I. Hz.Peygamber Döneminde Yasama Ve Kaynakları
1. Kitap Ve Sünnetle Temsil Edilen Yasama Kaynağı: Vahiy
2. Hz.Peygamber Döneminde Kur'an-I Kerim
3. Hz.Peygamber Döneminde Sünnet
4- Hz.Peygamber Döneminde İçtihat
B) Hz.Peygamber'in İçtihada İzin Vermesi Ve İçtihadı :
C) Hz.Peygamber'in Îçtihad İçin Ashabına Îzin Vermesi Ve Onların İçtihad
Yapması
D) İçtihad Hz.Peygamber Döneminde Yasama Kaynaklarından Bir Kaynak Mı Îdi?
Iı. Furû'da İhtilafın Başlaması Ve Önemli Sebepleri
Fûrûda İhtilafın Önemli Sebepleri
Birinci Sebep: Kıraat İhtilafları
İkinci Sebep: Hadise Vakıf Olmamak
A) Cünüp Olarak Sabahlayan Kimsenin Orucunun Sahih Olması
B) Kocası Ölen Hamile Kadının Îddeti
C) Kadının Guslederken Saçını Çözmesi
E) Hayızlı Kadının Veda' Tavafından Önce Dönüşü
F) İhrama Girmek İsteyen Kimsenin Koku Sürünmesi
Üçüncü Sebep: Hadisin Sabit Olmasındaki Şüphe
A) Kesin Boşananın Nafakası Ve Meskeni
B) Su Olmadığında Veya Kullanmak Mümkün Olmadığında Cünüplükten Teyemmüm
C) Zifafa Girmeden Ve Mehir Takdir Edilmeden Önce Ölen Kimsenin Eşine
Mehir Gerekip Gerekmeyeceği
D) Komşuya Şufa Hakkının Sabit Olması
E) Ramazan'da Unutarak Yiyip Îçen Kimseye Kaza Gerekmesi
Dördüncü Sebep: Nassın Anlaşılmasında Ve Yorumundaki İhtilaf
B) Savaş Yoluyla Fethedilen Arazinin Askerler Arasında Taksimi
Beşinci Sebep: Lafızda Ortaklık
A- Boşanan Hayızlı Kadının Îddeti
"Kur’"Un "Hayız" Olduğu Görüşünde Olanların Delilleri
Bu İhtilaf Üzerine Kurulan Meseleler
3- Ric'î Talakla Boşanan Kadının Miras Hakkı:
4. Kadının Îddetinin Sona Erdiğini İtiraf Etmesinin Sahih Olması:
B- Meşru Münasebeten Dolayı Haram Olan Zina İlişkisinden Dolayı Da Haram
Olur Mu?
C) Kurban Günleri Gecesinde Kurban Kesimi
D) İhramlının Kara Avı Etinden Yemesinin Caiz Olması
E) Hayızlı İken Kadına -Fercin Dışında- Yaklaşma
F) Yeryüzünde Bozgunculuk Yapanların Cezası
G) İlâ Süresinin Sonunda Boşamanın Gerçekleşmesi
H) Kadına Arkasından Yaklaşmak
Altıncı Sebep; Delillerin Çatışması
A) Hac Yahut Umre İhramına Giren Bir Kimsenin Evlenmesi
B) Nikahta Mehrin Sahih Olan En Az Miktarı
C) Kısasta Öldürme Aletinin Benzerliğinin Esas Alınması
D) Babanın Çocuğuna Yaptığı Hibesiniden Dönmesi
E) Tenasül Organına Dokunmakla Abdestin Bozulması
F) Teyemmümün Bir Vuruş Mu Îki Vuruş Mu Olduğu
G) Îhramlının Bedenindeki Güzel Kokunun Devam Etmesi
H) Küçük Ve Büyük Abdest Bozarken Kıbleye Arka Çevirmenin Hükmü
İ) Hırsızlık Nisabının Miktarında İhtilaf
Yedinci Sebep: Bir Meselede Nassın Mevcud Olmaması
A) Kardeşlerle Birlikte Dedenin Mirası
B) Boşanma İddeti Bekleyenbir Kadınla Zifafa Giren Kimseye O Kadınla
Evlenmenin Ebedi Haram Olması
C) Bir Kişi Karşılığında Bir Topluluğun Öldürülmesi
Yedinci Sebeb: Usul Kaidelerinde İhtilaf
A. Usul Kaidelerinin Ortaya Çıkışı
Fıkıh Usûlündeki Îlk Eser Yazan
B- Lafızların Hükümlere Delalet Yolları
1. Delâlet Yollarında Hanefılerin Metodu
2. Delâlet Yollarında Kelamcıların Metodu
Sarih Olmayan Mantukun Bölümleri
Delâlet Yollarında İhtilaflı Kaideler
Mefhum-I Muvafakatin Delil Olması
Mefhum-I Muvafakatin Delil Olması
Umumul-Muktazâ Muktazâ İçin Umum Olur Mu?
Umumu'1-Muktaza'yı Kabul Edenlerin Delilleri Şunlardır
A- Namazda Unutdrak, Hata Ederek Yahut Bilmeyerek Konuşan Kimsenin Hükmü
B- Oruçlu Olduğu Halde Unutarak, Zorlanarak Yahut Hata Île Bir Şey Yiyenin
Hükmü
D) Abdest Ve Gusülde Niyetin Vacib Olması
E) Oruç Niyetinin Geceden Yapılması
Mefhum-I Muhalefetin Delil Olması
Mefhum-I Muhalefetin Çeşitleri
Mefhum-I Muhalefeti Delil Olarak Kullanmakta Fakihlerin Görüşleri
Mefhum-I Muhalefet Hakkında İbn Hazm'ın Görüşü
Mefhum-I Muhalefetle İstidlalin Şartları
Mefhum-I Muhalefeti Kabul Edenlerin Delili
Mefhum-I Muhalefeti Kabul Etmeyenlerin Delilleri
A) Hür Kadınla Evlenmeye Güç Yetiremiyenin Ehl-İ Kitap Olan Cariye İle
Evlenmesi
B) Hür Kadınla Evlenmeye Güç Yetirmekle Beraber Cariye İle Evlenmek
C) Zina Korkusu Olmadığı Halde Ehl-İ Kitaptan Bir Cariye Île Evlenmek
D) Aşılanmadan Önce Satılan Hurmanın Meyvesi
E) Boşanan Hamile Olmayan Kadına Nafakanın Vacib Olup Olmaması
H) Babanın Bâliğa Olan Bekar Kızını Evlenmeye Zorlaması
İ) Îddet Bekleyen Kadına Açıktan Dünür Gitmenin Haramlığı
Alimlere Göre Anım İle Amelin Hükmü
"Umum"U Kabul Edenlerin İhtilafı
"Amm" Çeşitleri Ve Üzerinde Görüş Ayrılığı Bulunan Türün İzahı
Ammın Fertlerine Delâleti Konusunda Alimlerin Görüşleri
Ammın Delâletindeki İhtilaftan Ortaya Çıkan Meseleler
Birinci Mesele; Sübutu Kesin Olan Ammm Zannî Delille Tahsisinin Caiz
Olması
Bu Kaide İle İlgili Bazı Fer'î Meseler
A) Allah'ın Îsmi Anılmadan Kesilen Hayvan Etinin Helal Olması
B) Öldürülmesi Mubah Olan Kimse Hareme (Kabe) Sığınmakla Canını Kurtarır
Mı?
Tahsis Ve Nesh Arasındaki Fark
Bu Meseledeki Görüş Ayrılığının Tesirleri
A) Ağaçtaki Hurmanın Tahmini Satışı Meselesi
B) Toprak Mahsulleri Zekatının Nisabı:
C) Zımmi Kafir Karşılığında (Kısas Olarak) Müslümanm Öldürülmesi
Hanefî Mezhebinin Âmmın Tahsisi Prensibini Tatbiki
A) Darü'l-Harpte Zina Eden Kimseye Had Uygulanması
B) El Kesilmesini Gerektiren Hırsızlık Miktarı
"Müşterek"İn Kendi Manalarında Kullanılışı
Umumu'l-Müşterek Ve Bu Konuda Alimlerin Görüşleri
Bu Kaidedeki Görüş Ayrılığının Neticesi
A) "Mevlâ" Lafzının Âzâd Eden Ve Âzâd Edilen Anlamına Gelmesi
B) Öldürülmelerinin Velisinin Kısasla Diyet Arasında Muhayyer Olması
"Vav"La Atıf Yapılan Cümlelerden Sonra Gelen İstisna İle Tahsis
Bu Kaidedeki Îhtilafla İlgili Bazı Fer'î Meseleler Şunlardır
A) Kazf Cezasına Çarptırılmış Olan Kimsenin Şahitliğinin Kabulü
B) "Sen İki Ve Bir Defa Boşsun, Birisi Müstesna" Diyen Kimsenin
Durumu
Bu Konuda İhtilaflı Usul Kaidelerinin En Önemlileri
Usulcülerin İttifak Ettiği Hususlar
Usulcülerirı İhtilaf Ettikleri Hususlar
Mutlakın Mukayyede Hamlini Kabul Edenlere Göre Bu Hamlin Şartları
Bu Kaideye Bağlı Fıkhı Görüş Ayrılıkları
A- Evlenme Engeli Olan Süt Emmenin Sayı İle Kayıtlanması
B- Gayr-I Müslim Kölenin Sadaka-İ Fıtrini Vermek
C. Zıhar Keffareti Olarak Azad Edilecek Kölenin Mü'min Olması Şartı
Mutlakın Kayıtlanması Kaidesini Hanefîlerin Tatbik Şekli
Nass Üzerine Yapılan Ziyâde Nesih Kabul Edilir Mi Edilmez Mi?
Bu Kaidedeki İhtilafın Fer'î Meselelere Yansıması
A) Abdest Ve Gusülde Niyetin Farz Olması
B) Abdest Organlarının Sırayla Yıkanması (Tertib)
C) Namazda- Fatiha Okumanın Tayini
D) Tavafta Temizliğin Şart Olması
E) Bekar Zâninin Sürgün Edilmesi
F) Mallarda Bir Şahid Ve Yeminle Hüküm Vermek.
1- Emir Ve Onun Gereği Olan Vücub
2 - Emir Sıygasının Kullanılış Şekilleri
3- Emir Sıygasının Hakiki Manası
4- Emir Vucuba Delalet Eder Mi?
5 - Karine Bulunması Halinde "Emir" Ve Zahirîlerin Bu Konudaki
Tutumu
A) Borçları Yazmak Ve Onlara Şahit Tutmak
B) Kölelerin Anlaşmalı Olarak Azad Edilmesi (Mükâtebe)
C) Yemek Yerken Bismillah Demek Ve Sağ Elle Yemek.
D) Hac Ve Umrede Telbiye Getirmek Ve Bunu Yüksek Sesle Yapmak
E) Gücü Yeten Kimsenen Evlenmesi
F) Cenaze Defninde Acele Etmek
G) Velîme (Düğün Yernegi)Nin Vacib (Farz) Olması
H) Hayızdan Temizlenen Kadınla Cinsi Münasebet
I) Nafile " Hedy" (Hac Da Kesilen Kurban ) Etinden Yemek
İ) Ric'î Talakta Şahid Getirmenin Vücubu
Cumhura Göre Karinedeki İhtilaftan Dolayı Hükmün Farklılığı
A) Boşanma Mut'ası (Müt'atü't-Talak)
B) Mükateb Köleye Taksit İndirimi
C) Nikahta Buluğa Ermiş Bakireden İzin Alınması
II- Mutlak Emrin Bir Defalığı Veya Tekrarı Gerektirmesi
A) Bir Teyemmümle Birden Fazla Farz Namazın Kılınması
B) Bir Kimse Diğerine Mutlak Olarak
"Boşa" Dese, O Kişinin
Yetkisi Nedir?
C) Hırsızın Sol Elinin Kesilmesi
Mutlak Emrin "Hemen Îfa" Yi (Fevriyyeti) Veya 'Tehiri "
Gerektirmesi
Mutlak Emrin "Fevriyet" Îfade Ettiği Konusunda Usülcûlerin
Görüşleri
Bu Kurala İlişkin İhtilafın Etkisi
B) Ramazanda Tutulmayan Orucun Kazası
C) Haccı Hemen Eda Etmenin Vücubu
D) İmkanı Olduğu Halde, Haccetmeden Ölen Kimsenin Haccının Kazasının
Vücubu
"Karine" Konusundaki İhtilaflardan Dolayı Cumhurun Bazı Meşe
Lelerde Görüş Ayrılığına Düşmesi
A) Komşunun Duvarına, İzni Olmaksızın Ağaç Koymanın Caiz Olması
B) Namaz Kılınması Yasaklanan Yerlerde Namaz Kılmanın Hükmü
Nehyin Fesad Ve Butlanı Gerektirmesi
2- Sıhhat, Butlan Ve Fesadın Manası
Muamele Akidlerinde Butlanın Manası:
Nehyin Butlan Ve Fesadı Gerektirmesi Konusunda Usulcülerin Görüşleri
Bu İhtilafın Fer'i Fıkıh Meselelerine Yansıması
A- Bayram Günü Oruç Tutmayı Adamak
D- Satışta Anne İle Çocuk Arasının Ayrılması
G- Gasbedilen Yerde (Evde) Kılınan Namaz
H- Gasbedilen Mest Üzerine Mesh
I- Gasbedilen Elbiseyle Kılınan Namaz
B) Şehirlinin Köylü Adına Satış Yapması (Komisyonculuk)
C) Müşteri Kızıştırmak (Neceş)
E) Satış Üzerine Satış Ve Pazarlık Üzerine Pazarlık
F) İçki Yapan Kimseye Üzüm Yahut Hurma Satışı
A- Özel Olarak Kur'an-I Kerimle İlgili Kaideler
Bu İhtilaftan Ortaya Çıkan meseleler
A- Namazda Arapçadan Başka Bir Dille Fatiha Okunması
2- Şaz Kıraatın Delil Olarak Kullanılması
Bu İhtilaftan Ortaya Çıkan Meseleler
A) Yemin Keffareti Orucunun Peşpeşe Tutulmasının Vacip Olması
B) Akrabaya Nafakanın Vacip Olması
C) Ramazan Orucunun Peşpeşe Kazası (Tetâbu)
D) Hırsızın Sağ Elinin Kesilmesi
B- Özel Olarak Sünnetle İlgili Kaideler
1- Mürsel Hadisin Delil Olması
Usûlü'l-Fıkıh Alimlerinin Istılahında "Mürsel"
Mürsel'in Delil Olmasında Alimlerin Görüşleri
Mürsel Hadisi Delil Kabul Edip Etmemedeki İhtilafın Sonucu
A) Namaz Da Kahkaha İle Gülmenin Abdesti Bozması
B) Nafile Orucu Bozan Kimseye Kazasının Vacib Olması
C) İflas Yakut Ölüm Sebebiyle Bedelin Ödenmesi Mümkün Olmadığında
Satıcının Malını Geri Alması
D - Kadına Dokunmakla Abdestin Bozulması
E- Birisi Adamı Tutup Diğeri Öldürse Tutan Öldürmede Ortak Sayılır Mı?
2- Kıyasa Aykırı Olan Haber-İ Vâhîdle Amel Etmek
Debbûsi Ve Kıyasa Aykırı Olan Haber-İ Vahidin Reddi Konusundaki Görüşü
Bu Kaidedeki İhtilaftan Doğan Meseleler
A) El-Musarrât (Sütlü Görünüp Pahalı Satılsın Diye Sağılmadan Pazara
Çıkarılan Hayvan)
B) Zifaftan Önce Kocası Ölen Ve Mehri Belirlenmeyen Kadının Mehrinin Sabit
Olması
C) Alışverişte Meclis Muhayyerliği
D) Unutarak Orucunu Yiyen Yahut Cima' Eden Kimseye Bu Orucun Kazasının
Vacib Olması
E) Rehin Alanın Aldığı Rehinden Faydalanması
F) Malını Müflis Müşterinin Yanında Bulan Kimse, Müşteri Bedelini
Ödememişse, Onu Alabilir Mi?
Umumu'l-Belvâ Olan Konuda Haber-İ Vahidin Kabulü
Bu Kaidedeki İhtilafın Neticesi
A- Tenasül Uzvuna Dokunmakla Abdestin Bozulması
B) Kıraati Sesli Olan Namazlarda Fatihadan Önce Besmeleyi Sesli Okumak
C) Rukûa Varışta Ve Rükudan Kalkışta Elleri Kaldırmak
D) Ramazan Hilalini Görmenin Gerçekleşmesi
4- Kavinin Înkan Veya Rivayet Ettiği Hadise Muhalif Ameli Dolayısıyla
Hadisin Reddedilmesi
B- Ravinin, Rivayetine Muhalif Ameli
Bu Kuralın Doğurduğu İhtilaflar
A) Rükû 'A Înip Kalkarken Ellerin Kaldırılması
C) Mallar Konusunda Bir Şahid Ve Yeminle Hüküm Verme (Yargılama)
D) Köpeğin Yaladığı Kabın Yıkanması
E) Büyüğün Emmesiyle Evlenme Haramlığı (Süt Kardeşliği) Sabit Olur Mu?
F) Süt Babalığı (Lebenu'l-Fahl)
1- İcmaın Tarifi Ve Delil Oluşu
2- Medînelilerin Tcraaı Ve Bununla İlgili Hususlar
İmam Mâlik'in Bu Meseledeki Görüşünün İzahı Ve Tashihi
İmamların Medinelilerin İcmaını Hüccet Kabul Etmesi Konusunda Îbn
Teymiye'nin Görüşü
B) Hurma Ve Üzümün Zekatının Tahminen Verilmesi
C) Yolculukta Kılınamayan Namazın Yolculukta Olduğu Şekliyle Kaza Edilmesi
D) Kan Gören (Adet Gören) Hamilenin Namazını Bırakması
E) Kamet Sözlerini Tek Söylemek
F) Zevi'l-Erhamm Mirasçı Olması
G) Îkinci Kocasından Ayrılıp İlk Kocasına Donen Kadının Geri Kalan Talakla
Dönmesi
H) "Had"Le Cezalandırılan Kimsenin-Tevbe Ederse-Şahitliğinin
Kabul Edilmesi
I) Babanın İznini Almaksızın Bekar Kızını Evlendirmesi
İ) Cemaatın İmamın Arkasında Okuması (Kıraat)
1- Kıyasın Delil Olmasıyla İlgili İhtilaflar Ve Buna Bağlı Hükümler
Yukarıda Sıralananan Görüşlerin Delilleri
Kıyası Delil Olarak Kullanmanın Caiz Olması Konusundaki İhtilafın Sonucu
A) Hadiste Adı Geçmeyen Çeşitli Mallarda Ribanm Meydana Gelmesi
B) Cinsi Münasebetin Dışında Ramazan'da Kasden Oruç Bozmanın Keffareti
C) Ramazanda Yapılan Cinsi Münasebette Kadına Keffaretin Vacib Olmaması
D) Rada'ın Gerçekleşmesi Îçin Memeyi Emmenin Şart Olması
F) Yeme Ve İçmenin Dışında Altın Ve Gümüş Kap Kullanımı
Kıyası Kabul Etmeyenlerin Hükümde Cumhura Uyup Kaynakta Onlardan Ayrılması
2- Cumhura Göre Îllet Ve Etkisi Konusundaki İhtilaf
A) Hakkında Nass Bulunan Altı Çeşit Ribevî Maldaki Îllet
B) Baba Ne Zaman Evlenmeye Zorlama Hakkına Sahiptir
C) Vücuttan Çıkan Şeylerin Abdesti Bozması
Had Ve Kefaretlerde Kıyasın Carî Olması
Bu Kaidedeki İhtilaftan Dolayı Ortaya Çıkan Meseleler
A) Kasden Adam Öldürene Keffaretin Vacib Olması
B) Ramazan Da Cinsi Münasebetle Meydana Gelen Oruç Bozmaların Herbiri Îçin
Ayrı Keffaret Gerekmesi
C) "Nebbaş"In Elinin Kesilmesi
D) Ramazanda Unutarak Cinsi Münasebette Bulunan Kimseye Keffaretin Tacib
Olması
4- Lügavî İsimlerde Kıyasın Câri Olması
Bu Meseledeki İhtilafın Sonucu
Sahabe Görüşünün Delil Olması Konusundaki İhtilaf
Bu Kaidedeki İhtilafın Sonuçları
C) Hayvanlara Yapılan Cinayetlerde Tazminat Miktarı
E) Başkasından İddet Bekleyen Kadınla Evlenen Ve Onunla Zifafa Giren
Kimsenin Hükmü
F) Mefkud (Gaib) Olan Erkeğin Karısı
G) Ölüm Hastalığında İken Boşadıgı Kadının Kocasına Varis Olması
Bu Meseledeki İhtilaftın Fer'i Meselelere Yansıması
B) Yeminden Kaçtığı İçin Davalı Aleyhine Hüküm Vermek
D) Mülkün Varlığına Şefi'den Beyyine İstenmemesi
Mesalih-İ Mürseleyi Delil Kabul Etmede Alimlerin Görüşleri
A) Davacı İle Arasında Mal Karışması (Muhalata) Olmayan Davalıya Yemin
Ettirilmesi
B) Doğru Söylediği Bilinmezse İflas Ettiğini Îddia Eden Kimsenin
Hapsedilmesi
C) Topluluğun Bir Kişi Karşılığında Kısas Yoluyla Öldürülmesi
Nikah Konusunun Önemli Meseleleri
2- Nişanlı Kadına Dünür Gitmek
3- İddet Esnasında Dünürlüğü İma Etmek (Ta'riz)
4- Îddeti İçinde Açıkça Dünür Gidilen İddet Bekleyen Kadın (Mu'tedde) İle
Evlenmenin Haremliği
5- Nikahta Velinin Şart Koşulması
6- Baba Kızını Evlenmeye Zorlayabilir Mi?
7- Nikah Sahidlerinin Adil Olması Şartı
11- Kadının Halası Veya Teyzesi İle Bir Nikah Altında Cemi
13- Kur'an Öğretiminin Mehr Sayılması
14- Sahih Bir Halvette Mehrin Tam Olarak (Kamiln) Sübutu
15- Akidden Sonra Fakat Zifaftan Önce Ölen Kimsenin Eşine-Mehir
Belirlenmemişse- Ne Gerekir?
16- Üvey Kızla (Rebibe) Evlenmek
17- Eşin Annesi (Kayın Valide ) İle Evlenmek
18- Buruna Ve Boğaza Süt Dökmele Haram Olan Süt Kardeşliğinin (Rada)
Gerçekleşmesi
19- Büyüğün Emmesiyle Haramlık Sabit Olur Mu?
20- İhramlmm Evlenmesinin Sahih Olması
Bu eser, fıkıh
mezebleri arasındaki görüş ayrılıklarının dayandığı esasları örneklerle
anlatan bir doktora çalışmasıdır. Mezheb konusu, önemini ve aktüalitesini
koruyan bir konudur. İslam, tevhidi emrettiği halde farklı görüşlerin
bulunmasına nasıl hoşgörü ile bakar?
Her şeyden önce
farklılık insanın yaratılışında vardır. Emredilen "tevhid" ise farklı
düşünülmesi, yorumlanması mümkün olmayan temel inanç konularında; Kur'an ve
Sünnetin açık-kesin hükümlerin dedir. Mezheb ise ibadetlerde ve beşeri
ilişkilerde, uygulama (muamelat) ile ilgili konularda duruma ve şartlara, bölge
ve iklim farklılıklarına, örf ve adetlere göre meydana gelenesnekliği ifade
eder. Bu, İslamın temel prensiplerinden olan "kolaylık" ve
"güçlüğün giderilmesi" esasına dayanır.
Arap dilinin
zenginliği, bir kelimenin hakikat, mecaz, kinaye, müşterek vb. birçok
yönlerinin bulunması, Kur'an ve Sünnet nassları üzerinde çalışan müctehidlerin
farklı yorumlarda bulunmalarına yol açmıştır. Esasen ictihad, Hz. Peygamberin
izin verdiği ve övdüğü bir hukukî faaliyettir ve İslamiyetin kıyamete kadar her
toplum ve her şartta uygulanabilirliğinin ve dinamizminin esasını teşkil eder.
islam hukukunun "statik" olduğunu iddia edenlerin dayanağı başka bir
ifadeyle kendilerini haklı gibi gösteren şey, günümüz dünyasında müslümanlann
siyasi platformda bir varlık gösterememeleri; siyasi, ekonomik, ahlaki, hukukî
bir bütün olan İslam sisteminin gücünü ortaya koyamam alarmın yamsıra iddia
sahiplerinin de İslam düşünce ve hukuk tarihini bilmemeleridir. Geçmişte İslam
toplumları her türlü mezheb farklılıklarına, iç ve dış saldırılara rağmen
çeşitli dil ve ırktan insanları kaynaştıran, bir arada huzur içinde yaşatan
hukukî bir sistem meydana getirmiştir, ve bütün dünyanın kabul ettiği İslam
medeniyeti böylece doğmuştur.
Mezheb farklılıktı
arı, mü'minler için bir rahmet ve kolaylık vesilesi olmak üzere, müctehid
adını verdiğimiz İslam hukukçularının olağanüstü çalışmaları neticesinde,
sebepleri, delilleri, sonuçlarıyla ortaya konulmuştur. Hiçbir müctehid Kur'an
ve Sünnetten herhangi bir delile dayanmadan bir ic-tihadda bulunmamıştır. Bu
delil bazan Kur'an ve Sünnet metninin (nass) yorumu olmuş, bazan İslamın
çerçevesini çizdiği ve meşru kabul ettiği genel prensipler olmuştur. Elinizdeki
eser, İslam hukukçularının bu her iki delile yani nass ve genel prensiplere
dayanarak, fikri ve zihni çabalarının da katkısıyla ortaya koydukları hukuki
neticelerin belgesidir.
Böylece ilgi duyan
araştırıcı ve okuyucular İslam Hukuk Sisteminin ne derece tefekküre ve mantıkî
faaliyete yer verdiğini görmüş olacaklardır.
Bu eser ilm-i hilaf
adı verilen, mezhebler arası mukayeseli hukukun bir örneğini teşkil eder.
Dolayısıyla eserde tek tek hükümler değil, hu hükümlerin kaynağı olan
kaideler, genel prensipler; bu kaide ve prensiplerin işlendiği metodlar
ağırlıktadır.
Tercüme, anlaşılır
olmak kaydıyla metne bağlı bir tercümedir. Müellifin konuları seçimi ve işleyiş
tarzı, kendi ilmî oteritesi ve araştırma metodu ile ilgilidir. İslam hukukunun
özel ihtisası gerektiren böyle önemli bir konusunda ilmî bir çalışma yapmak
kolay değildir. Bunun için müellif, tebrik ve takdire layıktır. Ülkemizde,
buna benzer özgün telif çalışmalarının yapılması ve klasik misallerden çok,
uygulanan (güncel) örnekler verilerek İslam hukukunun çağımız meselelerine
yaklaşım tarzının gösterilmesi en halisane dileğimizdir. Şu hususuda burada
vurgulamak gerekir ki bu kitap, bir fetva kitabı değildir. Verilen örnekler
fıkhı bir hüküm ifade etsin diye seçilmemiştir. Bu kitap İslam Hukuku konusunda
uzmanlaşmak isteyenler ve bilhassa İlahiyat öğrenci ve öğretim görevlileri
için vazgeçilmez bir başvuru kitabı niteliğindedir. Başarı Allahtandır.[1]
Hamd Allah içindir.
Ona hamdederiz. Ondan yardım ister ve doğru yola eriştirmesini dileriz. Ona
inanır, ona tevekkül ederiz. O'nu Överiz. Bütün hayırlar ondandır.
Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız.
İşlerde doğruluğu, büyük ecir ve mükafatı ondart isteriz.
Efendimiz ve
Peygamberimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammedü'l-Emin'e salat ve
selam ederiz. O, "Allah kimin iyiliğini İsterse onu dinde fakih (anlayış
sahibi) kılar" buyurmuş, emaneti yerine getirmiş, ümmete nasihat etmiş,
Rablarından indirileni insanlara açıklamıştır. Onun temiz âline ve seçkin
ashabına selam olsun.
îmdi, küçüklüğümden
beri ilim öğreniyor, ilim meclislerinde ortaya atılan bazı meseleleri
dinliyordum. Bunlar hakkında şöyle söyleniyordu: "Ebu Hanife'nin bu
husustaki görüşü şudur, Şafiî'nin mezhebi budur, Mâlik şöyle fetva vermiştir,
Ahmed bu konuda şunu şunu söylemiştir."
O zaman kendi kendime
sordum: "Kitapların sonuncusu olan Allah'ın kitabı tek değil mi?
Peygamberlerin sonuncusu olan Hz.Peygamber tek değil mi? O Peygamber bütün
insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilen Hz.Muhammed değil mi? O halde bu
ayrılık niçin? Bunun sebepleri nedir? Çözümü nasıldır?
İçimden şöyle geçiriyordum:
Allah Teâlâ'nın "insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet" kılmakla
şereflendirdiği lalam Ümmetinde bunun, olmaması gerekir: "Siz insanlar için
ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan
hayırlı bir ümmetsiniz." (Al-i îmran, 110) O, bu ümmeti birbiriyle kardeş
olan, birbiriyle yardımlaşan tek bir ümmet yaptı: "İşte bu sizin ümmetiniz
tek bir ümmet, Rabbınız da benim. Onun için hep bana kulluk edin."
(Enbiya, 92)
Bu ümmete, tatmin
olacağı ve sarılacağı şeyin, "geçmişte ve gelecekte kendisini batıl
kılacak olmayan, Hakim ve övülmeye lâyık olan Allah katından indirilmiş
Kur'ân-ı Kerîm olmasını emretti: "Toptan Allah'ın ipine sarılın,
ayrılmayın." (Al-i İmran, 103)
Ümmetin tamamının tek
bir çizgide toplanmasına ve mezheplerin birliğine çağıran, okuduğum ve
dinlediğim şuradan, buradan yükselen sesler bu mânayı bende kuvvetlendiriyordu.
Bu çeşitlilik ve ihtilafın burada yeri yok-
tu. Hatta bu, bazı
durumlarda tenakuz oluyordu. Şafiî, Hanefî ve başka mezhebe mensup bir insan
göremeyeceğimiz bir günün güneşi doğuncaya kadar bu yakıcı feryad-ü figanlara
kulak vermeyi kararlaştırdım.
Mutedil olsun, aşın
olsun mezhebçiliğe çağıran bu sesleri susturmak için ben ve arkadaşlarım imkan
bulduğumuz her zaman çalışmaya söz verdik.
Bu durum, Ezher
Üniversitesi Şeriat Fakültesine intisapla şereflenince-ye kadar devam etti.
Orada tefsir dersi okudum. Bu ders, Allah Teâlâ'nın insanlara beyan, hidayet
ve rahmet olarak indirdiği Kur'an'dan fıkhı çıkarırken fakihlerin düştüğü
ihtilafa işaret ediyordu.
San'anî'nin
Sübüîü's-Selâm ve Şevkânî'nin Neylü'l-Evtâr kitabındaki hadisleri de okudum.
Ezher yönetimi o zaman bu kitabı, Sübülü's-Selâm'a en geniş bir çerçevede ve en
müsait bir ortamda yardımcı olması için, fakülte öğrencilerine meccânen
dağıtıyordu.
Bu kitaplar, Allah
Teâlâ'nın kitabındaki mücmel olan hususları açıklamak üzere gelen
Hz.Peygamber'in Sünnetinden ahkam çıkarmada âlimlerin görüşlerini yansıtıyordu.
Ben mukayeseli fıkıh
da okudum. Bu derste, nefislerinin arzusunu terke-derek Allah ve Rasulünün
rızasından başka bir şey kasdetmeyen; hakikati bildirmede en son gayreti
sarfederek, Allah'ın hükümlerini çıkarmak için Kitap ve Sünnet nasslarını
araştıran imamların görüşleri güzel ve faydalı bir şekilde takdim ediliyordu.
Buna göre imamların her biri bizzat şeriatten anlayıp çıkardığı metodla Kitap
ve Sünnetten farklı hükümler çıkarıyorlardı.
Taşkınlıklarımın yavaş
yavaş hafiflemeye ve mezhebçiliğe karşı olan kinimin yavaş yavaş sönmeye
başladığını hissedinceye kadar bunu anlayamadım.
Sonunda anladım ki iş
ciddidir. Kitab'ı anlamaya sevkeden yolu tayin edip sınırlamadan, ondan ahkâm
çıkarmak için sağlam yol çizmeden: "Allah'ın Kitabı bize yeter" diye
bağırıp çağırmak yeterli değildir.
Yine, "hadis
sahihse benim mezhebim odur" demek te yeterli değildir. Müçtehidin bütün
gayretini sarfetmesi, Sünneti iyi anlaması, istinbat yollarını bilmesi
gerekir. Bunlar, Allah'ın nuruna ulaşmak, Hakkı zayi etmekten korumak için yolu
aydınlatan ışıktır.
Allah'ın rızasını
kazanmak için hakikati öğrenme yolunda gecelerini ihya eden, gündüzlerini
aç-susuz geçiren bu alim imamların faziletini şimdi anladım. Onlar İslam
ümmetinin iftiharı, îslam Medeniyeti tacının, onun kanun ve yasama dünyasındaki
üstünlük ve ilerlemesinin incileridir.
Yine anladım ki onları
küçük görüp makamlarına saldıran kişi, kendi kabarmasını, aslanın hücumuna
benzeten kedi gibi, bilgiçlik taslayan cahil ve mağrur bir kişidir.
Ancak hemen şunu
hatırlatmak gerekir: Her ihtilaf, övgüye lâyık değildir. Sahipleri kötülenen
bir ihtilaf vardır; o da Allah'ın âyetlerinin tahrifi, şeytanın telkin ettiği
arzulara ve kafalarına soktuğu vesveselere uygun olarak bu âyetlerin tevili
sonucu dînî (itikâdî) bir esasla ilgili olan ihtilaftır. Bu çeşit ihtilaf,
ümmetin birliğini ve dayanışmasını Öldürür; ümmetin yüksek binasını ve sağlam
köşkünü yıkmak için a binanın temellerini göçüren yıkıcının kazması
mesabesinde olur. Bu ise, kurbanlar vermeyi gerektirse de islam ümmetinin
savaşması ve yoketmek için tek saf halinde bulunması gereken bir husustur.
Çünkü bu ihtilafın
yayılması halinde, ümmeti son konağına taşıyan sedyedeki çivinin kırılması ve
onun kesin ölümü sözkonusudur.
Asıldaki ittifaktan
sonra furûdaki ihtilaf ise hakikatin kendisinde değil, hakikate ulaştıran
yoldaki ihtilaftır. Bu ihtilafta kullara genişlik, yumuşaklık ve rahmet
vardır. Bu ihtilafın, uzak-yakın herhangi bir ayrılığa yol açmaması gerekir,
işte fıkhı mezheblerin durumu budur.
Bazı ülkelerde ve bazı
çağlarda mezhebçiliğin müslümanlar arasında ayrılık sebebi olduğunu görürsek
bunun, mezheblerin varlığından değil, insanların kötülüğünden ve hakikati
bilmediklerinden kaynaklandığını bilmeliyiz. Onların durumu, çarşıda, insanlara
faydalı olsun diye satılan bir bıçak bulan ve onu satın alıp kendini öldüren
bir insanın durumu gibidir, însanın kötülükte kullandığı şeyin çoğu, aslında
iyilikte kullanmak için yapılmıştır.
Zaman kamış
yetiştirdiği sürece Kişi o kamışlara demir ilave ederek mızrak yapar.
Şöyle söylemek insaf
gereğidir: İhtilaflı bazı fıkhı meselelerde o ihtilafa - göre hüküm yermek ve o
insanların görüşünü tek bir hükümde toplamak mümkündür. Bazı fakihler hükmü
fasit kıyasa yahut batıl tevile bina ederler; hadise muttali olmazlar veya onu
sahih bulmazlar. Bu ve benzeri durumlardan ortaya çıkan meselelerde doğruya
dönmek gerekir. Mezhebçiliğimiz bizi delili terkederek mezhebçilik peşinden
gitmeye, yahut hakikatle uyuşmayan batıl tevile sevketmemeli. İşte Allah ve Rasulünün
sevmediği mezhebçilik budur.
İmam Kerhî'nin,
insanlardan çoğunun nazarında isabetli olmayan şu «Özlerini size naklediyorum:
"Asıl;
'Fakihlerimizin görüşüne aykırı olan her ayet neshe, yahut tercihe hamledilir.
Evla olan uzlaştırarak tevile hamletmektir."Asıl; 'Fakihlerimizin görüşüne
aykırı olarak gelen her haber neshe hamledilir. Yahut benzeriyle
karşılaştırılır. Sonra başka bir delile başvurulur. Yahut fakihlerimizin,
çeşitli tercihlerden
delil olarak seçtiği birisi alınır ya da uzlaştırma yoluna gidilir."[2]
Mezun olduktan uzun
bir zaman sonra ihtisas bölümüne kaydolup "Usulü' 1-Fıkıh" ihtisası
yapmak nasip oldu. Dersler arasında "Fâkihlerin ihtilafında Usul
kaidelerinin Rolü" adında bir ders de vardı. Bu derse çok şaşırdım. Şeriat
(hukuk) Fakültesinde öğrenci olarak bulunduğum uzun zamandan beri gelişen bu
yeni ders kafamda iyice yer etti. "Selefılik" adını verdikleri bir
akımın arkasına gizlenerek mezheblere hücum eden kimselere cevap vermenin kolay
olmayacağını da kendi kendime düşündüm. Onlar mezheb sahiplerinin de
"Selef-i Salih" içinden seçkin iyiler olduğunu bilmiyorlardı.
Doktora diploması için
konu seçme vakti yaklaşınca, araştırmaya ve üzerinde durmaya değer, uygun bir
konu seçimi için hocalarımızla istişare ettim. İstişare ettiğim kişiler arasında
Şeriat Fakültesinin o zamanki dekanı merhum üstad Tâhâ ed-Dinârî de vardı.
Üstad bana "Fâkihlerin İhtilafında Usul Kaidelerindeki Farklılığın
Rolü"nü doktora konusu olarak almamı tavsiye etti. Bu konu bana uygun
geldi. Yoğunluğu olan bu geniş çerçeveli konunun üzerine giderek, daha önce
incelenmeyen bu konuda derinleşmeyi çok arzu ettim. Şüphesiz bu araştırma,
araştırıcının, usûl meselelerindeki ittifak ve ihtilaf yönlerim bilen kuvvetli
bir usûlcü olmasını gerektirmektedir. Sonra değişik fıkıh mezheblerinin füruuna
çok iyi vakıf olmasını, her mezhebte fer'in asılla olan irtibatını, herhangi
bir yanlışlığa ve tereddüte düşmeksizin, sağlam bir şekilde kurmaya muktedir
iyi bir alim olmasını gerektirmektedir.
Bu konunun endişemi
artıran bir yönü de fer'î fıkıh meselelerinin usûl kaideleri üzerine bina
edilmesi konusunda yazılan eserlerin bir kısmı hariç diğerlerinin bana
uîaşmamasıdır. Bu konuda bana ulaşan kitaplar şunlardır:
- Miftahu'l-Vüsût ilâ binâi'l-Fürû' ate'l-Usûl;
İmam Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed et-Tilmisânî (Mâliki).
- Tahrîcu'l-Füru ale'l-Usul; Şihâbüddîn Mahmud
b. Ahmed ez-Zincânî(Şâfıî).
- et-Temhîd fi
Tahrîci'l-Fürû' ale'l-TJsûl; Cemâlüddîn Abdurrahîm b. el-Hasan el-Isnevî
(Şafiî).
- el-Kavâid
ve'l-Fevâid el-Usûliyye; tbnül-Lihâm el-Ba'li (Hanbelî).
Sonra, hedef uzak,
azık az, yol sarp, izi ve aydınlığı çok az olmasına rağmen, her şeye kadir Yüce
Allah'tan yardım isteyerek, bu derin konuya girmeye kesin karar verdim. Yüce
Allah'tan kendi katından bir güçle bana yardım etmesini ve beni doğru yola
iletmesini isteyerek şu andan İtibaren planını çizmeye metodunu koymaya ve
yazmaya başladım. O bana yeter ve O ne güzel vekildir. [3]
Araştırma metodu
olarak özetle aşağıdaki hususları gözönünde bulundurdum:
1- Usûl meselelerinde aslî kaynaklara müracaat.
Âmi&ımnet-İhkâm\ Gazzâlî'nİn el-Müstasfası,
Pezdevî'nin Usulü üzerine yazılan Keşfü'l-Esrar, Adud'un haşiyeleriyle
îbn Hacib'in Muhtasar Şerhi, Serahsî'nin Usul'ii, Menâr şerhleri, Îbn
Kudâme'nin Radvatü'n-Nâzırı en başta da İmam Şafiî'ninRisâie'si gibi eserler.
2- Her görüş sahibinin adını zikrederek üzerinde ihtilaf
edilen usûl kaidelerinin çıkarılması. Kayda değer ki bir imamın usûle ait
görüşünü naklederken başka bir imama ait mezheb kitaplanna güvenmedim. Bilakis
her imamın görüşünü yazarken, İmkan bulduğum ölçüde, onun mezhebine ait
kitaplara müracaat ettim. Gördüm ki, usûl kitaplarının bir kısmı, bazı imamlara
bir takım görüşler nisbet ediyor. Fakat o imamın mezheb kitaplanna müracaat
ettiğimizde bu görüşleri bulamıyoruz. Yahut o görüşün zayıf ve metruk olduğunu
veya tersinin ondan nakledildiğini görüyoruz.
3- Fıkhı hükümlerin istinbatıyla ilgili usûl kaidelerinin
çıkarılması. Burada, usûl ilminde zikredilen bazı kaidelerin, fer'î fıkıh
meselelerinin istinbatıyla alakası olmadığına dikkat çekildi: Tahsin ve
takbih'in -yani bir şeyin helâl ve haram olmasının- akıl yoluyla mı yoksa nakil
yoluyla mı bilineceği, ancak güç yetirilebilecek bir fiille teklif olunacağı
vb. meseleler. Usûl-i Fıkıh kaidelerinin asıl fonksiyonu, bu kaidelerin tafsili
delillerden fer'î hükümler çıkarmak için metod olmasıdır. Fıkıh ise, fer'î
amelî delilleri bilmektir. Ben bu meseleleri onun rükünlerinden birisi olarak
değil, ona mukaddime olmak üzere zikrettim.
İmam Şâtıbî buna
işaret ederek şöyle der: Usûl-i Fıkıhta yazılan, üzerine fıkhın fer'î
meseleleri veya şer'î âdâb bina edilmeyen yahut bu konuda yardımcı olmayan her
meselenin usûl-i fıkha konulması geçicidir. Şu husus bunu izah eder; izafet
yoluyla bu ilmin fıkha, mahsus kılınmasının sebebi ona faydalı olması ve onda
içtihadı gerçekleştirmesidir. Faydalı olmazsa fıkıh için asıl olması da
sözkonusu olmaz. Üzerine fıkhı bir mesele bina edilen her kaidenin usûl-i fıkın
kaidesi olması da gerekmez. Aksi halde bu, diğer ilimlerin de usûl-i fıkıhtan sayılmasına
yol açardı: Nahiv, Lügat, İştikak, Sarf, Meânî, Beyan, Sayı, Ölçü, Hadis ve
Fıkhın uygulanması kendilerine bağlı olan ve fıkıh meseleleri, üzerine bina
edilen diğer ilimler gibi. Halbuki durum böyle değildir. O halde fıkhın,
kendisine muhtaç olduğu
her şey önün usûlünden
sayılmaz. Fıkha izafe edilen, fakat üzerine fıkıh bina edilmeyen her asıl usûl
olmaz. Buna göre müteahhirûn'un bahsettiği ve usûl-i fıkha dahil ettiği bir çok
mesele usûl-i fıkıh kapsamından çıkar.
Vaz'm başlangıcı meselesi,
"Ibâha"nın teklif olup olmadığı meselesi, "Ma'dum (yok)"un
emri meselesi, Hz.Peygamber'in şeriat hükümleriyle amel edip etmemesi, güç
yetmeyen fiille teklif olmayacağı meselesi gibi. Her ne kadar üzerine fıkhı
meseleler kurulsa da, usûl-i fıkha dahil olmayan ve kendi sahalarında
yeterince incelenen konuların ondan sayılması, gereksizdir. Meselâ: harflerin
mânâları, isim, fiil ve harf taksimleri, hakikat, mecaz, müşterek, müteradif,
müştak vb. konuların incelenmesi."[4]
4- Düzeltilmesi gereken meselelerdeki ihtilaf
noktalarının düzeltilmesi.
5- İstihsan
gibi kendisindeki ihtilaf lafzı ihtilaf olarak yorumlanan meselelerin
çıkarılması.
6- Bu asıl (prensip) larla ilgili meseleleri çıkarmak
için fürû kitaplarına müracaat. îmkan bulduğum ölçüde mesele, sahiplerinin kitaplarından
başka bir yerden mesele nakletmemeye çalıştım. Bazı fürû kitaplarının bir takım
görüşleri kendi imamlarından başka bir imama aitmiş gibi gösterdiklerini
gördüm. O imamın mezheb kitaplarına müracaat ettiğimizde bu görüşü bulamadık.
Yahut onu terkedilmiş veya tercih edilmiş bir görüş olarak bulduk. Bundan
dolayı mesele istihracında ve sahiplerine nisbetteTveyZü'Z-Evtâr,
Sübülü's-Selâm vb. Hilaf kitaplarına az güvendim.
Her mezhebte, o
mezhebin güvenilir kitaplarını esas aldım. Hanefi fıkhında Hidaye şerhi ve
haşiyeleri, üferczin. Zeylaî şerhi. Yine.Hanefî fıkhında îbn Nüceym'in
Kenzü'd-Dekâik şerhi "Bahrü'r-râik"i gibi eserler. Şâfıî fıkhında
Minhâc şerhleri, Derdir'in Şerh-i Kebiri üzerine Düsûkî haşiyesi; Mâliki
fıkhında îbn Rüşd'ün Bidâyetü'l,Müçtehid'i, Derdir'in Şerh-i Sağîr'i üzerine
Sâuî haşiyesi gibi eserler. Hanbelî fıkhında îbn Kudâme'nin el-Muğrti Şerh-i
Muhtasar-ı Harkı gibi eserler,,
Meselelerin çoğunda
ihtilafı dört mezheb çerçevesine hasrettim. Çünkü bu mezhebler usûl ve fürû
olarak islam ülkelerinin çoğunda yaygındır. Şeriat Fakültelerinin çoğunluğu bu
mezheblerin öğretimini tamamen, Caferiye ve Zeydiyye gibi diğer mezheblerin
öğretimini ise kısmen üzerine almıştır.
Bu mezhebler, herhangi
birisini taklitte müslümanın sıkıntı çekmediği mezheblerdir. Çevresinden kötü
bir nazarla karşılaşmaksızın ve bir grup diğerini insanlar nazarında
ayıplamaksızın müslümanlar bu mezheblere uyabilirler.
Caferiye ve Zeydiyye
mezheb kitaplarının da ülkelerimizde, kütüphane-lerimizde ve araştırmalarımızda',
dört mezheb kitapları gibi, yaygın olmasını isterdim. Böylece onlar da benden
büyük ihtimam görür, dört mezheb kitaplarıyla eşit ölçüde istifadeye hazır
olurdu.
Usûl kaidesinde
mezheblerin görüşlerini arzederken, onlardan birisini diğerine tercih etmeyi
düşünmedim. Delilleri de "bu görüş sahihtir" veya "bu görüş
fasittir" şeklinde birbirine tercih etmedim. Bilakis bir mezhebin ortaya
koyduğu delillerin en kuvvetlisine göre o mezhebin görüş istikametini zikretmekle
yetindim. Aksi halde, bu tezin hazırlanış gayesinden sapma söz konusu olurdu.
Söylemeye gerek yoktur ki bu tezin gayesi, imamlar arasında ihtilaflı olan her
usûl kaidesini zikretmek yahut bu kaidelerdeki. ihtilaftan kaynaklanan her
meseleyi sıralamak değildir. Bu, benim gibilerin güç ve takatinin erişemeyeceği
bir iştir. Çünkü, eğer araştırmacı değişik mezheb-lerde her kaidenin neticesi
olan fer'î meseleleri saymak istese, usûl kaidele-. rinden her birisi müstakil
bir tez olurdu.
Fakat bu alanda
araştırmacıya, imamlar arasında usûl kaidelerinde ihtilaf bulunduğunu ve fer'î
fıkıh meselelerindeki ihtilafın da bundan kaynaklandığını isbat etmesi
yeterlidir. Bu da ihtilaflı ana usûl kaidelerini ortaya koymak ve bu
kaidelerdeki ihtilaftan ortaya çıkan meşhur meseleleri açıklamakla olur. işte
benim bu tezde yaptığım budur. Arzum bunda muvaffak olmaktır. [5]
Tezi bir giriş, altı
bölüm ve bir sonuç bölümü olarak planladım. Giriş Bölümü:. Burada fıkhı
meselelerdeki ihtilafın ortaya çıkışını ve önemli sebeblerini araştırdım.
1. Bölüm: Bu bölümde, lafızların ahkâma delâlet yollarıyla
ilgili önemli usûl kaidelerini, ihtilaflı kaideleri ve bu ihtilaftan
kaynaklanan füru ihtilaflarını inceledim.
2. Bölüm: Burada kapsamı yönünden lafızlarla ilgili önemli
kaideleri, ihtilaflı kaideleri ve buna bağlı olarak furudaki ihtilafı
araştırdım.
3. Bölüm: Bu bölümde emir ve nebiyle ilgili önemli kaideleri,
bunlardan ihtilaflı olanları ve bu ihtilafın fürûdaki tesirini inceledim.
4. Bölüm: Yalnız Kitapla ve yalnız Sünnetle ilgili önemli
ihtilaflı kaideler ve bu ihtilafın fürûdaki tesiri.
5. Bölüm: Icma, Kıyas ve bunlardaki ihtilaflı kaidelerin
önemlileri; bu ihtilafın fürûdaki tesiri.
6. Bölüm: ihtilaflı delillerin önemlileri ve bunların fürûdaki
rolü. Sonuç Bölümü: Bir fıkıh konusunun pratik olarak incelenmesi. Ben burada
nikah konusunu seçtim.
Konuyu hakkıyla
işlemiş olsam da olmasam da, gerçekte hiç kimsenin bu konunun kıymeti hususunda
delil getirmeye ihtiyaç duyacağını zannetmiyorum.
Bu konuda, usûl ile
fürû arasında kopuk olan alakayı kurmakta, îslam ülkelerinin çğunda, gerçek
hayatta tatbikatı olmayan donmuş nazariyeler misali okutulan usûl ilmini ihya
etmektedir.
Bu konu, eskilerin
metodunu göstermekte, onların Allah'ın dini hususunda körü körüne hareket
etmediklerini, bilakis sağlam plan yapıp metodu tayin ettiklerini, sonra
hedeflerine emin adımlarla ve zekice gittiklerini, böylece sağlam bir şekilde
gayelerine ulaştıklarını açıklamaktadır.
Bu mevzu, doğru hedefe
ulaşmak için doğru metodu nasıl koyacağını bilen bu eşsiz akılların dehasını
ilan etmektedir.
Bu konu, geliştirmemiz
ve zenginleştirmemiz için geçmişimizin bize bıraktığı fikrî serveti
göstermektedir.
Bu konu, Allah'ın
kanununun ebedi olduğunu, insanlığın problemlerine Allah'ın nuru ve Rasulünün
Sünneti aydınlığında yalnız bu kanunun imkanlarıyla çözüm bulunabileceğini
göstermektedir.
Bu girişin sonunda
teşekkür ve hürmetlerimi, tez hocalığını kabul eden, konunun sapma ve eğrilik
olmayan bir yolda seyretmesi için beni en iyi bir şekilde yönlendiren muhterem
üstadımız Şeyh Mustafa Abdülhalık'a sunmak görevimdir.
Bu tez konusunda
olsun, başka konularda olsun bana ilim öğreten, yol gösteren ve beni
yönlendiren bütün hocalarıma, bilhassa muhterem hocam Üstad Hasan Habenneke
el-Meydânî'ye de teşekkür ederim.
Yüce Allah'tan beni
sevdiği ve razı olduğu işlerde muvaffak kılmasını, hatalarımı örtmesini, beni
kendi katından bir güçle teyid etmesini dilerim.
O bana yeter. O ne
güzel vekildir.
Kahire 13 Rebiu'1-Âhir
1389 28 Haziran 1969 [6]
Allah'a inanan, O'nun
davetine uyan; Rasûlünü tasdik eden ve O'nun davet sancağı altında toplanan
müslümanlar; Allah Rasûlünü kendilerine güzel bîr örnek, bütün işlerinde kaynak
ve karşılaştıkları her meselede mürşid kabul edip, Allah'ın ahkam ve
âyetlerini ondan alıyorlardı.
Bu müslümanlar,
başlarına bir iş geldiğinde yahut bir problemle karşılaştıklarında Allah
Rasulüne koşuyorlar, O'ndan Allah'ın bu konudaki hükmünü açıklamasını
istiyorlardı. Nitekim Yüce Allah : "Eğer bir şeyde çekişirseniz onun
halini Allah'a ve Peygamber'e bırakın." (Nisa,59) buyurmaktadır. Allah
Rasulü onlara, vahiyle kendisine indirilen âyet yahut âyetlerle, söylediği
sözlü sünnetler, önlerinde işlediği fiili sünnetler veya, eğer doğru ise
yaptıklarını onaylamak (takrir) suretiyle, fetva veriyor, kanun koyuyor ve
açıklamada bulunuyordu. Açıklama yolu hangisi olursa olsun bu, Yüce Allah'ın
vahyinin haricinde değildir. Çünkü vahiy bazan Kur'an olur -ki bu vahyi
metlüvdür (namazda okunması caiz olan vahiy)-. Bazan sözlü yahut fiili (amelî)
sünnet olur ki bu da vahy-İ gayri metlüv (namazda okunması caiz olmayan
vahiy)dür. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "O, kendiliğinden konuşmamaktadır.
O'nun konuşması ancak bildirilen vahiyledir." (Necm, 3-4) "Allah
sana Kitabı ve Hikmeti indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın sana
olan nimeti ne büyüktür." (Nisa, 113)
îmam Şafiî
RisdZe'sinde şöyle der: "Allah 'Kitap' -ki O Kur'andır- ve Hikmeti
zikretti. îlim ehlinden Kur'an'a vakıf olanların "Hikmet Allah Rasulünün
sünnetidir" dediğim işittim. Bu, -Allah daha iyisini bilir- ilim ehlinin
söylediği en doğıru sözdür. Çünkü Kur'an "Kitab"ı zikrettikten sonra
"Hik-met"i zikretti. Allah Kitab ve Hikmeti öğretmek suretiyle
insanlara olan nimetini şu âyetle açıkladı: "Andolsunki Allah inananlara
âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitab ve Hikmeti öğreten,
kendilerinden bir peygamber göndermekle iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar
önceleri apaçık sapıklıkta idiler." (Al-I îmran, 16) O halde burada
"Hikmef'e -Allahü Alem- "Allah Rasulünün sünnnetinden başka bir mâna
vermek caiz olmaz."[7]
Ibn Teymiyye, risalesi
"Meâricü'l-Vüsâl" de şöyle der: Başka bir yerde de zikredildiği gibi,
Allah'ın kendisine Kitab ve Hikmet'i indirdiıği Hz.Peygamber, ümmetine Kitab
ve Hikmeti öğretmiştir. Nitekim Allah: "O peygamber onlara Kitabı ve
Hikmeti öğretir." buyurmuştur. Hz.Peygamber evinde Kitabı ve Hikmeti
Öğretiyordu. Allah da peygamberinin eşlerine bunu öğrenmeyi emretti ve şöyle
buyurdu: "Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmetini hatırda
tutun." (Ahzab, 34) Allah'ın âyetleri Kur'andır. Çünkü Kur'anın kendisi,
Allah'tan indirilmiş olduğuna delil, indirene işaret ve alâmettir. Seleften
herkes "Hikmef'in "Sünnet" olduğunu söylemiştir."[8]
Sahabenin, tereddüt
etmeksizin, istekle, Allah'ın emrine dönmekte acele etmek için O'nun hükmünü
araştırması şâyân-ı hayrettir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah
ve Peygamberi bir şeye hükmettiği zaman, ina-, nan erkek ve kadına artık
işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz." (Ahzab, 36)
"Hayır; Rabbine
and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra
senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe
inanmış olmazlar." (Nisa, 65)
Allah Rasulü'nün ashabının
durumu bu idi. Onlar ancak devamlı bir ihtiyaç olursa, soru sorarlardı. Farazi
meseleler düşünüp onu Rasulullah'a sormazlardı. Çünkü çok soru soran
övülmezdi. Bilakis çok soru yasaklanmış ve faili kötülenmişti.
Yüce Allah şöyle
buyuruyor:
"Ey inananlar!
Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın" (Maide, 101)
Hadiste şöyle Duyurulmuştur: Müslümanların müslümanlara karşı işlediği suçların
en büyüğü, haram olmayan bir şeyi sormaları ve bu soru yüzünden onun
müslümanlara haram kılınmasıdır."[9] Yine
Hadiste: "Size yasakladığım şeyden kaçının, emrettiğim şeyi gücünüz
yettiği kadar yapın. Sizden Öncekiler çok soru sormalarından ve peygamberleri
hakkında ihtilaf etmelerinden dolayı helak olmuşlardır" buyrulmuştur.[10]
Veliyyullah Dehlevî,
Huccetullâhi'l-Bâliğa ve el-însâf fî Beyân-ı Esbâbi'l-Hilâf adlı eserinde bize
onların halini ince bir tasvirle anlatıyor. O, kitabı el-însâf ta şöyle diyor:
"Bil ki Rasulullah zamanında fıkıh tedvin edilmemişti. O zaman, ahkam
hakkında fakihlerin araştırmasına benzer araştırma yoktu. Halbuki fakihler daha
sonra bütün gayretleriyle rükünleri, şartları ve âdabı açıklamışlar, her şeyi
delilleriyle birbirinden ayırmışlardı. Onlar sun'î bir takım meseleler ortaya
atıyorlar ve bu farazi meseleler üzerinde konuşuyorlardı. Sınırlandırılması
kabil olanları sınırlandırıyor, hasrı (tahsisi) kabil olanları
hasrediyorlardı... Rasulullah ise abdest alıyor, ashabı O'nun abdest alışını
görüyor ve "şu rükündür", "bu âdabtır" diye açıklamaya
ihtiyaç duymaksızın tatbik ediyorlardı. O, namaz kılıyor, namazını görüyorlar
ve gördükleri gibi namaz kılıyorlardı; Haccediyor, insanlar O'nun haccmı takip
ediyorlar, O'nun yaptığı gibi yapıyorlardı. Bu, Hz.Peygamberin genel durumu
İdi. "Abdestin farzları altıdır" yahut "dörttür" diye
açıklamazlar di. Bir insanın ard arda (muvâlât) olmaksızın abdest alacağı
ihtimalini düşünmezdi ki onun abdestinin sahih, yahud fasid olduğuna
hükmetsin. O'na bu gibi şeyleri az sorarlardı.
tbn Abbas şöyle diyor:
"Ben Rasûlullah'm ashabından daha hayırlı bir topluluk görmedim. O'na
vefat edinceye kadar onüç meseleden başka bir şey sormadılar. Onların hepsi de
Kur'an da mevcuttur. Şu âyetler bunlara Örnektir: "Ey Muhammedi Sana
hürmet edilen ayı, o aydaki savaşı sorarlar" (Bakara, 217), "Ey
Muhammedi Sana kadınların aybaşı hali hakkında sorarlar." (Bakara, 222)
îbn Abbas diyor ki: "Onlar kendilerine faydalı olacak şeyden başkasını
sormazlardı."
İbn Ömer şöyle diyor:
"Meydana gelmeyen (farazi) bir olayın hükmünü sorma. Ben Ömer b.
el-Hattab'm farazi bir olayın hükmünü soranı lanetlediğini işittim."
Kasım: "Siz bizim
sormadığımız şeyleri soruyor, araştırmadığımız şeyleri araştırıyorsunuz.
Mahiyetini bilmediğim şeyleri soruyorsunuz. Zaten bilseydik gizlememiz bize
helal olmazdı."
Amr b. Isham:
"Allah Rasûlünün ashabından, benden önce geçen bir çoğuna yetiştim.
Davranış olarak onlardan daha müsamahakâr ve daha az zorluk çıkaran bir
topluluk görmedim."
Ubâde b. Nüsey
el-Kindî'ye, bir topluluk içinde öldüğü halde velisi olmayan bir kadının
durumu soruldu. Dedi ki: "Ben öyle topluluklara yetiştim ki sizin
sorduğunuzu sormuyorlar, sizin gösterdiğiniz şiddeti de göstermiyorlardı."
Bu haberleri Dârimi rivayet etmiştir.
Hz.Peygamber, olaylar
hakkında, insanlar sorduğunda fetva verir, davalar kendisine getirildiğinde o
davayı hükme bağlardı. İyi iş yapan insanları görünce över kötülük yapanları
ise engellerdi. Kendisinden sorulan soru-
ya verdiği her cevap,
bir meselede verdiği her hüküm, yahut failini nehyetti-ği her münker
topluluklar içinde olmuştu.[11]
Bu, Yüce Allah'ın Kitabı ve
Peygamberinin sünnetiyle amel, ona uyma ve tabi olma yönünden Rasulullah'ın
ashabının durumudur. Allah'ın Kitabı ve Rasulünün Sünneti sahabenin iki
kaynağıdır. Bunlar Hz.Peygamber zamanındaki yasamanın kaynaklarıdır.
Ancak acaba Hz.
Peygamb.er'in hayatında, iki temel kaynak olan Kitap ve Sünnet yanında îcmâ' ve
Içtihad gibi başka yasama kaynaklarına itibar edilebilir mi?
Icmâ; Hz.Peygamber
zamanında, ahkâmda O'na başvurmak gerekli olduğu için, bir yasama kaynağı
değildir.
İçtihada gelince;
Hz.Peygamber zamanında Kitap ve Sünnetin durumundan kısaca bahsettikten sonra
onu arzedeceğiz. [12]
Kur'an-ı Kerim'in
Rasûlullah'a bir defada indirilmediği hususunda ittifak vardır. Kur'an
Hz.Peygambere yirmi yahut yirmiüç yılda -ki bu konu ihtilaflıdır- parça parça
indirilmiştir. [13]O'na âyet, âyetler veya
tam bir sûre indiriliyordu. Yüce Allah şöyle buyurur: "Kur'an'ı insanlara
ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik." (îsra, 106)
"inkar edenler:
'Kur'an ona bir defada indirilmeliydi1 derler. Oysa biz onu böylece senin
kalbine yerleştirmek için azar azar indirir ve ağır ağır okuruz..."
(Furkan, 32) O, ihtiyaca, olaylara ve duruma göre indiriliyordu. Bu husus,
nüzul sebebleri hakkında varid olan hadislerin araştırılmasından anlaşılır.
Teyemmüm âyetinin
nüzul sebebi hakkında Buhâri'nin Hz. Aişe'den rivayet ettiği hadius buna
örnektir: Hz. Aişe diyor ku: Esma'mn gerdanlığı kayboldu. Hz.Peygamber onu
araması için adamlar gönderdi, namaz vakti geldi, abdestleri de yoktu. Su
bulamadılar ve abdestsiz olarak namaz kıldılar. Yüce Allah bunun üzerine
teyemmüm âyetini indirdi.[14]
Buhâri'nin îbn
Abbas'tan rivayet ettiği bir haberde O şöyle demiştir: Benî Süleym'den koyununu
süren bir adam, Hz.Peygamber'in ashabından bir grupla karşılaştı. Onlara selam
verdi. Onlar: "Bu, bizden korunmak için selam verdi" dediler. Adamı
öldürerek koyununu Hz.Peygamber'e getirdiler. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:
"Ey inananlar, Allah yolunda yürüdüğünüz vakit, her şeyi iyice anlayın.
Size, müslüman olduğunu bildirene dünya hayatının geçici menfaatine göz
dikerek: "Sen mü'min değilsin" demeyin. Allah katında bir çok
ganimetler vardır. Evvelce siz de öyleydiniz. Allah size iyilikte bulundu.
îyice araştırıp anlayın, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır."
(Nisa, 94)
Buhâri'nin Abdullah b.
Ömer'den rivayetine göre o şöyle demiştir: "Rasûlullah'ın azadlısı Zeyd b.
Harise'yi biz "Evlatları babalarına nisbet edin, bu Allah katında en doğıu
olandır." âyeti ininceye kadar Zeyd b. Mu-hammed (Muhammed'in oğlu Zeyd)
diye çağırıyorduk.
Bundan başka, sıhah
kitaplarında zikredilen bir çok rivayet vardır. Ümmî Peygamber olan Rasûlullah,
kendisine Kur'an dan bir parça indirildiğinde ezberlemeye çalışır, ashabının
da ezberlemesini isterdi. Kâtipleri çağırır, hurma dalı, beyaz ince taş
parçası, tuğla, deri parçası, omuz ve eğe kemiklerinden oluşan o zamanın yazım
araçlarından mümkün olan bir parça üzerine âyetin yazılmasını isterdi. Sonra
yazılan parça Rasulullah'ın evine konurdu.[15]
Allah Rasulünün vahiy katipleri vardı. Dört Halife, Zeyd b. Sabit ve Übey b.
Ka'b bunlardandır. Onun ashabından Muaz b. Cebel, Ubâde b. Sâmit, Übeyy b.
Ka'b, Zeyd b. Sabit, Ebu'd-Derdâ, îbn Mes'ud ve Dört Halife gibi az olmayan bir
grup Hz.Peygamberin hayatında Kur'an'ı ezberlemişti.
Hz.Peygamber vefat
edip Rabbinin katma intikal ettiğinde Kur'an'm hepsi gönüllerde hıfzedilmiş, o
zamanda bulunabilen yazım araçlarına yazılmıştı. [16]
Hz.Peygamber söz
söylüyor, iş yapıyor, ashabını da bunları hıfzetmeye ve tam bir emanet şuuruyla
nakletmeye teşvik ediyordu. Hz.Peygamber Kur'an'ı Kerimde yaptığı gibi sünneti
için katipler tutmadı. Hatta o, Sünneti yazmayı yasakladı. Sahik-i Müslim'de
Ebu Said el-Hudrî'den Rasulullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Benim sözümü yazmayınız. Kim Kur'an'ın dışında sözümü yazmışsa onu imha
etsin. Benden rivayette bulunmanızda sakınca yoktur. Kim bana kasden yalan
isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın."[17]
Açıkça anlaşılan,
Kur'an'la karışması korkusundan dolayı, hadis yazımının ilk zamanlarda
yasaklanmış olmasıdır. Sonra bu, Hz. Peygamber'in hayatının sonlarına doğru
neshedüerek mubah oldu.[18]
Bundan sonra Hz. Peygamberin ashabından bir kısmı O'nun bazı Sünnetlerini
yazmaya başladı. Şu olaylar bunun delilidir:
1. Sahih-i Buharî 'de Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine
göre O, şöyle demiştir: "Allah, Rasûlüne Mekke fethini nasib ettiğinde
Allah'a hamd ve sena ettikten sonra insanlara şöyle hitabetti:"Allah
Teâlâ ashab-ı filin Mekke'ye girmesine engel olmuştur. Yalnız Rasulullah ile
mü'minler ( o da bir kere Mekke) ahalisine musallat kılınmıştır. Mekke benden
sonra hiç kimseye helal olmayacaktır, Mekke'nin avı ürkütülmez. Dikeni bile
kesilmez. Yitiğini kimse alamaz. Ancak sahibini aramak için alabilir. O halde
her kimin bir kimsesi öldürülürse iki şey arasında muhayyerdir: Ya kendisine
diyet verilir ya öldürülenin akrabası kısas yaptırır. Hz. Abbas dedi ki;
"Izhır (Mekke ayrığı) dan başka(sım kesmek helal olmasın). Çünkü biz onu
evlerimizin inşasında kabirlerimizin binasında kullanıyoruz." Rasulullah:
"Evet Izhır hariç" buyurdu. Yemen halkından Ebu Şah[19]
kalktı ve "Ey Allah'ın Rasûlü şu buyurduklarını benim için yaz!"
dedi. Rasulullah "Ebu Şah için yazınız buyurdu. Evzâî'ye: "Ey
Allahın Rasûlü benim için yazınız" dediği nedir? diye sordum. Dedi ki:
"O'nun Rasulullah'tan dinlediği bu hutbedir."[20]
2. Ebu Davud'un Sünen'inde Abdullah b. Amr b. el-Âs'dan
şöyle bir rivayet vardır: "Rasûlullah'tan işittiğim her şeyi, ezberlemek
maksadıyla yazıyordum. Kureyş beni menetti. Dediler ki: "Allah Rasûlü
öfke ve hoşnutluk hallerinde konuşan bir beşer olduğu halde işittiğin her şeyi
yazıyor musun? Yazmayı bıraktım ve bunu Rasulullah'a söyledim. Parmağıyla
ağzına işaret etti ve şöyle dedi: 'Yaz, nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin
ederim ki ondan "hak"tan başka bir şey çıkmaz."[21]
3. Buhari'nin Ebu Cuheyfe'den rivayet ettiği bir haberde
O, şöyle demiştir: Ali'ye, yanınızda bir kitap var mıdır? dedim. Hayır dedi.
Ancak Allah'ın kitabı, müslüman bir kişiye verilen anlayış ve bu sahifede olan
şeyler. "Bu sahifede ne var? dedim. Dedi ki: "Diyet, köle azadı, bir
kafir karşılığında müslümanm öldürülmeyeceğinin hükmü."[22]
Fethu'l-Bâri'de Hz. Ali'ye
sorulan Kitap konusunda "Rasulullah'a indirilen vahiylerden alınarak
yazılmış kitap" açıklaması yapılmıştır.
4. Buhari'nin Ebu Hureyre'den rivayetine göre O, şöyle
demiştir: Hz.Peygamber'in ashabı içinde benden daha çok hadis bilen kimse
yoktu; yalnız Abdullah b. Amr müstesna; ancak o yazıyordu; ben ise
yazmıyordum."[23]
5. Ebu Davud'un Merâsil'de, Nesâî, îbn Huzeyme, îbn
Hıbban ve Ahmed'in Ebu Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm'dan onun da babasından
ve dedesinden rivayet ettiği bir hadise göre Hz.Peygamber Yemen halkına bir
mektup yazdı..Bu mektupta diyetler, bir canın ve daha aşağısının diyeti
açıklandı.[24]
O halde Sünnet,
ezberleme yönünden büyük bir ihtimam ve önem görse de, yazma bakımından,
Kur'an'm Hz.Peygamber döneminde sahip olduğu sansa sahip olmamıştır.
Şunu söyleyebiliriz:
Hz.Peygamber irtihal ettiğinde Sünneti, ashabının hafızasmdaydi. Ancak az bir
bölümü yazılmıştı.
Yüce Allah bundan
sonra Peygamberinin Sünnetini koruyacak, onu savunacak; tahrifçilerin
tahrifinden muhafaza edecek; sahihini zayıfından ve uydurmasından ayıracak, bu
gayeye ulaşmak için kanunlar ve usûller koyacak kimseler çıkardı. Bunlar
"Usulu'l-Hadis ilmi ve ıstılahları'nda incelenir. Allah çalışanları en
gv^el mükafatla ödüllendirsin. [25]
Âmidî, el-Ihkârride
içtihadın tarifini şöyle yapar: "Usulcülerin ıstılahında içtihad, şer'i
hükümlerden zanni bir hüküm elde etmek için, müçtehidin daha fazlasına
ulaşmaktan aciz olduğunu hissedecek şekilde bütün gücünü
kullanmasıdır.[26]
İlim adamları arasında
tercih edilen görüş Hz.Peygamber'in içtihada mezun olmasıdır. O, bazı
meselelerde içtihad etmiş, ashabına da içtihad yapma izni vermiştir. O'nun
döneminde ashab içtihad yapmıştır. Hz.Peygamber'in içtihada mezun olduğuna
delil olarak Âmidî, el-îhkâm'ds. şöyle der: "İş hususunda onlarla
istişare et!" (Âl-i îmran, 159) Müşavere ancak içtihad yoluyla hüküm
verilecek meselelerde olur. Vahiy yoluyla hükmü bildirilen konularda olmaz.
Şâ'bi'nin rivayetine göre Rasulullah bir meseleyi hükme bağladıktan sonra
vahiyle başka bir hüküm indirilirse, verdiği hükmü bırakır Kur'an'ın indirdiği
hükmü kabul ederdi.[27]
Hz.Peygamber'in
içtihad yaptığının delillerinden birisi de Tebük savaşına gitmemek için
mazeret ileri süren kimselere verdiği izindir. Allah Teâlâ O'nu uyarmak üzere
şu âyeti indirdi: "Allah seni affetsin, doğru söyleyenler belli oluncaya
ve yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?" (Tev-be; 44)
imam Nesefî bu âyetin tefsirim yaparken şöyle diyor: Burada, Peygamberin
içtihad yapmasının caiz olduğuna delil vardır. Çünkü, Hz.Peygamber söz konusu
izni içtihadla vermiştir.
Yine Hz.Peygamber'in
Bedir esirlerinden fidye kabul etmesi de O'nun içtihad yaptığına delildir.
Bunun üzerine Allah Teâlâ O'nu uyarmak üzere şu âyeti indirmiştir: "Bir
Peygamber'e yeryüzünde iyice yerleşinceye kadar, esir
alması layık
değildir." (Enfal, 67)
Müslim Sahih'inde îbn
Abbas'tan şu rivayeti yapıyor: "Esirler alındığında Rasûlullah. Hz. Ebu
Bekir ve Hz. Ömer'e: "Bu esirler konusunda ne diyorsunuz?" dedi. Hz.
Ebu Bekir: "Ey Allah'ın Elçisi onlar amcaoğulları ve aşirettir. Onlardan
fidye alınması görüşündeyim. Bu, kafirlere karşı bize kuvvet olur. Belki Allah
onlara îslamı nasib kılar. Rasûlullah: "Ey Hattaboğ-lu senin görüşün
nedir?" dedi. Hayır, Allah'a yemin ederim ki ey Allah'ın Rasulü Ebu
Bekir'in görüşünde değilim. Benim görüşüm, bize imkan vermen ve onların boynunu
vurmamızdır. Ali Ukayl'm boynunu vursun, ben de filan (Ömer'in akrabası)m
boynunu vurayım. Bunlar küfrün önderleri ve ileri gelenleridir. Resûlullah Ebu
Bekir'in dediğini kabul etti. Benim dediğimi kabul etmedi. Ertesi günü geldim.
Bir de baktım ki, Rasûlullah ve Ebu Bekir oturmuşlar ağlıyorlar. Dedim ki:
"Ey Allah'ın Rasûlü, senin ve arkadaşının niçin ağladığını banada söylede
ağlayabilirsem ağlayayım, ağlayamazsam sizin ağlamanıza Özenerek ağlar gibi
yapayım. Allah Rasulü buyurdu ki: "Arkadaşlarının esirlerden fidye
aldıklarından dolayı uğrayacakları azap bana gösterildiği için ağlıyorum.
Onların azabının şu ağaçtan daha yakın olduğu bana gösterildi, Allah Teâlâ şu
âyeti indirdi: "Hiç bir Peygambere yeryüzünde iyice yerleşip mekan
tutuncaya kadar esir almak uygun değildir.", "Ganimet olarak
aldıklarınızdan helal ve temiz olarak yiyiniz."[28]
îmam Neşen" bu
âyeti yorumlarken şöyle der: "Bu onların bir içtihadı idi. Çünkü onlar
esirlerin sağ bırakılmasının, müslüman olmalarına sebeb olabileceğini,
verdikleri fidyenin de cihadı takviye edeceği görüşünde idiler. Esirlerin
öldürülmesinin islam için daha şerefli olacağı onlara gizli kaldı." Sonra
. şöyle dedi: Zikredilen istişarede -yani Hz. Peygamber'in ashabıyla istişaresinde-
içtihadın caiz olduğuna delâlet vardır. O halde bu, kıyası inkar edenlere
karşı bir hüccettir.
Amr b. Meymûn el-Evdi
şöyle der: Rasulullah'ın emre dilmediği halde yaptığı iki şey vardır;
Münafıklara izin vermesi ve Bedir esirlerinden fidye alması. Allah onu,
bildiğimiz gibi, uyardı.
Hz.Peygamber'in
içtihadına delil olan hususlardan birisi de şudur: Hz.Peygamber fetih günü
mekke hakkında şöyle dedi: "Şüphesiz bu belde hürmete layıktır. Dikeni
kesilmez, otu biçilmez, avı ürkütülmez; yitiği alınmaz ancak ilan etmek için
alınabilir. Hz. Abbas dedi ki: Izhır (Mekke ayrığı) müstesna. Çünkü o, Mekke'lilerin
evleri ve demirciler için gereklidir. Hz.Peygamber: "Evet ızhır
müstesnadır" buyurdu.[29]
Buradaki istisna, içti-hadla olmuştur. Çünkü O'na bu durumda vahyin inmediği
malumdur.[30]
Bazı âlimler
Hz.Peygamber'in içtihad yaptığına şu olayları delil getirmişlerdir: Buhari,
Sahih'in de Ibn Abbas'dan şu rivayeti yapmıştır: "Cühey-ne'den bir kadın
Hz. Peygamber'e geldi ve şöyle dedi: "Annem haccetmeyi nezretti. Fakat
ölünceye kadar haccetmedi. Onun yerine haccedeyim mi?" Hz.Peygamber:
"Evet onun yerine hac yap" buyurdu. "Eğer annenin borcu olsa
ödemez misin?" Allah'a borcunuzu ödeyiniz. Allah vefa gösterilmeye daha layıktır."[31]
Müslim'in Sahih'in de
Ebu Zer'den yaptığı rivayete göre insanlar dediler ki: "Ey Allah'ın
Rasulü! Zenginler ecirlerini alıp gitti. Bizim gibi namaz kılarlar, bizim gibi
oruç tutarlar, mallarının fazlasını sadaka olarak verirlerdi. Hz.Peygamber
buyurdu ki: "Allah size, sadaka olacak bir şey emretmedi mi? Her teşbihte
sadaka vardır, her tekbirde sadaka vardır, her tahmidde sadaka vardır ve her
tehlilde sadaka vardır. İyiliği emretmek sadakadır. Kötülükten sakındırmak
sadakadır. Sizden birinizin evlenmesinde sadaka vardır." Dediler ki:
"Ey Allah'ın Rasulü birimizin şehveti gelir de, onun bunda ecri olur mu?
Hz.Peygamber buyurdu ki: "Bilmiyor musun, eğer onu haram yolda kullansaydı
günah olmaz mıydı? îşte helal yolda kullanınca da ona sevap
olur."[32]
Ahmed ve Ebu Davud'un
tahriç ettiği Ömer b. Hattab hadisi şöyledir: Hz. Ömer diyor ki: Bir gün
neşelendim ve oruçlu olduğum halde hanımımı Öptüm. Hz.Peygamber'e geldim ve
dedim ki: "Bu gün büyük bir iş yaptım. Oruçlu olduğum halde Öptüm.
Rasûlullah buyurdu ki: "Oruçlu olduğun halde suyla mazmaza yapsan ne
olur? Dedim ki: bunda bir beis yoktur. Rasûlullah buyurdu ki: O halde onda da
beis yoktur.
Buhari'nin Sahiftinâe
Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre bir adam Hz.Peygamber'e geldi ve şöyle
dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü benim siyah bir çocuğum doğdu. Hz.Peygamber
buyurdu ki: "Senin deven var mı?", "Evet" dedi.
-Rengi nedir?
- Kırmızı.
- Onda esmerlik var
mı?
- Evet.
- Bu nasıl olur?
- Belki aslına
çekmiştir.
- Belki de senin
çocuğun da aslına çekmiştir.[33]
Bana göre bu ve
benzeri olaylarda Hz.Peygamber'in, içtihad ve kıyas yoluyla hükme vardığı
hakkında açık bir delâlet yoktur. Çünkü O'na, hükmün vahiy yoluyla bildirilmiş
olması muhtemeldir. Hükmü, kıyas yoluyla açıklama üslûbu ise, selim aklın
gereği olan "benzer meseleye benzer hüküm verme" hususunda
araştırıcıya yol göstermektir. Kıyas da, sahih şartları tamam olduğu zaman,
hükme varma yollarından bir yoldur.[34]
Hz. Peygamber'in
ashabına içtihad için izin vermesinin delili, Rasûlullah'ın, Yemen'e
gönderirken Muaz b. Cebel'e söylediği meşhur hadistir.
Îbnu'l-Kayyim
I'lâmü'l-Muvakkıîn'âe şöyle diyor: "Hz.Peygamber, Allah ve RasulÜnden bir
nass bulunmayan hususta, Muaz'm kendi görüşü ile içtihad yapmasını tasvip
etmiştir. Şu'be[35] şöyle der: "Bana Ebu
Avn'ın Haris b. Amr'dan, onun da Muaz'ın arkadaşlarından bir topluluktan,
onların da Mu-az'dan naklettiğine göre Rasûlullah Muaz'ı Yemen'e gönderirken
şöyle buyurdu:
- Sana bir mesele
sorulduğunda ne yaparsın?
- Allah'ın Kitabıyla
hükmederim.
- Allah'ın Kitabında
olmazsa?
- Allah Rasûlünün
Sünnetiyle hükmederim.
- Allah Rasûlünün
Sünnetinde de olmazsa?
- Rey'imle içtihad
ederim. Cevapsız bırakmam.
Rasûlullah sırtımı
sığadı sonra şöyle buyurdu: Razı olduğu şeye Allah Rasûlünün elçisini muvaffak
kılan Allah'a hamdolsun.
Sahih-i Buhari, Müslim
ve diğerlerinde Amr b. As'dan gelen rivayet de bu konuda delildir. O,
Rasûlullah'ın şöyle dediğini işitti: "Hâkim hükmettiğinde içtihad yapar
ve isabet ederse iki sevap alır. Hüküm verirken içtihad yapar ve yanıhrsa bir
sevap alır.[36] Bu, onun zamanına ve
başka zamanlara şamil umumi bir hükümdür.
Hz.Peygamber döneminde
sahabenin içtihad yapmasına gelince; Buha-ri'nin Ebu Said el-Hudri'den rivayet
ettiği hadis buna delildir. Ebu Said el-Hudri şöyle diyor: Kureyzalılar Sa'd b.
Muaz'ın hükmüne boyun eğdi. Bunun üzerine Hz.Peygamber Sa'd'a haber gönderdi.
Sa'd bir merkep üzerinde geldi. Mescide yaklaşınca Rasûlullah Ensara:
"Efendinize (yahut hayırlınıza) ayağa kalkınız. " dedi. Sorfa şöyle
buyurdu: "Bunlar senin hükmüne uydular." Sa'd da: Bunların harp
edenleri öldürülür, kadın ve çocukları da esir edilmelidir! dedi. Bunun
Üzerine Rasûlullah: Ey Sa'd Allah'ın hükmüne uygun hükmettin!" buyurdu.
Ravi (Hükmüllah yerinde) çok defa Hükmü'1-Melik diye rivayet etmiştir.[37]
Yine Buhari'nin Ibn
Ömer'den rivayetine göre Hz.Peygamber ahzab gününde (Hendek Savaşı) şöyle
dedi: "Kimse ikindi namazını Benî Kureyzâ'dan başka bir yerde
kılmasın!" Bir kısmı yolda iken ikindi oldu. Bazıları dedi ki: Oraya
varıncaya kadar ikindiyi kılmayız. Bazıları da: "Hayır kılarız. Bu bize
yasaklanmadı, dedi. Bu hadise Hz.Peygamber1 e anlatıldı. Hz.Peygamber onlardan
hiçbirisine kızmadı.[38]
Ebu Davud ve Nesâi'nin
Ebu Said el-Hudri'den rivayetine göre o, şöyle demiştir: "îki kişi sefere
çıktı. Namaz vakti geldi. Fakat yanlarında su yoktu. Teiniz toprakla teyemmüm
yaptılar ve namaz kıldılar. Sonra vakit içinde su buldular. Onlardan birisi
abdesti ve namazı iade etti, diğeri etmedi. Sonra Rasûlullah'a geldiler. Bunu
O'na anlattılar. Hz.Peygamber namazı iade etmeyene: "Sünnete -yani vacip
olan hükme- uydun. Namazın sana yeter." dedi. Abdest alıp namazı iade
edene de: "Senin için iki mükafaat var" dedi.
Ahmed, Haneş b.
Mu'temir'den O'da Hz. Ali'den şöyle rivayet etmiştir: "Rasûlullah beni
Yemen'e gönderdi. Aslan avlamak için tuzak kuran bir topluluğa ulaştık. Onlar
birbirleriyle mücadele ederken bir adam düştü, diğeri ona takıldı, sonra başka
birisi ona takıldı. Böylece orada dört kişi oldular. Aslan onları yaraladı. Bir
adam mızrakla ona saldırdı ve onu öldürdü. Hepsi de aldıkları yaralardan
öldüler. Birinci adamın velileri diğerinin velilerine karşı durdular ve
savaşmak için silah çektiler. Hz. Ali o anda oraya geldi ve şöyle dedi:
Rasûlullah sağ iken savaşmak mı istiyorsunuz? Ben aranızda bir hüküm vereyim.
Razı olursanız o hüküm kesinleşir. Yoksa Hz.Peygamber'e gitmek için birbirinizi
tazyik edersiniz. O zaman aranızda o hüküm verir.
Bundan sonra kîm haddi
aşarsa onun hakkı yoktur. Kuyuda bulunanların kabilelerinden 174, 1/3, 1/2
diyet ve tam diyet topladılar. Birinci adam için 1/4 diyet verdiler. Çünkü onun
üstünden üç kişi öldü. İkincisi için 1/3 diyet, üçüncüsü için 1/2 diyet,
dördüncüsü için de tam diyet verildi. Razı olmadılar. Hz.Peygamber Makam-ı
ibrahim'de iken ona geldiler. Hadiseyi anlattılar. Rasûlullah Hz. Ali'nin
hükmünü onayladı.
Ayrıca Hz.Peygamberin
hayatında bazı sahabesinin içtüıad yaptığını, Hz.Peygamber'in de onlan tasvip
ettiğini bildiren rivayetler hadis kitaplarında mezkurdur.[39]
Her ne kadar biz O'nun
içtihad yapmasının caiz olduğunu ve bizzat içti-had yaptığını; kendi zamanında
ashabının içtihad yapmasının caiz olduğunu, onların da içtihad yaptığını kabul
etsek bile, içtihadı Hz.Peygamber'in hayatında yasama kaynaklarından bir kaynak
sayamayız. Ancak dar bir Çerçevede bunu kabul edebiliriz. Çünkü Hz.
Peygamber'in İçtihadı isabetli olursa vahiy bunu tasdik eder. isabetli olmaz
sa, vahiy o husustaki doğru hükmü açıklar. Yani O'nûn içtihadı vahiy tarafından
ya onaylanır ya da değiştirilir. Ashabın içtihadı da Hz. Peygamber'in tetkikinden
geçer; Hz. Peygamber; ya onu ikrar eder, kaynağı Kitap yahut Sünnet olur veya
reddeder. O zaman da içtihad hükümsüz olur.
Yukarıdaki izahtan şu
neticeyi çıkarabiliriz:
1. Hz.Peygamber döneminde müslümanlarm kaynağı Allah'ın
Kitabı ve Rasulü'nün Sünnetidir.
2. Hz.Peygamber vefat ettiğinde Kur'an-ı Kerim yazılmış
ve ezberlenmiş, Sünnet ise ezberlenmiş, bir kısmı da yazılmıştı.
3. Sahabe Hz.Peygamber'e ancak ihtiyaçları olan soruları
sorardı.
4. Hz.Peygamber ve ashabı tarafından içtihad yapılırdı.
Bununla beraber içtihad O'nun döneminde yasama kaynklarından asli bir kaynak
sayılmaz ancak dar çerçevede bir kaynak kabul edilirdi.
5. Hz.Peygamber döneminde yasama kaynağı, Kitap ve
Sünnet'le temsil edilen vahiy olmakta devam etti. Dolayısıyla ahkamda ihtilafa
imkan, yoktu. Eğer içtihadı caiz olduğu için, görüş farklılığından dolayı
farklı bir netice ortaya çıkarsa o zaman yukarıda bahsi geçen, yolculukta
teyemmüm eden iki kişi arasında olduğu gibi, bu farklılık süratle ortadan
kaldırılırdı.[40]
Hz.Peygamber, Yüce
Dost'un yanma göçtü. Rabbmm çağrısına uydu. Ümmetine, sarıldıklarında
sapmayacakları iki şey bıraktı: Allah'ın şerefli kitabı ki "Geçmişte ve
gelecekte onu batıl kılacak yoktur." Hepsini, gönüllerde korunmuş olarak
ve o zamanın geçerli yazım araçlarının üzerinde yazılmış olarak bıraktı. Az bir
kısmı yazılmış olsa bile, Yüce Sünnetini de ashabının hafızalarında saklanmış
olarak bıraktı.
"Size iki şey
bıraktım. Ondan sonra kesinlikle sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve benim
Sünnetim. Bu ikisi, Havz bana verilinceye kadar elbette birbirinden
ayrılmayacaklar."[41]
Fakat Hz.Peygamber bu
ikisinin yanında, hayatında, sefer ve hazarda kendisiyle beraber bulunmuş,
yaptıklarım görmüş, sözlerini işitmiş; vahyin inişine şahit olmuş, onun sebeb
ve gerekçelerine vakıf olmuş arkadaşlarını bıraktı. Böylece Önemli işlerde
Kitap ve Sünnetten Allah'ın hükmünü tanıyacakları fıkhı bir mesele onlarda oluştu.
Ebu îshak
el-Firûzâbâdî eş-Şirâzî, Tabakâtü'l-Fukâhâ kitabında şöyle diyor: "Bil ki,
RasûluHah'm yanında bulunan, O'na arkadaşlık yapan ashabının çoğu fakih
idiler. Sahabe için fıkhın kaynağı ve usûlü Allah Teâlâ'nın Kitabı, Rasulünün
hitabı ve akim ondan anladığıdır. Allah'ın hitabı Kur an'dır. Bu, onların
diliyle, bildikleri sebeb ve meydana gelen olaylar üzerine indi. Onlar bu sebep
ve olayları dış ve iç yönüyle biliyorlardı. Bunun için Ebu Ubeyde el-Mecâz kitabında
şöyle der: "Sahabe, içinde hiç
kimsenin Kur'an'dan bir şeyi anlama hususunda Rasûlullah'a müracaat
ettiği nakledümemiştir, yine Allah Rasulünün hitabı, onların diliyle olmuştur;
mânasını biliyorlar, maksadını anlıyorlardı. Onun, ibâdet, muamelât, devletler
hukuku (siyer) ve siyasetle ilgili yaptığı bütün fiillerine ise hepsi şahit
oluyor, öğreniyor, tekrar ediyor ve araştırıyordu."[42]
Allah Rasûlünün
ashabı, daha O'nun tamiz kabrine defin işlemini tamamlamamışlardı ki bir çok
konuda aralarında ihtilaf başgösterdi. Bunların başında müslümanlarm liderliği
mevkiine kimin getirileceği konusundaki ihtilaf geliyordu. Ensar kendilerini
halifeliğe başkalarından daha layık görüyordu. Çünkü onlar Hz.Peygamberi
korumuş ve O'na yardım etmişlerdi. Hicreti onların yanına olmuştu. Muhacirler
ise, Hz.Peygamber'in kavmi ve aşireti oldukları için, kendilerini halifeliğe
daha layık görüyorlardı. Hatta Hz.Peygamber'in amcası Hz. Abbas, Ehl-i Beyt'in,
halifeliğe en layık olduğu görüşünde idi. Çünkü onların Hz. Peygamber'e hem
akrabalığı hem de soy t bağı vardı.
Sonra bir çok meselede
ihtilaf ardarda geldi. Bu ihtilafların bir çok sebebi vardır. En önemlilerini,
ihtilafın sebeplerini anlatırken arzedeceğiz.
Hz.Peygamber'in iki
dostu Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer zamanında ihtilaf alanı gerçekten dardı. Bunun
sebebi şuydu: Sahabe âfâki konularda ayrılığa i düşmüyor, Hz. Ebu Bekir ve Hz.
Ömer de önemli meselelerde sahabeye müracaat ediyordu.
Meymun b. Mihran'dan
şöyle rivayet edilir: Ebu Bekir es-Sıddık'a bir mesele gelirse Allah'ın
kitabına bakardı. Eğer onda bir hüküm bulursa onunla hükmeder, bulamazsa Allah
Rasûlünün Sünnetine bakardı. Sünnette bir hüküm bulursa onunla hükmeder
bulamazsa insanlara, "Rasûlullah'ın bu konuda verdiği bir hüküm biliyor
musunuz?" diye sorardı. Bazan bir topluluk kalkardı: "O, bu konuda
şöyle şöyle hüküm verdi diye cevap verirdi. Eğer Hz. Peygamberin koyduğu bir
hüküm bulamazsa, insanların başkanlarını toplar, onlarla istişare ederdi.
Görüşleri bir noktada toplanırsa onunla hükmederdi. Hz. Ömer de böyle yapardı.
Kitap ve Sünnette cevap bulamazsa: "Ebu Bekir bu konuda bir hüküm verdi
mi?" dîye sorardı. Ebu Bekir'in verdiği bir hüküm varsa onunla hükmeder,
yoksa insanları toplar, istişare ederdi. Neticede görüşler bir noktada
birleşirse onunla hükmederdi."[43]
Hz. Ebu Bekir ve
Ömer'den sonra ihtilaf halkası genişlemeye başladı. Allah Rasûlünün ashabının
fethedilen ülkelere dağılması ve o ülkelerde yerleş^ meleri; çocuklarının,
Rasûlullah'tan işittiklerini babalarından Öğrenmeleri, bazan bir kısmının
bildiğini diğerlerinin bilmemeleri gibi hususlar ihtilafın yayılmasına yardımcı
oldu.
Sahabe döneminde
olsun, sonraki dönemde olsun, ortaya çıkan bu ihtilafların bir çok sebepleri
vardır. Bu konu eski ve yeni alimlerden çoğunu müstakil araştırma ve te'life
sevketmiştir.[44]
İşte ben, kendime
göre, bu sebeplerin en önemlilerini, her sebebi örneklerle açıklayarak
arzedeceğim. [45]
Fakihler arasındaki
ihtilafın sebeplerinden birisi kıraat (okuyuş) ihtilafıdır. Rasûlullah'tan
mütevatir olarak kıraatler (farklı okuma şekilleri) gelmiştir. Dolayısıyla
içtihad edilen hükümlerdeki ihtilafın bir sebebi bu farklı kıraatlann oluşudur.
Örnek:
a) Abdestte Ayakları Yıkamanın mı Yoksa Methetmenin mi
Farz Olduğu Konusunda İhtilaf
Allah Teâlâ şöyle
buyuruyor:
"Ey inananlar!
Namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi -başlarınızı
meshedip- topuk kemiklerinize kadar ayaklarınızı yıkayın."
(Mâide,6)
Nâfî', îbn Âmir ve Kisâî,
kelimesini mansup (üstün) olarak; İbn Kesir Ebu Amr ve Hamza mecrur (esre)
olarak okumuştur. Burada hükümdeki ihtilafa sebep, kıraat ihtilafıdır.
Çoğunluk, nasb
kıraatim kabul etmiş, ayaklarda farz olanın "mesh" değil "yıkama"
olduğunu kabul etmiş ve görüşlerini şu delillere dayandırmıştır.
1. Rasûlullah'tan ayakların yıkanması hususunda varid
olan hadisler: Abdullah b. Amr'm rivayet ettiği hadise göre Amr şöyle demiştir:
"Bir seferde Rasûlullah bizden geride kaldı. Bize yetiştiğinde ikindiyi
son vaktine kadar geciktirmiştik. Abdest almaya ve ayaklarımızı meshetmeye
başladık. Amr diyor ki: Rasûlullah yüksek sesle iki veya üç kere: "Ateşte
yanacak topuklara (ayaklara) yazıklar olsun" diye bağırdı.1
2. Hz.Peygamber'in bizzat abdestte ayakları yıkaması,
yahut mest üzerine meshetmesi (fiili sünnet).
3. Allah, elleri dirseklere kadar sınırlandırdığı gibi
ayakları da topuk kemiklerine kadar sınırlandırmıştır. Bu da eller gibi
ayakların da yıkanmasının vacip olduğunu gösterir.
Cer kıraati şu delillerle
te'vil edilmiştir:
a) "Ayaklar" "eller" üzerine
matuftur. Ancak yakınlıktan dolayı mecrur kılınmıştır.
Araplar böyle yapardı.
Bu Kur'an-ı Kerim de ve başka metinlerde gelmiştir.
Yüce Allah şöyle
buyurur: (Rahman,35)
Burada kelimesi
(mecrur olan kelimesine) yakınlığından dolayı mecrur okunmuştur. Mana ise merfu
olarak verilir. Çünkü duman anlamına gelmektedir ve "ateş" anlamına
gelen merfu' kelimesi üzerine matuftur.
(Arap edebiyatında
bunun örnekleri vardır.) Meselâ: Îmruu'l-Kays şöyle demiştir:
kelimesi yakınlık
dolayısıyla mecrur okunur. Fakat mâna merfu olarak verilir.
Züheyr'de şöyle
demiştir:
Burada kelimesi
"civar-yakinlık" kuralından dolayı mecrur okunmuştur. Halbuki kelimesine matuf olarak merfu mânası verilir.
Araplar harap olmuş
keler yuvasına derler.
b) Mânâ olarak değil, lafız olarak matuftur. Araplar iki
ayn mef ulü bir fiil üzerine atfederler. Meselâ:
"Ekmeği ve sütü
yedim" derler. Bu sütü İçtim
demektir. Şair şöyle der:
Lebid şöyle der: demektir.[46]
Zamahşerî bu atfa hoş
bir nükte olarak şunu zikreder: "Eğer mecrur okumak ve ayakları da mesh
hükmüne dahil etmekle ne yapıyorsun?" dersen şöyle derim: "Yıkanan
üç organ arasında bulunan ayaklar, üzerine su dökülerek yıkanır. Dolayısıyla,
yasak olan, zemmedilen israfın kaynağı olur. Ben ayakları, suyu kullanırken
iktisadın gerekli olduğunu tenbih için, yıkanan organa değil meshedilen üçüncü
organa (başa) atfettim. denilerek ayakların meshedilmesi gerektiğini zannedenin
zannını gidermek üzere "gaye" ifade eden harfıceri kullanıldı. Çünkü
"mesh"e şeriatta bir sınır konulmamıştır.
tmamiye Şiası cer
kıraatini kabul etmiştir. Onlara göre farz olan, ayakların meshidir. Nasb
kıraatini câr ve mecrur mahalline atfetmek suretiyle tevil etmişlerdir.
Yahut" zaidedir. kelimesi mef ul olan kelimesinin mahalline matuftur.
Ibn Abbas ve Enes b.
Malik1 den "Mesh"in caiz olduğu nakledilmiştir. Musa b. Enes'in
rivayet ettiğine göre o, Enes'e şöyle demiştir: "Ey Ebu Hamza, Haccac bize
Ehvaz'da hitabetti. Biz de oradaydık. Abdestten bahsetti ve şöyle dedi:
"Yüzlerinizi ve ellerinizi yıkayınız. Başlarınızı mesnediniz ve
ayaklarınızı yıkayınız. Çünkü âdemoğlunun kirlenmesine ayaklarından daha
elverişli bir organı yoktur. O halde onların altını üstünü ve arkalarını yıkayınız.
Bunun üzerine Enes dedi ki: "Allah doğru söyledi. Haccac yalan söyledi.
Allah:
"Başlarınızı ve ayaklarınızı mesnedin" buyurdu. Ravi diyor ki:
"Enes ayaklarını meshettiği zaman onları ıslatırdı." Yine Enes'ten
rivayet edildiğine göre O şöyle demiştir: "Kur'an 'mesih", Sünnet İse
'yıkamakla' hükmetti.
İkrime, îbn Abbas'tan
şöyle rivayet etmiştir: Abdest iki yıkama ve iki mesihtir.[47]
Yine îbn Abbas ve
Enes'den bu görüşlerinden dönüp çoğunluğun görüşünü benimsedikleri rivayet
edilmiştir.
Neylü'l-Eutâr sahibi,
îmamiye Şiasma şöyle cevap vermiştir: "Meshin vacip olduğunu söyleyen
îmamiyye, Kitaba, kavlî ve fiili mütevatir sünnete muhalif düştükleri için açık
bir delil getirememişlerdir. Onlar, kelimesinin mahalline atfederek kelimesini,
mansup (mef ul) okumuşlardır. Onlardan bir kısmı da kelimesinin başına gelen
zaide saymışlardır. Buna göre asıl cümle şöyledir;
Mütevatir hadislere
nasıl cevap vereceklerini bilmiyorum."[48]
Zahirîlerden bir kısmı, iki kıraatla da amel ederek mesih ve yıkamanın birlikte
yapılmasının vacip olduğunu ileri sürmüştür.
Ibn Cerir et-Taberî,
abdest alanın yıkamayla meshetme arasında muhayyer olduğu görüşündedir.[49]
Rasûluliah'm ashabı
O'nun sözlü veya fiilî sünnetine vakıf olma bakımından aynı derecede değildi.
Farklı seviyede idi. Hatta bazıları ancak bir, yahut iki hadis biliyordu. Bunun
sebebi şuydu: Hz.Peygamber söz söyler, fetva verir, hüküm verir veya bir şey
yapardı. Hazır olan kimseler onu, işitir, görür, yalnız kendilerine
bildirilmesi gereken kişilere bildirirlerdi.
Başka bir toplantıda
O, söz söyler, fetva ve hüküm verir, veya bir şey yapardı. Diğer toplantıda
bulunmayanlardan bir kısmı burada hazır bulunur, öğrendiklerini
ulaştırabildiklerine ulaştırırlardı. Böylece bunların sahip olmadığı ilme
onlar sahip oîmuş, onların sahip olmadığı ilme de bunlar sahip olmuş olur.
Bildiğimize göre hiç kimse Rasuîulla'm bütün hadislerini bilme derecesine
ulaşamamıştır. Buna Hulefâ-i Râşidîn'den daha güzel delil yoktur. Onlar
Rasûlullah'm sünnetine, işlerine ve hallerine insanların en vakıfı ve ashabının
en üstünü oldukları halde bazı meseleleri kaçırıyor ona muttali olamıyorlardı.
îşte hazar'da ve
seferde Hz.Peygamber'den ayrılmayan, vaktinin çoğunu onunla geçiren, hatta
müslümanların işlerini halletmek için O'nun yanında geceleyen Hz. Ebu Bekir!,.
Ebu Bekir'e, halifeliği zamanında ninenin mirasından soruluyor. Diyor ki:
Allah'ın kitabında bu konuda, bir şey yok. Rasûlullah'm sünnetinde de bir şey
bilmiyorum. Fakat insanlara sorayım." Onlara soruyor, Muğire b. Şu'be ve
Muhammed b. Mesleme kalkıyor, Hz.Peygamber'in nineye altıda bir verdiğini
söylüyor. Ebu Bekir es-Sıddîk de buna göre hüküm veriyor.
Bu iki sahabi
Rasûlullah'a Ebu Bekir'den daha yakın değildi. Ancak onlar Ebu Bekir'in vakıf
olamadığına vakıf oldular. Daha sonra islam Ümmetinin ittifakla amel edeceği,
onun bilmediği bu sünneti bildiler.
Ömer b. Hattab,
kadının, kocasının diyetine varis olup olmayacağını bilmiyordu. O, diyetin
âkileye ait olduğu görüşünde idi. Rasûlullah'm bazı bâdiyelerde emiri olan
Dehhak b. Süfyan'a durumu yazdı. Dehhak ona Rasûlullah'ın Eşyem ed-Dabâbî'nİn
karısını, kocasının diyetine varis kıldığını bildiren bir mektup gönderdi. Hz.
Ömer de bu konudaki görüşünden vazgeçti ve şöyle dedi: "Eğer bunu
duymasaydık aksiyle hükmedecektik."
Yine O, Abdurrahman b.
Avf Rasûlullah'm "Mecusilere de Ehl-i kitaba verdiğiniz hükmü
uygulayınız" dediğini haber verinceye kadar diyet konusunda Mecusilere
verilecek hükmü bilmiyordu.
Ebu Musa el-Eş'ari bildirinceye
kadar o, isti'zan (izin isteme) sünnetini bilmiyordu. O, Ensafdan bazısının
buna şahitlik yapmasını istedi.
Yine Ömer, Abdurrahman
b. Avf bildirinceye kadar, veba olan memlekete girişin hükmünü bilmiyordu.
Müslim'in, Sahih'iae
Abdullah b. Abbas'tan rivayet ettiğine göre Ömer b. Hattab Şam'a gimek üzere
yola çıkmıştı. Serğ [50]denilen
yere vardığında onu Ecnadlılar, yani Ebu Ubeyde b. Cerrah ve arkadaşları
karşılayarak Samda veba olduğunu haber verdiler. İbn Abbas diyor ki: Bunun
üzerine Ömer:"Bana ilk muhacirleri çağırf'dedi. Ben de onları çağırdım.
Kendileriyle istişare etti ve onlara Şam'da veba olduğunu söyledi. Bunun
üzerine görüş ayrılığına düştüler. Bazıları:"Sen bir iş için yola çıktın,
bundan dönmeni uygun görmeyiz dediler. Bazıları da:" Senin beraberinde
olanlar insanların ba-kıyyesi ve Rasûlullah'ın ashabıdır. Onları bu vebanın
üzerine götürmeni uygun görmüyoruz dediler Ömer onlara:"Yanımdan kalkın!
dedi. Sonra:"Bana Ensar'ı çağır!"dedi. Onları da çağırdım,
kendileriyle istişare etti, fakat onlar da Muhacirlerin yolunu tuttular ve
onlar gibi ihtilaf ettiler. Ömer onlara da:"Yammdan kalkın! dedi.
Sonra:"Bana fetih muhacirlerinden burada bulunan Kureyş ihtiyarlarını
çağır!" dedi, onları da çağırdım. Ama onun yanında iki kişi bile ihtilafa
düşmedi ve :"biz insanları geri döndermeni, onları bu vebanın üzerine
götürmemeni uygun görüyoruz" dediler. Bunun üzerine Ömer halka seslendi,;
Ben sabahleyin hayvan sır tındaydım. Siz de binin!" Ebu Ubeyde b. Cerrah:
"Allah'ın kaderinden kaçmak için mi?" dedi. Ömer: "Bunu senden
başkası söylemeliydi ya Ebu Ubeyde!" dedi. -Ömer ona karşı gelmekten
çekinirdi-. Evet Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin,
senin develerin olsa da iki taraflı bir
vadiye inseler, tarafların biri verimli, diğeri çorak olsa, verimli yerde otlatsan Allah'ın kaderiyle
otlatmış, çorak yerde otlatsan da Allah'ın kaderiyle otlatmış olmaz miydin?
dedi. Az sonra Abdurrahman b. Avf geldi. Bir hacetine gitmişti ve: "Bu hususta
bende bilgi var. Ben Rasulullah'ı: "Bir yerde veba olduğunu işitirseniz, o
yere gitmeyin! Bir yerde zuhur eder, siz de orada bulunursanız, ondan kaçmak
için o yerden çıkmaymız! buyururken işittim, dedi. îbn Abbas diyor ki: Bunun
üzerine Ömer bf Hattab Allah'a hamd etti. Sonra oradan ayrıldı."[51]
Parmakların diyeti
konusunda da Hz. Ömer bir şey bilmiyordu. Değişik fonksiyonlarına göre
parmakların diyetinin de farklı olacağına hükmediyordu. O, bu konudaki sünneti
öğrenince görüşünden döndü.
Said b. el-
Müseyyeb'den şöyle rivayet edilmiştir. Ömer başparmak için 15, ondan sonraki
için 10, orta parmak için 10, yüzük parmaaağı için 9, küçük parmak için 6 deve
diyet hükmetti.
Amr b. Hazm'm aüesi
yanında Rasûlullah'm: "Her parmak için 10 deve vardır" [52]
hadisini ihtiva eden bir mektup (yazı) bulunca Hz. Ömer buna göre hükmetti.
Osman b. Affan'ın,
kocası ölen kadının, kocasının evinde iddet beklemesi hususunda bilgisi yoktu.
Ebu Said el-Hudri'nin kızkardeşi Füreya b. Malik, kocası ölünce bu konudaki
hadisi rivayet etti. Hz. Osman bu hadise uydu ve onunla hükmetti.
Nesâî, Mâlik, Şafiî ve
diğerleri Ka'b kızı Zeynep'ten şöyle rivayet etmişlerdir -Metin Şafiî'nin
iîisa/esindedir-: Sinan oğlu Malik kızı Fürey'a'nm naklettiğine göre Fürey'a
Hz. Peygamber'e, Benî Hudre'deki ailesine dönmesi hususunu sormaya geldi.
Kocası kölelerini aramaya çıkmıştı. Kaddum tarafına varınca onlara yetişti.
Onlar da onu öldürdüler.
Kocam bana malik
olduğu bir mesken bırakmadığından ailemin yanına dönmeyi Rasûlullah'a sordum.
RasûhıUah
"evet" dedi. Ben ayrıldım. Odama, yahut mescide vardığım da beni
çağırdı veya kendisine çağrılmamı emretti. Bana: "Müddet sona erene kadar
evinde bekle!" dedi. Fürey'a diyor ki: Bunun üzerine o evde dört ay on gün
iddet bekledim. Hz. Osman haber gönderip benden bunu sorunca ona söyledim. O da
buna uydu ve bununla hükmetti.[53]
Ali b. Ebi Talip,
kocası öldüğünde mufavvada[54]ya
mehir verilmeyeceğine fetva vermişti.[55] O,
Rasûlullah'ın Bera' binti Vâşık hakkındaki sünnetim bilmiyordu.
Abdullah b. Mes'ud da
Hz. peygamber'in adı geçen mufavada hakkındaki hükmünü, Ma'kıl b. Yesâr haber
verinceye kada, bilmiyordu.
Nesâî ve diğerlerinin
rivayetine göre tbn Mes'ud'â, kendisine mehir takdir etmeden kocası ölen kadın
hakkında soruldu. îbn Mes'ud, "Rasûlullah'm bu hususta ne hüküm verdiğini
bilmiyorum" dedi. Bunun üzerine bir ay ihtilaf ettiler, ısrar ettiler. O
da rey'iyle içtihad etti ve şu hükmü verdi: "O kadına kendi akraba
kadmlannın mehri vardır; onlardan ne az olur, ne de çok; iddet beklemesi
gerekir. Miras hakkı da vardır." Bunun üzerine Ma'kıl b. Yesâr kalktı. Hz.
Peygamber'in, onlardan bir kadın hakkında da buna benzer bir hüküm verdiğini
söyledi. Ibn Mes'ud buna Öyle bir sevindi ki, müslü-man olduktan sonra böyle
hiç sevinmemişti.[56]
Buhârî'nin Ebû
Hureyre'den rivayet ettiği şu hadis de buna en güzel delildir:
Ebû Hureyre diyor ki:
"insanlar, Ebu Hureyre çok rivayet ediyor diyorlar. Eğer Allah'ın
kitabında iki âyet olmasaydı tek bir hadis bile rivayet etmezdim." Sonra
şu: "Gerçekten indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu gizleyen kimseler..."
âyetini okudu.[57]
"Muhacir
kardeşlerimiz çarşılarda alış-verişle, Ensar kardeşlerimiz de malları (ve
toprakları) için çalışmakla meşgul olurken Ebû Hureyre boğaz tokluğuna
Rasûlullah'ın yanından ayrılmaz, onların hazır bulunamadıkları meclislerde
hazır bulunur, onların ezberleyemediklerini ezberlerdi.[58]
Bu durum sahabeye
mahsus değildi. Tabiûn ve sonrakiler arasında da yaygındı. Özellikle biz
sahabenin dış ülkelere dağıldıklarını oraları vatan edindiklerini,
dinlediklerini başka bilmeyenlere anlattıklarını biliyoruz. Ebu Cafer
el-Mansur, insanları Muvatta'ı okuyup uygulamaya teşvik edince: "İnsanları
Muvatta ile amel etmeye teşvik caiz değildir. Çünkü Rasûlullah'm ashabı ondan
sonra ümmet içine dağıldılar, hadis rivayet ettiler. Her şehir halkı bilgi
sahibi oldu. Rasûlullah şöyle buyurmuştu: "Ümmetimin ihtilafı
rahmettir."[59]
Bu vakıanın, yani
hadise muttali olmadaki farklılığın, bir çok fıkhi meseledeki ihtilafta büyük
rolü olmuştur. Bunlardan bir kısmını aşağıda sıralayacağız: [60]
"Ebu Hureyre
şöyle diyordu: Cünüp olarak sabahlayanm orucu sahih olmaz." O zaman
Müslim, Ebû Dâvud ve Ahmed'in Âişe'den
rivayet ettiği şu hadis Ebû Hureyre'ye ulaşmamıştı: "Bir adam Hz. Peygamber'e bir mesele sormaya geldi
-Hz, Aişe kapı arkasından dinliyordu-: Ey Allah'ın Rasulü! Cünüp olduğum halde
(sabah) namazı vakti giriyor. Oruç tutayım mı?" dedi. Hz. Peygamber:
"Ben de cünüp iken sabah namazı vakti giriyor, ben oruç tutuyorum."
buyurdu. Adam: "Ey Allah'ın Rasûlü sen bizim gibi değilsin, Allah gelmiş
geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır, dedi. Hz. Peygamber de: Allah'a yemin
ederim ki sizin Allah'tan en çok korkanınız, ve korunduğum şeyi en iyi
bileniniz olmayı dilerim," buyurdu.[61]
Yine Buhârî ve
Müslim'in Aişe ve Ümmü Seleme'den rivayet ettiği "Hz. Peygamber ihtilam
olmaksızın cünüp olarak sabahlıyor ve Ramazan da oruç tutuyordu" hadisini
Ebû Hureyre bilmiyordu. Aişe ve Ümmü Seleme'nin yukarıdaki rivayeti haber
verilince Ebû Hureyre'nin, görüşünden döndüğü nakledilmiştir.
Müslim Sahih'inde
Abdülmelik b. Ebi Bekir b. Abdirrahman'm Ebû Bekir'den naklettiği şu haberi
rivayet etmiştir: "Ebû Hureyre'yi şöyle anlatırken işittim: Kim sabaha
cünüp olarak çıkarsa oruç tutmasın" Bunu Abdur-rahman b. Haris'e (babası)
söyledim. O bunu kabul etmedi. Abdurrahman ve ben beraberce gittik. Aişe ve
Ümmü Seîeme'nin yanına vardık. Abdurrahman bunu onlara sordu. Onlar şöyle
cevap verdi: Hz. Peygamber ihtilam olmaksızın cünüp olarak sabahlar ve oruç
tutardı. Ravî diyor ki: Mervan'm yanına gittik. Abdurrahman bunu ona anlattı.
Mervan dedi ki; "Ben sana kesin olarak Ebû Hureyre'ye gitmeni ve söylediği
sözü reddetmeni emrediyorum." bunun üzerine Ebû Hureyre'ye geldik -Ebû
Bekir de hepsinde hazır bulunuyordu- Abdurrahman Ebû Hureyre'ye meseleyi
anlattı. Ebû Hureyre dedi ki: "Onlar (Aişe ve Ümmü Seleme) mi sana bunu
söyledi?
- Abdurrahman: Evet.
- Ebû Hureyre:
"Onlar daha iyi bilir."
Sonra Ebû Hureyre bu
konuda söylediği sözün Fadıl b. Abbas'a ait olduğunu söyledi ve: "Bunu
Fazl'dan işittim Hz. Peygamber'den işitmedim." dedi. Ravî diyor ki:
"Ebu Hureyre bu konuda söylediklerinden vazgeçti."[62]
Hz. Ali, Ibn Abbas ve
diğerleri, kocası ölen hamile kadının iddetinin şu iki âyetin umumi hükmüyle
amel ederek iki sürenin en uzunu olduğu hususunda fetva veriyorlardı:
"İçinizden
ölenlerin bırakmış olduğu eşler kendi kendilerine dört ay on gün
beklerler..." (Bakara; 234)
"Gebe olanların
iddeti, doğurmaları ile tamamlanır." (Talak; 4)
Rasûlullah'ın Sübey'a
el-Eslemi'ye hakkındaki sünnetini onlar bilmiyordu. Hz. Peygamber, çocuğunu
doğurmasıyla, onun iddetinin sona ereceğine dair fetva verdi. Buhari,
Sahih'inds Hz. Peygamber'in eşi Ümmü Sele-me'den şöyle rivayet etmiştir:
"Eşlem" kabilesinden Sübey'a denilen, evli bir kadın vardı. Hamile
iken kocası öldü. Ebu's-Senâbik b. Ba'kek ona dünür gitti. O, evlenmek
istemedi. Adam (kadının başka bir dünürü için süslendiğini görünce) şöyle
dedi: "Allah'a yemin ederim ki iki iddet süresinden sonuncusu geçinceye
kadar o adamla evlenmen uygun olmaz, Brnıun üzerine kadın yaklaşık on gece
bekledi sonra Hz. Peygambere geldi. Hz. Peygamber: "Evlen" buyurdu.
Yine Buhârî'de Misver
b. Mahreme'den rivayet edildiğine göre Eşlem kahilesinden Sübey'a, kocasının
vefatından bir kaç gece sonra nifas görmüş ve Hz- Peygamber'e gelerek evlenmek
için ondan izin istemişti. Hz. Peygamber, ona izin verdi, o da evlendi."[63]
Abdullah b. Amr,
kadınlara, hayız, nifas yahut cünüblükten guslederken, diplerine su gitmesi
için saçlarını çözmelerini emrediyordu. O, bu konudaki sünneti bilmiyordu.
Müslim Sahihinde Ubeyd
b. Umeyr'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Abdullah b. Amr'ın kadınlara,
guslederken saçlarını çözmelerini emrettiğini Hz. Aişe duydu ve şöyle dedi: Şu
îbn Amr'a şaşıyorum. Kadınlara guslederken saçlarını çözmelerini emrediyor.
Başlarını traş etmelerini emretmiyor. Ben ve Rasûlullah bir kaptan
guslederdik. Ben başıma üç kaptan fazla su dökmezdim.[64]
Yine Müslim, Ümmü
Seleme'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ey Allah'ın Rasûlü, dedim,
ben başımın saçını bağlayan bir kadınım, cünüblükten yıkanmak için onu çözeyim
mi?" Hayır, sade başına üç avuç su dökmen, sonra üzerine bolca su dökünüp
temizlenmen yeterlidir," buyurdu.[65]
Eğer îbn Amr, Hz.
Peygamber'in zevceleri Aişe ve Ümmü Seleme'nin bu konudaki hadislerini
bilseydi, eğer bu, ona ulaştınlsaydı yalnız onunla amel eder, kadınlara da
hayız yahut cünüblükten gusletmek istediklerinde saçlarını çözmeyi emretmezdi.
Şüphesiz
Rasûlullah'tan hayızdan temizlenmek isteyen kadının saçlarını çözmesini
emrettiği rivayet edilmiştir.
Buhârî'nin Hz.
Aişe'den rivayetine göre o şöyle demiştir: Haccetmek üzere Zilhicce ayında yola
çıkmıştık. Rasûlullah buyurdu ki; kim umreye niyet etmek isterse etsin. Ben
Kurban kesmemiş olsaydım umreye niyet ederdim. Bunun üzerine bazıları umreye,
bazıları da hacca niyet etti. Ben umreye niyet edenlerdendim. Arefe günü
geldiğiinde ben hayızlıydım. Hz. Peygamber'e durumu bildirdim. Buyurdular ki:
Umreni bırak, saçlarını çöz ve tara, hacca niyet et. Ben de öyle yaptım. Hısba
gecesi[66]
olunca kardeşim Abdurrahman b. Ebi Bekir'i benimle gönderdi. Ten'îm'e çıktım.
îki umre yerine bir umreye niyet ettim."[67]
Alimler bu hadisteki emri, deliller arasını özellikle Hz. Aişe'nin iki hadisi
arasını te'lif ederek mendupluğa hamletmişlerdir.[68]
İbn Abbas, Üsame b.
Zeyd, Zeyd b. Erkaro ve Ibn Zübeyr Nesie libasından başka riba kabul
etmiyorlardı. -Nesie ribası (erteleme faizi), ribevî (riba-ya konu olan)
malların, peşin olmaksızın, fazlalık olmasa bile[69]
geciktirilerek satışıdır.- Onlar ribevî malların, bir türde fazla olarak ve
peşin olarak satışının caiz olduğunu zannediyorlardı. Ebu Said el-Hudri'nin
Hz. Peygam-ber'den rivayet ettiği şu hadis onlara ulaşmamıştı: Hz. Peygamber:
"Altın ile altını, ancak misli misline (eşit) olursa satın; birbiri
üzerine fazla yapmayın;[70]
gümüş ile gümüşü de ancak misli misline olursa satın; birbiri üzerine fazla
yapmayın. Onlardan gaib olanı hazırla dahi satmayın." buyurmuştur."
Fazl ribasınm haramlığı konusunda Ebu Said hadisi kendisine ulaşınca, îbn
Abbas'ın, görüşünden döndüğü rivayet edilmiştir. [71]
Zeyd b. Sabit, kadının
veda tavafından önce dönmemesi hakkında fetva veriyordu. Çünkü o, bir hacının,
hac zamanının sonuna kadar Ka'beden dönmesinin yasaklandığını işitmişti.
Hayızlı da ona göre bü yasağa dahil olan hacılardandı.
Ibn Abbas ona,
hayizlıyı bu yasaktan istisna eden bir sünnetin varlığını haber verdi. O da
görüşünden döndü. Şafiî'nin Risale'sinde Tavustan şöyle nakledilmiştir, Tavus
diyor ki: "Ben Ibn Abbas'la birlikte idim. Zeyd b. Sabit ona şöyle dedi:
Ka'be'deki görev süresi sona ermeden önce hayızlmın dönmesine fetva mı
veriyorsun? Ibn Abbas: "Hayır, filan Ensarî kadına, Hz. Peygamberin bunu
emredip etmediğini soruyorum" dedi. Zeyd b. Sabit gülerek ve: "Seni,
ancak tasdik etmiş görüyorum" diyerek görüşünden döndü.[72]
Ömer b Hattab, ihrama
girmek isteyen kimseye ihramdan Önce ve akabe cemresini attıktan sonra Mekke'ye
gitmeden koku sürünmesini yasaklıyordu. Oğlu Abdullah da böyle yapıyordu.
Onlar Hz. Aişe'nin bu konudaki görüşünü bilmiyorlardı.[73]
Malik Muvattada,
Müslim de Sahih'inâe Hz. Peygamber'in eşi Hz. Ai-şe'den şöyle rivayet etmiştir:
"Ben Rasûlullah'a ihrama girmeden önce ihram için, Kabe'yi tavaftan önce
de ihramdan Hill'e çıkması için koku sürerdim.[74]
Ömer b. Hattab, mest
giyenin, çıkarmcaya kadar üzerine mesh etmesi görüşünde idi. Bunun için o bir
süre koymuyordu. Seleften bir grup ta bu konuda ona uydu.[75]
Meshin süresini bildiren hadisler mesela Ali ve Avfb Malik el-Eşcâ'i hadisleri
onlara ulaşmamıştı.
Müslim, Sahihinde
Şüreyh b. Hânî'den şöyle rivayet etmiştir: "Aişe'ye mest üzerine meshi
sormaya geldim, bana: "Ebu Talib'in oğluna git ona sor!" dedi. Çünkü
o, Rasûlullah'la yolculuk yapmıştır. Bunun üzerine ona sorduk. Dedi ki:
"Rasûlullah: Misafir için üç gün üç gece, mukim için bir gün bir gece süre
koydu."[76]
Ahmed ve Dârekutnî,
Avfb. Mâlik il-Eşcâ'î'den Hz. Peygamber'in Tebük Gazvesinde mest üzerine meshin
üç gün üç gece olmasını, mukim için de bir gün bir gece olmasını emrettiğini
rivayet etmiştir. [77]
Allah Rasûlünün
ashabı, kendilerine nakledilen hadisi, işitir işitmez hemen tatbike
koyulmazlardı. Bilakis, nakledene vehim veya hata arız olması korkusundan,
nakil hususunda tedbirli davranırlardı. Eğer hadis sabit olursa kesin bilgi
olarak onu kabul ederler ve uygularlar aksi halde uygulamazlar yahut tercih
ettikleri başka delillerle amel ederlerdi.
Ebu Bekir'e ninenin
mirası konusunda bir Sünnet gelir. O, rivayetin doğruluğunu kesin olarak
öğrendikten sonra hüküm verir.
Tirmîzî, Ebû Dâvud,
îbn Mâce ve Ahmed Kabisa b. Züeyb'den şu haberi rivayet ederler:
"Bir nine Ebu
Bekir'e gelir ve ondan miras hissesinin verilmesini ister. Hz. Ebû Bekir der
ki: Allah'ın Kitabında senin için bir şey yoktur. Allah Rasûlünün Sünnetinde de
senin durumun hakkında bir şey bilmiyorum. O halde dön git. insanlara sorayım.
Ebu Bekir insanlara sordu: Muğire b. Şu'be:'1 "Rasûlullah'm yanında
bulundum. Ona 1/6 vermişti." dedi. Hz. Ebû Bekir: "Başka bilgisi olan
var mı-" dedi. Muhammed b. Mesleme el-Ensâri kalktı. Muğire b. Şu'be'nin
söylediği gibi söyledi. Ebû Bekir de nineye 1/8 hisse hükmetti. Sonra Hz.
Ömer'e başka bir nine geldi. Ondan mirasını taksim etmesini istedi. Hz. Ömer:
Allah'ın Kitabında senin hakkında bir şey yoktur. Fakat o altıda birdir. Eğer
eşinle ikiniz birlikte olursanız o aranızda taksim edilir. Hanginiz geride
kalırsa mirasın 1/6 nın hepsi ona aittir.[78]
Ömer b. Hattab, izin
isteme (isti'zan)den sonra dönme konusunda, Hz. Peygamber'in Sünnetini
bilmiyordu. Bunu ona Ebû Musa el-Eş'ârî haber verdi. Hz. Ömer ondan bir şahit
getirmesini istedi.
Buharı ve Müslim Ebû
Sâid el-Hudri'den rivayet etmiştir (Lafız Buharî'nindir): Ebu Sâid el-Hudri
diyor ki: Ensar topluluklarından birisinde idim. Ebû Musa geldi. Sanki o
korkutulmuştu. Şöyle dedi: "Ömer'den üç defa izin istedim, izin verilmedi
ve döndüm." (Ebû Sâid) "Seni engelleyen ne idi?" Ebu Musa,
Rasûlullah'dan : "Sizden birisi üç defa izin ister, ona izin verilmezse
dönsün." şeklinde bir hadis nakletti. Bunun üzerine Ebû Sâid: "Allah'a
yemin ederim ki bu hadise bir delil getireceksin. İçinizde Hz. Peygam-ber'den
bunu işiten var mı?" dedi. Übeyy b. Ka'b: Allah'a yemin ederim ki seninle
beraber ancak kavmin en küçüğü bulunur. Ben de kavmin en küçüğü idim. Onunla
bulundum ve Ömer'e Hz. Peygamber'in bunu söylediğini haber verdim." dedi.[79]
Müslim'in bir rivayetine göre: "Ömer dedi ki: Bana Rasûlullah'ın bu emri
gizli kaldı. Pazarda alış-veriş beni ondan oyaladı."[80]
Yine Ömer doğumundan
Önce düşürülen cenin hakkında Sünnette bir hüküm bilmiyordu. Muğire bu konuda
Allah Rasûlünün bir hükmünü getirdi. Ömer ondan, söylediğine delil getirmesini
istedi:
Buharı ve Müslimde
rivayet edildiğine göre Ömer b. Hattab doğumdan önce kadının çocuğunu düşürmesi
konusunda insanlarla istişare etti. Muğire b. Şu'be dedi ki: Hz. Peygamber'in
bu hususta bir köle yahut bir cariye diyetle hükmettiğine şahit oldum. Hz.
Ömer dedi ki: "Bana seninle birlikte şahitlik edecek birisini
getir!" Muhammed b. Mesleme, Hz. Peygamber'in yukarıdaki hükmü verdiğine
şahitlik etti."[81]
Bu hadise ve
Örneklerden biliyoruz ki sahabe, kendilerine nakledilen hadisle amelden önce
ihtiyatla davranıyordu. Sabit olduğu hususunda açık karine bulunan hadisle
amel ediyorlar, karine bulunmayan hadisle amel etmiyorlar veya kendilerine
kuvvetli görünen başka bir hadisle amel ediyorlardı. Sahabenin bu konudaki
şüphesi daha çok idi.
Sonraki imamlar da
böyle yapıyordu. Bu eserde bunun bir çok misalleri gelecektir. Hadisin
sübutundaki şüphe hadisesi bir çok meselede ihtilafa yol açan sebeplerden idi.
Örnekleri şunlardır: [82]
"Mebtûte",
kesin boşanan demektir. Onun nafakası ve meskeni hususunda ihtilaf edilmiştir:
Bunların her ikisi de mi gereklidir, hiçbiri gerekli değil midir? Nafaka hariç
mesken yahut mesken hariç nafaka mı gereklidir?
Ömer b. Hattab,
boşanan kadınların durumu hakkındaki şu âyetin umûmî hükmüne göre kesin boşanan
kadının nafaka ve mesken hakkı olduğu görüşünde idi: "Ey Peygamber!
Kadınları boşayacağınızda, onları, iddetle-rini gözeterek boşaym ve iddeti
sayın; Rabbiniz olan Allah'tan sakının; onları -apaçık bir hayasızlık yapmaları
hali bir yana- evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar. Bunlar Allah'ın
sınırlarıdırlar." (Talak; 1) Ayet boşanan kadınlara meskeni vacip
kılmaktadır. Bu âyetin hükmüne göre boşayanın evinde oturmak vacip olunca o,
hapsedilmiş (tutulmuş) olur ve tutulması sebebiyle nafaka ona vacip olur. Bu
âyet ric'î talakla boşanana mahsus değildir. Hz. Ömer bu âyetin hükmünün, ric'î
olsun, bâin olsun her boşanan kadın hakkında umumi olduğu göı dşünde idi.
Müslim'in rivayet ettiği, aşağıdaki Fatma binti Kays hadisi kendisine ulaşınca
Ömer bu hadisin sahih olduğuna tam inanmadı:
"Fatma binti
Kays'ı kocası üç defa boşamış Rasûlullah'ta ona ne mesken ne nafaka
vermişti."[83]
Müslim Sahih'ine Ebû
îshak'm şöyle dediğini rivayet ediyor: Yanımda Şa'bi olduğu halde Mescid-i
Azam'da Esved b. Yezid'le birlikte oturuyordum. Şa'bi Fatma binti Kays'm
"Rasûlullah'ın kendisine mesken ve nafaka vermediği" şeklindeki
hadisi söyledi. Sonra Esved bir avuç çakıl taşı aldı sonra onu atarak şöyle
dedi: "Böyle bir şeyi söylediğin için sana yazıklar olsun." Ömer
şöyle dedi: "Allah'ın kitabını ve Peygamberimizin sünnetini, ezberlediğini
yahut unuttuğunu bilmediğimiz bir kadının sözü karşısında terkedemeyiz. Mesken
ve nafaka onun hakkıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Onları -apaçık
bir hayasızlık yapmaları hali bir yana- evlerinden çıkarmayın. Onlar da
çıkmasınlar."[84]
Bu meselede geniş
bilgi, mefhûm-ı muhalefeti delil almada fakihlerin ihtilafını araştırırken
gelecektir. [85]
Ömer b. Hattab,
teyemmümün cünüplükten temizlenmek için yeterli olmayacagı görüşünde idi. O,
suyu buluncaya kadar bekler uzun zaman geçse bile gusledinceye kadar namaz
kılmazdı. Abdullah b. Mesud da bu görüşte idi.
Buhari ve Müslim
Sahihlerinde -Lafız Müslimdir. Abdurrahman b. At Ebzadan, o da babamdan şöyle
rivayet etmiştir: Bir adam tab'a gelİi
ve dedi ki: Ben cünüp oldum, su bulamadım. Hz. Ömer namaz kılma dedi; Ammar b.
Yasir Ey müminlerin emiri hatırlamıyormusun ? Ben ve sen seyirde idik. Cünüp
olduk ve su bulamadık.Sen namaz kılmadın. Ben ise toprak üzerinde
yuvarlandıktan sonra namaz kıldım, Hz. Peygamber buyurdu ki: Ellerinle toprağa
vurman, ellerine bulaşan toprağın üzerine üfledikten sonra onlarla yüz ve kollarını
meshetmen yeterli olurdu." Ömer: "Allah'tan kork Ey Ammar" dedi.
Ammar: "istersen bunu hiç kimseye söylemem" dedi.
Bir! rivayette Ömer
ona: "Üzerine aldığın mes'uliyeti sana bırakırız" dedi.
Yine Buhari ve
Müslim'in A'meş'ten, onun Şakik'ten rivayetine göre o şöyle demiştir -lafız
Müslim'indir-:"Ben, Abdullah2 ve Ebû Musa ile birlikte oturuyordum, Ebû
Musa dedi ki: Ey Ebû Abdurrahman, ne dersin, bir adam cünüp olsa bir ay su
bulamasa namazı nasıl kılar? Abdullah: "Bir ay su bula-masa teyemmüm
yapmaz" dedi. Ebû Musa: "Peki Maide süresindeki şu âyet nedir?"
dedi: "Eğer cünüpseniz yıkanıp temizlenin; şayet hasta veya yoklukta
iseniz veya ayak yolundan gelmişseniz yahut kadınlara yaklaşmış sanız ve su
bulamamış sanız temiz bir toprağa teyemmüm edin." (Maide; 6)
Abdullah dedi ki:
Şayet onlara bu âyette bir ruhsat verilmişse bunun, su soğuk olduğu zaman
toprakla teyemmüm etmeleri ruhsatı olması daha yakın bir ihtimaldir. Ebû Musa
Abdullah'a şöyle dedi: "Ammar'm sözünü duymadın mı? Rasûlullah beni bir
ihtiyaç içn gönderdi. Cünüp oldum ve su bulamadım. Yen üzerinde tıpkı hayvanın
yuvarlandığı gibi yuvarlandım. Sonra Hz.- Peygamber'e gelerek bunu kendilerine
anlattım: "Ellerinle sadece şöyle yapman yeterdi." buyurdu. Sonra iki
eliyle yere bir kere vurdu; sonra sol eli ile sağ eli üzerine, avuçlarının
dışına ve yüzüne mesnetti. Abdullah şöyle dedi: "Görmüyor musun, Ömer,
Ammar'm sözünü tatmin edici bulmadı."[86]
Ömer, Ammar'm hadisini
kabul etmedi. Çünkü Ammar ona, kendisinin de içinde bulunduğu bir olayı haber
vermiş fakat O (Ömer) bunu hatırlamamıştı. İşte bu, şüphenin kaynağı idi. Bunun
için Ammar'ı bu hadisi söylemekten nehyetmedi. Ancak "Üzerine aldığın
mes'uliyeti sana bırakırız" dedi. Yani benim o olayı hatırlamayışımdan
aslında olayın gerçek olmaması gerekmez, O halde, onun anlatmasına benim engel
olma hakkım yoktur.[87]
Ömer ve ibn Mes'ud'un,
bu konudaki hadisler yayıldıktan sonra bu görüşten döndükleri söylenmiştir.[88]
Ali b. Ebi Talip,
eşiyle zifafa girmeden ve mehir belirlenmeden önce ölen kimsenin eşine mehir
verilmeyeceği görüşünde idi.
Ma'kıl b. Sinan
el-EşcaTnin rivayet ettiği, Hz. Peygamberin Berva1 binti Vâşık hakkındaki
"Ona mehr-i misil var, onun miras hakkı var ve onun iddet beklemesi
gerekir" hükmü Ali b. Ebi Talib'e ulaşınca O: "Ayakta bevleden bir
bedevinin Allah'ın Kitabına ve Peygamberinin Sünnetine muhalif bir sözünü kabul
edemeyiz."[89] demiştir. Bu mesele,
inşallah tatbikat bölümü olan Nikah bölümünde gelecektir. [90]
Şuf a ıstılahta, bir
ortağın yabancıya intikal eden hissesinin, aynı bedel karşılığında diğer ortağa
geçmesidir. Bu kelime "çift" anlamına gelen "şef"den
türemiştir. Zira Şufa hakkına sahip olan onunla malını çiftlemiş olur.[91]
Fakihler, Şuf a'nın taksime
kabil olan mallarda ortak için sabit bir hak olduğunda ittifak etmiştir. Ancak
Ebu Bekir el-Es'am, Şuf ayı kabul etmez. Alimler, komşu için şufa hakkının
sabit olduğunda ihtilaf etmişlerdir. Şâfıî,
Malik, Ahmed ve Evzâî ortaktan başkasının şufa hakkı olmadığı görüşündedir.
Bu görüşlerine şu hadisleri delil olarak getirmişlerdir:
1. Cabir b. Abdullahtan rivayet edildiğine göre,
"Hz. Peygamber, taksim olunmamış bulunan her şeyde şufa olduğuna
hükmetmiştir. Fakat sınırları olur, yolları da ayrılırsa şufa yoktur."[92]
2. Ebû Hureyre'deii rivayet edildiğine göre Hz.
Peygamber: "Taksim edilen ve sınırları çizilen evde şufa yoktur."[93]
Bu iki hadis,
komşusunun şufa hakkı olmadığını açıkça ifade etmektedir. Şufa yalnız ortağın
hakkıdır. Bu görüş Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Osman, Saîd b. el-Müseyyeb, Süleyman
b. Yesar, Ömer b. Abdülaziz, Rebi'a ve Evzâî'den nakledilmiştir.[94]
Şuf anın komşu için de
bir hak olduğunu ifade eden hadisler ise, onlara göre ya sabit değildir.
Semûre'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiği "Evin komşusu o eve (şefi
olmağa) başkasından daha çok hak sahibidir"[95]
hadisi ve Şüreyd b. Süveyd'in rivayet ettiği şu hadis gibi, Şüreyd diyor ki:
"Ey Allah'ın Rasulü dedim, komşudan başka hiç kimsenin ortaklığı ve payı
olmayan bir arazi hakkında ne dersin?" Hz. Peygamber: "Komşu, yakın
komşusuna (şefi olmağa) daha haklıdır."[96]
buyurdu. Veya bu hadisler sahihtir fakat tevil edilmiştir. Amr b. Şüreyd'in
rivayet ettiği şu hadis gibi: Amr diyor ki: Sa'd b. Ebî Vakkas'a uğradım.
Misver b. Mahreme geldi. Elini omuzlarımdan birisi üzerine koydu. O anda Hz.
Peygamber'in azadhsı Ebû Rafi' geldi ve; "Ey Sa'd; senin yurdundaki
(yakınındaki) iki evimi benden satın al!" dedi.
- Sa'd: "Allah'a
yemin ederim ki onları satın almam" dedi.
- Misver:
"Allah'a yemin ederim ki onları sen alacaksın".
- Sa'd: "Vallahi
peşin de olsa, taksitle de olsa sana dört binden fazla vermem .
- Ebû Râiî':
"Şüphesiz ona beşyüz dinar verildi. Eğer Rasûlullah'ı komşu yakın komşusuna
(şefi olmağa) daha haklıdır derken işitmiş olmasaydım onu dört bini de
vermezdim. Onu beş yüz dinara veriyorum." Onu yalnızca ona verdi.[97]
Alimler deliller
arasını te'lif ederek "civar" kelimesini "şerik" olarak tefsir
etmişlerdir. "Civar" arap dilinde ortaklığa[98]
denir.
Hami b. Nâbiğa şöyle
demiştir: Ben iki kadın komşu yani kuma (ortak) arasında idim. Aşa da şöyle
demiştir:[99]
Hülasa, onlara göre
komşuya şuf a hakkı tanıyan hadislerden sarih olanlar sahih değil, sahih
olanlar da sarih değildir.
Ebu Hanife ve
öğrencileri, Sevr, îbn Ebî Leylâ, İbn Şîrîn, yukarıda geçen hadisleri delil
getirerek komşunun şuf a hakkı bulunduğu görüşüne varmışlardır. Onlar bu
hadislerin sahih olduğunu kabul etmişlerdir.[100]
Şâfiîlerin bir
kısmından da, yol müşterek olursa, komşunun şuf a hakkı bulunduğu
nakledilmiştir. Onlar yukarıda geçen Cabir hadisiyle Ata'mn Câbir'den rivayet
ettiği aşağıdaki hadis arasını te'lif ederek bu görüşe varmıştır. Hz.
Peygamber buyurdu ki: "yolları bir olursa komşu, komşusunun şuf asma daha
çok hak sahibidir. Gaib olsa bile onu bekler."[101]
Bazıları bu hadisi de cerhetmiştir.[102]
Fakihlerin çoğunluğu,
Ramazan'da ve Ramazan dışında unutarak yiyip içen kimse üzerine kaza ve
keffaret gerekmediği görüşündedir. Onlar Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği şu
hadisin açık hükmünü delil olarak getirirler. Rasûlullah buyurdu ki: Oruçlu
olduğu halde, yiyen-içen kimse orucunu tamamlasın. Şüphesiz onu Allah yedirmiş
ve içirmiştir."[103]
Onlar yine Ebû
Hureyre'nin rivayet ettiği şu hadisin açık hükmünü delil
getirirler:"Oruçlu unutarak yer yahut içerse, şüphesiz o
rızıklandırılmıştır. Allah onu içirmiştir. Ona kaza yoktur."[104]
Malik, unutarak yiyen
kimsenin orucunun bozulduğu ve kaza gerekli olduğu görüşündedir. O, birinci
hadisi te'vil etmiştir. îkirici hadis ise ona göre sahih değildir.
îbn Arabi şöyle der:
"Bütün büyük fakihler Ebû Hureyre'nin birinci hadisinin zahirine
dayanmışlardır. Malik ise meseleyi, usûlünden ele almış ve onu kontrol
etmiştir. Çünkü İftar orucun zıddıdır. îmsak orucun rüknüdür. O halde bu
namazın bir rek'atını unutmaya benzer. Dârekutnî'nin: "Sana kaza
yoktur" rivayetini alimlerimiz te'vil ederek bunun mânasının "şimdi
sana kaza yoktur" olduğunu söylemişlerdir. Bu boşu boşuna yorgunluktur. Ben
derim ki, keşke sahih olsa da onu kabul etsek ve ona uysak. Ancak Mâlik'in
usûlünde Haber-i vahid kaide hilafına olursa onunla amel edilmez. Birinci
Hadis, "günahın kalkması" hususundaki kaideye[105]
uygun olduğu için biz onunla amel ettik, ikinci hadis bu kaideye uygun olmadığı
için onunla amel etmedik."[106]
Kurtubî şöyle der:
"Kazanın gerekmediğini (düştüğünü) söyleyen kinişe, Ebû Hureyre'nin
birinci hadisini delil getirmiş, buna, bu hadiste "kazanın talep
edilmediği" yolunda cevap verilmiştir (yani kaza istenmeyince düşmesi de
sözkonusu olmaz). O halde "kazanın düşmesi" "cezanın
düşmesi" anlamına gelir. Çünkü istenen, eksiksiz bir gün oruç tutmaktır.[107]
Fakat Dârekutnî burada "kazanın düştüğünü" rivayet etmiştir. Bu,
ihtimal kabul etmeyen bir nastır. Ancak mesele bu nassm sahih olmasındadır.
Sahihse kabul edilir ve kaza düşer.[108]
Dârekutnî hadisinin "sahih hadis" olduğu doğrudur. Dolayısıyla onunla
amel gerekir. Onun kaideye aykırı olduğu söylenemez. Çünkü o bizzat bir
kaidedir.[109]
Bu mesele inşaallah
"Umumu'l-Muktaza" kaidesinde gelecektir. [110]
Bazan, Kitap yahut
Sünnet nassmdan ne kastedildiğinde fakihler ihtilaf eder. Bu durumda herkes
yorumunda, îslam Hukukunun ruhuyla uygunluk gördüğü bir yön izler. Şu konular
buna Örnektir: [111]
Fakihler, tek başına
olduklarında nisabın altında mala malik olan fakat mallarını
birleştirdiklerinde nisaba ulaşan iki ortağın zekatı konusunda ihtilaf
etmiştir. Acaba bu ortaklığın nisaba etkisi var mıdır? bu durumda onlara zekat
gerekir mi gerekmez mi?
Şafiî, zekat
ehliyetine sahip iseler, ortaklık şartlarını taşıyan iki ortağın tek bir kişi
gibi zekat vermeleri gerektiği görüşündedir. Bu, iki ortağın; otlak, sulak,
ağıl, süt sağma yeri, koç, çoban, bekçi, meyve harmanı, dükkan, korucu, koruma
yeri (depo) vb. ticaret eşya ve araçlarında bir olması halinde olur.
Minkac'da şöyle
denmiştir: "Zekat verecek kimseler kovunda ortak olsalar tek bir kişi
gibi zekat verirler. Mücâvereten ortak olsalar, otlak, sulak, ağıl ve süt sağma
yerinde ortak olmak şartıyla yine tek kişi gibi zekat verirler. En doğru olan
görüşe göre döl hayvanı ve çobanda da böyledir. Ve ortaklık niyeti şart
değildir. Önemli olan, meyve, ziraat, para ve ticaret raaîı ortaklığının,
bekçi, harman, korucu, koruma yeri vb. şeylerde ayrı olmamak şartıyla,
neticesidir."[112]
Buna, zekat hadisinde
varid olan, şu rivayetle delil getirilmiştir. "Zekat artar veya eksilir
korkusuyla ayrı olan zekat malları toplanmaz, bir olanlar da ayrılmaz, iki
ortaktan meydana gelen sürünün zekatı hususunda bu ortaklar âdil bir şekilde
birbirlerine müracaat ederler."[113]
Hz. Peygamber'in
"zekat artar veya eksilir korkusuyla ayrı ayrı zekat malları toplanmaz,
bir olanlar da ayrılmaz" sözü "120 kovuna sahip olan ortaklar"
olarak açıklanmıştır. Bu koyun sahipleri toplu olarak zekat verirlerse bir
koyun verirler. Ayrı verirlerse, üç kişi olduklarından her birisinin kırk
koyunu olmuş olur. Dolayısıyla üç koyun zekat vermeleri gerekir. Hasılı, bir
olanların arası ayrılmaz ise bir koyun gerekir. Yukarıdaki hadis, "birisi
yüz koyuna, diğeri yüzbir koyuna sahip iki kişf'ye göre açıklanırsa ayrı
olduklarında üç koyun zekat gerekir. Burada onların arası birleştirilmez, her
birisi kendi malının zekatını nisabına göre verir.
Hadiste geçen
"korku"dan maksat, zekat memuru (amil)nun zekatın azalmasından, mal sahibinin de
zekatın artmasından korkmasıdır.
Hz. Peygamber'in
"iki ortaktan meydana gelen sürünün zekatı hususunda bu ortaklar âdil bir
şekilde birbirlerine müracaat ederler" sözü şu şekilde açıklanmıştır:
Meselâ; iki kişinin yüz koyunu olur. Her birisinin koyunu tanınır. Birisinin
koyunları içerisinden bir koyunu zekat olarak alınır. îki ortaktan koyun alman
kişi, eğer iki ortağın koyunlarının sayısı bir (eşit) ise, alman kovunun yarı
kıymetini almak üzere ortağına başvurur. Koyun, sürünün üçte birine sahip olan
kişinin koyunlarından alınmış ise -ki bu durumda sürünün üçte ikisi
ortagınmdır- koyunu alman kişi koyunun kıymetinin üçte ikisini almak üzere
ortagyıa müracaat eder. Çünkü bu üçte iki hissenin diğer ortağın sürüsünden
alınması gerekiyordu. Böylece o kendi sürüsünden bir hisse ödemiş olur,1 Çünkü
sürünün üçte birine sahiptir. İmam Ahmed, Şâfıî ile aynı görüşe sahiptir.
Hanefî'lere gelince;
onlar ortaklığın nisaba tesiri olmadığı kanaatmdadır. Dolayısıyla ortaklardan
birine ancak ortaklıktan Önce vacip olan nisab gerekir. Onlar Hz. Peygamber'in
"zekat malları toplanmaz..." hadisini ayrı olan mallar mekânda değil
mülkte toplanmaz diye açıklamışlardır.
Meselâ: bir adam 40 koyuna, başka birisi de 40 koyuna sahip olsa, bir
koyun zekat almak için bunlar birleştirilmez. Nisab miktarı mala sahip olan
kişinin malları, zekat ona vacip olmasın diye ayrılmaz", seksen koyuna
sahip olan kişinin koyunları da iki koyun zekat versin diye ayrılmaz. "îki
ortaktan (Halitayn) meydana gelen
sürünün zekatı..."
hadisindeki "Halitayn"
kelimesini Hanefî'ler "ortak" olarak açıklamışlardır, çünkü
onlar zekat hususunda âdil olarak birbirlerine müracaat ederler.[114]
Malik, başlangıçta her
birisinin zekat verecek miktarda mala sahip olması şartıyla, iki ortağın,
mallarında birlikte zekat vermeleri gerektiği görüşündedir.
Muvatta' adlı eserinde
söylediklerine bakalım: "Malik dedi ki: Her birisi, zekat vacip olacak
miktarda mala sahip olmadıkça iki ortağa zekat vacip değildir. Bunun
açıklaması şudur: îki ortaktan birisinin 40 ve daha fazla koyunu olsa,
diğerinin kırktan az kovunu olsa, kırk koyunu olana zekat gerekir. Kırktan az
olana gerekmez. Eğer bunlardan herbirinin zekat vacip olacak miktarda malı
olursa, zekatı birleştirirler ve onlara birlikte zekat vacip olur. Malik şöyle
der: Ömer b. Hattab dedi ki; "zekat artar veya eksilir korkusuyla ayrı
olan zekat malları toplanmaz, bir olanlar da ayrılmaz. O bununla ancak koyun
sürüsü sahiplerini kasdediyor.
Malik şöyle der:
"Ayrı olan mallar birleştirilmez" ifadesinin açıklaması; her birinin
kırk koyunu olan üç kişiye ayrı ayrı koyunlarının zekatını vermeleri
gerektiğidir. Zekat memuru onlara geldiğinde bir koyundan fazla zekat vermemek
için mallarını birleştirirler, işte bu yasaklanmıştır. "Toplu olan mallar
ayrılmaz" ifadesinin açıklaması, herbirinin yüzbir koyunu olan iki ortağın
üç koyun zekat vermeleri gerektiğidir. Zekat memuru onlara geldiğinde
koyunlarını ayırırılar. O zaman her birisinin bir koyun zekat vermesi gerekir.
Bu da yasaklanmıştır."[115]
Nassm anlaşılması ve
tefstrindeki ihtilafla ilgili meselelerden birisi de, sulh yapılmaksızın savaş
yoluyla fethedilen arazinin askerler arasında taksimi ve tevzii meselesidir.
Ömer b. Hattab Irak ve Mısır arazisini fethettiğinde, her nesil ve çağda bütün
müslümanların faydasına kullanılması için bu arazinin ahalisi elinde kalması ve
"haraç" konulması görüşünde idi. Delili de Haşir süresindeki
âyetlerden çıkardığı mâna idi. O, Enfal süresindeki: "Bilin ki ele
geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah'ın, Peygamber'in ve yakınlarının,
yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır." (Enfal; 41) âyetinin Haşir
süresindeki "Onlardan sonra gelenler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce
inanmış olan kardeşlerimizi bağışla: Kalbimizde mü'minlere karşı kin bırakma;
Rabbimiz! Şüphesiz sen şefkatlisin, merhametlisin, derler." âyetiyîe tahsis
edilmesi görüşünde idi. Enfal ve Haşır süresindeki bu âyetler bir konuda, ganimet
konusunda gelmiştir. "Onlardan sonra gelenler......" ifadesi
"Allah'ın fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamberine
verdikleri Allah, Peygamber...içindir" âyetine matuftur.
Sahabenin çoğunluğu o
zaman, menkul mallar taksim edildiği gibi arazinin de taksim edilmesi
gerektiği görüşünde idi. Bu husustaki delilleri de Enfal âyeti ve Hz.
Peygamber'in Hayber arazisini taksim etmesi idi. Onlar Haşir süresindeki
âyetin Enfal süresindeki âyetle alakası olmadığı kanaatında idi. Onlara göre bu
âyetler konuları farklı âyetlerdir. Enfal âyeti ganimetler hakkındadır ki zorla
ve savaşla alınır. Haşir âyetleri ise Fey' hakkındadır. Fey' de harpsiz alman
ve fethedilen şeydir.
Hz. Ömer, insanların
çoğu kendi görüşüne inanmcaya kadar onlarla mücadeleye devam etti. Başlarında
Bilal'in bulunduğu az bir güruhtan başka O'na muhalif kimse kalmadı.
Bu hadisenin tafsilatı
şudur: Ömer b. Hattab Irak arazisini savaşla fethedince, fatihler, bu arazinin
kendi aralarında, ganimetler gibi taksimini istedi. Ömer ise arazinin
sahiplerinin elinde kalmasında müslümanların menfaatleri olduğu için, taksim
edilmemesi görüşünde idi.
Fatihler Ömer'e şunu
diyorlardı: "Allah'ın kılıçlarımızla bize verdiği araziyi savaşmayan bir
kavme, o kavmin çocuklarına ve onların savaşta bulunmayan çocuklarına mı
vakfediyorsun?"
Hz. Ömer ilk
muhacirleri topladı ve onlarla istişare etti. Ali, Osman, Tal-ha, Muaz b. Cebel
hariç umumunun görüşü arazinin taksimi istikametinde idi. Bu sayılan sahabe Hz.
Ömer gibi düşünüyordu. Muaz şöyle diyordu: "Eğer sen onu taksim edersen
büyük bir kısmı bu kavmin ellerinde olur, sonra onlar yok olur bu bir adama
yahut bir kadına intikal eder. Onlardan sonra da islam'a hizmeti ve faydası
olacak bir kavim gelir, fakat onlar da bir şey bulamaz o halde öncekilere ve
sonrakilere faydalı olacak imkan sağlayacak bir iş yap.
Arazinin taksimi
görüşünde olan Abdurrahman b. Avf da şöyle söylüyordu "Arazi ve esirler
ancak Allah'ın onlara ganimet olarak verdiği şeylerdendir.
Fatihler taksim
isteğinde ısrar edince Ömer Evs'ten beş kişiye Haz-reç'ten de beş kişiye haber
gönderdi. Hepside Ensarm büyükleri ve eşrafı idi. Toplandıklarında Ömer Allah'a
hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: "Ben sizi ancak üzerime aldığım
işlerinizden bir hususta, görevim olan bir işe iştirak etmeniz için rahatsız
ettim. Ben de sizin gibi birisiyim. Bugün siz hakkı ispat edeceksiniz. Bana
muhalefet etmek isteyen muhalefet eder, tasdik etmek isteyen tasdik eder. Ben
arzuma uymanızı istemiyorum. Yanınızda hakkı söyleyen Allah'ın Kitabı vardır.
Allah'a yemin ederim ki ben Haktan başkasını istemiyorum.
Dediler ki:
"Söyle dinliyoruz ey mü'minlerin emiri" Ömer dedi ki: "Haklarım
gasbettiğimi iddia eden şu kavmin sözünü işittim. Zulüm yapmaktan Allah'a sığınırım.
Eğer zulüm edip te onların olan bir şeyi başkalarına verirsem haksızlık yapmış
olurum. Fakat Kisra'mn arazisinden sonra fethedilecek bir şey kalmadığını
gördüm, Allah onların mallarını, arazilerini ve esirlerini bize ganimet olarak
verdi. Bense ganimet mallarını hak sahipleri arasında dağıttım. Beşte biri
(humus) çıkardım, yerine gönderdim. Bu hususta ben yetkiliyim. Araziyi
işçileri ile beraber korumayı uygun gördüm. Onlara haraç (arazi vergisi)
koydum. Kendi şahıslarına cizye koydum. O halde bu, müslümanlar için fey' olur:
savaşçılara, çocuklara ve onlardan sonra gelenlere... Bu kaleleri görüyor
musunuz? Onları koruyacak askerler lazımdır. Şam, Cezire, Küfe, Basra ve Mısır
gibi büyük şehirler hakkında ne düşünüyorsunuz? Onları askerle doldurmak, o
askerlere bol maaş vermek gerekir. Eğer arazi ve çiftçiler taksim edilirse
bunlar nereden verilir?
Hepsi şöyle dediler:
Doğru olan senin görüşündür. Ne güzel söyledin, fikrini açıkladın. Eğer bu
kaleleri ve bu şehirleri askerle doldurmazsan, onları takviye edecek imkanı
sağlayamazsan, kafirler şehirlerine döner. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Mesele
anlaşıldı" dedi.
Hz. Ömer, görüşünü
Haşir sûresinin şu âyetleriyle delillendirdi: "Ey inananlar! Onların
mallarından Allah'ın Peygamberine verdiği şeyler için siz ne at ve ne de deve
sürdünüz; fakat Allah peygamberlerine, dilediği kimselere karşı üstünlük
verir. Allah her şeye Kadir'dir. Allah'ın fethedilen memleketler halkının
mallarından peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler,
yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; tâ ki içinizdeki zenginler arasında
elden ele dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verirse onu alın, neden
menederse ondan geri durun; Allah'tan sakının doğrusu Onun cezalandırması
çetindir. Allah'ın verdiği bu ganimet malları bilhassa yurtlarından ve
mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine
ve Peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir, îşte doğru olanlar
bunlardır. Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş
olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler
karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde
bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından
korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir. Onlardan sonra gelenler:
"Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla;
kalbimizde mü'minlere karşı kin bırakma; Rabbimiz! Şüphesiz sen şefkatlisin
merhametlisin" derler. (Haşr; 6-10)
Hz. Ömer bu âyetleri
peşpeşe tefsir etti.
Muhammed b. tshak'm
Zührî'den rivayet ettiğine göre Hz. Ömer, fethettiği Sevâd arazisi hakkında
insanlarla istişare etti. Onların çoğunluğu arazinin taksim edilmesi görüşünde
idi. Hz. Ömer ise taksim edilmemesi kanaatini taşıyordu. Bu konudu iki-üç gün
ve daha az bir süre bekledi. Sonra şöyle dedi: "Ben delili buldum. Allah
Kitabında şöyle buyurdu: Ey inananlar! Onların mallarından Allah'ın
Peygamberine verdiği şeyler için sîz ne at ve ne de deve sürdünüz; fakat Allah
Peygamberlerine, dilediği kimselere karşı üstünlük verir. Allah her şeye
kadir'dir." Benî Nadir hadisesi sona erince fethedilen memleketler
hakkında nazil olan umumi âyetlerin hepsini hatırladı. Allah şöyle buyurmuştu:
"Allah'ın fethedilen memlemekler halkının mallarından Peygamberine
verdikleri, Allah, Peygamber, yakınlar, yoksullar, yetimler ve yolda kalmışlar
içindir; tâ ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet
olmasın. Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri
durun; Allah'tan sakının, doğrusu Allah'ın cezalandırması çetindir."
