İSLAM ORDUSUNDAN EMAN İSTEYEN SAVAŞÇI DÜŞMANIN DURUMU.. 2

Eman Verilen Kimsenin Düşmanın Elinde Bulunması 3

Para Yahut Başka Birşey Karşılığında Eman İçin Antlaşma Yapmak. 3

Elçinin Verdiği Eman. 6

İlk Seriyyenin Kale Halkına Eman Vermesi Ve Ardından İkinci Seriyyenin Gelmesi 9

Kişinin Sözlerinden Eman Sayılan Ve Sayılmayanlar 15

Esirler Ve Darulharbe Girenlerin Sözlerinden Eman Sayılan Ve Sayılmayanlar 17

Müslümanların Bazı Durumlarını Ve Gizli Şeylerini Düşmana Bildirmesinden Korkulan Elçi Ve Eman Verilen Kişinin Durumu. 19

Kaledeki Düşmana Müslüman Kişinin Karşılıklı Veya Karşılıksız Eman Vermesi 20

Şartlı Eman. 22

Müslümanlar Eman Vermeden Eman Altında Sayılan Kişiler 27

Devlet Başkanının İzni Dışında Ve Yasaklamasından Sonra Verilen Eman. 35

Müslümanlardan Birinin Vereceği Hükme Razı Olarak Teslim Olan Düşman Hakkında Verilecek Hüküm.. 38

Enfal (Ganimetler) Bölümü. 40

Ganimet Tahsisi Ve Rasulullah'ın Özel Payı 43

Savaş Alanında Ganimet Tahsisi 46

Ordu Komutanının Yapacağı Tahsis. 51

Tahsisin Geçerli Ve Geçersiz Olduğu Yerler 53

Komutanın Emri İle Geçersiz Olan Ve Olmayan Tahsisler 56

Komutanın Tahsis Yapması Ve Kendisinin De Tahsise Hak Kazanması 57

Askerden Bazılarına Tahsis Yapıldığında Hak Kazandıkları Ve Geçerli Olan Tahsisler 59

Öldürme İle Hak Kazanılan Ve Kazanılmayan Ganimetler 61

Zimmî, Köle, Kadın Ve Başkalarına Ganimet Tahsisi 63

Ganımet Tahsisinde Ortaklık Ve Hesapla Alınan Pay. 66

Sınır Ve Miktarı Belirtilmeyen Ganimet Tahsisleri 67

Ödürme İle Hak Edilen, Ama İhtilaf Durumunda Hak Edilmeyen Ganimet Tahsisleri 70

Öldürulen Kişinin Eşyasını Almanın Caiz Olup Olmadığı Yerler 73

Kendisine Ganimet Tahsis Edilen Kişinin Hak Kazanamayacağı Ganimet Malı 74

Ganimet Tahsisinde İstisna Ve Özel Tahsis. 76

Harıcılerden Eman Alarak Veya Eman Almayarak Onların Safında Diğer Müslümanlara Karşı Savaşan Düşmanın Mallarından Ganimet Tahsisi 80

Atlardan Yapılan Ganimet Tahsisi, Yük Ve Binek Hayvanlarını Değil, Savaş Atlarını Kapsar 85

Tahsıs Edilen Ganimete Hak Kazananlar Ve Kazanamayanlar 86

Müslümanların Ve Düşman Esirlerin Rehberlikten Dolayı Tahsis Edilen Ganimete Hak Kazanmaları 88

Silah Ve Başka Şeylerden Ganimet Tahsisi Caiz Olan Yerler 93

Ganimetler Alındıktan Sonra Tahsis Edilmesi Caiz Olan Ganimetler Ve Tahsis Yapması Caiz Olan Kimseler 94

Kişiye Ganimet Olarak Tahsis Edilen Belirsiz Şeyler 100

Birbirine Kavuşan İki Askeri Birliğe Ganimet Tahsisi 101

Komutanın Yapacağı Genel Ganimet Tahsisinden Yararlanacak Kişiler 101

Sığınağa Baskın Yapan Askerlere Ganimetten Pay Tahsis Etmek. 102

Atılganlık Durumuna Göre Değişik Ganimet Miktarlarının Vadedilmesi 104

Düşman Ülkesinde Ücret Vermek Ve Ganimet Vadetmek. 108

Para Ve Bağışlar Vadetmek. 113

Piyade Ve Süvarinin Payları 115

Yuk Hayvanlarının Payı 116

Darulharpte Atın Payı 118

Darulislamda Süvarinin İki Payı Ve Ganimette Ortaklık. 123

 

İSLAM ORDUSUNDAN EMAN İSTEYEN SAVAŞÇI DÜŞMANIN DURUMU

 

664- Düşman savaşçılardan kale veya sığınakta olmayan bir kişi müslümanlardan eman diler ve: "Bana eman verin, dışarı çıkayım, sonra da memleketime gidip size ticaret malları geti­reyim" der ve gidip ticaret malları, silah ya da başka birşey ge­tirecek olursa ve "bu, benim mailindir" derse, söylediği geçer­lidir ve getirdikleri emniyet altındadır.

Çünkü yenik olmadığı bir durumda olduğu halde kendisine eman veril­miştir. Onun durumu, İslam diyarına girmek için kendisine eman verilmiş kim­senin durumu gibidir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, belirtmemiş olsa da malı ona tabî olarak emniyet içerisinde olur. Mahsur durumda olmadığı halde İslam ordusundan eman isteyip kendisine eman verilen kişinin durumu da öyle­dir. Ama belirtip malı için eman istemişse o zaman haliyle açıkça malına eman verilmiş olur.

665- Yine beraberinde bir kadın getirir ve "Bu benim esim­dir yahut lazımdır ya da kızkardeşimdir" der ve beraberinde çocuklar getirip bunlar benim çocuklarımdır, derse, dediği ka­bul edilir ve getirdikleri de kendisiyle birlikte eman içerisinde olur.

Malı ona tabî olduğu gibi çoluk-çocuğunun da ona tabî olacaklarını daha önce belirtmiştik.

Ama getirdikleri kimselerden onun yalan söylediğini iddia eden çıkarsa, bu iddiada bulunan kimse fey1 olur.

Çünkü eman hususunda ona tabî olduğunu yalanlayınca köleliğini bizzat ikrar etmiş olur.

Beraberinde getirdiği ve eman istediği kimseler onu doğruladıktan sonra kendisi cayar ve: Benimle onlar arasında bir akrabalık yoktur, der, onlar ise onun yalancı olduğunu söyleyecek olurlarsa, hepsi emniyet içeri­sinde olurlar.

Çünkü başlangıçta birbirlerini doğrulamakla emandan istifade etmişler­dir. Eman verilmiş kimsenin sözüyle bu eman geçersiz olmaz. Onun, onların köle edilmelerine karar vermesi geçersizdir. Şayet İslam ordusunun komutanı onlardan birinden şüphelenirse, ona yemin ettirir. Yemin etmekten kaçınırsa, ya da akrabası olmadığını söylerse, köle edinilir, ama öldürülmez.

666- Şayet beraberinde erkek kişiler getirir ve: Bunlar be­nim oğullarım ve kardeşler imdir, derse hepsi fey' olurlar.

Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi savaşabilen durumda olanlar eman hususunda ona tabî olmazlar. İslam diyarına girmek için eman istemekte de or­dudan eman dilemesinde de durum budur. Eman dilerken onları da şahsen zik­retmesi ya da kendileri eman talebinde bulunmuş olmaları gerekir.

667- Şayet ticaret malı ya da köle getirir ve bu, benim ma-Iımdır yahut bir kadın getirir ve bu, benim esimdir der ve on­ları, İslam ordusuna yakın bir köyden veya sığınaktan getirdiği bilinirse -ordugahtatakilar bilmese bile- onlara dokunulmaz. O kadın veya köle yahut malın nerede bulunduğunu İslam ordu­su daha önce bilmiş olsaydı onları yenip alma imkanına sahip bulunmuş olsa da durum değişmez.

Çünkü onları elde etme, onları bilmeden gerçekleşemez. Durumu bilin­meyen yakın, uzak gibidir. Görmüyor musun, yakınında su bulunduğu halde suyun yakın olduğunu bilmeyen kişi teyemmüm ederse, su uzakmış gibi teyem­mümü sahih olur.

668- Şayet İslam ordusu onların yakın bulunduklarım bilir, ama onlara saldırılmamış ve müslümanların hakimiyet alanın­da değillerse, yine onlara dokunulamaz.

Çünkü daru'l-küfür hakimiyeti altında bulunanlar, onlara savaş açılıp ele geçirilmedikçe sırf varlıklarının bilinmesiyle yenilmiş sayılmazlar. O yer yakın bile olsa, müslümanların hakimiyeti altına girmemiş bir yerden onu getirdiği için, getirdiği onun olur.

669- islam ordusunun yakınında bir köyden ve kafirlerin kendilerim korumaktan aciz oldukları bir yerden onları getir­miş olsa, İslam ordusu onların varlığından haberdar ise ya da

oraya girdiklerinde onların varlığından haberdar olacaklarsa, getirdikleri üzerinde bir hak iddia edemez.

Çünkü İslam ordusu düşman yurduna girdikleri zaman gayeleri onları yenmektir. Şayet kendilerini ordudan koruyamayacak durumda bulunan bir sa­haya girecek ve durumlarını bilecek olsalar, onları mağlup edeceklerdir. Gör­müyor musun, Rasulullah (s.a.v.) Hayber'e yaklaştığında: "AHahu Ekber! Hay-ber harap olmuştur. Biz bir kavmin sahasma indik mi uyarılmış olanlarm sabahı ne kötü olur".[1] Buyurmuştur. Bu yoldan galibiyet gerçekleştiğine göre o kişinin beraberinde getirdikleri, müslümanların hakimiyet sahasına dahil kimselerdir, demektir.

670- Şayet getirdiği şeyler bir köyün yer altındaki sığma­ğından ise ve müslümanlar o köyü bildikleri halde sığınaktan habersiz iseler, getirdiklerinin hiçbirine dokunulmaz.

Çünkü müslümanlar sığınağı bilmiyorlarsa, orada bulunanları elde etmiş olmazlar. O köye girmiş veya girmemiş olsunlar farketmez. Bir defa müslü­manlar o sığınağı bulma yolundan yoksundur.

671- Şayet getirdikleri şeyler, müsîümanların savaş açtığı ve fethetmek için kuşattıkları bir kaleden iseler, getirdiklerinin tamamı fey'dir.

Çünkü müslümanların galibiyeti kaledekilerin hepsini içine alır. En iyi allah bilir. [2]

Eman Verilen Kimsenin Düşmanın Elinde Bulunması

 

672- Harp ehlinden biri müşriklerin zayıf taraflarım haber vermek üzere İslam ordusundan eman dilemiş ve müslümanlar düşmanla karşılaştıkları zaman onu kaybedip düşman ordusu yenildiğinde onu aralarında görürse ve kendisi: Ben müslü-manlarm safında iken beni esir aldılar, der ve yalan söyleyip söylemediği kestirilemezse durumuna bakılır; şayet eli kelep­çeli ise ya da bir yere bağlanmış ise, önce olduğu gibi eman içe­risinde olur.

Çünkü işin gerçeğine vakıf olunamayınca zahire ve görünen alametlere göre hüküm verilir.

Zahire göre esir edildiği anlaşılıyorsa, deriz ki: Onların kendisini esir etmeleri halinde, nasıl ki zimmî olan bir kimse düşman tarafından esir edildiğinde onunla yaptığımız antlaşma son bulmuyorsa, ona verdiğimiz eman da son bulmaz. Ancak iddiası konusunda yemin ettirilir.

Çünkü müşahede ettiğimiz zahirî durumu onun lehine şehadet etmekte­dir. Ancak bu, sözünde yalancı olduğu ithamını yok etmez. Onun için sözü

yeminiyle birlikte geçerli olur.

673- Şayet esirlik alametlerinden birşey taşımıyorsa, fey1 olur ve devlet başkanı onu öldürme yetkisine sahiptir.

Çünkü zahire göre kendi isteğiyle ordumuzu terketmiş ve düşmanın haki­miyetine geçmiştir. Böylece ona verdiğimiz eman da son bulmuştur. Onun du­rumu, tıpkı diğer savaşçı düşmanların durumu gibidir.

674- Şayet durumu kapalı ise, mesela, bazı alametler esir edildiğine, bazıları da edilmediğine delalet ediyorsa, o zaman fey' olur, ama devlet başkanının onu öldürmemesi gerekir.

Çünkü alametler çeliştiğinde bulunduğu yere göre hüküm verilir. Mezkur kişi düşmanın hakimiyeti altında ve köle edilmenin mubah olduğu bir yerde bu­lunmuştur. Ancak alametlerin çelişmesi, bir şüphenin varlığını gösterir. Onun için de bu kişi öldürülemez. Çünkü öldürme, şüphelerle önlenen cezalardandır, Şayet, alametler çeliştiğinde neden asıl ve bizce malum olan durum geçerli olmasın? denilirse,

Deriz ki: Malum olan aslı almak, ancak onu izale eden delilin yokluğun­da sözkonusudur. Burada ise aslı izale edecek delil ortaya çıkmıştır ve o da düş­manın hakimiyetinde bulunmasıdır. Bu kıyasa göre her halükarda fey' olması gerekirdi. Ancak onlara esir olarak geçtiği delilleriyle ispatlanırsa bu kıyastan vazgeçeriz. Ama esirliğini ispatlayamaz ya da bununla çelişen durumlar ortaya çıkarsa, mevcut durumu değerlendirmekten başka bir yol kalmamaktadır.

675- İmam Muhammed dedi ki: Müslümanların atları bir defa kaçtıktan sonra tekrar geri dönüp düşmanı yenilgiye uğ-ratsalar ve em an verilen kişiyi ellerinde bulsalar, onları mağ­lup etmeden önce ellerinde olduğu bilinirse, bu kişinin durumu ile yukarıda anlatılan kişinin durumu aynı olur.

Şayet müslümanlar düşmanı yenilgiye uğrattıklarında onu bulsalar ve düşmanlar tarafında bulunduğunu bilemeyip sade­ce onu kaybettiklerinin farkına varmişlarsa ve onu buldukla­rında karargahınızı terketmedim, derse duruma bakılır; Şayet karargahta bulunan asker sayısı az olup orada bulunmuşsa ve mutlaka durumundan haberdar olacakları kanaati hakim ise, esir edilir.

Çünkü o zaman yalan söylediğini kesinlikle biliriz. Onun için de eman hükmü son bulmuştur.

Ama karargahtaki asker fazla kalabalık olur ve bu kalabalık içeri­sinde ona benzer bir kimsenin göze çarpmayabileceği sözkonusu ise, o za­man eman durumu devam eder.

Çünkü malum olan aslı izale edecek bir delil,ani düşmana katıldığı ortaya çıkmamıştır. Sadece biz onun düşmana iltihak ettiğini iddia edioruz, o da ak­sini iddia etmektedir. İddiasını yemin ile desteklerse, sözüne uyulur ve emam devam eder.

676. Karargahtaki askerin sayısı az ise,düşmanı yendiklerinde onun düşmanla birlikte mi yoksa kendileriyle birlikte mi oldugunu bilmeyip ondan sorduklarında: Hayvanıma yem bulmak için gittim yahut yolu kaybettim, düşmana katılmış değilim derse, kıyasa göre esir alınır.

Çünkü harp diyarında  ordumuzdan ayrıldığını biliyoruz.Harp diyarı ise, düşmanın yeridir ve onların hakimiyeti altında bulunan bir yerdir.

Fakat İmam Muhammed istihsan kuralına göre dediki: yemin ettiği taktirde doğru söylediği kabul edilir.

Çünkü muhtemel bir şeyi söylemektedir.İhtiyacını gidermek yada hayvanına yem bulmak için karargahı terketmesi mümkündür.Korku ve izdihamın bulunduğu bir yerde ileri sürdüğü gibi yolu kaybetmesi de mümkündür.Bu sebeple kendisi için emanın devamını kabul ediyoruz.Temel durumunda onan emanı yok edecek bir delil ortaya çıkmadıkça, temeli almak gerekir.

En iyi bilen Allahtır.[3]

 

Para Yahut Başka Birşey Karşılığında Eman İçin Antlaşma Yapmak

 

677- İmam Muhammed dedi ki: İslam ordusu bir kaleye gelip onu fethetmeğe kalkıştıklarında kale halkı onlara: Bizden on kişi çıkıp sizinle eman pazarlığı yapacaklar, onlar ne karar alırlarsa biz ona razıyız, derlerse, on kişi de çıkıp esir alınma­maları şartıyla kalede ne varsa hepsini askerlerin alabilecek­lerini söyleseler, fakat müslümanlar bu isteklerini rededer ve söz konusu on kişi bu sefer sadece kendileri ve çocukları için eman isteyip bu hususta müslümanlar la anlaşsalar, sonra da içeri girip kapıyı açınca müslümanlar girip kaledekileri esir almaya başladıklarında kaledekiler: Size gönderdiğimiz on kişi bizi esir etmeyeceğinizi söylediler, iddiasını ileri sürseler, bu iddialarına aldırış edilmez. SÖzkonusu on kişi onları doğrulasın veya doğrulamasın, farketmez. Belirlenen on kişi ve çocukları hariç, geri kalanların hepsi esir alınır.

Çünkü müslümanlar tarafından, bu on kişi dışında hiç kimseye açıkça eman verilmemiştir. Kalede bulunanlar tabi olma yoluyla bu on kişinin emanma dahil olmazlar. Kuşatma altında olana verilen eman ona hakikaten tabî olanı kapsamazken, ona tabî olmayanı nasıl kapsasın!

Ayrıca iddia ettikleri gibi bu on kişi esir edilmeyeceklerini kendilerine söylemişlerse, bu konuda on kişi yalan söylemiş demektir. Müşrikler, hain kişi­leri kendilerine elçi seçmişlerse, yaptıklan kendilerinedir. Müslümanlar tarafın-dan onlar aldatılmış değil, kendi kendilerine aldanmalardır.

678- Kalede bulunan bir grup müslürnan, pazarlık yapan on kişinin iddia attikleri gibi haber verdiklerine tanıklık etse, bu tanıklıkları fayda vermez. Çünkü delille sabit olan, bizzat gözö-nünde cerayan edenden daha kuvvetli değildir.

679- Sözkonusu on kişi kaieye girdikleri zaman kendilerine bunu haber verdiklerini müşahade etsek bile, onları köle edin­memize bu engel değildir.

Çünkü biz onlara böyle bir eman vermiş değiliz.

680- Kaledekiler bu on kişi antlaşma yapsın veya yapmasın kendilerine dönünceye kadar eman isteseler, bu ve daha önceki durum aynıdır.

Çünkü kendilerine verilen bu eman, sözkonusu on kişi geri dönünceye kadar geçerlidir. Ondan sonrası için onlara eman verilmemiştir.

681- Şayet bu on kişi geri dönünceye kadar eman almış ise­ler ve geri dönüp onlara durumu haber verdik, dedikleri halde kaledekiler, bize böyle haber getirmediler, diyecek olsalar, onla-ra verdiğimiz eman geçerlidir.

Çünkü bu on kişi kale halkına verdiğimiz emanın son bulduğunu iddia etmektedir. Kaledekiler ise bunu inkar ediyorlar. Onun için söz kaledekilerin-dir ve bu on kişinin bu konuda şahitlik yapma yetkileri yoktur. Çünkü kendi fiillerine şahİdlik etmektedirler. Yaptıklarının doğruluğunu ileri sürmektedir­ler. Kaledekilere haber verdik ve onlar da bunu kabul ettiler, diyorlar. Halbuki kişinin yapmış olduğunu temize çıkarmak için yapacağı şahitlik kabul edilmez.

682- Kalede bulunan müslümanlardan yahut zimmet eh-linden bir topluluk böyle dediklerine şahit olsalar, şahitlikleri kabul edilir ve onlar da esir edilirler.

Çünkü şehadetleri, kaledekilerin aleyhine bir delildir. Onların şehadetiyle sabit olan, kaledekilerin ikrarı ile sabit olan gibidir.

683- Şayet müslümanlardan şahitlik edenler fasik kimseler iseler, esir almanlar kaleye iade edilir ve durum eski şekline döner. Sonra da yeniden onlara savaş açılır.

Çünkü fasıkın haberine itibar edilmeyeceği ayetle sabittir. Hakkında şa­hitlik yapılan kişi müslüman olsun veya düşman olsun fark etmez. Fasıkm şa­hitliği her ikisi için geçersizdir. Bu on kişinin durumu onlara olduğu gibi anlat­tıkları tesbit edilemedikçe, onlar eman içerisindedir ve esir alınamazlar.

684- Müslümanlar kaleye girdiklerinde kaleleri yıkılmış ve kendilerini koruyacak durumu yitirmiş iseler, onları eman bu­lacakları yere ulaştırmak müslümanlar üzerine bir görevdir.

Çünkü onlara verdiğimiz eman hala devam etmektedir. Emin olacakları bir yere onları ulaştırmadıkça onlara verdiğimiz emanı geri alamayız.

685- Şayet bu on kişi, antlaşmayı olduğu gibi anlatmadık, sadece esir edilmekten emin kılındınız dedik, diye söylese, bu­nunla önceki durum arasında bir fark yoktur. Bu sebeple kale-dekileri esir alamayız.

Çünkü bu on kişi olup biteni olduğu gibi onlara anlatıncaya kadar kendi­lerine eman vermişizdir. Halbuki onlara doğrusunu anlatmamışlardır.

686- Şayet müslümanlar onlara: Bu on kişinin size haber verdikleri gibi kimseyi esir almayacağız ama kaledeki malları alacağız, çünkü siz buna razı oldunuz ve kaleyi açtınız, diyecek olsalar ve kaledekiler de: Şimdi biz buna rıza göstermiyoruz, deseler, malları kendilerine bırakılır.

Çünkü kendilerine verdiğimiz eman kalede bulunan herşeyi kapsamak­tadır. Başkasına razı olsalar bile kendilerine verilen eman devam etmektedir. Eman ne için verilmişse, o neticelenmeden bu eman son bulmaz. Verilen eman da, ancak meselenin olduğu gibi kendilerine intikal ettirilmesiyle son bulur. Bu haber kendilerine intikal etmedikçe, onlan eski durumlarına iade ettikten yahut emin olacakları bir yere ulaştırdıktan sonra ancak bu emanı bozabiliriz.

687- Şayet komutan bu on kişiyle birlikte müslümanlardan birini gönderecek olsa ve o müslüman kişi: Bu on kişi antlaş­manın nasıl olduğunu onlara haber verdiler, dese ve kale halkı da bunu inkar etse, söz kale balkınındır.

Çünkü bir kişinin şahitliği müslümanlar aleyhinde bağlayıcı olmadığı gibi kendilerine eman verilmiş kimseler hususunda da bağlayıcı değildir.

688- Müslümanlardan iki veya daha çok kişi gönderilip bu müslümanlar şahitlik edecek olsalar, o zaman kaledekilerin hepsi esir edilir.

Çünkü müslümanların şahitliği tam bir delildir. Onların şahitliği emanm son bulmasını gerektirir. Onların şahitliğini nasıl kabul edebilirsiniz? Onlar bu şahitlikleriyle kendilerine menfaat sağlamış oluyorlar. Çünkü ganimette onlarm da payı vardır? denilirse;

Cevap olarak deriz ki: Evet, doğrudur. Ama ganimet taksim edilip elle­rine verilinceye kadar ganimette hakları yoktur. Çünkü onlardan biri, ganimet taksim edilip kendisine verilmesinden önce ölecek olursa kendisine düşen pay mirasçılarına kalmaz. Böyle zayıf bir hak şahitliğin kabulüne engel değildir.

Nitekim müslüman askerlerden iki kişi bir zimmînin ganimetten bir şey çaldığını söyleyip çalınanı ayniyle belirterek gösterseler yahut çaldığına şahitlik etseler, genel ortaklık göz önünde bulundurularak ganimet veya hazinede menfaatlerinin bulunduğuna bakılmadan şahitlikleri kabul edilir.

689- İki adam, müslümanlar arasında şahitlikleri kabul edilmiyen kişilerden ise, onlar eman altında olurlar.

Çünkü bu şahitlikle emanı sona erdireek şey gerçekleşmiş olmaz. Sona erdirecek şeyin sabit olması İçin şahitliklerinin kabul edilmesi gerekir.

690- Zimmet ehline karşı şahitliği geçerli yine zimmet ehlin­den iki kişiyi  de  on kişi ile beaber gönderse, onlar yine fey' olurlar.

Çünkü eman alanlara karşı şahitlik etmektedirler. Şüphelerle geçersiz sayılan ve sayılmıyan şeylerde zimmet ehlinin eman alanlara karşı şahitliği geçerlidir. Onun için bu meselede zimmet ehlinden iki kişi müslümanlar maka-mındadır.

691- Buna bir erkek ve iki kadın şahitlik ederse, şahitlik geçerli olur ve adamlar fey' olurlar. Ancak öldürülmezler.

Çünkü şüphe ile beraber sabit olan şeylerde erkeklerle beraber kadınların şahitliği hüccettir, ama şüpheler bulunduğunda geçersiz olan şeylerde hüccet değildir. Çünkü kadınların şahitliğinde unutma ve yanılma olabilir.

692- On kişiyle birlikte kaledekilerde, eman verilen iki a-dam gönderir ve onlar da aleyhlerine şahitlik etseler, bu gönde­rilen iki kişi o yerin halkından iseler şehadetleri kabul edilir. Ama oralı değillerse, mesela onlar Türk[4] ve kale halkı da hıris-tiyan ise farklı memleketlerden olmaları sebebiyle şehadetleri makbul değildir.

Çünkü harp diyarı hüküm yeri değil, yenme yeridir. Güçlerinin farklı oluşu aralarında farklılığın olmasını gerektirir. Böylece farklı yerlerden iseler eman altmdakilerden bir kısmının diğerleri aleyhine şehadet etme yetkileri yoktur. Ama zimmîlerin hilafına eman altındaki kimseler bizim ülkemizde bir araya gelmiş olsalar, ülkemiz vatandaşı olmuş olurlar. İslam yurdu ise hüküm yurdudur. Hepsi aynı hakimiyet altında olduklarından dinleri farklı olsa bile bir kısmının diğerleri hakkında şahitlikleri makbuldür. Nitekim müslümanlar da mezhepleri değişik olsa bile birbirleri hakkında şahitlikleri makbuldür.

693- Kale halkının eman altında sayıldığı her hüküm, bu on kişi için de geçerlidir.

Çünkü eman kesinlikle onları da kapsamaktadır. Bu verilen eman geri

alınmadıkça onlara da dokunamayız.

694- Şayet on kişi dışında kale halkından dinine güvenilen bir topluluk, bu on kişinin antlaşma yapıldığını kendilerine haber verdiklerine dair şehadette bulunursa, şehadetleri kabul

olunmaz.

Çünkü ileri sürdükleri sebebiyle müslümanlara köle olmuşlardır. Şahitler, bu on kişinin haber vermesiyle emanm son bulduğunu ileri sürmektedir. O halde köle durumuna düşmüşlerdir. En azından durumları kölelik ve hürriyet arasındadır. Böylece mükâteb (sözleşmeli köle) durumundadırlar ve şehadet­leri kabul olunmaz.

695-  Şahitlikleri kabul olunmazsa, bu on kişi dışında, kale halkı mal ve kuleleriyle eman altında olurlar.

Bazı nüshalarda ifade böyle geçmektedir. Ancak bunun doğrusu "Bu on kişi aleyhine şehadet edenler hariç..." şeklindedir.

Çünkü bu on kişi için emanın devam ettiğinde şüphe yoktur. O halde, nasıl eman altında bulunanların dışında kalabilirler? Lakin bu şehadet edenler, kendileri emanın son bulduğunu itiraf etmektedirler. Bu itirafları ise, kendileri için geçerlidir. Böylece malları, köleleri ve onları doğrulayan hanımlanyla kü­çük çocukları fey1 durumuna düşmüş olurlar. Küçük çocuklar annelerine tabî olduklarından, anneleri kocalarını yalanlarlarsa, çocuklarıyla birlikte eman içe­risinde olurlar.

Annesi bulunmayan küçük çocuklar ise, babalarına tâbîdir. Çünkü ken­dileri köle ve anneler hür olunca, annelerin emanı devam ettiğinden çocukların yeri annelerin kucağı olur. Annesi olmayanlar, ister istemez babalarına tabi olur ve ona tabi olarak köle olurlar. Kendileri tasdik etmedikçe, büyük çocukları hakkında tasdik edilmezler. Onları tasdik ederlerse, kendi ikrarlarıyla o zaman köle olurlar.

696- İmam Muhammed dedi ki: Komutan, olup biteni bildi­ren bir mektup yazar ve altını mühürledikten sonra sozkonusu on kişiyle birlikte bir elçi eşliğinde bu mektubu kale komuta­nına gönderir ve kale açıldığında kale komutanı, elçi bana böy­le bir mektup getirmedi ve bana böyle birşey vermedi derse, elçi de: Mektubu kendisine teslim ettim, hatta huzurumda mektubu okudu, iddiasında bulunsa, kaledekilerin ilk emanı devam eder.

Çünkü elçi, mektubu ona ulaştırmakla emanın son bulduğunu iddia et­mektedir. Kale komutanı ise bunu inkar etmektedir. Söz, İnkar edenindir.

Çünkü emanın sonbulması halinde uygulanacak hüküm, onların öldürül­melerini yahut köle edinilmelerini mubah kılan bir hükümdür. Bu ise, şüphe­lerle geçersiz olan hükümlerdendir. Gönderilen elçi müslüman bile olsa, bir kişi olduğundan, bir kişinin verdiği haber tam delil değildir.

697- O elçiyle birlikte iki müslüman gönderilmiş ve kale konutanma onların huzurunda mektup okunmuş ve mektupta yazılanları anlamışsa, kaledekilerin hepsi esir alınır.

Çünkü delil ile sabit olan, düşmanın itirafıyla sabit olan gibidir. İki müs-lümanın şehadeti ise tam bir delildir.

698- Şayet gönderilen o iki müslüman, elçinin mektubu kale komutanına teslim ettiğini ve Arapça olarak mektubu ko­mutana okuduğunu, tercümanın da onu tercüme ettiğini, lakin tercümanın ona nasıl tercüme ettiğini bilmediklerini söyler­lerse, komutanın mektupta yazılanları anladığını tesbit edin­ceye kadar kıyas onların eman içerisinde olmalarını gerektirir. Çünkü biliyoruz ki, kale komutanı Arapça bilmemektedir. Şahitler de ter­cümanın doğru tercüme edip etmediğini bilmemektedirler. O halde komutanın yazılanları anladığına dair kesin delilimiz yoktur. Şüphe hala sözkonusudur. Onun için de öldürülmez ve esir alınmazlar. Ancak kıyas böyle olmakla birlikte istihsan deliline göre onlar fey' olurlar.

699- İmam Muhammed dedi ki: Bu durumda esir alınırlar. Çünkü müslümanlar, verilen emanı geri almak için başka bir imkana sahip değildirler.

Tercüman hainlik edip mektupta söylenenleri doğru aktar-ınamışsa, o zaman hain bir tercüman edinmekle kendi başla­rına geleni kendi elleriyle hazırlamışlardır.

İşin hakikatına vakıf olma imkanı bulunmadığı zaman hükmün hakikate göre verilmesi uygun düşmez. Zahire bakılır ve ona göre hüküm verilir.

700- Şayet müslüman elçiler kale komutanının meclisinde bulunmamışlar, lakin mektubun cevabı mühürlü bir mektup ile verilmiş ve sonra kale açıldığında kale komutanı mektup meselesini inkar eder ve: Bana ne mektup ulaşmıştır ne de o on kişi olup-biteni olduğu gibi anlatmıştır, derse, emanları olduğu gibi devam eder.

Çünkü ordu komutanına getirilen mektup şüphelidir. Olabilir ki, onlardan biri komutanları namına onu uydurmuştur. Böyle şüpheli bir mektupla da ölüm ve ganimet almayı mubah kılacak şekilde eman son bulmaz.

701- Şayet mektup kralları tarafından gönderilmiş ve o ülke işgal edildikten sonra kral böyle bir mektup göndermediğini iddia edecek olursa, durum aynıdır.

Bu da müslümanlarla aralarındaki eman akdini bozmaz. Çünkü burada da mektubun durumu şüphelidir. Mektup bir komutan namına uydurulabileceği gibi kral namına da uydurulması muhtemeldir.

702- Gerçek olup olmadığı bilinemeyen bu mektuba dayanı­larak kanları helal olmayacağı gibi,köle olarak da alınamazlar.

Şayet "Hükümlerde bir yargıcın diğer yargıca gönderdiği mektup delil sayılmaktadır. Halbuki aynı ihtimal onda da mevcuttur" diye itiraz edilse;

Buna cevap olarak deriz ki: Şüphe ile hükmü kalkan hususlarda mektup delil olmadığı gibi, şüphe ile birlikte hükmü sabit olan meselelerde de kıyasa göre hüccet kabul edilmez. Ancak şüphe ile birlikte hükmü sabit olan mesele­lerde istihsan yolu ile delil olarak kabul edilir. Çünkü zahire göre uydurma olmadığını kanıtlayan mühürle mühürlenmiştir. Ayrıca hem buna hem de için­dekilere şahitler şahitlik etmektedir. Böyle bir şey, krallarının bize yazdığı mektupta zaten olmaz.

En iyi Allah bilir.[5]

 

Elçinin Verdiği Eman

 

703- İmam Muhammed dedi ki: İslam ordusunun komu­tanı bir ihtiyaçla ilgili olarak kale komutanına müslüman bir elçi gönderecek olsa, elçi de gidip mektubu teslim ettiğinde: "Komutan sözlü olarak sana, akraba ve ülkene eman verdiğini haber vermemi istedi, kapıyı aç" derse ve komutanın ağzından bir mektup uyduracak olsa, ya da bir müslüman topluluk hu­zurunda sözlü birşeyler uydursa, kale kapısı açılıp müslüman-lar kaledekileri esir alarak mallarını yağma etmeye başladık­larında kale komutanı: "Elçiniz, komutanınızın bize eman ver­diğini haber verdi" deyip o müslümanları da buna şahit getir­se, kaledekiler eman içerisinde olur ve alınan malları geri verilir.

Çünkü elçinin ifadesi onu gönderenin ifadesi makamındadır. Onun içn bu durumda ordu komutanı kendilerine eman vermiş gibi sayılır.

Elçinin ifadesi, elçi olarak gönderildiği hususta gönderenin ifadesi maka­mında olur, ama uydurduğu meselelerde onun makamında sayılmaz, diye İtiraz edilse;

Deriz ki: Kendisine gönderilen kişi açısından bu ayırım geçerli değildir. Çünkü elçinin hangi sözlerinin doğru ve hangilerinin uydurma olduğunu bilme İmkanı yoktur. Kendisine elçi gönderilen kişi, elçinin verdiği bilgiye i-nanmaktan başka ne yapabilir. Onun için o kişinin elçi olduğunu tesbit ettikten sonra söylediklerini doğru olarak kabul eder. Aslında gönderen kişinin güve­nilir bir elçi seçmesi gerekir. Şayet elçinin haber verdiği doğru olarak kabul edilmezse, aldatma sözkonusu olur ki, bu haramdır.

Görmüyor musun, komutan onlara: Bu aramızda meydana gelecek her hususta benim elçimdir, diye seslense ve elçi de böyle bir davranışta bulunsa, kendilerine eman verilmiş sayılmaz mı? Nitekim bu durum şu ayetlerden de anlaşılmaktadır: "Eğer (peygamber söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) ahverirdik. Sonra da, hiç şüphesiz, onun şah damarını koparırdık."[6]

Halbuki Hz.Peygamber değil, Müseyleme ve benzeri peygamberlik iddi­asında bulunan yalancılar Allah adına bazı şeyler uydurmuşlardır. Onlar elçi olmadıkları için uydurmaları geçerli değildir. Ve dünyada da Allah onlara böyle bir ceza uygulamamıştır. Bu da gösteriyor ki, elçilerin durumu diğerlerinkinden

farklıdır.

704- Elçi zimmî yahut eman verilmiş harp ehlinden biri ise, durum yine aynıdır.

Çünkü bu emanm ordu komutanı tarafından verildiği sabittir, elçi tarafın­dan değildir. Ayrıca elçi onların kalelerinde bulunmaktadır ve onlardan korun­muş değildir. Bu sebeple kendiliğinden vereceği bir eman geçerli olmaz.

Ayrıca burada kusur komutanındır. Çünkü kendisi yasaklanmış bir işte bulunarak kafir ve hain birisini kendisine elçi seçmiştir.

Hz. Ömer (r.a.) vali olan Ebu Musa' Eş'ari'ye "Katibine emret, camiye girsin ve şu mektubu okusun", demişti.

Ebu Musa : Katibim mescide girmez, demişti.

Hz. Ömer: Neden girmiyormuş; cünüb mü? diye sormuş.

Ebu Musa: Hayır. O hiristiyandır. Cevabını vermişti.

Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle demiştir: Sübhanallah! Mü'minlerden başkasını sırdaş edinmişsin? Yüce Allah'ın şu sözünü duymadın mı?: "Kendi (din kardeşlerinizden başkasını (dost ve) sırdaş edinmeyin. (Çünkü) onlar size şer ve fesat yapmakta hiç kusur etmezler..."[7] Yani onlar işlerinizi bozmaktan geri kalmazlar.

705- Elçi: Şu iddia ettiklerini söyledim, derse ve bunu an-cak kendisinin söylemesiyle bilecek olursak ve kale kapısı açıl­mış olup müslümanlar onları esir almış iseler, söylediği kabul edilmez.

Çünkü geriye çevrilip yeniden başlanması mümkün olmayan bir şeyi ha­ber vermektedir ve müslümanların hakkı sabit olduktan sonra bu hakkı bozacak bir iddiada bulunmaktadır. Bu sebeple, delilini ortaya koymadıkça bu iddiası kabul edilmez.

706- Ama esirlerden onun payına düşenler, hür olurlar. Çünkü kendisi onların eman içerisinde olduklarını itiraf et­mektedir. Düşman yurduna kendisinin dönmesine de müsaade edilmez.

Çünkü bu müslümanların hakkı olan bir şeydir.

707- Şayet zimmîlerden bir grup bu konuşmaya şahit olsa, şahitlikleri kabul olunmaz.

708- Şayet kendilerine bu mektubu getiren aslında elçi ol­mayıp kendiliğinden uydurduğu bu mektupla aralarına gide­rek onlara eman verildiğini yazmış ve götürmüşse yahut sözlü olarak: Ben (yahut biz) komutanın elçisiyim, komutanımız size eman verdi derse, onların hepsi esir edilir. Ayrıca devlet başka­nı savaşçılarını Öldürme yetkisine de sahiptir.

Çünkü o şahıs tarafından verilen eman, eman değildir. Ayrıca onlara bu­nu söylediği zaman onlardan korunmuş bir durumda olmayıp aralarında esir makamındaydı. Esirin verdiği eman müslümanlan bağlamaz. Ordu komutanı­nın, onun bu davranışını yüklenmesi mümkün değildir. Çünkü onu kendisi gön­dermemiştir ki, onun sözü komutanın sözü makamında sayılsın.

Burada onları aldatmış sayılmayız. Kusur, kendilerinindir. Kendileri elçi olarak bilinmeyen rastgele bir adama aldanmışlardır. Bu şahıs daha önce İslam ordusu komutanı tarafından hiçbir zaman elçi olarak gönderilmemiştir. Komu­tanın buna önceden engel olması da mümkün değildir. Çünkü böyle birşeyden haberi olmamıştır. Kendi imkanları dışında olan meselelerde karar verilmediği gibi, İslam ordu komutanı da imkanlarının dışında olan birşeyden sorumlu değildir.

709- Elçi olmayan bu şahıs İslam ordusunun karargahın­dan onlara seslenip kendilerine eman verildiğini söyleyecek ol­sa ve onlar da bunun üzerine kapıyı açacak olurlarsa, eman geri alınıncaya kadar eman içerisinde sayılırlar.

Çünkü müslümanların hakimiyet sahasında bulunduğu bir yerde onun bu sözü onlar için emandır. Emana sahip bulunan bir kimsenin eman verme yetkisi bulunan bir kimse namına bunu haber vermesinin sahih olduğunu daha önce belirtmiştik. îster bu haber doğru olsun, ister yalan olsun farketmez. Şayet doğ­ru ise kendisinden haber verilen kişi tarafından, yalan ise haber veren kişi tara­fından eman verilmiş sayılır. Ancak bunun sabit olması için müslümanlardan adil şahitlerin buna şehadet etmeleri gerekir. Çünkü bunda müslümanlarm hakkı olan ganimeti iptal etmek vardır.

710- Şayet komutanın elçisi komutanın mektubunu ilettiği zaman "Falan komutan size eman verdi ve bunu haber vermek üzere beni size gönderdi. Yahut: Komutanın kapısı önündeki müslümanlar size eman verdiler. Ya da: Ben sınırlarınıza gir­meden önce size seslenmiş ve size eman vermiştim. Müslüman­lardan bir gurup da buna şahittirler "derse, haber verdiği du­rum yalan ise, hepsi fey' olurlar.

Çünkü kendisi komutanın elçisi değildir ki ifadesi komutanın ifadesi gibi olsun. Kendisi komutanın yanındaki müslümanlarm elçisi de değildir. Bu du­rumda kendisinin eman verme yetkisi de yoktur. Çünkü onların hakimiyet saha­sında bulunmaktadır. İşte bu sebeplerden dolayı sözünün hükmü geçersizdir.

711- Şayet müslümanlardan bir kişi kendi özel bir ihtiyacını gidermek üzere aralarına gönderilse, o da gidip ihtiyacını gi­derdikten sonra, kendisini gönderenin kendilerine eman ver­diğini haber verse, yine bu eman geçersizdir.

Çünkü böyle sıradan askerlerden bir elçi komutanın yahut müslüman ce­maatin elçisine benzemez. Çünkü onu gönderenin kendisi elçi olsaydı, yine ve­receği eman geçerli olmazdı. Onun için elçisinin, kendisini gönderen namına vereceği eman da makbul değildir.

Aslında emirin yahut müslüman cemaatin elçisinde de kıyas budur. Ancak biz istihsan yolu ile bu iki hasletten birini taşıyan elçinin vereceği emanın geçerli olacağını söylüyoruz.

Çünkü müslümanlarm cemaati nerede bulunursa bulunsun hakimiyeti kendi elindedir ve gönderecekleri elçi de onların makamındadır. Onun için e-man kendilerine nisbet edildiğinde geçerli olur. Emirin durumu da bunun gibidir. Onun vereceği eman da geçerlidir. Çünkü emir oluşu, hakimiyeti elinde tutması anlamındadır. Elçisinin eman hakkında söyleyecekleri, kendisinin söyleyecekleri makamındadır. Bu yetki ise, sıradan biri için sözkonusu olamaz. Bu sebeple böyle bir kimsenin göndereceği elçidede bu yetki yoktur,

712- İmam Muhammed dedi ki: Şayet emir kendilerine eman verildiğini haber verecek bir elçi gönderir ve elçi de geri dönüp mesajı ilettiğini bildirecek olsa, elçinin kendilerine bu mesajı ilettiğini bilmeseler bile eman içerisinde sayılırlar.

Çünkü hakikatına vakıf olmak mümkün olmayan durumlarda hüküm zahire göre verilir. Zahire göre ise, elçi aralarına girdikten sonra mesajı onlara iletmeden geri dönemez. Ayrıca elçinin, "onlara mesajı ilettim" sözünde her ne kadar doğru olduğu kesin olmasa bile, doğru olması ihtimal dahilindedir. En azından bu kadarla şüphe hasıl olmuştur. Daha Önce de belirttiğimiz gibi şüphe sözkonusu olduğu yerde eman sabit olur.

Onun için müslümanlar eman bozulmadiğı müddetçe onlara saldıra-mazlar.

713- Şayet emir ve müslümanlar onlara eman verecek olsa­lar, sonra da bir elçi antlaşmanın bozulduğunu ve emanın geri alındığını onlara haber vermek üzere gönderilmiş olsa, elçi de geri dönüp bunu onlara haber verdiğini söyleyecek olsa, bunun kesinliği ortaya çıkmadan müslümanlar onlara saldiramaz.

Çünkü elçinin haberi onlara ilettiğine dair sözü doğru olabileceği gibi yalan da olabilir. Bu ise, her ne kadar bir bakıma eman verilmesi hususunda bir delil ise de antlaşmanın bozulması için tam bir delil değildir. Çünkü emanın bozulması esir edilmelerini, kadınlarının cariye olarak alınmasını ve kanlarının dökülmesini helal kılan bir durumdur. Bu ise, şüphe ile sabit olmaz. Sadece dış görünüş veya bir kişinin vereceği haber şüpheden hali değildir.

Eman verilmesinin doğurduğu sonuç esir edilmelerinin yasaklanması olduğundan, eman verme şüphe ile sabit olur.

Ayrıca emanın bozulmasıyla yapılacak bir yanlışlık telafi edilemez. Onun için bu hususta zahirle yetinmek caiz değildir. Halbuki eman vermekle yapıla­bilecek bir yanlışlığın telafisi mümkündür Onun için bunu haber verecek tek kişi elçi olduğu takdirde onun verdiği habere göre hareket etmek caizdir.

714- Şayet müslümanlar haber kesinlik kazanmadan önce onlara saldıracak olsalar ve onlar da: Elçinizin getirdiği haber henüz bize ulaşmadı, diyecek olsalar, onların sözü geçerlidir.

Çünkü emanın bozulmuş olmasını inkar etmiş olurlar ki, bu hususta ma­lum olan asıl geçerlidir. Bu sebeple bu saldın esnasında onlardan alınan mallar geri verileceği gibi onlardan öldürülenlere karşılık fidye de verilir. Çünkü ema­nın bozulduğunu bilmedikleri müddetçe onlar hakkında verilmiş olan eman ge­çerliliğini korur.

Şayet, emirin bundan Öte yapabileceği başka birşey yoktur, şeklinde bize itiraz edilecek olsa, deriz ki:

Hayır, mesele dediğiniz gibi değildir. Aksine, emanın geri alındığını ha­ber verecek bir elçi ile birlikte, haberi kendilerine ilettiğine dair şahitlik yapa­cak iki şahit de gönderir. Emanın geri alındığına dair haberin kesinlik kazan­ması için asgari sınır budur. Hatta emir onlara iki elçi göndermiş osa ve bu iki elçi, haberin kendilerine ulaştırıldığına dair şahitlik yapsa, yine caiz olmaz. Çünkü onlardan biri, kendi fiiline şahitlik yapmış olur ki bu, ahkam hususunda delil değildir. Ancak ahkamda delil olabilen bir durum, emanın bozulması için delil olarak kabul edilebilir.

715- Şayet emirlerinin elçisi müslümaııların karargahına mühürlü bir mesaj getirse ve bu mesajda antlaşmayı bozduk­larını bildirmiş olsa, durumu kesin olarak tahkik etmedikçe müslümaııların acele ederek karar vermeleri doğru olmaz.

Çünkü getirilen bu mesaj kesin değildir, uydurulmuş olma ihtimali vardır.

716 - Mesajı getirenler düşmandan iki kişi ise ve bu mesajın emirin mesajı ve mührün de onun mührü olduğuna şahitlik etseler, bu durumda düşmana karşı şahitlikleri geçerli olur.

Çünkü bu iki elçi yanımızda bulundukları müddetçe eman içerisindeler ve düşman da eman bozuluncaya kadar eman içerisindedir. Düşmanın, kendi yurttaşları aleyhinde şahitlikleri de tam bir delildir. Onların şahitlikleriyle ant­laşma bozulduktan sonra artık öldürülmelerinde ve esir edilmelerinde bir sakınca yoktur.

717- Ancak gönderilen mektuba şahitlik edenler, onlardan şahitliği kabul edilmeyen yahut zimmî veya müslümanlardan iseler, o zaman müslümanların acele ederek savaşa girmeleri

caiz olmaz.

Çünkü böyle kimselerin şahitliği ahkam konularında delil değildir ve

böyle bir şehadetle eman bozulmaz.

Bunu kendilerinden öğrenmek için emirin onlara müslü­manlardan güvendiği adaletli iki kişi göndermesi lazımdır.

Nitekim onları esir ettiklerinde mektubu ve yazdıklarını inkar etseler, şer' an onların dediği geçerli olur. Şahitliği geçersiz olanın şahitliğiyle de inkar et­meleri geçersiz olmaz. Onun için mektubu yazdıklarını inkar etmeleri halinde aleyhlerinde şahadet edecek şahitliği geçerli iki kişiyi emirin gördermesi lazımdır.

718- Emir onlara ahdi bozduklarını ifade eden bir mektupla on kişi gönderse ve müslüman kişiye; Bu mektubu onlara oku, diğerlerine de: Siz de buna şahit olun derse ve komutanlar ve patrikler bir araya gelip adam kendilerine Arapça mektubu okuduktan sonra bir tercüman dillerine tercüme eder ve elçiler geri gelse ve olanları bildirse, bu durumda müslümanların on­lara saldırmalarında bir sakınca yoktur.

Çünkü bundan fazlasını yapmaları mümkün değildir. Zaten teklif, şüphe-bulunması halinde sakıt olan şeylerde veya şüphelerin varlığına rağmen olan şeylerde imkana göre sabit olur.

lerin sabit

719- Onlara saldırıp "Tercüman bize ahdin bozulduğunu değil, sadece eman müddetinizi uzattık" dediğini iddia etseler, bu sözleri geçersiz olur.

Çünkü belirttiğimiz gibi tercüme için kendileri hain birini seçmişlerdir. Tercümanın onlara söyleyeceğini bilmemiz de mümkün değildir. Ancak tercü­manın mektupta söylenenlerin zıddmı kendilerine söylediğine müslümanlar ke­sin kanat getirirse, o zaman onların emanı devam eder. Nitekim eman verdiği­miz bu kişiler değişik dilleri konuşsalar ve Arap bir millet olup Arapça bildik­leri halde başka bir dille konuşsalar veya bu dili bilmiyoruz deseler, onların konuşulan dili anladıklarını bildiğimiz halde bile bile onları tasdik eder miyiz? Anlamadıklarına kesin kanaat getirmedikçe onların bu iddialarını kabul ede­meyiz. Ama böyle olduğuna kanaat getirirsek, söyledikleri olur ve eman üzere devam ederler.

Zannı galip ile bu dili anlamadıklarına kanaat getirirsek yine emanları devam eder. Çünkü ihtiyat ile hüküm verilen yerlerde zannı galip kesin bilgi gibidir.

Ebu Hanife de şöyle demektedir :

Müslümanların bir kaleyi kuşatması sırasında müslümanlardan biri ku­mandana bir müşrik getirse ve ona eman vermiştim, onun için bana geldi, derse, böyle olduğuna dair iki şahit getirmedikçe sözü tasdik edilmez.

Çünkü kumandana getirmesiyle müşrik artık müslümanlara fey' olmuştur. Zira müslümanların eline düşmüştür. Bu müslümanın da daha önce ona eman vermeğe imkanı yoktur. Onun için verdiğini söylediği eman konusunda tasdik edilmez. Kıyasa göre devlet başkanı onu, diğer esirler gibi dilerse öldürebilir.

İstihsana göre ise onu öldürmeyip fey' sayabilir. Çünkü müslümanın sö­zündeki doğruluk şüphesi, öldürülmesine engel teşkil edecek bir şüphe mey­dana getirmektedir.

Sonra, eman verilmiş kişinin öldürülmesi Allah'ın yasakladığı bir şeydir. Dini bir meselede haberi vahid de şer'an hüccettir. Bilhassa bu haber belirli bir şahsı ilzam etmiyorsa ve o şahıs bunu inkar da etmiyorsa, o zaman hüccet oluşu daha açıktır.

720- Getiren müslüman dışında başka bir müslüman da buna şahitlik ederse, onun şahitliği de kabul edilmez. Kabul olunması için iki müslümanın şahitlik yapması lazımdır.

Delil olarak Hürmüzan hadisi gösterilmektedir. Hz. Ömer ona: "Konuş, hiç korkma", yahut "diri sözü ile konuş", dedi. Sonra Hz. Ömer durumu unuttu. Enes b. Malik olay hakkında tanıklık yapınca Ömer bunu kabul etmedi. Ne zamanki bera­berinde başka birini de getirip şahitlik yaptı. Hz. Ömer onu kabul etti ve eman verdi.

Birinin eman altında olduğuna dair şahitlik yapılacağında erkek iki ki­şinin şahitliği gerektiğine bu açık bir delildir. Çünkü emanına şahitlik yapılan bu kişi emanın varlığını inkar etmektedir. Kendisi bunu kabul etseydi kendi hakkında şahitliği hüccet olmazdı. Onun için emanın sabit olabilmesi için on­dan ayrı iki kişinin şahitlik yapması lazımdır. Ancak müslümanlar durumu el­çinin düşmana bildirdiğinden emin olması halinde elçi müstesna olur. Çünkü müslümanlar onun elçililğine güvenmişlerdir. Ondan bir hainlik meydana gelir­se, bunun zararını müslümanlar çeker.

Nitekim devlet başkanı müslümanlar için birini hakim tayin ettiğinde ve hakim recm, el kesme gibi cezalardan birinin uygulanmasında yanıldığında bu­nun cezasını müslümanların beltülmali çeker. Çünkü onlar müslümanlara onu yagıç yaptılar. Hatasının cezasını da onlar yükleneceklerdir. Elçinin durumu da aynıdır. Ona elçiliği yüklediler. Hata ve cinayetinin cezasını düşman taraf de­ğil, sadece onlar yükleneceklerdir.

En iyi bilen Allah'tır.[8]

 

İlk Seriyyenin Kale Halkına Eman Vermesi Ve Ardından İkinci Seriyyenin Gelmesi

 

721- Bir seriyyenin, İslam yurduna (darulislama) çıkıncaya kadar kale halkına beşyüz dinar karşılığında eman vermesi geçerlidir.

Çünkü bu amaçla karşılıksız eman vermeleri geçerli olduğuna göre, ücret karşılığında eman vermeleri öncelikle geçerli olur. Çünkü eman öldürme ve kö­leleştirmeyi haram kılmaktadır. Bu da ücretli veya ücretsiz sahihtir. Tıpkı kısas yerine barış yapılması gibi.

722- Bu antlaşmadan sonra onlardan başka düşmanlara sal­dırmakta bir sakınca yoktur.

Çünkü emanı sadece kale içindekilerine verdiler. Kaledekilerle beraber malları ve hayvanları da eman altında olur. Çünkü kalede kalmak üzere kendi­lerine eman verdiler. Antlaşmadan önce aldıkları dışında eman verdikten sonra eşyalarından herhangi birşey almaları doğru değildir. Antlaşmadan önce aldık­larını geri vermeleri de gerekmez. Çünkü alınan şeyler artık onlara ganimet olmuştur. Zaten eman vermeleri önceden aldıklarını onlara geri vermek için değil, canlarına ve diğer mallarına zarar vermemek içindir. Önce alınanlar da mallan kapsamından çıkmış sayılır.

723- Bu seriyye düşman yurdunda ilerledikten sonra ikinci bir seriyye gelse ve kale sakinleri birinci seriyyeden eman aldıklarını söyleyip adaletli iki müslüman da buna şahitlik yapsa, ikinci seriyyenin onlara dokunması yasak olur.

Çünkü birinci seriyenin yaptığı akit bütün müslümanlar için geçerlidir. Rasulullah buyuruyor: "Müslümanlar yabancıya karşı elbirlikür. En bayağıları onların çıkarını gözetir. En önde geleni onlar adına akit yapar ve en uzakta olanı onlardan biridir."

İfade edildiğine göre ilk seriyyenin akdinden maksat emandır ve bütün müslümanlan bağlar.

724- Bu seriyyenin hükmü de birinci seriyyenin hükmü gibi sabit olup düşmana bir daha döndüklerinde daha önce aldık­ları dinarlarını geri vererek emanı bozduklarını belirtmeden kale sakinlerine saldırıda bulunmaları helal olmaz. İkinci se-riyye için de durum aynıdır. İlk seriyyenin aldığı dinarlarını geri verip emanı bozduğunu bildirmeden onlarla savaşması caiz olmaz.

Çünkü birinci seriyye daru'l-harpten çıkıncaya kadar emin olmak için pa­rayı verdiler. Birinci seriyye darulharpten çıkmadıkça onlar eman içinde sayı­lırlar.

Dinarlarını vermeksizin onlarla savaşmamız, aldatma ve zarar ver­me olacağı için haramdır. Ama dinarları geri verildikten sonra onlarla sa­vaşılır ve yenik düşmelerinden sonra iki seriyye birbirine kavuşursa, ikisi de kale halkından birinci seriyyenin aldığı mal ve paralarda ortak olurlar.

Çünkü hepsi ganimettir. Zira darulislamda korumada ikisi ortak olmuş­lardır. Ortak olmalarının sebebi de budur.

Ama ikinci seriyye dinarları kendi mallarından ödemişse, onları dağıtımdan önce ganimetten alırlar.

Çünkü bu malları o dinarları ödeyerek elde ettiler. Ödedikleri bu dinarları bağış olarak vermediler. Aksine bunlarla elde edilen ganimete bir yol yaptılar. Onun için ödedikleri miktarı almakta ganimeti elde edenlerden öncelik hakları vardır

Geri kalan ganimetler ganimet taksimi esaslarına göre hepsine pay­laştırılır. Ödenen miktar başka bir ganimetten ayrılmişsa, onu önce ayırıp alamazlar. Çünkü ganimetin tümünden ödenen miktar hepsi arasında or­taktır. Tıpkı daha sonra aldıkları ganimet gibi.

Tıpkı rehin olayında varislerden bazılarının miras malın tümünden borcu ödemeleri gibi. Bir kişi özel malından o borcu ödemişse, ödediği miktar miras­tan kendisine verilir. Ortak mirastan ödemişse, ayrıca kendisine birşey ayrılmaz.

725- İki seriyye darulharpte kavuşmazsa, birinci seriyyeye aldıkları dinarlar verilir. İkinci seriyyeye de aldıkları ganimetler verilir.

Çünkü her iki taraf darulislamda bunu elinde tutmuştur. Kendi mallarından ödemiş olsalar bile, ikinci seriyye dinarları birin­ci seriyyeden alamaz.

Çünkü kale sakinlerinden alınan ganimet kendilerine verilmekle Öde­diklerinin yararım onlar elde etmişlerdir ve ganimetler onlara tahsis edilmiştir. Halbuki birinci durumda iş öyle değildi. Orada kale sakinlerinden alman gani­met olan yararda iki seriyye ortak olmuştur ve arada bir fark yoktu. Orada kale sakinlerinden alınan ganimetlerde sadece ortaklık vardı. Burada ise kale sakin­lerinden alınan ganimetler sadece onlara mahsustur.

726- İkinci seriyye muzaffer olmayıp da diğer seriyye ile darulharpte bir araya gelse, darulislamda birinci seriyyenin koruduğu dinarlardan ikincinin birşey alması caiz olmaz.

Çünkü kale sakinlerinin ganimetini ele geçiremeyince geri verdikleri dinarlardan birinci seriyye yarar sağlamamış oldular. Birinci durumun aksine onları bir bakıma teberru etmiş oldular. Sonra, ganimet külfet karşılığıdır. Geri verdikleri dinarlar sebebiyle hepsi yarar sağladıkları taktirde hepsine ayrı ayrı dağıtım yapılır. Ama hepsi yarar sağlamıyorsa sadece dinarları geri verenlere paylaştırılır.

727- İkinci seriyye kale dışındaki diğer düşmandan ganimet almış ve dinarlarını ondan almak istemişlerse, bu caiz olmaz.

Çünkü bu ganimetleri, dinarları geri vermeden elde etmişlerdir. Dolayı-siyle birinci seriyyenin payında dinarları geri verme hükmü sözkonusu olma­dığı gibi bunda da söz konusu olmaz. Ama kale içindekilerden ganimeti almış­larsa durum değişir. Çünkü o ganimetleri ancak dinarları geri verdikleri için el­de etmişlerdir. Böylece paylaşmadan önce dinarlarını o ganimetten ayırıp alırlar.

728- Kale sakinleri ikinci seriyyeye eman altında olduk­larını bildirip delil getirmezlerse, sözleri tasdik edilmez. On­larla savaşır ve ele geçirebilirler. Ancak yendikten sonra eman altında olduklarını öğrenirlerse, alman malları geri verilir, te­lef edilenler tazmin edilir ve kan diyetleri ödenir.

Çünkü kale sakinlerinin eman altında oldukları açığa çıkmış, mal ve can­larının dokunulmaz ve himaye altında olduğu anlaşılmıştır. Onlardan öldürülen­ler hata ile öldürülmüş olur ve diyetlerini öldürenlerin ödemesi gerekir.

Öğrendiğimize göre Rasulullaha iki adam gelerek eman istedi. Rasu-lullah onlara iki elbise verdi. Ayrıldıktan sonra müslümanlardan bir cema­atle karşılaştılar ve müslümanlar onları Öldürdüler. Rasulullaha da öldür­düklerini haber verdiler. Rasulullah o iki kişiyi ve elbiseleri tamdı. Hür iki müslüman diyetiyle diyetlerinin verilmesine karar verdi.

İmam Muhammed hadisi bu şekilde nakletmiştir. Meğâzî kitaplarında iki adamın Amir oğullarından olduğu ve Amr bin Ümeyye ed-Damrî'nin (Bi'rİ) Maune'den dönüşte öldürdüğü kaydedilmektedir. Amir oğulları da arkadaşla­rına daha önce aynısını yapmıştı.[9]

729- Aynı şekilde kaledekiler birinci seriyyeden "Siz bize eman verin" demesiyle "Bize eman verin" demesi arasında fark yoktur.

Çünkü "siz" deseler de, demeseler de, emanı verecek yine onlardır.

730- Ama darullslama gidinceye kadar sadece "siz bize do­kunmayın," diye eman isteseler ve onlar da eman verdikten sonra ikinci seriyye gelse, kale sakinlerine birşey geri vermek­sizin onlarla savaşabilir.

Çünkü emanı sadece birinci seriyyenin kendilerine saldırmaması için aldılar. Dinarları vermelerinden maksat da sadece birinci seriyyenin saldırısını Önlemektir. Bu da gerçekleşmiş olmaktadır. Halbuki birinci durumda iş böyle değildi. Orada belirli bir süre için genel bir eman istemişlerdi.

Eman, zaman bakımından süre ile sınırlı olabileceği gibi, seriyyeler bakımından da sınırlandırılabilir. Ancak sınırlandırma olmadan mutlak olarak kullanıldığında lafız genellik ifade eder. Sınırlandırmayı gerektiren bir şeye tahsis edildiğinde de hüküm o şey için sabit olur, yani hangi şey için tahsis edilmişse ancak ona delalet eder.

731- İkinci seriyye o kaleye varmadan önce birinci seriyye islam yurduna çıkıp gitmişse, ikinci seriyyenin kaleye vardığın­da kale sakinlerine savaş açması caizdir. Emanın bozulduğunu belirtmeden veya dinarları geri vermeden onlarla savaşabilir.

Çünkü onlara belirli bir süre için eman verilmiştir. O da birinci seriy­yenin darullslama çıkmasına kadardır. Bu sürenin bitmesi ve seriyyenin darul-İslama çıkmasiyle eman da bitmiş olur. Nitekim darullslama çıktıktan sonra birinci seriyye tekrar geri gelse onlarla savaşabilir. Onun için ikinci seriyye de onlarla savaşabilir.

732- Seriyyenin bir kısmı çıkmış, bir kısmı da henüz çık-nıamışsa, muteber olan, komutanla beraber caydırıcı güce sa­hip kısmın çıkmış olmasıdır.

Çünkü kale sakinlerinin sulh isteyip dinarları ödemesinin sebebi, seriyye­den korkmuş olmalarıdır. Bu da seriyyedeki askerler ve caydırıcı güçleri sebebiyledir.

Halbuki Ebu HanhVnin görüşünde ve kıyasa göre seriyyeden darul-harpte bir kişi de kalmış olsaydı, dinarlarını geri vermeden onlarla sa­vaşılması caiz olmazdı.

Çünkü hüküm genele göre sabit olduğunda bir kişinin kalmasiyle de baki kalır. Nitekim bütün halkı irtidat eden bir memlekette bir tek mü'min veya zim-mî bile emniyet içinde kalmışsa, orasının darulharp olmadığını söylemektedir.

Ancak bu kıyas burada sakınca bulunduğundan uygulanamaz. Nitekim seriyye çıktıktan sonra onlardan bir adam öldürülür veya ölür veya esir edilir yahut kaybolsaydı onlarla savaşmak caiz olmaz mıydı?

733- Nitekim birinci seriyye çıkmayıp öldürülürse, kale sa­kinleriyle savaşmak yine helâl olur.

Çünkü öldürülmesi sanki çıkması demektir. Yani kale sakinleri seriyye-nİn çıkması veya öldürülmesi durumlarında onlardan eman içinde olur.

734- Seriyyedekilerin bir kısmı öldürülür, bir kısmı da kalırsa, muteber olan, yine çıkmaları durumundaki gibi caydı­rıcılıktır. Geri kalanlar düşmanı caydıracak güçte değilse, kale sakinleriyle savaşmakta sakınca yoktur. Ama caydıracak güçte iseler, darulîslama bunlar da çıkmadıkça kaledekilerle savaş­mak caiz olmaz. Bu sene onlara eman vermek üzere antlaşma yapmaları da caizdir.

Çünkü emanı kesinlikle malum olan bir zamanlama ile belirlediler. İslam yurduna çıkmaları gibi zamanı belirsiz bir olayla belirlemeleri caiz olduğuna göre, malum olan birşeyle belirlemeleri öncelikle caiz olur.

Sonra "sene" sözünü elif lam ile belirli söyleyince içinde bulundukları malum sene kastedilmiş olur. Zilhicce ayının geçmesiyle de o sene geçmiş sa­yılır. Arta kalan bir ay ise onlar için sadece bu ay hesaplanır.

735- Bizim sene hesabımıza göre sizinle antlaşma yaptık, derlerse, sözlerine itibar edilmez.

Çünkü müslümanlar kendileri onlara eman verdiler. Sözkonusu müddet de onlar tarafından bilinen müddet değil, müslümanlarca malum olan müddettir. Çünkü müslümanlar onlarca malum olan şeyi bilmezler. Nitekim hükümleri bildiğimiz şeye bina etmekle emrokmmuşuz. Yüce Allah buyuruyor: "Yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir etti"[10]   Ama antlaşmada

bunu belirtmişlerse, o taktirde dedikleri geçerli olur.

736- Barış anından itibaren bizim tam bir sene hakkımız vardır, derlerse, sözlerine itibar edilmez.

Çünkü onlar bu sene dediler. Oniki ay ise belirli bir sene değil, belirsiz bir sene süresidir. Nitekim bir yıl oruç tutmak borcum olsun, denirse, tam bir sene oruç tutulması gerekir. Ama bu sene denilirse o yılın geri kalan kısmı an­laşılır. Onun geçmesi de Zilhiccenin geçmesiyle olur.

737- Bu seneden maksadımız sizin yaz mevsimini geçirme-ııizdir, derlerse sözlerine yine iltifat edilmez.

Çünkü açık ve zahir olanın hilafını iddia etmişlerdir. Zira zahir, akla ge­len ve anlaşılan şeydir. Bu sene denilince de akla gelen, onların iddia ettiği de muhtemel olmakla beraber o yılın henüz geçmemiş kısmıdır.

738- Antlaşmada bir süre belirtmişlerse, o süre muteber­dir. Bize bir sene eman verirsiniz, demişlerse bu antlaşmadan itibaren oniki ay süre ile geçerli olur.

Çünkü belirsiz bir sene zikretmişlerdir. Bu da oniki aydır. Yüce Allah "Allah indinde ayların sayısı şüphesiz oniki aydır"[11] buyurmaktadır. Yani yılın aylan on ikidir.

739- Zaman belirtmeden sadece bin dinar karşılığında bize eman verin demişlerse, bu» seriyyenin islam yurduna çıkması anına kadar demektir.

Çünkü sözün mutlakhğı durumun delaleti ve konuşanın sözünden malum olan şeyle mukayyet olmaktadır. Kendilerini seriyye kuşattıktan sonra böyle demeleri, başlarına gelen tehlikeden emin olmak için antlaşma yapmış olma­larını ifade eder. Bu da seriyyenin darulîslama çıkmasiyle sona erer. Bununla sanki, darul İslama çıkıncaya kadar bize eman verin, demiş oluyorlar.

740- Seriyye çıktıktan sonra kendisi veya başkaları geri ge­lirse, dinarları geri vermeden kaledekilerle savaşabilirler. An­cak emanlarmın bittiğini haber vermeden onlarla savaşma­maları gerekir.

Çünkü onlara verilen eman mutlaktır. Belirttiğimiz maksat ise verdikleri dinarlara raci olmaktadır. O maksat itibariyle darultıarbîn dışına çıktıklarında dinarları almaya hak kazanırlar. Ama eman mutlak olduğu için bozulduğunu haber vermeden onlarla savaşmak helal olmaz. Tıpkı karşılıksız eman vermiş gibi. Bu, yukarıdaki durumun aksinedir. Orada eman resmen zaman ile sınır­landırılmıştır. Belirtilen zaman geçtikten sonra eman diye birşey kalmaz.

741- Devlet başkanı darulİslamdan onlara antlaşmaya da­vet edecek bir heyet gönderse ve belirsiz bir mal karşılığında eman vermeleri şartiyle antlaşma yapmayı kabul etmelerinden sonra devlet başkanı fikrinden dönüp onlarla savaşmak ister­se, onlardan alınan malı geri vermeden savaşması doğru değil-

dir. Bu, birinci durumun aksinedir.

Çünkü orada malı vermelerinden maksatları başlarına gelen tehlikeyi uzaklaştırmaktı. Burada malı vermelerinden amaçları ise, müslümanlardan hiç­bir kimse kendilerine saldırmamak üzere emanı mutlak olarak elde etmektir. Teyidi muhtemel olan şeylerde mutlak teyidin zikredilmesiyle sarahat kazanan mesabesindedir. Sanki, bize sürekli eman verin, demişlerdir. Onun için malları geri verilmeden kendileriyle savaşmak helal değildir.

742- Kaleyi kuşatan seriyye, bin dinar karşılığında içinde­kilerle antlaşma yapmayı teklif edip başka birşey söylemezse, seriyyedekiler aynı seferde devam ettikleri sürece onlara doku­namazlar. Bu seriyye darulharpten çıkmasa bile başka seriy-yenin kaledekilere savaş açmasında bir sakınca yoktur. Çünkü malı verirken kendilerine saldırmamalarını şart koştular. Bu ise başkalarını değil, sadece o seriyyedekileri kapsar.

743- Maksat itibariyle bunlar seriyyenin saldırısından emin olmak istemişlerdir. Bunların darulİslama çıkmasiyle kaledeki-lerin maksadı gerçekleşmiş olur. Bunlar da dinarları almayı hak etmiş olurlar.

744- Bir daha gelecek olurlarsa, dinarları geri vermeleri ge­rekmez. Ancak saldırmadan önce emanın bozulduğunu bildir­meleri gerekir.

Çünkü kendileriyle kale sakinleri arasında özel bir eman işlemi vardır. Ancak bu emanın süresi resmen mutlak olup sınırsızdır. Daha önce de belirt­tiğimiz gibi böyle bir eman kaledekilerle müslüman cemaat arasında yapıldı­ğında hileden sakınmak için emanın bozulduğunu haber vermeden onlara sal­dırmak helal değildir.

745- Aynı şekilde seriyye ile aralarında bir anlaşma olmuş ve malları alınmışsa, emanlarınm bittiği bildirilmeden onlara saldıracak olurlarsa, mallarını geri verirler.

Çünkü emanları kaldırılıncaya kadar onlar eman içinde idiler. Rasulullah

buyuruyor: "Antlaşmakların malından birşey almanız helal olmaz."

746- Devlet başkanı darulharbe üç koldan asker gönderse ve müslüman askerler henüz varmadan bir kale halkı, kollar­dan birinin kumandanına "Bu seferden dönünceye kadar falan kale halkına dokunmamak üzere bin dinar karşılığında eman verin" diye haber gönderse ve iki taraf bu şekilde anlaşsa, di­ğer iki askeri birliğin olsun, başka müslümanların olsun, üç birliğin de darulİslama dönüşüne kadar onlara saldırması caiz değildir.

Çünkü bu eman İslam cemaatinin tümü için geçerlidir. Kale sakinlerinin amacı da sadece üzerlerine gönderilen birlikten emin olmak değildir. Çünkü bu birlik henüz onlara varmamıştır. Belki maksatları, bu ve diğer birliklerin tü­münden emin olmaktır. Bundan anlıyoruz ki, mallarını ancak belirli bir süreye kadar müslümanların tehlikesinden emin olmak için vermişlerdir. Sözkonusu süre de müslüman askerlerin islam yurduna çıkmalarıdır. Bu da bütün müslü­manların emandan haberdar olmaları halinde meydana gelebilir. Onun için mal­ları geri verilmeden ve emanlarınm bittiği bildirilmeden onlara saldırmak caiz değildir.

747- Ama üzerlerine gönderilen askeri birlik kaleye yaklaş­mış veya kaleyi kuşatnıışsa, bu durumda maksatları sadece bu birlikten emin olmaktır.

Çünkü bu birlik tarafından kuşatılmış ve mecbur edilmişlerdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi sözün mutlaklığı maksadın belirli olmasiyle mukay-yed olur. Onun için diğer iki askeri birlik emanlarınm bittiğini haber vermek­sizin onlara saldırabilirler. Nitekim devlet başkanı birliklerden birinin başında olup düşman "Bu seferden îslam yurduna dönünceye kadar bize eman verin" di­ye haber görderse ve devlet başkanı veya onu temsil eden kişi bunu kabul etse, bu bütün askeri ve düşmanı kapsar. Çünkü belirli bir kale halkını belirtmemiş­lerdir. Lafızları genel olduğu için hüküm kapsamı içine giren herkesi kapsa­maktadır. Ama hususiliğini gösteren bir delil varsa, belirli bir kaleyi zikret­meleri gibi, hükmün genelliği geçersiz olur.

748- Devlet başkanı askeriyle o kaleyi kuşattıktan sonra eman verse ve başka bir gelişme olmazsa, onları kuşatan aske­rin verdiği eman sadece o kaledekiler için geçerli olur. Daha önceki de böyledir.

749- Aynı şekilde askere haber gönderip sadece siz bize e-man verin, derlerse durum bir önceki gibidir.

Çünkü bu fazla ifadeyi zikretmeseler bile, sadece onlara eman verecek bunlardır. Ancak onlara verilen eman bütün müslümanlan bağlar.

750- Sadece sizden emin olmak için bize eman verin, der­lerse, bu, askerleri özellikle zikretme durumunun aksinedir. Şüphesiz bu da askerler kendilerine varmadan önce olur.

Çünkü tahsis için delil bulunmaktadır.

Yine devlet başkanına, "Sadece bize eman verin" derlerse durum ay­nıdır. Düşmandan sadece onlar emana kavuşurlar.

Çünkü kelamda tahsisi gerektiren şey vardır.

751- Bu askeri birlikten bir fert diğer birliklere katılacak olursa, onlarla beraber düşmanla savaşması caiz olmaz.

Çünkü sadece o askeri birlikten eman almışlardır. Bu da birliğin bütün fertlerini bağlar. Kendi birliği içinde onlarla savaşması caiz olmadığı gibi başka birliklerle beraber onlara karşı çarpışması da caiz değildir.

752- Bir seriyye bir kaleyi muhasara ettikten sonra kale-dekiler beşyüz dinar karşılığında dört ay süre ile eman istese­ler ve onlar da eman verseler, sonra ikinci bir seriyye gelip bu durumu öğrense, belirlenen süre geçmeden veya dinarlar geri verilmeden onlara saldırması caiz olmaz.

Çünkü verilen eman bütün müslümanlan bağlamaktadır.

Dinarlarım geri verdikten sonra onlarla savaşıp mağlub etse ve ver­dikleri dinarlarla beraber bütün ganimetleri darulîslama çıkarsalar, her türlü taksimden ve beşte bir ayrılmadan önce ödedikleri dinarlar kendi­lerine verilir.

Çünkü bu ganimetleri verdikleri dinarlar yardımıyle elde ettiler. Verdik­leri dinarlar bir bağış değil, belki aldıkları ganimetten öncelikle almağa daha la­yıktırlar. Nitekim o dinarların kendisini kalede ele geçirseler beşte birin ayrıl­masından ve her türlü taksimden önce onları almağa layıktırlar. Aynısını veya benzerini bulmaları arasında fark yoktur.

Düşmanın esir ettiği rehine benzer. Bir müslüman onu düşmandan satın alıp darulîslama çıkarır, sonra rehin veren onu rehin para miktariyle satın alırsa, bu durumda rehin alan kişinin alacağı borç, düşer. Ama rehin veren kimseye ödediği ücreti kendisi öderse, köleleşen rehin kişiyi alır ve yanında rehin kalır. Çünkü rehin veren kişinin onu alması ve mülk edinmesi ancak ödediği ücretle mümkün olmuştur. Yoksa gönüllü olmuş değildir.

Yine birinin mülkü olduğu halde belirli bir süre bir insana hizmet etmesi vasiyyet edilen köle gibi. Kendisine hizmetle vasiyyet edilen kişi onu para ile satın alan düşmandan ücretini vererek kurtarırsa, kendisi ona sahip olmaya da­ha layık olur ve bu kurtarmada parası teberru sayılmaz. Çünkü ancak bununla ona hizmet yolu bulmuştur. Hizmet müddeti sona erince köle bedeli karşılı­ğında ona satılmış olur. Ama köle sahibi ödediği miktarı kendisine verirse, köle tekrar ona ait olur.

Satanın elindeki satlık da böyledir. Düşman onu esir ettikten sonra düş­mandan biri onu satın alsa, satan önceki adam onu tekrar para ile satınalabilir. Sonra müşteriye: Dilersen iki fiyat tutariyle al, dilersen alma, denilebilir.

Çünkü satıcı kişi hakkını ancak ödediği fidye ile elde edebildi. Ödediği bu fidye de bir teberru değildir. Ödedikleri dinarlarda ikinci seriyyenin durumu da böyledir. Ödedikleri dinarlar ganimetten beştebir (humus) pay ayrılmadan önce kendilerine ayrılır. Beştebir pay verilmeden önce, dedik. Çünkü bu pay ganimetin tümünden alınır. Halbuki ödedikleri dinarlar ganimetten değildir. Kendilerine geri verildiği zaman da ganimetten verilmiş olmaz. Sadece beştebir ayrılmadan önce verilen nafile bir sadaka mesabesindendir.

753- Kaleyi fethedemeyip savaş dört ay devam etse, sonra kale fethedilse, beştebir pay ayrılmadan önce genimetten o di­narları veya benzerini almaları caiz olmaz. Alınan ganimetin önce beşte biri ayrılır, geri kalanlar, ganimet taksimi esasla­rına göre taksim edilir.

Çünkü kaledekileri ve mallarını ganimet almaları, bu dinarların geri veril­mesi sebebiyle olmamıştır. Eman süresi geçtikten sonra dinarları geri verme­den de onlara saldirabilir ve emanlarınm bittiğini bildirmeğe de gerek olmazdı.

Bu da birinci meselenin aksinedir. Çünkü orada dinarları geri vermeden belirtilen süre içinde o ganimeti almaları mümkün olmazdı. Belirtilen süre için­de onlara saldırmış olsalar, aldıkları mallan geri vermeleri ve halkı emin ol­dukları yere iade etmeleri emredilirdi.

754- Da inlisi a m a çıkmadan önce darulharpte askerlerle bi­rinci seriyye birbirine kavuşsa, bakılır; Eğer kaledekileri belir­lenen dört aydan sonra ele geçirmişlerse, hepsi alman gani­mette ortak olup dinarlarını ayırmaları sözkonusu olmaz. Ama belirtilen dört ay içinde ele geçirmişlerse, önce tüm ganimetten dinarlarını alırlar, sonra arta kalanı aralarında paylaşırlar.

Çünkü darulîslamda ganimetleri hepsi korumuş (ihraz etmişlerdir. Gani­mette ortaklığın sebebi budur. Belirttiğimiz gibi belirlenen dört aylık sürenin geçmesinden sonra ganimeti elde etmişlerse, Önce dinarları alınır, sonra kalan ganimet paylaşılır. Bu da beştebir payda ve birinci seriyyenin ortaklığında sözkonusudur.

755- Dinarları geri verdikten sonra ikinci seriyye kaleyi fet-hedeıneyip darulharpte ilerleseler, sonra üçüncü bir seriyye gelse, kaleye saldırmasında bir sakınca yoktur.

Çünkü dinarlarını İkinci seriyyenin geri vermesiyle emanları geçersiz ol­muştur. Zaten ikinci seriyyenin de onlara saldırması caiz idi. Aynı şekilde üçün­cü seriyye de onlara saldırabİlir.

756- Belirlenen süre içinde veya ondan sonra kaleyi fethet­menin ardında bütün seriyyeler darulhapte kavuşup bir araya gelse, hepsi bütün ganimetlerde ortak olurlar. Bizzat kendisini görse bile ikinci seriyyenin dinarları ayırıp alması sözkonusu olmaz.

Çünkü kaleyi fethetmediler. O dinarları geri vermekle belirtilen süre için­de üçüncü seriyye kaleyi fethetme imkanı bulduğu için ikinci seriyyenin gani­met taksiminden önce dinarları ayırıp alması gerekir, denilse, cevap olarak deriz ki:

Evet, ama ikinci seriyyenin üçüncü seriyyedekiler üzerinde bir velayeti yoktur. Nitekim kavuşmadan darul İslama çıkmış olsalardı ele geçirdiklerinden hiç birşey alamazlardı. Darulharpte karşılaşmaları sadece ganimette ortak olma­larının yegane sebebidir. Bu dinarlar ganimetten sayılmasaydı ikinci seriyyenin onda hiçbir hakkı olmazdı. Ganimetten sayıldığında da onlarda özel hiçbir haklan yoktur. Yani onlara mahsus olmaz. Ancak devlet başkanı veya kumandan ikinci seriyyeye dinarları kendi mallarından geri vermelerini emretmişse, o zaman bütün seriyyeler üzerinde velayeti olup onun emriyle ödeyenler onları teberru etmiş sayılamazlar ve almağa hak kazanırlar.

757- Üçüncü seriyye belirtilen süre içinde kaleyi fethederse, önce ikinci seriyyenin dinarlarını verirler.

Çünkü bu ganimetleri ancak onlar sebebiyle elde edebildiler.

Ama belirtilen süreden sonra fethetmişlerse onlara birşey vermeleri sözkonusu değildir. Ancak devlet başkanı onların ödediklerini beytulmal-dan vermesi gerekir.

Çünkü müslümanların yararı için özel mallarından vermelerini emretmiş­tir. Bu da beytulmala borç vermiş olmaları demektir. Sonra bu ganimetin beşte biri beytulmala gitmiştir. Onun için ödedikleri miktar kendilerine beytulmaldan ödenir ve zarar karşılanmış olur.

758- Başka seriyye gelmeden önce birinci seriyye tekrar kaleye dönse ve dinarlarını geri verdikleri kaleyi fethetse, di­narlarım alınan ganimetten almalarında bir sakınca yoktur.

Çünkü istediklerinin benzerini almış ve geri vermekle yaptıklarının hük­münü bozmuş oldular. Sanki kaleyi fethedinceye kadar başta birşey almamış gibidirler. Böylece aldıklarının tümü ganimet hükmüne girmiş olur.

759- Verdikleri dinarların bir kısmı kaybolmuşsa, süresi içinde kaleyi fethettikten sonra dönüşte alınan ganimetten de-ğilde başka yerden benzeri kendilerine verilince, ganimetten verdikleri kadar almaya daha müstehak olurlar.

Çünkü dönüşte onların durumu ve dinarları geri vermeleri başka seriyye­nin durumu gibidir.

760- Devletin başka bir milletle verdikleri mal karşılığında bir yıl saldırmazlık antlaşması yapması caizdir. Ancak bunu müslümanlar için yararlı olduğunda yapması gerekir.

Çünkü devlet başkanı müslümanların koruyucusu olarak görevlendiril­miştir. Müslümanların yararı gözetilmeden savaşı bırakması ve malı almağa meyletmesi caiz olmaz.

Bu mal da ganimet veya feyr olmadığı için beşte biri alınmaz. Haraç mal gibi hepsi beytulmala verilir.

Çünkü ganimet, at ve süvari saldırılarıyle elde edilen maldır. Fey' ise düş­manın teslimiyet göstermesi sonucu müslümanların eline geçen maldır. Bu mal ise iki tarafın rızasiyle müslümanların eline geçmektedir. Onun için cizye ve haraç gibi olup beytulmala verilir. Çünkü bu malı devlet başkanı ancak müs­lümanların gücü sayesinde elde etmiştir.

761- Devlet başkanı saldırmazlık antlaşmasının müslürnan-Iara zararlı olduğuna kanaat getirirse, aldığı malı sahiplerine geri vermeden onlara saldırması doğru değildir.

Çünkü hileden sakınmak ve ahde vefa göstermek vaciptir.

762- Aldığı malı veya benzerini onlara beytulmaldan geri verdikten sonra antlaşmanın bittiğini haber verir ve gönderdiği asker kaleyi fethedip ganimet alırsa, alman bütün ganimetin beşte biri ayrılır, geri kalan miktar ganimet taksimi esaslarına göre mücahidler arasında taksim edilir. Verdiği dinarlardan birşey geri alması doğru olmaz.

Çünkü bunu alırken müslümanlar için malı almış olur. Onu veya benze­rini müslümanların malından iade etmiş sayılır. Zaten beytulmaldaki mal müs­lümanların sıkıntı ve felaketlerine harcanması için hazırlanmaktadır. Bu da musibetler cümlesinden sayılır. Ama dinarları ellerinden çıktıktan sonra birinci seriyyenin dinarları sahiplerine geri vermeleri durumunda olay bundan farklı oluyordu. Çünkü orada kendilerinden alman ve kayıp olan mal ganimetin tü-mündendi. Geri verilen ise ganimetten değildi. Sadece onların özel mallarm-dandı. Burada ise alman şey bütün müslümanların malıdır. Geri verilen mal da müslümanların ortak malıdır. Onun için bundan birşey geri verilmez.

763- İkinci seriyye, kumandanlarının emri ile kendi mal­larından dinarları geri verdikten sonra başka bir seriyye gelip yetişse ve ikisi birlikte kaleyi fethedip içindekilerini alsalar, alınan mallar önce iki seriyyedeki adam sayısına göre payla­şılır, sonra dinarları geri veren seriyyenin payından dinarlar ayırdedilir ve sahiplerine verilir.

Çünkü ikinci seriyye kumandanının emri diğer seriyye için geçerli ol­mayıp sadece kendi seriyyesini bağlar. Kalenin mallarını da iki seriyye birlikte aldı. Onun için önce aralarında paylaştırılır ve ikinci seriyyenin payı belirlenir. İkinci seriyyedekiler de paylarından verdikleri dinarları alırlar. Sonra arta kalan mallar ganimet taksimine göre taksim edilir.

Bu ganimet fert başına taksim edilir.

Çünkü ganimet taksimi sistemine göre değildir ki süvarilerle piyadelerin paylan ayrı ayrı olsun. Nitekim bu taksim beşte bir pay ayrılmadan önce yapıl­maktadır. Halbuki ganimet taksimi beştebİr pay ayrıldıktan sonra yapılır.

764- Dinarları ayrıldıktan sonra geri kalan mal, taksimde üçüncü seriyyenin payına düşen mala eklenir. Hepsinden beşte bir payı ayrılır. Geri kalanı ganimet taksimi esasına göre dağıtılır.

Bu şuna benzer; Devlet başkanı darulharbe iki seriyye gönderir. Bunlardan sadece birine alınan ganimetin beşte biri ayrılmadan önce dörtte birini tahsis eder. O zaman alman ga­nimet önce fert başına taksim edilir. Böylece kendilerine tahsis yapılanların payı belli olur ve payları o maldan ayrılır. Arta kalan mal diğer seriyyenin payına eklenir. Sonra beştebir payı ayırıhr ve kalan mal ganimet taksimine göre aralarında tak­sim edilir.

Bu mesele kitabın başında sözü edilen ve kendi başlarına hareket edip komuta dışına çıkmış yüz isyancı meselesinin ak­sinedir. Orada paylaşma, en sahih rivayete göre, bu yüz kişi ile diğer üçyüz kişinin payını belirleme esasına göre yapılır ve üçüz kişiye tahsis edilen miktar verilir.

Çünkü orada dörttebir payın tahsisi, ancak beşte bir payı ayrıldıktan son­ra kalan maldan yapılmıştır. Beştebir payı ayrıldıktan sonra yapılan taksim ise, ganimet taksimidir. Burada ise beştebir payı ayrılmadan önce malın dörtte biri tahsis edilmiştir. Burada birinci taksim ganimet taksimi değildir. Bu taksim fert başına yapılan taksimdir.

765- Dinarları geri veren seriyyeye düşen pay, dinarlara tekabül etmiyorsa, payın tümü onlara bırakılır. Sonra diğer seriyyenin payından beştebir payı ayrıldıktan sonra kalan mal iki seriyyenin fertlerine ganimet taksimine göre taksim edilir.

Çünkü gerçek ganimet olarak alınan miktar budur.

Dinarları geri veren seriyyeye düşen pay dinarlara tekabül etsin veya etmesin çözüm şekli budur.

Çünkü bu seriyye kumandanının üçüncü seriyye üzerinde kumandanlığı yoktur ki dinarların karşılığım tamamlamak için onların payından bir miktar alabilsin.

Allah doğruyu en iyi bilir.[12]

 

Kişinin Sözlerinden Eman Sayılan Ve Sayılmayanlar

 

766- Bir müslüman müşriklerden birini esir alsa ve esirin isteği üzerine eman verse, esir artık eman altında olur. Emirin veya bir başkasının onu öldürmesi helâl olmaz.

Çünkü müslümanlardan birinin verdiği eman hepsi için bağlayıcıdır. San­ki emirin kendisi eman vermiş gibidir. Ancak eman verilen kişi fey' olur. Çünkü mağlub ve makhurdur. Onda müslümanların hakkı sabit olmuştur. Bütün müs-lümanların sabit olan bu hakkı bir tek kişinin emanı ile yok olmaz. Eman ile Öldürülmekten kurtulduğu gibi îslama girmekle de sadece öldürülmekten kur­tulmuş olur. Yani öldürülmekten kurtulmuş olur ama fey' olmaktan kurtulmaz.

767- Esir edildikten sonra müslüman olursa öldürülmez. Ancak yine fey' olur. Esir ettikten sonra müslümanın ona eman vermesi durumunda da netice aynıdır.

Çünkü köle mesabesinde olmuştur. Ancak ganimet taksimi henüz yapıl­madığından sahibi belli olmamıştır. Kölenin müslüman olması onu kölelikten çıkarmaz.

Müslüman olduktan sonra fey' olarak devam ettiğinin delili Hz. Ab-bas'ın şu hadisidir: Bedir günü esir edildikten sonra İslama girdi ve iyi bir müslüman oldu. Rivayet edildiğine göre bunun üzerine müslümanlar ara­larında "Adamları öldürdük ve esir ettik. Şimdi sıra kadınlara geldi" dedi­ler. Bu işe kalkışınca, henüz esir olan Hz. Abbas Rasululİaha şöyle dedi: "Bu doğru birşey değildir". Rasulullah, "Niçin?" dedi. Hz. Abbas: "Allah sana iki taraftan birini vadetti ve vadini gerçekleştirdi. Şimdi salim olarak dön" dedi.

O aşamada çok iyi müslüman olduğuna bu bir delildir. Bununla beraber Rasulullah ona fidye verip kendisini kurtarmasını emretti. Şu ayeti kerime de onun hakkında indi: "Ey Peygamber, elinizdeki esirlere söyle; Allah kalble-rinizde hayır olduğunu bilirse, sizden alınanlardan daha iyisini size verir."[13]

768- Esir adam "Ben müslüman değil, zimmî olmak isti­yorum" derse, devlet başkanı ona zimmîlik hakkını vermeyip öldürebilir.

Çünkü esir ve makhur olmuştur. Belirttiğimiz gibi boyleleri için zimmî-lîk hakkının verilmesi isteğine olumlu cevap verilmez.

769- Müslümanlar esir alırken müslüman olmasından kor­karak onun ağzını tıkamış veya doğmuş ve müslümanlığmı ilan etmekten alıkoymuşlarda, çok kötü davranmış olurlar.

Çünkü müslüman olmak istiyen bir kimseyi müslüman olmaktan alıkoy­muş olurlar. Böyle birşey asla kabul edilemez. Ama İslama girmekten alıkoy­mak için değil de, kaçıp kurtulmasını önlemek için ağzım bağlamışlarsa, bunda bîr sakınca yoktur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onları yakaladı­ğınız zaman sıkı bağlayın"[14]

"Müslüman olmaması İçin ağzını bağlayacak olurlarsa, onların da kâfir olmaları gerekir. Çünkü onun kafir kalmasına rıza göstermişlerdir. Başkasının küfrüne razı olan da kafir olur" denilecek olursa, deriz ki;

Bunun iki izah yolu vardır :

Birincisi: Bunlar onun gerçekte müslüman olmıyacağmı; sadece öldürül­mekten kurtulmak için göstermelik müslüman olacağını bilmişlerdir. Eğer böyle ise, bu onların küfre rıza göstermeleri anlamına gelmez.

İkincisi; onun küfrüne rıza göstermek suretiyle değil de, kendilerine yap­mış olduğu eziyetin bir intikamı olarak sertçe davranmak kabîlindendir. Yüce Allah'ın şu ayetini düşünen bir kişi bunu daha açık ve rahatlıkla anlar: "Rab-bimiz mallarını yok et, kalblerini sık. Taki onlar can yakıcı azabı görmedikçe inanmasınlar."[15]

Rivayet edilen şu olay bunu desteklemektedir: Rivayete göre Hz. Osman Mekke fethi günü Abdullah b. Saîd b. Ebi Serh'i Rasulullah'a getirdi ve "Ab­dullah b. Said b. Ebî Şerh sana biat etsin" dedi. Fakat Rasulullah ondan yüz çevirdi. Her tarafta Rasulullahtan bunu isteyince Rasulullah ona: "Biatini kabul ettik, gitsin" dedi. O ayrılınca, Rasulullah ashabına: "Biatini kabul etmeden önce aranızda kalkıp boynunu vuracak kimse yok muydu?" dedi. Ashab, Ey Allahin Rasulü, bize bir göz işaretinde bulunsaydınız bari, dediler. "Bir pey­gamber gizli göz işareti yapmaz" buyurdu.

Rasulullahm onun küfrüne razı olduğunu hiçbir kimse düşünemez. Sade­ce ölümden kurtulmak (takiyye) için göstermelik müslüman olduğunu Rasu­lullah anlamıştı. Onun için kendisinden yüz çevirdi ve söyleyeceğini söyledi.[16]

770- Müslüman bir esiri öldüreceği sırada esir iki defa: "Eman, Eman" derse ve müslüman da ona sadece diş bilemek ve amansız davranmak için sözünü tekrar edip "Eman, Eman ha!" derse, onu öldürmesinde bir sakınca yoktur ve kanı ona helaldir. Ancak bu sözünü duyan kimse onu öldürmesine mani olur ve amaçladığı şeyde onu tasdik etmez.

Çünkü görünüş itibariyle sözünün bağlamı emandir. Ancak onun iddia ettiği şeye de muhtemeldir. Ne varki bu onun gönlünde olup Allahtan başkası onu bilmez. Kumandan ve halkı ise zahire göre davranacağı için ona eman verdikten sonra öldürmesine müsaade etmezler. Kendisi ile Allah arasında ise onu öldürmek için serbestlik vardır. Çünkü kalbindekini Allah bilir.

771- Ama müslüman ona "Eman   istiyorsun ha?!" veya

"Acele etme, başına geleni görürsün!" derse, bu onun için eman sayılmaz. Hem kendisi, hem başkası onu öldürebilir.

Çünkü sözünün bağlamından anlaşiliyorki onu tehdit etmektedir. Sözün bağlamı, hakikatin terkedildiğine delildir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuru­yor: "Dileyen iman eder, dileyen küfreder. Muhakkak zalimlere bir ateş hazır­ladık."[17] Şüphesiz ayette kınama ve azarlama vardır. Yoksa bağlam itibariyle küfrü tercih etme serbestliği yoktur."[18] Yine "Dilediğinizi işleyin. Şüphesiz O, işlediklerinizi görür"[19] ayetinde de durum aynıdır. Ayette işleme emri değil, tehdit vardır. Bir adam diğerine "Erkeksen malında dilediğini yap" veya "Doğru söylüyorsan, bana elinden geleni yap" demesi, ona yapma izni değil, tehdit, azarlama, meydan okuma ve yaptığı taktirde cezalandıracağını ifade etmeyi dile getirmektedir. Burada da durum aynıdır. Müslüman ona "Eman ha! Sana eman verip vermiyeceğimi göreceksin" derse, adamın sözünü açıkça red ettiği anla­şılmaktadır.

772- "Eman" deyip susarsa, kalbindeki bilinemiyeceği için zahir itibariyle bu eman sayılır.

Tıpkı başkasına "malımda şöyle, şöyle yap" diyen kimsenin sözü ile izin vermiş sayılması gibi. "Bununla tehdit kastettim" derse, mahkemede suçlu sayılmaz.

773- Ele geçirilmeden önce müşrik, kaleden "Eman, eman" diye bağırsa ve müslüman ona "Eman, eman" derse, sonra müşrik, müslümanlar arasına çıkıpgelse, ona eman veren kişi­nin "Ben sadece tehdit etmek istedim" demesine itibar edilmez. Müşrik serbest bırakılır. Eman sözünü kumandanın veya başkasının söylemesi ayındır.

Çünkü eman sözünü söyliyenin kalbindekini müşrik bilemez. Böyle ka­bul edilirse aldatmaya sebep olur ki, aldatma haramdır. Bu şekilde müşrik, esir­den farklı olur. Çünkü esir mağlub ve makhur olmuştur. Onunla müslümanlar arasında aldatma manası meydana gelmez. Onun kalbindeki sadece onun İçin muteber olur.

774- Müslüman,   kuşatma altındaki müşrike "Eman mı, hava alırsın!" veya "Erkeksen in" deyip bizzat kendi ifadesiyle ona duyursa, bunun üzerine müşrik inip gelse, müslümanlara fey1 olur ve öldürülmesi caizdir.

Çünkü onu hiçbir şekilde aldatmamış ve tehdit ettiğini ona duyurmuştur. Eman vermeyip sadece tehdit ettiğini açıklamıştır. Şuna benzer; Adam diğerine "Bana bin dinar borçlusun" der, diğeri ise "Bin dinar mı, hava alırsın!" diye cevap verir. Bunun sözü asla diğerini tasdik sayılmaz.

Ama eman sözünü duyurup diğer sözleri duyurmazsa, müşrik eman altın­da olur. Onun İçin geçerli olan, duyurduğu şeylerdir. Duyurmadığı şeyleri iti­bara alacak olursa bu hile sayılır. Çünkü duyurmadığı şeyler kalbindeki şeyler mesabesindedir. Bunları da nazarı itibara alırsa aldatmaya yol açmış olur. Aldatma ve hile ise haramdır.

Gerçeği en iyi bilen Allahtır.[20]

 

Esirler Ve Darulharbe Girenlerin Sözlerinden Eman Sayılan Ve Sayılmayanlar

 

775- Müslümanlardan bir grup düşmanın ilk barış temsil­cisiyle karşılaşıp "Biz halifenin elçileriyiz" deseler ve halifenin mektubuna benzer bir mektup gösterseler ve böylece müşrik­leri aldatsalar, bunun üzerine müşrikler onlara "girin" deseler ve onlar da darulharbe girseler, orada kaldıkları sürece düş­mandan kimseyi öldürmeleri ve mallarından birşey almaları caiz olmaz.

