlatmakta fayda vardır.
Hutbeden sonra dua yapılarak cemaat dağılır.
Bayram Âdâbı Nedir?
Bayram günlerinde erken kalkmak, yıkanmak, dişleri temizleyerek misvaklamak, güzel kokular sürünmek, elbiselerin en temiz ve güzelini giyinmek, Hak Teâlâ'nın nimetlerine şükür için sevinçli görünmek, rastladığı din kardeşlerine karşı güler yüzlü olmak, mümkün mertebe çok sadaka vermek, Bayram gecelerini ibâdetle ihyâ etmek bayram âdâbındandır.
Ramazan bayramında namazdan evvel hurma gibi tatlı bir şey yiyerek camiye gitmek; Kurban bayramında ise namazdan evvel hiçbir şey yememek müstehapdır. Hattâ Kurban kesecek kimsenin kestiği kurbanın etiyle yemeğe başlaması daha güzeldir. Bununla beraber namazdan evvel bir şeyler yenilecek olursa bunda bir beis yoktur.
Bayram günlerinde Müslümanların birbirlerini tebrik etmeleri, birbirleriyle müsafahada bulunarak hayır ve mağfiret duaları yapmaları yine bayram edebleri arasındadır. Ayrıca bayram hürmetine dargınlar barışmalı, birbirlerinde hakları olanlar o hakları birbirlerine helâl etmeli, dost ve akraba ziyaretleri yapılmalı, ailenin küçükleri ailenin büyüklerinin ziyaretine giderek ellerini öpüp hayır dualarını almalı, gönüllerini hoş etmelidir.
Teşrik Tekbirleri Nedir, Ne Vakit Söylenir?
Kurban bayramının birinci gününe yevm-i nahir, diğer üç gününe ise eyyâm-ı teşrik denir. Bayramdan evvelki güne ise yevm-i arefe (arefe günü) denir ki Zilhicce'nin 9. günü olmaktadır. Ramazan bayramında arefe yoktur.
Arefe gününün sabah namazından itibaren bayramın 4. günü ikindi namazına kadar 23 vakit farz namazını müteâkip birer defa
Allahü Ekber Allâhü Ekber Lâ ilâhe İllâllahü Vallâhü Ekber, Allâhü Ekber ve Lillâhi'l-Hamd
şeklinde tekbir alınır. Bunlara teşrik tekbirleri denir. Teşrik tekbirleri fakîhlerin çoğuna göre, namaz kılmakla mükellef herkes için vâcibtir. Sünnettir diyenler de vardır.
Teşrik tekbirleri günlerinde namazı kazaya kalan bir kimse, bu namazları yine teşrik günlerinde kılarsa tekbirleri de kaza eder. Teşrik günlerinden sonra kıldığında ise, teşrik tekbirlerinin kazâsı gerekmez. Kadınlar teşrik tekbirlerini gizli olarak getirirler.
OKUMA PARÇASI: PEYGAMBERİMİZ İLE YETİM ABDULLAH
Abdullah küçük yaşta iken, bir savaşta babasını kaybetmişti.
Annesi yeniden evlenince üvey baba, Abdullah'ı istememişti. Ve Abdullah sokaklarda sâhipsiz kalmıştı. Dertliydi. Yardımsever halkın verdikleriyle karnını doyurabiliyordu. Arkadaşları gülüp oynarken, o, bir köşede oturur, başını elleri arasına alır, düşüncelere dalardı.
Bir bayram günü, Abdullah yine böyle bir kenara oturmuş, başını ellerinin arasına almıştı. Cıvıldaşan çocuklara bakıp ağlıyordu. Üstü başı lime lime idi. Gömleği belki kırk yerden yamanmıştı. Üstelik sabahtan beri yiyecek bir şey de bulamamıştı.
O sırada Peygamberimiz geçiyordu. Oynaşan çocukları seyretmek için biraz durdu. Gülümsedi. Birkaç çocuğu okşadı. Sonra Abdullah'ı gördü. Kenarda durup ağlaması dikkatini çekmişti. Yanına gitti. Ve niçin arkadaşlarıyla oynamadığını, niçin ağladığını sordu.
Abdullah üzüntüsünden Peygamberimizi tanıyamamıştı.
- Amca, dedi, babam bir savaşta şehid düştü, anam evlendi. Üvey babam beni istemedi. Yapayalnız kaldım. Ne yiyecek bir dilim ekmeğim, ne giyecek yeni bir gömleğim var. Bu yüzden arkadaşlarıma katılamıyorum.
Peygamber Efendimizin mübarek gözleri doldu.
- Peki yâ Abdullah, dedi, sen Hasan ile Hüseyin'e kardeş olmak ister misin?
Hasan ile Hüseyin, Peygamberimizin torunlarıydı. Abdullah istekle atıldı:
- Çok isterim.
- Fâtıma'ya evlât, Peygamber'e torun olmak ister misin?
Abdullah hemen cevap verdi:
- Çok isterim.
- Öyleyse yürü bize gidelim, bundan sonra benim torunumsun..
Abdullah ancak o zaman Peygamberimizin karşısında bulunduğunu anladı ve ellerine sarılıp öptü.
Birlikte eve gittiler. Abdullah'ın karnı aylardan beri ilk defa güzelce doydu. İlk defa yeni elbiseler giydi. Ve Peygamberimizden izin alıp tekrar çocukların arasına döndü. Ama bu sefer kenardan seyretmiyordu. Oyuna katılmış, onlar gibi hoplayıp zıplamaya başlamıştı. Çocuklar bu değişikliği merak edip Abdullah'a sordular:
- Ey Abdullah, bir saat önce ağlıyordun, üstün başın dökülüyordu, şimdi bakıyoruz yeni elbiseler giydin, aramıza katılıp oynuyorsun. Sebebi nedir?
Abdullah memnun memnun gülümsedi:
- Yerimde olsaydınız siz de sevinirdiniz, diye konuştu. Ben, Hz. Ali ile Hz. Fâtıma'ya evlâd, Hasan ile Hüseyin'e kardeş, Peygamber Efendimize torun oldum.
Çocuklar hasretle iç çektiler. Bir ağızdan şöyle dediler:
- Keşke biz de senin gibi yetim ve öksüz kalsaydık da, Peygamber torunu olma şerefini kazansaydık. Seni kıskanıyoruz Abdullah.
* * *
HASTALARIN NAMAZLARI
Hastalar, akılları başlarında olduğu müddetçe dinî ibâdetlerini yerine getirmekle mükelleftirler. Bununla beraber dînimiz onlar hakkında birçok kolaylıklar da göstermiştir. Namaz hakkında aşağıda gelecek olan kolaylıklar bu cümleden sayılır:
* Bir hasta tâkatına göre namaz kılmakla mükelleftir. Meselâ: Ayakta durmaya gücü yetmeyen veya ayakta durması halinde hastalığı artacağından korkulan kimse, namazlarını oturarak, oturmaktan da âciz ise, kudretine göre yan veya arkası üzeri yatarak îma ile kılar.
* Müstakil olarak ayakta duramıyanlar, bir yere yaslanarak ayakta kalabilecekler ise bu şekilde yaparak namazını ayakta kılar.
* Az bir miktar ayakta durabilenler de iftitah tekbirini ayakta aldıktan sonra oturur, namazı o şekilde tamamlarlar.
* Oturarak kılınan namazda yaslanılmaz. Ancak hasta yaslanmadan duramıyorsa yaslanmak câiz olur.
* Oturarak da namazlarını kılamayan kimseler, namazlarını nasıl kolaylarına gelirse öyle (yan yatarak veya sırtüstü yatarak) kılarlar. Dizleri mümkünse dikerler. Mümkün değil ise kıbleye doğru uzatırlar. Rükû' ve secdeler îma ile yapılır.
Îma: Namazda rükû' ve secdeye işaret olmak üzere başı eğmektir. Bu, ayakta yapılabileceği gibi, oturarak da yapılabilir.
Îma ile dahi namaz kılmaya muktedir olamayan hastalar namazı kaş göz işâreti ile kılmazlar. Te'hir ederler. Böyle hastalar üzerlerinden 5 vakitten fazla namaz geçerse kazâ ile de mükellef olmazlar. 5 vakitten az olursa kazâ etmek mecburiyetindedirler. Üzerine secde etsin diye hastanın önüne yastık, iskemle ve sandalya gibi şeyler konmaz.
* * *
GEMİDE, VASITADA ve HAYVAN ÜZERİNDE NAMAZ
Nafile namazlar, herhangi bir zaruret olmaksızın hayvan üzerinde kılınabilir. Hayvan üzerinde kılınan namaz, îma ile kılınır. Ve hayvanın yürüdüğü istikamete doğru yönelerek namaza durulur. Secde rükû'dan biraz fazla eğilerek yapılır.
Farz ve vâcib olan namazlar, zaruret olmadıkça hayvan üzerinde kılınmazlar.
Hayvan üzerinde namaz kılmak, ancak şehir, yani, meskûn bölgeler dışında câiz olur. Şehir hükmünde sayılan bir yerde, ne nafile, ne farz, ne de vâcib hiçbir namaz câiz olmaz.
Taksi, otobüs, tren, uçak ve benzeri nakil vasıtalarında namaz kılmakta hüküm, hayvan üzerinde kılınan namaz gibidir. Şehrin dışına çıkıldıktan sonra, vasıta içinde, oturduğu yerde îma ile nafile namaz kılınabilir.
Nakil vasıtaları üzerinde farz veya vâcib namazlar ancak zaruret halinde kılınabilir. Zaruret ve bir özür hâli bulunmadıkça farz ve vâcib namazlar vasıta içinde kılınmazlar.
Farz namazlarla vâcib namazların hayvan üzerinde veya nakil vasıtaları içinde kılınmasını mübah kılan özürler şunlardır:
1 - Vasıtadan inildiği takdirde can ve mal güvenliğinin kaybolmasından korkmak.
2 - Eşkıyadan, yırtıcı hayvandan, düşmandan korkmak.
3 - Vasıtadan inince, bir daha vasıtaya yetişip binememekten korkmak.
4 - Arazinin çamur olması, namaz kılacak müsait bir yer bulunmaması.
Bu şartlar altında vasıta içinde oturarak îma ile namaz kılınması sahihtir. Bu şekilde kılınan namaz, imkân bulunduğu zaman iade edilmez.
Şayet uçak ve tren ve benzeri vasıtalarda ayakta namaz kılma imkânı bulunur ve dışarı çıkamayacak hal olursa, vasıta da duruyorsa, namazı ayakta kılmak icabeder.
Vasıta sürücüsünün, vasıtadan dışarı çıkıp namaz kılmasına mâni bir özür varsa, vasıtayı durdurup namazı vasıta içinde kılmalıdır. Vasıtayı bekletme imkânı varken, bekletmeyerek hareket etmesi câiz olmaz.
Hayvan ve vasıtalarda necaset olması namaza mâni olmaz.
Hareket hâlinde bulunan vasıtalarda namaz kılarken kıbleye yönelmek mecburiyeti yoktur. Vasıta istikametine doğru oturulan yerde îma ile kılınır.
Gemilerde Namaz:
Eğer gemi hareket hâlinde ise, farz ve nafile namazlar gemi içinde kılınır. Ancak ayakta kılma imkânı varken farz namazları oturarak kılmak mekruhtur. Kıbleye yönelerek namaza durulur. Şayet gemi kıbleden dönmeye başlarsa, namaz kılan mümkün ise kıble tarafına döner.
Eğer gemi, rıhtım ve iskeleye bağlı ise, gemi içinde namaz kılmakta bir beis yoktur. Ancak imkân olursa dışarıda kılmak müstehaptır. Böyle bağlı durumda olan bir gemide, farz namazları oturarak kılmak câiz olmaz.
Hareket hâlinde olan gemilerde namaz kılarken baş dönmesi oluyorsa oturarak kılınır. Bu durumda oturarak kılmakta kerâhet olmaz.
Deniz içinde demir atmış bir gemi şiddetli fırtına yüzünden öteye beriye sallanıyorsa, hareket eden gemi hükmündedir. Eğer deniz sâkin, gemide de çalkantı yoksa bu durumda bağlı gemi hükmünü alır. Artık farz namazlar ayakta kılınır, oturarak kılınmaz.
Birbirine yanaşmış olan iki gemiden birinde imam bulunup diğer gemiden cemaat bu imama uyarsa, bu iktida sahih olur, fakat gemiler birbirinden ayrı olursa, iktida sahih olmaz.
* * *
CUMA NAMAZI
Cuma Gününün Önemi:
Cuma; cem olmak, toplanmak mânalarına gelir.
Cuma günü, Müslümanlar için çok önemli bir gündür. Bu günde Müslümanlar camide toplanıp birlikte Cuma namazını kılarlar. Topluca yapılan bu ibâdet, o günü bayram günü değerine yükseltir.
Bu sebeble Cuma gününe Seyyidü'l-eyyam, yani, günlerin itibarlısı, efendisi de denir.
Bütün hayırlı işlerin Cuma günü meydana geldiği; tarih boyunca pek çok kudsî hâdiselerin hep Cuma günü zuhûr ettiği rivâyet edilir.
Hadîs-i şerîf'te şöyle buyrulur:
"Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, Cuma günüdür. Âdem (as) o günde yaratılmış, o gün Cennete konmuş, o gün Cennetten çıkarılmıştır. Kıyâmet de ancak Cuma günü kopar.."
