İMAN ESASLARI
"Îman; Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe
ve (bir de) hayır ile şer (her şey)'in Allah'ın takdîri ile olduğuna inanmandır.."
Hadîs-i şerîf
DİN
Din Nedir?
Din, Allah tarafından konulmuş bir kanundur. İnsanlara, yaratılış gayesini ve
varoluş hikmetini bildirir. Yüce Rablerine karşı ne şekilde ibâdette bulunacaklarını
öğretir. İyi ve faydalı şeyler yapmaya sevkeder, zararlı işlerden de alıkoyar.
Din, insan aklının kendi kendine sorup durduğu, "Ben kimim, nereden gelip,
nereye gidiyorum?" suâllerinin tatmîn edici yegâne cevab kaynağıdır.
Din, imkânların tükendiği, ümidlerin söndüğü yerde başlayan imkân yolu ve ümid
ışığı, ilâçların dindiremediği acıların ilâcı, yıkık gönüllerin sığınağıdır.
Din; adâlet, iyilik, fedakârlık, doğruluk, fazilet gibi duyguların hayat menbaı,
insan vicdanındaki inanma ihtiyacının tam karşılığıdır.
İnsanlar, dinleri peygamberlerden öğrenmişlerdir.
Peygamberler, vahiy yoluyla Allah'dan aldıkları dinî hükümleri, aldıkları şekliyle
insanlara bildirmişlerdir. Bu bakımdan, dinlerin hakikî sahibi, Allah Teâlâ'dır.
Peygamberler ise dînin hükümlerini insanlara bildiren birer elçi durumundadırlar.
İnsan Hayatında Dinin Yeri Nedir?
Din inancı, insanla beraber doğmuştur. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde
din duygusundan mahrum bir millete rastlanamamaktadır. Nerede insan varsa, orada
bir nevi îman, ibâdet ve din duygusu görülmüştür.
Bundan anlaşılıyor ki, din, insanlığın yaratılışından getirdiği fıtrî ve zarurî
ihtiyacıdır. İnsanoğlu vâr oldukça, din de vârolacaktır.
Filozof Auguste Sabatier bu konuda der ki:
"Diyânet, gayet kuvvetli bir ağaç gibi, insaniyetin geçirdiği inkılâpların
hepsinde hayatını muhafaza etmiş ve edecektir. Zaman geçmekle, onun kaynağı
kurumak şöyle dursun, bilâkis, gittikçe o menbaın derinleştiğini, genişlediğini
görmekteyiz. Binaenaleyh, insan hayatı diyânetle başlamış olduğu gibi, diyânetle
kuvvet bulacak, diyânetle nihayetlenecektir."
"Ben niçin dinliyim" suâlini nefsime sorar sormaz, şu cevabı alıyorum:
Dindarım, çünkü başka türlü olmaya muktedir değilim. Dindar olmak, varlığım
ve benliğim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır."
Benjamin Konstan ise şöyle der:
"Din, insanlık tarihinde en fazla hâkim olmuş bir varlıktır. Dinî hayat,
tabiatımızın değişmez vasfı ve ondan ayrılmayan bir özelliğidir. İnsanın mahiyeti
düşünülünce, zihne derhal bir de din fikrinin gelmemesi mümkün değildir.."
Batılı ilim ve fikir adamlarının bu tesbitleri de gösteriyor ki: İnsan fıtraten
dindardır; din duygusu insan tabiatının zarurî bir ihtiyacıdır. Tarihin hiçbir
devrinde dinsiz, yani, inançsız ve mâneviyatsız bir insan olmamıştır.
Dinin Fertlere ve Cemiyete Sağladığı Faydalar Nelerdir?
1. İnsan, akıl ve şuur sahibi, varlığı üzerinde düşünebilen bir canlıdır. Nereden
gelip nereye gittiğini, niçin yaratıldığını, hayat yolunun onu nasıl bir sonuca
ulaştıracağını, vicdânıyla başbaşa kaldığı zaman, kendi kendine sorup durmaktadır.
Bu konuda tatmîn olmak, içinde geleceğe ait olarak beliren endişelerden kurtulmak,
sükûnete ve iç huzura ermek ihtiyacındadır. Bu huzuru, insan, ancak insanüstü
bir hakikata inanıp bağlanmakla bulabilir. Bu hakikatı ise, ona ancak din verir
ve öğretir.
2. İnsanlığın kendi dünyasında maddeten ve mânen inkişaf etmesi, gerçek insanlık
mertebesine ulaşması için de, din mutlaka gereklidir.
Bu hususu Bediüzzaman şöyle ifâde eder:
"Nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılsa görülür ki, ruhun mânen terakkisini,
vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkin eden, yani
aşılayan şeriatlardır. Vücud veren tekliftir. Hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir.
İlham eden dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı.
Ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olurlardı."
(İşârâtü'l-İ'caz). Aynı konuda Ali Fuad Başgil ise şöyle der:
"En âliminden câhiline kadar insan, nerden gelip nereye gittiğini kendi
kendine soracak; insanüstü âlemlerden yüksek bir ideâl mesnedi ve bir hareket
ve faaliyet prensibi arayacaktır. Fakat bu aradıklarına ve sorduklarına dînin
dışında -ne ilimde, ne de felsefede- tatmin edici ve iç ferahlatıcı bir cevab
bulamıyacaktır. Neticede ya dindâr olup, dinî hakikatlere gönül bağlayacak ve
insan hayatı yaşayacaktır, yahut da hayvanlaşıp, fizikî hisler ve bayağı zevkleriyle
yaşama yolunu tutacaktır. Bu yol, insanlığı uçuruma götürülecektir." (Din
ve Lâiklik)
3. Din, cemiyet hayatını düzenleyici ve disipline edici olarak da, insanlık
için lüzumlu bir müessesedir.
* Dinî duygu, insandan hiçbir vakit ayrılmayan, onu daima murakabe altında bulunduran
mânevî bir bekçidir. Bu bekçi, vicdanlar üzerinde son derece etkili olduğundan,
hem insanı gizli âşikâr bütün fenalıklardan alıkoyar, hem de her nevi iyiliklere
sevkeder. "Din, insan ihtiraslarını frenliyen en kuvvetli mânevî bir dizgindir."
* Din sayesinde Allah'ın herşeyi bileceğini, hiçbir şeyin ondan gizlenemeyeceğini
idrâk eden insanda kuvvetli bir irâde hâsıl olur. Böyle kuvvetli irâde ve seciye
sahibi kişilerden meydana gelen bir cemiyette ise, âsâyiş ve istikrar, nizam
ve âhenk bulunur.
* Din her türlü ahlâkî fazîletin kaynağıdır. İnsanlık için dinin getirdiği ahlâkî
sistemin ehemmiyeti çok büyüktür. Aleksi Betran şöyle der:
"Dindar kimselerde mevcut olan îman, ahlâk için pek kıymetli bir istinad
noktasıdır."
Bir milletin ahlâkî yönden alçalması kadar müdhiş bir felâket yoktur. Tarih
boyunca pek çok milletler, ahlâken tefessüh ettikleri için batmış, tarih sahnesinden
silinip gitmişlerdir.
4. Dinsizlik, herşeyden önce ahlâk fikrini yıkar. Çünkü din olmadığı takdirde,
ahlâk için hiçbir yaptırıcı güç kalmadığından, dinsizlik her türlü kötülüğün
yayılmasına ve genişlemesine ve neticede cemiyetin çökmesine sebeb olur.
Dinsizlik, aynı zamanda hukuk fikrini de ortadan kaldırır. Kendini herhangi
bir ahlâkî müeyyideye bağlı hissetmeyen dinsiz insan, hiçbir hak ve hukuku yerine
getirmez. Eline fırsat geçtiğinde zulüm yapmaktan, gasbetmekten, her türlü kötülüğü
işlemekten geri durmaz.
"Maddeye tapan ve şehvetlerine esîr olan dinsiz insanda, insanlık seciyeleri
silinmekte; fazîlet, ferâgat ve fedakârlık yerine feci bir 'BOŞVER' zihniyeti
hâkim olmaktadır. Bu zihniyet ise, bir cemiyet için felâkettir."
Dinler Kaça Ayrılır?
İslâm âlimleri dinleri başlıca iki kısma ayırırlar:
1. Hak dinler.
2. Bâtıl dinler.
Tek Allah'a îmanı esas alan ve yalnızca O'na kulluk ve ibâdeti emreden dinlere
Hak dinler denir.
Hak dinler, Allah'ın göndermiş olduğu dinlerdir. Bu sebeble bunlara semavî dinler
de denir. Hak dinlere, temelini, Allah'ın birliğine îman ve sadece O'na ibâdet
esası teşkil ettiği için, Tevhid dini adı da verilir.
Allah tarafından gönderilmemiş, insanların kendilerinden uydurdukları, tek Allah'a
îman esasını taşımayan inanç ve fikirlere ise, Bâtıl dinler denir.
Hak dinlerin bazıları, sonradan insanlar tarafından bozulmuş, içine dînin aslından
olmayan hurâfeler ve bâtıl inançlar konulmuştur. Bu gibi, aslı hak iken sonradan
bozulan dinlere, Muharref dinler denir. Yahudîlik ve Hıristiyanlık gibi.. Bunlar
başlangıçta Hak din iken, sonradan içlerine hurâfeler ve tevhide aykırı fikirler
girmesiyle bozulmuş ve birer muharref din olmuşlardır. Muharref dinler de, bâtıl
dinlerden sayılır.
İnsanlığın İlk Dîni Hangi Dindir?
İnsanlığın ilk dîni, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem Aleyhisselâm'a gönderilen
ve Allah'ın bir olduğu inancına dayanan Tevhid dînidir. Sosyolojik araştırmalar
da insanlığın ilk dîninin tevhid dîni olduğunu isbatlar mahiyettedir. Nitekim
dinler tarihi araştırmacısı ve sosyolog Schmidt, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti
olan Pigmeler üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu, bunlarda "tek tanrı
inancı"nın olduğunu ortaya koymuştur. Schmidt'in bu tesbitleri, Durkheim'in,
insanlığın ilk dininin totemizm olduğu yolundaki iddialarını çürütmüş, bu konudaki
yaygın Batılı kanâatleri yıkmıştır.
Bâtıl Dinler Nasıl Ortaya Çıkmıştır?
Hz. Âdem'den (as) sonra, zamanın ilerlemesiyle bazı insanlar nefislerine ve
Şeytan'ın telkinlerine kapılarak tevhid inancından uzaklaşmış, Hak dîne yabancılaşmış,
bir takım yanlış inançlara saplanmışlardır. Böylece bâtıl dinler ortaya çıkmıştır.
İnsanlar Hak dinden uzaklaşıp bâtıla saplandıkça, Cenâb-ı Hak onlara yeni bir
Peygamber ve yeni bir din göndermiş, onları tevhid inancına dâvet etmiştir.
Ancak insanların sadece bir kısmı bu dâvete uymuş, diğer kısmı ise bâtıl inançlarında
ısrar etmiştir. Hattâ bunlar Hakka dönmemekle de kalmamış, dönenlere zorla mâni
olma, baskı ve işkence yapma yollarına bile başvurmuşlardır. Böylelikle her
asırda ve her devirde Hak dine inananlarla inanmayanlar arasında sürekli bir
mücadele olagelmiştir. Günümüzde de çeşitli isimler ve şekiller altında bu mücadele
sürmektedir ve kıyâmete kadar da sürecektir.
Son Din Hangisidir?
İnsanlığın son dini, tevhid dîni olan İslâm dînidir.
İlim ve Din Arasında Herhangi Bir Çatışma Söz Konusu mu?
İlim, madde âleminin, hayatın ve özellikle insanın nasıl vâr olduğunu inceler,
bu âlemde cereyan eden İlâhî kanunları bulup çıkarır. Bu kanunlar sâyesinde
insanlığın teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazırlar. Din
ise, kâinatın ve madde âleminin niçin yaratıldığını ve yaratıcısının kim olduğunu
ortaya koyar. Özellikle insanın varlıklar içindeki müstesna mevkiini, yaratılış
gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.
Şu halde ilim ile din için: Varlık âleminin sır ve muamma kutularını açan iki
anahtardır denebilir. Biri, varlıkların yaratılış şeklini, maddî mahiyetini
ortaya koyarken; diğeri de yaratılış sebebini ve gayesini açıklamaktadır. Bu
bakımdan ortada birbirleri ile çatışan bir durum yoktur. Bil'akis birbirlerini
tamamlama söz konusudur.
İlim ilerledikçe dinî görüşlerin iflâs edeceğini sananlar, bu noktada yanılmışlardır.
Bil'akis, ilmin ileriye doğru attığı her adım, her yeni buluş, düşünen insanlığı
dinî akîdelere biraz daha yaklaştırmış ve Allah'ın büyüklüğünü biraz daha yakından
göstermiştir. Şöyle ki:
"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamın dayandığı kanunların keşfinden ve
bu kanunlardan istifade yollarının araştırılmasından ibaret olan ilimler",
bu muhteşem nizamı kuran ve işleten Allah'ın varlığına en kuvvetli bürhan ve
şahidlerdir. O yüce Yaratanın varlığını, eşsiz kudretini inkâr etmek; ancak
gözle görülen mevcut nizamı inkâr etmekle mümkün olur. Nizamın inkârı hâlinde
ise, ortada ilim kalmaz.
Diğer taraftan ilimler, Allah'ın yarattığı varlıklar âlemini incelediklerinden,
yaratılıştaki hârikaları, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varlıklar
üzerinde tecelli eden İlâhî isim ve sıfatları meydana çıkarmaktadırlar. Bu bakımdan,
ilimlerin Allah'ın isimlerine ayna olduklarını ve herbir ilmin Allah'ın bir
ismine dayandığını ve hakikatını o isimden aldığını söyleyebiliriz. Bu hususu
Bediüzzaman şöyle izah etmektedir:
"Her bir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir fennin bir
hakikat-ı âliyyesi [yüce bir hakikatı] var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor.
Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı [çeşitli tecellileri] ve muhtelif
daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur,
hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir.
Meselâ: Hendese [geometri] bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehası [ulaşabileceği
en son nokta], Cenâb-ı Hakk'ın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip hendese âyinesinde
o ismin hakîmane cilvelerini müşahede etmektir.
Meselâ: Tıb bir fendir. Hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikatı, Hakîm-i
Mutlak'ın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rûy-i zeminde [yeryüzünde]
Rahimâne cilvelerini, edviyelerde [devâlarda] görmekle tıb kemâlâtını bulur,
hakikat olur.
Meselâ: Hakikat-ı mevcûdattan bahseden hikmetü'l-Eşyâ, Cenâb-ı Hakk'ın (Celle
Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyat-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada,
menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme ve ona dayanmakla şu hikmet
olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i
tabiiye misillû dalâlete [sapıklığa] yol açar.
İşte sana üç misâl! Sair kemâlât ve fünûnu [fenleri] bu üç misâle kıyâs et."
(Sözler)
Gerçekten de Bediüzzaman'ın işaret ettiği gibi, ilim ve fenlerin hakikatının
İlâhî bir isme istinad ettiği görülmez veya görmezlikten gelinirse, ilmin ya
inançsızlğa yol açacağı, veya faydasız birer meşguliyet mahiyeti alacağı, günümüzde
pek çok misalleriyle ortaya çıkmıştır.
* İlim - Din İlişkisini Açıklayan Bazı Güzel Sözler:
"İlim, insanlığa, telgrafı, elektriği, teşhisi ve bir takım hastalıkları
tedavi çarelerini verdi. Din de ferdlerde ruhî sükûneti ve ahlâkî muvazeneyi
te'min eder.
İlim ve din, kâinatın hazinelerini açmak için kullandığımız hakikî iki anahtardır.
İnsan ilimden istifade eder, fakat din ile yaşar."
(William James)
"Bir tabiat kanununu ifade eden her formül, Allah'ı öven bir İlâhîdir."
(Maria Mitchell)
"Hangi sahada olursa olsun, ilimle ciddî şekilde meşgul olan herkes, ilim
mâbedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: "İmân et!" İman, ilim
adamının vazgeçemiyeceği bir vasıftır."
(Max Planck)
"Kâinatın Yaratıcısına olan inanç, ilmi araştırmanın en kuvvetli ve en
asîl muharrik gücüdür."
(Albert Einstein)
"Vicdanın ziyası ulûm-u diniyyedir [dinî ilimlerdir]. Aklın nuru fünû*-u
medeniyyedir [modern fenlerdir]. İkisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder.
O iki cenah ile talebenin himmeti pervâz eder [uçar]. İftirak ettikleri [ayrıldıkları]
vakit, birincisinde taassub; ikincisinde hîle, şübhe tevellüd eder."
(Bediüzzaman)
"Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır."
(Albert Einstein)
"İlim ile din, birbirini nefyetmez (inkâr etmez), bil'akis tamamlar. Çünkü
bunlardan biri aklın, diğeri gönlün (kalbin) ışığıdır. Ve insan ne yalnız akıldan,
ne de gönülden ibarettir. Fakat hem akıl, hem de gönül sahibi bir varlıktır.
Dinsiz ilim belki aklı tatmîn eder, fakat muhakkak ki gönlü karartır. Nitekim
ilimsiz din de ruhu ve gönlü ışıtır, fakat aklı karanlıkta bırakır.
Binaenaleyh, insanlığın hayrı ve faydası, ne bugün olduğu gibi yalnız ilme bağlanmaktır,
ne de orta zamanlarda olduğu gibi yalnız dine sarılmaktır. Fakat her ikisine
birden sahip olmaktır."
(Ali Fuad Başgil)
"Allahu Teâlâ'nın mahlûklarını inceleyen fen adamları, O'nun büyüklüğünü
herkesten iyi anlarlar."
(Fahreddin-i Razî)
OKUMA PARÇASI: İNSAN DOĞUŞTAN DİNDARDIR
Din, insana sadece birlik, beraberlik, kardeşlik, vatan sevgisi, bayrak sevgisi,
devlete bağlılık gibi hakikaten cemiyet hayatının muhtaç olduğu şeyleri vermekle
kalmaz; ayrıca ferdî hayatın da vazgeçilmesi mümkün olmayan fıtrî bir ihtiyacını
karşılar.
Bugün bir kısım sosyologların ve psikologların tahlili şunu ortaya koymuştur:
Nasıl ki insan acıkır, yemek yer; acıkmak fıtrî bir haldir. Soğuğa karşı elbise
giyer. Çoğalma ihtiyacına sahiptir. Aynen bunun gibi insanın vazgeçmesi mümkün
olmayan ihtiyaçlarından birisi de dindir.
