HAC VE KURBAN
HAC İBÂDETİ
Hac Nedir?
Hac kelimesi, lügatte kasd ve teveccüh mânasına gelmektedir. Dinî mânası ise,
belli bir yeri, muayyen bir zamanda, belli hareketlerle ziyaret etmektir.
Belli bir yer, Kâbe-i Muazama ve Arafat'tır.
Muayyen zaman; Şevval, Zilka'de ve Zilhicce ayının ilk 10 günüdür.
Belli hareketler ise; Kâ'be'yi tavaf, Arafatta vakfe, sa'y gibi hacca mahsus
hareketlerdir.
Haccın Hükmü Nedir?
Hac ibâdeti, İslâmın 5 temel esasından biridir. Hem beden, hem de mal ile yapılan
bir ibadettir.
Hicretin 9. yılında farz kılınmıştır. Farziyeti Kitab, Sünnet ve İcma' ile sabit
olmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'de haccın farziyetini bildiren âyet-i kerîme ve meâli şöyledir:
Ona (Kâ'beye) bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyti hac (ve ziyaret)
etmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. (Âl-i İmrân, 97).
Hac, şartlarını haiz olan her erkek ve kadına, ömürde bir defa olmak üzere farzdır.
Bu husus hadis-i şerîf'te şu şekilde belirtilmiştir:
"Ey insanlar, sizin üzerinize hac farz kılınmıştır. O halde hac ibâdetini
yerine getirin."
(Ashâbının içinden) bir adam sordu:
- Ey Allah'ın Resûlü, her sene mi?
Adam aynı soruyu üç defa tekrarlayıncaya kadar Peygamber (A.S.M.) sustu. Sonra
şöyle buyurdu:
"- Eğer ben 'evet' deseydim, her yıl farz olurdu ve buna gücünüz yetmezdi.."
Haccın Sevab ve Faziletleri:
Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Kim hac eder de şehevatı terkedip günah işlemezse (kötü söz ve davranışlardan
sakınırsa) geçmiş günahları bağışlanır."
"Hac ve ömre için Beytullah'a gidenler, müslümanların Allah'a gönderilmiş
temsilcileridir. Dua ederlerse kabûl eder. Mağfiret dilerlerse bağışlar."
Diğer bir hadîs-i şerîfte de, hac ile ömrenin, ateş körüğünün demir, altın ve
gümüşün pas ve lekelerini giderdiği gibi günahları gidereceği beyan buyurulmuştur.
Özürsüz yere haccı terketmek, üzerine hac farz olduğu halde hacca gitmeyi aklına
bile getirmemek çok ağır bir günahtır. Hazret-i Ali'nin rivayet ettiğine göre,
bu gibi lâkayt kimselere Allah Resûlü, "Yahudi ve Hıristiyan olarak ölsünler"
şeklinde bedduada bulunmuştur.
Bir kimsenin sıhhat, para, zaman ve yol emniyeti bakımlarından hiçbir engeli
yokken hacca gitmek istememesi, onun îman zâfiyetine delil sayılmıştır. Resûlüllah'ın
beduasına hak kazanan bu gibi kimselerin âkıbetinden korkulur.
Haccın Mânâsı Nedir?
Hac, baştan sona temsilî hareketlerden meydana gelmiş bir ibadettir.
Hac boyunca hacılar, adına ihram denilen kefene benzer dikişsiz bir elbise ile
örtünürler. Bu hareket insanın ölmesini ve dünya ile alâkasını kesmesini temsil
eder.
Arafatta vakfe, mahşer gününün küçük bir nümûnesidir.
Arafatta vakfeden sonra tekbirlerle Müzdelife'ye gelen hacılar, bayram gecesini
orada geçirirler, bayram günü de Şeytan Taşlamak ve Kurban Kesmek üzere Mina'ya
yollanırlar. Şeytan taşlamak şeytanın hile, desise ve vesveselerine karşı nefret
duymanın bir remzi ve tezahürüdür. Aynı zamanda Hz. İbrahim'in (A.S.) Şeytan
Taşlama sünnetine imtisal mânâsını da ihtiva etmektedir.
Hacılar kötülüğe olan düşmanlık ve nefretlerini, ellerinden geldiğince kötülüklerle
mücadele edeceklerini, kötülüğün mümessili, şerlerin sembolü olan Şeytan'ı yine
sembolik olarak taşlamakla ifade ettikten sonra, Allah yolunda canlarını vermeye
hazır ve âmâde olduklarını göstermek üzere bir de kurban keserler. Hazret-i
İsmail'in gösterdiği Hak yolunda kurban olma teslimiyetini yeniden yaşarlar.
Bir dâva, hak dahi olsa, uğrunda seve seve can verebilecek müdafi ve taraftarları
olmadan üstün gelemez. Bu bakımdan kesilen kurbanla hacılar gerekirse canlarını
Allah yolunda feda edebileceklerini, kurban etmekten çekinmeyeceklerini sembolik
olarak ifade etmiş olurlar.
Tavaf, yani, Kâbe'nin etrafında dönme ise, kâinat nizamından alınmış bir ibadettir.
Kâinatta gezegenler, güneş, elektronlar, çekirdek, pervaneler ateş etrafında
dönerler; bu dönüşle merkeze olan bağlılık ve aşklarını göstermiş olurlar. Bu
bakımdan tevhid dîninin sembolü olan Kâbe etrafında dönüş de, dîne olan aşk
ve bağlılığı sembolize eder.
Kâbe'yi her dönüş bir merhale ve menzil aşarak 7 kat göklerin üstüne çıkmak,
iç dünyamızda 7 basamaklı olan nefsin en aşağı tabakasından en üst basamağına
yükselmek, insanî hayatın gayesine varmak, ruhanî hayata kavuşmak mânalarını
da ifade eder.
Haccın Hikmet ve Faydaları Nelerdir?
Haccın pek çok hikmeti, maddî ve mânevî faydaları vardır. Bazılarına kısaca
temas edip geçelim:
* Mü'minler, aynı gaye ve inançla hac ibâdeti dolayısiyle bir araya gelirler.
Dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan mahşerî bir kalabalık, ibadet şuuru ve
heyecanı ile kâinatın yaratıcısına yönelerek ondan dilekte bulunur, mağfiret
isterler, kâmil bir îmanla yaşayıp öylece ölmeyi niyaz ederler. Kazanılan mânevî
hazla eskiden mevcut kötü huy ve alışkanlıklarını terk ederler. Ve Allah'ın
emirlerine daha sıkı sıkıya sarılma şevkini elde ederler.
* Ayaklar yalın, başlar açık olarak bütün hacıların beyaz örtülere bürünmesi
âdeta Mahşer gününü hatırlatır. Böylece kalbler yumuşar, bakışlar başkalaşır,
duygular heyecana gelerek mânevi bayram yapılır.
* Bir emirle 14 asırdan beri milyonlarca insanı bu mukaddes beldelere koşturan
Allah'ın azametini bütün duygularıyla kavrayan hacılar, milyonlarca insanın
kendileri gibi düşünüp inandığını da bizzat görüp müşahede ederek insî ve cinnî
bütün şeytanların şübhe ve vesveselerine 5 para kıymet ve ehemmiyet vermezler.
İmanları kat kat kuvvet kazanır.
* İslâm dîninin zuhur edip âleme yayıldığı, mücadelesinin verildiği, uğruna
canların feda edilip kanlar akıtıldığı mukaddes beldeleri ve muhterem ve muazzez
İslâm kahramanlarının mezarlarını ziyaret etmekle hacıların gönlünde İslâm'ı
bütünüyle yaşama ve ona hizmet etmek aşk ve şevki uyanır. O eşsiz mücahidlere
mânen hitab ederek: "Size, bize bıraktığınız mukaddes emanetleri biz de
bizden sonraki nesillere lâyıkı vechile tevdi edeceğimize söz veriyoruz.."
derler.
* Yolculuk esnasında karşılaşılan zorluklar ve mahrumiyetler insana nimetlerin
kıymetini ve bunlara şükretmeyi öğretir. Mal ve mülkünden uzak kalmak, akraba
ve dosttan ayrı düşmek, istirahat imkânı bulamamak, insana muhtaçlarla fakirlerin
sıkıntılarını hatırlatır ve böylece onlara şefkat elinin uzanmasına vesile olur.
* Hacda cihad sevabı vardır. Çünkü onda hem sefer hali, hem nefisle mücadele,
hem eziyet ve yorgunluklara tahammül vardır.
Hac ibâdetinin bu gibi mânevî ve ruhî fayda ve hikmetleri yanısıra maddî ve
ictimaî bâzı faydaları vardır. Şöyle ki:
* Hac, İslâm âleminin senede bir defa aktedilen umumî bir kongresi hükmündedir.
Hac mevsiminde İslâm ülkeleri iç ve dış mes'elelerinde fikir birliğine vararak
dış dünyaya karşı yenilmez bir kuvvet hâlinde topyekûn hareket etme imkânı bulurlar.
Birbirleriyle tanışıp kaynaşma; kültür, fen ve san'at mübadelesinde bulunma
imkânı elde ederler.
* İslâm ülkelerinin beynelmilel bir fuarı mahiyetini arzeden hac mevsiminde
her devlet maddî ve mânevî varlığını teşhir edebilir. Geri kalmış İslâm ülkelerine
elbirliği ile yapılan yardımlarla o ülkeler kalkındırılır.
* * *
HACCIN ŞARTLARI
Hac Ne Zaman Farz Olur?
Hac bir kimse üzerine şartları tahakkuk edince farz olur. Üzerine hac farz olan
kimse hemen o yıl hacca gitmesi gerekir. Bu ibâdeti daha sonraki yıllara bırakırsa
günahkâr olur. 3 mezheb imamı bu hususta müttefiktir. Bununla beraber hayatta
iken bu vazifeyi yerine getiren kimse günahtan kurtulur. Fakat hac etmeden ölürse,
hac için vasiyet etmiş bile olsa, günahkârdır.
Haccın Şartları Nelerdir?
Haccın şartları üçe ayrılır:
1 - Vücubunun şartları,
2 - Edâsının şartları,
3 - Sıhhatının şartları.
Haccın Vücubunun Şartları Nelerdir?
Haccın bir kimseye vâcib, yani, farz olması için o kimsede şu şartların bulunması
gereklidir:
1 - Müslüman olmak.
2 - Âkıl ve bâliğ olmak.
3 - Hür olmak.
4 - Yol masraflarını karşılayacak ve gidip gelinceye kadar başkalarına muhtaç
olmayacak şekilde ailesinin, çoluk çocuklarının ve kendisinin geçimini te'min
edecek maddî imkâna sahip olmak.
5 - Haccın farz olduğunu bilmek.
Haccın Edâsının Şartları Nelerdir?
Kendisine hac farz olan bir kimse, bu hac farîzasını yerine getirebilmesi, edâ
edebilmesi için şu şartların da bulunması gerekmektedir:
1 - Sıhhat. Hacı adayının hac farîzasını yerine getirebilecek kadar sıhhatli
olması şarttır. Kötürüm, ayakları kesik, felçli, yolculuğa dayanamıyacak kadar
yaşlı kimselere zengin bile olsalar hac farz değildir. Başkalarını kendi yerlerine
haccettirmek de üzerlerine gerekmez. Hapiste bulunanlar için de durum böyledir.
İki gözü âmâ olanların kendilerini hacca götürecek kimseleri yoksa bunlara da
hac farz değildir. Ancak vücudu sağlam, sıhhati yerinde iken kendisine hac farz
olup da haccetmeyen, sonra da bu şekilde hacca mâni bir hastalığa yakalanan
kimseye ise hac farz olmaktan düşmez. Çünkü hac kendisine sağlığı yerinde iken
farz olmuş, o ise gitmeyip haccı te'hir etmiştir. Bu bakımdan kendisi gidemiyecek
bir hastalığa yakalanmış olsa bile, kendi yerine başkasını hacca göndermesi
ve hac farîzasını mutlaka yerine getirmesi şarttır.
2 - Yol emniyeti. İster kara, ister deniz, isterse hava olsun yolda selâmet
ve emniyet bulunduğu takdirde haccın edâsı farz olur. Yolda harb veya başka
bir sebeble emniyet olmadığı takdirde ise haccın edâsı farz olmaktan çıkar.
3 - Kadının yanında kocasının veya bir mahreminin bulunması. Hacca gidecek kadının
bulunduğu yerle Kâbe arasında bir sefer mesafesi (90 km.'lik yol) veya daha
fazla mesafe bulunduğu zaman kadın ister genç, isterse yaşlı olsun, beraberinde
kocası veya bir mahremi bulunmadan haccedemez. Kadına mahrem sayılanlar, onun
ebedî olarak kendileriyle evlenemeyeceği kimselerdir. Bununla beraber bu kimselerin
âkıl, bâliğ ve kendilerine güvenilir kimseler olmaları da şarttır.
Kadını hacca götürecek olan kocanın veya mahremin yol ve nafaka masrafları,
kadın tarafından ödenir. Kendisini hacca götürecek mahremi bulunup kendisinin
o mahremin yol ve nafaka masraflarını karşılayabilecek malî imkânı da olsa kadına
kocasının izni olmasa bile hac farz olur. Fakat nafile hac için kocanın izni
şarttır.
4 - Kadınlar için iddet hâli olmamak. Kocasından boşanmış veya kocası vefat
etmiş kadınlar, iddet hâli içine girmiş olurlar. İddet müddeti, kocanın vefatı
dolayısıyla 4 ay 10 gün, boşanmalarda ise üç aylık bir zamandır. İddet hâlinde
bulunan kadınlar evlenemiyecekleri gibi, hacca da gidemezler.
Haccın Sahih Olmasının Şartları Nelerdir?
Haccın sahih olmasının şartı 3'tür:
1 - Zaman (vakt-i mahsus): Haccın rükünleri, kendilerine mahsus zaman içinde
yapıldıkları takdirde sahih olur. Başka zamanlarda yapılırsa hac sahih olmaz;
bozulmuş, bâtıl olmuş olur.
Zamandan murad, ziyaret tavafının ve Arafatta vakfenin vaktidir. Çünkü hacın
rükünleri bu ikisidir.
Arafatta vakfenin vakti, Arefe günü öğleden sonra Kurban bayramının 1. günü
fecrin doğuşuna kadardır.
Kâbe'yi ziyaret tavafının vakti ise, kurban bayramının 1. günü fecrin doğuşundan
itibaren ömrün sonuna kadardır.
Bir de Şevval ve Zilka'de ayları ve Zilhicce'nin ilk 10 günü haricinde hac işlerinden
herhangi birini yapmak sahih olmaz. Meselâ bu aylar dışında hac için tavaf veya
sa'y yapılmış olsa, sahih olmaz. Ancak ihrama girmek kerahetle câiz olur. 2
- Mekân (Mekân-ı mahsus):
Vakfe için şart olan mekân, Arafat dağı; ziyaret tavafı için, şart olan mekân
ise, Mescid-i Haram'dır.
3 - İhram: Hac için niyet edip ihrama girmedikçe hac sahih olmaz. İhrama mîkatta
veya mîkattan önce girilmesi şarttır.
Haccın Rükünleri Nelerdir?
Haccın rükünleri ikidir:
1 - Arafatta bir müddet beklemek. Buna vakfe denir.
2 - Ziyaret tavafı yapmak.
Bu ikisinden birisi yapılmadığı takdirde hac fâsid olur, bozulur. Vakfe, tavafdan
daha kuvvetli bir rükündür. Çünkü Arafatta vakfeden önce cinsî münasebet yapılırsa
hac bozulur. Fakat ziyaret tavafından önce yapılırsa, hac bozulmaz, ceza gerekir.
Haccın Vâcibleri Nelerdir?
1 - Safâ ile Merve arasında yürümek (sa'y etmek).
2 - Müzdelife'de vakfe yapmak. Bu vakfenin vakti, kurban bayramının birinci
günü fecrin doğuşundan itibaren gün ağarıncaya kadar geçen süredir. Bu süre
içinde az bir vakit dahi olsa Müzdelife'de bulunulursa vâcib yerine gelmiş olur.
3 - Mina'da şeytan taşlamak, Mina'da taş atılacak üç tane yer vardır. Bunlara
Cemre-i Akabe, Cemre-i Vusta ve Cemre-i Suğra denir.
Birinci gün sadece Akabe Cemresine taş atılır. Kurbanın ikinci, üçüncü ve dördüncü
günleri ise, her üç cemre de taşlanır. Önce Cemre-i Suğra'dan başlanır, sonra
Vusta'ya, daha sonra da Akabe'ye atılır. Her bir cemreye, 7 tane taş atılır.
4 - Başı traş etmek veyahut saçları kısaltmak.
5 - Veda (Sader) tavafını yapmak.
6 - Mikatlardan ihrama girmek de vâcibdir. Hacca niyet edip ihrama girmek farz
ise de, bunun mikatlarda yapılması vâcibtir. Mîkatlarda ihrama girilmezse vâcib
terkedilmiş olacağından kurban kesmek gerekir. Veya geri dönülüp mîkatta ihrama
girmek gerekir.
7 - Arefe günü öğleden itibaren güneş batıncaya kadar Arafat'ta beklemek.
8 - Farz olan ziyaret tavafının farz olan dört şavtına üç şavt daha ilâve ederek
yediye tamamlamak.
9 - Ziyaret tavafını bayram günleri içinde yapmak.
10 - Tavafa Hacer-i Esved'den başlayıp Hacer-i Esved'i sola alarak Hatîm arkasından
yaya olarak Kâbe'yi tavâf etmek.
11 - Tavaflardan sonra, Harem-i Şerîf'te iki rek'at namaz kılmak.
12 - Kıran ve Temettü haccı yapanlar için, Harem dahilinde kurban kesmek.
Haccın Sünnetleri Nelerdir?
Haccın başlıca sünnetleri şunlardır:
1 - İhrama niyet edileceği zaman gusletmek.
2 - İki parça hâlinde olan özel ihram örtüleriyle vücudunu örtmek.
3 - İki rek'at ihram namazı kılmak.
4 - İhrama girdikten sonra telbiye getirmek.
Telbiye şudur:
Lebbeyk, Allahümme lebbeyk. Lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk. İnnel-hamde ve'n-nimete
leke ve'l-mülk. Lâ şerîke lek (*).
5 - Kudüm tavâfı yapmak.
6 - Farz ve vâcib tavaflar dışında çokca tavaf yapmak.
7 - Sa'y yaparken iki yeşil direk arasında koşmak.
8 - Zilhicce'nin 8. günü Mina'ya çıkıp orada gecelemek.
9 - Arefe günü güneş doğduktan sonra Arafat'a çıkmak.
10 - Müzdelife'den Mina'ya güneş doğmadan önce dönmek.
11 - Kurban bayramının gecelerini Mina'da geçirmek.
12 - Müzdelife'de gecelemek.
13 - Mina'da cemrelere taş atarken sırayı gözetmek
14 - Arafat'ta huzur ve huşu' içinde Allah'a dua edip yalvarmak.
15 - Kurban bayramının birinci günü Mina'da ilk taş atmayı güneşin doğuşu ile
öğle vakti arasında yapmak.
16 - Tavaflardan sonra Zemzem kuyusuna gidip su içmek.
17 - Hacer-i Esved'i öpmek veya istilâmda bulunmak.
Haccın Âdâbı Nelerdir?
Haccın edebleri çoktur. Önemli bazıları şunlardır:
1 - Hacı adayının mevcut borçları varsa hacca gitmeden evvel onları ödemesi.
2 - Tecrübeli ve bilgili kimselerle konuşup onlardan bilgi almak. Haccın fiil
ve hareketlerini güzelce öğrenmek.
3 - Dargın olduğu kimselerle barışıp helâllaşmak.
4 - İbadetlerindeki noksanlarını tamamlayıp gidermek. Kaza namazları ve kaza
oruçları varsa onları yerine getirmek.
5 - Günahlarından samimi ve hâlis bir niyetle tevbe etmek.
6 - İyi bir arkadaş edinmek.
7 - Akraba ve dostlarla vedalaşmak ve dualarını istemek.
8 - Evden yolculuğa çıkmadan evvel iki rek'at namaz kılmak.
9 - Hacdan dönüşte evde iki rek'at namaz kılmak.
10 - Evden sevinçle çıkmak ve yolda zamanı dua ile, zikirle geçirmek.
11 - Evden çıkarken Besmele çekip Âyete'l-Kürsî'yi, İhlâs'ı ve Muavvizeteyn'i
okumak.
12 - Elde emanetler varsa sâhiplerine iade etmek.
13 - Fakirlere bol bol sadaka dağıtmak.
14 - Daima abdestli bulunmaya gayret etmek.
15 - Haremeyn'de hiç olmazsa bir hatim indirmek.
* * *
İHRAM
İhram Nedir?
İhram haccın ve ömrenin sıhhat şartıdır. İhrama girmeden hac ve ömre yapılamaz.
İhram, hac ve ömre yapmak niyetiyle, serbest olduğu zaman kendisine helâl olan
bâzı şeyleri haram kılmak demektir.
İhramın şartı, hacca veya ömreye niyet edip telbiye getirmektir. İkisi birlikte
yapılmalıdır.
İhrama Nerede Girilir?
Kâbe merkez olmak üzere bunun yaklaşık olarak 10 ve 15 km.lik mesafelerle çevrili
bölgesine harem denilir ki bu bölge özel sınırlarla işaretlenmiştir.
Harem çevresinde 5 yer vardır ki hacı adaylarının bu yerleri ihramsız olarak
geçmeleri yasaktır. Bu yerlere mîkat denir. Mîkat yerleri ile Harem hududu arasında
kalan bölgeye ise, Hıll adı verilir.
Hacı adayları mîkata varmadan önce de ihrama girebilirler. Önceden ihrama girilmemişse,
mutlaka mîkatlarda veya o mîkatların hizasında ihrama girilmelidir.
Mîkatta ihrama girilmeden geçilirse ceza olarak bir kurban kesmek veya tekrar
geri dönüp mîkattan ihrama girmek gerekir.
Mikatlar
İhramsız geçilmesi câiz olmayan 5 mîkat şunlardır:
1. Zü'l Huleyfe: Mekke'ye Medine istikametinden gelenlerin mîkatıdır. Resûlüllah
Efendimiz Veda Haccında ihrama buradan girmiştir. Bugünkü adı Ebyar-ı Ali'dir.
