HAC VE KURBAN
HAC İBÂDETİ
Hac Nedir?
Hac kelimesi, lügatte kasd ve teveccüh mânasına gelmektedir. Dinî mânası ise, belli bir yeri, muayyen bir zamanda, belli hareketlerle ziyaret etmektir.
Belli bir yer, Kâbe-i Muazama ve Arafat'tır.
Muayyen zaman; Şevval, Zilka'de ve Zilhicce ayının ilk 10 günüdür.
Belli hareketler ise; Kâ'be'yi tavaf, Arafatta vakfe, sa'y gibi hacca mahsus hareketlerdir.
Haccın Hükmü Nedir?
Hac ibâdeti, İslâmın 5 temel esasından biridir. Hem beden, hem de mal ile yapılan bir ibadettir.
Hicretin 9. yılında farz kılınmıştır. Farziyeti Kitab, Sünnet ve İcma' ile sabit olmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'de haccın farziyetini bildiren âyet-i kerîme ve meâli şöyledir:
Ona (Kâ'beye) bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyti hac (ve ziyaret) etmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. (Âl-i İmrân, 97).
Hac, şartlarını haiz olan her erkek ve kadına, ömürde bir defa olmak üzere farzdır. Bu husus hadis-i şerîf'te şu şekilde belirtilmiştir:
"Ey insanlar, sizin üzerinize hac farz kılınmıştır. O halde hac ibâdetini yerine getirin."
(Ashâbının içinden) bir adam sordu:
- Ey Allah'ın Resûlü, her sene mi?
Adam aynı soruyu üç defa tekrarlayıncaya kadar Peygamber (A.S.M.) sustu. Sonra şöyle buyurdu:
"- Eğer ben 'evet' deseydim, her yıl farz olurdu ve buna gücünüz yetmezdi.."
Haccın Sevab ve Faziletleri:
Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Kim hac eder de şehevatı terkedip günah işlemezse (kötü söz ve davranışlardan sakınırsa) geçmiş günahları bağışlanır."
"Hac ve ömre için Beytullah'a gidenler, müslümanların Allah'a gönderilmiş temsilcileridir. Dua ederlerse kabûl eder. Mağfiret dilerlerse bağışlar."
Diğer bir hadîs-i şerîfte de, hac ile ömrenin, ateş körüğünün demir, altın ve gümüşün pas ve lekelerini giderdiği gibi günahları gidereceği beyan buyurulmuştur. Özürsüz yere haccı terketmek, üzerine hac farz olduğu halde hacca gitmeyi aklına bile getirmemek çok ağır bir günahtır. Hazret-i Ali'nin rivayet ettiğine göre, bu gibi lâkayt kimselere Allah Resûlü, "Yahudi ve Hıristiyan olarak ölsünler" şeklinde bedduada bulunmuştur.
Bir kimsenin sıhhat, para, zaman ve yol emniyeti bakımlarından hiçbir engeli yokken hacca gitmek istememesi, onun îman zâfiyetine delil sayılmıştır. Resûlüllah'ın beduasına hak kazanan bu gibi kimselerin âkıbetinden korkulur.
Haccın Mânâsı Nedir?
Hac, baştan sona temsilî hareketlerden meydana gelmiş bir ibadettir.
Hac boyunca hacılar, adına ihram denilen kefene benzer dikişsiz bir elbise ile örtünürler. Bu hareket insanın ölmesini ve dünya ile alâkasını kesmesini temsil eder.
Arafatta vakfe, mahşer gününün küçük bir nümûnesidir.
Arafatta vakfeden sonra tekbirlerle Müzdelife'ye gelen hacılar, bayram gecesini orada geçirirler, bayram günü de Şeytan Taşlamak ve Kurban Kesmek üzere Mina'ya yollanırlar. Şeytan taşlamak şeytanın hile, desise ve vesveselerine karşı nefret duymanın bir remzi ve tezahürüdür. Aynı zamanda Hz. İbrahim'in (A.S.) Şeytan Taşlama sünnetine imtisal mânâsını da ihtiva etmektedir.
Hacılar kötülüğe olan düşmanlık ve nefretlerini, ellerinden geldiğince kötülüklerle mücadele edeceklerini, kötülüğün mümessili, şerlerin sembolü olan Şeytan'ı yine sembolik olarak taşlamakla ifade ettikten sonra, Allah yolunda canlarını vermeye hazır ve âmâde olduklarını göstermek üzere bir de kurban keserler. Hazret-i İsmail'in gösterdiği Hak yolunda kurban olma teslimiyetini yeniden yaşarlar.
Bir dâva, hak dahi olsa, uğrunda seve seve can verebilecek müdafi ve taraftarları olmadan üstün gelemez. Bu bakımdan kesilen kurbanla hacılar gerekirse canlarını Allah yolunda feda edebileceklerini, kurban etmekten çekinmeyeceklerini sembolik olarak ifade etmiş olurlar.
Tavaf, yani, Kâbe'nin etrafında dönme ise, kâinat nizamından alınmış bir ibadettir. Kâinatta gezegenler, güneş, elektronlar, çekirdek, pervaneler ateş etrafında dönerler; bu dönüşle merkeze olan bağlılık ve aşklarını göstermiş olurlar. Bu bakımdan tevhid dîninin sembolü olan Kâbe etrafında dönüş de, dîne olan aşk ve bağlılığı sembolize eder.
Kâbe'yi her dönüş bir merhale ve menzil aşarak 7 kat göklerin üstüne çıkmak, iç dünyamızda 7 basamaklı olan nefsin en aşağı tabakasından en üst basamağına yükselmek, insanî hayatın gayesine varmak, ruhanî hayata kavuşmak mânalarını da ifade eder.
Haccın Hikmet ve Faydaları Nelerdir?
Haccın pek çok hikmeti, maddî ve mânevî faydaları vardır. Bazılarına kısaca temas edip geçelim:
* Mü'minler, aynı gaye ve inançla hac ibâdeti dolayısiyle bir araya gelirler. Dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan mahşerî bir kalabalık, ibadet şuuru ve heyecanı ile kâinatın yaratıcısına yönelerek ondan dilekte bulunur, mağfiret isterler, kâmil bir îmanla yaşayıp öylece ölmeyi niyaz ederler. Kazanılan mânevî hazla eskiden mevcut kötü huy ve alışkanlıklarını terk ederler. Ve Allah'ın emirlerine daha sıkı sıkıya sarılma şevkini elde ederler.
* Ayaklar yalın, başlar açık olarak bütün hacıların beyaz örtülere bürünmesi âdeta Mahşer gününü hatırlatır. Böylece kalbler yumuşar, bakışlar başkalaşır, duygular heyecana gelerek mânevi bayram yapılır.
* Bir emirle 14 asırdan beri milyonlarca insanı bu mukaddes beldelere koşturan Allah'ın azametini bütün duygularıyla kavrayan hacılar, milyonlarca insanın kendileri gibi düşünüp inandığını da bizzat görüp müşahede ederek insî ve cinnî bütün şeytanların şübhe ve vesveselerine 5 para kıymet ve ehemmiyet vermezler. İmanları kat kat kuvvet kazanır.
* İslâm dîninin zuhur edip âleme yayıldığı, mücadelesinin verildiği, uğruna canların feda edilip kanlar akıtıldığı mukaddes beldeleri ve muhterem ve muazzez İslâm kahramanlarının mezarlarını ziyaret etmekle hacıların gönlünde İslâm'ı bütünüyle yaşama ve ona hizmet etmek aşk ve şevki uyanır. O eşsiz mücahidlere mânen hitab ederek: "Size, bize bıraktığınız mukaddes emanetleri biz de bizden sonraki nesillere lâyıkı vechile tevdi edeceğimize söz veriyoruz.." derler.
* Yolculuk esnasında karşılaşılan zorluklar ve mahrumiyetler insana nimetlerin kıymetini ve bunlara şükretmeyi öğretir. Mal ve mülkünden uzak kalmak, akraba ve dosttan ayrı düşmek, istirahat imkânı bulamamak, insana muhtaçlarla fakirlerin sıkıntılarını hatırlatır ve böylece onlara şefkat elinin uzanmasına vesile olur.
* Hacda cihad sevabı vardır. Çünkü onda hem sefer hali, hem nefisle mücadele, hem eziyet ve yorgunluklara tahammül vardır.
Hac ibâdetinin bu gibi mânevî ve ruhî fayda ve hikmetleri yanısıra maddî ve ictimaî bâzı faydaları vardır. Şöyle ki:
* Hac, İslâm âleminin senede bir defa aktedilen umumî bir kongresi hükmündedir. Hac mevsiminde İslâm ülkeleri iç ve dış mes'elelerinde fikir birliğine vararak dış dünyaya karşı yenilmez bir kuvvet hâlinde topyekûn hareket etme imkânı bulurlar. Birbirleriyle tanışıp kaynaşma; kültür, fen ve san'at mübadelesinde bulunma imkânı elde ederler.
* İslâm ülkelerinin beynelmilel bir fuarı mahiyetini arzeden hac mevsiminde her devlet maddî ve mânevî varlığını teşhir edebilir. Geri kalmış İslâm ülkelerine elbirliği ile yapılan yardımlarla o ülkeler kalkındırılır.
* * *
HACCIN ŞARTLARI
Hac Ne Zaman Farz Olur?
Hac bir kimse üzerine şartları tahakkuk edince farz olur. Üzerine hac farz olan kimse hemen o yıl hacca gitmesi gerekir. Bu ibâdeti daha sonraki yıllara bırakırsa günahkâr olur. 3 mezheb imamı bu hususta müttefiktir. Bununla beraber hayatta iken bu vazifeyi yerine getiren kimse günahtan kurtulur. Fakat hac etmeden ölürse, hac için vasiyet etmiş bile olsa, günahkârdır.
Haccın Şartları Nelerdir?
Haccın şartları üçe ayrılır:
1 - Vücubunun şartları,
2 - Edâsının şartları,
3 - Sıhhatının şartları.
Haccın Vücubunun Şartları Nelerdir?
Haccın bir kimseye vâcib, yani, farz olması için o kimsede şu şartların bulunması gereklidir:
1 - Müslüman olmak.
2 - Âkıl ve bâliğ olmak.
3 - Hür olmak.
4 - Yol masraflarını karşılayacak ve gidip gelinceye kadar başkalarına muhtaç olmayacak şekilde ailesinin, çoluk çocuklarının ve kendisinin geçimini te'min edecek maddî imkâna sahip olmak.
5 - Haccın farz olduğunu bilmek.
Haccın Edâsının Şartları Nelerdir?
Kendisine hac farz olan bir kimse, bu hac farîzasını yerine getirebilmesi, edâ edebilmesi için şu şartların da bulunması gerekmektedir:
1 - Sıhhat. Hacı adayının hac farîzasını yerine getirebilecek kadar sıhhatli olması şarttır. Kötürüm, ayakları kesik, felçli, yolculuğa dayanamıyacak kadar yaşlı kimselere zengin bile olsalar hac farz değildir. Başkalarını kendi yerlerine haccettirmek de üzerlerine gerekmez. Hapiste bulunanlar için de durum böyledir. İki gözü âmâ olanların kendilerini hacca götürecek kimseleri yoksa bunlara da hac farz değildir. Ancak vücudu sağlam, sıhhati yerinde iken kendisine hac farz olup da haccetmeyen, sonra da bu şekilde hacca mâni bir hastalığa yakalanan kimseye ise hac farz olmaktan düşmez. Çünkü hac kendisine sağlığı yerinde iken farz olmuş, o ise gitmeyip haccı te'hir etmiştir. Bu bakımdan kendisi gidemiyecek bir hastalığa yakalanmış olsa bile, kendi yerine başkasını hacca göndermesi ve hac farîzasını mutlaka yerine getirmesi şarttır.
2 - Yol emniyeti. İster kara, ister deniz, isterse hava olsun yolda selâmet ve emniyet bulunduğu takdirde haccın edâsı farz olur. Yolda harb veya başka bir sebeble emniyet olmadığı takdirde ise haccın edâsı farz olmaktan çıkar.
3 - Kadının yanında kocasının veya bir mahreminin bulunması. Hacca gidecek kadının bulunduğu yerle Kâbe arasında bir sefer mesafesi (90 km.'lik yol) veya daha fazla mesafe bulunduğu zaman kadın ister genç, isterse yaşlı olsun, beraberinde kocası veya bir mahremi bulunmadan haccedemez. Kadına mahrem sayılanlar, onun ebedî olarak kendileriyle evlenemeyeceği kimselerdir. Bununla beraber bu kimselerin âkıl, bâliğ ve kendilerine güvenilir kimseler olmaları da şarttır.
Kadını hacca götürecek olan kocanın veya mahremin yol ve nafaka masrafları, kadın tarafından ödenir. Kendisini hacca götürecek mahremi bulunup kendisinin o mahremin yol ve nafaka masraflarını karşılayabilecek malî imkânı da olsa kadına kocasının izni olmasa bile hac farz olur. Fakat nafile hac için kocanın izni şarttır.
4 - Kadınlar için iddet hâli olmamak. Kocasından boşanmış veya kocası vefat etmiş kadınlar, iddet hâli içine girmiş olurlar. İddet müddeti, kocanın vefatı dolayısıyla 4 ay 10 gün, boşanmalarda ise üç aylık bir zamandır. İddet hâlinde bulunan kadınlar evlenemiyecekleri gibi, hacca da gidemezler.
Haccın Sahih Olmasının Şartları Nelerdir?
Haccın sahih olmasının şartı 3'tür:
1 - Zaman (vakt-i mahsus): Haccın rükünleri, kendilerine mahsus zaman içinde yapıldıkları takdirde sahih olur. Başka zamanlarda yapılırsa hac sahih olmaz; bozulmuş, bâtıl olmuş olur.
Zamandan murad, ziyaret tavafının ve Arafatta vakfenin vaktidir. Çünkü hacın rükünleri bu ikisidir.
Arafatta vakfenin vakti, Arefe günü öğleden sonra Kurban bayramının 1. günü fecrin doğuşuna kadardır.
Kâbe'yi ziyaret tavafının vakti ise, kurban bayramının 1. günü fecrin doğuşundan itibaren ömrün sonuna kadardır.
Bir de Şevval ve Zilka'de ayları ve Zilhicce'nin ilk 10 günü haricinde hac işlerinden herhangi birini yapmak sahih olmaz. Meselâ bu aylar dışında hac için tavaf veya sa'y yapılmış olsa, sahih olmaz. Ancak ihrama girmek kerahetle câiz olur. 2 - Mekân (Mekân-ı mahsus):
Vakfe için şart olan mekân, Arafat dağı; ziyaret tavafı için, şart olan mekân ise, Mescid-i Haram'dır.
3 - İhram: Hac için niyet edip ihrama girmedikçe hac sahih olmaz. İhrama mîkatta veya mîkattan önce girilmesi şarttır.
Haccın Rükünleri Nelerdir?
Haccın rükünleri ikidir:
1 - Arafatta bir müddet beklemek. Buna vakfe denir.
2 - Ziyaret tavafı yapmak.
Bu ikisinden birisi yapılmadığı takdirde hac fâsid olur, bozulur. Vakfe, tavafdan daha kuvvetli bir rükündür. Çünkü Arafatta vakfeden önce cinsî münasebet yapılırsa hac bozulur. Fakat ziyaret tavafından önce yapılırsa, hac bozulmaz, ceza gerekir.
Haccın Vâcibleri Nelerdir?
1 - Safâ ile Merve arasında yürümek (sa'y etmek).
2 - Müzdelife'de vakfe yapmak. Bu vakfenin vakti, kurban bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren gün ağarıncaya kadar geçen süredir. Bu süre içinde az bir vakit dahi olsa Müzdelife'de bulunulursa vâcib yerine gelmiş olur.
3 - Mina'da şeytan taşlamak, Mina'da taş atılacak üç tane yer vardır. Bunlara Cemre-i Akabe, Cemre-i Vusta ve Cemre-i Suğra denir.
Birinci gün sadece Akabe Cemresine taş atılır. Kurbanın ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri ise, her üç cemre de taşlanır. Önce Cemre-i Suğra'dan başlanır, sonra Vusta'ya, daha sonra da Akabe'ye atılır. Her bir cemreye, 7 tane taş atılır.
4 - Başı traş etmek veyahut saçları kısaltmak.
5 - Veda (Sader) tavafını yapmak.
6 - Mikatlardan ihrama girmek de vâcibdir. Hacca niyet edip ihrama girmek farz ise de, bunun mikatlarda yapılması vâcibtir. Mîkatlarda ihrama girilmezse vâcib terkedilmiş olacağından kurban kesmek gerekir. Veya geri dönülüp mîkatta ihrama girmek gerekir.
7 - Arefe günü öğleden itibaren güneş batıncaya kadar Arafat'ta beklemek.
8 - Farz olan ziyaret tavafının farz olan dört şavtına üç şavt daha ilâve ederek yediye tamamlamak.
9 - Ziyaret tavafını bayram günleri içinde yapmak.
10 - Tavafa Hacer-i Esved'den başlayıp Hacer-i Esved'i sola alarak Hatîm arkasından yaya olarak Kâbe'yi tavâf etmek.
11 - Tavaflardan sonra, Harem-i Şerîf'te iki rek'at namaz kılmak.
12 - Kıran ve Temettü haccı yapanlar için, Harem dahilinde kurban kesmek.
Haccın Sünnetleri Nelerdir?
Haccın başlıca sünnetleri şunlardır:
1 - İhrama niyet edileceği zaman gusletmek.
2 - İki parça hâlinde olan özel ihram örtüleriyle vücudunu örtmek.
3 - İki rek'at ihram namazı kılmak.
4 - İhrama girdikten sonra telbiye getirmek.
Telbiye şudur:
Lebbeyk, Allahümme lebbeyk. Lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk. İnnel-hamde ve'n-nimete leke ve'l-mülk. Lâ şerîke lek (*).
5 - Kudüm tavâfı yapmak.
6 - Farz ve vâcib tavaflar dışında çokca tavaf yapmak.
7 - Sa'y yaparken iki yeşil direk arasında koşmak.
8 - Zilhicce'nin 8. günü Mina'ya çıkıp orada gecelemek.
9 - Arefe günü güneş doğduktan sonra Arafat'a çıkmak.
10 - Müzdelife'den Mina'ya güneş doğmadan önce dönmek.
11 - Kurban bayramının gecelerini Mina'da geçirmek.
12 - Müzdelife'de gecelemek.
13 - Mina'da cemrelere taş atarken sırayı gözetmek
14 - Arafat'ta huzur ve huşu' içinde Allah'a dua edip yalvarmak.
15 - Kurban bayramının birinci günü Mina'da ilk taş atmayı güneşin doğuşu ile öğle vakti arasında yapmak.
16 - Tavaflardan sonra Zemzem kuyusuna gidip su içmek.
17 - Hacer-i Esved'i öpmek veya istilâmda bulunmak.
Haccın Âdâbı Nelerdir?
Haccın edebleri çoktur. Önemli bazıları şunlardır:
1 - Hacı adayının mevcut borçları varsa hacca gitmeden evvel onları ödemesi.
2 - Tecrübeli ve bilgili kimselerle konuşup onlardan bilgi almak. Haccın fiil ve hareketlerini güzelce öğrenmek.
3 - Dargın olduğu kimselerle barışıp helâllaşmak.
4 - İbadetlerindeki noksanlarını tamamlayıp gidermek. Kaza namazları ve kaza oruçları varsa onları yerine getirmek.
5 - Günahlarından samimi ve hâlis bir niyetle tevbe etmek.
6 - İyi bir arkadaş edinmek.
7 - Akraba ve dostlarla vedalaşmak ve dualarını istemek.
8 - Evden yolculuğa çıkmadan evvel iki rek'at namaz kılmak.
9 - Hacdan dönüşte evde iki rek'at namaz kılmak.
10 - Evden sevinçle çıkmak ve yolda zamanı dua ile, zikirle geçirmek.
11 - Evden çıkarken Besmele çekip Âyete'l-Kürsî'yi, İhlâs'ı ve Muavvizeteyn'i okumak.
12 - Elde emanetler varsa sâhiplerine iade etmek.
13 - Fakirlere bol bol sadaka dağıtmak.
14 - Daima abdestli bulunmaya gayret etmek.
15 - Haremeyn'de hiç olmazsa bir hatim indirmek.
* * *
İHRAM
İhram Nedir?
İhram haccın ve ömrenin sıhhat şartıdır. İhrama girmeden hac ve ömre yapılamaz.
İhram, hac ve ömre yapmak niyetiyle, serbest olduğu zaman kendisine helâl olan bâzı şeyleri haram kılmak demektir.
İhramın şartı, hacca veya ömreye niyet edip telbiye getirmektir. İkisi birlikte yapılmalıdır.

İhrama Nerede Girilir?
Kâbe merkez olmak üzere bunun yaklaşık olarak 10 ve 15 km.lik mesafelerle çevrili bölgesine harem denilir ki bu bölge özel sınırlarla işaretlenmiştir.
Harem çevresinde 5 yer vardır ki hacı adaylarının bu yerleri ihramsız olarak geçmeleri yasaktır. Bu yerlere mîkat denir. Mîkat yerleri ile Harem hududu arasında kalan bölgeye ise, Hıll adı verilir.
Hacı adayları mîkata varmadan önce de ihrama girebilirler. Önceden ihrama girilmemişse, mutlaka mîkatlarda veya o mîkatların hizasında ihrama girilmelidir.
Mîkatta ihrama girilmeden geçilirse ceza olarak bir kurban kesmek veya tekrar geri dönüp mîkattan ihrama girmek gerekir.
Mikatlar
İhramsız geçilmesi câiz olmayan 5 mîkat şunlardır:
1. Zü'l Huleyfe: Mekke'ye Medine istikametinden gelenlerin mîkatıdır. Resûlüllah Efendimiz Veda Haccında ihrama buradan girmiştir. Bugünkü adı Ebyar-ı Ali'dir.