İnsan fıtraten dindardır. Ben bu fıtrî dindarlığı ifâde etmek için dindar değil,
dincil kelimesini kullanmak istiyorum. Çünkü kendisini dinden uzak hisseden
insanlar var. Dindar dediğimiz zaman belli bir dine intisap etmiş, samimiyetle
yaşayan insanı anlarız. Dilimizde, dindarın mânâsı budur. Dindar insan, inancının
gereğini yerine getiren kimsedir. Dincil deyince kasdettiğimiz durum başka bir
şeydir, fıtrî dindarlıktır. Örfî mânâda kendisini dindar bilmeyen, bütün semavî
dinlere düşman olabilir, ama biz diyoruz ki böyle bir kimse bile her şeye rağmen
dincildir, fıtrî dindarlıktan kendini kurtaramamıştır.
İşte bu durumu ifade edebilmek için yeni bir kelime bulma ihtiyacı hissettim.
Bu mefhumu "dincil" kelimesiyle ifade etmeyi uygun buluyorum. Gerçekten
insan dincil bir mahlûktur. Dindar olmanın dışına çıkamıyor.
Şöyle ki, zamanımızda yapılan bir kısım tahliller sonunda dindarlığın veya dinlerin
birkaç temel esasa dayandırıldığını görüyoruz. Meselâ, "mukaddes"
duygusu vardır. Belli günler, belli saatler mukaddestir, bunun dışına çıklamaz.
Belli mekânlar mukaddestir. Mekân biteviye aynı değerde değildir. Mekânı bölüyor,
zamanı bölüyor, eşyayı bölüyoruz; birini diğerinden, bir kısmını diğer kısmından
değer yönüyle ayırıyoruz, yani, kudsiyet izâfe ediyor, ayrı bir değer veriyoruz.
Şahıslar veya eşya.. Hepsi aynı değerde değildir. Şu halde dinin temeli, bir
nevi "mukaddes" ruhuna dayanıyor. Dinlerin böylesi bir tahliline "strüktürel
tahlil" denmektedir. Strüktüralizm, her sahada hâdiseleri temel yapılarına
göre tahlil etmek demektir.
Şimdi bu açıdan dinden uzak bir insanı, ruhî ve şahsî hayatı bakımından tahlil
edelim. Onun ruhî hayatının dindar bir insanın hayatından farksız olduğunu göreceğiz.
Şöyle ki, ben bir Müslüman olarak câmileri, Kâbe'yi veya Mekke'yi mukaddes kabul
ediyorum. Yani, dindar bir kimse olarak bende bâzı mekânı diğer bâzısından ayırma
duyğusu var. Ama diyorum ki bu duygu kimde yok?
En dinsiz bilinen insanda bile, mukaddes mekân duygusu vardır. Ama onun açısından
doğduğu yer mukaddestir, sevdiği insanın yaşadığı veya öldüğü yer mukaddestir.
Yani, onun hayatında da, dindar kimsede olduğu gibi, muhakkak mukaddes mekân
duygusu vardır.
Meselâ, bu zamanın insanları "Anneler Günü" diyor. O günü mukaddes
tanıyor. "Babalar Günü", "yaş günü", "doğum günü"
diyor ve bunların hepsini mukaddes sayıyor. Mutlaka zamanın bir bölümüne kudsiyet
izafe ediyor.
İlk insanlara âit efsanelerde de bu var. Efsanelerde, belli şeylerin yaratıldığı,
vukua geldiği kabul edilen günler vardır ve bu günler mukaddes addedilerek çeşitli
tarzlarda merasimlerle kutlanır. Söz gelimi efsane kahramanlarının doğum günleri,
yaratılışın vukua geldiği gün, vs. mukaddes kabul edilir. Bu açıdan hareket
ederek dinleri tahlil ettiğimiz zaman bütün dinlerde müşterek prensipler buluyor
ve dindar, lâik, dinsiz her çeşit insanın yaşayışında dinî tezahürler görüyoruz.
En dinsiz insan bile, fıtrî dincilliğin gerektirdiği dinî tezahürlerin dışında
kalamıyor.
Bunun ispatını şöyle bir sualle yapabiliriz: Dîni afyon telâkki edecek kadar
dinsizliği meslek edinmiş bir komünist, Karl Marks'ın mezarını ziyaret etmiyor
mu, doğum yılını kutlamıyor mu, onun putu önünde bir takım merasimler icra etmiyor
mu, onun Das Capitale adlı kitabını her kitabın üstünde tutmuyor mu?
Demek ki, bizi yaratan Cenâb-ı Hak, bizi dine muhtaç yaratmış ve fıtratımıza
uygun bir din sistemi vermiştir. Hiç kimse bu fıtrî muhtaçlıktan hariç değildir.
Öyleyse zamanı kudsîleştirmek, mekânı kudsîleştirmek fıtrî meyli ile lâik veya
dine inanmadığını söyleyen ve inanmayan insanlar da, gerek zaman, gerek mekân
ve gerekse eşyaya kudsiyet izâfe edecektir.
Hamidullah Hoca anlatmıştı. Bir Rus kızı Müslüman olmuş, Paris'e gelmiş. Hoca:
"Nasıl müslüman oldun?" diye sormuş. Kız cevaben, Moskova'da bir merasim
esnasında meydanda bulunduğunu, polisin, duruşunu beğenmeyerek müdahale ettiğini,
"saygılı duracaksın" dediğini, kendisinin de, "Saygı bir mânevî
değer oluyor. Var mı bizde, komünizmde bu?" dediğini ifade ediyor.
Bunun üzerine polis iki tane jop indiriyor. Kız, bu jopun üzerine düşünüyor
ve Fransa'ya kaçıyor, daha sonra orada Müslüman oluyor.
Netice olarak diyebiliriz ki: Din, hakikaten yaradılıştan getirdiğimiz bir ihtiyacın
karşılanmasıdır.
(Prof. Dr. İbrahim Cânan)
İSLÂM DİNİ
İslâm Dîni Nedir?
İslâm dîni, Allah'ın, son peygamberi Hz. Muhammed (asm) vasıtasıyla bütün insanlara
gönderdiği en son ve en mükemmel dindir. İslâm'ın gelmesiyle, diğer dinlerin
hükmü sona ermiştir. İslâm dînini kabul eden kimseye Müslüman denir. İslâm'ın
en son ve Allah katında yegâne mûteber din olduğu, Kur'an-ı Kerim'de şu şekilde
belirtilir:
"Bugün sizin dîninizi sizin için kemâle erdirdim. Sizin üzerinizdeki nîmetimi
(lütuflarımı) tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim (yalnız İslâm'dan
razı ve ondan hoşnûd oldum)".
(el-Mâide, 3). "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan [seçtiği dîni]
kabûl edilmiyecektir ve o, âhirette hüsrâna [büyük zarara] uğrayanlardan [olacak]tır".
(Âl-i İmrân, 19).
İslâm'ın Dışındaki Dinlerin Geçerliliği Neden Kalkmıştır?
Tarihin çeşitli devirlerinde insanlara ayrı ayrı peygamberler ve dinler yollayan
Allah Teâlâ, son din olarak onlara İslâmı ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed'i
(asm) göndermiştir. İslâm'ın gelmesiyle Yahudîlik ve Hıristiyanlık gibi eski
dinlerin hükmü sona ermiştir. Bu, tıpkı, yeni bir kanun çıkınca, eski kanunun
hükmünün yürürlükten kalkması gibidir. Allah'ın son dîni ve İlâhî Kanunu İslâm
gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunların geçerliliği son bulmuştur.
İslâm dışında kalan dinlerin yürürlükten kalkmasını gerektiren başlıca sebebler
şunlardır:
1 - Her şeyden evvel, eski dinler, yalnızca belli bir zamana ve belli bir muhîtin
insanlarına hitab ediyorlardı. İslâm ise, topyekûn bütün insanlığa seslenmektedir.
Dâveti umumî ve mesajı cihanşümuldür.
2 - Eski dinler, sadece kendi zamanlarının insanlarını muhâtab almışlardı. O
zamanın insanlarının seciyeleri kaba ve mizaçları vahşete yakındı. İlimde, medeniyette,
fikir ve anlayışta geri idiler. Ulaşım ve haberleşme imkânları, ibtidai bir
haldeydi. Her bölgenin kültürü, inancı, örf ve âdetleri farklı farklıydı. Karşılıklı
fikir ve kültür alışverişi de oldukça zayıftı. Bu yüzden, her muhîte ayrı ayrı
peygamberler gelmesi, başka başka dinler gönderilmesi zarureti vardı. Zaman
geçip insanlık ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelişmeler kaydedince,
eski mahallî dinler artık insanların ihtiyaçlarına cevap veremez hale geldiler.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da insanlara en son din olan İslâmiyeti gönderdi.
İslâm dîni, 1400 yıl evvelki dünyanın insanından, bugünün ve yarının modern
insanına kadar gelip geçen bütün insanlığa hitab edebilme özelliğinde olan bir
dindir. Bu bakımdan, kıyamete kadar hükmü bâki ve geçerlidir.
3 - Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurâfeler, bâtıl inançlar karışmıştır.
Allah'ın birliğine îman esası, yani tevhid inancı kaybolmuştur. İslâm ise, hâlâ
ilk günkü tazelik ve saflığı ile, bozulmadan durmaktadır.
Netice olarak diyebiliriz ki:
İslâm'ın dışında kalan dinler, geceleyin bir sokağı aydınlatan bir fener ve
sokak lâmbası gibidir. İslâm ise, bütün dünyayı aydınlatan güneş hükmündedir.
Güneş doğduktan sonra, artık sokak fenerine hiç ihtiyaç kalır mı? veya Güneşin
yanında sokak lâmbasının aydınlığının sözü olur mu?
İslâm Dininin Özellikleri Nelerdir?
İslâm dinini, sâir dinlerden ayıran belli başlı özellikleri şunlardır:
1 - İslâmiyet, her asra ve her insana hitab eder, getirdiği esaslar insanlığın
bütün ihtiyaçlarına cevab verir.
İslâm'ın bu cihanşümûl özelliğine Kur'an'da şu şekilde işaret olunur:
"Ey Muhammed! Biz seni BÜTÜN İNSANLARA yalnızca müjdeci ve korkutucu olarak
gönderdik." (Sebe', 28).
"Ey Muhammed! De ki: 'Ey insanlar, ben Allah'ın HEPİNİZ İÇİN GÖNDERDİĞİ
Peygamberiyim'." (el-A'raf, 158).
2 - İslâmiyet kolaylıklar dînidir.
İslâm'da insanlara yapamayacakları veya yaparken zorluk çekecekleri işler yüklenmemiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de İslâm'ın kolaylık prensipleri şu şekilde ifade edilir:
"Allah, insanı ancak gücünün yeteceği işle mükellef tutar.."
(el-Bakare, 285).
"Rabbimiz, bize gücümüzün yetmiyeceği şeyi taşıtma.."
(el-Bakare, 285). "Allah, sizin için kolaylık göstermek diler, zorluk çıkarmak
istemez.."
(el-Bakare, 185).
Kur'an'da İslâm'ın kolaylıklar dîni olduğu bu şekilde açıklanırken Peygamberimiz
de, bu hususta hadîs-i şeriflerinde şu prensipleri vaz'etmişlerdir:
"Ben ancak âlemlere rahmet olarak gönderildim. Azâb için, zorluk vermek
için gönderilmedim.."
"Allah Teâlâ, beni sıkıntı ve zahmet verici ve bunu arzu edici olarak göndermedi.
Fakat Allah beni, muallim (öğretici, bildirici) ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi.."
"Dininizin en hayırlısı, en kolay olanıdır. Muhakkak ki din bir kolaylıktır.."
"Ben size neyi yasak ettiysem, ondan çekinin; size neyi emretti isem, ondan
gücünüzün yettiği kadarını yapın. Sizden evvelki ümmetleri ancak mes'elelerinin
ve Peygamberlerine karşı ihtilâflarının çokluğu helâk etmiştir."
"Amelden gücünüzün yettiği kadarını yapın. Siz ibâdetten bezmedikçe, Allah
da sevab vermekten bıkmaz."
"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz."
Hz. Âişe Validemiz, Resûlüllah Efendimizin bu hususla ilgili tatibkatını şu
şekilde beyan etmişlerdir:
"Resûlüllah (asm) iki şey arasında dilediğini tercihte serbest bırakıldı
mı, günah olmadığı müddetçe muhakkak onlardan en kolayını alırdı. Eğer iş günahsa
ondan halkın en uzak bulunanı Resûlüllah olurdu."
Bütün bu hadîs-i şerifler, İslâm dîninin ne derece uygulanması kolay hükümler
ihtiva ettiğini göstermektedir. Cihanşümûl ve kıyâmete kadar pâyidar oluşunda,
bu kolaylık anlayışının büyük yeri vardır.
NÜKTE : CENNETİN YOLU
Hıristiyan din adamlarından biri, ülkemize gelerek küçük bir çocuktan kendisine
o şehirdeki kiliseyi göstermesini ister.
Kiliseye ulaştıklarında, papaz;
- Aferin çocuğum, der. Yarın buraya gel de sana cennetin yolunu göstereyim.
Çocuk, papazın niyetini sezerek:
- Kilisenin yolunu dahi bilmiyorsunuz, diye cevap verir. Cennetin yolunu nasıl
bileceksin ki?
Dinimizin kolaylık dîni olduğuna dair tatbikattan bâzı misaller:
Dînimizde namaz kılmak için su ile abdest almak mecburiyeti vardır. Ancak su
bulunamadığı veya su çok soğuk olup hastalanma ihtimali olduğu hallerde, toprakla
teyemmüm yapılır. Toprak su yerine geçer.
- Dînimiz yolculara; yorgunluk, zaman darlığı gibi hikmetlere binaen 4 rek'atlı
farz namazları iki rek'at olarak kılmak kolaylığını getirmiştir.
- Namazda ayakta durmak (kıyam) farzdır. Ancak ayakta duracak gücü olmayanlar,
oturarak namaz kılarlar.
- Hastalara ve yolculara Ramazanda oruç tutmak zor gelebilir. Bu sebeble dinimiz
onları Ramazan'da, oruç tutup tutmamakta serbest bırakmıştır. Tutmazlarsa hiçbir
mahzuru olmaz. İyileşince veya seyahatten dönünce, oruçlarını kazâ ederler.
- Hac yolunda hastalık, harb, v.s. gibi bir sebeble emniyetsizlik varsa, hacca
gitmesi mecburî olan Müslümanlar, yoldaki tehlike kalkana kadar haclarını te'hir
ederler.
3 - İslâmiyetin bütün hükümleri mâkuldür. Akla zıt düşen, mantığa ters gelen
hiçbir mes'elesi yoktur.
İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği aklıdır. İnsan onun vasıtasıyla
gördükleri üzerinde düşünür, iyiyi kötüden ayırır, doğru ile yanlış arasında
bir seçim yapar. Bu sebeble Kur'ân-ı Kerîm'de 70 kadar âyette akıldan ve akıl
sâhiplerinden bahsedilir. Allah'ın emirleri doğrudan doğruya akla yöneltilir.
Sık sık "Hiç duymuyorlar mı?", "Akıl etmiyorlar mı?" denilir.
Dînimizde mükellefiyet için akıl esas olduğundan, aklı olmayanlar yaptıklarından
sorumlu tutulmamışlardır.
Hz. Peygambere inanmıyan insanlar, "Bize mûcizeler göster de Allah'ına
inanalım, peygamber olduğunu kabul edelim" dediklerinde, Allah Teâlâ onların
bu tekliflerini beğenmemiş; varlığına inanmak için onları mûcize istemeye değil,
yerlere ve göklere ibretle bakıp düşünmeye çağırmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de bu
hususta:
"Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde,
insanlara faydalı olan şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip
yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları
ve yerle gök arasında emre âmâde duran bulutları döndürmesinde, düşünen akıl
sâhipleri için deliller vardır" (el-Bakare, 164) buyurulmuştur.
Sahâbenin ileri gelenlerinden Hz. Enes, Resûlüllah Efendimizin yanında bir kimseden
bahsederken onu medhetmişti. Resûlüllah (asm) sordu:
- Onun aklı nasıldır?
Hz. Enes:
- Ya Resûlâllah, onun ibâdeti, ahlâkı, fazîleti, edebi iyidir, deyince Allah
Resûlü yine:
- Onun aklı nasıldır? diye sorusunu tekrarladı. Hz. Enes de:
- Ey Allah'ın Resûlü, biz bu adamın ibâdetlerinden, fazîletlerinden, çeşitli
hayırlarından bahsediyoruz; siz ise, aklından soruyorsunuz, dedi. Resûlüllah
Efendimiz bunun üzerine şu sözleri söylediler:
- Ahmak olan âbid, cehli sebebiyle şeytana aldanarak fâsık bir kimsenin günâhından
daha büyük günahlara mâruz kalabilir. İnsanların Allah'a yakınlıkları, ancak
akılları kadardır."
Mâverdî'nin Edebü'd-Dünya ve'd-Dîn adlı eserinde zikredilen bu hadîs, İslâm'da
akla verilen önemi göstermesi bakımından son derece ibretli ve düşündürücüdür.
Akılla ilgili diğer bazı hadîsler de şöyledir:
"Aklı olmayanın dîni yoktur."
"Allah akılsız [aklını kullanmayan] mü'mini sevmez.
"Kişinin aklı doğru olmadıkça, dîni doğru olmaz.."
"Cennet 100 derecedir. 99 derecesi akıl sâhipleri için, bir derece de diğer
insanlar için.."
"Ya Ali! İnsanlar çeşitli iyiliklerle Allah'a yaklaşırken, sen de aklınla
yaklaş."
"Allah Teâlâ akıldan daha kıymetli ve şerefli bir varlık yaratmamıştır."
4 - İslâmiyet, insanlar arasında her devirde görülen sınıf farklarını, eşitsizlikleri,
imtiyazları kaldırmış, asıl ve kök bakımından aralarında hiçbir ayrıcalık olmadığı
esasını getirmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık."
(el-Hucurât, 13).
Peygamberimiz de şöyle buyurmuşlardır:
"İnsanlar Âdem'in oğullarıdır. Âdem'i de Allah topraktan yaratmıştır."
İslâmiyet, bununla, bütün insanların aynı ana-babadan geldiklerini; hiç kimsenin
doğuştan üstünlük iddiasında bulunamayacağını ortaya koymuştur.