Mekke'ye en uzak mîkat budur, Medine'ye 11, Mekke'ye ise 450 km. mesafededir.
2. Zâtü Irk: Iraklıların ve Irak yönünden gelenlerin mîkatıdır.
3. Cuhfe: Şam'dan ve Şam yönünden gelenlerin mîkatıdır. Mekke'ye 187 km. mesafededir.
Türkiye'den gidenlerin mîkatı budur.
4. Karn veya Karnü'l Menâzil: Necid bölgesinde oturanlarla bu yönden hacca gidenlerin
mîkatıdır. Mekke'ye mesafesi 94 km. dir.
5. Yelemlem: Yemen'den ve Yemen yönünden gelenlerin mîkatıdır. Mekke ile arası
54 km. dir. En yakın mîkat budur.
Kızıl Deniz, Süveyş tarafından gelenler Cuhfe yakınındaki Rabığ hizasında ihrama
girerler. Geliş istikametine göre Cidde de mîkat sayılmaktadır. Rabığ Mekke'ye
yaklaşık 200 km. mesafededir.
Eğer yasaklarına riayet edebileceğine güveniyorsa hacı adayının mîkata varmadan,
hatta hac için yola çıkarken ihrama girmesi daha faziletlidir.
Kendi mîkatını ihramsız geçen bir kimse başka bir mîkattan da ihrama girebilir.
Fakat kendi mîkatında ihrama girmek daha faziletlidir.
Mevcut bu 5 yoldan değil de başka yol ve istikametlerden Mekke'ye girmek isteyenler,
bu 5 mîkatın herhangi birinin hizasından ihrama girebilirler. Hava ve deniz
yolculuklarında da durum böyledir.
Mekkelilerin hac için mîkatları Harem'dir. Ömre için ise, Hill'dir. Yani Mekke'de
oturanlar, ömre için ihrama gireceklerinde Harem hududundan çıkıp Hill bölgesinin
herhangi bir yerinde ihrama girerler.
İhrama Nasıl Girilir?
İhrama girileceği zaman gusledilir, gusletmek imkânı yoksa abdest alınır. İhrama
girerken yapılacak gusül sünnet-i müekkededir. Bu gusül, hadesten taharet için
değil, maddî temizlik içindir. Bu bakımdan hayız ve nifas hâlindeki kadınlar
bile gusledebilirler.
Tam bir temizlik için, ayrıca tırnaklar kesilir, bıyıklar kısaltılır, koltuk
altları ve kasıklar traş edilir.
Bu temizlikleri yolda ihrama girerken yapmak imkânı olmayacaksa, evde yola çıkmadan
evvel yapmak lâzımdır.
Bundan sonra ayakkabılar ve dikişli elbiseler çıkarılır. İzar ve rida adı verilen
iki parçadan ibaret bir örtü ile vücut örtülür. Göbekten diz kapakları altına
kadar sarılarak giyilen parçaya izar ve belden yukarı omuzlar üzerine alınana
da rida denilir. Bu örtülerin beyaz ve yeni olması güzeldir. Yeni olmasa bile
temiz olması şarttır.
Kadınlar el ve yüzleri -saçları görülmemek kaydıyla- açık olarak günlük kıyafetleriyle
ihram vaziyeti alırlar.
Sonra güzel kokulardan bir koku sürünür. Ancak kokunun ihrama girdikten sonra
vücutta veya elbisede renk ve izi kalmamalıdır. Kokusu kalabilir.
İhrama sarılıp kokulandıktan sonra iki rek'at namaz kılınır. Vakit kerahet vakti
ise namaz kılınmaz. Kılınan bu namaz, sünnettir. Birinci rek'atında Fâtiha'dan
sonra Kâfirûn sûresini, ikinci rek'atta da İhlâs sûresini okumak faziletlidir.
Namazın sonunda Allah'tan hac için yardım ve kolaylık istenir.
"Allahümme innî ürîdü'l-hacce fe-yessirhü lî ve tekabbelhü minnî."
Yani, "Allahım, hac etmek istiyorum, onu bana kolaylaştır ve benden kabul
buyur" diye dua edilir.
Bu ömresiz sadece hac yapmak niyetiyle ihrama girildiği takdirdedir. Temettü
haccı yapmak isteyenler hacca değil ömreye niyet ederler. Kıran haccı yapmak
istiyenler ise, ömre ile haccı birlikte niyet ederler.
Bu niyet ve duayı müteâkip telbiyeye başlanır. Telbiyenin sözlerini daha önce
yazmıştık.
Telbiye, hacının Allah'ın emrine âmâde ve onu yerine getirmek için can attığını
ifade eder. "Buyur Allahım, emrine âmâdeyim" demektir. Böylece ihrama
girilmiş olur. Artık yol boyunca Peygamber Efendimize bol bol salâvatlar getirilir,
dualar yapılır; zikir, tesbih ve tehlilde bulunulur. Farz namazların ardından
da çokça telbiye getirilir. Telbiyeleri yüksek sesle söylemek, erkekler için
müstehabtır; kadınlar ise seslerini yükseltmeden söylerler.
İhramlıya Yasak olan Hususlar Nelerdir?
İhramlı kimseye bazı hususlar haram, bazı hususlar da mekruhtur. Şöyle ki:
1 - Ailesi yanında olanların hanımıyla cinsî münasebette bulunmaları veya cinsî
yaklaşmaya sebeb olabilecek söz, fiil ve hareketlerde bulunmaları haramdır.
2 - Kafiledeki arkadaşlarıyla, kafile idarecisi veya vasıta şoförleriyle kavga
etmek, yersiz münakaşa ve mücadelede bulunmak, sövüp saymak, hakaret etmek de
haramdır.
3 - Avlanmak veya bir avcıya işaretle bile olsa yardımda bulunmak haramdır.
Ancak deniz avı serbesttir.
4 - Harem dahilinde bulunan yeşil otları koparmaktan, çiğneyip ezmekten, budamaktan
ve zararsız hayvanları öldürmekten de sakınmalıdır.
5 - İhramlı iken koku sürünmek, traş olmak, tırnaklarını kesmek veya vücudunun
herhangi bir yerinden kıl koparmak da haramdır. Bu bakımdan başın kaşınmaması
gerekir. Çünkü saç dökülebilir. Fakat saçı dökmeden hafifçe kaşımada bir mahzur
yoktur.
6 - Başa takke giymek veya sarık sarmak da haramdır. Ancak başa değdirmeden
sıcaktan korunmak için başın üstünde şemsiye taşınabilir.
7 - Pantolon, palto, mintan gibi dikişli elbiseler giymek de haramdır. Ancak
erkeklerin üşüdüğü için veya başka bir zarurete binaen dikişli elbiseleri sırtlarına
almalarında bir mahzur yoktur. Dikişli elbiseden kasıt, vücud ölçülerine göre
dikilmiş gömlek, pijama gibi elbiselerdir. Peştemal şeklindeki ihramların kenarındaki
dikişlerin zararı yoktur, sökülmesi gerekmez.
8 - Vücudun neresine olursa olsun, ihramlı kimsenin kına sürmesi câiz değildir.
9 - Çorap ve ayakkabı giyilmesi de câiz değildir.
İhramlıya Mübah Olan Hususlar Nelerdir?
1 - İhramlının kan aldırması..
2 - Kıl koparmadan vücudun herhangi bir yerini veya başını kaşıması..
3 - Kirlerden temizlenmek için başını veya vücudunu yıkamak da mübahtır. Bu
esnada kokusuz sabun da kullanılabilir.
Yalnız, başında bit, pire gibi parazitler varsa, onları öldürmek câiz değildir,
tutup yere atabilir.
4 - Sıcaktan korunmak için bir ağaç, ev, çadır altına sığınılabileceği gibi,
şemsiye de taşınabilir. Yeter ki şemsiye başa değdirilmesin. Bir anlık dokunmanın
ise, bir zararı yoktur.
5 - Kemer takmak, silâh kuşanmak, yüzük ve saat takmak, kokusuz sürme çekmek
de ihramlıya mübah olan hususlardandır.
Ayağa, topukları ve üzeri açık nalın şeklinde bir ayakkabı giymek de câizdir.
İhramdan Nasıl Çıkılır?
İhramdan çıkmak için erkekler saçlarını ya ustura ile traş ettirirler veya en
az parmak uçları kadar 1,5-2 santim kısalttırırlar. Başı traş ettirmek, kısalttırmaktan
efdaldir.
Kadınlar ise traş olmazlar, uçlarından kısaltırlar.
Böylece ihramdan çıkılmış olur..
* * *
TAVÂF
Tavaf Nedir?
Tavaf, lügatte, bir şey'in etrafında dolanmak demektir. Dinî mânası ise, Kâbe'nin
etrafında 7 kere dolanmak demektir. Kâbe'nin etrafında her bir devire şavt denir.
7 şavt bir tavaf olur.
Tavafın Vâcibleri Nelerdir?
1. Tavafa Hacer-i Esved'den başlamak.
2. Tavafı Kâbe'yi sol tarafına alıp rükn-ü Irakî yönüne ilerleyerek yapmak.
3. Özürlü değilse tavafı yürüyerek yapmak.
4. Tavafı Hatîm denen Kâbe etrafındaki duvarın dışından yapmak.
5. Tavafta bulunurken abdestli olmak.
6. Tavaf bitince iki rek'at namaz kılmak.
Tavafın vâciblerinden herhangi birinin terki, cezayı gerektirir. Tavaf yeniden
yapılırsa ceza düşer.
Tavafın Sünnetleri Nelerdir?
1 - Sadece Kudüm ve Ziyaret tavafına mahsus olmak üzere tavafın ilk üç şavtında,
belden yukarı sarılan ihramın bir ucunu sağ koltuk altına, diğer ucunu da sol
omuz üzerine alarak sağ omuzu çıplak bırakmak. Buna ıztıba denir.
2 - Yine sadece Kudüm ve Ziyaret tavafına mahsus olmak üzere tavafın ilk üç
şavtında erkeklerin remel denen omuzları silkerek çalımlı yürümeleri..
3 - Tavafın her şavtında Hacer-i Esvedi mümkünse öpmek, değil ise uzaktan istilâm
etmek. İstilâm, Hacer-i Esved'i selâmlamak demektir.
4 - Tavaf namazından sonra Makam-ı İbrahim arkasında dua etmek.
Tavafın sünnetlerinin mazeretsiz terki mekruhtur. Fakat mazeretsiz de terkedilmiş
olsa cezayı gerektirmez.
Tavaf Nasıl Yapılır?
Önce farz, vâcib, nafile tavaflardan hangisi yapılacaksa ona niyet edilir. Her
tavafın yapılışı aynıdır. Fark, sadece farz, vâcib ve sünnet oluşundadır. Bu
bakımdan niyette, yapılacak tavafın nevî belirtilir.
Tavafa niyetten sonra, doğruca Hacer-i Esved'in bulunduğu yere gidilir. Mümkün
olduğu takdirde başkasına eziyet vermeksizin eller Hacer-i Esved üzerine konur
ve taş öpülür. Yaklaşıp öpmek mümkün olmadığı takdirde, yalnız el sürülür, bu
da mümkün olmazsa Hacer-i Esved'e karşı durulup ellerin içi taşa doğru gelmek
üzere eller kaldırılır ve tekbir, tahmid ve salâvat getirilir. Daha sonra el
içleri öpülerek yüzlere sürülür. Bu fiile istilâm denir. Sevab bakımından istilâm
ile Hacer-i Esved'i öpmek arasında bir fark yoktur. İstilâmda şu duâ okunur:
Bismillâhi vallâhü ekber, Allahümme îmanen bike ve tasdîkan bi-kitâbike ve vefâen
bi-ahdike ve't-tibâan li-sünneti nebiyyike sallâllahü aleyhi ve sellem.
"Allah'ın adıyla.. Allah en büyüktür. Allahım! Sana iman ederek kitâbını
tasdîk, ahdine vefâ ve Peygamberinin sünnetine uyarak.."
Bundan sonra Kâbe sol tarafa alınarak etrafında dönülmeye başlanır. Hacer-i
Esved'den başlanıp yine Hacer-i Esved'e gelinen her dönüşe bir şavt denir. Bir
tavaf, 7 şavttan ibarettir. Tavafın ilk üç şavtında erkekler sağ omuzlarını
açarak ve pehlivanlar gibi omuzlarını silker bir vaziyette canlı ve çalımlı
bir yürüyüşle yürürler. Omuz açmaya ıztıba, canlı çalımlı yürümeye de remel
denir. Iztıba ve remel yapılması sünnettir ve sadece ziyaret ve kudüm tavaflarında
yapılır. Diğer tavaflarda yapılmazlar.
Tavaf, Hatîm'in arkasından yapılır. Aslen Kâbe'den olup sonra dışarıda bırakılan
ve yarım ay şeklinde çevrelenen yere Hatîm denir. Bu kısım Kâbe'den sayıldığı
için, tavaf bunun dışından yapılmaktadır.
Kâbe'nin kapısında ve köşelerinin herbirinde dualar okunur, salât ü selâm, tekbir
ve tehliller getirilir.
Kâbe'nin 4 köşesi vardır ki bunlara rükün denir. Hacer-i Esved'in bulunduğu
rükünden sonra sağdan sola doğru sırası ile Rükn-i Irakî, Rükn-i Şâmî ve Rükn-i
Yemanî gelir. Rükn-i Yemânî'nin istilâm edilmesinde bir beis yoktur. Diğer iki
rükün istilâm edilmezler.
Hacer-i Esved'e her uğrandıkça mümkünse öpülür veya el sürülür. Mümkün değilse
istilâm yapılır. Sonra tekrar tavafa devam edilir. Kâbe etrafında 7 dönüş (7
şavt) tamamlanınca, Hacer-i Esved istilâm edilerek tavaf tamam edilmiş olur.
Bundan sonra yer bulunduğu takdirde Makam-ı İbrahim'de, yer bulunamazsa Mescid-i
Haram'ın münasip bir yerinde iki rek'at tavaf namazı kılınır. Bu namaz vâcibdir.
Birinci rek'atta Kâfirûn, ikinci rek'atta ise İhlâs sûreleri okunur.. Bu namaz
da, kerahet vakitleri dışında kılınır. Bu bakımdan ikindiden sonra tavaf eden
kimse akşam namazını bekler. Akşamın farzından sonra tavaf namazınını kılar,
sonra akşamın sünnetini kılar.
Resûlüllah Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde tavaf namazı kılan kimselerin
bir köle âzad etmiş kadar ecir ve sevab alacaklarını belirtmiştir.
Tavaf namazını bitirdikten sonra, Kâbe-i Muazzama'ya yönelerek ayakta ihlâs
ve samimiyetle dualar edilir.
Sonra Zemzem kuyusuna gidilip şu dua okunarak su içilir:
"Allâhümme innî es'elüke rızkan vâsian ve ilmen nâfiân ve şifâen min külli
dâin.."
"Allahım, senden geniş rızık, faydalı ilim ve her türlü hastalıklardan
da şifa dilerim.."
Kaç Çeşit Tavaf Vardır?
5 çeşit tavaf vardır:
1 - Ziyaret tavafı: Haccın rüknünden biri olan farz tavaftır. Yapılış zamanı,
Kurban bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren ömrün sonuna kadardır.
Ancak bu tavafın, Kurban bayramı günleri içinde yerine getirilmesi vâcibdir.
Tamamıyla terki hâlinde, hac bozulur, bâtıl olur.
2 - Kudüm tavafı: Mekke'ye ayak basıldığı zaman yapılan sünnet bir tavaftır.
Hariçten Mekke'ye gelenler tarafından yapılır.
3 - Vedâ tavafı: Bu tavaf vâcibdir. Buna Sader tavafı, Vâcib tavaf, Kâbe'yi
son ziyaret tavafı adı da verilir. Mina'daki cemrelerin taşlanması işi bitip
Mekke'ye dönüldükten sonra, Mekke'den memlekete dönmek istendiğinde son vazife
olarak Vedâ tavafı yapılır. Mekkelilere bu tavaf vâcib değildir. Hayız ve nifas
hâlindeki kadınlar için de, vâcib olmaktan çıkar, üzerlerinden sâkıt olur.
4 - Ömre tavafı: Ömrenin rüknü olan tavaftır. Bu tavaf yapılmadan ömre yerine
getirilmiş olmaz.
5 - Tatavvu tavafı: Farz, vâcib ve sünnet tavafın dışında yapılan nafile tavaflardır.
* * *
SA'Y
Sa'y Nedir?
Sa'y, Kâbe'nin doğusundaki Safâ ile Merve denilen iki tepe arasında koşarak
yürümek demektir.
Sa'y'in Vâcibleri Nelerdir?
1. Sa'y'in tavaftan sonra olması.
2. Sa'yi 7 şavt yapmak. Safâ ile Merve arasında hem gitmek, hem de gelmek birer
şavt sayılır.
3. Sa'yi bizzat yürüyerek yapmak.
4. Sa'ye Safâ'dan başlayıp Merve'de bitirmek.
Sa'y'in Sünnetleri Nelerdir?
1. Tavaftan hemen sonra sa'y'e başlayıp arasını açmamak.
2. Abdesti yoksa abdest almak, sa'y'i abdestli olarak yapmak. Hayız ve nifas
hâlindeki kadının sa'y'i, özründen dolayı kerahetsiz sahihtir.
3. Meyleyn-i ahdareyn adı verilen iki yeşil direk arasında hervele yapmak. Hervele,
koşma ile yürüme arasında bir yürüyüş tarzıdır ki, buna canlı, hararetli yürüyüş
de diyebiliriz. Hanımlar hervele yapmazlar.
4. Sa'y esnasında tekbir, tehlil ve salâvat getirmek. Dua etmek.
5. Her şavtta Safâ ile Merve'de yüzünü Kâbe'ye dönüp tekbir, tehlil ve dua etmek.
(Duada elleri semaya kaldırmak müstehabdır.)
Sa'y Nasıl Yapılır?
Tavaf namazını kılıp Zemzem suyunu da içtikten sonra, sa'y yapılmak isteniyorsa,
tekrar Hacer-i Esved'e dönülür, öpülür veya el sürülür, yahut da bunlar mümkün
olmazsa uzaktan istilâm edilir. Sonra Safâ'ya çıkmak üzere Mescidden dışarı
çıkılır. Her kapıdan Safâ'ya çıkılabilir, fakat Safâ kapısından çıkılması daha
iyidir. Sol ayakla mescidden çıkılır, Safâ tepesine gidilir. Orada Kâbe'ye yönelik
olarak eller havaya kaldırılır ve üç defa tekbir getirilir; tehlil, tahmid getirilir
ve salâvatlar, istenen dualar yapılır.
Sonra sa'y etmeye niyet edilerek Merve'ye doğru vekarla yürünmeye başlanır.
Yeşil renkli iki direk arasına varınca hervele yapılır. Yani, koşma ile yürüme
arasında çalımlı çalımlı yürünür. Direkler geçilince yine normal olarak vekarla
yürünür. Merve tepesine varılır. Burada da Kâbe'ye karşı durulur. Safâ'daki
gibi tekbirler getirilir, tahmid, tehlil ve dualar okunur. Böylece sa'y'in bir
şavtı tamamlanmış olur. Sonra aynı şekilde Safâ'ya geri dönülür. Gidiş dönüş
yolları ayrı ayrıdır. Her şavtta
iki yeşil direk arasında hervele yapılır. Yedinci şavt Merve'de tamamlanır.
Böylece Safâ'dan Merve'ye 4 gidiş, Merve'den Safâ'ya 3 dönüş yapılmış olur.
Safâ'dan Merve'ye gidiş bir şavt (devir) olduğu gibi Merve'den Safâ'ya dönüş
de bir şavttır.
Sa'y tavaftan sonra yapılır. Tavaftan önce yapılan sa'y'ın iadesi gerekir.
* * *
ARAFAT'DA VAKFE
Vakfe Nedir?
Mekke civarındaki Arafat dağının bulunduğu yerde bir miktar durmaya vakfe denir
ki haccın rükünlerindendir. Bu rükün yerine getirilmeden hac bozulur, sahih
olmaz. Bu sebeble Peygamberimiz: "Hac, Arafat'tır" buyurmuştur.
Vakfenin şartı vakittir. Vakitten kasıd ise, Zilhicce'nin 9. günü yani arefe
günü öğleden itibaren Kurban bayramının 1. günü fecrin doğuşuna kadar olan süre
içinde Arafat'da bir müddet bile olsa bulunmaktır. Bu süre içinde Arafat'a ulaşamayanların
haccı bâtıl olur, bozulur. Arafat'da vakfe için niyet şart olmadığı gibi, vakfede
bulunduğu yerin Arafat olduğunu bilmek de gerekmez. Yeter ki vakit içinde orada
bulunsun.
Vakfenin Vâcibleri Nelerdir?
Arafat'a gündüzden gelenler için, orada güneş batıncaya kadar kalmak, güneş
batmadan bir tarafa ayrılmamak vâcibdir. Gece gelenler için bu vâcib düşer.
Vakfenin Sünnetleri Nelerdir?
Vakfenin başlıca sünnetleri şunlardır:
1 - Vakfe için gusletmek.
2 - Hacıların o günkü öğle ve ikindi namazlarını öğle vaktinde birleştirerek
kılmaları (cem'-i takdim).
3 - Vakfeyi bu namazın akabinde yapmaya başlamak.
4 - Oruçlu olmamak.
5 - Abdestli bulunmak.
6 - Kalb ve ruhu dünyevî meşgale ve düşüncelerden uzak bulundurmak.
7 - Elleri açık olarak havaya kaldırıp bol bol tekbir, tesbih ve salâvatta bulunmak.
Kendisi, ana-babası, yakınları ve bütün mü'minler için bol bol dua etmek.
8 - Vakfe esnasında kıble istikametine yönelmek.
Vakfenin ayakta yapılması şart değildir. Oturarak da yapılabilir. Fakat özür
yokken oturarak yapmaktan, ayakta yapmak daha faziletlidir.
Vâcib olan, Arafat'da vakfenin, gündüz güneş batıncaya kadar yapılmasıdır. Mazeretsiz
olarak vakfeyi geceye bırakmamalıdır.