Çoklarının zannettiği gibi Cuma günü, iş yapmak, hayırlı ve faydalı mevzularla meşgul olmak haram değildir. İş yapma yasağı, sadece namaz kılma vaktine mahsustur. Namaz dışında çalışmak, alış-verişte bulunmak mübahtır. Zaten âyette de, namazdan sonra yeryüzüne rızık aramak üzere dağılınız, emredilmektedir.
Cuma'nın Hükmü Nedir?
Cuma'nın farz olduğu Kitab, Sünnet ve İcma' ile sabittir. Cum'a sûresinin 9. âyetinde şöyle buyrulur:
"Ey îman edenler, Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah'ın zikrine (namaza ve hutbe dinlemeye) gidin. Alış - verişi bırakın. Böyle hareket etmeniz, sizin için daha hayırlıdır.."
Resûl-i Ekrem (asm) îrad ettikleri bir hutbelerinde, bu mevzuda şöyle buyurmuşlardır: "Biliniz ki, Allah Teâlâ Cumayı bu makamda, bu senenin bu ayında, bu günde farz kıldı. Bu farziyet, kıyâmete kadar sürecektir. Kim onu inkârından veya küçümseyerek, ben hayatta iken ve vefatımdan sonra terkederse, Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin. İşlerinde de feyiz ve bereketi kaldırsın. Dikkat ediniz. O kimse tevbe edinceye kadar onun ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, hiçbir hayır ve hasenatı kabûl edilmez."
Bir hadîs-i şerîf'te de şöyle buyrulur:
"Cuma namazına gelmeyen kimseyi melekler 'Eyvah, ne oldu, neden geri kaldı?' diye birbirlerine sorarlar. Sonra: 'Allahım, eğer fakirliğinden gelemiyorsa sen ona helâl mal ver. Hastalığından gelemediyse şifa ver. Oyun ve eğlenceye kapıldıysa, ona ibâdetin zevkini tattır..' diye dua ederler."
Cumayı terketmenin uhrevî ceza ve mânevî zararına ise, Resûlüllah Efendimiz şu şekilde temas etmişlerdir:
"Kim özürsüz olarak ve ciddiye almayarak üç cumayı terkederse, Allah onun kalbini mühürler. Allah kimin kalbini mühürlerse, onu cehennemin en alt tabakasına koyar."
Cuma Namazı Ne Zaman Farz Kılındı?
Cuma namazı, Mekke'den Medine'ye hicret esnasında farz kılınmıştır. Mekke'den Medine'ye hicret eden Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir haftayı geçen uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, Medine yakınındaki Ranuna denen mevkie gelince, devesinden inerek Salim oğulları yurdunda ilk Cuma namazını kıldırmıştır. Böylece de, Cuma günleri kılageldiğimiz Cuma namazı, o günden itibaren farz namazlar sırasına girmiştir.
Cuma Namazı Kaç Rek'attır, Nasıl Kılınır?
Cuma namazı aslında iki rek'atır. Öğle namazı vaktinde cemaatle kılınır. Tek başına kılınmaz. Cuma namazına yetişemeyen kimse, yerine öğle namazını kılar.
Cuma'nın farz olan bu iki rek'atından ayrı olarak, 4'ü farzdan önce, 4'ü de farzdan sonra olmak üzere, 8 rek'at da sünneti vardır.
Vakit girdikten sonra, önce Cuma'nın 4 rek'atlı ilk sünneti kılınır. Ondan sonra camiin içinde iç ezan okunur. Ezandan sonra hatib minbere çıkar ve hutbe okur. Hutbe bittikten sonra, mihraba geçerek imam olur ve cemaatle iki rek'at Cuma namazı kılınır. Bu iki rek'at farzdan sonra, cemaat 4 rek'at da Cuma'nın son sünnetini kılarlar. Böylece Cuma namazı tamamlanmış olur.
Bundan sonra biri 4, diğeri 2 rek'at olarak kılınan iki namaz daha vardır ki, bunlar Cuma ile ilgili değildir. Dört rek'atlı olan Cuma'nın ilk sünneti gibi kılınır. İstenirse, son iki rek'atta sûre okunmadan da kılınabilir (öğlenin farzı gibi). Kılınan bu namazın ismi, Zuhr-i âhirdir. Niyet şöyle yapılır: "Niyet ettim vaktine yetişip de henüz üzerimden sâkıt olmayan son öğle namazına." Bu namaz şayet Cuma namazının sahih olmama durumu olursa, o günün öğle namazı yerine geçmesi için fakîhler tarafından düşünülmüş bir tedbirdir. Şayet Cuma namazı sahih olmuşsa, bu namaz kazaya kalmış bir öğle namazı yerine geçer. Kaza borcu olmayan için ise, nafile namaz hükmünü alır. Zaten Cumanın sünneti gibi kılınmasının efdal olması da bu sebebdendir.
Zuhr-i âhirden sonra da, iki rek'at vaktin sünneti diye bir namaz kılınır. Bu iki rek'at, sabah namazının kazâsı olarak da kılınabilir.
Sâat-i İcâbe - Eşref Saat:
Cuma gününde bütün duaların kabûl olduğu ve insanlarca gizli ve gaybî olan bir vakit vardır ki, bu vakte sâat-i icâbe veya eşref saat denir.
Bir hadîs-i şerîfte bu mevzuda şöyle buyrulur:
"Cuma gününde makbûl bir saat vardır. Duasını bu saate denk getiren Müslümana Allah dilediğini verir."
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir:
"Bugünde hayırlı bir saat vardır. Kim o saate tesadüf eder de Allah'tan hayırlı bir şey dilerse, o şey de kısmetinde varsa Allah onu ona verir. Kısmetinde yok ise, ondan daha hayırlısını âhirette verir. Kim bir miktar belânın kaldırılması için o saatte dua ederse, Allah duasını kabûl eder ve daha büyüğünü onun üzerinden kaldırır."
Sâat-i icâbenin Cuma içindeki yerinde ihtilâf edilmiştir. Bâzıları güneş doğarken bâzıları ezan vakti, bâzıları imam hutbeye başlarken, bâzıları namaz kılarken, kimisi ikindinin son vakti, kimisi de güneş batarken demişlerdir.
Hz. Fâtıma, gurub zamanını bekler ve hizmetçisi kendisine haber verince, hemen güneş batıncaya kadar dua ve istiğfarını yapar, bu vaktin eşref saat olduğunu Resûlüllah Efendimizden işittiğini söylerdi.
Bir kısım âlimler ise; Kadir gecesinin Ramazan ayı içinde saklı olması gibi, bütün günü ibâdet ile ihya etsinler diye bu eşref saatin de Cuma günü içinde gizli olduğunu, vaktini kimsenin bilmediğini söylemişlerdir.
Eşref saatin, muayyen bir saatte durmayıp Cuma gününün saatleri içinde devrettiğini söyleyenler de vardır. En uygun izah şekli de bu olsa gerektir.
İşi Bırakmak ve Cuma Namazına Koşmak:
Cuma sûresinin 9. âyetinde beyan buyrulduğu gibi, her Müslüman Cuma günü Cuma ezanı okunduğu andan itibaren, bütün şahsî işlerini bırakıp mutlaka camiye gitmek mükellefiyetindedir. Çünkü Cuma ezanı okunduktan sonra yapılan alışverişler, elde edilen kâr ve kazançlar, haram kılınmıştır. Cuma namazı bitene kadar, haramlık ve alışveriş yasağı devam eder.
* Cuma Namazının Farz Olmasının Şartları Nelerdir?
Cuma namazı herkese farz değildir. Cumanın farz olması için şu şartların bulunması lâzımdır:
1 - Âkıl - bâliğ ve erkek olmak. Henüz bülûğa ermemiş çocuklarla kadınlara Cuma farz değildir.
2 - Hür ve serbest olmak. Esir ve kölelere Cuma farz değildir.
3 - Yolcu olmayıp mukîm olmak.
4 - Hasta olmamak, sıhhatı yerinde olmak. Ayakta yürüyüp camiye gidemiyecek kadar hasta olan kimselere Cuma farz olmaz. Tâkatsız ihtiyarlara da farz değildir.
5 - Kör ve kötürüm olmamak.
6 - Namaza gitmeye mâni ve gitmemeyi mübah kılacak bir özrü olmak. Şiddetli yağmur, kar, fırtına v.s. gibi.. Cumaya gitme imkânı olmayan hapisteki mahkûmlara da Cuma farz olmaz.
Cumanın Sıhhat Şartları Nelerdir?
Cumanın farz olması için bâzı şartlar olduğu gibi, sahih olması için de bâzı şartlar vardır. Bu şartlar şunlardır:
1 - Cumayı öğle vaktinde kılmak.
2 - Namazdan evvel hutbe okunmak.
3 - Cuma kılınan yer, herkese açık olmak. Muayyen kişileri içeriye alıp sonra kapısı kilitlenen bir Camide Cuma kılınmaz.
4 - İmamdan başka en aşağı 3 erkek cemaat bulunmalıdır. Bu sayı, İmam Mâlik'de 30; Şâfiî'de 40 kişidir. Ebû Yûsuf'a göre ise iki erkek cemaat de kâfidir.
5 - Cuma namazını kıldırmak için vazife sahibi, yani, Cumayı kıldırmaya resmen izinli bir kimse bulunmalıdır. Eğer yetkili bir kimseden izin alınmış olmaz da Müslümanlar da namaz için toplanmış bulunurlarsa, içlerinden birini imam yaparak Cumayı kılabilirler.
6 - Cuma kılınacak yer, şehir veya şehir hükmünde olmalı.
Şehrin ne demek olduğu müctehidler arasında ihtilâflıdır. Daha sonraları köylerde bile, Cuma namazının kılınabileceği hükme bağlanmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığının da bu konuda izni vardır.
Bir camiye cemaat sığmadığı takdirde, o beldedeki sair camilerde de Cuma namazı kılınabilir. Fakat müteaddit yerlerde kılınamıyacağını söyleyen fakihler de vardır. Bunlara göre, bir beldede ilk kılınmaya başlanan Cuma namazı sahih, diğer yerlerde kılınan Cumalar ise fâsiddir. Bu durumda cemaate öğle namazını kılmak vâcib olur. Sıhhatli olan görüş, Cumanın muhtelif camilerde kılınabileceği görüşüdür.
Cumanın sahih olması için, halife veya İslâm Devleti şartı var mıdır?
"Cuma namazı diğer namazlar gibi bir namazdır. İslâm devletinin oluşu ve şeriatın uygulanışı ile hiçbir ilgisi yoktur. (Nitekim Cuma namazı henüz İslâm devleti ortada yok iken farz olmuştur.) Hiçbir âyet ve hadîs veya mezhep, cuma namazının bir yerde kılınabilmesi için İslâm devletinin hâkim olmasını veya İslâm şeriatının tatbik edilmesini şart koşmamıştır. Hanefî mezhebinde 3 kişi, Şâfiî mezhebinde 40 kişi bil'ittifak küfür diyarı sayılan bir yerde bulunsa, cuma namazını kılarlar. Ancak Hanefî mezhebinde cuma namazı kılınan yerde müslümanların emîri veya temsilcisi varsa, düzeni korumak, kargaşayı önlemek için Cuma kılınması onun emriyle olacaktır. Emîr yoksa, müslümanların uygun gördükleri bir kimse, onlara Cuma namazını kıldırır. Nitekim, Hz. Osman (ra) cuma günü âsilerin muhasarası altında olduğu için, müslümanlara cuma namazını kıldırma imkânı bulamadığı gibi, kimseye de izin verememiştir. Fakat Hz. Ali (ra) müslümanlara cuma namazını kıldırmıştır." (Halil Günenç, Günümüz Mes'elelerine Fetvalar)
* * *
CUMA HUTBESİ
Hutbenin Hükmü Nedir?
Cuma hutbesi farzdır. Hutbesiz Cuma namazı sahih olmaz.
Cuma Günü Kaç Hutbe Okunur?
İki hutbe okunur. Birinci hutbede mü'minlere vaaz ve nasihat; ikincisinde ise, bütün Müslümanlara dua yapılır. Her iki hutbede de, Allah'a hamd ü senâ ve Resûlüne salâvat vardır.
Cuma Hutbesinin Farzları Nelerdir?
Cuma hutbesinin farzları ikidir:
1 - Vaktin girmiş olması. Hutbe, öğle vakti girdikten sonra namazdan önce okunur. Vakitten önce veya namazdan sonra okunması caiz değildir.
2 - Hutbede Allah Teâlâ'yı zikretmek, yahut ona hamdetmek, onu tesbih etmek.. Bunlar hutbe kasdı ile yapılmalıdır.
Hutbe ile namaz arası, başka bir şey ile kesilmemesi de şarttır.
* Cuma Hutbesinin Sünnetleri Nelerdir?
Cuma hutbesinin sünnetleri şunlardır:
1 - Hutbeyi ayakta okumak. Oturarak veya yaslanarak okumak caiz ise de, sünnete aykırıdır.
2 - Hatibin, minbere çıktığında yüzü cemaata dönük olması.
3 - Hatibin huzurunda ezan okunması.
4 - Birinci hutbeye hamd ile başlamak.
5 - Hutbeyi sesli okumak.
6 - Şehadet getirmek ve Peygambere salâvatta bulunmak.
7 - Müslümanlara dünya ve âhiretlerine faydalı nasihatta bulunmak.
8 - Eûzü-besmele çekip bir âyet okumak. Okuyuş ya uzun bir âyet veya 3 kısa âyet olmalıdır.
9 - Hutbeyi ikiye ayırarak iki hutbe arasında bir müddet oturmak. Üç âyet okuyacak kadar oturmalıdır.