Sonra şöyle buyurdu: "Allah'ın verdiği bu ganimet malları bilhassa
yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allahtan bir lütuf ve rıza dileyen,
Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir, îşte doğru
olanlar bunlardır." Sonra Allah, başkalarının onlara karışmasına (onlarla
birlikte olmasına) razı olmadı ve şöyle buyurdu: Daha önceden Medine'yi yurt
edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler kendilerine hicret edip
gelen kimseleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir
çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları
kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından koruna-bilmiş kimseler,
işte onlar saadete erenlerdir."işte bu, (Allah en iyisini bilir) özellikle
Ensar hakkında bize bildirilen âyetlerdir. Sonra Allah, onlara başkalarının
katılmasına razı olmadı ve şöyle buyurdu: "Onlardan sonra gelenler:
Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde
mü'minlere karşı kin bırakma; Rabbimiz! Şüphesiz sen şefkatlisin
merhametlisin" derler. îşte bu, sonra gelenleri ifade eden umumi bir
âyettir. O halde bu fey' bütün onlar arasında müşterektir. Nasıl bunlara taksim
edip, sonra gelenleri hissesiız/brrakırız. Neticede onun bırakılması ve
haracının toplanması konusunda icma edildi."1
Bu meseledeki ihtilaf
yalnız sahabeye mahsus değildir. Sonraki fakihlere de geçmiştir. Onların her
birisinin bu konuda bir görüşü vardı. Bu hususta farklı görüşlerde oldular:
1- İmam. Şafiî'nin
Görüşü: O ganimetlerin, menkul olsun,
gayri menkul olsun, savaşan askerler arasında taksim edilmesi görüşündeydi.
Delili Enfal âyeti ve Hz. Peygamber'in Hayber ganimetlerinin taksimi idi. Haşir
süresindeki âyete gelince; o bunu devlet başkanının savaşsız elde ettiği fey'e
tahsis ediyordu. O, Ömer'in yaptığını şu iki açıdan birisiyle te'vil etti:
a) Hz. Ömer, arazi sahiplerinin canlarını bağışlamak
istedi. Bu hoşuna gitti ve araziyi vakfetti. Nitekim Rasûlullah Havâzîn
esirleri kendisine gelince böyle yapmıştı; îbn Cerir'in rivayet ettiği gibi,
ashabının nefislerini ellerinde olan şeylerden temizlemişti.
b) Hz. Ömer onu fey' olarak vakfetti. Dolayısıyla hiç
kimsenin rızasını almaya ihtiyaç kalmadı.
İmam Ahmed de Şafiî'nin görüşündedir.3
2- İmara Mâlik'in
Görüşü: O arazinin taksim edilmemesi
bilakis vakfedilip haracının müslümanlarm faydasına mesela, askerlerin
yiyecekleri, köprüler ve mescidlerin inşası vb. hayır yollarına harcanması
görüşünde idi. Ancak devlet başkanı ne zaman taksimi gerektiren maslahat
görürse araziyi taksim edebilir.11
3- Ebû Hanife'nin
Görüşü: O, savaş yoluyla alman
arazide devlet başkanının muhayyer olduğu görüşünde idi. Dilerse Hz.
Peygamber'in Hayber'de yaptığı gibi müslümanlar arasında taksim eder, dilerse
halkını kendi topraklarında bırakır, kendilerine cizye, topraklarına da haraç
kor. [116]
Arapça bir kelime
mânaya delâleti yönünden çeşitli kısımlara ayrılır. "Müşterek", bu
kısımlardandır.
Müşterek: iki veya
daha çok mânadan her biri için konulmuş lafızdır. Meselâ "Ayn kelimesi,
"gözcü", "câriye" her şeyin "hazır olanı", bir
şeyin "iyileri"; "altın", bir şeyin "zatı" ve
başka mânalar için konulmuştur.
Meselâ; "cevn
kelimesi hem "beyaz", hem de "siyah" için, kelimesi hem
"temizlik", hem "hayız" için konulmuştur. "Mevlâ"
kelimesi de "efendi", "köle", "âzadlı",
"sahip", "yakın", "komşu", "müttefik"
ve başka mânalara gelir.
Ortaklık, bu
kelimelerde görüldüğü üzere isimlerde olduğu gibi fiillerde de olur. fiilinde
olduğu gibi. Bu kelime önüne
aldı,ve arkada bıraktı mânalarına gelir.
a) Yine kelimesi hükmetti anlamına gelir. Allah Teâlâ
şöyle buyurur:
"Hayır; Rabbine and
olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra senin
verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış
olmazlar." (Nisa; 65) .
b) "Emretti" ve "kesin hüküm verdi"
anlamına gelir. Allah Teâîâ şöyle buyurur:
"Rabbin yalnız
kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi emretmiştir." (îsra; 23)
Bu âyetteki" kelimesi emretti ve hükmetti anlamlarına gelir.
c) "Bildirdi" anlamına gelir. Allah meâlâ
şöyle buyurur: "Israiloğullanna Kitap'ta bildirdik." (îsra; 2)
Başka mânalara da
gelir.[117]
harfinde olduğu gibi,
harflerde de "müşterek"lik olur. Başlangıç için kullanılır:
"Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Ha-ram'dan... Mescid-i Akşâ'ya götüren
Allah'ın sânı yücedir." (îsra; 1)
bir kısım"
(=teb'iz) mânası da ifade eder: "Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe
iyiliğe erişemezsiniz." (Al-i Imran; 92)
"Sevdiğiniz
şeylerden", sevdiğiniz şeylerin bir kısmından demektir. Bunun için bir
kıraata göre okunmuştur.[118]
cinsi açıklamak için
de kullanılır: "O halde pis putlardan sakının" (Hac; 30)
"bedel"
mânasına gelir:
"Ahirete bedel
(ahiret karşılığında) dünya hayatına mı razı oldunuz." (Tevbe; 38)
başka mânalara da
gelir.
harfi, de müşterek olan
harflerdendir.
Şu mânalara gelir:
Şu mânalara gelir:
a) Sebep: "Her birini günahı sebebiyle
yakaladık" (Ankebut; 40)
b) Musahabe (Arkadaşlık, beraberlik) "Ey Nuh! Bir
selametle in" denildi." (Hud; 48)
c) îlsak (birleştirme), teb'iz (kısımlara ayırma) ,ve
başka mânalara da gelir.
Kur'an-ı Kerim ve
Sünnet-i Seniyye, müşterek kelimeler kullanmıştır. Bu, sahabe ve sonraki
fakihler arasında bir çok ahkamda ihtilaf sebebi olmuştur. Çünkü onlar bu
"müşterek" kelimeden Şariin maksadının ne olduğunda ihtilaf
etmişlerdir.[119]
Allah Teâlâ Kitabında
boşanan hayızlınm iddetinin üç kuru1 olduğunu bildirerek şöyle buyuruyor:
"Boşanan kadınlar kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler."
(Bakara-228) Boşanan hayızlı kadının iddetinin üç kuru' olduğunda müslümanlar
arasında ihtilaf yoktur. "Kur"' kelimesinin Arapça'da eşit olarak hem
"temizlik" hem de "hayız" mânasına geldiğinde de ihtilaf
yoktur. Lisanü'l-Arap'ta. şöyle denir: "Ebû Ubeyd dedi ki; "Kur' ,
hayız ve temizlik anlamında kullanılır, "kur'" un
"temizlik" anlamına geldiğine A'şâ'nın şu şiiri örnektir.
"Kadınların
temizlikleri o savaşta zayi olmuştur."[120]
"Savaşı kadınlara
tercih etmiştir"[121]
(Son mısra)
"Kuru'"
burada "Athâr"= temizlikler demektir.
"Kur"un
"hayız" anlamına geldiğine de şu beyit örnektir:
Yani, "Onu
yaraladı ve onun, hayızlının kanı oldu.[122]
Fakat alimler, bu
âyette "kur' " ile kasdedilenin ne olduğunda ihtilaf etmişlerdir.
Âişe, Ibn Ömer ve Zeyd b. Sabit "kur' " ile kasdedilenin
"temizlik" olduğu görüşündedir. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve
sahabenin çoğunluğu ise "kur' "un "hayız" anlamına geldiği
kanaatındadır.
Şâfıî fakihlerinden
bazıları ile Mâlik ve iki görüşünden birisinde Ahmed, birinci görüşte, Ebû
Hanîfe ise ikinci görüştedir. Her grup kendi görüşünü delillerle
kuvvetlendirmiştir. "Kur' "un "temizlik" anlamına geldiğini
savunanların delilleri şunlardır:
1. Talak sûresi 1. âyet: "Ey Peygamber! Kadınları
boşayacağınızda, onları, iddetleri gözeterek boşaym ve iddeti sayın." Bu
âyetten şöyle delil çıkarılır: kelimesindeki "lâm" vakit anlamını
ifade eden lamdır. Dolayısıyla âyetin anlamı "Onları iddetleri vaktinde
boşayın" olur. Yine Allah Teâlâ: (Enbiya; 27) buyurur. Burada demektir.
Güneşin batıya
yönelmesinden gecenin kararmasına kadar, namaz kıl" anlamındaki âyette
geçen demektir. Hz.Peygamber bu âyeti bu
şekilde tefsir etmiştir.
Araplar şöyle der:
"Ayın geri kalan
son üç gününde sana geldim."
Sahihayn'da Ibn
Ömer'den şöyle bir rivayet vardır: Ibn Ömer Rasûlullah zamanında karısını
hayızlı iken boşamıştı, Ömer b. Hattab, Rasûlullah'a bunu sordu. Rasûlullah
buyurdu ki: "Ona emret, karısına dönsün. Temizleninceye, hayız görüp
tekrar temizleninceye kadar onu tutsun. Sonra dilerse alıkoysun, dilerse
münasebette bulunmadan boşasın. Bu, Allah'ın boşanmasını emrettiği kadının
iddetidİr."[123] Hz.
Peygamber, Allah'ın boşanmasını emrettiği kadının iddetinin hayızdan sonraki
iddet olduğunu açıklamıştır. Eğer "kuru' " burada "hayız"
olsaydı onu iddet içinde değil id-detten önce boşardı. Çünkü kim hayız halinde
boşarsa bu hayızın hesaba katılmayacağında ihtilaf yoktur.
Şafiî el-Ümm'de şöyle
der:"Kur' " bize göre -Allah daha iyi bilir-
"temiz-lik"tir. Eğer birisi: "Onun temizlik olduğuna delil
nedir? Başkaları hayız diyor" derse şöyle cevap verilir: "iki delil
vardır. Birincisi, Sünnetin açıkladığı Kitap; ikincisi Lisan, Eğer
"Kitap'tan delil nedir?" derse, Allah Teâlâ'nm "Kadınları
boşayacağınızda onları iddetlerini gözeterek boşaym." âyetiyle cevap
verilir. Sonra Şafiî yukarıdaki Ibn Ömer hadisini zikrederek şöyle dedi:
Muslini ve Said b. Salim'in Ibn Cüreyc'den onun da Ebu'z-Zubeyr'den rivayet
ettiğine göre, O (Ebu'z-Zubeyr)"îbn Ömer'in, karısını hayızlı iken
boşadığım anlattığını duydu ve şöyle dedi: Hz. Peygamber buyurdu ki:
"Temizlendiği zaman boşa, yahut alıkoy! Hz. Peygamber sonra şu âyeti
okudu: "Kadınları boşayacağınızda onları iddetlerini gözeterek yani
iddetlerinin başında boşayın."
İmam Şafiî dedi ki:
Ben tereddüt ettim. Rasûlullah Allah Teâlâ'dan, iddetin hayız değil temizlik
olduğunu haber verdi ve iddetlerinin başınhda onları boşaymız âyetini
okuyarak, temiz iken onların boşanmasını istedi. Çünkü kadın o zaman iddetini
karşılamaktadır. Şayet hayızlı iken boşansa, idde-tini ancak hayızdan sonra
karşılamış olacaktır. Eğer birisi "Lisan delili nedir?" diye soracak
olurca şöyle denilir: "Kur' kelimesi bir mânaya konulan isimdir. Hayız
olunca rahim, kanı bırakır ve kan çıkar. Temizlik ise kanın hapsolup çıkmaması
halidir. Arap dilinde bilinir ki kur' "habs (=tutmak)"dır. Araplar:
"O, suyu havuzunda ve kabında tutuyor der. Yine Araplar "O yemeği
ağazmda tutuyor" der.[124]
Yukarıda geçen bu
rivayetler Hz. Âişe'den nakledilen şu haberi te'yid ediyor: "Hz. Âişe
diyor ki: "Kuru1 nedir biliyor musunuz? Kuru', temizliktir. Mâlik'in Ibn
Şihab'tan, onun Urve b. Zübeyr'den onun da mu minlerin annesi Âişe'den
rivayetine göre, Ebû Bekir es-Sıddık'ın oğlu Abdurrahman'ın kızı Hafsa üçüncü
hayız zamanına girmişti. îbn. Şihab dedi ki: Bu Abdurrahman kızı Amre'ye
söylendi. O da Urve doğru söyledi dedi. Bu konuda insanlar onunla mücadele etti
ve şöyle dediler: "Muhakkak yüce Allah Kitab'm da "üç kuru' "
buyuruyor. Hz. Âişe "Doğru söylediniz. Kur'un ne olduğunu biliyor musunuz?
kur' ancak "temizlik"tir.[125]
Şafiî: "Bu hususu
kadınlar daha iyi bilir. Çünkü ancak onların başına gelir."
2. Lisan: Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Boşanan
kadınlar kendi hallerine üç aybaşı hali beklerler." Bu âyette geçen
kelimesinin sonunda vardır. Bu, ancak ma'dud (sayılan) müzekker olduğunda olur.
Bu ise temizlik kelimesidir. Eğer ma'dud hayız kelimesi olsaydı vys
kelimesinden hazfedilirdi.[126] (Bu
durumda demek gerekirdi)[127]
1. "Kur1" sözlükte her ne kadar
"temizlik" ile "hayız" arasında müşterek olarak kullanılan
bir kelime ise de ıstılahta "hayız" anlamında daha çok kullanılır,
çünkü Hz. Peygamber, hayızlı kadın hakkında şöyle buyurmuştur:
"Hayız gören
kadın kur1 unun (hayızmın) sayısına baksın ona göre namazı terk etsin."[128] O
halde Kuran da zikredilen "kur' "un "hayız" anlamında olması
evladır.
2. "Kur' "ün, "hayız" olduğunu kabul
etmek, üç kur'un tamamen geçmesine imkan verir. Çünkü: "Boşanan kadına üç
hayız süresi beklemek gerekir" dendiğinde üçüncü hayzın sona ermesiyle
mes'uliyet sona erer. Kur'un "temizlik" olduğunu söyleyen kimse ise
iki kur' ve üçüncünün bir kısmı geçmesiyle kadını iddetten çıkmış sayar. îki
görüşten .yalnız birisinde "üç kur1 "u tamamlamak imkanı olduğuna
göre birinci görüş daha kuvvetlidir.
3. Allah Teâlâ, hayızdan kesilen kadınlar hakkında
"kur1" yerine "eşhûr (=ay)" kelimesini kullandı ve şöyle
buyurdu: "Kadınlarınız içinde ay hali görmekten kesilenler ile henüz ay
hali görmemiş olanların iddetleri hususunda şüpheye düşerseniz bilin ki onların
iddet beklemesi üç aydır." (Talak,4) "Eşhûr" kelimesini
"temizlik" değil "hayız" yerinde kullandı.
4. Rasulullâh "Cariyenin talakı, iki talak, iddeti
de iki hayızdır"[129]
buyurmuştur. Cariyenin iddetinin hür kadının İddetinin yansı olduğunda alimler
icma etmiştir. O halde hür kadının iddetinin "hayız" olması gerekir.
5. Cariyelerde istibra[130]nm,
hayız görenlerde, "hayız'la olduğunda icma edilmiştir. O halda iddet de
hayızla olur. Çünkü istibra ve iddetten kasdedilen birdir. O da rahimde çocuk
bulunmadığının bilinmesidir.
6. İddetten asıl maksat rahimde çocuk olmadığının ortaya
çıkmasıdır. Rahimde çocuk olmadığını ortaya çıkaran ise temizlik değil,
hayızdır. O halde "temizliğin" değil "hayz"ın muteber
olması gerekir.
7. "Kuru' "u "hayız" olarak kabul
etmekte ihtiyat ve haramlılık yönünü dikkate alma vardır. Çünkü boşanan kadın
üzerinden, artık kalan temizlik süresi geçtiği ye kadın üçüncü hayza girdiği
zaman eğer biz "kur'"u, "hayız" kabul edersek, onunla evlenmek
başkasına haram, "temizlik"
kabul edersek, helal olur. Bu durumda haram kılma yönünü gözetmek daha münasip
olur. Çünkü evlenme kanunlarında asıl olan haramlılıktır.[131]
Buraya kadar
anlattıklarımız, iki grubun iddiasını isbat etmek için ileri sürdüğü
delillerden bazılarıdır. Her grup, görüşünü kabul ettirmek için, diğerinin
delillerini çürütmeye gayret göstermiştir.
Benim görüşüm,
"kur' "un "temizlik" olduğudur. Çünkü âyet "... onları
iddetleri gözeterek boşayın" demektedir. Onu açıklayan hadis ise,
ihtilaflı bir konuda gelen nasstır. ikinci grubun gayesi, "kur' "un
lügatte ve ıstılahta "hayız" mânasına kullanıldığını isbat etmektir.
Bunu birinci grup inkar et-
miyor.
"Şeriatın onu
"hayız"dan başka bir anlamda kullanmadığı ve âyette kasdedilenin bu
olduğu" görüşüne gelince, delillerin bunu isbat edecek derecede güçlü
olduğunu zannetmiyorum.
Burada kayda değer bir
husus ta "kur"a üçüncü bir mâna verilmesidir.
Bu da,
"temizlikten çıkıp hayza giriş, yahut hayızdan çıkıp temizliğe
giriş"tir. Burada kasdedilen temizlikten çıkıp hayza giriştir. Bu, îmam
Şafiî'ye nisbet edilen bir görüştür.
Kurtubi, tefsirinde
^öyle diyor: "Denildi ki, "kur' " ya temizlikten hayza yahut
hayzdan temizliğe geçiştir. Buna binaen Şafiî bir görüşünde şöyle der:
"Kur",
temizlikten hayza intikaldir. O, "hayızdan temizliğe geçişin"
kur" olduğu görüşünde değildir. İştikak kaidelerine göre onun da kur'
olması gerekir.
Allah Teâlâ'nın
"Boşanan kadınlar kendi kendilerine üç kur' beklesinler" âyetindeki
"üç kur' ", "üç devir", "üç geçiş" demek olur.
Boşanmış kadınlar ancak iki durumla vasıflanmış olur: Birisi, temizlikten hayza
geçiş durumu. -O zaman cümlenin mânası doğru olur. Bu kelime temizliğe ve hayza
birlikte delâlet ettiği için müşterek olur. Denildi ki: Kur'un intikal (geçiş)
demek olduğu sabit olunca âyette asıl maksadın hayızdan temizliğe geçiş
olmadığı anlaşılır. Bundan dolayı hayız halinde boşama, sünnete uygun, tavsiye
edilen boşama değildir. O iddet boşamasıdır. îddet boşaması da temizlik halinde
olmaz. Bu, kur'un "intikal"den alınmış olduğunu gösterir. Temizlik
halinde boşama sünnete uygun olunca cümlenin takdiri şöyle olur: Kadınların
iddeti üç geçiştir:
1. Boşamanın gerçekleştiği temizlikten intikal.
2. Hayızdan temizliğe intikal ki bu kur' değildir. Çünkü
lügat buna delâlet etmiyor. Fakat biz başka bir delille Allah Teâlâ'nın
hayızdan temizliğe intikali kasdetmediğini biliyoruz. O halde bunlardan birisi
kasdedümemiş olunca diğeri kalır.
3. Ki bu da temizlikten hayza geçişin kasdedilmesidir.
Buna göre kadının iddeti üç intikaldir. Birincisi, temizlik halidir. Temizlik
halinde boşama olunca üç tam kuru1 gerçekleşmiş olur. Bu, hiç bir şekilde
mecaza hamledilemez.
el-Kiyâ et-Taberî
şöyle diyor: Bu, Şafiî mezhebinde son derece ince bir noktadır ve bu konuda
Şeriat hükmünün inceliklerinden akla yakın şöyle bir hikmet zikredilebilir:
Temizlikten hayza geçiş, rahimde çocuk olmadığını gösterdiği için kur' olarak
adlandırılmıştır. Çünkü hamile kadın çoğunlukla hayız görmez. Onun hayız
görmesi hamile olmadığının göstergesidir. Hayızdan temizliğe geçiş ise bunun
tersinedir. Çünkü hayızlı kadının hayzının akabinde hamile kalması mümkündür.
Hamilenin en son süresi geçip çocuk gelişince kan kesilir."[132]
Fahru'r-Râzî'nin, bu
konudaki araştırmasını bitirdiği şu güzel cümlesini unutmayalım: "Bil ki
bu çeşitli delillerin çatışması halinde tercihler artar. Herkes hakkında
Allah'ın hükmü, içtihadı neticesinde elde ettiği hüküm olur.[133]
Bu meseledeki ihtilaf,
yalnız bir mânanın isbatı veya nefyini gerektiren lafzî bir ihtilaf değildir. Bilakis
o bir çok meselenin kendisine bağlı olduğu bir ihtilaftır: [134]
Birinci görüşe, yani
"kur' "u temizlik kabul edenlerin görüşüne göre kadının iddeti üçüncü
hayıza girdiğinde sona erer. Çünkü onun üzerinden şu üç temizlik süresi geçmiş
olur: a) İçinde boşandığı temizlik süresi, b) Birinci ve ikinci hayız
arasındaki temizlik süresi, c) îkinci ve üçüncü hayız arasındaki temizlik
süresi. Üçüncü hayız zamanına girdiğinde rahminde çocuk olmadığı anlaşılmış
olur (ve iddeti biter).
Şafiî el-Ümm'de Hz.
Âişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Boşanan kadın üçüncü hayız
kanını görünce iddeti bitmiş olur."[135]
Bu sürenin sonunun 32
gün ve bir saat olduğu düşünülmüştür. Bu şöyledir: Temizlik süresinin sonunda
boşandığı zaman, bu temizlik sayılır, bundan sonra iki temizlik daha geîir. Bu
iki temizlikten her birisi onbeş gündür. Bunun arasına iki hayız girer.
Bunlardan her birisi de bir gün ve bir gecedir. (Yani hayzın en az süresi bir
gün bir gecedir) Böylece hepsi 32 gün bir saattir.
İkinci gruba yani
kur'u hayız kabul edenlere gelince; onlara göre dördüncü temizlik dönemine
girmeden iddet sona ermez. İddetin, sona ermesi düşünülen, en az süresi 39 gün
ve bir saattir. Bu şu şekildedir: temizlik süresinin sonunda boşandığı zaman,
temizlikten sonraki hayızdan itibaren üç hayız sayılır. Onlara göre hayzm en az
süresi üç gündür. Hayzm arasına iki temizlik girer. Temizlik süresinin en azı
onbeş gündür. Bu da 39 gün bir saat yapar, Dördüncü temizlik dönemine girince
iddet sona ermiş olur. [136]
İddetin sona erme
süresindeki ihtilafla ilgili ilgili meselelerden birisi de başka bir eşle
evlenmenin helal olup olmadığı konusundaki İhtilaftır. Bu meselede iki görüş
vardır. Birinci görüşe göre üçüncü hayız süresine girince evlenme helal olur,
sözleşme sahih olur. Şafiî el-Ümm'de Fudayl b. Abdullah Mevlâ el-Mihrî'den şu
rivayeti nakleder: Bu zat Kasım b. Muhammed ve Salim b. Abdullah'a; boşanan ve
üçüncü hayız kanı gören bir kadının durumunu sordu. Dediler ki: O kadın, kocasından
kesin olarak boş olur ve başkasıyla evlenmesi helal olur.
ikinci görüşe göre
evlenmesi helal olmaz, üçüncü hayız süresi sona ermediği sürece de sözleşme
sahih olmaz. Süre sona erince sırf kanın kesilmesiyle evlenme helal olur mu
olmaz mı? Bazıları üçüncü hayız kanının kesilmesiyle iddetin sona ereceği
görüşündedir. Bazıları da üçüncü hayızdan temizleninceye kadar evlenmenin
helal olmayacağı görüşündedir.,
"içinde
temizlendiği namazın vakti geçinceye kadar, helal olmaz" da denilmiştir.[137]
Yine yakanda geçen ihtilafa
miras hakkının sabit olması meselesi bina edilir. "Kur"un temizlik olduğunu
kabul edenlere göre miras hakkı sırf kadının üçüncü hayza girmesiyle düşer.
Şafiî el- Ümm'de Zeyd b. Sâbit'in şöyle dediğini nakletmiştir:
"Boşanan kadın
üçüncü hayza girdiğinde o kocasından, kocası da ondan uzak(berî) olur. Kocasına
mirasçı olamaz, kocası da ona mirasçı olamaz. Mâlik'ten nakledildiğine göre,
Kasım b. Muhammed, Salim b. Abdullah, Ebu Bekr b. Abdurrahman, Süleyman b.
Yesar ve Ibn Şihab'ın şöyle dediği kendisine ulaşmıştır: "Boşanan kadın
üçüncü hayız dönemine girdiğinde kocasından ayrılır, aralarında miras cereyan
etmez, kocası ona dönemez."[138]
"Kur"un
hayız olduğunu kabul edenlere göre üçüncü hayız süresi sona erene kadar miras
hakkı bakidir. Kadının üçüncü hayız süresi içinde miras hakkı devam eder.
Kâsânî
Bedâîu's-Sanâi'de şöyle der:
"Eğer iddet ric'î
talak iddeti ise ve iki eşten birisi iddet bitiminden önce ölmüşse, diğeri
ihtilafsız ona varis olur. Boşama, hastalık halinde olsun sıhhatli iken olsun
değişmez. Çünkü ric'î talak nikahı ortadan kaldırmaz. Boşamadan sonra, iddet
bitiminden Önce evlilik her yönden devam eder. Her yönden devamlı olan nikah
iki tarafın miras hakkına sahip olmasının sebebidir. Eşlerden birisinin
boşamadan önce ölmesi halinde olduğu gibi."[139]
Kadının iddetin
bittiğini ikrar etmesinin geçerli olması konusu da bu ihtilafa (kur'un temizlik
veya hayız olması ihtilafı) bina edilir. Kur'un temizlik olduğu görüşünde
olanlara göre, iddetinin 32 gün bir saatten fazla olduğu hususunda kadının
ikrarı kabul edilir. Çünkü bu, iddetin en az süresidir.[140]
Kur'un hayız olduğu görüşünde olanlar ise bu konuda ihtilaf etmiştir. Ebû
Hanife: Her kadının tasdik ettiği sürenin en azı. 60 gündür, demiştir. Ebû
Yusuf ve Muhammed ise 39 gün olduğunu söylemiştir.[141]
Kadın, iddetinin 60 günden 39 günden önce sona erdiğini ikrar ederse tasdik
edilmez. [142]
Fakihler, zifafa
girsin girmesin, bir kadınla evlenen babanın oğluna, o kadınla evlenmenin haram
olduğunda ittifak etmiştir. Ancak onlar, babanın zina ettiği bir kadının,
oğluna, meşru eşinin haram olduğu gibi, haram olup olmayacağında ihtilaf
etmişlerdir. Haram olan münasebet, haramlığı başkasına intikal ettirir mi,
ettirmez mi?
Şâfîî ve Muvattâ' adlı
eserinde Mâlik haram olan münasebetin helali haram yapmayacağı görüşündedir.
Buna göre, babanın zina yaptığı kadınla evlenmek oğluna haram olmaz. Said b.
Müseyyeb, Yahya b. Ya'mer, Urve, Zühri, Ebû Sevr ve Îbnü'l-Münzir'de onlarla
aynı görüştedir. Bu îbn Ab-bas'tan da rivayet edilmiştir.[143]
Şâfîî, el-Ümm'de şöyle
der: "Eğer bir kimse babasının, yahut oğlunun karısıyla veya hanımının
annesiyle zina ederse Allah'a isyan etmiş olur. Fakat kendi karısı ona haram
olmaz. Eğer onlardan birisi ile zina ederse babasına ve oğluna da kendi karısı
haram olmaz.[144]
Muvattâ'da Mâlik şöyle
der: Zinaya gelince, o, helal olan bir şeyi haram yapmaz. Çünkü Allah Teâlâ:
"Kadınlarınızın anneleri" buyurmuştur. Allah evlilik yönünden onu
haram kılmıştır, zinanın haramlığım zikretmemiştir.[145]
Benim duyduğum budur. Yanımızdaki insanların muamelesi de buna göredir.
Mâlik, bir kadınla
zina edip kendisine had uygulanan bir adam hakkında şöyle dedi: "O, onun
kızı (zina ettiği kadının kızı) ile, onun oğlu da dilerse o kadınla
evlenebilir. Çünkü o adam, kadınla haram olan münasebette bulunmuştur.
Allah'ın (sıhriyet dolayısıyla) haram kıldığı evlilik ise helal (meşru)
münasebet neticesinde veya nikah şüphesi ile meydana gelen sıhrî akrabalık
evliliğidir."[146]
Ebû Hanife ve Ahmed
haram münasebetin helak haram kılacağı görüşündedir. Babasının zina ettiği bir
kadınla evlenmek oğluna helal olmaz.
Hasan, Atâ, Tavus,
Mücâhid, Şa'bi, Nehâî, Sevrî ve Ishak'ta aynı görüştedir, îmran b. Husayn'dan
da bu yönde bir rivayet vardır.
İhtilaf sebebi onların
şu âyetteki "nikah" kelimesinden ne kastedildiği konusundaki
ihtilaflarıdır: "Babalarınızın evlendikleri kadınlarla evlenmeyin
-geçmişte olanlar artık geçmiştir-" (Nisa, 22) Çünkü "nikah"
kelimesi "müşterek" kelimelerdendir. Bazan sözleşme için kullanılır
bazan da cinsî münasebet için kullanılır. Hem sözleşme hem de cinsî münasebet
için birlikte kullanıldığı da olur.
Mısbahu'l-Münîr'de
şÇyle denmiştir:
"Adam evlendi.
Kadın evlendi. kelimesi hem erkek için hem de kadın için "evlendi"
anlamına gelir.)
(2. Bab) (Nikah
sözleşmesi anlamında)
Ibn Fâris ve başkaları
da şöyle demiştir: "Nikah" kelimesi "cinsi münasebet" için
ve cinsî münasebet olmaksızın yalnız "sözleşme" için kullanılır.
îb-nu'1-Kavtıyye de şöyle der: "Kadınla cinsî münasebette bulunduğun veya
onunla evlendiğin zaman dersin.
Istılahta bu üç mânada
da (nikah akdi, cinsi münasebet, akid ve cinsi münasebet birlikte)
kullanılmıştır.
"Sözleşme"
anlamında kullanıldığına şu âyetler örnektir: "Ey inananlar!
Mü'min-kadınlarla nikahlanıp, onları, temasta bulunmadan boşadığınızda, artık
onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur." (Ahzab; 49) "İçinizden
bekarları, kölelerinizden ve cariyelerinizden İyi olanları evlendirin."
(Nur; 32) "Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle
onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız onları değil, hoşunuza giden başka
kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz." (Nisa; 3)
Lisanü'l-Arap yazan
Allah'ın Kitabında "nikah"m ancak "evlenme" anlamında
kullanıldığını iddia etmiş ve şöyle demiştir: "Allah'ın Kitabındaki
'Nikah' sözünden ancak 'evlenme' mânası anlaşılır."
"Nikah"m
cinsî münasebet mânasında kullanıldığına şu âyet örnektir: "Yetimleri,
evlenme çağına gelene kadar deneyin." (Nisa; 6)
Burada 'nikah'tan
maksat "sözleşme" değil, cinsî münasebet(vatı')tir. Çünkü sözleşme
ehliyeti zaten devamlı olarak mevcuttu.[147]
"Nikah"
kelimesinin hem "sözleşme" hem "cinsî münasebet" anlamında
kullanıldığına şu âyet örnektir: "Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka
birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz." (Bakara, 230)
Burada "helal kılan nikah" (el-Nikâhu'1-Muhallil) "sözleşme"
ve "cinsî münasebet"tir.
Bununla yalnız
"sözleşme"nin kasdedilmesine imkan yoktur. Çünkü, sırf başka
birisiyle evlenme sözleşmesi yapmakla, kesin boşanan kadının boşanıp,
kocasıyla tekrar evlenmesinin helal olmayacağı konusunda icma' vardır.[148]
Ancak, Said b. Müseyyeb, Said b. Cübeyr, Davud ve bir grup Haricîden yapılan
rivayetlerde sırf sözleşmenin yeterli olduğu nakledilmiştir.[149]
"Nikah"
kelimesiyle yalnız "akdin" kastedilmediğine, onunla beraber
"cinsi münasebetin de kasddedildiğine bir örnek te şu rivayettir:
Ebû Dâvud hariç Cemâa
(5 sahih hadis kitabıjnm Hz. Aişe'den rivayet ettiğine göre O, şöyle dedi:Rifâa
el-Kurezî'nin karısı Hz. Peygamber'e gelerek: "Ben Rifaa'nm karısı idim.
Beni boşadı ve boşanmam kesinleşti. Sonra Abdurrahman b. ez-Zübeyr ile
evlendim. Ancak onun yanında elbise püskülü gibi idim. Hz, Peygamber:
"Rifaa'ya dönmek istiyor musun? Hayır, sen onunla zifafa girmeden
dönemezsin" buyurdu. îbn Ömer'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Karısını üç defa boşayan bir adamın durumu Hz. Peygamber'e soruldu. O
kadını başka birisi nikahlıyor, kapıyı kapatıyor ve perdeyi aşağı salıyor
sonra zifafa girmeden onu boşuyor. "Acaba bu kadın İlk kocasına helal
olur mu?" Hz. Peygamber: "Hayır, zifafa girmedikçe helal olmaz."
buyurdu. Ahmed ve Nesâî rivayetinde Hz. Peygamber'in: "Hayır, son
evlendiği adam onunla cinsî münasebette bulunmadıkça ilk kocasına helal
olmaz" dediğini nakletmiş tir.[150]
Burada
"nikah" kelimesiyle yalnız cinsî münasebetin kasdedilmiş olması da
mümkün değildir. Çünkü zina münasebetinin, kadını ilk kocasına helal kılmadığı
hakkında icma vardır.
O halde burada
"nikah" kelimesiyle, yalnız birisi değil, "cinsî münase-bef'le
birlikte "sözleşme" kasdedilmiştir.
Ebû Ca'fer et-Taberî
şöyle der:
"Eğer birisi,
Allah "...kadın başka birisi ile evlenmedikçe bir daha kendisine helal
olmaz." ifadesiyle hangi nikahı kastetti. "Cima' " anlamına
gelen "nikah"ı mı, yoksa "evlenme akdi" anlamına gelen
"nikah'ı mı? derse, "her ikisini de" diye cevap verilir, çünkü
eğer bir kadın bir adamla evlenme akdi yapar o kadını nikahlayan da cinsî
münasebette bulunmadan onu boşarsa, kadının ilk kocasıyla evlenmesi helal
olmaz. Nikahsız cinsî münasebette bulunursa yine böyledir; Bütün ümmetin
icmaiyla ilk kocasına helal olmaz.
Bu böyle olunca
"...kadın başka birisi ile evlenmedikçe bir daha kendisine helal
olmaz." âyetinin te'vilinin: "Sahih nikahla evlenmek, kadınla cima' etmek
ve onu boşamak" olduğu malumdur."[151]
İhtilaf eden
taraflardan her birisi iddiasını, kendine göre, görüşünü teyid ettiğini sandığı
delillerle kuvvetlendiriyor ve her birisi hasmının delillerini iptal etmek için
yanşıyor.[152] Onların bu konudaki
durumu, ihtilaflı meselelerin çoğunda da aynıdır. Bazan münakaşanın hareket
derecesine vardığı da olur.
Bu meseledeki ihtilafı
diğer meselelerdeki ihtilaf takip etti. Oğlunun zina ettiği kadının kişiye
haram olması, zina edilenin annesinin ve kızının kişiye haram olması
gibi.
Bu konunun sonunda,
Ebû Ca'fer et-Taberî'nin "babalarınızın evlendiği kadınlarla
evlenmeyin" âyetinin tevilindeki görüşünü zikretmemiz gerekir.
Onun görüşünün özeti
şudur: Buradaki masdariyedir. Kendisinden sonra gelen cümleyi masdara çevirir.
Bu durumda cümlenin takdiri şöyle olur: Yani "Onların evlenmeleri gibi
evlenmeyin"
demektir. nun sılası
olur. Maksat cahiliyede yapılan istibda, beğâya[153]
şiğâr*** gibi nikah çeşitlerim yasaklamaktadır. Buna, cahiliyede yaygın olan,
babaların eşleri ile evlenme de dahildir. Taberi'nin bu konudaki delili nassın
zahiridir. Çünkü harfi âdemoğlundan başkaları için kullanılır. Eğer özel olarak
babaların eşleri ile evlenmek yasaklansaydı şöyle denirdi:
"Babalarınızın
evlendiği kadınlarla evlenmeyin."[154]
Her ne kadar,
müfessirlerin büyük çoğunluğu âyetin, babaların eşleri ile evlenmenin haramlığı
hususunda nazil olduğu görüşünde ise de, bu, güzel bir tefsirdir. [155]
Fakihlerin çoğunluğu,
kesim vaktinin Kur'an da zikredilen "malum günler" olduğu
görüşündedir.
Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
"Ta ki kendi
menfaatlerine şahit olsunlar. Allah'ın onlara rızık olarak verdiği hayvanı
belli günlerde kurban ederken O'nun adını ansınlar." (Hac, 28)
Fakat alimler, kesimin
kurban günlerinin gecesinde yapılmasının cai: olduğu veya kesimin yalnız gündüz
yapılması gerektiği hususunda ihtilaf et mislerdir.
Fakihlerin çoğunluğu,
kurban kesiminin gündüz caiz olduğu gibi gece de caiz olduğu görüşündedirler.
Şafiî, Ebû Hanife ve en sahih görüşe göre Ah med; İshak ve Ebû Sevr bunun caiz
olduğu görüşündedir. Ancak Şafiî, ke simde hata yapılmaması için yahut et
dağıtılacak fakir o esnada hazır bu lunmayacağı için, gece kurban kesmeyi
mekruh sayar.[156]
Meşhur olan görüşünde
îmam Mâlik, Harkî'nin rivayetinde ise Ahmed kesimin yalnız gündüz yapılmasının
caiz olduğu kanaatındadır.[157]
İhtilafın sebebi
"el-yevm" kelimesinin "müşterek" bir isim oluşudur,
"el-y'evm" lügatte "gece" mânasını içine alacak şekilde
kullanılmaktadır. Bazan da sırf "gündüz" mânasında kullanılır.
Kur'an-ı Kerim de bu şekilde kullanılmıştır, "el-Yevm" kelimesi
Kur'an'd,a şu âyetlerde gündüz ve gece anlamında kullanılmıştır:
'Yurdumuzda üç gün
daha kalın," (Hud; 65)
"... 'Alâmetin,
üç gün, işaretle anlaşma dışında, insanlarla konuşama-mandır." (Al-i
îmran; 41)
"el-Yevm"
kelimesi, "gece" anlamına gelmeden yalnız "gündüz" mânasına
şu âyette kullanılmıştır: "Allah onların kökünü kesmek üzere, üzerlerine o
rüzgarı yedi gece sekiz gün estirdi." (Hakka; 7)
Şâîîî, her ne kadar bu
hükümde fakihlerin çoğunluğuna uysa da, yukarıda geçen âyetteki (Hac, 28)
"eyyam-ı malumat" (=belli günler)in Zilhicce'nin on günü olduğu
görüşündedir. Bu günler, kesim için tayin edilmiş günler değildir.[158]
Şafiî kurban kesme vaktinin başka delillerden çıkarıldığı kanaatini taşır. [159]
Bu konu da fakihlerin
ihtilaf ettikleri konulardandır, ihtilaf sebebi kara avı etinden İhramlının
yemesinin caiz olmasındaki "müşterek"mânadır. Allah Teâlâ şöyle
buyurur: "îhramlı bulunduğunuz sürece kara avı size haram
kılınmıştır." (Maide; 96)
"Sayd"
lügatte avlanan hayvana (av) denildiği gibi "avlanma" anlamına gelir.
Misbah'da şöyle denilmiştir:
"Adam kuş vb. bir
hayvanı avladı." Onu av yapıyor.
Avlanan şeye de
"av" adı verilir.
Ali Ibn Ömer, Aişe ve
Ibn Abbas'a[160] göre, "av"dan
maksat "avlanan hayvan" dır.
Bunun için avlayan
ihramlı olsun olmasın, bu hayvanı yemeyi haram saydılar.
Leys, Sevri, tshak ve
el-Hâdeviye'de[161]
benzeri görüşe sahiptirler.
Bunların görüşünü
aşağıdaki Sa'b b. Cessâme hadisi teyid eder: Sa'b Rasûlullâh'a Evbâ'da yahut
Veddân'da iken vahşi bir merkep hediye etti. Rasûlullâh onu kabul etmedi.
Yüzündeki hoşnutsuzluğu görünceşöyle dedi" "Biz seni reddetmezdik,
ancak ben ihramhyım"[162]
Müslim'in rivayetinde "vahşi merkep eti" ifadesi vardır.
Osman b. Affan'a göre
"av"dan maksat "avlanma"dır. Fakihlerin çoğunluğu da ona
uymuştur. Bunun için ihramlıya, eğer ihramsız bir kimse avlamışsa kara avından
yemeyi mubah saymışlardır. Ancak onlar için avlanmamış olması şarttır.
Ebû Hanife, av etinden
yiyen kimsenin ava işeretle yahut göstermekle yardım etmemiş olmasını şart
koşmuştur.
Buhari'nin Abdullah b.
Ebû Katâde'den rivayet ettiği şu haber, fakihlerin bu görüşünü teyid ediyor:
Babam Hudeybiye yılında (hacca) giti. Arkadaşları ihrama girdi, o girmedi. Hz.
Peygamber bize'ayka"[163] da
savaş yapmak için gelmiş düşman bulunduğunu haber verdi, ve yola çıktık. Bu
arada babam arkadaşlarıyla birbirlerine gülmeye başlamışlardı. Baktım ki bir
vahşî merkep. Ona hücum edip yaraladım ve olduğu yerde tuttum. Hayvanı taşımak
için arkadaşlarımdan yardım istedim. (Ihramlı olduklarından) bana yardım
etmekten çekindiler. (Nihayet kendim getirdim) ve hepimiz onun etinden yedik.
Sonra ben ulaşım yolumuzun düşman tarafından kesilmesinden korkarak Hz.
Muhammed'e kavuşmak istedim. Atımı bazan şahlandırarak bazan normal sürerek
giderken gece yarısında Beni Gıfar'dan birisine kavuştum ve ona:
"Rasulullâh'ı nerede bıraktın diye sordum. Gıffarî bana:
"Ti'hîn" mevkiinde bıraktım. "Sukyâ" köyünde kuşluk uykusu
uyumak iste(yerek maiyetinin hareketini emretmiş)di, dedi. Dedim ki Ey Allah'ın
Ra-sulü, keşif kolundaki ashabın sana Allah selâmı, Mevlâ rahmeti okuyup gönderdiler.
Düşmanın sizinle ulaşım yollarını kesmesinden korkuyorlar; bunlamı gelmesini
bekleşeniz dedim ve ey Allah'ın Rasulü, vahşi bir merkep avladım, yanımda
bunun etinden artmış bir parça vardır, diye ilave ettim. Rasûlullah ashabına:
"Bu av etini yiyiniz buyurdu. Halbuki ashab ihramlı idiler."[164]
Kütüb-i Sitte'den
beşinin rivayeti böyledir. Ancak Ibn Mâce'nin Hz. Cabiriden rivayet ettiği şu
hadise göre; Hz. Peygamber: "Kara avı, siz avlam9. diğuıız, yahut sizin
için avlanmadığı sürece ihramlı olduğunuz halde size he laldır.[165]
Şafiî, Sa'b b. Cessâme
hadisini, "Hz. Peygamber, Sa'b'ın kendisi için av yaptığını zannetti"
şeklinde yorumlamıştır.[166]
Kur'ân-ı Kerîm'de
Allah Teâlâ:
"Ey Muhammedi
Sana, kadınların aybaşı hali hakkında da sorarlar. De ki: "O bir
ezadır". Aybaşı halinde iken kadınlardan el çekin, temizlenmelerine kadar
onlara yaklaşmayın." (Bakara, 222)
"Mahîd"
arapça'da "Hayız" mânasına masdar olur. îsm-i mekân olarak da gelir.
O zaman "hayız yeri" anlamında olur ki bu, "ferc"dir,
"Mahid" kelimesi bu iki mâna arasında "müşterek"tir.
Fakihler Allah
Teâlâ'nın "Aybaşı halinde iken kadınlardan el çekin" âyetinin mânası
hakkında ihtilaf etmiştir; Bu; "Aybaşı (hayız) zamanında kadınlardan uzak
durun" demek midir? Malik iki görüşünden birisinde Evzâî, Ebû Hanife, Ebû
Yusuf ve fakihlerden büyük bir topluluk, kasdedile-nin birinci mâna olduğu
görüşündedir. Onlar, kocayı hanımıyla temastan menetmişlerdir. Ancak göbekle
dizkapağı arası dışındaki yerlere teması, Hz. Peygamber'in şu hadisini delil
alarak mubah saymışlardır: Hakim b. Hi-zam'ın amcası Abdullah b. Sa'd Hz.
Peygamber'e şöyle sormuştu: Hayızlı olan karımın bana helal olan yeri
neresidir?" Hz. Peygamber buyurdu ki: ''Elbisesinin üzerinden temas sana
helaldir."[167]
Hz. Aişe'den rivayet
edilen hadiste O:"Bizden birisi hayızlı olduğu zail man Hz. Peygamber
temas etmek istese bize hayzınm başlangıcında bir örtüyle örtünmesini emreder,
sonra temas ederdi."[168]
Şafii, iki görüşünden
en sahih olanında maksadın " hayız mahalli, olduğunu söyler ki bu da
"ferc"dir. Sevri, Muhammed b. Hasan ve Davud da benzeri görüşler
ileri sürmüşler ve Enes b. Malik'in rivayet ettiği şu haberle görüşlerini
teyid etmişlerdir:" Yahudiler, kadınları hayızlı olduğu zaman onlara iş
yaptırmazlar ve onlarla evde bir arada bulunmazlardı. Hz. Peygamber'in ashabı
bu durumu sordu: Allah Teala : Ey Muhammed! Sana, kadınların aybaşı hali
hakkında da sorarlar, deki: "O ,
bir ezadır. Aybaşı halinde iken kadınlardan el çekin." âyetini indirdi.
Rasûlullah buyurdu ki: Nikâh , rivâyette, cîma' dışında her şeyi yapuuz."[169]
" Maksat, hayız
mahallidir" diyenlerin görüşüne meylet O tefsiri Mefâtihu'l - Gayb 'da
şöyle der:
ki dil ve edebiyat âlimi
müfessirlerin çoğunluğu buradaki "Mahid" ksadın
"Hayız"olduğunu zannetmişlerdir. Bana göre bu, böyle değil çünkü eğer
Mahid"dan maksat hayız olsaydı
âyetinin mânası, olur ve âyet, "Hayız zamanın da kadınlardan ayrı
durun" anlamına gelirdi. Böylece âyetin zahiri, göbek nltı ve dizüstündeki
yerlerden yararlanmaya manî olmuş olurdu. Halbuki bövle bir engel sabit
değildir. Böyle olunca âyette nesih ve tahsis olduğunu kabul etmek gerekir.
Bunun da hilafu'1-asıl olduğu malumdur. (Yani ayetle nesh ve tahsis yoktur)
Fakat
"Mahid"e "hayız yeri" anlamı verirsek âyetin mânası şöyle
olur: "Kadınların hayız yerinden uzak durun."
Bu durumda âyette
nesih ve tahsis yoluna gidilmez. Malumdur ki, kelime iki mâna arasında
müşterek olur ve mânalardan birisini kabul etmek sakıncalı olur, diğerinde bu
sakınca bulunmazsa, kelimeye sakınca bulunmayan mânayı vermek evlâ olur. Biz
"Mahid" kelimesinin ism-i mekân ile masdar arasında müşterek
olduğunu kabul ediyoruz. Fakat bu kelimenin "yer" anlamında
kullanılışının masdar olarak kullanılışından daha çok ve yaygın olduğunu da
biliyoruz."[170]
Burada Ibn Abbas ve
Ubeyde es-Silmâni'den rivayet edilen, "kişinin, hayızlı olan karısının
yatağından uzak durmasının gerekli olduğu görüşünü de belirtmek gerekir.
Kurtubî bu görüşü reddederek şöyle der: "Bu, alimlerin görüşünün dışında
şaz bir görüştür. Her ne kadar âyetin umumu bunu ge-rektirse de, sahih Sünnet
bunun tersinedir.[171]
Kur'ân-ı Kerîm'de
şöyle buyurulur: "Allah ve Peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde
bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak
el ve ayakları kesilmek yahut yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir
rezilliktir. Onlara ahırette büyük azap vardır. Ancak onları yakalamanızdan
önce tevbe edenler bunun dışındadır. Biliniz ki Allah, bağışlar ve merhamet
eder. (Maide; 33-34)
Fakihler, âyette geçen
edatının mânası hakkında ihtilaf etmişlerdir. Çünkü bir çok mâna arasında
müşterek bir edattır. îbn Hişam bu ganglardan on ikisini zikrederek: atıf
edatıdır. Bu edat için müteahhirûn oniki
kadar mâna zikretmiştir."[172]
demiş, sonra bu mânalar, açıklamaya başlamıştır. Bir grup alim in burada tahyir
(seçme) için olduğu görüşündedir. Meselâ: "Hind'le yahut kızkardeşiyle
evlen, mahmd bir dirhem yahut bir dinar al" denir. Bazıları: "Devlet
Başkanı, bozguncuya engellemek üzere bu cezalardan uygun gördüğü birisini
seçebilir." demişte Hasan Basri, Atâ, Ebû Sevr, Saîd b. el-Müseyyeb, Malik
b. Enes ve Davud bu görüştedir.
Başka bir grup âlim in
burada tafsil (açıklama) için kullanıldığı gö. rüşündedir. Mesela:
( Bakara,
135)âyetindeki tafsil içindir. demektir.
Yine (Zariyat, 52) demektir.
Bazı alimler,
"devlet başkanının bozguncuya, bu cezalardan, bozgunculu-ğuyla orantılı bi
ceza (had) gerekir" demiştir. Yol keserek (korkutarak) mal alan kimsenin
eli ve ayağı çaprazlama kesilir. Mal alan ve öldüren kimsenin eli ve ayağı
kesilir sonra asılır. Öldüren, fakat mal almayan kimse sadece öldürülür. Yol
kesen fakat mal almayan ve öldürmeyen kimse sadece sürgüne gönderilir.
Bu görüş, Ebû Hanife,
Şafiî ve İmam Ahmed'in görüşüdür. Ancak Ebû Hanife şöyle söyler: "Mal alıp
öldüren kimsenin, devlet başkanı dilerse, elini ve ayağını keser, dilerse
kesmez öldürür ve asar."
Hanbelîlere göre, bu
kişi, öldürülür ve asılır. Ahmed'den el ve ayağının kesilip öldürüleceği de
rivayet edilmiştir. Çünkü iki cinayetten her biri ayrı bir haddi gerektirir,
ikisi birleşince hadlerinin de birlikte verilmesi gerekir. Hırsızlık yapan ve
zina eden kimse de olduğu gibi.[173]
Onların,
"Bozguncu, öldürmeyince öldürülmez." görüşünü Hz. Peygam-ber'den
rivayet edilen şu hadis teyid eder: "Bir müslümanın kanı ancak şu üç
sebepten birisiyle helal olur: Zina eden evli, haksız yere adam öldürüren
kimse, dinini terkedip îslam cemaatından ayrılan kişi."[174]
Arapça da "
d" harfi lafzı tertip (sıralama) için kullanıldığı gibi mânevi tertip
içinde kalamar.
harfinin durumundan
bahsederken şöyle der: "Ka" harfi Ibn tiışai" üç şekilde
kullanılır.
1. Atıf harfi olur ve üç anlara ifade eder: a) Tertib:
Bu da iki çeşittir:
Manevî:
Lafzı" Bu mücmele
mufassalın atfıdır. Örnekler:
1. (Bakara; 36)
2. (Nisa; 153)
3. (Tana; 29) [175]
Yüce Allah Kur'ân-ı
Kerîm'de şöyle buyurur:
"Kadınlarına
yaklaşmamaya yemin edenler, dört ay bekleyebilirler; eğer yeminlerinden
dönerlerse, bilsinler ki Allah bağışlar ve merhamet eder. Şayet boşamaya
kararlı iseler, bilsinlerki Allah şüphesiz işitir ve bilir." (Bakara;
226-227)
Fakihler daki nın
manevî tertip için mi, lafzı tertib için mi kullanıldığında ihtilaf
etmişlerdir.
Şafiî bu nin manevî
tertip için olduğu görüşündedir. Bu durumda eşine dönüş îlâ süresinin
bitiminden sonra olur. Bu süre esnasında olması evlâdır, imam Mâlik ile îmam
Ahmed'de bu görüştedir. Bu, Rasûlulîâh'm ashabından çoğunun görüşüdür.
Süheyl b. Ebû Salih
şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'in ashabından onîki kişiye sordum. Hepsi de:
Dört ay geçinceye kadar ona bir şey yoktur. Bekler. Eğer bu sürenin bitiminde
cima ederse karısına dönmüş olur. Yoksa boşamış sayılır," dediler.[176]
'Fey'" cima
anlammadır. tbn Münzir şöyle der: "Kendisinden ilim Öğrendiğimiz ilim
sahiplerinin hepsi "fey"in "cima'" olduğunda ittifak
etmiştir.[177]
Onlara göre bu âyetin
takdiri Kadı İbn el-Arabî'nin dediği gibi şöyledir:
Eğer ilâ süresi
geçtikten sonra kadınlarına dönerlerse (cima ederlerse) Şüphesiz Allah gafurdur
rahimdir."
Hanefiler lafzı tertip
için olduğu görüşündedir. O zaman "dönüş", süre içinde olur. Dönüş
olmadan süre geçerse kadın, sırf süre geçtiği için bâin talakla boş olur.
Sahabeden Osman, Ali
ve îbri Mes'ud'un da içinde olduğu bir grup bu görüştedir. Onlara göre âyetin
takdiri:[178]
Bekleme süresi içinde
dönüşü terketmek suretiyle boşamaya kesin karar verirlerse, şüphesiz Allah her
şeyi işitir ve bilir."
îbn el-Arabî şöyle
demiştir:
"Bu, eşit bir
ihtimaldir. Bu eşitlikten dolayı sahabe bu konuda duraklamıştır."
Kurtubî, Hanefi
mezhebinin görüşünü tercihe meylederek şöyle der: Eğer ihtimal eşit olursa
"ay" ve "kuru' " ile iddet bekleyen[179]
kadına kıyasla Kûfelilerin görüşü daha kuvvetli olur. Çünkü bu sürelerin hepsi
Allah Teâlâ'nın koyduğu sürelerdir. Sürenin sona ermesiyle evlilik bağı da sona
ermiş ve ihtilafsız ayrılık gerçekleşmiş olur. Artık koca İçin kadın aleyhine,
onun izni olmaksızın, bir yol kalmamış olur. îlâ da böyledir. Hatta koca, dönüşü
unutsa, süre de geçmiş olsa boşama gerçekleşmiş olur. Allah daha iyi bilir.[180]
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Kadınlarinız
sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin." (Bakara; 223)
edatı arapça da soru
edata ve çok yönlü bir işten haber vermek için kullanılır, ve şu anlamlara
gelir:
a) = Nasıl?
Örnek:
"Ulah burayı
ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek?" (Bakara; 259)
b) = Nereden?
"Ey Meryem! Bu
sana nereden geldi?" dedi. (Al-i îmran; 37)
c) = Ne zaman? Örnek:
Fakihler bu âyetteki
nın manası hakkında ihtilaf etmiştir. Bir nın âyette mânasına geldiğini ileri sürmüştür.
îbn Abbas'tan Said b.
Cübeyr yoluyla şu rivayet yapılmıştır: "Tarlanıza dilediğiniz gibi
gelin." Yani arkadan yahut hayızlı iken olmamak şartıyla dilediğiniz gibi
yaklaşın.
Başka bir grup
mânasına olduğunu ileri sürmüştür. Bu, Dahhak'tan rivayet edilmiştir.
Diğer bir grup âlim de
(=düediğiniz yerden) anlamına geldiği görüşündedir. Bu görüş, Said b.
el-Müseyyib, Nâfİ', îbn Ömer, Muhammed b. Ka'b el-Kurezî, Abdulmelik b.
Mâcişûn'dan rivayet edilmiştir. Yine bu görüş Mâlik'in Kitabu's-Sır adli kitabında
nakledilmiştir.
Bu alimlere göre edatı cima' yerindeki muhayyerliği ifade
eder. O halde doğum yeri dışında, arkadan yaklaşmanın onlara caiz olması
gerekir.
Bir grup alim de:
"Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle gelin, dilerseniz azledin, dilerseniz
etmeyin." anlamını vermiştir.
Sahabe, Tâbiün ve
sonraki âlimlerin çoğunluğu
âyetine (= dilediğiniz yerden)
yani, "gidiş yönlerinden hangisi olursa olsun, Ön olsun arka olsun"
anlamı vermiştir.
Böylece âyetin mânası
yalnız doğum yolu olan yerden kadınla birleşmeyi ifade eder.
Ayetten kasdedilen mânanın
bu olduğuna bir çok yönden delil getirmişir:
1. Bu âyetin iniş sebebi: Buharı ve Müslim'in Cabir b.
Abdullah'tan rivayet ettiğine göre Câbir şöyle demiştir:
"Yahudiler, kişi
karısına ön istikametinde arkasından yaklaşırsa çocuk şaşı olur" diyordu.
Bunun üzerine bü âyet indi.
2. İfadesindeki talep (emir): Yaklaşma doğum yerine
(ferce) mahsus olmak üzere mubahtır. Dolayısıyla doğum yerinin dışında
yaklaşmak haram olur.
3. Kadına hayızlı iken yaklaşmaya kıyas etmek: Bu
şekilde yaklaşma zararlı olduğu için haram kılınmıştır. Arkadan yaklaşmakta
ise bu zarar daha açıktır. Çünkü makattaki zarar ve pislik, hayız kanından daha
çoktur. Öyleyse haram olmakta da önceliklidir.
Kadına arkasından
yaklaşmanın haram olması hakkında varid olan hadislere gelince: Ebû
Hureyre'den rivayet edildiğine göre Rasulullâh şöyle buyurmuştur:
"Kadına
arkasından yaklaşan melundur."[181]
Yine Ebû Hureyre'den
rivayet edildiğine göre Rasûlullâh: "Kim hayızh iken yahut arkasından yaklaşırsa
veya kâhini doğrularsa, med'e indirileni inkar etmiş olur."[182]
Huzeyme b. Sabit'ten
rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber, kişinin ka. nsma arkasından yaklaşmasını
yasaklamıştır.[183]
Her ne kadar
isnadlannda görüş ayrılığı varsa da bu hadisler birbirini takviye etmektedir.[184]
Kurtubî, arkadan yaklaşmanın caiz olduğu hakkında Mâiik'e nisbet edilen bir
görüşü reddetmektedir. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre; "İnsanların
Mısır'da Mâlik'in bunu caiz gördüğünü anlattıklarını Ibn Vehb ve AH b. Ziyad
kendisine haber verince bundan tiksindi ve derhal nakledeni yalanlayarak şöyle
dedi: "Bana yalan isnad ettiler, bana yalan isnad ettiler, bana yalan
isnad ettiler." Sonra şunu ekledi: "Siz Arap değil misiniz?"
Allah Teâlâ: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır, buyurmuyor mu? Bitki bitiren
yerden başkası tarla olur mu?"
İbn Ömer ve Nâfi'den
bu rivayetin (Malikin caiz görmesi) yalan olduğu nakledilmiştir.[185]
Fakihler arasında
İhtilaf sebeplerinden birisi de, bize görünen şekliyle deliller arasında
çatışma olmasıdır. "Bize görünen şekliyle" diyorum. Çünkü hakikatte
deliller arasında çatışma yoktur. îster Kur'an da bulunsun, ister Sünnette,
hepsi de tek bir kaynaktan gelmedir. O kaynak ta Allah Teâlâ'dır. "Eğer o,
Allah'tan başkasından gelseydi onda çok ayrılıklar bulurlardı." (Nisa, 82)
Ancak bazan nasslarm
birçok sebebi olur. Bunlardan bazısı kuvvetli olur ve aralarında çatışma olur.
öyle ki müçtehid, kendisine daha kuvvetli gelen başka bir delile göre, birini
diğerine tercih etmek üzere nasslar üzerinde düşünür.
îmam Şâfıî bu hakikati
er-Risale'sinde şöyle açıklıyor: "Hangisinin nasih, hangisinin mensuh
olduğu belli olmayan muhtelif delillere gelince, hepsi birbirine uygundur,
sahihtir. Bunda bir ihtilaf yoktur. Rasûlullâh doğum yeri ve anadili
bakımından Araptır. Bazan "umûmî" söyler, umûmî kasdeder. Nitekim
daha önce Allah'ın kitabı ve Rasulullâh'm sünneti bölümünde açıkladım.
Kendisine bir şey sorulduğunda, soru miktarmca cevap verir.
Hz. Peygamber'in
sözünü nakieden kimse özet olarak nakletmiş olabilir. Böylece hadisin mânasının
bir kısmı bize ulaşmış olur. Hadisi nakleden kimse peygamber'm verdiği cevabı dinlemiş fakat
sorulan soruya yetişememiş olabilir. Böylece o kimse, cevabın veriliş sebebini
bildiği için, asıl cevaptan soruyu çıkarabilir.
Bir meselede bir
hadis, ona muhalif olan bir meselede de başka bir hadis nir Dinleyicilerden bir
kısmı, hakkında hadis söylenen bu iki meselenin olduğunu bilemez ve bu iki
durumun arasını tefrik edemez.
Hz Peygamber, bir
nassın mânasını açıklayıcı mahiyette bir hadis söy-ı bir hafız onu ezberler.
Bir mânada ona muhalif, bir mânada onunla birleşebilecek başka bir hadis
söyler. Çünkü bu durum farklıdır. Başka bir hafız da bu hadisi ezberler. Her
birisi ezberlediğini naklettiği zaman dinleyenlerden bir kısmı onu ayrı
zanneder. Halbuki Hz. Peygamber1 den çelişkili hiçbir hüküm gelmemiştir.
Hz. Peygamber, umumi
bir lafızla bir şeyin haramhğına dair bir hüküm koyar. Başka bir durumda da bu
hükmün tersini koyabilir. Bundan O'nun haram kıldığını helâl, helâl kıldığını
haram saydığı mânasını çıkaramayız. Allah'ın hükümleri cümlesinden olan bütün
bu hususların misallerini yazdık.
Hz. Peygamber koyduğu
bir sünneti başka bir sünnetiyle neshedebüir. Ancak ne zaman sünnetiyle başka
bir sünnetini neshetse onu muhakkak açıklar.
Fakat Rasulullâh'ı
dinleyen kimse bazan nasih veya mensuhu bilemediği için Rasulullâlitan işittiği
haberlerden yalnız birisini ezberlemiş olabilir. Bu durum onların hepsi
hakkında söz konusu değildir. Hatta araştırılırsa onlar arasında böyle kimsenin
mevcut olmadığı görülür.
izah ettiğim gibi her
ne olmuşsa O'nun Sünnetine göre, hükme bağlanmış, O'nun ayırdığı şey o
hükümden ayıı tutulmuştur. Ayırdığı hususlarda da O'nun sünnetine uymak
vaciptir. Bunun için "O sununla şunun arasını ayırmadı" denemez.
Çünkü ''sununla şunun arasını ayırmadı" sözü -ki Rasûlullâh onların
arasını ayırmıştır- ya bunu söyleyenin cehaletini veya cehaletinden ortaya
çıkan kötü şüphelerini gösterir. Halbuki Hz. Peygamber'e tabi olmakla ancek
Allah'a itaat edilmiş olur.
Hz. Peygamber'irı
Sünnetinde ancak çelişkiler vardır" demek, daha önce de sövlediğim gibi, o
sünnetin tam manasıyla korunmadığını (ezberlenmediğini ) dolayısıyla çelişkili
addedildiğini gösterir. Hadisin beyan edilme sebebi ki biz onun dışında bilemeyiz,
bizden gizli kalmış olabilir veya muhaddisin venini bu çelişkiyi doğurur.
Biz Hz. Peygamber'in
Sünnetinde çelişkili olup da açıklayamadığımız hiç bir şeye tesadüf etmedik: O
Sünnet için, çelişkili olmama ihtimali olan bir yön bulduk ve sana izah ettiğim
vecihlere dahil olmasını sağladık. .
Sabit olan hadislerin
kesin delâletini buluruz. O zaman ihtilafa konu olan iki hadis birbirine denk
olamaz. Dolayısıyla biz iki hadisten daha sağlam olanını alırız.
Yahut iki hadisten en
sağlam olanı hakkında Allah'ın Kitabından, Peygamberinin Sünnetinden veya daha
önce anlattığımız örneklerden (Şevâhid) bîr delil bulunur. Biz de en kuvvetli
ve delillerle kesinlik kazanma- hakkına sahip bu hadise müracaat ederiz.
Bir çıkış yoluna sahip
olmayan (makul bir yorumu olmayan) veya birisi hakkında izah ettiğim
"Kur'an'a Sünnete yahut başka bir kısım delillere uygunluktan birisi
delil olarak bulunmayan iki muhtelif hadis bilmiyoruz." [186]
Deliller arasındaki
çatışmanın fürudaki ihtilaflara tesiri gerçekten büyüktür. Hatta bazan
başvurduğun bir fıkıh konusunda muhakkak bir mesele veya bir çok mesele
bulursun. Buradaki ihtilaf, deliller arasındaki çatışmadan ve müçtehidin
birisini diğerine tercihe elverişli gördüğü iki delilden birisini tercihinden
doğmaktadır. Bu meselelerden bir kısmını arzediyorum. [187]
Üç îmam, Mâlik, Şafiî
ve Ahmed, ihramhnm nikahının sahih olmadığı görüşündedir. Buna şu hadisi delil
getirmişlerdir. Osman b. Afvan'ın rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Ihramlı evlenmesin ve evlendirmesin."[188]
Yezid b. A'sam'm Hz. Meymûne'den rivayetine göre Hz. Peygamber, Hz. Meymune ile
ihramsız iken evlendi, ihramsız iken zifafa girdi. Hz. Meymune Serf de öldü.
Onu, kendisiyle zifafa girdiği gölgelikte defnettiler."[189]
Ebû Raff, rivayetinde
şöyle demektedir: 'Rasulullâh, Hz. Meymune ile ihramsız iken evlendi, ihramsız
olarak zifafa girdi. Ben ise aralarında elçiidim." [190]
Ebû Hanife, ihramhnm
nikahının caiz olduğu görüşündedir. O,f Ibn Abbas'm rivayet ettiği şu hadisi
delil getirmiştir: "Hz. Peygamber, kendisi ihf ramlı olduğu halde, Hz.
Meymune ile evlenmiştir."[191]
Birinci grubun
delilleri île ikinci grubun delilleri arasındaki çatışma aruz) açıkça
görülmektedir. Her grup, müreccah (üstün) olarak gördüğü rivayeti tercih etmeyi
esas almıştır.
Birinci grubun tercih
ettiği delil, olayın kahramanı Hz. Meymûne'nin rivayetidir ki Hz. Peygamber
onunla ihramsız iken evlenmiştir. Olay kahramanının (hadiseyi yaşayan)
rivayeti ise kabul edilmeye daha elverişlidir. Onların arasında elçi olan Ebû
Rafıin rivayeti de böyledir. Elçinin rivayeti daha sağlamdır. Çünkü o olayı
daha iyi bilir ve olaya daha çok vakıftır.
Ebû Davud'un
rivayetine göre Said b. el-Müseyyib şöyle demiştir: "îbn Abbas, Hz.
Peygamber ihramlı olduğu halde Meymûne'yi nikahladı" sözünde vehme
(tereddüde) düşmüştür."[192]
ikinci grubun tercih
ettiği delil ki hadisin ravisi olan îbn Abbas, ilim ve fıkıh bakımından Kur'Sn,
Sünnet ve ahkâm ilmindeki yeri itibariyle meçhul değildir. Bu rivayet Yezid ve
Ebû Râfı'nin rivayetinden daha üstündür.
Sahabeden, ihramlının
nikahının batıl olduğu görüşünde olanlardan birisi de Ömer b. Hattab'tır.
Mâlik, Muuattâ'da Ebû Gatafan, Tarif el-Mer-ri'den rivayet ettiğine göre,
Gatafan'm babası Tarif, ihramlı iken bir kadın nikahladı Ömer b. Hattab onun
nikahını kabul etmedi.[193]
Mâlik'in Nâfıden
rivayetine göre Abdullah b. Ömer şöyle diyordu: "îh-ramlı evlenmesin. Ne
kendisi için, ne de başkası için dünür gitmesin.[194]
İmam Şafiî ve Ahmed,
semen yahut ücret olması sahih olan en az bir malı mehir olarak vermenin caiz
olacağı görüşündedir. Buna Sehi b. Sa'd'm rivayet ettiği şu hadisi delil
getirmişlerdir: "Hz. Peygamber'e bir kadın gelerek : Ya Rasulullâh ben
kendimi sana bağışladım dedi ve uzun müddet ayakta durdu. Bir adam kalktı ve:
Ya Rasulullâh, ihtiyacın yoksa onu bana nikahlar mısın? dedi. Hz. Peygamber:
Yanında ona mehir olarak vereceğin bir şey varmı? buyurdu. Adam: Yanımda şu
izanından başka bir şeyim yoktur, dedi. Hz. Peygamber: Eğer ona izannı
verirsen, izarsız kalırsın. Başka bir şey ara! buyurdu. Adam: Başka bir şey
bulamam, dedi. Hz. Peygamber: Demir bir yüzük de olsa ara, buyurdu. Adam aradı
fakat bir şey bulamadı. Hz. Peygamber ona şöyle dedi: Ezberinde Kur'an'dan bir
sûre var mı? Adam: Evet (sûre isimlerini söyleyerek); şu sûre, şu sûre var,
dedi. Hz. Peygamber: Ezberinde olan Kur'an sûreleri karşılığında seni onunla
evlendirdim, buyurdu."[195]
Amir b. Rebia'nm
rivayet ettiği hadise göre Beni Fizare'den bir kadın bir çift ayakkabı
karşılığında evlendi. Rasûlullâh buyurdu ki: "Bir çift nalın karşılığında
nefsini vermeye razı oldun mu?" Kadın: Evet, dedi. Bunun üzerine Hz.
Peygamber ona müsaade etti.[196] Bu
hadisler, en az bir malın dahi mehir olmasının caiz olduğunu gösterir.[197]
Hanefiler. mehrin en
az miktarının 10 dirhem olması gerektiği görüşündedir. Buna aşağıdaki Cabir
hadisini delil göstermişlerdir: Hz. Peygamber buyurdu ki; Dikkat edin,
kadınları velilerinden başkası evlendirmesin, ancak birbirlerine denk olanları
evlendirin. On dirhemden az mehir olmaz."[198]
Birinciler,
hadislerini, sahih bir yoldan rivayet edildiği için, tercih ettiler. Diğerleri
ise hadislerini, mehir şer'an vacip bir hak olduğu için tercih ettiler. Çünkü
Allah Teâlâ evlenmenin üstünlüğünü göstermek üzere: "Mü: mirilerin eşleri
hakkında onların üzerine neyi farz kılmış olduğumuzu bildirmiştik" (Ahzâb,
50) buyurmuştur. O halde o da kendi üstünlüğüne uygun bir mehir takdir
eder."[199]
ibn Vehb'in dışında
Mâlikiier mehrin dörtte bir dinar veya daha çok takdir edilmesi gerektiği
görüşündedir. Sanki onlar mehri, mikdar tayininde hırsizlık nisabına kıyas
etmişlerdir. Bunu yaparken de her birisinde, dokunulmazlığı olan bir organın
yok edilmesine itibar etmişlerdir.[200]
Şafiî ve Mâliki
mezhebi ve Ahmed'den yapılan iki rivayetten birisi, öl-dünûe şeklinde
benzerliğe önem vermiştir.
Eğer veliyyü'i-adl
(kanuni yetkili) kılıçla öldürmeyi seçerse onun için bu hak yardır. Onların
delili Enes b. Mâlik'den rivayet edilen şu hadistir: "Bir cariyenin başı
iki taş arasında yarılmış olarak bulundu.- "Bunu sana kim yapti? Filan mı,
filan mı?" diye soruldu. Bir yahudinin adı söylenince cariye başıyla
işaret etti. Hz. Peygamber onun da, başının iki taş arasında yarılmasını
emretti.[201]
Ebu Hanife, ancak
kılıçla kısas yapılabileceği görüşündedir. Onun bu husustaki delili Hz.
Peygamber'den rivayet edilen: "Kısas ancak kılıçla yıpılır"6
hadisidir. Birinci grup, delil olarak aldığı hadisi, Kur'an-ı Kerim'de gelen
şü umumi hükümlerin mânasına uygun olarak tercih etmiştir: "Eğer ceza
vermek isterseniz size yapılanın ayniyle mukabele edin.1' (Nahl, 126)
".. o hâlde size
tecavüz edene, size tecavüz ettikleri gibi tecavüz edin." (Bakara; 194)
"Bir kötülüğün
karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür (Şura; 40) ' îkinci grup görüşünde, Hz. Peygaiaber'den
rivayet edilen "öldürmeyi güzel yapma" emrini ve "işkence
yasağım" esas almıştır.
Şeddad b. Evs'ten
rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah
her şeyde iyiliği emretmiştir, öldürdüğünüzde öldürmeyi güzel yapın, hayvan
kestiğinizde kesimi güzel yapın, bıçağınızı bileyin, hayvanınızı rahat
ettirin."[202]
Safvan b. Assai şöyle
demiştir: Rasulullâh bizi savaşa gönderdi ve şöyle dedi: "Allah'ın adıyla
gidiniz, Allah yolunda Allah'ı inkar edenlerle savaşınız, ve çocukları
öldürmeyiniz."[203]
Mâliki ve Şafiflerin
çoğunluğu ile diğerleri, babanın çocuğuna yaptığı hibeden dönme hakkı olduğu
görüşündedir. İmam Ahmed'den gelen bir rivayette de böyledir. Onların bu
konudaki delili Ibn Abbas ve İbn Ömer hadisidir. Buna göre Rasuluılâh şöyle
buyurmuştur: "Kişiye, verdiği hediyeden dönmesi helal olmaz. Ancak baba
çocuğuna verdiği hediyeden dönebilir. Hediye verip te sonra dönen kişi köpek
gibidir. Doyuncaya kadar yer, kusar sonra kustuğunu yer."[204]
Hanefiler, babanın
hibesinden dönemiyeceği kanaatmdadır. Bu konudaki delilleri ibn Abbas
hadisindeki umumî hükümdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Hibesinden
dönen, kustuğu şeye donen gîbidir."[205]
Çoğunluk, görüşünü
Nu'man b. Besir'in rivayet ettiği şu haberle teyid etmiştir: Babası Numan'ı
Rasuhıllâh'a getirdi ve şöyle dedi: "Ben şu oğluma benim olan bir hizmetçi
hediye ettim. Rasûlullâh: "Her çocuğuna bunun gibi bir hediye verdin
mi?" buyurdu. O: Hayır, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: Öyleyse ondan
vazgeç[206] buyurdu." Alimlerin
çoğunluğu görüşlerini "çocuk ve sahip olduğu şeylerin babasına ait
olduğunu" ifade eden hadislerle de teyid etmişlerdir. O halde, babanın
çocuğuna verdiği hediyeyi geri alması gerçekte geri alma değildir (Çünkü o,
onun malıdır). Nitekim Hz. Aişe'nin rivayet ettiği bir hadise göre Hz.
Peygamber: "Yediklerinizin evi helali kendi kaz ananızdır. Çocuklarınız da
sizin kazancımzdır."[207]buyurmuştur.
Hanefiler görüşlerini
"Hibe eden, karşılığı kendisine verilmedikçe, hibesinden dönmekte pek
haklıdır.[208] hadisiyle teyid
etmişlerdir. Onlar şöyle derler: "Sıla-i rahim (akraba ziyareti) manevi
bir bedeldir. Çünkü ziyaretleşme dünyada yardımlaşma ve dayanışma sebebidir.
Dolayısıyla yardımın tamamlanmasına vesiledir. Ahırette ise sevaba sebep olur.
Bu da maldan daha kuvvetlidir.
Yine hanefilerin
dayandığı başka bir delil de Hz.
Ömer'den yapılan şu , rivayettir. Hz
Ömer: "Kim sıla-i rahim dolayısıyla veya sadaka şeklinde bir bağış yaparsa
ondan dönemez.[209]
Tenasül organına
dokunmakla abdestin bozulması konusunda da, alimler ihtilaf etmişlerdir.
Şâfuler, Hanbelîler,
îshâk ve meşhur olan görüşünde Mâlik, tenasül organına dokunmanın abdesti
bozacağı görüşündedir. Görüşlerine Büsre binti Safvan'ın şu hadisini delil
getirmişlerdir.
Hz. Peygamber:
"Kim tenasül organına dokunursa, abdest almadan, namaz kılmasın."[210]
Ebû Hureyre'nin şu
hadisi de onların delilidir: "kim elini, çıplak olarak 1 tenasül organına
dokundurursa abdest alması vacip olur."[211]
Tenasül organına
dokunmakla abdestin gerekeceğini kabul edenler sahabeden Hz. Ömer, oğlu
Abdullah, Ebû Hureyre, îbn Abbas, Aişe ve Sa'd b. Ebî Vakkas'tır.
Ebû Hanife ve
arkadaşları, tenasül organına dokunan kimsenin abdesti-nin bozulmayacağı
görüşündedir. Onlar, görüşlerine Talk b, Ali'nin şu hadisini delil
getirmişlerdir: "Hz. Peygamber'e namazda tenasül organına dokunan
kimsenin durumu soruldu. Buyurdu ki: "O ancak senden bir parçadır."[212]
Abdestin bozulmayacağını kabul edenler, sahabeden Ali, Ammar ve ibn Mes'ud'dur.
Hz, Ali'den rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: "Ne var sanki,
burnuma yahut zekerime dokunurum."
ihtilaf eden her iki
grubun da kendi delilini takviye eden, hasmının delilini zayıflatan başka
delilleri vardır.[213]
ihtilafın kaynağı delillerin çatışması ve farklı olmasından başka bir şey
değildir. [214]
İmam Ahmed'e göre
teyemmümde yüz ve eller için bir vuruş yeterlidir, îbn Münzir bu görüşü
alimlerin çoğunluğundan nakletmiştir. Bu, hadisçilerin umumunun görüşüdür.
Buhari onu konu başlığı yapmıştır. Alimlerin bu konudaki delili Hz. Peygamberin
hadisleridir. Ammar b. Yasir'den rivayet edildiğine göre Ammar şöyle demiştir:
"Rasûlullah beni bir ihtiyaç için gönderdi. Cünüp oldum. Su bulamadım.
Hayvanın yuvarlandığı gibi toprakta yuvarlandım. Bunu Hz. Peygamber'e anlattım.
"Sadece şöyle yapman yeterli" dedi ve elini toprağa bir kere vurdu.
Sonra silkeledi ve sol eliyle sağ eli üzerine yahut sağ eliyle sol eli üzerine
mesnetti. Daha sonra da yüzünü mesnetti."[215]
Yine Ammar'dan rivayet
edildiğine göre Hz. Peygamber: "Teyemmümde yüz ve eller için bir vuruş
vardır,"[216] buyurdu.
Hanefî, Şafiî ve
Mâlikilere[217] göre teyemmüm iki
vuruştur. Birisi yüz içindir, diğeri eller içindir. Delilleri îbn Ömer ve Ebû
Ümâme hadisidir: Hz. Peygamber buyurdu ki: "Teyemmüm iki vuruştur: Bir
vuruş yüz için, diğeri dirseklere kadar eller İçindir."[218]
Herhalde bunların tercih ettiği delil, teyemmümün abdestin yerine geçmesidir.[219]
Alimlerin çoğunluğu,
ihramdan önce koku sürülürse, ihramdan sonra da bu kokunun devam etmesinin caiz
olduğu görüşündedir. Delilleri Hz. Aişe'nin rivayet ettiği şu hadistir:
"Hz. Aişe diyor ki: Rasûlullâh'a, bulduğu en güzel kokuyu sürerdim."
Hz, Peygamber ihrama girmek istediğinde bulduğu en güzel kokuyu sürerdi. Sonra
onun başında ve sakalında kokunun parladıgını görürdüm."[220]
Bir rivayette:
"Sanki ben günler sonra Rasûlulîâh ihramlıyken onun saçının ayırım
yerinde kokunun parlaklığını görürdüm."[221]
Malik, ihramlının
bedeninde daha önce sürdüğü kokunun, devam etmesinin yasak olduğu
görüşündedir. Bu, îbn Ömer'in görüşüdür. Delilleri Yala b. Ümeyye hadisidir:
"Hz. Peygamber'e, güzel koku sürünmüş bir adam. geldi ve şöyle dedi:
"Ey Allah'ın Rasûlü güzel koku süründükten sonra bir cübbe içinde ihrama
giren bir adam hakkında ne dersin?" Bunun üzerine bana. bir an baktı. Ona
vahiy geldi, vahyin ağırlığı gittikten sonra şöyle dedi: "Az Önce bana
umre hakkında soran nerede? Adam arandı ve getirildi. Hz. Peygamber buyurdu ki:
"Süründüğün kokuyu üç kere yıka! Cübbeni çıkar! Haccmda yaptığın her şeyi
umrende de yap!"[222]
Alimlerin çoğunluğu,
hadislerini hicretin 10. senesinde Veda Haccmda varid olduğu için Ya'la
hadisine tercih ediyor. Ya'la hadisi ihtilafsız hicretin 8. senesinde
Ci'râne'de varid olmuştur. Dolayısıyla son gelen hükümle amel edilir.[223]
İkinci grup, elbise
giymek, av yapmak gibi başlangıçta ihramlıya caiz olmayan şeyler hakkında icma
vaki olduğu için kendi hadislerini tercih ediyor. Başlangıçta ihramlıya caiz
olmayan şeyin devamı da ihramlıya caiz olmaz. Güzel kokunun da bu hükümde
olması gerekir.[224]
Bu, fakihlerin çok
ihtilaf ettikleri- bir konudur. İhtilaf sebebi bu hususta gelen hadislerin çok
olması, tamamen veya kısmen birbiriyle çatışmasıdır. Bu meselede görüşler,
Neylü'l-Evtar sahibinin bahsettiği üzere, sekize ulaşmıştır. Bu görüşlerin en
meşhurları şunlardır:
Mâlik ve Şafiî,
sahrada örtüsüz olarak küçük ve büyük abdest bozarken kıbleye Ön ve arka
dönmenin caiz olmayacağı görüşündedirler. Binalarda ise bu caizdir. Delilleri
Ebû Eyyub el-Ensâri'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiği şu hadistir:
"Abdest bozmaya çıktığınızda kıbleye yönelmeyiniz, arkanızı dönmeyiniz.
Doğuya yahut Batıya yöneliniz."[225]
Onlar bu genel hükmü (umum), deliller arasını birleştirerek Abdullah b. Ömer'in
şu hadisiyle tahsis ettiler: "Abdullah b. Ömer diyor ki: "Bir gün
Hafsa'nın evine gitmiştim. Hz. Peygamber'! ihtiyaç için kıbleye arkasını
dönmüş, Şam'a yönelmiş olarak gördüm."[226] Bu
görüş Ahmed b. Hambel'den bir rivayettir.
Bir grup ta bunun
(abdest bozarken ön veya arkayı kıbleye çevirmenin) mutlak olarak haram olduğu
görüşündedirler. Bu, Ebû Hanife ve Ahmed'in meşhur oîan görüşüdür.
Şafiî'nin öğrencisi
Ebû Sevr' de bu görüşü kabul eder. Mâlikîlerden îb-nu'1-Arabî, Zahirîlerden Ibn
Hazm bu görüşü tercih etmiştir.[227]
Delilleri yukarıda
geçen Ebû Eyyub hadisidir.[228]
Bir grup alim de
binalarda olsun, sahrada olsun abdest bozarken kıbleye arka çevirmenimi caiz
olduğu, kıbleye yönelmenin ise haram olduğu görüşündedir. Bu görüş, Ebû Hanife
ve îmanı Ahmed'e nisbet edilmiştir.[229] Bu
görüşün delili yukarıda geçen Ibn Ömer hadisidir. Bu hadiste yalnız
"kıbleye arka dönmek" (istidbar) söz konusu edilmiştir.
Bir grup ta abdest
bozarken kıbleye yönelmenin mutlak olarak caiz olduğu görüşündedir. Bunlar
arasında Urve b. Zübeyr, Rabia, Davud ez-Zahirî vardır. Onlar Hz. Aişe'nin
rivayet ettiği şu hadisi delil olarak kabul ederler. Hz. Aişe diyor ki:
"Rasûlullâh'a
insanların avret yerleriyle kıbleye yönelmekten hoşlanmadıkları" söylendi.
Hz. Peygamber buyurdu ki: "Bunu yapıyorlar mı? Arkanızı kıbleye doğru
çeviriniz."[230] (ta
ki bunun caiz olduğunu görsünler).
Cabir b. Abdullah'ın
şu hadisi de onların delilidir: "Hz. Peygamber bev-lederken kıbleye
yönelmekten nehyetti. Fakat ben onu vefatından bir yıl önce kıbleye yönelmiş
olarak (bevlederken) gördüm.[231]
Bu görüşte olanların
iddiası yasağın Aişe ve Cabir hadisiyle mensuh (kaldırılmış) olduğudur. Onlar
(hadisler çatıştığı için biz asla döndük" derler.[232]
Fakihlerin çoğunluğu,
hırsızın elinin kesilmesini gerektiren nisabın üç dirhem veya 1/4 dinar ve daha
yukarısı olduğu görüşündedir. Bundan daha az bir miktar çalındığında el
kesilmez. Delilleri îbn Ömer'in rivayet ettiği şu hadistir: "Hz. Peygamber
fiyatı üç dirhem olan kalkanı çalanın elinin kesilmesini emretti."[233]
Hz. Aişe'nin rivayet
ettiği hadiste: "Rasûlullâh'ın dörtte bir dinar veya daha çoğu için
hırsızın elinin kesilmesini emrettiği" bildirilmiştir.[234]
Müslim'in bir rivayetinde: "Hırsızın eli, ancak dörtte bir dinar veya daha
çoğunda kesilir." Şafiî şöyle demiştir: Dörtte bir dinar, bir rivayete
göre üç dirheme eşittir. Rasûlullâh zamanında bir dinar oniki dirheme
bozuluyordu.[235] Sahabeden dört halife de
bu görüştedir.
Ebû Hanife ve
arkadaşları hırsızlıkta nisabın (el kesilmesini gerektiren asgari miktarın) 10
dirhem ve yukarısı olduğu görüşündedir. Buna, Eymen Ibn Ümmü Eymen'in, annesi
Ümmü' Eymen'den rivayet ettiği hadisi delil olarak getirmişlerdir. Bu hadiste
Rasûlullâh şöyle buyurmuştur: "Hırsızın eli ancak 'Hacefe (deri kalkan)1
de kesilir. 'Hacefe' o zaman, Rasûlullâh zamanında, bir dinara yahut on
dirheme muadildi.[236]
Haccac b. Ertat'm Amr b. Şu-ayb'tan merfu olarak rivayet ettiği şu hadisi de
delil getirmişlerdir: On dirhemden daha az bir miktar için hırsızın eli
kesilmez."
îbn Mes'ud'un Hz.
Peygamber'den rivayet ettiği hadiste: "Ancak on dirhemde el kesme
vardır"[237] buyurulmuştur, Bu
hadisler sahihlik derecesine ulaşmamakla beraber, bunları delil kabul edenler,
Ebû Davud'un Ibn Ab-bas'tan rivayet ettiği şu hadisle bu rivayetleri takviye
etmiş ve desteklemişlerdir: 'Hz. Peygamber, bir dinar yahut on dirhem
kıymetinde olan bir kalkan çalan hırsızın elini kesmiştir." Nisabın
kalkan olarak takdirinde ittifak olmakla beraber kalkanın kıymetini takdirde
rivayetler muhtelif olduğu için onlar bu takdir edilen kıymetin en çoğuna
meyletmişlerdir. Çünkü, bu miktar bir mal çalmakla elin kesileceğinde ittifak
vardır. En azı kabul eden - en çoğu da kabul ediyor demektir. Ve görüş ayrılığı
takdir edilen kıymetin en azında el kesileceğinde şüphe doğurur, Hadler ise
şüpheler dolayısıyle kaldırılır. O halde en çok miktarı esas almak gerekir. Bu
da on dirhemdir.[238]
Hasan Basri, Davud
ez-Zâhirî ve Hariciler Allah Teâlâ'nm şu sözünün umumi hükmüne dayanarak, az
olsun çok olsun bir mal çalanın elinin kesilmesi gerektiği görüşündedirler:
"Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından
ibret verici bir ceza olarak ellerini kesin." (Ma-de; 38)
Onlar, Ebû Hureyre'nin
rivayet ettiği şu hadisi de delil gösterirler: "Allah yumurta çalıp ta
eli kesilen, ip çakpta eli kesilen hırsıza lanet etsin!"[239]
îbn Hazm, altında
nisabın (altın çalan hırsızın elinin kesilmesini gerektiren asgari miktar) 1/4
dinar olduğu görüşündedir. Onun dışındaki şeylerde çok az miktarda, önemli bir
şey olmadığı sürece, az olsun çok olsn nisap aranmaz el kesilir. Çok az ve
önemsiz bir miktarda ise'el kesme cezası verilmez.
Ibn Hazm, altında
tehdidin nassla sabit olduğunu delil olarak ileri sürmüştür. Altının
dışındakiler için nass mevcut değildir. Dolayısıyla onlar âyetin umumuna
dahildir.[240]
Görülüyor ki asıl
ihtilaf, delillerin farklılığından doğmaktadır. Sonra delillerden bir kısmının
diğerine, müçtehid tarafından tercih edilmesi gelir.
Şüphesiz bu konuda
çoğunluğun delilleri daha doğru ve daha kuvvetlidir. Bilhassa bu deliller,
dört sahabenin görüşüyle takviye edilmiş, onlarla hüküm verilmiş ve bu hüküm
Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman tarafından infaz edilmişse.[241]
Delil çatışması
sebebiyle ihtilaf edilen konulardan birisi de "ineninin te-jmiz mi, pis mi
olduğu" konusudur.
Şâfüler, Hanbelîler ve
hadisciler onun temiz olduğu görüşündedir. Elbiseye bulaştığında,
yıkanmaksızın ve ovmaksızın namaz sahih olur. Bunlar görüşlerine şu hadisleri
delil getirmişlerdir:
Hz. Aişe'den rivayet
edildiğine göre o, şöyle demiştir: Ben Rasûlullâh'ın elbisesindeki meniyi
ovuyordum. O da gidiyor, o elbiseyle namaz kılıyordu.[242]
Dediler ki: "Eğer
meni necis olsaydı ovmakla yetinilmeyip, yıkanması, kıyas gereği, vacip
olurdu. Kan, mezi ve diğerleri gibi.
imam Ahmed'in
rivayetine göre: "Rasûluîlâh meniyi elbisesinden (güzel kokulu ot olan)
ızhırla silerek giderir, sonra namaz kılar, kuruyunca ovalayarak temizler
sonra namaz kılardı."
îbn Abbas'tan rivayet
edilen hadiste o şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'e elbiseye bulaşan
meniruldu. Buyurdu ki: "O, sümük ve tükürük gibidir. Bir bez parçası ile
yahut izharla silmen yeterlidir."[243]
Hz. Aişe'der rivayet
edildiğine göre: O, Hz. Peygamber'in elbisesinden meniyi kazır, Hz. Peygamberde
namazını kılardı.[244]
Alimler, yıkama
hususunda varid olan hadislerin, vûcub değil, temizlik için müstehaplık ifade
ettiğini söylemişlerdir.
Şafiî şöyle demiştir:
"Meni necis değildir. Eğer necis değilse niçin ovuluyor veya siliniyor,
denilirse şöyle cevap verilir: Nasıl ki, sümük, tükrük, çamur veya elbiseye
bulaşan yiyecek parçası necis olduğu için değil temizlenmek için ovulur.
Ovulmadan yahut silinmeden Önce bu elbiseyle namaz kılınmasında beis yoktur.
Su veya başka bir şeyle temizlenmesi onun necis olduğunu göstermez.[245]
Hanefi ve Mâlikîler
meninin necis olduğu görüşündedir. Ancak Ebû Hureyre şöyle demiştir: "Kuru
ise ovmakla temiz olur. Yaş ise yıkamadıkça temiz olmaz. Mâlik'e gelince, o,
ovmayı kabul etmez ve şöyle der: "Sahabenin tatbikatı, diğer pislikler
gibi meninin de yıkanmasının vacip olduğu istikametindedir.
Bu görüşte olanlar Hz.
Aişe'den rivayet edilen şu hadisi delil gösterirler. Hz. Aişe şöyle diyor:
"Ben Hz. Peygamber'in elbisesindeki meniyi yıkardım. O elbisesine su
damladığı halde namaza çıkardı,"[246]
Diğer bir delil de
Ammar'dan rivayet edilen şu hadistir. Ammar şöyle diyor: Rasûlullâh bana
uğradı. Ben bir misafirime bir kovadan su veriyordum. O arada aksırdım.
Elbiseme balgam bulaştı. Onu yıkamaya teşebbüs ettim. Rasûlullâh buyurdu ki:
"Ya Ammar, balgamın ve gözyaşm kovandaki su gibidir. Elbise ancak beş
şeyden dolayı yıkanır: idrar, gait (dışkı), meni, kan, kudenmiştir.[247]
Hanefîler meninin kuru
ise, ovmakla temiz olacağına Hz. Peygam-ber'den rivayet edilen şu hadisi delil
getirmişlerdir. Hz. Peygamber, Hz. Aişe'ye "Eğer yaş ise onu yıka, kuru
ise ov!" demiştir.[248]
Fakihler arasında
bariz ihtilaf sebeplerinden brisi de bir meselede Allah'ın kitabından yahut
Rasûlullâh'ın Sünnetinden bir nassm bulunmamasıdır.
Hz. Peygamber vefat
edip de Rabbinin katına irtihal ettiğinde bazı meselelerin Kitap ve Sünnette
hükme bağlanmadan kaldığı sabittir. Nasslar sınırlı, meseleler ise çoktur ve
yenilenir (değişir). Bazan birbiriyle birleşir ba-zan birbirinden ayrılır.
Bazan Rasûlullâh zamanında meydana gelen bir olayla benzerliği bulunur ve o
olayda onun için bir hüküm mevcut olur. Bazan da açık bir şekilde o olaydan
farklı olur.
Bu gerçeğin ortada
olması Hz. Ebû Bekir'i insanların reislerini ve sahabenin fakihlerini
toplamaya şevketti. Ne zaman bu kabil bir hadise zuhur etse onlar aralarında
istişare eder, o hadise için bir hüküm buluncaya kadar ya kıyas, ya maslahat
veya başka bir delile dayandırarak herkes görüşünü ortaya koyardı. Bir hüküm
üzerinde ittifak ederlerse onunla hükmolunulurdu.
Meymun b. Mihrân'dan rivayet
edildiğine göre Ebû Bekir'e, davacı geldiği zaman Allah'ın Kitabına bakardı.
Eğer aralarında dava konusu meseleyi Kur'an'da bulursa onunla hükmederdi,
bulamazsa ve Rasûlullâh'tan bu mesele hakkında bir sünnet bilirse o sünnet ile
hükmederdi. Sünnette de bulamazsa çıkarak müslümanlara sorar ve: "Bana
şöyle bir mesele geldi. Rasûlullâh'tan bu konuda verilmiş bir hüküm biliyor
musunuz?" derdi. Muhtemelen bir grup onun huzurunda toplanır hepsi
Rasûlullâh'tan o konuda verilmiş bir hüküm söylerdi. Bunur; üzerine Hz. Ebû
Bekir: "Allah'a ham-dolsun ki içimizde peygamberimizin ilmini ezberleyip
bize nakleden kimseleri var etti." derdi. Eğer o konuda Rasûlullâh'tan
bir sünnet bulamazsa insanların reislerini ve hayırlılarını toplar, onlarla
istişare ederdi. Görüşleri bir noktada birleşirse onunla hüküm verirdi.[249]
Bu meselenin, yani
nassın mevcut olmaması meselesinin, sahabenin ve sonrakilerin bir çok fıkhi
meseledeki ihtilafında büyük rolü olmuştur. bu fikhî meselelerden bir bölümü
açıklayalım: [250]
Kardeşlerle birlikte
dedenin mirası, Rasûlullâh'ın vefatından sonra sahabeye arzolunan ve hakkında
hüküm bulunmayan bir meseledir. Bunun için bu konuda sahabenin görüşleri farklı
olmuş, değişik fikirler ortaya atılmıştır. İhtilaf ve tereddüt öyle bir duruma
gelmişti ki nihayet Hz. Ömer yaptığı konuşmada şöyle söylemek zorunda kaldı:
"Ey insanlar üç mesele vardır, isterdim ki Rasûlullâh onları da bize
bildirmeden aramızdan aynîmayaydı: 1-Kelâle 2- Dedenin mirası 3- Ribanm çeşitleri.
İhtilaf, iki zıt
görüşün ortaya çıkmasına dönüştü. Her görüşe sahabeden bir grup katıldı. İki
görüş de, miras sebebi sayılan unsurlar olan, akrabalık, Ölenin ve varislerinin
füruu meseleleri çevresinde dönüyordu.
Birinci Görüş: Ebû
Bekir, İbn Abbas, tbn Zübeyr, Muaz b. Cebel, Ebû Musa el-Eş'âri, Ebû Hureyre,
Aişe ve sahabeden bir topluluğun görüşüdür. Hz. Ömer de başlangıçta bu görvişte
idi. Sonra görüşünden döndü. Buna göre; dede mirasda kardeşlerden daha önce
gelir. Onlarla birlikte bulunursa onları hacbeder. Hiçbirisinin mirastan payı
kalmaz. Çünkü dede ölene, ölenin kardeşlerinden daha yakındır. O, babadır.
Babanın kardeşleri hacbettiği gibi o da kardeşleri hacbeder. Kur'ân-ı KerînTbir
çok âyette dedeyi baba olarak adlandırmıştır. Meselâ: "... babanız
îlbrahim'in yolu olan dinde..." (Hacc; 78) demiştir.
İkinci Görüş: Ali,
Ömer, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Mes'ud'un görüşüdür. Buna göre kardeşler ve
dede ikisi d'.e mirasçı olur. Çünkü her ikisi de Ölene baba yoluyla yakın
olduklarından akrabalık derecesinde eşittirler.
Hz. Ali görüşünü şu
benzetmeyle misallendirdi: Dede denize veya büyük ırmağa, baba ondan çıkan
Halic'e, öle n ve kardeşleri de Haliçten uzanan iki su kanalına benzer. Su
kanallarından \birisi diğerine denizden daha yakındır. Birisi kapandığında onun
suyunu diğerinin aldığını ve denize dönmediğini bilirsin.
Zeyd b. Sabit bu
meselede dedeyi ağacın köküne ve gövdesine, babayı onun dallarına, kardeşleri
de bu dallardan çıkan iki küçük dala benzetti. İki daldan biri diğerine, ağacın
kökünden dal ıa yakındır. Bilirsin ki onlardan birisi kesildiğinde, kesilenin
emdiği suyu gıdayı diğeri emmeye başlr. Gövdeye geri dönmez.
Bu konuda sahabi
ihtilaf ettiği gibi son rakiler de ihtilaf etmiştir. Şâfiîler, Mâlikîler, iki
rivayetten en sahih olmasın a göre imam Ahmed, imam Muhammed ve Ebû Yusuf[251],
farklılık olmakla beraber, kardeşlerin dedeyle birlikte mirasçı olacağı
görüşündedirler. Onlar görüşlerine şu delilleri getirmişlerdir:
a) Erkek kardeş kız kardeşinin asabesidir (baba
tarafından yakındır). Oğul da böyledir. Dede bunun aksinedir. O halde kardeş
daha kuvvetlidir.
b) Erkek ve kız kardeşler, asabe ve farz olarak evladın
mirası gibi miras alırlar. Dede böyle değildir.
c) Erkek kardeşin fer'i olan kardeş oğlu (yeğen),
dedenin fer'i olan amcayı mirasdan düşürür. Fer'in kuvveti, aslın kuvvetine
delildir,
d) Erkek kardeş, ölenin babasının oğludur. Dede ise
babanın babasıdır. "Oğul"luk "baba"lıktan daha kuvvetlidir.
Delil de şudur: Oğul ve onun oğlu... ne kadar inerse insin babanın asabesini
hacbeder.
Ebû Hanife, Züfer, Hasan b.
Ziyad, Davut ve kendisinden yapılan bir rivayette İmam Ahmed dedenin,
kardeşleri hacbedeceği, babanın mahrum ettiği gibi, onları mirasdan mahrum
edeceği görüşündedir. Onlar görüşlerini şöyle delillendirmişlerdir:
a) Oğlun oğlu, kardeşleri hacbetmekte oğul makammdadır.
O halde babanın babası olan dede de bu hususta baba makamında olmalıdır. Bu
izah tarzı Ibn Abbas'tan nakledilmiştir.
b) Dede erkek kardeşten daha kuvvetlidir. Çünkü mirasda
onunla ortaktır. Mal ve nikah velayetinde de tektir.
c) Oğul, kardeşleri mirasdan düşürür dedeyi düşürmez.
d) Dede, baba gibi, annenin kardeşlerini icma ile
hacbeder. Şayet dede öz erkek kardeş (şakik) yerinde olsaydı annenin
kardeşlerini hacbetmezdi. Eğer şakik, dede yerinde olsaydı, dede gibi annenin
kardeşlerini hacbederdi. Dedeyi erkek kardeş gibi sayan muhakkak çelişkiye
düşmüştür.
e) Allah dedeyi Kur'an da hiç bir yerde "baba"
isminden başka bir isimle anmamıştır: Örnekler:
"Babanız
İbrahim'in dini"
"Atalarınız
İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum." (Yusuf; 38)
"Babaları da iyi
birer kimseydi." (Kehf; 82)
Halbuki onların babası
değil dedesi idi.
f) Dede, ya öz erkek kardeş ya da baba bir erkek kardeş
gibi; veya onların aşağısında yahut yukarısında olur. Eğer öz erkek kardeş
gibi olursa baba bir erkek kardeşi hacbetmesi gerekir. Baba bir erkek kardeş
gibi olursa, öz erkek kardeşinin onu hacbetmesi gerekir. Onların aşağısında
olursa onların (öz erkek kardeş, baba bir erkek kardeş) her birisinin onu
hacbetmesi gerekir. Hepsi batıldır. Dolayısıyla ceddin onların üstünde olması
ve onları hacbetmesi kesinleşmiş olur.[252]
İmam Şafiî bu meseleyi
Risalesinde görüşünü teyid etmek ve hasımlarının mezhebini reddetmek üzere
diyalog biçiminde şöyle arşeden
- Dedeyle birlikte
kardeşlerin mirasını nasıl tesbit ettiniz? Allah'ın Kitabının yahut Sünnetin
delaletiyle mi?
- Allah'ın Kitabında
yahut Sünnette bunu açıklayıcı bir şey bilmiyorum.
- Haberler birbirine
benziyor. Deliller, kıyas yoluyla dedeyi baba sayan ve onunla kardeşleri
hacbedeni haklı çıkarıyor,
- Deliller nerede?
- "Baba"
isminin dedeyi de içine aldığını sanıyorum. Dedeye südüsten az vermediğini
gördüm. Bunların hepsi "baba'mn hükmüdür,
- Biz onu sadece
"baba" ismini-aldığından dolayı mirasçı kılamayız.
- Bu nasıl olur?
- "Baba"
ismi mirasçı olmayanları da içine alıyor.
- Nerede?
- Bazan dedenin
dışında da baba olur.
Hz. Adem'e de baba
ismi verilir. Madem ki dede dışındaki babalar mirasçı olamıyor, o halde bu
kapsama giren köle, kafir ve katil de mirasçı olamaz. Bunların hepsinde de
"baba" ismi ondan ayrılmaz. Eğer sadece "baba" ismiyle
mirasçı olunsaydı bu hallerde de mirasçı olunurdu.
Annenin oğullarını
dedeyle mirastan menedişimiz onun "baba" olarak adlandırılışından
değil, haberden dolayıdır. Biz annenin oğullarını en aşağıdan oğlun kızıyla
dahi mirastan men ediyoruz.
Biz dedeye südüsten
(1/6) noksan vermiyoruz. Nineye de südüsten noksan vermiyoruz.
Biz bütün bunları
ittibaan yapıyoruz. Çünkü baba ile dedenin hükmü bir mânada birleşince diğer
mânalara da ölçü olur. Eğer dedenin hükmü bazı mânalarda babanın hükmüyle
birleşirse, bütün mânalarda aynı hüküm uygulanır. Mesela en alttaki oğlun kızı
dede manasıyla birleşmektedir. Dolayısıyla biz o kızla anne oğullarını
mirasdan men ediyoruz. Ninenin hükmü de dedeye uygun olduğu için ona da
südüsten az vermeyiz.
- Dedeyle kardeşleri hacbetme görüşümüzü kabul
etmemedeki deliliniz
nedir?
- Görüşünüzün kıyasa
uzak oluşudur.
- Halbuki biz sadece
kıyasa dayanmıştık.
- Peki, Dede ile
kardeş hakkında ne dersin? Doğrudan doğruya mı birbir-.,; l&ine yakındır
yoksa başkasından dolayı mı?
- Ne demek istiyorsun?
- Dede: "Ben
ölenin babasının babasıyım?" kardeş de: "Ben Ölenin babasının
oğluyum?" demiyor mu?
-Evet.
- îkisi de derecesine
göre babaya akraba olduğunu ileri sürmüyor mu?
- Evet.
- Peki, öleni baba
kabul et, oğlunu ve babasını geride bırakmış olsun. Bu dikrumda mirasları nasıl
olur?
- Oğluna 5/6, babasına
1/6 düşer.
- Daha fazla miras almakla oğul babadan önce
geliyor. Babadan olan kardeş de, kardeşine akrabadır. Dede ise, anlattığım
gibi, kendisine akraba olan babadan gelen "babanın babasıdır". Bu
durumda kardeşi dede ile nasıl mirastan mahrum bırakırsın? Eğer birisi
diğeriyle mirastan mahrum bırakılacak olsaydı, dedenin kardeşle mahrum
bırakılması gerekirdi. Çünkü ölene birlikte akraba olan dede ve kardeşten en
fazla miras alan kardeştir. Yahut kardeşe devamlı olarak 5/6, dedeye 176
verilmesi gerekirdi.
- Seni bu görüşten men
eden nedir?
- Farklı görüşte
olanların hepsi dedenin kardeş gibi olduğunda yahut ondan daha fazla hisse
sahibi olduğunda müttefiktir. Ben de onlarla aynı görüşteyim. Burada kıyasa da
gidilemez. Çünkü kıyas onların bütün görüşlerinin dışındadır.
Ben kıyas yoluyla
bulduğum, söylediğim delillerden dolayı kardeşlerin dedeyle birlikte mirasçı
olması gerektiği görüşünü tercih ediyorum. Bu görüşüm aynı zamanda eski ve
yeni fakihlerin çoğunluğunun görüşüdür.
Ayrıca kardeşlerin
mirası Kur'ân-ı Kerîm'le sabittir. Dedenin mirası ise Kur'an'da
belirtilmemiştir. Sünnette de kardeşlerin mirası, dedenin mirasından daha açık
olarak belirtilmiştir.[253]
Hz. Ömer zamanında,
boşanmış bir kadın iddeti içinde evlendi. Hz. Ömer kırbacıyla, kocayı dövdü,
evliliklerine son verdi ve şöyle dedi: "îddeti içinde evlenen bir kadınla,
eğer kocası zifafa girmemişse, evliliklerine son verilir, kadın iddetinin geri
kalan kısmını birinci kocasından tamamlar. Sonra o adam dünür olabilir. Eğer
böyle bir kadınla kocası zifafa girmişse evliliklerine son verilir. Kadın
iddetinin geri kalan kısmını birinci kocasından tamamlar. Sonra diğer kocanın
iddetini bekler. İkinci olarak evlendiği adam artık o kadınla ebedi olarak
evlenemez.
Hz. Ali şöyle der:
"Birinci kocadan iddeti tamamlanınca dilerse diğeri o kadınla evlenebilir.
Fakat iddet bekleyen bir kadınla zifafaf giren bir adamın o kadınla
evlenmesinin ebedi olarak haram olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Kur'an ve
Sünnet naslannda bunlardan birisini teyid edecek bir hüküm yoktur. Ancak Hz.
Ömer "korkutma ve terbiye etme" kaidesini, Hz. Ali İse "umumi
usûl" kaidesini kullanarak bu hükme varmışlardır.[254]
Hz, Peygamber
zamanında (kısas olmak üzere) bir kişiye karşı bir topluluğun öldürüldüğü
şeklinde bir olay ve Hz. Peygamber'in bu konuda verdiği bir hüküm bize
ulaşmamıştır.
Bize ulaşan ilk hadise
Hz. Ömer'in halifeliği zamanında meydana gelen ve hükmü hakkında görüş
ayrılığına düşülen şu hadisedir:
Sana da bir kadının
kocası kendisini bırakıp gitmiş. Kadının yanında başka karısından olma Asil
adlı oğlunu bırakmış. Kadın, kocası gider gitmez bir dost edinmiş. Bir gün
dostuna: Şüphesiz bu çocuk bizi rezil edecek, onu öldür, demiş. Dostu bunu
kabul etmemiş. Kadm da ondan yüz çevirmiş. Nihayet dostu kadının dediğine razı
olmuş ve çocuğu öldürmek için kadının dostu ile başka bir adam, bizzat kadın ve
hizmetçisi toplanarak onu öldürmüşler. Sonra onun bütün organlarını keserek
bir zembile koymuşlar ve köyün yakınındaki bir kör kuyuya atmışlar. Sonra
hadise ortaya çıkmış. Kadının dostu yakalanmış ve suçunu itiraf etmiş.
Arkasından Ötekiler de itiraf etmişler. Bunun üzerine o gün San'a'da emir
bulunan Ya'la onların hadisesini Hz. Ömer'e yazmış. Ömer de hepsinin
öldürülmesine dair bir mektup yazarak: 'Vallahi bu çocuğun öldürülmesine bütün
San'a halkı iştirak etse hepsini öldürürdüm" demiştir.
Hz. Ali, Miğıyre b.
Şu'be ve îbn Abbas Hz. Ömer'in bu hükmünü onayladı. Tabiîlerden de Atâ,
Katade, Maliki Mezhebi, Sevri, Evzâî, Şâfıî, tshak, Ebû Sevr ve ashabu'r-rey bu
görüşe muvafakat etti.
îbn Zübeyr buna
muhalif kaldı ve diyetle hükmetti. Bu, Zühri, îbn Şirin, Rebiatü'r-Rey, Dâvud
ve îbn Münzir'in görüşüdür. îmam Ahmed'den bir rivayet te bu istikamettedir. Bu
ihtilafın sebebi, bu konuda Rasûlullâh'tan bir nass bulunmayışıdır. Bunun için
bu konuda şeriatın ruhuna uygun bir hüküm vermişlerdir. [255]
Usul kaidelerinden
kastımız, müçtehidin istinbata başlarken göz önünde bulundurduğu esaslar, metod
ve prensiplerdir. Müçtehid, mezhebini üzerine inşa etmek ve neticeye ulaşmak
için bu prensipleri vaz'eder. Muhterem Üs-tad Muhammed Ebû Zehra Fıkıh
Kaideleri ile Usul Kaideleri arasındaki farkı şöyle belirtir:
"Fıkıh kaideleri
ile usûl ilmi arasındaki fark şudur: Usul ilmi, fakihin uyması gereken metodu
açıklar. Bu da, hüküm çıkarırken hatadan korunması için fakihe gerekli olan
kanundur. Fıkıh kaideleri ise bir kıyasla araları birleştirilen veya fıkhı bir
kaideyle birbirine bağlanan benzer hükümler mecmuasıdır. İslam Hukukunda
Mülkiyet kaideleri tazminat kaideleri, muhayyerlik kaideleri, umumi şekliyle
fesih kaideleri gibi.
Bunlar, cüz'î ve
dağınık fıkhî hükümlerin neticeleridir ki meseleleri tam kavlamış fakih
çalışarak bu cüz'î ve dağınık hükümleri, toplayıcı kaide veya nazariyeler
yardımıyla birbirine bağlamıştır. Meselâ Şafiî'lerden îzzüddün b. Abdüsselâm'm
Kavâidü'l-Akkâm'ı, Mâlikîlerden Karâfî-nin el-Fürûk'u , Hanefilerden tbn
Nüceym'in el-Eşbâh ve'n-Nezâir'i, yine Malikilerden îbn Cizzî'nin el-Kavânin'i,
Tabsıratü'l-Hükkâm ve Hanbeli mezhebinin dağınık meselelerini bir araya
toplayan îbn Recep'in Kavâid'i bu tür çalışmalardandır.
Buna göre diyebiliriz
ki, bu kaidelerin incelenmesi, fıkıh usûlü çalışması değil fıkıh çalışması
sayılır.
Bu kaideler, fıkhî
hükümlerdeki benzer meseleler arasını birleştirme, bir araya toplama esasına
dayanır. Bunun için fıkhı birbiri üzerine bina edilen şu üç dereceye
ayırabiliriz: Usûl, Fürû ye kavâid.
Fer'i fıkıh meseleleri
usûl-i fıkıh üzerine kurulmuştur. Değişik fıkıh mecmuaları meydana gelince bu
fer'i meseleler arasını birleştirmek, dağınık hükümleri genel ve toplayıcı
kaideler halinde bir araya toplamak mümkün olmuştur ki bunlar fıkhî
nazariyelerdir.[256]
İşte ihtilaf
sebeplerinden birisi olan "usûl kaideîerindeki ihtilaf konusu bize göre,
fürûdaki ihtilaf sebeplerinin en önemlilerindendir. Biz onun önemini
küçümsemiyoruz. Gelecek bölümlerdeki araştırmamızın esası da fakih-lerun fürû
meselelerindeki ihtilafıyla ilgili olan konular olacaktır. Bu konuyu hakkıyla
işlemeye, Allah'ın yardımıyla muvaffak olacağımızı umuyoruz. [257]
Binanın temeli binadan
önce mevcut olduğu gibi, mantıkî sıralama, usûl kaidelerinin de fıkıhtan önce
mevcut olmasını gerektirir. Binadan önce mevcut bir temel düşünmeden sağlam
bir binanın varlığını düşünemeyiz. Gerdekten de hadiseye baktığımızda usûl
kaidelerinin fıkıhtan Önce mevcut olduğunu görürüz.
Her ne kadar o zaman
kitaplarda bu kaideler tedvin edilmemiş, buna "fikıh usûlü ilimleri"
adı verilmemişse de, sahabe ve sonraki fakihler hüküm koyarken bu kaideleri
dikkate alıyorlardı.
Meselâ, Ali b. Ebû
Talip'in içki içenin cezası hakkında: "îçki içen hezeyan eder, hezeyan
eden iftira eder. O halde ona iftira cezasını uygulamak gerekir."
dediğini duyduğumuzda, O'nun bu hükmünde, "sonuca göre hüküm verme"
veya "kötülük yollarım kapama (Seddü'z-Zerâyi)" metodunu kullanıldığını
anlarız. Bunlar ise usûl kaideleridir.
Meselâ İbn Mes'ud
"kocası Ölen hamile kadının iddetinin çocuğunu do-ğurmasıyla sona ereceği
hükmünü vermiş, bunu da "hamile olanların iddeti, doğurmaları ile
tamamlanır" (Talak; 4) âyetiyle delillendirmiştir. Bu konuda o:
"Küçük Nisa sûresinin büyük Nisa sûresinden sonra yani Talak sûresinin
Bakara sûresinden sonra indiğine şahidim demiştir. Bakara sûresinde ise:
"içinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşîer kendi kendilerine dört ay on
gün beklerler" buyurulmuştu. Bundan ibn Mes'ud'un, bir usûl kaidesi
olan"sonra gelen hükmün Önceki hükmü neshettiği veya tahsis ettiği"
kaidesine işaret ettiğini anlarız.
Ömer b. Hattab Irak
arazisini sahipleri elinde bırakmaya hükmedip, halkına cizye, topraklarına
haraç koyduğunda da durum aynı idi. O şöyle diyordu: "Ben araziyi
sahiplerinin elinde bırakmayı, onlara haraç, halkına da cizye koymayı uygun
gördüm. Böylece bu arazi savaşan müslümanlar için bir ganimet olmuş olur. Bu
büyük şehirleri -Şam, Cezire, Küfe ve Mısır'ı)- görüyor musunuz? Onları
askerle doldurmak o askerlere de bol maaş vermek gerekir. Eğer araziyi ve
çiftçilerini taksim edersem bu maaş nasıl verilir?"
Görüyoruz ki Hz. Ömer
verdiği bu hükmü, her ne kadar sonradan Allah'ın Kitabında bir delil bulsa da,
bir usûl kaidesi olan maslahat prensibiyle delillendiriyor.[258]
Hz. Ömer'in "bir
kişiye karşı (kısas olarak) bir topluluğun öldürülmesi", "tek bir
sözde karısını üç defa boşayan kimsenin boşamasını üç olarak geçerli
sayması" hükümlerinde de durum böyledir.
Sahabe ve
başkalarından nakledilen bu ve benzeri olaylardan, onların usûlî bir prensibe
dayanmadan fer'î bir delille hükmetmediklerini anlarız. Fakat onlar delille
hüküm arasındaki bu irtibatı bazan ifade ediyorlar, ba-zan etmiyorlardı.[259]
Kanaatımıza göre fıkıh
usûlü kaidelerinin bilinmesi, Ebû Hanife, Mâlik, şâfiî, Ahmed ve başkaları gibi
bir mezhep sahibinin bildirmesine bağlı değildir. Fakat her mezhep sahibinin,
fıkhını üzerine bina ettiği kaideleri vardır.
insanlardan çoğu,
Şafiî'yi bu alandaki yansın galibi olduğu için kıskanıyor ve bu ilimde yazılan
ilk eseri başkasına nisbet ediyorlarsa da biz, bu ilimde sistemli bir şekilde
ilk eser yazanın er-Risaie adlı kitabıyla îmam Şafiî Muhammed b. îdris olduğunu
kabul ediyoruz.
Hanefi'lerden bir
kısmı bu ilimde ilk eser yazanın imam Ebû Hanife olduğunu ileri sürdü.
Usûlü's-Serahsî'yi tahkik eden "Îhyâu'l-Meârifi'n-Nu'mâniye" ilmi
Heyet Başkanı Ebu'l Vefa el-Efgâni adı geçen kitabın mukaddimesinde şöyle
diyor: "Usul ilminde ilk eser yazan kişi, bildiğimiz kadarıyla, imamlar
imamı, ümmetin ışığı Ebû Hanife en-Nu'mân'dır. Çünkü o "Kitabu'r-Rey"
isimli eserinde istinbat yollarını açıklamış, onu iki öğrencisi Kadı İmam Ebû
Yusuf Yakub b. ibrahim el-Ensarî ve imam Rabbânî Muhammed b. Hasan
eş-Şeybâni'ye okumuştur. Sonra îmam Muhammed b. Id-ris eş-Şâfiî
"Risâle"sini yazmıştır.[260]
Imamiye Şiasmda usûl
ilmini ilk tedvin eden ve yazıya geçirenin imam Muhammed Bakır b. Ali
Zeyneîabidin olduğunu iddia etmiştir. Ondan sonra oğlu İmam Ebû Abdullah Cafer
es-Sâdık gelir.
Ayetullah Seyyid Hasan
es-Sadr şöyle der: "Bilmiş ol ki, Usûlu'l-Fıkhı ilk kuran, bölümlere
ayıran, meselelerini açıklayan imam Ebû Cafer Muhammed el-Bakır'dır.[261]
Ondan sonra oğlu îmam
Cafer [262]gelir.
Bunlar öğrencilerine fıkıh usûlü kaidelerini yazdırmışlar, meselelerini
toplamışlardır. Sonraki alimler de muttasıl senedle kendilerine ulaşan
rivayetlere dayanarak bu meseleleri Musannaf[263]
tertibine göre tasnif etmişlerdir.
Üstad Muhammed Ebû
Zehra onların iddialarına "küçük bir tartışma" adını verdiği
aşağıdaki görüşleriyle şöyle değerlendirdi: "Biz o büyük fakih Ue bu konu
hakkında küçük bir tartışma yapmak istiyoruz. Fıkm usûlü kaidelerinin bu iki
büyük imama ait olduğu meselesinde münakaşa yapmak istemiyoruz- Sadece onun:
"Yazmışlardır" demeyip de "yazdırmışlardır" demesi üzernide
durmak istiyoruz. Şafiî'nin önceliği konusunda söylenen, onun bu konuda bu
metodla müstakil bir eser yazan tek kişi oluşudur. Büyük Fakih (Ayetullah) ise
iki imamın bu konuda kitap yazdıran veya yazan tek kişi olduklarını iddia
etmemiştir. Buna göre diyebiliriz ki, Fıkıh usûlü kaidelerinin bu iki imama
nisbeti, Hanefüerin bir kısım usûl kaidelerini kendi mezheble-rinin imamlarına
nisheti gibidir. Mesela onlar: "Ebû Hanife ve öğrencilerine göre "Âm
lafzın delâleti kesindir, Hâss, âmmı tahsis etmez ancak müstakil ve zaman
bakımından müşterek olursa tahsis eder ..." derler. Bu görüşler fürûa
tatbik edilmiş olarak imamlardan nakledilmiştir.
Ayetullah seyyid Hasan
es-Sadr; o iki imamın bu konuda bir "tasnifi olmadığını, ancak kaideleri
düzensiz bir şekilde yazdırdığını söylemiştir. Onların bu konuda fikir olarak
Şafiî'den önce geldiği söylenirse; bizim de belirttiğimiz gibi bu kaideler
zaten Sahabe, Tabiîn ve sonraki müçtehidlerin zihinlerinde mevcuttu hatta
bazıları bunları zikrediyor ve fıkıhlarını bunlar üzerine oturtuyorlardı. îmam
Cafer bu kaidelerden bir kısmını öğrencilerine yazdırmış sonra gelenler de
onları bölümlere ayırmış ve düzene koymuşlarsa, zaman bakımından hepsi îmam
Cafer Sadık ve babası Muhammed Bakirin devrine rastlar ki, sonuç olarak bu da o
devirde metodların düşünülmüş olduğunu gösterir. Zaten fıkıh mezhepleri de
metod itibariyle birbirlerinden ayrılmıştır.
Bu iki imam, bölümlere
ayrılmış sistemaktik bir eser meydana getirmediklerine göre, te'lif bakımından
Şafiî'den önce gelmezler. Gerçek, bu ilmi Şafiî'nin bölümlere ayırdığı,
konularını bir araya topladığı ve konuların hepsini işlediği istikametindedir."[264]
Bana göre bu ilimde
yazılan ilk eseri, gerçek ve inandırıcı bir delil olmaksızın Şafiî'den
başkasına nisbet etmek, icmai bilmemekten ve zayıf görüşlülükten başka bir şey
değildir.
Büyük tarihçi îbn
Haldun Mukaddime'sinde Fıkıh Usulü ilminden söz ederken şöyle der: "Bu
konuda eser yazan ilk kişi 'Risale' adlı meşhur ese-irin sahibi Şafiî'dir. O,
eserinde emir, nehiy, beyan, haber, nesih ve kıyasın itayin edilmiş illetinin
hükmünden bahseder. Sonra fıkıh usûlü konusunda Hanefi fakihler eser yazmış, bu
kaideleri incelemiş ve onlar hakkında ileri iöürüien görüşleri
genişletmişlerdir..."[265]
imam Razi şöyle der:
İnsanlar, fıkıh usûlü ilminde ilk eser yazanın Şafiî olduğunda ittifak
etmiştir. Şafiî, eserini bölümlere göre düzenlemiş, kısımla birbirinden ayırmış,
kuvvet ve zayıflık derecelerini açıklamıştır.
Razi şöyle devam eder:
Bilmiş ol ki Şafiî'nin usûl ilmine nisbeti, Aristo'nun Mantık ilmine, Halil b.
Ahmed'in Aruz ilmine nisbeti gibidir. İnsanlar, şüphesiz Aristo'dan önce de
akıl yürütüyorlar, bir şeyi sırf selim tabiatlarına göre kabul veya
reddediyorlardı. Fakat onlar tariflerin (hudud) ve burhanların nasıl
sıralanacağı hususundaki özel kanunu öğrenince gerçekten konuşmaları karıştı
Ve bozuldu. Çünkü sırf tabiat, külli kanunla desteklenmeyince, nadiren
istediğini elde eder. Aristo da bunu görünce insanlardan uzun müddet ayrıldı,
onlara mantık ilmini hazırladı. Bu sebeple halka, hadleri ve burhanları
öğrenmede müracaat edecekleri külli bir kanun koydu.
Şairler de Halil b.
Ahmed'den önce şiir yazıyorlardı, Onlar da sırf fıtrî kabiliyetlerine
dayanıyorlardı. Halil, aruz ilmini ortaya koydu. Bu ilim, şiirin iyi ve bozuk
yönleri hakkında külli bir kanun oldu. burada da böyledir; insanlar îmam
Şafiî'den önce fıkıh usûlünden bahsediyorlar, akıl yürütüyorlar ve münakaşa
ediyorlardı.
Fakat şer'i delilleri
öğrenme ve bu delilleri nasıl karşılaştırıp tercih, yapacaklarını anlama
hususunda müracaat edecekleri külli bir kanunlar yoktu, îmam Şafiî Fıkıh Usulü
ilmini ortaya koydu, şer'i delillerin derecelerini öğrenmek için halkın
müracaat edeceği külli bir kanun vaz'etti."
Bedrüddin Muhammed b.
Abdullah ez-Zerkeşî, "Usulü'l-Fıkıh" kitabında şöyle diyor:
"Fıkıh usûlü konusunda ilk eser yazan Şafiî'dir. O, bu konuda
"Kitabü'r-Risale, Kitabu Ahkami'l-Kur'an, Îhtilafü'l-Hadis,
Ibtalü'l-lstihsan, Kitabü Cima'ı'l-îlim adlı eserleri ve Mu'tezile'nin
sapıklığından, şehadetleri-nin kabul edilmemesiden bahsettiği
"Kitabu'l-Kıyas" adlı eseri yazmıştır.
Cüveyni ise
Şerhu'r-Risale'de şöyle der: Usûl eserleri tasnifi konusunda hiç kimse
Şafiî'nin önüne geçememiştir. Îbn Abbas'tan "Umumun tahsisi"
bazılarından da "Mefhum-ı Muhalefef'le amel konulan nakledilmiştir. Ancak
onlardan sonra gelenler usûl konusunda hiç bir şey söylememiştir. Dolayısıyla
bu hususta bir öncelikleri yoktur.[266]
1. Hanefılerin Metodu.
2. Kelamcıların Metodu.
Bu iki metoddan her
birisini ayrı olarak inceleyecek sonra birleşme ve ayrılma yönlerini
belirteceğiz. Daha sonra bu mevzudaki ihtilaflı usûl kaidelerini, bu
kaidelerdeki ihtilafa bağlı olarak fer'î meselelerdeki ihtilafı ele alacağız. [267]
Hanefılerin usûl
kitaplarını inceleyen araştırmacı, onların lafızların ahkama delâlet yollarını
dört kısma ayırdıklarını görür: ibarenin Delâleti, İşaretin Delâleti, Nassm
Delâleti ve İktizânın Delâleti. Onlara göre bu delâlet yollarındaki genel kaide
şudur: Nassm hükme delâleti ya bizzat lafızla olur ya da olmaz.
Bizzat lafızla meydana
gelen delâlette; ya lafızla mâna kasdedilmiş ve lafız o mâna için sevkedilmiş
olur veya olmaz.
Eğer lafızla mâna
kasdedilmiş olursa o "ibare"dir ve "Nassm İbaresi" diye
adlandırılır. Eğer lafızla mâna kasdedilmezse o "işaref'tir ve "Nassm
İşareti" denir.
Bizzat lafızla meydana
gelmeyen delâlette, ya mâna lügat olarak lafızdan anlaşılır veya ıstılah
olarak anlaşılır. Eğer mâna lügat olarak anlaşılırsa "Nassın
Delâleti" denir; ıstılah olarak veya aklen anlaşılırsa "İktizânın Delâleti"
denir.
Bu delâletlerden her
birisinin tarifini misallerle açıklayacağız. [268]
Nassm İbaresi: Cümlenin
sevkedildiği mânaya, lafzın asıl olarak veya tabi olarak delâlet etmesidir.
Nassm zahirinin o mânayı içine aldığı düşünmeden hemen bilinir. Serahsi şöyle
der: "İbareyle sabit olan lafzın kendisi için sevkolundugu hükümdür. Nassm
zahirinin o hükmü ifade ettiği duşünmeye gerek kalmaksızın bilinir.
Bu delâlet çeşidi için
bir çok misal vardır:
a) "Eğer, velisi olduğunuz, mal sahibi, yetim
kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız onlarla değil,
onlardan başka hoşunuza giden kadınlarla iki, üç ve dörde kadar
evlenebilirsiniz; şayet, aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir
tane almalısınız veya sahip olduğunuz ile yetinmelisiniz (Nisa; 3).
Bu âyetin şu hükümleri
koyduğunu alimler söylemişlerdir:
1) Evlenmenin mubah oluşu
2) Birden çok kadınla evlenmenin mubah oluşu
3) Çok kadınla evlendiğinde adalet yapamayacağından
korkan kocaya yalnız bir kadınla evlenmenin vacip olması
Bütün bu hükümler Nassm
ibaresinden anlaşılmaktadır. Çünkü lafız o mâna için şevke dilmiştîr. Düşünmeye
gerek kalmadan lafzın bu mânaya geldiği anlaşılmaktadır. Burada evlenmenin
mubah oluşu hükmü asıl olarak değil tabî olarak bulunmaktadır.
b) "...Allah alışverişi helal, faizi haram
kıldı." (Bakara; 275) Âlimler bu âyetin iki hükme delâlet ettiğini
söylemişlerdir:
1) Alış verişin helal, faizin haram olması :
2) Alışveriş ile faiz arasında benzerliğin reddi.
Her iki hüküm de ibareden
anlaşılmaktadır; çünkü kelamla kasdedilen onlardır. Birinci hükmü tabi olarak
ikinci hükmü ise asıl olarak ifade etse de, lafızm zahirinin düşünmeye gerek
kalmadan, bu hükümleri ifade ettiği malumdur. Zira âyet, alışverişle faizi eşit
tutarak "Alışveriş de riba gibidir" (Bakara; 275) diyenleri reddetmek
üzere gelmiştir.[269]
Nassm îşareti;
"Kasdedilmeyen ve nassm kendisi için sevkedilmediği bir hükme lafzm
delâletidir" diye tarif edilmiştir. Fakat o, hüküm kelamın sevkedildiği
asıl hükümden ayrılmaz. Çünkü onu ifade etmektedir.
Nassın işaretiyle
sabit olan hüküm her yönden açık değildir. Şemsü'l-Eİmme şöyle der: "Nassm
tşaretiyle sabit olan hüküm, nassm kendisi için sevkedilmediği fakat mânası
üzerinde düşünmekle eksiksiz fazlasız anlaşılabilen hükümdür. Belagat onunla
tamam olur, 'i'caz onunla ortaya çıkar."[270]
Fahru'l-îslam Pezdevî
"işaretle îstidlal"den bahsederken şöyle der: "işaretle
istidlal, lafzın lügat olarak nazmıyla sabit olan fakat maksut olmayan; nass
kendisi için sevkedümiş olmayan ve her bakımdan açık olmayan mânâ ile amel
etmektir,"[271]
Bu delâlet çeşidi için
bir çok misal zikredilmiştir:
a) "Allah'ın fethedilen memleketler hakinin
mallarından peygamberlerine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler,
yoksullar ve yolda kal-rtnşlar içindir; ta ki içinizdeki zenginler arasında
elden ele dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verirse onu alın, sizi
neden menederse ondan geri durun; Allah'tan sakının, doğrusu Allah'ın
cezalandırması çetindir."
"Allah'ın verdiği
ganimet malları bilhassa; yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan
bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım eden muhacir
fakirlerindir, işte doğru olanlar bunlardır."
(Haşr; 7-8)
Fakihler, bu nassm,
"İbare"siyle fakir muhacirlerin fey'den hisse hakları bulunduğuna
delâlet ettiğini söylemişlerdir. Çünkü âyet bu hükmü açıklamak için
getirilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ: "Allah'ın Peygamberlerine verdikleri...."
buyurmuştur.
Yukarıdaki nass
işaretiyle, muhacirlerin Mekke'de bıraktıkları malların onların mülkiyetinden
çıktığına delâlet ediyor. Çünkü kafirler Mekke'yi istila etmiştir. Allah Teâlâ
"diyarlarından" ve "mallarından" diyerek "diyar"
ve "mallar"ı muhacirlere izafe ettiği halde onları "fukara"
olarak adlandırmıştır. Çünkü fakir, gerçekte sahip olduğu maldan uzakta bulunan
değil, hiç mala sahip olmayandır."
Serahsi şöyle der:
"bu, eksiksiz, fazlasız, kelamın siygasıyla sabit olan bir hükümdür. Biz
onun nassm işaretiyle sabit olduğunu biliyoruz."[272]
b) "Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza
yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz siz de onların
örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi biliyordu, bu sebeple
tevbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın
sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten
sizce ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra orucu geceye tamamlayın.
Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın
sınırlarıdır, onlara yaklaşmayın. Allah insanlara yasaklardan sakınsınlar diye
âyetlerini böylece apaçık bildirir." (Bakara, 187)
Fakihler, bu Kur'an
nassmın ibaresiyle, bütün Ramazan gecelerinde Fecr-i Sadıka kadar, yeme, içme
ve kadınlardan faydalanmanın mübahlığına delâlet ettiğini söylemişlerdir.
Bu nass, işaretiyle,
sabaha cünüp olarak çıkan kimsenin o günkü orucunun sahih olduğuna da delâlet
eder. Çünkü Allah Teâlâ: "Artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın sizin
için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde beyaz iplik siyah iplikten
ayırdedilinceye kadar yiyin, için." buyurmuştur.
Bütün gece boyunca
yeme içme ve cinsi münasebet mubah olduğuna göre, oruçlu cünüp iken sabah
olursa gusul fecirden sonra yapılır.
c) "Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak
isteyen baba için, tam iki sene emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini
uygun bir şekilde sağlamak çocuk kendisinin olan babaya borçtur." (Bakara;
233)
Fakihler bu hususu
ibaresiyle, annelerin yiyecek ve giyeceğinin (nafaka) çocukların babaları
üzerine vacip olduğuna delâlet ettiğini söylemişlerdir. Çünkü bu mâna bu maksat
için sevk olunmuştur. Lafzın zahirinden ilk anlaşılan da budur.
Bu nass, işaretiyle,
çocuğun nesebinin babasına ait olduğuna delâlet eder. Çünkü âyette ki nassı "çocuğu" ihtisas (ait olma)
mânası ifade eden =lâm harfiyle "babaya" bağlamıştır. "Neseb
ihti-sası"da buna dahildir.
O halde âyet
işaretiyle, babanın, çocuk kendisine nisbet edilen kişi olduğuna delâlet eder.
Zira babanın çocuğa., mülkiyet bakımından sahip olmadığı 'icma ile bilindiğine
göre, çocuk neseb yönünden ona ait olur.[273]
d) "Biz insana, anne ve babasına karşı İyi
davranmasını tavsiye etmişizdir; Zira, annesi, onu, karnında, zorluğa
uğrayarak taşımış; onu güçlükle doğurmuştur. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz
ay sürer ." (Ahkaf; 15)
Fakihler
"Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer." âyetinin, ibaresiyle
annenin çocuğa olan iyiliğinin açıkça sabit olduğunu, çünkü âyetin siyakının
bunu gösterdiğini söylemişlerdir.
Allah Teâlâ, anneye
babaya iyiliği emretmiş, anneye iyilik yapılması sebebini de onun,
"çocuğunu zorlukla taşıdığı, güçlükle doğurduğu" şeklinde
açıklamıştır. Sonra bu zorluğun doğurmakla sona ermediğini, emzirme süresi
sonuna kadar uzadığını belirtmiştir.
Nassm işaretiyle, hamilelik
süresinin en azının altı ay olduğu ortaya çıkmıştır. Başka bir âyette emzirme
süresinin iki tam yıl olduğu ifade edilerek "çocuğun sütten kesilmesi iki
yıl içerisinde olur." (Lokman; 14) denilmiştir.
Allah Teâîâ şöyle
buyurur: "Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için
tam iki sene emzirirler." (Bakara; 233)
Dolayısıyla hamilelik
süresi olarak geriye altı ay kalır.
Bu hükmü bir çok
sahabi bilmiyordu. Onu yalnız îbn Abbas anladı. Sa-habeye bunu söyleyince kabul
ettiler ve O'nu övdüler.[274]
İbn Abbas'm şöyle
dediği rivayet edilmiştir: "Anneler çocuklarını ... tam iki sene
emzirirler" (Bakara 23) âyeti çocuğun anne kardında altı ay kaldığını
gösterir. Eğer yedi ay kalırsa emzirme süresi yirmiüç ay, sekiz ay kalırsa
emzirme süresi yirmiiki ay olmuş olur. Çünkü Allah Teâlâ: "Çocuğun taşınması
ve sütten kesilmesi otuz ay sürer." (Ahkaf; 15) buyurmuştur.[275]
Rivayet edildiğine
göre Hz. Osman'a altı ayda doğum yapmış bir kadın getirildi. Hz. Osman ona had
uygulamak istedi. Hz. Ali: "Bu olmaz" dedi. Çünkü Allah Teâlâ:
"...Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer" buyurmuştur.
Emzirme süresi yirmidört ay olduğuna göre hamilelik süresi de altı ay
olur." Bunun üzerine'Hz. Osman görüşünden vazgeçti ve kadına had uygulamadı.[276]
Hanefi usulcülerinin,
nassın delaletiyle ne kasdedildiği hususundaki ifadeleri değişiktir. Ancak
hepsi de bununla kasdedilenin "kendisinde mevcut bir manadan dolayı
söylenen kelâmdana anlaşılan (mantuk) hükmün, söylenmeyen (meskut) hakkında da
geçerli olmasına lafzın delâleti olduğunda birleşmiştir.
Dili hakkıyla bilen
herkes, düşünmeye ve yorulmaya gerek kalmaksızın kelâmda hükmün bu mana
sebebiyle mevcut olduğunu anlar.
Sadru'ş-Şeria, nassın
delâletinin tenlinde şöyle der: "Lafzın, anlalı bir sözdeki hükmüne
delaletidir ki dil bilen herkes kelamda hükmün bu manadan dolayı mevcut olduğunu
anlar."[277]
Bu delâlette hüküm, nassm
lafzından değil, manasından çıkarılır. Çokları buna "Fehva'l-Hitap"
(sözden anlaşılan mana) demiştir, çünkü "Fahve'l-Kelam"
onunnmanasıdır. Şâfıîler, aşağıda anlatılacağı üzere, bunu
"Mefhu-mu'1-Muvâfakât" diye adlandırmıştır.
Bir delâlet türü için
bir çok misal verilmiştir:
a) Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Rabbin yalnız
kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik ektmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden
biri veya her ikisi senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı
"öf bile demeyesin, onları azarlamayasm. İkisine de hep tatlı söz
söyleyesin" (Isra, 23)
"Onlara karşı öf
bile deme" sözü, ibaresiyyle, "öf demenin haram olduğuna delalet
eder. Arapçayı bilen herkes "öf demeyi haram kılan mananın "ebeveyne
eziyet etmek" olduğunu anlar. O halde "öf demeyi haram kılmaktan
maksat, onlara eziyet etmeyi Önlemek ve hürmet etmelerini sağlamaktır.
Bu mana, kesin olarak
"dövme", "sövme" vb. de de vardır. O halde nas bunları da içine alır ve haram sayar. Nassm
ibaresiyle sabit olan "öf deme nin hükmünü onlara da verir.
Bu haramhk onlar hakkında nassm delaletiyle sabit olur.
"Sövme",
"dövme" ve bunun benzerleri haramlık bakımından "öf'den önce
: gelir. Çünkü hükmün mucib sebebi olan
"eziyet vermek" daha kuvvetli ve açık bir biçimde burada mevcuttur. [278]
b) Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Yetimlerin mallarım
haksız yere yiyenler karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar
çılgın aleve atılacaklardır."(Nisa; 10)
Fakihler bu nassın,
ibaresiyle, haksız yere yetim malı yemenin haramlıgına delâlet ettiğini
söylemişlerdir. "Haksız yere, yetimler aleyhine malların zayi edilmesi ve
dağıtılması" olan bu haramlık sebebinin, nassm delaletiyle, yakmak, atıl
bırakmak (ihmal) vb. malın yok olmasına sebep olan her şeyi içine aldığı
açıktır. Çünkü, bunların hepsi, kısıtlı olan ve haksızlığı defetmeğe gücü
yetmeyen yetimin malına tecavüzdür.
c) "Evli
olduğu halde zina eden ve
recmolunan"[279]
Maiz hakkında varid olan hadis. O, "Mâiz" olduğu için değil, evli
olarak zina ettiği için recmolunmuştur. O halde bu hüküm nassm delâleti yoluyla
başkaları hakkında da verilir.[280]
d) "Kitap Ehli arasında, kantarla emanet bıraksan
onu sana Ödeyenler olduğu gibi bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilmedikçe
onu sana ödemeyenler de vardır. "(Al-i îmran, 75)
Ayetin ilk yarısının,
ibaresiyle, ehl-i kitaptan emanet sıfatına sahip gruba delâlet ettiğini, hatta
bir kimse ona çok miktarda bir mal emanet etse bile onu, emanet eden kimseye
ödediğini; az miktarda bir mal emanet bırakan kimseye de, ödemesi gerektiğinin,
nassm delaletiyle anlaşıldığını alimler söylemişlerdir. Çok malın emanet
bırakılması halinde güvenilir olan, az malda daha çok güvenilir durumda olur.
Ayetin ikinci yarısı da ibaresiyle, ehl-i kitaptan 'hiyanet" sıfatına
sahip olan gruba delâlet etmektedir. Hatta bunlardan birisine bir dinar bile
emanet edilse onu sahibine ödemez.
Bİr dinardan fazla
emanet bırakılması halinde ise, bu grubun, onu sahibine Ödemeyeceği, nassm
delaletiyle anlaşılır. Çünkü az bir malda emanete ihanet eden kimse çok malda
daha çok ihanet eder.
e) Hz. Peygamber'in Ramazan ayında unutarak yemek yiyen
hakkında s söylediği şu söz de nassm
delâletine örnektir: "Kim oruçlu iken unutarak yer ve içerse orucunu
tamamlasın. Şüphesiz onu Allah yedirmiş ve içirmiştir."[281]
Bu hadis, ibaresiyle,
unutarak yiyen ve içen kimsenin orucunun sahih olduğuna, nassm delaletiyle de
unutarak cima eden kimsenin orucunun bozulmayacağına delâlet eder. Çünkü dil
bilen kimse burada "orucun sahih olma sebebini ifade eden mananın
"yeme, içme" olmadığını, bilakis "unutmak" olduğunu anlar.
Unutarak cima etmek ise bu manada yeme ve içmeye benzer. Dolayısıyla, nassm
delaletiyle cimada da aynı hüküm geçerli olur.[282]
f) Ebu Yusuf ve îmam Muhammed'in Hz. Peygamber'in:
"Kılıçtan başkasıyla kısas yapılmaz" hadisi hakkında: "Ağır bir
âletle öldürmekle de kısas gerçekleşir"3 sözü nassm delâletine örnektir.
Çünkü lügat yönünden bilinen mana "nefsin onun ağırlığını kaldıramayacağı
ve tesirini gideremeyeceği"dir. Dolayısıyla bu manada, ağır bir aletle
Öldürmekle de hüküm gerçekleşir ve bu hüküm nassın delaletiyle sabit olur.
İmam Muhammed ve Ebu Yusuf şöyle demiştir: "Çünkü Öldürme bünyenin
bozulup yok edilmesidir. Bu da bünyenin, "sağlamlık" sıfatıyla
birlikte taşıyamayacağı "yıkma" işiyle olur. bu mana, ağır bir aracın
kullanılmasında daha açıktır. Böyle ağır bir şeyin bir insan üzerine konmasını
bünye bizzat kaldıramaz.[283]
Yaralamak suretiyle öldürmede ise bünye bu öldürme şekline sirayet vasıtasıyla
tahammül edemez. Bu (ağır bir aletle kısas), muteber olan manayı daha mükemmel
bir şekilde sağladığı için hüküm nassm delaletiyle gerçekleşir."[284]
Bu ve benzeri
hükümler, onlara göre kıyas yoluyla değil, nassm manası yoluyla sabittir. Bunun
için, hanefılerin, isbatını kıyas yoluyla caiz görmedikleri hükümleri bu yolla
isbat ettiklerini görüyoruz.
Şemsü'l-Eimme
es-Serahsî şöyle der: "Bu sebeple nassm delaletiyle sabit olan hükmü,
karşılaştırıldığında aralarında farklılık olduğu görülse de, nassm işaretiyle
sabit olan hüküm gibi kabul ettik. Birisi lafız yönünden diğeri mana yönünden
olmak üzere bunların her birisi belağatin bir çeşididir. Bunun için ceza ve
keffaretlerin isbatmı, benzerlerini kıyas yoluyla caiz görmediğimiz halde,
nassın delaletiyle caiz gördük.[285]
Bazan sözün doğruluğu
yahut aklen veya şer'aiı sahih olması, lafzın dışındaki bir manaya bağlı olur.
Böyle olunca bu mukadder manaya delâlet "iktiza delâleti" adını alır.
çünkü sözün doğruluğu bu manayı gerektirir ve onu zaruri kılar. Takdir edilmesi
ve ziyade bir mana eklenmesi icap eden cümleye "muktazî
(gerektiren)", ziyade edilen ve eklenen kelimeye mukteza, sabit olan
ahkama hükmü'l-muktazi denir.[286]
O halde iktiza
delâleti: "Sözün bir manaya delâletidir ki o sözün doğruluğu, aklen veya
şer'an sahih olması, o mananın takdirine (farz edilmesine ve düşünülmesine)
bağlıdır.[287]
Muktazî, hanefl
usulcülerinin çoğunluğuna, Şâfnlerin ve Mutezile'nin tamamına göre üç
kısımdır:
1. Sözün doğru anlaşılması için takdiri (mana ilave
edilmesi) gereken kelime veya cümle (muktazî). Hz. Peygamberin şu sözü buna
Örnektir: "Ümmetimden hata, unutmak ve zorlandıkları şey (ikrah)
kaldırıldı."[288]
Aslında hata ve unutmak kaldırılmamıştır. Çünkü bu ikisi ümmet fertlerinden
meydana gelmektedir. O halde aümlenin doğru anlaşılması için bir kelime ilave
edilmesi gerekmektedir. Ayrıca bu cümle, kendisinden boş söz sadır olmayan Hz.
Peygamber tarafından söylenmiştir. Cümlenin takdiri: "Hata ve benzerlerinin
günahı kaldırıldı" şeklindedir. Cümle ancak bu şekilde anlamakla doğru
olur.
2. Kelâmın aklen sahih olması için takdiri gereken
muktazî. Buna Allah Teâlâ'nın: "Köye sor"(Yusuf, 82) sözü örnektir,
Aklen sahih olması için bu cümleye bir kelime takdir edip ilâve etmek gerekir.
Bu takdir edilen kelime "halk"tır. (köy halkına sor!) Çünkü, binalar
topluluğu olan köye sual sormak aklen doğru değildir.
Allah Teâlâ'nın:
"Onun meclisini çağır!"(Alak, 17) sözü de buna örnektir. Çünkü
"meclis" insanların toplandıkları ve konuştukları yerdir. Onu çağırmak
sahih değildir. Dolayısıyla cümlenin doğru anlaşılması için bir kelime takdir
etmek gerekir. O kelime de "halk"tır.,Buna göre âyetin takdiri:
"meclis halkını çağır" olur ve cümle bu şekilde doğru olur.
3. Kelâmın şer'an sahih olması için takdiri gereken
kelime veya cümle (muktezî). Buna da örnek bir kölesi olan kimseye birisinin:
"Benden bin dinara köle azad et" demesidir. Bu söz temlike (mülk
sahibi etme) delâlet eder. Sanki o: "Onu bana bin dinara sat, sonra benim
tarafımdan onu azad et!" demiş olur. Çünkü azad etmek ancak temellük
(sahip olma)ten sonra mümkün olur.[289]
Kelamcılara göre
lafzın hükme delâleti iki temel bölüme ayrılır: Mantuk, Mefhum.
Mantuk'un Tarifi:
Mantuk, lafzın nutuk mahallinde (söylendiği yerde) delâlet ettiği mana(hüküm)dır.
Yani mantuk, zikredilen hadisenin bir hükmü olur ve onun herhangi bir halini
ifade eder. Bu hüküm, zikredilip söylensin, söylenmesin değişmez. Mesela Allah
Teâlâ'nın: "Onlara öf deme!" sözünün, "öf demenin yasaklığma
delâleti gibi. Yine "kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın
yanında kalan üvey kızlarınız..."(Nisa, 23) âyetinin, kocanın yanında
bulunan, kendisinin zifafa girdiği karısının üvey kızıyla evlenmesinin yasak
olduğuna delâleti, "mantuk" hükmüdür. Her iki meselede de, lafzın
söylendiği yerdeki manaya delâleti söz konusudur.[290]
Mefhumun Tarifi:
Mefhum, lafzın, söylendiği yer dışında, delâlet ettiği hükümdür. Bu durumda
"mefhum", mezkur olmayan bir olayın hükmünü ve onun bir halini ifade
etmiş olur.[291] Allah Teâlâ'nın
"onlara öf deme" âyetinin dövmenin yasaklıgına delâleti gibi. Yine
"Sizden, hür mümin kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse,
ellerinizdeki mü'min cariyelerinizden alsın."(Nisa, 25) âyetinin,
"güç sahibi olanların cariyelerle evlenmesinin ha-ramlığı'na delâleti
"mefhum" yoluyla delâlettir. Her iki meselede de lafız, manaya
söylendiği yer dışında (mezkur olmayan bir mesele hakkında) delâlet etmiştir.
Mantuk ve mefhumun, aşağıda açıklayacağımız gibi bir takım bölümleri vardır. [292]
Bu metod sahipleri
(kelâmcılar) mantuku iki kısma ayırmışlardır: Sarih ve gayr-i sarih.
Sarih Mantuk (Açık ve
kesin mana): Lafzın konulduğu manadır. Lafız manaya ya mutabakat (uygunluk)
yoluyla ya da işaret ve muhteva yoluyla delâlet eder.[293]
"Allah alış verişi helal faizi haram kılmıştır" âyeti buna örnektir.
Çünkü bu ayet sarih mantukuyla alışverişin helal, faizin haram olduğuna
delâlet etmektedir.
Sarih Olmayan Mantuk
(Açık ve kesin olmayan mana): Lafzın konulduğu mana olmayıp o mananın
ayrılmayan parçasıdır. Yani lafzın hükme mutabakat ye işaret yoluyla değil,
iltizam (gerektirm) yoluyla delâletidir.[294]
Meselâ "anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak, çocuk
kendisinin olan babaya borçtur" âyeti, nesebin anneye değil babaya ait
olduğuna, çocuğun nafakasının da anneye değil babaya ait oldugua delildir. Çünkü
lâm lafzı bu iki hükmü ifade etmek için konulmamıştır. Fakat bu hükümlerden her
birisi "İâm" lafzının konulduğu mananın ayrılmaz bir parçasıdır. O
mana da "ihtisas (ait olma)"dır.[295]
Kelâmcılar, sarih
olmayan mantuku üç kısma ayırmışlardır:
1. İktizâ Delâleti
2. İmâ Delâleti
3. İşaret Delâleti
Onlar sarih olmayan
mantukun bu üç kısma ayrılmasını şu sebebe bağlamışlardır: İltizam yoluyla
verilen mana (dolaylı mana) ya mütekeîlimin kasdettiği mana olur yahut olmaz.
Mütekelîimin kasdettiği mana olursa bu istikra (tümevarım) hükmüyle iki
kısımdır:
1. Kelâmın doğruluğu yahut aklen veya şer'an sahih
olması manaya bağlı olduğu için lafzın o manaya delâletine "İktiza
Delâleti" adı verilir.
2. Kelâmın doğruluğu, manaya bağlı olmadığı için lafzın
manaya delâletine "îmâ Delâleti" adı verilir, iltizam yoluyla verilen
mana, mütekeîli-min kasdettiği mana olmazsa, lafzın o manaya delâletine
"İşaret Delâleti" adı verilir.
Buna göre bu üç
delâletin tarifleri şöyle olur: [296]
Mütekelîimin
kasdettiği ve kelâmın doğruluğu yahut aklen, şer'an sahih olması kendisine
bağlı olan manaya lafzın delâletidir. Bunun örnekleri hane-filerin metodunu
anlatırken geçti.
îbn Hazm'm dışındaki
alimlere göre şu ayet de bu kabildendir: "İçinizden hasta olan veya
yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde
tutar."(Bakara, 184) Ayetin takdiri şöyledir: İçinizden hasta olan veya
yolculukta bulunan kimse, oruç tutmazsa, tutamadığı sayısınca diğer günlerde
oruç tutar. Çünkü hasta ve yolcu oruç tutarsa, cumhura göre, kaza etmezler.[297]
Mütekelîimin kasdettiği
mananın ayrılmaz parçasına (lazım) lafzın delâletidir ki kelâmın doğruluğu
yahut aklen veya şer'an sahih olması o manaya bağlı değildir. Çünkü hüküm
vasıfla (illet) beraber bulunmaktadır. Şayet vasıf vb. ta'lü (hükmün sebebini
ortaya koymak) için olmasaydı, hükümle beraber bulunması kabul edilemez, caiz
görülmezdi. Dolayısıyla o vasfın ta'lü için olduğu, sarih olmasa bile, ona
delâlet ettiği anlaşılır.[298]
1. Buna misal şu hadistir: Bir bedevi Hz. Peygamber'e
gelerek: "Ramazan günü ailemle münasebette bulundum" dedi. Hz.
Peygamber: "Bir köle azad et"[299]
buyurdu. Bu hadis, Eamazan günü cinsi münasebette bulunınanm köle azadı için
bir illet olduğuna delildir. Sanki Hz. Peygamber: "Cinsi münasebette
bulunduysan keffaret öde!" demiş oluyor.
2. "Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından
ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak ellerini kesin, Alah
güçlüdür, hakîmdir."(Maide, 38) âyeti de imâ delâletine örnektir. El kesme
"hırsızlık" vasfıyla beraber bulunmaktadır. Bu vasıf el kesme
hükmünün illeti olmasaydı, bu beraberliğin manası olmazdı.
3. Hz. Peygamberin şu sözü de imâ delâletine Örnektir:
"Kim Ölü bir araziyi ihya ederse, o arazi ona ait olur. Haksız mütecavzin
tecavüzde bulunduğu yerde hakkı yoktur.[300]
Burada arazının mülk edinilmesi, "ihya" vasfıyla birlikte bulunmasına
bağlıdır. "îhya" vasfı, mülk edinmek için illet olmasaydı, bu vasfı
zikretmenin anlamı olmazdı.
Has'amiye hadisi [301]de
îmâ delâletinin, misallerindendir: "Ne dersin, babanın borcu olsa, sen
onu ödeşen, bu ona fayda verir mi? Has'amiye '"evet" dedi. Hz.
Peygamber: "Allah'ın borcu ödenmeye daha lâyıktır." buyurdu.[302]
Mütekelîimin maksadı
olmayan lazım manaya (dolaylı manaya) lafzın . delâletidir. Buna şu ayetler
Örnektir: "...taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer."(Ahkaf,
15) "Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur."(Lokman,14)
Bu ayetler, hamilelik müddetinin
en azının altı ay olduğuna delildir. Şüphesiz iki ayette kastedilen mana bu
değildir. Birinci ayette kastedilen ana hakkının; hamilelikte ve süt emzirme de
katlandığı sıkıntı ve yorgunluklarının açıklanması, ikinci ayette kastedilen
ise en uzun süt emzirme müddetinin açıklanmasındır. Fakat bu (hamilelik
müddetinin en azının altı ay olması" şüphesiz o mananın lazımı (ayrılmaz
parçası)dır.[303]
Âmidî ve Îbn Hâcib
işaret delâletine misal olarak Hz. Peygamber'in kadınlar için söylediği:
"Ne aciptir ki kendini zapteden tam akıllı ve dininde ihtiyatlı kimsenin
aklını, sizin kadar eksik akıllı, eksik dinli hiç bir kimsenin gelebildiğini
görmedim."[304]
sözünü zikretmiş, bu hadisin hayızın en uzun süresinin on beş gün, temizliğin
en kısa süresinin on beş gün olduğuna delil olduğunu söylemiştir.
el-thkâmda Amidî şöyle der:
"Üçüncü kısım İşaret delâletidir. Hz. Peygamber'iîı şu sözü buna
örnektir:"Kadınların aklı ve dini noksandır. Denildi ki: Ya Rasulallah,
onların dininde noksan olan nedir? Buyurdu ki: Onlardan birisi evinde oturur,
zamanının yansını namaz kılmayarak, oruç tutmayarak geçirir." bu haber
onların hayız süresinin en çoğunu, temizlik süresinin en azını bildirmek için
değil, dinlerinin noksanlığını (özel durumlarından dolayı bazı dini emirleri
belli zamanlarda yapamamalarını) açıklamak için getirilmiştir. Bununla beraber
hayız süresinin en çok on beş gün, temizlik süresinin de en az on beş gün
olduğu buradan zaruri olarak anlaşılır. Çünkü "zamanın yansı"
ifadesi dinlerinin noksanlığım açıklamak için mübalağa olarak zikredilmiştir.
