ZEKÂT
"Zekât İslâm'ın köprüsüdür."
Hadîs-i şerîf
ZEKÂT İBADETİ
Zekât Nedir?
Zekât, lügatta temizlemek, çoğalmak ve büyümek mânalarına gelir. İslâmî ıstılahta
ise, şer'an zengin sayılan bir müslümanın, seneden seneye malının belli bir miktarını
müslüman fakirlere Allah rızası için temlik etmesidir. (Temlik: Verilen zekâtı
fakirin mülkiyetine geçirmesi demektir.) Kulların kulluktaki sadakatlarına delâlet
etmesi cihetiyle, zekâta "sadaka" da denilmiştir. Ancak sadaka tabiri,
zekâttan daha umumîdir. Vâcib ve nâfile tasadduklara da şâmildir. Zekât vermeye
tezkiye, zekât verene ise müzekkî denilir.
Zekâtın Hükmü Nedir?
Zekât, İslâmın 5 rüknünden birisidir. Namaz, oruç gibi farz-ı ayındır. Ancak onlar
gibi bedenle değil mâl ile yapılan bir ibâdettir. Hicretin ikinci senesinde farz
kılınmıştır.
Zekât, Kur'ân-ı Kerim'de 34 yerde zikredilmiştir. Farziyyeti, 6 yerde, namaz ile
birlikte tekrar edilen şu âyet-i kerîme ile sâbittir.
"Namazı kılın, zekâtı verin.." (El-Bakare, 43, 83, 110; en-Nûr, 56;
Müzzemmil, 20; en-Nisâ, 77).
Bu da İslâm'ın, dinî vecibeler içinde namazdan sonra en büyük ehemmiyet ve kıymeti
zekâta verdiğini gösterir.
Gerçekten de namaz, dinî hayatın direği, İslâmî yaşayışın te'minatıdır. Zekât
ise, sosyal hayatın istinad noktasıdır. Namaz kılınmayan bir cem'iyette islâmî
hayat ve dinî yaşayış zayıflayıp sönmeye yüz tutacağı gibi, İslâmın zekât emrinin
tatbik edilmediği bir toplumda da ictimaî huzur, ferdler arasında birlik ve beraberlik,
dirlik ve düzenlik sağlanamaz. Fakir ve zengin sınıflar arasında dayanışma ve
yardımlaşma ortadan kalkar; sevgi ve saygı duyguları yok olur. Ferdler birbirlerine
düşman hâle gelir. Günümüz toplumlarının hâli buna açık bir delildir.
Şu halde namaz ve zekât, cem'iyette biri dinî, diğeri de içtimaî hayatı düzenleyici
ana unsurlardır.
Zekât, Fakire Zenginin Bir Yardımı mıdır?
Zekât, zengin müslümanların fakir müslümanlara yaptıkları bir iâne, yardım ve
sadaka değildir. Zekât doğrudan doğruya fakirin, zenginin malında olan bir hakkıdır.
Kur'an-ı Kerîm'de bu husus şu şekilde belirtilmiştir:
"Mü'minlerin mallarında dilencinin ve dilenmeyen fakirin bir hakkı vardır."
(ez-Zâriyât, 19).
Zengin, fakirin bu hakkını ödemek mecburiyetindedir. Zekâtı ödenmemiş bir mal,
temiz ve helâl olmaktan çıkar; içinde gasbedilmiş, sahibine verilmemiş bir hak
bulunan gayr-i meşrû' bir servet hâlini alır. Ne zaman ki malın zekâtı ödenir,
o zaman mal temizlenmiş, gayr-ı meşrûluktan kurtulmuş olur. Resûlüllah Efendimiz
bu hususu "Malınızı zekâtla temizleyin" buyurarak beyan etmişlerdir..
Bu bakımdan zenginin, zekât verdiğinden dolayı fakiri minnet altında bırakmaya
çalışması uygun bir davranış olmadığı gibi, zekât alan fakirin de zengine karşı
bir eziklik ve zillet duyması, minnet yükü çekmesi asla söz konusu olamaz. Çünkü
zekât onun öz hakkıdır.
Zekât Vermemenin Cezası Nedir?
Çok ağır mânevi müeyyideler vardır. Yüce Allah zekâtını vermeyenlerin kıyâmette
çok büyük azabla karşılaşacağını haber vermektedir:
"Kıyâmet gününde stok edilen altın ile gümüşün üzerleri Cehennem ateşinden
kızdırılacak da bu mal biriktirenlerin alınları bunlarla dağlanacak ve onlara
şöyle denilecek: İşte bu, (zekâtını vermeyip) stok etiğiniz paralar.. Ve stok
ettiklerinizin cezasını çekin." (et-Tevbe, 34).
Âyet-i kerîmede zikri geçen stok, zekâtı ödenmeyen paralara şâmildir.
Başka bir âyet-i kerîmede de şöyle buyurulur:
"Allah'ın fazlından verdiklerini kullarından esirgeyenler için o malın hayır
olduğunu zannetme. Belki o mal, onlar için şerdir. Kıyâmet gününde fakirlerden
esirgedikleri o mal, onların boyunlarına halka yapılacaktır." (Âl-i İmrân,
180).
Bu hususta bâzı hadîs-i şerîflerde de şöyle buyurulur:
"Deve, sığır ve koyun sahibi bir müslüman, bu malların zekâtını ödemezse,
kıyâmet gününde o hayvanlar dünyada olduklarından daha semiz ve daha büyük halde
gelecekler ve herbiri boynuzu ile ona toslayacak, ayakları ile de çiğneyecek.
Sonuncusu işini bitirince, birincisi yeniden toslamaya ve çiğnemeye başlayacak,
tâ ki insanlar muhakeme edilinceye kadar.."
"Cenâb-ı Hak, kime mal verir de zekâtını ödemezse kıyâmet gününde o mal sahibine,
gözlerinin üzerinde simsiyah iki benek bulunan gayet zehirli ve (zehirinin te'esirinden
başı) kel bir yılan şeklinde görünerek boynuna gerdanlık yapılacak. Sonra da iki
çene kemiğini, yani avurdunu iki tarafından yakalayıp şöyle diyecek: Ben senin
malınım, ben senin zekâtını vermeyip stok ettiğin servetinim.."
Zekât Nasıl Verilir?
İslâm şeâirlerinin en büyüklerinden olan zekâtın alenî olarak verilmesi efdaldir.
Çünkü alenî olarak verilmesinde çevreye iyi örnek olma hususu olduğu gibi, zekâtı
veren için de başkalarının sû'i zanlarından kurtulmak durumu bahis mevzuudur.
Hem zekât, zengin için, kesin bir borç ve farîza olduğundan, edâsına riya da giremez.
Halbuki nafile sadakalar öyle değildir. Onları gizlice verip, gösteriş ve faziletfüruşluk
ihtimalinden kaçınmak daha faziletlidir.
Zekât Ne Zaman Ödenir?
Kuvvetli ve en sahih olan görüşe göre, üzerine zekât düşen mal ve paraların zekâtı,
o mal ve paranın üzerinden 1 sene geçtikten sonra, fevren, yani, sene biter bitmez
hemen verilmesi icabeder. Özürsüz olarak te'hir etmek câiz olmaz. Günahı muciptir.
Diğer bir görüşe göre ise, zekâtın verilmesi fevrî değil, terahî üzerine farzdır.
Yani sene nihayetinde hemen verilmesi lâzım değildir. Mükellef bunu hayatta bulundukça
dilediği zaman edâ edebilir. Edâ etmeden ölürse, ancak o zaman günahkâr olur.
Fakat bu görüş zayıftır.
OKUMA PARÇASI: ZEKÂT MALI KORUR
Peygamber Efendimiz (A.S.M): "Zekât vererek mallarınızı kal'a içine alınız"
buyurmuştur ki, malını korumak istiyen kişinin en büyük mânevî sigortası zekâttır.
Hattâ hadis ve siyer kitablarında beyân edildiğine göre: bu hadîs-i şerîf, Efendimiz
tarafından Ashâbına îrad edildiği sırada, oradan geçmekte olan bir Hristiyan Arab
durup Peygamberimize: "Ben şimdi gidip zekâtımı hesaplayıp vereceğim, bakalım
dediğin olacak mı?" demiş. Zât-ı Risâlet-penâhi tebessüm buyurmuşlar. Adam,
evine gidip dediğini yapmış. Bir müddet sonra, Şam'a hareket edecek olan bir ticaret
kafilesine iştirâk etmek istemiş; ancak kendisince mühim başka ticaret işlerinin
zuhur etmesi üzerine, kafileye katılan komşularından, kendinin bir deve yükü eşyasını
da yanlarına almalarını ricâ etmiş. Komşusu muvafakat ederek Şam'a hareket edilmiş.
Aradan bir hafta geçtikten sonra, şehirde eşkiyanın ticaret kafilesini soyduğu
haberi yayılmış. Hâdiseden iki cihetle müteessir olan Hristiyan tâcir, Efendimize
müracaata karar verdiği günün ferdâsı, komşusundan kendisine bir haber gelmiş:
"Kafileyi eşkiya vurdu. Ancak son menzile gelirken senin devenin ayağı burkulmuştu,
yürüyemiyordu, mecburen deveyi eşya ile birlikte menzilde bırakıp yola çıkmıştık.
Başımıza bu felâket geldi. Senin eşyan ve deven kurtuldu."
Haberi alınca sevinçten doğruca huzur-ı Risâlet'e gidip: "Yâ Muhammed, sen
hak Peygamber'sin. Dediğin çıkmıştır. Ben İslâm'a giriyorum. Bana onu öğret.."
diyerek mu'cizat-ı nebeviyyeden birinin zuhuruna sebeb olmuştur.
(Mahir İz, Din ve Cemiyet).
* * *
ZEKÂTIN ÖNEMİ
Zekâtın önemini ve farz kılınmasındaki hikmetleri iki açıdan incelemek mümkündür.
1 - Ferd açısından.
2 - Cem'iyet açısından.
I - Ferd Açısından Zekâtın Önemi:
Ferd açısından zekâtın önemi konusu da yine iki kısma ayrılarak tedkik edilebilir:
a. Veren açısından zekâtın önemi,
b. Alan açısından zekâtın önemi.
Veren Açısından Zekâtın Önemi Nedir?
* Zekât ferdi, maddeperestlikten korur. İnsandaki ihtiras zincirini kırar. Kalbin
katılaşmasını ve nefsin azgınlaşmasını önler.
* Zekât halka şefkatin anahtarıdır.
* Zekât malı ebedîleştirir. Allah rızası yolunda âmme menfaatine harcanan mal,
zâyi olmaz, ebedîleşir.
* Zekât ruh ve beden arasında bir denge sağlar.
* Zekât Allah'a yüksek bir şükrün ifadesidir. Sadece lisanla yapılan şükürle malın
şükrü edâ edilmiş olmaz. Malın şükrü ancak zekât ve sadakalar yoluyla ifa edilir.
* Zekât malı temizler. Zekât, ferdi cimrilikten ve elindeki malını düşmanlık,
kıskançlık, hırsızlık ve zehirli bakışlardan koruyarak temizler. İnsana böylece
büyük bir mal ve can güvenliği sağlar.
* Zekât mal sahibini malın esaretinden kurtarır, hürriyete kavuşturur. Hadis-i
şerîf'te:
"Altın ile gümüş (paraya) tapanlarla kadifeye (lükse) tapanlar helâk olmuştur"
denilmektedir.
* Zekât zenginin şahsiyetini geliştirir, onu hayra yöneltir. Toplumda değer ve
itibarını artırır.
* Zekât malı çoğaltır. Malın büyümesine ve bereketlenmesine sebebtir. Allah'ın
bu konuda va'di vardır.
Zekâtın verilmemesi ise, malın zâyiine ve noksanlaştırılmasına sebebdir.
* Zekât ferdi yatırıma teşvik eder.
* Zekât kalbdeki dünya sevgisine karşı bir ilâçtır.
* Zekât müslümanı mal fitnesinden korur. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:
"Sizin mallarınız ve evlâdlarınız fitne ve imtihandan başka bir şey değildir.
Allah katındaki mükâfat ise, büyüktür." (et-Tegâbün, 15).
Hadîs-i şerîf'te ise şöyle buyurulur:
"Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır."
* Zekât müslümanı, malî yönden disipline sokar.
* Zekât ferde malî gücün önemini de hatırlatır.
Alan Açısından Zekâtın Önemi Nedir?
* Zekât, alıcısını zarurî ihtiyaçlarının esiri olmaktan kurtarır. İnsanın, zarurî
ihtiyaçlarını te'min edememesi sebebiyle daima başkalarının eline muhtaç bir halde
zillet ve sefalet içinde bulunması kadar aşağılatıcı bir durum yoktur. Bu sebeble
Resûlüllah Efendimiz duasında: "Ey Allahım! Senden takvâ, iffet ve zenginlik
isterim" buyurmuştur.
* Zekât fakiri çalışmaya sevkeder. Hadîslerde: "Veren el, alan elden üstündür",
"Kuvvetli mü'min, zayıf mü'minden hayırdır" buyurulmuştur. Fakir alan
el değil, veren el olmaya, zayıf değil kuvvetli bulunmaya çalışacaktır. Ayrıca
"Hiç kimse kendi elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek asla yememiştir"
hadîsi de, yine çalışmayı teşvik etmektedir.
* Zekât fakirin kıskançlık duygusunu köreltir. Servet sâhiplerine karşı duyulacak
düşmanlığı ortadan kaldırır. Dolayısıyla cem'iyette fakir-zengin düşmanlığı şeklinde
bir ayrılık meydana çıkmaz.
* Zekât fakirin cem'iyetteki itibarını da yükseltir. Çünkü zekât fakirin bizzat
hakkıdır. Zenginin bir ianesi değildir. Zenginler fakiri bulup zekâtlarını vermedikçe,
mes'uliyet ve vebalden kurtulamazlar. Madem zengini mes'uliyetten fakir kurtarıyor,
o halde cem'iyette onun itibarı her zaman üstündür.
II - Toplum Açısından Zekâtın Önemi:
* Zekât mülkiyette kuvvet dengesidir. Ne tamamen sâhibinin mülkiyetini giderir,
ne de tamamen onun elinde bırakıp fakirlerin de onu edinmelerine mâni olur. Mülkiyeti
belli ölçüler içinde fakir ile zengin arasında bölüştürür.
* Zekât bir nevi sosyal güvenlik ve içtimaî sigortadır. İhtiyaç sahiplerine yardım
etmek; fakir, miskin, borçlu, yolda kalmış yolcu gibi zayıf insanların elinden
tutmak zekâtın hedefleri arasındadır. Ferdin şahsiyetini takviye eden, iktisaden
güçlendiren, maddî ve mânevî imkânlarını geliştiren herşey cem'iyeti de kuvvetlendirir.
* Zekât ihtiyaç sâhibi bütün sınıflara, bu sınıfların bedenî, ruhî, ahlâkî her
türlü ihtiyaçlarına şâmil bir sigortadır. Modern sosyal sigorta fikrinin ilk temeli
1941 yılında atılmıştır. İngiltere ile A.B.D. temsilcileri 1941 yılında Atlantik
andlaşması için toplanmışlar, bu toplantıda ferdler için sosyal sigorta teşkilâtının
kurulmasını karara bağlamışlardır. Halbuki İslâmiyet bunu zekât müessesesi ile
1400 yıl önceden vaz'etmiştir.
* Zekât, toplumda zengin ile fakir arasındaki uçurumları, farklılaşmaları ortadan
kaldırır. Sınıflar arası mesafeyi yaklaştırır ve orta sınıfın teşekkülünü sağlar.
Toplumda orta halli vatandaşların artması, piyasada rahatlık meydana getirir.
Mal sadece bir sınıfın inhisarında kalmaktan kurtularak fakirlerin de satın alma
güçleri artar. Sırf zenginler değil, geniş bir halk kitlesi de cem'iyet içinde
sıkılmadan zarurî ihtiyaçlarını te'min ederek yaşayabilme imkânına kavuşur.
Malın sadece zenginler elinde dolaşan bir servet olması, âyet-i kerîmeyle yasaklanmıştır
(el-Haşr, 7). Bu da zekât yoluyla te'min edilir.
* Zekât paranın stok edilmesini önler, yatırıma yöneltir. Çünkü kârdan değil,
ana paradan verildiği için, işletilmedikçe devamlı eksilecektir. Sâhibi de eksilmeyi
önlemek için parayı yatırıma yöneltir, artırma yoluna gider.
* Zekât sosyal dengeyi sağlar. Cenâb-ı Hak kulları yaratılış bakımından olduğu
gibi yaşayış ve maişet bakımından da farklı seviyede yaratmıştır. Kimi zengin,
kimi fakir, kimi orta halli..
Âyet-i kerîmede:
"Allah rızkı vermekte bâzınızı bâzınıza üstün kıldı" (en-Nahl, 71) buyurulmaktadır.
Bütün insanların aynı seviyede gelir sâhibi olmaları imkânsızdır. Çünkü toplumda
mes'uliyet ve enerji sarfı bakımından birbirinden çok farklı görevler vardır.
Bu görevlerin ihmalinden doğacak zararlar, cem'iyeti felce uğratır. Bütün görevlerin
ücreti aynı olsa, kimse ağır ve mes'uliyetli işe tâlib olmaz, hep hafifini tercih
eder. Böylece ağır ve mes'uliyetli işler ihmale uğrayarak hayat nizamı bozulur.
Demek ki gelir ve geçim bakımından insanların farklı olması büyük bir zarurettir.
Ne var ki, bu farklılığın büyük bir uçurum meydana getirmemesi için, arada bir
irtibat ve köprü lâzımdır. İşte o köprü de zekâttır.
* Zekât toplumun ferdlerini birbirine kenetler.