10 - İkinci hutbeye de birinci hutbe gibi hamd ve salâvatla başlamak.
11 - İkinci hutbede mü'minlere dua etmek.
12 - Her iki hutbeyi de uzatmayarak mümkün olduğu kadar kısa kesmek. Uzun okumak mekruhtur. Hadîs-i şerîf'te:
"Namazı uzatıp hutbeyi kısa kesiniz. Şüphesiz ki bâzı sözler, sihir gibi kalbleri teshir eder" buyrularak hutbenin az, öz ve beliğ olması istenmiştir. Zaten Hz. Peygamberin okuduğu hutbelere baktığımız zaman bu özellikleri rahatça görebiliriz.
Hutbe okurken kimse ile konuşulmaz, hiç dünya kelâmı söylenmez, hattâ yakındaki birine "sus, konuşma" tarzında elle işarette bile bulunulmaz. Namazda imiş gibi susularak Hatib efendi dinlenir.
Resûlüllah Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Hutbe okunurken birisi arkadaşına "sükût dur' veya 'sus' dese, lağvetmiş, yani kendisi sükût etmemiş olur. Hutbe okunurken lâğv edenin Cumasının fazileti yoktur."
Dinlerken yüzü hatib efendiye çevirerek dinlemeli, başı sağa sola çevirip etrafına bakınıp durmamalıdır.
Cuma İle İlgili Mes'eleler:
* Cumada imam hutbeye çıkmak üzere iken içeri giren kimse, oturup bekler. Kılamadığı ilk sünneti de, Cumanın farzını kıldıktan sonra kılar.
Şayet imam henüz hutbeye çıkmak üzere ayağa kalkmamışken gelip de sünnete başlamışsa, acele ile iki rek'at kılıp o anda başlamış olan hutbeyi dinler. Şayet hutbe ikinci rek'atı kıldıktan sonra başlarsa, bu defa sünneti acele ile 4 rek'ata tamamlamak gerekir.
* Cuma namazı kadınlara ve misafirlere farz olmadığı halde, camiye gidip kılsalar, öğle namazı yerine geçer. Ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmez. Nitekim gayr-i müslim memleketinde (dâr-ı harb) olanlar için de durum aynıdır. Kendilerine cuma farz olmadığı halde toplanıp kılsalar, bu namaz öğle yerine geçer.
* Cuma namazı kılmayan kimselerin, öğle namazını cemaatle kılmaları mekruhtur.
Ayrıca Cuma namazı kılmayan kimseler, öğleyi kılmayı Müslümanların Cuma namazını kılmalarından sonraya bırakmalıdırlar. Bu sünnettir. Bir beldede Cuma kılınmadan evvel, Cuma kılamayan kimselerin öğle namazlarını kılmaları mekruhtur.
* İmama teşehhüdde veya sehiv secdesinde yetişen kimseler, imam selâm verdikten sonra, kılamadıkları rek'atları tamamlarlar.
* Cuma namazının kırâeti sesli yapılır. Aynen sabah namazının farzı gibi kılınır.
* Cuma namazına yetişmek için abdest almaya vakit bulamayan kimse, hemen teyemmüm edip de namaza yetişeyim diyemez. Çünkü Cumayı kaçırsa, yerine öğle namazını kılabilir. Ama bayram ve cenaze namazları böyle değildir. Onlara yetişmek için vaktin darlığından dolayı teyemmüm yapabilir. Zira bu namazların geçmesi halinde yerine geçecek başka bir namaz yoktur.
* Namazı bozan şeyler Cumayı da bozar. Ayrıca Cuma kılınırken öğle vaktinin sona ermesi de Cumayı bozar.
Cuma'nın Âdâbı Nelerdir?
Cuma gününde Müslümanlar bir araya gelir, topluca Cuma namazı kılar, birbirleriyle görüşüp kaynaşırlar. Bu hususta şu âdâba dikkat etmek lâzımdır:
1 - Cuma gününe imkânı olanlar sabahtan hazırlanmalıdırlar. Bu hazırlık, gerekli temizliği yapıp abdest almak, yeni ve temiz elbiseler giyip güzel kokular sürünmek, vekar ve ciddiyet içinde erkenden camiye çıkmak gibi hususlardır.
Bu konuda hadîs-i şerîflerde şöyle buyurulur:
"Kim ki Cuma günü elbisesini temizler, yıkanır, erkenden de camiye gider, imama yakın oturur ve imamı dinlerse, iki Cuma arasındaki günahlarına, hattâ üç gün de ziyadesiyle keffâret olur."
"Cuma günü olunca melekler mescidin kapısında oturur ve sıra ile ilk gelenleri kaydederler."
"Üç şey var ki, insanlar bunların faziletini bilseydi onları ede etmek için yarışırlardı. Onlar da: Ezan okumak, birinci safa yetişmek ve erkenden Cuma'ya gitmektir."
2 - Cuma günü için gusletmek. Cünüplükten kurtulmak için gusledilse de olur. Hadîs-i şerîf'te:
"Cuma günü abdest almak çok güzeldir. Fakat gusletmek daha da güzel ve faziletlidir" buyrulmuştur. 3 - Cuma günü, Cuma namazından önce veya Cuma gecesi, Kehf, Duhan veyahut Yâsîn, yahut da başka bir sûre okumak; bu da olmazsa Kur'an'ın herhangi bir yerinden okumak.
Bu mübarek günü, İlâhî kelâmın nûru ile tezyîn etmek güzel bir amel, sevablı bir iştir.
4 - Cuma namazı için camiye girince, henüz hutbe başlamamış ise, kıbleye yakın boş bulunan bir yere oturmak, hatib minbere çıkınca onu can kulağı ile dinlemek.
5 - Hatib minberden inerken mihraba geçmesi için ayağa kalkmak. Bu, minber ile mihrab arasında oturanlar içindir.
6 - Hatibin hutbesinden öğüt almak.
7 - Cuma günü Peygamberimize bol bol salâvat getirmek de müstehabdır.
Hadîs-i şerîfte salâvatın mağfirete vesîle olacağı bildirilmiştir.
8 - Cuma günü fakirlere sadakalar dağıtmak da müstehabdır. Mükâfatı iki katlıdır.
* * *
CENÂZE NAMAZI
Cenâze: Cenaze, ölü demektir.
Cenaze namazından önce, ölüm hâline yaklaştığında ve öldüğünde mü'min kardeşimize yapılması gereken bâzı hizmetler vardır. Bunları sırasıyla görelim:
Ölmek Üzere Olan Kimseye Yapılacak İşler Nelerdir?
* Ölmek üzere olan kimse, eğer mümkünse, sağ yanı üzerinde yüzü kıbleye gelecek şekilde yatırılır. Buna imkân olmazsa, sırt üstü yatırılarak başının altına biraz yastık konarak yükseltilir ve yüzü Kâbe'ye doğru çevrilmiş olur. Bu arada azar azar da su içirilir.
* Daha şuûru yerinde iken ve can çekişmeye başlamadan önce, ona telkinde bulunulur. Bu da onun yanında kelime-i şehadet getirmek suretiyle yapılır. Ancak söylemesi için ısrar edilmez, sadece işittirilir. Bu şekilde telkin yapılması ittifakla müstehab kabûl edilmiştir.
* Ayrıca ölüm hâlinde olan kimsenin yanında Yâsîn sûresinin okunması da müstehabtır.
* Telkini, ölecek kimseye, nefret etmediği bir kimsenin yapması gerekir.
* Telkin, tevbeyi de içine alacak şekilde estağfirullahe'l-azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüve'l-hayyü'l-kayyûm.. şeklinde yapılabilir.
Hadîs-i şerîf'te:
"Kimin son sözü 'Lâ ilâhe illâllah' olursa, Cennete girer" buyurulmuştur.
* Ölüm hâlinde iken ağzından küfrü mucib şeyler çıkan kimsenin küfrüne hükmolunmaz. Müslümanların ölüleri gibi işleme tâbi tutulur. Çünkü ölüm ânında, şuur bozukluğu ile, irâde dışı sözler çıkabilir.
* Ölüm sırasında ölüden sâdır olacak bâzı görünüşte çirkin ve nâhoş halleri de kötüye yormamak ve bu durumu kimseye anlatmamak gerekir. Nitekim evliyaullahtan bir zâtın yanında son anlarında kelime-i tevhid getiriliyormuş. O ise kaşını gözünü oynatıp yüzünü asıyor, "hayır" diyormuş. Bu hâli müşahede eden kimseler, son derece üzülmüşler ve ölen hakkında kötü kötü düşünmeye başlamışlar. Nihayet vefatından sonra onu rü'yada gören bâzıları, ondan şu îkazı almışlar:
"Siz benim yanımda kelime-i tevhid söylerken, Şeytan da gelmiş, bir bardak buzlu su ile dolaşıyor: "İmanını verirsen bu suyu veririm" diyordu. Ben ise Şeytana, "hayır" diyordum. Siz benim Şeytana söylediğim bu "hayır" sözünü, kendinize deniyor şeklinde anladınız. Hakkımda su'-i zanna düştünüz. Ölüleriniz hakkında hayra alâmet şeyleri söyleyin, fakat kötüye alâmet şeyleri yaymayın. Zira o kötüye alâmet gibi görünen şeyler, aslında iyiliğe delil de olabilir. Ama siz anlayamaz, sû'-i zanda bulunmuş olursunuz."
* Ölüm vuku bulunca, ölünün gözleri hafif hareketlerle kapatılır. Geniş bir bezle çeneler bitiştirilerek çene altından başın üstüne bağlanır. Tâ ki ağız açık kalmasın.
Bunları yapan kimse, şöyle dua eder:
Bismillâhi ve alâ milleti resûlillâhi..
Allâhümme yessir aleyhi emrehu ve sehhil aleyhi mâ-ba'dehû ve es'id bi-likâike ve'c'al mâ harece ileyhi hayren mimma harece anhü (*).
* Sonra kolları yanlarına doğru bırakılır ve bacakları uzatılır. Daha sonra elbiseleri soyularak bir örtü ile üstü örtülür ve yüksekçe bir sedir üzerine konur. Şişmemesi için de karnının üzerine bir bıçak v.s. gibi bir demir parçası konur.
* Ölünün yanında cünüp, hayızlı veya nifaslı bir kimse bulunmaz.
* Bundan sonra, ölüye dua etmeleri veya gerekli hazırlıkları yapmaları için, ölünün dost ve akrabalarına haber verilir. Techiz ve tekfini için acele edilmelidir. Ölünün sebebsiz yere bekletilmesi caiz değildir.
* Ölü yıkanmadan önce, yanında Kur'an okunması mekruhtur. Ölünün bulunmadığı başka bir odada okunabilir.
* Ölünün yanında güzel kokulu bir şeyler bulundurmak da iyi olur.
* Teberrük veya şefkat sevgisiyle ölüyü öpmekte bir beis yoktur. Nitekim Resûlüllah Efendimiz Osman bin Maz'un'un ölüsünü yıkanmadan evvel öpmüştür:
Cenazelerin Yıkanması (Gasli):
Ölen bir Müslümanı yıkayıp kefenlemek ve sonra namazını kılıp kabre defnetmek, Müslümanlar üzerine farz-ı kifâye hükmünde bir vazifedir. Bu farzı yapacak kimse bulunmadığı takdirde, bütün Müslümanlar Allah indinde mes'ul olurlar.
Cenazelerin bir an evvel yıkanıp kefenlenmesi ve kabrine konulması müstehabdır.
Ölüyü baştan ayağa kadar, tamamen ve bir defa yıkamak farzdır. Üç defa yıkanması ise sünnettir.
Ölüyü yıkamak için vücudun yarıdan fazlası yahut yarısı ile birlikte başının da olması gerekir. Yalnız, el, ayak, kol, baş yıkanmaz, böyle parçalar üzerine namaz da kılınmaz.
Kendisinde hayat belirtisi olan (ses, nefes, hareket gibi..) düşük çocukların yıkanması vâcibdir. Azaları tam teşekkül etmiş, ölü doğan çocuk da yıkanır. Azaları tam teşekkül etmemiş düşükler ise, yıkanmaz. Bir beze sarılıp isimsiz olarak gömülürler. Cenaze namazı da kılınmaz.
Yıkanması vâcib olan ölüler üzerine cenaze namazı kılmak da vâcibdir.
Ölünün yıkanması için şehid olmaması da lâzımdır. Çünkü şehidler yıkanmazlar. Elbise ve kanları ile birlikte gömülürler.
Erkek ölüyü erkek, kadını da kadın yıkar. Göbek altından diz kapaklarına kadar olan kısımlar avret sayıldığı için, örtülü bulundurulur. Bu kısımlara ne yıkayıcılar, ne de başkaları bakamazlar. Çıplak elle de dokunamazlar. Kadınların bütün vücudu avret olduğu için el, yüz ayaktan başka kısmını da erkekler göremez.
Yıkayıcılar avret yerlerini yıkarlarken, ellerine bez bağlayarak yıkarlar, çıplak elle yıkamazlar.
Kadın erkeğin, erkek de kadının cenazesini yıkayamadığı halde şöyle bir istisnai durum vardır:
Kadın, kocasının cenazesini yıkayabilir. Çünkü evlilik bağı daha henüz sona ermemiştir. Kocasının ardından 4 ay 10 gün iddet bekleyecektir.
Bu görüş Ebû Hanife'nindir. Diğer 3 imama göre, koca da hanımını yıkayabilir.
Kadın cenazeleri yıkayacak kadın bulunmadığı zaman, ölüye teyemmüm verilerek cenaze namazı kılınır. Erkeğin yıkaması câiz olmaz.