Şayet hayız on beş günden fazla, temizlik de on beş günden az olsaydı onu
muhakkak zikrederdi.[305]
Hanefİlerin metodundan
bahsederken, nassın işaretine ait bazı misaller geçmişti.
Buraya kadar
anlatılanlardan "mantuk"un dört kısım olduğu ortaya çıkıyor:
1. Sarih mantukun Delâleti
2. İktizâ Delâleti
3. İmâ Delâleti
4. İşaret Delâleti [306]
Usulcüler mefhumu iki
kısma ayırmışlardır:
1. Mefhum-ı Muvafakat
2. Mefhum-ı muhalefet
Mefhum-ı Muvafakat:
Mantuk'un hükmünün,
söylenmeyen (meskutu) için de sabit olduğuna lafzın delâlet etmesi, olumlu
yahut olumsuz olarak ona da uygun olmasıdır.[307]
Çünkü ikisi de
araştırma ve yoruma ihtiyaç kalmaksızın sırf dil bilmekle lafızdan anlaşılan
manada müşterektir. Mefhum-ı muvafakat olarak adlandırılmasının sebebi,
söylenmeyen mananın, hükümde mantuka muvafık (uygun) olmasıdır.
Eğer söylenmeyen mana,
hükme, mantuktan daha yakın (evlâ) olursa mefhum-ı muvâfakata
"mefhum", "Fehva'l-Hitap" (-.sözden anlaşılan mana)
denir.[308]
Bunun misali de Allah
Teâlâ'nın" onlara karşı öf bile demeyin, onları azarlamayın"(îsra,
23) sözüdür. "Öf demenin yasaklığından -ki bu mantuk-tur- dövmenin
yasakliğı anlaşılır. Burada "dövme", söylenmeyen manadır. Çünkü iki
davranış da "öf lafzından anlaşılan "eza verme" manasında müşterektir.
Hatta, "dövme" haramlık yönünden daha kuvvetlidir.
Şu ayet de mufhum-ı
muvâfakata örnektir: Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına
ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır.
"(Nisa, 10)
Yetim malı yemenin
haramlığmdan (mantuk), onu yakmanın da haramhğı (mefhum) anlaşılır. Yakmanın
haramhğı, yemenin haramhğma eşittir. Çünkü yakmak yok etme bakımından yemeye
eşittir.[309]
Söylenenin delâlet
ettiği manaya muhalif bir hükmün, muteber bir kayıt olmadığı İçin, söylenmeyen
hakkında gerçekleşmesine lafzın delâletidir. Buna Hitap Delili denir. Misali
şu ayeti açıklarken geçmişti: "Sizden hür mü'min kadınlarla evlenmeye güç
yetiremeyen kimse, ellerinizdeki mü'min cariyelerinizden alsm."(Nisa, 25)
bu ayetin mefhumu muhalifi, hür mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yeten kimseye
cariyelerle evlenmenin haram olmasıdır. [310]
İki grubun
sınıflandırma şekli farklı olmakla beraber her iki metodu araştıran kimse açık
olarak şu hususlar! görür:
1. Kelamcılara göre altı delâlet şekli olmasına
karşılık, hanefilerin metodunda sadece dört delâlet yolu vardır.
2. Hanefilerin "nassın işareti" diye
isimlendirdiklerine kelamcûar da aynı ismi verir.
3. Hanefilerin "iktiza delâleti" dediklerine
kelamcılar da aynı adı verir.
4. Hanefîlerin "nassm delâleti" dediklerine
kelamcılar "mefhum-ı |; muvafakat" derler.
5. Hanefilerin "nassm ibaresi" dediklerinin
karşılığı kelamcıîann "sarih mantuk (açık mana)" ve "îmâ delâleti"
dedikleri şeydir.
6. Hanefilere göre "mefhum-ı muhalefet" adı
verilen bir delalet şekli yoktur. Onlar, ilerde açıklanacağı gibi,
"mefhum-ı muhalefete fasid istidlal şekillerinden sayarlar. Buna karşılık
kelamcılar bu delâlet şeklini kabul ederler. Onlara göre mefhum-ı muhalefet
-şartlan tam olduğunda- lafzın delâlet yollarından birisidir. Diğer delâletler
hüccet olduğu gibi o da hüccet olur.
Bu kısa mukayeseden
anlaşıldığına göre iki grup her ne kadar sınıflandırma metodunda farklı
olsalar da, birbirine yakın neticelere ulaşmışlardır. Hatta ihtilafın,
neredeyse konularda değil de isimlerde meydana geldiği görülüyor.[311]
Bu yollar ve
delâletler karşısında alimlerin durumu (görüşü)' nedir? Bu delâlet yollarının
hepsi, hükümleri bilmek için elverişli midir? Yoksa bir kısmı mi buna
elverişlidir?
Alimler bu delâlet
yollarıyla ilgili bir çok konuda ittifak halinde, bazılarında ise ihtilaf
içindedir. îttifak ettikleri hususlar şunlardır:
1. Bu dalâletlerin en kuvvetlisi "Nassm
îbaresi" (Sarih Mantuk"dir. Sonra "Nassın İşareti" ve
"Nassm Delâleti" (mefhum-ı muvafakat) gelir. Bunu 'İktiza
Delâleti" takip eder.
Bir delâlet, kendinden
kuvvetli bir başka delâletle çatışırsa, kuvvetli olan öne geçirilir. Bu durumda
zayıf olan diğer delâletin geçerliliği kalmaz.
Ancak Şâfiîler,-
çatışma halinde nassın delâletinin, nassm işaretine takdim edileceği
görüşündedir.
Hanefilerin,
"nassm işareti"ni öne geçirmedeki hüccetleri şudur: işaret delâleti
nazım (lafzın tertibi)dan çıkarılır. Çünkü bu delâlet nazmın ayrılmayan
parçalarından (levazımından) alınmıştır. "Melzum"un zikri
"lazım"ın zikrini gerektirir. Nassın delâleti ise lafzın mantukundan
anlaşılmaz, mefhumundan anlaşılır. Delâlette mantuk, mefhumdan önce gelir,
Şâfiîlerin nassm
delâletini, nassın işaretine tercih etmedeki delili şudur: Nassm delâleti,
lügat olarak nassdan anlaşılır. Dolayısıyla "ibarenin delâletf'ne
yakındır. îşâret delâleti ise, lügat olarak direkt nasdan anlaşılmaz, nasslann
uzak ve dolaylı manasından anlaşılır, nassm ibaresinden anlaşılan mana,
Şari'in maksadını açıklar. Nassm dolaylı manası ise bunun .tersine, bazan
kasdedilmiş olur, bazan olmaz.[312]
Delâletlerin bu
sıralaması ve çatışması konusunda şu misaller venmuştir: "Ey inananlar,
öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür İnsan, köle ile köle
ve kadın ile kadın..."(Bakara, 178)
"Kim bir mümini
kasden öldürürse cezası içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap
etmiş, lanetlemiş ve büyük azap hazırlamıştır."(Nisa, 93)
Birinci ayet
ibaresiyle, tecavüzkâr katile kısas yapılması gerektiğine delâlet eder. Çünkü
"sizin üzerinize yazıldı", "size farz kılmdı" demektir.
İkinci ayet işaret
yoluyla, tecavüzkâr katile kısas gerekmeyeceğine delâlet etmektedir. Çünkü
Allah Teâİâ onun cezasının cehennemde ebedi kalmak olduğunu, ona gazap ettiğini
ve onun için acıklı azap hazırladığını
bildirmiştir.
Burada, açıklama
makamında, cehennem azabıyla yetinildiği ifade edilmiştir (iktisar). Açıklama
makamında iktisar, "haar"ı (sınırlama) ifade eder. Buna göre katile
dünyada ceza verilmemesi, onun cezasının ahırette olması gerekir. Fakat burada
nassın ibaresi, işaretine takdim edilerek dünyada tecavüzkâr katile kısas gerektiği
sonucuna vardır."[313]
Allah Teâlâ şöyle
buyurur: "Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bîr şekilde sağlamak,
.çocuk kendisinin olan babaya borçtur."(Bakara, 233) Bu ayet işaretiyle
babanın, oğlunun malından, annesinden önce nafaka hakkına sahip olduğuna
delâlet eder. Eğer çocuğun aynı anda anne ve babasına naf aka verecek gücü
yoksa, yalnız birisine nafaka verebilecek durumdaysa, baba nafaka almaya daha
çok hak sahibidir. Çünkü nafaka tek başına oğul üzerine vacib olunca baba,
ihtiyacı varsa başkasına tercih olunur. Fakat nassm işaretinden anlaşılan bu
hüküm, nassm ibaresiyle sabit olan şu hükümle çatışmaktadır: "Ebu
Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadise göre bir adam Hz. Peygamber'e gelerek:
"İyilik yapmama insanların en îayıkı kimdir?" diye sordu. Hz.
Peygamber:
- Annen.
- Sonra kim?
-Annen.
- Sonra kim?
-Annen.
- Sonra kim?
- Baban."[314]
diye cevap verdi.
Bu hadis ibaresiyle
annenin, "nafaka hakkı'nda babadan önce geldiğine delâlet etmektedir. Bu,
Safîlerin görüşüdür.[315]
Hanefi, mezhebinin kuvvetli görüşü[316] ve
Hanbelilerin görüşü[317] de
budur.
Bu misal, Kur'an'ın
umumi hükmünü ahad haberle tahsis etmeyi caiz görenlerin yolunda giden
Şafiilerin misalidir. Bunun (Kur'an'm umumi hükmünün haber-i ahadle
tahsisinin) caiz olamadığı görüşünde olan Hanefi'lerin metoduna göre ise bu
misal, hadis meşhur derecesine ulaşmadıkça sahih olmaz.
2. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Bir mü'mini
yanlışlıkla öldürenin bir mü'min köleyi azad etmesi... gerekir."(Nisa. 93)
Şafıiler şöyle der:
"Bu ayet yanlışlıkla öldürmede keffaretin vacib olduğuna delâlet eder.
Dolayısıyla kasden öldürmede keffaret öncelikle vacib olur. Hanefîler şöyle
der: "Eğer kasden öldürmede, nassm delaletiyle, keffaretin vacib olduğunu
kabul edersek bu delâlet şu ayetteki "nassm işaretiyle" olan delâletle
çatışır: "Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, İçinde temelli kalacağı
cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azap
hazır-lamıştır."(Nisa, 93)
Bu ayet işaretiyle, kasden
adam öldürene keffaretin gerekmediğine delâlet etmektedir. Bu, "açıklama
makamında bu ceza ile yetimime si" nden anlaşılmaktadır. Ancak daha
kuvvetli olduğu için nassm işareti takdim edilmiştir.
tbn Melek Menar şerhinde
şöyle der: 'İşarette lafız ve lügat manası bulunur. Delâlette ise yalnız lügat
manası bulunur. Çatışma halinde İki mana karşılaştırılır, lafız çatışmadan
salim hale gelir ve tercih meydana gelir."[318]
Delâletler konusunda üç
kaidede ihtilaf edilmiştir. Bu kaidelerin fürudaki ihtilafta rolü vardır. Bu üç
kaide şunlardır:
1. Mefllum-ı Muvafakatin Delil Olması (Nassın Delâleti)
2. Mukteza için umum olup olmayacağı
3. Mefhum-ı Muhalefet, hüküm istüıbatında delil olarak
kullanılır mı?
Şimdi bu üç esastan
her birisim, onlarla ilgili fıkhi meselelerin en önemlilerini açıklamak
suretiyle, izah edeceğiz. [319]
Hanefi usulünde
"Nassm delâleti" denilen mefhum-ı muvafakat yukarıda geçmişti-
Mefhum-ı Muvafakat, "söylenen hükmün, onda bulunan bir manadan dolayı,
söylenmeyen için de geçerli (muvânk) olduğuna lafzın, delâlet etmesidir. Dil
bilen herkes, araştırma ve yorulmaya gerek kalmaksızın söylenen (mantuk)deki
hükmün sebebinin bu mana olduğunu anlar.[320]
Mefhum-ı Muvafakatin
delil olması konusunda fakihler arasında ihtilaf yoktur. Ancak Zahirîlerden az
bir grup, kıyasın bir çeşidi saydıkları için, onun hüccet olmadı görüşündedir.
Bilindiği gibi Zahirîler kıyası kabul etmezler.
îbn Hazm, kitabı
Muhtasaru İbtali'l-Kıyas ve'r-Rey ve'l-îstihsan ve't-Taklid ue't-Ta'lil'de
şöyle der: "Kıyasa gelince; onu delil olarak kabul edenler, şu ayetlere
dayanırlar: "Ey akıl sahipleri ders alın."(Haşr, 2)
"Dedi: Çürümüş
kemikleri kim diriltecek. De ki: Onları ilk defa yaratan
diriltecektn\"(Yasin, 78-79)
"Ölüleri de bunun
gibi diriltip çıkarırız."(Ahraf, 57) "İnsanları diriltmek de
böyledir." (Fahr, 9) "Onlara karşı öf bile deme."(îsra, 23)
"Öf kelimesi
dışındakilerin, buna (Öf kelimesine) kıyas edileceğini söylemiştir.
"Onlara karşı öf
bile deme" sözüne gelince; hiç kimse ve akü, "öf sözüyle Arap dilinde
"vurma" ve "öldürme" ifade edildiğini söylememiştir. Bu
ayetten başka bir ayet gelmeseydi yalnız "öf sözünü söylemek haram
olurdu. Eğer dövülen bir kimse, dövüldüğüne şahitlik yapmaları için iki şahit
getirse onlar da: "Biz filanın ona öf dediğine şahidiz" deseler,
yalancı şahit olmuş olurlar, tbn Hazm devamla der ki: "Fakat iki ayetin
siyakı, anne-babaya, az olsun çok olsun her türlü iyiliği, yumuşaklığı emreder
ve her çeşit kötülüğü yasaklar. Dövme ve diğer fiiller, öf deme yasak olduğu
için değil, ayetin siyakı (devamındaki emir ve hükümler) gerektirdiği için
haram olmuştur. Şayet "öf sözü diğerlerini haram kılmak için yeterli
olsaydı ayetin devamındaki emir ve tavsiyelere ihtiyaç kalmazdı.
Âmidî el-îhkam'â£L
onlarm görüşünü redderek şöyle der: Mefhum-ı Muvafakatin hüccet olmasının
delili şudur: Bir efendi kölesine "Zeyd'e bir (buğday) tanesi verme, ona
öf deme, zerre kadar haksızlık yapma, ona surat asma!" dese bundan, bir
taneden fazla vermenin, dövme ve sövmenin haramlıği; bir dinar ve daha fazla
haksızlığın yasaklığı, .konuşmama vb. gibi "surat asma"dan daha kötü
olan eziyetlerin yasakliğı da anlaşılmış olur. Bunun için Hz. Peygamber'in:
"Kabını ve kabının bağını koru!"[321]
sözünden, yitik olarak bulunan dinarların korunması gerektiği anlaşılır.[322]
yine Hz. Peygamber'in ganimet hakkında: "Eyer (palan) para vb. şeyleri
ödediğiniz gibi ip ve iğneyi de ödeyiniz." buyurmuştur.[323]
"Bir müslümanın
değneğini çalan kimsenin onu geri vermesi gerekir." sözü, bundan fazla
olan şeylerin geri verilmesini de ifade eder.
Yine bir kimse
"filanın bir lokma yemeğini yemeyeceğine, bir yudum suyunu
içmeyeceğine" yemin etse bu, -meselâ bir ekmek yemek gibi- bir lokmadan
fazlasını yemesinin, bir yudumdan fazlasını içmesinin de haram olmasını
gerektirir.[324]
Ancak, bu delâlet
türünde, cumhur arasında meydana gelen ihtilafın lafzî delâlet mi yoksa kıyâsı
delâlet mi olduğunda ihtilaf vardır.
Bir grup, söylendiği
yerdeki manasıyla değil lafızdan anlaşılan manasıyla bu delâletin lafzî
delâlet olduğu görüşündedir. Kelamcılar, Eş'ariler ve Mutezile bu görüştedir.
Şafiinin de içlerinde
olduğu bir diğer grup, bu delâletin kıyâsı olduğu ve kıyas-i celî adını aldığı
görüşündedir.
Şafiî Risale'âe şöyle
der: "Kıyasın bir kaç şekli vardır. "Kıyas" kelimesi hepsini
içine alır. Kıyaslar kaynak ve muhteva olarak ta birbirlerinden ayrılırlar.
Onlardan bir kısmı diğerinden daha açıktır. Kıyasın en kuvvetli kaynağı,
Allah'ın kitabında yahut Rasûlullah'ın sünnetinde az bir şeyi haram kılmasıdır.
Bir şeyin azının haram olduğu bilinince, çoğunun da haramlık bakımından azı
gibi olduğu yahut daha açık olduğu bilinir. Çünkü çokluk azlığa üstündür. Yine
az bir taat övülünce, çoğunun övgüye daha layık olduğu anlaşılır. Çoğu mubah
kılman bir şeyin azının da mubah kılınması böyledir. Birisi: "Bunlardan
her birisinin manasını bize açıklayan misal verebilir misiniz?" dese
derim ki: Rasûhıllah şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah, mü'mi-nin canını,
malını ve kardeşi hakkında hayır dışında zanda bulunmasını mü'mine haram
kılmıştır. Hayrın dışında olan zan (kötü zan) beslemek haram olunca hak
olmayan açık sözün haram olması çok daha evladır. Bu konuda fazla olan her şey
haramdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu
görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür."(Züzals 7-8)
Zerre miktarından çok
iyilik övülmüştür. Zerre miktarından çok kötülük de büyük günahtır. Allah
Teâlâ, ahidlerine uymayan muharip kâfirlerin can ve mallarını bize helal
kılmıştır. Saydığım şeylerden hiç biri bize yasak kılınmamıştır, O halde kâfirleri,
öldürmeyip esir almamız, mallarının hepsini değil bir kısmını almamız daha çok
mubah olur. Bazı alimler buna kıyas dememekte ve "Bu Allah'ın helâl
kıldığı, haram kıldığı, övdüğü ve yerdiği şeyle aynı mahiyettedir. Çünkü, o
cümledendir. Bu gibi şeylerde (nasslardâ) başkasına kıyas olmaz."[325]
Bu ihtilaf üzerine
keffaret meseleleri ve hadler bina edilir. Mefhum-ı muvafakatin bir kıyas
çeşidi olduğu görüşünde olan kimse, hadlerin ve kef-faretlerin onunla isbatını
caiz görmez. Onları isbat etmek için mefhum-ı muvafakati delil olarak
kullanması mümkün değildir. Mefhum-ı muvafakatin kıyasî değil, lafzî delâlet
olduğu görüşünde olanlar, ki bunlar hadleri ve kef-faretlerin isbatmda bunun
delil olmasını sahih görürler. Bu konu nassm delâleti bahsinde anlatılmıştı. [326]
İktiza delâletinin;
"Lafzın bir'manaya delâletidir ki sözün doğruluğu, ak-len veya şer'an
sahih olması, o mananın takdir edilmesine (düşünülüp ilave edilmesine) bağlı
olur" şeklindeki tarifi yukarıda geçmişti.
Alimler takdire
elverişli manalardan birisinin bulunduğuna delil varsa, âm olsun, hâs olsun o
mananın kesinleşeceğinde ittifak etmiştir. "Leş... size haram
kılındı"(Maide, 3) "Sizlere analarınız..... haram kılındı"(Nisa,
23) âyetlerinde olduğu gibi. Birinci âyette "yemenin haramlığı"na
ikinci ayette de zinanın haramlığma delil vardır.[327]
Fakat alimler, birden
çok takdir ihtimali olduğunda, cümlenin o muhtemel takdirlerden birisiyle
doğru olup olmayacağında ihtilaf etmiştir. Acaba bu takdirlerin hepsini içine
alan umumi bir mana mı takdir olunur yoksa
onlardan birisi mi?
Bir grup, bu ferdleri
içine alan umumi bir mananın takdir edileceği görüşündedir. Onlar muktezâ için
bir "umum" kabul etmişler ve buna umu-mu'1-muktazâ" demişlerdir.
"Umumu'l-muktazâ" görüşü İmam Şafii'ye nisbet edilmiştir.[328] Bu
görüşe göre muktazâ için umum olur. Çünkü muktaza, hükmün sabit olmasında
mansus (nass bulunan) gibidir. "Umum" sıfatının isbatmda da muktazâ
mansus olur.[329]
Hanefilerin de içinde
bulunduğu çoğunluk, muhtemel takdirlerden sadece bir tanesinin alınması
gerektiği görüşünde olup muktazanm umumunu kabul etmezler. Çünkü
"umum" lafzın özelliklerindendir. Muktaza ise "mâna"dır.
Dolayısıyla onun için "umum" olmaz. [330]
1- İktiza yoluyla delâlette takdir için şu üç durum
sözkonusudur.
a) Ya "bütün" (küll-umum) takdir edilir.
b) Ya "bir şey" (ba'z-ferd) takdir edilir.
c) Ya da hiçbirşey takdir edilmez.
Hiç bir şeyin takdir
edilmemesini kabul etmek icmaa aykırıdır. Bir şeyin takdiri diğerinden üstün
olamaz. Çünkü lafzın bütüne nisbetinin eşit olması zaruridir. Geriye ancak
"bütün"ün takdiri kalıyor.
2- "Ümmetimden kaldırıldı" cümlesinde lafız
"hata"nın kendisinin kaldırıldığına delâlet eder. Bu ise
imkansızdır. O halde kendisinin (zâtının) kaldırılmasına en yakın bir
mananın takdir edilmesi gerekir. Bu ise
hata ile ilgili "bütün hükümlerin" kaldırılmasıdır. Zira, hakikatin
kaldırılması mümkün olmazsa hakikate en yakın manaya dönülmesi gerekir. O mana
da burada "bütün hükümler"dir. Bu hükümlerin kaldırılması hakikati,
yok mesabesine indirir. Sanki hatanın kendisi gerçekten kaldırılmış olur.[331]
Umumu'l-muktazâ'yı
kabul etmeyenler takdirin burada, zaruretten dolayı olduğunu delil olarak
ileri sürerler. Zaruret ise kendi miktarmca takdir olunur. Cümle daha azını
ifade ettiği halde onda "umum'u takdir edip isbat etmeye gerek yoktur.
Serahsi Usûlünde şöyle
der: "Muktaza'nm varlığı bir ihtiyaç ve zaruretten dolayıdır. Hatta nass,
muktaza olmaksızın hüküm ifade ederse, muktaza ne lügat olarak ne de şer'an
mevcut olur. İhtiyaç dolayısıyla mevcut olan, ihtiyaç miktarınca takdir
olunur. Muktaza için "umum" sıfatını yerleştirmeye de ihtiyaç yoktur.
Çünkü cümle, o olmaksızın mana ifade etmektedir. Bu, Ölmüş hayvan eti yemeye
benzer. Zaruret dolayısıyla ölmüş hayvan eti yemek ancak zaruret miktarı
mübahtır. [332]
Bu kaidedeki ihtilafın
fer'i meseîelerdeki görüş ayrılıklarında büyük rolü vardır. Bu ihtilafa dayanan
fer'i meselelerden bazıları şunlardır: [333]
Şafii, Maliki ve
Hanbelüerin hepsine ve Nevevi'nin cumhurdan rivayetine göre namazda, unutarak
yahut hata ederek az bir miktar konuşan kimsenin namazı bozulmaz. Onlar
görüşlerine "ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları şeyler
kaldırıldı" hadisinin umum-ı muktezasını delil getirmişlerdir. Onlar
"hüküm" lafzını rivayet ederek onu "dünyevi" ve
"uhrevi" hükmü içine alan "âmm" bir lafız kabul etmişler,
dünyevi hükmü, amelin "batıl olmaması" uhrevi hükmü de "ceza
olmaması" şeklinde açıklamışlardır.
Onlar bu meseledeki
görüşlerini "zü'1-yedeyn"[334]
hadisiyle teyid etmişlerdir. Müslim'de Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre
o şöyle demiştir: "Rasûlullah bize ikindi namazım kıldırdı. İki rekatta
selam verdi. Zül-ye-deyn kalkarak: "Ya Rasûlullah-namazı kısalttın mı,
yoksa unuttun mu?" dedi. Rasûlullah: "Hiç birisi olmadı."
buyurdu. O: "Şüphesiz bunun birisi oldu Ya Rasûlullah" dedi.
Rasûlullah insanlara dönerek: "Zülyedeyn doğru söylüyor mu?"
buyurdu. "Evet ey Allah'ın Rasulü" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah
namazın geri kalan kısmını tamamladı, selamdan sonra oturduğu halde iki secde
daha yaptı."[335]
îbn Hacer
Fethu'l-Bari'&e Zü'1-yedeyn hadisini şerhederken şöyle der:
"Ümmetimden hata ve unutmak kaldırıldı" hadisinde mukadder olanın
"onların günah ve hükmü" olduğu "Zü'1-yedeyn hadisiyle"
istidlal edilmiştir. Bazıları yalnız "günah'ın takdir edileceğini
söylemiştir."[336]
îmam Şafii eî-Ümm'de
şöyle der: "Namazı tamamladığını zannederek yahut namazda olduğunu
unutarak namazda konuşan kimse namazını bitirir ve sehiv secdesi yapar.
Zül-Yedeyn hadisi buna delildir. Bu durumda konuşan kimse, namazın dışında
olduğunu zannederek konuşmuştur. Namazın dışında konuşmak ise mubahtır. îbn
Mes'ud hadisi Zü'1-yedeyn hadisine zıt değildir. Ibn Mes'ud hadisi genel olarak
"konuşmak" hakkındadır. Zü'l-y6, deyn hadisi Rasûlullah'm, bilerek ve
unutarak konuşan kimseyi ayırdığıma delâlet eder. Çünkü o namazdadır. Yahut
konuşan namazı tamamladığı^ zannetmektedir."[337]
Şafii, îbn Mes'ud
hadisiyle, O'nun rivayet ettiği bu nassın benzeri bir hadisi kasdediyor.
Abdullah îbn Mes'ud'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Biz Habeşistan'a
hicretten önce, namazda iken Rasûlullah'a selam verirdik. O da namazda olduğu
halde selamımızı alırdı. Habeşistan'dan döndük selam vermek için gittim. Onu
namazda buldum. Selam verdim. Selamımı almadı. îleri geri düşünmeye başladım.
Namazını bitirinceye kadar oturdum. Yanına yaklaştım. Şöyle buyurdu: Şüphesiz
Allah dilediği şeyi haber verir. Allah Teâlâ'mn haber verdiği şeylerden birisi
de namazda konuşmamanızda."[338]
Hanefi'lere göre
namazda kasden yahut yamlarak konuşan kimsenin namazı bozulur. Delilleri
Muaviye b. Hakem hadisidir. Buna göre Rasûlullah .şöyle buyurmuştur: "Bu
namazda insan sözlerinden hiçbirisi caiz olmaz. Namaz ancak teşbih, tekbir ve
Kur'an okumadır."[339]
Yukarıda geçen îbn
Mes'ud hadisi de onların delilidir. Onlar "Ümmetimden ...
kaldırıldı..." hadisini "günahın kaldırılması" şeklinde
açıklarlar, umu-mu'1-muktazayı kabul etmezler (yani mukadder olan manaların
hepsini takdir etmezler).[340]
Fethu'l-Kadir'de şöyle
denir: "Ümmetimden kaldırıldı" yahut "Allah onlardan
kaldırdı" ifadeleri, "muktaza" (takdir edilmesi gereken)
ifadeler kapsamına girer. "Muktaza için umum yoktur" çünkü
zaruridir. Doğru bir şekilde takdiri gerekir."Günahın kaldırılmasının
kasdedildiğinde icma' vardır. Başkası kasdedilmez. Aksi halde genelleştirilmesi
gerekir. Bu da zaruretin dışına çıkar. Onu dünya ve ahıret hükmünü içine alacak
şekilde, umum kabul eden kimse, bilmediği için genelleştirmiş ve zaruret
mahallinin dışında cümleyi takdir ve tashih etmiş olur."[341]
işaret etmek gerekir
ki Şafii, el-Ümmde bu meselede istidlal yaparken umumu'l-muktazayı ele almadı.
O, istidlalini yalnız Zül-yedeyn hadisiyle sınırlandırdı. Hanefilerin îbn
Mes'ud ve Muaviye b. Hakem hadislerini
delil olarak kullanmalarını da şu sebeplerden dolayı reddetti; 1- Zü'1-yedeyn
hadisi İbn Mes'ud hadisinden sonra varid
olmuştur. 2- Hz. Peygamber Muaviye Hakem'e namazı iade etmesini emretmemiştir.
3- Zü'1-yedeyn Bedir'de öldürülmemiştir. 4- Ebu Hureyre Hayber fethinden sonra
roüslüman olmuştur. İkisinin arasında uzun zaman vardır. 5- Zü'1-yedeyn
Hırbâk" adlı kişi değildir. Bedirde öldürülen, Zü's-Simaleyn'dir. Eğer
ikisi de Zü'1-yedeyn olsaydı isimlerin ittifak ettiği gibi iki ismin bir isim
halinde birbirine uygun olması gerekirdi.[342]
Şafılere göre oruçlu
olduğu halde unutarak, zorlanarak yahut hata ile bir şey yiyen kimsenin orucu
sahihtir, kazası gerekmez.
Buna "Ümmetimden
hata......kaldırıldı" hadisinin umum-ı muktezasını delil getirmişlerdir.
Unutan hakkında,
görüşlerini Ebu Hureyre1 den rivayet edilen "Oruçlu olduğu halde yiyen
yahut içen" orucunu tamamlasın. Onu ancak Allah yedirmiş ve
içirmiştir," hadisiyle teyid etmişlerdir.[343] îbn
Hibbân ve Dârekutnî'nin rivayetinde "kazası gerekmez" ilâvesi vardır.
îkrah olunan da
unutana eklenmiştir. Hatta ikrah olunan kişinin orucunun bozulmamasını,
unutana göre, daha evlâ saymışlardır. Çünkü o, kendisinden zararı gidermek
için yemek zorundadır.[344]
Nevevi Mecmu'da şöyle
der: "îkrah ile orucun bozulmasına delil olarak, şunu ileri sürmüşlerdir:
îkrah mükrehin fiilinin eserini düşürür. Mükreh yemekten nehyedilmeyip
emredildiği için, yediğinden dolayı günahkar olmaz. O, unutan gibidir, hatta
orucunun bozulmaması bakımından ondan Önce gelir. Çünkü o, ikrahın zararını
gidermek için yemekle emredilmiştir. Unutan ise bunun tersine, emir ve nenye
muhatap değildir."[345]
Hanbeliler, Şafıilerle
aynı görüştedir ve onların kullandığı delili kullanırlar. Ancak onlardan îbn
Akil mükrehin orucunun bozulmasını muhtemel görür. O şöyle der: "Bana göre
onun orucunun bozulması muhtemeldir. Çünkü o, kendisinden zararı gidermek için
orucunu bozmuştur. Bu durumuyla o hastalıktan kurtulmak için orucunu bozan
hastaya, susuzluğunu giderniejj için su içen kimseye benzer. Ancak sığındıkları
yer (delilleri) farklıdır. Müfc, rehin orucu bozulur, çünkü mükreh, ikrah
sebebiyle serbest iş yapma imka. nmdan mahrum kalmıştır. Bunun için mükreh,
hüküm bakımından unutana ilhak edilmez ve bundan dolayı bir adamı öldürmeye
zorlanan kimse ile, öğ. retilen kimse farklıdır."[346]
Hanefiler ise, ikrah
altında yahut hata ile orucunu yiyen kimsenin gti. nahkar olmadığı, fakat
orucunu kaza etmesi gerektiği görüşündedir. Unutarak yiyen kimse ise kaza
etmez. Çünkü bu, yukarıda geçen hadisle sabit olmuştur. Onlar mükrehi ve hata
yapanı unutana kıyas etmediler. Çünkü onlara göre, unutarak orucunu yiyen
kimsenin orucunun yeterli olması kıyasa aykırıdır.
Nassda varid olduğu
halde böyle şüpheye düşülen bir meseleye (unutarak orucun yenilmesi
meselesine) başkası kıyas edilmez.[347]
Şafii,
"unutan" konusunda namazla orucun ayrılmasına hayret eder. Hanefi'ler
unutarak konuşan kimsenin namazının bozulacağını, unutarak yiyen kimsenin
orucunun bozulmayacağını söylemiştir. Halbuki ikisi de hadisle tahsis
edilmiştir. îmam Şafii şöyle der: "Unutarak yiyen yahut içen kimse orucunu
tamamlasın. Ona kaza gerekmez." Bu hadis bize, Ebu Hureyre'den rivayet
edilmiştir. Denildi ki Ebu Hureyre, bu hadisi hafız olmayan birisinden merfu
olarak rivayet etmiştir. Şafii şöyle der: "Bazı arkadaşlarımız, bu orucun
kaza edileceğini söylemiştir. Biz bu görüşte değiliz. Bazı insanlar da bizim
kaza gerekmeyeceği hakkındaki görüşümüzü kabul eder. Namazda ya-nıîarak konuşma
hakkında onların delili ve oruçta kasıtla unutma arasının ayrılması namaz
hususunda (yani yamlarak namazda konuşanın namazını kaza etmeyeceği hususunda)
onların delilidir.
Namazda unutarak
konuşmak namazı kaza etmemek bakımından daha uygundur. Çünkü bu Hz.
Peygamber'den rivayet edilmiştir. O halde oruçta kastla unutma arasî
nasıl.seçilebilir? Ebu Hureyre, unutarak yiyen kimsenin orucuna kaza
gerekmeyeceği görüşünde olduğu için onların arası ayrılmıştı. Ebu Hureyre'nin
görüşü kastla hata arasının ayrılmasında hüccettir. Bu, bize göre de hüccettir.
Sonra Ebu Hureyre, îbn Ömer, îmran b. Husayn. Taîha b. Ubeydullah ve
diğerlerinin Rasûîullah'dan rivayet ettikleri Zü'l-ye' deyn hadisi terkedildi.
Bu hadiste, namazda kasıt ve unutma arasındaki farka işaret vardır. Bu
rivayetin Rasûlullah'tan yapıldığı da sabittir. Rasûlullah'tan yapılan rivayet,
başkalarından yapılana nisbetle daha sağlam ve bağlayıcıdır. Namazda yanılarak
konuşan kimsenin namazı kaza edeceğini ileri süren, sağlam ve bağlayıcı olanı
terketmiş, kendisine göre en zayif olanla amel etmiş, başkasını "oruçta
kasıd ve unutmanın eşit olduğunu" zannetmekle suçlamış, suçladığı şeyi
namaz hakkında kabul ederek, kasıd ve unutmanın eşit olduğunu zannetmiştir.
Sonra da bu çelişkiye dikkat etmemiştir."[348]
Malikilere gelince,
onlar oruçlu olduğu halde, hata ile veya ikrah altında yiyen kimseye günah
olmadığı fakat orucun kazasının gerektiği görüşündedir.[349]
Hata eden ve mükreh konusunda Hanefi'lere muvafakat etmiş unutan konusunda ise
bütün mezheplere muhalefet etmişlerdir.
îbn Dakik el-îd
İhkomu'l-Ahkâm Şerhu Umdetü'l-Ahkam adlı kitabında İmam Malik'in görüşünün
sebebini şöyle açıklar:
"Malik, kaza
gerektiği görüşündedir ki bu kıyastır. Çünkü orucun rüknü yerine
getirilmemiştir. Bu rükün ise emredilen hususulardandır. Kaide, emredilen
hususların yerine getirilmesinde "unutma"nın müessir olmamasını
iktiza eder." îbn Dakik'in bu ifadesinin manası şudur: Unutarak yiyen kimse,
unutarak rukuu terkeden kimseye benzer. îkisi de rüknü terketmiştir. Bu durumda
namaz tam olmadığı gibi oruç da tam olmaz.
Bu açıklamaya şöyle
cevap verilmiştir: "bu, kaidenin sıhhati ve umumi olduğu
düşünüldüğüne-göredir. Halbuki kaide, orucun bozulmadığına delâlet eden bu
nassa mahsustur. Ona kaza gerekmez.[350]
Neylü'l-Evtar' bazı
Malikilerden, "Malikilerin Ebu Hureyre hadisini kabul etmedikleri"
şeklinde bir yorum nakledilerek bu yorum şöyle cevaplandırılmıştır: "Bazı
Malikiler hadisin haberi ahad olduğunu ileri sürerek bunun kaideye muhalif
olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu batıl bir mazerettir. Hadis, oruç hakkında
müstakil bir kaidedir. Bu şekilde sahih hadisleri reddetme kapısı açılırsa, az
miktarda hadisten başka hadis kalmaz, dileyen dilediğini reddederdi. Bazıları
da "hadisin nafile oruca hamledildiği" şeklinde cevap vermiştir. îbn
et-Tîn bunu îbn Şa'ban'dan nakletmiştir. îbn el-Kassâr da bunu kabul ederek
"hadiste ramazanın tayin edilmediği"ni ileri . sürmüştür. Bu, sahih olmayan bir yorum ve
fasid bir sebeptir.Hadiste açıkça kaza gerekmediğinin bildirilmesi bunu
reddeder."[351]
Şafii, Maliki ve
Hanbelîler; îmamiye ve Zeydiyye Şiası ve îbn Hazm mükrehin boşamasının
gerçekleşmeyeceği görüşündedir. Buna, "Ümmetimden hata
kaldırıldı....."hadisinin muktazay-ı umumisini delil göstererek bunu "ikrah
halinde boşama gerçekleşmez"[352]
hadisiyle teyid ederler. Hadiste geçen "iğlak (kapatma)" ikrah
demektir. îbn Esir En-Nihaye de bu şekilde açıklamış ve şöyle demiştir:
"Çünkü kapının insana kapatıldığı gibi, mükre-hin de iş yapma imkanı
kapatılmış ve tasarrufu daraltılmıştır.
Sahabeden Hz. Ömer,
Hz. Ali, Ibn Ömer, tbn Abbas, îbn Zübeyr ve Cabir b. Semure mükrehin talakının
gerçekleşmeyeceği görüşündedir.[353]
Kudame b. İbrahim'den
şöyle rivayet edilmiştir: Ömer b. Hattab zamanında bir adam geldi, petekten
bal çıkarıyordu. Karısı geldi ip üzerine oturdu ve: "Kendisini üç talakla
boşamasını aksi halde ipi keseceğini söyledi. Adam ona Allah'ı ve İslamı
hatırlattı. Kadın kabul etmedi. Bunun üzerine adam onu üç talakla boşadı. Hz.
Ömer'e gelerek durumu ona anlattı, Hz. Ömer: "Ailene dön, çünkü bu boşama
değildir" dedi.[354]
Haîıefiler, mükrehin
talakının gerçekleşeceği görüşündedirler. Bu görüş, Nehai, tbn Müseyyeb, Sevri
ve Ömer b. Abdüîazizden de nakledilmiştir.
Hanefîler, görüşlerini
"Kıyas"la deli İlendirerek "mükreh"i "haziî"e
(şaka iîe karısını boşayan) kıyas ettiler ve şöyle dediler: "Mükreh, ehil
olduğu halde karısını boşamayı kasdetmiştir. O halde mükreh, mükreh olmayana
göre, zararı defetmek için, istemeyerek de olsa boşasa "hâziî"in
hükmünün dışında değildir.
Hanefi'ler mükrehin
talakının gerçekleşme sebebini izah ederken şöyle derler: "Çünkü mükreh,
karşı karşıya bulunduğu iki tehlike (şer)yi bilmiş ve en hafifini seçmiştir.
Bu, fiilde "kasd" ve "seçme" bulunduğunun delilidir. Ancak
o verdiği hükümden razı değildir,. Bu ise"hazil"de olduğu gibi hükmü
bozmaz.
Ayrıca Hanefîler, îbn
Abbas hadisinin, "Muktaza" konusuna dahil olduğunu muktazanın ise
umumunun olmadığını, dolayısıyla dünya ve ahıret ahkamını içine alan
"umumi" bir hüküm takdirinin caiz olmayıp dünya ve ahıret
hükümlerinden birisinin takdir edilmesi gerektiğini söylerler. Uhrevi hükmün
kasdedildiğinde icma vardır. O halde onunla birlikte başka bir hüküm
kasdedilmiş olamaz. Aksi halde muktaza(takdir)nm umumu kabul edilmiş olur.[355]
Şafii, Maliki ve
Hanbeliîerle birlikte fakihlerin büyük çoğunluğuna göre, niyet abdestin
farzlanndandır.Yani abdestin sahih olması için niyetin bulunması gerekir.[356]
Görüşlerine "Ameller ancak niyetlere göredir"[357]
hadisinin umum-ı muktazasını delil getirmişlerdir.
Fethu'l-BarVde şöyle
denir: "Hadisin zahiri metruktür. Çünkü amellerin kendisi
nefyedilmemiştir. Takdiri: "Amel ancak niyetle mevcuttur" şeklindedir.
Maksad amelin kendisini nefyetmek değildir. Çünkü bazan amel niyetsiz olur.
Maksat amelin "sıhhat" ve "kemal" gibi hükümlerini
nefyetmektir. Fakat sıhhatin nefyi evladır. Çünkü o bir şeyin kendisinin
nefyine daha çok benzer (yakındır) ve lafız zatın nefyine engel olunca
sıfatların nefyine delâleti baki olmakta devam eder.[358]
Hanefilere göre
abdeste niyet farz değildir, sünnettir. Niyetsiz abdest sahih olur. Ancak
sevap kazanmak İçin niyet yapılır. Buna, aşağıda "Nassa haber-i vahidle
ziyade yapılması" meselesinde zikredilecek delilleri getirdiler.
Onlar niyet hadisini
şu şekilde tevil ettiler: "Amellerin sevabı ancak, niyetlerdedir."
Serahsi Mebsut'ta şöyle
der: "Şafiinin hadisle istidlaline şu şekilde cevap veririz: Maksat
amelin sevabının niyete göre olmasıdır. Görüşümüz budur.[359]
Söylememiz gerekir ki,
Hanefilerin namaz, oruç, hacc gibi "gaye'lerdekİ niyetle abdest ve gusul
gibi vasıtalardaki niyeti birbirinden ayırıyorlar. İkinciler de değil
birincilerde niyeti vacib sayıyorlar. Vacib olmasına da Hz. Peygamber'in
"Ameller ancak niyetlere göredir." hadisini delil getiriyorlar.
Onların istidlali, kabul etmemekle beraber, ancak "umum-ı muktaza"
ile tamam olur.
"Ameller ancak
niyetlere göredir." hadisine dayanarak niyetin, vacib olduğunu kabul eden
Şafîilerin aynı şekilde, Abdesti olmayanın namazı yoktur. Allah'ın ismini
anmayanın da abdesti yoktur." hadisine dayanarak abdeste besmeleyle
başlamanın da vacib olduğunu kabul etmeleri gerekirdi. Ancak onlar besmelenin
abdestte vacib olduğunu kabul etmezler. Bunu Zahiriler ve bir rivayete göre
îmam Ahmed kabul eder. Şafiiîer abdestte besmelenin sünnet olduğunu söylerler.
Çünkü bu hadis onlara göre sahih değildir.[360]
Fakihler oruçta
niyetin gerekli olduğunda da icma etmiştir.Çünkü o ibadettir. İbadet ise ancak
niyetle kabul edilir
Yalnız onlar Ramazan
orucu niyetinin zamanı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluk, başında olsun
sonunda olsun geceleyin yapılan niyetin yeterli olduğu görüşündedir. Delilleri
şudur: "Fecirden önce oruca niyet etmeyenin orucu sahih olmaz".[361]
Hadiste geçen "icma"', oruç tutmaya azmetmek, niyeti tam yapmak
demektir.
îbn Kudame Şöyle der:
"Bizim delilimiz îbn Cüreyh'in ve Abdullah b. Ebu Bekir b. Muhammed b. Amr
b. Hazm'm Zühri'den, onun Sâlim'den, onun babasından, onun Hz. Hafsa'dan, Hz.
Hafsa'nm da Hz. Peygamber'den rivayet ettiği şu hadistir: "Oruca geceden
niyet etmeyenin orucu sahih olmaz. Mbn Hazm'm rivayetinde: "Oruca
fecirden önce niyet etmeyenin orucu sahih değildir" şeklindedir. Bu hadisi
Nesai, Ebu Davud, Tirmizi tahriç etmiştir. Dârekutnî, Amre, Aişe ve Hz.
Peygamber isnadıyle şu şekilde rivayet etmiştir: "Fecir doğmadan önce
oruca niyet etmeyen kimsenin orucu sahih olmaz." Dârekutnî bu hadisin
bütün ravilerinin sika olduğunu söylemiştir. Hz. Hafsa hadisi hakkında da o
şöyle der: "Bu hadisi Abdullah b. Ebu Bekir, Zühri'den merfu olarak
rivayet etmiştir. Zühri en üstün sikalardandır. Ramazan orucu farz olduğu için
kaza orucu gibi niyete muhtaçtır."[362]
Hanefiîer, fecirden
sonra niyetin yeterli olduğu görüşündedir. Onlar, hadisi "fazilet ve
kemalin olmaması"ile tevil etmişler ve görüşlerine hilâli gördüğüne
şahidlik eden bedevi hadisini delil getirmişlerdir.
Hidaye'de hüküm
söylendikten sonra şöyle denir: "Delilimiz, bedevinin hilali gördüğüne
şahitlik etmesinden sonra Hz. Peygamber'in söylediği şu sözdür: "Dikkat
edin, kim yemişse günün geri kalan kısmında yemesin. Kim yememişse oruç tutsun."
Niyetin geceden yapılmasını ifade eden hadis (niyetin geceden yapılmaması
halinde) orucun faziletinin ve kemalinin olmayacağı şeklinde
açıklanmıştır."[363]
Bu meselelerde
umumu'l-muktazayı kabul edip etmemek, takdirin gerekliliğini kabul etmeye
bağlıdır. Cümle ancak bir ruuktaza (gerekli bir kelime veya cümle) takdiriyle
doğru anlaşılır.
Burada takdire gerek
görmeyen alimler de vardır. Şariin: "Namaz olmaz", "oruç
olmaz", "nikah olmaz" sözlerindeki nefiy, şer'i isimler (dini
terimler) üzerine gelen nefiydir kî, bir şartı veya cüz'ü bulunmadığında o
ismin şer'i hakikati (asıl manası) da ortadan kalkar.
"Amel olmaz"
sözündeki nefiy, lügavî örfe (dilin kullanılışına) göre "gerçek amelin
olmayacağı" şeklinde anlaşılır. Hz. Peygamber'in "Ümmetimden hata kaldırıldı"
sözü de böyledir. Burada nefyedilen, "sifat"(hata), kasdedilen de o
sıfatın ayrılmaz parçalarından birisi olan "günah"tır. Biz
"takdire gerek yok" desek de, gerek var desek de birdir. Umum-ı
muktazayı kabul etsek de etmesek de değişmez. Mesele icmal (=mücmellik; bir
ifadenin birden çok manaya gelecek şekilde kısa olması) meselesi değildir.
îcmal, ancak, takdiri kabul edersek ve burada birçok benzer takdirlerin
olduğunu, birisini diğerine tercihe imkan olmadığım görürsek gerçekleşir.
Burada müreccih olduğuna göre icmal de olmaz.[364]
Şimdi Âmidî'nin el-lhkam 'da
söylediklerini dinleyelim: "Üçüncü mesele: Cumhurun görüşü Hz.
Peygamber'in 'Ümmetimden hata ve unutma kaldırıldı' sözünde mücmellik
(kapalılık) olmadığıdır.
Ebu'i-Hüseyin
el-Basrî, Ebu Abdullah el-Basrî ve başkaları bunu kabul eder. İcmali
(mücmelliği) kabul etmeyenler şöyle der: Eğer lafzın bizzat "hata"
ve "unutma"nm kaldırılmasını ifade etmesi mümkün olmazsa ancak o
zaman takdir gerekir. Ayrıca lafzın şer'i hüküm gelmeden önce dilcilerin örfünde
açık olarak kınama ve cezanın kaldırıldığı anlamında kullanılmaması gerekir.
Halbuki böyle değildir. Bundan dolayı dilcilerin örfünü bilen herkes,
efendinin kölesine: "Senden unutma ve hatayı kaldırdım" dediğini duyduğunda
şüphe etmez ki onun bundan kasdı kınama ve cezanın kaldırılmasıdır. Lafızdan
ilk anlaşılan mananın ister asli vaz'la olsun isterse örf kullanımıyla olsun,
hakikat olması asıldır. Bunun için burada icmal (kapalılık) yoktur. Herhangi
bir tereddüt de yoktur.
Dördüncü mesele: Hz.
Peygamber'in: "Abdestsiz namaz olmaz", "Fatiha-sız namaz
olmaz", "Geceden oruca niyet etmeyenin orucu yoktur", 'Velisiz
ve , iki adil şahit olmaksızın nikah
olmaz" gibi hadislerinde alimler
ihtilaf etmişlerdir. Tamamının görüşü burada "icmal" olmadığıdır.
Kadı Ebu Bekir ve Ebu Abdullah el-Basrî buna muhaliftir. Kabul edilen görüş, bu
ifade şekillerinde icmal olmamasıdır. Çünkü; ya Şari'in bu isimlerde
kullandığı bir "örf" vardır, yahut yoktur ve bu isimler lügat
manaları üzerine nazil olmuştur. Eğer birincisi kabul edilirse, Şari'in
kelamının O'nun örfüne göre (terim manasıyla) nazil olması gerekir. Çünkü Sari,
çoğunlukla bize kendi örfüne uygun lafızlarla hitap eder. O zaman O'nun lafzı,
bu nefyedilen şeylerin hakiki şer'i nefyini (olumsuzluğu) ifade etmek üzere
nazil olmuş olur. Hakiki şer'İ nefiy ise mümkündür. Asıl olan, kelama hakikat
olduğu mananın verilmesidir. Buna göre, her ne kadar bu lafızların (isimler)
müsemması lügat olarak nefyedümemişse de burada icmal yoktur.
Eğer ikincisi yani Şari'in
isimlerde kullandığı' bir örfünün olmadığı kabul edilirse, icmal yine ancak şu
şartla gerçekleşir: Bu gibi lafızlar, şeriattan önce, dilcilerin örfünde bir
manayı nefyetmekte kullanılmamış olmalıdır. Halbuki böyle değildir. Eğer biz
Şari'in ve dilcilerin lafızları kullanma hususunda bir örfü olmadığını kabul
edersek, mücmelliği kaldırmak için bir kelime veya bir cümle takdir etmemiz
gerekir. Ancak burada takdir edilen kelimelerin "sıhhat" ve
"kemal"dan başkası olmadığında ittifak vardır. Buna göre, cümlenin
"sıhhat" ve "kemalin olmaması" manasında olduğuna şu iki sebepten
inanmak gerekir:
1. Cümle, lafzın delâletinin nefye (olumsuzluğa) uygun
olmasına daha elverişlidir. Çünkü "Şu şu... olmaksızın namaz olmaz, oruç
olmaz" dendiğinde bu, "Mutabakat" (uygunluk) delaletiyle de o
fiilin sıfatlarının olumsuzluğunu gösterir, Mutabakat delaletiyle amel etmek
mümkün olmazsa, delil muhalefetini azaltmak için iltizam delaletiyle amel
kesinleşir.
2. Amelin nefyine (olumsuzluğuna) ve yokluğuna delâlet
eden lafzın hakiki manada kullanılması imkansız olunca, ona benzer en yakın
mecaz manada kullanılması gerekir. Açıktır ki, "sahih" ve
"kamil" (tam) olmayan fiilin, "yok" olan fiile benzeyişi,
iki manadan (sıhhat ve kemal) birisi kendisinden nefyedilen fiile benzeyişinden
daha kuvvetlidir.
O halde sahih ve tam
olmayan fiilin yok hükmünde olması evladır. "Niyetsiz amel olmaz",
"Ameller ancak niyetlere göredir" bunun örnekleridir. "Namaz
olmaz, oruç olmaz" vb, ifadelerde olduğu gibi, Şari'in herhangi bir
örfünün (kasdettiği özel bir anlamın) bulunmadığı ifadelerde dilcilerin
"amelin olmaması" hakkındaki örfü (kullandıkları anlam) "amelin
fayda ve kazancının olmaması"dır. Bunu yukarıda açıklamıştık. O halde
burada da mücmellik yoktur."[365]
Buna göre geçen
meselelerin çoğunda "kınama yoktur", "sahih olmaz" şeklinde
takdirde bulunanların dayandıkları delil "umumu'l-muktaza" delili
değildir. Ya "Niyetsiz amel olmaz" kaidesidir, ya da başka bir
delildir.[366] Bildiğimiz kadarıyla
Şafii'nin "umumu'l-muktaza" delilini kabul ettiği hakkında sahih bir
nakil yoktur. Dolayısıyla bu hükümlerde Şafii'nin kaynağı, Âmidî'nİn bu kaide
hakkında yazdıklarıdır.
Bundan dolayı,
Zencânî'nin eseri gibi fer'î meselelerin usûl üzerine bina edilmesini konu
edinen kitaplar bu meseleleri "umumu'l-muktaza" kaidesi çerçevesinde
değil, "ızmar" (takdir) ve icmal kaidesi çerçevesinde incelediler.[367]
Tahricu'l-Fürâ'
ale'l-Usûl kitabının oruç bölümünde şöyle denir: Hz. Peygamber'in "Geceden
oruca niyet etmeyenin orucu yoktur, gibi fiilin cinsine ait nefyin gereğiyle
amel etmek vacibtir. Bu, bize göre mücmel ifadelerden sayılmaz. Niyetin
geceden yapılmasının vacib olduğu bu ihtilaftan çıkan bir meseledir.
"Abdestsiz namaz olmaz", "Fatihasız namaz olmaz",
"Reşit bir veli olmaksızın nikah olmaz", "Safın gerisinde
bulunan tek kişinin namazı olmaz" gibi cümleler de buna benzer.
Bu cins (fiilin cinsi)
hakkında toplu ifade şudur: Bir lafzın lügatte bir manası, şeriatta (ıstılahta)
da bir manası varsa, şer'i ıstılahta, o lafzın şer'i manası kullanılır. Hakiki
lügat manası kullanılmaz. Meselâ, şer'î örfte kullanılan mecaz böyledir. Çünkü
şeriat ve onun Örfü, Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarının anlaşılmasında
önceliklidir. Hakiki lügat mana da mütekelli-min maksadının anlaşılmasında
mecazdan önce gelir. Böylece her lafzın sözlükte gerçek bir anlamı, bir de çok
kullanılan örfi bir anlamı vardır, "Fakih", "Mütekellim",
ve "Dâbbe" lafızları gibi, ki bu lafızların kullanılışında örfe
başvurulur. Gerçek lügat mana, bu örfi manaya göre, mecaz gibi olur. Bu lafızlar
"icmal" tarifinin dışında kalır. Çünkü mücmel: "îki veya daha
çok manadan birisinin, ne lügat olarak, ne örfte kullanılışı itibariyle ne de
şer'i olarak, belirlenmediği lafızdır."[368]
Mefhum-ı muhalefetin,
"muteber bir kayıt olmadığı için, söylenene (mantuk) muhalif olan meskut
(söylenmeyen) için hükmün sabit olmasına lafzın delâletidir" şeklindeki
tarifi geçmişti. Mefhum-ı muhalefete "Belilu'l- Hitap" da denir.
Mefhum-ı muhalefetin
delil olmasında ihtilaf edilmiştir. Bu konuda alimler farklı görüşlere
sahiptir. Mefhum-ı muhalefetin fer'ı meseleler deki ihtilafta büyük rolü
vardır. Abdülaziz el-Buhari bu hususta şöyle der: "Bu mesele fıkıhta büyük
bir kaynaktır"[369]
Bu meselede
usulcülerin görüşlerini arzettikten sonra buna bağlı muhtelif fıkıh
meselelerini açıklayacağız. Fakat bundan önce bu "mefhum" türlerini
izah etmek gerekir. Çünkü bu türlerin açıklanmasıyla meselelerin bu kaideye
nasıl bina edildikleri ortaya çıkmış olur. [370]
Mefhum-ı muhalefet,
yapılan kayıtların çeşitliliğine göre kısımlara ayrılır. Amidî ve Şevkânî' nin
söylediğine göre bunun çeşitleri ona kadar ulaşmıştır. Âmidî'nin dediği gibi
bu çeşitler kuvvetlilik ve zayıflık bakımından farklıdır. Bunların en önemlileri
şunlardır:
1. Mefhum-ı Sıfat: Bir lafızla kayıtlı olarak bir hükme
delâlet eden lafzın, kendisinde o vasıf bulunmayan "meskut" için, o
hükmün zıddına delâlet etmesidir. Mesela: "Sizden hür, mü'min kadınlarla
evlenmeye güç yetiremeyen kimse, ellerinizdeki mü'min cariyelerinizden
alsın" (Nisa, 25) âyetiyle cariyelerin mü'min olarak kayıtlanması hür
kadının mehrini vermeye güç yetiremeyip onunla evlenmekten âciz olan müslümana
mü'min cariyelerle evlenmesinin helal olduğunu gösterir. Bu âyet buna mantukuyla
delâlet eder. Mefhum-ı muhalifi ile de onun mü'min olmayan cariyelerle, ehl-i
kitap kadınlarıyla yahut müşrik kadınlarla evlenmesinin haram olduğuna delâlet
eder. Helal olma, "iman" vasfıyla kayıtlanmıştır. Bu vasfın ortadan
kalkmasıyla "helal olma" kaydı da kalkmış olur. Burada şunu
belirtmek gerekir. Usulcülere göre "vasıftan maksat, mutlak kayıtlamadır.
Bir başka deyişle "şart", "sayı" ve "gaye" kaydı
bulunmayan mutlak kayıtlamadır. Usulcüler buradaki vasıftan, sadece nahiv
anlamındaki vasfı kasdetmezler.
2. Mefhum-ı Şart: Bir şartla kayıtlı olarak bir hükme
delâlet eden lafzın, kendisinde o şart bulunmayan meskut için o hükmün zıddına
delâlet etmesidir. Mesela: "Eğer hamile iseler doğurmalarına kadar
nafakalarını verin" (Talak, 6) ayeti mantukuyla (düz manasıyla) nafakanın
hamile için vacib olduğuna delâlet eder. Çünkü hükmün ta'lik edildiği
(kendisine bağlandığı) şart mevcut değildir.
3. Meflıum-ı Gaye: Bir gaye (sınır) ile kayıtlı olarak
bir hükme delâlet eden lafzın, o gaye'den sonra meskut hakkında, o hükmün
zıddına delâlet etmesidir. Mesela: "Tan yerinde beyaz iplik, siyah
iplikten sizce ayırt edilinceye kadar, yiyin, için sonra orucu geceye kadar
tamamlayın" (Bakara, 187) âyeti mantukuyla, gündüzü oruç tutulan gecede
yeme ve içmenin fecre kadar mubah olduğuna delâlet eder ki bu helalliğin son
sınırıdır. lafzı bu gayeyi
(sınırı) gösterir. Mefhum-ı muhalefetiyle bu âyet, gecede mubah olan yeme ve
içme fiilinin "fecrin doğuşu" olan bu "gaye"den (mübahlık
sınırından sonra) yasak olduğunu ifade eder. Bu ayetin devamındaki "sonra
orucu geceye kadar tamamlayın" (Bakara, 187) âyeti de buna örnektir. Bu
ayet de mantukuyla, orucun gündüz vacib olduğuna; mefhum-ı muhalefetiyle gece
orucun vacib olmadığına delâlet eder.
4. Mefhum-ı Adet: Hükmü belli bir sayı ile kayıtlı
bulunan nassm, o kayıt bulunmayan meskut için o hükmün zıddma delâlet
etmesidir. Mesela: "iffetli kadınlara zina isnad edip de sonra dört şahit
getirmeyenlere seksen değnek vurun" (Nur, 4) âyeti mantukuyla zina
iftirasında bulunanın cezasının seksen değnek olduğuna, mefhum-ı muhalefetiyle
de seksen değnekten fazlasının vacib olmadığına delâlet eder.
5. Mefhum-ı Lakap: Cins yahut özel ismin zikredilen
mantuk hükmünün, bu isimlerin dışındakilerden kaldırılmasına delâlet etmesidir.
Amİdî buna ri-banın haramlığını bildiren hadisteki altı çeşit eşyayı misal
vermiştir. Bu da Hz. Peygamber'in "Altını altınla, gümüşü gümüşle, buğdayı
buğdayla, arpayı arpayla, hurmayı hurmayla, tuzu tuzla, misli misline ve peşin
olarak satın.
Kim fazla verir yahut
fazla isterse faiz muamelesi yapmış olur. Alan ve veren bunda eşittir."[371]
hadisidir.
Bu altı çeşit eşyayı
açıklayan nassdan, ribanın bunun dışında gerçekleşmeyeceği hükmü çıkarılır.
Mefhum-ı lakabı kabul edenlere göre yine Hz. Peygamber'in "Su sudandır"[372]
(Gusul, meninin gelmesiyle vacib olur) hadisi
buna Örnektir.
Mefhum-ı muhalefet
yoluyla bu hadisten guslün, su olmadığı (meni gelmediği) için
"iksâl" ile vacib olmayacağı anlaşılır, "iksâl"
"kişinin cima etmesi ve meninin gelmemesi" dir.
ile yahut ve başka
edatlarla Mefhum-ı Hasr: Örnek: cümle mantukuyla "Zeyd'in ayakta
durduğunu" ifade eder. Mefhum-ı
muhalefetiyle "ayakta durma"yı Zeyd'den başkasından nefyeder. [373]
Şafii, Maliki ve
Hanbeli fakihlerinin çoğunluğu mefhum-ı muhalefetin delil olmasını, onun,
mefhum-ı lakap dışında bütün bölümlerinin delil olarak kullanılmasını kabul
eder. Mefhum-ı lakabı ise Dekkak, Şafiilerden az bir grub ve bazı Hanbeliler
delil olarak kabul etmiştir. Ancak bazı alimler Gazali ve Amidî gibi, mefhum-ı
muhalefetin bazı türlerini delil kabul etmemek suretiyle, çoğunluğun
görüşünden ayrılmışlardır.[374]
Hanefiler mefhum-ı muhalefetin delil olmayacağı görüşündedir. Onlar bunu fasid
delâlet yollarından sayarlar.[375]
Sonraki alimler (müteahhirin) mefhum-ı muhalefetin , yalnız Sari'in kelamında
delil olmayacağını söylerler. Fıkıh eserlerine gelince alimler, insanların
sözlerinde, akitlerinde, şartlarında ve diğer ibarelerinde onu örf ve adet
hükmüne göre delil olarak kabul ederler. Çünkü insanlar sözlerini ancak
faydadan dolayı kayıtlama alışkanlığındadır.[376]
Şemsü'1-Eim-me Kerderi şöyle der: " Meflıum-ı muhalefet, Şari'in
sözlerinde, hükmün, kendi dışındakilerden kaldırılmasına delâlet etmez.
İnsanların örfleri, anlayışları ve muameleleri ile; akli konularda ise buna
delâlet eder. [377]Usulcüler,
mantukun hükmünün bir nassda meskutten nefyedildiğinde (kaldırıldığında)
bunun, başka bir delilden mesela:11 âdem-i aslî" yahut "berâeti
asliye" gibi bir delilden dolayı olduğunu söylemişlerdir. O halde
"ma'lûfe" yani yemle beslenen hayvanlarda zekatın gerekmeyeceği
hükmü, "merada otlayan (sâimfe) her kırk koyunda bir zekat vardır"[378]
hadisindeki kayıttan anlaşılmaz. Burada adem-i asli prensibine göre hüküm
verilir. Çünkü zekatın vacib olması asıldır. Ebu Bekir el-Cessas Usul'ûnde
şöyle der: "Alimlerimizin görüşü, mefhum-ı muhalefetin tahsis edilmiş
olduğu ve o hükümde, başka bir hükme muhalefet yoluyla delâlet
olmadığıdır."[379]
Mesela "yolculuk ettiğinizde
kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız namazı kısaltmanızda
' size bir sorumluluk yoktur." (Nisa, 101) ayetinde namazın
kısaltılmasının caiz olması "fitne korkusu" ile kayıtlanmıştır. Bunun
mefhum-ı muhalefeti; "korku olmayınca kısaltma da olmaz"dır. Fakat
bunun tersine delâlet eden "mantuk" mevcuttur ve ruhsat, korku ve
emniyet halinde geçerli umumi bir hükümdür. Bunun delili ise şudur: Ya'la b.
Ümeyye bu âyet hakkında düşündü ve Ömer b. Hattab'a: "Biz emniyette
olduğumuz halde namazı nasıl kısaltırız? Halbuki Allah Teâlâ: "yolculuk
ettiğinizde kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız namazı
kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur." buyuruyor diye sordu. Hz.
Ömer: "Senin, hayret ettiğine ben de hayret etmiş ve Rasûlullah'a
sormuştum: Bunun üzerine Hz. Peygamber: "bu, Allah'ın size verdiği bir
sadakadır. Onun sadakasını kabul ediniz." buyurdu. [380]
İbn Hazm'ın mefhum-ı
muhalefet konusundaki görüşünün Hanefilerin ;örüşü gibi olduğu aşikardır. O,
mefhum-ı muvafakati kabul etmiyor ki mefhum-ı muhalefeti kabul etsin.
Söylenmeyenin, söylenenle eşitliği veya ondan üstünlüğü durumunda, kıyasa düşme
korkusuyla, mantuk hükmünün man-tuka verilmesini kabul etmeyince mefhum-ı
muhalefeti kabul etmeyeceği aşikardır.Onun zahiriler cemaatı da böyledir. îbn
Hazm şöyle der: "Ebu Mu-hammed -yani kendisi- dedi ki: Bu, insanlardan
çoğunun hata ettiği, gerçekten haddi aştığı, çok karışıklığa ve tereddüte
düştüğü Önemli bir konudur. Bir grup şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'dan
yahut'O'nun Rasulünden bir "sıfat" bir "zaman" veya bir
"sayı" ile kayıtlı bir nass vârid olduğunda bu sıfatın, bu zamanın ve
bu sayının dışındakiler hakkında nass hükmüne aykırı bir hüküm verilmesi
vacibtir. Hükmün mezkur hallere ta'liki (bağlanması) ve tahsisi, onun
dışındakilerin bu hallere muhalif olduğuna delildir. Zahiri alimlerimizin
çoğunluğunu teşkil eden bir grup, Ebu Abbas b. Süreyc'in de içinde bulunduğu
Şafiilerin bir bölümü ve Malikilerden bir grup da şöyle demiştir: "Hitap,
zikrettiğimiz gibi, dışındakinin ona muhalif olduğuna delâlet etmez. Bilakis
bir delile bağlı olur. Ebu Muhammed şöyle der: "Başkasının caiz görmediği
görüşün tamamı zahiri alimlerimizin şu sozündedir: Başkası hakkında hüküm
vermeyip ancak kendisi hakkında hüküm veren her "Hitap" ve hükmün
dışındakiler ne ona muvafıktır ne de muhaliftir. Bunların hepsi ancak kendi
deliline bağlıdır.[381]
Burada şunu söylememiz
gerekir: Zahiriler hükümlerin çoğunda mefhum-1 muhalefeti kabul eden cumhurla
birleşseler de onların bu konudaki kaynağı "berâati asliye" vb.
mefhum-ı muhalefetin dışında başka bir delildir. Buna şu misalleri verebiliriz:
îbn Hazm şöyle der:
"Onlar dediler ki Rasûlullah'm: "velâ" (anlaşma yoluyla
akrabalık hakkı) âzâd eden kimseye aittir.[382]
hadisi, âzâd etmeyen kimsenin "velâ" hakkı olmayacağına delildir, Ebu
Muhammed şöyle der: "Bu, onların zannettiği gibi değildir. Asıl olan, hiç
kimsenin başkasının üzerinde velâ hakkının olmamasıdır. Çünkü Allah Teâlâ:
"Ey Ademoğullan" ve "ancak müminler kardeştir" (Hucurat,
10) demiştir. Hz. Peygamber de müslü-manm müslümana (canı, malı ve ırzının)
haram[383] olduğunu söylemiştir.
Sonra zikredilen hadis gelerek velâyı ancak âzad eden kimseye vacib kılmıştır.
Âzad etmeyen kimse, yaratıldığından beri bulunduğu hal üzere kalır. Çünkü hiç
kimsenin başkası üzerinde velâ hakla yoktur. Ancak Hz. Peygamber'in hükmüne
dayanan menkul icma1 vacib kılarsa o zaman velâ hakkı olur. Meselâ âzad edenin
erkek çocuklarının sulbünden gelen, nesebi kendisine (azad edene) çıkan; Usâme
b. Zeyd vb. gibi akdedilen velâdan sonra nesebi kendisine isnad edilen herkes
gibi.
Şayet Hz. Peygamber'in
"Velâ ancak âzad edenin hakkıdır" sözü olmasaydı âzad edenin âzad
edilen üzerinde velâ hakkı olmazdı.[384]
Mefhum-ı muhalefetin delil
olduğu görüşünde olanlar kayıtsız şartsız onu delil kabul etmezler. Delil
olabilmesi için şu şartları ileri sürerler:
1. Söylenmeyende üstünlük yahut eşitlik açık olarak
bulunmamalı. Yoksa söylenmeyendeki hüküm gerçekleşir, ve bu hüküm mefhum-ı
muhalefet değil, mefhum-ı muvafakat olur.
2. Kendisinden daha üstün olan bir delil mefhum-ı
muhalefetle çatışmamah. Eğer daha kuvvetli bir delil çatışırsa onunla amel
etmek ve mefhum-ı muhalefeti terketmek vacib olur. Örnekler:
a) Allah Teâiâ şöyle buyurur: "Yolculuk ettiğinizde
kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız namazı kısaltmanızda size
bir sorumluluk yoktur. Zira kafirler size apaçık düşmandırlar. "(Nisa,
101)
Nass, namazın
kısaltılmasını korku haline bağlamıştır. Dolayısıyla emniyet halinde namazın
kısaltılmasının caiz olmayacağı bu nassm mefhum-ı muhalefetinden anlaşılır.
Ancak bu mefhum,
ruhsatın korku ve emniyet hallerinde geçerli genel bir ruhsat olduğunu
açıklayan bir mantukla çatışmaktadır. O da şu rivayettir: Ya'la b. Ümeyye bu
âyet üzerinde düşündü Ömer b. Hattab'a: "Emin olduğumuz halde namazı
nasıl kısaltırız?" Halbuki Allah: "yolculuk ettiğinizde kafirlerin
size bir fenalık yapmasından korkarşanız namazı kısaltmanızda size bir
sorumluluk yoktur" buyuruyor dedi. Hz.ömer: "senin gibi ben de hayret
etmiştim. Rasulullah'a sordum, O şöyle cevap verdi:"Bu Allah'ın size
verdiği bir sadakadır. O'nun sadakasını kabul ediniz!"[385]
Burada, mefhum-ı muhalefeti terketmek vacip olur. Çünkü bu mantık ondan daha
kuvvetlidir.
b) Hz. Peygamber :"Su ancak sudandır"
buyurmuştur. Bu hadis mefhumuyla, inzal olmadığı (meni gelmediği) zaman guslün
gerekmeyeceğine delâlet eder. Ancak bu mefhum Hz. Aişe'nin şu hadisiyle
çatışmaktadır: "Rasûlullah buyurmuş ki:" Erkek, kadının dört şu'besi
arasına oturur da sonra sünnet mahallini sünnet mahalline yapıştınrsa muhakkak
yıkanmak vacib olur."[386]
Bu durumda mefhum-ı
muhalefetle amel edilmez ve meni gelmese de, sünnet mahallerinin birleşmesi
halinde gusül vacib olur.
c) Mefhum-ı muhalefet çokluk (ağlebiyet) ifadesi
taşımamalıdır: "... yanınızda kalan üvey kızlarınız" (Nisa, 23) Üvey
kızlar çoğunlukla üvey babalarının yanında (himayesinde) bulunur. Bundan
dolayı "yanınızda" kaydı konulmuştur. Yoksa yanlarında olmayan üvey
kızların hükmü buna muhalif değildir. Onlar da "muharremaf'tandır. îster
üvey babalarının yanında bulunsun isterse bulunmasın.
d) Kayıtta, hükmün tersinin söylenmeyen için
gerçekleşmesi dışında, başka bir fayda bulunmamalıdır. "Nefret
ettirmek", "nimetleri hatırltmak" vb. başka bir fayda bulunursa
o zaman mefhum-ı muhalefet delil olmaz. Mesela: "Ey inananlar! Faizi kat
kat olarak yemeyin."(Al-i Imran, 130)
Burada mefhum-ı
muhalefet delil olmaz. Çünkü ayette faiz cahiliyede Arapların borçlunun bütün
malının elinden çıkmasına sebep olan kat kat fa-; iz yemeleri halinden nefret
ettirmek için, "kat kat" diye kayıtlanmıştır. Bu kaydın nefret
ettirmek için olduğuna "Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir"
(Bakara, 279) âyeti delildir. "Taze et yemeniz için denizi boyun eğdiren
de O'dur" âyetinde et "taze" sıfatıyla kayıtlanmıştır. Onun
böyle kayıtlanması taze olmayan etin yenmesine engel değildir. Çünkü bu
vasıfla kullara bu nimetin hatırlatılması kasdedilmiştir.
e) Kayıt, müstakil zikredilmelidir. Başka bir şeye bağlı
olarak zikredüir-se onun mefhum-ı muhalifi delil olmaz. "Mescidierde
itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın" âyetindeki
"mescidierde" kaydının mefhum-ı muhalifi olmaz. Çünkü itikaf edenin
kadınlara yaklaşması mutlak olarak
yasaktır.
f) "Söylenmeyen", korku vb. (mesela hükmünü
bilmemek) gibi bir şeyden dolay1 terkedilmiş olmamalıdır. Celal el-Mahalli
buna, îslamı yeni kabul eden. birisinin, müslümanlaraı huzurunda kölesine
söylediği şu sözü misal vermiştir: "Şunu müslümanlara sadaka olarak
ver!". Aslında o "müslüman-lara ve başkalarına" demek istiyor.
Fakat münafıklıkla itham edilmekten korktuğu için "başkalarına"
sözünü söylemiyor." "Merada otlayan kovunda zekat vardır" sözü
de böyledir. Ma'lufe (yemle beslenen hayvanın) hükmünü bilmeyen kimsenin
söylediği bu sözün de mefhum-ı muhalifi delil olmaz.
g) Mezkur olan şey bir soru ye hadiseye cevap olarak
söylenmemelidir. "Sâime koyunda zekat var mıdır?" sorusuna
"Sâime koyunda zekat vardır" cevabı verilir. İşte bu cevabın mefhum-ı
muhalifi delil olmaz. [387]
Mefhum-ı muhalefeti
kabul edenler, bu görüşlerine bir çok delil getirmişlerdir:
1. Dilcilerin anlayışı: Dil bilginlerinden olan Ebu
Ubeyde Kasım b. Sellâm, Hz. Peygamber'in
"Borcunu ödemeye gücü
yettiği halde ödemeyen, cezayı ve aleyhinde (zulmetti diyerek) konuşulmayı hak
eder." sözünü duyunca: "Bu, borcunu Ödemeye gücü yetmeyenin, cezayı
hak etmeyeceğine delâlet eder" demiştir. Hz. Peygamber'in: "Zenginin
borcunu ertelemesi zulümdür" sözünü işitince de: "Bu, zengin olmayanın
borcunu ertelemesinin zulüm olmayacağına delâlet eder" demiştir. Bu konuda
başka misaller de vardır.
Şafii, mefhum-ı muhalefetin
delil olarak kullanılması görüşündedir. O da dil alimlerindendir. O şöyle der:
Allah Teâlâ'nın hür olan ehl-i kitap kadınlarıyla evlenmeyi mubah kılmasında,
bence, Allah bilir, onların cariyele-riyle evlenmenin haramlığına delâlet
vardır. Çünkü, dilde bilinmektedir ki, "mübahlık" yahut
"haramlık" gibi, bir şeyin sıfatı kasdedildiğinde, bu, o sıfatın
dışındaki şeylerin, kasdedüene aykırı olduğuna delildir. Mesela Hz. Peygamber,
azı dişi olan her yırtıcı hayvan etinin yenmesini yasaklamıştır. Bu, azı dişi
olmayan yırtıcı hayvanların mübahlığrna delildir.
2. Peygamber'in Anlayışı: Katade'nin rivayetine göre Hz.
Peygamber: "Ey Muhammedi Onların ister bağışlamasını dile, ister dileme,
birdir. Onlara yetmiş defa bağışlanma dilesen Allah onları
bağışlamayacaktır." (Tevbe, 80) âyeti nazil olunca şöyle dedi:
"Rabbim beni muhayyer bıraktı. Allah'a yemin ederim ki muhakkak yetmişten
fazla yapacağım."[388]
Düşündü ki yetmişten fazla olursa hüküm, söylenenin tersi olur.
3. Sahabe'nin Anlayışı: Sahabe, Hz.
Peygamber'in:"Tenasül uzuvları birleşince gusul vacib olur"
hadisinin "Su (gusül), sudan (meninin gelmesinden)dir." hadisini
neshettiğinde ittifak etmiştir. "Su sudandır" ifadesi meni gelmeden
guslün gerekmeyeceğine delil olmasaydı birinci hadisi neshetmezdi.
Yine Ya'la b.
Ümeyye'den rivayet edildiğine göre, o, şöyle demiştir: Ömer b. Hattab'a dedim
ki: Ayette: "Korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk
yoktur." demliyor. Halbuki insanlar güvenlik içindeler. O, şöyle dedi:
"Senin şaştığına ben de şaştım ve Rasülullah'a bunu sordum. Şöyle cevap
verdi: "Bu, Allah'ın size verdiği bir sadakadır. Onun sadakasını kabul
ediniz."[389] Ya'la b. Ümeyye ve Ömer
b. Hattab ikisi de Arap edebiyatçılarındandır. Hz. Peygamber de onun böyle
anlamasını onaylayarak yukarıdaki cevabı vermiştir.
4. Sıfata bağlama, illete bağlama gibidir. İllete
bağlama, illet kalkınca hükmün de kalkmasını gerektirir. Sıfat ta böyledir.
5. Eğer mefhum-ı muhalefet, "kayıf'la,
söylenmeyenin söylenene aykırı hükümde olduğuna delâlet etmeseydi, söylenenin
bir kayıtla tahsisinin faydası olmazdı. Çünkü tahsisten maksat, tahsisin
dışındakileri ifade etmemektir. Lâzım batıldır. Edebiyatçıların anlamsız
tahsis yaptıklarım kabul etmek doğru olmaz. Allah ve Rasulünün sözünde anlamsız
tahsisin olmayacağı aşikardır.[390]
1. Hükmün sıfatla kayıtlanması, eğer sıfat kalktığında
hükmün de kalktığına delâlet ederse bu, ya akılla bilinir ya da nakille. Dil
kurallarında aklın yeri (rolü) yoktur. Nakil ise ya mütevatirdir ya da ahad.
Tevatüre imkan yoktur. Âhad da zandan başkasını ifade etmez ve dilin isbatmda
geçerli değildir. Çünkü, Allah ve Rasulünün kelamının nazil olduğu dilde hata
ve yanlışlığı kabul eden âhad haberle hüküm vermek caiz olmaz.
2. Kaydın kalkması hükmün de kalkmasını gerektiren bir
"kayıf'la hüküm kayıtlanırsa, bu durumda "Sâime olan davarından
zekat ver" cümlesine karşı "Ma'lufe (yemle beslenen) hayvandan zekat
vereyim mi? sorusu abes olurdu. Çünkü bu» lafzın delâlet ettiği manadan
sormaktır. Gerçekte o, abes değil, yerinde bir sorudur.
3. Kendisinin kalkması hükmün de kalkmasını gerektiren
bir "kayıf'la hüküm kayıtlanırsa, ptnir ve haberin sıfatla tahsiste
müşterek olması zaruretinden dolayı, haberde de bu böyle olur. Lâzım batıldır.
Çünkü: "Otla-yan sâime koyunları gördüm" cümlesi ma'lufe koyunların
görülmediğini ifade etmez.
4. Dilciler "atıfla "nakız" (tenakuz,
zıtlık) arasını ayırmışlar ve şu örneği vermişlerdir
uzun ve kısa adamları döv. kelimesi, üzerine atıftır "nakz"
değildir. Eğer "uzun adamları döv" cümlesi başkalarının dövülmemesini
ifade etseydi o zaman atıf değil nakz olurdu(Nakza örnek: Kısa adamları değil
uzun
adamları döv.)
5. Mefhum-ı muhalefeti delil olarak almak doğru olsaydı
"Sâime ve ma'lufe koyunların zekatını öde!" cümlesinde olduğu gibi
"Sâime" ile "Ma'lufe" kelimelerini bir cümlede toplamak
doğru olmazdı. Çünkü aralarında zıtlık vardır. Nitekim: "O'na öf deme ve
onu döv" demek doğru olmaz.
6. Mefhum-ı muhalefeti kabul etmek doğru olsaydı
"Sâime koyunda zekat vardır, ma'lufede yoktur." demek doğru olmazdı.
Çünkü ikinci cümle anlamsız olurdu. (Yani mefhum-ı muhalefet kabul edildiğine
göre, "sâime koyunda zekat vardır" demek "saime olmayan
(ma'lufe) koyunda zekat yoktur" demektir ki bu zaten zıt anlam ( mefhum-ı
muhalif) olarak birinci cümlenin
içinde vardır.
7. Mefhum-ı muhalefet gerçek olsaydı, aksi gerçek olmazdı.
Halbuki lazım batıldır. Çünkü aksinin gerçek olduğu ortadadır. Örnekler:
a) "Ey inananlar! Faizi kat kat olarak
yemeyin" (Al-i îmran, 130), halbuki faizin azı çoğu haramdır.
b) "Yolculuk ettiğinizde kafirlerin size bir
fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk
yoktur." (Nisa, 101)
Halbuki yolculukta korku ve
güvenlik halinde eşit olarak namaz kısaltılır.
c) 'Tanınızda kalan üvey kızlarınız.... haram
kılındı." (Nisa, 23) Halbuki üvey kızla evlenmek, kız üvey babasının
yanında olsun olmasın îbn Hazm dışında alimlerin çoğunluğuna göre haramdır.
d) "İffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa
zorlamayın" (Nur, 33) Halbuki, iffetli olmak istesin veya istemesin onları
fuhşa zorlamak haramdır.
e) Allah in gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında
Allah'a göre ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü hürmetli aydır. Bu
dosdoğru bir nizamdır. Öyleyse o aylar içinde kendinize yazık etmeyin"
(Tevbe, 36)
Bu nass, düz manasıyla
(mantuk) dört haram ayda zulmün haram olduğunu ifade etmektedir. Zıt anlamı
(mefhum-ı muhalif) alınırsa, dört ayın dışında, yılın diğer aylarında zulmün
mubah olması gerekir. Bunu hiç kimse kabul etmemiştir. Dolayısıyla zulüm her
zaman haramdır.[391]
Usulcülerin mefhum-ı
muhalefet kaidesindeki ihtilaflarının, fer'i mesele-lerdeki görüş
ayrılıklarında geniş tesiri olmuştur. Bu kaide üzerine kurulan ihtilaflı
meselelerden bazıları şunlardır: [392]
Şafii, Maliki, Hanbeli
ve Zeydiler şu ayeti delil göstererek bunun caiz olmadığı görüşündedir:
"Sizden hür
mü'min kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse, ellerinizdeki mü'min
cariyelerinizden alsm"(Nisa-25)
Bu ayet, düz
manasıyla, hür kadınla evlenmek imkanı olmadığında mü'min cariye ile evlenmenin
caiz, mefhum-ı muhalifi ile de Ehl-i Kitaptan olan cariye ile evlenmenin haram
olduğuna delildir. Çünkü "helal olma" "iman" vasfıyla
kayıtlanmıştır. Dolayısıyla bu vasıf bulunmadığında haramlık gerçekleşir.
Hanefîier, hür kadınla
evlenmek imkanı olmadığında ve zorluk halinde Ehl-i Kitap'tan olan cariye ile
evlenmenin caiz olduğunu şu ayetlerin umumi hükmünden çıkarmışlarıdır:
"Hoşunuza giden kadınlarla evlenin"(Nisa-23) Yüce Allah, kendileriyle
evlenilmesi haram olan kadınları saydıktan sonra:"Bunlardan başkası size
helal kılındı"buyurmuştur(Nisa-24). Ehl-i Kitaptan olan cariye bu iki
ayetin umumi hükmüne dahildir. Aynı şekilde o, efendisine "cariye
olarak" helal olduğu gibi nikahla da helal olur. Çünkü ancak nikahla helal
olan, cariye olarak da helal olur.[393]
Bu delilsiz çıkmaz.
Mefhum-ı muhalefet ise onlara göre delil değildir.
Mefhum-ı muhalefeti
delil olarak kullanmak burada caiz değildir. Çünkü o, en kuvvetli delil olan
"umumi mantuk" mukabilinde bulunan "mef-hum"dur.
Dolayısıyla onu delil kabul etmek sahih olmaz. Zira delil kabul eden kimseye
göre, onun delil olmasının şartı, daha kuvvetli bir delille çatışmamasıdır.[394]
Şafii, Hanbeli, Maliki
ve Zeydiler, yukarıda geçen ayetin Mefhum-ı muhalefetini delil getirerek bunun
haram olduğu kanaatına varmışlardır. O ayet, düz manasıyla, hür kadınla
evlenmeye güç yetirümemesi şartıyla mü'min cariye ile evlenmenin caiz olduğuna
delildir. Mefhum-ı muhalefetiyle de, bu "güç yetirme" şartı
bulunmadığında bu evlenmenin haram olduğuna delil olur.
Hanefiler,"
Mefhum-ı muhalefeti delil olarak kabul etmeme" prensiplerine göre,
yukarıdaki delillere dayanarak bu evliliğin caiz olduğu görüşündedir. [395]
Şaflİ, Maliki ve
Hanbeliler bunun caiz olmadığı görüşündedir.[396]
Çünkü bu , yukarıda geçen ayette "zina korkusu" ile kayıtlanmıştır.
Yani zina yapacağından korkan kimse ehl-İ kitaptan bir cariye ile evlenebilir.
Çünkü Allah Teâlâ: "Cariye ile evlenmedeki bu izin, içinizden, günaha
girme korkusu olanlaradır."(Nisa, 25) buyurmuştur. Bu ayetin Mefhum-ı
muhalefeti "zina korkusu olmadığıda bunun caiz olmayacağı'nı ifade eder.
Şafii şöyle der:
"Allah'ın, şartlı olarak, hür kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen ve
zinaya düşeceğinden korkan kimselere mü'min cariyelerle evlenmeyi mubah
kılmasında -Allah bilir- ehl-i kitap cariyelerle evlenmenin haramlığma delâlet
vardır. Yine bu ayette mü'min cariyelerin ancak bu iki şartı taşıyan
kimselerle, mü'min oldukları halde evlenmelerinin caiz olacağına delâlet
vardır. Çünkü, şartlı olarak mubah olan her iş, ancak o şartla helal olur.[397]
Hanefiler geçen
ayetlerin umumi hükmünü esas olarak, zina korkusu olsun olmasın, böyle bir
evliliğin caiz olduğunu İleri sürerler, onlar bu ayette " Mefhum-ı
muhalefet" delilini kullanmamışlardır.
Hülasa, Hanefiler hür
kadınlarla ve mü'min cariyelerle evlenmeye gücü yetsin, yetmesin zinaya düşme
korkusu bulunsun bulunmasın, ehl-i kitap cariyeleriyle evlenmenin caiz olduğu
görüşündedirler. Ancak onlara göre yasak olan, şu hadisten çıkardıkları,
"hür kadınla evli olanın cariye ile evlenmesidir." Hz. Peygamber:
"Hür kadın üzerine cariyeyle evlenme!"[398]
buyurmuştur. [399]
"Te'bir",
erkek hurma çiçeğini koymak için dişi hurma çiçeğinin aynlması (ikiye
bölünmesi)dır. Bu, meyve belirdikten sonra olur.[400]
Meyveli bir hurma
ağacı üzerinde satış sözleşmesi yapılıp meyve şart ko-şuhnadığında hüküm ne
olur?
Şafii, Maliki ve
Hanbeîi alimlerinin çoğunluğu hurma aşılanmadan önce satıldığında meyvesinin
müşteriye ait olduğunu Hz. Peygamber'in şu sözünün mefhum-ı muhalefetinden
çıkarmışlardır. "Kim aşılandıktan sonra, bir hurma ağacı satın alırsa
meyvesi satana ait olur."[401]
Bu hadis mantukuyla,
meyvenin aşılandıktan sonra satıcıya ait olduğuna, mefhum-ı muhalefetle de
"aşılanmadan önce müşteriye ait olduğuna" delâlet etmektedir. [402]İbn
Kudame el-Mugni adlı eserinde, hadisi ve hükmünü söyledikten sonra bunun
sebebini şöyle açıklar: "Çünkü, Hz. Peygamber "Aşılama"yı
satıcının meyveye sahip olması için sınır (işaret) yapmıştır. O halde meyve
aşılanmadan önce müşteriye ait olur. Aksi halde, "aşılama", sının
olmaz ve zikredilmez ve manasız olurdu.[403]
Ebu Hanife ve Evzâi ,
ağaç aşılansın aşılanmasın, meyvenin satıcıya ait olduğu görüşündedir. Çünkü
onlar mefhum-ı muhalefeti delil olarak kabul etmez. "Aşılama" kaydı,
aşılama olmadığında hükmün olumsuz olacağına delâlet etmez.
En-Nihaye'de şöyle
denir: Bir hurma yahut meyveli bir ağaçm meyvesi o ağacı satana ait olur. Ancak
satın alana (müşteri) ait olacağı şart koşulmuşsa o zaman onun olur. Çünkü Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir kimse içinde hurma ağacı bulunan bir
araziyi satın alırsa, müşteriye ait olduğu şart koşulmadıkça, meyve satıcıya
ait olur." Ayrıca, meyve her ne kadar ağacın bir parçası ise de, onunla
beraber durmayıp toplanacağı için satana ait olur. Buğday vb. de böyledir.[404] O
halde hurmanın meyvesinin satana ait olmasında, onun aşılanmış olmasıyla
olmaması arasında fark yoktur. [405]
Şafii, Maliki ve
Hahbelilerin çoğunluğu boşanan hamile olmayan kadına nafakanın vacib olmadığı
görüşündedir. Buna, üç talakla boşanan kadından bahseden şu ayetin mefhum-ı
muhalefetini delil göstermişlerdir: "Eğer hamile iseler, doğurmalarına
kadar nafakalarını verin." (Talak 6)
Bu ayet, hamile olmak
şartıyla boşanan kadına nafakayı vacib kılmaktadır. Bu şart olmadığından hüküm
de bulunmamakta ve boşanan hamile olmayan kadına nafakanın vacib olmadığı
ortaya çıkmaktadır.
Hanefıler üç talakla
boşanan kadın için hamile olsun olmasın nafakanın vacib olduğu görüşündedir.
Onlar mefhum-ı muhalefeti kabul etmez ve şöyle derler: "Kur1 an nassı açık
olarak hamileye nafakanın vacib olduğunu beyan etmekte, hamile olmayanın
nafakası hususunda ise bir açıklamada bulunmamaktadır. Dolayısıyla hüküm aslı
üzere bakidir. Bu da nafakanın vacib olmasıdır. Boşamadan önce kadının nafakası
koca üzerine vacibtir. Çünkü onu, kendi hesabına tutmaktadır. Bu
"tutma", boşamadan sonra iddet süresince devam etmektedfr.
Bu mesele, ihtilaf
sebeplerinden bahsederken geçmişti. [406]
Huzeyfe b. el-Yeman'ın
rivayet ettiğine göre, Huzeyfe cünüp iken Rasûlullah ona uğradı. Huzeyfe oradan
ayrıldı. Guslettikten sonra gel-di."Ben cünüp idim" dedi. Rasûlullah:
"Müslüman pis olmaz" buyurdu.[407]
Ebu Hureyre'nin
rivayet ettiğine göre, Ebu Hureyre cünüb iken, Hz. Peygamber Medine yollarından
birisinde ona rastladı. Ebu Hureyre gizlendi, gitti. Guslettikten sonra geldi.
Hz. Peygamber: "Nerede idin ey Ebu Hureyre" buyurdu. Ebu Hureyre:
"Cünüp idim, temiz olmadığım halde yanında oturmak istemedim" dedi.
Hz. Peygamber: "Sübhanallah, mü'min necis olmaz" [408]
buyurdu.
Zahirilerden bir kısmı
bu hadisin mefhum-ı muhalefetini delil olarak kabul etti. Bu Bahrde Hadi,
Kasım ve Nasır'dan nakledilmiştir. Onlar, "Kafir bizatihi necistir"
der ve bu görüşlerini "Müşrikler ancak necistir" (Tevbe, 28) âyetiyle
teyid ederler.
Cumhur buna şöyle
cevap verir: "Bundan maksad, pislikten uzak bulunma alışkanlığından
dolayı müslümanm organlarının temiz olmasıdır. Müşrik ise, pislikten
korunmadığı için, böyle değildir. Ayrıca ayette onların iti-kad bakımından
necis oldukları kasdedilmiştir. Bu te'vilin sahih olduğuna onların delili
şudur: "Allah ehl-i kitap kadınlarıyla evlenmeyi müslümanlara mubah
kılmıştır. Onlarla aynı yatakta bulunan kimsenin ise onların terinden
kurtulamayacağı malumdur. Halbuki ancak müslüman kadınlarla münasebetin
gerektirdiği gusül ehl-i kitap kadınlarıyla olan münasebetten dolayı da
gerekir.
Yine buna cevap olarak
"kafirlerden nefret ettirmek ve onları küçük düşürmek için" bu
ifadenin kullanıldığı söylenmiştir. Bu mecaz bir ifadedir. Mecaz olduğunun
delili, Sahihayn'da geçen Hz. Peygamber'in "müşrik bir kadının su kabından
abdest alması"[409]
"Sümame b. Esâl'i müşrik olduğu halde mescidin direğine bağlaması",[410]
"Hayber Yahudüerinden bir kadının hediye ettiği koyun etinden
yemesi",[411]"Hristiyan
ülkelerinden getirilen peynirden yemesi" örnekleridir. Yine îmam Ahmed ve
Ebu Davud'un îbn Ömer hadisinden rivayet ettiği, "Hz. Peygamber'in bir
Yahudinin davetinde arpa ekmeği yemesi", "ehl-î kitap kadınlarıyla
evlenmek", müslüman olmalarından önce, esir kadınlarla cinsi münasebette
bulunmanın caiz olduğu hususundaki ic-ma1; ehl-i kitabın yiyeceklerinin ve
kadınlarının helal olması[412]
misalleri, kafirlerin mecazi manada (İnanç yönünden) necis olduklarının
delilleridir. [413]
Şafii, Malik ve îmam
Ahmed'e göre namaza başlamak ancak tekbir ile olur. Buna Hz. Peygamber'in şu
hadisindeki mefhum-ı hasrı[414]
delil getirmişlerdir: "Namazın miftahı (açıcısı, anahtarı) abdest,
tahrimi (başlangıcı) tekbir, tahlili (sona ermesi) selam vermektir."
"Tahrimi tekbirdir" sözünün manası tahrimin hepsi tekbirdir yani
namaza başlamanın sahih olması tekbire münhasırdır. Ondan başka bir lafızla
namaza başlanmaz. "Filanın .malı (nm hepsi) devedir", "Zeydin
Ümi (nin hepsi) nahivdir" cümleleri de "mefhum-ı hasr"m
örnekleridir. Onlar görüşlerini Hz. Peygamber'in fiili sünnetiyle te-yid
ettiler. Hz. Peygamber namazına "Allahü Ekber" sözüyle başlardı. Dünyadan
ayrılıncaya kadar bu fiilinden döndüğü nakledilmemiştir.
Yine adabına riayet
etmeyerek namaz kılan kimse hakkında Hz. Peygamber'in söylediği: "Namaza
kalktığın zaman tekbir getir." hadisini ve bu konudaki diğer hadisleri
delil getirmişlerdir.
Ancak Malik ve Ahmed
"Allahü Ekber" lafzından başkasını caiz görmezler. Şafii, buna ilave
olarak harf-i tarifle de caiz görür.[415]
Ebu Hanife ve îmam
Muhammed, Allah Teâİâ'nın adının anıldığı her sözün namaza başlamak için
yeterli olduğu görüşündedir. Mesela şu sözlerle namaza başlamak sahih olur:
Allahü Eceli, Allahü A'zam, Er-Rahmani Ekber, Lailahe îîlallah ve Allah'ın
diğer isimleri...
Çünkü tekbir,
tazimdir. Bu da zikredilen lafızlarla meydana gelir.
Ebu Yusuf şöyle der:
Eğer bir kimse tekbiri en iyi bir şekilde söylemek isterse ancak Allahü Ekber,
Allahü'l-Ekber yahut Allahü'l-Kebir[416]
demesi gerekir. [417]
îmam Şafii, babanın
baliğa olan bekar kızını evlenmeye zorlama hakkı olduğu görüşündedir. O buna
delil olarak şu hadisin mefhum-ı muhalefetini gösterir: "Dul kadın kendisi
hakkında karar vermeye velisinden daha layıktır".[418]
îmam Malik ve Ahmed de, iki rivayetten birisine göre, îmam Şafii ile
aynı görüştedirler.
Ebu Hanife, babanın
baliğa olan bekar kız üzerinde zorlama hakkı bulunmadığı görüşündedir. O,
delil oarak kabul etmediği için, mefhum-ı muhalefetle amel etmemiştir.
Bu mesele, konusu
nikah olan tatbiki bölümde geniş olarak yer alacaktır. [419]
Fakihler, iddet
bekleyen kadına açıkça dünürlük teklif etmenin haramlığında ittifak etmiştir.
Buna ayetin mefhum-ı muhalifiyle delil getirilmiştir,
"Böyle, kadınlara
kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde veya içinizden onlarla evlenmeyi
geçirmenizde size sorumluluk yoktur. Allah onları anacağınızı bilir. Onlarla
gizlice sözleşmeyin." (Bakara, 235)
Şafiisözünden
açıklamanın haram olduğunu anlamıştır. Ayette zikredilen "sırr"ın
manası ona göre "cima'"dır. Bu ona göre, aynı zamanda çirkin söz
atmayı (ta'riz)da yasaklamaktadır.
Şafii'nin dışındaki
alimler, her ne kadar hükümde onunla aynı görüşte iseler de delilde ona
muhaliftirler. Bu mesele inşallah tatbiki bölümde gelecektir. [420]
Arapça, Kur'an
dilidir. Kur'an bu dille nazil olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Biz, onu,
anlayasınız diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik" (Yusuf, 2)
Kur'an aynı zamanda,
Kur'an'ı açıklamak üzere gelen Sünnetin de lisanıdır:
"Sana da
insanlara gönderileni açıkiâyasın diye Kur'an'ı indirdik. Belki
düşünürler." (Nahl, 44)
"Ey Muhammed,
apaçık arap diliyle, uyaranlardan olması için onu Cebrail senin kalbine
indirmiştir." (Şuara, 193-195)
Arapça lafızların
çeşitli delâletleri vardır. Bu lafızlardan bir kısmı yalnız belirli bir ferde,
bir kısmı da sınırsız ferdlere delâlet eder. Hepsi de söylenen bu tek lafzın
içinde toplanır.
Lafızlardan bazısı,
bir hakikatte yaygın olarak kullanılan manaya delâlet eder. Bazan o manada,
sıfat, izafet vb. bir Özellik yaygın olarak bulunur.
Lafızlardan bir kısmı
da bir çok ferdlere delâlet eder. Bu ferdler arasında bazan birlik olur, bazan
da ihtilaftan başka bir şey olmaz.
"Geçmişte ve
gelecekte kendisini batıl kılacak olmayan......Kur'an" bu
dilde nazil olmuştur.
Bu dilin lafızları muhtelif şekillerde kullanılmıştır. Hz. Peygamber'in Sünneti
de böyledir. Allah'ın kitabını, Peygamberinin Sünnetini anlamak ve onlardan
hüküm çıkarmak için metodlar koymakta ihtisas sahibi olan usul alimlerinin
lafızların delâletlerini bu yönden araştırmaya Önem verdikleri, hüküm çıkarmak
için kaide ve esaslar koydukları aşikar olan bir husustur.
Yine açıkça bilinen
bir husustur ki bu kaide ve esaslarda onlar arasında bazı ihtilaflar vardır. Bu
ihtilafların tesiri fer'i meselelere aksetmiş, onlar da bu ihtilaflardan
nasibini almıştır.
Lafızlarla ilgili bu
kaide ve esasların bir kısmı, aşağıdaki bölümde kapsamı yönünden arştırılacak,
fer'i meselelerdeeki ihtilafta tesiri olan kaidelerin en önemlileri açıklanacaktır.
[421]
Usulcüler
"Amm" m değişik tariflerim yapmıştır. Bunlardan bazısı şöyledir:
.
1- Ebu'l- Hasan et- Basri'nin tarifi: "Âmm",
uygun manaları içinde toplayan bir lafızdır.
2- Gazali'nin tarifi: "iki ve daha çok şeye bir
yönden delâlet eden bir tek lafızdır."
3- İbn Hacib'in tarifi: İbn Hacib "Amm" mı,
geçen iki tarife itiraz ettikten sonra şöyle tarif eder: "Am lafiz,
kendisinde bir defada müşterek olarak ifade edilmesi itibariyle, varlıklara
delâlet eden lafızdır."1
4- Beyzavi'nin tarifi: "Tek bir vaz1 da uygun olan
bütün manaları içine alan lafızdır."2 Buna göre Hz. Peygamber'in
"Varise vasiyet yoktur"3 hadislerindeki vasiyet lafzı "nefıy"
tarzında gelmiş nekire bir lafızdır "Vasiyet" adı verilen bütün
fıilerin bu hükme dahil olduğuna delâlet etmek üzere tek bir vaz'la
konulmuştur. O hüküm, "vasiyyetin varis hakkında geçerli olmayacağı"
dır.
Şu ayetteki istiğrak
(kapsama, içine alma) manası ifade eden ile marife yapılmış, "kendi
kendine üç kuru' bekleme" dahil bütün "boşananlar" a delâlet
etmek üzere tek bir vaz'la konulmuş umumi bir lafızdır:
(Bakara, 228)
(Maide, 38)
ayetindeki lafızları da her erkek ve
kadın hırsızı içine alacak bir manayı ifade etmek üzere tek bir vaz'la konulmuş
umumi bir lafızdır. Dolayısıyla bu isim kendisine verilen herkes, "el
kesme" cezasına müstahak olur. [422]
Menâr sahibi
"Hâss"sı şöyle tarif eder: "Hâs, ferd'ferd, belli bir mana için
konulan her lafızdır." Bu, ya "cins"e hâss, ya nev'a hâss ya da
ayna hâss olur. İnsan Erkek ve Zeyd gibi.[423]
Arapça da "umum"a
delâlet etmek üzere konulan lafızlar çoktur:
1. İstiğrak manası ifade eden (harf-i tarif) ile marife
yapılmış müfred isim
(Maide, 38)
(Nur, 2)
(Bakara, 275)
Birinci ayetteki
ve"
İkinci
ayetteki"
Üçüncü
ayetteki" lafızları
"istiğrak" manası ifade eden ile marife yapılmış müfred lafızlardır.
Bu lafızlar, bir sayı ile sınırlı olmaksızın, konuldukları bütün fertleri içine
alan âmm lafızlardır.
2. İstiğrak manası ifade eden ve "cins"e
delâlet eden ile marife yapılmış cemi isim.
(Bakara, 228)
(Nisa, 145)
Ayette geçen istiğrak
ifade eden ve cinse
delâlet eden ile
marife yapılmış cemi lafızlardır. Her "boşanan" ve her
"münafık"ı içine alır.
3. Kendi lafzından müfredi bulunmayan cins isimleri: ve
gibi ki "cins" manasını ifade eden ile marife yapıldığı zaman umum lafızlardan
olur. Hz. Peygamber'in.[424]
hadisinde geçen ile marife yapılmış bir isimdir. Her su cinsini içine alır.
4. Bu üç çeşitten, marifeye izafe edilen lafız. Örnek:
5. Şart isimleri: akıl sahibi varlıklar için, ve
diğerleri için, zaman için, mekan için
hepsi için kullanılan edatlardır. [425]
Örnekler: (Bakara,
185)
Bu örneklerdeki şart
edatıdır, âmm bir lafızdır. Birinci örnekte Kamazan ayını idrak eden herkese
orucun farz olduğuna delâlet eder. İkinci örnekte ise harpte bir kafiri öldüren
herkesin onun ganimetine hak kazanacağına delâlet eder.
Hz. Peygamber'in şu
hadisi de buna örnektir:[426]
"Velisinin izni
olmaksızın evlenen her kadının nikahı batıldır." Burada edatı "her
kadını içine alan âmm bir lafızdır.
6. Ism-i Mavsul:
1-(Talak, 4)
2- (Bakara, 275)
3-(Nisa, 24)
7. ve lafızları,
başına geldiği kelimeler hakkında "umum" ifade ederler. Her nefis
ölümü tadacaktır." (Al-ı İmran, 185)." Ey Ademoğullan! Her mescide güzel elbiselerinizi
giyinerek gidin."(Araf, 31). İki ayette geçen " lafzı, başına geldiği
kelimenin bütün fertlerini içine alan umumi bir lafızdır.
Ancak
Serahsi,"lafzı ile lafzı arasında "umum" ifade etmesi
bakımından şöyle bir ayırım yapar: kelimesi "tek tek" içine almayı
(her). kelimesi "bütün" olarak içine almayı (hepsi) ifade eder.
Serahsi şöyle der: kelimesi, "içine alma (kapsama)"yı ifadede "
kelimesi gibidir. Ancak kelimesi bütün olarak hepsini ifade eder. kelimesi ise
tek tek herbirisini ifade eder. Hatta "Sizden kaleye ilk girenlerin
hepsine şu (ganimet) vardır dense ve on kişi birlikte girse tek bir ganimete
hak kazanırlar.". "Kaleye girenlerin herbirisi........." dense
böyle olmaz
(her birisi ayn ayn,ganimet
alır). Çünkü lafzı "toplu şekilde içine almak" için kullanılır.
Dolayısıyla, onların hepsi kaleye girmekle diğer insanlardan öne geçmiş olur.
ise fertleri tek tek ifade eden bir kelime olduğundan onlardan her birisi
kaleye girmeyen (veya geç giren) diğer insanlardan önde olmak bakımından
girişte münferid gibidir."[427]
8. Olumsuz olarak gelen nekire: "Dinde zorlama
yoktur; artık hak ile batıl ikiye ayrılmıştır." (Bakara, 256}
"......o aylarda hacca girişen kimse bilmelidir ki, hac'da kadına
yaklaşmak, sövüşmek, döğüşmek yoktur." (Bakara, 197) "Kadınlara el
sürmeden ve mehirlerini biçmeden onları boşarsanız size sorumluluk
yoktur." (Bakara, 236) Şu hadis de nefiy tarzında gelen nekireye Örnektir:
"Varise vasiyet yoktur,"[428]
Bu konuda "nehiy"
de "nefy"in benzeridir. Örnek: "Onlardan ölen kimsenin namazını
sakın kılma. Mezarı başında da durma!" (Tevbe, 84) îstifham-ı înkâri de
umuma delâlet eder. Örnek: "Allah'tan başka bir yaratan var mıdır?"
(Fatır, 3). "Hiç Ona benzeyen bir şey bilir misin?"
Müsbet (olumlu) olarak
gelen nekire ise "umum" değil "husus" ifade eder.[429]
Alimler âmmla ilgili
bir çok meselede ihtilaf etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1. Amra ile amelin hükmü.
2. Amm'm ferdlerine delâletinin kat'i yahut zanni
olduğu.
3. Umumu'1-Müşterek
4. Cümlelerden sonra gelen istisna umum ifade eder mi?
Şimdi bu meseleleri
araştırıp bununla ilgili fer'i meselelerdeki ihtilafları sırayla açıklayacağız.
[430]
Alimler âmm ile amelin
hükmünde üç mezhebe ayrılmıştır:
1. Eş'ârilerin çoğunluğunun mezhebi (görüşü). Bu, umum,
yahut husus delili ortaya çıkıncaya kadar beklemektir. Bu mezhep sahiplerine
"Vakıfîye (=bekleyenler)" denir. Hanefi'lerden Ebu Said el-Berda'î bu
görüşe meyletmiştir.
2. Hanefi'lerden Ebu Abdullah es-Selci'nin,[431]
Mutezileden Cübbai'nin görüşüdür ki "hususun en hususisini kabul etmek"tir.
Cinste "bir", cemi' de "üç" gibi. Bu görüş sahiplerine
"Husus"çular (Erbabu'l-Husus) denir.
3. Alimlerin çoğunluğunun mezhebi. Bu, âmm lafzın içine
aldığı şeylerin hepsinde hükmün gerçekleşmesidir. Bu görüş sahiplerine
"umum"cular (Er-babu'1-Umum" denir.1
"Husus"çular,
ve benzeri lafızlar hakkında: "O, cem'in en azı yukarısında mecazdır,
"Husus"çular,
ve benzeri lafızlar hakkında: O, c için konulmuştur ve "husus"
içindir. Bundan yukarısında mecazdır, "Umum"cular şöyle der "O
istiğrak (bütün) içindir. Eğer onunla parça kasde-dilirse elbette onu hakiki
anlamından ve konuluş şeklinden çıkarmış oluruz.
ırVakfiye" de
onun "müşterek" olduğunu yahut niçin konulduğunun bilinmediğini
ancak, belirli bir karine vasitasıyla "husus" yahut "umum"
ifade edeceğini ileri sürerler. [432]
"Umum"u kabul
edenler, âmmın bütün ferdlerine delâletinin kat'i mi yoksa zanni mi olduğunda ihtilaf etmişlerdir.
Bu görüş ayrılığını açıklayacağız. Fakat, görüşleri sunmadan Önce ihtilaf
yerini açıklamak gerekir. Bu, "âmm" çeşitlerini açıklamak ve üzerinde
görüş ayrılığı bulunan türü izah etmekle olur. .
Nasslardaki "âmm"
sıygalarının kullanılışını araştıran kimse, onun üç şekilde kullanıldığını
görür:
1. Kesin olarak "umum" kasdedüen
"âmm" lafız. Bu, tahsis ihtimalini kaldıran bir karine ile beraber
bulunan âmm lafızdır. Örnek: "Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı
ancak Allah'a aittir." (Hud, 6) Amm lafzın burada umuma delâleti
kesindir.3
2. Kesin olarak "husus" kasdedüen âmm lafız.
Bu, "umum" ifade etmesini engelleyici bir karinenin bulunduğu ve
yalnız bazı ferdlerinin kasdedüdiği âmm lafızdır. Örnek 1: "Oraya yol
bulabilen bir insana Allah için kabeyi haccetmesi gereklidir." (Al-i
tmran, 97) Bu ayette âmm bir lafızdır fakat bununla yalnız mükellefler
kasdedilmiştir. Çünkü aklen çocuk ve delilerin bu mükellefiyetin dışında
kalması gerekir. Örnek 2: "Medinelilere ve çevrelerinde bulunan
bedevilere savaşta Allah'ın peygamberinden geri kalmak, kendilerini ona tercih
etmek yaraşmaz." (Tevbe, 120) Burada "Medinelüer"
"bedeviler" iki
âmm lafızdır. Bunlarla
yalnız gücü yetenler kaydedilmiştir[433]
(Husus kasdedümiştir).
3. Mutlak Amin: Tahsis ihtimalini ve umuma delâletini
kaldıran bir karinenin bulunmadığı âmm lafızdır, işte bütün fertlerine
delâletinin kafi mi yoksa zanni mi olduğu tartışılan âmm lafiz budur. Şimdi
âlimlerin bu konudaki görüşlerini açıklayalım: [434]
Alimler hâssın
delâletinin kesin olduğunda görüş birliği içindedirler. Fatat âmmın ferdlerine
delâleti konusunda aralarında görüş ayrılığı vardır. Şafii, Maliki ve
Hanbelilerle Ebu Mensur Mâturîdî gibi bazı Hanefiler âmmın bütün fertlerine
delâletinin zanni olduğu görüşündedir. Semerkand uleması yanında tercih edilen
budur. Bu durumda "âmm" inanmanın değil amelin vacib olduğunu ifade
eder.
Ebu'l-Hasan el-Kerhî
ve Ebu Bekir el-Cassas'm da içinde bulunduğu Hanefilerin büyük çoğunluğu âmmın
bütün fertlerine delâletinin kafi olduğu görüşündedir. "Kafi" demek
tahsis ihtimalinin mutlak olarak kalkması değil, delilden ortaya çıkan tahsis
ihtimalinin kalkması demektir. Çünkü delilden başkasından kaynaklanan tahsis
ihtimaline itibar edilmez.
Onlara göre âmmın
delâleti ancak, bir kısmı tahsis edilmediği zaman, kafî olur. Bir kısmı tahsis
edilirse o zaman âmm m geri kalan kısma delâleti kaf î değil, zannî olur. [435]
Cumhurun delili, her
âmmın tahsise İhtimali olduğu bunun da delilden İoğan bir ihtimal olduğudur.
Yani tahsisin âmm lafızda yaygın olarak bulunmasıdır. Hatta âmm lafızların
ancak az bir kısmı bu tahsisin dışında kadırmak için Âmm lafızlarda bu tahsis o
kadar yaygındır ki şöyle denir: "Bir kısmı hususi olmayan hiç bir âmm
lafız yoktur." Bundan dolayı tahsis ihtimalini kaldırmak için âmm lafiz
ve kelimeleriyle teyid edilir. Tahsis iimali olmasaydı burada te'kide gerek
kalmazdı.[436]
Tahsis ihtimali sabit
olunca "âmm"ın kesinliği de kalkmış olur.[437]
Hanefilerin delili
şudur: Lafız, bir mana için konulmuş bir kelime olduğuna göre, bu mana o lafız
için, tersine bir delil mevcut oluncaya kadar, mutlak olarak {kayıtsız) geçerli
olacak demektir. "Umum", lafzın kendisi için konulduğu bir "mana"dır.
O halde hususilik delili bulununcaya kadar kesinlik ifade etmesi gerekir. Hâss
da böyledir. "Mecaz" delili bulununcaya kadar, ad-îandınldığı varlığı
kesin olarak ifade eder. Âmmın tahsise ihtimali, delilden doğmayan bir ihtimal
olduğu için, kesinlik ifade etmesine engel değildir. Nitekim hâssın mecaza
ihtimali de onun kesinlik ifade etmesine engel olmaz.[438]
Allah Teâlâ'nın:
"Zina eden Vadin ve erkeğin herbirisine yüzer değnek vurun" (Nur, 2)
âyetindeki "zina eden kadın ve erkeğin her biri" ifadesi bir tahsis
edici (muhassıs) bulunmadıkça, kesinlik ifade eder.
Yine "içinizden
ölenlerin bırakmış olduğu eşler..." (Bakara, 234) âyeti ister zifaftan
önce ölsün ister sonra ölsün, "kocası ölen her kadın'ı kesin olarak içine
alır. [439]
Âmmın delâletindeki
ihtilaftan iki önemli meseledeki ihtilaf ortaya çıktı. Bu iki meselenin fer'i
meselelerdeki görüş ayrılığında büyük rolü olmuştur.
Bu iki mesele
şunlardır:
1. Subutu kafî olan âmmın haber-i vahid ve kıyas gibi
zannî bir delille
tahsisi caiz midir?
2. Birbirine aykırı olan âmm bir nassla hâss bir nass
arasında çatışma (tearuz) olur mu?
Şimdi bu iki konuda,
her birisi ile. ilgili furû ihtilaflarını açıklayarak âlimlerin görüşlerini
ortaya koyacağız.[440]
Cumhura göre âmmın
tahsisi demek, âmmın yalnız bazı fertlerini, müstakil olan-olmayan, bitişik
olan-olmayan bir delille ifade etmesi demektir.
Hanefüere göre tahsis,
âmmın bazı fertlerini müstakil ve bitişik (muka-rin) bir delil ile ifade
etmesidir. Eğer tahsis, sonra gelen bir delille olursa "nesih" olur.
Sübutu kesin olan,
Kur'ân-ı KerînV've mütevatir Sünnettir. Hanefilere göre meşhur sünnet
mütevatire dahil edilerek mütevatir hükmünde olur.
Mütevatir: Yalan
üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan sayılamayacak kadar çok bir topluluğun
rivayet ettiği haberdir. Bu topluluk, sonu başı gibi, başı sonu gibi, ortası,
iki tarafı gibi bir seviyede devam eden (azalmayan ve artmayan) büyük bir topluluktur.
Meşhur: Esasen âhâd
haberlerden sayılmakla beraber, sonradan yalan üzerinde birleşmeleri mümkün
olmayan bir topluluk, -ki onlar sahabeden sonra ikinci nesil ve sonrakilerdir-
tarafından rivayet edilecek kadar yaygınlaşan haberdir.[441]
Âminin, fertlerine
kat'î olarak delâlet ettiğini kabul eden Hanefiler, ânımın, başlangıçta haber-i
vahid ve kıyas gibi zanni delille, tahsisinin caiz olmadığı görüşündedir. Çünkü
Kur'an ve mütevatir Sünnet'in "âmm" olan lafızlarının hem sübutu
(lafız olarak doğruluğu) hem de delâleti (mânası) kesindir. Sübutu ve delâleti
kesin olan böyle bir delilin zanni bir delille tahsisi sahih olmaz. Çünkü
tahsis, Hanefilere göre, değiştirmektir. Zanni olan bir delil, kat'î olan
delilin değiştiricisi olamaz."[442]
Hanefiler görüşlerini
Hz. Ömer'den rivayet edilen Fatma binti Kays olayı ile desteklemişlerdir.
Fatma binti Kays, Hz. Peygamber'in kendisine mesken ve nafaka ile
hükmetmediğini söyleyince Hz. Ömer: "Hükmünü hafızasında tutup
tutmadığını bilmediğimiz bir kadının sözü ile Rabbımızın Kitabını,
peygamberimizin Sünnetini terkedemeyiz. Onun mesken ve nafaka hakkı vardır.
"[443]dedi. Hanefiler Fatma
binti Kays'ın sözünün şu ayetin umumi manasını tahsis etmediğini kabul
ederler: "Boşadığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinde
kendi oturduğunuz yerde oturtun." (Talak, 6)
Cumhur, ânımın
fertlerine delâletinin zanni olduğu görüşündedir. Bundan dolayı haber-i âhâd
ve kıyas gibi zanni bir delille onun tahsisini caiz görürler. Görüşlerini,
"Kur'an'ın umumi hükümlerini tahsiste sahabenin icma ettiğini"
söyleyerek teyid ederler. Onlar sahabe'nin, hiç karşı çıkan olmaksızın, bu
tahsisi yaptığını, dolayısıyla icma meydana geldiğini ileri sürerler. Örnekler:
1. ".......Bunlardan başkasını zinadan kaçınıp
iffetli olarak mallarınızla
istemeniz size helal
kılındı." (Nisa, 24) âyeti Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği şu hadisle
tahsis edilmiştir: "Halası ve teyzesi üzerine bir kadın nikah edilmez."[444]
2. "Allah çocuklarınız hakkında erkeğe iki kadın
hissesi kadar tavsiye eder." (Nisa, 11) âyeti ise Hz. Peygamber'in
"Katil hiç bir şeye mirasçı olamaz"[445],
"Kafir müslümana, müslüman kafire mirasçı olamaz"[446]
hadisleriyle ve Ebu Bekir'in rivayet ettiği, "Biz peygamberler cemaatı hiç
bir şey miras bırakmayız, bıraktığımız sadakadır"[447]
hadisiyle tahsis edilmiştir.
3. "Erkek hırsız ve kadın hırsız..." (Maide,
33) âyeti "Ancak 1/4 dinar ve çoğunda el kesme vardır"[448]
hadisi ile tahsis edilerek, nisabın altında mal çalma "hırsızlık"
kapsamından çıkarılmıştır.
4. "... Müşrikleri Öldürün..." (T.ybe, 5)
âyeti, Hz. Peygamber'den rivayet, edilen: "Onlara (Mecusilere) ehl-i
Kitaba yaptığınız uygulamayı yapınız"[449]
şekliiıde gelen bir çok hadisle tahsis edilerek mecusiler "öldürme"
kapsamından çıkarılmıştır.
Sahabenin, Örneklerde
görülen, bu tahsis uygulamalarına karşı çıkan olmadığı için icma1 meydana
gelmiştir? Bu olaylar umumi olan Kur'an nassı-mn ahad haberle tahsisinin, caiz
olduğuna açık delildir.
Hz. Ömer'in Fatma
binti Kays'ı yalanlamasını cumhur şu şekilde cevaplandırmıştır: Yalanlama söz
konusu değildir. Çünkü haber-i vahidin umumu tahsisini Hz, Ömer zaten kabul
etmemektedir. Fakat Fatma binti Kays'ın doğru söylediği hususunda Hz. Ömer'in
şüphesi vardır. Bunun için; "Rabbımızın Kitabını ve peygamberimizin
Sünnetini, doğru mu yalan mı söylediğini bilmediğimiz bir kadının sözüyle
nasıl terkederiz?" demiştir. Eğer haber-i vahid bu konuda mutlak olarak
reddedilmiş olsaydı bu açıklamaya gerek kalmazdı.[450]
Üstad Ebu Zehra
Malikilerin Kur'an'ın umum ifadesini ahad hadisle kayıtsız olarak tahsisini
kabul etmediklerini bilakis bazı kayıtlar koyduklarını zikrederek şöyle söyler:
"Malikiler burada -yani Kur'an'ın Sünnetle tahsisi meselesinde- Maliki
mezhebinin istikra metoduyla bulduğu bir kaideyi kullanırlar. Onlara göre,
"Malik, eğer Medineİilerin uygulaması yahut kıyas desteklerse, o zaman
ahad haberin Kur'an'ın umumi ifadesini tahsis edeceği" görüşündedir.
Yırtıcı hayvanın etinin haram olması gibi. Çünkü Medineİilerin uygulaması bu
yöndedir."[451]
Bu kaide üzerindeki görüş
ayrılığına bağlı olarak aşağıdaki fer'î meselelerde ihtilaf ortaya çıkmıştır:[452]
Hanefiler, kasıtlı
olarak Allah ismi anılmadan kesilen hayvan etini yemenin şu ayete dayanarak
caiz olmadığı görüşündedir. "Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş
hayvanları yemeyin, bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmaktır." (En'am,
121) Onlar, kesen kimse müslüman olsun olmasın, kasden terkedilsin hata ile
terkedilsin Allıh'm adı anılmadan kesilen her hayvan etini yemenin haramlığma
bu ayetin delil olduğunu söylerler.
Aşağıda zikredilecek
hadisleri, âyetin bu umumi hükmünü tahsis etmeye elverişli bulmazlar. Çünkü
hadisler zanni, âmmın delâleti İse kat'îdir. Zannî olan kat'î olanı tahsis
edemez (sınırlandıramaz). Ancak onlar, Allah'ın adı unutularak terkedildiğinde,
kesilen hayvan etinden yemeyi caiz görürler. Çünkü, unutanı, hükmen zikretmiş
sayarak onun Allah'ın adım anmayı bilerek terketmediğini kabul ederler. Sari'
bu gibi sıkıntılı durumlarda mükellefin "unutma" özrünü kabul
ederek, zorluğu gidermek için, onu Allah'ın adını anmış sayar.[453]
îmam Malik ve meşhur
olan rivayete göre îmam Ahmed de Hanefüerle aynı görüştedir, tmam Malik ayetin
hadisi neshettiğini ileri sürer. Ancak tbn Rüşd kitabı el-Beyan'da şöyle der:
"Hayvan kesiminin sahih olması için Allah'ın adını anmak şart değildir.
Çünkü Allah Teâlâ'nm "üzerine Allah'ın adının anılmadığı (kesilmiş)
hayvanları yemeyin" âyetinin manası, kesilmemiş olan Ölü hayvanların
etini yemeyin" dir. Çünkü bu, Allah'ın yolundan çıkmaktır. "Allah'ın
adı anılmış olan şeylerden yiyin" (En'am, 118) âyetinin manası ise
kesilmiş olan (kesilmesi kasdedümiş olan) hayvanın etini yi-yin'dir.
Yüce Allah
"Allah'ın ismini anmak" ifadesiyle kinaye olarak hayvan kesimini
(tezkiye) kasdetmiştir. Nitekim "Allah'ı sayılı günlerde anın" (Bakara,
203) âyetindekİ anmak (zikir) kelimesiyle de kinaye olarakHaccda "taş
atmayı" (cemre) kasdetmiştir. Çünkü, Allah'ı anmakla, "Hacc da taş
atmak" arasında yakınlık vardır. O halde ayet hayvan kesiminde Allah'ın
adını anmanın vacib olduğuna delâlet etmez. Ancak onun sünnet olduğunu doğrular.[454]
imam Ahmed, hadisleri
sağlam bulmadığı için onları delil olarak almadı. Muğni'de şöyle denir:
"Şafii alimlerinin delil olarak kabul ettiği hadisleri meşhur sünen
sahipleri zikretmemiştir.[455]
Şafiiler ve bir görüşe
göre îmam Ahmed hayvan kesiminde Allah adını anmanın sünnet olduğu ve Allah'ın
adı kasden terkedilerek kesilen hayvan etini yemenin helal olduğu görüşündedir.
Onlar yukarıdaki ayetin (En'am, 121) umumi hükmünün şu hadislerle tahsis
edildiğini kabul ederler:
1. Buharı, Nesai ve tbn Mace'nin Hz. Aişe'den rivayet
ettiği bir hadise göre bir topluluk Hz. Peygamber'e şöyle dediler: "Ey
Allah'ın Rasulü, bazı insanlar bize et getiriyorlar. Allah'ın adını anıp
anmadıklarını bilmiyoruz. Hz. Peygamber: Bismillah deyiniz ve yiyiniz."
buyurdu. Hattabi şöyle der: Burada hayvan kesilirken Allah adını anmanın şart
olmadığına delil vardır. Çünkü, eğer şart olsaydı, şüpheli bir şekilde kesilen
bir hayvan mubah olmazdı. Aynı şüphe kesilen hayvanın kendisi için de söz
konusudur. Yani hayvanın muteber bir usulle kesilip kesilmediği de
bilinmemektedir."
2. Ebu Davud'un Merasil'e rivayet ettiğine göre Hz.
Peygamber: "Müs-lümanın kestiği, Allah adını ansın anmasın, helaldir".
Bu hadis: "Müslüman, Allah adını ansın anmasın, Allah'ın ismiyle
keser."
3. Dârekutnî'nin
Ebu Hureyre'den rivayetine göre: Bir adam Hz. Peygamber'e: "Bizden birisi
hayvan kesiyor ve Allah adını anmayı unutuyor" diye sordu, Hz. Peygamber:
"Allah'ın ismi her müslümanın dilindedir." buyurdu.
Ayet Mekkî, Buhari
hadisi Medenî olduğu için ayetin hadisi neshettiği iddiası reddedilmiştir.
îmam Şafii ve îmam
Ahmed, görüşlerini şu delillerle desteklemişlerdir:
1. "Kitap verilenlerin yemeği size helal kılındı."
(Maide, 5)
O halde Allah'ın adını
andıkları şüpheli olduğu belki de
anmadıkları halde Ehl-i Kitabın kestiklerini yemek mubahtır.
2. Eğer Allah adını anmak, etin helal olması için şart
olsaydı, namaz için abdest almakta olduğu gibi "unutma" mazeretiyle
düşmemesi gerekirdi. Abdest, namazın şartı olduğundan abdest almayı unutan
kimsenin namazı caiz olmaz. Fakat unuttuğu için "bismillah" demeden
hayvanı kesen kimsenin üzerinden bu söz düşmüş olur. Yani kestiği yenir.
Âyette kastedilen,
putlar için kesilen hayvanlardır. Şemsüddin Remli şöyle der: Allah Teâlâ'nm:
"Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin."
sözünde kastedilen Allah'tan başkasının ismi anılarak kesilen yani putlar için
kesilen hayvanlardır. Şu ayet buna delildir: "Allah'tan başkası adına
kesilenler....."(Maide, 3)
Âyetin devamı bunu
göstermektedir. Allah âyetin devamında "bunlar fa-sıklıktır"
buyurmuştur. "Fasıklık" Allah'tan başkası adına hayvan kesimidir.
Allah Teâlâ: "Günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvan"
(En'am, 45) buyurmuştur.
Zahiriler kasden
terkedilsin, hata ile terkedilsin "bismillah" denilmeden kesilen
hayvan etini yemenin haram olduğu görüşündedir. Bunu ayetin umumi hükmünden
çıkarmışlardır. Ibn Hazm şöyle der: "Kasden yahut unutularak Allah adı
anılmadan kesilen hayvan etini yemek helal olmaz. Bunun delil Allah Teâlâ'nın
şu sözüdür: "Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları
yemeyin, bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmak demektir." Bu ayette Allah,
umumi hüküm koymuş tahsis etmemiştir.
Zahiriler karşı
tarafın bu ayetin umumunu tahsis etmek üzere ileri sürdüğü delilleri kabul
etmezler.[456]
Alimler organlarda
kısas gerektirecek bir suç işleyip de Harem'e sığınan kimseye kısas uygulanması
konusunda görüş birliği içindedir. Yine Ha-rem'de haddi gerektiren öldürme ve
yaralama gibi bir cinayet işleyen kimseye Harem de kısas uygulanması hususunda
görüşbirliği vardır.
Ancak alimler, Harem
dışında cinayet işleyip de Harem'e sığınan suçluya Harem içinde kısas
uygulanıp uygulanmayacağı konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Hanefiler, böyle bir
suçluya Harem içinde kısas uygulanmayacağı görüşündedir. Fakat onlara göre, bu
kişi yiyeceğini içeceğini kesmek; konuşmamak ve ilişkide bulunmamak suretiyle
dışarı çıkmaya zorlanır. Dışarı çıkınca kısas uygulanır.[457]
Görüşlerine şu âyetin
genel hükmünü delil getirmişlerdir: "Kim oraya girerse güvenlik içinde
olur" (Al-i îmran, 97) imam Taberi de bu görüştedir. O şöyle der: Bize
göre bu konudaki görüşlerin doğruya en yakın olanı Ibn Zübeyr, Mücahid, Hasan'm
ve şu sözü söyleyenin görüşüdür: "kim oraya girerse...." demek
"korunmak için dışardan gelip oraya sığınan orada bulunduğu sürece
güvenlik içerisinde olur" demektir.
Eğer kısası
gerektirecek suçu dışarda işlemiş sonra oraya sığınmışsa oradan çıkarılır ve
kendisine had uygulanır. Eğer suçu Harem'de işlemişse had orada uygulanır.[458]
Şafii ve Malik'in de
içlerinde bulunduğu alimlerin çoğunluğu "kısas yoluyla öldürülmesi gereken
kimse Harem'e sığınırsa kısas uygulanır" görüşündedir. Onlar bunu Harem
içinde cinayet işleyen kimseye kıyas ettiler, ki önün öldürülmesi, Kabenin
hürmetini ihlal ettiği için şu ayete göre caizdir: "Mescid-i Haram'm
yanında , onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa
onları öldürün." (Bakara, 191)
Şafii alimlerinden
Şihabüddin Zencani şöyle der: Şafii bu nassın umumönü, kıyasla tahsis etmiştir.
Çünkü bu nass hadlerin tamamen uygulanmasını gerektirmekte ve hadlerin
uygulanmama ihtimalinden uzak bulunmaktadır.
Çünkü Harem'e
sığınmakla, ihtiras, cimrilik, müsamahasızlık üzerine kurulmuş kul haklarını
düşürmek arasında münasebet yoktur (Yani Harem'e sığınmak kul hakkını
düşürmez). Aksi halde, Haremde öldürme fiilini işleme ve yol kesme durumunda
hakka çiğnenmiş olurdu.
Katade ve Hasan'm da
içlerinde bulunduğu bazı müfessirler "kim oraya girerse güvenlik içinde
olur" ayetinin manası üzerinde bir görüş ileri sürerek şöyle derler:
"Bu, Arapların cahiliye dönemlerindeki uygulamalarını haber veren bir
ayettir." Katade şöyle der: "Kim oraya girerse güvenlik içinde
olur" sözünün açıklaması şudur: Cahiliye döneminde bir adam suç işler de
Allah'ın Haremine sığınırsa yakalanmazdı. Islamda ise o, Allah'ın kanunlarına
karşı himaye edilmez; hırsızlık yaparsa eli kesilir, zina yaparsa had uygulanır,
adam öldürürse kısas uygulanarak öldürülür. Katade'den Hasan'ın şöyle dediği
nakledilmiştir: "Şüphesiz Harem, Allah'ın kanunlarının uygulanmasına
engel değildir. Eğer bir kimse Harem dışında suç işlese ve Harem'e sığın-sa bu
ona had uygulanmasında engel olmaz."[459]
Bu alimlere göre ayet,
kendisiyle hass (hususilik) kasdedüen âmm cümlelerden olduğu için konuyla
alakası yoktur. [460]
Amm-Hâss çatışması,
âmm bir nass ile hâss bir nassın birbirine zıt manalara delâlet ettiği zaman
meydana gelir.
Meselâ: "iffetli
kadınlara zina isnad edipte, sonra dört şahit getirmeyen-, lere seksen değnek
vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin. îşte onlar yoldan çıkmış
kimselerdir." (Nur, 5) âyeti, zahire göre şu ayetle çatışmaktadır:
"Karılarına zina isnad edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanların
şahidliği, kendisinin doğru sözlülerden olduğuna Allah'ı dört defa şahit
tutmasıyla olur." (Nur, 6)
Birinci nass âmindir.
Karısı olsun olmasın her iffetli kadına zina isnad eden kimseyi içine alır.
ikinci nass ise başkalarına değil yalnız eşlerine zina eden kimseye
"hâss'tır.
"Anımın, bütün
fertlerine delâleti zannîdir" diyen cumhur, bu ayetler arasında çatışma
(tearuz) olmadığı görüşündedir. Onlar hâssı, delâlet ettiği manada, âmmı da
bunun dışındaki manada uygularlar. Yani âmmı, hâss ile tahsis edip âmmdan önce
hâss ile hüküm verirler. Çünkü hâssın delâleti kat'î, anamın delâleti zannîdir.
Hanefîler ise,
"Âmmın delâleti kat'îdir" şeklindeki kendi kaidelerine göre hareket
ederek bu meselede, hâssın delâlet ettiği miktarda, âyetler arasında çatışma
olduğu görüşündedir. Çünkü âmm ile hâss, kesinlikle eşittir. O halde şu dört
durumdan birisi söz konusudur:
1. Nüzul tarihi meçhul olur. Dolayısıyla hâssın âmmdan
önce olduğu bilinmez. Bu durumda her ikisinin kapsadıkları miktarda tearuz
hükmü gerçekleşir ve tercihe gidilir. Herhangi bir müreccih bulunamazsa tarih
belli oluncaya kadar beklenir ve nasslardan birisiyle hâssın delâlet ettiği
manada amel edilmez.[461]
Mesela: 'İçinizden
ölenlerin bırakmış olduğu eşler....." (Bakara, 234)
âyeti ile "gebe
olanların iddeti doğurmaları ile tamamlanır." (Talak, 4) âyeti Hz. Ali'ye
göre tearuz halindedir. Dolayısıyla kocası ölen hamile kadın hakkında tearuz
hükmü gerçekleşir."[462]
2. Nüzul tarihi bilinir ve âyet iseler "nüzul
tarihi", hadis iseler "vürud tarihi" aynı olur. O zaman
"hâss", "âmmı" tahsis eder.
Mesela: "Allah
faizi haram kıldı." (hâss) (Bakara, 275) ayeti, "Allah alışverişi
helal kıldı" (âmm) ayetini tahsis ediyor. Hastanın orucu hakkında nazil
olan, "Hasta veya yolculukta olan tutamadığı günlerin sayısınca diğer
günlerde oruç tutsun." (Bakara, 185) âyeti, (hâss) "Sizden bu ayı
idrak eden, onda oruç tutsun." (Bakara, 185) (âmm) ayetini tahsis ediyor.
3. Nüzul tarihi bilinir ve hâss sonra olur. Bu durumda
eğer sabit olmakta amma eşitse hâss, âmmı
her ikisinin şamil olduğu miktarda nesheder. Mesela kazf cezası hakkında
nazil olan "iffetli kadınlara zina isnad edip de, sonra dört şahid
getirmeyenlere seksen değnek vurun." (âmm) (Nur, 5-6) âyetinin hükmünü
Lian hakkında nazil olan "Karılarına zina isnad edip de kendilerinden
başka şahidleri olmayanların şahidliği, kendisinin doğru sözlülerden olduğuna
Allah'ı dört defa -şahit tutmasıyla olur."(hâss) (Nur, 5-6) âyeti, yalnız
"kendi karılarına zina isnad edenler" hakkında neshetmiş oluyor
(Yani kendi kanlarına zina isnad edenler dört şahid getiremedikleri takdirde
seksen değnekle cezalandırılmaz.).
Birinci nass, eşleri
ve başkalarını içine alan âmm bir nassdır. ikinci nass ise yalnız eşler
hakkındadır. 'Tani "hâss"tır. Bu "hâssın" âmmdan sonra nazil
olduğu da bilinmektedir.[463]
Buhari'nin Sahih'in de
Ibn Abbas'dan rivayet edilen şu hadise zikredilir: Hilal b. Ümeyye Hz.
Peygamberin yanında karısına, Şureyk b. Sahmâ ile ilişkide bulunduğu
iftirasında bulundu. Hz. Peygamber: Ya beyyine (delil, şahit) getir, ya da
sırtına had (ceza) vurulacak buyurdu. O: Ey Allah'ın Resulü, içimizden birisi
karısını yabancı bir adamla ilişki içerisinde gördüğünde delil mi arayacak?
dedi. Hz. Peygamber yine: Delil getir, yoksa sırtına had vurulacak, buyurdu.
Hilal dedi ki: "Seni Hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki muhakkak
ben doğruyum. Elbette Allah beni cezadan kurtaracak bir ayet
indirecektir." Bunun üzerine Cibril indi ve " Karılarına zma isnad
edip de kendilerinden başka şahidleri olmayanların şahidliği, kendisinin doğru
sözlülerden olduğuna Allah'ı dört defa şahit tutmasıyla olur." (Nur, 5-6)
âyetini indirdi ve dokuzuncu ayetin sonuna kadar okudu.[464]
Böylece hâss olan bir ayet
(Nur, 5-6) âmm olan ve daha sonra nazil olan (Nur, 4) ayetini neshetmiş oluyor.
Yine, "içinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşler kendi kendilerine dört ay
on gün beklerler." (Bakara, 234) âyeti, "Gebe olanların iddeti
doğurmaları ile tamamlanır." (Talak, 4) âyetiyle neshedü-mistir. Birinci
âyet her eş hakkında "âmm"dır. İkinci âyet hamile hakkında
"hâss"tır. Ibn Mes'ud'a göre ikinci ayet birinciden sonra nazil
olmuştur. Dolayısıyla "kocası olan kadın"m hükmünü "hamile
hakkında" neshetmiştir (Yani kocası ölen hamile kadının iddeti dört ay on
gün değil, çocuklarını doğuruncaya kadardır.)
Ibn Mes'ud'dan rivayet
edildiğine göre o şöyle demiştir: "Dileyen kimseyle lanetleşirim (iddiaya
girerim) ki küçük Nisa suresi büyük Nisa suresinden sonra nazil olmuştur. Yani
"gebe olanların iddeti doğurmaları ile tamamlanır" âyeti,
"içinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşler kendi kendilerine döri. ay on
gün beklerler" âyetinden sonra nazil olmuştur.[465]
4. Nüzül/vürud tarihi bilinir ve âmm ister hâssa bitişik
olsun, isterse ondan ayrı olsun hâsstan sonra olur. Bu durumda âmm ile amel
edilir ve âmml, hâssı nesheder. Bunun örneği, Hz. Peygamberin şu sözüyle
birliktfe Ureneyyîn hadisidir.
Buharı ve Müslim'in
Enes b. Malik'ten rivayetine göre -Lafız Buhari'dir- Ukl veUreyne'li insanlar
Medine'ye, Hz. Peygamber'e geldiler ve İslam hakkında konuştular. "Ey
Allah'ın Peygamberi, biz hayvancılık yapan bir topluluğuz. Verimli
topraklarımız yoktur." dediler ve Medine'nin havasını ağır bulduklarını
söylediler. Hz. Peygamber onlara -üç ile on arasında- bir deve sürüsü ve bir
çoban vererek Medine'nin dışına çıkmalarını develerin sütlerinden ve idrarından
içmelerini[466] emretti. Bunun üzerine
gittiler. Harre bölgesine geldiklerinde islam'dan çıkarak kafir oldular. Hz.
Peygamber'in çobanını öldürdüler. Develeri götürdüler. Haber Hz. Peygamber'e
ulaşınca, peşlerine adam gönderdi, gözlerini çıkarmalarını, ellerini ve
ayaklarını kesmelerini ve Harre bölgesinde ölünceye kadar kendi hallerinde
terkedilmelerini onlara emretti." Katade diyor ki: "Bu olaydan sonra
Hz. Peygamber'in sadakaya teşvik ettiğini ve işkenceyi yasakladığını haber
aldık."[467]
Ureniyyin hadisi,
"develerin idrarı" konusunda "hâss" bir hadistir. Her idrardan
uzak durmayı emreden "âmin" hadisten önce gelmiştir (Dolayısıyla
sonra gelen "âmm" hadisle neshedilmiştir). Hadisin ihtiva ettiği
"işkence" de ittifakla mensuhtur. Çünkü işkence tslamın ilk
zamanlarında vardı. [468]
Hanefilere göre hâssın
nâsih olarak değil muhassıs olarak (tahsis edici) abul edilmesi şunu ifade
eder: Nesih durumunda ânımın tahsisten sonra geri kalan hükme kesin olarak
delâleti devam eder. Bir kısmı tahsis edilmiş âmmın geri kalan kısmına delâleti
ise kat'î değil zannîdir.[469]
Âmidî tahsis ile nesih
arasındaki farkları şöyle açıklar:
"Biz deriz ki,
tahsis ve nesih -her ne kadar lafzın şamil olduğu miktarda hükmü tahsis
etmeleri açısından müşterek ise de- on yerde birbirinden ayrılır:
1. Tahsis, mütekellimin kendi lafzıyla kastetmediği
mananın, "umum"un dışında kaldığını ifade eder. Nesih, her ne kadar
mütekellim kendi sözüyle o manaya delâleti kastetse de, kendisiyle teklif
kastedilmeyen hükmün dışarıda kaldığını ifade eder.
2. Tahsis, bir emir üzerine başka bir emrin gelmesi
suretiyle olmaz. Nesih ise bir emrin üzerine başka bir emir gelmek suretiyle
olabilir.
3. Nesih gerçekte tahsisin tersine, ancak Şari'in
hitabıyla (emriyle) olur. Tahsis ise kıyas vb. aklî ve naklî delillerle
caizdir.
4. Nâsihin mensuhtan (hükmü kaldırılan) sonra gelmesi
gerekir. Muhassıs (tahsis eden) ise böyle değildir. Onun, açıklandığı gibi,
tahsis edilen (mu-hassas)den önce gelmesi de sonra gelmesi de caizdir.
5. Tahsis âmmı, gelecekte mutlak olarak delil olmaktan
çıkarmaz. Tahsis durumunun dışında âmm ile amel edilmeye devam edilir. Nesih
böyle değildir. Nesih, neshedilen delille amel etmeyi gelecekte tamamen
kaldırır. Bu emir, başka bir emirle neshedildiğinde olur.
6. Kıyasla tahsis caiz, nesih caiz değildir.
7. Nesih, tahsisin tersine, sabit olduktan sonra daha
önceki hükmü kalır.
8. Bir şeriatın diğer bir şeriatle neshi caiz, tahsisi
caiz değildir.
9. Tahsisin tersine, hiçbirşey kalmayıncaya kadar
(tamamen) âmmın hükmünün neshi caizdir.
10. Mutezileden bazılarının zikrettiği, tahsisin nesihten
daha umumi olması. Buna göre her nesih tahsistir, fakat her tahsis nesih
değildir. Çünkü nesih ancak hükmün bazı zamanlara tahsisiyle olur. Tahsis ise
hükmün bazı şahıs, durum ve zamanlara ti hsisini içine alır. Bu maddede
kapalılık vardır."[470]
Âmm-Hâss çatışması
konusundaki görüş ayrılığının fer'î fikıh meselelerindeki ihtilafta büyük rolü
vardır. Bu meselelerden bazıları şunlardır:[471]
Ebu Hanife beş vesk[472] ten
az olsun çok olsun bu satışın caiz olmadığı görüşündedir. O, görüşünü Hz.
Peygamber'in şu sözünün genel anlamı ile delillendirir: "Hurma hurma ile,
buğday buğday ile, arpa arpa ile, tuz tuz ile eşit! olarak ve peşin olarak
satılır."[473]
Bu meseledeki
"eşitlik"(mümâsele)in ne olduğu malum değildir. Yine Ebu Hanife, Hz.
Peygamber'den rivayet edilen "muhakale ve müzabene[474]nin
yasaklanması" hadisinin genel hükmüyle görüşünü delillendil-rir. Buhari ve
Müslim'in tbn Ömer'der rivayet ettiği bu hadiste geçen "müzabene"
terimi, "kişinin bahçesindeki meyveyi, eğer hurma ise, taze hurmayı
ağacında ölçekle tahmin ederek kuru hurma ile satması; üzüm ise kuru üzümü,
yaş üzümle yine böyle tahmini bir ölçekle satması; ekin ise yiyecek ölçöği ile
satması" olarak açıklamıştır.[475]
Ebu Hanife, îmam Ahmed
ve Buhari'nin Zeyd b. Sabitten rivayet ettiği şu hâss hadisi (özel muhtevalı
hadisi) delil olarak almamıştır. Buna göre Hz. Peygamber: "Arâyâ[476]
satışında hurmanın, ölçek olarak, miktarını tahmin etmeye izin vermiştir.
Serahsi Mebsut'ta.
şöyle der: "Bizim bu konudaki delilimiz Hz. Peygamber'in: "Hurma,
hurmayla ölçek Ölçek satılır" sözüdür. Ağacın üzerindeki hurmanın kuru
hurma karşılığında satılması ancak ölçekle olur. Bu hadis ittifakla kabul
edilmiş âmm bir hadistir. Dolayısıyla, kabulü ve amel edelmisi ihtilaflı olan
hâss hadise tercih edilir."[477]
Hanefilerden çoğu
"Arâyâ" meselesini alış,veriş kapsamından çıkararak
"ariyye"yi "atıyye"(=bagış) olarak tefsir etmiştir. Hidaye
Şerhi el-Inaye'de şöyle denir:
"Rasûlullah'ın
"arâyâ" için izin verdiğini kabul ederiz. Bu konuda rivayet edilen
çok hadis olduğu için, "arâyâ"nın kabul edilmemesi mümkün değildir.
Ancak o, söylediğimiz manada hakikat değildir. Bilakis "arâyâ"nın sözlükteki
manası "bagış"tır. Açıklaması da şöyledir. "Bir adam bahçesinden
bir ağacın meyvesini başka birisine bağışlar. Sonra bağış yapılan adamın, her
gün bahçesine girmesi, bağış yapan adama ağır gelir. Çünkü bahçede ailesi
vardır. Sözünden dönüp hibeden vazgeçmeğe de gönlü razı olmaz. Kendisinden
zararı gidermek ve verdiği sözden dönmüş olmamak için, yaptığı bağış yerine o
adama, tahmini bir miktarda toplanmış hurma verir. Bunu kabul ederiz. Çünkü
bağış yapılan (ağaç), bağış yapanın mülküne dahil olduğu sürece, bağış yapılan
kişinin mülkü olamaz. Ona verilen hurma, yapılan asıl bağışın karşılığı
olmayap yeni bir bağış olur ve mecaz olarak "satış" diye
adlandırılır. Çünkü o, şekil olarak, sözünden dönmüş olmamak için, bağış
yapanın ona verdiği bir bedeldir. Bu bedelin beş veskten daha az olmasında
ittifak vardır. Ravi, iznin bu miktarla sınırlandırılmış olduğunu zannettiğinden,
kendi bildiğini olduğu gibi nakletmiştir."[478]
Buna benzer bir
rivayeti Serahsi Mebsut'ta zikretmiştir.[479]
Alimlerin çoğunluğu "hurma
hurmayla Ölçek Ölçek satılır" hadisinin umumi hükmünün tahsis edileceği,
ve "müzabene"yi yasaklayan hadisin "arâyâ"ya izin veren
hadisle tahsis edileceği görüşündedir. Fakat onlar izin verilen
"arâyâ"nın ne anlama geldiği konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Şafii'ye göre arâyâ
ağaçtaki taze hurmanın yerdeki kuru hurma veya asmadaki taze üzümün kurıi üzüm
karşılığında satışıdır. O, Buhari ve Müslim'in rivayet ettikleri şu hadise
dayanarak bu satışın beş "vesk"ten aşağı miktarda olmasını şart
koşmuştur: "Hz. Peygamber, tahmini olarak arâyâ satışına beş veskten
aşağısında izin verdi."[480]
imam Ahmed'e göre ,
arâyâ ağaç üzerindeki taze hurmanın beş veskten az bir miktar için, tahmini bir
ölçekle kuru hurma karşılığında satışıdır. Bu ancak parası olmayan ve taze hurma
yeme ihtiyacı hisseden kimse için caiz olur. Diğer meyvelerde bu, hiç bir
durumda caiz olmaz.
Buhari ve Müslim'in
Mahmud b. Lebid'den rivayet ettikleri hadisten "ihtiyaç şartı"nm ne
olduğu anlaşılmaktadır. Mahmud b. Lebid, arâyâ hadisi-3in ravisi Zeyd b.
Sabit'e sorar: "Bu arâyâ dediğiniz şey nedir?". Zeyd şöyle cevap
verir: Ensardan fakir olan bazı kimseler, taze hurma halde, paraları olmadığı
için Hz. Peygamber'e şikayet ederek, alamadıkları-m yanlarında çok miktarda
kuru hurma bulunduğunu söylediler. Hz. Peygamber de, taze hurma yiyebilmeleri
için, ellerindeki kuru hurmayla, tahmini olarak arâyâ alış-verişine izin
verdi."[481]
Şafii, Maliki ve
Hanbeli mezhebinin cumhuruyla Ebu Yusuf
ve îmam Muhammed, toprak mansullerinm zekatının nisabını beş vesk olarak kabul
etmişlerdir. Bu konuda, "Beş veskten az üründe zekat yoktur"[482]
hadisini delil almışlar ve bu hadisle yine Hz. Peygamberin "yağmur ve
kaynak sularıyla yetişen üründe öşür (onda bir), elle sulanan üründe de öşürün
yansı (beşte bir) kadar zekat vardır."[483]
hadisinin umumi hükmünü tahsis etmişlerdir. Ayrıca zekat, gerektiren asgari
miktarın bu olduğunu, diğer mahallerde olduğu gibi, bundan daha az bir maldan
dolayı, zekat gerekmiyeceğini belirtmişlerdir.
Ebu Hanife, az veya
çok toprak mahsûllerinin hepsi için zekatı gerekli görmüştür. O, bu konuda
biraz önce zikredilen hadisin umumi manasını delil almış, hass hadisi ise
ticaret mallarının zekatına hamletmiştir. Mebsutta şöyle denir: Ebu Hanife,
"beş veskten az üründe zekat yoktur" hadisini ticaret malları olarak
kabul etmiştir. Çünkü onlar hadiste de geçtiği gibi veskle alışveriş
yapıyorlardı ve beş veskin kıymeti de 200 dirhem idi.[484]
Fakihler, Harbî[485]
kafir karşılığında (kısas olarak) müslümanlarm Öldürülmeyeceğinde görüş
birliği içindedir. Fakat zımmî[486]
kafir karşılığında müslümanm öldürülmesi konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Şafii, Maliki ve
Hanbelüerin çoğunluğu, müslümanm zımmî kafir karşılığında (kısas olarak)
öldürülmeyeceği görüşündedir. Şu hadisleri delil getirmişlerdir:
1. Ebu Cuheyfe'nin rivayet ettiğine göre o, şöyle
demiştir: "Ali'ye dedim ki, Kur'anda bulunmayan bir vahiy biliyor
musunuz?" "Tohumu çatlatan ve canlıları yaratan Allah'a yemin ederim
ki Allah'ın bir kimseye verdiği Kur'anda bildirdiği "anlayış"dan ve
şu sahifede bulunandan başka bir şey bilmiyorum" dedi. "Bu sahifede
bulunan nedir?" dedim. Dedi ki: "Akıl, esir azadı ve bir kafir
karşılığında müslümanm öldürülmesi."[487]
2. Hz. Ali'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber:
"Mü'minlerin kanları (hayatları) birbirine eşittir. Onlar kendi
dışındakilere hakimdir. Mü'minlerin en aşağı olanların haklarını korumaya
çalışır. Bir mü'min karşılığında öldürülmez. Zımmî olan da sözleşmesi içinde
öldürülmez."[488]
Alimler bu hadislerin,
Kur'an da kısas hakkında varid olan şu ayetlerin umumi hükmünü tahsis ettiğini
söylerler:[489]
"Ey İnananlar!
Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. "(Bakara, 178)
"Haksız yere
öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürtmekte aşırı
gitmesin- Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür." (Isra, 33)
Ebu Hanife ve
öğrencilerine göre, müslüman, zımmî karşılığında öldürülür. Onlar bu
görüşlerine yukarıdaki âyetlerin umumi hükmünü delil getirdiler ve bu umumi
hükümleri, zikredilen hadislerle tahsis etmediler. Ancak hadisleri te'vil
ederek "kafir"Ie kasdedilenin yalnız "harbi" olduğunu ileri
sürdüler. Buna delil olarak da "Mü'min, bir kafir karşılğmda öldürülmez.
Zimmî de sözleşmesi içinde öldürülmez" hadisini getirdiler. Onlar bu
hadisi, nasıl delil olarak kullandıklarını şöyle açıklarlar: "Zımmî
sözleşmesi içinde öldürülmez" sözü, mü'min kelimesine atfedilmiştir. Buna
göre cümlenin takdiri atfedildiği cümledeki gibi şöyle olur: "Zımmî de
sözleşmesi içinde kafir karşılığında öldürülmez". Atfedilen cümlede geçen
"kafir"den kasdedilen yalnız "harbî" dir. Çünkü
karşılığında "muâhed" (sözleşmeli, zımmî) kelimesi kullanılmıştır.
Muâhed ise kendisi gibi muâhed zımmî karşılığında öldürülür. Bunda ittifak
vardır, O halde, kendisine atfedilen cümlede (1. cümle) geçen
"kafir" kelimesinin, atfedilen cümlede (2. cümle) olduğu gibi
"harbî" ile kayıtlanması gerekir. Çünkü sıfat birden fazla olduğunda
bütüne râci' olur. Böylece cümlenin takdiri: "Mü'min, harbî kafir
karşılığında öldürülmez." şeklinde olur ve mefhum-ı muhalifiyle
müslümanın, zımmî kafir karşılığında (kısas olarak) öldürüleceği anlaşılır.[490]
Bu açıklamaya şöyle
cevap verilmiştir: Hanefiler mefhum-ı muhalifi delil olarak kabul etmezler.
Ayrıca "zımmî de sözleşmesi içinde öldürülmez" cümlesi tam bir
cümledir. Bu cümlede takdir olmaz. Cümle zımnimin öldürülmesini
yasaklamaktadır.[491]
Hanefiler görüşlerini,
îbn el-Beylemânî'nin rivayet ettiği "Hz. Peygamber'in bir
"muâhed" karşılığında bir müsiümanı öldürmesi olayı ve: Ben sözüne
bağlı olanların en üstünüyüm" sözü ile destekler. Dârekutnî, râvi ibn
el-Beylemânî hakkında şöyle der: "Zayıftır. Hadisi, muttasıl olduğu zaman bile
delil olmaz. Mürsel olduğu zaman nasıl hüccet olsun.[492]
Yine onlar görüşlerini Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin sözleriyle takviye etmişlerse
de bu sözlerin hepsi de tenkid konusu olmuştur.[493]
Müslümanın,
zımmîye karşılık olarak öldürülmesi
meselesi Kadı Ebu Yusuf un, hükmünü araştırdığı bir mesele idi. Şöyle ki: Zımmi
bir vatandaşı öldüren bir müslüman, sanık olarak getirildiğinde Ebu Yusuf ona
kısas cezası verdi. Ebu'l-Mudarric künyesiyla anılan bir şair Ebu Yusuf a,
içinde aşağıdaki beyitler bulunan bir kağıt parçası sundu: Ey kafire karşı
müsiümanı öldüren Zulmettin, âdil zalim gibi olamaz Ey Bağdat ve çevresindeki
fakih ve şaİrlar Ebu Yusuf kafire karşı müsiümanı öldürmekle Bu dine zulmetti
(onu öldürdü) Başsağlığı dileyin ve dininize ağlayın Sabredin, sabredene
mükafat vardır.
Ebu Yusuf kağıt
parçasını aldı. Onu Harun Reşid'e götürdü. Durumu ona anlatarak kağıttaki
beyitleri okudu. Reşid ona şöyle dedi: "Fitne çıkmaması için bu işe bir
çare bul. Ebu Yusuf öldürülenin akrabasından Ölenin zımmî olduğuna ve cizye
ödediğine dair belge getirmelerini istedi.
Belge getiremediler.
Bunun üzerine Ebu Yusuf kısası düşürdü ve diyetle hükmetti.[494]
Hanefiler, Kur'an'm
umumi hükmünün, direkt olarak âhad haberle tahsisini caiz görmezler. Fakat
bazı fer'i meselelerde bu prensibe aykırı davranarak Kur'an'ın umumi hükmünü
doğrudan doğruya âhâd haberle tahsis ederler. Bunu yaparken ya "âmmın,
kendisiyle birlikte bulunan (mukarin) bir muhassısla tahsis edileceği"
veya "meşhurluk derecesine ulaşan âhâd haberlerin âmmı doğrudan doğruya
tahsis etmeye elverişli olacağı" gibi kendi davalarına delil olamayacak
görüşleri benimserler. Şimdi bunun örneklerini görelim: [495]
Şâfıi ve Malikiler,
zina haddini gerektirecek bir suç işleyen kimseye, ister bu suçu darü'l- îslam
da isterse darü'l-harpte işlesin had uygulanacağı görüşündedir. Bu görüşlerine
şu ayetin umumi hükmünü delil getirirler: "Zina eden kadın ve erkeğin
herbirine yüzer değnek vurun"(Nur, 2). Onlara göre, bu umumi hükmü
tahsise elverişli bir delil mevcut değildir.
Hanefiler ise,
darü'l-harce haddi gerektiren bir suç işleyen kimseye had uygulanmayacağı
görüşündedir. Delilleri "Darü'l-Harpte hadler uygulanmaz."[496]
hadisidir. Onlar, yukarıda geçen ayetin bu hadisle tahsis edildiğin} iddia
ederler. Halbuki o, bu hadisin delil olmaya elverişli olmadığını ve ayetin âmm
ile birlikte gelen (âmm'a mukarin olan) bir muhassısla tahsis edilmediğini
bilirler (Hanefîlere göre tahsis için, muhassısm (tahsis eden delil) âmm ile
birlikte gelmiş olması şarttır.).