Zekât sosyal bir yardımlaşma olmak hasebiyle ferdleri birbirine kenetler. Zenginde
fakire karşı sevgi, şefkat, merhamet duyguları gelişir. Fakirde ise zengine karşı
itâat, hürmet, işinde titizlik hisleri inkişaf eder. Kıskançlık, düşmanlık, hased
duyguları törpülenir, hattâ tamamen yok olur. Ne zengin fakire zulmeder ve onu
minnet altında bırakır; ne de fakirde zengine karşı zillet ve esâret, kin ve adâvet
duyguları teşekkül eder. Hadîs-i şerîfte: "Kalbler, insanı iyilik yapanı
sevmeye, kötülük yapanı da sevmemeye zorlar" buyurulmuştur.
* Zekât cem'iyete kinlenip hınçlanıp toplum düşmanları ile toplum huzurunu bozucularla
işbirliği yapılmasını önler. Eğer zenginler fakirlerin ihtiyaçlarını gidermezlerse,
şiddetli ihtiyaç ve geçim sıkıntısı, onları müslümanlığa düşman kimselerin cebhesine
katılmaya veya hırsızlık, yol kesme, adam öldürme gibi kötülükleri yapmaya sevkeder.
* Zekât yatırıma açılan bir kapı ve büyük bir kalkınma hamlesidir. Zekâtın hem
sosyal, hem de iktisadî yönü vardır. Bu bakımdan aynı zamanda bir kalkınma hamlesidir.
* Zengin - fakir tezadı, cem'iyetler var olalı beri açık veya gizli bir şekilde
hüküm süren bir sınıf mücadelesini doğurmuştur. Tarihteki ihtilâller ve kanlı
hareketler, hep bu mücadelenin, yani "senin var, benim yok" kavgasının
birer şekilde zuhurudur. İslâmiyet bu ezelî mücadeleyi yatıştırmak üzere bir taraftan
zekât, sadaka ve vakıf müesseselerini kurmuş; bir taraftan da, ferdlere sabır,
kanaat ve kadere rıza ahlâk ve terbiyesi vermiştir. Bu terbiye ve ahlâk ile bezenmiş
mü'minler arasında, ne servet gururu, ne de fakirlik kıskançlığı görülmüştür.
OKUMA PARÇASI: ZEKÂT İSLÂM'IN KÖPRÜSÜDÜR
Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır.
Zira yardım vasıtası, zekâttır. İnsanların hey'et-i içtimaiyesinde intizam ve
âsâyişi te'min eden köprü, zekâttır. Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı,
muavenetten doğar. İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden,
ihtilâflardan meydana gelen felâketlerin tiryâkı, ilâcı muavenettir.
Evet zekâtın vücûbu ve ribanın hürmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat,
geniş bir rahmet vardır. Evet, eğer tarihî bir nazarla sahîfe-i âleme bakacak
olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesâvisine, hatâlarına dikkat edersen,
hey'et-i içtimaiyede görünen ihtilâller, fesadlar ve bütün ahlâk-ı rezîlenin iki
kelimeden doğduğunu görürsün: Birisi: "Ben tok olayım da, başkası açlığından
ölürse ölsün bana ne." İkincisi: "Sen zahmetler içinde boğul ki, ben
ni'metler ve lezzetler içinde rahat edeyim."
Âlem-i insaniyeti zelzelelere mâruz bırakmakla yıkılmağa yaklaştıran birinci kelimeyi
sildiren ancak zekâttır.
Nev'-i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve Bolşevikliğe (Komünizme) sevkedip
terakkiyatı, âsâyişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hürmet-i ribâdır.
Arkadaş! Hey'et-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların
tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havâs kısmı, avâmdan; zengin kısmı, fukaradan
hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında
muvasalayı te'min eden zekât ve muavenettir. Halbuki vücûb-u zekât ile hürmet-i
ribâya müracaat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı
muvasala kesilir, sıla-yı rahîm kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı
tabakaya ihtiram, itâat, muhabbet yerine ihtilâl sadâları, hased bağırtıları,
kin ve nefret vâveylaları yükselir. Kezalik; yüksek tabakadan yukarı tabakaya
merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler
yağıyor. Maalesef, tabaka-i havâstaki meziyetler, tevâzu' ve terahhuma sebeb iken,
tekebbür ve gurura bâis oluyor. Tabaka-i fukaradaki acz ve fakirlik; ihsan ve
merhameti mûcib iken, esaret ve sefaleti intâc ediyor. Eğer bu söylediklerime
bir şâhid istersen âlem-i medeniyete bak, istediğin kadar şâhidler mevcuttur.
(İşârâtü'l-İ'caz)
* * *
ZEKÂTIN ŞARTLARI
Zekât Vermekle Mükellef Olmanın Şartları Nelerdir?
Bir kimsenin zekât vermekle mükellef olması için bâzı şartlar vardır. O şartlar
da şunlardır:
1 - Zekât verecek kimse müslüman, âkıl ve bâliğ olmalıdır. Gayr-i müslimlere,
mecnunlara, bülûğa ermemiş çocuklara zekât farz değildir.
İmam-ı Şâfiî'ye göre çocukların ve akıl hastalarının malları var ise, o mala zekât
düşer. Verme işini de velileri yerine getirirler.
2 - Zekât verecek kimse, havâyic-i asliye denilen zaruri ihtiyaçlarından ve bir
de -eğer varsa- borcundan başka nisab miktarı veya daha fazla bir mala sâhip olmalıdır.
Nisab miktarı kadar malı olmayana zekât düşmez.
Nisab, zekâtın farz olması için şeriatın tâyin ettiği mal miktarıdır. Bu miktar;
maldan mala değişir. Bunu ayrıca göreceğiz.
3 - Zekât lâzım gelmek için, malın nemâ, yâni, büyüme ve artma kabiliyeti de olmalıdır.
Altın ve gümüş para ve zinetler, ticarette kullanılan herhangi bir eşya veya hayvan
zekâta tabi olduğu gibi; neslini çoğaltmak veya sütünü sağmak için kırlarda otlatılan
hayvanlar da zekâta tâbidir. Çünkü bunlarda nemâ vardır.
4 - Zekâtı verilecek mal, sâhibinin bizzat elinde olmalı, yani sahibi malına tam
mâlik bulunmalıdır.
Binaenaleyh kocasından mehrini almamış bir kadına, o mehirden dolayı zekât lâzım
gelmez. Rehindeki bir maldan dolayı da zekât gerekmez. Zira o mal, bir borca karşılıktır.
Mala tam mâlikiyet söz konusu değildir. Aynı şekilde borçlu kimse, borcuna karşılık
olan bir malından dolayı zekât ile mükellef olmaz.
Yolculukta olan bir kimse, malının zekâtıyla mükelleftir. Zira malı yanında değilse
de, bir vekil veya nâible malında tasarruf edebilir.
5 - Zekâtı verilecek malın üzerinden tam bir sene geçmiş olmalıdır. Buna havl-i
havelan denir. Çünkü bu müddet içinde, malın nemâsı = artması ve kıymetlenmesi
tahakkuk eder.
Nisab miktarı, hem senenin başında, hem de sonunda bulunmalıdır. Bu miktarın sene
içinde muvakaten eksilmesi zekâta mâni değildir.
Zekât hesâbında esas olan kamerî senedir ki, bu da 354 gündür.
Zekâtın Sıhhat Şartı Nedir?
Zekâtın sahih olabilmesi için en başta niyet şarttır. Niyette ise itibar, kalbedir.
Dil ile söylenmesi lâzım değildir. Hattâ bir malı fakire zekât niyetiyle verirken,
dil ile hibe veya sadaka olarak verdiğini söylemek bile, o malın zekât yerine
geçmesine mâni değildir. Çünkü muteber olan kalben yapılan niyettir.
Bir mal, fakire niyetsiz olarak verilmişse, bakılır: Eğer henüz fakirin elinde
mevcut ise zekâta niyet edilmesi câizdir. Fakat elinden çıkmışsa, zekâta niyet
kifayet etmez.
Bir kimse, elindeki malı, zekâta niyet etmeksizin bütünüyle tasadduk etse, bu
malın zekâtı üzerinden düşmüş sayılır.
Bir kimse, zekât icab eden bir malın bir miktarını bir fakire hibe etse, bu miktara
düşen zekât kendisinden sâkıt olur.
* * *
ZEKÂTA TÂBİ OLAN VE OLMAYAN MALLAR
Hangi Mallar Zekâta Tâbidir?
Zekât verilmesi gerekli olan mallar 5 çeşittir.
1 - Altın ve gümüş; nakit para.
2 - Ticaret malları.
3 - Madenler ve defineler.
4 - Ekin ve meyveler.
5 - Deve, sığır, koyun, keçi..
Bu mallar, zekâtı veriliş itibarı ile 2 kısma ayrılır:
1 - Emvâl-i zâhire: Açıkta ve meydanda olan mallar.
2 - Emvâl-i bâtına: Gizli, meydanda olmayan mallar..
Altın, gümüş ve nakit paralar ile ticaret malları, bâtınî mallardandır. Ekin ve
meyveler, madenler ve hayvanlar ise, zâhirî mallardan sayılmaktadır.
Batınî malların zekâtını vermek sâhiblerinin diyanetine ve vicdanına havale edilmiştir.
Bunlar, bu malların zekâtını, diledikleri fakir ve muhtaca bizzat verebilirler.
Zâhirî malların zekâtlarını ise, İslâm tarihi boyunca âşir veya âmil denilen hususî
me'murları vasıtasıyla devlet tahsil etmiş ve toplanan bu parayı, Kur'an'da gösterilen
yerlere harcamıştır.
Hangi Mallar Zekâta Tâbi Değildir?
1 - Bir insanın gerek kendi şahsının ve gerekse nafakasını temin ile mükellef
olduğu aile efradının zarurî ihtiyaçlarını karşılayan ve şeriat dilinde havâyic-i
asliyye (temel ihtiyaçlar) tabir edilen mallardan zekât lâzım gelmez.
Havâyic-i asliyye içine şu mallar girer:
* İkametgâhlar, evin içindeki eşyalar, elbiseler, silâhlar, binek hayvanları veya
taksi gibi binek vasıtaları, şehirde evin bir aylık nafakası (aylık maaş) köyde
ise 1 yıllık nafakası, ilim sâhiplerinin kitabları, san'at erbâbının âlet ve tezgâhları
hep aslî ihtiyaçlardan sayılır.
* Ticaret için olmayan ihtiyaçtan fazla ev eşyasından, giyeceklerden, yiyecek
ve içecek maddelerinden dolayı da zekât lâzım gelmez. Aslî ihtiyaçtan sayılmayan
kitab ve san'at âletleri de zekât şümûlüne girmez. Altın ve gümüşün dışındaki
plâtin, v.s. gibi zinet takımlarından; yâkut, zümrüt, inci, elmas gibi mücevherattan
dolayı da zekât gerekmez.
Şu kadar var ki bu gibi mallar aslî ihtiyaçlardan hariç olup kıymetleri de nisab
miktarına ulaşınca, sâhibi zengin olmuş olur. Her ne kadar kendisine, bu mallardan
zekât vermek gerekmezse de, fitre vermek ve kurban kesmek vâcib hâle gelir. Ayrıca
kendileri için, zekât ve sadaka almaları da artık câiz olmaz.
2 - Aslî ihtiyaçlar gibi, borç karşılığı olan para ve mallara da zekât lâzım gelmez.
Borçlu bir kimse, borcunu ödedikten sonra, arta alan malı nisab miktarına varmıyorsa,
onun üzerinden de zekât sâkıt olur.
Borçlar üç türlüdür:
1 - Sırf kullara mahsus borçlar.
2 - Allah'a aid olup içinde kulların da hakkı olan borçlar (Zekât borcu gibi).
3 - Allah için yapılan adak, keffaret ve fitre borcu..
İlk iki borç, zekâtın farz olmasına mâni olur. Şöyle ki:
Bir insan, nisaba mâlik iken, üzerinden bir yıl geçtiği halde malının zekâtını
vermezse, onun zekâtı zimmetinde borç olarak kalır. Üzerinden ikinci bir yıl geçerse,
önce birinci yılın zekât borcu ödenmelidir. Bu borç, malın nisabını aşağı düşürecek
miktarda ise, ikinci yıl için zekât farz olmaz. Birinci yılın zekât borcu, malın
nisabını zekâttan muaf kılacak kadar düşürmüyorsa, o takdirde, borç dışında kalan
mala zekât düşer.
Başka bir kimseye borçlu olmak da aynıdır. Eğer borç ödendiğinde malın kıymeti
nisabdan aşağı düşmüyorsa, zekât gerekir.
Üçüncü kısım borçlar, zekâtın farz olmasını engellemezler.
Borcun, zekâtı farziyetten düşürmesi için, borçlu kimsenin zimmetine, zekâtın
vâcib olmasından evvel geçmiş olması şarttır. Yoksa bir malın zekâtı vâcib hâle
geldikten sonra, zekâtı verecek kimsenin borçlanması, zekâtı uhdesinden düşürmez.
3 - Yalnız kira bedellerini almak üzere elde tutulan ev, dükkânlardan ve bunlar
gibi gelir getiren âlet ve nakil vasıtalarından zekât lâzım gelmez. Ancak bunların
getirdikleri gelirler, aslî ihtiyaçlara harcandıktan sonra kalanı nisab miktarını
buluyorsa, o miktardan zekât verilir.
4 - Haram mal için zekât verilmez. Böyle haram bir mal, sâhibli bir mal ise, sahibine
iade edilir. Değilse, fakirlere tasadduk edilmesi lâzım gelir. Ancak haram mal,
helâl mala karışmış olup, hangisinin haram, hangisinin helâl olduğunu ayırdetmek
mümkün olmaz hale gelmiş ise, bütün maldan zekât gerekir.
* Zekât borcu olan kimse, bu borcu ölürken vasiyet etmemiş ise, mirasından alınıp
ödenmez. Artık mal vârislere intikal etmiş olur. Varisler isterlerse, bunu kendi
hisselerinden teberrû yolu ile verirler.
* Zekât zimmete değil, malın bizzat kendisine taallûk eder. Buna binaen bir mal
zekâtı vâcib hâle geldikten sonra kendiliğinden zâyi olsa, zekâtı, sâhibi üzerinden
düşer. Fakat sâhibi tarafından bilerek harcanıp tüketilse (meselâ başkasına bağışlamak
veya onunla mesken almak gibi..) zekâtı sâkıt olmaz.
* * *
ZEKÂTA TÂBİ MALLARIN CİNSLERİ
Altın ve Gümüşün Zekâtı:
Gümüşte nisab 200 dirhem, altında ise 20 miskaldir.
Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak bu miktar altın ve gümüşü olan
kimse, zekât verir. 200 dirhem gümüş, 561 grama; 20 miskal altın da, 80, 17 grama
tekabül etmektedir.
Altın ve gümüşte zekât nisbeti 40'ta 1'dir (yüzde 2,5). Buna göre 561 gr. gümüşü
olan kimse, 14 gram; 80 gram altını olan ise 2 gram zekât verir.
Altın ve gümüşün nisablarında kendilerinden zekât verilmesi icab edip etmediğini
tayin için, piyasadaki kıymetlerine değil, ağırlıklarına bakılır. Bunda ittifak
vardır. Üzerindeki işçilik ve san'at sebebiyle piyasa kıymeti itibariyle nisab
miktarını geçse bile ağırlığı nisab miktarını bulmuyorsa o altın ve gümüşe zekât
düşmez.
Hanımların Altın ve Gümüşten Yapılmış Ziynet Eşyalarına da
Zekât Lâzım Gelir mi?
Evet, bu zinetler 80 gram altın veya 561 gram gümüş miktarını buluyorsa zekât
gerekir.
Zinetlerin Zekâtını Kim Ödeyecektir?
Zinet eşyaları kadınların kendi mallarıdır. Erkekler o zinetler üzerinde bir hak
ve tasarruf sahibi değillerdir. Ancak hanımın izni olursa o müstesna.
Bu sebeble erkekler, hanımların kendi malı sayılan zinetlerinin zekâtını vermek
mükellefiyetinde değildirler. Zinetlerin zekâtını, o zinetin sâhibi olan kadınlar
ödemek mecburiyetindedirler. Bu hususta kocalarını ödemeye zorlayamayacakları
gibi, kocaları ödemediği için mes'uliyetten de kurtulamazlar. Şu halde zinet sâhibi
kadınlar zekâtlarını kocaları vermediği takdirde kendileri vermek zorundadırlar.
İster zinetlerinden bir kısmını bozdurup bu mükellefiyetlerini yerine getirirler,
isterse zinetlerinden zekâta mukabil gelen kısmını vermek suretiyle zekât borçlarını
ödemeye çalışırlar.
Zinetlerin Zekâtı Nasıl Verilir?
Altın ve gümüşten yapılmış zinet eşyalarının zekâtı kendi cinslerinden olmayan
bir şey ile ödeneceği takdirde ağırlıkları değil, piyasa değerleri esas alınır.
Bunda ittifak vardır. Fakat kendi cinsiyle ödeneceği takdirde, İmam-ı A'zam ile
Ebû Yûsuf'a göre ağırlıkları, İmam-ı Züfer'e göre ise kıymetleri, İmam-ı Muhammed'e
göre de bunlardan hangisi fakirin lehine ise, yani, hangisinin zekâtı daha fazla
tutuyorsa ona itibar olunur.
Sâf olmayıp karışık olan altın ve gümüşte hangi madde fazla ise ona itibar edilir.
Altın fazla ise o madde altın kabul edilir. Bakır fazla ise bakır, gümüş fazla
ise gümüş kabûl edilir.
Alacakların Zekâtı:
Başkalarına borç olarak verilen ve nisab miktarlarına ulaşan paralar, zekâta tâbi
olup olmamak bakımından 3 kısma ayrılır:
1 - Kuvvetli alacak,
2 - Orta alacak,
3 - Zayıf olacak.
1 - Kuvvetli alacak: Borç verilmiş olan paralar ile satılmış olan ticaret mallarının
bedeli olan alacaklar, borçlu borcunu itiraf ediyor, inkâr etmiyorsa kuvvetli
alacaklardır. Bunlar tahsil edildiği zaman geçmiş yıllara ait zekâtları verilir.