Mekke'ye en uzak mîkat budur, Medine'ye 11, Mekke'ye ise 450 km. mesafededir.
2. Zâtü Irk: Iraklıların ve Irak yönünden gelenlerin mîkatıdır.
3. Cuhfe: Şam'dan ve Şam yönünden gelenlerin mîkatıdır. Mekke'ye 187 km. mesafededir. Türkiye'den gidenlerin mîkatı budur.
4. Karn veya Karnü'l Menâzil: Necid bölgesinde oturanlarla bu yönden hacca gidenlerin mîkatıdır. Mekke'ye mesafesi 94 km. dir.
5. Yelemlem: Yemen'den ve Yemen yönünden gelenlerin mîkatıdır. Mekke ile arası 54 km. dir. En yakın mîkat budur.
Kızıl Deniz, Süveyş tarafından gelenler Cuhfe yakınındaki Rabığ hizasında ihrama girerler. Geliş istikametine göre Cidde de mîkat sayılmaktadır. Rabığ Mekke'ye yaklaşık 200 km. mesafededir.
Eğer yasaklarına riayet edebileceğine güveniyorsa hacı adayının mîkata varmadan, hatta hac için yola çıkarken ihrama girmesi daha faziletlidir.
Kendi mîkatını ihramsız geçen bir kimse başka bir mîkattan da ihrama girebilir. Fakat kendi mîkatında ihrama girmek daha faziletlidir.
Mevcut bu 5 yoldan değil de başka yol ve istikametlerden Mekke'ye girmek isteyenler, bu 5 mîkatın herhangi birinin hizasından ihrama girebilirler. Hava ve deniz yolculuklarında da durum böyledir.
Mekkelilerin hac için mîkatları Harem'dir. Ömre için ise, Hill'dir. Yani Mekke'de oturanlar, ömre için ihrama gireceklerinde Harem hududundan çıkıp Hill bölgesinin herhangi bir yerinde ihrama girerler.
İhrama Nasıl Girilir?
İhrama girileceği zaman gusledilir, gusletmek imkânı yoksa abdest alınır. İhrama girerken yapılacak gusül sünnet-i müekkededir. Bu gusül, hadesten taharet için değil, maddî temizlik içindir. Bu bakımdan hayız ve nifas hâlindeki kadınlar bile gusledebilirler.
Tam bir temizlik için, ayrıca tırnaklar kesilir, bıyıklar kısaltılır, koltuk altları ve kasıklar traş edilir.
Bu temizlikleri yolda ihrama girerken yapmak imkânı olmayacaksa, evde yola çıkmadan evvel yapmak lâzımdır.
Bundan sonra ayakkabılar ve dikişli elbiseler çıkarılır. İzar ve rida adı verilen iki parçadan ibaret bir örtü ile vücut örtülür. Göbekten diz kapakları altına kadar sarılarak giyilen parçaya izar ve belden yukarı omuzlar üzerine alınana da rida denilir. Bu örtülerin beyaz ve yeni olması güzeldir. Yeni olmasa bile temiz olması şarttır.
Kadınlar el ve yüzleri -saçları görülmemek kaydıyla- açık olarak günlük kıyafetleriyle ihram vaziyeti alırlar.
Sonra güzel kokulardan bir koku sürünür. Ancak kokunun ihrama girdikten sonra vücutta veya elbisede renk ve izi kalmamalıdır. Kokusu kalabilir.
İhrama sarılıp kokulandıktan sonra iki rek'at namaz kılınır. Vakit kerahet vakti ise namaz kılınmaz. Kılınan bu namaz, sünnettir. Birinci rek'atında Fâtiha'dan sonra Kâfirûn sûresini, ikinci rek'atta da İhlâs sûresini okumak faziletlidir.
Namazın sonunda Allah'tan hac için yardım ve kolaylık istenir.
"Allahümme innî ürîdü'l-hacce fe-yessirhü lî ve tekabbelhü minnî."
Yani, "Allahım, hac etmek istiyorum, onu bana kolaylaştır ve benden kabul buyur" diye dua edilir.
Bu ömresiz sadece hac yapmak niyetiyle ihrama girildiği takdirdedir. Temettü haccı yapmak isteyenler hacca değil ömreye niyet ederler. Kıran haccı yapmak istiyenler ise, ömre ile haccı birlikte niyet ederler.
Bu niyet ve duayı müteâkip telbiyeye başlanır. Telbiyenin sözlerini daha önce yazmıştık.
Telbiye, hacının Allah'ın emrine âmâde ve onu yerine getirmek için can attığını ifade eder. "Buyur Allahım, emrine âmâdeyim" demektir. Böylece ihrama girilmiş olur. Artık yol boyunca Peygamber Efendimize bol bol salâvatlar getirilir, dualar yapılır; zikir, tesbih ve tehlilde bulunulur. Farz namazların ardından da çokça telbiye getirilir. Telbiyeleri yüksek sesle söylemek, erkekler için müstehabtır; kadınlar ise seslerini yükseltmeden söylerler.
İhramlıya Yasak olan Hususlar Nelerdir?
İhramlı kimseye bazı hususlar haram, bazı hususlar da mekruhtur. Şöyle ki:
1 - Ailesi yanında olanların hanımıyla cinsî münasebette bulunmaları veya cinsî yaklaşmaya sebeb olabilecek söz, fiil ve hareketlerde bulunmaları haramdır.
2 - Kafiledeki arkadaşlarıyla, kafile idarecisi veya vasıta şoförleriyle kavga etmek, yersiz münakaşa ve mücadelede bulunmak, sövüp saymak, hakaret etmek de haramdır.
3 - Avlanmak veya bir avcıya işaretle bile olsa yardımda bulunmak haramdır. Ancak deniz avı serbesttir.
4 - Harem dahilinde bulunan yeşil otları koparmaktan, çiğneyip ezmekten, budamaktan ve zararsız hayvanları öldürmekten de sakınmalıdır.
5 - İhramlı iken koku sürünmek, traş olmak, tırnaklarını kesmek veya vücudunun herhangi bir yerinden kıl koparmak da haramdır. Bu bakımdan başın kaşınmaması gerekir. Çünkü saç dökülebilir. Fakat saçı dökmeden hafifçe kaşımada bir mahzur yoktur.
6 - Başa takke giymek veya sarık sarmak da haramdır. Ancak başa değdirmeden sıcaktan korunmak için başın üstünde şemsiye taşınabilir.
7 - Pantolon, palto, mintan gibi dikişli elbiseler giymek de haramdır. Ancak erkeklerin üşüdüğü için veya başka bir zarurete binaen dikişli elbiseleri sırtlarına almalarında bir mahzur yoktur. Dikişli elbiseden kasıt, vücud ölçülerine göre dikilmiş gömlek, pijama gibi elbiselerdir. Peştemal şeklindeki ihramların kenarındaki dikişlerin zararı yoktur, sökülmesi gerekmez.
8 - Vücudun neresine olursa olsun, ihramlı kimsenin kına sürmesi câiz değildir.
9 - Çorap ve ayakkabı giyilmesi de câiz değildir.
İhramlıya Mübah Olan Hususlar Nelerdir?
1 - İhramlının kan aldırması..
2 - Kıl koparmadan vücudun herhangi bir yerini veya başını kaşıması..
3 - Kirlerden temizlenmek için başını veya vücudunu yıkamak da mübahtır. Bu esnada kokusuz sabun da kullanılabilir.
Yalnız, başında bit, pire gibi parazitler varsa, onları öldürmek câiz değildir, tutup yere atabilir.
4 - Sıcaktan korunmak için bir ağaç, ev, çadır altına sığınılabileceği gibi, şemsiye de taşınabilir. Yeter ki şemsiye başa değdirilmesin. Bir anlık dokunmanın ise, bir zararı yoktur.
5 - Kemer takmak, silâh kuşanmak, yüzük ve saat takmak, kokusuz sürme çekmek de ihramlıya mübah olan hususlardandır.
Ayağa, topukları ve üzeri açık nalın şeklinde bir ayakkabı giymek de câizdir.
İhramdan Nasıl Çıkılır?
İhramdan çıkmak için erkekler saçlarını ya ustura ile traş ettirirler veya en az parmak uçları kadar 1,5-2 santim kısalttırırlar. Başı traş ettirmek, kısalttırmaktan efdaldir.
Kadınlar ise traş olmazlar, uçlarından kısaltırlar.
Böylece ihramdan çıkılmış olur..
* * *
TAVÂF
Tavaf Nedir?
Tavaf, lügatte, bir şey'in etrafında dolanmak demektir. Dinî mânası ise, Kâbe'nin etrafında 7 kere dolanmak demektir. Kâbe'nin etrafında her bir devire şavt denir. 7 şavt bir tavaf olur.
Tavafın Vâcibleri Nelerdir?
1. Tavafa Hacer-i Esved'den başlamak.
2. Tavafı Kâbe'yi sol tarafına alıp rükn-ü Irakî yönüne ilerleyerek yapmak.
3. Özürlü değilse tavafı yürüyerek yapmak.
4. Tavafı Hatîm denen Kâbe etrafındaki duvarın dışından yapmak.
5. Tavafta bulunurken abdestli olmak.
6. Tavaf bitince iki rek'at namaz kılmak.
Tavafın vâciblerinden herhangi birinin terki, cezayı gerektirir. Tavaf yeniden yapılırsa ceza düşer.
Tavafın Sünnetleri Nelerdir?
1 - Sadece Kudüm ve Ziyaret tavafına mahsus olmak üzere tavafın ilk üç şavtında, belden yukarı sarılan ihramın bir ucunu sağ koltuk altına, diğer ucunu da sol omuz üzerine alarak sağ omuzu çıplak bırakmak. Buna ıztıba denir.
2 - Yine sadece Kudüm ve Ziyaret tavafına mahsus olmak üzere tavafın ilk üç şavtında erkeklerin remel denen omuzları silkerek çalımlı yürümeleri..
3 - Tavafın her şavtında Hacer-i Esvedi mümkünse öpmek, değil ise uzaktan istilâm etmek. İstilâm, Hacer-i Esved'i selâmlamak demektir.
4 - Tavaf namazından sonra Makam-ı İbrahim arkasında dua etmek.
Tavafın sünnetlerinin mazeretsiz terki mekruhtur. Fakat mazeretsiz de terkedilmiş olsa cezayı gerektirmez.
Tavaf Nasıl Yapılır?
Önce farz, vâcib, nafile tavaflardan hangisi yapılacaksa ona niyet edilir. Her tavafın yapılışı aynıdır. Fark, sadece farz, vâcib ve sünnet oluşundadır. Bu bakımdan niyette, yapılacak tavafın nevî belirtilir.
Tavafa niyetten sonra, doğruca Hacer-i Esved'in bulunduğu yere gidilir. Mümkün olduğu takdirde başkasına eziyet vermeksizin eller Hacer-i Esved üzerine konur ve taş öpülür. Yaklaşıp öpmek mümkün olmadığı takdirde, yalnız el sürülür, bu da mümkün olmazsa Hacer-i Esved'e karşı durulup ellerin içi taşa doğru gelmek üzere eller kaldırılır ve tekbir, tahmid ve salâvat getirilir. Daha sonra el içleri öpülerek yüzlere sürülür. Bu fiile istilâm denir. Sevab bakımından istilâm ile Hacer-i Esved'i öpmek arasında bir fark yoktur. İstilâmda şu duâ okunur:
Bismillâhi vallâhü ekber, Allahümme îmanen bike ve tasdîkan bi-kitâbike ve vefâen bi-ahdike ve't-tibâan li-sünneti nebiyyike sallâllahü aleyhi ve sellem.
"Allah'ın adıyla.. Allah en büyüktür. Allahım! Sana iman ederek kitâbını tasdîk, ahdine vefâ ve Peygamberinin sünnetine uyarak.."
Bundan sonra Kâbe sol tarafa alınarak etrafında dönülmeye başlanır. Hacer-i Esved'den başlanıp yine Hacer-i Esved'e gelinen her dönüşe bir şavt denir. Bir tavaf, 7 şavttan ibarettir. Tavafın ilk üç şavtında erkekler sağ omuzlarını açarak ve pehlivanlar gibi omuzlarını silker bir vaziyette canlı ve çalımlı bir yürüyüşle yürürler. Omuz açmaya ıztıba, canlı çalımlı yürümeye de remel denir. Iztıba ve remel yapılması sünnettir ve sadece ziyaret ve kudüm tavaflarında yapılır. Diğer tavaflarda yapılmazlar.
Tavaf, Hatîm'in arkasından yapılır. Aslen Kâbe'den olup sonra dışarıda bırakılan ve yarım ay şeklinde çevrelenen yere Hatîm denir. Bu kısım Kâbe'den sayıldığı için, tavaf bunun dışından yapılmaktadır.
Kâbe'nin kapısında ve köşelerinin herbirinde dualar okunur, salât ü selâm, tekbir ve tehliller getirilir.
Kâbe'nin 4 köşesi vardır ki bunlara rükün denir. Hacer-i Esved'in bulunduğu rükünden sonra sağdan sola doğru sırası ile Rükn-i Irakî, Rükn-i Şâmî ve Rükn-i Yemanî gelir. Rükn-i Yemânî'nin istilâm edilmesinde bir beis yoktur. Diğer iki rükün istilâm edilmezler.
Hacer-i Esved'e her uğrandıkça mümkünse öpülür veya el sürülür. Mümkün değilse istilâm yapılır. Sonra tekrar tavafa devam edilir. Kâbe etrafında 7 dönüş (7 şavt) tamamlanınca, Hacer-i Esved istilâm edilerek tavaf tamam edilmiş olur. Bundan sonra yer bulunduğu takdirde Makam-ı İbrahim'de, yer bulunamazsa Mescid-i Haram'ın münasip bir yerinde iki rek'at tavaf namazı kılınır. Bu namaz vâcibdir. Birinci rek'atta Kâfirûn, ikinci rek'atta ise İhlâs sûreleri okunur.. Bu namaz da, kerahet vakitleri dışında kılınır. Bu bakımdan ikindiden sonra tavaf eden kimse akşam namazını bekler. Akşamın farzından sonra tavaf namazınını kılar, sonra akşamın sünnetini kılar.
Resûlüllah Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde tavaf namazı kılan kimselerin bir köle âzad etmiş kadar ecir ve sevab alacaklarını belirtmiştir.
Tavaf namazını bitirdikten sonra, Kâbe-i Muazzama'ya yönelerek ayakta ihlâs ve samimiyetle dualar edilir.
Sonra Zemzem kuyusuna gidilip şu dua okunarak su içilir:
"Allâhümme innî es'elüke rızkan vâsian ve ilmen nâfiân ve şifâen min külli dâin.."
"Allahım, senden geniş rızık, faydalı ilim ve her türlü hastalıklardan da şifa dilerim.."
Kaç Çeşit Tavaf Vardır?
5 çeşit tavaf vardır:
1 - Ziyaret tavafı: Haccın rüknünden biri olan farz tavaftır. Yapılış zamanı, Kurban bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren ömrün sonuna kadardır. Ancak bu tavafın, Kurban bayramı günleri içinde yerine getirilmesi vâcibdir. Tamamıyla terki hâlinde, hac bozulur, bâtıl olur.
2 - Kudüm tavafı: Mekke'ye ayak basıldığı zaman yapılan sünnet bir tavaftır. Hariçten Mekke'ye gelenler tarafından yapılır.
3 - Vedâ tavafı: Bu tavaf vâcibdir. Buna Sader tavafı, Vâcib tavaf, Kâbe'yi son ziyaret tavafı adı da verilir. Mina'daki cemrelerin taşlanması işi bitip Mekke'ye dönüldükten sonra, Mekke'den memlekete dönmek istendiğinde son vazife olarak Vedâ tavafı yapılır. Mekkelilere bu tavaf vâcib değildir. Hayız ve nifas hâlindeki kadınlar için de, vâcib olmaktan çıkar, üzerlerinden sâkıt olur.
4 - Ömre tavafı: Ömrenin rüknü olan tavaftır. Bu tavaf yapılmadan ömre yerine getirilmiş olmaz.
5 - Tatavvu tavafı: Farz, vâcib ve sünnet tavafın dışında yapılan nafile tavaflardır.
* * *
SA'Y
Sa'y Nedir?
Sa'y, Kâbe'nin doğusundaki Safâ ile Merve denilen iki tepe arasında koşarak yürümek demektir.
Sa'y'in Vâcibleri Nelerdir?
1. Sa'y'in tavaftan sonra olması.
2. Sa'yi 7 şavt yapmak. Safâ ile Merve arasında hem gitmek, hem de gelmek birer şavt sayılır.
3. Sa'yi bizzat yürüyerek yapmak.
4. Sa'ye Safâ'dan başlayıp Merve'de bitirmek.
Sa'y'in Sünnetleri Nelerdir?
1. Tavaftan hemen sonra sa'y'e başlayıp arasını açmamak.
2. Abdesti yoksa abdest almak, sa'y'i abdestli olarak yapmak. Hayız ve nifas hâlindeki kadının sa'y'i, özründen dolayı kerahetsiz sahihtir.
3. Meyleyn-i ahdareyn adı verilen iki yeşil direk arasında hervele yapmak. Hervele, koşma ile yürüme arasında bir yürüyüş tarzıdır ki, buna canlı, hararetli yürüyüş de diyebiliriz. Hanımlar hervele yapmazlar.
4. Sa'y esnasında tekbir, tehlil ve salâvat getirmek. Dua etmek.
5. Her şavtta Safâ ile Merve'de yüzünü Kâbe'ye dönüp tekbir, tehlil ve dua etmek. (Duada elleri semaya kaldırmak müstehabdır.)
Sa'y Nasıl Yapılır?
Tavaf namazını kılıp Zemzem suyunu da içtikten sonra, sa'y yapılmak isteniyorsa, tekrar Hacer-i Esved'e dönülür, öpülür veya el sürülür, yahut da bunlar mümkün olmazsa uzaktan istilâm edilir. Sonra Safâ'ya çıkmak üzere Mescidden dışarı çıkılır. Her kapıdan Safâ'ya çıkılabilir, fakat Safâ kapısından çıkılması daha iyidir. Sol ayakla mescidden çıkılır, Safâ tepesine gidilir. Orada Kâbe'ye yönelik olarak eller havaya kaldırılır ve üç defa tekbir getirilir; tehlil, tahmid getirilir ve salâvatlar, istenen dualar yapılır.
Sonra sa'y etmeye niyet edilerek Merve'ye doğru vekarla yürünmeye başlanır. Yeşil renkli iki direk arasına varınca hervele yapılır. Yani, koşma ile yürüme arasında çalımlı çalımlı yürünür. Direkler geçilince yine normal olarak vekarla yürünür. Merve tepesine varılır. Burada da Kâbe'ye karşı durulur. Safâ'daki gibi tekbirler getirilir, tahmid, tehlil ve dualar okunur. Böylece sa'y'in bir şavtı tamamlanmış olur. Sonra aynı şekilde Safâ'ya geri dönülür. Gidiş dönüş yolları ayrı ayrıdır. Her şavtta
iki yeşil direk arasında hervele yapılır. Yedinci şavt Merve'de tamamlanır. Böylece Safâ'dan Merve'ye 4 gidiş, Merve'den Safâ'ya 3 dönüş yapılmış olur. Safâ'dan Merve'ye gidiş bir şavt (devir) olduğu gibi Merve'den Safâ'ya dönüş de bir şavttır.
Sa'y tavaftan sonra yapılır. Tavaftan önce yapılan sa'y'ın iadesi gerekir.
* * *
ARAFAT'DA VAKFE
Vakfe Nedir?
Mekke civarındaki Arafat dağının bulunduğu yerde bir miktar durmaya vakfe denir ki haccın rükünlerindendir. Bu rükün yerine getirilmeden hac bozulur, sahih olmaz. Bu sebeble Peygamberimiz: "Hac, Arafat'tır" buyurmuştur.
Vakfenin şartı vakittir. Vakitten kasıd ise, Zilhicce'nin 9. günü yani arefe günü öğleden itibaren Kurban bayramının 1. günü fecrin doğuşuna kadar olan süre içinde Arafat'da bir müddet bile olsa bulunmaktır. Bu süre içinde Arafat'a ulaşamayanların haccı bâtıl olur, bozulur. Arafat'da vakfe için niyet şart olmadığı gibi, vakfede bulunduğu yerin Arafat olduğunu bilmek de gerekmez. Yeter ki vakit içinde orada bulunsun.
Vakfenin Vâcibleri Nelerdir?
Arafat'a gündüzden gelenler için, orada güneş batıncaya kadar kalmak, güneş batmadan bir tarafa ayrılmamak vâcibdir. Gece gelenler için bu vâcib düşer.
Vakfenin Sünnetleri Nelerdir?
Vakfenin başlıca sünnetleri şunlardır:
1 - Vakfe için gusletmek.
2 - Hacıların o günkü öğle ve ikindi namazlarını öğle vaktinde birleştirerek kılmaları (cem'-i takdim).
3 - Vakfeyi bu namazın akabinde yapmaya başlamak.
4 - Oruçlu olmamak.
5 - Abdestli bulunmak.
6 - Kalb ve ruhu dünyevî meşgale ve düşüncelerden uzak bulundurmak.
7 - Elleri açık olarak havaya kaldırıp bol bol tekbir, tesbih ve salâvatta bulunmak. Kendisi, ana-babası, yakınları ve bütün mü'minler için bol bol dua etmek.
8 - Vakfe esnasında kıble istikametine yönelmek.
Vakfenin ayakta yapılması şart değildir. Oturarak da yapılabilir. Fakat özür yokken oturarak yapmaktan, ayakta yapmak daha faziletlidir.
Vâcib olan, Arafat'da vakfenin, gündüz güneş batıncaya kadar yapılmasıdır. Mazeretsiz olarak vakfeyi geceye bırakmamalıdır.