Yasaklarına riayet etmiyerek yapılan cenaze yıkama işlemi sahihtir, fakat yıkayıcılar günahkâr olmuş olurlar.
Yıkanmıyacak şekilde dağılmış bir cesed, üzerine su dökmek veya akıtmak suretiyle yıkanır.
Cenazeyi yıkayan kimsenin abdest veya gusül alması müstehabtır. Cünüp, hayızlı veya gayr-ı müslim birinin cenaze yıkaması câiz ise de mekruhtur.
Ölüde müşahede edilen güzel halleri (nuranî çehre, güzel koku gibi) anlatmak; kötü koku, abus çehre gibi kötü halleri ise, kimseye bahsetmemek müstehaptır. Hadîs-i şerîf'te de:
"Ölülerinizi hayırla, iyi ve güzel halleri ile yâdediniz" buyurulmuştur.
Diğer bir hadîs-i şerîfte de:
"Ölü hakkında hayır konuşun. Çünkü melekler ölü sahibinin ölüsü hakkında yapacağı duasına âmin derler.." buyurulmuştur.
Ancak hayatta iken insanları kötülüğe, Allah'a isyana teşvik eden kimselerin cenazesinde görülecek çirkinlikleri, ibret için anlatmakta bir beis yoktur.
Ölüyü meccanen yıkamakta, fazilet ve sevab vardır. Ölüyü kendisine en yakın olan kimse veya müttaki ve emanet sâhibi bir zat yıkamalıdır.
Cenazelerin Kefenlenmesi (Tekfîn):
Ölüler yıkandıktan sonra, kefen denen bezle sarılarak bütün vücutları örtülür.
Ölünün kefen masrafları, geride bıraktığı malından harcanır. Geride malı yoksa, ölünün en yakın veresesi tarafından karşılanır.
Zevce ölürse, geride mal da bıraksa kefen masraflarını kocası karşılar. İmam-ı Muhammed'e göre ise, kadın mal bırakırsa, masraflar o maldan karşılanır. İmam Şâfiî de o görüştedir. Koca öldüğü takdirde ise, kefen masraflarını karısı zengin bile olsa karşılamak mecburiyetinde değildir.
Ölünün masraflarını karşılayacak kimsesi yoksa, devlet öder. Müslümanların kendi aralarında para toplayıp bu masrafları karşılamaları, daha güzel ve İslâm kardeşliğine daha uygundur.
Kefenin beyaz pamuk bezinden olması efdaldir. Nitekim mûtad olan patiskadan yapılmasıdır. Kefenin yenisi ile yıkanmışı birdir.
Hayatta iken giyilmesi mübah olmayan bir şeyden kefen yapılamaz. Bu yüzden erkekler ipek kumaş ile kefenlenemez.
Cenaze Namazı:
Cenaze üzerine namaz kılmak farz-ı kifâyedir. İster bir kişi kılsın, isterse bir cemaat, farz yerine getirilmiş olur. Yalnız imamın kılması bile kifayet eder. Ancak ölünün cemaati ne kadar çok olur ise, ölünün o nisbette mağfirete ve rahmete nail olacağı da hadîslerde belirtilmiştir.
"Herhangi bir ölünün üzerine mü'minlerden 100 kişiye yakın bir cemaat namaz kılar da hepsi onun mağfiretine dua ederse onun için yaptıkları dua makbûl olur."
Diğer bir rivayette, 40 kişi denilmiştir.
Namazı kılınmadan gömülmüş oldukları anlaşılanların namazları, kabirleri başında kılınır.
Ana-babasını öldüren evlâdın, yol kesen eşkıyanın, İslâm devletine baş kaldıran isyancıların ise, cenaze namazları kılınmaz.
Diğer namazlarda şart olan necasetten ve hadesten temizlik, kıbleye yönelmek, avret yerlerini örtmek ve niyet etmek; cenaze namazı için de şarttır. Bundan başka şu şartlar da lâzımdır:
1 - Ölünün Müslüman olması.
2 - Yere konmuş olması, vasıta üzerinde olmaması.
3 - Ölünün mevcut olması. Gâib üzerine namaz kılmak Hanefî mezhebinde câiz değildir.
4 - Cenazenin önde olması, arkada kalmaması..
Diğer namazları bozan hususlar, cenaze namazını da bozar. Yalnız cenaze namazında kadınla erkeklerin aynı safta bulunması ile namaz bozulmaz.
Namazı kıldıran imam, kadın veya erkek cenazelerin göğüs hizasında durur. Cenaze de, sağ yanı kıbleye gelecek şekilde önde bulundurulur.
Cenaze Namazı Nasıl Kılınır?
Cenaze namazı niyet ve 4 tekbir ile kılınır. Niyet etmeksizin veya tekbirlerden birini getirmeksizin kılınacak namaz sahih olmaz. Niyet aslında kalben yapılır, dil ile de söylenilmesi sünnettir.
Niyette, ölünün erkek veya kadın veya sabî (çocuk) olduğu belirtilir. İmam olan zat, "Allah rızası çin, hâzır olan cenaze namazını kılmaya ve cenaze için dua etmeye" diye niyet ederek namaza başlar. İmamete niyet lâzım gelmez. Cemaat da aynı şekilde niyet eder, ayrıca, "uydum imama" derler. Yalnızca "uydum imama" denilmesi de yeterlidir.
Cenaze namazının rükünleri, kıyâm ile tekbirdir. Kur'an okumak (kırâet), rükû' ve secdeler yoktur.
Namaz şu şekilde kılınır:
İftitah tekbiri alınarak eller bağlanır. Ve Sübhâneke okunur. Sübhâneke'de,
"Ve teâlâ ceddük" kelimesinden sonra,
"Ve celle senâük" ilâvesi yapılır. Sonra eller kaldırılmaksızın, baş göz işâreti yapılmaksızın, ikinci bir tekbir alınarak Allahümme salli ve bârikler okunur. Sonra üçüncü bir tekbir alınır ve hem ölü için, hem de bütün Müslümanlar için duâ edilir. Burada muayyen bir dua yoktur. "Allahümme'ğfirlî ve li'l-meyyiti ve li-sâiri'l-mü'minîne ve'l-mü'minât.." veya:
"Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr birahmetike yâ erhame'r-râhimîn" duaları yapılabilir. Yahut daha başka herhangi bir dua da olabilir. Bilmeyenler, dua niyetine Fâtiha sûresini bile okuyabilirler.
Şu duayı okumak ise sünnettir:
"Allahümme'ğfir li-hayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve ğâibinâ ve zekerinâ ve ünsânâ ve sağîrinâ ve kebîrinâ..
Allahümme, men ahyeytehu minna fe-ehyihî ale'l-islâm ve men teveffeytehu minnâ fe-teveffehu ale'l-îman ve hussa hâze'l-meyyite bir-ravhı ve'r-râhati ve'l-mağfireti ve'r-rıdvân..
Allahümme in kâne muhsinen fe-zid fî ihsânihî ve in kâne müsîen fe-tecâvez anhü ve lakkıhi'l-emme ve'l-büşrâ ve'l-kerâmete ve'z-zülfâ bi-rahmetike yâ erhame'r-râhimîn.." (*).
"Allahım, bizim dirilerimizi, ölülerimizi, hâzır ve gâib olanlarımızı, erkeklerimizi, kadınlarımızı, küçük ve büyüklerimizi afv ü mağfiret buyur!
Ya İlâhî bizden yaşattıklarını İslâm üzere yaşat, öldürdüklerini ise îman üzere öldür.. Bilhassa, bu (hâzır olan) ölüyü kolaylığa, rahata, mağfirete ve rızana erdir!
Yâ Rabbi, eğer bu ölü muhsin ise, ihsanını artır. Ve eğer yaramaz biri ise afvet, kendisine emniyet, beşaret, keramet ve kurbiyet nasîb eyle, ey erhamerrâhimîn!.."
Ölü eğer erkek çocuk cenazesi ise, ve men teveffeytehû minnâ fe-teveffehû ale'l-îman cümlesinden sonra, şu şekilde dua edilir:
Allahümme'c'alhü lenâ feratan, Allahümme'c'alhü lenâ ecran ve zührâ.. Allahümme'c'alhü lenâ şâfian müşeffeâ..
"İlâhî, onu bize takdim edilmiş bir ecir kıl, yâ Rabbi onu bize bir sevab, bir zâhire kıl, onu bizlere şefaatçı ve şefaatı kabûl edilmiş kıl.." (*).
Sonra dördüncü tekbir alınır ve sağa ve sola selâm verilir. Dördüncü tekbirden sonra namaz tamamlandığından, eller salıverilir. Tekbirden başka olan dualar gizli okunur.
Cenaze namazında Kur'an okumak câiz değildir. Ancak dua niyetiyle bâzı âyetler okunabilir.
Başlangıç tekbirinde imama yetişemeyen kimse, sonraki tekbiri bekler ve onunla namaza girer. Cenaze musalladan kaldırılmadan da tekbiri dörde tamamlar.
Zaruret olmadıkça cami içinde cenaze namazını kılmakta kerahet vardır. Yağmur veya müsait yer olmaması sebebiyle camilerde kılınmasında ise, bir mahzur ve kerahet yoktur.
Cenaze namazında selâm vermek vâcibtir. Okunan dualar ise sünnettir.
Cenaze namazı kılacakların üç saf olması menduptur.
Cenaze üzerine bir defa namaz kılınır. Tekrar edilmesinde kerahet vardır.
Müteaddid cenazelerin her birine ayrı ayrı namaz kılmak evlâdır. Hepsine bir namaz kılmak da sahihdir.
Ölünün alnına veya sargısına veya kefenine ahidnâme, yani, kendisinin îman üzerine, ahd-i ezelî üzerine sâbit bulunmuş olduğuna dair bâzı mukaddes kelimeler yazılması hâlinde, Allah'ın mağfiretine nail olacağı umulur denmiştir. Fakat bu mübarek kelimelerin, meselâ kelime-i tevhidin, kabir içinde kalıp bilâhare çiğnenmesi veya cenazeden akacak mayilerle kirlenmesi mümkündür. Bu cihetle böyle bir şeyler yazmak mahzurdan uzak değildir.
Ölünün yıkanmasından sonra ve kefenlenmesinden önce alnına mürekkeple değil, şehadet parmağı ile bismillâh; göğsü üzerine de lâ ilâhe illâllah yazılması daha muvafık görülmüştür.
Cenazeyi Taşımak:
Cenazeyi mezara kadar taşımak (teşyi' etmek) de sünnettir. Hattâ, ölü, akrabadan, komşulardan veya salih kimselerden biri ise, teşyi' etmek nâfile ibadetten efdaldir.
Hazırlanmış cenazeleri bir an evvel defnetmek gerekir. Hattâ Cuma sabahı hazırlanan cenazenin, cemaat çok olsun diye Cuma namazı sonrasına te'hiri bile mekruh görülmüştür.
Cenazeleri omuzlar üzerine yüklenerek kabirlerine kadar taşımak, onların haklarında gösterilen en büyük hürmet ve tâzim nişânesidir. Böyle bir hareket, insaniyetin şeref ve kadrine riayeti tazammun etmektedir.
Cenaze 4 kişi tarafından taşınmalıdır. Zaruret olmadıkça sadece iki kişinin taşıması mekruhtur. Sırtta da taşıması mekruhtur. Cenazeyi omuzda taşımak gerekir. Küçük çocukların cenazesini ise, iki kişi, kollar arasında taşır.
Kabristan uzakta ise, cenazenin arabada taşınmasında beis yoktur.
Cenazeyi tâkib edenler, arkada yürürler. Cemaatın bir kısmının önde yürümesi câiz ise de, cemaatın bütününün birden önde gitmesi câiz olmaz. Cenazenin sağında solunda değil, arkasında yürüyüp onu kabre kadar götürmekte, büyük sevab ve fazilet vardır.
Cenaze taşınırken veya henüz evde bulunurken feryâd edip ağlamak, çırpınmak, döğünmek ve yaka paça yırtmak gibi aşırı hareketler mekruhtur. Bunların ölüye zararı yoksa da, eğer ölü böyle yapılmasını vasiyet etmişse bu halden eziyet ve azab duyar. Sessizce ağlamakta ise, bir beis yoktur. Her hâl ü kârda sabretmek, metîn davranmak, sevablı ve faziletlidir.
Kadınların cenaze için çıkıp onu tâkibetmeleri câiz değildir.
Cenaze geçerken ayağa kalkıp tâzimde bulunmaya gerek yoktur. Bu İslâmî bir âdet değildir. Bunun yerine ölüye dua edilmesi daha uygundur.
Cenazeyi teşyi' edenler, dünyevî kelâm konuşmazlar, sesli olarak zikir ve tesbih etmezler. Ölümü tefekkür eder, hazînâne bir vaziyet alırlar. İçinden tesbih ve dualarda bulunmak ise câizdir.
Cenazeyi para karşılığı taşıtmak da câizdir.
Cenazelerin Kabre Konması:
Cenazeyi gündüz gömmek müstehaptır.
Cenaze kabrin yanına getirilip yere konmadan cemaatın oturması mekruhtur.
Cenaze kabre konulacağı zaman, bir-iki kimse kabre inerek, kabrin kıble tarafından cenazeyi tabuttan olduğu gibi alırlar. Kıbleye doğru kabre indirip sağ tarafı üzerine yatırırlar. Yatırırken, bismillâhi ve billâhi ve alâ milleti resûlillâhi derler.