Çünkü bu tavırları ve gösterdikleri şey gerçek ise, darulharpte düşman ta­rafından eman altında sayılırlar. Dolayısıyle darulharpteki düşman da onlardan eman içinde olur. Darulharbin halkına ve malına dokunamazlar. Darulharbe giden elçiler için de durum aynıdır.

776- Kendilerini bu tavır içinde gösterdiklerinde de durum aynıdır.

Çünkü dışarıdan gelenlerin içlerinde gizlediklerine vakıf olmaları müm­kün değildir. Hileden sakınmak için hüküm ancak zahire göre verilir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi eman işi ciddi olup onun için bir sebep bile eman için yeterlidir.

Takındıkları tavır onların eman istemeleri mesabesinde kabul edilir. Eman isteyip onlar da eman verdiklerinde bu emana riayet etmeleri gere­kir. Eman istediklerini gösteren delil ortaya çıktığında da durum aynıdır.

777- Onları gizlice vurmak niyyetinde oldukları halde "Ti­caret için geldik" dediklerinde de durum aynıdır.

Çünkü gerçekten göründükleri gibi tüccar iseler, darulharp ehline hiyanet etmeleri helal olmaz. Tüccar tavrını takındıklarında da durum aynıdır.

778- Darulharp içinde onlarla karşılaşmaları halinde de durum aynıdır. Ancak karşılaşmadan önce aldıkları şeyler on­ların olur. Ama ondan sonra bir şey almaya kalkışmaları helal olmaz.

Çünkü takındıkları tavır sebebiyle onları serbest bırakmaları kendilerine eman vermeleri mesabesindedir. Bu da ondan sonra düşmanın malına ve canına zarar vermelerini haram kılmaktadır. Ancak ondan önce aldıklarından birşey geri vermeleri gerekmez.

779- Bunlar Rumlar kılığına girip kendilerini onlara ben-zetseler ve düşman "Kimsiniz?" dediğinde, "Biz darulîslamda eman ile oturan Rumlarız" deseler ve darul-harpte bilinen Rumlardan birine kendilerini nisbet etseler veya kimseye ken­dilerini nisbet etmeseler, bunun üzerine düşman onları serbest bıraksa, düşmandan güçlerinin yettiğini öldürmekte ve malları almakta serbesttirler.

Çünkü takındıkları tavır ve söyledikleri doğru ise onlarla darulharp ehli arasında zaten eman yoktur. Çünkü iki taraf birbirinin canına veya malına el ko­yup ele geçirse, arada eman olmadığı için onun olur. Aldığı şeyler veya kişiler elinde iken alan kişi müslüman olursa o şeyler veya kişiler onun olur. Onları serbest bırakmalarının sebebi, şeklen veya manen eman istemeleri değil sadece kendilerinden olmalarıdır. Çünkü rumlardanız veya sizlerdeniz sözünün anlamı aynıdır. (Müslümanlarla değil, Rumlarla anlaşmış olmaktadırlar).

780- Yine kendilerinin zimmîlerden olduğunu ve müslü-manlarla olan anlaşmayı bozarak geldiklerini söyleseler ve düş­man da girişlerine izin verse, durum aynıdır. Bununla önceki arasında fark yoktur.

Çünkü kendilerinden kabul ederek ve aynı yurdun vatandaşı sayarak ser­best bıraktılar. Zaten insanın kendi yurdunda eman istemesi sözkonusu değildir.

el-Mütehassır fı'1-Cenneti lakabıyla bilmen Abdullah b. Üneys'[21] ha­disi buna delalet etmektedir. Süfyan bin Abdullah'a "Sana yardımcı olmak, beraberinde bulunmak ve sayıca çoğalmak için geldim" demiş ve sonra öldürmüştür. Bu da gösteriyorki böyle bir şey eman olmaz.

el-Mütehassır olayını önce açıklamıştık.

Rasulullahm şu buyruğu da bunu açıklamaktadır: "Rasul ve Nebi­lerden sonra dünyada çalışanların en hayırlısı mütehassırlardır.

Yani dünyada daha sonra cennette üzerine dayanacakları ve üstün derece­lere ulaşacakları iyi ameller işleyenlerdir. Tıpkı dünyada bir insanın bir asaya dayanması ve koltuk değneğinin olması gibi.

781- Düşman, elinde olan bir grup esir müslümanı serbest bıraksalar, bunların düşmandan dilediklerini öldürmesinde, mallarını almalarında ve güçleri yetiyorsa darulislama kaçırıp götürmelerinde bir sakınca görmüyorum.

Çünkü serbest bırakılmadan önce onların elinde makhur ve mağlub idiler. Bu durumda iken neye güç yetirmişlerse, onu ele geçirmeye serbest idiler. Sah verildikten sonra da durum aynıdır. Zaten, eman isteğinde bulunduklarını ifade eden birşey de yapmadılar. Serbest bırakmaları da eman vermek suretiyle değil, iltifat etmemek ve ilgi göstermemek suretiyle olmuştur.

782- Yine onlara "Size eman verdik, dilediğiniz yere gidin" derlerse, esirler de birşey söylemezse, durum aynıdır.

Çünkü herhangi birşeye zarar vermelerini haram kılan şey şeklen veya manen verilen emandır. Ancak bu eman ile düşmanın can ve malına zarar vere­mezler. Bu eman da verilmiş değildir. Kendilerinin bağlanmadıkları bir şeyde düşmanın sözü onları bağlamaz.

783- Ama bunlar darulîslamdan gelmiş ve darulharp sa­hipleri onlara "girin, eman altındasınız" demişlerse, durum farklı olur.

Çünkü bu durumda kendi istekleriyle eman isteyerek geldiler. Düşman kuvvetle vurabileceği bir durumda iken karşısına çıktıklarında onlara birşey yapmadığına göre, kendilerine eman verdik demeseler bile, eman vermiş gibi­dirler. Esirler ise darulharpte istekleriyle değil, esir olarak bulundular. Emanın olabilmesi için ona söz veya fiille bir şeyin delalet etmesi lazımdır.

784- Onlardan bir grup esirlerle karşılaşıp "siz kimsiniz" der ve esirler "Biz tüccar kişileriz, arkadaşlarınızın verdikleri eman ile girdik" veya "Biz devlet başkanının elçileriyiz" dese­ler ,ondan sonra düşmandan kimseyi öldürmeleri doğru olmaz."

Çünkü eman istediklerini gösteren bir tavır ortaya koydular. Burada onla­rın eman İstemesi kabul edilir. Ondan sonra darulharp ehline hıyanet etmeleri doğru olmaz.

Ama darulharpli onlara saldırırsa durum değişir.

785- Düşman onların esir olduklarını anlayıp yakaladıktan sonra esirler kaçıp kurtulursa, düşmanın malını almaları ve öldürmeleri helal olur.

Çünkü düşmanın yaptığı ile eman hükmü ortadan kalkmış olur. Nitekim eman altında olan kişilere düşmanın devlet başkanı hainlik edip ve hapsedip mallarını aldıktan sonra onlar kaçıp kurtulurlarsa düşmanları öldürmeleri ve mallarını almaları helal olur. Çünkü düşman devlet başkanının yaptığı antlaş­mayı bozmuş sayılır. ■

786- Aynı şekilde düşman devlet başkanının bilgisi veya emri ile biri onlara böyle davranır ve devlet başkanı da onu alı­koymazsa, netice aynıdır. Çünkü beyinsiz (sefih) yasaklanma-dıkça, kendisine emredilmiş sayılır. Ama devlet başkanlarının veya düşman toplumun bilgisi dışında bunu yaparsa, bu beyin­sizin yaptığı sebebiyle eman altındaki kişilerin halkın can ve malla-rıni helal saymaları doğru değildir. Çünkü sıradan birinin böyle yapması düşman ile kendileri arasındaki anlaşmayı bozmaz. Çünkü bu kişi antlaşmayı bozma yetkisine sahip değildir. Yaptığı sadece onlara bir haksızlıktır. Güç ve imkanları varsa kendilerine yaptı­ğının aynısını onlara yapmaları veya aldığının kendisini yahut benzerini ondan almaları caizdir. Onun dışında kendisine birşey yapmaları helal olmaz. Çünkü zalime zulüm edilmez. Sadece ona yaptığının cezası verilir.

787- Esirler yakalandıklarında "Biz sizdeniz" deseler ve on­lar da serbest bıraksalardı, esirlerin düşmanı öldürmesi ve mallarını alması helâl olurdu.

Çünkü takındıkları tavır, eman isteme tavrı değildir.

788- Yine darulharpte İslama girmişlerse bütün söyledikle­rimizde durumları esirlerin durumları gibidir.

Çünkü darulharpte bulunmaları eman ile olmamıştır.

789- Düşmanın karşılaştığı müslümanlar, düşmana "Biz Burcan halkındanız, İslam ülkesinden eman ile geldik. Barış temsilcilerinizden biri, ülkemize gidebilmemiz için bize eman verdi" deseler ve onlar da serbest bıraksalar, ondan sonra düş­mandan kimseye zarar vermeleri helal olmaz.

Burcan Hazar bölgelerinden biridir. Halkıyla Rumlar arasında açık bir düşmanlık vardır. Eman olmaksızın birbirlerinin ülkesine girmeleri imkansızdır. Onun için takındıkları tavır eman isteme mesabesindedir. Nitekim söyledikleri gerçek olsaydı onların herhangi birşeylerine zarar vermeleri helal olmazdı.

790- Müslümanların yurduna dönmedikçe kendilerini Bur­can kimliğiyle gösterseler ,durum aynıdır. Ama müslümanlar m ülkesine döndükten sonra tekrar darulharbe girecek olurlarsa, dilediklerini onlara yapabilirler.

Çünkü bu durumda bunlar darulharpte hırsız durumundadırlar. Geri gel­işlerini düşmanın fark edip etmemesi aynıdır. Çünkü darulharbe tekrar girişleri düşmanın yurdunu korumasındaki ihmalkarlığını gösterir.

Halbuki önceki durumda iş tamamen farklı idi.

791- Müslümanlar düşmandan esirler alıp öldürmek iste­diklerinde, biri ben müslümanım derse, İslamını sorgulamadan Öldürmeleri helal değildir. Bu lafızla müslümaıı olacağı için değil, belki yüce Allanın "Dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek size müslümaıı olduğunu bildirene "Sen mü'min değilsin" demeyin"[22] ayetinin zahirîne göre hüküm budur.

Zaten adam kapalı bir söz söylemiştir. Bununla ne demek istediği araştı­rılır. Araştırmadan önce hemen öldürmek ihtiyatla davranmaya aykırıdır.

792- Kendisinden sorduklarında İslamı tarif edip tavsif ederse, o müslüman demektir ve öldürülmesi caiz olmaz. Esir düşmeden önce müslüman olduğu bilinmedikçe müslümanlara fey' olur.

Bundan önce müslüman olduğu bilinmeyince yeni müslüman oluyor de­mektir. Bu da Öldürülmekten korur ama köleleştirilmekten kurtarmaz.

793- Müslüman siması taşıyor ve daha çok müslüman oldu­ğu sanılıyorsa, bu müslüman olduğunu bilmek mesabesindedir. Bu özellikleri varsa öldürülmeyip salıverilir.

Çünkü ihtiyat esasına göre kararlaştırılan durumlarda zanm galip kesni bilgi gibidir. Vaziyetin gerçeğine vakıf olmanın mümkün olmadığı durumlarda da zanm galip kesin bilgi mesabesindedir.

794- "Müslüman değilim, beni İslama davet edin ki müslü­man olayım" derse, yine durum aynı olup Öldürülmesi helâl olmaz.

Çünkü Rasulullah "Onları lailahe illallah demeğe davet ediniz" buyur­muştur. Kendisi İslama davet etmeden önce bir kavimle savaşmazdı. Davetin ulaşmadığı bir milletle savaşmak istediğimiz zaman onları davet etmeden önce kendilerine savaş açmamız doğru değildir. Çünkü belki daveti kabul eder, belki de etmezler. Bizim davet etmemizi istiyen ve bunu kabul edeceğini belirten bu adamın davet edilmeden önce evveliyetle öldürülmemesi gerekir.

795- Ben müslümanım, dedikten sonra İslamı anlatması istenildiğinde anlatamazsa, müslümanlarm ona İslamı açıkla­maları ve "sen buna mı inanıyorsun?" demeleri gerekir. Evet, derse, o müslümandır. Hayır, derse veya bu söylediğinizi bilmi­yorum, derse, öldürülmesi helaldir.

Ama devlet başkanının ona "Seni davet ettiğimiz bu şeyi ka­bul ediyor musun?" diye sorması daha iyidir. Evet, derse, öldü­rülmeyip fey1 olur. Hayır, derse boynu vurulur.

Bu paragraf ile cariye ve zevce (kadın eş) meselesindeki cevabın nasıl, olacağı da anlaşılmaktadır. Kişi İslamı tavsif etmesini İstediğinde cariye veya kadın iyi tavsif edemiyorsa, kendisi önünde İslamı tarif eder ve "Buna mı ina­nıyorsun? Sanırım inandığın budur" der. Onun Evet, demesi yeterlidir. Bunun­la cariye veya kadın müslüman olur, nikah ve temellük ile onunla evlenmek helal olur.

Allah en iyi bilir.[23]

 

Müslümanların Bazı Durumlarını Ve Gizli Şeylerini Düşmana Bildirmesinden Korkulan Elçi Ve Eman Verilen Kişinin Durumu

 

796- Düşman devlet başkanının elçisi müslüman askerlere gelirse, ticaret için gelip eman istiyen tüccar gibi mesajını ile-tinceye kadar eman altında olur.

Çünkü bu ikisinin gelişinde müslümanlarm yararı vardır.           

797- Düşman elçisi veya eman altındaki tüccar dönmek is­tediklerinde kumandan müslümanlarm gizli şeylerini görüp düşmana rehberlik yapmalarından endişelenirse, bu tehlikenin bertaraf olduğuna kanaat getirinceya kadar onları yanında (daruIİslamda) alıkoymasında bir sakınca yoktur. Çünkü hapsetmekle müslümanlar gözetilmiş ve zarardan korunmuş olur­lar. Fitnesini önlemek için zina edenin hapsi caiz olduğuna göre bu ikisinin hapsi öncelikle caizdir.

798- Devlet başkanına "Bizi serbest bırak, burada eman ile kalalım" derlerse, serbest bırakmaması gerekir.

.Çünkü zahire göre bunlar gördükleri şeylerde düşmana rehberlik edecek­lerdir. Zira inançları kendilerini buna sevketmektedir. Yüce Allah'ın "Onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar"[24] ayeti bu açık durumu desteklemektedir.

799-  "Bunlardan hiçbirini bildirmiyeceğimize yemin ede­riz" derlerse, sözleri tasdik edilmez.       ,

Çünkü yemin, zahirîn delil olduğu ve desteklediği kişi için delil olur. Burada ise zahir, söylediklerinin aksini göstermektedir. Onun için yeminlerine iltifat edilmez. "Onların yemini yoktur"[25] ayeti de bunu desteklemektedir. Yani onların müslümanlara zararlı olabilecek yerlerde güvenilecek yeminleri yoktur. Bu şekliyle onların bu yeminlerine devlet başkanının güvenmesi caiz değildir. Sadece emin oluncaya kadar bunu da yanında hesaba katar.

Ancak onları ayaklarından bağlaması veya bir işte çalıştırması caiz değildir.

Çünkü bu onlara eziyet ve işkence olur. Halbuki onlara eman vermiştir. Hainlikleri sabit olmadıkça onlara işkence veya eziyet etmeğe hakkı yoktur,

Hapsetmek de onlara eziyettir, denilirse, cevap olarak deriz ki: Hapsedi­lir, derken cezaevine kapatılır, demek İstemiyoruz, Çünkü bu eziyettir. Demek istediğimiz darulharbe dönüşlerini önlemek ve gözetim altında bulundurmak­tır, Bunda da onlara eziyet yoktur. Sadece müslümanlar gözetilmiş olur. Vatan­larına dönmelerini engellemek açısından onlara bir nevi. eziyet sözkonusu olsa bile, bu daha büyük zararı önlemek içindir. Bazı kişilere zarar vermekten kaçın­mak mümkün olmadığında iki zarardan hafif olanı tercih edilir.

Müslümanlara zarar vermelerini önleme amacı, yanlarına bekçiler vere­rek (gözetim altında bulundurarak) da gerçekleşmektedir. Bunun dışında ayak­larını bağlıyarak veya kelepçeliyerek eziyet etmeğe hakkı yoktur. Bir savaş (çatışma) çıkar ve bekçiler onlarla ilgilenemez de kaçıp kurtulmalarından endi­şe ederse, bu meşguliyet kayboluncaya kadar onları kelepçelemek veya ayak­larından bağlamakta bir sakınca yoktur. Çünkü zarar yeri burasıdır, yani kaçıp gitmeleridir. Meşguliyet bittikten sonra ayakları veya elleri çözülür. Çünkü zaruretle sabit olan şey, zaruret miktarına göre takdir edilir.

800- Devlet başkanı darulİslama dönünce onlardan endişe­lendiği yerden onlar için güven içinde olacağı yere beraberinde götürebilir. Sonra casusluklarından emin olduğu yerde serbest bırakır.

Çünkü burada müslümanlarm gözetilmesi, tehlikelerden korunması ve zararın önlenmesi vardır.

801- Darulİslama girinceye kadar onların zararından endişe ediyorsa, darulİslama girinceye kadar serbest bırakmaz.

Çünkü darulharpte serbest bırakıldıklarında belki de zarar büyük olacak­tır. Devlet başkanının kendisi ve asker için zarardan korunma yollarına başvur­ması ve tedbirini alması gerekir.

Yerlerinde kalmağa ısrar ederlerse, zorla görtürür.

Çünkü araştırılıp çözümlenecek hususlarda devlet başkanının zorlama yetkisi vardır. Nitekim genel bir seferberlik olduğunda halkı buna zorlayabilir. Buna benzer olarak Hz. Ömer "Kendi başınıza terkedilirseniz, çocuklarınızı

satarsınız" demiştir.

802- Darulİslamda emin olacağı yere vardığında serbest bırakıp geri gitmelerini istediği takdirde, ülkelerine ulaştıracak binek ve azık vermeden gitmeyip ısrar ederlerse, onunla bera­ber gelmemek için direndikleri yere ulaştıracak kadar gerekli araç ve azık vermesi gerekir.

Çünkü onları oradan zorla getirdi. Oraya ulaştırması gerekir. Bunu müs-lümanlan korumak için yaptığına göre onlara yapacağı masraf müslümanlarm beytulmalmdan karşılanır. Tıpkı başlarına bir felaket gelmiş ve mal onun için harcanmış gibi.

803- Direndikleri yere kadar istiyerek geldikleri için bura­dan öteye dönüşlerinin masrafını karşılamaz. Vereceği masrafı da, asker ganimet almamışsa yahut alıp paylaşmışsa, beytul-maldan verir. Ama ganimet alıp henüz paylaşmamışlarsa, mas­rafları o ganimetten verir.

Çünkü askerlerin çıkarını düşünerek onları zorladı. Onun için masraf as­kerlerin hakkı olan maldan karşılanır. Tıpkı ganimetleri taşımak, korumak ve yüklemek için ücretli adam tutmuş olması gibidir.

804- Geri dönmelerini önlemesi ve beraberinde kalmağa mecbur etmesi halinde de durum aynıdır.

Bu durumda da askerlerin ganimetlerinden onların masraflarını karşılar.

805- Zorla getirdiği yerden itibaren onları ganimet malı o-laıı hayvanlara bindirir.

Çünkü onun yanında emniyet içindedirler. Hıyanetten sakınmak da va­ciptir. Ganimeti alanların yararını gözeterek beraber getirdiği için masraflarım da ganimetten karşılar. Tıpkı zekat üzerinde çalışanlara yetecek kadar zekat malından verildiği gibi. Yine kadının kocası evinde tutulduğu sürece nafakasını kocanın karşılaması gibi.

806- Emin olduktan sonra serbest bırakmak istediğinde on­lar emniyet içinde olmadıkları bir yerde iseler, onları gözetme­si ve ancak emniyet duyacakları bir yerde salıvermesi gerekir.

Çünkü onun eman ve himayesi altındadırlar. Onlara zulmedilmesini önle­mek görevidir. Müslümanların emniyetini gözettiği gibi onların da emniyetini gözetir. Nitekim bir gemi ile beraberinde bir adaya çıkarsa onları o adada alıko­yup terkedebilir mi? Hayır, onları kaybolmıyacakları yere kadar gemi ile taşır, araç ve bineklerini de vererek gönderir.

807- Eşkıya ve hırsızlardan korkuyorlarsa, emin olacakları yere kadar götürecek kişileri yanlarına vermesi lazımdır.

Çünkü bu, devlet başkanının görevidir. Ancak bunu tek başına yapamıya-cağı için bazı müslümanlarm yardımından faydalanır.

808- Onlarla beraber emniyetlerini sağlamak için gönde­rilenlerin   korku içinde olacakları yere vardıklarında ancak emniyet içinde olacaklarını iddia ederlerse, müslümanlarm emin olabilecekleri en uzak yere kadar onlarla görevliler gön­dermesi gerekir. Buraya vardıklarında serbest bırakılırlar. Bu­nun ötesiyle mükellef değildir.

Çünkü bunun Ötesinde müslümanlar tehlikeye maruz kalırlar. Bu da müş­rikleri emin kılma pahasına caiz değildir. Yani müşrikleri emin kılmak için müslümanları tehlikeye atmak caiz olmaz. Müşriklerin emin olacağı ve müs­lümanlar için güvenliğin bulunmadığı yere gitmeğe müslümanları zorlar ve gittiklerinde öldürülürlerse, kan diyetleri ondan alınır. Ama kendi istekleriyle gidip öldürülecek olurlarsa, kanlarından o sorumlu değildir. Bu da iki durum­dan en kolay olanıdır.

Gerçekleri en iyi bilen Allahtır.[26]

 

Kaledeki Düşmana Müslüman Kişinin Karşılıklı Veya Karşılıksız Eman Vermesi

 

809- Aralarında müslüman bir esirin bulunduğu kaledeki düşmanı müslümanlar kuşattıklarında esir müslüman düşma­na eman verip geceleyin müslüman askerlerin karargahına çıkarıp getirirse, gelen düşmanın tümü ınüslümanlara fey' olur.

Çünkü onlara eman veren esir, aralarında mağlub ve makhur bir kişidir. Böylelerin verecekleri eman geçerli değildir. Sonra, bu eman ile müslüman­larm çıkarını değil, sadece kendini kurtarmayı amaç edinmiştir. Böylelerinin emanını geçerli sayarsak müslümanlar artık kuvvetle düşmanın bir kalesini bile fethetme imkanı bulamazlar. Çünkü esir bir müslümanm bulunmıyacağı kale çok nadirdir. Müslümanların fethedeceğine düşman kesin inandığında bu esire emreder ve ondan eman alırlar. Aralarında müslüman esir olmadığında da içle­rinden birine müslüman olmasını emreder ve ondan eman alırlar. Bunun hük­mü de esirin hükmü gibi olur. Bütün bu sebeplerden dolayı hepsi müslüman-larafey' olur, dedik.[27]

810- Kıyasa göre erkeklerinin hepsini öldürmek caizdir.

Çünkü geçersiz eman öldürmeyi engellemez. Tıpkı aklı ermeyen bir ço­cuğun veya delinin eman vermesi gibidir.

İstihsana göre ise, erkeklerini öldürmek doğru değildir.

Çünkü Rasulullahın "En basitleri onların çıkarını gözetir" sözünün zahirî buna delalet etmektedir. Zira hadis, esiri de, başkasını da kapsar, Bu zahirle amel terkedilecek olursa, şüphe ile geçersiz olan şeylerde şüphe olarak kalır.

Tıpkı "Sen ve malın babana aitsiniz" sözü mesabesindedir.

İkinci olarak kaledeki düşman savaşmak için değil, eman istemek için ka­rargaha gelmiştir. Bu da esirin kendilerine verdiği emana itibar edilerek mey­dana gelmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi muhasara altındaki düşman sila­hını bırakarak veya eman istiyerek savaşı bırakmış bir şekilde teslim olup gel­diğinde öldürülmekten emin olur. Bunlar da öldürülmekten emin olurlar. Ama köle olmaktan kurtulamazlar. Humus (beşte bir) kısmı ayrıldıktan sonra asker­ler arasında ganimet olarak taksim edilirler. Onlara eman veren kişinin yeni müstüman olan veya aralarında eman ile bulunan biri olmasında durum değişmez.

811- Müslüman askerlerden biri onlara eman verirse, emanı geçerlidir.

Çünkü onlardan emin oiup müslüman askerler arasında güven içindedir. Verdiği eman İslam cemaatinin verdiği eman gibidir.

812- Devlet başkanı emanlarımiı geçersiz olduğunu bildir­dikten sonra kalelerinden çıkmaz ve kendisi onlara eman ver­dikten sonra caymış ve savaşmayı uygun görmüş gibi onlara savaş açmış ise, bu durumda İslam ordusunun karargahına gelip "Bize falan kişi eman verdi" derlerse, adaletli iki müslü­man şahit getirmedikçe söyledikleri kabul edilmez.

Çünkü zahire göre fey1 olmuşlardır. Müslümanların onlardaki hakkını yok eden bir şeyi iddia ettiler. Onun için buna mutlaka adaletli iki müslüman şahit getirmeleri gerekir.

Sözünü ettikleri adamın "Ben onlara eman verdim" demesi de kabul edilmez.

Çünkü kendi yaptığına şahitlik yapmaktadır. Halbuki kişinin kendi kendi-ne şahitliği muteber değildir.

813- Ama adaletli iki müslüman şahitlik yaparsa eman ge­çerli olur ve emin olacakları yere götürülmeleri gerekir.

Çünkü delil ile sabit olan, gözle görerek sabit olan gibidir.

814- O adamın sözünden başka delilleri yoksa, fey' olurlar.

Ancak mevcut olan şüpheden dolayı ve istihsana göre erkekleri öldürül­mez. Çünkü sözkonusu adam öldürülmelerinin haram olduğunu haber vermiş­tir. Sözünde doğru olması muhtemeldir, öldürmenin haram oluşu da dinin hü­kümlerin dendir. Hükmün bağlayıcılığında haberi vahid (bir tek kişinin verdiği haber) din işlerinde hüccettir. .

815- Müslümanın onlara bin dinar karşılığında eman ver­diğini daha kalelerinden çıkmadan devlet başkanı öğrenirse, istediğini yapmakta serbesttir. Dilerse o emanı kabul eder ve darulharpten çıkıncaya kadar onlara dokunmaz, dinarları da alarak müslümanlara fey1 sayar.

Çünkü devlet başkanı bu şekilde emanı tasvib edebileceği gibi kendisi de böyle bir eman verebilir. Alınan mal da asker gücü ile alındığı için onlara fey' olur.

Dilerse dinarlarını geri verir ve hıyanetten sakınmak için emanla-rıiun bozulduğunu bildirerek onlarla savaşır. Tıpkı kendisi onlara bu şe­kilde eman vermiş ve bozmuş gibi olur.

816- Adam onlarla barış yaptığında müslümanlarm ka­rargahına girmiş veya kalelerini tahrip etmişlerse, devlet baş­kanı onlardan bin dinar alıp müslümanlara fey' yapabilir.

Çünkü burada müslüman lan gözetmesi, böyle bir barışın caiz oluşuna

dayanmaktadır. Onlar karargahta emin olup devlet başkanının emin olacakları yere ulaştırmcaya kadar emanı altındadırlar. Dinarlarım geri verse bile durum değişmez. Böylece anlıyoruz ki dinarları alması müslümanlarm yararınadır. Tasarruf yetkisi alınmış köle gibidir. Kendini ücretli sayar ve çalışmaktan kurtulur.

817- Dinarları askerler arasında dağıtırsa, onlara "Darul­harpten nereye isterseniz gidin" der ve emin olacakları yere varıncaya kadar onlara dokunmaz.

Böylece antlaşmada onlar için koşulan şarta bağlı kalma sağlanmış olur.

818- Müslümanlar kaleyi fethedince içlerinden biri "Ben onlarla şu bin dinar karşılığında sulh yapmıştım" der ve kale-dekiler de onu doğrularsa, devlet başkanı bunun bir değerlen­dirmesini yapar. Onu doğrulamak müslümanların yararına ise tasdik eder ve dinarları ondan aldıktan sonra kale halkına dile­dikleri yere gitmelerini emreder. Sözünü tasdik etmemesi müs­lümanların yararına ise, yalanlar ve dinarları almaksızın kale halkını fey1 sayar.

Çünkü müslümanların koruyucusudur. Müslümanlara en yararlı olanı a-raştırır ve onu yerine getirir. Nitekim karşılıksız onları bağışlayıp salıvermek isterse, salabilir. Bu da onun gibidir. Ne olursa olsun, adamın onlara eman ver­diğini haber vermesiyle meydana gelen şüpheden dolayı, erkeklerini öldü-remez.

819- Adam eman verdiğini söylediği zaman onlar kalelerin­de ise, eman altında olurlar. Devlet başkanı da dilediği şekilde hareket eder.

Tıpkı bu durumda onlara yeni eman vermiş gibidir. Müslümanlar açısın­dan bunun bildirilmesi, yeni eman verilmesi gibidir. En iyi Allah bilir.[28]

 

Şartlı Eman

 

820- Kuşatma altmdakilerden biri Müslümanlara "bana e-man verin, yüz kişiden oluşan ganimeti size göstermek için ya­nınıza  geleyim" der ve inip  gelerek  onları söylediği yere gö­türse, ancak söylediği yerde kimse bulamayınca "Burada idi­ler, gitmişler, nereye gittiklerini bilmiyorum' derse, bu durum­da müslümanlar kaleyi fethedemezlerse onu emin olacağı yere gönderirler. Kaleyi fethederlerse yine darulharpte emin olacağı yere ulaştırırlar.

Çünkü karargaha emniyetle gelmiştir ve eman almıştır. Eman da kabul ile sabit olur. Yerine getirilmesi kabul edilen şeyin gerçekleşmesine kadar bek­lemez. Nitekim bin dirhem vermesi karşılığında köle azad edildiğinde bu para bundan sonra ödenmese de köle azad olur.

821- Burada da kişi kendisinin korunduğu yerden rehberlik yapmak üzere çıkıp gelirse, emanı almış olur. Söylediği şeyi ye­rine getirsin veya getirmesin müslümanlar d an eman almış olur ve onu emin olacağı yere ulaştırırlar.

Müslümanlar "Bize rehberlik etmek üzere eman verdik, ama sözünü tutmadı" diye itiraz ederlerse, cevap olarak denilir ki: Bu adam "size rehberlik yapmazsam benimle sizin aranızda eman olmaz" dememiştir.

Böylece İmam Muhammed şart mefhumunun delil olmıyacağını ifade et­miş olmaktadır. Mezhebimiz de budur[29] Yüce Allanın "Şahitlik yapması (o kadının ifade etmesi) onu cezadan kurtarır"[30]ayetini açıklarken İmam Ebu Yusuf'un da böyle dediğini İmam el-Kerhî rivayet etmektedir. Yani şahitlik yapmaması onu cezadan kurtarmaz, anlamına gelmez. Yüce Allah "Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa, onlara hür kadınlara edilen azabın yarısı edilir."[31] buyurmaktadır. Bu demek değildir ki evlenmeyip zina etmişse o azaba çarptırıl­maz. Çünkü şart mefhumu sıfat mefhumu gibidir. O da hüccet değildir. Yüce Allah buyuruyor: "Seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını... "[32] Bu sıfat onunla beraber hicret etmiyenlerin haram olduğuna delalet etmiş değildir. Yine "Öyleyse o aylarda kendinize yazık etmeyin"[33] buyurmaktadır. Bu da haram aylar dışında zulmün mubah olduğuna delalet etmez.

Onların "Bize rehberlik etmek üzere sana eman verdik" demeleri, "Reh­berlik etmediğin zaman sana eman yoktur" anlamına delalet etmez. Çünkü o muhtemeldir. Muhtemel (ihtimal) olan ise kesin zıt karşılığı olmaz ve hükmü­nü iptal etmez. Ama onlara" Size göstermezsem bana eman olmasın" derse, o takdirde birinci şıkka mukabil olabilecek esas haline gelir. Yani böyle söyle­diğinde sözkonusu düşmanı gösterirse emanı alır, göstermezse emam alamaz.

Bmanın geri alındığı ve savaş halinin geçerli olduğu bildirilmekle öldür­mek de, köle yapmak da helâl olur. Bu da şarta bağlanması muhtemel olan mutlak kabiİmdendir. Rehberlik yapmazsa ona eman olmaz. Bu durumda dev­let başkanı serbest olup dilerse öldürür, dilerse fey' sayar.

Bir ay süre ile bir adamın canını koruma tekeffül etmesi buna benzer. Te­keffül ettiği şahsı muhataba teslim etmedikçe bir ayın geçmesiyle tekeffül eden adam mesuliyetten kurtulmuş olmaz. Ama bir ay sonra kefalet sorumluluğum kalmaz, derse bir ay geçmekle dediği olur.

822- Bu adam elimizde esir olup "size düşmandan ganimet olacak yüz kişiyi haber vereyim, bana eman verin" deyip yu­karıdaki şekilde olay cereyan etse ve söylediği rehberliği yapa­mazsa, devlet başkanı onu öldürebilir.

Çünkü elimizde esir olmuş, devlet başkanının öldürmesi veya köle etmesi caiz olmuştur. Emam da yapacağını söylediği rehberliğe bağlamış, onu da yapa­mamıştır.

Bundan önceki durumda henüz teslim olmamış, düşman tarafındaydı. Gelişi sadece müslümanlardan aldığı eman sebebiyle idi. Bunun karşılığında müslümanlara yararlı olacak rehberliği üstlenmiştir. Bu görevi yerine getir­mediğinde devlet başkanının emin olacağı yere ulaştırması gerekiyordu.

Gerçekte ise iki olay arasında fark yoktur. Her iki durumunda da reh­berlik yapmadığından daha önceki durumuna iade edilir. Ancak bu esir, üstlen­diği görevden önce elimizde öldürülmesi veya köleleştirilmesi mubah olan biriydi. Burda da eski durumuna dönmektedir. Bu görevi üstlenmeden önce muhasara altında olan da düşman arasında emniyet içindeydi. Üstlendiği görevi yerine getirmediğinden onun da eski durumuna iadesi gerekir.

823- Muhasara altındaki adam "Size rehberlik yapmazsam fey' olayım veya köle olayım" demiş ve şartını yerine getirme-mişse, müslümanlara fey' olur ve devlet başkanı onu öldü-remez.

Çünkü bu fazla ibareyi söylememiş olsaydı şartı yerine getirmese bile öl­dürülmek ve köleleştirilmekten emin olurdu. Ama bu fazla ibare birinci duru­mun hükmünü iptal eden delil teşkil etmektedir. Mukabil taraf da delile göre işlemektedir. Sonra, bu şartın öldürülmek için değil, sadece köleleştirilmek için olabileceğini kabul etmiştir. Bu şartta yarar olup gözetilmesi gerekir.

824- Yine "şartımı yerine getirmezsem size zimnıî olayım" demişse, söylediği gibi olur. Şartı yerine getirmezse zimmî olur ve öldürmesi yahut köleleştirmesi caiz değildir.

Çünkü şartı yerine getirmek vaciptir.

825- "Kale kapısının size açılması için önce bize eman verin, sonra gelin bize İslamı anlatın, müslüman olalım" demişse, onlar hepsi eman altmda olurlar. Tekrar kalelerine dönmek ve muhkem duruma gelmelerine imkan tanımak için müslüman-ların kalelerini boşaltması, daha sonra savaş halinin yeniden geçerli olduğunu bildirmeleri gerekir.

Çünkü yerine getirmeden önce müslümanlar şartı kabullendikleri için on­lar eman kazanmışlardır. Vadettiklerini yerine getirmekten kaçınmalariyle eman geçersiz olmaz. Eman gereğince de emin oldukları eski yere iade edilme­leri, daha sonra savaş halini ilân etmeleri gerekir.

826- Müslümanlar "İslamı kabul etmezseniz aramızda e-man yoktur" der, onlar da kabul eder ve olay yukarıdaki şekil­de cereyan ederse, Islamı kabul etmedikleri taktirde köleleş­tirmek ve savaşanlarını öldürmekte bir sakınca yoktur.

Çünkü şart böyle koşulmuştur. İki taraf arasında meydana gelen ilişkiler­de sadece koşulan şarta riayet vaciptir. Bunun delili de Rasulullahtan rivayet e-dilen Ebu'l-Hukayk oğullan hadisidir. Rasulullah onlara "Benden bir şey giz­lerseniz korumamızdan yoksun olursunz." buyurdu: Onlar da bunu kabul etti­ler. Yalancılıkları açığa çıkınca öldürülmelerini ve köleleştirümelerini tercih etti.

Rivayete göre Uhut savaşından sonra ordu dönünce müşriklerden bir adam yolunu kaybetmiş ve Medine'ye gelerek akrabalık bağı bulunan Hz. Osman'ın evine gelmiştir. Bunun üzerine Hz. Osman Rasulullaha gelerek ona eman dilemiş, Rasulullah da "Üç güne kadar eman verdik, ondan sonra görür­sek kanı helaldir" diye üç günlük eman vermiş. Adam çıkmış, üç gün sonra Rasulullah ashabına "Arayın, umarım bulursunuz" demiş, üç günden sonra de­rin uykuya dalmış olarak bulmuşlar. Getirilip öldürülmüştür. Bu da gösteriyor kî öldürmenin caizliğine ve savaş halinin bildirilmesine dayalı olarak emanda belirlenen şart geçerlidir.

827- Bazıları Islamı kabul eder, bazıları da kabul etmezse, kabul edenler hür, diğerleri de fey olur. Çünkü parça, tümden sayılır.

Zaten bir topluluğa izafe edilen çoğul, o topluluğun her ferdini ayrı ayrı kapsar. Delili de şu ayeti kerimedir. "Kendilerini her çağırdığımda parmak­larını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine hüründüler."[34] Bu şartla sanki onlardan her birine "İslama girmezsen aramızda eman olmaz" demiş gibiyiz.

828- Muhasara altındakilerden biri "Bize eman verirseniz kendim gelir müslüman olurum" der ve müslüman olmayı red ederse, tekrar kalesine geri gönderilir.

Çünkü bize göre eman altındadır. Onun bu durumu için yüce Allah şöyle buyurmaktadır. "Müşriklerden biri sana sığınırsa, Allahm sözünü dinlemesi için ona eman ver, sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır."[35]

829- Müslümanlar ona "İslama girmezsen aramızda eman olmaz" şartını koşar, o da İslama girmeyi kabul etmezse, müs-lümanlara fey' olur.

Çünkü aramızda şart böyle koşulmuştur.

830- Devlet başkam İslamı kendisine sunduğunda kabul et­mediğinden fey1 saydıktan sonra İslama girecek olursa, o yine fey' olup hür olmaz.

Çünkü İslama girmemesiyle şartlı verilen emanın hükmü geçmiş sayılır ve müslümanlar elinde esir kalır.

831- İslama girince öldürülmeyip fey1 yapılır. Bu da başlan­gıçta İslamı red ettiğinde fey1 olarak sayılması durumundadır.

832- Devlet başkanı İslama davet ettikçe İslamı red etti­ğinde fey1 olarak kararlaştırılmayıp sonra İslama girdiğinde de fey olacağı kararlaştırılmamışsa, kıyasa göre yine fey' olur.

Çünkü isimi kabul etmemekle emanın biteceği şartı İslama girmeyi red ettiğinde gerçekleşmiştir. Şarta bağlı olan şey de, şartın bulunmasiyle sabit olur. Şartlı yapılan boşanma ve köle azadı gibi.

İstihsana göre ise, hür müslümandır.

Çünkü red etmesi tereddütle olup ihtimallidir. İslamdan nefret sebebiyle olmuşsa o gerçek red etmedir. Böyle değil de, kalbindeki şüphe gidinceye kadar üzerinde düşünme sebebiyle olabilir. Onun için red etmesinin şekli ve sebebi ancak hakiminin hükmü ile kararlaştırılır.

833- İslamı red etmeyip sadece "Bırakın düşüneyim" derse, devlet başkanı ona sadece üç gün mühlet tanır.

Çünkü düşünüp taşınma ve şüpheyi giderme bir müddet gerektirir. Böyle mühlet isterse ona üç gün süre tanınır. Çünkü bu yeterli bir süredir. Şartı tercih etmesi de buna delildir.

Bu meselede durumu mürtedde benzemektedir. Durumunu düşü­nüp taşınmak için süre istediğinde ona üç gün tanınır. Hz. Ömer hadisi bu­na delalet etmektedir. Ebû Musa el-Eşari tarafından Hz. Ömer'e bir adam geldi. Halkın durumunu ondan sordu. O da anlattı. Sonra yeni bir olay veya garip bir durum var mı? dedi. Evet, dedi. Müslüman iken bir adam küfre döndü. Ona ne yaptınız? dedi. Getirip boynunu vurduk, dedi. Onu üç gün bir eve kapatıp her gün ekmeğini ve suyunu vermeniz gerekmez miydi? Belki tevbe eder ve Allah'ın emrine bir daha dönerdi. "Allah'ım, şahid ol, ben bu olayda bulunmadım, emretmedim ve bana anlatıldığında razı olmadım," dedi.

İmam Şafiî bunun zahirine göre hükmetmekte, mürted isterse de, iste­mezse de seran bekletilmesi gerekir, demektedir.

Bize göre izahı ise şöyledir: Sözkonusu mürted onlardan mühlet istemiş, onlar ise red etmişlerdir. Hz. Ömer onun için bunu yadırgamıştır. İslam şeriatı­nın güzelliklerine vakıf olduktan sonra irtidat eden kimseye düşünüp taşınması için üç gün mühlet tanınıyorsa, İslama henüz vakıf olmıyan bu adanla mühlet tanımak öncelikle gerekir.

834- Kendisine İslam takdim edildiğinde kabul veya red ettiğini belirtmezse, devlet başkanı ona üç defa İslamı sunar ve her defasında kabul etmediği taktirde fey1 olacağını bildirir.

Çünkü susması, İslamı reddetmesi demektir. Ancak özrü tamamen orta­dan kaldırmak için ve başka ihtimal olduğunu gözönünde bulundurarak ona üç defa İsiami sunar ve her seferinde de uyarı olarak akıbetini kendisine haber verir. Buna rağmen red ederse fey1 olduğu kararlaştırılır. Tıpkı mahkemede sorulara cevap vermiyen hasmı hakimin inkar edici olarak sayması, yemin etmesi istenildiğinde yeminden kaçınması halinde hakimin onu haksız sayması ve üç defa yemin etmesi istenmesine rağmen yemin etmemesi halinde hakimin hüküm vermesi gibi.

835- Müslümanlara gelmek istediğinde "Bana İslamı arze-dersiniz üç gün mühlet içinde kabul edersem hür olurum, İsla-mı kabul etmezsem benimle sizin aranızda eman olmasın" demişse, kendisine İslam sunulduğu andan itibaren üç gün üç gece serbest olur.

Çünkü kendisi için böyle şart koşmuştur. Kendisine İslam arzedilince İs­lamı kabul edeceğini ancak üç günlük mühlet istediğini belirtmiştir. Böylece anlıyoruz ki sürenin başlaması kendisine Islamın arzedilişinden itibarendir. Gece ve gündüzden biri çoğul kipi ile zikredildiğinde diğerini de kapsar.

836- Süre geçtiği halde müslüman olmazsa fey' olur ve dev­let başkanının hükmüne gerek kalmaz.

Çünkü şart böyledir. Mutlak olması halinde hüküm vermenin şart koşul­ması, düşünme iîe red etmenin birbirinden ayırdedilmesi içindir. Burada da belirtilen süre ile bu gerçekleşmiştir. İcarede olduğu gibi vaktin tesbit edilmiş olması, o vakitten sonrasının önceki ile aynı hükümde olmasını engeller.

837- "Böyle olmazsa, aramızda eman yoktur" dememiş ve olay aynı şekilde olmuşsa, üç gün geçtikten sonra güven içinde olacağı yere gönderilir.

Çünkü üç günlük süre eman için değil, düşünüp taşınmak içindir. Üç gün geçtikten sonra İslamı red etmesi gerçekleşmektedir. Ancak üç günden sonra kendisiyle savaşılacağı ve emanın biteceği ona şart koşulmadığı için adam güven içinde olur. Onun için kalesine güven içinde ulaştırılması gerekir.

838- Kalesini müslümanlar fethetmişse, darulharpte emin olacağı en yakın yere ulaştırılır. Ondan sonra kendisiyle çarpış­mak helal olur.

839- Müslümanlara "üç gün içinde müslüman olursam ola­yım, olmazsam size köle olayım" demiş ve müslüman olmuşsa, hür müslüman olur, üç gün içinde müslüman olmazsa ganimet olur ve diğer ganimetlerle taksim edilir.

Çünkü böyle şart koşuldu.

840- Aynı şekilde tek başına veya bütün kale halkı "Size zimmî olalım" demiş ve üç gün içinde müslüman olmamışlarsa, müslümanlar a zimmî olurlar.

Çünkü böyle şart koşup kabul ettiler.

841- Muhasara altındaki adam "Bana eman verirseniz, size içinde ganimet olacak yüz adam bulunan bir köyü gösterece­ğim der ve müslümanlar eman vermeyi kabul eder, o da razı olduktan sonra onları boş bir köye getirir ve "Burada idiler, ama gitmişler" derse, müslümanlara feyp olur ve "Beni emin olacağım yere geri götürün" diyemez. Daha önceki durumun zıddıdır.

Çünkü müslümanlar emanı ona şartlı verdiler. O da rehberlik yapmasıydı. Şart gerçekleşmezse ona bağlı olan da yok gibidir. Halbuki daha önceki durum­da rehberlik yapmak üzere ona eman vereceğini kabul etmişlerdi. O da kabul etmişti. Böyle rehberlik yapsın yapmasın emin oluyordu. Nitekim kölesine "Bana bin dirhem verirsen hür olursun" diyen adamın kölesi bunu kabul ederse, bin dirhemi ödemedikçe hür olmaz. Ama "Sen hürsün, ancak bana bin dirhem vereceksin" derse ve köle de kabul ederse, hür olur, parayı ödesin veya öde­mesin, değişmez. Burada da durum aynıdır.

842- Yine "inersen ve müslüman olursan eman altında olursun" denildiğinde iner, ama müslüman olmazsa, fey1 olur.

Çünkü "ve müslüman olursan" cümlesi de şart üzerine atfedilmiş olup ay­nı hükme tâbidir ve şart kapsamındadır. Eman altında olmasını İslama girmesi şartına bağladıkları için İslama girmedikçe eman altında olmaz.

843- Ona "inmek ve müslüman olmak üzere sana eman verdik" derlerse, indikten ve İslama girmeden önce emin olur. Islama girmeyi kabul etmezse emin olacağı yere ulaştırılması lazımdır. Yine "inmek ve bize yüz dinar vermek üzere eman altında olursun" derlerse,o da iner fakat dinarları vermeyi red ederse, eman altında olur. Ama "iner ve yüz dinar verirsen emin olursun" demişlerse durum aksidir.

Çünkü burada eman dinarları ödemesi şartına bağlıdır. Öncesinde ise sadece bu işleri yapmayı kabul etmesi şartına bağlıdır.

844- İner ve ödemeyi kabul ederse, dinarları ödemesi lazım olup eman altında olur.

845- Vermeyi red eder veya param yoktur, derse ödeyin-ceye kadar hapsedilir. Ancak eman hakkını kazandığı için fey' olmaz, dinarları ödediği anda salıverilmesi ve emin olacağı yere ulaştırılması gerekir.

846- İslam devlet başkanının kendisini de beraberinde da-rulîslama çıkarıncaya kadar vermeyi red eder ve darulîslama çıktıktan sonra vermeyi kabul ederek verirse, serbest bırakılır ve emin olacağı yere gönderilir.

Çünkü eman altındadır. Borcundan dolayı hapsedilmiştir. Borcunu öderse üzerinde bir hakkımız kalmaz.

Ama darulİslamda uzun müddet kalır ve dinarları (borcunu) Öde-mezse, devlet başkanı onu zimmî sayar.

Çünkü darulİslamda kafir, cizye vergisini ödemeden uzun müddet otura­maz. Zaten darulİslamda dinarları ödemediği için hapsedilmişti. Kendisi ver­meyi kabul etmiyor veya ödeyemiyordu. Darulİslamda kafir hapsedilirse, rehin mesabessinde cizye vergisine bağlanır.

847- Devlet başkanı zimmî sayarsa, hapisten çıkarır ve di­nar borcu da düşer.

Çünkü o dinarları şahsi eman karşılığında borçlanmış ve üzerine almıştı yahut emin olacağı yere ulaşmak için onları kendine fidye yapmıştı.

Sadece eman sözkonusu ise bunu zaten en sağlam iki yoldan biriyle, müslüman olmak veya zimmîliği kabul etmekle kazanmış olur. Müslüman olur­sa cizye vergisi de düşer. Tıpkı efendisi tarafından âzad edilen sözleşmeli köle veya sözleşme yapmış ve efendisinin ölümü ile azad olacak ümmülveled cariye gibi. Sözleşme ile vermeyi taahhüt ettiği miktarı ödeme gereği kalmadığı için ödenecek olan borç düşer.

Ama mesele fidye ile kurtulmak ise, kendisini fidye ile kurtarmak istediği amaç da kalmamıştır artık. Çünkü İslama girmek veya zimmî olmakla artık vatandaşımız olur ve darulharbe dönmesi yasaktır. Diğer zimmîler gibi dinarları verse de dönme hakkı yoktur. Zaten bu dinarları ancak ehline ve emin olacağı yere dönebilmek için fidye olarak veriyordu.

Niçin mal karşılığında köleleştirilmedi ve zimmet akdinden sonra bor­cunu ödediği taktirde serbest olacağı belirtilmedi? diye sorulursa, deriz ki;

Çünkü bu adam asla müslümanların kölesi değildir ve olmamıştır. Mal, bir zamanlar köle olup hürriyete kavuşması veya azat edilmesi karşılığında ancak bedel olur.

848- Yerine başka birini vermek üzere müslümanlarla antlaşma yapsa, ortalama birini veya dirhem yahut dinar ola­rak değerini vermesi gerekir.

Çünkü fidye olarak gerekli olan bir şey, malın bedeli olmaz. Burada ol­duğu gibi bir kişi mutlak olarak zikredi İd iğinde şahıs veya değeri olan mal­dan hangisi almacaksa ortalamasından tesbit edilir. Hanımın kabulüne bağlı olarak belli kelimelerle boşama bedelinde ve kasıtlı öldürme barışında öde­necek diyette olduğu gibi.

849- Üzerine aldığını verir, ama kalesini açmazsa, sonra başka bir yere gitmek isterse, serbest bırakılır ve darulharpte dilediği yere gidebilir.

Çünkü biliyoruz ki kaleden inmiş ve tekrar kaleye dönmek üzere kalede korktuğu durumdan emin olmak için canı kırşılığında fidye vermiştir. Bu da darulharpten gitmek istediği yere gitme imkanı olduğu zaman gerçekleşir.

850- Darulharpte emin olacağı yere ulaştıktan sonra onunla savaşmak caiz olur.

Çünkü güven içinde olacağı ikinci bir yere ulaşmakla amacı gerçekleşmiş olmaktadır. Oraya ulaşmakla da kendisiyle müslümanlar arasındaki eman sona ermiş sayılır.

Ama müslümanlara "Siz darulİslama dönünceye kadar ben sizden eman altında olacağım" diye şart koşmuş veya "şöyle böyle yapıncaya kadar" demişse, o zaman koştuğu şarta bağlı kalmak lazımdır.

Çünkü halin delaletiyle emin olacağı yere ulaşmasiyle aramızdaki emanın sona erdiğini kabul ediyoruz. Çünkü daha önce muhasara altında korku için­deydi. Eman istemesinden maksadı o korkudan kurtulmaktır. Zıddına açıklama yapıldığı taktirde halin delaleti de sabit olmaktadır. Yani açıkça ifade edilince durumdan anlaşılan şey geçersiz olur.

851- Bu şartlardan birini koşmaz da kalesine dönmeyi tercih eder ve kaleye dönüp güvene kavuşursa, yine müslüman-Iarın emanı dışına çıkmış olur.

Çünkü kendi isteğiyle emin olduğu yere varmıştır. Emanın sona ermesi­nin sebebi budur. Ama şu kadar ay eman altında olmayı veya müslümanların darulİslama dönmesini şart koşmuşsa, o taktirde eman altında olur. Eman müd­detinin sürmesi için kaleye girmesi de emin olacağı başka bir yere ulaşması mesabesindedir.

852- Müslümanlar kaleyi fethederse, onu serbest bırakırlar. Ama kaleye döndükten sonra müslümanlarla savaşmışsa, ele

geçtiğinde fey' olur.

Çünkü güven içinde olduğu bir yerde müslümanlarla savaşırsa aramız­daki emanı bozmuş olur. Bozulduktan sonra öldürmek ve köleleştirmek konu­sunda emanm yasaklayıcı hükmü yoktur.

853- Müslümanlara "Bırakın ineyim ve size yüz dinar vere­yim, vermezsem bana eman olmasın" veya "yanınıza iner ve yüz dinar verirsem eman altında sayarsınız" dedikten sonra iner, ama vermesini istediklerinde red ederse, kıyasa göre fey'

olur.

Çünkü iki şıktan birinde emanı geçeriz sayma şartı gerçekleşmiştir, ikinci

şıkta ise emanın şartı gerçekleşmemiştir. Yani inmesine izin verildiği halde vermesini şart koştuğu parayı vermekten kaçınmıştır.

854- İstihsana göre ise devlet başkanına götürülüp parayı vermesini kendisine emretmedikçe fey' olmaz. Ama vermesini emredince, red ederse onu fey1 sayar.

Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi vermeyi red etmesinin değişik ge­rekçeleri olabilir. Red etmesinin sebebi ancak devlet başkanının hükmü ile

ortaya çıkar ve kararlaştırılır.

Nitekim müslümanlara "Size değil, emire vereceğim" veya "Ancak şahit­ler önünde size vereceğim" deseydi, bu şekilde vermeyi red etmekle fey' olur muydu? Elbette hayır. Onun için bu konuda kıyas geçersizdir.

855- "Üç güne kadar inip gelmek ve size bir başkasını yahut yüz dinar vermek üzere bana eman verin" dedikten sonra iner gelirse, eman altında olur ve üç günlük süre geçinceye kadar ona birşey yapılmaz.

Çünkü kendisi için bu süreyi şart koşmuştur. Vadeli borcu olanın hapse-dilmediği gibi bu da hapsedilmez.

856- Vermeyi kabul ettiği için süre geçse de eman altın­dadır. Ama ödemeyi yapıncaya kadar hapsedilir. Ancak müslü-man olur veya zimmîliği kabul ederse malı verme mükellefiyeti düşer.

Daha önce açıkladığımız iki sebepten mal mükellefiyeti düşer.

857- "Şu süreye kadar size yüz dinar vermek üzere bana eman verin, vermezsem aramızda eman olmasın" veya "Şu süreye kadar size verirsem eman altında olayını" der ve süre geçinceye kadar vermezse, fey' olur. Hakimin burada hüküm vermesine de gerek yoktur.

Çünkü kendisi için bir süreyi açıkça şart koştu. Belirttiği süre artırılmaz. Hakimin hüküm vermesini şart koşarsak süreyi artırmış oluruz. Halbuki nass üzerinde yapılan ziyade nesh anlamına gelir.

858- Adam "içinde ganimet olacak yüz adam bulunan bir köyü göstermek karıştığında bana eman verin. Köyü göster-mezsem aramızda eman olmasın" deseydi ve inmesinden önce veya sonra yahut göstermesinden önce veya sonra göstereceği köyü ınüslümanlar fethetmişse, bu rehberlik sayılmaz. Başka bir köyü gösterirse, şartı yerine gelmiş olur. Aksi halde fey1 sayılır. Müslümanlar o köyü önceden bilmiş ama henüz fethet-memişlerse, yine fey' olur.

Çünkü müslümanlara yararlı olacak bir rehberliği üzerine emanı almıştır. Müslümanlarca bilinen bir şeye delalet etmesi halinde yarar gerçekleşmiş ol­maz. Sonra, delalet, amaca kendisiyle ulaşıldığı taktirde gerçekleşmiş ol­maktadır. Onun rehberliğinden önce müslümanların o köye ulaşmaları zaten onun delaletiyle olmamıştır. Müslümanların o köyü zaptedip etmemeleri durumu değiştirmez. Nitekim ihramlı kimse bir ava delalet ettiğinde bu av ken­disine rehberlik edilen kimse tarafından daha önce biliniyorsa, ihramlıya bun­dan dolayı ceza düşmez.

859- Onunla beraber çıkmış ve yolu kendisi onlara göster­miş ve köyün yerini kendisi oraya varıp göstermeden önce ken­dileri tanıyıp çıkarmışlarsa, gösterme görevini yerine getirmiş ve emanı haketmiş olur.

Çünkü onun delaletiyle o yolu tanıdılar. Köyü tanımaları da o yola koyul­dukları zaman olmuştur. Onların sonradan öğrendikleri asıl sebebe onun dela­leti ilave edilmektedir. Yani köyü ve yolu tanımalarında asıl etken ve sebep odur ve katkısı olmuştur. Nitekim avın yolunu göstermekle ava delalet eden ihramlı cezayı haketmiş olur.

860- " Yine onlarla beraber gitmeyip sadece köyü tarif etse ve tarifi üzerine gidip köyü bulsalar, emanı hak etmiş olur.

Çünkü bu şekilde delalet gerçekleşmektedir. Zira birine yolu tarif eden kimse, beraberinde gitsin veya gitmesin, delaletiyle yol malum olduğu için delalet etmiş olur.

861- Yine "Size bir patriği ve ehlini göstermek üzere bana eman verin. GÖstermezsem bana eman yoktur" derse ve kale­den inip geldiğinde müslümanların bir patrik yakaladıklarım görünce "size gösterecek olduğum patrik budur" derse, sözüne

itibar edilmez.

Çünkü delaletiyle müslümanlara yararlı olacak bir şeye delaleti taahhüt etmiştir. Buradaki durumda da bu yarar sağlanmış olmaz.

862- "Kaleden kaçarak çıkan kale patriğini size göstere­yim" derse ve indiğinde müslümanların o patriği yakaladıkla­rını görürse, görevim yerine getirmiş sayılır ve emanı hak eder.

Çünkü şahsı veya soyu bilinen birini göstermeyi üzerine almış ve ona de­lalet etmiş olur. Sonra, vasıf (nitelik), muayyen olan şeyde muteber olduğu hal­de muayyen olmayanda muteber değildir.

Nitekim "Bu gençle konuşmam" deyip yaşlandıktan sonra onunla konu­şursa, yemini yemiş olur. Ama "Bir gençle konuşmam" der ve yemin ettiği esnada genç olan bir yaşlı ile konuşursa yemini yememiş olur.

Müslümanların onun göstermesiyle bilgi sahibi olmaları veya yarar sağ­lamaları şart koşulan şeyde muteber bir vasıftır. Bu da muayyen olmıyan şey­lerde ancak muteberdir. Ama muayyen olan şeylerde bu muteber değildir.

863- Buna göre müslumanlara belirsiz bir kaleyi veya şehri göstermeyi üzerine alsa ve muslümanlarm bildiği şeyi gös­terse, delaleti geçersiz olur. Yine müslümanların darulharbe daha Önceki gelişlerinde tanıdıkları, ancak bu gelişte yerini çıkaramadıkları bir yeri onlara gösterirse, koştuğu şartı yerine getirmiş ve emanı kazanmış olur.

Çünkü daha önceki bilgileriyle değil, onun rehberliğiyle o yere ulaşmış­lardır. Nitekim böyle bir durumda ihramh kişi ava delalet etmiş sayılır ve cezayı hak eder. Sonra, amaç müslümanlara yararlı olacak rehberlik yapma­sıdır ve bu da gerçekleşmiştir. Çünkü bu rehberlikten yararlanmışlardır. Daha önceki bilgileri de bu yeri tanımak veya bulmak için yeterli değildir. Böylece bu rehberliği sebebiyle koştuğu şart yerine gelmiş olur. En iyi bilen Allah'tır.[36]

 

Müslümanlar Eman Vermeden Eman Altında Sayılan Kişiler

 

864- Müslümanlardan biri darulharpte evlendiği ehli kitap­tan kadını darulİslama çıkarıp getirirse, kadın hür olur.

Hür olması, evlendiği adamın kendisine eman vermesi sebebiyle değil­dir. Çünkü esir olsun, tacir olsun veya düşmandan müslüman olan biri olsun, müslümanin darulharpte verdiği eman geçersizdir. Kadın, erkekle beraber da-rulislamda ikamet etmek için gelmiştir. Bu da eman isteyen kadının sıfatıdır. Bundan sonra darulharbe dönmek İsterse dönemez. Çünkü müslümanla evli bulunmaktadır.

865- Darulîslamda eman altındaki kadın bir müslümanla evlenirse zimmî sayıldığı gibi, darulîslamda bir müslümanla evlenince de aynı olur.

Çünkü kadın ikamette erkeğe Tâbîdir. Erkek darulİslamm vatandaşı

olduğu İçin o da vatandaş olur.

866- Erkek, kadın için "Onu darulharpte yakalayıp zorla getirdim" derse, kadın da "Hayır, zorla değil, nikâhlıyarak getirdi" diye iddia ederse, burada zahirin delaletine göre hük­medilir. Onu bağlıyarak getirdiyse, zahir durum erkeğe şahit­lik eder ve dediği olup kadın onun cariyesi sayılır. Ama bağlı olmaksızın beraber gelmişse, bu da kadının lehine şahitlik olur ve kadın hür zimmî sayılır. Bu durumda erkek nikahı iptal edecek şahitlikte bulunduğu için arada nikah diye birşey kal­maz. Çünkü kadını zorla yakalayıp getirdiğini söyledi. Zaten erkeğin nikahın bulunmadığını itiraf etmesi nikahı iptal eder. Tıpkı karısının dinden döndüğünü iddia etmesi ve kadının bu­nu red etmesi durumu gibi. Darulharpte zorla yakalayıp getir­diğine dair müslümanlardan veya ehli zimmetten delil getirir­se, kadın onun cariyesi olur.

Çünkü delil ile onun mülkü olduğunu ispat etti. Ama darullslamda müs-lüman erkeğin nikahlısı olduğunu itiraf etmesi ve ehli kitaptan şahit getirme­siyle kadın zahirde zimmîdir. Ehli kitabın ehli kitap hakkındaki şahitliği geçer­lidir.

867- Müslüman darulharpte eman ile duruyorsa, yaptığı yadırganır ve kadını azad edip salıvermesi emredilir.

Çünkü darulharbe eman ile girince onlara hiyanet etmemeyi ve zarar ve­recek bir şey yapmamayı taahhüt etmiş sayılır. Böylece taahhüt ettiği şeye ria­yet etmesi emrolunur, ancak hüküm itibariyle mecbur edilmez. Çünkü bütün müslümanların değil, şahsî emanına hiyanet etmiştir. Bu da kendisi ile Allah arasında bir iştir.

868- Aralarında esir ise yahut onlardan İslama giren biri ise, bu şeylerden hiçbiri ona emredilmez.

Çünkü imkan bulduğunda şer'an onları köle edinmesi ve mallarını alması serbesttir. Az önce de belirttiğimiz gibi kadınla evlenmesi, ona eman vermesi demek değildir.

Getirdiği kadına humus (beşte bir) pay da düşmez.

Çünkü gizli ve hırsızlık yolu ile getirmiştir.

Onu zorla yakalayıp getirdiğine dair eman altındaki harp ehlinden göstereceği şahitlerin şahitliği de geçerli değildir.

Çünkü zahire göre kadın zimmîdir. Daha önce kan koca olduklarında da birbirini tasdik ettiler. Köleleştirilerek eman altına, girenlerin zimmî hakkındaki şahitliği de makbul değildir.

869- Kadın "Beni ne zorla getirmiş, ne de benimle evlen­miştir. Sadece eman verdiği için beraberinde çıkıp geldim" derse, durumun delaletine göre isteyerek geldiği için o kadın hür olup adama karı olmaz.

Çünkü adam nikahlısı olduğunu iddia ediyor, kadın ise bunu red ediyor.

870- Darullslamda kadınla evlendiğini iddia etse, delil getir­medikçe sözü kabul edilmez. Darulharpte kendisiyle evlendiğini kadın iddia ettiğinde de durum aynıdır. Kadın darulharbe dönmek isteyecek olursa, dönmesine izin verilmez.

Çünkü evliliği inkar ettiği için nikah sabit olmadığından kadın adama tâbi bir zimmî olur.

871- Bu meselede erkek, zorla getirdiğine dair darullslam­da eman altındakilerden delil getirirse, delili kabul edilir.

Çünkü zahire göre eman atındadır. Kölelik yolu ile eman altında bulunan kadın hakkında eman altındakilerin şahitliği makbuldür.

872- Kadını elleri kolları bağlı olarak darulİslama çıkar-mışsa, onun cariyesi olur ve üzerine humus düşmez.

Çünkü zahiri ona şahitlik etmektedir. Ellerini ayaklarını ancak darulls­lamda bağladığı bilinmiyorsa, Ebû Hanifeye göre kadın bütün müslümanlara fey1 olur. Çünkü kadın nikahı inkar edince darulîslamda eman hakkım kazana­maz. Halbuki eman ile gelen ülkemizde ikamet için gelmektedir. Ama nikahı inkar edince gelişinin sebebi bizce meçhul olmaktadır. Böylece darulîslamda emandan yoksun bir düşman olmaktadır.

Ebû Hanifenin prensibine göre düşmandan biri eman almadan darulİs­lama girip bir müslüman tarafından yakalandığında o düşman fey' olur. İki îma-ma göre ise yakalıyan kimseye ait olur, Ona humusun vacip olup olmadığında ise iki rivayet vardır.

873- Darulharbe bir zimmî eman ile girip düşmandan bir kadınla evlense ve müslümanlardan onun için eman aldıktan sonra beraberinde getirse, kadın hür olur.

Çünkü eman altındaki biri olarak gelmiştir. Sonra ona eman istediğinde

müslümanlar ona eman verdiler.

O da kocasına tabî olarak ülkemizde zimmî vatandaş olur. Tıpkı va­tandaş zimmî bir kadının eman altındaki yabancı ile darullslamda evlen­miş olması gibi. Bu durumda kadın darulharbe dönemez.

Ancak kocası bu konuda ona izin verir veya boşarsa, onun için eman almak şart değildir. Sadece koca ile istiyerek çıkmasiyle kadın eman altın-da olur.

Çünkü kocasiyle beraber ikamet için gelmiş olup kocası da ülkemiz vatandaşıdır.

874- Bu zinımî vatandaş kızı veya kız kardeşi için eman alırsa, eman altında olur.

Çünkü müslümanlar o kıza veya kız kardeşine eman verdiler. Zaten onun için eman alınınca eman altında olarak gelmiş olur.

Dilediği zaman bu kız veya kızkardes darulharbe dönebilir. Çünkü ergin olup zimmî babasına veya kardeşine tabî değildir.

875- Ona eman almadan beraberinde çıkarıp getirirse, Ebû Hanifeye göre fey1 olur.

Çünkü eman altındaki gibi gelmiş, halbuki eman almış değildir. Beraber geldiği kardeşine de tabî değildir.

876- Zimmî "Darulharpte zorla ele geçirip getirdim" der ve kız onu yalanlar ve arada akrabalığı da yoksa, adamın sözü kabul edilmez.

Çünkü durumun zahiri sözünü yalanlamaktadır. Zira elleri bağlı olmadan beraberinde gelmiştir. Müslümanların onda hakkı da sabit olmuştur. Bu hakkın iptali konusunda zimmînin sözü tasdik edilmez.

877- Müslümanlardan ona bu konuda şahitler olursa, kız ona cariye olur.

Çünkü mülkiyet hakkına sahip olduğunu delil ile ispat etmiştir. Bu konuda zimmîlerin şahitliği makbul değildir.

Çünkü kız ona zahire göre cariye olmuş olup zimmîlerin şahitliği müslti-manların aleyhine olmaktadır.

878- Ama elleri ayakları bağlı çıkardığı bilinince, adamın sözü tasdik edilir.

Çünkü zahir durum ona şahitlik etmektedir.

879- Darulharpte değil de, ancak darulislamda onu zorlayıp getirdiği anlaşılırsa, Ebû Hanifeye göre kız müslümanlara fey1 olur.

İki İmama göre ise adama aittir ve ondan beştebir pay alınır. Tıpkı darul-İslamda zimmînin bir define (rikaz) bulması gibi. Bu durumda definenin hu­musu (beşte biri) alınır ve gerisi ona ait olur.

880- Düşmandan güçlü bir kafir müslümanla beraber ordu karargahına çıkıp gelse ve müslüman "onu esir aldım" dediği halde, kafir "Hayır, eman ile geldim" derse, düşmanın sözü kabul edilir.

Çünkü eman altındakiler gibi geldi. Dış görünüşü (zahir) de ona şahitlik etmektedir. Çünkü onunla beraber gelince zorla gelmediği açıktır. Çünkü bir kişi bir kişinin hakkından gelebilir. Nitekim kafir tek başına bu şekilde gelsey­di, eman altında olurdu. Bir müslümanla beraber gelince de durum aynıdır.

881- Beraber gelirken kafirin elleri veya ayakları bağlı ya­hut boynunda çekilen bir ip varsa, müslümanın sözü tasdik edilir.

Çünkü durumun delaleti ona şahitlik etmektedir. Daha önce belirttiğimiz gibi böyle durumlarda durumun şahitliğiyle hükmedilir.

882- Bu düşman bîr grup müslümanla beraber elleri kolları serbest gelmiş ve müslümanların "onu esir ettik" dedikleri halde, kafir "Hayır, onlarla beraber eman ile geldim" derse, müslümanların sözü tasdik edilir.

Çünkü müslüman gruba mağlub ve makhur olup kurtulmak veya hak­larından gelmek isterse buna gücü yetmez. Tıpkı bağlı olan gibidir.

Nitekim müslümanlar yüz kişi olup onun etrafını tutsa ve aralarından ka­çıp kurtulma gücü olmazsa, öncelikle herkesin aklına gelen şey, bu adamın e-man altında değil, esir oluşudur. Böylece bütün askerlere fey' olur.

883- Eman ile geldiğine iki müslüman şahitlik yaparsa, şahitlikleri kabul edilir.

Çünkü müslümanların şahitliği bütün müslümanlar için tam delildir.

884- İki kişi şahitlik etmeyip halktan sadece bir kişi bunun eman ile geldiğini itiraf ederse, sözü tasdik edilmez.

Çünkü tek kişinin sözü hüküm için delil olmaz. Hepsinin onda ortaklığı da genel bir ortaklıktır. Paylaşma sonunda payına düşen kişinin hakkındaki şahitliği dışında, tek kişinin ikran geçersizdir.

885- Bir müslüman darulharpten çıkar ve beraberinde ge­tirdiği kadın için "Karım değildir. Onu sadece eman verip ge­tirdim" derse, kadın kıyasa göre fey1 olur.

Çünkü darulharpte ona verdiğini söylediği eman geçersizdir. Zira kendisi düşmanın elinde darulharpte yenik ve makhurdur. Kadın darulîslama gelmekle yakalanmış bir fey' olur. Ondaki müslümanlarm hakkını iptal etmede verdiği eman geçerli olmaz.

İstihsana göre ise kadın eman altında hürdür. Dilediği zaman darulharbe dönebilir.

Çünkü verdiği emanı devam ettirerek beraber darulİslama çıkınca, oraya ilk ayak bastığında yeni bir eman vermiş gibi olur. Müslümanların kadın üze­rinde hakları ise darulİslama ancak emansız girdiği takdirde sabit olur. Halbuki kadın darulİslama ancak eman altında gelmiştir. En azından, hem müslümamn ona eman vermesi hem de müslümanlarm onda haklarının sabit olması sözko nusudur.

ŞÖyleki: İkisi ne müslümanlarm ne de düşmanların emin olduğu (ortak sınır) yerine vardıklarında darulharb ehlinin tahakküm ve üstünlük alanı dışına çıkmış olup bu yerde müslümamn ona eman vermesi sahih olur. Müslüman­ların emin olduğu yere varmadıkça kadın darulîslamda yakalanmış sayılmaz. Ama kadına eman vermiş ve kadın tek başına çıkmışsa, durum değişir. Çünkü darulharpte ona eman vermesi geçersizdir. Eman vermenin geerli olduğu yerde kendisi beraberinde değildir ki orada yeni bir eman vermiş gibi olsun. Onun için kadın fey' olur.

886- Darulharpte bir müslüman büyük sayıdaki düşman askerine eman verir ve onunla beraber darulİslama çıktıktan sonra müslümanlar onları yakalarsa fey' olurlar.

Çünkü bu müslüman darulharpte olsun, darulİslamda olsun onlarla bera­ber oldukça onların tahakküm ve saldırısından emin değildir. Her iki yerde de onların tahakkümü ve tehdidi altında olduğundan verdiği eman geçersizdir.

Nitekim bu askerler darulİslama kaçak girip bir müslüman onlara vanr ve eman verirse, bu eman da geçersiz olur. Çünkü onların tehdit ve tahakkümün­den emin değildir. Darulharpten çıkıp o emanı devam ettirmesi durumunda da netice aynıdır. Ama onlardan bir kişiye eman verip beraberinde çıkarsa, durum değişir. Çünkü bir kişiyle bir adam mağlub ve makhur olmaz. Belki ondan korunabilir ve zahirde onu haklıyabilir. Onun için darulİslama girmiş ve eman vermiş gibi ona verdiği eman sahih olur.

887- Darulharpte düşmandan yirmi kişiye eman verip on­larla beraber darulİslama çıksa, hepsi eman altında olurlar. Darulİslamda bu sayıdaki düşman fertlere yeni eman vermiş gibidir.

Bu adam bu sayıdaki düşmandan yirmi kişiye eman verip onlarla beraber darulİslama çıksa hepsi eman altında olurlar. Darulîslamda bu sayıdaki düş­man fertlere yeni eman vermiş gibidir.

Evet, şahsı itibariyle tahakküm altında ve güven içinde değildir. Ama müslümanlarm gücü ve himayesiyle o güçlü ve güven içindedir. Çünkü bu yir­mi kişi müslümanlara karşı koyamazlar. Darulîslamda müslümamn gücü bütün müslümanlar beraberinde olduğu içindir. Darulİslamda bu yirmi kişi müslü­manlara karşı koyamıyorsa bu adam hükmen onlara mağlup değil, galip sayılır. Verdiği eman da geçerli olur. Halbuki düşmanın çok sayıdaki askerinin durumu farklıdır. Onlar kendi güçleriyle müslümanlara karşı koyabilmekte ve tek müs­lüman darulharpte olduğu gibi darulislmda da onlara karşı yenik sayılmaktadır. Nitekim müslümanlara karşı koymaktan aciz bir topluluk eman almadan da­rulîslama girer ve müslümanlar yakalarsa, müslümanlara fey' olurlar,

888- Düşmandan büyük bir ordu darulİslama girer ve müs-lümanlardan bir cemaat onlarla savaşıp yenerse, düşman ordu­su sadece yenen müslüman cemaate ganimet olur.

Aradaki fark şuradadır: Müslümanlara karşı koyma gücüne sahip düşman darulîslama girmiş olmakla mağlup olmuş değildirler. Ama müslümanlara karşı koyamayanların durumu ise farklıdır.

Söylediğimiz de şu şekilde gerçekleşmiş olur. Şayet düşman İslam ce­maatine karşı koyacak güçte olmadığından onlarla beraber gelen müslümam verdiği eman geçersiz sayılacak olsaydı, onlara hiyanet edilmiş olurdu. Çünkü o kişinin emanına güvenerek karşı koyabilecek oldukları yerlerinden aynldılar. Ama çok sayıdaki düşman askerinin durumunda ise bu sözkonusu değildir. Çünkü bunlar adamın emanı dolayısiyle caydırıcı durumlarından ayrılmış ol­mayıp darulharpte imişler gibi darulİslamda da toplu güçleri sebebiyle caydı­rıcı tavır içindedirler.

Buna göre müslüman kişi onları caydırıcı durumlarını yitirecekleri biçim­de darulharpte İslam ordusunun karargahına çıkarıp getirse, eman altında olur­lar. Çünkü bu yerde tek askerin gücü müslümanların askeriyledir. Böylece ge­tiren mülüman kendi ordusunun askerlerine geldiğinde mağlub değil, galip sa­yılır. Ama düşman askeri çoklukları sebebiyle müslümanlara karşı koyabilecek güçte iseler, beraberlerinde çıkıp gelseler bile eman geçersiz olur.

889- Müslümanlar bir kaleyi kuşatsa ve kaledeki düşman arasında bir müslüman bulunup düşmandan caydırıcı gücü olmıyan bazılarına eman verip beraber çıkarıp getirse, bunlar birinci durumun aksine eman altında olmazlar.

Çünkü kuşatma altındakiler bir bakıma makhur olmuş ve durumları esir olanların durumuna dönmüştür. Aralarında iken müslümanın onlara eman vermesi geçerli olmaz. Çünkü birinci durumun aksine, müslümanların onlarda gerçekleşen hakkını iptal etmektedir.

Sonra, bu eman caiz olursa, müslümanlar onları asla egemenlikleri altına alamazlar. Çünkü yenileceklerine kesin inansalar bazıları müslüman olur ve diğerlerini de beraber alıp çıkar. Halbuki bu durumda müslümanların köle etmelerini önliyecek şeyi söylemek caiz değildir.

Şöyleki; müslümanların elleri muhasara altındakilere onlarla birlikte çıkacak olan bu müslümandan daha önce uzanmıştır. Bu kuvvet itibariyle önce uzanan elin hakkı geçersiz olmaz. Halbuki bundan önceki durumların hepsinde vaziyet farklıydı.

890- Düşman karı ve kocadan kadın müslüman olsa, üç hayız görünceye kadar aradaki nikah devam eder.

Çünkü devlet başkanının kocaya İslamı teklif etmesi ve İslama girmesini söylemesi imkanı yoktur. Üç hayız görmesi kocaya üç defa İslamm arzedilmesi yerine sayılır. Çünkü İslamı kabul etmediği taktirde aralarının ayrılmasında esas alınır. Boşanmadan sonra itibar edilen üç hayız olayında olduğu gibi. Küfürde ısrar etmesiyle İslamı istemediği anlaşılır.

891- Karı koca darulİsiama çıkıncaya kadar kadın hayız görmezse, koca müslümanlara fey1 olur.

Çünkü eman almış olarak çıkmamıştır. Ama aralarındaki nikah devam eder.

Çünkü adamın sabit olan köleliği aralarında nikahın başlamasına aykırı olmadığı gibi, devamına da aykırı değildir. Ayrılmayı gerektiren sadece vatan farklılığıdır ki, o da meydana gelmemiştir. Çünkü adam müslümanlara köle olunca o da vatandaşımız olmuş olur.

892- Sonra, adama İslam arzedilmedikçe kadın üç hayız görse bile, araları ayrılmaz.

Çünkü üç hayız, İslamı adama arzetmenin mümkün olmadığında bu arz etmenin yerini tutuyordu. Bu da kendisinden umulan gaye gerçekleşmeden önce yok olmuştur. Halef (sonraki) ile kastedilen şey meydana gelmeden önce asıl olana güç yetirmek, halefi itibardan düşürür. Onun için kendisine İslam arzedilir.

893- Adam müslüman olursa, karı kocalıkları devam eder. İslama girmeyi red ederse araları ayrılır.

894- Adam kendisi müslüman olmuş, kadın da ehli kitap olmayıp hiç hayız görmeden ikisi darulİsiama çıkarsa, kadın hür ve eman altında bir kadın olur.

Çünkü eman altındakiler gibi geldi. İkamet yönünden kocaya tâbidir. Ül­kemizde ikamet etmek üzere gelen de eman altında olur. Erkek ise, ikamette kadına tabî değildir. Kendisi eman ile değil, aldanma sonucu gelmiştir. Çünkü eman istemediği gibi, istediğini gösteren bir durumu da olmamıştır.

895- Kadın ehli kitaptan ise zimmî olur.

Çünkü aradaki nikah devam etmektedir. Bundan dolayı kocasiyle darul­İslamda oturması gerekir.

896- Ehli kitaptan değilse, arada nikah kalmaz ve kadın zimmî olmaz. Ancak ona İslam arzedilir. Ya İslama girer, ya da araları ayrılır. Araları aynlırsa kadın darulharbe isterse dönebilir. Çünkü eman altındadır. "Talak" bölümünde eman altındaki eşlerden birinin daruIİslamda İslama girmesi duru­munda olacaklarla ilgili değişik rivayetler olduğunu belirttik ve rivayetlerden birine göre İslam yurdundan imişler gibi arala­rının ayrılmasının kadının üç hayız görmesine bağlı olduğunu ifade ettik.

Diğer rivayete göre ise iki durumdan, yani karı kocadan İslama girmemiş kişiye İslamın arzedilmesi veya üç hayız gör­mesi durumlarından hangisi önce olmuşsa ona itibar edilerek araları ayrılır. Burada da buna itibar edilmiştir. Çünkü ger­çekte karı koca devlet başkanının yetki ve gücü dahilindedir. İslamı onlardan küfürde ısrar edene arzedebilir. Küfürde ısrar eden de hükmen darulharpten sayılır. Böylece üç hayız geçme­siyle araları ayrılır,

897- Kadın Islama değil de ehli kitap dinlerinden birine girerse, aradaki nikah devam eder. Tıpkı daha önce ehli kitap­tan olması ve zimmî sayılması durumundaki gibi.

İmam Muhammed, kadın ve erkeğin müslüman olmaları arasındaki farka değinerek şöyle demektedir:

898- Kadın müslüman olunca, erkek onun aile fertlerinden olmaz. Ama erkek müslüman olunca, kadın onun aile fertlerin­den olur. Onun için erkekle beraber darulîslama gelirse, eman altında olur.

Nitekim düşmandan biri darulîslama gelmek için eman isteyip geldiğinde karısını da getirirse, kadın eman altında olur. Müslüman olması durumunda da netice aynıdır.

899- Düşmandan bir kadın müslüman olup kocasını da be­raber darulîslama getirirse, ona tabî olarak adam eman altın­da olmaz. Kadının müslüman olması durumunda da netice aynıdır.

900- Ama müslüman olan kadın darulîslama getirmek üze­re kocasına eman vermiş ve beraber getirmişse, adam eman altında olur.

Çünkü darulîslama çıkınca eski emanın devam ettirilmesi, daruIİslamda yeni eman verilmesi gibidir.

901- Kadın "ona ben eman verdim ve beraber getirdim" derse, müslümanlar da "eman almadan seninle beraber çıkıp gelmiştir" diye iddia ederse, kadının sözü geçerli olur.

Çünkü zahir durum ona şahitlik etmektedir. Onunla beraber çıkıp geldi­ğini gördüler. Eman almadan küfürde ısrar ederek onunla çıkıp gelmiyeceği de açıktır. Gerçeğine vakıf olmanın imkansız olduğu şeylerde zahire göre hük­metmek vaciptir.

902- Kuşatma altındaki düşmandan biri müslüman olur ve kafir olan karısını da beraberinde çıkarırsa, kadın müslüman­lar a fey1 olur.

Çünkü muhasara altında iken eman ister ve çıkıp gelirse, karısı ona tabî olmaz. Müslüman olması halinde de durum aynıdır.

Yine kadın müslüman olup kocasına eman verirse, eman geçersiz­dir. Emanda ona tabî olarak eman altında olamıyacağı gibi kadının emam ile de eman altında olmaz.

903- Ama kuşatma altında olmayıp İslam ordusu karargâ­hına veya darulîslama eman ile gelirse, karısı, küçük erkek ve büyük küçük kız çocukları ona tabî olur.

Çünkü orada mağlup etme hükmü bunları kapsamıyordu. Muhasara altın-dakileri kapsayabileceği halde emanını ve eman vermesini şahsı için tercih edebilir.

904- Zimmî bir erkek darulharpte bir kadınla evlenir ve beraberinde getirirse, kadın hür zimmî olur.

Çünkü zimmîlik akdi, eman akdinden daha güçlüdür.

905- Karısı ile birlikte eman ile çıkar gelirse, kadın hür ve emaıı altında olur.

906- Zimmî olarak karısı ile beraber darulİslama girince evleviyetle eman altında olur. Sonra, ikamet itibariyle vatan­daşımız olan birine, yani zimmîye tâbidir. O da zimmî olur.

907- Zimmî olan bir erkek daruiharpten eman almadan büyük kızını veya kızkardeşini getirirse, bunlar fey olur.

Çünkü damlİslamda ona tabî olarak ikamet etmemektedir. Onunla bera­ber çıkması eman altında olduğunu göstermez. Ama adamın eşi için durum aksidir.

Eman altındaki biri beraberinde kızını veya kız kardeşini daruiharpten çıkarıp getirdiğinde onlar da eman altında olduklarına göre zimmînin beraber getirdikleri için de durumun aynı olması gerekmez mi? deilirse;

Cevap olarak deriz ki; Orada adama tabî olan karısı darulharbe istediği zaman dönebilirdi. Tıpkı eman altındaki adamın kendisi gibi. Bu hükmü kızı ve kızkardeşi için de geçerli saymak mümkündür. Zira zahir itibariyle karısının geçim ve himayesini sağladığı gibi bu ikisinin de geçim ve himayesini sağla­maktadır. Zimmînin ise karısı darulharbe bir daha dönemez. Damlİslamda oturma mecburiyeti konusunda erkeğe tabî olmadıkları için bu hükmün kızı ve kız kardeşi için geçerli sayılması mümkün değildir. Zira tabî olan şey için asıl hakkında sabit olan hükümden başkası geçerli olamaz.

908- Zimmî adam beraberinde eşi olduğunu iddia ettiği bir kadın getirir ve kadın da onu tasdik ederse ve bu durum sadece ikisinin ifadeleriyle ancak anlaşıhyorsa, kadın hür karısı olur.

Çünkü bu konuda birbirlerini tasdik ettiler. Zahire göre de darulharpte aralarında mevcut olan nikah için damlİslamda şahit bulamazlar. Başka bir mu­halif bulunmadıkça zaruretten dolayı sözleri kabul edilir. Nitekim beraberinde erkek ve kadınlar getirip bunlar köle ve cariyelerimdir, der ve onlar da bunu tasdik ederse, sözleri kabul edilir.

909- Yine eman ile darulİslama gelip aynı şeyleri iddia eder­se, hakkında iddia edilen kişi de onu tasdik edince, iddiası kabul edilir.

910-  Kadın, adamı yalanlar ve "aramızda ne nikah, ne ak­rabalık vardır" derse, kadın fey1 olur.

Çünkü birbirlerini yalanlayınca tabî olmayı gerektiren sebep de sabit ol­mamış olur. Böylece darulîslamda emandan yoksun bir düşman olarak kaldığı için fey olur.

911- Bir müslüınan daruiharpten beraberinde bir kadın veya bir adamla gelir ve "Bu kölemdir yahut bu cariyemdir" diye iddia eder ve bunlar onu yalanlayıp "Hayır, o bize eman verdi de beraber çıkıp geldik" derlerse, kadın da, erkek de fey' olur.

Çünkü sahip olduğu iddiası ikisinin yalanlamasıyle geçersiz olmuş, eman

iddiaları da onun yalanlamasiyle sabit olamamıştır.

İstihsana göre ise ikisi de hürdür ve dilerse darulharbe dönebilirler.

Çünkü birbirlerini yalanlamakla müslümanların onlar üzerinde bir hak ve egemenlikleri olmadığını iki taraf tasdik etmiş olmaktadır. Zaten sebepler on­lara terettüp edecek hükümler için olup bizzat kendilerinin varlığı amaç değil­dir. Hükümde ittifak sağlandıktan sonra sebeplerde ihtilaf muteber değildir. Şöyleki: Sebebin farklılığı şekildedir. Manada ise sebep birdir. O da adama tabî olarak yahut maksat olarak ikisi için emamn sabit olmasıdır. Tıpkı adam "fala­nın benden bin dirhem alacağı vardır" diye itiraf etmesi ve alacaklı tarafın da "o para gasbedilmiştir" demesi durumunda adamm parayı bu sebepten ödemeye mecbur tutulması mesabesindedir.

912- Kadını beraber getiren adam zimmî veya eman altında düşman olup "Bu karımdır" der ve kadın "Hayır, karısı deği­lim, bana eman verdi de getirdi" diye söylerse kadın müslü-manlara fey1 olur. Çünkü kadın inkar ettiği için nikah sabit olmaz. Zaten zimmî veya eman

altındaki düşmanın eman vermesiyle çıkıp geldiğini iddia etmiştir. Bu da asılsız

olup geçersizdir.

913- Düşmandan biri iki müslümanla beraber darulîslama gelip "bu kişi bana eman verdi" der ve ikisi onu yalanlarsa, adam fey1 olur.

Çünkü sebebi meçhul birşeyi onlar için iddia etmektedir. Delili olmadık­ça tasdik edilmez. Zahir itibariyle onda müslümanların hakkı sabit olmuştur. Çünkü darulİslamda emandan yoksun düşmandır. Müslümanların hakkını iptal ettiği için tasdik edilmez.

914- Müslümanlardan biri tasdik ederse, eman altında olup dilediğinde darulharbe dönebilir.

Çünkü müslümanlardan biri tasdik etmezse bile, diğeri tasdik ettiği için emani sabit olur. Sanki tasdik eden için iddia etmiş olur ve tek müslümanın verdiği eman da geçerli olur.

915- "Bu eman verdi" dediği adam yalanlar ve diğeri "ona eman veren benim" derse, ama düşman kişi onu yalanlarsa ve herbiri sözünde ısrar ederse, düşman adam fey' olur.

Çünkü yalanlamakla düşman kişi eman kazanmamış olur. Ona eman ver­diğini iddia eden tarafından da emanı sabit olmamıştır. Çünkü kendisi onu ya­lanlamıştır. Böylece adam fey1 olur. Tıpkı müslüman adam ona "Ben sana eman verdim" dediğinde, düşman kişi "Hayır, darulîslamdan biri bana eman verdiğini yazdı" demesi gibi. Bu durumda adam tasdik edilmez ve fey' olur.

916- Yine ölmüş veya hazır olmıyan bir müslüman için "Fa­lan müslüman bana eman verdi" derse, sonuç aynıdır.

Çünkü ölmüş veya hazır olmıyan kişinin eman verdiğini salt iddia etme­siyle emanı sabit olmaz. Eman verdiğini itiraf eden müslümanı da düşman adam yalanlamıştır. Bu da önceki durumun aksinedir. Orada eman belirli bir cihet tarafından olup aradaki ihtilaf sadece sebeptedir. Burada aradaki ihtilaf ise emanın kimin tarafından verildiği üzerindedir. İki durumda da yalanlama olduğundan hiçbiri sabit olmaz.

917- Eman verdiğini itiraf eden adamın itirafı ardından düşman adam "Evet, sen bana eman verdin, ben yanlış söyle­dim" derse, kıyasa göre adam yine fey' olur.

Çünkü müslümanm itirafı adamın yalanlamasiyle geçersiz olmuştur. Bundan sonra tasdik etmesi geçerli olmaz. Çünkü eman yalanlamadan sonra tasdike ve feshe ihtimali olan bir akiddir. Sonra, yapılan tasdik neseb, vela' gibi bozulma ihtimali olmıyan şeylerde ancak geçerli olur.

İstihsana göre ise, yalanlama üzerinde ısrar etmezse, adam eman

altında olur.

Çünkü bu konuda yanılma olabilir. Zira daha önce kendisine eman veren kimseyi görmemiştir. Bir defa görme ile de tanımak çok nadirdir. Yanıldığı an­laşılınca zararı önlemek için doğru söylediğini kabul etmek gerekir. Ama yalan­ladıktan sonra yalanlamada ısrar ederse, durum değişir. Çünkü bu durumda yanılmayı tevehhüm etmek geçersizdir.

Şuna benzer: Adam yanında oturan bir kadına "Bu süt kardeşimdir" der, sonra "yanıldım, kanındır" derse, sözü tasdik edilir ve aralan aynlmaz. Ama doğruluğu araştırıldıktan sonra sözünde durmayıp, daha sonra yanıldım, derse sözü tasdik edilmez ve belirttiğimiz sebepten araları ayrılır.

918- Düşman adam "Müslümanlardan kimse bana eman vermiş değil, kendim eman almadan çıktım" der ve müslüma­nın kendisine eman vermediğini söyledikten sonra tekrar ver­diğini iddia ederse, sözü kabul edilmez ve fey1 olur. Çünkü bunda yanıldığını vehmettirecek bir şey yoktur. Darulîslama çıkan bir düşman için en önemli şey emandır. Emanın kaynağı bakımından şüphesi olmıyan bir müslümanın emanı ile çıkıp gelmiş, ama emanın kaynağını inkar ettikten sonra onu tekrar tasdik etmesine itibar edilmez.

Birinci durumda ise böyle değildir. Kimin tarafından eman verildiğinde şüpheye düşebilir. Onun için tekrar tasdik etmesi muteber olup bu konuda ya­nılmasında mazur görülür.

919- Düşmandan bir kadın ve erkek darulîslama gelir ve ıkı müslüman bunların müslümanlardan birinin emanıyla geldik­lerine şahitlik eder, onlar ise "yalan, kimse bize eman verme­di" deyip yalanlarsa, Ebû Hanife'nin kıyasına göre kadın eman

altında, adam ise fey1 olur.

Çünkü zahire göre ikisi köle olmuştur. Dava olmaksızın, cariyenin azad olduğuna şahitlik yapmak, ittifakla gecelidir. İki İmamın görüşüne göre köle­nin azad edilmesinde de makbuldür. Ebû Hanifenin görüşünde ise makbul değildir.

920- Bunu inkardan sonra iddia eder ve iki müslüman son­ra buna şahitlik yaparsa, şahitlik makbul olur.

Çünkü bu iddiada çelişkilidir. Çelişki de hürriyet konusundaki delilin kabul edilmesine engel değildir.

921- Düşman kadın ve erkeğe iki zimmî yahut eman altında iki kişi şahitlik yaparsa, şahitlikleri kabul edilmez.

Çünkü müslümanların aleyhinde olmaktadır.

İki müslümamn şahitliğinden sonra kadın ve erkek darulharbe dönmek isterse, alıkonulmazlar.

Çünkü eman altında oldukları eman ile sabit olmuştur.

İkisi köle olduklarını başta itiraf ettiler. İki düşman olarak daruîharbe na­sıl serbest bırakılırlar? diye İtiraz edilirise, deriz ki;

Çünkü devlet başkanı söylediklerinde yalancı olduklarını delile daya­narak kararlaştırdı. İtiraf eden kişi itirafında yalancı çıkınca itirafının hükmü de düşer ve muteber olmaz.

922- "Eman almadan çıktık" deseler ve çıkmadan önce müslüman olduklarına iki kişi şahitlik yapsa, ikisi de şahitleri tasdik etse, şahitlerin durumuna bakılır; Şahitler müslüman ise ikisi de hür olur. zimmîlerden ise ikisi de müslümanlara köle olur.

Çünkü zimmet ehlinin şahitliği müslümanlar aleyhine geçerli olmaz. Müslüman oluşları ancak müslümanlara fey' olduktan sonra ortaya çıkmıştır. Onun için köleliklerini iptal etmez.

923- Müslüman iki şahide "Yalan söylediniz, biz hiç müs­lüman olmadık" derlerse, İslama girmeğe mecbur edilirler.

Çünkü iki müslümanın müslüman olduklarına dair şahitliği haklarında tam delildir.

924- İslama girerlerse, hür olurlar.

Ama Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre meselede bir kapalılık yoktur. Ebû Hanifeye göre ise, bu şahitlikte adam bir hakkı iltizam etmektedir. Müslü-

manlar da bu konuda hasım taraftır. İnkar etmesi, delili kabul etmesine engel değildir. Tıpkı zad olmayı inkar ederken, Öldürme dışındaki şeylerde kısası veya iffetli kadına zina iftirası cezasını hakkında birinin iddia etmesi gibi.

925- İslama girmeyi reddederlerse, adam öldürülür ve ka­dın müslüman oluncaya kadar hapsedilir.

Çünkü hür ve mürted oldukları delil ile sabit olmuştur. Danılİslamda onlara ayrı bir statü tanınmaz. Sadece mürted kadın ve erkeğe mürtedlerin hükmü uygulanır.

926- İkisi "Hiç müslüman olmadık" der ve iki şahit "Falan gün darulharpte müslüman oldular" diye şahitlik ederse, sonra ikisi "O vakitten sonra darulharpte hiristiyandık" diye iddia ederlerse, İslama girmeğe mecbur edilirler. İslama girerlerse, erkek hür, kadın ise fey' olur.

Çünkü kendi itiraflariyle darulharpte irtidat ettikleri ve mürted olarak da-rulİslama çıktıkları ortaya çıkmıştır. Darulharpte irtidat eden durumun aksine­dir. Orada müslüman olduktan sonra irtidat ettikleri ancak darullslamda sabit

olmuştur.

Orada da müslüman olduklarına dair iki müslüman şahitlik yaptıktan sonra kafir olduklarını ikisi de aynı şekilde itiraf etmişti, diye itiraz edilirse,

deriz ki;

Evet, ama o durumda yeni bir küfre girdiklerini itiraf etmediler ki irtidat sayılabilsin. Sadece şahitlik yapılan konuyu inkar ettiler. Burada ise, darul­harpte müslümanhkları delil ile sabit olduktan sonra yeni bir küfre girdiklerini

itiraf ettiler.

Buna da itiraz edilip bu şahitlik kadının hür olduğunu ispat etmektedir. Şahitler hür olduğuna şahitlik yaptıktan sonra neden kadının sözü muteber sayılıp cariye kabul edilmektedir? denilse, cevap olarak deriz ki;

Çünkü bu, köle olduğuna dair kendi itirafıdır. Kadının köleliğine dair itirafı makbuldür. Tıpkı yolda bulunan sahipsiz (lakît) kızın cariye olduğunu itiraf etmesi gibi.

927- Düşmandan bir kadın darulharpte müslüman olur ve müslümanlığı yaygın olduktan sonra esirler arasında alındı­ğında "Beni esir almanızdan önce irtidat etmiştim" derse, kadın fey' olur. Çünkü köleliğini kendisi itiraf etmektedir. O-nun için sözü tasdik edilir.

928- Aynı şekilde müslüman olup darulharbe girmiş ve esir­ler arasında alındığında darulharbe mürted olarak geldiğini iddia ederse, yine cariye olur. İddiasını babası yalanlasa bile sözü tasdik edilir ve cariye sayılır.

Çünkü zahir olan bir sebeple cariyeliğini kendisi itiraf etmiştir. Çünkü darulharpte yakalanmış olup şirk hükmü onda zahirdir.

929- Yine zimmî bir kadın veya erkek darulharbe girdikten sonra müslümanlar tarafından esir alındıklarında "Biz ara­mızdaki antlaşmayı bozarak darulîslamdan çıktık" derlerse, söyledikleri tasdik edilir ve ikisi de fey' olur.

Çünkü köle olduklarım itiraf edip köle olmayı kabul etmektedirler. Bütün bunlar kadının darulharpte müslüman olduğuna dair iki müslümanın şahitliği­nin, daha sonra darulharpte irtidat ettiği için köleliğini itiraf etmesinin geçerli­liğine mani olmadığını açıkça göstermektedir.