Arafat vâdisinin Urene vadisi dışında her yerinde vakfe yapılabilir. Urene vadisi, Arafat bölgesinden değildir. Burada bulunan Nemire mescidinin güney kısmı da vakfe dışında kalmaktadır. Vakfenin Cebel-i Rahme denilen tepenin eteklerinde yapılması ise sünnettir.
* * *
AREFE GÜNÜNDEKİ RAHMET TECELLİSİ
"Şeytanın arefe gününden başka bir günde, daha zelil, daha hakir, daha küçük ve daha öfkeli olduğu görülmemiştir. Bu, Allah'ın rahmetinin inmesinden ve Allah'ın büyük günahları bağışlamasından dolayıdır." (Malik)
Hadiste, Arefe gününde, Allah'ın rahmetinin, af ve mağfiretinin azamî boyutlarda tecelli edeceği ifade edilmektedir. Öyle ki, Allah en büyük günahları bile o gün bağışlayacaktır.
Bu yüzden Arefe günü, şeytanın zillet günüdür. Öfkesinden kahrolduğu, tüm yaptıklarının boşa çıktığı vaveylâ zamanıdır.
*
Arefe günü, öyle yüce bir gündür ki, kim bu günde kulağına, gözüne ve diline sahip olursa bağışlanır. (Ahmed)
*
Arefe günü, Allah Teâlâ, kullarına rahmetiyle tecelli eder, sonra meleklerine karşı onlarla övünür. (İbn-i Mace)
* * *
ŞEYTAN TAŞLAMA (REMY-İ CİMAR)
Remy-i Cimar Ne Demektir?
Cemre adı verilen yerlere ufak taşlar atmak demektir. Buna dilimizde Şeytan Taşlama denir.
Mina'da taş atılacak üç yer vardır. Bunlar da:
1. Cemre-i suğra (Küçük şeytan).
2. Cemre-i vusta (Ortanca şeytan).
3. Cemre-i akabe (Büyük şeytan).
adını taşımaktadır.
Kurban bayramının 4 günü boyunca buralara taş atmak, haccın vâcibleri arasında gelmektedir.
Şeytan Nasıl Taşlanır?
Birinci gün, yani, Kurban bayramı günü sadece Cemre-i Akabe'ye taş atılır. Sünnet olan güneşin doğuşundan öğleye kadar olan süre içinde taşları atmaktır. Öğleden sonra akşam güneş batıncaya kadarki süre içinde de atılması câizdir.
İkinci, üçüncü ve dördüncü günler ise, bütün cemreler taşlanır. Önce Cemre-i Suğrâ'dan başlanır. Sonra vusta, sonra akabe taşlanır. Böylece atılan toplam taş sayısı 70 olur. Ancak bayramın 4. günü şafak sökmeden Mina'dan ayrılanlara, 4. günün taşlarını atmak, vâcib olmaktan çıkar. Bu durumda onların attıkları taş sayısı, 49 olmuş olur.
Bu günlerde taşların, öğle ile akşam arasında atılması sünnettir. Güneş battıktan sonra atılması ise mekruhtur. Öğleden önce de taşlama yapılmaz.
Atılan taşların fasulye büyüklüğünde olması gerekli ise de, daha büyük ve daha küçük olmaları da câizdir.
Her cemreye sağ el ile yedi taş atılır. Yedi taşı avuca alıp bunları toptan atmak, bir taş yerine geçer. Bunun için 6 taş daha atmak gerekir.
Atılan taşların yıkanmış ve temiz olması şarttır. Pis olduğu bilinen taşı atmak caizse de, mekruhtur. Taşları Müzdelife'den yahut yoldan almak müstehabdır. Cemrelerin yanından taş alıp atmak câiz ise de mekruhtur.
Taş, başparmak ile işaret parmağı arasına alınarak atılır. Cemrenin yanına gidip de taş cemrenin üstüne konsa, bu kifayet etmez. Mutlaka atılması şarttır.
Taşların, vadinin aşağısından yukarı, Mekke'ye doğru gidilerek atılması sünnettir. Taşları 3,5-5 metre mesafeden atmak gereklidir.
Taşların cemre üzerine veya yakınına düşmesi lâzımdır. Taşlar 1,5 metreden daha uzağa düşmemelidir. Uzağa düşen taş yerine, yenisi atılmalıdır.
OKUMA PARÇASI: ZEMZEM
"Zemzem suyu, içildiği niyete göre faydalı olur.
Onu şifa bulmak için içmişsen, Allah sana şifa verir.
Doymak için içmişsen Allah seni doyurur.
Susuzluğunu gidermek için içmişsen, Allah susuzluğunu giderir.
O, Cebrail (as)'ın kazıp çıkardığı ve Allah'ın İsmail Peygamberi suladığı bir sudur. (Darekutnî)
Zemzem'i eûzü-besmele çekerek korunma niyeti ile içersen, Allah seni korur." (Hakim)
Hz. Hacer ile oğlu İsmail, Mekke vadisinde birlikte yaşayıp gidiyorlardı.
Hz. Hacer çocuğu acıktıkça süt emziriyor, susadıkça yanlarındaki su kırbasından su veriyordu. Kendisi de kocasının bıraktığı hurmalarla idâre ediyordu. Bir süre sonra kırbalarındaki su bitti. Susuzluktan kendisinin sütü de kesildi. Küçük İsmail açlıktan ve susuzluktan ağlayıp sızlamaya başladı. Kumlar üzerinde yuvarlanıp duruyordu. Hz. Hacer, çocuğunun bu acıklı hâlini görmeye dayanamıyarak, etrafta su aramaya çıktı. Güneş bütün sıcaklığıyla yeryüzünü kavuruyor, kumlar ve taşlar sıcaktan yanıyordu. Hacer, yürüye yürüye Safâ tepesinin bulunduğu yere geldi. Etrafta su verecek bir kimse bulabilir miyim acaba diye tepeye çıktı, etrafa göz gezdirdi. Fakat uçsuz bucaksız çölde kimsecikler görünmüyordu. Hüzünlü, fakat Allah'a güven duygusu içinde tepeden indi. Ayağı takılmasın diye uzun eteğini toplayarak sür'atle koşmaya başladı. Vadiyi geçip birşeyler bulurum ümidiyle Merve tepesine geldi. Tepeye çıkıp orada da biraz durdu. Etrafa göz gezdirdi. Fakat ortalıkta yine hiç kimse görünmüyordu.
Hz. Hacer, etrafta su veya herhangi bir kimse bulurum ümidiyle 7 kere Safâ ile Merve tepelerinin arasında koşarak gitti geldi.
Hac'daki sa'y ibâdeti, işte bu hâdiseyi hatırlatır bizlere. Hacılar, Safâ ile Merve arasında 7 kere gidip gelirler.
Hz. Hacer bu gidiş gelişlerin sonucusunda, Merve tepesine çıkınca, bir ses işitti. Bir an için hayal gördüğünü, yanlış işittiğini sandı. Bütün varlığıyla dikkat kesildi.
Aynı sesi ardarda birkaç kere işitti. Hayal olmadığını anladı. Ses gaybdan geliyordu. Allah'ın bir yardımı olabilirdi. Bu ümidle:
ğer maksadımı biliyorsan ve yardım da edebilirsen yardım et.." diye seslendi.
Birden sesin geldiği tarafta bir insan ortaya çıktı. Bu, insan sûretine girmiş bir melekti. Ayağıyla durduğu yeri kazıyor, kazılan yerden de gür bir şekilde su akıyordu.
Hz. Hacer, suyu görünce sevincinden şaşkına döndü. Belki akan su az olur da yetmez diye düşündü. Su kaynağının etrafını toprakla çevirip bir havuz yapmaya çalıştı. Bir damlanın bile boşa akmasını istemiyordu. Bir yandan suyu avuç avuç alıp kırbasına dolduruyor, bir yandan da, "zem, zem" yani, "dur, dur, akma" diyordu.
Sevgili Peygamberimiz demiştir ki:
"Allah, İsmail'in anasına rahmet etsin. O, Zemzem'i kendi hâline bıraksaydı da, etrafını çevirip avuçlamasaydı, Zemzem kıyâmete kadar akan bir ırmak olurdu."
*
Hz. Hacer, akan sudan bol bol içti. Sonra oğlu İsmail'in yanına döndü. Onu emzirerek güzelce doyurdu. İnsan sûretine girmiş olan melek, Hz. Hacer'i teselli ediyor,
üzünün ilk mâbedi Kâbe vardır. Uzun zamandır izi kaybolmuş olan bu mâbedi, bu çocukla babası birlikte yeniden inşâ edeceklerdir. Allah, bu çocuğun neslini ve âilesini hiçbir zaman kesmiyecek, kıyâmete kadar koruyup devam ettirecektir." diyordu.
Bu sözleriyle, Hz. İsmail'in mübarek ve kudsî bir nesle sâhip olacağını haber veriyordu.
Meleğin verdiği haber gerçekleşecekti. Çünkü Kâinatın Efendisi, sevgili Peygamberimiz, onun neslinden gelecekti.
* * *
HAC İLE İLGİLİ OLARAK İŞLENEN SUÇLAR ve CEZALARI
Haccın Bozulmasına Sebeb Olan Fiiller Nelerdir?
2 sebebden dolayı hac bozulur:
1 - Arefe günü öğleden itibaren bayramın 1. günü fecir vaktine kadar olan süre içinde Arafatta vakfe yapılmazsa hac bozulur.
2 - Arafatta vakfeden evvel ailesi ile cinsî münasebette bulunmak da haccı bozar, ifsad eder.
Bu iki sebebden dolayı haccı bozulan kimse, ertesi sene kazâ ederek haccını tamamlar.
Haccı bozulan kimse, "nasıl olsa haccım bozuldu" diyerek kalan hac vazifelerini yapmamazlık edemez.
Cinsî münasebet (cima') sebebiyle hacları bozulan karı-kocanın her ikisine de, ceza olarak en az birer koyun kesmeleri vâcib olur.
Arafatta vakfeden sonra cima' yapılırsa hac bozulmaz, her ikisine de birer deve kurban etmek ceza olarak gerekir.
Traş olup ihramdan çıktıktan sonra daha ziyaret tavafını yapmadan cima' edilirse, ceza olarak bir koyun kesilmesi gerekir.
Ziyaret tavafı yapıldıktan sonra cima' yapılmasında ise, bir mahzur ve ceza yoktur.
Ceza Kurbanı Kesilmesini Gerektiren Fiiller Nelerdir?
* Cinsî münasebete yol açabilecek, öpme, okşama gibi fiillerden dolayı hac bozulmaz, ancak bir ceza kurbanı kesmek vâcib olur.
İhtilâm olmaktan dolayı bir ceza gerekmez. Gusledilerek temizlenilir.
* El, yüz, kol gibi bir uzvun bütününe koku sürmek de, bir ceza koyununu gerektirir.
* Başının tamamına veya yarıdan fazlasına kına sürmek.
Tam bir gün veya tam bir gece dikişli elbise giymek veya başını sarık, takke gibi bir şeyle örtmek.
Koltuk altlarından birini veya ikisini veya ensesinin tamamını traş etmek.
El ve ayak tırnaklarının tamamını bir başlayışta ve aynı yerde kesmek gibi hususlar da ceza kurbanı gerektirir.
Ayrıca şu hususlar da ceza kurbanını gerektirir:
* Haccın vâciblerinden birini terketmek.
* Kudüm ve Vedâ tavafını cünüp olarak yapmak.
* Ziyaret tavafını abdestsiz olarak yapmak.
* Arafat'tan güneş batmadan inmek.
* Safâ ile Merve arasında sa'yi terketmek.
* Müzdelife vakfesini özürsüz terketmek.
* Şeytan taşlama işlerini terketmek.
* Tertibe riayet etmemek. Meselâ şeytan taşlamadan traş olmak.
* Hastalık veya şiddetli soğuk gibi bir özürle dikişli elbise giyen kimse, yahut başındaki bir hastalıktan dolayı rahatsız olarak saçlarını kestiren kimse, isterse bir koyun keser, isterse üç gün oruç tutar, dilerse 6 fakire birer fitre tutarında sadaka verir.
Sadaka Vermeyi Gerektiren Suçlar Nelerdir?
* Herhangi bir âzasının tamamına değil de bir kısmına koku sürünmek.
* Bir günden az olmak üzere başını örtmek veya dikişli elbise giymek.
* Saç ve sakalının dörtte birinden azını, avret mahalli ve koltuk altlarının bir bölümünü traş etmek.
* El ve ayak tırnaklarının bir kısmını kesmek.
* Abdestsiz olarak Kudüm ve Vedâ tavafını yapmak. Abdestli olarak tekrar yaparsa ceza düşer.
* Cemrelere bir taş noksan atmak.
Verilecek sadaka, bir fitre miktarıdır.
Sadakadan Az Bir Şey Vermeyi Gerektiren Suçlar Nelerdir?
Çekirge öldürmektir.
Kıymeti Verilmesini Gerektiren Suçlar Nelerdir?
Av hayvanlarından herhangi bir hayvan öldürüldüğü takdirde, itimada şâyan iki kişi tarafından hayvanın kıymeti takdir edilir. Bedel bir kurban parasına ulaşıyorsa kurban alınarak kesilir. Kurban kesmiyerek o para ile yiyecek alıp fakirlere birer fitre miktarı dağıtmak da olabilir. İsterse her fitre karşılığında bir gün oruç da tutabilir.
İhrama girdikten sonra Harem'de ve Harem haricinde öldürülen av hayvanları için gereken ceza aynıdır. Değişmez.
İhramda iken, av hayvanı öldürmek haram olduğu gibi, onu öldürmeye yardımcı olmakta haramdır.
Av hayvanı olmayan koyun, keçi, sığır, deve, kaz, tavuk, ördek gibi hayvanları ihramda iken kesmek helâldır.
Harem dahilindeki insanların yeştirdiği cinsten olmayan ve kendi başına yetişip büyüyen ot ve ağaç gibi yeşilliklerin koparılması, kesilmesi hâlinde bunların değerleri sadaka olarak dağıtılır. Bedelleri kurban bedelini buluyorsa, kurban da kesilebilir, fakat oruç tutulmaz.
Kurumuş ot ve ağaç dallarını kırıp koparmakta bir beis yoktur.
İnsan eliyle yetiştirilen, ekilip büyütülen bitkilerin koparılmasından dolayı ise bir ceza gerekmez.
Kuduz köpek, kurt, kartal, leş yiyen karga gibi hayvanları öldürmekte bu beis yoktur. Ayrıca yılan, akrep, fare, yaban arısı, karınca, yengeç, karasinek, sivrisinek, kaplumbağa, kene, kirpi ve kentenkele, solucan gibi yer haşeratını öldürmekten de bir şey lâzım gelmez.
* * *
HAC NASIL YAPILIR?
Haccın Çeşitleri:
Üç çeşit hac vardır:
1 - Hacc-ı ifrad,
2 - Hacc-ı kıran,
3 - Hacc-ı temettü.
Hacc-ı ifrad, yalnız hac için ihrama girilerek yapılan hacca denir.
Hacc-ı kıran, hac ile ömreyi tek ihram içinde yapmaya denir.
Hacc-ı temettü ise, ömre ve hac için ayrı ayrı ihrama girerek ikisini birlikte yapmak demektir.
En faziletli hac şekli, Kıran, sonra Temettü, sonra da İfraddır.
Hacc-ı İfradın Yapılışı Nasıldır?
Önce ihram bölümünde anlatıldığı şekilde ihrama girilir ve Mekke-i Mükerreme'ye dahil olmak için bütün hazırlıklar yapılır.
Mekke'ye gündüz veya gece girmekte fark yok ise de, gündüz girmek hem kolaylık bakımından daha iyidir, hem de müstebahtır.
Mekke'ye girince önce eşyalar kalınacak yere yerleştirilir. Sonra mümkünse gusledilip, değilse abdest alınıp tavaf yapmak üzere Mescid-i Haram'a gidilir.
Hayız ve nifas hâlindeki kadınlar, o halde iken tavaf edemezler, tavaftan başka bütün hac menâsikini yerine getirirler.
Mescid-i Haram'a, mümkünse Benî Şeybe kapısından sağ ayak ile girilir ve girerken şu dua okunur:
Allahümme hâzâ haramüke ve me'menüke. Kulte ve kavlüke'l-hak: "Ve men dehalehû kâne âmina.." Allahümme feharrim lahmî ve demî ale'n-nâr ve kınî azâbeke yevme teb'asü ibâdek..
Bismillâhi ve alâ milleti resûlillâhi. Elhamdü lillâhillezî bellegani beytehü'l-harâme. Allahümme'ftah lî ebvâbe rahmetike ve edhılnî fîha ve eğlık annî ebvâbe meâsîke vecnübni'l-amele bihâ..
Kâbe-i Muazzama ilk görüldüğünde ise Allahü Ekber diye tekbir getirilerek şöyle dua edilir:
Allâhümme ente's-selâmü ve minke's-selâm fehayyinâ rabbenâ bi's-selâm ve edhılnâ bi-fadlike ve keremike dâre's-selâm. Allahümme zid beyteke hüden ve teşrîfen ve ta'zîmen ve tekrîmen ve birren ve mehabeten. Allahümme tekabbel tevbetî ve ekıl usretî veğfir hatîetî yâ Hannânü yâ Mennân..
Kâbe'yi ilk görünce yapılacak duaların makbûl olacağına dair rivayetler vardır. Bunun için burada dua edenler: "Yâ Rabbi! Burada ettiğim ve bundan sonra edeceğim bütün dualarımı kabul buyur" demelidirler.
Buradan başka duaların en çok makbûl olduğu yerler şuralarıdır:
1 - Tavaf yaparken,
2 - Rükn-i Yemânî'nin önünde,
3 - Makam-ı İbrahîm'in orada,
4 - Safâ ve Merve tepelerinin üzerinde,
5 - Safâ ve Merve arasında sa'y ederken,
6 - Mina'da,
7 - Arafat'da,
8 - Müzdelife'de,
9 - Şeytan taşlama ânında,
10 - Mültezem'de. Mültezem, Kâbe kapısı ile Hacer-i Esved rüknü arasında kalan kısma denir.
11 - Zemzem kuyusunun yanında ve Zemzem içerken.
Kâbe'yi ilk görünce yapılan duâlardan sonra, Kudüm tavâfına niyet edilerek Kâbe'ye yaklaşılır. Hacer-i esved'in bulunduğu köşeye gidilir. Eğer durum müsaitse Hacer-i Esved öpülür. Bu mümkün olmazsa el sürülür. Buna da imkân bulunmazsa hizasında durularak istilâm edilir.
Haceri Esved'i öpeceğim veya el süreceğim diye onun önünde izdihama sebebiyet vermek, etrafını ite kaka rahatsız ederek ona yaklaşmaya çalışmak doğru değildir. Uzaktan istilâm etmek de Hacer-i Esved'i öpmek ve elle tutmak sevabını insana kazandırır. Bu bakımdan hiç izdihama mahal yoktur.
Bundan sonra tavaf bahsinde anlattığımız şekilde Kâbe 7 kere tavaf edilir. 7. kere Hacer-i Esved'in önüne gelince Kudüm tavafı tamamlanmış olur. Tekrar Hacer-i Esved istilâm edilir. Sonra yer bulunursa Makam-ı İbrahim'de, değilse Mescid dahilinde münasib bir yerde iki rek'at tavaf namazı kılınır. Namazdan sonra Zemzem kuyusuna gidilip su içilir.
Sonra Safâ ile Merve arasında sa'y edilmek isteniyorsa, tekrar Hacer-i Esved'e dönülüp istilâm edilir. Sonra Safa tepesinde gidilmek üzere Mescidden dışarı çıkılır. Sa'y bahsinde anlattığımız şekilde Safâ ile Merve arasında 7 kere gidip gelinir. Böylece sa'y de yapılmış olunur.
Sa'y tavaftan sonra yapılır. Tavaftan önce yapılan sa'y'in iade edilmesi gerekir.
İfrad hac'da, say'in, Kudüm tavafından sonra hemen yapılmayıp Ziyaret tavafından sonraya bırakılması daha faziletlidir.
Tavaf ve sa'y esnasında imam vakit namazlarına başladığı zaman, tavaf ve sa'y bırakılarak cemaate uyulur. Sonra bırakılan yerden devam edilir.
Merve'de sa'y tamamlandıktan sonra tekrar Mescide dönülür ve iki rek'at namaz kılınır.
Sonra Zilhicce'nin 8. günü olan terviye gününe kadar, Mekke'de ihramlı olarak kalınır. İhramın yasaklarından kaçınılır. Bol bol nafile tavaf yapılır. Mescidde namaz kılınır. Ancak bu nafile tavaflardan sonra sa'y yapılmaz.
Terviye gününden bir gün önce, yani arefe gününden iki gün önce imam bir hutbe okuyarak insanlara hac vazifeleri hakkında bilgi verir. Hac esnasında üç hutbe okunur ki birincisi budur. Diğer ikisi ise, arefe günü Arafat'da okunan hutbe ile, Arafat'tan döndükten sonra Zilhicce'nin 11. günü Mina'da okunan hutbedir. Hutbeler imam tarafından öğle namazının ardından okunur. Ancak Arafat hutbesi öğle namazı kılınmadan evvel okunur.
Terviye günü (arefeden bir gün önce) sabah namazı kılınıp güneş doğduktan sonra topluca Mina'ya gidilir. Ve orada gecelenir. Mekke'de bulunulduğu sürece ve yollarda telbiyeye devam edilir. Mina'da gece kalındıktan sonra sabah namazı erken kılınarak Arefe günü Arafat'a gitmek üzere yola koyulunur. Mina'da gecelemeden doğruca Mekke'den Arafat'a gidilip orada gecelemek de câizdir. Mina'da geceleyecekken Mekke'de geceleyip oradan Mina'ya uğrayıp doğruca Arafat'a çıkmak câizse de mekruhtur.