Arafat vâdisinin Urene vadisi dışında her yerinde vakfe yapılabilir. Urene vadisi,
Arafat bölgesinden değildir. Burada bulunan Nemire mescidinin güney kısmı da
vakfe dışında kalmaktadır. Vakfenin Cebel-i Rahme denilen tepenin eteklerinde
yapılması ise sünnettir.
* * *
AREFE GÜNÜNDEKİ RAHMET TECELLİSİ
"Şeytanın arefe gününden başka bir günde, daha zelil, daha hakir, daha
küçük ve daha öfkeli olduğu görülmemiştir. Bu, Allah'ın rahmetinin inmesinden
ve Allah'ın büyük günahları bağışlamasından dolayıdır." (Malik)
Hadiste, Arefe gününde, Allah'ın rahmetinin, af ve mağfiretinin azamî boyutlarda
tecelli edeceği ifade edilmektedir. Öyle ki, Allah en büyük günahları bile o
gün bağışlayacaktır.
Bu yüzden Arefe günü, şeytanın zillet günüdür. Öfkesinden kahrolduğu, tüm yaptıklarının
boşa çıktığı vaveylâ zamanıdır.
*
Arefe günü, öyle yüce bir gündür ki, kim bu günde kulağına, gözüne ve diline
sahip olursa bağışlanır. (Ahmed)
*
Arefe günü, Allah Teâlâ, kullarına rahmetiyle tecelli eder, sonra meleklerine
karşı onlarla övünür. (İbn-i Mace)
* * *
ŞEYTAN TAŞLAMA (REMY-İ CİMAR)
Remy-i Cimar Ne Demektir?
Cemre adı verilen yerlere ufak taşlar atmak demektir. Buna dilimizde Şeytan
Taşlama denir.
Mina'da taş atılacak üç yer vardır. Bunlar da:
1. Cemre-i suğra (Küçük şeytan).
2. Cemre-i vusta (Ortanca şeytan).
3. Cemre-i akabe (Büyük şeytan).
adını taşımaktadır.
Kurban bayramının 4 günü boyunca buralara taş atmak, haccın vâcibleri arasında
gelmektedir.
Şeytan Nasıl Taşlanır?
Birinci gün, yani, Kurban bayramı günü sadece Cemre-i Akabe'ye taş atılır. Sünnet
olan güneşin doğuşundan öğleye kadar olan süre içinde taşları atmaktır. Öğleden
sonra akşam güneş batıncaya kadarki süre içinde de atılması câizdir.
İkinci, üçüncü ve dördüncü günler ise, bütün cemreler taşlanır. Önce Cemre-i
Suğrâ'dan başlanır. Sonra vusta, sonra akabe taşlanır. Böylece atılan toplam
taş sayısı 70 olur. Ancak bayramın 4. günü şafak sökmeden Mina'dan ayrılanlara,
4. günün taşlarını atmak, vâcib olmaktan çıkar. Bu durumda onların attıkları
taş sayısı, 49 olmuş olur.
Bu günlerde taşların, öğle ile akşam arasında atılması sünnettir. Güneş battıktan
sonra atılması ise mekruhtur. Öğleden önce de taşlama yapılmaz.
Atılan taşların fasulye büyüklüğünde olması gerekli ise de, daha büyük ve daha
küçük olmaları da câizdir.
Her cemreye sağ el ile yedi taş atılır. Yedi taşı avuca alıp bunları toptan
atmak, bir taş yerine geçer. Bunun için 6 taş daha atmak gerekir.
Atılan taşların yıkanmış ve temiz olması şarttır. Pis olduğu bilinen taşı atmak
caizse de, mekruhtur. Taşları Müzdelife'den yahut yoldan almak müstehabdır.
Cemrelerin yanından taş alıp atmak câiz ise de mekruhtur.
Taş, başparmak ile işaret parmağı arasına alınarak atılır. Cemrenin yanına gidip
de taş cemrenin üstüne konsa, bu kifayet etmez. Mutlaka atılması şarttır.
Taşların, vadinin aşağısından yukarı, Mekke'ye doğru gidilerek atılması sünnettir.
Taşları 3,5-5 metre mesafeden atmak gereklidir.
Taşların cemre üzerine veya yakınına düşmesi lâzımdır. Taşlar 1,5 metreden daha
uzağa düşmemelidir. Uzağa düşen taş yerine, yenisi atılmalıdır.
OKUMA PARÇASI: ZEMZEM
"Zemzem suyu, içildiği niyete göre faydalı olur.
Onu şifa bulmak için içmişsen, Allah sana şifa verir.
Doymak için içmişsen Allah seni doyurur.
Susuzluğunu gidermek için içmişsen, Allah susuzluğunu giderir.
O, Cebrail (as)'ın kazıp çıkardığı ve Allah'ın İsmail Peygamberi suladığı bir
sudur. (Darekutnî)
Zemzem'i eûzü-besmele çekerek korunma niyeti ile içersen, Allah seni korur."
(Hakim)
Hz. Hacer ile oğlu İsmail, Mekke vadisinde birlikte yaşayıp gidiyorlardı.
Hz. Hacer çocuğu acıktıkça süt emziriyor, susadıkça yanlarındaki su kırbasından
su veriyordu. Kendisi de kocasının bıraktığı hurmalarla idâre ediyordu. Bir
süre sonra kırbalarındaki su bitti. Susuzluktan kendisinin sütü de kesildi.
Küçük İsmail açlıktan ve susuzluktan ağlayıp sızlamaya başladı. Kumlar üzerinde
yuvarlanıp duruyordu. Hz. Hacer, çocuğunun bu acıklı hâlini görmeye dayanamıyarak,
etrafta su aramaya çıktı. Güneş bütün sıcaklığıyla yeryüzünü kavuruyor, kumlar
ve taşlar sıcaktan yanıyordu. Hacer, yürüye yürüye Safâ tepesinin bulunduğu
yere geldi. Etrafta su verecek bir kimse bulabilir miyim acaba diye tepeye çıktı,
etrafa göz gezdirdi. Fakat uçsuz bucaksız çölde kimsecikler görünmüyordu. Hüzünlü,
fakat Allah'a güven duygusu içinde tepeden indi. Ayağı takılmasın diye uzun
eteğini toplayarak sür'atle koşmaya başladı. Vadiyi geçip birşeyler bulurum
ümidiyle Merve tepesine geldi. Tepeye çıkıp orada da biraz durdu. Etrafa göz
gezdirdi. Fakat ortalıkta yine hiç kimse görünmüyordu.
Hz. Hacer, etrafta su veya herhangi bir kimse bulurum ümidiyle 7 kere Safâ ile
Merve tepelerinin arasında koşarak gitti geldi.
Hac'daki sa'y ibâdeti, işte bu hâdiseyi hatırlatır bizlere. Hacılar, Safâ ile
Merve arasında 7 kere gidip gelirler.
Hz. Hacer bu gidiş gelişlerin sonucusunda, Merve tepesine çıkınca, bir ses işitti.
Bir an için hayal gördüğünü, yanlış işittiğini sandı. Bütün varlığıyla dikkat
kesildi.
Aynı sesi ardarda birkaç kere işitti. Hayal olmadığını anladı. Ses gaybdan geliyordu.
Allah'ın bir yardımı olabilirdi. Bu ümidle:
ğer maksadımı biliyorsan ve yardım da edebilirsen yardım et.." diye seslendi.
Birden sesin geldiği tarafta bir insan ortaya çıktı. Bu, insan sûretine girmiş
bir melekti. Ayağıyla durduğu yeri kazıyor, kazılan yerden de gür bir şekilde
su akıyordu.
Hz. Hacer, suyu görünce sevincinden şaşkına döndü. Belki akan su az olur da
yetmez diye düşündü. Su kaynağının etrafını toprakla çevirip bir havuz yapmaya
çalıştı. Bir damlanın bile boşa akmasını istemiyordu. Bir yandan suyu avuç avuç
alıp kırbasına dolduruyor, bir yandan da, "zem, zem" yani, "dur,
dur, akma" diyordu.
Sevgili Peygamberimiz demiştir ki:
"Allah, İsmail'in anasına rahmet etsin. O, Zemzem'i kendi hâline bıraksaydı
da, etrafını çevirip avuçlamasaydı, Zemzem kıyâmete kadar akan bir ırmak olurdu."
*
Hz. Hacer, akan sudan bol bol içti. Sonra oğlu İsmail'in yanına döndü. Onu emzirerek
güzelce doyurdu. İnsan sûretine girmiş olan melek, Hz. Hacer'i teselli ediyor,
üzünün ilk mâbedi Kâbe vardır. Uzun zamandır izi kaybolmuş olan bu mâbedi, bu
çocukla babası birlikte yeniden inşâ edeceklerdir. Allah, bu çocuğun neslini
ve âilesini hiçbir zaman kesmiyecek, kıyâmete kadar koruyup devam ettirecektir."
diyordu.
Bu sözleriyle, Hz. İsmail'in mübarek ve kudsî bir nesle sâhip olacağını haber
veriyordu.
Meleğin verdiği haber gerçekleşecekti. Çünkü Kâinatın Efendisi, sevgili Peygamberimiz,
onun neslinden gelecekti.
* * *
HAC İLE İLGİLİ OLARAK İŞLENEN SUÇLAR ve CEZALARI
Haccın Bozulmasına Sebeb Olan Fiiller Nelerdir?
2 sebebden dolayı hac bozulur:
1 - Arefe günü öğleden itibaren bayramın 1. günü fecir vaktine kadar olan süre
içinde Arafatta vakfe yapılmazsa hac bozulur.
2 - Arafatta vakfeden evvel ailesi ile cinsî münasebette bulunmak da haccı bozar,
ifsad eder.
Bu iki sebebden dolayı haccı bozulan kimse, ertesi sene kazâ ederek haccını
tamamlar.
Haccı bozulan kimse, "nasıl olsa haccım bozuldu" diyerek kalan hac
vazifelerini yapmamazlık edemez.
Cinsî münasebet (cima') sebebiyle hacları bozulan karı-kocanın her ikisine de,
ceza olarak en az birer koyun kesmeleri vâcib olur.
Arafatta vakfeden sonra cima' yapılırsa hac bozulmaz, her ikisine de birer deve
kurban etmek ceza olarak gerekir.
Traş olup ihramdan çıktıktan sonra daha ziyaret tavafını yapmadan cima' edilirse,
ceza olarak bir koyun kesilmesi gerekir.
Ziyaret tavafı yapıldıktan sonra cima' yapılmasında ise, bir mahzur ve ceza
yoktur.
Ceza Kurbanı Kesilmesini Gerektiren Fiiller Nelerdir?
* Cinsî münasebete yol açabilecek, öpme, okşama gibi fiillerden dolayı hac bozulmaz,
ancak bir ceza kurbanı kesmek vâcib olur.
İhtilâm olmaktan dolayı bir ceza gerekmez. Gusledilerek temizlenilir.
* El, yüz, kol gibi bir uzvun bütününe koku sürmek de, bir ceza koyununu gerektirir.
* Başının tamamına veya yarıdan fazlasına kına sürmek.
Tam bir gün veya tam bir gece dikişli elbise giymek veya başını sarık, takke
gibi bir şeyle örtmek.
Koltuk altlarından birini veya ikisini veya ensesinin tamamını traş etmek.
El ve ayak tırnaklarının tamamını bir başlayışta ve aynı yerde kesmek gibi hususlar
da ceza kurbanı gerektirir.
Ayrıca şu hususlar da ceza kurbanını gerektirir:
* Haccın vâciblerinden birini terketmek.
* Kudüm ve Vedâ tavafını cünüp olarak yapmak.
* Ziyaret tavafını abdestsiz olarak yapmak.
* Arafat'tan güneş batmadan inmek.
* Safâ ile Merve arasında sa'yi terketmek.
* Müzdelife vakfesini özürsüz terketmek.
* Şeytan taşlama işlerini terketmek.
* Tertibe riayet etmemek. Meselâ şeytan taşlamadan traş olmak.
* Hastalık veya şiddetli soğuk gibi bir özürle dikişli elbise giyen kimse, yahut
başındaki bir hastalıktan dolayı rahatsız olarak saçlarını kestiren kimse, isterse
bir koyun keser, isterse üç gün oruç tutar, dilerse 6 fakire birer fitre tutarında
sadaka verir.
Sadaka Vermeyi Gerektiren Suçlar Nelerdir?
* Herhangi bir âzasının tamamına değil de bir kısmına koku sürünmek.
* Bir günden az olmak üzere başını örtmek veya dikişli elbise giymek.
* Saç ve sakalının dörtte birinden azını, avret mahalli ve koltuk altlarının
bir bölümünü traş etmek.
* El ve ayak tırnaklarının bir kısmını kesmek.
* Abdestsiz olarak Kudüm ve Vedâ tavafını yapmak. Abdestli olarak tekrar yaparsa
ceza düşer.
* Cemrelere bir taş noksan atmak.
Verilecek sadaka, bir fitre miktarıdır.
Sadakadan Az Bir Şey Vermeyi Gerektiren Suçlar Nelerdir?
Çekirge öldürmektir.
Kıymeti Verilmesini Gerektiren Suçlar Nelerdir?
Av hayvanlarından herhangi bir hayvan öldürüldüğü takdirde, itimada şâyan iki
kişi tarafından hayvanın kıymeti takdir edilir. Bedel bir kurban parasına ulaşıyorsa
kurban alınarak kesilir. Kurban kesmiyerek o para ile yiyecek alıp fakirlere
birer fitre miktarı dağıtmak da olabilir. İsterse her fitre karşılığında bir
gün oruç da tutabilir.
İhrama girdikten sonra Harem'de ve Harem haricinde öldürülen av hayvanları için
gereken ceza aynıdır. Değişmez.
İhramda iken, av hayvanı öldürmek haram olduğu gibi, onu öldürmeye yardımcı
olmakta haramdır.
Av hayvanı olmayan koyun, keçi, sığır, deve, kaz, tavuk, ördek gibi hayvanları
ihramda iken kesmek helâldır.
Harem dahilindeki insanların yeştirdiği cinsten olmayan ve kendi başına yetişip
büyüyen ot ve ağaç gibi yeşilliklerin koparılması, kesilmesi hâlinde bunların
değerleri sadaka olarak dağıtılır. Bedelleri kurban bedelini buluyorsa, kurban
da kesilebilir, fakat oruç tutulmaz.
Kurumuş ot ve ağaç dallarını kırıp koparmakta bir beis yoktur.
İnsan eliyle yetiştirilen, ekilip büyütülen bitkilerin koparılmasından dolayı
ise bir ceza gerekmez.
Kuduz köpek, kurt, kartal, leş yiyen karga gibi hayvanları öldürmekte bu beis
yoktur. Ayrıca yılan, akrep, fare, yaban arısı, karınca, yengeç, karasinek,
sivrisinek, kaplumbağa, kene, kirpi ve kentenkele, solucan gibi yer haşeratını
öldürmekten de bir şey lâzım gelmez.
* * *
HAC NASIL YAPILIR?
Haccın Çeşitleri:
Üç çeşit hac vardır:
1 - Hacc-ı ifrad,
2 - Hacc-ı kıran,
3 - Hacc-ı temettü.
Hacc-ı ifrad, yalnız hac için ihrama girilerek yapılan hacca denir.
Hacc-ı kıran, hac ile ömreyi tek ihram içinde yapmaya denir.
Hacc-ı temettü ise, ömre ve hac için ayrı ayrı ihrama girerek ikisini birlikte
yapmak demektir.
En faziletli hac şekli, Kıran, sonra Temettü, sonra da İfraddır.
Hacc-ı İfradın Yapılışı Nasıldır?
Önce ihram bölümünde anlatıldığı şekilde ihrama girilir ve Mekke-i Mükerreme'ye
dahil olmak için bütün hazırlıklar yapılır.
Mekke'ye gündüz veya gece girmekte fark yok ise de, gündüz girmek hem kolaylık
bakımından daha iyidir, hem de müstebahtır.
Mekke'ye girince önce eşyalar kalınacak yere yerleştirilir. Sonra mümkünse gusledilip,
değilse abdest alınıp tavaf yapmak üzere Mescid-i Haram'a gidilir.
Hayız ve nifas hâlindeki kadınlar, o halde iken tavaf edemezler, tavaftan başka
bütün hac menâsikini yerine getirirler.
Mescid-i Haram'a, mümkünse Benî Şeybe kapısından sağ ayak ile girilir ve girerken
şu dua okunur:
Allahümme hâzâ haramüke ve me'menüke. Kulte ve kavlüke'l-hak: "Ve men dehalehû
kâne âmina.." Allahümme feharrim lahmî ve demî ale'n-nâr ve kınî azâbeke
yevme teb'asü ibâdek..
Bismillâhi ve alâ milleti resûlillâhi. Elhamdü lillâhillezî bellegani beytehü'l-harâme.
Allahümme'ftah lî ebvâbe rahmetike ve edhılnî fîha ve eğlık annî ebvâbe meâsîke
vecnübni'l-amele bihâ..
Kâbe-i Muazzama ilk görüldüğünde ise Allahü Ekber diye tekbir getirilerek şöyle
dua edilir:
Allâhümme ente's-selâmü ve minke's-selâm fehayyinâ rabbenâ bi's-selâm ve edhılnâ
bi-fadlike ve keremike dâre's-selâm. Allahümme zid beyteke hüden ve teşrîfen
ve ta'zîmen ve tekrîmen ve birren ve mehabeten. Allahümme tekabbel tevbetî ve
ekıl usretî veğfir hatîetî yâ Hannânü yâ Mennân..
Kâbe'yi ilk görünce yapılacak duaların makbûl olacağına dair rivayetler vardır.
Bunun için burada dua edenler: "Yâ Rabbi! Burada ettiğim ve bundan sonra
edeceğim bütün dualarımı kabul buyur" demelidirler.
Buradan başka duaların en çok makbûl olduğu yerler şuralarıdır:
1 - Tavaf yaparken,
2 - Rükn-i Yemânî'nin önünde,
3 - Makam-ı İbrahîm'in orada,
4 - Safâ ve Merve tepelerinin üzerinde,
5 - Safâ ve Merve arasında sa'y ederken,
6 - Mina'da,
7 - Arafat'da,
8 - Müzdelife'de,
9 - Şeytan taşlama ânında,
10 - Mültezem'de. Mültezem, Kâbe kapısı ile Hacer-i Esved rüknü arasında kalan
kısma denir.
11 - Zemzem kuyusunun yanında ve Zemzem içerken.
Kâbe'yi ilk görünce yapılan duâlardan sonra, Kudüm tavâfına niyet edilerek Kâbe'ye
yaklaşılır. Hacer-i esved'in bulunduğu köşeye gidilir. Eğer durum müsaitse Hacer-i
Esved öpülür. Bu mümkün olmazsa el sürülür. Buna da imkân bulunmazsa hizasında
durularak istilâm edilir.
Haceri Esved'i öpeceğim veya el süreceğim diye onun önünde izdihama sebebiyet
vermek, etrafını ite kaka rahatsız ederek ona yaklaşmaya çalışmak doğru değildir.
Uzaktan istilâm etmek de Hacer-i Esved'i öpmek ve elle tutmak sevabını insana
kazandırır. Bu bakımdan hiç izdihama mahal yoktur.
Bundan sonra tavaf bahsinde anlattığımız şekilde Kâbe 7 kere tavaf edilir. 7.
kere Hacer-i Esved'in önüne gelince Kudüm tavafı tamamlanmış olur. Tekrar Hacer-i
Esved istilâm edilir. Sonra yer bulunursa Makam-ı İbrahim'de, değilse Mescid
dahilinde münasib bir yerde iki rek'at tavaf namazı kılınır. Namazdan sonra
Zemzem kuyusuna gidilip su içilir.
Sonra Safâ ile Merve arasında sa'y edilmek isteniyorsa, tekrar Hacer-i Esved'e
dönülüp istilâm edilir. Sonra Safa tepesinde gidilmek üzere Mescidden dışarı
çıkılır. Sa'y bahsinde anlattığımız şekilde Safâ ile Merve arasında 7 kere gidip
gelinir. Böylece sa'y de yapılmış olunur.
Sa'y tavaftan sonra yapılır. Tavaftan önce yapılan sa'y'in iade edilmesi gerekir.
İfrad hac'da, say'in, Kudüm tavafından sonra hemen yapılmayıp Ziyaret tavafından
sonraya bırakılması daha faziletlidir.
Tavaf ve sa'y esnasında imam vakit namazlarına başladığı zaman, tavaf ve sa'y
bırakılarak cemaate uyulur. Sonra bırakılan yerden devam edilir.
Merve'de sa'y tamamlandıktan sonra tekrar Mescide dönülür ve iki rek'at namaz
kılınır.
Sonra Zilhicce'nin 8. günü olan terviye gününe kadar, Mekke'de ihramlı olarak
kalınır. İhramın yasaklarından kaçınılır. Bol bol nafile tavaf yapılır. Mescidde
namaz kılınır. Ancak bu nafile tavaflardan sonra sa'y yapılmaz.
Terviye gününden bir gün önce, yani arefe gününden iki gün önce imam bir hutbe
okuyarak insanlara hac vazifeleri hakkında bilgi verir. Hac esnasında üç hutbe
okunur ki birincisi budur. Diğer ikisi ise, arefe günü Arafat'da okunan hutbe
ile, Arafat'tan döndükten sonra Zilhicce'nin 11. günü Mina'da okunan hutbedir.
Hutbeler imam tarafından öğle namazının ardından okunur. Ancak Arafat hutbesi
öğle namazı kılınmadan evvel okunur.
Terviye günü (arefeden bir gün önce) sabah namazı kılınıp güneş doğduktan sonra
topluca Mina'ya gidilir. Ve orada gecelenir. Mekke'de bulunulduğu sürece ve
yollarda telbiyeye devam edilir. Mina'da gece kalındıktan sonra sabah namazı
erken kılınarak Arefe günü Arafat'a gitmek üzere yola koyulunur. Mina'da gecelemeden
doğruca Mekke'den Arafat'a gidilip orada gecelemek de câizdir. Mina'da geceleyecekken
Mekke'de geceleyip oradan Mina'ya uğrayıp doğruca Arafat'a çıkmak câizse de
mekruhtur.