930- Darulİslamda ana babası belli hür müslüman bir ka-

dına biri sahip çıkar ve "Benim cariyemdir" der, kadın da "Doğru söyledi, irtidat edip darulharbe katılmıştım. O esir edip getirdi" derse, kıyasa göre onun cariyesi olur.

Çünkü onun mülkü olduğunu gerektiren bir sebep üzerinde birbirini tas­dik etmiş ve görerek yahut delil ile sabit olmuş gibi birbirlerini tasdik ettikleri şey (cariyelik) kabul edilir.

Şöyleki; kadın hükmen kendisini telef edecek bir şeyi kabul ve itiraf et­mektedir. O da cariyeliktir. Hükmün yerine hakikaten kendisini telef edecek kısas, recim gibi bir şeyi kabul ve itiraf ederse sözünün kabul edilmesi vaciptir. Çünkü kendisi muhataptır. Yukarıda anlatılan durumda sözünün kabulü evlevi-y etledir.

İstihsana göre ise kadının sözü tasdik edilmez ve hür olup kimse karışamaz.

Çünkü inşasına malik olamadığı şeyi itiraf etmektedir. Zira aslın hürriyeti onun için sabititir. Çünkü iptaline yetkili olmadığı bir şekilde ana babası hür­dür. Kadın ikrar ettiği sebebte itham altındadır. Çünkü kadınlar nefis arzusuna uymağa meyledecek şekilde yaratılmışlardır. Belki de nikahlamak istemiyen bu adamı sevmiş ve elde etmek için cariyesi olduğunu itiraf etmiştir. Bu sebepten yalancı olup amacı gerçekleşmez.

Ama darulharbe iltihak ettiği biliniyorsa, durum aksi olur. Çünkü bu durumda zahir durum ikisinin de söylediğine şahitlik etmekte­dir. Zira müslüman kadın normal olarak İslama bağlı olmaya devam ettikçe darulharbe iltihak etmez. Şöyleki;

Kadının inancı gizli olup üzerine vukufiyet mümkün değildir. Onun için inancı konusunda söylediğini kabul etmekten başka yol yoktur.

Ama darulharbe iltihakı açık olup üzerine vukufiyet mümkündür. Bu konuda söylediğini mutlaka kabul etmeğe ihtiyaç yoktur.

Bunun neticesi şudur: Darulharp esir, ganimet ve köle alma yeridir. Kadı­nın darulharbe iltihakı kesin olunca, adamın onu köle alma yerinden aldığı anlaşılır ve engel ortaya çıkmadıkça onun cariyesi olur. Bunu engelliyecek şey de, esir alındığı zaman müslüman olmasıdır.

Darulîslam ise, köleleştirme yeri değil, kesin hürriyet yeridir. Sözünde doğruluğu kesin bilinmedikçe iddia ettiği şeyde sözü kabul edilmez. Bu me­selede zimmî kadın da müslüman kadın gibidir. Ama zimmî erkek böyle bir şeyi söyler ve aradaki antlaşmayı bozarak darulharbe iltihakı ve doğru söylediği bilinmezse, Ebû Yusuf ve Muhammedin görüşüne göre bu işte kadınla aynı durumdadır. Çünkü iki İmama göre kadının hürriyetinde olduğu gibi erkeğin hürriyetinde de muteber olan yüce Allah'ın hakkının manasıdır. Onun için iki İmam bu meselede dava olmaksızın şahitliği kabul ettiler. Ebû Hanifeye göre ise darulharbe iltihakı bilinsin veya bilinmesin adam köledir. Çünkü İmama göre şahsın hürriyetinde muteber olan, kendi hakkının manasıdır. Onun için kölenin azad edildiğine dair şahitlik dava olmaksızın kabul edilir. Sonra nefsin arzusuna meyletme işi erkek için varid değildir. Bu itirafta, kadının itirafının aksine temellük ile evlenme mübahhğı manası da yoktur.

931- Darulharpten bir müslüman beraberinde kadın veya erkek bir düşmanla çıkıp ona Arapça olarak eman verdim ve getirdim, derse, düşman kişi de "Hayır, Farsça eman verdi" diye red eder ve anlaşamazlarsa, düşman kişi eman altında olur.

Çünkü ibare üzerinde ihtilaf etse bile sebep ve hükümde ittifak etmiş­lerdir. İbare üzerindeki ihtilaf da bilhassa eman meselesinde muteber değildir. Çünkü eman ibare olmaksızın da sabit olmuştur. İbare üzerindeki ihtilaf şahit­liğin kabul edilmesine mani değilken, emanın subutunu nasıl engelliyebilir.

932- Aynı şekilde, verilen emanın vaktinde, yerinde veya yazılı belge yahut mektupla mı, yoksa söz ile mi olduğunda ihtilaf etmeleri de böyledir.

Çünkü esas maksat olan şey üzerinde ittifak etmişlerdir. Zaten eman tek­rar edilen ve önce de sonra da olabilen bir şeydir. Bu gibi şeylerde ihtilaf, maksat olan şey hakkında hüküm vermeğe engel değildir.

933- Müslüman "İslama girdi ve benimle çıktı" der, düş­man da "Hayır , bana eman verdi" derse, adam fey' olur.

Çünkü buradaki ihtilaf, sebebin gerektirdiği hüküm üzerindedir. Zira müslüman imanı sebebiyle eman altındadır. Eman altındaki adam ise ona eman veren tarafından bunu kazanmaktadır. İkisi arasındaki ihtilafın giderilmesi, iki durumdan birini ispat etmemektedir.

934- "Benimle beraber çıkmayı ve zimmî olmayı istedi, ben de kabul ettim" der, düşman da, "Hayır, bana eman verdi" derse, adam eman altında olur.

Çünkü hüküm üzerinde İttifak etmişlerdir. O da sebebinde ikisi ihtilaf et­miş olsa bile, bu müslüman tarafından ona eman verildiğinin sabit oluşudur. Eman dışında müslüman onun darulİslamda zimmî vatandaş olmasını ve cizye vermesi gerektiğini iddia etmektedir. Bu da müslümanın sadece söylemesiyle sabit olmaz. Geriye ikisinin ittifak ettiği eman konusu sabit kalmakta ve adam dilerse darulharbe dönebilmektedir.

935- Darulİslamda eman altında olan düşmanın bir cariyesi olup onu darulİslamda azad ederse, cariye dilediğinde darul­harbe dönebilir.

Çünkü ona tabî olarak cariye de eman altındadır. Nitekim darulharbe be­raber götürmek isterse, götürebilir. Onu azad etmesi de bu hükmü iptal etmez.

936- Onu bir müslümana veya zimmîye satarsa, ona tabî olarak zimmî olur.

Çünkü alan kişi darulİslam vatandaşıdır.

937- Onu alan kişi azad ederse, cariye darulharbe dönemez.

Çünkü zimmî olduktan sonra azad olmakla darulharp vatancfaşı olamaz.

938- Alan kişi cariyede bir kusur görüp geri verirse, sahibi onu darulharbe götüremez ve satmaya mecbur edilir.

Çünkü satın alınmakla cariye zimmî olmuş olur ve müslümanın yahut zimmînin mülkü haline gelir. Eman altındaki adamın satın aldığı zimmî bir

cariye durumunda olur.

939- Eman altındaki kişi yine eman altındaki birine satacak olursa, bakılır; Alan adam satan adamın vatandaşı ise, satan adam kendisi azad etmiş gibi cariye darulharbe dönebilir. Çünkü ikisinin durumu aynıdır.

Ama alan adam satanın vatandaşı değilse, cariye ikisinin de yurduna

dönemez.

Çünkü satana tabî oluşu satmakla sona ermiştir. Alan adam da azad et­meden kendi yurduna götüremediğİ için azad edildikten sonra da alanın yur­duna dönemez. Çünkü eman altındaki adam ancak kendi yurdundan getirdiği şeyi geri götürebilir. Bu cariyeyi ise kendisi kendi yurdundan getirmiş değildir. Silah için bu hüküm geçerli olduğuna göre, insan hakkında evleviyetle geçer­lidir. Darulİslamda alıkonulduğu sabit olduğunda da azad edildikten sonra zim­mî olan mesabesinde olur. Zimmî kadının durumunda olduğu gibi, azad etmi-yecek olursa bir müslümana veya zimmîye satmaya mecbur edilir.

940- Bir kusurdan dolayı satana geri vermesi halinde de durum aynıdır.

Çünkü belirttiğimiz sebeplerden zimmî olduktan sonra tekrar darulharp vatandaşı olamaz.

941- Bir müslümana sattıktan sonra iki müslüman satan adamın daha Önce darulîslamda azad ettiğine şahitlik yapar­sa, bu şahitlikleri kabul edilir. Çünkü onunla yatmak artık ya­sak olmuştur. Böylece satış geçersiz olur ve satan adam alana parasını geri verir. Kadın darulharbe çıkmak isterse alıko-nulmaz.

Çünkü satılmasının geçersiz olduğu ortaya çıkmış ve darulharp vatandaşı hür olduğu anlaşılmıştır.

Kadın kendisi müslümanların cariyesi olduğunu itiraf etmektedir. Onun için darulharbe dönemez, diye itiraz edilirse, deriz ki;

Evet, ama bu itirafının geçersiz olduğuna hakim karar vermiştir. Onun itirafının bir hükmü kalmaz. Nitekim alan kimse de ücretin satan kimseye salim (ait) olduğunu itiraf etmektedir. Çünkü ücret alan parayı almıştır. Bu da satan adamdan ücreti geri istemesine mani değildir. Çünkü hakim iddiasının zıddına hükmetmiştir.

942- Darulharpten çıkaran kimse onu satmayıp "Esimdi, onu zorla tutup getirdim, şimdi cariyemdir" der, kadın ise "onun karısı idim, kendi isteğimle geldim" derse, kadının sözü tasdik edilir.

Çünkü zahir durum ona şahitlik etmektedir. Çünkü üzerinde zorlanma alameti olmaksızın çıkmıştır. Müslüman olurlarsa aralan ayrılır. Çünkü kendi itirafiyle onun cariyesi olduğu ortaya çıkmış olup bu da nikahlı olmaya aykı­rıdır. Adamın itirafı da şahsı hakkında hüccettir.

Burada devlet başkanı hür olduğuna hükmettiğine göre, aralarının ayrıl­masında daha sonra adamın itirafı neden muteber olmaktadır? denilse, cevap olarak deriz ki;

Çünkü mücerred kadının sözü ve bir nevi zahir ile hükmetmiştir. Bu da itiraf edenin yalanlanmasını asla gerektirmez. Nitekim cariyesi olduğuna dair delil getirir ve delili kabul edilirse, onun cariyesi sayılır. Halbuki önceki du­rumda böyle değildir. Orada tam bir delille hür olduğuna hükmetmiştir. Nite­kim bundan sonra cariye olduğuna dair delil makbul olmaz.

943- Bunu şu olay iyi açıklamaktadır: İki müslüman evle­nir, ama zifafa girmeden adam kadının irtidat ettiğini iddia eder ve kadın bunu yalanlarsa, adamın ikrarı ile ikisinin arası ayrılır ve kadın mehrin yarısını alır.

Çünkü kadının hakkının iptalinde adam tasdik edilmez. Ancak kendi hakkında sözü tasdik edilir. Düşman vatandaş meselesinde de durum aynıdır.

Devlet başkanı "Durumun senin söylediğin gibi olduğuna dair ona yemin verdireceğim" derse, Ebû Hanife'nin kıyasına göre kadına yemin düşmez.

Çünkü adam cariyesi olduğunu iddia etmektedir. Ebû Hanife ise kölelik davasında yemini öngörmemektedir.

İki İmama göre ise cariyesi olduğuna dair sebepten dolayı kadına yemin verdirebilir. Yeminden kaçınırsa, cariye olduğuna hükmeder.

Çünkü yeminden kaçınması, kabullenmesi mesabesindedir. İki İmama göre kölelik davasında yeminden kaçınma durumunda hüküm verilir.

Gerçeği en iyi bilen Allah'tır.[37]

 

Devlet Başkanının İzni Dışında Ve Yasaklamasından Sonra Verilen Eman

 

944- Müslümanlar bir kaleyi kuşattıklarında devlet başka­nının izni olmadan içindekilere ve onların ehline hiçbir müslü­man eman veremez.

Çünkü kaleyi fethetmek için kuşattılar. Eman ise müslümanların bu a-maçlarım açıkça engellemektedir. Müslümanlardan hiçbir kimse müslümanların amacını, Özellikle düşmanı yenmek gibi bir olayda engelleme hakkına sahip değildir. Sonra, her müslüman başındaki emire itaatla mükelleftir. Amirin rızası olmadan uymağa mecbur olacağı bir akdi kimse yapamaz. Sonra, fayda ve za­rarı müslüman cemaate raci olan şeylerde yetki ve söz sahibi devlet başkanı olup onunla mükelleftir. Bu gibi işlerde onun görevlerini çiğnemek onu hafife almak ve önemsememektir. Devlet başkanını küçümseyen ve itaatini gölgele­yen şeylere vatandaşların kalkışması doğru değildir.

945- Ama bir müslüman bunu yaparsa, eman geçerli olur.

Çünkü emanın sıhhat sebebi, bir müslüman için sabit ve tamdır. Zira Ra-sulullah "Her müslüman onların zimmetini (çıkarını) gözetir" buyurmaktadır. Eman verildikten sonra devlet başkanı emanlarını geri alıp onları güven içinde olacakları yere ulaştırıncaya kadar onlarla savaşı kesmek zorundadır. Kalenin dışına çıkmış olsalar bile bunu yapmadıkça onlarla savaşa devam edemez.

946- Onlara eman veren müslümanı te'dip etmek isterse, te'dip edebilir.

Çünkü devlet başkanını küçülten bir işe girişmekle edepsizlik etmiş olur. Onu te'dip etmiyecek olursa başkaları da aynı şeye cesaret eder. Bu da devlet politikasını ve işlerin idaresini bozar.

Ama müslümanların yararını gözeterek onlara eman vermiş ve dev­let başkanı da bunu tasvib etmişse, artık bu iş için onu tedip etmez.

Çünkü bunu yapmakla müslümanlara daha çok yarar sağlamayı kastet­miştir. İmamın görüşünü alıncaya kadar erteleyecek olsaydı belki de bu yarar kaçmış olacaktı. Böyle durumlarda müslüman eman verebilir.

Düşmandan biri gizlice müslümana "Bana eman ver, sana düşmanın açık yerlerini göstereyim" veya "Sana kale kapısını açayım" demiş ve müslüman bu fırsatın kaçmasından endişe etmiş ise, devlet başkanından eman için izin istemeden önce ona eman verebilir.

Çünkü bu durumda emanm verilmesi müslümanların yararının sağlanma­sına yöneliktir. Böyle davranan kişi te'dibe değil, teşekküre layıktır. Onun için böyle yerlerde adam te'dip edilmez.

947- Bir müslüman, düşmandan birine kaleden inip müslü­manların karargahına gelmek üzere yüz dinar karşılığında eman verse ve parayı aldıktan sonra onu karargaha getirdi­ğinde devlet başkam bunu öğrense, müslüman kötü davranmış olmakla beraber emanı sanki ücret almadan verilmiş gibi caiz olur. Devlet başkanı sonra bu durumu değerlendirir.

948- Müslüman ona "Darulharpten müslümanlar çıkın­caya kadar emin olacaksın" diye şart koşmuşsa, devlet başkanı istediğini tercih etmekte serbesttir. Dilerse parasını geri verir ve önceki yerine gönderir. Dilerse ona şart koşulanı yerine getirip parayı alır ve müslümanlara ganimet yapar.

Çünkü parayı alan müslüman onu ancak müslümanların kuvveti sayesin­de alabilmiştir. Onun için para ona mahsus sayılmaz. Sadece yaptığı iş devlet başkanının veya amirin yapması mesabesinde kabul edilir.

949- Adam, askerin yanına gelmeyi ve görüşmesi gereken biriyle görüştükten sonra geri dönmeyi şart koşmuşsa, devlet başkam bu emanı kabul eder ve alınan dinarları askere gani­met yapar.

Çünkü müslümanların yararını gözetmek bu emanm kabul edilmesini ge­rektirir. Adam kalesine dönünceye kadar müslümanlar arasında eman altında­dır. Dinarlarını geri verecek olursa, birinci durumun aksine bundan müslü­manlara bir yarar sağlanmış olmaz.

950- Kale fethedilinceye kadar adam müslümanlar arasında kalıp kaleye dönmezse, darulharpten emin olacağı yere ulaştı-rılıncaya kadar eman altındadır.

Dinarlarını geri vermede bir yarar yoktur. Darulharpte güven içinde ola­cağı yere ulaştınlmcaya kadar kimse ilişmez. Dinarlar da askerlere fey1 sayılır.

951- Kaledekilere bir müslüman aldığı yüz dinar karşılığın­da bir ay eman verse, devlet başkanı iki durumdan birini ter­cih etmekte serbesttir. Dilerse dinarları geri verir ve emanın geçersiz olduğunu bildirir. Dilerse emanı kabul eder ve bir ay onlara ilişmez. Yüz dinarı da alır ve müslümanlara fey' sayar. Çünkü her iki durumda da müslümanların yararı umulur. Bir ay geçme­den kalenin fethedilmesini umuyorsa, dinarları geri vermesi yararlıdır. Um­muyorsa emanı geçerli sayması ve dinarları alması yararlıdır. Onun için devlet başkanı dilediği şıkkı seçmekte serbesttir.

952- Emir, asker arasında "Kaledekilere veya onlardan bi­rine kim eman verirse emanı geçersizdir." diye ilan ettikten sonra bir müslüman karşılıklı veya karşılıksız onlara eman verecek olursa, emanı geçerlidir.

Çünkü müslümanın verdiği emanm sıhhati bu ilan ile yok olmaz. Eman verme hakkı, şahitlik hakkı gibi şer'an her müslüman için sabittir. Devlet baş­kanının bu ilanıyla bu hak yok olmaz.

Zaten düşman bu yasaklamayı bilmiyor. Bu yasaklamadan sonra müslümanın verdiği eman geçerli sayılmıyacak olursa, onlara hile yapılmış olur ki, bu da haramdır. Ancak devlet başkanı bu adamın müslümanların yararını gözeterek eman vermediğini tesbit ederse, onu hapis ve ceza ile cezalandırabilir.

Çünkü buradaki yetkiyi aşma birinci durumdakinden daha büyüktür. Çünkü adam devlet başkanına açıkça muhalefet etmiş, böylece cezayı ve hapsi hak etmiştir.

953- Kaledeki düşmana "Müslümanlardan biri size eman verecek olursa emanına aldanmayımz, onun emanı geçersizdir" diye yazılı veya sözlü olarak yahu elçi ile bildirdikten son­ra biri onlara eman verir ve kendileri de buna dayanarak çıkar gelirlerse, fey1 olurlar.

Eman altında sayılmamaları, yasaklamadan sonra müslümanm vereceği emanm sahih olmamasından değil, bu yasaklamanın devlet başkanı tarafından düşmana verilen emanın geçersiz olduğunu bilmeleri açısındandır. Eman veril­dikten sonra geçersiz saymak doğru olduğu gibi, verilmeden Önce de geçersiz olacağını söylemek doğrudur.

Çünkü geçersiz olduğunu bildirmekten maksat, hile ve hiyanetten kaçın­mak ve bunu önlemektir. Bu da her iki durumda önlenmektedir. Çünkü eman verildikten sonra geçersiz olduğunu gösteren bir şey ortaya çıkarsa, eman hük­münün sabit olmasını önler.

Birinci durumun aksinedir. Orada düşman, devlet başkanının yasaklama­sından habersizdir. Bunu kendileri bilmedikçe emanın geçersiz sayılması da gerçekleşmez. Emandan sonra emanm geçersiz sayılması müslümanların zara­rını önlemek içindir. Çünkü bu olmasaydı, müslümanlar arasından kalenin fet-hedilmesini istemeyen bazı fasıklar devlet başkanı emanlan geçersiz saydıktan sonra her defasında düşmana eman vererek engelleme imkanı bulabilirler. Bu zararı önlemek için uyarmak ve özürlerini kabul etmemek üzere eman veril­meden Önce geçersiz olacağının belirtilmesi sahih olur.

954- "Size ben eman vermedikçe başka müslümanm vere­ceği eman geçersizdir" diye düşmana söyler ve müslümanlar-dan biri gelip onlara "Ben emirin elçisiyim, size eman verdi" der ve buna dayanarak yerlerini terkederlerse, müslüman kişi yalan söylemiş olsa bile, onlar eman altında olurlar. Çünkü elçinin sözü, elçiyi gönderenin sözü gibidir. Elçiliğin sabit olması halinde durum böyledir. Ama elçi yalan söylemiş­le, sözünün emirin sözü ile eş sayılması mümkün değildir. Çünkü böyle bir elçi göndermiş değildir. Elçi görünen bu adamın onlara vereceği emanı sahih say­mak da mümkün değildir. Çünkü o "size eman verdim" deseydi, emanı sahih olmazdı. Onun için emanı geçersiz olmalıdır" diye itiraz edilirse, deriz ki;

Evet, ama sözü, sanki elçilik mektubu gibi söyleyince bir aldatma ve hi-yanet meydana gelmiş olmaktadır. Çünkü bu işte doğru veya yalancı olduğuna ve sözünün hakikatine vakıf olmak mümkün değildir. Adamın aklı ve dini doğ­ru söylemesini ve yalandan sakınmasını gerektirdiğine göre düşmanın bu zahire güvenmesi mümkündür ve güvenebilirler. Bu durumda eman geçersiz sayılırsa, aldatma ve hiyanet meydana gelir. Ama emanı sadece kendisinin verdiğini söy­lerse, durum bunun zıddı olur.

955- Emir düşmana "Kendim gelip size eman verinceye kadar müslümanlardan bîri size eman verirse yahut benden size bir eman mektubu getirirse, o geçersizdir, "der ve olay yukarıdaki gibi cereyan ederse, düşman çıkıp gelecek olursa, fey" olur.

Çünkü bu emirin vereceği eman dışında bütün emanların geçersiz sayı­lacağını duyurmuştur. Sonra, müslümanlan zarardan korumak vaciptir. Bu za­rarı önlemenin tek yolu da emirin emandan önce bu şekilde uygulamada bu­lunmasıdır. Böyle yapmazsa fasık kişiler müslümanların cihadını bozma ve boşa çıkarma fırsatını bulurlar. Bu da caiz değildir.

Ancak bu meselede amir kendisi eman verdiğini bildirmek üzere yasak­lamadan sonra birini gönderirse, düşman eman altında olur. Çünkü elçinin iba­resi, onu gönderenin ibaresi gibidir. Sanki amir kendisi onlara eman vermiştir. Düşmana daha önce söyledikleriyle sanki yalandan elçi olduğunu iddia edecek kişilerin haberine güvenmekten onları alıkoymak istemiştir. Onlara gerçekten göndereceği elçilerin haberlerine güvenmekten ise alıkoymamaktadır.

Sonra, elçinin haberini ancak elçi yalancı ve sahte olduğu için geçersiz saydık ki, müslümanlara ulaşacak zarar önlenmiş olsun. Ama elçi gerçek ve doğru ise bu durum sözkonusu olmaz. Şöyleki;

Bu ilanından sonra onlara elçi gönderirse, sözünden dönmüş demektir. Sözünden dönmesi de sahihtir. Nitekim düşmana "Size eman verirsem emanım geçersizdir" der ve daha sonra eman verirse bu eman geçerli ve sahihtir. Çünkü bu söylediğinden vazgeçme ve dönme sayılmaktadır. Önceki sözü ona her hangi birşey gerektirmediğinden ondan dönmesi ve vazgeçmesi sahih olur.

956- Müslümanlardan biri bin dinar karşılığında düşmanla bir yıllık saldırmazlık antlaşması yaparsa, bu antlaşma caiz olup müslümanların bir yıla kadar saldırması yasak olur ve onlardan birini öldürecek olurlarsa, kan diyetini öderler.

Çünkü müslümanlardan birinin emanı, hepsinin emanı gibidir.

957- Devlet başkanı bu antlaşmadan ancak bir yıl geçtikten sonra haberdar olursa, antlaşmayı onaylar ve malı alıp beytül-mala verir.

Çünkü süre geçtikten sonra antlaşmanın onaylanmasını müslümanlann yaran gerektirmektedir. Burada kendini ücrete bağlayıp çalışmaktan kurtulan kısıtlı köle mesabesindedir. Bu durumda akid yerine getirilir ve ücreti de onun efendisi alır. Ama süre geçmeden önce efendisi bu durumu öğrenmiş olsaydı ücrete bağlama (başka birinin işlerini yapmak üzere ücretle çalışma antlaşması yapma)yı bozabilirdi.

Sonra, bu mal düşmandan ancak müslümanlann kuvveti sayesinde alın­mıştır. Çünkü düşmanın korkusu bir tek müslümandan değil, müslüman top­luluktandır. Onun için malı onlardan alır ve gerektiğinde harcanmak üzere bey-tülmala koyar.

958- Bir yıl geçmeden önce antlaşmadan haberdar olursa durumu değerlendirir; Antlaşmayı tasvib etmek yararhysa onaylar ve malı alıp bey tülmala koyar.

Bu şekliyle yararlı olduğunu gördüğünde antlaşma yapma yetkisine sa­hiptir. Onun için bunu onaylaması evleviyetledir.

Antlaşmayı bozmayı daha yararlı görürse, mallarını geri verir, sonra antlaşmanın bozulduğunu haber vererek onlarla savaşır.

Çünkü müslümanm onlara verdiği eman sahih olup hile ve hiyanetten sakınmak vaciptir.

959- Yılın yarısı geçmişse, kıyasa göre malın yarısı geri ve­rilir, yarısı da müslümanlara kalır.

Bu, tüme oranla cüzün itibar edilmesine göredir .Tıpkı belirli bir ücret karşılığında belli bir zaman için saldırmazlık antlaşması yapmak ve kiraya (icara) vermek gibidir. Nitekim Kiralama akdinde de sürenin bir kısmında akid bozulursa, kalan süre tutarı kadar ücretten düşülür ve sadece geçen süre İçin ücret kesinleşir.

İstihsana göre ise, malın tümü geri verilir.

Çünkü malı ödemeleri ancak sürenin tümü içinde kendilerine saîdırılma-ması içindir. Karşılık da ancak şartın tümü itibariyle sabit olup şartın cüzlerine dağılmaz. İtibar da, şart da hakikate göredir.

Sonra, saldırmazlık antlaşması, bedeli ödenebilen akitlerden değildir. Böylece şart kelimesinin antlaşmada hakikatiyle etkili olduğunu kabul ettik. Antlaşmayı bir yıllık tasvib etmiyecek olursa, mallarının tümünü onlara geri vermesi gerekir. Çünkü düşman belki yılın belirli bir vaktinde endişe duymak­ta ve korkmaktadır. Mesela kışın düşman saldırısından emin oldukları halde yazın bu saldırıdan korkmaktadırlar. Korktukları anda antlaşmalarının bozul­duğunu bildirir ve mallarının bir kısmını vermezse bu şartla kasdettikleri hiçbir şey kazanmış olmazlar, Bu da aldatma ve hıyanete yol açmaktadır. Onun için süre dolmadan önce emanlannın geçersiz olduğunu bildirecek olursa malın tümünü geri verir.

960- Her yılı bin dinar karşılığında üç yıllığına onunla an­laştıktan ve müslüman paranın hepsini aldıktan sonra devlet başkanı antlaşmayı bir yıl geçtikten sonra bozmak isterse, alı­nan paranın üçte ikisini düşmana geri verir.

Çünkü burada antlaşma (b) harfi ile yapılmış olup bedelleri de beraber zikredilmiştir. Böylece mal bedel olmuş olur. Bu mal da cüzler itibariyle ilgi­liler arasında paylaşılır. Nitekim antlaşma sürelerini ve bedel olarak verilen miktarları da zikretmiştir. Her seneye bin dinar, demiştir.

Birinci durumda ise olay farklıydı. Orada süre bir yılın tümü için birdi. Mal da (Ala) harfiyle zikredilmişti. Bu da şart harfidir.

Kiralama durumunda da bedelin (b) yahut (Ala) harfiyle zikredilmesi ha­linde, bedel süreye bölünmektedir. Satış işinde de böyledir. O halde burada uygulama neden farklı olmuştur? denilebilir.

Cevap olarak deriz ki, satış ve kiralama, asıl itibariyle yapılan bedellen-dirmedir. Şarta bağlı olmaya elverişli değildir. Ama saldırmazlık antlaşması, asıl itibariyle yapılan bir bedellendirme değildir. Sadece bedellerle beraber (b) harfiyle yapılan açıklama esnasında bedellendirme olur. Bu da şarta bağlı ol­maya elverişlidir. Bunda şart harfi zikredilince, hakikî olarak şart kabul edilir.

Bir kadın "ala" harfini kullanarak kocasına "Bin dirhem karşılığında beni üç defa boşa" der ve adam bir defa boşarsa, kadının ona bir şey vermesi gerekmez. Ama (b) harfiyle zikrederse, durum değişir. Bu meselede Ebû Hanife yukarıdaki meseleye bakarak bu hükme varmaktadır.

Çünkü boşanma şarta bağlı olmağa elverişlidir. Zaten aslı itibariyle be­delli değildir. Onun için (ala) yahut (b) harflerinden hangisiyle kullandığına gö­re karara bağlanır, Ama iki İmam hul'un bedellendirme olduğunu söylemek­tedir. Erkeğin kadın üzerindeki mülkiyet hakkının kalkması olan maksadı da bir tek boşama ile gerçekleşmiş olmaktadır. Bir de belirttiğimiz gibi emanın aksine saldırmazlık antlaşmasında bedellendirme manasını tercih ettik.

961- Müslümanlar bir kaleyi kuşattığında başlarındaki kumandan kale halkına "umulur ki size emaıı veririm. Em an verecek olursam emanım geçersizdir" yahut "size eman yok­tur" yahut "Emanınızı iptal ettim" der, sonra eman verirse, kendisinin belirttiği gibi verdiği eman geçersizdir. Çünkü onlara öyle bir şekilde söyledi ki aldatma şüphesini her yönden yok etmektedir. Söylediği sözlerle vereceği emanı şimdiden geçersiz saymış olmaktadır.

Sonra, eman vermesi daha önceki olayda olduğu gibi söylediği sözlerden neden cayma sayılmamıştır? diye itiraz edilirse, deriz ki;

Orada meselede bir ziyadelik vardır. O da sözünden sonra eman vermesi ve "Size eman yoktur" sözümü iptal ettim, demesidir. Bu açıklama adamın sözünden caydığını gösterir. Burada ise birinci sözünden caydığını gösteren bir şey olmadığı gibi, aksine gerçekleştirdiğine delalet eden şeyler vardır.

Nitekim onlara "sizinle beraber bu kale halkı ile savaşacağım. Kendile­rine eman vermek istedim, kabul etmediler. Size eman altında olduğunuzu izhar etmek istiyorum. Belki onları çağırdığım zaman sözümü kabul ederler. Size izhar etmekte olduğum bu eman ise uydurma ve batıl olup ona aldanmayın" dedikten sonra onlara eman verseydi, bu eman geçersiz olurdu.

Sonra, eman bozulmağa ihtimali olan bir şeydir. Emanla ilgili söyliye-ceklerinin geçersiz olduğunu bildirdikten sonra onlara bu konuda birşeyler söy­lemesi, tıpkı birşey konuşmamış anlamına gelir. İkrah ve ikrar bölümünde açık­ladığımız satış ve başka şeylerde telcie[38] (mecburiyet) bahislerinde bunun ör­nekleri çoktur.[39]

 

Müslümanlardan Birinin Vereceği Hükme Razı Olarak Teslim Olan Düşman Hakkında Verilecek Hüküm

 

962- Kuşatma altındaki kalede bulunan düşman, müslü-manlardan birinin hükmüne razı olarak teslim olursa, bu caiz olur. Çünkü Rasulullah şöyle buyurmaktadır: "onları hüküm­lerinize göre yargılayın, sonra haklarında hüküm verin".

Beni Kureyza'nın haklarında hüküm verilmesine razı ola­rak teslim olması konusunda rivayetler değişiktir. Meğâzî sa­hiplerinden bazıları başlangıçta Sa'd bin Muaz'm vereceği hükme razı olarak teslim olduklarını zikretmiştir. Rasulullaha dil uzattıklarını Hz. Ali'nin haber vermesi üzerine Rasulullah

onlara "Ey domuz ve maymunların kardeşleri, bana dil uzatıyorsunuz ha! Allah ve Rasulünün hükmüne razı olarak teslim olun" demişti. Daha önce onbeş gece muhasara etmişti.

Onlar ise "Hayır ey Ebû'l-Kasım, Sen böyle düşük bir adam değilsin" dediler. Ama kuşatma sürünce, müslümanlardan diledikleri kişinin hüküm vermesine razı olarak teslim olma­larını Rasulullah teklif etti. Rasulullah'in Peygamberliğinden önce Evs'in müttefikleriydi. Sa'd bin Muaz da Evs'in lideri idi. İslamdan önceki dönemde aralarındaki işbirliği ilişkilerine güvenerek haklarında iyi hüküm vermesini umdukları Sa'd bin Mu'az'ın vereceği hükme razı olup teslim oldular. Bu da gösteriyor ki müslümanlardan birinin vereceği hükme razı olarak düşmanın teslim olmasında bir sakınca yoktur.

Meşhur olan rivayete göre ise, Rasulullah'ın hükmüne razı olarak teslim oldular. Sonra kendi rızalarıyla haklarında Sa'd bin Muaz'ın hü­küm vermesini söyledi. Bunu da şunun için yaptı: Ensar Rasulullah'ın etrafında toplanıp şefaat yollu Benî Kureyza'nın durumu hakkında onunla konuştular. Rasulullah da gönüllerini hoş tutmak istiyerek onlara: Sizden birinizin haklarında hüküm vermesine razı olmaz mısınız? buyurdu. Olu­ruz, dediler. Hükmü Sa'd bin Muaz versin, buyurdu.

Bu görevi ona vermesinin sebebi de şudur; Sa'd'a Hendek harbinde bir ok isabet etmiş ve kolundaki atar-damarı kesmişti. Bunun üzerine şöyle dua etmişti: "Allah'ım, Kureyşle bir daha savaş olacaksa beni o savaşa kadar yaşat, Rasulünü aralarından koğan bir milletle savaşmaktan benim için daha sevimli bir şey yoktur. Kureyşle savaş bitmişse, bu yara ile şehid olayım. Beni Kureyza'nın hezimetini görmeden de öldürme." Bu şekilde dua ettikten sonra kan durmuştu.

Bu şekilde dua etmesinin de sebebi şudur: Müslümanlarla yap­tıkları antlaşmayı çiğnedikleri haberini alınca Rasulullah'm emriyle ant­laşmayı yenilemelerini istemek için Beni Kureyza'ya gitmişti. Onu kötü karşılayıp hakaret ettiler. "Bana söğersiniz ha! Aramızda söğmekten daha çetin bir şey var, o da kılıçtır" diyerek yanlarından ayrıldı.

Hendek harbinde müşrikler yenilip müslümanlar Benî Kureyza'yı muhasara edince bu duada bulundu. Benî Kureyza Rasulullah'm vereceği hükme razı olup teslim olunca, Rasulullah Sa'd bin Muaz'm hüküm ver­mesini söyledi. O esnada Sa'd, Rasulullah'm mescidinde hasta yatıyordu. Ensar yanına gelip Rasulullah'm karargahına götürmek üzere bir merkebe bindirdiler. Yolda onunla bu işi konuşarak şöyle dediler: "Dostların ve anlaşmalılarındır. Allah onlar hakkında sana imkan verdi, onlara iyi davran. Biliyorsun, Rasulullah iyiliği ve dostluğa vefayı sever. Müttefikleri olan Beni Kaynuka'yi kurtarmak için Abdullah bin Übey'in neler yap­tığını biliyorsun. Sen ise bu işe daha layıksın."

Bu mesele üzerinde arkadaşları çok ısrar edince, eliyle sakalını sı­vazladı ve şöyle dedi: "Sa'd'ın Allah yolunda hiçbir kınayıcınm kınama­sından korkmaması zamanı geldi." Bunu duyunca aralarında şöyle dedi­ler: Allah'a yemin olsun, Kureyza mahvoldu".

Onu Rasulullah'm meclisine getirdiler. Sa'd Rasulullah'm meclisine gelince, Ensar'a şöyle dedi: "Kalkın, büyüğünüzü indirin". İndirilip Rasu­lullah'm yanında oturunca, Rasulullah ona şöyle buyurdu: "Haklarında hüküm vermeği sana bıraktım. Haklarında hüküm ver." Sa'd, Benî Kurey­za'ya yöneldi ve şöyle dedi: "Hakkınızda vereceğim hükmü kabul edeceğinize dair Allah'a söz veriyor musunuz?" Evet, dediler; Rasulullah'm bu­lunduğu tarafa dönerek ve saygı göstererek şöyle dedi: "Bu taraftakiler de hüküm vermemi kabul ediyor mu?" Rasulullah ve yanındakiler: Evet, de­diler. Bunun üzerine hükmünü açıkladı. "Haklarında şu hükmü verdim: Erkekler öldürülsün. Kadın ve çocuklar esir alınsın, malları da taksim edilsin" Bunun üzerine Rasulullah şöyle buyurdu: "Yedi göğün üstünden Allah'ın hükmüyle haklarında hüküm verdin". Bazı rivayetlerde bu şekilde rivayet edilmiştir.

Bu da gösteriyor ki, müslümanlardan birinin hüküm vermesine razı ola­rak teslim olmaları ve hüküm vermeği başkasına bırakmak caizdir. Yalnız tes­lim olan düşmanın rızası olmadan müslüman hüküm verme işini başkasına bı­rakamaz, Çünkü Sa'd, Rasulullah'm huzurunda onların rızasını aldıktan sonra hüküm vermiştir. Onların rızasını almasını da Rasulullah yadırgamamıştır. Sebebi de şudur: İnsanlar düşünce ve görüşte farklıdırlar. Bu hükmü vermek ise ileri ve derin görüşlü olmayı gerektirir. Birinin haklarında hüküm vermesine razı olmaları başkasının hüküm vermesine razı olmaları demek değildir. Öyle ki onların rızası olmadan hüküm verme işini bu adam başkasına bırakacak ve bu da hüküm verecek olursa, hakkında hüküm verilen kişi buna razı olup caiz görmedikçe hüküm geçerli olmaz. Ama bunu duyar ve kabul ederse, hüküm geçerli olur. Çünkü kabul ve caiz görmesi onu yeni görevlendirmiş olması gibi­dir. Onlar buna razı olduktan sonra haklarında hüküm vermesi demektir. Hak­larında hüküm vermekle görevlendirilen kişinin vereceği, erkeklerin öldürül­mesi veya zimmî sayılması veya fey1 kabul edilmesi şeklindeki hüküm Sa'd'ın verdiği hüküm delili ile tümüyle geçerlidir.

Bazı rivayetlerde o gün Sa'd'ın kasık kılları bitmiş kişilerin öldürül­mesi şeklinde hüküm verdiği belirtilmektedir. Baliğ olmak, kasık kıllarının bitmesi itibariyledir, yani kasık kılları biten genç baliğ olur, diyenler bunu delil gösteriyorlar ki, biz bu görüşte değiliz.

Çünkü kılların bitmesinde insanlar farklıdır. Mesela Türklerde geç bittiği halde Hindularda erken biter. Onun için bunu hükme esas saymak mümkün de­ğildir. Bunun izahı şudur: Beni Kureyza erkeklerinin baliğ olmasının kıllarının bitmesiyle olduğu vahiy yolu ile Rasulullah'a bildirilmiş olabilir. Bu şekilde hüküm vermesi de, kılları bitmiş erkeklerin savaşçı kabul edilmesindendir ve ancak savaşanların öldürülmesine hükmetmiştir. Müslümanlara karşı savaşan İse baliğ olsun olmasın öldürülür. Ancak sadece savaşanların öldürülmesi daha doğrudur. Çünkü baliğ olmıyanlar müslümanlara karşı savaştığında esir edil­meden önce Öldürülür. Ama esir edildikten sonra öldürülmez.

Haklarında hüküm verdikten sonra Haris kızı eıı-Neccariyye'nin evinde hapsedilip elleri bağlandı.

Esirlere böyle davramlmasi gerekir. Yüce Allah buyuruyor: "Onları yaka­ladığınızda sıkı bağlayın"[40]

Rasulullah bir kenarda oturdu. Sıcak bir günde Beni Kureyza'dan öldürülecekler Öldürüldü. Rasulullah'in huzurunda onlardan öldürülen­lerin şu isimleri Meğâzî kitaplarında sayılmaktadır: Huyay bin Ahtab, Ka'b bin Üseyd ve bir grup. Gün ortası olunca Rasulullah "Günün sıcak­lığını ve silahın sıcaklığını üzerlerinde birleştirmeyin. Öğle tatilinde bıra­kın ve su verin. Hava serinleyince geri kalanları da öldürün" dedi.

Meğâzî kitaplarında Rasulullah'ın kalkıp Sa'd'a şöyle dediği zikredilir : "Geri kalanların işini de sen bitir. "Öldürme işini Ali bin Ebi Talib ve Zübeyr bin el-Avvam yürütüyordu.

İbnu Ebi'l-Cehm'in evi yanında öldürüldüler ve kanlan Ahcâru'z-Zeyt denilen yere kadar aktı. Kitapta onlardan kaç kişi öldürüldüğü belirtilmemiştir. Bu konuda farklı rivayetler vardır. Racih olan rivayete göre yediyüz kişi öldü­rüldü. Mukatil, dörtyüzelli kişinin öldürüldüğünü söylüyor. Esir alınanların sayısı ise altıyüzellidir. Durumundan şüphelenilen herkesin kasıkları yoklanır, kıllarının bittiği belirlenince öldürülürdü. Beni Kureyza'dan Atiyye şöyle de­mektedir: "O gün durumumdan şüphelendiler, kasıklarımı açtılar. Kıllarımın bitmediğini görünce esir çocuklar arasında saydılar."

Hz. Ömer'in ordu komutanlarına kılları bitenleri öldürünüz ve düş­man savaşçılardan aramızda kimse tutmayınız, diye yazdığı zikredil­mektedir.

Böyle yazması müslümanlara zarar vermelerini Önlemek içindir. Nitekim bu yasağına sıkı sıkıya uymadıkları için Hıristiyan[41] , sonra Mecusî olan Ebû Lu'lüe denilen kişi esirler arasından çıkmış ve Hz. Ömeri şehid etmiştir.

İbni Ömer'in şöyle dediği zikredilmektedir: "Uhut günü onüç yaşın­da idim. Rasulullah'ın huzuruna çıkarıldım. Beni savaşçılar arasında kabul etti."

Bunu zikretmesi erginliğin tesbiti için kasık kıllarının bitmesiyle hüküm verilemiyeceğini göstermek ve buluğun ihtilam ile tesbit edileceğini belirtmek içindir. Gencin baliğ olup olmadığı ya ihtilam olması veya onbeş yaşına girmesiyle belli olur. Ebû Yusuf ve Muhammed'in görüşü budur.

Ebû Hanifeye göre ise bir rivayette onsekiz, bir rivayette de ondokuz ya­şıdır. Bu meseleyi talak bahsinde açıkladık. Allah'ın yardım ve mukaffakiye-tiyle eman konusu son ermiştir.[42] Allah bizi ateşten korusun ve cennetine koysun.[43]

 

Enfal (Ganimetler) Bölümü

 

 963- Enfal, esas manasiyle ganimetler demektir. "Nefele"

kökünden türemiştir. Mesela şu beyitte de aynı anlamda kulla­nılmıştır: "Allah'ın takvası en güzel ganimettir. Acele etmek ve beklemek de Allah'ın izniyledir." Cenab-ı Hak da, "Sana en-falı (yani ganimetleri) sorarlar"[44] buyurmaktadır.

Bu ayetin nüzul sebebi, Ubade b. Samit'in rivayetine göre şöyledir: Bedir günü ahlakımız bozulduğundan mahrum kaldık dedi. Ahlakınız nasıl bozuldu? diye sorulunca: Şöyle dedi: Düşman yenilince üç gruba ayrıldık: Bir grup Rasu-lullah'ın etrafında onu koruyordu. Bir grup düşmanı kovalıyordu. Bir grup da mal topluyordu.

Sonra her gurup ganimetlerin kendi hakkı olduğunu iddia etti. Rasulul-lah'ın yanında toplandık. Seslerimiz yükseldi. Rasulullah susuyordu. Bu durum hakkında Yüce Allah "Sana ganimetleri sorarlar. Deki; ganimetler Allah ve Rasulünündür." hükmünü indirdi.

Fakihlerin ibarelerinde enfal lafzının kullanışından maksat, devlet başka­nının ganimet tophyan bazı kişilere tahsis ettiği şeylerdir. Yapılan bu işleme tenfil ve sözkonusu ganimete de nefl adı verilmektedir.

964- Şüphe yok ki savaşa teşvik etmek için düşmandan ganimet almadan önce askere ganimet tahsisi yapmak caizdir. Çünkü İmam (devlet başkanı) teşvik etmekle mükelleftir. Ce­nab-ı Hak buyuruyor: "Ey peygamber, müminleri savaşa teş­vik et"[45] Bu hitap, Rasulullah'a ve ondan sonra gelen her dev­let başkanın adır.

Teşvik de ganimet vermekle yapılır. Yiğit kimseler ganimet­lerden bir şey kendilerine belirlenmedikçe kendilerini tehlikeye attıkları nadirdir. Devlet başkanının böyle bir tahsis yapması onları canlarını tehlikeye atmaya ve düşmanla kahramanca savaşmaya teşvik eder.

Bu tahsisin şekli de: "Kim bir düşman öldürürse her şeyi kendisinindir. Kim birini esir alırsa o kendisinindir" demek şeklinde olur. Nitekim Rasulullah Bedir ve Huneyn gününde böyle ilan ettirmiştir.

Yahut bir seriyye göndererek, "Beşte birin dışında aldığınız ganimetlerin üçte biri sizindir" demesi veya bu sözü kayıtla­madan söylemesi şeklinde olur.

Bu, mutlak olarak söylendiği zaman ganimetler beşe bölün­meden önce üçte biri kendilerine mahsus olup geri kalan gani­metten de beşte bir ayrıldıktan sonra ordunun diğer fertleriyle ortak olurlar. Bu fazlalıkla bağış yapıldığı zaman aldıkları ganimetlerden beştebir pay ayrılır, kalanın üçte biri de onlara mahsus olur. Bu kalan kısımda ordu fertleriyle ortak olurlar. Devlet başkanı, ganimet tahsisi yapmadan önce muharipler bize göre böyle bir hakka sahip değildir.

Şafiinin görüşüne göre düello şekli ile kahramanca vuruşan kimse bir müşriki öldürürse devlet başkanı daha önce ona bir tahsis yapmamışsa bile, öl­dürdüğü düşmanın malını almaya layıktır. Çünkü Rasulullah şeriatı ikame et­mek için "Kim bir düşmanı öldürürse malı onun için ganimettir" buyurmakta­dır. Rasulullah'm ifadelerinde "Dinini değiştireni öldürünüz" gibi sözler, sebebi belirtmek içindir.                               ,

965- Ancak bu, Rasulullah'ın Medine'de ashabı yanında söylemiş olması halinde sözkonusudur. Ne var ki teşvik ihti­yacının ortaya çıkması dışında söylediği zikredilmemektedir. Malik b. Enes, "Rasulullah'ın Huneyn günü dışında "Kafiri öl­düren, malı onun için ganimettir" sözünü söylediği vaki değil­dir, demektedir. Bunu da müslümanlar geri kaçıştıklarında buyurmuştur. O anda düşmana saldırmak için teşvik ihtiyacı doğmuştur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Sonra gerisin geri kaçtınız"[46]Muhammed b. İbrahim et-Teymî, Ra-sulullah'm bunu Bedir Harbinde de söylediğini zikretmekte­dir. O gün teşvike olan ihtiyaç açıktı. Çünkü müslümanlar o gün Cenab-ı Hakkın belirttiği gibi, "Siz zelil idiniz." durumun­da idiler.

Anlıyoruz ki bu ganimet tahsisini, seri hüküm koymak şeklinde değil, teşvik için yapmıştır.

Söylediklerimizi Abdullah b. Şakik'in şu ifadeleri de desteklemek­tedir: Rasulullah Vadilkura denilen yeri muhasara ediyordu. Bir adam gelerek ona şöyle dedi: "Ganimetler konusunda ne dersiniz?" şöyle bu­yurdu: "Beşte biri Allah'ın, dördü de onlarındır" yine sordu: "Ama gani­meti şahıslar kazanıyor?" yine şöyle buyurdu: "Sana bir ok atılıp da sap­landığı yerden çekip çıkarsan bile onu almağa müslüman kardeşinden daha müstehak değilsin."

Tahsis yapılmadan savaşan kişinin ganimete müstehak olamıya-cağına bu açık bir delildir. Irak ve Hicaz alimleri bu görüş üzerinde ittifak etmişlerdir.

Ebû Hanife de şöyle demektedir: "Ganimet alındıktan sonra birine tahsis yapılmaz. Irak ve Hicaz alimlerinin görüşü budur. Şam alimleri ise ganimet alındıktan sonra da birine tahsis yapılmasını caiz görürler.

Ganimet tahsisi savaşa teşvik etmek için yapılır. Bu da ganimet alındık­tan sonra değil, alınmadan Önce yapılır. Sonra, pay ayırmak başlangıçta gani­meti alanların sabit olan hakkını iptal etmek veya beşte biri alacak kişilerin hak­kını düşürmek için değil, tahsisi ispat etmek içindir. Halbuki ganimetler alın­dıktan sonra tahsis yapmak başkalarının hakkını iptal etmektir.

966- Bunun caiz olmadığı el-Hasan'ın rivayet ettiği şu ha­disle sabittir: "Adamın biri Rasulullah'tan keçi kılından örül­müş bir yular istedi. Rasulullah ona: "Yazıklar olsun sana! Ateşten bir yular mı benden istiyorsun! (iki veya üç defa tek­rar etti.) Allah'a yemin olsun ki ne senin istemeğe hakkın var, ne benim vermeğe hakkım var."

Mücahid'in rivayetine göre adamın biri ganimet alınan kıldan bir yumağı elinde tutarak Rasulullah'a geldi ve "bunu bana bağışla" dedi. Rasulullah "Ondan bana düşen payımı sana bağışladım" buyurdu.

Ebû'l-Eş'as es-San'anî'nin rivayet ettiğine göre bir adam kıldan bir yular eline alarak Rasulullah'a geldi ve "Bu yuların bana verilmesini söyle, devemin yuları yok" dedi. Rasulullah ona "Benden ateşten bir yular mı istiyorsun? Ne sen onu istiye-bilirsin, ne ben sana verebilirim" buyurdu. Adam yuları gani­metler arasına attı.

Ganimetler alındıktan sonra tahsis caiz olsaydı adamın ihti­yacı sabit olmasına rağmen Rasulullah onu haram etmezdi.

Rasulullah'm alındıktan sonra tahsis yaptığına dair rivayet ise, kendisinin miskinlerden sayılması itibariyle beşte bir pay­dan tahsis yaptığına yorumlanır. Yahut bunun kendisine ait olduğunu belirterek "Ganimetlerinizden sadece beşte biri be­nim için helaldir. O da size geri gelir" buyurduğu beşte bir pa­yından ayırmış veya savaş alanında alman mallardan değil de Beni Nadir'in malları gibi sadece kendisine ait olan Allah'ın verdiği mallardan vermiştir, sayılır.

Yahut onu Bedir ganimetlerinden vermiştir. Bu ganimetlerdeki yetki Ce-nafa-ı Hakkın "De ki; ganimetler Allah ve Rasulünündür" buyurduğu gibi Rasu-lullah'm elinde idi. Sonra bu şu ayetle neshedildi : "Biliniz ki aldığınız gani­metin beşte biri Allah'ındır."[47]

967- Musa b. Sa'd b. Yezid yahut Zeyd rivayet ederek şöyle der: "Kim bir düşman öldürürse aldığı ganimet onundur. Sa­vaşmadan alınan ganimetler ise eşit olarak dağıtılacaktır."

İbni Abbas'ın da şöyle dediği rivayet edilir: "Enfal Sure­sinin (ganimetlerle ilgili) birinci ayeti indiği zaman Rasulullah ganimetleri eşit paylaştırdı."

Rivayetler, o gün herkese öldürdüğü kafirin malını kendi­sine ganimet alma hakkını verdiğinde ittifak etmektedir. Nite­kim Asım b. Amr b. Katade bu konuda şöyle rivayet etmek­tedir: Ali, Velid b. Utbe'nin, Haınza, Utbe'nin, Ubeyde b. el-Haris, Şeybe'nin malını ganimet olarak aldı ve mirasçılarına verdi. Ubeyde yara almıştı Medineye varmadan önce es-Safra vadisinde Zatu Ecdal denilen yerde vefat etti.

968- Ebû Cehli kimin öldürdüğü konusunda rivayetler deği­şiktir. Abdurrahman b. Avf'tan şöyle rivayet edilmektedir: "Bedir günü iki genç arasında idim. Oldukça genç yaşta idiler. Biri Afra oğlu Muavvez diğeri de Amr b. el-Cumuh'un oğlu Muaz'dı."

Biri şöyle dedi: Ey amca, Ebû Cehl'i biliyor musun? Ne yapacaksın? dedim. Rasulullah'a sövdüğünü duydum. Allah'a yemin ederim ki, karşıma çıkarsa onu öldürmeden bırakmam, dedi. Diğeri de gözü ile işaret ederek aynı şeyi ifade etti.

Sonra Ebû Cehli müşriklerin saflarını düzenlerken gördüm. Aradığınız kişi işte budur, dedim. Kılıçlarıyla üzerine yürü­düler ve Öldürdüler. İkisi de Rasulullah'a gelerek şöyle dediler: Ben onu Öldürdüm, malı benimdir. Rasulullah onlara buyurdu: "Kılıçlarınızı şildiniz mi?" Hayır, dediler. "Kılıçlarınızı bana gösterin," dedi. Gösterdiler, ikiniz öldürdünüz, buyurdu ve ganimeti Afra oğlu Muavvez'e verdi. Meğâzî'de zikredildiğine göre leke ve darbe izlerini onun kılıcı üzerinde

gördü. Kendisinin öldürdüğünü, diğerinin de ona yardımcı olduğunu anladı ve

ganimeti Muavvez'e verdi.

Bir rivayete göre İkrime b. Ebi Cehl'e adam yollıyarak babasını kimin

Öldürdüğünü sordu. Elini benim kestiğim kişi, cevabını verdi. Muavvez'in elini

bilekten kesmişti.

îki rivayetten en meşhur olanına göre Hz. Ali, Ebû Cehli yere sermiş ve

ibni Mesud üzerine saldırarak öldürmüştür. Nitekim îbni Mesud'dan şöyle

rivayet edilmektedir:

"Müşriklerden kimin öldürüldüğünü görüp Rasulullah'a müjde vermek

için ölüler arasında geziyordum. Ebû Cehlin vurulduğunu ve son anlarını

yaşadığını gördüm. Göğsüne oturdum. Gözlerini açtı ve şöyle dedi : Ey koyun

çobanı, yüksek bir yere tırmandın" sonra sordu : Kim galiptir? Allah ve Resulü, dedim. Ne yapmak istiyorsun? dedi. Kafanı kesmek istiyorum, dedim. Bunun

üzerine, kılıcımı al o daha keskindir. Başımı omuzdan kes ki, bakanların

gözünde daha dehşetli görünsün. Muhammed'e vardığın zaman ona söyle ki

bugün eskisinden daha fazla kendisine düşmanım, dedi.

İbnu Mesud derki: Kafasını kestim ve Rasulullah'a getirerek: îşte Allah'ın düşmanı Ebû Cehlin kafası, dedim.

RasuluUah, Allahu Ekber, Bu benim ve ümmetimin Firavnıdir. Bana ve ümmetime olan kötülüğü Firavnın Musa'ya ve Ümmetine yaptığı kötülükten daha büyüktü, buyurdu. Sonra onun kılıcını ganimet olarak bana verdi.

Bazı rivayetlerde de, "Söylediklerini kendisine anlattım. Bunun üzerine şöyle buyurdu : Şüphesiz dünyada kafir oldu, ölüm esnasında kafir oldu ve cehennemde de kafir olacaktır" denilmektedir.

Nasıl ya Rasulullah? diye sorulunca: "Cehennemi göreceği zaman etra­fına bakacak ve arkadaşlarına: Muhammed ve ashabı nerededir? diye soracak ve "Onlar Cennettedir" cevabını alacaktır. Bunun üzerine: "Hayır, bugün zorluk günü olduğu için kaçtılar." diyecektir.

Rasulullah'ın onun kılıcını Abdullah bin Mesud'a verdiği konusundaki rivayetler müttefiktir. Hatta bazı rivayetlerde ondan alınan (ganimet) eşyasını da İbni Mesud'a vermiştir.

Eiı'ün bunlar doğru ise, onu yaralıyan kimsenin öldürmediğine ve öldü­ren kişinin kafasını kesen kimse olduğuna hamledilir. Ganimetlerini îbni Mesud'dan başkasına verdiği doğru ise, bu da birincinin onu yere serdiği, savaşması ve yaşaması imkansız bir hale soktuğuna hamledilir. Bu durumda (ganimet) malı kafasını kesenin değil, birinci kişinindir. İbni Mesud'a kılıcını vermesi ise Bedir ganimetlerinde tasarruf yetkisinin Rasulullah'ın elinde olmasından ileri gelmektedir.

Ganimetler, alındıktan sonra bunlardan tahsisin yapılabileceğini söyliyen-

ler bunu delil göstermekte ve şöyle demektedir: Ganimetten tahsis etmek sure­tiyle kılıcını ona verdi.

Bu ise zayıftır. Çünkü tahsis yolu İle başkasının hakkı olan şeyi devlet başkanının başka kişiye tahsis etmesi caiz değildir. Kaldı ki kılıcı gümüş kapla­malıydı. Şam alimlerine göre altın ve gümüşten tahsis yapılamaz. Bunun tahsis kabul edilmesi bizim lehimize, onlar aleyhine bir hüccet olur.

969- Rasulullah'ın Huneyn günü şöyle buyurduğu Ebû Katade'den rivayet edilmektedir: "Kim bir müşriki öldürür ve öldürdüğünü ispat ederse, malı onun için ganimettir."

Bu hadisin tamamı şöyledir: Ebû Katade şöyle diyor: Huneyn günü müs-lümanlar bir bir dolaştılar. Ben de dolaşırken müşriklerden birinin bir müslü-manın göğsüne tırmandığını gördüm. Arkasından vardım ve omuzuna vurdum. Hemen onu bıraktı ve bana döndü. Beni öyle bir sardı ki o esnada ölümün ko­kusunu burnumda hissettim. Sonra ölünce beni bıraktı. Rasulullah'a geldim ve şöyle buyurduğunu işittim: "Kim bir müşriki öldürürse malı onun için gani­mettir." Bana kim şahitlik yapacak? dedim. Bir adam: Doğru söylüyor ya Rasu-lallah, öldürülen o kişinin malını kendisi aldı. Benim yerime de memnun et,

dedi.

Ebû Bekir itiraz ederek şöyle dedi: Vallahi olmaz. Allah'ın arslanı Allah ve Rasulü için savaşır, sonra ganimetini sen alırsın, Öyle mi? Rasulullah: Ebû Bekir doğru söylüyor, dedi ve ganimetini bana verdi.

970- İbni Abbas'm şöyle dediği rivayet edilir: "Beşte biri ayrılmadan ve eşit bölüşülmeden ganimet verilmez.

Bununla ganimetler alındıktan sonra beşte biri ayrılmadan kimseye gani­met tahsisinin yapılamıyacağını ifade etmiştir. Bu da bizim mezhebimizdir.

971- Hz. Ömer'in de şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Ne ganimetten evvel ne de ganimetten sonra tahsis yapılmaz. Ga­nimetler toplandıktan sonra ancak çobana, sürücüye veya bekçiye kayırma olmadan ücretleri verilir.

Ganimetten evvel sözünün manası, ganimet alındıktan sonra demektir. Devlet başkanının beşte biri ayrılmadan önce olsun, ayrıldıktan sonra olsun, kimseye ganimet tahsis etmesi caiz değildir.

Başka bir tevile göre bu sözün manası, teşvike ihtiyaç duymadan önce çarpışmanın başında ganimet tahsisinin doğru olmamasıdır. Çünkü çarpışma­nın başında askerin savaşma gayreti ve şevki çoktur. Teşvik etmeğe ihtiyacı do­ğarsa, ganimet tahsisinin bu esnada olması gerekir. Ganimetler alındıktan sonra

tahsis doğru değildir.

Hadisi Şerifte belirtildiğine göre Peygamber efendimiz gidişte dörtte bir, dönüşte üçte bir ganimet tahsisi yapıyordu. Şam alimleri bunun gani­met alındıktan sonra tahsis yapıldığı şeklinde olduğunu söylemektedir.

Halbuki zannettikleri gibi değildir. Bundan maksat seriyenin başında gi­denlere dörtte bir, arkada gidenlere de üçte bir ganimet tahsisi yapma­sıdır. Çünkü bunları teşvik ihtiyacı daha çoktur.

Seriyyenin önünde gidenler savaşta girişken kimselerdir. Düşman üzerine yürümeleri için teşvik gerekmez. Geride gidenlerin gayretleri azdır. Düşman üzerine yürümeleri için ilgiye muhtaçtırlar. Onun için kendilerine daha fazla ganimet tahsisi yapılmıştır.

Çoban, sürücü ve bekçiler ise ücretle çalışan kimselerdir. Müslümanlar için çalışmaları itibariyle devlet başkanı ücretlerini verir. Bu da "Kayırma olma­dan" sözünün manasıdır. Çünkü çalışmalarının karşılığı kadar ücretlerini verir.

972- Halid b. Velid ve Avf b. Malik'in selb'in (düşmanı öl­düren kişinin onun üzerinde bulduğu eşyanın) beşte birini ayır­madıkları rivayeti zikredilmektedir. Hubeyb b. Mesleme ve Mekhul'un da selbi ganimet saydıkları ve beşte birin ondan da ayrılacağını söyledikleri rivayet edilmektedir. İbni Abbastan da aynı şekilde rivayet edilmiştir.

Bunların sözüne uyulur. Çünkü "Biliniz ki, ganimet aldığı­nız şey" ayetine uygun düşmektedir. Selb de ganimettir. Halid ve Avf dan nakledilen sözün tevili de "kim bir kafiri öldürürse, malı onundur" hadisine uygun olarak devlet başkanının daha önce tahsis yapması halindedir.

Bize göre bu durumda selbin beşte biri ayrılmaz. Ama tah­sis yapılmamışsa, ayrılır. Nitekim Mekhul'dan yapılan rivayete göre Enes b. Malik'in kardeşi Bera1 b. Malik "Merzuban ez-Zare" ismindeki İranlı valiyi öldürmüş, altın ve cevherlerle süslenmiş kırkbin değerinde olan eşyasını zorla almıştır. Ordu kumandanı bunu Hz. Ömer'e yazmış, Ömer de beşte birini al­dıktan sonra geri kalanı kendisine bırakmasını söylemiştir. Bu müşkil bir şeydir. Çünkü önceden ganimet tahsisi yapılmamışsa ve geri kalanı Bera'ya verilmişse, o zaman alındıktan sonra ganimet tahsisi yap­mak demektir. Bu da bize göre caiz değildir.

Ancak kumandan "Kim bir düşmanı öldürürse beşte biri ayrıldıktan sonra aldığı malı onundur." şeklinde önceden sınırlı bir tahsis yapması şeklinde tevil edilir. Bu taktirde bize göre  selbin beşte biri ayrılır, geri kalanı mücahit kişi­nindir.

îbni Abbas'ın "At ve selb, şahsa mahsus ganimettir" dediği rivayet

edilmektedir.

Bundan maksat şudur: Düşmanı Öldüren kişi; kendisine yapılan ganimet tahsisinden başka öldürdüğü kişinin atını da alma hakkına sahiptir. Çünkü se-leb, güçlük ve ceza izharı ile başkasından zorla alınan şeyin adıdır. Bu da eşya­da gerçekleştiği gibi, at için de gerçekleşmektedir. Böylece öldürülenin her şeyi ganimet tahsisi kapsamına girmektedir.

973- Devlet başkanının ganimet tahsisinden sonra kafiri bir müslüman yaralar, başka bir müslüman da öldürürse, o tak­tirde yaralıyan kimse düşmanı elle savaşamıyacak ve bu halde yaşıyamıyacak kadar safdışı etmişse, selb onundur. Bu hale düşürmemişse selb öldürenindir.

Çünkü devlet başkanının bu tahsisden maksadı mücahidin daha çok çaba ve gayret sarf etmesidir. Bu da birinci şahıs tarafından gerçekleşmiştir. Çünkü düşman savaşamıyacak halde safdışı olmuşsa, ikinci şahıs onun kafasını kes­mek için çaba ve meşakkate ihtiyaç duymaz demektir. Eğer bu yaraya rağmen düşmanın hala yaşaması ve savaşması anlaşıhrsa,o taktirde ikinci şahıs onu öldürmek için çaba ve meşakkate katlanmış demektir. Bu durumda selb onun

hakkıdır.

Nitekim avı biri vurur ve yaralar, sonra başkası vurur öldürürse, av birin­ci adamındır. Eğer ikinci şahsın atmasına kadar davranır ve gayret gösterirse, bu taktirde ikinci adamın olur.

974- Muhammed b. Mesleme Marhab'ın ayaklarını kesti ve Ali onun boynunu vurdu. Bu durumda Rasulullah eşyasını Mu­hammed b.Meslemeyeverdi.

Bazı rivayetlerde de ikisinin hakemlik için Rasulullah'a başvurduğu zikredilmektedir. Muhammed şöyle dedi: Ya Ra­sulullah, Allah'a yemin ederim ki, ayaklarını keserken rahat­lıkla öldürebilirdim. Ancak kardeşim Mahmud'un göğsüne değirmen taşını koymuştu. Altında üç gün can çekiştikten sonra öldü. Bunun üzerine Rasulullah Marhab'ın eşyasını Mu-hammed b. Mesleme'ye verdi.

Başka bir rivayette de Muhammed b. Mesleme Marhab'ın ayaklarını kesince Marhab: Ey Muhammed, beni öldür, demiş, Muhammed ise, hayır, kardeşim Mahmud'un çektiğini senin de çekmen için öldürmüyorum, diye söylemiş ve geçip gitmiştir. Sonra Hz. Ali gelip öldürmüştür. Kafasını keserek eşyasını al­mıştır. Rasulullah da bu eşyasını Muhammed'e vermiştir. Muhammed'in oğullarından ravi şöyle nakletmektedir: "Kılıcı yanımızda idi. Üzerinde okuyamadığımız bir yazı vardı. Nihayet bir yahudi geldi ve oku­du. Şunlar yazılı idi: "Bu, Marhab'ın kılıcıdır. Kim ondan yumuşak bir darbe yemek ister!"

975- Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bir a-dam başka bir adamı yakaladı. Bir başkası gelip onu Öldürdü. Eşyası öldüren adama verildi.

Çünkü herbiri çaba ve gayret göstermiştir. Biri yakalamış, diğeri de Öldürmüştür. Hz. Ömer'in sözünü şunun için alıyoruz: Birincisi yakalamakla onu döğüşmekten alıkoymamıştır. Esas öldüren ikinci adamdır. Böylece tahsis yolu ile eşyası onundur. Tahsis yakahyan için değil, öldüren için yapılmıştır.

En iyi Allah bilir.[48]

 

Ganimet Tahsisi Ve Rasulullah'ın Özel Payı

 

976- İmam der ki: İhtiyacım açığa vuran kişiye yardım olarak devlet başkanının beşte birden bağış yapması ve gani­met alındıktan sonra bunu kendisine tahsis yapmasında bir

sakınca yoktur.

Çünkü beşte biri muhtaçlara harcamakla mükelleftir. Bu adam da muh­taçtır. Savaşmıyan muhtaç birine bunu vermek caiz olunca, savaşan ve sıkıntı çeken muhtaca verilmesi evleviyetledir. Üstelik bu ve benzerlerinin savaşması sonucu beşte bir ganimet ele geçmişdir.

Bu mesele düşmanın bir definesini bulan kimseye muhtaç olduğunu gören devlet başkanının beşte birini bağışlamasına benzemektedir, Bu da caizdir. Hz. AH1 nin böyle define bulan kimseye şöyle dediği rivayet edil­mektedir: "Beşte biri bizim, beşte dördü ise senindir. Ama hepsini sana vereceğiz" Sonra bu işlem Said b. el-Müseyyib'in Rasulullahtan rivayet ettiği şu hadisin de açıklamasıdır: "Ganimet tahsisi sadece beşte birden

yapılır."

Said'in de şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Ganimet tahsisi beşte

birden yapılıyordu."

Yani Rasulullah devrinde ganimet alındıktan sonra muhtaçlara beşte bir

payından tahsis yapılıyordu.

Bundan da anlaşılıyor ki, Rasulullah'ın alınmış bütün ganimetten tahsis yaptığını delil göstererek ganimetin bütününden tahsisin yapılmasını caiz gö­renler yanılmaktadır. Çünkü; Rasulullah'ın hangi paydan tahsis yaptığını bil­memektedirler. Halbuki Rasulullah kendine mahsus paydan tahsis yapıyordu. Rasulullah'ın ganimetlerden üç hisse alma hakkı vardı : Safi, beşte birin beşte biri ve ganimet ortaklarından birine düşen pay kadar pay.

Safi'nin anlamı şudur: Rasulullah ganimet pay edilmeden önce uygun göreceği kılıç, zırh, cariye ve benzeri şeylerden kendine ayırırdı. Bu hak cahiliyyede başka paylarla beraber ordu kumandamnındı. Şair onu şöyle dile getir­miştir: "Dörtte bir ve seçeceğin şeyler, kendine ayıracağın pay, karışımdan önce aldığın ganimet ve dağıtımdan arta kalanlar senindir."

Safi dışında yöneticinin aldığı şeylerin tümü neshedildi. Kalan safi de Rasulullah'a mahsustu. Vefatından sonra o da kaldırıldı. Onun vefatından sonra devlet başkanı için böyle bir hak kalmadı. Ancak Rasulullah'a ait beşte bir pa­yın kendisinden sonra halifelere geçip geçmiyeceği konusunda ihtilaf vardır. Bunu da "es-Siyeru's-Sağir" de açıkladık.

977- Zühri'nin şöyle dediği zikredilir: "Beni Nadir muhiti sadece Rasulullah'a mahsustu. Onu Muhacirler arasında tak­sim ederek Ensardan Sehl b. Hanif ve Ebû Ducane dışında kimseye bir şey vermedi. Çünkü ikisi muhtaçtı. Onlara verdi.

Rasulullah'a mahsus olduğu belirtilenler, şu ayetle belirlenmiştir: "Siz bunun için ata veya deveye binip koşmadınız"[49] Ashabı kiram Beni Nadir'i sa­vaş ve zorla fethetmediler. Beni Nadir, silah dışında, hayvanlarının taşıyabil­diği kadar eşya yüklemelerine izin verilmesi şartiyle teslim olma antlaşması yapmıştır. Yükleyebildikleri şeyler dışında bütün mallan Rasulullah'a kalmış­tır. Bu antlaşmayı yapmalarının sebebi de Allah'ın kalblerine verdiği korkudur.

Günümüzde devlet başkanı bir kaleyi muhasara etse ve bu şekilde kale halkı ile antlaşma yapsa mallan onun mudur, yoksa asker için ganimet midir? diye sorulsa;

Ganimettir, deriz. Çünkü korkulan başkanın şahsından değil, kuvvetin-dendir; Kuvveti de askerledir. Rasulullah zamanında ise onun saldığı korku etrafındakilerle değildi. Ancak etrafındakiler onun himayesinde yaşardı. "Allah seni insanlardan korur."[50]

978- Rivayete göre Rasulullah bu işleminde Ensar'ın da gönlünü etmiştir. Çünkü Muhacirler Ensarın evinde kalıyordu. Ensar'a şöyle buyurdu: "İsterseniz Beni Nadir'i onlar arasında paylaştırayım. O taktirde Muhacirler evinizde kalmaya devam ederler."

Bunun üzerine Sa'd b. Muaz kalktı ve şöyle buyurdu: "Beni Nadir'i Muhacirler arasında paylaştır. Ancak yine bizimle kal­malarına razıyız". Bunun üzerine şu ayet inmiştir:"Onlardan önce (Medineyi) yurt ve iman (evi) edinmiş olan kimseler, ken­dilerine hicret edenlere sevgi beslerler..."[51] Rivayet edildiğine göre o gün Rasulullah ganimetten bir bağış olarak İbnu Ebİ'l-Hukayk'ın kılıcını Sa'd b. Muaz'a vermiştir. Kendine mahsus mal olduğu için Beni Nadir mallarını aldıktan sonra ona vermiştir.

Hz. ömer şöyle der: "Rasulullah'ın üç safisi vardı: Beni Na­dir, Fedek ve Hayber. Beni Nadir sadece karşıladığı ziyaretçi şahıs ve heyetlerin masrafları içindi.

Yani Rasulullah'ın gelen ziyaretçilere ve heyetlere verdiği hediyeler. Fedek ise İbnu's-Sebil içindi. Hayber'i ise üç kısma ayırdı: İki kıs­mını Muhacirlere verdi. Bir kısmı ile de ehlinin geçimini sağlıyordu. Bun­dan bir şey artarsa, onu da fakir Muhacirlere veriyordu.

Burada zikredilen Hayberin tümü değil, bir kısmı içindir. Çünkü bütün rivayetler " eş-Şik" ve "en-Natat" kalelerini müslümanlar arasında onsekiz paya ayırdığında ittifak etmektedir. Bunu paylaşma bölümünde belirtmiştik.

979- Urve'nin rivayetine göre Rasulullah Zübeyr'e Beni Nadir mallarından mamur ve mevat (işlenmiş ve işlenmemiş arazi) iktaında bulundu. Zühri'nin de rivayetine göre Rasulul­lah Beni Nadir'in mamur mallarından Ebû Bekir, Ömer, Sehl ve Abdurrahman b. Avfa ikta yapmıştır. Bazı rivayetlerde ise bataklık araziden vermiştir.

Muhammed der ki, bu haberleri duyan kimse şeriatın bir hükmü olarak ganimet alındıktan sonra tahsis yaptığını sanır. Halbuki böyle bir şey bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa, o da Peygamberin kendisine mahsus paydan bağışlamış olmasıdır. Hz. Ömer'in sorusuna Rasulullah'ın verdiği cevabı bir düşü­nelim: "Ya Rasulullah, Beni Nadir'in mallarını Bedirde alınan ganimet gibi beşe ayırmıyacak mısınız? Şöyle buyurdu: Hayır,

Allah'ın müminlerden ayrı bana tahsis ettiği şeyi onlara mah­sus şey yapmam. Ardından şu ayeti okudu: "Allah'ın beldeler halkından Rasulüne verdiği fey\.."[52]

980- Said b. Müseyyibten ganimetler sorulduğunda şöyle dedi. "Rasulullahtan sonra ganimet bağışı (tahsisi) yoktur.

Daha önce belirttiğimizin aynısını belirterek Rasulullah'tan sonra kimse­nin ganimetten hususi payı olmadığını ve Rasulullah'ın ganimet tahsisi gibi ya-pamıyacağını söylemektedir.

981- İbnu'l-Hanefîyye'den rivayet edildiğine göre Rasulul-lah Bedir günü ganimetten Sad b. Ebi Vakkas'a, As b. Said'in kılıcını bağışladı.

982- Bunun yorumu şöyledir: Rasulullah ona beşte bir pa­yından vermiştir. Çünkü kılıca muhtaçtı. Yahut Cenab-i Hak­kın "Deki; ganimetler Allah ve Rasulünündür" ayetinde bu­yurduğu gibi Bedir ganimetleri tümü ile ona terkedilmişti. O kılıcı kendine almış, sonra Sa'd'a vermiştir.

Bu olay Bedir günü Zülfikan kendine ayırdıktan sonra Hz. Ali'ye verme­sine dair rivayetin benzeridir. Onunla savaşıyordu. Zülfikar Mürebbih b. Haccac'm kılıcı idi.

Rafizilerin Zülfikar'ın gökten Hz. Ali'ye indiğini iddia etmelerini Nubeyh b. Haccac'ın bu rivayeti yalanlamaktadır. Sonra, Rafizilerin bu iddiası yalan ve iftiradan başka birşey değildir. Zaten onların mezhebi yalan üzerine kurul­muştur. Ona Zülfikar adının verilmesi üzerindeki bir yarıktan dolayıdır.

983- Zühri'nin şu hadisi de bununla ilgilidir. "Rasulullah Bedir günü herkesin elindeki ganimetleri vermelerini emre­dince Ebû Üseyd es-Saidi, İbnu Aiz el-Mahzûmî'nin kılıcım getirdi ve ganimetler üzerine attı. Rasulullah'tan bir şey isten­diği zaman onu verirdi. Erkam b. Ebi'I-Erkam yanına geldi ve kılıcı tanıdı. Onu kendisine vermesini istedi ve ona verdi."

984- Seleme b. el-Ekva'ın şu hadisi de bununla ilgilidir. "Rasulullah ashab ile beraber bir seferde iken yanlarına müş­riklerin bir casusu geldi. Beraber yedi, oturup kalktı, sonra ay­rıldı. Rasulullah "ona yetişin ve öldürün" buyurdu. Seleme maratoncu idi. Atla yarışırdı. Ona yetişti. Devesinin yutarını tutarak öldürdü. Rasulullah'a devesini ve eşyasını getirdi. Rasulullah da ganimet olarak ona verdi.

Sanki bunu beşte birden saymış, sonra muhtaç olduğundan ona ganimet olarak vermiştir. Devlet başkanı bu gibi şeylerde yetki sahibidir.

985- İkrime'nin şöyle dediği zikredilmektedir: "Beni Kurey­za muhasarası esnasında Rasulullah, kim düelloya çıkacak? buyurdu. Zübeyr b. el-Avvam çıktı. Safîyye: "Vah biricik yav­rum" dedi. Zübeyr rakibini yendi ve öldürdü. Rasulullah da onun eşyasını ganimet olarak Zübeyr'e verdi.

Vakidi "Meğâzî" de şöyle demektedir: "Bu olayın Beni Kureyza'da oldu­ğunu söyleyen yanılmaktadır. Aksine bu Hayber'de oldu. Düello ve kıtal o gün oldu. Beni Kureyza gününde ne onlardan ne de bizden kimse düelloya ve kitala çıkmadı.

Safiyye de Zübeyr'in annesidir. Ondan başka oğlu yoktu. Düelloya çıkın­ca ona üzüldü ve "Vah biricik oğlum, ondan başka oğlum yok" dedi. Rasu­lullah buyurduğu sözlerle gönlünü yaptı. Öldürdüğü rakibinin eşyasını gani-met olarak Zübeyr'e verdi.

Bu da belirttiğimiz gibi önce kendine mahsus saymış, sonra onu Zübeyr'e

bağışlamıştır.

986- İbni Ömer'den rivayet edildiğine göre Rasulullah Ne-cid tarafına bir seriyye göndermiş, onlar da çok deve ganimet almışlar. Herbirine oniki deve düştü. Ayrıca birer deve bağış olarak ganimetten aldılar.

Bunun yorumu şudur: Herbirine muhtaç olduğu için beşte bir payından birer deve bağışlamış yahut ganimetten bağışla­nan bu develeri aralarında eşit paylaşmışlardır. Hepsi yaya veya süvari idi. Bize göre ganimetler alındıktan sonra bu nevi bağış caizdir.

Çünkü taksim etme anlamındadır. Ganimet alındıktan sonra bağış (gani­met tahsisi) sadece belirli kişilere mahsus olması halinde caiz değildir.

987- Ganimet alındıktan sonra ve taksim edilmeden önce iç-tihad ve nazar yolu ile meşakkat ve çaba gösteren birine devlet başkanı ganimetten bağış yapsa, sonra ganimet alındığından itibaren bağışı caiz görmiyen bir valiye iş havale edilse, vali uygulamayı bozamaz ve tatbik eder.

Çünkü içtihad sonucu yapılan bir bağışı yerine getirmektedir. İçtihad ko­nusu şeylerde hakimin hükmü geçerlidir. Mesela gaip hakkında delil ile hüküm verildiği zaman bu hüküm tatbik edilir. Çünkü içtihad mahsulüdür.

988- Buna delil olarak İbni Ömer'in şu hadisi gösterilmek­tedir: Şöyle demektedir: "Dahkan ile düello yaptım ve öldür­düm. Komutan bana eşyasını ganimet olarak bağışladı. Ömer de bunu caiz gördü."

Hz. Ömer'in ganimet alındıktan sonra ondan bağışı caiz görmediği sahih olarak rivayet edilmiştir. Çünkü "Ganimet alındıktan sonra ondan bağış yapılmaz" dediği rivayet edil­mektedir. Kendisi vali olsaydı ganimet alındıktan sonra ona bir şey bağışlamazdı.

Ne varki komutan bu bağışta bulunup uyguladıktan sonra Ömer de caiz

görmüştür.

989- Şabara b. Alkama'dan şöyle zikredilmektedir: "Arap olmayan biri ile düello yaptım ve öldürdüm. Sa'd onun eşyasını ganimet olarak bana bağışladı. Sonra bu uygulama Ömer'e anlatıldı. O da tasvib etti.

990- Komutan bütün askere: "Ganimet olarak ne alırsanız beşte birin dışında hepsi eşit olarak sizindir, derse bu caiz olmaz.

Çünkü ganimet bağışından amaç savaşa teşvik etmektir. Bu da bazı ki­şilere özel bağış (tahsis) yapıldığı zaman ancak meydana gelir. Hepsine tahsis yaparsa ondan maksat olan teşvik meydana gelmez. Böyle bir durumda Ra-sulullah'ın vacip kıldığı iki pay ile süvarinin piyadeye üstünlük (iki pay) hakkı iptal edilmektedir. Bu da caiz değildir.

991- Yine "Beşte birin dışında" demeyip "ne alırsanız sizin­dir" derse, bu da caiz olmaz.

Çünkü Allah'ın ganimetlerde vacip kıldığı beşte bir pay iptal edil­mektedir.

992- Mekhul'un şöyle dediği nakledilmektedir: "Devlet baş­kanının beştebir dışında ganimetten bağış yapması doğru değil­dir. Çünkü o fakir müslümanların hakkıdır ve onlara verilir.

Bunun anlamı şudur: Beşte bir dışında kim ne alırsa kendisine aittir, de­mesi caiz değildir. Çünkü bu şekilde bağış fakir müslümanların hakkını iptal etmektedir. Bu da caiz değildir. Bir rivayete göre Rasulullah'a: "Biri halkı korur, diğeri silah taşıyamaz iki kişi ganimetlerde eşit olur mu?" sorulduğunda şöyle buyurdu: "Sizin zafer ve rızıklanmaniz zayıflarınız sebebiyle değil midir."

993- Altın, gümüş ve diğer bütün ganimet mallarından ba­ğış yapılır.

994- Devlet başkanı "kim bir düşmanı Öldürürse Selebi (eş­yası) onundur" dediğinde altın, gümüş ve diğer bütün eşyası ne olursa olsun onundur.

Şam alimlerine göre altın ve gümüşten ganimet tahsisi ya­pılmaz. Tahsis sadece eşyadan olur. Malların ayanından olmaz. Alim ve gümüş de böyle mallardır ve ganimet kapsamında sa­yılırlar. Bunu da ganimet alan kişilerden her birinin muhtaç olduğu kadarını alabilmesinin mubah olmasına kıyas ettiler. Bu şeyler de altın ve gümüş dışmda yiyecek ve hayvan yeminde olur. Hatta bir kişi kendine yiyecek almak için ganimetten para almak isterse, alması caiz değildir.

Fakat bize göre ganimet tahsisi düşmana karşı savaşmak için canı tehlikeye atmak amacıyla yapılan bir teşviktir. Bu amacın gerçekleştirilmesinde bütün mallar aynıdır. Hatta altın ve gümüş evleviyetle bağışlanır. Çünkü fert en değerli şeyini tehlikeye atmaktadır. Nefis olan malın kendisine verilmiye-ceğini bilirse, kendini bu tehlikeye atmaz.

Selebin, çarpışma sonunda alınan eşyanın adı olduğunu daha önce be­lirtmiştik. Rakib düşman öldürüldüğü zaman alınan bütün eşyası Selebdir. Se­leb adı mutlak olarak bu eşyanın tümünü kapsar ve öldüren kişiye aittir.

İmanı, Bera' b. Malikin İranlı Merzubam öldürmesi ve üzerinde otuz bin değerinde cevher ihtiva eden altın ziynet eşyasının bulunduğu ola­yı ile ilgili Ömer'in hadisini buna delil olarak göstermektedir.

Daha Önce bunun değerinin kırkbin olduğu zikredilmişti. Bu taktirde altın ve mücevher süs eşyasının değeri otuzbin, geri kalan eşyanın da değeri onbin demek lazım yahut yukarıdaki rivayette ravinin yanıldığını kabul etmek lazım­dır. Doğrusu, burada zikredilendir. Enes'ten rivayet edilen hadiste şöyle de­mektedir: "Beşte bir payı olarak altıbin dirhemi Ömer'e gönderdik." Bundan da anlaşılıyor ki Merzuban'dan alınan eşyanın değeri otuzbindir.

Rasulullah'm Bedir günü Ebû Cehlin gümüş kaplamalı kılıcını İbni Mesud'a bağışladığı rivayet edilmiştir.

Bu da gösteriyor ki, gümüş ve altından bağış (tahsis) yapmak caizdir.

995- Mekhul şöyle demektedir: "Seleb ancak bir kafiri öl­düren veya esir eden kimse için olur. Düşmanın yenildiği veya fetih günü Seleb olmaz. Elbise, silah, kemer ve hayvan Seleb edilir. Bunun dışında kalan şeylerde ve yiyecek eşyasında Seleb olmaz.

Seleb, bir kafiri öldüren veya esir eden içindir, sözü doğrudur. Çünkü ga­nimet tahsisi ancak gayret ve meşakkat itibariyle olmaktadır. Bu da esir etmek veya öldürmekle meydana gelir.

"Fetih veya hezimet günü Seleb olmaz" sözünden maksat, komutan (ve­ya devlet başkani)nın savaşta öldürülen veya esir edilen kişilerin Selebini ga­nimet olarak dağıtması caiz değildir. Lakin şöyle demesi gerekir: Kim bir düş­manı öldürür veya hezimetten önce esir ederse Selebi onundur. Taki müslü-manların yararını gözetmiş olsun. Çünkü yenik düşenin öldürülmesinde büyük çaba ve mükafat vermeye ihtiyaç yoktur. Fetihten sonra da durum aynıdır.

Ama, "kim bir düşmanı Öldürürse Selebi onundur. Kim de bir düşmanı esir ederse o da onundur." şeklinde mutlak söylerse, hezimet halinde olsun, baş­ka hallerde olsun, İmamın söylediği bu şart müslüman fertlerden herbiri için aynı derecede geçerlidir. Çünkü lafız geneldir. Sadece bir şeyin belirtilmesiyle umumi olan şey tahsis edilmiş olmaz. Belki umumi olarak tatbik etmek lazımdır.

Nitekim Bedir günü müslümanlar müşrikleri yendikten sonra esir aldılar. Sonra Rasulullah esirleri müslümanlara teslim etti. Onlar da fidyelerini aldılar.

"Seleb silah, elbise, kemer ve hayvandan olur. Kafirin diğer eşyası Seleb olmaz" sözü, doğrudur. Yani kafire ait olup da üzerine almıyarak karargahta bıraktığı şeyler Selebe dahil değildir. Çünkü Seleb, şahsın bizzat kendisinden alman şeyin adıdır. Yani müslüman, bir kafiri öldürdüğünde hiçbir engelle karşılaşmadan alabileceği bütün eşyasını kapsamaktadır. Halbuki karargahta bıraktığı eşya için bu mümkün değildir. Kafiri öldürmekle müslüman tek başına buna imkan bulamaz.

Yine, kafirin yiyeceğni yüklediği hayvan varsa, onu da Seleb olarak ala­maz. "Yiyecek eşyası Seleb olmaz" sözünden maksat bu olabilir. Yani bunu savaşta muhtaç olduğu için beraberinde getirmeyip ticaret eşyası mesabe­sindedir.

"Eşyada Seleb yoktur" sözünden maksat, yanında bulundurduğu eşya maldır. Bu da Şam alimlerinin mezhebidir. Biz onunla amel etmiyoruz. Bize göre düşman kişinin elinde bulundurduğu her şey Selebdir ve öldüren kimseye mahsustur.

Doğrusunu Allah bilir.[53]

 

Savaş Alanında Ganimet Tahsisi

 

996- Savaş alanında bir seriyye veya orduya kumanda eden kişi ganimet alınmadan önce emrindeki fertlere devlet başkanı gibi ganimet tahsisi yapabilir.

Çünkü savaşı idare etme görevi ona verilmiştir. Ganimet tahsisi de savaş tedbirlerinden biridir. Çünkü önceden belirttiğimiz gibi bundan maksat savaşa teşviktir. Bu konuda her kumandan devlet başkanı mesabesindedir.

997- Şam valisi savaş alanına asker gönderip başlarına bi­rini kumandan tayin etse ve ganimet tahsisi için ona ne emir ne de nehiyde bulunmasa, kumandan tahsis etmek istediği zaman emrindeki bazı kişiler istemese bile, ganimet tahsisi yapabilir.

Çünkü kendisine onların fikirlerine uyacaksın diye emredilmemİştir. Ak­sine doğru gördüğü şeylerde ona uymaları istenmiştir. Üstelik savaş görevini ü-zerine almıştır. Savaşa teşvik edecek her şey de bu görevin kapsamına dahildir.

998- Onu görevlendiren kimse ganimet tahsis etmesini ya-saklamişsa hiç bir kimseye tahsis yapamaz.

Çünkü kumandan olmak, görevi yüklenmektir. Bu görev de sınırlandırıl­abilir. Tıpkı hakimlik görevinin sınırlandırmaya müsait olması gibi. Sonra, de­lalet yolu ile yasaklamadan Önce tahsis yapmasını caiz görmüştük. Bunun aksi belirtilmesi halinde tahsis yapmanın caizliği kalkmaktadır.

999- Emrindekiler hepsi razı olursa, beşte bir ayrıldıktan sonra onların paylarından tahsis yapabilir.

Çünkü kendi kendilerinin yöneticisidir. Kabul etmeleri de ancak kendi paylan için geçerlidir. Beşte bir ise başkaların payıdır. Kendi rızaları onun için geçerli değildir.

1000- Bazıları kabul eder diğerleri kabul etmezse, kabul edenlerin payından tahsis yapabilir.

Belirttiğimiz gibi herkesin velayeti kendisi için geçerlidir. Kabul etmi-yenlerin paylan için geçerli değildir.

1001- Bir şehrin valisi seriyye gönderdiğinde bazılarının al­dığı ganimetleri diğerlerine tahsis edemez.

Yani seriyyeden bazı kişilerin aldığı ganimetleri başkalarına tahsis edemez.

1002- Ama devlet başkanı askerle beraber savaş alanına girdikten sonra bir seriyye gönderse ve alacakları ganimeti on­lara tahsis etse, bu uygulaması sahihtir.

Çünkü bir şehirden gönderilen seriyye, devlet başkanının tahsisinden ön­ce aldıkları ganimetler seriyye fertlerine mahsustur. Şehir halkı bunlara ortak değildir. Zira şehir darulislam'dandır. Daruİslamda ikamet eden kimse, ordu­nun aldığı ganimete ortak olmaz. Aksi halde böyle bir tahsisde beşte bir pay iptal edilmiş olur.

Ama darulharbte gönderilen seriyye fertlerinin devlet başkanının tahsi­sinden Önce aldığı ganimet kendilerine mahsus değildir. Kendilerine ganimet tahsisi yapılırsa ancak teşvik için yapılır. Bu da geçerlidir.

1003- Devlet başkanının hiçbir kimseye sıkıntı ve çabasının karşılığı dışında bir şey vermesi doğru değildir. Bu da darulis-lamda gönderilen seriyye için gerçekleşmez. Ancak Darıharpte ordudan gönderilen seriyye için meydana gelebilir.

Çünkü hepsi savaşa katılmışlardır. Onlardan seriyye düşmana doğru düş­manın üzerine önce yürümüştür. Düşmana doğru ilerlemeleri de onların eziyet ve gayrete katlanmaları demektir. Bunun için kendilerine tahsis yapılırsa ge­çerli olur. Düşmanı öldüren kimseye Selebini tahsis etmek gibi.

Nitekim düşmandan biri düello için adam isterse ve kumandan da "Kim bunun karşısına çıkar ve öldürürse Selebi onundur" derse bu tahsis sahih olur. Çünkü düşman karşısına çıkan kimse meşakkat ve tehlikeyi göze almakta ve ortaya koymaktadır. Devlet başkanının da ona bu sebepten tahsis yapması caizdir.

1004- Yine bir kaleyi muhasara edip asker de kaleye hü­cumdan çekinirse, devlet başkanı "Kim çarpışmaya çıkacak veya kim kapıya ilerliyecek yahut kaleye kim saldıracak olursa ona şöyle tahsis vardır" derse, bu tahsisi sahih olur. Çünkü bunda teşvik ve müslümanlann yararı bulunmaktadır. Bu işi üzerine alan herkes ganimet taksiminden evvel ve beşte bir pay ayrılmadan önce tahsis edilen şeylere müstehak olur. Ancak müslümanlara yarar sağlamıyan şeyler için tahsis yapmak doğru değildir.

1005- Darıharpte ordu kumandanı beşte birden sonra birini sağa, diğerini sola iki seriyye gönderse ve aldıkları ganimetin beşte birden sonra üçte birini, diğerine de dörtte birini tahsis etse, bu işlemi caizdir.

Çünkü tahsis düşmana karşı çıkmağa teşvik içindir. Bu da yakınlık ve u-zaklık, düzlük veya sapa ve dağlık, korku ve emniyet durumuna göre değiş­mektedir. Yine karşısına gönderilen düşmanın kuvvet ve heybeti itibariyle de değişmektedir. Kumandan bunları gözönünde bulundurarak yapacağı tahsis­lerde de farklı davranabilir.

1006- Her seriyye ganimet getirse, beşte bir çıkarılır ve ka­lan mallar seriyye fertleri arasında eşit olarak dağıtılır. Süvari ve piyadeye eşit oranda verilir.

Çünkü istihkak, ganimetin aksine, eşitlik oranına göredir. Halbuki gani­mette istihkak kuvvet ve meşakkat itibariyledir. Bu da mirasta erkeğe kadından fazla, vasiyette ise ikisine eşit dağıtmak mesabesindedir.

1007- Bundan arta kalan, seriyye fertleriyle ordudaki bü­tün fertler arasında ganimet esasına göre paylaştırılır.

Çünkü onu damlharpte elde etme işine katılmışlardır.

1008- Devlet başkanının dörtte bir pay verdiği seriyye üye­lerinden biri, üçtebir pay alan seriyye ile beraber gidecek olsa, kıyasa göre hiç bir şey alamaz.

Çünkü tahsis edilen şeye müstehak olmak tesmiye (belirtme) ile gerçek­leşmektedir. Üçtebir alan seriyye fertleri arasında ise buna bir şey belirtilmiş değildir. Zaten kendisine tahsis yapılan kişilerle beraber de çıkmamıştır. Bu, as­kerle beraber kalıp çıkmaması veya çıkması istenmediği halde askerden birinin üçte bir pay tahsis edilen seriyye ile çıkması durumuna benzer. Birinci durumda bir şeye müstehak olmadığı gibi, ikinci durumda da bir şey alamaz. Bu işte istihsan yolu da belli değildir.

Hanefi alimlerinden bazıları istihsan yolu ile üçte bir alan seriyye fertle­riyle beraber tahsis hakkına sahip olur demişlerdir. Çünkü başkanın onlara yap­tığı tahsis, isimleri itibariyle olmayıp yöneldikleri tarafa çıkmalarını teşvik için­dir. Bu da mezkur şahıs hakkında sabit olmuştur.

Doğrusu, bu işte istihsanın başka bir yönü vardır. Kitabın sonunda belir­tilmiştir. Yeri gelince temas edilecektir.

1009- Başkan, dileyen bu seriyye ile, isteyen şu seriyye ile gidebilir derse, bu taktirde tahsis edilen ganimet gidenlerin tümü için sabittir.

Çünkü başkanın izni ile gittiler. Birinci meselede belirttiğimiz istihsanın zayıflığı işte bununla ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu işte, başkanın her tarafa çıkması için şahıs göndermesi ile işi şahısların isteğine havale edip kimseyi belirtmemesi aynı bulunmaktadır.        

1010- Bir seriyye gönderip başına da birini kumandan yap­sa ve beşte birin dışında üçte bir tahsis yapsa, sonra seriyye ku­mandanı bir kaleyi fethetmek yahut düelloya çıkmak için dev­let başkanının emri bulunmaksızın ganimet tahsisi yapsa, ku­mandanın bu tahsisi, seriyyenin kendi payından ve arta kalan ganimetlerdeki paylarından caiz olur. Diğer askerlerin aldığı ganimet paylarından caiz olmaz.

Çünkü seriyyenin kumandanıdır. Askerin tümüne karşı durumu onlardan bir fert mesabesindedir. Yaptığı tahsis onlar için geçerli değildir. Seriyyeye göre durumu ordu kumandanı mesabesindedir. Seriyyenin hakkı olan şeylerden tahsis yapması caizdir. Seriyyenin hakkı ise kendilerine tahsis edilen ile gani­met taksiminden kendilerine düşen paylardır. Seriyye başkanının tahsisi sadece bu haklardan yerine getirilir.

1011- Askerin karargahından bir günlük mesafe uzaklaş­tıktan sonra seriyye fertlerinden biri kaybolsa ve birbirlerine: "Arkadaşımızı burada bekliyelim" deseler, sonra bazıları gidip bir miktar ganimet alarak arkadaşlarının yanına dönseler ve kaybolan kişiyi bulsalar, hepsi ganimet tahsisinde ortak

olurlar.

Çünkü hep birden karargahtan ayrıldılar ve alınmış olan ganimetleri ka­rargâhta birlikte korudular. Böylece tahsis edilen ganimette ortak oldular. Me­sela, bir kısmı savaşırken diğer kısmın onları desteklemesi gibi. Zaten tahsis payını haketmede ganimetleri karargahta korumak, pay almayı hak etmek için darulislamda ganimetleri korumak gibidir.

1012- Bu olay darulharpte bazı askerlerin başına gelse, son­ra ganimetler alınınca darulislamda toplansalar, hepsi gani­mette ortak olurlar. Bu da önceki mesele gibidir.

Buna göre kaybolan kişi bir miktar, onu bekliyenler bir miktar ve seriy­yenin diğer fertleri de bir miktar ganimet alsa, sonra karargaha varmadan önce bir araya gelseler, hiç ayrılmamış gibi aldıkları bütün ganimetlerde eşit olarak tahsis haklarına sahiptirler. Çünkü askerin tümüne isabet eden şeyi almaya kendileri de katılmışlardır.

1013- Karşılaşmadan karargaha dönseler, her taraf için aldığı ganimetlerden tahsis payı vardır.

Çünkü asker arasında onu yalnız kendisi almış olur. Başkan da aldıkları ganimetin sadece üçte birini tahsis etmiştir. Bu da bütün tarafları ayrı ayrı kap­samaktadır.

Arta kalanı diğer askerlerle beraber ganimet payları esasına göre

taksim edilir.

1014- Buna göre seriyye karargahtan uzaklaştıktan sonra iki seriyyeye ayrılsa ve birbirine yardım edemiyecek kadar biri diğerinden uzaklaşsa, döndüklerinde karargaha varmadan ön­ce bir araya gelirlerse, aldıkları bütün ganimetleri eşit olarak paylaşırlar.