Arafat'a varılınca, buranın her yerinde durulup vakfe yapılabilirse de Cebel-i Rahme adı verilen tepecik civarında durmak daha faziletlidir.
Öğle vakti, imam hutbeye çıkar ve müezzin de ezan okur. Ezandan sonra Cumada olduğu gibi imam hutbesini verir ve insanlara hac görevini hatırlatır. Hutbeden inince bir ezan ve iki kametle öğle namazı ve ikindi namazı birleştirilerek, öğle vakti içinde kılınır. İki farz namaz arasında sünnet kılınmaz. Öğlenin ilk sünneti ise kılınır. İmam-ı A'zam'a göre Arafat'ta öğle ve ikindinin birarada kılınması sadece cemaatle câizdir. Yalnız başına kılınamaz. İmam-ı Muhammed ile Ebû Yûsuf'a göre ise, yalnız başına kılanlar dahi, bu iki namazı bir arada kılarlar.
Namazdan sonra vakfeye çıkılır ve bol bol dua edilir. Dua imamla yapılacağı gibi, tek başına da yapılabilir.
Gündüz Arafat'ta vakfeye duranlar için, güneş batıncaya kadar vakfeye devam etmeleri vâcibdir.
Arafat'da yapılacak muayyen bir dua yoktur. Bol bol tekbir getirilir(*). Şu duanın yapılması da çok daha bulunmuştur:
Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü yuhyî ve yümît bi-yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr.
Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Duanın en hayırlısı Arefe günü yapılanıdır. Benim söylediğim, benden evvelki peygamberlerin söylediği en hayırlı söz de: "Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerîke leh, Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü yuhyî ve yümît bi-yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr" sözüdür."
Güneş batınca telâş etmeksizin vekarla Müzdelife'ye dönmek üzere yola çıkılır. Zaman zaman telbiye, tekbir, tehlil ve tahmid getirilir ve istiğfarda bulunulur. Güneşin batışından evvel Arafat sahasının dışına çıkmamak kaydıyla izdihamdan dolayı erkenden hazırlanıp yola koyulmakta bir mahzur yoktur. akşam namazı Arafat'ta veya yolda kılınmaz. Kılınırsa Müzdelife'de iadesi gerekir. Müzdelife'ye varınca münasip bir yere inilir. Yatsı vakti girildikten sonra müezzin ezan okuyup kamet getirir. İmam akşam namazını kıldırır, sonra sünnet kılınmadan tekrar kamet getirilerek yatsı namazı kılınır. Böylece yatsı vaktinde akşam ile yatsı namazı birleştirilerek kılınmış olur. Yalnız başına kılan da aynı şekilde bu iki namazı birleştirerek kılar. Müzdelife'de gecelemek sünnettir. Ancak fecrin doğuşundan itibaren güneş doğuncaya kadarki süre içinde Müzdelife'de bir an bile olsun bulunup vakfe yapmak vâcibdir. Bu vakfeyi terketmek cezayı gerektirir.
Müzdelife'de geceleyenler mümkün olduğu kadar geceyi ibâdet, zikir ve dua ile geçirirler. Bu arada Mina'da şeytan taşlamada kullanmak üzere 70-80 tane taş toplanır, bunlar yıkanıp temizlenerek atmaya hazır hâle getirilir.
Müzdelife'de fecir ile güneşin doğuşu arasında bir süre vakfe yaptıktan sonra, gün iyice ağarınca Mina'ya doğru yola çıkılır. Bu gün Kurban bayramının birinci günüdür ki yevm-i nahr tâbir edilir.
Mina'ya varılınca hemen eldeki ağırlıklar ve eşyalar kalınacak yere konur. Sonra Mekke'ye gidiş istikametine göre üçüncü cemre olan Cemre-i Akabe'ye varılır. Daha evvel hazırlanmış olan taşlardan 7 tane bu cemreye atılır. Bu taşların öğleyin zeval vaktine kadar atılması sünnettir. Güneş batıncaya kadar atılmasında ise bir beis yoktur. En iyisi izdihama meydan vermemek için acele etmeyip münasib zamanı kollamaktır.
Kurban bayramının bu birinci günü, sadece Akabe cemresine taş atılır. Taş atma işlemi bitince kurban kesmek isteniyorsa kurban işi ile meşgul olunur. Hacc-ı İfrad yapana kurban kesmek vâcib değildir. Nâfile olarak keserse o ayrıdır.
Kurban kesmek istemiyenler, bundan sonra saçlarını traş eder ve kısalttırırlar. Kıran ve Temettü haccı yapanlara kurban vâcib olduğu için onlar ancak Kurban bayramı günleri içinde kurbanlarını kestirdikten sonra traş olabilirler veya saçlarını kısalttırabilirler.
Başı traş ettirdikten sonra bıyık ve tırnakların da kesilmesi müstehabtır. Sakallardan kesilmez. Kesilirse bir mahzuru da yoktur.
Bu şekilde traş olup veya saçları kısalttıktan sonra, ihram sebebiyle haram olan herşey, cinsî münasebet hariç, helâl olur.
Traş olduktan sonra aynı günde veya mümkün olmazsa ikinci veya üçüncü günlerde Mekke'ye gidilip Ziyaret tavafı yapılır. Bu tavaf farzdır ve haccın son rüknüdür. Ziyaret tavafının yapılmasıyla hac tamam olmuş olur. Tavaftan sonra artık cinsî münasebet de helâl hâle gelir.
İfrad haccı yapan kimse sa'yini Kudüm tavafından sonra yapmayıp Ziyaret tavafından sonraya te'hir etmişse, tavafın ardından sa'y yapılır. Yoksa sa'y gerekmez. Kıran ve temettü haccını yapanlar ise, Ziyaret tavafından sonra da sa'yederler.
Ziyaret tavafı bu şekilde yapıldıktan sonra, tekrar Mina'ya dönülür. Mina'da gecelenir. Mina'da gecelemek sünnettir. Sebebsiz yere Mina'dan başka yerde gecelemek mekruhtur.
Kurban bayramının ikinci günü öğleyin zevalden sonra, üç cemreye de taş atılır. Önce Suğra, sonra Vusta, sonra da Akabe cemreleri taşlanır.
Kurban bayramının 3. günü de aynı şekilde zevalden sonra Şeytan taşlama işine devam edilir. Böylece taşlamalar tamamlanmış olur. Artık Mekke'ye dönülmesinde bir mahzur kalmaz. Ancak üçüncü günü de Mina'da geceleyip, 4. günün fecri doğuncaya kadar Mina'da kalınacak olursa, bu 4. günde de şeytan taşlama işinin yapılması icabeder.
Taşlama işleri tamamen bitip Mina'dan ayrılındıktan sonra Mekke'ye dönülür. Mekke'den memlekete dönmek üzere ayrılırken ise, son vazife olarak Kâbe tekrar ziyaret edilir ve Vedâ tavafı yapılır.
Vedâ tavafı yerine getirildikten sonra iki rek'at tavaf namazı kılınır, sonunda dua edilir ve Zemzem suyundan içmek üzere kuyuya gidilir. Burada kıbleye karşı durularak dua yapılır. Zemzem içilir, üst başa dökülür. Eğer durum müsait olursa tekrar Kâbe'ye gidilip Mültezem denilen Hacer-i Esved ile Kâbe kapısı arasındaki mevkie yüz ve göğüs konarak sağ el kapıya doğru uzatılır. Allah'tan rahmet dilenir, gözyaşı dökülür. Bir müddet tahmid, tehlil, tekbir ve salâvat getirdikten sonra Hacer-i Esved istilâm edilir ve yüz Kâbe'ye doğru dönük olarak mescidden çıkılır, yolculuk işleri ile meşgul olunur.
Hacc-ı Kıran'ın Yapılışı Nasıldır?
Kıran haccının ömre ile hac için birlikte niyet edip ihrama girmek olduğunu söylemiştik.
Kıran haccı yapmaya niyetli olan kimse, ifrad haccından farklı olarak ihrama girerken hac ve ömreye birlikte niyet eder.
Daha sonra Mekke'ye geldiğinde ömre için Kâbe'yi tavaf eder, tavaftan sonra da ömre için sa'yde bulunur. Bundan sonra ihramdan çıkmadan Kudüm tavafını da yapar. Hac için sa'yini Kudüm tavafının hemen akabinde yapabilecekleri gibi, Ziyaret tavafından sonraya da te'hir edebilirler.
Bundan sonra ifrad haccı yapan kimselerin yaptığı bütün şeyler yapılır. İfrad haccı yapanlardan farklı olarak Kıran haccı yapanlar bir de kurban keserler. Bu kurban vâciptir. Birinci günü şeytan taşlamadan itibaren Kurban bayramı günleri içinde kesilmesi gerekir. Bu kurban kesilmeden hacı adayı saçını traş edip veya kısalttırıp ihramdan çıkamaz.
İşte Kıran haccını yapan kimse, mîkatta ihrama girdikten itibaren kurbanını kesinceye kadar devamlı ihramda kalır ve haccın bütün yasaklarına riayet eder.
Bundan sonra farz hacda olduğu gibi ziyaret tavafı yapılır. En sonunda da Veda tavafı yapılarak hac tamamlanmış olur.
Kıran haccı yapana Kârin denir.
Temettü Haccının Yapılışı Nasıldır?
Temettü, hac ayında iki ihramla hac ile ömreyi birlikte ifa eylemek demektir. Bu şekilde hac edene mütemetti denir.
Temettü haccı yapmak isteyen, ilk önce ömreye niyet ederek ihrama girer.
Meke'ye ilk varınca ömre tavafını ve sa'yini yaparak başını traş ettirir ve ihramdan çıkar. Kendisine ihram sebebiyle yasak olan şeyler artık helâl olmuş olur. Bu halde Mekke'de kalır. İhramlı olmadığı için Kudüm tavafı yapması gerekmez.
Hac için ihrama terviye günü veya daha önceki bir gün girer. Daha önce yapmadığı Kudüm tavafını yapabilir. Şayet yapmazsa sa'yi Ziyaret tavafından sonraya te4hir etmek zorundadır.
Bundan sonra, Kıran haccı yapanın aynısını yapar.
OKUMA PARÇASI: KÂBE'NİN İNŞÂSI
Kâbe, yeryüzünde inşâ edilen ilk mâbed idi. Hz. Âdem yeryüzüne indikten sonra, ilk işi meleklerin yardımıyla bu mukaddes binayı yapmak olmuştu Kâbe, zaman zaman tamir edilerek Nûh tûfanına kadar mâbed görevini sürdürmüştü. Tûfandan sonra yeri kaybolmuş, varlığından iz ve eser kalmamıştı.
Allah, bu şerefli mâbedin, Müslümanlara kıble olması için ortaya çıkarılıp yeniden inşâsını Hz. İbrahim ile oğlu İsmail'e nasib edecekti.
Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'in Kâbe'yi inşâları şu şekilde olmuştu:
Hz. İsmail bir gün Zemzem suyunun yakınında bir ağaç altına oturmuş ok'unun bakımını yapıyordu. Uzaktan bir insanın o tarafa doğru gelmekte olduğunu gördü. Gelen şahıs, babası Hz. İbrahim idi. Hz. İsmail, babası yanına yaklaşır yaklaşmaz, oturduğu yerden kalktı, onu saygı ve hürmetle karşıladı. Uzun zamandır birbirlerine hasret kalan baba-oğul sarmaş dolaş oldular. Hz. İbrahim oğlunun gözlerinden öpüyor, hasretini gidermeye çalışıyordu. Nihayet hisler sükûnet bulunca, babası oğluna:
- Ey İsmail! Allah bana büyük bir iş emretti," dedi. Hz. İsmail:
- Babacığım, Rabbin ne emrettiyse yerine getir," dedi. Hz. İbrahim:
- Bu işte senin de yardım etmen gerekecek," dedi.
Hz. İsmail bu habere sevindi:
- Babacığım, ben sana her cihetle yardım ederim. Bu kudsî hizmette benim de yardımım olursa, benim için şereftir," dedi.
Bunun üzerine Hz. İbrahim oğluna, yapacakları işin ne olduğunu açıkladı:
- Oğlum İsmail! Allah, şurada bir beyt, bir mâbed yapmamızı emretti."
Hz. İbrahim bunu derken, şimdi Kâbe'nin bulunduğu yeri işâret ediyordu.
Hz. İbrahim ile İsmail, işâret edilen yerde, Kâbe'nin inşâsına başladılar. Hz. İsmail taş getiriyor, İbrahim de duvarı örüyordu. İnşaat iyice yükselip Hz. İbrahim'in boyu duvara taş yerleştirmeye kâfi gelmemeye başlayınca, bu duruma baba-oğul birlikte bir çare düşündüler. Hz. İsmail, merdiven vazifesi görmek üzere yüksekçe ve uzunca bir taş bulup getirdi. Hz. İbrahim, bu taşın üzerine çıkarak çalışmaya devam etti. Hz. İbrahim'in üzerinde durup inşaata devam ettiği bu taşa, Makam-ı İbrahim denir. Üzerinde Hz. İbrahim'in ayağının izleri bulunmaktadır.
Bugün Makam-ı İbrahim, hacılar için hem ziyaretgâh, hem de namazgâh durumundadır.
Biz Müslümanlara göre, yeryüzünde Kâbe'den daha şerefli bir bina yoktur. Onun inşâsını emreden âlemlerin Rabbi olan Allah'tır. Emri Hz. Cebrâil tebliğ etmiş ve Hz. İbrahim'e plânını da öğretmiştir. Binayı da baba-oğul, iki büyük peygamber birlikte yapmışlardır.
*
Kâbe'nin duvarı her taraftan örülüp, sıra, bugün Hacerü'l-Esved'in bulunduğu köşenin yapımına gelmişti. Hz. İbrahim, oğlundan, insanların Kâbe'yi tavâfa başlama noktası olmak üzere bir taş bulup getirmesini istedi.
Hz. İsmail, babasının bu isteğini yerine getirmek üzere dağa taş aramağa gitti. İşte bu esnada Hz. Cebrâil, Hz. İbrahim'e Cennet'ten bir taş getirdi ve Kâbe'nin köşesine o taşın yerleştirilmesini istedi.
Rivâyete göre, bu taş Cennet yâkutlarından bir yâkut idi. Göreni hayran edecek kadar parlak bir taş idi. Kendisiyle her hastalık ve musibetten şifâ istenebiliyordu.
Fakat sonradan insanların onu günahlı elleriyle pisletip kirletmeleri yüzünden, taşın parlaklığı gitti, karardı. Şifâsı da kayboldu. Allah, onun zinetini ve güzelliğini günahkâr insanlardan gizlemişti. Taşın siyaha yakın bir renk almasından sonra, ona "Hacerü'l-Esved", yani "Siyah Taş" denilmeye başlandı.
Hacerü'l-Esved'in Kâbe duvarına yerleştirilmesiyle Kâbe'nin inşaatı tamamlanmış oluyordu. Hz. İbrahim'le İsmail, bundan sonra şu şekilde duaya başladılar:
"Ey Rabbimiz! Bizim bu hizmetimizi kabûl eyle. Bizi sana teslim olan gerçek iki Müslüman kıl. Bizim neslimizden de sana itaatkâr ve Müslüman bir ümmet yarat. Ve o ümmet içinde öyle bir Resûl gönder ki insanlara senin âyetlerini okusun; azâmet, kudret ve vahdâniyet delillerini bildirsin. Onların nefislerini, akıllarını, kalblerini kötü ahlâklardan, bâtıl fikir ve inançlardan temizleyip pâklasın."
Hz. İbrahim'le Hz. İsmail'in Cenâb-ı Hak'tan göndermesini istedikleri peygamberin, Son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.M.) olduğu açıktır. Çünkü Hz. İsmail'in nesli içinde bu özellikleri üzerinde taşıyan başka hiç bir zât gelmemiştir.
Bunu sevgili Peygamberimiz, şu şekilde belirtmişlerdir:
"Ben, babam İbrahim'in duası, kardeşim İsa'nın müjdesi ve annemin de rü'yasıyım.."
Kâbe'nin inşaatının bitmesinden sonra, Cenab-ı Hak insanlara haccı emretti.
Hz. İbrahim, Makam-ı İbrahim'e çıkarak haccın farz kılındığını ilân etmeye başladı. Bu ilânatı duyan insanlar, akın akın Kâbe'ye gelmeye başladı. Hz. İbrahim onlara haccın nasıl yapılacağını öğretti. Sonra onların başında olarak hep birlikte haccettiler..
* * *
Ömre
Ömre, lügatte, ziyaret mânasına gelir.
Dinî mânası ise, Beytullah'ı özel bir şekilde ziyaret etmek demektir.
Ömre, ömürde bir defa olmak üzere (hacdaki şartlarla) müekkede sünnettir. Şâfiî ve Hanbelî mezhebine göre, Ömre, hac gibi şartlarını haiz olan kimselere farzdır.
Hanefîler, Resûlüllah Efendimizin:
"Hac farzdır, Ömre ise tatavvudur" hadîs-i şerîfini delil olarak almışlar ve ömrenin sünnet olduğunu söylemişlerdir.
Hac için gerekli bütün şartlar ömre için de gereklidir.
Ömre yapmak için muayyen bir ay yoktur. Senenin her ay ve gününde yapılır. Yalnız arefe günü ile Kurban bayramının 4 gününde yapılması mekruhtur.
Ömreye giren kimsenin yapacağı işler, ihramlı olarak Kâbe'yi tavaf ve Safâ ile Merve arasında sa'y etmek, bundan sonra da traş olarak ihramdan çıkmaktır.
Ömrenin bir rüknü vardır, o da tavaftır. İhram ömrenin şartıdır. Vâcibleri ise, Safâ ile Merve arasında sa'y ve traş olmak, yahut saçlarını kısaltmaktır.
Ömre, tavafın en az 4 şavtı yerine getirilmeden önce cima' yapılırsa bozulur.
Ömrenin hacdan farklı tarafları şunlardır:
Ömrenin muayyen bir vakti yoktur, her zaman yapılabilir.
Ömrede Arafat ve Müzdelife vakfeleri yoktur. Kudüm ve Vedâ tavafı ve Şeytan taşlama da yoktur. * * *
İHSAR (HACDAN GERİ KALMAK)
İhrama girdikten sonra, hastalık, hapis, düşman korkusu gibi sebeblerle ihramın gerektirdiği hac vazifelerini yerine getirmekten alıkonulmaya ihsar adı verilir.
Böyle bir duruma düşen kimseye de muhsar adı verilir.
Bir kimsenin vasıtası kazaya uğrar da yürüyemeyecek duruma düşerse, yahut ihrama giren bir kadının beraberinde bulunan kocası veya mahremi ölürse bunlar muhsar sayılır.
İhsar hac için olduğu gibi, ömre için de olur. Aralarında bir hüküm değişikliği yoktur.
Muhsar duruma düşen kimse, Harem hudutları dahilinde bir kurbanlık alarak keser veya kestirir. Bu kurban kesilmeden muhsar ihramdan çıkamaz. Kurban kesilmeden evvel ihramda sayılacağı için hacılara yasak olan şeyler, aynen ona da yasaktır. Bu yasaklara riayet edilmezse ayrıca ceza gerektirir.
Kurban keserek ihramdan çıkan muhsar, eğer sadece hacca niyetli ise, gelecek yıl bir hac ve ömre yapması üzerine vâcib olur.
Eğer yalnız ömreye niyetli ise, bunun yerine sadece bir ömre yapması gerekir.
Eğer Kıran hacca niyetli idiyse, iki kurban kestikten sonra ihramdan çıkar ve üzerine bir hac, iki ömre yapması vâcib olur.
HACCI KAÇIRMAK
Farz veya nafile hac niyeti ile ihrama giren kimse, Kurban bayramının 1. günü fecrin doğuşuna kadar Arafata ulaşıp vakfesini yapamazsa haccı kaçırmış olur. Bununla beraber tavaf ve sa'y yapması gerekir. Bunları yapmakla ihramdan çıkmış olur. Gelecek yıl da kaza etmesi gerekir. Haccı kaçırmaktan dolayı üzerine herhangi bir ceza gerekmez.
Haccı kaçıran kimse, Kıran hacca niyetli ise, ömre için bir tavaf ve sa'y yaptıktan başka, bir de kaçırdığı hactan dolayı tavaf ve sa'y yapması gerekir. Sonra başını traş ederek ihramdan çıkar. Kıran kurbanı da hükümsüz kalır.
HACCI VASIYYET ETMEK
Bir kimse üzerine hac farz olduğu halde bunu yerine getirmeden önce ölür ve vasıyyette de bulunmazsa günahkâr olur. Bu durumda ölenin varisleri isterlerse onun adına birisini hacca gönderebilirler. Böylece ölüye farz haccını yaptırmış olurlar. Ancak bu işi yapmak, varisler üzerine borç değildir. Çünkü ölünün bu hususta vasiyeti yoktur. Bununla beraber varisler veya varislerden biri kendisinden bağış yaparak ölü adına hac yaptırırsa onu hac borcundan kurtarmış olur.
Ölü kendi adına hac yapılmasını vasiyet etmişse, geride bıraktığı malının üçte birinden haccının yaptırılması gerekir. Bu vasiyet varken başkasının teberru yolu ile ölü adına hac yapması veya yaptırması ölü hesabına geçerli olmaz. Haccın mutlaka ölünün geride bıraktığı malının üçte birlik kısmından yapılması şarttır. Ölünün kendi malı varken başkasının harcama yapması sahih olmaz.
* * *
BAŞKASI YERİNE HACCETMEK (BEDEL HACCI)
Bedel Haccı Nedir?
Üzerine hac farz olan bir müslüman, hac yapamayacak kadar özürlü olur ve bu özrünün düzelmesi de ömrünün sonuna kadar mümkün görülmezse, vekâletle bir başkasını kendi yerine gönderip haccettirebilir. Buna bedel haccı denir.