Arafat'a varılınca, buranın her yerinde durulup vakfe yapılabilirse de Cebel-i
Rahme adı verilen tepecik civarında durmak daha faziletlidir.
Öğle vakti, imam hutbeye çıkar ve müezzin de ezan okur. Ezandan sonra Cumada
olduğu gibi imam hutbesini verir ve insanlara hac görevini hatırlatır. Hutbeden
inince bir ezan ve iki kametle öğle namazı ve ikindi namazı birleştirilerek,
öğle vakti içinde kılınır. İki farz namaz arasında sünnet kılınmaz. Öğlenin
ilk sünneti ise kılınır. İmam-ı A'zam'a göre Arafat'ta öğle ve ikindinin birarada
kılınması sadece cemaatle câizdir. Yalnız başına kılınamaz. İmam-ı Muhammed
ile Ebû Yûsuf'a göre ise, yalnız başına kılanlar dahi, bu iki namazı bir arada
kılarlar.
Namazdan sonra vakfeye çıkılır ve bol bol dua edilir. Dua imamla yapılacağı
gibi, tek başına da yapılabilir.
Gündüz Arafat'ta vakfeye duranlar için, güneş batıncaya kadar vakfeye devam
etmeleri vâcibdir.
Arafat'da yapılacak muayyen bir dua yoktur. Bol bol tekbir getirilir(*). Şu
duanın yapılması da çok daha bulunmuştur:
Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü yuhyî
ve yümît bi-yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr.
Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Duanın en hayırlısı Arefe günü yapılanıdır. Benim söylediğim, benden evvelki
peygamberlerin söylediği en hayırlı söz de: "Lâ ilâhe illâllahü vahdehû
lâ şerîke leh, Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü yuhyî ve yümît bi-yedihi'l-hayr
ve hüve alâ külli şey'in kadîr" sözüdür."
Güneş batınca telâş etmeksizin vekarla Müzdelife'ye dönmek üzere yola çıkılır.
Zaman zaman telbiye, tekbir, tehlil ve tahmid getirilir ve istiğfarda bulunulur.
Güneşin batışından evvel Arafat sahasının dışına çıkmamak kaydıyla izdihamdan
dolayı erkenden hazırlanıp yola koyulmakta bir mahzur yoktur. akşam namazı Arafat'ta
veya yolda kılınmaz. Kılınırsa Müzdelife'de iadesi gerekir. Müzdelife'ye varınca
münasip bir yere inilir. Yatsı vakti girildikten sonra müezzin ezan okuyup kamet
getirir. İmam akşam namazını kıldırır, sonra sünnet kılınmadan tekrar kamet
getirilerek yatsı namazı kılınır. Böylece yatsı vaktinde akşam ile yatsı namazı
birleştirilerek kılınmış olur. Yalnız başına kılan da aynı şekilde bu iki namazı
birleştirerek kılar. Müzdelife'de gecelemek sünnettir. Ancak fecrin doğuşundan
itibaren güneş doğuncaya kadarki süre içinde Müzdelife'de bir an bile olsun
bulunup vakfe yapmak vâcibdir. Bu vakfeyi terketmek cezayı gerektirir.
Müzdelife'de geceleyenler mümkün olduğu kadar geceyi ibâdet, zikir ve dua ile
geçirirler. Bu arada Mina'da şeytan taşlamada kullanmak üzere 70-80 tane taş
toplanır, bunlar yıkanıp temizlenerek atmaya hazır hâle getirilir.
Müzdelife'de fecir ile güneşin doğuşu arasında bir süre vakfe yaptıktan sonra,
gün iyice ağarınca Mina'ya doğru yola çıkılır. Bu gün Kurban bayramının birinci
günüdür ki yevm-i nahr tâbir edilir.
Mina'ya varılınca hemen eldeki ağırlıklar ve eşyalar kalınacak yere konur. Sonra
Mekke'ye gidiş istikametine göre üçüncü cemre olan Cemre-i Akabe'ye varılır.
Daha evvel hazırlanmış olan taşlardan 7 tane bu cemreye atılır. Bu taşların
öğleyin zeval vaktine kadar atılması sünnettir. Güneş batıncaya kadar atılmasında
ise bir beis yoktur. En iyisi izdihama meydan vermemek için acele etmeyip münasib
zamanı kollamaktır.
Kurban bayramının bu birinci günü, sadece Akabe cemresine taş atılır. Taş atma
işlemi bitince kurban kesmek isteniyorsa kurban işi ile meşgul olunur. Hacc-ı
İfrad yapana kurban kesmek vâcib değildir. Nâfile olarak keserse o ayrıdır.
Kurban kesmek istemiyenler, bundan sonra saçlarını traş eder ve kısalttırırlar.
Kıran ve Temettü haccı yapanlara kurban vâcib olduğu için onlar ancak Kurban
bayramı günleri içinde kurbanlarını kestirdikten sonra traş olabilirler veya
saçlarını kısalttırabilirler.
Başı traş ettirdikten sonra bıyık ve tırnakların da kesilmesi müstehabtır. Sakallardan
kesilmez. Kesilirse bir mahzuru da yoktur.
Bu şekilde traş olup veya saçları kısalttıktan sonra, ihram sebebiyle haram
olan herşey, cinsî münasebet hariç, helâl olur.
Traş olduktan sonra aynı günde veya mümkün olmazsa ikinci veya üçüncü günlerde
Mekke'ye gidilip Ziyaret tavafı yapılır. Bu tavaf farzdır ve haccın son rüknüdür.
Ziyaret tavafının yapılmasıyla hac tamam olmuş olur. Tavaftan sonra artık cinsî
münasebet de helâl hâle gelir.
İfrad haccı yapan kimse sa'yini Kudüm tavafından sonra yapmayıp Ziyaret tavafından
sonraya te'hir etmişse, tavafın ardından sa'y yapılır. Yoksa sa'y gerekmez.
Kıran ve temettü haccını yapanlar ise, Ziyaret tavafından sonra da sa'yederler.
Ziyaret tavafı bu şekilde yapıldıktan sonra, tekrar Mina'ya dönülür. Mina'da
gecelenir. Mina'da gecelemek sünnettir. Sebebsiz yere Mina'dan başka yerde gecelemek
mekruhtur.
Kurban bayramının ikinci günü öğleyin zevalden sonra, üç cemreye de taş atılır.
Önce Suğra, sonra Vusta, sonra da Akabe cemreleri taşlanır.
Kurban bayramının 3. günü de aynı şekilde zevalden sonra Şeytan taşlama işine
devam edilir. Böylece taşlamalar tamamlanmış olur. Artık Mekke'ye dönülmesinde
bir mahzur kalmaz. Ancak üçüncü günü de Mina'da geceleyip, 4. günün fecri doğuncaya
kadar Mina'da kalınacak olursa, bu 4. günde de şeytan taşlama işinin yapılması
icabeder.
Taşlama işleri tamamen bitip Mina'dan ayrılındıktan sonra Mekke'ye dönülür.
Mekke'den memlekete dönmek üzere ayrılırken ise, son vazife olarak Kâbe tekrar
ziyaret edilir ve Vedâ tavafı yapılır.
Vedâ tavafı yerine getirildikten sonra iki rek'at tavaf namazı kılınır, sonunda
dua edilir ve Zemzem suyundan içmek üzere kuyuya gidilir. Burada kıbleye karşı
durularak dua yapılır. Zemzem içilir, üst başa dökülür. Eğer durum müsait olursa
tekrar Kâbe'ye gidilip Mültezem denilen Hacer-i Esved ile Kâbe kapısı arasındaki
mevkie yüz ve göğüs konarak sağ el kapıya doğru uzatılır. Allah'tan rahmet dilenir,
gözyaşı dökülür. Bir müddet tahmid, tehlil, tekbir ve salâvat getirdikten sonra
Hacer-i Esved istilâm edilir ve yüz Kâbe'ye doğru dönük olarak mescidden çıkılır,
yolculuk işleri ile meşgul olunur.
Hacc-ı Kıran'ın Yapılışı Nasıldır?
Kıran haccının ömre ile hac için birlikte niyet edip ihrama girmek olduğunu
söylemiştik.
Kıran haccı yapmaya niyetli olan kimse, ifrad haccından farklı olarak ihrama
girerken hac ve ömreye birlikte niyet eder.
Daha sonra Mekke'ye geldiğinde ömre için Kâbe'yi tavaf eder, tavaftan sonra
da ömre için sa'yde bulunur. Bundan sonra ihramdan çıkmadan Kudüm tavafını da
yapar. Hac için sa'yini Kudüm tavafının hemen akabinde yapabilecekleri gibi,
Ziyaret tavafından sonraya da te'hir edebilirler.
Bundan sonra ifrad haccı yapan kimselerin yaptığı bütün şeyler yapılır. İfrad
haccı yapanlardan farklı olarak Kıran haccı yapanlar bir de kurban keserler.
Bu kurban vâciptir. Birinci günü şeytan taşlamadan itibaren Kurban bayramı günleri
içinde kesilmesi gerekir. Bu kurban kesilmeden hacı adayı saçını traş edip veya
kısalttırıp ihramdan çıkamaz.
İşte Kıran haccını yapan kimse, mîkatta ihrama girdikten itibaren kurbanını
kesinceye kadar devamlı ihramda kalır ve haccın bütün yasaklarına riayet eder.
Bundan sonra farz hacda olduğu gibi ziyaret tavafı yapılır. En sonunda da Veda
tavafı yapılarak hac tamamlanmış olur.
Kıran haccı yapana Kârin denir.
Temettü Haccının Yapılışı Nasıldır?
Temettü, hac ayında iki ihramla hac ile ömreyi birlikte ifa eylemek demektir.
Bu şekilde hac edene mütemetti denir.
Temettü haccı yapmak isteyen, ilk önce ömreye niyet ederek ihrama girer.
Meke'ye ilk varınca ömre tavafını ve sa'yini yaparak başını traş ettirir ve
ihramdan çıkar. Kendisine ihram sebebiyle yasak olan şeyler artık helâl olmuş
olur. Bu halde Mekke'de kalır. İhramlı olmadığı için Kudüm tavafı yapması gerekmez.
Hac için ihrama terviye günü veya daha önceki bir gün girer. Daha önce yapmadığı
Kudüm tavafını yapabilir. Şayet yapmazsa sa'yi Ziyaret tavafından sonraya te4hir
etmek zorundadır.
Bundan sonra, Kıran haccı yapanın aynısını yapar.
OKUMA PARÇASI: KÂBE'NİN İNŞÂSI
Kâbe, yeryüzünde inşâ edilen ilk mâbed idi. Hz. Âdem yeryüzüne indikten sonra,
ilk işi meleklerin yardımıyla bu mukaddes binayı yapmak olmuştu Kâbe, zaman
zaman tamir edilerek Nûh tûfanına kadar mâbed görevini sürdürmüştü. Tûfandan
sonra yeri kaybolmuş, varlığından iz ve eser kalmamıştı.
Allah, bu şerefli mâbedin, Müslümanlara kıble olması için ortaya çıkarılıp yeniden
inşâsını Hz. İbrahim ile oğlu İsmail'e nasib edecekti.
Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'in Kâbe'yi inşâları şu şekilde olmuştu:
Hz. İsmail bir gün Zemzem suyunun yakınında bir ağaç altına oturmuş ok'unun
bakımını yapıyordu. Uzaktan bir insanın o tarafa doğru gelmekte olduğunu gördü.
Gelen şahıs, babası Hz. İbrahim idi. Hz. İsmail, babası yanına yaklaşır yaklaşmaz,
oturduğu yerden kalktı, onu saygı ve hürmetle karşıladı. Uzun zamandır birbirlerine
hasret kalan baba-oğul sarmaş dolaş oldular. Hz. İbrahim oğlunun gözlerinden
öpüyor, hasretini gidermeye çalışıyordu. Nihayet hisler sükûnet bulunca, babası
oğluna:
- Ey İsmail! Allah bana büyük bir iş emretti," dedi. Hz. İsmail:
- Babacığım, Rabbin ne emrettiyse yerine getir," dedi. Hz. İbrahim:
- Bu işte senin de yardım etmen gerekecek," dedi.
Hz. İsmail bu habere sevindi:
- Babacığım, ben sana her cihetle yardım ederim. Bu kudsî hizmette benim de
yardımım olursa, benim için şereftir," dedi.
Bunun üzerine Hz. İbrahim oğluna, yapacakları işin ne olduğunu açıkladı:
- Oğlum İsmail! Allah, şurada bir beyt, bir mâbed yapmamızı emretti."
Hz. İbrahim bunu derken, şimdi Kâbe'nin bulunduğu yeri işâret ediyordu.
Hz. İbrahim ile İsmail, işâret edilen yerde, Kâbe'nin inşâsına başladılar. Hz.
İsmail taş getiriyor, İbrahim de duvarı örüyordu. İnşaat iyice yükselip Hz.
İbrahim'in boyu duvara taş yerleştirmeye kâfi gelmemeye başlayınca, bu duruma
baba-oğul birlikte bir çare düşündüler. Hz. İsmail, merdiven vazifesi görmek
üzere yüksekçe ve uzunca bir taş bulup getirdi. Hz. İbrahim, bu taşın üzerine
çıkarak çalışmaya devam etti. Hz. İbrahim'in üzerinde durup inşaata devam ettiği
bu taşa, Makam-ı İbrahim denir. Üzerinde Hz. İbrahim'in ayağının izleri bulunmaktadır.
Bugün Makam-ı İbrahim, hacılar için hem ziyaretgâh, hem de namazgâh durumundadır.
Biz Müslümanlara göre, yeryüzünde Kâbe'den daha şerefli bir bina yoktur. Onun
inşâsını emreden âlemlerin Rabbi olan Allah'tır. Emri Hz. Cebrâil tebliğ etmiş
ve Hz. İbrahim'e plânını da öğretmiştir. Binayı da baba-oğul, iki büyük peygamber
birlikte yapmışlardır.
*
Kâbe'nin duvarı her taraftan örülüp, sıra, bugün Hacerü'l-Esved'in bulunduğu
köşenin yapımına gelmişti. Hz. İbrahim, oğlundan, insanların Kâbe'yi tavâfa
başlama noktası olmak üzere bir taş bulup getirmesini istedi.
Hz. İsmail, babasının bu isteğini yerine getirmek üzere dağa taş aramağa gitti.
İşte bu esnada Hz. Cebrâil, Hz. İbrahim'e Cennet'ten bir taş getirdi ve Kâbe'nin
köşesine o taşın yerleştirilmesini istedi.
Rivâyete göre, bu taş Cennet yâkutlarından bir yâkut idi. Göreni hayran edecek
kadar parlak bir taş idi. Kendisiyle her hastalık ve musibetten şifâ istenebiliyordu.
Fakat sonradan insanların onu günahlı elleriyle pisletip kirletmeleri yüzünden,
taşın parlaklığı gitti, karardı. Şifâsı da kayboldu. Allah, onun zinetini ve
güzelliğini günahkâr insanlardan gizlemişti. Taşın siyaha yakın bir renk almasından
sonra, ona "Hacerü'l-Esved", yani "Siyah Taş" denilmeye
başlandı.
Hacerü'l-Esved'in Kâbe duvarına yerleştirilmesiyle Kâbe'nin inşaatı tamamlanmış
oluyordu. Hz. İbrahim'le İsmail, bundan sonra şu şekilde duaya başladılar:
"Ey Rabbimiz! Bizim bu hizmetimizi kabûl eyle. Bizi sana teslim olan gerçek
iki Müslüman kıl. Bizim neslimizden de sana itaatkâr ve Müslüman bir ümmet yarat.
Ve o ümmet içinde öyle bir Resûl gönder ki insanlara senin âyetlerini okusun;
azâmet, kudret ve vahdâniyet delillerini bildirsin. Onların nefislerini, akıllarını,
kalblerini kötü ahlâklardan, bâtıl fikir ve inançlardan temizleyip pâklasın."
Hz. İbrahim'le Hz. İsmail'in Cenâb-ı Hak'tan göndermesini istedikleri peygamberin,
Son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.M.) olduğu açıktır. Çünkü Hz. İsmail'in nesli
içinde bu özellikleri üzerinde taşıyan başka hiç bir zât gelmemiştir.
Bunu sevgili Peygamberimiz, şu şekilde belirtmişlerdir:
"Ben, babam İbrahim'in duası, kardeşim İsa'nın müjdesi ve annemin de rü'yasıyım.."
Kâbe'nin inşaatının bitmesinden sonra, Cenab-ı Hak insanlara haccı emretti.
Hz. İbrahim, Makam-ı İbrahim'e çıkarak haccın farz kılındığını ilân etmeye başladı.
Bu ilânatı duyan insanlar, akın akın Kâbe'ye gelmeye başladı. Hz. İbrahim onlara
haccın nasıl yapılacağını öğretti. Sonra onların başında olarak hep birlikte
haccettiler..
* * *
Ömre
Ömre, lügatte, ziyaret mânasına gelir.
Dinî mânası ise, Beytullah'ı özel bir şekilde ziyaret etmek demektir.
Ömre, ömürde bir defa olmak üzere (hacdaki şartlarla) müekkede sünnettir. Şâfiî
ve Hanbelî mezhebine göre, Ömre, hac gibi şartlarını haiz olan kimselere farzdır.
Hanefîler, Resûlüllah Efendimizin:
"Hac farzdır, Ömre ise tatavvudur" hadîs-i şerîfini delil olarak almışlar
ve ömrenin sünnet olduğunu söylemişlerdir.
Hac için gerekli bütün şartlar ömre için de gereklidir.
Ömre yapmak için muayyen bir ay yoktur. Senenin her ay ve gününde yapılır. Yalnız
arefe günü ile Kurban bayramının 4 gününde yapılması mekruhtur.
Ömreye giren kimsenin yapacağı işler, ihramlı olarak Kâbe'yi tavaf ve Safâ ile
Merve arasında sa'y etmek, bundan sonra da traş olarak ihramdan çıkmaktır.
Ömrenin bir rüknü vardır, o da tavaftır. İhram ömrenin şartıdır. Vâcibleri ise,
Safâ ile Merve arasında sa'y ve traş olmak, yahut saçlarını kısaltmaktır.
Ömre, tavafın en az 4 şavtı yerine getirilmeden önce cima' yapılırsa bozulur.
Ömrenin hacdan farklı tarafları şunlardır:
Ömrenin muayyen bir vakti yoktur, her zaman yapılabilir.
Ömrede Arafat ve Müzdelife vakfeleri yoktur. Kudüm ve Vedâ tavafı ve Şeytan
taşlama da yoktur. * * *
İHSAR (HACDAN GERİ KALMAK)
İhrama girdikten sonra, hastalık, hapis, düşman korkusu gibi sebeblerle ihramın
gerektirdiği hac vazifelerini yerine getirmekten alıkonulmaya ihsar adı verilir.
Böyle bir duruma düşen kimseye de muhsar adı verilir.
Bir kimsenin vasıtası kazaya uğrar da yürüyemeyecek duruma düşerse, yahut ihrama
giren bir kadının beraberinde bulunan kocası veya mahremi ölürse bunlar muhsar
sayılır.
İhsar hac için olduğu gibi, ömre için de olur. Aralarında bir hüküm değişikliği
yoktur.
Muhsar duruma düşen kimse, Harem hudutları dahilinde bir kurbanlık alarak keser
veya kestirir. Bu kurban kesilmeden muhsar ihramdan çıkamaz. Kurban kesilmeden
evvel ihramda sayılacağı için hacılara yasak olan şeyler, aynen ona da yasaktır.
Bu yasaklara riayet edilmezse ayrıca ceza gerektirir.
Kurban keserek ihramdan çıkan muhsar, eğer sadece hacca niyetli ise, gelecek
yıl bir hac ve ömre yapması üzerine vâcib olur.
Eğer yalnız ömreye niyetli ise, bunun yerine sadece bir ömre yapması gerekir.
Eğer Kıran hacca niyetli idiyse, iki kurban kestikten sonra ihramdan çıkar ve
üzerine bir hac, iki ömre yapması vâcib olur.
HACCI KAÇIRMAK
Farz veya nafile hac niyeti ile ihrama giren kimse, Kurban bayramının 1. günü
fecrin doğuşuna kadar Arafata ulaşıp vakfesini yapamazsa haccı kaçırmış olur.
Bununla beraber tavaf ve sa'y yapması gerekir. Bunları yapmakla ihramdan çıkmış
olur. Gelecek yıl da kaza etmesi gerekir. Haccı kaçırmaktan dolayı üzerine herhangi
bir ceza gerekmez.
Haccı kaçıran kimse, Kıran hacca niyetli ise, ömre için bir tavaf ve sa'y yaptıktan
başka, bir de kaçırdığı hactan dolayı tavaf ve sa'y yapması gerekir. Sonra başını
traş ederek ihramdan çıkar. Kıran kurbanı da hükümsüz kalır.
HACCI VASIYYET ETMEK
Bir kimse üzerine hac farz olduğu halde bunu yerine getirmeden önce ölür ve
vasıyyette de bulunmazsa günahkâr olur. Bu durumda ölenin varisleri isterlerse
onun adına birisini hacca gönderebilirler. Böylece ölüye farz haccını yaptırmış
olurlar. Ancak bu işi yapmak, varisler üzerine borç değildir. Çünkü ölünün bu
hususta vasiyeti yoktur. Bununla beraber varisler veya varislerden biri kendisinden
bağış yaparak ölü adına hac yaptırırsa onu hac borcundan kurtarmış olur.
Ölü kendi adına hac yapılmasını vasiyet etmişse, geride bıraktığı malının üçte
birinden haccının yaptırılması gerekir. Bu vasiyet varken başkasının teberru
yolu ile ölü adına hac yapması veya yaptırması ölü hesabına geçerli olmaz. Haccın
mutlaka ölünün geride bıraktığı malının üçte birlik kısmından yapılması şarttır.
Ölünün kendi malı varken başkasının harcama yapması sahih olmaz.
* * *
BAŞKASI YERİNE HACCETMEK (BEDEL HACCI)
Bedel Haccı Nedir?