İslâmiyet, insanları bir tarağın dişleri gibi hukuk önünde birbirine eşit kabûl
etmiştir. Soy, renk ve dil farkına hiç önem vermemiş; insana kıymet kazandıran,
sair insanlardan üstün kılan hususun yalnızca kalbindeki Allah korkusu ve îman
derecesi olduğunu belirtmiştir. Peygamber Efendimiz bu hususu, şu şekilde ifade
buyurmuşlardır:
"Ey insanlar! Unutmayınız ki Rabbiniz bir'dir, babanız bir'dir. Arab'ın
Arab olmayana, Arab olmayanın Arab'a, beyazın siyaha, siyahın beyaza Allah korkusu
ölçüsünden başka hiçbir üstünlüğü yoktur."
Böylece dînimiz, herkesi hukukta eşit saymış, insanlar arasındaki dünyevî üstünlüklere,
gelip geçici etiketlere önem vermemiş, dış görünüşten ziyade insanın iç görünüşüne
bakmıştır.
5 - İslâmiyet, ruh ile madde, dünya ile âhiret arasında tam bir denge kurmuştur.
Yahudîlik beden zevklerini ve maddî faydaları ön plânda tutar. Mensuplarını
hırsla dünyaya bağlanmağa sevkeder. Hıristiyanlık ve Hind dinleri ise, sadece
ruhu geliştirmeye, vücuda eziyetler çektirerek nefsin arzûlarını zayıflatmaya,
dünya hayatını boşlamaya önem verirler. Buna karşılık İslâmiyet, ruh ile beden,
dünya ile âhiret arasında tam bir denge kurmuş; ne bedene, ne de ruha ızdırap
çektirmeyi esas almıştır. İkisine de aynı ölçüde değer vermiş; herbirinin ihtiyaçlarını
ayrı ayrı karşılamayı kabul etmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de, "Allahım, bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver"
âyeti, İslâm'daki dünya ve âhiret dengesini en iyi şekilde belirtmektedir.
İslâm, ne dünyaya fazla değer vererek âhiretin, ne de âhirete ağırlık vererek
dünyanın terkedilmesine izin verir..
Âhiretin dünyada kazanılacağını söyleyerek, "hiç ölmeyecekmiş gibi dünya
için, yarın ölecekmiş gibi de âhiret için" çalışılmasını ister..
6 - İslâm'da ruhban sınıfı yoktur. Herkes dinini gücü nisbetinde kendi öğrenmek
zorundadır. İbâdetleri ifa için, kul ile Yaratıcı arasında aracılık yapacak,
günahları affettirecek imtiyazlı bir seçkin sınıfa yer yoktur.
7 - İslâm, bütün mânasıyle ahlâk ve fazîlet dîni olduğu gibi, en yüksek mertebede
ilim ve hakikatın koruyucusudur.
OKUMA PARÇASI: İSLÂM KOLAYLIKLAR DİNİDİR
İslâm'ın kolaylıklar dini olduğunu gösteren, Asr-ı Saâdet'te cereyan etmiş pek
çok vâkıa vardır. Onlardan bazılarını burada zikredeceğiz.
Enes bin Mâlik Hazretleri anlatmaktadır:
"Nebî (sav) bir gün mescide girdi. İçeri girer girmez de gözüne mescidin
iki direği arasına çekilmiş bir ip ilişti.
- Bu ip nedir? diye sordu. Sahâbîler:
- Bu, Zeyneb'in ipidir. Zeyneb, nâfile namaz kılarken ayakta durmaktan yorulunca,
bu ipe tutunuyor, dediler. Peygamber (sav):
- Hayır, (İbadette böyle güçlük ihtiyâr olunmaz.) Bu ipi çözünüz. Sizden biriniz
zinde ve neş'eli oldukça namazını ayakta kılsın. Yorulunca da hemen otursun.
(.. Ve namazını oturduğu halde tamamlasın.) buyurdu."
* * *
Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den:
"Resûlüllah'a (sav) biri gelip:
- Yâ Resûlâllah. Filânca bize namaz kıldırırken o kadar uzatıyor ki, nerdeyse
namazı terketmeyi ister hale geliyorum," dedi. Peygamber (sav) derhal cemaata
hitaben bir konuşma yaptılar. Onu hiçbir hitabesinde o günkü kadar öfkeli görmeiştim.
Buyurdular ki:
- Ey insanlar. Sizler nefret ettiriciler misiniz?
Her kim halka namaz kıldırırsa hafif tutsun. Çünkü cemaatın içinde hasta, zayıf,
hâcet sahibi olanlar bulunabilir.."
Görüldüğü gibi Peygamberimiz hiçbir zaman, insanları dinden uzaklaştıracak,
soğutacak, nefret ettirecek davranışlara kızdığı kadar başka hiçbir şeye öfkelenmemiştir.
Mü'minin vazifesi, İslâm'ı insanlara daima güzel göstermek, onları dine ısındırıp
sevdirmek, kolaylaştırmak, güçleştirmemektir.
* * *
Utbe bin Âmir anlatmaktadır:
"Kız kardeşim (Ümmü Hibban) Beytullah'ı yaya olarak ziyaret etmeyi adamış,
fakat sonradan buna güç yetiremiyeceğini hissedince, mes'elenin Resûlüllah Efendimiz'den
sorulmasını bana emretmişti. Ben Hazret-i Resûlüllah'a sorduğumda, cevaben:
- (İptida) yaya yürüsün, (sonra) bineğinin sırtına binip gitsin.. buyurdu.."
* * *
Hazret-i Enes'den (ra):
"Nebiy-yi Ekrem (sav), iki oğlunun arasında, onlar tarafından taşınarak
yürütülen bir ihtiyar kimse gördü. 'Bunun zoru nedir? Niye bir bineğe binmiyor?'
diye sordu. Oğulları cevaben:
- Yâ Resûlâllah. Babamız yaya olarak Kâbe'ye gitmeyi nezretmiştir. Bunun için
böyle yürütüyoruz, dediler. Resûlüllah Efendimiz:
- Şüphesiz ki Allah, bu ihtiyarın nefsini azâblandırmakla yaptığı ibadetten
müstağnidir, buyurdu ve ona, bineğine binerek Kâbe'yi ziyarete gitmesini emretti."
* * *
Abdullah bin Mes'ûd'dan:
"Resûlüllah (sav), va'z hususunda, bize bıkkınlık gelmesin diye halimize
bakıp ona göre gün ve saat kollardı."
* * *
Câbir bin Abdillah anlatmaktadır:
"Resûlüllah bir seferde idi. Derken üzeri gölgelendirilmiş olduğu halde
yanında insanlar toplanmış bir adam gördü ve 'Onun nesi var' diye sordu. 'Oruçlu
bir adam' dediler. Resûlüllah (sav) bunun üzerine:
- Seferde oruç tutmak hâlis bir iyilik ve fazilet değildir. Allah'ın sizin lehinize
yapmış olduğu ruhsatlardan ayrılmayınız," buyurdu."
* * *
CEMİYETİ TERKETMEK FAZİLET DEĞİLDİR
Asr-ı Saâdet'te, adamın biri dağda bulduğu suyu bol, toprağı verimli ıssız bir
mağarada kendi başına inzivaya çekilip, cemiyetin kötülüklerinden, fitne ve
dedikodularından kurtulmayı düşünür.
Ancak kararını bir de Resûlüllah Efendimiz'e açmak, O'nun bu konudaki görüşünü
almak ister. Huzura gelerek der ki:
- Yâ Resûlâllah, ben bir mağara buldum. İçinde suyu, önünde toprağı var. Orada
inzivaya çekilerek kendimi tamamen dünyevî şeylerden tecrid etmeyi; uhrevî işlere,
ibadet ve taata vermeyi düşünüyorum. Bu hususta siz ne dersiniz?"
Adamın cemiyet hayatını terkedip, ibadet için mağarada inzivaya çekilme fikrine
Allah Resûlü şu ibretli cevabı verir:
- Ben, Yahudilikle, Hristiyanlıkla gönderilmedim. (Yani cemiyetten kaçma fikri
onlara aittir.) Ben dosdoğru olan İslâm'la gönderildim. Nefsim kudret elinde
olan Allah'a yemin olsun ki, mağarada tek başına gündüz akşama kadar nafile
ibadetlerle meşgul olmaktansa, cemiyet içinde sabah, yahut akşam, Allah için
azıcık yol yürümek, (İslâm'a hizmet için zahmet çekmek) dünyadan ve dünya içindeki
herşeyden kat kat hayırlıdır."
Ve sözlerine şunu da ilâve eder:
- Cemaat içinde safta yer almanız da, inzivadaki 60 sene ibadet ve namazdan
hayırlıdır.."
* * *
Cemiyeti terkederek inzivaya çekilmek isteyene, Allah Resûlünün verdiği bu karşılık,
din düşmanlarının İslâmiyetin insanları cemiyetten el etek çektirdiği yolundaki
menfî propagandalarına güzel bir cevab teşkil etmektedir.
(Mehmet Dikmen - İslâm'da Fazilet Yarışı'ndan)
ÎMAN
İman Nedir?
İman, lügatte, bir şey'e tereddütsüz inanmak ve kesin olarak, içten ve yürekten
bağlanmak demektir.
Dinî mânâsı ise, Allah'ın varlığına, birliğine, tereddütsüz inanmak ve Hz. Muhammed'in
(asm) peygamber olduğunu ve bize bildirdiği şeylerin hepsinin hak ve doğru bulunduğunu,
hiçbir şübhe duymadan kabûl ve tasdik etmektir.
İman Kaç Kısma Ayrılır?
İman iki kısma ayrılır:
1. İcmalî îman,
2. Tafsilî îman.
İcmalî İman Ne Demektir?
Peygamberimizin Allah'tan alıp haber verdiği şeylerin hepsine birden, topluca
inanmak demektir.
Bir kimse, mânâsını bilerek ve kabûl ederek:
"Lâ ilâhe illâllah Muhammedün resûlüllah" dese icmalî olarak îman
etmiş olur.
Bu cümleye Kelime-i Tevhid denir. Mânâsı şudur:
Lâ ilâhe illâllah: Allah'dan başka hiçbir ilâh ve hakikî ma'bud yoktur.
Muhammedün resûlüllah: Muhammed (asm), Allah'ın Resûlü ve Peygamberidir.
Tafsilî İman Neye Denir?
Peygamberimizin Allah'tan haber verdiği şeylerin herbirini delilleriyle bilip
inanmaktır. Diğer bir ifadeyle, dinin zaruriyatını bütün tafsilât ve teferruâtıyla
öğrenip tasdik etmek demektir.
Dînin Zaruriyâtı Nedir?
Dînin zaruriyâtı, Âmentü'de yer alan 6 îman esası ile dînin namaz, oruç, hac,
zekât gibi farz kıldığı ibâdetler ve adam öldürmek, içki içmek, zinâ yapmak
gibi haram saydığı fiillerdir.
Bunları, her Müslümanın teferruâtı ile bilmesi ve inanması şarttır.
Âmentü Nedir, Âmentü'de Yer Alan İman Esasları Nelerdir?
Âmentü, her Müslümanın inanması, kabûl edip tasdik etmesi farz olan îman esaslarından
ibarettir.
Âmentü'de yer alan îman esasları 6'dır ve şunlardır:
1. Allah'a inanmak, 2. Meleklerine inanmak, 3. Kitablarına inanmak, 4. Peygamberlerine
inanmak, 5. Âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye inanmak, 6. Kadere, hayır
ve şerrin Allah'dan olduğuna inanmak.
Âmentü'nün ifadesi şöyledir:
Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî vel-yevmil-âhiri ve bil-kaderi
hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ vel-ba'sü ba'del-mevt hakkun eşhedü en lâ
ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.
Mânâsı ise şöyledir:
Âmentü billâhi: Ben Allah'ın varlığına, (bir)liğine, eşi ve benzeri olmadığına,
bütün yüceliklere sahip ve her türlü noksanlardan münezzeh olduğuna inandım.
Ve melâiketihî: Allah'ın meleklerine de inandım.
Ve kütübihî: Allah'ın Kitablarına da inandım.
Ve rusülihî: Allah'ın Peygamberlerine de inandım.
Ve'l-yevmil-âhiri: Âhiret gününe de inandım.
Ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ: Kadere de, bize iyilik ve
kötülük, hayır ve şer olarak görünen her şey'in Allah'ın ilmi, kanunu ve yaratmasıyla
olduğuna da inandım.
Ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti: Öldükten sonra dirilmeye (ve dirileceğime) de bütün
kalbimle inandım. Hepsi hak ve gerçektir.
Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû: Ben
şehâdet ederim ki, Allah'dan başka hiçbir ilâh ve hakikî ma'bud yoktur ve yine
şehadet ederim ki, Hz. Muhammed, Allah'ın kulu ve peygamberidir.
Bu son cümleye Kelime-i Şehadet, yani, şehadet cümlesi denir.
İman Nasıl Bir Şeydir?
İman, kalbi ve vicdanı ilgilendiren bir haldir. İman esaslarına kalbden inanıp
bağlanan bir kimse, mü'min, yani, îmanlı sayılır. İmanda asıl olan, kalbin tasdikıdır.
İmanı Dil İle Söylemek de Lâzım mıdır?
Dil ile söylemek imanın şartı değildir. İnsan dil ile imanını itiraf etmese
bile, kalben inandıktan sonra mü'min sayılır. Ancak îmanını dili ile söylemeyen
bir kimsenin kalbindeki îmanını biz nasıl bileceğiz? Bu sebeble, dil ile söylemek,
kişinin îmanı hakkında hüküm verebilmek ve öldüğünde kendisine Müslüman muamelesi
yapabilmek için gereklidir. Bunun içindir ki îmanın rüknü, "kalb ile tasdik,
dil ile ikrardır" denilmiştir. Burada îmanını dili ile söylemek aslî rükün
değil, kişinin îmanı hakkında hüküm verebilmek için gereken şarttır. Cemaatle
namaz kılmak, dinî bir vecibeyi yerine getirmek de, îmanını dil ile ikrar gibidir,
hattâ ondan daha kuvvetli bir alâmettir. Bu konuda Peygamber Efendimiz şöyle
buyurmuşlardır:
"Sık sık camiye gittiğini gördüğünüz kimsenin îmanına şehadet ediniz. Çünkü
Allah Teâlâ, 'Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman edip
namaz kılan ve zekât veren kimseler îmâr eder' (et-Tevbe, 18) buyurmaktadır."
Dil ile ikrâr, îmanın temel şartı olmadığı için, bir zorlama durumunda veya
buna benzer bir mâzeret karşısında kalben değil, sadece dil ile inancını inkâr
etmek, îmana aykırı söz söylemek dînen câiz olur. Böyle bir duruma mecbur kalan
kimse îmandan çıkmaz, kalben tasdikını koruduğu için de mü'min sayılır.
Nitekim Asr-ı Saâdette Ashabdan Ammâr bin Yâsir, mâruz kaldığı ağır baskı ve
işkencelere tahammül edemiyerek imanını diliyle inkâr etmiş, böylece uğratıldığı
işkencelerden kurtulmuştur.
Resûlüllah Efendimiz, onun bu hareketini tasvib etmiş; kalb îman ile dolu iken,
zor karşısında inkârın, bu îmana zarar vermiyeceğini belirtmiştir.
Amel ve İbâdetin, İman ile Alâkası Nedir?
Amel, insanın inandığı şeyleri yaşaması, dînin emrettiklerini yerine getirmesi,
yasakladığı şeylerden de kaçınması demektir. Amelin îman ile yakından alâkası
vardır. İnsan önce bir şey'i benimser, doğruluğuna inanır, sonra da o inandığı
şey'i yaparak yaşar. Bununla beraber amel, îmanın bir parçası değildir. Yani,
insan dînin emirlerini yerine getirmese ve ibâdetini yapmasa dahi, îmandan çıkmış
olmaz, inancını inkâr etmiş sayılmaz. Sadece günahkâr olmuş olur.
Ne var ki, amel ve ibâdet, kalbdeki îmanı kuvvetlendirir, te'sirini artırır,
insanı kemâle ve olgunluğa ulaştırır. İnsanın inancının gereğini yapmaması ise,
imanın insan davranışları üzerindeki müsbet te'sirinin zamanla kaybolup zayıflamasına
yol açar. İnsan davranışları üzerinde îmanın te'sirleri zayıfladıkça menfî duygular,
kötü huylar, zararlı arzûlar, günahlar, insanın his dünyasını kaplar. Bâzan
bu hâl, onu küfre, yani, îmanını kaybetmeye bile götürür.
Çünkü işlenen herbir kötülük ve günah, dînin emirlerine zıd her bir amel ve
hareket, kalbe işleyip îman nûrunu lekeler ve siyahlandırır.
Peygamber Efendimiz bu duruma, şu ifadeleriyle işaret buyurmuşlardır:
"Bir günah işliyen kimsenin kalbinde, siyah bir leke hâsıl olur."
Günahlar tekrarlandıkça kalbdeki siyahlık artar, îmanın nûru gitgide zayıflamaya
yüz tutar. Bu hâl, kalbin bütünüyle kararıp katılaşmasına, îman nûrunun tamamen
sönüp kaybolmasına kadar devam eder.
Bunun içindir ki, "Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var"
denilmiştir.
Günahkâr İnsan İnancını Kaybetmemek İçin Ne Yapmalıdır?
İnancının gerektirdiği vazifeleri yapmamanın bir kusur ve günah olduğunu daima
hatırlayıp üzüntü duymalıdır. Allah'tan, dînin emirlerini yapmak ve îmanın îcaplarını
yaşamak konusunda sabır ve yardım dilemeli; işlediği günahlara tevbe ve istiğfarla
mukabelede bulunmalıdır.
Ancak bu takdirde insan, günahların îman üzerindeki menfî te'sirlerinden kendini
koruyabilir. İnancını kaybetmek tehlikesinden kurtulabilir.
* Tasdik ve İnkâr Bakımından İnsanlar Kaça Ayrılır?
Üçe ayrılır:
1 - Mü'minler,
2 - Kâfirler,
3 - Münâfıklar.
- İslâm dîninin inanılması farz olan temel hükümlerine tereddütsüz inanıp tasdik
eden kimseye mü'min denir.
- Âmentü'de yer alan îmanî esaslardan veya Allah'ın uyulmasını farz kıldığı
emir ve yasaklarından herhangi birine inanmayan kimseye kâfir denir.
- Dışa karşı inanmış görünüp de kalbinden inkâr eden kimseye münâfık denir.
İmânın Mahiyeti Nedir?