Şimdi Hidaye ve
haşiyelerinde bu konu etrafında yazılanlara bakalım Hidaye'de şöyle denir:
"Darü'i-Harpte yahut "darul-bağy" de zina edip de yurdumuza
gelen kimseye had uygulanmaz. Şâfiiye göre uygulanır. Çünkü o kimse müslüman
olmakla, nerede olursa olsun, İslam ahkamının uygulanmasını kendisine vacib
kılmıştır. Bizim dellimiz Hz. Peygamber'in: "Darü'l-Harpte hadler
uygulanmaz" hadisidir. Çünkü maksat boyun eğdirmektir. Devlet başkanının
ise darü'l-harpte hakimiyeti olmadığından haddin vacib olmasının bir anlamı olmaz,
Darü'I-harpten çıktıktan sonra da orada işlenen suç için had uyulanmaz. Çünkü
haddi gerektiren sebeb kesinlik kazanmayınca, değişmesi (başka bir hale
dönmesi) de söz konusu olmaz. Hidaye yazarının sözü şerhedilirken înaye'de
şöyle denir: "Bizim delilimiz Hz. Pey-gamber'in "Darü'l-harpte hadler
uygulanmaz" sözüdür. Bu hadisi delil olarak kabul etmenin izahı da şudur:
"Hz. Peygamber bu sözüyle gerçekte haddin uygulanmamasını kastetmemiştir.
Çünkü herkes bilir ki devlet başkanının hakimiyeti olmadığı için darü'l-harpte
haddi uygulamak mümkün olmaz. Burada haddin uygulanmamasından kasdedilen,
"haddin vacib olmamasıdır". Eğer "bu hadis (haber-i vahid),
"değnek vurun" (âyet) emriyle çatıştığı için kabul edilemez"
denirse şöyle cevap verilir: Şüphe durumu bundan hariçtir {yani şüphe
dolayısıyla kesin hüccet olma hüviyeti kalmadığı için) haber-i vahid ve kıyasla
bu âyetin tahsisi caiz olur. Sarihler bu hususta ittifak etmiştir. Burada usul
kaidelerinin yardımıyla anlaşılabilecek kapalı bir nokta vardır. O da şudur:
"Haber-i vahid ve kıyâsla tahsis ancak, âmm olan nass kendisi ile beraber
bulunan bir lafızla (muhassis) tahsis edildikten sonra sahih oîur. Böyle bir
lafız ise âyette.mevcut değildir. Şöyle denebilir: Amm olan nassla birlikte
bulunan bir lafızla (= onlardan her birisi) ifadesidir ki bu tahsis meydana
gelmiştir.
Zamiri
"zâni" ve "zâniye"ye râcîdir. "Zina, bir erkeğin evli
olmadığı ve evlilik şüphesinin bulunmadığı bir kadınla cinsi münasebette bulunmasıdır."
Dolayısıyla "Erkek" olmayan, bu tariften çıkmış olur.
Sonuç olarak; âmm bir
lafız, kendisiyle birlikte bulunan bir kelime ile tahsis edildikten sonra
haber-i vahid ve kıyasla tahsis edilebilir.
înaye sahibinin
"erkek olmayan bu tariften çıkar" sözünü yorumlarken Sadi Çelebi
şöyle der: "Ben derim ki, burada bir konu vardır. "Zani"
kelimesi zaten erkek olmayanı içine almaz. İçeride olmayanın dışarı çıkması ise
söz-konusu olmaz. O halde tahsis nerededir?" [497]
Zahiri ve Haricilerle
Hasan el-Basrî az çalsın çok çalsın her hırsızın elî-nin kesilmesi gerektiği
görüşündedirler. Delilleri; "erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarından
ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak ellerini
kesin."(Maide, 38) âyetinin umumi hükmüdür. Onlar görüşlerini, Ebu
Hureyre'nin rivayet ettiği şu hadisle de te'yid ettiler: "Allah yumurta
çalıp eli kesilen, ip çalıp eli kesilen hırsıza lanet etsin."
Alimlerin çoğunluğu,
âyetin umumi hükmünü hadislerle tahsis ederek, belli bir miktar mal
çalındığında el kesilmesi gerektiği görüşüne varmışlar, ancak bu
"miktar" da ihtilaf etmişlerdir. Şâfıiler 1/4 dinardan daha az mal
çalmada el kesme olmayacağı görüşündedirler. Buna, Hz. Aişe'nin rivayet ettiği
şu hadisi delil getirmişlerdir: "Rasûlullah: Ancak 1/4 dinar ve yukarısında
hırsızın eli kesilir." buyurmuştur. Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Osman'ın da
içinde bulunduğu bir topluluk da bu görüştedir.
Malikiler de buna
yakın bir görüşe sahiptir. Onlar şöyle söyler: Üç dirhem ve daha sonrasında
hırsızın eli kesilir. Üç dirhem Rasûlullah zamanın-1 da 1/4 dinara eşitti.
Ancak onlar sırf farklı olduğunda dinarı değil dirhemi esas alırlar. Hanefiler
el kesmeyi gerektiren "nisab"m on dirhem olduğu bundan azında el
kesilmeyeceği görüşündedirler. Delilleri İbn Abbas'tan rivayet edilen
"Rasûlullah zamanında kalkanın fiyatı on dirhem idi" haberidir. Bu
rivayet, babası ve dedesi kanalıyla Amr b. Şuayb'dan da yapılmıştır.
"Sirkat"
âyetinin bu hadislerle tahsis edileceği görüşünde olanlar Kur'an'm umumi
hükmünün âhâd haberle tahsisini kabul edenlerle görüş birliği içindedirler.
Ancak bunun caiz olduğunu kabul etmeyen Hanefılerle aynı görüşte değildirler.
Bunun için onlar gerçekte ma'lul olduğu (sağlam olmadığı) halde, hadisin
"meşhur"6 olduğunu iddia etmek mecburiyetinde kalırlar. [498]
Bu eserin girişinde,
hükümlerdeki genel ihtilâf sebeplerinden bahsederken, Arap dilindeki
"müşterek" konusunun fer'î fıkıh meselelerindeki ihtilafın önemli
sebeplerinden olduğu anlatılmıştı. Burada, "roüşterek"le ilgili olarak,
görüş ayrılığı bulunan meselelere örnekler vereceğiz.
Şimdi, fer'î
meselelerde ki ihtilafta rolü olan usul kaidelerinden, "müşterek"le
ilgili olanları zikredeceğiz.[499]
Şer'î bir nassda iki
veya daha çok manaya gelen bir kelime bulunur ve bu iki manadan birisinin
kasdedildiğine delâlet eden bir karine de mevcut olursa, karine ile amel
edileceği ve kelimenin yalnız bu manalardan birisinde kullanılacağı hususunda
alimler arasında ihtilaf yoktur. Fakat alimler arasında bu belirleyici karine
konusunda ihtilaf vardır: Bir grup alime göre karine olmaya elverişli olan,
diğer gruba göre elverişli olmaz. "Kur"' ve "Nikah"
lafızları gibi belirleyici karineden dolayı alimler arasında meydana gelen
görüş ayrılıklarından bir kısmı geçmişti.
"Müşterek"ten
kasdedilen manayı belirleyen ve onu diğerine üstün kılan bir karine bulunmazsa
ilgili hüküm hepsi için geçerli olacağından bu durumda, "müşterek"le
bu manalardan birisinin kasdediîmesi sahih olur mu, olmaz mı? Yoksa onlardan
birisinin belirlenmesi için delil bulununcaya kadar beklemek mi gerekir?
Alimlerin bu konuda üç ayrı
görüşü vardır:
1. Müşterek ister olumlu olarak gelsin ister olumsuz
olarak, bütün manalarının kasdediîmesi caizdir. Ancak manalar arasını
birleştirmenin mümkün olması şarttır. "Ayn" kelimesinin
"güneş" ve "gözcü" anlamında kullanılması gibi,
"Hayız" ve "temizlik" anlamında kullanılan "Kur1"
kelimesinde olduğu gibi manalar arasını birleştirmek mümkün olmazsa bu'sahih
olmaz, îmam Şafii, Kadı Ebu Bekir Bakıllâni, Şafiilerden bir cemaat, Cübbâî ve
Kadı Abdulcebbar[500]
gibi Mutezile'nin büyüklerinden bir grup da bu görüştedir. Bunlar görüşlerini
şu iki şekilde delillendirirr
a) Lafzın, manalarından her birisine nisbeti eşit olduğu
için, ara manalardan birisine delâleti diğerinden daha öncelikle olamaz.
Dolayısıyla, lafız ihtiyaten, manaların hepsine hamledilir. Buna bir engel de
yoktur.
b) Kur'ân-ı Kerîm'de, "müşterek" manalarının
hepsim içine alacak şekilde kullanılmıştır: (Hacc, 18)
Bir kelime olan
"sücud"la iki değişik mana kasdedilmiştir; "sücud", insanlar
için "alnın, isteyerek toprağa konulması"m ifade eder. Başkalarının
"sücûd"'u ise, mecburen "boyun eğmek ve itaat etmek"
anlamına gelir.
"sücud" dan
kasdedilenin "alnın yere konulması" olduğuna delil, "azabı hak
etmiş insanların dışında" birçoğunun onunla tahsisidir.[501]
2. İster olumsuz olsun isterse olumlu,
"müşterek"in yalnız bir manasının kasdediîmesi caizdir. Hanefilerin
büyük kısmı, imam el-Harameyn gibi bazı Şafiüer, Ebu Haşim ve Ebu Abdullah
el-Basrî gibi Mutezileden bir cemaat bu görüştedir. Bunların delil şudur:
"Müşterek" manalarının hepsine tek bir vaz'la konulmamış bilakis her
manasına ayn ayrı vaz'larla konulmuştur. Bir metinde bütün manaların
kasdediîmesi Arap dilindeki "vaz" kuralına aykırıdır. Dildeki vaz'
kuralına aykırılık ise caiz görülemez, çünkü bu durumda birbirine zıd manalar
arasının birleştirilmesi söz konusu olur. Yani manalardan her birisi aynı anda
hem kasdedikniş hem de kasdedilmemiş olur bu da imkansızdır),
3. "Müşterek"in olumlu dışında, bütün olumsuz
manalarının kasdediîmesi caizdir. Bu, bazı hanefi fakihlerinin görüşüdür.[502]
Bu kaidedeki görüş
ayrılığı bazı fer'î fıkıh meselelerindeki ihtilafı sebebi olmuştur. Bu
meselelerin en önemlileri şunlardır: [503]
"Mevlâ"
kelimesi, âzâd eden, âzâd edilen vb. hakkında kullanılan müşterek bir
kelimedir. Lisanü11-Arap'da şöyle şöyle denir: "Ebu'l-Heysen der ki:
"Mevlâ" kelimesi altı anlamda kullanılır: 1. Mevlâ: Amcaoğlu, amca,
erkek kardeş, oğul ve bütün asabeler. 2. Mevlâ: Yardımcı, 3. Mevlâ: Senin işini
takip eden veli, 4. Mevlâ: "Muvalat" sözleşmesi yapan kişi: (Nesebi
meçhul birisinin gelip: "öldüğümde bana mirasçı ol, suç işlediğimde benim
diyetimi öde!" diyerek sözleşme yaptığı kişi) 5. Mevlâ: Kölesini âzâd eden
(mu'tık) 6, Mevlâ: Âzâd edilen. Bu amcaoğlu yerindedir, ona yardım etmen
gerekir. Ölürse ona mirasçı olursun. Onun ise mirasçısı yoktur. îşte altı
anlamın hepsi budur.[504]
Buna göre, kendisini
azad eden ve kendisinin azad ettiği "mevlâ"ları olan bir kimse,
malını mevlalarına vakıf yapsa bu vakıf hangisi hakkında geçerli olacaktır.
Şafii, kendisinden
nakledilen en sahih görüşe göre bu vakfın azad edenlerle azad edilenler
arasında taksim edilmesini kabul eder. Çünkü müşterek olan bu kelime iki
manadan herbirisi hakkında da kullanılmaktadır. Nevevi, Minhac'da şöyle der:
"Eğer bir kimse
kendisini azad eden ve (kendi tarafından) âzâd edilen mevlalarına bir vakıf
yapsa, bu vakıf aralarında taksim edilir. Bu vakıf geçersiz olur diyenler de
olmuştur." Remlî bundan sonra der ki: "Vakfın geçersiz olduğunu
söyleyenler "müşterek"in mücmel (kapalı) bir lafız olduğu ihtimaline
binaen bunu söylemişlerdir ki bu görüş te zayıftır en doğrusu
"müş-terek"in "âmin" gibi karine ile iki veya daha çok
manaya, hamledilmesidir. Karine bulunmadığında ise umumi olarak ve ihtiyaten
yine bu manalara hamledilir.[505]
Ebu Hanife, yukarıda
geçen vakıf örneğinde vakfın azad edilene yani aşağıdaki mevlaya ait olduğu
görüşündedir. Sanki O, vakıfta bir "yakınlık" manası bulur. Bundan
dolayı, ona göre, vakfın azad edilene verilmesi evla olur. Ayrıca bunda vâkıfın
iradesinin gerçekleşmesi de söz konusudur.[506]
"Mevlâ'lara
yapılan vakıf konusunda ihtilaf ettikleri gibi fakihler onlara yapılan vasiyet
konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Ebu Hanife'nin vasiyet konusunda üç görüşü
vardır: Birincisi, geçersiz olması, ikincisi, azad edilene verilmesi; üçüncüsü
ise, azad eden mevla ile azad edilen mevlalar arası yan yarıya taksim edilir.
Şemsüİ-Eimme Serahsi
Mebsut'da şöyle der: "Eğer bir kimsenin azad ettiği ve kendisini azad eden
mevlaları olsa, kendisi de Arap olmayıp hangi grup için vasiyet yaptığını
açıklamasa vasiyet geçersiz olur. Çünkü "vasiyet edilen", meçhuldür;
bazan "mevla" ile aşağıdaki mevla (azad edilen) kasdedi-lir, bazan
yukarıdaki (azad eden). Maksat farklı olduğu için aralarını birleştirmek
mümkün olmaz. Azad edilene yapılan vasiyetten maksat "nimeti artırmak",
azad edene yapılan vasiyetten maksat ise "nimete şükür"dür. ikisi,
birleştirilmeleri mümkün olmayan zıt maksatlardır. Ebu Hanife'den rivayet
edildiğine göre azad edilen için üçte bir vasiyet yapılır. Çünkü vasiyet
yapanın maksadı iyilik yapmaktır. însanlar azad edene değil azad edilene iyilik
yapmak isterler. Mesela birisi "mevla"larma vakıf yapsa bu üstteki
mevla için de ğil altta ki mevla için geçerli olur. Burada da böyledir. Yine üçte
birin iki grup arasında ikiye ayrılacağı rivayet edilmiştir. Çünkü istihkak
(hak kazanmak) isimle olu. Onlar "mevla" ismini almakta eşittir.
Mesela bir vasiyette bulunsa bir tane ana-baba bir erkek kardeşi, erkek kardeşi, bir tane de ana bir erkek
kardeşi olsa üçte bir aralarında
paylaştırılır Burada da müşterek olduklan için paylaştırılır.[507]
Umumul-müşterek
kaidesine göre her birine "vücub" vasfen vermiştir.
Şafii el-Ümm 'de şöyle der: "Bir kimse
birisini öldürse, oldürülenin velisi,
muhayyerdir. Dilerse katilin öldürülmesini ister, dilerse ondan dıyet alır,4
hadisiyle desteklemiştir. divetsiz onu affeder."[508]
İmam Âhmed ve Malik'in
arkadaşlarından Medine fakihlerinin çoğu İmam Şafii ile aynı görüştedir.[509]
Hanefilere göre,
kısasla diyet arsında muhayyerlik olmaz ve kısas gerekir. Kısastan diyete
ancak katilin rızasıyla dönülebilir. Çünkü, hanefilere göre, müşterek için
umum yoktur (müşterek bir kelime, içine aldığı bütün manaları ifade etmez
yalnız birisini ifade eder). Hidaye'de şöyle denir: "Kısas ayni olarak
vacibtir. Velinin, katilin rızası olmaksızın diyet alma hakkı yoktur".[510]
Hanefiler görüşlerini
"Ey inananlar! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı."
(Bakara 178) ayetiyle desteklediler. Âyette Allah yalnız kısası zikretti, diyetten
söz etmedi. Bu, yalnız kısasın vacib olduğunu gösterir, imam Malik de, meşhur
olan görüşüne göre, Hanefılerle aynı kanaattadır.[511]
İstisna, müstakil
olmayan bir cümleye bitişen ve vb. edatlardan birisiyle mananın, bitiştiği
cümleden ayrı olduğuna delâlet eden, şart, sıfat İve gaye olmayan bir lafızdır.[512]
Alimler,
"vav" harfiyle atıf yapılan cümlelerden sonra gelen istisna hakkında
görüş ayrılığına düşmüştür. Mesela: "Kur'an hafızlarına para ver ve mukim
olanlar hariç öğrencilere vakıf yap!" cümlesinde istisna, dan önce gelen
cümlenin bütününü mü içine alır, yoksa yalnız son cümleyi mi içine alır? [513]
Bütün cümlenin
kasdedildiğini, yahut kasdedilenin son cümle veya ilk cümle olduğunu gösteren
bir karine olmadığı zaman ihtilaf sözkonusudur. lEğer karine varsa gereğiyle
amel vacib olur ve cümle, gerektiği yere döndüIrülür.
Serahsî[514]
istisnanın cümlenin bütününü içine aldığına şu ayeti misal göstenniştir:
"Allah ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa
uğraşanların cezası Öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve Lyakları
kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu, onlara dünyada bîr re-illiktir,
onlara ahırette büyük bir azap vardır. Ancak onları yakaîamanız-an önce tevbe
edenler bunun dışındadır. Biliniz ki Allah bağışlar ve merha-et
eder."(Maide, 33-34). Bu ayette istisna, ittifakla cümlenin bütününe radir
(içine alır).
"Onlar Allah'ın
yanında başka tanrı tutup ona yalvarmazlar, Allah'ın haram kıldığı mala cana
haksız yere kıymazlar. Zina etmezler. Bunları yapan günaha girmiş olur.
Kıyamet günü azabı kat kat olur. Orada alçaltıla-rak temelli kalır. Ancak tevbe
eden, inanıp yararlı işler işleyenlerin, işte Allah onların kötülüklerini
iyiliklere çevirir. Allah bağışlar ve merhamet eder." (Furkan, 68-70)
âyetinde de istisna cümlenin bütününden yapılmıştır. Çünkü tevbe, ittifakla,
bütün günahlardan kabul edilir. İstisnanın son cümleyi içine aldığına delil de
şu ayettir: "Bir mü'nüni yanlışlıkla öldürenin, bir mü'min köleyi azad
etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir."
(Nisa, 92) Burada istisna son cümleye aittir. Çünkü köle azadı Allah hakkıdır.
İnsanların düşürmesiyle düşmez.
İstisnanın yalnız ilk
cümleyi içine aldığına da delil şu ayettir: "Talut orduyla birlikta
ayrıldıktan sonra "Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecekdan içen benden
değildir, onu tatmayan -eliyle sâdece bir avuç avuçla-ir' üstesna- şüphesiz bendendir,"
(Bakara, 249) Burada istisna ilk cümletir Çünkü manâ "ondan içen benden
değildir. Ancak eliyle sadece bir c avuçlayn müstesna. O bendendir."
şeklindedir. Eğer istisna son cümle-it olsaydı mana şöyle olurdu: "Onu
tatmayan bendendir. Ancak eliyle sari ce bir avuç avuçlayan müstesna (o benden
değildir)." Halbuki bu, kasdedi-len mananın tersidir.
.
Burada belirtmek
gerekir ki birbirine atfedilen kelimelerin hükmü, cümlelerin hükmü gibidir.
Burada ihtilaf konusu olan, istisnadır. Esnevî şöyle der: "Bil ki
konuşmada cümleler çok kullanılır. Ancak kelimelerle cümleler arasında fark
yoktur. Râfiî, "Talâk" kitabında şöyle der: "Bir kimse,
inşaal-lah Hafsa ve Amre boşturlar, dese bu, cümlelerden sonra gelen istisna
konusuna girer.[515]
Şafii ve Hanbelüerin
çoğunluğu, zikredilen istisnanın, son cümleye malsus olmayıp cümlelerin hepsine
gittiği görüşündedir. Delilleri şunlardır:
1. Şart, cümlelerden sonra gelirse, cümlelerden hepsine
döner. Örnek: "Eğer Zeydie konuşursam kadınlarım boş, kölelerini
hürdür," İstisna da bunun gibidir. Şart ve istisna cümlelere tahakkuku
bakımından eşittir. Bunun için bir şeyi Allah'ın dilemesi şartına bağlama,
istisna olarak adlandırılır. Birisi İçin geçerli olan diğeri için de
geçerlidir. Eğer aralarında fark var, istisnanın tersine şart önce gelir
denirse, deriz ki, şart sonra geldiğinde aralarındaki bu fark da kalmaz.
2. Dilciler, cümlelerin bütününe ait olduğu durumlarda
her cümleden sonra istisnanın tekrarının hata ve kusur olduğunda ittifak
etmiştir. Mesela:
cümlelerinde, son
cümleden sonra gelen istisnanın dışındaki istisnaya gerek kalmaz (Birinci
istisna gereksizdir).
3. Birbirine atfedilen cümleler, bir cümle sayılır.
Bundan dolayı "İçinde katillerin, hırsızların ve zinakarlarm bulunduğu
topluluğu, tevbe eden müstesna, döv!" cümlesi ile "öldüren, çalan ve
zina yapanı -tevbe eden müstesnadacümlesi arasında ifade bakımından fark
yoktur. Bu cümlelerin ikisinde de istisnanın cümlenin bütününe ait olması
gerekir.
4. İstisna, cümlelerden herbirisine ait olmaya elverişli
olduğuna ve cümlelerden birisi diğerinden öncelikli olmadığına göre
"âmm" lafız gibi cümlele rin bütününe raca olması gerekir. Onların
başka delilleri de vardır.[516]
Hanefiler, istisnanın
yalnız son cümleye ait olduğu görüşündedir. Delilleri şunlardır:
1. Umum (hepsini içine almak), her halde
"kesinlik" ile sabit olur. istisnanın, cümlelerin hepsine ait olması
ise şüphelidr. O halde "yakın şek ile zail olmaz" (kesin olarak
bilinen, şüphe ile ortadan kalkmaz).
2. Son cümle, istisna ile ilk cümle arasında engeldir.
Dolayısıyla bu, susmak, ara vermek gibi, istisnanın ilk cümleye gitmesine
engel teşkil eder.[517]
3. İstisnanın kendisinden önceki cümlenin bütününe raci
olması ancak "cümlenin müstakil olmaması" zaruretinden dolayıdır.
İstisnanın bir cümleye raci olmasıyla zaruret kalkar ve istisna ittifakla son
cümleye raci olur. Artık başkasına raci olmasında zaruret kalmamış olur."[518]
4. Eğer biz, istisnanın, cümlelerin hepsine raci
olduğunu kabul edersek bu iki amilin bir mamulde toplanmasına yol açar. iki
amilin bir mamulde birleşmesi de caiz değildir.[519]
iki amilin bir mamulde
birleşmesinin caiz olmadığına delil şudur: Eğer nasbeden iki amilin bir
mansubta birleştiğini farzetsek ve onlardan birisinin yokluğu farzedilse,
zıddıyla yok olur ki o da ref yahut çerdir. Bu, mansub olan bir şeyin aynı
halde (nasb halinde) merfu olmasına yol açar. Bu ise muhaldir (zıt olan iki
şey bir noktada birleşmez).
Bu, kelamcıların
söylediği şu aklî kaideye benzer: iki siyah yahut iki beyaz şeyin bir noktada
birleşmeleri caiz değildir. Zira eğer birleştiklerini farzetsek ve birisinin
yokluğunu düşünsek zıt olan iki şeyden birisi ancak diğerinin ortaya
çıkmasıyla yok olur. Bu da iki siyahın ve iki beyazın bir yerde birleşmelerine
yol açar.
istisnanın cümlelerin
hepsine raci olmasının iki amil in bir mamulde birleşmesine yol açacağına
delil şudur: dan sonra gelen âmil, vasıtasıyla dan önce gelen amilin aynıdır.
Çünkü o (amil) fiili takviye etmiş ve kendinden sonrakine ulaştırmıştır.
Biz, "istisna,
cümlelerin hepsine raci olur" dersek dan sonra gelen her kelimede (mamul)
amel etmeye ihtiyaç duyarız. Onlardan birisi bazan mansub olur. Örnek:
(Nur, 5) ise merfudur.
Ref ve nasbin bir yerde bulunması ise mümkün değildir. Bunlar Sibeveyh
mezhebinin görüşleridir. Ebu'l-Abbas el-Müberred ise istisnada ancak takdirinde
olduğu görüşündedir. Böyle" otoca iki amilin birleşmesine yol açılmamış
olur.[520] Bunlar, Zencânî'nin
söyledikleridir. Onun" merrfudur sözüyle ne kastettiğini bilmiyorum. Eğer
dan sona amilin istediğini kastediyorsa bu doğru değildir. Çünkü bu cümle, dan
sonra mensub olmayı gerektiren tam, olumlu istisna cümlesidir. dan önceki cümlenin
nefıy tevilinde olması nadirdir. Nitekim şair şu şiirinde tevil etmiştir:
Bu beyitte geçen fiili
nefiy tevilinde, dan sonra gelen ise müstesna olarak merfudur. Yani
"çadırın etrafındaki çukurlardan ve kazıklardan başka bir şey
kalmadı" demektir. Kadı Abdülcebbar, Ebu'l-Hüseyin el-Basri ve Mutezileden
bir topluluk" birinci cümlenin bitişi ile ikinci cümleye başlama arasında
ayırma edatı olarak kullanıldığı görüşündedir. Bu durumda son cümleye ait
olur. Böyle olmadığı zaman istisna hepsine raci' olur.
Kadı Ebu Bekir ve
Gazali gibi alimlerin bir kısmı da istisna konusunda beklenmesi, karar
verilmemesi (tavakkuf) görüşündedir. Onların delili şudur: Mütekellimin,
"istisnanın kendisinden sonraki cümleye mi, yoksa bütün cümleye mi ait
olduğu" hakkındaki sorusu, doğrudur. Eğer istisnanın, bu yerlerden yalnız
birisine dönmesi hakikat olsaydı, bu iki ihtimalli soruyu sormak doğru olmazdı.
[521]
Allah Teâlâ şöyle
buyurur: "İffetli kadınlara zina isnad edip de, sonra dört şahit
getirmeyenlere seksen değnek vurun; ebediyyen onların şahitliğim kabul etmeyin.
îşte onlar yoldan çıkmiş kimselerdir. Ama bundan sonra teybe edip düzelenler
bunun dışındadır. Şüphesiz Allah bağışlar ve merhamet eder." (Nur,
4-5)
Bu iki ayette
birbirine atfedilmiş üç cümle ve onu takip eden bir istisna vardır. Acaba
istisna onlardan hangisine racidir?
Alimlerin hepsi burada
istisnanın birinci cümleye raci olmadığında ittifak etmiştir. Çünkü bunun için
şöyle bir karine vardır: Kazf haddi kul haklarındandır. Dolayısıyla tevbeyle
düşmez.
Geri kalan iki cümleye
gelince, Şâfıi istisnanın bu iki cümleye raci olduğu görüşündedir. Buna göre,
tevbe eden kimsenin şahitliği kabul edilir ve fasıklık sıfatı kalkar.
Şafii şöyle der: Bir
müslümana zina iftirasında bulunan bir kimsenin şahitliği , ceza uygulansın
uygulanmasın tevbe edinceye kadar kabul edilmez. Eğer tevbe ederse şahitliğini
kabul ederiz."[522]
îmam Malik, îmam Ahmed[523] ve
îbn Hazm[524] da aynı görüştedir.
Delilleri, "istisnanın, kendisine döndürülmesi sahih olan atfedilmiş
cümlelere raci ol-ması"dır.
Şafii şöyle der:
"Zina iftirasında bulunanın şahitliğini kabul konusunda delil şudur: Allah
Teâlâ onun dövülmesini ve şahitliğinin kabul edilmemesini emretmiş, onu fasık
olarak adlandırmıştır. Sonra tevbe edenler ondan istisna edilmiştir. Cümle siyakında
(üslubunda) istisna, fakihlerin hepsinin görüşüne göre cümlenin başında ve
sonunda olur. Ancak arasını bir haber ayırırsa o müstesna. Kazif suçu işleyenin
şahitliğinin kabul edilmeyeceğini ve istisnanın sadece ondan fasıklık ismini
kaldıracağını ileri süren kimseye göre (burada) haber yoktur. Ancak Şüreyh
burada haberin varlığını kabul eder. Onlar ise Şureyh'a kendi görüşlerini
beğendikleri için muhalefet ederler.
Sonra tartışmacı
"bu konuda haber (hadis) var mı?" diye sordu. Dedim ki, Kur'an'la ye
kıyasla beraber habere ihtiyacımız yoktur. Zani, katil ve içki içme cezasına
çarptırılmış kişinin, tevbe ettiğinde şahitliği kabul edilir; tevbe ettiğinde
zmdıkın şahitliği, müsîüman olduğunda müşrikin şahitliği tevbe ettiğinde eli
ve ayağı kesik yol kesicinin şahitliği kabul edildiği halde, zina şahidinin
şahidliği kabul edilmemiştir. Çünkü onunla şahitlik tamam olmamış, dolayısıyla
o yani Ebu Bekre kâzif (iftiracı) sayılmıştır.
Ömer b. Hattab'tan
nakledildiğine göre o, Ebu Bekre'ye: "tevbe et, şahitliğin kabul
edilsin" demiştir. Sonra (Şafii) şöyle der: "Bana haber verildiğine
göre îbn Abbas, tevbe eden kazif in şahitliğini caiz görürdü."[525]
Ebu Hanife'ye göre
tevbe, "şahitliğin kabul edilmemesi'1 hükmünü düşürmez. Onun şahitliği
reddedilmiştir. Ancak fasıklık sıfatı ondan kaldırılır.
Bidaye'de şöyle denir:
"Kazif cezasına çarptırılan müslümanın şahitliği, tevbe etse de
düşer."[526]
ffidaye'de, şahitliği
kabul edilmeyenlerden bahsedilirken şöyle denir: "Tevbe etse de, kazif
cezasına çarptırılan kimse... Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Onların
şahitliğini ebedi olarak kabul etmeyiniz." Bu da şahitliğe olması
itibariyle cezanın bütünlüğüne dahildir. O halde tevbeden sonra olduğu gibi
kalır. Kazf suçundan başka bir suçtan dolayı cezaya çarptırılan1ar böyle değildir.
Çünkü "red" fasıklıktan dolayıdır. O da tevbeyle kal-Sâfii şöyle der:
"Kazf suçu işleyen, tevbe edince şahitliği kabul edilir, çünkü Yüce Allah:
"Ancak tevbe edenler..." buyurarak "tevbe eden'i istisna -mistir
periz ki: "İstisna kendisinden bir önceki "onlar fasıklardır"
cümlesi-aittir. Yahut bu, "fakat" mai..asına gelen munkatı bir
istisnadır.
Burada belirtmek
gerekir ki, îmam Harameyn el-Cüveynî ayetten hüküm çıkarırken cumhurun tuttuğu
yolun dışında özel bir yol takip etmiştir. O
el'Burharia. şöyle der: Tek cümle olarak kelimeleri birbirine bağladığı
ve bu istisnanın ondan yapılmasını gerekli kıldığı halde, atıf vavımn, cümlelerin
ayrı olmasını gerektiren müşterek bir sıralama edatı olduğu görüşü Arapçay1
bilmemekten doğan neticesiz bir iddiadır.
Onların ileri sürdüğü
"ortaklık" ancak, kendi başına bağımsız olmayan kelimelerde ve tek
başına "tam cümle" olmayan ifadelerde cari olur. Örnek;
Fakat ifade, birden
fazla cümleyi içine alır, her cümle de durulduğunda ve ara verildiğinde,
müstakil olarak anlamlı bir cümle meydana getirirse o zaman cümleler arasında
ortaklığın bulunduğu nasıl düşünülebilir. Bu durumda her cümlenin kendine
mahsus manası olur. Bazısı olumlu, bazısı olumsuz olur. Mesela:
"Beni temim
(kabilesi) geldi, Kureyş (kabilesi) dağıldı, Ukayl (kabilesi)l toplandı."
örneğinde bu değişik manaların ortaklığı nasıl gerçekleşir? Biz deriz ki:
Manalar farklı ve yönleri değişik olup her mana bir cümleyle bağlantılı
olduğunda son cümleyi "istisna" takip ederse, doğru görüş, istisnanın
son cümleye ait olduğuna hüküm vermektir. Her ne kadar tek bir üslupta ifade'
edilmişlerse de cümlelerin birbiriyle (anlam olarak) İlgisi yoktur. îstisna,
anjl cak tek bir manayı ifade etmek için.bir araya gelmiş (cümlelerin
oluşturdu] ğu) kelama atfedilir. Eğer birbirine atfedilen cümlelerde manalar
farklı olursa, her cümle tek basma kendi manasını ifade eder, sonraki cümleyle
ilgisi olmaz. Atıf vavı manayı belirlemek için değil ancak ifadeyi ayırmak ve
nazj mim güzelleştirmek içindir. Son cümle, istisnayı önceki cümleden ayırırı
Çünkü son cümleyi zikreden, onu önceki cümlenin manasına aykırı bir mat nada
kullanmış, dolayısıyla ondan vazgeçmiştir. Bu durumda istisna son cümleye ait
olur.
Sonra el-Burhan'âa
şöyle denir: "Kazf âyetine gelince o, şimdi sana açıklayacağımız üzere, bu
iki kısmın da dışındadır. "Onların şahitliğini ebedi olarak kabul
etmeyiniz" ayeti ise önceki cümledeki hükmün sebebini (illetf)
bildiren bir hükümdür. O halde
bu gibi durumlarda şahitlik, "fasık" olmakla reddedilir. Tevbe
edince, tevbe, red sebebini (fasıklığı) kaldırır ve tevbenin tesiri şüphesiz
"redd"e (şahitliğin reddi) giderek onu kaldırır. Sanki Allah Teâlâ
şöyle demiş olur: "Fasık oldukları için onların tevbesini ebedi olarak
kabul etmeyiniz. Ancak tevbe ederlerse...(kabul edin).-"
Birisi, "Tevbe
ile haddi kaldıramaz mıydınız?" diye sorarsa deriz ki "Had şahitliğin
reddi hükmünden ayrıdır. O, işlenen bir suçun gereğidir. Hadden maksat bu gibi
suçlara korkutarak engel olmaktır. Şayet tevbe etmekle had düşecek olsa,
fasıklar ırza tecavüz etmeğe cür'et gösterirlerdi. Biz haddi, şahidliğin reddi
ve fasıklıkla bağlantılı görmüyoruz. Had ancak, Şari-in koyduğu
"korkutarak suça engel olma" (zecr) prensibiyle ilgilidir. Biz
tev-beyi, sebeb bildiren tek cümleye ("onlar fasıklardır" cümlesi)
atfettiğimiz için, onun tesirinin, ondan ayrı olan cümleye gitmesi gerekli
olmaz. O halde "kazf' suçu işleyenlerin şahitliğinin kabulü meselesi
bizim, usul kaynağı olarak Kur'ân-ı Kerîm'e sarılmamızla ortaya çıkan bir
mecrada cereyan etmiş olur."[527]
Esnevî şöyle der: Bir
kimse karısına,
"Sen iki ve bir
defa boşsun, birisi müstesna" derse, kıyasa göre, bu meseledeki istisna
ilk cümleye döner ve iki boşama gerçekleşir.
İstisnanın ikinci
cümleye dönmesi imkansızdır. Çünkü müstesna (istisna edilen) ,ikinci cümlenin
hepsini kapsamaktadır (yani istisnanın
gerçekleşmesi için istisna edilen şey, istisna kılındığı bütünün hepsi değil,
bir parçası olmalıdır). O halde istisnanın birinci cümleye ait olduğu
kesinleşir. istisnanın kendinden önceki (ikinci) cümleye dönme imkanı varken,
birinci cümleye dönmesi caiz olunca, bu (ikinci cümleye dönmesi) imkansız
olduğunda birinci cümleye dönmesi öncelikli olarak caiz olur. Fakat Râfiî bu
meseleyi "ayrı olanların birieştirilemeyeceği" meselesine bina
etmiştir. Bu konuda iki görüş vardır. En doğrusu, "müstesna" olsun
"müstesna minh" olsun, ayrı olan sayıların birleştirilmeyeceğidir.
Birleştirildiğini kabul edersek: dönmüş olur: ve iki boşama gerçekleşir.
Birleştirilmeyeceğini kabul edersek istisna, müstağrak (hepsini içine almış)
olur ve üç boşama gerçekleşir. Râfn'nin görüşü, söylediğimiz sebepten dolayı
müşkil (kapah)dir.[528]
Hanefilere göre, bu durumda
üç boşama gerçekleşir. Çünkü istisna yalnız son cümlede meydana gelir. Burada
"müstesna", "müstesna minh"in hepsini içine aldığı için bu
istisna batıldır. Dolayısıyla üç boşama gerçekleşir.1
Hanefilere göre bu meselede
iki görüş vardır:
îbn Kudame şöyle der:
"Eğer bir kimse, sen iki ve bir defa boşsun, birisi müstesna" dese
bunda iki görüş vardır.
1. İstisna üç sebepten sahih olmaz:
.
a) Çünkü istisna, bir şey ilave etmeksizin son cümleyi
tamamen kaldırır. Dolavısıyla son cümlenin zikri de istisnası da boş ve manasız
olur. Düzeltilsi" mustesna ye müstesna minh'in ortadan kalkmasına yol açan
her istis na "cemî1" istisnası[529]
gibi batıldır.
b) istisnanın tek başına lağvedilmesi, başkasıyla
birlikte lağvedilmesinden evladır.
c) îstisna, iki görüşten birisine göre son cümleye ait
olur ve cemî' istisna gibi batıl olur.
2. İstisna sahih olur ve iki boşama gerçekleşir. Çünkü
vavla atıf iki cünjl-leyi bir cümle gibi yapar. Dolayısıyla üçten biri istisna
edilmiş olur. Mesela bir kimse "Benim ona ellisi hariç yüzyirmi dirhem
borcum var" dese sahihtir. Bu Ebu Hanife ve Şafii'nin görüşüdür."
3. "Benim bin dirhem ve yüz dinar borcum var ellisi
müstesna" dese; Esnevî şöyle der: Maverdi ve er-Rüyânî el-Bahr'âe şu fer'î
meseleyi rederler: Eğer bir kimse "Benim bin dirhem ve yüz dinar borcum
var, ellisi müstesna" dese, eğer "elli" sözüyle dirhem ve
dinardan başka bir cinsi kas-detmişse kabul edilir. Eğer "elli"
sözünün iki cinse (dirhem ve dinar) birden veya onlardan birisine döndüğünü
kasdetmişse yine böyledir. Eğer o kimse açıklamadan önce ölmüşse bize göre
"elli" sözü dirhem ve dinara döner. Ebu Hanife bu görüşte değildir.
Bize göre o (Ebu Hanife) buna ihtimal verir. Asıl olan borçtan kurtulmaktır.
Eğer onların ikisine (dirhem ve dinar) dönerse, istisnanın bütünü ayrı ayrı
onlardan her birisine ait olup elli dinar ve elli dirhem mi düşer yoksa onlara
yan-yarı dönüp her cinsten yirmibeş (25 dirhem, 25 dinar) mi düşer? Bu konuda
iki görüş vardır: er-Rüyani, en doğrusu birincisidir der, Maverdi ise hiç
birisini doğru bulmaz.[530]
Fakihler bu kaideye
dayanarak, ikrar, vasiyyet, köle azadı boşama ve yeminler gibi bir çok
konulardan fer'i meseleler çıkarmışlardır. Fürû mezheb kitaplarından bu
konulardaki meselelere bakılsın! [531]
Kur'an ve Sünnet
hükümlerinin metinlerine (nass) bakanlar bunlardan bir kısmının
"mutlak" bir kısmının da "mukayyed" olduğunu görür. Burada
bazan, hükümde, hükmün sebebinde, yahut her ikisinde iki nassm birleştiği olur.
Bunun için mutlakla mukayyed arasında.ki ilgiyi açıklayan, birisinin diğerine
olan etkisinin sınırını belirten esas ve kaideler mevcut olmalıdır.
Bu kaideleri
yerleştirmek isteyen müctehitler onlardan bir kısmı hakkında görüş ayrılığına
düştüler. Bu da, o kaidelerden çıkan fıkhi meselelerde ihtilafa yol açtı.
Biz burada mutlak ve
mukayyedin tarifini yapıp, durumlarını izah ettikten sonra, usulciîlerin bu
konuda ihtilaf ettikleri üsül kaidelerini, mutlakm mukayyede hamlini
(katılmasını, isnadını) kabul edenlerin ileri sürdüğü şartları da belirterek
ortaya koyacak sonra bu ihtilaftan doğan fıkhî meselelerin önemlilerini
açıklayacağız.[532]
Usulcüier, mutlakm bir
çok tarifini yapmışlardır. Bunların hepsi "lafzın, kendi cinsinde yaygın
olan ferde, sınırlayıcı herhangi bir lafzı kayıt olmaksızın delâlet
etmesi" tanımında birleşir.
Âmidî, îhkâm'da
mutlakı "kendi cinsinde yaygın olan manaya lafzın delâlet etmesi"
diye tarif eder.[533]
Cem'ul-Cevâmî' yazarı da "mutlak"ı "kayıtsız olarak bir. manaya
delâlet eden lafız" diye tarif etmiştir.[534]
Ibn Kudame el-Makdisî:
"Cinsini içine alan hakikat olması itibariyle, aynıyla olmaksızın, bir
manada kullanılan lafızdır."[535]
İbn Hâcib:
"Cinsinde yaygın olan manaya delâlet eden lafızdır."[536]
Mutlak'a "...bir
köle azad etmeleri gerekir" (Mücadele, 3) âyeti ve "veli ve iki adil
şahit olmaksızın nikah (evlenme) olmaz" hadisi misal verilir.
"Köle" ve "veli", "mutlak" olan lafızlardır. Bu
lafızlardan herbirisi "köle" ve "veli" cinslerinden muayyen
olmayan bir kimseyi içine alır. [537]
Usulcüler
"mukayyed" için de bir çok tarifler yapmışlardır. Bunların hepsi şu
tarif etrafında birleşir: Muayyen bir manaya veya yaygınlığını azaltan bir
kayıtla kayıtlanmış manaya lafzın delâlet etmesidir.
Ibn Kudâme:
"Muayyen bir manada veya cinsini içine alan hakikate ilave bir vasıfla
sıfatlanmış gayr-ı muayyen bir manada kullanılan lafızdır."[538]
Adud'un
Şerhu'1-Muhtasar'm.da^i tarifi: "Cinsinde yaygın olmayan manaya lafzın
delâletidir."[539]
Müseüemu's-Sübût
yazarının tarifi: "Herhangi bir şekilde umumi olmaktan çıkan
lafızdır." Aynı yazar bundan sonra "mutlak"ı şöyle tarif eder:
'Taygın olan bir manaya lafzın delâlet etmesidir."[540]
Âmidî, mukayyedi şöyle
tarif eder: "Mukayyed iki şekilde tarif edilir: 1. "Zeyd",
"Amr" "Şu adam" gibi belli bir varlığa delâlet eden lafız,
2. "Mısır Dinarı", "Mekke Dirhemi" gibi, zaid bir sıfatla
medlulünün vasfına delâlet eden lafız. Bu mukayyed çeşidi her ne kadar
"Mısır Dinarı" ve "Mekke Dirhemi" olması bakımından
cinsinde mutlak ise de kayıtsız olarak söylenen "dinar" ve
"dirhem"e nisbetîe mukayyeddir. Dolayısıyla bir yönden mutlak bir
yönden mukayyeddir."[541]
"...Mü'min bir
köle azad edilir." (Nisa, 92) ayeti mukayyede misaldir. Burada
"iman"la mevsuf (sıfatlandırılmış) bir köle azadı kastedilmiştir.
Mutlak olarak "köle" âzâdı, sorumluluktan kurtulmak için yeterli
olmaz."
"Köle bulamayanın
ard arda iki ay oruç tutması gerekir." (Nisa, 92) âyeti de mukayyed için
misaldir. "îki ay" ifadesi "ard arda" (tetabu1) vasfından
uzak (yani peşpeşe olmaksızın) iki ay oruç tutsa Allah'ın emrini yerine getirmemiş
olur. "...yahut akıtılmış kan" (En'am, 145) ayeti de
"mukayyed"e örnektir. Yenmesi haram olan kan "akıtılmış"
sıfatıyla kayıtlanmıştır. O halde kendisinde bu vasıf bulunmayan kanın (mesela
dalak) yenmesi haram olmaz. [542]
1. Lafız bir nassda mutlak olarak, başka bir nass da
aynıyla mukayyed olarak gelir. Mutlaklık ve mukayyedlik hükmün sebebinde olur.
Mevzu ve hüküm bir olur. Abdullan b. Ömer'den rivayet, edilen şu hadis buna
örnektir:
Rasûlullah fıtır
sadakasını bir sa' hurma yahut bir sa' arpa olarak, hür, köle erkek, kadın,
küçük ve büyük müslümana farz kılmış ve onu bayram namazına çıkmadan önce
vermeyi emretmiştir."[543]
Yine îbn Ömer'den
şöyle rivayet edilmiştir: "Rasûlullah fıtır (yahut ramazan) sadakasını,
erkek, kadın, hür ve köleye bir sa' hurma veya bir sa' arpa olarak farz kıldı.
Ibn Ömer şöjte der: "İnsanlar bunu (bir sa' hurma ve arpayı), küçük ve
büyüğe yarım sa' buğday vermeye eşit saydı.[544]
Bu iki nassda konu ve hüküm
birdir. Konu fıtır sadakası, hüküm de fıtır sadakasının vacib olmasıdır,
"mutlak" ve "mukayyed'lik ancak hükmün sebebindedir. Birinci
hadiste hükmün sebebi olan, "fıtır sadakası verecek oruçlu" "müslüman"
olmakla kayıtlanmış, ikinci rivayette ise bu kayıt bulunmaksızın mutlak olarak
zikredilmiştir. O halde müsiüman olsun, olmasın, fıtır sadakası vermek herkese
şamil olur. Birinci hadiste "sebep", insanla mukayyed ikincide ise
mutlaktır.
2. Mutlak ve mukayyed hükümde ve sebepde bir olur. Şu
ayetler buna örnektir: "Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına
kesilenler size haram kılındı." (Maide, 3)
"Ey Muhammed, de
ki: Bana vahyohınanda leş, akıtılmış kan, domuz eti ve günah işlenerek Allah'tan
başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir
bulamıyorum." (En'am, 145) Akıtılmış kan, yerinde durmayarak akıp giden
kandır. Birinci ayette "kan" mutlak olarak, ikinci ayette ise
"akıtılmış" lafzıyla mukayyed olarak gelmiştir. îki ayette de hüküm
ve sebep birdir. Hüküm, haramlık; sebep ise bu kanın zararlı olmasıdır.
3. Mutlak ve mukayyed hüküm ve sebepde birlikte farklı
olur: Şu ayetler buna örnektir: "Erkek hırsız ve kadın hırsızın,
yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak ellerini
kesin."(maide, 38) "Ey lâr! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi,
dirseklere kadar ellerinizi, meshedip- topuk kemiklerine kadar ayaklarınızı
yıkayın." (Maide 6) şayette "eller" kelimesi mutlak, ikinci
ayette ise "dirseklere kadaı mukayyeddir. Bu iki ayette hüküm farklıdır.
Birinci ayette hükı menin vacib olması, ikinci ayette ise yıkamanın vacib
olmasıdır. Sebep de farklıdır: Birinci ayette el kesme sebebi; koruma altındaki
bir malı çalmak; ikinci ayette yıkama sebebi; "temizlik şart olan bir
ameli yapmak kasdıyla birlikte pis olmak"tır.
4. Mutlak ve mukayyed hükümde farklı sebepde bir
olurlar. Şu ayetler buna örnektir: "Ey inananlar, namaza kalktığınızda
yüzlerinizi, dirseklere ayet hasta veya yolculukta iseniz veya ayak yolundan
gelmişseniz yahut kadınlara yaklaşmışsanız temiz bir toprağa teyemmüm edin,
yüzlerinizi ellerinizi onunla mesnedin..."(Maide, q) Birinci nassda gelen
"eller", "dirseklere kadar" kaydıyla kayıtlı, ikinci ayette
ise mutlaktır. îki ayetteki hüküm farklı, sebep birdir. Birinci ayette hüküm
"yıkama", ikinci ayette ise "mesih"tir. Her iki ayette
sebep "abdestsiz olmakla birlikte namaz kılma iradesf'dir (yani namaz
kılmak isteyen abdestsiz ise abdest almak veya teyemmüm yapmak zorundadır).
5. Mutlak ve mukayyed hükümde bir, sebepte farklı
olurlar. Zıhar keffaretî ve hata ile adam öldürme keffareti ili ilgili şu
ayetler buna örnektir: "Kanlarını zıhar yoluyla boşamak isteyip sonra
sözlerinden dönenlerin ailesiyle temas etmeden bir köle azad etmeleri gerekir."(Mücadele,3)
"Bir mü'mini yanlışlıkla öldürenin bir mü'min köleyi azad etmesi...
gerekir." (Nisa, 92)
Zıhar keffaretinde
geçen "köle" kelimesi mutlak, hata ile adam öldürme kaffaretindeki
"köle" ise "iman"la mukayyeddir. Her iki ayetteki hüküm birdir:
âzâd etmek. Fakat sebep farklıdır. Birinci ayette sebep, tarifinde farklı
görüşler olan "dönme" (avd) kelimesi ikinci ayette ise yanlışlıkla
adam öldürmedir.[545]
Mutlak ve mukayyedin
durumlarını açıkladıktan sonra deriz ki: Herhangi bir kayıt olmadığı sürece
"mutlak"la kayıtsız olarak amel etmenin vacip olduğu hususunda
alimler arasında ihtilaf yoktur. Mukayyed'le ise kaydıyla birlikte amel edilir.
Mükellef, sorumluluktan ancak bu kayıtla kurtulur.
Eğer lafız, bir nassda
mutlak olarak, diğer bir nassda ise mukayyed olarak bulunursa bunda ihtilaf
vardır. Yukarıdaki beş durumda görüldüğü gibi acaba mutlak ve mukayyedden her
birisi ile kendi bulunduğu yerde mi amel edilir, yoksa mutlak mukayyede mi hamledilir
ve bu mutlakla diğer nassda-ki mukayyed mi kasdedilmiş olur? Usulcüler bu beş
durumdan bazılarında ittifak etmiş, bazılarında ihtilaf etmiştir. [546]
1) Hüküm ve sebeb bir olursa: Alimler burada mutlakm
mukayyede hamlinin vacib olduğuna ittifak etmişti, Bu duruma göre yenilmesi
haram olan kan ancak akıtılmış kandır.
2) Mutlak ve mukayyet nmüzede hamletmeyeceğinde, ittifak
halindedir. Dolayısıyla sirkat ayetinde mutlakla abdest ayetinde ise mukayyedle
amel edilir.
3) Hüküm farklı
sebep aynı olursa Yine alimler mutlakın mukayyede hamledilemeyeceğinde
görüş birliği içindedir. Dolayısıyla teyemmüm ayetinde mutlak olarak zikredilen
el abdest ayetinde mukayyed olarak zikredilen el ile açıklanamaz. [547]
1) Mutlak ve mukayyedliğin hükmün sebebinde olması ve
mevzu ile hükmün aynı olması:
Bu durumda ihtilaf edilmiştir. Şafiî,
Malikî ve Hanbelîlerin çoğunluğu mutlakm mukayyede hamledileceği
görüşündedir. Bunun için onlar, ileride geleceği gibi, müslüman olmayan köleye,
fıtır sadakasını vacip görmezler, Hanefiler ise, burada mutlakm mukayyede
hamledil-meyeceği görüşünde oldukları için mutlak olarak köleye zekatın vacip
olduğu görüşündedir.
2) Hükümde aynı, sebepte farklı olması: Bu da ihtilaflı
olan bir meseledir. Hanefiler, mutlakm mukayyede hamledilmeyecegi, mutlak ve
mukay-yedle (ayrı ayrı) kendi yerlerinde amel edileceği görüşündedir. Bundan
dolayı zıhar keffaretinde, aşağıda geleceği gibi, azad edilecek kölenin mü'min
olmasını şart koşmamışlar hata ile adam öldürme keffaretinde ise bunu şart
koşmuşlardır.
Çoğunluk mutlakm
mukayyede hamledileceği görüşündedir. Ancak bazı alimler lafız yönünden hamli
kabul eder ki bu "mutlak hamil"dir. Bazıları da
iki taraf arasını
birleştiren illet bulunduğunda hamli kabul eder. Onlara göre "hami"
kıyas'a girer. Âmidî bu görüşün, Şafiî mezhebinin en kuvvetli görüşü olduğunu
ileri sürer.[548] Cem'u'l-Cevami ve şerhi
Mahallî de bu görüşün Şafiî'ye ait olduğu kesin olarak ifade edilir ve şöyle
denir;
"Eğer zıhar
keffareti hakkındaki "bir köle azadı gerekir" ve adam öldürme
keffareti hakkındaki "bir mü'min köle azadı gerekir" ayetlerinde
olduğu gibi hüküm aynı, sebep farklı olursa Ebu Hanife'ye göre burada mutlak
mu-kayyede hamledilmez. Çünkü sebep farklıdır. Mutlak, kendi halinde kalır.
"Mutlak mukayyede lafız olarak, yani birleştirmeye gerek olmaksızın sırf
mukayyed lafzın gelişiyle, hamledilir" görüşü de vardır. Şafiî'ye göre
mutlak mukayyede kıyasla hamiedüeceği için aralarında bir birleştiricinin bulunması
gerekir."[549]
Amm ve Hâss bahsinde,
Kur'an'm umumî hükmünün doğrudan doğruya haber-i vahid veya kıyasla tahsisi
gibi ihtilaflı olan meseleler, ihtilaflı olan bu iki meseleye öklenir ve
oradaki ittifak, buradaki ittifak, oradaki ihtilaf da buradaki ihtilaf olarak
mütalaa edilir. Âmidî, îhkam'âa şöyle der: "Mutlak ve mukayyedin manası
bilinince, zikrettiğimiz, "umum"u tahsis edenlerin hepsi, ittifak
edilmiş, ihtilaf edilmiş, zayıf ve tercih edilmiş görüşler olarak, ayniyle
rautiakm kayıtlanmasında da geçerlidir. O halde, âmmm tahsisi konusunun bu
konuyla birlikte düşünülmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Buna ilave olarak
biz başka bir mesele daha zikrediyoruz ki o da şudur..."[550]
Hanefİlerin
"ihtilaflı meselelerde mutlakın mukayyedle kayıtlanmaması" gerektiği
şeklindeki görüşlerinin delili şudur: Kaide, lafızların hükümlere delaletini
Şâri'den geldiği şekilde kabul etmektir. Yani mutlakta asıl olan kayıtsız
olması, mukayyedde asıl olan da "kayıfh olmasıdır. Çünkü her nass, kendi
zatıyla kaim olarak, hüccettir. O konuda, lafzın yahut kelamın (cümle) kendi
zatından bir delil olmaksızın, nassın kayıtlanması Şâriin emri dışında bir
zorlamadır. Bunun için mutlakm mukayyede hamline, ancak iki hüküm arasında
aykırılık olduğunda, gidilir. Çünkü eğer hamledilmezse, mutlak ve mukayyedle
amel, tenakuza sebeb olur. Bu da ihtilaflı olan meselelerde karşılaşılan bir
durumdur.[551]
Mutlakın mukayyede
hamlini kabul edenlerin delili, Kur'an'm birbirinebağlı tek kelime gibi
oluşudur. Kur'an'da hüküm açıklayan bir kelime bulunca o kelimenin zikredildiği
her yerde hükmün aynı olması gerekir, el-Ümm
'de Şafii'nin ifadesiyle bunun izahı gelecektir.
Cumhurun delillerinden
birisi de, mutlak'm kayıt zikretmeme sidir. Yani mutlak kayda delalet
etmeyeceği gibi onu reddetmez de. Zikredilmeyen şey yok hükmündedir. Mukayyed
ise, varlığı durumunda caiz olmasını, yokluğu durumunda reddedilmesini icab
eden bir kaydı ifade eder. Böylece mukayyed müfesser gibi olur. O halde
mukayyedin üzerine "mutlak" bina edilen bir esas kabul edilmesi, daha
uygun olur. Böylece mukayyed mutlakı, "mutlak olma hali" (ıtlak)nden
çıkarır ve ondan kasdedileni açıklar. [552]
Yukarıda zikredilen
durumlarda mutlakın mukayyede hamlini kabul edenler bu "hami" için
bazı şartlar ileri sürerler. Şevkânî Îrşadü'l-Fuhûl kitabında bunları sayarak
şöyle der:
"Üçüncü konu:
Hamli kabul edenler yedi şart ileri sürerler:
1. Mutlak ve mukayyedde "zatlar sabit olmalı
mukayyed, "sıfatlar" kısmından olmalıdır. Asıl hükümde bir fazlalık
yahut sayı bulunursa mutlak, mukayyede hamledilmez. Bunun örneği, teyemmümde
yalnız iki organ mes-hedildiği halde abdestte dört organın yıkanmasıdır. Teyemmümün
mutlak hükmünün, abdestin mukayyed hükmüne hamledilmeyeceğinde (o hükmü
almayacağında) icma vardır. Eğer hamledilseydi dört organın teyemmüm yapılması
gerekirdi. Çünkü bu "haml"de zikredilmeyen hükmün (baş ve ayakların
meshi) ilavesi söz konusudur. Mutlakın mukayyede hamli, zikrettiğimiz gibi
(zatlara değil) sıfatlara mahsustur. el-Kafîâl eş-Şâşi, Şeyh Ebu Ha-mid
el-îsferâinî, Mâverdî, er-Rüyânî bu şartı zikredenler arasındadır. Ma-verdi
bunu Malikilerden olan el-Ebherî'den nakletti. Yine Maverdi Şafîüer den olan
îbn Hayran'dan, mutlakın mukayyede "zaf'ta hamledileceğim nak-letmiştir ki
bu geçersiz bir görüştür.
2. Mutlakm yalnız tek bir aslı (dayanağı) olmalıdır.
Ric'at (boşanmadan vazgeçme) ve vasiyete şahitlikte adalet şartı, alışveriş
vb.lerinde mutlak şahitlik gibi -ki bu hepsinde şarttır- 'Taptığınız
vasiyetten yahut borçtan sonra.-, ay etiyle kan-kocamn mirasmınm kayıtlanması
ve kayıtsız olarak bulur iuğu haline "miras" denilmesi (mutlak
miras) böyledir. O halde "miras" olarak adlandırılan mallar vasiyet
ve borçtan sonra geriye kalan mallardır, kğer "mutlak" birbirine zıt
iki kayıt arasında gider gelirse bakılır: Eğer sebeb farklı ise
"mutlak" o kayıtlardan birisine ancak bir delille hamledilir
Benzerlik (kıyas) bulunan veya kendisinde "hükmün delili" bulunan
kayda hamledilmesi evlâ ve üstün olur. Bu şartı zikredenler arasında Ebu Mangır
Şeyh Ebu Ishak eş-Şirazî (Lüma'da) ve Maverdî bulunmaktadır. Kadı Ab-dülvehhab
bu şart üzerinde ittifak bulunduğunu nakleder, Zerkeşî ise: "Hayır böyle
değildir. Ancak Kaffal eş-Şâşi bu şartta alimlerimizin ihtilaf ettiği, ni
nakletmiş ve onlardan birisini tercih etmemiştir"der.
3. Mutlakın mukayyede hamledilebümesi için mukayyedin
"emir" kapsamında olması ve "müsbet" olması şarttır.
Mukayyed "nehiy" olur ve menfî (olumsuz) olursa o zaman mutlak,
mukayyede hamledilmez. Çünkü bu, ne-fiy ve riehye şamil olan mutlak lafzın
bozulmasını (ihlal) gerektirir. Bu iae caiz değildir. Bu şartı zikredenler
arasında bulunan Amidî ve ibn Hacib şöyle der: Emirlerle ve müsbet hükümlerle
amel edilmesinde ve mümkün olduğu için, aralarının birleştirilmesinde ihtilaf
yoktur. Meselâ birisi: "Mükâtebi[553]
azad etme!" (mutlak) ve "kafir olan mükatebi azad etme!" (mukayyed)
dese kafir olmayan ve müsîüman olmayan mükâtebi âzâd etmesi yeterli olmaz.
Çünkü onlardan birisini âzâd etse, mutlak ve mukayyedle amel edilmemiş olur.
Fakat el-Mahsul yazarı emirle nehyi, mutlakın mukayyede hamli konusunda eşit
kabul etmiş, Karafi de buna Âmidî ve ibn Ha-cib'in verdiği cevabı vermiştir,
Isfahani'ye gelince,, o el-Mahsul yazarına tabi olarak şöyle der:
"mutlakın mukayyede hamli yalnız emir ve nehye mahsus değildir, sözün
bütün bölümlerinde caridir. Zerkeşî şöyle der: "Mutlak ve mukayyedin nefiy
ve nehiy halinde gelmeleri düşünülemez. Zikredilen örnekler ancak ânımın
delalet ettiği bazı münferid örneklerdir. Bu konuda Ebu Sevr'in muhalif görüşü
geçmişti. Onu tekrar etmeye burada gerek yoktur." Doğru olan nefiy ve
nehiy halinde mutlakın mukayyede haınledileme-yeceğidir. îbn Dehhak el-Id bu
şartı kabul edenlerden ve bunu, âmmm hâssa bina edilmesinde şart olarak
görenlerdendir.
4. Mukayyed, mübahlık yönünde olmamalıdır. îbn el-Dakik
şöyle der: "Mutlak mukayyede mübahlık yönünde hamledilmez. Çünkü
aralarında çatışma yoktur. Mutlakta ziyade vardır. Zerkeşî bunda kapalılık
olduğunu söylemiştir.
5. Mutlakla mukayyed arasını "hamlMen başka bir
yolla birleştirmek mümkün olmamalıdır. Eğer onların amel ettirilmeleri mümkün
olursa bu, onlardan birisinin delalet ettiği manayı ihmal etmekten evladır.
Bunu İbn Rif a Matlah'da zikreder.
6. Mukayyedle beraber zikredilen bir fazlalık (ilave bir
miktar) bulunmamalıdır. Bir fazlalık olursa kaydın bu fazlalığa ait olması
mümkündür-Bura da kesinlikle mutlak, mukayede hamledilmez.
7. Kayıtlamaya engel bir delil bulunmamalıdır. Eğer
böyle bir delil bulu nursa o zaman kayıt olmaz.[554]
Mutlakın mukayyede
hamlinde ortaya çıkan görüş ayrılıklarının, fıkhı ayrılıklarına büyük tesiri
olmuştur. Biz burada en önemli meseleleri - edeceğiz. Çünkü bu kaideden ortaya
çıkan meseleler nerdeyse hacimli bic kitabın alamayacağı kadar çoktur. [555]
Hanefıler, redâ olarak
adlandırılan süt kardeşliği ve süt anneliğinin evlenme engeli sayılmasında,
emilen sütün az veya çok olmasının eşit olduğu görüşündedir. Bidâye'âe şöyle
denir: "Emzirme süresi içinde, haramlığın sebebi meydana geldiğine göre,
emzirmenin azı ve çoğu eşittir."[556]
Delilleri şu ayettir: "Sizi emziren süt anneleriniz.....haram
kılındı" (Nisa, 23). Hanefiler, ayetin mutlak olduğunu söylerler ve
Buhari-Müslim'in rivayet ettiği şu hadisle bu görüşlerini teyid ederler:
"Neseb yoluyla evlenilmesi haram olan, emzirme yoluyla da haram olur."[557]
Ayrıca kıyas da onların delülerindendir.
Âyetin mutlak olan
hükmünü, Hanefiîer, bu konuda gelen hadislerle kayıtlamamışlardır. Çünkü onlara
göre bu hadisler ayetin mutlak hükmümü kayıtlamaya imkan verecek bir dereceye
ulaşmamıştır.
Zeylâ'î, Şerhu'l-Kenze
şöyle der: "Bizim delilimiz "sizi emziren süt anneleriniz, süt
kardeşleriniz.....size haram kılındı" (Nisa, 23) ayetidir. Yüce Allah
"haramlığı" emzirme fiiline bir sayı ile kayıtlamaksızm bağlamıştır.
Sayı ile kayıtlama, ilavedir. Bu da geçersizdir. Çünkü, nikah, zina vb. bir
münasebetle sıhrî haramhğm sabit olması gibi, şer'î her hükmün sebebinde,
"sayı" ve "tekrar" şart değildir. Bu konuda hadisler
çoktur. Hepsi de mutlaktır. Buhari ve Müslim'in Hz. Peygamberden rivayet ettiği
"akrabalık yoluyla (bir rivayette neseb yoluyla) haram olan, emzirme
yoluyla da haram olur" hadisi bu mutlak hadislerdendir.[558]
îmam Malik ve
arkadaşlarıyla Sevrî ve Evzâî bu görüştedir.[559] ibn
Ömer'in görüşü de budur. Ondan rivayet edildiğine göre kendisine: "îbn
Zübeyrıbir veya iki defa emmede bir beis yoktur" diye söylüyor denilince,
"Allah'ın1 hükmü îbn Zübeyr'in hükmünden hayırlıdır", çünkü Allah
Teala: "Sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz....size haram
kılındı" buyuruyor, demiştir."[560]
İmam Şafiî ve Ahmed,[561]
sahih olan görüşlerinde haram olan miktarın beş defa ve daha çok emme olduğunu
söylemiştir.
Bu görüş sahipleri Hz.
Âişe'den rivayet edilen şu hadisi delil getirir: Hz. Âişe diyor ki:
"Kur'an da nazil olan ayetlerde önce malum "on defa emme" ile
süt kardeş-anne evliliği haram kılınmıştı. Sonra bu, "beş defa emme"
ile neshedildi. Rasulullah vefat ettiğinde onların Kur'an'dan okudukları bu
idi.[562]
Onlar bu hadisi, ayetin açıklayıcısı ve kayıtlayıcısı olarak kabul ederler.
îmanı Şafiî el-Ümm'de
şöyle der: "Eğer birisi, niçin bir defa emme ile "redâ"'
evliliği haram kılınmadı. Halbuki öncekilerden bazıları onun haram olduğunu
söylüyor" derse, şöyle cevap verilir: Hz. Âişe'nin rivayet ettiği, bizim
de naklettiğimiz "Kur'an on defa emmeyi haram kılmıştı, sonra bu "beş
defa" ile neshedildi, hadisi ve Hz. Peygamber'in "bir veya iki defa
emme ile süt evliliği haram olmaz." hadisi bir defa emmeyi faaramhk sebebi
saymamaktadır. Ayrıca Rasulullah Salim'e o kadınlarla evlenmesinin haram olması
için beş defa emmesini emretti.
Hz. Âişe'nin
Kur'an'dan ve Rasulullah'm sözünden naklettiği deliller, "redâ'=süt
emme"mn ifade ettiği en az emme miktarı ile, haramlığın sabit olmayacağını
göstermektedir. Hz.Peygamber ile birlikte bulunan hiç kimse de bu konuda delil
yoktur. Öncekilerden bir kısmı Hz. Âişe'nin Kitap ve Sünnetten naklettiği
delilleri kabul etmiştir. Gerçekten de Hz. Âişe'nin Kitap ve Sünnetten
naklettiği deliller yeterlidir. "Buna bir örnek verir misiniz?"
diyen kimseye "Erkek hırsız ve kadın hırsızın ellerini kesiniz!"
(Maide, 38) ayetiyle cevap verilir, Hz. Peygamber, 1/4 dinar kıymetinde olan ve
koruma altındaki bir malın çalınması halinde el kesileceğini bildirmiştir.
Yine Allah Teâlâ: "Zina eden kadın ve erkeığin herbirine yüzer değnek
vurun." [Nur,2) buyurmaktadır. Hz. Peygamber ise zina eden dul (evli) iki
kişiye değnek vurdurmamış, recmettirmiştir. Biz Hz. Peygamber'in sünnetinden
şunu çıkarıyoruz: Hırsızların ellerinin kesilmesi ve zina edenlere yüz değnek
vurulmasından kasdedilen, zina eden ve hırsızlık yapanların, kendilerine
"zani" ye "hırsız" denilenlerin hepsi değil, bir kısmıdır.
Aynı şekilde Ra-suîullah'm uygulamasından biz şunu çıkardık: Süt emmenin engel
olmasından kasdedilen "emme" işini yapan herkesin süt anne ve süt
kardeş ile evliliğinin yasak olması değil, yalnız belli sayı ile kayıtlı
olarak emenlerin evliliğinin yasak olmasıdır."[563] Bu
görüş Hz. Âişe, Ibn Mes'ud, îbn Zübeyr, Atâ' ve Tavus'tan rivayet edilmiştir.[564]
Ebu Sevr, Davud ve
Ibnu'l-Munzir'in de içinde bulunduğu bir grup alim, haramlığı ancak üç ve daha
çok emme ile sabit olacağı görüşündedir. Onlar, bu görüşe Nesai ve Tîrmizı nin[565]
Abdullah b. Zübeyr1 den riva- üş hadisin mefhum-ı muhalifiyle amel ederek
varmışlardır. Hz. her- "Bir ve iki
defa emme, evlenmeyi haram kılmaz" buyurmuştur. Bu görüşün ikinci bir delili de şudur: îmam Ahmed ve
Müslim'in Ümmi dan rivayet ettiği hadise göre bir adam Hz. Peygamber'e:
"Bir defa em-h ram kılar mı?" diye sordu. Hz. Peygamber: "Bir
defa emmek ve iki defa 1116 ek
(evlenmeyi) haram kılmaz" buyurdu. Bir rivayette ise, Ümm-i Fadl diyor:
Bir bedevî, benim evimdeyken Allah Rasulüne geldi ve: "Ey Allah'ın Rasulü
benim bir eşim vardı. Onun üzerine başka bir kadınla evlendim îlk eşim,
sonraki eşimi bir yahut iki defa emzirdiğini zannediyor, dedi. Bunun üzerine
Hz. Peygamber: "Bir ve iki emzirme haram kılmaz" buyurdu.[566]
Onlar görüşlerini
hadiste geçen sayı ve tekrarın "üç" defayı ifade ettiğine dayandırmışlardır.[567]
Bu mesele, mutlak ve
mukayyed meselelerinden sayıldığı gibi Kur'an üzerine haber-i ahad'ın ziyadesi
meselelerinden de sayılır. Onun burada tekrarına gerek yoktur. [568]
Hanefîler, kölesinin
sadaka-i fıtrim vermesinin bir müslümana vacip olduğu görüşündedir. Kölesi
müslüman olsun kafir olsun değişmez. Buna delil olarak Dârekutnî'nin rivayet
ettiği aşağıdaki hadisin mutlak hükmünü getirdiler. Hz. Peygamber;
"geçimini üzerinize aldığınız kölenin, küçüğün ve yaşlının sadakai fıtrini
veriniz" diye emretti."[569]
Hanefîler bu hadisin
mutlak hükmünü, Ibn Ömer'in rivayet ettiği aşağıdaki hadisle kayıtlamadılar,
tbn Ömer diyor ki: Easulullah, ramazandaki fıtır sadakasını, hür, köle, erkek,
kadın, küçük, büyük müslümanlara bir sa1 hurma yahut bir sa' arpa olarak farz
kıldı.[570]
Onlar köleye müslüman
olma kaydını koymadılar. Çünkü bu kayıt sebepH te mevcuttur ki bu sebep geçimi
temin edilmiş kişidir. Zikredildiği gibi onların kaidelerinden birisi de şudur:
"Kayıt, sebepte olursa mutlak mukayyede hamledilmez, her ikisiyle birden
amel edilir. Çünkü sebepler bazan birden çok olur. Bu durumda araları
birleştirilmez.[571]
Atâ, Nehal, Sevrî,
îshak, Said b. Cübeyr bu görüşü kabul edenlerdendir.
Alimlerin cumhuru ise
mutîakın mukayyedle kayıtlanması deliline da yanarak, müslüman köle dışındaki
kölelerinin fıtır sadakasının efendiye va cip olmadığı görüşündedir.[572]
Şafiî el'Ümm'de
yukarıda geçen iki hadisi zikrettikten sonra şöyle der-"biz, hepsini kabul
ederiz. Nafi' hadisinde, Rasululîah'm fıtır sadakasim müslümanlardan başkasına
farz kılmadığına delalet vardır. Bu, Allah Teâlâ'nm Kitabındaki hükme de
uygundur. Çünkü Allah Teâlâ zekatı müslümanlara "temizlik" için farz
kılmıştır. Temizlik te ancak müslümanlar için söz konusudur.[573]
Şafiî, Nâfi hadisiyie,
tbn Ömer'in rivayet ettiği yukarıda geçen hadisi kasdediyor.[574]
Allah Teâlâ, Mücadele
suresinde şöyle buyurur: "Karılarını zıhar yoluyla boşamak isteyip, sonra
sözlerinden dönenlerin, ailesiyle temas etmeden bir köle azad etmeleri
gerekir." (Mücadele, 3). Nisa suresinde de şöyle buyrulur:
"Bir mümini
yanlışlıkla öldürenin bir mü'min köleyi azad etmesi.....gerekir."
[Nisa, 92). Zıhar
keffaretinde "köle" mutlak (kayıtsız) olarak zikredilmiş, yanlışlıkla
öldürme keffaretinde ise "iman"la kayıtlanmıştır. Her iki ayetteki
hükmün bir olduğu fakat sebebin farklı olduğu açıktır. Hüküm; köle azadıdır.
Birinci ayette sebep, zıhar yapanın "dönme" iradesidir
("dönme"nin ne anlama geldiği ihtilaflıdır). îkinci ayette sebep,
"yanlışlıkla adam öldürme "dir.
Hükmün bir olup
sebebin farklı olması durumunda mutîakın mukayyede hamlini kabul etmeyen
Hanefiler, mutîakın kendi yerinde mukayyedin de kendi yerinde amel ettirilmesi
görüşündedirler. Bu durumda zıhar keffaretinde mutlakla amel edilir ve kafir
köle azadı yeterli olur. Yanlışlıkla adam Öldürmede ise, mukayyedîe amel edilir
ve mü'min köleden başkasının azadı ; yeterli olmaz.
Bu gibi konularda
mutîakın mukayyede hamlini kabul edenler -ki şafiî, Mâlikî, Hanbelî alimlerinin
çoğu ve diğerleridir- her iki keffarette ancak mü'min. köle azadı gerektiği
görüşündedirler.
Bu kayıtlamayı Muaviye
b. Hakem es-Süîemî'nin rivayet ettiği şu hadisle teyid etmek mümkündür.
Muaviye Hz. Peygamber'e, keffaret olarak azad etmesi gerekli cariyesi hakkında
sordu. Hz. Peygamber cariyeye: "Allah nerededir?" dedi. Cariye:
"Gökte" diye cevap verdi. Hz. Peygamber: "Ben kimim" dedi.
Cariye: "Allah'ın Rasulü diye cevap verdi. Hz. Peygamber: "Onu azad
et, çünkü o mü'mindir"[575]
buyurdu. Hz. Peygamber köle azadının sebebini (köleyi niçin azad ettiğini) ona
sormadı. Sözün başka bir manayı da içine aldığı açıklama istenmezse (soru
sorulmazsa), o söz umumi manasıyla anlaşılır.[576]
Şaf î el-Ümm'de şöyle
der:"Zıhar keffareti bir köleye yahut onun değerine sahip olan bir kimseye
vacip olunca, köle azadından başkası keffareti karşılamaz. Müslüman olmayan
bir,köle azadı da yeterli değildir. Çünkü Allah
Teala hata ile öldürme keffareti hususunda "Mü'min bir köle azadı
gerekir" ırmustur. Allah Teâlâ'nm, öldürme keffareti olan "köle
azadı" konusundaki şartı -Allah bilir- mü1 min olmayan kölenin keffaret
olarak yeterli olma- . acagına delildir. Nitekim yüce Allah şahitlikte iki
yerde adaleti şart koşmuş üç yerde şahitleri mutlak olarak zikretmiştir. Hepsi
de "şahitlik" olduğu için, şart koşulan yerde Allah Teâlâ'nm koyduğu
şartla yetindik, mutlak olarak zikredilen şahitliklere de, şart koşulan bir
manayı delil getirdik. Yüce Allah müslümanlarm mallarını müşriklere değil ancak
müslümanlara geri döndürdü. Zıhar'da mü'min olmayan köle azad eden kimsenin bu
keffareti yeterli değildir. Tekrar bir mü'min köle azad etmesi gerekir."
Şafiî sonra Muaviye b. Hakem hadisini zikretti.[577]
Bazı durumlarda
"mutlak"ın kayıtlanmasını kabul etmeyen Hanefiler, bir takım
meselelerde kendi kaidelerinin dışına çıkarak mutlak'ı kayıtlarlar.) Bu
meselelerden birisi onların ancak saime olan devede zekatı vacip kılma-j
larıdır. Bu konuda mutlak ve mukayyed nasslar gelmiş fakat onlar mutlak!
mukayyede hamletmişlerdr. Enes'den rivayet edildiğine göre Ebu Bekir ona şöyle
yazmıştır: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu, Rasulullah'ı^
müslümanlara farz kıldığı ve Allah'ın, Rasülüne emrettiği zekat farizasıdır.
Kim onu, müslümanlardan, usulüne göre, isterse versin. Fazla isteyene vermesin.
Yirmidört ve daha az miktardaki devede; her beş deveye bir koyuîı yirmi dört
devede dört koyun, yirmibeşten otuzbeşe kadar olan miktarda bir adet iki
yaşında dişi deve zekat olarak verilir.[578]
Zührî hadisinde Ebu
Bekir b. Amr b. Hazm'dan, onun babasından onujn-da dedesinden rivayet ettiğine
göre Rasulullah Yemen halkına, içinde farzlar, sünnetler ve diyetlerin miktarı
yazılı bulunan bir mektup yazdı ve Amr b. Hazm'la gönderdi. Yemenlilere okunan
mektup şöyleydi: Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla, Peygamber Muhammed'den,
Şurahbil b. Abd Kelâl'e (Zî Ra'în, Ma'âfir, Hemedân) imdi, elçiniz geldi.
Ganimetlerden Allah'ın humusunu (beşte bir) ve Allah'ın mü'minlere farz kıldığı
Öşrü verdiniz.
Tarlada (akar) ve
yağmur suyu ile sulanan yerlerde, beş veska ulaşınca, onda bir vardır. Kova ve
dolapla sulanan yerlerde öşrün yansı (yirmide bir) vardır. Saime olan her beş
devede -yirmidörde kadar- bir koyun zekat verilir. Yirmibeş olunca iki yaşında
bir dişi deve zekat verilir."[579]
Enes hadisinde
"deve" lafzı mutlak olarak, îbn Hazm hadisinde ise
"Sai-me=dışarıda otlayan" kaydıyla kayıtlanmış olarak zikredilmiştir.
Hüküm bir olduğu halde "mutlak" ve "mukayyed"lik hükmün
sebebinde ayrı ayn= gelmiştir. Hanefılerin mutlak'ı kayıtlamayıp, mutlak ve
mukayyedle birlikte amel etmeleri, "saime" ve "ma'lufe=ahırda
beslenen" de zekatı vacip kalmaları gerekirdi. Nitekim Malikiler de bu
görüştedir. Ancak Hanefiler, zekatı "saime"de vacip sayıp "ma'lufe"de
saymayarak mutlakı mukayyede hamlettiler.
Buna şöyle cevap
verilmiştir: Hanefılerin bu hükümde kabul ettikleri usûl mutlakın mukayyede
hamli değil, nesih yoludur. Çünkü mukayyed nass, mutlak nassdan sonra
gelmiştir. Dolayısıyla mukayyed nass "sai-me"nin dışında o mutlak
nassı neshetmiş olur.
Fakat, mukayyedin
mutlaktan sonra geldiği varsayımına dayanan bu cevap, ancak, Hanefiler
mefhum-ı muhalefeti kabul etselerdi doğru olurdu. Halbuki onlar bunu kabul
etmiyorlar. Mefhum-ı muhalefeti kabul ettikleri farzedilse "mantuk"la
"mefhum" arasında çatışma meydana gelir. Mantuk daha kuvvetli olduğu
için onunla amel edilir ve hükmün sebebi "mutlak olarak deveye (sığıra)
malik olmak" olurdu.[580]
Yine Hanefiler
aşağıdaki kısas ayetîerindeki mutlak hükmü "kasd kısası gerektirir"[581]
hadisiyle kayıtlayarak, kısası vacip kılan sebebin "kasden öldürmek"
olduğunu söylerler. Halbuki kayıt, hükmün sebebinde gelmiştir. Onların
kaidesine göre, mutlakla kendi yerinde, mukayyedle kendi yerinde amel etmek
gerekir. Sa'di Çelebi, Şerhu'l-tnaye üzerine yaptığı haşeyasinde "öldürülenler
hakkında size kısas farz kılındı: hür ile hür insan..." [Bakara; 178)
ayetini açıklarken şöyle der: "Ayet, zahiriyle, kasd ile hata arasını ayırmadı.
Fakat, Hz. Peygamber'in "kasd kısası gerektirir" sözündeki
"kasd" vasfıyla kayıtlandı. Hadis meşhurdur. Sa'di Çelebi şöyle devam
eder: Derim ki burada bir konu vardır: "Her hür ve kölenin fıtır
sadakasını veriniz" (mutlak) "Mü'minlerden her hür ve kölenin fıtır
sadakasını veriniz." (mukayyed) misallerinde olduğu gibi,
"mutlak"lık ve "mukayyed"lik sebeb üzerine gelirse, bize
göre mutlak mukayyede hamledilmez, bilakis herbiriyle amel gerekir. Çünkü usûl
kitaplarmda açıklandığı üzere sebeblerde aykırılık olmaz. O halde ayette
zikredilen "öldürme", hadiste geçen "kasd" vasfıyla nasıl
kayıtlanır?"[582]
Nassa yapılan ziyade
ya kendi başına bağımsız olur ya da olmaz. Eğer kendi basma bağımsız olursa,
ziyade;
a) Ya ilk nassm cinsinden başka olur. Namazın üzerine
zekatın farz olasının ziyadesi (ilave ediliLesi) gibi. Bu ihtilafsız, nâsih
(neshedici) değil-H'r Mahsul'de şöyle
denir: "Alimler, ibadetler üzerine yapılan ilave ibade tin önceki
ibadetleri neshetmeyeceğinde ittifak etmiştir."
İrşadü'l-Fühûl'ds
şöyle denir: "Ehl-i îslamdan hiç kimsenin bu gibi ziyal deve muhalif
olmadığı bilinmektedir. Çünkü nasslar arasında aykırılık yok.1 tur."
Ravdatu'n-Nazır'da şöyle denir: "Çünkü nesih hükmün kaldırılması ve '
değiştirilmesidir. Üzerine ziyade yapılan ilk hüküm değişmemiş, vacipliği v î
yeterli olması baki kalmıştır."
b) Yahut nass üzerine yapılan ziyade ilk (asıl) nassm
cinsinden olur. Bçş vakit namaz üzerine yapılan namaz ziyadesi gibi. Cumhura
göre bu da nesip. değildir. Irak alimlerinden bazısı bunun nesih olduğu
görüşündedir. Ancak onların bu iddiası, açıkça zayıf olduğu için
reddedilmiştir.
Nassa yapılan ziyade,
cüz' yahut şart ziyadesi veya mefhum-ı muhalefeti kaldıran bir mana ilavesi
gibi, bağımsız olmazsa, fakihler bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda
farklı görüşler vardır:
1. Nassa yapılan bu ziyade, mutlak olarak nesih
sayılmaz. Şafiî, Maliki-, ve Hanbelîler bu görüştedir. Onlar görüşlerini şöyle
delillendirirler:
Neshin hakikati,
ziyadede bulunmaz. Çünkü onun hakikati, değiştirme ve emir-yasak hükmünün
kaldırılmasıdır. Ziyade ise, meşru olan hükmün onaylanarak başka bir şeyin ona
ilavesidir. Mesela namazdan sonra oruç emrinin gelmesi böyledir. Nitekim dayak
(celd) cezzasma "sürgün"ün ilave edilmesi, dayağı vacip olmaktan
çıkarmaz. "Dayak" önce vacip olduğu gibi sürgün cezasının ilave
edilmesinden sonra da vacip olmaya devam eder. O halde "sürgün", bir
hükmün başka bir hükme ilavesi olur.
Ravdatu'n-Nazır'Adi. şöyle
denir: "Bize göre nesih, emir-yasak (hitap) hükmünün kaldırılmasıdır.
"Had" emrinin hükmü, onun vacip olması ve tek basma yeterli olması
(başka bir cezaya ihtiyaç bırakmaması)dır. Bu, bakidir. Ancak buna namazdan
sonra orucun emredilmesi gibi başka bir emir eklenmiş ve onu yerine getirmek
vacip olmuştur. "Kemal" (mükemmel olma) özelliğine gelince bu,
şer'an kasdedilen bir hüküm değildir. Şer'an kasdedilen vacip olma" ve
"yeterli olma"dır. Bunlar ise bakidir. Bundan dolayı, eğer islam
dini yalnız "namaz"ı farz kılsaydı, namaz Allah'ın farz kıldığı
hükümlerin tamamını, mükemmel bir şekilde ifade ederdi. Orucu farz kıldığında
namaz, farz kılman hükümlerin tamamı olmaktan çıkar. Bu ise ittifakla nesih
değildir. (Dayak cezası örneğinde) cezanın yalnız "dayağa"
hasredilmesi lafzın zahirî manasından anlaşılmaz. Çünkü "hadd"in
vacip olması başka bir cezayı ortadan kaldırmaz. Cezanın yalnız dayağa
hasredilmesi yalnız mefhum-ı muhalefet (zıt anlam)ten anlaşılır. Hanefiler ise
mefhum-ı muhalefeti delil olarak kabul etmezler."[583]
2. Nassa yapılan ziyade, müstakil olmazsa, nesih
sayılır. Serahsî "usul"ünde şöyle der: "Dördüncü şekil ise, bu,
nass üzerine yapılan ziyadedir. Bu bize göre, görünürde "açıklama"
ise de mana olarak "nesüTtir.[584]
Ziyade sebebde olsun, hükümde olsun, değişmez. Hanefiler görüşlerini şöyle değerlendirir:
a) Nesih, hükmün sona erdiğinin beyanıdır. Bu mana, nass
üzerine yapılan ziyadede mevcuttur. Dolayısıyla bu, nesih sayılır. Bunun izahı
şudur: Itlak (bir lafzı, kayıtsız olarak söylemek), kelamdan kasdedilen bir
manadır ve belli bir hükmü vardır. Bu hüküm, kayda bakılmaksızın isimlendirilen
(ıtlak edilen) fiil yerine getirilince "mükellefiyetin kalkması"dır.
Takyid (kayıtlamak) ise, ilk .mananın zıddının kasdedildiği başka bir manadır.
Çünkü "kayıtlama", kaydın geçerli kılınması, ıtlak ise kaydın
kaldırılmasıdır. Kayıtlamanın da belli bir hükmü vardır. O da kaydın
varlığıyla birlikte, kayıt gelmeden önceki mutlak mükellefiyetin kalkmasıdır.
Mutlak, mukayyed hale gelince, kayıtlama hükmünün sabit olmasıyla birlikte
'ıtlak" hükmünün sona ermesi gerekir. Çünkü, zıt oldukları için ikisinin
arasını birleştirmek mümkün değildir. Mutlak hüküm, "kayıf'sız "caiz
olma'yı, mukayyed hüküm ise "kayıf'sız "caiz olmamayı"
gerektirir. Birinci hüküm (mutlak) ikinciyle (mukayyed) sona erince, ikinci
hüküm zaruri olarak, birinciyi neshetmiş olur.[585]
b) Nass üzerine cüz' ziyadesi aa) ya o ziyade edilen iki
yahut üç alternatif (şık) arasında seçim yapmakla manen "nesih"
olur.[586] Çünkü vacip olan bir
tanedir yahut ikiden birisidir. Şıklar arasında seçim yapıp bir tanesini yerine
getirmekle vacip ifa edilmiş olacağından nass üzerine yapılan
"ziyade" diğer şıkları terkle ortaya çıkan haramlığı kaldırmış olur.
(Meselâ; "oruç tut", "azad et" veya "oruç tut"
"azad et" yemek yedir" cümleleri keffaret olarak ileri sürülen
şıklarıdır. Bunlar asıl olan "keffaretin" cüz' (parça)leridir ve
nassa yapılan cüz ziyadesi olarak mütalaa edilmektedir. Bu şıklardan birisi
yerine getirilmekle vacip olan keffaret borcudüşmekte ve bu diğer şıkları manen
neshetmek olarak açıklanmaktadır.[587]
3. Eğer ziyade ziyade edilenin mefhum-ı muvafıkmı
nefyederse(olumsuz bu ziyade nesih olur, nefyetmezse nesih olmaz. Meselâ
"Saime olan a nd'a zekat vardır" sözü "ma'lûfe (yemle beslenen)
koyunda zekatın olmadığım ifade eder.[588]
4. Eğer "ziyade" ziyade edilen asıl hükmü,
(namaza bir rekat ilavesi gibi) eri bir değişikliğe uğratırsa yani ziyadeden
sonraki uygulama, ziyadeden önceki uygulama sayılamayacak kadar farklı olursa o
zaman bu ziyade nesih olur. Eğer ziyade olmaksızın asıl hükmün uygulanması,
sahih olursa, celd (dövme cezası) üzerine "surgün"ün ziyadesi gibi, o
zaman bu ziyade nesih olmaz. Kadı Abdülcabbar bu görüştedir.
5. Eğer "ziyade" ayrılmayacak şekilde ve tek
hüküm halinde "asıl" a bitişik olursa, sabah namazına iki rek'at
ziyadesi gibi, bu ziyade nesih olur, yoksa olmaz. Çünkü, asıl (sabah namazı)
mevcut olmasa, ziyade edilen iki rek'atm bir fonksiyonu olmazdı. Kazf cezasına
yirmi değnek ziyade edilmesi böyle değildir. Çünkü, ziyade olmasa, geri kalan
fonksiyonunu icra eder. Ziyade, seksen değneğin yeterliliğini (hükmünün
uygulanmasını) kaldırmaz, . ancak ona
"yirmi" daha ilave etmiş olur.[589]
6. Eğer ziyade, aklî bir hükmü kaldırırsa yahut
"berâet-i zimmet" gibi bir kaideye dayanarak sabit olursa nesih
olmaz. Şer'î bir hükmün kaldırılmasını ihtiva ederse nesih olur. Bu görüşü
Âmidî, îbn Hâcib, Fahr-ı Râzi ve Beydâvî tercih etmiştir. Ebu'l-Hüseyin
el-Basrî'nin Mu'temedüe tercih ettiği görüş te budur.[590]
ihtilafın neticesi
şudur: Ziyade'nin "nesih", olduğuna hükmedilir ve "asıl",
kesin sabit bir hüküm olursa, ancak kesin bir hükümle nesholunur. Buna göre,
Kur1 an nassma haber-i ahadle ziyade olmaz. Ziyadenin "nesih"
olmadığına hükmedilirse, Kur'an'a haber-i vahidle ziyade caiz olur. Haber-i
vahid, her kademede ravüeri birden çok olsa bile, Hanefilerin dışındakilere
göre mütevatirin karşısında yer alır. Yani Hanefilere göre hadisin taksimi üçlü
(mütevatir, meşhur, âhâd), diğerlerine göre ise ikili (mütevâtir, âhâd)dir. [591]
Bu usul kaidesindeki ihtilafa, çeşitli fikıh
konularına ait bir çok meseledeki görüş ayrılığı dayanmaktadır. Bunlardan bir
kısmını açıklayacağız. [592]
Allah Teâlâ şöyle
buyurur: "Ey inananlar! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere
kadar ellerinizi, -başlarınızı meshedip- topuk kemiklerine kadar ayaklarınızı
yıkayın. Eğer cünüpseniz yıkanıp temizlenin." [Maide fil Bu ayet, abdestin
dört farzını açıkça bildirmekte cünüplükten temizlenmeyi emretmektedir. Fakat,
(ayette niyetten söz edilmediği için) abdest ve gusül de niyetin farz olup
olmadığında faldhler ihtilaf etmiştir.
Şafiî'ye göre niyet,
abdest ve guslün farzlardandır. Delil, Hz. Peygamber'in: "Ameller ancak
niyetlere göre değerlendirilir. Herkese ancak niyet ettiği şeyin karşılığı
verilir."[593]
hadisidir.
Malik, İshak ve Davut
bu görüştedir.[594]
İmam Ahmed'e göre de niyet ab-deştin şartlanndandır.[595]
Ebu Hanife'ye göre
niyet, abdest ve guslün sahih olması için ne şarttır ne de rükün. Niyetsiz
abdest ve gusül sahih olur. Niyet, ancak ibadet sevabı elde etmek için yapılır.
Abdestin dört şartı vardır. Niyet bunlardan değildir. Gusüldeki şart ise suyu
bedenin tamamına ulaştırmaktır. Su, bizzat temizleyicidir. Dolayısıyla, su ile
temizliğin meydana gelmesi failin kasdına (niyetine) bağlı değildir. Niyetin
şart kılınması nass'a ziyadedir. Nass'a ziyade ise nesihtir. Kur'an, ancak
Kur'an'la mütevatir yahut meşhur sünnetle nesholu-nabilir. Niyet hadisi ise
böyle değildir.
Serahsî, Mebsut'ta
şöyle den "Şafiî, abdest ve guslün ancak niyetle caiz olacağını söyler.
Çünkü Hz. Peygamber: "Ameller ancak niyetlere göredir, herkese niyet
ettiğinin karşılığı verilir." buyurmuştur. Ayrıca temizlik, teyemmüm
gibi, ibadettir. Niyetsiz yerine getirilmez. Çünkü ibadet manası ancak kulun
niyeti ve kasdıyla gerçekleşir, ibadet olmadığı için, necaseti yıkamak böyle
değildir.
Bizim delilimiz abdest
ayetidir. Bu ayet "yıkama" ve "mesh" konusunda nassdır.
Yıkama ve mesih de niyetsiz gerçekleşir. Niyetin şart kılınması nassa
ziyadedir. Çünkü, nassda niyete delalet eden bir mana yoktur. Haber-i vâhid ve
kıyasla ise nassa ziyâde olmaz."[596]
Ebu Hanife niyetin,
teyemmümde farz olduğunu söyler. Çünkü "teyemmüm" lafzı,
"kâsdetmek" demektir. Yani lafızda, niyetin şart olduğuna delalet
eden bir mana vardır. Ayrıca toprak aslında hadesi (manevi pislik)
O halde geriye ancak
"kullluk" manası kalıyor. Bu işe niyetsiz gerçekleşmez.[597]
Şafii ve Ahmed'e göre
"tertib" abdestin farzlarmdandîr. Delilleri, Hz. Peygamber'in
"Allah'ın başladığı şeyle başlayınız." sözüdür. Bü hadis her ne kadar
hacc hakkında varid olmuşsa da, umumidir! Âbdeste de şamildir; Sebebin hususi
olmasına değil lafzın umumi olmasına itibar edilir. Hz'. Peygamber'in fiili
sünneti de onların delillerindendir; Hz. Peygamber ancak sıraya göre abdest
alırdı. Eğer sıra vacip olmasaydı onu bazan terkeder yahut terkin caiz olduğunu
açıklardı. Nitekim organların üç defa yıkanması vb.de böyle yapmıştır.
Rasulüllah sıraya uyarak abdest almış ve şöyle demiştir:
"Ancak Allah bu
abdestle namazı kabul eder."[598]
Bunu destekleyen bir
delil de şudur: Allah Teâlâ, meshedilen organı yıkanan organlar arasında
zikretmiştir. Araplar, aynı cinsten olan-şeylerin arasını anlamsız olarak
ayırmaz. Bu da burada tertibin emir karihesiyle mendub değil vacip olduğunu
gösterir. Yine Araplar, birbirine atfedilen kelimelerin fiile en yakın
olanından başlayarak sırayla giderler. Abdest ayetinde önce yüz, sonra eller,
sonra baş ve ayaklar zikredilmiştir. Bu, "sıra"nın emre-dildiğini
gösterir. Yoksa şöyle denirdi: "Yüzlerinizi yıkayınız, başınızı mesnediniz,
ellerinizi ve ayaklarınızı yıkayınız."[599]
Ebu Hanife ve
arkadaşlarına göre "tertib" abdestin sünnetlerindendif. Onlar bunu,
"nassa ziyadenin nesih olduğu" kaidesinden hareketle söylerler. Yani
(nassa yapılan ziyadenin nesih sayılması için) nasihin mensuhla eşit (onun gibi
kesin) olması şarttır, (Halbuki burada böyle, değildir). Çünkü Kur'an ancak
dört organın temizlenmesini emretmiştir. Onların temizlenmesi ise tertip
olmaksızın mümkün olur. Meselâ bir kimse abdest niyetiyle suya dalsa, tertib
bulunmadığı halde, yeterli olur. Hz. Peygamber'in abdestte tertibe devam
etmesi onun rükün olduğuna delalet etmez. O, mazmaza ve istin-şaka devam ettiği
gibi, sünnetlere devam ederdi.
"Vav",
mutlak olarak birleştirmek (bağlamak-atıf) içindir. Tertibi ve takii
gerektirmez. Sibeveyh onyedi yerde zikreder. Fârisî'dei bu konuda dilcilerin
icmaının olduğunu ileri sürer.
Bir kimse "Bana
Zeyd ve Amr geldi" dese, bu, gelişte sıra ifade, etmek-j sizin yalnız
onların geldiğini söylemiş olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Bana1 secde
edin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin," Bu ayet, sıraya, yani secdeden
önce rükûun olacağına delalet etmiyor. Aynı şekilde abdest ayetinde organların,
sırayla yıkanması değil, mutlak yıkanması emredilmiştir. Hadis tertibe riayet
edilerek alman abdestin tam olacağını ifade etmektedir.[600]
Rasûlullâh'm, abdest
alış şekli hakkında yapılan "tertibe riayet ederek abdest aldığı"
rivayet O'nun fiilinin nakledilmesinden başka bir şey değildir Rasûiullâh'm
fiilleri, ibadet kasdı olduğunda, mendubîuğa hamledilir. Sonra gelen Maliki
alimleri İmam Malik'ten, tertibin sünnet olduğu görüşünü nak-letmiştir. O
halde, kasden terkedilsin, unutarak terkedilsin , tertib olmaksızın abdest
yeterli olur.[601] îmam Malik'in meşhur
olan görüşü budur. O'nun de "takip" (arka arkaya gelme) manasına
gelmediği ve "sıra" ifade etmediğidir.[602]
Ebu Bekir el-Kadı'dan
kasden tertibi terkedenin abdestinin yeterli olmayacağı görüşü nakledilmiştir.
Çünkü tertibi terkeden abes iş yapmıştır.
îmam Malik'in
öğrencisi Ebu Mus'ab, Muhtasarında, terkibi terkedenin abdestinin yeterli
olmadığını zikreder. O bunu, Malik'in de aralarında bulunduğu, Medinelilerden
nakleder. Buna göre abdestte ellerini (kollarını) yüzünden önce yıkayan kimse
ayetteki sıraya göre abdest almamış olur ve bu abdesfcle kıldığı namazı iade
etmesi gerekir.[603]
Kurtubi'ye göre, evlâ
olan tertibin vacip olmasıdır. O, şöyle der: "Sahih olan ifade şudur:
Tertib dört yönden kabul edilir: 1. Allah'ın başladığı ile başlamak[604].
Nitekim Hz. Peygamber haccederken "Allah'ın başladığı şeyle başlarız"[605]
buyurmuştur. 2. Selefin icma'. Selef, abdestte tertibe riayet ediyorlardı. 3.
Abdesti namaza benzetmek. 4. Bu konuda Rasûlullâh'm devamlı uygulaması."[606]
Sevrt ve Davud, tertibin
sünnet olduğu görüşündedir.[607]
Diğer mezhep
sahiplerinden bazısı, Şafiî'nin, "vav" ve "fâ"yı tertibin
gerekliliğine delil getirdiğini ileri sürer. Çünkü ona göre "vav"
tertibe delalet eder ve tertib için vaz' olunmuştur. " "daki
"fâ"da takible tertibe delalet eder. Sonra onlar bu iki delil
reddetmek için gayret gösterirler. Halbuki bu iki delil Şafulerin yanında
muteber olan delillerden değildir. Şafiîlerin muteber saydıkları deliller ise
onların büyük alimleri münakaşa edip reddetmeye gayret göstermezler. Nevevî,
M«cmu'unda şöyle der: Alimlerimiz, ayetten, iki zayıf delil daha
zikretmişlerdir ki, delil olarak kullanmamaları için zayıflıklarını işaretten
başka onları belirtmenin bir faydası yoktur:
Alimlerimizin Ebu Ali
b. Ebu Hureyre'den ve îmamü'UHarameyn'in mezheb alimlerinden naklettiği bu
delil: Allah Teâîâ; "Namaza kalktığınızda yüzlerinizi yıkayınız"
buyuruyor. "Kıyam"ı, "fa" ile başlayan "yüz
yıkama" ta-kib ediyor. "Fâ" ihtilafsız tertib içindir. Yüzün
önce yıkanması gerekli olunca; tertib kesinlik kazanır. Çünkü tertibin
organların bir kısmında, olduğunu kabul eden yoktur. Bu, batıl bir istidlaldir. Sanki bu görüşün
sahibi yanılmış ve şüpheye düşmüş, sonra bu görüşü uydurmuş ve taklid olarak
ona tabi olunmuş. Bu görüşün batıl olmasının izahı şudur: "Fâ",
tertibi gerektirse de, 'Vav'la ona atfedilen eûrrûe, atfettikieriyle birlikte
tek bir cümle gibidir. Nitekim "vav"ın gerektirdiği de budur. Buna
göre ayetin manası şöyle olur: "Namaza kalktığınızda organları
yıkayınız" "fâ" burada "organların yıkanmasının",
namaza kalkmaktan sonra olacağım ifade etmiş olur. Organların kendi
aralarındaki tertibini degİI. Bu, açıkça bilinen hususlardandır.
Efendi, kölesine:
"Çarşıya gittiğinde ekmek ve meyve al" dese, ekmeğin önce alınması
gerekmez. Bunda şüphe yoktur. Pazara girdikten sonra satın almak şartıyla,
nasıl satın alırsa alsm emre uymuş olur. Nitekim burada da organları, namaza
kalktıktan sonra yıkar.[608]
İmam Şafiî, fatihanın
namazın her rekatında okunması gerekli bir rükün olduğu ve fatihasız namazın
sahih olmayacağı görüşündedir. Bu konuda imam ve cemaat eşittir. Ancak, imam,
rukûda iken yetişip uyan kimseden (mesbuk), fatihayı okumak düşer.[609]
Rukudan önce yetişen kimsenin ise okuyabildiği kadar fatihayı okuması gerekir.
imam Ahmed'in meşhur
olan görüşüne göre her rekatta fatiha okumak namazın bir rüknüdür. Mezhebin
sahih görüşü budur.[610] Bu,
tek basma namaz kılan için ve imam için farzdır. Cemaatin okumasını ise imam
üstlenmiş olur.[611]
Fakat, imam durduğu zaman, (kıraat aralarında) kıraat açıktan okunmayan
namazlarda ve uzak olduğu için imamın kıraatini duymadığı zaman, imama uyanın
fatihayı okuması müstehabtır.[612]
Malik, imama uyan için
değil imam ve yalnız namaz kılan kişi için fatiha okumanın namazın bir rüknü
olduğu kânaatmdadır. Fakat, imamın gizli okuduğu'namazlarda, imama uyanın:
fatihayı okuması müstehab olur.[613]
Hanefîler, kıraat olarak, bir sure, üç ayet veya bir uzun ayet okumanın yâlnız
kılan bir kimseye ve imama farz olduğu görüşündedir. Bu kıraat farz namazların
ilk iki rekatında vacibtir. Son iki rekatında ise, namaz kılan, muhayyerdir,
dilerse teşbih okur yahut susar, dilerse Kur'an okur. Efdal olan Kur'an
okumaktır. Çünkü Hz. Peygamber buna devam etmiştir. Nafilelerin'bütiin
rekâtlarında ise kıraat vacibtir. Vitir de böyledir.[614]
Yalnız fatihayı okumak
ise namazın farzlarından değil, vaciblerindendir.[615]
Fatiha okumanın
namazın rükünlerinden olduğu görüşünde olanlar, Buhari ve Müslim'in Ubade b.
Sâmit'ten rivayet ettiği şu hadisi delil getirmişlerdir: "Fatihayı
okumayanın namazı yoktur."[616]
Bunun izahı şöyledir: Nefiy, îiamaza getirilmiştir. ifadesinde asıl olan
"zat"ın nefyidir. Bu ise burada mümkündür. Çünkü "namaz"la
kasdedilen onun lügat manası değil şer'î manasıdır. Şâri'in lafızlarına şariin
kendi örfüne göre mana verilir. Çünkü o lafızlar lügat manaları açıklamak için
gönderilmiştir ve bu lafızları anlamak için şariin beyanına ihtiyaç vardır.
Olumsuz kılman, şer'i manadaki "saîat" olunca, zatın (namazın
kendisinin) olumsuz kılınması doğru olur. O halde "sıhhaf'in
"yeterlilik"in ve "kemal"in tasdik edilmesine gerek kalmaz
(yani Fatiha okumayan kimsenin namazı "sahih", "yeterli" ve
"tam" olmaz demeye gerek yoktur, doğrudan doğruya namazı olmaz
denir.) Çünkü bu kelimeler zaruret halinde takdir edilir. Zaruret de
"zat'ın olumsuz kılınması mümkün olmadığında bulunur.
Olumsuzluğun hakikate
hamlinin mümkün olmadığı kabul edilirse -ki bu zatı olumsuz kılmaktır- o zaman
"sahih" yahut "yeterli" olmaz diye anlam vermek "tam
olmaz" diye anlam vermekten daha evla olur. Çünkü hakikate hamletmek
mümkün olmazsa, hakikate en yakın mecaza hamletmek, 'uzağına hamletmekten evla
olur. Burada "sahih" yahut "yeterli" olmayı nefyetmek
"zat"ı nefyetmeye en yakın olanıdır. Dolayısıyla onu tercih etmek gerekir.
Özellikle bazı hadislerde "yeterli olmaz" ifadesi açıkça
zikredilmiştir: , "Fatiha okumayan kimsenin namazı yeterli olmaz-."
Bu hadisi Dârekutnî rivayet etmiş ve isnadının sahih olduğunu söylemiştir.
Müslim'in Ebu
Hureyre'den rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber üç kere takrar ederek
şöyle buyurmuştur: "Kim, Kur'an'm anasını okumadan namaz kılarsa o
eksiktir, tamam değildir." Ebu Hureyre'ye: "Biz .imamın arkasında;
bulunuyoruz diye sorulunca o, "fatihayı içinde oku" demiştir.
Fatiha okumanın cemaata da
vacip olduğunu kabul eden kimse yukarıdaki delillerin umumi hükmüyle»ve
Ubade'nin rivayet ettiği şu hadisle delil getirmiştir. Ubâde şöyle diyor:
"Biz sabah namazında Râsûlullâh'ın arkasında idik. Rasûlullâh Kur'an
okudu ve okuması ağırlaştı. Namazı bitirince: "İmamınızın arkasında okuyor
muydunuz?" diye sordu. "Evet ya Rasûlullâh" dedik. Buyurdu ki:
"Hayır, fatihanın dışında okumayınız. Çünkü fatihayı okumayanın namazı
olmaz."
Her rekatta fatiha
okumanın vacip olduğunu kabul edenler şu hadisleri delil getirirler:
a) Buhari ve Müslim'in Ebu Katade'den rivayet ettiğine
göre Katade şöyle demiştir: "Hz. Peygamber öğle namazının ilk iki
rekatında fatiha ve birincide uzun süre ikincide kısa süre olmak üzere
iki,sure okurdu. Okuduğu ayetler bazan işitilirdi. Son iki rekatta ise yalnız
fatiha okurdu."
b) İbn Mace, Sünen'in de Ebu Said el-Hudri'den şöyle
rivayet etmiştir: Rasûlullâh; "Farz yahut başka bir namazın her rekatında
'Elhamdülillah' ve bir sure okumayan kimsenin namazı olmaz."[617]
buyurmuştur.
Cemaattan, fatiha
okumanın düştüğünü kabul edenler Ebu Davud, Nesâî, Ibn Mace ve Ahmed'in Ebu
Hureyre'den rivayet ettiği şu hadisi delil getiriler. Rasûlullâh şöyle
buyurmuştur; "İmam, kendisine-uyulmak için tayin edilmiştir, O halde imam
tekbir alınca siz de alınız, imam okuyunca siz dinleyiniz." .
Bu konuda Darekutnî'nin Hz.
Peygamber'den rivayet ettiği şu hadis de delildir: "Kimin imamı varsa,
imamın okuması onun okuması sayılır."[618]
Hanefüer fatiha okumanın farz olmadığına şu delilleri getirirler:
1. Fatiha okumanın farz kılınması "Kur'an'dan
kolayına gelenini okuyun" (Müzzemmil 20) nassma ziyadedir. Hassa ziyade
ise nesihtir. Bu nesih ise haber-i vahid olan "Fatiha okumayanın namazı
olmaz" hadisiyle sabit olmaz.
Mebsut'ta şöyle denir:
"Bizim delilimiz "Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun" ayetidir.
Dolayısıyla fatiha okunmasının kesin olarak tayini nassa' ziyadedir. Bize göre
ziyade, neshe muadil olduğu için haber-i vahidle ziyade sabit olmaz."[619]
2. Adaba uygun olmayarak namaz kılan hakkında varid olan
Ebu Hu-reyre hadisi: Bu hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Namaza
kalktığın zaman güzelce abdest al, sonra kıbleye dön, tekbir al ve Kur'an'dan
kolayına geleni oku."[620]
Eğer Fatiha okumak rükün olsaydı yalnız onu öğretirdi. Çünkü namaz kılan, onun
hükümlerini bilmemektedir ve ona ihtiyacı vardır.[621]
Gerekîi bilgiyi öğretmekte geç kalmak caiz değildir.
3. Kur'an sureleri, saygı duyulma (hürmet) bakımından
eşittir. Mesela cünüp olana, Kur'an'm tamamını ofcumak, abdestsiz ve benzerlerine
de Kur'an'a dokunmak haramdır."[622]
Hanefîler, haber-i
vahidle emredildigi için, namazda fatiha okumanın vacip olduğunu kabul ederler.
Mebsut'ta. şöyle
denir: "Hülasa, bir şeyin rükün olması ancak kesin bir delille sabit olur.
Haber-i vahid ise ilmi değil âmeli vacip kılar. O halde fatiha okumanın vacip
olması haber-i vahidle kesinleşmiş olur. Onu okumayı terkeden mekruh (tahrimen)
bir fiil işlemiş olur. Bir şeyin rükün olması nassla sabit olur ki o da
ayettir."[623]
Cumhur
"Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun" ayetinin kıraat miktarı
hakkında olmayıp,[624]
gece namazı hakkında olduğunu söyleyerek buna ayetin sibak ve siyakını
(Öncesini sonrasım) delil getirir. "Okumak" mutlak olarak
zikredilmiş, bununla "namaz" kasdedümiştir. Çünkü namaz, okumayı da
içine almaktadır. Alîâh Teâlâ şöyle buyurur: "Güneşin batıya yönelmesinden
gecenin kararmasına kadar namaz kıl; sabah vakti de namaz kıl, zira sabah
namazına melekler şâhid olur." (îsra, 78) Mücahid ayetteki
"Kur'anel-Fecr" ifadesini sabah namazı olarak açıklanmıştır.
Buhari'nin, Ebu Hureyre'den rivayetine göre Hz. Peygamber: "Cemaatla
kılman namazın, tek başına kılınan namaza üstünlüğü yinnibeş derecedir. Gece
ve gündüz melekleri sabah namazında bir araya gelir. Ebu Hureyre diyor ki:
"Sabah namazında dilediğiniz kadar okuyunuz. Çünkü sabah namazına
melekler şahit olur."[625]
Kurtubî şöyle der:
"Kur'an" kelimesiyle, diğerleri değil, özellikle sabah namazı ifade
edilmiştir. Çünkü Kur'an açıktan ve yeteri kadar uzun okunduğu için sabah
namazının en büyük bölümünü teşkil eder. Bu görüş Zeccac'dan meşhur olarak
nakledilmiştir.[626]
İkinci delile şöyle
cevap verilmiştir: Kolay olan sure ifadesi Fatihaya hamledilir. Çünkü fatiha
kolay surelerdendir.
Bu görüşü, adabına
göre namaz kılmayan kimse hakkında varid olan hadiste kolay surenin
"fatiha;ı olarak açıklanması destekler. Ebu Davud'un, Rifaâ b. Râfî'
hadisinden tahriç ettiği rivayette Hz. Peygamber: "Ayağa kalktığın ve
kıbleye yöneldiğin zaman tekbir al, sonra Kuranın anasını (Fatihayı) ve
Allah'ın dilediği miktarda Kuran'ı oku."[627]
"Kolaya
gelen" ifadesi mücmeldir; beyan edilmesi, mutlaktır; kayıtlan-; ması yahut
mübhemdir, tefsir edilmesi gerekir. Veya bu ifade, deliller arası
birleştirilerek, "aciz" olan kişiye yahut fatihadan sonra kolaya
gelen ayetlerin okunmasına hamledilir. Ebu Said'in rivayet ettiği Ebu Davud'da
kayıtlı şu hadis bunu teyid eder: "Rasûlullâh bize Fatihayı ve kolay olan
ayetleri okumamızı emretti."[628]
Üçüncü delile şöyle
cevap verilmiştir: Hürmet yönünden Kur'an ayetlerinin birbirine eşit olması,
namazda okunmasının yeterliliği konusundada eşit olmasını gerektirmez.
Özellikle fatihanın okunması vacip olur.[629] İbn Kesir "Kur'an'dan
kolayınıza geleni okuyun" ayetinin tefsirinde şöyle der: "NamazMan
kasdedilea, "kıraat" (okuma) dır. Nitekim Sübhan (îsra) suresinde
"namaz kılarken (okurken) sesini (kıraatini) yükseltme, gizli de
okuma!" (îsra, 110) buyruîur, İmam Ebu Hanife'nin arkadaşları "Kur'an'dan
kolayınıza geleni okuyun" ayetiyle delil getirmiştir. Bu ayet, namazda
fatiha okumanın farz olmadığını, bilakis onu okumanın veya, bir ayet bile olsa
Kur'an'dan başka bir ayet okumanın kafi geleceğini gösterir. Hanefîler,
Sahi-hayn'da adabına riayet etmeyerek namaz kılan hakkındaki şu hadisle
görüşlerim kuvvetlendirirler: "Sonra Kur'an'dan sana kolay geleni
oku!" Cumhur onlara yine Sahihayn'da geçen Ubade b. Sanıit hauisiyle cevap
verir. Bu hadiste Rasuîuilah "Fatiha okumayanın namazı yoktur"
buyurmuştur. Müslim'in, Sahih'in'de Ebu Hureyre'den rivayet edilen hadiste Hz.
Peygamber şöyle buyurur: Ümtnü'l-Kur'an (Fatiha) okunmayan her namaz eksiktir,
eksiktir, eksiktir, tamam değildir."[630]
îbn Huzeyme'nin Salih'inde
Ebu Hureyre'den, merfu olarak şu rivayet yapılmıştır: Ümmül-Kur'an'ı okumayanın
namazı tam olmaz."[631]
4. Rüku' ve Sücûdda Turaa'nînet: Ebu Hanife ve îaıata
Muhammed'e göre tuma'nînet namazın farzlarından değildir. Kerhînin rivayetine
göre o, vacip, Cürcâni'nin rivayetine göre sünnettir. Farz olan rüku'
ve.sücuddur.[632] Delilleri şunlardır:
1. "Rüku ediniz ve secde ediniz" (Hacc, 77)
ayetiyle emrolunanrükû', ye sücuddur. Rüku'; eğilmek, sücud ise
"inmek"tir. Tuma'ninet olmaksızın bu, meydana gelir. Yani
"eğilme" ve "inme"nin en hafif şekliyle rükû' ve sü-cud'un
"rükün" olması gerçekleşir. Tuma'nimet'in farz sayılması,. Kur'an
nassına haber-i vahidle ziyade yapılması demektir. Haber-i vahid ise buna elverişli
değildir.
2. Adabına göre naaz kılmayanla ilgili hadis, bu hadisin
bazı rivayetlerinde şöyle denilmiştir: "Böyle yaparsan namazın tamam
olur..bundan eksik yaparsan namazın da eksik olur."[633]
Bu rivayetle iki
yönden delil getirilmiştir: .
1. Hz. Peygamber "bundan eksik yaparsan namazın da
eksik olur" demek suretiyle bedevi'nin yaptığını "namaz" olarak
adlandırmıştır. Şayet tuma'ıii-neti terketmek namazı bozsaydı rükû' yahut
sücudu terkettiğinde yaptığı gi-[634]bi
onu "namaz" olarak adlandırmazdı.
2. Hz. Peygamber, adabına göre namaz kılmayan bedevinin
birinci rek'attan sonra, namazı tamamlamasına müsaade etmiştir. Eğer
tuma'nine-tin olmaması namazı bozsaydı, birinci rek'at fasid olur, bundan sonra
da namaza devam etmek caiz olmazdı. Hz, Peygamber'in; bedeviyi onaylaması
(takriri),.onun namazının bozulmadığına delildir. Rasûlullâh'm takriri şer'î delillerdendir.
Hz. Peygamber'in
"namaz kıl, çünkü sen namaz kılmadın" buyurması, Kerhî'nin yorumuna
göre "günahtan hali bir namaz kılmadın", Cürcanî'nrh yorumuna göre
"sünnete uygun bir namaz kılmadın" demektir.[635]
Şafiî, Ahmed, îbn
Hacib'in tashihine göre Malik;[636] ve
HanefilerdenEbü Yusuf, tumanîentin farz olduğu ve terkinin namazı bozacağı
görüşündedir. Onlar bunu şu şekilde değerlendirirler:
1. Hz. Peygamber adabına göre namaz kılmayan bedevi
hakkında şöyle demiştir: Sonra tam yerleşinceye kadar rüku' yap; tam
doğruluncaya kadar kalk; mutmain kadar secde yap; tam manasıyla oturuncaya
kadar kalk; sonra tam sükun buluncaya kadar tekrar secde yap. Bunu namazının
tamamında yap."[637] Bu
hadis muttefekun aleyhtir.
Bu hadis (tadil-i
erkanda) vaciplerin eri az miktarını açıklamak için gelmiştir. Bundan dolayı
Hz; Peygamber: "Dön, namaz kıl, çünkü sen namaz kılmadın"
buyurmuştur.
.
2. Hz. Peygamber "Kişinin rüku' ve secdede sırt
omurgası düzgün olmadıkça namazı tam olmaz" buyurmuştur. Bu hadisi Ebu
Davud ve Tirmiziri rivayet etmiş (Nr. 265) ve sahih-hasen olduğunu
söylemiştir.
3. Allah Teâlâ'nın "rükû1 ediniz ve secde
ediniz" emri mutlaktır. Bunu Rasûlullâh fiili ve kavliyle açıklamıştır. O
halde Hz. Peygamber'in açıklamasına başvurmak gerekir.[638]
Burada, sahibini
sapmaya ve ayrılığa götüren ve onuri hakkı görmesine engel olan körükörüne
mezhepçiliğin tenkidi hakkında Fethu'l-Bari yazarının söylediği şu sözü
nakletmemiz yerinde olur: Fatiha okumayı ve tumani-neti kasden terkederek Allah
Teâlâ'ya yaklaşma niyetiyle namaz kılan kimseye sonsuz hayret ediyorum: Başka
mezhebe muhalefette aşırılığa giderek bile bile günaha giriyor."[639]
Hanefiler, tavafın
sahih olması için temizliğin şart olmadığı görüşündedir. En doğru olan görüşe
göre o, vacibtir. Sünnettir diyenler de olmuştur. Abdestsiz olarak kudüm tavafı
yapan kimsenin sadaka vermesi, ziyaret tavafı yapan kimsenin ise bir koyun
kurban etmesi gerekir. Cünüb olarak tavaf eden kimse bir deve kurban eder.
Mekke'de bulunduğu sürece, abdestsiz tavaf eden kimsenin, tavafını iade etmesi
müstehab; cünüb olarak tavaf eden-kimsenin iade etmesi ise vaciptir. îade
ederse bir şey gerekmez.[640]
Buna delil olarak
Allah'ın "Kabeyi tavaf etsinler" (Hacc, 29) ayetini delil getirirler.
Tavaf, Ka'be etrafında temizlik kaydı olmaksızın dönmektir. Temizliğin şart
kılınması, Kur'an nassma haber-i vahidle ziyade kılmaktır. Bu da
"nâsih" olmaya elverişli değildir.[641]
Mebsut'ta. şöyle denir:
"Bu konuda bizim delilimiz şudur: Nassla emredilen, tavaftır. Allah Teâlâ
"tavaf etsinler" buyuruyor, "Tavaf Ka'be etrafında dönmenin
adıdır. Bunu abdestsiz de yapar, abdestli de. Burada taharetin şart kılınması
nassa ziyadedir. Bu ziyade haber-i vahidle ve kıyasla sabit olmaz. Çünkü( farz
olan) rükün, ancak nassla sabit olur. " Vâcib" ise haber-i vahidle
sabit olur. Haber-i vâhid ameli vacib kılar, ilm-i yakini vâcib kılmaz, Şafii
ve Mâlikilerle meşhur olan görüşünde imam Ahmed küçük ve büyük kirlilikten
temizlenmenin tavafın şartlarından olduğu görüşündedir. Tavaf, ancak temizlikle
sahih olur.
Delilleri şunlardır:
1. Hz. Peygamber: " Hac menâsikimzi benden
alınız" buyurmuştur. Saİıi-haynda, Hz. Aişeden şu hadis rivayet edilmiştir
" Hz. Peygamber'in Hac'da ilk yaptığı şey abdest alması sonra Kâbeyi tavaf
etmesidir." Hz. Peygamber'in bu fiili sözünü açıklamaktadır.
2. Tirmîzfnin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber :
Kâbeyi tavaf ( namazdır, ancak, tavafta konuşmak caizdir, buyurmuştur. Abdest,
namazın şartlarından olduğu gibi tavafın da şartlanndandır.
3. Buhari ve Müslim'in Hz. Aişeden rivayet ettiğine
görer Es. Aişe Hacda hayız görmeye başlayınca Hz. Peygamber ona şöyle dedi:
" Hataların yaptığı gibi yap. Ancak temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf
etme. "Hz. Peygamber, tavafın yapılmamasını temiz olmamaya bağladı. Bu
hüküm ve sebebtir. Zahir olan, hükmün sebeble ilgili olmasıdır. Dolayısıyla
yasağın sebebi temiz olmamaktır. Hayızimm Mescide girmesinin yasak olması
degil." [642]
Müslümanlar, bekar oîan
erkek ve kadın zâniye yüz değnek vurulacağında görüş birliği içindedir. Çünkü
Allah Teâîâ: "Erkek ve kadın zâninin her birine yüz değnek vurun"(Nur
2) buyuruyor. Ancak alimler, değnek vur-1 ina(celd) ya ilâve olan sürgün
cezasının " Had" olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir, îmanı Şafii
ve Ahmed' e göre "sürgün" de hadden sayılır.
Delilleri şunlardır:
1. Buhari, Müslim, sünen sahipleri ve İmam Ahiaed'ir Ebu
Hüreyre ve Zeyd b. Halid'den rivayet ettikleri Asif (işçi) hadisi. Buna göre:
"Bir bedevi Resûlûlah'a gelerek şöyle dedi: " Ey Allahın Kasûlu ,
Allah aşkına bana ancak Allah'ın Kitabına göre hüküm ver. "Kendisinden
daha bilgili olan hasını da: ''Evet aramızda Allah'ın Kitabına göre hüküm ver
ve bana bildir" dedi. Rasûlullah " anlat" dedi. Adam şöyle
anlattı: Benim oğlum bu adamın işçisi idi, onun karısıyla zina ettî, oğluma
recim cezası gerektiği bana bildirildi, fidye oîarak yüz koyun ve bir hizmetçi
verdim. Alimlere sordum, yüz değnek ve umumî sürgün cezası gerektiğini; kadına
ise recim gerektiğini söylediler. Rasûlullah buyurduki:" Nefsim kudret
elinde olan Allah'a yemin ederim ki aranızda Allah'ın Kitabıyla hükmedeceğim.
Hizmetçi ve koyunlar geri verilecektir, oğluna yüz değnek ve umumi sürgün
cezası vardır, Ey Üneys (Eslein kabilesinden bir adam) bu kadına git, eğer
suçunu itiraf ederse onu recmet. Üneys kadına gitti, kadın suçunu itiraf ettî,
Rasûlullah emretti ve kadın recmedildi."[643]
2. Müslim, Ebu Davud, Tîrmizi ve îhn Mâee'nin Ubade b.
Sâmitten rivayet ettiğine göre Rasûluîllah " Hükümlerinizi benden alınız,
benden alınız,
Allah kadınlar için bir yol
yaratmıştır, bekar erkek ve bekar kadın zina ederse yüz değnek vurulur, bir
sene sürgüne gönderilir."
3. Hz. Peygamberin suçluları sürgüne gönderdiği sabit
olmuştur. Ebu Bekir, Ömer, Osman da böyle yapmıştır.
Sürgüne göndermede
erkek ve kadın eşittir. Ancak Mâlik," tagrib" ( sür-mine gönderme)
hadisinin umumunu, kadının mahremsiz yolculuğa çıkmasını yasaklayan şu hadisle
tahsis etmiştir: "Bir kadın yanında mahremi olmaksızın, katiyyen
yolculuğa çıkmasın.
Hanefi'lere göre had
yalnız yüz değnek vurmaktır." Sürgün hadde dahil değildir. O tazirdir.
Devlet başkanı, eğer maslahat görürse had olarak değil, ta'zir olarak suçluyu
sürgüne göndebilir.
Delilleri şunlardır:
1. "Celd" âyeti. Hanefi'ler, Kur'anda
zikredilenin yalnız "celd" (sopa cezası) olduğunu söylerler.
Buna" sürgünün ilave edilmesi, Kur'an nassma ha-ber-i vâhidle ziyade
yapmak olur. Bu ise caiz değildir. Ubâde hadisinin nesh ihtimali vardır.
Nitekim hadisin yansı oîan şu ibare neshedilmiştir:" Dul erkek, dul
kadınla zina ederse yüz değnek ve recim cezası verilir."
Mebsut'ta şöyle denir:
" Başlangıçta ( zina hakkındaki) hüküm, evlerde hapis, kınamak ve dille
kötülemekti. Nitekim. Allah. Teâlâ şöyle buyurmuştur: " Onları evlerde
tutun" (Nisa 15)" Onlara eziyet edin" (Nisa 16). Sonra bu, Ubâde
b. Samit'in rivayet ettiği Hz. Peygamber'in şu hadisiyle neshedildi:
Meselelerinizi benden Öğreniniz. Şüphesiz ki Allah kadınlar için bir yol
göstermiştir. Bekar erkek ve kadın zina ederse yük değnek ve genel sürgün, evli
erkek, ve kadın zina ederseyüz değnek ve taşla recim cezası verilir." Bu
hüküm Nur sûresi nazil olmadan önce idi. Çünkü Hz. Peygamber" benden öğreniniz"
buyurmuştur. Eğer Nur sûresi nazil olduktan sonra olsaydı " Allah
Teâladan öğreniniz" derdi. Sonra hadiste geçen hüküm şu âyetle
neshe-dildi. "Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek
vurun" (Nur 2.) Böylece evli olmayan hakkında sopa evli hakkında ise recim
cezası kesinleşti.
2. Hz. Ömer'den nakledildiğine göre, O Rabia b. Ümeyye
b. Halefi, içki içtiği için Hayber'e sürdü, o da Heraklius'e sığındı ve
Hrıstiyan oldu. Hz. Ömer " Bundan sonra müslümam sürgüne göndermem"
dedi. Eğer "sürgün" had olsaydı, Hz. ömerin ondan vaz geçmeye hakkı
olmazdı.
3. Hz. Ali'den rivayet edildiğine göre, o, "onların
sürülmesi ceza olarak yeter"dedi. Hanefüer, Hz. Peygamber ve sahabeden
nakledilen "sürgün"ü ta'zire hamletmişlerdir.[644]
Fethu'l-Bârî yazarı,
Mebsut yazarının zikrettiği nesih iddiasını etf rek şöyle der:Bazıları
"sürgün"den bahseden Ubâde hadisinin Nur suresini ki âyetle
neshedildigini şöyle delillendirir: Çünkü bu âyette"sürgün"den bah
sedilmeksizin"celd" zikredilmektedir. Nesih hususunda tarihin belli
olmag gerekir. Burada aksi daha doğrudur. "Celd" âyeti her zâni
hakkında mutlaktır, Ubâde hadisi bundan evli (dul) olanı tahsis etmiştir. Nur
âyetinde"sür gün"den bahsedilmemesi sürgünün meşru olmadığını
göstermediği gibi re cimden bahsedilmemesini de gerektirmez.
"Asif'kıssasının Nûr âyetinden sonra olduğu kuvvetli delillerdendir. Çünkü
Nûr âyeti ifk hadisesinde inmiştir ye Asif kıssasından öncedir. Ebü Hüreyre de
Asif kıssasına şahit olmuştur Ve ifk hadisesinden bir müttet sonra hicret
etmiştir.[645]
Bu meseleyi Şevkânî'nin şu
sözüyle bitiriyoruz: "Kur'an üzerine ziyade olarak vârid olan sürgünle
ilgili hadisler, Hanefîlerce muteber olan şöhret derecesini geçmiştir. Onların
bu hususta bir mazereti yoktur. Çünkü onlar bundan daha aşağı derecedeki
hadislerle bile amel etmişlerdir. Mesela:"Kahkaha ile abdestin bozulması,
nebizle abdest almanın caiz olması hadisleri gibi. Bunlar Kur'an hükümlerine
ziyâde olan hadislerdir. Bu ziyâde asıl hassla( mezidûn aleyh) amel edilmesine
engel değildir ki nesih iddiası ileri sürülsün"[646]
Ebu Hanife'ye göre
mallarda bir şahid ve yeminle hüküm verilmez, iki erkek şahid veya bir erkekle
iki kadın şahid gerekir. Delilleri şunlardır:
1. Ayet: "Erkeklerinizden iki şahid tutun; eğer iki
erkek bulunmazsa, şâhidlerden razı olacağınız bir erkek- biri unuttuğunda
diğeri ona hatırlatacak - iki kadın olabilir. "(Bakara 282) Ayet şahid
olarak iki erkek yahut bir erkekle iki kadından başkasını zikretmedi. Bir şahid
ve yeminle hüküm vermek Kur'an nassına ziyâdedir. Bu da "nesih/ olduğu
için haber-i vahitle sabit olmaz.
2. Hadis:"Beyyine (delil) davacıya, yemin de inkâr
edene (davalı) aittir."[647]
Yani yemin, dava edilen tarafa mahsustur. Delil getirmekte dava eden tarafa
düşer.
3. Eş'as b. Kays hadisi: Eş'as diyorki; "Bir adamla
aramda bir kuyu hakkında dava vardı. Rasûlullah'm huzuruna duruşmaya çıktık.
Rasûlullah buyurdu ki: Senin iki şahit getirmen yahut onun yemin etmesi
gerekir. Dedim-ki: O yemin etsin ben karışmam. Hz. Peygamber: "Kim bir
müslümanın malını almak için yalan yere yemin ederse, Allah ona gazab ettiği
halde, Allah'a kavuşur.[648]
buyururdu.
Hanefîler, aşağıda
zikredilin şahid ve yeminle hüküm verme ile ilgili hadisleri Kur'ana aykın
olduğu için birçok yönden reddederler: Abdülaziz el- Buhari Keşfâ'î-Esfârâa
bunu zikreder ve şöyle der: Alimlerimiz, Kur'ana bir çok yönden aykırı olduğu
için, şahid ve yeminle hüküm verme hadisiyle amel etmediler:
1. Alah Teâla"şahid getiriniz" buyurmuştur.
Şahid getirmeyi emir, hakkı hva içindir. Bu ifade "şahidin mahiyetini
bildirmede"mücmel" (kapalı) bir ifadedir. Sonra Allah"şahid
getiriniz" ifadesini iki şekilde açıklamıştır:
a) iki erkek şahid;
b) bir erkek ve iki kadın şahid.
Bu, açıklama ya müsavat
(eşitlik) üzere olur yahut tertib üzere olur. Dolayısıyla bu, emredilen"
şahid getirme'nin yalnız iki çeşide hâs kılınmasını gerektirir. Çünkü mücmel,
tefsir edildiğinde bu tefsir, lafzın içine aldığı, kas-dedilen bütün manaları
açıklar. Meselâ "şu, şu yiyeceklerin hepsi" ifadesi için yapılan
tefsir, "hepsi sözüyle kastedilen bütün yiyecekleri açıklar. Yine
"filan yahut filandan fıkıh öğren " ifadesinin tefsiri, emrin yalnız
iki kimseden fıkıh öğrenmeye hasredildiğmi başkalarından fıkıh Öğrenmenin
emrin gereklerinden olmadığı şeklindedir. Aynı şekilde "alışverişine
Zeyd'i yahut Halid'i şahit tut" denilse, onlardan başkasını şahit tutmak,
emrin hükmü geregince emredilmiş olmaz. Bilakis ö emre ziyade olur, burada da böyledir: Zikredilen
bütünün açıklaması olur. Şahid ye yemini hüccet olarak kabul eden, nassa
haber-i vâhidle ziyade yapmış olur. Bu da nesih yerine geçeceğinden caiz
olmaz.
2. Allah Teâla şöyle buyurur: "Bu Allah katında en
doğru, şahidlik içini en sağlam ve şüphelenmenizden en uzak olandır"
(Bakara 282). Bu âyet, şahitlikte şüpheyi kaldıran "en az miktar"m
iki erkek şahidin şahidliği veya bir erkek iki kadının şahidliği olduğu
hususunda nassdır. "En az miktar"m dışında hiç bir şey şüpheyi
kaldırmaz. Bu âyetin manasıdır. "En az miktar " (ednâ) üzerine, azlık
ve düşüklük bakımından hiç bir şey ziyade
edilemez. Eğer yeminle beraber şahid hüccet olsaydı, şüpheyi gidermek
için Kur'an da zikredilen en az şahid miktarının kabul edilmesi gerekirdi. Bu
ise caiz değildir. Dolayısüla, yeminle beraber şahidin hüccet kabul
edilmesinde Kuranın hükmünü iptal söz konusudur.
3. Alah Teâlâ, açıklamayı tam yapmak için, erkeklerin
şahid tutulması olan mu'tat hükümden, mu'tat olmayan, kadınların şahid
tutulmasına geç. mistir. Halbuki kadınların, hakimlerin meclisinde ve erkeklerin
toplantılarında bulunmaları istenmemiş hatta bu, zaruret yoksa, haram
kılınmıştır. Çünkü kadınlara evlerinde bulunmaları emredilmiştir.
"Evlerinizde oturun" (Ahzab-33), Eğer davacının, bir şahidle birlikte
yemini hüccet olsaydı ve hakkını elde etmesi bununla mümkün olsaydı, bundan
bahsetmemek ve en son durumu açıklamakla birlikte, normal olarak şahid
tutulması uygun olmayan kadını zikretmek, hikmet icabı uygun olmazdı, bilakis
yemin ve şahidle başlamak evla olurdu. Çünkü bu.daha umumidir ve bulanması (getirilmesi)
iki şahide göre daha kolaydır.Yahut,şahid ve yeminin zikrinin iki erkeğin zikrinden
sonra olması evla olurdu. Çünkü, bir şahid bulunup davacının yemini de buna
eklenince, davacının hakkını elde etmesi mümkün olur, erkeklerin meclisinde
kadınların (şahid olarak) bulunmasını mubah kılan zarurette ortadan kalkmış
olurdu. Nitekim iki erkek, şahid olarak mevcud olduğunda nass işaret yoluyla,
"şahid ve yeminin hüccet olmadığına" delil olur. Asıl ol-lan
erkeklerin şahid getirilmesinden, asıl olmayan (ikinci dereceden) kadınların
şahid tutulmasına geçiş, istiksâ (en son durum) yoluyla yapılan bir
açıklamadır. Yani zikredilen bu iki durumun Ötesinde davacı için hüccet olmaya
elverişli başka bir durum söz konusu değildir. Dolasıyla şahid ve yemin hüccet
değildir.[649]
Şafii, Malik ve Ahmed,
davacının yemini ve bir şahidle hüküm vermenin jcaiz olduğu görüşündedirler.
Buna bir çok hadisi delil getirmişlerdir:
1. İmam Ahmed, Müslim, Ebu Davud ve îbn, Mace'nin îbn.
Abbas'tan rivayet ettiği bir hadiste "Râsulullah'ın bir yemin ve bir
şahidle hüküm verdiği "rivayet edilmiştir, imam Ahmed'in rivayetinde
"Bu hüküm ancak mallarda olur" ziyadesi vardır.[650]
2. Tirmizi, Ebu Davud ve îbn. Mace'nin, Ebu Hüreyre'den
rivayed ettiği bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Rasülullah bir şahidle
beraber yeminle hüküm vermiştir."
3. İmam Ahmed, îbn. Mâce ve Tirmizi'nin Câbir'den
rivayed ettiği bir hadiste Hz. Peyganber'in bir şahidîe beraber yeminle hüküm
verdiği bildirilmiştir.
Hz. Peygamber'in bir
şahid ve bir yeminle hüküm verdiğini rivayet edenlerin sayısı ashabından yirmi
kişiden fazladır, ki bu sayı ile rivayet şöhret derecesine ulaşmıştır. Hatta
Hanefiler rivayetin şöhret derecesine ulaşması için daha azını da kabul
ederler.
Hanefilerin
delillerine şöyle cevap verilmiştir: Bu, mefhum-ı muhalefetle istidlaldir.
Halbuki meftmm-ı muhalefeti kaide olarak kabul etmiyorsunuz. [651]
Emir ve Nehiy şer'î yükümlülüğün (teklifin) temelidir.
Teklif bunlar üzerinde odaklaşır. Usulcülerin bu konuda ciddi araştırma
yapmaları, dikkatlerini emir ve nehy sıygaları üzerinde yoğunlaştırmaları
tabiidir.
Onun için» Şemsu'l-Eimme Serahsî şöyle demiştir:
"işe, emir ve nehyi idayarak başlamak en uygunudur. Çünkü en çok problem
bu konuda orta-kmaktadır. Ahkamın tam olarak bilinmesi helal ve haramın birbirinden
ayrılabilmesi bu konunun hakkıyla bilinmesine bağlıdır".[652]
Alimlerin, emir ve nehyin delâlet ettikleri şeylerle,
bunlara muhalefet h
a- Tanımı: Emrin bir çok tarifi yapılmıştır. Bunları
îhkam'da. zikreden Amidî, hepsine itiraz ederek şöyle der: Bu konuda en uygun
tarif, Ashab Kaidesine göre yapılan şu tariftir: "Emir güç ve kuvvet
yoluyla (istila) bir işin yapılmasını istemektir".[654]
b- Sıygası: Taleb (emir) sıygasının çeşitli şekilleri
vardır: Birincisi; emir fiiliyle olur.
Örnek:
"Namazı kılın, zekatı verin"(Hac-78)
İkincisi; emir lamına bitişik muzari fiille olur.
Ömek:
"Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun"
(Bakara-185) Üçüncüsü: Emir fiili yerine kullanılan mastarla olur. Ömek:
"Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda
boyunlarını vurun" (Muhammed-4)
Dördüncüsü; emir fiilinin isim şekliyle olur. Bunun
örneği, Mısır Azizinin karısının durumunun anlatıldığı şu ayette görülür:
"Onun evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapılan
sımsıkı kapatarak:'isteklerim senin içindir, gelsene1 dedi" (Yusuf-23)
Ayetteki gel ve kabul et" anlamında
bir emirdir.
Beşincisi; taleb ifade eden haber cümlesiyle olur.
Örnek:
"Ey iman edenler, sizi acıklı bir azabdan
kurtaracak bir ticareti size haber vereyim mi? Allah'a ve O'mın Resulüne iman
edersiniz, mallarmzla allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha
hayırlıdır; eğer bilirseniz" (Saf-10-12). Yani iman ediniz ve cihad ediniz
ki günahlarınızı bağışlasın.
Örnek: .
"Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı h
Usulcüler emir sıygasının bir çok şekillerde
kullanıldığı konusunda ittifak etmiştir. Âmidî, el-îhkâm'da. bunun 15 türünü
sayar, Mahallî, Cemu'l Cevami şerhinde emir sıygasının 26 manaya geldiğini
zikreder. Bunlardan meşhur olanları burada sayacağız:
1- Vücub:
"Namazı kılınız, zekatı veriniz"
(Bakara-83).
2- Nedb:
"... onlarda bir iyilik görürseniz, bedel
vermelerini kabul edin" (Nur-33). Bu örnek buradaki emrin vucub ifade
etmediği görüşünde olanların örneğidir.
3- İbâha:
"Temiz şeylerden yiyin" (Mü'minun-51)
"ihramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz"
(Mâide-2)
4- Tehdit:
"Dilediğinizi işleyin" (40?)
5- İrşad:
"Erkeklerinizden iki şahid tutun"
(Bakara-282)
Âmidî, bunun nedb manasına yakın olduğunu söyler.
Çünkü nedb ve irşad ikiside maslahatı temin etmede müşterektir. Ancak nedb,
uhrevî, irşad ise dünyevî bir maslahat içindir.1
6- Te'dib: Hz. Peygamberin, henüz b
7- İnzar:
"De ki; "yaşayın bakalım hiç şüphesiz
varacağınız yer ateş olacaktır"
8- Nimeti hatırlatmak:
"Allah'nı size verdiği nzıktan temiz ve helal
olarak yiyin" (Mâide-88).
9- ikram:
"Oraya güven içinde, esenlikle
girin"denilir. (Hıcr-46).
10- Alay Etmek ve Aşağılamak:
"....Aşağılık birer maymun olun" (A'raf-166)
11- Yaratmak: Yani yoktan varetmek. Âmidi bunu,
"kamil kudret" olarak ifade etmiştir.
"...0l der o da hemen olur" (Yasin-82)
12- Aciz Bırakmak:
"Siz de onun benzeri bir sure meydana
getirin" (Bakara-23)
13- Küçük Düşürme:
"Tad bakalım, hani şerefli olan, değerli olan
yalnız sendin" (Duhan-49).
14- Eşitlik:
"Sabretseniz de sabretmeseniz de artık
birdir" (Tûr-16).
15- Dua:
"Rabbimiz bizimle milletimiz arasında hak ile sen
hüküm ver" (A'raf-89)
16- Temenni: Imruu'l-Kays'm şu şiiri buna örnektir:
"İnsanlara ulaşan ilk Peygamber sözlerinden
birisi şudur: "Utanmazsan dilediğini yap;1 Yani eğer haya seni
engellemezse dilediğini yaparsın.
19- İbret:
"Ürün verdiklerinde ürünlerine, olgunlaşmalarına
bir bakın" (En'am-99)
20- Taaccüb:
"Ey Muhammedi Sana nasıl misal getirdiklerine bir
bak!" (Furkan-9) [656]Bunlar emir
siygasmın çoğunlukla kullanıldığı yerlerdir. Bunları tetkik eden kimse bir
kısmının diğerlerinin İçinde yer aldığını görür. Bundan dolayı Gaz
Usulcüler emir sıygasının, taleb, tehdid ve ibâha
dışında kullanılışının mecaz olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak onlar, emir
sıygasının bu üç manaya delaletinde üç farklı görüşü savun m uslardır.
1- Emir sıygası bu üç mana arasında lafzen ortaktır.
Kur1 lafzının temizlikle hayız arasında müşterek olduğu gibi. Şia'nın
çoğunluğu da bu görüştedir.
2- Emir sıygası, ibâhada hakikat, onun dışında mecazdır.
3- Emir sıygası talebte hakikattir. Âmidî bunun en doğru
görüş olduğunu söylemiştir.[658]
Emir sıygasının talebte hakikat olduğu görüşünde olan
Cumhur, onun bizzat vucüba delâlet etmesi hususunda farklı görüşlere sahiptir.
Bu görüşlerin meşhur olanlarını zikrediyoruz:
1- Emrin vucüba delâlet ederek bunda hakikat olduğu,
başkasına ancak karineyle delalet edebileceği görüşünde olan Cumhur: Âmidî bu
görüşün Şafii'ye, fakihlere ve Ebu'î-Huseyn el-Basrî gibi bir grup kelamcıya
ait olduğunu zikreder. Cübbâî'nin bu konudaki iki görüşünden birisi de bu
doğrultudadır.[659]
2- Emir, "nedb" (mendublukta) de hakikattir.
Bu, Ebu Hâşim'in, Muteziden ve diğer kelamcılardan birçoğunun ve fakihlerden
bir cemaatın görü-üdür. Bu görüş Şafii'den de nakledilmişti.
3- Emir, vücubla nedb arasında lafzen müşterektir. Bu
görüş Şafii'den de nakledilmiştir.
4- Emir vücubla nedb arasında müşterek bir miktar için
konulmuştur ki da nedib'dir. Mahallî bu görüşü Hanefilerden Ebu Mansur
Mâtürîdî'ye nispet eder.[660]
5- Ne kastedildiğine delâlet eden bir mana ortaya
çıkıncaya kadar beklemek. Âmidî, bu görüşü Eş'ariye, Kadı Ebu Bekir ve Gaz
Bunlar emrin delâlet konusundaki en meşhur
görüşlerdir. Bizim konumuz, mezheblerin bir kısmını diğerine tercih konusu
değildir. Çünkü bu'konu, taraflarının delillerini serdetmesini ve bu delillerin
münakaşasını; sonra üstün delilin tercih edilmesini gerektirir. Bu bizim
konumuzun dışındadır. Burada, tarafların delilleri hakkında araştırıcıya yol
göstermemiz yeterli, bunun yanında cumhurun görüşünün üstünlüğünü belirtmemiz
gereklidir. Emir, karine bulunmadığı zaman vücuba delalet eder. Bir karine
bulunursa ancak o zaman vücubdan başkasına delâlet eder. [662]
Emrin ifade ettiği mana hakkındaki bu görüş ayrılığı,
ancak emirden ne kasdedildiğine delâlet eden karine bulunmadığında ortaya
çıkmaktadır: Karine varsa ona göre mana verilir ve emrin manası
sınırlandırılmaz.
Emrin vücuba delâlet ettiğini kabul eden Zahirîlere
göre, ki İbn Hazm onlardandır, başka bir nass yahut vücubdan başka bir mana
ifade eden bir icma bulunmadıkça, bu vücub manasından dönülmez. Yani,
zahirilere göre emir vücub içindir. Yalnız karine, onu bu manadan çıkarmaya
yetmez. Bunun için başka bir nass veya icma gereklidir. O halde, karineyle
vücub manasını bırakmak, doğru yoldan sapmak, Allah ve Rasûlüne iftira etmek
ve Kur'an dilindeki emrin İfade ettiği sınırdan dışarı çıkmaktır.
Ibn Hazm İhkam'da şöyle der: "Eğer, siz Allah'ın
emirlerinden birçoğunu "tahyir" ve "nedbe" hamlediyorsunuz,
dolayısıyla bu hükümde çelişkiye düşüyorsunuz" derlerse, Allah'ın
yardımıyla onlara şöyle denir: "Sizin iddia ettiğiniz çelişkiyi biz
yapmadık. Çünkü biz Allah'ın, tahyire hamlettiğimiz emrini aynı şekilde, vücuba
da hamlettik. Allah Teala bize, dilediğimizde ya-|pıp, dilediğimizde
terkedeceğimiz bir emir verdiğinde, bize bu nassm zahiri-İni kabul etmemizi
zaruri olarak vacîb kılmış olur. Dolayısıyla biz kendi kurahmızın dışına
çıkmamış oluruz. Bizim için emri, iki alternatiften birini gö-izardı ederek,
sadece vücuba hamletme muhayyerliği yoktur. Nitekim, Allah Teala veya
Peygamberi bize, bu iki alternatifden sadece birini lafzen tahsis Ederek
emrettiğinde muhayyerlik yoktur. O zaman bizim için tahsis edilen amirden başka
bir seçeneğe dönme hakkımız olamaz. Her emir müstakildir re onu müstakil olarak
anlamamız gerekir. Tahyir ifade eden her emir de, nuhayyer bırakıldığı şekilde
anlamamız gerekir. Gelen lafızları zahirlerine göre kabul etmemiz farzdır.
Bunda herhangi bir şekilde seçme hakkımız yoktur. Bir ayeti yahut haberi
tahyire hamletmekte sahih icma olursa, bu icma-mn aslının Rasulullahtan
geldiğine (tevkifine) inanır ve bunu da vucüba hamlederiz. Dolayısıyla, Allah'a
şükür, bizim görüşümüzde bir tenakuz yoktur.[663]
Zahiriler bu görüşleriyle netice olarak bir çok
hükümlerde fakihlerin çoğunluğuna muhalefet etmişlerdir. Bu yüzden onlarla
fakihlerin büyük bir kısmı arasındaki ayrılık büyümüştür. Şimdi bu hükümlerden
bazı örnekler verelim. [664]
Zahiriler, borçları yazmanın ve onlara şahit
getirmenin şu ayetin hükmüne göre vacib olduğu görüşündedir:
"Ey inananlar! Birbirinize belirli bir süre için
borçlandığınız zaman onu yazınız. İçinizden bir katip doğru olarak yazsın;
katip onu Allah'ın kendisine Öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın.
Borçlu olan da yazdırsın, Rabbi olan Allah'tan sakınsın. Ondan bir şey
eksiltmesin. Eğer borçlu aptal veya aciz, ya da yazdıramıyacak durumda ise
velisi doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek
bulunmazsa bir erkek iki kadın olabilir" (Bakara-202). Yazınız ve şahit
getiriniz ifadesindeki emrin zahiri vücub ifade eder. Ancak bir nass yahut icma
ile bu zahirden dönülebilir. Ibn Hazm şöyle der" "Mesele: Vade ile
borç verildiğinde her iki tarafa bunu yazmaları ve iki yahut daha çok adil
şahit veya adil bir erkek ve iki kadın şahit bulundurmaları farzdır. Eğer bu
işlem seferde olur ve katip bulamazlarsa, alacaklı olan dilerse rehin alır,
dilerse almaz, bu onun hakkıdır. Vadesiz borçlanmalarda, seferde olsun hazarda
olsun, ne katip ne de şahit gerekmez. Bunun delili, "Ey iman
edenler..." ayetidir. Allah Teala'nm emrine ancak itaat etmek gerekir.
Bunun nedb olduğunu söyleyen yanılmıştır. Allah Teala yazınız dediği halde
birisinin çıkıp ta "dilersem yazmanTdemesi; Allah Teala "şahit
tutunuz" dediği halde, birisinin çıkıp ta "şahit tutmam" demesi
caiz olmaz. Ayrıca, Allah Tealanın emirlerini bir nass yahut zaruret h
Bir topluluk da, borçlanmada yazma ve şahidin
vacibliginin şu ayetle mensuh olduğu görüşündedir. "Şayet birbirinize
güvenirseniz, güvenilen kimse borcunu ödesin" (Bakara-283) Şa'bi ve Hasan
da bu görüştedirler.[665]
Müctehid fakihlerin çoğunluğu ise bu emrin nedb için
olduğu görüşündedir. Buna delil, müslümanların çoğunluğunun islam ülkelerinde
yazmadan ve şahit getirmeden veresiye olarak alış veriş yapmalarıdır. Bu yazma
ve şahit getirmenin vacib olmadığı hususunda icmadır. Çünkü bunların vacib kılınmasında
müslümanlara büyük bir zorluk vardır. Halbuki Hz. Peygamber; "ben kolaylık
ve müsamaha dini olan Islamiyetle gönderildim" buyurmaktadır.[666] Böylece
sahabe, tabiun ve her bölgenin fatihlerinden hiç kimsenin bu konularda güçlük
çıkardıkları nakledümemiştir. Bilakis, borçlanma ve alışverişler kendi
aralarında yazı ve şahit olmadan gerçekleşmiştir. Buna karşı çıkan kimse de
olmamıştır. [667]
Ibn Hazm şöyle der: "kimin erkek veya kadın
müslüman bir kölesi olur, bunlar da, "kitabet" (azad edilmeleri için
anlaşma) isteğinde bulunurlarsa efendinin bunu kabul etmesi farzdır. Devlet
başkanı eğer köle veya cariyenin buna güç yetireceğini anlarsa efendiyi
zorlayabilir. Efendi bu konuda (fazla para taleb ederek) haksızlık yapamaz.
Sonra îbn Hazm Şöyle dedi: "Bunun delili Allah Tealanın şu ayetidir:
"Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek isteyenlerin, onlarda bir
iyilik görürseniz, bedel vermelerini kabul edin" (Nur-33).[668]
Fakihlerin çoğunluğuna göre bu emir de nedb içindir.
Bunu vacib olmaktan çıkaran Hz. Peygamber'in şu hadisidir:" Müslüman bir
kimsenin malı ancak onun gönül rızasıyla helal olur".[669] Kölenin
"kitabet" istemesiyle, kendisini azad edecek kimseye satılmasını
istemesi arasında fark yoktur. "Kitabet" vacib olmadığı gibi, bu
satış ta vacib değildir. Bu üzerinde icma edilen bir alış veriş yoludur.
Kaynağı iki tarafın rızası ve istemesidir.[670] Yine, cumhur
mülküyeti kaldırdığı ve kölelerin sahipleri üzerinde tahakküme yolaçtığı için
kitabetin vacib olduğunu kabul etmediler.[671] Alimlerden
bir gurup, mukatebe emrinin mübahlık ifade ettiği görüşündedirler. Çünkü
yasaktan sonra gelen emir mübahlık ifadde eder. Buradaki yasaldık şudur:
mukatebe efendinin kendi malı olan kölesini, kölenin elindeki mal mukabilinde
Batmasıdır ki bu da caiz değildir. Bu yasaktan sonra gelen emir mubahlık ifade
eder. [672]
Ibn. Hazm, yemek yerken besmele çekmenin farz olduğu
görüşündedir. Sağ elle yemek de böyledir, el-Muhallâ'da şöyle der: Her yemek
yiyenin, yemeğin başında Allah Tealanın adını anması farzdır. Sol eliyle yemek
yemesi hiç kimseye helal olmaz. Ancak gücü yetmezse sol eliyle yiyebilir.
Çünkü, Hz. jjPeyğamber Ömer b. Selemeye bunu emretmiştir. Y;ne Hz. Peygamber,'
bir şeyle emrolunduğunuzda, gücünüzün yettiğini yapın buyurmuştur.[673] Bazı
emirleri farz bazılarını mendup kılarak hüküm veren kimse, bilmediği şeyi
İAllah ve Rasûlüne iftira etmiş olur. Bu hususta Allah şöyle buyurur."
Bilmeğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Onu önemsiz bir şey sanıyordunuz, oysa
kllah katında önemi büyüktü." ( Nur 15 ) [674] Fakihlerin
çoğunluğu yemek es-nasmda besmele çekmenin ve sağ elle yemenin mendup olduğu
görüşündedir. Onlara göre buradaki emir nedb içindir. [675]
Ibn. Hazm, Hac ve Umrede telbiye getirmenin ve bunu
yüksek sesle yapmanın farz kılınmış bir emir olduğu, aksi taktirde Haccın
sahih olmuyacağı görüşündedir. O, Muhatla da şöyle der: Haccmda yahut
umresinde, telbiye ge-kirmiyenin Haccı ve umresi bâtıl olur? Bir kere de olsa
telbiye getirirse bu yeterlidir. Fazla getirmek efdaldir. Telbiye getirse fakat
sesini yükseltmese Hacci ve umresi olmaz. Çünkü Cibril, Hz. Peygamberden "
ashabına, telbiye getirirken seslerini yükseltmelerini emretmesini"
istemiştir. Hiç telbiye getirmiyen, yahut telbiye getirip de gücü yettiği halde
sesini yükseltmeyen, Hac ve umre yapmamış olur. Çünkü, Allah Teala bunu
emretmiştir. Hz. Peygamber de , "bizim yaptığmızı yapmayanın ameli reddedilmiştir"
buyurmuştur.[676] Fakihlerin
çoğunluğuna gelince; Şafiî nin sahih görüşüne ve Hanbeiilere göre telbiye
mendup emirlerdendir.Bunun vacib olmadığını sölleyenler, telbiyeyi, diğer
zikirler igbi, Haccın mendub zikirlerinden olduğunu söylerler.[677] Cumhurun bir
kısmı da ( meselâ îmam Mâlik gibi) telbiyede sesi yükseltmenin medup bir emir
olduğunu söylerler, ve bunu Haccın rükünlerinden saymazlar. Fakat terkedene
kurbun cezası öngörürler. îbn Rüşd şöyle der;" Mâlik telbiyeyi, Haccın rükünlerinden saymaz ve
terkedene ceza öngörürdü.[678] Cumhurun
diğer bir kısmı da Hacda telbiyenin, namazın iftitah tekbiri gibi olduğu
görüşündir. Ancak telbiye yerine geçen bir lafız, yeterli olur. Telbiyede sesi
yükseltmek sünnettir. Bu görüşte olanlar Hanefilerdir. Hidaye'de şöyle denir:
telbiye getirmeden, sırf niyetle, ihrama girmek caiz olm Şafiî bunun aksi
görüştedir. Çünkü Hanefilere göre telbiye, namazdaki iftitah tekbiri gibi, Hac
ibadetine başlangıç sözüdür. Telbiyenin dışında, Farsça İstın, Arapça Olsun
ta'zim ifde eden bir sözle başlamak da caiz olur. Bu, lerhnizin meşhur olan
görüşüdür.[679]
İbn Hazma göre, zina korkusu olmasa bile cinsî
münasebete giicil yeten herkese durumuna göre ya evlenmek yada cariye edinmek
farzdır. Bundan aciz olursa çokça oruç tutar ve hadisteki şu emre uyar "
Ey gençlik topluluğu sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü o, gözü
haramdan ve kişiyi zinadan korur. Buna gücü yetmeyenin oruç tutması gerekir.