Üzerine hac farz olan bir müslüman, hac yapamayacak kadar özürlü olur ve bu
özrünün düzelmesi de ömrünün sonuna kadar mümkün görülmezse, vekâletle bir başkasını
kendi yerine gönderip haccettirebilir. Buna bedel haccı denir.
Bedel haccının caiz olması için, vekil gönderende ve vekilde bazı şartların
bulunması lâzımdır.
Vekil Gönderende Aranan Şartlar Nelerdir?
1 - Vekil gönderen üzerine haccın sıhhatli iken farz olması. Yoksa hacca gidemiyecek
derecede hasta kimse üzerine hac farz olmaz.
2 - Hacca kendisi gidemiyecek kadar daimî bir özrü bulunması. Âmâ, kötürüm,
pîr-i fânî olmak gibi.
3 - Mükellefin vekilden haccetmesini bizzat istemesi ve benim yerime haccet
diye emretmesi..
4 - Aslın, vekili, hacca kendi ikamet ettiği memleketten göndermesi..
Vekilde Aranan Şartlar Nelerdir?
1 - Vekâlete ehil olmalıdır. Yani bütün hac fiillerini şuur ile ifaya muktedir
biri olmalıdır.
2 - Vekil aslın namına hareket etmelidir. Asıl nasıl haccetmesini emretmişse,
o şekilde hareket etmelidir. Hacc-ı İfrad dediyse Hacc-ı İfrad, Kıran dediyse
Kıran, Temettü dediyse Temettü yapmalıdır.
3 - Vekil, aslın yerine niyet etmelidir.
4 - Vekil, aslın yerine bizzat haccetmelidir. Vekilin kendine başka birini vekil
tayin etmesi câiz olmaz.
5 - Vekil, sadece bir kişi için ihrama girmelidir.
6 - Vekil, haccı ifsâd etmemelidir. Aksi takdirde yaptığı masrafları asl'a ödemek
zorundadır.
7 - Nafaka ve yol masrafları haricinde vekilin haccetmesine karşılık hiçbir
ücret talebetmemesi de lâzımdır.
8 - Hacca hiç gitmemiş bir fakir kimsenin bedel olarak hacca gitmesi câizdir.
Vekilin daha önce hacca gidip haccını yapmış birisi olması şart değildir. Kadının
vekâleti ise, kerâhetle câizdir.
Vekil kimse, işlediği suçların cezasını kendi parasından öder.
Fakir bir kimseye, hac farz değildir. Fakat herhangi bir sebeble hac zamanı
Mekke'ye varan fakire hac farz olur. Memleketine hac farizasını ifa edip dönmesi
gerekir. Sonradan zengin bile olsa, fakirken yaptığı bu hac, ona kifâyet eder,
ayrıca tekrar haccetmesi gerekmez.
Fakat vekil olarak hacca giden fakir için durum farklıdır. Onun başkası adına
Mekke'ye gidip Kâbe'yi görmesi ile üzerine hac farz olmaz.
Çünkü o, başkası namına hacca gelmiştir. O sene ancak bedel haccını yerine getirebilir,
kendi nâmına haccedemez. Kendisinin de haccetmesi için gelecek hac mevsimine
kadar Mekke'de beklemesi veya memleketine dönüp gelecek yıl kendi için tekrar
hac etmeye gelmesi, o fakir için imkânsız bir şeydir. Böyle bir teklif insan
gücünü aşan bir teklif olur. Allah ise kuluna gücünü aşan bir teklifi yüklemez.
Binaenaleyh fakir bir kimse hacca bedel olarak hiç çekinmeden rahatça gidebilir,
gönderilebilir. Bunun için ne fakiri bedel gönderenin haccına bir halelgelir,
ne de bedel olarak hacca giden fakire Kâbe'yi gördüğü için hac farz olur. Bu
hususta tarafların endişeye kapılmalarına mahal yoktur.
* * *
HEDY
Hedy Neye Denir?
Kurbanlık koyunlardan Harem bölgesinde kesilenlere hedy adı verilir.
Kurbanlık hayvanlarda aranan şartlar hedy için de aranır.
Hedy'in Kısımları Nelerdir?
Hedy üç kısımdır:
1 - Hac ve ömreyi bir arada yapmaktan dolayı kesilen vâcib kurban. Buna şükür
kurbanı da denir. Kıran ve Temettü haclarına niyet edenlerin kestikleri kurbanlardır.
Haccın vâciblerini terketmekten dolayı kesilen Ceza Kurbanları da bu birinci
kısma girer. Çünkü bunlar hac işlerinden dolayı kesilmesi vâcib olan kurbanlardır.
2 - Adak suretiyle kesilmesi vâcib olan kurbanlar. Harem'de kesilmesini şart
koşarak yapılan kurban adamaları bu kısma girer.
3 - Nafile olarak Harem'de kesilen kurbanlardır. Bunlara Tatavvu kurbanı denir.
İfrad haccı yapanların kestikleri kurbanlar bu kısma dahildir.
Hedy'in Kesilme Zamanı Nedir?
Kıran ve Temettü kurbanlarını kesme vakti, Kurban bayramı günleridir. Temettü
ve Kıran kurbanları bu üç günden sonra kesilirse sahih olursa da, geciktirmeden
dolayı ayrıca ceza kurbanı kesmek de vâcib olur.
Diğer hedy kurbanları için, muayyen zaman yoktur, her vakit kesilebilir.
Hedy'in Kesilme Yeri Neresidir?
Hedy kurbanları mutlak surette Harem hudutları içinde kesilmeleri gereklidir.
Kurban kesme günleri içinde kesilecekse, Mina'da kesilmesi sünnettir. Kurban
kesme günleri dışında ise, Mekke'de kesilmesi daha faziletlidir.
Hedy Kurbanının Etinden Yenebilir mi?
Şükür kurbanı adı verilen Kıran ve temettü kurbanlarının etlerinden yemek, kurban
sahibine helâl ve menduptur. Yine nafile olarak kesilen tatavvu kurbanının etinden
de sâhipleri yiyebilirler.
Ancak adak kurbanı, ceza kurbanı ve ihsar kurbanı olarak kesilenlerin etlerinden
sâhipleri yiyemezler. Şayet yerlerse yedikleri miktarın bedelini tasadduk etmek
zorundadırlar.
* * *
Hz. PEYGAMBER'İN (A.S.M.) KABRİNİ ZİYARET
Hz. Peygamber'in (A.S.M) Kabrini Ziyaret
"Benim mescidimde aralıksız 40 vakit namaz kılan kimse için, cehennemden
ve azaptan kurtuluş beratı yazılır. O kimse, nifaktan da uzak kalır." (Ahmed-Taberanî)
Cenâb-ı Hakk'ın Kâbe-i Muazzama'yı ziyaret etmeğe, hac yapmağa muvaffak ettiği
kimselerin, Medine-i Münevvere'ye gidip Resûl-i Ekrem Efendimizin kabr-i saadetlerini
ziyaret etmeleri haccın en son sünnetidir.
Bu ziyaret, mendub ibâdetlerin en faziletlisi ve en yükseği kabûl edilmektedir.
Önce hac farîzasını hakkıyla yerine getirip tevbe ve istiğfarlarla günahlardan
tam temizlenmeli, sonra Resûl-i Ekrem hazretlerinin ziyaretine gitmelidir. Önce
ziyaret, sonra hac yapılması da mümkündür, fakat faziletli olan, hacdan sonra
ziyaretin yapılmasıdır.
Resûlüllah Efendimizin kabr-i saâdetlerini ziyaret etmek, ziyaret eden için
bir şeref ve saadettir. Hacı orada kalbini nebevî nurlarla doldurur, Muhammedî
bereket ve rahmet, onu çepeçevre kuşatır, kalbi rikkat bulur.
Resûlüllah Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde:
"Kabrimi ziyaret edene kıyâmet gününde şefaatim vâcib olur" buyurmuşlardır.
Diğer bir hadiste de şöyle buyurulur:
"Kim Beytullah'ı ziyaret eder de beni ziyaret etmezse, bana cefâ etmiş
olur."
Bu hadîs-i şerîfler muvacehesinde, hacca giden kimselerin büyük bir mânia karşısında
kalmadıkça, Peygamberimizin kabr-i saâdetlerini ziyaret etmesi lâzım geldiğini
söyleyebiliriz.
Medine-i Münevvere'ye giden bir kimse, Peygamber Efendimizin kabr-i saâdetlerini
ve Mescid-i Nebevî'yi ziyaret etmek niyetinde olmalıdırlar. Bu itibarla yolda
sık sık salât ü selâm okumalıdır. Medine'de kalınan yer müsaid ise, Mescid-i
Nebevî'ye gitmeden evvel gusledip temiz ve yeni elbiselerini giymek, koku sürünmek
güzeldir. Mütevazi bir halde yürünerek Mescid-i Nebevî'ye gelinir.
Mescid-i saâdete Selâm veya Cibrîl kapısından girilir.
Mescid-i Nebevî'ye giren kimse evvelâ minber-i saâdetin yanında iki rek'at tehıyyetü'l
mescid namazı kılmaya gayret eder. Mümkün olmazsa Mescid-i saadetin herhangi
bir yerinde kılar. Peygamberimizin kabri ile minberi arasına, hadîs-i şerîf'te,
Cennet bahçelerinden bir bahçe tâbiri kullanılmıştır. Bu bakımdan burada kılınan
namaz çok faziletlidir.
Namazdan sonra Resûl-i Ekrem (A.S.M.) Efendimizin kabr-i saâdetlerinin bulunduğu
yere gidilir. Kemâl-i hurmet ve edeble iki-üç metre kalıncaya kadar kabr-i saâdete
yaklaşılır. Ve Resûl-i Ekrem Hazretlerine selâm verilir. Başkaları tarafından
Resûlüllah Efendimize iletilen selâmlar da Fahr-i Âlem Efendimize arzedilir.
Rivayetlerde Resûlüllah Efendimizin yapılan salâvat ve kendisine verilen selâmlara
muttali' olduğu, ümmetini yaptıkları amel ve sîmalarıyla bizzat tanıdığı kaydedilmektedir.
Resûlüllah Efendimizin kabri başında kendisine şu şekilde selâm verilir:
Esselâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetu'llahi ve berekatühû. Esselâmü aleyke
ya seyyidî yâ Resûlâllah.
Esselâmü aleyke yâ Habîballah.. (1).
Resûlüllah Efendimizin kabri başında iken bağırılıp çağırılmaz, gürültü edilmez,
kabr-i şerîfin parmaklıklarına asılınmaz, kabr-i saâdete doğru kendinden geçerek
secde edilmez.
Selâmdan sonra şu salâvat 70 kere okunabilir:
Sallâllahü aleyke ya Resûlâllah.
Sonra devamla:
Ci'tüke müstağfiren min zenbî müsteşfian bike ilâ rabbî.. (2) duası okunur.
Bundan sonra bir Âyete'l-Kürsî ile 11 İhlâs-ı şerîf okunarak başta Peygamberimiz
olmak üzere orda yatan bütün zevâtın ve ehl-i îmanın ruhlarına bağışlanır.
Resûlüllah Efendimizi bu şekilde ziyaretten sonra birkaç adım sağa doğru giderek
Hz. Ebu Bekir'in kabirlerinin başına gelinir. Ona hitaben:
Esselâmü aleyke yâ halîfete resûlillâh. Esselâmü aleyke yâ sâhıbe resûlillâh.
Enîsehû fi'l-ğâr, refîkahu fi'l-esfâr ve emînehû ale'l-esrâr cezakellahu hayran..
(3) diyerek selâm ve hürmetler sunulur.
Sonra birkaç adım daha yürünür. Hazret-i Ömer'in kabri başına gelinir. Ona da:
Esselâmü aleyke yâ Emîre'l-mü'minîn, yâ nâsıra'l-müslimîn. Esselâmü aleyke yâ
müşettetü şemele'l-müşrikîn. Cezakellahü teâlâ hayra'l-cezâ.. (4) diye selâm
ve hürmetler sunulur.
Bundan sonra mümkünse tekrar Resûlüllah'ın kabri başına gelinir. Orada bol bol
salâvat getirilir, dua ve niyazlarda bulunulur. Bilhassa şu kısacak duayı ezberleyerek
dilden düşürmemek lâzımdır:
"Yâ Rabbi! Es'elüke en tec'ale tevbetenâ tevbeten nasûha bi-câhi Muhammedin
sallâllahü aleyhi ve sellem.." (5).
Daha sonra ziyaretçi Ashabdan Ebû Lübâbe Hazretlerinin kendini bağladığı direğin
yanına gelerek kerâhet vakti dışında, burada bol bol nâfile namazlar kılar ve
dualar eder. Burada yapılan duaların kabûl edileceği umulur.
Daha sonra Üstüvâne-i Âişe denilen direğin yanına varılır ve orada da namaz
kılınıp, salât ü selâmda ve dualarda bulunulur. Bu direk, Hz. Âişe validemizin
Resûlüllah Efendimizin Mescid-i Nebevîde en çok namaz kıldığını haber verdiği
direktir.
Bundan sonra Mescidden çıkılır ve Bakı' kabristanına gidilir. Orada yatan Sahâbe
ve İslâm büyükleri ziyaret edilir.
Ziyaretçinin Medine'de bir hafta kalması müstahsendir. Bu arada namazları Mescid-i
Nebevî'de kılar. Mescid-i Kuba, Mescid-i Cuma, Mescid-i Hâtif, Mescid-i Kıbleteyn
gibi ziyaret yerlerine giderek ziyaretlerde bulunur.
Medine-i Münevvere'den memleketine dönmek isteyenler, bir kere daha Mescid-i
Nebevî'ye uğrar, iki rek'at namaz kılar. Sonra kabr-i saâdeti tekrar ziyaret
ederek Medine'den ayrılır.
OKUMA PARÇASI: ŞEFAATLA İLGİLİ ACÎB BİR HÂDİSE
Muhammed bin Ubeydillâhi'l-Utbî Hazretlerinden gelen şöyle bir rivâyet vardır:
Buyuruyorlar ki: Resûlüllah (A.S.M.) Efendimizin kabirlerini ziyarete geldim.
Ziyaret ettim ve O'nun hizasına oturdum. Derken bir Arab köylüsü geldi, ziyaretini
yaptı ve şöyle dedi: "Ey resûllerin en hayırlısı! Allahü Teâlâ sana doğru
bir kitap indirdi ve onda şöyle fermân etti: "Eğer onlar kendi nefislerine
zulmettikleri zaman Allah'a istiğfar ederek sana gelirlerse, sen de onlar için
mağfiret talebinde bulunursan Allah onların tevbelerini kabûl eder, onlar Allah'ı
tevbe edenlere merhamet edici olarak bulur." İşte ben de günahlarımdan
tevbe ederek Rabbimin huzurunda bana şefaat etmeni dileyerek senin huzuruna
geldim. Şefaatini benden esirgeme."
Köylü böyle dedikten sonra bir şiir okudu, günahlarına tekrar tevbe etti ve
oradan uzaklaştı. Bu arada ben uyumuşum. Rü'yamda Resûlüllah'ı (A.S.M.) gördüm.
Bana şöyle diyordu: "Haydi koş, (köylüye) yetiş ve benim şefaatımla Allahü
Teâlâ'nın onu bağışladığını müjdele." Ben, hemen uyanarak köylüyü bulayım
diye koştum, fakat bulamadım.
(Osman Demirci, Hac Rehberi).
* * *
KURBAN
Kurban Nedir?
Allah Teâlâ'ya mânen yaklaşmak (kurbiyet) için, ibâdet niyetiyle hususî bir
vakitte kesilen hayvana kurban denir.
Kurbanın Dinî Hükmü Nedir?
Kurban kesmek, hicretin 2. yılında meşru' kılınmıştır. Meşrûiyeti, Kitab, Sünnet
ve İcma' ile sâbittir.
Kurban kesmenin Kitaptan, yani, Kur'an'dan delîli, Kevser suresidir. Bu sûrede
Cenâb-ı Hak, Resûlüllah Efendimize hitaben:
"Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" buyurmaktadır. Hanefî fakîhler,
bu âyetten, kurban kesmenin vâcib olduğu ve emir peygamber Efendimize ise de
umum mü'minlere de şâmil bulunduğu hükmünü çıkarmışlardır.
Kurban kesmeyi şiddetle emreden bâzı hadîs-i şerîfler vardır. Ebû Hüreyre'nin
şu rivayeti bu hususta ibretli ve düşündürücüdür:
"Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen kimse bizim mescidimize yaklaşmasın.."
Görüldüğü gibi, hadîs'te, maddî durumu müsait olanın kurban kesmesi şiddetle
emredilmektedir. Bu durumdaki kimselerin, kurban kesmezlerse, her türlü namazları
ve ibâdetleri Allah tarafından kabûl olunmayacağı, "mescidimize yaklaşmasınlar"
ifadesinden anlaşılmaktadır.
Hazret-i Enes de, Resûlüllah Efendimizin bizzat kendi elleriyle iki koç kurban
ettiğini beyan etmektedir.
Kurban kesmenin uhrevî mükâfat ve faydasına ise, bir hadîs-i şerîf'te şu şekilde
işaret buyurulmaktadır:
"Kurbanlarınızı büyük büyük kesin. Muhakkak ki onlar, Sırat'ta sizin binek
hayvanlarınızdır."
Bu hadîs-i şerîfte, deve, inek gibi büyük baş hayvanları kurban etmeğe teşvik
vardır.
Kurban Kesmenin Hikmetleri:
1 - Kurban kelimesi, lügatta, kendisi ile Allah'a yaklaşılan şey mânasına gelir.
Bu isimden de anlaşıldığı gibi kurban; Allah'a yaklaşma ve O'nun rızasını kazanma
vesilesidir.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:
"Biz her ümmet için kurban kesmeyi meşrû' kıldık (emrettik). Allah'ın rızık
olarak verdiği dört ayaklı davarlar üzerinde (yalnız) Allah'ın ismini ansınlar
(o davarların) gerçek sâhibinin Allah olduğunu bilsinler) diye.. O halde hepiniz
O'na teslim olun. (Habîbim)! Sen itâatli ve mütevâzî olanları (ebedî saâdet
ve selâmetle) müjdele.." (el-Hacc, 34).
Bu âyette kurban kesmenin, Allah'ın hatırlanması, yeryüzünde mevcut bütün hayvanların
Allah'ın mülkü olup, sırf rahmet eseri olarak insanların istifadesine verilmiş
olduğunun bilinmesi için emr olunduğu belirtilmektedir.
İnsan zamanla gaflete düşüp, sâhip olduğu malın, mülkün, servetin Allah'ın kendisine
bir lütfu olduğunu unutabilir. Karun gibi her şey'e kendi çalışmasıyla, bilgi
ve mehâretiyle sâhip olduğunu vehmederek, kendisinde bir kudret ve kuvvet görmeye,
İlâhî nimetleri şahsına maletmeye başlar. Gururlanıp, haddini aşar.
İşte kurban emri, ona, sâhip olduğu mal ve mülkün, bağ ve bostanın, hayvanların,
servet ve paranın Allah'ın bir ihsanı ve lütfu olduğunu ve asıl mal sâhibinin
Allah bulunduğunu hatırlatır. O'nun izni ve müsâadesi olmadan hiçbir şey'e sâhip
olunamayacağını bildirir. O da gururu bırakıp mahviyet ve tevazua girer. Hakikî
kulluk tavrını takınır, şükür vazifesini ifaya çalışır. Bu hal ise, onun Allah'a
yaklaşmasına ve rızasını kazanmasına bir vesile teşkil eder.
2 - İnsanın yaptığı bütün ibâdetler gibi kurban kesmesine de Allah'ın ihtiyacı
yoktur. Ancak Allah, kurban kesme emriyle kullarını imtihan etmekte, onların
takvâlarını, ilâhî emre itâattaki titizliklerini, Allah'a yakınlık derecelerini
ölçmektedir. Hacc sûresi, 37. âyette bu husus şöyle belirtilir:
"Onların ne (sadaka edilen) etleri, ne de kanları hiçbir zaman Allah'a
(yükselip) erişmez. Fakat sizden O'na (yalnız) takvâ (Allah'ın emirlerine itâat
ve yasaklarından ictinab titizliği) ulaşır.."
Bu âyette de görülüyor ki, kesilen kurbanlarda gaye; ihlas, takvâ ve Allah'a
yaklaşmadır. Maksad, Allah'ı verdiği nimetleriyle hatırlama ve O'nun rızâsını
kazanmaktır. Bu maksad ve gaye olmadıktan sonra kesilip dağıtılan etlerin, akıtılan
kanların, ne kadar çok olursa olsun, Allah katında hiçbir değer ve kıymeti yoktur.
3 - Kurban aynı zamanda Hz. İsmail'in (A.S.) Allah için kurban edilmekten bir
lütuf eseri olarak kurtuluşunun hatırlatılmasına da vesiledir.
Cenâb-ı Hak, İbrahim'i (A.S.) büyük bir imtihana tâbi tutmuş, sevdiği biricik
evlâdını Allah için kurban etmesini istemiştir. Hz. İbrahim ile oğlu İsmail,
her ikisi de bu isteğe, tam bir teslimiyet ve sadakat içinde uymuşlardır. Hazret-i
İbrahim oğlunu kesmek üzere yatırmış ve bıçağı boynuna çalmıştır. Fakat bıçak
İsmail'i (A.S.) kesmemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın muradı, Hz. İsmail'in kesilmesi
değil, baba-oğul iki şanlı nebînin erişilmez teslimiyet ve sadakatlarının, ferâgat
ve fedakârlıklarının, melekler ve kıyâmete kadar gelecek bütün insanlar tarafından
bilinmesi, daima hatırlanması idi.
Bu hikmet tahakkuk ettiği için, bıçağa İsmail'i kesmemesini emr etmiş; Hz. İsmail'in
yerine onlara Cennetten bir koç göndererek onu kurban etmelerini istemiştir.
İşte kurban kesmek; bu büyük ve ibretli hâdisenin yıldönümünü kutlamak mahiyetindedir.
4 - Her yıl müslümanlar tarafından binlerce kurban kesilmektedir. Bu, bir bakıma,
bir müslümanın Allah'a ibadet ve onun emrine uymak için her şey'ini fedâ edebileceğinin,
Allah yolunda bütün varlığından vazgeçebileceğinin sembolik bir ifadesi olmaktadır.