İmân, mâhiyet itibariyle, Allah'ın insanlara en büyük lütuf ve ihsanıdır. Allah
onu dilediği kullarına nasib eder. Ne var ki bu nasiplenmede, kulun hiçbir rolünün
olmadığı da söylenemez. Bil'akis, insan önce kendi tercih ve iradesini kullanarak,
îman ve hidâyete istekli olacaktır. Bu talep ve istek üzerine Cenâb-ı Hak da
ona îman ve hidâyet nasip edecektir. Bu sebeble İslâm büyükleri îmanı, "Cenâb-ı
Hakk'ın, istediği kulunun kalbine, o kulun cüz'î irade ve ihtiyarını sarfetmesinden
sonra koymuş olduğu bir nûrdur" diye tarif etmişlerdir.
İmanda Mertebe ve Gelişme Söz Konusu mudur?
Bir çekirdek, nasıl büyüyüp ağaç olana kadar büyük bir gelişme ve inkişaf gösteriyorsa,
îman da öyledir. İslâm âlimleri, imânı önce iki mertebeye ayırmışlardır:
1- Taklidî îman,
2- Tahkikî îman..
Taklidî îman: Ana - babadan, hocadan, muhîtten duyduğu ve öğrendiği şekilde,
mes'ele üzerinde hiçbir akıl yürütmeden îman esaslarına bağlanmak demektir.
Taklidî îman, inanç esaslarına, şuuruna ve teferruatına vâkıf olarak bir inanma
olmadığı için, bilhâssa bu zamanda bâzı şübhe ve vesveselere mâruz kalabilir
ve sarsılıp yıkılma tehlikesi geçirebilir:
Tahkikî îman ise: İmâna âit bütün mes'eleleri delilleriyle, tafsilâtlı ve teferruatlı
bir surette bilmek, tasdik etmek, tereddütsüz inanmaktır. Böyle bir îman şüphe
ve vesveseler karşısında sarsılıp yıkılmaktan kendini koruyabilir.
Tahkikî îmanın da pek çok mertebesi vardır. Bu mertebeleri İslâm âlimleri başlıca
üç kısma ayırmışlardır:
1 - İlme'l-yakîn mertebesi: İmânî mes'eleleri ilmen, tam teferruat ve tafsilâtıyla,
delilleriyle bilmek ve inanmaktır.
2 - Ayne'l-yakîn mertebesi: İmanî mes'eleleri gözle görmüş, doğruluklarını bizzat
müşahede etmiş gibi bilmek ve inanmaktır. Gözle görmekle ilmen bilmek, insana
kanaat vermesi bakımından çok farklıdır. İnsan bir şey'i tereddütsüz, kesin
olarak bilebilir, ama bir de gözleriyle görünce kanâatı kat kat artar. Amerika'nın
varlığını ilmen bilmekle, bizzat görmek gibi.. İşte îmanın ayne'l-yakîn mertebesi
de, îman esaslarına gözle görmüş kat'iyetinde inanma hâlidir.
3 - Hakka'l-yakîn mertebesi: İmanî mes'eleleri görmekten ayrı, bizzat yaşayarak,
içine girerek kabûl ve idrâk etmek demektir. İmanın bu üç mertebesini îzah bakımından
şöyle bir misal verilmektedir: Bir yerden duman yükseldiğini uzaktan görmekle
insan bilir ki, o yerde ateş yanmaktadır. Dumanı görmek suretiyle ateşin varlığını
bilmek, ilme'l-yakîn inanmaktır. Sonra, duman çıkan yere gidip ateşi gözümüzle
gördüğümüzü farzetsek, bu da ateşin varlığına ayne'l-yakîn inanmaktır. Bir de
ateşin bizzat yakınına gidip sıcaklığını hissetmek, elimizi aleve doğru tutup
yakıcılığını duymak suretiyle ateşin varlığını bilmek vardır ki, buna da hakka'l-yakîn
inanma denilir.
Günümüzde Taklidî İman Kâfi midir?
Yukarıda belirttiğimiz gibi bu zamanda taklidî îman pek çok vesvese ve şübhelerle
karşılaşmakta ve o şübheler karşısında sarsılıp yıkılmaya mâruz bulunmaktadır.
Taklidî îmanın eskiden yeterli olduğu halde, günümüzde yetersiz kalış sebebini,
Ali Fuad Başgil, şu şekilde îzah etmektedir:
"İnsanlar her devirde din ve mâneviyat kuvvetine muhtaç olmuşlardır. Fakat
bu ihtiyaç, zamanımızda bir zaruret hâlini almıştır. Eskiden atalarımız gayet
basit bir din bilgisi ve görenek hâlinde "taklidî" bir îman ile rahatça
yaşıyorlardı. Çünkü onlara bütün içtimaî muhît (çevre) mâneviyat telkin ediyordu.
Bugün durum tamamıyle değişmiştir. Din duygusu zayıflamış, eski dinî hürmet
terbiyesi yerini, küstahca bir saygısızlık almıştır. Bugün aile daralmış ve
bağları gevşemiştir. Aile yükü sırf karı-kocanın omuzlarına çökmüş, ana-babalar
iktisadî ihtiyaçlar karşısında çocuklarının dinî terbiyesine yetişemez olmuşlardır.
Öbür taraftan mektep ve üniversiteler âdeta din aleyhtarı propaganda ocakları
hâlini almıştır. İnatçı münkirlerin tezyif ve temerrüdleriyle bir kat daha bulanıklaşan
böyle bir hava içinde, bugün artık basit bir din bilgisi kâfi gelmez olmuştur.
Din nedir? İlim ile münasebeti nedir? İlim karşısında bugün din ne yapmalı ve
nasıl bir vaziyet almalıdır? gibi sorular, şimdi her zamandan çok zihinleri
tırmalamaktadır. Hususiyle aydın gençlerin bu soruların cevaplarını bilmeye
ihtiyaçları vardır."
(Din ve Lâiklik)
Gerçekten de, bugün verilecek bir din bilgisinin ve îman dersinin ilimle îmanı
mezceden, akıl ve mantığa îmanî mes'eleleri kabûl ettiren tahkikî bir muhtevâda
olması şarttır. Yoksa, basit bir din dersi, görenek hâlindeki taklidî bir îman
bilgisi, günümüz insanlarını - özellikle de gençlerini - tatmîn etmekten çok
uzak kalacaktır.
İmânın İnsan İçin Önemi Nedir?
1. İman, insanın yaratılma sebebidir. Yani o, Yaratanını îmanla tanımak ve ibâdet
etmek için yaratılmıştır. İnsan bu yaratılış gayesine uygun hareket ederse âhirette
ebedî saadete nail olacak, cennete girecek, aksi takdirde cehenneme atılacak,
ebedî şekavet ve bedbahtlığa mâruz kalacaktır. Bu bakımdan îman, insan için
ebedî saadeti kazanma vesilesidir ve cennete giriş anahtarıdır. İmansız cennete
girilmez. Bu cihetle insanın îman etmesi ve bu îmanını son nefesine kadar kaybetmeden
veya zayıflatmadan muhafaza etmesi, dünyadan da, dünya içindeki herşeyden de
daha kıymetli bir nimettir.
İmanın bu büyük öneminden dolayıdır ki, Peygamberimiz bir hadîs-i şerîflerinde:
"İmânınızı lâ ilâhe illâllah diyerek yenileyiniz" buyurmuş; îmanı
yenilemenin ve muhafaza etmenin ehemmiyetine dikkatimizi çekmiştir. "İmânın
her an zayıflama ve kaybolma ihtimali mi var ki, devamlı yenilenmesi emrediliyor?"
gibi bir suâl akla gelebilir. İmânı yenileme konusunu Bediüzzaman, akla gelen
bu suâle de cevab olacak şekilde şöyle izah etmektedir:
"İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için, her zaman
tecdîd-i îmana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var.
Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer
ferd-i âher sayılır. Çünki, zaman altına girdiği için, o ferd-i vâhid bir model
hükmüne geçer, her gün bir ferd-i âher şeklini giyer.
Hem insanda bu taaddüd ve teceddüd olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır.
O gider, başkası yerine gelir; daima tenevvü' ediyor; her gün başka bir âlem
kapısını açıyor. İmân ise, hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği
âlemin ziyasıdır. Lâ ilâhe illâllah ise, o nuru açar bir anahtardır.
Hem insanda, madem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit îmanını
rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hîleleri ederler, şübhe ve
vesveselerle îman *ûrunu kaparlar.
Hem, zâhir-i şeriata muhalif düşen ve hattâ bâzı İmamlar nazarında küfür derecesinde
te'sir eden kelimât ve harekât eksik olmuyor.
Onun için her vakit, her saat, her gün tecdîd-i îmana bir ihtiyaç vardır."
(Mektûbât)
Bu ifadelerde, üç noktadan îmanı yenilemenin zarureti üzerinde durulmaktadır:
Birinci nokta: İnsanın yaşadığı zaman ve içinde bulunduğu mekân, temas ettiği
çevre itibarı ile hâlet-i ruhiyesi, düşüncesi, anlayışı sık sık değişebilmektedir.
Mâruz kaldığı hâdiseler, yaptığı işler, temas kurduğu insanlar, onda müsbet
veya menfi izler bırakmaktadır.
Bu durumu Peygamber Efendimiz de şu şekilde beyan buyurmaktadırlar:
"Mü'minin kalbi, kaynayan tencereden daha çok değişikliklere mâruzdur.."
"Kalb, serçe kuşu gibidir. Her an bir tarafa yönelir.
"Kalb, kırda atılmış bir kuş kanadı gibidir. Rüzgâr bu kanadı nasıl altüst
çevirirse, kalb de öyledir."
İnsan kalbinin ve ruh hâletinin bu derece dış te'sirlere mâruz olması sebebiyledir
ki, hadîsde, sık sık Lâ ilâhe illâllah diyerek îmânın yenilenmesi emredilmiştir.
İkinci nokta: İnsanda nefis, hevâ ve vehim gibi menfî duyguların bulunması ve
şeytanın devamlı vesvese vermeye ve kötülüğü telkine çalışması gerçeğidir. Gafletli
bir ânında bu menfi telkinlerin, insanı îmanda şübheye düşürmesi muhtemeldir.
Böyle bir duruma düşmemek için de, tecdîd-i îmana ihtiyaç vardır.
Üçüncü nokta ise: Şeriatın zâhirine aykırı düşen ve bâzı din âlimlerinin nazarında
küfür bile sayılan bâzı kelime ve sözlerden, insanın tamamıyla uzak kalamadığıdır.
Bu sebeble de, Lâ ilâhe illâllah diyerek imanı yenilemeye zaruret vardır.
İmanı kuvvetlendirmenin ve muhafaza etmenin bir başka yolu da onu taklidî mertebeden
kurtarıp tahkikî hâle çevirmektir. Bu da ancak îman hakikatlerini tahkikî bir
surette ders veren, akla gelebilecek her türlü şübhe ve vesveselere cevap veren
îmanî eserleri okumak ve devamlı îmanî konularda sohbetler yapmak suretiyle
olur. İnsan îmanını taklidden tahkîka çıkarırsa, artık onun için îmanını kaybetmek,
son nefesde âhirete îmansız gitmek gibi bir durum söz konusu olmaz. İslâm âlimleri,
sekerat vaktinde şeytan'ın bütün hîle ve vesveseleri ile gelip insanı aldatmaya
ve îmanını almaya çalışacağını söylemişlerdir. Bu yüzden de sekerat vaktinden
korktuklarını belirtmişlerdir.
İşte insan, sekerat vaktindeki bu gibi tehlikelerden, tahkikî îman sayesinde
korunabilir. Çünkü tahkikî îmanda, îman sadece akılda kalmış değil; kalbe, ruha,
diğer duygu ve lâtifelere de sirayet edip yerleşmiş haldedir. Şeytan insanın
aklındaki îmanını zedelese bile, eli, öteki duygulara yerleşmiş olan îmanı söküp
almaya yetişemez. Böylelikle de kişi, yine îmanlı kalmış, îmanla vefat etmiş
olur.
2. İman, aynı zamanda, insan için büyük bir moral kaynağı ve sağlam bir istinad
noktasıdır. Hakikî imanı elde eden insan, bütün kâinata meydan okuyabileceği
gibi, îmanının kuvveti nisbetinde başına gelen hâdiselerin tazyik ve baskısından
da kurtulabilir.
Tarihlere şan veren, destanlar yazdıran zaferlerimiz, hiç şübhesiz îmanın insana
kazandırdığı güç ve kuvvete güzel bir misaldir.
İmanlı insan, başına ne derece büyük bir hâdise gelirse gelsin, îmanın verdiği
tevekkül ve teslimiyetle, kadere rıza duygusu ile o hâdise ve musibetleri metanetle
karşılayabilir; sabır ve tahammül ile göğüs gerebilir. Ümidsizliğe, bedbinliğe
düşmez. İsyan ve feryada başvurmaz. Bu, ona îmanın kazandırdığı güç ve kuvvetten
ileri gelmektedir. İmansız insanların basit bir hâdise, küçük bir musibet yüzünden
intihar edip hayatlarına son verecek derecede ye's ve ümidsizliğe kapıldıkları
çok sık görülen olaylardandır. İslâm ülkelerinde intihar, hemen hemen hiç görülmezken,
dünyanın en medenî ve müreffeh ülkelerinde intihar vak'alarının her geçen gün
artması da bunu te'yid etmektedir. İmanın insana kazandırdığı kuvvet ve direnme
gücüne, Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerinde şu şekilde işâret buyurmuşlardır:
"Mü'min yeşil bitkilere benzer. Eksik olmayan felâket rüzgârları onu eğer,
fakat kıramaz. Bil'akis hayat ve sıhhat bulmasına sebeb olur.
Münâfık (ve kâfir) ise, kuruyan bitki gibidir. Felâket rüzgârlarından yaprakları
dökülür, gövdesi kırılıp hayatı söner."
"Hayret edilir mü'minin haline. Ona iyilik gelse şükreder, kötülük gelse
sabreder. Böylece her iki hâlini de hakkında hayırlı kılar."
KÂLÛ BELÂ'DAN BERİ MÜSLÜMANIZ
İnsanlar Bu Dünyaya Nereden Gelmişlerdir?
İnsanlar bu dünyaya, ruhlar âleminden gelmişlerdir. Allah, insanların bedenlerinden
evvel ruhlarını yaratmıştır. Daha sonra her bir ruha ayrı bir beden elbisesi
giydirerek onları şu dünyaya göndermiştir.
İnsanlar Bu Dünyaya Niçin Gelmiştir?
Allah'a îman ve O'na ibâdet için gelmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu hususta şöyle buyurulur:
"Cinleri ve insanları, ancak beni tanıyıp îman etsin ve ibâdette bulunsunlar
diye yarattım." (ez-Zâriyât, 56).
İnsanlar Bu Dünyaya Ne Halde Gelirler?
Bütün insanlar, bu dünyaya İslâm fıtratı üzere, yani, Müslüman doğarak gelirler.
Sonradan büyüyünce herbiri ya kendi akıl ve iradesini iyiye kullanarak İslâm
fıtratı üzere yaşamaya devam eder, Müslümanca bir hayat sürerler.. Veya menfî
çevrelerin te'sirinde kalarak, bu temiz fıtratlarını değiştirir, İslâm'ın dışında
bir hayat sürmeye başlarlar. Bu hususa Peygamberimiz, bir hadîs-i şeriflerinde
şu şekilde işaret buyurmuşlardır:
"Her doğan, İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra onu, anası - babası (yakın
çevresi) Yahudî, Hıristiyan ve Mecusî yapar."
Ne Zamandan Beri Müslümânız?
Kâlû Belâ'dan beri Müslümanız.
Kâlû Belâ Ne Demektir?
Allah dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek
bütün insanların ruhlarını yaratmıştır. Bunları ruhlar âlemi denilen bir âlemde
bir araya getirmiştir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine
hitâben:
- Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sormuştur. Ruhlar da:
- Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevab vermişlerdir. "Ancak sana ibâdet
eder, senden yardım dileriz" demişlerdir. İşte bu konuşmanın vuku' bulduğu
zamana, Kâlû Belâ denir.
Allah daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece samimî ve doğru olduğunu
ortaya çıkarmak için, şu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmıştır. Ve her
bir ruhu ayrı bir bedene yerleştirerek, onları belli zaman aralıklarıyla şu
imtihan meydanına göndermiştir. Böylece insanın önüne iki yol açılmıştır:
Ya akıl ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ'daki gibi Allah'ı Rab tanımakta
devam edecektir. Yahut da iradesini ve aklını kötüye kullanarak Rabbini ve Allah'ını
inkâr edecek, O'na kulluktan kaçacak, şeytan'ın yoluna sapacaktır.
Allah'a sonsuz şükürler olsun ki, biz Müslümanlar, Kâlû Belâ zamanında Rabbimize
verdiğimiz sözde duran kimseleriz. İnşâallah son nefesimize kadar da bu sözümüzde
durmaya devam edeceğiz
NÜKTE: NEDEN İMTİHAN EDİYORSUNUZ?
Öğretmen, öğrencilerin aklını karıştırmak için:
- Çocuklar, demiş. Allah hepimizin cennete gitmesini istediği halde, neden bizi
dünyaya göndermiş?
Çocuklardan biri, soruya karşılık vermiş:
- Öğretmenim, demiş. Şüphesiz ki siz bizim sınıf geçmemizi istiyorsunuz. O halde
neden hepimize birer 10 vermeyip imtihan ediyorsunuz?
OKUMA PARÇASI: KOMADA DUYULAN SES
1989 yılında geçirdiğim bir trafik kazası sonucunda koma halinde hastaneye kaldırılmıştım.
Yanımda bulunan eşim vefat etmiş, beni kontrol eden doktor, kan deryası içinde
kalan vücudumda bir hayat emaresi göremediğinden, bana da ölü raporu vermişti.
O akşamki TRT haber bülteninde, kazada ölen kişilerin arasında benim de ismim
bulunuyordu.
Daha sonraları ölmediğim anlaşılmış ve üç gün devam eden koma halinden sonra
kendime gelmiştim. Fakat kazadaki darbelerin tesiriyle gözlerimi açamıyor, vücudumun
hiçbir noktasını kımıldatamıyordum. Koluma takılan serumdaki uyuşturucuların
tesiriyle de, fazla bir şey düşünemez hâle gelmiştim. Tam mânâsıyla yaşayan
bir ölü gibiydim. İlk önce kendimi çok ağır bir uykuda zannettim. Bir türlü
uyanamadığım bir uykuda. Bu sırada başucumdaki konuşmaları duydum.
Sesinden tanıdığım amcam:
- Doktor bey, üç gündür hiçbir gelişme yok, diyordu. Müsaade ederseniz, hastamızı
Ankara'ya götürelim.