Sanki ganimetleri toplu halde hep beraber almış gibidirler.

Karargaha varıncaya kadar bir araya gelemezlerse, her grup tahsis edilen şeyi aldığı ganimetlerden alır. Yine askerler tarafından görünecek ve çarpışma halinde kendilerine yardım edebilecek kadar karargaha yakın bir yerde karşılaşsalar, bu taktirde durum değişir ve karargahta karşılaş­mış muamelesi uygulanır.

Çünkü karargaha yakın olmak, orada bulunmak mesabesindedir. Zira ka­rargah askerlerinin aldıkları şeyler bu yerlere kadar gitmekle elde edilen şey­lerdir. Bunda ise aynı şeyi değişik gruplar gerçekleştirmektedir.

1015- Bu seriyye karargahtan uzaklaşıp ganimet aldıktan sonra karargaha dönmeye muktedir olmaz ve karargah asker­leriyle bir daha karşılaşmadan darulİslama başka yerden gir­seler, aldıkları ganimetlerin tümü onlarındır. Bunun beşte biri alınır. Geri kalan, karargah askerlerine bir şey verilmeden ga­nimet esasına göre aralarında paylaştırılır.

Çünkü aldıkları ganimetleri kendi başlarına Darulİslama getirmişlerdir. Bu da haklarının gerçekleşmesi için bir sebeptir.

"İster bize tahsis yapılmasın, ister yapılsın bu artık bizim malımızdır." deseler bile, ganimet mallan kendilerine teslim edilmez. Çünkü ganimet kendi­lerine olunca tahsis batıl olur.

1016- Devlet başkanı darulislamdan bir seriyye göndererek beşte bir alındıktan önce veya sonra üçte biri onlara tahsis etse, bu tahsis geçersiz olur.

Çünkü tahsis bazılarına yapılmamıştır. Bu tahsisten gaye sadece beşte bir payı ve süvarinin piyadeden fazla olan hakkını iptal etmektir. Bu da caiz değildir.

Ama darulharpte karşılaşmaları halinde durum değişir. Burada yapılan bağışta kendileri için tahsis manası bulunmaktadır.

Çünkü ordu ganimetlerde onlarla ortaktır. Tahsis yapmakla ganimetlerin bir kısmı onlara bağışlanmış olur. Bu da sahihtir.

1017- Seriyye, karargah askerlerinin kendilerine yakın ol­duğu ve yardım istemeleri halinde yardımlarına koşabileceği yakın bir yerde ganimet alsa, sonra karargâhla karşılaşmadan önce darulİslama çıkarıp gelse, bütün karargah askerleri onla­ra ortak olur.

Çünkü ganimet alınırken birinci durumun aksine, kendilerine destek ol­dukları için hükmen onlara ortak olurlar.

1018- Aralarında ortaklık sabit olunca, seriyye fertleri tah­sis edilen şeyleri alırlar. Mesela, ganimetlerle karargaha dönse­ler -ki bu da ganimet alındıktan sonra gelen takviye kuvvetle­rinin ganimetlere ortak olması gibi- alınan ganimetlere ortak olurlar. Takviye kuvvet orduya yetişmez ve çıkıp gidinceye kadar onlara yaklaşmazsa, ganimetlerde ortaklığı sözkonusu

değildir.

Kendilerinden yardım istediğinde yardım edebilecek kadar askere yaklaşmış ve bir araya gelmeden önce ordu ayrılıp git­mişse, ganimetlere ortak olurlar.

Çünkü kendilerine yaklaşmakla hükümde sanki onlara ortak olmuşlardır. Ganimetler de tıpkı hepsinin gücü ile alınmış gibidir.

1019- Darıharpte gönderilen seriyyenin başkam kaleye mer­divenlerle tırmanarak fetheden bazı kişilere ganimet tahsisi yapsa, bu tahsis seriyye fertlerinin paylarında geçerlidir. Seriy­ye daruîslama çıkıncaya kadar karargaha dönmezse, başkanın bu tahsisi ganimet alınan bütün şeylerde caizdir. Çünkü karargah askerlerinin bunların aldıkları şeylerde ortaklığı yoktur. Hak sadece onlara aittir. Başkanın onlara tahsis yapması da caizdir. Ordu ko­mutanının onlara yaptığı tahsis ise, gerçekleştirmeleri istenen şeyin gerçekleş­memesi sebebiyle geçersiz olmuştur. Böylece seriyye fertleri diğer askerlere birşey vermeksizin aldıkları ganimetler kendilerine mahsustur.

Denilse ki, karargaha dönmüş olsalar bile seriyye başkanının alınan bütün ganimetleri fertlere tahsis etmesi caiz olmaz mıydı? Çünkü dönmeselerdi ga­nimet sadece onların olurdu. Askerin onlara ortaklığı sadece karargaha dön­meleri sebebiyledir. Halbuki karargaha dönmeleri tahsisten önce olmuştur. Dolayısıyle bu tahsis askerin sabit bir hakkım iptal edemez.

Cevap olarak diyoruz ki, asker, sırf kendilerine dönmekle ortaklık hak­kını kazanamaz. Belki onlara döndüklerinde sanki hala onlarla beraber imişler gibi takviye kuvvet mesabesinde olmakla bu hak gerçekleşir.

Bundan da anlaşılıyor ki, hak sadece onlarındır. Hakka sahip olmak sırf onlara dönmekle gerçekleşseydi, esir ve tüccar müslümanlar mesabesinde düş­manla karşılaşıp ganimet için savaşmak hali dışında bir hakka sahip ola­mazlardı,

1020- Darıharpte müslüman olanlar ganimetler alındıktan sonra müslüman orduya katılsalar, ganimet alamazlar. Ancak bir çarpışma çıkar ve çarpışırlarsa o zaman almayı hak ederle.

İşte burada ancak almayı hak etmeleri, söylediklerimizin sahih olduğunu göstermektedir.

1021- Buna göre devlet başkanı darulislamdan bir seriyye gönderse ve üçte bir tahsis ederek "Biz size yetişinceye kadar ilerleyin" derse, onlar da yolda ganimet alsalar, sonra asker onlara yetişse, iki taraf darulharpte karşılaşsalar, yapılan tahsisi alırlar. Mesela, askerin yolu şaşırması yahut başkanın askeri göndermemesi gibi bir sebeple darulharpte iki taraf kar­şılaşmazsa, seriyye fertleri yapılan tahsisten bir şey alamazlar. Çünkü ganimet sadece kendilerinindir.

1022- Darulharpte buluşsalar, ganimet kendileriyle asker arasında paylaşılır. Tahsisten maksat olan da gerçekleşmiş olur. Böylece tahsis edilen hakka müstehak olurlar. Bu da mez­hebimize göredir.

Şam ehlinin mezhebine göre ise darulislamdan gönderilen ilk seriyyenin tahsis hakkı yoktur. Bu şekildeki bir olayla ilgili bir de rivayet zikrederler. Bize göre tevili şöyledir: Darulis­lamdan gönderilen seriyyeye darulharpte ordu yetişmediği zaman ancak seriyyenin tahsis hakkı düşer.

Çünkü böyle bir tahsis beşte bir hakkı ve süvari ile piyade paylarındaki farkı iptal etmektedir.

1023- Devlet başkam gönderilen seriyyeye: "Aldığınız gani­metlerden beşte bir alınmıyacak yahut süvari ile piyadenin payları eşit olacak" derse, bu tahsis geçersiz olur. Buna benzer bütün tahsislerin hükmü de bu şekildedir.

Denilse ki; devlet başkanının "kim bir düşmanı öldürürse Selebi onun­dur" sözünde beşte bir pay seleblerden iptal halde seleb tahsisi yine de geçerli

olmuyor mu?

Cevap olarak diyoruz ki, burada tahsisten maksat savaşmaya teşviktir. Yahut ordu askerlerinin seleblerde ortaklık hakkını iptal etmek, sonra beştebir hak sahiplerinin seleblerdeki beştebir hakkını buna tabî olarak iptal etmek su­retiyle savaşanlara tahsis yapmaktır. Maksut olarak sabit olmayan şey, tabî olarak sabit olabilir. Mesela, satılan gayri menkulün yol ve suyu maksut olarak sabit olmazsa bile, gayri menkule tabî olarak sabit olması gibi.

Bunu açıklama mahiyetinde şöyle bir örnek verebiliriz: Devlet başkanı düşmanın bir şehrini ele geçirdiği zaman savaşanların ganimet hakkını ve beşte biri iptal ederek onu haraciyye (haraca tabî) bir yer sayabilir.

1024- Beşte dördünü ganimeti alanlara verip beşte bir payı da zengin savaşçılara haraç yapmak isterse, bu uygulaması

doğru olmaz.

Çünkü bu beşte bir payını iptalde maksut, mevcut değildir. Bu da caiz olmaz. Birinci durumda ise ganimeti alanların hakları iptal edildiği için beştebir payı da buna tabî olarak iptal olur. İki durumda da yaran sırf savaşçılara veri­yorsa da, bu işlem caizdir.

1025- Darulislamdan gönderilen seriyyeye devlet başkanı "Kim bir düşman öldürürse selebi onundur. Kim bir şey (gani­met) alırsa arkadaşlarına birşey vermeksizin onundur" derse, bu uygulaması caiz olur.

Çünkü bunda tahsis manası vardır. Savaşçıya ve ganimeti alan kişiye tah­sis yapılmış olmaktadır. Bununla da teşvik manası gerçekleşmektedir. Halbuki üçte bir oranında tahsis yapsaydı bu gerçekleşmezdi. Çünkü sözü edilen tahsiste yalnızca bazılarına mahsus kılmak yahut ganimeti alanlardan birinin hakkını iptal etmek söz konusu değildir.

1026- Devlet başkanı darulislamdan bir veya iki kişi gön­derse, bunlar da ganimet alsalar, sadece beşte birini verirler.

Çünkü dini güçlendirme gayretiyle bu ganimetleri aldılar. Devlet başka­nının izni ile çıktıkları için onun gücü ile hareket etmiş sayılırlar. Herhangi bir güçlük anında başkanın onları koruması ve desteklemesi gerekir.

Bu sebepten aldıkları ganimet beşe bölünür ve beşte biri alınır. Halbuki başkanın izni olmadan çıkan haydutun durumu böyle değildir.

1027- Devlet başkanı onlara, "Ne alırsanız aranızda payla­şın. Beştebir pay sizden almmıyacak" derse, caiz olur. Ama satvet ve caydırıcı güç sahibi olduklarında bu şekilde söylerse, caiz olmaz.

Çünkü caydırıcı gücü olmiyanların ganimetlerinde beştebir payı, başka­nın izni itibariyle sabit olur. Başkan sözü itibariyle vacip olan bir şeyi yine kendi sözü ile iptal edebilir. Ama caydırıcı güç sahiplerinin aldığı ganimetlerde beştebir payının vacip oluşu, devlet başkanının izni ile değildir. Onun izni olmaksızın düşmana saldıracak olurlarsa ganimetlerinin beşte biri alınır. Çünkü caydırıcı güce sahip iseler, dini koruma ve güçlendirme durumu onların savaş-masıyle gerçekleşmektedir. Devlet başkanının izni dışında çıkmışlarsa, beşte­bir payı başkanın düşürmesiyle de olsa, düşmesi caiz değildir. Çünkü devlet başkanı "sizden beşte bir alınmıyacak" demekle kendilerine yardım istemeleri halinde yardım etmiyeceğini belirtmiş durumdadır. Böylece haydut durumuna geçmiş olurlar. Aldıkları ganimetlerde beşte bir payının verilmesini zorunlu kılan sebep de ortadan kalkmış olur. Halbuki caydırıcı güçte olanlar için devlet başkanının demesiyle de bu sebep ortadan kalkmaz. Çünkü sebep onların kuvvet ve caydırıcı güçleridir. Devlet başkanının "Beşte bir pay sizden alınmı-yacaktır" demesinden sonra da bu sebep devam etmektedir.

1028- Devlet başkanı darıharpte bir seriyye gönderip beşte bir dışındaki beşte dördü onlara tahsis etmesi caizdir.

Öncekine kıyasla caiz olmaması gerekirdi. Çünkü bu tahsiste beşte bir payı dışında askerin hakları seriyyeye tahsis edilmiş bulunmaktadır. Tahsis se­bebiyle beşte bir pay sahiplerinin hakkını iptal etmek caiz olmadığı gibi, aske­rin hakkının da iptal edilerek tahsis yapılması aynı şekilde caiz olmaması gere­kirdi. Ancak arada şöyle bir fark vardır:

Beşte bir pay sahipleri çarpışma ve meşakkate katlanmadan da bu hakka rnüstehaktırlar. Ancak savaşçı olanların hakkına tâbt olarak iptal olması dışın­da haklarının düşmesi caiz değildir. Savaşanlar ise savaşma ve meşakkate kat­lanma ile beşte dört payı almaya müstehak olurlar. Ganimet alınmadan önce bazılarına katlandıkları fazla meşakkat sebebiyle bazı tahsislerde bulunmak ca­izdir. Başkalarının hakkını iptal etmiş olsa bile başkan böyle bir tahsisi yapabilir.

1029- Devlet başkanı darulharpte bir seriyye gönderip "al­dıklarınızın beştebir payı dışındakinin dörtte biri sizindir" derse, gönderdiği başka bir seriyyeye de "Beşte bir dışında­kinin üçte biri sizindir" söylerse, her seriyyeden bir kişi yolu şaşırıp diğer seriyyeye katılsa, iki seriyye de ganimet alsa ve karagaha varıncaya kadar iki seriyye bir daha karşılaşmasa, her birinin aldığı ganimetler fertlerine paylaştırılır ve iltihak eden şahıslar da istihsan yolu ile başkanın kendilerine tahsis ettiği şeylerde dahil edilir.

Belirttiğimiz bu şey, daha önce geçen meselede istihsanın sahih şeklidir. Başkanın üçtebir pay verdiği seriyye fertlerinden ise payına düşen üçte bir miktarı, dörtte bir verdiğinden ise dörtte biri alır. Üçte bir ile dörtte bir arasındaki fark onun payından karargah askerlerine ganimet olarak verilir.

1030- İki seriyyeden bir fert seriyyelerin birinden diğerine iltihak etse, ganimetleri yüzbir paya bölünür.

Çünkü sayıları yüzbirdir. Paylar da sayıya göre olur.

1031- Sonra iltihak eden adam başkanın ganimetten kendi­sine tahsis ettiği payı alır.

Çünkü istihkakı miktar olarak belirtilmiştir. Ancak ganimet alındıktan sonra tahsis edilen payından sadece belirtilen miktara hak kazanır. Beraberin­dekilerin tahsis edilmiş paylarına ilişmez. Çünkü başkan tahsiste ayrı statüye tabî tutmuştur. Tahsis ile hak edilen şeylerde aralarında eşitlik caiz değildir.

1032- Askerin karargahına yaklaşmadan önce iki seriyye bir araya gelse, bir mesele dışında cevabı yukarıda belirtiği-miz gibidir. Ganimetten seriyyeye iltihak eden kişiye isabet eden kısmı başkanın kendileriyle beraber kendisini gönderdiği arkadaşlarının payına ekler ve başlangıçta başkanın tahsis etti­ği şekilde eşit olarak aralarında paylaşırlar. O seriyye ganimet almamışsa, iltihak eden arkadaşın payına ortak olurlar.

Çünkü karargahta elde etme durumu hepsi ile gerçekleşmiştir. Sanki ga­nimet almaya kendileri de katılmışlardır. Şuna benzer; Aralarından biri yolu şaşırıp tek başına gitse ve seriyye ganimet almamışken kendisi alsa, sonra ka­rargâha gelmeden karşılaşsalar, bütün seriyye onun aldığına ortak olur. Sanki hep birlikte onu almışlardır. Karargaha varıncaya kadar karşılaşmazlarsa tahsis

edilen ganimet sadece onundur.

1033- iki seriyye de ganimet alsa ve birbirlerinin yardımına gelecek kadar yakın olsa, ancak her seriyye diğerinden ayrı ganimeti almış olsa, birbirinin ganimetlerine ortak olmazlar.

Nitekim devlet başkanı seriyyeden sadece bazı fertlere ganimet tahsisi yapacak olursa, bilfiil ganimetin alınmasına katılmış olsalar bile seriyyenin diğer fertleri bir şey alamaz. Bu mesele de aynen böyledir.

1034- Yakın olmaları itibariyle ganimet almada iki seriyye hükmen birbirine ortak bile olsalar, birbirinin paylarından birşey alamazlar.

Nitekim iki seriyye karargah askerlerinin kendilerine yardım edebilecek bir yakınlıkta savaşsalar bile, askerler alınan ganimete bu yakınlık sebebiyle ortak olamazlar. İki seriyye fertleri arasındaki hüküm de böyledir.

1035- Ama hepsi beraberce bir ganimet alsalar, şahıs başı­na göre taksim edilir. Taki her seriyye için tahsisin yeri belli olsun. Çünkü tahsisin yeri aldığı ganimettir. Her seriyyenin ganimeti de bu taksimle açığa çıkar. Sonra her seriyye payına düşenden tahsisini alır. Geri kalan kendileriyle karargah as­kerleri arasında ortaktır.

Tahsiste süvari ile piyadenin eşit olduğunu belirtmiştik. Ancak kumandan kendilerine, "Beşte birden gerisi sizindir. Süvari süvarinin, piyade de piyadenin payını alacak" şeklinde belirtmişse, o zaman farklı olur.

Çünkü istihkak, belirtme itibariyledir. Ganimet tahsisinde birini diğerin­den üstün tutmuşsa, o zaman belirttiği şekilde uygulama yapılır. Tercih yap-mamışsa hepsine eşit olarak dağıtılır.

1036- Devlet başkanı farklı tahsis yapmadığı zaman bu işlemde ganimetten sabit olan istihkaklarına göre hak sahibi olmaları gerekir, denilemez.

Çünkü iki taraf (piyade ve süvari) de savaşmaları sebebiyle ganimet al­maya müstehak olurlar. Sonra, tahsis ganimetten farklıdır. Tahsis meşakkat ve çabalan itibariyle devlet başkanı tarafından maktu olarak belirtilen karşılıktır. Mutlak olanın, çelişik iki hükümde mukayyed üzerine hamledilmesi, presiple-rimize göre doğru değildir. İkisi de aynı olay hakkında ise, ganimette takyidin tahsiste akyid mesabesinde kabul edilmesi caiz olmaz. Ancak tahsiste adlandır­manın mutlaklığına itibar edilir ve aralarında eşit kabul edilir. Nitekim "Kim bir düşman Öldürürse, selebi onundur" denildikten sora bir düşmana süvari ve piyade saldırıp öldürseler, selebi aralarında ikiye bölünmez mi?

1037- Devlet başkanı seriyye olarak gönderdiği zimmîlere: "Aldıklarınızın dörtte biri sizindir" der ve aralarında hem sü­vari hem de piyade varsa, dörtte bir pay aralarında eşit dağı­tılır. Müslümanlar için de böyledir.

1038- Zımmilerin müslümanlar gibi belirli payları yoktur ki tahsis ona göre tesbit edilsin, diye itiraz edilse, deriz ki;

Devlet başkanı, yüzü müslüman, yüzü de zimmî olan bir se­riyye gönderse ve dörtte bir tahsis yapsa, bu tahsis aralarında paylaştırılıp eşit otarak müslümanlara yarısı, zimmîlere de ya­rısı verilecek olsa ve bu taksimde ikisi aynı işi yapmalarına ve aynı ücreti almalarına rağmen zimmî piyadenin müslüman pi­yadeden daha çok alması gibi piyade süvariye tercih edilse, bundan daha kötü bir iş olur mu?

Burada sanki bu meselede muhalif birine işaret edilmektedir. Ancak mu­halifin kim olduğu belirtilmemiştir. Herhalde onun muhalifi iki ayrı olayda da olsa mutlakm mukayyede hamledileceğim söyliyen kimsedir. Bu konu fıkıh usulü kitabında belirtilmiştir. En iyi bilen Allahtır.[54]

 

Ordu Komutanının Yapacağı Tahsis

 

1039- Ordu komutanı seriyye ile birlikte çıksa,  başlarına bir başkan tayin ederek zayıfları da karargahta bıraksa ve bunlar savaşa başladığında başkan kendilerine ganimet tahsisi yapsa, seriyye başkanının tahsis yapması caiz olduğu gibi, bu­nun tahsisi de caizdir.

Çünkü karargahta bırakılan asker bir tarafa gönderilen seriyye mesabe­sindedir. Ordu komutanının tüm asker üzerinde yetkisi olduğu gibi karargahta zayıfların basma tayin edilen emirin de ganimet tahsisinde karargahtaki zayıf askerler üzerinde yetkisi vardır.

1040- Devlet başkanının beşte birden sonra üçte bir gani­met tahsis ettiği seriyye başkanı karargahtan uzaklaşarak kendisi seriyye fertlerinden oluşan başka bir seriyye gönderse ve devlet başkanının yaptığı tahsisten az veya çok tahsis yapsa, ser iyy esin deki fertlerin paylarında bu tahsis caizdir.

Meselenin iki yönü vardır; Birinci duruma göre ikinci seriyenin aldığı ga­nimettir ve birinci seriyyeye racidir. Sonra hepsi karargah askerlerine katılırlar. Bu durumda ilk seriyyeye tahsis yapmak caizdir. Bu tahsis getirilen ganimet­lerden alınır. Sonra ilk seriyyenin payı belli olması İçin geri kalan da taksim edilir.

Sonra bütün bunlardan ikinci seriyyenin tahsisi belirlenir. Çünkü ilk se­riyye başkanının yapacağı tahsis, karargah askerlerinin payı dışında sadece se-riyyedeki arkadaşlarının bütün ganimet ve tahsis paylarında caiz olur. Bunların tümünden payları ortaya çıkınca ikinci seriyenin payı da onlardan alınır. Bu mallar hisselerini karşıladığı gibi artan da olursa, bu artıktan bir şey alamazlar. Çünkü başkanlarının karargah askerleri paylan üzerinde yetkisi yoktur. Ama ordu komutanı ona tahsis için izin vermişse, o zaman kendisi komutanın naibi mesabesinde olur ve bütün karargah askerlerinin payından da ikinci seriyyenin tahsisini yerine getirir.

İkinci durum darulislama dönünceye kadar karargah askerleriyle karşılaş­mamaları durumudur. Bu durumda birinci seriyyenin tahsisi geçersiz olur. Çün­kü alınan ganimetler zaten bizzat onların hakkıdır. Umumî tahsis de darulis-Iamdan gönderilmişler gibi geçersizdir.

İkinci seriyenin tahsisi caizdir. Çünkü bunlar Darulharpte ordudan gön­derilen bir seriyye mesabesindedir ve başkan kendilerine tahsis yapmıştır. Alı­nan ganimetlerden önce tahsis edilen haklarını verir. Sonra geri kalan ganimet taksimi esasına göre kendileriyle seriyyenin bütün fertleri arasında paylaşılır.

1041- Devlet başkanı karargahtan bir seriyye gönderip beş-tebir payı ayrılmadan önce dörtte bir tahsis yapsa, altın, gü­müş, köle ve eşya gibi aldıkları herşeyde bu tahsis caizdir.

Çünkü genel bir lafızla onlara tahsiste bulunmuştur.

1042- Bir şey tayin ederse, tahsis, tayin edilen şeyden caiz olur.

Çünkü onların hakkı adlandırma ile sabit olmaktadır. Adlandırmanın şekline riayet edilir.

1043- Seriyye, içinde kadın-erkek ve çocuklar da bulunan ganimetler getirse ve seriyye fertlerinden biri alınan esirlerden birini azad etse, bu işlemi geçersizdir.

Çünkü ganimet almakla kazandıkları istihkak askerin ganimetin tümün-deki istihkakı gibidir. Bu durumda ganimeti alanlardan bazıları ganimetin bir kısmında azad işlemi infaz edilmemesi için taksimden önce temellük sabit ol­madığı gibi burada da sabit olmamaktadır.

Tahsiste istihkak belirtme iledir. Belirtme de devlet başkanı tarafından yapılmıştır. Onun için mücerred ganimet almakta ferdin mülkü sabit olması gerekmez mı? diye itiraz edilse,

Cevap olarak deriz ki, başkanın adlandırması, kendilerine yapılan tahsiste askerin ortaklığını kesmek içindir. Yoksa istihkakı ispat için değildir. Bu belirt­meden ayrı ancak ganimet almakla istihkak kazanırlar.

Bunda süvari ile piyade arasında fark yoktur, dememiş miydiniz? istih­kak isabet (ganimet almak) la olsaydı, fark da sabit olurdu, şeklinde bir soru akla gelebilir.

Cevabı şöyledir: Başkan bu belirtme ile askerin ortaklığını kestiği gibi süvari ile piyade arasındaki farkı da kaldırmıştır. Çünkü tahsiste ikisini eşit tutmuştur.

Sonra, başkasının ortaklığının kesilmesi ve tahsis'in kendilerine mahsus olmasının zaruri neticesi olarak ganimette haklan vurgulanmaktadır. Yoksa bu vurgulama taksimden önce mülkiyete geçişin zaruretinden değildir. Böylece kendilerine yapılan tahsis darulislamda ihraz edilen ganimetler mesabesinde olur. Darulislamda ganimetler ihraz edildikten sonra askerden biri esirlerden birini azad etse, bu işlemi geçerli olmaz. Burada da durum aynıdır.

Çünkü bu asker ganimetten hissesinin nerede ve hangi şeyden olacağını bilmez. Üstelik başkan ganimetleri satıp değerini (parasını) aralarında paylaştı-rabileceği gibi, esirleri öldürebilir de.

Ganimet ihrazından önce tahsiste de bu durumlar mevcuttur.

1044- Esirler arasında seriyye fertlerinden birinin akrabası varsa, bu akrabalıktan dolayı azad edemez.

Çünkü taksimden önce henüz ona sahip olmamıştır.

1045- Devlet başkanı esir erkekleri öldürmek isterse, seriy­ye fertleri kendi tahsisleri sebebiyle onu engelliyemezler.

Darulislamda ihraz edilen ganimetlerde de askerin böyle bir şey yapması caiz olmaz.

1046- Seriyyenin getirdiği ganimetleri müşrikler ele geçir -seler, sonra müslümanlar onlarla savaşıp tekrar onlardan alsa­lar, ganimetleri seriyyeye iade ederler.

Çünkü tahsis edilen şeylerde haklan sabit olmuştur. Bu da darulislamda ihraz edilen ve müşriklerin eline geçtikten sonra başka bir ordu tarafından alınan ganimetler mesabesindedir. Bu konuda rivayet aynıdır.

Öncekiler taksimden önce ne ele geçirirlerse, kayıtsız şartsız onla­rındır.

Çünkü ihraz etmekle ganimetlerde hakları kesinlik kazanmıştır. Bu hü­kümde kesinlik kazanan hak, mülk mesabesindedir. Nitekim mesela rehin bı­rakılan bir şeyi müşrikler ele geçirdikten sonra ganimet arasında müslüman-ların eline geçse, kayıtsız şartsız rehin almış kimse onu alma hakkına sahiptir. Çünkü onun üzerinde hakkı kesinlik kazanmıştır.

Ama taksimden sonra bulduklarında durumunun ne olacağı konusunda rivayetler değişiktir. İmam bunun için şöyle demektedir;

Rehine kıyasla dilerlerse kıymetiyle alırlar.

Rehin alan kimse taksimden sonra bulursa üzerine kesinlik kazanan hak­kından dolayı kıymeti ile onu alır.

En doğrusu, taksimden sonra onu alamazlar.

Çünkü ilk askerin hakkı rehnin kendisinde değil, maliyetinde kesinlik kazanmıştır.

1047- Ganimetler darulharpte taksim edilir veya satılıp he­nüz değerleri dağıtılmadan önce müşrikler hem ganimetleri hemde paralarını ele geçirirse, sonra başka bir asker onların elinden tekrar alırsa, taksimden önce ganimetleri parasiyle alan kimseye karşılıksız iade ederler. Taksimden sonra olursa, tekrar para ile satarlar. Çünkü müşteri satın almakla eşyanın kendisine malik olmuştur. Halkın

malından askere bunu iade ettikleri gibi değerini de birinci gruba iade ederler.

Çünkü başkanın satışı gerçekleştiği zaman satılan eşyada müşterinin mülkiyeti

de kesinlik kazanmıştır. Aynı şekilde satan kişilerin de değerde mülkiyetini

zaruri kılmıştır.

1048- Seriyyenin getirdiği ve tahsislerinin dahil olduğu ga­nimetleri askerden biri tamamen istihlak etse, öldürülen kişi­lerin payları dışında Özellikle tahsisler olmak üzere tazmin eder. Öldürülen kişilerin payını tazmin etmez.

Çünkü tahsisler, ihraz edilen ganimetler mesabesindedir.

1049- Ganimeti alanlardan biri ihrazdan Önce bütün gani­metleri istihlak etse, bu ganimetlerdeki fertlerin haklarının za­yıflığından ötürü, bir şey tazmin etmez. Darulislamda ihrazın­dan sonra istihlak ederse, hepsini tazmin eder (Öder). Çünkü öldürülen (esir erkekler) dışında ganimeti alanların hakları ihraz ile kesinlik kazanmıştır.

Çünkü esir erkekler üzerinde hak, devlet başkanı tarafından köleleştiril-medikçe kesinlik kazanmaz. Çünkü başkan bunları öldürmeyip zimmî de sa­yabilir. İhrazdan önce tahsislerde de hüküm bu şekildedir.

1050- Seriyyenin aldığı ve aralarında yiyecek ve hayvan ye­mi bulunan ganimetlerden karargah askerleri ihtiyaçları kadar yiyip kullanabilirler.

Çünkü paylarına göre bu ganimetlerde seriyye ile ortaktır, Seriyede bulunan herkesin ihtiyacı kadar bu mallardan alabileceği gibi, askerler de alabilirler.

Çünkü ortaklık, eşitliği gerektirir.

Yapılan tahsis, ihraz edilen ganimet gibidir, darilislamda ihraz edildikten sonra ğanmeti alanlardan hiçbir kimse, zaruret olmadıkç, kendine yiyecek ve hayvan yeminden bir şey alamaz. Böyle oluca, ihraz edilmeden önce yapılan tahsiste de durum aynı olmsı gerekmez miydi? diye itiaz edilirse, deriz ki;

İkisinin hükmü burda ayrıdır. Çünkü ihrazdan önce yiyecek ve hayvan yemi almanın mubah olması, zaruretten dolayı kendisine duyulan ihtiyaç sebe­biyle, ganimet ortaklığıdan müstesna olmasındandır. Çünkü askerler gidiş ve dönüşte ihtiyaç duyacakları yiyecek ve hayvan yemini yanlarında taşıyamalar. Darulharpten bunları satın alarak da temin edemezler. Darulharpen ele geçire­cekleri şeyler ganimet olur.

Darulislamda ise bu zaruret geçekleşmez. Bu zaruret sebebiyle ortak­lıktan müstesna olursa, o zaman mubah olarak devam eder. Tıpkı görüşme ya­pan taraflardan her birinin kendisi ve aile fertleri için yiyecek ve giyecek satın alması gibi. Bunlar kedisine duyulan ihtiyaç sebebiyle göüşmenin gerektirdiği şeyler dışında kalırlar.

Bu zaruret, darulharpte kendisinden tahsis yapılan ganimetlerde gerçek­leştiği gibi, tahsis yapılmayan ganimetlerde de gerçekleşir. Onun için yine tah­sis hükmü dışında kalmaktadır .Bu sebeple başkalarının ondan almsı caiz olduğu gibi, seriyede olanların da ondan alması caizdir.

Hayır, böyle değildir. Çünkü darharpte veya darulislamda ganimetleri taksim etseler, diğer mallardan verdikleri gibi, onlara yiyecek ve hayvan ye­minden yapılan tahsisleri de onlara veriler, bu, yapılan tahsisin dışında olsaydı, ondan tahsis yapılmazdı, diye itiraz edilse, deriz ki;

Bu İstisna, zaruret sebebiyledir .Zaruretle sabit olan şe, zaruret miktannca takdir edilir. Nitekim kendisinden tahsis yapılmamış olan ganimet, mücahitler arsında taksim edildiğinde yiyecekler ve başka şeyler aynı şekilde dağıtılır. Bu da, dağıtımdan önce bu şeylerden almanın mubah oduğunu göstermez .Tahsis yapılan şeyin hükmü de bu şekildedir .Onun için savaşan tüccar ve benzerleri­nin ganimetten yiyecek ve hayvan yemi almaları   mubah değildir. Çünkü bu şeylerden alma hakkı, ancak zaruretle sabit olur. Bunlardan alma hakkı, sadece ganimete ortak olan mücahidlerindir. Ancak tacirler de ondan yiecek alsalar veya hayvanlarına yem verseler, kendilerinden tazminat alınmaz. Çünkü onu ele geçirenlerin, darulharpte bulundukları sürece, belirttiğimiz istisna sebebiyle onda haklan kesinleşmiş olmaz. Onun için o ganimetlerden kim ne tüketirse, hem ganimetten, hem de yapılan tahsisten tükettiği şeyler için bir tazminat ödemez. Durum, tıpkı adamların öldürülmesinde belirtiğimiz gibidir.

1051- Seriyye, içindeki şeylerle beraber bazı araziler ele geçirse, devlet başkanının tahsiste genel ifadeleri sebebiyle hep­sinden tahsisleri oranında alırlar. Devlet başkanı arazi sahip­lerine iyilik edip zimmî yapmak isterse bir sakıncası yoktur.

Çünkü çıkarları gözetmekle yükümlüdür. Çıkarın belki de bunda olduğu­nu düşünmüştür.

Tahsis sahipleri, bu isteğine karşı çıkamazlar.

Çünkü tahsislerdeki hakları ihraz edilen ganimetlerde ganimeti alanların haklan gibidir. Bu durumda da başkan bağışlama hakkına sahiptir.

1052- Ancak yardım bedelini vermek üzere onları razı etmesi gerekir. Buna delil olarak Hz. Ömer'in şu uygulaması gösterilmektedir: Orduyu Irak'a gönderdiği zaman Cerir b. Abdillah el-Becelî'ye şöyle dedi: Galip geldiklerinizin dörtte biri sizindir. Ülkeyi fethettiler. Sonra Ömer fethedilen yerleri karara bağladı. Cerir'e ve arkadaşlarına yaptığı tahsis onu bu uygulamadan ahkoymamıştır.

Bunun üzerine bir kadın kendisine gelerek şöyle dedi: Ak­rabalarımdan biri savaşırken şehid düştü ve alınan şeylerden kendisine düşen payı miras olarak bıraktı. Bana bir miktar pa­ra vermedikçe senin bu uygulamanı kabul etmem. Bunun üze­rine kadına bir avuç dinar verdi.

Meğâzî kitaplarında bu kadının şöyle dediği rivayet edilmektedir: Avu-cumu altınla doldurup kırmızı bir deveye bindirmedikçe razı olmam. Hz. Ömer de kadının isteğini yerine getirdi. Bu da gösteriyor ki, ganimet ihrazından sonra ölenin payı miras kalır. Devlet başkanı arazi sahiplerine iyilik düşündüğü za­man, tahsis sahiplerine bir şeyler verip razı etmesi gerekir. En iyi Alah bilir.[55]

 

Tahsisin Geçerli Ve Geçersiz Olduğu Yerler

 

1053- Devlet başkanı darulharbe bir ordu gönderip onun başına birini komutan tayin etse, bu komutan da bir seriyye gönderip ona dörtte bir tahsis yapsa, sonra devlet başkanı değişik yerden başka bir ordu gönderse, iki ordu da bir takım ganimetler alan seriyye ile karşılaşıp birinci karargahta buluş­tuktan sonra ganimetleri darulislama çıkarsalar, bu durumda seriyye, alınan bütün ganimetlerden komutanın kendisine tah­sis ettiği şekilde tahsislerini alır.

Çünkü bu askerin komutanı, devlet başkanı tarafından gönderilmiş olup yaptığı tahsisler başkanın tahsisleri mesabesindedir. İki ordu ve bütün asker için yaptığı tahsis geçerlidir. Başkanın seriyyeden gönderdiği fertlere yaptığı tahsis ise böyle değildir. Çünkü velayeti sadece seriyye fertleri üzerinde geçerlidir. Nitekim karargaha dönünce kendisi de diğer ordu fertleri gibidir. Burada ordu komutanının tam velayeti vardır. Çünkü devlet başkanı bu velayeti kendisine vermiştir. Herkes için tahsisi geçerlidir. Tahsisler ve beşte bir payı çıkarıldıktan sonra arta kalan ganimetlerde ganimet payları esasına göre iki ordu ve seriyye ortaktır. Çünkü onu danılislamda ihraz etme işlemine hepsi katılmışlardır.

1054- İkinci ordu ve seriyye birinci ordu ile karşılaşmadan evvel darulislama girmişlerse, seriyye yine tahsislerini alır.

Çünkü komutanın onlara yaptığı tahsis, halifenin tahsisi gibi geçerli olup adlandırma ile buna hak kazanırlar.

Darulharbe dönseler de dönmeseler de durum değişmez. Arta kalan mallar da birinci orduya birşey vermeksizin seriyye ile ikinci ordu ara­sında paylaşılır.

Çünkü onu kendileri ihraz etmişlerdir.

1055- Darulislama çıkıncaya kadar seriyye iki ordu ile de karşılaşmazsa, tahsisleri geçersiz olur.

Çünkü ihraz kendilerini ilgilendirir. Burada alınan ganimetlerde hakkm subutu ve umumi olarak yapılan tahsis, darulislamdan gönderilen seriyye imiş gibi geçersiz olur.

1056- Darulislamdan gönderilen seriyyeye devlet başkam "Sizden kim bir şey alırsa sadece kendisinindir." derse, bu tahsisi caiz olur. Ama "dörtte biri sizindir" derse caiz olmaz.

Çünkü tahsis teşvik içindir. Teşvik de birinci tahsis şekli ile gerçekleş­mektedir. Zaten bu tahsis başkalarının ortaklığını da kaldırmıştır. Bu da caiz olup beştebir payı da ondan alınmaz. Tabî olarak süvariye piyadeden fazla verilir. Halbuki dörtte bir tahsis olsaydı bütün bunlar caiz olmazdı.

1057- İkinci ordu bir şey almadan önce seriyyeye darul-harpte yetişir, sonra hep birlikte savaşarak ganimetler aldık­tan sonra birinci orduya katılır ve çıkar giderlerse, alınan gani­metler seriyye ile yetişen askerler arasında tahsis yokmuş gibi ganimet esasına göre paylaşılır. Sonra seriyyenin payına bakı­lır ve tahsisleri çıkarılır.

Çünkü başkan onlara askerin aldıkları dışında kendilerinin aldığı şeylerde dörtte bir tahsis yapmıştır. Aldıkları ganimetler de ancak taksimden sonra belli olur. Haklarının nereden alınacağını belirtmek için bu taksim zaruridir. Tahsis­lerini de taksimden sonraki paylarından alırlar.

Tahsisleri çıkarıldıktan sonra geri kalan mallar askerin aldığı gani­mete eklenir ve ganimet taksimine göre seriyye ile iki ordu askeri arasında taksim edilir.

Çünkü bunun ihrazına kendileri de katılmışlardır. Darulislama dönünceye kadar birinci ordu ile karşılaşmazlarsa, seriyyenin payının belirlenmesi için önce aralarında taksim edilir ve seriy­ye tahsislerini kendine düşen paydan alır.

Çünkü başkanın onlara yaptığı tahsis mutlaka sahihtir. Sonra arta kalanlar askerin payına eklenir ve birinci ordu askerle­rine birşey vermeden seriyye ile ikinci ordu askerleri arasında ganimet taksimi esasına göre paylaşılır.

Çünkü birinci ordu ihrazda onlara katılmamıştır.

1058- Ordu komutanı darulharpte bir seriyye gönderip "Ne alırsanız sizindir" derse, caiz olur.

Çünkü maksat, döndüklerinde askerin onlarla ortaklığını kaldırmaktır. Halbuki daruislarndan gönderilen seriyye için böyle yapamaz.

1059- Darulislama komşu bir kale fethettikten sonra ordu askerleri onlara katılırsa, aldıkları şeylerin tümü sadece seriy-y enindir.

Çünkü devlet başkanı sahih bir tahsis ile askerin onlara ortak olmasını

önlemiştir.

1060- Ancak seriyyeden biri payına düşen bir köleyi azade etse yahut aralarında akraba esirler varsa, bunların azad edil­mesi caiz olmaz.

Çünkü taksim edilmeden sadece almakla bunların malı olmazlar. Başka­ları bunlara ortak olmasa bile durum aynıdır. Darulislamda ihraz edilen ve he­nüz dağıtılmıyan ganimetler gibi. Çünkü devlet başkanı isterse bu esirleri zim-mî kılabilir yahut öldürebilir.

1061- Tahsis,ganimetten verilen bir mal gibidir. Ganimeti alan iki tarafın payları buna engel olamıyorsa, verilen bu mal nasıl mani olabilir?

1062 - "Sizden kim bir şey alırsa onundur" deseydi, sonra biri esir aldığı bir erkeği azad etseydi, bu azat etme sahih olur­du. Akrabalarından birini esir almışsa, yine azad edebilir.

Çünkü bizzat ele geçirmekle kendisinin mülkü olur. Zira ele geçirme dı­şında temellük için başka bir sebep yoktur. Halbuki birinci durumda durum böyle değildi. Orada mülk taksim ile gerçekleşirdi. Taksim olmadan temellük olmazdı. Zaten burada devlet başkanı esir erkeklerden kimseyi öldüremez. Çünkü ele geçiren şahsın mülkü olmuşlardır. Sanki devlet başkanı onları köle-leştirmiştir. Yine bu ganimetlerden bir şey tüketen olursa, onu alan kişiye taz­min eder.

Ordu askerlerinden olsun, seriyye fertlerinden olsun, birinci durumun ak­sine, tüketilen yiyecek ve hayvan yemlerinden birşey geri vermez. Çünkü baş­kanın bu tahsisi darulharpte ganimet alındıktan sonra yapılan taksim gibidir. Taksim yapılırsa, her birinin aldığı şeyler için bu hükümlerin tümü yürürlükte olur.Yine geçenlerin aksine, her birine aldığı şeyleri Özel olarak tahsis etmesi de bu şekildedir. Çünkü "Ne alırsanız sizindir" sözü, askerin ortaklığını kaldır­mıştır. Alınan ganimetlerde temellük ise ancak taksim ile sabit olur.

1063- Darıharpte gönderilen seriyyeye "Kim bir esir alırsa onundur" derse ve hepsi bir tek esir alsa, bütün seriyye onda ortak olur.

Çünkü "Kim (men)" müphem bir isimdir. Kapsadığı şeyler için geneldir. Ferdi içine aldığı gibi, çoğulu da içine alır. Adamın kölelerine "sizden kim azad olmak isterse, o hürdür" demesi ve hepsinin isteyip hür olması gibi.

1064- Almakla istihkakları sabit olursa, esir onların mülkü olur. Hatta birinin yakını olup payına düşerse azad edebilir. Biri azad etmesini isterse, payını azad eder.

Çünkü devlet başkanının ganimeti onlara tahsis etmesi, ganimetin alın­masından sonra taksim yapması mesabesindedir. Esirin bir kişi veya cemaat olması arasında mülkün sabit olması açısından fark yoktur. Alınmadan önce de ganimet için durum aynıdır.

1065- Devlet başkanı onlara "Ne alırsanız sizindir" derse ve mesele aynı şekilde cereyan etse, esir, birinin azad etmesi veya birine yakın olması ile azad olmaz.

Çünkü bu tahsis devlet başkanının taksim etmesi mesabesinde değildir. Nitekim ganimet alan kimse sırf onu almakla tahsis hakkını kazanmaz. Cemaat­tan birinin aldığı ganimet bütün cemaat arasında ortaktır. Taksim veya ona eş bir durum olmadan, sırf ganimet almakla temellük sabit olmaz.

Meseleyi biraz daha açmak için şöyle diyelim; Başkası kendisine ortak olmayacak şekilde ganimet alan kimse, tahsis hakkını kazandığı yerlerde avla­maya benzer. Avda sırf avlamakla mülk ferd veya cemaat için sabit olduğu gibi, böyle alma durumlarında da seriyye için mülk aynı şekilde sabit olmaktadır. Ama ganimeti alan kişi o ganimette tahsis kazanmayıp arkadaşlarının kendisine ortak olduğu bütün yerlerde bu alma, ortak ganimet gibidir. Taksimden veya taksim değerindeki işlemden önce sırf ganimeti almakla temellük gerçekleşmez.

1066- Komutan, darulharpte üç kişiyi öncü olarak gönde­rip aldıkları ganimetlerin dörtte birini de onlara tahsis etse, onlar da birini esir alsa ve içlerinden biri onu azad etse veya yakım olsa, esir azad olmaz.

Çünkü karargah askerleri ve beştebir pay sahipleri onda ortaktırlar. Az veya çok olsunlar, taksimden önce onu mülk edinmeleri mümkün değildir. Ni­tekim devlet başkanı onu satıp değerini verebilir. Zaten taksim esnasında kimin payına düşeceği de belli değildir.

1067- Onlara "Ne alırsanız sizindir" derse ve mesele yuka^ rıdaki gibi cereyan ederse, istihsan yolu ile içlerinden birinin azad etmesi yahut onun akrabası olmasıyla azad gerçekleşir. Kıyasa göre ise azad olmaz.

Çünkü bu tahsisle ganimeti alan kişi onda ihtisas hakkını kazanmaz ve arkadaşları ona ortak olurlar. Taksimden önce onda hiç birinin temellükü sabit olmaz. Yukarıda belirttiğimiz seriyye fertleri mesabesinde olması gibi.

İstihsan yolu ile olur, diyoruz. Çünkü istihsana göre devlet başkanının tahsis yapması ile onlar tahsis hakkını kazanmışlardır. Belirttiğimiz gibi başka­nın bu tahsisi ganimet alımından önce olmasına rağmen mana bakımından ganimet alımından sonra mevcut olmuş gibidir. Dolayısiyle taksim etme mesa­besinde olur. Böylece ganimetlerde temellükleri sabit olur ve bazılarının yaptı­ğı azad da sahihtir. Bu meselenin muhtemel bir çok şekilleri vardır.

1068- Birinci şekil; seriyye dokuzdan az iseler azad etmeleri sahihtir. Dokuz ve daha fazla iseler, caiz olmaz. Çünkü Rasu-lullah dokuz kişilik seriyye göndermiştir.

Çünkü azlık ve çokluk tanımında (sınırında) çoğul, üzerinde ittifak edilen çoğuldur. Dokuz ise çoğulun çoğulu anlamını taşır.

İkinci şekil; Kırk kişiden az iseler, azad etmeleri caizdir.

Çünkü Rasulullah Mekke'de Hz. Ömer'in İslama girmesiyle sayılan kırka varınca, dine daveti açığa vurdu.

Böylece anlaşilıyorki kırk kişi heybet ve caydırıcı güç sahibidir, Rasulul­lah "Allarum sevdiğin iki kişiden biri ile İslamı güçlendir" diye dua buyurmuş­tur. İzzet ve caydırıcı güç de ancak çok sayıdaki müslümanlarla gerçekleşir.

Üçüncü şekil; Yüz kişiden az iseler, azad etmeleri caizdir. Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır: "Şimdi Allah sizden (yükü) hafifletti. Bildi ki sizde muhakkak bir zaaf vardır. O halde eğer içinizden sabırlı yüz (kişi) olursa iki yüzü yenerler..."[56]

Bütün bunlar muhtemeldir. Biri bu görüşlerden birini söylerse içtihadda yeri vardır. Kendim ise bunda bîr vakit tayin etmiyorum ve diyorum ki; Esirler, daha önce caydırıcı güçte değillerse, azad edilmeleri caizdir. Bu güçte iseler caiz olmaz.

Çünkü mücerred rey ile sayı tesbit etmek doğru değildir. Bu konuda nass da yoktur. Caydırıcılık da insanların değişikliğine göre değişmektedir. En doğru yol, hüküm vermek için işin devlet başkanına bırakılmasıdır. Çünkü fıkhın mana ve anlayışına bu daha yakındır.

1069- Az sayıdaki kişileri devlet başkanı darulislamdan göndermişse, bunlar da ganimet aldıktan sonra bazıları esiri azad etmişse, bu azad geçersizdir.

Çünkü burada alınanlar ganimettir. Nitekim darulharpte kendilerine yar­dım kuvvet ulaşırsa onlara ortak olur. Taksimden önce ganimette temellük hak­ları sabit olmaz. Zaten beştebir pay sahipleri de onlara ortaktır. Taksim esna­sında da azad edilen kişinin kimin payına düşeceği bilinmez. Bu sebepten azad işinin sahih olmaması lazımdır.

İstihsana göre azad işi sahihtir.

Çünkü sayıları az olduğundan aralarındaki ortaklık hususidir. Sonra, baş­kanın tahsis yapmasından itibaren darulharpte gönderilen öncü kuvvetin hakkı ganimet almakla kesinlik kazandığına göre, ihraz ile hakları da kesin olmuştur. Nitekim gönderilen kişi bir ise ve esiri azad etse yahut ele geçen esirler akra­bası ise, azad işi rahatlıkla gerçekleşir.

1070- Darulharpte azad etse, yaptığı geçerli olmaz.

Çünkü ihrazdan önce onlar üzerindeki hakkı kesinleşmez.

Azad etme işinin gerçekleşmesinden sonra gönderilen tek adam ise, imkanı varsa beştebir pay sahiplerine tazminat öder. Bir heyet ise, azad ettiği kişi için arkadaşlarına düşen payı tazmin eder. Eğer durumu müsait değilse, arkadaşlarının payını ödemek için köle onların hizmetinde ödeyinceye kadar çalışır.

Ortak kölenin azad edilmesinin hükmünde olduğu gibi.

Beşte bir pay için ise, devlet başkanının köleleri çalıştırmaması

gerekir.

Çünkü beşte bir payı muhtaçların hakkıdır. Azad edilenlerin ihtiyacından daha açık ihtiyaç olmaz. Bunlar bir şeye malik değil ki çalışmaya mecbur tut­sun. Bunun için devlet başkanının beştebir payını onlara teslim etmemesi

lazımdır.

Buna göre çok erkek esir alsalar, ihrazdan sonra onları devlet baş­kanı öldüremez.

Çünkü alman ganimetlerde ortaklık az sayıya mahsustur. İhraz ile de hak­lan kesinlik kazanmıştır.

ihrazdan önce onları Öldürebilir.

Çünkü ihrazdan önce sadece ganimeti almakla haklan kesinlik kazanma­mıştır. Almanlar kayıtsız olarak ganimettir.

En iyi Allah bilir.[57]

 

Komutanın Emri İle Geçersiz Olan Ve Olmayan Tahsisler

 

1071- Darulharpte komutan ordudan bir seriyye gönderse ve dörtte bir tahsis yapsa, onlar biraz uzaklaştıktan sonra des­teklemek için ikinci bir seriyye gönderse ve "Arkadaşlarınıza yetişin, tahsis ve diğer şeylerde ne alırsanız onlarla ortaksınız" derse, bunlar da daha önce ganimeti alan birinci seriyyeye yetişse ve topluca karargâha dönleser, ikinci seriyye yapılan tahsisten bir şey alamaz.

Çünkü birinci seriyyenin tahsis hakkı, aldığı ganimetlerde başkaların or­taklığı sözkonusu olmayacak şekilde kesinlik kazanmıştır. Ganimeti alanların onu ihraz etmekle kesinlik kazanan hakları gibi. Komutan ganimeti alan ilk seriyye ile onları desteklemek için gönderilen destek askerleri karargâhta ortak yapmak isterse, uygulaması geçerli olmaz.

1072- Onlara yetiştikten sonra hep birlikte ganimeti alsalar, ikinci ganimetten tahsislerini alırlar.

Çünkü tahsis yapılan kimselerin hakkı ganimeti almakla sabit olur. Hepsi de ganimetin alınmasına katılmışlardır. İkisinde de başkanın yaptığı tahsis hepsi için sabittir.

1073- Birinci seriyye yüz süvari, ikincisi de elli süvari ve elli piyade olursa ve ganimetleri alıncaya kadar başkanın kendile­rine tahsis yaptığını bildirmeseler, ganimetler süvari ve piya­deye olmak üzere önce iki seriyye arasında paylaştırılır, sonra birinci seriyyenin payına bakılır ve tahsisleri eksiksiz ondan verilir, ikinci seriyyenin de payına bakılır ve tahsisleri verilir. Geri kalanın beşte biri alınır ve ganimet esasına göre iki seriy­ye ile karargah askerleri arasında taksim edilir.

Çünkü birinci seriyye ilk tahsiste aldıkları ganimetin dörtte birini almayı hak etmiştir. Onlar bildikten sonra devlet başkanı bu tahsisten caymakla hak­larını iptal edemiyeceği gibi, onların haberi olmadan başkalarını ortak ederek paylarını eksiltmek suretiyle zarar da veremez. Çünkü ortak yapmak ve iptal et­mek, ancak devlet başkanının onlara önceden bildirmesiyle olur. Ondan haber­dar olmadıkları müddetçe haklarında hükmü sabit olmaz. Şeriatın muhataplar hakkındaki hitabı mesabesindedir.

1074- İkinci seriyye ganimet almadan önce birinci seriyyeye başkanın kendilerini tahsislerde ortak ettiğini haber verse ve olay yukarıdaki şekilde cereyan etse, tahsisler aralarında eşit olarak taksim edilir.

Çünkü başkanın ilk tahsisi ganimet alımından önce gerçekleşmez. Nite­kim onlara haber vererek iptal ederse tahsis düşer. Haber vererek ortak yapar ve haklarını eksiltirse yine sahih olur.

1075- Birinci seriyyenin başkanına haber verseler, yine ortaklıkları gerçekleşir.

Çünkü seriyye başkanına haber vermek, seriyyenin bütün fertlerine bil­dirmek gibidir. Zira başkan onların naibidir.

1076-  Yine aralarında ilan etmek suretiyle bunu izhar etseler, aynı şekilde ganimete ortak olurlar.

Çünkü herbirine ayrı ayrı duyurmak zordur. Ama genel olarak haberi ara­larında ilan etmek mümkündür. Bunu yapınca her birine ayrı ayrı haber vermiş gibi olurlar.

1077- Başkan ikinci seriyyeye: Onların tahsisine sizde or­taksınız; Üçte ikisi sizin, üçte biri onlarındır, derse ve olay ay-nısıyle cereyan etse, ganimetleri alıncaya kadar geldiklerini haber vermezlerse, birinci seriyye ganimetlerden tahsisini tam olarak alır.

Çünkü daha fazla pay verildiğini kendileri duymadıkça, bu tahsis sabit olmaz. Paylarını eksilttiği için onlara zarar vermektedir.

1078- Bunu kendilerine haber, vermişlerse, devlet başka­nının belirttiği gibi, aralarında tahsisler üçte iki ve üçte bir şeklinde gerçekleşir.

1079- Başkanın haber vermeksizin birinci seriyyenin hakla­rını eksiltmesi caiz olsaydı, ikinci seriyyeye de bütün tahsisleri verebilirdi. Ancak bunu kimsenin caiz görmesi mümkün değildir.

Çünkü tahsisten amaçlanan teşvik bunu caiz görmekle kaybolmuş olur. Zİra seriyye devlet başkanından uzaklaştıktan sonra bu tahsise artık önem vermez. Zaten onlara haber vermeden de bu tahsisi devlet başkanı iptal ede­bilirdi. Nitekim, birinci seriyye ayrılıp gittikten sonra askerlere "Onları-v ıahsi-sini iptal ettim" derse, onlar da bunu öğrenmeden önce yapmış olsa, olur. Ama haber vermeden önce iptal etmesi geçerli olmadığı gibi, birinci seî yeye bildirmeden önce tahsisi ikinci seriyyeye aktarması da geçerli olmaz. Ama haber verdikten sonra iptal etse de, başkasına aktarsa da geçerli olur.

Nitekim, birine" Bu adamı öldürürsen selebi senindir" derse, adam düel­loya çıktıktan sonra "Onun da payını iptal ettim" derse, düelloya çıkan adamın önceden haberi olmadıkça tahsisi geçersiz olmaz.

1080- Missise[58] şehrinin kumandanı şehirden bir seriyye gönderse ve piyadeye bir şey vermeyip sadece süvarilere gani­met tahsisi yapsa, bu tahsis caiz olmaz.

Çünkü bu seriyye daralîslam (İslam yurdun)dan gönderilmektedir. İslam yurdundan gönderilince, ganimet tahsisi bütün fertlere yapılır. Zaten seriyye-dekilerin tümü süvaridir.

Böyle bir seriyyede genel ganimet tahsisinin caiz olmadığını belirt­miştik.

Çünkü böyle bir şey, beştebir payı iptal etmekte ve süvariyi piyadeden üstün tutmaktadır.

1081- Ancak bunlarla beraber mancınık kullanan bir gurup ve kaleye girecek bir zümre gönderip de çaba ve gayretlerine karşılık onlara bir ganimet tahsisinde bulunsa, bu tahsisi caiz

olur.

Çünkü seriyyeye katılanlardan bazılarına yapılan bir tahsistir. Bu tahsisi "Kim bir kâfir öldürürse her şeyi onundur" demesi gibidir.

Ama darulharb (düşman yurdun)dan bir seriyye gönderip süvari­lere ganimet tahsisi yapsa, caiz olur.

Çünkü hepsine tahsis yapması, bu tahsisin geçerliliğini engellemez. Çün­kü maksat, ordunun onlarla ortaklığını kesmektir.

1082- Aynı şekilde arap atı sahiplerine, başka at sahiple­rinden daha fazla ganimet tahsisi yapsa, bu da caizdir.

Arap atı araplann, kadana ve diğerleri de acem (arap olmıyan)larm atları­dır. Arap atları takibte ve kaçmada diğerlerinden daha güçlü, diğer atlar ise sa­vaşta daha dayanıklı ve muamelede daha uysaldır. Ganimet tahsisi de çaba ve meşakkate göredir. Devlet başkanının takdirine göre iki taraftan uygun göreceği birine ganimet tahsisinde bulunmasında bir sakınca yoktur.

Doğrusunu Allah bilir.[59]

 

Komutanın Tahsis Yapması Ve Kendisinin De Tahsise Hak Kazanması

 

1083- Komutan, "Kim bir kafiri öldürürse, her şeyi onun­dur" derse, sonra kendisi bir kafirle karşılaşıp öldürse, istihsan yolu ile kafirin her şeyi kumandanın olur. Ama kıyas yolu ile

olmaz.

Çünkü başkası komutanın kendisine tahsis yapmasiyle almaya hak ka­zanır. Halbuki kendi kendine komutanlık yetkisiyle tahsis yapma yetkisi yok­tur. Mesela hakimin kendi hakkında hüküm veremiyeceği gibi.

Nitekim "ben bir kafir öldürürsem her şeyi benimdir" deyip kendine tah­sis yapsa, bu sözü geçerli değildir. Ama kendisi de komutan değil de, başka­sının hükmünde olsaydı, başkası hakkında bu sahih olduğu gibi kendisi hak­kında da sahih olurdu. Zaten ganimet tahsisi teşvik içindir. Onun için kendi kendini değil, ancak başkasını bu yolla teşvik edebilir. Kendi kendini teşvik

etmek için komutanlık ona yeterlidir.

İstihsana göre ise, komutanın bu sözü ile asker için ganimet tahsisi vacip olur. Kendisi de askerin bir ferdi olduğu için başkası buna müstehak olduğu gi­bi kendisi de müstehak olur. Nitekim şer'an vacip olan ganimet payında süvari olsun, piyade olsun kendisi de askerden biri gibidir. Bu sözle vacip olan ga­nimet tahsisinde de durumu aynı bu şekildedir.

Mesela kafirlerden bir cengaver meydan okusa ve komutan "Bunu kim öldürürse her şeyi onundur" diye ilan ettiği halde onunla vuruşmağa kimse ce­saret etmemesi üzerine kendisi çıkar ve kafir cengaveri Öldürürse, bu durumda kafirin her şeyini almaya müstehak olmaz mı?

Ama kendisine tahsis yaparak "Ben öldürürsem her şeyi benimdir" derse, durum değişir. Çünkü kendi kendine yapacağı ganimet tahsisinden dolayı şüphe altında olur. Hakimin kendisi kendi hakkında hüküm vermesinde şüphe olması gibi. Genelleme yapması durumunda bu şüphe ortadan kalkar ve başkası için hüküm geçerli olduğu gibi kendisi hakkında da geçerli olur.

Nitekim yiyecek ve atına yem almanın mubah olması asker için geçerli olduğu gibi devlet başkanı için de geçerlidir. Çünkü devlet başkanının kendi kendine tahsis yapmadığı ve şahsına mahsus sayilmıyan şeyden dolayı itham altında tutulması mümkün değildir. Başkasına da ganimet tahsisi yaptığında töhmet sözkonusu değildir. Yaptığı da içtihadla meydana gelmiş olmasından başka bir şey değildir.

1084- Bir kafiri sizden kim öldürürse her şeyi onundur, derse ve kendisi bir kafiri öldürse, komutan bununla kafirin eşyasını ganimet olarak kendine alamaz.

Çünkü "sizden" sözü ile tahsisi onlara (askerlere) yapmıştır. Bundan ön­ceki meselenin aksine, burada kendisi hükmün kapsamına giremez. Nitekim bir efendi kölesine "Kölelerimi azad et" derse ve köle bütün köleleri azad etse, kendisi de azad olmaz. Çünkü kendisi bu hükmün kapsamına girmez. Ama efendi "Bütün kölelerim hürdür" derse, kendisi de bu hükmün kapsamına girer ve hür olur.

1085- Komutan "Bir kafiri öldürürsem her şeyi benimdir" dedikten sonra kimseyi öldürmeden sözünü değiştirir ve "sizden kim bir kafiri öldürürse her şeyi onundur" derse ve kendisi bir kafiri öldürürse, her şeyini almaya hak kazanır.

Çünkü söylediği iki söz itibariyle ganimet tahsisi genel olmuştur. Genel tahsisin bir veya iki sözle olması arasında fark yoktur. Kaldı ki birinci sözü doğru değildir. Çünkü kendisi için yaptığı tahsisten dolayı töhmet altında kalmaya maruzdur. Bu da zaten ikinci sözü ile yürürlükten kalkmıştır. Ken­disinin tahsisi hak etmesi konusunda şüphe engeli kalktıktan sonra hem ko­mutan, hem asker hepsinin hakkında ganimet tahsisi geçerli olur.

1086- Biri ilk sözünden önce, diğeri de ilk sözünden sonra olmak üzere iki kafir öldürürse, sadece ikincisinin eşyasını alabilir.

Çünkü eşyanın alınması için sebep kabul ettiği öldürme, ganimet tahsi­sine hak kazanmadan önce meydana gelmiştir. Bu sebeple vâdedilen şey artık ganimet olmuştur. Nitekim ganimet tahsisi ikinci sözle gerçekleşmiştir. İkinci sözü söylediğinde sanki yeni bir genel tahsis yapmış gibidir. Ancak bu genel tahsis ile bundan sonra yapılacak ganimet tahsisi kendisinden önce ganimet (bütün askere ortak) olan malda etkili olamaz. Çünkü tahsis sözü onu kapsa­mamaktadır. Onu kapsamış olsa bile doğru olmaz. Çünkü ganimet alındıktan sonra yapılmış bir tahsistir.

1087- "Ben bir kafir öldürürsem her şeyi benimdir, sizden de kim bir kafir öldürürse her şeyi onundur" derse ve komu­tanın kendisi iki, askerden de bir fert iki kafir öldürürse, komutan sadece birinci tahsiste belirttiği tahsisi alabilir.

Çünkü tekrarı gerektirmiyen şart harfi ile kendine tahsis yapmıştır. Me­sela, eşine: "Eve girersen boşsun" derse ve eşi iki defa eve girse, sadece bir talakla boşanmış olur, iki talakla değil.

Bütün asker için genel mana ifade eden "men" şart edatı ile tahsis yap­mıştır. Bu genel tahsis de askerden her birinin öldüreceği her kafiri kapsa­maktadır. Hatta her asker yirmi kafir öldürse bütün eşyalarını alabilir.

1088- Askerlerden birine "Bir kafir Öldürürsen eşyası se­nindir" derse ve bir asker iki kişi öldürse, sadece birinci öl­dürdüğünün eşyasını alabilir.

Çünkü az Önce belirttğimiz gibi ganimet tahsisi istihkakını şarta bağla­mıştır. Bu şart da birinciyi Öldürmekle sona ermektedir. Tekrara ve umuma delalet edecek ibarede bir şey yoktur.

1089- Bütün askerlere "sizden biri bir kafir öldürürse eş­yası onundur" derse ve onlardan biri on kişi öldürürse hep­sinin eşyasını istihsan yolu ile almaya müstchak olur. Kıyasa göre ise sadece öldürdüğü birinci kişinin eşyasını almaya müs-tehak olur. Sanki kendisine birinci kişi için tahsis yapılmış gibi. İstihsan yolu ile, dedik. Çünkü belirli bir kişi tahsis edilme­yince söz umumî bir nitelik taşır.

Nitekim bu tahsis sözü bütün muhatapları kapsamaktadır. Bütün muha­tapları kapsadığı gibi, birincinin aksine öldürülenlerin tümünü de kapsamak­tadır. Yine bu fıkradaki tahsise göre müslümanlardan on kişi on kafiri öldürürse herbiri bir kafirin eşyasını almaya hak kazanır.

Bir kişinin on kafiri öldürmesi de aynıdır. Aradaki mana farkının amacı, devlet başkanının düşmana saldırmada aşırı teşvikidir. Fazla saldın ve zarar vermede mana bakımından on müslümamn on kafiri öldürmesiyle, bir müslü-manın on kafiri öldürmesi arasında bir fark yoktur.

Birinci şekilde on kafiri öldürecek kişinin şahsen ve kuvvet bakımından bilinmesi amaçtır. Bu da öldürülen kişiler için genellik kipi kullanmaksızm da gerçekleşmektedir.

1090- Kendisi de onlardan biri olduğu on kişiye "Bizden kim bir kafiri öldürürse herşeyi onundur" derse, sonra ken­disi iki veya üç kişi Öldürürse, eşyalarını almaya hak kazanır.

Çünkü kendisinin tahsisde dokuz kişi ile beraber bulunması töhmet altın­da kalmasını önlemiş ve belirttiğimiz mana itibariyle sözü umumî duruma geç­miştir. Beraberindeki dokuz kişi öldürdükleri zaman nasıl almaya müstehak olursa kendisi de aynı şekilde almaya hak kazanmıştır.

1091- Belirli bir kişiye "Birini öldürürsen her şeyi senindir" derse ve bu da iki kişi öldürse, sadece birinin eşyasını almaya hak kazanır.

Çünkü bu tahsis sadece bir kişiyi kapsamaktadır. Öldüren müslüman öl­dürdüğü iki kişiden istediğinin eşyasını alabilir. Çünkü alma hakkına sahiptir. Tercih hakkı ona verilmiştir.

Devlet başkanının tercih hakkına sahip olması gerekir, denilemez. Çünkü tahsisi kendisine yapan odur. Zaten devlet başkanının bu şekilde ifadesi, tercih hakkına sahip olmasının sebebini de açıklama mahiyetindedir.

Tercih hakkı da sebebe sarılan kimseye ait olur. Tercih sebebi de şüphe­siz eşyası daha çok olanı öldürürken tercih etmesidir. Vuruşu ile bu adamdan başkasını Öldürmeseydi, onun eşyasını ganimet olarak almaya müstehak olurdu. Başkasını da beraber öldürürse, önce Öldürdüğü bu kişinin ganimetinden mah­rum kalması caiz değildir. Çünkü öldürdüğü kişilerle ne kadar güçlü olduğunu ortaya koymuştur.

1092- Yine birine "Bir esir alırsan o senindir" derse ve bu kişi iki esir alsa, onlardan iyisini tercih edip alabilir.

Sebebi de yukarıdakinin aynısıdır.

1093- Ordu komutanı bir seriyye ile beraber çıksa ve se-riyyeye ganimetin dörtte birini tahsis etse, seriyye de birçok ganimet alsa, kendisi de seriyenin diğer fertleriyle beraber bu

tahsisten pay alır.

Çünkü seriyyede bulunan kişilere tahsiste bulunmuştur. Kendisi de on­lardan biridir. Bu şekilde, bu bölümde söylediklerimizden anlaşılıyor ki ge­nelleme olduğu zaman devlet başkanı (veya komutan) başkası gibi tahsisten pay almaya hak kazanır. Seriyye bölümünde bu mesele daha açıktır. Çünkü tahsise hak kazanmaları, ganimeti almaya hak kazanmaları şeklindedir. Nitekim bu işte seriyye fertlerinden işe girişen ile az davranan hepsi birdir. Zaten ganimete hak kazanmada devlet başkanı, ordu mesabesindedir. Kendisi beraber çıktığı zaman seriyyenin hak kazanmasında da aynıdır.

En iyi Allah bilir.[60]

 

Askerden Bazılarına Tahsis Yapıldığında Hak Kazandıkları Ve Geçerli Olan Tahsisler

 

1094- Komutan, "sizden biriniz bir kafir öldürürse her şeyi kendisinindir" derse ve iki kişi bir kafiri öldürürse, her şeyi ikisinin olur.

Çünkü sözü genel olarak söylediğinde saldırmaya ve düşmana zarar ver­meğe teşvik etmiştir.

1095- Bu durumda öldürenin bir kişi veya bir cemaat olma­sı arasında fark yoktur. Ancak "sizden biriniz tek başına bir kafiri öldürürse" diyerek tek kişi şartını koşarsa, o zaman öldüren iki kişi bir şey alamazlar.

Çünkü bu sınırlandırma ile amacının tek tek kuvvet izhar ederek düşmana karşı teşvik olduğu açığa çıkmıştır. Öldürme ortaklaşa olunca bu amaç gerçek­leşmemiş olur.

1096- Düşmandan on kişi meydan okursa ve komutan on nıüslümana "Bunları öldürürseniz her şeyleri sizindir" derse ve herbiri onlardan bir kişiyi öldürse, herkes sadece öldür­düğünün eşyasını almaya hak kazanır.

Çünkü hitapta on kişiye genel olarak söylemesi, sanki her birine "Kim bir kafiri öldürürse her şeyi onundur" demesi gibidir. Çünkü bu sayı aynı sayı ile karşılaştırıldığında her birine başabaş bir kişi düşer. Mesela şu on dirhemi şu on kişiye ver, demek gibi. Cemi (çoğul) ifade ile çoğula (cemaate) izafe edilen fiil, çoğulun bütün fertlerine bölünmeyi gerektirir. Halk atlarına bindi, demek gibi, Bu ifadeden her birinin kendi atına bindiği anlaşılır.

1097- Dokuz müslüman dokuz kafiri öldürüp bir kafir onuncu müslümam şehit etse veya onuncu müslüman müşrike güç yetirmeyip müşrik kaçarsa, öldürenlerden her biri öldür­düğünün bütün eşyasını almaya hak kazanır.

Çünkü bu sözden maksat, hiçbiri sağ kalmayacak şekilde hepsinin öldü­rülmesi değil, öldürülmenin tahsise hak kazanmanın sebebi sayılmasıdır. Öl­dürmekten maksat da onlardan kimse kalmamak üzere hepsinin öldürül­mesidir.

Ancak "Hiçbir kimse bırakmadan hepsini öldürürseniz, her şeyleri

sizindir" diyerek bunu açıklarsa, durum değişir.

Çünkü bu taktirde hak kazanmayı hepsini Öldürmeğe bağlı saydığı sözün­den anlaşılmaktadır. Şart da meşrutu (şart koşulan şeyi) ayrı ayrı değil, tüm olarak kapsar. Şart yerine gelmedikçe karşılıktan hiçbir şey gerçekleşmez.

Ama sözü ile bu sınırlandırmayı ifade etmediği zaman, sözünün mutlak mefhumu normal olarak anlaşılan şeye hamledilir. O da onlan öldürmek sure­tiyle müslümanları zararlarından korumaya teşvik etmektir. Amaçtan ne oranda gerçekleşirse, tahsis edilen ganimete de o nisbette hak kazanılır.

1098- Aynı şekilde, bir seriyyeye "Şu kaleye gidin, içinde savaşan kişileri Öldürüp fethederseniz ganimetin dörtte biri sizindir" derse, onlar da bazılarını veya liderlerini Öldürür, geri kalanlar da dağıldıktan sonra kaleyi fethederlerse, gani­meti almaya hak kazanırlar.

Çünkü sözünden anlaşılan şey gerçekleşmiştir. O da düşmanın dağıtıl­ması ve savaşla kalenin fethedilmesidir.

Kaleyi savaşmadan fethederlerse, ganimeti almaya hak kazana­mazlar.

Çünkü ganimete hak kazanmaya sebep kabul ettiği savaş ve çarpışma meydana gelmemiştir. Nitekim içinde savaşanları öldürür ve çoluk çocuklarını ganimet alırsanız size şöyle vereceğim, deseydi, onlar da bir kısmını öldürüp çoluk çocuğu ganimet alsaydı, bu ganimet onların olurdu. Savaşsız ve çarpış-maşız alırlarsa ganimet almaya belirttiğimiz sebepten dolayı hak kazanamazlar.

1099- "Sizden biriniz bir kafiri öldürürse her şeyi onun­dur" derse ve iki müslüman bir kişiyi öldürürse, onun eşyası ikisi arasında eşit paylaşılır.Bir müşriki yanlışlıkla bir müşrik ve bir müslüman bera­ber öldürse, ödürülen adamın eşyasının yarısı müslümanm olurken, diğer yarısı da ganimet olur.

Çünkü öldüren müslüman açısından, Öldüren diğer kişi de müslüman gibi kabul edilir. Ama müşrikin payı açısından, sanki başka bir müşrik öldürmüş ka­bul edilir. Zira devlet başkanının yaptığı ganimet tahsisi müslümanlara mahsus yapılmıştır. Böylece müslüman gösterdiği çaba oranında ganimet tahsisinden pay almaya hak kazanır. Zaten başkasıyla işbirliği yaparak kafirin yansını öldürmüş kabul edilir.

Nitekim başkasıyla beral|i«(^ıata ile bir müslümanı Öldürecek olursa, diyetin yarısını verir. Cezayı gerektiren bu işte bir insanın yansını Öldürdüğü ve diyetin yarısını ödediği gibi, ganimeti gerektiren kafiri öldürme işinde de yarım insanı öldürmüş kabul edilir,

1100- "Kim bir patrik öldürürse her şeyi onundur" derse ve patrik olmayan bir kafiri müslüman öldürürse, eşyasını alma­ya hak kazanamaz.

Çünkü maksat, öldürülmesiyle düşmanın gücü kırılacak olan kişiyi öldür­meye teşvik etmektir. Bu öldürme de gerçekleşmemiştir. Nitekim, "Kim kralı öldürürse her şeyi onundur" derse ve kral yerine başkası öldürülürse, eşyasını almaya kimse hak kazanamaz.

1101- "Kim bir patrik öldürürse ganimetten kendisine bin dirhem vardır" derse ve bir müslüman bir patrik öldürürse, o-nun eşyasını almaya çalıştığı için devlet başkanının yaptığı bin dirhemlik tahsisi bundan sonra elde edecekleri ganimetten al­maya hak kazanır. Nitekim bundan sonra ganimet almayacak olurlarsa, bu adam daha önce alınmış ganimetten bir şey alamaz.

Çünkü bu ganimetlerde müslümanların paylan vacip olmuştur. Kaldı ki bu ganimet tahsisi daha önce ganimet aldıkları şeylerden yapıldığı için geçerli olmaz. Çünkü ganimet alındıktan sonra yapılan tahsis için önceki ganimetten verilmesi caiz değildir.

1102- "Sizden kim rasgele birini öldürürse her şeyi onun­dur" derse ve bir müslüman gidip komutanı yahut kralı öldür­se, eşyasını almaya hak kazanamaz.

Çünkü rastgele birinin eşyasını alma hakkını tanımıştır. Komutanın veya kralın ganimet eşyası da şüphesiz rastgele birinin eşyasından daha değerli ve çoktur. Tahsis edilen en aşağı miktar yerine en üstün miktar hak edilmez.

Ama "Kim rastgele birini öldürürse ona yüz dirhem vardır" derse ve bir müslüman, kumandanı öldürse, yüz dirhemi almaya hak kazanır.

Çünkü şart koşulan şeyi ve daha fazlasını gerçekleştirmiştir. Zira komu­tanın öldürülmesi rastgele birini Öldürmekten daha çok düşmanın gücünü kır­maktadır. Rastgele birini öldürme karşılığında tahsis edilen miktar belli olup yüz dirhemdir. Bundan sonraki meseleler malum bir şeyi veya miktarı tahsis etmekle ilgilidir.

1103- Öldüren kişiye muayyen bir şey tahsis edilmişse, ister daha adisini, ister alasını öldürsün ondan başkasına hak kaza namaz.

Çünkü istihkak (hak kazanma) mahalli mevcut olmadan, hak kazanma da sözkonusu değildir.

1104- Öldüren kişiye muayyen bir mal tahsisi yapılmış (vadedilmiş) iken kendisi şart koşulanın dışında bir iş görürse, bu malı almaya hak kazanamaz.

Çünkü başka şey yapmakla aynı şeyi almaya hak kazanılmaz.

1105- Yapılan iş şart koşulan şey cinsinden olup yararı şart koşulan şeyden daha az ise, yine almaya hak kazanamaz.

Çünkü şart koşulan ile yapılan şey arasında denklik ve benzerlik mey­dana gelmemiştir. Amaç da bütünüyle gerçekleşmemiştir.

1106- Ama yapılan İşin yaran, şart koşulan şeyden daha büyük ise, vadedilen şeyi almaya hak kazanır.

Çünkü şart koşulanı ve daha fazlasını gerçekleştirmiştir.

1107- Komutan "kim yaşlı birini öldürürse her şeyi onun­dur" derse ve bir müslüman yaşlı değil de genç birini öldü­rürse, her şeyini almaya hak kazanır.

Çünkü şart koşulanı ve daha fazlasını gerçekleştirmiştir. Nitekim genç birini öldürüp düşmana saldırmak için sarfedilen güç daha büyüktür. Alınan şeyler de gençlik veya yaşlılıkla değişmez.

1108- "Kim bir genç öldürürse her şeyi onundur" derse ve genç yerine yaşlı Öldürülse, eşyasını almaya kimse hak kaza­namaz.

Çünkü celadet ve düşmanı ^nmek bakımından yaptığı iş, şart koşulan işten daha aşağıdadır.

1109- "Kim zorla yakalayıp esir getirirse o kendisinindir" derse ve esir yerine müslüman kişi zora başvurmadan muka­vemet göstermeyen hizmetçi bir kişiyi (vasîf) tutup getirse veya aksini yapsa, bir şey almaya hak kazanamaz.

Çünkü esir ile savunmasız hizmetçi külfet ve fonksiyon bakımından farklıdır. Bu hakkı almaya sebep olan şey mevcut olmamış, esir yerine kişiler getirmiştir.

1110- "Kim bir hizmetçi getirse, o kendisinindir" derse ve müslüman, hizmetçi yerine süt çocuğu veya süt annesi getirse, hizmetçi onu almaya hak kazanamaz.

Çünkü hizmetçi süt çocuğu veya süt annesinden başkadır. Hak kazana­cağı şey mevcut olmamıştır.

1111- "Kim bin dirhem getirirse, yüz tanesi onundur" derse ve bin dirhem yerine bin dinar getirse, bir şey almaya hak kazanamaz.

Çünkü getireceği dirhemlerin bir kısmını ona tahsis etmiştir. Halbuki dirhem ve dinar birbirinden farklıdır. Cinsleri değişiktir.

1112- "Bir hizmetçi getirene yüz dirhem vardır" derse ve müslüman, kadın hizmetçi getirse, bir şey almaya hak kaza­namaz.

Çünkü insanoğlundan erkek ve dişi birbirinden farklı ve maksat da deği­şiktir. Onun için biri köle satın alsa ve bu aldığı cariye çıksa, alış akdi gerçek­leşmez. Cinsler farklı olunca berzerlik meydana gelmez.

1113- "Bir genç getirene yüz dirhem vardır" derse ve genç yerine yaşlı birini getirse, müslüman yine bir şey almaya hak kazanamaz. Ama aksi olursa hak kazanır.

Çünkü cins bir ve burada güdülen amaç için genç yaşlıdan daha iyidir. Şart koşulandan daha fazla olan bir şeyi getirince, tahsis edilen şeyi almaya hak kazanır. Ama şart koşulandan az olan şeyi getirirse almaya hak kazanamaz. Mesela bin dirhem getirene yüz dirhem vardır, der ve biri bin dirhem getirirse, yüz dirhemi almaya hak kazanması gibi. Çünkü cins aynı ve getirdiği daha üstündür. Daha fazla da getirse, kendisine tahsis edilen normal yüz dirhemden fazlasına hak kazanamaz.

1114- Yine "Kim kendisinin kazandığı bin dirhem getirirse öşrü (onda biri) onundur" derse ve müslüman beytülmal para­sından bin dirhem getirirse, öşrü mahsul olan dirhemlerden almaya hak kazanır.

Çünkü "kendi kazandığı" sözü ile daha fazlasını alma hakkını vermemiş­tir. Tahsis ettiği miktar ve cins de ancak adını koymakla sabit olur.

1115- "Güzelinden bin dirhem getirene yüz tanesi verile­cektir" derse ve müslüman normal olan bin dirhem getirse, bir şey almaya hak kazanamaz.

Çünkü getirdiği şey şart koşulandan daha adîdir.

1116- "On koyun getirene bir koyun vardır" derse ve müs­lüman kişi on inek getirse, yine bir şey almaya hak kazanamaz.

Çünkü cins değişikliği vardır.

1117- Yine "on takım dibac (değerli kumaş) elbise getirene şöyle vardır" derse ve müslüman onun yerine süııdüs "Büzyün, bizyün" elbise getirse, bir şey almaya hak kazanamaz. Bunun aksi de olursa yine alamaz.

Çünkü cins değişikliği vardır.

1118- "Kırmızı büzyünden on takım elbise getirene şöyle verilecektir" derse ve onun yerine mülüman kişi yeşil veya sarı elbise getirirse bakılır; kırmızı kumaş, getirdiğinden daha de­ğerli ise, bir şey almaya hak kazanamaz. Ama değeri daha az veya eşit ise, kendisine belirtilen kumaştan almaya hak kazanır.

Çünkü cins bir, değişiklik sadece sıfattadır. Nitekim kırmızı niyetiyle bir takım kumaş satın alınsa ve açıldığında yeşil kumaş olduğu anlaşılsa akid sahih olur.

1119- Yine at, katır ve eşek arasındaki işlem de aynı şekil­dedir. Mesela, "At getirene yüz tane vardır" derse ve at yerine kısrak getirilse, almaya hak kazanılmaz. Ama bunun aksi olursa hak kazanılır.

Çünkü cins aynı ve at kısraktan üstündür.

Ama katır veya eşek getirilirse, bir şey almaya hak kazanılmaz.

Çünkü cinsleri değişiktir.

1120- "Kim at getirirse ona yüz vardır" derse ve bir adam

at getirse, almaya hak kazandığı ganimet tahsisi ancak bundan sonra düşmandan kazanacakları ganimetlerden alınır. Hatta başka şey ganimet almazlarsa, onun hak kazandığı tahsis bun­dan önce aldıkları ganimetlerden sadece atlardan verilir. At, yüz dirheme eşit olmuyorsa değeri üzerine kendisine artırma yapılmaz. Yüz ve daha fazla değerinde ise, devlet başkam diler­se atı önceden aldıkları ganimete katabilir ve sadece yüz (dir­hemi) kendisine verebilir.

Çünkü devlet başkanı ganimetleri satma yetkisine sahiptir. Bu aygula-ması da ganimetten değeri ile bir şeyi satması mesabesinde olup caizdir.

Yüz (dirhem) atın değerinden fazla ise (at yüz dirhem etmiyorsa), kendisine atın değeri miktarından fazlasını veremez.

Çünkü fahiş kayırma ve aldanma İle değil, nazar ve takdir ederek değiş­tirme yetkisine sahiptir. En iyi Allah bilir.[61]

 

Öldürme İle Hak Kazanılan Ve Kazanılmayan Ganimetler

 

1121- Devlet başkanı "kim bir kafiri öldürürse her şeyi onundur" derse ve düşmandan bir cengaver meydana atılınca bir müslüman karşısına çıkıp ona atından yıkan bir darbe vur-sa ve atını aldıktan sonra onu da diri diri müslümanların ya­nına sürükleyip getirse, o kafir de birkaç gün sonra ölse, yata­lak olsun olmasın, o darbeden öldüğü kesin olsa, müslüman onun herşeyini, selebini, atını ve süanını almaya hak kazanır. Çünkü onun darbesiyle ölünce kendisi öldürmüş sayılır. Öldüren kişinin

lehine ve aleyhinde doğacak sonuç açısından, öldürülen kişinin öldüren kişinin

darbesiyle o anda veya daha sonra ölmesi farketmez.

1122- Ganimet taksim edilmeden önce ganimetin alınma-

sından önce veya sonra darulislamda ölmesi müsavidir. Ama  ganimetler taksim edildikten veya satıldıktan sonra yaralı henüz Ölnıemişse, onun eşyası ganimete katılır ve asker arasında paylaşılır.

Çünkü eşyasını almak için katil lehine sebep olan öldürme henüz gerçek­leşmemiştir. Zira tam öldürme ölümden başkasiyfe gerçekleşmez. Halbuki yaralı henüz diridir. Ganimeti alan askerlerin yaralının malında hak sahibi ol­malarının sebebi de daha önceden mevcut olup ganimet almak esasıdır. Onun için eşyası aralarında taksim edilir. Taksim etmekle de mülkiyet gerçekleşir. Bu eşyada ganimet tahsisi hakkmm düşmesi de bu mülkiyetin gereğidir. Devlet başkanının onun eşyasında ganimet tahsisini iptal etmesinden sonra, sebep gerçekleşse bile, tahsis İle ona müstehak olamaz.

Yaralının durumu ne olacağı anlaşılıncaya kadar niçin ganimet alınmasın ve satma işi olmasın? denilirse:

Cevap olarak deriz ki; Çünkü taksimini gerektiren ganimet alma prensibi onda daha önceden sebep olarak mevcuttur. Sebebinin varlığı ile sabit olan hüküm, mevhum (olup olmiyacağı kesin olmıyan farazi) bir sebepten dolayı geciktirilmez. Nitekim yaralının kendisi ganimet arasında taksim edilirken, ma­lı nasıl taksim edilmesin?

Yine, yaralının kendisi herhangi bir kişinin beklediği özel bir hakkı ol­madığından taksimi yapılır, ama onun eşyasında katilin beklediği bir hak var­dır, eşyasına sahip olması için sebep de onun için mevcuttur, yani sebebi ken­disi gerçekleştirmiştir, diye itiraz edilirse;

Cevap olarak deriz ki: Sebebin ancak yaralının Ölmesiyle gerçekleşe­ceğini belirttik. Sonra, ganimetin taksimi bundan daha büyük bir hak olduğu için bu sebeple geciktirilmez. Çünkü £sir edilen kişi ve malda ganimeti alan­ların hakkı daha öncedir ve önceliği fardır. Bu sabit bir haktır. Ama öldüren kişi ganimet olarak taksimden önce alırsa (yani yaralı ölürse), hiçbir şey sözko-nusu olmadan onu kendine alır. Onun hakkından dolayı da taksim veya satış tehir edilmez. Çünkü vuran kişinin hakkından dolayı burada geciktirme de olmaz. Şu anda bu hak sabit de olmayınca özellikle tehir yapılmaz.

Denilse ki; Buna göre yaralı taksimden sonra ölürse, vuran kişi, nakid olarak onun kıymetini alma hakkına sahiptir. Taksimden sonra gelen ve aldığı esirdeki hakkı gibi.

Deriz ki; Ganimet taksiminden sonra gelen ve aldığı esirde hak sahibi olan kimsenin hakkı asılda (daha Önce) sabittir. Bu hak ile sözkonusu mülk (esir) karşılığında fidye olarak kıymeti alma hakkına sahiptir. Bunda ise vuran kişinin yaralının eşyasında hakkı asla sabit olmamıştır ki, bu hakkın gereği kar­şılığında kıymet olarak fidye alabilsin. Bu hakka ancak taksimden önce yaralı ölmüş olsaydı kendisine daha evvel yapılan tahsis sebebiyle sahip olurdu. Ama ganimet taksiminden sonra, tahsis edilen şey mevcut olmadığından hakkının sabit olması mümkün değildir.

Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım: Mücahid, esir aldığı ve köle edindiği birini satsa, ortada hak alacağı bir şey kalmadığı için onu tutup getiren kişinin hakkı diye de bir şey kalmaz. Düşmandan alınan seleb (ganimetin) durumu da böyledir.

1123- Buna göre, müslüman onu vurduğu anda kafirler yaralıyı diri iken çekip götürseler, darbesinden dolayı Öldüğü sabit olmadıkça, vuran kişinin onun atında ve eşyasında bir hakkı olmaz.

Çünkü sebebin tamamlanması onun ölmesiyle gerçekleşir. Başlangıçta onları almaya hak kazanması için sebebin kesinlik kazanması lazımdır. Bu se­bebin zahiren varlığı yeterli değildir. Azat etme veya boşamanın taalluk ettiği (bağlı olduğu) şart gibi. Bu şart kesin olarak gerçekleşmedikçe neticesi de mey­dana gelmez.

Yaralının kesin olarak darbeden öldüğünü Öğrenmenin yolu, müslü-manlardan adaletli iki şahidin şahitlik etmesidir.

Çünkü yaralının eşyası zahire göre müslümanlara ganimettir. Vuran kişi­nin bunlara hak kazanıp kazanmadığını kesin olarak öğrenmeğe ihtiyaç vardır. Bu da ganimetin taksiminden önce yaralının darbeden öldüğüne dair müslü­manlara getireceği delil ile ancak meydana gelir.

1124- Ama yaralı, ganimet taksiminden veya satıştan sonra ölürse, delil geririlse bile, vuran kişi onun eşyasını almağa hak kazanamaz.

Çünkü taksim veya satışın gerçekleşmesiyle hak kazanacağı şey de kalmamış olur.

1125- "Kim bir kafir öldürürse ona yüz dirhem vardır" deseydi, durum tıpkı bunun gibi olurdu. Ancak ganimetler satılıp değeri taksim edilmeden yaralı Ölürse, vuran kişi yüz dirhemi almaya hak kazanır. Ama ganimetler dağıtıldıktan veya satılıp değeri dağıtıldıktan sonra yaralı ölürse, vuran kişi onun eşyasından birşey alamaz.

Çünkü burada alacağı hak ganimetin kendisidir. Ganimetin satılmasıyla bu hak mahalli ortadan kalkmaz. Satılan şeyin yerine kaim olması itibariyle ganimetin değeri (nakid) de ganimettir ve ganimeti alanlar arasında paylaşılır. Ama taksim ile bu hak mahalli ortadan kalkmaktadır.

Birinci durumda hakkın mahalli, yaralı kafirin eşyasidır. Bu eşya baş­kasının hakkına geçmekle onun hakkı kalkmış olur. Zira eşyanın değeri (na­kid), eşya değildir. İkisi arasında fark buradadır.

En iyi Allah bilir.[62]

 

Zimmî, Köle, Kadın Ve Başkalarına Ganimet Tahsisi

 

1126- Komutan "Kim bir kafiri öldürürse her şeyi onun­dur" derse ve müslümanların safında çarpışan bir zimmî karşı düşman tarafından birini Öldürürse her şeyi onundur.

Çünkü devlet başkanı (komutan) hem müslümanı, hem de zimmîyi içine lan genel bir lafızla ganimet tahsisini zimmîye de yapmış bulunmaktadır, mumî lafız, hükmün ispatında kapsadığı her şeyde nass gibidir.

1127- Ganimet tahsisini direkt zimmîye yaptığında zimmî bu şeye müstehak olduğu gibi, umumî lafızla da bu şeyleri almağa müstehak olur.

Çünkü zimmî, müslümanların safında çarpıştığı zaman ganimetten bir pay ona da verilir. Tıpkı müslüman kişinin payı gibi pay alır. Pay almaya müs­tehak olan, ganimette ortak olur. Pay almaya müstehak müslüman gibi. Onun için ihtiyacı kadar yiyecek ve atına yem alma hakkına sahiptir.

1128- Savaşa katılmış olsun veya katılmasın tüccardan biri düşman tarafından birini öldürürse, her şeyini almaya hak kazanır.

Çünkü bu anda savaşmış ve ganimete bu savaşmasıyla ortak olmuştur.

Ganimet tahsisi hükmü onu da kapsamaktadır.

1129- Aynı şekilde, müslüman veya zimmî bir kadın da bir düşmanı öldürse, tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanır.

Çünkü ganimetten hak edilecek şeye ortaktır. Yani savaşta alman gani­mete kendisi de ortaktır.

1130- Şu ana kadar efendisinin yanında düşmana karşı sa­vaşmış veya savaşmamış bir köle de öldürse, öldürdüğünün her şeyini ganimet olarak almağa hak kazanır.

Çünkü ganimetten müstehak olduğu bir payı vardır.

Ganimet tahsisi ile de öldürdüğünün her şeyini alma hak­kına sahip olup aldığı şeyler efendisinin olur.

Çünkü kölesinin kazancıdır.

Ancak komutan "Hür kimselerden veya genel bir ifade ile müslü-manlardan kim bir kafiri öldürürse her şeyine sahip olur" diyerek kayıt ve sımrladırma yapsa, bu taktirde alınan şeyler alan kişiye tahsis edilir.

Çünkü hak kazanma yapılan tahsisle olur. Tahsis yapılırken lafzın umu­mu muteber olduğu gibi, hususu (Özeli) de muteberdir.

1131- Ganimet tahsisi durumunda zimmî öldürdüğü düş­manın her şeyini almaya hak kazanamazsa, devlet başkanı (ko­mutan) ona ganimet taksiminde uygun göreceği miktarda verebilir.

Çünkü müslümanlara tabidir. Savaşta onlara tabî olan kimse taksimde pay alma yerine, devlet başkanı (komutan) mn uygun göreceği miktarı almaya hak kazanır. Köle ve kadının durumu gibi.

Zira savaşa çıkmasına teşvik olması için ona mutlaka bir şeyin verilmesi lazımdır. Tabî ile metbû arasında (efendi ile köle gibi) eşitlik yapmanın yolu da yoktur. Onun için tabî kişilere ganimetten uygun görülen bir pay verilir. Süva-ri olduğunda da payı müslüman süvarinin payından fazla olmaz. Piyade ol­duğunda da durum aynıdır. Çünkü ne olursa olsun İslam ordusunda mutlaka zimmîden daha güçlü ve yararlı bir fert vardır. Yararı daha büyük olan müs-lümanın payı artırılamıyorsa, zimmînin payı nasıl artırılsın?

İmam Muhammed'in ifadesinin zahirinden anlaşıldığına göre yaran büyük olduğunda zimmînin payı müslümanın payına eşit olabilir. Halbuki sahih olana göre bu durumda da müslümanın payına eşit pay alamaz. Devlet başkanının uygun göreceği miktarda onun payı eksik olur. Nitekim kölenin kıymeti (azad ücreti) hür kişinin diyeti seviyesine çıkamaz.

Genel ganimet tahsisinde, öldürülen kafirin eşyasını almada eşit değil midirler? Hatta zimmînin öldürdüğü düşmandan aldığı ganimet eşyası müslü­manın aldığı ganimet eşyasından daha çok olabilir, zimmîye ganimetten verilen payda niçin zimmî ile müslüman eşit tutulmasın veya zimmîye daha fazla verilmesin? diye itiraz edilirse;

Cevap olarak deriz ki; Çünkü ganimet tahsisinden sonra öldürülenin eş­yasını almaya hak kazanmak, ya öldürmek veya komutanın tahsis etmesiyle gerçekleşir. Bu konuda zimmî ile müslüman eşittir. Ama ganimetten almaya hak kazanmak, şeref ve izzet manası itibariyledir. Nitekim ganimet tahsisi ile eşyayı almaya hak kazanmakta süvari ile piyade de eşittir. Ancak bu demek değildir ki ganimet taksiminde de ikisinin eşit pay alması gerekir.

1132- Komutanın "Kim bir kafiri Öldürürse her şeyi onun­dur" sözünü bazıları işitmiş, bazıları da işitmemişse, sonra bir kişi düşmandan birini öldürürse, komutanın sözünü duymamış olsa bile, Öldürdüğünün her şeyi kendisinindir.

Çünkü komutanm ordudan herkese ayrı ayrı duyurması mümkün değildir. Sadece sözü asker arasında yayabilir ve bunu da yapmıştır. Bu da sözün kapsa­mına giren herkese ulaşmış hükmündedir. Nitekim ashabtan Ebu Katade gani­met tahsisi haberini duymadan önce-Huneyn Harbinde müşriklerden birini öl­dürmüştü. Rasulullah da sonradan duyduğumuza göre öldürdüğü kişinin eşya­sını ona vermiştir.

Kaldı ki, sözü işitmek ancak muhataptan zararı önlemek durumunda şart koşulur. Halbuki bu durumda zararı değil, yararı bulunmaktadır.

1133- Buna göre, bir seriyye gönderip komutanına "Gani­metin dörtte biri sizindir" derse, sözü hepsi için geçerlidir. Çünkü komutana söylemek bütün seriyye fertlerine söylemek gibidir.

1134- Aynı şekilde bir kısmı işitip diğerleri işitmezse, yine hepsi işitmiş gibidir. Ne onlardan ne başkasından ganimet tah­sisi sözünü kimse işitmemişse, hiçbir kimse öldürdüğünün eş­yasını almaya hak kazanamaz.

Çünkü ganimet tahsisinden maksat, savaşmaya teşvik etmektir, Komu­tanın sözünü kimse işitmemiş ise, bu teşvik meydana gelmemiş demektir. San­ki komutan bu işi kendi içinde düşünmüş, fakat kimseye söylememiş gibidir. Ama başlarına verilen kimse işitmiş veya bazıları duymuşsa, savaşa teşvikten etmek olan amaç gerçekleşmiş olur.

1135- Etrafındaki askerlere "Bu seriyyeye alacağı gani­metin dörtte birini tahsis ettim" derse ve seriyye elemanla­rından bunu hiçbir kimse duymazsa, kıyasa göre tahsis edileni almaya hak kazanamazlar.

Çünkü onlardan biri kendisi işitmediği zaman amaç olan savaşa teşvik gerçekleşmemiş olur. Ganimet tahsisi ile amaç edinilen şeyi askerlerine veya gece ailesine yahut kendi kendine söylemesi arasında bir fark yoktur. Hepsi de geçersizdir.

İstihsana göre ise tahsisi almaya hak kazanırlar.

Çünkü belirttiğimiz gibi devlet başkanı (komutanın) askerleri arasında söylediği şey yayılır, yahut sanki bunu seriyyedeki kişilere ulaştırmalarım emretmiş gibidir. Bildirmeden önce seriyye hakkında bu hükmü kabul etmeni bir zararı da yoktur. Gerçi teşvikin gerçekleşmiş olması için tebliğ edilseydi daha iyi olurdu.

Mesela, devlet başkanının normal olarak bizzat kendisi askerle yahut seriyye fertleriyle muhatap olmaması veya onlarla konuşmaması durumu bunu açıklamaktadır. Zira devlet başkanları herkese yaymak istedikleri şeyleri kendi çevrelerindeki özel kişilere söyler ve bu onların adetlerindendir. Bu yolla hitabı onlara yaymış ve tebliğ etmelerini emretmiş sayılırlar.