2 - Orta alacaklar: Ticaret için olmayan malın bedeli, sattığı kendi elbisesinin,
ev eşyasının bedeli, kira alacakları orta alacaklardır. Bunlar da tahsil edildikleri
zaman geçmiş yıllara ait zekâtları verilir.
3 - Zayıf alacaklar: Bir şeyin karşılığı olmadan bir kimsenin zimmetinde kalan
alacaklardır. Vârisin elinde bulunan vasiyet parası veya kadının kocası üzerinde
kalan mihri, zayıf alacaklardandır. Bu tür alacaklar ele geçtiği zaman geçmiş
yılların zekâtı verilmeyeceği gibi, üzerinden bir yıl geçmeden bunlara zekât da
düşmez.
Ticaret Mallarının Zekâtı:
Bütün ticaret mallarına zekât düşer. Ticaret malları kumaş, elbise, v.s. gibi
her çeşit eşyadan olabileceği gibi, buğday, arpa, pirinç gibi hububattan; demir,
bakır, kalay gibi madenlerden, koyun, deve, keçi gibi hayvanlardan; ev, han, dükkân
gibi akardan da olabilir.
Ticaret mallarında zekâta esas olan malın kendi değil, değeridir. Değerin 40'ta
biri, zekât olarak verilir.
Ticaret malına zekât düşmesi için, bazı şartlar aranır. Şöyle ki:
1 - Ticaret malının değeri altın ve gümüş nisabına varmalıdır. Malın değeri, bulunduğu
şehire göre takdir edilir.
2 - Ticaret malının üzerinden 1 yıl geçmelidir.
3 - Mal satın alınırken ticaret maksadıyla alınmalı ve bu niyet satarken de sürdürülmelidir.
Meselâ: Hizmetinde kullanmak niyetiyle hayvan alıp sonra onunla ticaret yapmak
düşünülse, bu düşünceyle o hayvan ticaret malı olmaz. Ancak bilfiil satmaya veya
kiraya vermeğe kalkılırsa o zaman ticaret malı hükmünü alır.
Kâğıt Paraların, Tahvil ve Bonoların, Hisse Senedlerinin Zekâtı:
Altın ve gümüşe çevrilmesi mümkün olan kâğıt ve madenî paraların zekâtı farzdır.
Bu paralar ticarette kullanılmayıp kasada saklansalar bile, zekâtlarını vermek
gerekir. Çünkü böyle paralar, aslen alış-veriş ve ticaret için tedavüle konulmuşlardır.
Hükmen ticaret malı cinsinden sayılırlar.
Şirketlerce çıkarılan tahviller, hisse senetleri şirkete olan ortaklık miktarını
gösteren değerlerdir. Aynen ticaret malı gibi her sene zekâtlarını vermek gerekir.
Ayrıca elde edilen kârların da zekâtı ayrı olarak verilir.
Bonolar, yapılan alış veriş sonucu müşteriden borç karşılığı alınan senetlerdir.
Bunlar alacaklar kısmına girerler ve kuvvetli alacak sayılırlar.
Arsa ve Daire Zekâtı:
Arsalar iki maksadla alınır: Ya üzerinde ev veya akar getiren bir bina yapmak
için,
Ya da arsayı arsa olarak tutup kâr elde etmek için..
Birinci niyetle alınan arsalarda ticaret niyeti olmayıp mülk edinmek gayesi olduğundan,
kıymetleri itibariyle zekâta girmezler. Getirdikleri kira bedelinden zekâtları
verilir.
Ticaret maksadı ile satın alınan arsalar parsellenerek veya tüm olarak satışa
arzedildiklerinden ticaret eşyası kısmına girerler. Bunların kıymetleri üzerinden
zekâtları verilir.
İnşa edilerek kiraya verilen veya oturulan binaların kıymeti üzerinden zekât yoktur,
getirdikleri kiralara zekât düşer.
Satış için inşa edilen bina ve apartman daireleri, ticaret malı kısmına girdiklerinden,
bunların da kıymetleri üzerinden zekâtları verilir.
Maden ve Definelerin Zekâtı:
* Madenler üç kısma ayrılır:
1 - Ateşte eriyen madenler: Altın, gümüş, bakır ve demir gibi.
2 - Sıvı madenler: Petrol, zift, su gibi.
3 - Ateşte erimiyen ve sıvı da olmayan madenler: Kireç, kömür, alçı, yâkut, elmas
gibi.
Ateşte eriyen madenlerde zekât nisbeti 5'te birdir. 5'te dördü ise madeni bulup
işletene aittir.
Sıvı halde bulunan madenlerden zekât alınmaz. Ancak bunların kendilerine zekât
lâzım gelmese de, ticarî gaye ile işletildiğinde kâr gelirlerine 40'ta bir üzerinden
zekât lâzım gelir.
Ateşte erimiyen ve sıvı da olmayan madenlerden zekât hissesi alınmaz. Cıva bundan
müstesnadır. Civadan 5'te bir oranında zekât alınır. Ticaret için çıkarılan kömürün
de zekâtını 40'ta bir oranında vermek lazımdır.
Denizden çıkarılan inci, anber, mercan, balık gibi şeylere zekât düşmez. Ancak
Ebû Yûsuf'a göre bunlardan da 5'te bir oranında zekât alınır.
İmam-ı Şafiî'ye göre altın ve gümüşten başka olan madenlerin hiçbirinden zekât
alınmaz. Altın ve gümüşten de 40'ta bir nisbetinde zekât alınır.
* Defineler de 3'e ayrılır:
1 - Üzerinde İslâmî alâmet bulunan defineler. Yani müslümanlar tarafından gömülmüş
defineler. Bunları bulanlar fakir iseler, kendilerine; değil iseler devlete verirler
veya fakir halka dağıtılır.
2 - Kâfirlere ait olduğu anlaşılan defineler. Bunların 5'te biri devlete verilir,
geri kalanı arazi sâhibine, sâhibi yoksa bulana ait olur.
3 - Kâfirlere mi, müslümanlara mı ait olduğu bilinmeyen defineler. Bunlar bir
görüşe göre İslâmî defineler, diğer bir görüşe göre de kâfirlere ait defineler
muamelesine tâbi tutulur.
Ekin ve Meyvelerin Zekâtı:
Ekin ve meyve gibi arazi mahsûlâtından hükûmetçe alınacak zekât, arazinin nev'ine
göre değişir.
Bugün müslümanların ellerinde bulunan araziler başlıca 4 nev'e ayrılır:
1 - Arâzi-i Öşriye: Bu, fethedilip kendi rızaları ile müslüman olan yerlerin ahâlisine,
veya kahren fethedilip İslâm mücahidlerine mülk olarak verilen topraklardır. Arab
yarımadası toprakları bu sınıfa girmektedir. Bu toprakların mahsûlatından 10'da
bir nisbetinde ve öşür namıyla zekât alındığı için, bu topraklara arâzi-i öşriyye
denilmiştir.
2 - Arâzi-i Haraciyye: Bu, sulh veya kahr ile fethedilip eski gayr-i müslim ahalinin
elinde bırakılmış veya başka gayr-i müslimlere verilmiş topraklardır. Irak köyleri
ve havalisi eskiden bu kabilden idiler.
Bu nevi araziden ya mahsûlâta göre, veya münasib görülecek muayyen bir miktarda
harç adı altında, bir vergi alınır. Bu zekâttan sayılmaz.
3 - Arâzi-i Memlûke: Bu memleket arazisinden olup devlete ait iken bilâhare bir
bedel karşılığı bâzı kimselere satılmış topraklardır. Bunların mahsulâtı da, sâhibi
müslüman olursa arâzi-i öşriyye gibidir.
4 - Arâzi-i Memleket: Bu, vaktiyle müslümanlar tarafından fethedilip bir kimseye
mülk olarak verilmeksizin umum müslümanlar için ibka edilmiş, devlet elinde tutulmuş
topraklardır. Bu toprakların sadece tasarrufu, ekilip biçilmesi şahıslara verilmiştir.
Toprağın mülkiyeti devlete aittir. Bunlar hükümete belli bir vergi ve işletme
ücreti (bedel-i icare) öderler. Binaenaleyh bu nevi arazinin mahsulâtından öşür
namıyla zekât lâzım gelmez. Sadece hükümetin tayin edeceği vergiyi öderler.
Arâzi-i öşriyyede yetişen ekin ve meyvelerin zekâtı, öşür, yani 10'da bir'dir.
Ancak bu, ekin ve meyveler ırmak ve yağmur suyu ile sulanıyorsa böyledir. Dolaplar
ve hayvanlar ile sulanıyorsa 20'de bir nisbetinde zekât alınır.
Mahsulât üzerinden 1 yıl geçmesi gerekmez. Bir senede müteaddit defa vücuda gelen
mahsulâtın hepsinden aynı nisbette zekât alınır.
Arazi mahsulâtında, imam-ı A'zam'a göre nisab câri değildir. Az da olsa, çok da
olsa 10'da bir nisbetinde zekâtı alınır.
Öşürde itibar araziyedir. Mal sahibine değildir. Binaenaleyh çocuklara ve delilere
ait arazilerden öşür alınır.
Türkiye Arazilerine Öşür Düşer mi?
Diyanet İşleri Başkanı Din İşleri Yüksek Kurulunun bu konu ile ilgili 18.12.1981
tarihli açıklaması şöyledir:
"İslâm Hukukuna göre, müslüman bir ülkenin sınırları içinde bulunan ekilip
biçilen topraklar:
a. Memleket arazisi (arazi-i emîriyye),
b. Mülk arazi (Öşür ve haraç arazileri), c. Vakıf arazi (arazi-i mevkûfe) gibi
kısımlara ayrılır.
Bunlardan memleket arazisinin mülkiyeti devlete ait olup tasarrufu (ekilip biçilmesi);
senelik belli bir ücret veya elde edilen mahsûlün sekizde bir, onda bir.. gibi
bir kısmı karşılığında tâlib olan ve devletçe uygun görülen ferdlere verilmiştir.
Ekip biçmek üzere kendilerine bu arazilerin verildiği kimseler bu topraklarda
kiracı; ödedikleri vergi ve hisseler de kira bedeli sayılmıştır. Hanefî mezhebine
göre, bir arazide kira ile öşür birleşemeyeceğinden bu durumdaki arazilerin mahsullerinden
ayrıca öşür gerekmiyeceği beyan edilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu zamanında İnparatorluk sınırları içinde kalan arazi, genellikle
memleket arazisi (arazi-i emîriyye) kabûl edildiğinden elde edilen mahsûlden devlete
verilen onda bir, sekizde bir.. gibi hisseler, bu toprakların kira bedeli sayılmıştır.
Fakat devletçe, daha sonra özel kanunla bu araziler ekip biçenlere mülk olarak
verildiğinden, hâlen bu topraklar mülk arazi hükmünde bulunmaktadır. Bu itibarla
elde edilen mahsûlün zekâtının verilmesi gerekir. Toprak mahsullerinin zekâtına,
bilindiği üzere "öşür" denilmektedir."
Ehlî Hayvanların Zekâtı:
Ehlî hayvanlar: Koyun, keçi, sığır, at ve deve olmak üzere 5 cinstir. Bunlardan
sütleri alınmak veya üretilip çoğaltılmak niyeti ile beslenen ve senenin yarısından
fazlasını mer'alarda ve kırlarda otlamak suretiyle geçiren hayvanlara saime denir.
Saime hayvanlar aşağıda gösterileceği şekilde zekâta tâbidirler:
Develerde zekât:
Develerde zekât nisabı 5'te 1'dir.
5 taneden az olan develerde zekât yoktur.
5 adet saime devenin zekâtı, üzerinden bir yıl geçince, 9 tane deveye kadar, orta
halli bir koyundur.
10 devede iki koyun zekât verilir. Bu miktar 14 deveye kadar geçerlidir.
15'den 19 deveye kadar 3 koyun,
20'den 24'e kadar 4 koyun,
25'den 35 deveye kadar iki yaşına basan bir deve.
36'dan 45'e kadar 3 yaşına basan bir deve,
46'dan 60 deveye kadar 4 yaşına basan bir deve,
61'den 75 deveye kadar 5 yaşına basan bir deve,
76'dan 90'a kadar üç yaşına basan 2 deve,
91'den 120 deveye kadar 4 yaşına basan iki deve verilir.
Bundan sonra 120 deve üzerine her 5 adet ziyade oldukça, 4 yaşına basan iki deveye
birer koyun ilâve edilir. 145 deveye kadar bu böyle devam eder (144 tanede 4 yaşına
basan iki deve ile 4 tane de koyun zekât olarak verilir).
145'den 150'ye kadar 4 yaşına basmış iki deve ile, iki yaşına basmış bir deve
verilir.
Tam 150 deve olunca, 4 yaşına basmış üç deve verilir.
Bundan sonra her 5 adet için bir koyun, 4 yaşına basmış üç deveye ilave edilerek
verilir. 175 deveye kadar bu usûl tatbik edilir.
175'ten 186'ya kadar 4 yaşına basmış 3 deve ile iki yaşına basmış 1 deve verilir.
186'dan 196 deveye kadar 4 yaşına basmış 3 deve ile, 3 yaşına basmış bir deve
verilir.
196'dan 200'e kadar 4 yaşına basmış 4 deve verilir.
Böylece 150'den sonraki 50 adette yapılan işlem, 200'den sonra gelen her elli
devede tatbik edilir.
Tek hörgüçlü deve ile çift hörgüçlü deve arasında zekât bakımından fark yoktur.
Sığırlarda zekât:
Sığır denince mandalar da kasdedilir. Bunların erkek ve dişi olmalarında fark
yoktur. İnek ve öküzler de sığırların içine girerler.
Saime olan 30 sığırdan daha aşağısına zekât yoktur. Ancak tam 30 adet olunca ve
üzerlerinden de 1 yıl geçince zekât olarak iki yaşına basan erkek veya dişi bir
dana verilir.
40 tane sığırda 3 yaşına basan erkek veya dişi bir dana verilir.
40'dan sonra 60'a kadarki ziyadeye ayrıca bir şey verilmez.
60 tanede 2 yaşına basmış iki dana verilir.
70 tanede 3 yaşına basmış bir dana ile iki yaşına basmış 1 dana verilir.
80 tanede 3 yaşına basmış iki dana,
90 tanede iki yaşına basmış 3 dana,
100 tanede iki yaşına basmış iki dana ile 3 yaşına basmış bir dana verilir.
Koyun ve keçilerde zekât:
40 koyundan azına zekât yoktur. Saime 40 koyun üzerinden 1 yıl geçince bir koyun
zekât verilir. 120 taneye kadar hep tek koyun verilir.
121'den 201'e kadar iki koyun,
201'den 400'e kadar üç koyun,
400'de 4 koyun zekât verilir. Sonra her 100 adet için, bir tane koyun artırılır.
Keçinin zekâtı da koyun gibidir. Erkek ve dişisi zekâtta ayırdedilmez.
Bir yaşını tamamlayan koyun ve keçilerden zekât vermek gerektiği gibi, verilecek
koyun ve keçinin de, en az bir yaşını tamamlamış olması şarttır.
Bir yaşına henüz basmamış koyun ve keçilerde, deve yavrusunda, buzağılarda zekât
yoktur. Yalnız bu yavrularla birlikte büyük hayvanlar da bulunursa o takdirde
onlara bağlı olarak zekata girerler.
Atların zekâtı:
Erkek ve dişi karışık olmak şartı ile saime bulunan atların zekâtı vardır. Bu
şekildeki atlara sahip olan kimse, dilerse her ata karşılık bir dinar altın zekât
verir. Dilerse bu hayvanları kıymetlendirerek 40'ta birini verir.
Yalnız erkek olan veya yalnız dişi olan atlarda zekât yoktur.
Ticaret için olmadıkça katır ve eşeklerin de zekâtı yoktur.
Ticaret için alınıp satılan köpek, kuş ve benzeri hayvanlar da, ticaret eşyası
gibi, kıymetleri üzerinden zekâta tâbidirler. Kıymetlerinin 40'ta biri zekât olarak
verilir.
OKUMA PARÇASI: BİR ZEKÂT HÂTIRASI
Resûlüllah Hazretleri, Ashâbından bâzılarını zekât toplamak için vazifelendirmişlerdi.
Ensâr'dan Übey bin Kâ'b, zekât toplamak üzere vazifelendirilenden biriydi. Kendisine
bildirilmiş olan mıntıkanın Müslümanlarını bir bir gezer, Allah'ın farz kıldığı
zekâtlarını, Beytü'l-Mâl'e teslim etmek üzere kendisine getirmelerini isterdi.
Bizzat kendisi bâzı hâtıralarını anlatırken oldukça ibretli bir vak'a nakleder.
O günün Müslümanlarının zekât gibi malî ibâdetlere nasıl bir hisle baktıklarını
gösteren bu tarihî hâdiseyi, aynen nakletmekte büyük fayda mülâhaza etmekteyim.
Şimdi söz, zekât toplama me'muru Übey bin Kâ'b'tadır. Diyor ki:
- Resûl-i Ekrem Hazretlerinin emirleri üzerine Benî Kudâ, Benî Üzre ve Benî Saad
kabilelerinin sadakalarını toplamaya gitmiştim. Bunların hepsinin sadakalarını
topladım, yalnız bir adam kalmıştı. Onun yanına gittim. Zekât toplamak üzere geldiğimi
söyledim, beni sürünün içine götürdü:
- Dilediğini alıp götür, dedi.
Ben de gezdim, malların içinde ne en iyisi, ne de en kötüsü olan orta bir inek
seçtim.
- Bu kâfidir, alıp götürürüm, dedim. Bana itiraz etti:
- Ben böyle süt vermeyen bir ineği zekât olarak önüne katıp da Resûlüllah'ın huzuruna
göndermekten hayâ ederim, bu süt vermeyen ineği bana bırak, şu genç ve semiz deveyi
bari al! dedi.