Bedel haccının caiz olması için, vekil gönderende ve vekilde bazı şartların bulunması lâzımdır.
Vekil Gönderende Aranan Şartlar Nelerdir?
1 - Vekil gönderen üzerine haccın sıhhatli iken farz olması. Yoksa hacca gidemiyecek derecede hasta kimse üzerine hac farz olmaz.
2 - Hacca kendisi gidemiyecek kadar daimî bir özrü bulunması. Âmâ, kötürüm, pîr-i fânî olmak gibi.
3 - Mükellefin vekilden haccetmesini bizzat istemesi ve benim yerime haccet diye emretmesi..
4 - Aslın, vekili, hacca kendi ikamet ettiği memleketten göndermesi..
Vekilde Aranan Şartlar Nelerdir?
1 - Vekâlete ehil olmalıdır. Yani bütün hac fiillerini şuur ile ifaya muktedir biri olmalıdır.
2 - Vekil aslın namına hareket etmelidir. Asıl nasıl haccetmesini emretmişse, o şekilde hareket etmelidir. Hacc-ı İfrad dediyse Hacc-ı İfrad, Kıran dediyse Kıran, Temettü dediyse Temettü yapmalıdır.
3 - Vekil, aslın yerine niyet etmelidir.
4 - Vekil, aslın yerine bizzat haccetmelidir. Vekilin kendine başka birini vekil tayin etmesi câiz olmaz.
5 - Vekil, sadece bir kişi için ihrama girmelidir.
6 - Vekil, haccı ifsâd etmemelidir. Aksi takdirde yaptığı masrafları asl'a ödemek zorundadır.
7 - Nafaka ve yol masrafları haricinde vekilin haccetmesine karşılık hiçbir ücret talebetmemesi de lâzımdır.
8 - Hacca hiç gitmemiş bir fakir kimsenin bedel olarak hacca gitmesi câizdir. Vekilin daha önce hacca gidip haccını yapmış birisi olması şart değildir. Kadının vekâleti ise, kerâhetle câizdir.
Vekil kimse, işlediği suçların cezasını kendi parasından öder.
Fakir bir kimseye, hac farz değildir. Fakat herhangi bir sebeble hac zamanı Mekke'ye varan fakire hac farz olur. Memleketine hac farizasını ifa edip dönmesi gerekir. Sonradan zengin bile olsa, fakirken yaptığı bu hac, ona kifâyet eder, ayrıca tekrar haccetmesi gerekmez.
Fakat vekil olarak hacca giden fakir için durum farklıdır. Onun başkası adına Mekke'ye gidip Kâbe'yi görmesi ile üzerine hac farz olmaz.
Çünkü o, başkası namına hacca gelmiştir. O sene ancak bedel haccını yerine getirebilir, kendi nâmına haccedemez. Kendisinin de haccetmesi için gelecek hac mevsimine kadar Mekke'de beklemesi veya memleketine dönüp gelecek yıl kendi için tekrar hac etmeye gelmesi, o fakir için imkânsız bir şeydir. Böyle bir teklif insan gücünü aşan bir teklif olur. Allah ise kuluna gücünü aşan bir teklifi yüklemez.
Binaenaleyh fakir bir kimse hacca bedel olarak hiç çekinmeden rahatça gidebilir, gönderilebilir. Bunun için ne fakiri bedel gönderenin haccına bir halelgelir, ne de bedel olarak hacca giden fakire Kâbe'yi gördüğü için hac farz olur. Bu hususta tarafların endişeye kapılmalarına mahal yoktur.
* * *
HEDY
Hedy Neye Denir?
Kurbanlık koyunlardan Harem bölgesinde kesilenlere hedy adı verilir.
Kurbanlık hayvanlarda aranan şartlar hedy için de aranır.
Hedy'in Kısımları Nelerdir?
Hedy üç kısımdır:
1 - Hac ve ömreyi bir arada yapmaktan dolayı kesilen vâcib kurban. Buna şükür kurbanı da denir. Kıran ve Temettü haclarına niyet edenlerin kestikleri kurbanlardır.
Haccın vâciblerini terketmekten dolayı kesilen Ceza Kurbanları da bu birinci kısma girer. Çünkü bunlar hac işlerinden dolayı kesilmesi vâcib olan kurbanlardır.
2 - Adak suretiyle kesilmesi vâcib olan kurbanlar. Harem'de kesilmesini şart koşarak yapılan kurban adamaları bu kısma girer.
3 - Nafile olarak Harem'de kesilen kurbanlardır. Bunlara Tatavvu kurbanı denir. İfrad haccı yapanların kestikleri kurbanlar bu kısma dahildir.
Hedy'in Kesilme Zamanı Nedir?
Kıran ve Temettü kurbanlarını kesme vakti, Kurban bayramı günleridir. Temettü ve Kıran kurbanları bu üç günden sonra kesilirse sahih olursa da, geciktirmeden dolayı ayrıca ceza kurbanı kesmek de vâcib olur.
Diğer hedy kurbanları için, muayyen zaman yoktur, her vakit kesilebilir.
Hedy'in Kesilme Yeri Neresidir?
Hedy kurbanları mutlak surette Harem hudutları içinde kesilmeleri gereklidir. Kurban kesme günleri içinde kesilecekse, Mina'da kesilmesi sünnettir. Kurban kesme günleri dışında ise, Mekke'de kesilmesi daha faziletlidir.
Hedy Kurbanının Etinden Yenebilir mi?
Şükür kurbanı adı verilen Kıran ve temettü kurbanlarının etlerinden yemek, kurban sahibine helâl ve menduptur. Yine nafile olarak kesilen tatavvu kurbanının etinden de sâhipleri yiyebilirler.
Ancak adak kurbanı, ceza kurbanı ve ihsar kurbanı olarak kesilenlerin etlerinden sâhipleri yiyemezler. Şayet yerlerse yedikleri miktarın bedelini tasadduk etmek zorundadırlar.
* * *
Hz. PEYGAMBER'İN (A.S.M.) KABRİNİ ZİYARET
Hz. Peygamber'in (A.S.M) Kabrini Ziyaret
"Benim mescidimde aralıksız 40 vakit namaz kılan kimse için, cehennemden ve azaptan kurtuluş beratı yazılır. O kimse, nifaktan da uzak kalır." (Ahmed-Taberanî)
Cenâb-ı Hakk'ın Kâbe-i Muazzama'yı ziyaret etmeğe, hac yapmağa muvaffak ettiği kimselerin, Medine-i Münevvere'ye gidip Resûl-i Ekrem Efendimizin kabr-i saadetlerini ziyaret etmeleri haccın en son sünnetidir.
Bu ziyaret, mendub ibâdetlerin en faziletlisi ve en yükseği kabûl edilmektedir. Önce hac farîzasını hakkıyla yerine getirip tevbe ve istiğfarlarla günahlardan tam temizlenmeli, sonra Resûl-i Ekrem hazretlerinin ziyaretine gitmelidir. Önce ziyaret, sonra hac yapılması da mümkündür, fakat faziletli olan, hacdan sonra ziyaretin yapılmasıdır.
Resûlüllah Efendimizin kabr-i saâdetlerini ziyaret etmek, ziyaret eden için bir şeref ve saadettir. Hacı orada kalbini nebevî nurlarla doldurur, Muhammedî bereket ve rahmet, onu çepeçevre kuşatır, kalbi rikkat bulur.
Resûlüllah Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde:
"Kabrimi ziyaret edene kıyâmet gününde şefaatim vâcib olur" buyurmuşlardır.
Diğer bir hadiste de şöyle buyurulur:
"Kim Beytullah'ı ziyaret eder de beni ziyaret etmezse, bana cefâ etmiş olur."
Bu hadîs-i şerîfler muvacehesinde, hacca giden kimselerin büyük bir mânia karşısında kalmadıkça, Peygamberimizin kabr-i saâdetlerini ziyaret etmesi lâzım geldiğini söyleyebiliriz.
Medine-i Münevvere'ye giden bir kimse, Peygamber Efendimizin kabr-i saâdetlerini ve Mescid-i Nebevî'yi ziyaret etmek niyetinde olmalıdırlar. Bu itibarla yolda sık sık salât ü selâm okumalıdır. Medine'de kalınan yer müsaid ise, Mescid-i Nebevî'ye gitmeden evvel gusledip temiz ve yeni elbiselerini giymek, koku sürünmek güzeldir. Mütevazi bir halde yürünerek Mescid-i Nebevî'ye gelinir.
Mescid-i saâdete Selâm veya Cibrîl kapısından girilir.
Mescid-i Nebevî'ye giren kimse evvelâ minber-i saâdetin yanında iki rek'at tehıyyetü'l mescid namazı kılmaya gayret eder. Mümkün olmazsa Mescid-i saadetin herhangi bir yerinde kılar. Peygamberimizin kabri ile minberi arasına, hadîs-i şerîf'te, Cennet bahçelerinden bir bahçe tâbiri kullanılmıştır. Bu bakımdan burada kılınan namaz çok faziletlidir.
Namazdan sonra Resûl-i Ekrem (A.S.M.) Efendimizin kabr-i saâdetlerinin bulunduğu yere gidilir. Kemâl-i hurmet ve edeble iki-üç metre kalıncaya kadar kabr-i saâdete yaklaşılır. Ve Resûl-i Ekrem Hazretlerine selâm verilir. Başkaları tarafından Resûlüllah Efendimize iletilen selâmlar da Fahr-i Âlem Efendimize arzedilir.
Rivayetlerde Resûlüllah Efendimizin yapılan salâvat ve kendisine verilen selâmlara muttali' olduğu, ümmetini yaptıkları amel ve sîmalarıyla bizzat tanıdığı kaydedilmektedir.
Resûlüllah Efendimizin kabri başında kendisine şu şekilde selâm verilir:
Esselâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetu'llahi ve berekatühû. Esselâmü aleyke ya seyyidî yâ Resûlâllah.
Esselâmü aleyke yâ Habîballah.. (1).
Resûlüllah Efendimizin kabri başında iken bağırılıp çağırılmaz, gürültü edilmez, kabr-i şerîfin parmaklıklarına asılınmaz, kabr-i saâdete doğru kendinden geçerek secde edilmez.
Selâmdan sonra şu salâvat 70 kere okunabilir:
Sallâllahü aleyke ya Resûlâllah.
Sonra devamla:
Ci'tüke müstağfiren min zenbî müsteşfian bike ilâ rabbî.. (2) duası okunur. Bundan sonra bir Âyete'l-Kürsî ile 11 İhlâs-ı şerîf okunarak başta Peygamberimiz olmak üzere orda yatan bütün zevâtın ve ehl-i îmanın ruhlarına bağışlanır.
Resûlüllah Efendimizi bu şekilde ziyaretten sonra birkaç adım sağa doğru giderek Hz. Ebu Bekir'in kabirlerinin başına gelinir. Ona hitaben:
Esselâmü aleyke yâ halîfete resûlillâh. Esselâmü aleyke yâ sâhıbe resûlillâh. Enîsehû fi'l-ğâr, refîkahu fi'l-esfâr ve emînehû ale'l-esrâr cezakellahu hayran.. (3) diyerek selâm ve hürmetler sunulur.
Sonra birkaç adım daha yürünür. Hazret-i Ömer'in kabri başına gelinir. Ona da:
Esselâmü aleyke yâ Emîre'l-mü'minîn, yâ nâsıra'l-müslimîn. Esselâmü aleyke yâ müşettetü şemele'l-müşrikîn. Cezakellahü teâlâ hayra'l-cezâ.. (4) diye selâm ve hürmetler sunulur.
Bundan sonra mümkünse tekrar Resûlüllah'ın kabri başına gelinir. Orada bol bol salâvat getirilir, dua ve niyazlarda bulunulur. Bilhassa şu kısacak duayı ezberleyerek dilden düşürmemek lâzımdır:
"Yâ Rabbi! Es'elüke en tec'ale tevbetenâ tevbeten nasûha bi-câhi Muhammedin sallâllahü aleyhi ve sellem.." (5).
Daha sonra ziyaretçi Ashabdan Ebû Lübâbe Hazretlerinin kendini bağladığı direğin yanına gelerek kerâhet vakti dışında, burada bol bol nâfile namazlar kılar ve dualar eder. Burada yapılan duaların kabûl edileceği umulur.
Daha sonra Üstüvâne-i Âişe denilen direğin yanına varılır ve orada da namaz kılınıp, salât ü selâmda ve dualarda bulunulur. Bu direk, Hz. Âişe validemizin Resûlüllah Efendimizin Mescid-i Nebevîde en çok namaz kıldığını haber verdiği direktir.
Bundan sonra Mescidden çıkılır ve Bakı' kabristanına gidilir. Orada yatan Sahâbe ve İslâm büyükleri ziyaret edilir.
Ziyaretçinin Medine'de bir hafta kalması müstahsendir. Bu arada namazları Mescid-i Nebevî'de kılar. Mescid-i Kuba, Mescid-i Cuma, Mescid-i Hâtif, Mescid-i Kıbleteyn gibi ziyaret yerlerine giderek ziyaretlerde bulunur.
Medine-i Münevvere'den memleketine dönmek isteyenler, bir kere daha Mescid-i Nebevî'ye uğrar, iki rek'at namaz kılar. Sonra kabr-i saâdeti tekrar ziyaret ederek Medine'den ayrılır.
OKUMA PARÇASI: ŞEFAATLA İLGİLİ ACÎB BİR HÂDİSE
Muhammed bin Ubeydillâhi'l-Utbî Hazretlerinden gelen şöyle bir rivâyet vardır: Buyuruyorlar ki: Resûlüllah (A.S.M.) Efendimizin kabirlerini ziyarete geldim. Ziyaret ettim ve O'nun hizasına oturdum. Derken bir Arab köylüsü geldi, ziyaretini yaptı ve şöyle dedi: "Ey resûllerin en hayırlısı! Allahü Teâlâ sana doğru bir kitap indirdi ve onda şöyle fermân etti: "Eğer onlar kendi nefislerine zulmettikleri zaman Allah'a istiğfar ederek sana gelirlerse, sen de onlar için mağfiret talebinde bulunursan Allah onların tevbelerini kabûl eder, onlar Allah'ı tevbe edenlere merhamet edici olarak bulur." İşte ben de günahlarımdan tevbe ederek Rabbimin huzurunda bana şefaat etmeni dileyerek senin huzuruna geldim. Şefaatini benden esirgeme."
Köylü böyle dedikten sonra bir şiir okudu, günahlarına tekrar tevbe etti ve oradan uzaklaştı. Bu arada ben uyumuşum. Rü'yamda Resûlüllah'ı (A.S.M.) gördüm. Bana şöyle diyordu: "Haydi koş, (köylüye) yetiş ve benim şefaatımla Allahü Teâlâ'nın onu bağışladığını müjdele." Ben, hemen uyanarak köylüyü bulayım diye koştum, fakat bulamadım.
(Osman Demirci, Hac Rehberi).
* * *
KURBAN
Kurban Nedir?
Allah Teâlâ'ya mânen yaklaşmak (kurbiyet) için, ibâdet niyetiyle hususî bir vakitte kesilen hayvana kurban denir.
Kurbanın Dinî Hükmü Nedir?
Kurban kesmek, hicretin 2. yılında meşru' kılınmıştır. Meşrûiyeti, Kitab, Sünnet ve İcma' ile sâbittir.
Kurban kesmenin Kitaptan, yani, Kur'an'dan delîli, Kevser suresidir. Bu sûrede Cenâb-ı Hak, Resûlüllah Efendimize hitaben:
"Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" buyurmaktadır. Hanefî fakîhler, bu âyetten, kurban kesmenin vâcib olduğu ve emir peygamber Efendimize ise de umum mü'minlere de şâmil bulunduğu hükmünü çıkarmışlardır.
Kurban kesmeyi şiddetle emreden bâzı hadîs-i şerîfler vardır. Ebû Hüreyre'nin şu rivayeti bu hususta ibretli ve düşündürücüdür:
"Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen kimse bizim mescidimize yaklaşmasın.."
Görüldüğü gibi, hadîs'te, maddî durumu müsait olanın kurban kesmesi şiddetle emredilmektedir. Bu durumdaki kimselerin, kurban kesmezlerse, her türlü namazları ve ibâdetleri Allah tarafından kabûl olunmayacağı, "mescidimize yaklaşmasınlar" ifadesinden anlaşılmaktadır.
Hazret-i Enes de, Resûlüllah Efendimizin bizzat kendi elleriyle iki koç kurban ettiğini beyan etmektedir.
Kurban kesmenin uhrevî mükâfat ve faydasına ise, bir hadîs-i şerîf'te şu şekilde işaret buyurulmaktadır:
"Kurbanlarınızı büyük büyük kesin. Muhakkak ki onlar, Sırat'ta sizin binek hayvanlarınızdır."
Bu hadîs-i şerîfte, deve, inek gibi büyük baş hayvanları kurban etmeğe teşvik vardır.
Kurban Kesmenin Hikmetleri:
1 - Kurban kelimesi, lügatta, kendisi ile Allah'a yaklaşılan şey mânasına gelir. Bu isimden de anlaşıldığı gibi kurban; Allah'a yaklaşma ve O'nun rızasını kazanma vesilesidir.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:
"Biz her ümmet için kurban kesmeyi meşrû' kıldık (emrettik). Allah'ın rızık olarak verdiği dört ayaklı davarlar üzerinde (yalnız) Allah'ın ismini ansınlar (o davarların) gerçek sâhibinin Allah olduğunu bilsinler) diye.. O halde hepiniz O'na teslim olun. (Habîbim)! Sen itâatli ve mütevâzî olanları (ebedî saâdet ve selâmetle) müjdele.." (el-Hacc, 34).
Bu âyette kurban kesmenin, Allah'ın hatırlanması, yeryüzünde mevcut bütün hayvanların Allah'ın mülkü olup, sırf rahmet eseri olarak insanların istifadesine verilmiş olduğunun bilinmesi için emr olunduğu belirtilmektedir.
İnsan zamanla gaflete düşüp, sâhip olduğu malın, mülkün, servetin Allah'ın kendisine bir lütfu olduğunu unutabilir. Karun gibi her şey'e kendi çalışmasıyla, bilgi ve mehâretiyle sâhip olduğunu vehmederek, kendisinde bir kudret ve kuvvet görmeye, İlâhî nimetleri şahsına maletmeye başlar. Gururlanıp, haddini aşar.
İşte kurban emri, ona, sâhip olduğu mal ve mülkün, bağ ve bostanın, hayvanların, servet ve paranın Allah'ın bir ihsanı ve lütfu olduğunu ve asıl mal sâhibinin Allah bulunduğunu hatırlatır. O'nun izni ve müsâadesi olmadan hiçbir şey'e sâhip olunamayacağını bildirir. O da gururu bırakıp mahviyet ve tevazua girer. Hakikî kulluk tavrını takınır, şükür vazifesini ifaya çalışır. Bu hal ise, onun Allah'a yaklaşmasına ve rızasını kazanmasına bir vesile teşkil eder.
2 - İnsanın yaptığı bütün ibâdetler gibi kurban kesmesine de Allah'ın ihtiyacı yoktur. Ancak Allah, kurban kesme emriyle kullarını imtihan etmekte, onların takvâlarını, ilâhî emre itâattaki titizliklerini, Allah'a yakınlık derecelerini ölçmektedir. Hacc sûresi, 37. âyette bu husus şöyle belirtilir:
"Onların ne (sadaka edilen) etleri, ne de kanları hiçbir zaman Allah'a (yükselip) erişmez. Fakat sizden O'na (yalnız) takvâ (Allah'ın emirlerine itâat ve yasaklarından ictinab titizliği) ulaşır.."
Bu âyette de görülüyor ki, kesilen kurbanlarda gaye; ihlas, takvâ ve Allah'a yaklaşmadır. Maksad, Allah'ı verdiği nimetleriyle hatırlama ve O'nun rızâsını kazanmaktır. Bu maksad ve gaye olmadıktan sonra kesilip dağıtılan etlerin, akıtılan kanların, ne kadar çok olursa olsun, Allah katında hiçbir değer ve kıymeti yoktur.
3 - Kurban aynı zamanda Hz. İsmail'in (A.S.) Allah için kurban edilmekten bir lütuf eseri olarak kurtuluşunun hatırlatılmasına da vesiledir.
Cenâb-ı Hak, İbrahim'i (A.S.) büyük bir imtihana tâbi tutmuş, sevdiği biricik evlâdını Allah için kurban etmesini istemiştir. Hz. İbrahim ile oğlu İsmail, her ikisi de bu isteğe, tam bir teslimiyet ve sadakat içinde uymuşlardır. Hazret-i İbrahim oğlunu kesmek üzere yatırmış ve bıçağı boynuna çalmıştır. Fakat bıçak İsmail'i (A.S.) kesmemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın muradı, Hz. İsmail'in kesilmesi değil, baba-oğul iki şanlı nebînin erişilmez teslimiyet ve sadakatlarının, ferâgat ve fedakârlıklarının, melekler ve kıyâmete kadar gelecek bütün insanlar tarafından bilinmesi, daima hatırlanması idi.
Bu hikmet tahakkuk ettiği için, bıçağa İsmail'i kesmemesini emr etmiş; Hz. İsmail'in yerine onlara Cennetten bir koç göndererek onu kurban etmelerini istemiştir. İşte kurban kesmek; bu büyük ve ibretli hâdisenin yıldönümünü kutlamak mahiyetindedir.
4 - Her yıl müslümanlar tarafından binlerce kurban kesilmektedir. Bu, bir bakıma, bir müslümanın Allah'a ibadet ve onun emrine uymak için her şey'ini fedâ edebileceğinin, Allah yolunda bütün varlığından vazgeçebileceğinin sembolik bir ifadesi olmaktadır.