1136- Komutan "kim bir kafiri Öldürürse her şeyi onun­dur" der ve giden seriyyeye sonradan yardımcı kuvvet gönde­rilirse, nıüsl umanlar d an kim bir kafir öldürürse herşeyini al­maya hak kazanır.

Çünkü yardımcı kuvvetin ortak olmaya hak kazanması, tahsis yapıldı­ğında hazır olan kişinin hak kazanması gibidir. Komutanın söylediğini bilsin veya bilmesin bir kafir öldürdüğünde her şeyini almaya hak kazanır.

1137- Yardımcı kuvvetin başında yeni bir komutan gelir ve eskisi azledilir (görevden alınır)sa, yeninin gelişinden itibaren ganimet tahsisi geçersiz olur ve o andan sonra öldüreceklerinin eşyasını almaya hak kazanamazlar.

Çünkü ganimet tahsisinin geçerliliği, komutanın yetkisi (velayeti) itiba­riyledir. Azledilmesiyle bu velayet kalkmış olur. Bir şeyden maksat gerçekleş­meden önce ortaya çıkan engel, sebebin aslı ile beraber bulunmuş gibidir.

1138- Ganimet tahsisi yaptığında azledilmiş ise, bu tahsisi geçersizdir, aynı şekilde ganimet tahsisinden sonra ve düş­mandan kimse öldürülmeden önce yahut ganimetler alınmadan önce seriyye gönderdikten sonra azledilmişse, yaptığı tahsis yine geçerli değildir. Ama önceki komutan azledilmeden önce ganimet alınmış ise, alınan bu ganimetten tahsisler geçerlidir. Çünkü azledilmeden önce ganimet tahsisi ile amaç (savaşa teşvik) ger­çekleşmiştir.

1139- İlk komutan, gelen ikinci komutanın kendisini azle­deceğini bildirmiş ve ikinci komutan henüz asker karargahına ulaşmamışsa, ilk komutan azledilmiş sayılmaz ve görevi ikinci komutanın karargâha varmasına kadar devam eder. Ama ka­rargaha yaklaşır ve askerin yardım istemesi halinde yardım edecek duruma gelirse, ilk komutan azledilmiş sayılır ve yap­tığı ganimet tahsisleri geçersiz olur.

Çünkü onlara yaklaşınca aralarına karışmış gibidir. Bu da halifenin birin­ci komutanı azletmek için ikinciyi göndermesi durumunda olur. İkinci komutan askerlere yaklaşmadıkça birincisi azledilmiş sayılmaz. Çünkü askerin bir yöne­ticiye ihtiyacı vardır. İkinci ise uzak olduğundan yönetme görevini henüz ya­pamamaktadır. Askere yaklaştığında artık birincisi azledilmiş sayılır ve yöne­tim bunun eline geçer.

1140- Kendilerine yeni bir komutan gelmeyip başlarındaki komutan ölürse ve aralarından birini başlarına komutan yap­salar, ölen komutanın yaptığı ganimet tahsisleri geçerliliğini korur.

Çünkü ikinci komutan ölen birincinin halifesi olup onun yerine kaimdir. Onun için birincinin bütün uygulamaları geçerlidir ve yürürlükten kalkmaz.

Ama seçilen ikinci komutan bu ganimet tahsislerini muhataplara iptal ettiğini bildirirse, tahsisler yürürlükten kalkar ve kimse almaya hak kazanamaz.

Çünkü ölen birinci komutan mesabesindedir. Birinci komutan ganimet tahsislerini iptal ettiğini bildirdiğinde bu tahsisler iptal olduğu gibi, ikincinin de iptal etmesiyle yürürlükten kalkmış olur.

1141- Devlet başkanı askerlere "Komutanınız ölür ve öldü-rülürse filan kişi size komutan olsun" derse, sözü geçerli ve sahihtir.

Çünkü mutlaki şarta bağlamaktır ki, bu da sahihtir. Köle azadı ve talak (boşama) durumunda olduğu gibi.

Dayanağı da Rasulullah'ın Mûte günü buyurduğu rivayet edilen şu ha­distir: "Zeyd öldürülürce komutanınız Ca'ferdir. Ca'fer de öldürülürse, Abdullah bin Revaha olsun".

Şu da vardır; Birinci komutan ölünce ganimet tahsisleri de İptal olur. Çünkü onu kendisi göndermesi itibariyle ikinci komutan halifenin vekilidir. Sanki başlangıçta ve birincinin ölümünden sonra kendisi ikinciyi görevlen­dirmiş gibidir. Halbuki daha Öncekinin durumu böyle değildir.

Çünkü birincisinde ganimet tahsisi komutanın uygun gördüğü bir görüşü­dür. Daha üst makamın görüşü ile onun görüşü yürürlükten kalkmaktadır. O da halifenin ikinciyi görevlendirmesidir.

Birinci fasılda ise görüşü üstünde bir görüş sözkonusu olmamıştır. Sade­ce asker durumlarına bakarak onu başlarına komutan yapmıştır.

Görüşünün hükmü, halifesi itibariyle kalıcıdır. Sanki kendisi halife seçil­miş gibi. Nitekim namazda imamın yerine başkasının imam olması durumun­da namaz sahih olur ve birinci imamın yaptıklarıyla cemaatin yaptıkları arasın­da bir fark yoktur. Bu da onun gibidir.   '

1142- Beraberinde bulunan askerlere "Sizden kim bir kafir öldürürse her şeyi onundur" derse, sonra yardımcı bir kuvvet veya tüccar yahut düşman taraftan müslüman olan bir grup onlara katılır ve onlardan biri düşmandan birini öldürürse, kıyasa göre eşyasını ganimet olarak almaya hak kazanamaz. Çünkü "sizden" diyerek bu işi hazır olanlara tahsis etmiştir. Önceki du­rumda ise durum böyle değildir. Orada "kim bir düşmanı öldürürse" diyerek hitap umumî olmuştur. Bu da hem hazır olan, hem hazır olmayanı içine alır.

İstihsana göre ise her şeyini almaya hak kazanır. Çünkü hazır olanların şahıslarını değil, savaşa teşvik etmeyi amaç edin­miştir. Bu manada hazır olan ve olmayan eşittir.

Nitekim onlara katılanlar ganimet alma esnasında hazır olanlar gibi sa­vaştıklarında daha önce aldıkları ganimetlerde ortak oldukları gibi, ganimet tahsisi hükmünde de onlara ortak ve tahsis esnasında hazır olmuş gibi kabul edilirler.

1443- Asker arasında eraan altında kişiler olup devlet baş­kanının izni ile girmişlerse ve asker gibi savaşırlarsa, gerek ganimetten pay almada ve gerekse ganimet tahsisinde zimmîler gibi işlem görürler. Yeterki devlet başkanının izni ile katılmış ve askerler gibi savaşmış olsunlar.

1144- Ama devlet başkanının izni olmadan darulislama gir­mişlerse, ganimet tahsisinden veya ganimet taksiminden fayda­lanamazlar. Bütün pay ve tahsisleri müslümanlarındır.

Çünkü yasal yollardan sağlanan bu hak, darulislamda bulunan vatandaş­lara mahsustur. Devlet başkanının onlardan yardım istemesi dışında darul îsla-mın vatandaşı olmayanlar için bu hak sabit olmaz. Onlardan yardım istemekle hükmen kendileri de darul İslamın vatandaşlarına katılmış olurlar.

Maden ve rikaz (define) lerde de durum bunun gibidir, darulislamda e-man İle bulunan kişi devlet başkanından izin almaksızın bir maden veya define çıkardığı zaman, çıkarılan şeylerin tümü kendisinden alınır. Ama devlet başka­nının izni ile çıkarırsa, zimmî gibi işleme tabî tutularak beşte biri alınır ve gerisi kendisine verilir.[63]

1145- Darulharpten müslüman bir cemaat savaşacak güce sahip olup İslam ordusunun peşinde başka bir darulharbe gir­se ve hem kendileri hem de İslam ordusu ganimet aldıktan son­ra darulharbi terketse, ınüslümanların aldığı ganimetlerden beşte bir (humus) alınır. Eman altındakilerin aldığı ganimet-lerden ise bir şey alınmayıp hepsi kendilerinin olur.

Çünkü ganimet almaları dini destekleme şeklinde olmamıştır. Ganimet­ten beşte birin alınması için din uğrunda yapılan savaşta alınmış olması lazım­dır. Bu da eman altındakilerin aldıkları dışında ancak müslümanlarm aldıkla­rında gerçekleşir. Zira eman altındakiler sadece ganimet kazanmak için onu almışlardır. Böylece kazandıkları kendilerinin olur.

Halbuki bundan önceki durumda böyle değildi. Orada ganimet müslü­manlarm savaş ve caydırıcı gücü ile alınmıştır. Zira eman altındakiler müslü­manlarm bayrağı altında savaşmışlardır. Onlardan yardım istemek avcı köpek­lerin yardımından faydalanmak mesabesindedir. Onun için bütün ganimetin beşte biri alınır.

1146- Bunu yapanlar, iki tarafın aldığı ganimetleri alabi­lecek güçte olup zimmet ehlinden iseler alınan ganimetten beşte bir ayrılır ve gerisi onlara bırakılır.

Çünkü zimmet ehli darıislâmın vatandaşlarıdır. İslam yurdunu savunmak için savaşırlar. Nitekim ehli zimmet mağlub olup bizim yardım etme imkanımız varsa, onlara yardım etmemiz vaciptir. Ama darulharbe girmelerinden sonra eman altındakilere karşı böyle bir görevimiz yoktur.

Darulislamın vatandaşı olup vatandaşlıkla müslümanlara tabî olan zim-mîler, darulharpte aldıkları şeylerde de müslümanlara tabî olurlar (Bu işlerde onlar gibi işlem görürler). Zaten ganimet darulharpte hepsinin işbirliğiyle alın­mıştır. Onun için ganimetin tümünden beşte bir alınır.

Ama eman altındakiler ise vatandaşlıkta müslümanlara tabî olmazlar. Ve darulharbe tekrar dönme imkanına sahiptirler. Alınan ganimette de durum böy­ledir. Müslümanlara tabî olmazlar.

1147- Darulharpte bir düşman, onların (eman altındaki­lerin) mallarından birşey alır ve İslam ordusuna sığınırsa, al­dığı şey kendisinin olur.

Çünkü aldığı şeyleri müslümanlarm gücü ile değil, kendi gücü ile almıştır ve bu şeyler kendi malı olmuştur.

Aldıktan sonra adam müslüman veya zınımi olup ordu ile beraber darulislama çıkıp gelse, aldığı bütün mallar kendisinin olur.

Çünkü onları müslümanlarm gücü ile almış değildir.

Rivayete göre Muğire bin Şu'be aynı şeyi yapmıştır. Yol arkadaşlarını öldürmüş ve mallarını alarak Medineye gelmiş ve müslüman olmuştur. Rasu-lullah da getirdiği maldan beştebir payı almamıştır. Rivayete göre kendisine "İslama girmen makbuldür, ama getirdiğin mal haksızca alınmış bir maldır, ona ihtiyacımız yoktur" buyurmuştur.

Rasulullah bu sözleri, arkadaşlarına hiyanet ettiği için kendisine söyle­miştir. Bu olayın hikayesi meşhurdur.

1148- Malı almadan önce İslama girmiş, sonra onlardan birini öldürüp malını almış ve İslam ordusu da ona yetişmişse, aldığı mal kendisi ile asker arasında ortak bir ganimettir.

Çünkü onu müslümanlarm gücü ile elde etmiş ve himayeleri altında elinde korumuştur.

1149- Aynı şeyi askerlerden biri yapmış olsaydı, onun hük­mü de aynı olurdu. Eman altındaki kişilerden biri de İslama girip bu işi yapmış olsa, hükmü yine aynıdır. Hatta çıkıp müslümanlarm zimmetine girse ve dönüşte bu malı ele geçirse, hükmü yine birdir.

Çünkü müslümanlarm zimmetine girince dârulislamdan İslam ordusuna katılan zimmî mesabesinde olur. Bu malı da ancak müslümanlarm gücü ile elde edebilmiştir.

1150- Yine İslam ordusuna sığınsa ve komutanın izni ile dö­nüp bu işi yapsa, hükmü aynı olur.

Çünkü belirttiğimiz sebepten aldığı şeylerde komutanın izni olunca zimmî mesabesinde olr.

1151- Bu işi komutandan izinsiz yaparsa, eman almış kişi oranın vatandaşı değilse, aldığı mal İslam ordusunundur.

Çünkü dârulislamdan askerle beraber giren, eman almış kişi mesabesin­dedir. Zaten caydırıcı ve vurucu gücü yoktur. Bu malı sadece müslümanlarm gücü ile aldığı için mal müslümanlarındır. Ama eman altındakiler savunma ve vurucu güce sahipse, mal onlarındır.

1152- İslam ordusu düşmandan esirler alsa ve daha sonra komutan "Kim bir kafiri öldürürse her şeyi onundur" derse ve esirlerden biri kafirlerden birini Öldürse bakılır; şayet esirler öldürmeden önce taksim edîlmemişse, alınan mal ganimetten­dir. Eğer esirler askere taksim edilmişse alınan mal, esir sahibinindir.

Çünkü taksim ile onun kölesi olmuştur. Öldürdüğünün malı da kendi ma­lı gibi (efendisinin) dir. Taksimden Önce ise esir ganimettendir. Öldürdüğünün malı da ganimetten olur. En iyi Allah bilir.[64]

 

Ganımet Tahsisinde Ortaklık Ve Hesapla Alınan Pay

 

1153- Komutan "Kim bir esir alırsa o kendisinindir" derse ve bir adam iki yahut üç esir alırsa hepsi onundur.

Çünkü alan ve alman hakkında sözü geneldir.

1154- Yine "sizden bir insan bir esir alırsa, o kendisinindir" derse, hüküm aynıdır.

Çünkü alan ve alman şeylerin tümüne delalet eden genel bir lafız kullan­mıştır. Böyle durumlarda şart edatı ile şahsa delalet eden "men" edatı arasında fark olmadığı gibi, "men" ile "insan" sözleri arasında da delalet yönünden fark yoktur. Ama şahsen yakalayıp muhafaza etmediği zaman, esir bütün asker­lerindir. Hatta bir cemaat bir tek esir alsa, bu manaya göre onların olur.

1155- "Sizden kim on kişi yakalarsa hepsi onundur" derse ve onlardan biri yirmi kişi yakalarsa, hepsi onun olurlar.

Çünkü geneli ifade eden söz kullanmıştır. Bütün bunlar "Kim bir şey alırsa onundur" demesi gibidir.

1156- "On kişi yakalayanın onda biri onundur" derse ve bir adam yirmi kişi yakalarsa, sadece onda birini alabilir.

Bu da iki kişi eder.

1157- Yine "On kişi yakahyana onlardan bir kişi vardır" derse ve bir adam yirmi kişi yakalarsa, onlardan iki kişi alır. On kişi yakalarsa, sadece bir kişi alır. Onlardan da en iyisi veya adîsi değil, ancak ortalama olanı kendisine verilir.

Çünkü komutan müslümanlara çalışmasıyla sağladığı yarar yanında bunu kendisine tahsis etmiş bulunmaktadır. Geri kalan dokuz kişi ganimet olarak askerin tümüne kalır. Kişi mutlak olarak zikredildiğinde de vasat olanı anla­şılır. Kasten öldürme ile igili yapılan sulh esnasında şart koşulduğu gibi.

Zaten devlet başkanı hem onu, hem diğer müslümanları gözetmek zorun­dadır. Kendisine en iyisi verdiği zaman müslümanları gözetmemiş olur. Adi­sini verdiğinde de onu gözetmemiş olur. İki tarafı da gözetmesi için ortalama birini kendisine verir. İşlerin en iyisi vasat olanıdır.

1158- Beş kişi esir alırsa bunlardan yarım kişiye hak kaza­nır ve hepsi gözetilerek ortalama kişiden verilir.

Devlet başkanı on kişi almasını şart koşmuştur. Şart ise cüzler itibariyle meşruta (şart koşulan) şeye bölünmez. On kişiden az getirdiğinde bir şey alma­ya hak kazanmaması gerekir, denilse;

Cevap olarak deriz ki; söylendiği gibi değildir. Çalışmasıyle müslü-manlara sağladığı yarar karşılığında bu tahsisi ona yapmıştır. Müslümanlara sağlanan yarar oranında tahsis edilen şeyden hak kazanır.

Zaten ganimet tahsisinden maksat, savaşa teşvik etmek ve esir almaya sevketmektir. Şartı formalite olarak kabul ettiğimizde bu amaç gerçekleşmez. Çünkü dokuz kişi yakalayıp bunlardan bir şey almıyacağını bildiği zaman bu işe girişmez ve arzu etmez. Zira bunun da bir takım sıkıntıları ve emekle mas­rafları gerekecektir. Kendisinin de diğer askerler gibi bir pay alacağını bildiğin­de kişi buna çok nadir heves eder. Söylediklerimiz itibariyle teşvik tam mana­sıyla ancak getirdiği sayı oranında almayı hak edeceğini bildiği zaman gerçekleşir.

Mesela, komutan "Sizden kim on kafir öldürürse her şeylerinin onda biri kendisinindir" derse ve biri dokuz kişi öldürseydi, acaba öldürdüğü adam sa­yısına göre eşyalarından o oranda almaya hak kazanmıyacak mıydı? Herkes bi­lir ki, devlet başkanı (komutan)ın amacı on kişiyi şart koşmak değildir. Çünkü bir kişinin düşmandan on kişiyi öldürmeye veya esir etmeğe imkan bulması nadirdir.

1159- İki kişi düşmandan on kişi yakalarsa, ortalama olan bir kişi alırlar.

Çünkü müslümanlar için şart koşulan yararın gerçekleşmesi bu ikisi ile olmuştur. Şartta koşulan şey de aynı şekilde müşterek olur.

1160- Askerlerden birine "Düşmandan bir kişi yakalarsan o senindir" derse ve adam iki kişi yakalarsa, sadece birini alabilir.

Çünkü alan ve alınan sayıyı özel olarak sınırlandırmıştır. Böylece alan ve alınan konusunda genellik özelliği kalmamıştır.

Bunları aralıklı sıra ile yakalasa, sadece önce yakaladığını alır. Ama ikisini birlikte yakalasa, onlardan yine bir ve dilediğini alır.

Çünkü sadece âlâsını yakalasaydı o kendisinin olacaktı. Yanında başka birini de tuttuğu için ondan mahrum edilmez.

1161- "On kşi yakalarsan, onlardan sadece bir kişi senin olur" der ve biri yirmi kişi yakalarsa, sadece bir kişi alır.

Çünkü sözünde özellikle bunu belirtmiştir.

1162- Onları aralıklı yakalarsa, yakaladığı ilk on kişiden or­talama birini alır. Hepsini birlikte yakalarsa yine ortalama birini alır.

Az Önce geçen meselede olduğu gibi, burada da neden en iyisini tercih etme hakkına sahip olmasın? diye sorulursa;

Deriz ki; Çünkü orada müslümanlara sağladığı yarar karşılığında kendisi­ne şart koşulmuştur. Burada ise getireceği şeylerden kendisine bir bölüm şart koşulmuştur. Onun için burada vasat itibar edilir.

1163- Beş kişi yakalarsa, ortalama olanlarından yarım kişi almaya hak kazanır.

Çünkü on kişiden bir kişi düşerse, beş kişiden de yarım kişi düşer. Zaten bir payın verilmesi, teşvik amacını gerçekleştirmek içindir.

1164- Askerden on kişiye "On kişi yakalarsanız bir tanesi sizindir" derse, daha önce söylediğimiz bütün şeylerde bir kişi için söylediği söz ile bu sözü arasında fark yoktur.

Çünkü yakalama işinde hepsini zikredince tahsis etmiş sayılır. Alan kişi için yapılan belirleme, alınanda da belirlemeyi gerektirir. Çünkü ona dayalıdır.

1165- O kişiye "sizden biriniz on kişi yakalarsa onlardan bir tane kendisinindir" derse ve biri yirmi kişi yakalarsa, ortalama olanlarından iki kişi almaya hak kazanır.

Çünkü yakalama işinde her birini ayrı ayrı belirtmiş ve hitabını hepsine genelleştirmiştir. Alanlar hakkında hitabın genel olması, alınanlarda da genellik hükmünü ispat eder. Sanki bir ordu fertlerine hitap etmiş gibi.

Nitekim bu meselede, onlardan her biri on kişi yakalarsa, yakaladıkların­dan her biri bir kişi alma hakkına sahip olur. Aynı şekilde bir kişi yüz kişi yakaladığında onlardan on kişi alma hakkına sahiptir.

1166- Sadece bir adama "Aldığın on kişiden sana bir tane vardır" derse ve adam yirmi kişi yakalasa, iki kişi alma hakkı­na sahip olur.

Çünkü "ma" sözü, umum ifade eder. Yakalayan kişide ise umumu onunla ispat etmek mümkün değildir. Çünkü belirli bir kişiyi özel olarak belirtmiştir. Onun için "ma" kelimesiyle sadece alınanlarda umum manası sabit olur. Ama "Eğer yaklarsan..." diyerek "in" şart edatını kullanırsa durum bunun zıddı olur. Çünkü bu sözünde ne şekil, ne mana yönünden umumu ispat edecek (ifade edecek) bir şey yoktur.

1167- Askerlerden birine "Ey Falan! Müşriklerden şu mey­dan okuyan kimseyi öldürürsen her şeyi senindir" derse ve bu sözü başka bir müslüman duyarak o müşrikin karşısına çıkıp onu öldürse, onun eşyasını alamaz.

Çünkü komutan konuştuğu kişiye bu işi tahsis etmiştir. Öldürülenin eşyasına hak kazanmak da ancak komutanın tahsisi ile olur. Ganimet tahsisi de birine özel olmaya elverişlidir. Başkası o işi yaptığında bu tahsis sanki hiç yapılmamış kabul edilir.

1168- Komutanın hitap ettiği kişi onu başka bir müslü-manla yardımlaşarak öldürse ve ganimet tahsisi de yürürlükte olsa, öldüren muhatap kişi, adamın eşyasının yarısını almaya hak kazanır. Diğer yarısı ise ganimete katılır.

Çünkü ikisinden her biri yarısını öldürmüş ve öldürenlerden herbiri için parça butune göre değerlendirilmiştir.[65]

 

Sınır Ve Miktarı Belirtilmeyen Ganimet Tahsisleri

 

1169- Komutan "Sizden kim bir şey getirirse onun bir kıs­mı kendisinindir" derse ve bir adam, yiyecek veya elbise yahut esirler getirse, bunlardan ne kadar alacağını komutan tesbit eder. Onu ve askerleri gözönünde bulundurarak uygun görece­ği bir miktarı kendisine verir.

Çünkü getirebileceği şeyleri mevcutlar için kullanılabilen en genel lafızla dile getirmiş ve "şey" sözünü kullanmıştır. Bu da adamın getireceği her şeyi içine alır.

Getirilen bu şeylerden bir kısmını ona tahsis etmiştir. Bu da belirsiz bir miktarın ismidir. Ne varki bu belirsizlik, en geniş anlamda bolluğu ifade eder ve tahsisi yapan veya onun yerine bakan kişi genişlikle tasarruf edebilir. Bu meselede, ganimet tahsisini yapan, komutan (devlet başkanı) dır. Bütün taraf­ları gözetmekle mükelleftir. Onun için tarafları gözettiği bir ölçü ile paylaştır­ması gerekir. Bu paylaşması da taraflarca makbul olması lazımdır.

Mesela, malının bir kısmını birine vasiyet eden bir kimse gibi. Varis kişi, vasiyet edilen bu maldan dilediği kadar o kişiye verebilir. Çünkü O, tahsis ya­pan kişi makamında kâimdir. Vasiyet yapan kişinin varisleri yoksa malı bütün müslümanlarındır. Devlet başkanı bu malı değerlendirir ve vasiyet yapılan kişi ile diğer müslümaniarı gözönünde bulundurarak mirastan o kişiye uygun bir miktar verir.

1170- "Kim bir şey getirirse ondan kendisine bir şey veya biraz yahut az bir miktar vardır" derse, bu da bundan önceki meseleye bakılarak çözümlenir. Ancak bu meselede ganimet tahsisi yapan komutanın vereceği miktarın, getirilen ganimetin yarısına varması doğru değildir. Çünkü getiren kişiye getirdiğinden az veya basit yahut belirsiz bir şey tahsis etmiştir. Bunlar da azlığın delilidir. Azlık ve çokluk ortak isimlerdendir.

Ancak mukabele (karşılaştırma) ile anlaşılır.

1171- "Kim birşey getirirse onun bir cüzü kendisinindir" derse, getirilen ganimetten ne kadar pay verileceği yine tahsisi yapan komutana kalmıştır. Ancak bu meselede de sadece yarı­ya kadar verebilir.

Çünkü iki cüzden en küçük cüz budur ve yarımdır.

1172- "Bîr kısmı verilecektir" demesi de "bir miktar" de­mesi meabesindedir.

Çünkü azlık ve çokluk bir şeyin bazısı ve bir miktarı olur. Kesin miktar belirten bir şey tahsis lafzında yoktur. Onun için ne kadar verileceğini tahsisi yapan kişi kararlaştırır.

1173- "Kim bir şey getirirse, ondan kendisine bir pay var­dır, derse, Ebû Hanife'nin kıyasına göre ona getirdiğinin altıda biri verilir. Çünkü Ebû Hanife'ye göre bir pay altıda biri ifade eder. Nitekim, bir adam başkasına malından bir pay vasiyet ederse, varisleri ona altıda bir oranından az veremezler. Bu da ibni Mes'ud'dan rivayet edilmiştir.

İmam Ebu Yusuf ve Muhammedî'in vasiyyet konusunda görüşleri ise şöyledir: Varislerden birinin aldığı pay kadar pay alır. Aynı zamanda Şureyh'in de görüşü budur. Bunu vasiyyetler bölümünde belirtmiştik. Burada imamların görüşüne kıyasla komutan bir pay tahsis ettiğinde yandan fazla olmıyacak şekilde uygun görülen miktar verilir ve bu da bir cüz mesabesinde olur. Çünkü en az iki paydan bir paydır, iki cüzden bir cüz gibi.

1174- "Askerden birinin alacağı pay kadar pay vardır" derse, orduda süvari ve piyade olsa bile sadece piyade bir askerin payı kadar verilir.

Çünkü ancak kesin olan miktar kendisine verilir ve bu da asgari paydır. Mesela, beş oğlu ve beş kızı bulunan bir kimsenin malından başkasına bir pay vasiyet etmesi gibi. Bu durumda kendisine vasiyet yapılan kişi kızlardan birinin alacağı pay kadar pay alır. Miras mal bu durumda onaltı paya taksim edilir. Çünkü kesin olan budur. Bu meselede de durum aynıdır.

Bütün bu meselelerde kendisine ganimet tahsisi yapılan kişi payını aldıktan sonra getirdiğinden artakalan şeyler kendisi ve asker arasında ganimet taksimi esasına göre taksim edilir. Kendisine yapılan ganimet tah­sisine bakılarak arta kalan ganimetten mahrum edilmez.

Kendisine yapılan tahsis ile getirdiği ganimette ortak olunca, arta kalan şeylerde tekrar nasıl ortak olur? diye sorulursa;

Derizki; Ganimet tahsisi bir şeye bedel (ivaz) olduğu zaman, sözü edilen bu şey yasaktır. Gazi kişi düşmana çok zarar verdiği şeylerde şart ile bedele (ivaza) müstehak olmaz. Buna ancak teşvik için yapılan ganimet tahsisi ile hak kazanır. Şeref ve üstünlük anlamından dolayı tahsis edilen paydan sonra arta kalan ganimette askerle ortak olur.

1175- "Bin dirhem getirene iki bin dirhem vardır" derse ve bir adam dediği kadarını getirse, sadece getirdiği kadar alabilir.

Çünkü teşvik ve yarar, getirdiği şeylerin tümünü veya bazısını ona tahsis etmeyi gerektirir. Getirdiğinden fazlasında teşvik manası sözkonusu olmadı­ğından ona müstehak olamaz.

11756- Dinar, mukavemet görmeden tutulan esir ve at gibi birinci sınıf ganimet malı sayılan şeyler dışında bizatihi mak-sud olmıyan ve getirilmesi şart koşulan bütün şeyler hakkında durum aynıdır.

Getirilen şeylerin kıymeti, tahsis yapılarak şart koşulan şeylerin kıyme­tinden az olduğunda daima getirilen şeylerin kıymeti kadarına hak kazanır.

1177- "Kim bir esir getirse o kendisinindir ve ayrıca beşyüz dirhem de alacaktır" derse, bu tahsis geçerli olur ve bundan sonra alınan ganimetlerden ona beşyüz dirhem verilir.

Nitekim, bir düşman komutanını yakalıyana hem yakaladığı kişi hem de bin dinar vardır veya kralı yakalayıp getirene hem kral hem yirmi esir daha verilecektir, derse ve askerden biri bunu gerçekleştirse, düşmana bu işi ile zarar verdiği için, getirdiğinden çok da olsa kendisine yapılan tahsisi almaya hak kazanır. Mesela, "kralı kim öldürürse ona on bin dinar vardır" derse ve adamın biri onu öldürürse, müslümanlar onun ölümü ile hiçbir mal kazanmasa bile, onbin dinarı almaya hak kazanır.

1178- Surun üstünden saldıran bir müşrik görüp "Kim sura tırmanır ve onu yakalarsa, kendisine  hem o, hem beşyüz dir­hem verilecektir" derse ve adamın biri bunu gerçekleştirirse, tahsis edilen şeyi almaya hak kazanır.

Çünkü amaç düşmana zarar vermesidir ve bunu da fiili ile gerçekleş­tirmiştir.

1179- Saldıran düşman kişi kaleden çıkarken surun üstün­den müslümanlann kendisine ulaşabilecekleri bir yere düşse ve müslümanlardan biri onu yakalasa yahut öldürse, bir şey al­maya hak kazanamaz.

Çünkü komutan ona bu tahsisi, sura tırmanması ve yakalayıp Öldürmesi şartiyle yapmıştı. Bunda da, düşmana büyük zarar vermek vardır. Bu da kale­den çıkarken damın yere düşmesi ve müslümanlann onu öldürmesinde mevcut değildir. Onun için kendisi düşmana bu zararı veremediğinden, bir şey almaya hak kazanamaz. Nitekim düşman kişi müslümanların saldırısından emin ola-miyacak şekilde müslüman askerler arasına düşse ve adamın biri onu Öldürse, kendisine tahsis yapılan kimse yine hak kazanır mıydı? Hayır.

1180- Ama kalenin içine düşse ve müslümanlardan biri tır­manıp onu yakalasa veya öldürse, tahsis edilen ganimeti al­maya hak kazanır.

Çünkü şart koşulan şeyi fazlasiyle yapmıştır. Kaleye tırmanmak ve içeri girip onu yakalamak, düşmana zarar vermek ve kuvvet izhar etmek bakımın­dan sadece sura tırmanmaktan daha büyüktür.

1181- Düşman kişi olduğu gibi sur üstünde dursa ve tırma­nan müslüman onu yakalayıp müslümanlann ulaşamiyacağı bir yere atsa, sonra yakalayıp öldürse, tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanır.

Çünkü koşulan şartı anlam olarak yerine getirmiştir. Yaptıkları sebebiyle adam kaleden düşmüştür. Bu da düşman kişinin yanına çıkmak gibidir. Nite­kim adamın boynuna kemend geçirip surdan aşağı atsa ve öldürse, tahsis edi­len şeyleri almaya hak kazanır.

1182- Komutan "Onu kim yakalarsa kendisinindir" deyip sura tırmanmayı belirtmeseydi ve düşman kişi kaleden çikarken surdan düşseydi, duruma bakılırdı; müslümanların ulaşa-mıyacağı bir yerde iken adamın biri onu yakalarsa, kendisinin olur. Müslümanların ulaşacağı bir yerde iken yakalanırsa, bü­tün müslümanlara ganimet olur.

Çünkü müslümanların ulaşacağı bir yere düşmüşse, bütün müslümanlar tarafından yakalanmış sayılır. Bundan sonra kim yakalarsa yakalayan şahıs söz-konusu değildir. Ama müslümanlann ulaşamıyacağı bir yere düşmüşken gidip biri yakalarsa, bu durumda yakalıyan kişinindir.

1183- "Kim sura tırmanır ve içerideki düşmana saldırırsa, kendisine beşyüz dirhem vardır" derse ve bu işi bir adam yap­sa, tahsis edilen şeyleri almaya hak kazanır.

Çünkü düşmana zarar verme gerçekleşmiştirt>

Ama sura tırmanıp düşmana saldırmak için yanlarına inemezse, tahsis edilen şeyleri almaya hak kazanamaz.

Çünkü yaptığı işle şart koşulan zarar gerçekleşmemiştir.

1184- Müslümanlar bir gediğin yanma geldiklerinde, komu­tan "Kim bu gedikten girerse, ona on dinar vardır" der ve bir adam girer, ama kimseyi öldürmezse, on dinarı alır.

Çünkü koşulan şartı yerine getirmiştir. Amaç onlara zarar vermektir ve o da gerçekleşmiştir.

1185- Başka bir gedikten girer veya bir duvardan, kalenin içindeki düşmanın yanına inerse, bakılır; adamın cesaretini, düşmana verdiği zararı ve müslümanlara yararını gösteren sura tırmanış gibi zor ve ona eş bîr güçlükle bu işi başarmışsa, tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanır.

Çünkü şart koşulan şeyi fazlasıyla gerçekleştirmiştir.

1186- Kaleye girdiği yer sura tırmanmaktan daha kolay veya daha zor, ancak müslümanlara yararı daha az ise, tahsis edilen ganimeti alamaz.

Bu bölümün sonuna kadar zikredilen meselelerde esas budur.

1187- Amaca nisbetle şart koşulan şeyden azı gerçekleş­tirildiğinde, kişi bir şey almaya hak kazanamaz. Ama o kadarı veya fazlası gerçekleştirilirse, tahsis edilen şeyi almaya hak kazanılır. Hatta "güzelinden bin dirhem getirene yüz tanesi verilecektir" denilse ve biri değişik türden bin dirhem getirse, hiçbir şey alamaz.

Çünkü burada amaç, mal menfaatidir. Getirdiği şey ise şart koşulanın altındadır.

1188- "Normalinden bin dirhem getirene güzelinden yüz dirhem vardır" derse ve adamın biri güzelinden bin dirhem getirse, sadece normalinden yüz dirhem alabilir.

Çünkü şart koşulandan daha yararlısını getirmiştir.

Ancak şart koşulurken tahsis edilen şeyden başkasına hak kaza­namaz.

Çünkü hak kazanma tahsiste belirtme itibariyledir.

1189- "Kim güzelinden bin dirhem gatirirse ona verile­cektir" derse ve biri normalinden bin dirhem getirse, getirdi­ğini almaya hak kazanır.

Çünkü burada şart koşulan şeyde müslümanların menfaati sözkonusu de­ğildir. Getirilen şeyde kalite ve nitelik, müslümanların menfaati için gözönün­de bulundurulur. Şart koşulan şeyde hem getirenin, hem de müslümanların menfaati sözkonusu olduğu zaman getirilen şeyin kalite ve niteliği gözönünde bulundurulur. Ama getirilen şeyin tümü getirene ait ise, bu şeyler sözkonusu olmaz.

1190- "Normalinden kim bin dirhem getirirse, o kendisi­nindir" derse ve biri beytülmal parasından bin dirhem getirir­se, sadece normalinden bin dirhem alabilir.

Çünkü hak kazanma, tesmiye (belirtme) itibariyledir. Kendisine tahsis edilen şey İse, normalinden bin dirhem fazladır. Kendisine tahsis edilenin fazlası umumî ganimete eklenir.

Buna göre daha sonra şöyle denilmiştir:

"Kim saf altın getirirse..."

 En iyi Allah bilir.[66]

 

Ödürme İle Hak Edilen, Ama İhtilaf Durumunda Hak Edilmeyen Ganimet Tahsisleri

 

1191- Komutan "Kim bir kafiri öldürürse her şeyi onun­dur" derse ve bir müslüman bir müşriki vurup yere yıksa, bir başkası da onun kafasını kesse, bakılır; vuran kişi öldürmüş, diğeri öldükten sonra kafasını kesmişse, eşya vuran kişinindir.

Çünkü kendisi öldürmüştür. Öldürme işi de kişinin ölmesiyle gerçekleş­miştir Nitekim vuruşu ile müşrik adam ölmüştür.

1192- Darbesiyle ölmeyip aldığı yaraya rağmen karşı koya­biliyor veya sözle yahut başka bir şeyle düşmana destek olabi-liyorsa, bu durumda eşyası kafasını kesen müslümanın hak­kıdır.

Çünkü Öldüren odur. Vuran birinci kişinin darbesinden sonra sadece yaralanmıştır.

Bundan sonra ise ölmüştür. Zaten komutan "kim yere serer veya vurursa" demeyip kim öldürürse, sözünü kullanmıştır.

Birincinin vurması olmasaydı İkincisi kafasını kesme imkanı bulamazdı, diye İtiraz edilirse, deriz ki;

Bu adam buraya çıkmasaydı, katil onu Öldürme İmkanı bulamazdı. Zaten bununla kendi kendini öldürdüğü açığa çıkmaz.

Mesela, biri atı üzerindeki düşmanın boynuna bir ip geçirse ve atından yere düşürüp bu şekilde tutsa, sonra başkası gelip onun kafasını kesse, birinci kişi onu öldürmüş sayılır mı? Sayılmaz. Birincinin yere düşürmesi ve boynuna ipi geçirmesi olmasaydı belki ikincisi onun kafasını kesmeğe imkan bulamı-yacaktı ama, öldüren kişi onun kafasını kesen kimsedir.

1193- Yine birinci şahıs tarafından öldürücü yara alsa ve bir iki gün yaşadıktan sonra öleceği açık iken başkası gelip kafasını kesse, ganimet eşyası kafasını kesen kişinindir.

Çünkü hakikaten öldüren odur. Nitekim kasten öldürme olayında buna benzer bir durumda kısas (veya diyet) ikinci şahsa (kafasını kesene) yüklenir. İkincinin yaptığı iş birinciyi tebriye (Kurtarma) sayılmaktadır. Çünkü onun yaptığı işi kesmiştir. Bunun delili de :

1194- Hz. Ömer olayıdır; Mihrabda onu vuran kimse ken­disine ölümcül bir darbe vurmuştur. Hatta içtiği süt yarasın­dan dışarı çıkmış ve bu yaradan ölmesinin kesin olduğu anlaşıl­mıştır. Buna rağmen Hz. Ömer ölmedikçe diri sayılmıştır. Hat­ta bir oğlu vefat etse Hz. Ömer onun varisi olur ve bu durum­da o çocuk Hz. Ömer'in hiçbir şeyine varis olamazdı. Çünkü henüz Ömer hayattadır.

1195- Birincisi onu vurmuş ve barsaklarını dökerek yere sermiş yahut boynunu koparmadan kesmiş ise ve bütün bun­lara rağmen ruhunu teslim etmemişken bir diğeri gelip kafa­sını koparmışsa, öldürülenin eşyasını birinci vuran kişi almaya hak kazanır.

Çünki birincinin vurmasıyla bu kişi ölmüş gibidir. Kafası kesilinceye ka­dar taşıdığı canlılık ise kesilen hayvanın çırpınması mesabesinde olup muteber değildir.

Nitekim kurt bir koyuna saldırır ve karnını deşer yahut boğazını keser, sonra sahibi yetişir de keserse etini yiyemez. Kesme anında çırpınsa bile etini yemesi helal değildir. Ama kurt onu kötü yaralar ve bir iki gün içinde bu yara­dan öleceği muhakkak iken sahibi gelir keserse eti helal olur. Bu da yüce Allah' in "Yırtıcı hayvan tarafından yenilip canı çıkmadan boğazladığınız..."[67] ayeti­nin anlamıdır.

Buna dair bir olay İbni Abbas'tan şöyle rivayet edilmektedir: "Kurdun karnını yardığı ve barsaklarını yere döktüğü bir koyunu sahibi yetişip boğaz­larsa hükmü ne olur?" sorusuna: Yenilmesinde bir sakınca yoktur, demiştir.

Kaldı ki kesin olan bir şey ancak kesin başka bir şeyle değişir. Daha Önce ruhun varlığı kesindir. Ruhun kalmadığı kesin olarak anlaşılan ve ölümü kesin­likle kanıtlayan bir şey olmadıkça ölümüne hükmedilmez. Bir iki gün yaşıyacağı tahmin edilen bir canlı, ne kadar yara alsa, maktul (ölü) sayılmaz. Ölü­mü ancak kafasının kesilmesiyle kesinleşir.

1196- Kafasını kesen kişi "Ölmeden önce kafasını kestim" der ve vuran kişi de "Hayır, kafasını öldükten sonra kestin" derse, dış görünüşün desteklediği söze itibar edilir. Vuran kişi beürtiğimiz şekilde boynunu kesmiş ve karnını yarmişsa, onun sözü geçerli olur. Çünkü bu vurmasının onu öldürdüğü, kafasını kesmenin de aynı şeyi

yaptığı kesindir. Vurma ile kafa kesmenin etki bakımından eşit olması halinde

önce işi yapmış olanın sözü tercih edilir.

Vuran kişinin vurmasiyle derhal ölmeyip bir iki gün daha yaşıyacak

şekilde olursa, kafasını kesenin sözü tercih edilir ve öldürülenin eşyası ona

verilir.

Çünkü kafasını kesmenin onu öldürdüğünü kesin anlıyoruz. Vuranın vur­masında ise bu kesinlik yoktur. Zayıf ile güçlü haber arasında çelişki de yok­tur. Ruhunun çıkmasıyla kafasını kesme işinin öldürdüğü kesin olduğundan ona itibar edilir.

1197- Vuran kişinin açtığı yara belirsiz veya vücutta açık olmayıp yaralının sahipleri onu alıp götürürken diğeri kafasını keserse, her şeyi kafasını kesenindir.

Çünkü kafasını kesmekle kesin olarak Öldüğünden emin oluyoruz. Vuran kişinin yaralama işi açıklık kazanmadıkça kesinlik değil, tereddüt ifade etmek­tedir. Tereddütlü şey kesin şeye engel olamaz. Çünkü kesin olarak yaşadığı bili­nen kişinin öldüğü,ancak o derecede kesin bir şeyle kabul edilir. Bu da ikinci­nin yaptığı işten sonra gerçekleşmiştir.

1198- Bir müslüman, müşriklerden birini atından alarak müslümanların safına kadar getirse ve orada boğazlasa, eşya­sını almaya hak kazanmıyacağı gibi, boğazlamaya da hakkı

yoktur.

Çünkü onu müslümanların safına kadar diri getirince esir olmuş olur. Devlet başkanının izni olmadıkça esiri öldürmek caiz değildir. Çünkü devlet başkanı esirleri öldürtebileceği gibi fey' de sayabilir. Bu ikisinden birini tercih etme hakkına sahiptir.

Devlet başkanı (veya komutan)ın "Kim bir kafiri öldürürse her şeyi onundur" sözünden maksat, esiri Öldürmek değildir. Amacı bu olmadığı gibi tek maksadı savaşmaya teşvik etmektir. Devlet başkanının izni olmadıkça esiri öldürmek dinimizce caiz değildir.

1199- Müşriki alıp gelirken iki ordu arasında bir yerde atından indirip öldürse, her şeyini almaya hak kazanır.

Çünkü düello yolu ile düşmandan birini öldürmüş sayılır. Sadece atından indirmekle de esir sayılmaz. Nitekim onu orada yakalamasaydı kendisinden intikam almış olurdu.

Ama birincisinin durumu böyle değildir. Çünkü müslümanların safına u-laştıktan sonra artık o kişi esir sayılır ve bu adamın getirdiği olmasa bile ondan intikam alınmaz. Aradaki fark şöyle anlaşılabilir: Müslümanların safına ulaş­tıktan sonra bu esir müslüman olursa, onların kölesi olur.

1200- İki saf arasında atından indirdikten sonra öldürme­den adam müslüman olursa, hür olur ve ona bir zarar verilmez.

1201- Boynuna ip atarak atından indirse ve iki saf arasında öldürse, her şeyi onundur.

1202- İpi ile müslümanların safına kadar çekse ve orada öl­dürse, eşyasını almaya hak kazanamaz. Ancak müslümanların safı yanında bile müşrik hala kendini savunuyor, tedavisine bakıyor ve döğüşüyorsa bu durumda öldürecek olursa, her şe-yını almaya hak kazanır.

Çünkü savunurken ve savaşırken esirliği gerçekleşmemiş demektir. Nite­kim müslümanların safına kadar getirilse ve orada vuruşur ve kendini savu­nurken düşse ve müslümanlardan biri vurarak Öldürse, eşyasını almaya hak kazanır.

1203- Müslümanların safına girince İslama girerek silahını bıraksa, ondan sonra bir müslüman onu öldürse, eşyasını alamaz.

Çünkü silahını bırakmakla esir olmuş ve kendini teslim etmiştir.

1204- İki taraf savaş düzeni alırken, komutan "Kim bir düş­manın başım getirirse ona yüz dinar vardır" derse, caiz olur. Bu şartla sadece erkekler hedef alınmış ve onlar için tahsis edilmiş olur. Onların çoluk çocukları veya malları amaç değildir.

Çünkü bu durumda amaç, savaşa teşviktir. Sözün mutlakhğı, halin dela­letinden bilinen şeyle mukayyed olur. Bir kafiri Öldürüp kafasını getiren her­kes, komutanın tahsis ettiği şekilde ganimetini almaya hak kazanır.

1205- Adamın biri getirdiği baş için "Bunu ben öldürdüm" derse, bir başkası da "Hayır, ben Öldürdüm, onu benden aldı" derse, başı elinde getirenin sözü geçerlidir.

Çünkü açık durum ona şahitlik etmektedir. Kafasını kesmesi ve elinden tutup getirmesi kendisinin öldürdüğüne delildir. Yapacağı yeminle onun sözü tercih edilir.

Denilseki: Zahire göre hak kazanma zail olur. Hak kazandığını   ispat

etmesi lazımdır.

Deriz ki: Evet, ancak teklif güç nisbetinde olur. Müşriki öldürürken Öldürdüğüne dair adaletli iki şahit getirme imkanı yoktur. Hak kazanabilmesi için alametleri hakem yapmaktan başka çare yoktur.

Çünkü biliyoruz ki komutanın amacı savaşa teşvik etmek ve ancak cen-gaverlerin yapabileceği şeylere teşvik etmektir. Bu da maktulün başını kesme dışında olan öldürme işidir. Sanki bunu söylerken baş kelimesini kinaye olarak kullanmıştır. Lafız da bir delile dayanarak mecaz olarak kullanıldığı zaman

hakiki manasından çıkar.

Mesela öldürdüğü bir müşriki düşman askerler çekip götürse ve kendisi başım kesip getirme imkanı bulamazsa yahut başını kestikten sonra bir nehirde düşürse ve su alıp götürse, öldürdüğü müşrikin eşyasını yine almağa hak kazanır. Yine kestiği kafasını yuvarlarken gidip başkasının eline geçse, onu alan bu kişi müşrikin eşyasını almaya hak kazanır mı? Hayır. Eşyasını yine öldüren adam alır.                                                                x

1206- Biri elinde bir baş ile gelse ve bazıları "Bu, ölünün başıdır, öldükten sonra kesip getirmiştir" derse, başı getiren de, "Hayır, ben öldürdüm" derse, yapacağı yeminle beraber sözü tercih edilir.

Çünkü kendisinin öldürdüğünü gösteren bir alamet gördük. Böyle durum­larda alameti hakem yapmak esastır.

1207- Bazıları "Bu, müslümamn başıdır" derse, simaya bakılır. Başın üzerinde müşriklerin siması (alametleri) varsa, getiren kişi eşyayı almaya hak kazanır, yoksa alamaz.

Çünkü alamete bakılarak hüküm verildiği yerlerde simayı hakem yapmak esastır. Delili de, müslümanlarla müşriklerin ölüleri karıştığında simaya bakıl­dığı gibi, cenaze namazlarının kılınması ve gömülmeleri işinde de simaya itibar edilir.

1208- Müslümamn veya müşrikin başı olduğu kestirileme-yip şüphe devam ederse, başın müşrike ait olduğu anlaşılın-caya kadar kendisine bir şey verilmez.

Çünkü eşyasını almaya hak kazanırken yanında alameti vardı. Ama bu alamet olmayınca davası sabit olmaz ve bir şeye hak kazanamaz. Şart koşulan şeyi gerçekleştirdiği açığa çıkmadıkça bir şey alamaz.

1209- Biri getirdiği başın sahibini kendisinin öldürdüğünü iddia ediyor, yanındaki diğeri de kendisinin öldürdüğünü iddia ediyorsa, başı elinde getirenin sözü yapacağı yeminle beraber tercih edilir. Yemin ederse ganimet eşyasını alır. Yemin etmez­se, kıyasa göre ikisi de bir şey alamaz.

Çünkü yeminden kaçınan kişi hakkı olmadığını kendisi itiraf etmiş ol­maktadır. Diğerinin de öldürdüğüne dair üzerinde bir alameti yoktur. Çünkü baş elinde değil, diğerinin elindedir. Hak sahibi olduğunu ispat etmeğe ihtiyacı vardır. Böylece yeminden kaçınan birinci ile delili olmayan ikinci şahıs birşey alamazlar. Birincinin yeminden kaçınması zaten delil değildir.

1210- İstihsana göre ise eşyasını ikinci şahıs alır.

Çünkü birincinin yeminden kaçınması, kendisinin öldürmediğini itiraf etmesi demektir.

1211- İnkâr ettikten önce veya sonra diğer kişinin Öldürdü­ğünü itiraf ederse, ganimet eşyası onundur.

Yemin etmekten kaçınması durumunda da sonuç aynıdır. Her halükarda mana şudur: Başı elinde getiren kişi tahsis edilen ganimet eşyasını almaya müs-tehak olduğunu gösteren alamet taşımaktadır. Yeminden kaçınması veya ikin­cinin öldürdüğünü itiraf etmesiyle hak ettiği şeyi ikinci şahsa aktarmıştır. Bu da sahihtir. Mesela, bir şeyin bir kişiye ait olduğunu biri itiraf etse, o da kendisinin değil, başkasına ait olduğunu söylese, bu şey ikinciye ait olur ve ikran ile hak kazandığı şeyi diğerine aktarmış sayılır.

1212- Yine iki kişi bir baş getirse ve ikisinin öldürdüğünü iddia etse, ganimet eşyası ikisinindir. Başın ikisinin elinde olması veya ikisinin öldürdüğünü itiraf eden birisinin elinde olması durumu değiştirmez.

Çünkü başın ikisinin elinde olması veya birbirlerini doğralamasıyla ala­met açığa çıkmıştır.

1213- Başı elinde tutan kişi "Onu bu adamla beraber öldür­dük" derken, diğeri "Hayır, yalnız ben öldürdüm" derse, ganimet eşyası ikisinindir.

Çünkü öldürme alameti başı elinde tutan kişi üzerindedir. Beraber öldür­düğünü itiraf etmesiyle müstehak olduğu şeyin ancak yarısını diğerine aktar­mıştır. Onun için diğer yarıyı alma hakkı devam etmektedir.

1214- Her ikisi başı tutarak getirse ve ayrı ayrı herbiri ken­disinin öldürdüğünü iddia etse, herbiri arkadaşının iddiasına karşı yemin etmekten kaçınırsa, tahsis edilen ganimet eşya di­ğerine kalır. İkisi de yemin ederse, ganimet aralarında eşit paylaşılır.

Çünkü alamette ikisi de eşit olup başı ikisi de tutarak getirmiştir. Hak kazanma da ona dayalıdır.

1215- Müslümanlar birinin bir kafayı kesmekte olduğunu görse ve kendisinin öldürdüğünü söyliyerek yemin de ederse, ganimet eşyası ona verilir.

Çünkü öldürdüğünün alameti beraberindedir.

Uzak yerden gelmekte olduğunu ve böyle uzak yerde öldürüp kafa­sını kesemiyeceyini görürlerse, ona ganimet eşyası verilmez.

Çünkü alametin hakemliği ancak ona aykırı daha güçlü bir delilin bulun­maması halinde geçerlidir. Halbuki burada aykırı bir delil bulunmaktadır. Çün­kü adamı öldürmesi mümkün olmayan uzak bir mesafede olduğunu biliyoruz. Herkes bu durumda adamın yalan söylediği şüphesini taşımaktadır.

1216- Onu öldürdüm, sonra düşmanla çapışarak uzaklaş­tım ve dönüşte başını kestim, derse sözüne itibar edilmez.

Çünkü zahirin kendisine şahitlik yapamıyacağı ve doğruluğuna delalet e-decek bir alamete sahip olamadığı bir şeyden haber vermektedir. Kendisine birşey verilirse, sadece kuru iddiası sebebiyle verilmiş olacak ki, bu da nass ile caiz değildir.

1217- Komutan, yenilgiye uğramaya yüz tutarlarken "Kim bir baş getirirse ona yüz dirhem vardır" derse, bundan "erkek düşman" başı anlaşılır.

Çünkü düşman yenilgiye uğrayınca müslümanlar takibeder ve önlerine çıkanı Öldürürler. Zahire göre maksat, savaşa ve düşmanı takib etmeye teşvik etmektedir.

Komutan "Düşmanın kadınlarının esir alınmasını kasdettim" derse, sözü geçerli olmaz.

Çünkü söylediği Ue düşündüğü birbirini tutmamaktadır. İçindeki düşün­cesini anlamalarına da imkan yoktur. Hüküm ancak söylediği ve bütün işlerde esas olan zahire göre verilir. Ancak düşüncesini açıklayıp "Kim düşman ka­dınlarından birinin başını getirirse, ona şöyle vardır" derse, sözü geçerli olur.

1218- Düşman yenilmiş ve dağılmış, müslümanlar da savaşı bırakmış, ondan sonra komutan "Kim bir baş getirirse ona şöyle vardır" derse, o zaman sözünden maksat, kadın ganimet getirmek olduğu anlaşılır.

Çünkü savaş bitmiş ve ganimet toplama zamanı gelmiştir. Sözünden anlı­yoruz ki, amacı düşmanı takib ve ganimet toplamaktır. "Ben, öldürülen erkek düşmanın başını kasdettim" derse, sözüne itibar edilmez. Zira belirttiğimiz gibi her işte hüküm, galip olan zahire göre verilir.

1219- Savaş esnasında "Kim iki baş getirirse biri onundur" derse, sözü kadın esir alma olarak anlaşılır.

Çünkü getireceği şeylerin bazısını ona mülk olarak vermiştir. Bu da öldü­rülen erkeğin payında değil, esir kadınlarda gerçekleşir. Çünkü öldürülenin başı bir leş olup onu vermekle teşvik manası meydana gelmez. Ama "Getirene yüz dirhem vardır" derse, durum değişir. Bunu getiren kişi yüz dirhemi almaya hak kazanır. Çünkü burada savaşa teşvik anlamı, tahsis edilen şeyle gerçekleş­mektedir.

1220- Düşmanın patriği öldürüldü. Kim başını getirirse, ona yüz dirhem vardır, derse ve düşman komutanı ancak çarpış­ma ile ele geçirilebilecek bir yerde olup müşriklerden biri çar­pışarak onun başını getirse, yüz dirhemi almaya hak kazanır.

Yine müşriklerin savunacağından korkulan bir yerde olup bir müşrik onu kendileriyle çarpışmadan alıp gelse, tahsis edi­len ganimeti almaya hak kazanır. Çünkü biliyoruz ki komuta­nın amacı, düşman komutanın başını getirmeye teşvik etmek­tir. Bu da onu getirmiştir. Bu işte de düşmanı rezil etmek ve intikam almak vardır.

Çünkü komutanların başını getirmeyi şart koşarken, öldürüldüğünde düş­manın güç ve moralinin kırılmasını amaç edinmiştir. Bu da cihadın bir çeşidi­dir. Bu işi gerçekleştiren de tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanır.

1221- Düşman oradan uzaklaşıp gittikten sonra biri gidip düşman korkusu olmayan yerden onun kafasını kesip getirse, az veya çok bir şey almaya hak kazanamaz.

Çünkü bu işi cihad değildir. Sadece leş olan bir şeyi kendisine taşıma karşılığında komutanın verdiği bir ücrettir. Herhangi bir zümreye de yönelerek söylememiştir. Sadece "kim başını getirirse" demiştir. Böyle bir iş için ücret vermek de olmaz.

1222- Bir kişiye özel olarak yönelip "Düşman komutanının başını getirirsen sana şöyle vardır" yahut bir zümreye "Han­giniz düşman komutanının kafasını getirirse ona şöyle vardır" derse, mesele değerlendirilir ve başı getiren kişiye böyle bir iş için tahsis edilen miktardan fazlası verilmez.

Çünkü bu iş komutanın ücretli adam çalıştırması kabilindendir. Ancak ücretli tahsisi fasit bir işlemdir. Çünkü yapılacak işin miktarı meçhuldür. Zira ücret tahsis ederken işin yeri belirlenmiş değildir. Fasit ücretle çalıştırmanın hükmü, işin gerçekleştirilmesi halinde benzer bir iş için verilen ücreti vermek­tir. Bu miktardan fazlası verilmez. Çünkü böyle bir ücrete, çalışan kişi razı olmuştur.

Bu ücretini de ganimetten verir. Çünkü onu müslümanlarm menfaati için çalıştırmıştır. Tıpkı yol göstermesi, koyun veya aygır (kısrak) sürüsünü güt­mesi yahut erzak taşıması için ücretle adam kiralaması gibidir. Bu ücretini de daha önce alınan ganimetten verir. Çünkü istihkakı, ganimet tahsisi şeklinde değil, ücretle çalıştırma şeklindedir.

Zaten ganimetler alındıktan sonra ondan pay tahsisi de caiz değildir. Ama müslümanlarm yararı için onların kazandığı ganimetlerden ücret vererek adam tutmak caizdir.

Doğrusunu Allah bilir.[68]

Öldürulen Kişinin Eşyasını Almanın Caiz Olup Olmadığı Yerler

 

1223- Komutan "Kim birini Öldürürse eşyası onundur" der­se ve adamın biri düşman tarafından ücretle tutulan ama sa­vaşmayan bir müşriki öldürürse, her şeyini almaya hak kazanır.

Çünkü ganimet tahsisinden amaç, savaşa teşvik etmektir. Düşmandan öl­dürülmesi caiz olan herkesi içine alır. Onlardan ücretle çalışanı öldürmek de caizdir. Çünkü o da müslümanlarla döğüşmeye elverişli bir yapıya sahiptir. Kendisine ihtiyaç duyulduğu zaman da döğüşebilir. Öldüren kişi de bilgisi ile savaşmaktadır. Çünkü bilgisi ile savaşın sebeplerini hazırlamaktadır.

1224- Yine onlardan bir tüccarı veya efendisi yanında hiz­met eden bir köleyi veya irtidat edip onlara katılan birini yahut antlaşmayı çiğneyip müşriklere katılan bir zimmîyi öldürürse, yine eşyasını almaya hak kazanır.

Çünkü bütün bunları öldürmek mubahtır.

1225- Onlardan bir kadını öldürürse, eşyasını alamaz.

Çünkü kadınları öldürmek şer'an yasaktır. Zira rivayete göre Rasulullah öldürülmüş bir kadın görünce tuhafına gitmiş ve "yapmayın, bu savaşmıyordu (veya bununla savaşılmaz)" buyurmuştur. Biliyoruz ki, komutan savaşmaya teşvik ederken sözü ile, öldürülmesi caiz olmayanları öldürmeyi kasd etme­miştir.

Ama kadının savaştığı anlaşılırsa, eşyasını ganimet olarak almaya hak kazanır.

Çünkü bu durumda öldürülmesi mubahtır. Rasulullah, kadının savaşma­dığını gözönünde bulundurarak öldürülmesini yadırgamıştır. .

1226- Yine erginlik çağına gelmiyen çocuğu müslüman öl­dürecek olursa, eşyasını alamaz.

Çünkü düşman çocuklarını öldürmek caiz değildir. Komutanın teşvikten maksadının da bu olmadığını biliyoruz.

Ama düşman safında savaştığı kesin ise öldürülmesi mubah olduğu gibi, öldüren kimse de eşyasını almaya hak kazanır.

1227- Düşmandan savaşa katılan bir yaralıyı veya hastayı öldürürse, eşyasını almaya hak kazanır. Hasta veya yaralı düşman ister savaşacak güçte olsun, ister olmasın.

Çünkü iki durumda da öldürülmesi mubahtır. Hasta veya yaralı olsa bile kendi iradesiyle savaşmaktadır

1228- Savaşması, irade ve tercihi ile savaşa katılması yahut çocuk sahibi olması umulmayan, her yönden iş yapamaz du­rumda olan yaşlı birini Öldürürse, eşyasını almaya hak kaza­namaz.

Çünkü böylelerini öldürmek helal değildir. Ama erkeklik iktidarı umulan veya savaşa iradesiyle katılan olursa, öldürülmesi mubahtır. Çünkü rivayete göre Dureyd b. Samme yüzaltmış yaşında iken öldürülmüştür. Zira savaşa ira­desiyle katılmıştır. Öldürülen yaşlı bu özellikte biri ise, öldüren eşyasını alma­ya hak kazanır.

1229- Müşriklerin safında müslümanlara karşı savaşan bir müslümanı öldürecek olursa eşyasını alamaz.

Çünkü bunun öldürülmesi mubah ise de eşyasının ganimet olarak alınma­sı caiz değildir. Çünkü müslümanın malıdır. Müslümanın malı ise hiç bir şekil­de müslümanlara ganimet olamaz. Bağiy (yol kesen isyancıların mallan gibi.

1230- Öldürülen müslümanın üzerindeki eşya müşriklerin ödünç verdiği eşya ise, öldüren kişi onları almaya hak kazanır.

Çünkü üzerindeki eşya ganimettir. Bu durumda onun öldürülmesi de mu­bahtır. Komutanın teşvik ettiği şey kapsamına girmektedir. Nitekim komutan onu özellikle gösterip "Bunu öldürürsen eşyası senindir" dediğinde eşyasını almak caiz olduğu gibi,umumî olarak söylediğinde de eşyasını almak helaldir.

1231- Bir kadını veya çocuğu öldürse ve bunların eşyası da müşriklerinse, onları alamaz.

Çünkü bu eşya öldürülen kişiye ait olsadı, onu almaya hak kazanamazdı. Alamayışı, ganimet olamayışından değil, komutanın sözü kapsamına girmeyi-sindendir. Bu anlamda öldürülenin eşyasının kendi mülkü veya ödünç olması arasında fark yoktur.

1232- Üzerindeki eşyasının başka bir müşrike veya kadına

veya çocuğa yahut yaşlıya ait olduğunu bile bile bir müşriki öldürse, eşyasını almaya hak kazanır.

Çünkü öldürdüğü kişinin öldürülmesi mubahtır. Üzerindeki eşya da müş­riklerin mallarından bir ganimettir. Ganimet tahsisi ile onu Öldüren almaya hak kazanır.

1233- Ama üzerindeki eşya bir müslümanın veya antlaşma-

yı çiğnememiş bir antlaşmahnın ise, almaya hak kazanamaz.

Çünkü bunların eşyası ganimet olmaz. Bu da müslümanın onlar arasına eman ile girmiş olmasına bağlıdır.

1234- Eşya, müşriklerden İslama girmiş, fakat henüz arala­rından hicret etmemiş bir müslümanın ise, Ebu Hanifeye göre alabilir.

Çünkü Ebu Hanife'ye göre İslam'a girmekle onun malı hükmen değil, günah bakımından kendi canı mesabesinde masum (dokunulmaz) olmaktadır. Ganimet olmaktan çıkması ve özel mülkiyet olması ise, ancak darulislam'da bulunmasiyle mümkündür. Bu da gerçekleşmemiştir.

Nitekim darulislam'a geçip mallarını darulharp'te bıraksa ve müslümanlar orayı istila etse bütün malları fey' olur. Hatta müslümanlar orayı istila edinceye kadar kendisi orayı terketmemişse, elindekiier dışında tarlası ve eşyası müslü­manlara fey' olur. Elindekiier ise daha önce eline geçtiği için onundur. Öldürü­len düşmandan ödünç aldığı eşya ise böyle değildir. Onun için komutanın tahsisi ile öldüren kişi bunları almaya hak kazanır.

1235- Aynı şekilde düşman bu eşyayı zorla almış ve müslüman da onu öldürmüşse, bu eşyasını almaya hak kazanır.

Çünkü belirttiğimiz gibi darulharp'teki müslümanın zimmetinde değil ki onun özel mülkü olsun. Bundan dolayı bu eşya ganimet olur.

1236- Bir müslümanın kölelerinden biri düşman safında

m üs 1 um an lar la savaşırken esir alınırsa, müslüm anlara fey1 olur.

Çünkü efendisinden kurtulmuş olarak müslümanlarla savaşmaktadır. Do-layısıyle o müslümanın zimmetinden çıkmıştır. Diğer düşman fertleri gibi fey1 olmaktadır. Bu da eşyayı gaspeden gibidir.

1237- Darulharbe eman ile girmiş bir müslümanın  eşyala­rını gaspeden düşmanı öldüren kişi, bu eşyaları almaya hak kazanır.

Çünkü düşman, müslümanın malını ğaspederek zimmetine geçirmiştir. Zaten düşman, mallarımızı alınca onun mülkü olmaktadır. Ganimet tahsisi ile de bu eşya öldüren kişiye ait olur. Ancak eşyanın eski sahibi (müslüman) on­ların kıymetini vererek geri alabilir. Çünkü ganimet tahsisinde o ganimeti biri­nin ele geçirmesi, ganimet taksimi ile mülkiyetine geçirmesi gibidir. Malın eski sahibi malını ganimet arasında taksimden sonra görürse dilediğinde kıymetini vererek almağa başkasından daha layıktır. Ebu Hanifenin kıyası budur.

Doğrusunu Allah bilir.[69] 

 

Kendisine Ganimet Tahsis Edilen Kişinin Hak Kazanamayacağı Ganimet Malı

 

1238- Komutan "Kim birini öldürürse ganimet eşyası onun­dur" der ve mü si umanların safından biri müşriklerin safmdaki birini vurup öldürürse, eşyasını almaya hak kazanır.

Çünkü öldürülmesi caiz olan bir düşmanı öldürmüştür. Komutanın gani­met tahsisi ile ganimet eşyasına hak kazanmanın sebebi de odur.

1239- Müşrikler, öldürülen kişinin eşyasını alamadan ye­nilip dağıtılır ve müslümanlar atı ile beraber öldürülen ada­mın eşyasını da ele geçirirse, hepsi öldüren kişinin olur.

Çünkü sebebine sarıldığı için Öldürenin gerçekleşen bir hakkıdır. Bu hak­kını iptal edecek bir engel de olmamıştır. Sadece imkan bulunamadığından ve­ya dalgınlıktan dolayı bu hakkın alınması gecikmiştir. Bu da hakkı iptal eden

bir şey değildir.

1240- Müşrikler öldürülen kişinin at ve silahını almış ve mesele de aynı şekilde olmuşsa, Öldüren kişi onun eşyasını al­maya hak kazanamaz.

Çünkü müşrikleri ele geçirinceye kadar kendisi ele geçirmemiştir. Eline geçirip müşrikler kendisinden alınca hakkı kaybolurken, henüz eline geçirme­diği bir şeyi müşriklerin ele geçirmesiyle onda hakkı nasıl kaybolmasın!

Böylece hak kazanma sebebinin ortadan kalktığı anlaşılmaktadır. Çünkü komutan, tahsis edilen ganimete hak kazanmak için öldürmeyi sebep yapmış­tır. Zira Öldüren kişi ancak bu sebeple ganimeti almaya hak kazanır. Müşrik­lerin o eşyayı almasıyla bu hak da düşmüştür. Sebep ortadan kalktıktan sonra hükümde bir etkisi kalmaz. Onun için bu mal artık müşriklerin malı olmuş ve müslümanlar ele geçirince bütün askerlere ait bir ganimet haline gelmiştir.

1241- Müslümanlar istila edince malını müşriklerin alıp al­madığı belli değilse, üzerinde ne bulunursa öldüren kişiye ait­tir. Kendisinden alındığı belli olan şeyleri ise fey' olur. Çünkü gerçeğe vakıf olmak mümkün olmadığında zahire itibar edilir.

1242- Öldürüldüğü zaman müşrikler onu yanlarına çekmiş ve eşyası da üzerinde gitmişse, sonra müslümanlara karşı yenik düşmüşlerse, bu eşya Öldüren kişiye ait olur.

Çünkü eşyasını almak için değil, atlar çiğnemesin diye çekip götürmüş­lerdir. Nitekim iki saf arasında atlar çiğnemesin diye ayağından müslüman as­kerlerin karargahına çekilen yaralı müslüman, sonra ölürse şehid olur ve yıkanmaz.

1243- O müşriği çekip götüren müşriklerin Ölenin varisi olan kişiler olmaması lazımdır. Onun varisleri ise, eşyası müs­lümanlara ait ganimet olur.

Çünkü zahire göre varisi eşyasını almak için çekip götürmüştür. Eşyasın­da varisi onun yerine geçer. Öldürülen kişi eşyasına kendisi sahip olduğu gibi, onun yerine geçen kişi de aynı şekilde sahip olmaktadır. Yabancı onun yerine geçemediği için çekip götürmekle de eşyasına varis olmaz. Ama kendisi yeni zimmetine geçirmek için onu çekmiş ise, eşyasına sahip olur. Çükü eşya sahi­bine tabidir. Ama çekip götürmesine rağmen eşyasını üzerinden almamışsa, ona sahip olma düşüncesi taşımadığını anlarız.

1244- Çekip götüren kişinin onun varisi veya vasisi yahut yabancısı olduğu bilinmiyorsa, ölünün eşyası Öldüren kişiye ait olur.

Çünkü hak kazanmasının sebebi bellidir. İptal edecek aykırı bir şey bilin­miyorsa, hükümde bu sebebe itibar etmek gerekir.

1245- Yine, atı yanında bulunursa, öldüren kişiye ait olur. Ama düşmandan birinin elinde yakalanırsa müslümanlara ga­nimet olur.

Çünkü başka bir elin zimmetine geçirmesiyle birinci durumdaki sebep geçersiz olur.

Çünkü bu hakkını iptal edecek başka bir elin varlığı sözkonusu değildir. Belki de kimse yakalamadan çekilen askerin peşinden gelmiştir.

İstihsana göre ise ganimettir.

Çünkü ne ölünün elinde, ne de ölünün önceden elinde bulundurduğu yer­de ele geçirilmiştir. Hakkında kıyasa göre işlem yaparsak, katile ait olduğunu söyleriz.

1246- Askerler yürüdükten sonra bir veya iki mil uzaklıkta görülse, kıyasa göre at, adamı ödüren kişinin olur.

Çünkü hakkını iptal edecek başka birinin müdahalesi görülmemektedir. Belki de kimse dokunmadan kendiliğiden askerlerin peşiden gitmiştir.

İstihsana göre ise, ganimet olur.

Çünkü ne ödürülenin elinde, ne de öldürülen kişinin zaptettiği yerde ele geçmştir. Burada kıyasa göre karar verirsek, atın, Öldürülen kişinin olcağını söylemek gerekir.

1247- Askerler bir ay süre ile gitmiş ve şehirlerine döner­ken, at da onların peşinden gitmiş olabilir. Halbuki zahire gö­re kendi başına bir ay süre ile böyle dolaşmaz. Sağa sola yiye­cek ve içecek için sapar, yoldan sapmadan bir ay böyle devam etmişse, anlarız ki, tek başına değildir ve biri onu sürmüştür. Bu durumda müslümanlar ele geçirdiğinde ganimet olur. Ama kendi kedine bir ay yolda onları takibederek gittiği kesin an­laşılırsa, sahibini Öldüren kişiye ganimet olur.

Çünkü ona başkası el koymamıştır. Böylece öldüren kişinin kazandığı kesin hakkı ortadan kaldıracak birşey olmamıştır.

1248- Öldürülenin atını alıp onu ve silahını üzerine yükle-seler ve yenilmiş olarak geri gitseler, sonra müslümanlar yeti­şip ele geçirseler, bütün şeyleri öldüren adamındır.

Çünkü ölünün eşyasına elkoymayı amaç edinmemişlerdir. Sadece yakın­larına geri götürmek için atma yüklemişlerdir. Bu da eşyasına elkoyma sa­yılmaz.

1249- Ama Ölünün oğlu bu işi yapmış ve müslümanlar ele geçirmişse, eşyası müslümanlara ganimet olur.

Çünkü oğlu eşyasına sahip çıkmadan bunu yapmaz. Zira kendisi ölünün halifesidir. Başkası alınca ona verir, ama kendisi alınca kimseye vermez. Va­rislerden bir kişi bütün varisler mesabesindedir. Nitekim hakkını ve mülki­yetini ispat durumunda ölünün yerine geçmektedir.

1250- Daha önce bu işi yapması için birine vasiyet etmişse, durum yine aynıdır.

Çünkü vasi, ölümünden sonra onun halifesidir. Eşyasını üzerinden alsın veya almasın onun uygulanılan, varisin uygulamaları gibidir.

1251- Yabancısı olan düşman askerler, atını götürürken üzerine yükledikleri ölü ile beraber kendi eşyalarım da yükle­miş ve götürmüşse, ele geçtiklerinde sadece ölünün üzerindeki eşya öldürene ait olur. At ve üzerindeki diğer şeyler müslü­manlara ganimettir.

Çünkü ihtiyaçları için onu kullanmaları, sahip olmaya çalıştıklarını ifade eder. Ama ölünün eşyasını üzerinden soymadıkları İçin ona sahip çıkmaya çalışmadıklarını gösterir. _

1252- Üzerine Ölü ile beraber sadece matara ve yem torba­sını yüklemişlerse, at ve üzerindeki şeyler hepsi öldürene ait olur.

Çünkü bu şeyleri yüklemekle ata elkoymuş sayılmazlar. El koymak, ona sürekli sahip olmak ve elde tutmakla olur. Bu da belirli bir maksatla yük vurup matara ve diğer şeyleri üzerinde taşımakla ancak sabit olur.

1253- Semerini başka bir semer veya eğerle değiştirip üze­rinde sadece Ölüyü ve eşyasını taşısalar, at ve üzerindeki bütün şeyler öldüren kişiye ait olur.

Çünkü semerini veya eğerini değiştirmeleri, onu ele geçirmeye ve sahip olmaya çalıştıklarına delil sayılmaz. Bu ve buna benzer meselelerde genel kana­ate, onu kendilerine mal etmek için çalıştıklarını gösteren delil ve işaretlere itibar edilir.

Doğrusunu Allah bilir.[70]

 

Ganimet Tahsisinde İstisna Ve Özel Tahsis

 

1254- Komutan "Kim altın veya gümüş getirirse, dörtte biri onundur" derse, sözü, ister müslümanlar, ister müşrikler tara­fından işlenmiş olsun, külçe ve işlenmiş altını kapsar.

Çünkü altın ve gümüş adı hakikaten hepsini kapsar. Almaya hak kazan­mak da ona binaendir. Nitekim "altın ve gümüş dışında kim ne getirirse, kendi­sinindir" dediğinde bütün çeşitleriyle altın ve gümüş bunun dışında kalmaktadır. İstisna yapılmadan tahsis genel olarak altın ve gümüşten yapıldığında da aynı şekilde almaya hak kazanılır.

Nitekim altın ve gümüşte zekat ayn (eşyanın kendisi) itibariyledir, aynı cinsten mübadele yapıldığında değişik cinslerden vermek haram olduğu gibi, aynı cinsten mübadele de değişik cins alıp vermek veya az yahut çok alıp ver­mek haramdır. Bunda külçe ve işlenmiş cinsler aynıdır. Yani külçeden külçe ve işlenmişten işlenmiş alınıp verildiği gibi alınıp verilen şeyler de eşit miktarlarda

olması lazımdır.

Bu durum şunun tersinedir: Adam altın veya gümüş satın almıyacağına yemin eden bir kişi ise, dirhem veya dinar (metal gümüş ve altın para) alırsa, yeminini tutmamış sayılmaz. Çünkü satın almıyacağına dair yemin etmiştir. Bu da ancak birinin satmasıyla ortaya çıkar. İşlenmiş altın veya gümüşün satıcısına ise sarraf adı verilmektedir. Altın veya gümüş satıcısı adı da ancak birinin sat­masıyla ortaya çıkar. Bu ad, işlenmiş altın veya gümüş satan kişiye verilir.

Burada her hak kazanma, ismin hakikati şartına bağlanmıştır. "Altına veya gümüşe dokunmayacağım" diye yemin etseydi, o zaman yeminini tutma­mış olurdu. Çünkü bu, işlenmişi de, işlenmemişi de kapsamaktadır. Zaten gani­met tahsisi ile hak kazanma, vasiyetle hak kazanma mesabesindedir. Malı olan altın ve gümüşten vasiyet etseydi, işlenmiş ve işlenmemiş olanın tümünü kapsardı.

1255- "Kim demir getirirse, onundur. Demirden başka bir şey getirirse, yarısı onundur" derse ve adamın biri demir külçesi yahut demirden tabak, silah, bıçak, kılıç getirse, hepsi onundur.

Çünkü demir ismi hepsini kapsamaktadır. İşlenmekle ayn (eşya)m adı değişmez. Çünkü aynından yapılan işle maddesi yok olmayıp şekil kazanmakta ve devam etmektedir. Amacı olan şeyden de sapmamıştır. Yüce Allah onu şöyle belirlemektedir: "Pek sert olan ve birçok faydası olan demiri var ettik."[71]

Ama kılıç kını, bıçak sapı ve kını getirirse, getirene ait olur.

Çünkü demir değildir. "Bundan başkasını getirene yansı vardır" dediği için bu yarıya müstehak olur.

Ancak bunun yarısı kendisinden alındığında eşaya zarar getiriyorsa, kıymeti alınır.

Çünkü aslın (temel malın) sahibi odur. Diğer askerlerin ganimet hakkı ise bu asla tabî olan şeyde tahakkuk etmiştir. Lakin zarar vermemek için bu yarının kıymeti alınır. Birinin arazisinde bulunan ortak bir bina gibi. Zarar vermemek için arazi sahibi binanın yarısını ortağından kıymeti ile alabilir.

1256- "Kim pamuklu kumaş getirirse, o kendisinindir" der­se ve biri dibac, yün ve ipek kumaş getirirse, almaya hak kazanamaz.

Çünkü "Bez pamuklu kumaş" adı bu şeyleri kapsamaz. Sadece keten ve pamuklu kumaşları kapsar. Nitekim bezzaz (manifaturacı), halk arasında (ön­celeri) pamuklu ve keten kumaşları satan kişiye verilen isimdir. Bezzazlar çar­şısı da dibac ve konfeksiyon kumaş satanların dışında sadece keten ve pamuklu kumaş satılan çarşıdır. Yani Küfe halkının adetine göre düzenlenmiştir. Ama muhitimizde keten ve pamuklu kumaşları satanlara kerabîsî adı verilmektedir.

Eğirilmiş veya eğirilmiş olup henüz dokutulmamış keten veya pamuklu getirse, bundan bir şey alamaz. Çünkü "bez" ismi, normal olarak iplik halin-dekini değil, dokuma işleminden geçmiş giyilen kumaş için kullanılmaktadır. Nitekim bunu satan kişiye bezzaz değil, kattan (pamukçu) ve gâzzâl (iplikçi) denilmektedir.

1257- "Kim bir elbise getirirse, o kendisinindir" der ve biri dibac veya iplik veya kürk yahut başka elbise getirse, onu almaya hak kazanır.

Çünkü elbise ismi normal olarak insanın giydiği şeylere verilir. Halkın

giydiği bütün şeyler bunun kapsamına girer. Sadece ayakkabı, sarık ve külah bunun dışındadır. Bu şeyleri getiren kimse almaya hak kazanamaz. Çünkü el­bise giyinmek için giyilen şeydir. Sarık, külah ve ayakkabı ile giyinme mey­dana gelmez. Nitekim yemin kefareti her miskine bir takke, külah veya ayak­kabı verilirse yerine gelmez. Ancak bu şeylerin kıymeti, yiyecek tutarı oldu­ğunda bunlar yemek bedeli olarak verilir. Elbise giymiyeceğim, diye yemin eden bir kimse külah veya sarık giydiğinde yemini yemiş (tutmamış) sayılmaz.

1258- Bir keçe, kilim, perde, yatak getirse, bunları almaya hak kazanamaz.

Çünkü bunları halk normal olarak giymez. Sadece evlerde kullanır. Bun­lar elbise İsmi kapsamına değil, eşya kapsamına girmektedir.

"Kim bir eşya getirirse, onundur" derse, halkın giydiği şeyler de dahil bütün bunları almaya hak kazanır.

Çünkü bütün bunlar eşyadır. Eşya, faydalanılan şeyin adıdır. İsmini özel­likle belirtmese bile eşya ismini mutlak söylemesi halinde alan kişi tabaklan da almaya hak kazanır. Çünkü "kaplar dışında" derse ve biri tas, ibrik, şişe ve bakır kazanlar gibi şeyleri getirse, almaya hak kazanamaz. Çünkü bunlar hepsi kaptır ve onları eşyadan istisna etmiştir. Bu da istisna edilmediği durumlarda bunları almaya hak kazandığına delildir.

1259- "Kim altın veya gümüş getirirse" derse ve biri altın yahut gümüşle kaplı bir kılıç getirirse, sadece kablamasını almaya hak kazanır.

Çünkü altın veya gümüş ismi hakikaten onu kapsar. Nitekim satışta altın hükmü sadece kaplama hakkında sabit olmaktadır. Yine adam gümüş yaldızlı ve gümüşle süslü bir eğer getirse, sadece gümüşünü almaya hak kazanır.

1260- İçinde altın ve gümüş çiviler bulunan ve bu çiviler söküldüğü zaman dağılan kapılar getirse, bir şey almaya hak kazanamaz. Çünkü ekseriyeti altın veya gümüş değildir.

Yani kapı tahtalarına batmış çiviler yok hükmündedir. Altın ve gümüşten maksat ise, onlarla süslemektir. Çivilerde ise süs maksat değil, yararlanma

maksattır.

Halbuki eğer ve kılıç kaplaması ve yaldızı böyle değildir. Bunlardan süs­leme kastedildiği açıktır.

Kaldı ki çivi tamamen kapıya tabî ve onda kaybolmuştur. Çünkü sökül­düğü zaman kapı diye bir şey kalmıyacaktır. Halbuki getirilen ganimet kapıdır. İçinde altın çiviler olsa bile normal olarak buna altın kapı da denilmez. Halbuki eğer ve gem böyle değildir. Çünkü üzerindeki gümüşlere bakılarak gümüş yaldızlıdır, denilir.

1261- Altın veya gümüş üzerinde inciler varsa yahut yüzü­ğün taşı inci ise, altın ve gümüş dışındaki bütün bu mücev­herler ganimettir.

Çünkü altın ve gümüş ismi hakikaten bunları kapsamaz. Diğer süs eşyası ise getirenindir.

Çünkü altın ve gümüş adı bunları hakikaten kapsar ve başka bir isimle anılmazlar. Nitekim altın veya gümüş yüzük denildiği halde taşma nisbetle inci veya başka mücevher yüzüğü denilmemektedir.

1262- Yine üzerinde değerli taşlardan bulunan altın veya gümüş haç getirse, bu taşların tümü ganimettir.

Çünkü altın ve gümüşe başka bir isim galip olmamıştır. Nitekim haç, üze­rindeki mücevherata bakılmaksızın yapıldığı altın veya gümüşe nisbet edil­mektedir.

1263- "Kim yakut veya zümrüt getirirse..." derse ve biri yakut ve zümrütle süslü gümüş yaldızlı bir süs eşyası getirse, yakut ve zümrüt sökülür ve kendisine verilir.

Çünkü yakut ve zümrüt ismi, altın ve gümüş Üzerine yerleştirilmiş olsa bile, hakikaten devam etmektedir. Çünkü onun ismini yok edecek başka bir şeye maruz kalmamıştır.

1264- Yine taşı zümrüt veya yakut bir yüzük getirse, bunlar sökülür ve kendisine verilir.

Çünkü sökülmesiyle müslümanlara herhangi bir zarar ulaşmaz. Zira geti­rilen şeyin maliyeti amaçtır.

1265- "Kim bir demir getirirse, onundur" derse ve biri Üzengileri demir olan bir eğer getirse, üzengiler sökülür ve kendisine verilir.

Çünkü demir ismi onlarda hakikaten devam etmektedir. Mesela demir özengi, ağaç Özengi denilmesi gibi. Sökülmesinde de bir zarar yoktur.

1266- Eğerde demir çiviler veya halkalar varsa ve bunlar söküldüğünde eğer dağıtacaksa, getiren kimse birşey alamaz.

Çünkü bu şeyler eğerin menfaati için kullanılmış olup süs için değildir. Kapılardaki çiviler gibi. Nitekim demir köşebent ve benzeri demirlerle monte edilmiş ve bu demirler söküldüğünde dağılacak olan bir gemiyi ele geçiren bir kimsenin alacağı bir şey olmaz.

Bu nevi konularda prensip şudur: Süs amacı ile olmayıp yararlı olması için ve tahsisin yapıldığı şeyin ismi dışında bir isimle başka bir şeyde kullanılan şeyler tahsis kapsamma girmez. Başka şeyde süs için kullanılan ve tahsis edilen şeyin ismini taşıyan şeyler de tahsis kapsamma girmektedir. Çünkü süs, ayndan (eşyanın kendisinden) sağlanmak istenen yarardan fazla olan bir özelliktir. Fahiş bir zarar meydana getirilmeden sökülebiliyorsa, hakkın gereği olarak sökülür, şayet sökülünce zarar büyük oluyorsa, eşya satılır ve tutarları tahsisin miktarı kapsamına giren ve girmeyen payiara bölünür. Mesela birinin mülkiyet oranına göre aralarında bölünür.

1267- Buna göre "Kim bir ipek getirirse, onundur" derse ve biri iç dolgusu ipek olan bir cübbe veya kaftan getirse, bir şey almaya hak kazanamaz.

Çünkü iç dolgu üzeri örtülüdür. Cübbe veya kaftanda kullanılması süs için değil, yarar sağlaması içindir. Böylece içinde tüketilmiş bir eşya mesabe­sinde olmaktadır.

Nitekim savaş durumu dışında erkeklerin ipek giymesi haram olduğu halde böyle bir cübbe veya kaftanın erkekler tarafından giyilmesinde bir sakınca yoktur. Kendisine tahsis yapılan kişi bunu almaya hak kazanır, diye iddia edi­lirse, bunun neticesi olarak "Örgü ipleri ipek olup diğer ara maddesi ipek olma­yan bir elbise getiren kişinin de örgü iplerini almaya hak kazandığı" kabul edilmesi gerekecektir ki, bu da makul olmıyan uzak bir sonuçtur.

1268- "Kim ipek bir elbise getirirse, onundur" der ve biri yüzü yahut astarı ipek olan bir cübbe getirirse, ipek olanları alır, diğerleri ganimet olarak kalır.

Çünkü "elbise" ismi, ayrı ayrı yüzü de astarı da içine alır. Her biri diğe­rinin yerini tutmaz. Aksine her biri hakikati üzere farklıdır. Hüküm açısından bu nevi elbiseleri erkeklerin giymesi mekruhtur. Kılıcın kılıfı mesabesindedir.

Getirilen bu elbise satılır ve tutan yukarıda belirtildiği şekilde paylaşılır.

Çünkü yüzü ve astarı birbirinden ayırmak fahiş bir zarar meydana getirir.

1269- "Kim ipek bir cübbe getirirse, onundur" der ve biri yüzü yahut astarı ipek olan bir cübbe getirirse, burada mu­teber olan onun yüzüdür.

Çünkü normal olarak cübbe denilince yüz kısmı anlaşılır. Astan ise yüzü­ne nisbetle ona tabidir. Zaten tahsiste cübbe ismi kullanılmışsa, cübbenin asta­rına da, yüzüne de hak kazanır. Halbuki bir önceki meselede durum bunun zıddıdır. Orada hak kazanma elbise adıyla olmuştur. Astar olmaksızın elbisenin yüzüne de elbise denilir.

1270- "Kim altın getirirse, onundur" der ve biri altınla dokutulmuş bir dibac (kumaş) getirirse, bakılır, şayet altın ku­maşın çözgüsünde kullanılmışsa, bir şey almaya hak kaza-

namaz.

Kumaşın çözgüsü (iskelet ipliği) olan ipek mesabesindedir.

Altın açık bir şekilde belli oluyorsa, sadece onu almaya hak kazanır.

Çözüm yolu da satmaktır. Çünkü muteber olan çözgü değil, ara dokudur. Nitekim çözgüsü ipek ve ibrişim olan kumaşı erkeklerin giymesi caizdir. Ama ara dokusu ibrişim olan kumaşı erkeklerin giymesi helal değildir. Çünkü ku­maş ancak ara dokularla kumaş özelliğini kazanır. Onun için bunda nisbeti çözgüye değil, ara dokuya olmaktadır.

1271- Kim ipek ve bir tarafı ipek olan bir cübbe yahut aradokusu ipekten olan bir elbiseyi ele geçirirse, ondan birşey

Çünkü bu tamamen ona bağlıdır. Nitekim bu nevi elbiseleri erkeklerin giymesinde bir sakınca yoktur.

1272- Yine "Kim altın getirirse, onundur" derse ve biri üze­rinde altın çivi bulunan bir yakutu yahut taşında altın çivi bu­lunan gümüş bir yüzüğü getirirse, bundan birşey almaya hak kazanamaz.

Çünkü bu kaplama olup tamamen ona tabidir. Nitekim dişleri altın kapla­ma olan bir esir getirse, dişlerindeki altını almaya hak kazanamaz.

Ama altından burun takılmış bir esir getirirse, bu altını almaya hak kaza­nır. Çünkü burun vücuttan dışa uzanmakta ve dilediğinde sahibi takıp sökmek­tedir. Onun için katıksız tam tabî sayılmaz. Halbuki dişler böyle değildir.

Bütün bunlar istihsana göredir. Kıyasta ise esas adı hakikaten koruduğu için bütün bunları almaya hak kazanır.

1273- "Kim ipek bir elbise getirirse, onundur" derse ve biri astarı samur yahut başka bir kürk olan cübbe getirirse, yüzü dışında bir şey almaya hak kazanamaz.

Çünkü elbise ismi ile ona tahsis yapılmıştır. Böyle durumlarda astarın ipeklikte yüze tabî olmıyacağını belirtmiştik. Ganimet tahsisi cübbe ismi ile olsaydı cevabı da "tabidir"şeklinde nisbette ipeke tabî olmaz. Çünkü böyle cübbelere samur veya kürk cübbesi[72] adı verilmektedir. İpek şeye hak kazan­ması, ona hiçbir şekilde tabî olmıyan şeylere de hak kazanmasını gerektirmez.

1274- Yine "Kim kürklü bir elbise getirirse* onundur" der­se ve biri astarı kürk bir elbise getirse, sadece yüz kısmını al­maya hak kazanır.

Çünkü elbise ve cübbe ismi yüz dışında kürkü kapsamaktadır. Yüz kısmı da nisbette astara tabî değildir.

1275- "Kim büzyun (sündüs denilen altın işlemeli atlas) birşey getirirse, onundur" dese ve biri gövde kısmı büz-yun, kol ve kenarları dibac olan bir cübbe getirirse, sadece gövde (beden) kısmını almaya hak kazanır.

Çünkü bu elbisede değişik mallar birbirine tabî değildir. Yakası dışında her tarafı büzyun olan bir cübbe getirse, hepsi getirene ait olur. Çünkü yaka tümüyle cübbeye tabidir.

1276- "Kim büzyun bir cübbe getirse" derse ve biri bedeni büzyun diğer tarafları dibac olan yahut aksi olan bir cübbe getirse, ondan birşey almaya hak kazanamaz.

Çünkü getirdiği şey büzyun cübbe değildir. Nitekim dibac kısmı sökülüp alındığında cübbe denen bir şey ortada kalmaz. Halbuki tahsiste şart, büzyun cübbe getirmek, şeklinde belirlenmiştir.

1277- "Kim altın veya gümüş getirirse, onundur" derse ve biri altın ve gümüşle kaplı bir tabak getirse, bakılır. Eğer altın ve gümüş süs için kaplanmışsa, bu tabak getiren şahsa ait olur. Süs için kaplandığının delili de, söküldüğü zaman tabağın şek­linin bozulmamasidır. Şayet kaplama tabağın kırığını tuttur­mak için yapılmış ve söküldüğü zaman tabak dağılacaksa, bu­nu almaya hak kazanamaz. Çünkü kapılara çakılan çivi mesa­besindedir.

Çünkü altın ve gümüş bu tabakta süs için değil, yarar sağlasın diye kulla­nılmıştır. Böylece tümüyle ona tabî olmuştur.

1278- "Kim kıl getirirse, onundur" derse ve biri keçi postu kıldan kilim, örtü veya kıl aba getirirse, bunlardan hiçbir şey alamaz.

Çünkü kıl ismi deriden kırpılan kıldan başka şeyleri normal olarak kap­samaz. Kıldan dokutulan şeyleri kapsamaz. Nitekim böyle bir elbise ile ana maddesi arasında bir benzerlik de yoktur. İşlenmekle başka bir şey olduğunu böylece anlıyoruz.

1279- "Kim ipek getirirse..." derse ve biri ipek deri yahut deri üzerinden kırpılmış ipek getirse, iki durumda da eşya onundur.

Çünkü ipek adı hakiki olarak ikisini de kapsamaktadır.

Kırpıldıktan sonra deri ipeke nisbet edilir mi? diye sorulacak olursa, ce­vap olarak, evet, deriz. Halbuki koyun ve keçi derilerinde durum böyle değil­dir. Çünkü üzerindeki yün ve kıllara nisbet edilmez. Ve kimse yün deri, demez.

1280- İpek bir elbise getirirse, onundur.

Çünkü elbise mutlak olarak ipeke nisbet edilmektedir. Ama "yün veya büzyun getirirse" dediğinde, yün elbise veya büzyun elbise getirildiğinde durum değişir. Çünkü dokumadan sonra mutlak olarak artık yün veya büzyun şeklinde değil, elbise kaydıyla isimlendirilir. Yün elbise, büzyun elbise gibi. Pamuk ve ketende olduğu gibi.

Eğirılmiş ipek getirirse, onundur.

Çünkü eğirmeden sonra mutlak olarak İpek ismini taşır. Halbuki keten ve pamukta böyle değildir. Netice olarak ipek İsmi, ne olursa olsun İpeke veril­mekte ve adı değişmemektedir.

1281- "Kim ipek cübbe veya merv cübbesi getirirse, onun­dur" derse ve biri yüzü ve astarı kürk yahut samurdan bir cübbe getirse, bu ganimet olur. Yüzü Merv işi, astarı da kürk veya samur olursa, yine ganimettir.

Çünkü bu normal olarak ipek ve samur dışında kürke nisbet edilmektedir. Yani yüzü dışında bu isim kürk ve samura verilmekte ve yüz kısmı bunun kap­samına girmemektedir. Yüz kısmının tümüne cübbe adı verilmektedir. Çünkü nisbette asıl, tek başına ismin kapsamına girmeyen şeylerin dışında ismin yalın halinde kapsamına giren şeylerin nisbet edilmesidir.

1282- Astarı Merv işi veya kuhi (bir nevi beyaz elbise) olan ipek bir cübbe getirse, sadece dışını almaya hak kazanır. Astar kısmı ise ganimet olur. Çünkü bu cübbe astara nisbet edilemez. Zira tek başına astara cübbe adı verilmez, ipekten olan cübbe-nin sadece dışına cübbe ismi verilebilir.

İpek konusunda daha önce yüze de astara da hak kazandığı zikredilmişti. Bu konuda iki rivayet olduğu söylendiği gibi, ikisinin arasında fark olduğu da ifade edilmiştir. Çünkü astar olmadan tek başına ipek (harir)[73] olan dış yüze, cübbe adı ne hakikaten ne mecazen verilir. Ama ipek (hazz)den mecazen cübbe ismi verilmektedir.

Astar samur veya kürk olup lafız hakikaten kullanıldığında mecaz îtiban kalkmaktadır. Merv işi olup lafzın hakikaten kullanılması imkansız ise, mecaz yolu ile kullanılır ve getirene sadece dış yüzü ait olur.

Nitekim "kim ipek veya samur yahut kürkten bir cübbe getirirse" der ve biri dışı ipek yahut karışık renkli bir cübbe getirirse, dış yüzü dışında ancak di­ğer tarafları almaya hak kazanır. Çünkü cübbe ismi ya hakikaten veya mecazen dış yüz dışındaki şeyleri kapsamaktadır. Dış yüz de hiçbir şekilde astara tabî olmaz.

1283- "Kim merv işi bir cübbe getirirse..." der ve biri dışı merv işi, astarı başka şeyden olan bir cübbe getirirse, hepsi onundur. İpek olması durumunda da durum aynıdır.

Çünkü bu durumda astarsız dış tarafa cübbe değil, iç gömlek adı verilir. Durumun böyle olduğunu şöyle demesinden de anlıyoruz.

"Kim dışı yukarıdaki şeylerden, astarı ise başka şeyden olan bir takke getirirse, onundur" derse ve biri getirirse, hepsi onundur.

Çünkü astar ve iç dolgusu olmadan takke meydana gelmez.

1284- Herhangi bir kişi üzerinde gördüğü belirli bir cübbeyi göstererek "Kim bu ipek cübbeyi getirirse, onundur" derse ve biri getirdiğinde astarının samur veya kürk olduğu anlaşılsa, hepsi getirene ait olur.

Çünkü burada istihkakı, isim zikretmeksizin ve nisbet de yapmaksızın işaret ile kesinlik üzerine bina etmiştir. İşaret ve isimle nisbetin hepsi bir şeyi tarif içindir. Ancak işaretle tarif halinde, nisbet itibarı sakıt olmaktadır. Çünkü daha önce geçen bütün şeylerin aksine, işaret daha açık ve beliğdir.

1285- "Kim merv işi cübbe getirirse..." sözünden yüz kasde-dildiği kabul edilir.

Çünkü belirttiğimiz gibi nisbet dışa yapılmıştır. Halbuki astarsız buna cübbe denilmez. İç dolgu da yüz ve astarın ikisine tabidir. Dolayısiyle cübbenin tümünü almaya hak kazanır.

1286- "Kim ipek bir cübbe getirirse..." derse ve biri astarı ipek olmayan, iç dolgusu pamuk veya ipek olan ipek bir cübbe getirse, sadece dışını almaya hak kazanır.

Çünkü mecaz olarak ipekten dış tarafa cübbe adı verilmektedir. Bu isim­le astarı da almaya hak kazanamaz. Astarı alamayınca iç dolguyu da alamaz.

1287- "Kim merv işi bir kaftan getirrise..." der ve biri, astarı da iç dolgusu da merv işi olmiyan bir cübbe getirirse, sadece dışını almaya hak kazanır.

Çünkü yalnızca dışa kaftan denilir. Bir şallı, iki şal kaftan denilmesi gibi. Ama cübbe böyle değildir. Cübbede yalnızca dış kısım, cübbe değil, gömlek diye isimlendirilir.

Dışı da astan da merv işi olduğu halde içdolgu başka şeyden ise, hep­ini almaya hak kazanır.