Ben, kendisine cevap verdim:
- Bunu alamam. Zira, bu senin mallarının en iyisidir. Resûlüllah Hazretleri bana,
zekâtları malların ne en iyisinden, ne de en kötüsünden seçmeyip, orta olanından
almamı emrettiler. Bunu alabilmem için Resûlüllah'ın izni olmalıdır.
Konuşmamız bu minval üzere uzadı. O:
- Ben, Resûlüllah'ın huzuruna süt vermeyen bir ineği, zekât olarak göndermekten
utanırım, diyor, ben ise:
- Bundan başkasını almaya me'zûn değilim, diye ısrar ediyordum.
Bir ara şu teklifi yaptım:
- Sen şu deveni al, birlikte Resûlüllah'ın huzuruna gidelim, mes'eleyi kendisine
anlat. Resûlüllah emir verirse kabûl ederim!
Adam teklifimi kabûl etti. Birlikte deveyi de alarak Resûlüllah'ın huzuruna geldik.
Şöyle konuştu:
- Yâ Resûlâllah! Zekât me'murunuz geldi. Ona malımı arzettim. İçlerinden bir sütsüz
inek seçti. Ben de ona râzı olmadım, benim verdiğim genç ve semiz deveyi de o
kabûl etmedi. Şimdi deveyi buraya getirdim, lütfen kabûl buyurun!
Malının en iyisini zekât vermek isteyen bu zâta karşı Resûlüllah Hazretleri gülümseyerek
şöyle buyurdular:
- Übey senin malından vermek mecburiyetinde olduğunu ayırmış, sen ise daha fazla
vermek hamiyetini göstermişsin. Allah niyetini kabûl buyursun.
Bundan sonra:
- Übey, bu deveyi al ve zekât malları içine kaydeyle, diyerek ellerini açıp o
zâta duada bulundular. Resûlüllah'ın o duasından sonra, o zâtın Medine'nin sayılı
zenginlerinden biri olduğu görüldü. (Ahmed Şahin, Esas Nokta).
* * *
ZEKÂT VERİLECEK YERLER
Zekât Hangi Yerlere Verilir?
Zekâtın verileceği yerler, 8 sınıf olup şu âyet-i kerîmede açıklanmaktadır:
"Zekâtlar, Allah tarafından farz kılınmış olarak yalnız fakirler, miskinler,
zekât toplama işinde çalışanlar, kalbleri İslâm'a ısındırılmak istenenler, köleler,
borçlular, Allah yolunda bulunanlarla, yolcuların (hakkı) dır. Allah Alîmdir,
hikmet sâhibidir." (et-Tevbe, 60).
Bu âyet-i kerîmede ifade edilen zekât almaya hak kazanan sınıfları teker teker
görelim:
1 - Fakirler: Nisâba mâlik olmayan kimselerdir. Bir kimsenin
evi olsa bile nisab miktarında bir para ve mala sâhib değilse, o kimse fakir sayılır.
Çünkü ev, aslî ihtiyaçlardandır. Ev sâhibi olmak, nisaba mâlik olmadıkça onu fakirlikten
çıkarmaz.
Nisâba mâlik olmakla beraber, sâhip olduğu mal ihtiyacını karşılamayan kimse de
fakir sayılır.
2 - Miskinler: Hiçbir şey'i bulunmayan, değil nisab miktarına
sâhip olmak, yiyecek, giyecek gibi aslî ihtiyaçlarını bile kendisi te'min etmekten
uzak bulunan yoksul kimselerdir.
3 - Zekât toplama işinde çalışanlar: Devletin kendilerini zekât
ve öşür toplamak ve bunlarla ilgili vazifelerde çalışmak üzere görevlendirdiği
kimselerdir. Bu zekât memurlarına, fakir oldukları için değil de, bu işlerde çalıştıkları
için zekât caiz görülmüştür. Bu hisse, onlara bir ücrettir. Zekât memurları zengin
olsalar bile, çalıştıklarına karşılık zekâttan his alırlar.
4 - Müellefe-i kulûb: Kendisine zekât verilmek suretiyle, kalbleri
İslâm'a karşı yumuşatılmak, zararsız hâle getirilmek veya dinde sebat ettirilmek
istenen kimselerdir.
Müslümanların sayılarının az, güçlerinin zayıf olduğu ilk zamanlarda bu sınıf,
müslümanlığın yayılmasında, müşriklerin zararsız hâle getirilmesinde ve zayıf
îmanlı yeni müslümanların îmanda sebatlarının artırılmasında bir vasıta olarak
kullanılmış ve büyük faydalar sağlanmıştır.
Hz. Ömer henüz halife olmadan önce, Hz. Ebu Bekir (R.A.) zamanında artık ihtiyaç
kalmadığı ve müslümanların kuvvetlendiği gerekçesi ile bu sınıfa zekât verilmesini
reddetmiş; Hz. Ebu Bekir ve diğer şûra üyeleri de, bu görüşe katılmışlardır. Hanefîler
buna dayanarak artık müellefe-i kulûb sınıfının tamamen ortadan kalktığı görüşüne
varmışlardır.
Ulemadan ve mezheb imamlarından, müellefe-i kulûbün tamamen ortadan kalkmadığını,
zaman ve zemine göre, bu müessesenin İslâm'ın lehine olarak yeniden işletilebileceğini
söyleyenler de vardır.
5 - Köleler: Bundan kasıt, efendisi ile bir bedel karşılığında
âzâd edilmek üzere anlaşma yapmış köle ve cariyelerdir.
Bu gibi kölelerin zekât verilecek yerler arasında zikredilmesi, İslâm dîninin
insan hürriyetine verdiği değeri aksettirmesi bakımından büyük önem taşır.
Kölelere zekâttan hisse ayrılması gösteriyor ki, İslâmiyet kölelik müessesesini
korumak ve devam ettirmek istememekte, bil'akis her vasıta ve vesile ile insanları
hürriyetlerine kavuşturmayı hedef almış bulunmaktadır.
Günümüzde bu müessese de tamamen ortadan kalkmıştır.
6 - Borçlular: Zekât verilecek yerlerin altıncısı borçlular
sınıfıdır. Bundan maksad, borcu olup da o borcu ödeyemeyen veya ödese bile arta
kalan parası nisab miktarını bulmayan kimselerdir.
Borçlu kimseye zekât vermek, borcu olmayan fakire vermekten efdal görülmüştür.
7 - Allah yolunda olanlar: Zekâtın verileceği yerlerin yedincisi
de, Allah yolunda olanlar sınıfıdır. İmam-ı A'zam ve Ebû Yûsuf'a göre bu sınıf
Allah yolunda cihâd eden mücahidlerin fakir olanlarına şamildir. Zekât, zengin
olan mücahidlere verilmez. İmam-ı Muhammed ise, Allah yolunda olanlar sınıfının,
hac yolunda fakir düşen hacılar olduğu görüşündedir.
Allah yolunda olanlar sınıfının gazilere ve hacılara hasredilmiyeceği, Allah için
yapılan bütün çalışma ve faaliyetlerin; ve bu çalışma ve faaliyette bulunan kimselerin
bu sınıf şümûlüne gireceğini söyleyenler de vardır.
8 - Yolcular: Bunlar, memleketlerinde zengin oldukları halde,
yolculukları esnasında fakir düşen kimselerdir. Bu kimselere de zekât verilir.
* * *
KENDİLERİNE ZEKÂT DÜŞÜP DÜŞMEYEN KİMSELER
1 - Bir kimse zekâtını, fakir olan kendi usûl ve fürûuna yani, babasına, dedesine,
anasına, ninesine, oğul ve torunlarına veremez. Fakir olan hanıma da zekât düşmez.
Çünkü bunlara verilen zekâtın menfaati, kısmen zekât verenin kendisine ait bulunmuş
olur. Bir cebinden çıkarıp öbür cebine koymak gibi bir durum ortaya çıkar. Halbuki
zekâtın menfaatı, zekât verenin kendisinden tamamen kesilmiş olması ve başkalarını
faydalandırması şarttır.
İmam-ı Ebû Yûsuf ve İmam-ı Muhammed'e göre, bir kadın zekâtını fakir olan kocasına
verebilirse de, İmam-ı A'zam'a göre veremez. Zira hukuken mal ayrılığı prensibi
sebebiyle, kadının mal ve zinetleri kadının sayılmakta, dolayısıyla koca fakir
iken kadının zengin olması mümkün olmakta ise de, örfen aralarında bir menfaat
ortaklığı vardır. Bu bakımdan kadının fakir kocasına zekât vermesi câiz olmaz.
* Damad kayınbabasına, kayınbaba damadına zekât verebilir.
* Şâfiî mezhebinde sırf borcu kapatmak için usûl ve fürû birbirine zekât verebilir.
2 - Aslî ihtiyaçlarından başka nisab miktarı bir mala sâhip olan kimseye, zengin
sayılacağı için zekât verilmez. Çünkü zekâtın gaye ve hikmeti, fakire yardım ve
onun ihtiyaçlarını gidermek, sıkıntılarını yoketmektir.
Zekât gibi öşürler, keffâretler, nezirler ve fitreler de zengine verilmez. Bunlar
zengine verildiği takdirde müstehakkını bulmamış olacağından makbûl olmaz. Yeniden
verilmesi gerekir.
Zengine vâcib sadakalardan verilmese de, nafile sadakalar verilebilir. Çünkü bu
sadakalar bir hibe mahiyetindedir. Zengine hibe yapılması câiz olduğu gibi, nafile
sadaka da câiz olur. Ne var ki bu gibi hibe ve sadakalarda, fakire verilen sadakalardaki
sevab ve fazilet yoktur.
3 - Kendisine zekât verilecek kimse zekâtın verildiği vakitte zekâta ehil olmalıdır.
Bu ehliyetin sonradan ortadan kalkması, zekâtın sıhhatine mâni olmaz. Meselâ:
Senesi dolmadan bir malın zekâtı bir fakire verilse, zekâtını yeniden vermek icab
etmez. Sen zengin oldun diye geri de istenemez. Zira zekât verildiği anda, o şahıs
zekât almaya müstehak idi.
4 - Bir kimse zekâtını zengin bir adamın küçük çocuğuna veremez. Çünkü bu çocuk
babasının malıyla zengin sayılır. Fakat zengin bir kadının fakir ve yetim olan
çocuğuna zekât düşer. Çünkü çocuğun nesebi, baba tarafından sabittir. Anasının
servetiyle zengin sayılmaz.
Bir kimse zekâtını zengin bir şahsın fakir olan babasına veya fakir olan büyük
oğluna veya kızına veya o şahsın fakir olan hanımına verebilir. Zira bunlar birbirlerinin
servetiyle zengin sayılmazlar.
5 - Zekât gayr-i müslimlere verilmez. Çünkü bu, fakir müslümanların hakkıdır.
Yalnız İmam-ı Züfer, zekâtın, İslâm vatandaşlığına girmiş ehl-i kitabdan fakir
gayr-i müslimlere (ehl-i zimmeye) verilmesini câiz görmüştür. Çünkü ona göre zekâttan
maksad muhtaç olanları ihtiyaçtan kurtarmaktır. Muhtaç durumda olan zimmîlere
verilmesiyle de, bu maksad hâsıl olur.
Nafile sadakaların zimmîlere verilebileceğinde ise, ittifak vardır.
6 - Zekâtı önce akrabanın fakir olanlarına vermek efdaldir. Çünkü bunda hem zekât
sevabı, hem de sıla-i rahim sevabı vardır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi usul ve zekât düşmez. Bunun dışında akrabadan zekâta
müstehak olan kimselerin tercih sırası şöyledir:
Erkek ve kız kardeşler,
Bunların evlâdları (yeğenler),
Amcalar, halalar ve amca ve halaların evlâdları.
Bunlardan sonra diğer uzak akrabalar gelir.
Bu gibi akrabalardan sonra, fakir komşulara ve meslektaşlara vermek efdaldir.
7 - Zekât öncelikle malın bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerdeki
fakirlere gönderilmesi mekruhtur. Ancak kendisine zekât gönderilecek o uzak yerdeki
kimseler akrabadan iseler, kerahat kalkar, bil'akis onlara zekât gönderilmesi
efdal hâle gelir.
Bir de zekât sene dolmadan önce ödenecekse, başka bir beldeye gönderilmesinde
bir mahzur görülmemiştir.
Zekâtın bir başka bölgeye naklinde kerahat olmayan bir başka durum da nakledilen
beldenin fakirlerinin daha muhtaç ve fakir olması hâlidir. Veya zekâtın o beldeye
naklinde müslümanların daha çok menfaatının olduğu tahmin edilmesidir.
Âlim bir fakire zekât vermek, cahil bir fakire vermekten daha fazîletlidir. Bu
bakımdan âlim bir zâta veya ilim öğrenmek için çaba gösteren bir talebeye, başka
bir beldede de olsa zekât göndermek câiz ve isabetli olur.
Borcun ne elemli bir musibet olduğunu hepimiz biliriz. Bu bakımdan bu musibetten
kurtulması, borçlarını temizleyerek huzura ermesi için, zekâtın başka bir beldede
oturan bir borçluya verilmesinde de fakihler kerahet görmemişlerdir.
Bayramlarda akraba çocuklarına, fakir bir müjdeciye verilecek bahşişlerin zekât
niyetiyle verilmesi de câizdir.
8 - Zekât, cami, mektep, hastahane gibi hayır kurumlarına ve yol, çeşme, köprü
gibi hayır işlerine verilemez. Çünkü zekât, bizzat fakir şahsın hakkıdır. Hükmî
şahsiyetlere zekât câiz olmaz. Ayrıca zekâtta temlik, yani, mülk edinme şartı
da vardır. Verilen zekât ancak fakir tarafından temlik edilir, yani, mal veya
para olarak bizzat teslim alınır, kendi mülkü hâline getirilirse sahih olur. Bu
bakımdan - meselâ - fakirlere ziyafet verip onları doyurmak suretiyle zekât mükellefiyeti
ifa edilmiş olmaz. Zira bunda temlik yoktur.
Zekâtta temlik şart olduğundan dolayıdır ki, deliye ve henüz bülûğa ermemiş çocuğa
zekât verilmez. Çünkü bunda temlik yoktur. Ancak bunların velisi veya vasisi varsa,
o veli ve vasiye verilmesi câiz olur. Veli ve vasî aldıkları zekâtı, sadece vasîsi
oldukları akıl hastaları veya çocuklar için sarfederler, kendileri için harcayamazlar.
Kendisine zekât temlik edilen şahıs, aldığı bu malı kendi şahsına harcamayıp bâzı
hayırlı işlerde sarfederse, meselâ cami, mektep gibi hayır müesseselerine hibe
ederse, bu hibe ve harcama câizdir. Çünkü temlik şartı yerine gelmiştir. Böylece
zekât sâhibi zekâtının sevabını alırken, aldığı zekâtı hayır müesseselerine hibe
eden fakir de ibâdet ve Allah'a kurbiyet sevabına nâil olur. Ancak bu tamamen
ihtiyarî bir durumdur. Hiç kimse, zekâtını verdiği fakirden o zekâtı bir hayır
müessesesine hibe etmesini, bağışlamasını istemek hakkına sâhip değildir. Temlik
yoluyla alınan o zekât tamamen fakirin hakkıdır, öz malıdır. Dilerse onu ihtiyaçlarına
sarfeder, kendini fazla ihtiyaç içinde görmüyorsa hayırlı işlerde de kullanabilir.
Fakire Verilecek Zekât Ne Miktarda Olmalıdır?
Zekât verilirken mendub olan, verilen zekâtın en azından fakirin bir günlük ihtiyaçlarını
karşılayacak miktarda olmasıdır. Bu bir günlük ihtiyaç içine, fakirin kendisinin
ve ailesinin en zarurî medenî ihtiyaçları girer.
9 - Fâsık ve günahkâr olan fakir müslümanlara zekât vermek câiz ise de, dindar,
ahlâklı ve faziletli fakirleri tercih etmek efdaldir. Onun için, aldığı zekâtı
helâl ve hayırlı yerlere harcıyacak kimselere zekât verilmeli; aldığı zekâtı içki,
kumar parası yapacak kimselere vermek cihetine gidilmemelidir.
Zekât vermekte göz önünde bulundurulacak bir husus da, zekât verilecek şahsın
durumunu tahkik etmektir. Gerçekten o şahıs zekât almaya ehil midir yoksa zekât
almaması gereken bir zengin mi? Bu hususun tahkik edilmesi mühimdir.
Bir kimse zekâtını araştırıp ehliyetli zannettiği bir şahsa verir de sonradan
o şahsın zengin olduğu ortaya çıkarsa, bu zekât muteberdir. Çünkü verilirken araştırma
yapılmıştır.
Ancak hiç araştırma yapmadan, zengin mi, fakir mi olduğuna bakmadan verilen zekâtın,
sonradan ehil olmayana verildiği anlaşılırsa, yeniden verilmesi gerekir. Zira
tahkik ve araştırmada kusur edilmiştir.
Zekât Nasıl Ödenir?
Zekâta tâbi olan altın, gümüş, hububat, ehlî hayvanlar ve ticaret mallarının zekâtı,
kendilerinden vermek suretiyle ödeneceği gibi, kıymetlerini vermek suretiyle de
ödenebilir. Bu hususta zekât sahibi serbesttir.
Binaenaleyh bir kimse altının zekâtını altın olarak ödeyebileceği gibi kumaş,
zahire, gümüş olarak da ödeyebilir. Şu kadar var ki bu hususta fakirler için daha
faydalı olan ciheti tercih etmek evlâdır.
Nisab miktarında olan bir malın zekâtı, daha sene dolmadan ta'cil edilerek fakirlere
verilebilir. Çünkü vücubun sebebi olan nisab bulunmuştur. Müeccel olan, yani,
ileride verilmesi gereken borcu ise ta'cil etmek câizdir. Fakirlerin lehine harekettir.