Bu onu haramdan korur."[680]
Fakihlerin çoğunluğu evlenmenin mendub olduğu
görüşündedir. Ancak burada, engelleyici
veya vacib kılıcı bir unsurun olmaması gerekir, tbn Kudame Muğni'&e şöyle
der: "insanlar evlenme hususunda üç kısımdır. Bir kısmı, evlenmezse harama
düşeceğinden korkar, Fakihlerin çoğunluğuna göre bunun evlenmesi vacibtir.
Çünkü, iffetli yaşaması ve kendisini haramdan koruması gerekir. Bunun yolu ise
evlenmedir, ikinci grup, evlenmesi müste-hab olanlardır. Bunlar harama
düşmekten emin olmakla birlikte şehvet sahibi kimselerdir. Bunlar için evlenmek,
nafile ibadet için bekar kalmaktan evladır. Bu, rey fukahasmın görüşüdür.
Sahabenin asıl görüşü de budur. Üçüncü kısım, ınnîn (iktidarsız) gibi ya
doğuştan şehveti olmayan, yahut şehveti olup da, yaşlılık veya hastalık
dolayısıyla kaybolanlardır. Bu konuda iki görüş vardır:
1- Zikrettiğimiz delillerin umumuna göre evlenmek, bunlar
için mubahtır.
2- Evlenmemek efdaldir. Çünkü evlenmenin gereklerini
yerine getiremez. Karısını tatmin edemez ve kendisine bağlamakla ona zarar
verir. Kendisini yerine getiremeyeceği, görev ve sorumluluklara maruz bırakır.
Faydası olmayan bir evlilikten dolayı ilim ve ibadetle meşgul olamaz. Bu
konudaki hadisler, şehveti olan kimselere hamledilir. Çünkü, buna delalet eden
başka hadisler vardır.[681]
Ibn Hazm, cenazenin defninde acele etmenin vacib
olduğu görüşündedir. Delili Hz. Peygamber'in şü hadisidir: "Cenazeyi
süratli bir şekilde defnedin. Eğer iyi bir kimse ise onu hayra yaklaştırmış,
kötü bir kimse ise, boynunuzdan (o yükü) atmış olursunuz".[682]
Fakihlerin çoğunluğuna göre buradaki emr nedb içindir.
Ibn Kudârne şöyle der: "Cenazenin defninde acele etmenin müstehab olduğu
konusunda
Davud ve Ibn Hazm, evlenen kimsenin yemek vermesinin
(velime) farz olduğu görüşündedirler. Delilleri, Hz. Peygamber'in, Abdurrahman
b. Avf a, evlenirken söylediği "bir koyunla bile olsa velîme yap" [684] hadisidir.
Fakihlerin çoğunluğu velimenin sünnet olauğu
görüşündedir. Ibn Kudâme şöyle der: " Alimlerin çoğunluğuna göre velîme
vacib (farz) değildir. Şafii mezhebinden bazıları bunun vacib olduğunu
savunmuşlardır. Çünkü Hz. Peygamber, Abdurrahman b. Avf a bunu emretmiştir. Hz.
Peygamber'in emrine uymak vacib olduğuna göre velîme de vacibdir. Bize gelince
(Ibn Ku-dame): "Velime, sevinçli bir olay için hazırlanan, ve diğer
yemeklere benzeyen bir yemektir. Bu konudaki hadis, zikrettiğimiz delil
ışığında müstehabh-ğa hamlolunur. Hadiste "koyun" lafzı geçmesine
rağmen, velimede koyun eti ikram etmenin vacib olmadığı konusunda ihtilaf
yoktur. Böyle bir anlam çıkaranların görüşü asılsızdır. Ayrıca selam hadisiyle
de bunun yanlış olduğu ortaya çıkar. Çünkü selam vermek vacib olmadığı halde
selam verene icabet etmek vacibtir".[685]
îbn Hazm'ın bu konudaki görüşü de diğerlerinde ki gibi
cumhurun görüşüne muh
îbn Hazm'ın savunduğu bu görüş, Hanbelîlerin
çoğunluğuyla, Ebû Sevr ve tbn Cerir'in de benimsedikleri görüştür.[688]
Şafiî ve M
Hanefîler buradaki emrin mübahlık için olduğunu
söylerler. Hidaye şerhinde şöyle denilir:" görünen gerçek, bu emrin
mübahlık ifade ettiğidir. Ayrıca bu, borcu nakletmenin veya istemenin
(mütalebe) seran caiz olduğunun delilidir.[690]
Ibn Hazm, kendi usulünden hareketle, bir erkeğin,
hanımıyla cinsi müasebette bulunmasının farz olduğu görüşündedir. Bunun en azı,
güç yetirildiği takdirde, her temizlik döneminde bir defadır. Aksi takdirde
Allah Teala-isyan edilmiş olur. îbn Hazm'ın bu emirle ilgili delili şu ayettir:
"Temizlendikleri zaman onlara Allah'ın emrettiği şekilde yaklaşın"
(Bakara 222).[691]
Halbuki, fakihlerin çoğunluğu buradaki emrin mübahlık
ifade ettiği görüşündedir. Çünkü bu, yasaklamadan sonra gelen bir taleptir. Ebu
Ca'fer et-Taberî bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: " Eğer bir kimse, bu
durumda kadınlarla cinsi münasebet farz mıdır? diye sorarsa ona
"hayır" denilir." O zaman, (onlara yaklaşın) sözünün anlamı
nedir? derse, şöyle denir: "Bu, daha önce men edilmiş bulunan cinsi
münasebetin mubah kılınması ve hayz h
" ihramdan çıktınızmı artık avlanabilirsiniz
(Maide 2)
" Artık namazı kılınca yeryüzünde dağılın. (
Cum'a 10). Bunun benzerleri çoktur.[692]
Ibn Hazm yerine ulaşan nafile "hedy" etinden
yemenin farz olduğu görüşündedir. " işte kurbanlık deve ve sığırları
Allah'ın size olan nişanelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır.
Bağlı halde keserken üzerlerine Alla-hı adını anın. Yan üstü düşüp ölünce
onlardan yeyin, isteyene de istemeyene de verin" (Hacc 36). Ibn Hazm, bu
ayetteki Allah'ın emri farzdır der. [693]
Fakihlerin çoğunluğu nafile " hedy" in
etinden yemenin sünnet olduğu görüşündedir. Nevevi şöyle der: " Alimler,
tatavvu1 "hedy" (nafile kurban) etinden yemenin sünnet olduğunda icma
etmişlerdir.
Bu konudaki delil şudur: " Ayet, cahiüyye arabımn
adetini iptal için gelmiştir. Arablar, ibadet maksadıyla kestikleri hayvanın
etinden yemeyi caiz görmezlerdi. Allah buna izin verdi ve onların muh
Ebu Muhammed b. Hazm ric’i talakla boşanmış bir kadın
cinsi münasabet yoluyla veya geri dönüşe delalet eden bir lafızla geri dönmenin
mümkün olmadığı, bunun yanısıra şahid getirmenin de gerekli olduğu görüşünde
dir. Delili Cenabı Hakkın şu âyetidir: " İddetleri bitince, onları uygun
bir şe. kilde yanınızda tutun veya uygun bir şekilde onlardan ayrılın,
içinizden de iki âdil şahit getirin" (Talak 2). Eğer erkek, şahid
getirmeksizin geri dönerse bu dönüş sahih olmaz.[695] Şafii'nin
eski görüşü ile,[696] kendisinden
nakledilen ifej rivayetten birine göre Ahmed bin Hanbelin görüşü de bu doğrultudadır.
Hanefiler, M
İbn Hazm'a göre alışveriş yapan her iki tarafın, az
veya çok, yaptıkları alışverişe, adil iki erkek veya bir erkek ve iki kadın
şahit getirmeleri farzdır. Eğer adil şahit bulamazlarsa bu farziyet düşer.
Şahit buldukları halde getirmeyenler Allah'a isyan etmiş olurlar, ancak
alışverişleri tamam olur. îbn Hazm bu konuda şu ayeti delil getirir:
"Alışveriş yaptığınız zaman şahit getirin" (Bakara-282). Ebu Cafer
et-Taberî,[698] Davud
Zahirî, Dahhak, Said b. el-Müseyyib, Ata, sahabeden Ebu Muse'l-Eş'ari ve tbn
Ömer de bu görüştedirler, îbrahim Nehai ise şöyle der: "Bir demet ot bile
olsa sattığın ve aldığın zaman şahit getir."
Fakihîerin çoğunluğu alışverişte şahit getirmenin
mendub bir emir olduğu görüşündedirler. Ayetteki emr, nedb ve irşad içindir.
Bu emrin vucub ifade etmediği, Hz. Peygamberin şahitsiz olarak yaptığı
alışveriş ve rehin muamelelerinden anlaşılmaktadır. Sahabe ve geçmişteki s
Bazı kimseler, alışverişte şahit bulundurma emrinin,
"şayet biriniz diğerine güvenirse, güvenilen kimse borcunu ödesin"
(Bakara-283) ayetiyle neshedilmiş olduğu görüşündedirler. Taberi bu görüşü, bu
ayetin öncekinden farklı bir hüküm ihtiva ettiğini ileri sürerek reddetmiştir.
Çünkü bu hüküm, sadece, yazıcı bulamayan kimse için geçerlidir. Allah Teala
şöyle buyurmuştur: "Eğer yolculukta olup katip bulamazsanız alman rehin
yeter. Şayet bi-rinizin diğerine güvenirse-yani rehin taleb etmezse- güvenilen
kimse emanetini ödesin" (Bakara-283). Taberi şöyle der: "Eğer bu
ayetin önceki ayeti neshetmesi caiz olsaydı o zaman "Şayet hasta ve
yolculukta iseniz veya
ayetin olundan gelmişseniz..." (Maide-6) ayetinin
"Ey inananlar! Namaza kaktığınızda..." (Maide-6) ayetini nesh etmesi
caiz olurdu. Ve yine, zıhar keffaretiyle ilgili "köle bulamayan kimse,
arka arkaya iki ay oruç tutsun"
Mücadele-4) ayetinin "hanımlarıyla birleşmeden
önce bir köle azad etsin"
Mücadele-3) ayetini neshetmesi caiz olurdu.[700]
Bu verdiğimiz örnekler, zahirilerin, "emir, muh
Bu örnekleri inceleyen kimse, bu anlayışta dindeki
kolaylık ve müsamahaya uygun olmayan bir sertliğin, bir sıkıştırma ve zorluğun
bulunduğunu görebilir. Halbuki "Allah, dinde sizin için bir zorluk
kılmamıştır" (Hac-78) ve "Bu din kolaylıktır"[701]
buyrulmuştur.
Bununla beraber, onların görüşlerinde, özellikle, bir
kısım
Bu konuda cumhurun görüşü, itidal ve orta yolu
benimseyen görüştür. Yani, emrde aslolan vücubdur. Ancak, vucubun dışında bir
anlam ifade ettiğine dair bir delil varsa, o şekilde amel olunur. Bu Allah ve
Rasûlüne itaatten dışarı çıkmak değil, bilakis, ahkamını ve şeriatını
gerçekleştirmektir. [702]
Fakihlerin çoğunluğu, emrin gereğinin vücub olduğu
konusunda müttefik olmakla beraber, nasslardan çıkardıkları hükümlerde, o
nassların ihtiva ettiği deliller açısından zaman zaman ihtilaf etmişlerdir.
Bazıları bu karinelerden hareketle, emrin vucub ifade etmediğini söylerken
diğer bir kısmı bunu kabul etmemektedir. îşte bu nokta, fıkhın furuatıyla
ilgili birçok meselede büyük ihtilaflar doğurmuştur. Karineden kaynaklanan bu
ihtilaflarla ilgili bazı örnekler şunlardır:[703]
Kuran-ı Kerim'de, cinsi münasebetten ve mehir
tesbitinden önce boşan-mış kadınlara bir miktar ödemenin yapılması
emredilmiştir: "Kadınlara el sürmeden ve mehirlerür biçmeden onları
boşarsanız size sorumluluk yoktur. Onlan-zengine kendi çapma, fakire kendi
çapına-uygun bir şekilde faydal dırm. Bu iyi davrananların şanına yakışır bir
borçtur"(Bakara-236).
Şafiiler, Hanefiler ve Hanbeliler emrin gereği olarak
bu ödemenin vacjk olduğu görüşündedirler. Sahabeden Îbn Ömer, Tabiinden Said b.
el-Müsey. yib, Ata ve Mücahid de bu görüşü benimsemişlerdir.[704]
M
Bizim tercih ettiğimiz görüş, çoğunluğun da kabul
ettiği, "bu emir haki-kati üzere hamledilerek vucub ifade eder"
şeklindedir. Çünkü, "muhsinin11 kelimesi, hem nafileyi hem de vacibleri
yerine getiren kimseler için kullanı. lan umumi bir lafızdır. Ayrıca burada
"Hakkan" kelimesinin "Muhsinin" kelimesine ilavesi de bu
görüşü desteklemektedir. Çünkü "Hakk", öncelikle va-cibe hamîolunur.[705]
M
Mükateb, azad edilmesi karşlığmda efendisiyle belli
bir mal ödeme hususunda anlaşma yapan köledir. İsterse bu malı taksitle
ödeyebilir ve bu taksitlerin her birine "necm" adı verilir. Allah
Teala Kur'an-ı Kerim'de kendilerini hürriyete kavuşturabiimeleri için
mükateblere yardım edilmesini bir merhamet gereği olarak emretmiş ve şöyle
buyurmuştur: "Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek isteyenleri,
onlarda bir iyilik görürseniz, bedel vermelereni kabul edin. Onlara Allah'ın
size verdiği maldan verin" (Nur-33). Fakihler, ayetteki "Allah'ın
size verdiği maldan siz de onlara verin" ifadesindeki emrin ne ifade
ettiği (muktezası) konusunda ayrılığa düşmüşlerdir. Şafiiler ve Hanbeliler,
buradaki muhatabın "efendi" olduğunu ve "emrin" vucub ifade
ettiğini, dolayısıyla malından bir kısmını azad edilmesine yardım olarak
mükatebe bağışlanmasının efendiye vacib olduğunu kabul eder-iler. Hanbelilere göre
bunun miktarı (mükatebin ödeyeceği meblağın) dörtte biridir.[707] Bu, Hz. Ali
(r.a)den de rivayet edilmiştir. Îbn Abbas da tefsirinde, onlann mükatebe
borçlarının bir kısmından vaz geçin"demiştir.[708] Hanefiler ve M
Ayetteki emir, "ödeme" (îtâ) olarak tefsir
edilmiştir. Ödeme ise "indirim"den başka bir şeydir. Bu ödemeden
maksat, onlara zekattan paylarına düşenin verilmesidir. Zira onlar, zekata
müstahak olan bir grubtur. Buna, ayetteki "Allah'ın malından" ifadesi
de delalet eder. Bu lafız ibadet malları vani sadaka ve zekat için kullanınlan
bir tabirdir.
Haseri, Nehâi ve Bürey'de şöyle demişlerdir: "
Ayetteki 'onlara veriniz' hitabı, mükateblere tasadduk ederek onların
kölelikten kurtulmalarına yar-dımıcı olmada bütün insanlara yöneltilmiş bir
hitabtır." Zeyd b. Eşlem ise şöyle demiştir:" Buradaki hitab,
yöneticileredir ve onların zekat malından, hisselerine düşeni mükateblere
vermeleri gerekir.[709]
Hz. Peygamber'den, bakirenin nikahı için babasının,
kızından izin alması gerektiğini bildiren birçok hadis rivayet edilmiştir.
Bunlardan bazıları şunlardır:
îbn Abbasın rivayetinde Rasûlullâh (s.a.v) şöyle
buyurmuştur: "Dul kadın kendi hakkında karar vermeye, velisinden daha
layıktır. Bakirenin kendisinden izin istenir, susması izin sayılır".[710]
Ebu Hüreyre (r.a)den gelen bir rivayette Rasûlullâh
(s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Dul kadına danışılmadan, bakirenin izini
alınmadan nikahları kıyılamaz. Bakirenin izni nasıl olur ey Allah'ın Rasûlü
diye sorulunca, Hz. Peygamber, "Onun izni susmasıdır" buyurdu.[711]
Hz. Aişe'den gelen bir rivayette o, şöyle dedi:"
Ey Allah'ın Rasûlü, evlenmeleri hususunda kadınlara danışılır mı? dedim. Evet,
diye cevab verdi. "Bakireye danışıldığında, utanıp susarsa ne olacak?
dedim. Onun susması, izin vermesidir buyurdu".[712]
Hanefilere göre, buradaki emir vucub ifade eder ve
buluğa ermiş bakirenin babasının evlendireceği kızından izin alması vacibdir.
Eğer izni olmadan evlendirilirse, bu evlilik ancak kızın izniyle geçerli olur.
Buluğa ermemiş bakirenin iradesi geçerli olmadığı için, ondan izin alınmasına
gerek olmadığı icmaen sabittir.
Evliliği hususunda bakireden izin alınmasının vacib
olduğu görüşünü Evzâî ve Sevrî ile, Tirmizî'nin bildirdiğine göre
muhayyer bıraktı".[713]
M
Bu mesele, inşaallah uygulamalı bölümde tekrar ele
alınacaktır. [715]
Şârîin emrettiği bir fiilin tekrarına işaret eden bir
karine yoksa, emir sıygası tekrara mı yoksa bir defalığa mı delalet eder?
Usûl
Birincisi, emir, mâni bir delil yoksa, bütün ömrü
kapsayan bir tekrarı gerektirir. Bu görüşü, Şafii ashabından Ebu Ishak el-Isferâyinî,
Ebu Hatim el Kazvinî, Abdulkâhir el-Bağdâdi ve diğerleri benimserler .[716]
Onların delillerinden birisi şudur: Eğer emir tekrar
için olmasaydı, ondan istisna da sahih olmazdı. Çünkü bir defa yapılan şeyden
istisna mümkün değildir. Halbuki istisna sahihtir. Mesela "perşembe günü
hariç oruç tut" diyebilirsin. Ayrıca, şayet emir bir kereliğe delalet
etseydi, emredenin başkasına, "bir kere namaz kıl" demesi anlamsız
olacağı gibi "çok namaz kıl" demesi de tenakuz olurdu.
İkincisi, emir tekrarı gerektirmez, ancak buna ihtim
Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadis bu görüşü
desteklemektedir. O söyle der: "Rasûlullâh (s.a.v) bize hitab etti ve
şöyle dedi: Ey insanlar! Allah size haccı farz kıldı, haccediniz. Oradakilerden
birisi, her sene mî ey Allah'ın Rasulü diye sordu. Adam sorusunu üç kere tekrar
edene kadar Hz. Peygamber sustu ve sonra şöyle buyurdu : Şayet evet deseydim,
güç yetiremezdiniz".[718]
Bu hadisin Ibn Abbas'dan gelen başka bir rivayetinde
soru soran şahsm ismi de belirtilmiştir:" îbn Abbas şöyle der:"
Rasûlüllah (s.a.v) bize bir hutbesinde şöyle dedi: " Ey insanlar! Hacc
size farz kılınmıştır. El- Akra b. Hâ bis, ayağa kalkarak, " her sene mi
yâ Rasûlullâh " dedi. Hz. peygamber şöyle buyurdu: "öyle söyleseydim
üzerinize vacip (farz) olurdu. Vacip olsaydı onu yapmazdınız ve yapmaya da güç
yetiremezdiniz. Hacc bir defadır. Bundan fazlası nafîleder".[719]
Bu hadisten anlaşılan şudur: Eğer soran, Peygamber
emrinin tekrara ihtim
Üçüncüsü herhangi bir şarta ve sıfata bağlı olmadıkça
emir tekrarı gerektirmez ve buna ihtim
Bu görüşü savunanların bîr delili de, Ömer b.
El-Hattabm Hz. Peygamberden naklettiği bir sünnettir. Hz. Ömer, Hz.
Peygamber'in, Mekke'nin fethi senesinde, bir abdestle bütün namazları
kıldığını görünce, "bunu bilerek mi
yaptın?" diye sormuş, Hz. Peygamber
de"evet" diye karşılık vermiştir. Eğer Hz. Ömer ayetinden, her
namazda abdestin tekrarını anlamış olmasaydı, sorusunun bir manası olmazdı.
Dördüncüsü, emir, ister mutlak olsun, isterse bir
şarta bağlı, veya bir sıfatla tahsis edilmiş olsun tekrarı gerektirmez ve buna
ihtim
Bu görüşü benimseyenlerin delillerinden biri de şudur:
"Bir kimse, 'Zeyd oruç tuttu' dese, onun bir defa tuttuğunu doğrulamış
olur. Veya bir adam vekiline, 'karımı boşa' dese, vekil bir defadan fazla
boşamaya yetkili değildir.
Beşincisi, vakf h
Vakıfiyye ve Imamul Haremeyn bu görüşü
benimsemişlerdir.
Bunların delillerinden biri şudur: "Emir, mutlak
olarak, 'bir defalığa1 mı yoksa 'tekrar' a mı delalet ettiği konusunda açık
değildir. Bu yüzden, mesela, 'vur' (döv) emri verildiği zaman, bunun bir defa
mı yoksa, defalarca mı yapılacağı sorusunu sormak uygundur. Eğer, bunlardan
birinin emredildiği açık olsaydı, soru sormak uygun düşmezdi.[720]
Bu konudaki ihtilafın kaynağı ile ilgili görüşümüz
şudur: Sari Hac ve Umrede olduğu gibi emri, bazen bîr defaya mahsus olacak,
bazan da, namaz, zekat ve oruçta olduğu gibi, tekrar ifade edecek şekilde
kullanmıştır. [721]
(Fıkıh usulünün) başlıca temel kurallarından biri
olmakla beraber, bu usul kaidesinin, fer'î meselelerdeki etkisi zayıf
kalmıştır. Bunun sebebi iki şeye bağlıdır:
Birincisi, fakihlerin çoğunluğu, emrin tekrar
gerektirmeyeceği, ve buna ihtim
ikincisi, seri emirlerin çoğunda, onların, "bir
defalığa mı" yoksa "tekrara"mı delalet ettiğini gösteren bir
karine mutlaka vardır. Bunun dışında kalan emirler çok azdır.
Ancak, burada, bu kaideye dayalı ihtilaflara Örnek
olarak bazı füru meseleleri zikretmemiz gerekir: [722]
Şafiiye göre, teyemmümlü kimse, dilediği kadar nafile
namaz kılabileceği halde, sadece bir farz namaz kılabilir. îbn Cerir Et-Taberî
de bu görüştedir.
Hanefilere göre ise, teyemmümlü dilediği kadar farz ve
nafile namaz kılabilir, teyemmümü ancak abdestle veya suyu görmesiyle bozulur.
îbn Hazm ve Hasen de aynı görüştedirler.
Hanbelilere gelince onlar, teyemmümlü kimsenin içinde
bulunduğu vaktin namazını kılabileceği gibi, diğer vakit girene kadar dilediği
miktarda nafüe de kılabileceğini kabul
ederler, ancak bir teyemmümle, iki ayrı vakitte iki ayrı farz kılınamaz, derler.[723]
M
Hepsinin delili şu ayetttir: "Ey insanlar! namaza
kalktığınızda yüzlerini dirseklere kadar
ellerinizi, -başlarınızı mesh edip- topuk kemiklerinize 'dar ayaklarınızı
yıkayın. Eğer cünüpseniz yıkanıp temizlenin. Şayet hasta, yolculukta iseniz
veya ayak yolundan gelmişseniz, yahut kadınlara yak-ı smişsanız ve su bulamamış
sanız temiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinizi, ellerinizi onunla mesh
edin (Maide-6).
Emrin, tekrarı gerektirmediğini savunanlar, her farz
namaz için abdesti zorunlu görmedikleri gibi, teyemmümü de gerekli görmezler.
Emrin, özellikle bir şarta bağlı ise, tekrarı
gerektirdiği görüşünde olanlar her farz namaz için abdest ve teyemmümün
gerekli olduğunu söylerler. Ancak bunlara göre, abdestteki tekrar emri nesh
edilmişken, teyemmümdeki tekrar emri baki kalmıştır, veya Sünnet, hades vaki
olmayan abdestliyi bu kapsamdan çıkararak, tekrar abdest almasını gerekli
görmemiştir.
Ebu Cafer et-Taberî, bu iki görüşü zikrettikten sonra
şöyle der: "Bu görüşlerden bize göre en doğru olanı şudur: 'namaz kılan,
her namaz için teyemmüm alır. Aslında onur: önce, abdest için su araması
farzdır. Çünkü, Allah Teala, namaz kılacak kimsenin suyla temizlenmesini,
bulamazsa teyemmüm yapmasını emretmiştir. Daha sonra, abdest alarak namaza
hazırlanan kimse, -abdestini bozacak bir şey olmadıkça-Hz. Peygamber'in
sünnetiyle bu kapsamdan çıkartılmıştır. Yani her namaz için abdest
alma,farziyeti sünnetle kaldırılmıştır. Ancak teyemmümle namaz kılan kimsenin,
suyu arayıp bulamadığı takdirde, Kuran'ı Kerim'în açık beyanına göre, her
namaz için teyemmüm alması farzdır".[724]
Bir kimse karısına " kendini boşa" dese,
veya bir yabancıya, " falanca kadını benden boşa" dese, fakat sayısı
konusunda bir şey söylemese, bu durumda emir tekrarı gerektirir"
görüşünde olanlara göre, kadının veya boşayanm vekilinin, birden üçe kadar
boşaması caiz olur. "emir tekrarı gerektirmez" diğerlerine göre ise,
kadın veya vekil ancak bir kere boşamaya yetkilidirler. [725]
Hanefıler, ikinci defa hırsızlık yapan kimsenin sol
elinin kesilemiyeceği Şeklindeki görüşlerini bu kaideye dayandırarak şöyle
demişlerdir: "Allah Teâlanm" hırsızlık yapan erkek ve kadının
ellerini kesin( Maide 38) ayet. tekrarı gerektirmediği gibi buna ihtim
Usûl
Mutlak emir "fevrî" dir demekle, mükellefin
bu emri hemen geciktirme, den yerine getirmesi kast olunur. Geciktirirse,
bundan dolayı sorumludur.
"Terâhi" ile kast edilen, mükellefin, emri
hemen yerine getirmek zorunda olmadığıdır. Mükellef isterse, emri duyar duymaz
hemen yerine getirir, dilerse, onu edâ edebilecek kudrete sahip olacağını
zannettiği başka bir vakte tehir eder ve fiili belirli bir zamana bağlı
kalmaksızın yerine getirir.
Terâhîden maksat mükellefin, fiili belirli bir gelecek
zamanda yapması değildir. Ayrıca onun, emri fevri olarak eda etmesi de gerekli
değildir. Çünkü fiilin gelecek bir zamanda eda edilmesi gerektiğini savunan bir
görüş yoktur ki emri hemen (fevri olarak) yerine getiren günahkar sayılsın.
Ancak, "Vâkıfîye"nİn bazı aşırılılanndan şu görüş nakledilmiştir:
"biz emre fasılasız uyarız ancak Şariin geciktirme iradesi ihtim
"Terâhi" tabirinin, kastedilen manaya
ifadedeki yetersizliğinden dolayı Şeyh Ebu tshak şöyle demiştir: "Tabirin
bizzat 'geciktirme1 (terâhî) anlamı taşıdığı fikri yanlıştır. el-Burhan'da
şöyle denir: Bu (terâhi), kapsamlı (med-hul) bir lafızdır. Şayet emre uymanın
fevrî olduğu farzedilirse, iktizası (gereği) dikkate alınmaz ve hiç kimse bunu
kabul etmez .[728]
Bu konuda usüîcülerin üç ayrı görüşü vardır:
1- Emir fevriyete delalet eder. Bu, "mutlak emir
tekrarı gerektirir"diyenlerin ortak görüşüdür, "tekrar" sözü,
"fevriyeti" gerektirir. Çünkü "tekrar" ifadesi bir şeyi
yapmakla emrolunmuş kimsenin fiiliyle birlikte bütün vakitleri kapsamaktadır.
Bu vakitlerin, başlangıcı ise, teklifin hemen sonrasıdır.
Hanbeli mezhebinin kuvvetli görüşü[729] ile M
2- Mutlak emir, belli bir zamana bağlı olmaksızın fiilin
taleb edilmesine delalet eder. Bu durumda ne "fevriyet" ne de
"terâhi" söz konusudur. Ancak, " hayırlı işi yapmakta acele
etmek" gerektiğini gösteren delillerin genel anlamından hareketle, emri
yerine getirmede süratli davranmak efdaldir. Şu ayetler de olduğu gibi
"Rabbinizin mağfiretine ve müttakiler için hazırlanmış eni gökler ve yer
kadar olan cennete koşun" (Al-i Imran-132), "hayırlı işlerde
birbirinizle yansın" (Bakara-148).
Hanefılerin çogunluğu [731]ile Şafiiler
bu görüştederler. Ayrıca bu görüş, bizzat Ebu Hanife ve Şafii'ye nisbet
edilmiştir. el-Burharıa. şöyle denir: "Bu, Şafii ve ashabına nisbet edilen
görüştür", Mahsulde de "doğru olan budur" denilir. Şafii'lerden
Âmidi ve Beyzavî de aynı görüştedir. M
Öyle görünüyor ki, bu görüşün, Ebu Hanife ve Şafii'ye
nisbeti, füru hükümlerine dayanılarak ortaya atılmıştır. îbn Burhan şöyle
der:" Bu konuda, Şafii ve Ebu Hanifeden hiçbir şey nakledilmemiştir,
sadece mezheblerinin fürûâtı (fer'i hükümleri) bu görüşe delalet
etmektedir." [732]
Mutlak emrin fevriyet ifade ettiği görüşünü, bazı
3- Mutlak emir, "vakf "ifade eder, yani ne
"fevriyet", ne de "terahî" gerektirmez. Bu, vâkıfıyye'nin
görüşüdür. Bunlar, emri geciktirenin günahkar olup olmadığı konusunda ihtilaf
etmişlerdir. Bir kısmı ve bu arada Imamu'l Haremeyn günahkar olacağını kabul
ederlerken, bazıları emri geciktireni günahkar saymamışlardır .[734]
Emri hemen ifâ edene gelince, daha öncede
belirttiğimiz gibi, vâkıfîyye den bazı aşırılar, (Şariin) geciktirme iradesi
ihtim
Fakihler bu kural üzerine birçok mesele bina etmişlerdir.
Önemlilerinden basıları şunlardır: [736]
Fakihler, bu kaideye istinaden, zekat nisabına m
Hanefîlere gelince, onların bu konuda üç görüşü
vardır: Birincisi, zekatı veren ödemeyi geciktirebilir, bundan dolayı günahkar
olmaz çünkü mutlak emir fevriyeti gerektirmez. Bedayi'de şöyle denir: "
Alimlerimizin büyük bir kısmı, zekatın terahî yoluyla ( gecikmeli olarak)
ödenebileceğini söylemişlerdir. Onlara göre terahinin anlamı, emrin, bir vakit
belirlenmeden, mutlak olarak ifasıdır. Yani, herhangi bir vakitte ödeyen, emri
yerine getirmiş olur ve vücup için bu vakit kesinleşmiş olur. Eğer ömrünün
sonuna kadar eda etmez, ve ancak onu ödeyebilecek kadar bir vakit kalacak
şekilde vücubiyet acilleşir ve bu süre içinde ödemediği takdirde, öleceğine
kanaat getirirse; emri zamanında ifa etmemiş olur. Bu durumda, vücubiyyet
aciIIİk kazanır ve bu süre içinde de ödemezse günahkar olur.[739] Bu Ebu Bekr
er- Razi'nin görüşüdür ve imam Muhammed' den nakledilmiştir.
îkincisi, zekatın hemen ödenmesi gerekir, ödeme imkanı
varken geciktiren günaha girir. Bu, Kerhî 'nin görüşüdür ve bunu " emir
fevriyeti gerektirir" hükmüne dayandırmaktadır.
Üçüncüsü, zekat hemen ödenmelidir. Mutlak emrin gereği
bu olduğu için je£il, ortada, "fevriyete" delalet eden bir karine
olduğu için bu böyledir. Tercih edilen görüş budur.
fethu'î- Kadir şerhinde şöyle denir: " Tercih
edilen görüş, fakire ödeme mrinin fevriyet karinesiyle birlikte olduğudur. Bu
karine, ihtiyacını gidermesi içn fakire yapılacak ödemenin âciliyetidir. Eğer
fevriyet gerekli olma-avdı bundan amaçlanan şey de tam olarak
gerçekleşmezdi."[740]
Şafîüer de, zekatın hemen ödenmesi gereken bir farz
olduğu görüşündedirler. Bu, emir böyle gerektirdiği için değil, zekata
müstahak olanların ihtiyacının görülmesi bakımından böyledir.[741]
Çünkü bu, ödenmesi imkan dahilinde olan ve ödenmesi
gereken bir haktır.[742]
Bu kaideye istinaden, ihtilaf konusu başka bir mesele
de, Ramazanda, yolculuk, hastalık veya hayz gibi bir özürden dolayı tutulmayan
orucun kazası konusudur.
Hanbeliler, bu oruçların hemen kaza edilmesi
gerektiğini, İmkan varken, diğer Ramazan'a kadar geciktirmenin günah olduğunu
söylerler. Böyle bir durumda gerekli olduğu gibi, geciktirmeden dolayı keffaret
de gereklidir. Ayrıca bu kimsenin, farz oruçları eda edene kadar, nafile oruç
tutması da sahih olmaz.
Üzerinde oruç borcu olan kimsenin, kaza için acele
etmesinin vücubu, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun (Bakara
185) ayetinden anlaşılmaktadır. Çünkü" emir fevriyeti gerektirir" [743].Şafii ve M
Kerhî 'nin dışında kalan Hanefîler, orucun kazasının
tehir edilebileceğini, bu arada, istendiği kadar nafile oruç da
tutulabileceğini belirtmişlerdir. [744]
Hanbelilere göre, imkanı olanın Haccı derhal eda
etmesi farzdır. Bu konuda acele davranması gerekir. Geciktirmesi caiz olmaz,
mazeretsiz olarak tehir ederse günahkar olur. Şu ayetler buna delildir:"
Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Beyti haccetmesi Allah'ın insanlar
üzerindeki hakkıdır." ( Al-i îmran 97)." Haccı ve umreyi Allah için
tamamlayın" (Bakara 196). Burada ki emirler fevriyeti gerektirir.[745] Hanefüerden
Kerhî "mutlak emir fevriyetü gerektirir" görüşüne uygun olarak,
Haccın hemen eda edilmesini gerekli görür. Ebu Yusuf ve Ebu sur el-Maturidi'de
haccın fevri bir farz olduğu görüşündedirler. İmam Muhammed'e göre ise hacc
terahi üzere farzdır, yani tehir edilebilir. Ebu Hani, feden, biri Ebu Yusuf
un, diğeri imam Muhammed'in görüşüne uygun jk farklı rivayet nakledilmiştir.[746]
"Mutlak emir fevriyet gerektirmez" diyen
Hanefilerden, haccın fevri olduğunu kabul edenler, adeta harici delillere
bakarak, bunların fevriyete de, lalet eden karineler olduğuna hükmetmişlerdir.
Şafîiler, mutlak emirden anladıkları manaya uygun
olarak, haccın terahi üzere farz olduğu (geciktirilebileceği) görüşündedirler.
Bunu Hz. Peygamber'in sünnetiyle desteklemişlerdir. Hacc hicretin altıncı
senesinde farz kılındığı halde, Hz. Peygamber ve aralarında herhangi bir
mazeret olmayanlarında bulunduğu ashab, ancak onuncu senede haccetmişlerdir.
Eğer hacc fevri olarak farz olsaydı, tehiri caiz olmazdı .[747]
Şafîiler, haccın geciktirilebileceğini kabul ederken,
imkanı olduğu halde haccetmeden ölen kimsenin günahkar olacağını da belirterek,
Iraklılardan nakledilen güvenilir bir rivayete göre M
Bir önceki meseleden, başka bir mesele daha ortaya
çıkmıştır: imkanı olduğu halde haccetmeyen kimse için kaza gerekir mi?
Hanbeliler, bu durumda kazanın gerekli olduğunu ve ölenin
malından, hac için gerekli miktarın ayrılması icab ettiğini savunurlar.
Şaiîiler de aynı görüşü benimsemişlerdir. Delilleri ise "Has'âm'lı
kadın" hadisidir. Hanefi ve M
a- Tanımı: Nehiy sözlükte, emrin zıddıdır. Istılahta
"yasaklama yetkisine sahip yüksek bir makam (oterite) tarafından, bir
şeyin yapılmamasının istenmesidir .[750]
b- Nehye Delâlet Eden Şeyler: Nehye birçok şey delalet
eder, en meşhurlan şunlardır;
1- "Nehiy lâm"ının bitiştiği muzari fiil
- Ney
"Zinaya
yaklaşmayın, doğrusu bu çirkindir, ve kötü bir yoldur" (İsra-32)
2- Vaz geçirmeye delalet eden bir kelimeyle kullanılan
emir sıygası.
"Pis putlardan
kaçının ve yalan sözden de uzak durun" (Hacc-30).
3- "Nehiy" Kelimesinin Kullanılması
"Allah, şüphesiz
adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara vermeyi emreder, hayasızlığı, kötülüğü ve
haddi aşmayı yasaklar. Tutasınız diye size öğüt verir"
(Nahl-90)
4- Haramlığı bildirmek veya helalliği nefyetmek şeklinde
nehy amacıyla kullanılan haber cümlesi.
Örnek: Allah Tealanın,
kendileriyle evlenmeleri haram olan kadınlarla ilgili ayeti.
"Size analarınız,
kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz haram kılındı"
(Nisa-23).
Diğer bir ayet:
"Ey Mü'minler!
kadınlara zorla mirasçı olmaya kalkmanız size helal değildir" (Nisa-19)
Başka bir ayet: "Kadınlara verdiklerinizden bir şey almanız size helal
değildir" (Bakara- 229)
Fakat usülculerin
zikrettiği asıl nehiy sıygası, nehiy lamıyla gelen muzari fiildir..
Birinci Kaide: Mutlak Nehy
Haramlığı Gerektirir. Emir birçok manada kullanıldığı gibi, nehyin de değişik
manalarda kullanıldığı konusunda
1- Haramlık:
"Zinaya
yaklaşmayınız" (Isra-32)
"Babalarınızın
evlendikleri kadınlarla evlenmeyin, -geçmişte olanlar artık geçmiştir-"
(Nisa-22)
Zinaya yaklaşmak,
babaların evlendiği kadınlarla evlenmek nehiy yoluyla haram kılınmıştır. Bunda
icma vardır.
2- Mekruhluk: Hz. Peygamber'in şu sözleri buna örnektir:
"Sizden idrar yaparken sağ eliyle tenasül uzvuna dokunmasın" [751]"Develerin
da namaz kılmayınız" [752]
idrar yaparken sağ
elle tenasül organına dokunmak ve deve yatakları da namaz kılmak fakİhlerin
çoğunluğuna göre mekruhtur.
3- Dua:
"Rabbimiz! Bizi
doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme" (Âl-i Imran-8)
4- İrşad
"Ey inananlar,
size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın" (Maide-101) Burada
nehiy irşad (yol gösterme) ve yönlendirme içindir.
5- Tehdid: Efendisinin kölesine: "Emrime itaat
etme!" (bakalım görürsün) demesi buna örnektir. Maksat itaatten nehyetme
değil, tehdiddir.
6- Tahkir (Değersizliğini bildirmek):
"Dünya hayatının
süsü olarak bol bol geçimlik verdiğimiz kimselere sakın göz dikme"
(Tâhâ-131) Burada maksat, Allah'ın katındaki ahiret sevabına göre dünya
nimetlerinin değersiz olduğunu açıklamaktır.
7- Sonucun (cezanın) açıklanması:
"Sakın Allah'ı z
8- Ümidsizliğe Düşürme:
"Ey inkar edenler,
Bugün özür beyan etmeyin, ancak işlediklerinizin karşılığını görmektesiniz
"denir. (Tahrim-7) Bu ayetteki nehiyden kasdedüen, özür beyan etmeyi
yasaklamak değil kafirlerin Allah'ın rah
9- İltimas (istemek): Dereceleri aynı olan iki kişiden
birisinin diğerine:"Yapma!"demesİ
10- Şefkat: Hz. Peygamber'in şu sözü buna örnektir
"Hayvanları taht
edinmeyiniz" .[753]
Alimler, nehiy
sıygasının haram ve mekruhluk oluşunda, mecaz olarak kullanılması konusunda da
ittifak etmiştir. Ancak karine olmaksızın, nehyi mecaz manada kullanmak sahih
olmaz.[754]
Yine
1- Nehiy sıygası mekruh kılmada değil, haram kılmada
hakikattir. Bunun dışındaki bir manaya ancak karineyle delalet eder. Bu,
usulcülerin çoğunluğunun görüşüdür. Nitekim onların görüşüne göre emir, vacib
kılmada
hakikattir.
Şafii Ümm'de nehyin
asıl olarak haramlığa delalet ettiğini ifade ederek şöyle der:
"Easûlullâh'tan gelen nehiy hakkında kural (esas) şudur; O'nun nehyettiği
şeylerin hepsi, harâmlığın dışındaki bir manadan dolayı nehyedil-diğine dair
yine O'ndan bir delil olmadıkça, haramdır."[755]
2- Bir grup
3- Başka bir grup, nehyin haramlık ve mekruhluğa
delalette, ya lafzî iştirak yahut manevi iştirakle, hakikat olduğu
görüşündedir.
4- Bazı
Bu meseledeki' ihtilafın
neticesi şudur: Şariîn nassmda nehiy varid olduğunda çoğunluğa göre bu,
"haram" olarak kabul edilir. Bir karine olmadıkça bu
"haramhk"tan, başka bir manaya gidilmez. Cumhurun dışındakilere göre
nehiy başlangıçta "mekruhluk" terkedilip, başka bir mana verilmez.
Yahut nehiy, açıklamaya muhtaç bulunan "mücmel" bir ifade hükmünde
olur.
Allah Teala'nın
"Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin"
(Hucurat-12) ayetindeki nehiy başlangıçta haramlığa delalet eder. Cumhura göre,
ancak bir karine ile bu hükümden başka bir hükme dönülebilir. Bazı
Cumhurun " mutlak
nehyin haramhğı gerektireceği" görüşü, bu meselede, fer'i fıkıh
konularındaki ihtilafta tesiri az olan nazari bir ihtilaf meydana getirmiştir.
Nehyin delâlet ettiği
hükümde fakihlerin ihtilaf ettiğini görürsen bil ki bu, onların "mutlak
nehyin haramlığı gerektirdiği " kaidesindeki farklı görüşlerinden
kaynaklanmıyor; nehyin, haramlık hükmünü başka bir hükme çevirecek bîr karineye
sahip olup olmamasından kaynaklanıyor. Haramlık hükmünü esas alan , kaideyi
kabul etmiş oluyor. "Mekruhluk" hükmünü esas alan ise, bazı
delillerde, bu nehyi"haramlık" hükmünden başka bir hükme çevirecek
karine görüyor. Bunu açıklayacak bazı örnekleri aşağıya alıyoruz. [759]
Hadiste, bir kimsenin
-komşusunu kendi duvarına ağaç koymaktan menetmesi yasaklanmıştır. Buhari,
Müslim ve diğerlerinin Ebu Hüreyre' den rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Komşu komşusunu, duvarına ağaç koymaktan men etmesin"
Sonra Ebu Hüreyre şöyle der; "ne oluyor ki sizin bundan yüz çevirdiğinizi
görüyorum. AJlah'a yemin ederim ki, o ağacı sizin omuzlarınızın arasına
atacağım."[760]
Fakİhler bu nehiy hükmü kakkında ihtilaf etmişlerdir. îmam Ahmed'e göre,
kişinin komşusunu kendi duvarına ağaç koymaktan menetmesi caiz değildir. Duvar
sahibi razı olmasa bile, ihtiyaç olduğu sürece, komşu duvarına ağaç koymak,
diğer komşunun hakkıdır. Buna engel olan komşuyu hakim, müsade etmeye zorlar.
Muğnı de şöyle denir:" Komşu duvarına ağaç koymaya ihtiyaç hasıl olur
yahut o duvara ağaç koymaksızın çatı yapmak mümkün olmayacak şekilde duvar müşterek
olursa ortağın izni olmaksızın ağaç koymak caiz olur. " Bizim delilimiz
haber (hadis) dir. Zarar vermeyecek bir şekilde, komşu duvarından faydalandığı
için bu caiz dir. Bu, duvara dayanmaya ve onun gölgesinden istifade etmeye
benzer."[761] Bu Şafiî1 nin eski
görüşüdür. Şafiî bu görüşünü Hz. Ömer'in bu konuda verdiği bir hükümle takviye
etmiş, kendi asrının halkından hiç kimse ona muhalefet etmemiştir. O halde bu
konuda
Beyhâkî Şöyle der:
" Sahih sünnette bu hükme aykırı hiç bir delil görmedik. Ancak tahsis
etmemiz reddedilemiyecek umumi ifadeler vardır. Râvî bu hükmü zahirine
hamletmiştir ki rivayet ettiği hadisten ne kastedildiğini o daha iyi
bilmektedir.[762]
Zahir olan şudur ki,
Ömer b. Hattab komşunun irtifak hakkını, komşu-duvarına ağaç koymaya
hasretmemiş, bilakis hükmü, ev yahut arazi-S
ihtiyaç hissedilen menfaatlerin hepsine teşmil etmiştir.
M
Yeni görüşünde Şafiî,
Hanefîler ve Ibn Habib'in dışında Mâlikiler, komşunun duvarına ağaç koymak
için duvar sahibinin izninin şart olduğu görüşündedirler, izin vermekten
kaçınırsa, duvar sahibi, izin vermeye zorlanamaz. Bu
Remlî,
Şerhu'l-Minhac'da, Minhac yazarı Nevevi'nin sözünden sonra şöyle der: "iki
ev sahibi arasındaki duvar, bazan onlardan birisine ait olur, bazan da onlar o
duvarda ortak olurlar. Yalnız birisine ait olması durumunda, Şafiî'nin yeni
görüşüne göre, diğerinin duvarına izinsiz ağaç koyma hakkı olmaz. Duvar sahibi
buna zorlanamaz. Remlî şöle devam eder: Buna delil islam'da zarar vermek ve
zarara zararla mukabele etmek yoktur"[765]
hadisiyle ıbn Abbas'm rivayet ettiği "bir kimseye, kardeşinin malından,
gönül rızası ile verdiğinden başkası helal olmaz. " hadisidir. Ayrıca,
diğer mallarına kıyasla bunun caiz olmadığı anlaşılır. (Yani başka mallarını
izinsiz nasıl caiz değilse, duvarına da izinsiz ağaç koymak caiz değildir.)
Şafii, i^ siz komşu duvarın ağaç koymanın caiz olduğunu kabul ettiği eski
görüşün. Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği şu haberin zahiriyle delil
getirmiştir fo buna göre bir kimsenin, duvarına ağaç koymak isteyen komşusunu,
bundan menetme hakkı yoktur: "Sizden birisi komşusunu, duvarına ağaç
koymakta menetmesi" Buna, "hükmün mendupluğa (yani menetmemesinin
mendup olduğu) hamledildiği " şeklinde cevap verilmiştir. Çünkü buna karşı
olan umu. mi deliller kuvvetlidir. Ebu Hureyre zamanında, buna karşı olan
kimsenin tutumu da bu görüşü teyit eder.[766]
Remlî'nin mendupluktan kastettiği, nehyin manalarından olan mekruhlukun
mukabili olan manadır. Yani, komşunun komşusuna, duvarına ağaç koymaya izin
vermesi menduptur. [767]
Belli yerlerde namaz
kılmayı yasaklayan birçok hadis varid olmuştur. Fakihler, kendi görüşlerini
ifade eden (destekleyen) karineleri nazar-ı itibara alarak, nehiyden sonra, bu
yerlerde namaz kılmanın hükmü konusunda - ihtilaf etmiştir. Bu konudaki
hadislerden bazıları şunlardır:
1- Ebu Said el-Hudri'nin rivayetine göre Hz. Peygamber
şöyle buyurmuştur: "Kabristan ve Haman hariç yeryüzünün her tarafı
mesciddir." [768]
2- Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Koyun yataklarında namaz
kılınız, deve yataklarında kılmayınız." [769]Bu
hadislerde, kabristan, hamam ve deve yatağında namaz kılmak yasaklanmıştır.
Şimdi, fakihlerin bu
konudaki görüşlerini ve delillerini açıklayarak meseleyi izah edelim:
Şafıiler, kabirstan,
hamam ve deve yatağında namaz kılmanın mekruh olduğu görüşünderir. Onlar bu
yerlerde namaz kılmanın caiz olduğuna, bütün yeryüzünde namaz kılmanın sahih
olduğu hakkında varid olan hadislerin umumi hükümlerini delil getirmişlerdir.
Buhari ve Müslim'in Cabir'den rivayet ettiği şu hadis bunlardandır:
"Yeryüzü benim için temiz kılndı ve mescid yapıldı. Namaz vekti girdiğinde
herkes bulunduğu yerde namazını kılsın."[770]
Buharı ve Müslim'in
Ebu Zer'den rivayet ettiği şu hadis de, her yerde namaz kılmanın caiz olduğuna delil olan hadislerdendir. Ebu Zer diyor ki:
Rasûlullah'a:"îîk
kurulan mescid hangisidir? diye sordum. "Mescid-i Haram" buyurdu.
"Sonra hangisi " dedim. "Mescid-i Aksa buyurdu. "Aralarında
kaç y!İ var?" dedim. "Kırk yıl" buyurdu. Sonra hangi mescid? diye
sordum. Dedi ki; "Namaz vakti girdiği yerde namaz kıl! Her yer
mesciddir." x Şafiiler bu konudaki nehiy delillerini mekruhluğa
hamletmişlerdir. Ancak Şafii, toprağı Ölü cesedleriyle karşımış bulunan,
kazılmış kabristanda namaz kılmayı yasaklar. Çünkü burada, namaz kılan ile
necaset arasında bir engel yoktur.2
İmam Ahmed,
kendisinden yapılan iki rivayetten sahih olanına göre, bu yerlerde namaz
kılmanın batıl olduğu görüşündedir. O'na göre nehiy hadisleri, cevaz ifade
eden hadislerin umumi hükmünü tahsis eder. Ibn Kudâme şöyle der: "Mesele:
Harkî şöyle dedi: Bunun gibi, bir kimse kabristan, bostan, hamam yahut deve
yatağında namaz kılarsa iade eder. Bu yerlerde namaz kılma konusuda imam
Ahmed'den değişik rivayetler vardır: Bir rivayete göre bu yerlerde namaz
kılmak sahih değildir. Ondan rivayette bulunan bazı kimselere göre ise Ali, îbn
Abbas, tbn Ömer, Atâ, Nehâi ve îbn Münzir kabristanda namaz kılmayı mekruh
görür. îbn Ömer, Cabir b, Semure, Hasan, Mâlik, îshak ve Ebu Sevr ise koyun
yataklarında "namaz kılmayı caiz görüp, deve yataklarında kılmayı caiz
görmeyenlerdendir. îmam Ahmed'den başka bir rivayet vardır: ki o da necis
olmadığı sürece bu yerlerde kılınan namazın sahih olduğudur. Ebu Hanife ile
Şafii'nin görüşü de budur. Çünkü Hz. Peygamber "Yeryüzü benim için mescid
kılındı ve temiz sayıldı" Bir rivayette:
"Vaktin girdiği
yerde namazını kıl, çünkü o yer mescittir" buyruİmuş-tur. Başka bir
rivayette aynı ibare yerine getirilerek tekrarlanmıştır. Bu hadisler üzerinde
İttifak vardır. Temiz olduğu için mesela sahra gibi bir yerde namaz kılmak
sahihtir. Bizim delilimiz Hz. Pey-gamber'in "Kabristan ve hamam dışında
yeryüzünün her tarafı mescittir" hadisidir. Bu hadisi Ebu Davud rivayet
etmiştir ve Şânilerin rivayet ettiği hadislerin umumi hükmüne takdim edilen has
bir hadistir." [771]
Mâliki mezhebinin
görüşünü ise îbn Rüşd şöyle açıklar: "Onlardan bir kısmı, yasaklanan bu
yerlerde namaz kümayşı mekruh saymış fakat bu namazı geçersiz saymamıştır. Bu
îmam M
Hadiste ellerin yana
koyulmasının yasak olduğu bildirilmiştir. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Hz.
Peygamber, "Namazda elleri yana koymayı yasaklamıştır. "[773]
Hadiste geçen ve kelimelerini Tirmizi, Ebu Davud ve
Hanefi, Şafii, Hanbeli
ve Mâlikiler, namazda elleri yana koymanın mekruh olduğu görüşündedir.
Hanefiler bunun sebebini (mekruhluğunu) "ellerin sünnete uygun olarak
konulmasını terketmek" şeklinde açıklamıştır. Hida-ye'nin
"Mekruhlar" bölümünde şöle denir: "Nam&j kılan
"ihtisar" yapmaz "ihtisar" elleri yana koymaktır. Çünkü Hz.
Peygamber namazda ihtisarı yasaklamıştır. Ayrıca, bunda " sünnete uygun
konuluş şeklini terketmek" vardır.
Zahirilere göre
ihtisar haramdır: Şevkâni şöyle der: "Zahir olan (kuvvetli olan görüş )
zahirilerin görüşüdür. Çünkü nehyin, hakiki manası olan
"ha-ramlık"tan onun gibi gerçek olan başka bir manaya döndürecek bir
karine mevcut değildir.
Bu anlattıklarımız,
nehyin "haramhk manasından çıkıp "mekruhluk" manası kazandığı
meselelerden bazısıdır. Fakihlerin bu metoda göre hüküm verdikleri ve
mezheblerin fıkıh kitaplarından çıkarılabilecek daha birçok mesele vardır. [775]
Usulcüler, nehyin
fesad ve butlanı gerektirmesi konusunda ihtilaf etmişler. Biçrok fer'i fıkıh
meselesindeki ihtilafın kendisine bağlı olduğu bu kaide hakkında usuicülerin
değişik görüşleri vardır.
Bu görüşlerin ve ona
bağlı fer'i meselelerdeki farklılığın izahına başlamadan önece, bu ve ilgili
fer'i meselelerdeki ihtilafın anlaşılması, kendilerinin bilinmesine bağlı olan
iki hususu açıklamamız gerekmektedir:
1. Nehyin hallerinin izahı
2. Sıhhat, fesad ve butlanın izahı [776]
Usulcüler, nehyin
hallerini açıklamakta değişik yollar tutmuşlar, mak-sadlannı farklı cümlelerle
ifade etmişlerdir. Fakat bunların hepsi, gördüğüm kadarıyla, aşağıdaki hallerle
sınırlıdır:
Birinci Hal: Nehyin
mutlak olarak gelmesi yani, nehyedilenin doğrudan doğruya (liaynihi) veya
dolaylı (ligayrihi) olarak çirkin olduğuna delâlet eden karinelerden âzâde
olarak nehyin gelmesi. Bu nehiy iki kısımdır: Birinci kısımda nehiy, zina,
adam öldürme ve içki içme gibi, hissi (maddi) fiillerden ibarettir. İkinci
kısımda ise nehiy, oruç, namaz icâre vb. gibi şer'i tasarruflardan ibarettir.
Usulcüler hissi
fiilleri, "meydana gelmesi ve gerçekleşmesi şeriata (hukuki bir akde)
bağlı olmayan ve hislerle (duyularla) bilinebilen fliler" olark tarif
ederler. Zina, kati, içki içme vb. fiillerin gerçekleşmesi ve bilinmesi şeriata
bağlı değildir. Çünkü bu fiiller şeriattan önce de bütün milletler nazarında
biliniyordu. Şer'î tasarrufları ise, usülcüler, "gerçekleşmesi şer'i bir
akde veya emre bağlı olan tasarruflar" diye tarif ederler. Meselâ oruç ve
namazdan her birisi ancak şeriatın emriyle ibadet olmuştur. Alışveriş de
böyledir. "Hususi şartlarla mülkiyeti gerektiren (yani belli şartlar
bulunduğunda bir mala sahip olmayı ifade eden) bir akid olduğu ancak şeriatla
bilinir.[777]
îkinci Hal: Nehyin,
fiilin kendisine (bütününe) veya parçasına raci olması. Mesela Ebu Hureyre'nun
rivayet ettiği bir hadiste " Hz. Peygamber taşa-tışı satışını
yasaklamıştır.[778] Taş
atımı satışı, bazı hadislerde açıklandığı gibi[779]
bizzat "atma" yi satış kabul etmektir. O halde nehiy, fiilin zatına
raci olur.
"Mezamiri",
"Melâkîh" ve " Habelü"l-Habele"nin satışının
yasaklanması da böyledir. Ibn Abbas ve îbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Hz.
Peygamber "Mezâmin", "Melâkih" ve
"Habelü'l-Habele"nin satışını yasaklamıştır.[780]
Mezâmin, erkek devenin, sulbünde olan menîsi, "Melâkih", dişi devenin
karnında olan yavrusu, Habelü'l-Habele ise bu devenin yavrusunun yavrusudur.[781] Bu
durumda nehiy satılık olan mala racidir. Bu da akdin rükünlerinden bir rükün,
cüzlerinden bir cüzdür.
Üçüncü Hal: Nehyin,
nehyedilenin aslına değil ayrılmayan (lâzım) vasfına raci olması. Faizin yasak
olması gibi. Burada nehiy fazlalıktan dolayıdır. Fazlalık, ne alış veriş
akdİdir ne de onun bir cüz'üdür sadece onun vasfıdır. Akdin gereğine aykırı
şart taşıyan alışverişin yasak olması, bayram ve teşrik günleri orucun yasak
olması bunun örnekleridir.
Karâfi bu hal ile
bundan önceki hal arasındaki farkı zikrederek şöyleder: " Bunun doğru
izahı şudur; akdin rükünleri, ikisi bedel ve ikisi taraf ol-inak üzere dörttür.
Ne zaman bu dört rükün, hepsi nehiyden s
Dördüncü Hal: Bir
amelden nehyin, ona (amele) bağlı olmayan, ondan ayrılabilen fakat yakın
(mücavir) olan bir vasfa racî olması. Mesela gasbedi-len bir arazide namaz
kılmanın yasak olması gibi. Başkasının mülkü haksız olarak işgal edildiği için,
burada, nehiy gelmiştir. Bu, amele bağlı olmayan (ayrılabilen) fakat amelle
birlikte olan (mücavir) bir vasıftır. Çünkü nehiy bazan o vasıf bulunmadan da
meydana gelebilir.[783]
Mesela cuma ezanı okunurken alışverişin yasak olması böyledir. Çünkü Allah
Teala şöyle buyurmaktadır: " Ey inananlar! Cuma günü ezan okunduğu zaman
Allah'ı anmaya koşun; alım satımı bırakın; bilseniz bu sizin için daha
iyidir." (Cuma 9)
Cuma ezanı okunurken
alışverişin yasak olması ne alışverişin kendisi ile ilgili ne de onun
sıfatlarından birisi ile ilgilidir. O, alışverişin dışındaki bir hususla
ilgilidir ki bu da "cuma namazına gitmekten meşguliyet" tir.
Hayız h
Hayız h
Sıhhatin Manası:
İbadetlerde sıhhat, fakihlere göre, "fiilin kazayı düşürmesinden
ibaret", kelamcılara göre ise kaza gereksin gerekmesin, Şeriatın emrine
(hukuki kurallara) uygunluktan ibarettir. Mesela, temiz olmadığı halde
kendisini temiz zanneden kimsenin namazı,- kazası vacip olsa da- kelamcılara
göre sahihtir. Fakihlere göre ise sahih değildir. Çünkü her ne kadar namaz
kılan bu durumda mazur sayılırsa da bu namaz ondan kazayı düşürmez.
Muamelelerde Sıhhat:
Akid, şer'an istenen neticenin elde edilmesine sebep olup bunu sağlarsa,
"sahih" olur. Fakihlerin "sahih, gayeye ulaştıran şeydir"
demelerinin manası budur. Mesela sahih alışveriş, eşyanın mülkiyetini
müşteriye, fiyatı da satıcıya ait kılar. Artık, müşteri ve satıcının, sahip
olduğu şeyle faydalanması helal olur.
Sahih nikah da
böyledir. O da, kocanın karısından faydalanmasını helal kılar.
Boşanma h
Butlanın Manası:
ibadette butlan (batıl olma, geçersiz olma) ın manası, fiille kazanın
düşmemesidir. Mesela, Hac1 da, ihramdan sonra ve ilk ihram- . dan çıkmadan önce
cinsi münasebette bulunan kimse gibi. [785]
Hükümlerin akidlerle
uyuşmaması ve akidlerin hükümleri ifade' eden "sebep" olmaktan
çıkmasıdır. Mesela erkek hayvanın sulbundeki meni ile dişi hayvanın karnındaki
yavrunun satışı; birbirine akraba olanlarla aynı zamanda evlenmek yahut, eşi
nikahı altında bulunduğu sürece eşinin kız-kardeşiyle evlenmek gibi.
Butlan, sıhhatin
mukabilidir.
Fesadın Manası: Fesad,
fakihlerin çoğunluğuna göre butlanın eşanlamlıyıdır, ikisinin manasıda birdir.
Hanefilere göre fesad,
sıhhat ve butlanın dışında, üçüncü bir kısımdır. Onlara göre fasid, aslıyla
meşru, vasfıyla gayri meşru olandır. Bazıları bunu şu şekilde tarif etmiştir:
"Fasid, bizzat meşru olduğu halde,- ayrılması mümkün olmakla birlikte-
meşru olmayan bir vasıfla beraber bulunduğundan dolayı bir yönden meşruluğunu
kaybeden hükümdür. Riba akdi gibi. Alışveriş aslında meşrudur. Fakat gayri meşru olan "riba" vasfı o
alışverişle bulunduğu için riba, fasid bir alışveriş hükmündedir. Sıhhat,
butlan ve fesadın manasını açıkladıktan
sonra şimdi nehyin butlan ve fesadı gerektirmesi konusunda usulcüierin
görüşlerine geçebiliriz. [786]
Yukarıda zikredilen
dört halden herbirisi hakkında usulcülerin fikir ve görüşleri vardır. Bunlar
Şöyledir:
1. Hal: Usulcülerin birinci hal, yani mutlak nehiy
konusunda ittifak halindeki görüşleri şöyledir: Eğer nehyedilen, zina gibi
hissi fiillerden olursa o zaman nehiy bizzat kendisinde bulunan bir özellik
(mana)ten dolayı "nehye-dilenin çirkinliği'ne delalet eder. Dolayısıyla
fiilin kendisinde bulunan, ya-hut ona yakın (komşu) bir özellikten dolayı nehye
delalet eden bir delil bulunmadıkça nehiy, butlanın eşanlamlısı olan
"fesad"a delalet eder ve bu delil, "karine-i sârife"
(çeviren karine) olur. Eğer nehyedilen, şer'i tasarruflardan ise, bunun fesada
ve butlana delaleti hususunda usulcüler ihtilaf etmiştir. Şer'i fiillerin
mutlak nehyi, o fiillerin butlanına delalet eder ve nehyedile-nin bizzat
kendisinde çirkinlik sabit olur. Artık o fiilin kesin olarak meşruluğu kalmaz.
Bu, geçen birinci kısım, yani hissi fiillerin nehyi gibi olur. Ancak onun bu
mahiyetini değiştiren bir delil mevcut olursa o zaman meşru olabilir. Bu Şafii
1- Hz. Peygamber'in "kim bizim işimizle uygun
olmayan bir işi yaparsa o reddedilmiştir' [787]sözü.
Delilin izahı şudur: Nehyedilen, kesin olarak "Şariin emri dışında
olan" bir şeydir. Çünkü nehyedilen, emredilmemiş olandır. Bundan dolayı
hadisin nassıyla reddedilmiştir. Yani batıldır, hükmü yoktur. Dolayısıyla kesin
olarak meşruluğunu kaybetmiştir. O halde, meşru amelin neticelerinden hiçbirisi
ona terettüp etmez.
2- Sahabe ve sonrakiler, devamlı olarak Şariin nehyiyle,
fiil ve akitlerin batıl olacağına delil getiriyor, hiçkimse de buna karşı
gelmiyordu. Nitekim onlar, "Allah'a eş koşan kadınlarla onlar imana
gelinceye kadar evlenmeyin" (Bakara-22) ayetiyle müşrik kadınlarla
evlenmenin batıl olduğuna; "Faiz yemeyiniz" (Al-i imran-130) ve
"Faizden arta kalmış hesabdan vazgeçin" (Bakara-278) ayetleriyle de
faizin batıl olduğuna delil getiriyorlardı. Faizle alışverişin batıl olduğuna
da Hz. Peygamber'in şu hadisiyle delil getiriyorlardı: "Altını altınla
ancak eşit olarak satınız (değiştiriniz). Birini diğerinden eksik veya fazla
yapmayınız. Mevcut olmayanı, peşin olarak satmayınız.[788]
3- Mutlak nehiy ile şer'i bir fiil fasid olmasaydı,
fiilin yapılmaması için yasaklanmış olduğunu gösteren bir hik
Şer'î fiillerin mutlak
nehyi o fiillerin batıl olduğuna delalet etmez. Bu, Hanefılerin görüşüdür. Gaz
Şer'i fiillerin mutlak
nehyi muamelelerde değil ibadetlerde fesada delalet eder. Şevkâni bu görüşü
îrşadû'l-fuhûl adlı kitabında Ebu Hüseyin el-Basrî, Gaz
Nehyin mutlak plarak
"butlanı" gerektirmediği görüşünde olanlar da aralarında ihtilaf
etmişlerdir. Hanefiler nehyin sıhhate delalet ettiğini ileri sürerken, Gaz
Nehyin, nehyedilenin
kendisine veya cüz'tine râci olan ikinci h
Nehyin, nehyedilenin
ayrılmayan bir vasfına raci olan üçüncü h
Cumhura göre,
ayrılmayan bir vasfından dolayı bir amelin nehyedümesi, amelin aslının ve
vasfının tamamen butlana eşit olan "fesad" la fasid olmasını
gerektirir. Bu, onlara göre, zatından dolayı amelin nehy edilmesi gibidir.
Dolayısıyla bu nehye ondan kasdedilen neticelerden herhangi bir netice terettüb
etmez.
Hariefilere göre bu
durumdaki nehiy, sadece vasfın fasid olmasını gerektirir; amelin aslı ise
meşru olmakta devam eder. Vasıf ortadan kalkınca amel artık tamamen meşru olur.
Hanefiler buna "fasid" ismini verirler ve bununla ilgili bazı
neticeler ileri sürerler. Yukarıda söylediğimiz gibi, onlara göre "fasid"
"batıl"dan başka bir şeydir.
Nehyin, nehyedilenin
ayrılabilen bitişik vasfına raci dördüncü h
Zahirilere göre nehiy,
bütün şekillerinde fesadı gerektirir. Zatından dolayı nehyedilmiş olanla,
ayrılmayan vasfından dolayı ve ayrılabilen vasfından dolayı nehyedilmiş olan
arasında fark yoktur. Amidi bu görüşü îmam Ma-lik'ten ve îmam Ahmed'ten yapılan
iki rivayetin birisinden naklederek şöyle der: "Cuma günü ezan vaktinde
yapılan alışverişin nehyedilmesi gibi, vasfından dolayı nehyedilen bir fiilin
"fasid" olmayacağı konusunda, M
Karafî bunu sadece Ebu
Hanifeye nisbet ederek ve yalnız onun istihsan yaptığını ileri sürerek şöyle
der: "Ebu Hanife dedi ki : Mahiyetin aslı fasid olmaktan uzaktır. Nehiy,
ancak mahiyetin dışında sözkonusu olur. Mutlak fesadı kabul edersek fesadı
içine alan mahiyetle, fesaddan uzak olan mahiyeti eşit saymış oluruz. Mutlak
sıhhati kabul edersek fesadı içine alan mahiyetle, fesaddan uzak olan mahiyeti
eşit saymış oluruz. Bu ise caiz değildir. Fesad yerleriyle fesaddan uzak
yerleri eşit kabul etmek kaideye aykırıdır. O halde, aslı asıl ile, vasfı da
vasıf ile karşılaştırmak gerekir. Biz deriz ki: Mahiyetin aslı nehiyden s
Nehyin yukarıda geçen dört
h
1- Şer'i tasarrufların mutlak olarak nehyi, fesadı
gerektirir mi?
2- Ayrılması mümkün olmayan bir vasfa raci olan nehiy,
fesadı gerektirir mi?
3- Ayrılabilen bitişik bir vasfa raci olan nehiy fesadı
gerektirir mi?
Şimdi fakihlerin bu
usûl kaidesindeki ihtilaflarından dolayı hükümleri . rvn oıan fıkıh
meselelerinden bir bölümü aşağıda inceleyeceğiz. [795]
Hadiste iki bayram
gününde oruç tutmak yasaklanmıştır. Buharı ve Müslim'in Ebu Said el-Hudrî'den
rivayetlerine göre Rasûluliâh iki gün oruç tutmayı yasaklamıştır: Ramazan
bayramı günü ve Kurban Bayramı günü,[796] Bu
iki günde oruç tutmanın haramlığmda müslümanlar arasında ihtilaf yoktur. Adak
orucu olsun nafile oruç olsun keffaret veya başka bir oruç olsun, her durumuda,
bu günlerde oruç tutmanın haramlığmda
Fakat
Şafiiler bu adağın
geçersiz olacağı görüşündedir.[797]
Çünkü bayram günleri oruç zamanı değildir, ve oruç tutulursa Allah'ın
ziyafetinden kaçılmış olur.
M
Zeylâ'î, adağın sahih
olduğuna şöyle delil getirir: "Bize göre bu, meşru bir oruç adağı
olduğundan, sahihtir. Nehiy, meşruluğa aykırı değildir. Çünkü nehyin gereği
(bir şeyi yapmanın) son bulması (intiha) dır. Tasavvur edilemeyen (tatbiki
mümkün olmayan) bir şeyin yasaklanması caiz olmaz. Halbuki bayram gününde adak
orucu tutmanın yasak edilmiş olması bu orucu tutmanın mümkün olduğunu fakat
haram olduğunu gösterir. Dolayısıyla zaruri olarak bayram günlerinde oruç
tutmayı adamak ve tutmak meşru (sahih) olur.[799]
Fiil bizzat (asıl olarak) değil, kendisiyle birlikte bulunan bir seb^ (vasıOten
dolayı yasaklanmıştır. O sebep te Allah Tealanın davetine icabet! terk
etmektir. Bu da orucu tutmanın meşru olmasına ters düşmez ve adak sahih olur.
Ancak günahtan kaçınmak için, adak sahibi bayram günlerinde oruç tutmaz, vacib
olan borçtan kurtulmak için sonra kaza eder. Eğer bayram günlerinde bu orucu
tutarsa borçtan kurtulur. Çünkü o yasaklanmış bir zamanda tuttuğu için eksik de
olsa kendisine vacip kıldığı bu orucu eda etmistir"[800]
Bayram günlerinde
orucun meşru olduğuna Muhammed b. Hasan'dan nakledilen, Kitabu't-Talak taki şu
sözlerle delil getirildi: Rasûlullâh bayram günü ve teşrik günleri orucu
yasakladı. Bize meydana gelmeyen bir fiil değil meydana gelen fiili yasakladı.
Çünkü meydana gelmeyen bir fiilin yasaklanmasının bir hükmü yoktur. Nasıl ki
kör olan bir kimsenin görmediğini söylemenin bir manası yoktur.
Burada şer'i manasıyla
"oruç"un yasaklandığı bilinmektedir. Lügatte oruç olarak adlandırılan
"imsak" ise yasaklanmamıştır. Perhiz, hastalık yahut iştahın az
olmasından dolayı (bayram günlerinde) oruç tutan kimse, yasaklanmış bir fiili
işlemiş sayılmaz. Bu da orucun, nehiyden önce olduğu gibi, sonra da vakit
içinde meşru kılınmış bir ibadet olduğunu gösterir.[801]
Bu manayı Mebsut
sahibi şöyle açıklar: "Bize göre bu günlerde oruç tutmak meşrudur. Hz.
Peygamber bu günlerde oruç tutmayı yasakladı. Yasaklamanın gereği
vazgeçmektir. Başlanmayan bir şeyden vazgeçmek gerçekleşmez. Çünkü
yasaklamanın gereği vazgeçip sevap kazanmakla işlemeye devam edip günah
kazanmak arasında kulun ihtiyarı olacak bir şekilde, yasaklanan şeyden
Vazgeçmektir. Bu da oruç meşru olarak baki kalmadan gerçekleşmez" .[802]
Müeyyed ve îmam Yahya
da Hanefilerle aynı görüştedir. Zeyd b. Ali ve el- Hâdeviyye şöyle der: Bayram
ve teşrik günlerinde oruç tutmayı adamak sahihtir. Fakat oruç başka günlerde
tutulur. O günlerde oruç tutmak sahih değildir.[803]
Teşrik günleri Kurban
bayramını takib eden günlerdir. Bu günlerin sayısı hakkında ihtilaf
edilmiştir, iki veya üç gün olduğu söylenmiştir. Teşrik günleri diye
adlandırılmasının sebebi, kurban etlerinin o günlerde güneşe se-rilmesidir.
("Teşrik" kelimesi Arapçada "güneşe sermek" anlamına
gelmektedir.)
Bu hususta farklı
görüşler de vardır. Mesela: "Güneş doğuncaya kadar kurban
kesilmediği", "bayram namazı güneş doğunca kılındığı" için bu
adın verildiği söylenmiştir. "Teşrik"in her namaz arkasında okunan
"tekbir" olduğuda söylenir.[804]
Hadiste bayram günleri
orucun yasak olduğu bildirildiği gibi teşrik günleri orucunun da yasak olduğu
bildirilmiştir.
Dârekutnî Enes'ten Hz.
Peygamber'in Ramazan ve kurban bayramında h'rer gün ve teşrik günlerinde üç gün
olmak üzere yılda beş gün oruç tutma-yi yasakladığını rivayet etmiştir.
Ahmed ve Müslim'in
Ka'b b. M
Fakihler, teşrik
günlerinde oruç tutma konusunda ihtilaf etmiştir. Meşhur olan görüşüne göre
Şafii ve Hanefiler teşrik günleri orucunun hükmünün, bayram günleri orucunun
hükmü gibi olduğu kanaatmdadır. Orada geçen görüş ayrılığının benzeri burada
da sözkonusudur. Teşrik günleri orucunun sahih olmadığı görüşü Ali b. Ebu T
Başka bir rivayete
göre ise, O, teşrik günlerinde yalnız farz orucun tutulacağı kanaatmdadır.
Buharı, kurbana gücü
yetmeyen mutemetti1 (temettü haccı yapan)m, teşrik günlerinde oruç tutmasının
caiz olacağı görüşünü tercih ederek, bu görüşüne Hz. Aişe ve ibn Ömer'in
rivayet ettikleri şu hadisi delil getirir : "Hz. Peygamber, kurban
bulamayan kimseden başkasının, teşrik günlerinde oruç tutmasına izin
vermemiştir."[806] Bu
ibn Ömer ve Aişe'nin mezhebi; imam M
İbn el- Münzir ve
başkaları, Zübeyr b, el- Avvam'dan, Ebu Talha da sahabeden, bu günlerde oruç
tutmanın mutlak caiz olduğunu rivayet etmiştir.
ibn Ömerle Esved b.
Yezid'den de bu görüş rivayet edilmiştir. Rasûlullâh'm bu orucu yasakladığını
onların bilmedikleri anlaşılıyor. Eğer bilselerdi bu yasağı çiğnemezlerdi.[807]
Hadiste ihramlı olan
bir kimsenin evlenmesinin yasak olduğu bildirilmistir. Müslim'in Osman b.
Afîan'dan rivayetine göre Rasûlullâh "ihram], olan evlenemez,
evlendiremez, evlilik teklifi yapamaz" buyurmuştur.[808]
Şafii, M
Ebu Hanife bu
evliliğin sahih ve caiz olduğu görüşündedir. Buharı ve Müslim'in îbn Abbas'tan
rivayet ettiği şu hadis Ebu Hanife'nin delilidir: Hz Peygamber Hz. Meymune ile
ihramlı olduğu hafüte evlenmiştir." Ebu Hanife şöyle der: "Çünkü
nikah, faydalanma (istimta) hakkı doğuran bir sözleşmedir. Dolayısıyla ihram
onu haram kılmaz. Cariye satın almak ta böyledir.[809]
Cumhur Ebu Hanife'ye
şöyle cevap vermiştir:
1- Yezid b. el- Esam Meymune'den Hz. Peygamber'in onunla
ihramsız olduğu halde zifafa girdiğini rivayet etmiştir. Bu rivayeti Ebu Davud
tahric etmiştir. Hâdise başından geçen kimsenin rivayeti daha makbuldür. Çünkü
o hadiseyi daha iyi bilir ve nakleder.
2- Ebu Râfi şöyle anlatır: Rasûlullâh, ihramsız olduğu
halde Hz. Meymune ile evlendi ve ihramsız olduğu halde onunla zifafa girdi.
Ben ise aralarında elçi idim." Tirmizi, hadisin hasen olduğunu
söylemiştir.[810]
Hadiseyi anlatan Ebu Râfi
Hz. Peygamberle Hz. Meymune arasında elçi olduğu için, konuyu îbn Abbas'tan
daha iyi bilmektedir. Kaldı ki Îbn Abbas hadisenin gerçek yönünü bilmeyecek
kadar küçük idi. Said b. el- Müseyyib, Îbn Abbasın rivayeti için "Bu îbn
Abbas in vehmidir. Hz. Peygamber, Meymune ile ihramsız olduğu halde
evlenmiştir" demektedir.
3- Eğer îbn Abbas'ın hadisi sahih ise cumhurun delil
olarak kulandığı hadis ondan daha üstündür. Çünkü bu Hz. Peyganber'in sözü, o
ise fiilidir. Söz, hususilik ihtim
4- Nikah sözleşmesi câriye satın almakla bir değildir.
Çünkü iddet içinde iken dinden dönme ve din ayrılığı halleriyle kadının süt
kız kardeş olması durumunda nikâh (evlenmek) haram olur. Satın almada muteber
olmayan şartlar nikâhta muteber olur. Bütün bunlara göre nikâhın câriye satın
almaya kıyası, nassa aykırı bir kıyas olduğu için, geçerli değildir.[811]
Satış h
Ebu Davud ve Dârekutni
Hz. Ali' den şöyle rivayet etmiştir: "Hz Ali câriye çocuğu arasını
ayırmıştı. Hz. Peygamber onu bundan nehyetti ve satışı kabul etmedi."
Fakihler bu satışın batıl olduğu konusunda ihtilaf etmiştir- Şafnlere göre bu
satış batıldır.
Mâliki ve Habelüere
göre de böyledir.[812]
Hanefilerden Ebu Yusuf ta bu görüştedir.
Ebu Hanife ve îmam
Muhammed ise şöyle der: Satış sahihtir. Çünkü yasaklamanın sebebi satışın
dışındaki bir husustur. O da ayırmayla ortaya çıkacak yalnızlık (korku) vb.
bir zarardır. Ayırmanın caiz olmadığı yaş konusunda da,görüş ayrılığı vardır.
Şafii'ye göre, temyiz yaşından önce, Hanbeli-lere ve Hanefilere göre ise buluğ
yaşından önce ayırmak caiz değildir. Büluğdan sonra ayırmanın caiz olduğuna,
îmam Ahmed Müslim ve Ebu Davud'un Seleme b. el-Ekva'dan yaptığı şu rivayet delil
olarak getirilmiştir: "Seleme der ki: Biz Ebu Bekir'le birlikte bir sefere
çıkmştık. Rasûlullâh onu bizim başımıza kumandan tayin etmişti. Fezare
kabilesi ile savaşa başladık. Suya yaklaşınca Ebu Bekir bize emretti ve
konakladık. Sabah namazını kılınca Ebu Bekir emretti süvarileri hücum için
dağıttık. Su üzerinde öldürdüğümüzü öldürdük. Sonra içlerinde çocuklar ve
kadınlar bulunan bir topluluğa, dağ yönüne bakmaya başladım. Onların izini
takip ediyordum. Dağ tarafına doğru beni geçip gitmelerinden, endişe ettim ve
bir ok attım. Ok , onlarla dağ arasına düştü. Onları alıp Ebu Bekir'e getirdim.
İçlerinde üzerinde deriden bir yaygı (elbise) bulunan Fezare kabilesinden bir
kadın vardı. Yanında bir kızı vardı ki arabm en güzellerindendi. Ebu Bekir o kadının
kızım bana (hususi) ganimet olarak verdi. Ben o kızın hiç bir elbisesini
açmadan (yani onunla cima etmeden) Medine'ye geldim. Sonra geceledim ve
elbisesini açmadım. Hz. Peygamber çarşıda bana rast geldi ve "Ey Seleme
baban Allah'a emanet o kadını bana bağışla" dedi. Ben de: "O kadın
senin olsun ya Resulul-lah" dedim. Sonra Rasûlullâh o kadını Mekke ah
Fıkıh kitaplarında bununla
ilgili büyük bir ihtilaf vardır. [813]
Şiğar nikahı, bir
kimsenin diğerine "beni kız kardeşinle, kızınla veya velisi bulunduğun
bir kızla evlendirirsen ben de seni kızkardeşim, kızım veya velisi bulunduğum
bir kızla evlendiririm" diye teklifte bulunmasıdır- Böyle bir evlilikte
mehir yoktur. Onlardan her birisinin mehri diğeri karşılığında olur. Aralarında
mehir kalktığı için bu nikaha "Şiğar" denilir.[814]
Sahih-i Buhari ve
Müslim'de tbn Ömer'den şu rivayet yapılmıştır: "Hz. Peygamber şiğar'ı
yasakladı.[815] Alimlerin hepsi bu
nikahın haram olduğu görüşündedir.
ibn Abdilber şöyle
der: "Alimler şiğar nikahının haram olduğu konusunda icma etmiştir."[816]
Fakat buradaki yasağın, şiğar nikahının batıl olmasını gerektirip
gerektirmeyeceği hususunda ihtilaf edilmiştir.
Şafii ve M
el-Harki şöyle der:
"Bir kimse velisi bulunduğu kızı başkasıyla evlendirir, kendisi de onun
velisi bulunduğu kızla evlenirse mehri belirleseler bile bu nikah geçerli
olmaz."[819]
Hanefilere göre mehr-i
misil vacib olarak bu sözleşme sahih olur. Hida-ye'de şöyle denir: "Bir
kimse kızını, kendisi de onun kızını yahut kızkardeşi-ni almak üzere, başkasına
nikahlar ve iki akidden birisi diğerinin bedeli olursa bu iki akid caizdir.
Kadınlardan her birisinin mehri misi hakkı vardır."[820]
Dediler ki bu, mehir almaya elverişli bulunmayan bir şeyin belirlendiği nikah
olduğu için, mehr-i misille nikah sahih olur. Mehir olarak içki yahut domuz
zikredilen nikah da böyledir.
Amr b. Dînar, Mekhul,
Zühri ve Sevri'den bu nikahın fasid olmadığı görüşü nakledilmiştir. [821]
Şafii kitabı el-Ümm'de
bu nikahın fasid olmadığı görüşünde olanlarla uzun bir tartışmaya girerek şöyle
der: "Eğer birisi Atâ ve başkalarının bu ni-kabm sahih olduğunu kabul
ettiğini ve kadınlara mehr-i misi verildiğini söyler ve "sen bunu niçin
kabul etmiyorsun, halbuki sen nikahın mehirsiz ve fa-id mehirle sahih olduğunu
söylüyorsun ve mehr-i misil alıyorsun; şiğar nikahı ise ekseriye fasid mehirle
yahut mehirsiz yapılır" derse şöyle denilir: Mlah teala, nikahını helal
kıldığı yahut cariye olarak faydalanmayı helal kıldığı kadınlar dışında,
evlenümesi haram olan kadınları (muharremat) açıklamıştır. Rasûlullâh da helal
olan nikahın nasıl olduğunu Allah tarafından bildirmiştir. O halde kim Allah
Tealanın ve Rasûlünün emrettiği gibi nikah akdi yapar yahut Allah Tealanın
haram kılmadığı ve Rasûlünün yasaklamadığı bir nikah sözleşmesi yaparsa bu
nikah geçerli olur. Kim de Rasulullahın yasakladığı bir nikah sözleşmesi
yaparsa bu nikahla isyan etmiş olur. Ancak, bunu bilmeyerek yapmışsa inşaallah
cezalandırılmaz. Evlenümesi haram olan kadın, haram olan nikahla helal olmaz.
Şiğar Kesulullahın yasaklamasıyla haram olmuştur. Rasulullahın yasakladığı
"nikah akdinin helal kılmmadığı bütün yasak evlenmeler böyledir. Biz
Müt'ada ve evlenilmesi haram olan kadının nikahıyla yasaklanan nikahta bunu
kabul ettik. Bunun için fasid alış-verişle alınan bir cariye ile münasebetin
helal olmayacağını söyledik. Hz. Peygamber, bir durumda nikâhı yasaklarsa o
yasaklanan nikah akdini yapmak hükümsüz olur. Çünkü akid onlara
yasaklanmıştır. Yasak olan akid haramı helal kılmaz. Şafii şöyle der: Şiğar
nikahının fasid olmadığı görüşünde olana denilir ki; "Biz ancak mehirsiz
nikaha cevaza verdik. Çünkü Allah Teala: "Kadınlara el sürmeden ve
mehirlerini biçmeden onları boşarsanız size sorumluluk yoktur"
(Bakara-236) buyurmaktadır. Allah Tealanın mehirsiz olan talakı meşru kabul
etmesi, mehirsiz nikahı da meşru kabul ettiğini gösterir. Çünkü talak,
akdedilmiş bir nikah olmadan gerçekleşmez. Dolayısıyla biz de mehirsiz nikahı
caiz gördük. Allah Teala mehirsiz nikaha izin verince nikah akdi iki şeyle
tamam olur: Birisi einsi münasebet, diğeri nikahla elde edilen mehir. Mehir
alınmaksızın nikahın caiz olması alışverişe muh
Biz, Şiğar'da olduğu
ğibi,( böyle bir evlenmeyi mehirsiz olduğu için değil) Rasûlûllah onu
yasakladığı için haram sayarız. Allah Teâla'nın izin verdiğine ve Rasulullahın
yasakladığını bilmediğimiz bir evliliğe izin veririz. Rasûlullah'ın yasakladığını
ise reddederiz. Bize ve başka bir kimseye Allah tarafından yasaklanmayan bu
vacibi biz başkasına bildiririz.[822]
Din kardeşinin dünür
gittiği kadına başka birinin dünür gitmesini Rasûllûlah, hadisinde
yasaklamıştır. îbn Ömer'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Hz.
Peygamber, bir kimse mal satın alırken, başka birisinin 0 malı almağa
kalkışmasını ve kardeşinin dünür gittiği kadına, önceki dünür vazgeçmeden yahut
ona izin vermeden, başka birisinin dünür gitmesini yasaklamıştır."[823]
Fakihlerin çoğunluğu
bu nehyin haramlıgı gerektirdiği görüşündedir. Hatta Nevevi bu konuda icma
olduğunu nakletmilştir. Fakat acaba bu nehiy, haram kılma itibariyle fesadı
gerektirir, nikahın bozulmasına sebeb olur mu?
Şafiilere göre bu nehiy
nikahın bozulmasını gerektirmez. Çünkü nehiy burada akdin haricindeki bir
meselede meydana gelmiştir ki o da dünür gitmektir. Dünür gitmek nikahın sahih
olmasında şart değildir. Dolayısıyla, dünürlüğün gayri sahih olarak meydana
gelmesiyle nikah batıl olup hükümsüz olmaz.[824]îmam
Ahmed de bu görüştedir.
îbn Kudame şöyle der:
"Eğer böyle yaparsa, nikahı sahihtir". Ahmed bu konuda "aralan
ayrılmaz" hükmünü verdikten sonra devam eder "bize göre, akidle
beraber olmayan dünürlük haram kılınmıştır. Dolayısıyla bunun akde bir tesiri
olmaz. Nitekim iddet içinde dünür gitmek te böyledir." M
1- Cinsi münasebette bulunsun, bulunmasın akid mutlak
olarak feshedilir.
2- Akid mutlak olarak feshedilmez.
3- Cinsi münasebette bulunmamışsa feshedilir, bulunmuşsa
feshedilmez.[825]
Davud'a göre, cinsi
münasebetten önce olsun sonra olsun, nikah feshedilir.[826]
Meselenin özeti şudur:
Cumhura göre, dünürlükte birbirlerini kabul emaresi belirince, yahut M
Bu hususta delil Fatma
b. Kays hadisidir. Bu hadiste anlatıldığına göre Muaviye b. Ebu Süfyan ve Ebu
Cehm Fatma b. Kays'a dünür oldular. Fatma, İstişare etmek için Rasûlullâh'a
geldi. Rasûlullâh ona: "Üsame b. Zeyd'le ev1en" buyurdu."[827] Hz.
Peygamber Muaviye ile Ebu Cehm'in Fatma b. Kays'a aünür olmalarını reddetmedi.
Fakat onun Üsame ile evlenmesini tavsiye bu-du. Çünkü, dünürlerden hiçbirisinde
Fatma b. Kays'la evlenmek için rıza (kabul) emaresi belirmemişti[828]
Şafii şöyle der: "Muhammed b. ismail'in Ibn Ebi Zi'b'den, onun Müslim
el-Hayyattan, onun îbn Ömer'den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber bir
kimseyi, kardeşinin dünür gittiği kadına dünür gitmekten menetti. Ancak o, başka
birisiyle evlenir veya onu (kadını) bırakırsa {ona dünür gitmekten vazgeçerse)
o zaman dünür gidebilir. Şafii devamla şöyle der:" Bu hadislerden
anlaşılan şudur: Bir kimse bir kadına dünür giderse, dünür giden izin
vermedikçe yahut dünür gitmeyi terketmedikçe başka birisinin ona evlenme
teklif etmesi caiz olmaz. Hadisler, bir kimsenin dünür gittiği kadına, başka
bir müslüman kardeşinin dünür gitmesini Hz. Pey-gamber'in duruma göre
yasakladığını ifade etmektedir. O halde biz Hz. Pey-gamber'in sünnetinin,
"dünürlük üzerine dünür gitmeyi" duruma göre yasakladığını
görüyoruz. Şafii der ki: "M
Şafii ve M
Bu "asıl"
ile "vasıf arasındaki eşitlik hususundaki kaideye dayanan bir meseledir.[832]
Şafiiler, gasbediîen
bir mest üzerine yapılan meshin sahih olduğu, normal mest üzerine yapılan mesh
gibi mubah olduğu görüşündedir. Delilleri Şüreyh b. Hâni'in rivayet ettiği şu
hadistir: Şureyh diyor ki: Hz. Aişe'ye mest üzerine mesh konusunu sordum. Dedi
ki Ali'ye sor, o bu konuyu benden iyi bilir. Çünkü o Rasûlullâhla beraber
sefere çıkardı. Ona sordum. Dedi ki: Rasûlullâh şöyle buyurdu: "(Mesh
müddeti) misafir için üç gün üç gece, mukim için bir gün bîr gecedir."[833]
Gasbedilen meste yapılan mesh sahihtir. Çünkü mesheden, dinin istediği şekilde
tam bir temizlik yapmış olur. Ancak mesti gasbeden kimse mest sahibinin hakkına
tecavüz etmiş olur. Dolayısıyla bu bir şeyin kendisi yahut parçası veya ona
bağlı olan bir unsuru ile ilgili bir yasak olmayıp ona yakın (mücavir) bir
vasıf ile ilgili bir yasaktır. Hanefi ve M
Mezheplerinin sahih
olan görüşlerine göre Hanbeliler böyle bir meshin batıl olacağını ve bu meshle
kılınan namazın iade edilmesi gerektiğini ileri sürerler. Muğni'de şöyle denir:
Eğer mest, gasb ve ipek gibi haram olan bir şey ise mezhebin sahih görüşüne
göre ona yapılan mesih geçerli olmaz. Eğer mesheder ve namaz kılarsa abdesti ve
namazı iade eder. Çünkü o, gasbedilmiş mesti giymekle isyan etmiştir.[835]
Şafii M
Hayızlı durumda kadım
boşamak şu ayetle yasaklanmıştır. "Ey Peygamber! Kadınları
boşayacağınızda onları, iddetlerini gözeterek boşayın" (Talak-1). Burada
emrin manası "nehiy"dir. Sanki Ailah Teala: "Kadınları hayız zamanında
boşamayın!" demektedir. Yani kadınları boşamak istediğiniz zaman onları
hayız zamanında. hoşamayın"demektir. Bu, Hz. Peygamber'in şu sözüne
benzer: "Kim selem yaparsa belli ölçek ve belli ağırlıkta belli müddete
kadar selem yapsın."[838]
Bunun manası selemi emretmek ve onu vacip kılmak değil bilakis ölçeği, tartısı
yahut süresi bilinmeyen bir malda selem muamelesini yasaklamaktır. Yine bunun
örneği Hz. Peygamber'in "Önünden ye!" sözüdür. Bu "elini tabağın
içinde dolaştırma!"demektir.
Fakihler hayız
zamanında "boşama"nm haram olduğu görüşündedir. Bu bid'î talak
(bid'at olan boşama)tır. Çünkü sünnet olan talak, kadını cinsi münasebette
bulunmadan temizlik zamanında boşamaktır. Hayız h
Şafii, Hanefi, M
Zahiriler ve îbn
Hazm'Ia[839] Şîa bu talakın
gerçekleşmeyeceği görüşündedir. Çünkü hayız h
Hanbelî olan îbn
Teymiye ve öğrencisi îbn Kayyim de bu görüştedir. (Onlara göre hayız h
İbn Abdilberr şöyle
der: "Boşama, ibadet sayılan iyi amellerden değildir.
ancak içinde kul hakkı
bulunan bir evlilik akdinin kaldırılmasıdır. Nasıl yapılırsa yapılsın
gerçekleşir. Boşayan bundan ecir kazansın, günaha girsin farketmez. Eğer itaat
eden (haklı olarak boşayan) ecir kazanıp da isyan eden
ahkar olmasa isyan
edenin durumu itaat edeninkinden daha hafif olurdu.[842]
Tabiundan Said b. el-
Müseyyib de hayız zamanında yapılan boşamanın fasid olacağını kabul eder.[843]
İslam Hukukunda alış
verişin bazı çeşitleri yasaklanmıştır.Neyin fesadı gerektirip gerektirmeyeceği
hususundaki fakihlerin iht alışverişin bu çeşitlerine de fasid hükmü verilip
verilmeyeceğinde fakihler İhtilaf etmiştir. [844]
Hadiste Hz. Peygamber'in
"şartlı alışverişi yasakladığı"[845]
bildirilmiştir. Mesela "Evini bana iki bine satarsan bu elbiseyi sana bine
satarım" yahut" bana yüz dinar borç verirsen bu elbiseyi sana bine
satarını" veya şu memlekete kadar taşıma ücreti benim olmak şartıyla bu
deveyi sana satarım" gibi ifadeler, yasak olan şartlı alışveriş ifadeleridir.
Şartlı alışveriş konusunda fakihlerin görüşünü etraflıca açıklamadan önce şart
çeşitlerini izah etmek ve sahih olup olmadığı konusunda ihtilaf edilen
"şartlı alışverişin" şartını açıklamak gerekir.[846]
Alışveriş
sözleşmesinde şartlar dört çeşittir:
1- Teslim şartı, meclis muhayyerliği ve anında teslim
alma gibi akdin gereği olan şart. Bu şartın varlığı ile yokluğu birdir. Hüküm
ifade etmez ve akidde müessir olmaz
2- Süre, muhayyerlik, rehin, kefil ve şahitlik gibi
sözleşmeyi yapan tarafların maslahatı ile ilgili şart, yahut sanat ve yazı
gibi, istenen sıfatın malda şart koşulması. Bu, bağlı kalınması gereken caiz
bir şarttır. Bu iki şartın sahih olduğu konusunda fakihler arasında ihtilaf
yoktur.
3- Malda, satıcıya bir menfaat şart koşulması yahut
akidde başka bir akdin şart koşulması. Mesela, başka bir şey satması,
kiralaması, evlendirmesi, selem olarak vermesi karşılığında mal satmak gibi
taraflardan yalnız birisine fayda sağlayacak ve akdin gereği olmayan bir şart.
4- Alışverişin gereğine aykırı şart. Mesela Âzad etme
yahut, azat etme dışında "satmama", "hibe etmeme",
"cinsi münasebette bulunmama" gibi bir şeyin şart koşulması. Bu son
iki kısımda fakihlerin ihtilafı çok olmuştur.[847]
Ancak "şart"m akdin özüne dahil olması, yahut akidden sonra fakat.lü^
mundan (bağlayıcılığından) önce olması şarttır.[848]
Hanefîlere göre bu
akid fasiddir. Akidle beraber teslim olursa o zaman akid, mülkiyeti gerekli
kılarak, gerçekleşir.[849]
Serahsi şöyle der:"... Bu konuda biz şöyle deriz: Fasid alışveriş, aslıyla
meşru, hükmüyle vacib olur; teslim ile teyid edilirse onun hükmü
"mülkiyet"'tir. Çünkü' icab" ve "kabul'ün ehlinden ve
mahallinde gerçekleşmesiyle "meşruluk" ortaya çıkar. Fasid şartla bu
meşruluk bozulmaz. Nitekim fasid şart, eğer caiz olursa, alışverişin aslını
değiştirmez, vasfını değiştirir. Yine fasid şart alışverişin aslını yok etmez
ancak vasfını değiştirir. Bundan dolayı fasid olur. Alışverişin aslının yok olması
"fesad"m zaruri bir sonucu değildir. Çünkü "fesad"la ancak
"haramlık" sıfatı gerçekleşir. Bu sebeb mülkiyetin sabit olması için
meşrudur. Mülkiyet ise haramlık sıfatıyla bir arada bulunur. Nitekim bir kimse
mecusi yahut mürted bir cariye satın alsa, haram olmakla birlikte, mülkiyetini
elde eder. Üzüm suyu, şarap olunca, haram olmakla birlikte sahibi için
mülkiyeti devam eder. Bundan dolayı fasid alışverişte, haram mülkiyeti kabul
ettik. Sebeb fasid olduğu için kaldırılması gerekli olmakla birlikte meşru
olan " asıl" bu "fasid sebeb'le yok olmaz."[850]
Şafii'ye göre şartlı
alışveriş batıldır. Ancak, ondan rivayet edilen meşhur görüşe göre, azat etme
şartıyla yapılan alışveriş bundan müstesnadır. Bunun sebebi Şariin köle
azadını teşvik etmesi ve meşhur Berîre hadisidir.[851]
Buhari'nin Sahih'inde
rivayet ettiğine göre Berire, kitabeti (efendisiyle anlaşmak suretiyle azad
edilmesi) konusunda yardım istemek için Hz. Aişe'ye geldi. Kitabet ücretinden
hiç bir şey Ödememişti. Hz. Aişe ona şöyle dedi: " Ailene git, senin
"kitabet" ücretini benim Ödememe vela hakkının da bana ait olmasına
razı olurlarsa bunu yaparım." Berire bunu ailesine anlattı, fakat kabul
etmediler ve şöyle dediler: "Eğer sana iyilik yapmak istiyorsa yapsın,
vela hakkın da bizim olsun" Hz. Aişe bunu Rasûlullâh'a anlattı. Hz.
Peygamber ona: "Onu satın al ve azat et, vela ancak azad edenin
hakkıdır"[852]
buyurdu. Hadiste Hz. Peygamberin azad etme şartıyla yapılan alışverişe izin
verdiği görülmektedir. Rasûlullâh ancak, vela hakkının onlara ait olması
şartını kabul etmemiştir. Bu hadisin başka rivayetleri de vardır. îmam Ahmed,
tek şartlı alışverişin caiz, iki şartlı alışverişin ise yasak olduğu
görüşündedir- İbn Kudame şöyle der: "Hz. Peygamber'in tek şartlı
alışverişi Ş sakladığı sahih değildir. Sahih olan Hz. Peygamber'in bir
alışverişte iki artı yasaklamasıdır. Tirmizi de bunu böyle zikretmiştir. Bu,
mefhum-ı muhalefetiyte bir şartın caiz olduğuna delalet eder. imam Ahmed şöyle
der: Ancak bir alışverişte yapılan iki şart yasaklanmıştır.Bir şartın
yapılmasında ise beis yoktur.
İmam Ahmed, görüşüne
Buhari'nin Cabir'den rivayet ettiği şu hadise-vi delü getirir: Cabir yorulmuş
olan devesinin üzerinde giderken Hz. Peygamber geldi deveye vurdu ve dua etti.
Bunun üzerine deve, daha önce yü-mediği bir tarzda (hızlı) yürümeye başladı.
Hz. Peygamber," onu bana bir
ukıyyeye sat" dedi. (Cabir diyor ki): Olmaz dedim. Sonra yine
"onu bana bir Ukiyye'ye sat" dedi. Ben de sattım ve yükünü onunla
evime götürmeyi şart koştum. Eve vardığımda deveyi Rasûlullâh'a götürdüm.
Parasını bana verdi. Sonra (evime) döndüm. Hemen arkadan birini göndererek:
"Acaba deveni alayım diye sana fiyat kırdım mı dersin? Deveni de
dirhemlerini de al o senindir" buyurdu. Evzai, Ibn Şübrüme, tshak ve Ebu
Sevr de alışverişte bu şekilde şart koşmanın caiz olduğu görüşündedir. Buhari
de Sahih'inde, bunu tercih ettiğini, hadisi rivayet ettikten sonra söylediği şu
sözüyle ifade etmiştir: "Ebu Abdullah der ki: "Bana göre şart koşma
daha çok ve daha sahihtir".
Şartlı alışverişin
sahih olmadığı görüşünde olanlar Cabir hadisini şöyle tevil ederler: "Bu
şart koşma -ya önce yâ sonra- akdin haricinde meydana gelmiştir. Nitekim bu,
hadisin bâzı rivayetlerinden anlaşılmaktadır".
tfade etmek gerekir ki
şartlı alışveriş şekillerinden bir çoğunu îmam Ahmed batıl sayar. Fakat başka
bir yönden O da Hz. Peygamber'in bir satışta iki satışı (şartı) yasaklamasıdır.
tbn Kudame'nin Muğni adlı eserinde Harkî'nin görüşü zikredilirken şöyle bir
mesele gelir: "Mesele (Harkı) der ki: "Bir kimse, senden şu kadar
dinar almak şartıyla sana şunu sattım, dese bu satış akdi gerçekleşmez. Eğer
bir kimse sarf (bozdurma) yoluyla dirhem almak şartıyla başkasına altın
satarsa o da bunun gibidir. Ibn Kudame şöyle der: "Bunun hulasası şudur:
Bu alışveriş bu şekliyle batıldır. Çünkü sözleşmede, akdin gerçekleştiği
semenin bozdurulması (sarf) şart kılınmıştır. "sarf da bir satış akdi
olduğu için bir satışta (defada) iki satış gerçekleşmiş olur. Ahmed der ki: Bir
defada iki şartın manası budur. Ebu Hureyreden rivayet edildiğine göre o şöyle
demiştir: "Rasûlullâh bir satışta iki şartı yasaklamıştır" Bu hadisi
Tirmizi tahriç etmiş ve hadisin sahih-hasen olduğunu söylemiştir. Abdullah b.
Amr'ın da Hz. Peygamber'den böyle bir rivayeti vardır. Bu manada olan satış
sözleşmelerinin hepsi böyledir. Mesela: "Diğer evimi sana şu fiata satmam
yahut evini bana satman; evimi sana kiralaman yahut evini bana kiralaman;
kızını benimle evlendirmen yahut kızımı senin-le evlendirmem şartıyla bu evimi
sana sattım" vb. Bunların hepsi de sahih değildir.[853]
Şartlı alışveriş
meselesi, fakihlerin çok farklı görüşlere sahip olduğu meselelerdendir.
İhtilaf sebebi bu konudaki delillerin çatışmasıdır. Şimdi bu ayrılığın
boyutlarını bize gösteren bir hadise nakledelim: Abdurrahman b. Said şöyle
diyor: Hac yaptıktan sonra Mekke'de Ebu Hanife'nin yanma giderek şartlı
alışveriş meselesini sordum. "Hükümsüzdür" (batıl) dedi, îbn Ebi
Leylâ'ya gittim bu konuyu ona da sordum "satış caiz, şart batıldır"
dedi, îbn Şübrüme'ye gittim "satış caiz, şart da caizdir" dedi. Kendi
kendime dedim ki: bu Küfe fakihleri bu konuda bende büyük bir ihtilaf meydana
getirdiler. Ben ı ise onlara delillerini sormaktan aciz kaldım. Sonra Ebu
Hanife'ye gittim, sorumu tekrarladım. Aynı cevabı verdi. Dedim ki: "iki
arkadaşın senden farklı jgöriişe sahip" "onların görüşlerini
bilmiyorum" dedi ve delilini söyledi: "Amr 1b. Şuayb'm bana
babasından o da dedesinden naklettiğine göre Hz. Peygam-iber şartlı alışverişi
yasakladı" Bunun üzerine Îbn Ebi Leylâ'ya giderek aynı işeyi ona söyledim:
"onların görüşlerini bilmiyorum" dedi ve delilini söyledi" Hişam
b. Urve'nin bana babasından onun da Hz. Aişe'den rivayet ettiğine göre Hz. Aişe
Berire'yi satın almak istedi. Akrabaları (mevlası) ancak "vela" hakkı
kendilerine ait olmak şartıyla bunu kabul etti. Hz Aişe durumu Rasûlullâh'a
anlattı. Rasûlullâh: "Satın al, "vela" hakkını onlara şart koş (bırak). Şüphesiz
"vela" azad edenin hakkıdır" buyurdu. Sonra Hz. Peygamber bir
konuşma yaptı ve şöyle dedi: Bazı insanlara ne oluyor ki Allah'ın Kitabında
olmayan şeyleri şart koşuyorlar. Allah'ın Kitabında olmayan her şart batıldır.
En doğru olan Allah'ın Kitabı, en sağlam olan Allah'ın şartıdır.
"Vela" azad edenin hakkıdır" Daha sonra Îbn Şübrüme'ye gittim.
Aynı meseleyi ona söyledim. "Onların görüşlerini bilmiyorum" dedi ve
delillerini söyledi:" Muharib b. Disar'm Ebu'z-Zübey'den, onun da Cabir
b. Abdullah el- En-sari'den naklettiğine göre Hz. Peygamber bir savaşta ondan
deve satın aldı ve Medine'ye kadar yük taşımasını ona şart laldı".[854]
Hadiste, şehirlinin
köylü adına satış yapması yasaklanmıştır. Buhari'nin bn Ömer'den rivayetine
göre Îbn Ömer şöyle der: "Rasûlullâh şehirlinin köylü hesabına satış
yapmasını yasaklamıştır".[855]
Müslim ve Sünen sahiplerinin Cabir'den rivayetine göre Hz. Peygamber:
"Şehirli köylü adına satış yapmasının insanları bırakınız. Allah onları
birbirlerinden rızıklandırsm."[856]
Şehirlinin köylü adına
satış yapmasının manası şehirlinin köylüye git-esi mal toplaması, fiyatı ona
bildirmesi ve bunu "senin namına satıyorum"
îbn Abbas bunu bu
şekilde açıklamıştır. Müslim ve Buhari'nin Îbn Âbbas'tan rivayetine göre O, Hz.
Peygamber'in şöyle dediğini söylemiştir: "Alıcılar mal getireni pazar
dışında karşılayıp satın alamazlar. Hiç bir şehirli de, köylü hesabına, malını
satamaz." Ravi diyor ki: Îbn Abbas'a "Şehirli köylü hesabına malını
satamaz ne demektir? diye sordum. "Ona simsarlık (komisyonculuk)
yapamaz" demektir diye cevap verdi.
Fakihlerin çoğunluğu,
haram olmakla birlikte bu satışın sahih olduğu görüşündedir. Çünkü onlara göre
"nehiy" mutlak olarak fesadı gerektirir. Harki şöyle der: "
Şehirli, köylü adına onun malını satarsa bu satış batıl olur."[857]
Hakkında nehiy varid olan bu meselede, fakihlerin koyduğu, fıkıh kitaplarında
zikredilen bazı şartlar vardır.[858]
Neceş sözlükte
avlanabümesi için avın ürkütülmesi ve harekete geçirilmesidir. Araplar (1.
Babtan) "Avını ürkütüp kaçırdım, o da kaçtı" derler. Terim olarak
"neceş"; başkasını aldatmak için, müşteri olmayan kişi tarafından
malın fiatınm artırılmasıdır. Mala rağbeti artırdığı için bu şekilde
adlandırılmıştır.[859]
Nihaye'âe şöyle denir:" Neceş", malı satıp bitirmek için övmek ve
terviç etmek yahut bir kimsenin, müşteri olmadığı halde başkasını aldatmak
için, malın fiyatını artırmasıdır.[860]
Hadiste "neceş" yasaklanmıştır. Buhari ve Müslim'in Îbn Ömer'den
rivayetine göre îbn Ömer, Hz. Peygamber'in "neceş"i yasakladığını
söylemiştir.[861]
Fakihler
"neceş"in haramlığmda ittifak etmiş, fakat "neceş" yoluyla
gerçekleşen satışın sahih olup olmadığında ihtilaf etmiştir. Şafliler bu
satışın sahih olduğu görüşündedir. Eğer "neceş", sabanın bilgisi
dışında olursa, muhayyerlik yoktur; satıcı ile "neceş" yapan
(nâciş)m anlaşması ile olursa iki görüş vardır. En sahih olan görüşe göre yine
muhayyerlik yoktur. Çünkü müşteri "ehl-i hibre" (bilirkişiye müracaat
etmeyerek ve iyice düşünmeyerek ihmalkar davranmıştır.[862]
Hanefi[863] ve
M
İbn Esir, pazara mal
getiren süvarilerin karşılanması (Telakki er-Rük-ban)nın manası hususunda şöyle
der: "(Telakki er-Rükban), şehirlinin köylüyü şehre girmeden karşılayıp,
malını ucuza ve rayicinden daha düşük fiata satın almak için yalan söyleyerek
malının para etmediğini ona bildirmesidir. Hanefiler "telakki
er-Rükban" için iki şekil kabul ederler: 1- Mal darlığı olan bir zamanda,
şehir halkına pahalı satmak içki, müşterilerin (tüccarın) köylüleri karşılayıp
gıda maddelerini ellerinden (ucuza) almaları; 2- Fiyatı bilmedikleri için,
şehir fiyatından daha ucuza köylülerin malını satın almak.[867]
Hadiste, pazara mal
getiren köylüleri şehir dışında karşılamanın yasak olduğu bildirilmiştir.
Buhari'nin İbn Abbas'tan rivayetine göre Rasûlullâh şöyle buyurmuştur:
"Alıcılar mal getirenleri pazar dışında karşılayıp satın alamazlar. Hiçbir
şehirli de köylü hesabına malını satamaz."
Yine Ebu Hureyre'den
şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber, satıcının pazar dışında
karşılanmasını ve şehirlinin köylü namına onun malını satmasını yasaklamıştır.
Abdullah'tan da şöyle
rivayet edilmiştir: "Biz mal getiren köylüleri karşılayıp gıda
maddelerini satın alırdık. Hz. Peygamber, gıda pazarına varıncaya kadar, onu
satmayı bize yasakladı".[868]
Fakihlerin çoğunluğu
bu satışın sahih olduğu görüşündedir. Çünkü bu, yasaklananın kendisine ait bir
yasak değildir. Dolayısıyla satışın rükün ve şartlarından herhangi birisini
ihlal etmez. Bu yasak, satışın dışındaki bir hususla ilgilidir. O da
"pazara mal getiren köylülerin zarara uğratılması"dır. Ancak faküıler
bu durumda satıcıya muhayyerlik hakkı tanırlar. Onlar bu görüşlerini Müslim ve
Sünen Sahiplerinin Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri şu haberle
kuvvetlendirirler: "Hz. Peygamber satılmak için getirilen malı ucuza almak
için) karşılamayı yasakladı. Eğer onu bir insan karşılar ve sanırsa mal sahibi
pazara girdiği zaman muhayyerdir".[869]
gazı M
Satış üzerine satış,
bir malı satın alan kimseye başka bir satıcının, muhayyerlik suresi içinde:
"Satış akdini boz, ben sana daha ucuza satanm"demesidir.
"Satın alma"
üzerine "satın alama" da bunun gibidir. O da üçüncü bir şahsın,
muhayyerlik süresi içinde satıcıya: "Satış akdini boz. Ben senden daha
fazlaya satın alırım" demesidir.
Pazarlık üzerine
pazarlık: Bir kimsenin» satın almak maksadıyla bir malın pazarlığını yapması,
başka birisinin ise ona gelip: "Onu geri ver sana aynı fiyata daha
iyisini satayım yahut aynısını daha ucuza satayım" demesi veya mal
sahibine :"Onu geri iste, daha fazla fiyata ben alayım" demesidir. Bu
fiyat karşılaştırıldıktan sonra ve alıcı ile satıcıdan birisi diğerine
meylettikten sonra olur.[872]
Kişinin, kardeşinin
satışı üzerine satış yapması yahut pazarlığı üzerine pazarlık yapması
yasaklanmıştır. Buhari'nin Abdullah b. Ömer'den rivayetine göre Rasûlullâh
şöyle buyurmuştur: Birinizin satışı üzerine diğeri satış yapmasın".[873]
Müslim'in Ebu
Hüreyre'den rivayetine göre ise Rasûlullâh: "Müslüman, kardeşinin
pazarlığı üzerine pazarlık yapamaz, dünür gittiğine de dünür gidemez".[874]
Nesâi'nin İbn Ömer'den
rivayetine göre Rasûlullâh: "Kişi, (üçüncü şahıs) satın alıncaya veya
bırakıncaya kadar, kardeşinin satışı üzerine satış yapamaz".
Fakihlerin çoğunluğu,
faili günahkar olmakla birlikte bu satışın sahih olduğu görüşündedir. Meşhur
olan görüşlerine göre Hanbeliler bu akdin geçersiz olduğunu kabul ederler. M
Zahirilerin ve Zahiri
imamlarından olan İbn Hazm'ın görüşü de budur.[875]
Allah Teala:
"iyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlasın, günah işle. mek ve aşın
gitmekte yardımlaşmayın" (Maide-2) buyuruyor.
Tirmizi'nin Enes'den
rivayetine göre Hz. Peygamber içki hakkında on grup insana lanet etmiştir:
İçkiyi imal edene, ettirene, içene, taşıyana, kendisine götürülene, sunana,
satana, parasını yiyene, satın alana, kendisine satın alınana" .[876]
İmam Ahmed bu satışın
geçersiz olduğu görüşündedir. Fakihlerin çoğunluğu ise, faili günahkar olmakla
birlikte bu satışın sahih olduğu kanaatındadır. Delilleri, satışın şartlan ve
rükünleriyle tamam olması, yasağın ise harici bir hususla ilgili olmasıdır.
Günaha sebeb olan her
muamele de bu mesele gibidir. Sapıklığı ile tanınan bir kimseye genç köle
satmak, haram olan şarkı-türkü söyletmekte kullanacak kimseye cariye satmak,
oyun-çalgı aleti yapacak kimseye ağaç malzeme satmak, zaruret olmaksızın
erkeğin giyeceği ipek elbise satmak, yol kesene ve eşkiyaya silah satmak gibi.[877]
1- "Kur'an", Nazım ve Mananın Birlikte İsmidir
"Nazımdan maksad
manaya delalet eden ibareler, "mana"dan maksad lafızla delalet ettiği
muhtevadır. Alimler, nazım ve manaya birlikte mi Kur'an" adı verildiği
yoksa yalnız manaya mı Kur'an denildiği konusunda ihtilaf etmiştir. Alimlerin
çoğunluğuna göre "Kur'an, nazım ve mananın is-'dir" Bazılanna göre
ise Kur'an yalnız manadır. Bu görüş Ebu Hanife'ye 'sbet edilir, ve Hanefi usûl
deyimlerinden çıkarılır. Fahru'l-lslam el-pezdevî şöyle der: "Alimlerin
çoğunluğunun görüşüne göre "Kur'an nazım ve mananın bir araya gelmiş
şeklidir" Bize göre Ebu Hanifenin sahih görüşü de budur. Pezdevi'nin
"sahih" demesi bu görüşün O'na (ebu Hanife) nisbet edildiğine, bu
konuda onun terkedilmiş bir görüşünün de bulunduğuna işaret eder.
Pezdevi'nin Usürünün
sarihi Buhari bu manayı bazı izahlarla şöyle açıklar: "Alimlerden bazısı
nazma değil manaya Kur'an dendiği görüşündedir ve bunun Ebu Hanife'nin görüşü
olduğunu zanneder. Delil olarakta Ebu Hanife'nin namazda özürsüz Farsça kıraati
caiz gördüğünü ileri sürer. Halbuki namazda Kur'an okumak kesin farzdır. Şeyh,
yani Pezdevi bunu reddeder ve şu sözüyle bu görüşün bozukluğuna işaret eder:
"Bize göre Ebu Hanife mezhebinin sahih olan görüşü budur. Yani bana göre
muhtar olan (kuvvetli olan görüş), "nazm" ve "mana"nm
birlikte Kur'an'a ad olarak verilmesinde onun mezhebi, çoğunluğun mezhebi
gibidir".[878]
Bu ihtilaftan, şu iki
önemli meseledeki ihtilaf ortaya çıkmaktadır: 1- Namazda Arapçadan başka bir
dille Fatiha okunması; 2- Kur'an tercümesinin caiz olması. Şimdi bunları
açıklayalım. [879]
Kur'an'm yalnız
"mana"ya isim olarak verildiği görüşünde olan kimse, özürlü-özürsüz
her durumda Fatihanın arapçadan başka bir dille okunmasının caiz olacağını
ileri sürer. Çünkü o bu şekilde Kur'an okumuş olur.
Ebu Hanife, arapça
okumaya gücü yettiği halde bir kimseye bunu (başka bir dille okunmasını)
namazda caiz gördü. Eğer Ebu Hanife "Kur'an yalnız mana"nm
ismidir" görüşünde ise bu hükmün bu temele oturtulması anlaşılır bir
durumdur. Eğer O, yukarıda geçtiği gibi.Pezdevinin tashih ettiği şekilde,
"Kur'an yalnız "mana"nın ismidir" görüşünde değilse bu
hükmün açıklaması şudur: O bu durumda "naznTı özellikle namazın caiz
olması susunda"gerekli bir rükün" saymamış, tersine
"mana"yı gerekli bir saymış olur. Buna göre "nazım" ruhsat
ve kolaylık olarak düşebiîen bir r$. kün olur.
Buhari, şerhi Keşf
te&u bakışaçısmı şu şekilde izah eder: Pezdevi, Ebü Hanife'nin "Kur'an
yalnız "mana"ya verilen isimdir" görüşünde olduğunu b&. yaiı
ederek bunu, namazda Fatihayı arapçadan başka dille okumanın ca^ olduğu
hakkında delil olarak ileri süren kimseye cevaben: Hayır Ebu Hani. fe'de
Meyhevî
Nûru'l-Envar'da. şöyle der: "Namazı Farsça ile kılmanın caiz olması ancak
hükmi bir özürden dolayıdır. O da namaz h
Kadı Ebu Yusuf ve
Muhammed, özür h
Hidaye'&e şöyle
denir: " Namaz kılan, iftitah tekbirini farsça olarak alır yahut güzel
arapça okuyabildiği halde kıraati farsça yaparsa Ebu Hanifeye göre yeterli
olur. tmam Muhammed ile imam Ebu Yusuf :" Tekbiri Farsça olarak almak
ancak hayvan kesiminde yeterli olur. Farsça kıraat ise, arapça-yı iyi
okuyamayan kimse için yeterli olur" demiştir. İftitah tekbiri konusundaki
görüşlerine gelince; imam Muhammed tekbirin arapça olması konusunda Ebu Hanife
ile aynı görüşte; Farsça olması konusunda ise Ebu Yusufla aynı görüştedir.
Çünkü Arapçanm, başka dilde olmayan üstünlüğü vardır. Kıraat konusunda imam Muhammed ile Ebu Yusuf
un "Farsça yeterli olmayacağı" şeklindeki görüşleri ise, tarifte
ifade edildiği gibi "Kur'an"m "Arapça manzum" bir kitabın
ismi olmasına dayanır. Ancak namaz kılan arapça kı-raattan aciz ise o zaman
"îmâ" gibi, "mana" ile yetinir, (yani farsça veya başka
bir dilde Kur'an'm manasını "kıraat" olarak okuyabilir.) Ancak
tesmiye (besmele) böyle değildir. Çünkü "zikir" her dille yapılır.
Ebu Hanifenin delili "O, (kuran) daha öncekilerin kitabında
zikredilmiştir" (Şuara-196) ayetidir. Orada yani öncekilerin kitabında bu
dille (arapçayla) yapılmamıştır. Bundan dolayı, güç yetirilemeyince arapçanm
dışında "kıraat" caiz olur. Ancak bunu yapan mütevatir sünnete aykırı
hareket ettiği için günahkar olur. Farsçanın dışında hangi dille olursa olsun
caiz olur. Bu, delil olarak zikrettiğimiz ayetten dolayı sahihtir. Delillerin
değişmesiyle mana değişmez, ihtilaf îtidadda (Kur'an sayılıp
sayılmayacağında)dır. Yoksa fesad olmadığında ihtilaf yoktur, imam Ebu
Hanife'nin asıl meselede (kıraatin arapçadan başka dille okunması) tmam
Muhammed ve Ebu Yusuf un görüşlerine döndüğü rivayet edilir. Güvenilen görüş
bu görüştür. Hutbe ve teşehhüdde de bu ihtilaf geçerlidir."
Hidaye yazarının
zikrettiği: "imam Muhammed'le Ebu Yusufun Kur'an'm arapça nazma verilen
isim olduğu görüşü ile Ebu Hanife'nin asıl meselede onların bu görüşüne
döndüğünün rivayet edilmesinden, Ebu Hani. fe'nin asıl meselede hemen hemen
açık bir şekilde "Kur'an'ın yalnız "mana"ya verilen isim"
olduğu görüşünde olduğu anlaşılır.
Alimlerin çoğunluğu
özür h
Ebu Yusuf ve
Muhammed'in Ibn Kudame'nin sözünden nakledilen görüşü[883],
Hidaye'de nakledilen "özür ve arapça kıraate güç yetirememe halinde,
arapçanın dışında bir kıraatin caiz olması" şeklindeki görüşlerine aykırı
gibi gözüküyor.
Yukarıda geçen görüş
hakkında, Muğni'nin yorumunda yorumcu şöyle diyor: " Hanefîler Ebu
Hanife'nin bu görüşten döndüğünü, onun mezhebinden ve başkalarından hiç
kimsenin bu görüşle amel etmediğini naklederler. Amelî icma' da bütün
müslümanlarm namazda ve namaz dışında Kur'an'ı arapça okumaya devam ettiğini göstermektedir.
Mesela, namazda okunan ayet ve dualarla okunması sünnet olan diğer dualar, arap
olmayan insanlar çoğunlukta olmasına rağmen, hep arapça okunmaktadır. Hatta bu
asrın acemlerinden (Arap olmayan) bazı mürtedîer Kur'an'm ve diğer duaların tercüme
edilmesini ve bu tercüme ile ibadet edilmesini teşvik ediyorlar. Onların bundan
maksadı milletlerinin mürted olmasını kolaylaştırmak ve Allah katından
indirilmiş Kur'an'ı arkalarına atmaları için aracı olmaktır. Halbuki Kur'an bir
çok ayetlerde açıklandığı gibi apaçık arapçayla indirilmiştir. Onun tebliği,
onunla İslama davet ve onunla uyarma, ancak Allah Tealanm indirdiği gibi olur.
Hz. Peygamber onu tercüme etmemiş ve tercümesine izin vermemiştir. Bunu sahabe,
müslümanlarm h
îraam Şafii Usûl
hakkındaki meşhur Risalesinde bu hususu şöyle açıklar: "Allah Teala bütün
milletlere dolaylı olarak, arapçayı (ibadet yapmaya yetecek kadar) öğrenmeyi
farz kılmıştır. Çünkü onlar Kur'an'a muhatap ve onunla ibadet etmeye
mecburdurlar. îslam
"Kur'an, nazım ve
mananın ismidir veya yalnız mananın ismidir" tartışmasından ortaya çıkan
ikinci mesele "Kur'an tercümesinin hükmü meselesidir.
İhtilaf konusu
"Kur'an" olarak kabul edilmek ve Kur'an hükümleri kendisine
uygulanmak suretiyle Kur'an manalarının arapça olmayan lafızlarla ifade edilip
edilmeyeceği meselesidir. Acaba Kur'an tercümesine abdestsiz ve cünüp olan
kimsenin dokunması haram mıdır? Cünüp ve hayızlının okuması caiz midir? Namazda
ve namaz dışında okunması caiz midir?
Kur'an manalarının bu
manaların tefsiri olarak arapça olmayan lafızlarla ifade edilmesi Kur'an'm
izah ve şerhinin basılması anlamına gelir. Ben bunun ihtilaf dairesine
gireceğini zannetmiyorum. Büaks bu, îslam davetinin tebliği, arapların
uzak-yakın bütün meskûn bölgelere ulaştırmakla yükümlü olduğu risaletin yerine
getirilmesi için vacib olan bir çalışmadır. Şüphe yok ki ilk
Ebu Hanife ise, en
azından özür h
Hayrete şayandır ki bu
görüşün sahibi namazda, ister dua edilenin belir-tilmesiyle olsun isterse başka
şekilde olsun duayı caiz görmüyor. Ancak Kur'an ayetlerine benzer dua olursa
onu caiz görüyor. Namazda cümle olarak duanın mubah olduğu hakkında nass vardır.
Buna rağmen o şöyle der: "Namazda aksıran ve elhamdülillahirabbilalemin
diyen kimse dilini hareket ettirerek söylerse namazı bozulur." Her iki
halde de Hakka muhalefette başarılı olanlara aşkolsun!
Onlar hem Kur'an'ın
hilafına namazda kıraati caiz görüyorlar, hem bir Kur'an ayetini okuyanın
namazını geçersiz sayıyorlar. Kur'an'da olan yahut benzeyen dualardan başkasını
namazda okumayı yasaklıyorlar. Halbuki 0
,-r gözün Kur'an'a benzemediğinde icma-ı ümmet vardır. Bazıları bu huşta
"O. daha öncekilerin Kitabında da zikredilmiştir" (Şuara-196) ayetini
Allah Teala'nın Hz. Musa'nın sözünü bize arapça olarak hikaye etmek su-tiyle
hitabetmesini delil getirir. Ali şöyle der: "Bu ayet onlar için bu konurla
hüccet olmaz. Çünkü "Zübürü'l-Ewelin"de (öncekilerin kitabı) olan
Kur'an değil, Kur'an'ın manasıdır. Şayet Kur'an "Zübürü'İ-Ewelin"de
olsaydı Hz. Muhammed'e mahsus olmaz ve Kur'an'da onun için ayet bulunmazdı. Bu
naaslara aykırıdır ve Islamın dışındadır. Çünkü Kur'an Hz. Muhanı-med'den önce
başkasına nazil olsaydı Hz. Muhammed'e mahsus olmazdı. Allah Teala'nın Hz.
Musa ve başkalarının sözünü bize kendi dilimizle nakletmesini gelince; Allah
Teala onların sözlerini kendi dilleriyle okumayı bize gerekli kılmamıştır. Biz
Kur'an'ın acemce tefsirini, tercüme edilen kimse için yasaklayanlayız. Ancak
namazda okunmasını yahut vahyediien lanzdan başka bir lafızla okuyarak Allah
Tealaya ibadet edilmesini yasaklarız. Arapçaya uygun olsa bile ne acemce
ifadeyle ne de bu lafızların dışında başka bir ifadeyle; ne bu lafızların öne
alınması ne de sonraya bırakılması suretiyle ibadet caiz olmaz. Ancak biz,
ibadet yaparken okumak üzere yapılan tercümeyi değil, sadece öğretmek vs
anlatmak maksadıyla yapılan, nassm caiz gördüğü tercümeyi caiz görürüz. Başarı
Aîlah Tealadandır.
Kuranın mucize
olduğunda ümmetten hiç kimsenin ihtilafı yoktur. Kesin olarak biliyoruz ki,
Kur'an arapçadan başka bir dile tercüme edildiğinde yahut kendi lafzınım
dışında arapça lafızlarla tercüme edildiğinde bu tercüme mucize olmaz. Kur1
an. olmayan bir şeye Kur'an diyen kimse icmadan ay-' nlmış, Allah Tealaya yalan
s sn ad etmiş ve lalamdan çıkmış olur. Ancak bilmeden yaparsa bu müstesnadır.
Kim bunu caiz görür» buna delil getirir ve bu görüşünden dönmezse o kafir,
müşrik ve canı ile malı heder olan bir mürted olur. Bunda kesinlikle şüphe
yoktur. Yine Allah Teala Peygamberinden haber vererek şöyle buyuruyor: "O
kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak bildirilen bir vahiy
iledir" (Necm-3-4)
Hz. Peygamberdin
sözünün tamamının vahiy olduğu hakkındaki Kur'an nassı sahili olunca vahyin
tahrifi ve değiştirilmesinin haram olacağında şüphe yoktur. Nitekim bu metlüv
vahiy olan Kur'an için de haramdır, hiçbir fark yoktur".[887]
"Mushafın iki
kapağı arasında bulunan ve tevatür yoluyla[888]
bize nakledilen vahiy" olarak tarif eder. Âmidinin de buna ya, kın bir
tarifi vardır.[889]
Menar sahibi ve Pezdevi de Kur'an'ı şöyle tarif etmiŞs 'tir: "Hz.
Peygamber'e indirilen, mushaflarda yazılı olan ve seksiz, Hz. Pey, gamberden
mütevatir olarak nakledilen kitap Kur'andır".[890]
Mustasfa'da yapı. lan tarif ise şöyledir: "Kur'an meşhur yedi harf (lehçe)
ile Mushafın iki kapa. ğı arasında mütevatir olarak bize nakledilen
kitaptır".[891]
Serahsinin Usül'ün-de yaptığı tarif de buna yakındır.[892]
Bu tarifler üzerinde
düşünen kimse hepsinin şu nokta etrafında birleşti-ğini açıkça görür: Bize
mütevatir olarak nakledilenden başkasına Kur'an denilmez. Bunun dışında olan
Kur'an sayılmaz.
Alimler bu şekilde
nakledilen Kur'an'm namazda okunmasının (kıraat) sahih olduğunda ittifak
etmiştir. Bu Kur'an hüküm çıkarmada hüccettir, Müslümanlardan hiç kimse bunun
istisnasının olduğunu söylememiştir.[893]
Ancak
"îbn Mesud'un
yemin kefareti konusundaki "peşpeşe üç gün oruç tutmak" kıraati
gibi, Şaz kıraat hüccet olur mu, olmaz mı? Mezhebimize (han-beli) ve Ebu
Hanife'nin mezhebine göre bu kıraat hüccettir, delil olarak kullanılır, îbn
Abdilberr bunu icma olarak zikreder. Amidi ve ibn Hacib'e göre sahih olan görüş
budur. îmam Ahmed'den bunun delil olmayacağına dair bir rivayet nakledilmiştir.
Âmidi de bunu Şafii'den nakletmiştir.
Îmamü'l-Harameyn
Burhan'da şöyle der: "Bu, Şafii mezhebinin kuvvetli görüşüdür. Nevevi'de
Müslim Şerhi'nde Îmamü'l-Harameynin bu görüşünü tasdik eder. Nevevi bunu Hz.
Peygamber'in: "Bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular"
sözünü açıklarken ve başka yerlerde zikreder. Onların naklettiği bütün bu
görüşler Şafii mezhebine ve onun öğrencilerinin çoğunluğunun görüşüne aykırı
olan görüşlerdir. Şafii iki yerde Buveyti'nin Mufıtasar'ma. dayanarak bunun
hüccet olduğunu söyler. O bunu "Reda" ve "Cem'in tahrimi"
babında zikreder.
Aynı şekilde Şeyh Ebu
Hamid bu görüşü Oruç ve "reda"' (sütemzirme) bablarında, açıkça
zikreder. Mâverdi de bunu iki yerde açıklar. Kadı Ebu Tayyib, Ta 'lıkımtı iki
yerinde, oruç ve umrenin vacib olması bablarında; Kadı Hüseyin oruç babında,
Mahâmili Uddetü'l-Müsafir adı verilen kitabının "Eyman" bölümünde ve
kitabı el-Hâdırâ&; Tenbihin sarihi îbn
Yunus Ki-tabu'l-Ferâiz'â.e, ana bir erkek kardeşin mirası bahsinde; Eâfiî
"hırsızlık ce-zasi" bölümünde bu konuya (Şaz kıraatin delil olması)
temas ederler. îma-mü'1-Harameyn'in ileri sürdüğü ve Nevevî'nin de benimsediği
görüşün dayanağı Şafiî'nin "yemin keffareti orucunun peşpeşe tutulmasının
gerekmediği" seklindeki görüşüdür. Halbuki îbn Mesud'un yukarıda geçen
kıraatmda "peşpeşe" ilavesi vardır. Bu, acayip bir yasaktır.
Şafii'nin yemin keffareti orucunun peşpeşe tutulmasının gerekmemesi görüşünün
îbn Mes'ud kıraatinin Şafii'nin nezdinde sabit olmamasından yahut daha üstün
bir karşı delilin varlığından kaynaklanması mümkündür".
Her ne ise, şaz
kıraatin hüccet olmaya elverişli olmadığı görüşünde olanlar "Hz.
Peygamber'in, kendisine indirilen Kur'an'ı, görüşleri kesin hüccet olan bir
cemaata iletmekle mükellef olduğunu, görüşleri kesin hüccet olan cemaatın ise
Hz. Peygamber1 den işittiklerini nakletmeme konusunda anlaşmamalarının
tasavvur olunamayacağını delil olarak ileri sürerler. O halde onun bir ravisi
var da onun Kur'andan olduğunu söylerse bu hatadır. Eğer kur'an'dan olduğunu
söylemezse bu sözün Hz. Peygamber'in bir haberi mi yoksa onun (ravinin) bir
görüşü mü olduğunda tereddüt hasıl olur. Dolayısıyla bu hüccet olmaz. îmam
Nevevi Müslim Şerhinde "orta namaz" konusunda Hz. Aişe hadisini
zikrederken şöyle der: "Bazı
Ebu Hanife ve
öğrencileriyle Hanbelüer gibi bu kıraatin delil olacağı görüşünde olanlar,
görüşlerini şöyle delillendirirler: Bu rivayet (şaz rivayet) ya Kur'an'dır
yahut açıklama olarak gelen bir "haber"dir, ve Kur'an olma ihtim
Bu İhtilaftan Ortaya
çıkan meseleler
En kuvvetli görüşüne
göre Şafii,[896] M
Yedirdiğinizin
ortalamasından on düşkünü yedirmek yahut giydirmek ya bir köle azat etmektir.
Bulamayan üç gün oruç tutmalıdır; yeminlerinizin keffareti budur"
(Maide-89).
Hanefiler ve mezhebin
esas görüşünde Ahmed b. Hanbel yemin keffaretinde tetabuun şart olduğu
görüşündedir. Ayrı ayrı tutulsa sahih olmaz. Bu konuda delilleri Übey ve
Abdullah b. Mesud kiraatihda bulunan "peşpeşe tic gün oruç tutma"
rivayetidir. Bu kıraat, mütevatir olarak sabit olmasa da ona göre ahad hadis
hatta meşhur hadis derecesindedir. Öyle ki mütevatir nass üzerine onu ziyade
etmek mümkündür.[898]
Şemsü'l - Eimme
Serahsi şöyle der: "Eğer îbn Mes'ud'un "üç gün peşpeşe oruç
tutma" kıraatim, mütevatir olarak nakledilmediği halde, amel etme hususunda
Kur'an olarak kabul ettiniz. Fakat mütevatir nakille geldiği halde
"besmele'yi, onunla amelin hükmü olan "namazda onu açıkça (sesli
olarak) okumanın ve kıraati onunla yerine getirmenin vacib olması"
hususunda Kur'an'dan bir ayet olarak kabul etmediniz" denirse söyle cevap
veririz: "Biz Ibn Mes'ud'un kıraatini, Kur'an'a ziyade olarak, delil kabul
etmedik. Bunu ancak Ibn Mes'ud'un Rasûlullâhtan rivayet ettiği bir haber
mertebesinde kabul ettik. Çünkü biz onun ancak Rasûlulîâh'tan duyma (sema1)
yoluyla kıraat edildiğini biliyoruz. Rasûlullâh'ın haberi ise amelin vacip
olması konusunda makbuldür. Aynı yolla "besmele"deki hükmün isbatı
mümkün değildir..."[899]
îbn Kudame Muğni'de
şöyle der: "Bizim delilimiz Übey ve Abdullah b. Mes'ud'un "üç gün
peşpeşe oruç tutma" kıraatidir. Bunu İmam Ahmed de Kitabü't-Tefsir'de bir
cemaattan nakletmiştir. Bu kıraat eğer Kur'an ise hüccettir. Çünkü Kur'an,
"önünden ve arkasından batılın gelemediği" Allah Kelamıdır. Kur'an
değilse, Hz. Peygamber'den yapılan bir rivayettir. O zaman Übey ve Abdullah b.
Mes'ud'un tefsir olarak onu Hz. Peygamber'den duymuş olmaları ve Kur'an
zannetmeleri muhtemeldir. Bu durumda onun için "haber" mertebesi
sabit olur ve derecesi "Hz. Peygamber'în ayeti tefsiri" derecesinden
düşük olmaz. Her iki takdirde de o kendisine başvurulan bir hüccettir. Keffaret
orucu olduğu için "katil" ve "zıhar" keffareti gibi
"tetabu"[900]
onda da vaciptir. Mutlak mukayyede hamlolunur" .[901]
Kanefiler, mahrem olan
(nikahı haram olan) her akrabaya nafakanın vacip olduğu görüşündedir. Buna îbn
Mes'ud'un "Mahrem akrabadan olan mirasçıya da aynı şeyi yapmak
borçtur" (Bakara-233) kıraatini delil getirirler.
Hidaye'de Şöyle denir:
Fakir küçük, b
Safıi ve M
Kurtubî, tefsiri
Ahkamü'l-Kur'an'da. îbn Arabi'den naklen şöyle der: "Gerçek şudur ki
"mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur" ayetinde geçmişe işaret
vardır. Alimlerden bir kısmı onu (atıf vavını) nafakanın vacib olması, zarar
vermenin haram olmasından oluşan mükellefiyetin tamamına irca ederler.
Fakihlerden Ebu Hanife, seleften Katade, Hasan bu görüşte olan
Bir müslüman,
Ramazanda hastalıktan veya yolculuktan dolayı, peşpeşe orucunu bozarsa, bu
orucu ayrı ayrı günlerde kaza etmesi caiz olur mu? yoksa peşpeşe mi kaza
etmesi gerekir. Hz. Ali» îbn Ömer, Neha'î ve Şa'bî'den bu orucu birbiri ardınca
kaza etmesi gerektiği nakledilmiştir. Davud şöyle der: Şartsız kaza etmesi
gerekir."[904]
Şevkâni der ki: îbn
Münzir, Ali ve Âişe'den tetabuun vacip olduğunu nakletmiştir. Fetih'te şöyle
denir: " Bu, bazı Zahirilerin görüşüdür. Abdür. rezzak, İbn Ömer'e yaptığı
isnadla, kazaya kalan orucun peşpeşe kaza edileceğini rivayet etmiştir. Bu,
Bahr'de Nehâi ve Nasırdan ve Şafii'nin iki görü. i şünden biri olarak
nakledilmiştir.[905]
Onların delili, Übey b. Ka'b'ın şâz olan ' "tutamadığı günlerin sayısınca
diğer günlerde peşpeşe oruç tutsun"[906]
kıraati-dır. Onlar görüşlerini îbn Münzir'in kendi isnadıyla Ebu Hüreyre'den
rivayet ettiği şu hadisle delillendirirler: Hz. Peygamber buyurdu ki:
"Kimin üzerinde Ramazan orucu kazası varsa onu peşpeşe tutsun, fazla
vermesin."[907]
Alimlerin çoğunluğu
kaza orucunda "tetâbu"un vacip olmadığı görüşündedir. Ancak îmam
Ahmed, peşpeşe tutmayı ayrı ayrı tutmaktan üstün saymıştır. Bu husustaki
delilleri Dârekutnî'nin îbn Ömer'den rivayet ettiği şu haberdir: Ramazan
orucunun kazasını dileyen ayrı ayrı, dileyen peşpeşe tutar.
Dârekutnî'nin Hz.
Âişe'den rivayet edip isnadının sahih olduğunu söylediği bir habere göre Hz.
Âişe: "Âyet, 'tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde peşpeşe oruç
tutsun' şeklinde nazil oldu. Sonra "peşpeşe" kelimesi düştü",
demiştir.[908]
Hanefiler, şâz
kıraatla, yemin keffareti orucunda "tetâbu"u vacip kıldıkları gibi
kaza orucunda da tetâbuu vacip kılarlar. Ancak onlara göre iki kıraat arasında
şu fark vardır: Ibn Mes'ud kıraati şöhret derecesine ulaşmıştır. Fakat Übeyy
kıraati böyle değildir.
Sa'düddin Taftazâni
şöyle der: " Şaz kıraat bize tevatür yoluyla değil, Hz. Übeyy'in
mushafında olduğu gibi ya ahad yolla, veya Hz. îbn Mes'ud'un mushafinda olduğu
gibi "meşhur" olarak nakledilmiştir.[909]
Nesefî
Keşfu'l-Esrar''da şöyle der: "Allah Tealanın Kitabı kesin ilim
(il-ihü'l-yakîn) ifade eder. Çünkü o dinin temelidir. îslam daveti onunla
gerçekleşmiş ve onunla sapıklık aleyhine "Hüccet" meydana gelmiştir.
Bunun için riassa, haber-i vâhidle ziyade yapmağa yol açacağından Ramazan
orucunun kazasında "tetâbu"' şart kılınmamıştır. îbn Mes'ud'un
"peşpeşe üç gün oruç tutma" şeklindeki kıraati böyle değildir. O
meşhur olduğu için onunla nassa ziyade caizdir. Bu kıraata şüphe yoktur. Çünkü
meşhur aslı itibariyle âhâd, fer'i itibariyle mütevatirdir. Hatta onun,
mütevatirin iki kısmından birisi olduğu da söylenmiştir. Onunla, nesih olarak,
kitaba ziyade caizdir.[910]
Bu kaideyle (şaz kıraat) ilgili fıkıh meselelerinden
birisi de, hükümde itilaf ortaya çıkmasa da hırsızın elinin kesilmesidir.
Sakinler, el kesmeyi
gerektirecek miktarda hırsızlık yapan hırsızın sağ linin kesilmesi konusunda
ittifak etmiştir. Ancak onlar hükmün kaynağında ihtilaf etmişlerdir. Şaz
kıraati delil olarak kabul etmeyen kimse bu hük-delü olarak Hz. Peygamberin şu
hadisini alır: "Hz. Peygamber kendisine getirilen bir hırsızın sağ elinin
kesilmesini emretti." Her ne kadar Buveyti tnbi bazı Şafiüer bu konuda şaz
kıraati delil olarak alsalar da Râşid H
şaz kıraati delil
kabul eden, bu hükmü onunla isbat eder. Hidayede şöyle denir: "Hırsızın
sağ eli bilekten kesilir ve ilaçla tedavi edilir. "Kesme", yukarıda
geçen âyet (Maide-38)ten dolayı, sağ elin kesilmesi ise Abdullah b. Mes'ud'un
"sağ ellerim kesin" kıraatından dolayı yapılır. Bilekten kesme ise,
"el" kelimesinin, "el"den koltuk altına kadar olan kısmı
ifade etmesinden dolayıdır. Bu eklem yeri yani "bilek" böylece
kesinleşmiş olur."[912]
Mürsel hadisin delil
olması konusunda
Mürsel, hadisçilerin
ıstılahında: Tabiin'in, kendisiyle Rasûlullah arasındaki râvi sahabiyi
terkederek: "Rasûluîlah şöyle buyurdu" diye hadis rivayet etmesidir.
Said b. Müseyyib, Mekhul, İbrahim en-Nehaî, Hasan el-Basrî ve diğer tabiiler
böyle yapmıştır.
İbn Salâh
Mukaddimesinde mürsel hadisten bahsederken şöyle der: Mürsel hadis; üzerinde
ihtilaf olmayan şekliyle, sahabeden bir topluluğa ulaşan ve onlarla beraber
bulunan büyük Tabiinin hadisidir. Abdullah b. Adiy b. el- Hıyar, Said b. el-
Müseyyib ve benzerlerinin "Rasûlullah şöyle buyurdu" diye rivayet
ettikleri hadisler böyledir. Bu hususta meşhur olan, bütün tabiilerin eşit
olmasıdır."[913]
Hz. Peygamberi
görmeyen ravinin "Rasûlullah şöyle buyurdu" diye rivayet ettiği
hadistir.
Amidi, el-
Ihkam'&a Mürsel hadisten bahsedederken şöyle der: " Mürsel Hadisi Hz,
Peygamber'i görmeyen ve âdil olan ravinin(tâbii) " Rasûlullah şöyle
buyurdu" diye rivayet etmesidir.[914]
Şevkani de
Îrşadû'l-Fuhıdde şöyle der: "Usulcülerin çoğunluğuna göre Mürsel: "
Tabii olsun, Tebau't-Tâbii ve sonrakilerden olsun Hz.Peygamber'i görmeyen bir
râvinin "Rasûlullah şöyle buyurdu" diye rivayet ettiği hadistir.[915]
Üzerinde bu kadar
tartışılan hangi terim vardır?
Şevkanîye göre
tartışma konusu olan, hadisçilerin ıstılahmdaki "Mürsel"dir. O,
Usulcülerin ıstılahmdaki "Mürsel'i tarif ettikten sonra şöyle der:
"Terim olarak buna "Mürsel" adı verilmesinin bir sakıncası yoksa
da ihtilaf konusu olan, hadisçilerin ıstılahmdaki "Mürsel'dir.[916]
Fakat, Hanefi kitaplarından anlaşılan ve Âmidi'nin tarifinden çıkarılan,
"Mürsel'deki ihtilafın, usulcülerin ıstılahında meydana geldiğidir. Her
neyse, hadisçilerin ıstılahında kasdedilen Tabii Mürselini kabul etmeyen,
başkasının "Mürsel"ini hiç kabul etmez. [917]
Şafii'ye göre mürsel,
makbul değildir. Delil olarak alınamaz. Ancak şu şartlarda delil kabul edilir:
1- Mürsel, sahabe mürseli olursa;
2- "Mürser, kendisini rivayet eden ravi (mürsil)den
başkası tarafindan "müsned" olarak da rivayet edilirse;
3- İlk şeyhlerden başkasından rivayet eden diğer bir
ravi tarafindan irsal edilirse
4- Sahabe görüşüyle desteklenirse;
5- Alimlerin çoğunluğunun görüşü tarafindan
desteklenirse;
6- Mürsilin kendisinde "cehalet" vb. illet
bulunan raviden irsalde bulunmadığı bilinirse. Ibn Müseyyib'in mürsel olarak
rivayet,ettiği hadisler böyledir.
Bu maddelerden birisi
kendisinde bulunan mürsel hadis makbuldür, yoksa değildir. Şafii'nin
öğrencilerinden çoğu bu görüşü benimsemiştir.[918]
İmam Şafii Risalesinde
"Mürsel" hakkındaki görüşünü ortaya koymuş ve bu konudaki düşüncesini
şöyle açıklamıştır: Birisi dedi ki: Munkati (mürsel) hadisin, bilen için
hüccet olduğunu isbatlayabilir misin? Munkati hadis ihtilaflı midir, yoksa
diğerleriyle eşit midir?
Ona dedim ki: Evet
munkati da ihtilaflıdır. Rasûlullahın ashabı ile görüşen Tabiiundan birisinin
Hz. Peygamberden munkati olarak rivayet ettiği hadis şu şartlarla muteber olur:
Hz. Peygamber'den mürsel olarak rivayet edilen hadise bakılır. Eğer isnadında,
Tabii ile birlikte, güvenilir hafızlar bulunur ve Tabii'nin rivayet ettiği
mananın aynısını Rasûiullah'a isnad ederlerse bu, hadisi rivayet eden ve
ezberleyenin sağlamlığına delâlet eder. Eğer Tabii, hadisin irs
Tabii'nin, bir hadisin
isnadında hafızlardan birisiyle beraber bulunup, hafızın o hadise muhalefet
etmemesi de nazarı dikkate alınır. Eğer hafız hadise muhalefet eder ve bu
hadisin bir kısmını noksanlığa götürürse, bunda bile hadisin kaynağının
sağlamlığına deliller vardır. Ancak bu muhalefet hadise zarar verecek
keynyyette ise hiç kimsenin onun (Tabiinin) rivayet ettiği mürsel hadisi kabulü
mümkün olmaz. Şu halde, açıkladığım şekilde hadisin sıhhatine delâlet eden
beyyineler bulunursa o mürsel. hadisi kabul ederiz. Ancak muttasıl hadis için
sabit olan "hücceti" mürsel (münkatı) hadis için sabit göremeyiz. Çünkü
"munkatı"ın manası kapalıdır. Hadisin ismi açıkça söylendiğinde
kendisinden yapılan rivayetten vaz geçilebilecek derecede (zayıf) bir raviden,
alınmış olması muhtemeldir. Bazı munkati hadisler-her ne kadar kendisi gibi bir
mürsel ona muvafakat etse de- ravinin adı zikredildiğinde kaynağının bir olması
muhtemel bulunduğundan kabul edilmez. Hz. Peygamber'in ashabından bazılarının
kendi görüşü olan sözüne mürsel hadis muvafakat ederse bu, iyice
düşünüldüğünde, hadisin kaynağının sağlam olduğuna kuvvetli bir şekilde
delâlet eder. Bununla beraber Hz. Peygamber'in ashabından bazısının sözünü
işiten kimsenin, bu sözün mürsel hadise muvafakat konusunda yanılmış olması da
mümkündür. Bazı fakihlerin sözlerinin de bunun gibi mürsel hadise uygunluğu
sözkonusudur.
Fakat ben,
Rasûlullah'm bazı ashabıyla arkadaşlıkları şöhret bulmuş olan tabiunun
büyüklerinden sonra gelenlerden hiç kimsenin "mürseV'inin kabul edildiğini
bilmiyorum. Bunun bazı sebepleri vardır:
1- Onlar rivayet yaptıkları kimselerin sadık ve emin olması
hususuna titizlikle riayet ederlerdi.
2- Hileden son derece çekinirlerdi. Zira bu vehme yol
açar. Kendisinden hadis rivayet edilen kimsenin zayıf olma ihtim
Durumunu yakinen
bildiğim bazı
Kendi görüşüne uygun
olduğu zaman, zayıflığını bildiği ravinin rivayetini kabul eden; kendi
görüşüne aykırı olduğu zaman ise güvenilir ravi (si-ka)nm rivayetini reddeden
kimse de buna dahil edilir. Çeşitli sebeplerden bu durumlara düşenlere de rastlanır,
ilimde tecrübe sahibi olan ve gafleti de az olan kimse, bu açık deliller
muvacehesinde tâbiûnun büyükleri dışında kalan kimselerin rivayet ettiği bütün
mürselleri kabul etmekten korkar.
Birisi sordu ve dedi
ki: "Niçin Rasülullahın ashabını gören ilk Tabiiler ile, onlardan çok
azını gören sonraki tabiûn arasını ayırdınız? "
Cevap olarak dedim
ki: " Çünkü budurumda sahabenin
çoğunu görmeyen raviîiin hile İhtim
îmam Müslim de Mürsel
Hadisin delil olnlayacağı görüşündedir. 0 bunu hadislerden naklederek
"Sahih" inin mukaddimesinde şöyle demiştir: Mürsel rivayetler bizim
asıl görüşümüze ve rivayet
Hanefiler mürsel
hadisin delil olarak kullanılacağı görüşündedir. Hatta bazılan onu müsnedden[921]
daha kuvvetli sayar ve çatışma durumunda mürseli tercih eder.
Ancak Hanefi'lerin bir grup
üçüncü asır mürsellerinin delil olması konusunda şüphe içindedir. Dolayısıyla
daha sonrakiler delil olmaz. Bazıları ise bu görüşü bütün mürsellere şamil
kılar.
Hanefiler, görüşlerini
şöyle delillendirmişlerdir:
1- Sahabe îcmaı: Sahabe, Abdullah b. Abbas'ın
rivayetlerini, kabul etmiştir. Halbuki
O'nun rivayetleri çoktur ve o bunlardan az bir kısmını Rasûlullah'tan
işitmiştir.
2- Tâbiûn'un Icmaı: Haberleri irsal (sahabeyi zikretmeyerek
doğrudan doruya Rasûlullah'tan nakletmek) tabumun adeti idi. Buna, A'meş'ten
rivayet edilen şu haber delalet eder: A'meş diyor ki: îbrahime "bana
rivayette bulunduğun zaman müsned olarak (kesintisiz) rivayet et!" dedim-
Bunun üzerine o, şöyle dedi: "sana :"Bana filan, Abdullah'dan
rivayet etti" dediğim zaman bil ki bana o, (Abdullah) rivayet etmiştir.
" Bana Abdullah rivayet etti" dediğim zaman ise ondan bir cemaat
rivayet etmiştir."
îbn Müseyyib, Şa'bî ve
diğerlerinin meşhur olan "mürselleri1'de buna delalet eder. Bunlar sahabe
tâbiûn arasında, itiraza uğramaksızın, meşhur olarak devam etmiş ve üzerinde
icma meydana gelmiştir.
3- Aklî Delil: Adalet sahibi ve sika (güvenilir) bir
ravi: "Rasûlullah şöyle buyurdu" dediği zaman o bu haber hakkında
kesin kanaat sahibi olduğunu izhar etmiş olur. Yani O'nun durumundan anlaşılır
ki o Hz. Peygamber'in böyle dediğini bilmese yahut buna kanaat getirmese idi bu
rivayeti caiz görmezdi. Şayet Hz. Peygamber'in onu söylemediğine kanaat
getirirse veya bu hususta şüpheye düşseydi, din konusunda ondan kesin nakilde
bulunmayı caiz görmezdi. Çünkü bu durumda yalan ve işitenleri aldatma (tedlis)
söz konusu olurdu.[922]
İmam Mâlik[923] ve
iki rivayetten birisine göre îmam Ahmed de mürsel'in delil olacağı
kanaatındadır. Âmidî de bu görüşü benimsemiş ve şöyle demiş-rir- "Muhtar
olan (kuvvetli) görüş, adaletli ravinin mürsellerinin mutlak olarak kabul
edileceğidir." [924]
Bu ihtilaf sonucunda
fer'i meselelerde birçok ayrılık ortaya
çıkmıştır.
Bazıları şunlardır: [925]
Hanefiler, namaz
kılanın kahkaha ile gülmesinin, namazının bozulmasına ilâve olarak abtestini
de bozulacağı görüşündedir. Onlar bu hükme Hz. peygamber'den rivayet edilen şu
hadisi delil getirdiler: " Hz. Peygamber namazda gülen bir adama abdesti
ve namazı iade etmesini emretti.[926]
Şafîi ve cumhur, namaz
esnasında kahkaha ile gülmenin abdesti bozmayacağı görüşündedir. Onlar, mürsel
olduğu için, yukarıdaki hadisle amel etmemişlerdir.[927]
Ayrıca birşeyin namazda abdesti bozup namaz dışında bozmaması usule aykırıdır.[928]
îbn Kudame Muğni'de,
abdestin bozulmaması görüşünde olanların delillerini şöyle açıklar: "Bize
göre, konuşmak gibi namaz dışında abdesti bozmayan bir şey, namazda da onu
bozmaz. Konuşmak "hades" değildir ve abdestin bozulmasına sebep
olmaz. Abdesti bozmayan diğer şeyler de buna benzer. Çünkü "vücub"
(gereklilik) Sâri' tarafından bildirilir. Bu ve buna benzeyen bir konuda
abdestin vacib olduğu hakkında Sâri' tarafından bir nass gelmemiştir. Bu
konuda rivayet edilen mürsel hadis ise sabit (sahih) değildir. îbn Şirin şöyle
der: "Hasan ve Ebu'l-Âliye'nin "mürseV'leri delil kabul edilmez.
Çünkü onlar hadisi kimden aldıklarına dikkat etmezler. Bu meselede muhalif
görüş sahibi, sahih haberleri, kendi prensibine (usulüne) aykırı olduğ için
reddeder. Peki o burada,
Zeylâî, Kamilde, îbn
Adiy'den bu mesele hakkında îmam Şafîi ile Hasan b. Ziyad arasında geçen bir
konuşmayı nakleder. Bu konuşma şöyledir:
Şafii bir gün Hasan b.
Ziyad'la münazara eder ve ona şöyle der: "Namaz, muhsan (iffetli) bir
kadına zina isnadında bulunan kimse hakkında ne sin?
- Namazı bozulur
- Peki abdesti ne olur
- Abdesti bozulmaz.
- Eğer namazda
gülerse.
- Namazı ve abdesti
bozulur.
Bunun üzerine Şafii
şöyle der: Namazda gülmek iffetli bir kadına zina ifasında bulunmaktan daha mı
kötüdür? Böylece Şafii Hasan b. Ziyad'ı susyurur."[930]
Hanefiler ve Mâlik,
nafile oruç tutarken bozan kimseye onun yerine bir gün oruç tutmasının vacib
olduğu görüşündedir. Onlar Hz. Âişe'nin rivayet ettiği şu hadisi delil
getirmişlerdir: "Ben ve Hafsa nafile oruç tutuyorduk. Bize yiyecek hediye
edildi. Bunun üzerine orucumuzu bozduk. Rasûlullah yanımıza geldi. Hafsa
benden çabuk davrandı. Çünkü o babasının kızı idi. Bunu Rasülulİah'a sordu.
Rasûluliah: 'Terine bir gün oruç tutunuz"[931]
buyurdu.
îmam Şafiî ve cumhur,
bu orucun kazasının vacib olmadığı görüşündedir. Onlar, mürsel olduğu için bu
hadisle amel etmemişlerdir,[932]
Şafii el-Ümm'de şöyle der: "Nafile oruç tutan, özürsüz orucunu bozsa
mekruh olur, kazası gerekmez. Bu konuda bazı insanlar bize muhalefet ederek
kazasının gerekeceğini söylemiştir. Onlar "bir işe başlayan onu kendisine
vacib kılar" diyerek Zühri'nin rivayet ettiği şu hadisi delil getirirler:
Hz. Peygamber Âişe ve Hafsaya, bozdukları nafile orucunun yerine kaza olarak
birer gün oruç tutmalarım emretmiştir. Şafii der ki: "Bu görüş sahibine
şöyle cevap verilir: "Bu hadis sabit değildir. Zühri bunu, bilmediğimiz
bir kişiden rivayet etmiştir. Şayet sabit ise, Allah bilir, Hz. Peygamber'in
onlara "eğer dilerlerse..." tutmalarını emretmiş olması muhtemeldir.