Kefen baş ve ayak tarafından bağlanmışsa, çözerler. Kadını kabre kendi mahremi indirmesi evlâdır. Bundan sonra kabir toprakla örtülmeye başlanır. Bu arada Kur'an'ı güzel okuyan birisi tarafından Yâsîn, Tebâreke, İhlâs, Muavvizeteyn ve Fâtiha sûreleri okunup ölünün ve Ehl-i îmanın ruhlarına hediye edilir.
Cemaatın hemen dağılması uygun değildir. Bir müddet durup ölmüş olan mü'minin ruhunun mezardaki yerine ünsiyet etmesi, suâl meleklerinin suâllerine kolayca cevab vermesi için dualar edilmesi güzeldir. Resûlüllah Efendimiz bir cenazenin defnini müteâkip hemen dönmez, bir müddet kabrin başında durur ve cemaata hitâben:
"Kardeşiniz için Allah'tan mağfiret isteyiniz ve kendisine temkin ihsân etmesini dileyiniz. O şimdi suâl görecektir" buyururlardı.
Cenazeyi taşımak ve kabri kazmak için ücretle adam istihdam etmek câizdir.
Bir kimsenin "beni filân zat yıkasın veya cenaze namazımı kıldırsın veya kabre koysun" diye yapmış olduğu vasiyetine uyulması mecburiyeti yoktur. Varisler bu vasiyete razı olurlarsa, o takdirde uyulma mecburiyeti hâsıl olur.
Cenazeyi kabre koyarken hâzır bulunanların kabre üçer kürek toprak atmaları müstehabtır.
Telkin:
Kabre konulan ve mükellefiyet çağına da erişmiş olan bir İslâm cenazesi hakkında telkin verilmesi meşrû görülmüştür. Bu telkin verme işi şu şekilde yapılır:
Cenazenin kabre defnedilmesini müteâkip salih bir kimse (veya vazifeli şahıs) kalkıp ölünün yüzü karşısında durur ona hitaben, ismiyle üç kere hitap eder. Bu hitaplar, o şahsı anasına nisbet ederek yapılır. Meselâ ölen şahsın ismi Osman, annesinin de Fatma ise, "Ya Osman ibni Fatıma" diye üç kere hitabedilir. Bu hitaptan sonra da, şu şekilde telkin verilir:
Üzküri'l-ahde'llezî haracte aleyhi mine'd-dünyâ, şehâdete en lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerîke leh ve enne Muhammeden abdühû ve resûlühû ve enne's-sâate âtiyetün lâ raybe fîha ve enne'llahe yeb'asü men fi'l-kubûr.. Kul (kulî) radîtü billâhi rabben ve bi'l-islâmi dînen ve bi-Muhammedin sallâllahü aleyhi ve selleme nebiyyen ve bi'l-Kur'âni imâmen ve bi'l-Kâ'beti kıbleten ve bi'l-müslimîne ihvânen.. Rabbiyellahü lâ ilâhe illâ hû ve hüve rabbü'l-arşi'l-azîm.. (*).
"Ey ........ oğlu ........ !
Üzerinde dünyadan ayrıldığın ahdi: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve şerîki bulunmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resûlü olduğuna, kıyâmetin geleceğine, bunda şübhe olmadığına, Allah Teâlâ'nın kabirlerde bulunanları muhakkak diriltip mahşer yerinde toplayacağına şâhidlik etmeyi hatırla ve de ki: Allah Teâlâ'nın Rububiyetine, İslâmın din oluşuna, Muhammed'in (asm) nübüvvetine, Kur'an'ın imam, Kâ'be'nin kıble ve mü'minlerin kardeşler oluşuna razı oldum.. Rabbim Allah'tır, O'ndan başka ilâh yoktur ve büyük arş'ın sâhibidir."
Bu telkinden sonra üç kere şu cümle tekrar edilir:
Ya .... ibni .... kul (kulî) lâ ilâhe illâllah..
Bundan sonra, üç kere de şöyle denilir:
"Kul (kulî) rabbiye'llah ve dîniye'l-islâm ve nebiyyî Muhammedün aleyhi's-salâtü ve's-selâm.. Rabbi lâ tezerhü (tezerhâ) ferden ve ente hayrü'l-vârisîn.."
"Ey ......! De ki: Allah'tan başka ilâh yoktur. De ki: Rabbim Allah, Dînim İslâm, Peygamberim Muhammed'dir (asm). Yâ Rabbi, bu ölüyü yalnız bırakma, sen vârislerin hayırlısısın.."
Umulur ki bu telkinler vesilesiyle, Allah Teâlâ o ölüye mağfiret eder. Kabir suâllerine kolayca cevab vermesini sağlar.
OKUMA PARÇASI: BANA BAKIN İBRET ALIN
Allah'a kavuşacağını hisseden dindar bir adam, helâlinden kazanıp fakir fukaranın hakkını zamanında verdiği temiz servetini kendisine bırakacağı oğlunu huzuruna çağırtarak der ki:
- Oğlum! Artık ben fâni dünyadan nasibini alarak bâki dünyaya doğru yola çıkmış bir yolcu durumundayım. Ömrüm boyunca helâlinden kazanıp fakir fukaranın hakkını verdiğim servetimi sana bırakacağımı biliyorsun. Sana terkettiğim bu servetimin karşılığı olarak senden bir istekte bulunacağım. Ben ölünce cenazemi yıkayan Hoca Efendi'ye söyle, cesedimi tabuta koyarken ayağımın birine eski bir çorap giydirsin.
Babasının vasiyetini can kulağı ile dinleyen evlâd, bu vasiyeti yerine getireceğine söz verir. Çok geçmeden zengin adamda rahatsızlık başlar. Kısa bir hastalık devresinden sonra ruhunu teslim eder. Alâkalılar gelir, sular ısıtılır, zenginin cenazesi yıkanır. Tam bu sırada oğul, Hoca Efendi'nin kulağına babasının vasiyetini fısıldar. Cenaze hocası mevtânın ayağına eski bir çorap giydirmek diye bir âdetin bulunmadığını, bu vasiyetin yerine getirilmemesi gerektiğini ifade ederse de, evlâd söz dinlemediği için iş büyür, mes'ele Müftü'ye kadar akseder. Müftü de cenazenin ayağına eski bir çorap giydirilerek âhirete yollanması diye bir İslâmî âdetin olmadığını söyler.
Cenazenin başında:
- Babamdan bu kirli çorabı mı esirgiyorsunuz? diyerek elindeki kirli çorabı giydirmek istiyen evlâda hocalar mâni olmaya çalışırken, koşa koşa gelen bir ihtiyar:
- Evlâd, baban vefatından evvel sana verilmek üzere bana bir mektup bırakmıştı. Al hele şunu bir oku bakalım, ne yazmış? der.
Orada hâzır bulunanlar merakla beklerken, evlâd mektubu yüksek sesle okumağa başlar:
- Oğlum,
Bunca mal ve mülkün sâhibi olan benim hâlimi görüyorsun işte. Burada bıraktığım bütün servetime mukabil, bir kirli çorap dahi giymeğe müsaade etmiyorlar. Allah gecinden versin, bir gün sen de benim gibi olduğunda, sana da iki metre kefenden başkasını vermeyeceklerdir. Bana bak ibret al. Sana bıraktığım servete mağrur olup da dinini, diyanetini sakın unutma. Fakir fukarayı ihmal etme. Görüyorsun ki ne kadar servet sâhibi olursan ol, hepsi burada kalıyor, kirli bir çorap götürmeye dahi müsaade etmiyorlar."
Mektubu bu şekilde okuyup bitiren gencin, babasını defnettikten sonra, servetinin kendine yetecek kadarını ayırıp geri kalanının hepsini din yolunda, Allah için sarfettiği rivâyet edilir.
* * *
CENAZE İLE İLGİLİ BAZI MES'ELELER
Tabutla Def'in Câiz midir?
Kabrin zemini rutubetli veya yumuşak olduğu takdirde, cenaze tabut ile defnedilebilir. Hattâ bu halde, tabutun mermerden, demirden yapılmış olması da câizdir. Fakat böyle bir durum söz konusu değilse tabutla defin mekruhtur.
Bâzı fukahaya göre, yer yumuşak ve rutubetli olmasa bile kadınların tabut ile defnedilmeleri müstahsendir.
Ölmeden Önce Kabir Kazdırıp Hazırlamak Câiz midir?
Bir kimsenin kendisi için kabir kazdırıp hazırlamasını bâzı fakîhler mekruh görmüştür. Çünkü hiçbir kimse, kendisinin nerede öleceğini bilemez. Fakat kefen hazırlamakta kerahet yoktur. Zira kefene mutlak mânada ihtiyaç vardır.
Hz. Ebu Bekir, kendisine kabir kazdırıp hazırlamak isteyen kimseye "nefsin için kabir hazırlama, kabir için nefsini hazırla.." buyurmuştur.
Bununla beraber, ölmeden önce kendine kabir hazırlamayı câiz görenler de vardır. Nitekim ilk müceddid Ömer ibn-i Abdül'aziz'in ölmeden önce kendine kabir hazırlattığı kaydedilir.
Ölmeden önce kabir kızdırmak düşüncesinin temelinde, "ölmeden önce ölünüz" hadîs-i şerîfinin îkazı vardır. Ancak hadîste ifâde edilen ölmeden önce ölmek; kendine kabir hazırlayıp ölmüş rolü yapmak değildir. Belki günah cihetinde ölmek, ölen insan günah işlemediği gibi günah işlemeden yaşamayı esas almaktır. Böyle bir kimse, "ölmeden önce ölünüz" emrinin sırrına mazhar olmuş olur.
İslâm'da Mezar Yaptırmanın Hükmü Nedir?
Mezarları yaptırmakta İslâmî yönden bir mahzur yoktur. Mezarın başına taş da dikilebilir. Çevresine duvar örüp yükseltilmesinde hiçbir mahzur söz konusu olmaz. Yeter ki mezarın üzerindeki topraklar örtülmesin, üzerine beton ve taş koyarak, yeşillik bitmez hâle getirilmesin. Esas olan, mezarın üzerindeki toprağın açık kalması, yeşillik bitmeye müsait halde bulunmasıdır. Toprağın üstü örtülmemek şartıyla mezarın etrafına taş dikilerek kaybolmasının önlenmesi câizdir.
Ancak mezarlara, kaybolmasını önlemek düşüncelerinin dışında bir niyetle, büyük masraflara girip kubbeler yapmak, en pahalı taş ve san'atkârları getirip binalar inşa etmek, israftan, abes ve lüzumsuzluktan başka bir şey değildir.
Mezarlarda israf ve gösteriş caiz olmaz.
Ayrıca mezarlara âyetler ve hadîsler yazıp şiirler nakşetmek de faydasızdır. Bunların merhuma hiçbir menfaatı yoktur.
İnsan Nerede Gömülmeli?
Ölen bir kimsenin, mutlaka doğup büyüdüğü yerde gömülmesi gerekir, diye bir kaide yoktur. Bil'akis ölmüş olduğu beldede gömülmesi müstehabtır.
Âişe Validemizin kardeşi Abdurrahman Medine'ye 20 mil mesafede vefat etmişken alınıp Medine'ye getirilmiş, orada defnedilmişti. Âişe Validemiz buna lüzum olmadığını belirterek:
- Ey kardeşim, bilseydim seni buraya getirmez, vefat ettiğin yerde defnini sağlardım, demiştir.
Peygamber Efendimiz de Uhud şehidlerini Uhud'da defnetmiş, onları Medine mezarlığına getirtmemiştir.
Bununla beraber, cesedin kokma tehlikesi yoksa, cenazenin ölmüş olduğu yerden başka bir yere, gömülmeden önce taşınıp götürülmesinde ve başka bir memlekete gömülmesinde de bir beis yoktur. Fakat gömüldükten sonra çıkarılıp başka tarafa götürülmesi câiz olmaz, haramdır. Ancak gömülen yer bir şahsın mülkü olur da o şahıs gömülmesine razı olmazsa, o takdirde nakil câiz olur.
Bu gibi nakillerde cenazeyi yıkama ve namazını kılma işi, defnin yapılacağı yerde olmalıdır. Böylelikle, ölüden akacak bir mayi ile abdesti bozulmadan defni sağlanmış olur.
Bir Mezara Birden Fazla Ölü Gömülebilir mi?
Bir mezara bir kişiden fazla kimse gömülmez. Ancak zaruret hâlinde, aralarına toprak konularak birden fazla kimseler de aynı mezara defnedilebilir.
Zamanla cenaze çürür, toprak olursa, o takdirde de o mezara başka biri gömülebilir.
Mezarlara Çiçek ve Çelenk Koymanın Hükmü Nedir?
Mezarın üstüne çiçek ve çelenk konulması İslâmî bir âdet değildir. Hıristiyan âdetidir. Onun yerine ölünün namına fakirlere tasadduklarda bulunmak, hem ölü, hem de fakirler hesabına daha faydalı ve sevablı bir âdettir.
Mezarlara Eşya Konulur mu?
Hayır, konulmaz.
Cenaze Namazı Kılınmayan Kimseler Var mıdır?
Bâzı büyük günahları işleyen kimselerin cenazeleri yıkanmadığı gibi, cenaze namazları da kılınmaz. Bunların cenazelerinin yıkanmayıp namazlarının kılınmaması, imandan çıktıkları, İslâmdan mahrum kaldıkları için değildir. Belki böyle büyük bir mahrumiyete müstehak olacak büyük bir günah işlediklerinin nazara verilmesi, böyle günahlara girilmemesinin ikaz ve tenbihi içindir. Aynı zamanda da işlediği o büyük günah ve hatânın dünyevî bir cezası olsun diyedir.