Fakat mal nisab miktarında değil ise ta'cil câiz olmaz.
Nisab miktarındaki bir malın, birkaç senelik zekâtı birden verilebilir. Sene sonunda
bu miktar mevcut ise, zekâtları verilmiş olur. Eksilmişse, verilen fazla zekât
nafile sadaka yerine geçer. Artmışsa aradaki farkın zekâtı verilir
* Çoluk çocuk sahibi bir fakire zekât verildiği zaman verilen zekât miktarı, bu
aile ferdlerine bölündüğü takdirde herbirine nisab miktarı düşmezse, verilen zekât
nisab miktarı sayılmaz. Böyle ödemelerde kerahet yoktur.
* Zekât sayılmak şartı ile bir fakiri evde oturtmak zekât yerine geçmez. Çünkü
bunda fakire temlik yoktur.
* Ticarî ortaklıklarda malın yekûnu itibar edilerek her ortak mükellef tutulmaz.
Her ortağın hissesine düşen miktar nisaba ulaşıyorsa, herbirinin zekât vermesi
gerekir. Hissesi nisab miktarına ulaşmıyan ortak, başka malı yoksa zekât vermez.
OKUMA PARÇASI: FELÂKET GETİREN ZENGİNLİK
Medine Müslümanlarından Sâlebe'nin mala, mülke karşı aşırı derece hırsı vardı.
Zengin olmak istiyordu, hem de mutlaka zengin olmak! Hattâ benliğini saran bu
şiddetli zengin olma arzusu, nihayet onu Resûlüllah'dan dua istemeye kadar sevketti.
Bir gün huzur-ı Peygamberî'ye çıkarak:
- Yâ Resûlâllah, Allah'a dua et de zengin olayım, dedi.
Allah'ın Resûlü, Sâlebe'nin bu isteğine şöyle cevap verdi:
- Şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır.
Bu söz Sâlebe'ye kâfi gelmişti. Bir müddet bu îkazın mânâsı üzerinde düşünerek
benliğini saran zengin olmak arzusundan birazcık olsun kurtuldu, fakat hırs onun
yakasını bir türlü bırakmıyordu. Zamanla ihtirası yeniden depreştiği için tekrar
müracaat etti:
- Yâ Resûlâllah, dua et de zengin olayım, dedi.
Bu sefer biraz daha açık ve ağır konuşan Resûl-i Ekrem:
- Ben senin için kâfi bir örnek değil miyim? dedi ve ilâve etti:
"Allah'a yemîn ederim ki, isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan
akıp geleceklerdi; fakat ben istemedim."
Elinde bu kadar İlâhî kudret bulunmasına rağmen Resûlüllah'ın evinde haftalarca
çorba pişmediği, ekseri günleri oruçlu bulundukları, çoğu zaman iftar sofraları
birkaç hurma tanesi ile bir arpa ekmeğinden ibaret olduğu, herkesin bildiği bir
hakikattı.
Sâlebe bunları düşünerek bir müddet daha isteğinden vazgeçti.
Zaman zaman "zengin olursam fakir fukaraya iyi yardım ederim, daha çok sevab
kazanırım" diye hayal kuruyor ve Resûlüllah'a üçüncü olarak bir müracaat
daha yapmayı düşünüyordu. Nihayet müracaatını yaptı da; hem de söz vererek dedi
ki:
"Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, eğer beni zengin
ederse, fakir fukarayı koruyacak, her hak sâhibine hakkını vereceğim."
Sâlebe'nin bu kadar ısrarına karşı dayanamayan Resûlüllah:
"Yâ Rabbi, Sâlebe'yi istediği mala kavuştur," diye dua etti.
Bu dua üzerine koyun olarak sürü otlatmaya başlayan Sâlebe, daha evvel bütün namazlarını
Resûlüllah'ın cemaati olarak kıldığı için kendisine Cami Kuşu adı verildiği halde,
bu sefer sadece öğle ve ikindiyi mescidde kılabiliyor, diğer namazlarını koyunların
ardında, bâzan da kazâen îfa edebiliyordu. Kısa zamanda çoğalan, bereketlenen
koyunlar, Medine yakınlarına sığmaz oldular, uzak çöllere, sulak yaylalara gitmek
zarureti ile karşılaşan Sâlebe, artık öğle ve ikindi namazlarına da gelemiyor,
sadece Cumaları mescidde görülüyordu. Nihayet çöldeki meşgalesi, ona Cuma namazlarını
da unutturdu.
Arada sırada bir, sürü ile uğradığı yolların üstünde rastladığı yolculardan "Ne
var, ne yok" diye haber soruyor; sonra da koyunların ardından ıssız çöllere
doğru tekrar dalıp gidiyordu.
Artık umumî mes'elelerle alâkası kesilmiş, sadece şahsını ve şahsî işlerini düşünüyor,
koyunlarını nerede daha iyi otlatabileceğinden başka bir şey hatırına gelmiyordu.
Bir gün Resûlüllah'ın:
- Sâlebe görülmüyor, nerededir?" diye sorması üzerine:
- Koyun aldı; sinek kurtları kadar çoğaldı; buralara sığmaz olduğundan şimdi çöllerde
sürüsünün ardında dolaşıyor," dediler.
Resûlüllah:
- Sâlebe'ye yazık oldu, yazık!" buyurdu.
İşte bu sırada zekât ve sadaka âyeti nâzil olarak, mâlî durumu düzgün olan Müslümanların
geçim sıkıntısı içinde bulunan kardeşlerine yardım etmeleri emredildi.
Bu âyet-i kerîmenin emrine büyük bir istekle uyan Müslümanlar, mallarının bir
kısmını geçim sıkıntısı içinde yaşayan kardeşlerine seve seve verirken Sâlebe:
- Bu sizin yaptığınız düpedüz haraççılıktır," diyerek zekât toplayan memurları
boş çevirdi.
Haberi duyan Resûlüllah, üzülerek "Yazık oldu Sâlebe'ye!" sözünü tekrarladı.
Sâlebe'nin evvelâ, "Zengin olursam her hak sâhibine hakkını vereceğim"
diye yemîn edip, sonra da bu kadar değişik tavır göstermesi üerine "Berâe"
sûresindeki şu âyet-i kerîme nâzil oldu: (Meâlen):
"Münâfıklardan bâzıları da mal, mülk verip zengin ettiği takdirde Allah'a
daha fazla bağlanıp fakir fukaraya daha çok yardım edeceklerine dair söz verdiler,
ne zaman ki Allah onlara bu isteklerini ihsan eder, zengin olurlar; o zaman Allah'a
verdikleri sözü unuturlar, cahillik edip fukaranın hakkını vermezler."
Bu âyet-i kerîme, Sâlebe'nin münâfıklar sınıfına düştüğünü bildirmesi üzerine,
akrabalarından biri şiddetli teessüre kapılarak gidip Sâlebe'ye durumu haber verdi
ve fukaranın hakkını vererek kendisini münâfıklıktan hemen kurtarmasını istedi.
Bunun üzerine Sâlebe, Resûlüllah Aleyhissalâtü Vesselâm'a müracaat ederek fukaranın
hakkını getirdiğini söylediyse de Resûlüllah üzüntülü bir edâ ile:
"Senin verdiklerini alamam artık Sâlebe.. Allah Celle ve Alâ men'etti, haydi
git!" diye mukabelede bulundu.
Resûlüllah'ın âhirete teşrifinden sonra Hazret-i Ebû Bekir'e müracaat eden Sâlebe,
sırasıyla Hazret-i Ömer ve Osman'a (R.A.) da müracaat ettiyse de:
- Resûlüllah'ın almadığını biz nasıl kabûl ederiz?" diye hepsinin reddi ile
karşılaştı.
Hazret-i Osman (R.A.) zamanında vefat ederken Sâlebe'nin kulaklarına şu sözler
geliyordu:
- Yâ Sâlebe, şükrünü edâ ettiğin az mal, şükrünü îfa edemediğin çok maldan hayırlıdır.
* * *
SADAKA
Sadaka Nedir?
Allah rızası için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu
herhangi bir şey'e sadaka denir. Sadaka farz, nâfile bütün yardımlara şâmil olduğu
için, zekâta da sadaka denilmektedir. Fakat sadaka deyince, ilk akla gelen nâfile
sadakalardır.
Sadaka vermekte, dünyevî ve uhrevî pek çok faydalar vardır. Bu faydaları şu şekilde
sıralayabiliriz:
1 - Sadakalar günahlara keffâret, Cehennem ateşine karşı siperdir.
Peygamber Efendimiz, bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Bir hurma ile de olsa sadaka verin. Çünkü o bir hurma, açlığı giderir. Su
ateşi söndürdüğü gibi hatâları da söndürür, yok eder."
"Bir hurmanın yarısı ile bile olsa Cehennem ateşinden korunun. Onu da bulamazsanız,
tatlı ve güzel söz söyleyin. (Bu da sadaka yerini tutar)."
2 - Sadakalar kıyâmette, sâhibini mahşer gününün dehşetinden korur. Peygamberimiz
bu hususu şu şekilde belirtmişlerdir:
"Kıyâmet günü hesap görülünceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır."
3 - Sadakalar Cenâb-ı Hakk'ın gazabını da söndürür. Hadîste: "Gizli sadaka,
aziz ve celîl olan Allah Teâlâ'nın gazabını teskin eder" buyurulmuştur.
4 - Sadakalar belâ ve musibetleri de def'ederler. Peygamberimiz: "Sadaka,
belâları def'eder" buyurmuştur.
İnsan, kendisinden bir şeyler isteyen kimseyi boş çevirmemeli, elinden geldiğince
ona bir şeyler vermeye çalışmalıdır. Resûlüllah Efendimizin şu îkazını hiçbir
zaman unutmamalıdır:
"Sâil (dilenci) sâdık olup, cidden muhtaç halde ise, onu kovan felâh bulmaz."
Hz. İsâ (A.S.): "İsteyen kimseyi eli boş çeviren eve, bir hafta melekler
uğramaz" buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz, bir muhtaca vereceği sadakayı bizzat kendi eliyle verir,
araya başka birini vasıta kılmazdı..
Sadakanın gizli verilmesi efdaldir. Nitekim Peygamberimiz:
"Üç şey iyilik hazinelerindendir. Biri de verdiği sadakayı gizlemektir"
buyurmuştur.
Kur'an'da da sadakalar gizli verilmeğe teşvik edilmiştir:
"Eğer sadakaları gizler ve gizlice fakirlere verirseniz; işte bu sizin için
daha hayırlıdır." (el-Bakare, 271).
Sadakayı gizli vermenin en mühim faydası, sadakayı verenin riyadan kurtulmasıdır.
Ayrıca, sadaka alanın da şeref ve haysiyeti rencide olmaktan korunmuş olacaktır.
Sadakanın Şartları:
Sadakanın makbûl ve lâyık olduğu mevkii bulması için birkaç şart vardır. O şartlar
da şunlardır:
1 - Sadakayı vermekte israf olmaması.
2 - Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle, halkın malından olmayıp, kendi
malından olması.
3 - Minnetle in'amın bozulmaması.
4 - Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.
5 - Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığının bilinmesiyle ilim, fikir,
kuvvet gibi şeylerden de sadakanın verilmesi.
6 - Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hacet-i zaruriyesinde sarfetmesi
lâzımdır.
* Sadakayı, bilmeden lâyık olmayan birine vermek, sadakanın sevabını azaltmaz.
Zira mühim olan verenin iyi niyeti, ihlâs ve samimiyetidir. Bu konuda şu rivâyet
mânidardır:
İsrâiloğullarından bir zât, "Bu gece Allahü Teâlâ'nın rızâsı için mutlaka
sadaka vereceğim" diyerek evinden çıktı ve sadakayı bilmiyerek bir hırsıza
verdi. Sabahleyin halk "Bu gece hırsıza sadaka verildi" dediler. Bunun
üzerine sadaka veren kişi; "Allahım! Hırsıza sadaka verdiğimiçin sana hamd
ederim. Mutlaka makbûl bir sadaka vereceğim" deyip tekrar evinden çıktı ve
bu defa sadakayı fâhişe bir kadına verdi. Sabahleyin halk; "Bu gece de zinâ
eden kadına sadaka verildi" dediler. Sadakayı veren o zât, "Ey Allahım!
Bu fâhişeye sadaka verdiğim için sana hamd ederim. Mutlaka makbûl bir sadaka vereceğim"
dedi. Yine sadaka vermek üzere evinden çıktı. Bu sefer de zengin birisine verdi.
Sabahleyin halk; "Hayret! Bu gece de zengin birisine sadaka verildi, olur
mu böyle şey?" diye dedi-kodu yaptılar. Sadaka veren zât: "Ey Allahım!
Hırsıza, fâhişeye ve zengine sadak verdiğim için sana hamd ederim" dedi.
Bu zâta rü'yasında şöyle müjde verildi: "Senin o verdiğin sadakalar var ya,
belki de hırsızı hırsızlığından, fâhişe kadını da zinâdan vazgeçirir, iyi ve namuslu
birer insan olmalarına vesile olur. Umulur ki, zengin de senden ibret alır, (malını)
Allah rızâsı için harcar."
OKUMA PARÇASI: SİZDEN FAZLA VEREN VAR
Hazret-i Ebû Bekir'in halifeliği sırasında Medine'de büyük bir kıtlık başgöstermişti.
Halk ekmek yapmak için bir buğday tanesini bile bulamaz olmuştu.
Bu durumu gören Medineli tüccarlar, ellerindeki bütün parayı buğday alıp satmaya
yatırmışlardı.
Hazret-i Osman da bu arada Şam'a bir ticaret kafilesi göndermişti. Oradan yüz
deve yükü buğday satın alarak Medine'ye getirtmişti. Bu miktar, halkın buğday
ihtiyacını büyük ölçüde karşılayabilirdi.
Bâzı tüccarlar derhal Hz. Osman'a müracaat ettiler. Şam'dan getirttiği bu buğdayı
satın almak istediler. Buğdayın bir mennesine (5 kilo 12 gram ağırlığındaki bir
ölçü birimi) 4 dirhem veriyorlardı. Fakat Hz. Osman, tüccarların verdiği fiyatı
az buldu. "Sizden fazla veren var," dedi ve buğdayını hiç kimseye satmak
istemedi. Tüccarlar bu durumda teklif ettikleri fiyatı arttırdılar. Fakat yine
Hz. Osman'dan "Sizden fazla veren var" cevabını aldılar. Nihayet buğdayın
bir mennesine 7 dirhem vermeye bile râzı oldular. Bu, verebilecekleri en son ve
en yüksek fiyattı. Fakat Hz. Osman'ın ağzından "Sizden fazla veren var"
sözünden başka lâf çıkmıyordu.
Bâzıları onun bu tutumunu, fırsat düşkünlüğüne ve çok kazanmak hırsına veriyordu.
Halk şiddetli ihtiyaç içinde kıvranırken, onun böyle davranmasını kendisine hiç
yakıştıramıyordu.
Nihayet mes'eleyi Halife Hz. Ebû Bekir'e anlatmaya karar verdiler. Ondan, Hz.
Osman'la aralarını bulmasını isteyeceklerdi.
Halifenin huzuruna çıkarak, durumu olduğu gibi anlattılar. Hz. Ebû Bekir anlatılanları
sonuna kadar dinledi. Ve onlara:
"Bu işte bir gariplik var," dedi. "Bana öyle geliyor ki, siz Hz.
Osman'ın sözünü iyi anlayamadınız. O, Resûlüllah'ın dâmadı ve Cennet'te arkadaşıdır.
Halkın ihtiyacını fırsat bilip ondan kâr ve çıkar elde edecek kimse değildir.
Böyle davranışının mutlaka bir hikmeti vardır. Haydi, beraber gidip mes'eleyi
bizzat kendisinden öğrenelim."
Hep birlikte Hz. Osman'ın yanına vardılar. Hz. Ebû Bekir tüccarların anlattıklarını
Hz. Osman'a söyledi. Ondan, niçin malını verilen fiyata satmadığını sordu.
Hz. Osman'ın bu suâle cevabı şaşırtıcıydı:
"Ey Resûlüllah'ın halifesi! Bunlar benim bir menne buğdayımı 7 dirheme satın
almak istiyorlar. Yani, bire 7 veriyorlar. Halbuki, ben onu, bire 700 veren birine
satmak istiyorum. Yüce Allah, her bir hasenata karşılık 700'e kadar ecir ve mükâfat
vereceğini va'detmiyor mu? Böyle kârlı bir ticaret varken, ben ne diye malımı
onlara satayım."
Hazret-i Osman'ın bu cevabı üzerine, tüccarlar derin bir düşünceye daldılar. Onun
hakkında kötü düşünmekle ne kadar hatâ ettiklerini anlamışlardı.
Hz. Osman, bundan sonra 100 deve yükü buğdayının hepsini de Medine halkına sadaka
olarak dağıttı. Fakir ve yoksulların yüzünü güldürdü. Şehirdeki kıtlık da böylece
büyük ölçüde giderilmiş oldu.
Şuurlu bir Müslüman, işlediği bütün işlerde Allah rızâsını ön plânda tutar.
Halkın yardımına koşmayı, fakirlerin dertlerine derman olmayı, insanlara faydalı
bulunmayı en büyük fazilet bilir..
* * *
SADAKA-İ FITIR (FİTRE)
Sadaka-i Fıtır Nedir?
Sadaka-i fıtır (fıtır sadakası) Ramazan ayının sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarından
başka en az nisab miktarı bir mala sâhip bulunan her müslümanın vermesi gereken
vâcib bir sadakadır. Buna yalnız fıtra da denir. Bu kelime halk arasında fitre
şeklini almıştır.
Fıtır sadakası (fitre), insanın yaradılışına bir şükür olmak üzere sevab kazanmak
kasdıyla verdiği sadaka demektir.
Fitre, orucun kabûlüne, ölüm sekeratından ve kabir azâbından kurtuluşa bir vesiledir.
Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram gününün neş'esinden onların da istifade
etmelerine bir yardımdır. Bu cihetle fitre, insanî bir hayır ve medeni bir vazifedir.
Fitre Kimlere Vâcibdir?
Fitre vermek için şart olan, müslüman olmak, hür olmak ve aslî ihtiyaçlar dışında
nisab miktarı mala sâhip olmaktır. Akıl ve bülûğ fitrede şart değildir. Zengin
akıl hastalarının ve çocukların fitreleri, velileri tarafından verilmelidir.
Fitre vâcib olduktan sonra nisab miktarı olan mal telef olsa bile, fitrenin ödenmesi
şarttır.
Fitre Ne Zaman Ödenmelidir?
Fitre, Ramazan bayramının birinci günü sabahı, fecrin doğuşundan itibaren vâcib
olur. Fitreyi vermenin müstehab olan şekli ise, fecrin doğuşundan itibaren namazdan
çıkmadan önce fakirlere verilmesidir. Fakat fitrenin bayramdan birkaç gün, hatta
birkaç ay önceden verilmesinde de bir beis yoktur. Böylece fakirlerin bayram ihtiyaçlarını
önceden karşılamaları, noksanlarını telâfi etmeleri sağlanmış olur. Zamanında
ödenmeyip sonraya kalan fitreler ise, mümkün olan ilk fırsatta ödenmelidir.
Bu görüş İmam Ebû Hanife'nindir. Diğer üç İmama göre, fitre, Ramazanın son akşamı
güneşin batmasından itibaren vâcib hâle gelir. Ödemenin bayram namazından sonraya
te'hiri de câiz değildir.
Ramazan bayramının 1. günü fecrin doğuşundan evvel vefat eden veya fakir düşen
kimseye fitre vermek vâcib olmaktan çıkar. Fecrin doğuşundan sonra vefat eden
zengine ise, fitre vâcibdir. Mirasından ödenir.
Nisab miktarını bulan mal, fitrenin vâcib olmasından sonra, ödenmeden telef olsa
fitre sâkıt olmaz.
Kimler Fitre Verir?
Nisab miktarı malı olan bir müslüman, hem kendisi için, hem fakir olan çocukları
için, hem de hizmetçisi için fitre verir. Zengin olan çocukların fitreleri, İmam-ı
A'zam'a göre o çocuğun malından verilir. İmam-ı Muhammed'e göre ise, onu da babası
verir.
Bülûğa girmekle beraber aklî dengesi yerinde olmayan çocukların fitresini de yine
babası verir. Henüz doğmayan çocuk için ise, fitre verilmez.
Bir kimse, kendi evinde otursalar bile, babası, anası, dedesi, ninesi için fitre
vermekle mükellef değildir. Akrabalar da böyledir. Babaları hayatta olsun olmasın
dede, oğlunun fakir çocukları (torunları) için fitre vermekle mükellef değildir.
Bir kimse kendi hanımıyla büyük ve akıllı olan oğlunun fitresini vermekle mükellef
değildir. Çünkü bunlar kendilerine sahip ve tek başlarına tasarrufa yetkilidirler.
Fakat bunların müsaadesini alarak kocanın veya babanın onlar yerine fitre vermesi
câiz olur. Ve bunlar kendi evinde ve idaresi altında iseler izinsiz de verebilir.
Fakat aslolan herkesin kendi fitresini kendi malından ödemesidir.
İmam-ı Şâfiî'ye göre kadının fitresini kadın zengin bile olsa kocası öder. Fitre
zekât gibi veren tarafından niyet edilmelidir. Ve fakirlere temlik suretiyle verilip
fakirin mülkiyetine geçirilmelidir. Fitre verirken verilen şey'in fitre olduğunu
belirtmek şart değildir.
Fitreyi aralarında evlilik veya babalık - oğulluk (usul - füru') ilişkileri olanlar
birbirlerine veremezler. Meselâ bir kimse fitresini fakir olan kocasına veya babasına
veya oğluna veremez.
Fitre Nasıl Ödenir?
Bir kimse fitresini bir fakire verebilir. Fakat bir fitre bölünerek birkaç fakire
verilemez. Müteaddit kimseler fitrelerini birleştirip tek bir fakire verebilirler.
Müteaddit fitreler sahiplerinin izniyle karışmış halde fakirlere verilebilir.
Her fitreyi ayrı ayrı vermek lüzumu yoktur. Bununla beraber ayrı ayrı verilmesi
daha güzel görülmüştür.
Fitreler mükellefin bulunduğu yerin fakirlerine verilmelidir. Başka yerlere gönderilmek
mekruhtur.
Fitrenin Miktarı Ne Kadardır?
Fitre başlıca 4 madde üzerinden verilir:
1 - Buğday veya buğday unundan. Bunun vâcib olan miktarı, yarım sa' (520 dirhem:
1667 gr.) dır.
2 - Arpadan veya arpa unundan. Bunun miktarı ise, bir sa' (1040 dirhem: 3333 gr.)
dır.
3 - Her türlü kuru üzümden. Bunun miktarı da bir sa' (3333 gr.) dır.
4 - Kuru hurmadan. Bunun miktarı ise yine 1 sa' (3333 gr.) dır.
Bu 4 gıda maddesinden herhangi birine göre fitre verilebilir. Bu fitreler aynen
hurma, buğday, üzüm olarak verilebileceği gibi, kıymetleri para olarak da verilebilir.
Hattâ kıymetlerinin para olarak ödenmesi, daha da efdaldir.
Kişinin fitresini verirken kendi malî imkânını ve zenginliğini göz önünde bulundurarak,
fitresini bu 4 gıda maddesinden birinin kıymeti üzerinden ödemesi gerekir. Meselâ
çok zengin olanlar fitrelerini hurmanın değeri üzerinden ödemelidirler. Çünkü
en yüksek fitre miktarı hurmadır. Onun o zenginliğine münasib olan, fitresini
hurma üzerinden ödemektir. Artık zenginlik derecesine göre, kuru üzüm, arpa ve
buğday olmak üzere fitre ödenecek gıda maddesi değişir. Her yıl Ramazan ayında,
müftülükler bu 4 gıda maddesine düşen fitre bedellerini ilân ederler. O bedellere
göre fitreyi ödemek mümkündür.
Fitre ile Zekât Zengini Arasında Bir Fark Var mıdır?
Vardır. Zekât verecek zengin için, nisab miktarı tutarında bir mal, bir yıl elde
bulunmalıdır. Fitrede ise, bu şart yoktur. Fitrenin verileceği en son gün bile,
nisab miktarı mal eline geçse, kendisine derhal fitre vâcib olur.
Zekâtta günümüzde ekseriya nisab ölçüsü olarak altın alınmaktadır. Fitrede ise
gümüşün esas alınması iyidir. Fitrenin zekâta göre daha geniş bir kitle tarafından
verilmesinin sebebi de budur.
Yaşlılıktan veya hastalıktan dolayı Ramazan orucunu tutamayan kimseden fitre düşmez.
Onların da bu vâcibi yerine getirmeleri icabeder.
Fitre, İslâm memleketlerinde yaşayan gayr-ı müslimlere verilebilirse de küfür
diyarındaki gayr-i müslimlere verilemez.
Fitrenin rüknü temliktir. Fitreyi fakirin mülkiyetine geçirmeden fitre ödenmiş
olmaz.
* * *
FAİZ
Faiz ve Ribâ Nedir?
Faiz, kelime olarak, "çoğalıp akmak, dolup taşmak" mânasına gelen feyz
kökünden, "çoğalıp akan, dolup taşan" anlamında bir sıfattır. Kelime,
Türkçemizde, "Borç karşılığında belli zaman sonunda alınan belirli bir meblağ
veya borcun belirli sürede getirdiği kazanç" mânasında isim olarak kullanılmaktadır.
Türkçede bu mânada kullanılan faiz kelimesinin son harfi dad'dır. Arapçada bir
de son harfi ze olan faiz kelimesi vardır. Bu kelime ise, "elde etmek, kurtulmak,
dileğine ermek, başarmak" mânasına gelen feyz kökünden gelen bir sıfattır.
"Kurtulan, istediğini elde eden, başaran" mânasına gelmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'de, "Borç verilen şey'i belli bir ilâve ile geri alma"
mânasına olan ve feyz kökünden türeyen fâiz kelimesi yoktur. Bu kelimenin yerine,
Kur'an'da ribâ kelimesi kullanılmıştır. Fevz kökünden gelen fâiz kelimesi ise
Kur'an'da zikredilmektedir.
Bu iki faiz kelimesinin zaman zaman birbirine karıştırıldığı görülmektedir. Nitekim
İzmir'de yapılan Türkiye 2. İktisat Kongresinde Türkiye Ziraat Odaları Birliği
adına sunulan bir tebliğde, böyle büyük bir yanlışlığa düşülmüş; faiz kelimesine
Kur'an'da övgüyle yer verildiğinden bahisle, faizin İslâm'da haram olmadığı, haram
kılınan hususun tefecilik olduğu ileri sürülmüştür. Bu iddianın yanlışlığı apaçık
ortadadır. Dilimizde kullandığımız faiz kelimesiyle Kur'an'da zikredilen faiz
kelimesinin - yukarıda izah ettiğimiz vechile - hiçbir alâkası yoktur. Bu bakımdan,
faizin meşrû olduğu iddiasının yanlışlığı açıktır. Türkçede kullandığımız mânadaki
faiz kelimesinin karşılığı, ribâ kelimesidir.
Ribâ, lügatte, "çoğalma, artma ve büyüme" mânalarına gelmektedir. Kur'an-ı
Kerîm'in indiği devrede bu kelime, "Borçludan, borç süresi (vâde) mukabili
alınan fazlalık" için kullanılıyordu. Bu mânası ile riba mefhumu Türkçede
kullandığımız faiz kelimesinin tam karşılığı olmaktadır.
İslâm'dan Önceki Fâiz Uygulaması:
İslâm'dan önce faiz, arablar arasında son derece yaygındı. Mekke'de, Tâif'de,
Medine'de faizcilik yaparak çalışmadan kazanan, halkın sırtından geçinen bankerler
vardı. Bunlar, belirli süre sonunda verdikleri ana paraya ilâve olarak belli bir
fazlalığı da almak üzere ihtiyaç sahiplerine borç verirlerdi. Borçlu o belirli
süre sonunda borcunu ödeyemezse vâde uzatılır, buna karşılık faiz miktarı da artırılırdı.
Böylece borçlu çoğu zaman aldığının kat kat fazlasını ödemek zorunda kalırlardı.
Bu uygulama o derece yerleşmiş ve kökleşmişti ki, Kur'an'ın da ifade buyurduğu
gibi, "alış-veriş de faiz gibidir" (el-Bakare, 275) deniliyor; faiz
de tıpkı alış-veriş gibi meşrû sayılıyordu.
İslâm'da Faizin Yasaklanması:
İnsanları kökleşmiş âdet ve inançlarından vazgeçirmek oldukça zor bir iştir. Bu
sebeblerdir ki başta peygamberler olmak üzere bütün ıslahatçılar, insanlara yanış
fikirlerini ve kötü âdetlerini bıraktırmakta çok güçlüklerle karşılaşmışlar, büyük
meşakkatler çekmişlerdir. Onlara alıştıkları kötü âdetlerini terkettirmek ve inançlarına
ters gelen gerçekleri kabul ettirmek için tedric metoduna başvurmuşlardır.
Hz. Âişe Validemizin şu sözleri bu gerçeği apaçık ortaya koymaktadır:
"Kur'an-ı Kerîm'in mufassal sûrelerinden ilk nâzil olanları, Cennet-Cehennem
gibi konuların anlatılmış olduğu sûrelerdir. İnsanların kalbleri ısınıp İslâm'ın
emir ve yasaklarını tâkibe başlayınca helâl ve haramla ilgili hükümler inmiştir.
Eğer 'içki içmeyiniz, zina yapmayınız' gibi emirler, ilk inen hükümler olsaydı,
mutlaka 'içkiyi ve zinayı asla terketmeyiz' derlerdi."
Bu sebebledir ki İslâm'da içki, kumar, faiz gibi kökleşmiş âdet ve uygulamalar
birden yasaklanmamış; bunların haram kılınmasında tedric yolu takibedilmiştir.
İçkinin yasaklanması 3 safhada gerçekleştiği gibi, faizin haram kılınması da 4
safhada gerçekleşmiştir. Bu konuda ilk inen hüküm Rûm sûresi'nin 39. âyetidir.
Mekke devrinde nâzil olmuştur.
"İnsanların malları içinde artsın diye verdiğimiz herhangi bir faiz, Allah
katında artmaz, fakat Allah rızasını dileyerek verebildiğiniz herhangi bir sadaka
böyle değildir. İşte onlar sevablarını kat kat artıranlardır."
Meâli arzedilen bu âyet-i kerîmede faiz yasaklanmamış, fakat faiz kazancında bereket
olmayacağı beyan edilmiştir.
Medine devrinde nâzil olan Nisâ sûresi'nin 160-161. âyetlerinde ise şöyle buyurulmuştur:
"Yahudilerin haksız davranışları, çoklarını Allah yolundan çevirmeleri, kendilerine
yasaklandığı halde faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden
dolayı, kendilerine helâl kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık. Onlardan
inkâr edenlere elem verici bir azab hazırladık."
Bu âyetlerde faizin müslümanlara yasaklandığına dair açık bir hüküm olmamakla
beraber, Yahudilerin kendilerine haram kılındığı halde faiz aldıkları, böylece
İlâhî azâbı hak ettikleri beyan edilmiştir. Bu ifade ile, faiz almanın son derece
kötü ve uzak kalınması gereken bir iş olduğuna işaret olunmuştur.
Faizin müslümanlara ilk haram kılınışı Âl-i İmrân sûresi'nin 130. âyeti ile olmuştur:
"Ey iman edenler, faizi kat kat alarak yemeyiniz. Allah'tan sakının ki başarıya
ulaşasınız."
Bu âyetle, o devirde en çok uygulanan ve fakiri en çok ezen fahiş ribâ, yani bileşik
faiz yasaklanmıştır. Basit faizin haram olduğu hakkında henüz kesin bir hüküm
inmemiştir. Bu, tıpkı içkinin, içilmesinin haram kılınmayıp sarhoş halde namaza
yaklaşılmasının yasaklanması safhasına benzemektedir.
İslâm, önce, fakirin belini iyice kıran kat kat faiz şeklini yasaklamış oluyordu.
Daha sonra nâzil olan Bakare sûresinin 275-281'inci âyetleriyle her türlü faiz
kesinlikle haram kılınacaktı. Faizi kesinlikle yasaklayan bu âyetlerin meâlleri
şöyledir:
"Faiz yiyenler, mahşerde ancak Şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.
Bu, onların "alış-veriş de faiz gibidir" demelerindendir. Oysa, Allah
alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Rabbından bir öğüt gelir
de faizcilikten vazgeçerse, geçmişi kendisinedir, onun işi (bağışlanması) Allah'a
aittir. Kim de faizciliğe dönerse, işte onlar Cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır.
Allah, faiz kazancını eksiltir, sadakaları ise bereketlendirir. Allah nankörlük
eden hiçbir günahkârı sevmez.
İnanıp yararlı işler işleyenlerin, namaz kılıp, zekât verenlerin Rabları katında
ecir ve mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir
de.
Ey inananlar! Allah'tan korkun; eğer inanıyorsanız, faizden artakalan kısmı bırakın.
Şâyet böyle yapmayacak olursanız, bunun Allah ve Resûlüne karşı açılmış bir savaş
olduğunu bilin. Eğer tevbe eder de (faizden vazgeçerseniz), sermayeleriniz sizindir.
Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar, ona mühlet verin. Eğer bağışlarsanız,
bilesiniz bu sizin için ne kadar hayırlıdır.
Allah'a döndürüleceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının eksiksiz
kendisine verileceği günden korkunuz."
Faizle ilgili son nâzil olan âyetler bunlardır ve bu âyetlerle her türlü faiz
kesinlikle haram kılınmıştır. Hz. Ömer (R.A.):
"Faiz âyeti en son inen âyetlerdendir. Resûlüllah (A.S.M.) bunun yeterince
açıklamadan vefat etti. Bu sebeble faizi ve faiz şübhesi olan şeyleri bırakınız"
demiştir.
Bunun içindir ki,
"Kim şübheli şeylerden kaçınırsa dinini ve ırzını korumuş olur; kim de şübheli
şeylere dalarsa sonunda harama düşer."
"Sana şübhe vereni bırak, şübhe vermeyeni yap" hadîs-i şerifleri gereğince,
şübheli şeylerden kaçınmak mendub sayıldığı ve takvâ işi kabûl edildiği halde,
faiz şübhesinden kaçmak İslâm âlimlerince vâcib sayılmıştır.
Faizcilik, bu bakımdan en büyük günahlardandır. Kur'ân-ı Kerîm'de faizcilik Allah
ve Resûlüne karşı savaş olarak nitelenmiş, hiç bir haram için böylesine tehdidkâr
bir ifade kullanılmamıştır. Nitekim Resûlüllah Efendimiz de,
"Toplumu helâkete sürükleyen şu 7 şeyden sakınınız. Bunlar da:
1 - Şirk (Allah'a ortak koşmak).
2 - Sihir yapmak.
3 - Savaş ve kısas gibi meşru' bir sebeb olmadan adam öldürmek.
4 - Faiz almak.
5 - Yetim malı yemek.
6 - Savaşta düşmandan kaçmak.
7 - İffetli kadınlara iftira etmektir" buyurmuştur.
Bir başka hadis-i şerîfte ise, Peygamber Efendimiz; faiz yiyenlerin âhiretteki
acıklı hâlini şu şekilde anlatmışlardır:
"Mi'rac gecesi bir insan topluluğuna rastladım. Bunların mideleri dışarıdan
bakıldığında içi görülen ve içi yılanlarla dolu olan bir eve benziyordu.