5 - İslâmın koyduğu kurban kesme hükmü, aynı zamanda insanlar için büyük bir
nimet ve rahmettir.
Bir yıl boyunca pek çok sıkıntılar çekmiş, belki de ağzına bir lokma et koyamamış
fakirler, kurban bayramı münasebetiyle bol bol et yeme fırsatına kavuşurlar.
Fazla gelen etleri kavurma yapıp uzun zaman o etten faydalanma imkânını elde
ederler. İslâmın sosyal adâleti te'min edici bir hususiyeti de böylece ortaya
çıkmış olur.
Kurban Kesmek Kimlere Vâcibtir?
Bir kimseye kurban kesmenin vâcib olması için, şu şartların bulunması gerekir:
1 - Müslüman olmak.
2 - Hür olmak.
3 - Mukîm olmak. Seferî (yolcu) olmamak.
4 - Fıtır sadakasını vâcib kılan zenginliğe sâhip olmak.
5 - Âkıl ve bâliğ olmak.
Bu beşinci şart, İmamlar arasında ihtilâflıdır. Bâzılarına göre kurbanın vâcib
olması için âkıl ve bâliğ olmak şart değildir. Zengin olan çocuk ile akıl hastalarına
da kurban düşer. Velîleri onlar namına onların kurbanlarını keserler.
Zekât ve fıtır sadakası için nisab miktarı 80 gram altın ile 561 gram gümüştür.
Kurban Kesmenin Sahih Olmasının Şartları Nelerdir?
Kurbanın rüknü, kesilmesi caiz olan bir hayvanı kesmektir. Kesilen bu kurbanın
sahih olabilmesi için iki şart lâzımdır:
1 - Vakit: Kurbanın kesim vakti, Kurban bayramının birinci günü fecrin doğuşundan
itibaren, üçüncü gün güneş batıncaya kadarki üç günlük süredir. Bu müddet içinde
kurbanın kesilmesi şarttır. Bu vakitler dışında kurban kesilmesi sahih olmaz.
Kurbanı gece kesmek mekruhtur.
2 - Kesilecek hayvanın ayıplardan sâlim olması. Allah'a kurbiyet ve ibâdet maksadıyla
kesilecek hayvanların kusursuz ve ayıpsız olmasına müslümanların dikkat etmeleri,
Peygamberimizin birçok hadîslerinde emredilmiştir.
Bu ayıplar iki kısma ayrılır:
1 - Çok ayıp sayılan ve o hayvanın kurban edilmesine dînen mâni olan büyük özürler.
2 - Az ayıp sayılan ve hayvanın kurban edilmesini kerahetle câiz kılan küçük
kusurlardır.
Çok Ayıp Sayılan Özürler Nelerdir?
Çok ayıp sayılan özürlerin başlıcaları şunlardır:
1 - İki gözü veya bir gözü kör.
2 - Kesilecek yere yürümeye gücü yetmeyecek derecede topal.
3 - Kulakları veya sadece bir kulağı kesik.
4 - Tamamen dişsiz veya dişlerinin çoğu dökmüş.
5 - Boynuzlarının ikisi veya biri kökünden kırılmış.
6 - Kuyruğunun yarısı veya 3'te birinden fazlası kesilmiş.
7 - Hayaları veya memelerinin uçları kopmuş.
8 - Kemiklerinde ilik kalmayacak kadar zayıf ve düşkün hayvan.
9 - Doğuştan kulağı ve kuyruğu olmayan.
10 - Zapt u rabt altına alınıp sürüye gönderilemeyecek kadar çok deli hayvan.
11 - Pislik yiyen hayvan. Bunlar da usûlü üzere temizlenmedikçe kurban edilmeleri
câiz olmaz.
Az Kusurlu Sayılan Haller Nelerdir?
1 - Gözleri şaşı veya zayıf gören hayvan.
2 - Bir ayağı topal, fakat diğer üçü ile aksayarak da olsa yürüyebilen hayvan.
3 - Doğuştan boyunsuz veya boynuzu az kırılmış hayvan.
4 - Kulakları delik ve yarık veya uçları sarkmış ve kesilmiş hayvan.
5 - Dişlerinin bâzısı düşmüş hayvan.
6 - Otlamasına mâni olmayacak derecede az deli hayvan.
7 - Kuyruğunun veya hayalarının veya kulağının bir kısmı kesik (üçte ikiden
fazlası var) hayvan.
8 - Doğuştan küçük kulaklı hayvan.
9 - Uyuz, fakat toplu hayvan.
10 - Tenasül uzvu iptal edilmiş, yani, burulmuş hayvan..
Kurban Edilecek Hayvanlar ve Vasıfları Nelerdir?
Kurban şu üç cins hayvandan olur:
1 - Koyun ve keçi.
2 - Sığır. Mandalar da sığır cinsinden sayılır.
3 - Deve.
Bunlar dışında kalan hayvanlardan kurban olmaz.
Bu üç cins hayvanın hem dişisinden, hem de erkeğinden kurban olur. Fakat koyun
ve keçinin erkeği daha efdaldir.
Koyun ve keçi bir yaşını, sığır iki yaşını, deve ise 5 yaşını doldurmadan kesilmemelidir.
Ancak koyun 6 aylık olduğu halde bir yaşındaki gibi cüsseli ve gösterişli ise,
kurban edilmesi câizdir. Keçinin ise bir yaşını doldurması şarttır.
Kurbanlık hayvanın toplu, gösterişli ve semiz olması da şarttır.
Bir koyun ve keçi yalnız bir kişi adına kurban edilebilir.
Sığır cinsinden bir hayvanı veya bir deveyi, bir kişi kurban edebileceği gibi,
7'ye kadar (yedi de dahil) kişi de ortaklaşa kurban edebilirler.
Bu yedi kişinin de Allah rızası için kurban kesmek niyetinde olmaları şarttır.
İçlerinden biri kurbana niyet etmeksizin sırf et almak için iştirâk etse, hiçbirinin
kurbanı sahih olmaz.
Katılanların sayısının tek veya çift olması mühim değildir.
Ortaklar kurbandan hisselerini tartarak ayırmalıdırlar. Götürü usûlü ile taksim
câiz olmaz.
* * *
Eti yenen hayvanların yenmeyen kısımları nelerdir?
Eti yenen hayvanlardan 7 şey yenmez. Haramdır.
1) Hayvanlardan akıp çıkan kan,
2) Erkeklik âleti,
3) Dişilik âleti,
4) Erkeklerde yumurtalar (husyeler),
5) Et içinde toparlak guddeler,
6) İdrar torbası (mesane),
7) Öd kesesi..
KURBAN NASIL KESİLİR?
Kurbanlar dînimizin tayin ettiği hayvan boğazlama şekline ve usûlüne uygun olarak
kesilirler. Şer'î boğazlama şekline tezkiye adı verilmektedir.
Tezkiye işlemi iki şekilde yapılır:
1 - Ya boğazın çeneye bitişik tarafı kesilmek suretiyle olur ki buna zebh denir.
Bu şekilde kesilen hayvana da zebîha adı verilir. Mezbeha kelimesi de aynı kökten
gelmektedir.
2 - Veya boğazın göğse bitişik olan kısmından kesilir, buna da nahr denilir.
Koyun, keçi ve sığır cinsi zebh usûlü ile; develerin ise nahr yoluyla boğazlanması
sünnettir. Aksini yapmak ise mekruhtur.
Hayvanı keserken şer'î yönden ayrıca şu hususlara da dikkat edilmesi şarttır:
Evdac adı verilen şu 4 kısmın tamamen kesilmesi şarttır:
1 - Nefes borusu,
2 - Yemek borusu,
3,4 - Boyunun iki yanında bulunan iki şah damarı..
Bu 4 kısım tamamen kesilmeden şer'î yönden kesim işlemi ifa edilmiş olmaz. Bu
şekilde kesilen kurban sahih olmaz, eti de yenmez.
Bunlardan birini kesiminin eksik kalması halinde durum ihtilâflıdır.
Bir görüşe göre, bu 4 şeyden nefes borusu dahil 3'ü kesilmiş olursa, kesim işlemi
sahih olur.
Diğer bir görüşe göre ise, bu 4 kısmın tamamı ve herbirinin de yarıdan fazlası
kesilmeden, kesim işlemi olmaz, o hayvanın eti sahih olmaz. Fakat müftâbih olan
(kendisiyle fetva verilen) birinci görüştür.
Bu şekilde kesilen bir hayvan, şer'î usûle uygun olarak kesilmiş sayılır. Buna
hakikî ve ihtiyarî tezkiye denir.
Bir de zarurî tezkiye adı verilen kesme şekli vardır. Bu kesme, kesilecek hayvanın
herhangi bir yerinden yararlanarak kanını akıtmak suretiyle öldürmek demektir.
Eti yenen vahşî hayvanlar bu usûlle öldürülünce hükmen boğazlanmış sayılırlar.
Ehlî hayvanlar ise, ancak yabanileştiği veya tutup kesmek mümkün olmadığı takdirde
bu şekilde zarurî tezkiye yoluyla öldürülerek eti yenebilir.
Kurbanların Kesimi Hangi Aletlerle Yapılır?
Kurbanların kesme işlemi kesici âletlerle yapılır. Kesici âletler de keskin
olanlar ve keskin olmayanlar diye 2'ye ayrılır.
Keskin olanlarla, ister demir, ister başka bir maddeden olsun tezkiye câizdir.
Demir veya başka bir maddeden yapılmış keskin olmayan kesici âletlerle tezkiye
ise, câiz olsa bile mekruhtur.
Kurban Kesecek Kimsede Bulunması Gereken Şartlar Nelerdir?
Kurbanı kesecek kimsede bulunması gereken şartlar şunlardır:
1 - Kesenin Müslüman veya Yahudi ve Hristiyan gibi Ehl-i Kitaba mensub birisi
olması.
2 - Kesmeye yetecek kadar aklı ve kesme işini hatırında tutacak kadar hâfıza
gücü olması.
3 - Hayvanı kesebilecek gücü ve kuvveti olması.
4 - Kurban keserken Allah'ın ismini anması, yani, besmele çekmesi. Buna tesmiye
denir.
Kurban ancak Allah adına kesilir. Bu yüzden keserken Allah'ın yüce adını anmadan
kesilen hayvanın eti yenmez.
Bu sebeble putperest ve diğer bâtıl din sâhiblerinin, dinsizlerin kestikleri
et yenmez. Çünkü bunlar keserken tesmiyede bulunmazlar.
Ehl-i Kitaba mensub birinin kestiğinin yenme sebebi, onların da aynı Allah'a
inanmalarıdır. Kitâbîler Allah'tan başka birşey'in adını zikretseler, onların
kestiği de yenilmez. Kesme işlemi sırasında Besmele çekmek unutularak terkedilmiş
ise, bir beis yoktur. Kesim câizdir.
Tesmiyeden maksad, hayvanı boğazlarken bismillâh demektir. Keserken Allahu Ekber
demekle Allahü A'zam demekle veya sadece Allah demekle de tesmiye yerine getirilmiş
olur.
Tesmiye kasden terkedilirse kesilen hayvanın eti yenilmez.
Ancak kurbanlık hayvanı, kitabî bile olsa Müslüman olmayana kestirmek mekruhtur.
Kurban Sünnete Uygun Olarak Nasıl Kesilir?
Kurbanlık hayvanı usûlüne uygun olarak rahatça ve fazla eziyet vermeden kesebilmek
için, önce keskin ve büyük bir bıçak hazırlanır. Hayvanın göremiyeceği bir yere
konur. Sonra kurbanlık hayvan, kesileceği yere eziyet verilmeden götürülür.
Hayvanın yüzü ve ayakları kıbleye gelecek şekilde sol tarafı üzerine yatırılır.
Sağ arka ayağı serbest bırakılarak, diğer üçü bağlanır ve kıbleye karşı durularak
şu âyetler kurban sahibi veya vekili tarafından okunur:
"İnnî veccehtü vechiye lillezi fatare's-semâvâti ve'l-arda hanîfen.."
(el-En'âm, 79).
"İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbi'l-âlemin."
(el-En'âm, 162).
Bu ayetlerden sonra,
Allahü ekber Allahü ekber. Lâ ilâhe İllâllahü vellahü ekber. Allahü ekber ve
lillâhil hamd şeklinde tekbir getirillir ve Bismillâhi Allahü ekber denilerek
hazırlanan keskin bıçak hayvanın boynuna çalınır. Damar ve borular tamamen kesilerek
kan iyice akıtılır.
Hayvan böylece kesildikten sonra tamamen ölünceye kadar beklenir. Sonra kafa
koparılır. Ve usûlüne uygun olarak yüzülür. Karnı açılır, iç organlar çıkarılır
ve gövde ve etler parçalanır.
Hayvan tamamen ölmeden kafa ve ayaklarını koparmak, derisini yüzmeğe kalkmak,
kıbleden çevirmek veya hayvana azab vermek mekruhtur.
Kurbanın, sahibi tarafından kesilmesi menduptur. Başkasına da kestirilebilir.
Tesmiyeyi kesen yapar. Kesen ve sahibi eli üzerine elini koyarak keserlerse
tesmiyeyi ikisi birden yapması şarttır.
Kurban Eti ve Derisi Ne Yapılmalıdır?
Kesilen hayvanın eti, yaklaşık olarak 3'e ayrılır. 3'te bir kısmı ev halkı için
ayrılır, üçte biri akraba ve komşulara dağıtılır. Kalan üçte biri de fakir ve
muhtaçlara yollanır. Bu taksim şekli mendubtur.
Fakat kesen şahıs zenginse, tamamını veya çoğunu fakirlere dağıtabileceği gibi,
orta halli veya kalabalık ise, çoğunu veya hepsini evinde kendi için de bırakabilir.
Kurbanda esas olan kan akıtmaktır. Bu yapılmadan kurban vecibesi yerine getirilmiş
olmaz. Bu sebeble kurbanlık koyunu alıp kesmeden canlı olarak tasadduk etmekle
kurban borcu ifa edilmiş sayılmaz.
Kurban etinden Müslümanlara yedirmek lâzımdır. Kâfire yedirmek ise mekruhtur.
Fakat kesilirken veya yenirken üzerine gelmişse yedirilmesinde kerahet yoktur.
Kurbanın etini ve derisini satıp parasını almak da mekruhtur. Yapıldığı takdirde
alınan para tasadduk edilmelidir. Kurban derisi çeşitli hayır yerlerine verileceği
gibi, evde bırakılıp seccade de yapılabilir.
* * *
KURBAN İLE İLGİLİ MES'ELELER
Kurban kesmekle mükellef olan zengin bir kimsenin, sağlam zannederek satın aldığı
kurbanın bayram günü çok ayıp sayılan bir kusuru çıksa, o hayvan kurban edilmez.
Başka bir hayvan alınıp kesilmesi icab eder.
Şâfiî'ye göre ise, yeni kurban almak gerekmez.
Zengin bir kimsenin aldığı kurban kesilmeden ölse, yerine yenisini almak icabeder.
Kurbanın vâcib olmasında kurban kesme günlerinin sonu muteberdir. Bu sebeble
bayramın üçüncü günü güneş batmadan evvel zengin olan kimseye kurban vâcib olmaktan
çıkar.
Kurbanlık hayvanların kesilmeden tasadduk edilmesi câiz değildir. Fakat alınan
kurban kesilmeden her nasılsa kurban kesme günleri geçse, bu takdirde hayvan
kesilmez, canlı olarak tasadduk edilir. Kan akıtmak vecibe olmaktan çıkmış,
tasadduka dönüşmüştür. Artık bu hayvanın etinden sahibi yiyemez.
Yurt dışında çalışan işçilerimiz, dinî vecibe olan kurbanlarını bulundukları
ülkenin şartları müsait değilse, Türkiye'deki yakınlarından birini vekil yaptığını
bildirerek ve kurban bedelini de ona vaktinde göndererek kestirebilir.
Ölü İçin Kurban Kesilir mi?
Sevabını ölmüş bir akrabamızın veya sevdiğimiz bir zâtın ruhuna bağışlamak üzere
keseceğimiz kurbanın, kurban bayramında keseceğimiz sair hayvanlardan farkı
yoktur. Vasiyet edilmemişse ölü için kurban kesmek bir vecibe değildir.
Bir kimse kendi parası ile aldığı ve sevabını ölmüş bir yakınına bağışlamak
üzere kestiği kurbanın etinden yiyebilir, başkalarına da yedirebilir. Böyle
bir hayvanın bayram günlerinde kesilmesi de şart değildir. Her zaman kesilebilir.
Hattâ arefe günü kesilip fakirlere dağıtılması daha isabetli olur. Çünkü Kurban
bayramı günü fakirler zaten etten nasibleneceklerdir. Arefe günü kesilip dağıtılırsa,
o gün de onların et yemekleri te'min edilmiş olur.
Bir kimse kendisi öldükten sonra kurban kesilmesini vasiyet etmiş ise, bu kurbanın
bayram günleri içinde kesilmesi lâzımdır. Böyle bir kurban etinden kesen yiyemez.
Tamamının tasadduku gerekir. Ölen adamın vasiyeti yoksa ve kurban da onun parasından
alınıp kesiliyorsa, bu kurban da vasiyet üzerine kesilen kurban hükümlerine
tâbidir.
Kurbanın Diğer Nevileri Nelerdir?
Kurbanlar vâcib ve nafile olmak üzere ikiye ayrılır.
Vâcib kurbanlar şunlardır:
1 - Nisâba mâlik olan ve zengin sayılan kimselerin kesmekle mükellef oldukları
kurban (Udhiye kurbanı).
2 - Adak edilen kurban (Nezir kurbanı).
3 - Hacc-ı Kıran ve Hacc-ı Temettü yapanların kesmek zorunda oldukları Şükür
kurbanları (Hedy kurbanı).
4 - Hacda kurban kesmeyi icabettiren bir kusur işleyen kimsenin kesmesi gereken
Ceza kurbanları.
5 - Bir fakirin kurban etmek niyetiyle satın aldığı bir hayvanı kurban etmesi
de vâcibtir.
Nafile kurbanlar ise, bu saydıklarımızın dışında kalan ve sırf nafile olarak
kesilen kurbanlardır: Akîka kurbanları, Hacc-ı İfrad yapanların kestikleri kurbanlar,
Kurban bayramı dışında kesilen kurbanlar v.s..
Akîka Kurbanı:
Yeni doğan çocuğun başında bulunan ana tüyüne "akîka" denir. Böyle
bir çocuk ihsan ettiğinden dolayı, Cenâb-ı Hakka bir şükür vesilesi olarak kesilen
kurbana da bu isim verilmiştir.
Bununla beraber "akîka" yerine "nesike" denilmesi daha uygundur.
Çünkü akîka kelimesi, "ana-babaya âsî olmak" mânasına gelen "ukuk"
kökünden olduğundan "ana-babaya âsî olan" mânasına da geldiği için,
mânalar birbirine karıştırılabilir. Bu sebeble Peygamber Efendimiz: "Nesike
deyiniz, akîka demeyiniz" buyurmuşlardır. Bununla beraber, akîka kelimesinin
daha yaygın olduğunu da söylemeliyiz.
Yeni doğan çocuk için kurban kesme âdeti, İslâm'dan önceki Cahiliye döneminde
de yaygın bir âdetti. Fakat onlar akîkayı sadece erkek çocuklar için keserlerdi.
Çünkü kız çocuklarını sevmezler, bir kız çocukları doğduğu zaman son derece
sinirlenirlerdi. Hattâ bâzı kabilelerin kızlarını diri diri gömdükleri bile
olurdu. Kur'ân-ı Kerîm, kız çocuklarına karşı takınılan bu zâlimane tavrı kınamış
ve şiddetle yasaklamıştır. (Bak: Nahl, 58).
İslâmiyet akîka âdetini tamamen ortadan kaldırmamış; fakat bu zalimâne şekilde
de bırakmayarak tâdil etmiş, kız ve erkek, bütün çocuklara şâmil kılmıştır.
Akîka kurbanı, Hanefi mezhebine göre mübahtır. Yani isteyen keser, istemeyen
kesmez. Kesmeyenin faziletinde hiçbir noksanlaşma olmaz. Diğer mezheblere göre,
sünnettir. Peygamber Efendimizin Hazret-i Hüseyin için bir koç kurban ettiği
rivayetine dayanılmaktadır.
Kurban, çocuk doğduktan itibaren bülûğ çağına kadar kesilebilir. 7., 14. ve
25. günlerden birinde kesilmesi, daha güzel görülmüş; bilhassa 7. gün içinde
kesilmesi en faziletli olarak kabûl edilmiştir. Aynı gün çocuğun saçı traş edilir
ve saçın ağırlığınca altın veya gümüş veya o miktarın bedeli sadaka olarak verilir.
Çocuğun adının da o gün konulması evlâdır.
İmam-ı Şâfiî ve Ahmed Bin Hanbel'e göre, çocuğun sıhhat ve selâmetine bir tefe'ül
olarak akîkanın kemikleri kırılmaz, mafsallarından ayrılır ve öylece pişirilir.
Bu müstehaptır. Diğer mezheb imamlarına göre ise, bil'akis mütevazi olması,
beşerî hırslarının kırılmasına tefe'ülen, kemiklerin kırılması müstehab sayılmıştır.
Şu halde durum niyete göre değişmektedir. Hangisine tefe'ül edilmişse ona göre
hareket edilmesi iyi olur.
Akîkanın etini, kesen şahıs ve aile efradı yiyebileceği gibi, başkalarına da
yedirebilirler. İstenirse bütünüyle de tasadduk edilebilir. Âdet olarak eskiden
bud kısmı ebe kadına verilirdi.
Akîka kurbanı olarak kesilecek hayvanda da vâcib olan kurbanlık için aranan
şartlar esastır. Yâni vâcib olan kurbana elverişli her hayvan, akîkaya da elverir.
Nezir (Adak) Kurbanı:
Allah için kesilmesi adanan kurbanı boğazlamak vâciptir.
Nezredilen bir kurbanın kesilmesinin borç olması için, şu şartların yerine gelmesi
şarttır:
1 - Kurban olarak adanan hayvan, vâcib kurbanlar cinsinden olmalıdır. Meselâ
hindi veya horoz adamakla nezir yerine gelmez, çünkü horoz ve hindiden kurban
kesilmesi câiz değildir.