Nitekim Hz. Ömer cahiliyye devrinde adanmış olan bir adağın yerine
getirilmesini emretmiştir. Bu da "dilerse yerine getirsin!"
manasmdadır.[933]
Bazı
Bozulan nafile orucunun
kazasının gerekmediğine Ebu Cuheyfe'nin şu hadisi delil getirilmiştir:
"Hz. Peygamber Selman ve Ebu'd-Derdayı birbirlerine kardeş yapmıştı.
Selman Ebu'd-Derda'yı ziyaret etti. Onu bulamadı. Karısı Ümmu d-Derdâ'yı eski
bir kıyafetle gördü. Ona "Bu ne haldir?" diye sordu. O da
"Kadrdeşin Ebu'd-Derdâ'nm dünyada bir işi ve ilişiği yok ki diye dert
yandı. (Bu sırada) Ebu'd-Derdâ da geldi. Selman için yemek yaptı. Sel-
man Ebu'd-Derda'ya: -
Hadi sen de ye, dedi. . Ben oruçluyum! demesi üzerine, Selman:
- Sen yiyinceye kadar
ben de yemiyeceğim dedi.
Ebu Cuheyfe diyor ki:
Ebu'd-Derdâ'da (orucunu bozup misafiriyle) yedi. Gece olunca Ebu'd-Derdâ
gecenin evvelinde namaza kalkmak istedi. Selman:
- Uyu! diye menetti. O
da uyudu. Sonra birdaha kalkmak istedi. Yine Selman:
- Uyu! diye menetti.
Gecenin son vakti olunca Selman:
- Artık şimdi kalk!
dedi. (kalktılar abdest aldılar) namaz kıldılar. Namazdan sonra Selman
Ebu'd-Derdâ'ya:
- (Kardeşim) Üzerinde
muhakkak ki, Rabbımn hakkı vardır; kendinin ve ailenin de hakkı vardır (hatta
misafirinin bile hakkı vardır). Dolayısıyla her hak sahibine hakkını vermelisini
Sonra Ebu'd-Derdâ, Hz.
Peygamber'in huzuruna geldi bu hadiseyi anlatınca Rasûlullah:
- Selman doğru
söylemiştir, buyurdu.[935]
Bu hadisle şu şekilde
delil getirilmiştir: Hz. Peygamber yukarıdaki olay üzerine sükut etmiş
(takrir), Ebu'd-Derdâ'ya, orucun kazasının gerektiğini açıklamamıştır. Halbuki
açıklamanın zamanında yapılmayıp sonraya bırakılması caiz değildir.[936]
Satıcı bir malı belli
bir fiyata satsa, mal elinde olduğu halde müşteri iflas etse yahut müflis
olarak ölse; satıcı malını müşterinin malı yahut terekesi içinde bulduğunda onu
alma hakkına sahip midir, yoksa satıcı, müşterinin ijıalında hissesi olan
alacaklılardan birisi mi olur?
imam Mâlik, yalnız
müşterinin iflası h
O bu görüşünü, ölümle
iflas arasını ayırmak suretiyle aklen de desteklemiştir. Çünkü müflisin,
durumunu düzeltip zengin olması ve alacaklılarının geri kalan alacaklarını
tahsil etmeleri mümkündür. Halbuki ölüm h
İmam Ahmed de bu
görüştedir.
îmam Şafiî'ye göre
ise, iflas h
Hanefîler ise, iflas
eden müşterinin elinde, sattığı malını bulan satıcının, o malı alma hakkına
sahip olmadığı fakat onun "baş alacaklısı" olduğu görüşündedir. Ölüm
h
Hanefılere göre
erkeğin kadına dokunması abdesti bozmaz. Onlar görüşlerini İbrahim
et-Teymî'nin Hz, Âişe'den rivayet ettiği şu hadisle delülendirmişterdir: Hz-
Peygamber, eşlerinden birisini öper sonra abdest almadan namaz kılardı."
Ebu Davud ve Nesâi bu hadisi rivayet etmiş, Ebu Davud, hadisin mürsel olduğunu
söylemiştir. İbrahim et-Teymi, Hz. Âişe'den hadis nakletmemiştir. Nesâi der ki:
B,u konuda, mürsel olsa da, bu hadisten daha
güzeli yoktur.[941]
Şafii bu hadisi Ma'bed
b. Nebate yoluyla Muhammed b. Ömer, îbn Atâ ve Aişe isnadıyla rivayet etmiştir.
Şafii, mahrem olmayan kadına, şehvetli olsun, şehvetsiz olsun dokunmanın
mutlak olarak abdesti bozacağı görüşündedir. Mâlik bunun için şehveti, lezzeti
yahut şehvet kasdmı şart koşar. [942]îmam
Ahmed'den ise bu konuda üç rivayet vardır. Birisi Şafii'nin, ikincisi Mâlik'in,
üçüncüsü ise îmam îmam Ebu Hanife'nin görüşü gibidir.[943]
Şafii'nin
delili"... yahut kadınlara yaklaşmış sanız" (Maide-6) ayetidir. Ona
göre " lems" (dokunma, temas), iki cinsi organın bileşmesi
anlamında" hakikat" tır.
Rebi'der ki: Şafii'nin
şöyle dediğini işittim:" Dokunma elle olur.. Görmüyorsun, Rasûlullah
mülameseyi yasakladı.
Şair şöyle der:
Zenginliği isteyerek
elimi onun eline dokundurdum.
Cömertliğin onun
elinden taşdığını anlamadım.
Zenginlerin verdiğini
o bana vermedi ve bana düşman oldu. Ben de yanımda ne varsa hepsini dağıttım.
Şafii îbn Ömer'den
şöyle nakleder: "Kişinin karısını öpmesi ve eliyle onu tutması
"mülamese"dir. O halde karısını Öpen yahut onu eliyle tutan kimsenin
abdest alması gerekir.
İbn Mes'ud'dan da îbn
Ömer'in sözüne yakın bir görüş rivayet edilmiştir.[944]
Şafii, mürsel olduğu
için, Hanefilerin delil olarak kullandığı hadisi almamıştır. Şafii'nin rivayet
ettiği isnad muttasıldır. Ancak onda durumu meçhul bir ravi vardır. Şafii der
ki:" Ma'bed'in durumunu bilmiyorum. Eğer o sika güvenilir) ise Hz.
Peygamber'den yaptığı rivayet hüccet olur.[945]
Hanefî ve Hanbelilere
göre, birisi bir adamı tutsa diğeri de onu öldürse bütan kimse öldürme fiilinde
ortak sayılmaz. Katil kısas yoluyla öldürülür tutan ise hapsedilir. Buna Ibn
Ömer'den rivayet edilen şu mürsel hadis delil getirilmiştir. "Bir adam
diğerini tutar, başka birisi de onu öldürürse, öldüren ;kısas yoluyla)
öldürülür, tutan ise hapsedilir."[946]
îmam Şafii'de bu görüştedir, îmam Mâlik ise bu hadisi delil kabul etmez ve onun
senedine muhalefet ıder. Or öldürenin ve tutanın öldürülmesine hükmeder.
Şerhu'l-Kebir'de şöyle denir: " Bir kimse bir şahsı, onu öldürmeye
kasteddiğini bildiği halde başka birisinin öldürmesi için tutsa, o tutmadığında
da katil yetişemeyecek durumda ise ve böylece katil onu öldürürse, katil
doğrudan doğruya öldürdüğünden dolayı kısas yapıldığı gibi tutan kimse de
tesebbüb (öldürmeye sebep olma) dolayısıyla kısas yapılır. Tutana kıyasla, yol
gösteren (işaret eden) de-şayet onun yol göstermesi olmasa işaret edilen
öldürülemeyecek olsa-böyle-'ir (o da öldürülür).[947]
Haber-i Vâhid her
yönden kıyasa aykırı olsa, haber mi kıyasa takdim edilir yoksa kıyas mı habere?
Usulcüier bu konuda,
fiürudaki ihtilafta da tesiri görülecek bir ayrılığa düşmüşlerdir. Bu ihtilafı
ve bununla ilgili hususları açıklamadan önce ihtilaf konusunu ortaya koymamız
gerekir. Şimdi onu açıklayacağız.
Büyük usülcüler bu meseledeki
ihtilafı ortaya koyarken ayrıntıya girmemiş ve kayıtlamada bulunmamışladır.
Ancak Ebu'l-Hüseyin el-Basrî el-Mu'temed'de ihtilaf konusunu bir noktada
toplamış ve şöyle demiştir: "Ha-ber-i Vâhid'in kıyasla çatışması h
Eğer illet zanni bir
delilden çıkarılmış ise, haber-i vahidle amel, ittifakla evla olur. Çünkü ne
zaman "zan" daha kuvvetli, ihtimal daha az olursa o za-an zanna
itibar evla olur. Bu ise haber-i vahidde bulunur. Eğer illet kafi . delilden alınmış olur, kıyasla çatışan
haberde haber-i vahid olursa bu, ihtilaf konusudur.[948]
Âmidi, ihtilaf noktasını
başka bîr şekilde ele alır ve şöyle der: "Bu konuda tercih edilen görüş
şudur: Haberin metni ya kati olur ya annî. Eğer katı olursa kıyasın illeti ya
nassla bildirilmiş olur ya da delilden çıkarılmış olur. Eğer nassla bildirilmiş
olursa ve kıyasın illeti hakkındaki ssm onu kıyas olmaktan çıkarmayacağım kabul
edersek, illete delalet eden nass, dalalette ya haber-i vahide eşit olur ya da
ondan kuvvetli veya zayıf olur. Eğer eşit olursa, haber-i vahid evla olur.
Çünkü haber-i vahidin hükme delaleti vasıtasızdır. "İllet" nassınm
hükme delaleti ise dolaylıdır. Eğer illete delalet eden nass zayıf olursa
haber-i vahid, hükme delaleti doğrudan doğruya olduğu için, evla olur. Eğer
"illet" nassı haber-i vahidden kuvvetli olursa, illetin fer'i
hükümdeki varlığı ya kesin olur ya da zanni olur. Kesin olursa kıyasa gitmek
evla olur. Eğer illetin fer'i hükümdeki varlığı zannî olursa kuvvetli olan
görüş, (durum anlaşılmcaya kadar) beklemektir. Çünkü illet nassı, illete
delaletinde kuvvetli ise de, hükme illet vasıtasıyla delalet eder. Haber-i
vahid ise hükme direkt delalet eder. Böylece kıyasla haber-i vahid eşit olmuş
olur. Eğer illet, delilden çıkarılmış ise o zaman haber-i vahid mutlak olarak
kıyastan önce gelir."[949]
Alimler bu meselede de,
yukarıda geçtiği gibi bir takım mezheblere ayrılmışlardır. Şimdi bu mezhebleri
ve her grubun delilini açıklayacağım:
1- İmam Şafiî, îmam Ahmed ve hadis imamlarının
çoğunluğu, ravi
Bunlar görüşlerine Hz.
Peygamber'in Hz. Muaz'ı Yemen'e gönderirken söylediği şu sözleri delil
getirirler:
-Ne ile hükmedersin?
- Allah'ın
Kitabıyla.
- Onda bulamazsan?
- Rasûlullah'm
sünnetiyle.
- Onda da bulamazsan?
- Rey'imle ictihad
ederim ve dönmem.[950]
Burada kıyasla amel,
mütevatir haber-âhâd haber farkı gözetilmeksizin sünnetten sonraya bırakılmış,
Hz. Peygamber de bunu onaylamıştır.
Sahabenin icmaıyla da,
haber-i vahidin kıyasa üstün olduğuna delil gey. rilmiştir. Çünkü sahabe,
haber-i vahid'i duyduklarında kıyasla ameli terke-derlerdi.
Hz. Ebu Bekir kendi
reyiyle verdiği bir hükmü Hz. Bilal'den işittiği bir hadisten dolayı
değiştirmiş; Ömer b. Hattab, parlakların diyeti konusunda "Parmakların
diyetinin, onların gördüğü işe (faydaya) göre takdir edilmesi gerektiği
şeklinde kendi görüşüne dayanarak verdiği hükmü, Rasûlullah'ın şu hadisi
kendisine ulaşınca bırakmıştır: "Her parmak için diyet olarak, on deve
vardır."
Yine, Hz. Ömer,
"kadının kocasının diyetine mirasa olmayacağı, diyeti 'Âkıle"[951]nin
ödemesi gerektiği" şeklindeki görüşünden, Dahhak b. Süfyan'ın rivayet
ettiği şu hadisi işitince vazgeçmiştir. Dahhak b. Süfyan, Rasûlullah'ın
kendisine: "Eşyem ed-Dıbâbî'nin hanımım, onun diyetine mirasçı
yapmasını" yazdığını rivayet etmiştir.
Hz. Ömer, Hamel b. M
Ibn Ömer, Râfi"
b. Hadic'ten işittiği hadis üzerine, müzaraa konusundaki görüşünden
vazgeçmiştir. Ömer b. Abdülaziz, ayıplı çıkan malın geri verilmesi h
Şâfiîler'in bir başka
delili de "Haberin, manası (metni) itibariyle "kesinlik"
(yakin) ifade etmesidir. Çünkü Hz. Peygamberin sözünde hata ihtim
Şafüler "haber-i
vahidin kıyasa üstünlüğü" ve "zandan daha kuvvetli olduğunu" da
delil olarak kullanmışlardır. Böyle olunca haber-i vahid kıyas-dan önce gelir.
Bunun açıklaması şudur: Haber-i vahiddeki görüş ayrılığı ve (hata ihtim
2- İsa b. Ebân, ravinin, zabıt ve
Cem'u'l-Ceuâmi;
"kıyasa aykırı olduğunda ve ravisi fakih olmadığında haber-i vahidle
amelin vacib olmadığı" görüşünü HanefÜere nisbet etmiştir. Pezdevi
Usûliin&e bu görüşü benimser ve şöyle der: "Fakih olmayanın rivayetine
gelince; Ebu Hüreyre ve Enes b. M
Bunların delili şudur:
Rasûlullah'ın hadisinin zabtı çok zordur. Çünkü Hz. Peygamber
"Cevamiu'l-Kelim" (az sözle çok mana ifade etme) özelliğine sahiptir.
Onun cümleleri çok kısadır. Sözünün ihtiva ettiği her mana üzerinde durmak
büyük meseledir. Mana olarak hadis nakli Rasûlullah'ın ashabı arasında
yaygındı. Bu böyle olunca fıkıh bilgisi anlamaya yetmediği için ravinin, Hz.
Peygamberin sözünün manasını, onun ağzından çıkan cümlelerle değil başka bir
cümleyle ifade etmesi ihtim
Hanefilerin başka bir
delili de sahabenin kıyası, haber-i vahide tercih etmeleridir, îbn Abbas, Ebu
Hureyre'nin abdest hakkındaki "ateşin dokunduğu şeyden..."
rivayetini işitince onu kabul etmemiş ve onunla amel etmeyerek şöyle demiştir:
"Eğer sıcak suyla abdest alacai olsaydım ondan alımıydım?" Yine îbn
Abbas Ebu Hureyre'nin "cenaze taşıyanın abdestli olması" hakkındaki
hadisi kabul etmeyerek : "Kuru odun taşımaktan dolayı abdestli olmamız mı
gerekirmiş?!" demiştir.
Hz. Ali Berva
hadisini, Hz. Ömer de Fatma binti Kays hadisini, kıyas karşısında, kabul
etmemiştir. îbn Abbas Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği" Biriniz uykudan
kalktığında, üç kere yıkamadan elini su kabına daldırmasın" hadisini kabul
etmemiş ve " öyleyse "mihras"ı[958] ne
yapacaksın" demiştir.[959]
Hanefîler kıyasın
haber-i vahidden üstün olduğuna "kıyasın, ilk sahabenin icmaıyla hüccet
olduğunu" da delil getirmişlerdir. Haber-i vahidin senedinde şüphe
vardır. Kendisinde şüphe bulunmayan evla (üstün) olduğu için, kıyasla amel de
evla olur.
Onların başka bir delili de
kıyasın haber-İ vahidden daha sağlam olmasıdır. Çünkü ravinin yanılması ve
yalan söylemesi mümkündür. Halbuki bu, kıyas da bulunmaz. Kıyasın, tahsise
ihtim
3- M
Yukarıda Menar sarihi
îbn Melek'in, "kıyasa aykırı olan haber-i vahidin reddi" görüşünü ve
zikredilen şartları Ebu Zeyd ed-Debbûsfye nisbet ettiği geçmişti. Burada işaret
etmek gerekir ki Menar sarihinin naklettiği bu gö-
Zeyd'in bizzat kitabı
Te'sisu'n-Nazarûa. Yazdığına aykırıdır. O, kitabında kıyasın, haber-i vahid
karşısında mutlak olarak reddedileceğini îikretmiş ve tafsilat vermemiştir.
"Hadisin reddedileceği" görüşünü İmam tnîâlik'e nisbet etmiştir. Bu
kaide üzerinde Hanefılerle M
Ebu Zeyd Debbûsi
:" Bizim üç ashabımız (imam Ebu Hanife, Ebu Yusuf, îmam Muhammed) ile İmam
Mâlik arasında ihtilaflı olan (haber-i ahad) konusunda açıklama: Bizim üç
1- "Meni necistir; kuru ise ovularak, elbiseden
temizlenir. Onlar bu hususta haber-i ahadı delil almışlardır.[963]
İmam Mâlik'e göre ise meni de idrar gibi ancak yıkanmakla temizlenir.
2- Unutarak bir şey yemek orucu bozmaz. Bu konuda da
ashabımızın delili haber-i ahaddır.[964]
İmam Mâlik'e göre ise, unutarak yemek orucu bozar. M
3- Hür kadın üzerine cariye ile evlenmek caizdir. Bu
konuda hanefilerin delili haber-i âhâddır.[965]
Mâlike göre ise hür kadın üzerine cariye ile evlenmek caiz değildir. M
4- Kölenin ikiden çok kadınla evlenmesi caiz değildir.
Hanefilerin delili yine haber-i âhâddır.[966]
Mâlik'e göre ise, kölenin de hür gibi dört kadınla evlenmesi caizdir. M
5- Hibe ancak teslim almak (kabz) ile sahih olur. Sadaka
da böyledir. Onların bu meseledeki delili haber-i âhâddır.[967]
Mâlik'e göre ise teslim almaksızın da hibe sahih olur. Çünkü o geçerli bir
akiddir ve alışverişe benzer.
6- Evlenmede denklik (kefâet) nesebde muteberdir.
Hanefilerin bu husustaki delili haber-i âhâddır.[968]
Mâlik'e göre ise "denklik" dinde geçerlidir.
7- Itk (köle âzâdı) konusundaki "sîâye"[969]nin
köleye vacib olduğu hakkında bir esas mevcuddur. Delil, Ebu Hureyre'nin Hz.
Peygamber'den rivayet ettiği hadistir.[970]
Mâlik'e göre ise kölenin "sîâye"si hakkında "ıtk" bölümünde
bir esas (prensib) yoktur. O bu konuda kıyası kullanmıştır, imam Ebu Abdullah
eş-Şâfîî de bu meselelerde Mâlİk'e uymuştur.
8- Değişik zamanlarda ayrı ayrı yapılsa da, "bir
boşama" üzerine "ziyâde" sünnettir. [971]Hanefîler
bu hususta haber-i vahidi delil almışlardır.[972]
İmam Mâlik'e göre ise "bir boşama üzerine ziyâde" sünnet değildir.
Mâlik'in delili âyetin açık manasıdır. Çünkü bu hükümde kıyasa imkan yoktur.
Dolayısıyla Kur'an'm açık hükmüne itibar edilir, haber-i vâhid terkedilir. Zira
Kur'an'ın açık hükmü haberi vâhidden daha kuvvetlidir.
9- Bir kimse hayız gören karısını boşar sonra kadın
hayızdan kesilirse onun iddeti "âyise"[973]
olduğuna hükmedilecek yaşa ulaşmadığı sürece sona ermez. Bu yaşa erdikten sonra
üç ay iddet bekler.[974]
Alimlerimiz
(hanefîler) Hz. Ali ve Abdullah'ın rivayet ettiği şu hadisi delil almışlardır.
Buna göre Hz. Peygamber Alkaine b. Kays'a şöyle demiştir: "Şüphesiz Allah
eşinin mirasını senin için tutmuştur."
Mâlik'e göre, kadının
hayzı kesildikten sonra dokuz ay geçerse iddeti sona erer. Mâlik bu konuda
kıyası delil almıştır. Çünkü kıyas'a göre "asıl" hükmü uygulanamazsa
"bedel" hükmü geçerli olur. "Hayız", "asıl"dır,
"ay" bedeldir, [975]Mâlik'in
bu meselede ileri sürdüğü görüşün Hz. Ömer'in görüşü oldugu ileri sürülmüştür
ki bu sahih değildir.
10- Hayzın en az süresi üç gün üç gecedir. Hanefilerin bu
konudaki delili haber-i vâhiddir. [976]İmam
Mâlik b. Enes'e göre hayız "saat" olarak takdir edilir. O, bunu
diğer "hades'lere (abdestsizlik durumlarına) kıyas etmiştir.
11- Sarhoşun boşaması ve azad etmesi gerçekleşir. Bu
hususta Hanefilerin delili haber-i vâhiddir.[977]
Mâlik'e göre ise sarhoşun boşaması ve âzâdı gerçekleşmez. [978]İmam
Mâlik sarhoşu, aklı ve şuuru olmaması (illet) bakımından küçük ve deliye kıyas
etmiştir.
12- Bir kişiyi öldüren bir topluluk o bir kişi
karşılığında kısas olarak öldürülür, Hanefîler, bu konuda Hz. Ömer'in hadisini
delil almışlardır.[979]
Mâlik'e göre ise bir kişiyi öldüren bir topluluk öldürülmez. O, bu hususta kıyası
delil olarak alır, haber-i vahidi terkeder.
13- Bir kimse Arafat'ta gündüz vakfe'de bulunmayıpta gece
bulunsa, hac-cı için yeterli olur. Hanefiler bu konuda Hz. Peygamber'den
rivayet edilen şu haberi delil almışlardır: Kim Arafat'ta gece yahut gündüz
bulunursa şüphesiz Haccı yerine getirmiş olur. tmam Mâlik'e göre Arafat'ta
gece vakfede bulunmak caiz olmaz. Çünkü gece, bir sonraki güne aittir. Mâlik
burada haber-i vahidi bırakarak kıyası delil almıştır.
14- İki kişinin bir kimsede kısas hakkı olur da birisi
affederse, artık diğerinin kısas isteme hakkı kalmaz. Hanefiler Muhammed b.
Hasan'm Ziyâdât'ta
15- Birisi kasden, diğeri ise hataen olmak üzere iki kişi
bir adamı Öldürse bize göre kısas yapılmaz, tmam Mâlik'e göre ise kasden
öldürene kısas yapmak gerekir. îmam Mâlik birlikte suç işleme h
"Size göre
haber-i vâhid, Hz. Peygamber'den rivayet edilirse sahih kıyas-dan Önce gelir.
Halbuki bazı meselelerde haber Hz. Peygamber'den rivayet
edilmemiştir"denirse şöyle cevap verilir: Kıyas haber-i vahide muh
Bu kaidedeki (kıyasa
muh
Şafiî şöyle der:
"Tasriye", sütün toplanıp çoğalması için koyun yahut devenin
memelerini bağlayıp sütü memede bırakmak ve müşteriye; bunun devamlı böyle
olduğu imajını vererek, sütünün çokluğundan dolayı hayvanın fiyatını
artırmasını sağlamaktır."
Ebu Ubeyd ve
dilcilerin çoğu şöyle der: "Tasriye, sütün, birikmesi için, memede
tutulmasıdır. Burada sığır değil, ancak deve ve koyun zikredilmiştir. Çünkü
arapların hayvanlarının ekserisi deve ve koyundu. Fakat hüküm birdir.
"Tasriye"nin
aslı "suyun tutulmasıdır. Su tutulduğu zaman denir.[982]
Fakihler,
"musarraf'ın hükmü hususunda ihtilaf etmiştir; acaba müşteri bu ayıba
vakıf olduğunda, hayvanı geri vermede muhayyer midir? Muhayyer olduğunu kabul
edersek sağdığı süt karşılığında ne verecektir?
Alimlerin çoğunluğu,
burada, müşterinin muhayyer olduğu ve sağdığı süt karşılığında bir sa'
(yaklaşık 2.917 kg) hurma vermesi gerektiği görüşündedir. Delilleri Ebu
Hüreyre'nin rivayet ettiği şu hadistir:(sütlü görünsün diye) deve ve koyunun
sütünü memede tutmayınız. Kim böyle bir hayvanı satın alırsa, sütünü sağdıktan
sonra, şu iki şıktan birisini seçmekte serbesttir: Hoşuna giderse hayvana sahip
olur, gitmezse onu geri verir, fazladan da (sağdığı sütün karşılığı olarak) bir
sa' hurma verir."[983]
Hanefilere göre,
"tasriye" aybından dolayı müşteri hayvanı geri vermez. Sağdığı süt
karşılığı bir sa1 hurma vermesi de gerekmez. Ancak îmam Züfer cumhurun görüşünü
kabul etmiş ve müşteriyi bir sa' hurma ile yarım sa' buğday verme arasında
muhayyer bırakmıştır. Ebu Yusuf ise satıcının sütün kıy
Hadisin kıyasa muh
Malın kendisi yok olup
geri verilmesinin imkansız olması h
Hanefi'ler bu hadisi
başka yönlerden de reddetmiştir. Fethu'l-Bârî yazan bu yönleri zikrederek tek
tek tenkid etmiştir.[986]
Ebu Hanife ve tmam
Ahmed zifaftan ve "sahih halvet"[987]ten
önce kocası ölen kadına tam "mehr-i misil" gerekeceği görüşündedir. Buna, Ibn Mes'ud'dan rivayet edilen şu haberi
delil getirmişlerdir, tbn Mes'ud'a bu mesele sorulduğunda şöyle demiştir:
"Bu konuda kendi görüşümü söylüyorum. Eğer doğru ise Allah'tandır, yanlış
ise bendendir. Onun için-az veya çok ol-maksızın-benzer kadınlardan birisine
verilen mehrin ona da verilmesi, iddet beklemesi ve miras hakkının olması
görüşündeyim. Ma'kıl b. Yesâr el-Eşca'î ayağa kalkarak şöyle dedi:
"Şahidlik ederim ki Allah Rasûlu'nün Berva' binti Vâşık hakkında verdiği
hüküm gibi hüküm verdin"[988]
îmam Mâlik'e göre
böyle bir kadının mehir hakkı yoktur. Mâlik, hadisi, kıyasa aykırı olduğu için
reddeder. Çünkü mehir bir bedeldir. Karşılığında verilen şey (mal, menfaat)
teslim alınmayınca, alışverişe kıyasla, bedelin verilmesi de vacib olmaz.[989]
Şafiî meşhur olan
görüşüne göre, îmam Mâlik ile aynı kanaattadır. Deli ona göre, bu hadisin sahih
olmamasıdır. O el-Ümm'de şöyle der: "Hz. Pey.. gamber'den rivayet
edildiğine göre O, mehirsiz nikahlanıp ta kocası ölen Berva' binti Vâşık'a,
onun dengi kadınların mehrinin verilmesini emretti ve miras hakkı olduğuna
hükmetti. Eğer bu haberin Hz. Peygamber'den geldiği sabit ise bu, bizim için
delillerin en üstünüdür. Çok da olsalar, Hz. Peygaro. berin dışında hiç
kimsenin sözü ve kıyas hüccet olmaz. Onun sözünde Allah'a itaatla
teslimiyetten başka bir şey yoktur. Eğer bu haberin Hz, Pey. gamber'den geldiği
sabit değilse hiç kimsenin, ondan gelmeyen bir haberi ona aitmiş gibi
göstermesi mümkün değildir. iİen bunun gibi sabit olan başka hiçbir haber
kaydetmedim. O bazan Ma'kıl b. Yesar'dan bazan Ma'kıl b. Sinan'dan, bazan da
adı belli olmayan bir kısım Eşca'lılardan rivayet edilir. Eğer bu haber sabit
değilse; erkek yahut kadın öldüğünde kadının mehir hakkı yoktur. Kadın ölürse
erkeğin, erkek ölürse kadının miras hakkı vardır. Ölümü h
Hakim der ki: Şeyhimiz
Ebu Ubeydullah şöyle demiştir: "Eğer Şafiî'nin huzurunda olsaydım
insanların Önünde kalkar ve ona " bu hadis şüphesiz sahihtir onu kabul
et! [991]derdim.
[992]
Şafiî, Ahmed ve
hadisçİİerin fakih olanları, akid yaptıkları yerden ayrılmadıkları sürece,
alışveriş yapan tarafların (sözleşmeyi bozmakta) muhayyer olduğu görüşündedir.
Sözleşme yerinden (akid meclisi) ayrıldıklarında, şart muhayyerliği yoksa,
satım akdi vacib olur. Delileri îbn Ömer'in Rasûlullah'tan rivayet ettiği şu
hadistir: "îki kişi alışveriş yaptığında onlardan herbirisi,
ayrılmadıkları ve birlikte oldukları sürece muhayyerdir. Birisi diğerine seçim
hakkı (muhayyerlik) tanır ve böylece alışveriş yapmış olurlarsa, satış gerçekleşmiş
olur."[993]
îbn Habib dışında îmam
Mâlik ve arkadaşlarıyla Ebu Hanife ve arkadaşlarına göre alışverişte
"meclis muhayyerliği" yoktur. Icab ve kabul meydana gelirse satış
gerçekleşmiş olur. Kıyasa muh
Alimlerden bir kısmı
buradaki "aynlma"yı bedenle değil "sözle ayrılma" Marak
yorumlamış, bazıları da alışveriş yapanları "pazarlık yapanlar"
olarak açıklamıştır. Bu hadisin zahiriyle amel etmeyenlerin delillerini ve buna
verilen cevapları hadis sarihleri geniş olarak açıklamıştır. Bu konuda detaylı
bilgi edinmek isteyen, bu şerhlere müracaat etmelidir.[995]
Şafiî ve Hanefilere
göre unutarak orucunu yiyen yahut cima' eden kimse için kaza ve keffaret
gerekmez. Onların delili Ebu Hüreyre'nin Rasûlullah'tan rivayet ettiği şu
hadistir: "Oruçlu olduğu halde unutarak yiyen, içen kimse orucunu
tamamlasın. Şüphesiz onu Allah yedirmiş ve içir-miştir. İbn Hibban ve
Dârekutnî'nin rivayetinde" "kazası gerekmez" ilavesi vardır.
Mâlikiler, bu orucun
kazasının vacib olduğu görüşündedir. Onlar hadisle amel etmemiştir. Çünkü hadis
kıyasa muh
İmam Ahmed'e göre,
"rehin bırakılan" (merhun), binilen yahut sağılan bir hayvan ise,
rehin alan (mürtehin)ın, nafakasını verdiği ölçüde, onlardan faydalanma hakkı
vardır. Muğnie şöyle denir: "Rehin bırakılan şey, sağılan ve binilen bir
hayvan ise rehin alanın onun yiyeceğini vermesi gerekir. Rehin alan adaleti
gözeterek, yiyeceğini verdiği ölçüde rehin bırakılan hayvana biner ve südünü
sağar. Muhammed b. Hakem ve Ahmed b. Kasına'm rivayetine göre imam Ahmed'in
kesin görüşü budur. Harkî ile îshak'm görüşü de budur, ister, uzakta olduğu
için hayvanın nafakasını rehin alanın rehin verenden alması mümkün olmasın,
ister rehin veren nafaka vermekten kaçınsın, isterse rahinden nafaka almaya ve
izin istemeye gücü yettiği halde ondan almayarak mürtehin kendisi nafaka versin
farketmez."[997]
imam Ahmed bü görüşüne
Ebu Hüreyre'nin Rasûlullah'tan rivayet ettiği şu hadisi delil getirmiştir:
"Binit hayvanı rehin olunduğu zaman, nafakası (verilmek şartıyla) binilir.
Sağım hayvanı rehin olduğu zaman (onun) südü de nafakası verilerek içilir.
(Hulasa) merhun hayvanın nafakası (ona) binen, (südünü) içen kimse üzerine
vacibdir".[998]
Hanefilere göre, rehin
alanın rehin bırakılan eşyadan faydalanması caiz değildir. Onlar hadisin zahir
manasıyla amel etmemişlerdir. Çünkü hadis iki yönden kıyasa aykırı olarak varid
olmuştur: 1- İzinsiz "binme" ve "içme"niu sahibinden
başkasına caiz olması, 2- Bunun "kıymetle değil, "nafaka" üe
tazmin edilmesi, tbn Abdüberr şöyle der: "fakihlerin çoğunluğuna göre
üzerinde ittifak edilmiş prensipler, sahih olduğunda görüş ayrılığı bulunmayan
sabit eserler bu hadise dayanır.
Mez
imam Şafiî de
Hanbeîilerle aynı görüştedir. Ancak o: "Rehin bırakılan hayvana binilir,
südü sağılır" hadisini delil getirmiştir. O, el-Ümm'de şöyle der:
"Hayvanın sahibi onun kirasını almaktan ve ona binmekten engellenemez.
Rehin, binilen ve yük taşıyan ve sağlam hayvanlardan ise, rehnin sütü ve binme
hakkı râhine aittir. Süfyan Â'meş'fcen, O, Ebu S
Şafiî: Allah bilir Ebu
Hüreyre'nin sözünün açıklaması:" Südü sağılan ve binilen bir hayvanı rehin
bırakan kimseye onun südü yasaklanamaz ve binmesine engel olunamaz. Çünkü
hayvanın mülkiyeti ona (rahine) aittir; rehinden önce olduğu gibi sağılır ve
binilir. Kâhin sırf onu rehnettiğinden dolayı, rehin kapsamına girmeyen ve
rehinden ayrı düşünülmesi gereken "süt" ve "binme"
menfaatlerinden mahrum edilemez" der.[1001]
Şafiî malını, bedelini
ödemeyen ve iflas eden müşterinin yanında bulan mal sahibinin onu almaya hakkı
olduğu görüşündedir. O, bu görüşüne Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği şu hadisi
delil getirmiştir: Rasûlullah "malını, iflas eden bir kimsenin yanında
bulan satıcı onu almağa başkasından daha çok hak sahibidir" buyurmuştur.[1002]
Hanefjlere göre bu
durumda satıcının müşteriye rücu hakkı yoktur. O ancak baş alacaklı olabilir.
Çünkü mal, satın almak suretiyle müşterinin mülkü olmuştur ve onun garantisi
altındadır. Satıcının onda hak iddia etmesi müşterinin mülkiyet hakkını ihlal
eder. Bu mesele "Mürsel Hadisin Delil Olması" bahsinde geniş olarak
açıklanmıştı. [1003]
Umumu'î-Belvâ olan ve
insanlar arasında âdet olarak yaygın bulunan bir meselede haber-i vahid olursa
onu delil olarak almak sahih olur mu, olmaz
mı? Usulcülerin çoğunluğu,
Şafiî ve hadiscilerin tamamı senedi sahih olduğunda, haber-i vahidin kabul
edileceği ve delil olarak kullanılacağı görüşündedir.
ilk Hanefi
Haber-i vahidle ameli
kabul edenlerin delilleri şunlardır:
1- Umumu'l-belva olan ile olmayan arasını ayırmaksızm
haber-i vahidin mutlak olarak kabulü konusunda gelen nasslar.
2- Umumu'l-belvâ olan meselede haber-i vahidle amel etme
hususunda sahabenin icma.
îbn Ömer'den rivayet
edilen şu hadis buna örnektir: "Biz kırk sene boyunca
"muhabere"[1005]
yaptık ve bunda bir beis görmedik. Rafı' b. Hadic'in rivayet ettiği "Hz.
Peygamber'in "muhabere"yi yasakladığı haberi bize ulaşınca
bundan
vazgeçtik."[1006]
Meni gelmeksizin,
tenasül uzuvlarının birleşmesiyle guslün vacib olması konusunda ihtilaf
ettikten sonra sahabenin, Hz. Âişe'nin şu haberine müracaat ederek bu durumda
guslün vacib olduğu konusunda birleşmeleri de buna örnektir: "Tenasül
uzuvları birleşince meni gelsin gelmesin gusül vacib olur. Ben ve Rasûlullah
böyle yapar ve guslederdik."[1007]
3- Aklî Delil: Haber-i vahidin ravisi "adi" ve
"sika"dır. Doğruluğu aklen mümkün olan her olay hakkındaki rivayeti
kesindir. Rivayetinin doğruluğu "zann-ı g
Haber-i vahidi»
"umûmul-belva" olan bir konuda delil kabul etmeyenlerin hücceti
şudur: "Normal olarak "umumu'l-belva" olan bir konudaki
rivayetin yaygın olması gerekir. Tenasül uzvuna dokunmanın abdesti bozması
rivayeti gibi. Şayet tenasül uzvuna dokunmak abdesti bozsaydı Hz. Peygamber onu
bazı fertlerin huzurunda söylemekle yetinmez, herkese açıklar; bu geniş
açıklamadan dolayı da haber, işitenler bakımından "tevatür" yahut
"şöhret" derecesine varacak bir sayıya ulaşmış olurdu. Böylece,
ümmetten bir çoğunun bilmeden, namazlarının bozulmasına yol açılmamış olurdu.
Birden çok kimsenin nakletmesi için çok sebeb bulunmakla beraber, haber-i
vahidi yalnız bir kimsenin nakletmesi ravinin yalancılığına, gafletine yahut
rivayet ettiği konunun neshedildiğine delalet eder-: Mesela Medine Emiri'nin
çarşıda halkın huzurunda öldürülmesini ve insanları cuma namazından alıkoyan
bir hadisenin ortaya çıkışını tek bir kimsenin rivayet etmesi gibi.[1008]
Alimlerin bu kaidedeki
ihtilafları onların çeşitli fikıh konularından birçoğunda da ihtilaflarına
sebep olmuştur; bunlardan bazıları şunlardır: [1009]
Şafii'nin de içinde
bulunduğu
Onların delili, Büsre
binti SafVan hadisidir. Buna göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim
tenasül uzvuna dokunursa, abdest alıncaya kadar namaz kılmasın"[1010]
Yine Büsre'den yapılan bir rivayete göre o, Hz. Peygam-ber'in şöyle dediğini
işitmiştir: "Tenasül uzvuna dokunan kimse abdest alsın."[1011]
Hanefîler tenasül
uzvuna dokunmanın abdesti bozmayacağı görüşündedir. Delilleri Kays b. Talk'ın,
babası Talk b. Ali'den rivayet ettiği şu hadistir: Talk b. Ali Hz. Peygamber'e,
tenasül uzvuna dokunan kimsenin abdest almasının gerekip gerekmeyeceğini
sorunca Hz. Peygamber: "Hayır, o senden bir parça değil midir?"
buyurdu.[1012]
Hanefiler, Büsre binti
SafVan hadisini, umumu'l-belva olan bir konuda gelen haber-i vahid olduğu için
reddetmişlerdir. Şemsü'l-Eimme es-Serahsî, Mebsutts. şöyle der: "Büsre
hadisi, sıhhat derecesine ulaşmamış bir hadistir. Yahya b. Maîn şöyle demiştir:
"Üç şey vardır ki onlar hakkında . Rasûlullah'tan yapılan rivayetler sahih
değildir. Bu hadis te onlardandır: Niçin Rasulullah bu hadisi sahabenin
büyükleri önüde, söylemedi ve onlardan hiç kimse bunu nakletmedi de ancak
Büsre'nin önünde söyledi. Şüphesiz Rasulullah örtüsü içindeki bakire bir kızdan
daha hayalı idi.[1013]
Şafiî, kıraati sesli
olan (akşam, yatsı, sabah) bir namazı kılan kimsenin, Fatiha'yı sesli okuduğu
gibi "besmele"yi de sesli okuması gerektiği görüşündedi?- Delili,
Enes b. Mâlik'in rivayet ettiği şu hadistir: "Muaviye Medine'de namaz
kıldırdı, kıraati sesli okudu. "Fatiha" için de sesli olarak
"beamele"yi okudu. Sure için ise "besmele" okumadı. Kıraati
böylece tamamladı. Secdeye İnerken tekbir almadı. Namazı bitirip selam verince
bunu duyan muhacirler her yerde: "Ey Muaviye namaz hırsızlığı mı yaptın,
unuttun mu?" diye ona söylemeye başladılar. Muaviye bundan sonra namaz
kılarken Fatihadan sonraki sure için de besmele okur ve secdeye inerken tekbir
alırdı.[1014]
Katade'nin Enes'den
rivayet ettiği hadisin baş taran şöyledir: Enes diyor ki: "Hz. Peygamber,
Ebu Bekir ve Ömer kıraata "Elhamdülillah! Rabbi'l-Âlemîn" ile
başlarlardı." Bundan maksad onların kıraata, daha sonra okuyacakları
sureden, önce, "Fatiha"ile başlamalarıdır. Bu, onların
"besmele'yi ter-kettikleri manasına gelmez,.[1015]
Hanefiler ve îmam
Ahmed "besmele"nin gizli okunacağı görüşündedir. Delillerinden
bazıları şu hadislerdir: Enes'den rivayet edildiğine göre O, şöyle demiştir:
Hz. Peygamber, Ebu Bekir, Ömer ve Osman ile namaz kildim. Hiç birisinin
"besmele"yi okuduğunu işitmedim.[1016]
Başka bir rivayette:
"Hz. Peygamber'in, Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın arkasında namaz kıldım.
Onlar "besmele"yi sesli olarak okumuyorlardı."[1017]
Hanefiler Şafiî'nin
delil getirdiği hadisi, "utmıinu'l-belvâ" olan bir konuda gelen
haber-i vahid olduğu ve kabul edilmeyeceği için reddetmişlerdir.[1018]
Şafiî, Ahmed, meşhur olan
görüşüne göre îmam Mâlik, sahabe
Ebu Hanife ve
arkadaşlarıyla Kûfelilerden bir topluluk iftitah tekbiri dışında ellerin
kaldıramayacağı görüşündedir. Delilleri îbn Mes'ud'un rivayet ettiği şu
hadistir: Ibn Mesud: "Muhakkak size Rasûlullah'ın kıldığı namaz gibi namaz
kılacağım" dedi ve ellerini yalnız bir defa kaldırarak namaz kıldi".[1021]
Yine Ibn Mes'ud: "Hz. Peygamber, Ebu Bekir ve Ömer'le namaz kıldım.
Iftitah tekbirinin dışında ellerini kaldırmadılar" demiştir.[1022]
Hanefiler, Sahihayn'da
rivayet edilmekle birlikte, îbn Ömer hadisiyle amel etmemişlerdir. Çünkü bu
hadis, umumu'l-belva olan bir konuda gelen haber-i vahid cümîesindendir. Onun
hakkı şöhret derecesine ulaşmaktı. Fa-kat bu dereceye ulaşamamıştır. [1023]
Bu mesele,
"ravisi amel etmediği için hadisin kabul edilmemesi" bahsinde
gelecektir. [1024]
Umumu'l-belva olan bir
konuda gelen haber-i vahid'in kabul edilmemesi" prensibiyle ilgili olan
bir mesele de Ramazan Hil
Şafiî ve meşhur olan
görüşüne göre îmam Ahmed, hava açık olsun bulutlu olsun, bir âdil şahidin şahitliğiyle
Ramazan hil
İmam Şafii şöyle der:
"Eğer halk Ramazan hil
Hanefi'lere göre açık
hava ile bulutlu hava arasını ayırmak gerekir. Onlar bulutlu havada bir
kişinin şahitliğini kabul ettikleri halde açık havada ancak bir topluluğun
şahitliğini kabul ederler. Bu konuda, "umumu'î-belva olan bir konuda gelen
haber-i vahidi kabul etmeme" prensibine uyarlar.
Hidâye'de şöyle denir:
"Gökte bulut, sis vb. olduğunda, devlet başkanı hil
Mâlikilere göre ise
hil
Hanefilerin,
umumu'l-belva olan şu meselelerde haber-i vahidi kabul etmeleri tenkid
edilmiştir: Burun kanaması, kan akması ve kusma ile mideden boğaza gelen şeyin
abdesti bozması. İsmail b. Ayyaş'm, Ibn Cüreyc'den, o Ibn Ebî Müleyke'den, o da
Hz. Âişe'den rivayet ettiğine göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Kim
namazda kusar veya burnu kanarsa; yahut boğazından bir şey gelir veya mezi
gelirse, hemen gitsin abdet alsın. Sonra o halde konuşmayarak namazını
bıraktığı yerden tamamlasın." Bu hadisi Ibn Mâce ve Dârekutnî rivayet
etmiş ve şöyle demiştir: "îbn Cüreyc'in ashabından olan hafızlar bu hadisi
tbn Cüreyc'den, o babasından o da Hz. Peygamber'den mürsel olarak rivayet
etmiştir.
Namazda kahkaha ile
gülmenin abdesti bozması hakkında Ma'bed el-Huzaî'den gelen şu haber de
(haber-i vahid olduğu halde Hanefilerin kabul . ettiği haberlerdendir) Ma'bed
şöyle der: "Biz namazda iken namaz kılmak isteyen bir a'ma geldi. Bir
tuzağa düştü. Topluluk (namazda) kahkaha ile güldüler. Hz. Peygamber namazı
bitirince şöyle dedi: "Sizden kim kahkaha ile gülmüşse abdesti ve namazı
iade etsin."
Umumu'l-belva olan bu
meseleler haber-i vahidle geldiği halde Hanefiler onu delil olarak kullanmış ve
onunla amel etmişlerdir.[1027]
Bir sahabi veya başka
bir ravi, rivayet ettiği hadisi kendisinden nakleden diğer bir ravinin bu rivayetini;
"bana yalan söylüyorsun, ben sana böyle birşey rivayet etmedim" gibi
sözlerle kesin olarak reddederse, bu hadisle kesin olarak amel olunmaz. Çünkü
bunlar birbirlerini yalanlamışlardır. Dolayısıyla onlardan birisinin yalanının
belirli (kesin) olmaması gerekir. Bu da hadisin kusurlu olmasını gerektirir.
Kavilerin adil oldukları kesin olarak biliniyorsa, bu konudaki şüpheye itibar
edilmeyerek, adaletlerinde kusur aranmaz. Birbiriyle çelişen iki denk delil
kabul olunmayacağı gibi, şekk ile de yakîn (kesin olan) terk olunmaz ve
bunların adaletleri sakıt olmaz; bu hadis dışındaki diğer rivayetleri de kabul
olunur. Eğer ravinin inkarı kesin değilse mesela, "bu hadisi rivayet
ettiğimi hatırlamıyorum" veya "onu bilmiyorum" gibi şeyler
söylüyorsa, bu durum mezhebler arasında ihtilaflıdır, imam Şafii ve Mâlik
"bu, haberin kusurlu olduğunu göstermez. Asıl ravinin kendi rivayetini
inkar etmesine rağmen, eğer sika ise ondan nakleden ikinci ravinin rivayeti
kabul olunur", demişlerdir.
Ebu'l-Hasen el-Kerhî
ile Hanefüerden hû grub ulema ve kendinden nakledilen bir rivayete göre Ahmed
b. Hanbel, böyle bir hadisle amel edilmeyeceğini söylemişlerdir. Kadı imam ve
Şeyhayn ile bazı mütekeîlimlerin tercih ettikleri görüş de budur.[1028]
Asıl ravinin inkarına
rağmen ikinci ravinin rivayetini kabul edenlerin delilleri şunlardır:
1- Zülyedeyn hadisi[1029]
Hz. Peygamber, zülyedeynin "Namaz kısaldı mı yoksa unuttun mu ya
Rasûlalîah?" sözünü kabul etmemiş: "bunların hepsi değil, birisi
oldu" buyurarak Ebu Bekir ve Ömer'e hitaben: "Zü'1-Yedeyn'in dediği
doğru mu?., diye sormuş, onların "evet" demesi üzerine kabul
etmiştir.
2- Her biri adil ve sika oldukları halde hem ravinin hem
de kendisinden rivayet edilenin unutmaları muhtemeldir. Ancak bunlar,
kendilerinin doğruluğunu tasdik ederler. Adaleti ve doğruluğu yönünden tercih
edilen ravinin haberi, ölümüyle veya delirmesiyle ibtal olmadığı gibi,
diğerinin unutmasıy-la da ibtal edilmez. Bu bakımdan onu ravi hatırlamasa bile
ikinci ravinin bu haberi rivayet etmesi caizdir.
3- Muhaddislerin böyle bir rivayeti inkar cihetine
gitmeden kabul ettikleri meşhurdur. Süheyl b. Ebi S
Asıl ravinin inkarı h
1- Hz. Ömer'in, Ammar b. Yasir'in rivayetini kabul
etmemesi. Ammar b. Yâsir Hz. Ömer'e şöyle demişti: "Hatırlamıyor musun?
Ben ve sen bir Serriy-yede beraberdik, cünüb olduk, su bulamadık, sen namaz
kılmadın, ben ise toprakta yuvarlanarak (teyemmüm ederek) namazımı kıldım.
Sonra Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ellerini yere vurman, sonra üfleyerek
onlarla yüzünü ve kollarını meshetmen yeterliydi." Bunun üzerine Hz Ömer,
"Allah'tan kork ya Ammar" dedi. Ammar," istersen bunu hiç
söylememiş ola-m" şeklinde karşılık verdi.[1031]
Burada Hz Ömer, adaleti ve faziletine rağmen Agıittar'ın haberini kabul etmemiş
ve şöyle demiştir: "Cünüb olan kimse teyemmüm edemez, su bulana kadar
bekler" böylece asıl ravinin yalanlama-siyla, ikinci ravinin haberi kabul
edilmemiştir.[1032]
2- Şahitlik Üzerine Kıyas : Dediler ki: Şayet aslın
inkarı h
3- Hakimin Hükmü Üzerine Yapılan Şahitliğe Kıyas:
Dediler ki, asıl unuttuğu halde, fer'in rivayetiyle amel olunsaydı, bir
yargılamada verdiği hükmü unutan hakimin, o hükme mutt
Ravinin rivayet ettiği
habere muh
Kendi rivayetine
aykırı uygulamada bulunan ravinin rivayetini kabul bdenin delili: İmam Şafii'ye
göre delil, sahabinin kendi sözü veya fiili değa baklettiğidir. Çünkü onun sözü
veya fiili kendi içtihadı eseri olabilir. Ve bu ictihad da bizi bağlamaz- imam
Şafii, "Muasırı olsaydım kendisiyle tartışacağım bir kimsenin ameliyle
hadisi nasıl terkederim" demiştir.[1034]
Böyle bir rivayeti
kabul etmeyenlerin delili: Bu rivayeti kabul etmeyene göre, eğer ravi kendi
rivayetine muhalefette haklı ise bu, o haberin mensuh oldugu veya sabit
olmadığı konusunda onun bilgisi olduğunu gösterir. Böyle bir hadisle ihticac
edilmez, zira mensuh olan veya sabit olmayan haber muteber değildir. .
Eğer ravinin kendi
rivayetine muhalefeti haksiz ise, bu durumda, hadise karşı gevşek tutumu,
ciddiyetsizliği, ya da gafleti veya unutması sözkonusu-iur ki bu takdirde de
rivayeti kabul edilmez. Çünkü adil olmadığı, fasık oldu
ğu veya muğaffel
(aşırı gafil) olduğu ortaya çıkar ki her iki durum da rivayetin kabulüne
manidir.[1035]
Bu kural furuatta bir
takım ihtilaflara yol açmıştır. Bazıları şunlardır:
Alimlerin çoğunluğu
iftitah tekbirinde ellerin kaldırılmasının meşruiyetinde ittifak etmişlerdir.
Bu konuda icma olduğu birçok kişi tarafından nakledilmiştir.[1036]
Ancak bazı yerlerde,
mesela, rükûa inip kalkarken elleri kaldırmanın et olup olmadığı konusunda
ihtilaf etmişlerdir.
Şafiiler, Hanbeliler
ve kendisinden gelen bir rivayete göre M
Hanefi'ler bu iki
yerde ellerin kaldıramayacağı görüşünü benimsemişler. Delilleri îbn
Mes'ud'un şu rivayetidir:
Ibn Mes'ud "sizin
için Rasûlullah'm namazını kılacağım" dedi ve kıldı. Ellerini bir
defanın dışında kaldırmadı.[1039]
Hanefiler, Ibn Mes'ud'un fakih olduğunu, sürekli Hz. Peygamber'in yanında bulunarak
onun gizli açık her h
İbn Kudame cumhurun
delillerini zikrettikten sonra Hanefilerin delillerini tartışarak şöyle der:
"Onların dayandığı iki hadise gelince bunların ikisi de zayıftır."[1042]
îbn Mes'ud hadisi hakkında, Îbnü'l-Mübarek "sabit değildir" demiştir.
Bera hadisine gelince Ibn Uyeyne şöyle der: "Yezid b. Ebi Ziyad îbn Ebi
Leylâ'dan bize bu hadisi nakletmiş, fakat (ellerini tekrar kaldırmadı) kısmını
söylememişti. Sonra Küfeye gittiğimde onun bu hadisi "ellerini tekrar
kaldırmadı" ilavesiyle rivayet ettiğini duydum ve bunu ona Kufelilerin
telkin ettiğini zannettim." Humeydî ve diğerleri, Yezid b. Ebi Ziyad'm
ömrünün sonlarına doğru hafızasının zayıfladığını ve herşeyi birbirine
karıştırdığını söylemişlerdir.
Ayrıca bu iki hadis
sahih olsa bile, şu beş sebepten dolayı bizim (îbn Kudame) hadislerimizin
tercih edilmesi daha uygundur:
1- Bizim hadislerimiz isnad yönünden daha sağlam,
ravileri daha adildir. Dolayısıyla hakikat onların sözlerine daha yakındır.
2- Ravileri daha çoktur. Bu yüzden sözlerinde doğruluk
payı fazla, hata ihtim
3- Bu raviler bir şeyi isbat ediyorlar. Haberi müsbet olarak
bildiren ravi (müsbit) şahid olduğu bir şeyden haber verir ve onu rivayet eder.
Dolayısıyla, bilgesinin çokluğu yüzünden sözünün tercih edilmesi gerekir.
Halbuki haberi olumsuz olarak bildiren ravı (en-Nâfi) bir şey görmemiştir,
dolayısıyla sözü kabul edilmez. Bu yüzden biz hadisi cerhedenin sözünü,
muaddilin sözüne takdim ettik.
4- Bizim hadislerimizin ravileri, rivayetlerini
tafsüatlandırarak farklı iki durumda ellerin kaldırılacağını açıkça
belirttiler. Halbuki diğerleri birbirinden farklı iki rivayeti umumî olarak
zikrettiler; dolayısıyla, açıkça beyan ve tahsis edilen (nass ve tahsis) bizim
hadislerimizin, kapalı ve umumi hadislere tercih edilmesi gerekir. Çünkü, hâs,
âmin1 a; nass da ihtimal belirten zahire tercih edilir.
5- Bizim hadislerimizle sahabe ve tabiun amel
etmişlerdir. Bu da onların kuvvetine delildir.
Onlar (Hanefiler), tbn
Mes'ud'un İmam olduğunu söylerler. Deriz ki: Biz.de onun faziletini inkar
etmiyoruz. Ancak, onun, Emiru'l-Mü'minin Ömer Ali ve onlarla birlikte olanlara
takdim edilmesini asla kabul etmeyiz. Onlal rın hiçbirine eşit bile değilken
nasıl olur da onların hepsine birden tercih edi li?
Bunların yanısıra îbn
Mes'ud namazla ilgili bir çok şeyde kendi sözünü (rivayetini) terketmiştir.
Mesela, başka birinden ellerin dizler üzerine konulacağı rivayetini almasına
rağmen o, rükuda ellerini dizlerinin arasına ko-yardij bu fiilinden dolayı da
sorumlu tutulmadı. Kendi kıraatini terkedip Zeyd b. Sabit'in kıraatim aldı.
Cünüb için teyemmümü gerekli görmezdi fakat bu görüşünü, ravileri bizim
hadislerin ravilerinden daha düşük olan bir rivayetle terketti. işte bizim
hadislerin üstünlüğü buradadır.[1043]
Bu meseleyi îmam
Şafiî'nin, hasmıyla yaptığı ve üzerinde ihtilaf edilen asıl kaideyle ilgili
el-Ümm'de yer alan münakaşasıyla bitiriyoruz: "Şafiiye namazda ellerin
kaldırılması konusunu sordum. Şöyle dedi: Namaz kılan, namaza başlarken
ellerini omuzları hizasına kaldırır, rükua inerken ve kalkarken de aynı
şekilde ellerini kaldırır, secdede bunu yapmaz, bunun delili nedir? dedim. Şafii:
bize, Ibn Üyeyne Zühri'den o S
Şafii'ye bir
arkadaşımız "elleri kaldırmanın anlamı nedir?" diye soruyor dedim-
Şafii: bu son derece cahilane bir soru. Manası Allah'ı ta'zim etmek ve sünnete
ittibadır. îlk kaldırışın anlamıyla onun (Ebu Hanife), muhalefet ettiği Hz
Peygamberin rukua inerken ve doğrulurken yaptığı kaldırışların anlamı aynıdır.
Sonra bu konuda Hz. Peygamber'den ve îbn Ömer'den birlikte naklettiğiniz
rivayetinize muhalefet ettiniz. Halbuki namazda ellerin kaldırılması birden
fazla kişi tarafından nakledilmiş ve rivayet sabit olmuştur. Bu haber
Rasûlullah'tan 13 veya 14 kişi tarafından rivayet olunmuş, ayrıca Hz.
Peygamber'in ashabından da çeşitli şekillerde nakledilmiştir. Rukua iniş ve
kalkışta ellerini kaldırmayan muhakkak sünneti terketmiş olur." [1044]
Fakihler, buluğ çağına
gelmiş hür bir bakirenin velisi olmaksızın kendisini veya bir başkasını
evlendirmesinin cevazı konusunda ihtilaf etmişlerdir, Cumhur'a göre onun nikahı
velisiz sahih olmaz. Delilleri, Hz, Âişe'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiği
şu hadistir: "velisinin izni olmadan evlenen bir kadının nikahı batıldır,
nikahı batıldır, nikahı batıldır. Eğer gerdeğe gi-rilmişse, kendisinden
faydalanmanın karşılığı olarak kadına mehir verilir. Şayet ihtilaf ederlerse
velisi olmayanın velisi sultandır."
Hanefilerin çoğunluğu
nikah akdinin velisiz sahih olacağı görüşündedirler. Delilleri, Hz.
Peygamber'in şu sözüdür: "Dul kadın kendisi hakkında karar vermeye
velisinden daha yetkilidir."
Hanefiler, Cumhur'un
dayandığı hadisi, ravisi olan Hz. Aişe'nin, kendi rivayetine aykırı amelinden
dolayı reddetmişlerdir. Çünkü o, kardeşinin kızı, Hafsa binti Abdurrahman'ı,
Münzir b. Zübeyr'le, velisi kayıp olduğu için onun izni olmadan evlendirmişti.
Muuatta'da yer alan
haberde, Âbdurrahman b. Kasım babasından, o da Hz. Aişe'den rivayet etmiştir:
"Hz. Aişe, babası Âbdurrahman Şam'da iken, kızı Hafsa binti Âbdurrahman,
Münzir b. Zübeyr'le evlendirdi. Âbdurrahman dönünce (kızarak) "benim gibi
birine, kızları hakkında aleyhte fetva mı veriliyor?" dedi. Hz. Aişe
Münzir b. Zübeyr'le konuştu. O da, bu hak Abdur-rahman'm elindedir" dedi.
Âbdurrahman: "Ben, Aişe'nin yaptığı bir akdi bozmam" dedi. Böylece
Hafsa, Münzir'in yanında kalmaya devam etti ve bu olay boşanmaya da yol açmadı.
Bu hadis başka bir
yönden, ravisinin inkarı yüzünden de reddolunmuştur. îbn Cüreyc şöyle der:
"Sonra Zühri'ye rastladım bu meseleyi sordum.
Böyle bir şeyi inkar
etti.[1045] (Zühri, Urve ve
Aişe'den hadisi alan ravi.)
Bu mesele, diğer
delilleriyle birlikte, son kısımda yer alan "nikah" konusunda tekrar
ele alınacaktır. [1046]
Nassa haber-i vahidle
yapılan ziyade kuralı incelenirken, bir şahid ve ye-ininle hüküm verme (kâza)
meselesi üzernide, durulmuştu.
Burada bizi
ilgilendiren, Hanefîlerin, iiebia b. Abdirrahman'ın Süheyl b. Ebi S
Münteka'l-Ahbar''da
olay şöyle nakledilir: "Ebu Davud şunu ilave etti: Abdulazİz ed-Darâverdî
şöyle dedi: Süheyl'e bunu (hadisi) hatırlattım. Şöyle dedi: Benim kendisine bu
hadisi naklettiğimi Rebia-ki bence o sikadır- bana haber verdi. Ben bunu
unutmuşum. Abdülaziz şöyle devam etti: "Süheyl aklını zayıflatan bir
hastalığa yakalanmış ve bazı hadislerini unutmuştu. Bu hastalık, onun bu
hadisi, babasından, Rebia'nın da kendisinden rivayetinden sonra ortaya
çıkmıştı.[1048]
Köpeğin yaladığı kabın
temizlenmesi için kaç kere yıkanacağı bir şarta bağlanmış mıdır? Fakihlerin
çoğunluğuna; M
Bunların sayı ile ilgili
delilleri Ebu Hüreyre'den nakledilen şu hadistir: "Rasûlullah şöyle
buyurdu: "Birinizin kabını köpek yalarsa kaba önce su döksün sonra yedi
kere yıkasın"[1050]
Hanefiler köpeğin
yalamasıyla pislenen kabın üç kere yıkanması gerektiğini [1051]savunurlarken,
yedi kere yıkanacağını bildiren Ebu Hüreyre hadisiyle, ravisinin bu hadise
muhalefeti yüzünden amel etmezler. Çünkü, Tahavi ve Darekutnî, Ebu Hüreyre'den
mevkuf olarak, "köpeğin yaladığı kabın üç kere yıkanacağı" hadisini
rivayet etmişlerdir.[1052]
Bu kaideyle ilgili
diğer bir mesele de büyüğün bir kadını emmesidir. Fatihlerin örfüne göre
büyük, bazılarınca iki yaşını geçmiş, diğer bazılarınca da iki yaşını bir kaç
ay geçmiş kimsedir.
Fakihler, büyüğün
emmesiyle, küçük çocuğun emmesinde olduğu gibi evlenme haramlığının sabit olup
olmayacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Fakihlerin çoğunluğuna
göre büyüklerin emmesi evlenme haramhğını gerektirmez. Bu konudaki delilleri
Hz. Aişe'nin şu hadisidir: "Rasûlullah bir gün Hz. Aişe'ye geldiğinde
yanında bir adam gördü ve hemen yüzü değişti, Hz. Aişe şöyle dedi: Ey Allah'ın
Rasûlü, o, benim süt kardeşimdir. Rasûlullah şöyle buyurdu:
"Kardeşlerinize dikkat edin. Süt emme sadece açlıktan dolayı geçerlidir.[1053]
(Yani çocuğun, süt emme süresi içindeki emmesinden dolayı süt kardeşliği
tahakkuk eder.)
Zahiriler, büyüklerin
emmesiyle de evlenme haramlığının sabit olacağı görüşündedirler. Bu konuda,
büyük olduğu halde Ebu Huzeyfe'nin kölesi Sa-Hm'i emziren ve bu yolla
aralarında haramlık sabit olan Sehle binti Süheyl'in hadisini delil
getirirler. Bu mesele uygulamalı bölümde geniş olarak ele alınacaktır.
Burada bizim konumuzla
ilgili olarak şunu söylemek istiyoruz: Kendi rivayetine muh
Bu konuda varid olan
başka bir habere göre o (Hz. Aişe), yanma bir adamın girmesini istediği zaman
kız kardeşi Ümmü Külsûm'a veya kızkardeşi-nin kızlarına, o adamı beş defa
emzirmelerini emrederdi.[1055]
Ne var ki Hanefiler,
Hz. Aişe'nin kendi rivayetine muhalefetini dikkate almadılar ve rivayet ettiği
hadisi kabul ettiler. Buna da "ravisi muh
Fethu'l- Kadirde şöyle
denir: "Şayet dersen: "kaidenizden anlaşılan; rivayeti hilafına
amelinin, rivayet ettiği haberin neshini gerekli kıldığıdır. Dolayısıyla o
rivayet muteber olmaz ve ravinin ameli kendi rivayetini Daesheden) durumunda
olur.
Sahihayn'da yer alan;
"Süt emme ancak açlıkla (süt emme çağında karnını doyurmak İçin emmekle)
tahakkuk eder" hadisini Hz. Aîşe rivayet etmiş sonra da buna aykırı amel
etmiştir. Böylece büyüğün süt emmesiyle haram-lığın sabit olması uygulamasıyla
Hz. Aişe kendi rivayetini neshetmiş olmaktadır.[1057]
Buna cevaben deriz ki:
Eğer ravinin, rivayetine muhalefetinin dışında herhangi bir şeyi bilinmiyorsa,
o zaman onun, bu rivayeti, açıkça nesheden air delile mutt
Anlaşılan odur ki
buradaki delil, S
Ravinin rivayetine
muhalefeti kuralıyla ilgili meselelerden birisi de süt »abalığıdır. Bununla
kasdedilen şudur: Bir kadının küçük bir kız çocuğunu emzirmesinden ortaya çıkan
hürmet (süt hısımlığından doğan haramlık), emziren kadının kocasına, onun başka
kadından olan çocuklarına ve (kocanın) babalarına da şamil olur mu, yoksa
sadece emzirenin çocuklarına ve akrabalarına mı münhasır kalır?
Hanefilerin çoğunluğu
ile M
Ebu Davud'un rivayeti
ise şöyledir: "Hz. Aişe şöyle dedi: "Eflah yanıma girdiğinde, hemen
örtündüm. Amcanada mı örtünüyorsun? dedi. Nereden amcam oluyorsun? dedim. Seni
kardeşimin karısı emzirdi dedi. Beni emziren erkek değil, kadındı dedim.
Resûlullah yanıma gelince durumu ona açtım. peygamber, "O, senin amcandır,
yanına girsin" buyurdu.
Hz. Aişe, İbn Ömer,
tbnü'z-Zübeyr ve Hafi b. Hadîc 'in deiçlerinde yeraî-dıgı bir grup, süt
babalığından dolayı hür
Zeyneb binti Ebî
Seleme'nin şöyle dediği kendisinden rivayet olundu: "Zübeyr, ben
taranırken yanıma girerdi. Onu babam sayardım, oğlu da kar-deşimdi. Çünkü onun
karısı Esma beni emzirmişti. Harre vakasından sonra Abdullah b. Zübeyr, kızım
Ümmü Külsüm'ü kardeşi Hamze b. Zübeyr'e nişanlamak için bana kelb kabilesinden
bir adam gönderdi. Bu, helal olur mu dedim. Şöyle dedi: O (Hamze) kardeşin
değil, senin kardeşlerin Esma'nın çocuklarıdır. Zübeyr'in başka kadınlardan
olan çocukları da kardeşlerin değildir. Zeyneb şöyle dedi: Hemen,-hâla bir
çoğu hayatta bulunan- sahabeye ve Peygamber hanımlarına adam gönderip
sordurttum. Erkek tarafından süt hısımlığı hiçbirşeyi haram kılmaz"
dediler. Bunun üzerine kızım Hamze'ye nikahlandı ve ölene kadar onun yanında
kaldı.[1061]
Bu meselede bizi
ilgilendiren husus, Hz. Aişe'nin kendi rivayetine muhalefetidir. Kendisinden
varid olduğuna göre o, kardeşlerinin ve kızkardeşleri-nin kızlarının emzirdiği
erkeklere (yanına girmesi için) izin veriyor, fakat, . erkek kardeşlerinin
karılarının ve erkek kardeşlerinin oğullarının karılarının emzirdikleri
erkeklere izin vermiyordu.[1062] Bu
durumda kendi rivayetine aykırı amel eden ravinin haberim reddetme görüşünü
savunan kimsenin, süt babalığından dolayı tahrimi kabul etmemesi gerekir. Ancak
görünen o ki; onların yanlarında, hüküm çıkardıkları başka delilleri vardır.
Hidayete şöyle denir:
"Süt babalığı tahrimi gerektirir. Bu, kadının emzirdiği kız çocuğunun o
kadının kocasına, (kocanın) babalarına ve oğullarını haram olmasıdır. Bu
kadının kocası da o kız için baba olur. Şafiî'nin görüşle, rinden birine göre,
süt babalığı hürmeti gerektirmez. Çünkü bu haramkkta bir "ba'zıyye"
(kısımlık, parçalık) şüphesi vardır. Yani süt, erkeğin parçası değil, kadının
parçasıdır. (Veya süt, erkekten değil, kadındandır). Bizim deli-limiz;
"nesebin haram kıldığını, süt de haram kılar" rivayetidir.[1063]
Nesehdeki haramhk iki yöndendir. Sütten dolayı haramlık da böyledir. H2.
Peygamber Hz Aişe'ye şöyle buyurmuştur: "Eflah yanma girsin çünkü o süt
amcandır ve o, (süt annenin) sütünün gelmesine sebep olmuştur. Bu yüzden ona
ihtiyaten hürmet (haramhk) mevkii verilmiştir".[1064]
Bu meseleyi, îbn
Haznı'ın Hanefi ve M
, îbn Hazm şöyle der:
Bu haberi Rasûluîlah'tan sadece Hz. Aişe nakletmiş-tir. Bunun tersinin
doğruluğu da yine ondan gelmiştir. Onun rivayetini alıp re'yini terkettiler ve
hadise muhalefetinin bu konudaki ilminin çokluğundan olabileceğini
söylemediler. Şöyle dediler: Kardeşlerinin kanlarının emzirdiği kimselerin onun
yanma girmemesi ne anlama geliyor bilmiyoruz." îbn Hâzm devamla "bu
gerçekten acaibtir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Ebu Bekir'in kanlarının,
(Hz. Aişe'nin) kardeşlerinin karılannın ve yeğenlerinin (erkek kardeşlerinin
çocuklannm) karılannın emzirdikleri erkeklerin Hz. Aişe'nin yanına girmedikleri
sahih isnadla kendisinden sabit olmuştur. Onun yanına girebilenler ise,
kızkardeşlerinin ve kızkardeşlerinin kışlarının emzirdiği erkeklerdir. Bunu
(Hz. Aişe'nin) mahrem (zevi mahrem) olarak kabul edip izin verdikleriyle,
mahrem kabul etmeyip izin verdiklerinin haricinde bir şeye hamletmek mümkün mü?
Ancak onlar batılı ilan etmekten ve ağızlanna gelen bozuk dökük herşeyîe hakkı
savunmaktan utanmıyorlar. Sapıklıktan Allah'a sığınırız.
Bazılan derler ki,
kadın mahremlerinden dilediğine örtünür. Bizce de bu onun hakkıdır. Ancak Hz
Aişe'nin, bunlar arasında, örtünmeyi sadece, babasının hanımlarının,
kardeşlerinin hanımlarının ve kardeşlerin oğullarının jJanunlannuı emzirdikleri
erkeklere tahsis edip, kızkardeşîerinin ve onların azlarının emzirdikleri
erkekleri bunun dışında tutmasını, ancak bizim zikrettiğimiz bakış açısı ve
özellikle Îbnü'z-Zübeyr'in açıklamasıyla anlamak mümkündür. Çünkü o, Kz.
Aişe'ye en yakın olanlardan biridir. Netice olarak, süt babalığı tahrim
gerektirmez. Kasım da bu şekilde fetva vermiştir. Onların görüşlerindeki
çelişki böylece açığa çıkmıştır. Alemlerin Rabbına hamdolsun.
Bu iki taife (Hanefi
ve M
Âlimlerin çoğunluğuna
göre hüküm çıkarmada ittifak h
Geçen konularda, toplu
veya ayrı olarak Kitap ve Sünnetle ilgili kaidelerden bahsedilmişti! Aşağıdaki
konuda, diğer iki delilden, icma ve kıyasdan bahsedilecektir.
Burada söze başlamadan
önce bir hususa işaret etmemiz gerekir: Kıyası kullanmak, seleften birçoğu
tarafından kötülenen "mezmum rey" kabilinden değildir. Çünkü
"mezmum rey", "rey"den başka bir şeye sahip olmayan kişinin,
sırf bu görüşünden kaynaklanan reydir.
Sahih kıyas böyle
değildir. Çünkü onun kaynağı Allah'ın Kitabından yahut Rasûlullah'ın
Sünnetinden bir hükümdür. Hatta bazı
Sahih kıyas hüccet ve
delildir. Dört imam ve diğerleri, bu konuda dereceleri farklı olsa da, onu
kullanmak ve gereğiyle amel etmekten kaçınmamışlardır.
Kıyasın bir kısmı
zemmedilmiştir. Bu kıyas, "fasid" kıyastır. Kıyas yapanı sapıklık ve
yanlışlık çukuruna düşmekten korumak için
Tekrar etmek gerekir
ki maksadımız, ihtilaflı kaidelerin hepsini inceden inceye araştırmak değildir.
Üzerinde ihtilaf olan kaidelerin en meşhurlarını, buna bağlı olan füru
ihtilaflarını, sonra bu ihtilaftan ortaya çıkan ve onunla ilgili olan önemli
füru meselelerini arzetmemiz yeterlidir.
tema ve Kıyas
meselelerinde bu yolu takip ettik. Başarı Allahtandir.. [1066]
"İcma"
sözlükte iki manada müşterek olarak kabul edilir:
a- "Azm": Allah Teala şöyle buyurur:
"İşinizde icma
ediniz" " onu yapmağa kesin niyet ediniz" (Yunus-71) demektir.
Hz. Peygamber şöyle
buyurur:
"Geceden oruca
niyet etmeyenin orucu geçerli değildir" [1067]Hadiste
geçen "ona azmetmeyen, kesin karar vermeyen" demektir.
b- İttifak (oybirliği): İnsanlar bir husus üzerinde
ittifak ettiği zaman
" Topluluk şu
konu üzerinde icma etti" denilir.[1068]
Usülcülerin
ıstılahında değişik tarifler yapılmıştır. Gerçeğe en yakın olanı
Îrşâdü'l-Fuhûl sahibinin tarifidir: "Muhammed Ümmeti müctehidlerinin,
O'nun vefatından sonra herhangi bir asırda herhangi bir mesele üzerinde ittifak
etmeleridir."
"lttifak"la
ya inançta, ya sözde veya fiilde iştirak=ortakîık kasdedilir. "Muhammed
Ümmeti müctehidlerinin" ifadesiyle "halkın ittifakı" tarif dışında
bırakılmış olur. Çünkü onların ittifaklarına da İhtilaflarına da itibar yoktur.
Yine
"Müctehidlerden bir kısmının ittifakı" tarif dışında kalır.
"Ümmet-i Muhammed" ifadesiyle de "geçmiş ümmetlerin
ittifakı" tarife dahil edilmemiş olur.
"O'nun vefatından
sonra" denilmekle Asr-ı Saadette yapılan icma tarif harici kalır. Çünkü
ona itibar yoktur.* "Herhangi bir asırda" sözüyle
"müete-hidler"le kasdedilenin, kıyamete kadar bütün asırlarda gelen
ümmet müctehidlerinin hepsi" olduğu şeklindeki zan da bertaraf edilmiş
olur. Çünkü bu, icmaın gerçekleşmemesine yol açan batıl bir zandır. Zira
kıyametten önce icma olmaz, kıyametten sonra da icmaa hacet yoktur.
İcmaın tarifinde,
makbul icmaın izahındaki farklı görüşlere göre değişen, başka kayıdlar da vardır. "Asrın
inkırazı" (son bulması) vb, gibi. [1069]
Çoğunluk, şartları
gerçekleştiğinde, icmam hüccet olacağı görüşündedir. Bu görüşte olanların bir
kısmı, meydana gelmesi, bilinmesi ve bize naklinin mümkün olup olmaması
konusunda ihtilaf etmişlerse de "icma" yasama kaynaklarından
üçüncüsüdür.
Âmidi, icmam hüccet
olduğunu kabul eden çoğunluğu "ehl-iHak" olarak vasıflandırmış
tır."
îcmaın hüccet oluşu
konusunda Nazzam, îmamiye ve bazı Hariciler çoğunluktan ayrılmıştır. Onlara
göre icma hüccet değildir. Hüccet ancak, eğer bizce biliniyorsa onun dayandığı
yerde yani delüindedir.[1070]
îcmaın hüccet olduğunu
kabul edenler, ona taalluk eden kaidelerde ihtilaf etmişlerdir. Bu kaidelerin
çoğundan büyük fıkhı ihtilaflar ortaya çıkmaz. Büyük fıkhî ihtilaflara yol açan
kaide "Medinelilerin icmaı"dır. Şimdi bundan bahsedeceğiz. [1071]
Çoğunluk Medinelilerin
icmaının hüccet olmadığı görüşündedir. Çünkü onlar üm
İmam Mâlik bu icmam
hüccet olduğu görüşündedir. O'nun bu görüşüne Mısır'daki Leys b. Sa'd'a
gönderdiği mektuptan daha iyi delil olmaz. O mektupta şöyle der: "Mâlik
b. Enes'den Leys b. Sa'd'a. Selam üzerine olsun. Kendisinden başka ilah
olmayan Allah'a hamdederim. İmdi: Allah bizi ve seni gizli ve açıkta kendisine
itaattan ayırmasın, sizi bütün kötülüklerden kurtarsın. Allah saria acısın,
bil ki, çevremizdeki ve içinde bulunduğumuz memleketteki insanların
uygulamasına muh
"Ey Muhammed!
Dinleyip de, en güzel söze uyan kullarımı müjdele!" ( Zümer-17-18)
İnsanlar ancak
Medineliler'e uymalıdırlar. Çünkü oraya hicret edilmiş, Kur'an orada inmiş,
helal ve haramı orada bildirmiştir. Rasûhıllah onların arasında bulunmuş, onlar
da vahiy inerken hazır bulunmuşlardır.
Rasûlullah
emrettiğinde ona itaat etmişler, O'nun sünnetine uymuşlardır. Allah O'na kendi
katındaki yüce makamı seçip O'nun ruhunu alıncaya kadar bu böyle devam etti. Allah'ın
salatı, rahmeti ve bereketi O'nun üzerine olsun. O'nun vefatından sonra, üm
Sahabeden sonra tabiun
da bu yolu izledi, bu kurallara uydu. Medine'de açıkça uygulanan bu hüküm ve
kurallara; başkası tarafından alınması ve sahiplenilmesi caiz olmayan bu mirasa
hiç kimsenin muhalefet ettiğini görmedim. Eğer diğer şehirlerin halkı:
"Bizim ülkemizde bu böyledir ve bizim geçmişlerimiz hep böyle
yapagelmişlerdir" derlerse bu konuda yanlışlığa düşmüş olabilirler ve
onlar için caiz olan bunlar için caiz olmayabilir.
Allah sana acısın,
senin menfaatına olarak yazdıklarımı incelet Bil ki, sana yazmama sebep yalnız
Allah için sana nasihat etmektir. Görüş, takdir ve uygulama sana aittir.
Mektubumu, gereği gibi dikkate al. Eğer bilirsen, ben sana nasihat etmekten
vazgeçmem ve Allah bizi ve seni her halükarda kendine ve Rasûlüne itaatta
başarılı kılsın. Allah'ın selamı, rahmet ve bereketi üzerine olsun.
İmam Mâlik'in bu
husustaki fikrini açıkça görüyorsun. O'nun görüşü için ileri sürdüğü deliller
aşağıdaki maddelerde özetlenmiştir:
1- Medine, Hz. Peygamber'in hicret yurdu, vahy'in iniş
yeri, İslam'ın mekanı ve sahabenin toplandığı yerdir; dolayısıyla hak onların
dışında değildir.
2- Medineliler Kur'an'a şahid oldular. Kur'an-ı
dinlediler. Hz. Peygamberin ahv
3- Medinelilerin rivayeti, başkalarının rivayetinden önce
gelir. Onların icmaı, başkalarına hüccettir. [1072]
İmam Mâlik'in
öğrencileri, O'nun görüşünün yorumunda ayrılığa düştü ve değişik yollar
izlediler. Onların bir
kısmı, "O,
bununla, Medinelilerin rivayetini başkalarının rivayetine tercih etmeyi
kastetti" dedi. Bir kısmı da: "O, Medinelilerin icmaınm evlâ
olduğunu, ona muhalefetin imkansız olduğunu" söyledi dedi. Bazıları da:
O'nun "Medineliler'le Hz. Peygamber'in ashabını kastettiğini söyledi.[1073]
Onun, yalnız "yedi fakih"i kastettiğini söyleyenler de oldu.
Bâcî der ki: "O,
icma' meşhur yolla rivayet edilmişse Medineliîerin icmai-nın hüccet olacağım
söylemek istedi. Mesela: Sâ', Müdd, ezan, ikamet, sebzelerde zekatın farz
olmaması gibi Hz. Peygamber'in zamanında âdet olan şeyler böyledir. Eğer
bunlarda bir değişiklik olsaydı bilinirdi, tctihad meselelerinde ise
Medinelîler ve başkaları müsavidir.[1074]
Meşhur olan, Kadı
Abdülvehhab'm açıkladığı şu görüştür: "Medineliîerin icmaı iki kısımdır:
Naklî ve aklî. Birincisi de üç kısımdır: Hz. Peygamber tarafından, kavlî,
fiilî yahut takrir? olarak ortaya konulan şeriatın nakli. Kavlî olan; Sa',
Müdd, Ezan, Kamet, Vakitler, Vakıflar vb. lerinin naklidir. Fiilî olan; kölenin
kefaleti vb. gibi muttasıl olarak onlardan nakledil enlerle Medine'de
yetiştirilmesine rağmen, sebzelerden zekat alımını terketraeleri gibi
meselelerdir.
Hz. Peygamber ve ondan
sonraki h
Kadı Abdüivehhab şöyle
devam eder: Medineliîerin bu çeşit icmaı, hüccettir. Ona başvurmamız gerekir.
Haberlerin ye onunla sabit olan ölçü birimlerinin terkedilmesinde ise
îkincisi;
Medineîilerin istidlal yoluyla olan icmaldir. Alimlerimiz bu konuda üç görüşe
sahiptir:
1- Bu, icma değildir ve tercih edilmemiştir. Bu, Ebu
Bekir, Ebu Yakup er-Razi, Kadı Ebu Bekir, îbn Fûrek, Tayâlisî, Ebu'l-Ferec ve
Ebherî'nin görüşüdür. Bu görüşün Mâlik'in görüşü olduğu reddedilmiştir.
2- İstidlal yoluyla olan icma tercih edilir. Şafii'nin
öğrencileri btı görüştedir.
3- Bu çeşit icma hüccettir, fakat tersi
yasaklanmamıştır.
Kadî'l-Kuzât
Ebu'î-Hüseyin b. Ömer bu görüştedir.[1075]
İbn Teymiye'ye göre
imamların hepsi, farklı derecelerde de olsa, Medinelilerin icmaını ittifakla
hüccet olarak kabul etmektedirler. Medinelilerin Mezhebinin Sıhhati isimli
risalesinde O, geçen üç asırdaki "Medine îc-maı"ndan bahsettikten
sonra Medinelilerin icmaını dört grupta anlatır:
1- "Sa' " ve "müdd" miktarının nakli
sebze ve vakıflardan zekat alınmaması gibi Hz. Peygamber'den nakledilen
hadisler. Alimlerin ittifakıyla bu hüccettir. Şafii, Ahmed ve bunların
öğrencilerine göre bu, ihtilafsız hüccettir. Mâlik'e göre de hüccettir. Ebu
Hanife ve öğrencilerinin görüşü de budur.
2- Hz. Osman'ın öldürülmesinden önce Medine'deki
uygulama (Âmel-i Kadim). Bu, Mâlik'in mezhebinde hüccettir. Yunus b.
Abdü'l-A'lâ'mn rivayetine göre Şafii'nin şöyle dediği nakledilmiştir:
"Eski Medinelilerin bir şey hakkında ittifîak ettiklerini görürsen bunun
hak olduğunda kalbine şüphe gelmesin. îmam Ahmed'in mezhebine göre de Hulefa-i
Râşidin'in tatbikatı hüccet ve buna uymak gerekir.
Ebu Hanife1 den
nakledilen görüşe göre de Hulefa-i Râşidîn'in sözünün hüccet olması gerekir.
3- Bir meselede, iki hadis ve iki kıyas gibi, iki delil
çatışır, hangisinin üstün olduğu bilinmez ve onlardan birisiyle Medineliler
amel ederse bunda ihtilaf vardır. Mâlik ve Şafii'ye göre Medinelilerin ameli
tercih edilir. Ebu Ha-nife'ye göre tercih edilmez. îmam Ahmed'in öğrencilerinin
iki görüşü vardır: Birisi, Kadı Ebu Ya'lâ ve ibn Ukay'ın görüşüdür ki bu
durumda Medinelilerin ameli tercih edilmez. Diğeri Ebu Hattab ve başkalarının
görüşüdür ki buna göre Medinelilerin ameli tercih edilir. Bu görüşün îmam
Ahmed'den nakledildiği de söylenilmiştir.
4- Medine'de mevcut sonraki uygulamalar. Bu, uyulması
gerekli şer'î bir hüccet midir, değil midir? Bunun şer'î bir hüccet olmadığı
konusunda imamların görüşbirliği vardır. Şafii, Ahmed, Ebu Hanife ve
diğerlerinin mezhebi budur. îmam Mâlik'in öğrencilerinden muhakkik olanlarının
görüşü de budur. [1076]
İmam Mâlik'in
Muvattamı tetkik eden, görür ki o, birçok meseleyi "Medinelilerin
Ameli" ile delillendirir ve şöyle der: "Bizim nezdimizdeki uygulama
bu, yahut buna yakın bir uygulamadır. Başkaları ise bir delilden dolayı buna
muvafakat eder veya etmez. Şimdi îmam M
İmam M
îmam Şafii, imam
Ahmed, İmam Ebu Yusuf ve Muhammed bu görüştedir. Ebu Hanife ise toprak mahsûlü
olan her ürün ve meyve için zekatın va-cib olduğu görüşündedir. Odun, şeker
kamışı ve haşhaş bundan müstesnadır. O'nun bu konudaki delili Hz. Peygamber'in
şu sözünün umumi manasıdır: "Yağmur ve kaynak suluyla sulanar ürünlerde
öşür, dolap ile sulananlarda öşrün yarısı vardır.[1079]
İmam M
imam M
İmam M
Şafii ve Hanbelilere
göre ise seferde kazaya kalan namazını hazarda (memleketinde) kılan dört rekat
kılar. Delilleri, kasrın sefer ruhsatlarından olduğu, seferin son bulması ile
bu ruhsatın kalktığıdır. Mest üzerine üç gün meshetmek gibi."[1085]
İmam M
Bidayetü'l-MüctehicTâe
şöyle denir: "Hamile kadının ilk defa veya doğum h
İmam M
lafzından başkası tek
söylenir. Bu lafız ise çift söylenir. Şafii ve Hanbelüerin tamamı da bu görüştedirler.
Delilleri îbn Ömer'in şu hadisidir: "Rasûlullah zamanında ezan ikişer
ikişer; kamet tek tek idi. Ancak iki
defa söylenirdi."[1091]
Hanefilere göre ka
İmam Maiik'e göre
zevil-erham'a miras yoktur. Delili Medineîilerin îcmaidır. O, Muvatta'da şöyle
der: "Bizde ihtilafsız görüş birliğine varılan ve Medine'de ilim
erbabından gördüklerim anne bir erkek kardeşin oğlu, annenin babası olan dede,
anne bir babanın kardeşi amca, dayı, annenin babası-nın annesi (nine), öz erkek
kardeşin kızı, teyze, hala, akrabalarının mirasından hiçbir şey
alamazlar."[1093]
Hanefi ve Hanbeliler
ise asabe yahut karı-kocadan başka ashab-ı feraiz olmaması durumunda
zevi'l-erhamı mirasçı yaparlar. Ancak onların mirasçı kılma yollan,
"akrabalık" ve "tenzil" (indirme) arasında değişen bir
farklılık gösterir. Hanefiler "akrabalık" yolunu tercih ederler. Yani
zevi'l-erhamdan en yakın olanı mirasçı yaparlar. Hanbeliler ise
"tenzil" yolunu seçerler. Yani zevi'l-erhamı, yakın olan mirasçının
yerine koyarlar.[1094]
Şafiilere gelince,
mezhebin esas görüşü; zevi'l-erhamın varis olmaması, malın ashab-ı feraize de
geri verilmeyip beytü'1-male konulmasıdır. Sonraki
Zevi'l-erhamın varis
olacağını ileri sürenlerin delili şu ayetin umumi ükmüdür: "Birbirinin
mirasçısı olan akraba, Allah'ın Kitabına göre birbirine daha yakındır"
(Enfal, 75). Yani Allah Teala'nm hükmüne göre zevi'1-er-ham mirasa daha
layıktır. îlim sahipleri şöyle demiştir: îslamın sik zamanlarında varis olma
yemin (andlaşma) ile olurdu: Bîr adam diğerine "kanım senin kanın, malım
senin malın olsun; bana yardım et sana yardım edeyim, beni mirasçı yap, seni
mirasçı yapayım", diyerek yemin etmek suretiyle sözleşme yaparlar akraba
olmadıkları halde birbirlerine mirasçı olurlardı. Şu ayet bunu ifade
etmektedir: "Kendileriyle yeminleştiğiniz kimselere hisselerini
veriniz" (Nisa, 33). Sonra bu ayet neshedildi, mirasçı olma
"islam" ve "hicret" şartına bağlandı. Mesela bir kimsenin
hicret etmeyen bir çocuğu varsa, yalnız hicret eden ona varis olur, hicret
etmeyen olamazdı. Şu ayet de bunu ifade etmektedir: "İnanıp hicret
etmeyenlerle, hicret edene kadar sizin dostluğunuz yoktur" (Enfal, 72).
Sonra bu da şu ayetle neshedildi: "Birbirinin mirasçısı olan akraba,
Allah'ın Kitabına göre birbirine daha yakındır" (Enfal, 75).
Zevi'l-Erham'ın
mirasçı olduğu görüşünde olanların bir delili de Mikdam h. Ma'dikerib'in Hz,
Peygamber'den rivayet ettiği şu hadistir: "Mal bırakıp ua... varisi
olmayanın varisi benim. Onun âkilesi ve varisi olurum. Dayı, vasi olmayanın
varisidir, onun akilesi ve varisi olur."[1096]
Ebu Ümame b. Senlin
rivayet ettiği şu hadis te bu konuda delildir. Bir adam başka bir adama ok attı
ve onu öldürdü. Onun dayısından başka varisi yoktu. Bunu Ebu Ubeyde b.
el-Cerrah Hz. Ömer'e yazdı. Hz. Ömer ona şu cevabı gönderdi: Hz. Peygamber
şöyle buyurdu: "Allah ve Rasûlü, mevlası olmayanın mevlasıdır. Dayı,
varisi olmayanın varisidir."[1097]
İmam Maiik'e göre,
kadın kocasından bir yahut iki talakla boşanır sonra başka bir adamla evlenir,
ondan da ölüm yahut boşama sebebiyle ayrılır ve ilk kocasına dönerse geri kalan
talakla döner. Talak sayısı yeniden başlamaz, imam bu görüşüne Medineîilerin
icmaıni delil getirmiştir. Muvatta Ab. Ebu Hüreyre'nin şöyle dediği nakledilir:
"Ömer b. Hattab'dan 'kocası bir yahut iki talakla boşadıktan sonra başka
bir erkek ile evlenen onun da ölümü yahut boşaması üzerine ilk kocasıyla
evlenen bir kadın onun yanında geri kalan talakıyîa bulunur' dediğini işittim.
M
imam Şafii ve
kendisinden gelen iki rivayetin en doğrusuna göre îmam Ahmed, Ebu Hanife'nin
Öğrencilerinden imam Muhammed ve Züfer de bu görüştedir. Kadının ilk kocasına,
geri kalan (kullanılmayan) talakıyîa dönmesinin sebebi şudur: çünkü kadının
ilk kocasına helal olması için ikinci evlilik gerekli değildir; dolayısıyla bu
talakın hükmünü değiştirmez. Ayrıca bu, üç talak kullanılmadan önce yapılan
evlilik olduğu için, ikinci evlilikten önce kocasına dönen kadının durumuna
benzer. Bu görüş Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi sahabenin büyüklerinin görüşüdür.[1099]
Ebu Hanife ve
öğrencisi Ebu Yusuf a göre kadının ikinci evliliği üç talakı yokettiği
(hükümsüz bıraktığı) gibi üçten aşağı talakı da yokeder.Hidayete şöyle denir;
"Hür bir kadın bir yahut iki talakla boşanıp iddeti sona erer ve başka bir
erkekle evlendikten sonra ük kocasına dönerse üç talakla döner.
İkinci koca üç talakı
ynk ettiği gibi üçten aşağısını da yok eder. Bu Ebu Hanife ve Ebu Yusuf a
göredir, imam Muhammed'e göre ise ikinci evlilik üç talaktan aşağısını yok
etmez."[1100]
Bu, îbn Abbas, Îbn Ömer ve îbn Mes'ud'un göruşudur.[1101]
imam M
İmam Şafiî de bu
görüştedir.
Ebu Hanife'ye göre
böyle bir kimsenin şahidliği reddedilir. Ayetteki "istisna" yalnız
bir önceki ayetin son kısmına raci olur. Bu mesele "birbirine atfedilen
cümlelerden sonra gelen istisna" kaidesinde geçmişti. JBurada ise ancak M
İmam M
Onun bu konudaki
delili Medine'deki uygulamadır. Muvatta'da. M
"Bekarların
evlendirilmesi konusunda bizim görüşümüz de budur."
imam Şafii ve îmam
Ahmed de bu görüştedir. Ebu Hanife'ye göre, kızının onayını alması babaya
vacibdir, ve nikahın sahih olmasının şartıdır. Bu mesele "mefhum-ı muhalefetin
delil olarak kullanılması" bahsinde geçmişti. Bu kitabın sonundaki
uygulamalı bölümde yine gelecektir. [1104]
İmam M
Şafii'ye göre ise,
kıraati sesli olsun sessiz olsun her namazda Fatihayı okumak imama uyan kimse
üzerine vacibtir.
Ebu Hanife'ye göre ise
imama uyan kimse kıraat yapmaz. İmamın kıraati onun için yeterli olur. Bu
mesele "Haber-i vahidle nass üzerine ziyade yapılması" kaidesinde
geçmişti.
Burada işaret etmek
gerekir ki konunun başında geçen icma' tarifine uymadığı için
"Medinelilerin Icmaı" meselesini "icma"' bahsinde değil
"delil olması ihtilaflı olan deliller" bahsinde işlemek gerekirdi.
Ancak ben onu burada işlemeyi tercih ettim. Çünkü genel anlamıyla
"îcma" kelimesi ona uygun gelmektedir. Aynı zamanda o, kendisinden
birçok fer'i fıkıh meselesi ortaya çıkan bir esastır.[1106]
Kıyasın Tarifi: Kıyas
lügatte "ölçmek" ve "denk olmak" anlamına gelir. Ayakkabıyı
ayakkabıyla kıyasladım denildiği zaman, onunla ölçtüm ve eşit olduğunu gördüm demektir.
Elbiseyi metreyle kıyasladım denince, onun metreyle ölçüldüğü anlaşılır. Filan,
filanla kıyaslanmaz demek, yani "ona denk değildir", demektir.
Kıyas'ın ölçü ve
eşitlik anlamlarına delaleti gerçek midir, yoksa ölçüye delaleti gerçek,
eşitliğe delaleti mecaz mıdır şeklinde ihtilaf sözkonusudur.
Usulcülere göre kıyas
çeşitli Şekillerde tarif edilmiştir. Bazıları şunlardır:
1- Aralarında ortak bir bağ (ilgi) bulunan iki malum
şeyden birini diğerine, onlarla ilgili bir hükmü isbat etmek veya o hükmü nefyetmek
üzere hamletmektir. Bu, Kadı Ebu Bekir'in tarifidir. Amidî şöyle der:
Ashabımızın çoğu bunu kabul etmiştir. Gazâlî, et-Mustasfa'da ve Ibn Kudame
Ravdatu'n-Nâzır'&a. buna yakın tarifler vermişlerdir.
2- Asıl hükümden, istinbat edilen "illet" bakımından
"asi" ve "fer" arasındaki eşitlikten ibarettir. Bu da
Âmidi'nin tercih ettiği tariftir.
3- Fer'in, hükmün illetinde asî'a eşit (denk) olmasıdır.
Bu, Îbnü'l-Hâcib'in tarifidir.
Bu arada başka
tarifler de vardır. Ancak tarifler ne kadar farklı olursa olsun, hepsi de bir
kıyasta "asi", "fer", "illet" ve "aslın
hükmü" gibi dört unsurun bulunması gerektiği hususunda müttefiktirler,
işte bu dört unsura kıya-Bu dört rüknü denir.
Red ve Kabul Edenleri
Bakımından Kıyas Alimler, seri konularda kıyasla amel hususunda ihtilaf
ettiler. Bu konuda başlıca dört ayrı görüş vardır:
Birincisi: Kıyasla
amel aklen imkansızdır. Bu, İbrahim Nazzam'la, Şia'nın ve Bağdat Mutezilesinden
bir cemaatın görüşüdür.
ikincisi: Kıyasla amel
aklen vacibtir. Şafii ashabından el-Keffal ve Ebu'l-Huseyn el-Basrî bu
görüştedirler.[1107]
Üçüncüsü: Kıyasla amel
aklen caizdir. Ancak onunla amel şer'an varid olmadığı gibi, şeriat da onunla
ameli yasaklamıştır. Davud b. Ali el-Isfahanî ve oğlu Muhammed'le ashabından
Ibn Hazm, Kâşânî ve en-Nehrüvânî'nin de bulunduğu bütün zahiriler bu
görüştedirler. Ancak, Ebu Davud, oğlu, el Kaşânî ve en-Nehravânî, eğer illeti
nass veya onu ima eden bir şeyse o zaman kıyasla ameli kabul etmişlerdir.
Dördüncüsü: Kıyasla
amel aklen caiz, şer'an vakidir. Bu görüş seleften sahabe, Tabiûn, Şafii, Ebu
Hanife, M
Birinci görüş
sahiplerinin delillerinden bazıları şunlardır:
a- Şari'den, benzerler (el-mütemasilat) arasında fark,
farklılar (el-muhtelifât) arasında da birleşme olduğu sabit olmuştur. Bu
durumda kıyasla amel imkansızdır.
Benzerler arasındaki
fark'a örnek çoktur: Dışkı ile aralarında bir benzerlik olduğu halde bevl'den
dolayı değil de meni çıkışından dolayı, gusül icabet-mesi, böyle bir kimsenin
Kur'an okumadan, ona dokunmaktan mescidte bulunmaktan menedilmesi; kız
çocuğunun bevlettiği elbiseyi yıkamak gerektiği halde, erkek çocuğunun
bevlinden dolayı su serpmekle yetinilmesi; az çalan hırsızın eli kesildiği
halde, çok mal gasbeden, gasıbm elinin kesilmemesi; bir kimseye zina
nisbetinden dolayı sopa cezası gerektiği halde, küfr ve kati nis-beti h
Farklı olan şeyler
arasını birleştirmenin (farklı suçlara aynı ceza vermenin) örnekleri de çoktur:
Mesela ihramda iken kasden av öldüren ile yanlışlıkla öldüren eşit fidye
verir. Zina eden evli ile dinden dönen kimse aynı cezaya, ölüm cezasına
çarptırılır. Hata ile adam öldüren, oruçlu iken cinsi mü-ıasebette bulunan ve
kansına zıhar yapan kimse, kendilerine keffaretin va-cib olmasında eşittir.
Bu böyle olunca
kıyasla amel mümkün olmaz. Çünkü kıyasın manası ve hakikati buna zıttır. O da
"benzer olanların arasını birleştirmek", "farklı olanların
arasını ayırmak"tır.
b- Müctehidler nazarında kıyaslar farklı olunca; ya her
müctehidin isabet ettiği kabul edilir, ki bu durumda bir şey ve onun zıddınm
gerçek olması gerekir-bu ise muhaldir- ya da isabet edenin tek olduğu kabul
edüir-bu da muhaldir-. Çünkü eşit olan ve zan ifade eden iki şeyden yalnız
birisinin doğru olması aksinden daha üstün değildir.
d- Kıyasla amel caiz olsaydı bu, delillerin
karşılaşmasına ve birbirine denk olmasına yol açardı, ve Allah Teala bir şeyi
hem vacib kılan hem de haram kılan olurdu. Bu ise muhaldir.
Bunun açıklaması şudur:
Bazan "fer" iki aslî hüküm arasında gidip gelir. Bu hükümlerden
birisi "helallik" diğeri ise "haram'lıktır. Müctehidin nazarında
"fer'in onlardan her birisine benzediği ortaya çıkarsa bir şeyde hem helal
hükmünün hem de haram hükmünün bulunması gerekir ki bu muhaldir.
İkinci görüşü
savunanların delilleri.
a- Peygamberler hükmü her duruma ve hadiseye
genelleştirmekle emrolunmuşlardır. Hadiseler sınırsız olduğu için nassîarm
onları içine alması mümkün değildir. Dolayısıyla akıl kıyasla amelin vacib
olmasını gerektirir.
b- Kıyasla hüküm verilmesinde maslahat olduğu ve zararı
kaldırdığı kuvvetli bir ihtimalle (zann-ı g
Üçüncü görüşü savunanların
deliline gelince; îbn Hazm Muhalla'da bu görüşün delillerini uzun uzun
açıklamıştır:
a- "Mesele: Dinde kıyas ve rey'i kabul etmek caiz
olmaz. Çünkü Allah Teala ihtilaf h
Bu ayetler kıyas ye
rey'i ibtal eder. Çünkü kıyas ve reycüer, nass bulunduğu sürece kıyas ve reyin
kullanılmasının caiz olmadığında ihtilaf etmezler. Şüphesiz Allah Rur'an'da
hiçbir şeyi eksik bırakmadığını nassla miş, Onun Rasûlü de kendisine indirileni
insanlara açıklamış ve din mam
olmuştur. O halde "nass"m dinin tamamım meydana getirdiği bir
gerçektir Böyle olunca hiç kimsenin kıyasa, kendi görüşüne ve başka bir görüşe
ihtiya! cı olmaz.
Kıyası kabul edene,
kıyas yapanın yaptığı her kıyasın hak mı yoksa bazan hak bazan batıl rm
olduğunu sorarız. Eğer "her kıyas haktır" derse muhal olan bir şeyi
söylemiş olur. Çünkü kıyaslar çatışır ve birbirini geçersiz kılar. Birşey ve
onun zıddımn -harar| ve hel
Eğer kıyası Allah'ın
emrettiğini iddia ederlerse bunu nereden çıkardıkları sorulur. Eğer Allah
"Ey akıl sahipleri ders alın" (Haşr-2) buyuruyor derlerse denir ki:
"İtibar" kelimesi Kur'an'ın nazil olduğu Arapçada ancak
"taac-cub) manasına gelir. Allah Teala:
.
"Ehil
hayvanlardan size ders vardır" (Mü'minun-21) buyuruyor. Buradaki
(şaşılacak şey) demektir. Yine Allah Teala "Andolsun ki, peygamberlerin
kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır" (Yusuf-111)buyuruyor.
Buradaki demektir, "itibar"
kelimesine "kıyas" manası verilmesi acayiptir. Yani Allah bize
"kıyas yapınız!" diyor da neyi kıyas yapacağımızı, nasıl kıyas
yapacağımızı, neye kıyas yapacağımızı açıklamıyor! Buna imkan yoktur. Çünkü
Allah kendisine Rasûlullah aracılığıyla bildirmedikçe hiç kimse dini meseleyi
bilemez. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah kişiye ancak gücünün yettiği
kadar yükler" (Bakara-286).
Eğer kıyası kabul
edenler, ayet ve hadislerde bir şeyin başka bir şeye benzetüdiğini (kıyas
yapıldığını) ileri sürer ve Allah şu işi şundan dolayı emretti derlerse onlara
şöyle deriz: "Allah ve Rasûlünün söylediği her şey haktır. Hiç kimseye
onun tersini söylemek caiz olmaz. O, kabul ettiğimiz "nass'tır. Dinde
kendisine benzetmek istediğiniz ve Allah ve elçisinin kesin olarak bildirmediği
"ilîef'lerle t
Onların bunu avın
cezası ayeti ile te'vil etmeleri de batıldır gibi ayet ve hadisleri, onlar
kendi aleyhlerine hüccet olmakla süsleyip batılı hak göstermek için
zikrederler. Biz bunu el-thkam -Ahkâm, en-Nüket, ed-Dürre ve en-Nebze
kitaplarında açıklamıştık. ihyasın batıl olduğu üzerinde sahabenin icmaı
bulunduğu hakkındaki görü-ümüzün doğruluğunun delili şudur: "Sahabenin
tamamının Kur'an'ı tasdik ettiği hakkında ihtilaf eden iki kişi bulunmaz.
Kur'an'da "Bu gan size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi
tamamladım" (Maide-3), "Eğer bir şeyde çekişirseniz-Allah" a ve
ahiret gününe inanmışsamz- onun hallini Allah'a ve Peygambere bırakın"
(Nisa-59) buyruluyor. Sahabenin bunu bilip de inandıktan sonra ihtilaf h
Sehl b. Hanif in
"Ey insanlar dininizde re'yinizle hüküm vermeyi bırakınız" dediği
rivayet edilmiştir. İbn Abbas şöyle der: "Kur'an'ı kendi reyiyle tefsir
eden kimse cehennemdeki yerine hazırlansın." İbn Mes'ud: "Bu mesele
hakkında kendi görüşümü söyleyeceğim. Eğer doğru ise tek olan Allahtan-dır,
yanlış ise benden ve şeytandandır. Allah ve Rasûlü hatadan münezzehtir"
derdi, Muaz b. Cebel'den rivayet edilen bir hadiste "Allah'ın kitabından
ve Rasûlullah'm sünnetinden olmayan (batıl) bir söz (görüş) den sakınınız.
Çünkü o bid'at ve sapıklıktır" demiştir.
"Şeriatın tamamı
ya farzdır, terkeden günahkar olur; ya haramdır, işleyen günahkar olur; ya da
mubahtır, ne işleyen ne de terkeden günahkar olur. Bu mubah üç kısma ayrılır :
1-îşleyenin sevap kazanıp terkedenin günahkar olmadığı "mendub".
Terkedenin sevap kazanıp işleyenin günahkar olmadığı "mekruh". 3-
İşleyenin de terkedenin de sevap ve günah kazanmadığı "mutlak
mubah". Allah Teala şöyle buyuruyor: irYerde olanların hepsini sizin için
yaratan O'dur" (Bakara-29), "Allah size, haram olanları genişçe anlatmıştır"
(Enam-119).
Buna göre Kur'an yahut
Sünnette haram olduğu genişçe bildirilenlerin dışındaki her şeyin
"helal" olduğu bir gerçektir.[1111]
Kıyasla amelin aklen,
kıyasın meydana gelmesinin de şer'an caiz olduğu görüşünde olan cumhurun delili
Kitab, Sünnet ve îcma'dır. Şimdi bunu açıklayalım:
a- Kitabtan Delil: Allah Teala: "Ey akıl sahipleri
ders alın!" (Haşr-2) buyurur. Bu ayetle şu şekilde delil getirilir:
"Allah "itibar'ı emretmiştir. İtibar' ise bir şeyden başkasına
geçmektir. Bunun için îbn Abbas "diş"lerin diyeti hakkında şöyle
demiştir: "Diyetinin eşit olması hususunda 'diş'in hükmünde parmaklara
itibar edilmiştir. "îtibar" mutlak olarak söylenmiş bununla parmakların
hükmünün 'diş'lere nakli kasdedilmiştir. "Itlak"ta asıl olan hakikattir.
Kıyas yapmanın emredildiği sabi! olunca "emir" ya vücub (gereklilik)
içindir ya da "nedb" için. Her iki durumda da kıyasla amel etmek
meşru olur."
b- Sünnetten Deliller: 1- Hz. Peygamber'den rivayet
edildiğine göre O, Yemen'e kadı olarak gönderirken Muaz'a şöyle demiştir:
-Ne ile hüküm vereceksin?
- Allah'ın kitabıyla.
- Bulamazsan?
- Allah Rasûlünün
sünnetiyle.
- Bulamazsan?
- Re'yimle ictihad
ederim.
Hz. Peygamber Hz.
Muaz'ı tasdik ederek şöyle dedi: "Allah'a hamdolsun ki Rasûlünün elçisini
Allah ve Rasûlünün sevdiği şeyde başarıya ulaştırdı."[1112]
Rey içtihadının bir
kaynağa dayandırılması gerekir. Aksi halde mürsel olur. Mürsel rey ise muteber
değildir. îşte bir kaynağa dayandırıjan "rey içtihadı" kıyastır.
bb) Yine Hz. Peygamberin Yemen'e gönderdiği Muaz ve Ebu
Musa el -Eş'ari'ye şöyle dediği rivayet edilmiştir.
Ne ile
hükmedeceksiniz?
Hükmü Kitab ve
Sünnette bulamazsak meseleyi meseleye kıyas eder ve Hakka en yakın olanla amel
ederiz. Onlar "kıyasla amel" i açıkça ifade ettiler, Hz.
Peygamber'de onları tasdik etti ve kıyas böylece delil oldu.
cc) Hz. Peygamber'in Ibn Mes'ud'a şöyle dediği rivayet
edilmiştir. " Bulursan Kitab ve Sünnetle hüküm ver, bulumazsan reyinle
içtihat et."
dd) Rivayet edilediğine göre Has'am kabilesinden bir
Cariye.[1113] Hz. Peygamber'e şöyle
sordu: Ey Allahm Rasulü, yaşlı iken ve Hacc yapmaya gücünün yetmiyeceği bir
zamanda babama hacc farz oldu. Eğer hacc edersem bu ona fayda verir mi? Hz.
Peygamber "Evet" dedi. "Allah'ın borcu ödenmeye daha layıktır.
Bu hadisin delil olma yönü şudur: Hz peygamber Allahm borcunu ödemenin vacib
olması ve fayda vermesi bakımından kul borcuna ilhak emiştir. Bu da kıyasın
kendisidir.
ee) Ümmü Seleme'ye oruçlunun Öpmesinin hükmü sorulmuştu.
Bunun üzerine Hz.Peygamber'in Ümmü Seleme'ye şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Benim oruçlu olduğum halde Öptüğümü, sorana söyledin mi?"[1114]
Hz. Peygamber bunu başkasının kendisine kıyas yapmasına işaret etmek üzere
zikretmiştir,
ff) Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber Sa'd b. Muaz'a
Beni Kureyza hakkında kendi görüşüyle hüküm vermesini emretmiş o da kendi
hükmüne göre onlara (kaleden) aşağı inmelerini emrederek kendilerinin
öldürülmesine kadınların esir edilmelerine hükmetmiştir. Bunun üzerine Hz.
Peygamber: "Onun hükmü Allah'ın hükmüne uygun gelmiştir."
buyurmuştur.[1115]
gg) Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle demiştir;
"Allah Yahudilere lanet etsin! İç yağı onlara haram kılınmıştı. Onu
erittiler, sattılar ve parasını yediler [1116]Hz.
Peygamber iç yağı yemenin haramlığma kıyas ederek satıp parasını yemenin
haramlığma hükmetmiştir.
hh) Hz. Peygamber'den rivayet edildiğine göre o, birçok
hükmün sebebini bildirmiştir. Sebeb bildirmek (ta'lil) nerede olursa olusun
"illet" e uymayı gerektirir. Bu da kıyasın kendisidir.
Hz. Peygamber'in şu
sözleri de buna örnektir: "Tedavi (yahut darda kalan birine yardım) için
sizi kurban etlerini saklamaktan nehyetmiştim. Artık onu saklayınız."[1117]
"Sizi kabir
ziyaretlerinden men etmiştim. Haberiniz olsun onu ziyaret ediniz. Çünkü o size
ölümü hatırlatır."[1118]
Taze hurmanın kuru
hurmayla değiştirilmesi sorulduğunda Hz. Peygamber'in : Taze hurma kuruduğunda
eksilir mi? diye sorması, "Evet" demeleri üzerine "Öylese
hayır" diye cevap vermesi.[1119]
Deve kendisini düşürüp
(ölen) ihramlı hakkında Hz. Peygamberdin "Onun başını örtemeyiniz ve ona
koku sürmeyiniz. Çünkü o kıyamet gününde telbiye ederek haşr olunur"
demesi Uhud şehidleri hakkında: Onları kanlarıyla yaralanyla defnediniz, çünkü
onlar kıyamet gününde şah damarlarından kan akarak, rengi kan renginde kokusu
"misk" kokusunda olduğu halde haşrolunur.[1120]
Kedi hakkında Hz.
Peygamber'in "O pis değildir, çünkü onlar (evde) çok dolaşan
hayvanlardandır"[1121]
demesi.
Uykudan uyanan
hakkında söylediği şu söz: Biriniz gece uykudan uyandığında, üç defa
yıkamadıkca elini kaba daldırmasın. Çünkü o elinin gece nerede bulunduğunu
bilemez.[1122]
Hükümlerin ta'liline
(illetlerin ortaya konması) delâlet eden başka hadisler de bu bahsin
örneklerindendir. Ta'lil (illeti belirleme, bulma) kıyasın esasıdır.[1123]
c- İcma'dan Deliller : Bu, delillerin en kuvvetlisidir.
Sahabe, hakkında nass buînmayan hadiselerde kıyas yapılması konusunda ittifak
etmiştir. Onlardan hiç birisi buna karşı çıkmamıştır.
Örnekler:
aa) Sahabenin, Beni Hanife kabilesinden zekat alma ve
onlara savaşma konusunda Hz. Ebubekir'in içtihadına dönmesi ve Allah Rasulü'nün
h
bb) Hz. Ebubekir'e "Kelale" sorulduğunda
verdiği şu cevap : "Bu konuda kendi görüşümü söylüyorum. Eğer doğruysa
Allahtan yanlışsa benden ve şeytandandır. "Kalale, baba ve çocuğun
dışındaki kimsedir.[1124]
cc) Ebu Bekir'in babaanneyi değil anneannneyi mirasçı
yapması. Ensar-dan bazıları ona: " Bir kadını öyle bir Ölüye mirasçı
yaptın ki, eğer o kadın (anneanne) ölseydi (torunu)'ona mirasçı olamıyacaktı.
Öyle bir kadını da mi-rasdan mahrum bıraktın ki eğer o ölseydi (torunu) onun
terekesinin hepsine varis olurdu" dedi. Bunun üzerine o, eski görüşünden
dönerek babaanne ve anneanneye ortak olarak 1/6 hisse verdi.
dd) Hz. Ebu Bekir'in mücahidlere eşit maaş (ata)
verilmesi hususunda reyi ile hüküm vermesi üzerine Hz. Ömer şöyle demişti.
"Yurdunu ve mallarını bırakıp Allah Rasulüne hicret eden kimseyi îslama
zorla (istemeyerek) giren kimse ile bir mi tutuyorsun? Hz. Sbu Bekir buna şu
cevabı verdi: "On-jlar ancak Allah için müsiüman oldular, Onların mükafatı
Allah'a aittir.
Dünya ancak bir tebliğ
yeridir. H
ee) Ebu Bekir'in devlet başkanının "veliaht"
usuliyle tayin edilmesini „ "biat" (seçim) yoluyla tayinine kıyas
etmesi. O, Hz. Ömer'i "veliahd" olarak h
ff) Hz. Ömer kadı olarak tayin ettiği Ebu Musa
el-Eş'ariye yazdığı mektupta, "Benzer hadiseleri tanı, sonara meseleleri
kendi reyinle bir birine kıyas et" der.
gg) Hz. Ömer'in dedenin mirası hakkındaki görüşü: O,
"Dede hakkında kendi görüşümle hüküm veriyorum. Bu konuda reyimi
söylüyorum" dedi ve değişik görüşlerle hüküm verdi.
hh) Hadisi duyduktan sonra cenin hakkındaki görüşü:
"Bu hadis olmasaydı elbette reyimizle hükmedecektik."
ii) Kendisine "farzet ki babamız eşekti fakat biz
bir anneden değil miyiz?" dendiğinde Hz. Ömer'in "müştereke"
hakkında hüküm vererek onları ortak yapması.
jj) Ona; "Semure, Yahudi uşûr tüccarlarından şarap
aldı, sirke h
kk) Hz. Ömer şahidlik nisabını tamamlıyamadığı (yeterli
şahid gösteremediği) için iftiracı değil şahid büe olsa iftira eden (Kâzif) e
kıyasla Ebu Bek-re" ye (iftira) cezası vermiştir.
ll) Hz. Osman'ın Hz. Ömer'e bir hadise hakkında söylediği
şu söz: "Eğer reyine uyarsan, senin reyin daha doğrudur. Senden önceki şu
görüşe uyarsan o ne güzel görüştür." Eğer görüşlerden birisinin doğruluğu
hakkında kesin delil olsaydı Hz. Osman onların ikisini de doğru bulmazdı.
mm) Hz. Ömer'in bâin talakla boşanan (mebtute) yi mirasçı
sayması. Bu da reyle (kıyasla) olmuştur.
nn) Hz. Ali'nin içki içenin cezası (had) hakkında
söylediği şu söz: "îçki| içen, içtiği zaman sarhoş olur, sarhoş olunca
saçmalar, saçmalayınca iftira; sder. O halde onun cezası müfterinin cezasıdır.
Hz. Ali böylece içki içeni iftira edene kıyas etmiştir.
pp) Yedi kişinin iştirakiyle meydana gelen öldürme
fiilinde öldürülenin kısası konusunda şüpheye düşen Hz. Ömer'e Hz. Ali'nin
söylediği şu söz:
"Ey Müzminlerin
emiri ! Dikkat et eğer bir topluluk müştereken hırsızlık yapsalar onların elini
keser misin.?" Hz. Ömer buna "evet" diye cevap verdi. Hz. Ali:
"bu da öyledir" dedi. Bu, öldürmeyi, hırsızlığa kıyastır.
rr) Hz. Ali' den Ümmühatü'l - evlâd (efendilerinden çocuk
doğuran cariyeler) hakkında yapılan şu rivayet:
"Benim ve Ömer'
in "onların satılmamaîan" konusundaki görüşlerimiz çakışmıştır.
Halbuki ben (daha önce) onların satılmalarının caiz olduğu görüşündeydim.
Hatta Ubeyde es -
Selmânİ o'na: "^enin cemaatla ortak olan görüşün, yalnız kaldığın
görüşünden bize daha hoş geliyor"[1126]
demişti.
ss) Hz. Ömer çağırdığında (korkusundan) çocuğunu düşüren
kadın hakkında Hz. Ali'nin Ömer'e söylediği şu söz: Günaha gelince, senden bu
günahın silineceğini umarım. Yalnız, senin diyet vermen gerektiği görüşündeyim
" Bunun üzerine Hz. Ömer ona şöyle dedi: Kadın Beni Adiy'e yani kavmine
götürünceye kadar bırakmamanı sana emrediyorum" .
Osman b. Affan ve
Abdurrahman b.Avf Hz. Ömer'i "terbiyeci" kabul ederek şöyle dediler:
"Sen ancak terbiyecisin. Bunun için sana bir şey gerekmez.
şş) Koca ve ebeveyn meselesinde geri kalanın üçte birini
onlara miras olarak veren Zeyd b. Sabit'e îbn Abbas: "Allah'ın Kitabında
"geri kalanın üçte biri" ni nerede buldun? "dediğinde Zeyd ona
şöyle demiştir: "Ben reyimle hükmediyorum, sen de reyinle
hükmediyorsun."
tt) Ibn Abbas'm dede meselesinde: Zeyd Allah'tan
korkmuyor mu? Oğlun oğlunu "oğul" kabul ediyor, babanın babasını
"baba" kabul etmiyor" demesi.
ee) Ibn Mes'ud'un bir ay düşünme mühleti istediketen
sonra talak hakkı kendisine verilen kadın (mufavvada) hakkında kendi görüşüyle
verdiği ve kadıya da bu görüşle hüküm vermesini tavsiye ettiği şu sözü :
"Hüküm vermede Kitab Sünnet ve iyi kişilerin hükümlerine uy ! Eğer birşey
bulamazsan rey'inle içtihad et."
Sahabenin, hadiseleri
kendi benzerlerine kıyas ettiğine ve örneklerine benzettiğine, hükümlerinde bir
birlerinin görüşlerine döndüklerine kesin olarak delâlet eden söz ve
uygulamalarına bir çok misal verdik. Onlardan rey ve ictihad sahibi hiç kimse
yoktur ki "rey" ve "kıyasla" hüküm vermiş olmasın.
Rey ve kıyasla hüküm
verdiği bilinmeyen kimsenin hiç olmazsa rey ve kıyası inkâr ettiği
bilinmemektedir. O halde kıyasın delil olduğu üzerinde sükuti bir icma meydana
gelmiştir, ve kıyas, zanna g
Kıyasla amel etmenin
aklen vacib olduğu görüşünde olanların ileri sürdükleri delillere ilave olarak
Kitab, Sünnet ve icmadan bu deliller verilmiştir. Vücub delilleri evla
kabilinden cevaz delilleri olur (yani bir hükmün vacib olduğu hakkında delil
varsa o hükmün caiz olduğu kendiliğinden anlaşılır.)[1127]
Kıyası delil olarak
kullanmanın caiz olmup olmaması hususundaki ihtilaf, fıkhi hükümlerden
birçoğunda ihtilafa yol açmıştır. Bunlardan bir kısmını açıklayacağız.[1128]
Ubade b. Samit'ten
rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir. Rasulullah'm altına altın gümüşe
gümüş; buğdayı buğday, arpayı arpa, tuzu tuzla eşit ve ayni olmaksızın
değiştirmeyi (satmayı) yasakladığını İşittim. Kim fazla verir veya isterse
şüphesiz riba muamelesi yapmış olur. [1129]
Müslümanlar hadiste
bildirilen bu altı çeşit malda ribanm haram olduğunda icma etmiş bunun
dışındakilerde riba olup olmayacağında ise ihtilaf etmiştir.
Cumhur'a göre her ne
kadar bu 'illet'in tarifinde
Zahirilere göre bu
altı çeşit maldan başkasında riba olmaz ve riba hükmü başkasına geçmez. Çünkü,
onlara göre, kıyas caiz değildir; dolayısıyla pirinç, nohut, mercimek, mısır
vb. lerinde riba olmaz.[1130]
Ibn Rüşdün bu meselede
şöyle bir görüşü vardır: Altı çeşit malın dışındaki malların, riba hususunda
bu altı grup mala dahil edilmesi kıyas konusuna değil, kendisiyle âmm
kasdedilen hass konusuna girer. Bidayetü'l-Mücte-hidde şöyle denir: "Seri
kıyas ile hass dışında başka bir mana kasdedilen "hâss" lafız
arasında fark vardır. Yani söylenmeyen (hükmü bildirilmeyen), lafzın delaleti
yönünden değil; aralarındaki benzerlik yönünden söylenene (hükmü bildirilene)
ilhak edilmiştir. Çünkü söylenmeyenin söylenene lafzın işareti yönünde ilhakı
(dahil edilmesi) kıyas değil, lafzın delaleti sayılır. Bu ikisi (kıyas ve
lafzın delaleti) gerçekten birbirine çok yakındır. Çünkü ikisi de meskutun anh
(hakkında hüküm bulunmayan) in mantukun bili (hakkında hüküm bulunan)'a
ilhakıdır. Fakihler bu ikisini çok karıştırmışlardır. Kıyasa örnek: içki
içenin ceza bakımından iftira eden (kazif) e ilhakıdır. (Yani içke içenin
cezası aslında 40 değnek iken, içki aklı giderdiği ve iftira etmeye yol açtığı
için iftira edene kıyas edilerek cezası iftira (kazf) cezası olan 80 değneğe
yükseltilmiştir.)
Mehr'in hırsızlıkta el
kesmeyi gerektiren miktar (nisab) a ilhakı, yani en az onunu kadar olması da
kıyasa Örnektir.
Ribaya konu olan
(ribevi) malların "azık", "ölçü" yahut "yiyecek"
kategorilerinden birisine dahil edilmesi ise, "âmm" kasdolunan
"hâss" konusuna girer.
Zahiriler birinci
cinste (kıyasta ihtilafa düşebilirler. Fakat ikincisinide (amm kasdedilen hass)
da ihtilafa düşemezler. Çünkü o naklidir ve araplann ifade biçimlerinden bir
çeşittir.[1131]
Ramazanda bilerek
cinsi münasebette bulunan kimseye keffaret gerektiği gibi, kasden yiyen içen
kimseye de keffaret gerekir mi?
M
-Ya Rasulullah helak
oldum.
-Seni helak eden
nedir?
-Ramazanda eşimle
cinsi münasebette bulundum.
-Azad edilecek bir
köle bulabilir misin?
-Hayır
-Peşpeşe iki ay oruç
tutabilir misin?
- Hayır
-Altmış fakiri
duyarabilir misin?
-Hayır
Sonra adam oturdu.
Nihayet Hz. Peygamber'e bir arak[1133]
hurma getirildi. Hz. Peygamber : "Bunu sadaka olarak dağıt! dedi. Adam:
"Benden daha fakir olan birisine mi vereceğim" dedi. Allah'a yemin
ederim ki Medine'nin kara taşlı iki nahiyesi (Uhudla Air dağları) arasında
benim ailemden daha fakir bir aile yoktur" dedi. Bunun üzerine Hz.
Peygamber dişleri görününceye kadar güldü ve "Öyleyse bu hurumayı al,
ailene yedir" buyurdu.[1134]
Onların delili,
Ramazanda bilerek yeme ve içmeyi cinsi münasebete kıyas etmeleridir. Onlara
göre, "illet" Ramazanın kudsiyetini ayak altına almaktır.
Zahirilere göre
Ramazanda kasden yeme ve içme ile oruç bozmada keffa-ret yoktur. Onların delili
nassm (yeme ve içmeden değil) Ramazanda cinsi münasebetten bahsetmesidir.
Zahiriler hükmü bütün oruç bozma (iftar) lara
şamil kılmazlar.
Şafii ve Hanbeliler de
Zahiriler gibi Ramazan'da kasden yiyip içerek orucunu bozan kimseye keffaretin
gerekmeyeceği görüşündedir. Fakat delillen-dirmeleri Zahirilerden farklıdır.
Çünkü Zahiriler kıyası kabul etmiyorlar. Şafii ve Hanbeliler ise kıyası kabul
ediyorlar fakat bu illetin bu hükme uygun olmadığını ileri sürerek "bu
ceza başka oruç bozma şekillerine göre, cinsi münasebet için daha
uygundur" diyorlar.[1135]
îmam Şafii bu meseleyi
el - Ümm'de şöyle açıklar: "Cinsi münasebetin dışında yeme içme vb. ile
oruç bozmadan dolayı keffaret gerekmez. Bazı insanlar şöyle diyor: "Yeme
ve içme de cima gibi keffareti gerektirir.
Şafii der ki: "Bu görüşte olan kimseye Sünnet cima eden hakkında
gelmiştir. Yeme ve içmede keffaretin gerektiğini size kim söylüyor?"
dendiğinde "Biz bunu cimaa kıyas ederek yahut "yeme ve içme cimaa
benzediği için, yeme ve içmeyi cimaa kıyas ederek söylüyoruz" der ve şöyle
devam eder: 'Evet yeme, içme de orucu bozan haram şeyler oldukları için
böyledir." Onlara: "Oruçluya haram olduğunu kabul ettiğiniz orucu
bozan her şeyde keffarette hükmeder misiniz?" dendiğinde "Evet"
der.
"Peki, şifa yahut
ilaç olarak bir şey yiyen hakkında ne dersin? " dendiğinde "Ona
keffaret yoktur" der. "Niçin" diye sorarsak "Bu bedene gıda
vermez" der. Biz deriz ki: Sen bunu cimaa kıyas etmiştin. Çünkü o orucu
bozan haram bir fiildir. Bu da bize ve size göre orucu bozan haram bir
iştir." O: "Bu bedene gıda vermez" diyor. Deriz ki: "Bunun
bedene gıda vermediğini nereden biliyorsun? Yine sen diyorsun ki, eğer bir
kimse bir parça sağlam meyve yutsa orucu bozulur fakat keffaret gerekmez.
Halbuki bu, bildiğimiz kadarıyla, bedene gıda verir.
Deriz ki: "Sen
fıkıhtan tıbba döndün. Bedene neyin gıda verdiği hususunda kıyasa dönersen
(kıyas uygularsan) cimam bedene (gıda vermediğini bilakis) onu
noksanlaştırdığını görürsün. Gerçekte cima bedene bir şeyin girmesi değil,
ondan bedene noksanlık veren bir şeyin çıkmasıdır. O halde sen nasıl olurda,
bedene giren, ona fazlalık veren ve onu doyuran şeyi, bedene noksanlık veren
ve onu acıktıran cima'a kıyas edersin?
Gıda vermedikleri
halde enjeksiyon (iğne) ve enfiye (burun damlası) nin orucu bozduklarını nasıl
idda edersin? Eğer orucun bozulmasına illet olarak "gıdayı gösterir ve
bunlarda keffaretin gerekmediğini ileri sürersen, kıya8a göre, orucun
bozulduğuna hükmettiğin her olayda keffaretle hükmetmen gerekirdi."[1136]
Hanefilerin tamamı ve
M
Şafiilere göre de
kadına keffaret vacib değildir. Delilleri şudur: Eğer kef-faret kadına gerekli
olsaydı bunu Rasulullah açıklardı. Aksi halde açıklamanın ihtiyaç zamanından
sonraya kalması gerekir ki bu da caiz değildir.[1138]
imam Ahmed'den kadına
keffaret gerekeceği ve gerekmeyeceği şeklinde iki rivayet vardır. Ebu Davud
şöyle der. imam Ahmed'ten Ramazanda ailesiyle cinsi münasebette bulunan
kişinin durumu ve kadına keffaret gerekip gerekmediği soruldu: "Kadına
keffaretin gerektiğini duymadık" diye cevap verdi.[1139]
"Rada"
sözlükte, sütü memeden emmek demektir. Araplar derler. Yani koyununu emiyor.
Sütünün sesini duymasından korktuğu için onu sağmıyor. Böylece ondan süt
alıyor.
Terim olarak Rada:
"Belli bir vakitte (çağda, yaşta) bir kadının memesinden süt emmek"
demektir. Kur'an ve Hadiste rada'ın (süt akrabalığının) evlenmeyi haram
kıldığına dair deliller vardır. Neseb (soy, kan akrabalığı) evlenmeyi haram
kıldığı gibi Rada da evlenmeyi haram kılar. Cenabı Hak"...
sizi emziren süt
anneleriniz, süt kardeşleriniz.....haram kılındı" (Nisa: 23) buyurmuştur.
Hz. Peygamber de
"neseb yoluyla haram olan süt emme yoluyla da haram olur"[1140]
buyurmuştur. Fakihler rada'ın "şartlan bulunduğunda memenin emilip sütün
karına ulaşması' olduğunda ittifak etmiş, ancak bu şartların ne olduğunda
ihtilaf etmiştir. Evlilik haramlığı doğuran rada budur.
Fakat
Şâfiilerin çoğunluğu,
Hanefiler, M
Ibn Kudame, emmenin
dışındaki bir yolla da haramlığın sabit olacağına şöyle delil getirir:
"Bizim delilimiz Ibn Mes'ud'un Hz. Peygamber'den rivayet ettiği şu
hadistir: "Ancak kemiğin oluşmasına, etin gelişmesine yarayacak miktar (da
çok emme) ile radâ' meydana gelir. Emme yoluyla sütün vardığı yere, burun ve
boğazdan akıtılan süt te varır ve emmenin meydana getirdiği et ve kemik
gelişmesi bu yolla da meydana gelir. Dolayısıyla burun ve boğaz- , dan akıtılan
sütün haramlıkta emmeye eşit olması gerekir. Burun, oruçlunun orucunu
bozmasına vasıta olan organlardan birisidir. Dolayısıyla ağızla emme gibi burun
da (süt yoluyla) haramhk doğuran bir organ olur.[1142]
Zahirelere göre, ancak
meme emme yoluyla mideye giden süt haramhk doğurur. Onlar bu konuda kıyasa
gitmezler, imam Ahmed'den yapılan bir rivaye de bu yöndedir.
îbn Hazm şöyle der:
"Mesele: Haram olan rada in sıfatına (özelliğine) gelince; bu ancak
emenin süt annesinin memesinden emmesidir. Bir kadının sütü içirilen kimse; onu
bir kaptan içmiş yahut ağızma sağılıp yutmuş; ekmekle yemiş, yemek içinde
yemiş, ağzına, burnuna, kulağına dökülmek suretiyle yutmuş yahut şırınga ile
kendisine verilmiş olsa, yıl boyunca böyle bes-lense de, bütün bunlardan dolayı
haramlık meydana gelmez.
Bunun delili;
"....sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz... haram kılındı"
ayeti ile "Neseb yoluyla haram olan süt emme (rada) yoluyla da haram
olur" hadisidir. Allah Teala ve O'nun Rasulü bu manada evlenmeyi ancak
"emzirme" ve "emme" yoluyla haram kılmıştır.
"îrdâ'=süt emzirme" ifadesi ancak "süt emziren kadının memesinden,
süt emenin ağızına süt koyması" için kullanılır.
Kadın onu emzirdi, emziriyor
denir. Süt emen ağızma memeyi almaz ve ondan emmezse ona "emme" ve
"emzirme" denmez. "Emme" manasını ifade eden fiil Bütün bu
saydığımız şeylerin dışındakilerde "emme" ve "emzirme"
denmez. Onlar ancak süt, yiyecek, içecek, yeme, içme yutma, şınnga, damla,
akıtma gibi isimlerdir. Allah bunlarla hiçbir şeyi haram kılmamıştır.
Eğer: "Biz bunian
"emme" ve "emzirme"ye kıyas ettik (benzettik) derlerse
derizki "kıyas bütünüyle batıldır. Eğer kıyas Hak olsaydı bile buradaki kıyas
batılın kendisi olurdu: Her akıl sahibi zaruri olarak bilir ki koyun dan emmek,
kadından emmeye çok benzer. Çünkü ikisi de emmedir. Şırınga ve buruna akıtmak
yoluyla emme i&^ böyle değildir. Onlar kadının emzirmesi dışında bir yolla
mideye süt inmesiyle haramlık meydana gelmeyeceğini söylüyorlar. O halde fasid
kıyaslanndaki tenakuz (çelişki) lan ve bununla Allah Teala'nın izin vermediği
bir şeyi meşru saymalan açıkça ortaya çıkmış oldu.[1143]
Kur'an-ı Kerim
"Zıhar"ı haram kılarak zıhar yapıpta dönen-ki bu "dönme"
nin manasında ihtilaf edilmiştir-kimsenin keffaret vermesi gerektiğini
bildirmiştir. Allah Teala şöyle buyurur: "İçinizden kanlannı
"zıhar" yapanlar (annelerine benzeterek haram sayanlar) bilsinler ki
kanlan anneleri değildir; anneleri ancak onlan doğuranlardır. Doğrusu
söyledikleri kötü ve asılsız bir sözdür. Allah şüphesiz affedendir,
bağışlayandır. Kanlannı zıhar yoluyla boşamak isteyip sonra sözlerinden
dönenlerin, ailesiyle temas etmeden bir köle aza etmeleri gerekir. Size bu
hususta böylece öğüt verilmektedir. Allah işlediklerinizden haberdardır"
(Mücadele 3-4).
Kur'an'm bildirdiği
zıhar, kişinin karısına: "Sen bana annemin sırtı gibisin" demesidir.
Bu ifade ile zıhann meydana geleceği hususunda icma edilmiştir. Ancak
Nasslann zahirine
sanlan ve kıyası kabul etmeyen Zahirilere göre zıhar ancak bu ifade ile (içinde
"zahr"=sırt kelimesi geçen ifade) meydana gelir.
Ibn Hazm şöyle der:
"Annemin sırtı" ifadesi kulanılmadıkça saydığımız şu ifadelerden
hiçbirisiyle mesela; "Annenin ferci" ve sırtından başka organın
söylenmsiyle yahut anneden başkasının; kız, baba, kızkardeş, yabancı bir kadın
ve anneannenin "sırt"ı veya başka bir organının söylenmesiyle keffaret
gerekmez. Bunun delili şu ayetir: "İçinizden kanlannı "zıhar"
yapanlar (annelerine benzeterek haram sayanlar) bilsinler ki kanlan anneleri
değildir; anneleri ancak onlan doğuranlardır" (Mücadele, 2).
Cumhura göre, bir
kimse kansını, nikahı kendisine haram olan bir kadına içinde "sırt"
kelimesi geçen ifadenin dışında başka ifadelerle benzetse yine zıhar meydana
gelir. Onlann bu husustaki delili kıyastır. Ibn Kudame göyle der: "Bize
göre onlar (benzetilenler) akrabalık dolayısıyla evlenilmesi haram olan
kadınlardır. Dolayısıyla (bu yönüyle) anneye benzerler. Ayette ise:
"İDoğrusu söyledikleri kötü ve asılsız bir sözdür. Allah şüphesiz affedendir,
bağışlayandır" (Mücadele, 2) buyrulmuştur.2 Bu (kötü ve asılsız söz),
meselenuzde vardır ve aynı hükmü taşır. Hükmün anneye bağlı kılınması, ben-zeri
olduğunda, aynı hükmün başkası hakkında da geçerli olmasına engel değildir.[1144]
Huzeyfe'den rivayet
edildiğine göre O : Rasulullah'm şöyle dediğini işitim demiştir: "tpek ve
dibâc (dan yapılmış) elbise giymeyinizi altın ve gümüş kaptan içmeyiniz, böyle
kaplardan yemeyiniz. Çünkü bu, dünyada kafirlere ahirette ise size
aittir."
Ümmü Seleme'den
rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber: "Şüphesiz gümüş kaptan içen kimse
karnına ancak cehennem ateşini doldurmuş olur."
Müslim'in bir
rivayetinde "Altın ve gümüş kaptan yemek yiyen yahut içen kimse.,"
denmiştir.
Alimler altın ve gümüş
kaptan bir şey içmenin haramlığmda icma etmiştir. Ancak Ibn Münzir Muaviye b.
Kurre'den, bunun haram olmadığına dair bir görüş nakletmiştir. Altm ve gümüş kapta yemek yemeye gelince;
Davud ez-Zahiri bunu caiz görür, cumhur ise haram sayar. Sanki Davud'a Hz.
Peygamber'in bu konudaki yasağı ulaşmamıştır. Nevevi şöyle der:
"Arkadaşlanmız dedi ki: Altın ve gümüş bir kapta yeme ve içmenin haramlığı
ile bunla-nn (mutfakta) kullanılmalarının haramlığı konusuda icma meydana
gelmiştir. Ancak Davud'dan "yalnız içmenin haranı olduğu" hususunda
bir rivayet vardır. Belki yemeyi de haram kılan hadis ona ulaşmamıştır.
Şafii'nin ve Iraklıların eski görüşü de budur. Şafii, haram değil mekruh olduğunu
söylemiş fakat bu görüşünden dönmüştür."
Yeme ve içmenin
dışında, altın ve gümüş kapların diğer kullanımlanna gelince, yukanda geçtiği
gibi cumhur bunun da haram olduğu görüşündedir. Delilleri; "diğer
kullanımlan yeme ve içmedeki kullanıma kıyas"tır. tbn Kudame şöyle
der:"Altın ve gümüş kap kullanımının haram olduğu konusunda
Zahirilerin reisi
Davud'a göre altın ve gümüş kabı yeme ve içmenin dışındaki yerlerde kullanma
haram değildir. O,'harambğı, kendisine ulaşan hadise tahsis etmiş, diğer
kullanımları bu hadise kıyas etmemiştir. Şevkâni de altın ve gümüş kullanımının
yalnız yeme ve içmede haram olduğu görüşüne meylederek şöyle der: Konu ile
ilgili hadislerin altın ve gümüş kabın yeme ve içmede kullanılmasının
haramlığına delalet ettiklerinde şüphe yoktur. Diğer kullanımlarda ise bu
haramlık söz konusu değldir. Diğer kullanımları yeme ve içmedeki kullanıma
kıyas etmek "kıyas-ı maa'l-fârık" olur.
Buradaki yeme ve
içmenin yasaklanmasının illeti "cennet halkına benzemek" tir. Çünkü
ayette cennet ehlinin çevrelerinde gümüş kaplar dolaştınl-dığı"
bildirilmiştir (însan 15). Şâriin geçerli saydığı illet budur.[1146]
Zahirlerin
kitaplarında, kaynağı, kıyasın hüccet olmasındaki ihtilafa dayanan birçok
mesele vardır.
Burada îbn Hazm'ın
kıyası kabul edenlerle yaptığı kısa bir tatışmayı zikredeceğiz. Bu tartışmada
bazı ihtilaflı meseleler ve onların kıyası reddetme hususundaki bakış açılarını
ortaya koyan açıklamalar vardır. îbn Hazm şöyle der: "Bize delil
kullanarak içtihad ne zaman caiz olur?" diye sorarlarsa "her
zaman" diye cevap veririz. Çünkü delil nassdır. içtihad ise yalnız Kur'an
ve Sünnetten Allah'ın hükmünü çıkarmaktır. Biz Allah ve Rasulü tarafından
kesin olarak bildirilmeyen bir delilin (nass) bize lazım olmadığını, bunun
bizden sakıt olduğunu, dolayısıyla rey ve kıyasa ihtiyaç olmadığını yakinen
biliyoruz.
Yine siz nikah, talak
ve iddetler konusunda kölelerin hükümlerini, onların "had'lerdeki
hükümlerine kıyas ettiniz: Bazılarınız: "Köleye iki kadından başkası helal
olmaz" der; bazılarınız; "ilâ" da kölenin süresi iki ay
"inne" de altı ay der; bazılarınız "cariyenin iddeti iki hayız
süresidir, öldüğünde ise iki ay beş gecedir" der. Bir kısmınız :
"Kölenin talakı ikidir", bir kısmınız ise "kölenin zıhar orucu
bir aydır" der. M
Araştırıcıya gizli
kalmaması gereken hususlardan birisi şudur: Kıyası delil kabul etmemek, kıyası
kabul edenler bu yolla bir hükme ulaştıkları zaman, onu delil saymayanların o
hükmün tersini kabul etmeleri gerektiği anlamına gelmez. Bilakis bazı
durumlarda, hükümde iki görüş sahibi birleşebilir Ancak hükme giden yolda
farklı olurlar. Bazan kıyası kabul edenler, kıyas yolundan bir hükme
ulaşırlar. Kıyası reddedenler de aynı hükme ulaşırlar fakat başka yoldan
giderler. Aşağıdaki mesele bu hususu açıklığa kavuşturacaktır.
îbn Hazm şöyle der:
"Onların diğer bir delilleri de şudur: Allah Teala şöyle buyurmuştur
:"tffetli kadınlara zina isnâd edipde, sora dört şahit getiremeyenlere
seksen değnek vurun; ebediyen onların şahidliğini kabul etmeyin" (Nur 4).
Derler ki: Nass yalnız
iffetli kadınlara iftira edenleri dövme (celde; değnek vurma ) hususunda gelmiştir.
Siz ise iffetli kadınlara iftira edenleri dövdüğünüz gibi iffetli erkeklere
iftira edenleri de dövüyorsunuz, îşte bu kıyastır.
Ebu Muhammed şöyle
der: Bu onların fasid bir zannıdır. Bunun kıyas olmasından Allah'ı tenzih
ederiz. Allah'ın kudreti ve yardımıyla, erkeklere iftira edenleri dövmeyi
hangi Kur'an ve Sünnet nassına göre vacib kıldığımızı açıklıyoruz. Allah'ın
yardımı ve gücüyle buna elimizde bulunan nass açık bir delil olunca bunun kıyas
olmasının caiz olmadığını açıklamaya başlıyoruz. Şayet burada kıyas
kullanılsaydı hükmü onların söylediklerinden başka olurdu. Başarı yüce
Allah'tandır. Allah Teala'ya güvenerek diyoruz ki: Allah Teala'nın
"İffetli kadınlara zina isnad edip de,..." (Nur 4 ) ayeti umum ifade
eder. Ancak nass yahut icma' ile tahsis edilebilir. Dediğimiz gibi Allah
Tea-la'nın bununla "iffetli kadınları" kasdetmiş olması da mümkündür.
"İffetli, namusları" kastetmiş olması da.... Kur'an'm indiği Arab
dilinde bu, malum olmayan (kabul edilmeyen) bir şey değldir.
Allah bize buna benzer
ifadelerle hitab etmiştir. Mesela "Yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur
yağdırdık" (Nebe, 14) ayetinde geçen" yoğunlaşmış bulutlar demektir. O halde biz deriz
ki; Nur suresi 24. ayetteki " kelimesiyle Yüce Allah İffetli
namuslar" manasını kastetmiştir.
Siz ise iffetli kadınlar" manasını kasdettiğini
söylediniz. Şimdi iddiamızı açık delille takviye etmemiz gerekiyor. Deriz
ki:" kelimesi kelimesinden daha umumidir. Çünkü Allah Teala'nın muradını
(kastettiği manayı) yalnız "kadınlara" hamletmek lafzın umumunu
tahsis etmek (genel manayı özelleştirmek) tir. Umumun tahsisi
ise ancak nass, yahut
icma' ile caiz olur. Aynı şekilde, başka organlar değil erkek ve kadınların
fercleri (avret yerleri) zina isnad edilen organlardır. Bunun delili şu
ayettir. "Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten
korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler" (Mu minun 5-6).
"Ey Muhammedi
Mü'min erkeklere şöyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem
yerlerini korusunlar" (Nur 30).
"Mü'min kadınlara
da söyle: "Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini
korusunlar" (Nur 3%).
"...İffetlerini
koruyan erkekler ve kadınlar..." (Ahzab 35).
"Mahrem yerini
korumuş olan tmran kızı Meryem de bir misaldir" (Tahrim12)
Bu ayetlere göre
"fere" (mahrem yeri),"Muhsan" (korunmuş), o fercin sahibi
de "muhsin" koruyan olmuş oluyor.[1148]
Görülüyor ki bu
meseledeki erkeklere iftira eden kimseye de "celd" (değnek cezası)
hükmü verilmesi her iki tarafin ittifak etiği bir konudur. Ancak onlar metodda
ihtilaf etmişlerdir.[1149]
Kıyası kabul edenlerle
reddedenler arasında meydana gelen mücadeleyi ve bu mücadelenin sonucunu bir
tarafa bırakıp kıyası ve ta'lili (hükümlerin illetlerini ortaya koyma) kabul
eden cumhura yönelirsek onlar arasında bazı hükümlerin illeti konusunda cereyan
eden başka bir mücadeleye şahid oluruz. Her ne kadar bu mesele kitabımızın
konusuna dahil değilse de bir yönünü burada zikretmemiz faydalı olabilir.
Onların hükmün
sebebleri olan "illef'in tarifindeki bu İhtilafın bir çok sonucu vardır.
Bu, fer'i meselelerde büyük ayrılığa yol açmıştır. Belki bu yöndeki ihtilaf
kıyası reddedenleri bu redde sevkeden en açık amillerdendir. Nitekim bu,
onların delilini açıklarken geçmişti. Şimdi, kaynağı "illet'teki ihtilaf
olan bazı ihtilaflı meseleleri açıklayalım:[1150]
Cumhur, ribanm-Nesî ve Fazl
ribası- Ubâde b. Sâmit'in rivayet ettiği ve yukarıda geçen "Rasûlullah'ın
altını altın... karşılığında yasakladığını işittim" hadisindeki altı grup
malda geçerli olduğu Üzerinde icma, ve bu malların bazı illetleri bulunduğu
hususunda ittifak ettikten sonra, Şariin hükmü hangi illete göre verdiği
hususunda ve bu gruba dahil olan başka mallar konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Şimdi bu konuda fakihlerin görüşlerini açıklayalım:
1- Hanefi mezhebi: Hanelilere göre fazl libasının illeti
cins bir olmakla beraber "ölçü" (keyl) yahut "tartı" (vezn)
dır. Nesie ribasmın illeti ise şu iki vasıftan birisinin varlığıdır: cins
birliği, ölçü-tartı birliği. Altın ve bakır "cins birliği" şartından
istisna edildiği için icma ile aralarında nesie ribası caiz olur. Buna göre iki
şeyin birbiriyle değiştirilmesi mümkün olur; cinsleri bir olur, ölçü ve tartıya
gelirse onlarda fazl ve nesie ribası birlikte haram olur. Mesela buğdayın
buğdayla değiştirilmesi (satışı) gibi. iki şeyin birbiriyle değiştirilmesi
mümkün olur, cinsleri farklı olur fakat ölçü yahut tartıya gelirlerse veya
Ölçü ve tartıdan birine gelmez fakat bir cinsten olurlarsa aralarında tefadul
(fazlalık) caiz olur ve nesie ribası haram olur. Mesela buğdayın arpayla
değiştirilmesi gibi. Onlar farklı cinsten oldukları halde ölçekle ölçülmesi
bakımından birdir. Dolayısıyla bir müdd[1151]
karşılığında iki müdd vermek suretiyle fazla olarak satışı caizdir. Ancak nesîe
haram olduğu için teslimin tehiri caiz değildir. Yumurtanın yumurtayla
değiştirilmesi de böyledir. Çünkü bunlar bir cinstendir fakat ölçülen ve
tartılan şeylerden değildir. Dolayısıyla bunlarda tefadul caiz nesîe haramdır.
Onlar kabul ettikleri
bu "illef'e Kitab, Sünnet ve îctihaddan delil getirmişlerdir. Kitabdan
delilleri şu ayetlerdir: "Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın, doğru
terazi ile tartın, insanların hakkını azaltmayın, yeryüzünde bozgunculuk yaparak
karışıklık çıkartmayın" (Şuarâ, 181-183), "insanlardan, kendileri bir
şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan, ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak
verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay h
Kâsânî bu ayetleri
zikrettikten sonra şöyle der: Şüphesiz ribanm haramlığı mutlak olarak ölçü ve
tartı sebebiyledir. "Yiyecek" olması dolayısıyla değildir. O halde
"illet" ölçü ve tartıdır.2
Sünnet: Hanefiler Ebu
Said el-Hudrî ve Ebu Hüreyre'nin rivayet ettikleri şu hadisi, görüşlerine delil
getirirler: "Rasûlullah bir adamı Hayber'e görevli olarak gönderdi. O iyi
cins hurma getirdi. Rasûlullah "Hayber hurmasının hepsi böyle midir?"
diye sordu. Adam: "Hayır vallahi ey Allah'ın Rasûlü. Biz iki sa' hurma
karşılığında bundan bir sa1; üç sa karşılığında iki sa1 alıyoruz" diye
cevap verdi. Hz. Peygamber: "Böyle yapma, iyi olmayan hurmayı parayla
sat, onun parasıyla iyi cins hurma satın al!" buyurdu. "Tartı
konusunda da bunun benzeri söylenmiştir.3 Müslim'in bir rivayetinde :
"Tartı" (mizan) da böyledir" demiştir.
Alimler, tartı ile
tartılan (mevzun) in kasdedüdiğini yani her tartılan şeyin böyle olduğunu,
dolayısıyla hadisin her tartılan şeyde fazlalığın caiz olmadığına delalet
ettiğini söylemişdir.
Hanefiler, imam
Ahmed'in A/üsncdinde îbn Ömer'den rivayet ettiği şu hadisi de delil
getirmişlerdir: Hz. Peygamber: "Bir dinarı iki dinar, bir dirhemi iki
dirhem, bir sa'ı iki sa' karşılığında satmayınız. Ben bunun riba olmasından
korkuyorum" buyurmuştur.[1152]
Dârekutni'nin Enes'den
rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber: "İki şey bir türden olunca
(değiştirilirken) eşit olarak ölçülür ve tartılır."
Rivayetlerden şu
şekilde delil çıkartılmıştır: Hz. Peygamber îbn Ömer hadisinde, ribanm yasak
olmasıni"değiştirilen şeylerin ölçülebilir yahut tartılabilir oluşuna
bağlamıştır. Sanki o şöyle demiş oluyor: Ölçülüp tartılabilen ve bir cinsten
olan iki şey değiştirildiğinde eşitlik gerekir.
îctihad deliline
gelince: Hanefİler şöyle der: Riba aslında alışveriş yapılan şeylerde
aldatmadan kurtulmak için haram kılınmıştır. Aldatmadan kurtuluşun birinci
yolu, bedeller (mallar) arasında eşitliğin gerçekleştirilmesidir. Eşitliği
gerçekleştirmek için en adil terazi ise ölçü ve tartıdır. Buna uyan bütün
eşyada değiştirilirken değer ve faydasındaki farklılığa bakılmaksızın eşitlik
vacibdir. Fazlalık haram olur. O halde ölçü ve tartı cins birliği ile birlikte
ribanm illetidir.[1153]
2- Mâliki mezhebi: M
Nesie ribasına
gelince; altın ve gümüşte ribanın illeti sırf nakdi değeri olmasıdır. Diğer
dört çeşidde ise sırf "yiyecek" olma ve "depo edilme" onun
illetidir. Yani cins birliğine yahut azık olmasma itibar edilmemiştir.
Delilleri: Altın ve
gümüşteki illet istikra' (tüme varım) ile bilinir. Onlara göre altın ve gümüşün
kendi dışındaki diğer mallarla selem yapılmasının caiz olduğu konusunda icma'
gerçekleşmiştir. Şayet altın ve gümüşteki riba illeti onların dışındaki bir
şeyde mevcut olsaydı bu haram olurdu. Çünkü kendilerinde tek bir illet bulunan
iki şeyi birbiriyle değiştirme ancak teslim şartıyla haram olmaz. Altın ve
gümüşe has olup çoğunlukla başkalarına geçmeyen sıfat onların nakdî değeri
olmasıdır.[1154]
M
M
3- Şafii mezhebi: Şafıilere göre altın ve gümüşte fazl
ribasmın illeti onların nakdi değerinin olmasıdır. Onlar bu hususta M
Nesie ribasmın illeti;
altın ve gümüşte, onların nakdi değere sahip olması, diğer dört çeşit malda,
yalnız "yiyecek" olma özelliğidir.[1157]
Delilleri: Altın ve
gümüşte, M
Yine onlara göre hüküm
illetle beraber var ve yok olur. Derler ki; Biz düşünürsek anlarız ki, nassla
bildirilmiş bu dört sınıftan "yiyecek" sıfatı ne zaman kaybolursa
ribanm haramhğıda ortadan kalkar; "yiyecek" olma sıfatı ona
döndüğünde haramlık ta döner. Buğday yenilecek vasıfta olduğu sürece riba onda
cereyan eder. Ekilipte bitki olarak çıkınca riba geçersiz olur, ve onda
değişik şekillerde birbiriyle değiştirme caiz olur. Tane sertleştiğinde ve
yenilecek hale geldiğinde haramlık da geri gelir.
Bu, sahih illet
yollarından birisi olarak geçerli olan "devrân"dır. Bunu gerektiren
de illet olarak bu (yiyecek olma) sıfatına itibar etmektir.[1159]
4- Hanbeli mezhebi: tmam Ahmed'den bu konuda üç rivayet
nakledilmiştir. En meşhuru altın ve gümüşte riba iHetinin "cins" ve
"tartılan şey" olması yani "cins birliği" ile tartı"
olmasıdır. Diğer dört eşyanın illeti ise "cins" ve "ölçülen
şey" olması yani "cins birliği" ile "Ölçü"dür.
İkinci rivayet: Buna
göre Hanbeliler illet konusunda Şafiilerle aynı görüştedir.
Üçüncü rivayet: Altın
ve gümüşün dışındaki eşyada illet ölçü yahut tartı olarak aynı cinsten yiyecek
olmasıdır. O halde bu rivayete fazl rinası için yi. yecek, ölçü yahut tartı
vasıflarının tamamen bulunması gerekir.
Ibn Kudame Muğnfde bu
üçüncü rivayeti tercih ederek şöyle der: Bir cinsten olan ve tek başına
."yiyecek", "ölçü" yahut "tartı" vasfı bulunan
eşya hakkında iki rivayet vardır: En üstün olanı, Allah bilir, onun helal
olmasıdır. Çünkü haramhğı hususunda sağlam bir delil ve ona sarılmayı
kuvvetlendirecek bir mana yoktur.[1160]
Hanbelilerin ilk
rivayetteki delili, Hanefîlerin delilleri arasında geçen îbn Ömer ve Enes
hadisidir, delil getirme yöntemleri de Hanefîlerin ki gibidir. Üçüncü
rivayetteki delilleri ise şudur: Dârekutnî'nin Said b. el-Müsey-yib'den rivayet
ettiği şu hadis: Rasûlullah buyurmuştur ki: "Yenilen içilen şeylerden
ölçülüp tarülandan başkasında riba yoktur.
Müslim'in Ma'mer'den
rivayet ettiği şu hadis te bunun gibidir: "Yiyecek yiyecekle eşit olarak
değiştirilir. Eşitlik ancak "ölçü" yahut "tartı" ile tesbit
edilir. O halde hadis, ribanın ancak ölçülen yahut tartılan yiyeceklerde cereyan
ettiğine delalet eder.
Hanbeliler bu konuda
değişik (farklı) hadislerin geldiğini, hepsiyle kas-dedilenin tam olarak
anlaşılabilmesi için aralarını birleştirmek gerektiğim söylemişlerdir. Hz.
Peygamber eşit olmaksızın yiyeceği yiyecekle değiştirmeyi yasaklamıştır.
Dolayısıyla onu şer'İ bir ölçü ile kayıt altına almak gerekir ki bu da
"ölçü" (keyl) ve tartı (vezin) dır. Hz. Peygamber bir sa'ı iki sa1
karşılığında satmayı da yasaklamıştır. O halde ilk hadiste geçen
"yiyeceği", "fazlalık yasaklanmış yiyecek" şeklinde
kayıtlamak gerekir.
Hanbelilerin ikinci
rivayetteki delilleri, Şafiilerin delili gibidir.[1161]
"İllet"
konusundaki görüş ayrılığından dolayı "fazlalık" yahut "geciktirme"
yoluyla kendisinde riba cereyan eden eşya çeşitleri üzerinde ihtilaf meydana
gelmiştir.
Fakihlerin tamamı
hadiste bildirilen altı çeşit eşyanın hepsinde riba meydana geldiğinde ittifak
etmiştir.
Zahirilerin dışındaki
fakihler de ölçülüp tartılabilen ve azık olan her yiyecekte riba cereyan
ettğinde ittifak etmişlerdir.
Yiyecek olmayan,
ölçüye yahut tartıya gelmeyen ve cins birliği olmayan eşyada ise riba cereyan
etmeyeceğinde
Hanefıler, kendi
tesbit ettikleri illete dayanarak ölçü yahut tartıya gelen her şeyde yahut
cinsleri bir olan iki malda ribanın olacağını söylerler. Onlara göre o malın
yiyecek olmasıyla olmaması arasında fark yoktur. Dolayısıyla onlara göre
kireç, taş, demir vb. ölçülüp tartılabilen eşyada riba gerçekleşir.