5 - İslâmın koyduğu kurban kesme hükmü, aynı zamanda insanlar için büyük bir nimet ve rahmettir.
Bir yıl boyunca pek çok sıkıntılar çekmiş, belki de ağzına bir lokma et koyamamış fakirler, kurban bayramı münasebetiyle bol bol et yeme fırsatına kavuşurlar. Fazla gelen etleri kavurma yapıp uzun zaman o etten faydalanma imkânını elde ederler. İslâmın sosyal adâleti te'min edici bir hususiyeti de böylece ortaya çıkmış olur.
Kurban Kesmek Kimlere Vâcibtir?
Bir kimseye kurban kesmenin vâcib olması için, şu şartların bulunması gerekir:
1 - Müslüman olmak.
2 - Hür olmak.
3 - Mukîm olmak. Seferî (yolcu) olmamak.
4 - Fıtır sadakasını vâcib kılan zenginliğe sâhip olmak.
5 - Âkıl ve bâliğ olmak.
Bu beşinci şart, İmamlar arasında ihtilâflıdır. Bâzılarına göre kurbanın vâcib olması için âkıl ve bâliğ olmak şart değildir. Zengin olan çocuk ile akıl hastalarına da kurban düşer. Velîleri onlar namına onların kurbanlarını keserler.
Zekât ve fıtır sadakası için nisab miktarı 80 gram altın ile 561 gram gümüştür.
Kurban Kesmenin Sahih Olmasının Şartları Nelerdir?
Kurbanın rüknü, kesilmesi caiz olan bir hayvanı kesmektir. Kesilen bu kurbanın sahih olabilmesi için iki şart lâzımdır:
1 - Vakit: Kurbanın kesim vakti, Kurban bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren, üçüncü gün güneş batıncaya kadarki üç günlük süredir. Bu müddet içinde kurbanın kesilmesi şarttır. Bu vakitler dışında kurban kesilmesi sahih olmaz.
Kurbanı gece kesmek mekruhtur.
2 - Kesilecek hayvanın ayıplardan sâlim olması. Allah'a kurbiyet ve ibâdet maksadıyla kesilecek hayvanların kusursuz ve ayıpsız olmasına müslümanların dikkat etmeleri, Peygamberimizin birçok hadîslerinde emredilmiştir.
Bu ayıplar iki kısma ayrılır:
1 - Çok ayıp sayılan ve o hayvanın kurban edilmesine dînen mâni olan büyük özürler.
2 - Az ayıp sayılan ve hayvanın kurban edilmesini kerahetle câiz kılan küçük kusurlardır.
Çok Ayıp Sayılan Özürler Nelerdir?
Çok ayıp sayılan özürlerin başlıcaları şunlardır:
1 - İki gözü veya bir gözü kör.
2 - Kesilecek yere yürümeye gücü yetmeyecek derecede topal.
3 - Kulakları veya sadece bir kulağı kesik.
4 - Tamamen dişsiz veya dişlerinin çoğu dökmüş.
5 - Boynuzlarının ikisi veya biri kökünden kırılmış.
6 - Kuyruğunun yarısı veya 3'te birinden fazlası kesilmiş.
7 - Hayaları veya memelerinin uçları kopmuş.
8 - Kemiklerinde ilik kalmayacak kadar zayıf ve düşkün hayvan.
9 - Doğuştan kulağı ve kuyruğu olmayan.
10 - Zapt u rabt altına alınıp sürüye gönderilemeyecek kadar çok deli hayvan.
11 - Pislik yiyen hayvan. Bunlar da usûlü üzere temizlenmedikçe kurban edilmeleri câiz olmaz.
Az Kusurlu Sayılan Haller Nelerdir?
1 - Gözleri şaşı veya zayıf gören hayvan.
2 - Bir ayağı topal, fakat diğer üçü ile aksayarak da olsa yürüyebilen hayvan.
3 - Doğuştan boyunsuz veya boynuzu az kırılmış hayvan.
4 - Kulakları delik ve yarık veya uçları sarkmış ve kesilmiş hayvan.
5 - Dişlerinin bâzısı düşmüş hayvan.
6 - Otlamasına mâni olmayacak derecede az deli hayvan.
7 - Kuyruğunun veya hayalarının veya kulağının bir kısmı kesik (üçte ikiden fazlası var) hayvan.
8 - Doğuştan küçük kulaklı hayvan.
9 - Uyuz, fakat toplu hayvan.
10 - Tenasül uzvu iptal edilmiş, yani, burulmuş hayvan..
Kurban Edilecek Hayvanlar ve Vasıfları Nelerdir?
Kurban şu üç cins hayvandan olur:
1 - Koyun ve keçi.
2 - Sığır. Mandalar da sığır cinsinden sayılır.
3 - Deve.
Bunlar dışında kalan hayvanlardan kurban olmaz.
Bu üç cins hayvanın hem dişisinden, hem de erkeğinden kurban olur. Fakat koyun ve keçinin erkeği daha efdaldir.
Koyun ve keçi bir yaşını, sığır iki yaşını, deve ise 5 yaşını doldurmadan kesilmemelidir.
Ancak koyun 6 aylık olduğu halde bir yaşındaki gibi cüsseli ve gösterişli ise, kurban edilmesi câizdir. Keçinin ise bir yaşını doldurması şarttır.
Kurbanlık hayvanın toplu, gösterişli ve semiz olması da şarttır.
Bir koyun ve keçi yalnız bir kişi adına kurban edilebilir.
Sığır cinsinden bir hayvanı veya bir deveyi, bir kişi kurban edebileceği gibi, 7'ye kadar (yedi de dahil) kişi de ortaklaşa kurban edebilirler.
Bu yedi kişinin de Allah rızası için kurban kesmek niyetinde olmaları şarttır. İçlerinden biri kurbana niyet etmeksizin sırf et almak için iştirâk etse, hiçbirinin kurbanı sahih olmaz.
Katılanların sayısının tek veya çift olması mühim değildir.
Ortaklar kurbandan hisselerini tartarak ayırmalıdırlar. Götürü usûlü ile taksim câiz olmaz.
* * *
Eti yenen hayvanların yenmeyen kısımları nelerdir?
Eti yenen hayvanlardan 7 şey yenmez. Haramdır.
1) Hayvanlardan akıp çıkan kan,
2) Erkeklik âleti,
3) Dişilik âleti,
4) Erkeklerde yumurtalar (husyeler),
5) Et içinde toparlak guddeler,
6) İdrar torbası (mesane),
7) Öd kesesi..
KURBAN NASIL KESİLİR?
Kurbanlar dînimizin tayin ettiği hayvan boğazlama şekline ve usûlüne uygun olarak kesilirler. Şer'î boğazlama şekline tezkiye adı verilmektedir.
Tezkiye işlemi iki şekilde yapılır:
1 - Ya boğazın çeneye bitişik tarafı kesilmek suretiyle olur ki buna zebh denir. Bu şekilde kesilen hayvana da zebîha adı verilir. Mezbeha kelimesi de aynı kökten gelmektedir.
2 - Veya boğazın göğse bitişik olan kısmından kesilir, buna da nahr denilir.
Koyun, keçi ve sığır cinsi zebh usûlü ile; develerin ise nahr yoluyla boğazlanması sünnettir. Aksini yapmak ise mekruhtur.
Hayvanı keserken şer'î yönden ayrıca şu hususlara da dikkat edilmesi şarttır:
Evdac adı verilen şu 4 kısmın tamamen kesilmesi şarttır:
1 - Nefes borusu,
2 - Yemek borusu,
3,4 - Boyunun iki yanında bulunan iki şah damarı..
Bu 4 kısım tamamen kesilmeden şer'î yönden kesim işlemi ifa edilmiş olmaz. Bu şekilde kesilen kurban sahih olmaz, eti de yenmez.
Bunlardan birini kesiminin eksik kalması halinde durum ihtilâflıdır.
Bir görüşe göre, bu 4 şeyden nefes borusu dahil 3'ü kesilmiş olursa, kesim işlemi sahih olur.
Diğer bir görüşe göre ise, bu 4 kısmın tamamı ve herbirinin de yarıdan fazlası kesilmeden, kesim işlemi olmaz, o hayvanın eti sahih olmaz. Fakat müftâbih olan (kendisiyle fetva verilen) birinci görüştür.
Bu şekilde kesilen bir hayvan, şer'î usûle uygun olarak kesilmiş sayılır. Buna hakikî ve ihtiyarî tezkiye denir.
Bir de zarurî tezkiye adı verilen kesme şekli vardır. Bu kesme, kesilecek hayvanın herhangi bir yerinden yararlanarak kanını akıtmak suretiyle öldürmek demektir. Eti yenen vahşî hayvanlar bu usûlle öldürülünce hükmen boğazlanmış sayılırlar.
Ehlî hayvanlar ise, ancak yabanileştiği veya tutup kesmek mümkün olmadığı takdirde bu şekilde zarurî tezkiye yoluyla öldürülerek eti yenebilir.
Kurbanların Kesimi Hangi Aletlerle Yapılır?
Kurbanların kesme işlemi kesici âletlerle yapılır. Kesici âletler de keskin olanlar ve keskin olmayanlar diye 2'ye ayrılır.
Keskin olanlarla, ister demir, ister başka bir maddeden olsun tezkiye câizdir.
Demir veya başka bir maddeden yapılmış keskin olmayan kesici âletlerle tezkiye ise, câiz olsa bile mekruhtur.
Kurban Kesecek Kimsede Bulunması Gereken Şartlar Nelerdir?
Kurbanı kesecek kimsede bulunması gereken şartlar şunlardır:
1 - Kesenin Müslüman veya Yahudi ve Hristiyan gibi Ehl-i Kitaba mensub birisi olması.
2 - Kesmeye yetecek kadar aklı ve kesme işini hatırında tutacak kadar hâfıza gücü olması.
3 - Hayvanı kesebilecek gücü ve kuvveti olması.
4 - Kurban keserken Allah'ın ismini anması, yani, besmele çekmesi. Buna tesmiye denir.
Kurban ancak Allah adına kesilir. Bu yüzden keserken Allah'ın yüce adını anmadan kesilen hayvanın eti yenmez.
Bu sebeble putperest ve diğer bâtıl din sâhiblerinin, dinsizlerin kestikleri et yenmez. Çünkü bunlar keserken tesmiyede bulunmazlar.
Ehl-i Kitaba mensub birinin kestiğinin yenme sebebi, onların da aynı Allah'a inanmalarıdır. Kitâbîler Allah'tan başka birşey'in adını zikretseler, onların kestiği de yenilmez. Kesme işlemi sırasında Besmele çekmek unutularak terkedilmiş ise, bir beis yoktur. Kesim câizdir.
Tesmiyeden maksad, hayvanı boğazlarken bismillâh demektir. Keserken Allahu Ekber demekle Allahü A'zam demekle veya sadece Allah demekle de tesmiye yerine getirilmiş olur.
Tesmiye kasden terkedilirse kesilen hayvanın eti yenilmez.
Ancak kurbanlık hayvanı, kitabî bile olsa Müslüman olmayana kestirmek mekruhtur.
Kurban Sünnete Uygun Olarak Nasıl Kesilir?
Kurbanlık hayvanı usûlüne uygun olarak rahatça ve fazla eziyet vermeden kesebilmek için, önce keskin ve büyük bir bıçak hazırlanır. Hayvanın göremiyeceği bir yere konur. Sonra kurbanlık hayvan, kesileceği yere eziyet verilmeden götürülür. Hayvanın yüzü ve ayakları kıbleye gelecek şekilde sol tarafı üzerine yatırılır. Sağ arka ayağı serbest bırakılarak, diğer üçü bağlanır ve kıbleye karşı durularak şu âyetler kurban sahibi veya vekili tarafından okunur:
"İnnî veccehtü vechiye lillezi fatare's-semâvâti ve'l-arda hanîfen.." (el-En'âm, 79).
"İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbi'l-âlemin." (el-En'âm, 162).
Bu ayetlerden sonra,
Allahü ekber Allahü ekber. Lâ ilâhe İllâllahü vellahü ekber. Allahü ekber ve lillâhil hamd şeklinde tekbir getirillir ve Bismillâhi Allahü ekber denilerek hazırlanan keskin bıçak hayvanın boynuna çalınır. Damar ve borular tamamen kesilerek kan iyice akıtılır.
Hayvan böylece kesildikten sonra tamamen ölünceye kadar beklenir. Sonra kafa koparılır. Ve usûlüne uygun olarak yüzülür. Karnı açılır, iç organlar çıkarılır ve gövde ve etler parçalanır.
Hayvan tamamen ölmeden kafa ve ayaklarını koparmak, derisini yüzmeğe kalkmak, kıbleden çevirmek veya hayvana azab vermek mekruhtur.
Kurbanın, sahibi tarafından kesilmesi menduptur. Başkasına da kestirilebilir.
Tesmiyeyi kesen yapar. Kesen ve sahibi eli üzerine elini koyarak keserlerse tesmiyeyi ikisi birden yapması şarttır.
Kurban Eti ve Derisi Ne Yapılmalıdır?
Kesilen hayvanın eti, yaklaşık olarak 3'e ayrılır. 3'te bir kısmı ev halkı için ayrılır, üçte biri akraba ve komşulara dağıtılır. Kalan üçte biri de fakir ve muhtaçlara yollanır. Bu taksim şekli mendubtur.
Fakat kesen şahıs zenginse, tamamını veya çoğunu fakirlere dağıtabileceği gibi, orta halli veya kalabalık ise, çoğunu veya hepsini evinde kendi için de bırakabilir.
Kurbanda esas olan kan akıtmaktır. Bu yapılmadan kurban vecibesi yerine getirilmiş olmaz. Bu sebeble kurbanlık koyunu alıp kesmeden canlı olarak tasadduk etmekle kurban borcu ifa edilmiş sayılmaz.
Kurban etinden Müslümanlara yedirmek lâzımdır. Kâfire yedirmek ise mekruhtur. Fakat kesilirken veya yenirken üzerine gelmişse yedirilmesinde kerahet yoktur.
Kurbanın etini ve derisini satıp parasını almak da mekruhtur. Yapıldığı takdirde alınan para tasadduk edilmelidir. Kurban derisi çeşitli hayır yerlerine verileceği gibi, evde bırakılıp seccade de yapılabilir.
* * *
KURBAN İLE İLGİLİ MES'ELELER
Kurban kesmekle mükellef olan zengin bir kimsenin, sağlam zannederek satın aldığı kurbanın bayram günü çok ayıp sayılan bir kusuru çıksa, o hayvan kurban edilmez. Başka bir hayvan alınıp kesilmesi icab eder.
Şâfiî'ye göre ise, yeni kurban almak gerekmez.
Zengin bir kimsenin aldığı kurban kesilmeden ölse, yerine yenisini almak icabeder.
Kurbanın vâcib olmasında kurban kesme günlerinin sonu muteberdir. Bu sebeble bayramın üçüncü günü güneş batmadan evvel zengin olan kimseye kurban vâcib olmaktan çıkar.
Kurbanlık hayvanların kesilmeden tasadduk edilmesi câiz değildir. Fakat alınan kurban kesilmeden her nasılsa kurban kesme günleri geçse, bu takdirde hayvan kesilmez, canlı olarak tasadduk edilir. Kan akıtmak vecibe olmaktan çıkmış, tasadduka dönüşmüştür. Artık bu hayvanın etinden sahibi yiyemez.
Yurt dışında çalışan işçilerimiz, dinî vecibe olan kurbanlarını bulundukları ülkenin şartları müsait değilse, Türkiye'deki yakınlarından birini vekil yaptığını bildirerek ve kurban bedelini de ona vaktinde göndererek kestirebilir.
Ölü İçin Kurban Kesilir mi?
Sevabını ölmüş bir akrabamızın veya sevdiğimiz bir zâtın ruhuna bağışlamak üzere keseceğimiz kurbanın, kurban bayramında keseceğimiz sair hayvanlardan farkı yoktur. Vasiyet edilmemişse ölü için kurban kesmek bir vecibe değildir.
Bir kimse kendi parası ile aldığı ve sevabını ölmüş bir yakınına bağışlamak üzere kestiği kurbanın etinden yiyebilir, başkalarına da yedirebilir. Böyle bir hayvanın bayram günlerinde kesilmesi de şart değildir. Her zaman kesilebilir. Hattâ arefe günü kesilip fakirlere dağıtılması daha isabetli olur. Çünkü Kurban bayramı günü fakirler zaten etten nasibleneceklerdir. Arefe günü kesilip dağıtılırsa, o gün de onların et yemekleri te'min edilmiş olur.
Bir kimse kendisi öldükten sonra kurban kesilmesini vasiyet etmiş ise, bu kurbanın bayram günleri içinde kesilmesi lâzımdır. Böyle bir kurban etinden kesen yiyemez. Tamamının tasadduku gerekir. Ölen adamın vasiyeti yoksa ve kurban da onun parasından alınıp kesiliyorsa, bu kurban da vasiyet üzerine kesilen kurban hükümlerine tâbidir.
Kurbanın Diğer Nevileri Nelerdir?
Kurbanlar vâcib ve nafile olmak üzere ikiye ayrılır.
Vâcib kurbanlar şunlardır:
1 - Nisâba mâlik olan ve zengin sayılan kimselerin kesmekle mükellef oldukları kurban (Udhiye kurbanı).
2 - Adak edilen kurban (Nezir kurbanı).
3 - Hacc-ı Kıran ve Hacc-ı Temettü yapanların kesmek zorunda oldukları Şükür kurbanları (Hedy kurbanı).
4 - Hacda kurban kesmeyi icabettiren bir kusur işleyen kimsenin kesmesi gereken Ceza kurbanları.
5 - Bir fakirin kurban etmek niyetiyle satın aldığı bir hayvanı kurban etmesi de vâcibtir.
Nafile kurbanlar ise, bu saydıklarımızın dışında kalan ve sırf nafile olarak kesilen kurbanlardır: Akîka kurbanları, Hacc-ı İfrad yapanların kestikleri kurbanlar, Kurban bayramı dışında kesilen kurbanlar v.s..
Akîka Kurbanı:
Yeni doğan çocuğun başında bulunan ana tüyüne "akîka" denir. Böyle bir çocuk ihsan ettiğinden dolayı, Cenâb-ı Hakka bir şükür vesilesi olarak kesilen kurbana da bu isim verilmiştir.
Bununla beraber "akîka" yerine "nesike" denilmesi daha uygundur. Çünkü akîka kelimesi, "ana-babaya âsî olmak" mânasına gelen "ukuk" kökünden olduğundan "ana-babaya âsî olan" mânasına da geldiği için, mânalar birbirine karıştırılabilir. Bu sebeble Peygamber Efendimiz: "Nesike deyiniz, akîka demeyiniz" buyurmuşlardır. Bununla beraber, akîka kelimesinin daha yaygın olduğunu da söylemeliyiz.
Yeni doğan çocuk için kurban kesme âdeti, İslâm'dan önceki Cahiliye döneminde de yaygın bir âdetti. Fakat onlar akîkayı sadece erkek çocuklar için keserlerdi. Çünkü kız çocuklarını sevmezler, bir kız çocukları doğduğu zaman son derece sinirlenirlerdi. Hattâ bâzı kabilelerin kızlarını diri diri gömdükleri bile olurdu. Kur'ân-ı Kerîm, kız çocuklarına karşı takınılan bu zâlimane tavrı kınamış ve şiddetle yasaklamıştır. (Bak: Nahl, 58).
İslâmiyet akîka âdetini tamamen ortadan kaldırmamış; fakat bu zalimâne şekilde de bırakmayarak tâdil etmiş, kız ve erkek, bütün çocuklara şâmil kılmıştır.
Akîka kurbanı, Hanefi mezhebine göre mübahtır. Yani isteyen keser, istemeyen kesmez. Kesmeyenin faziletinde hiçbir noksanlaşma olmaz. Diğer mezheblere göre, sünnettir. Peygamber Efendimizin Hazret-i Hüseyin için bir koç kurban ettiği rivayetine dayanılmaktadır.
Kurban, çocuk doğduktan itibaren bülûğ çağına kadar kesilebilir. 7., 14. ve 25. günlerden birinde kesilmesi, daha güzel görülmüş; bilhassa 7. gün içinde kesilmesi en faziletli olarak kabûl edilmiştir. Aynı gün çocuğun saçı traş edilir ve saçın ağırlığınca altın veya gümüş veya o miktarın bedeli sadaka olarak verilir. Çocuğun adının da o gün konulması evlâdır.
İmam-ı Şâfiî ve Ahmed Bin Hanbel'e göre, çocuğun sıhhat ve selâmetine bir tefe'ül olarak akîkanın kemikleri kırılmaz, mafsallarından ayrılır ve öylece pişirilir. Bu müstehaptır. Diğer mezheb imamlarına göre ise, bil'akis mütevazi olması, beşerî hırslarının kırılmasına tefe'ülen, kemiklerin kırılması müstehab sayılmıştır. Şu halde durum niyete göre değişmektedir. Hangisine tefe'ül edilmişse ona göre hareket edilmesi iyi olur.
Akîkanın etini, kesen şahıs ve aile efradı yiyebileceği gibi, başkalarına da yedirebilirler. İstenirse bütünüyle de tasadduk edilebilir. Âdet olarak eskiden bud kısmı ebe kadına verilirdi.
Akîka kurbanı olarak kesilecek hayvanda da vâcib olan kurbanlık için aranan şartlar esastır. Yâni vâcib olan kurbana elverişli her hayvan, akîkaya da elverir.
Nezir (Adak) Kurbanı:
Allah için kesilmesi adanan kurbanı boğazlamak vâciptir.
Nezredilen bir kurbanın kesilmesinin borç olması için, şu şartların yerine gelmesi şarttır:
1 - Kurban olarak adanan hayvan, vâcib kurbanlar cinsinden olmalıdır. Meselâ hindi veya horoz adamakla nezir yerine gelmez, çünkü horoz ve hindiden kurban kesilmesi câiz değildir.