2 - Adanan kurban, adayanın kendisine zâten vâcib olan bir kurban olmamalıdır.
Meselâ zengin kimse: "Eğer şu işim olursa bu bayramda kurban keseyim"
dese, kestiği kurban nezir yerine geçmez. Ancak kurbandan ayrı bir de nezir
kurbanı keserse, o takdirde adak yerine gelmiş olur.
3 - Nezredilen kurban, Allah'a ma'siyet cinsinden olmamalıdır. Oğlunu Allah'a
kurban etmeyi adamak gibi.
4 - Nezredilen kurban başkasının malı da olmamalıdır. Ancak kendi malından kurban
adanabilir.
5 - Nezredilen kurban yerine getirilmesi muhal bir şey de olmamalıdır. Geçmiş
bir zaman için kurban adamak gibi.
Adak kurbanının etinden sahibi yiyemediği gibi; ailesi, çoluk çocukları, torunları,
anası-babası, dede ve ninesi de yiyemez. Tamamının fakirlere verilmesi şarttır.
Şayet bir miktar yenecek olursa, o yenen miktarın kıymeti sadaka olarak fakirlere
verilmelidir.
Kurban bayramında kesmek üzere bir fakirin kurban alması da bir nevi nezir hükmündedir.
O kurbanı kesmek artık fakir üzerine vâcib olur.
OKUMA PARÇASI: KURBAN
İbrahim Peygamber, oğlu İsmail ile hanımı Hacer'i Mekke'ye yerleştirmiş; Filistin
topraklarına geri dönmüştü.
Hazret-i İbrahim ara sıra Mekke'ye geliyor, oğluyla birlikte dağlara odun toplamaya,
yiyecek bulmaya gidiyorlardı.
Yine Hazret-i İbrahim Mekke'de olduğu bir gündü. Vakit gece yarısından sonraydı.
Hazret-i İbrahim uyuyordu. Rü'yasında bir ses şunları söylüyordu:
- Ey İbrahim! Allah, oğlun İsmail'i kurban etmeni emrediyor."
Hazret-i İbrahim korkuyla uyandı. Gördüklerinin gerçek olup olmadığını düşündü.
Bu rü'ya Allah'tan mı idi, yoksa Şeytan'dan mı, bir anda kestiremedi. Fakat
içine bir şübhe düşmüştü. Rü'yayı gördüğü vakit, Kurban Bayramından 2 gün önce
idi.
Ertesi gün (arefe günü) yine aynı vakitte, aynı rü'yayı gördü.
Rü'yanın Allah'tan olduğuna artık kanaati gelmeye başlamıştı.
Kurban Bayramının 1. günü de yine aynı rü'yayı görünce, rü'yanın Allah'tan olduğuna
tam kanaat getirdi. "Bu, Allah'ın bir imtihanı" diye düşündü.
Bu gerçekten de bir dostluk imtihanı idi. Dost dostu için sevdiği herşey'ini
feda etmeliydi. Allah, Hazret-i İbrahim'i kendine Halîl, yani dost seçmişti.
Şimdi de onun bu dostluğa lâyık olup olmadığını denemek istiyordu. Sevdiği en
kıymetli varlığı olan oğlunu kendine kurban etmesini istemesi, bu yüzdendi.
Ancak insanın sevdiği en kıymetli varlığını gözden çıkarması çok zordu.
Onun için Allah, Hazret-i İsmail'i kurban etme emrini, Hazret-i İbrahim'e doğrudan
doğruya vermemiş; 3 gece üst üste rü'yasında göstererek yavaş yavaş alıştırmıştı.
O günden sonra, insana kabûlü zor gelen bir haberi birden vermemek, alıştıra
alıştıra, yavaş yavaş vermek âdet olmuştur.
*
Hazret-i İbrahim, o sabah oğluna ip ve bıçak almasını, birlikte oduna çıkacaklarını
söyledi. Bu onların her zamanki âdetleriydi. Hz. İsmail hiçbir şeyden şübhelenmemişti.
Yanlarına ip, bıçak ve balta alarak yola koyuldular. Minâ mevkiine gelince Hz.
İbrahim gördüğü rü'yayı yavaş yavaş oğluna anlatmaya başladı. Allah tarafından
büyük bir imtihana tâbi tutulduklarını bildirdi.
Hazret-i İsmail'de, babasının anlattıkları karşısında en ufak bir üzüntü, tereddüd
ve telâş meydana gelmemişti.
Hayatı veren ve alan Allah değil miydi? Hayatın sâhibi olan Allah, şimdi ondan,
verdiği hayatı kendisi için geri istiyordu. Bundan daha şerefli bir ölüm tasavvur
olunabilir miydi? Hazret-i İsmail bunları düşünerek, tam bir teslimiyet ve tevekkül
içindeydi. Babasına şu cevabı verdi:
"Babacığım! Ne ile emrolundunsa o işi yap. Beni inşâallah sabreden bir
insan olarak bulacaksın.."
Oğlunun bu cevabı, Hz. İbrahim'i hem sevindirmiş, hem de duygulandırmıştı. Gözleri
yaşarmıştı. Büyük bir sevgiyle, yüksek bir îmanın sâhibi olan oğluna bakıyordu.
Böyle bir oğul sâhibi olmakla iftihar ediyordu.
Hazret-i ibrahim oğlunu sağ yanına yatırarak Allah'ın emrini yerine getirmeye
hazırlandı. Oğlunun gözlerini bağlamıştı, bıçağı görerek acı duymasını istememişti.
Bu hâdise, Minâ'da, şimdi kurbanların kesildiği yer civârında cereyan ediyordu.
Hazret-i İbrahim, oğlunun boynuna bıçağı sürmek üzere Bismillâh çekti. "Ey
Rabbim, işte emrini yerine getiriyorum" diye söylendi.
Bıçağı Hz. İsmail'in boynuna sürdü. Fakat bıçak kesmedi.
Çünkü, Allah'ın murâdı, Hz. İsmail'in kurban edilmesi değildi. Bu hadise ile
İbrahim âilesinin sâdakat ve sabırlarını meleklere ve bütün insanlığa göstermek
istiyordu.
Bu bir dostluk ve bağlılık imtihanı idi. Allah dostu olan Hazret-i İbrahim ile
oğlu, en sevdikleri varlıklarını; İbrahim (as) oğlunu, İsmail (as) ise canını,
seve seve Allah'a verebileceklerini isbatlamışlardı. Allah'a bağlılıklarını
tereddütsüz göstermişlerdi. Kısacası bu müthiş imtihanı en güzel şekilde kazanmışlardı.
Hazret-i İbrahim, bıçağı yeniden İsmail'in boynuna sürmeye hazırlanırken bir
ses duydu. Ses:
Ey İbrahim! Sâdık biri kul olduğunu isbatladın. Allah dostu bulunduğunu herkese
gösterdin. Dur artık! İsmail'i kesmene lüzum kalmadı," diyordu.
Hazret-i İbrahim durdu. Etrafına bakındı. Gökten Hazret-i Cebrâil'in, gözleri
sürmeli, boynuzlu bir koç ile yere inmekte olduğunu gördü. Cebrâil Aleyhisselâm,
Hazret-i İbrahim'i tebrik ediyor:
- Ey İbrahim! Bu koç 40 senedir Cennet'te beslenmektedir. Şimdi oğlun İsmail'in
yerine onu kurban etmen için yeryüzüne gönderildi.." diyordu.
Hazret-i İbrahim sonsuz bir sevinçle oğlunun gözlerini çözdü. Koçu Cebrâil'den
alıp kurban etti. Allah'ın bu büyük lütfundan dolayı devamlı şükür namazları
kıldı.
O günden beri, bütün Müslümanlar, Hazret-i İsmail'in kurtuluşunu kutlama ve
Allah'a şükran borçlarını ödemek üzere, her sene aynı gün kurban keserler. Kurban
kesmek, hâli vakti yerinde olan Müslümanların üzerine vâcib bir ibâdettir.
* * *
İSLÂMDA HELÂL OLAN ve OLMAYAN YİYECEKLER ve İÇECEKLER
Yiyecekler ve içecekler konusunda tarih boyunca milletlerin ve dinlerin düşünce
ve tavırları farklı olmuştur. Bunları ifrat, tefrit ve îtidal ölçüleri içinde
toplamak mümkündür.
a. Hayvanların da insanlar gibi can taşıdığını, onları öldürmeye hakkımız olmadığını
ileri sürerek et yemeyi haram sayan Brehmenler bu konuda tefrite düşmüşlerdir.
Halbuki bitki ve hayvanlar, insanlara hizmet için yaratılmış; insanlar ise Allah'a
kulluk ile vazifelendirilmiştir. Kâinata konulan nizam bunu gerektirmektedir.
b. Allah, deniz ve kara hayvanlarından bir çoğunu Yahudilere haram kılmıştır.
Kur'an, En'âm sûresi 146. âyette bu hususa işaret buyurmaktadır. Ancak bu haramlaştırmanın
sebebi, Yahudilerin işledikleri zulüm ve günahlar olmuştur. Allah da ceza olarak
bâzı helâl yiyecek ve içecekleri onlara haram kılmıştır.
c. Hıristiyanlar ise, yeme ve içme konusunda ifrata sapmışlardır. Pavlos bu
konuda, "ağızdan giren değil, çıkan onu pisler" diyerek, yeme ve içmenin
sınırını son derece geniş tutmuştur.
d. Cahiliye Arapları da bazı hayvanları ibâdet ve putlara yakınlaşmak niyetiyle
haram kılarken; ölmüş hayvan, akan kan gibi İslâm'ın haram saydığı bâzı maddeleri
de helâl saymışlardır.
İslâmiyet bu konuda mutedil bir yol tutmuştur.
İslâm'a göre, eşyada, yiyilip içilme itibariyle asıl olan ibâhe'dir. Yani bütün
eşya, insanların istifadesi için yaratılmıştır.
Ancak yenilip içilen eşyanın bir kısmı temiz olmaktan uzak, insan aklına ve
sıhhatine muzırdır. İslâmiyet, bu gibi temiz olmayan, insana zararı dokunan
maddeleri haram kılmıştır..
Kur'an'da bu hususta şöyle buyurulmaktadır:
"Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yeyin.." (el-Bakare,
168).
"Ey îman edenler! Sizi rızıklandırdıklarımızın temizlerinden yeyin. Ve
yalnızca Allah'a şükredin" (el-Bakare, 172).
Görüldüğü gibi âyette yalnızca temiz ve helâl maddelerin yenilmesi emredilmektedir.
YİYECEKLER
İslâm'ın Yenilmesini Haram Kıldığı Maddeler:
İslâmın yenilmesini haram kıldığı maddeler şunlardır:
1. Meyte (leş):
Kur'ân'ın yenilmesini haram kıldığı maddelerin başında "meyte" tabir
edilen "leş" gelmektedir.
Leş, insan tarafından yenilmek üzere boğazlanmış veya avlanmış olmayıp, kendi
kendine ölmüş bulunan hayvan veya kuşa denir. Böyle bir hayvan temiz değildir,
yenilmez.
Leşlerin haram kılınışındaki sır ve hikmete gelince:
a. Tarih boyunca insanlar, bu gibi ölü hayvanlardan tiksinmişler, bütün semavî
din mensubları da böyle hayvanları yememişlerdir.
b. Müdahalesiz ölen hayvanlar, genellikle şiddetli zayıflık, zehirlenme ve mikrobik
hastalıklar sebebiyle ölürler. Onların yenmesi sıhhî yönden tehlikeli neticeler
doğurabilir.
c. insanlar bu hayvanları yemeyince, yaşayan kuşlar ve diğer hayvanlar gıda
bulma imkânına kavuşurlar. Gerçekten de leşler, diğer hayvanların fıtrî gıdalarıdır.
d. Murdar ölen hayvanı yiyemiyeceğini bilen sâhibi, onun bakım ve tedavisine
dikkat eder, kendi hâline bırakmaz.
* Kendi kendine ölürse, kara hayvanlarının dışında su hayvanları da leş sayılırlar.
* Şu hayvanlar da leş hükmündedirler. Etleri yenilmez:
* Boğazlanmadan boğularak öldürülen hayvanlar,
* Sopa veya herhangi bir şey ile bir yerine vurulmak suretiyle öldürülmüş hayvanlar,
* Yüksek bir yerden düşüp ölen hayvanlar,
* Başka bir hayvanın boynuzuyla, kafasıyla veya tekmesiyle vurulması neticesi
ölen hayvanlar,
* Bir yırtıcı hayvan tarafından parçalanmak suretiyle ölen hayvanlar..
Ancak bu saydığımız hayvanlara, henüz kendisinde az çok bir hayat emâresi varken
yetişilir, besmele ile boğazlanırsa, leş olmaktan çıkarlar, etleri yenilir hâle
gelir.
* Leşlerin haram oluşundan maksad, onun etinin yenmesidir. Onların boynuzlarından,
kemiğinden ve kılından faydalanmak mübahtır.
* Leşin derisinden faydalanmak ise, deriyi tabaklamak suretiyle mümkün olur.
Peygamberimiz;
"Tabaklanan herhangi bir deri, temizlenmiş olur" buyurmuştur.
Bundan sadece domuz derisi istisnadır. Domuz derisi tabaklanmakla temizlenmiş
olmaz.
* Eti yenen bir hayvanın etinden, daha kendisi hayatta iken kopan bir uzvu ve
parçası da leş hükmündedir.
Bir hayvanın kesildikten sonra, henüz kendisinde hayat eseri varken kopan parçası
ise, leş sayılmaz. Ancak böyle bir parçayı yemek mekruhtur.
2. Akmış kan:
Hayvanlar kesilince vücuttaki kanın büyük bir kısmı dışarı akar, az bir miktar
da ince damarlarda kalır. İşte bu dışarıya akan kanı yemek, içmek haramdır.
İnce damarın içinde kalan veya dalak ve ciğer gibi âzalarda bulunan kan ise,
akmış sayılmadığından et ve sakatat ile birlikte yenilmesi mübahtır.
Kan yemenin haram oluş hikmeti, akan kanın pis oluşu ve insan tabiatının onu
kabûl etmeyişidir.
Câhiliye Arabları acıktıkları zaman ellerine sivri uçlu keskin bir kemik veya
benzeri bir şey alır, onunla hayvanı yaralar, akan kanını toplayarak içerlerdi.
Kur'an bu kötü âdeti men'etmiştir.
3. Domuz:
Domuz, tabiatı icabı, ekşimiş ve kokuşmuş maddeler yiyen ve pislik içinde yüzen
bir hayvandır. Bu sebeble eti, başta trişin ve tenya olmak üzere birçok mikroba
yuvalık yapmaktadır.
Domuz etinin insan sağlığına büyük zararları dokunduğu gibi, insan ahlâkına
da menfî te'sirleri olduğu belirlenmiştir. Bilhassa domuz yemenin kıskançlığı,
namus duygularını yıprattığı ileri sürülmüştür.
4. Allah'tan başkası adına kesilenler:
İnsan hayatına ancak Allah Teâlâ son verir. Hayvanların hayatına son vermek
ise, yine Allah'ın iradesiyle olmakla beraber, insanlar da etinden, derisinden,
yününden faydalanmak için hayvanları öldürmektedirler. Bu fiile izin veren Allah
Teâlâ'dır. İşte hayvanı öldürürken, Allah'ın ismini anmak, Allah'ın insana verdiği
bu izni tazelemek; ölümün ancak O'nun kudret ve iradesiyle olduğunu hatırlamak
içindir.
Hayvanın kesimi sırasında Allah'tan başkasının ismi zikredilince, Allah'ın bu
izni ve rızası iptal edilmiş; böylece kesilen hayvandan mahrumiyeti gerektiren
büyük bir nankörlük içine girilmiş olur.
Hayvanları Allah'tan başkası adına kesme yasağı, aynı zamanda putperestliğin
kökünü kazımak, tevhid inancını perçinlemek hikmetini de taşır.
5. Diğer kara hayvanlarından yenmesi helâl ve haram olanlar:
* Etinin yenmesi helâl olan hayvanlar şunlardır:
a. Tab'an çirkin, iğrenç ve kötü olmayan ehlî hayvanların etleri, şer'î usule
uygun olarak kesilirlerse, dînen helâldir, yenebilir. Koyun, keçi, sığır, manda,
deve, geyik, tavuk, hindi, kaz, ördek, devekuşu, bıldırcın, güvercin, keklik
ve avlandığını bildiğimiz diğer kuş ve hayvanlar, bu kısma girer.
b. Suda yaşayan balık cinsinden bütün hayvanların da etleri helâldir, yenebilir.
Kalkan, sazan, yılan balıkları da bu kısımdandır.
Balık sınıfına giren hayvanların kanları akıcı olmadığı için boğazlama işlemi
yapılmaz. Bu hayvanlar, denizde kendi başlarına ölmüşlerse etleri yenmez. Dış
te'sirlerden ölmüşlerse (fırtına, sıcaklık, soğukluk, v.s.) etleri helâldir,
yenebilir.
* Etlerinin yenmesi helâl olmayan hayvanlar ise şunlardır:
1. Azı dişleri ve pençesiyle avını tutup parçalayan ve dövüşen vahşî ve yırtıcı
hayvanların etleri haramdır, yenmez. Kurt, ayı, aslan, kaplan, sırtlan, pars,
sansar, sincap, fil, maymun, tilki, gelincik, kedi, köpek gibi..
2. Tırnaklarıyla avını kapıp avlayan ve tab'an kerih görülen kuşların da etleri
haramdır veya tahrimen mekruhtur.
Bunlar; çaylak, kuzgun, kartal, akbaba, yarasa, atmaca, şahin, alacakarga gibi
hayvanlardır.
3. Tab'an habis ve iğrenç olan hayvanların etleri de yenmez. Fare, köstebek,
kirpi, kertenkele, akrep, yılan, kurbağa, kaplumbağa, salyangoz, solucan, arı,
sinek, kurt, böcek, v.s.
4. Temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sığır gibi hayvanların etleri
de, bir temizlik süresi geçmeden yenilemezler. Bunun için böyle necasetle gıdalanan
hayvanlar hapsedilir, temiz gıda ile beslenirler. Bu hapis süresi tavukta üç
gün, sığır ve deve için 10 gün, koyun için de 4 gündür.
Domuz sütüyle beslenen hayvanların etleri helâldir.
5. Atlar, cihada yarayan hayvanlar olduğundan İmam-ı A'zam'a göre etleri yenmesi
mekruhtur. İmam-ı Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel'e göre ise yenebilir.
6. Zâruret hâli:
Yukarıda zikrettiğimiz bütün bu haramlar, normal durumlar içindir. Zaruret hâlinin
ise, kendisine mahsus hükümleri vardır.
Zaruret hâlinden maksad, açlık ve susuzluğu giderecek, hastalığı tedavi edebilecek
helâl bir nesnenin bulunmaması hâlidir.
a. Açlık ve susuzluk:
Ölmeyecek kadar yeyip içmek her insan için farzdır. İnsan bu sayede oruç tutmaya,
namaz kılmaya muvaffak olur. İnsan yiyecek ve içecek helâl bir şey bulamazsa,
harâm olan şeyden de yeyip içebilir.
Bu yeyişin ve içişin ölçüsü ise, ölmeyecek, hayatını devam ettirecek miktardır.
Daha fazlasını yeyip içmek helâl olmaz. Çünkü zaruretler kendi miktarlarıyla
takdir olunurlar. (Helâl yiyecek ve içeceklerden ise, kuvvetini artırmak için
doyuncaya kadar yeyip içmek mübahtır.)
b. Tedavi zarureti:
Tedavi için temiz olan ilâçları yeyip içmek, kullanmak câizdir. Peygamber Efendimiz:
"Ey Allah'ın kulları, tedavide bulununuz. Çünkü Allah Teâlâ, hiçbir illet
yaratmamıştır ki, onun için bir deva ve ilâç da yaratmamış olsun. Yalnız bir
illet müstesnadır. O da ihtiyarlıktır" buyurmuştur.
Helâl, temiz olmayan şeyler ile tedavide bulunmak, esasen câiz değildir. Ancak
bâzı fakihler, ilâcın da gıda gibi zarurî bir ihtiyaç olduğunu ileri sürerek,
darda kalındığında haram ile tedaviye cevaz vermişlerdir.
Nitekim, Peygamberimiz erkeklere ipek giymeyi haram kıldığı halde, cild hastalığı
sebebiyle Abdurrahman bin Avf ve Zübeyr bin Avvâm gibi bâzı sahabîlerin giymesine
müsaade etmiştir.
Harâm olan bir şey'i ilâç olarak kullanmanın bâzı şartları vardır:
1. Bu ilâç kullanılmadığı takdirde, insan hayatının ve sıhhatının hakikî bir
tehlike içinde olması..
2. Onun yerini tutacak helâl bir ilacın bulunmaması.. 3. Bu ilâcı, dindarlığına
ve ihtisasına güvenilir bir müslüman doktorun tavsiye etmesi..
Bu üç şartın bulunması hâlinde, haram maddelerle de tedavi câiz olur.
Görülen lüzum üzerine bir uzvuna ameliyat yapılacak bir kimseye aklını giderip
bayıltacak bir ilâç içirilmesinde de (narkoz) bir beis yoktur.
c. Zaruretler, başkasının malını da helâl kılar.
Helâl yiyecek ve içeceği olmayan bir müslüman, bunu çevresinde mensubu bulunduğu
toplum içinde bulabiliyorsa, onunla ihtiyacını gidermek kendisine mübah olur.
İslâmiyet özel mülkiyeti tanımış ve korumuştur. Ancak, bu hak, sınırsız değildir.
Nitekim bu sınırlamalardan biri de zaruret hâlidir. Yanında kendi ihtiyacından
fazla yiyecek ve içeceği olan kimse, bunu darda kalmış kimseye vermek zorundadır.
Vermezse, karşı taraf zorla alabilir. Bundan dolayı da, hiçbir mes'uliyet altına
girmez. Tabiî ki başkasının malından bu ihtiyacını karşılama hâli, ölmeyecek
kadar, hayatını devam ettirecek miktardır. Daha fazlası helâl olmaz.