Cenaze namazları kılınmayan bu büyük günah sâhipleri şunlardır:
1 - Kâtiü't-tarîklar: Yani, yol kesip adam soyan eşkıyalar, mesken ve iş yeri basıp soygun yapan anarşistler..
Bunlar, İslâm'ın hiçbir zaman müsaade ve müsâmaha etmediği gasp suçu işlemiş, âmmenin huzur ve yaşama hakkını gasbetmiş kimselerdir. Şayet bu eşkiyalık ve anarşistlikten vazgeçip tevbe - istiğfar etmezlerse, namazları kılınmadan defnedilirler.
2 - Ana-babasını öldüren nankör evlâdlar: Ana-babasının kendisi için katlandığı fedakârlık ve yaptığı hizmetlere karşılık onları kasden ve zulmen öldürmekle mukabele eden nankör evlâd da, cenaze namazı kılınmadan defnedilir, ayrıca da öldürmüş olduğu ana veya babasının mirasından da mahrum bırakılır.
3 - Boğmak suretiyle birden fazla adam öldürenler: Bunların da cenaze namazı kılınmaz. Zira haksız yere boğmak suretiyle adam öldürmek, hunharlık ve vahşetin en dehşetlisidir.
4 - Meşrû' İslâm Devletine haksız yere baş kaldırıp isyan edenler: Bunlar devlet otoritesini yıkarak âsâyişi bozmak ve idareyi İslâm'dan uzaklaştırmak için isyana başlıyan âsîlerdir.
Hattâ böyle âsilerle, yol kesip baskın yapan eşkıya ve anarşistler, eğer çarpışma esnasında öldürülürlerse, cenazeleri yıkanmaz da. Bu iki kısmın cenazesi yıkanmadan açılan mezara itilir, ibret olsun diye cenaze namazı kılınmadığı gibi, yıkanması da terkedilir.
Ancak bu saydıklarımızın hepsi de tevbe - istiğfar edip yaptıklarından pişman olurlarsa, tevbeleri samimî sayılarak öldüklerinde namazları kılınır, gerisi Allah'a havale edilir.
İntihâr Eden Kimsenin Cenaze Namazı Kılınır mı?
İntihar, İslâm'ın haram kıldığı büyük günahlardan birisidir. Bir Müslümanın kendi kendisini öldürmesi, başka birisini öldürmesinden daha büyük bir cinayet ve günahtır. Bu sebeble âlimler, intihar edenin cenaze namazı kılınır mı, kılınmaz mı şeklinde ihtilâfa bile düşmüşlerdir. Bu ihtilâf, başkasını öldüren katil hakkında yoktur. Katilin cenaze namazı kılınır.
Kalbinde îmanın zerresi olan bir kimse, böyle büyük bir günaha ve kötü akıbete razı olmaz, kendini öldürmeye teşebbüs etmez.
Kalbinde îmanın zerresi olan bir kimse, büyük günah olduğunu pek çok hadîs-i şerîflerinde haber vermiştir. Bir hadîs-i şerîf'te şöyle buyurulur:
"Kendini boğarak öldüren kimse, Cehennem için boğmuş olur. Kendini vuran kimse, Cehennem için vurmuş olur."
Demek oluyor ki mü'min te'sirinde kaldığı dünyevî bir hâdisenin tazyikine tahammül edemeyip böyle büyük bir günahı işlemeye teşebbüs etmemelidir. Zira mü'minin nazarında dünyanın en büyük ve en kötü hâdisesi bile, âhiret mes'elesi yanında büyük sayılmaz, korkutucu olmaz. Dünya nasıl olsa fânidir, gelip geçicidir.
Bu gün dayanılmaz zannederek intihara insanı zorlayan hâdiseler, bir müddet sonra aslında hiç o derece üzülmeye değmediği ortaya çıkabilir, zamanla unutulur, yerine yeni mes'eleler zuhur eder.
Sabrın, musibetin geldiği ilk anda gösterilmesinin hikmeti de buradadır.
İmanlı insanlar böyle fâni ve muvakkat şeyleri, geçmeyecek elem ve keder sanarak onların altında ezilmezler. Bu da geçer yahu, diyerek sabır gösterirler, sabrın sevabını kazanmaya çalışırlar. Böylece o musibetli hâli haklarında rahmete çevirirler.
İntihar edenin cenaze namazı kılınır. Çünkü ortada îmandan çıkmak gibi bir durum yoktur. Sadece îman zâfiyetinden, hâdiselerin tazyikine dayanamama durumu vardır. Bu sebeble intihar edenin cenaze namazı kılınır. Ancak o müntehir, âhirette intihar cezasını çektikten sonra, Cennete girmeye hak kazanacaktır.
İntiharın büyük günah oluşunun sebeblerinden biri de, insanın kendini öldürmeye selâhiyetli olmamasıdır. İnsan vücûdu, Allah'ın binasıdır. O binayı kim yaptı ise, o yıkacaktır. İnsanın kendi vücuduna ve nefsine sâhip olması söz konusu değildir..
OKUMA PARÇASI: KEFENDEN BAŞKA BİR ŞEY GÖTÜRMÜYOR
İslâm'ın müdafaası için Haçlı ordularına karşı îman dolu göğsünü aziz bir fedakârlıkla siper eden büyük kumandan Salâhaddin-i Eyyhubî, hayatının son dakikalarını yaşadığı ölüm döşeğinde şöyle bir ricâda bulunmuştu:
- Bana uzunca bir değnek getirin..
Başucunda bekleyenler bu isteğin mânâsını anlayamadı iseler de, isteğini yerine getirip uzunca bir değnek getirdiler.
Bir zamanların birleşik Haçlı ordularına kahramanca karşı koyan Salâhaddin-i Eyyûbî'si yün yorganın altından güçlükle çıkarabildiği eliyle köşedeki dolaba işâret etti:
- Şurada benim kefenim saklı durmaktadır. Onu çıkarın ve bu sırığın ucuna takın.
Merak ve heyecanla bu isteği de yerine getirdiler, kefeni sırığın ucuna taktılar. Ayak ucunda sırığın başında beyaz bir kefen dalgalandığını gören büyük kahraman, bu defa şu vasiyeti yaptı:
- Şimdi bu sırığı alıp Şam'ın bütün sokaklarını gezdirin ve her geçtiğiniz yerde şöyle seslenin:
"Ey ahâli, hükümdarımız Salâhaddin-i Eyyûbî'yi bilirsiniz ya. İşte o, sâhip olduğu bunca servet ve hazinelerin hepsini burada bırakıp gidiyor. Şu sırığın ucundaki iki arşınlık kefenden başka bir şey götüremiyor."
O gün vefat eden büyük kumandanın arkasından halk hatimler okudu, dualar etti. Bunca servet ve ihtişamının hiçbirini âhirete götüremiyeceğini iki arşın bezle pek veciz bir şekilde ilân eden aziz hükümdarları için gözyaşları döktü.
* * *
KABİR ZİYARETİ
Meşgul olduğumuz dünyevî mevzular bizi iyice ablukasına alıp kendisinde fâni kılmakta, bu yüzden de ne geçmişimizi, ne de geleceğimizi düşünme fırsatı bulamamaktayız.
Kabir ziyaretleri ise, ölümü hâtıra getirmesi cihetiyle, bu kalın gaflet perdesini yırtmakta, geçmişimize bakıp geleceğimizi düşünme fırsatı vermektedir.
Nitekim Resûlüllah Efendimiz:
"Kabirleri ziyaret ediniz. Zira kabir ziyareti, ölümü hatırlatır, düşünme fırsatı verir.." buyurmuşlardır.
İslâm âlimleri, ihlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebinin, râbıta-i mevt olduğunu söylemişlerdir. Gerçekten de ihlâsı zedeleyen ve insanı riyaya ve dünyaya sevkeden tûl-i emel olduğu gibi, riyadan nefret veren ve ihlâsı kazandıran da râbıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Râbıta-i mevtin faydaları pek çoktur. İnsan ancak o sâyede tûl-i emelin menşe'i olan ebedî yaşamak tevehhümünü izale edebilir, uzun emellerinden bir derece vazgeçebilir. Hadîs-i şerîfte: "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikredin.." buyurulmak suretiyle, râbıta-i mevt yapılması, ölümün düşünülmesi ders verilmektedir.
İşte kabir ziyaretlerinin en büyük gaye ve faydası, insana ölümü hatırlatması, râbıta-i mevt yapma imkânı hazırlamasıdır.
Kabir ziyareti, denize düşmüş boğulmak üzere olan bir dostuna el uzatma yardımı gibidir. Boğulmak üzere olan bir dostuna, yakınına el uzatmanın değeri ne ise, mezardakileri ziyaret edip onlara dualar okumak, hayır ve hasenatlarla yardımlarına koşmak da odur.
Bu teşbihi bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz yapmışlardır.
Ne gariptir ki bâzı kimseler her türlü hayır ve hasenattan mahrum kalmış ölüleri ziyaret ederken, onlara yardım niyetiyle değil, onlardan yardım görme maksadıyla ziyarete gider, ölüden menfaat ve medet bekler.
Gerçi evliya kabirlerini ziyaret ve hürmet, İslâmî bir gelenek hâlini almıştır. Ancak bu ziyaret, sırf Cenâb-ı Hak hesabına, o kabir sahibi Allah'ın makbul bir kulu olduğuna binaen âhirette şefâatçı olması temennisiyle yapılmalıdır. Ancak böyle olursa türbe ziyâreti câiz ve meşrû olur. Yoksa o kabir ve türbe sâhibini kendi kendine medet verecek bir kudret ve tasarruf sahibi olarak düşünüp âmiyane ve câhilâne takdis etmek, mezar ve türbelerine çul çabut bağlamak, mum yakmak, taşına toprağına yüz sürmek, sadece mânasız ve lüzumsuz değil, aynı zamanda şirke benzeyen haram bir tutum ve davranış mahiyeti de arzeder.
Hadîslerde bu cahilce anlayışlar men'edilmiştir.
Bilhassa kadınların bu gibi hatâlı, İslâm'a uymayan âdetleri devam ettirip kabirlerde saçlarını yolup başlarını taşlara vurdukları, niyetlerindeki dünyevî maksadları yoluna koydurmak için ölüden medet ummak gibi fitnelere sebeb oldukları içindir ki, Peygamber Efendimiz:
- Allah kabirleri ziyaret eden kadınlara lânet etmiştir.. buyurmuştur.
Bu lânete müstehak kadınlar, kabir ziyaretinde gereken âdâb ve erkânı bilmeyip fitnelere sebeb olan kadınlardır.
Yoksa usûl ve kâidelerine riayet eden kadın - erkek herkes için, kabir ziyareti yapmak müstehaptır.
Ziyaret için kabristana giden kimse, önce mezarlığın girişinde kabir halkına gizlice selâm verir:
der.
Mezardaki ölüye ziyaretçinin verdiği selâmı ölü alır ve ziyaretçinin mezarının başında oturmasıyla ölü ünsiyyet edip memnun olur.
Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır:
"Herhangi bir kişi, sağlığında tanıyıp bildiği bir kişinin mezarının yanından geçer de ona selâm verirse, mezar sâhibi onu tanır ve sevinçle selâmını alıp iade eder.."
Bu şekilde selâm verildikten sonra, ziyaret edilecek kabre doğru ilerlenir. Ziyaret edilecek merhumun kabrine ayak ucu tarafından yaklaşılır. Yüzüne veya kıbleye müteveccihen ayakta durulur veya oturulur.
Kabrin başında, Yâsîn-i şerîfi, 10 defa İhlâs sûresini, yahut da bildiği âyet ve sûreleri okumak câiz ve münasiptir.
Okunan âyetler, yapılan tevbe ve istiğfarlar hem ziyaret edilen merhuma, hem de kabir komşusu diğer mü'minlere hediye edilir. Bu şekilde hediye etmekle sevab azalmaz. Bu, tıpkı yüksek bir yerden çağırırken, sesi bir kişi ile bin kişinin duyması arasında fark olmayışı gibidir. Bir kişiye hediye etmekle bin kişiye hediye etmek arasında sevabın azalması diye bir şey söz konusu değildir. Nuranî şeyler güneş ışığı gibidir. Çok kimselerin aynı anda ışıktan istifade etmeleri az kimsenin istifadesini noksanlaştırmaz.
Ziyaret esnasında dikkat edilecek bir husus da, mezarları çiğnememektir. Mezar çiğnemek mekruhtur. Mecbur kalınmadıkça mezarların üstüne basılmaz, toprakları çiğnenmez. Şayet geçip gitmek için başka yol yoksa, merhuma Kur'an ve duâlar okunarak basılıp geçilir.
Hadîs-i şerîfte ateş üzerine basmanın, mezar üzerine basmaktan hayırlı olacağına işaret olunmuştur.
Kabir üzerindeki yeşillikler hiçbir surette yolunmaz, bil'akis çiçekler dikilir, ağaçların kurumaması te'min edilir. Kuruyan ağaçlar ise kesilebilir.
Yeşil ağaçları kesmek kat'î surette mekruhtur.
Kabirleri perşembe, yahut cuma, yahut da haftanın veya ayın muayyen günlerinde ziyaret etmelidir. Hele bayramlarda ziyaret, asla ihmâl edilmemelidir.