- Bunlar kim? diye sordum. Cibrîl:
- İşte bunlar faiz yiyenlerdir, diye cevab verdi."
Yine hadîs-i şerîflerde: "Peygamber Efendimizin faizi alana, verene, faiz
senedi yazana ve iki tarafın şahidlerine lânet ettiği" de bildirilmektedir.
Faizin Diğer Dinlerdeki Durumu:
Faiz sadece İslâm'da değil, bütün semavî dinlerde yasaklanmıştır. Nitekim bugün
elde bulunan muharref Tevrat ve İncil'de bile, faiz yasağı ile ilgili hükümler
bulunmaktadır.
Bu konuda Tevrat'da:
"Eğer kavmine, yanında olan bir fakire ödünç para verirsen, ona murabahacı
olmayacaksın. Onun üzerine faiz koymayacaksın."
(Tevrat, Çıkış Bölümü, Bab: 22, âyet: 25).
"Ve eğer kardeşin fakir düşer ve senin yanında zayıf olursa, ona yardım edeceksin;
senin yanında garip ve misafir gibi yaşayacak. Ondan faiz ve kâr alma. Allah'tan
kork, tâ ki kardeşin senin yanında yaşasın." (Tevrat, Levililer Bölümü, Bab
25, âyet: 35-36).
"Para faizi olsun, zahire faizi olsun, yahut ödünç verilen bir şey'in faizi
olsun, faizle kardeşine ödünç vermeyeceksin. Yabancıya ise faizle ödünç verebilirsin;
fakat kardeşine faizle ödünç vermeyeceksin." (Tevrat, Tesniye Bölümü, Bab:
23, âyet: 19-20).
Görüldüğü üzere Musevîlikte, yahudîlerin kendi aralarında faizcilik yapmaları
yasaklanmakta, fakat yahudî olmayanlardan faiz alınmasında bir sakınca görülmemektedir.
İncil'de ise:
"Eğer kendilerinden almayı ümid ettiğiniz kimselere ödünç verirseniz, ne
mükâfatınız olur? Günahkârlar bile, günahkârlara karşılığını almak üzere ödünç
verirler. Fakat düşmanlarınızı sevin, onlara iyilik edin ve hiç ümidsiz olmayarak
ödünç verin; karşılığınız büyük olacaktır." "Luka İncili, Bab: 6, âyet:
34-35) denilmektedir.
İslâm'da faizin tedricen yasaklandığını, kesin yasakla ilgili hükümlerin en son
nâzil olan âyetlerde yer aldığını, yukarıda kaydetmiştik. Gerçekten Hz. Peygamber
(A.S.M.) bu yasağın genel uygulamasını Veda Haccı esnasında, kendisine "..Bugün
sizin dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetleri tamamladım.." meâlindeki
âyet-i celîlenin indirildiği Arafe günü yapmış, meşhur Vedâ Hutbesinde:
"- ..Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Fakat aldığınız
borcun aslını ödemek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.. Allah'ın
emriyle bundan böyle faizcilik yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin âdetin her
türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib'in oğlu amcam
Abbas'ın faiz alacağıdır.." buyurmuştur.
Faizin Yasaklanmasındaki Hikmetler:
* Bir toplumda faizin bulunmaması, o toplumun maddî ve mânevî her cihetten gelişmiş
olmasının nişanesidir. Ferdlerinde dinî ve ahlâkî duygular kemâle ermemiş, sosyal
yardım ve dayanışma düşünceleri yeterince gelişmemiş toplulukların faizden kurtulmaları
mümkün değildir.
* Faiz, toplumda düşmanlık, kin ve hased hislerinin yaygınlaşmasına sebeb olur.
Yardımlaşma ve merhamet duygularını zayıflatır, giderek yok eder. Halbuki bütün
dinlerin, özellikle İslâm'ın en büyük hedefi, toplumda dayanışma ve yardımlaşma
ruhunu uyandırmak; düşmanlık, kin ve hased duygularını ortadan kaldırmaktır. Bu
bakımdan faiz bütün semavî dinlerde kesinlikle yasaklanmıştır.
* Faiz toplumda bir kesimin hiç çalışmadan kazanmasını sağlar. İnsanları çalışarak
üretim yapmaktan alıkor. Böylece onları tenbelliğe sevkeder. Bugün toprağı, traktörü,
ziraat âletleri, hayvanları, depo ve samanlığı ile 500 milyon lira değerinde malı
olan bir çiftçi ailesinin çoluk çocuk bir yıl çalışarak elde ettikleri kazançtan,
500 milyon liranın faiz geliri daha yüksektir. Pek çok meslek ve san'at için durum
aynıdır. Şimdi bütün bu insanlar mallarını paraya çevirip çalışmadan kazanmak
için faiz peşine düşseler, memleketin hâli nice olur? Nasıl olsa böyle bir durum
olmuyor diye, parası olanlara toplumun sırtından aşırı kazançlar sağlanması adâlet
hisleriyle nasıl bağdaşır? Bunu hangi vicdan kabul eder.
* Faiz kazancı belli bir kesime meş'um da olsa bir kazanç sağlarken, zararı ise
bütün toplum, özellikle de dar gelirliler çekmektedir. Çünkü bankalar veya büyük
kuruluş ve şirketler, faizle aldıkları paraları, ya sıkıntıda olan kimselere,
sanayici ve iş adamlarına daha yüksek faizle vermekte, yahut da kendileri bizzat
ticaret ve üretimde kullanmaktadırlar. Üretimde ve ticarette kullandıkları takdirde,
ödedikleri faizi maliyete ekledikleri için de sonunda bu faiz onlara değil, dar
gelirli tüketicinin sırtına yüklenmektedir. Sanayici ve iş adamlarının aldıkları
faizli krediler için de aynı durum söz konusudur.
Ayrıca faizle para veren hiçbir emek sarfetmediği halde daima kazançlı; faizle
borç alan ise, emek sarfetmesine rağmen zarar ihtimali içinde bulunmaktadır. Burada
da büyük bir eşitsizlik ve dengesizlik söz konusudur.
* * *
İSLÂM'DA KAZANÇ
Kazancın Ehemmiyeti:
Müslümanlıkta kesb, yani, kazanç sahasına atılmak, rızkını helâl yoldan te'mine
çalışmak, bütün müslümanları ilgilendiren ehemmiyetli bir vazifedir.
Bir hadîs-i şerîf'te Peygamberimiz: "Kazanç aramak, her müslüman üzerine
farzdır" buyurmuştur.
Allah, yeryüzünü insan için hazırlamış, her şey'i onun emrine âmâde kılmıştır.
Allah'ın bu nimetinden faydalanmak için insanın akıl, bilgi ve emeği ile imkânlarını
değerlendirmesi, çalışıp kazanması gereklidir. Nitekim Kur'an'da:
"Yeryüzünü sizin için boyun eğdiren O'dur. Öyle ise, yerin sırtlarında dolaşın
ve Allah'ın verdiği rızıktan yeyin." (el-Mülk, 15) emredilmiştir.
Yeryüzünün boyun eğmesi, işlemeye ve verimli kılmaya müsait oluşudur. Yerin sırtında
dolaşmak ise, onu adım adım, karış karış araştırmak, faydalı imkânları ortaya
çıkarmak, üzerinde işlemek, istifade etmek ve ettirmektir..
İbâdet veya Allah'a tevekkül bahanesiyle müslümanın oturması, rızık edinmek için
çalışmayı terketmesi câiz değildir.
Çalışmaya, kendine ve ailesine kâfi miktarda kazanç elde etmeye kudreti yeten
kimsenin dilenmesi, rızkını başkasından beklemesi İslâm'ın men'ettiği bir davranıştır.
Bu konuda Peygamberimiz: "Zengine ve kuvvetliye, sadaka almak helâl değildir"
buyurmuştur.
Diğer bir hadîs'te de:
"İhtiyacı olmadan dilencilik yapan, eliyle kor tutan gibidir" denilmiştir.
Müslüman, ancak kendi gücünü aşan bir ihtiyaç ve zaruret hâlinde, başkasından
yardım bekleyebilir ve isteyebilir.
Ashabdan Kabisa bin Muhârik'in rivayet ettiği şu hadîs, bu hususa ışık tutar mahiyettedir.
Kabisa şöyle anlatmaktadır:
"Bir gün iki kişi arasındaki anlaşmazlığı halletmek ve bir çatışmaya meydan
vermemek için aracı oldum. Bu işte ödemem gereken maddî meblâğı Resûlüllah'dan
(A.S.M.) istemeye gittim.
- Bize bir zekât gelinceye kadar bekle de sana istediğini vermelerini söyleyeyim"
dedikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:
- Ya Kabisa! Şu üç kişiden biri olmak müstesna, istemek (dilenmek) kimseye helâl
değildir:
1. Bir angarya yüklenen, arabuluculuk vazifesi üstlenen kimse, kendi malından
yaptığı harcamayı karşılayıncaya kadar insanlardan yardım isteyebilir.
2. Mal varlığı bir felâkete uğrayan kimse, geçimini sağlayacak kadar yardım taleb
edebilir.
3. Çevresinden aklı başında 3 kişinin "filân kimse yoksul düştü" diyeceği
kadar yoksullaşan kimse de geçimini te'min edinceye kadar dilenebilir. Ey Kabisa,
bunların dışında kalan dilenmeler, gayr-ı meşrû ve haram kazançtır.. Bunu yiyen
haram yemiş olur."
Çalışarak rızkını te'minden âciz kalan kimsenin başkalarından yardım taleb etmesi
vâcibdir. Böyle bir kimse dilenmeyi bırakıp da açlıktan ölecek olsa günahkâr olmuş
olur. Çünkü nefsini tehlikeye atmış, bir nevi intihar etmiş bulunur. Böyle zaruret
ve ihtiyaç hâlinde dilenme, zillet de sayılmaz. Bu hususa işareten, hadîs-i şerif'te:
"Dilenme kulun en son kazancıdır.." buyurulmuştur.
Bir fakir, dilenmekten de âciz bir durumda olursa, hâline muttali' olan müslümana,
ona bizzat veya bilvasıta yardım etmek bir vecîbe olur. Bu vecîbe yerine getirilmezse,
fakirin o hâline muttali' olanlar günahta ortak olurlar.
Bu hallerin dışında müslümanın vazifesi bir iş ve meslek edinerek çalışıp kazanmaktır.
İş ve mesleğin kötüsü yoktur. Peygamber Efendimiz bu hususa şu şekilde işaret
etmişlerdir:
"Herhangi biriniz ipini sırtına alıp bir demet odun getirerek satması -ve
bununla Allah'ın onun şerefini koruması- ihtiyaçlarını halktan istemesinden (dilenmesinden)
daha hayırlıdır. Zira insanlar, ona istediğini ya verirler, ya da vermezler.."
Şu halde insanı dilencilikten kurtaran, geçimini te'min eden her iş ve meslek,
gayr-i meşrû olmadıkça, insan için şerefli bir meşguliyet, lezzetli bir çalışmadır..
İslâmda Kazanmanın Hükmü:
Bir müslümanın kendi nefsine ve geçindirmekle mükellef olduğu aile efradına yetecek
kadar kazanç elde etmesi, üzerine farzdır.
Fakirlere yardım ve iyilik yapmak düşüncesiyle kifayet miktarından fazla kazanç
ise memduh ve müstahsendir. Bu niyetle elde edilen kazanç, nafile ibâdetten bile
faziletlidir. Çünkü bu kazancın faydası sadece sahibine değil, başkalarına da
şâmildir.
Daha refah bir hayat seviyesine kavuşmak, helâl nimetlerden daha fazla faydalanmak
için çalışıp fazla kazanmak mübahtır. Bir hadîs-i şerîfte: "İyi insan için
iyi ve temiz mal ne güzeldir.." buyurulmuştur.
Halka karşı tekebbürde bulunmak, üstünlük taslamak düşüncesiyle yapılan kazançlar
ise, haramdır. İsterse bu kazanç helâl yolundan olsun..
Çeşitli Kazanç Yolları ve Bunların Fazilet Dereceleri:
Kazanç yolları pek çoktur. Bunlardan, İslâm nazarında en faziletli olanları sırasıyla
ziraat, ticaret ve san'attır. Memuriyet ve işçilik de İslâm'ın mübah gördüğü kazanç
yollarındandır.
İslâmiyet, kazanç konusunda, herşeyden önce şu genel kaideleri koymuştur:
1. Karşılıklı rıza.
2. İyi niyet ve dürüstlük.
3. Menfaat te'min ederken, başkalarını hiçbir şekilde zararara sokmamak..
Bu prensiplere pek çok âyet ve hadîslerde işâret buyurulmuştur. Binaenaleyh, İslâm
nazarında, "Kazancını bir ferdin mutlak zararına dayayan kazanç yolları gayr-ı
meşrudur. Dürüstlük, karşılıklı rıza ve iyi niyetle ferdlerin birbirlerinden faydalanmalarını
te'min eden kazanç yolları ise meşru'dur."
1. Ziraat:
Kur'ân-ı Kerîm'de:
a. Yerin (toprağın) ekim ve verime müsait kılındığı (Nûh, 19-20; er-Rahmân, 10-13).
b. Ziraatte kullanılmak üzere yağmur ve akarsuların yaratıldığı (el-En'âm, 99;
Abese, 28).
c. Rüzgârın hem bulutları taşımak, hem de bitkilerin aşılanmasına (tozlaşma) memur
kılındığı (el-Hicr, 19-22) ifade edilmektedir. Bütün bu âyetler ziraatın önemini
ve kazanç yolları içindeki yerini ortaya koymaktadır.
Peygamber Efendimiz de, birçok hadislerinde ümmetini ziraatçiliğe teşvik etmişlerdir.
Bir rivayette şöyle buyurmuşlardır:
"Bir müslümanın ektiğinden veya diktiğinden, insan, hayvan, herhangi bir
varlık yiyecek olsa, onun nâmına sadaka yazılır."
Diğer bir rivayet şöyledir:
"Kuşların, yırtıcı hayvanların yedikleri, insanların çalıp çırptıkları bile,
eken ve diken namına sadaka olur.."
Âlimler demişlerdir ki "Allah altı şey hususunda ölümden sonra da, ölümden
önce derecesinde sevab verir: Sadaka-i câriye, faydalı ilim, kendisine dua eden
evlâd, dikilen fide, ekilen bitki ve düşmanlardan korunmak için sınır bekçiliği.."
Rivayet edildiğine göre, bir adam, ceviz ağacı dikmekte olan Ebü'd-Derdâ Hazretlerine
şöyle demiştir.
- Bu ağacın büyüyüp meyve vermesi için yılların geçmesi lâzım. Sen ise ihtiyar
olduğundan, onun meyvesinden yiyebilmen şübheli.. O halde, neden kendini böyle
yoruyor, o ağacı dikmeye çabalıyorsun?
Ebü'd-Derdâ Hazretleri ona şu mânidar cevabı vermiştir.
- Meyvesini başkası yediği halde, sevabını ben alsam ne ziyanım olur ki?"
Bâzı ilim adamları yukarda kaydettiğimiz bu ve benzeri rivayetlere bakarak en
faziletli kazanç yolunun, en üstün sektörün ziraat olduğu hükmüne varmışlardır.
Buna karşı bâzı âlimler de diğer san'atları, bâzıları da ticareti üstün görmüşlerdir.
Üstünlüğün ve önemin ihtiyaca ve faydalılık derecesine göre değişebileceğini ifade
edenler de vardır. En uygun izah şekli de bu olsa gerektir.
Ziraatın haram olan kısmı da vardır. Şöyle ki:
İslâmın haram kıldığı ve kullanılmasında zarardan başka hiçbir şey te'min edilemeyen
bitkileri ekmek ve yetiştirmek haramdır.
İslâmın mekruh kıldığı şeyleri ekmek ve yetiştirmek ise mekruhtur.
2. San'at (zanaat):
İslâm, ziraatı teşvik etmiş, değerinin yüceliğini bildirmiş, fakat müslümanların
bütün gayretini yalnızca ziraate harcamasını da nehy etmiştir. Müslümanın ziraatla
yetinip, ziraat dışındaki meslek ve sektörleri, sanayi mallarını ihmal etmesini
"sığırların kuyruklarına yapışıp kalmak" şeklinde tavsif buyurarak,
bu hâlin sefalet ve zillete sebeb olacağına işaret etmiştir. Bu konuda Resûlüllah
Efendimizin îkazları şöyledir:
"Faizi yemek için hileli yollara saptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapışıp
ziraatle yetindiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman Allah üzerinize zilleti (zaafa
düşme ve horlanma) musallat kılar ve dîninize dönmedikçe onu üzerinizden sıyırmaz."
Kur'an-ı Kerîm bâzı san'at dallarını zikretmiş ve onları birer nimet olarak vasıflandırmıştır.
Bu arada bakır, demir ve çelikle ilgili san'atların üzerinde önemle durmuştur.
Kur'an sûrelerinden birinin adı Hadîd sûresidir.
Kur'an'da demir ve bakırdan bahseden âyetler şöyledir:
"Ve demiri indirdik (yarattık) onda çetin bir sertlik (güç, dayanıklılık)
ve insanlar için faydalar vardır." (el-Hadîd, 25).
"Geniş zırhlar yap; dokumasını sağlam tut, dedik ve ona (Dâvud'a) demiri
yumuşak kıldık." (Sebe', 10-11).
"Ona sizi savaşta korumak için zırh yapma san'atını öğrettik. Artık şükreder
misiniz?" (el-Enbiyâ, 80).
"Erimiş bakır madenini ona (Süleyman'a) sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle
önünde iş gören cinleri onun emri altına verdik ki.. O, kal'alardan, heykellerden,
büyük havuzlar gibi çanaklardan (küvetlerden) ve taşınması güç kazanlardan ne
dilerse kendine yaparlardı.." (Sebe', 12-13).
Resûl-i Ekrem (A.S.M.) de el emeğini ve san'atları teşvik babında şöyle buyurmuştur:
"San'at, fakirlikten emândır.