Doktor ise:
- Hastanız her an ölebilir, diye cevap verdi. Bu durumda nakline izin vermek
cinayettir. Zaten böyle bir mesûliyetin altına da girmem.
Bu konuşmalar üzerine büyük bir kaza geçirdiğimi anlamış ve doktorun "Her
an ölebilir" sözüyle dehşete kapılmıştım. Fakat duyma ve düşünme duygularımın
dışındaki bütün fonksiyonlarımı kaybettiğimi hissediyordum. Ölmekten çok Cenâb-ı
Hakk'a hesap verememekten korkuyor ve boğazım sıkılmış gibi sık sık nefes alıyordum.
Ruhumu teslim etmekte olduğumu zannederken, nereden geldiğini anlayamadığım
bir ses, benimle konuşmaya başladı. Ve ne için bu kadar korktuğumu sordu. Sebebini
söylediğimde, aynı ses:
- Korkacak hiçbir şey yok, dedi. Tamamen asılsız ve hurafe şeylere inandırıldığın
için böyle sıkıntı çekiyorsun. Allah ve âhiret günü diye bir şey yok ki sıkıntısı
olsun. Sana bunların boş şeyler olduğunu ispat edeceğim. Eğer beni tasdik edersen,
hiçbir sıkıntı ve endişen kalmadığını göreceksin.
Kendimi, yıkılan bir dağın altında kalmış gibi hissettiğim için:
- Peki hemen anlat ve beni bu sıkıntıdan kurtar, dedim.
O ses:
- Biliyorsun ki çekirdekler önce fidan, sonra ağaç olur, dedi. Daha sonra da
ömrünü tamamlar, suları çekilir, kurur ve toprağa karışırlar. Hayvanlar da bizim
gibi doğar, büyür, gelişir ve ömürlerini tamamladığında toprak olurlar. Sen
o ağaçların veya hayvanların, senin gibi endişe duyup, korktuklarını gördün
mü? Elbette hayır. Çünkü onlar, bâtıl şeylere inandırılmamışlar. Yani yeniden
dirilme veya hesaba çekilme diye bir şey olmayacağı için, onların da bu tür
şeylerden endişesi yoktur. Sen de boş şeyleri kafandan atarsan, hiçbir sıkıntın
kalmayacak, gör bak nasıl rahat edeceksin!.
Bu sözleri işittikten sonra sıkıntım daha da arttı. "Acaba dediği gibi
inkâra sapsam, rahatlar mıyım?" diye düşünüyor, fakat kalp ve ruh gibi
latifelerimin, bu inkârı kabûle yanaşmadıklarını hissediyordum.
Birden, sanki bir elektrik lâmbasına dokunmuş gibi zihnim aydınlanmaya başladı.
Daha evvel okuduğum veya dinlediğim imânî bahisler, bir film şeridi gibi gözümün
önünden geçiyordu. O ses'e hitaben:
- Beni yalan ve cerbeze ile aldatmak istiyorsun, dedim. Ama ben akıl sahibiyim
ve bu yüzden yaptıklarımdan mes'ûlüm. Sen beni akılsız hayvanlar ve şuursuz
bitkilerle nasıl bir tutabilirsin? Ben, elbette hesap vermekten endişe duyarım.
Çünkü bana, hayvan ve bitkilere verilenlerden belki bin defa daha gelişmiş vaziyette
ihsan edilen cihazları ve akıl nimetini nefis ve heva yolunda sarfetsem, onlardan
bin defa daha aşağılara düşerek âhirette cezaya müstehak olurum. Hem bir iğne
ustasız, bir resim ressamsız, bir köy muhtarsız olamazken, bu kusursuz kâinatın
bir sahibi ve yaratıcısı olmaz mı? Ve bütün kâinatla birlikte beni de mükemmel
şekilde yaratan Rabbim, beni hesaba çekmeyerek başıboş bırakır mı?
Evet, imân nurları o zor anlarımda imdadıma yetişmiş ve içinde bulunduğum karanlık
dünyamı aydınlatmaya başlamıştı. Onlardan edindiğim iman hakikatlerini anlattıkça,
sıkıntılarımın hafiflediğini hissediyorum. Biraz sonra o ses tamamen susmuş
ve bana cevap veremez hâle gelmişti.
Daha sonra kendime gelmişim ve arkadaşlarımın anlattıklarına göre dışarıdaki
ezan sesini duyup, namaz kılmak istemişim.
Bu mektubu sizlere yazarak başımdan geçen bu ürpertici hâdiseyi anlatmamın sebebi,
iman hakikatlerine ne kadar muhtaç olduğumuzu ifade etmek içindir. Çünkü son
nefeste iman ile kabre gitmek ve onun cennet bahçelerinden bir bahçeye çevirerek
elde edilmesine bağlıdır.
Şeytanın, ölüm anındaki insanlara musallat olduğunu, onları inkara saptırmak
için akıllarına vesvese verdiğini ve bu yüzden de kuvvetli bir imana sahip olunması
gerektiğini bütün mü'min kardeşlerimiz biliyordur. Fakat ben, bu durumun bir
örneğini, ölüm öncesinde, Cenâb-ı Hakkın izniyle yaşadım. Ve bu hâdiseyi de
Zafer Dergisi kanalıyla bütün inananlara anlatmayı bir vazife bildim. İnşaallah
bir alemi-bulunur.
Niyazi YILDIRIM, Zafer Dergisi, 195. sayı)
ALLAH'A ÎMAN
Allah'a İman Ne Demektir?
Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine inanmak ve O'nu sıfat ve isimleriyle
güzelce tanımaktır.
Allah'a îman, bütün dinlerin temelidir. Allah'a inanma, O'na dayanma ve ibâdette
bulunma ihtiyacı, insanda yaratılıştan vardır. Bu duygu, insanla beraber doğmuş
ve her devirde de olagelmiştir.
Allah'ın varlığının delillerinden biri de budur. Çünkü fıtrat yalan söylemez.
İnsan fıtratında, madem, bir yüce Yaratıcıya inanıp dayanma, O'na ibâdet etme,
yalvarıp dileklerine karşılık bulma ihtiyacı vardır; öyleyse o yüce Yaradanın
vâr olmaması mümkün değildir. Bu, fıtratın inkârı demek olur. Başka hiçbir delil
olmasa bile, bu fıtrat ve vicdan delili, Allah'ın varlığını anlamamız için kâfi
bir ışıktır.
Aslında, Allah'ı inkâra yeltenenler bile, başları dara geldiği zaman yine Allah'a
yönelmek, O'ndan yardım dilemek zorunda kalırlar. Fakat darlıktan kurtulur kurtulmaz
yine eski hallerine dönerler. Bunun misallerini pek çok görmüş ve duymuşuzdur.
Bu hususa Kur'ân-ı Kerîm şu şekilde işâret buyurmaktadır:
"İnsana bir zarar dokunduğu zaman, yan üstü yatarak, yahut oturarak veya
ayakta iken bize yalvarır. Fakat ondan (ilticâsına sebeb olan o) zararı kaldırdığımız
zaman, sanki kendine dokunan bir zarardan dolayı bize yalvaran o değilmiş gibi
hareket eder. (Eski sapıklığına devam eder.)" (Yûnus, 12).
"Gemiye bindikleri zaman (batma korkusundan) ihlâs ile Allah'a yalvarırlar,
fakat kendilerini karaya çıkarıp kurtardığımızda, hemen şirk koşarlar."
(el-Ankebût, 65).
Allah'ın Zâtını Görmemiz ve Mâhiyetini İdrâk Etmemiz Mümkün
müdür?
İnsanın Allah Teâlâ'nın zâtını bu dünyada görebilmesi mümkün olmadığı gibi,
gerçek mâhiyetini kavrayabilmesi de imkânsızdır.
Çünkü, insan aklı ve duyguları mahduttur. Allah'ın mâhiyetini kavramaya müsâid
değildir. Fakat mahlûkata bakıp O'nun varlığını ve birliğini anlamaya, sonsuz
kudretini ve diğer sıfat ve isimlerini bilmeye güç yetirebilir.
Bunun içindir ki Allah Teâlâ, bizi zâtını ve mâhiyetini düşünmekten men'etmiş,
yalnızca kendisinin varlığını ve birliğini bilmemizi ve sıfat ve isimlerini
tanımamızı emretmiştir.
Bir hadîs-i şerîfte meâlen şöyle buyurulur:
"Allah'ın varlığını, birliğini anlamak için göklere bakın, yere bakın,
kendi nefsinize bakın ve bütün bunların yaratılışındaki akıllara hayret veren
incelikleri, bunların kendilerinden olamıyacağını düşünün. Çünkü bunlar, Allah'ın
varlık ve birliğini gösteren alâmetlerdir. Fakat Allah'ın zâtını, mâhiyetini
düşünmeyin. 'Allah acaba şöyle midir, böyle midir? O'nun görmesi, işitmesi nasıldır?'
diye düşünmeye kalkışmayın. Zira buna kudretiniz yetmez. Ne kadar çalışsanız
da bunu hakkıyla bilemezsiniz, idrâk edemezsiniz. Şaşırırsınız. Bilgi ve görgü
ölçüleriniz buna yetmez."
Aslında biraz düşünecek olursak, Allah'ın zâtî mâhiyetini kavramanın mümkün
olmadığını aklen bile anlayabiliriz. Yumurta içindeki bir civcivden yumurtanın
dışındaki âlemi idrâk etmesi elbette beklenemez. İnsan aklı da şu muhteşem kâinatı
ve kâinat içindeki Allah'ın yarattığı âlemleri bilme, tanıma bakımından, yumurta
içindeki civcivden farksızdır. Bu bakımdan, aklın son derece sınırlı idrâk kapasitesiyle
kâinat Hâlikının zâtını ve mâhiyetini kavrayabilmesi muhâl içinde muhâldir.
Mehmed Kırkıncı bu hususu şu şekilde izah etmektedir:
"Bir insanın mağarada büyüyüp hiç ışık yüzü görmediğini ve kendisinin bir
gün sabahın erken saatlerinde ve daha güneş doğmadan dünya yüzüne çıkarıldığını
farzediniz. Her tarafı dolduran ışıktan derhal gözleri kamaşan bu şahsa, bu
ışığın bir güneşten geldiği söylense o adam güneşi ziyadesiyle merak edecek
ve onu tanımaya çalışacaktır.
Şimdi bu adamın, hayâlinde nasıl canlandırırsa canlandırsın, güneşi kat'iyyen
anlayamayacağı ve her defasında güneş yerine başka şeyler tahayyül edeceği âşikârdır.
Çünkü, güneşi etrafında gördüğü şeylere kıyas edeceğinden yapacağı her kıyas
yanlış olacak ve isabet kaydetmiyecektir.
Güneşe inanmak o adam için îmanın bir rüknü olsa, o, güneşi her nasıl tasavvur
ederse etsin her hâlükârda şirke düşecektir. Onun yapacağı tek şey, bu ışığın
bir güneşten geldiğini ve fakat o güneşin mahiyetini bilemeyeceğini idrâk etmektir.
Zaten ondan istenen îman da bundan ibarettir.
Temsildeki adamın güneşi anlayamaması gibi, her bir insan da kendi beden memleketini
idare eden ve ruh denilen sultanın mahiyetini bilememektedir. Bizler, bedenimizin
ruhla kaim olduğunu, onun bu bedenden ayrılması hâlinde bu binanın yıkılacağını
ve o sultanın göz penceresiyle bu âlemi seyrettiğini, kulak cihazıyla sesler
âlemini temaşa ettiğini, dil terazisiyle de bütün tadları tarttığını.. bildiğimiz
hâlde, ruhun mâhiyetini bilemiyoruz. Onun mâhiyeti hakkında her ne söylesek,
hilâf-ı hakikat olacağı gibi, ruhun zâtını her ne tarzda tahayyül veya tasavvur
etsek onun hakkında yanlışlığa düşmüş olacağız. İşte, görmediği bir güneşin
zâtını anlamaktan âciz ve kendi ruhunun mâhiyetini bilmekten eli kısa olan insanın,
zaman ve mekândan münezzeh, umum âlemlerin Hâlik-ı Zülcelâlini ve Mâlik-i Zülkemâlini
(hâşâ) zâtiyle anlamaya çalışması, ne derece büyük bir dalâlet dîvâneliğidir
ve insanı başaşağı şirke yuvarlayan bir düşünce sapıklığıdır, kıyâs ediniz."
(Hikmet Pırıltıları)
OKUMA PARÇASI: "İNANIYORMUŞUM DA HABERİM YOKMUŞ"
Henüz yirmi yaşında bile değildim. Haruniye'nin meşhur kaplıcasına gidiyordum.
O zamanlar, her şoför, bu dağlık arazinin kıvrım kıvrım yollarına girmeye cesaret
edemiyordu. Biz bir kamyonet bulduk ve birkaç aile yataklarımızı ve diğer eşyalarımızı
yerleştirip üzerlerine kurulduk. Bir süre sonra yeşilin her tonunun muhteşem
bir güzellikle sergilendiği dağ yollarındaydık. Ağustos böceklerinin monoton
nağmelerini dinleyerek pırıl pırıl, capcanlı çamların arasında arkamızda bir
toz bulutu bırakarak ağır ağır tırmanıyorduk. Allah'tan ki karşımızdan başka
araba gelmiyordu. Çünkü yolun bazı yerleri iki arabanın sığamayacağı kadar dardı.
Hattâ bazı virajlarda, kamyonet tekerinden fırlayan taşlar, atlaya zıplaya derenin
dibini buluyordu. Nihayet zorlana zorlana uzun yokuşu bitirmiş olan arabamız,
düze çıkmıştı. Biraz sonra da iniş başlayacaktı. Ben çok sevdiğim bu manzaranın
ve dolayısıyla da yolculuğumuzun hiç bitmemesini istiyor, temiz dağ serinliğini
doyasıya ciğerlerime çekiyordum. Bu arada gözüme enteresan bir şey ilişti. Hayret
içindeydim, bir
daha baktım, bir daha, bir daha ve şöyle haykırmaktan kendimi alamadım:
- Aman Allahım, çama bakınız! Sipsivri bir kayanın tepesinde kök salmış, bir
avuç toprak bile yok."
Ben böyle sesli düşünürken, karşımda oturan yaşlıca adam, biraz da benim hayretime
kızgın olarak sordu:
- Ne var bunda? Çoktur buralarda böyle ağaçlar.."
- Ne var olur mu? Şu Allah'ın kudretine bakınız! Koskocaman bir kayanın zirvesinde
pırıl pırıl ve bakımlı bir güzelim çam ağacını yaratmış.."
-Hadi canım sende! Bunun Allah'la ve O'nun kudretiyle ne ilişkisi var?"
- Peki ama, nasıl olur başka türlü? Kim o çamı o en olmayacak yerde bitirmiş
olabilir?"
- Hiç kimse evlât.. Niçin illâ da biri yaratmış olsun yani? Bunlar hep geri
ve ilkel düşüncelerdir."
- Ama Allah o çamı orada yaratıp yetiştirmediyse, kim yaptı bu işi?"
-Meselâ şöyle düşün: Bir kuş, ağzında bir çam tohumu ile uçarken, tam bu kayanın
üzerine gelince, ağzından düşürmüştür. Düşen tohum da kayanın bir kırık tarafına
takılıp kalır ve oradaki toprağa kök salar. Sonra da kayanın altına giren kökleriyle
böyle gelişip serpilir."
- Olay sizin dediğiniz gibiyse bile, bütün bunları yapıp yaratan yok mu?"
- Yok tabiî.. Yaratıcı diye bir şeye inanmak, bu devirde çok ayıptır.
- Yaşınız başınızla bunu nasıl söylersiniz? Ben size bu konuda birçok misal
söyleyebilirim."
Bu şekilde devam eden konuşmamız hemen münakaşaya döndü ve tabiî seslerimiz
de yükseldi. Adam bağırdıkça ben de sesimi yükseltiyordum. Bizi sessiz dinleyen
diğer yolcular da zaman zaman münakaşaya katılıyorlardı. Fakat halinden okumuş
bir kimse olduğu sezilen bu yaşlıca adamdan başka hiç kimse, Allah'ı inkâr etmiyordu.
Ama bir an önce de münakaşayı bitirmemizi ve susmamızı istiyorlardı.
Bu sırada araba yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Derken belki yüz metre aşağılarda
ip gibi uzayıp giden Ceyhan nehrine kadar tekerleklerden fırlayıp giden taşlar,
bizi şaşkına çevirdi. Bir an sessizlikle herkes birbirine bakışırken, şoför
başını uzatıp, "Fren patladı!" dedi. Sağ yanımız yokuş aşağı çamlarla
kaplı bir bayırdı. Bu yokuşun sonunda Ceyhan nehrinin kayalara çarptıkça köpüklenen
suları görünüyordu. Sol taraf ise, yalçın kayalıklarla kaplı bir yamaçtı. Birkaç
saniyelik şaşkınlık geçer geçmez, herkes çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Kimisi
şehâdet getiriyor, kimisi besmele çekiyor, kimisi de "Allah" diye
bağırıyor, kendince dualar edip yalvarıyordu. Allah'a inanmadığını söyleyen
yaşlı zat da, adetâ kendinden geçmiş, "Allahım!.." deyip duruyordu.
Ama bu durum, fazla sürmedi. Çünkü, bizim bütün şaşkınlığımız ve hayretimiz
arasında araba yavaşlamaya başladı ve biraz sonra kenara yanaşıp durdu. Durur
durmaz da her kafadan bir ses yükselmeye başladı:
- Yahu bu ne biçim iş?"
- Hani fren patlamıştı?"
- Ödümüz patladı!"
- Şaka mıydı yoksa?.."
Şoför yerinden çıkıp yanımıza yaklaştı ve benim biraz önce münakaşa ettiğim
yaşlıca adama dönerek dedi ki:
-ÊSen utanmıyor musun, Allah yoktur demeye? Biraz önce yoktur dedin, sonra da
fren patladı sanınca, herkesten fazla Allah diye bağırdın. Yoksa, niçin O'nu
yardımına çağırıyorsun?"
Sonra da bize dönerek:
- Kusura bakmayın, fren miren patlamadı. Ben münakaşanızı duyunca, şu adama
bir ders vermek istedim," diyerek tekrar direksiyona geçti.
Araba yürüdüğünde sadece Ağustos böceklerinin sesleri vardı. Herkes susmuş;
yaşlıca adam ise, yüzü kıpkırmızı, düşüncelere dalmıştı.. Kaplıcaya gelip de
eşyalarımızı indirdiğimiz zaman bana yaklaşarak:
- Oğlum, senden özür dilerim; bunca yıldır inanmadığımı sandığım Allah'a meğer
ben inanıyormuşum da haberim yokmuş.. Bunu öğrenmeme sebeb oldun. Şoför efendi,
sana da çok teşekkür ederim, bana inancımın farkına varacak imkânı sağladın,"
dedi.