Çünkü dışa ve astara sahip olmaya hak kazanınca bunlara tabî olan iç dolguya da hak kazanır. Nitekim "kim bir kaftan getirirse" dediğinde, içdolgu kaftan değilse bile, dışa ve astara tabî olduğu için kaftanı getiren kişi onu al­maya hak kazanır. Sınırlandırma durumunda da, merv işi olmasa da, iç dolguyu almaya hak kazanır. Bütün söylediklerimiz şalvar için de geçerlidir. Çünkü astarlı olsun veya olmasın, yalnızca tek tarafına şalvar denilmez.[74]

 

Harıcılerden Eman Alarak Veya Eman Almayarak Onların Safında Diğer Müslümanlara Karşı Savaşan Düşmanın Mallarından Ganimet Tahsisi

 

1288- Haricilerin verdiği eman diğer müslümanlarm[75] ver­diği eman gibi geçerlidir. Çünkü onlar, merkezî otoriteye bo­yun eğmiyen bir zümredir. Bu özellik Kur'an-ı Kerimde "Müs­lümanlardan iki zümre çarpışırsa"[76] ayetinde ve Hz. A li'nin "Onlar da müslümandır ama bize karşı başkaldıran kardeşle­rimizdir" sözünde açıkça belirtilmektedir. Zaten bir müslüma-nın verdiği eman, hepsinin verdiği eman gibi geçerlidir.

Çünkü düşman, isyancı müslümanlar ile diğer müslümanlar arasında sa­vaşı gerektiren sebebe vakıf olamamaktadır ki, isyancıları diğerlerinden ayırd etsin ve onlardan eman istesin. İsyancılardan eman istediklerinde sanki ara­mızda ticaret yapmak üzere bize barış ilan etmiş olurlar. Bu da geçerli bir emandır.

Emanlarım geri vermedikçe müslümanlarm onlara saldırması caiz değildir.

Kendi kendilerini savunacak durumda olduklarında aldatmak caiz olma­dığı gibi, savunacak durumda olmadıklarında da eman altındakileri emin ola­cakları yere kadar ulaştırmak gerekir.

1289- Hariciler, düşmanla yardımlaşarak diğer müslüman-lara savaş açar ve müslümanlar onları yenerse, düşmanın bü­tün şeylerini ganimet olarak alırlar. Haricilerin onlardan yar­dım istemesi, kendilerine eman verme sayılmaz.

Ashabımız (hanefi alimleri) içinden, Haricilerin bayrağı altında savaşma­larının kendileri İçin eman olduğunu, ancak diğer müslümanlara karşı savaşın­ca bu emanlarım bozmuş olduklarını söyleyenler vardır.

Bu ise yanlıştır. Çünkü haricilerden eman almışsa onların bayrağı altında müslümanlarla savaşmış olması emanı bozma sayılmaz. Ancak;

Bunlar müslümanların karşısına barışçı değil, savaşçı olarak çık­mışlardır. Müslümanlar açısından karışık bir durum yoktur. Hariciler açı­sından ise, onlardan eman altında olmak için değil, kendilerine yardım et­mek için onlara (haricilere) katılmışlardır.

Nitekim savaş alanında asker birbirinin emanı altında olmaksızın birbiriyle yardımlaşmaktadır.

1290- İster Haricilerle beraber diğer müslümanlara karşı savaşmış olsun, ister savaşmasın, onları ele geçirdiğimiz za­man fey1 olurlar. Ama Hariciler onları öldürmek ve mallarını almak isterse, bu onlar için caiz olmaz.

Çünkü müslümanlara karşı beraberlerinde savaşmak için onları çağırınca saldırmayacaklarına dair kendilerine garanti vermiş sayılırlar. Çünkü ancak bununla onları yanlarına alabilirler. Düşman da ancak bu garanti ile onlarla beraber müslümanlara karşı savaşabilmişlerdir. Kim başkasına garanti verirse, sözüne bağlı kalmak zorundadır.

1291- Onları esir edip mallarını alırlarsa müslümanların ondan bir şey satın alması caiz olmaz.

Çünkü İslama göre haram bir yoldan ellerine geçirmişlerdir.

Ama herhangi biri satın alırsa, caiz olur.

Çünkü haram oluşu, malın dokunulmazlığından dolayı değil, haksızlık ve hıyanet içerdiğinden ileri gelmektedir. Bu da mülkiyetin sübutuna ve satın al­manın sıhhatine ve temellüke engel değildir.

1992- Düşmanın yanına eman ile giren bir müslüman bu­nunla kendilenine eman vermiş sayılmaz. Ancak onlara eman vermiş olmamakla beraber bazılarını esir alması veya malla­rından birşey alması mekruhtur. Çünkü hiyanet manası taşı­maktadır. Böyle bir şey yaparsa aldığı şeyleri geri vermesi emredilir. Ancak geri vermesi için kanunla mecbur edilmez. Biri ondan bu şeyleri satın alırsa, kerahetle bu alış caiz olur.

1293- Onlar savaşır ve müslümanların komutanı "Kim bi­rini öldürürse eşyası onundur" derse ve biri haricilerden birini öldürürse, onun eşyasını alamaz.

Çünkü hariciler müslüman olup malları darulislamda dokunulmazdır. Onun için ganimet olmaz.

1294- Ama düşmandan birini öldürürse, her şeyi onundur.

Çünkü malının ganimet alınması mubahtır. Zira herhangi bir müslüman-dan eman almış değildir.

1295- Düşman, mü si umanlardan esir ve mal alır ve onları Haricilerin himayesinde ellerinde tutar, daha sonra müslüman olurlarsa, aldıkları bütün şeyleri geri vermeleri lazımdır.

Çünkü onlara kendi yurtlarında sahip olmamış, aksine mallarımızı Harici­lerin bölgesinde elde ederek ellerinde tutmaktadırlar.

1296- Ama islam yurdunda caydırıcı güçleriyle mal ele ge­çirirlerse, o malı mülk edinemezler. Bu mal Haricilerin ise, za­ten mülk edinemezler. Ama bu malları yurtlarına (darulhar-be) götürdükten sonra müslüman veya zimmet ehli olmuşlarsa, bu mallar kendilerine kalır.

Çünkü tam elde temekle onlara malik olmuşlardır. Rasulullah da: "Müs­lüman olunca kişinin elindeki mah onundur" buyurmaktadır.

1297- Müslümünların kadın ve çocuklarını esir alacak olur­sa, Haricilerin onları düşman yurduna götürmelerine müsaade etmesi caiz değildir.

Çünkü hür müslümanları alıkoymakla zulüm işlemiş olurlar.

Verdikleri söze bağlı kalmaları onların işliyecekleri zulme göz yum­malarını gerektirmez. Onları salıvermelerini emrederler. Kabul etmez­lerse müslüman kadın ve çocukları kurtarmak için onlarla savaşırlar. Bun­dan başka şekilde davranmaları (müslümanların kadın ve çocuklarını düş­manın elinde bırakmaları ve yurtlarına götürmelerine göz yummaları, geri almak için savaşmamaları) caiz değildir.

Nitekim darulharpte müslümanlar, başka müsîümanların esir kadın ve ço­cuklarını kurtarma imkanı bulunca mutlaka kurtarmak zorundadırlar. Kurtar­maya çalışmamaları caiz değildir.

1298- Müslümanların mallarını da yurtlarına götürmek istediklerinde, Haricilerin bu malları müslümanlara geri ver­mek için onlara karşı çıkmaları vaciptir. Başka şekilde davran­maları caiz değildir.

Çünkü ele geçirmeden Önce bu mallara sahip değildiler. Onun için yurt­larına götürmeye çalışmakla zulüm işlemiş olurlar. Halbuki darulharpte eman altındakinin durumu böyle değildir. Zira orada malı sağlamca korumakla mülk edinmektedirler. Mallarını almıyacağım onlara daha önce garantilediği için onu alması caiz olmaz. Hariciler hakkında mal konusunda hüküm bu olunca, malı sağlamca korumada bu hüküm evleviyetle geçerli olmaktadır.

1299- Müslümanlardan aldıkları malların bir kısmını tüket­miş, sonra müslüman olmuşlarsa, tükettikleri miktardan bir şey geri vermezler.

Çünkü bu mallan düşman iken almışlardır. Sonra isyancılara katılınca bu hükümde onlar mesabesinde olurlar. Zira isyancılar müsîümanların malların­dan tükettiklerini ödemezler. Düşmanın durumu da böyledir.

Buna göre müslümanlara karşı düşmanı destekleyenler, Hariciler değil de eşkıya iseler, durum yine aynıdır ve tevil gerektirmez.

Çünkü düşmanın tazminattan muaf sayılması hükmü tevil edilip edilme-mesiyle değişmez. Tevil konusu ancak müslümanlar arasındaki şeylerde olur. Düşman ise her iki halde de tazminat ödemez. Çünkü bu işi düşman iken yapmışlardır.

1300- Bir kısmı diğerinden silah ödünç alır ve müsîüman­ların komutanı "kim birini öldürürse eşyası onundur" derse ve düşmanın silahını taşıyan bir düşman öldüriilürse, iki durum­da da öldüren kişi bir şey alamaz.

Düşmanın taşıdığı silah, Haricilerin silahı ise, alamaz. Çün­kü bu mal, ganimet edilecek bir mal değildir. Haricinin taşıdığı silah, düşmanın silahıysa, alamaz. Çünkü onu haricî ödünç alıp himayesinde tuttuğu için bu mal hakkında eman hükmü ger­çekleşmiş olmaktadır.

Nitekim düşmandan ödünç at ve silah isteseler ve düşman da onlara bunu vermek üzere çıkarsa, onun hakkında eman hükmü gerçekleşir. Çünkü harici­lerin eline geçmiş demektir. Eman altında olduğu için ganimet de olmaz. Bura­da da durum aynıdır. Ancak müslümanlar bu mallan ele geçirirlerse düşmana geri vermez ve satıp parasını tutarlar ve düşman gelip bunun parasını alıncaya kadar ellerinde tutarlar.

1301- Müslümanlardan kim bundan bir şey tüketirse, onun bedelini Ödemez. Nitekim müsîümanların eline düşen isyan­cıların malları hakkında da hüküm böyledir. İsyancıların ele geçirilen mallarından tüketilen şeyler tazmin edilmez.

Çünkü bu malın eman altında olması, isyancıların ellerinde bulundurma-sıyladir. Elde bulundurmak ise mülkiyetten güçlü değildir.

1302- İsyancıların elinden bu mallar alındığında da hüküm aynıdır. Ancak müslümanlar, hariciler dağılıp sahipleri olan düşman gelinceye ve mallarını isteyinceye kadar bu silah ve atları satmayıp elde tutarsa kıyasa göre yurtlarına geri götür­meleri için kendilerine verilirler.

Çünkü bu mallarda eman hükmü müslümanlardan bir zümre tarafından gerçekleşmiştir. Zaten haricilerin malı mesabesindedir, Hariciler dağılıp cema­atleri bertaraf edilince kendilerine geri verilmiş gibidir.

İstihsana göre ise darulislamda satmağa ve parasını almağa mecbur edilirler.

Çünkü Müslümanların elinde tutulan bir mal olmuştur. Darulislamda ko­runan mal olduktan sonra silah ve atlar tekrar düşmana verilmez. Çünkü bun­larla müslümanlara karşı yeniden kuvvet kazanacaktır.

Ama köle olup İslam'a girerlerse, durum farklı olur. Şöyleki; Bu mal haricilerin olsaydı kuvvet ve cemaatleri dağılıncaya ka­dar onlara geri verilmesi caiz olmazdı. Çünkü bununla güç kazanır ve kendile­rinden olmayan müslümanlarla savaşırlar. Aynı şekilde müslümanlara karşı onunla kuvvet kazanacak düşmana da bu mallar verilmez. Çünkü düşmanın caydırıcı gücü devam etmektedir.

1303- Hariciler, askerleri arasına giren düşmandan bazı ta­cirlere eman verip onlardan at veya silah ödünç alsa yahut zor­la onlardan bunu alsa ve çarpışmada komutanın tahsis yap­masından sonra bu silahı veya atı kullanan haricî bir asker öldürülse, üzerindeki eşya Öldüren kişiye ait olmaz. Çünkü eman vermeleriyle bu mal ganimet alınabilen mal olmaktan çık­mış ve dokunulmaz olmuştur. Bu konudaki emanlan düşman malına verilen eman gibidir. Öldürülen haricilerden alınan bu şeyler vakfedilip satılır ve parası düşman gelip alıncaya kadar tutulur.

1304- islam ordusu bu silah ve araçlarla savaşma ihtiyacını duyarsa, devlet başkanı ihtiyaç anında onları İslam   ordusu askerlerine verebilir.

Çünkü bu mal, müslümanların malı olarak yanında bulunduğunda ihtiyaç anında askerlere vermesinde bir sakınca olmaz. Eman altındaki kişilerin malı olunca evleviyetle verebilir. Sonra, eman altında olanlar mallarım haricilere onunla savaşmak üzere verirken müslüman askerler için bu malların haricilerin malı gibi olmasını zımnen kabul etmiş olurlar. Haricilerin mallarını ele geçirdi­ğimizde bu şekilde kullanmamız caiz olduğuna göre, kendileri isteyerek onlara ödünç veren eman altındaki kişilerin ödünç verdikleri mallarında da aynı şeyi yapmamız caiz olur.

1305- Hariciler bu malları onlardan zorla almışlarsa, za­ruret hali dışında, devlet başkanının onu İslam ordusu asker­lerinin emrine vermesi doğru değildir.

Çünkü eman altındaki kişilerin mallarıyla herhangi bir kimsenin sava­şabileceğine dair onaylama meydana gelmemiştir. Eman sebebiyle mallarının dokunulmazlığı devam etmektedir. Halbuki önceki durumda kendi mallarıyla haricilerin savaşmasına razı olmuşlardır.

1306- Buna göre İslam ordusu askerleri bu mallardan telef ettikleri miktarın bedelini öderler. Halbuki istekleriyle hari­cilere ödünç verdikleri mallardan İslam ordusunun tükettiği miktar karşılığı tazminat ödemez. Çünkü haricilerin mallarıyla çarpışmasına razı olmuşlardır.

Komutanın (veya devlet başkanının) bu malları burada satması da doğru değildir. Ama telef olmasından korkuluyorsa, bu durumda satabilir.

Çünkü müslümanın malı himaye edildiği gibi,eman altındakilerin malı da aynıyla muhafaza edilir.

Bu mal, müslümanlardan hazır olmayan birinin elde bulundurulan malı mesabesindedir ve aynısıyla muhafaza edilir. Ama aynıyla muhafazası mümkün olmazsa, satılır ve parası muhafaza edilir.

Malı satmadan önce hariciler dağılıp giderse, devlet başkanı sahiple­rine geri vermeleri için bu malı haricilerden sahiplerine geri verir.

Çünkü bu mal haricilerin malı mesabesindedir. Onlar dağıldıktan sonra mallarının aynı (kendisi) kendilerine geri verilir. Zaten bunlar mallarını eman ile dokunulmazlığı sağlandıktan sonra haricilere teslim etmişlerdir. Onun için daruisiama da bu mallar hapsedilmez. Tıpkı onlara müslümanlar eman vermiş ve eman altındaki at ve silahlarını hariciler Ödünç almış gibi.

1307- Hariciler, müslümanlara karşı kendileriyle beraber çarpışması için düşmandan bir topluluğa eman verseler ve ister çarpışsın, ister çarpışmasın bu düşman topluluğu müslümanlar yenilgiye uğratsa, kendileri esir edilmeyecekleri gibi, malları da ganimet olmaz.

Çünkü hariciler onlara eman verince, canları ve mallan için dokunul­mazlık gerçekleşmiş olur. Savaş sebebiyle bu eman da geçersiz olmaz. Çünkü bunlar haricilerin himayesi altında çarpışmışlardır. Haricilerin çarpışması on­ların emanını geçersiz kılmadığı gibi, eman altındakilerin çarpışması da kendi emanlarmı yürürlükten kaldırmaz. Haricilerin himayesinde çarpışmakla bunlar emanlarmı da bozmuş olmazlar. Bunlardan helal veya haram olan şeyler harici­lerin helal veya haram olan şeyleri gibidir. Esir etmek, ganimet tahsisi ile hak kazanmak ve benzeri bütün durumlarda hariciler gibidirler.

Ama eman sözkonusu olmadan "Gelin bizimle beraber çarpışın" de­yince, onlar da müslümanlara karşı ve haricilerin safında çarpışmak üzere çıkıp gelmişlerse, durum farklı olur.

Çünkü bunların malları veya canlan hakkında dokunulmazlık sabit olma­mıştır. Müslümanlara karşı haricilerin safında çarpışmak üzere onlara katıl­maları da böyle bir dokunulmazlık anlamına gelmez.

1308- Haricilerin kendileri daruharbe düşmanın yanma gitmiş ve karşılıklı birbirlerinden eman aldıktan sonra İslama ordusu her iki tarafı da yenilgiye uğratmışsa, bakılır: Düşman mukavemet ve caydırıcı gücü ile karşı koymuşsa, onlardan ya­kalananlar fey' olur. Öldürülenlerin eşyası da öldüren kişilere ait ganimet olur.

Çünkü kuvvet ve caydırıcı güce sahip iken eman altında sayılmazlar. Bu durumda sadece hariciler onlardan eman almışlardır. Nitekim kendi yurtlarında kuvvet ve caydırıcı güçle savaşınca, daha önce müslümanlardan aldıkları emam da bozulmuştur. Böylece ele geçirilen düşman oldular.    .

1309- Kendileri haricilerin ordusuna eman ile katılmış ve haricilerin caydırıcı gücü himayesinde çarpışmış ise, hiçbiri esir alınmaz.

Çünkü haricilerin caydırıcı gücü himayesinde eman altındadırlar. Darul-harbde müslüman askerlerin himayesinde eman altında olanlar, darulislamda da eman altında olanlar gibi dokunulmazlığa sahiptir. Kendileri caydırıcı güce sahip olmadıkça haricilerin emanı altında İslama ordusuna karşı çarpışmalany-la da emâhlan bozulmuş olmaz.

1310- Hariciler, düşmandan eman altında bulunan tüccarın müslümanlara karşı kendilerine yardım etmelerini istemiş ve onlar da kabul etmiş, müslümanlar da bunu öğrenmişse, ken­dilerine savaş açmadıkları sürece onların malına veya canına saldırmaları caiz olmaz.

Çünkü eman altındadırlar. Ehli zimmet hükmündedirler. Zimmet ehli mü.sİü m anlarla savaşmak istediğinde, bu isteklerini açığa vurmadıkça onlara zarar vermek helal olmaz. Üstelik tacirler haricilere muvafakat edince, onlar mesabesinde olurlar. Hariciler de müslümanlara saldırmadıkça can ve mallarına zarar vermek helal değildir.

Müslümanlara karşı savaşırsa, helal veya haramhk bakımından hari­cilerle aynı hükme tabî olurlar.

Çünkü haricilerin bayrağı altında savaşmış olurlar ve bununla da emanları bozulmaz.

1311- Düşmanlar bir müslümana: "Sen eman altındasın, yanımıza gel" dedikten sonra o da yanlarına giderse, artık bu kişi haricilerden veya diğer müslümanlardan olsun, onların mallarından herhangi bir şeye zarar veremez.

Çünkü onlara zarar vermiyeceğini taahhüt etmiştir. Taahhüt ettiği şeyi de yerine getirmesi lazımdır. Çünkü Rasulullah "Hiyanet yok, vefa vardır" buyur­muştur.

1312- Yine karşılıklı eman alıp verinceye kadar yanlarına gitmediyse, aynı şekilde zarar veremez. Bu Öncekinden de açıktır.

Çünkü ondan sahih bir eman içindedirler.

8u durumda devlet başkanının emanlarim geri almadan mal ve can­larına herhangi bir şekilde zarar vermesi doğru değildir. Emanı geri aldı­ğını kendilerine bildirmeden bir zarar verecek olursa, birinci durumun ak­sine tüketilen bütün şeylerin bedelini vermesi lazımdır.

Çünkü bunlar müslümanların bir kanadından sahih bir eman İçindedirler. Müslümanların himayesi altında iken bu kişi onlara eman vermiş ve bu emanı da geçerlidir.

Birinci durumda ise devlet başkanı emanlarını geri almadan onlarla sa­vaşabilirdi. Çünkü birinci durumda müslüman onlara eman vermemiş, onlar müslümana eman vermiştir. Ne varki, onların emanı altında bulunması, kendi­lerine zarar vermemesini gerektirir. Ancak bu karşılıklı eman sebebiyle diğer müslümanların da emanı altında olmalarını gerektirmez. Çünkü kendisi onların himayesindedir.

1313- Hariciler, düşmandan diğer müstümanlara karşı yar­dım istese, düşman da "Kumandan bizden olup hükmümüz geçerli olmadıkça yardım etmeyiz" derse ve hariciler bunu ka­bul ederse, sonra diğer müslümanlar bunlara galip gelirse, düş­manın canı ve malı ile her şeyi fey' olur. Haricilerden eman al­madan çarpışmışlarsa, mesele daha açık olup emanı bulun* mayan bir düşman oldukları için her şeyleri fey1 dir.

Haricilerden eman alarak çarpışmışlarsa yine fey1 olur. Çünkü caydırıcı güçleri ve bayrakları altında müslümanlara karşı savaşınca emanlarmı bozmuş olurlar. Halbuki daha ön­ceki durum bunun aksinedir. Orada sadece haricilerin bayrağı ve himayesi altında savaşmış ve haricilerin hükmü yürürlükte olmuştur. Haricilerin himayesi ve hükmü altında ve eman al­mışken savaşınca, emanlarmı bozmuş sayılmazlar. İsyancıların malları ise savaş kesildikten sonra sahiplerine geri verilir. Çünkü darulislamda müslümanların malı müslümanlara hiçbir şekilde ganimet olmaz.

1314- Ganimet tahsisinin hükmü de buna göredir. Bir ha­ricî öldürüldüğünde üzerinde düşmanın bir silahı varsa, öldü­ren kişiye ait olur.

Çünkü burada düşmanın malları için bir dokunulmazlık yoktur.

Bir düşman öldürüldüğünde üzerinde bir haricinin silahı varsa, bu­nu öldüren kişi alamaz.

Çünkü ganimet alınması yasak olan bir maldır. Bunu şu meseleden daha iyi anlarız:

1315- Eman altında bulunan kişilerden bir topluluk bir araya gelerek başlarına bir komutan tayin etse veya başkaldı-rıp müslümanlarla çarpışsa, bununla emanlarmı bozmuş olur­lar. Ama caydırıcı güçleri olmadan bunu yapmışlarsa, emanla-n bozulmuş olmaz ve zimmet ehli gibi haklarında işlem yapılır.

1316- Haricilere yardım için gelen düşmana karşı müslü-manlar bir taraftan, hariciler de diğer taraftan çarpışırken müslümanlar haricilerin himayesinde olmayan ve komutanları kendilerinden olup caydırıcı güce sahip bulunan düşmana galip gelirlerse, düşman fey1 olur.

Çünkü caydırıcı güce sahip olmaları sebebiyle emanlarmı bozmuş olurlar. Haricilerin himayesinde iseler, onların hükümlerine tabî olurlar.

Komutanları kendilerinden de olsa durum değişmez.

Çünkü savaşmaya imkan bulmaları kumandanla değil, caydırıcı güce

sahip olmakla sağlanır.

1317- Haricilerden on kişi,  müslümanlara beraber saldır­mak üzere düşmandan on kişiye eman verse ve bunlar ele geçi-rüse, kendileri esir edilmiyeceği gibi malları da ganimet olmaz.

Çünkü müslüman bir topluluğun emanı altındadır. Caydırıcı güce sahip olmadıkça müslümanlara saldırmak ve çapışmakla emanlan bozulmaz.

Ancak telef ettikleri mallar kendilerine ödetilir ve öldürdükleri kişi­lere karşılık öldürülürler.

Çünkü caydırıcı güçleri olmayınca eşkiya mesabesindedirler.

1318- Hariciler bunlara eman vermekizin sadece "Gelin, bizimle saldırın" demiş ve onlar da bu şekilde gelip saldırmış-larsa, hariciler hakkındaki hüküm daha Önceki hükmün aynı­sıdır.

Ama düşman fertleri bütün mallarıyla beraber fey1 olurlar. Öldürdüklerine karşılık öldürülmezler ve telef ettikleri malla­rın bedelini ödemezler. Çünkü hiçbir müslüman tarafından eman sahibi olmamışlardır. Sadece düşman tarafından birer eşkiyadır. Düşman eşkıyanın darulislamda veya darulharpte ele geçirilmesinin hükmü aynıdır.

Alınan ganimetlerden yapılacak tahsislerin hükmü de buna göre düzen­lenmektedir. Malları fey' olunca, öldüren kişi de bu malları almaya hak kazanır. Sonuç olarak, müslümanlar veya hariciler tarafından eman almış ve cay­dırıcı güce sahip olarak çarpışmış düşman kişilerin eşkıyalık ve yol kesicilikte hükmü aynı olup antlaşmayı ihlal etmelerinde de bu durum değişmemektedir.

1319- Hariciler düşmanla anlaşıp barış yaptıktan ve savaşı kestikten sonra düşmandan biri eman almadan müslümanların yanına gelirse, haricilerle olan antlaşmadan dolayı eman altın­da sayılır.

Çünkü düşmanla savaşı kesmede ve anlaşmada hariciler diğer müslüman­lar gibidirler. Nitekim eman vermek ve zimmete (himayeye) almakta onlar gibi olup barış yapmak ve savaşı kesmekte de aynı statüye sahiptir.

1320- Antlaşma kendileri tarafından yapılmış gibi eman­larmı bozmadıkça, diğer müslümanların düşmanla savaşması doğru olmaz. Hariciler anlaşma yaptıktan sonra onlardan yardim ister ve beraber müslumanlara karşı savaşırken müslü-manlar mağlub olurlarsa, onlardan hiçbiri esir edilmez.

Çünkü bu anlaşma onlara verilen eman mesabesindedir. Daha önce de be­lirttiğimiz gibi haricilerin emanında olup onların bayrağı altında müslümanlarla savaşan ve caydırıcı güce sahip olrmyan düşman bununla emani bozmuş sa­yılmaz. Bunların durumu da aynı şekildedir. Kendileri ve malları da helal veya haram olmada hariciler gibidir.

1321- Komutan düşmandan ve hüküm de düşmanın hükmü olmak üzere savaşa çıkmış ve mağlub oluncaya kadar durum değişnıemişse, müslünıanlara fey' olurlar.

Çünkü caydırıcı güçleriyle müslümanlara karşı savaşınca haricilerle yap­tıkları anlaşmayı bozmuş olurlar. İki tarafta da ganimet tahsisinin hükmü buna göre şekil kazanmaktadır.

1322- Düşman bir taraftan, hariciler de bir taraftan müslü­manlara karşı çarpışmak üzere çıktıklarında komutan düşman taraftan ise, yenildiklerinde düşman fey' olur.

Çünkü caydırıcı güçleriyle ve kendi bayrakları altında müslümanlara karşı savaşa çıkmışlardır.

Hariciler onlara kendilerinden birini komutan göndermişlerse, hari­cilerle aynı hükme tabî olurlar.

Çünkü haricilerin bayrağı altında savaşmışlardır.

1323- Haricilerle anlaşmalı düşmandan bir grup caydırıcı güce sahip olmaksızın darulislama saldırsa ve müsl umanların eline geçse, kısas ve tazminat konusunda eşkiya hükmünde-dirler.

Çünkü caydın güçle savaşmayınca, aradaki anlaşmayı da bozmuş sayıl­mazlar.

1324- Müslümanlardan birinin eman verdiği düşmandan bir grubun emanmı devlet başkanı bozar, sonra aynı müslü-man onlara tekrar eman verirse, bu müslümanın verdiği eman geçerli olur.

Çünkü birinci defada verdiği emanın sahih olmasını sağlayan şey, ikinci defa verdiği emanda da mevcuttur.

1325- Devlet başkanı onlara "şu adam size defalarca eman verdi. Onun emamna iltifat etmeyin. Size eman verdikçe onu bozduk ve bozacağız" derse, sözü geçerli olur.

Çünkü emanı bozmanın etkisi, kişilerin serbest kalmasında ve ganimet almasında kendini gösterir. Talak gibi şartlı olması caizdir. Zaten emanı boz­ması, aldatmayı önlemek içindir. Bu da bu şekilde bozma ile gerçekleşmek­tedir.

1326- Müslümanlardan biri düşmandan birine eman ver­dikten sonra devlet başkanı bu düşman kişinin darulislamda kalmasını tasvib etmiyorsa, ülkeyi terketmesini isteyebilir.

Çünkü devlet başkanı verilen geçerli bîr emanı sonra geri alabilir (boza­bilir). Bu da emanı bozulan kişiyi ancak emin olacağı yere ulaştırdıktan sonra uygulanır. Onun için ülkeyi terketmesi istenir ve zarar görmeden terketmesİ için uygun bir süre tanınır. Tıpkı eman altında darulislamda uzun zaman oturan kişi gibi. Bununla ilgili hüküm daha önce belirtilmiştir.

1327- Devlet başkanı düşmandan bir kişiye "Falanın emanı ile daruislama girme. Girersen fey1 olursun" derse, o da falan kişinin emanı ile girerse, fey1 olmaz.

Çünkü herhangi bir müslümanın eman verme hakkını kısıtlamak caiz de­ğildir. Bu kısıtlama ile müslümanın verdiği eman batıl olmaz ve geçerli olması için gerekçe aynen devam eder. Zira bu kısıtlama şeriatın koyduğu bir hakkı ip­tal etmek olduğundan geçersizdir. Darulislamda olduğu sürece devlet başkanı­nın bu sözü ile onun emanı bozulmaz. Çünkü eman verildikten sonra onu emin olacağı yere ulaştırmadan emanım bozmak geçerli olmaz. Eman verilmeden önce de durum böyledir. Bu kişi darulislamda olduğu sürece emin olacağı yere ulaştırılmadan emanım hiçbir kimse bozma yetkisine sahip değildir. Bu konuda devlet başkanı ile başkaları aynıdır.

1328- Devlet başkanı düşmana: "Falanın emanı ile sizden kim darulislama girerse, bizde zimmet ehli olur" derse ve bu sözü duyan biri sözü edilen falanın emanı ile yurdumuza girerse, ehli zimmet olur ve tekrar darulharbe (düşman yur­duna) dönmesine izin verilmez.

Çünkü devlet başkanının bu sözünü duyduktan sonra darlislama falanın emanı ile girmesi zimmet ehlinden olmaya razı olduğunu gösterir. Bu konuda delalet, sarahat hükmündedir. Tıpkı süresinin bitiminden sonra devlet başka­nının darulislamda kalmasına izin verdiği ehli zimmetin durumu gibi.

Ama "Fey' olur" sözünü söylerse, durum aksi olur.

Çünkü bu emanı bozmaktır. Gelen kişi caydırıcı güce sahip olmadıkça bu da sahih değildir. Bu sabit olmuş emniyeti o eman ile pekiştirmektir, yoksa bozmak değildir.

1329- Buna göre kuşatma altında bulunanlara "falan kişi size eman verirse, onun e m anı m iptal ediyorum, ona göre ted­birinizi alınız" derse, sonra sözkonusu falan kişi onlara eman verirse, devlet başkanının emanı bozması geçerli olur ve bu bozma ile onlarla savaşmak helal olur.

Çünkü caydırıcı güce sahiptirler.

1330- "Kim falanın emanı ile çıkar gelirse, fey1 olur veya kanı helal olur" derse ve biri çıkar gelirse, eman altında olur.

Çünkü himayemiz altında iken emanını bozmak geçersizdir.

1331- Ama "Falanın emanı ile bize çıkıp gelen olursa, ehli zimmet olur" derse, bu geçerli olur.

Çünkü, bunda emanı bozmak yoktur. Belki emniyet hükmünü kararlaştır­maktır. Himayemiz altında olması buna mani değildir. Doğrusunu Allah bilir.[77]

 

Atlardan Yapılan Ganimet Tahsisi, Yük Ve Binek Hayvanlarını Değil, Savaş Atlarını Kapsar

 

1332- Komutan "kim düşmandan birini öldürürse atı onun­dur" derse ve bir mülüman, atını oğlunun tuttuğu bir müşriki Öldürürse, bunun atını almaya hak kazanamaz.

Çünkü öldürülen kişinin atının tahsis edilmesi, öldürme anında süvari olan müşriki öldürmeği amaç edindiğine açık delildir. Öldürülen bu kişi ise, ço­cuğunun tuttuğu atı ile süvari sayılmaz. Zaten Öldürürken atı tutan oğlu yanında

değildir.

Nitekim oğlunu aynı at üzerinde iken başkası öldürürse, bu atı almaya hak kazanır. Bundan da anlıyoruz ki, öldürülen adam süvari değil, piyadedir.

Nitekim komutan düşman askerin normal olarak beraberinde bulundur­duğu şeyler arasından sadece atını zikrederek ganimet tahsisi yapmıştır. Üze­rinde düşmanın savaştığı bu at olmayınca, onu özellikle zikretmenin bir anlamı da olmaz. Zaten bu tahsisle, düşmanın şevket ve mukavemetinin kırılması için özellikle süvarilerinin Öldürülmesi amaç edinilmiştir.

1333- Atından inmiş ve savaşta yanında çekerken öldü-rülürse, atı öldürene ait olur.

Çünkü yanındaki at ile süvari sayılır. İstediği anda üzerinde savaşabilir. Atından inmesi sadece daha iyi çarpışmak, yol darlığı veya fazla sıkışıklıktan dolayıdır. Öldürüldüğü zaman ona süvari hükmü uygulanır. Çünkü bu sebep­lerle süvari özelliğini kaybetmez.

1334- Erkek veya dişi kadana üzerinde birini öldürürse, onun kadanasını almaya hak kazanır.

Çünkü öldürülen kişi süvaridir. İster kadana üzerinde olsun, ister arap atı­na binmiş olsun, değişmez. Nitekim müslüman asker bunun gibi hangi at üze­rinde olursa olsun süvari sayılıp süvarilerin haklarına sahip olur.

Bu durum ancak karargahta, atın oğlunun yanında mevcut olması duru­munda sozkonusudur, denilecek olursa; cevap olarak deriz ki;

Denildiği gibi değildir. Çünkü müslümanlarla ilgili hükümlere göre onun oğlu bu at ile süvari payına sahip olamadığın göre, kendisi de bundan dolayı sü­vari syilamaz. Ama ganimet tahsisinde oğlu bu at ile süvari olurken, babası onunla süvari sayılamaz.

1335- Katır, eşek veya deve üzerindeki birini öldürürse bineğini alamaz.

Çünkü bu binekle süvari değildir. At ismi de bu binekleri kapsamaz.

1336- "Kim bir müşriki öldürürse, atı onundur" derse ve ınüslümanlardan biri süvari yahut piyade birini öldürürse, ganimetten ortalama bir arap atını almaya hak kazanır. Kadana alamaz.

Çünkü yaptığı ganimet tahsisinde at ismini mutlak zikretmiştir. Mutlak zikredilince sadece arap atını kapsar. Mutlak tesmiye ile de zikredilen şeyin or­talamasından kendisini veya tutarını almaya hak kazanır. Halbuki önceki du­rumda böyle değildir. Burada atı öldürülen kişiye erkek üçüncü tekil şahıs za­miri ile izafe etmiş ve "onun atı" demiştir. Bundan anlaşılıyor ki, maksadı kişi­nin bindiği zaman süvari sayıldığı şeydir. Bu da arap atını ve kadanayı kapsar.

1337- Buna göre "Şehrin kapısından kim atı üzerinde gi­rerse veya atı üzerinde kim savaşırsa, ona yüz dirhem vardır." derse, sözü hem arap atını, hem kadanayı kapsar,[78] Mutlak olarak "At üzerinde" söyleseydi, sadece arap atını kapsardı. Yine "Atından inip kim piyade olarak savaşırsa, ona yüz dir­hem vardır" deseydi, bunun kapsamına arap atı da, kadana da girerdi. "Herhangi bir at üzerinde" deseydi, kıyasa göre, arap atından inenlerden başkası tahsis edilen ganimete hak kazana­mazdı.

Çünkü at ismini mutlak zikrettiği için arap atından başkasını kapsamaz. Istihsana göre ise Arap atından veya kadanadan yere inerek savaşan herkes, tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanır.

Çünkü burada komutanın amacı piyade olarak savaşmaya teşvik etmektir. Nitekim arap atından indiği halde savaşmıyanlar, ganimeti almaya hak kazana­mazlar. Güdülen amaç bakımından arap atından veya kadanadan inmek arasın­da fark yoktur.

Zaten atı mutlak zikrettiğinde de savaşan askerin atının maksat olduğunu anlıyoruz. Çünkü kişi başkasının atından değil, kendi atından iner. Böylece "bir attan" veya "atından" şeklinde söylemesi aynıdır.

Kadana adı ganimet tahsisinde dişiyi de erkeği de içine alır. Arap atını ise hiçbir şekilde kapsamaz. Çünkü bu, atlardan özel bir türün adıdır. Başka bir türü içine almaz. Tıpkı "Arap at üzerinde birini kim öldürürse" sözü gibidir. Burada arap at, o türün erkek ve dişisini kapsadığı halde, kadana türünü içine almaz. Ama at adı böyle değildir. Çünkü arap atı için, kadana için de kullanılan ortak

bir isimdir.

Arap atı için isim hakikaten olduğunda mutlak olarak zikredilince haki­kate hamledilir. İzafet halinde kullanıldığında da o gün geçerli olan örfe itibar edilir. Sihri at türü de sadece kadana türlerinden biridir.

1338- "Kim bir müşriki öldürürse, onun bineği kendisi­nindir" derse, binek ismi at, katır ve eşekleri içine alır. Nitekim yüce Allah "Binmeniz ve ziynet için..." buyurmaktadır.[79]

Onun için "Bir bineğe (dabbeye) binmiyeceğim" diye yemin edildiğinde, bu isim yukarıdaki üç binek türünü kapsar.

1339- Deve veya öküz üzerindeki birini öldürürse, onun bineğini almaya hak kazanamaz. Ama binekleri deve yahut öküz olan bir topluluk olursa, onları almaya hak kazanır. Çün­kü hal (vaziyet) itibariyle komutanın maksadı, bu binek hay­vanlarıdır.

Söz, halin delaletiyle sınırlandırılır. Katır ismi ganimet tahsisinde dişi ve erkeği içine alır. Dişi katır ismi de böyledir. Çünkü kelimenin sonundaki kapalı "te" harfi dişilik için değil, tekil alameti olarak kullanılır. İnek ismi gibi. Hem dişi, hem erkeği içine alır. Deve ve eşek adı da dişi ve erkeği içine alır. Dişi eşek adı ise sadece dişiyi içine alır. Bunda "Etan" ve "Himara" isimleri aynıdır. Çünkü burada kelimenin sonundaki kapalı "te" harfi sadece dişilik alameti olarak kullanılır.

"Cemel" ve "baîr" ismi de dişi ve erkek deveyi kapsar. "Nâka" ismi ise sadece dişi deveyi kapsar. Bunu "el-Cami" de açıkladık.

1340- "Kim bir süvari öldürürse, bineği onundur" derse ve bir müslüman deve, eşek yahut katır üzerindeki kafiri öldü­rürse, bineğini alamaz.

Çünkü bu bineklerle süvari sayılmaz. Halbuki hak kazanmak için süva­rinin öldürülmesi şart koşulmuştur.

1341- Erkek veya dişi kadana üzerindeki birini öldürürse, bineğini almaya hak kazanır.

Çünkü bu bineği ile süvari sayılmaktadır. En iyi Allah bilir.[80]

 

Tahsıs Edilen Ganimete Hak Kazananlar Ve Kazanamayanlar

 

1342- "Kim birini öldürürse her şeyi onundur" derse, kıya­sa göre öldürülenin her şeyi öldürene ait olur. 8u ister bir, iki, üç veya daha fazla olsun, durum aynıdır.

Çünkü "men" ismi, genellik ifade eden isimlerdendir. Tekil veya çoğul bütün muhatapları içine almaktadır.

1343- Ancak burada kıyasla amel etmek iyi değildir. Çünkü "Bütün asker birini öldürmek üzere birleşse, onun her şeyini almaya hak kazanır" sonucunu doğurur. Halbuki biliyoruz ki, komutanın ganimet tahsisinden amacı bu değildir.

Çünkü böyle bir durumda teşvik anlamı kaybolmaktadır.

Ama istihsanla değişik şekillerde amel edilebilir. Mesela, onu bir ve­ya iki kişi öldürünce eşyasını alır. Lakin üç kişi öldürürse, eşyasını ala­mazlar.

Çünkü üç, üzerinde ittifak edilen çoğulun asgari sınırıdır. Zira kelam, müfred, tesniye ve cemi kısımlarına ayrılır. Bundan da anlaşılıyorki cemi (ço­ğul) tesniye (ikil) den farklıdır. Üzerinde ittifak edilen asgari çoğul, azami çoğul gibidir.

Komutanın bundan maksadı da cemaati değil, fertleri teşvik etmektir. Sonra, bir müslümanın düşman üç kişiden kaçması caiz olduğu halde, iki veya bir kişiden kaçması caiz değildir. Yüce Allah buyuruyor: "Sizden bin kişi olursa Allah'ın izni ile (düşmandan) iki bin kişiyi yenerler"[81] İki ile üç arasındaki fark bu şekilde açığa çıkmakta, iki kişinin hükmü bir kişi gibi olduğu anlaşıl­maktadır.

Ancak bu durum, silahlı iken düşman iki kişiden öç almak ve ikisini öldü­receğine göz kestirmek halinde sözkonusudur. Silahsız ise ve Öldüreceğine kanaat getiremezse, bir tarafa meyletmesinde ve kendini tehlikeye atmamasında bir sakınca yoktur.

İstihsalim ikinci şeklinde de onu bir topluluk öldürür ve serbest bı­rakıldığı taktirde o topluluğun hepsini öldüreceğine komutan ve müslü-manlar kanaat getirirse, onun eşyasında bütün topluluk ortak olur. Ama onları öldürecek durumda değilse, onun eşyasını almaya hak kazana­mazlar.

Çünkü amaç teşviktir. Bu da öldüremiyecek bir kişi hakkında değil, öldü­rebilecek kişi üzerine teşvikle gerçekleşir.

Üçüncü şeklinde ise, muslümanlardan caydırıcı güce sahip olmayan bir topluluk onu öldürürse, eşyasını almaya hak kazanır. Ama caydırıcı bir güce sahip müslüman cemaat Öldürürse, eşyasını alamazlar.

Çünkü caydırıcı güce sahip olmayan topluluğun hükmü bir kişinin hükmü gibidir. Nitekim eşkiyalık yaparak darulharbe girseler, aldıkları şeylerin beşte-biri alınmaz. Ama caydırıcı güç sahibi iseler, ganimet tahsisinde durumları değişmektedir. Zira ganimet tahsisinin sıhhati ile beştebİr sahiplerinin hakları geçersiz olmaktadır.

İstihsanda bütün bunlar geçerli ve devlet başkanı (komutan) adaletli görürse, uygulayabilir.

Bütün bunların, hak olması (hepsinin birlikte uygulanması) demek değil­dir. Maksat, bütün bunlar içtihad alanlarıdır. Bu da Mesruk ve İbni Cundüb (Cundeb) in uygulaması hakkında İbni Mesud'un "İkiniz de isabet ettiniz" sözüne benzemektedir. Yani ictihadda ikiniz de isabet ettiniz ve İkinizin içtihadı geçerlidir.

İmam Muhammed der ki: Bu şıklardan bence en iyisi ve doğruya en yakını, ikinci şekildir.

Çünkü ganimet tahsisinden amaç olan teşvik gerçekleşmektedir.

Nitekim Bunlar bir define üzerine geldiklerinde komutan "Kim bu defineyi çıkarıp alırsa beşte biri alındıktan sonra gerisi onundur" derse ve muslümanlardan bir topluluk bu işi yaparsa duruma bakılır. Şayet define sahipleri onları öldürebilecek kişiler ise, tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanırlar. Ama defneyi ele geçirmek istiyenler, islam ordusu askerlerin­den define sahiplerinin öldürenıiyecekleri bir opluiuk ise, tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanamazlar.

Çünkü teşvik esası gözönünde bulundurulmaktadır.

1344- Bir müslüman bir vuruşta iki veya daha fazla kişi öl­dürürse, birden çok vuruşla öldürmüş gibi eşyalarım almaya hak kazanır.

Çünkü "men" sözü umumidir ve öldürülenler de "men" sözünün kapsa­mına girmektedir. Yani hem öldüren hemde öldürülenler için çoğul ifade eder.

1345- Komutan askerle beraber darulharbe girse ve düş­manla karşılaşmadan önce "Sizden kim birini öldürürse, eşyası onundur" derse, sözü geçerli olur ve darulharbten çıkıncaya kadar geçerliliği devam eder.

Çünkü maksat, askeri ciddi savaşmağa ve saldırmaya teşvik etmektir. Sözünün mutlaklığı bu maksatla sınırlanmış olmaktadır.

1346- Hatta bir müslüman uyuyan veya işine dalan bir müş­rike varıp öldürürse, onun eşyasını almaya hak kazanır. Tıpkı düşmanla karşılaşıp safta veya yenildikten sonra onu takib ederken öldürmüş gibidir.

Çünkü komutanın yaptığı tahsis ne durumda olursa olsunlar iki öldürüleni de kapsamaktadır. Zira öldürülmeleri helal olan daruîhaprte bulunmaktadırlar.

1347- Aynı şekilde ganimetten belirli bir pay alan veya ka­dın, çocuk ve köle gibi ganimetten kendilerine bağış yapılan kişilerden öldüren iki şahsı da kapsamaktadır. Bu sözü ko­mutan, asker savaş düzeni aldıktan sonra söylerse geçerliliği savaşın ancak sonuna kadardır.

Çünkü durum ona delalet etmektedir. Ganimet tahsis ettiğine dair sözünü savaş anma kadar geciktirmesinden anlıyoruz ki, birinci durumun aksine, bu­rada amacı bu savaşa teşvik etmektir. Birinci durumda tahsis sözünü darulharbe girmesiyle söylemiştir. Burada da anlıyoruz ki, birinci de maksadı darulharbe girmeye ve düşmanı izlemeye teşvik etmektir.

Savaş günlerce devam ederse, ganimet tahsisi hükmü de sonuna ka­dar devam eder.

1348- Aynı şekilde savaşta düşman yenilip bir kaleye sı-ğınsa ve  İslam ordusu onları orada uzun süre muhasara etse ve bu muhasarada müslümanlardan biri düşmandan birini öldürürse, eşyası onundur.

Çünkü ara vermedikçe ve düşmanı tamamen yenmek olan hedefleri ger­çekleşmedikçe bu savaş devam etmektedir.

1349- Düşman yenilince geri çekilip kaleye siğınsa ve müslü-manlar peşini takib etmeyip sonradan kalenin yanından geçer­ken bir nıüslüman düşmandan birini öldürse, eşyasını almaya hak kazanamaz.

Çünkü peşinden takib etmeyince bu savaş hakikaten ve hükmen sona ermiş demektir. Yapılan ganimet tahsisi de bu savaşla kayıtlıdır.

1350- Düşmanın peşini takib ederken başka bir kaleye uğ­rayıp oradakilerden birini bir müslüman öldürse, eşyasını almaya hak kazanamaz.

Çünkü ganimet tahsisi birinci savaşma için yapılmıştır. O da müslüman-larla uğradıkları bu kale sakinleri arasında olmayıp, kendileriyle savaş alanında hazır olan düşman arasında cereyan etmiştir. Onun için uğradıkları kale sakinle­riyle çarpışmaları ikinci bir savaş sayılmaktadır ve bu savaş için ganimet tahsisi yapılmamıştır. Önceki tahsis de bunu kapsamaz.

1351- Birinci savaşa katılan düşman yenildikten sonra bir kaleye sığınsa ve müslümanlar da peşinden takib etse, bakılır: Şayet bu kalede bulunanların çoğu yenilen düşmanlardan de­ğilse ve caydırıcı güçleri de varsa, müslüman, onlardan birini Öldürürse eşyasını almaya hak kazanamaz. Öldürülen kişi ister yenilenlerden olsun, ister olmasın, durum aynıdır.

1352- Kaledekilerin çoğu müslümanlara karşı yenilen düş­mandan olup caydırıcı güçleri de varsa, birinci savaşta yapılan ganimet tahsisinin hükmü geçerliliğini korur ve ikinci kalede-kiler de onların imdadına gelmiş düşman kuvvet mesabesinde sayılır. Böylece birinci savaş kesintiye uğramamış olur. Yenilen veya sonradan gelen düşmandan kim öldürülürse, eşyası öldü­ren müslümana ait olur.

Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi hüküm caydırıcı güç ve kuvvet itiba­riyledir.

1353- Düşmanın başkomutanı askerleriyle beraber gelse ve müslümanlara karşı savaşanlar ona katılsa, sonra bir müslü­man düşmandan birini öldürse, eşyasını almaya hak kaza­namaz.

Çünkü bu başka bir caydırıcı güçtür. Ganimet tahsisi ise birinci savaşla kayıtlı idi. Düşman başka bir caydırıcı güce sahip olunca, savaş da birinci savaştan başka olmaktadır.

1354- Komutan, ganimet tahsisini yenilemezse, öldüren kişi öldürdüğünün eşyasını almaya hak kazanamaz. Ama ganimet tahsisini yeniler de askerin bir kısmı duyar, bir kısmı duymaz­sa, yine duyan ve duymayanlardan kim öldürürse, öldürdüğü­nün eşyasını almaya hak kazanır. Bunda duyan ve duymayan aynıdır.

Çünkü bu, öldürenler hakkında iyilik ve menfaatten başka bir şey değil­dir. Zaten komutanın sözü asker arasında yayılınca hüküm bakımından hepsine ulaşmış gibidir.

Doğrusunu Allah bilir.[82]

 

Müslümanların Ve Düşman Esirlerin Rehberlikten Dolayı Tahsis Edilen Ganimete Hak Kazanmaları

 

1355- Komutan " On esir almak için bize hangi müslüman rehberlik ederse, ona bir kişi verilecektir" derse ve bir müslü­man kendisi gitmeyip onlara sadece sözle rehberlik ederse, onlar da gösterilen yere gidip adamın söylediği yerden esirleri alırlarsa, kendisi tahsis edilen ganimetten bir şey almaya hak kazanamaz. Kıyasa göre ganimeti almaya hak kazanıyordu. Nitekim avlanması haram

olan bir ava bu şekilde delalet eden, ceza almayı hak eder. Ancak istihsan ile

hükmederek İmam şöyle demektedir:

1356- Ganimete hak kazanmak sadece sözle değil, çalışma ile olmaktadır. Bu tahsisten maksat, teşviktir. Teşvik de çalış­ma ve cihad cinsinden bir işle yapılır. Kendisi onlarla beraber gitmeyip sadece sözle sözkonusu yeri tarif etmesi ile bu çalış­ma meydana gelmiş olmaz. Dolayısıyla tahsis edilen ganimeti de almaya hak kazanamaz.

Ama düşmandan birine böyle bir şeye delalet etmesi İçin e-man verseler ve o da sadece sözle rehberlik yapsa, görevini ye­rine getirmiş olur.

Nitekim mesela, Kûfe'de veya Şam'da (yani darulislamda) bulunan bir müslüman, İslam ordusuna "darulharpte uğradı­ğım on kişiyi esir almanıza rehberlik yaparsam bana birini verir misiniz?" derse, onlar da "evet" derse ve kendisi bera­berlerinde gitmeyip sadece tarifle söylerse, ganimeti almaya hak kazanır mı?

Aynı sekile, kendisi darulharpte iken onlara rehberlik eder­se, alınan ganimete kendisi de bir pay ile ortak olur mu? Ancak darulharpte kendisi de onlarla beraber gider ve rehberlik ederse, sanki ganimet tahsisi ve rehberlik şartı koşulmamış gibi, alınan ganimete kendisi de bir pay ile ortaktır. Ama darulis-lamdan onlarla beraber gidip on kişi üzerine delalet yaparsa, tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanır ve kendisine onlar­dan bir tane verilir.

Çünkü tahsis edilen ganimeti almaya müstehak kılan bir çalışmayı yap­mıştır. Bu da onlarla beraber gitmektir. Ancak kendisine onlardan ortalama biri verilir.

1357- Aynı şekilde kendisi de beraber giderek yüz kişiye de­lalet etse, onlardan her on kişi başına ortalama bir kişi almaya hak kazanır. Beş kişiye delalet ederse, ortalama birinin yarı­sına hak kazanır.

Çünkü müslümanların yararına olan bir iş karşılığında ona bu tahsis ya­pılmıştır. Bu sözü "kim on kişi getirirse biri onundur" söylemesi mesabe­sindedir.

1358- Komutan, aldığı düşman esirlere "Sizden kim bize on kişiye delalet ederse, hür olur" derse ve biri beraberlerinde gitmeyip sadece sözle onlara tarif ederse, kendileri de gittik­lerinde tarif ettiği gibi on kişiyi görürse, bu adam hür olur.

Çünkü bu işlem, şartlı azad etmektir. Bunda şartın varlığı hakikaten gözö-nünde bulundurulur. Özelliklerini belirterek tarif etmekle de şart hakikaten gerçekleşmiş olur. Zira komutan burada çalışmayı gerektiren bir şey karşılığın­da ona bu şartı koşmuş değildir. Onun için delaletin hakikatini burada bırakıp mecazi olarak anlamamıza gerek yoktur.

Halbuki önceki durumda böyle değildir. Orada ancak çalışma ile hak kazanılan bir şey kendisine tahsis edilmiştir. Onun için lafzın hakikatini bırakıp

mecazi olarak aldık.

1359- Alınan bu esirin darulharbe tekrar dönmesine müsa­ade edilmeyip darulislam da zimmet ehli olur.

Çünkü esir edilmesiyle darislamda hapsedilmiş sayılır. Rehberlik etmesi karşılığında sadece hür olma hakkını kazanmıştır. Darulharbe tekrar dönme imkanına da sahip olması bu hakkın bir gereği değildir. Ancak darulislam da hür olarak yaşar.

1360- Onlarla beraber gitse de, gitmese de hüküm aynıdır. Ancak "Size rehberlik yaparsam yurduma dönmeme de izin verir misiniz?" diye şart koşar ve müslümanlar da hür olması­nı ve yurduna geri dönmesini kabul ederlerse, koştuğu şart ye­rine getirilir ve dilediğinde yurduna dönmesine müsaade edilir. Çünkü bu iş kendisi ile komutan arasında yapılan bir sulh anlaşması

mesabesindedir. Anlaşmada koşulan şarta riayet etmek gerekir.

1361- Ancak müslümanlara bir yarar sağlamadıkça komu­tanın böyle bir şey yapması doğru olmaz.

Çünkü yetki elindedir. Müslümanlara sağlıyacağı büyük yarar karşılığın­da olmadan esirin müslümanlara tekrar düşman haline gelmesine müsaade etmemesi lazımdır.

Mesela "Size düşmanın yüz patriğini göstereyim, bırakın yurduma döneyim" demesi ve bu durumda müslümanlara esir kalmasından daha çok yarar sağladığına kanaat getirilmesi gibi. Bu durumda onun koştuğu şartı kabullenmede bir sakınca yoktur. Kendilerine dokuz kişi gösterirse, beraberlerinde gitsin veya gitmesin hürriyete kavuşamaz.

Çünkü hürriyete kavuşması burada şart itibariyledir. Koşulan şart da maş-ruta (şart koşulan şeye) tüm olarak tekabül etmektedir. Şartın tümünü yerine getirmedikçe hürriyete kavuşmaya hak kazanamaz.

Yahut hür olması karşılığında yerine getirmeyi üzerine aldığı bir antlaş­madır. Bu şartı tümü ile yerine getirmedikçe antlaşma yerine gelmez ve üze­rinde antlaşma yapılan şeylerden bir şey almaya hak kazanmaz. Halbuki müs-lümanın durumu böyle değildir. Çünkü tahsis edilen ganimete hak kazanması, müslümanlara yararı dokunan bir iş karşıhğındadır. Yapacağı bu işle sağlanan yarar oranında tahsis edilen ganimetten almaya hak kazanır.

1362- Aynı şekilde komutan esire "Bize on kişi gösterirsen seni öldürmiyeceğimizden emin olacaksın" derse ve esir on ye­rine dokuz kişi gösterirse, Öldürülmekten emin olma hakkını kazanamaz. Komutan onu öldürebilir.

Çünkü öldürülmeme emanını şartlı vermiştir. Şart tümüyle gerçekleşme­dikçe esir eman hakkını kazanamaz.

1363- Yine müslümanlar bir kaleye uğrasa ve kale sakinleri kendilerine "Düşmanın komutanlarından on kişi gösterirsek bize eman verir ve bizi bırakır döner misiniz? derse, müslü­manlar da bunu kabul ederse, ancak kaledeki düşman on yeri­ne beş veya dokuz kişi gösterirse dokunulmazlık hakkını kaza­namazlar ve müslümanlar da onları bırakmak mecburiyetinde olmazlar.

Çünkü şart yerine gelmediği için karşılığı da gerçekleşmez.

1364- Müslümanlara "Size yüz kişi veya bin dinar verelim, bize emniyet garantileyin ve bu yıl bizi bırakıp gidin" derlerse, ama söylediklerinin ancak bir kısmını müslümanlara verirler­se, eman altında olamazlar ve müslümanlar onlarla savaşabilir. Çünkü eman, malin tümünü verme şartına bağlanmıştır. Malın bir kısmını

vermekle bu eman gerçekleşmez.

Ancak onlarla savaşmak istedikleri taktirde kendilerinden aldıkları malları geri vermeleri ve eman vermediklerini söylemeleri lazımdır. Çünkü hile ve aldatmadan kurtulmanın yolu budur. Zira onlar kendilerini sa­vunmak için mallarını verdiler.

Ama düşmanın on patriğine delalet etmek meselesinde durum bunun aksinedir. Çünkü o meselede on yerine daha az patrik gösterirlerse, kendi­lerine bir şey geri vermeksizin onlarla savaşabiliriz.

Çünkü onlara vadettiğimiz eman karşılığında herhangi bir mal almış de­ğiliz. Kendilerine bir şey vermeksizin onlarla savaşacak olursak, mülkiyetlerini çiğnemek suretiyle kendilerine bir zarar vermiş olmayız. Halbuki burada ken­dilerine şart koştuğumuz şey karşılığında onlardan bîr mal almışız. Bu mal kar-şıhğnda emana kavuşmadıkları taktirde onu kendilerine geri vermek gerekir.

1365- Komutan, mallarını geri vermeyi tasvib etmiyecek olursa, koştuğu şarta bağlı olduğunu ve müsamaha ile davran­dığını göstermek için onlarla savaşmaması ve bırakıp gitmesi lazımdır. Onlardan aldığımız esirlerin bir kısmı telef olduktan sonra onlarla savaşmak isterse, geri kalanları onlara iade et­mesi ve telef olanların bedelini de vermesi gerekir.

Çünkü geri vermekten maksat onları zarar ve ziyandan korumak ve hile­den sakınmaktır. Bu da eşyanın kendisini vermek mümkün olmadığında kıy­metini vermekle gerçekleşir. Tıpkı malın kendisini vermekle gerçekleştiği gibi.

1366- Bir yıl için kendilerine yüz kişi karşılığında eman verir ve anlaşma yapar, sonra onlarla savaşmaya tekrar karar verecek olurlarsa, düşman henüz caydırıcı gücünü bırakmadan (kaleden çıkmadan, silahını bırakmadan veya askerini dağıt­madan) önce mallarını geri vermeleri ve emanı bozduklarını bildirmeleri lazımdır.

Çünkü bize düşman kaldıkça onlarla savaşmak haram olmaz. Ama aldat­mak ve hile yapmak haramdır. Kendileri caydırıcı güce henüz sahip iken eman verilmediği bildirilince aldatma da ortadan kalkmaktadır. Ancak mal, bir şey karşılığında onlardan alınmıştır. Şart koşulan bu şey kendilerine teslim edil­medikçe, malın onlara geri verilmesi vaciptir. Tıpkı bedel (ivaz) gibi. Karşılığı olan şey verilmedikçe bunun geri verilmesi vaciptir.

1367- Alman esirler müsluman olmuşsa, bedellerini kendile­rine geri vermek lazımdır. Çünkü kendilerini vermek artık im­kansızdır.

Çünkü müslümanın düşmana teslim edilmesi caiz değildir. Sanki telef olmuşlar gibi işlem yapılır.

1368- Onlardan malı almadan önce onanlarım geri almayı kararlaştırırlarsa, bunda bir sakınca yoktur.

Çünkü müslümanlar için en uygun olanı tercih ediyorlar. Nazar ve istidlal mahalli olan şeylerde durum her saat değişebilmektedir. Başlangıçta sulha mey­letmeden savaşmayı nasıl kararlaştırmışlarsa, şimdi de savaşmanın daha uygun olduğunu kararlaştırdı ki arında emanı geri almalarında sakınca yoktur.

Her sene onlardan yüz köle almak karşıhğnda kendileriyle savaşma-mayı uygun görmüş iken, aradan bir iki yıl geçtikten sonra ve müslüman-larin güçlendiğini gördüğünde onlarla savaşmak isterse, emanlarmı boz­masında bir sakınca yoktur.

1369- Esir alman m üs 1 uman lar d an yüz tane geri almak karşılığında bir yıllığına onlarla savaşmanıayı kabul etmişse ve düşman yüz yerine doksan esir geri vermişse, emanlarım boz­masında ve savaş açmasında bir sakınca yoktur. Çünkü şart koşulan ve emanın esası olan şey yerine gelmemiştir. Alman esirlerden de birşey geri verilmez.

Çünkü hürriyete kavuşan esirler hiçbir zaman onların mülkü olmamış­lardır. Onlara herhangi bir şey vermek karşılığında da esirleri onlardan almış değiliz. Dolay isiyle esirleri geri vermemekte onlara bir zarar verme sözkonusu değildir. Sadece zulümden kaçınma olmuştr.

1370- Bu kişileri geri kaçan veya antlaşmalı yahut müslü-manların olup onların elinde esir düşen çocuklu annelerden verirlerse, durum yine aynıdır.

Çünkü bunlardan hiçbir şey onların mülkü değildir. Bir şeyde azad etme hakkının sabit olması, zorla temellük mahalli olmaktan çıkarmada azad etme hakikatinin sabit olması gibidir. Ancak onları karşılıksız efendilerine geri veririz.

1371- Onları ellerinde esir bulunan müslüman kölelerden verirlerse, sadece kıymetleri kendilerine geri verilir.

Çünkü köleleri ele geçirmek suretiyle mülkiyetlerine geçirmişlerdi. Biz ise onları kendilerine bir şey vermeği şart koşmak karşılığında mülk edinmişiz. Şart koşulan şey kendilerine verilmedikçe onları geri vermek gerekir. Ancak müslüman oldukları için bizzat kendilerini vermek mümkün olmadığından kıy­metlerini (tutarlarını) onlara vermek lazımdır.

1372- Şart koştukları gibi yüz kişiyi mülkiyetlerinde olma­yan esirlerden verseler, komutan emanlarım geri aldıktan son­ra ve onlara bir şey iade etmeksizin kendilerine savaş açabilir.

Çünkü onların mülkü olan birşeyi kendilerinden almış değiliz. Zira bu esirler onların mülkü değildir.

Ancak en iyisi onlara verdiği sözü tutmaktır.

Onlar şart koştuklarım yerine getirdikleri gibi. Zira gelecekte ona güven­meleri için bu daha iyidir. Böyle yapmazsa gelecekte böyle bir şeye güven­mezler. Çünkü böyle yapmadığında, esasında hiyanet olmayan bu işi, sadece esirleri kurtarmak için yaptığına kanaat getireceklerdir.

1373- Şart koşulan kişileri onlardan aldıktan sora savaşma­dan bırakır dönerse, aldığı kişilerin durumuna bakılır; Bunlar hür kişiler ise serbest bırakır. Geri kaçanlar ise kıymet Öde­meksizin sahiplerine geri verir. Köle olup efendileri taksimden ve satıştan Önce onlara sahip olmuşsa, karşılıksız geri alırlar. Taksimden veya satıştan sonra sahip olmuşsa, isteklerine göre hareket eder ve dilerlerse kıymetlerini ödeyerek alırlar.

Çünkü karşılık vermek suretiyle onları temlik etmek, zorla ele geçirip sa­hip olmak mesabesindedir. Nitekim her iki durumda da alınanlar fey' olup tak­sim edilmesi gerekir.

1374- Komutan esirlere "Kim bize savaşan on düşman gös­terirse, hür olur" derse ve esirlerden biri kale içinde bulunan ve ele geçirilmeleri mümkün olmayan on kişi gösterirse, hür olmaz.

Çünkü biliyoruz ki, komutanın amacı bu değildir. Amacı sadece müslü-manlara yararlı olacak bir rehberlik yapmalarıdır. Bu da olmamıştır.

Sözünün zahirinden anlaşıldığına göre düşmandan savaşan on kişi kaste­dilmektedir. Bu düşman ister meydanda, ister kalede olsun aynıdır, denilirse,

Cevap olarak deriz ki, dediğiniz doğrudur. Her iki durumda da düşman­dır. Lakin komutanın amacı rehberlikten önce hakkında bilgi sahibi olmadığı düşman hakkında bir bilgiye sahip kılacak bir rehberliktir. Bu da yukarıda ge­çen delalet şekli ile gerçekleşmez. Zira darulharpte komutanın ve mülümanların ele geçirmeğe güç yetiremediği düşman nice on kişiler vardır. Bundan da anlı­yoruz ki, komutanın amacı ele geçirebilecekleri on kişiye delalet etmeleridir.

1375- Sağlam bir savunma içinde bulunmayan ve ele geçi­rilmesi mümkün olan on kişi gösterse, ama müslümanlar görür görmez bu on kişi kaçsa, duruma bakılır; şayet bunlar müslü-manların ele geçirebileceği bir yere gelmeden önce kaçimş-larsa, bu delalet yine geçerli olmaz.

Çünkü amaç olan ele geçirebilme imkanı gerçekleşmemiştir.

1376- Ama ele geçirebilecekleri bir yere gelmiş ve gevşek davrandıkları için düşman on kişi kaçmışsa, rehberlik yapan esir hür olur.

Çünkü on kişiyi ele geçirilebilecek şekilde göstermekten ibaret olan şartı yerine getirmiştir. Bundan sonra müslümanlann yapacağı ihmalden kendisi sorumlu değildir.

1377- Gösterdiği on kişi ile müslümanlar arasındaki çarpış­ma sonuç vermeyip on kişi kaçıp kurtulmuşsa, bu delalet yine geçerli değildir.

Çünkü bu adam caydırıcı güce sahip ve savunma içinde bulunan on kişiye delalet etmiştir. Zira kale içinde kendilerini savunmalan ile sahip oldukları kuv­vetle kendilerini savunmalan arasında fark yoktur. Her iki halde de ele geçi­rilmeleri imkansız olmaktadır.

Ama ele geçirme imkanı varken müslümanlann ihmalkarlığı sebe­biyle kaçıp kurtulmuşlarsa, delalet eden esir şartını yerine getirmiş ve hür olmuş olur.

1378- Delalet ettiği on kişi ile müslümanlar arasında çar­pışma olmuş ve çarpışmada bir kısmı öldürülüp diğerleri ele geçirilmişse, rehberlik yapan esir hür olur.

Çünkü ancak onun delaletiyle onları yakalamış ve ele geçirme imkanı bulmuşlardır.

1379- Müslümanlar onları esir edemeyip çarpışma sonunda düşman on kişinin tümü ö I d ur ü im üsse, esir rehber yine hür olmaz.

Çünkü delaletten amaç olan, on kişiyi yakalayıp esir etmek gerçekleşme­miştir. Üstelik böyle on kişiyi müslümanlar esirin delaleti olmadan da görebi­lirlerdi. Bundan da anlıyoruz ki, delaletten maksat bu değildir.

1380- Müslümanlar, on kişiden birini öldürüp dokuz kişiyi ele geçirince bakılır; Bunlar savunma içinde ve caydırıcı güce sahip ise, esir yine hür olmaz.

Çünkü ele geçirilmeleri bir kişinin öldürülmesinden sonra mümkün ol­muştur. Geri kalanlar da dokuz kişidir. Sanki baştan beri onlara dokuz kişi göstermiştir.

Ama on kişiyi ele geçirdikten sonra birini öldürmüşlerse, rehberlik yapan esir hür olur.

Çünkü onun delaletiyle on kişiyi yakalama imkanı bulmuşlardır.

1381- Müslümanlardan bazılarını öldürdükten sonra onlar sağ olarak yakalanmışlarsa, esir rehber yine hür olur.

Çünkü onun delaletiyle on kişi yakalama imkanı bulmuşlardır. Bu yakala­manın çaba ve çarpışma sonunda gerçekleşmesi durumu değiştirmez.

1382- Müslümanlar onlara vardığında on kişinin silahı yok­sa, ama müslümanlar m ihmalkârlığı sebebiyle kaçıp kurtul­muşlarsa, esir rehber hür olur.

Çünkü rehberliğiyle on düşmanı yakalama İmkanım vermiş iken müslü­manlann ihmalkârlığı sebebiyle kaçıp kurtulmuşlardır.

1383- Esir kişi müslümanlara "Size on kişi göstereceğim, gösterdikten sonra bir yere sığınıp korunur veya korunma-maları beni ilgilendirmez" der ve müslümanlar da razı olursa, esir, gösterdikten sonra on kişi korunsa, yine hürriyete kavuşur.

Çünkü yüklendiği şartı aynı ile yerine getirmiştir, durumun ve sözden maksadın delâleti, ancak zıddı olan mefhum açıkça belirtilmediği zaman mute­ber olur.

1384- Komutan esirlere: "Bize kim şöyle bir kaleyi veya fa­lan komutanın askerlerini yahut kralın askerlerini gösterirse, hür olur" derse ve esirlerden biri rehberlik ettiği halde müslü­manlar ele geçiremezse, esir hür olur.

Şart koşulan delâlet işini yapmıştır. Burada savunmaları içinde bulunan bir topluluğa delalet etmesi şart koşulmuştur. Bunu da yapmıştır. Halbuki bun­dan önceki durumda şart böyle değildi. Çünkü bundan önceki durumlarda genellikle savunması ve caydırıcı gücü olmayan düşman on kişiye delâlet et­mesi şart koşuluyordu.

Görmüyor musun? "Kim bize kadın veya çocuk on esir gösterirse, hür olur" derse ve bir ordunun himayesinde bulunan bu kişileri biri gösterecek olsa azad edilmez (hür olmaz). Çünkü genellikle maksat caydırıcı güce sahip olma­yan ve ele geçirilmesi mümkün olan on kişiye delâlet etmektir. Her meselede söz ekseriyete hamledilir.

1385- Komutan yolu kaybedip müslümanlar "Sizden kim yolu bize gösterirse ona bir esir veya yüz dirhem vardır" derse ve biri yolu tarif ederek kendisi gitmezse ve tarifine göre müs­lümanlar giden yolu bulursa, ona bir şey verilmez.

Çünkü vadettiği şey ganimet tahsisi şeklinde değil, ücret şeklindedir. Çünkü ganimetin kazanılmasından sonra ondan tahsis yapmak caiz değildir. Yolunu kaybetmiş bir kişiye yol göstermek ganimet tahsisini gerektiren bir ci-had değildir. Bundan anlıyoruz ki, söylenen şey ücrettir. Ücrete hak kazanmak da sözle değil, çalışma ile olur. Onun için kendisi de beraberlerinde gitmedikçe ücreti almaya hak kazanamaz.

1386- Onlarla beraber gidip yolu   gösterirse, böyle bir iş için alınan ücret kadar ücret almaya hak kazanır.

Çünkü fasid bir kira akdi ile bu işi yapmıştır. Fasiddir. Çünkü onlarla ne­reye kadar gideceği belli olmadığından ne kadar ücret alması gerektiği de belli değildir. Zira belki on adım sonra yola çıkarır, belki de on gün beraber giderek ancak yola ulaştırmış olur. Akid yapılan şey meçhul ise, akid fasid olur.

1387- Şart koşulan miktar yüz dirhem ise, bu çalışma ile alacağı misil ücret yüz dirhemi geçemiyecektir. Fasit kira akil­lerinde şart koşulan karşılık belli olduğu zaman uygulanan hüküm gibi. Şart koşulan şey bir esir ise, neye ulaşırsa ulaşsın mislinin ücretini almaya hak kazanır.

Çünkü ücretle çalıştırma akdinde mutlak olarak " bir esir" şeklinde ifade edilmesi sahih bir tesbit değildir. Çünkü tümüyle razı olunduğu için şart ko­şulan şey onu geçemez. Bu da yüz dirhemde gerçekleşir ama, bir esir şartında gerçekleşmez. Çünkü maliyet bakımından esirlerin değeri farklıdır.

1388- "Bizimle falan yere kadar gelip yolu gösterene yüz dirhem veya şu esir verilecektir" derse ve biri gösterilen yere kadar onlarla giderse, şart koşulan şeyi almaya hak kazanır.

Çünkü üzerinde akid yapılan şey belli, verilen ücret bellidir. Akid için hi­tap edilen şahıs belli değil iken akid nasıl sahih olur? denilirse: Deriz ki: Akid onlarla beraber yola koyulduğunda gerçekleşmiş olur. Yaptığı işe göre de üc­reti almaya hak kazanır. Bu durumda meçhul bir şey kalmaz.

1389- Komutan yolu şaşırmayıp sadece "(aygır, kısrak v.s.) hayvanları kim sürüp yola çıkarırsa ona yüz dirhem verilecek­tir" derse ve bu işi bir cemaat yaparsa, yüz dirhemi aşmıyan misil bir ücret almaya hak kazanırlar.

Çünkü götürecekleri mesafe meçhul olduğundan üzerinde akid yapılan şey meçhuldür.

1390- "Şu yere kadar" deseydi ve belirli bir mesafe belirt-şeydi, şart koşulan şeyi alırlardı.

Çünkü üzerinde akid yapılan şey belli ve ücret bellidir.

1391- Belirli bir cemaate hitab ederek söylese ve bunu du­yan başka bir cemaat belirtilen yere kadar hayvanları sürse, bir şey almaya hak kazanamazlar.

Çünkü akid komutanla hitap ettiği cemaat arasında yapılmıştır. Başkaları bu işi yaparsa fahrî olarak yapmış olur ve bir şey alamaz.

1392- Bütün asker arasında ilan ederek bunu söylemiş ve duyan bir cemaat sürüp götürmüşse, ücreti almaya hak kaza­nırlar.

Çünkü ücretle çalışma şeklinde bu işi yapmışlardır.

1393- Sesini işitmemiş bir cemaat bu işi yaparsa bir şey alamazlar.

Çünkü sesi duymayıp bu işi karşılıksız gönüllü olarak yapmış sayılırlar. Bundan da anlışılıyor ki, burada ücrete hak kazanmak, ganimet tahsisi şeklinde değildir.

1394- Komutan yolu kaybedip sasırsa ve ellerinde bulunan bir esire "Bize yolu gösterirsen çocuklarını ve aile fertlerini sana veririz" derse ve esir de yola çıkarıncaya kadar ya kendisi beraber giderek veya tarif ederek bu işi yaparsa, hem kendisi, hem çocukları ve yakınları olduğu gibi fey' olarak devam ederler.

Çünkü komutan esirin kendisinin kurtulacağına dair bir şey söyleme­miştir. Böylece kendisi esir olarak kalır. Kendisi müslümanların kölesi olunca, sahip olduğu şeyler de onların olur. Çocukları, eşi ve başkaları bunda eşittir.

1395- Şayet, "Sen, çocukların ve eşin" deseydi ve olay yuka­rıdaki gibi geçseydi, esir hürriyete kavuşurdu.

Çünkü rehberliği karşılığında kendisinin hürriyetini şart koşmuştur. İşi gerçekleştirdiği için de hürriyete kavuşur. Eşini ve çocuklarını da şart koşul-duğu için alır.

Ancak "ehli=yakınları" sözünden maksat sadece eşidir. Başka yakınları buna dahil değildir.

Halbuki eman bahsinde durum böyle değildi. Çünkü bu meselede yakın­ları esir düşmekle başkasının mülkiyetine geçmişlerdir. Kesinlik olmadıkça bu mülkiyet onlardan zail olmaz. Bu kesinlik de sadece eşi için mevcuttur.

1396- "Çocukları" ismine de sadece kendi çocukları girmek­tedir. Torunları ise fey' olurlar.

Çünkü kesinlik sadece kendi çocuğu hakkındadır. Buna hak kazanması da üzerinde kesinlik sağlanan şeye bina edilmektedir.

1397- Esirler arasında kendi çocukları yoksa, erkek çocuk­larının torunlarını almaya hak kazanır.

Çünkü bu isimde babalarının yerine kaimdirler. Babalan olmayınca ken­dileri bu ismin kapsamına girerler.

1398- Kızlarından olan torunlarını ise ancak komutanın özel olarak belirtmesiyle almaya hak kazanır.

Çünkü çocuklarının değildirler

1399- Ancak bunların darulharbe çıkmalarına izin veril­mez. Bilakis darulislâma götürülür ve müslümanlar arasında ehli zimmet (zimmî) olurlar.

Çünkü    esir düştükten sonra darulharbe   tekrar dönmelerine imkan vermek caiz olmaz.

1400-  Tarif ederek veya   beraber giderek delalet   etmesi aynıdır.

Ama az önce geçen müslümanların delaletinde durum değişiktir. Çünkü orada müslümanın delalet etmesi ücretle çalışma şeklindedir. Sözle yerine ge­tirilmesi imkansızdır. Burada ise, delalet sulh ve eman şeklindedir. Burada şartın varlığı hakikaten kabul edilir.

1401- Komutan darulharpte esirleri taksim ettikten veya sattıktan sonra yolu kaybedip esirlere "Kim bize yolu göste­rirse hür olur" veya " yüz dirhem alır'" derse ve bu işi onlar­dan biri yaparsa, yüz dirhem verileceğini şart koşmuşsa yüzü geçmemek üzere kendisine böyle bir iş için verilen ücret kadar (misil) ücret verilir. Bu ücret de efendisine ait olur.

Hangi şahsın mülkiyetinde oldukları belli olmuştur. Vereceğini va'd ettiği şey, eman ve sulh şeklinde değil, ücretle çalıştırma şeklindedir.

1402- Onun için beraberlerinde gitmeyip sadece tarif ede­rek rehberlik etmişse, bir şey almaya hak kazanamaz. Hür olacağını şart koşmuşsa, bu şartı geçersiz olur.

Çünkü sahiplerinin mülkü olduktan sonra onların kölelerini azad etme yetkisine komutan sahip değildir.

1403- Esirleri taksim etmeden önce yolu şaşırıp "Sizden kim yolu bize gösterirse, hür olur" derse ve esirlerden biri darulis­lâma değil, darulharbe çıkan apaçık bir yolu onlara gösterse, bakılır: Darulharbe gitmek isterken yolu kaybetmişlerse, bu esir delâlet işini yapmış sayılır ve hür olur. Darulharpten çık­mağa çalışırken yolu kaybetmişlerse, esirin bu delaleti geçerli olmaz ve esir hür sayılmaz. Onlara darulharbe değil, darıılis-Iama çıkan bir yolu gösterirse, yapılacak uygulama öncekinin aksi olur.

Çünkü sözün mutlakliğı halin delaletiyle mukayyed olur. Biliyoruz ki, komutanın giriş esnasında amacı darulharpde maksadına ulaştıracak bir yolun gösterilmesidir. Çıkarken de amacı darulislama ulaştıran bir yolun gösteril­mesidir.

1404- "Şu kalenin yolunu bize gösterirsen, hür olursun" derse ve sözkonusu kaleye oradan bir yol gidiyorsa, onlara bili­nen yoldan daha uzak bir yol gösteren kişi, şart koşulanı alma­ya (hür olmaya) hak kazanır.

Çünkü halkın gidip geldiği yollar ise her ikisi de kaleye giden birer yol­dur. Komutan "yol" ismini mutlak zikretmiştir. Mutlakı da delil olmadan sınır­landırmak caiz değildir. Komutanın sözünde de bunu sınırlandıracak bir delili yoktur

1405- O kaleye değil de, başka yere çıkan bir yol gösterir ve kendileri bu yoldan o kaleye varabilirlerse, bunun delaleti ge­çerli olmaz ve esir hür olmaz.

Çünkü insan buradan Kaşgar'a gelip oradan da Buhara'ya varabilir. An­cak hiçbir kimse buradan Kaşgar'a varan yolu Buhara'nın yolu kabul edemez. Böylece anlıyoruz ki, bu esir şart koşulan delaleti yapmamış ve hür olma hakkını kazanmamıştır.

1406- Şu kalenin şu yolunu bize gösterirsen hür olursun" der ve kaleye götüren başka bir yol gösterirse, bakılır belirle­dikleri yolda müslümanlar için yakınlık veya emniyet veya yem çokluğu veya köylerin çok bulunması yahut alacakları esirlerin çokluğu yönünden daha faydalı bir yol ise, esir hürriyete ka-vuşmayıp fey' olmağa devam eder.

Çünkü şartı yerine getirmemiştir. Onlar yaran bulunan bir yol belirle­mişler, kendisi ise başka yol göstermiştir. Belirlemede fayda sözkonusu ise ona itibar etmek gerekir.

1407- Kendisinin gösterdiği yol onların belirlediği yoldan daha yararlı ise, kıyasa göre yine fey' olarak kalır.

Çünkü şart koşulan şeyi yerine getirmemiştir. Bir şeyin kabul edilmesin­de lafza itibar edilir. Çünkü insanların sözleri hikmetten ve güzel bir yarardan hali bulunabilir.

İstihsana göre ise, bu esir hür olur.

Çünkü onların istediğini fazlasıyla yerine getirmiştir. Zaten belirleme fay­da sağladığı zaman ancak muteber olur. Yaptığı işin daha faydalı olduğu bili­nince faydasız olduğu için belirlemenin itiban kalmaz.

Hangisinin daha faydalı olduğu  bilinmiyorsa, esir yine fey' olarak kalır.

Çünkü belirleme akıllı biri tarafından yapılmıştır. Faydasız olduğu bilin­medikçe asıl ona itibar edilir. Faydasız olduğu da henüz belli olmamıştır.

1408- Buna göre "Bize kim Derbu'l-Hades'in yolunu göste­rirse, hür olur" derse ve biri onlara Mıssîse yahut Malatya [83] yolunu gösterse bakılır. Gösterdiği bu yol daha yakın ve daha faydalı ise, esir hür olur. Böyle değilse, yahut böyle olduğu bilinmiyorsa, esir fey' olmaya devam eder.

Çünkü kendisinden istenen şeyi yapmamıştır. Görmüyor musun? Belirt­tikleri yoldan başka bir yola onları götürse ve orada düşman kralı ordusuyla be­raber bulunup onlarla savaşsa ve bazıları öldürülse yahut yem bulunmıyan bir yola götürüp hayvanları telef olsa veya kendileri açlıktan kırılsa, şart koşulan şey yine kendisine verilir miydi? Bütün bunlardan söylenmek istenen şudur: Belirleme ne zaman faydalı olursa, ona itibar edilmesi gerekir. En iyi Allah bilir.[84]

 

Silah Ve Başka Şeylerden Ganimet Tahsisi Caiz Olan Yerler

 

1409- Komutan, daruiharbe giriş esnasında askerlerden az kişinin zırhlı olduğunu görür ve "Darulharbe kim girerse ona şu ganimet var, der veya ganimetten iki pay verilecektir" der­se, bu sözü caiz olup bir sakıncası yoktur.

Çünkü bu tahsisi değerlendirme sonucu yapmaktadır. Müslüman asker, zırhlan darulharbe taşıyabilmek için araç ve gerece muhtaçtır. Zırhla düşmanın gözü korkutulur ve asker kendini savunur. Düşmanın gözünü yıldırmak ama­cıyla bu külfete katlanmaya teşvik etmek için askerlere bu şekilde ganimet tah­sisi yapması caizdir. Nitekim şeriat bu amaca bakarak süvari olan askere iki kat pay verilmesini kararlaştırmıştır. Çünkü düşmanı yıldıracak araç ve gereçleri darulharbe götürme sıkıntısına katlanır. Şeriatın kararlaştırdığı bu esasa baka­rak komutan (devlet başkanı) da aynı amaç için ganimet tahsisi yapabilir.

1410- Aynı şekilde "Kim iki zırhla daruharbe girerse..." demesi de caizdir.

Çünkü çarpışan kişi dilediğinde önde ve arkada iki zırh giyebilir. Nitekim Rasulullahin Uhud günü iki zırh giydiği rivayet edilir. Bu da onun nazar ve iç­tihadı sonucu bir uygulama idi.

1411- "Bir ve iki zırhla girene ikiyüz, üç zırhla girene üç-

yüz dirhem vardır" der ve bu kadarla yetinirse, ganimet tahsis yapması doğru olmadığı gibi, ikiden fazla zırh için tahsis yapması da caiz değildir.

Çünkü bu, içtihadl olacak bir şey değildir. Savaşan askerin de savaşta ikiden fazla zırh giymesi mümkün değildir. Çünkü ikiden fazla zırh ağırlık ya­par ve aktif çarpışmasını engeller. Böylece anlıyoruz ki, ikiden fazla zırh için tahsis yapmasında bir fayda yoktur.

Külfete katlanma ve düşmanı ürkütme anlamı üç, dört ve beş zırhla da gerçekleşir denilirse,

Deriz ki, bu doğru değildir. Çünkü ürkütme esnasında bu, zırhla değil zırhı giyen kişi ile olur. Böyle zırhlı çıktı, şöyle böyle korumalı ayrıldı, denilir ve bunda ürkütme meydana gelir. Halbuki zırhlı tek basınadır. Zırhlan savaşta başkalarına vermek için değil, kendisi giymek için taşımıştır. Savaşta da iki zırhtan fazla giyemez.

1412- Buna göre süvarilere "kim bir Ticfaf [85](zırh) ile gi­rerse, ona şöyle vardır" diyebilir.

Çünkü ticfaf at içindir. Onun için ganimet tahsisi yapmak, at için tahsis etmek gibidir.

1413- Komutan birden fazla at için pay ayırmama düşünce­sinde olup "kim iki atla  girerse, ona şöyle vardır" derse, bu tahsis sahih olur. İkiden fazla at için ganimet tahsis etmesi caiz değildir.

Çünkü savaşçı ancak iki atla savaşabilir. Onun için sadece yaran olanlar için ganimet tahsis etmesi caiz olur. Yararı dokunmiyacak şeyler için tahsis yapamaz.

Ancak yararlı bir işi kişinin yerine getirebilmesi için üç at için tasis yapması caiz olduğu gibi, üç ticfaf için de tahsis yapması caiz olur

Çünkü her atın bir ticfafı (zırhı) olur. Ganimet tahsisinin değerlendirme sonucu olduğu bilinince, ganimet tahsisi yapıldıktan sonra alınan ganimetten tahsisin yerine getirilmesi lazımdır.

1414- Bir kaleyi muhasara edinceye kadar komutan bir şey söylemeyip muhasara esnasında "Kapıya kim zırhlı olarak yanaşırsa", veya "Kim ticfaf ile öne atılırsa" yahut "kim iki zırh giyimli olarak öne atılırsa ona şöyle vardır" derse, bu tahsisi sahih olur.

Çünkü kuvvet, korkutmak ve müşriklerin kalblerine korku salmak bakı­mından müslümanlara yararı olmaktadır. Böyle bir şey için ganimet tahsisi

sahih olur

1415- Kale fethedilinceye kadar bir şey söylemez ve fethet­tikten sonra kendisi yahut atı zırhlı olanlara gösterdikleri gay­ret oranında ganimet tahsisi yapmak isterse, bu tahsis geçerli olmaz.

Çünkü ganimet tahsisi ganimetler alınmadan Önce yapılır. Ganimetler alındıktan sonra yapılırsa tahsis değil, bağış olur. Halbuki alınan ganimette bü­tün askerin payı sabit olduktan sonra komutan (devlet başkanı)nın bazı kişilere özel bağış yapması caiz değildir.

1416- Devlet başkanı ganimetler alındıktan sonra çaba ve gayret oranında tahsis yaparsa ve bu tahsisi içtihadı sonucu gerçekleştirirse, tahsisi geçerli olur.

Çünkü içtihadı ile üzerinde ihtilaf edilen şeyleri sonuçlandırmıştır. Hakimlerden biri bu içtihadı iptal edemez.

1417- Ganimetler alındıktan sonra tahsisin uygun olmadığı görüşünde bile olsa, devlet başkanının içtihadı ile kendisine tahsis yapılan kişinin o tahsisi alması helâldir.

Çünkü aksine hüküm verilince içtihadın geçerliliği kalmaz. Yargıcın hük­mü başkalarını bağlayıcıdır. Salt içtihad ise başkasını bağlayıcı olmaz. Tıpkı ki­şinin karısına "seni kesinlikle boşadım" demesi ve görüşüne göre karısını ken­disinden kesin olarak boş olduğuna inanması durumunda Hz. Ömer'in ve İbni Mes'ud'un görüşüne uyarak hakimin ric'î [86] bir talâk ile boş olduğuna hükmet­mesi gibi. Bu durumda adam karısını tekrar alabilir ve hadisin hükmünü tatbik eder. Bu İmam Muhammed'in görüşüne göredir.

Ebu Yusuf'un görüşüne göre ise, hakimin aksine hüküm vermesi duru­munda müçtehid bu hükmü daha zor bulduğunda kendi görüşünü bırakmaz, îstihsan konusunun sonunda "Şerhu'l-Muhtasar"da bu meseleyi açıkladık. Doğrusunu Allah bilir.[87]

 

Ganimetler Alındıktan Sonra Tahsis Edilmesi Caiz Olan Ganimetler Ve Tahsis Yapması Caiz Olan Kimseler

 

1418- Müslümanlardan bir seriyye darulharpte bir miktar ganimet alsa, ancak alınan bu ganimetleri darulislâma çıkar­maktan aciz kalsa, bunun üzerine komutan yerinde bırakmak veya yakmak isterken aklına yeni bir düşünce gelse ve müslü-manlara "Kim bu ganimetten bir şey alırsa, kendisinindir" derse, sözü caiz ve geçerli olur. Bu ganimetlerden darulislâma kim bir şey çıkarma zahmetine katlanırsa, çıkardığı kendisinin olur ve ondan beşte biri alınmaz.

Çünkü bu ganimet tahsisi değerlendirme sonucu meydana gelmiştir. Ga­nimetler alındıktan sonra tahsis yapmasmm caiz olmadığını söylememizin se­bebi, ganimeti alan askerlerin bu ganimette haklarının sabit oluşudur. Bu hakkı iptal edip tahsis yapmak caiz değildir. İptal etmek de ganimetleri muhafaza etmek durumunda ve askerin haklarının kesinlik kazanması halinde sözkonusu olur. Ama ganimetlerin korunmasından aciz kalındığı ortaya çıktığında yapı­lacak bir tahsis, herhangi bir kimsenin hakkının iptali sayılmaz.

Canlılar dışında bu ganimetleri yakmasının caiz olması, ganimet alınan hayvanları kesebilmesi, sonra yakması veya bir tarafa terketmesi,tahsis yap­manın caiz olduğunu gösterir. Zaten böyle bir uygulama, ganimeti alan bütün fertlerin haklarını iptal etmektedir. îptal etmek de ganimetlerin korunabilmesi ve darulislâma çıkarılabilmesi durumda sözkonusu olabilir. Bunlar yapıla­mıyorsa, hakkın iptali de sözkonusu olmaz.

Zaten yakmakta herhangi bir müslümana yararı olmayan bir hakkı iptal etmek söz konusudur. Ama tahsis yapmakta bazı kişilere yarar sağlama imkanı bulunmaktadır. Onun için tahsis yapmaya gitmek öncelikle olur.

1419- Ganimetleri darulislâma çıkarma veya satma yahut

taksim etme imkanına sahip ise, o zaman hepsine yararı gerçekleştirme imkanına sahip demektir. Bu durumda bazılarının haklarını iptal etmesi doğru değildir.

Aynı şekilde "kim bir şey alırsa, beşte bir dışında gerisi onundur" veya "beştebiri ayrıldıktan sonra veya ayrılmadan önce aldığının yarısı onundur" derse, bu işlemlerin hepsi sahih olur. Bunlardan yararı en yakın olanı yapması lazımdır. Zaten darulislâma çıkarırsa, komutanın yaptığı tahsis gözönünde bu­lundurularak ganimet taksim edilir.

Müslümanlardan biri darulislâma çıkarılması mümkün olan ve komutanın ondan haberi bulunmıyan mücevherat gibi bir şey bulup darulislâma çıkarınca, beşte biri alınır ve gerisi asker arasında ganimet olarak taksim edilir.

Çünkü komutanın yaptığı tahsisin sahih olması, muhafaza etmenin im­kansızlığı sebebiyledir. Zaruret sebebiyle sabit olan şey, zaruret mahallinin dı­şına taşamaz. Dolayısıyla zaruretin tahakkuk etmediği bir şey bu tahsisin kap­samına giremez.

1420- Bu hüküm, aldıkları mallar hakkında geçerli olunca, almadıkları mallarda evleviyetle geçerli olur. Nitekim ele geçi­rip anbar yaptıkları ve içine silah, mermer, altın suyu gibi şey­leri doldurdukları bir binadaki eşyayı darulislâma çıkarmak­tan aciz olduklarında komutan "Bu şeylerden kim ne alırsa kendisinindir" derse, sahih olur. Yine "kim bir şeyi parçalayıp getirirse, kendisine mahsus olur" derse, yine sahih olur. Çünkü binayı yıkmağa güçleri yetmekle beraber içindeki şeyleri çıkar­maktan acizdirler.

Onu olduğu gibi bırakabilirler. Bu durumda da komutanın ondan tahsis yapması sahih olur. Bina yıkıldıktan sonra bu şeylerin taşınabilir ve taşınamaz olması aynıdır.

Çünkü komutanın tahsis yapması binanın yıkılmasından önce olmak­tadır. Taşıyabilecek duruma gelmesi, komutanın tahsis yapmasından sonra mey­dana gelen yıkma ile geçekleşmektedir.

1421- Ancak komutanın tahsis yapması anında binadan uzak bir yerde veya binanın alınması mümkün olan bir tara­fında konulmuş ve darulislâma   taşınması mümkün olan bir şey olur ve komutanın bundan haberi   yoksa, onu darulislâma bir kişi çıkarıp getirse bile, asker arasında ganimet olarak taksim edilir.

Çünkü ganimet tahsisi kapsamına girmez.

1422-  Komutan, kimseye bir şey tahsis etmeyip hepsinin yakılmasını emrettikten sonra bazıları onun bir kısmını hay­vanlarına yükleyerek darulislâma çıkarma güçlüğüne katlanır­sa, bu şeylerin  beşte biri alınır ve gerisi seriyye fertleri ara­sında taksim edilir.

Çünkü komutanın tahsisi bazı kişilere ganimet tahsisi ile olmaktadır. Bu da yapılmış değildir. Yaptığı şey, yakılmasını emretmekdir. Yakma emrinin bazılarına tahsis yapılmasında hiçbir etkisi yokur. Yani yakma emri hiçbir şe­kilde tahsis yapma anlamına gelmez. En iyimser bir değerlendirme ile darulis­lâma bu şeyleri çıkaran kişiler, yanarak yok olacak ve bütün fertlerin ortak malı olan bu şeyleri kurtarmış demektir. Bu da ortaklığın kesilmesine ve darulis­lâma çıkaran belirli kişilere mahsus olmasına sebep teşkil etmez.

1423- Darulharpte aldıkları ganimetleri hemen oracıkta taksim etse veya tüccara satsa yahut darulislâma çıkarsa, sonra düşman bunların peşine düşerek takip edince bırakıp kaçmak zorunda kalsalar, düşmanın onlardan faydalanmaması için bu ganimetleri derhal yakmaları lazımdır.

Çünkü bu işlemde onlara zarar verme ve zayıflatma bulunmaktadır. Bu­nun dışında düşmanın takibi sözkonusu olmadğı zamanlarda da mücahit asker­ler darulharpte ağır gelen eşya, silah ve diğer şeylerini de yakabilirler. Taki bı­rakıp gittiklerinde düşman bunlardan faydalanmasın Nitekim Mûte harbinde kendini kurtarmaktan ümidi kesilince Hz. Cafer bin Ebi Talib (Ca'fer-i Tayyar) atını kesmiştir.

Kendi eşyalarında  bu caiz olunca, düşmandan aldıkları   ganimetlerde evleviyetle caiz olur.

1424- Onu yakmak için bıraktıklarında, komutan "Bundan kim bir şey alırsa, onundur" der ve bir cemaat onu alıp kurta­rırsa, hepsi sahiplerine geri verilir.

Çünkü taksim etme ve satma ile sahiplerinin mülkiyeti onda kesinleş-

miştir.

1425- Devlet başkanının halkın mülkünden tahsis yapma yetkisi yoktur. Darulislâma çıkarmak suretiyle de bunu yapa­maz. Çünkü mülkiyetlerine öyle geçmiş ki öldüklerinde bu mülk varislerine kalır. Hiç bir şekilde ondan tahsis yapma yetkisi kalmaz.

Ama himaye altına alınmadan Önce olursa, durumu değişik olur. Çünkü orada hakkın subutu zayıftır. Sadece ele geçirme ile sabit olmuştur. Bu hak da yakılması emredilince geçerlili­ğini yitirmektedir. Böylece bundan yapılan hak tahsisi, ele ge­çirilmeden yapılan tahsis gibi olur.

Ancak darulharpte ele geçirildikten sonra sahip olma sebebi tam gerçekleştiği için sahibinin hakkı da kesinleşmektedir. Yakılması için bırakılmasıyla bu hak geçerliliğini kaybetmez. Hak devam ettiği için de devlet başkanının ondan tahsis yapma yetkisi kalamaz. Askerler arasında taksimden sonra böyle o-lunca. başkalarına satmada evleviyetle olmaktadır. Çünkü sahiplerinin mülkiyeti kesinleşmiş ve kime ait olduğu açıklık ka­zanmıştır.

Nitekim bunlar da alınan ganimetleri darulharpte bırakıp gitse ve düşman farkına varmadan ikinci bir seriyeye gelip alsa ve düşman bu seriyyenin elinden alsa, sonra gelen üçüncü bir seriyye bunları düşmandan geri alsa, birinci seriyyenin bunda hiçbir hakkı olmaz. Tıpkı düşmanın daha Önce alınmamış o malları gibi hepsi üçüncü seriyyeye kalır. Taksim etme ve satıştan sonra düşman korkusuyla yakmak üzere bırakıp gitseler ve düşman nerede olduğunu bilmese, sonra gelen bir seriyye bunları alıp darulislâma çıkarsa, hepsi eski sahiplerine verilir. Çünkü bunlarda hakları devam etmektedir.

1426- Bu malları müşrikler onlardan alsa, gelen diğer bir seriyye de onları müşriklerin elinden alsa, bakılır: Eski sahipleri mallarını taksim edilmeden önce görürlerse, hiçbir şey ver­meden geri alırlar. Taksim edildikten sonra görürlerse, kıyme­tini vererek geri alırlar. Tıpkı düşmanın ele geçirip koruma altına aldığı diğer malları gibi.

Darulislamda himayelerine aldıktan (mülkiyetleri gerçek­leştikten) sonra da durum aynıdır. Onları bırakıp gitseler ve gelen başka seriyye onları alsa ve düşmanlar farkına varmasa, o mallar ilk seriyyedeki sahiplerine geri verilir. Çünkü onların malı olmuştur.

Düşman ele geçirdikten sonra başka bir seriyye onlardan alsa, bakılır; birinci seriyyedekiler onları taksim edilmeden ön­ce görürse, karşılıksız geri alırlar. Taksim edildikten sonra gö-

rürlerse, geri alamazlar. Bu konuda daha doğru olduğunu belirttiğimiz ikinci rivayet budur.

Çünkü onları alacak olurlarsa ancak kıymeti karşılığında alırlar. Taksim edilmeden önce bunların maliyetleri onların hakkı olmuştur. Çünkü eşyanın kendisinde hiç kimsenin mülkiyeti yoktur. Bu sebepten devlet başkanı bu şey­leri satıp tutarını askerlere dağıtabilirdi. Kıymeti (tutarı) ile geri almada onların bir avantajı yoktur. Zira geri alma hakkı ancak avantajlı olduğu zaman sabit olur.