Onlara göre,
değiştirilen malların ölçülen yahut tartılan mallardan olması yeterli
değildir. Malm bizzat ölçü yahut tartıya müsait olması gerekir. Buna göre
mesela yarım sa'dan daha az buğday yahut hurmada riba gerçekleşmez. Çünkü adet
olarak bu kadar az bir şeyin ölçülmediği bilinmektedir. O halde bundaki
fazlalık haram olmaz. Ancak cins birliği olduğu için nesie ri-bası bu kadar az
bir şeyde de gerçekleşir.[1162]
M
Şafîiler de
ta'lillerine dayanarak yiyecek olmayan şeylerde ribanın meydana gelmeyeceğini
ilaç olsun meyve olsun "yiyecek olma" vasfını taşıyan her şeyde ise
ribanın gerçekleşeceğini söylerler. Buna göre kaysı, elma ve şeft
Üçüncü rivayetlerine
göre Hanbeliler, ancak ölçü yahut tartı vasfını taşıyan yiyeceklerde ribanın
gerçekleşeceğini, dolayısıyla yumurta gibi sayı ile satılan yiyeceklerde ve
yiyecek olmayan şeylerde ribanın olmayacağını söylerler.
Böylece görüyoruz ki
fakihler hükmün dayanağı olan "illet"'te görüş ayrılığına düştükleri
için riba hükmü verilecek şeylerde ayrılığa düşmüşlerdir. Bunun için bazan bir
gruba göre ribevi olan bir mal başkalarına göre ribevi olmuyor.[1163]
Alimler babanın küçük
bekar kızını evlendirme hakkı olduğunda, ehliyete sahip olmadığı için kızının
rızasını ve iznini almayabileceği konusunda ittifak etmiştir. Fakat bu
müsaadenin illeti konusunda ayrılığa düşmüşlerdir. Şafiiler
"bekarlığı" illet olarak kabul ettikleri için bu hükmü, kendisinde bu
illet bulunan kimseye uygulayarak şöyle derler; Babanın bekâr ve b
Hatta ona, b
Hanefilere göre küçük
olan bekar kızda illet "küçüklük"tür. Bundan dolayı onîar
"illet" bulunan kimseye hükmü uygulayarak şöyle derler: Babanın küçük
ve dul olan kızını evlenmeye zorlaması caizdir. Çünkü illet olan "küçüklük"
mevcuttur. Kendisinde illet bulunmayan kimseye de bu hükmü uygulamayarak şöyle
derler: Babanın b
Müslümanlar gait,
idrar, yellenme, mezi ve vedi gibi iki yoldan (ön ve arkadan), çıkan şeylerden
dolayı abdestin bozulacağında ittifak etmiştir. Bu, Kur'an'da açık hüküm
bulunmasından ve abdestin bozulduğunu gösteren eserler ortada olmasındandır.[1165]
Mesela Allah Teala "Eğer hasta veya yolculukta iseniz, yahut biriniz ayak
yolundan gelmişseniz veya kadınlara yaklaş-mışsanız ve bu durumlarda su
bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm edin" (Nisa, 43)
buyurmaktadır. Hz. Peygamber, Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadiste
"Allah, abdesti bozulan kimsenin namazını, abdest alıncaya kadar kabul
etmez" buyurmuştur. Hadramevt halkından bir adam : "Ey Ebu Hüreyre
hades nedir?" diye sordu. O: "sessiz ve sesli yellenmektir" dedi.[1166]
Ali b. Ebu T
Ebu Hanifeye göre
illet, "bizzat necis (pis) olan şeyin çıkması" olduğundan hüküm, her
necis olan şeyin çıkmasını içine alacak şekilde genelleştirilmiştir. O halde
"kusma" ve "kan çıkması"nın da abdesti bozması gerekir.
Hidaye'de bu şeylerle
abdestin bozulduğuna delil getirilerek şöyle denir: "Çünkü necasetin
çıkması temizliğin yok olmasında müessirdir. Asıl hükümdeki illetin bu şekilde
tayini aklidir (ictihadla çıkarılmıştır).[1168]
Şafii illeti yalnız
iki yoldan (ön ve arkadan) çıkan şeylere tahsis eder, do|ayısıyla bu iki yolun
dışından çıkan necislerin abdesti bozduğunu kabul et-fliez. Yani ona göre burun
kanaması kusma ve bedenden kan akmasıyla ab-dest bozulmaz.[1169]
Belki o, bunu taabbûdi bir mesele olarak anlamış, bunda âkla yer olmayacağını
düşünmüştür. O, ez-Ümm.'de şöyle der: "Boşaltım yollarından birisinden
çıkan her şey abdesti gerektirir. Erkeğin tenasül organından yahut kadının ön
tarafından çıkan yel de bunun gibi abdesti gerektirir. Nitekim dübürden çıkan
su vb.lerinden dolayı da abdest gerekir. Boşahtım yollarından çıkan yel hades,
yelin dışındakiler de hades hükmünde olunca, insanlar ağızdan çıkan tükrüğün,
burundan gelen sümüğün, ağızdan gelen kokulu-kokusuz geğirtinin abdesti
gerektirmediğinde ihtilaf etmemiştir. Bu delâlet eder ki, kusma, burun
kanaması, kan aldırma ve cesedden çıkan herhangi bir şeyden dolayı abdest
gerekmeyeceği gibi şu üç yoldan, ön arka ve zekerden başkasından çıkan
şeylerden dolayı da abdest gerekmez. Çünkü abdest, çıkan şey necis olduğu için
gerekmiyor, Görmüyormusun, dübürden çıkan ve hiçbir şeyi necis yapmayan yel,
dışkının abdesti gerektirdiği gibi abdesti gerektiriyor. Meni necis olmadığı
halde gusülü gerektiriyor. Abdest ve gusül ancak taabbûdîdir."[1170]
Kendisindeki görüş
ayrılığı "asl"m hükmünün illetindeki görüş ayrılıklarına raci olan
bazı meseleleri burada açıklamış olduk. Maksat hepsini anlatmak değil,
isteneni isbat etmek için bazı örnekler sunmaktı.[1171]
Şafii mezhebi, Ahmed
b. Hanbel ve
Nass Delili: Kıyasla
amel etme hususunda gelen nasslar. Bu naslar, açıklama yapılmaksızın mutlak
olarak gelmiştir. Dolayısıyla kıyasın caiz olduğunun delilidir. Aksi halde
açıklama gerekirdi. Çünkü, buna ihtiyaç vardır. Açıklamayı ihtiyaç zamanında
yapmayıp sonraya bırakmak caiz değildir.
Icma1 Delili: Sahabe,
içki içene verilecek ceza hususunda kendi aralarında istişare etti. Hz. Ali
içki cezasını iftira (kazf) cezasına kıyas etti. Sahabeden hiç kimse ona
muhalefet etmedi.
Hakim'in Ibn Abbas'dan
rivayetine göre içki içenler Rasûlullah zamanında o vefat edene kadar el üe,
ayakkabı ve değnekle dövülüyordu. Hz. Ebu Bekir, vefat edinceye kadar 40
deynek vurdu. Hz. Ömer, "görüşünüz nedir?" diye ashaba sordu. Hz.
Ali: "içki içen sarhoş olur, sarhoş olan saçmalar, saçmalayan İftira
eder. İftira edenin cezası ise seksen değnektir."
Aklî Delil: Kıyas
'zann'dan kuvvetlidir. Dolayısıyla had ve keffaretin onunla isbatı caizdir.
Çünkü Hz. Peygamber : "Biz zahire göre hüküm veririz. Gizli olan şeyin
hükmü Allah'a aittir" buyurmuştur. Kıyas, "zan" ifade etmesi bakımından
haber-i vahid gibidir. Haber-i vahidle amel edildiği gibi kıyasla da amel
edilir.[1172]
Hanefîler
"had"lerin ve "kefFaret'lerin kıyasla isbat edilemeyeceği görüşündedir.
Bu görüşlerini isbat etmek için şu delilleri ileri sürmüşlerdir:
1- Hadler ve keffaretler, takdirini (belli bir ölçüye
göre olmasını) gerektiren mana (mucib mana) akılla bilinemeyen, mikdarı
(ölçüsü) belirlenmiş hükümlerdir. Kıyasta ise "asl"m hükmünün illeti
akılla bilinir. Rek'atlann sayısı, zekat nisabı vb. gibi illeti akılla bilinemeyen
hükümlerde kıyasa imkan yoktur.
2- Hadler, "cezalar"dır. Keffaretler de
"ceza"ya benzemesi bakımından
böyledir. Kıyas, kendisinde hata ihtim
3- Sari1, hırsızlıkta el kesme cezasını vacib kılmıştır.
El kesmek daha uygun (evla) olduğu halde kafirlerin mükatebesi[1174]
durumunda onu vacib kılma-mıştır. Yine Sâri', zıhardan dolayı keffaretî vacib
kılmıştır. Çünkü o kötü (münker) ve yalan olan bir şeydir. Kötülükten ve yalan
sözden daha ağır olduğu halde irtidat durumunda keffareti vacib kılmamıştır.
Allah'ın keffaret verilmesi daha evla olan bir hususta keffareti vacib
kılmaması, o konuda ki-yas yapılmayacağını gösterir.[1175]
İfade etmek gerekir ki
bu konuda kıyasın geçerliliğini kabul edenler, bunun için kıyasın şartlarının
tamam olması gerektiğini söylemişlerdir.[1176]
Şafiiler kasden adam
öldüren bir kimseye, hata ile öldürene kıyasla, keffaretin vacib olduğu
görüşündedir. Çünkü hata ile adam öldürmede keffaret \ vacib olunca kasden
öldürmede öncelikle vacib olur. Zira suç olarak o daha : büyüktür, ve keffareti
verilmeye daha layıktır. Bu, imam Ahmed'in bir görüşüdür. [1177]
Hanefilere göre kasden
adam öldüren üzerine keffaret yoktur. Çünkü hadlerde kıyas yoktur. Bu, Hanbeli
mezhebinin meşhur görüşüdür, imam M
İbn Kudame bu görüşü
Allah Teala'nın: "Kim bir Mü'mini hata ile öldürürse Mü'min bir köle azad
etmesi gerekir" (Nisa-92) ayetinin mefhum-ı mu-h
Alimler, Ramazan'ın
bir gününde cinsi münasebette bulunup onun keffaretini verdikten sonra, başka
bir günde tekrar cinsi münasebette bulunan kimseye bir keffaret daha gerekeceği
hususunda icma' etmişlerdir.
Yine bir günde birden
fazla cinsi münasebette bulunan kimseye yalnız bir keffaretin vacib olacağı
hususunda da icma1 etmişlerdir.
Bir Ramazan gününde
cinsi münasebette bulunan, fakat keffaret vermeden ikinci bir günde tekrar
cima eden kimse hakkında ihtilaf etmişlerdir. M
Ebu Hanifeye göre
buna, bir keffaret yeterlidir, Harkî'nin rivayetine göre imam Ahmed'in görüşü
de budur. Hanefİler şöyle der: "Bu (keffaret), yerine getirmeden önce,
sebebi tekerrür etmiş bir suçun cezası olduğu için "had" gibi
birleştirilmesi gerekir.[1181]
Bu kaide ile ilgili
meselelerden birisi de hırsıza kıyas edilerek "nebbaş" [1182]ın
elinin kesilmesidir,
Şafii, Hanbeli ve M
Ebu Hanife ve imam
Muhammed'e göre nebbaşm eli kesilmez. Çünkü kabir "korunmuş" bir yer
değildir. Hidaye'de şöyle denir: "Nebbaşın eli kesilmez. Bu, Ebu Hanife
ve imam Muhammed'e göredir. Ebu Yusuf ve Şafii ise şöyle der: "Nebbaşm
elini kesmek gerekir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kefen soyan
n elini keseriz."[1184]
Çünkü kefen de, diğeri gibi korunmuş kıymetli bir maldır. Dolayısıyla onun
için de el kesilmesi gerekir. Ebu Hanife ve imam Muhammed'in delili Hz,
Peygamber'in: "Ölünün kefeni, ni çıkaran (muhteri) üzerine el kesme
yoktur" hadisidir. [1185]
"Muhtefi",
Medinelilerin luğatında "Nebbaş" demektir. Başka bir delil de
"mülk" de meydana gelen "şüphe"dir. Çünkü kefen gerçekte
ölünün mülkü değildir. Ölünün ihtiyacı olduğu için "varis"in de
değildir. Cezanın gayesi olan "korkutarak engelleme" amacı da burada
gerçekleşmez. Çünkü ölüye karşı suç işlemek nadir meydana gelen olaylardandır.
Bu konuda rivayet
edilen hadis merfu değildir veya bu mesele, "siyaset" (yönetimle
ilgili bir mesele) olarak yorumlanmıştır.[1186]
Hadler ve
keffaretlerde kıyasın cari olacağı görüşünde olan imam Ahmed'in esas görüşüne
göre, Ramazanda unutarak cinsi münasebette bulunan kimseye de bunu kasden yapan
gibi keffaret gerekir. Onun delili "oruçtaki unutmayı, Hacdaki unutmaya
kıyas"tır. O şöyle der: Oruç, cinsi münasebeti haram kılan bir ibadettir.
Hac gibi oruçta da cinsi münasebetin kasden yapılmasıyla sehven yapılması
arasında fark yoktur. Ayrıca orucun bozulması ve keffaretin vacib olması,
cima'a taalluk eden iki ayrı hükümdür. Şüphe ile bu hükümler düşmez.
Dolayısıyla orucun diğer hükümleri gibi bu hükümler de "kasd"la
"unutma" arasında fark yoktur.[1187]
Şafii ve Ebu Hanife,
bu durumda, kaza ve keffaretin düşeceği görüşünder. M
Burada işaret etmek
gerekir ki Ebu Hanife, "Hadler ve keffaretlerde kıras cari olmaz"
görüşünde olduğu halde, "cima ile oruç bozma"da keffareti vacib
kıldığı gibi, yeme-içmeyle oruç bozmada da keffareti vacib kılarak, keffaretlerde
kıyas yapmıştır. Yine o, "Harem (Kabe)de kasden av öldürme"de
ceffareti vacib kıldığı gibi, "yanlışlıkla av öldürmede"de keffaretin
vacib olluğunu söylemiştir.
Esnevi bu konuda şöyle
der:" Hanefîler bu meselelerde, kendilerinin görüşlerini desteklemeyen
delillerle mazeret ileri sürmüştür. Bu meselelerde, şüphesiz ki kıyas
kaçınılmaz olmaktadır."[1188]
Onların görüşüne göre
bu, keffaretlerde kıyas konusuna girmez, "hükmün illetini tenkih"
(ortaya çıkarma) konusuna girer. Gazâlî bu meseleyi el-Mustasfâ'da
tartışmıştır. Geniş bilgi edenmek isteyen oraya başvursun.[1189]
Bu mesele, üzerinde
araştırma yapılan, kıyas meselelerindendir. Amidi gibi bazı usülcüler onu
usul-i fıkhın girişinde incelemiştir. Amidi el-îh-karrim başında "Dille
ilgili tikeler" bölümünde; Gazâlî, el-Mustasfa'da. "Dil
Esasları" bölümünde; Müsellemü's-Subut yazarı da Âmidi'nin yaptığına yakın
bir şekilde bu meseleyi incelemişlerdir.
Görüşleri açıklamadan
ve tartışan tarafların delillerini ortaya koymadan önce, ihtilaf konusunu incelememiz
gerekir ki araştırıcı bu konuda açık bir fikre sahip olsun.
Amidi, ihtilaf
konusunu izah ederken
1- "Zeyd" ve "Âmr" gibi özel isim
(alem)lerde kıyas cari olmaz. Çünkü alemler, varlıklara, o varlıkların
gerektirdiği manalara uygun olarak konulmamıştır. Halbuki kıyasda toplayıcı
(makul) bir mana olması gerekir.
2- "Alim", "kadir" gibi sıfatlarda
kıyas cari olmaz. Çünkü, "isim" manasının tahakkuku bakımından
sıfatların da aynı üslupta (muttarid) olması gerekir. Mesela "
Mevzu' (vaz' olunmuş)
isimlerdeki ihtilaf yerinin, o isimlerin konulduğu varlıklara tahsis edilmesi o
varlıklarda da bir takım manaların var ve yok olmasını gerekli kılar.
Mesela
"nebiz"e "hamr" adının verilmesi, üzümden sıkılması,
köpürmesi ve içildiğinde aklı gidermesi bakımından "hamr"e
benzemesinden dolayıdır. "Nebbaş" (kefen soyan)a "sarık"
(hırsız) ismi verilmesi de, yaşayanlardan gizlice mal alan hırsızlara
benzediği içindir. Aynı şekilde livatacıya "zani" denilmesi, haram
olan cinsel ilişkde bulunmada zaniye benzemesi sebebiyledir. Başka bir ifadeyle
Araplar bir şeye "mana'lı bir isim verdiklerinde zannedilir ki o ismin
verilmesinin sebebi bu manadır. Çünkü isim o mana ile var veya yok olur. Sonra
bu mananın başka bir şeyde de mevcud olduğu görülür. Acaba yukarıdaki
misallerde olduğu gibi, ilk ismin ikincisine de verilmesi sahih olur mu?
Alimler bu konuda ihtilaf etmiştir. Şimdi onların görüşlerini, bazı
delilleriyle birlikte açıklayalım.
Alimlerin bu meselede
iki görüşü vardır:
1- Lugavi isimlerde kıyas caiz değildir. Bu, cumhurun
görüşüdür. Gaz
2- Lügavi isimlerde kıyas caizdir. Bu, îbn Süreye, îbn
Ebi Hüreyre, Ebu îshak eş-Şirazi ve îmam Râzi [1191]ile
birçok fakihin ve arap dilcilerinin görüşüdür.[1192]
Lügavi isimlerde
kıyasın caiz olduğunu kabul etmeyenlerin delilleri: Gaz
Eğer araplar
"hamr" kelimesinin ne üzümden sıkılan içkiyi, ne de genel olarak
sarhoşluk veren bütün içkileri ifade ettiğini bildirmeyip susmuşlarsa o zaman
bu kelimenin hassaten üzümden sıkılan bir içkinin isimi olması muhtemel olduğu
gibi başka bir şeyin ismi olması da muhtemeldir. O halde niçin onların aleyhine
hüküm verip te "dilleri budur" diyelim.
Görüşümüze göre onlar
ismi çeşitli manalar için koyuyor ve yerine göre tahsis ediyorlar. Mesela kara
olan "at"a "edhem", kırmızı olan ata "kümey-yit"
diyorlar. Kırmızı renkli bir elbiseye ve siyah renkli insanoğluna onlar bu ismi
vermezler. Çünkü onlar "edhem" ve "kümeyyit" kelimelerni "siyah"
ve "kırmızı" için vaz'etmemişler, "siyah at" ve
"kırmızı at" için vaz'etmişlerdir. Nitekim onlar içine sıvı konan
şişeye de "karar" (yerleşme) kelimesinden hareketle demişlerdir,
içinde su bulunsa bile "bardak" ve "havuz" kelimelerine
araplar demezler.
O halde, arapların
bildirmesiyle bilinen (tevkîfî) çekim kuralına uygun olmayan her kelimenin
kıyasla isbatına ve vaz'ına imkan yoktur. Bu meselenin izahını "kıyasın
esası" bölümünde genişçe yapmıştık. Böylece "diV'in tamamının
"vaz"1 (kural koyma) ve "tevkif (bildirme nass) yoluyla meydana
geldiği» bunda kesinlikle kıyas olmadığı ortaya çıkmış oldu."[1193]
Lügavi isimlerde
kıyasın caiz olduğunu kabul edenlerin delilleri: 1- Ibn Melek'in Ebu Bekir
el-Bâkıllâni'den naklettiği şu görüş[1194]:
Kıyas isimlerde de cari olur. Çünkü bize göre üzüm suyu ekşiyip köpürmeden önce
"hamr" adını almaz. Sirke h
2- Kıyası isbat eden deliller mutlak olduğu için
şartları mevcut olduğu, engelleri de bulunmadığı zaman, mutlak delillerle amel
edilerek "dil"de de kıyas gerçekleşir.[1196]
Lügavi isimlerde
kıyasın cari olduğunu kabul etmeyenler, livataya zina hükmünü, kefen soymaya
hırsızlık hükmünü, nebiz'e hamr hükmünü nassm ibaresi yoluyla değil başka bir
yoldan verirler. Bu meselede kıyasın cari olduğunu kabul edenler, yukarıdaki
konuların hükmünü nassla tesbit ederler.
Bu meseleden ortaya
çıkan önemli ve tehlikeli (ciddi) bir mesele vardır. O da; Üzümden başka bir
maddeden elde edilen "nebiz"den sarhoşluk yapmayacak derecede az bir
miktar içilmesidir. Lügavi isimlerde kıyasın cari olduğunu kabul edersek
"nebiz", "hamr" sayılır ve azı-çoğu, sarhoşluk versin,
vermesin haram olur. Bu konuda kıyas olmayacağını kabul edersek haram olan
nebiz, sarhoşluk verecek miktarda içilen nebiz olur. Çünkü "asıl"daki
illet sarhoşluk vermek (iskâr) tir. Îllet tam olarak mevcut olmayınca nebiz haram
olmaz. Ancak "çoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır"[1197]
hadisinde olduğu gibi başka bir delil mevcut olduğu zaman haram olması için,
nebizi sarhoşluk verecek miktarda çok içmek gerekmez, az içmekle de haram
olur.
Bu mesele ile ilgili
olarak Ebu Hanife'den, sarhoşluk verecek dereceye varmayan az miktarda nebiz
içmenin caiz olduğu nakledilmiştir. Çünkü ona göre "hamr"; kaynayan,
koyulaşan ve köpük atan üzüm suyudur.
Hidayede şöyle denir:
"Muhtasar'da denilmiştir ki: hurma ve kuru üzüm nebizinden her birisi
koyulaşsa bile, hafif derecede pişirildiği ve içildiğinde içene sarhoşluk
verip oynatmayacağına (aklını gidermeyeceğine) g
Yalnız üzümden yapılan
içiciye mi hamr denir? Hamr kelimesi yalnız üzümden sıkılıp kaynatılan,
koyulaşan ve köpüren içki için mi kullanılır yoksa, üzümden yapılsın
başkasından yapılsın sarhoşluk veren içkilerin hepsi için mi kullanılır.
Şüphesiz bu, eskiden
beri ihtilaflı bir meseledir. Bu konuda
Kamus yazarı şöyle
der: "Hamr kelimesinin "umum" ifade etmesi daha doğrudur. Çünkü
haram kılındığında Medine'de üzüm. şarabı yoktu, yalnız hurma şarabı vardı.
Kamus yazarı "hamr"ın umum ifade etmesinin "hakikat"
olduğunu söylemek istiyor.
San'ânî şöyle der:
Necmü'l-Vehhâc'da denilmiştir ki: "Hamr" köpük at-masa da ittifakla
üzüm suyundan yapılan ve sarhoşluk veren içkidir. Ebu Hanife, köpük atmasını
şart koşmuştur. Böyle olunca üzerinde ittifak edilmiş olmaz. Alimlerimiz
"nebiz"lere "hamr" denilmesi konusunda ihtilaf etmiştir.
Müzem ve bir topluluk nebize de hamr denilmesi görüşündedir, çünkü sıfatta
ortaklık isimde de ortaklığı gerektirir, bu, dilde kıyastır ve çoğunluğa göre
caizdir. Hadislerin açık manası budur. Rafii çoğunluğun "nebiz'e ancak
mecaz olarak "hamr" denilebileceğini söylediğini kaydeder. Derim ki:
îbn Seyyidihi el-Afuhkem'de bu görüşte olduğunu bildirmiştir. Hanefi-ler'den
Hidaye yazan da şöyle diyerek bu kanaatta olduğunu ifade etmiştir: "Bize
göre "hamr" üzümün sıkılıp koyulaştırılan suyudur. Bu, dilcilerin ve
ilim sahiplerinin bildiği bir şeydir. Hattâbi buna cevap vererek şöyle der:
"Bir topluluk, araplann yalınız üzümden yapılan içkiyi hamr olarak
bildiğini zannetmiştir. Onlara şöyle cevap verilir: Üzümden başka maddelerden
yapılan içkiyi de hamr olarak adladıran sahabe fasih konuşan araplardı. Eğer
bu ismi kullanmak doğru olmasaydı onlar kullanmazlardı. Kurtubî şöyle der:
Enes ve diğerlerinden
varid olan hadisler, sahih ve çok oldukları için, hanır'in ancak üzümden
olacağı onun dışındakilere hamr demlemeyeceği ve hantf ismi verilemeyeceği
görüşünde olan Kûfelilerin bu görüşünü çürütür. Bu Arap diline, sahih Sünnet ve
sahabenin anlayışına aykırı bir görüştür. Çünkü sahabe "hamr"ı haram
kılan ayet inince, "hamrden sakınınız" emrinden bütün sarhoşluk
veren şeylerin haram olduğunu anladılar. Üzümden yapılanla başkasından yapılan
arasım ayırmadılar, onları eşit saydılar; üzüm suyundan başkasından yapılan
içkileri de haram kabul ettiler. Onların ana dili arapça idi. Kur'an onların
diliyle inmişti. Eğer onların bu hususta herhangi bir tereddüdü olsaydı iyice
açıklanmcaya ve haramlık kesinleşinceye kadar içkileri dökmezlerdi. Hz. Ömer'in
hadisinde "Hamr haram kılındığında beş çeşit hamr vardı..."
denilmiştir. Ömer dil
Hattabi der ki: Hamrı
haram kılan ayet nazil olduğunda neyin hamr olduğu (hamnn müsetamasının ne
olduğu) muhatablarca meçhul idi. Sonra hamrın müsemmasmın "sarhoşluk veren
şey" olduğu açıklandı.[1200] O
halde hamr kelimesi de "salat", "zekat" vb. kelimeler gibi
şer'i terim olan kelimelerdendir.
Derim ki: Bu, biraz
Önce geçen görüşe aykırıdır ve bu görüşün zayıf olduğu gizli değildir. Çünkü
"hamr" araplann içtiği en meşhur içki idi. ismi de onların yanında en
meşhur isimdi. Dolayısıyla bu, "namaz" ve "zekat" kelimeleri
gibi değildir. Arapların "hamr" hakkındaki şiirleri de sayılamayacak
kadar çoktur. Sanki bu görüş sahibi araplarca bilinen bütün sarhoşluk veren
şeylerin "hamr" kelimesinin içine girdiğini ve bunu onlara şeriatın
bildirdiğini kasdediyor. Halbuki araplar bazı sarhoşluk veren şeyleri
"hamr" kelimesinden başka kelimelerle adlandırırlardı. Mesela,
mısır, arpa vb. tahıllardan elde edilen içkiye "Emzâz" derler,
"hamr" demezlerdi. Sonra islam her sarhoşluk veren içki için genel
bir isim koydu. Bütün bu anlatılanlardan ortaya çıkıyor ki "hamr",
koyulaşıp köpük atan üzüm suyu hakkında "lügavi haki-itat, ssrhoşluk veren
başka içkiler hakkında "şer'i hakikat" olarak kullanılır. Balece üzüm
suyu yahut başka sarhoşluk veren şeylerin haramlığımn ya lafzın "şer'i
hakikata" nakli yoluyla yahut onun dışında bir yolla olduğu taya çıkmış;
dil
Ibn Seyyidih ve Kem
Şarihi'mn dediği gibi "diTin önüne geçen iddialar gelince, ben bunun ancak
mezhebler teşekkül ettikten sonra ortaya çıktığım herkesin inandığını ve kendi
mezhebinin görüşünü söylediğini sonra da bu' nu dilcilere nisbet ettiğini
zannediyorum."[1201]
San'anî'nin sözü bitti.
Umulur ki okuyucu her
sarhoşluk veren içki için "hamr" kelimesinin lu-gavi hakikat yahut
şer'i hakikat olarak-zayıf olmayan, kuvvetli bir şekilde-kullanıldığını
anlamıştır.
îbn Teymiye, her
sarhoşluk veren içkiye şer'i hakikat olarak "hamr" denilmesi
eğilimindedir. O şöyle der: "Bir ismi Hz. Peygamber açıkladığı zaman
müsemmasım da tarif etmiş olur. Artık onu lügatten naklektmesine yahut ona bir
şey ilave etmesine gerek kalmaz. Hz. Peygamber, meselenin nasıl olduğunu,
maksadının ne olduğunu kendi tarifiyle açıklamıştır. Şüphesiz kasdedilen budur
ve bu tarif, "hamr" ismi gibidir. Hz. Peygamber her sarhoşluk
verenin "hamr" olduğunu açıklamış, böylece Kur'an'la kasdedilen
"hamr"ı tarif etmiştir. Bundan önce araplar her sarhoşluk veren
içkiye "hamr" demiş olsun yahut üzüm şarabına hamr desin farketmez.
Buna ihtiyaç yoktur. Çünkü kasdedilen, Allah ve Rasûlü'nün bu isimle ne demek
istediğini bilmektir. Bu da Hz. Peygamber'in açıklamasıyla ve Kur'an'a muhatab
olan araplarm dilinde "hamr"m taşıdığı mana ile bilinir. Her ne kadar
"ne-biz", "hamr" ve başkalarını içine alsa da, Medine'de
irapların yanında "ne-biz"den başka "hamr" yoktu. Durum
böyle olunca Allah'ın koyduğu isimleri ve onunla ilgili olan emir, nehiy,
helal, haram gibi hükümleri Allah ve Rasûlünden bir delil olmaksızın hiç kimse
kayıtlayamaz.[1202]
Şevkani şöyle der:
"Hanefilerden Hidaye yazan der ki: Hamr, sıkılan ve koyulaşan üzüm suyuna
denir. Dilcilerin ve
Fetih'te şöyle denir:
"Birinci delile cevap, bazı dilcilerden üzümden yapılandan başkasına da
hamr adı verildiğinin nakledilmesidir. Hattabi şöyle Her "Bir topluluk,
araplarm yalnız üzümden yapılan içkiyi hamr olarak tanıdığını zannetmiştir.
Onlara denir ki: Üzümden yapılan içkiden başkasını hamr olarak adlandıran
sahabe fasih konuşan araplardır, şayet bu ismi kullanmak doğru olmasaydı onlar
kullanmazlardı. Ibn Abdilberr şöyle der: "Kufiler demiştir ki: hamr
üzümden yapılır. Çünkü Allah Teala "... Şaraplık üzüm sıkıyorum..."
(Yusuf-36) buyurmuştur. Kûfeliler der ki: Bu, "hamr"m basılıp
bekletilen (nebiz) değil sıkılan bir şey olduğuna delalet eder. Ibn Abdilberr
der ki: Bunda hasr'a delil yoktur. Medinelüer, diğer Hicazlılar ve
ha-discilerin tamamı şöyle demiştir: Her sarhoşluk veren şey hamr'dır. Hükmü de
üzümden elde edilen içkinin hükmüdür. Onların delillerinden birisi de Kur'an'm
"hamr"ı haram kılmakta dil
ikinci delile cevap;
hükümde ortak olan iki şeyin mahiyetçe farklı olmasından, isimlendirmede de
farklı olmaları gerekmez. Mesela "zina" kelimesi yabancı bir kadınla
ve komşu kadınla cinsi münasebette bulunan kimse hakkında doğru olarak
kullanılır. Fakat ikincisi birincisinden daha ağır bir suçtur. Evlenilmesi
haram olan bir kadınla cinsi münasebette bulunmaya da "zina" denir.
Bu, Öncekilerden daha ağır bir suçtur. Bununla beraber "zina"
kelimesi her üçünü de ifade eder. Yine fer'i hükümlerde kafi deliller şart değildir.
Dolayısıyla üzümden elde edilen içkinin haramliğı hakkında kesin delil olup;
üzümden başkasından elde edilen içkinin haramhğı hakkında kesin delil
olmamasından onun (üzümden başkasından elde edilen içkinin) haram olmaması
gerekmez. Bilakis onun haramlığına hükmedilir. Onun "hamr" olarak
isimlendirilmesi de böyledir.
Üçüncü delile cevap;
arap dilini en iyi bilen insanlardan rivayet bulunmasıdır. Nitekim Hz. Ömer
"Hamr aklı gideren şeydir" demiştir. Onun dayanağı dil
Kurtubi şöyle der:
Enes[1203] ve başkalarından gelen
hadisler, sahih olduğu ve çok olduğu için, "hamr"m üzümden başka bir
maddeden olmayacağı, "hamr" isminin ondan başkasını içine
almayacağını kabul eden Kûfeîilerin görüşünü geçersiz kılar. Bu, Arap diline,
sahih sünnete ve sahabe görüşüne aykırıdır. Çünkü, "hamr"ı haram
kılan ayet indiğinde sahabe "hamr'dan kaçınız!" emrinden bütün
sarhoşluk veren içkilerin haram olduğunu anlamış, üzümden yapılan içki ile
başkasından yapılan arasını ayırmamış ve onları eşit kabul ederek her çeşidini
haram saymışlardır. Onlar "hamr" kelimesi üzerinde düşünmemiş ve
açıklama istememişlerdir. Onların bu konuda bir müşkilleri olmamıştır. Üzüm
şarabı dışındaki içkileri de hemen yok etmişlerdir. Onlar dili biliyorlardı.
Kur'an onların diliyle nazil olmuştu. Eğer onların bu hususta bir şüphesi
olsaydı mesele açıklanıncaya ve haramlık kesinleşinceye kadar bekler, ellerindeki
içkileri dökmezlerdi. Çünkü onlar, malı telef etmenin yasak olduğunu kesin
olarak biliyorlardı. Bunu yapmayıp bütün içkileri derhal yok etmelerinden
onların içkinin haramhğmı anladıklarını öğrenmiş oluyoruz. Sonra buna uygun
olarak Hz. Ömer hutbe irad etmiş,[1204] sahabeden
hiç kimse de buna karşı çıkmamıştır. Hz. Ali, Hz. Ömer, Sa'd, îbn Ömer, Ebu
Musa, Ebu Hüreyre, îbn Abbas ve Hz. Aişe "hamr"m sarhoşluk veren
bütün İçkileri kapsadığı görüşündedir.
Tabiûn'dan îbn
Müseyyib, Urve, Hasan, Saîd b. CüDeyr ve başkaları da bu görüştedir. M
Şevkani de şöyle der:
Fetih'de şöyle denmiştir: Üzümden yapılan içkiden başkasına şer'i hakiki manayı
kasdederek "hamr" adı veren kimsenin görüşü ile lügavi-hakiki manayı
reddeden kimsenin görüşü arasını birleştirmek mümkündür.
Buna îbn Abdilberr
cevap verir ve şöyle der: Hüküm lügavi manaya göre değil ancak şer'i manaya
göre verilir. Hamr (normal) meşrubat olduğu bir gamanda, haram olduğunu
bildiren ayet nazil oldu. Dolayısıyla "Hamr, üzüm suyu hakkında
"hakikat" olarak; üzüm suyundan başkası hakkında "mecaz"
olarak kullanılır diyen kimsenin bir lafzı hem hakikat hem de mecaz olarak
kullanmayı caiz görmesi gerekir-ki o bunu caiz görmüyor-. Çünkü sahabe
"hamr"ın haram olduğunu bildiren ayeti öğrenince hakikat ve mecaz
olarak "hamr" denilen bütün içkileri döktüler. O halde hepsine
hakikat olarak "hamr" denilmesi sahihtir. Bunda bir ihtilaf yoktur.
"Hamr"ın çerçevesinin genişletilmesi suretiyle özellikle üzüm suyu
için hakiki manada kullanılması ancak lügavi hakikat bakımından olur. Şer'i
hakikat bakımından ise hepsi "hakiki" manasıyla "hamr"dır.
Çünkü hadiste "her sarhoşluk veren içki "hamr"dır [1206]
buyrulmuştur. Her koyulaşan (keskinleşen) içkinin "hamr" olması ve
her "hamr"m azının ve çoğunun haram olması onların (arapîarın)
görüşüne aykırıdır. Başarı Allah'tandır."[1207]
İmdi bu meseleyi
araştıran kimsenin "hamr" kelimesini yalnız üzüm şarabına isim
olarak vermeyi tercih etmemesi ve bu İsmin, üzümden yapılsın başka bir şeyden
yapılsın, bütün sarhoşluk veren içkilere şamil olduğunu bilmesi gerektiği
açıktır. "Hamr"m buna şumülü, "lügavi hakikat" olarak kabul
etmesek te, "hakikat" kabilindendir. En azından bunu "şer'i
hakikat" olarak kabul etmeliyiz. Buna göre üzüm şarabından başkasının azı
ve çoğu da eşittir. Çoğu sarhoşluk veriyorsa azı da haramdır. Fark (ayırıcı
özellik) sarhoşluk vermesidir. Çoğu sarhoşluk veriyorsa ondan avuç dolusu
içmek haramdır.[1208]
Beş zaruri maslahatın
korunmasını ve yaşatılmasını çok arzu eden tsla-mın gayelerine en uygun olan
görüş de budur. Bu maslahatlardan birisi "teklif' (sorumluluk) kendisine
bağlı olan "akl"m korunmasıdır.
îmdi biz çoğu
sarhoşluk veren içkilerden, sarhoşluk vermeyecek miktarda az bir kısmının
içilmesini kabul edersek bu "az"m ölçüsü ne olacaktır? Bu şeriatla mı
yoksa örfle mi tayin olunacaktır?
İçilmesi bilfarz mubah
olan bu "az" miktarın ölçüsü şeriatta konulmamıştır. Örfe gelince;
bilindiği gibi insanlar bu hususta farklıdır: bazıları bir bardak içer sarhoş
olur, bazıları bir tulum içer sarhoş olmaz. Bu durumda ise bir insana haram
olan bir şeyin başka bir insana haram olmaması gerekir. Şimdi sözü bu konudan
bahseden İmam Şafii'ye bırakalım: O şöyle der: "İnsanların bir kısmı der
ki" haram haramdır, her sarhoşluk veren içki de haramdır. Fakat sarhoşluk
verinceye kadar, müskir haram olmaz, ve sarhoşluk veren nebizi içen kimseye,
sarhoş olmadıkça, "had" uygulanmaz. Bu görüşü savunanlardan
bazılarına şöyle sorulur: "Hz. Peygamber'den rivayet edilen, Hz. Ömer ve
Hz. Ali'den nakledilen hadislere Rasûlullah'm ashabından hiç kimse muhalefet
etmediği halde sen nasıl muhalefet edersin?" Der ki: "Bu hususta
Ömer'in had uyguladığı bir adamın içkisinin artanını içtiğini rivayet
ederiz" Deriz ki: "Siz onu, sizce meçhul olan bir adamdan rivayet
ettiniz. Dolayısıyla onun rivayeti hüccet olmaz." Der ki: "Sarhoşluk
veren (müs-kir) nasıl bilinir?" Deriz ki: "Biz, sarhoş olmayan hiç
kimseye "ben şarap (içki)) içtim demedikçe yahut onun içtiğine şahitlik
yapılmadıkça veya "sarhoşluk veren içki içtim" demedikçe, yahut bir
grup şu kaptan içti, bazıları sarhoş oldu" diye şahitlik yapılmadıkça had
uygulamayız. Bu İfade içilen şarabın sarhoşluk verici (müskir) olduğuna
delâlet eder. Fakat o içkinin eseri kaybolunca ne had olarak ne de tazir olarak
bir ceza uygulanmaz. Çünkü içki ya "had"di gerektirir ya mubah olur,
ya da eserini kaybeder. Eserini kaybettiğinde hiç kimseye had vurulmaz,
cezalandırılmaz, insanlar ancak kesin olarak işlediği suçlardan dolayı
cezalandırılır. Bu konuda büyük bir kitap (bölüm) varıdır. Şafii'nin:
"Çoğu sarhoşluk veren içkinin azı da haramdır" dediğini
İşittim."
Şafii der ki: Dokuz
defa içtiğini ve sarhoş olmadığını, onuncu içtiğinde sarhoş olduğunu söyleyen
kimseye: "onuncusunun haram olduğunu" söyleyen kimseye denir ki:
Peki daha önceki içtiklerinden bir koku çıkar ve kendi' sine ulaşır da sarhoş
olduğu anlaşılırsa ne olur?" Eğer haramdır derse denir ki: Görüyonnusun,
bir adam helal olarak bir şeyi içiyor, karnında helal olarak kalıyor.Koku
ortaya çıktığında o hel
Bu meselenin sonunda
şunu söylemek gerekir: Ebu Hanife'nin öğrencisi îmam Muhammed "çoğu
sarhoşluk verenin azının da haram olduğu" görüşündedir. Hanefılerden
müteahbirin
Çağımızda had tercih
edildi ve
Derim ki:
Bezzâziye'nin "Talak" bölümünde şöyle denmiştir: îmam Muhammed der
ki: Çoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır. Aynı zamanda o necistir.[1210]
Delil olarak
kullanılmasında hemen hemen icma1 meydana gelen deliller yukarıda geçti. Hatta
muh
Bu bölümü, konunun
unsurlarını tamamen içine alacak şekilde, hakkında görüş ayrılığı bulunan
delillere ayırdım.
Delil olması
tartışmalı olan bütün delilleri incelemeyi uygun görmedim. Çünkü bu beni
gayemden uzaklaştırırdı.
Bu konular her biri
ayrı bir yazar tarafından müstakil bir kitap şeklinde detaylı olarak
incelenmeye değer konulardır.
Ancak bu çeşit bir
araştırmayı isbat edecek miktarda; fer'i meselelerdeki ihtilaflarda rolü olan
delillerden bazılarını incelemem bana yetecektir. Bu delillerden şu üç tanesini
incelemeyi tercih ettim: Sahabe kavli, ıstıshab, mas
Görüşünün delil olması
ihtilaflı olan sahabe kimdir? Hadis ve kelâm
Daha önce geçtiği
üzere sahabe Hz. Peygamber1 den yaptıkları rivayetlerin çokluğu bakımından
eşit olmadıkları gibi fıkıh ve hüküm çıkarmada,da aynı derecede değildiler. Bir
kısmı fetvalarıyla tanınırken bazıları isimleri ile şöhret buldular. Bunlar
güçlükle karşılaştıkları zaman mü'minlerin şeriatı anlamaları hususunda kaynak
idiler.[1213]
Amidi der ki:
"Sahabenin içtihadi (ihtilaflı) meselelerdeki görüşünün ister imam olsun,
ister hakim veya müftü olsun diğer müctehid sahabeye delil olmayacağı hakkında
M
Başka bir görüşe göre
sahabe içinden yalnız Hz. Ebu Bekir ve Ömer'in sözleri delildir. Tercih edilen
görüşe göre sahabe kavli mutlak delil değildi .[1214]
Müsellemü's-Sübut
yazarı sahabe kavlinin mutlak delil olduğunu Pe2fı vi ve Serahsi'ye nisbet
etmiştir. Şafii, "Îhtilafu'l-Hadis"de sahabe kavlin" içtihada
imkan olmayan bir konuda delil olduğunu ifade etmiştir.
Esnevi, Şafii
mezhebini bu hususta düzelterek der ki: "Bil ki bu görüşle musannifin
(Beydavi) anlattığı şekilde nakletmek yanlıştır. Sarihlerden kimse buna dikkat
etmemiş Ur. Bunun sebebi meselenin başka bir meselevl kanştınlmasıdır. Burada
iki husus vardır:
1- Sahabe kavli hüccet midir, değil midir. Bu konuda üç
görüş vardır Üçüncü görüş, "kıyasa aykırı olan sahabe kavlinin hüccet
olduğu, diğerlerinin olmadığı" şeklindedir.
2- Eğer biz sahabe kavlinin hüccet olmadığını kabul
edersek müctehidin onu taklidi caiz olur mu? Bu hususta Şafii'nin üç görüşü
varıdır: yeni görüsüne göre müctehidin sahabe görüşünü mutlak olarak taklidi
caiz değildir. Şafii'nin eski görüşü olan üçüncü görüşüne göre ise eğer sahabe
kavli yaygınlaşmış ise taklidi caiz, yoksa caiz değildir. Gaz
Menar sahibi, Hanefi
mezhebini, bu hususta, hulasa ederek şöyle demiştir: "Sahabenin taklidi
vacibdir. Onunla kıyas terk edilir. Çünkü sahabe bu görüşünü muhtemelen Hz.
Peygamber'den duymuştur. Hayzm en az müddetinde olduğu gibi kıyasla
anlaşılmayan konularda
Yukarıdaki
anlatılanlar şöyle özetlenebilir:
1- Şafii'nin sahabe kavli hakkında değişik görüşleri
vardır. Bu görüşlerin sonuncusu, "sahabe kavlinin mutlak hüccet
olmayışı"dır.
2- M
3- Ahmed b. Hanbel'in görüşü, kendisinden nakledilen bir
rivayete göre Şafii'nin görüşüne, diğer bir rivayete göre M
4- Hanefilerde kıyasla anlaşılmayan hususlarda sahabe
kavlini taklid ile amel esastır. Fakat sahabenin kıyasla anlaşılan hususlardaki
amelleri ihtilaflıdır. Hanefilerden, sahabe kavlinin hüccet olduğunu ve onun
bulunduğu yerlerde kıyasın terk olunacağını savunanlar vardır.
Sahabe görüşünü hüccet
olarak kabul etmeyenler şu delilleri ileri sürerler: Allah'ın "Ey akıl
sahipleri ibret alınız" sözü taklidi değil, araştırmayı gerektiriyor.
Aynca sahabe masum olmadığı için yanılabilir ve yanlışlık yapabilir. O halde Allah'ın dini konusunda sözleri
nasıl hüccet olur.[1217]
Sahabe görüşünü hüccet
olarak kabul edenler ise şu delilleri ileri sürerler:
1- "Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız
doğru yolu bulursunuz. " hadis-i şerifi.[1218] Bu
hadiste onlara uymakla doğru yolun bulunacağı açıklanmıştır.
2- Sahabe görüşüyle amel sima1 (Hz. Peygamber'den duyma)
ihtim
Şüphesiz, vahiy
sahibinden duyma ihtim
"İne", bir
kimsenin sattğı malı, parasını almadan, sattığı fiyattan daha az bir parayla
satın almasıdır. Şafii'nin el-Ümm'âe tarif ettiği gibi buna bey'u'1-âcâl da
denir.[1220] Şafii bu satışın caiz
olduğu görüşündedir. Delili de kıyastır, O, el-Ümm'de bu mesele hakkında şöyle
der: "Hz. Peygamber'in bir kısım ashabı bir konuda ihtilafa düşer; biri
bir meslele hakkında birşey der, diğeri onun tersine söylerse mezhebimizin
esasına göre biz kıyasın bulunduğu görüşü kabul ederiz. Eğer bir kimse
"Zeyd'in görüşüyle beraber olan kıyas nerededir?" derse derim ki,
birinci satışı görmedin mi? Onunla bedelin tümü sabit olmadı mı? "Evet,
öyle" derse o zaman "ikinci satışa bak, o birinci gibi midir?"
denir. "Hayır değildir" derse ona şöyle sorulur" Bir kimsenin
belli bir müddet için (veresiye) satın aldığı malını peşin olarak (aynı kişiye)
satması haram olur mu?" Eğer "ondan başkasına satarsa caizdir" derse,
Onu haram olan kimdir? denir. Eğer mal yine kendisine dönmüş olur"
veya" bir şeyi peşin olarak sattığı fiyattan daha azına veresiye olarak
satın alır....derse"[1221]
M
Şafii Hz. Aişe'nin
sözünü tartışarak "Eğer bu sözü Hz. Aişe söyleseydi süre belli olmadığı için
veresiye satış yapan o kadını ayıplardı. Süresi beli olmayan veresiye satış
caiz görmediğimiz satışlardandır. Sözün özü biz bu sözü Hz. Aişe'nin
söylediğini kabul etmiyoruz"[1225]
der.[1226]
Pakihler ceninin ana
rahminde kalış süresi konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Ebu Hanife'ye
göre hamileliğin en uzun süresi iki yıldır. Ebu Hanife bu görüşüne Hz. Aişe'nin
sözünü delil getirmiştir. Hidaye'de şöyle denir: "Hamileliğin en uzun
süresi iki yıldır. Çünkü Hz. Aişe, kirman (ip bükme aleti)ın bir dönüşü kadar
kısa bir süre bile olsa, çocuk iki yıldan fazla ana rahminde kalmaz"[1227]
demiştir.
Şafii, meşhur görüşüne
göre M
Ebu Hanife'ye göre,
kim bir hayvanın gözlerini çıkarırsa; eğer hayvan koyun ise, gözünün
çıkarılmasıyla kıy
Bidayetü'l-mübtedi'de
şöyle denir: Gözü oyulmuş bir koyunun kasap için fiti noksan uzvun değeri düşüldükten
sonra kalan fiyattır. Çünkü onda önemli olan ettir. Dolayısıyla ancak noksan
olana itibar edilir. Kesilecek sığırın
gözü, kol ve bacakları için kıy
Hanefiler buna, Hz.
Ömer'in "Hayvanın gözüne yapılan cinayetlerin ce-asl kıy
Şafii, M
dadır.[1231]
Şimdi hayvanın
(eksilen) değerinin tazmin edilmesi görüşünde olan ve hasımlarının delillerini
tartışan tbn Kudame'yi dinleyelim: "Bize göre değer tazminatı, suç
olmaksızın (hata ile) yapılan bir zararı gidermektir. O halde vacib olan,
elbise gibi, eksiden miktarı tazmin etmektir. Çünkü tazminattan maksad mal
sahibinin hakkını kaybolan (eksilen) miktar kadar vermektir. Eksilen miktar,
tamamlanacak olan miktardır. Bizim bir delilimiz de şudur; şayet hayvanın
tamamı yok olsaydı, değerinin tamamını ödemek gerekirdi. Onun bir kısmı yok
olduğuna göre, başka hayvana kıyasla, yok olan miktarı ödemek gerekir. Zeyd b.
Sabit hadisinin ise aslı yoktur. Eğer bu hadis sahih olsaydı îmam Ahmed ve
başkaları Ömer hadisini delil getirmez ve onu ter-ketmezlerdi. Hz. Peygamber'in
sözü delil alınmaya daha layıktır. Ömer'in sözü ise "eksiklik
miktarı" şeklinde yorumlanmıştır. Nitekim Hz. Ömer'in sağlam göze elli
dinar hükmettiği rivayet edilmiştir. Eğer takdir (ölçü, kıyas) caiz olsaydı
gözde.-insan gözü gibi, kıy
Ebu Hanifeye göre
hayzm en az süresi, üç gün üç gecedir. Bu konudaki delil "sahabe
kavli"dir. Enes şöyle der: "Kadının kur'u (hayzı) üç, dört, beş,
altı, yedi, sekiz, dokuz ve ondur." Dediler ki: Enes bunu (kendi görüşü
olarak değil) ancak Hz. Peygamber'den duyduğuna dayanarak (tevkifi)
söylemiştir.[1233]
Fakihler ayrıca, Vâile
b. el-Eska' hadisini de delil getirmişlerdir. Buna Hz. Peygamber: "Hayzın
en az süresi üç gün en çok süresi de on gündür" buyurmuştur.[1234]
Şafii ve mezhebinin
sahih görüşüne göre imam Ahmed hayzın en az resinin bir gün, bir gece olduğu
kanaatindedir. Delilleri, şeriatta hayz mutlak bir sınırlama olmaması; lügatta
ve ıstılahta "hayz"m tarifinin va mamasıdır. Bu durumûâ teslim alma
(kabz) "ihraz"[1235],
"teferruk"[1236]
vb. de 1 duğu gibi örf ve âdete
başvurmak gerekir. Adet olarak bir gün de hayız sür si mevcuttur.
Atâ şöyle der:
"Bir gün ve onbeş gün hayız gören kadın bulunduğuna şahid oldum."
Şafii ve Hanbeliler,
Hanefilerin iddiasını ve Vâile hadisini, zayıf olan Muhammed b. Ahmed eş-Şâmî
ve meçhul olan Hammad b. Münhal rivayet ettiği için reddettiler.
Enes hadisini de yine
zayıf olan Celd b. Eyyub rivayet eder. îbn Uyeyne şöyle der: "O sonradan
ortaya çıkmış aslı olmayan bir sözdür." Ahmed Enes i hadisi hakkında:
"O bir şey değildir, " demiştir.[1237]
Celd'in Enes'den
rivayet ettiği hadis hakkında Şafii'nin el-Ümm'de uzun bir reddiyesi ve onu
kabul edenlerle tartışması vardır. Fazla bilgi edinmek isteyen oraya baksın.[1238]
Mâlik, Evzâi ve Leys
bu şekilde evlenen kimselerin ayrılmalan gerektiği, ve artık kadının erkeğe
ebedi olarak helal olmayacağı görüşündedir. Bu konuda delilleri Hz. Ömer'in
görüşüdür (sahabe kavli).
M
Şafii ve meşhur olan
görüşüne göre imam Ahmed1 iki iddetin bitiminden a ikinci kocanın o kadınla
evlenme hakkı olduğu görüşündedir. Şafii şöyle der: Fasid nikahda kocanın
kadınla zifafa girmesi, erkeğin ka-ja zma etmesinden daha çok olmaz. Eğer erkek
iddet içinde kadınla zina derse iddet bitince onunla evlenebilir. Kadının
birinci kocadan iddeti bitin-ikinci kocanın kendisinden olan iddeti içinde
kadına dünür gitme hakkı ardır. Erkek, iddeti bitinceye kadar onun fasid
suyundan kendisini çekse bence daha iyidir" Şafii bu görüşüne Hz. Ali'nin
şu görüşünü delil getirir. Safıi der ki Abdül Mecid'in bize îbn Cüreyc'den
naklettiğine göre o şöyle demiştir: "Ata bize, bir adamın karısını
boşadığını ve kadının ondan iddet beklediğini; iddetinin bitimine az bir süre
kala başka bir adamın bilmeyerek onunla evlenip zifafa girdiğini haber verir.
Adam Ali b. Ebi T
Koca kaybolup haber
alınamaz ve öldüğü zannedilirse, karısının ne yapması gerekir?
M
Delil Hz. Ömer'in
görüşüdür: Esrem ve Cûcani'nin kendi isnadlarıyl Ubeyd b. Umeyr'den rivayetine
göre "Hz. Ömer zamanında bir adam kaybo du. Karısı Hz. Ömer'e geldi ve
hadiseyi ona anlattı. Hz. Ömer: "Git, dört ser bekle!" buyurdu. Kadın
bunu yaptıktan sonra geldi. Hz. Ömer: "Git dört e on gün de İddet
bekle!" dedi. Kadın iddeti bekledikten sonra geldi. Hz. Öme Bu (kaybolan)
adamın velisi nerede?" diye sordu. Adamın velisi gelince onj kadını
boşa!" dedi. Adam kadını boşadı. Hz. Ömer kadına : "Git, diledign
evlen" dedi. Kadın evlendi. Sonra kadının ilk kocası geldi. Hz. Ömer adam
berede idin?" diye sordu. Adam "Ey mü'minlerin emin şeytanlar
beni çıkardı. Allah'a yemin ederim ki
Allah'ın hangi arzında idim bilmiy i hizmetçi olarak çalıştıran bir kavmin
yanında idim. Müslüman bir kavim onlarla çarpışıp, savaşı kazanınca esirler
arasında ben de vardım ıs na: "Sen insanlardan bir adamsın onlar ise
cinlerden. Bu iş nasıl oldu?" dediler. Hikayemi onlara anlattım. "
Allah'ın hangi arzında kalmak istersin? dediler. Medine benim verimdir, dedim.
Böylece hür olmayı bekleyerek sabahladım.
Hz. Ömer onu, dilerse
karısını alması, dilerse mehrini vermesi konuş da muhayyer bıraktı. Adam mehri
tercih etti ve şöyle dedi: "O hamile kaim " artık ona ihtiyacım
yoktur. Ahmed der ki: Bu hadise Hz. Ömer'den üç yold rivayet edilmiştir. Sahabe
arasında ona muh
Hanefîlere göre gaib
koca ile karısının arası, doğduğu günden itibaren 120 sene tamam olmadıkça
ayrılmaz. Bu durumda kocanın öldüğüne hükmedilir. Onların bu konudaki delili
"mefkud"un karısı hakkında Hz. Peygam-ber'den rivayet ettikleri şu
hadistir: "Durumu açıklamncaya kadar o, onun karışıdır"[1243]
Hz. Ali'nin şu sözü de onların delilidir: O, belaya uğramış bir kadındır.
Öldüğü yahut boşadıgı belli oluncaya kadar beklesin."[1244]
Ebu Hanife, M
tbn Kudâme şöyle der:
"Bu hadise sahabe arasında meşhur olup, reddeden olmadığı için icma'
meydana gelmiştir. Onun kâYısı Temadar binti el-Es-bağel-Kelbiyeidi."[1246]
Şafii'nin yeni
görüşüne göre kadının bu durumda miras hakkı yoktur. Sağlam iken ve hasta iken
yapılan talakın hükmü eşittir. Şafii bu görüşüne bazı deliller getirir: a- Koca
bu durumda karısına mirasçı olamaz. Kadının da ona mirasçı olmaması gerekir, b-
Koca artık boşadıgı kadına dönemez ki ona "eş" denebilsin, c- Kadın
kendisini boşayan kocasının vefatıyla, vefat iddeti olan dört ay on gün
beklemez, bilakis boşanma iddeti bekler, d- Koca boşadıgı karının kizkardeşi
ile ve ondan başka dört kadınla evlenebilir. Bütün bunlar gösteriyor ki kadın
artık onun karısı değildir. Halbuki Allah mirası, kan-koca kaldıkları sürece
eşler arasında geçerli saymıştır.
Bunlar grinde görü,
ayrılığı bulunan bazı meselelerdir. Bu hususta burada yazdıklarız bize kafidir.[1247]
Tarifi: Şihabüddin
ez-Zencâni eş-Şafii Istıshabı şöyle tarif etmiştir: "Istıshab, hükmün
reddi için bir delilin olmaması yahut delille sabit olan hükmün devamı ile
istidlal (delil çıkarmak) dir."[1248]
Esnevi'nin tarifi:
"O önceden sabit olduğu bilinen bir fiilin hükmüne dayanarak sonra da o
fiilin sabit olduğu hükmüne varmaktan ibarettir." Esne-vi ıstıshab için
Şafiilerin şu istidl
Delil oluşu: Âmidi
şöye der: Hanefilerin çoğunluğu, Ebul Hüseyn el-Basrî ve diğerleri gibi
kelamcılardan bir grup ıstıshabı delil olarak kullanmanın geçersiz olduğu
görüşündedir. Onlardan bir kısmı yalnız onu tercihin caiz olduğu görüşündedir.
Müzenî, Sayrafî,
Gazâlî gibi Şafii mezhebine mensub
Istıshabı kabul
edenlerin delilleri:
1- Abdestinin olup olmadığında baştan şüphe eden insanın
namazının caiz olmadığında icma vardır. Şayet önceki abdestinin devam edip
etmediğinde şüphe ederse namazı caiz olur. Eğer ıstıshab her iki durumda, o durumların
devamını sağlayan bir delil olmasaydı, birinci şekilde namazın caiz olması
ikinci şekilde de caiz olmaması gerekecekti . Bu ise icmaa aykırıdır.
2- Akıl ve ilim sahipleri, birşeyin varlığı yahut
yokluğu gerçekten bilinip onun için hususi hükümler bulunduğunda bu varlık veya
yokluk zamanından sonra gelecekte de aynı hükmü vermeyi caiz görürler. Hatta
bundan önce uzun bir müddet onun varlığını bilenlere haber göndermeyi ve
emanetleri ona havale etmeyi caiz görürler. Borcuna rehin veren kimsenin
borcunu ikrar ettiğine bu durumdan önce şahitlik yaparlar. Şayet mevcut olan
bir şeyin bulunduğu hal üzerine kalması bir asıl olmasaydı bu onlara caiz
olmazdı.[1251]
3- Rasûlullah zamanında mevcut olan şer'i hükümler bizim
için de geçerlidir. Biz onlarla mükellefiz. Onların bizim için de geçerli
olmasının delili "devam" ve "mevcut olanın, bulunduğu hal üzere
kalması"dır. Eğer ıstıshab "devam" manasını ifade etmemiş
olsaydı, neshedilmiş olması muhtemel olduğu için bu hükümler bizim için
geçerli olmazdı. Nesh ihtim
4- Nikahda şüphe, akidde şüphe eden kimsenin, kadınla
yaptığı cinsi münasebetin haram olmasını gerektirir. Talakta şüphe ise, daha
önce akdin bulunduğu kesin olduğu için, bir kimsenin, talakında şüphe ettiği
kadınla cinsi münasebetinin haram olmasını gerektirmez. Burada (şüphe bakımından)
nikahla talak arasında bir fark yoktur. Ancak birinci halde şüpheden önceki
durumun devamı sözkonusudur. Bu ise "akdin bulunmaması"dır ikinci
halde yine şüpheden önceki durum-ki nikah akdinin varlığıdır- devamı
sözkonusudur. Şayet ıstishab şüpheden önceki eski h
Istıshabı kabul
etmeyenlerin delilleri:
1- "îsbat" (kabul) beyyinesinin
"nefiy" (red) beyyinesinden önce geldiğinde icma vardır. Şayet
ıstishab, hükmün devamını gerçekleştirmek bakımından her ikisi için de delil
olsaydı, nefîy beyyinesinin önce gelmesi evla olurdu. Çünkü bu delil onu
desteklemektedir.
2- Bir delil olmadan gelecekte hükmün sabit olması:
Delilsiz hükmün bulunması geçersizdir. O halde ıstishab geçersizdir, hüccet
olmaz.
3- Şafii mezhebi, kendisinden haber alınamayan kölenin
azad edilmesini keffaret için yeterli görmez. Eğer istıshab onun (kölenin.)
köleliğinin devamı için delil olsaydı, keffaret için azadını yeterli görürdü.[1253]
İşaret etmek gerekir ki
Hanefîler ıstıshabın isbat için hüccet olmaya elverişli olmadığını fakat
"def (red) için elverişli olduğunu kabul ederler. Yani ıstishab daha önce
sabit olan bir h
Şafıiler, inkarla
birlikte sulhun geçersiz olduğu görüşündedir. Çünkü bu, insanların mallarının
bedelsiz olarak haksız bir şekilde yenmesine yol açar. Allah zimmetleri
haklardan berî olarak yaratmıştır. Dolayısıyla borcu inkar edenin borçsuz
olduğu Allah Teala'mn yaratmasıyla sabit olmuş olur. Borçlu c guna delil
olmadığı sürece bir kimsenin borçlu olduğunu iddia etmek caiz olmaz. O halde
sulh sahih olmaz.[1255]
Safû el'Ümm'de şöyle
der: "Bir adam başka bir adam aleyhine bir köle veya başka bir hususta
dava açarsa, yahut onun kendisi aleyhine kasden veya hata ile suç işlediğini
iddia ederse onunla, iddia ettiği şeylerin tamamı veya bir kısmında bir meblağ
üzerinde anlaşır ve o meblağı ondan alır. Eğer sulh olur ve davalı onu ikrar
ederse alışveriş caiz olan bir malla sulh caiz olur Sulh peşin yahut veresiye
olur. Davalı sulh yapmayı kabul etmezse sulh eeçersiz olur. Davacı ve davalı
asıl haklarını alırlar. Davacı davasından, veren de verdiğinden vazgeçer."[1256]
Üç imam: M
Îbn Rüşd Bidayete
şöyle der: "İnkar üzerine sulh yapmaya gelince bunda M
Onların bakış açısına
göre, davadan Önceki borçsuzluk (berâet-i zimmet), davadan sonra da borçsuzluğu
gerektirmez. O halde bu husumet ve ihtilafı ortadan kaldırmak için sulh
caizdir. Onlar görüşlerini "Sulh daha hayırlıdır" (Nisa, 128)
ayetinin mutlak manasıyla ve "Haramı helal yahut hel
Sübülü's-Selam yazan
San'âni'mn bü meseledeki görüşü şöyledir: "Derim ki: evla olan şöyle
demektir: Eğer davacı hasmında hakkı olduğunu bilirse, hasım inkar etse de
üzerinde anlaşılan (sulh yapılan) meblağı alması caiz olur. Eğer haksız olarak
dava ederse bu dava ve suİhia takdir edilen meblağı almak haram olur. Eğer
davalının, yanında bildiği bir hak (borç) var da, ancak bir maksad için
(garazına) onu inkar ediyorsa, üzerinde sulh yapılan hıktan davacıya teslim
etmesi gerekir. Eğer yanında bir hak olmadığını biliniyorsa, alacaklı olduğunu
iddia edenenîn münazaasını defetmek onun eziyetinden kurtulmak için malından
bir parça ona vermesi caiz olur. Davacıy ise onu alması haram olur. Böylece
deliller toplammış olur. Dolayısıyla "inkar üzerine sulh sahih
değildir" ve "mutlak olarak o sahihtir" denemez. Bu konu. daki
bilgiler genişçe değerlendirilerek hüküm verilir.[1260]
Davalıdan yemin etmesi
istenir o da kaçar ve yemin etmezse sırf kaçmakla dava onun aleyhine
gerçekleşir mi?
Şafii'ye göre sırf
yeminden kaçmasıyla davalı aleyhine hüküm verilmez tersine davacıya yemin
teklif edilir. Çünkü asıl olan ancak ilim (kesin bilgi) ile yahut kesin bilgiye
yakın olan zanla hüküm vermektir. Kesin bilgi bulunmadığında aslî borçsuzluk
(berâet-i asliye) un devamı (ıstıshab) esasına göre davalının suçsuzluğu üzerine
hüküm veririz.[1261]
Şafii şöyle der:
'Teminden kaçmak, davacının yemini olmadıkça inkar yerine geçmez." [1262]Şafii
bu görüşünü Rasûlullah'm "kasame"[1263]de
Ensarla başlaması uygulaması ile destekledi. Ensar yemin etmeyince Rasûlullah
yemini Yahudilere teklif etti.[1264]
îmam M
Ebu Hanife ve
öğrencileri ile Kufelilerin çoğunluğuna göre, davalının yeminden kaçması h
"Mefkud",
kaybolan, kendisinden haber alınamayan ve nerede olduğu bilinmeyen kimsedir.
Fakihler mefkudun ölü
gibi kabul edilip edilmeyeceği, dolayısıyla terekesinin varislerine taksim
edilip edilmeyeceği hususunda ihtilaf etmiştir. Mefkudun, kendisine miras
düşen akrabasından birisi öldüğünde acaba "mefkud" sağ kabul edilip
mirasdan hissesini korur mu, yoksa ölü sayılıp, ölenin terekesi geri kalan
mirasçılarına taksim mi edilir?
İmam Şafii'ye göre
mefkud, sağ kabul edilir. Dolayısıyla kendisi miras bırakmaz fakat başkasına
mirasçı olur. Buna delil, asıl olanın (bilinenin) onun hayatta olmasıdır. Tersi
ortaya çıkana kadar aslın (bilinen eski h
Hanefılere göre mefkud
ne miras bırakır ne de varis olur. Onların, mefkudun başkasına varis olmaması
hususunda delili Hidaye yazarının zikrettiği şu görüştür: "Mefkud, kayıp
h
Hanbeliler mefkudun
-kayboluş şekline göre-ölme ihtim
M
Mefkudun başkasına
mirasçı olmasına gelince, hayatta olduğu anlaşılıncaya kadar onun miras hissesi
bekletilir. Eğer hayatta olduğu sabit olmazsa .mefkud başkasına mirasçı olamaz.
Hayatta olan mirasçıları ona varis olur.[1271]
Müşteri, mülkün meşfu'
minh için sabit olduğunu inkar ederse şefi'den, mülkün sabit olduğuna beyyine
getirmesi taleb edilir mi?
Şafnlere göre bu
durumda şefı'den beyyine getirmesi istenmez. Çünkü vaz'ı yed (tasarmf etmek)
mülke delildir. Asıl olan mülkün devamıdır. Şefi de asıl ile beraber bulunur
(ıstıshab). Dolayısıyla şefi'den beyyine getirmesi istenmez.
Hanefîlere göre
şefi'den beyyine getirmesi istenir. Hidaye'de şöyle denir: "Şefi' kadıya
gider, mülkü satın almak için dava açar ve şüf a taîeb ederse, kadı davalıya
sorar. Davalı, Şüf a taleb edilen mülkün varlığını itiraf ederse mesele yoktur.
Yoksa şefi'a beyyine getirmesini teklif eder. Çünkü yed (malı elinde
bulundurmak) dış görünüştür, ihtimallidir. Mala hak sahibi olduğunu isbat için
yeterli olmaz.[1272]
Zencanî bu prensipten
şu meseleyi çıkarmıştır: îki ortaktan birisi bir köledeki hissesini azad
ederse ve azad eden fakir olursa ne yapar? Zencanî şöyle der: "îki
ortaktan birisi, ortak olan köledeki hissesini azad ederse ve azad eden de
fakir ise, o hissesini azad etmiş olur. Diğer hisse olduğu gibi sahibinin
mülkünde kalır. Şafii'ye göre köleden geri kalan kıy
el-Ümm'de bu meseleye
îbn Ömer hadisi delil getirilmiştir. Buna göre Rasûîullah şöyle buyurmuştur:
"Kim bir köledeki hissesini azad eder ve kölenin bedelini tamamen
ödeyebilecek malı olursa, diğer yarısının bedeli ona ödettirilir. Böylece o
kimse kölenin diğer ortaklarına hisselerini verir ve köle tamamen azad edilmiş
olur. Aksi halde (köledeki hissesini azad eden ortak fakir olursa), azad ettiği
ile kalır.[1274] Şafii şöyle der:
"Biz ve siz bu hadisi delil aldık ve bununla "istis'â"yı
geçersiz saydık, ve köleyi azad eden, müflis (fakir) olduğu zaman aynı kölede
hürriyete ve köleliğe ortak olur. Ortağın biri köledeki hissesini azad edip
diğeri etmediğinde birinci ortak fakir ise kölenin diğer yarısının kıy
Hanefilere göre bu
durumda köleden çalışması istenir. Bidaye'de şöyle denir: "îki kişi
arasında ortak olan bir köledeki hissesini ortaklardan birisi azad ederse o
hisse azad edilmiş olur. Eğer azad eden zengin ise onun ortağı muhayyerdir.
Dilerse o da azad eder, dilerse ortağına hissesinin kıy
Ebu Hanife der ki:
Çünkü azad etme bütündür, parçalanamaz. Ortağın hakkı onun yanında
hapsedilmiştir. Dolayısıyla, her ne kadar onun bir kusuru olmasa da sî'âye ona
vacib olur. Mesela bir elbise bir insanın boya kabına düşse de boyansa elbise
sahibinin boyanın bedelini tazmin etmesi gerekir. Çünkü her ne kadar elbise
sahibinin bir suçu yoksa da, elbisesi onun yanında kalmıştır.[1276]
Ebu Hüreyre'nin
rivayet ettiği şu hadis, hadiste "istis'a" zikredildiği için Ebu
Hanife'nin görüşünü teyid eder; '...aksi halde kölenin fiatı belirlenir ve
kendisine güç gelmeyecek bir işte çalışması istenir (istis'â).[1277]
"istis'â" lafzının bazı raviler tarafından hadise ilave edildiği
söylenmiştir. îbnül Arabi şöyle der: "Hadisçiler 'istis'â' ifadesinin Hz.
Peygambere değil Katade'ye ait bir ifade olduğunda ittifak etmiştir."[1278]
îslam hukukunu
araştıran kimse bu hukukun iyilikleri (maslahat) yeri-e getirmeye, kötülükleri
ortadan kaldırmaya önem verdiğini anlar. Bu, yü-Allah'ın bir rahmeti ve
ihsanıdır.
Araştırıcı, Şariîn
önem vermesi bakımından maslahatları incelerse bunların üç çeşit olduğunu
görür:
1- Şariin geçerli saydığı maslahatlar. Şariin bu
maslahatları geçerli saymasının delili vardır. Bu da üç kısımdır:
a- Zaruri Maslahatlar (Zaruriyyat)
b- İhtiyaç Maslahatları (Hâciyyat)
c- Güzellik Maslahatları (Tahsiniyyat)
a- Zaruri Maslahatlar: insanların dini ve dünyevi
hayatlanndaki maslahatların yerine getirilmesi bu maslahatların yerine
getirilmesine bağlıdır. Bu maslahatlar ihlal edilirse bu hayatın işleri düzgün
gitmez.[1279] Bu maslahatların
korunması şu beş hususun korunmasıyla mümkün olur: Din, Can, Akıl, Nesil, Mal.
b- îhtiyaç Maslahatları: Yalnız zorluğu kaldırmak için
insanların ihtiyacı olan maslahatlar. Bu maslahatlar yerine getirilmezse hayat
düzeni sarsılmaz, yalnız insanlar sıkıntı ve güçlükle karşılaşırlar.
c- Güzellik Maslahatları: Bunlar güzel adetler ve yüksek
ahlak kabilindendir. Törenlerde, toplantılarda güzel elbise giymek, kötü kokulu
bütün yiyecekleri yememek vb. buna örnektir.
2- Şariin geçerli saymadığı, tersine geçersiz kıldığı
maslahatlar. Mesela "intihar" bazan intihar eden kimseye fayda
sağlayabilir ve onda o kimse için hastalık yahut yoksulluk acısını hafifletme
gibi bir maslahat olabilir. Ancak bu çeşit bir maslahatı Sari' geçerli saymamış
bilakis onun geçersiz olduğu Kur'an-ı kerim'in muhkem ayetlerinde ve
Rasûlulah'ın Sünnetinde kesin olarak bildirilmiştir.
Leysi'nin Abdurrahman b.
Hakem için verdiği ve
3- Mas
Istıslahı (masalıh-i
mürsele) delil kabul etmenin ihtilaflı bir konu olduğu hususunda hemen hemen
usülcülerin görüşü birleşir. Üstün görüş onun delil olmaya elverişli
olmadığıdır. Çünkü onun geçerliliğine bir delil yoktur ve îmam M
îmam Ahmed b. Hanbel
-her ne kadar tabileri" mes
Ahmed b. Hanbel'in mas
Yine îbn Kayyim'in
Ahmed îbn Hanbel'den rivayetine göre sahabeye hakaret eden kimseyi devlet
başkanının cezalandırması gerekir. Devlet başkanı onu affedemez, cezalandırır
ve tevbe etmesini ister. Tevbe ederse ne âlâ, yoksa tekrar
cezalandırılır."[1282]
Bazıları bu ikinci
örneğin ta'zir konusuna girdiğini zanneder. Malumdur ki ta'zir konusu nass
gereği devlet başkanına havale edilmiştir. Ancak mesele böyle değildir. Çünkü
o (îmam Ahmed) şöyle demektedir: "Devlet başkanı onu affedemez"
Ta'zir devlet başkanına ait bir haktır; dilerse bu hakkını kullanır, dilerse
gördüğü maslahat üzerine onu affeder. Ancak suça, tazir cezası verilmesi
gerektiğine bir nass olursa o zaman affetmez. Fakat bu mesele, ta-zirin vacib
olduğu hakkında nass olmayan bir meseledir.
îmam Şafii de îmam
Ahmed gibi "ıstıslah"ı kendi usûlünde icma' ve kıyas gibi müstakil
bir delil saymaz. Bundan dolayı araştırıcıların çoğu onun bu delili kabul
etmediğini ve mas
Şafii bu gerçeği
er-Risâle adlı eserinde şöyle açıklar: "Bazı ilim sahipleri bunu kıyas
olarak adlandırmak istemez, ve şöyle der: Bu, Allah'ın helal kıldığı ve haram
kıldığı, Övdüğü ve yerdiği bir manadır. Çünkü bu cümleye dahildir. O,
başkasına kıyasla değil bizzat ortaya çıkan bir manadır. O, bu görüşü bunun
dışında; kendisinde "helal" manası olup helal kılınan, haram manası
olup haram kılman yerlerde de söyler. îki farklı manadan birisine benzeme ihtim
Başka bir yerde Şafii
şöyle der: "îctihad ancak bir şeyi elde etmek (bir hüküm çıkarmak) için
yapılır. Bir hüküm çıkarmak ise ancak delille olur. Delil de kıyastır. "[1284]
Îmamû'l-Haramevn
kitabı el-Burhan'da. Şafii'den, onun mas
Şimdi Şafii'nin
içtihadında ıstıslaha dayandığına pratik örnekler verelim:
1- Kitabü't'Ümm'de şöyle denir: "Şahitlikten dönme
(rücu1) iki kısımdır; îki veya daha çok şahid bir adamın bedeninin bir
parçasının yok edilmesine yahut el kesme, dövme, öldürme veya yaralamada kısas
gibi bir ceza ile cezalandırılmasına yol açacak bir şahidlikte bulunur, ceza
tatbik edildikten sonra şahidlikten döner ve "biz şahitliğimizle onun bu
cezaya çarptırılmasını istemiştik" derlerse bu, o adam aleyhine işlenmiş
bir cinayet gibi olur. Eğer (şahidlik neticesinde) o adama kısas yapılmışsa,
velisi şahidlerden kısas istemek yahut diyet almak hususunda muhayyerdir. Eğer
kısasın dışında bir ceza verilmişse diyet alınır ve şahidler, had cezasının
dışında, tazirle cezalandırılır.[1286]
Bu görüşte, Kitap yahut
Sünnet nassınm delaleti esas alınamaz. Çünkü onlarda şahidlerin, şahitlik
yaptıkları kimse cezalandırıldıktan sonra, şahidlikten dönmeleri h
2- Yine el-Ümm'de şöyle denir: Bazıları bir kimsenin
karısını üç talakla boşadığına şahidlik yapsalar, hakim onları ayırdıktan sonra
şahidliklerinden dönseler; eğer karı ile koca zifafa girmişse hakim şahidlere o
kadının "mehr-i misl'ini; zifafa girmemişse bu mehrin yarısını ödetir.
Çünkü onlar kadını me-hirden mahrum bırakmışlardır. Kadının mehr-i mislinden
başka alacağı bir hak yoktur. Az olsun çok olsun erkeğin kadına verdiği şeyler
dikkate alınmaz ancak telef edilenler dikkate alınarak erkeğe tazminat ödenir.
3- Zerkeşî'nin Bahr-i Muhit'ta İmam Şafii'den
naklettiğine göre, o gasbe-dilen malda çok tasarrufta bulunan gâsıb hakkında
şöyle der: Akdin sahih olması için mülkiyet şart olmak ve mülkiyetin geçersiz
olması h
Şafii fıkhında buna
benzer çok örnek vardır. Hepsi de, görüldüğü gibi, maslahatın kıyas edildiği
bir asıl (delil) bulunsun bulunmasın islam Hukukunda geçerli sayılan
maslahatlara dayanır.
îmam Ebu Hanife'ye
gelince; o da usûlünde maslahat-ı mürseleyi savunmamış ve onu islam Hukuku
kaynakları arasında müstakil bir kaynak olarak kabul etmemiştir. Bununla
beraber o ıstıslahı delil olarak kullanmış ve ictihadlarmdan bir çoğunu ona
dayandırmıştır. Nasıl olmasın ki o, reycilerin reisi ve bu alanda onların en
önde gelenidir. Onun, ıstıslahı delil olarak kullandığına delâlet eden kendi
usûlünden tedvin edilmiş bir bilgi yoksa da öğrencilerinin ondan yaptığı
nakillerde mesela, Ebu Yusuf un yazdığı Hılâfu Ebî Hanife ve îbn Ebî Leylâ ve
er-Reddu alâ Siyeri'l-Evzâî gibi eserlerinde onun fıkhında ve genel içtihadında
maslahatın Önemini açıklayan deliller vardır.
Onun fıkhmdaki
maslahat çizgisi, Hanefi fıkhının seçkin delillerinin en önemlilerinden olan şu
iki delilde gizlidir. îstıhsan, örf. Ona göre ıstıslah geçerlidir, fakat
geçerliliği isthsan yahut örf diye adlandırdığı delillerin manası içindedir.
Hanefilerin
"istihsan" olarak kabul ettiği, başkalarına mesela M
Ebu Hanife'nin
gerçekte ıstıslah deliline dahil olduğu halde örfe dayanarak kabul ettiği
meselelerden birisi de, yakalandıktan sonra tevbe eden zındık (mürted) m
tevbesinin geçerli olmadığı görüşüdür. Dürrü'l-Muhtar'da şöyle denir:
"Sihirbaz yahut dinsizliğini yayan meşhur dinsiz tevbeden önce yakalanır
sonra tevbe ederse tevbesi kabul edilmez ve öldürülür." Bu görüşü M
Buna bir örnek te
:"Malımm hepsi sadakadır" diyen kimsenin sözüdür. Bununla o kimseye
ancak malının zekatını vermesi gerekir. Çünkü zekatın dışında malını elinde
tutmazsa insanlardan dilenmek zorunda kalır. Malının hepsini sadaka olarak
dağıtıp insanlardan dilenmek ise doğru değildir.
Dört imamın, ictihadda
delil olarak maslahata dayanma hususunda, tes-bit ettiğimiz ittifakına
karşılık, onlar maslahatla ilgili bazı meselelerin hükümlerinde farklı
görüşlere sahiptir. Onların bu husustaki ayrılık sebeplerini düşünmeyen
araştırıcı hazan bunun sebebini, delil olarak geçerli olup olmaması bakımından
onların mas
Gerçekte bu fer'î
meselelerde durum böyle değildir. Buradaki ihtilaf başka sebeblerden
kaynaklanmaktadır. Çoğu zaman bu sebebler menat (illet)ın tahkikinde kendini
gösterir. Yani onların bu konudaki ihtilaflarının kaynağı maslahat-ı mürselenin
bu fer'î meselelerde şer'î hükmü yerine getirmek için yeterli bir delil olup
olmadığıdır. Bazılarına göre îslam hukukunda itibar î edilen maslahat fer'î
meselelerde geçerlidir. Buna uygun olarak hüküm verilmesi yolunda herhangi bir
şer'î engel yoktur. Dolayısıyla onun gereğine göre, maslahatla hüküm verilir ve
onun üzerine hüküm tesis edilir. Bazılarına göre ise bu maslahat şartları tam
olmayan, yahut başka bir maslahatla veya şeriatın başka bir prensibiyle çatışan
maslahattır. Dolayısıyla delil kabul edilip üzerine hüküm tesis edilemez.
Alimlerin hepsi prensipte şüphe ve çatışmalardan uzak maslahat-ı mürseleyi
delil kabul etmekte müttefiktir.
Bazan,
"ıstıslah" deliline dayanan mesele görünümünde bir kısım imamlar
arasında ihtilaflı bir mesele ortaya çıkar. Araştırıcı "ıstıslah"ın
burada ihtilaf sebebi olduğunu zanneder. Halbuki mesele böyle değildir. O
mesele, herkes için aynı şekilde açık olmayan başka delillere dayanmaktadır.
Belki bu gibi
ihtilaflı meseleler, araştırıcının, imamların mas
Istıslah deliline
dayanan bazı meseleleri açıklamaya geçmeden önce Karafî'nin bu meseledeki
görüşünü bildirelim. Karaiî derki: "Maslahat-ı mürseleye gelince; bizim
dışımızdakiler onu açıkça inkar eder. Fakat sen onların, meseleleri ta'lil
ederken (sebeplerini açıklarken), mutlak maslahata dayandıklarını; farklı ve
birleşik durumlarda onun geçerliliğine delil getirmeye gayret etmediklerini
bilakis sırf münasebete dayandıklarını görürsün. İşte bu niaslahat-ı
mürseledir.[1288]
Başkası bu prensipte
ona uysun uymasın, İmam M
İmam M
Cumhur bu konuda imam
M
îbn Rüşd şöyle der:
Mal konusunda dava olduğu zaman davalıya sırf davadan dolayı yemin ettirilir
mi» yoksa davacı mallarının karıştığını isbat edinceye kadar yemin ettirilmez
mi? bu konuda ihtilaf edilmiştir.
Emsar fukahasının
çoğunluğu şöyle der: 'Temin davalıya sırf davadan dolayı gerekir. Çünkü Hz.
Peygamberin îbn Abbas tarafından rivayet edilen şu hadisinin umumî manası bunu
ifade eder: "Beyyine davacıya, yemin davalıya aittir." İmam M
Bu görüşü kabul
edenlerin dayanağı maslahattır. Çünkü, aksi halde insanlar davalarla
birbirlerini rahatsız eder, sıkıntıya sokarlar." îmam Malik'in bu
meselede başka bir delilinin olduğu açıktır. O da "Medinelilerin tatbikatadır.
Ona göre bu, hüccettir. Bir meselede iki ve daha çok delilin bir arada
bulunmasına bir engel yoktur.
îmam M
Bir insana borcu olan
kimse iflas ettiğini iddia eder, doğru söylediği de bilinmezse, iddiasında
doğruluğu belli oluncaya kadar hapsedilmesi caiz olur mu? Bu meseleyi Îbn Rüşd
Bidayetü'l-Müctehidde zikrederek şöyle der: "Hiç malı olmayan müflise gelince;
Emsar fukahasımn icmama göre yokluk, zenginleşinceye kadar, borcun düşmesinde
müessirdir. Ancak Ömer b. Abdü-laziz'den rivayet edildiğine göre borcu olup ta
iflas eden kimseyi alacaklılar (borcuna karşılık) işçi olarak
çalıştırabilirler. Emsar fukahasından olan imam Ahmed'in görüşü de budur.
Alimlerin hepsi, iflas
ettiğini iddia eder ve doğru söylediği bilinmezse, doğru söylediği belli
oluncaya yahut alacaklı razı oluncaya kadar borçlunun Hapsedileceği hususunda
icma' etmiştir. Eğer böyle olursa borçlu serbest bırakılır.
Ebu Hanife'den
nakledildiğine göre alacaklılar borçlunun peşinde dolaşır onun gittiği yere
giderler.
Bu konuda sahih bir
hadis bulunmasa da
Bu mesele ihtilaf
sebepleri konusunda(7. sebep), hakkında nass bulun-madığından dolayı ihtilaf
edilen bazı meseleleri zikrederken geçmişti. Burada bizi ilgilendiren, bir
kişi karşılığında (kısas yoluyla) topluluğun öldürülmesi görüşünü kabul
edenlerdir. İmam M
îbn Rüşd şöyle der:
"Bir kişi karşılığında (kısas yoluyla) topluluğun öldürülmesini kabul
edenlerin dayanağı "maslahaf'tır. Kur'an-ı Kerim'in "Ey akıl
sahipleri kısasda sizin için hayat vardır" ayetiyle işaret ettiği gibi, öldürmenin,
ancak Öldürmeyi ortadan kaldırmak için meşru olduğu anlaşılmış olur. Bu böyle
olunca, şayet bir topluluk, bir kişiyi kasden öldürdüğünden dolayı,
öldürülmemiş olsa insanlara, bir araya gelerek (teşkilat kurarak) adam öldürme
yolu açılmış olurdu.[1292]
Bazan iki kişi
öldürmede ortak olur: kasden Öldüren ve hata ile öldüren; kasden öldüren
mükellef ve mükellef olmayan. Bu durumda diyet mi gerekir, kısas mı? Yoksa
başka bir şey mi?
îmam M
Şafii şöyle der:
"Bir adam başka bir adamı kasden öldürse, bir çocuk yahut bunak bir adam
da ona yardım etse (öldürmede ona ortak olsa) maktulün velilerinin kasden
öldüren adamı kısas yoluyla öldürme, çocuk ve bunak-tan da, hangisi katil ise,
yanın diyet alma haklan vardır..."[1293]
îbn Rüşd şöyle der:
"Öldürmede, kasden öldüren ile hata ile öldüren ortak olsa yahut mükellef
ile mükellef olmayan mesela kasden öldüren ile çocuk yahut deli ortak olsa
veya köleyi öldürme karşılığında hür kimsenin kısas edilmeyeceğini kabul eden
kimseye göre bir hür ve bir köle, başka bir kölenin öldürülmesinde ortak olsa
ne olur. Alimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir.
İmam M
Ebu Hanife şöyle der:
kısas kendisine vacib olan bir kimse, kısas kendisine vacib olmayan bir kimse
ile beraber bir kimseyi öldürmüşlerse onlardan hiçbirisine kısas uygulanmaz.
Onlar sadece diyet verirler. Hanefilerin bu husustaki delili
"şüphe"dir. Çünkü "öldürme" bölünmez. O kişinin kısas kendisine
vacib olan kimse tarafından Öldürülmüş olması mümkün olduğu gibi, kısas
kendisine vacib olmayan kimsenin fiiliyle canını vermiş olması da mümkündür.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Şüpheler dolayısıyla hadleri kaldırınız
(uygulamaymız)"[1294]
Kısas olmayınca bedeli vacib olur. O da diyettir. îkinci grubun delili, canın
korunmasında titizliği ve sertliği gerektiren maslahattır. Sanki onlardan her
birisi tek başına öldürmüş böylece onun canının hükmü ona verilmiştir."[1295]
(Yani herbirisi kısas yoluyla öldürülür).
Hanefi mezhebinin bu
meseledeki görüşüne gelince; yukarıda îbn Rüşd'ün sözünde, burada kasden
öldürene kısas gerekmeyeceği geçmişti. Dürrü'l-Muhtar'âa. şöyle denir:
"Mülteka'da denmiştir ki: "Baba, köle, hata yapan, çocuk veya mecnun
olan şerik (ortak) üzerine kısas yoktur. Bunların hepsi, öldürmesiyle kendisine
kısas vacib olmayan kimselerdir. Çünkü kısasın bölünmeyeceği kesindir. O halde
bize göre kasden adam öldüren şerik öldürülmez. Şafii'ye göre böyle
değildir."[1296]
Hanbelilere gelince,
îmam Ahmed'den bu konuda iki rivayet vardır: Birisi, îmam M
Burada M
Geçen konularda
müctehid imamların ve dinde fakih olanların usul kaidelerinde nasıl ihtilaf
ettiklerini, onların bu ihtilaflarından çeşitli fıkıh konularının nasıl ortaya
çıktığını gördük.
Bir kaide bazan ibadet
konusundan bir meseleyi bunun yanında muamelat konusundan, hadler konusundan.,
bir meseleyi düzenler.
Geçen konularda ana
nokta usul kaidesi idi.
Aşağıdaki tatbiki
bölüm aksi yönde seyredecektir. Çünkü orada dairenin kutbu bir konudaki fıkhî
meselelerdi. Bu meselelerin kendisinden çıkarıldığı kaideler ise, görüleceği
gibi, çeşitli kaidelerdir: Âmm ve Hâss konusuna dayanan kaideden,
"Mantuk" ve "Mefhum", "Emir" ve "Nehiy"
ile ilgili meselelere, çeşitli delillere dayanan konulara kadar... Ben bu
tatbikî konunun nikah konusu olmasını tercih ettim. ^Çünkü müslüman ailenin
yapısı bu konuya dayanmaktadır.
Araştırmamı bu konunun
en önemli meselelerine tahsis etmek istedim. Çünkü konunun bütün meselelerini
derinliğine araştırmak müstakil bir kitap yazılmasını gerektirir.[1299]
İslam hukukunda
evlenme teşvik ve tavsiye edilmiştir. Allah Teala şöyle buyurur: "Hoşunuza
giden kadınlarla evlenin.." (Nisa-3).
Hz. Peygamber de:
"Ey gençler topluluğu sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü bu, gözü
harama bakmaktan, tenasül uzvunu da zinadan koruyucudur."[1300]
"Evlenin,
şüphesiz ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm.[1301]
Daha çok ibadet yapmak
için evlenmekten uzak durmak, dünya ile ilgiyi kesmek yasaklanmıştır. Hz,
Enes'den rivayet edildiğine göre Allah Rasûlünün ashabından bir grup çıktı. Bir
kısmı "Ben evlenmeyeceğim", bir kısmı "ben namaz kılacağım,
uyumayacağım" dedi. Diğer bir kısmı da "oruç tutacağım, iftar
etmeyeceğim" dedi. Bunu Hz. Peygamber duydu ve şöyle dedi: "Bazı
kimselere ne oluyor da şöyle şöyle diyorlar. "Ben oruç tutarım, namaz
kılarım, uyurum ve kadınlarla evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse
benden değildir."[1302]
Fakihlerin bu konuda
değişik görüşleri vardır:
1- Çoğunluk, evlenmenin mendub (sünnet) olduğu görüşündedir.
Bazen vacib veya haram olmasını gerektiren haller zuhur edebilir.
2- Zahiriler -ki îbn Hazm bunlardandır- evlenmenin vacib
(farz) olduğu görüşündedir.
Bu mesele "Emir
vücuba delalet eder mi?" bahsinde geçmiştir. Bu meselenin odağım usul
kaidelerinden iki kaide oluşturur:
a- Emir vucubu gerektirir mi? gerektirir ise, bir
karineden dolayı bunu terk caiz midir? yoksa bunun için (vucubu terk için) bir
nass yahut icma mı gereklidir?
Çoğunluk, emrin vucubu
gerektirdiği ve vücubdan başkasına delalet ettiğinde bir nass yahut icma
bulunması gerekir.
b- Maslahat-ı Mürseleyi esas almak, imam Mâlik, nikahı
beş hükme[1303] göre değerlendirirken
bu konudaki maslahata bakar. îbn Rüşd şöyle der: "Ev] lenmek bazı insanlar
için vacib, bazıları için mendub, bazıları için mubahtı diyen kimse maslahata
itibar etmiştir. Bu "mürsel" diye adlandırılan bir ne vi kıyastır.
Onun dayandığı muayyen bir delil yoktur. Alimlerden bir çog onu reddetmiştir.
îmam Mâlik'in mezhebinde kuvvetli görüş onun kabul edilmesidir."[1304]
Hadiste nişanlı kadına
dünür gitmek yasaklanmıştır. Ukbe b. Amir'deı rivayet edildiğine göre
Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Mü'min Mü'miniı kardeşidir. Mü'minin,
kardeşinin satın almak üzere sözleşme yaptığı mî satın alması caiz değildir;
kardeşinin nişanlısına, onu bırakıncaya kadar) dünür gitmesi caiz
değildir."[1305]
Ebu Hüreyre'den
rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber: "Kişi, evlenin ceye yahut
bırakıncaya kadar, kardeşinin nişanlısına dünür gitmesin."[1306]
buyunnuştur.
İbn Ömer'den rivayet
edildiğine göre Rasûlullah: "Bir kimse başkası nişanlısına, önceki dünür
onu terkedinceye yahut ona izin verinceye kadı dünür gitmesin!"[1307]
buyurmuştur.
Alimler, nişanlanmış
bir kadına dünür gitmenin haram olduğunda, bi ayrıntılarda ihtilaf etmişlerse
de esas olarak ittifak etmişlerdir. Çünkü "im hiy" tahrimi
gerektirir. Fakat
îmam Mâlik'in,
zifaftan sonra değil, önce akdin feshedileceği hakkındi bir görüşü vardır, imam
Ahmed'in de böyle bir görüşü vardır.
Davud ez-Zâhirî,
nişanlı bir kadına dünür giden erkeğin nikahının, zifa tan önce olsun sonra
olsun, feshedileceği görüşündedir. Bu mesele "nehiyj bahsinde tafsilatıyla
geçmiştir.
Bu mesele şu kaide
üzerine oturtulmuştur: "Nehiy, nehyedilenin fesat m gerektirir mi?"
Bu kaide hakkındaki görüşlerin tafsilatı yine orada geçmisti.[1308]
"Ta'riz",
Zemahşerî'nin dediği gibi, bir kimsenin bir şeyi açıkça söylemeden ifade
etmesidir. "Ben evlenmek istiyorum, Allah'ın bana iyi bir eş nasip
etmesini niyaz ediyorum" gibi bir söz söylemesi tarizdir.
Fakihler, iddet
esnasında dünürlüğü açıklamanın haramlığında ima ile söylemenin ise caiz
olduğunda ittifak etmiştir. Ancak onlar, ta'rizin hangi id-deti bekleyen kadın
hakkında caiz olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Vefat iddeti bekleyen
kadın için ta'rizin caiz olduğunda
Bâin talak iddeti
bekleyen kadına ta'riz yapılıp yapılamayacağı konusunda ihtilaf edilmiştir.
Fakihlerin çoğunluğu bunun, kocası ölen kadına benzediği görüşündedir.
Burada, bâine dünürlük
ta'rizinin, rîc'iye dünürlük ta'rizi gibi saymak için Şafii mezhebinde bir
eğilim vardır. Nevevî'nin Minhâ&ımn şerhi Mahallîde şöyle denilmiştir:
"Vefat iddetinde ta'riz caizdir" Allah Teala şöyle buyurur:
"Böyle kadınlara kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde size
sorumluluk yoktur." Bu, vefat iddetinde yapılan tekliftir. En kuvvetli
görüşe göre bâin talak yahut nikahın feshedilmesi h
Bâin talakla boşanan kadına
"ta'riz"i caiz görenlerin delili "böyle kadınlara kapalı bir
şekilde evlenme teklif etmenizde... size sorumluluk yoktur" ayetinin genel
hükmüdür.
Bâin talakla boşanan
kadına "ta'riz"in caiz olmadığı görüşünde olanların deliline gelince,
burada kanaatimce şu iki noktadan birisi sözkonusudur:
a- Bu ayet geneldir. Fakat burada özel kastedilmiştir.
Çünkü ayet kocası ölen kadın hakkında inmiştir. Ayetin gelişi (siyak) bunu
gösterir. Yüce Allah bu ayetten önce şöyle buyurmuştur: "İçinizden
ölenlerin bırakmış olduğu eşler kendi kendilerine dört ay on gün beklerler;
müddetleri sona erdiğinde onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından
dolayı size sorumluluk yoktur. Allah işlediklerinizden haberdardır."
(Bakara-234)
Şafii'nin el-Ümm deki
şu ifadesinden anlaşılan belki de budur: "Allah'ın ima (ta'riz) yoluyla
dünürlüğe izin verdiği "iddet" h
Bununla beraber ben,
boşayamn dönme hakkı olmayan (kesin) bir talakla boşanmış bir kadın iddet
beklerken başka bir kimsenin ona evlenme teklifinde bulunmasını, ihtiyaten,
hoş karşılamıyorum.[1310]
b- Bu ayet, tahsis edilmiş "âmm"
kabilindendir. Tahsis eden de "kıyas"tîrp "Bain"in
"ric'i"ye kıyası. Çünkü "bain", "küçük
.aynlık"tır. Bu ayrılık bazen evlilik bağının tekrar kurulmasıyla
neticelenir.
Bu inana, Şafii'nin
"Ammın delaleti zannî olduğu için kıyasla tahsisi caizdir" görüşüyle
beraberlik arzeder. Mahalli'nin yukarıda geçen açıklaması bunu ifade eder. O
halde bu meseledeki ihtilaf bu nass hakkında verilen farklı hükümlerden
kaynaklanmaktadır: Acaba bu nass., kendisiyle "umum" kastedilen
"âmm" bir nass mıdır? yoksa kendisiyle "husus" kastedilen
"âmm" bir nass, yahut "âmm"ın delaleti zannî olduğu için,
kıyasla "tahsis edilmiş âmm" bir nass mıdır?[1311]
İddet bekleyen kadına
açıkça dünür gitmenin haramlığına delalet eden ayet yukarıdaki meselede
geçmişti. O ayetin bir parçası olan "sakın onlarla gizlice
sözleşmeyin" ayetinde geçen "sirren" ifadesi
Şafii
"sirren" kelimesini "cîma" olarak açıklamış ve nehiyle
kastedileni "ta'riz" türlerinden bir türün yasaklanması olarak kabul
etmiştir. Bu da "fuhuş" ihtiva eden bir fiildir. Arapçada
"es-Sirru" kelimesi "cima" anlamında kullanılmıştır.
Îmruu'1-Kays şöyle der: Şafii ayetin "açıkça dünür gitmenin, haramlığına
delaletini" mefhum-ı muhalefet yoluyla olan delalet sayar. Şafii
"es-Sirru" kelimesinin manası hakkında şöyle der: "Sakın onlarla
gizlice sözleşmeyin" ayeti, Allah bilir, "cîma"a delalet
etmektedir. Meşru sözler dışında . ayetindeki "meşru söz" ise, içinde
"fuhuş" olmayan "güzel söz"dür. Şafii şöyle der- " Bir
kimsenin seni seçtim, çünkü benim cima edilenin hoşuna gidecek güzel bir cimam
vardır, demesi,-"ta'riz" olsa da-çirkin olduğu için yasaktır"[1312]
Şafii, dünürlüğü
açıklamanın haram olduğuna "mefhum-ı muhalefetle delil getirirken şöyle
der: "Çünkü Allah Teala iddet içinde kapalı bir şekilde (ta'riz) dünür
gitmeye izin vermiştir; dolayısıyla iddet içinde açık olarak dünür gitmenin
haramlığı ortadadır ve "ta'riz" ile "tasrih"in hükmü
arasında aykırılık varıdır."[1313]
Her ne kadar hükmü delinendirme usûlünde farklı görüş bildirmişsek de fakihler,
iddet bekleyen kadına açık olarak dünür gitmenin haramhgmda ittifak etmiştir.
Ancak onlar, bir kimsenin, iddeti içinde açık olarak dünür gittiği bir kadınla,
iddeti sona erdikten sonra evlenmesinin caiz olup olmadığında ihtilaf
etmişlerdir,
Fakihlerin çoğunluğuna
göre o kimsenin bu kadınla evlenmesi caizdir. Çünkü yasak, sözleşmeye bağlı
olmayan haricî bir unsurdan dolayıdır. Şafii şöyle der: "Eğer bir kimse
kadına (iddeti içinde) açıkça dünür gitse, kadın kabul ettiğini, ona,
açıklasın, açıklamasın her iki durumda da iddet sona erinceye kadar nikah
akdedilmese, (kadın kabul ettiği takdirde) nikah gerçekleşir. Kadın ve erkeğin
(iddet içinde) açıkça birbirlerine evlenme teklifi yapmaları mekruhtur. Mubah
olmayan "tasrih" sebebiyle nikah fasid olmaz. Çünkü nikah dünürlükle
birlikte değil, dünürlükten sonra meydana gelir."[1314]
Neylü'l-Evtar yazarı
Mâlik'ten, zifaf gerçekleşsin gerçekleşmesin, bu durumda ayrılmanın gerekli
olduğunu nakletmiştir. Bu hükmü yanımda mevcut Mâliki kitaplarında bulamadım.
Onların kitaplarında bulduğum hüküm, akid gerçekleşip te iddet içinde zifaf
meydana gelirse o kadınla evlenmenin ebedi haram olacağıdır, tddet içinde
sözleşme yapılıp ta iddetin bitiminden sonra zifafın gerçekleşmesi durumunda da
hüküm böyledir.[1315] Bu
hükümlerden bir kısmı "Sahabe Kavli" bölümünde geçmişti. Bu
meseledeki ihtilaf "nehyin mutlak fesadı mı yoksa kısmî fesadı mı
gerektireceği" kaidesine racidir. Bu kaidenin açıklaması geçmişti.[1316]
Kadın, hür ve akıl-b
îmam Şafii, Ahmed ve
Eşheb'den yapılan rivayete göre Mâlik, "veli"nin evlilik akdinin
rükünlerinden olduğu ve velisiz nikahın olmayacağı; kadının tek başına
(velisiz) evlenmeye mezun olmadığı, bunu yaparsa nikahının sahih olmayacağı
görüşündedir.
Bu, sahabeden Hz. Ömer,
Ali, Ibn Mes'ud, Âişe, Ibn Abbas ve Ebu Hü-reyre ile Tâbiundan Said b.
el-Müseyyeb ve Hasan'm da görüşüdür. Hanefî mezhebinden Kadı Ebu Yusuf da bu
görüştedir.[1317] Bu
görüşte olan
1- Kitab: "Kadınları boşadığınizda, müddetleri sona
ermişse, kocaları ile-birbirleriyle güzellikle anlaşmışlarsa- evlenmelerine
engel olmayın." (Baka-ra-232)[1318]
imam Şafii el-Ümmâe bu ayetle şu şekilde istidlal edildiğini açıklamıştır:
"Nikah kendisiyle tamam olacağı için bu ayetle, nikaha engel olmaya sebeb
olan "velî"ye, kadının evlenmesine engel olmaması emrediliyor. Koca,
kadını boşayıp ta iddeti bittiğinde velinin artık ona engel olmasına imkan
yoktur, iddeti bitmediği sürece, veli kadına, başkasıyla evlenmeyi yasaklayabilir.
Yani velî, kadını keyfi olarak engelleyemez. Kur'an'daki hükmün en iyi
açıklaması şudur: velinin kadın üzerinde, kadınla beraber bir hakkı vardır.
Güzellikle evlenmeye razı olup anlaştığında ise, velinin onu ayırmaması gerekir."[1319]
2- Sünnet: Bu konuda birçok hadis gelmiştir:
a- Ebu Musa'nın Hz. Peygamber'den rivayet ettiği şu
hadis: "velisiz nikah olmaz"[1320] Bu
hadisle delil getirmeye gelince; buradaki nefîy ya "geceden
niyetlenmeyenin orucu olmaz" da olduğu gibi fiilin kendisine yöneliktir yahut,
mecazların zata (fiilin kendisine) en yakını olan "sıhhaf'ın nefyine yöneliktir.
Bu, umumu'l-muktaza prensibini kabul edenlere göre geçerli bir
delil-îendirmedir. Şafii ise bu prensibi kabul etmez.
b- Hz Aişe'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiği
"velisinin izni olmaksızın evlenen her kadının nikahı geçersizdir,
geçersizdir, geçersizdir. Zifafa giril-mişse, kendisinden faydanıldığı için ona
mehir verilmesi gerekir. Eğer anlaşmazlığa düşerlerse, velisi olmayanın velisi
sultan (devlet yetkilisi)dir."[1321]
c- Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre Rasûlullah şöyle
buyurmuştur: "Kadın, kadını evlendiremez. Kadın, kendisini evlendiremez.
Kendisini evlendiren zina etmiş olur.[1322]
3- Sahabenin Uygulaması: Ömer b. Hattab, velisiz evlenen
bir kadının nikahını kabul etmedi ve nîkahlayana değnek cezası verdi.[1323]
Ebu Hanife, hür, âkil-b
1- Kitab: "Onların kocaları ile evlenmelerine engel
olmayın" (Bakara-232) Ebu Hanife der ki: Ayet kadınların bizzat (kendi
kendilerine) evlenmelerine engel olunmasını yasaklıyor. Karşı tarafın
düşüncesi ise böyle değildir. Çünük Şafii'nin görüşüne göre ayet velilerin,
kadınların evlenmesine engel olmalarını yasaklıyor? Yasaklama ise ancak
"yasaklanmış olan "evlendirme" kendi tasarrufunda olan kimse
(veli) tarafından gerçekleşir.
Bu istidlal,
"nikah" kelimesinin "akid" anlamında hakikat olarak kullanılmasına
göredir. Hanefiler bunu kabul etmezler. Onlara göre "nikah" kelimesi,
geçtiği gibi, "cinsi münasebet" anlamında hakikattir. Dolayısıyla bu
istidlal onlar için doğru olmaz.
2- Sünnet: îbn Abbas'm rivayet ettiği hadiste Hz.
Peygamber şöyle buyurur: "kocasız kadın, kendisi hakkında karar vermeye
velisinden daha layıktır"[1325]
Hadisin aslında geçen kelimesi, dul olsun bekar olsun, kocası olmayan kadın
demektir. Bu, karşı tarafın delil getirdiği hadislerden daha sahihtir. Çatışma
h
Diğer grubun delil olarak
kullandığı Âişe hadisi, Hz. Âişe kendi rivayetine muhalefet ettiğinden dolayı,
amel etmeye uygun değildir. Hz. Âişe kardeşi Abdurrahman'ın kızını, Münzir b.
Zübeyr ile, velisi (Abdurrahman) bulunmadan evlendirmiştir. Bu mesele
"ravinin, tersine uygulamada bulunduğu hadisin kabul edilmemesi"
kaidesinde geçmişti. Eğer uzlaştırma yoluna gidilirse, Ebu Musa hadisi
"kem
3- Aklî Delil: Kadın, sırf kendisi hakkında tasarruf
ehliyetine sahiptir. Çünkü-akıllıdır ve mümeyyizdir. Bunun için kadının malla
tasarrufu olur. Koca seçme hakkına da sahiptir. Ancak, onun utanç verici bir
duruma düşü-rülmemesi için, evlendirmede velinin bulunması arzu edilir.[1328]
Yukarıdaki
açıklamalardan anlaşıldığına göre bu mesele aşağıdaki kaidelere dayanmaktadır:
1- "Namazı olmaz", "Orucu olmaz",
"nikahı olmaz" cümlelerinde olduğu gibi olumsuz bir cümle (dini
ibarelerde) geldiği zaman, bunlar açıklanmaya muhtaç olan "mücmel"
cümlelerden sayılır mı?
Çoğunluğun görüşüne göre bu
cümlelerde mücmellik yoktur. Çünkü eğer Şâriin bir "örf'ü varsa nefîy onun
"örfüne" göre gelmiştir ve nefiy şer'î hakikate hamledilir. Eğer
Şariin bir "örf'ü yoksa bu ifadeler, şeriat gelmeden önce dilcilerin örfünde
"faydasının ve sevabının olmaması" şeklinde kullanılıyordu ki bu
durumda da herhangi bir şey (tamamlayıcı bir kelime) takdirine gerek yoktur.
2- Delaletu 1-îktiza: Bir kısım
3- Muktazi için umum olur mu? Umumu'l-muktazayı kabul
etmeyenler "tam olmaz" şeklinde; kabul edenler "sahih
olmaz" şeklinde takdir ederler. Çünkü bu son şekil, zatın (fiilin
kendisinin) nefyine en yakın olan mecazlardandır. Bu bahis geçmişti.
4- Delillerin Çatışması: Deliller çatıştığında, eğer
tercihe imkan varsa, tercihe gidilir, yoksa tevfike (uzlaştırma) gidilerek, iki
delilden herbirisi, çatışma giderilinceye kadar, hâss olan başka bir delile
ilhak edilir. Aksi halde beklenir.
5- Nasslarm Anlaşılması Keyfiyetinde İhtilaf: Her iki
grup ta "onlani kocaları ile evlenmelerine engel olmayın" ayetini
-"delil olarak kullanıyor. cak her grup onu farklı bir şekilde anlıyor,
6- "Nikah" kelimesi "sözleşme"
anlamında mı hakikattir, "vatı" (cinsi mil nasebet) anlamında mı
hakikattir, yoksa iki anlam arasında "müşterek". dir?
7- Kavisinin tersine uygulamada bulunduğu hadisin
reddedilmesi. Şafii ve Mâliküer bu hadisle amel ederler. Hanefiler etmezler.[1329]
Kadının velisi olan
babanın kızını evlenmeye zorlama hakkı var mıdır? Yoksa onun iznini alması ve
rızasını öğrenmesi mi gerekir? Bu meseleye girmeden önce kadın gruplarını açıklamamız
sonra ittifak ve ihtilaf noktalarını izah etmemiz gerekir.
Kadınlar dört gruptur:
1- B
2- Evlenen, sonra kocası ölen yahut boşanan ve daha b
3- B
4- B
Bunlar kadın gruplarıdır.
Fakihler bunlardan ikisi üzerinde ittifak etmiş; ikisi üzerinde de ihtilaf
etmiştir, ittifak ettikleri kadın grupları şunlardır:
1- Küçük bekar kız: Alimler, babasının bu kızı evlenmeye
zorlama hakkı bulunduğunda ittifak etmiştir. Babanın ondan izin istemesi
gerekmez. Kızın ifadesinin hükmü yoktur. Razı olup olmaması eşittir.
Ibn Münzir şöyle der:
Kendilerinden ilim öğrendiğimiz
Babasının küçük kızını
evlendirmesini caiz görenlerin delilleri
a- "Kadınlarınız içinde ay h
Hayız görmeyenlerin
iddeti üç ay olarak belirlenmiştir. Iddet ancak boşanmada yahut fesihte üç ay
olur. Bu, küçük kızın evlenmesinin ve boşanmasının caiz olduğuna delalet eder.
O halde onun iznine gerek yoktur, evlendirilmesi sahihtir.[1332]
b- Buharı ve Müslim'in Hz. Âişe'den rivayet ettiklerine
göre, Hz. Âişe altı yaşında iken, Hz. Peygamber onunla evlenmiş, dokuz yaşına
gelince zifafa girmiş, dokuz sene onun yanında kalmıştır."[1333]
Altı yaşındaki bir
kızdan, gerekli olan izin istemenin düşünülemeyeceği açıktır. Fiillerde asıl
olan hususi olmamaktır. Ibn Şübrüme'nin dediği gibi bu Hz. Peygamberin
"hasais"inden değildir.
2- B
İsmail b. îshak şöyle
der: "kız" hakkında Hasan'm görüşünde olan hiç kimse bilmiyorum. Bu
şâz bir görüştür, tlim sahiplerinin görüşüne ve sünnete aykırıdır. Haddam'ın
kızı olan Ensar'h Hansâ'nin rivayet ettiğine göre babası, dul iken ve
istemediği halde, onu evlendirdi. Kız Rasûlullah'a geldi (durumu arzetti). Hz,
Peygamber onun evliliğini kabul etmedi. Bu hadiseyi Bu-hari ve imamların tamamı
rivayet etmiştir.[1334]
îbn Abdilberr şöyle der: Bu
hadisin sahih olduğunda ve onunla amel edildiğinde icma1 vardır. Hasandan
başâa ona muh
"îzin
isteme"nin vacib olduğu görüşünde olanların delili Ebu Hûreyre'nin rivayet
ettiği şu hadistir: Rasûlullah: "danışılmadan, dul kadınlarla, izin istenmeden
de bekar kızlarla evlenilmez" buyurmuş, "Ey Allah'ın Rasûlü bekar
kızın izni nedir?" diye sorulduğunda da "sükut etmesidir"
demiştir." [1336]İbn
Abbas'ın rivayet ettiği şu hadis de bu konuda delildir: "Dul kadın, kendi
nefsi hakkında velisinden daha yetkilidir"[1337]
Yine îbn Abbas'ın "velinin dul kadın hakkında bir görüşü olamaz"
hadisi de bu hususta delildir.
Alimler şöyle der:
"Çünkü (dul kadın) ergindir, tecrübelidir, nikahın manasını bilir.
Dolayısıyla onu istemediği bir erkekle evlenmeye zorlamak caiz değildir.[1338]
Fakihlerin (babanın,
evlenmeye zorlama hakkı olup olmaması bakımından) üzerinde ihtilaf ettikleri
iki kadın grubu da şunladır:
1- Küçük Dul Kadın: Şafii'ye göre onun evlenmeye
zorlanması caiz değildir. Hatta b
Harki'nin bildirdiği
görüşüne göre İmam Ahmed de bu görüştedir. îbn Hamid, îbn Batta ve Kadı da bu
görüşü benimsemiştir.[1340] Bu
görüş sahiplerinin delili, dul kadın hakkında gelen ve yukarıda geçen
delillerin umumi manasıdır.
Ebu Hanife, M
2- B
a- Hadis: "Dul kadın, kendisi hakkında hüküm
vermeye velisinden daha yetkilidir. Bekar kızın izni alınır. Onun izni,
susmasıdır", "Dul kadın kendisi hakkında hüküm vermeye velisinden
daha yetkilidir" ifadesi bekarın böyle olmadığına delalet eder. Dolayısıyla
bekarın velisi, onun hakkında hüküm vermeye daha yetkili olur. Bu, Şafiilere
göre muteber olan "mefhum-ı muhalefet" deliliyle
yapılan bir istidlaldir. Şafii el-ÜmmTde şöyle
der: "Rasûlullah'm sünnetinin delaletinde kapalılık vardır:
Rasûlullah bekar İle dul arasında fark gözeterek, dulu, kendi nefsi hakkında
karar vermede velisinden daha yetkili kılmıştır. Bu gösteriyor ki O'nun
bekarın iznini almayı emretmesi ihtiyari bir emirdir, farz değildir. Çünkü
bekar kız evlenmeyi istemese babasının onu evlendirmesi caiz olmaz. O da dul
gibi olur. Bekar kız hakkında da geçerli olan hüküm her kadının kendisi
hakkında karar vermeye velisinden daha yetkili olmasıdır. Dulun izni sözle,
bekarın izni ise susmakla olur. ilim sahiplerinin, babanın dışında hiçbir
velinin bekar kızı yahut dul kadını, izinleri olmaksızın
evlendiremeyeceklerinde, ihtilaf ettiklerini bilmiyorum. Alimler, b
b- Kıyas: Şafii küçük olan bekar kızın evlenmeye
icbarının illetini "bekarlık" olarak tesbit etmiş sonra büyük olan
bekar kızı ona kıyas etmiştir. Yukarıda M
c- Medinelilerin Uygulaması: Bu, imam M
Ebu Hanife'ye göre
evlendirirken bekar olan b
1- İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre bekar ve genç bir kız Rasûlullah'a geldi ve istemediği
halde babasının kendisini evlendirdiğini anlattı. Hz. Peygamber onu muhayyer
bıraktı.[1342] Bu hadis senedi zayıf
olduğu için reddedilmiştir. îkrime'den "mürsel" olarak rivayet edilen
sahih bir hadis vardır ki, her ikisi de delil olmaya elverişli değildir.
Ebu Hanife'nİn, kıyasa
aykırı olmadığı zaman, mürsel ve zayıf hadisi delil olarak kullandığı yukarıda
geçmişti. Buna göre onun istidl
2- "Bekar kızın izni alınır. Onun izni
susmasıdır" hadisi. Görüldüğü gibi, her iki durumda da münakaşa bazı usûl
kaideleri çerçevesinde ceryan etmektedir:
a- Mefhum-ı muhalefeti şer'î delil olarak kabul etmek.
Yukarıda geçtiği gibi Şafii bu delili kabul ediyor, Ebu Hanife kabul etmiyor.
b- Mürsel hadisi delil kabul etmek. Ebu Hanife mürsel
hadisi delil kabul ederken Şafii, onu ancak yukarıda zikrettiğim
"had'lerde delil olarak kabul eder. Hatta Ebu Hanife onu
"mürsel"den de kuvvetli sayar.
c- Zayıf hadisi delil olarak kullanmak. Çoğunluk onu
delil olarak kullanmaz. Ebu Hanife, kıyasa aykırı olmayan konularda zayıf
hadisi delil sayar.
d- Kıyasla "umum"un tahsisi. Her ne kadar dört
imam bunun caiz olduğu konusunda birleşmişlerse de tercih edilen görüş, illet
nass yahut icma' ile sabit olduğunda bunun caiz olacaığıdır. Burada durum
böyle değildir.
e- Bekar olan küçük kıza ait hükmün illetinde ihtilaf.
Acaba bu, "küçüklük"müdür, "bekarlık"mıdır yoksa bunlardan
herhangi birisi midir?
f- Medinelilerin amelini delil olarak almak, imam M
g- Delillerin çatışması, tercihi yahut te'lifi.[1344]
Şafii ve Hanefilerin
hepsi nikahda şahid bulunmasının şart olduğu görüşündedir. Ancak onlar
"adalet" şartında ihtilaf etmişlerdir. Şafiiler şahid-de adaletin
şart olduğu görüşündedir. Delilleri "iki adil şahid ve yol gösteren bir
veli olmaksızın nikah olmaz" hadisidir.
Hanefiler, nikah
şahidliginde adalete itibar edilmeyeceği iki "fasık" kişinin
şahidliğinin de yeterli olacağı görüşündedir. Bu konudaki delilleri "evlenme
ancak şahidlerle olur" hadisidir.
Zencâni bu meseleyi
anlatarak onu "mutlakm kayıtlanması yahut kayıtlanmaması" kaidesi etrafında
izah etmiştir. O şöyle der: Ebu Hanife ve ona tabi olan usülcüler, mutlak ve
mukayyed tek bir hadisede meydana gelirse mutlakm mukayyede hamledümeyeceği
görüşündedir. Çünkü Hakîm olan Allah'ın kelamı gereği ne ise o şekilde
anlaşılır. Mutlak'ın gereği "ıtlak" (kayıtsız genel anlamı),
mukayyedin gereği ise "takyid" (kayıtlama)dır.
Şafii şöyle der:
Mutlak mukayyede hamledilir (onunla birleştirilir) Çünkü Hakîm olan Allah
(lüzumsuz olarak değil) ancak fazla izah gerektirdiği için cümlede
"artırma" yapar. Dolayısıyla bu ziyadenin ipt
1- Şafii'ye göre fâsık iki kişinin şahidliği ile nikah
olmaz. Çünkü Hz. Peygamber "Ancak bir veli ve iki adil şahidle nikah
olur" buyurmuştur. Bu ise şahidliği "adalef'le kayıtlamaktır. Onlara
göre, nikah, Hz. Peygamber'in "nikah ancak bir veli ve şahidlerle
olur" mutlak hadisine göre kıyılır.
Şafii, olay bir olduğu
için, buradaki mutlakı mukayyedden sonraya bıraktı. Ebu Hanife ise mutlakı
mukayedden öne aldı. Buna göre, Hanefi mezhebinden yapılan yukarıdaki gibi bir
nakil sahih değildir. Hadise ve hükmün bir olması durumunda burada iki şekil
vardır: Birisi Hanefilerin, çoğunlukla birlikte, ittifak h
Birinci şekle göre;
hüküm ve sebep bir olduğunda Hanefiler mutlakı mukayyede hamlederler.
"kan" ve "akan kan"da olduğu gibi (burada hüküm "akan
kan"a göre verilir).
İkinci şekil; hüküm
bir olduğu ve sadaka-ı fıtır'm vacib olması hakkında gelen iki hadiste olduğu
gibi, hükmün sebebinde "ıtlak" ve "takyid" bulunduğu zaman
meydana gelen şekildir.
Elimizde olan iki
hadis de birinci şekli gösterdiğinden bu hadîslerde mutlakm mukayyede hamli
kesindir. Ancak Ebu Hanife mutlakı mukayyede, ya hadise mutt
Nikah şahidlerinde
adalet şartının bulunmadığına delil getiren Hidaye " yazarının şu ifadesi
bu konuda Ebu Hanife'nin delilinin kıyas olduğunu gösterir: "Bize göre
fasık veli olabileceği için şahid de olur. [1345]Çünkü
müslüman olduğundan dolayı kendi nefsi için veli olması haram olmayanın,
başkası için veli olması da haram olmaz. Zira o da onun cinsindendir. Ayrıca o
(veli) mukallid olmaya elverişli olduğu için mukallid olur. Şahid de böyledir.
Kazf suçundan ceza almış kimse de veli olmaya ehil olduğundan dolayı vekalet
yoluyla şahid obuaya da ehil olur. O halde mesele şu iki husus etrafında
ceryan etmektedir:
1- Delillerin çatışması
2- Kıyasın zayıf hadise tercihi [1346]
Mut'a nikahını tarif
eden Şafii şöyle der: "Uzun veya kısa belli bir süreye bağlanmış her
nikahda olduğu gibi, mut'a nikahıyla yapılan birleşme (cima')de yasaklanmıştır.
Bir erkeğin kadına, seni bir gün, on gün, bir ay süreyle veya bu beldeden
ayrılana kadar, yahut seni üç talakla boşamış kocana helal olman için
nikahladım gibi, mutlak nikahda olması gereken devamlılık özelliği taşımayan
ifadelerle yapılan nikahlar böyledir..."[1347]
Sübülü's-Selam
müellifi imamiye de mut'arnn esasının şu şekilde olduğunu zikreder: "Bil
ki, mut'anın esası, imamiye kitaplarında belirtildiği üzere şudur: O, belirli
veya belirsiz bir süre için geçici olarak yapılan evlenmedir. Bu sürenin
azamisi 45 gündür.
Bu nikah kadının temiz
olduğu dönemde, sürânin bitmesiyle, hayızh halinde iki hayızın geçmesiyle,
kocanın ölümünde ise dört ay on günlük iddet süresinin tamamlanmasıyla ortadan
kalkar.
Hükmüne gelince; şart
koşulmadıkça mehir gerektirmez, nafaka ve miras hakkı doğurmaz, kadının hamile
olmadığı anlaşılırsa iddet gerekmez, şart koşulmadıkça bu nikahla neseb sabit
olmaz. Ancak, bu yolla oluşan hısımlık hürmeti (hısımlarla evlenme yasağını)
doğurur. Bu, onların sözüdür."[1348]
Dört mezheb, mut'anın
Isîamın başlangıcında mubah olduğu, fakat sonradan haram kılındığı üzerinde
icma etmişlerdir. Ruhsat ve yasaklama tekerrür etmekle beraber nihai olarak
ebediyyen haram kılınmıştır. O yüzden mut'a nikahı batıldır. Sadece îmam Züfer,
nikahın sahih, şartın batıl olduğunu söylemiştir. [1349]
Bu konudaki delilleri
şu hadislerdir:
Ibn Mesud'dan rivayet
olunan bir hadiste o şöyle demiştir, "Rasûlullah' la birlikte
savaşıyorduk. Yanımızda kadınlar yoktu . Kendimizi iğdiş edelim, mi diye
sorduk. Bize bunu yasakladı sonra, elbise karşılığında, belirli bir sure için
kadınlarla nikahlanmamıza izin verdi. Abdullah b. Mes'ud sonra şu ayeti okudu:
"Ey iman edenler, Allanın size helal kıldığı temiz şeyleri haram
kılmayın" (Maide 87) Bu hadisi, Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Hz. Ali'nin rivayet
ettiği bir hadiste Rasûlullah Hayber savaşı esnasında, Mut'a nikahını ve ehli
eşek etini yemeyi yasaklamıştır. (Bu hadisi Buhari ve Müslim rivayet
etmiştir.) Yine bu ikisinden gelen diğer
bir rivayete göre Hz. Peygamber," Kadınlarla mut'a yapmayı ve ehli eşek
etini yemeyi yasaklamıştır."
Mekke fethinde Hz.
Peygamber ile birlikte savaşan Sebre el-Cüheni şunu nakletmiştir:" Orada
15 gün kaldık. Rasûlullah kadınlarla mut'a yapmamıza izin verdi. Hz. Peygamber
haram kılana kadar mut'ayı bırakmadım. (Bu hadisi Müslim ve Ahmed rivayet
etmiştir) Diğer bir rivayette Hz. Peygamber beraberinde bulunan insanlara şöyle
demiştir: "Ey insanlar! kadınlarla mut'a yapmanıza izin vermiştim. Allah,
bunu kıyamete kadar haram kılmıştır. Kimin yanında böyle bir kadın varsa onu
bıraksın. Onlara verdiklerinizden hiçbirşey geri almayın."
Sahabenin bir çoğundan
mut'anın haram olduğu nakledilirken Ibn Ab-ban, Ibn Mesud ve Cabir gibi
bazılarından da caiz olduğu görüşü naklolun-muştur. Said b. Cübeyr'in şöyle
dediği rivayet olunur. Ibn Abbas'a dedim ki : (Senin fetvan aldı yürüdü)
Yolcular senin fetvanla geziyor, şairler ondan bahsediyor. Ne söylüyorlar dedi.
Şu şiiri okudum. Hapsi uzayan şeyhe (yaşlıya) dedim ki, Ey dostum, Ibn Abbasın
fetvası senin için değil mi ? insanların çıkış yerine varıncaya kadar (toprak
olana kadar) Senin helakin (veya dayanağın ) sevimli kızlar için verilen
ruhsatla olsa ne dersin ?
Ibn Abbas şöyle dedi
:Sübhanallah, ben böyle fetva vermedim. O (mut'a) leş gibidir. Ancak zaruret h
Ehl-i Sünnetin icma'ı
da bu görüş üzerinedir. Şöyle der : "Bu konudaki ruhsat, öncekilerden
gelmiştir. Bu gün Rafızadan bazılarının dışında bunu caiz göreni bilmiyorum.
Allah'ın Kitabına ve Rasulünün Sünnetine aykırı bir
görüşün hiç bir manası
yoktur." [1350]
Kadı Iyad şöyle der :"
Rafızîler hariç , Bütün
El-Hazim : en-Nasih
ve'l- Mensuh kitabında Ibn Mes'ud'un (yukarıda geçen) hadisini zikrettikten
sonra şöyle der "Bu hüküm islamın
başlangıcında mubah ve meşru idi. Hz. peygamber bunu, Ibn Mesud'un zikrettiği
sebepten dolayı ve sadece seferlerde mubafcjkılmıştı. Hz. Peygamber'den,
evlerinde oturanlar için böyle bir şeyi mubah gördüğü bize ulaşmamıştır. Onun
için bir çok defalar onları bundan nehyettniş, sonra da muhtelif zamanlarda mubah
kılmıştır. Bu, Hz. Peygamberin son günlerine, veda haccında kesin olarak haram
kılmasına kadar sürmüştür. Buradaki haramlık geçici değil süreklidir.
Günümüzde bu konuyla ilgili, çeşitli beldelerin fakihleri ve ümmetin önderleri
arasında hiç bir ihtilaf yoktur. Sadece, Şia'nın bir kısmı bunu mubah görmüş,
tbn Cerir in de buna cevaz verdiği rivayet olunmuştur.[1352]
Bu konuda muh
1- Kitab (Kuran-ı Kerim) :Delülerden biri şu ayettir :
"...Bunların dışındakileri, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla
mallarınızla istemeniz (me-hirlerini verip almanız) size helal kılındı. O halde
onlardan ne kadar yarar-landınızsa, ona karşılık tespit edilen ücretlerini
(mehirlerini) bir hak olarak verin" (Nisa 24). Dediler ki kelimesinin ilk
çağrıştırdığı şey, hakiki seri veya meşhur mecazi manasıyla mut'a nikahıdır.
Ayette ki "ecr" (ücret) tabiri mehr'e değil, mut'aya delalet
etmektedir. Zira, ücret mut'a nikahında, mehr ise, daimi nikahta kullanılan
kavramlardır. "îstimta" dan kasıt, Ehl-i sünnet'in iddia ettiği gibi
cima lezzeti değildir. Aksi halde lezzet hasıl olmadığı zaman mehr'in
verilmemesi gerekirdi. Bu da batıldır. Çünkü mehr, eşlerden birinin ölmesi h
Şöyle dediler :
Rivayete göre Ebu Hanife, Cafer-i Sadık'a mut'a konusunu sordu. - Cafer :
Hangi mut'ayı soruyorsun? Ebu Hanife :Ben Hac mut'a sini soruyorum sen
kadınlarla yapılan mut'a dan haber veriyorsun, bu (mut'a) gerçek mi ? Cafer :
Sübhanallah! Allah'ın Kitabını okumuyor musun? Ayette buyuruluyor. Ebu Hanife,
"Vallahi, sanki bu ayeti hiç duymamış gibiyim" dedi.[1353]
Bunlara ilave olarak,
İbn Mesud, Übeyy b. Ka'b ve Said b. Cübeyr in, onlardan belli bir sure içinde
ne kadar yararlandınızsa" şeklinde ki kıraatlerini de delil gösterirler.[1354]
2- Daha önce zikredilen Ibn Mesud hadisi gibi mut'a mn
helal olduğunu gösteren hadisler. Mutanın haramlığı hakkında varid olan olan
hadislere gelince onlara göre bu hadisler sabit değildir. Şayet sabit olsaydı,
bu hükmün neshi ve mutanın tahrimi için yeterli olurdu.
O halde buradaki
ihtilafın menşei, nasihin sübutu (varlığı) veya
Kanaatimce, bu
ihtilafın kaynağı daha derinlerdedir. Onları sabit gördüğü hadisin geliş yolu
(tariki) Ehli Sünnetin kabul ettiği hadisin geliş yolundan farklıdır. Onların
kabul ettiği icma, Ehli Sünnetin kabul ettiği icmadan ayrıdır. Bu iki hususla
ilgili olarak onların kitaplarında şu malumata rastlıyoruz :
Ahad haberlerin
kabulüne gelince, Ebu Cafer Muhammed b. El-Hasen b. Ali et-Tusi -Şia
Sonra müellif kendi
lehinde bulunduğu takdirde ahad hadislerin ayrıca incelenmesine ihtiyaç
bırakmayan bazı karineler zikretti. Bunları özet olarak naklediyoruz.
İlim gerektirmeyen
(kesinlik ifade etmeyen) haberlerin muhtevasının ııhhatine delalet eden
karineler dörttür;
Birincisi, akli
delillere ve muktezasma uygun olmak.
İkincisi haberin,
Kuran'ın nassina," hususu"," umumu", "delaleti "
veya muhtevasıyla (fahvasıyla ) mutabık olması.
Üçüncüsü, Haberin,
tevatür yoluyla kesinleşmiş sünnete uygun olması.
Dördüncüsü, Fırka-ı
Muhakkaka (şia) mn üzerinde icma ettiği görüşe uygun olması.
Sonra, Tusi tearuz (
çatışma) h
Buraya kadar
anlattıklarımızdan , onların haber-i vahidi kabul için ge rekli gördükleri
şartları şu şekilde özetleyebiliriz.
1- Haber-i Vahid'in, imamet görüşünü benimseyen kendi
arkadaşları ( maatleri) yoluyla gelmesi,
2- Onlara göre kendi imamlarından naklolunan haberler
aynen Hz. Pey-gamber'in sözü gibidir.
3- Ravinin rivayetine ta'n edilmemiş ve naklinde doğru
bir kimse olması rivayetin kabul şartlarındandır.
4- Ortada, haberin mana itibariyle doğruluğunu gösteren
bir karine maması gerekir. Çünkü bu durumda, habere değil o karineye itibar
edilerel amel olunur.
5- İki hadisin tearuzu ( çatışması ) h
Buraya kadar
zikredilenler , haber-i vahidle ilgili olan hususlardı. Şimdi onlara göre
makbul olan icma ile ilgili hususlara değinelim. Araştırdığımı zaman görürüz ki
onlara göre makbul icma masum imamın kabul ettiği gi rüştür. Dolayısıyla, masum
imamın görüşü delildir.
Ebu Ca'fer et-Tusi
şöyle der: "Bize göre üm
Bu sabit olunca, içlerinde
masum bir imam bulunduğu için, üm
Şimdi, cumhurun
delillerinin, mutayı nesh etmeye elverişli olup olmadığına bakalım. Bu
deliller, ister Kur'an la, ister haberle sabit olsun görünen o dur ki, ya
içlerinde masum bir imam bulundurmadıkları için - Çünkü hiç bir imamın
masumiyetini kabul etmiyorlar - veya fırka-ı muhakkaka dan olmadıklarından
hadisleri kabul olunmayacağı için ve masum imamın mut'a konusundaki ikram - ki
onun sözü Rasulün sözü gibi teşri ifade eder
devam ettiği sürece, onların deliline karşı koyacak daha güçlü bir delil
olmadıkça, mut'ayı neshedici olamazlar.[1357]
"Muhallil",
kocası tarafından üç talakla boşanan ve ancak başka birisiyle evlenip
boşandıktan sonra, eski kocasına dönebilecek olan bir kadınla, önceki kocasına
dönmesini sağlamak İçin evlenen erkekdir. Bu durum Kur'an-ı Kerimin şu ayetinde
belirtilmektedir: "Eğer erkek kadını üçüncü defa boşar-sa, ondan sonra
kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onun olması kendisine helal olmaz.
Evlendiği erkek o kadını boşarsa, her iki taraf da Allah'ın sınırlarını
muhafaza edeceklerine inandıkları takdirde, evlenmelerinde beis yoktur. Bunlar
Allah'ın sınırlarıdır. Allah bunları, bilmek, öğrenmek isteyen bir millet için
açıklar" [ Bakara 230]. Burada kastedilen üçüncü talaktır. Çünkü başka bir
ayette "boşama iki keredir." [Bakara ] buyurulmuştur. Muhallilin
nikahının hükmü fakihler arasında ihtilaflıdır. Bu ihtilafı arzetmeden önce
tartışma noktasını (konusunu) incelememiz gerekir.
Muhallilin üç h
Birincisi; Nikah
akdinde belirli bir süre zikredilmesi. Bunun, mut'a nikahına dahil ve hüküm
olarakta ona tabi olduğunda ihtilaf yoktur. Çünkü bu, mut1 anın bir çeşitidir.
ikincisi; Tahlil
(kadının ilk kocasına dönebilmesi) şartıyla nikah yapılması. Yani erkeğin ,
"Seninle, eski kocana helal olman (geri dönebilmen) maksadıyla evlendim
" demesi. Fukâhanm cumhuruna göre bu nikah batıldır. Çünkü bu da bir nevi
mut'a anlamı taşır. Ebu Hanife öyle bir nikahın tahrimen mekruh olduğu
görüşündedir .
Ebu Yusuf, Ebu
Hanife'ye muhalefet edrek böyle bir nikahın fasid olduğunu belirtmiştir.
Hidâye'de şöyle denir:
" Eğer kadınla tahlil şartına bağlı olarak evlenil-mişse, Hz. Peygamber'in
şu hadisi uyarınca, nikah mekruhtur; " Allah muhallil (erkek) ve
muhallelünleh (kadın) e lanet etsin." Eğer erkek, cinsi münasebetten
sonra kadını boşarsa sahih bir nikahla duhûl olduğu için, kadir» ilk kocasına
helal olur (dönebilir). Zira nikah, şartla batıl olmaz. Ebu Yusuf a göre bu
nikah, fasiddir. Çünkü bunda geçicilik vardır. Ve nikah fasid olduğu için,
kadın ilk kocasına dönemez.[1358]
Üçüncüsü; Bunu
(tahlili) nikah akdinin dışında şart koşması. Şafii ve Ebu Hanife bu durumda
batıl saymazlar. Çünkü akd, şartlarına uygun olarak gerçekleşmiştir.
Şafii şöyle der;
" Eğer aralarında bir pazarlık var ise mesela, erkek kadına, yeminli ve
ya yeminsiz evlenirsek seninle sadece bir kaç gün ve ya memleketime varana
kadar ya da kısa bir süre cinsi münasebet yapacak kadar birlikte olcağız."
Vaadinde bulunmuşsa, bu pazarlığı hoş görmem, ve nikah akdine bakarım. Eğer
akid hiçbir şart ileri sürülmeden mutlak olarak yapılmışsa bu, sabit ve
geçerlidir. Bu durum da akid, taraflardan her birinin diğerine eş olması
amacıyla yapılmıştır. Eğer akid yukarda ki gibi bir şarta bağlanmışsa, muta
nikahında olduğu gibi fasid olur."[1359]
Bu görüşü Ebu Hafs'ın
kendi isnadıyla Muhammed b. Sirin'den rivayet ettiği şu haber destekler.
Muhammed ibn Şirin diyor ki; Bir adam yanında bulunan küçük kardeşleri ile
birlikte Mekke'ye geldi. Önünde bir ruk'a (deri parçası) arkasında bir ruk'a
olmak üzere, üstünde bir İzâr vardı. Ömer'den bir şey istedi. Ömer ona bir şey
vermedi. O bu durumda iken şeytan Kureyş ten bir adamla karısı arasının bozdu
ve adam karısını boşadı. Bundan sonra adam boşadığı karısına dedi ki:" Şu
iki ruk'âlı (fakir) adama, seni bana helal kılması için (seninle tekrar
evlenmemi sağlaması İçin) bir şey verirmisin?" Kadın:"Eğer istersen,peki."
dedi. Bunu o iki rukalı adama haber verdiler. O da kabul etti. Kadınla evlendi.
Ve zifafa girdi. Sabah olunca kardeşleri eve geldi. Kureyşli adam da geldi.
Evin etrafında dönerek, şöyle demeye başladı: " Yazıklar olsun karımı
zorla aldı" sonra Hz.Ömer'e geldi ve " Ey Mü'minle-rin Emiri, karım
zorla aldı" dedi. Hz. Ömer: " Kim?" diye sordu. Adam: "
Zü'r-Rik'ateyn" dedi. Hz.Ömer: " Ona haberci gönderiniz" dedi.
Haberci gelince kadın kocası olan Zü'r-Rik'ateyn'e: " Senin kavmin
içindeki yerin nedir?" diye sordu. Adam:" Benim mevkiinin zararı
yoktur (iyidir)" dedi. Kadın ona: " Emiru'l Mü'minin sana karını
boşamanı söylerse; hayır, vallahi onu boşamayacağım de." Çünkü o bunu
istemiyor dedi ve adama bir elbise giydirdi.
Hz. Ömer daha sonra
onu görünce "Allah'a hamdolsun ki Zü'r-Rik'ateyni rızıklandırdı" dedi
ve yanına gelerek "karını boşarmısın" diye sordu. Adam: Hayır vallahi
onu boşamam, dedi. Hz. Ömer: Eğer onu boşasaydm, başına
kamçı ile vurarak
acıtırdım, dedi.[1360]
Ahmed b. Hanbel nikah
esnasında zikredilmemiş olsa bile tahlil niyeti güdülmüşse böyle bir nikahın
batıl olduğu görüşündedir: Ibn Kudâme şöyle der:" Nikahtan önce tahlil
şart koşulmuş fakat akitte zikredilmemişse veya şart koşulmadan tahlile niyet
edilmişse, nikah yine batıl olur."
Bu nikahın fesadına
delil, îbn Mes'ud hadisinde varid olan yasaklama (nehy)dir. O şöyle demiştir:
" Rasuluîlah, muhallil ve muhallelulleh'e lanet etti."[1361]
Ukbe b. Amir de şu hadisi nakletmiştir, Rasuluîlah şöyle buyurdu: " size
ödünç tekeden haber vereyim mi ? Evet, ey Allah'ın Rasulü dediler. Hz.
peygamber şöyle buyurdu: O, muhallildir. Allah muhallil ve muhallelulleh'e lanet
eder (etsin)." [1362]
Dediler ki, bu şekilde
nikah yapan kimse muhallil dir ve hadisteki nehy de akdin mutlak olarak
fesadını gerektirir .[1363]
Dördüncüsü: Akit esnasında
niyet etmesi fakat, şart koşmaması. Cumhur böyle akdin sahih olduğunu kabul
etmişlerdir, Şafii şöyle der: "Bir adam bir beldeye gelse ve bir kadınla
evlenmek istese, her ikiside, ya adam ülkesine dönene kadar, veya bir gün,
yahut iki gün ya da üç gün beraber kalmak niyetinde olsalar ve bu niyeti sadece
erkek ya da kadın veya her ikisi ile beraber veli taşımış olsa, eğer nikah hiç
bir şarta bağlı olmaksızın mutlak olarak kıyılmışsa bu nikah geçerlidir; niyet
akdi ifsat etmez. Çünkü niyet insanın kendi nefsi ile yaptığı bir konuşmadır.
İnsanlar kendi kendileri ile yaptıkları konuşmalardan vazgeçebilirler. Bazen
bir şeye niyet eder fafkat onu yapmazlar. Eğer hem niyet eder, hem yaparlarsa o
zaman bu, niyet olmaktan çıkıp vakıa h
Ahmet b. Hanbel'in bu
konudaki görüşü yukarıda da geçtiği gibi, tahlil niyeti taşıdığı sürece nikahın
batıl olacağı şeklindedir.
Beşincisi: Akidden
önce tahlil şartı koşulur. Paket akid esnasında bunun tersine niyet edilerek
sürekli nikah arzu edilse, bu akid bütün
Görüldüğü üzere
ihtilaf," Nehy mutlak olarak fesad gerektirir." kaidesi üzerinde
dönüp dolaşmaktadır. Ahmet b.Hanbel nehy'in mutlak fesadı gerektireceği
görüşündedir. Onun dışında ki
İbn Ömer veya Nafi'nin
açıkladıkları gibi şigâr nikahı, mehir olmaksızın iki erkeğin karşılıklı olarak
birbirlerinin kızları ile evlenmeleridir.[1366]
Fakihler bu nikahın
haramlığı konusunda müttefik olmakla beraber butlanı (batıllığı) konusunda
ihtilaf etmişlerdir.
Cumhur'a göre bu nikah
batıldır. Çünkü, îbn Ömer Rasulullah'ın şigâr nikahını yasakladığını rivayet
etmiştir.[1367]
Hanefiler mehr-i misil
vermekle bu nikahın sahih olacağı görüşündedirler. Derler ki: îçki ve leş
(meyte) gibi mehir olmaya elverişli bulunmayan bir şey (karşılıklı olarak
birbirlerinin kızları ile evlenmek) mehir olarak belirlendiği için, mehr-i
misil sabit olur.
Bu meselenin ihtilaf
kaynağı "nehyin fesadı gerektirmesi" kaidesidir. Ha-nefilerin bu
kural üzerinde geniş açıklamaları vardır. Bu mesele "nehyin fesadı
gerektirmesi" konusunda ele alınmıştı. Burada tafsilatına gerek yoktur.[1368]
İslam
Müslümanların
çoğunluğunun (cumhurun) delili, Ebu Hureyre'nin Hz. Peygamber'den rivayet
ettiği şu hadistir: "Hz. Peygamber, kadının, halası veya teyzesi üzerine
nikahlanmasını yasakladı."[1371]
Onlara göre bu hadis, muharremât ayetindeki," bunların dışında kalanlar
size helaldir" [Nisa 24] umumi ifadesini tahsis etmiştir.
Amm\n bütün fertleri
üzerine delâleti zanni dir diyen cumhur, haber-ı vahidle Kur'an'ın umumuna
tahsis ettikleri için, burada ki tahsisde, onlara itiraz edilemez.
Ancak, âmm'ın bütün
fertleri üzerine delâleti katidir diyen Hanefiler böyle bir tahsisi baştan caiz
görmezler. Tahsis için hadisin mütevatir veya meşhur olmasını şart koşarlar.
Onların bu konudaki istidlallerinin sıhhati bu hadisin mütevatir veya meşhur
olmasına bağlıdır. O yüzden, kitaplarında bu hadisin meşhur olduğunu
belirtmişlerdir. Hidaye&e şöyle denir: " Kadın halası veya teyzesi ile
bir nikah altında birleştirilemez." Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
" Kadın, halası, teyzesi, erkek ve kız kardeşinin kızları üzerine
nikahlanamaz. "Bu hadis meşhurdur ve böyle bir haberle Kitap (Kur'an )
üzerine yapılan ziyade caizdir."[1372]
Onlardan bazıları da
bu âmm'm daha önce, müşrik ve mecusi kadınlarla ve süt kızları ile evlenme
yasağıyla zaten tahsis edilmiş olduğunu iddia ederler.[1373]
Şafii bu hadisin
meşhur olduğu iddiasını reddederek, Kur'an'ın umumunun tahsis edilebilmesi
için meşhur veya mütevatir hadis şartını getirenlerin çelişkisini şu şekilde
ortaya koyar: "M
Bu haber, ehli
hadis'in kabul etmediği başka bir yoldan da nakledilmiştir. Bunda, hadisi
reddedenlere ve bazan kabul edi, bazan terk edenlere karşı bir hüccet vardır.
Çoğunluk, (Halk)
kadının halası ve teyzesi ile bir nikah altında birleştirilmesinin haramhğı
konusunda fakihlerin görüşüne tabi olmuştur. Kendisine, kadını, halası ve
teyzesi ile birlikte nikahlanmanm niçin haram olduğu sorulan hiç bir fakih
bilmiyoruz ki, bu konuda Ebu Hureyre'nin Hz. Peygamber'den naklettiği hadisi
söylememiş olsun.
Bir hükmü Hz.
Peygamber'den gelen münferid (tek ) bir hadisle kabul ederek Hz. Peygamber'in
haram kıldığı şekilde onu haram sayan, fakat bu hadisi Hz. Peygamber'in
söylediğini yalnız Ebu Hureyre'nin rivayeti île bilen kimsenin ; Ebu Hüreyre yahut
başka bir sahabenin rivayet ettiği ve hiç kimsenin muhalefet etmediği onun
benzeri başka bir hadise göre de Hz. Peygamber'in-haram saydığını haram, helâl
saydığımda helâl sayması gerekir.
Biz bunu
"teflis"[1374]
hadisi'nde ve başka hadiste yaptık. Bizim dışımızdakiler ise başka hadiste
yaptı. Sonra hadisin tesbitinde bizimle görüş birliğinde olanların çoğu
istediği gibi hüküm verir; bazan birisinin kabul ettiğini diğeri reddeder.
Bizim bu husuta bildiğimiz en basit bilgi, ya kabulde yahutta "red" de
hata yapılmış olduğudur. Çünkü metod birdir. Dolayısıyla bir defasında kabul
edilenin başka bir seferinde reddedilmesi caiz olmaz. " Icma'dan başkasını
kabul etmem " diyen kimseye karşı onun hücceti de caiz değildir. Çünkü
kadının halası ve teyzesi ile birlikte bir kimsenin nikahı altında birleşmesi
icma sayılmaz. Bildiğim ilim sahiplerinden soran herkese o, bizim bunu hadisten
dolayı kabul ettiğimizi söylerdi. Halbuki o, bu gibi hadisi hatta ondan daha
kuvvetlisini defalarca reddetmiştir. Şafii şöyle devam eder : Kadının halası
ve teyzesi ile bir nikah altında birleştirilmesinin haramlığı veya helalliği
konusunda Kur'anda birşey yokttfc. Ancak, Rasulullah'dan bu konuda gelen
yasağı kabul edersek, ona itaatin farziyeti sebebi ile, bunun Allah'tan gelen
bir yasaklama olduğunu kabul etmiş oluruz.[1375]
Görüldüğü üzere
ihtilaf, "amm'ın" delaleti kati midir yoksa zanni midir? "
konusu etrafında dolaşıyor. Katidir, diyenler, tahsis edenin ( muhassıs ) kati,
veya meşhur hadis gibi kati ye yakın olmasını şart koşarlar. O yüzden buradaki
hadisin meşhur olduğunu iddia ettiler. Amm'ın delâleti zannidir di-' yenler ise
haber-i vahid gibi zanni bir şeyle ayetin tahsisinde sakınca görmezler.[1376]
Şafii ve Hanbeliler en
az mâli (değeri) olan bir şeyin de mehir için yeterli olduğu görüşündedirler.
Bu on dirhemden az da olabilir. Delilleri daha öncede geçen" demir bir
yüzük bile olsa (mehir ver) onu temin etmeye çalış" [1377] hadisidir.
Hanefilere göre,
inehrin asgari miktarı 10 dirhemdir. Bu konudaki delilleri, " On
dirhemden aşağı mehir olmaz" şeklinde İy Cabir hadisidir.
Malİkiler ise mehrin
asgari miktarınının dörtte bir dinar olduğunu söylemişlerdir.
İhtilaf sebeplerinden
delillerin çatışmasını incelerken bu mesele ele alınmıştı. Burada ihtilaf
konusu olan iki nokta vardır:
Birincisi: Mehr,
belirlenmiş bîr miktar mıdır, değil midir?
ikincisi: Şayet
belirlenmişse, bu miktar 10 dirhem midir, dörtte bir dinar mıdır?
Belirlenmemiştir
diyenlerin delili yukarıda geçen " demir bir yüzük bile olsa..."
hadisidir ve sağlamlığından dolayı bu hadisi tercih etmişlerdir, Mehr ,bedel
(ivaz ) dir. Erkek onunla, sürekli faydalanmak üzere kadma sahip olmaktadır. Bu
da bedel ( karşılık, ivaz ) e benzemektedir. Dolayısıyla burada itibar edilecek
şey bedel az veya çok olsun karşılıklı rızadır.
Belirlenmiştir
diyenlerin delili ise şudur : Mehr bir yönüyle ibadete benzer. Onun karşılıklı
rıza ile ıskata (ortadan kaldırılması) caiz değildir. O yüzden miktarı
belirlenmiştir.[1378]
Miktarın belirli
olduğu görüşünde olanlar , ayrıca bu miktar üzerinde de ihtilaf ettiler ve her
biri kendilerinin kabul ettiği hırsızlık nisabını ölçü aldılar. Hanefilerde
hırsızlık nisabı (hırsızlıkta had uygulanacak miktar) 10 dirhem iken M
O halde mesele şu dört
husus üzerinde dönüp dolaşıyor:
1- Delillerin çatışması (Tearuz )
2- Kıyasla yapılan tercih
3- Mehirde asgari sınırın, hırsızlık nisabına kıyas
edilmesi
4- Fer'üı iki asıl arasında tereddütü ( gidip gelmesi )[1379]
Şafiiler, Kur'an
öğretiminin mehir sayılmasını caiz görmüşlerdir. Kendisinden nakledilen bir
rivayete göre Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir. Delilleri, yukarıda zikri
geçen hadisteki "Kur'an dan bildiğin şeye karşılık seni evlendirdim"
ifadesidir. Çünkü bunda belirli mubah bîr menfaat vardır, dolayısıyla mehir
olması caizdir.
Şafii şöyle der:
" Erkeğin kadını, ona bir elbise diktirmek veya bir ev yapmak yahut ona
bir ay hizmet etmek ya da yapabileceği herhangi bir işi yapmak veya ona ya da
kölesine Kur'an Öğretmek ve benzeri şeylerle nikahlaması caizdir." Şafii
daha sonra Vâhibe hadisini [1380]
zikretmiştir.
Hanefiler ve
kendisinden nakledilen diğer bir rivayete göre Ahmed b. Hanbel, Kur'an
öğretimini mehir kabul etmenin caiz olmadığı görüşündedirler. Bu konudaki
delilleri mehrin ancak malla sahih olacağını gösteren ayetlerdir. Allah Teâla
şöyle buyurmuştur: " Mallarınızla mehir vererek evliliği istemeniz size
helal kılındı..." [Nisa- 24] "içinizden inanmış hür kadınlarla
evlenmeye gücü yetmeyen kimse..." [Nisa- 25] ikinci ayette geçen "
tavlen" mal demektir. Kur'an öğretmek ise ne mal ne de karşılığı mal olan
bir menfaattir. Kur'an Öğretmek ancak Allah'a yakınlık (ibadet) amacıyla
yapılırsa caizdir. O yüzden Kur'an öğretmek namaz ve oruç gibi mehir olmaya
elverişli değildir.
Bu görüş, Kur'an
öğretiminden ücret almanın caiz olmadığı esasına dayanmaktadır. Dediler ki
öğretim (ta'lim ), öğretmen ve öğrenci açısından farklıdır. Belirli bir
kesinliği yokjtur. Adeta meçhul bir şey gibidir.[1381]
Allah Teâla şöyle buyurur:
" ...tespit ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır..." [Bakara 237]. Bu
ayetin delâletine göre tesbit edilen mehrin ikiye bölünebil-mesi ( yansının
olması ) gerekir ki teslimden sonra ve zifafdan önce boşama vaki olursa erkek
mehrin yarısını almak üzere kadına müracaat edebilsin. Halbuki Kur'an
öğretiminde bu mümkün değildir.[1382]
Daha Önce zikredilen
hadislerin bir çok tevili yapılmıştır. Bazıları şöyledir:
1- "Kur'an ehlinden olduğun için o kadını seninle
evlendirdim." Hadisinin manası konusunda
2- Hz. Peygamber, bu adamı ezberlediği Kur'an hür
Bu yorumu (tevili ),
îbn Âbbas'm şu hadisi destekler: "Allah seni nzık-landırdığı zaman ona
(kadına) karşılığını ver." Fethu'l-Kadir'&e yer alan bu haber sabit
değildir.
3- Hz. Peygamber bu şahsı, Kur'an ı ezberlediği için
evlendirmiş ve bunu onun mehri saymıştır.
Ramazanda hanımıyla cinsi
münasebette bulunan kişinin keffareti konuşunda da aynı şekilde davranmıştır.
Burada Kur'an'nm zikredilmesi Onu öğrenme ve öğretmeye teşvik ve ehlinin
faziletini yüceltmek içindir.,
4- Bu olay, o şahsa özeldir. Tahavi, Emheri ve diğerleri
şöyle demişlerdir: " Bu o kişiye ait özel bir durumdur." Nasıl ki Hz.
Peygamber, kendisi ile evlenmek için nefsini hibe eden kadınla nikahlanmayı
caiz gördüyse, aynı şekilde bir kadını dilediği kimseye mehirsiz olarak
nikahlaması da caizdir. Bu görüşte olanlar, Ebu'n-Nu'man'ın şu mürsel haberini
delil gösterirler: " Senden sonra hiç kimse için böyle bir mehir
olmayacaktır."[1383]
Bu mesele de, M
Görüldüğü üzere bu
meseledeki ihtilaf bir kaç hususa dayanmaktadır:
1- Delillerin çatışması (Tearuz)
2- Kıyasla yapılan tercih
3- Asıllara ( usul) muh
4- Hadisin mezheb'e uygun te'vili.
Bu meselede, müteahhir
Hanefilerin görüşlerini de zikretmemiz gerekir, îbn Nüceym, hasmının delil
aldığı hadisin yorumlarını (tevillerini) verdikten sonra şöyle der : inşallah
"îcârât" bölümünde de ele alınacağı üzere, bu gün fetva, Kur'an ve
Fıkıh öğretimi için ücretle görevli istihdam etmenin caiz olduğu yolundadır.
Dolayısıyla bunun (Kur'an ve fıkıh öğretiminin mehir olarak tesmiyesinin sahih
olması gerekir. Karşılığında ücret alman hiz
Fakihler mehrin iki
durumda tam olarak sabit olduğunda müttefiktirler. Biri, zifafa girmektir ki
bununla, "şer'an geçerli duhûl" ( cinsi münasebet) kasdolunur.
İkincisi, zifaftan önce meydana gelen ölümdür.
Burada ihtilaf konusu
olan, sahih bir halvet (kadın ve erkeğin yalnız başlarına kalmaları) ten sonra,
cinsi münasebet gerçekleşmeden karısını bo-şayan kimsenin kadına tam mehir mi
yoksa yarım mehir mi vereceği hususudur.
Şafiiler, M
Hanefıler ve
Hanbeliler, sahih bir halvetin mehrin tamamını gerekli kılacağı
görüşündedirler. Delilleri şunlardır:
1- Alışverişe yapılan kıyas: Dediler ki, o (kadın) malı
teslim etmiştir ve ortada herhangi bir mani yoktur. Alışverişte olduğu gibi
hakkını te'kid edip alabilir. Yani, alışverişte bedeli gerektiren, menfaatin
hasıl olması değil, malın teslimidir. [Mal teslim edildikten sonra fayda
sağlansın veya sağlanmasın farketmez Burada da aynı şey söz konusudur.
2- Sahabenin görüş ve uygulamaları: Sahih halvetin,
mehrin tamamını gerektireceği bir çok sahabeden naklolunmuştur. Hulefa-i
Raşidin, Zeyd, îbn Ömer ve Muaz b. Cebel de bunlar arasındadır..
imam Ahmed ve El-Esrem
kendi isn jdlanyla Zürâre b. Evfâ dan şu haberi nakletmişlerdir: " Mehdi
ve Raşid h
Şöyle dediler: Allah
Tealanın,"Cinsi münasebetten önce onları boşarsa-nız... " ayetine
gelince, burada mecaz kasdolunmuştur. Zira, "el-mess" karşı tarafın
dediği gibi cima'ya hamlolunursa, bu sebebin isminin, müsebbeb'e -lakı olur.
Şayet bizim dediğimiz gibi halvet'e hamlolunursa, müsebbebin ıtla-kmdan
"sebeb" kasdedilmiş olur. Çünkü " el-mess" ( dokunmak )
âdet olarak halvetin bir sebebidir. Her ikiside mümkündür. Ancak yukarda
zikrolunan kıyasa ve Darekutni'nin rivayet ettiği şu hadise uygunluğundan
dolayı ikincisi tercih edilir:" Kim kmarısının baş örtüsünü açar veya ona
bakarsa, onunla cinsi münasebette bulunsun veya bulunmazsın mehir vermesi vacib
olur."[1387]
îbn Hazm her iki
tarafın delillerini naklettikten sonra şöyle der: " Daha önce de
zikrettiğimiz gibi bu konuda da
Fakihler, zifaftan
önce ölen ve mehri belirlemeyen kimsenin eşine meh-tamamının verilmesi
gerektiğinde ittifak etmiştir.