Muayyen günde kabir ziyaretine gitme imkânı bulamayan kimse, bu hediyeyi bulunduğu yerden de yapabilir. Geçmişleri için Yâsinler okur, hayırlar yapar, bulunduğu her yerden de mânevî hediyeler ve dualar gönderebilir. Yeter ki meşgul olduğu dünyevî mevzulara iyice dalıp geçmişini unutup geleceğini de hatırlamaz hâle gelmesin, günün birinde kendisinin de aynı âkıbete dûçâr olacağı gerçeğini unutmasın..
Ölü namına iyilik yapmak, sadakalar dağıtmak da câizdir. Ölü kendi adına yapılan iyiliklerden memnun ve müstefîd olur.
Ashab bir gün Resûlüllah Efendimize şöyle bir soru sordular:
â Resûlâllah, biz ölülerimiz için sadaka veriyoruz, dua ediyoruz. Bu ona erişir mi?
Resûlüllah Efendimiz şu mânidar cevabı verir:
ğe sevindiği gibi..
* * *
TAZİYE (BAŞSAĞLIĞI DİLEME)
Müslüman, îmandan mahrum materyalistler gibi, yalnız şahsını düşünen, sadece nefsini hatırlayan bencil bir insan değildir.
Müslüman, bütün müslümanları tek vücut, kendisini de o vücudun bir âzası kabul edecek kadar diğergâmdır. Bu sebeble bir müslümana herhangi bir belâ ve musibet gelse, kendine gelmiş gibi, onun elemini hisseder, üzüntü ve ızdırabını duyar. Bu, onun dindarlığının gereği, müslümanlığının icabıdır.
Bundan dolayıdır ki İslâm'da tâziye sünneti vardır.
Tâziye, yakını vefat eden kederli bir müslümanı ziyaret edip tesellide bulunmak, üzüntülerine ortak olmaktır.
Müslümanlar, din kardeşlerinin evlerinden cenaze çıkması hâlinde gidip ziyaret eder, geçmiş olsun'da bulunur, başsağlığı diler, onların üzüntü ve kederlerini hafifletmeye çalışırlar.
Tâziye ziyaretleri, ilk üç gün içinde yapılmalıdır. Daha sonra yapılacak ziyaretler, zamanı geçmiş tâziye ziyâretleri olarak ifade edilir.
Üç günden sonra yapılacak ziyaretlerde vefatı sık sık sohbet konusu yapıp derdi tazelemek uygun olmaz. Münasip bir lisanla bir kere tâziyede, baş sağlığı dileğinde bulunulur, sonra sohbet başka mevzulara kaydırılır.
Evinden cenaze çıkan kimseler, o üzüntü ve keder içinde yemek yapamaz, gelen giden ziyaretçilere sofra çıkaramazlar. Bunun için vefalı komşular, bir müddet için (bir hafta) buraya yemekler getirir, sofralar gönderirler. Böylece onların dertlerine ortak olduklarını fiilen göstermiş olurlar.
Vefat edenin yakınları, evleri müsait değilse, herkesin rahatça gelip gidebileceği bir yerde hazır bulunarak taziyeye imkân vermelidir.
Resûlüllah Efendimiz, hicretin 5. yılında vuku bulan Mûte gazasında şehid düşen amca oğlu Ca'fer, Zeyd bin Hârise ve Abdullah bin Revâha'nın tâziyesi için üç gün mescidde beklemiş, böylece tâziyeye gelenlere kolaylık sağlamıştır.
Ashabdan bir zat, birkaç gün mescidde görülmeyince, Resûlüllah Efendimiz sordular. Çocuğunun vefat ettiği için gelemediği haberini alınca da şöyle buyurdular:
"Ne duruyorsunuz öyleyse, kalkın, gidip kardeşimizi ziyaret edelim, tâziyede bulunalım.."
Hep birlikte gidip tâziyede bulundular.
Tâziye için gelenler, merhumun iyi taraflarından bahsetmeli, güzel hâtıralarından söz etmelidirler, kötü hâtıralara hiç girmemelidirler. Resûlüllah Efendimiz:
"Mevtânızı hayırla yâdediniz.." buyurmak suretiyle bu hususu bizlere hatırlatmıştır.
Hasta ziyaretleri olsun, tâziyeler olsun, bunlar müslümana sevab getiren, İslâm kardeşliğini kuvvetlendiren, cem'iyette tesanüd ve dayanışmayı artıran güzel âdetlerdendir. İhmâl edilmemelidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuda şöyle buyurur:
"Bir müslümanın diğer müslüman üzerindeki haklarından biri de bir musibete mâruz kaldığında tâziyede bulunmasıdır."
OKUMA PARÇASI: KABİR AZÂBI
Kabir azâbı haktır ve sâbittir. Birçok hadîsler, insanların kabirde azâba dûçâr olacaklarını, yahut da mükâfata nâil olacaklarını bildirirler.
Tıpkı uykuda iken rü'ya gören insanın, ya çok güzel bir âlemde bulunuşu, yahut da çok sıkışık ve dar durumda kalışı gibi. Uykudaki rahat yahut sıkıntı, kabir azâbının küçük bir benzeridir.
Kabirde azâbı yahut mükâfatı ruh çeker. Cesedin çürüyüp gitmesine mukabil, ruh bâki kalır ve kıyâmete kadar da varlığında bir eksilme veya fazlalaşma olmaz.
Kabir azâbının şiddet ve dehşetini bildiren hadîsler, kerâmet sâhiplerinin keşifleriyle müşâhede ettikleri durumlar pek îkaz edicidir. Kabir azâbının en hafifi cesedin kabir içinde iki değirmen taşı arasında sıkışıp kalması ve kemiklerinin çatır çatır kırıldığını duyması gibidir, denmiştir.
Bir hadîste:
"Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut da Cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyurulmaktadır.
Tabiî ki kabrin böyle iki şekilde tecellî edişi, insanın kendi ameliyle ilgilidir. Dünyada İslâm'a isyan etmemişse kabri Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Eğer İslâm'ı tanımamış, ahkâmıyla amel etmemişse, şübhesiz ki Cehennem çukurlarından bir çukurla karşılaşacaktır.
Osman bin Affân, bir kabristana vardığında devamlı gözyaşı döküp ağlardı. Ona bir gün:
"Sen Cennet'i de, Cehennem'i de bilen kimsesin, niçin böyle hep ağlıyorsun?" dediler. O şöyle cevab verdi:
"Benim ağlayışım, Resûlüllah'ın bir hadîsinin îkazı yüzündendir. Hz. Resûlüllah buyurdu ki: 'Âhiret duraklarından birincisi kabirdir. Kabirde iyi bir karşılama olursa gerisi kolaydır. Eğer mezardaki karşılama kötü olur ise sonuna kadar kötü gider.' Ben de düşünüyorum ve diyorum ki, 'acaba benim karşılanmam nasıl olacak?'"
Hayatını İslâmî emirlere uyarak yaşayanla, İslâm'a isyan ederek yaşayan insanın kabirdeki karşılanışının ayrı olacağını bildiren hadîste şöyle buyurulmaktadır:
"Ömrünü iyilik yaparak Müslümanca yaşayarak geçiren mevtâyı kabir, annenin yavrusunu kucakladığı gibi şefkatle kucaklar, öyle içine alır. Herkese kötülük yaparak İslâm'a isyan edip günahlar işleyerek ömür geçiren günahkârı da kabir, yılanın hasmını doladığı gibi içine alır. Ona öyle görünür."
Büyük âlim Ebû'l-Leys Semerkandî Hazretleri insanı kabir azâbından kurtaran 4 ameli şöyle anlatır:
"Kim kabir azâbından emîn olmak istiyorsa, şu 4 ameli işlemekten geri kalmasın:
1 - Namazını kılsın.
2 - Malından sadaka versin.
3 - Kur'an'dan bildiği kadarını okusun.
Mahmud Moğolî, kabir azâbına dâir bir hâtırasını şöyle anlatır:
"Biz İbn-i Abbas'ın huzurunda oturuyorduk. Bir cemaat geldi ve şöyle konuştular:
"Hacca gidiyorduk, içimizden biri hastalandı, sonra da vefat etti. Biz bu arkadaşımızı Zatissafah denen mevkide mezara koymak istedik. Ancak hangi yeri kazmışsak oradan siyah bir yılan çıktığını gördük. Diğer birçok yerleri eştik, hepsinden de benzeri yılan çıktı, ne yapacağımızı şaşırdık."
İbn-i Abbas Hazretleri onlara şu karşılığı verdi:
- Siz gidin ve kazdığınız yeni bir yere onu defnedin. Size görünen o siyah yılan, aslında bir yılan değil, bir ruhânîdir. Yılan sûretinde size görünerek, o adamın mezarda böyle karşılanacağını ifade etmek istemiş. Şunu iyi bilin ki, günahlardan kaçmayan, haramı helâlı seçmeyen insanların kabirdeki karşılanışı hep böyle olacaktır. Kabirde böyle karşılanmak istemiyorsanız, haram ile helâlı titizlikle seçin; haramdan, yılandan kaçar gibi kaçın. Haramla karşılaşınca mezardaki siyah yılanı hatırınıza getirin ve nefsinize deyin ki: 'Ey nefis, o siyah yılanla kucaklaşmaya râzı isen bu harama el uzat, onu al. Eğer bir yılanla sarmaş dolaş olmak istemiyorsan, elini haramdan çek ve helâlla iktifa et. Zira helâl sana yeter de artar bile.'"
* * *
ŞEHİDLER VE HÜKÜMLERİ
Şehid Kimdir?
Allah yolunda canını feyda eden bir müslümana şehid denir.
Şehidlik, İslâm'da en büyük mertebedir. Şehidlerin Allah katında kadir ve kıymetleri pek yücedir. Âhirette en büyük rütbenin Peygamberlikten sonra şehidlik olduğu belirtilmiştir. Bunun içindir ki, şehidlerin üzerlerinde bulunan kul hakkından başka bütün günah ve kusurları Allah tarafından afvedilmektedir.
Âyet-i Kerîme'de şehidlerle ilgili şöyle buyurulur:
"Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Doğrusu onlar Rableri katında diridirler ve Cennet meyvelerinden rızıklandırılırlar. Onlar Allah'ın kendilerine verdiği ihsandan (şehidlik rütbesinden) dolayı neş'eli haldedirler." (Âl-i İmrân, 169-170).
"Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ölüler demeyiniz. Belki onlar diridirler. Fakat siz anlamazsınız." (el-Bakare, 154).
Hadîs-i şerîflerde ise şöyle buyurulur:
"Cennete giren hiçbir kimse, dünyadaki her şey'in kendisinin olması karşılığında dünyaya dönmek istemez. Yalnız şehid olan, kavuştuğu şehidlik rütbe ve nimetlerinden dolayı dünyaya dönüp 10 kere daha öldürülmeyi temenni eder.."
Böyle büyük ve ulvî makam ve yüce rütbeye her müslüman kavuşmayı cân ü gönülden arzu eder, bütün varlığıyla Allah'tan temenni ve niyazda bulunur. Ancak kalbinde küfür ve nifak bulunanlardır ki, böyle yüce bir nailiyete kavuşmak azim ve şevkinde bulunmazlar. Hadîs-i şerîf'te şöyle buyurulur:
"Şehâdete nailiyeti Allah Teâlâ'dan sıdk ile isteyen kimseyi, Allah şehidler mertebesine ulaştırır. Velev ki döşeğinde vefat etsin."
Allah'ın rahmetinin genişliği ne kadar büyük..
* Şehidler Kaça Ayrılır:
Şehidler 3'e ayrılır:
1 - Dünya ve âhiret itibariyle şehid (şehîd-i kâmil).
2 - Sadece âhiret itibariyle şehid (şehîd-i uhrevî).
3 - Sadece dünya itibariyle şehid (şehîd-i hükmî; şehîd-i dünyevî).
Şehîd-i Kâmil Kime Denir?
Hem dünya hem de âhiret itibariyle şehid sayılan kimselere, şehîd-i kâmil denir. Bunlar muharebede öldürülenler, yahut âsiler, eşkıyalar, anarşistler veya evinde hırsızlar tarafından gadren ve zulen öldürülen kimselerdir.
Bir müslümanın şehîd-i kâmil sayılabilmesi için 6 şart lâzımdır:
1 - Müslüman olmak.
2 - Akıllı olmak.
3 - Bâliğ olmak.
4 - Cünüp olmamak, hayız ve nifas hâlinde bulunmamak.
5 - Vurulmanın akabinde hemen ölmüş olmak.
Vurulduktan sonra, ölmeden önce, yeyip içer, tedavi görürse, vurulduğu yerden başka tarafa taşınırsa veya üzerinden bir namaz vakti geçecek kadar yaşarsa, kâmil şehidlik kısmından çıkar. Uhrevî şehîd olur.
6 - Öldürülmüş olmasından dolayı, öldüren kimseye kısas icab etmek. Yani, kasden öldürülmüş olmak. Hatâen öldürülme durumlarında, katile kısas vâcib olmadığı için, maktûl şehîd-i kâmil kısmına girmez.
Şehîd-i kâmiller, yıkanmadan kanlı elbiseleri ile gömülürler.
Hz. Ömer ile Hz. Ali'de bu şartlardan biri bulunmadığı için yıkandılar; Hz. Osman ise, yıkanmadan gömüldü.
Şehîd-i Uhrevî Kime Denir?
Dünya itibariyle şehid sayılmayan, yani, yıkanıp kefenlenmiş olarak gömülen, fakat âhirette şehid muamelesi gören kimselere şehîd-i uhrevî denir.