* * *
Bir Doçent Hanımla bu konuda sohbet ediyorduk. Bir ara dedi ki:
"- Biliyor musunuz, ben de lise yıllarımda ateist idim. Paris'te okuyordum
ve dinimiz hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Müthiş bir ateist olan felsefe hocamız,
bütün sınıfımızı etkilemiş, hepimizi inançsızlaştırmıştı.
Bilhassa son sınıftayken ben, ateizm hakkında ateşli nutuklar atardım. Fakat,
çok ilginçtir, her konuşmamdan sonra, içimi müthiş bir pişmanlık kaplar ve ister
istemez içimden "beni affet, beni affet" diye geçirirdim.
Ama kim affedecekti, onu bir türlü söyleyemiyordum. Yani "Allah'ım, beni
affet" diyemiyordum. Bunu söylesem bizim ateistlik iddiamız çürümüş olacaktı.
Onun için sadece "beni affet!.." diyebiliyordum.
Zor zamanlarda, bilhassa imtihanlarda arkadaşların çoğu kiliseye gidip mum yakarlardı.
Zaten hemen hemen hepsi temelde hıristiyandı. Güya ben müslüman asıllı idim
ama söylediğim gibi İslâmiyet hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Onun için ben
de onlar gibi zaman zaman kiliseye gidip mum yakardım.
Lise bitirme imtihanlarında çok zorlanmıştım. O günlerde hıristiyan arkadaşlar
gibi ben de kiliseye gidip mum yakıyordum ve başarılı olmam için dua ediyordum.
Güya inançsızdım ama, kiliseye gidip mum yakmaktan da kendimi alamıyordum. Bu
sebeble de diğer arkadaşlarıma karşı bir mahcubiyet duyuyordum, utanıyordum.
Çünkü onlar inançsızlıklarında daha samimi görünüyorlardı. İnançsızların en
samimi görünenlerinden başı çeken sınıf arkadaşım olan Macar Büyükelçisinin
kızıydı. Bir gün beni kilisenin önünde görünce, çok utandım, ama dürüst davrandım.
Çünkü, orada ne aradığımı sorunca, kiliseye mum yakmak için geldiğimi söyledim.
O da bana şöyle dedi:
"- Rica etsem, iki mum da benim için yakar mısın?"
Hayret içinde kaldım, çok şaşırdım. Ama isteği gayet ciddi idi. Arzusunu yerine
getirdim. Fakat o andan itibaren de ateistlerin hiçbir zaman samimi olmadıklarını,
içlerinde daima gizli ve örtülü bir inancı taşıdıklarını anladım.
- Peki, inançsızlıktan nasıl kurtuldunuz? Allah'ı nasıl buldunuz?"
- Söylediğim gibi, ne zaman Allah'ı inkâr eden konuşmalar yapsam, içimde müthiş
bir korku duyuyordum. Bu o kadar ağır bir korku idi ki, sonunda dayanamayarak,
"beni affet" demekten kendimi alamıyordum. Büyük bir pişmanlıkla,
"beni affet, beni affet" dedikçe içimde nisbeten bir rahatlama duyuyordum.
Daha sonraları ise, şöyle düşündüm: Eğer Allah yoksa içimdeki bu müthiş ve dayanılmaz
korku nedir, nereden ve kimden geliyor? Ben niçin korkuyorum. Hiç olmayan bir
şeyden korkulur mu? Yoktan korkulmayacağına göre, demek ki vardır, dedim. Evet,
bir süre sonra vardır dedim ve kurtuldum. Şimdi içim rahat, çok şükür, eksiğimi
tamamladım, içim bütünlendi."
Vehbi Vakkasoğlu, (Öğretmenin Not Defteri - 4'ten)
NÜKTE: GÖRMEDİĞİNE İNANMAYANA CEVAP
Matematik hocası, "görülen" şekilleri tahtaya çizerken bir yandan
da "aranızda görmediğine inananlar da var herhalde" demiş, bir öğrenci;
- Tabiî, diye cevap vermişti. Bunun üzerine hoca:
- Bak evlâdım, insan şöyle orta yere koyamadığı, eliyle gösteremediği şeylerin
varlığından bahsetmemeli, diye devam edince, hak ettiği cevabı alıvermişti:
- Hocam, siz çocuğunuzu severken şefkatinizi elinizle gösterebiliyor, bir fakire
sadaka verirken acıma hissinizi masanın üzerine koyabiliyor musunuz?
BİR ELMA RİCA EDEYİM
İnkârcı bir öğretmen, cebine şeker doldurduktan sonra, küçük öğrencilerine şöyle
demiş:
- Eğer Allah varsa, isteyin bakalım size şeker verecek mi?
Ama ben, var olduğum için, isterseniz size şeker verebilirim. Hem de derhal.
Sınıfın en zeki çocuğu, öğretmenin niyetini anlayıp, şunları söylemiş kendisine:
- Bana şeker dokunuyor öğretmenim.
Onun yerine bir elma rica edeyim.
* * *
Allah'a İmanın İnsan Hayatına Te'sirleri Nelerdir?
Allah'a inanan ve O'na sevgiyle bağlanan insanın mânevî ufku kâinat kadar geniş,
huzûru ve neş'esi Cennet bahçesi gibi daima taze ve ölümsüzür.
Gözlerinde îman nuru parlar, sözlerinde hakikat, sevgi ve neş'e çağlar.
İş ve hareketlerinde ahlâk, vekar ve isabet göze çarpar.
O, insanları hilkat itibariyle kardeşi bilir, onlara lütuf ve merhamet gözüyle
bakar.
Şefkatlidir, insanların dertlerine bir karşılık beklemeden koşar. Boynu büküklerin
gönlünü alır, yetimleri bağrına basar.
Kâinatla ve içindeki varlıklarla ünsiyet içindedir. Tanış gibidir. Hiçbir hâdise,
onu korkutmaz, gözünü yıldırmaz. Kalbindeki îman kuvveti ile kâinata bile meydan
okuyabilir.
Allah'ın kendisine bahşettiği nimetlerden O'nun iradesine uygun şekilde faydalanır
ve tadar. Ölümden korkmaz. Zira, ölümü bir hiçlik ve yokluk kuyusu değil, hakikî
hayatın ve ebedî saadetin başlangıç kapısı kabûl eder.
Dünyada kendini misafir bilir. Misafirhane sahibi olan Allah'ın rızâsı ve izni
dairesinde yer, içer ve rahatla yaşar. Misafirlik müddeti bitince de bu misafirhaneden
huzurla ayrılıp ebedî mekânına gider.
Allah'a inanan ve sevgiyle bağlanan kimse, inançsızlığın verdiği korkunç ızdırap
ve elemlerden kurtulur.
Allah'a inanan kimsenin, kendine de, başkalarına da hiçbir zararı dokunmaz.
Kanunun olmadığı yerlerde bile Allah'ın onu her an gördüğü inancı, işlediği
kötülüklerin cezasız kalmayacağı korkusu, onu kötülüklerden alıkor. Değil kötülük,
bil'akis elinden geldiğince herkese iyilik yapmaya, faydalı olmaya çalışır.
Ruhunu iyi düşüncelerle doldurur, yüksek ahlâka erer, içinden kötü hisleri kovar.
Allah'a inanmak ve O'na bağlanmak, insanı aynı zamanda gerçek hürriyetine kavuşturur.
Zira her şey'in Allah tarafından yaratıldığını bilen insan, yaratıklara değil,
yaratana kul olur. Mahlûkattan değil, Hâlıkdan korkar. Yalnız Allah'a güvenir,
dayanır, O'ndan ister, O'na sığınır. Kula kul olmaz. Kimseye el açıp dilencilik
ve dalkavukluk yapmaz.
Allah Sevgisi ve Allah Korkusu
İslâm'ın insanlara öğrettiği ilâhî esaslardan biri de, Allah'ı sevmek ve O'ndan
korkmaktır.
Mü'min; nimeti, lütfu ve keremi sonsuz olan Rabbine karşı büyük bir sevgi ve
hürmetle bağlanacak, O'nun rahmet ve merhametinin her şey'i kuşattığını düşünecek,
ne kadar günahkâr olursa olsun, O'nun afvından ümidini kesmiyecektir. Yüce Allah'ın
rahmet, sevgi ve şefkati sonsuz ise de, bunun yanında kahr ve azâbının şiddetli
olduğunu da unutmayarak O'ndan korkacak, gazabından emin olmayacaktır.
Korkunun ifratından yeis, yani, ümidsizlik doğar. Pek fazla ümidlenmek ise,
insanı gaflete atar ve âkıbeti umursamamaya götürür. Bu bakımdan Allah'ın azâbından
emîn olmak da, rahmetinden ümîd kesmek de dînimizde yasaklanmıştır.
Şu halde mü'minin kalbi, Rabbinin huzurunda, korku ile ümid arasında O'na lâyık
bir kul olma heyecaniyle çarpmalıdır.
Kur'ân-ı Kerîm'de mü'minlerin bu vasfına şu şekilde dikkat çekilmektedir:
"Mü'minler, Allah'ın rahmetini umarlar ve azâbından da korkarlar.."
(el-İsrâ, 57).
"Allah'a korku ve ümid içinde dua ediniz" (el-A'râf, 56) buyurulmaktadır.
İmanın kemâline delâlet eden bu hâle beyne'l-havf ve'r-recâ, yani, korku ile
ümid arasında olma hâli adı verilir.
Gerçekten de Allah'a olan îmanın kemâli, sadece Allah'ı sevmek veya sadece O'ndan
korkmakla gerçekleşemez. İkisinin bir arada bulunması gerekir. İnsan, sevginin
vereceği nazlanma ve şımarıklıktan ve rahmetine güven duygusunun sevkedeceği
taşkınlık ve itâatsizlikten, ancak Allah korkusu ile kurtulabilir..
Sadece korkunun vereceği ye's ve ümidsizlik halinden insanı kurtaracak da, Allah
sevgisi, rahmetinin genişliğine ve afvının sonsuzluğuna olan inançtır. Bu sebeble
"Hayrın başı Allah sevgisi; hikmetin başı da Allah korkusudur" denilmiştir.
Aslında, Allah'a olan sevgi kadar, O'ndan korkmak da son derece tatlı ve zevkli
bir haldir..
Allah korkusunda nasıl bir lezzet ve ruhî haz olduğu şu şekilde izah edilmiştir:
"Ârif-i billâh, aczden, mehafetullah'dan (Allah korkusundan) telezzüz eder.
Evet, havf'da (Allah korkusunda) lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun
aklı bulunsa ve ondan suâl edilse, "En leziz ve en tatlı hâletin nedir?"
Belki diyecek: "Aczimi ve za'fımı anlayıp validemin şefkatli sinesine sığındığım
hâlettir.."
Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir (Allah'ın
rahmetinin küçük bir tecellîsidir).
Onun içindir ki kâmil insanlar, aczde ve havfullah'da öyle bir lezzet bulmuşlar
ki kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip Allah'a acz ile sığınmışlar,
aczi ve havfı (korkuyu) kendilerine şefaatçı yapmışlar.." (Sözler)
Allah'ı sevmek ve O'ndan korkmak hususunda Peygamberimiz de şöyle buyurmuşlardır:
- "Mü'min kimse, Allah'ın azab ve ikabının miktarını bilseydi, hiçbir kimse
Cenneti ümid etmezdi. Kâfir de Allah'ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilseydi
hiç kimse O'nun rahmetinden ümid kesmezdi."
- "Cennet size ayakkabınızın bağından daha yakındır, Cehennem de böyle.."
- "Sağılan süt memeye girmediği gibi Allah korkusundan ağlayan kimse de
Cehenneme girmez. Allah yolunda çarpışırken husule gelen tozla Cehennemin dumanı
birleşmez."
- "Allah katında iki damla ve iki izden daha sevimli bir şey yoktur.
İki damla:
* Allah korkusundan dolayı gözden akan yaş,
* Allah yolunda dökülen kan damlalarıdır.
İki iz'e gelince:
* Allah yolunda alınan yara izleri ile,
* Allah'ın farzlarının birini îfa ederken husûle gelen eserlerdir."
- "Herhangi biriniz ölürken Allah'a hüsn-i zan etmeksizin (afv ve mağfiret
edeceğini ummaksızın) ölmesin."
* * *
ALLAH'IN SIFATLARI
Her Müslümanın, Allah'ın bütün kemâl sıfatlarına sahip, noksan sıfatların hepsinden
de uzak olduğuna inanması farzdır.
Allah Teâlâ hakkında kabûl edilmesi vâcib olan kemâl sıfatları başlıca iki kısma
ayrılır:
1. Tenzihî ve selbî sıfatlar,
2. Zâtî ve sübûtî sıfatlar.
Tenzihî ve selbî sıfatlar şunlardır: Vücud, Kıdem, Beka, Vahdâniyet, Muhalefetün
lil-havâdis, Kıyam bi-nefsihî.
Zâtî ve sübûtî sıfatlar ise şunlardır: Hayat, İlim, Sem', Basar, İrâde, Kudret,
Kelâm, Tekvîn.
Şimdi bunları sırası ile inceleyelim:
1 - TENZİHÎ ve SELBÎ SIFATLAR
Vücûd:
Bu sıfat, Allah Teâlâ'nın vâr olduğunu ifâde eder. Allah Teâlâ'nın varlığı başka
bir varlığa bağlı olmayıp, zâtının îcabıdır. Yani vücûdu, zâtıyla kaimdir ve
zâtının vâcib bir sıfatıdır. Bu sebeble Hak Teâlâ'ya Vâcibü'l-Vücûd denilmiştir.
Bâzı Kelâm âlimleri, Vücûd sıfatına, sıfat-ı nefsiyye adını vermişlerdir.
Vücûd'un zıddı olan adem (yok olma) Allah Teâlâ hakkında muhaldir.
Allah'ın yok olduğunu iddiâ etmek, kâinatı ve içindeki varlıkları inkâr etmeyi
gerektirir. Çünkü her şey'i yaratan ve vâr eden O'dur.
Kıdem:
Kıdem, Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmaması demektir. Allah Teâlâ
kadîmdir, ezelîdir. Yani önce yok iken sonradan vâr olmuş değildir. Geçmişe
doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Cenâb-ı Hakk'ın vâr olmadığı bir an, bir
zaman, tasavvur edilemez. Aslında zaman ve mekânı yaratan da O'dur. Allah Teâlâ
zaman ve mekân kayıtlarından münezzeh, ezelî ve kadîm bir Zât-ı Zülcelâldir.
Kıdem'in zıddı olan hudûs (sonradan olma, belli bir zamanda yaratılma) Allah
Teâlâ hakkında muhaldir.
Beka:
Beka, Allah Teâlâ'nın varlığının sonu olmaması, daima var bulunması demektir.
Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmadığı gibi, sonu ve nihayeti de yoktur.
O hem kadîm ve ezelî, hem de bâki ve ebedîdir. Zâten kıdemi sâbit olan bir varlığın,
bekası da vâcib olur.
Beka'nın zıddı fena, yani, bir sonu olmaktır. Bu ise, Allah Teâlâ hakkında muhaldir.
Muhalefetün lil-havâdis:
Allah'ın, sonradan vücud bulan varlıklara benzememesi demektir.
Allah Teâlâ ne zâtında, ne de sıfatlarında kendi yarattığı varlıklara benzemez.
Biz Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, O, hâtır ve hayâlimize gelenlerin hepsinden
başkadır. Çünkü hâtıra gelenlerin hepsi hâdis, yani, sonradan yaratılmış, yok
iken vâr edilmiş şeylerdir. Allah Teâlâ ise, vücûdu vâcib, kadîm ve bâkî, her
şeyden müstağnî, her türlü noksandan uzak, bütün kemâl sıfatlara sahip olan
İlâhî ve mukaddes bir zâtdır.
Şübhe yok ki, böyle yüce bir Zât, önce yok iken sonra vâr olan, bil'âhare tekrar
zeval bulan varlıklara benzemez.
Nitekim Cenâb-ı Hak kendi zâtını Kur'ân-ı Kerîm'de:
arapça var.
"Onun "Hak Teâlâ'nın) benzeri yoktur. O, her şey'i işitici ve görücüdür"
(Şûra 11) sözleriyle tavsif etmiştir.
Peygamber Efendimiz de (asm) bu mânayı te'yiden:
"Her ne ki senin aklına geliyor, işte Allah Teâlâ onun gayrısıdır"
buyurmuştur.
Kıyam Bi-nefsihî:
Allah Teâlâ'nın, başka bir varlığa ve hiçbir mekâna muhtaç olmadan zâtı ile
kaim olması demektir.
Mevcudatın hepsi, sonradan vücuda gelmiştir. Bu sebeble de bir Yaradana ve bir
mekâna muhtaçdırlar. Buna mukabil her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ'nın
vücûdu, zâtının gereğidir ve varlığı hiçbir şey'e muhtaç değildir.
Şayet Allah da vâr olabilmek için başka bir varlığa muhtaç olsa idi, O da mahlûk
olur ve her şey'in Hâlikı ve başlangıcı olmazdı.
Halbuki O, her şey'in Hâlikı ve yaratıcısıdır. O'ndan başka her şey mahlûktur.
Hâlık ise, mahlûkuna asla muhtaç olmaz.
Vahdaniyet:
Vahdaniyet, Allah'ın bir olması demektir.
Vahdaniyet, Allah Teâlâ'nın kemal sıfatlarının en önemlisidir. Çünkü bu sıfat,
Allah Teâlâ'nın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde bir olduğunu; saltanat ve
icraatında ortaksız bulunduğunu ifade etmektedir.
Bu sıfatın zıddı olan birden fazla olmak (taaddüd) ve bir ortağı bulunmak (teşerrük)
Allah hakkında muhaldir.
İslâm dîninde, hattâ bütün hak dinlerde, tevhid, yani, Allah'ın birliği (tevhid)
akîdesi, îman esaslarının ve tüm dinî inançların temelini teşkîl eder. Kalbde
tevhid akîdesi bulunmadıkça, Allah indinde hiçbir inanç, hiçbir amel, makbûl
değildir. Bu sebeble İslâmiyet, beşeriyete her şeyden önce tevhid inancını sunmuş
ve bütün insanlığı Allah'ı birlemeğe, şerîk ve nazîrden tenzîhe çağırmıştır.