îbn Rüşd şöyle der:
" Alimler mehrin tamamının ya zifafla ya da ölümle vacib olduğunda ittifak
etmiştir. Mehirin tamamının zifafla vacib olması şu ayete göredir: " Bir
eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, birincisine bir yük altın vermiş
olsanız bile ondan birşey almayın" (Nisa 20).
Ölüm dolayısıyla
mehrin tamamının verilmesi geriktiği hakkında ise şu ana kadar-bu konuda
gerçekleşen icmain dışmda-nakli bir delil bilmiyorum."[1389]
Alimler, mehri
belirlemeden ölen kimse hakkında ihtilaf etmişlerdir. îmam M
Yine
Hanefîler ve mezhebin
sahih görüşüne göre Hanbeliler ölüm h
Şafiilerin bu meselede
iki görüşü vardır: En kuvvetlisi, hadiste bildirildiği için, kadına mehr-i
misil verilmesidir. Nevevi'nin Minhac'ı üzerine Ma-halli'nin yaptığı şerhte
şöyle denilmiştir: "Eğer karı-kocadan birisi,mehir takdir edilmeden ve
zifaf olmadan önce ölürse, en kuvvetli görüş boşamada olduğu gibi, mehr-i
mislin vacib olmamasıdır. Ben derim ki, Allah daha iyisini bilir, en kuvvetli
görüş mehr-i mislin vacib olmasıdır. Çünkü mehrin kararlaştırılmasında (kesin
olarak verilmesinde) ölüm, cinsi münasebet gibidir. "Tefviz"[1393] de
mehr-i mislin vacib olmasında da durum böyledir. Ebu Davud ve diğerleri Berva'
Binti Vaşık'm mehirsiz evlendiğini, kocasının ona mehir takdir etmeden
öldüğünü; Resulullah'ın ona, dengi kadınlara verilen mehir ve mirasdan hisse
verilmesini emrettiğini rivayet etmiştir. Tirmizi bu hadisin Haaen-Sahih
olduğunu söylemiştir.[1394]
Şafii'nin bu konuda,
hakikati öğrenmekten başka bir gayesi olmayan, böbürlenmeyen ve batıla
sarılmayan insaflı, mü'min
Görüldüğü gibi bu
mesele aşağıdaki maddeler etrafında dönüp dolaşmaktadır:
1. Hadisin sabit olup olmaması.
2. Kıyasın habere tercih edilmesi ki bu îmam M
3. Bu mesele ihtilaf sebepleri bahsinde kısa olarak
geçmişti.[1396]
" Rebibe",
kadının başka kocadan olan kızıdır. Allah Teala evlenilmesi haram olan
kadınları (Muharremat) bildirmiş, bunlar arasında da "reba-ib"(üvey
kızlar)ı saymıştır: "Sizlere, analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz,
halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kızkardeşlerinizin kızları,
sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileri
ile gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın, yanınızda kalan üvey kızlarınız- ki
onlarla gerdeğe girmemişseniz size bir engel yoktur-" (Nisa 23).
Görüldüğü gibi Yüce
Allah üvey kızlarla evlenmenin harainlığını iki kayda bağlamıştır:
1- Üvey kızın, annenin kocasının (üvey babasının)
yanında bulunması,
2- Kocanın, üvey kızm annesiyle zifafa girmiş olması.
Eğer annesiyle zifafa
girmemiş olursa üvey kızla evlenmekte bir günah yoktur. Annesiyle zifafa
girmek, kızı erkeğe haram kılar. Yanlız nikah akdıyle haramlık sabit olmaz. Bu
ikinci kayıd üzerinde
Birinci kayıtta da
görüş ayrılığı vardır: Acaba bu kayıt "üvey kız, annesinin kocasının
yanında bulunmadığında haramhk da olmaz " manasında "ha-ramîık"
hususunda konulan bir kayıt mıdır, yoksa "çoğunluk" ifade eden bir
kayıtımdır? (Yani üvey kız çoğunlukla, "annesinin kocası" yanında
bulunacağı için ona haram olur demek midir?) Buna göre bu kayda itibar
edilmez. (Yani üvey kızın annesinin kocası yanında bulup bulunmadığı gözönünde
bulundurulmadan, eğer erkek kızın annesiyle zifafa girmişse üvey kız o erkeğe haram
olur.)
Fakihlerin çoğunluğu,
zifafa girdiği kadının kızı ile evlenmenin, erkeğe haram olduğu görüşündedir. O
kız annesinin kocası yanında bulunsun, bulunmasın farketmez. Bu kaydın
haramhkta bir etkisi yoktur. Bu hususta, meftıumu-muhalefeti kabul etmeyen
Hanefüerle, onu kabul eden diğer fakih-ler arasında fark yoktur. Hepsi de bu
kaydın "çoğunluk" ifade eden bir kayıt olduğu görüşündedir. Çünkü,
(kocasından ayrılmış) kadınların kızları genellikle anneleriyle birlikte
bulunurlar. Bunu delili, yalnız iki mefhumdan (kayıttan) birsiyle açıklama
yapılıp: "... onlarla gerdeğe girmemişseniz size bir engel yoktur"
(Nisa 23) denilmesidir. Eğer her iki kayıtta kasdedilmiş olsaydı: "...
onlarla gerdeğe girmemişseniz yahut onlar sizin yanınızda değillerse size bir
engel yoktur" denirdi.[1397]
tbn Münzir başka ülke
Zahirilere göre ise
"rebibe" (üvey kız) ancak kocanın yanında bulunduğunda, ona haram
olur. Koca, kızın annesi ile zifafa girsin girmesin farketmez.
İbn Hazm şöyle der:
"mesele, yanında kızı olan bir kadınla evlenmeye gelince; eğer kız onun
yanında ise ve koca, cinsi münasebette bulunsun, bulunmasın kızın annesiyle
yanlız başına şehvetle bir arada bulunmuşsa (halvet), kadının kızı ebedi olarak
o erkeğe haram olur. Erkek kızın annesi ile şehvetle bir arada bulunmuş da kız
erkeğin yanında değil ise, yahut kız erkeğin yanında fakat erkek kızın annesi
ile beraber bulunmamışsa (zifafa girmemişse) kız o erkeğe helal olur.
Yanında annesi olan
bir kadınla evlenen yahut kendisine helal olan ve yanında annesi bulunan bir
cariye alan kimseye, o anne, kızıyla cinsi münasebette bulunsun, bulunmasın
ebedi olarak haram olur. Bunun delili: "Kendileri ile gerdeğe girdiğiniz
kadınlarınızın yanınızda kalan üvey kızlarınız-ki onlarla gerdeğe girmemişseniz
size bir engel yoktur-" (Nisa 23) ayetidir. Allah Teala kadının yahut
cariyenin kızı olan "rebibe" yi ancak, onun annesi ile zifafa girmesi
ve kızın onun yanında bulunması durumunda, erkeğe haram kıldı. O halde ancak
bu iki h
Sonra îbn Hazm,
görüşünü Ali bin Ebu T
Görüldüğü gibi bu
mesele/'manayı yorumlama" ve "metnin zahiri manası ile amel
etme" çevresinde dönüp dolaşmaktadır.
Mefhum-ı muhalefeti
delil kabul etmeyen Hanefîler, kocanın, yanında bulunan ve bulunmayan üvey
kızlarıyla evlenmesini haram sayarlar. Çünkü "kocanın yanında
bulunma" kaydı "çoğunluk" itibari ile konulmuş bir kayıttır.
Dolayısıyla haramlığın kalkması hususunda bir delaleti yoktur.
"Rebaib" (üvey kızlar) lafzı mutlak manası üzere bakidir.
Mefhum-ı muhalefeti
delil kabul eden
Zahiriler ise, nassın
zahiri manası ile amel ederek, kocanın yanında bulunan üvey kızlarla evlenmeyi
ona haramjyanında bulunmayan üvey kızlarla evlenmeyi helal sayarlar. Bu
hususta ya "Bunun dışındakiler size helal kılındı" aytetinin umumi
manasına yahut "beraet-i asliye"[1401]
deliline dayanırlar.[1402]
Allah Teala
evlenilmesi haram olan kadınları açıklarken: "kanlarınızın anneleri,
kendileri ile gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanınızda kalan üvey kızlarınız"
(Nisa 23) buyurmuştur. Kadınların anneleri, kayıtsız olarak "mutlak"
bir şeklide zikredilmiş, üvey kızları ise "anneleri ile zifafa girme"
kaydıyla kayıtlamıştır. Fakihler bu kayıt konusunda ihtilaf etmiştir: Acaba
önce geçen cümle, sonra gelen cümledeki "kayıf'la kayıtlanabilir mi? Eğer
böyle olursa o zaman "anneler"le evlenmek, ancak kızları ile zifafa
girilirse, haram olur. Nitekim kızlarla evlenmenin haram olması için de
anneleri ile zifafa girmek gerekir.Yahut önce geçen cümle sonra gelen cümlede ki
"kayıt" la kayıtlanmayıp "mutlak", mutlaklığı ile mükayyed
de kayıtlanmış h
Aralarında Mücahid'in[1403] de
bulunduğu bir grup birinci görüşte yani, kızıyla zifafa girmediği sürece
annenin erkeğe helal olması görüşündedir. Bu görüş Hz. Ali, îbn Abbas, Ibn
Zübeyr ve Ibn Mes'ud'a nisbet edilmiştir.[1404]
îbn Hazm'm Katade,
Hallas ve Ali b. ebu T
Yine San'a kadısı
Semmak b.Fâdl'a isnadla şöyle rivayet edilmiştir; Ibn Zübeyr demiştir ki: Üvey
kız (rebibe) ve anne eşittir. Onlardan birisiyle zifafa girmediği sürece,
erkeğin diğeriyle evlenmesinde beis yoktur. Müslim b. Uveymir'den rivayet
edildiğine göre babası onu Taifte bir kadınla evlendirdi. O diydr ki:
"Kayınpederim vefat edipte evlendiğim kadının annesinden ayrılana kadar
ona (evlendiğim kadına) dokunmadım. Kadının annesinin çok malı vardı. Babam
bana: "Onun annesiyle evlenebilir misin?" dedi. îbn Ab-bas'a sordum
ve hadiseyi ona anlattım, Ibn Abbas: "Annesiyle evlen!" dedi.
Buna benzer bir olay
Ibn Mes'ud'dan da rivayet edilmiştir. Ibn Hazm'm Zeyd b.Sabit'ten rivayetine
göre, eğer ayrılma Ölüm ayrılığı1 değil de boşama ayrılığı ise Zeyd de bunun
caiz olduğu görüşündedir.[1405] Bu
görüşte olanların delili yukarıda zikrettiğimiz, "matuf (sonra gelen
cümle) ta bulunan "ka-yıtf'la matufun aleyhin (kendisine atıf yapılan önce
ki cümle) de kayıtlanmasıdır.
Cumhurun görüşü ise
kızıyla yanliz evlenme akdi yapan (ve zifafa girmeyen) kimseye o kızın
annesiyle evlenmenin haram olmasıdır. Delilleri "kadınlarınızın
anneleri" ayetinin umumi manasıdır. Onun, evlenme akdi yaptı. gı karısı bu
umumi manaya girer.
Yine Amr b. Şuayb'm,
babasından onun dedesinden rivayete göre Hz Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Bir kadınla evlenip de zifafa girmeden önce onu boşayan kimseye, üvey
kızıyla evlenmesinde beis yoktur. Fakat o kadının annesiyle evlenmesi helal
olmaz. "(Bu hadisi Ebu Hafs kendi isnadıyla rivayet etmiştir.)[1406]
tbn Hazm'in, cumhurun
görücü -ki oda bu görüştedir- üzerine yaptığı güzel bir istidlal vardır:
"Ebu Muhammed der ki: Allah Teala'nın "üvey kızlarınız" ifadesi
"haram kılındı" cümlesine matuftur. "Yanınızda kalan"
ifadesi ise "üvey kızlar"ın sıfatıdır. Böyle olmaması kesin olarak
mümkün değildir. "Kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınız" ayeti
ise "rebaib" (üvey kızlar) 'in sılasıdır (onunla ilgilidir). Bunun
dışında olması caiz değildir. Eğer "kendileriyle gerdeğe girdiğiniz
kadınlarınız" ayeti "kadınlarınızın annesi " ayetine raci
olsaydı ayetin dizilişi şöyle olurdu:
"kendileriyle
gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın anneleri...." Halbuki cümlenin böyle
olması imkansızdır. O halde istisnanın özellikleri "rebaib'"de
olması sahihtir ve "kadınların anneleri" ne raci olması mümkün
değildir. Başarı Allah'tandır.[1407]
Bu mesele
"Ma'tufun bir sıfatla kayıtlanması" konusu etrafında cereyen ediyor:
Acaba ma'tufun aleyhinde bu sıfatla kayıtlanması mümkünmüdür? Başka bir
ifadeyle cümleleri yahut birbirine atfedilen kelimeleri takib eden sıfat yanhz
son kelime yahut cümleye mi ait olur yoksa hepsine mi raci olur?
Ebu Hanife bu sıfatın
son kelime veya cümleye raci olacağı görüşündedir. O bu ayetin yorumunda bu
görüşüne uymuşlfur.
Şafii ve fakihlerin
çoğunluğu, cümle ve ya kelimelerden sonra gelen sıfatın yanîız son kelime veya
cümleye değil, hepsine raci olacağı görüşündedir. Fakat burada onların önünde,
yukarıda arzettiğimiz bir engel vardır.
Kızıyla zifafa
girilmediğinde, annesiyle evlenmeyi caiz görenler, matuftaki sıfatı
kendisinden önceki bütün cümleye irca edenler (döndürenler)dir. Çünkü onlar
sıfatın hepsine döndürülmesine bir engel görmüyorlar.[1408]
Sari1 süt kardeşliği
ve süt anneliğinin de neseb gibi evlenmek için "haramlık" teşkil
ettiğini bildirmiştir. Allah Teala şöyle buyurur: "Sizlere, analarınız,
kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin
kızları, kızkardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz
... haram kılındı" (Nisa 23).
"Rada"1,
memeden süt emmektir. Boğaza ve burna süt dökmekle, "rada"1 ile sabit
olan haramhğm gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinde ihtilaf edilmiştir. Her ne kadar
bazıları "hukne"yi (iğne ile enjekte), kulağa göre damlatma v.b. ni
istisna etmişlerse de çoğunluk haramlıkta asıl olanın," sütün, herhangi
bir açık yoldan, karına ulaşması" olduğu görüşündedir. Zahiriler haramhğın
ancak "memeyi emme" yoluyla gerçekleşeceği, bunun dışında haramhk
olmayacağı görüşündedir. Bu mesele Zahirilerin "Kıyas" konusunda ki
görüşleri anlatılırken geçmişti.
Bu mesele ile ilgili
usul kaidesi "Kıyasın Hüccet Olması" dır.
Çoğunluk, kıyasın
hüccet olduğunu ve hükme ulaştıran delillerden birisi olduğunu kabul eder.
Zahiriler ise kıyası hüccet olarak kabul etmez ve onu "bilmeden Allah'a
iftira" olarak değerlendirir.[1409]
Allah Teala, ayette
"rada" (emme) yi mutlak olarak zikretmiş onu belli bir yaşla
kayıtlamamıştır. O şöyle buyurur: "...Sizi emziren süt anneleriniz, süt
kardeşleriniz." Başka bir ayette Yüce Allah anneler için belirlenen emzirme
müddetinin iki yıl olduğuna işaret etmiştir: "Anneler çocuklarını, emzirmeyi
tamamlatmak isteyen baba için, tam iki sene emzirirler (Bakara 233).
Sahabe ve sonraki
fakihler arasında ihtilaf konusu olan mesele, iki sene emzirme müddetinden
sonra veya iki seneyi biraz geçtikten sonra yani iki yaşından büyük olan
çocuğun emzirilmesi meselesidir.[1410]
Büyük olan bu çocukta da, küçükte olduğu gibi emzirme dolayısıyla evlenme
haramlığı sabit olur mu, olmaz mı?
M
Hz. Aişe'den rivayet
edildiğine göre Rasulullah Hz. Aişe'nin yanma girdi. Hz. Aişe'nin yanında bir
adam vardı. Hz. Peygamber'in çehresi değişti. Bunun üzerine Hz. Aişe dedi ki:
"Ey Allah'ın Rasulü o benim süt kardeşimdir." Rasulullah buyurdu ki:
"Süt kardeşlerinize dikkat ediniz. Süt kardeşliğini meydana getiren emme
(rada1) ancak açlığı gidermek için (çocukken) emzirmekle meydana gelir."
(Bu hadis müttefekun aleyhdir.)
Umm-i Seleme'den
rivayet edildiğine göre Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Rada'dan dolayı
haramlık, ancak bağırsakları yaran bir emzirmeyle (bağarsaklara ulaşıp onları
besleyen çok emzirme) gerçekleşir. Bu da memeden ayrılmadan evvel olur."
(Bu hadisi Tirmizi tahric etmiş ve "Hadis Hasen-dir Sahihtir"
demiştir.)[1411]
Sahabeden Ömer b. Hattab,
Ali, Ibn Ömer, îbn Mes'ud, Ibn Abbas, Ebu Hureyre ve Hz. Aişe dışında Hz.
Peygamber'in zevceleri de bu görüştedir.
Şa'bi, Ibn Şübrüme,
Evzai, tshak ve Ebu Sevr de bu görüştedir.[1412]
Zahirilere göre,
büyüğün emmesi de, küçüğün emmesi gibi haramlık sebebidir, îbn Hazm,
mezhebinin delillerini geniş bir şekilde açıklamış, karşı tarafın delillerinin
münakaşasını yapmıştır. Onun delillerinin en önemlileri şunlardır;
1." Sizi emziren süt anneleriniz, süt
kardeşleriniz" ayetinin genel manası, îbn Hazm der ki: "Allah 'iki
yıl' demedi ve diğer ayetlere ilave olarak belli bir vakit tayin etmedi. Umumi
olarak bu ayetin tahsisi ancak onu tahsis ettiğini açıklayan bir naasla caiz
olur. Zanla ve açıklama yapılmayan ihtimalli ifadelerle olmaz."
2. Müslim'in Zeyneb binti Ümmü Seleme'den rivayet ettiği
hadise göre Ümmü Seleme Hz. Aişe'ye şöyle demiştir: "Senin yanına ergenlik
çağına girmiş bir genç giriyor ki benim yanıma gelmesine razı olmam." Hz.
Aişe cevaben: "Senin için Allah'ın Rasulü'nde en güzel bir Örnek yok
mudur?" Ebu Hu-zeyfe'nin karısı şöyle demişti: "Ey Allah'ın Rasolü,
(Ebu Huzeyfe'nin mevla-sı) S
Şafii, S
Bu hadis, S
Şafii şöyle der:
"Küçükle büyük arasındaki farkı, Allah Teala'nm Kitabında bulunan şu ayet
göstermektedir: "Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba
için, tam iki sene emzirirler" (Bakara 233). Allah, emzirme süresinin
tamamını iki sene olarak belirlemiş ve "Ana baba arasında danışarak ve
anlaşarak sütten kesmek isterlerse ikisine de sorumluluk yoktur" (Bakara
233) buyurmuştur. Yani, Allah daha iyisini bilir, iki seneden önce
ayırabilirler demektir. Bu ayet, anne ve baba iki sene tamamlanmadan önce
çocuğu ayırmaya ittifakla karar verirlerse buna Allah Teala'nm ruhsat verdiğini
göstermektedir. Bu karar da Allah bilir, anne babanın, çocuğun durumuna
bakarak (çocukta yahut annesinde (emzirende) bulunan bir hastalıktan, çocuğun
annesinden başkasının sütünü kabul etmemesi vb. sebeplerden dolayı) iki sene
tamamlanmadan önce ayrılmasını, emme süresini doldurmasından daha hayırlı
görmesiyle olur.Allah Teala emzirme için bir sınır belirlemiştir, O halde
sınırı geçtikten sonraki hüküm geçmeden önceki hükümden farklı olacaktır."[1414]
Hanbelilerden îbn
Teymiye'nin bu meselede özel bir içtihadı vardır. O da şudur: "S
Böylece üzerinde
münakaşası yapılan hususlar şu şekilde maddelendirilebilir:
1. Deliller çatışması, iki gruptan her birisinin,
diğerinin deliline muhalü bir delili vardır.
2. Meftıum-ı muhalefeti delil alma. Bu, îbn Kudame'nin
"Anneler çocukJ îarmı, tam iki sene emzirirler...." ayetini delil
getirirken yaptığı uygulamadır, îmam Şafii de böyle yapmıştır.
3. İbn Hazm'm yaptığı gibi "umum"u delil olarak
kullanma ve onun delaleti.
4. Deliller arasını uzlaştırma. Şafii'nin yaptığı gibi S
Başka bir yerde, ihramlının
evlenmesinin sahih olması hususunda fakih-ler arasında ortaya çıkan ihtilaf
geçmişti. Fakihlerin çoğunluğu bu nikahın geçersiz olduğu görüşündedir.
Delilleri şu hadiste ki yasaklamadır: "îhramh evlenemez,
evlendirilemez."
Ebu Hanife bu nikahın
geçerli olduğu görüşündedir. Delili Buhari'nin îbn Abbas'tan rivayet ettiği
"Hz.Peygamber'in ihramlı olduğu halde Hz.Mey-mune ile evlendiği"
hadisidir.[1417]
Görüldüğü gibi bu
mesele iki konu etrafında cereyan ediyor:
1. Nehyin "butlan" m eşanlamlısı olan
"fesad" ı gerektirmesi.
2. Delillerin çatışması ve karineyle birinin diğerine
tercih edilmesi. Nikahla ilgili bazı meseleler daha vardır ki bu eserin değişik
yerlerinde anlatılmıştı: Düğün yemeğinin vacib olması, haram evlenmenin hel
Bu konuda,
açıklamasını yaptığımız meseleler bize yeter. Çünkü, birçok yerde dediğimiz
gibi, maksat derinlemesine araştırmak değil, ancak usul ka-idelerindeki
ihtilaftan doğan fer'i ihtilafları açıklamaktır.[1419]
Bu eserin sonunda
söyleyeceğim söz, geri dönüp; "müçtehidlerin doğru yolu bulup, sapıklık ve
dalalet bataklığına düşmekten kurtulmak için içtihat yoluna kandiller diken
hüküm çıkarma metod ve kurallarını koyup, usul kaidelerini çıkaran bu büyük
Yine îslam
hukukçularımızın değerini, kaynaklarının zenginliğini, hayatın değişik
meselelerine hükümler bulup problemleri çözmedeki ustalıklarını görmemiz
gerektiğini ifade ediyorum. Yüce Allah'tan bizi, Allah için ihlasla çalışan,
O'nun yolunda hakkıyla cihad eden bu imamların izinde gitmeye muvaffak
kılmasını, amellerimizi kabul etmesini diliyoruz. Dualarımızın sonu; Alemlerin
Rabbi olan Allah'a Hamddir.[1420]
[1] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 1.
[2] Usulü'l-Kerhî: 84.
[3] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 1-5.
[4] Muvafakat, 1/42-44, Dördüncü
Mukaddime.
[5] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 5-7.
[6] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık:7-8.
[7] Risale, 78.
[8] Mecmuu Fetâvâ Şeyhi'l-îslâm
Ibn Teymiyye, 19/175.
[9] Buhari, Kitab'el-t'tisam Bâb
mâ yekrehü min kesreti'a-Suâl. (III. Bâb); Müalum, kitab el-Fezâit, Nr:2358.
[10] Müslum, kitab el-Fezâil, Nr:
1337; tİamel-muüakkı'în, 1/57-61.
[11] el-lnsaffî Beyân-i
Esbâbi'l-Hilâf, s.2-5; bkz. Huccetullahi'l-Bâliga, 140-141.
[12] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 9-12.
[13] Bak Zerkeşî el-Burhan fi
Utâmi'l-Kur'an 1-232
[14] Buhari, K. Teyemmüm; Müslim,
Teyemmüm, Nr: 367.
[15] Bak. Zürkânî,
Menâhilu'l-îrfân 1-233-240
[16] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 12-13.
[17] Sahih-i Müslim, ez-Zühd
ver-Rekaik, Nr. 3004.
[18] Bak. Hattâbî
Maâlimu's-Sünen.
[19] Ebu Şah, Farsçada Melik
demektir. Bak. el-îsâbe 7-97
[20] Buharı, 3/94-95, Kitabu'l-Lukata.
[21] Sünen-i Ebi Davud, 3/334,
Nr. 3446.
[22] Buhari, 1/36, Kitabul-İlm.
[23] Age.
[24] Bak. Sübütus 'Selâm,
3/384-386.
[25] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 13-15.
[26] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 15.
[27] el-lhkam, 3/140-141.
[28] Müslim, Cihad ve Siyer,
Nr.1763.
[29] Buharı, îlim, Cenaiz, Sayd,
Müslim, Hac Nr.1353.
[30] Âmidî, el-lhkam, 3/141.
[31] Buharı, "Sayd, bab 22.
[32] Müslim, Mesâcid, Nr. 595;
Buhari, Ezan ve diğer bablarda değişik lafızlarla rivayet etmiştir.
[33] Buharı, talak,hudud,
l'üsam;.Müslim, Lum, Nr. 1500.
[34] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 15-18.
[35] Ibn Kayyim şöyle der: Bu
hadis, her ne kadar isim yapmamış kişiler tarafından rivayet edilmişse de onlar
Muaz'ın arkadaşlarıdır. Dolayısıyla bu, hadise zarar vermez ve hadisin meşhur
olduğunu gösterir. Çürkü hadisi rivayet eden Haris b. Amr onu Muaz'ın
arkadaşla-rından-yalnız birisinden değil- bir topluluktan rivayet etmiştir. Bu,
onlardan, meşhur bile olsa, yalnız birisinden rivayet etmesine göre, hadisin
şölıretini daha çok artırır. Nasıl artırmasın ki Muaz'ın arkadaşlarının ilim,
din, fazilet ve doğruluktaki şöhreti gizli değildir. Onun arkadaşları içinde,
itham edilmiş, yalancı ve cerhedilmiş kimse bilinmiyor. Tersine Muaz'ın
arkadaşları müslümanlann en hayırlılarından ve faziletlilerindendir. İlim
sahipleri bu konudaki nakilden şüphe etmez. Diğer ravi Şu'be ise bu hadis
sancağının taşıyıcısı-dır. Bazı hadis imamları şöyle der: Denildi ki; bu hadisi
Ubade b. Nesi Abdurrahman b. Ga-nem'den o da Muaz'dan rivayet etmiştir. Bu
isnad muttasıldır. Havileri de sika olarak tanınmıştır, ilim sahipleri bunu
nakletmiş ve delil olarak kullanmışlardır. Biz, alimlere göre bu hadisin
sıhhati üzerinde durduk. Nitekim Hz. Peygamber'in "varise vasiyet
yoktur" hadisi; deniz hakkında söylediği: "Suyu temiz, ölüsü
helaldir" hadisi; "fiyat ve mal hususunda ihtilaf eden müşteri ve
bayi sözleşirler ve satışı feshederler" hadisi, "Diyet akile
üzerinedir" hadisinin sıhhati konusunda da durmuştuk. Her ne kadar bu
hadisler, isnad yönünden sağlam değilse de, topluluk topluluktan rivayet ettiği
için, alimlere göre sıhhat bakımından isnada ihtiyaç yoktur. Muaz hadisi de
böyledir. Bütün alimler delil olarak kullandığı için isnadını araştırmaya
ihtiyaç duymamışlardır. I 'lâmü'l-Muvakkı'in 1/175-176
[36] Buhari,
"el-ftisam" Bab 21; Müslim, Akdiye, Nr. 1716.
[37] Müslim, Cihad, Nr. 1768.
[38] Buhari, Megâzî
[39] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 18-20.
[40] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 20.
[41] Hâkim Ebu Hureyre'den
rivayet etti. Suyûti, Câmiu's-Sağır, 1/129.
[42] Mustafa Abdurrezzak, Temhid
li-Târihi'l-Felsefeü'l-lslamiyye, 152.
[43] Î'lamü'l-Muvakkıîn, 1/51-52.
[44] Bu konuda eser yazanlardan
bazıları: Abdullah b. Muhammed b. Seyyid Bathyevsi eİ-Endehısî (Ö.521)dİr.
Kitabı el-insaf fi't-Tenbih alHa Esbâbil-Hilâf; Velİyyullah Dehlevî: el-Insaf
fi Esbabi'l-Hilaf; tbn Teymiyye'nin "Reful-Melâm anİ'l-eimmeti'l-A'tâm"
adlı kitabında bu konuda uzun bir bahis vardır. Prof. Dr, Ali el-Hafifi'nin
"Muhâdarât fi Esbâbi lhtilâfı'l-Fukaha"s.\ da bu konuda yazılan
eserlerdendir.
[45] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 21-23.
[46] Bak. Kurtubi Tefsiri, 6/94
vd.
[47] Taberi, 10/85.
[48] Neylul-Evtar, 1/169.
[49] A.g.e, 1/168.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık:23-25.
[50] Sam yakınlarında bir köy.
[51] Müslim, K Selâm, Nr. 2219;
Buharı, Tıb. bab. 30.
[52] Hadis hasendir. Şafii Müsned
ve Risale de tahriç etmiştir.Nesai 8/57; Bak Musellemüs-Subut 2/330.
[53] Nesai, 6/199-201.
[54] Boşama hakkı kocası
tarafından kendisine bırakılan kadın.
[55] Şafiî, el-Üm, 5/61.
[56] Sünen-i Nesâî, 98 vd.
[57] Ebu Hureyre'ninokuduğu iki
âyet şunlardır: "Gerçekten indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta
insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet
eder, hem lanetçiler lanet eder, ancak tevbe edenler, ıslah olanlar ve gerçeği
ortaya koyanlar müstesna; işte onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeieri
daima kabul eden ve merhamet edenim." (Bakara, 159-160.
[58] Buhari, K İlim, 1/37-38.
[59] Bak. Muhammed Yusuf Musa,
Tarihu'l-Ftkhi'l-lslâmı, 201; "Ümmetimin ihtilafı rahmettir" hadisi
hakkında Suyûtî, "Câmiu's-Sağır ûe şöyle der: "Nasru'l-Mukaddesi
"el-Huc-ce"de, Beyhâki "er-Risâletül-Eşariyye" de senedsiz
rivayet etti. Halimi, kadı Hüseyin, Ima-mü'1-Harameyn ve başkaları onu
nakletti. Belki o, bize ulaşmayan hafızların bazı kitaplarında tahriç
edilmiştir. Camiu's-Sağir sarihi Azizî, bu hadisi zikrederken şöyle der:
"durum böyledir. Beyhâki 'Medhalde', Deylamî de 'Firdevs'Ae bu hadisi
"Ashabının ihtilafı rahmettir" lafzıyla Ibn Abbas'a isnad etmiştir.
Şeyh bu hadisin zayıf olduğunu söyledi." Camiu's-Sagir ve Şerhi Azizi.
[60] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık:26-29.
[61] Müslim 3/138 Nr. 1110.
[62] Müslim, 3/137, Nr. 1109;
Baharı, Savm, Bab Iğtisali's-Sâim.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık:29-30.
[63] Buhari; 6/182-183; Ayrıca
bak. Buhan, 6/68.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık:30-31.
[64] Müslim, 1/179, Nr. 31.
[65] Müslim, 1/178.
[66] Mıhsab'da konakladıkları
gece -Mıhsab, Mekke ile Mina arasında bir yerdir- orada gecelerler.
[67] Buhari, Hayızlı kadın
guslederken saçtanm çözmesi babı.
[68] Fethul-Bari, 1/286.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık:31.
[69] îbn Esir, en-Nihaye, 4/139;
Neylü'l-Evtar 5/191.
[70] Fethu'l-Bari 4/260; Buhari,
Buyu; Müslim Müsâkât Nr. 1584.
[71] Fethu'l-Bari, 4/260; Buhari,
Buyu; Müslim, Müsâkai. Nr. 1584.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 32.
[72] Risale, 441.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 32.
[73] İbn Teymiyye, Reful-Melam,
20/236.
[74] Muvatta, 17241; Sahih-i
Müslim, Nr. 1189.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 32.
[75] Ibn Teymiyye, Reful-Melam,
20/237.
[76] Müslim, Nr. 276.
[77] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık:33.
[78] Ebu Davud, Sünen Nr. 2894;
KakNeylul-Evtar 6/59; Tirmizi, Feraiz Nr. 2101 vd; Ibn Mâce Nr.2724.
[79] Buhari, 7/130.
[80] Müslim, 6/179; K.el-Âdâb,
Nr. 2153.
[81] Buhari, 8/45.; Müslim,
Kasame Nr. 1689.
[82] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 33-34.
[83] Müslim, 1/192, Nr. 368;
Buhari, Teyemmüm, bab 4.
[84] Abdullah b. Mes'ud; Bak
Fethu'l-Bari 1/303, Abdullah b, Mes'ud'un künyesi Ebu Abdurrahman idi.
[85] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 34-35.
[86] Müslim 1/192 Nr. 368;
Buhari, Teyemmüm, Bab. 8.
[87] Bak. Fethu'l-Bari, 1/312.
[88] Nevevi, Şerh-i müslim,
Teyemmüm Babı.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 35-36.
[89] Neylü'l-Eutar, G/113.
[90] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 37.
[91] Neyiü'l-Evtar,
5/330;Mısbahul-Münir Şef maddesi.
[92] Buhari, K. Şufa.
[93] EbuDavud.
[94] Neylul-Eüiar, 5/331.
[95] Ahmed ve Ebu Davu, rivayyet
etmiştir; tirmizi, nr. 1368; Tirmizi hadîsin sahih ve hasen olduğunu
söylemiştir.
[96] Ahmed, Nesâi ve tbn Mace
(Nr.2496) rivayet etmiştir. Bu hadis ve baştarafı için bkz. Neylü'l-Evtar,
5/334; Zeyla'i, Nasbu'r-Raye, 4/172 vd.
[97] Buhari, Şuf a..
[98] îbn Esir en-Nihaye 2/168.
[99] el-Ümm, 4/5-6.
[100] Bak Neylü'l-Evter 5/332 vd.
[101] Ebu Davud, Fıkıh Nr.
3518;Ttirmizi Nr. 1369; İbn Mace, Şuf a Nr. 2493.
[102] Neylü'l-Evtar 5/336;
Nasbu'r-Raye 4/173 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 37-38.
[103] Buhari, Savm, Bab 26;
Müslim, Siyam, Nr. 1155; Nesaî hariç sünen sahipleri.
[104] Dâre Kutnî rivayet etmiş ve
isnadının sahih olduğunu söylemiştir.
[105] Bu kaide: "Ümmetimden
hata, unutma ve zorlanma (ikrah) dolayısıyla işledikleri günahlar
kaldırıldi" hadisine dayanır.
[106] Fethu'l-Bari, 4/111.
[107] Yani unutarak orucunu bozan
kimsenin orucunda bir eksiklik meydana gelmektedir. Bu eksiklikten dolayı da
bir cezanın meydana geleceği nazari olarak düşünülür Buradaki "cezanın
düşmesi"nden kasdedilen budur.
[108] A.g.e.
[109] Neylül Evtar, 4/207; îbn
Dakik el-îd, el-Udde Haşiyetü'l-Umde, 3/339 vd.
[110] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 39-40.
[111] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 40.
[112] Muğni'l-Muhtaç, 1/376-378.
[113] Buharı, 2/122.
[114] Bak Mesut 2/154;
Fethu'l-Bari 3/203; Neylul Evtar 4/139, Bidayetü'l-Müçtehid 1/236- 264
[115] Muvatta', 1/263-264.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 40-42.
[116] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 42-45.
[117] Bak îbn Manzur,
Lisanü'l-Arab.
[118] Eşmûrii ale'l-Elfiye
maddesi.
[119] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 46-47.
[120] Yani kadınlarla cinsi
münasebet hayız halinde değil, temizlik halinde olur. Kocaları, savaş
dolayısıyla, hanımlarından uzak olduğu için o kadınların "temizlik
halleri" zayi olmuş (boşa gitmiş) olur. Bak. Lisanü'l-Arab Kur' kad.
[121] Zadü'l-Mead 4/185; Kurtubi,
Tefsir 3/113.
[122] Tefsir-i Kurtubi, 3/114.
[123] Buhari, K. Talak; Müslim,
Nr. 1471.
[124] el'Ümm, 5/209.
[125] Muvatta', 2/576.
[126] Bidâyetul-Müçtehid, 2/90.
[127] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 47-49.
[128] Nesâî, Ahmed.
[129] TirmiziNr. 1182.
[130] Rahimde çocuk olmadığının
anlaşılması.
[131] Tefsir-i Fahri Razi,
2/256-257; Zâdü'l-Mead, 4/178-198; Bedâîu's-Sanâyi', 3/194-195.
[132] Kurtubi, tefsir, 3/114-115.
[133] Fahru'r-Razi, 2/257.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 49-52.
[134] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 52.
[135] el-Ümm 5/209.
[136] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 52.
[137] Bidâyetü'l-Müçtehid, 2/91.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 52-53.
[138] El-Ümm 5/209-210; Malik,
Muvatta, 2/578.
[139] Bedaiu's-Sanâi, 3/218.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 53.
[140] Şerkâvî, ate't-Tahrir,
2/309.
[141] Bedaiu's-Sanâi, 3/198.
[142] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 53-54.
[143] 977 de vefat eden Endülüslü
şair ve dilbilgini.
[144] Buradaki konu, sıhrHi
akrabalık (üvey anne, gelin, kaynana gibi) dolayısıyla evlenilme-si yasak olan
bir kadınla zina yapılması halinde, bunun, kişinin kendi karısına etkisinin
olup olmadığı yani onun boş sayılıp sayılmayacağıdır. Şafii'ye göre böyle bir
kimseye kendi karısı haram olmaz. Kaide şudur: "Haram, helali haram
yapamaz"
[145] Çünkü Allah Teala daha önce
haram olmayan şeylerin haramlığım ortaya koyup onunla ilgili haklan vacib
kılmak suretiyle "helal"ını değerli kılmak ve "mübah"i iîe
nimetini artırmak için, "helal" hürmetine onu haram kıldı. Zira
"haram" helalin zıddıdır.
[146] Bak. Muvatta, 2/7-8.
[147] Fahr-iRâzî 3/182.
[148] Burada üç talakla kesin
olarak boşanmış bir kadının, boşandığı kocasıyla tekrar evlenebilmek için
başka bir erkekle yalnız nikah sözleşmesi yapmış olmasının yeterli olmadığı,
cinsi münasebette de bulunmuş olması gerektiği ifade ediliyor.
[149] Bak, Neylü'l-Evtar, 6/255.
[150] A.g.e.,6/254.
[151] Taberi, 4/558.
[152] Bak el-Ümm, 5/135 v.d.
[153] Ücret karşılığı bir kadınla
zina etmek.
[154] Bak. Taberi Tefsiri.
[155] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 54-57.
[156] Bak. el-Ümm 2/174.
[157] Neylü'l -Evtar 5/126;
Bidayetü'l- Müçtehid, 1/437.
[158] Kurtubi tefsiri, 3/2; Şeyh,
Tefsiri-Âyati'l-Ahkam, 3/70.
[159] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 57-58.
[160] Ibn Kudame el-Muğni 3/312;
Bak. Taberi, Tefsir, Maide, 96. âyetin tefsiri.
[161] Bak. Neylul-Evtar, 5/20.
[162] Buhari, Av'm Cezası 6. Bab;
Müslim, Nr.1193.
[163] Mekke ile Medine arasında
beni Gıfar'a ait bir su. Fethul -Bari, 4/16.
[164] Buhari. ihramlı olmayanın
yaptığı avı yemesi için ihramhya hediye etmesi babı.
[165] Tirmizi Nr. 846; Ebu Davud,
Hac Nr. 1851; Nesâi, Hac.
[166] Fethu'u Ban, 4/22-23.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 58-60.
[167] Ebu Davud.
[168] Buhari, Hayız, 5. Bab;
Müslim Nr. 293.
[169] Müslim Nr. 302; Sünen
sahipleri ve İmam Ahmed rivayet etmiştir.
[170] Fahrü'r-Razi, Tefsir,
2/241-242.
[171] Kurtubi, tefsir, 3/86-87.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 60-61.
[172] Muğni'l-Lebib, bahsi.
[173] Ibn Kudame, el-Muğni, 8/288.
[174] Buhari, Diyet, 6.Bab;
Müslim, Masame, Nr. 1676.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 61-62.
[175] Muğni'l-Lebib, bahsi.
[176] İbn Kudame, el-Muğni, 7/318.
[177] A.g.e.,7/324; Bak'Kurtubi
3/11.
[178] Kurtubi, 3/111.
[179] "ay" ile iddet
bekleyen kadın kocası ölen kadındır. (4 ay 10 gün; Bakara, 234);
"kur" ile iddet bekleyen kadın da boşanan kadındır (üç kur, Bakara,
228)
[180] A.g.e.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 62-64.
[181] Buhari, Tefsir, Müslim,
Nikah, Nr. 1435.
[182] Ahmed ve Tirmizi rivayet
etmiştir. Nr. 135.
[183] Ahmed ve Ibn Mace rivayet
etmiştir. Nr. 1924.
[184] Neylü'l-Evtar, 6/200-202 .
[185] Kurtubi, Tefsir, 3/91-95.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 64-66.
[186] er-Risale, 213-217.
[187] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 66-68.
[188] Müslim, Nr. 1409; Sünen
sahipleri de rivayet etmiştir.
[189] Ahmed ve Tirmizi rivayet
etmiştir, Nr. 845, Müslim, Nr.1411.
[190] Ahmed ve Tirmizi rivayet
etmiştir. Nr. 841.
[191] Buhari.k. Nikah, Ihramkmn
nikahı babı; Müslim, K Nikah 46-47 Nr. 1410.
[192] Ebu Davud, K Hac, İhramlının
evlenmesi bab.
[193] Muvatta, 1/349.
[194] A.g.e.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 68-69.
[195] Buhari, K. Nikah; Müslim,
Nikahtır. 1425; Tirmm, 1114.
[196] Îbn Mâce K. Nikah, Nr. 1888;
Tırmızı Nr.1113.
[197] İbn Kudame,Muğni, 6/660;
Hatib,Muğni'l-Muhtae 3/220.
[198] Muhaddisler bu hadisin zayıf
olduğunu söylemiştir. Çünkü isnadına Mübeşşir b. Ubeyd ; ve Haccac b, Ertat
vardır. Bunların-ikisi de zayıf ravidir. Bak Ndsbur-Raye 3/196.
[199] Bak Hidaye Şerhi ve
Haşiyeleri 2/436
[200] Bak. Bidayetü'l-Müctehid
2/20.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 69-70.
[201] Buhari.A". el-Hüsûmat,
el-Vesâyâ, Diyât; Müslim, K el-Kasâme. Nr. 1672. , 6. Bu hadis bir çok sahabe
tarafından rivayet edilmiştir. Hepsinin isnadı da zayıftır. Değişik metinlir
vardır. Bak. Nasbur-Raye, 4/341 vd.
[202] Müslim, K. Sayd ve'z-Zebâih,
N. 1955; Ebu Davud, K. el-Edâhi.
[203] Ahmed, îbn Mace, K.
el-cihad, Nr. 2857, Zevâidde: isnadının hasen olduğu kaydı vardır.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 70-71.
[204] Tirmizi. Nr. 2133; Ibn Mâce
Nr. 2377.
[205] Buharı, K. Hibe; Müslim, K
Hibe, Nr. 1623.
[206] A.g.e.
[207] Tirmizi, Nr. 1358; îbn Mâce.
Nr. 2137, 2290; Ebu Davud, Büyü, Nr. 3528.
[208] Ibn Mâce Nr. 2387; Bak
Nasbur-Raye 4/125.
[209] Kaaani, Bedâiu'sSanâi, 6/132.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 71-72.
[210] Ahmed.Ttirmizi, Nr. 82; İbn
Mace, Nr. 479.
[211] İmam Ahmed rivayet etmiştir.
[212] Tirmizi Nr. 85.
[213] Nasbu'r-raye, 1/54-70.
[214] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 72.
[215] Buhari, Teyemmüm, bab 8;
Müslim Nr. 368; Bak. Muğni. 7/244.
[216] Ahmed ve Ebu Davud rivayet
etmiştir.
[217] Bak. Bidâyetü'l-Müçtehid,
1/70.
[218] Bak. Şerhu'l-Mühezzeb,
2/228; Zeyla'i, Nasbu'r-Raye, 1/150 vd.
[219] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 72-73.
[220] Buhari, Libas, bab 74;
Müslim Nr. 1190.
[221] Buhari, Gusl, Hac; Müslim-
Nr. 1190.
[222] Buhari, Hac; Müslim, Nr.
1180.
[223] Bak. NeylüVEvtar, 5/7.
[224] Bak.Bidâyetul-Müçtehid,
î/329.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 73-74.
[225] Buhari, Vudu' bab 11; Saka,
bab 29; Müslim, Tahare, Nr.264.
[226] Buhari, Vudu, bab 14;
Müslim, Tahare, Nr. 266.
[227] Fethu'l-Bari, 1/164.
[228] Ibn Hazm, Muhallâ, 1/194.
[229] Bak. Şerhu'l-Mühezzeb, 2/89.
[230] Ahmed, Ibn Mace, Nr. 324.
[231] Tirmizi, Nr.9; tbn Mace, Nr.
325; Ebu Davut, Tahare 4. kitap.
[232] Bak. Şerhu'l-Mühezzeb 2/90;
Fethu'l-Bari, 1/164; Neylu'l-Evtar, 1/76-84.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 74-75.
[233] Buhari, Hudud, Tefsi;
Müslim, Hudud, Nr.1686; Tirmizi, Nr. 1446; îbn Mace, Nr. 2584.
[234] Buhari,Hudud,, 13; Tirmizi,
1445.
[235] Bak. Şafiî, el-Ümm, 6/134.
[236] Tahâvi, Şerhu Meani'l- Âsâr
da rivayet etmiştir.
[237] Bak. Nosbu'r-Raye, 3/359.
[238] Bak. Zeylai, Şerhu'l-Kem,
3/21.
[239] Buharı, hudud, bab 13;
Müslim, Hudud, Nr. 1687.
[240] Bak. îbn Hazm, Muhallâ,
11/35 vd.
[241] Bak. Muğni, 8/243;
Neylü'l-Evtar, 7/125.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 75-76.
[242] Müslim, taharer. 288;
Tirmizi, Nr. 116; îbn Mace, Nr. 537.
[243] Bu hadisi Dâre Kutnî rivayet
etmiş ve "îshak el-Ezvak'ten başkası onu Şüreyk'ten merfa olarak rivayet
etmemiştir" demiştir. Münteka el-Ahbar da ise: "Bu zarar vermez. Çünkü
tshak, Sahihayn'da kendisinden hadis tahriç edilen bir imamdır. Hadisi kabul
edilir."
[244] Bak. Feîhu'l-Bari, 1/231.
[245] El-Ümm, 1/55.
[246] Buhari, K. Vudû.
[247] Hadisi Dâre Kutnî rivayet
etmiş ve şöyle demiştir: "Onu Sabit b. Hammad'dan başkaı rivayet
etmemiştir. O da zayıftır." Bak.Nasbu'r-Raye, 1/211.
[248] Bak. Zeylâ'i, Şerhu'l-kenz,
1/71; Îbnu'l-Cevzi Tahkik'de şöyle demiştir: "Hanefîler me-nininnecis
olduğuna Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadisi delil getirirler: Hz. Peygamber
Hz. Aişe'ye: "Yaş ise onu yıka, kuru ise ov". Fakat bu maruf olmayan
bir hadistir. Hz. Aişe'den buna benzer bir söz rivayet edilmiştir. Bak.
Nasbu'r-Raye, 1/209.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 76-78.
[249] Ali el-Hafif,
Îhtilafü'l-Fukaha, 17.
[250] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 78-79.
[251] Bak. Ganimi, Şerhu'l-Kuduri,
367.
[252] el-Azbu'1-Fâid, Şerhu
Umdeti'l-Fânâ 1/151.
[253] Şafii, Risale, 591-596.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 79-82.
[254] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 82-83.
[255] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 83.
[256] Muhammed Ebu Zehra 9/10.
[257] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 83-84.
[258] Bak. Bu eser, "Nassın
anlaşılması ve yorumlanıtıasındaki ihtilaf.
[259] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 85-88.
[260] Serahsi, Üsül, Muhakkik'ın
Mukaddimesi, 1/3.
[261] Muhammed b. Ali Zeyneîabidin
b. Hüseyin et-Talibi el-Haşimi el-Kureşi, Ebu Cafer el-Bakır Imamiye'nin 12
imamının beşincisi, Abid, zahid, bir zat idi. Bu ilimde ve Kur'an Tefsiri
ilminde kıymetli görüş ve düşünceleri vardır. H.57 senesinde Medine-i Münevvere
de doğdu. H.114 de Hamime'de vefat etti. Medine de defnedildi. Bak, Zirikli el-Â'lam,
7/153.
[262] Cafer b. Muhammed el-Bakır
b. AH Zeyneîabidin ,b. el-Hüseyn es-Sıbt el-Haşimi el,Kure şi Ebu Abdullah.
Lakabı Sadık'tır. îmamiyenin 12 imamının altıncısıdır. Tabiûn
büyükîe-rindendir. îlimde yüksek bir derecesi vardı, imam Ebu Hanife ve îmam
Malik'in de içlerinde buîun duğu bir cemaat ondan ilim Öğrendi. Kesinlikle
ondan yalan sadır olmadığı için "Sadık" denildi. Abbasoğullan
Halifeleri ile onun arasında geçmiş hadiseler vardır. Onlara karşı hiç
çekinmeden hakkı söylerdi. Bir kitapta toplanmış risaleleri vardır.
Keşfu'z-Zunûn'Aa bu kitap zikredilmiştir. Cabir b. Hayyan'ın onu topladığı
söylenir. H.80 de Medine de doğdu, H.148 de orada vefat etti. bak, Zirikli,
el-A'lâm, 2/121.
[263] Musannaf: "Ahkam ve
bunlarla alakalı hadisleri fıkıh bablanna, fıkıh konularının taksimine göre
ihtiva eden kitap. A. Aydınlı, Hadis Istılahları Sözlüğü, s.114.
[264] Ebu Zehra, Usulü'l-Fıkıh,
14-15.
[265] Îbn Haldun, Mukaddime, 455.
[266] Bak, Mustafa Abdurrezak,
Kitabut-Tevhid Li-Târihi'l-Felsefeti'l-lslamiyye, 232-234.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 88-91.
[267] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 91.
[268] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 91.
[269] Bak.Keşfu'l-Esrar Şerhu
Usuli'l-Pezdeuî, 1/68.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 91-92.
[270] Serahsi, Usul, 1/236.
[271] Pezdevi, Usûl, 1/68.
[272] Serahsi, Usul 1/236.
[273] Serahsi, Usûl, 1/237.
[274] A.g.e. aynı yer.
[275] Kurtubi, Tefsir, 3/163.
[276] Kurtubi, Tefsir, 3/163,
16/143.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 92-95.
[277] Tavzih, 1/131.
[278] Bak, Serahsî, Usûl 1/242.
[279] Mâiz'in recmolunraası
hadisini imam Ahmed, îbn Mâce ve Tirmizî Ebu Hureyre hadisinden, Ebu Davud,
Câbir hadisinden, Buhari, Kel-Hudud'da îbn Abbas ve başkalarından rivayet
etmiştir. Buhari'nİn bazı rivayetlerinde "Mâiz" ismi yoktur.
[280] Bak, Serahsî, Usul 1/242.
[281] Hadis müttefekun aleyhtir.
Buhari, Kes-Sıyam, Bab "Unutarak yiyen ve içen.
[282] Bak, Serahsî, Usûl 1/245.
[283] Burada kısasın
uygulanmasında "ağır bir vasıta"nın da kullanılabileceği,
"nassın delâletTne örnek olarak zikrediliyorsa da bu, "öldürmeyi iyi
bir metodîa yapmak "işkence yapmama" prensiplerine aykırı olduğu
için makbul bir metod değildir.
[284] Bak, Serahsî, Usul 1/243.
[285] A.g.e., 1/242.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 95-97.
[286] Keşfu'l-Esrar
(Usulü'1-Pezdevi şerhi), 1/75.
[287] Mahalli
(Cem'u'l-Cevami'şerhi), 1/172-173.
[288] Başka bir rivayette:
"Allah Teâla ümmetimin hata, unutma ve ikrahtan dolayı işledikleri günahı
aff etmiştir"; Ibn Mâce Nr. 2043, 2045.
[289] Keşfu'L-Esrar
(Usulü'l-Pezdevi şerhi) 1/76; Mahallî (Cera'u'I-Cevâmî şerhi) 1/173.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 97-98.
[290] Bak, Muhtasarı Münteha, Adud
şerhi, 2/171; Mahallî Şerhu Camİi'l-Cevânü', 1/235.
[291] A.g.e.
[292] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 98-99.
[293] Muhtasaru'l-Münteha (Adud
şerhi) 2/171.
[294] Şerhul-Muhtasar 2/172.
[295] Serahsî, Usul 1/236-37.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık:99-100.
[296] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 100.
[297] Ibu Hazm'a göre misafire
farz olan, Kamazan'ın dışındaki diğer günlerde oruç tutmaktır. Dolayısıyla
Ramazanda yaptığı yolculukta misafirin oruç tutması caiz olmaz.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 100.
[298] Bak, Şerku'L-Muhtasar,
2/172.
[299] Buhârî.K es-Siyam,bab
"Ramazanda cinsi münasebette bulunma"; Müalîm.KL es-Sıyam, Nr.llll.
[300] Tirmiri, Nr. 1378; Ebu
Dâvud', K el-Haraç ve'l-mârâ vel-Fey Bab, "İhya el-Mevâr Nr.3073.
[301] Bak. Neylü'l-Evtar, 4/285.
[302] Amidî, el-İhkâm 3/372.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 100-101.
[303] A.g.e., 3/92.
[304] Buhârî, K. el-Hayz, Bab Hayızlınm orucu terki". Mütercim Ahmed
Naim bu hadis için yaptıgıaçıkla-mada: "Küll hakkında verilen hükmün, o
küll efradından her ferde sadık olması lazım gelmez. Nitekim erkeklere taş
çıkarır nice kadınlar da vardır. Hüküm ağlebe binaendir." demektedir, bak,
buharı, Tecrid-i Sarih Tere. 1/224
[305] Âmidî, el-İhkâm 3/92; Bak,
Şerhul-Muhtasar 2/172.
[306] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 101-102.
[307] Şerhu'l-Muhtasar 2/172.
[308] Şevkânî, 178; Bak, Gazali,
Mustasfâ 2/191.
[309] Şerhu-l-Cami'i'l-Cevâmî'
1/174.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 102-103.
[310] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 103.
[311] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 103-104.
[312] Muhammed Ebu Zehra,
Üsulii'l-Fıkh, 139-140.
[313] Muhammed Ebu Zehra,
Usulü'l-Fıkh, 139; M. Edip Salih Kitab Tefsir en-Nusus 366 vd.
[314] Buhârî.K: el-Edeb; MüslimJC
el~Birr, Nr.2548.
[315] Bak, Remli, en-Nihaye 7/213.
[316] Fethut-Kadir, 3/347.
[317] Ibn Kudame, el-Muğnî, 7/594.
[318] Ibn Meleld, 1/529.
[319] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 104-106.
[320] Şu misal verilebilir:
"Ahmed'e ilminden dolayı hürmet edilmeli" cümlesi Ahmed'den başkasına
da ilminden dolayı hürmet edilmesini ifade eder. Çünkü mantuk olan
"Ahmed'e ilminden dolayı hürmet edilmelidir" cümlesindeki
"hürmet edilmeli" hükmünün "sebebi" ilimdir, bu sebep başka
birisinde bulunduğunda mefhum-ı muvafakat kaidesi gereğince aynı hükmü alır.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 106-107.
[321] îbn Mace, Nr. 2850.
[322] Bu hadis, yitik bulan
kimsenin bulduğu yitiğin evsafım hatırında tutarak, sahibine teslim etmek üzere
onu yanında muhafaza etmesini emreden şu hadisin bir kısmıdır: "Her kim
bir kayıp bulursa hemen iki adaletli kimseyi şahit tutsun ve bulunan şeyin
kabını, bağını bellesin. Sonra gözlemesin ve kaybetmesin. Şayet sahibi gelirse
hak onundur. Gelmezse o mal Allah'ın malıdır; onu dilediğine verir." (Bak,
Selamet Yollan, Tere. A. Davudoğlu 3/202)
[323] A.g.e., 2850.
[324] Âmİdî, el-lhkâm 2/143.
[325] Şafii, Risale, 513-516.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 107-109.
[326] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 109.
[327] İrşadü'l-Fühül
131;Reşfu'l-Esrar 27237.
[328] Mevcut Şafiî usul
kitaplarında, umumu'1-muktaza görüşünün kesin olarak imam Şafii'ye nİsbet
edildiğini görmedim. Ancak Sa'd'm Telvih'te zikrettiği "Bazan
umumu'1-muktaza görüşü Şafiî'ye nisbet edilir" ifadesi kesin olmayan bir
ifadedir..." Telvih 1/137. Ancak Hanefi usul kitaplarında bu görüşün
Şafiî'ye nisbetinin kesin olduğu zikredilmiştir. Bak, Abdülaziz el.Buhari,
Usulü'l,Pezdevi Haşiyesi 2/237; Serahsi Usul, 1/248.
[329] Bak, Serahsî. Usul, 1/248.
[330] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 109-110.
[331] Bak, Şerhu Muhtasar
el-Münteha 2/116; Âmidî, el-lhkâm, 2/64.
[332] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 110-111.
[333] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 111.
[334] Bak,el-Ümml/123.
[335] Müslim, Bab
"Sücudu's-Sehv" Nr. 573; Buhari, Bab Sücudu's-Sehv 2/66; Şafiî,
el-Ümm. 1/123.
[336] Fethul Bari 3/66.
[337] el-Umm 1/124.
[338] el-Ürhm 1/123; Buhari, Bab
'Namazda yasak olan sözler" 2/59.
[339] Hadisi îmam Ahmed, Müslim,
Nesai ve Ebu Dâvud'rivayet etmiştir. Müslim'de rivayet edildiğine göre hadisin
söyleniş sebebi şöyledir. Muâviye b. Hakem es-Sülemi şöyle der: "Ben
Resulullahla beraber namaz lalarken, topluluktan bir adam aksırdı. Ben:
"Yerhamükallah" dedim, insanlar gözlerini bana dikti. "Ey
anneleri kaybedesİce, ne var bana ne bakıyorsunuz?" dedim. Elleriyle
dizlerine vurmaya başladılar. Onların beni susturmak istediklerini anlamıştım.
Fakat ben susmuştum.Rasulullah namazını kılmıştı. Anam babam ona feda olsun.
Ondan önce ve ondan sonra ondan daha güzel Öğreten bir muallim gönr.e-dim.
Allah'a yemin ederim ki beni azarlamadı, dövmedi, bana kötü söylemedi. Sadece
şöyle dedi: "Muhakkak bu namazda konuşmak uygun (caiz) değildir..."
Müslim, 2/75, Namazda konuşmanın haram oİ-ması ve mubah olan konuşmanın
neshedilmesi babı, Nr. 537.
[340] Bak, Mebsut, 1/170-171.
[341] Fetkul-Kadir, 1/280-281.
[342] Bak,, el-Umm,
1/124-125,el-tsabe'âe A
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 111-113.
[343] Hadisi, Buhari, Müslim, Ebu
Dâvud, Tirmizî ve îbn Mâce rivayet etmiştir.
[344] Bak, Remli, en-Nihaye,
3/168-169.
[345] Mecmu' 6/325.
[346] îbn Kudame, el-Muğnî,
3/114-116.
[347] Bak, Hidaye ve
Fethu'l-Kadir, 2/63.
[348] el-Ümm, 2/83.
[349] Derdir Ali Şeydi H
[350] Haşiyetü's-San'ânî alâ
Şerh-i Umdetü'l-Ahkam, 3/339
[351] Şevkânî, Neylü'l-Evtâr
4/207.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 113-115.
[352] Bak,Muğnıl-Muhtaç3/289;
IbnKudame,el-Muğnİ 7/118; îbnMâceNr. 2046.
[353] Bak, Muğni'l-Muhtaç3/289;
îbn Kudame, et-Mugni 7/118; îbn Mâce Nr. 2046.
[354] Bak, Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,
6/235-236.
[355] Fethu't-Kadir ve el-Hulaye,
3/39.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 115-116.
[356] Derdir Ali Şeydi H
[357] Buhari, Sahih'in başında;
Müslim, K. el-îmare, Nr. 1907.
[358] Fethu'l'Bari, 1/9.
[359] Mebsut,1/12.
[360] Şevkani, Neylü'l-Evtar
1/134.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 116-117.
[361] Tirmizi, Nr. 730.
[362] Muğnî, 3/84.
[363] Şerhul-Hiâaye 1/118; A'râbî
hadisi için bak,K. es-Sıyam Nr. 1135; tbn Kudame, el-Mugni 3/84.
[364] Bak, Şefhu'l-Muhtasar-ı îbn
Hâcib 2/159-160; Şerhu'l-Cami'i'l-Ceuâmî (Bennani haşiyesiyle) 592-600.
[365] Âmidi,el-Lhkûm, 3/18-23;
Bak, Esnevî, 2/145.
[366] Şevkânî "Niyet bahsinde
şöyle der: "Dediler ki bu cümle yani ki yönden hasrı ifade sder: 1. hasr
edatlanndandır. Bu edat ban, araştırmacılara göre, vaz' itibariyle mantukuyla
ifade eder. 2. lafzı. Bu da başına "istiğrak" manası ifade eden
getirilmiş Çoğul bir kelimedir. Cümlenin manası "Her amel niyetledir.
Niyetsiz amel yoktur" şeklindedir. Bak, Neytü't-Evtâr, 1/132.
[367] Bak, Mifİahu'l-Vusûl, 56-57.
[368] Bak, Zencanî,
Tahricu'l-Füru' ale'l-Usul, Tahkik Dr. Muharamed Edip S
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 117-121.
[369] Keşfu'l-Esrâr Şerhu
Usuli'l-Pezdevi 2/258.
[370] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 121.
[371] Buhari K Buya', değişik
bablarda.
[372] Müslim, el-Hayz, Nr.343.
[373] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 121-123.
[374] Bak, Şevkânî, İrşada'l-Fuhul
179 vd.; Âmidî, el-îhkâm, 2/145 vd. Şerhu Muhtasar-ı Müntehâ, 2/174 vd.
[375] Abdülaziz Buhari,
Keşfu'l-Esrâr2/252 vd.
[376] Şeevkanİ,İrşadU'l-Fühu\ 179;
tbn Melek,Şerhu'l-Menar 550 vd.
[377] et-Takrir ue't-Tahbir
Şerfcu'(-Tahrir 0/177.
[378] Buhari,K. Zekat,
"Koyunların zekatı" babı.
[379] Bak, Muhammed Edip S
[380] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 123-124.
[381] Âmidî, el-thkâm, 7/886.
[382] Buhari, Mükatep,
"Mükatep için caiz olan şartlar" babı.
[383] Ebu Davudi Edep, Gıybet
Nr.4882; tbn Mâce, KFiten, Nr.3933; Müshm, K Birr ve's-sıla, Nr.2564.
[384] el-İhkâm fi Usuli'lAhkam
7989.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 124-125.
[385] Müslim, K.
Salati'l-Müsafirun, Nr.686; Tinnizî, Tefsir, Nr.3037y Ibn Mâce Nr. 1065.
[386] Müslim K Hayz Nr.349;
Tirenizi Nr.109; Şevkânî, Neylül-Eutâr, 1/193.
[387] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 125-127.
[388] Buhari 5/207.
[389] Müslim.
[390] Âmidî, el-lhkâm, 2/145 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 127-128.
[391] Muhammed EbuZehra,
Usulul-Fıkh 142.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 128-130.
[392] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 130.
[393] Mebsut, 5/108-110.
[394] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 130.
[395] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 131.
[396] Bak, Nihayetü'l-Muhtaç
6/281.
[397] el'Ümm 5/6.
[398] Fethu'l-Kadir 2/376; Zeylâî,
Nasbur-Raye 3/174 vd.
[399] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 131.
[400] Bak. Muğml-Muhtac, 2/86.
[401] Buhari, K. büyü'; Müslim,K.
Büyü' Nr.1543.
[402] Bak, Muğnıl-Muhtac, 2/86.
[403] Ibn Kudame el-Muğni,
4/65-66.
[404] Hidaye 3/125.
[405] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 131-132.
[406] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 132-133.
[407] Müslim, K. Bayz, Nr.372.
[408] Buhari, 1/74-75; Müslim,
Hayz.Nr. 371.
[409] Müslim,Masüctd,Nr.682.
[410] Müslum, K. Cİhad, Nr.1764.
[411] Buhari, K- Hibe, Bab
"Müşriklerden hediye kabulü"
[412] Neaai hariç sünün sahipleri
rivayet etmiştir.
[413] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 133-134.
[414] Mefhum-ı hasr: Hükmün bir
şeye ait kılınıp başkasından kaldırılması. Verilen Örnekte: Namazın sahih
olması "abdeafe, tahriminin sahih olması, "tekbir"e, tahlilinin
sahih olması "selanTa bağlı kılınmıştır.
[415] Bak, el-Ümm, 1/100; îbn
Kudame, Muğni, 1/460;Neylü'l-Eutar, 2/173; Haşiye, ed-Düsuki, 1/231 vd.
[416] Bak, eİ-Hidaye 1/199.
[417] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 134.
[418] Müslim, K.Nikah, Nr. 1321.
[419] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 134-135.
[420] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 134-135.
[421] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 135-136.
[422] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 137-138.
[423] Ibn Melek, Şerhu't-Menar,
1/61 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 138.
[424] Tirmizî, Nr. 66.
[425] Buhari, Nr. 2083; Müslim Nr.
1751.
[426] Tirmizî, Nr. 1102; tbn Mace,
Nr. 1879.
[427] Serahsî, Usûl, 1/158.
[428] Ibn Mace, Nr. 2713.
[429] Serahsi, Usûl, 1/160.
[430] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 138-140.
[431] Pezdevi'yo yapılan
"Keşf şerhinde onun "Selcî" olduğu kayıtlıdır. Fakat Muhammed
edip s
[432] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 140-141.
[433] Risale, 54.
[434] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 141.
[435] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 141-142.
[436] Telvîh ale'l-Tavzih,
1/38-40;; îbn Kudame, Bavdatü'n-Nâzir, 129; Mahalli, Şerhu Camiu'l-Cevam, 1/40.
[437] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 142.
[438] Telvih, 1/40.
[439] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 142-143.
[440] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 143.
[441] Keşfu'l-Esrâr Şerhu Menar,
2/3-7.
[442] Mir'atü'l-Usul, 1/353;
el-îkkam, 2/103.
[443] Bkz. Müslim, Sahih, 4/198.
[444] Müslum, 4/136. Yani hala ile
yeğen, teyze ile yeğen birlikte bir erkeğin nikahı altında bulunamaz. Nitekim
iki fcizkardeş aynı anda bir erkekler evli bulunmaları haramdır (Bkz.Nisâ, 23).
[445] Ebu Davud
"Diyetler" de rivayet etmiştir.
[446] Buharı, Feraiz, Ebu Dâvud',
Peraiz; Müslim, Feraiz; Tirmizî Nr. 2108.
[447] Buhari, Ferah; Müslim,
Cihad, Nr. 1758; Ebu Dâvud', Zmore; Tirmizi, nr. 1610.
[448] Bu hadisi Buhari ve
diğerleri başka lafizya rivayet etmişlerdir.
[449] Bkz. Neylü'l-Evtar, 8/56.
[450] Âmidî,el-İhkam, 2/102-104.
[451] Muhammed Ebu Zehra,
Usulü'l-Fıkh 153; Bkz. Mâlik, Muvatta', 2/494.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 143-145.
[452] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 145.
[453] Bak.Hidaye, 8/112.
[454] Haşiyetü'd-Düsüki, 2/107.
[455] İbn Kudaroe, el-Mugni,
8/541.
[456] Bkz. el-muhallâ, 7/412.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 145-148.
[457] Kurtubi, Tefsir, 4/14 vd.
[458] Taberi, Tefsir, 7/34.
[459] Taberi, Tefsir, 7/29.
[460] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 148-149.
[461] Bkz.,İrşadü'l-Fıthûl, 163.
[462] Bkz., Tirmizîelvih, 41. îbn
Mea'ud'a göre 1. ayet önce nazil olmuştur, dolayısıyla hamileler hakkında hükmü
ikinci ayetle nes-hedi İm iştir.
[463] Mir'at, 1/354-355.
[464] Buhari, 6/4.
[465] Tavzih, 1/39.
[466] Deve idran o zamanlar,
iklimin sebep olduğu bir karın hastalığı için, necis olmasına rağmen, başka bir
tedavi yöntemi bilinmediği için (Bkz. Tâc, 3/211) ilaç olarak kullanıloyordu.
Sonra bu tedavi yöntemi "bütün idrarlardan uzak durmayı" emreden
hadisle kaldırılmıştır.
[467] Buhari, 5/70-71, Bab Kıssatu
Ukl ve Ureniyye.
[468] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 149-152.
[469] Mir'at,1/355.
[470] Amidi, el-lhkâm, 3/161-163.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 152-153.
[471] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 153.
[472] Vesk: Yaklaşık 175 kg.hk bir
Ölçek, 60 3a' (1 sa 2,917 kg.)
[473] Müslim,.K. Müsâkât, Nr.
1588.
[474] Buhari, K. Büyü'; 4/25 Bab
Bey'U-Mûnazebe.
[475] A.g.e., Müslim, Nr. 1542.
[476] Araya: Ariyye'nin çoğulu,
Belli bir miktar kuru hurmanın tahminen aynı miktardaki taze hurm lyla
değiytirilmesi (Bkz. Ünal, H. TDVÎ. Ansiklopedisi, Araya Mad.)
[477] Serahsî, 12/192.
[478] Fetkul-Kadirin Hamisi,
5/195.
[479] Mebsut, 12/193.
[480] Nevevî, Mınhacve
ŞerhiMuğrü'l-Muktoc, 2/93-94; Buhari,Büyü', Müslim, Büyû'Hir. 1541.
[481] Bkz, Ibn Kudame, el-Muğni',
2/70-71.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 153-155.
[482] Bkz., Ibn kudame, Muğni,
2/695-696; Nihayetü'l-Muhtac, 3/72; el-Kutbu'r-Derdir alâ Sidî H
[483] Buhari, K. Zekat; Müslim,
Nr. 981; Bkz. Neylü'l-Evtar, 4/140.
[484] Mebsut, 3/3.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 155.
[485] Müslümanlarla harb h
[486] İslam ülkesindeki can mal ve
inançları, anlaşmayla korunan gayri müslim (yahudi, hristiyan vb.)
[487] Buhari, K. ilim, "İlmin
Yazılması" babı; Tinnizi, Nr. 1412.
[488] Nesaî, Kaşame; Ebu
DkvudDiyetler ve Cihad; İbn Mace, Nr. 2660.
[489] Şafi,el'Ümm, 6/38; îbn
Kudame, Mugni, 7/653.
[490] Bkz.,Hidaye veFethu'l-Kadir,
8/256 vd.
[491] Bkz. Şevkani Neylul-Evtâr,
7/10.
[492] Nasbu'r-Raye, 4/335 vd.
[493] A.ge.
[494] B.k.z..Haşiyetü
laneta-t-Tâlibinn; Bkz. Ahmed Emin Duha'l-îslam.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 155-157.
[495] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 157.
[496] Zeylâî,Nasbu'r-Raye'de bu
hadisin garip olduğunu, hadis imamlarından hiç birisine nisbet edilmediğini
söyledikten sonra şöyle der: Beyhaki, bu hadisi Şafii'den tahriç etti; Ebu Yusuf
dedi; bazı şeyhlerimiz Makhul'den o da Zeyd b. Sabitten rivayet ederk şöyle
dedi; "Ailesinin düşmana katılacağı endişesinden dolayı daru'l-Harpte
hadler uygulanmaz." Bazı arkadaşlarımızın Sevr b. Zeyd'den, Hakim b.
Umeyr'den bize rivayet ettiklerine göre Ömer b. Hattab, ilmeyi- b. Sa'd
el-Ensarî'ye ve v
[497] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 157-159.
[498] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 159-160.
[499] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 160.
[500] Amidi, el-İhkâm.
[501] Bkz.
Zeneani,Tahrİcü'l-Füru'. alel-Usul,166.
[502] Bkz., Amidî, el-îhkâm;
Keşfu'l-Esrâr Şerhu Usuli'l-Pezdevt, 1/41.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 160-161.
[503] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 161.
[504] Lisanii't-Arab " " maddesi.
[505] Remlî, Nihayetul-Muhtoc,
5/381.
[506] Bkz., Serahsî,Mebsut,
27/160.
[507] Mebsut, 27/170.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 161-163.
[508] Muğni,7n52,
[509] Bidayetul-Müçtehid, 2/402.
[510] Hidaye, 8/247.
[511] Kurtubi, Tefsir, 2/253.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık:163.
[512] lhkam, 2/41r8.
[513] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 164.
[514] Bkz., Serahsî.
[515] Esnevî, Temhid, 120.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 164-165.
[516] Bu deliller izin bkz. Âmidî,
el-îhkâm , 2/440 vd.; İbn Kudarae, Ravdatu'n-Nazır, 134 vd.
[517] Bkz., Âraidî, el-lkkâm ,
2/446-4" ;Feuatihtı'r-Rahmât, 1/333 vd.
[518] Bkz.,Telvih,2/30.
[519] Yani dan sonra gelen
kelimenin (müstesna), her cümlede takdir edilmiş (gizli) fiillerle
"mansub" olması gerekir ki, "iki amilin bir ma'mülde
birleşmesi"' demek olan bu durum caiz değildir, çünkü iki amilden birisi
diğer amile zıt olarak takdir edilip amel ettirildiğinde bir ma'mülün hem
merfiı' hem mansub olması gerekecektir. Bu ise muhaldir. (Bak. Amidİ, el-îhkam,
2/286.
[520] Bak. el-fhkam, 2/450.
[521] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 165-167.
[522] el-Ümm, 6/214.
[523] Bidayetul-Müçtekİd, 21443;
ton Kudâme,Muğni, 10/263.
[524] Bkz., İbn Hazm,Muhatla,
9/431 vd.
[525] el-Ümm, 7/41.
[526] Hidaye, 2/16.
[527] Bkz., Zencanİ,
Takricu'l-Furû' ale'l-Usul Zeyli, tahkik muhammed Edip S
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 167-170.
[528] Temhid fi
Tahricel-Fürû'aİe'l-Uaûl, 120-121.
[529] Bütünün bütünden istisnası.
[530] el-Temhid.
[531] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 170-171.
[532] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 173.
[533] lhkam, 2/111.
[534] Cem'ul-Cevami' fi
Haşiyetü'l-Benâıü, 2/39.
[535] Ravdatu'n-Nazır, 136.
[536] Muhtasaru'l-Münteha, 2/284.
[537] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 173-174.
[538] Ravdatu'n-Nâzır, 136.
[539] Şerhul-Muhtasar, 2/284.
[540] Müsellemü's-Sübût maa
Fevâtihu'r-Rahmât, 1/360-361.
[541] Bkz İhkam,2/l11.
[542] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 174.
[543] Buhari, 2/138; Müslim,
Zekat, Nr. 984.
[544] Buhari, 2/139.
[545] Şafii'ye göre ayette geçen
"dönme"nin anlamı, kendisine haram kıldığı şeyi tutmaktır (yani
karısını bo-şamamaktir). Eğer "zihar'ı boşama takip ederse zîhar keffareti
vacib olmaz. Ebu Hanife'den yapılan rivayetlerin en sahihi "dönme"
(avd)nin, cinai münasebette bulunmaya azmetmek manasına geldiğidir, îmam
Maük'ten yapılan iki rivayetten birisi de böyledir. Diğer rivayet ise tutmaya
(boşamamaya) azmetmektir. Muvatta'da "dönme" sözünün karısını
tutmaya ve onunla cinsi münasebette bulunmaya birlikte bulunmaya birlikte
delâlet ettiği kayıtlıdır, imam Ahmed'e göre o, "cinsi münasebet"
anlamına gelir. Onunla cinsi münasebette bulunmak istediğinde keffaret verir.
"Avd"ın manası hakkında başka görüşler için bkz. Ibn Kudame, Muğni,
7/521; Hatib, Mugni'l-muhtac, 3/256.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 174-176.
[546] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 176.
[547] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 177.
[548] Bkz., Amvti, el-İhkâm 2/112.
[549] Şerhu'l-CamiTl-Cevâmî
Mahalli, 2/51.
[550] Amidî, el-Ihkâm, 2/111.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 177-178.
[551] Bkz., Keşfu'l-Esrâr Şerhu
Usuli'l-Pezdevî, 2/290 vd.
[552] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 178-179.
[553] Bir bedel karşılığında azad
edilmesi için efendisiyle anlaşan köle.
[554] İrşadul-Fükûl, 166-167.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 179-181.
[555] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 181.
[556] Hidaye maa'l-Bidâye, 3/2.
[557] Buhari, Şehadet, Bab, 7;
Müslim, Radâ', Nr. 1444; Müslim'in lafzı şöyledir: "Doğurma (neaeb)
yoluyla haram olan emzirme yoluyla da haram oİur."; Ebu Davud aynı lafızla
K. Nikah'ta rivayet etmiştir.
[558] Zeylâ'î, 2/181.
[559] Bkz., Haşiyetü'd-Düsûkt,
2/502; Bidayetü'l-Müçtehid, 2/35.
[560] Bkz., Fethul-Kadir, ¾.
[561] İmam Ahmed'den üç rivayet
vardır. Birisi budur ve mezhebin sahih görüşüdür, ikincisi "emzirmenin azı
da çoğu gibidir, üçüncüsü "harandık ancak üç defa emmeyle sabit olur.;
bkz. Ibn kudame. el-Muğni, 7/536.
[562] Müslim, Nr. 1452; Ebu Davud,
Nikah, Bab "Beş emmeden aşağı helal olur mu?"; Şafiî, el-Ümm.
[563] el-Ümm, 5/76.
[564] Ibn Kudame, Muğnî, 7/536.
[565] Tirmizî, Nr. 1150; Müslim,
Nr. 1450.
[566] Müslim, Radâ', Nr. 1451.
[567] îbn Kudame, Mugnî. 7/536;
Neyül-Evtar, 6/310.
[568] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 181-183.
[569] Bkz Zeylâl ale'l-Kenz,
1/356;Mebsut, 3/103v.d.
[570] Buhari,Müslim: Şafiî,
el-Umm.
[571] Tahvid, 1/63.
[572] îbn Kudame, Mugnl, 3/56.
[573] el-Ümm,2/63.
[574] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 183-184.
[575] Müslim, Mesacid.Nr.53 7.
[576] Bkz.,Neylul-Evtar, 6/260;
îbn Kudame.Muğni, 7/359.
[577] Üm, 5/280.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 184-185.
[578] Buhan.Zekat, Bab
"Zekatü'l-Ganem .
[579] Bu hadisin tahriri için bkz.
Nasbu'r-Rye, 2/340 vd.
[580] Bkz., Ali el-Hafif,
Muhâdarât fi Esbabı İhtilâfı1 İ-Fukahâ, 135-136.
[581] Ebu Davud, K. Diyât.
[582] Haşiya Çelebi Alâ
Şerki'l-Inaye, 8/247.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 185-186.
[583] Ravdatun-Nâztr, 42; Bkz.,
Buhari,.Keşfül-.Esrar, 3/192.
[584] Serahsî, Usûl, 2/82.
[585] Bkz.,Keşfu'l-Esrâr Şerhu
Usuli'I-Pezdevt, 3/193.
[586] Buna yemin keffareti Örnek
olarak verilebilir. "Yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin
ortalamasından on düşkünü yedirmek yahut giydirmek ya da bir köle azad
etmektir. Bulamayan üç gün oruç tutmalıdır; yeminlerinizin keffareti
budur." [Madie, 89], Burada keffaret olarak ileri sürülen şıklardan birisi
yerine getirilirse vacip ifa edilmiş ve diğer şıkları terkelmekten dolayı
meydana gelen "haramlık" kalkmış olur.
[587] Tavzih, 2/37; Bkz., Serahsî,
Usûl, 2/83.
[588] Burada üzerine ziyade edilen
(asıl) nass "zekat veriniz" emridir. Bu emrin mefhum-ı muvafikı
(uygun manası) ise koyunun zekatınm verilmesidir. "Saime olan koyunda
zekat vardır." hadisi, nassa yapılan ziyadedir ve zekat emrinin mefhum-ı
muvafikı olan ma'Iufe (yemle beslenen) koyunda zekat verilmeyeceğini ifade
etmektedir. Dolayısıyla bu ziyade -ma'lufe koyunda zekatı kaldırdığı için-
nesih sayılmaktadır.
[589] Mustasfâ, 117-118.
[590] Muhtasar-i Münteha,
2/202-203.
[591] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 187-189.
[592] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 190.
[593] Buhari,
"Bed'ü'l-Vahiy" kitabını başı; Müslim, K îmâre (NR. 1907).
[594] îbn Hazin, Muhallâ, 1/74;
Bkz., Şerhu'l-Kutb ed-Derdiralû Sidi Halîl, 1/93.
[595] Bkz., Metâlib Üli'n-Nühâ
Şerhu Gayeti'l-Müntehâ, 1/105.
[596] Mebsut, 1/72.
[597] A.g.e., 1/72-73.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 190-191.
[598] îbn Kudame bu hadisi
Muğnî'de isnadsız zıkredertfeylü'l-Evtar sahibi ise tenkid edildiğini zikreder.
[599]
Nihayet'ü-Muhiac,1/160;el-Umm, 1/35; Îbn Kudame,Muğni, 1/136-137.
[600] Mebsut, 1/56; Şerhu'l-lnaye,
1/23.
[601] Bidayetü'l-Müçtehid,
1/16-17.
[602] Kurtubi, Tefsir.
[603] Kurtubi, Tefsir.
[604] Allah
"yüzlerinizi,.....yıkayın" diye başlıyor.
[605] Sünen sahpleri bu lafızla
rivayet etmiştir.
[606] Kurtubi, Tefsirf 6/99.
[607] Bidayetü'l-Müçiehid, 1/17
[608] el-Mecmu'l Şerhu'İ-mühezzeb,
1/445.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 191-193.
[609] Bkz.,Nevevi Minhac.
[610] Ibn Kûdame, Muğnî, 1/485.
[611] Met
[612] Ibn Kudami, Muknî, 1/3;
19-144.
[613] Bidayetul-Müctehid, 1/154.
[614] Bideye, 1/322-323.
[615] Hidaye, 1/206.
[616] Buhari, 1/134; Müslim,
Salat. Nr. 394.
[617] Ibn Mace, Sünen, 1/274; Ibn
Mace, zevaidde, hadisin zayıf olduğunu söylemiştir. İsnadında Ebu Süf-yan
es-Sa'di vardır. Ibn Abdilberr, bu ravinin zayıflığında icma edildiğini söyler.
Fakat katade, Ebu Süf-yan'a tabu olmuştur. Nitekim Ibn Hibban bunu sahih'inde
rivayet etmiştir.
[618] Neylul-Evtar, 2/221;
el-Muknî 1/143.
[619] Mebsut, 1/19.
[620] Buhari, Uti'zan 18; müsîim,
Salat, Nr. 397.
[621] Zeylai kenz, 1/105.
[622] Mecmu, 3/327.
[623] Mebsut, 1/14.
[624] Mecmu,3/329.
[625] Buhari, 5/227-228.
[626] Kurtubi,Tefsr, 1/305-306.
[627] Ebu Davud. salat, Bab
"Beyan Amâli's-salât".
[628] Ebu Davud. salat, Bab
"Namazda kıraati terkeden kimse".
[629] Fethu'l-Bari, 2/185;
Neylü'l-Eutar, 2/176 vd.
[630] Müslim Sahih, 2/9.
[631] îbn Kesir, 4/438-439.
[632] Bkz.,Kasânî,Bedaiu's-Saniâî,
1/162.
[633] Ebu Davud, 1/197.
[634] Namazı ağır ağır, oturaklı
bir şekilde kılmak, Ta'dil-i Erkan, rükünlerin ölçülü olması.
[635] Fethu'l-ktadir, V211;Bkz.,
Neylü'l-Eutar, 2/222.
[636] Dusukî,ale'ş-Şerhİ'l-Kebir,
1/241.
[637] Buhari, 1/192.
[638] îbn Kudami, Muğnî, 1/500;
Mecmu', 3/410-411.
[639] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 193-199.
[640] Şerhü'l-Inaye, 2/234.
[641] Hidaye, 2/243.
[642] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 199-200.
[643] Buhari, K. Eudud, Bab
el-ltiraf bi'z-Zinâ; Müslim,K. Hudud Nr. 1697-1698; Tirmizi nr. 1433; Ebu Davud
Nr. 4445; Ibn Mâce Nr. 2549
[644] Bak.Fethu'l-Kadir ve
el-Hidaye Şerhu'l-înâye 4/134-137; Bak. Ibn Dakik el- İd, IhJtamii'l-Ahkâm
Şer-u Umdetıl-Ahkam4/342.
[645] Fethul-Bâri 12/129-130.
[646] Neylü'l-Evtar, 7/89.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 200-202.
[647] Buhari er-Rehn.
[648] Buhari, K. Eyman; Müslim Nr
138.
[649] Bak. Keşiul-Esrar 3/732.
[650] Müslim, K. el-Akdİye Nr.
1712; îbn Mâce Nr. 2370 vd.
[651] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 202-205.
[652] Usulu's Seraksi, 1/1.
[653] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 207-209.
[654] Amidi, el-İhkam, 2/8.
[655] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 209-210.
[656] Bak. Hattâbi,
Maâlimıt's-Sürum 4/110; Nevevîden, bu enirin "ibaha" için olduğu
nakledilmiştir: Yani bir şey yapmak istendiğinde eğer o şey, yaptığında
Allah'tan ve insanlardan utanmayacağın bir şey ise yap yoksa yapma. Bak
Fethii'l-Bari, 10/400.
[657] el-Mustasfa, 1/419.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 210-212.
[658] el-İhkâm, 92.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 212.
[659] Ag.e. 2/10.
[660] Mahalli ala Cem ı l-Cevânu.
[661] el-îhkâm, 2/10.
[662] Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda
Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 212-213.
[663] îbn Hazm, el-lhkâm
Usûlul-Ahkâm, 276.
[664] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 213-214.
[665] Ibn Cerir 6/48-50.
[666] Fahr-ı Râzî, 2/383; Hadisi
imam Ahmed rivayet etmiştir.
[667] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 214-215.
[668] Muhallâ, 9/222.
[669] Hadisin aslı Dârekutnîdedir.
[670] Sâyia, Tefstru
âyâti't-Ahkâm.
[671] Hatib ŞirbiniMugni'l-Muhtac
Şerku'l-Miinhac 4/516.
[672] Sâyis, a.g.e. Bak. Ibn Hazm
Muhatla, 9/224.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 215-216.
[673] Buhari, K. el-1'tisam Bab.
6; Müslim K. el-Fezâil Nr. 1337; tbn Mâce, Mukaddime 2. hadis
[674] Bak Muhalla 7/424.
[675] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 216.
[676] Muhalla, 7/196; Müslim
Akdiye Nr. 1718; Ebu Davud es-Sünne.
[677] Bak Ibn Kudame, el Mugni,
3/288.
[678] Bidayetü'l-Müctehid.
[679] el-Hidaye Şerhu'l Bidöye,
2/139-140.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 216-217.
[680] Bak. Ibn Hazm, Muhallâ,
9/440; Buhari, Nikah bölümünün başı; Müslim, Nikah Nr. 1400.
[681] îbn Kudame el-Muğni, 6/448.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 217.
[682] Bak. el-Muhalla, 5/154-155;
Buhari, Cenaiz Bab. 51; Müslim Cenâiz Nr. 944.
[683] el-Muğni, 2/472.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 217-218.
[684] el-Mukatla, 9/450; Buhari,
Nikah Nr. 1035; Müslim,Nikah, Nr. 1427.
[685] el-Muğni, 7/2.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 218.
[686] Bak. el-Mukalla,, 8/108.
[687] Buhari-Havale, 1. bab;
Müslim, MüsâkâtNr. 1564.
[688] Neylü'lEvtar 5/237.
[689] Hatîb, Mugni'l Muhtaç,
2/193.
[690] Fethu'l-Kadir, 5/444.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 218-219.
[691] Muhatta, 10/40.
[692] Taberi, Tefsir, 4/385.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 219.
[693] Muhalla, 7/170.
[694] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 219.
[695] Muhatla, 10/251.
[696] Mugni'l-Muhtac, 3/336.
[697] Bak İbn Kudame, eî-Mugni,
7/283; Kurtubi, Tefsir, 18/158.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 219-220.
[698] Taberi, Tefsir, 6/84.
[699] Bak. Kurtubi, Tefsir 3/403.
[700] Bak. Taberi, Tefsir, 6/53
vd.
[701] Buhari, K. îman, bab. 29.
[702] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 220-221.
[703] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 221.
[704] Bak. Taberi, 5/126.
[705] Bak.Fethu-l-Kadir 2/441.
[706] Bak. Kurtubi, adı geçen
ayetin tefsiri.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 221-222.
[707]
Bak.Mugnil-MuhtacŞerhu'I-Hatib4/521; İbn Kudame, Muğni, 10/479vd.
[708] Age.
[709] Kurtubi, 12/252.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 22-223.
[710] Müslim K. Nikah Nr. 1421.
[711] Buhari Nr. 2122; Müslim
Nr.1419.
[712] Buhari, K. İkrah, bab.3;
Müslim Nr. 1420.
[713] Ibn Mace Nr. 1875.
[714] Bak ibn Kudame, Muğni,
6/488.
[715] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 223-224.
[716] Bak Şerhu Cem'i-Cevami,
1/295.
[717] Âmidi, d-îhkam, 2/15;
Abdülaziz el-Buhari, Keşfüi Esrar, 1/123.
[718] Müslim, Hac Nr. 1337.
[719] Hadisi imam Ahmed rivayet
etmiştir.
[720] Mezheplerin görüşleri ve
delilleri için bak..el-lhkam 2/15 vd., Mustasfa 2/3 vd.; Buhari,Keşfii'l-Esrar
1/123 vd.
[721] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 224-226.
[722] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 226.
[723] îbn Kudame, el-Mugni, 1/262.
[724] îbn Cerir Taberi, 8/425.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 226-227.
[725] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 227.
[726] Bak. Pezdevî, Keşfü'i-Esrar,
1/131 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 227-228.
[727] Esnev ale'l-Minhac,
2/55.
[728] a.g.e.
[729] Bak. Ravdatu'n-Nâzır, 105.
[730] Bak, îbn Melek,
Şerhu'l-Menar, 105.
[731] Age 1/222.
[732] lrşâdürl-Fühul,99.
[733] Bak.Tahricu'l-Fürüale'l-Üsûl,40-41.
[734] Bak. Âmidî, el-îhkam, 2/21.
[735] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 228-230.
[736] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 230.
[737] Ibn Kudame, el-Mugni. 2/684.
[738] Şinkitî, Şerhu Merâkı's-Suûd
63; Bak.Haşiyetu'd-Düsûki, 1/503.
[739] Bedâyiu s-Sanâyi, 2/3.
[740] Bak. Fethu'l-Kadîr,
1/482-183.
[741] Mugni-Muhtçc, 1/413.
[742] Haşiyetü'r-Remli, 3/134.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 230-231.
[743] Bak. Kavâidu îbn el-Liham,
73.
[744] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 231.
[745] Bak. Ibn Kudame, el-Muğni,
3/217.
[746] Kasani, 2/119.
[747] Bak. Haşiyetu'r-Remlî
ale'l-Minhâc, 3/229.
[748] Bak. Hâşiyetü'd-Düsûkî, 2/3.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 231-232.
[749] Ibn Kudâme, Mugnİ, 3/242;
Haşiyetü îbnÂbidin, 2/458 vd.; Bidayetü'l-Mûctehid, 1/319-320.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 232.
[750] Bak. Şevkânî, îrşâdü 'l-Fûhûl,
109; ibn Hâcib Şerhu Muhtasar, 2/194.
[751] Buhari, K. Vudû ve Eşribe;
Tirmizi Nr.15; Ibn Mâce Nr.310.
[752] Tirmizi, Nr. 346 vd.; Ibn
Mâce Nr. 769 vd.
[753] Bak. îrşadu 7 Fuhul,
109-110; Âmidi, îhkam 2/32; Buhari, Keşf, 1/256; Hadisi imam Ahmed ve Dârimi
rivayet etmiştir.
[754] Bak. Buhari, Keşf, 1/256.
[755] el-Ümm, 7/291.
[756] Bak. Âmidi, 2/32.
[757] Buhari, Bâyu', Nikah;
Müslim, Nikah Nr. 1412, Buyu; Tirmiri, Nr. 1292,1134.
[758] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 232-236.
[759] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 236.
[760] Ibn Kudame, Mugni,
4/502-503.
[761] Fethu't-Bâri, 5/6.
[762] Age.
[763] Muvatta, 2/746.
[764] Bak.îbnKudame,Muğni,5/220.
[765] İbn Mace.Ahkam Nr. 2340 vd.;
M
[766] Nikaye.tü'l-Mutac 4/393;
Bak. Neylü't-Evtar, 5/260.
[767] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 236-238.
[768] Ebu Davud, K. salat bab.
'namaz caiz olmayan yerler'; Tinnizi Nr,346, başka bir lafızla rivayeti içîn
bak. Tirmizi Nr.745; Hadisin tahriri için ba. Neylü 'l-Evtar 2/111.
[769] İmam Ahmed ve Tirmizi
rivayet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir. Deve yataklarında namaz kılmayı
yasaklayan o kadar çok hadis varid olmuştur ki îbn Hazm bu hadislerin Mütevatir
bir nakille gelen "mütevatir hadisler"den olduğunu zikreder. Bak
Neylü'l-Evtar, 2/114-115.
[770] Buhari, Teyemmüm babının
başı ve salat; Müslim, Mesacid Nr.522; Tirmizi, Nesaİ vd.
[771] Muğni,1/117.
[772] Bidayetü'l Müctehıd, 1/117.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 238-239.
[773] Buhari, salat Nr. 657;
Müslim, Mesacid Nr.545; Tirmizi. Nr,383.
[774] Bak. Neylü't-Evtar, 2/283;
ihtisarın manası hakkında şu görüşlerde ileri sürülmüştür: 1. Dayanmak için bir
değnek (baston) tutmak. 2. "Süre ihtisarı": Surenin sonundan bir
yahut iki ayet okumak. 3. "Namaz ihtisan": Namazın kıyamını, rükuunu
ve sücudunu uzatmamak.
[775] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 239-240.
[776] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 240.
[777] Bak. Keşfü'l-Esrar âlâ
Üsûli'l-Pezdevî, 1/257.
[778] Müslim, Büyü, Nr. 1513;
Buhari, Nr. 2194; Ebu Davud, Nesai, Buyu.
[779] Bak. Neylü't-Evtar,
5/147-148.
[780] Ibn Abbas hadisini Taberani
"Mu'cenVinde, îbn Ömer hadîsini ise Abdürrezak Musannafında rivayet
etmiştir. Nasbur-Raye, 4/10.
[781] Nasbur-Raye, 4/10 terceme ve
şerhi. 7/593)
[782] Fürûk, 2/83.
[783] Bak.Hâşiyetü'l-Benânî alâ
Cem'i'l-Cevâmi, 1/306.
[784] Bak. Seruhst, 1/80-81.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık:240-243.
[785] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 243.
[786] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 243-244.
[787] Müslim, Hz. Âişe'den tahriç
etmiştir.
[788] Buhari, Büyü. bab. 78, Nr.
1097; Müslim, Müsâkat, Nr. 1584.
[789] Bak. Adud, Şerhu'l-Muktasar,
2/96; Şevkânî, İrşâdü'l-Fuhut, 110.
[790] Bak Âmidî, lhkam, 2/276.
[791] İrfadü't-Fuhül, 110.
[792] Keşfü'l-Esrâralâ
usûli'l-Pezdevi, 1/258.
[793] Amidî, îhkam, 2/33.
[794] Karafi, Furuk, 2/83-84.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 244-246.
[795] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 246-247.
[796] Buhari, K. Savm'ın sonu
"Ramazan bayramı günü oruç tutma" babı; Müslim, K. Savm, Nr.827 i
n-ı- M'ûni-l-Muhtac, 1/433.
[797] Bak. Mugnıl-Muhtac,1/433.
[798] îbn Kudame, Muğnı, 9/23.
[799] Yani bayram günlerinde oruç
tutmayı adamış olan kimsenin bu adağı sahih olmakla birlikte, o günlerde oruç
tutmak yasaklanmış olduğundan, oruç tutmaz, sonra kaza eder. Fakat iftar
etmeyip oruç tutsa adağını yerine getirmiş olur. (Bak. Bilmen, İlmihal, 319)
[800] Şerhu'l-Kenz, 1/345.
[801] Serahsi, Usul.
[802] Mebsut, 3/96.
[803] Neylü'l-Evtar, 4/262.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 247-248.
[804] Bak.Fethu'l-Bari, 4/173.
[805] Bak.Fethu'l-Bari, 4/173.Müslim
Nr. 1142.
[806] Buhari.K. Siyam, Bab. 68.
[807] îbn Kudame.Muğni,3/164.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık:248-249.
[808] Müslim, K. Nikah, Nr. 1409.
[809] Bak. Fethu'l-Kadir, 2/375;
Buhari, K. Meğazi; Müslim, Nikah Nr. 1401.
[810] Tirmİzi Nr. 841.
[811] Bak. îbn Kadame, Muğni,
2/332-333.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 249-250.
[812] Bak Îbn Kudame, Mugnı,
4/266.
[813] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 250-252.
[814] îbn Esir, en-Nihaye, 2/226.
[815] Buhari, K. Nikah, Nr. 2114;
Müslim Nikah 1415.
[816] Fethu'l-Bari, 9/129.
[817] el-Ümm, 5/174; Bak Risale
347.
[818] Ibn Kudame, et-Mugni 6/641.
[819] Age.
[820] Fethu'l-Kadir, 2/449.
[821] Ibn Kudame, el-Muğni, 6/641.
[822] el-Ümm, 5/68-69.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 252-253.
[823] Buhari, 6/136.
[824] Fetku'l-Bari, 9/157. Konunun
anlaşılması İçin "dünürlük" hakkında şu bilgilere ihtiyaç vardır
Kadın evlenme teklifini kabul ettikten sonra dünürlüğü bozmak icmaen haramdır.
Eğer kadın evlenme teklifine açık olarak olumlu cevap vermemişse başkasının onu
istemesi, en sahih görüşe göre haram değildir. Ne olumlu ne de olumsuz cevap
vermemişse hüküm yine aynıdır. Nikaha razı olduktan sonra dünürlüğü bozmak haram
olmakla beraber kıyılan nikah yine de sahihtir, tik dünür giden izin verdikten
sonra artık onun üzerine . dünürlük yapmak caizdir. (Bak. Davudoğlu, Selamet
Yollan, 3/146)
[825] Haşiyetud-Düsûkl, 2/217.
[826] Fethu'l'Bari, 9/157.
[827] Müslim,4/195.
[828] Bak. Fethul-Bari, 9/157;
Neylül Evtar, 6/107; Bidayetül Müctehid, 2/3.
[829] Müslim, K Talak Nr.1480;
Tirmızı Nr. 1135; Ebu Davud, Nr.2284.
[830] el-Ümm, 5/39.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 254-256.
[831] Bak. Nevevi,
Şerhu'l-Mühezzeb, 3/169.
[832] Bak. Karafi, Fürûk, 2/85;
Ravdatü'n-Nûzır24; el-Mugni, 2/588.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 256.
[833] Müslim, Taharet, Nr. 276;
Nesai, tbn Mâce Taharet, Nr. 552.
[834] Bak. Fürûk, 2/88.
[835] îbn Kudame, Mugni 1/294.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 256-257.
[836] îbn Kudame, Mugni 1/587.
[837] Age.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 257.
[838] Buhari Selem; Müslim,
Müsakât, Nr. 1604.
[839] Bak. îbn Hazm el-Muhalla,
10/161 vd.
[840] Bak. îbn Kudame, el-Mugni,
7/100;Neylü'l-Evtar, 6/226.
[841] Bakb Zadü'l-Mead.
[842] Bak. Fethu'l-Bari, 9/184.
[843] Kurtubi, Tefsir, 18/150.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 257-259.
[844] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 259.
[845] Bak. Nasbu'r-Raye, 4/17.
[846] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 259.
[847] İbn Kadame, Mugni,
4/225-227.
[848] Nîhayetü'r-Remlî, 3/434.
[849] Remli, 3/434.
[850] Seransİ, Usûl, 1/89;
Bak,Mebsut, 13/22-23.
[851] Remlî, Mİnhac, 3/349.
[852] Buhari, Sakıt, Şurut.
[853] Îbn Kudame,muğni, 4/233-234;
Tirmizi ,Büyü ,Nr.l231.
[854] Bak. Serahsi, mebsut, 13/13
vd; Fethu'l-Kadir, 5/214.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 259-262.
[855] Buhari, Büyü, değişik
bablar.
[856] Müslim, Büyü, Nr. 1522;
Tirmizi, Nr. 1223, Ebu Davud,Büyü, Nr. 3442; tbn Mâce Nr. 2176.
[857] Muğni, 4/215.
[858] Bak. Nikayetü'l-Muhtac,
3/447 vd.; Muğni 4/215 vd.; Neylü'l-Eutar, 5/164 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 262-263.
[859] Fetkul-Bari, 4/234.
[860] Buhari, Biiyû; Müslim, Nr.
1516.
[861] Buhari, Büyü; Müslim, Nr.
1516.
[862] Nihayetü'l-Mahiac, 3/454.
[863] Bak. Fethu'LKadir, 5/239.
[864] Bak. Hâşiyetü'd-Düsukİ, 3/68.
[865] Muhatla, 8/448.
[866] Fethu'l-Bari, 4/243.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 263-264.
[867] Nikaye, 4/64.
[868] Buhari, K. Büyü, Bab. 72.
[869] Müslim, Büyü, Nr. 1519;
Tirmizi, Büyü, Nr. 1221; İbn Mace- Nr.2178.
[870] Bak. Fethu'l-Bari, 4/256;
Neylü'l-Evtar, 5/166 vd., îbn Kudame, Muğni, 4/218.
[871] Buhari,Sahih,3/28.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 264-265.
[872] Bak.Fethu'1-Ban, 4/242 vd.
[873] Buhari, Büyü, Bab. 58.
[874] Müslim, Büyü, Nr. 1515.
[875] Bak. Fethu'l-Bari, 4/242
vd.; Muğni, 4/213; Remlî, Nihaye, 3/451;Neylü'l-Eutar, 5/168 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 265-266.
[876] Tirmizi, Nr. 1295; Ibn Mâce,
Eşribe, Nr. 3381.
[877] Bak. İbn Kudame, Muğni, 4/222;
Remlî,Nihaye, 3/454-456.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 266.
[878] Buhari Keşfül-Esrar,
1/23-24; bak. Nesefî, Keşfül-Esrar 1/14.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 267-269.
[879] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 269.
[880] Buhari, Keşfu'l-Esmr,
1/23-24; bak. Neserî, Ketfü'l-Esrar. 1/14.
[881] Buhari, Keşfu'l-Esrar, 1/24.
[882] Muğni, 1/426-427.
[883] Arapça kıraate gücü yetsin
yetmesin, namazda arapçanın dışında bir dille kıraat olmayacağı görüşü.
[884] Namazda kıraatin arar
"adan başka bir dille de yapılacağı gorüşu.
[885] İbn Kudame, Zeylül Mugni,
1/426.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 269-273.
[886] Muhammet Abdulh
[887] el-İhkam fi Üsü'li-Ahkam,
1/206-207.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 273-275.
[888] et-Telvîhale't-Tenkih, 1/26.
[889] el-İhkam, 1/83.
[890] Şerhul-Menar. 1/61 vd; el-Keşf,
1/22.
[891] el-Mustasfâ, 1/101.
[892] Serahsİ, Usül, 1/279.
[893] Bak. Âmidİ, el-Ihkam. 1/83.
[894] Müslim Şerhu-n-Nevevi 3/502.
[895] Bak. Şerhu'l-Muhtasar, 2/19;
Ravdatun Nazır 34.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 275-277.
[896] Bak.Remli,Nihayetü'l-Mutac,
8/1/4.
[897] Bak. Derdir Şerhu'l-Kebır,
2/133.
[898] Hadisin nass üzerine
ziyadesi konusuna bak.
[899] Serahsi, Usûl, 1/281.
[900] Hidaye ve Felhu'i-Kadir,
3/350.
[901] Muğni, 8/752.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 277-278.
[902] Bak. Ibn Kudame, Muğni,
7/585.
[903] Kurtubî, Tefsir, 3/169-170.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 278-279.
[904] Bak. İbn Kudame, Muğni,
3/136.
[905] Neyİü'l-Evtar, 4/198.
[906] A.g.e.
[907] Bak. Muğni ve Ncylti'i-Evtar,
A.G. yerler.
[908] Bak. Muğni, 3/136;
Neylti'l-Evtar, 4/198.
[909] Telvih ale't-Tavûh, 1/37.
[910] Nesefi, Kegfii'l-Esrar 1/12.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 279-280.
[911] Bak. Muğnil-Muhtac 4/177.
[912] Hikaye, 4/247.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 280-281.
[913] îbn Salah.Mukaddime, 55.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 283.
[914] el-îhkam, 1/203.
[915] Îrşadü'l-Fühûl, 64.
[916] A.g.e.
[917] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 283.
[918] Bak.Âmidi,el-İhkam,
1/203-204.
[919] Risale, 461-467 , 2. Müslim,
Sahih, 1/24.
[920] Bak. Şerhti Abdütaeiz
el-Buhari ale'l-Pezdevt
[921] Senedi kesintisiz (muttasıl)
olarak Rasûluliah'a varan hadis.
[922] Bak. Âmidi, 1/204; Keşf
ale'l-Pezdeol, 3/3.
[923] Bak Şerhu Muhtasar-ı Ibn
Hâcib, 2/74 vd. îbn Kudame,Ravdatu'n-Nâzır, 64 vd.
[924] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 284-287.
[925] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 287.
[926] Namazda kahkaha ile gülen
kimsenin abdeatini yenilemesini emreden hadisler için bkz.. Nasbu'r-Raye 1/47
vd.
[927] bak Şafii, er-Risâle, 469;
Zey
[928] Bak. Bidayetü'l-Müctehid,
1/40.
[929] Mugni, 1/177-178.
[930] Nasbu'r-Raye, 1/53.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 287-288.
[931] Hadisi Ebu Davud, kazası
gereken oruçlar babbnda rivayet etmiştir.
[932] Hadisin mürsel olması
hakkında bkz. Nasbu'r-Raye, 2/466;Neylti't-Evtar, 4/258; Fethu'l-Bâri, 4/154.
[933] el-Ümm, 2/103.
[934] Hadîsi Ahmed ve Ebu Davud
mana olarak rivayet etmiştir.
[935] Buhari,K Savm, El. bab; Bak.
Tecrid Tere. 6/293.
[936] Bak. Neylü'l-Evtar, 4/259;
Felhu'l-Bâri, 4/150.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 288-289.
[937] İmam M
[938] Bak. Bidayetü'l-Müctehid,
2/288; ibn Dakik el-td, el-Udde li's-San'ânî alâ Şerhi Ahkami'l-Ahkam 4/121.
[939] Bak. el-Ümm, 3/199; Müslim
Müsâkat Nr. 1559; Buharİ K. el-îstikraz, bab. 14.
[940] Bak. Hidaye ve Şerhi, 7/331;
el-üdde Haşiyetü'l-Umda U's-San'ai, 4/121.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 289-291.
[941] Bak. Fethu'l-Kadir,
1/37,Neylü'l-Evtar, 1/195.
[942] Bak. Bidayetü'l'Müctehid,
1/37.
[943] ibn Kudame, Mugni, 1/192.
[944] el-Ümm, 1/15-16.
[945] Neylû'l-Evtar, 1/196;
Bidayetü'l-Müctehid.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 291-292.
[946] îbn Hacer Büluğu'İ-Meram'âa,
bu hadisi Dârekutni'nin muttasıl olarak rivayet ettiğini söyler. îbnü'l-Kattan,
onun sahih ve ravilerinin sika olduğunu ifade eder. Ancak Beyhaki, mürsel
olduğunu söyler.
[947] Şerku'l-Kebir, Düssûki
Haşiyesi Hâmip, 4/254.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 292.
[948] Bak AbdülazizBuhari,Keşful-Esrar,
2/377.
[949] Araidî.el'tkkam, 1/201.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 292-293.
[950] Hadisi Ebu Davud ve îbo Mace
rivayet etmiştir.
[951] Bir kimsenin, bir cinayetten
doğan diyeti ödemeyi üzerine alan, baba tarafindaa akrabası.
[952] Gurre: Ceninin düşmesine
sebep olandan alınan ve tam diyetin yirmide biri olan diyet.
[953] Bir şeyin semeresi, geliri.
[954] Bu hadisi Ebu Davud,
Tirmizi, Nesâi, îbn Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[955] Bu delillerin tamamı
hakkında bak. Âmidİ, Ihkam, 2/108 vd.
[956] Bak. îbn Melek,
Şerha'l-Menar, 2/625.
[957] Bak. ŞerhuAbdilaziz
el-Buhari ale'l-Pezdevt, 2/397 vd.; îbn Melek,Şerhu'l-Menar, 2/623 vd.
[958] Abdest almak için, içine su
konan büyük oyuk taş.
[959] Keşfu'l-Esrar ale'l-Pezdevi,
2İZ17; Bak., Âmidi, el-îhkam, 1/202.
[960] Bak. Keşfü'l-Esrar
ale't-Pezdevi, 1/202.
[961] Bak. Âmidi, el-îhkam, 1/201.
[962] Keşfiİ'l-Esrar
ale'l-Pezdevi, 2/377.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 293-296.
[963] Hz. Aİşe'den rivayet
edildiğine göre o, şöyle demiştir: "Ben rasûlullah'ın elbisesinden meniyi
ovalardım. Hz. Peygamber de gider o elbiseyle namaz kılardı. (Buhari dışında
diğer hadisçiler rivayet etmiştir) Dârekutnî'nin Hz. Aişe'den rivayeti ise
şöyledir: "Rasûlullah'm elbisesinden meniyi kuru ise ovalardım, yaş ise
yıkardım" (Neylü'l-Evtar, 1/47)
[964] Ebu Hüreyre'den rivayet
edilea bir hadiste Rasûlullah şöyle buyurmuştur. "Kim oruçlu iken uûütarak
yer içerae orucunu tamamlasın. Onu ancak Allah yedirmiş ve içirmiştir. NesâTnin
dışındaki hadisciler rivayet etmiştir. Neylü'l-Evtar, 3/175.
[965] Bu Debbusî'nin
Te'sisu'n-Nazar'da söylediğidir. Hidayedeki ibare ise şöyledir: "Hür kadın
üzerine cariye ile evlenilmez. Çünkü Hz. Peygarober:"PHür kadm üzerine
cariye nikahlanmaz" buyurmuştur. Bu hadis genel manasıyla, köleye bunu
caiz gördüğünden dolayı, Şafii aleyhine; hür kadının rızasıyla cariye ile
evlenmeyi caiz gördüğünden dolayı da M
[966] Ömer b. Hattab'tan rivayet
edildiğine göre o şöyle demiştir: "Köle iki kadınla evlenebilir, iki
boşama yapabilir. Cariye de iki hayız süresi iddet bekler. (Darekutni,
Neylü'l-Evtar, 67127)
[967] Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Hibe ancak teslim almak suretiyle,caiz olur" Hidaye,
3/224. Hz. Peygamber'in Necaşi'ye hediye göndermesi, Kecaşi öldüğü için
hediyenin ona geri verilmesine dair hadis de bu konuda Hanefilerin
delilerindendir. (Bak. Neylü'l-Evtar, 5/293)
[968] Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Kureyş birbirine oba oba denktir. Arap birbirine kabile
kabile denktir. Mevâl i (köleler) de bölük bölük bir birine denktir"
(Hidaye, 1/201)
[969] İki kişiye ait olan bir köledeki
hissesini ortaklardan birisi azad ederse o ortağa, kendi malından geri kalan
kıy
[970] Ebu Hureyre'nin, Hz.
Peygamber'den rivayet ettiğine göre o, şöyle demiştir: "Her kim müşterek
olan kölesinden kendisine ait olan hisseyi azat etse, o kimseye kendi malından
(geri kalan kıy
[971] Bu her temizlik zamanında
bir boşama olmak üzere, üç temizlik zamanında üç boşama yapmak suretiyle olur.
Hanefilere göre bu "hasen" (sünnete uygun) boşamadır. Bundan daha
güzeli boşamak ve iddeti bitinceye kadar onu bırakmamaktır. (Bak. Hidaye, 3/23)
[972] İbn Ömer'in rivayet ettiği
hadiste Hz Peygamber: "Temizlik zamanım gözetleyerek kadını her
"kur" da bir defa boşamak sünnettir. {Hidaye, Fethu'l-Kadir şerhiyle
birlikte 3/23-24)
[973] Hayızdan kesilme yaşına
ulaşan kadın. Bu yaş yaklaşık ellidir.
[974] Böyle kadına
"mûmteddetü'tTuhur" (temizlik süresi uzamış kadın) denir.
"Boşanmadan sonrda bir veya iki hayız görüp sonra temizlik süresi uzayan
böyle bir kadın "iyas" (hayızdan kesilme) yaşına kadar bekler, üç
hayızı tamamlayamazsa iyasın başlangıcından itibaren üç ay iddet bekler. Fakat
tercih edilen bir görüşe göre de temizlik süresi uzayan bu kadın ayrılmadan
itibaren dokuz ay beklemekle iddetİni bitirmiş olur." (Bilmen kamus,
2/373)
[975] İddet üç çeşittir: Hayız,
şühur (aylar) ve "doğum" dur. Yani bunlar iddet süresi için konulmuş
ölçülerdir. Boşanan kadın üç kuru' (Hanefilere göre üç hayız süresi) iddet
bekler. Eğer boşanan kadın hayız görmeyen kadınlardan ise "hayız"
ölçüsü uygulanmayacağı için burada "ay" ölçüsü uygulanır ve böyle bir
kadın üç ay iddet bekler. (Bilmen kamius, 3/371)
[976] Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Bekar ve dul kadının hayzımn en az süresi üç gün üç gece, en
ço-guda on gündür" Bu hadisi Darekutni ve diğerleri rivayet etmiştir. Bu
hadis hakkında bak. Zeylai, Nasbu 'r-Raye, 171891 vd.
[977] Bundan kasdedilen her halde
Hz. Peygamberin şu sözüdür: "Çocuk ve delinin boşaması dışında her boşama
caizdir." Buharideki rivayete göre Hz. Ali "Ma'tuh (bunak)un boşaması
dışında her boşama caizdir" demiştir. Hidaye, 2/229; Neylü'l-evtar, 5/200)
[978] Bidayetü 'I-Müctehİd'de:
"M
[979] Hz. Ömer şöyle demiştir:
"San'a halkı bir kişiyi Öldürmekte birleşse onların hepsini
öldürürdüm." Hidaye 4/168.
[980] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 296-300.
[981] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 300.
[982] Bak. Neytü't'Eutar, 5/211.
[983] Buharı,K Büyü', bab. 64;
Müslim Büyü' Nr.1524.
[984] Buhari, K. Şirket; Müslim,
K. Hık Nr. 1501-1503.
[985] Bak Buhari, Keşfu 'l-Esrar,
2/381.
[986] Bak. Fethu'l-Ban, 4/350 vd.;
Bak îbn Dakik el-îd, Şerhu'l-Umde, 4/50-53.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 300-301.
[987] Karı ile kocanın, münasebete
engel bir sebep olmadığı halde, hiçkimsenin mutt
[988] Hadisi sünen sahipleri
rivayet etmiş, tirmizi sahih olduğunu söylemiştir. Bak. lbn,Kudame, Muğni,
6/721
[989] Bidayetul-Müctehid, 2/27.
[990] el-Ümm ,5/68.
[991] Bak. Neylul-Evtar, 6/147.
[992] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 301-302.
[993] Buharı,Büyü', bab. 45;
Müslim, K. Buyu'nr 1531.
[994] Bak. Bidayetü'l-müctehid,
2/171; îbn Dakik el-ld, Şerhul-Umde, 4/10-11.
[995] Bak. Fethu'l-Bari, 4/227
vd.; îbn Dakik el-Id,Şerhu'l-Umde, 4/4 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 302-303.
[996] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 303.
[997] İbn Kudame, Muğni, 4/382.
[998] Buhari.K Rehn Nr. 1238; Ebu
Davud Büyü' Nr 3526; Tirmizi, Biiyu' Nr. 1254.
[999] Fethu'l-Bari, 5/87; Buhari
K. Lukata bab. 7; Müslim K? Lukata Nr 1726.
[1000] Hadîsi Darekutm ve Hakim
rivayet etmiştir. Bak. Naylü'l-Evtar, 5/234.
[1001] el-ümm, 3/164.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 303-304.
[1002] Buhari ve Müslim rivayet
etmiştir.
[1003] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 304.
[1004] Âmidi, et'îhkam, 1/198;
Buhari, Keşf, 3/16.
[1005] Tarladan hasıl olacak
hasadın belli oranını paylaşmak üzere tarlayı ekmek.
[1006] Buhari, Nr ll70; Müslim,
Buyu' Nr. 1547; Alimler yasaklanan "muhabere'nin manası hakkında ihtilaf
etmiştir.
[1007] Müslim, Sahih.
[1008] Bak. Âmidi, Ihkam, 1/198;
Buhari, Keşf, 3/17.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 304-306.
[1009] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 306.
[1010] Bak. Mahalli, Şerhu'l-Minhac
(Abdesti bozanlar bölümü); Bİdayetü'l-Mûctehid, 1/39; îbn Kudame, Muğni, 1/169.
[1011] Büsre hadisini sünen
sahipleri rivayet etmiş ve Tirmizi onun sahih olduğunu söylemiştir. Tinnizi Nr.
82; îbn Mace Nr 479; Buhari şöyle den O bu konuda en sahih hadistir. Bak.
Neyİul-Evtar, 1/197.
[1012] Nesai ve Ahmed rivayet etmiştir.
[1013] Sünen sahipleri rivayet
etmiştir. Şafii, Ebu Hatim, Dârekutni ve diğerleri hadisin zayıf olduğunu söylemiştir.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 306.
[1014] Hadisi Şafii, el-Ümm'de
rivayet etmiştir, 1/108; Hâkim de rivayet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir.
[1015] el-Ümm, 1/107.
[1016] Hadisi îmam Ahmed ve Müslim
rivayet etmiştir. Müslim Nr 399.
[1017] Ahmed ve Nesai revayet
etmiştir.
[1018] Bak. Abdülaziz el-Buhari,
Keff, 3718.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 306-307.
[1019] Bak. Mahalli oie'I-Afinhac
(namazın sıfatı bolümü; tbn Kudame, Mugni, 1/435 vd.; Haşiyetü'd-Düsûkî, 1/249;
Bidayetü'l-Müctehid, 1/133.
[1020] Buhari, K. Ezan, bab. 84;
Müslim Nr 390; Tirmizi Nr 255.
[1021] Hadisi İmam Ahmed, tinnizi
Nr 257 ve Ebu Davud rivayet etmiştir.
[1022] Dârekutni, Beyhakî ve
diğerleri rivayet etmiştir.
[1023] Bak. Abdülaziz el-Buhari,
keşf 3/18.
[1024] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 307-308.
[1025] el-Ümm, 2/80; Bak. Ibn
Kudame, el-Mugni, 3/142. Hadisi imam Ahmed rivayet etmiştir.
[1026] Hidaye, Fethu't-Kadir'le
birlikte 2/59-60; bak. Zencanî, Tahricu'l-Füru' ale'l-Üsûl, 17.
[1027] Bak. Âmidî, İhkam 1/198.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 308-309.
[1028] Bak. Buhari, Keşfl-Bsrar,
3/780;Nuru'l-Envar, 2/44.
[1029] Zülyedeyn hadisi için bkz.
Sahıh-i Buhari Tecrid-i Sarih Tere. c. II, s, 426-430.
[1030] Bak. îbn Hacib,Şehru
Muhtasar, 2J71;Keşfu'l'Esrar ale'l-Pezdevi, 3/780.
[1031] Müslim, Teyemmüm Nr 368.
[1032] Bak.Pezdevi,Usul ,3/780.
[1033] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 309-311.
[1034] Bak. Fevatıhu'r-Rahmût,
2/163; Şerhu Muhtasar-ı Ibn Bacib, 2/72.
[1035] Bak. Buhari, Keşfl-Esrar,
3/783.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 311-312.
[1036] Bak. Neylü'l-Evtar, 2/148
vd.
[1037] Bak. Mugni't-Muhtac, 1/435.
[1038] Buhari ve Müslim rivayet
etmiştir.
[1039] İmam Ahmed, Ebu Davud ve
Tirmizi rivayet etmiştir.
[1040] Bak. Neylü'l-Evtar, 2/151;
Mugni'l-Muhtac, 1/453; îbn Kudame, Mugni, 1/435.
[1041] Bak. Buhari, Keşfül-Esrar,
3/784.
[1042] İki hadisten birisi, geçen
Ibn Mes'ud hadisi, diğeri ise Bera b. Âzİb hadisidir. Buna göre; Rasûlullah
nama/a başlarken ellerini kaldırır sonra bir daha kaldırmazdı. (Bak. tbn
Kudame, Mugni, 1/435.
[1043] Muğni, 1/436-437.
[1044] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 312-315.
[1045] Bak. Neylul-Evtar, 6/102;
Fethu'l-Kadir, 2/394.
[1046] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 315-316.
[1047] İbn Mace, Timizi ve Ebu
Davud rivayet etmiştir.
[1048] Bak. Neylul-Evtar, 8/237;
Pezdevi, Keşfu'l-Esrar.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 316.
[1049] Bak. Neylul-Evtar, 1/33.
[1050] Müslim.K Tahare, Nr. 279.
[1051] Bak. Hidaye.
[1052] Bak. Neylü'l-Evtar, 1/30;
Bidayetü'l-Müctehid, 1/30.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 316.
[1053] Buhari.K Şehâdât; Müslim,
Radâ'Nr. 1455.
[1054] Müslim ve imam Ahmed rivayet
etmiştir. Müslim Nr. 1453.
[1055] Bak. Fethu'l-Kadir, 3/7.
[1056] Bunun açıklaması, Allahü
a'lem, şöyle olsa gerek: Ravi kendi bildiği özel bir sebepten dolayı rivayet ettiği
hadise muhalefet etmiştir. Müctehid bu sebebi (delili) hesaba katmamış veya
yanlış değerlendirmiş; böylece rivayeti değil ameli esas almış olabilir.
[1057] Bu itiraza verilen cevabta da
işaret edildiği gibi burada bir "nesih"ten söz edilemez, çünkü
ravinin rivayetine muh
[1058] Fethu'l-Kadir,3/7.
[1059] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 317-318.
[1060] Buhari,K. Tefsir, Tefsiru
Süreti'l-Ahzab; K. Nikah Nr. 1283;Müslim, K. Rada Nr. 1445.
[1061] Bak. Neylü't-Evtar, 6/270;
İbn Hazm, Muhatla, 10/3; İbn Kudame.Mugm, 7/36.
[1062] Bak. îbn Hazm, Muhalla, 10/3;Bidayetü'l-Müctehid,
2/39.
[1063] Hadisi Buharı, Müslim ve
diğerleri rivayet etmiştir.
[1064] Hidaye, 3/10-11.
[1065] Muk
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 318-321.
[1066] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 323-324.
[1067] Bu hadis dört Sünende şu
lafızla geçer: "Fecirden önce oruca niyet etmeyenin orucu geçerli
değildir."
[1068] Bak. Îrşâdû'l-Fuhûl, 71.
[1069] A. g.e.
[1070] el-İhkam, 17103.
[1071] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 325-326.
[1072] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 326-327.
[1073] Âmidî, ihkam, 1/125.
[1074] Bak. îrşadül Fuhûl 82.
[1075] A.g.e, 82.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 327-328.
[1076] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 328-329.
[1077] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 329.
[1078] Muvatta, 1/276-277.
[1079] Buhari, Kez-Zekât.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 329-330.
[1080] Muvatta, 1/271.
[1081] Tirmizi, Nr. 664; Ibn Mâce,
Nr. 1819; Bak. tbn Kudame, el-Mugni.
[1082] Ibn Kudame, el-Muğni.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 330.
[1083] Muvatta, 1/12-13.
[1084] Hidaye, 1/405.
[1085] Bak. İbn Kudame, el-Muğni,
2/282; Nevevî, Minhâc, bab, Salâtu 1-Müsafir.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 330-331.
[1086] Muvatta, 1/60.
[1087] Bak. Nevevî, Minhâc.
[1088] Hidaye Şerhu'l-Bidaye 1/129
[1089] Muğni, 1/361.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 331.
[1090] Muvatta, 1/71.
[1091] Hadisi Nesâi tahric
etmıştur; Muğm, 1/406, Nevevı, Minhac.
[1092] bak. Fethu'l-Kadir, 1/169.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 331-332.
[1093] Muvatta 1/518.
[1094] Bak. Hâşiyetü îbn Abidin,
6/791 vd. îbn Kudame, Muğni, 6/283 vd.
[1095] Bak. Hatib Şirbînî,
Şerhu'l-Minhâc, 3/6-7.
[1096] Ahmed, Ebu Davud ve îbn Mâce
rivayet etmiştir. Bu hadis hakkındaki açıklama için bak. Neytü'l-Eutar, 6/63
[1097] Ahmed ve Îbn Mâce rivayet
etmiştir. Açıklama için bak. Neylü'l-Evtar; zevil-Erham'ın mirası hakkında bak.
el-Azbü'l-Fâiz fi Umdeti'l-Ferâiz, 2/17; Aîugni, 6/229 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 332-333.
[1098] Muvatta, 2/586.
[1099] Bak. îbn Kudame, Mugni,
7/261 vd.; Şirbinî, Şerhu'l-Minhâc, 3/293.
[1100] Hidaye Şerhu'l-Bidâye,
3/178.
[1101] Bak. îbn Kudame, Mugni, 444.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 333-334.
[1102] Muvatta, 2/721.
[1103] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 334.
[1104] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 334.
[1105] Muvatta, 1/86.
[1106] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 335.
[1107] Ebu'l-Hüseyin'den kıyasla
amelîn zaani bir delille aabit olduğu nakledilmiştir. Bu, burada nakledilen
görüşe aykın değildir. Çünkü kıyasın meydana gelmesine delalet eden delil
zanni, kıyasla amelin vacib olması aklidir. Bak. Hâşiyetü's-Sa'd alâ şerhi'l-Muhtasar,
2/251.
[1108] Bak. Âmidî, el-îhkam, 3/64
vd.; Pezdevî,Keşfu'l-Esrar, 3/270.
[1109] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 337-338.
[1110] Yani bir kimseye zina
iftirasında bulunan kimseye ceza olarak sopa vurulur. Fakat kafiı olduğu ve
adam öldürdüğü iftirasında bulunan kimseye sopa vurulmaz.
[1111] Muhatta, 1/56 vd.; Bak.
Mulakhas Ibtâlu'l-Kıyas ve'r-Re'y ve'l-tstihsan ve't-Taklid ve't-Ta'lil Bu
eserde geniş açıklama ve tartışma yapılmıştır.
[1112] Bu hadis ve hakkındaki
açıklama yukarıda geçti.
[1113] Bu hadis değişik lafızlarla
farklı raviler tarafından rivayet edilmiştir: Bu ravilerden biri Has'am'lı bir
kadın, diğeri Haa'am'lı bir erkekf bir başkası ise Cüheyneli bir kadındır. Hadisin
aslı Buhari ve Müslimdedir. Bak. Neylü'l-Evtar, 4/285 vd.; Nasbu'r-Râye, 3/158.
[1114] Oruçlu iken Ümmü Seleme'yi
öpme hadisi Buhari, Siyam; Müslim, Nr. 1108, rivayetlerle Hz. Âişe'den.
[1115] Sa'dm Benî Kureyza
hakkındaki hakemliği hadisini Buhari rivayet etmiştir., 5/50-51.
[1116] Kurban etlerini yasaklama
hadisi.
[1117] Buhari, Enbiya; Müslim,
Müsâkat, Nr. 1581; Buhari, K Bdâhî'nin sonunda, Müslim, K. Edâhi'de Nr.
1971,1977. rivayet etmiştir.
[1118] Müslim, Cenaiz, Nr. 977;
Tirmizi, Nr.1054; Ebu Davud, Nr. 3234.
[1119] Tirmizi, Nr. 1225; Ebu
Davud, Nr. 3359; Ibn Mâce, Nr. 2264.
[1120] Hadisi Nesâi ve İmam Ahmed
rivayet etmiştir.
[1121] Tirmizi, Nr. 92; Nesâi, Ebu
Davud, îbn Mace, Tirmizi, hadisin sahih-hasen olduğunu söylemiştir.
[1122] Buhari, Vudû', bab. 26;
Müslim, Nr. 278 ve sünen sahipleri. Ancak Buhari sayıyı zikret-memiştir.
Tirmizi ve Îbn Mace'de ise "Biriniz geceleyin uyandığında.." şeklinde
rivayet edilmiştir; Bak. Neylü'l-Evtar, 1/137.
[1123] Bak. Âmidi, el-îhkam, 3/76
vd.
[1124] İbn Cerir ve başkaları
rivayet etmiştir; Bak. Tefsiru îbn Kesir, 1/460.
[1125] Buhari ve Müslim rivayet
etmiştir.
[1126] Abdürrezzak Afüsnedinde,
Beyhaki, Süneninde rivayet etmiştir. Bak. Neylü'l-Evtar, 6/98.
[1127] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 338-347.
[1128] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 347.
[1129] Müslim, Müsâkât, Nr. 1587.
[1130] Bak. Bidâyetü'l-Müctehıd.
[1131] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 347-348.
[1132] Bak. Derdir, Şerhu'l-Kebir,
1/527; Hidaye, 1/124.
[1133] Hurma yaprağından örülen ve
onbeş aa' hurma alan bir sepet. Bak. İbn Esir, en-Nihaye, 3/86; Neylü't-Evtar,
4/216.
[1134] Buharı Şavm, Bab. 31, Nr.
984; Müslim, Saum, Nr. 1111.
[1135] Bak. îbn Kudame, Muğni,
3/105
[1136] Bak. el-Hidaye, 1/124;
Derdîr, Şerhu'l-Kebir, 1/129 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 348-350.
[1137] Bak. îbn Hazm, Muhatla,
6/196.
[1138] Bak. el'Ümm, 2/85.
[1139] Bak. ibn Kudame, el-Muğni,
3/112.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 350.
[1140] Hadisi Buhari ve Müslim
rivayet etmiştir.
[1141] Bak. el-Ümm, 5/35;
el-Hidaye, 3/14; Derdir, Şerhu'lKebir, 2/569; îbn Kudame, el-Muğni, 8/142.
[1142] el-Muğni, 8/142.
[1143] el-Muhalla, 10/7.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 350-352.
[1144] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 352-353.
[1145] el-Muğni, 1/84-85; Bak.
Mugni'î-Muhtac, 1/29; Fethu'l-Kadir,
8/81 vd.; Haşiyetü'd-Dûsûkî, 1/64.
[1146] Bak. Neylü'l-Evtar, 1/59.
[1147] Îbn Hazm, Mülahhas
Ibtalü'l-Kıyas ue'r-Rey, 41-42.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 353-354.
[1148] Bak. îbn Hazm, el-îhkam fi
Usûlıl-Ahkam, 956-957.
[1149] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 355-356.
[1150] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 356.
[1151] Para peşin mal veresiye
olmak, yani malı sonra almak üzere alışveriş yapmak.
[1152] Bak. îbn Esir, en-Nikâye,
2/107.
[1153] Bak. Bidayetü'l-Müctehid,
2/132.
[1154] Bak. Derdin,
ale'ş-Şerhi'l-Kebir, 3/46; Nevevî, Mecmu!, 9/393.
[1155] Bidayetü'l-Müctehid, 2/131.
[1156] A.g.e.
[1157] Bak. Nevevi, Mecmu', 9/403.
[1158] Müslim, Müsâkât, Nr. 1592.
[1159] el-Mecmü' Şerhu'l-Mühezzeb,
9/395.
[1160] Bak. îbn Kudâme, Muğni, 4/5.
[1161] Bu ve başka deliller için
bak. Îbn Kudame, Muğni, 4/706; Nevevi, Mecmu', 9/397.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 356-360.
[1162] Bak. Hidaye
3/46;Bedâiu's-Sanâi', 5/185.
[1163] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 360-361.
[1164] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 361-362.
[1165] Bak.Bidayetü'lMüctehid,
1/34.
[1166] Buhari, Vudû, Bab. 2;
Müslim, Nr. 225.
[1167] Buhari,İlim, Bab. 51;
Müslim, Hayz, Nr. 303.
[1168] Hidaye, 1/4.
[1169]
Bak.Bidayetü'l-Müctehid,1/34.
[1170] el-Ümm, 1/14.
[1171] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 362-363.
[1172] Bak. Âmidi, el-lhkam,
4/82-83; Bak. Fevâtihu'r-Rahmût, 2/318.
[1173] İbn Adiy rivayet etmiştir.
Bak. Suyûtî, Câmiu's-Sağır.
[1174] Mükatebe: Belli bir ücret
karşılığında azad etmesi için kölenin efendisiyle yaptığı anlaşma.
[1175] Bak. Âmidi, el-îhkam,
4/82-83; Fevâtihu'r-Rahmût, 2/317.
[1176] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 363-364.
[1177] Bak. îbn Kudame, el-Muğni,
8/514; Bak. Muğni'l-Muhtac Şerhu'l-Minhâc, 4/107.
[1178] Bak. Şerhu'l-Hidaye, 8/249;
Hâşiyetü'd-Düsûkî, 4/286 vd.
[1179] İbn Kudame, el Mugni, 8/514.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 364-365.
[1180] Bak. Zencâni,
Tahrîcu'l-Füru' ale'l-Usûl, 57; Bak. el-Muğni, 3/120; el-Ümm, 2/85.
[1181] Bak. Muğni, 3/120.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 365.
[1182] Kefen soyan" anlamına,
ölünün kabirde bulunan, kıymetli eşyasını çalan kimse için kullanılan bir
terimdir.
[1183] Bak. Esnevî, et-Temhid fi
tahrici'l-Fürü' ale'l-Usûl, 141; îbn Kudame, el-Muğni, 9/109.
[1184] Nasbu'r-Râye yazan, bu
hadisi Beyhakî'nin el-Ma'rife'de rivayet ettiğini söyler.
[1185] Bu hadisi Nasbu'r-Râye yazan
zikreder fakat kaynağını belirtmez ve "garib" olduğunu söyler.
(3/367).
[1186] Şerhu'l Hidaye, 2/121-122;
Bu delillerin bir kısmının münakaşası için bak. îbn Kudame, el-Muğni, 9/109.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık:
365-366.
[1187] Bak. Ibn Kudame, el-Muğni,
3/111.
[1188] Bak. Esnevi, el Temhid, 141.
[1189] Bak-Mustasfa, 2/334-335.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 366-367.
[1190] Bak. Mahalli,Şerhu
Cem'i'l-Cevâmî' 1/271.
[1191] A.g.e.
[1192] Âmidi, el-lhkam, 1/78.
[1193] el-Mustasfa, 1/323-324; Bak.
Âmidi İhkam, 1/79 vd.
[1194] Ebu Bekir el- Bâkıllânî'nin
bu kıyası kabul etmediği geçmişti. Bu, Mahallî'nin Cem'u'l-Cevâmi şerhinde
tercih ettği görüştür, bak. Şerh, 1/237.
[1195] îbn Melek, Şerhu'l-Menâr,
268.
[1196] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 367-369.
[1197] Tirmizi, Eşribe, Nr. 1866;
Ebu Davud, Nr. 3681; îbn Hıbban, îmam Ahmed. Bak. Câmiu's-Sağir.
[1198] Hidaye, 4/111.
[1199] Müslim, Eşribe, Nr. 2003; Bu
hadisi Sünen sahipleri ve İmam Ahmed de rivayet etmiştir. Tirmizi, Nr. 1862;
Ebu Davud, Nr. 3679.
[1200] "Hamr" kelimesi
isimdir, isimler varlıklara ad olarak verilir. "Hamr" kelimesinin ad
olarak verildiği varlık (madde) yani "müsemma" nedir, ne gibi
özelliklere sahiptir. Burada "hamr'm müsemması" ifadesinden
kasdedilen, "hamr" diye adlandırılan "içkî'dir.
[1201] Sübülü's-Selâm, 4/28-30.
[1202] Mecmuu Fetâvâ ibn Teymiye,
19/236.
[1203] Buharı ve Müslim'in Enes'den
rivayet ettiği hadiste Enes şöyle demiştir: "Ben Ebu Ubey-de ve Ubeyy b.
Ka'b'a 'fadih" denilen hurma şarabı sunuyordum. Bu sırada birisi geldi ve
Hamr haram kılındı' dedi. Ebu Talha'da 'Kalk ey Enes şu şarabı dök1 dedi. Ben
de onu döktüm." Başka bir rivayet de Buhari'nin İbn Ömer'den yaptığı su
rivayettir: "Hamrı haram kılan ayet nazil olduğunda Medine'de beş çeşit
içecek vardı. Onlardan birisi de üzüm şarabı idi.
[1204] Buharı ve Müslim'in tbn
Ömer'den rivayet ettiği bir hutbeye göre, Hz.
Ömer Rasûlullah'ın minberine çıktı ve şöyle dedi: "îmdi ey
insanlar, "hamr'ı haram kılan ayet indiğinde Üzüm , hurma, bal, buğday ve
arpadan yapılan beş çeşit 'hamr' vardı, 'hamr", aklı gideren içkidir.
[1205] Bak. Neylü'l-Evtar,
8/147-148.
[1206] Her sarhoşluk yeren içki
harardır" hadisini Müslim, Tirmizi, Neaâi ve Ebu Davud rivayet etmiştir.
Hadisin devamı "Her sarhoşluk veren içki haramdır" şeklindedir. Bu
hadisin tahrici geçmişti.
[1207] Bak.Neylu'l-Evtar.8/148.
Bak. Şübülû's-Selâm, 4/33-35.
[1208] Ebu Davud, Nr. 3687;
Tirmizi, Nr. 1867.
[1209] el'Ümm, 6/131.
[1210] Bak. Dürrü'İ-Muhtar,
5/454-455.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 369-376.
[1211] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 377.
[1212] Bu konuda bak.
I'lâmu'l-Muvakkı'în, 1/12.
[1213] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 379.
[1214] el-îkkam, 4/201.
[1215] Beydâvî, Şerhu
Minhâci'l-Vusûl, 3/143.
[1216] Keşfu'l-Esrâr, 2/100-101.
[1217] Bak. Âmidi, el-thkam, 4/204;
Zencânî, tahrîcu'l-Füru' ale'l-Usûl, 82-83.
[1218] Bu hadisi Ibn Abdüberr,
aralarında Haris b. Gasin'in de bulunduğu bir İsnadla rivayet etmiş ve şöyle
demiştir: Bu ianadla hadis hüccet olmaz, çünkü Haris b. Gasîn meçhul bir kimsedir.
Bak. Ibn Abdilberr, Câmiu Beyanil-llm ve Fadlih, 2/91.
[1219] Nesefi, Keşfu'l Esrar,
2/101.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 379-381.
[1220] Bak. el-Ümm, 3/68.
[1221] Tartışmanın tamamı için bak.
el-Ümm, 3/68-69.
[1222] Bak. îbn Kudame,
el-Muğni,4/157.
[1223] Efendisinden çocuk doğuran
cariyeye "Ümm-i veled" denir, ve çocuğu doğurduğu an itibaren
hürriyetine kavuşmuş olur.
[1224] Hadisi Abdürrezzak
Musannafmda, Darekutnî ve Beyhakî Sünenlerinde rivayet etmiştir.
[1225] Bak.el-Ümm, 3/68.
[1226] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 381-382.
[1227] el-Hidaye, 2/36.
[1228] Bak. Ibn Kudârne, el-Muğni,
8/84-85. Bu şekilde, olağan olmayan uzun süresı-eğer geçekse-istisna kabilindendir. Dolayısıyla
delil olmaz. Bu hususta geçerli olan, vakıalar v bin verileridir.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 382.
[1229] el-Hidaye, 4/201-202.
[1230] Ag.e; Bak.
Bidâyetü'l-Müctehid, 2/323.
[1231] Bak. Bidâyetü'l-Müctehid,
2/324; Mahalli, ale'l-Minhâc, 3/31.
[1232] îbn Kudame, el-Muğni, 5/207.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 382-383.
[1233] Bak. Reşfü'l-Esrar
Şerhu'l-Menar, 2/100-101; îbn Kudame, el-Muğnî, 1/276.
[1234] Bak. el-Hidaye, 1/30.
[1235] Kazanma, koruma, biriktirme;
çalışanın ücrete hak kazanması.
[1236] Ayrılma; toplantının ve akid
meclisinin sona ermesi.
[1237] Bak. Ibn Kudame, el-Mugni,
1/276-277.
[1238] Bak. el-Ümm, 1/55.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 383-384.
[1239] Bâk.Bidâyetü'l-Müctehid,
2/47.
[1240] Ag.e, aynı yer.
[1241] Ibn Kudame, el-Mugni, 8/89.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 384-385.
[1242] Bak. Îbn Kudame, el-Muğni;
îbn Kudame bunu Hz. Ali, Hz. Osman ve Ibn Zübeyr'deo nakleder ve bunda icma
olduğunu ileri sürer. 8/97.
[1243] İbn Kudame bu hadisin zayıf
olduğunu söyler ve şöyle der: Bu hadıa sabit değildir. sahipleri bunu
zikretmiştir. 8/97.
[1244] Hidaye, 2/181.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 385-386.
[1245] Bak. el-Ümm, 5/236; tbn
Kudame, el-Muğnı 6/373;Hidaye, 2/3; Muvatta, 2/571.
[1246] Bak. el-Ümm, 5/235.
[1247] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 386-387.
[1248] Bak. Tahrictı'l-Füru'
ale'l-Usûl, 79.
[1249] Bak. Esnevi, ale'l-Minhac,
3/131.
[1250] Âmidi el-îhkam, 4/172; Bak
Buhari, Keşfu'l-Esrar, 3/377 vd.
[1251] Bak. Âmidi, el-îhkam,
4/172-173.
[1252] Bak. Esnevî, ale'l-Minhac,
3/131-132.
[1253] Bak. Âmidi, el-lhkam,
4/177-178; Adud, alâ Muhtasar-ı îbn Hâcib, 2/285.
[1254] Bak. buhari,Keşfu'l-Esrar,
3/377 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 389-390.
[1255] Bak. Zencâni, Tahrtcul-Fürû
ale'l-Usâl, 80.
[1256] el-Ümm, 3/196 vd.
[1257] Bidayetü'l-Möctehid, 2/294.
[1258] Ebu Davud, Ahdiye Nr. 3594;
îbn Mâce, Ahkam, Nr. 2353; Tirmizi, Ahkam, Nr. 1352.
[1259] Bak. el-Hidaye, 3/192.
[1260] Sübülû's-Selâm, 3/59.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 390-392.
[1261] Zencâni Tahricu'l-Fürû'
ale'l-Usûl, 80.
[1262] Muhtasaru'l-Müzenî,
(Risalenin kenarında) 5/255.
[1263] Bir yerde Öldürülmüş birisi
bulunur, katili bulunamaz ve maktul ile mahalle halkı ara' sında şüphe olursa
mahalle halkının hepsine yemin ettirilir. Buna "kasame" denir.
[1264] Bak. el'Ümm, 7/34; Buhari,
Edeb bab. 89; Müslim, Kasame, Nr. 1669.
[1265] Bidayetü'l-Müctehid, 2/469.
[1266] Buhari, Rekn.
[1267] Bidayetü'l-Müctehid.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 392.
[1268] el-Ümm, 4/4-5; Onunla,
görüşünü kabul etmeyen kişi arasındaki tartışmanın tamamı için bak.
Fethu'l'Kadir, 6/155.
[1269] el-Hidaye, 2/182.
[1270] Bak. Ibn Kudame, el-Muğni,
6/265 vd.
[1271] Bak. Şerhu'd-Derdir ve
onunDûsûftî Haşiyesi , 4/477 vd.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 392-394.
[1272] el-Hidaye Şerhu'l-Bidâye,
4/28.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 394.
[1273] Zencâni, Tahricu'l-Füru
ale't-Usûl, 81.
[1274] Buharı,itk, Nr. 1231; Müslim
Itkkonusunun başı, Nr. 1501.
[1275] el-Hidaye, 2/55.
[1276] Bak. el-Hidaye, 2/56;
Zencâaî, Tahricu'l-Fürû' ale'l-Usûl 81.
[1277] Buhari, Şirket bab. 5;
Müslim Itk Nr. 153.
[1278] Bak. Sübulü's-Selâm, 4/140.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 394-395.
[1279] Bu konuda bak. Dr. Muhammed
Said Ramazan el-Butî, DavâbUu'l-Maslakafi'ş-Şeriati'l-îslamiye.
[1280] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 397-398.
[1281] Bak. Ebu Zehra, Ahmed b.
Hanbel, 297.
[1282] İlâmu'l-Muvakkıîn, 4/377.
[1283] er-Risâle, 515-516.
[1284] er-Risâte, 505. Buna benzer
bir ifade için bak: el-Ümm, 7/272.
[1285] el-Burhan, yazma (Iitogr.)
Dârü'l-Kütüb, Nr. 517, C.2 Kart 330-331.
[1286] el-Burhan, yazma (Litogr),
Dârü'I-Kütüb, Nr. 517, C.2 Kart 330-331.
[1287] Bahrü'l-Muhlt, yazanı, Dâru'l-Kütüb
Nr. 483 varak 79. Buna şu Örnek verilebilir: Bir malı gasbeden kimse onu başka
birisine satmış o da bir başkasına satmış..,ilh. Mal sahibi bu satışa izin
verirse satış geçerli olur. çünkü malı bulup geri almak zor belki de
imkansızdır. Tabii gasbeden gasbettigi malı sahibine öder, cezasını da çeker.
Aslında gasbeden kimse mala sahip olmadığı için o malda tasarruf (satma, hibe
etme vb.) hakkına da sahip değildir. Tasarruf hakkına sahip olmadığı bir malda
tasarruf için mal sahibinin izin vermesi de hükümsüzdür. Fakat burada, Şafii'ye
göre bir maslahat vardır. O da malın artık geri dönmeyecek biçimde 3,4 ...
şahıslara intikal etmiş olmasıdır.
[1288] Bak. Karâfi,
Tenkihu'l-FusülMukaddimetü'z-Zahire, 1/144.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 398-402.
[1289] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 402.
[1290] Bak et Turukul Hukmiyye100
vd. Zürkânî, Muvatta' Şerhi, 3/185. 403.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 402-403.
[1291] Bidâyetü'l-Müctehid, 2/2933;
Bak. îbn Kudâme, el-Muğni, 4/409.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 403-404.
[1292] Bidâyetü't-Müctekid, 2/400.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 404.
[1293] Bak. el-Ümm, 6/20.
[1294] Bu hadisin bu lafizla
tahriri irin bak. Şevkani, Neylul-Evtar, 7/105.
[1295] Bidâyetü'l-Müctehid,
2/396-397.
[1296] Bak. Dürrü'l-Muhtar (Îbn
Abidin haşıyesıyle) 6/535.
[1297] Bak. îbn Kudâme, el-Muğni,
8/274 vd.
[1298] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 404-405.
[1299] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 407.
[1300] Buharı, K. Nikah, bab 2;
Savm bab 10; Müslim, K. Nikah Nr. 1400, Sünen sahipleri de rivayet etmiştir.
[1301] Beyhaki Ebu Ümâme'den
rivayet etmiştir. İsnadında Muhammed b. Sabit vardır. O, zayıftır.
[1302] Buhari,Nikah 1. bab; Müslim, MfeaA. Nr. 1401.
[1303] Teklifi hükümlerden olan
vacib (farz), mendub (sünnet), mubah, haram, mekruh.
[1304] Bidayetü'l-Müctehid 2/2.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 409-410.
[1305] Müslim,NikahNr. 1414.
[1306] Buhari, Nikah, 46. bab.
[1307] Buhari, Nikah, 46. bab.
[1308] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 410.
[1309] Şerhu'l-Muhallâ 3/213-214.
[1310] el-Ümm, 5/32.
[1311] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 410-412.
[1312] el-Ümm, 5/32.
[1313] A.g.e. 5/32.
[1314] A g e, 5/32; Bak îbn Kudame.
Muğni 7/71.
[1315] Bak. Derdîr, Şerhu'l-Kesîr,
2/246.
[1316] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 412-413.
[1317] Bak. İbn Kudame, Muğni,
9/481 vd; Derdîr, Şerhu'l-Kebir 2/220; Bidayetü'l-Müctehid, 2/8; Hatib,
Şerhu'l-M'inhâc, 3/147.
[1318] Ma'kıl b. Yesar'dan rivayet
edildiğine göre bu ayetin nüzul sebebi sudun MaTal diyor ki: "Benim,
ken-disinhe dünür gelinen bir kızkardeşim vardı. Amcamın oğlu dünür geldi. Onu,
onunla evlendirdim. Sonra Rict talakla kızkardeşimi boşadı, iddeti sona
erinceye kadar onu yalnız bıraktı. Onu istemek için tekrar bana gelince: "vallahi
onu ebedi olarak evlendirmeyeceğim" dedim. Bunun üzerine bu
"kadınlarınızı boşadığmızda..." ayeü nazil oldu. MaTal diyor ki:
"Bundan sonra yeminime keffaret verdim ve kızkardeşinu onunla tekrar
evlendirdim." (Buhari ve Ebu Davud rivayet etmiştir. Buhari'nin rivayetinde:
"Adam zararsızdı, kadın ise ona dönmek istiyordu" denilmektedir.
[1319] el-Ümm, 5/11.
[1320] Ebu Davud Nr 2085; Tirmizi
Nr 1101; İbn Mâce Nr 1881.
[1321] Tirmizi Nr 1102; Ebu Davud
Nr 2083; İbn Mâce Nr 1879.
[1322] Ibn Mâce Nr 1882.
[1323] el Ümm, 5/11.
[1324] Bak el-Hidaye {Fethu'l-Kadir
ile birlikte) 2/391.
[1325] Ebu Davud Nr, 2098; Tirmizi
Nr, 1108; Müslim Nr 1421.
[1326] Bak Fethu'l-Kadir 2/394.
[1327] A.g.e. 2/394.
[1328] A.g.e. 2/392-393.
[1329] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 413-416.
[1330] Ibn Kudame, Muğnî, 6/516;
Bak Bidayetü'l-Müctehid 2/6 ; Neylü'l-Evtar, 5/103.
[1331] Neylü'l-Evtar, 5/103.
[1332] îbn Kudame, Muğnî, 6/516.
[1333] Buhari, Menaktb; Müslim
Nikah Nr 1422.
[1334] Buhari, Nikah, bab. 43.
[1335] îbn Kudame, Muğni, 6/520.
[1336] Buhari, Nikah bab 43;
Müslim, Nikah Nr 1419.
[1337] Müslim ve sünen sahipleri
rivayet etmiştir.
[1338] Bak îbn Kudame, Muğni,
6/520-21; el-Mahaltî ale'l-Minhâc, 3/222.
[1339] Mahalli, ala
Minhaci'n-Nevevi 3/222.
[1340] Bak. Îbn Kudame, el-Muğni.
[1341] el-Hidaye, 2/395.
[1342] İbn Mâce, Nr. 1875, Bu
hadisi aynca Ahmed, Ebu Davud ve Dârekutnî rivayet etmiştir.
[1343] Bak. el-Hidaye, 2/396.
[1344] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 416-420.
[1345] Yani (asığın kendini,
kölelerini ve cariyelerini evlendirmesi caizdir.
[1346] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 420-422.
[1347] el-Ümm,5/71.
[1348] Sübülü's-Selâm, 3/125-126.
[1349] Ibn Kudame, Muğni 7/103.
[1350] Bak Neylü'l-Eytar, 6/116.
[1351] A.g.e.
[1352] A.g.e. 6/117.
[1353] el-Hafif, Esbâbu
ihtilafi'l-Fukaha, 52.
[1354] Neylü'İ-Evtar, 6/118.
[1355] Bak. el-Hafıf,
Esbabu'l-lhtİlaf.
[1356] Tûsî, Uddetu'l-Üsûl,
1/47-56.
[1357] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 422-427.
[1358] el-Hidaye, 3/177-178.
[1359] el-Ümm, 5/71.
[1360] Bu eserin tahriri için bak.
îbn Kudame, el-Muğni, 7/10;Neylü'l-Evtar, 6/119.
[1361] Timizi, Nr. 1119-1120; İbn
Mace Nr. 1935; Ebu Davud, 2076.
[1362] İbn Mace, Nr 1936; Hadisin
tahrici için bak Neylü'l-Evtar, 6/119.
[1363] îbn Kudame, el-Muğni, 7/105
vd.
[1364] el-Ümm, 5/71.
[1365] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 427-430.
[1366] Neylü'l-Evtar, 6/140-141.
[1367] Buhari, Nikah 29. bab;
Müslim, Nikah, Nrl415; Tirmizi, Nr 1124; Ebu Davud Nr 2074; îbn Mace Nr 1883
[1368] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 430.
[1369] el-Ümm, 5/133.
[1370] Neylü'l-Evtar, 5/126.
[1371] Buhari, Nikah, 28. bab;
Müslim, Nr 1408.
[1372] el-Hidaye, 2/363.
[1373] bak Fethu'l-Kadir, 2/363.
[1374] Hakimin, bîr kimsenin
iflasına hükmetmesi.
[1375] el'Ümm, 5/4.
[1376] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 430-432.
[1377] Buhari, Nikah, 15, 33 ve 36.
bablar; Müslim Nr. 1425.
[1378] Bak. Bidayelü'l'Müctehid,
2/18 vd.
[1379] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 432-433.
[1380] el-Ümm 5/53; Vâhibe hadisini
Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.
[1381] Bak. ibn Kudame, el-Muğni,
7/140 vd.; Bak.Fetku'l-Kadir, 2/251.
[1382] Bak. Îbn Nüceym,
Bahru'r-Râik 3/168. Bak. Îbn Nüceym, Bahru'r-Râik 3/168
[1383] Bak. tbn Kudame, el-Muğni
7/141; Şcvkani, Neylül-Evtar, 6/146 vd.
[1384] Hâfiyetü'd-Desm 2/351.
[1385] Bahru'r-Râik Şerhu
Kenzi'd-Dekâik 3/168.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 433-435.
[1386] Bak. Fethu'l-Kadir, 2/445;
tbn Kudame, el-Muğni 7/178.
[1387] Bak. Aynı eserler aynı yer.
[1388] Îbn Hazm, Muhatla 9/487.
Mustafa Sait El-Hinn, İslam Hukukunda Yöntem
Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 435-436.
[1389] Bidayetü't-Müctehid, 2/22.
[1390] Bak îbn Kudame, el-Muğni,
7/174.
[1391] Bidayetü'l-Müctehid, 2/27.
[1392] Tirmizi, Nr 1145; Ebu Davud
Nr 2114.
[1393] Mehir belirlenmeksizin veya
reddedilerek yapılan nikah emri. Yani kadın nikah işini velisine havale ediyor,
fakat mehirden söz etmiyor. Bak Bilmen, Kamus 2/11.
[1394] Bak Şerhu'l-Mahaili
alel-Minhac 3/283-284.
[1395] el-ümm 5/61.
[1396] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 436-438.
[1397] Bak. Fethu'l-Kadir
Şerhu'l-Hidaye, 2/359.
[1398] İbn Kudamc, el-Muğni.
[1399] İbn Hazm, Muhatla 9/527.
[1400] Ag.e. 5/527-528.
[1401] Kişinin esasında suçsuz ve
günahsız olması. Hiçbir sebep ve delile dayanmadan bir kimsenin
suçlandı-rılmaması. Mecelle'nin ana kaidelerinden yedincisi olan "Berât-i
zimmet asıldır" ifadesi "berât-i asliye" delilinin formüle
edilmiş şeklidir.
[1402] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 438-440.
[1403] Bak. Ibn Hazm, Muhalla
9/528.
[1404] Bak. Bidayelü'l-Müctehid,
2/34 Bu eserde bu görüşün Hz. Ali ve tbn Abbas'dan zayıf senedle rivayet
edildiği zikredilmiştir.
[1405] Bu konuda bak. Ibn Hazm
Muhalla, 9/528.
[1406] îbn Kudame, Muğni 7/32; Bak.
Bidayetü'l-Müctehid 2/34.
[1407] Muhatla, 9/529.
[1408] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 440-442.
[1409] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 442-443.
[1410] Bak. Bİdayetü-l'Müctehid,
2/37.
[1411] Muğni, 7/147; Bak
Neylü'l-Evtar, 6/261 vd.; Tirmizi Nr. 1152.
[1412] A.g.e.
[1413] Bak. Muhatla, 10/17-24. Müslimin bir rivayetine göre
Sehle: Ya rasulullah koca adamı ben nasıl emzireyim? demiş Rasûlii Ekrem de
gülerek: S
Cumhura göre bu hadisin ifade ettiği hüküm,
Sehle ile S
[1414] el-Ümm, 5/24-25.
[1415] Neylü-l-Evıar, 6/267.
[1416] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 443-446.
[1417] Buhari, Sayd, Nikah, Meğazi;
Müslim Nr 1410.
[1418] Leben-i Fahl: Bir erkeğin
münasebeti sonucunda bir kadında meydana gelen süt. Erkek te, emzirdiği çocukla
evlenmesinin haram olması bakımından eşiyle aynı durumdadır (süt babası). Yani
karısının emzirdiği çocukla evlenmek kocasına da haramdır. Bunun sebebi;
"Leben-i Fahl" yani o sütün kocanın münasebeti sonucunda meydana
gelmesidir. Not; Elimin altında bulunmasına göre bazı yerlerde bir kaynağın
değişik baskılarını kullandım. Çünkü bu eseri yazarken değişik ülkelerde
bulundum. Sahife numaralan bazan birbirini tutmayabilir. Buna dikkat edilsin!.
(Yazar)
[1419] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 446-447.
[1420] Mustafa Sait El-Hinn, İslam
Hukukunda Yöntem Tartışmaları, Rey Yayıncılık: 447.