2 - Adanan kurban, adayanın kendisine zâten vâcib olan bir kurban olmamalıdır. Meselâ zengin kimse: "Eğer şu işim olursa bu bayramda kurban keseyim" dese, kestiği kurban nezir yerine geçmez. Ancak kurbandan ayrı bir de nezir kurbanı keserse, o takdirde adak yerine gelmiş olur.
3 - Nezredilen kurban, Allah'a ma'siyet cinsinden olmamalıdır. Oğlunu Allah'a kurban etmeyi adamak gibi.
4 - Nezredilen kurban başkasının malı da olmamalıdır. Ancak kendi malından kurban adanabilir.
5 - Nezredilen kurban yerine getirilmesi muhal bir şey de olmamalıdır. Geçmiş bir zaman için kurban adamak gibi.
Adak kurbanının etinden sahibi yiyemediği gibi; ailesi, çoluk çocukları, torunları, anası-babası, dede ve ninesi de yiyemez. Tamamının fakirlere verilmesi şarttır. Şayet bir miktar yenecek olursa, o yenen miktarın kıymeti sadaka olarak fakirlere verilmelidir.
Kurban bayramında kesmek üzere bir fakirin kurban alması da bir nevi nezir hükmündedir. O kurbanı kesmek artık fakir üzerine vâcib olur.
OKUMA PARÇASI: KURBAN
İbrahim Peygamber, oğlu İsmail ile hanımı Hacer'i Mekke'ye yerleştirmiş; Filistin topraklarına geri dönmüştü.
Hazret-i İbrahim ara sıra Mekke'ye geliyor, oğluyla birlikte dağlara odun toplamaya, yiyecek bulmaya gidiyorlardı.
Yine Hazret-i İbrahim Mekke'de olduğu bir gündü. Vakit gece yarısından sonraydı. Hazret-i İbrahim uyuyordu. Rü'yasında bir ses şunları söylüyordu:
- Ey İbrahim! Allah, oğlun İsmail'i kurban etmeni emrediyor."
Hazret-i İbrahim korkuyla uyandı. Gördüklerinin gerçek olup olmadığını düşündü. Bu rü'ya Allah'tan mı idi, yoksa Şeytan'dan mı, bir anda kestiremedi. Fakat içine bir şübhe düşmüştü. Rü'yayı gördüğü vakit, Kurban Bayramından 2 gün önce idi.
Ertesi gün (arefe günü) yine aynı vakitte, aynı rü'yayı gördü.
Rü'yanın Allah'tan olduğuna artık kanaati gelmeye başlamıştı.
Kurban Bayramının 1. günü de yine aynı rü'yayı görünce, rü'yanın Allah'tan olduğuna tam kanaat getirdi. "Bu, Allah'ın bir imtihanı" diye düşündü.
Bu gerçekten de bir dostluk imtihanı idi. Dost dostu için sevdiği herşey'ini feda etmeliydi. Allah, Hazret-i İbrahim'i kendine Halîl, yani dost seçmişti. Şimdi de onun bu dostluğa lâyık olup olmadığını denemek istiyordu. Sevdiği en kıymetli varlığı olan oğlunu kendine kurban etmesini istemesi, bu yüzdendi.
Ancak insanın sevdiği en kıymetli varlığını gözden çıkarması çok zordu.
Onun için Allah, Hazret-i İsmail'i kurban etme emrini, Hazret-i İbrahim'e doğrudan doğruya vermemiş; 3 gece üst üste rü'yasında göstererek yavaş yavaş alıştırmıştı.
O günden sonra, insana kabûlü zor gelen bir haberi birden vermemek, alıştıra alıştıra, yavaş yavaş vermek âdet olmuştur.
*
Hazret-i İbrahim, o sabah oğluna ip ve bıçak almasını, birlikte oduna çıkacaklarını söyledi. Bu onların her zamanki âdetleriydi. Hz. İsmail hiçbir şeyden şübhelenmemişti. Yanlarına ip, bıçak ve balta alarak yola koyuldular. Minâ mevkiine gelince Hz. İbrahim gördüğü rü'yayı yavaş yavaş oğluna anlatmaya başladı. Allah tarafından büyük bir imtihana tâbi tutulduklarını bildirdi.
Hazret-i İsmail'de, babasının anlattıkları karşısında en ufak bir üzüntü, tereddüd ve telâş meydana gelmemişti.
Hayatı veren ve alan Allah değil miydi? Hayatın sâhibi olan Allah, şimdi ondan, verdiği hayatı kendisi için geri istiyordu. Bundan daha şerefli bir ölüm tasavvur olunabilir miydi? Hazret-i İsmail bunları düşünerek, tam bir teslimiyet ve tevekkül içindeydi. Babasına şu cevabı verdi:
"Babacığım! Ne ile emrolundunsa o işi yap. Beni inşâallah sabreden bir insan olarak bulacaksın.."
Oğlunun bu cevabı, Hz. İbrahim'i hem sevindirmiş, hem de duygulandırmıştı. Gözleri yaşarmıştı. Büyük bir sevgiyle, yüksek bir îmanın sâhibi olan oğluna bakıyordu. Böyle bir oğul sâhibi olmakla iftihar ediyordu.
Hazret-i ibrahim oğlunu sağ yanına yatırarak Allah'ın emrini yerine getirmeye hazırlandı. Oğlunun gözlerini bağlamıştı, bıçağı görerek acı duymasını istememişti. Bu hâdise, Minâ'da, şimdi kurbanların kesildiği yer civârında cereyan ediyordu.
Hazret-i İbrahim, oğlunun boynuna bıçağı sürmek üzere Bismillâh çekti. "Ey Rabbim, işte emrini yerine getiriyorum" diye söylendi.
Bıçağı Hz. İsmail'in boynuna sürdü. Fakat bıçak kesmedi.
Çünkü, Allah'ın murâdı, Hz. İsmail'in kurban edilmesi değildi. Bu hadise ile İbrahim âilesinin sâdakat ve sabırlarını meleklere ve bütün insanlığa göstermek istiyordu.
Bu bir dostluk ve bağlılık imtihanı idi. Allah dostu olan Hazret-i İbrahim ile oğlu, en sevdikleri varlıklarını; İbrahim (as) oğlunu, İsmail (as) ise canını, seve seve Allah'a verebileceklerini isbatlamışlardı. Allah'a bağlılıklarını tereddütsüz göstermişlerdi. Kısacası bu müthiş imtihanı en güzel şekilde kazanmışlardı.
Hazret-i İbrahim, bıçağı yeniden İsmail'in boynuna sürmeye hazırlanırken bir ses duydu. Ses:
Ey İbrahim! Sâdık biri kul olduğunu isbatladın. Allah dostu bulunduğunu herkese gösterdin. Dur artık! İsmail'i kesmene lüzum kalmadı," diyordu.
Hazret-i İbrahim durdu. Etrafına bakındı. Gökten Hazret-i Cebrâil'in, gözleri sürmeli, boynuzlu bir koç ile yere inmekte olduğunu gördü. Cebrâil Aleyhisselâm, Hazret-i İbrahim'i tebrik ediyor:
- Ey İbrahim! Bu koç 40 senedir Cennet'te beslenmektedir. Şimdi oğlun İsmail'in yerine onu kurban etmen için yeryüzüne gönderildi.." diyordu.
Hazret-i İbrahim sonsuz bir sevinçle oğlunun gözlerini çözdü. Koçu Cebrâil'den alıp kurban etti. Allah'ın bu büyük lütfundan dolayı devamlı şükür namazları kıldı.
O günden beri, bütün Müslümanlar, Hazret-i İsmail'in kurtuluşunu kutlama ve Allah'a şükran borçlarını ödemek üzere, her sene aynı gün kurban keserler. Kurban kesmek, hâli vakti yerinde olan Müslümanların üzerine vâcib bir ibâdettir.
* * *
İSLÂMDA HELÂL OLAN ve OLMAYAN YİYECEKLER ve İÇECEKLER
Yiyecekler ve içecekler konusunda tarih boyunca milletlerin ve dinlerin düşünce ve tavırları farklı olmuştur. Bunları ifrat, tefrit ve îtidal ölçüleri içinde toplamak mümkündür.
a. Hayvanların da insanlar gibi can taşıdığını, onları öldürmeye hakkımız olmadığını ileri sürerek et yemeyi haram sayan Brehmenler bu konuda tefrite düşmüşlerdir.
Halbuki bitki ve hayvanlar, insanlara hizmet için yaratılmış; insanlar ise Allah'a kulluk ile vazifelendirilmiştir. Kâinata konulan nizam bunu gerektirmektedir.
b. Allah, deniz ve kara hayvanlarından bir çoğunu Yahudilere haram kılmıştır. Kur'an, En'âm sûresi 146. âyette bu hususa işaret buyurmaktadır. Ancak bu haramlaştırmanın sebebi, Yahudilerin işledikleri zulüm ve günahlar olmuştur. Allah da ceza olarak bâzı helâl yiyecek ve içecekleri onlara haram kılmıştır.
c. Hıristiyanlar ise, yeme ve içme konusunda ifrata sapmışlardır. Pavlos bu konuda, "ağızdan giren değil, çıkan onu pisler" diyerek, yeme ve içmenin sınırını son derece geniş tutmuştur.
d. Cahiliye Arapları da bazı hayvanları ibâdet ve putlara yakınlaşmak niyetiyle haram kılarken; ölmüş hayvan, akan kan gibi İslâm'ın haram saydığı bâzı maddeleri de helâl saymışlardır.
İslâmiyet bu konuda mutedil bir yol tutmuştur.
İslâm'a göre, eşyada, yiyilip içilme itibariyle asıl olan ibâhe'dir. Yani bütün eşya, insanların istifadesi için yaratılmıştır.
Ancak yenilip içilen eşyanın bir kısmı temiz olmaktan uzak, insan aklına ve sıhhatine muzırdır. İslâmiyet, bu gibi temiz olmayan, insana zararı dokunan maddeleri haram kılmıştır..
Kur'an'da bu hususta şöyle buyurulmaktadır:
"Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yeyin.." (el-Bakare, 168).
"Ey îman edenler! Sizi rızıklandırdıklarımızın temizlerinden yeyin. Ve yalnızca Allah'a şükredin" (el-Bakare, 172).
Görüldüğü gibi âyette yalnızca temiz ve helâl maddelerin yenilmesi emredilmektedir.
YİYECEKLER
İslâm'ın Yenilmesini Haram Kıldığı Maddeler:
İslâmın yenilmesini haram kıldığı maddeler şunlardır:
1. Meyte (leş):
Kur'ân'ın yenilmesini haram kıldığı maddelerin başında "meyte" tabir edilen "leş" gelmektedir.
Leş, insan tarafından yenilmek üzere boğazlanmış veya avlanmış olmayıp, kendi kendine ölmüş bulunan hayvan veya kuşa denir. Böyle bir hayvan temiz değildir, yenilmez.
Leşlerin haram kılınışındaki sır ve hikmete gelince:
a. Tarih boyunca insanlar, bu gibi ölü hayvanlardan tiksinmişler, bütün semavî din mensubları da böyle hayvanları yememişlerdir.
b. Müdahalesiz ölen hayvanlar, genellikle şiddetli zayıflık, zehirlenme ve mikrobik hastalıklar sebebiyle ölürler. Onların yenmesi sıhhî yönden tehlikeli neticeler doğurabilir.
c. insanlar bu hayvanları yemeyince, yaşayan kuşlar ve diğer hayvanlar gıda bulma imkânına kavuşurlar. Gerçekten de leşler, diğer hayvanların fıtrî gıdalarıdır.
d. Murdar ölen hayvanı yiyemiyeceğini bilen sâhibi, onun bakım ve tedavisine dikkat eder, kendi hâline bırakmaz.
* Kendi kendine ölürse, kara hayvanlarının dışında su hayvanları da leş sayılırlar.
* Şu hayvanlar da leş hükmündedirler. Etleri yenilmez:
* Boğazlanmadan boğularak öldürülen hayvanlar,
* Sopa veya herhangi bir şey ile bir yerine vurulmak suretiyle öldürülmüş hayvanlar,
* Yüksek bir yerden düşüp ölen hayvanlar,
* Başka bir hayvanın boynuzuyla, kafasıyla veya tekmesiyle vurulması neticesi ölen hayvanlar,
* Bir yırtıcı hayvan tarafından parçalanmak suretiyle ölen hayvanlar..
Ancak bu saydığımız hayvanlara, henüz kendisinde az çok bir hayat emâresi varken yetişilir, besmele ile boğazlanırsa, leş olmaktan çıkarlar, etleri yenilir hâle gelir.
* Leşlerin haram oluşundan maksad, onun etinin yenmesidir. Onların boynuzlarından, kemiğinden ve kılından faydalanmak mübahtır.
* Leşin derisinden faydalanmak ise, deriyi tabaklamak suretiyle mümkün olur. Peygamberimiz;
"Tabaklanan herhangi bir deri, temizlenmiş olur" buyurmuştur.
Bundan sadece domuz derisi istisnadır. Domuz derisi tabaklanmakla temizlenmiş olmaz.
* Eti yenen bir hayvanın etinden, daha kendisi hayatta iken kopan bir uzvu ve parçası da leş hükmündedir.
Bir hayvanın kesildikten sonra, henüz kendisinde hayat eseri varken kopan parçası ise, leş sayılmaz. Ancak böyle bir parçayı yemek mekruhtur.
2. Akmış kan:
Hayvanlar kesilince vücuttaki kanın büyük bir kısmı dışarı akar, az bir miktar da ince damarlarda kalır. İşte bu dışarıya akan kanı yemek, içmek haramdır.
İnce damarın içinde kalan veya dalak ve ciğer gibi âzalarda bulunan kan ise, akmış sayılmadığından et ve sakatat ile birlikte yenilmesi mübahtır.
Kan yemenin haram oluş hikmeti, akan kanın pis oluşu ve insan tabiatının onu kabûl etmeyişidir.
Câhiliye Arabları acıktıkları zaman ellerine sivri uçlu keskin bir kemik veya benzeri bir şey alır, onunla hayvanı yaralar, akan kanını toplayarak içerlerdi. Kur'an bu kötü âdeti men'etmiştir.
3. Domuz:
Domuz, tabiatı icabı, ekşimiş ve kokuşmuş maddeler yiyen ve pislik içinde yüzen bir hayvandır. Bu sebeble eti, başta trişin ve tenya olmak üzere birçok mikroba yuvalık yapmaktadır.
Domuz etinin insan sağlığına büyük zararları dokunduğu gibi, insan ahlâkına da menfî te'sirleri olduğu belirlenmiştir. Bilhassa domuz yemenin kıskançlığı, namus duygularını yıprattığı ileri sürülmüştür.
4. Allah'tan başkası adına kesilenler:
İnsan hayatına ancak Allah Teâlâ son verir. Hayvanların hayatına son vermek ise, yine Allah'ın iradesiyle olmakla beraber, insanlar da etinden, derisinden, yününden faydalanmak için hayvanları öldürmektedirler. Bu fiile izin veren Allah Teâlâ'dır. İşte hayvanı öldürürken, Allah'ın ismini anmak, Allah'ın insana verdiği bu izni tazelemek; ölümün ancak O'nun kudret ve iradesiyle olduğunu hatırlamak içindir.
Hayvanın kesimi sırasında Allah'tan başkasının ismi zikredilince, Allah'ın bu izni ve rızası iptal edilmiş; böylece kesilen hayvandan mahrumiyeti gerektiren büyük bir nankörlük içine girilmiş olur.
Hayvanları Allah'tan başkası adına kesme yasağı, aynı zamanda putperestliğin kökünü kazımak, tevhid inancını perçinlemek hikmetini de taşır.
5. Diğer kara hayvanlarından yenmesi helâl ve haram olanlar:
* Etinin yenmesi helâl olan hayvanlar şunlardır:
a. Tab'an çirkin, iğrenç ve kötü olmayan ehlî hayvanların etleri, şer'î usule uygun olarak kesilirlerse, dînen helâldir, yenebilir. Koyun, keçi, sığır, manda, deve, geyik, tavuk, hindi, kaz, ördek, devekuşu, bıldırcın, güvercin, keklik ve avlandığını bildiğimiz diğer kuş ve hayvanlar, bu kısma girer.
b. Suda yaşayan balık cinsinden bütün hayvanların da etleri helâldir, yenebilir. Kalkan, sazan, yılan balıkları da bu kısımdandır.
Balık sınıfına giren hayvanların kanları akıcı olmadığı için boğazlama işlemi yapılmaz. Bu hayvanlar, denizde kendi başlarına ölmüşlerse etleri yenmez. Dış te'sirlerden ölmüşlerse (fırtına, sıcaklık, soğukluk, v.s.) etleri helâldir, yenebilir.
* Etlerinin yenmesi helâl olmayan hayvanlar ise şunlardır:
1. Azı dişleri ve pençesiyle avını tutup parçalayan ve dövüşen vahşî ve yırtıcı hayvanların etleri haramdır, yenmez. Kurt, ayı, aslan, kaplan, sırtlan, pars, sansar, sincap, fil, maymun, tilki, gelincik, kedi, köpek gibi..
2. Tırnaklarıyla avını kapıp avlayan ve tab'an kerih görülen kuşların da etleri haramdır veya tahrimen mekruhtur.
Bunlar; çaylak, kuzgun, kartal, akbaba, yarasa, atmaca, şahin, alacakarga gibi hayvanlardır.
3. Tab'an habis ve iğrenç olan hayvanların etleri de yenmez. Fare, köstebek, kirpi, kertenkele, akrep, yılan, kurbağa, kaplumbağa, salyangoz, solucan, arı, sinek, kurt, böcek, v.s.
4. Temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sığır gibi hayvanların etleri de, bir temizlik süresi geçmeden yenilemezler. Bunun için böyle necasetle gıdalanan hayvanlar hapsedilir, temiz gıda ile beslenirler. Bu hapis süresi tavukta üç gün, sığır ve deve için 10 gün, koyun için de 4 gündür.
Domuz sütüyle beslenen hayvanların etleri helâldir.
5. Atlar, cihada yarayan hayvanlar olduğundan İmam-ı A'zam'a göre etleri yenmesi mekruhtur. İmam-ı Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel'e göre ise yenebilir.
6. Zâruret hâli:
Yukarıda zikrettiğimiz bütün bu haramlar, normal durumlar içindir. Zaruret hâlinin ise, kendisine mahsus hükümleri vardır.
Zaruret hâlinden maksad, açlık ve susuzluğu giderecek, hastalığı tedavi edebilecek helâl bir nesnenin bulunmaması hâlidir.
a. Açlık ve susuzluk:
Ölmeyecek kadar yeyip içmek her insan için farzdır. İnsan bu sayede oruç tutmaya, namaz kılmaya muvaffak olur. İnsan yiyecek ve içecek helâl bir şey bulamazsa, harâm olan şeyden de yeyip içebilir.
Bu yeyişin ve içişin ölçüsü ise, ölmeyecek, hayatını devam ettirecek miktardır. Daha fazlasını yeyip içmek helâl olmaz. Çünkü zaruretler kendi miktarlarıyla takdir olunurlar. (Helâl yiyecek ve içeceklerden ise, kuvvetini artırmak için doyuncaya kadar yeyip içmek mübahtır.)
b. Tedavi zarureti:
Tedavi için temiz olan ilâçları yeyip içmek, kullanmak câizdir. Peygamber Efendimiz:
"Ey Allah'ın kulları, tedavide bulununuz. Çünkü Allah Teâlâ, hiçbir illet yaratmamıştır ki, onun için bir deva ve ilâç da yaratmamış olsun. Yalnız bir illet müstesnadır. O da ihtiyarlıktır" buyurmuştur.
Helâl, temiz olmayan şeyler ile tedavide bulunmak, esasen câiz değildir. Ancak bâzı fakihler, ilâcın da gıda gibi zarurî bir ihtiyaç olduğunu ileri sürerek, darda kalındığında haram ile tedaviye cevaz vermişlerdir.
Nitekim, Peygamberimiz erkeklere ipek giymeyi haram kıldığı halde, cild hastalığı sebebiyle Abdurrahman bin Avf ve Zübeyr bin Avvâm gibi bâzı sahabîlerin giymesine müsaade etmiştir.
Harâm olan bir şey'i ilâç olarak kullanmanın bâzı şartları vardır:
1. Bu ilâç kullanılmadığı takdirde, insan hayatının ve sıhhatının hakikî bir tehlike içinde olması..
2. Onun yerini tutacak helâl bir ilacın bulunmaması.. 3. Bu ilâcı, dindarlığına ve ihtisasına güvenilir bir müslüman doktorun tavsiye etmesi..
Bu üç şartın bulunması hâlinde, haram maddelerle de tedavi câiz olur.
Görülen lüzum üzerine bir uzvuna ameliyat yapılacak bir kimseye aklını giderip bayıltacak bir ilâç içirilmesinde de (narkoz) bir beis yoktur.
c. Zaruretler, başkasının malını da helâl kılar.
Helâl yiyecek ve içeceği olmayan bir müslüman, bunu çevresinde mensubu bulunduğu toplum içinde bulabiliyorsa, onunla ihtiyacını gidermek kendisine mübah olur. İslâmiyet özel mülkiyeti tanımış ve korumuştur. Ancak, bu hak, sınırsız değildir. Nitekim bu sınırlamalardan biri de zaruret hâlidir. Yanında kendi ihtiyacından fazla yiyecek ve içeceği olan kimse, bunu darda kalmış kimseye vermek zorundadır. Vermezse, karşı taraf zorla alabilir. Bundan dolayı da, hiçbir mes'uliyet altına girmez. Tabiî ki başkasının malından bu ihtiyacını karşılama hâli, ölmeyecek kadar, hayatını devam ettirecek miktardır. Daha fazlası helâl olmaz.