Hak dinler ile bâtıl dinlerin ayrıldığı en mühim nokta da, bu husustur. Çünkü
bâtıl dinler de Allah'ın varlığını kabûl etmekte, fakat İlâhî sıfatlarda, bilhâssa,
vahdaniyet sıfatında hatâya düşerek, O'na nazîr ve ortaklar koşmaktadırlar.
Bu bakımdan, Allah'ın varlığını kabûlden sonra en mühim hakikat, tevhid inancı
olmaktadır. Tevhid inancı olmadan Allah'a îmanın bir mânası ve değeri kalmamaktadır.
Kur'an'da Allah'ın birliği ve tevhid inancı üzerinde duran âyetlerden bâzıları
şunlardır:
"De ki Allah birdir." (İhlâs, 1).
"Allah'tan başka bir yaratıcı var mıdır?" (Fâtır, 3).
"Onunla (Allah ile) birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) her ilâh
kendi yarattığını kabûllenir (ve korur) ve mutlaka birisi diğerine galebe eder
(üstün gelir)di." (el-Mü'minû*, 91).
"Yer ve gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, yerin de, göğün de nizâmı
bozulur, harâb olurdu." (el-Enbiyâ, 22).
II -ZÂTÎ ve SÜBÛTÎ SIFATLAR
Bu sıfatlar, selbî sıfatlar gibi Allah'ı noksanlıklardan tenzîh eden îtibarî
vasıflar olmayıp, Cenâb-ı Hakk'ın zâtı ile kâim olan ezelî ve hakikî sıfatlardır.
Bu sıfatlara ayrıca sıfat-ı meânî ve sıfat-ı ilmî de denir.
Sübûtî sıfatlar, Eş'arîlere göre 7, Mâtüridîlere göre, 8'dir. Şimdi bunları
sırası ile inceleyelim:
Hayât:
Cenâb-ı Hakk'ın hayat sâhibi olması, hayat sıfatiyle muttasıf bulunması demektir.
Cenâb-ı Hak hakkında vâcib olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh
ile birleşmesinden doğan geçici ve maddî bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir.
Bütün hayatların kaynağı olan hakikî hayattır.
Hayat sıfatı, İlim, İrâde, Kudret gibi kemâl sıfatlariyle yakından ilgilidir.
Bu sıfatların sâhibi bir zâtın, hayat sâhibi olması zarurîdir. Çünkü ölü bir
varlığın ilim, irade ve kudret gibi kemâlâtın sâhibi olacağı düşünülemez.
Bunun içindir ki, hayat sıfatını, Cenâb-ı Hakk'ın ilim, irade ve kudret gibi
sıfatlarla vasıflanmasını sağlayan ezelî bir sıfattır, diye târif etmişlerdir.
Hayat sıfatının zıddı memât, yani, ölü olmaktır. Bu ise Allah hakkında muhaldir.
İlim:
Allah Teâlâ'nın her şey'i bilmesi, ilminin her şey'i kuşatması demektir.
Bu âlemi en güzel şekilde, en mükemmel bir nizâm üzere yaratan ve onu idare
eden Zât-ı Akdes'in, yarattığı varlığı en ince teferruatına kadar bilmesi gerekir.
Zira hakikatı, faydası, lüzum ve hikmeti bilinmeyen bir şey, nasıl yaratılabilir?
O halde yaratıcının bir şey'i yaratabilmesi için, evvelâ ilim sâhibi olması,
sonra o ilmin icablarına göre yaratması şarttır. Bundan başka, îman ve sâlih
amel sâhiplerini mükâfatlandırmak, isyan eden ve kötü yolda olanları da cezalandırmak,
ancak bu kimselerin yaptıklarını bütün teferruatı ile bilmekle mümkündür.
İlmin zıddı cehil, gaflet ve unutkanlıktır. Bütün bunlar Hak Teâlâ hakkında
muhaldir.
İrâde:
Allah'ın bir şey'in şöyle olup da böyle olmamasını dilemesi; her şey'i dilediği
gibi tayin ve tesbit etmesi demektir.
Allah Teâlâ kâmil bir irâde sahibidir. Bu kâinatı ezelî olan irâdesine uygun
olarak yaratımştır.
Bu kâinatta olmuş ve olacak her şey Allah'ın dilemesi ve irâde etmesiyle olmuş
veya olacaktır. O'nun her dilediği mutlaka olur, dilemediği de asla vücûd bulmaz.
Bu hususta Kur'an'da:
"Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmederse (yani onu dilerse) ona ancak
'ol' der, o da oluverir" (Âl-i İmrân, 47) buyrulur. Hadîs-i şerîfte de:
"Allah'ın dilediği oldu, dilemediği de olmadı" denilmiştir.
İrâde sıfatından başka meşîet adında müstakil bir sıfat yoktur. Çünkü, irade
ve meşîet aynı mânaya gelir. Nitekim meşîet, Kur'an'da ve hadîslerde irâde mânasına
kullanılmıştır.
Kudret:
Kudret, Hak Teâlâ'nın varlıklar üzerinde irâde ve ilmine uygun olarak te'sir
ve tasarruf etmesi, her şey'i yapmağa ve yaratmaya gücü yetmesi demektir.
Allah Teâlâ'nın sonsuz bir kudret sahibi olduğuna ve her şey'e kadir bulunduğuna,
görmekte olduğumuz şu kâinat ve ihtiva ettiği güzellik ve şaşmaz nizam en büyük
delildir.
Tekvin:
Tekvin; îcad ve yaratma demektir. Tekvin'i mâdum (yok) olan bir şey'i yokluktan
çıkarmak, vücûda getirmek diye îzah etmişlerdir.
Tekvin, Ehl-i Sünnet'in iki hak itikadî mezhebinden biri olan Mâtüridîlere göre,
ilim, irade ve kudret sıfatından ayrı bir sıfattır.
Yine Mâtüridîlere göre, Hak Teâlâ'nın yaratmak, rızık ve nimet vermek, azâb
vermek, diriltmek, öldürmek gibi bütün fiilleri, tekvin sıfatına râcidir. Onun
eser ve tecellîsi sayılır. Bunlara sıfat-ı fi'liyye (fiilî sıfatlar) da denilir.
Kudret ve tekvin, birer kemal sıfatı olup zıdları olan acz, Allah hakkında muhaldir.
Eş'arîlere göre ise: Allah'ın tekvin sıfatı diye ayrı, müstakil bir sıfatı yoktur.
Tekvin, kudret sıfatının makdûrata (yaratılması takdîr edilmiş şeylere) yaratma
ânında taallûkundan ibarettir. Yani tekvin, kudret sıfatı içinde itibarî bir
vasıf olmaktadır.
Allah Teâlâ'ya Mükevvin isminin verilmesi, O'na, kudret sıfatından ayrı, Tekvin
adında bir sıfatın isnâd edilmesini gerektirmez. İcad etmek, yaratmak, bilfiil
vücuda getirmek, Hak Teâlâ'nın Kudret sıfatıyla olur.
Mâtüridîler Tekvin sıfatını Kudret sıfatından ayrı bir sıfat kabûl ettiklerinden,
zâtî ve sübûtî sıfatları 8 olarak sayarlar. Eş'arîlere göre ise bu sıfatlar
7'dir (Sıfât-ı Seb'a).
Sem' ve Basar:
Allah'ın her şey'i işitip, her işi görmesi demektir.
Sem' ve basar sıfatları da Allah'ın ezelî ve ebedî kemâl sıfatlarındandır.
Allah'ın işitip görmesine, uzaklık - yakınlık, gizlilik - açıklık, karanlık
- aydınlık gibi mefhumlar bir engel teşkil edemezler.
O, içimizdeki fısıltıları, kalbden ve gönülden yaptığımız duaları işitir. Hikmetine
uygun şekilde karşılık verir.
Hak Teâlâ'nın Semî' ve Basîr, yani, her şey'i en iyi işitici ve en iyi görücü
olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'de defalarca zikredilmiştir.
Sem' ve Basar sıfatları birer kemâl sıfatı olduğundan, zıdları olan a'mâlık
(görmemek) ve sağırlık (işitmemek) Zât-ı Bârî hakkında muhal olan noksan vasıflardandır.
Kelâm:
Allah Teâlâ'nın harfe ve sese muhtaç olmadan konuşması demektir.
Allah Teâlâ'nın kelâm, yani, söyleme, konuşma sıfatı vardır. Bu sıfat ezelî
ve ebedîdir. Bu sebeble Allah'a Mütekellim denilir. Kur'ân-ı Kerîm'e de Kelâmullah
tabir edilir.
Allah'ın peygamberlerine bildirdiği vahiyler, onlara verdiği İlâhî kitablar,
mahlûkatına gönderdiği ilhamlar, hep O'nun Kelâm sıfatının bir tecellîsidir.
ALLAH'IN VARLIĞINI İSBAT EDEN DELİLLER (İSBÂT-I VÂCİB)
Allah'ın varlığını bize bildiren ve anlatan pek çok delil vardır. Bu delilleri
başlıca 3 grupta toplamak mümkündür:
1. Dış âlemden yani, kâinattan çıkarılan tabiî deliller,
2. Akıl yoluyla elde edilen "metafizik" deliller.
3. İnsan tabiatından çıkarılan ahlâkî ve vicdanî deliller..
Dış Âlemden Çıkarılan Tabiî Deliller:
Allah'ın varlığına en büyük delil, şu muhteşem kâinat ve o kâinat içinde yaşayan
varlıklar, cereyan eden işler ve olaylardır. Kâinat, âdeta bir kitab gibi, her
cümlesi, her satırı, her kelimesi ve her harfiyle Allah'ın varlığını göstermekte;
birliğini isbat etmektedir.
Kâinatın Allah'ın varlığına olan bu şehadeti, şu cümlede vecîz bir şekilde ifade
edilmiştir:
"Kâinatta atomlardan galaksilere kadar her bir varlıkta, Allah'ın varlığına
ve birliğine delâlet eden nice âyetler, işaretler, şehadetler vardır."
"Allah'a giden yollar, mahlûkatın nefesleri sayısıncadır" sözü de
aynı mânayı ifade etmektedir.
Kâinat kitabının ihtiva ettiği bu delilleri, başlıca 4 grupta toplayabiliriz:
1. Hudûs (sonradan vâr olma) delilleri: Bunlar kâinatta görülen varlıkların
hal ve sıfatlarından çıkarılan delillerdir.
2. İmkân delilleri: Bunlar, âlemin yoktan vâr edilmesinden çıkarılan delillerdir.
3. Hareket delili: Maddede bulunan hareket özelliğinden çıkarılan delildir.
4. İbdâ ve gâye delili: Âlemdeki nizamdan ve her şey'in bir gâyeye göre yaratıldığı
esasından çıkarılan delildir.
Şimdi bunları kısaca görelim:
I - Hudûs delilleri:
Bu âlemin hâdis olduğuna, yani, sonradan vâr olduğu ve bu bakımdan evveli olmayan
kadîm bir yaratıcıya muhtaç bulunduğuna dair birçok deliller ile sürülmüştür.
Bunları iki delil halinde hulâsa etmek mümkündür:
1. Cisimlerin hudûsu esasına dayanan delil.
2. İhtirâ (îcad etme) delili.
1 - Cisimlerin hudûsu esasına dayanan delil, İslâm İlâhiyat âlimleri olan Kelâmcıların
delilidir. Bu delili şöyle bir kıyasla beyân ederler:
Bu âlem, sûreti ve maddesiyle hâdistir. Yani, cisimlerin sûreti de, maddesi
de yok iken sonradan vâr edilmiştir.
Her hâdis mutlak bir muhdise (mûcid ve yaratıcıya) muhtaçtır. O halde bu âlem
de bir muhdise muhtaçtır.
O da Allah Teâlâ'dır.
2 - İhtirâ delili:
Bu delil, Kur'an'da zikri geçen bir delildir. Kur'an'da yaratılış keyfiyetinden
söz eden bütün âyetler, ihtirâ, yani, îcad delilini ifade etmektedir. Bu delili
Kur'an'da ilk defa İslâm filozofu İbn-i Rüşd bulmuş ve ifade etmiştir.
Bu delilin hulâsası ise şudur:
Gökler ve yer, bitkiler ve hayvanlar v.b. görünen her şey, ihtirâ (îcad) olunmuştur.
Her ihtirâ olunana bir ihtirâ edici lâzımdır.
O halde şu mevcûdatın da bir ihtirâ edicisi vardır.
O da Allah Teâlâ'dır.
II -İmkân esasına dayanan deliller:
Bu metodla Allah'ın varlığını isbat, bâzı kelâm âlimleri ile İslâm feylesoflarının
yoludur. Bu deliller de pek çoktur. En meşhuru, "Bu âlemin mümkin olması
delili"dir. Bu delil, kıyas yoluyla şöyle ifade edilmiştir:
Bu âlem bir mümkinler mecmuasıdır.(Mümkin; vücudu da, ademi de eşit olan, yani,
vâr olması da yok olması da aklen câiz bulunan şey demektir.)
Her mümkin, vâr olabilmesi için yokluğuna varlığını tercih edecek bir müreccihe,
müessir bir kuvvete muhtaçtır.
O halde mümkinler topluluğu olan bu âlem de, vâr olabilmek için böyle müessir
bir kuvvete muhtaçtır.
O müessir kuvvet de, bu âlemin dışında, vücûdu zâtına vâcib olan bir varlıktır.
O da Allah'tır.
III - Maddede bulunan hareket vasıtasıyla Allah'ı isbat delili:
Bâzı ilâhiyatçılar da, hudûs delilinde zikri geçen maddenin daima hareket hâlinde
oluşundan çıkarılan bir delil ile, Allah'ı isbat ederler. Bu delilin hulâsası
da şudur:
Şu âlemde bulunan madde ve ondaki hareket, bugün ilmen sâbittir.
Bu madde ve ondaki hareket, ezelî değildir.
Vücûdu vâcib olan Allah'ın îcadı ve tahrîki iledir.
Gerçekten de günümüzdeki gelişmeler, kâinatla ilgili ortaya konulan yeni bilgi
ve teoriler, bize kâinatın kadîm ve ezelî olamıyacağını apaçık göstermektedir.
Bilhâssa kâinatın doğuşu ile ilgili Bigbang teorisi, maddenin ezeliyet ve kıdemini
temelden yıkmıştır.
IV - İbdâ' ve gâye delili:
İbdâ': Bir şey'i, benzeri veya örneği olmadan güzel ve mükemmel bir şekilde
vücuda getirmektir.
Gâye ise, bir şey'in neticesi; o şey'in varlığına bağlı fayda ve onun vücudunu
gerektiren hikmet demektir.
Bu delil, Sokrat'tan bu yana, bütün ilâhiyatçı filozofların önem verdiği bir
delildir. Diğer bir adı da "Nizam" delilidir. Kur'an-ı Kerîm'de âlemdeki
ibdâ ve gâyeyi belirten pek çok âyet vardır. Büyük İslâm filozofu İbn-i Rüşd
bu bakımdan bu delili, Kur'an'ın delillerinden sayar ve "inâyet delili"
adını verir.
Bu delil, kâinatı ve kâinatın cüzlerini ve nevilerini bozulmaktan, dağılmaktan
kurtarıp bütün hususiyetleriyle birlikte intizam altına alan ve kâinata hayat
veren muhteşem bir nizamın varlığı esasına dayanmaktadır.
Kâinatta tecelli eden bütün hikmetlerin, faydaların menşe'i bu nizamdır. Kur'an'da
varlıkların menfaat ve maslahatlarından bahseden bütün âyetler, bu nizamı göstermektedir.
Binaenaleyh bütün maslahatların ve menfaatlerin mercii olan ve kâinata hayat
veren böyle bir nizam, elbette bir Nâzım'ın vücuduna delâlet eder. Ayrıca o
Nâzımın kasd ve hikmetini de gözler önüne serer.
Kâinat nizamının varlığı, bugün ilim ve fenler tarafından bütün açıklığı ile
ortaya konulmuştur. Çünkü, fen ilimlerindeki küllî kanunlar ve umumî prensipler,
kâinat nizamının yükseklik ve güzelliğinin reddi imkânsız şâhidleridirler. Nizam
olmasa, külliyet ve kanuniyetten söz edilemez, fen ilimlerinin varlığından bahsedilemezdi.
Allah'ın varlığını isbat sadedinde dış âlemden çıkarılan tabiî delillerin hulâsası
budur. Konuyu İbn-Rüşd'ün şu cümlesiyle tamamlıyalım:
"Allah'ın varlığını tam mânasıyla anlamak ve bu hususta tam bir bilgi sahibi
olmak isteyenler için, yeryüzündeki varlıkları incelemeleri vâcibdir. [Bu hususta
yazılan ilmî eser ve incelemeleri okumak da kifâyet eder]. İnsanı Allah'ı bilmeye
ve O'na inanmaya götüren en doğru yol da budur.."
Akıl Yoluyla Çıkarılan Metafizik Deliller:
Batılı ilâhiyatçı filozoflar, Allah'ın varlığını isbat için birçok aklî deliller
ileri sürmüşlerdir. Bunların en mühimi, modern felsefenin kurucusu olarak bilinen
meşhur Fransız filozofu Dekart (Descartes) tarafından ifade edilen, "kemâl"
ve "nâmütenâhî" fikirlerine istinad ettirilen iki metafizik delildir.
Bu iki delil, birbirinin tamamlayıcısı mahiyetindedir. Hulâsası şudur:
İnsanın noksan bir varlık olmasına rağmen, nâmütenâhî (sonsuzluk) fikrini taşıması;
kemâl sıfatlarına sâhip, nâmütenâhî bir varlığın vücudunu göstermektedir. O
da bütün kemâllerin ve sonsuzluğun sâhibi Allah'tır.
Beşer Tabiatından Çıkarılan Ahlâkî ve Vicdânî Deliller:
Bu konuda ileri sürülen başlıca deliller şunlardır:
1. İnsanlık tarihi ve umumun şehâdeti delili:
İnsanlık tarihi bize en ilkel devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda
din inancının ve Allah fikrinin var olduğunu göstermektedir. Bütün insanlar
her asırda İlâhî bir kudretin varlığına inanagelmişler ve bir dine sâhip olmuşlardır.
Nereye gidilmişse orada basit ve bâtıl bile olsa, din ve Allah fikrine rastlanmıştır.
Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerde putlara tapanlar, ateşi, yıldızları takdîs
edenler dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin vâr olduğuna, her şey'i
yaratan ve terbiye eden, esirgeyen sonsuz bir varlığın mevcudiyetine inanmışlar;
dış âlemde taptıkları şeyleri O'na yaklaşmak için birer vesile edinmişlerdir.