Şehîd-i kâmil olmanın şartlarından birini kaybeden kimseler, bu kısma girerler. Bundan başka şu kimseler de âhiret şehîdi sayılır:
* Suda boğulanlar.
* Ateşte yananlar.
* Enkaz altında kalanlar.
* Veba gibi bulaşıcı bir hastalıktan ölenler.
* Sıtma gibi ateşli hastalıktan ölenler.
* İlim yolunda ölenler.
* Ciğer hastalıklarından ölenler.
* Doğum sırasında veya lohusa iken ölen kadınlar.
* Baş ağrısından ölenler.
* Karın ağrısından ölenler.
* Ailesinin nafakasını helâlinden kazanmak için çalışırken iş kazasından ölenler.
* Cuma gecesi ölenler.
* Gurbet ilde vefat edenler.
* Akrep, yılan sokması gibi sebeblerle vefat edenler..
* Şehîd-i Hükmî Veya Şehîd-i Dünyevî Kime Denir?
Bunlar münafıklardır.
Bunların kalblerinde bulunan nifak emaresini sadece Cenâb-ı Hak bildiği için, dünya itibariyle şehid muamelesi yapılır. Çünkü bunlar, dış görünüşleri itibariyle müslümanlardırlar, fakat kalbleri itibariyle kâfir..
Şehidlerle İlgili Bâzı Hadîs-i Şerîfler:
"Malını müdafaada katlolunan şehiddir, ırz ve nâmusunu müdafaa ederken öldürülen şehiddir, nefsini müdafaada öldürülen şehiddir.."
"Şehidleri kanları ile sarın. Zira Allah yolunda açılan bir yara kıyâmet günü mahşere geldikte, o yara, rengi kan rengi, kokusu misk kokusu olarak kanar.."
"Şehidler cennetin kapısında, nehrin parlak zinetinde, yeşil çadırdadır. Sabah - akşam rızıkları Cennetten onlara gelir."
"Ma'rûfu emr ve münkeri nehiyden dolayı katledilen şehiddir."
"Kim Cuma günü vefat ederse şehiddir."
"Kim hayvanından düşüp ölürse o kimse şehiddir."
"Suda boğulan şehiddir, ateşte yanarak ölen şehiddir, gurbette garip ölen şehiddir, zehirli hayvan sokmasından ölen şehiddir, karın ağrısından ölenler şehiddir, bina yıkılıp altında kalarak ölen şehiddir, evinin üstünden (damdan) düşerek boynu kırılıp ölen şehiddir, üzerine büyük taş düşüp ölen şehiddir.."
"Din kardeşini müdafaada katlolunan şehiddir, mâsum olan komşusunu savunurken öldürülen de şehiddir.."
"Şehidin borçtan başka bütün günahları mağfiret olunur." (Müslim)
Bâzı âlimler denizde şehid olmanın, kul borcuna dahi keffaret olacağını ileri sürmüşlerdir.
"Şehid, ehl-i beytinden (aile ve akrabasından) 70 kişiye şefaat eder, şefaati kabûl edilir." (Ebû Dâvud, Tirmizî).
"Kıyâmet gününde 3 sınıf şefaat edecek: Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehidler.." (Tâc)
OKUMA PARÇASI: BİR ŞEHİDİN MEKTUBU!
Dünyada geniş yankılar uyandıran Kıbrıs harekâtı, Mehmetçiğin göğsündeki sarsılmaz imânın bir nişanesi olan tüyler ürpertici sahnelerle doludur. Bunlardan birisini, Kıbrıs'ta çarpışan ve Kocaeli'nin Gölcük ilçesine bağlı Ulaşlı köyünde oturan Muammer Gökalp'in ağzından dinleyeceğiz.
Yazı ile ilgili röportaj, Karamürsel Ekspres Gazetesi yazarı ERDOĞAN ÖZDEMİR tarafından yapılmış ve Muammer Gökalp'ın ifadeleriyle Zafer Dergisine gönderilmiştir.
Muammer Gökalp anlatıyor: "Askerlik görevimi yaptığım Gaziantep'deki 49. Piyade Alayı, Kıbrıs Barış Harekâtı'nda ilk çıkartmaya katıldı. Birliğimize, düşman kuvvetlerinin kümelendiği Beşparmak Dağları'nın ele geçirilmesi emri verilmişti. Yoğun bir ateş yağmuru altında savaşıyor ve şehidler veriyorduk. Hiç unutmam, Ağrı'lı İsa Aslan adında bir arkadaşım taarruz sırasında kullandığı 76 kiloluk yakın destek topunu "Ya Allah!" diyerek tek başına omuzladı ve bir günde çıkabildiğimiz yokuşu bir solukta tırmandı. Normalde mümkün görülmeyen bu hâdise Cenâb-ı Hakk'ın ne büyük yardımlarına mazhar olduğumuzu açıkça gösteriyordu. Zira bu taarruzda en ufak bir hata, kesinlikle ölüm demekti.
İşte bu taarruz sırasında, daha önce hiç görmediğim bir asker, siperde yanıma yaklaştı ve cebinden çıkardığı mektubu bana uzatarak "Türkiye'ye döndüğünde bu mektubu üzerindeki adrese bırakırsın," dedi. Şaşırmıştım. İkimiz de savaşın içindeydik ve kimin sağ kalacağı belli değildi. Ben, moral vermek gayesiyle, "İnşâallah ikimiz de döneceğiz," dedim. Asker, "Ben dönemem, ama sen döneceksin," karşılığını verdi. Bu arada mektubu almam için ısrar ediyordu. Emrivâkisi karşısında şaşkınlığım daha da arttı. "Bu adam benim döneceğimi, kendisinin kalacağını nereden biliyor," diye düşündüm ve dayanamayarak mektubunu aldım. Tabii savaş hâli.. askeri bir daha görmedim. Tam teçhizatlı ve silâhlı olan bu asker, bildiğim kadarıyla bizim birliğin askeri değildi. Çarpışmalar sırasında bacağımdan yaralandım, ama gene taarruza katıldım ve bir yıl sonra terhis olup Ulaşlı'ya döndüm. Mektubu unutmuştum. Bir gün bavulumu karıştırırken emanet mektup gözüme ilişti. Ertesi günü mektubu yerine ulaştırmak için İstanbul'a gittim. Üzerindeki adrese göre ev Aksaray'da idi. Evi buldum. Bu arada "mektubu veren asker belki dönmüştür," diye düşünüyordum. Kapıyı çaldım. Yaşlı bir kadın kapıyı açtı. Mektup zarfında yazılı adresi sordum. "Burası," dedi. Mektubu kendisine uzatarak, "Bu mektubu oğlunuz Kıbrıs'dan gönderdi", dedim. "Bilmem belki kendisi de gelmiştir." Kadın büyük bir şaşkınlık içinde beni içeriye dâvet ederken "Bizim Kıbrıs'ta çarpışan oğlumuz yok," dedi. İyice şaşırmıştım. Biraz sonra kadının eşi de yanımıza geldi. Hâdiseyi ona da anlattım. Yaşlı adam birşey söylemeden yanımdan ayrıldı ve biraz sonra bir fotoğraf albümüyle birlikte geldi. Albümü açtı ve üç gencin birlikte çektirmiş olduğu fotoğrafın ortasındaki delikanlıyı göstererek:
"- Size mektubu veren bu muydu?" diye sordu.
Resme baktım.
"- Evet buydu.." dedim. Gayet iyi hatırlıyorum.
Kadın hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Yaşlı adam: "Resimdeki genç, oğlumdu, dedi. Ama 35 yıl önce, Kore'de şehid düşmüştü" (*).
Kendimi evden dışarı zor attım. Ve o hâdiseyi bir türlü unutamıyorum."
* * *
MÜBAREK GÜN VE GECELER
1- REGAİB GECESİ
Regîbe, rağbet olunan şeye denir ki, çoğulu Regâib'tir.
Regâib gecesi, Recep ayının ilk Cuma gecesidir.
Bu geceye bu adın verilmesi, Allah'ın ihsanlarının, bağış ve rahmetinin bol olduğu, Peygamber efendimizin rağbet ettiği bir gece olması sebebiyledir.
Bu geceyi ibadetle geçirmek büyük sevaplıdır.
Rivayetlere göre Resûlüllah Efendimiz bu mübarek gecede 12 rek'at nafile namaz kılmışlardır.
Regâip namazını cemaatle kılmak bid'attır. Herkes kendi başına bu nafile namazı kılabilir. Zaten, teravihten başka hiçbir nafile namaz, cemaatle kılınamaz.
2- Mİ'RAC KANDİLİ
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke'de iken, Recep ayının 27. gecesi, Cebrail (as) tarafından evinden alınıp önce Mescid-i Aksa'ya götürülmüş; oradan mânevî âlemlerde, hiçbir insana nasip olmayan bir seyahata mazhar kılınmıştır.
Bu hadîseye mi'rac hhadisesi denir.
Bu gece, Resûlüllah Efendimiz bu fani âlemden sıyrılıp bekâ alemine girmiş; semavat tabakalarında gezmiş; cennet ve cehennemi bizzat görmüş; Rabbinin zatını ve saltanat dairelerini müşahede etmiştir.
5 vakit namaz, bu gecenin, bu ulvî mülakatın bir hatırası olarak mü'minlere farz kılınmıştır.
Peygamberimizin "namaz mü'minin mi'racıdır" buyurması bu sırdandır.
Namazda mi'rac buudu vardır.
Mü'minler, bu mübarek geceyi, tevbe istiğfarla, salavatla, Kur'an okuyarak, nafile ve kaza namazları kılarak mümkün mertebe ihya etmeğe, değerlendirmeğe çalışmalıdırlar.
3- BERÂT GECESİ
Berât gecesi, Şaban ayının 15. gecesidir.
Berât, kurtulmak, beri olmak demektir.
Bu gece, mü'minler için, mağfirete ermek, günahlarından temizlenmek için, son gün ve son fırsattır.
Bu gece bir nevi muhasebe gecesidir. Bütün sene içinde işlenen sevap ve günahların muhasebesi yapılır.
Bu mübarek geceyi tevbe ve istiğfarla, taat ve ibadetle geçirmek, manevi bilançoyu karla kapamağa, o yılın hesap defterini kazançla tamamlamağa vesiledir.
Bu gece ile ilgili peygamberimizin teşvikleri şöyledir:
- Rahman ve Rahim olan Allah, Şaban ayının 15. gecesi, kullarına lütuf ve keremi ile tecelli eder, mü'minlerin günahlarını af buyurur, kafirlere de mühlet verir..
- Şaban ayının yarısı olduğunda, gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin. Çünkü bu gecenin bahşettiği feyzin nihayeti yoktur.
- Şaban ayının 15. gecesi ile 2 bayram gecesi ibadette bulunanın kalbi ezeli nur ile parlar.
4- KADİR GECESİ
Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de, bu gece hakkında şöyle buyuruyor:
- "Şüphesiz ki, Kur'an-ı Kerim'i, Kadir gecesinde biz indirdik. Ey Habibim! Kadir gecesi nedir, bilir misin? Kadir gecesi (diğer) bin aydan daha hayırlıdır.
Bu gece melekler ve Ruhul-Kudüs, Rablerinin izni ile her işten peyderpey yeryüzüne inerler. O gece fecrin doğuşuna kadar, selâmettir." (Kadir Sûresi)
Yeryüzüne nûr saçan, âlemi zulmetten nura gark eden ve insanlığa ebedî saadeti bahşeyleyen Kur'an-ı Azimüşşan, Kadir gecesinde nazil olmuştur. Bu sebeble bu gece, en mübarek gecedir. Bin ayda yapılacak ibadet ve hayırlardan kazanılacak sevap ve mükafatı bir tek Kadir gecesinde kazanmak mümkündür. Yani bu gece, mü'mine 83 yıllık manevî bir ömür kazandırmaktadır.
Bu gece, yeryüzüne inen meleklerin çokluğundan dolayı dünya dar gelir. Bu gece kainat Allah'ın rahmetine mazhar olur, her taraf nura kavuşur.
Bu gecede şu duayı okumak tavsiye edilmiştir.
"Allahümme inneke afüvvün tahibbul - afve fa'fü annî"
"Allahım! Sen çok affedensin ve affı seversin. Beni de affeyle.."
5- MEVLİD KANDİLİ
Mevlid kelimesinde "doğum" mânası vardır. Kandil kelimesinde de, belli günlerde yakılan aydınlık mânası bahis mevzuu. İkisini bir araya getirip de Mevlid Kandili dediğimizde, Resûlüllah'ın doğum gecesinde minarelerde yakılan kandiller hâtıra gelmektedir.
Müslümanlar, her sene Rebiü'l-evvel ayının on ikinci gecesine giriş teşkil eden geceyi dinî merasimlerle ihyâ eder, farklı bir huzur ve neş'eyle tes'id etme titizliği gösterirler. Kandillerle donatılan camiler bu niyetle dolar, taşar..
- Neler yaparlar?
Geceyi bir kendi açılarından, bir de çocukları açısından düşünürler.
Kendi açılarından düşünürken ibâdetleri, çevredeki konu komşuya yardımları, çeşitli iyilikleri hatırlar, farklı bir yardım anlayışında olurlar.
Çocukları açısından ise, çok dikkatli olurlar. Mâsum dimağlarda gecenin güzel bir hatıra olarak kalmasını temin edecek çarelere başvururlar.
Nitekim o günde çocukların sevineceği şeyler alırlar, hoşlarına gidecek sohbetler tertip ederler, gecenin, zihinlerinde tatlı bir hâtıra olarak kalmasını temin ederler.