AV (SAYD) :
Tab'an vahşî olup insandan kaçan, eti yenilen veya yenilmeyen her türlü hayvana av, arabça ifadesiyle sayd denir.
Böyle bir hayvanı kaçamaz hâle getirip ele geçirmek, ancak avlamak yoluyla olur.
İslâmdan önce Arablarda ve diğer milletlerde avlanmak âdeti olduğu ve insanlık bu âdetten gıda te'mini, spor ve eğlence vasıtası olarak faydalandığı için, İslâmiyet avı bazı kayıt ve şartlarla câiz ve helâl kılmıştır. Bu şartlar şunlardır:
Avcıda bulunması gereken şartlar:
1. Av yapanın ehlî hayvanları kesmeye ehil bir müslüman veya kitabî olması şarttır. Bu bakımdan mecusî, putperest ve mürtedin avladığı hayvan eti haramdır, yenilmez. Besmeleyi bilen ve avlanma kasdı taşıyan gayr-i mümeyyiz çocuğun veya mecnunun yahut da sarhoşun avladığı av ise sahihtir.
Hac ve umre için ihramda bulunan bir müslümanın Harem dahilinde ve haricinde avlanması helâl olmaz. Kur'an'da şöyle buyurulmuştur:
"İhramda olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılınmıştır." (el-Mâide, 96).
2. Avcılığı maişetini te'min maksadı ile yapmalıdır.
Vahşî hayvanları avlayarak maişetini te'min etmek, İslâm'da meşrû' olan kazanç yollarından biridir. Fakat diğer kazanç yolları bundan daha faziletlidir. Telehhi, yani, keyf ve eğlence için, sadece spor olarak avlanmak ise, İslâm'da hoş karşılanmamıştır. Çünkü bu niyetle yapılan avlanma, kalbe kasvet ve gaflet verir, hayvanlara karşı şefkat ve acıma duygularını azaltır. Neseî ve İbn-i Hibbân'ın rivayet ettikleri bir hadiste şöyle buyurulmaktadır:
"Bir kuşu boşuna öldürenler için, kıyâmet gününde o kuş bağırarak: 'Ya Rabbi, falan faydalanmak niyeti olmadan beni boşuna öldürdü' diye şikâyet edecektir.."
Neseî'nin rivayet ettiği bir diğer hadîste de şöyle denilmektedir:
"Bir kuş öldürüp de hakkını vermiyen kimse, kıyamet gününde ondan mes'ul olacaktır.
- Kuşun hakkı nedir ya Resûlâllah diye sordular. Buyurdu ki:
- Onu boğazlayıp yemesi ve sadece başını kesip atmamasıdır."
Şu halde, yemek veya kendisinden faydalanmak niyeti olmadan sırf zevk için avlanmak İslâmda câiz görülmemiştir.
Av ile ilgili şartlar:
1 - Av, şer'an eti yenilebilen hayvanlardan olmalıdır.
2 - Av hayvanı, ehlî olmamak, boğaz ve boynundan boğazlanması imkânı olmayan yabanî bir hayvan olmalıdır. Av âletleriyle yaralanan hayvana yetişildiği zaman hâlâ yaşıyor ise, şer'î usûle göre boğazlanması gerekir. Aksi takdirde eti helâl olmaz.
Avlanan hayvana canı çıkmak üzere iken yetişilirse boğazlanması gerekmez. Bununla beraber, boğazlamayı evlâ görenler de vardır.
Av âletleri ile ilgili şartlar:
Av âletleri 2 kısımdır:
1. Kesici ve delici âletler: Mızrak, ok, bıçak, kılıç, tüfek, tabanca v.s. gibi âletler.
2. Dört ayaklı yırtıcı hayvanlardan köpek, pars gibi; yırtıcı kuşlardan atmaca, şahin, doğan gibi av için eğitilmiş hayvanlar..
* Keskin âletlerle av: Bu avın iki şartı vardır:
a. Aletin, ağırlığıyla değil, kesmek ve delmek suretiyle avı öldürmesi.
Av malzemesinin vücûdü delip veya kesip girmesi şarttır. Ezme veya şiddetli darbe sonucu ölen hayvanların eti yenmez. Bunlara mevkuze denir. (Bk.: el-Mâide, 3).
Binaenaleyh, taş, sopa, v.s. gibi şeylerle vurularak öldürülen hayvanların etleri yenmez.
Adiy bin Hâtem, İslâm'a girişi sırasında Peygamber Efendimize:
- Ben avı mirad ile vuruyor ve düşürüyorum, bunun hükmü nedir? diye sormuştu. (Mirad, ortası kalın ve enine isabet eden tüysüz bir ok çeşididir.)
Peygamberimiz ona cevaben:
- Mirad, attığın zaman eğer vücuda giriyorsa ye, aksi halde eğer eni ile isabet ediyor ve vücuda nüfuz etmiyorsa yeme.." buyurmuştu.
Hadîs-i şerîf'ten de anlaşıldığına göre, av âletinin avın vücudunu yarması ve içine girmesi şarttır. Şu halde tabanca, tüfek gibi ateşli silâhların kurşun ve saçmalarıyla vurulan avlar helâldır. Zira kurşun; ok, mızrak ve kılıçtan daha kuvvetli şekilde vücuda nüfuz etmektedir.
b. Av âletini atış veya vuruş esnasında besmele çekilmelidir. Besmele'yi unutarak terkeden bir avcı, hükmen besmele çekmiş sayılır. Besmele kasden terkedilirse, avlanan avın eti yenmez, haram olur.
İmam-ı Şâfiî'ye göre, avlanırken besmele çekilmesi şart değildir. Fakat terki de mekruhtur.
Av hayvanlarıyla avcılık:
Avlanma; köpek, pars, v.b. hayvanlarla; doğan, şahin, v.b. kuşlarla yapılıyorsa, bu avın câiz olması için şu şartların bulunması gerekir:
a. Hayvanın muallem, yani özel eğitimle ava alıştırılmış olması.
b. Avı kendisi için değil, sâhibi için yakalaması.
c. Hayvan, avın üzerine, Allah'ın adı anılarak (besmele ile) bırakılmış olması..
Av hayvanlarının öğretilmiş olması; sâhibinin arzu ettiği şekilde hareket etmesi, yakaladığını yemeyip sahibine getirmesi, sâhibi saldığı zaman avın arkasından gitmesi, çağırdığı zaman da geri gelmesi demektir.
Av hususunda talime kabiliyeti olmayan aslan, kaplan, ayı gibi hayvanlar ile ve necis-i ayn olan domuz ile avlanmak câiz değildir.
Sahibi için avlanmanın ölçüsü, hayvanın avdan hiçbir şey yememesidir. Peygamberimiz bu hususta:
"Köpeği saldığın zaman avdan yerse, ondan yeme. Çünkü o, kendi nefsi için yakalamıştır. Onu saldığın zaman avı öldürür ve yemezse, onu ye. Zira onu, sâhibi için yakalamıştır" buyurmuştur.
Avın arkasından gönderilen öğretilmiş hayvanın yanında bir başka hayvanın bulunmaması da şarttır. Mesela; Besmele çekilerek gönderilen köpeğe avı yakalamakta başka bir köpek yardım ederse, bu avın yenmesi câiz olmaz.
Adiy bin Hâtem Peygamberimize:
- Ben köpeğimi salıyorum, fakat onunla beraber, başka bir köpek daha görüyorum. Hangisinin avı yakaladığını bilmiyorum" diye sorduğunda ondan şu cevabı almıştır:
- O avdan yeme, çünkü sen başkasının değil, ancak kendi köpeğinin üzerine besmele çektin.."
Avcı silâh ile vurduğu veya av hayvanı ile tutturduğu avını elde etmek için durmaksızın hemen koşmalıdır. Çünkü bu halde avı daha ölmeden elde edip boğazlamak mümkündür. Binaenaleyh, av sırasında yaralanan hayvan, avcının sebebsiz gecikmesi yüzünden boğazlanmaksızın ölecek olsa eti yenmez. Fakat, avcı hiç durmadan koştuğu halde, avını aldığı yaradan ölmüş olarak bulursa, artık onu boğazlamaya ihtiyaç yoktur.
Avın ölü bulunması:
Bâzan avcı avı vurur, fakat onu kaybederek bir müddet sonra ölü olarak bulur. Bu takdirde şu şartlarla av helâldır:
a. Avın ölümüne av sırasında aldığı yaradan başka bir darbenin sebeb olmaması..
b. Avın kokmak suretiyle bozulacak dereceye ulaşmaması..
* Muhtelif avlar için bir besmele kâfidir. Avcı silâh atarken veya hayvanını salarken bir defa bismillâh dese, neticede birden fazla hayvan avlasa, bu avlar helâldir. Hepsinin de eti yenilebilir.
Bir kimse, muayyen bir ava, besmele ile attığı ok veya kurşun başka bir avı yaralayarak öldürse, bu av sahihdir. Çünkü besmele muayyen ava değil, atılan âlete, salınan hayvana aittir.
* Ünsiyet peyda etmiş av hayvanlarını, boğazlayarak kesmek lâzımdır. Evde beslenen geyik gibi..
* Koyun, deve gibi ehlî bir hayvan vahşîleşip elde edilmesi müşkül hâle gelse bu hayvanı av yoluyla öldürmek câiz olur.
OKUMA PARÇASI: "ONLARA BU ET HARAMDIR.."
Kocasının işi son günlerde iyice bozulmuştu. O kadar ki diğer ihtiyaçların te'mini şöyle dursun iki çocuğun karnını doyuracak bir sofra hazırlama imkânından bile mahrum kalmıştı. Şayet beyi o gün akşama da sofra kuracak bir şey getiremezse hareketsiz bekleyen çocukların durumu tehlikeye girecekti. Binbir endişe ve elem içinde akşamı iple çekmeye başladı.
Nihayet geç saatlerde kapıyı çalan kocası elinde bir paketle gelmiş, buruşuk etten ibaret paketi heyecanla kapan kadın sevinçle mutfağa koşarak pişirdiği eti derhal sofraya getirip açlıktan tâkatsız düşmüş çocuklarıyla birlikte yemeye başlamışlardı.
İşte o sırada komşusunun küçük çocuğu içeri girdi ve sofranın başına dikilerek yenen etten istemeye başlardı. Kadıncağız aceleyle bir kendine, bir de çocuklarına yetiştirdiği lokmalardan birini de küçüğe uzatınca kocası:
- Hayır hayır, ona verme, onlara bu et haramdır! diye ikazda bulundu.
Komşu çocuğu buna üzülmüş, ağlayarak evlerinin yolunu tutmuştu. O güne kadar kimseden böyle bir karşılık görmeyen zengin çocuğu, babasına durumu anlattı ve bir lokma et vermediklerini şikâyet ederek "O etten ille de isterim" diye tutturdu.
Bu defa çocuğun sesini bir türlü kesemeyen baba, elinden tutarak bitişik komşunun evine gelmeye mecbur kaldı. Onlar halen sofradaydılar.
- Çocuktur, halden anlamıyor, şunun sesini kesmemiz için bir lokma et rica edeceğim, dedi. Fakat adamın cevabı kesindi:
- Kusura bakmayın, ben bu etten size veremem. Çünkü bu bize helâl, fakat size haramdır!
- Neler söylüyorsun komşu, size helâl olan şey bize nasıl haram olur?
- Olur komşucuğum, olur. Fakat gel, benim bu sırrımı fâş etme, şimdiye kadar kimseye açmadığım derdimi şimdiden sonra da açmak zorunda bırakma!
- Hayır, bu sözlerinden bir şey anlamıyorum; çocuğa bir lokma et vermeyişinin mazeretinden başka bir lâf değildir bu.
Mecbur kalmıştı işin içyüzünü anlatmaya. Elindeki mendiliyle gözyaşlarını silen
adam titrek sesle mes'elenin içyüzünü anlatmaya başladı.
- Günlerdir şu sofraya ne bir katık, ne de bir parça ekmek getirmek saâdetinden mahrum kalmıştım. İşlerim büsbütün tersine gidiyor, yakamıza sarılan fakirlik bize aman vermiyordu. Bugün artık tahammülümüzün bittiği gündü. Çocuklar bugün de bir lokma olsun bir şey yemezlerse hayatları tehlikeye girecek, bu durumun arkasından ölüm gelecekti. İyice muztar kalmıştık. Bu yüzden yol kenarına atılmış bir koyun leşinden kestiğim bir parça eti kâğıda sararak getirdim. İşte soframızda gördüğün et o koyun leşinden koparıp getirdiğim ettir. Biz muztar kaldığımız için bu haram etten yiyebiliriz, ama sizler (Allah daha çok versin) servetinin hesabını bilmeyecek kadar zengin kimsesiniz, siz muztar kalmadığınız için böyle haram etten yemeniz de câiz olmaz. Çocuğunuza bir lokma et vermeyişimin asıl sebebi budur!..
Komşusunun bu izahından sonra başını yere eğerek utanan zengin adam, birşey söylemeden oradan çıkar ve doğruca şahsına âit sürünün çobanını bulur, ona şu emri verir:
- Ben derin vicdan azâbı çekmeye başladım, büyük mes'uliyet altında olduğum inancındayım. Bizim, ölü koyunun etini sofralarında katık yapacak kadar zarurete düşen bitişik komşumuzdan haberdar olmayışımız büyük bir günahtır. Koyunların yarısını derhal işâretle.. Onları şu andan itibaren komşuma hibe ediyorum, haber ver!
Sonra dükkânına gelen adam oradan da bir miktar yiyecek ve giyecek alır, komşuya gönderir. Onu yokluğun acı pençesinden kurtarır.
Sadece şahsını düşünen bir zengin olmaktan Allah'a sığınarak tevbe ve istiğfarda bulunan bu zengin, bir akşam rü'yasında Resûlüllah'ı görür, ondan evvelâ bir îkaz, sonra da bir müjde alır:
- Servet Allah'ındır. Bâzı kulları ise tevziat memurudurlar. Allah'ın sana muhtaçlara vermek üzere emânet ettiği servete ihanet eder duruma düşmüş, komşunun koyun leşi yiyecek hale düşmesine alâkasız kalmıştın. Bereket ki en sonunda durumlarını öğrenip tam zamanında yardım yaparak onları kurtardın! Müjdeler olsun sana, Allah yardımını kabûl etti. Cehennem'e ilk girecek zenginlerden iken, bu defa Cennet'e evvel girecek servet sâhiplerinden oldun!..
* * *
İÇKİLER VE UYUŞTURUCULAR
İçkiler:
Türkçemizde içki, Arapçada hamr ve müskir; içildiğinde azı veya çoğu sarhoşluk veren alkollü maddeler için kullanılmaktadır. İslâmiyet, sarhoşluk veren her nevi içkiyi haram kılmış, içilmesini yasaklamıştır.
Kur'an'da şöyle buyurulur:
"Ey îman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şübhesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki, saadete eresiniz. Şeytan şübhesiz ki, içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?" (el-Mâide, 90-91).
Bu âyetlerde içki ve kumar yasağının hikmetleri apaçık belirtilmiştir. Günümüz tıb dünyası, içkinin insan sağlığına zararları üzerinde ittifak hâlindedir. Yapılan istatistikler ortaya çok vahim sonuçlar koymaktadır. Bâzı ülkeler bu yüzden içki ile devletçe mücadele yoluna bile başvurmak zorunda kalmışlardır.
Sarhoş Eden Herşey İçkidir ve Haramdır:
Azı veya çoğu sarhoşluk veren her nevi içki, hangi maddeden yapılmış olursa olsun, âyette geçen hamr mefhumuna dahildir ve haramdır. (Buna göre bira ve benzeri şeyler de haramdır). Bal, darı, arpa ve benzeri maddelerin mayalandırılmasından elde edilen içki hakkında Peygamberimize sorulduğunda, cevaben:
"Sarhoş eden herşey içkidir. Her içki de haramdır" buyurmuştur.
Çoğu Sarhoş Edenin Azı da Haramdır:
Sarhoşluk veren içkiler, zamanla alışkanlık ve bağışıklık sağladığı için, az içenin giderek çoğa kaçtığı, önceleri azı te'sir edip sarhoş ederken, alışkanlık arttıkça aynı miktarın te'sir etmediği görülmektedir. Bu sebeble içkiyi önlemenin en kesin yolu, azını çoğunu, hepsini yasaklamaktır.
İşte İslâm da, bu maksadla çoğu sarhoşluk veren nesnelerin azını içmeyi de haram kılmıştır.
Resûlüllah Efendimiz, İslâmın bu konudaki hükmünü şu şekilde ifade etmişlerdir:
"Çoğu sarhoş eden şey'in azı da haramdır.."
İçki Ticareti:
İslâmiyet, içkinin az veya çok içilmesini men'etmekle kalmamış, ticaretini de haram kılmıştır. Bu konuda şu hadîs-i şerîf meşhurdur:
"Resûl-i Ekrem (A.S.M.) içki konusunda şu 10 kişiyi lânetlemiştir: İçki yapanı, yaptıranı, içeni, taşıyanı, kendisine taşınanı, dağıtanı (sâkî, garson), satanı, parasını yiyeni, satın alanı ve kendisi için satın alınanı.."
Hanefî fakîhleri, içki imâlinde kullanacağı bilinen kimseye üzüm ve şıra satışını câiz görmüşler, "satılan mal helâldır, alanın içki yapma günâhı kendisine aittir" demişlerdir.
"Günaha yardım edilmez" prensibine dayanan bâzı fakîhler ise, bunu câiz görmemişlerdir.
İçki Meclisinde Bulunmak:
Müslüman sadece haramı işlememekle değil, elinden geldiği ölçüde işlenmesine engel olmakla da mükelleftir. Bu kaide onun, kat'i bir mecburiyet olmadıkça, içki içilen yerde oturmasına mânidir. Resûlüllah Efendimizin bu konudaki îkazları şöyledir:
"Allah'a ve âhiret gününe îman eden kimse, üzerinde içki dolaştırılan sofraya asla oturmasın.."
Müslüman İçki Hediye Etmez:
Müslümana içki hediye etmesi ve kendisine içki hediye olunması yakışmaz. Zira müslüman temizdir, temizden başkasını hediye etmez ve ondan başkasını da kabûl etmez.
Rivayet edildiğine göre bir adam, Peygamberimize (A.S.M.) üzerinde içki taşınan bir hayvanı hediye etmek istemişti. Peygamberimiz, Allah'ın içkiyi haram kıldığını haber verince adam:
- Satmıyayım mı? diye sordu.
Peygamberimiz:
- İçilmesini haram kılan, satılmasını da haram kılmıştır, dedi.
Adam bunun üzerine:
- Yahudilere de ikram etmiyeyim mi? deyince Peygamberimiz:
- Onu haram kılan, Yahudilere bile olsa ikram edilmesini de haram kılmıştır, cevabını verdi.
Alkollü İlâç ile Tedavi Câiz midir?
Birisi Peygamberimize içkiyi sormuş. Peygamberimiz kendisini içmekten men'edince, o da:
- Ben onu tedavi için, ilâç olarak kullanıyorum, demiştir. Peygamberimiz de bu söze cevaben:
- O ilâç değil, derttir, buyurmuştur.
Görüldüğü gibi, hadîs-i şerîf, alkollü maddelerin ilâç olarak kullanılmasını men'etmektedir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bu hüküm normal durumlara aittir. Eğer helâl maddeden yapılmış bir ilâç bulunmadığı için, mütehassıs ve dindar bir doktor alkollü ilâcı bir hastaya tavsiye ederse, o ilâcı kullanmak hayatî bir önemi hâiz olursa, bu durumda zaruret hâli ortaya çıkar ve bu gibi ilâçlarla tedâvi câiz olur.
UYUŞTURUCU MADDELER:
Esrar, afyon, eroin, kokain, morfin, L.S.D. gibi uyuşturucu maddeler aklı gidermek, insan vücuduna zarar vermek bakımından tesiri alkollü içkilerden daha fazladır.
Bu bakımdan uyuşturucu kullanmak tıpkı içki kullanmak gibidir. Hattâ bâzı hususlarda ondan da kötüdür. İslâm âlimleri, uyuşturucu maddelerin haram olduğu hususunda müttefiktirler.
SİGARA:
Tütün, 15. asırdan sonra, İslâm ülkelerine girmiştir. O zamandan beri, İslâm uleması onu içmenin hükmü üzerinde durmuşlardır. Şöyle ki:
a. Bâzı âlimler, tütünün mübah olduğunu söylemişlerdir. Bunu söyleyenler, tütünün zararı olmadığını ve Şâri' tarafından men'edilmediğini ileri sürmüşlerdir.
Halbuki, bugün tütünün zararları ilmen kesin şekilde ortaya çıkmıştır. Zararsız olduğu söylenemez. Şâri'nin men'etmediğini söylemek de doğru olmasa gerektir. Zira Şâri', her haramı ismen tek tek zikretmemiştir. Hüküm, sadece sarih ve hususî naslarla değil, naslarda geçenlerin haram kılınış illetlerine bakarak yapılan kıyas ve istidlâl yollarıyla da verilebilmektedir. Bu bakımdan hakkında sarih nas olmayan bir nesne hakkında kıyas ve istidlâl yoluyla bir hüküm verilmesinde hiçbir mâni yoktur.
b. Bâzıları da sigara içmek mekruhtur, demişlerdir. Bunlar, kıyasla sâbit bir hükme, haram demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi sâhibi olmamaları yüzünden bu hükmü vermişlerdir.
c. Bâzıları da sigara içmek, özellikle tiryakisi olmak haramdır, demişlerdir. Bunların mesnedi ise, sigaranın vücuda zarar vermesi, israf olması ve nafaka mükellefiyetinde darlığa yol açması gibi sebeblerdir.
Bu 3 sebebden biri gerçekleştiği yer ve durumda, sigara içmek haramdır. Bunlar gerçekleşmez ise, mekruhtur.