1427- Satın alanlar veya paylarına düşenler yahut bırakıp gidenler bıraktıkları zaman "Kim bunlardan bir şey alırsa o kendisinindir" derlerse ve bunu müslümanlardan bir cemaat alırsa, kendilerine ait olur. Aldıkları şeyleri ister darulislâma çıkarsınlar, ister çıkarmasınlar, durum değişmez.

Çünkü bu mal sahiplerinin, alacak kişilere (hibe) bağışıdır. Bunların al­masıyla da bağış yerini bulmuş ve gerçekleşmiş olur. Bunları geri almak ister­lerse, bağış (hibe) de olduğu gibi, onu alanlar ancak darulislâma çıkarmadan önce almaya teşebbüs edebilirler.

1428- Alanlar onu darulislâma çıkarır veya darulislâma ta­şımaları mümkün olan bir yere ulaştırırlarsa, onu bırakıp gi­denler (hibe edenler) geri almaya teşebbüs edemezler.

Çünkü kendisine hibe edilen kişinin çabasıyla onda bir artış meydana gelmiştir. Zira meçhul bir yerde neredeyse telef olacaktı. Bu ise o meçhul yer­den çıkarıp getirmekle bir bakıma ihya etmiştir. Hibe edilen şeyin kendisinde meydana gelen ziyadelik, hibe eden kişinin onu geri almasına engeldir. Ancak bu hüküm mal sahibinin sözünü kendisinden veya biri vasıtasıyla alan kişinin duyması durumundadır. Böyle bir şeyi hiç duymıyan biri ondan bir şey alıp da-rulislama çıkarırsa, sahibine iade etmek zorundadır. Çünkü sözünü duyan kim­se onu hibe olarak almış sayılır. Almakla hibe gerçekleşmiş ve eski sahibinin ilişiği kesilmiş olur. Sözünü duymadan alan ise onu hibe olarak değil, daruli slâma malı çıkarmada sahibine geri vermek üzere yardım şeklinde almış olurlar. Bu alma ile onda mülkiyeti sabit olmaz.

Bu, belirsiz bir kişiye hakkın tanınmasıdır. Hibe yolu ile nasıl sahih olur? denilirse,

Deriz ki: Bu belirsizlik anlaşmazlığa yol açmaz. Mülkiyet malın alındığı anda sabit olur. Bu anda alışı belli ve muayyen bulunmaktadır. Mal sahibi bu lafızla malının alınmasını hibe şeklinde mubah kılmış sayılmaktadır. Bu mubah kılma belirsizlik durumunda da sabit olur.

Bunun dayanağı da Abdullah bin Kırt'nı Rasulullah'tan rivayet ettiği şu hadistir: "Günlerin hayırlısı kurban bayramını birinci günü, sonra ikinci "yevmü'1-karr" günüdür."

Yani Kurban bayramının birinciden sonra ikinci günü de faziletlidir. "Yevmü'1-Karr" diye isimlendirilmesi, hacıların Mina'da karar kılmalarından dolayıdır.

Ravi şöyle devam ediyor:" Rasulullah'a (kurbanlık) beş veya altı bedene (dişi deve veya sığır) getirildi. Hangisinden başhyacaksa derhal yanına yaklaştırıldı. Kurbanlar yere yatırılıp kesilince bir şeyler buyurdu. Ama ne dediğini anlayamadığını, için yakında bulunanlardan birine ne buyurduğnu sordum. Şöyle dedi: Rasulullah "Dileyen kesip götürebilir." buyurdu.

Temlik suretiyle alacak kişiye malın mubah kılınması ve alınan şeyden yararlanılması, bu esasa dayanmaktadır. Alacak kişi belirsiz ol­makla beraber Rasulullah bunu kararlaştırmıştır. Bu neviden olan şeylere bu hüküm tatbik edilir.

Bir şey söylemeden sadece eşyayı atmanın bu hükmü ifade edeceğini kararlaştırmaktadır. Zira insan, düğün ve diğer zamanlarda şekeri ortaya saçar ve bundan kim ne alırsa onun mülkü olup saçan kimse bir şey söylemeksizin alan kişinin ondan yararlanması caiz olur. Hatta durum, bu şeyin alınacağına dair iznin bulunduğuna delildir. Alınabileceği ayrıca açıkça söylenirse bu hüküm evleviyetle sabit olur.

Buna göre insan testiyi ve suyu kapının önünde bırakması (sebil etmesi) ile fakir veya zengin gelip geçen herkesin ondan içmesi helâl olur. Çünkü içmenin caiz olduğuna vaziyet delalet etmektedir.

Yine insan herhangi birinin mülkü olmayan bir yerde bir ağaç dikmesi ve gelen geçen herkesin meyvesinden alıp yemesi helâl olur. Bütün bunlar az önce naklettiğimiz hadisten anlaşılmaktadır.

1429- Müşrikler yenilip geri çekildikten sonra komutan, düşmanın henüz eşyaları üzerinde bulunan ve kim tarafından öldürüldükleri bilinmiyen ölülerine bakıp "Ölülerden herhangi birinin eşyasını kim alırsa kendisinindir" derse ve bunu bir cemaat alsa, bu onlara bir ganimet tahsisi olur.

Çünkü henüz müslümanlar onları almamışlardır. Bu da ganimetler alın­madan önce yapılan ganimet tahsisi mesabesindedir. En doğrusu, "Bu gani­metler alındıktan sonra yapılan bir tahsistir, ancak devlet başkam içtihadı ile bu uygulamayı gerçekleştirmiştir" demektir. Zaten ihtilaflı olan bir şey devlet baş­kam (Imam)ın içtihadı ve tatbiki ile ittifak edilen bir şey hükmüne geçmektedir. Hatta devlet başkanı ölür veya azledilirse onu alanlardan bir şey geri alınmaz.

1430- Bunu söyliyen komutan azledilip yerine başkası ge­linceye kadar onu almayıp azledildiğini bilerek veya bilme­yerek sonra alırlarsa, gelen ikinci komutan bu şeylerin hepsini geri alır ve ganimete katar.

Çünkü maksat gerçekleşmeden komutanın azledilmesiyle birinci tahsis geçersiz olmuştur. Maksat onu almaktı. Bu maksat yerine gelmeden tahsis batıl olunca, senki hiç yapılmamış gibi olur.

Buna benzer bir durum daha önce şöyle geçmişti. Ganimetler alınmadan önce tahsis yapan komutan ölür veya azledilir, sonra yerine başkası gelirse o| tahsis geçerliliğini kaybeder. Ganimetler alınmadan önce bu durumda tahsis batıl olursa, alındıktan sonra evleviyetle batıl olur. Tıpkı hakimin azledilinceye kadar uygulamadığı ve onun yerine gelenin aksine hüküm verdiği bir hüküm gibidir.

Belirttiğimiz kurala göre imam, savaş esnasında yapılan tahsisin ancak o savaş müddeti için geçerli olduğu, ganimetler alınmadan önce darulharbe gi­derken ve düşmanla savaşa tutuşmadan yapılan tahsisin ise daruiisiâma tekrar çıkıncaya kadar devam ettiğini belirtmekte ve şöyle demektedir.

1431- Daruiisiâma çıktıktan sonra tekrar darlharbe döner­lerse ve biri düşmandan birini öldürürse, eşyasını alamaz.

Çünkü daruiisiâma çıkmakla o tahsisin hükmü sonra ermiştir. Darulharbe tekrar girmeleri ise, başka bir giriştir. Komutan yeni bir tahsiste bulunmazsa, öldüren kişi öldürdüğünün eşyasını kendisine alamaz. Nitekim darulislâmda bir yıl kaldıktan sonra tekrar darulharbe dönerlerse, öldüren kişi yine bir şey alamaz.

1432- Düşmanın daruiisiâma girdiğini duyup ona karşı koy­maya çıkarken komutan, "Kim düşmandan birini öldürürse eşyası onundur" derse, bu tahsisi çıktıkları seferden dönünceye kadar hem darulislâmda hem darulharpte geçerlidir. Düşman­la darulislâmda karşılaştıktan sonra komutan böyle söylerse, bu sadece o savaş için geçerli olur.

Çünkü belirttiğimiz gibi sözün mutlaklığı her meselede halin delaletinden galip olan ile takyid edilir.

1433- Komutan darulharpte bir seriyyeyi bir kaleye gön­derip "Ne alırsanız dörtte biri sizindir" derse, onlar da gidip günlerce çarpıştıktan sonra İslâm ordusu kendilerine yetişir ve kaleyi birlikte fethetseler, giden ilk seriyye bir şey alamaz.

Çünkü diğer askerler dışında çarpışırken alacakları şeylerden onlara tah­siste bulunmuştur. Amacı da kaleyi fethedip düşmanla çarpışmaya teşvik et­mekti. Bunu da kendileri gerçekleştirememişlerdir. Nitekim kendileri hazır olup da bir asker tek başına kaleyi fethedecek olursa, seriyye fertlerine bir şey düşmez. Hepsinin çarpışmasıyla kale fethedildiğinde de durum aynı olup seriy­ye fertleri tahsis olarak bir şey alamazlar.

1434- Komutan darulislamdan bir seriyye gönderip başla­rına birini tayin etse ve ganimet tahsisinde bulunsa, sonra onu azledip yerine başkasını tayin etse, onlar da tahsis edilen gani­meti almış olsa, duruma bakılır; komutanın azledildiğini bil­meden Önce almışlarsa, hepsi onlarındır.

Aynı şekilde azledüdiğini bilmeden önce ilk başkan tahsis yapmış ve azlini bilmeden Önce o ganimeti almışlarsa, yine onlarındır.

Çünkü azledildiği veya azledüdiğini bildiren diğer komutan gelip kendi­sine söylediği ana kadar komutandır.

1435- Ama ikincisi gelip azledüdiğini bildirdikten sonra bi­rinci komutan ganimet tahsisi yaparsa, bu tahsisi geçersizdir.

Çünkü kendisi de askerlerden biri olmuştur

1436- Devlet başkanının falan kişiyi seriye komutanlığına tayin ettiğine*dair yazısı gelirse, ikinci komutan gelip hazır o-luncaya kadar onun komutanlığı devam eder ve tahsis yapma­sı caiz olur.

Nitekim bir şehir valisi olsaydı, ikinci vali gelinceye kadar onun Cuma namazını kıldırması caiz olurdu.

Çünkü darulharpte olsun, darulislâmda olsun, müslümanları başı­boş ve işlerim düzehliyen yöneticisiz bırakmak caiz değildir, ikincisi gel­medikçe komuta birincinin elinde olur ve tahsis yapması caizdir.

Ancak devlet başkanı kendisine "Seni azlettik ve yerine falan kişiyi görevlendirdik" diye yazar yahut" yerine falan kişiyi görevlendirdik" kıs­mını zikretmezse, kendisi azledilmiş sayılır ve bundan sonra ganimet tahsis etmesi caiz olmaz.

Çünkü devlet başkanının tensibi ile komutan olduğu gibi onun hitabı ile de azledilmiş olmaktadır. Hitabın yakında veya uzakta olan birinden olması arasında fark yoktur.

1437- Birinci komutan, tayin edildiğinde askeri darulharbe sokması emredilmiş, ama" yerine falanı komutan tayin ettik, sana gelinceya kadar bekle" diye devlet başkanının yazılı emri gelinceye kadar askeri darharbe sokmaz da o anda darulharbe askeri sokar ve ganimet tahsisinde bulunursa, bu tahsisi geçersizdir.

Çünkü devlet başkanının darulıharbe girmemesini emreden yazısı kendi­sine ulaşmış bulunmaktadır. Kendisi bizzat yüz yüze söylemiş gibi azli ger­çekleşmiştir.

1438- Bu amaçla huzura çağrılmış ve devlet başkanının emri olmaksızın komutanlık sıfatını da kaybetmiş olarak askeri darulharbe sokmuş ve ganimet tahsisi yapmış ise, bu tahsisi geçersizdir. Devlet başkanının mektubu "Komutan sensin, as­kerle dar-ıharbe gir, falan kişi sana vardığında artık komutan odur" şeklinde ise, ikinci komutan gelinceye kadar birincinin yaptığı ganimet tahsisleri geçerlidir.

Çünkü azlini ikinci komutanın gelmesine bağlamıştır. İkisi bir yerde bu-luşmadikça komutan birincisidir. Buluştuktan sonra komutan ikincisi olur. Bu­luştuktan sonra tahsis yapılırsa, sadece ikincinin tahsisi geçerli olur.

1439- "Falan kişi yanma varıncaya kadar komutan sensin" diye yazarsa, durum önceki gibidir.

Çünkü komutanlığına bir süre belirlemiştir. Sürenin gereği olarak sonra yapılan işlerle önce yapılan birbirinin zıddı olur.

Bu yazıdan önce ona mutlak yetki verip vermemesi durumu değiştirmez.

Çünkü mutlak yetki verdikten sonra da onu azletme yetkisine sahiptir. Görevlendirirken yine belirli bir süre için görevlendirme yetkisi vardır. Bu ya­zı ile süreyi sınırlandırma sabit olunca, sanki ona açıkça "falan sana geldiğin­de komutan sadece odur" demiş gibidir.

1440- Müslümanlardan caydırıcı güce sahip bir cemaat ko­mutanın izni olmaksızın başlarına bir komutan tayin edip darulharbe girer ve ganimetler alırsa, onun beşte biri alınır ve gerisi aralarında ganimet taksimi esaslarına göre taksim edilir.

Çünkü caydırıcı güce sahip olduklarından mal dini yüceltme adına alın­mış sayılır ve hükmü ganimet hükmüne uygun olur.

1441- Komutanları ganimet tahsisi yaparsa, caiz olur. Tıpkı devlet başkanının görevlendirip gönderdiği komutanın tahsis yapmasının caiz olması gibi.

Çünkü onu kendilerine komutan yaptılar ve razı oldular. Razı olmaları haklarında geçerli olur. Onların ittifakı ile kendilerinin komutanı olmuştur.

Nitekim hilafet, halifenin yerine birini halife tayin etmesi ile sabit olduğu gibi, müslümanların tek kişi üzerinde ittifak etmeleriyle de sabit olur.[88]

Bunun dayanağı Hz. Ebu Bekir'in hilafetidir. Aynı şekilde seriyye komutanlığı seriyyedeki fertlerin ittifakı ile sabit olduğu gibi, devlet başka­nının görevlendirmesiyle de sabit olmaktadır.

Nitekim isyancılar başlarına birini komutan yapsalar ve darulharbe girin­ce komutan ganimet tahsisinde bulunsa, sonra tevbe etseler, komutanın yaptığı tahsis geçerli olur. Az önce belirttiğimiz anlamın gereği budur.

1442- Devlet başkanı bir ordu ile savaşa gidip darulharpte ölse veya öldürülse ve askerlerden bir camaat "falan komuta­nımız olsun", diğer cemaat da "filan komutanımız olsun" der ve birbirinden ayrılarak düşmanla çarpışmaya tutuşsa ve her cemaatın komutanı beşte birin alınmasından önce veya sonra bazı kişilere ganimet tahsisi yapsa, sonra darulharpte bir araya gelip barışsalar, seçilecek halife, her iki cemaat komutanının yaptığı tahsisleri yerine getirir. Çünkü onları, maiyetlerindeki kişiler komutan seçip razı olmuş ve ganimetleri de bunlar almıştır.

Onun için ister darulharpte karşılaşsınlar, ister darulis-lâmda bir araya gelsinler, her komutanın yaptığı tahsis caiz olur.

Ancak darulharpte karşılaştıklarında tahsisler ayrıldıktan sonra arta kalan ganimetler her iki cemaat fertleri arasında ganimet taksimi esaslarına göre taksim edilir.

Çünkü ganimetlerin alınıp korunmasına hepsi katılmışlardır.

1443- Devlet başkanı sınır boylarında (veya geeçitlerde) bulunan askerlerin başına birini komutan tayin etse ve ganimet tahsisinden ona söz etmese, beşte birin alınmasından Önce veya sonra ganimet tahsisi yapabilir.

Çünkü sınır boyları (ve geçitleri) koruması ve düşmanla savaşıp darulis-lâm üzerindeki emellerini boşa çıkarması için görevlendirilmiştir. Ganimet tahsisi de savaşla ilgili işlerdendir. Zira savaş teşviktir. Savaş ile görevlen­dirilmesi ve bu işin idaresini eline vermesinin bir gereği olarak ganimet tahsisi işleri de ona verilmiş sayılır.

1444- Ancak devlet başkanı ganimet tahsis etmemesini söy­lerse, tahsis yapması caiz olmaz.

Çünkü zıddı tasrih edilince, delalet itibardan düşer. Tıpkı kişinin önüne sofranın konması gibi. Delalet olarak bu, hazır olan kişilerin yemesine izin ve­rildiğini gösterir. Yani sofranın konması, yemek için izin verildiğine delalet eder. Ama yemek yasaklanırsa, bu delalet ortadan kalkar.

1445- Devlet başkanının görevlendirdiği bu komutan başka birini görevlendirir ve görevlendirilen bu kişi ganimet tahsis ederse, bakılır; şayet devlet başkanı birincinin tahsis yapma­sını yasaklamamışsa, ikincinin yaptığı tahsis geçerlidir. Ama birincinin tahsis yapmasını Yasaklamışsa, ikincinin tahsis yap­ması caiz olmaz.

Çünkü birinci komutanın görevlendirdiği kişi, görevlisi olup onun yerine kaim olmaktadır.

Nitekim, had (şeriatın miktarını belirledği ceza) larda hüküm vermesi ya­sak olan bir hakimin görevlendireceği hakimin de aynı konuda hüküm verme yetkisi olmaz. Şayet birincisi yasaklanmamışsa, ikincisi hüküm verebilir. Geçen meselede de durum bunun gibidir.

1446- Devlet başkanının görevlendirdiği komutan sınır bo­yundan bir seriyye gönderip başlarına birini komutan tayin et­se ve bu komutan darulharpte öldürülen düşmanın eşyalarını ganimet olarak seriyeye tahsis etse, tıpkı birinci komutanın kendisi savaşırken tahsis yapması caiz olduğu gibi bunun yap­tığı da caizdir.

Çünkü savaşma işini ona havale etmiş ve seriyyedeki askerin işlerini dü­zenleme yetkisini vermiştir. Onları damlislâmdan darulharbe gönderince, ko­mutanları da ordu komutanı mesabesinde olur. Resmi yazı ile bizzat ganimet tahsisi ile görevlendirilmese bile, ordu komutanının tahsis yapması caizdir. Çünkü alınan ganimetlerde hak, özellikle velayeti vacip olanındır. Seriyye komutanının ganimet tahsis etmesi de böyledir.

1447- Birinci komutan herhangi bir kişiye ganimet tahsis etmesini yasaklamışsa, seriyye komutanının tahsis yapması caiz

olmaz.

Çünkü ona komutanlık görev ve yetkisini veren kimse tahsis yapmasını

yasaklamıştır. Durumu tıpkı devlet başkanının tahsis yapmasını yasakladığı birinci komutanın durumu gibi olur. Zaten birinci komutanın yetki vermediği şeylerde bu onların komutanı değildir. Yapacağı tahsis seriyye fertlerinin tah­sis yapması gibi olur ki, geçerli değildir.

1448- Askerin buna razı olması veya olmaması aynıdır.

Halbuki ona razı olduktan sonra yapacağı tahsisin caiz olması gerekirdi. Tıpkı komutanın ölümünden sonra ona razı oldukla­rında komutanlığının sabit olması gibi.

Ancak aralarımda şu fark vardır: Orada ona razı olmaları birinci komutanın emrine muhalefete rağmen meydana gelme­miş, aksine, birinci komutanın hakkında bir şey emretmediği bir şeyde meydana gelmiş ve geçerli olmuştur.

Burada ise birinci komutanın emrettiği şeye muhalefet üze­rine rızaları hasıl olmuş ve geçersiz sayılmıştır.

Tıpkı başlarına tayin edilen komutanı azledip yerine başkasını tayin et­meğe kalkışmaları gibi.

1449- Komutanları ganimet tahsisi yapmış ve alınan gani­metleri darulislâma çıkarıncaya kadar taksim etmemiş ve ko­mutan yaptığı tahsisi birinci komtana haber vermiş, o da bunu caiz saymişsa, bu tahsisi geçerlilik kazanmaz.

Çünkü caiz sayması, ganimetler alındıktan sonra tahsis yapması mesabe­sindedir.

1450- Bunu caiz görürse, ganimet tahsisi de caiz olur ve alan kişilerin tahsis edilen şeyleri alması helâl olur.

Çünkü bu içtihad konusu olan bir meselede içtihad ederek verdiği bir hü­kümdür. O da ganimetler alındıktan sonra tahsis yapmaktır ve geçerli olur.

Ganimet tahsis etmenin temeli geçersizdir, geçersiz olan bir şeyi caiz kıl­mak, karar yetkisine sahip makamdan da gelse, geçersizdir. Mesela, çocuğun karısını bir adamın boşaması ve çocuk erginlik çağına geldikten sonra bu boşamayı caiz görmesi gibi. Erginlik çağına gelince boşama yetkisine kendisi sahip olmakla beraber adamın batıl boşamasını caiz görmesi geçersizdir. Onun için bu işlem geçersiz olur, diye itiraz edilse, cevap olarak deriz ki:

a) Orada geçerlilik başkasına bağlı değildir. Çünkü orada bu şeyi caiz görecek kimse yoktur. Burada ise ganimet  tahsisinin  geçerliliği şartlı olarak (birine  bağlı) meydana gelmiştir. Hatta ganimetleri almalarından önce birinci komutan onu caiz görmüşse, geçerli olur. Ganimetler alındıktan sonra da caiz görürse geçerli olur, deriz.                   

b) Burada caiz görmesi komutanın kendisine tahsisi yaptığı kişilere eş­yayı teslim etmekle gerçekleşir.Yani bu teslim yeni tahsis yapma mesabesinde kabul edilir. Talak (boşama) ile karşılaştırarak deriz ki: Çocuk erginlik çağına geldikten sonra "bunu meydana gelmiş (geçerli) bir boşama kabul ediyorum" derse, bu ondan meydana gelen yeni bir talâk kabul edilir. Daha açık bir misal; ücretini ne zaman vereceğini belirlemeden kişi bir şey satın alırsa, bu alış akdi fasid olur. Hakim bu konuda dava açıldığında bu alişı (satışı) caiz görmek ister­se, satış onun bu karan ile geçerli olur. Bize göre bu satışın aslı fasid olmakla beraber, satın alan kişinin o şeyi alıp götürmesi caiz olur.

1451- Birinci komutan darulharbe askerle beraber girse, sonra bir seriyye gönderip komutanına ganimet tahsisinden olumlu veya olumsuz hiç söz etmese ve seriyye komutanı se-riyyedeki askerlere ganimet tahsis ettikten sonra aldıkları ganimetlerle beraber karargaha gelseler, seriyye komutanının tahsisi sadece seriyyedeki fertlerin payları için caiz olur.

Çünkü burada asker, alman ganimetlerde seriyyedekilerle ortaktır. Seriy­ye komutanının bütün asker üzerinde bir yetkisi de yoktur. Yetkisi sadece seriy­ye fertleri üzerindedir. Onun için sadece onların paylanndaki tahsisi geçerlidir.

1452- Birinci komutan onları gönderirken bir ganimet tah­sis etse, seriyye komutanı da bir tahsis yapsa ve düşmandan ga­nimet alarak dönseler, birinci komutanın yaptığı tahsis bütün ganimetten ayrılır ve seriyye fertlerinin payları belirlenince ge­risi taksim edilir. Sonra seriyye komutanının seriyye fertlerine düşen paydan yaptığı tahsisi ayrılır ve sahiplerine verilir. Son­ra da birinci komutanın yaptığı tahsis yerine getirilir. Çünkü bütün bunlar sadece onlara mahsustur. Komutanlann da onlar üze­rinde yetkisi (velayeti) vardır. Onlara mahsus olan paydan komutanlann yaptığı tahsis yerine getirilir.

Birinci durumdaki ise farklıdır. Çünkü birinci durumda seriyye da-rulislâmdan gönderilmekte ve aldıkları ganimetlerde başkasının onlara or­taklığı olmamaktadır. Hatta bu seriyye aldıkları ganimetlerle beraber ordu karargahına tekrar dönmeyip darulislâma başka bir yerden çıkıp gelse, hüküm yine darulislâmdan gönderilen seriyyenin hükmü gibi olur. Çünkü aldıkları ganimetlerde onlarla kimse ortak değildir. İki durumda da ganimet olarak aldıkları yiyeceklerden diledikleri gibi yiyebilirler.

Nitekim ordu karargahına döndükten sonra diğer askerlere mubah olduğu gibi, yiyeceklerden onların da yemesi mubahtır. Ganimet tahsisi hükmünde ol­duğunun aksine, ganimet alınan yiyeceklerden yemenin karargahtaki yiyecek­lerden yemek gibi mübahhğı, ikisinde de mubah olması esasına dayanır.

1453- Düşmandan sığır, koyun veya at gibi canlı hayvan ga­nimet alsalar ve komutan bunları sürecek birini ücretle tutsa, bu hem seriyye fertleri hem de karargâh askerleri hakkında caiz olur.

Çünkü komutan bu uygulamayı onların yaran için yapmaktadır. Yaptığı işin yararı her iki tarafa da racidir. Ganimetten tahsis yapması ise böyle değil­dir. Zira bunda menfaat sadece tahsis yapılan kişilere racidir. Onun için karar­gah askerlerinin payından tahsis yapması caiz olmaz.

1454- Birinci komutan onlara ganimetin dörtte birini tahsis ettikten sonra seriyye komutanı da kendi içtihadı ile düşmanla karşılaştıkları anda onlara bir tahsiste bulunsa ve seriyye ordu karargahına değil de darlislâma çıkıp gelse, birinci komutanın onlara yaptığı tahsis geçersiz olur. Seriyye komutanının tahsisi ise geçerli olur.

Çünkü ordu karargahına değil de darulislama çıkınca, aldıkları ganimet­ler konusunda sanki darulharpten değil de, darulislamdan gönderilmiş gibi olur­lar. Birinci komutan da seriyye için yaptığı tahsiste sanki bütün asker için tah­sis yapmış olur. Bu ise varid olan rivayetlere aykırıdır ve birinci seriyyeye tahsis olmaz.

Seriyye komutanının tahsis yapması ise belirli kişilere içtihad yolu ile yapılmış bir tahsistir. Bu da alınan ganimetlerde kendileri hak sahibi olduğu için sahih olur.

1455- Ordu karargahına döner gelirlerse, birinci komuta­nın yaptığı tahsis caiz olur.

Çünkü alınan ganimetlerde asker onlara ortaktır. Bu tahsis ile askerin onlara ortaklığı iptal edilmiş olur ki, bu da beşte birin ve süvarinin piyadeden alacağı fazla payın iptaline yol açsa bile sahihtir. Seriyye komutanının tahsisi ise, diğer askerlerin payı dışında sadece seriyye fertlerinin payları hakkında geçerli olur.

1456- Birinci komutan seriyye komutanının tahsis yapma­sını yasaklamışsa, onun yapacağı tahsisler bu yasaklamadan dolayı geçersiz olur. Ordu karagahına dönseler, birinci komu­tanın onlara yaptığı tahsis geçerli olur. Ordu karargahına dön-meyip darulislama çıksalar birinci komutanın yaptığı tahsis de geçersiz olur. Alınan bütün ganimet, ganimet taksimi esasla­rına göre paylaştırılır.

Çünkü alman ganimetlerde tahsis payı hakkı sadece onlar için söz konu­sudur. Bu tahsisde ise beşte birin ve süvariye piyadeden fazla vermeyi iptal et­mekten başka bir şey yoktur. Bu da geçersizdir.

Doğrusunu Allah bilir.[89]

 

Kişiye Ganimet Olarak Tahsis Edilen Belirsiz Şeyler

 

1457- Komutan "Kim on elbise getirirse, bir tanesi onun­dur" der ve biri cinsi değişik on elbise getirirse, her elbisenin onda bir payı onundur.

Çünkü ganimet tahsisi ile getirdiği şeylerin onda birini ona tahsis etmiştir. Her ne kadar lafızda zikredilmemişse de sözünün anlamı" ondan bir elbise onundur" demektir.

Çünkü komutanın sözünü başka şekilde anlamak mümkün değildir. Elbi­se kelimesi ile mutlak tahsis yapılarak akid kurulmak istenirse, bu akid sahih olmaz. Çünkü elbiselerin cinsleri değişiktir. "Elbise" lafzı ise sınırsız ve belir­sizdir. Üstelik elbiselerden birini ona vermek için tercih ölçüsü mevcut değil­dir. Elbiseler değişik cinsten olunca, bir taksimle taksimi mümkün olmaz. O-nun için her elbisenin onda bir kısmı ona verilmesi gerekir.

1458- Yine "Kim üç dabbe getirse bir tanesi onundur" der­se, durum aynıdır.

Çünkü" dabbe" [90]ismi elbise ismi gibi muhtelif cinsleri kapsar.

1459- Hepsini aynı cinsten getirirse, onlardan ortalama bi­rini almaya hak kazanır. Çünkü tek cins taksime elverişlidir. Komutan bir tanesini verirken, hem getireni hem de diğer as­kerleri gözetmesi lazımdır. Bu da ortalama birini   vermekle gerçekleşir.

1460- "Kim bir dabbe getirse üçte bir kısmı onundur" derse ve biri inek veya manda yahut deve getirirse, bir şey almaya hak kazanamaz.

Çünkü dabbe ismi istihsanda at, katır ve eşek dışındaki hayvanları kapsa­maz. Nitekim bir dabbeye binmiyeceğim, diye yemin edilse, bu yemin sayılan üç sınıf hayvan dışında diğer hayvanları kapsamaz. Burada lafzın hakikati ke­sin olarak muteber değildir. Çünkü hiçbir kimse "Kim cariye getirirse ondan kendisine pay vardır" demez. Halbuki dabbe ismi şu ayeti kerimede onu da kapsamaktadır:

"Yeryüzündeki her dabbenin rızkını Allah verir."[91] Bundan da anlıyoruz ki, bu söz halkın kullanıp anladığı manaya gelir. Bu da binek ve yük hayvan­larını kapsar.

1461- Halk, dabbe olarak manda veya sığır bulunduruyor ve dabbe ismini bunlara vererek onlara biniyor ise, böyle bir yerde hüküm, oranın örfüne göredir.

Bizim muhitimizde ise dabbe at, katır ve eşeklerin adıdır.

1462- Komutan "Kim kasaplık dişi bir deve getirirse, onun­dur" derse ve biri bir inek yahut kasaplık erkek deve getirirse, onu alamaz. Ama koyun veya keçi getirirse, onun olur.

Çünkü bu isim hakikatte kasaplık bütün hayvanlar için kullanılırsa da halk onu özellikle koyun, keçi için kullanmaya alışmıştır. Halktan biri diğerine "hayvanlarından birini bana kes" deyince, bundan sadece koyun-keçi anlaşılır. Deve ile sığır anlaşılmaz.

1463- "Kim kasaplık erkek deve getirirse, onundur" derse, getiren kişi koyun ve sığır değil, sadece aldığı deveden hak kazanır. Bütün bunlar kasaplık hayvan olsa bile "cezür" ismi, deve dışındaki kasaplık hayvanlar için kullanılmaz.

Yine kıyasa göre binek olarak kullanılmış dişi veya erkek deve getirirse, bir şey almaya hak kazanamaz.

Çünkü "cezür" ismi bu cinslerden sadece boğazlanmak için bulundurulan develere verilir. Binilen develere bu isim verilmez. Bu da binek olarak kulla­nılmadan önceki durumudur. Binek develeri ise normal olarak yemek için bo­ğazlanmaz.

İstihsana göre bunlardan hangisini getirse almaya hak kazanır.

Çünkü örfte bu isim hepsi için kullanılır.

1464- "Kim bir Cemel veya Baîr getirirse, onunundur" derse ve biri Buhti bir deve getirirse, almaya hak kazınır.[92]

Çünkü "cemel" veya "baîr" İsmi hepsini kapsamaktadır. Ama "dişi veya erkek kim bir buhti getirirse" derse ve biri arabi de­ve yahut dişi deve getirirse, almaya hak kazanamaz.

Çünkü "buhti" Arap olmayan yabancı develere verilen isim olup Arap de­velerini kapsamaz. Nitekim yabancı deve ismi ganimet tahsisinde Arap develeri kapsamaz. Buhti ismi hem erkek hem dişi yabancı deveyi içine alır. Cemel adı da dişi ve erkek Arap develeri kapsar. Bakar (öküz-inek) adı, ganimet tahsi­sinde mandayı kapsamaz. Halbuki bu kıyasa göre kapsaması gerekirdi. Çünkü bakar ismi cinsin ismidir.

Görmüyor musun? Zekatta sığır (bakar)ın nisabı bununla tamam olmakta ve Rasulullahm "Her otuz bakar (sığır) başına iki yaşında erkek veya dişi bir sığır (tosun) zekat verilir"' hadisinde kapsamaktadır. Ancak örfe itibar edil­miştir. Örfte de manda*(camûs) ismi bunun dışında kalmaktadır. Bu isim ona ancak mukayyed olarak verilir. Nitekim farsça da mandaya "Gamiş" denilmek­tedir. Cemel ve baîr isimleri ise böyle değildir. Her dilde Buhti'ye de verilir.

1465- "Kim bir şât(koyun) getirirse, onundur" derse koyun olsun keçi olsun, erkek ve dişiyi kapsamaktadır. Halbuki bu kıyasa göre keçiyi kapsamaması gerekirdi.

Çünkü o başka bir isimle anılır. Manda isminde olduğu gibi, (şât) koyun ismi onun dışında kalmaktadır. Lâkin bunda başka mana itibar edilmiştir. Çün­kü normal olarak koyun ve keçiler birbirine katılmakta ve aynı sürü içinde bu­lunmaktadır. Hepsi de aynı şey sayılmaktadır. Koyun ve keçi ismi hepsine veril­mektedir. Halbuki mandalarda durum böyle değildir.

Koç ve teke ismi koyunu kapsamaz. Çünkü özel bir türün adıdır. Halbuki "decac" (tavuk için cins isim) horuzu da tavuğu da kapsamaktadır. Ama özel olarak "dîk" horoz ve "decâce" tavuk ismi diğerini kapsamaktadır.[93]

el- Camiu's-Sağir de yeminler bahsinde bunu belirttik ve dedik ki, biri "decac etini yemem" derse ve horoz eti yerse, yemini tutmamış olur. Ama "decace" tavuk etini yemem derse ve horoz etini yerse, yeminini bozmamış olur. Yine horoz (dîk) etini yemem, deyip yemin ederse ve tavuk etini yerse yemini bozmuş olmaz, Bu şeylerde tahsis edilen ganimetin hükmü, yeminlerin hükmü gibidir.

Doğrusunu Allah bilir.[94]

 

Birbirine Kavuşan İki Askeri Birliğe Ganimet Tahsisi

 

1466- Ordu iki koldan daruharbe girse ve her kolun komu­tanı birer seriyye gönderip alacakları ganimetlerin  üçte veya dörtte birini tahsis etse ve iki seriyye bir kale önünde birleşip düşmandan ganimet aldıktan sonra her biri karargahına dön­mek üzere ayrılsa, hiç tahsis yapılmamış gibi ganimetler arala­rında ganimet taksimi asasına göre taksim edilir.

Çünkü her komutan gönderdiği seriyyeye alacağı ganimetten tashsiste bulunmuştur. Her seriyyenin ganimeti de ancak taksim ile belli olur. Onun için önce beştebir (humus) alınmadan piyade ve süvari esasına göre ganimet seriy-yeler arasında taksim edilir.

Çünkü seriyelerden herhangi biri beşte biri almaya diğe­rinden daha layık değildir. Sonra her seriyye kendisine düşen payı ile karargâhına döner. Komutan bundan tahsislerini verir ve geri kalanı diğer ganimetlere ekler. Bundan da beşte biri ayırır ve geri kalanı seriyye fertleri ile asker arasında taksim eder. Hatta seriyelerden biri dört yüzü süvari, dörtyüzü de piyade olarak sekiz yüz, diğeri de yüzü süvari, üç yüzü de piyade olsa aynı işlem yapılır.

Ancak başlangıçta alman ganimet beş yüz süvari ve yedi yüz piyade esasına göre taksim edilir.

Sonra süvarilerin payı beş kısma bölünür: Bunun beşte biri sayıca az olan seriyyeye verilir. Beşte dördü ise diğer seriyyeye verilir. Piyadelerin payı ise yedi kısma bölünür. Yedide üçü sayıca az, yedide dördü de sayıca çok seriyyeye verilir. Bu şekilde her seriyyenin ganimetten payı belli olur.

1467- Komutanların ikisi veya biri ganimet tahsisi yapmış veya yapmamış olması durumunda hüküm aynıdır.

Çünkü her komutanın tahsisi diğer seriyyenin payı olan şeylerde geçerli değildir. Çünkü askerlerden olup üzerlerinde yetkisi yoktur. Doğrusunu Allah bilir.[95]

 

Komutanın Yapacağı Genel Ganimet Tahsisinden Yararlanacak Kişiler

 

1471- Komutan, askerlerden kim gidip ganimet alırsa dörtte biri onundur, derse, bu söz müslüman, zimmi, kadın, erkek, hür, köle, küçük, ergin, tüccar, savaşçı olup daha önce savaşsın veya savaşmasın, herkesi kapsar.

Çünkü amaç, savaşa ve ganimet almaya teşvik etmektir. Teşvik bunların tümü için geçerlidir. Nitekim teşvik sebebiyle ganimetten pay veya teşvik al­maya hak kazanıyorlar. Tüccar o ana kadar savaşmamış da olsa, şimdi savaş­mış ve düşmandan ganimetler alıp getirmiş olmaktadır. Onun için ganimetler­den tahsis almayı hak etmiştir.

1472- Eman altındaki kişi komutanın izni olmadan savaşa gitmişse, bunlardan bir şey alamaz.

Çünkü pay veya bahşiş olarak ganimette hakkı yoktur.

Ama komutanın izni ile savaşa gitmişse, zımmi gibi pay alır.

1473- Düşmandan bir esir komutanın bu sözünü işitir ve çıkıp savaşarak ganimet alırsa, aldığı bütün şeyler müslüman­larm olur.

Çünkü esirin kendisi, köle gibi, müslümanlarm ganimetidir .Aldığı şeyler de kendi kazancı olur .Kölenin kazandığı da efendisinindir. Onun için kendisi de, düşmandan kazandığı da müslümanlara ganimet olur.

1474- O bölgenin halkından olup eman altında bulunanlar komutanın sözünü işittiklerinde çıkıp düşmandan ganimetler alsalar ve karargaha getirseler, bakılır; Müslümanların verdik­leri eman bölgesinin dışında olacakları yere kadar gidip bu malları almış ve onlar için tekrar eman almışlarsa, bu mallar hepsi onların olur ve beşte bir payı alınmaz.

Çünkü oraya varmakla müslümanların onlara verdiği eman kalkmış olur. Artık onlar da düşman kişiler olup düşmanın mallarına saldırmış ve aldıktan sonra o mallar için tekrar eman almış sayılırlar.

1475- O malları müslümanların yakınında ve düşmandan emin olmayacakları bir yerde almışlarsa, bakılır. Komutanın izni dışında çıkmışlarsa, aldıkları bütün mallar müslümanların olur. Komutanın izni ile çıkmışlarsa, sadece yapılan tahsisi alırlar.

Komutanın izni ile çıkanlar ile izinsiz çıkanlar arasındaki fark şudur: Eman altında olup izinli çıkanların düşman tarafından kuşatıldıklarını duyduk­larında müslümanların onlara yardıma gitmesi gerekir. Tıpkı zimmet ehline yardım etmeleri gerektiği gibi.

Ama izinsiz çıkanlara yardım etmeleri gerekmez. Ganimet tahsisisnde de izinli çıkanların hükmü, zimmet ehlinin hükmü gibidir. İzinsiz çıkanlar ise, böyle değildir.

Allah en iyi bilir.[96]

 

Sığınağa Baskın Yapan Askerlere Ganimetten Pay Tahsis Etmek

 

1476- Müslümanlar, düşmanın içinde gizlenip savaştığı bir sığmak görseler ve devlet başkanı (emir) "Kim bu sığınağa girerse, ona ganimetten yüz dirhem vardır" derse, müslüman-lardan bir grup sığınağa girse, fakat girilen kapıdan başka kilitli bir kapının bulunduğu görülse ve iki kapı arasında kimse görülmezse (kimse yoksa) ve bütün müslüman askerler ikinci kapıya baskın yapıp içeri girseler, birinci kapıdan girenlerin herbirine ganimetten yüz dirhem verilir.

Çünkü devlet başkanı onlara verileceğini belirtmiştir. Çünkü "Kim" sözü geneldir ve herkesi tek tek kapsar.

Diğer savaşçılar "İki kapı arasında (sığmağın içinde) kimse yoktu, sığı­nağın kapısından girmek için hepimiz çarpıştık" diye itiraz edecek olursa, onlara şöyle denir:

Devlet başkanı onlara ganimetten pay tahsis etmek suretiyle birinci kapıdan sığmağa girmeyi teşvik etmiştir. O gün pay tahsis etmek zorunlu bir ihtiyaçtı. Zaten birinci kapıdan başka kapının olduğunu da bilmiyordunuz ve sığınağın içinde kimsenin bulunmadığından da haberiniz yoktu.

Devlet başkanı bir kapı belirtmeyip "Kim sığınağın kapısından girerse" demiş ve ikinci kapıyı kastetmiş olabilir" diye itiraz edilse, yine şöyle cevap verilir:

Durum böyle değildir. Çünkü ganimetten pay tahsis ettiği zaman devlet başkanı birinci kapıyı kastetmişti ve müslümanlar da bunu biliyor ve ondan girmeye cesaret edemiyorlardi. Pay tahsisinden sonra o kapıdan girenler kendilerini tehlikeye atmış ve devlet başkanının pay tahsis etmesi karşılığında kendilerinden istediği işi yapmış bulunmaktadırlar.

"Girenlerin her birine değil, tümüne yüz dirhem verilmesi gerekir, çünkü devlet başkanı girenlere verileceğini söylemiştir." itirazına da şöyle cevap verilir:

Söz mutlak olarak kullanıldığı zaman, akla ilk gelen anlamda olur. Bura­da da her birine ayrı ayrı yüz dirhem verilmesi anlamını ifade eder. Çünkü "Yüz" kelimesini belirtisiz kullanmıştır. Bu da her birinin ayrı ayrı yüz dirhemlik payı hak ettiğini gösterir

1477- Aynı şekilde, "Kim girerse, ganimetin dörtte birini alır" yerine, "Kim girerse, ona bîr kişi vardır" derse ve on kişi girerse, bunların tümüne ganimetin dörtte biri verilir.

Çünkü Örfe göre, ganimete ilave olarak girenlere vermek vacip olur, Ancak galip anlayışa göre onun maksadı, girenlerin belirtilen şeyde ortak olmalarıdır.

Nitekim girenler miktar olarak dörtten fazladır. Halbuki ganimet ancak dört pay olur. Bundan da anlaşılıyor ki maksadı, dörtte bir payda hepsinin ortak

olmasıdır.

1478- Biri girdikten sonra diğeri girse, onun da ardından diğeri girse ve böylece girenler ona tamamlansa, hepsi birden girmiş gibi onlara dörttebir pay verilir.

Çünkü ayrı ayrı veya toplu olarak şartını koşmadan girenlere pay verileceğini ifade etmiştir.

1479- Ancak bütün bunlar, düşman kapıdan uzaklaşmadan

Önce girenler içindir. Düşmanın uzaklaştığı veya iki kapı ara­sında bulunmadığı anlaşılırsa, girenlere birşey verilmez.

Çünkü maksat, girmeyi teşvik etmektir. Bu da korkunun varlığı duru­munda söz konusu olur.

1480- Yine, müslümanlar kapıyı açtıktan sonra bir pusudan endişelenerek girmekten korkarlarsa, durum aynı olup onlara birşey verilmez.

Çünkü maksat girmeyi teşvik etmektir ve bu korkunun devamı ile kayıtlıdır.

1481- Yine, kim girerse sığınağın patriği onundur, derse ve korkunun devam ettiği sırada on kişi tek tek veya toplu olarak girseler, durum aynıdır.

Çünkü patriği belirtili olarak zikretmesinden dolayı bu on kişinin ortak olduğunu anlıyoruz.

1482- Ama giren herkese bir patrik vardır, derse, o zaman giren herkese ayn ayrı birer patrik düşer.

Çünkü burada verileceğini söylediği şey belirtisizdir.

Ama sığmakta iki veya üç patrikten başka yoksa, o zaman girenlerin tümü bunlarda ortak olur ve kendilerine başka birşey verilmez.

Çünkü bir şeyin vacip olması yer itibariyle sahih olur. Onun için ancak o yerde mevcut olan şeyin miktarında geçerli olur.

1483- Buna göre, girenlere onların cariyelerinden bir cariye vardır, derse ve üçten fazla cariyenin bulunmadığı anlaşılsa, bunlar yine aralarında eşit şekilde ortak olurlar.

Çünkü birileri diğer birilerinden öncelikli değildir. Onlara başka bir şey verilmez. Çünkü verilmesi vadedilen sadece cariyelerdir.

1484- Ama, onların cariyelerinden bir cariye vardır, yerine "Ona bir cariye vardır" derse, o zaman girenlerin her birine bir cariye veya sığınakta bulunan maldan vasat bir cariye ücreti mal verilir.

Çünkü giren herkese bir cariye verileceğini mutlak olarak belirtmiştir. Bu da ya bizzat bir cariyeyi yahut onun değeri kadar mal almayı her biri için ayn ayrı gerektirmektedir.

Ancak bu mal, sığınakta bulunan mal ile sınırlıdır. Yani ancak sığınakta bulunan maldan onlara verilebilir.

Çünkü maksat, müslümanlara yararı sağlamaktır. Bu da ancak sığınakta bulunan mal ile sınırlandırılması durumunda gerçekleşir.

Sığınakta hiçbir şey bulamazlarsa, o zaman girenlere birşey verilmez.

Çünkü devlet başkanının onlara verileceğini söylediği şey mevcut değildir. Bu durumu vasiyet örneğiyle imam şöyle açıklamıştır:

Falan kişiye cariyelerimden bir cariye vasiyet ettim, dedik­ten sonra kişi ölse ve hiçbir cariyesi de yoksa, kendisine vasiyet edilen kişi hiçbir şey alamaz. Ama bir cariye vasiyet ettim, derse, o zaman kendisine Ölenin malından bir cariyenin ücreti kadar mal verilir.

Vasiyeti yaptıktan sonra ölen adamın hiçbir malı da yoksa, o zaman kendisine vasiyet edilen kişi hiçbir şey alamaz. Ganimetten pay tahsis etmek de bu şekildedir. Sığınakta hiçbir mal bulunmazsa, başka yerden alınan mallardan onlara birşey verilmez.

Çünkü söyleyen kişinin sözünün kastettiği şey ile sınırlanmış olması, soyliyenin bizzat belirterek sınırlandırması gbidir.

1485- Müslümanlardan bir kişi girip kapının arkasında kimsenin bulunmadığım seslendikten sonra bir topluluk içeri girse, tahsis edilen ganimet payı sadece o seslenen kişinindir.

Çünkü korku halinin mevcut olduğu durumda girmiştir. Onun seslenme­sinden sonra korku ortadan kalkmıştır.

Ama sığmak karanlık olup ilk giren kişinin seslenmesini de işitmeden ve durum kendilerine açık olmadan girmişlerse, durum değişir.

Çünkü korkunun devam ettiği bir zamanda girmiş olup ganimetten vade­dilen payı almakta ilk giren kişi gibidirler.

1486- Bir topluluk kapıdan, başka bir topluluk da kendi izinleriyle  başkaları  tarafından  damdan  girip  sığınağın ortasına kadar gelseler, devlet başkanı "Kim girerse" demişse, vadedilen pay her birinin olur.

Çünkü mutlak giriş şart koşulmuştur. Her biri de bu şartı yerine getirmiş­tir. Ama "Sığmağın kapısından kim girerse" demişse, durum değişir. Çünkü burada kapıdan girme şartı koşulmuştur.

Nitekim bir kişi karısına "Bu kapıdan çikarsan" diye şart koşsa, o da dam tarafından çıksa, kendisine birşey gerekmez. Ama mutlak olarak "Evden çıkar-san" derse, durum değişir.

1487- Dam tarafından girenler metal kazanlar içinde arkadaşları tarafından iple sarkıtılarak içeri girseler ve müsliimmılnr kaleyi fethedinceye kadar iplere asılı olarak sığınak sakinleriyle savaşsalar, vadedilen ganimet payını alırlar.

Çünkü deviet başkanının kastettiği savaş yerine ulaşmışlardır. Cesaret gösterip vardıkları ve müslümanlara yarar sağlayan yer orasıdır. Nitekim düş­man onlarla vuruşarak meşgul edildiği için müslümanlar kaleyi fethetme imkam bulmuşlardır.

1488- Arkadaşları onları bir veya iki metre sarkıttıktan sonra geri çekip çıkarsalar, giriş gerçekleşmiş olmaz.

Çünkü savaş yerine gelmiş olmadıkları gibi müslümanlar da onların hu yaptıklarından bir yarar sağlamış değildir. Onun için vadedilen payı alamazlar.

1489- Sarkıtma sırasında ipler kopup kalenin içine düşseler, vadedilen payı alırlar.

Çünkü onları kendi istekleriyle sarkıtmıslardır. Sanki kendi kendilerini içeri indirmiş olmaktadırlar. Kendilerine koşulan şartı yerine getirdikleri için vadedilen ganimet payını alırlar.

1490- Sığınağa indirilenler istemediği halde, sarkıtanlar ipleri kesseler, onlar da sığınağın içine düşse ve kale fethedi-linceye kadar içeride vuruşsalar, vadedilen ganimet payından bîrşey alamazlar.

Çünkü kaleye kendileri girmemiş, bilakis başkaları onları atmıştır. İplerin kesilmesi kendi istekleriyle olmadığından yapılan işi de onlar yapmış sayıl­mazlar. Ama kendileri iplerin kesilmesini istemişse, o zaman durum değişir.

Nitekim bu düşüş esnasında vurulacak olurlarsa, ipleri keserek indirenler diyet tazminatı ile cezalandırılırlar. Halbuki birinci durumda tazminat söz konu­su değildir. Çünkü bu durumda sanki kendi kendilerini atmış olmaktadırlar. Aksi halde hem vadedilen ganimet payını almak hem de diyet almak mümkün

değildir.

1491- Sığınağın üstünde çarpışırken adamlarından birinin ayağı kayarak içine düşse, vadedilen ganimet payını alır.

Çünkü oraya ayağım basan kendisidir. Bu işinin doğurduğu diğer iş de muteber oiup kalenin içine düşmesi sanki kendi iradesiyle girmesi gibidir.

1492- Başkası onu içine kakalayacak olursa, vadedilen ganimetten bir şey alamaz.

Çünkü kendisi girmek istemediği halde başkası onu içine kakalamıştır. Ama kendisini içine kakalaması için arkadaşlarına söylemiş ve onlar da bu işi yapmışlarsa, kendisi kendi iradesiyle girmiş gibi olur. Zira amaç cesareti göstermektir. Bu da başkasının müdahalesiyle de olsa meydana gelmiştir. Kendi isteğiyle değilse, cesaret gösterme meydana gelmemiş olur.   -

1493- Arkadaşları onu sarkıttıktan sonra düşman ipleri keser ve kendisi de içine düşüp sığınak fethedilinceye kadar vuruşursa, vadedilen ganimeti alır.

Çünkü kılıçlarla iplerin kesildiği yere kadar inmesiyle savaş yerine inmiş sayılır.

1494- Düşman silahının ulaşamayacağı kadar havada yüksek bir yerde olup düşman onu kementle sığınağın içine çekerek düşürse, vadedilen ganimetten birşey alamaz.

Çünkü cesaret göstererek sığınağa girmiş olmayıp düşmanın çekmesiyle oraya düşmüş olmaktadır. Onun için ganimetten birşey alamaz.

1495- Sığınak halkı erkeklere eman almak, malları ve çoluk

çocuğu alıp götürmek üzere müslümanlardan eman isteseler, sonra da müslümanlan içeri soksalar, onlar da erkeklerin sayı­sının elli olduğunu görseler, barış tekliflerini kabul ederler. Ondan sonra içeri girdiklerinde erkeklerin sayısının bin oldu-

ğunu ve sığınağın kilometrelerce yerin altında uzandığını, ancak yeryüzüne çıkan bir tek kapısının bulunduğunu görseler, bu sığınak bir tane sayılır ve içindeki bütün insanlar eman altında olup onlara dokunulamaz.

Çünkü sığmağın yer yüzüne çıkan kapısı tektir. Bu da yer yüzündeki çok odalı ve yola açılan tek kapılı bir ev gibi bir sığınak sayılır. Müslamanlar sığmaktaki erkeklerin sayısını az sanarak erkeklere eman vermişlerdir. Hüküm de zanna değil, sığmaktakilerin açıkça belirttiğine göre olur. Bundan dolayı sığınaktakilerin tümü eman altında olurlar.

1496- Sığmağın yer yüzüne açılan iki kapısı olsa, giriş ayrı olduğundan sığınak iki tane sayılır.

Tıpkı yeryüzündeki iki kapılı büyük bir ev gibi. Bu da ayrı ayrı iki kapısı olduğundan iki ev hükmündedir.

1497- Eman müslümanların tarafında olan sığınak için gerçekleşmiş olur ve içinde bulunan erkekler de eman altında sayılır. Ama diğer taraftaki sığınakta bulunan erkekler eman altında olmayıp fey' sayılırlar.

1498- ikinci sığmakta bulunanlar "Biz birinci sığınak-takilerdeniz" derse, sözlerine itibar edilmez.

Çünkü eman verilen yerden başka yerde bulunmuşlardır. Onun için eman konusunda sözleri kabul edilmez.

Ama tek tek biliniyor ve tanınıyorsa, durum değişir.

Tıpkı halkı zimmet ehli olan bir köye düşmandan bir topluluğun girmesi ve o köyü müslümanların alması durumundaki gibi. Zımmi olduğu bilinen kişiler dışında köy halkının tamamı fey' olur.

1499- Birinci sığınakta bulunan kişiler eman altında olurlar.

Çünkü eman verilen yerde bulunmuşlardır.

Ama ikinci sığmak halkından olduğu bilinenler eman altında olmaz.

Tıpkı zimmet ehlinin köylerinden birine giren düşman topluluk gibi. Düş­man halktan olduğu tek tek tesbit edilenler dışında o köy halkının esir alınıp köleleştirilmesi söz konusu değildir.

1500- İki sığmak arasında bir duvar olup iki tarafta bu­lunan kişiler bu duvarda bulunan bir kapı ile birbirlerine gidip geliyorlarsa, bu duvar iki sığınak arasında ayırıcı kabul edilir.

Arada duvar yoksa, iki tarafı ayıran yere bakılır ve iki sığınak o yerden ayrılmış kabul eilir. İki tarafı birbirinden ayıracak hiçbir engel yoksa, o zaman sığınağın tümü bir sığmak sayılır.

Tıpkı birçok kapısı bulunan yer yüzündeki bir şehir gibi. Kapılarının çokluğu onu bir tek şehir olmaktan çıkarmaz.

Yerin altındaki sığmaklar yer yüzündeki evler gibi olup içindeki bütün erkekler eman altında olurlar.

Allah en iyi bilir.[97]

 

Atılganlık Durumuna Göre Değişik Ganimet Miktarlarının Vadedilmesi

 

1501- Müslümanlar bir kalenin kapısına dayandıkları bir sırada devlet başkanının "Kaleye önce girene üç kişi, ikinci olarak girene iki kişi, üçüncü olarak girene bir kişi ganimet olarak verliecektir" demesi geçerli olup meşakket derecesine göre yapılmış bir tahsis olur. Önce girenin meşakkati ondan sonra girenin meşakkatinden fazla, ikinci olarak girenin meşakkati de üçüncü olarak girenin meşakkatinden fazladır.

1502- Üç kişi ardarda girecek olursa, birinci olarak girene üç, ikinci olarak girene iki ve üçüncü   olarak girene bir kişi ganimet olarak verilir.

1503- "Sizden kim girerse ona uç kışı, ikinciye, ıkı, üçün­cüye de bir kişi verilecektir" demesi de aynı şekildedir.

Çünkü ikinci ve üçüncü diyerek birbirine atfetmesi (sıra sayısı ile ilave etmesi) kimin önce gireceğini belirtmek istediğini gösterir. Bu ifadeyi kullanmış olması sanki açıkça belirtmesi gibidir.

1504- "Hanginiz girerse" demesi de aynıdır.

Çünkü "Eyyu^Hanginiz?" kelimesi muhatap kişileri teker teker kapsa­makta olup "Men=Kim?" kelimesi gibidir.

1505- İkinci ve üçüncü kişinin vadedilen ganimet payını alabilmeleri için tehlike halinin devam etmiş olması gerekir. Tehlike hali geçtikten sonra girenlere birşey verilmez.

1506- Üçü de birlikte girecek olursa, ikinci ve üçüncünün alacağı paylar düşer ve üçüne birden bir kişi verilir. Onu da aralarında eşit olarak paylaşırlar.

Çünkü birinci önce olanın adıdır. İkinci de birincinin ardında gelen ikincinin adıdır. Üçüncü de ikinciden sonra gelenin adıdır. İşin gerçeği budur. Ancak devlet başkanının amacı, gösterilen kuvvet ve cesaret derecesine göre ganimetten pay vadetmektir. Bir kişinin girmesi sırasında gösterdiği cesaret üç kişinin birlikte girmesi sırasında gösterilen cesaretten elbette farklıdır. Onun için birinciye vadedilen ganimet payı düşmektedir. Aynı şekilde birinciden son­ra girerken gösterilen cesaret iki kişi ile beraber girerken gösterilen cesaret gibi değildir. İki kişi girdikten sonra girerken gösterilen cesaret, onunla beraber girerken de meydana gelir, hatta fazlasıyla olur. Onun için üçüncüye vadedilen kadar verilmesi gerekir.

1507- Birlikte giren bu üç kişiden hiçbiri birinci kabul edilmesi için diğer ikisinden evla değildir. Onun için hepsine eşit olarak üçüncüye verilen pay verilir.

Her biri üçüncü kabul edilerek ona niçin bir şahıs verilmiyor? denilecek Olursa, şunu deriz:

Çünkü devlet başkanı üçüncü kişiye bir şahsın verileceğini belirtmiştir. Üçüncü kelimesinin de ancak tekili ifade ettiğini belirtmiştik. Kullanılan bu laf­zın genel.sayılması yahut hepsini kapsadığının kabul edilmesi mümkün değildir. Onlardan sadece bir kişi kapsar. Payda hepsinin eşit olmaları ise istihkak sebe­binde eşitlik ve denklik itibariyledir.

1508- İki kişi birlikte girdikten sonra üçüncü kişi girerse, birinci için vadedilen pay geçersiz olur.

Çünkü o ikisinden birinci yoktur ve ikisine birden ikinci'için vadedilen pay verilir.

O da iki şahıstır.

Çünkü o ikisinden ikinci kişi bellidir. Yani her halükârda onlardan biri ikincidir ve ikisine de zaten ikincinin payı verilmektedir. Nitekim her birine ar­kadaşıyla beraber girerken verilecek pay, arkadaşından sonra girerken verilecek paydan daha açıktır.

Üçüncü kişiye bir şahıs verilir.

Çünkü iki kişden sonra girmiş ve üçüncü olmuştur.

1509- İki kişi birlikte girdikten sonra iki kişi daha birlikte girecek olsa, ilk iki kişiye ikinci şahsın payı verilir ve diğer­lerine birşey verilmez.

Çünkü üçüncü ile beraber dördüncü kişi girmiştir. Üçüncü de iki kişiden sonra giren tekil kişinin adıdır. Son iki kişinin hiçbiri de bu nitelikte değildir. Çünkü arkadaşıyla beraber girmiştir.

1510- Dört kişi birlikte girecek olsa, hiçbirine birşey verilmez.

Çünkü aralarında birinci, ikinci ve üçüncü belli değildir. Çünkü dördüncü kişi hepsinin sırasını bozmaktadır. Nitekim yirmi kişi veya bütün askerler birlikte girecek olsaydı onlar herhangi birşey almaya hak kazanırlar mıydı?                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               

1511- Önce bir, sonra iki kişi girse, önce giren birincinin payını alır.

Çünkü tekildir ve önce girmiştir.

İkinci kişi için vadedilen pay geçersiz olur. Çünkü ikincinin kim olduğu belli değildir.

Ancak ikisi birden üçüncünün payını alırlar. Çünkü üçüncünün onlardan biri olduğunu kesin olarak biliyoruz.

1512- Önce bir, sonra bir kişi girdikten sonra iki kişi girse,

sonra giren iki kişiye birşey verilmez.

Çünkü son ikisinden hangisi üçüncü olduğu belli değildir. Zira her biri arkadaşıyla beraber dördürcü olmaktadır. Devlet başkanı dördüncü için bir şey vadetmemiştir.

1513- Devlet başkanı bir kişiyi bizzat göstererek "Önce senin girmeni istemiyorum, ama ikinci olarak girersen, sana iki şahıs vardır" dediği halde bu kişi ilk olarak girerse, kıyasa göre birşey alamaz.

Çünkü devlet başkanı ilk giren için birşey vadetmemiştir. Sadece ikinci olarak girdiği takdirde pay verileceğini söylemiştir. Bu da koşulan şarta uyma­mıştır.

İstihsana göre bu adam iki şahıs alır.

Çünkü kuvvet ve cesaret göstermede devlet başkanının kendisinden iste­diğini fazlasıyla yapmıştır. Devlet başkanının "Önce senin girmeni istemi­yorum" sözünden maksadın onun ikinci olarak girmek istemesi olmayıp savaşta cesaret ve kuvvet göstermeye teşvik olduğu anlaşılmaktadır. O da bunu en güzel şekilde ortaya koymuştur.

1514- Ama devlet başkanı "Senin ilk olarak girmeni isti­yorum" demeden sadece "ikinci olarak girersen sana iki şahıs vardır" dedikten sonra adam birinci olarak girerse, birşey alamaz.

Çünkü burada devlet başkanının maksadı, adamın canını koruması için ilk olarak girmekten alıkoymaktır. Çünkü adamın kendini tehlikelere attığım bi­liyor. Daha kuvvetli ve emin olarak girmesini sağlamak için ondan önce baş­kasının girmesini veya başkalarıyla beraber girmesini istemiştir. Bu şartla gir­mediği takdirde devlet başkanının vadettiği payı alamaz.

Belirttiğimiz bu mana muhtemeldir. İstihsan kısmında bundan önce söy­lediğimiz mana da muhtemeldir. İki muhtemelden biri ancak delil ile sabit olur. İstihsan kısmında, yani önceki maddede delil mevcut olmuştur ki devlet başka­nının sözünün başmda söylediği mukaddimedir. Ama ikinci maddede bu delil mevcut değildir. Onun için burada ihtimal devam etmektedir. İhtimal olan yerde de hak sabit olmaz.

1515- Ama başka biriyle girecek olsa, iki şahıs pay alır.

Çünkü devlet başkanının koştuğu.şarta uygun olarak başkasıyla beraber girmiştir.

1516- Üç kişi arasında girecek olursa, ikinci olarak girmesi şart ko-şulduğu için birşey alamaz. Üçüncü olarak girdiği takdirde pay verileceği belirtilseydi, pay almayı hak ederdi.

1517- Topluluğa "Sizden kim ikinci olarak girerse, bir şahıs payı vardır" dediği halde oradakilerden biri ilk olarak girerse, hiçbir şey alamaz.

Çünkü birinci olarak girene değil, ikinci olarak girene verileceğini belirtmiştir.

"Birinci olarak girmekte kuvvet ve cesaret daha açıktır, bu adam istenilen kuvvet ve cesareti fazlasıyla göstermiştir" diye itiraz edilecek olursa, şöyle deriz:

Evet, söylenen doğrudur. Ama bu pay tahsis etmenin belirli bir kişi için yapıldığı zaman geçerli olur. Ama pay tahsisi belirsiz kişiye yapılmış ise, o zaman şart koşulduğunda belirtilen niteliklere riayet etmek gerekir.

Nitekim, kendisinden istenilenin daha iyisini yaptığı için bu kişi vadedilen payı alacak olsa, ondan sonra da ikinci kişi girse, bu adam pay almaya hak kazanır mı? Pay almayı hak etmez, demek caiz değildir. Çünkü devlet başkanının koştuğu şarta uygun olarak istenileni yapmıştır. Bu kişinin pay almayı hak etmesi kesinleşînce, önce girenin alacağı birşey olmadığı da kesinleşmiş olur. Ama pay vadetme belirli bir kişi için yapıldığı takdirde, bu durum meydana gelmez.

1518- Üç kişiye ayrı ayrı "Sizden kim önce girerse ona üç şahıs payı vardır" derse ve onlardan biri bu üç kişinin dışında başka bir müslüman ile beraber girecek olsa, üç kişiden olup giren kişiye üç şahıs payı verilir.

Çünkü ilk giren kişi olarak değil, belirtilen üç kişiden giren ilk kişi olarak girdiği takdirde bu payın verileceğini belirtmiştir. Diğer iki kişi onunla beraber girmediği için kendisi ilk giren kişi sayılır. Üç kişinin dışında kişilerin onunla beraber girmiş olması alacağı payı düşürmez.

1519- Ama üç kişiyi göstererek "Sizden kim herkesten önce girerse ona üç şahıs payı vardır" dediği halde, onlardan biri bu şekilde girecek olursa, vadedilen payı alamaz.

Çünkü tek başına ve herkesten önce girmesi şart koşulmuştur. Başkası onunla beraber girdiği için şart yerine gelmemiş olur. Halbuki Önceki maddede arkadaşlarından önce girmesi şart koşulmuştu ve oda iki arkadaşmdan önce girmiştir.

1520- Aynı şekilde bu şarta göre üç kişiden ikisi birlikte girecek olsa, birşey alamazlar.

Çünkü herkesten önce girecek kişiye pay verileceği şartı koşulmuştu. Bu şart da yetine gelmemiştir.

1521- Gençlerden önce girene iki, ikinci olarak girene de bir şahıs payı vardır, büyüklerden önce girene ise üç, ikinci olarak girene de iki şahıs payı vardır, dedikten sonra bir genç, bir de büyük iki kişi birlikte girse, genç iki şahıs payı alır.

Çünkü giren ilk genç kişidir. Onunla beraber giren ise genç değildir. Büyük için de üç şahıs payı vardır.

Çünkü büyüklerden ilk giren kişidir ve onunla beraber giren büyük değildir.

1522- İki genç ve bir büyük girecek olsa, büyük kişiye üç şahıs payı verilir.

Çünkü giren ilk büyük kişidir.

Giren ilk gencin payı geçersiz olur. Çünkü aralarında birinci yoktur. Çünkü her biri diğerine göre birincidir.

Sadece ikincinin payı olan bir şahıs payını alırlar ve aralarında paylaşırlar. Çünkü ikinci onlardan biridir.

Buna göre iki genç ve iki büyük birlikte girecek olsa, büyük iki kişi için de büyüklerden ikinciye vadedilen pay düşer. Çünkü büyüklerden biri diğerine göre ikincidir ve aralarında birinci mev­cut olmaz.                                             

1523- Şam halkından kim önce girerse ona şöyle vardır, dedikten sonra başka bir adam girse ve ondan sonra da Şam halkından biri girse, Şam halkından olan kişi vadedilen payı alır.

Çünkü Şam halkından giren ilk kişidir ve devlet başkanı da Şam halkından olmayı şart koşmuştur.

Ama "Halktan ilk kişi olarak" demişse, o zaman bu kişi bir şey alamaz. Çünkü ilk kişi değildir.

1524- Buna gire, hür kişilerden kim önce girerse yahut "Halktan kim önce girerse" yahut müslüman lar dan veya insanlardan kim önce girerse, demişse, belirttiğimiz şekilde farklı olur.

Nitekim "Satın alacağım ilk müslüman köle hür olur" deyip yukarıdaki şekilde satın alacak olursa, müslüman köle hür olmaz. Yine Türk kölelerden kim eve önce girerse hür olur, dedikten sonra önce Hintli bir köle girdikten sonra bir Türk köle girerse, Türk köle hür olur. Ama kölelerimden kim önce girerse, demişse, Türk köle hür olmaz.

1525- Önce giren ilk süvariye bir şahıs payı vardır, dedikten sonra bir adam girer ve arkasında bir süvari girerse, süvari vadedilen payı alır.

Çünkü girecek ilk süvariye verileceğini söylemiştir. Bu da ilk süvari olarak girmiştir.

Ama halktan kim önce girerse, deseydi, bu süvari birşey alamazdı.

Çünkü halktan ilk giren kendisi değildir. Ondan önce başkası girmiştir. .

1526- Zırhsız olarak kim Önce girerse, dedikten sonra önce bir zırhlı, sonra da zırhsız biri girerse, zıhrsız kişi payı almayı hak eder.

Çünkü zırhsız olarak ilk Önce giren kişiye verileceğini söylemiştir. Bu da zırhsız olarak ilk Önce girmiştir.

Ama halktan önce, deseydi durum değişirdi. Zırhlı olarak

birinin ilk önce girmesinin şart koşulması meselesi de yanı

şekildedir.

Çünkü bununla savaşta kuvveti kastetmiştir. Zira zırhlının yapacağı, zırhı olmayanın yapacağından farklıdır. Onun için zırhlı zırhsız iki kişinin birlikte girmesi yahut zırhı olmayandan sonra zırhlının girmesi durumu değiştirmez. Zırhlıya pay düşer. Ama herkesten önce demişse, o zaman durum farklı olur.

1527- Yine "Hangi kargıcı önce atarsa" dedikten sonra, önce okçu, sonra kargıcı atarsa, durum aynıdır.

Çünkü ilk kargıcı atmış olmaktadır.

Ama "Halktan kim önce atarsa" derse, o zaman onların hiçbirine birşey düşmez.

1528- Hangi süvari önce girerse veya hangi piyade Önce girerse, dedikten sonra bir süvari ve bir piyade girerse, ister birlikte girsinler ister ayrı ayrı girsinler, her birine ayrı ayrı bir şahıs payı verilir.

Çünkü her iki durumda da onlardan biri giren ilk süvari, diğeri de ilk piyadedir.

1529- İki süvari ve iki piyade birlikte girecek olsa, hiçbiri birşey alamaz.

Çünkü "İlk" sözü kişilerden ilk olanı ifade eder. Her iki sınıftan da kimin ilk olduğu belli olmadığından kimse birşey alamaz.

1530- Hangi süvari veya piyade Önce girerse, dedikten sonra bir süvari ve bir piyade birlikte girseler, hiçbiri birşey alamaz.

Çünkü onlardan "ilk" niteliğini taşıyan belli değildir. İlk süvari veya ilk piyade demesi, mutlak olarak ilk olan birini ifade eder. Halbuki bundan önceki durum böyle değildir. Orada ilk süvari ve ilk piyade özelliğini taşıyordu ve bu özellikle sınırlandırılmıştı. Şamlı ve Horasanlı misali de bunun gibidir.

1531- Hepinizden bu kaleye kim ilk önce girerse, ona bir şahıs payı vardır, dedikten sonra beş kişi birlikte girecek olsa, her birine bir şahıs payı düşer.

Çünkü "Hepiniz" sözü fertleri ayn ayrı kapsamakta ve herbiri ilk olarak girmiş sayılmaktadır. Hepiniz demekle her ferdi ayn ayrı belirtmiş gibi olup onların her biri ilk olarak girmiş gibidir.

1532- Peşpeşe girseler, önce giren payı almaya hak kazanır.

Çünkü "Men" (Kim) sözü, türün genelini ifade eder ve girenlerden her birinin başkası yokmuş gibi tekilliğini ifade etmez. Genel (umum) gözönünde bulundurularak aralarında ilk yok kabul edilir. Ama "Kül" (Hep) kelimesi, bera­berinde başkası yokmuş gibi fertlerden her birini ayrı ayrı gözönünde bulun­durmayı gerektirir.

Nitekim "Önce giren her adam" deseydi ve beş kişi birlikte girseydi, her birine bir şahıs payı düşerdi.

"Kül" (Hep) sözü umumu da gerektirebilir. Ama onu umum manada sayacak olursak, bir anlamı kalmaz. Çünkü bu "Kim girerse" sözü ile sabit olmuştur zaten. Onun için fazla bir mana ifade etmiş olması kaçınılmazdır. Bu da bizim söylediğimiz şeydir. O da kendisinden Önce kimsenin girmedği her kişi için çoğul anlamı gerektirmesi ve tek başına ele alınmasıdır.

Halbuki "Eyyu" (Hangi) kelimesi çoğulu değil, umumu gerektirir. Bu durumda kim önce girerse, sözü ile hangi adam önce girerse, sözü eşit olur ve beş kişi birlikte girdikleri takdirde hiçbirine birşey düşmez.

1533- Önce girenlerin tümü derse ve beş kişi birden girse, hepsine eşit olarak paylaşacakları bir şahıs payı verilir.

Çünkü burada "Men (Kim)" kelimesiyle beraber kullanılan diğer kelime tekilliği değil, sadece çoğulu ifade eder. Bundan dolayı girenlerin tümü birtek şahıs gibi olurlar. Hepsi iîk olmaktadırlar. Onun için hepsine birden birtek şahıs payı düşer. Kül (hep) kelimesi ifrad yolu ile çoğulu gerektirir. O takdirde girenlerin her birini ayrı ayrı kapsamış gibi her birine ayn bir şahıs payı düşmektedir.

1534- Sizden kim beşinci olarak girerse, ona bir şahıs payı vardır, dedikten sonra beş kişi birlikte girse, hepsine ortak olacağı bir şahıs payı düşmektedir.

Çünkü onlardan beşincinin olduğu kesindir. Beşinci şahıs, için vadedilen payı almada da biri diğerinden evla değildir.

1535- Peşpeşe girecek olsalar, şahıs payı sadece beşinciye

düşer,

Çünkü devlet başkanı beşinci oiarak giren için pay vadetmiştir ve kimin

beşinci olduğu kesindir.

1536- Önce üç, sonra iki kişi girecek olsa, bir kişilik şahıs payı iki kişiye verilir.

Çünkü beşinci kişi bu ikisinden biridir.

1537- Önce üç kişi , onların arkasından da üç kişi girecek olsa, hiç biri birşey alamaz.

Çünki her biri arkadaşlarıyla beraber altıncı kişidir ve altıncı kişiye birşey vadedilmiş değildir.

1538- Sizden kim beşinci olarak girerse, dedikten sonra beş kişi peşpeşe girse, vadedilen pay beşinci olarak giren kişiye verilir.

Çünkü beşinci adı onu ifade etmektedir.

1539- Beş kişi birlikte girecek olsa, her birine bir şahıs payı

verilir.    .

Çünkü kül(hep) kelimesi ifrad (tekillik) yolu ile çoğulu gerektirir. Böylece her biri diğer dört kişi bulunduğu için beşinci kişi olmaktadır. Tıpkı onlar kendisinden önce girmiş gibi beşinci olur.

1540- Sizden beşinci olarak girenlerin hepsi, dedikten sonra beş kişi birlikte girse, hepsine sadece birtek şahıs payı verilir.

Çünkü sözlerinde her birinin ayrı ayrı olmasını gerektiren birşey yoktur. Kullanılan ifade hepsini birlikte kapsamakta olup tümü bir tek şahsın alacağı

payı alabilirler.

1541- Sizden beşinci olarak giren herkese bir şahıs payı vardır, dedikten sonra korkunun devam ettiği bir durumda beş kişi birlikte girse, onlardan sonra da beş kişi birlikte girse, on şahıs payı alacak şekilde her birine ayrı ayrı bir şahıs payı düşmektedir.

Çünkü bu sözün anlamı şudur: Sizden kim beşin beşincisi olarak girerse. Birninci beşten her biri de beşin beşincisidir. İkinci beşten de her kişi beşin beşincisidir. Beşinci kişi ancak beş kişi içinde olacağından müellifin sözünü bu şekilde açıkladık.

1542- Dört kişi girdikten sonra iki kişi birlikte girecek olsa, onlardan hiç kimse birşey alamaz.

Çünkü sonra giren iki kişiden her biri altı kişinin altıncısı olmaktadır.

1543- İki kişi birlikte girse, ondan sonra da bir kişi girecek olsa, vadedilen ganimet payı giren kişinindir.

Çünkü giren ilk dört kişi şarta dahil değildir. Zira onlardan sonra beşinci mevcut olmamıştır. Onun için girmeleri muteber sayılmaz. Geriye iki, sonra iki, sonra bir kişi kalmaktadır. Son giren bu kişi de beşinci kişi oiup vadedilen pay onundur.

1544- Başta dört kişi birlikte girse, sonra beş kişi girse, beş kişiden her biri bir şahıs payı alır.

Çünkü önce giren dört kişiyle beraber hesap edilmez. Onların girmeleri geçersiz olunca, giren beş kişi ilk olarak girmiş gibi olur ve onlardan her biri beşin beşincisi sayılır.

1545- Sizden kim onuncu olarak girerse, dedikten sonra dokuz kişi birlikte veya peşpeşe girecek olsa, onlardan sonra da iki kişi girse, hiçbiri birşey alamaz.

Çünkü onlar arasında onuncu kişi yoktur. Diğerlerinden her biri on kişiden değil, onbir kişiden biri olmaktadır.

Bu söylenen, dokuz kişi birlikte girenler için doğru olabilir, ama tek tek girmeleri durumunda önce giren kişinin hesaptan düşürülmesi ve iki kişiden her biri, dört kişi için yaptığınız gibi, on kişiden onuncu kişi sayılması gerekmez mi? diye itiraz edilse, deriz ki:

Dört kişi için belirtilen şekilde kararlaştırdık. Çünkü en son giren kişi beş kişinin beşincisi olmaktadır. Burada ise iki kişi birlikte girmiştir. Birinciyi yok saymak suretiyle bunlardan onun onuncusunu ispat etmek mümkün olduğu gibi, o iki kişiden birini yok saymak suretiyle diğerini ispat etmek de mümkündür. Halbuki taraflardan biri kabul veya red edilmesi için diğerinden evla değildir.

1546- İki kişiden sonra sekiz kişi girecek olsa, bunların her biri için bir şahıs payı vardır.

Çünkü bu sekiz kişiden her biri öncekilerle onuncu kişi olmaktadır.

1547- İki kişiden sonra on kişi birlikte girecek olsa, bu on kişinin her birine bir şahıs payı verilir.

Çünkü burada hem ikinin, hem de dokuzun itibarı söz konusu değildir. Geriye on kişinin birlikte girmesi kalıyor. Bunlardan her biri de onun onuncusu olduğu için vadedilen ganimeti almaya hak kazanır.

Doğrusunu Allah bilir.[98]

 

Düşman Ülkesinde Ücret Vermek Ve Ganimet Vadetmek

 

1548- Savaş yerinde müslümanlar bir sığınak keşfetseler ve devlet başkanı (emir), içinden düşman kimse çıkmaması için bu gece sığınağı bekleyen her adama bir dinar pay verilecektir, derse ve sabaha kadar sığınağı yüz adam beklese, verilmesi vadedilen dinar sığınaktan alınan ganimet malından ise ve adamlardan her birine vadedilmişse, uu tahsis geçerli olur. Çünkü sığmak sahipleri kendilerini savunmakta ve kaçmalarını önlemek için ganimet vadederek teşvik yapma ihtiyacı zorunlu bulunmaktadır. Diğer taraftan askerlerin cihaddan kaçmalarını önlemek için de ganimet vadinde

bulunmak gerekli olmaktadır. Bu bakımdan yapılan tahsis sahihtir.

1549- Ama devlet başkanı onlara bu tahsisi müslümanların aldığı ganimetlerden yapmışsa, bu tahsis geçersiz olur.

Çünkü ganimetten onlara bu mah tahsis etmek doğru değildir. Zira ganimet alındıktan sonra ondan pay vadetmek doğru olmaz. Ücret suretiyle de olmaz. Çünkü bu iş bir cihaddır ve cihad karşılığında müsîümanm ücret alması caiz değildir. Sonra, cihaddan dolayı ganimetten pay almaya hak kazanırken ondan ücret de almaları nasıl doğru olabilir?!

Diğer taraftan, cihad farzı kifaye olmakla beraber ona başlıyan kişi farzı yerine getirmektedir. Ücretle namaz kılmak batıl olduğu gibi farzı yerine getirmekten dolayı ücret almak da batıldır.

1550- Devlet başkanı onlara nereden vereceğini belirtme-mişse, bu tahsisi sahih olup sığınaktan elde edilen ganimetten onlara verilir.

Çünkü akıllı kişinin mutlak olarak söylediği sözler şeriatta doğru olacak şekilde yorumlanır, yanlış olacak şekilde yorumlanmaz.

1551- Sığınakta çarp ışma olmayıp içinde kadınlar ve mal­lar bulunca ve devlet başkanının konuştuğu şart da aynı ise, buradan alınan ganimetten her bir adama bir dinar verilir.

Çünkü buradaki korumaları cihad değildir. Sadece belirli bir iş için belirli bir ücretle adam kiralamadır.

Devlet başkanının sözünü işitip bu işi yapan herkese ücret verilir. Ama sözünü işitmeden yapanlara ücret verilmez.

Çünkü bu kişiler bu işi ücret karşılığında değil, teberru olarak yapmış­lardır. Çünkü devlet başkanının sözünü işitmemişlerdir.

Devlet başkanının şöyle demesine benziyor: Şu hara hayvanlarını şu yere kadar götüren her kişiye bir dinar verilecektir, sözünü işitip götüren bir toplulu­ğun her adamına bir dinar ücret verilir. Her türlü ganimet taksimi ve pay tahsi­sinden önce bunların ücreti ganimetten verilir. Bütün ganimetler tükenecek o-lursa, o zaman ücretle bu işi yapanlar devlet başkanından birşey alamazlar. Çün­kü onları ganimet alanların yararına olacağına inandığı için ücretle çalıştırmış­tır. Onun için onların ücreti ganimettedir ve ganimetten de elde birşey kalmamış bulunmaktadır. Devlet başkanı değerlendirme sonucu karar verdiği şeylerde söz vermiş sayılmaz. Onun için şahsının malından ona birşey gerekmez ve ganimete de bir yükümlülük getirmez. Çünkü müslümanlar üzerindeki velayeti, onlara zarar vermeden onların çıkarlarını korumakla kayıtlıdır. Üstelik henüz onlar ganimet de almış değildir.

Mesela devlet başkanı esirleri öldürebilir. Ama iş onlara verildiği taktirde akit yolu ile onlar için bedel vacip olur. Bu da onların mülkiyetine teslim yolu ile hakikaten veya hükmen mevcut olmuş değildir.

1552- Karargahın etrafına askerlerin mızraklarını diken kişiye bir dinar verilecektir, derse ve bu işi bir adam yaparsa, bir dinar hak eder.

Çünkü bu savaştan değildir. Adamın yapması vacip olup devlet başkanının bundan dolayı kendisini belirli bir ücretle çalıştırması caiz olan bir iş de değildir.

1553- Kim mızrağını dikerse ücret olarak ona bir dinar vardır, demesi caiz değildir.

Çünkü kişinin kendi malına yaptığı işten dolayı başkasının ücretlisi olmaz. Yani kendi malında yaptığı bir işten dolayı ücret alamaz. Mızrağı dikmek de onunla düşmanı vurmak gibi savaş işlerindendir ve bundan dolayı ücret almayı hak edemez. Ama başka müslümaniartn mızraklarını dikerse durum değişir.

1554- Kim birini öldürür ve başını getirirse, kendisine bir dinar verilir, demesi sahih bir tahsis olur. Bundan sonra alınan ganimetten veya yöneticinin uygun görmesi halinde beytui-maldan bu işi yapan kişilere birer dinar verilir. Ama daha Önce alman ganimetlerden verilemez.

Çünkü ganimet alındıktan sonra pay vadetmek olmaz. Onun için daha önce alınan ganimetten ücret olarak veya tahsis edilen pay olarak bu dinarı vermez. Çünkü düşmanı Öldürmek cihaddır ve bundan dolayı müslüman ücret alamaz.

1555- Bu hüküm savaşan müslümanlar için geçerli olduğu gibi müslüman tüccar ve köleler için de geçerlidir.

Çünkü bu işleri de cihaddandır. Bundan dolayı müslüman tüccar bu işi yaptığı zaman ganimetten vadedilen payı almaya hak kazandığı gibi müslüman köle de bahşiş almaya hak kazanır.

1556- Zimmet ehli de böyle bir iş için devlet başkanı kendilerinden yardım isteyip belirli bir mal vereceğim vadetmişse, bu ücreti almaya hak kazanır.

Çünkü yaptıkları cihad değildir. Zira cihadla sevap kazanılır, kafir ise buna ehil değildir. Cihadla kul Allah'a yakınlık kazanmaya çalışır, kafirlerin ise böyle bir durumları yoktur.

Nitekim bir insan başka bir insanın yerine Allah yolunda cihada çıksa, ücret alamaz.

Zira Allah'a yakınlık kazanmaktadır. Ücretini de Allah verecektir. Allah'a yakınlık kazanmaya çalışan kişi kendine çalışmış olur. Onun için başkasından nasıl ücret alır? Ganimet alınması durumunda da pay, onu yerine gönderen kişinin değil, onun olur. Bundan da anlaşılıyor ki bu adam kendisi için çalışmaktadır.

Nitekim Cihad için ücretle adam tutmak hac, ezan ve kaamet için ücretle adam tutmak gibidir.

Şerhu'l-Muhtasar'da ibadetler için ücret meselesini açıkladık.

1557- Müslümanların kuşattığı bir kalenin çevresinde bulu­nan oyun araçlarını ve boş kiliseleri yıkmak için devlet başkam birtakım müslümanları belirli bîr ücretle tutsa, caiz olur.

Çünkü bunların yıkılması cihad işlerinden değildir. Müslümanların eline geçmiştir. Yıkılması için savaş da gerekmiyor.

1558- Ama halkı içinde korunmakta olan bir kaleyi ve bir kapıyı yıkıp kırmak için ücretle müslümanları tutacak olursa, bu caiz olmaz.

Çünkü bu cihad işlerinden olup yerine getirilmesi ancak savaş ile

mümkündür.                .   .

1559- Düşman, gemileriyle müslümanlar üzerine yürüdüğü bir sırada devlet başkam savunmak için hür müslümanlardan veya müslümanların kafir yahut müslüman kölelerinden bir topluluğu ücretle tutsa, tutulan kişilere ücret verilmez.

Çünkü bu cihad işlerindendir. Bu işte de kölenin dini değil, efendisinin dini muteberdir. Çünkü müslüman atı ile cihad ettiği gibi kölesiyle de cihad eder.

Ama teşvik için bunu alacakları ganimet karşılığında onlara yaptırması caizdir.

1560- Karada düşman kalelerini mancınıkla döven bir topluluğu ücretle tutması da aynı şekildedir. Bu iş için zimmet ehlinden kişileri ücretle tutması da caizdir.

Ehliyete sahip olmadıklarından yaptıkları iş cihad değildir.

1561- Sandal veya tekneleri kürekle çekmek için müslüman-lardan bir topluluğu ücretle çalıştırması da caizdir.

Çünkü bu cihad işlerinden değildir. Karşılığında ücret almanın caiz olduğu belirli bir iştir. Zaten bunlar düşmanla karşilaşsa da karşılaşmasa da bu işi yapıyorlar. Denizciler de bundan dolayı ücret alıyorlar ve onlar için helal olmaktadır.

1562- Müslümanlar dağınık birtakım ganimetler elde etse ve devlet başkanı "Bu ganimetleri bir araya toplayan kişiye bir dinar vardır" derse, caiz olur.

Çünkü bu da cihad işlerinden değildir. Bilinen bir iştir. Belirli bir bedel ile o işi ücretle yaptırmak caizdir.

1563- Elde edilen ganimetleri satması için bir müslümam ücretle tutacak olursa, bu fasit bir işlem olur. Ama süreyi belirterek "Ganimetleri satmak için seni on günlüğüne ücretle tuttum" derse,sahih olur.

Çünkü sürenin belirtilmesi durumunda akit o kişinin yararlarım kapsamış olmaktadır. Bundan dolayı da satsın veya satmasın, ücretle kendini kiraladığı için ücreti hak etmiştir. Süreyi belirtmiyecek olduğunda üzerinde akit yapılan konu satış olduğundan bu iş caiz olmaz. Çünkü satıp satmıyacağı belli değildir. Satış bir kelime ile olabileceği gibi on kelime İle de olmayabilir. Yani alıcının yardımı ve kabulü olmadan satış işi meydana gelmez. Bu bakımdan satış için ücretle tutmak fasit olur. Bu sadece ganimetleri satan kişi için değil, bütün satıcılar için aynıdır.

1564- Ganimeti alan mücahidler arasında paylaştırmalar için belirli bir ücretle birini tutması da caizdir.

Çünkü paylaştırmak da belirli bir iştir ve bundan dolayı ücret almak caizdir.

Nitekim rivayet edildiğine göre Hz. Ali'nin ganimetleri ücretle paylaş­tıran bir adamı olmuştur. Burada sürenin belirtilip belirtilmemesi aynıdır.

Çünkü yapılan iş zaten bilinmektedir.

Ücretini de ganimetten ve vadedilen paydan önce alır.

Çünkü bu bir borçtur ve ganimet taksimi de miras taksimi gibidir. Vade­dilen ganimet payı ise vasiyet gibi olup borç ondan önce gelir.

1565- Bu iş için ödenen ücretten fazla bir ücretle tutmuş ise bakılır. Fazlalık basit birşey ise, caiz olur. Aksi hade misil (üc­ret) den fazla alamaz.

Çünkü bu tasarrufta devlet başkanı memur gibidir. Velayeti de memuriyet şartına bağlıdır. Tıpkı yetim için ücretle adam tutmada baba ve vasinin durumu gibi. Yani zararına olacak fazla miktarlar geçerli olmaz.

.

1566- Misil ücretten fazla aldığı miktar kendisinden isten­diği takdirde ücretle bu işi yapan kişinin "Ben bunu ücretle beni tutan kişiye vereyim" demeye hakkı yoktur.

Çünkü onu ücretle tutan kişi bu akdi kendisi için yapmış değildir. Sadece verdiği kararla bunu müslümanlar için yapmıştır. Ne varki bunda hata etmiştir. Bundan dolayı da şahsına birşey gerekmez. Halbuki ücretli tutma konusunda vekil böyle değildir. Akdi misilden fazla bir ücretle yapacak olursa, fazla miktar kendisinden tazmin edilir. Devlet başkanına da bundan dolayı birşey gerekmez. Çünkü ücretli tutmada fahiş tarafgirlik yapmış ve akit satın alma mesabesinde sadece onu bağlamış olur. Devlet başkanını ise akit bağlamaz. Çünkü hüküm verdiği şeyde uhdesine birşey girmez.

Devlet başkanı bu durumda belirli bir ücret karşılığında yetim için iş yapacak birini tutan yargıç gibidir. Verdiği ücrette açık bir aldanma olduğu an­laşılınca, tutulan kişiye misil (benzer) ücret verilir, geri kalan yetime verilir ve yargıca da birşey gerekmez. Çünkü ücretle adam tutması, verdiği bir hüküm şeklindedir.

1567- Devlet başkanı ve yargıç "Yapmamamız gerektiği halde bunu yaptık" diyecek olsa, bütün ücret onların malından verilir. Çünkü ikisi de bile bile haksızlık yapmış ve hüküm verme konumunun dışına çıkmışlardır.

Haksızlık yaptığı zaman devlet başkanının azledileceğine inananlar bunu delil göstermektedirler. Bizim görüşümüz ise, böyle değildir. Tahkim bölümün­de "Şerhu'z-Ziyâdât"da bu meseleyi açıkladık.

Burada söylenenlerin izahı şudur: Verdikleri hüküm serî bir delile daya­nıyorsa geçerlidir. Ama burada verilen hüküm böyle değildir. Tıpkı delilsiz hü­küm veren yahut dinin hükmüne aykırı olarak kendi görüşü ile hüküm veren yargıç gibidir. Bunun verdiği hüküm uygulanmaz ve yargıçlığı devam eder. Bu yolla hükmü geçersiz olunca, yaptığı akit kendi aleyhine işler. Zira akdi yapanın aleyhine akit uygulandığı zaman yapanın aleyhine işlerlik kazanır.

Yargıcın kuralları bölümünde belirttiğimiz gibi yargıcın yanlış hükmü kulların haklarıyla ilgili ise, haksızlığa uğrayan kişinin zararını kendisi öder, yanlış hüküm Allah'ın haklan ile ilgili ise, zarar beytulmaldan karşılanır, ama yargıç bunu bile bile yaptım, derse, o zaman zarar onun malından karşılanır. Devlet başkanının yaptığında da durum bu şekildedir.

1568- Devlet başkanı kara hayvanlarını sürecek bir toplu­luğu ücretle tutsa ve sürerken hayvanlardan bir kısım zarar görse yahut telef olsa, bakılır. Bu durum darulislama varma­dan darulharpte meydana gelmişse, ister bilgileri dahilinde, ister bilgileri dışında meydana gelsin, zararı tazmin etmeleri sözkonusu değildir.

Çünkü darulharpte ganimetleri telef edecek olurlarsa tazmin etmezler. Zira ganimeti alan kişilerin hakkı o ganimette henüz kesinlik kazanmış değildir. Yani kime hangi ganimetten ne miktar düşeceği yahut tekrar düşmanın eline geçip geçmiyeceği henüz kesin değildir.

Bu durum darulislama vardıktan sonra meydana gelmişse, durumları ortak ücretlinin durumu gibidir.

"Şerhu'l-Muhtasar" da belirttiğimiz gibi ortak ücretlinin elinde istemiye-rek telef olanı tazmin etmek Ebu Hanife'ye göre gerekmez. Telef olmak ister önüne geçilebilecek bir sebeple olsun, ister önüne geçilemeyecek bir sebeple olsun, teief olanı tazmin etmesi gerekmez. Ama iki imama göre tazmin etmesi gerekir. Telef etme, önüne geçilmesi imkansız bir sebeple olursa, tazmin etmez. Ancak kendi eliyle işlediği cinayetten dolayı telef olanı üç alimin (Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Muhammed) görüşüne göre tazmin etmesi gerekir. Sanki o malı kendisi tüketmiş veya yoketmiş gibi olur. Burada da hayvanları güderken veya birbirlerini süsmeleri sebebiyle zarar görmeleri yahut telef olmaları güdenlerin suçu sayılır ve zararı tazmin etmeleri lazımdır.

Ancak telef olanın kıymetini (değerini) telef olduğu yerde tazmin ederler. O yere kadarki hizmetleri için de ücretlerini alırlar.

Halbuki kumaşı telef eden terzi de durum böyle değildir. Burada mal sa­hibi tercih sahibidir. İsterse malının işlenmeden önceki değerini terziden alır ve işleme ücreti ödemez. İsterse işlendikten sonra malının değerini alır ve terziye ücretini verir.

Çünkü akdi yapan için satışın parçalanması sebebiyle akit sahibinin akdi feshetmesi mümkündür. Ücretlinin bu yolla malı teslim almasından itibaren zararı tazmin etmesi gerekir. Çünkü bu esnada malı helak edecek olursa, yine ö-demesi gerekirdi. Ama yukarıdaki meselede malın kendilerine teslim vakti iti­bariyle onlardan tazminat almak mümkün değildir. Çünkü henüz darulharpte iken mal yok olacak olursa, birşey tazmin etmeleri gerekmiyordu. Nitekim taz­minat ödemelerinin gerekli olması için yaptıkları iş oranında akdin gözetilmesi lazımdır. Bu bakımdan söz konusu yere kadarki işleri sebebiyle ücretlerinin Ödenmesi lazımdır.

Zararın önlenmesi mümkün olan durumlarda kendilerinin yapmadıkları telef sebebiyle ortaya çıkan farklı durum da bu şekildedir. Darulharpte, belit-tiğimiz sebepten, o mallardan birşey telef olacak olsa, tazminat ödemeleri gerekmez. Ama Ebu Hanifeye göre kendileri telef etmemişlerse, yaptıkları iş oranında ücret alırlar. Çünkü kendilerine teslim edilen ve başka sebeple telef olan miktarı geri vermiş olmazlar.

Ama kendileri telef edecek olursa, ücret alamazlar. Çünkü işi yapmamış gibi olurlar. Sonra, onlara tazminat gerekmediğinden ganimeti alan kişilerin eline de birşey geçmemiş olur. Bundan dolayı da onlara ücret verilmez. Ama darulislamda kendilerinin telef etmesi durumunda iş değişir. Zira darulislamda tazmin etmeleri gerekirdi. Bu şekilde işin ganimeti alanlara bu yolla verildiği anlaşılmış olmaktadır. Böylece anlaşılıyor ki yaptıkları iş hükmen yok gibidir ve bundan dolayı da ücret alamazlar.

Şöyle bir örnekle açıklayalım: Darulislamda bir adam dabaklamak için ölmüş hayvan derilerini taşıyacak birini ücretle tuttu. Adam derileri taşırken tökezleyip düşdü. Deriler de düşüp yandı. Yahut adam düşürdüğünde ateşte yandılar. Bu durumda adama tazmin etmesi gerekmiyor. Çünkü sözkonusu deriler değeri olan (ve şeriatta geçerli) mallar değildir. Adam da ücret alamaz. Çünkü yaptığı telef sebebiyle işi yapmamış oldu, onun için ücret alamaz.

Belittiğimiz ölçülerde ganimeti kişinin kendisinin telef etmesi veya başka bir sebepten telef olması durumunda ganimetlerin durumu da bu şekildedir.

1569- Düşman o hayvanları açıkça onlardan almışsa, güt­tükleri yere kadar ücretlerini alırlar.

Çünkü burada malın telef olması önüne geçilmesi imkansız olan sebeple olmuştur. Böylece yaptıkları işi kendileri yapmamış sayılmazlar. Düşmanın ga­nimetleri aldığını kendileri iddia edecek olurlarsa, Ebu Hanife'ye göre söyledik­leri kabul edilir, ama yemin ettirilirler. Çünkü malı almaları emaneti teslim al­mak gibidir. Emaneti taslim alan kişinin sözü kabul edirlir, ama yemin ettirilir.

İki imama göre ancak delilleri varsa, söyledikleri kabul edilir. Çünkü ma­lı teslim almaları, daman (kefalet, borç) almaları gibidir. Onun için darulislama girdikten sonra mal telef olacak olursa, tazmin etmeleri gereiyor. Tazmin eden kişinin söylediği de ancak delil ile kabul edilir. Tıpkı gaspeden kişinin duru­munda olduğu gibi.

1570- Komutan belirli bir yere kadar büyük küçük köle ve esirleri kendi hayvanlarıyla taşımak için bir adamı ücretle tutsa, o da onları taşısa ve ister hayvanları sürmesi sebebiyle olsun, ister başka bir sebeple olsun, kaçınılması mümkün olan veya olmayan bir sebeple bu insanlar ölecek olsa, adamın tazminat ödemesi gerekmez.

1571- Darulislamda da yitirmek, kötü gütmek veya telef etmekle yok ettiği bilinmiyorsa tazminat ödemesi gerekmez.

Ama yük insan değil de, başka bir şey ise, darulislamda hayvanları kötü sürmesinden dolayı telef olacak olursa, tazminat ödemesi gerekir.