"Hiçbir kimse yiyecek olarak el emeğinden daha hayırlısını yememiştir. Allah'ın
Peygamberi Dâvud da el emeğini yerdi."
İbn-i Abbas'ın rivayetine göre her peygamberin bir mesleği var idi. "Hz.
Dâvud zırh yapardı. Hz. Âdem (A.S.) çiftçi, Hz. Nûh (A.S.) marangoz, Hz. İdris
(A.S.) terzi ve Hz. Mûsa (A.S.) da çobandı."
Aslında peygamberler insanlara sadece mânevi sahada rehber olarak gelmemişlerdir.
Vazifeleri insanlara maddî mes'elelerde de önderlik yapmaktır.
Peygamberlere verilen mu'cizeler bir cihetten onların peygamberliğini isbatlarken,
diğer cihetten de insanlığa maddî terakkinin son hududunu çizmekte ve beşeriyete
lüzumlu san'at dallarını göstermektedir. Sonraki nesiller o mu'cizeleri örnek
alıp çalışmışlar, o mu'cizelerin benzerlerini yapmayı başarmışlar, böylece hem
maddeten terakki etmişler, hem de çeşitli san'at ve meslek kolları kurarak kendilerine
yeni yeni geçim yolları, kazanç sâhaları bulmuşlardır.
Misal verecek olursak:
Dâvud peygambere verilen "demiri avucunda yumuşatma" mu'cizesi, insanlığa,
demiri eritip ona istenilen şekli vermeyi öğretmiştir. Böylece günümüz teknolojisinin
temelleri atılmıştır.
Havanın Süleyman'ın (A.S.) emrine verilmesi mu'cizesi, uçak, füze gibi havada
uçan vasıtaların icadına yol açmıştır.
Mûsâ Peygamberin "asâsıyla vurduğu yerden su çıkarması" mu'cizesi, insanlığı
yerin metrelerce derinliğinden petrol çıkarmağa, artizyen kuyuları açmağa teşvik
etmiştir.
İsa Peygamberin "ölüleri diriltmesi, şifasız hastaları iyileştirmesi"
mu'cizesi, günümüz tıbbına büyük ışık tutmuştur. Organ nakli, sun'î kalb ve böbrek
v.s. gibi tedbirlerle hayatı uzatmak mümkün hâle gelmiştir.
Süleyman Peygamberin Sebe' melikesi Belkıs'ın tahtını bir anda huzuruna getirmesi
mu'cizesi ise, gelecek asırların ilim adamlarına yol gösteren bir olaydır.
Henüz ancak filmlere konu olan eşyanın ışınlanarak aynen nakli hâdisesine, bu
mu'cizede işaret ve teşvik vardır.
Bediüzzaman bu hususta şöyle demektedir:
"Kur'a'n üstadiyetinden ve dersinin işârâtından fehmediyoruz ki, Kur'an,
mu'cizat-ı Enbiyayı zikretmesiyle beşeri istikbalde o mu'cizatın nazîrelerini
terakki ile vücuda geleceğine beşere ders verip teşvik ediyor".
"Haydi çalış, bu mu'cizatın nümûnelerini göster.
Süleyman Aleyhisselâm gibi 2 aylık yolu 1 günde git. İsa (A.S.) gibi en dehşetli
hastalığın tedavisine çalış.
Hz. Mûsâ'nın asâsı gibi taştan âb-ı hayat çıkar, beşeri susuzluktan kurtar.
İbrahim (A.S.) gibi ateş seni yakmayacak maddeleri bul, giy.
Bâzı enbiyalar gibi Şark ve Garpta en uzak sesleri işit, suretleri gör.
Dâvud (A.S.) gibi, demiri hamur gibi yumuşat, beşerin bütün san'atına medar olmak
için demiri balmumu gibi yap.
Yûsuf'un ve Nûh'un (Aleyhimesselâm) birer mu'cizesi olan saat ve gemiden nasıl
çok istifade ediyorsunuz; öyle de: Sair enbiyanın size ders verdiği mu'cizelerden
dahi o saat ve sefine gibi istifade ediniz, taklitlerini yapınız..
İşte buna kıyasen Kur'an her cihetle beşeri maddî-mânevî terakkiyata sevk etmek
için ders veriyor, üstad-ı küll olduğunu isbat ediyor." (Hutbe-i Şâmiye).
İslâm âlimleri, İslâm cemiyetinde ihtiyacı karşılayacak derecede her türlü meslek,
san'at ve kazanç yolunun farz-ı kifâye olduğunu söylemişlerdir. Faydalı ilim ve
san'atın herhangi bir dalında bir eksiklik bulunur ve bu eksikliği giderecek kimse
bulunmazsa, bütün cemiyet, hususan idareciler günaha ve mes'uliyet altına girmiş
olurlar.
İslâm'ın Yasakladığı San'at ve Kazanç Yolları
İslâm, cem'iyetin inanç ve ahlâkına, örf ve âdâb kaidelerine zararlı olan san'at
ve meslek kollarını yasaklamış, o yoldan kazanç te'min etmeyi haram saymıştır.
İslâmın haram saydığı meslek ve san'at dalları şunlardır:
Fuhuş:
İslâm, fuhuş ve zinayı bütün şekilleriyle haram kılmıştır. Müslüman kadın ve erkek,
cinsî tahrik için yapılan resimlere, çekilen fotoğraflara modellik yapamaz. Zina
yaptırılan açık veya gizli iş yerlerinde çalışamaz. Fuhuş yapamadığı gibi yapılmasına
da hiçbir şekilde sebeb ve vasıta olamaz. Zinaya müstenid kazanç getiren bütün
iş kolları müslümana haramdır.
* Cinsî duyguları tahrik eden oyun ve san'atlar:
İslâmiyet, kadın-erkek ilişkilerini sınırsız serbest bırakmayarak belli kaidelerle
hudutlandırmış, haram-helâl tasnifine tâbi tutmuştur. Bu sınırları çiğneyen ve
şehevî duyguları tahrik ederek inanç ve ahlâkın zayıflamasına yol açan her türlü
iş, meslek ve san'atlar haram çerçevesi içinde yer almıştır. Dans, bale, müstehcen
temsil ve oyunlar burada örnek olarak zikredilebilir.
* Konu ve gayesi harâm olan meslekler:
Bu meslekler arasında ressamlık ve heykeltraşlığı, müstehcenliği esas alan fotoğrafçılığı
sayabiliriz.
* İçki ve uyuşturucu madde yapım ve satımı:
Bunların haram olduğunu yiyecek ve içecekler bahsinde zikr ettik.
3. Ticaret:
Kazanç yollarından biri de ticarettir. Kur'ân-ı Kerîm'de:
a. Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşılması, gemilerle seyahat
edilmesi tavsiye olunmuş; böylece iç ve dış ticaret teşvik edilmiştir. (el-Müzzemmil,
20; Fâtır, 12; er-Rûm; 46).
b. Haccın hikmetleri arasında, "Menfaatlarını görmek ve elde etmeyi"
de zikrederek (Hac, 27), müslümanları yılda bir defa bir araya geldikleri hac
mevsiminde ibâdet vazifelerini ifanın yanısıra ticarî münasebetlerini de geliştirmeye
teşvik etmiştir. Buhârî'nin rivayet ettiğine göre, müslümanlar hac mevsiminde
ticaretten çekinir, bu hâlin hâlis niyetlerini ve sâfi ubûdiyetlerini bulandırmasından
korkarlardı. Bunun üzerine Allah: "Rabbınızdan lütuf ve refah istemenizde
bir günah yoktur" (el-Bakare, 198) âyetini indirerek bu anlayışı ortadan
kaldırmıştır.
c. Kur'ân-ı Kerîm, örnek müslüman tüccarları:
"Ticaretin ve alış-verişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan
ve zekât vermekten alıkoymadığı kişiler" (en-Nûr, 37) olarak tavsif buyurmuştur.
Demek ki örnek müslüman şahsiyet, dünyayı, çalışmayı terkederek kendini sadece
âhirete veren, ibadetle meşgul olan kişi değildir. Ticaret ve alış-veriş ile meşgul
olduğu, dünya işlerini yerine getirdiği halde, dinî vazifelerini de aksatmayan,
ibadetlerini eksiksiz yapan kimsedir.
Kur'an nazarında ticaretin ve alış-verişin ne derece meşrû ve mübah olduğuna,
bu delil yeterlidir.
Peygamber Efendimiz de sözleri, fiilleri ve takrirleriyle daima ticareti teşvik
etmiş, onu övmüştür.
O'nun ticaretle ilgili hikmetli sözlerinden bâzıları şunlardır:
"Güvenilir, dürüst tüccar, kıyâmet gününde şehidlerle beraberdir."
"Güvenilir ve dürüst tüccar peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle beraberdir.."
Resûlüllah'ın doğru ve güvenilir ticaret adamını mücahid ve Allah yolunda şehid
derecesine çıkarmasında hayret edilecek bir cihet yoktur. Çünkü cem'iyetlerin
ayakta durmasında iktisadî hayatın istikrarı, ticarî münasebetlerin sağlam ve
âhenkli şekilde cereyanı, vatan müdafaası kadar önemlidir. Yani bir milletin hayatiyetini
devam ettirebilmesi askeî cihad yanında iktisadî cihada da bağlıdır. Bilhassa
günümüzde iktisadî alandaki cihad, askerî sahadaki cihadın çok üstüne çıkmıştır.
Diğer taraftan ticaretteki büyük kazanç; insanı hırsa, hangi yoldan olursa olsun
devamlı kâr etmeye sürükler. Bu durumda, içindeki çok kazanma hırsını frenliyerek,
kendisine güveni kötüye kullanmayan, dürüstlükten ayrılmayan tüccarlar, nefisleriyle
yaptıkları büyük bir cihadı kazanmış, mücahidler arasına katılmış sayılırlar.
Resûlüllah'ın (A.S.M.) Sahâbîleri arasında san'atkâr, çiftçi ve diğer kazanç yollarıyla
meşgul olan kimseler yanısıra tüccarlar da vardı. Umumiyetle Ensar, bahçe ve tarlalarda,
çiftçilikle; Muhâcirler de çarşı ve pazarlarda ticaretle uğraşırlardı.
Hz. Ebu Bekir, Abdurrahman bin Avf, Hz. Ömer ve Hz. Osman gibi Cennetlik sahâbîlerin
de ticaretle geçimlerini kazandıkları göz önüne alınırsa, ticaretin İslâm'daki
yeri ve önemi daha iyi kavranabilir.
İslâmda ticaret teşvik edilmekle beraber, başıboş da bırakılmamış, ahlâkî, içtimaî
sahalarda zararlı olmaması için gereken her türlü tedbirler alınmış, çeşitli sınırlamalar
getirilmiştir. Şöyle ki:
a. İslâmın kullanılmasını yasakladığı şeylerin ticareti de yasak ve haramdır.
İçki, uyuşturucu madde, domuz, müstehcen eşya ve resimlerin ticareti gibi..
b. İslâmın mübah saydığı şeylerin ticaretinin helâl olabilmesi için ise, ticaret
muamelesine, yalan, aldatma, faiz, hile, ihtikâr, fahiş kazanç gibi, gayr-i meşru
davranışlar karıştırılmamalıdır. Karıştırıldığı takdirde ticaret mübah olmaktan
çıkar, haram olur.
Peygamberimiz bir hadîs-i şeriflerinde ticaret erbâbını şu şekilde îkaz buyurmuşlardır:
"Tâcirler, kıyamet günü fâcirler (günahkârlar) olarak diriltilirler. Ancak
Allah'tan korkan, iyilik ve doğruluktan ayrılmayanlar müstesna.."
4. Me'muriyet ve İşçilik:
Bir müslüman, gerek devlet dairelerinde ve gerekse şirket ve şahıs müesseselerinde
me'mur ve işçi olarak çalışabilir.
Ancak burada dikkat edilecek husus; yapılan işin ve yüklenilen görevin İslâm'ın
haram kıldığı bir iş olmamasıdır. Meselâ içkinin imalinde ve taşınmasında çalışmak;
içki içenlere hizmet etmek haram olan işlerdendir.
Bir kimseyi, başka yerde iş bulamamak gibi bir zaruret bu gibi işlere sevketmiş
ise, yaptığı işi sevmemeli, benimsememeli, daima bir helâl kazanç kapısı arayışı
içinde olmalıdır.
5. İdarecilik:
İslâmiyet, müslümanın devlet idaresi gibi makamlara tâlib olmasını hoş karşılamamıştır.
Bu gibi ehliyet isteyen makamlara, ehliyeti bilinen kimselerin araştırılıp bulunarak
tayin edilmesini tercih etmiştir.
Nitekim Peygamberimiz Abdurrahman b. Semure'ye şöyle buyurmuştur:
"İdareciliğe tâlib olma. Çünkü tâlib olmadan bu sana verilirse, (Allah'tan
ve insanlardan) yardım görürsün. İstediğin için verilirse, onunla (iş ile) baş
başa kalırsın.."
Ebu Zer'den de şöyle bir rivayet vardır:
"Dedim ki:
- Yâ Resûlâllah, bana herhangi bir idarî vazife vermez misin?"
Resûl-i Ekrem eliyle omuzuma vurarak:
- Yâ Ebâ Zer, dedi, sen zayıfsın. İdarecilik ise, bir emanettir. Ve bu emaneti
hakkıyla yerine getirenlerden başka herkes, kıyamet gününde pişman olacaktır.."
Ancak bir kimse, makama ehil olduğunu, kendinden daha ehlinin bulunmadığını bilir;
tâlib olmadığı takdirde o makamın kötü birinin eline geçip toplumun ondan zarar
göreceğini anlarsa, o vazifeyi isteyebilir.
Hz. Yûsuf'un (A.S.) Mısır hükümdarına:
"Beni memleketin hazinelerine me'mur et, çünkü ben muhafaza ve idare etmesini
bilirim.." demesinde (Yûsuf, 55) bu duruma işaret vardır.
Me'muriyet ve idarecilik, müslümanın en son düşüneceği kazanç yolu ve maişet vasıtasıdır.
Çünkü bu makamlar kazançtan ziyade halka hizmet makamıdırlar. Mes'uliyeti de büyüktür.
Bu bakımdan me'muriyete giren, idareci olanlar, bu vazifeye yalnızca hamiyet ve
hizmet için girmelidirler. Meişetini te'min düşüncesi geri plânda kalmalıdır..
Me'mur ve idarecilerde hizmet ve hamiyet duyguları bir kenara atılır, maddî menfaat
düşüncesi ön plâna çıkarsa, halka hakkıyla hizmet götürülmesi imkansız hâle gelir.
Devlet dairelerinde rüşvetten ve su'-i istimalden geçilmez olur. Bu ise, devlet
çarkının felç olması, işlemez duruma gelmesi demektir.
OKUMA PARÇASI: Hz. HIZIR'IN SOHBETİNDEN MAHRUM KALAN İDÂRECİ
Hârûn Reşîd zamanında bir zâbıta âmiri vardı. Hızır aleyhisselâm ile her gün görüşüp
sohbet ederlerdi. Zâbıta âmiri bir gün vazifesinden istifâ etti. Zâhid olup insanlardan
ayrı yaşamaya, kimseyle görüşmeyip tek başına ibâdet yapmaya başladı. Fakat istifâ
ettikten sonra Hızır aleyhisselâm kendisine bir gün dahî uğramaz oldu. Bu duruma
zâbıta âmiri çok üzüldü. Her gün sabahlara kadar Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp, gözyaşı
döktü, tevbe-istiğfâr etti. Bir gece rü'yasında Hızır aleyhisselâmı görüp yalvardı.
"Ey vefâlı dost! Ben seninle devamlı olarak sohbet etmek maksadıyla dünya
makamlarından istifâ ettim. Uzlete çekilip, yalnız başıma devamlı ibâdet etmeye
başladım. Böylece sana kavuşurum sandım. Halbuki tam tersine seninle artık hiç
görüşemedim. Beni, mübârek cemâlinize hasret bıraktınız. Acaba bunun hikmeti nedir?
Yoksa bir kusûr mu işledim? Bu şekilde daha ne kadar hasretinizle yanacağım?.."
gibi sözlerle yanıp yakılarak ağladı. Zâbıta âmirinin bu acınacak durumuna dayanamayan
Hızır aleyhisselâm buyurdu ki: "Ey azîz dostum! Benim sana görünüp sohbet
etmemin sebebi, yaptığın ibâdetler, hayır hasenâtlar değildi. Senin o mühim vazifede
Müslümanların işlerini, hak ve adâlet ile idâre ettiğin için sana gelip sohbet
ediyordum. Hâlbuki, sen bu kıymetli vazifeyi bırakıp, Müslümanlara hizmeti terkettin.
Hattâ onları adâletli olmayan birisiyle başbaşa bıraktın. Sadece kendi şahsî kemâlâtın
için bir köşeye çekildin. Kendi mânevî menfaatini Müslümanlara tercih ettin. Şimdi
o adâletsiz kimse, oradaki Müslümanlara zulüm ve gayr-i meşrû işler ile elem vermektedir.
Şu anda onlar sıkıntı ve üzüntü içindeler. Bunlara hep sen sebeb oldun. Elbette
senin şahsî menfaatinin, Müslümanların umûmî menfaatleri yanında kıymeti yoktur.
Çünkü uzlete çekilip abdest almayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zikir etmeyi
herkes yapabilir. Fakat makâmı ile Müslümanlara hizmet etmeyi herkes yapamaz.
İşte bunun için artık senin yanına gelemiyorum." Zâbıta âmiri bunları dinledikçe
gözyaşları sel oluyor, bir taraftan da: "Çok doğru.. Çok doğru.." diyordu.
Uyanınca, istifâ etmekle ne büyük bir hatâ yaptığını anladı. Sabah olunca derhal
hükümdârın huzûruna çıkıp, eski vazifesini yeniden istedi. Hükümdâr anlayışla
karşılayıp, onu tekrar eski vazifesine tâyin etti.
* * *