AV (SAYD) :
Tab'an vahşî olup insandan kaçan, eti yenilen veya yenilmeyen her türlü hayvana
av, arabça ifadesiyle sayd denir.
Böyle bir hayvanı kaçamaz hâle getirip ele geçirmek, ancak avlamak yoluyla olur.
İslâmdan önce Arablarda ve diğer milletlerde avlanmak âdeti olduğu ve insanlık
bu âdetten gıda te'mini, spor ve eğlence vasıtası olarak faydalandığı için,
İslâmiyet avı bazı kayıt ve şartlarla câiz ve helâl kılmıştır. Bu şartlar şunlardır:
Avcıda bulunması gereken şartlar:
1. Av yapanın ehlî hayvanları kesmeye ehil bir müslüman veya kitabî olması şarttır.
Bu bakımdan mecusî, putperest ve mürtedin avladığı hayvan eti haramdır, yenilmez.
Besmeleyi bilen ve avlanma kasdı taşıyan gayr-i mümeyyiz çocuğun veya mecnunun
yahut da sarhoşun avladığı av ise sahihtir.
Hac ve umre için ihramda bulunan bir müslümanın Harem dahilinde ve haricinde
avlanması helâl olmaz. Kur'an'da şöyle buyurulmuştur:
"İhramda olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılınmıştır." (el-Mâide,
96).
2. Avcılığı maişetini te'min maksadı ile yapmalıdır.
Vahşî hayvanları avlayarak maişetini te'min etmek, İslâm'da meşrû' olan kazanç
yollarından biridir. Fakat diğer kazanç yolları bundan daha faziletlidir. Telehhi,
yani, keyf ve eğlence için, sadece spor olarak avlanmak ise, İslâm'da hoş karşılanmamıştır.
Çünkü bu niyetle yapılan avlanma, kalbe kasvet ve gaflet verir, hayvanlara karşı
şefkat ve acıma duygularını azaltır. Neseî ve İbn-i Hibbân'ın rivayet ettikleri
bir hadiste şöyle buyurulmaktadır:
"Bir kuşu boşuna öldürenler için, kıyâmet gününde o kuş bağırarak: 'Ya
Rabbi, falan faydalanmak niyeti olmadan beni boşuna öldürdü' diye şikâyet edecektir.."
Neseî'nin rivayet ettiği bir diğer hadîste de şöyle denilmektedir:
"Bir kuş öldürüp de hakkını vermiyen kimse, kıyamet gününde ondan mes'ul
olacaktır.
- Kuşun hakkı nedir ya Resûlâllah diye sordular. Buyurdu ki:
- Onu boğazlayıp yemesi ve sadece başını kesip atmamasıdır."
Şu halde, yemek veya kendisinden faydalanmak niyeti olmadan sırf zevk için avlanmak
İslâmda câiz görülmemiştir.
Av ile ilgili şartlar:
1 - Av, şer'an eti yenilebilen hayvanlardan olmalıdır.
2 - Av hayvanı, ehlî olmamak, boğaz ve boynundan boğazlanması imkânı olmayan
yabanî bir hayvan olmalıdır. Av âletleriyle yaralanan hayvana yetişildiği zaman
hâlâ yaşıyor ise, şer'î usûle göre boğazlanması gerekir. Aksi takdirde eti helâl
olmaz.
Avlanan hayvana canı çıkmak üzere iken yetişilirse boğazlanması gerekmez. Bununla
beraber, boğazlamayı evlâ görenler de vardır.
Av âletleri ile ilgili şartlar:
Av âletleri 2 kısımdır:
1. Kesici ve delici âletler: Mızrak, ok, bıçak, kılıç, tüfek, tabanca v.s. gibi
âletler.
2. Dört ayaklı yırtıcı hayvanlardan köpek, pars gibi; yırtıcı kuşlardan atmaca,
şahin, doğan gibi av için eğitilmiş hayvanlar..
* Keskin âletlerle av: Bu avın iki şartı vardır:
a. Aletin, ağırlığıyla değil, kesmek ve delmek suretiyle avı öldürmesi.
Av malzemesinin vücûdü delip veya kesip girmesi şarttır. Ezme veya şiddetli
darbe sonucu ölen hayvanların eti yenmez. Bunlara mevkuze denir. (Bk.: el-Mâide,
3).
Binaenaleyh, taş, sopa, v.s. gibi şeylerle vurularak öldürülen hayvanların etleri
yenmez.
Adiy bin Hâtem, İslâm'a girişi sırasında Peygamber Efendimize:
- Ben avı mirad ile vuruyor ve düşürüyorum, bunun hükmü nedir? diye sormuştu.
(Mirad, ortası kalın ve enine isabet eden tüysüz bir ok çeşididir.)
Peygamberimiz ona cevaben:
- Mirad, attığın zaman eğer vücuda giriyorsa ye, aksi halde eğer eni ile isabet
ediyor ve vücuda nüfuz etmiyorsa yeme.." buyurmuştu.
Hadîs-i şerîf'ten de anlaşıldığına göre, av âletinin avın vücudunu yarması ve
içine girmesi şarttır. Şu halde tabanca, tüfek gibi ateşli silâhların kurşun
ve saçmalarıyla vurulan avlar helâldır. Zira kurşun; ok, mızrak ve kılıçtan
daha kuvvetli şekilde vücuda nüfuz etmektedir.
b. Av âletini atış veya vuruş esnasında besmele çekilmelidir. Besmele'yi unutarak
terkeden bir avcı, hükmen besmele çekmiş sayılır. Besmele kasden terkedilirse,
avlanan avın eti yenmez, haram olur.
İmam-ı Şâfiî'ye göre, avlanırken besmele çekilmesi şart değildir. Fakat terki
de mekruhtur.
Av hayvanlarıyla avcılık:
Avlanma; köpek, pars, v.b. hayvanlarla; doğan, şahin, v.b. kuşlarla yapılıyorsa,
bu avın câiz olması için şu şartların bulunması gerekir:
a. Hayvanın muallem, yani özel eğitimle ava alıştırılmış olması.
b. Avı kendisi için değil, sâhibi için yakalaması.
c. Hayvan, avın üzerine, Allah'ın adı anılarak (besmele ile) bırakılmış olması..
Av hayvanlarının öğretilmiş olması; sâhibinin arzu ettiği şekilde hareket etmesi,
yakaladığını yemeyip sahibine getirmesi, sâhibi saldığı zaman avın arkasından
gitmesi, çağırdığı zaman da geri gelmesi demektir.
Av hususunda talime kabiliyeti olmayan aslan, kaplan, ayı gibi hayvanlar ile
ve necis-i ayn olan domuz ile avlanmak câiz değildir.
Sahibi için avlanmanın ölçüsü, hayvanın avdan hiçbir şey yememesidir. Peygamberimiz
bu hususta:
"Köpeği saldığın zaman avdan yerse, ondan yeme. Çünkü o, kendi nefsi için
yakalamıştır. Onu saldığın zaman avı öldürür ve yemezse, onu ye. Zira onu, sâhibi
için yakalamıştır" buyurmuştur.
Avın arkasından gönderilen öğretilmiş hayvanın yanında bir başka hayvanın bulunmaması
da şarttır. Mesela; Besmele çekilerek gönderilen köpeğe avı yakalamakta başka
bir köpek yardım ederse, bu avın yenmesi câiz olmaz.
Adiy bin Hâtem Peygamberimize:
- Ben köpeğimi salıyorum, fakat onunla beraber, başka bir köpek daha görüyorum.
Hangisinin avı yakaladığını bilmiyorum" diye sorduğunda ondan şu cevabı
almıştır:
- O avdan yeme, çünkü sen başkasının değil, ancak kendi köpeğinin üzerine besmele
çektin.."
Avcı silâh ile vurduğu veya av hayvanı ile tutturduğu avını elde etmek için
durmaksızın hemen koşmalıdır. Çünkü bu halde avı daha ölmeden elde edip boğazlamak
mümkündür. Binaenaleyh, av sırasında yaralanan hayvan, avcının sebebsiz gecikmesi
yüzünden boğazlanmaksızın ölecek olsa eti yenmez. Fakat, avcı hiç durmadan koştuğu
halde, avını aldığı yaradan ölmüş olarak bulursa, artık onu boğazlamaya ihtiyaç
yoktur.
Avın ölü bulunması:
Bâzan avcı avı vurur, fakat onu kaybederek bir müddet sonra ölü olarak bulur.
Bu takdirde şu şartlarla av helâldır:
a. Avın ölümüne av sırasında aldığı yaradan başka bir darbenin sebeb olmaması..
b. Avın kokmak suretiyle bozulacak dereceye ulaşmaması..
* Muhtelif avlar için bir besmele kâfidir. Avcı silâh atarken veya hayvanını
salarken bir defa bismillâh dese, neticede birden fazla hayvan avlasa, bu avlar
helâldir. Hepsinin de eti yenilebilir.
Bir kimse, muayyen bir ava, besmele ile attığı ok veya kurşun başka bir avı
yaralayarak öldürse, bu av sahihdir. Çünkü besmele muayyen ava değil, atılan
âlete, salınan hayvana aittir.
* Ünsiyet peyda etmiş av hayvanlarını, boğazlayarak kesmek lâzımdır. Evde beslenen
geyik gibi..
* Koyun, deve gibi ehlî bir hayvan vahşîleşip elde edilmesi müşkül hâle gelse
bu hayvanı av yoluyla öldürmek câiz olur.
OKUMA PARÇASI: "ONLARA BU ET HARAMDIR.."
Kocasının işi son günlerde iyice bozulmuştu. O kadar ki diğer ihtiyaçların te'mini
şöyle dursun iki çocuğun karnını doyuracak bir sofra hazırlama imkânından bile
mahrum kalmıştı. Şayet beyi o gün akşama da sofra kuracak bir şey getiremezse
hareketsiz bekleyen çocukların durumu tehlikeye girecekti. Binbir endişe ve
elem içinde akşamı iple çekmeye başladı.
Nihayet geç saatlerde kapıyı çalan kocası elinde bir paketle gelmiş, buruşuk
etten ibaret paketi heyecanla kapan kadın sevinçle mutfağa koşarak pişirdiği
eti derhal sofraya getirip açlıktan tâkatsız düşmüş çocuklarıyla birlikte yemeye
başlamışlardı.
İşte o sırada komşusunun küçük çocuğu içeri girdi ve sofranın başına dikilerek
yenen etten istemeye başlardı. Kadıncağız aceleyle bir kendine, bir de çocuklarına
yetiştirdiği lokmalardan birini de küçüğe uzatınca kocası:
- Hayır hayır, ona verme, onlara bu et haramdır! diye ikazda bulundu.
Komşu çocuğu buna üzülmüş, ağlayarak evlerinin yolunu tutmuştu. O güne kadar
kimseden böyle bir karşılık görmeyen zengin çocuğu, babasına durumu anlattı
ve bir lokma et vermediklerini şikâyet ederek "O etten ille de isterim"
diye tutturdu.
Bu defa çocuğun sesini bir türlü kesemeyen baba, elinden tutarak bitişik komşunun
evine gelmeye mecbur kaldı. Onlar halen sofradaydılar.
- Çocuktur, halden anlamıyor, şunun sesini kesmemiz için bir lokma et rica edeceğim,
dedi. Fakat adamın cevabı kesindi:
- Kusura bakmayın, ben bu etten size veremem. Çünkü bu bize helâl, fakat size
haramdır!
- Neler söylüyorsun komşu, size helâl olan şey bize nasıl haram olur?
- Olur komşucuğum, olur. Fakat gel, benim bu sırrımı fâş etme, şimdiye kadar
kimseye açmadığım derdimi şimdiden sonra da açmak zorunda bırakma!
- Hayır, bu sözlerinden bir şey anlamıyorum; çocuğa bir lokma et vermeyişinin
mazeretinden başka bir lâf değildir bu.
Mecbur kalmıştı işin içyüzünü anlatmaya. Elindeki mendiliyle gözyaşlarını silen
adam titrek sesle mes'elenin içyüzünü anlatmaya başladı.
- Günlerdir şu sofraya ne bir katık, ne de bir parça ekmek getirmek saâdetinden
mahrum kalmıştım. İşlerim büsbütün tersine gidiyor, yakamıza sarılan fakirlik
bize aman vermiyordu. Bugün artık tahammülümüzün bittiği gündü. Çocuklar bugün
de bir lokma olsun bir şey yemezlerse hayatları tehlikeye girecek, bu durumun
arkasından ölüm gelecekti. İyice muztar kalmıştık. Bu yüzden yol kenarına atılmış
bir koyun leşinden kestiğim bir parça eti kâğıda sararak getirdim. İşte soframızda
gördüğün et o koyun leşinden koparıp getirdiğim ettir. Biz muztar kaldığımız
için bu haram etten yiyebiliriz, ama sizler (Allah daha çok versin) servetinin
hesabını bilmeyecek kadar zengin kimsesiniz, siz muztar kalmadığınız için böyle
haram etten yemeniz de câiz olmaz. Çocuğunuza bir lokma et vermeyişimin asıl
sebebi budur!..
Komşusunun bu izahından sonra başını yere eğerek utanan zengin adam, birşey
söylemeden oradan çıkar ve doğruca şahsına âit sürünün çobanını bulur, ona şu
emri verir:
- Ben derin vicdan azâbı çekmeye başladım, büyük mes'uliyet altında olduğum
inancındayım. Bizim, ölü koyunun etini sofralarında katık yapacak kadar zarurete
düşen bitişik komşumuzdan haberdar olmayışımız büyük bir günahtır. Koyunların
yarısını derhal işâretle.. Onları şu andan itibaren komşuma hibe ediyorum, haber
ver!
Sonra dükkânına gelen adam oradan da bir miktar yiyecek ve giyecek alır, komşuya
gönderir. Onu yokluğun acı pençesinden kurtarır.
Sadece şahsını düşünen bir zengin olmaktan Allah'a sığınarak tevbe ve istiğfarda
bulunan bu zengin, bir akşam rü'yasında Resûlüllah'ı görür, ondan evvelâ bir
îkaz, sonra da bir müjde alır:
- Servet Allah'ındır. Bâzı kulları ise tevziat memurudurlar. Allah'ın sana muhtaçlara
vermek üzere emânet ettiği servete ihanet eder duruma düşmüş, komşunun koyun
leşi yiyecek hale düşmesine alâkasız kalmıştın. Bereket ki en sonunda durumlarını
öğrenip tam zamanında yardım yaparak onları kurtardın! Müjdeler olsun sana,
Allah yardımını kabûl etti. Cehennem'e ilk girecek zenginlerden iken, bu defa
Cennet'e evvel girecek servet sâhiplerinden oldun!..
* * *
İÇKİLER VE UYUŞTURUCULAR
İçkiler:
Türkçemizde içki, Arapçada hamr ve müskir; içildiğinde azı veya çoğu sarhoşluk
veren alkollü maddeler için kullanılmaktadır. İslâmiyet, sarhoşluk veren her
nevi içkiyi haram kılmış, içilmesini yasaklamıştır.
Kur'an'da şöyle buyurulur:
"Ey îman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şübhesiz şeytan işi
pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki, saadete eresiniz. Şeytan şübhesiz ki, içki
ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan,
namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?" (el-Mâide,
90-91).
Bu âyetlerde içki ve kumar yasağının hikmetleri apaçık belirtilmiştir. Günümüz
tıb dünyası, içkinin insan sağlığına zararları üzerinde ittifak hâlindedir.
Yapılan istatistikler ortaya çok vahim sonuçlar koymaktadır. Bâzı ülkeler bu
yüzden içki ile devletçe mücadele yoluna bile başvurmak zorunda kalmışlardır.
Sarhoş Eden Herşey İçkidir ve Haramdır:
Azı veya çoğu sarhoşluk veren her nevi içki, hangi maddeden yapılmış olursa
olsun, âyette geçen hamr mefhumuna dahildir ve haramdır. (Buna göre bira ve
benzeri şeyler de haramdır). Bal, darı, arpa ve benzeri maddelerin mayalandırılmasından
elde edilen içki hakkında Peygamberimize sorulduğunda, cevaben:
"Sarhoş eden herşey içkidir. Her içki de haramdır" buyurmuştur.
Çoğu Sarhoş Edenin Azı da Haramdır:
Sarhoşluk veren içkiler, zamanla alışkanlık ve bağışıklık sağladığı için, az
içenin giderek çoğa kaçtığı, önceleri azı te'sir edip sarhoş ederken, alışkanlık
arttıkça aynı miktarın te'sir etmediği görülmektedir. Bu sebeble içkiyi önlemenin
en kesin yolu, azını çoğunu, hepsini yasaklamaktır.
İşte İslâm da, bu maksadla çoğu sarhoşluk veren nesnelerin azını içmeyi de haram
kılmıştır.
Resûlüllah Efendimiz, İslâmın bu konudaki hükmünü şu şekilde ifade etmişlerdir:
"Çoğu sarhoş eden şey'in azı da haramdır.."
İçki Ticareti:
İslâmiyet, içkinin az veya çok içilmesini men'etmekle kalmamış, ticaretini de
haram kılmıştır. Bu konuda şu hadîs-i şerîf meşhurdur:
"Resûl-i Ekrem (A.S.M.) içki konusunda şu 10 kişiyi lânetlemiştir: İçki
yapanı, yaptıranı, içeni, taşıyanı, kendisine taşınanı, dağıtanı (sâkî, garson),
satanı, parasını yiyeni, satın alanı ve kendisi için satın alınanı.."
Hanefî fakîhleri, içki imâlinde kullanacağı bilinen kimseye üzüm ve şıra satışını
câiz görmüşler, "satılan mal helâldır, alanın içki yapma günâhı kendisine
aittir" demişlerdir.
"Günaha yardım edilmez" prensibine dayanan bâzı fakîhler ise, bunu
câiz görmemişlerdir.
İçki Meclisinde Bulunmak:
Müslüman sadece haramı işlememekle değil, elinden geldiği ölçüde işlenmesine
engel olmakla da mükelleftir. Bu kaide onun, kat'i bir mecburiyet olmadıkça,
içki içilen yerde oturmasına mânidir. Resûlüllah Efendimizin bu konudaki îkazları
şöyledir:
"Allah'a ve âhiret gününe îman eden kimse, üzerinde içki dolaştırılan sofraya
asla oturmasın.."
Müslüman İçki Hediye Etmez:
Müslümana içki hediye etmesi ve kendisine içki hediye olunması yakışmaz. Zira
müslüman temizdir, temizden başkasını hediye etmez ve ondan başkasını da kabûl
etmez.
Rivayet edildiğine göre bir adam, Peygamberimize (A.S.M.) üzerinde içki taşınan
bir hayvanı hediye etmek istemişti. Peygamberimiz, Allah'ın içkiyi haram kıldığını
haber verince adam:
- Satmıyayım mı? diye sordu.
Peygamberimiz:
- İçilmesini haram kılan, satılmasını da haram kılmıştır, dedi.
Adam bunun üzerine:
- Yahudilere de ikram etmiyeyim mi? deyince Peygamberimiz:
- Onu haram kılan, Yahudilere bile olsa ikram edilmesini de haram kılmıştır,
cevabını verdi.
Alkollü İlâç ile Tedavi Câiz midir?
Birisi Peygamberimize içkiyi sormuş. Peygamberimiz kendisini içmekten men'edince,
o da:
- Ben onu tedavi için, ilâç olarak kullanıyorum, demiştir. Peygamberimiz de
bu söze cevaben:
- O ilâç değil, derttir, buyurmuştur.
Görüldüğü gibi, hadîs-i şerîf, alkollü maddelerin ilâç olarak kullanılmasını
men'etmektedir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bu hüküm normal durumlara
aittir. Eğer helâl maddeden yapılmış bir ilâç bulunmadığı için, mütehassıs ve
dindar bir doktor alkollü ilâcı bir hastaya tavsiye ederse, o ilâcı kullanmak
hayatî bir önemi hâiz olursa, bu durumda zaruret hâli ortaya çıkar ve bu gibi
ilâçlarla tedâvi câiz olur.
UYUŞTURUCU MADDELER:
Esrar, afyon, eroin, kokain, morfin, L.S.D. gibi uyuşturucu maddeler aklı gidermek,
insan vücuduna zarar vermek bakımından tesiri alkollü içkilerden daha fazladır.
Bu bakımdan uyuşturucu kullanmak tıpkı içki kullanmak gibidir. Hattâ bâzı hususlarda
ondan da kötüdür. İslâm âlimleri, uyuşturucu maddelerin haram olduğu hususunda
müttefiktirler.
SİGARA:
Tütün, 15. asırdan sonra, İslâm ülkelerine girmiştir. O zamandan beri, İslâm
uleması onu içmenin hükmü üzerinde durmuşlardır. Şöyle ki:
a. Bâzı âlimler, tütünün mübah olduğunu söylemişlerdir. Bunu söyleyenler, tütünün
zararı olmadığını ve Şâri' tarafından men'edilmediğini ileri sürmüşlerdir.
Halbuki, bugün tütünün zararları ilmen kesin şekilde ortaya çıkmıştır. Zararsız
olduğu söylenemez. Şâri'nin men'etmediğini söylemek de doğru olmasa gerektir.
Zira Şâri', her haramı ismen tek tek zikretmemiştir. Hüküm, sadece sarih ve
hususî naslarla değil, naslarda geçenlerin haram kılınış illetlerine bakarak
yapılan kıyas ve istidlâl yollarıyla da verilebilmektedir. Bu bakımdan hakkında
sarih nas olmayan bir nesne hakkında kıyas ve istidlâl yoluyla bir hüküm verilmesinde
hiçbir mâni yoktur.
b. Bâzıları da sigara içmek mekruhtur, demişlerdir. Bunlar, kıyasla sâbit bir
hükme, haram demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi
sâhibi olmamaları yüzünden bu hükmü vermişlerdir.
c. Bâzıları da sigara içmek, özellikle tiryakisi olmak haramdır, demişlerdir.
Bunların mesnedi ise, sigaranın vücuda zarar vermesi, israf olması ve nafaka
mükellefiyetinde darlığa yol açması gibi sebeblerdir.
Bu 3 sebebden biri gerçekleştiği yer ve durumda, sigara içmek haramdır. Bunlar
gerçekleşmez ise, mekruhtur.