Cinsleri, devirleri ve memleketleri ayrı, birbirini tanımayan milletlerde görülen
bu mutlak inanç birliği; din fikrinin umumî, Allah inancını fıtrî olduğunu isbat
etmektedir.
Fıtrat yalan söylemeyeceği için, bütün insanlar arasında görülen bu fikir ve
şuur birliği, yersiz ve asılsız bir şey olamaz. O halde insanlık tarihinin ittifakla
kabûl ettiği Allah fikri, şübhe götürmez bir gerçeği ortaya koymakta ve Cenâb-ı
Hakk'ın varlığına kuvvetli bir delil teşkil etmektedir.
2. İnsanın fıtratından ve taşıdığı duygulardan çıkarılan deliller:
İnsanın duygularında, arzu ve isteklerinde bir sonsuzluk vardır. Ruhunda hayra
ve güzelliğe doğru büyük bir meyil ve sonsuz bir hasret mevcuttur. Sonra insanlarda
akıl ve idrâk, irade ve ihtiyar da bulunmaktadır. Mahdut ve noksan olduğu halde,
sonsuz bir hayra ve en mükemmele doğru yönelen bu duygular, şübhe yok ki, sonsuz
ve ekmel olan bir varlığın yani Allah'ın mevcudiyetini isbat etmektedir.
Ayrıca, insan fıtrat ve vicdanında, düşmanlarına mukabil istinad noktası, ihtiyaçları
karşısında da istimdad noktası olmak üzere iki zarurî hakikat vardır. Bu hakikatler,
ancak Allah'ın varlığına dayanır ve O'nun sonsuz kudretinden yardım görürse
bir mâna ve değer kazanabilir. Her vicdanda ve fıtratta bulunan bu istinad ve
istimdat noktaları, Allah'ın varlığını gösteren birer pencere olmaktadır. Bu
bakımdan insan aklı, düşünme melekesini kaybetse bile, vicdan Allah'ı unutmaz.
Allah'ın varlığını isbat için serdedilen delillerin umumî bir değerlendirilmesini
yapacak olursak:
Kelâmcıların kullandıkları hudûs ve imkân delilleri, uzun ve anlaşılması zor
delillerdir. Bu sebeble vehimlerden uzak kalamamıştır.
Filozof ve ilâhiyatçıların aklî delilleri ise, o da vesveselerden bütünüyle
uzak değildir.
Bunlar dışında, Kur'an'ın ortaya koyduğu 2 delil vardır ki, bunlar Allah'ın
varlığını isbat (isbât-ı vâcib) konusunda serdedilen delillerin en kuvvetlisi,
en sağlamı, tereddüdlerden en uzak olanıdır. Bu iki delilden birisi, nizam veya
diğer ifadeyle inâyet ve gâye delilidir. İkincisi de ihtirâ delilidir.. Bunları
yukarıda kısaca izah etmiştik..
OKUMA PARÇASI: KÂİNATTAKİ NİZAM KENDİ KENDİNE OLMAZ
"Derinliğine düşündüğünüzde ilimlerin sizi Allah'ın varlığına inanmaya
zorladığını göreceksiniz." Lord Calıin (Fizik âlimi)
İlimler, kâinattaki nizamın ele alınarak incelenmesinden doğmuştur. Tabiattaki
kanunlar tesadüflere bağlı olarak değişse idi, meselâ: Güneş ve ay'ın doğuş
ve batışları intizamlı olmasaydı, bunlar hakkında yapılan ilmî araştırmalar
sağlıklı olmayan neticesiz çalışmalar olacaktı, bunlarla alâkalı ilimlerden
bahsetmek de mümkün olmayacaktı. O halde kâinattaki âhenk bizi bu değişmez nizamın
nasıl meydana geldiğini düşünmeye zorlayacaktır. Nizam, tesadüflerin bir neticesi
olamaz. Çünkü tesadüfler kördür ve akıl doğrultusunda ilerleyemez. Yalnız tesadüflere
bağlı bir âlem, ister istemez intizamsızlığa doğru gider. Şu halde bu nizam
nasıl meydana gelmektedir?
İntizamsızlık kendiliğinden meydana geldiği halde, muntazam hâl ancak bir Tanzim
Edici'nin varlığıyla mümkündür. Kâinatın Tanzim Edici'si de, atomdan yıldızlara,
hücreden insana kadar herşey'e hükmeden, mutlak kudret sâhibi bir Zât olmalıdır.
Kesin bir irade, sonsuz bir ilim, nihayetsiz bir kudret sâhibi olan bu Zât,
yani Allah, kâinattaki muhteşem nizamı koyabilir ve koruyabilir. Yoksa kâinata
zerre kadar bir tesadüfün karışması hâlinde, kâinattaki intizamın karmakarışık
olması işten bile değildir.
Âlemdeki nizam ve bu nizamda meydana gelen en ufak değişikliklerin ne kadar
büyük neticeler meydana getireceğini, bâzı hayret verici gerçeklere göz gezdirdiğimizde
anlayabiliriz.
1 - Dünyamızdan 1.400.000 defa daha büyük ve dış kısmındaki ortalama sıcaklığı
6.000 derece santigrad olan güneş fırını, dünyamızdaki canlıların en mükemmel
istifade edebileceği mesafededir. Milyonlarca yıldır bu kararlılık devam etmektedir.
Dünyamızın sıcaklığı 50 derece artsa veya eksilse idi bütün bitkilerle birlikte
insanlar da, yanarak ya da donarak ölürdü. Dünyanın bu ideal sıcaklığa sâhip
oluşu daha pek çok şartlara bağlıdır. Meselâ: Dünya, güneşin etrafında saniyede
30 km.'lik bir hızla döner. Bu hız şayet saniyede 10 ya da 70 km. olsa idi,
güneşe olan uzaklık ya da yakınlığımız, yaşamamıza engel teşkîl ederdi. (Güneş
ile dünyamız arasındaki çekim kuvveti, dünyamızın sür'atinden dolayı sâhip olduğu
merkezkaç kuvveti tarafından dengelenmektedir. Dünyamızın sür'atinin değişmesi,
dolayısıyla merkezkaç kuvvetinin artmasını veya azalmasını netice vermekte,
bunun karşılanabilmesi için de güneşle dünya arasındaki mesafenin değişmesi
gerekmektedir.)
2 - Aralarında 380.000 km.'lik uzaklık olan dünya ve ay'ın kütle çekimlerinden
dolayı denizler, akarsular kabarıp alçalmaktadır. Gel-git veya medd ü cezir
adı verilen bu hâdiseden, Fransa, Kanada, vs. gibi ülkeler faydalanarak, barajlar
yapmak suretiyle milyonlarca kilovat saatlik enerji sağlamaktadır. Dünya ile
ay arasındaki bu çekim dengesi değiştiği takdirde, yani, arada mesafe farklılaşması
meydana geldiği zaman yeryüzü sular altında kalacak ve yeryüzünden hayat silinecekti.
3 - Dünyamız, güneş ve diğer yıldızlardan gelen ışınlara ve her saat başımıza
yağan yüzlerce meteor taşına karşı üçlü bir korunma sistemi ile çevrilidir.
Bu sistem olmasa uzaydan gelen kozmik ışınlar ve meteor taşları bir anda yeryüzündeki
canlılığı tamamen söndürebilir. Bu üçlü sistem şöyledir:
a - Yarı çapı 100.000 km. olan manyetik koruyucu alan.
b - Atmosferin üstünde üçgen prizma şeklinde bir ağ tabakası gibi kurulu olan
ozon tabakası. Bu tabakada güneşten gelen ışınların canlılara zararlı kısmı
emilmekte, gerisi gönderilmektedir.
c - Kalın atmosfer tabakası.
Astronomi ilminden açılan pencereden görülen bu gerçekler, bizi en büyük hakikata
götürmekte ve kâinatın mutlak bir tercih, kesin bir irade ve sonsuz bir kudret
eseri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tercih, irade ve kudret ise, âlemlerin
yaratıcısı, sâhibi olan Allah'a mahsustur. (Zafer Dergisi)
* * *
TEVHİD DELİLLERİ
Bürhan-ı Temanü':
İslâm İlâhiyat âlimleri (Kelâmcılar) Allah'ın birliğini isbat için çeşitli deliller
zikretmişlerdir. Bunların en önemlisi Bürhan-ı temanü' delilidir.
Her akl-ı selim sâhibi bilir ki, ulûhiyet sıfatına sahip olan ve vücudu hariçten
bir varlığın değil, zâtının gereği bulunan varlık, tam bir kudret mâliki, mutlak
bir hüküm ve galebe sâhibidir. Bu hâl, ulûhiyetin îcabıdır. O halde ilâh olan
varlığın kudret ve kuvveti karşısında durabilecek bir rakibi bulunmaması gerekir.
Aksi takdirde kudreti noksan, kendisi nâkıs bir varlık olur. Böyle bir varlık
da ilâh olamaz.
Şimdi her bakımdan birbirine denk iki ilâh bulunduğunu farz edelim. Yaratmakta
ve hükmetmekte bağımsız hareket etmeleri ilâhlığın tabiatı icabı bulunduğundan,
bu iki ilâhın her zaman ittifak edip anlaşmaları imkânsızdır. Tam bir kudret
ve galebe sahibi olan her bir ilâhın, kendi arzusuna muhalefet edilmesine rıza
göstermesi de muhaldir.
Şu halde, her bakımdan birbirine eşit iki ilâhın bulunduğunu farzettiğimizde,
aralarında ihtilâf ve arzularında çatışma olacağı kesindir.
Böyle bir ihtilâf sonunda, meselâ ilâhların biri bir şey'in olmasını, diğeri
de olmamasını istese, aklen şu üç ihtimalden biri olacağı muhakkaktır.
1. Ya iki ilâhın da dediği olacaktır.
2. Veya her ikisinin de dediği olmayacaktır.
3. Yahut ilâhlardan birinin istediği olurken, diğerininki olmayacaktır.
Bu ihtimallerden herbiri de aklen muhal ve imkânsızdır.
Her ikisinin de istediği olsa, bir anda bir şey'in hem olması, hem de olmaması,
yani, vücud ve adem gibi iki zıddın bir araya gelmesi durumu ortaya çıkar ki,
bu mantıken imkânsızdır.
Her iki ilâhın da istediklerinin olmaması, bir anda bir şey'in hem vücuddan,
hem de ademden mahrum kalması, yani, zıdların ortadan kalkması demektir ki,
bu da aklen ve mantıken muhaldir.
Bundan başka, istekleri yerine gelmeyen ilâhların acziyete düşmeleri de söz
konusudur. Âciz olan varlıklar ise, ilâh olamazlar, bir şey yaratamazlar.
Üçüncü ihtimal gereğince, ilâhlardan birisinin arzusu tahakkuk eder, diğerininki
tahakkuk etmezse; arzusu yerine gelmeyen ilâh âciz olur, âciz olan ise ilâh
olamaz.
Ayrıca ulûhiyet sıfatlarında eşit olduklarını zikrettiğimiz iki ilâhtan birinin
âciz olduğu sabit olunca, âciz olana eşit olan diğerinin de âciz olacağı sabit
olur. Böylece her iki ilâhın da aczi lâzım gelir. Âciz olan varlıklar da ilâh
olamazlar.
Bu şekilde bütün ihtimallerin bâtıl olduğu ortaya çıkınca, iki ilâh faraziyesinin
bâtıl olduğu da kendiliğinden sabit olur. O halde ilâh tektir. O da vücudu ezelî,
ebedî, zâtının gereği, mutlak kemal, mutlak kudret ve azamet sâhibi olan Hak
Teâlâ'dır.
Bu delile, Bürhan-ı Temânü' adı verilmiştir.
Tevhidi isbât eden daha başka deliller de ileri sürülmüştür. Mühim gördüğümüz
bâzılarına kısaca temas edelim:
"Hâkimiyetin ortak tanımaması" delili:
Hâkimiyetin en esaslı ve vazgeçilmez kanunu, istiklâliyettir. Yani, gayrın müdahalesini
ve saltanata ortaklığını reddir.
Hâkimiyetin zayıf bir gölgesine ve küçük bir cilvesine mazhar olan âciz insanların
bile, istiklâliyetlerini muhafaza için dış müdahaleleri nasıl şiddetle reddettiği
ve kendi işine başkalarının karışmasına nasıl müsamahasız davrandığı meydandadır.
Hattâ hâkimiyetine karışabilir tevehhümüyle, en dindar padişahlar bile, mâsum
çocuklarını ve sevdikleri kardeşlerini öldürtmüşlerdir. Bu da hâkimiyette gayrın
müdahalesine yer olmadığı gerçeğinin ne derece kat'î ve esaslı olarak hükmettiğini
apaçık göstermektedir.
Acaba âciz ve yardıma muhtaç insanlardaki hâkimiyetin bir gölgesi bu derece
müdahaleyi reddeder, hâkimiyetinde iştirâki kabûl etmez, istiklâliyetini ne
pahasına olursa olsun muhafazaya çalışırsa; elbette "rububiyet derecesinde
mutlak hâkimiyeti, ulûhiyet derecesinde mutlak âmiriyeti, ehadiyet derecesinde
mutlak istiklâliyeti olan" Cenâb-ı Hakk'ın ne derece şerikten, ortaktan,
nazîrden, rakipten uzak olacağı anlaşılır.
Bu bakımdan istiklâliyet ve infirad (teklik), Allah'ın mutlak hâkimiyetinin
zaruri bir neticesidir.
Nizam delîli:
Kâinat yüzünde zerrelerden yıldızlara kadar varlıkların tek tek herbirinde ve
umumunda görülen nihayet derecede mükemmel bir nizam ve intizam, tevhide en
büyük delil, en parlak bürhandır. Çünkü kâinattaki ilâhî icraat ve îcada, bir
tek Sâni'den başkasının müdahalesi olsa, bu gayet hassas nizam ve muvazene bozulacak
ve her tarafta intizamsızlık eseri görünecekti.
âyetinin sırrıyle, bu hârika mükemmel kâinat nizamı karışacak, fesâda gidecekti.
Halbuki,
âyetinin de işaret ettiği gibi, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir şeyde, hiçbir
karışıklık, intizamsızlık görülmemektedir. Bu hal, gayet parlak bir şekilde
Sâni'in vahdetine, mülkünde ortağı, yardımcısı, rakîbi olmadığına şehadet etmektedir.
"Vahdette kolaylık, kesrette zorluk olduğu" delîli:
Eşyanın îcadı, bir tek Sâni' ve Hâlika verilirse, bir tek varlık gibi kolay
olur. Eğer tabiata, tesadüfe isnad edilirse, bir tek sinek, semâvât kadar; bir
çiçek bir bahar kadar; bir meyve bir bahçe kadar, zor ve müşkilâtlı olur. Kâinatta
eşyanın îcadında nihayetsiz bir sühûlet ve kolaylık görüldüğüne göre, Sâni'in
tek ve vâhid olduğu anlaşılır..
ŞİRK: Şirk nedir?
Şirk kelimesi, ortaklık demek olup, tevhid kelimesinin zıddıdır. Şerik ise,
ortak demektir.
Kur'ân-ı Kerîm insanları tevhide, yani, Allah'ın birliğini kabûle dâvet etmiş,
O'na zâtında, sıfat ve fiillerinde başkalarını şerik (ortak) kılmaktan şiddetle
men'etmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm, ayrıca şirkin pek büyük bir günah ve zulüm olduğunu, Hak Teâlâ'nın
kendisine şirk koşulmasını asla afvetmiyeceğini, bundan başka olan günahları
- dileyeceği kimseler için - afv edeceğini de bildirmiştir.
Yeryüzündeki herşey kendi emrine ve hizmetine verilmiş ve idaresine terkedilmiş
olan insanın, kendi hizmetinde olan bâzı varlıkları ilâh kabûl ederek Allah'ı
bırakıp onlara ibâdet etmesi ve onları Allah'a şerik koşması gerçekten son derece
ağır bir günah, büyük bir zulümdür.
Şirkin günah ve zulüm oluşu, sadece Allah'ın hukukuna karşı bir tecavüz, iftira
ve hakaret oluşu sebebiyle değildir. Şirk aynı zamanda kâinatın ve umum mahlûkatın
hukuklarına karşı da büyük bir hakaret ve tecavüzdür.
Şirkin nevileri:
Şirkin başlıca nevileri şunlardır:
1. Allah'ı bırakarak, O'ndan başka canlı veya cansız varlıklara tapmak ve onlara
ibâdet etmektir.
Hayır ilâhı, şer ilâhı diye iki ayrı ilâha tapan Mecusîlerin şirki bu nevidendir.
2. Allah'a inanmakla beraber, O'na başka varlıkları şerik (ortak) koşmak, yani,
Allah'tan başka bâzı varlıkların da ulûhiyet sıfatı ile muttasıf olduğuna inanmaktır.
Hıristiyanlıktaki teslis akîdesi bu kısma girer..
3. Bu âlemin yaratıcısının bir olduğunu kabûl etmekle birlikte, O'na yakınlığı
te'min için, put, heykel gibi cansız eşyaya ibâdet etmektir.
Putperestlik bu kısma girer.
4. Şirkin diğer bir şekli de, insanların bâzı insanları Rab kabûl etmeleri,
yani, onlara körü körüne inanarak, Allah'ın emir ve yasakları yerine onların
emirlerini yapmaları, yasaklarından kaçmalarıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de Yahudilerin
hahamlarını, Hıristiyanların da râhiblerini Allah'tan başka birer rab edindikleri
beyan edilmektedir.
5. Şirkin en yaygın görülen bir şekli de, insanın kendi heves ve süflî arzularına
perestiş edip körü körüne uyması, hevâsını kendine bir nevi ilâh edinmesidir.
Kur'an'da:
"Kendi heves ve arzûlarını ilâh ve mâbud edinen kimseyi gördün mü?"
buyurulmak suretiyle bu gibiler kötülenmiştir.
6. Bir de gizli şirk vardır ki, bu da riyâdır. Yani ibadeti ve iyilikleri yalnızca
Allah rızâsı için yapmak yerine, başkaları görsünler, beğensinler diye yapmak
demektir. Böyle yapılan bir ibadette, bir nevi Allah'a şirk koşulmuş olmaktadır.
Peygamberimiz bunu şirk-i hafî olarak vasıflandırmıştır.
Mü'min gizli - âşikâr, açık - kapalı her türlü şirkten dikkatle kaçınmalıdır.
Hakikî tevhide ancak bu şekilde ulaşılır.
Kur'ân-ı Kerîm'de şirkin bütün nevileri şiddetle reddedilmiş; hakikî tevhid
inancı bütün insanlığa telkin edilmiştir.
* * *
ESMÂ-İ HUSNÂ