Zira insan için ödenmesi gereken tazminat, cinayet tazminatıdır. Akid tazminatı türünden değildir. Ortak ücretliye tazminatın gerekliliği akit itibariy­ledir. Akit tazminatı cinsinden olmayan bir tazminatta akdi kabul etmek müm­kün değildir. Ama malların tazminatı öyle değildir. Sonra, hakkında akit yapılan insan türünden ise, biniciye teslim edilmiş olur ve ücretlinin tazminatı dışında kalır. Ama mallar için durum böyle değildir.

Onları taşıdığı yere kadar ücretini alır.

Çünkü üzerinde akit yapılan şey kiraya veren kişinin teslimini istediği kişiye teslim edilmiş olur. Ücretliye de tazminat gerekmediğine göre telef olan­dan birşey geri vermiyeceği de anlaşılmış olur.

1572- Hayvanları darulharpte şiddetle güder veya telef ederse, tazminat vermesi gerekmez.

Çünkü ganimet olarak alan kişilerin o mallarda hakkı henüz kesinlik kazanmamıştır.

Kendisi de bir ücret alamaz. Çünkü telef ederek üstlendiği işi yapmamış olur.

Yaptığından dolayı devlet başkanı onu tedip eder eder. Çünkü ganimet olarak alanların haklarını telef ederek haksızlık etmiştir.

Darulislamda telef edecek olursa, telef ettiğini tazmin eder. Çünkü artık ganimet alanların hakkı olduğu kesindir.    -Belirli bir yere kadar getirdiği için de ücretini alır. Çünkü telef ettiğinin değerini bu yerde tazmin eder. Bu da hayvanları geri verdiği kabul edilerek değil, teslim ettiği kabul edilerek uygulanır.

Ancak esir erkekler için tazminat ödenmez.

Çünkü yakalayan kişilerin onlarda hakkı henüz kesinlik kazanmış değildir.

Nitekim devlet başkanı onları öldürebilir de. Bu işi darulislamda da, darulharpte de yapması aynıdır. Onları taşıdığı için de kendisi ücret alamaz. Çünkü onları taşımak için üstlendiği işi yapmamış olur. Zaten onlardan dolayı kendisi tazminat Ödemez.

1573- Devlet başkanının hara hayvanlarını gütmek için günlük veya aylıkla bir topluluğu ücretle tutması caiz olur.

Çünkü belirli bir bedel ile belirli bir menfaat için akit yapmıştır.

Darulislamda veya darulharpte güderken kestiği için kişinin tazminat ödemesi gerekmez.

Çünkü tek kişinin tuttuğu ücretlidir. Böyle bir kişi mutad olarak bu işi işlemişse, yaptığından dolayı tazminat ödemez. Çünkü üzerinde akit yapılan şey kendi çıkarlarıdır.

Nitekim bu süre içinde Ölecek olursa ücreti ve diğer yararlan almayı hak eder. Ortak ücretlinin aksine, burada işin kusursuz olmasına da bakılmaz.

1574- Darulislamda kötü güder veya telef ederlerse, bun­dan dolayı tazminat öderler.

Çünkü hak sahiplerinin hakkı kesinleştikten sonra haksızlık yapmışlardır.

Getirdikleri yere kadarki ücretlerini ise alırlar. Çünkü şahsı belirlenen süre içinde teslim ettiğinden ücret gerekli

olmuştur. Haksızca muamele yaptıklarından dolayı hakları geçersiz olmaz. Bu fark şöyle açıklanmaktadır:

Nitekim devlet başkanı önceki hayvanlardan başka güçleri yettiği kadar hayvanlarda teslim edebilir. Önceki hayvanlar­dan öleceklerin yerine yenilerini verebilir. Halbuki ortak ücretlide devlet başkanının bunu yapmaya hakkı yoktur. Bundan da anlaşılıyor ki orada yapılan akit, işi kapsamaktadır, mufavaza

olayı ile kusurdan uzak olma sıfatıda sabit olmaktadır. Ama burada akit, işi değil, yararı kapsamaktadır.

1575- Devlet başkanı hür veya köle bir müslümana "Şu düşman süvariyi öldürürsen sana yüz dinar ücret vereceğim" derse ve o da öldürürse bu kişi ücret alamaz.

Çünkü ücreti belirtince, sözünün ganimet vadi anlamına alınması müm­kün değildir. Zaten teşvik ettiği iş de cihaddır ve cihad üzerine ücret vermek caiz değildir.

1576- Bunu zimmet ehlinden bir adama da söylese, durum aynıdır.

Ebu Hanife ve Ebu Yusuf un görüşüne göre durum budur. Ama îmam Muhammed'e göre zimmet ehli adama belirlenen ücret verilir.

Bu meselenin esası şudur. Ebu Hanife ve Ebu Yusufa göre, haklı veya haksız olarak öldürmek için ücret vermek caiz değildir. Ama îmam Muham­med'e göre öldürmek için ücret vermek caizdir. Çünkü belirli bir iş olup ücretli kişiye bu işi yaptığından dolayı ücret takdir edilir. Koyunu kesmek ve bazı organları kesmek için ücret ödemek caiz olduğu gibi öldürmek için de ücret vermek caizdir. Mesela devlet başkanı hırsızın elini kesmesi veya organlarda kısası uygulaması için ücretle bir adam tutması ittifakla caiz olur.

Bunun izahı şudur: Öldürmek boyun kesilmeyle olur. Ücretle tutulan kişi­nin buna güç yetirmesi bakımından başı bedenden koparması ile organı vücut­tan ayırması arasında fark yoktur.

Öldürmek ücretlinin yaptığı iş değidir, demelerinin anlamı da şudur: Öldürmek ruhun çıkmasına sebep olmakla olur. Bu da gücünün üstünde olan bir şeydir ve onun işi sayılmaz. Tıpkı çocuğun meydana gelmesi ve ekinin bitmesi gibi. Bu işin ona nisbeti de, onun işi olduğu itibariyle değil, kesbiyle meydana gelmesi sebebiyledir.

Görmüyor musunuz, onun yaptığı iş kılıçla vurmaktır? Nitekim kılıç vur­duğu halde ölüm meydana gelmeyebilir. Ücret vermek ancak getireceği yararlar veya yapılan işin ortaya çıkardığı şeyler için caiz olabilir. Ama hayvanı kesmek için ücret vermek böyle değildir. Çünkü hayvan kesmek için ücret vermek, hayvanın arındırılma işinden dolayıdır. Bu iş temiz ve murdar olanı birbirinden ayırdetmektedir. O da gırtlak ve can damarlarının kesilmesiyle olur. Bu da kişinin yaptığı iştir. Organların kesilmesi işi de bu şekildedir. Bunda ruhu gidermek diye birşey yoktur. Sadece organı vücuttan ayırmaktır. Bu da tıpkı ipi ve tahtayı kesmek gibi kişinin yaptığı işlerdendir.

1577- Esirlerin ölü olması halinde, devlet başkanı "Kim

bunların kafasını keserse ona on dirhem ücret vardır" derse, bu işi yapan müslüman veya zimmet ehlinden kişi ücret almayı hak eder.

Çünkü bu cihad işlerinden değildir. Ücret verilen kişinin gücü dahilinde yapacağı bir iştir. İpi veya tahtayı kesme karşılığında ücret verildiği gibi bunun

için de ücret vermek caizdir.

1578- Devlet başkanı düşman bir süvari görüp müslüman hür veya köle birine "Onun malını bana getirirsen sana on dirhem ücret vardır" derse, o da süvariyi öldürüp malı (atı)nı getirse, ama ğeririrken elinden kurtulsa, adam bir ücret alamaz. Çünkü.cihad olan bir iş için ücret vadetmiştir.

1579- Ama bunu bir zımmî için söylerse, zimmi ücretini alır.

Çünkü onun yaptığı iş cihad değildir.

1580- Yine ona "Düşman kişinin elini kesersen sana şu kadar vardır" derse, durum aynıdır.

Çünkü kendini savunan düşmanın elini kesmek cihad bir iştir. Bunun için müslüman ücret alamaz. Ama zimmi yaparsa ücret alır. Çünkü onun yaptığı bu iş cihad bir iş değildir.

1581- Devlet başkanı esirleri öldürmek isteyip bu iş için müslüman veya zimmi bir kişiyi ücretle tutsa, durum hakkında kısas hükmü verilen kişiyi öldürmek için ücretle adam turna­daki hükmün aksi olur.

1582- Devlet başkanı askerlerden bir topluluğa "Nehrin akıp şu şehrin halkını boğması için şu tarafından bu tarafına kadar önünü kazınız, size yüz dinar ücret verilecektir" derse ve onlar da bu işi yapsalar, bakılır. Söz konusu yerde çarpışan ve bu işin önüne geçmeye çalışan düşman varsa, bu işi ücretle yapanlar müslüman iseler bir ücret alamazlar.

Çünkü ücretle yapmakta oldukları şey cihad işlerinden bir iştir. Ama zimmet ehlinden iseler, ücreti alırlar. Yirmisi müslüman, yirmisi de zimmet ehlinden ise, zimmet ehli olanlar ücretin yansını alırlar. Çünkü her tarafın payı diğer tarafın payı kadardır.

1583- Sözkonusu yerde düşmandan çarpışan ve savunan kimse yoksa, o zaman belirlenen ücreti alırlar.

Çünkü yeri kazmak cihad işlerinden değildir. Bunun için hem müslüman hem zimmi ücreti hak eder. Müslümanların eline geçtikten sonra kalenin dışın­da bulunan oyuncakları ve boş kiliseleri yıkmak olayının benzeri bir durumdur.

1584- Yine ağaçları kesmek için sözkonusu kişileri ücretle tutsa, bu taksimata göre olur.

Çünkü karşılığında ücret verilecek olan iş bir cihad işi değildir. Bu işi engellemeye çalışan ve savaşmaya mecbur eden düşman var ise, bu iş cihad olur. Ama bu işten alıkoyacak ve çarpışarak engelliyecek varsa, o zaman bu iş cihad işi olur.

1585- Düşmanı mancınıkla vurması için bir topluluğu ücretle tutsa, bakılır. Bunlar zimmet ehlinden iseler, vadedüen ücreti alırlar. Ama hür veya köle müslüman kişiler ise, ücret alamazlar.

Çünkü bu cihad işlerindendir. Düşmanın sığındığı ve savunduğu kaleyi yıkmak için mancınıkla atmak, kişileri öldürmek için ok atmak gibidir. Müslü­manların himayesinde attıkları için bunların yaptığı cihad değildir, denilemez. Çünkü müslümanlann himayesinde de atsalar, attıkları düşmanın savunduğu yere düşmektedir ki maksat da budur.

Savunan düşman bulunmadığı zaman nehrin önünün kazılması olayında da bu durum mevcuttur. Çünkü düşmanı sığındığı ve savunduğu yerinde boğun-caya kadar su akar. Nitekim mancınıkla atılan şeyler gider ve düşmanı sığındığı ve korunduğu yerde öldürür, diye itiraz edilirse, şöyle deriz:

Evet, ama mancınık ve ok kişilerin el işlerindendir. Yani meydana gelen iş onların yapmasıyla onlara nisbet edilmiş olur, Ama boğulma nehrin önünü kazan kişiye nisbet edilmez. Burada yapılan iş sadece kazmaktır. Bu ikisi ara­sındaki fark cinayet olan bir işde açıkça görülür. Kendi toprağında durup bir insana ok atarak onu Öldüren kişi onu kendisi öldürmüş olur ve kısası hak eder. Ama kendi toprağında bir nehir yatağı kazar ve suya yenik düştükten sonra su komşunun tarlasını basıp ekini batınrsa, nehir yatağı kazan kişinin tazminat ödemesi söz konusu olmaz. İki olay arasındaki fark bu şekilde açığa çıkmaktadır.

Allah en iyi bilir.[99]

 

Para Ve Bağışlar Vadetmek

 

1586- Devlet başkanı, kim bir at (aygır, kısrak) getirirse, on dirheme satılmış olarak ona ait olur, dedikten sonra müslü-manlar bunu getirirlerse, bu satış geçersiz olur. Çünkü Hz. Peygamber kişinin sahip olmadığı şeylerin satışını ve aldatma satışlarını yasaklamıştır.

Burada elde olmayan birşeyin satışı sözkonusudur. Devlet başkanı burada elinde veya mülkiyetinde olmayan birşeyi satmıştır. Müslümanlann eline geçip geçmiyeceği de belirsizdir. Belirli olsaydı zaten satışı caiz olmazdı. Çünkü ona sahip değildi. Durum böyle iken belirsiz bir şeyi nasıl satabilir?

1587- Ama  o atı getiren kişi o fiyatla satın almak isterse, devlet başkam o fiyatla satması gerekir.

Çünkü bunu pay vadetme şeklinde zikretmiştir. Amaç da müslümanlan onu getirmeye teşviktir.

Onlara koştuğu şarttan sonra getirdikleri takdirde devlet başkanının pay vadetmiş olmaktan vazgeçmesi caiz değildir. Ama bu yola gitmek yerine, yeniden satış yapmak suretiyle amaçlan meşru yolla gerçekleştirilir.

1588- Getiren kişi o atı istemiyorsa, devlet başkanı ondan a-lir ve ganimete katar. Adam, onun değerinden bir şey ödemez.

Çünkü pay vadetmesi,    hakkını gözetmek içindir. Adam ona razı olmayınca bu da ortadan kalkar.

Belirtilen sebeple zaten atın değerinin aslı üzerinde vacip değildi. Vacip de olsa onu geri vermede serbesttir.

Çünkü görmediği bir şeyi satın almıştır. Temelde satış sahih olmadığı bir durumda ise, ona hiçbir şey gerekmez. Vadedüen payı da alamaz.

Çünkü pay vadetme satış kapsamındaydı. Satış batıl olunca, o da batıl oldu.

Vasiyette yapılan kayırma gibi. Satış kapsamında sabit olup satış batıl olunca, vadedilen pay da batıl oldu.

1589- Yine kim bir at getirirse onu kendisine on dirheme satarız derse, durum yukarıdaki gibi olur.

Çünkü burada da satışı vadetmiştir. Aynı zamanda pay vadetmeyi de içermektedir. Atı getiren kişi istediği taktirde devlet başkanının bu vadini yerine getirmesi lazımdır.

1590- Atı ona bağışlarız veya yansım ona bağışlarız, derse atı getiren kişi için verdiği bu sözü yerine getirmesi lazımdır. Ancak devlet başkanı atı kendisine vermedikçe getiren kişi ata sahip olmaz. Ama "At onun olur" demişse, o zaman getirdiği at onun mülkü olur.

Çünkü onundur, demesi yerine getirmesi gereken bir pay vadetmedir. Adamın onu yakalamasıyla at mülkü olur.

1591- Ona bağışlarız, derse, söz verilen bir pay vadetme olur. Verdiği sözü yerine getirmesi lazımdır. Devlet başkanı bağışlamadan önce at adamın mülkü,olmaz. Nitekim getirilen bir cariye olup onu azad edecek olursa, azadetmesi geçersiz olur. Getirdiği ona hibedir veya sadakadır, derse o zaman devlet başkanının kendisine yeni bir temliki olmaksızın getiren kişinin mülkü olur.

Çünkü onundur, sözü tam bir pay vadetmedir. Ona hibedir, demesi ise onundur, sözünün pekiştirmesi olur. Onun için hükmü değişmez.

1592- Kim bir kılıç getirişe onu kendisine hibe ederiz veya on dirheme kendisine satarız, dedikten sonra bir adam kılıcı getirirse, ama müslümanların ihtiyacı olduğu için devlet başka­nı kılıcı o getiren kişiye vermek istemezse, bu yetkiye sahiptir ve vermiyebilir. Ancak vadedilen şey bir hibe (bağış) ise, değeri (parasi)m vermesi lazımdır. Vadedilen şey satış ise, şart koşu­lan değeri (parayı) aldıktan sonra ona para değerini vermesi gerekir.

Çünkü burada verilen söz yerine getirilmemiştir. Devlet başkanı herkesi gözetir. Müslümanların buna ihtiyacını görüp şart koşulan şeyi (kılıcı) adama verecek olursa müslümanlar zarar görür. Ama para değerini verecek olursa, amaç gerçekleşir ve müslümanların o mala ihtiyacı da kalmaz. Bu şekilde iki tarafa da adaletle bakmış olur.

1593- Ama müslümanların ona ihtiyacı yoksa, şart koşuldu-ğu şekilde ona vermesi lazımdır.

Çünkü o sattı bir bakıma pay vadetme şeklindedir. Vadettiği şeyi de yeri­ne getirmesi lazımdır. Çünkü Hz. Peygamber "Müslümanlar şartlarına bağlıdır" buyurmuşlardır.

1594- Ganimetler toplandıktan sonra devlet başkanı "Kim

bir peynir parçası alırsa parasını verecek, kim bir koyun alırsa beş dirhem verecek, kim bir cariye alırsa yüz dirheme onun olacak" derse ve bir adam bir peynir parçasını alıp yerse, bir adam bir koyunu kesip yerse, bir adam da bir cariyeyi alıp azad ederse, hepsi aldıklarının parasını vermeleri lazımdır. Çünkü devlet başkanının sözleri ganimetten pay vadetme şeklinde de­ğildir. Çünkü ganimetler alındıktan sonra ganimet payı vadetme caiz değildir. Söylediği söz, satış şeklindedir. O da akit esnasında satılacak şey belirsiz olduğundan batıl olur. Alınıp tüketilmeyen şeyleri devlet başkanı geri alabilir. Çünkü satış batıldır. Yahut alan kişinin razı olması durumunda belirtilen ücretle kendisine teslim edebilir. Çünkü o malı almasıyla satılacak şey belirlenmiş olur ve satışı da caizdir. Ancak böyle bir satışta iki tarafın rızası gerekir.

Aldığı malı adam tüketmişse, para değerini ödemesi lazımdır. Tıpkı fasit bir alışla satın alan kişinin malı teslim aldıktan sonra tüketmesi halindeki hümmünde olduğu gibi. Onun İçin cariye hakkında hüküm geçerli olmuştur. Çünkü fasit bir satış hükmü ile adam sathk malı teslim almış ve ona sahip olmuştur. Hatta o cariyeyi satmış olsa, satış caiz olup para değerini devlet baş­kanına öder. Azad etmesi durumunda da hüküm aynıdır. Daha önce peyniri yemesi, koyunu kesip yemesi kendisine mubah olduğu ve bundan dolayı değe­rini tazmin etmesi gerekmediği halde, bunların para değerini nasıl öder? Aynı şekilde, darulhapte cariyeyi telef edecek olsaydı, yine para değerim öde-mesi gerekmiyordu, diye itiraz edilse, cevabı şudur:

Çünkü bu konuşmadan önce ganimet alanların hakkı bu şeylerde kesinlik kazanmamıştı. Ama bu konuşmadan sonra ganimet alanların hakkı onlarda kesinlik kazanmıştır. Çünkü fasit satış cevazen muteberdir. Darulharpte ganimet alan devlet başkanının satışı da, ganimet alanların söz konusu eşyada haklarının kesinlik kazanması bakımından kendisine almak ve elde etmek mesabesindedir.

Zaten akit yolu ile alınmış olan şeyi almak suretiyle mülk edinmiş olması bunu açıklamaktadır. Onun için satacak olursa, satışı caiz olur. Bedel akdiyle malı temlik etmek ancak bedelin ödenmesiyle olur. Satış fasit olduğundan be­lirlenen şey gerekli olmadığında kıymetin verilmesiyle olur. Ama bu konuşma­dan önce almakla onu mülk edinemez ve satacak olursa, satışı caiz olmaz. Ancak telef edecek olursa, tazmin gerekmez. Çünkü kendisine alıp mülk edin­mekten önce ganimet alanların hakları o şeylerde kesinlik kazanmış değildir.

1595- Alan kişi koyunu yedikten sonra   devlet başkanının söylediğini işitmişse, tazminat ödemesi gerekmez. Ama satacak olursa, satması caiz olmaz.

Çünkü devlet başkanının söylediğini işitmemiş olduğundan onu satış şek­linde almış değildir. Sanki devlet başkanının söylemesinden önce almış gibidir. Ama Devlet başkanının söylediğini işittiği halde alan kişi, satın almak ve mülk edinmek suretiyle almış olur.

1596- Ama ganimeti ihraz ettikten(sahip olduktan) önce "Kim bir cariye getirirse, ona bin dirheme satılmış olur" derse ve bir adam bir cariye getirip azad ederse, azad etmesi caiz olmaz.

Çünkü bu satış asla yapılmış değildir. Çünkü satış mahalli (satılan mal) olmadan satış akdinin caiz veya fasit olarak meydana gelmesi mümkün değildir. Burada satlık mal mevcut olmakla beraber satışın gerekliliğini söyledikten sonra o mal meçhul olmuştur. Satış fasit olarak aktedilmiş olur, mülk de teslim almakla sabit olur.

1597- Bir koyun getiren kişiye bir dirhem karşılığında o koyun satılmış olur, dedikten sonra bir adam bir koyunu ge­tirir ve kesip yerse, parasını taminat olarak Ödemesi gerekmez.

Çünkü burada satış aktedilmiş değildir. Sanki devlet başkanının söyle­diğinden önce almış ve yemiş gibidir. Onun için tazminat ödemez. Allah en iyi bilir.[100]

 

Piyade Ve Süvarinin Payları

 

1598- Müslümanlar alarak sahip oldukları ganimetleri son­ra paylaşmak istediklerinde Ebu Hanife'niıı görüşüne göre sü­variye iki pay verilir. Biri kendisi, biri de atı için. Piyadeye de bir pay verilir. Atın payını müslüman adamın payından üstün tutmam, demiştir ki bu da Basra ve Küfe ehlinden Irak ehlinin görüşüdür.

Çünkü hak edilen şeylerde hayvanı insandan üstün tutmanın hiçbir izahı yoktur. Hak etme sadece düşmanı ürkütme ve ona zarar verme bakımındandır. Bu da attan çok, adam için sözkonusudur. Yani adam attan daha fazla düşmanı korkutur ve ürkütür.

Zaten adam olmadan at savaşmaz.Ama at olmadan adam savaşır. Aynı şekilde, adamın azığı atın azığından daha fazla olabilir. At, ot ve benzeri belki de değersiz şeylerle doyabilir. Halbuki adamın yiyeceği ancak para ile bulunur. Bütün bunlarla beraber adam azıkla değerlendirilmiyor. Onun için pay at, katır ve deve ile hak edilmez. Halbuki atın sahibi bunlar için daha çok masraf yapar. Masrafı atın masrafından çok olduğu halde fil ile de sahibi pay hak etmez.

Bundan da anlaşılıyor ki at ile pay almaya hak kazanmak kıyasın hilafına, nas ile sabittir. Çünkü at, savaş aracıdır. Araç ile de pay hak edilmez. Düşmanın kendisiyle ürkütülmesi de , filde olduğu gibi, pay almayı gerektirmez. Ancak sünnette belirtildiği için burada kıyası terkettik. Bütün haberler at için sadece bir payın alınacağını belirtmektedir. Bunlar kesin olduğu için burada kıyas terkedilir. Ama haberlerin çelişkili olduğu yerlerde kıyasa göre amel edilir. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre süvariye üç pay verilir. Bir pay kendisinin, iki pay da atinindir. Bu da Hicaz ve Şam ehlinin görüşüdür.

İmam Muhammed şöyle diyor; Bunda hayvanın insana üs­tün tutulması yoktur. Çünkü iki pay ata değil süvariye veril­iyor. Burada sadece süvari piyadeden üstün tutulmaktadır. Bu da icma ile sabittir. Atın geçimini sağladığı ve ahitlerini yerine getirdiği için süvari paylardan birini hak etmektedir. Diğer pay ise, atı ile savaştığı için ona verillir. Üçüncü pay da ona canı ile savaştığı için verilir. Bu görüşü tercih ediyorum, demiştir. Çünkü İki taraf bunun üzerinde İttifak etmiştir. İki tarafın ittifak ettiği görüşün kitapta tercih etdildiğini belirtmiştik. İmam görüşünü şöyle izah etmektedir:

Çünkü tek tarafın görüşünden daha kuvvetlidir. Yani iki tarafın üzerinde ittifak etmesi, kalbi daha çok tatmin eder. Hangisinin görüşü alınmaya daha layık olur, konusunda da aynı şeyi söy­lemiştir. Şöyle ki, suyun necis olduğunu biri haber verse, iki kişi de temiz oldu­ğunu haber verse, iki kişinin verdiği haber kabul edilir. Çünkü iki kişinin verdiği haber kalbi daha çok tatmin etmektedir.

Her iki görüş için haberlerin sahih ve meşhur olarak gel­diğini söylemiştir. Kitapta da bu haberler senedleriyle rivayet edilmiştir. O zaman her iki tarafın arasını uzlaştırmak veya tercih yapmak ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.

Ebu Hanife uzlaştırmayı şöyle yaptığını söylüyor: Haber­lerin arasını uzlaştırırım. Ata iki pay verdiğini söyleyen riva­yeti şöyle açıklıyorum: Süvariye verilen iki paydan biri atı için verilmiş, diğeri de süvariye ihtiyacı için humus (beşte bir) den verilmiştir. Yahut ganimetler alınmadan önce verilmesi vade-dilen bir paydır. Yahut atın zikredilmesinden maksat, süva­rinin kendisidir. Çünkü süvariye verildiğini biliyoruz.

"Adamlar bindortyüz kişi, atlar da ikiyüz tane idi" anla­mındaki Hayber hadisi de bu şekilde izah edilmiştir. Adam­lardan maksat piyadeler, atlardan maksat da süvari-lerdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur. "Süvarilerinle, yayalarınla on­ları şaşkına çevir" Yani atlılar ve piyadelerle.

Bu şekildeki tercihin sebebi şudur: Süvariye verilen iki pay, kesindir. Çünkü haberler bu şekilde ittifak etmektedir. Kıyasın hilafına hak edilen şeylerde ancak kesin olan şeyler sabit olur. İkisi de "Haberlerden fazlalığı ispat edenler, yok sayanlardan evladır" demişlerdir.

Süvariye iki pay verildiğine dair rivayetlerden maksat, süvariye verilen bütün miktarı belirtmek değil, süvarinin piyadeye hangi şeyle üstün olduğunu belirtmektir.

Ondan sonra Hayber ganimetlerini taksimini ve bunların onsekiz pay olduğunu belirten hadisi zikretmiştir. Hadisin so­nunda da şöyle demiştir: Taksimi peygamber yapmış değildi, sadece düzensiz bir taksimdi. O taksimi yapan ve sınırlandıran Hz. Ömer'in kendisiydi. Düzensiz demek, bütün payların eşit olması demektir. Mufavaza kelimesi bundan türemiştir. Nite­kim şair şöyle demiştir:

"Başlarnıda bir büyük olmadan insanlar iyi olamazlar- Ca­hilleri egemen olduğunda da büyük sökonusu olmaz".

Hz. Ömer'in taksimi yapmış olması ise, kur'ayı çekip her payın üzerine koyması demektir.

Ebu Hanife, adamın ancak birtek at için pay alacağını ve çok atla gelse bile ancak biri için pay verileceğini söyler ki İmam Ahmed'in de görüşü budur. Çünkü Hicaz ve Irak ehli bu görüş üzerinde birleşmiştir. Şam ehli iki at için bir pay kabul ederken, diğer iki payı şahsın kendisine verirler. Ebu Yusuf da bu görüşü benimsemiştir. Çünkü savaşçı, üzerinde savaş­mak için iki ata ihtiyacı olabilir. Fazlasına ihtiyacı pek olmaz. Ebu Hanife ve İmam Muhammed ise, savaşçının ancak bir at üzerinde savaşacağını söyler ve ikinci ile üçüncüye ihtiyacı olmadığını söylerler.

Bu durum hizmetçinin nafakasındaki ihtilaflarına benziyor. Ebu Hanife ve Muhammed'e göre yargıç, kadının hizmetçisi olarak sadece bir hizmetçiye nafaka kararlaştirabilir. Ama Ebu Yusuf a göre kadm için iki hizmetçi nafaka­sını kararlaştırır. Şerhu'l-Muhtasar kitabında nikah bölümünde bunu açıkladık.

Her iki tarafın görüşlerini destekliyecek rivayetler kitapta senedleriyle, uzlaştırma ve tercihleriyle kaydedilmiştir. Birinci meselede belirttiğimiz şekilde.

Malik İbn Abdullah el-Has'ami'den şöyle rivayet edilir: Medine'de idim. Osman İbn Affan ayağa kalktı ve şöyle dedi: Şam ehlinden burada kimse var mı? Evet, ey mü'minlerin emiri, dedim. Şöyle dedi: Muavl'ye ye gittiğin zaman ona fetihlerde ganimeti beş paya ayırmasını söyle. Biri Allah için­dir. Kur'a çeksin ve hangisine düşerse onu alsın.

Bu da gösteriyor ki dört paydan beştebir belirli olmuşsa, devlet başkanının istediği değil, kur'a'da çıkan payı alması ge­rekmektedir. İbn Ömer'in hadisi de bunu göstermektedir. Şöyle diyor: Ganimetler beş paya ayrılıyordu. Sonra kur'a ile belirlenirdi. Resulullaha çıkan payı Resuullah alırdı. İstediğini seçip almazdı. Burada herhalde anlatmak istenen şudur: Her devlet başkanı (yönetici) halkın gönlünü kazanma ve kendini her türlü tercih etme yahut kayırmadan uzak durmakla mükelleftir.

Bu da dağıtım esnasında kur'a çekmek suretiyle gerçekleşir. Onun için dört payın paylaşılmasında da komutanlar arasında kur'a çekilir. Ondan sonra her komutan maiyetinde bulunanlara verilecek paylar için kur'a çeker. Dört paydan beşte bir payın ayrılmasında da bu şekilde kur'a çekilir.

Bunun temeli, Resulullah'ın bir sefere çıkacağı zaman eşleri arasında kur'a çekmesine dair rivayettir. İsteseydi kur'a çek­meden de dilediği hanımla sefere çıkabilirdi. Çünkü kocanın yolculuğuna eşlik eden hanımın ganimet taksiminde payı yok­tur. Buna rağmen gönüllerini hoş tutmak ve kayırma şüphesini önlemek için aralarında kur'a çekiyordu. Ganimet taksiminde de devlet başkanının aynı şekilde davranması lazımdır. Allah en iyi bilir.[101]

 

Yuk Hayvanlarının Payı

 

1599- Alimlerimiz şöyle derler: Pay ayırmada yük hayvanı at gibidir. Melez at ve katır da böyledir. Bu, Irak ve Hicaz ehlinin görüşüdür. Ganimetten pay hak etmede Arap ile Arap olmadan aynı olduğu gibi at için alınan paylarda da durum aynıdır. Çünkü at için ganimetten pay almak, düşmanı korku­tup ürkütmek içindir. Yüce Allah buyuruyor: "Bağlanıp besle­nen atlar hazırlayın. Onlarla sizin ve Allah'ın düşmanlarım korkutursunuz.[102]

Çünkü pay almayı hak etmek, at üzerinde savaşmaktan dolayıdır. Sava§ tekniğini bilenler savaşta beygirin attan daha üstün olduğunu söylüyorlar Çünkü daha uysal ve sahibinin sürdüğü şekilde gitmeye daha elverişlidir. Atları arapların üstün tutması, sadece daha çok koşması ve fazla kaçmasından dolayı­dır. Her iki türde de savaş bakımından bir üstünlük ve ayrı bir meziyet bulun­maktadır. Bu bakımdan ikisi eşit olmaktadır. Zira pay almayı hak etmek atın azığı ve masrafı sebebiyledir. Beygirin masrafı ve azığı atınkinden az değildir.

1600- Şam ehli ise, ata yakın olması durumunda ancak beygire pay verileceğini söylüyorlar. Delil olarak da Ebu Musa el-Eşari'nin Hz. Ömer'e yazdığı ve "Düşmandan sırtı geniş boyu kısa atlar ganimet aldık, bunların payı ne olacak?" dediği mektubu gösteriyorlar. Ona Hz. Ömer şu cevabı verdi: "Ona beygir denir. Bak, ata yakın olanlara bir pay ver, böyle olmayanlara birşey yoktur."

Ömer İbn Abdulazizden de bu şekilde rivayet edilmiştir. Valisine şöyle buyurmuştur:

Halid İbn el-Velid melez bir at getirerek "Toprak yemek, buna pay ayırmaktan benim için daha sevimlidir" demiştir.

Külsum İbn el-Akmar'ın şöyle dediği rivayet edilir: Samda atlar saldırdı. O gün Arap atları, ertesi sabah da melez atlar ganimete ulaştı. Başlarında Munzir İbn Ebi Hamsa el-Vadiî vardı. Önce ulaşanı sonra ulaşan gibi kılmam, dedi. Bu durumu Ömer İbn el-Hattab'a yazdı. Ömer de ona şöyle yazdı: Vadii'yi anası doğurmayaydı! Seni ne kadar zeki doğurmuş?!

Bir rivayette, erkek olarak doğurdu, dediği kaydediliyor. Uygulamayı söylediği şekilde yaptılar.

Ama biz diyoruz ki bu haberler savaş için elverişli olmayıp yük vurmak için beslenen hayvanlar için geçerli olsa gerek. Nitekim bu durum Ömer İbn Abdulaziz tarafından açıklanmış olarak nakledilmiştir. Şöyle diyor: Taylı kısrak veya katır sahiplerini piyade gibi sayınız.

Sonra, Munzir hadisinde acem (yabani) ata pay vermenin bilinmekte olduğu müşahade edilmektedir. Ömer İbn el-Hattab, Munzir'in uygulamasına hayret etmiştir. Sebebi de böyle bir uygulamayı ilk defa onun yapmış olmasıdır. Zaten Munzir vali idi. İçtihadı ile hükmetmiştir. Ömer de bu hükmünü kabul etmiştir. Yoksa görüşü Munzir'in görüşüne uyduğu için değildir.

Biz ise, devlet başkanı bir İçtihadı onaylarsa, ondan sonraki yöneticilerin o hükmü iptal etme yetkisi yoktur, diyoruz.

1601- Sonra şöyle dedi: Şam ehlinden bazıları ata iki, beygire de bir pay verirler.

Munzir hadisinde yukarıda açıkça belirtilmişti.

Bazıları da beygire hiç bir şey vermez. Halid İbn el-Velid hadisinde belirtildiği gibi.

Yabani atın sahibi, katır ve eşek sahibi gibidir, dedi.

1602- Hz. Ömer'in şöyle dediği zikredilir: At yolu(savaşa çıkılırken yolda belirlenen nokta) yi geçtikten sonra ölürse, ona bir pay verilir.

Alimlerimiz bu görüşü almış ve düşmanı korkutmanın yolu, süvari olarak geçmekle gerçek leşd iğin i söylemişlerdir. Zira yol geçildikten sonra defterler tutulur ve isimler kaydedilir. Ondan Sonra darulharpte şu kadar süvari ve bu kadar piyade geçip geliyor, diye haber yazılır. Kendisiyle düşmanı korkutma gerçekleştiği için pay almayı hak eder.

Bu rivayet, Hz. Ömer'den  "Ganimet savaşa katılanla­rındır" rivayetine aykırı değildir.

Çünkü yolu geçtikten sonra savaşa katılmış olan kişinin atı ölecek olursa, pay alır.

Çünkü darulharbe süvari olarak girmek savaşa süvari

olarak girmek gibidir. Onun için savaşa katılmamış olsa bile

orduya destek olarak gelenlere de alınan ganimetlerden pay

düşer.

Çünkü dinin üstün kılınması, cihad amacıyla darulharbe girmekle gerçek­leşiyor. Hz. Ali şöyle buyurmuştur: "Yurdunda saldırıya uğrayan millet mutlaka zelil olur."

1603- Bize göre çocuk, kadın, köle ve zimmiye pay verilmez. Sadece savaşsın veya savaşmasın, savaşan hür müslümanlara verilir. Bunun dışındakiler savaşacak olursa, bahşiş alırlar. Kadınlara da yaralıları tedavi etmek, yemek hazırlamak gibi işler yaptıklarında bahşiş verilir.

Şam alimleri ise köle, kadın ve çocuğa pay verileceğini söylüyorlar. Delil olarak da Huneyn günü Resulullahm kadın ve çocuklara pay verdiğini söyleyen Mekhul hadisine dayanıyorlar. Halbuki bu haberin (hadisin) sıhhati tartış­malıdır.

Bilindiği kadarıyla o gün paylaşma binsekizyüz pay şeklinde olmuştur. Erkekler bindörtyüz, atlar ikiyüzdü. Bunun dışında kadın ve çocuklar zikredil-memiştir. Bunlar da olsaydı o zaman erkekler şu kadar, kadınlar şu kadar, ço­cuklar şu kadar denilmesi gerekirdi.

Zira atlar zikredilirken kadınlar ve çocukların zikredilmemesi makul olamaz. Hadisin zayıf olduğunu gösteren delillerden biri de ashaptan ileri gelen­lerin meşhur olan görüşleridir. Mesela Hz. Ömer köleye ganimetten pay düşme­diğini söylüyordu.

1604- İbn Abbas kadınlara pay verilmeyeceğini, onun yerine ganimetten bahşiş verileceğini söylemektedir. Said İbn el-Museyyeb Resulullahtan bu şekilde rivayet etmiştir. Ebu Hureyre de Resuiullahın köle ve çocuklara pay vermediğini rivayet etmiştir. Fudale İbn Ubeyd'den de Resulullahın köle­lere pay vermediğini rivayet etmiştir.

Resuîullahm hizmetçisi Şukran'ın Bedir savaşında bulunduğu halde ona pay ayırmadığı, esirlerin başında görevlendirdiği ve esirlerden her birinin ona birşeyler verdiği ve eline geçen miktarın Haşimoğullannm sekiz meşhurundan herbir adamın payı kadar olduğu rivayet edilmiştir. Bu sekiz kişinin adı kitapta sayılmıştır.

Ebu'I-Lahm'ın mevlasmdan da şöyle rivayet edilmiştir: Köle olarak Hayber' savaşında bulundum, Resulullah bana pay vermedi, sadece artıklardan verdi.

Bütün bunlar, hadisin Hayber günü sözkonusu kişilere bahşiş olarak verildiğini ifade ettiğini göstermektedir. Biz de bu görüşteyiz ve bahşiş verile­ceğini söylüyoruz. Çünkü bunlar tabi kişilerdir ve tabi ile metbu (uyan ve uyulan) haketmede eşit olmaz. Ama at böyle değildir. O bir şeyi hak etmez, hak eden sadece sahibidir. Onda tabi ve metbu'nun eşitliği sözkonusu değildir.

Zimmet ehli de aynı şekilde tabidir. Çünkü onların yaptıkları cihad değildir. Onun için onlara pay olarak değil, bahşiş verilir. Ancak Ata, devlet başkanı onları zorla savaşa götürürse, onlara pay verileceğini söylemektedir.

İbn Şirin ise, onlardan cizyeyi kaldıracağını söylemektedir. Bundan maksatları da bahşişin meşakkat ve savaşma oranında olacağını belirtmektir.

ez-Zuhri ise, onlara da müslümanlara verildiği gibi pay verilir, demektedir.

Resulullahın yahudilerden birtakım kişilerle beraber savaştığı ve onlara müslümanlara pay verdiği gibi pay verdiği rivayet edilir. Bu ihtilaftan dolayı İmam Muhammed şöyle demiştir:

1605- Bir vali bu kişilere müslümanlara pay ayırdığı gibi pay ayirsa, hükmü geçerli olur. Hatta bu karan aksini düşünen başka bir valiye havale edilse, onu iptal edemez ve yerine getirmesi gerekir.

Çünkü içtihad konusu olan bir konuda karar vermiştir ve böyle konularda verilen hüküm icma ile geçerlidir. İptalinde icmaa muhalefet vardır ve bu da

caiz olmaz.

1606- Hizmet etmek için ücretle tutulan ücretliye pay verilmez. Çünkü mücahid ile beraber çıktığının ücretini almış­tır ve bundan dolayı ganimetten pay alamaz.

Bunun esası şudur: Abdurrahman İbn Avf üç dinara bir hizmetçi tutmuştur. Bu kişi ganimetten pay isteyince, Resulul­lah ona "Bu dinarlar dünya ve ahiret nasibindir" buyur­muştur. İkrime'den de şöyle rivayet edilmiştir: Bir savaşta Resulullah'ın bir hizmetçisi vardı ve Resulullah ona pay ver­medi. İbn Abbas'tan ise ücretli kişiye pay verildiği rivayet edilmiştir.

Bunun izahı şudur: Ücretle çalıştığı işi bırakıp savaşacak olursa o zaman ücreti almaya hakkı olmaz. O zaman pay almaya hak kazanır. Ama ücretle yaptığı işi yaparsa, ücretini alır ve ganimetten pay alamaz. Durumu ordu ile beraber bulunan tacirin durumu gibidir. Bu kişi savaşacak olursa pay almayı hak eder, ama savaşmazsa, pay alamaz. Allah en iyi bilir.[103]

 

Darulharpte Atın Payı

 

1607- Yolu geçtikten sonra atı ile savaşa katılanların süvari payını almayı hak ettiğini belirtmiştik. Savaşta kişinin atı telef olsa veya öldürülse, süvari payını almaya hak kazanır. Gani­metler kendisi piyade olduktan sonra alınmışsa, yahut düşman onun atım alıp sahip olmuşsa, yine süvarinin alacağı payı hak eder. Çünkü bu durumda süvarinin payını alamaz, dersek insanlar atlarının telef olması yahut piyade durumuna düşme­leri korkusuyla savaşa katılmaktan kaçınır. Halbuki devlet başkanı müslümanlan savaşa daha çok teşvik eden şeyi yapma­sı lazımdır. Sonra, pay almayı hak etmek savaşmak amacıyla darulharpte atın masrafını çekmekle olur, yoksa süvari olarak savaşmakla değil.

Nitekim deve yavruları üzerinde yahut kale kapılarında veya gemilerde savaşacak olursa, bunlardan süvari olanlar süvarilerin alacağı payı hak eder. Huneyn günü Resulullah süvarilere pay vermiştir. Halbuki piyade olarak kaleleri fethetmişlerdi.

Anlıyoruz ki muteber olan, darulharpte atın masrafını yüklenmektir, yoksa at üzerinde savaşmak değildir.

1608- Atım esirgeyip karargahta bir ahırda bağlar ve piya­de olarak savaşırsa, yine süvari payını almaya hak kazanır. Şüphesiz savaşta atının isabet almış olması, süvari payını önce­likle almasını sağlar.

1609- Darulharbe piyade girip bir at satın alsa ve üzerinde savaşsa, piyade payını alamaz. İbn Mübarek'in rivayetinde süvarinin payını hak eder.

Çünkü üzerinde savaşmak için darulharpte atın masrafına katlanmıştır. Sonra, yolu geçmek savaşmak gibidir. Yolu geçmekle süvarinin payını hak ediyorsa, fiilen at üzerinde savaşmakla bu payı hak etmesi evleviyetle olur.

Rivayetin zarihine göre bunun izahı şudur: Bir şeyi hak etmenin sebe­binin oluşması, yolun geçilmesidir. Bunu yapan adam için piyade payı almanın sebebi gerçekleşmiş olur. Bundan sonra değişmez. Sonra, devlet başkanının fertlerin ayrı ayrı bütün durumlarını tesbit etmesi ve gözönündü bulundurması zordur. Onun için kolaylık olması bakımından yolu geçmiş olmayı gözönünde bulundurmak gerekir. Çünkü normal olarak ordu o sırada giriş ve çıkış halinde olur. O sırada kim süvari olarak kayda geçmişse, durumu daha sonra değişse bile, süvarinin payını almaya hak kazanır. Durumu daha sonra değişmiş olsa bile, bu sırada piyade olarak kaydedilenler de piyade payını alırlar.

1610- Çok yaşlandığı için zayıf düşmüş veya binilemiyecek kadar küçük bir tay üzerine binip gelse, süvarinin payını alamaz.

Çünkü bindiği hayvan savaşmaya elverişli değildir, Böylece piyade gel­miş olduğu anlaşılır. Durumu katır, deve veya eşek üzerine binip gelenin duru­mundan geri olup bunlara binerek gelenlere ancak piyade payının verildiğini belirtmiştik.

1611- Üzerinde savaşılamayacak kadar at zayıf olsa ve iyileşinceye kadar müslümanlar bir ganimet almamışlarda, kı­yasa göre sahibine piyade payı vardır.

Çünkü yolun geçilmesi sırasında üzerinde savaşmaya elveriyli bir ata sahip değildi. At iyileştikten sonra ancak üzerinde savaşılacak bir ata sahip olmuş sayılır. Onun için darulharpte at satın alan veya tay üzerine binip gelen ve binilecek duruma gelmesi için uzun müddet bekliyen kişi durumunda olur. Ama istihsan yaparak şöyle denmiştir:

1612- Atın iyileşmesinden önce ve sonra alınan her gani­metten kendisine bir süvari payı verilir.

Çünkü ancak üzerinde savaşmak için bu atla gelmiştir. Yine ancak bunun için masrafını çekmiştir. Sözkonusu at daha önce üzerinde savaşılacak durumda iken daha sonra geçecek olan bir sebepten elverişsiz duruma düşmüştür. Bu sebep ortadan kalkınca artık engel yokmuş gibi olur.

Ama tay böyle değildir. Üzerinde savaşmaya elverişli değildi. Sadece darulharpte ilk defa bu işe elverişli olmuştur. Onun durumu darulharpte bir at alan kişinin durumu gibi olur.

Bu farkı şöyle bir örnekle anlatalım; Evlenme yaşının altında olan kadın kocasından nafaka alamaz. Çünkü kadınlık görevine elverişli değildir. Kendi­siyle cinsi münasebet kurulamayacak kadar hasta olan kadın da kocasından nafaka alamaz. Çünkü daha önce kocasına hizmete elverişliydi. Ama bu yakın­da geçecek bir sebeple engellenmiştir.

Yolun geçmesi sırasında hastalanır veya bir tarafı kırılacak olursa, atın durumu da bu şekildedir. Ama yaşlılığından zayıf düşmüşse, bunun geçmesi söz konusu değildir.

1613- Bir müslüman darulharbe süvari olarak girdikten sonra atı öldürülse ve ganimetler alınmadan önce esir düşse, ondan sonra ordu ganimet alsa ve kendisi kurtulup orduya katılıncaya kadar ganimetleri darulharpten çıkarmazlarsa, adam süvari payım alır.

Çünkü yol geçildiği zaman onlarla beraber bunu hak etmiş ve darulis-lamda ganimetlere sahip olmada da onlara ortaklık yapmıştır. Onun için süvari payını alır.

Sanki onlardan ayrılmamıştır.

Çünkü ortadan kalkabilecek bir sebeple onlardan ayrılmaya maruz kal­mıştır. Sebep ortadan kalkınca, yokmuş gibi olur,

1614- O ordu gitmiş ve yerine başka bir ordu gelmiş, ken­disi de düşmandan kurtulup bu Orduya katılmış, ondan sonra müslümanlar ganimetler almışsa, adam piyade payım alır ve ilk ordu zamanında alınan ganimetlere ortak olmaz.

Çünkü onlarla ortak olmasını gerektirecek sebep, meydana gelmemiştir. İlk ordunun danılislama çıkmasıyla da sözkonusu sebep artık ortadan kalkmış olur. Zaten ordu darulislama çıkarken kendisi onlarla beraber olmamıştır. Dolayısıyla pay alması mümkün değildir. Ama ikinci orduya katıldığı ve onlar da ganimet aldıkları için kendisi de pay almayı hak etmiştir. Bu durumu gözönünde bulundurulur.

1615- İkinci orduya piyade olarak katılırsa, piyade payını alır, süvari olarak katılırsa süvari payını alır. Tıpkı darul-harpte müslüman olup orduya katılan yahut darul-harpte eman verilen bir tüccar iken orduya katılan kişi gibi. Bundan dolayı daha Önce alman ganimette payı yoktur.

Çünkü bu ganimetler alındığı zaman pay almasını gerektirecek sebep mevcut olmamıştır.

1616- Ama müslümanlar bir çarpışmaya girer ve o da on­larla beraber çarpışırsa, piyade olarak onlara katılmışsa piya­de payını, düşmandan satın aldığı veya onlardan hibe olarak aldığı bir at üzerinde süvari olarak katılmışsa, süvari payını almaya hak kazanır.

Çünkü o at kendisine ait sayılır ve bundan dolayı da süvari payını alır.

1617- Bu atı düşmandan zorla almışsa, adam piyade sayılır ve at fey1 olur.

Çünkü o ata ordunun himayesi ile sahip olmuştur. Onun için ganimet kapsamında olur. Ordu bu ganimette kendisine ortak olur. Ganimetten olan bir atla adam süvari de sayılmaz.

Nitekim o at üzerinde savaşma hakkı da yoktur.

1618- Dinden dönüp düşmana katıldıktan sonra tekrar müslüman olup orduya katılacak olursa her durumda esir ve durulhapte müslüman olan kişi mesabesinde olur.

1619- Orduya varmadan atları telef olacak olursa, piyade sayılırlar.

Çünkü onlar için orduya katılmak darulislama giren kişinin yolu geçmesi mesabesindedir.

Ama imdat ve yardım istedikleri takdirde kendilerine yar­dımcı olabilecek kadar orduya yaklaşmış ve bu durumda atları telef olmamışsa, o zaman süvarinin payını almaya hak kaza­nırlar.

Çünkü orduya süvari olarak ulaşmışlardır. Sanki orduya katılmışlardır.

Ondan sonra atları telef olmuştur.

1620- Devlet başkanının emri ile bir müslüman ordunun peşinde süvari olarak darulharbe girse ve atı telef olduktan sonra askerlere piyade olarak yetişse, kendisine süvari payı verilir.

Çünkü darulharbe süvari olarak cihad için girmiştir. Ganimette ortaklığı hak etmesi bakımından orduya katılmış gibidir. Belirttiğimiz gibi orduya destek olanlar gibidir. Devlet başkanının izni ile girdiği için bu adam da destek sayılır.

1621- Devlet başkanı ordudan sonra insanların darulharbe girmelerini yasaklamışsa, yukarıdaki şartlarda, kişilerin darul­harbe girip orduya katıldıkları günkü durumlarına bakılır.

Adam hırsız ve saldırgan olarak girmiş olur. Devlet başkanının izni dışında girdiği için mücahid olarak girmiş sayılmaz. Nitekim giren adam tek başına bir ganimet alacak olsa, ondan beşte bir alınmaz. Halbuki devlet başka­nının izniyle girenlerin durumu böyle değildir. Birincinin aksine iltihak etmeden önce ordunun aldığı ganimetlere ortak da olmaz. Bunun durumu esirin durumu gibidir. Damlharpte müslüman olup mücahid olarak islam ordusuna katılan kişinin katıldığı zamanki durumuna bakıldığı gibi.

1622- Müslüman veya zimmet ehlinden tüccarlar süvari olup islam ordusuyla beraber savaşsalar, savaştıkları zamanki durumlarına bakılır.

Çünkü katılmalarının sebebi, o anda belli olur. Daha önce bunlar mücahid değil, tüccar idiler. Savaşan süvari tüccar müslüman ise, süvarinin payını almaya hak kazanır zimmet ehlinden ise, bahşiş almaya hak kazanır, Zimmet ehlinden piyade ise, yine bahşiş almaya hak kazanır da ganimet aldıkları için kendisi de pay almayı hak etmiştir. Bu durumu gözönünde bulundurulur.

1615- İkinci orduya piyade olarak katılırsa, piyade payını alır, süvari olarak katılırsa süvari payını alır. Tıpkı darul-harpte müslüman olup orduya katılan yahut darul-harpte eman verilen bir tüccar iken orduya katılan kişi gibi. Bundan dolayı daha Önce alman ganimette payı yoktur.

Çünkü bu ganimetler alındığı zaman pay almasını gerektirecek sebep mevcut olmamıştır.

1616- Ama müslümanlar bir çarpışmaya girer ve o da on­larla beraber çarpışırsa, piyade olarak onlara katılmışsa piya­de payını, düşmandan satın aldığı veya onlardan hibe olarak aldığı bir at üzerinde süvari olarak katılmışsa, süvari payını almaya hak kazanır. Çünkü o at kendisine ait sayılır ve bundan dolayı da süvari payını alır.

1617- Bu atı düşmandan zorla almışsa, adam piyade sayılır ve at fey' olur.

Çünkü o ata ordunun himayesi ile sahip olmuştur. Onun için ganimet kapsamında olur. Ordu bu ganimette kendisine ortak olur. Ganimetten olan bir atla adam süvari de sayılmaz.

Nitekim o at üzerinde savaşma hakkı da yoktur.

1618- Dinden dönüp düşmana katıldıktan sonra tekrar müslüman olup orduya katılacak olursa her durumda esir ve durulhapte müslüman olan kişi mesabesinde olur.

1619- Orduya varmadan atları telef olacak olursa, piyade sayılırlar.

Çünkü onlar için orduya katılmak darulislama giren kişinin yolu geçmesi mesabesindedir.

Ama imdat ve yardım istedikleri takdirde kendilerine yar­dımcı olabilecek kadar orduya yaklaşmış ve bu durumda atları telef olmamışsa, o zaman süvarinin payını almaya hak kaza­nırlar.

Çünkü orduya süvari olarak ulaşmışlardır. Sanki orduya katılmışlardır. Ondan sonra atları telef olmuştur.

1620- Devlet başkanının emri ile bir müslüman ordunun peşinde süvari olarak darulharbe girse ve atı telef olduktan sonra askerlere piyade olarak yetişse, kendisine süvari payı verilir.

Çünkü darulharbe süvari olarak cihad için girmiştir. Ganimette ortaklığı hak etmesi bakımından orduya katılmış gibidir. Belirttiğimiz gibi orduya destek olanlar gibidir. Devlet başkanının izni ile girdiği için bu adam da destek sayılır.

1621- Devlet başkanı ordudan sonra insanların darulharbe girmelerini yasaklamişsa, yukarıdaki şartlarda, kişilerin darul­harbe girip orduya katıldıkları günkü durumlarına bakılır.

Adam hırsız ve saldırgan olarak girmiş olur. Devlet başkanının izni dışında girdiği için mücahid olarak girmiş sayılmaz. Nitekim giren adam tek başına bir ganimet alacak olsa, ondan beşte bir alınmaz. Halbuki devlet başka­nının izniyle girenlerin durumu böyle değildir. Birincinin aksine iltihak etmeden önce ordunun aldığı ganimetlere ortak da olmaz. Bunun durumu esirin durumu gibidir. Darulharpte müslüman olup mücahid olarak islam ordusuna katılan kişinin katıldığı zamanki durumuna bakıldığı gibi.

1622- Müslüman veya zimmet ehlinden tüccarlar süvari olup islam ordusuyla beraber savaşsalar, savaştıkları zamanki durumlarına bakılır.

Çünkü katılmalarının sebebi, o anda belli olur. Daha önce bunlar mücahid değil, tüccar idiler. Savaşan süvari tüccar müslüman ise, süvarinin payını almaya hak kazanır zimmet ehlinden ise, bahşiş almaya hak kazanır, Zimmet ehlinden piyade ise, yine bahşiş almaya hak kazanır.

1623- İslama girip müslüman farla savaşacak olurlarsa, pay alıp alamıyacaklari konusunda savaşmaları sırasıda durumla­rına bakılır.

Çünkü durumları esirlerin ve düşmandan müslüman olanların durumu gibidir. Zira ganimet alabilmek için sebep o anda gerçekleşmektedir.

1624- Müslüman olmadan orduya katılır ve onlarla beraber savaşır, daha sonra müslüman olurlarsa, bakılır. Müslüman­lara katıldığı sırada süvari olanlara süvari payı, piyade olanla­ra da piyade payı verilir. Aynı şekilde darulislamdan ordu ile piyade veya süvari olarak çarpışmak için girseler, sonra gani­metler alındıktan önce veya sonra İslama girseler, girişleri sıra­sında piyade olanlar piyade payını, süvari olanlar süvari payını alır.

Bu hüküm tenkit edilmiştir. Müslüman olmadan önce ganimetten pay almalarının sebebi gerçekleşmemiş, çünkü bunun ehlinden olmamışlardır. Al­mayı hak edecek kişinin ehliyeti olmadan almanın sebebi de gerçekleşmez, onun için yolun geçilmesi sırasındaki durumları değil, İslama girdikten sonraki durumları yahut darulharpten gelmişlerse, orduya katılmaları sırasındaki durum­ları gözönünde bulundurulmalıdır, diye itiraz edilmiştir.

Halbuki kitapta söylenenler daha doğrudur. Çünkü bunlar ganimetten pay almaya hak kazanan kişilerdendir.

Nitekim İslama girmeden önce bunlar bahşişi hak ediyorlardı. Bu gani­metten birşeydir. Bununla orduya katıldıkları veya savaş İçin yolu geçtikleri sı­rada bu payı almaya hak kazanma sebepleri ortaya çıkmış olmaktadır. Zaten darulislamda ganimetlere sahip olma hakkının tamamı gerçekleşmeden önce İs­lama girmişlerse, ganimetten pay almaya hak kazanmada sebebin başında bun­lar müslüman imişler gibi olurlar. Çünkü sıfat asla tabi olur ve asıl üzerine hüküm bina ediİir.

Buna göre devlet başkanının izniyle orduya destek olarak

girip orduya katılmadan önce veya katıldıktan sonra müslü-

man olsalar, ganimete sahip olmaları kabul edilir.

1625- Bir köle savaşmak için efendisiyle beraber darulharbe süvari olarak girse ve müslümanlar ganimet alsa, ondan sonra efendisi onu azad edip bindiği atı kendisine bağişlasa, ondan sonra da ganimetler alınsa, köleyi azad etmeden önce müslü-manların aldığı ganimetten köleye verilecek bahşiş efendisine verilir ve bu bahşiş payı süvarinin payı miktarından az olur, ama piyadenin payından da fazla olabilir.

Çünkü bahşiş alma konusunda köle, zimmi gibidir. Süvari zimmiye ve­rilecek bahşiş, müslüman süvariye verilecek ganimet payı kadar olmaz. Çünkü zimmet ehli içinde bir savaşçı yoktur ki müslümanlar arasında ondan daha güçlü bulunmasın. Kölenin durumu da bu şekildedir. Ancak azad edilmeden önce alman ganimetten verilecek bahşiş payı azad edildikten sonra da değişmez. Çünkü zimminin müslüman olmasıyla verilecek miktar değişmiş olmaz. O da Önceki bahşiş payı ile müslüman olduktan sonra alınan ganimetlerden alacağı ganimet payıdır. Sanki müslüman oluşu, pay alma sebebinin başlangıcında mevcut olmuş gibi sayılır.

Kölenin azad edilmesiyle alacağı da değişir. Çünkü bahşiş kölenin hakkı olarak efendisine verilir. Ata binmiş olduğu için de ganimetten pay alması ger­çekleşir. Azad edildikten sonra pay kölenindir. Onun için sebebin başlangıcında azad edilmişliğin mevcudiyeti var kabul edilmez. Çünkü durum efendinin hakkını tümden iptal eder.

Bunun için azad edilmeden önce alacağı bahşiş payı bakidir, dedi. Azad edildikten sonra alınan ganimetlerden de köleye süvari payı verilir. Çünkü alma sebebinin oluşması sırasında köle süvari idi. At başkasının da olsa, ata binmişti. Tıpkı ödünç bir at üzerinde süvari olarak giren gibi. Efendisi ona atı daha sonra bağışladığı için onun da durumu böyledir. Bu kişi esir veya tüccar olarak orduya katılan ve süvarinin payını almaya hak kazanan kişi gibidir.

1626- Zimmi ve sözleşmeli köle de darulislama süvari ola­rak girdikten sonra müslümanlar ganimetler alsa, daha sonra sözleşmeli köle azad edilip zimmi kişi İslama girse ve ondan sonra da ganimetler alınsa, ilk alınan ganimetten ikisine süvari bahşişi olarak verilir, azad edildikten ve İslama girdikten sonra alınan ganimetten de süvari payı verilir.

Zimmi için bu cevap doğru değildir. Bundan önce bütün ganimetlerden payı olduğu söylenmişti. İki cevap arasında çelişki bulunmaktadır. Unutulma­malıdır ki böyle yanlışlıklar katipler tarafından meydana gelebiliyor. Zimmi için doğru cevap daha önce belirttiğimiz şekildedir.

Sözleşmeli köle için de cevabın doğru olmadığını söyleyenler vardır. Çünkü sözleşmeli köle efendisinden ayn olarak hak ettiğini almaktadır. Azad edilmesiyle alacağı değişmemektedir. Belki durumu zimminin durumu gibi olur. Bundan sonra iki yerde köleden farklı olduğu belirtilmektedir.

Kimileri de bu cevabın doğru olduğunu söylüyor. Çünkü sözleşmeli kölenin kazancı kendisi ile efendisi arasında ortaktır. Herbirinin onda mülkiyet hakkı vardır.

Nitekim sözleşmeli kölenin acizliği durumunda efendinin mülkiyetinin gerçeği değişmekte ve azad edilmesiyle bu yoldan hak edilenin değişmesi ger­çeği sabit kalmaktadır. Onun için azaddan önceki ganimmette bahşiş payı kabul edilir. Azadtan sonra ise ganimetten süvari payı verilir. Darulharbe girdiğinde bindiği at gerçekte kendisinin olmasa bile, durum budur. Çünkü kazandığı şeylerde mülkiyet hakkı vardır. Onun için ata binmiş olması başkalarının binmiş olmasının altında veya dışında olmaz.

1627- Azad olduktan sonra piyade olursa, ondan sonrası için alacağı pay, öncesi için alacağı paydan faklı olur.

Çünkü süvariye verilen bahşiş, piyadenin payından fazla olabilir. Bilin­diği gibi azad olmak kötülüğü değil, iyiliğini artırır. Böylece anlıyoruz ki azad olduktan sonraki payı da süvari payı olur.

1628- Köleye savaşma izni verilmediği halde sadece efen-disiyle beraber hizmet için savaşa girmişse, kıyasa göre kendi­sine birşey verilmez.

Çünkü savaş ehlinden değildir. Sadece efendisi izin verdiği zaman ehil olur. Durumu, devlet başkanının izniyle savaşan eman altındaki düşmanın duru­mu gibi olur ve bahşiş alabilir. Devlet başkanının izni olmadan bu kişi savaşa­cak olursa birşey alamayacağı gibi, efendisinin izni olmadan savaşan bu köle de bir şey alamaz.

1629- İstihsana göre kendisine bahşiş verilir.

Çünkü kazanması ve kendisine çıkar sağlaması yasak değildir. Bahşiş almasıda bu sıfatladır. Efendisi tarafından kendisine izin verilmiş gibi olur. Davranışları kısıtlı (hacr altında) iken ücretle çalışan ve iş yapmıyan köle hakkındaki istihsan ve kıyas gibidir.

1630- Sözleşmeli köle diğer köle gibi ancak efendisinin izni ile savaşır.

Çünkü savaşta kendini tehlikeye atar. Halbuki efendisinin kölesidir. Onun için efendisinin izni olmadan kendini tehlikeye atması caiz değildir. Ama ticaret için darulharbe izin olmadan çıkabilir. Çünkü bu kazanç sağlama işlerindendir. Bu konuda hür kişi gibidir. Efendisi ticaret için darulharbe çıkmasını şart koşmuşsa, şartı geçersiz olur. Sözleşmeli köle bölümünde bunları açıkladık.

1631- Efendisinin izni olmadan savaşır ve üstün başarı gösterirse, süvari ve piyade olsun, başarısı oranında kendisine bahşiş verilir.

Çünkü yaptığı iş, mal kazanmaktır. Sözleşme sırasında bu hak ona verilir. Sözleşmeli için bu sabit olursa, efendisinin izni olmadan köle için de sabit olur.

1632- Bir köle efendisi ile beraber darulharbe girdikten sonra efendisi onu azad etse ve bir at verse ve köle orduya ka­tılsa, orduya katıldığı zamanki durumu gözönünde bulundu­rulur. Süvari ise, katıldıktan sonra alınan ganimetten süvari payını alır, piyade ise piyade payını alır. Onlarla beraber sa­vaşmadığı müddetçe daha önce ordunun aldığı ganimette payı olmaz.

Çünkü savaş amacı olmaksızın girdiği zaman pay alma sebebi gerçekleş­memiş olur. Pay alma sebebi ancak orduya katılmakla olur. Durumu darulharpte müslüman olan kişinin ve tacirin durumu gibi olur.

1633- Girdiği zaman sözleşmeli köle olup efendisi azad ederse yahut darulislanıa müslüman I ar çıkmadan önce söz­leşme bedelini öderse bakılır. Süvari ise, azad edilmeden ve azad edildikten sonra alınan ganimetlerden süvari payını alır.

Çünkü efendisi ona savaşmak için izin verse de, vermese de savaşmak için girmiştir. Efendinin izni şartı yoktur, diyoruz. Çünkü ona hizmet etme durumu yoktur. Savaş için gitmiş olması ganimetten pay alması için sebeptir. Ganimetlere sahip olmadan önce pay alabilmesi için şartlar da mevcut olmuştur. Tıpkı giriş sırasında ganimet alabilen kişilerin durumu gibi olur.

Bundan da anlaşılıyor ki sözleşmeli hakkında bundan önce belirtilen şey

katibin bir hatasıdır.

1634- Ganimetler paylaştırıldıktan veya satıldıktan sonra azad edilecek olursa, bu ganimetlerden sadece bahşişi alır.

Çünkü şartlan oluşmadan başkaların hakkı o ganimetlerde kesinleşmiştir. Ganimetlerin satılması veya taksim edilmesi, hakkın kesinleşmesi bakımından sahip olmak gibidir. Onun için yardıma gelecek olan askerlerin bu ganimette payı olmaz. Darulislamda ganimetler sahiplerini bulduktan sonra azad edilenin durumu, yardıma gelen ve pay alamıyan kişilerin durumu gibidir. Ama verilme­si gereken bahşişi hak eder. Çünkü sözleşmeli kölenin payı olup azad edildikten sonra ona verilir.

1635- Darulharpte efendisi sözleşme hakkında ona davacı olursa, yargıç sözleşmeyi bozar.

Çünkü sözleşmenin şartlarına bağlı kalmamıştır.

Kıyasa göre bu köle efendisinin izni olmadan girmişse, birşey alamaz.

Çünkü sözleşme bozulunca sanki yokmuş gibi olur. Onun durumu da efendisinin izni olmadan savaşmak için darulharbe gelmiş köle gibidir. Yuka­rıda böylelerin kıyasa göre bahşiş alamıyacağım, istihsana göre ise bahşişi hak ettiği ve bu payın efendisine ait olduğunu belirttik.

1636- Aciz olarak veya sözleşme yükümlülüğünü yerine getirdikten sonra ölecek olsa, bakılır. Ölümü ganimetlerin tak­siminden veya sahiplerinin eline geçmesinden önce olursa, ne kendisinin ne de efendisinin alacağı olmaz. Sözleşmede koşulan ücret ödenmiş olsa da, durum aynıdır.

Çünkü bahşişi alma hakkı, payı alma hakkından daha güçlü olmaz. Gani­metlere sahip olmadan ve ganimetler taksim edilmeden önce mücahidin ölümü, ganimetten alacağı payı iptal eder. Böyle olunca, sözleşmeli kölenin ölümü evleviyetle bu payı iptal eder.

Ölümü ganimetlere sahip olduktan veya paylaşma yapıl­dıktan yahut satıldıktan sonra olursa, o ganimetten payım alır. Tıpkı hür mücahidin ölmesi durumunda olduğu gibidir. Ama sözleşmeli köle aciz olarak ölürse, payını efendisi alır. Ama köle sözleşmeye bağlı kalmışsa, efendisi o payı alır ve kölenin hür olduğunu hükme bağlar. Sözleşmesinin gereğini yerine getirmiş olarak ölürse, bu pay varislerinindir.

Azad edilmesi, yaşaması durumu ile ilgilidir. Buna göre pay almayı hak eder. Tıpkı hayatta iken ganimetlere sahip olunmadan önce azad edilmiş olması gibi, diye itiraz edilecek olursa, şöyle deriz:

Yollardan birine göre azad olması yaşamasına bağlı olmaz. Belki sözleş­mede koşulan ücreti ödeyinceye kadar hükmen yaşıyor kabul edilir. Diğer bir yola göre, bu isnad zaruretten dolayıdır. Zaruretin olduğu, yani sözleşmenin hükmü olan şeyden sonra ortaya çıkmaz. Payın hak edilmesinin ise bununla ilgisi yoktur.

1637- Kendisine savaş izni verilsin veya verilmesin, gani­metler alınmadan ve taksim edilmeden önce ölürse, payı alacak kişi itibariyle efendisine birşey düşmez.

Burada süvarinin atından dolayı pay almayı hak etmesi gibi, efendi bahşiş payını hak eder, darulharpte atın ölümü ile pay iptal olmadığı gibi, kölenin ölümü ile de efendinin alacağı bahşiş hakkının iptal olmaması gerekir, denilse, cevap olarak şöyle deriz:

Durum böyle değildir. Burada pay alma hakkı kölenin olup diğer kazanç­larında efendisi onun yerini aldığı gibi almacak payın mülkiyetinde de onun yerini alır. Zira köle muhatap bir insandır. Alınacak haklarda efendisinin ken­disinin yerini almak üzere kendisiyle akit yapılacak kişilerdendir. Nitekim sa­vaştan önce köle yolu geçtikten sonra ölecek olursa, efendisi onun alacağı bahşişi alamaz. Halbuki atın durumu böyle değildir. Ama ganimetlere sahip olunup taksimi yapıldıktan sonra ölecek olursa, bahşiş payını efendisi alır. Çünkü hak etme sebebi kesinleşmiş olup ölümü ile iptal olmaz. Ancak varisin ölenin yerine geçtiği gibi efendisi onun yerine geçer. Yani payını alır.

1638- Ganimetlere sahip olunmadan önce efendisi onu satacak olursa bahşiş payı iptal olmaz.

Sahipleri değişse bile pay almayı hak etmesinin sebebi değişmemiş olur. Alacağı bahşiş payı ilk efendisinin olur. Ama ganimetlere sahip olunduktan sonra satacak olursa, durumu açıktır. Ama ondan önce satacak olması durumun­da da pay alması, pay almayı hak etmesinin sebebinin ilk efendisinin mülkiye­tinde iken gerçekleşmiş olmasındandır. Ganimetin alınmasıyla pay almanın temeli sabit olur. Diğer kazançlarında efendisinin payı iptal olmadığı gibi satılması sebebiyle de efendisinin onda payı iptal olmaz.

Nitekim izin verilmiş kişi muhayyerlik şartıyla birşey satın alsa ve efendisi o şeyi satacak olsa, satılan şey satın alanın değil, satanın olur.

1639- Efendisi onu sattıktan sonra başka bir ganimet alacak olsalar, ikinci ganimetten alacağı pay onu satın alan kişinin olur.

Çünkü pay alma hakkı ancak ganimet alınması zamanında sabit olur. O sırada da satın alanın mülkü olduğundan alacağı payda onun yerine geçer, yani alacağı payı o alır.

1640- Hür ve akıllı olarak darulharbe girip ganimetlere sahip olunmadan önce bunayacak olursa, ganimetten pay alması engellenmez.

Çünkü pay almayı hak eden diri kişilerden iken ganimetlere sahip olun­muş. Bunak da olsa bu durumu değiştirmez. Ama ganimetlere sahip olunmadan önce Ölecek olursa, durum değişir.

1641- Ama adam bunamamış sadece dinden dönmüş ve müslümanlarla beraber çıkmış ise, bakılır. İslama tekrar dön­meyip öldürülecek olursa, payını mirasçıları alır. Zimmet eh­linden olan kişiye yapıldığı gibi alman ganimetten ona bahşiş verilir.

Çünkü mürted önceden kâfir olan kafir gibidir. Ganimetler alındığı sırada adam pay almayı değil, vatandaşımız olduğu için sadece bahşiş almayı hak etmiştir.

Bu da gösteriyor ki ganimetlere sahip olunmadan önce zimmi müslüman olsa veya sözleşmeli köle azad edilse, kendilerine tam bir pay verilir.

Çünkü ganimetlere sahip olunduğu veya satıldığı yahut taksim edildiği günkü durumlarına bakılır. Bundan da anlaşılıyor ki zimmi ve sözleşmeli köle hakkında verdiği ilk cevap yanlıştır.

1642- Ganimetler alındıktan sonra dinden dönüp darul­harbe gitse, sonra ganimetlere sahip olunmadan Önce veya son­ra müslüman olarak geri dönse, bu ganimetten kendisi birşey alamaz.

Çünkü temelde düşman olanlara katılmıştır. Düşman, ganimetlere sahip olunmadan önce veya sonra İslama girip orduya katılsa, ama katıldıktan sonra savaşmazsa, alman ganimetten payı olmaz. Dinden dönen de böyledir. Malı el­de edilirken fey1 olacak olan bir duruma düşen kişi müslümanlann ganimetinden nasıl pay alabilir? Ancak kendisi önce ganimet alıp koruduktan sonra İslama girerse, aldığı ganimet onun olur. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki adam asli düşman gibi olur.

1643- Ganimetlere sahip olunduktan veya taksim edildikten yahut satıldıktan sonra darulharbe katılacak olursa, alacağı pay varislerine miras olarak kalır.

Çünkü o ganimetlerde hakkı kesinleşmiştir. Diğer malları gibidir. Bû durumda darulharbe mürted olarak katılması da ölmesi gibidir.

1644- Dinden dönmeyip müşrikler ganimetlere sahip olun­madan önce onu esir almış, ama öldürmemişlerse, esir alınma-dan önce alınan ganimetten payım müslümanlann ayırmaları gerekir.

Çünkü o ganimette hakkı sabit olmuştur. Esir düşmekle sahip olunan ganimetten alacağı hakkı kaybolmaz.

Ama esir düştükten sonra alman ganimetten alacağı olmaz.

Çünkü esir düşen kişi düşmanın elinde olup hakikaten veya hükmen ordu ile beraber olmaz. Esir düştükten sonra alınan ganimetlerin alınmasında ve sahip olunmasında orduya katılmış değildir.

1645- Esir düştüğünde kendisine ne yaptıklarını bilmiyorsa, ganimetler paylaşılır ve ona, verilmez.

Çünkü hak etmek sahip olunmakla olur. Kaybolan kişi de başlangıçta hak edeceği şeylerde ölü gibidir. Nitekim bir yakım Ölecek olsa ona varis olmaz. Onun İçin bir şey de ayrılmaz. Bu da onun gibidir.

1646- Ganimetler taksim edildikten sonra müslüman olarak geri gelecek olursa, yine birşey alamaz.

Çünkü aralarında taksim yapılan kişilerin hakkı taksim ile kesinlik kazanmıştır. O mallarda mülkiyetleri sabit olmuştur. Zayıf olan hak ise zorunlu olarak iptal olur.

1647- Ganimetler satılır veya darulharpten çıkarılırsa, kendisi de bazı müslümanların ihtiyacı için darulharpte gecikip esir düşse, gelip alıncaya kadar payı ayrılır. Ölümü kesin­leşirse, payı varislerine verilir.

Çünkü payı satma ve sahip olunma ile kesinleşmiş olup kaybolan kişinin hakkındaki hüküm gibi hakkında hüküm verilir.

Allah ben iyi bilir.[104]

 

Darulislamda Süvarinin İki Payı Ve Ganimette Ortaklık

 

1648- Düşmandan bir ordu darulislama girse ve müslü­manlar onları mağlup etse, ganimet savaşa katılanların olur. Halife Ömer'den "Ganimet savaşa katılanlarındır" diye riva­yet edilmiştir.

Çünkü ganimeti almaya hak kazanmak cihad ile olur. Darulislamda mü-cahid bizzat savaşa katılanlardır. Halbuki müslümanlar darulharbe girse, savaşa bizzat katılmış olmasalar da gelen destek kuvvetin ganimette payı vardır. Çün­kü cihad amacıyla darulharbe girmiş, böylece cihad etmiş gibi olurlar. Son­ra, darulharp savaş yeridir. Darulharpte savaş amacıyla hazır olan bütün kişiler savaşa katılmış hükmünde sayılır. Darulİslam İse savaş yeri değildir. Onun için darulislamda mücahid, ancak bizzat savaşa katılanlar olur. Bir Örnekle açıkla­yacak olursak, camide imamdan uzak bir yerde imama uyulsa sahih olur. Çünkü cami namaz yeridir. Tıpkı imamın arkasında durmuş gibidir. Ama sahrada durum böyle değildir.

1649- Müslümanlar bir şehri fethedip darulislama katsalar ve ganimetler taksim edilmeden önce kendilerine askeri bir destek gelse, gelen destek kuvvet ganimetlerden pay alamaz.

Çünkü yapılan uygulama İle ganimetler ihraz edilmiş (sahiplenilmiş) olur. Sanki ganimetleri darulislama çıkardıktan sonra kendilerine destek kuvvet gelmiştir. Sonra, destek kuvvetin ganimette ortaklığı, ganimetlere elde edilirken onlara ortaklık yapmış gibi olması sebebiyle olur. Halbuki burada böyle bir durum mevcut değildir.

1650- Yine ganimetleri darulharpte taksim ettikten veya sattıktan sonra destek kuvvet gelecek olursa, gelen kuvvet pay alamaz.

Çünkü satmak ve taksim etmekle ganimetlere sahip olunmak gibi hak kesinleşmiş olur. Gelen destek kuvvetin ganimette ortaklığı olabilmesi için o ganimetlere sahip olunmada onların da ortaklığının (rollerinin) bulunması la­zımdır. Yemen'de Nucayr ehline Hz. Ebu Bekr'in yaptığı uygulama bunun deli­lidir. es-Siyeru's-Sağir'de bunu açıkladık,

1651- Düşman asker darulislama girip bir şehre girseler, şehir halkı çıkıp onlarla savaşsa ve kendilerine galip gelse, ga­nimetler şehir halkından sadece düşmanla savaşanlarındır. Şe­hir halkı onlara "Biz sizi koruduk, destekledik", deseler, on­lara iltifat edilmez.

Çünkü onlar cihad etmediler. Sadece vatandaş olarak evlerinde oturdular. Alman ganimette ortaklık ancak mücahid olanlar içindir. Zaten ne ganimetlerin alınmasında, ne de o ganimetlerin korunmasında onlara destek oldular.

1652- Ama silahlanıp ata binmiş ve şehrin kapısına kadar

gelmiş ve şehrin kapısında toplanmışlarsa, orada alman gani­metlere ortak olurlar.

Çünkü savaşa katılmış ve savaş amacıyla silahlanıp şehrin kapısına gelmekle cihad etmiş olurlar.

Nitekim ordu sahrada düşmanla karşılaşır, ama ordudan belirli miktarda kişiler fiilen savaşır. Ama ganimet bütün orduda olanlar arasında ortak olur.

Çünkü hepsi savaşa katılmışlardır. Bu da onun gibidir.

1653- Müslümanlar, savaşmak için evinden çıkmış, ama izdihamdan kalenin kapışma ulaşamamış bir müslümanm ka­pısına varsalar, alman ganimette o adam ortak olur.

Çünkü hu uygulamasıyla cihad etmiş ve savaşa katılmış gibidir.

1654- Evinin içinde veya kapısında süvari yahut piyade olarak durmuş ve izdihamdan dolayı gidenıemişse, bakılır. Evi­nin kapısı açık görülmüş ise, ganimetten pay alır, ama evinin kapısı üzerinde kilitli görülmüşse, ganimetten pay alamaz.

Çünkü bu adam evinde korunmuş ve cihad amacıyla savaş alanına gitme­miş bulunmaktadır. Ama evinin kapısı açık olursa, o zaman savaşa katılmış gibi olur.

1655- Kapısı üzerinde kilitli olarak evinde görülen kişi ga­nimetten pay alacak olursa, evinde eşi ile münasebet kuran başkalarına da pay düşmüş olur. Çünkü iki durum birbirine yakındır. Ancak bu konuda istihsanla ve halkın örfü ile uygu­lama yapılır.

1656- Kişiler şehrin surları üzerinde müslümanları teşvik edecek ve müşrikleri korkutacak şekilde sesleniyorlarsa, gani­mette onlar da ortak olurlar.

Çünkü savaşa katılan ve bir nevi cihad eden kişiler kapsamında olurlar.

1657- Müslümanların yenilmesi halinde düşmanın şehre girmesini engellemek için devlet başkanı onlara surların üze­rinde bulunmalarını emretmiş ve müslümanlara şu veya bu şe­kilde destek olmalarını yasaklamamişsa, yine ganimette ortak olurlar.

Çünkü savaşa tanık olmuş ve müslümanları destekliyecek şeyle meşgul olmuşlardır. O da düşmanın şehirlerini ele geçirmesinden kalblerinin mutmain olmasıdır.

Bunun temeli, Resulullah'ın Uhud günü okçulara yerlerinden ayrılmama­larını emretmesidir.

Şüphesiz onlar da savaşa katılanlardandır. Ganimetler alındığı taktirde onlar da ortak olacaklardı.

1658- Müslümanlar şehrin kapısına çıkıp piyade olarak düşmanla çarpışsalar, ama atlarını evlerinde eğerlemiş olsalar, onlara ancak piyade payı verilir.

Çünkü ne hakikaten ne hükmen at üzerinde savaşmamişlardir. Atların eğerlenmesi hiçbir şekilde savaşmak değildir.

1659- Ama Evlerinden süvari olarak çımış, sonra savaş es­nasında atlarından inerek savaşmışlarsa, süvari payını alırlar.

Çünkü savaşa süvari olarak katılmışlardır. Ya yerin darlığından yahut sa­vaşa daha büyük azimle katılmak için atlarından inmişlerdir. Onun için süvari payını almaktan mahrum edilemezler.

1660- Aynı şekilde savaşa piyade olarak gelen, ama yanında bir genç atını çekiyorsa, o kişi süvari payını alır.

Çünkü atı gencin elinden alıp üzerinde savaşma imkanına sahiptir ve hükmen atı üzerinde savaşmaktadır.

1661- Savaşa süvari olarak gelse, ama yanında gelen gence atını evine geri götürmesini emretse, o da götürdükten sonra piyade olarak savaşsa, sadece piyade payını alır.

Zira atını genç geri götürmekle sanki savaşa atlı olarak gelmemiş o-lur. Nitekim savaşta atı üzerinde savaşmak zorunda kalırsa, atına binmesi imka-

1662- Düşman şehre girmeyip birkaç kilometre yaklaşmış ve müslümanlar piyade ve süvari olarak karşılarına çıkıp yenmiş ve ganimetler almışsa, bakılır. Onlardan süvari olanlar ister süvari olarak çarpışsınlar ister piyade olarak, süvari payını alır.

Çünkü atını getirmiş ve hükmen atıyla savaşmış olur.

1663- Ama bunun aksine olarak savaşa piyade başlarsa, atıyla savaşmış olmaz. Çünkü at ahırda bulunuyordu.

Ne hakikaten, ne de hükmen atıyla savaşmamıştır.

1664- Müslümanlar kendilerine doğru geldiğinde müş­rikler karargahlarından uzaklaşmış, ama müslümanlar onları izleyip piyade olarak onlarla savaşmış, atlarını da karargahta bırakmış iseler, bakılır. Karargahta bulunanların yardım edebileceği ve atlarını getirtmek istediklerinde getirebilecekleri bir yerde düşmanla savaşmışlarsa, alman ganimete ortak olup süvarileri süvari payını alır.

Karargahın savaş yerine yakınlığı sebebiyle hükmen savaşa katılmış gibidirler.

1665- Ama karargahtan uzaklaşmişlarsa, o zaman karar­gahta olanlar için pay yoktur. Savaşa atıyla katılanlar dışında onlardan hiçbir kişiye de süvari payı verilmez.

Çünkü bunlar at üzerinde savaşmış veya savaşma imkanına sahip değil­dirler.

Nitekim onları takip etmek İçin atlanna binseler ve günlerce yol alsalar bile piyade sayılır ve karargahta olan atlarına bakılmaz. Çünkü darulislamda pay almayı hak etmek ancak savaşa katılmakla olur. Bu katılma hakikaten veya hükmen olur. Fiilen savaşa katılmış ise, hakikaten yahut yardım istedikleri takdirde onların yardımına gidilebilecek kadar yakın bir yerde iseler, onlara destek teşkil etmeleri gözönünde bulundurularak hükmen olur. Bu iki durum yoksa, savaşa katılmış sayılmazlar.

1666- Karargahlarına süvari olarak çıkmış iken bazılarının atı telef olursa, onlar süvari payını alırlar.

Çünkü karargaha süvari olarak gelmiş ve savaş orada yahut ona yakın yerde ise, atıyla savaşmış olur. Bu durum, savaşın darulharpte olması halinde savaşmak için yolu geçenlerin durumu gibidir.

Karargaha piyade olarak çıkmış ve savaşmamış, sonra atım getirmiş ya­hut bir at satın almışsa, yine süvari payını alır. İki taraf savaş düzeni aldığında piyade iken atını getirse yahut bir at satın alsa, yine süvari payını alır.

Çünkü burada muteber olan savaşa katılmaktır. Savaşa hakikaten katıl­mak da çarpışma zamanında olur. Karargaha atsız olarak gelmiş olması, haki­katen savaşa katılmış olmasını engellemez.

1667- Savaş başladığında kendisi piyade olduğu halde savaş esnasında bir at elde etse, sadece piyade payım alır.

Çünkü hakikaten ve hükmen savaşa piyade olarak katılmıştır. Ondan son­ra bir at elde etmesi durumunu değiştirmez. Nitekim düşmandan ölen birinin atını alıp üzerinde savaşsa, yine piyade payını alır.

1668- Düşman yenilgiye uğramadan önce çarpışma esna­sında müslümanlardan ölen veya öldürülen kişilere ganimetten pay yoktur.

Çünkü savaş devam ederken ganimet alma gerçekleşmemiş olur. Çünkü müşrikler hala kendilerini savunmakta ve mallarım korumaktadırlar.

1669- Ama düşman yenildikten sonra ölen veya öldürülen nıüslümanlar ganimetten pay alırlar.

Çünkü savaş darulislamdadır. Düşmanın yenilmesiyle ganimette hak sahibi olma da kesinleşmiş olur. Ganimetler darulislamda ihraz edilmiş sayılır. Daha önce de belirtildiği gibi, ganimetler ihraz edildikten sonra ölen kişilerin payları geçersiz olma

1670- Savaş devam ederken bir müslüman hibe veya satın

alarak bir at elde etse ve üzerinde savaşsa, ondan sonra gani­met alınıp asker karargaha dönse, ona sadece piyade payı verilir.

Çünkü muteber olan, savaşa hangi durumda katıldığıdir.Bu da savaşın başında belli olur.Savaşm başında kendisi piyade bulunuyordu.

1671- Ertesi gün savaşa gelseler, o da süvari olarak savaşa katılsa, alınan ganimetten süvari payını alır.

Çünkü bu diğerinden başka bir savaştır. Bu savaşa süvari olarak da katıl­mıştır. İki tarafın birbirinden ayrılmasıyla birinci çarpışma bitmiş sayılır. Nite­kim birincisinde çarpışmadan önce atı elde etmiş olsaydı, ganimetten süvari payını alırdı. îkinci çarpışmada da durum bu şekildedir.

1672- Müşriklerle savaşıp ganimet alınamışlarsa, ondan sonra şehirden kendilerine süvari yahut piyade destek kuvvet gelse ve düşmanla savaşsa veya savaşmayıp onlar düşmandan ganimet alıncaya kadar ihtiyat olarak beklese, onlar da alınan ganimete ortak olurlar. Süvari olanlarına süvari payı, piyade olanlarına da piyade payı verilir.

Çünkü ganimetler alınmadan önce savaşa katılmış sayılırlar. Tıpkı ordu ' ile beraber savaşa çıkmış olanlar gibidirler.

1673- Yine karargahlarına gidip orada bekleseler ve savaş yerine gelmeseler yahut onlara destek olabilecek şekilde yakın­larında karargah kursalar, ganimetten pay alırlar.

Çünkü savaşmak amacıyla yurtlarından çıkmış ve onlarla beraber düş­mana karşı savaşıp destek olmak için gelmişlerdir. Ganimet alınmadan Önce yardım istedikleri takdirde onlara yardımcı olabilecek yere gelmişlerse, ihtiyat kuvvet gibi olurlar ve savaşa katılanlar gibi pay almayı hak ederler.

1674- Kendilerine varmadan önce ve vardıktan sonra gani­met almış olmalarında da hüküm aynıdır.

Çünkü iki taraf arasında savaş sürdüğü müddetçe ganimet alma gerçek­leşmez.Çünkü müşrikler her an mallarını müslümanlann elinden almak için çabalarlar. Ganimetlerin kesin olarak alınması, gelen takviye kuvvetle gerçek­leşmiş sayılır.

1675- Ganimetler alınıp çarpışma durmuş ve iki taraf ka­rargahına döndükten sonra takviyye kuvvet gelmişse, gelenler bu ganimetlere ortak olamazlar.

Çünkü ganimetlerin alındığı çarpışma bitmiştir. Ortaklık hakikaten veya hükmen çarpışmaya katılanlar içindir. îki tarafın çarpışmaya son verip yerlerine çekilmesiyle de ganimet alma tamamlanmış ve darulislamda ihraz ile de hük­men bitmiştir. Bunlar darulislamda düşmanla savaşmaktadır. Ganimetler sahip­lerini bulduktan sonra hakikaten veya hükmen destek kuvvetin ganimette ortak­lığı olmaz.

1676- Ertesi gün düşmanla çarpışma olsa ve gelen takviye kuvvet de savaşa katılıp ganimetler alınsa, o takdirde gelenler alınan yeni ganimete ortak olurlar.

Çünkü burada savaşa katılmışlardır. Savaşa katılmak veya askerlere ihtiyat destek olmakla ganimete sahiplenilmiş olur.

1677- Ertesi gün düşmanla yapılan savaşta nıüslümanlar yenilgiye uğrayıp mevzilerine çekilse ve gelen destek kuvvet on­ları koruyup düşmanla çarpışarak onu yense ve alınan önceki ganimetin düşmanın eline geçmesini önleyip sizi savunduğu­muz için ganimete ortak olacağız, deseler, sözlerine iltifat edilmez.

Çünkü ganimetler, bu savaştan önce darulislamda garanti altına alınmış­tır. Darul-İsiamda garantilenmiş olan ganimetleri savunmak için savaşmak, as­kerin silah ve elbiselerini korumak için savaşmak gibidir ve ganimette ortaklığı gerektirmez.

1678- Müslümanların yenilmesi sırasında müşrikler o ganimetleri tekrar almış, ama gelen takviye kuvvet onları ellerinden kurtarnıışsa, ganimetleri sahiplerine verirler.

Çünkü darulislamda sahip olmakla o ganimetlerde Öncekilerin hakkı kesinleşmiştir. Onların mallarına katılmış sayılır. Onun için onlara geri verilme­si gerekir. Sonra, müşrikler o ganimetleri geri almış olsa bile, onları yurtlarında korumuş değildirler. Bu bakımdan öncekilerin hakkı olarak kalır.

Ama bu olay darulharpte olsaydı, durum değişik olurdu.

Zira orada Öncekilerin hakkı kesinleşmiş olmazdı. Çünkü ganimetleri garanti altına alma gerçekleşmemiştir. Düşmanın o ganimetleri tekrar alması da onları sahiplenmesi demektir. Onun için önce alanların bu ganimette haklan geçersiz olur ve sonra alman ganimetler gibi olurlar.

1679- Düşman darulislama denizde gemiler içinde olsa, müslümanlar da onlarla savaşmak için gemilere birse ve kara­da savaş için yanlarına atlar alsa, ama iki ordu denizde kar­şılaşıp savaşsa ve müslümanlar ganimet alsa, o ganimetleri süvari ve piyadeye dağıtırlar.

Çünkü üzerinde düşmana karşı savaşmak için atın masrafını yüklenmiş­lerdir. At üzerinde savaşma imkanı olmayan bir yerde piyade olarak savaştıkları için süvari payından mahrum edilmezler. Nitekim bazı geçitlerde düşmanla karşılaşıp atlarından inseler veya piyade olarak çarpışsalar, süvari payını alırlar. Yine kalenin kapısından piyade olarak omlarlarla çarpışsa, .bu sebepten, süvari payını alırlar.

1680- Atları darulislamda sahilde bırakıp piyade olarak gemilere binseler, bakılır, Üzerinde savaşmaya muhtaç olacak­ları zaman atlarına ulaşamıyacak kadar onları karada uzak bir yerde birakmışlarsa, ganimetten süvari payını alamazlar. Sa­hilde karargahta bekliyenlerin de ganimetten payı olmaz.

Çünkü bu şartlarında karada olsalardı karargahta kalıp katılmayanlar için pay alma sözkonusu olmazdı. Çünkü onlar savaşa katılmamış olurlar. Denizde oldukları durumda da hüküm aynıdır.

1681- Ama yardım edebilecek kadar karargaha yakın yerde düşmanla çarpışma olmuş ve ganimet alınmışsa, katılmıyanlar da pay alırlar, süvari olanlara süvari payı verilir.

Çünkü savaşa gelmiş ve savaş yerine yakın yerde olmuşlardır. Sanki sa­vaş yeri fidedirler. Karargahta olanların kuvveti man'evi desteği ile düşman ye­nilgiye uğradığı için, katılmayıp bekliyenler de ganimete ortak olurlar.

Nitekim düşman darulîslam bir adada olup aralında Dicle nehrinde geniş­liği kadar kısa bir mesafe olsa ve müslümanlar gemilere binip düşmandan gani­metler alsa, ganimetleri getirdikleri zaman karargahta bekliyenler de onlara or­tak olurlar. Yukarıdaki durum da bu şekildedir.

1682- Müslümmanlar Taberistan ormanlığı gibi darul­islamda bir ormana girseler ve süvari olarak girmeye güç ye-tirmeyip atlarından inseler ve atlarının kişnemesini işiticek ka­dar karargahlarında yakın bir yerde düşmanla piyade olarak çarpışsalar, askerin refakatçileri de alınan gamite ortak olur. At sahiplerine de süvari payı verilir.

Çünkü hepsi savaş yerinde olmuş gibi savaş yerine yakın bulunmaktadır.

1683- Ama ormana dalıp düşmanın peşine düşseler ve yar­dım istedikleri takdirde arkadaşları kendilerine yardım edemi-yecek kadar uzaklaşsalar, alman ganimette karargâhta kalan­ların payı olmaz.

Çünkü bunlar hakikaten savaşa katılmadıkları gibi savaş yerinden uzak­lıkları sebebiyle hükmen de katılmış sayılmazlar.

1684- Düşmanlar darulislamda bir kalede yahut atların çıkamayacağı bir dağda korunsalar veya şehrin etrafını su ile kuşatıp şehri ada gibi yaparak kalede korunsalar, müslü­manlar da gemilere binip kaleye çıksa yahut kaleye piyade olarak çıkıp pr.u fethetse ve ganimet alsalar, askerin refakatçi­leri de o ganimetlerde ortak olur ve at sahiplerine süvari payı verilir.

Çünkü düşmanı mağlup edenler ancak onların yakınında olan askerlerin

refakatçilerinin kuvveti sayesinde yenmişlerdir.

1685- Ama karargah yardım ve destek sağlanamıyacak kadar kale ve korunma yerinden uzak ise, refakatçilerin gani­mette ortaklığı sözkonusu olmaz.

Çünkü düşmanı yenmeleri karargahta olanların kuvveti ile değil, kendi kuvvetleriyledir. Burada ganimetlere olmak da karargaha dönmeden önce ta­mamlanmış olur ve darulîslamda ganimet ihraz edilmiş olur. Onun için karar­gahta olanların ortaklığı sözkonusu değildir.

Nitekim aynı şeyi darulharpte yapıp karargaha dönmeseler ve başka bir yerden darulîslama çıksalar, karargahta olanlar alınan ganimette ortak olmazlar. Ama karargah onların yakınında ise, ortak olurlar. Savaştıkları ve ganimet ai-dıkları zaman yardım isteklerini karşılayabilecek yakınlıkta isler, karagahta olanlar ganimetten pay alırlar.

Savaş darulislamda olduğunda da durum bu seki İdededir. Ancak darul­harpte süvari ashabından olup karargahta atıyla beraber bekliyenler süvari payı­nı alırlar. Darulislamda olan savaşın aksine, ganimetler karargahtan uzaklaş­tıktan sonra alınmış olsa bile, durum aynıdır. Çünkü bu durumda ganimetten pay almak için sebep savaş için yolun geçilmesiyle gerçekleşmiş olmaktadır.

Nitekim böyle kişilerin atı telef olacak olsa da süvari payını almaya hak kazanır. Karargahta bırakması durumunda da durum aynıdır. Ancak almaya hak kazanan hakkında bu mana muteber değildir- Zira darulharpte ölen asker için pay almaya hak kazanır.

Ama savaş darulislamda ise, süvari payını almak, savaşa katılmakla ger­çekleşir. İhtiyaç olduğunda elde edip üzerinde savaşma imkanı olmayacak kadar atı uzak bir yerde kalmışsa, savaşa ancak piyade olarak katılmış ve süvarinin payını almaya hak kazanmamış olur.

Allah en iyi bilir.[105]

 

 

 



[1] Saffat:37/177

[2] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/1-3

[3] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/5-7

[4] Yazma nüshaların birinde "Türk" yerine "şirk ehli" geçmektedir.

[5] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/9-16

[6] Hakka:69/44-46

[7] A1-iImran:3/118

[8] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/17-25

[9] Serahsi burada, [anne Bi'r-i Maûne olayı olarak geçen şu acıklı olaya işaret etektedir: Hicretin dördüncü yılında Amir b. Sa'saa kabilesi reisi Ebu Becâ Amir b. Mâlik, Medineye geldi. Hz. Peygamber onun verdiği güvenceye binaen çoğu Ensara mensup yetmiş kadar Kur'an-ı Kerim öğreticisi bu amaçla görevlendirdi. Medineden yoia çıkan heyet Bi'ri-Maûne denilen yerde konakladı. Bu sırada Ebu Berâ'nın yeğeni Âmir b. Tufeyİ, kabilesini müslümanlara saldırmaya kışkırttı. Kendi kabilesinden yüz bulamayınca civar kabileleri aynı amaçla kışkırttı. Daha sonra bu çapulcular, istirahat etmekte olan müslümanlara saldırdılar ve iki sahabi dışında heyetin hepsini şehit ettiler.

Olayı. Allah'ın vahyiylc öğrenerek ashabına haber veren Hz. Peygamber, çok hüzünlenmiş ve kırk gün süreyle sabah namazında bu faciaya yol açan katillere beddua etmiştir. (Buhari, Cihad 9; Mcgâzî. 26; İbn Sâd, et-Tabakatü'1-kübrâ, 2/51-54: İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye. 4/71-74). Editör

[10] Yunus, 10/5

[11] Tevbe.9/26

[12] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/27-42

[13] Enfal.8/67

[14] Muhammed, 47/4

[15] Yunus 10/88

[16] Rasululiah'ın sözkonusu kişiye niçin iltifat etmediğini ve ashaptan birilerin onu öldürmesini tercih ettiğini kesin olarak bilmiyoruz. Ancak kesin olarak bilinen birşey varki, o da hangi a-maç ve düşünce ile olursa olsun, müslüman olduğunu açıklayan hiçbir kimsenin öldürüle-meyeceği, böyle bir şeyin hem Kur'an hem peygamber tarafından onaylanmadığı ve Rasu­lullahm böyle davrananlara şiddetle tepki gösterdiğidir. (Çeviren)

[17] Kehf 18/29

[18] Ayet. yazarın dediği gibi değil, insanlara imanı veya küfrü tercih etme serbestisi vermektedir.

Ancak küfrü tercih etmekten Yüce Allah'ın hoşnud olmadığı "Kullarının kafir olmalarına razı olmaz."' (Zümer, 7) ve bu tercihlerinden dolayı onları cezalandıracağını bildirmektedir. Değilse, imanı veya küfrü tercih etme serbestisi olmayan insanları tercihlerinden dolayı cezalandırma veya ödüllendirmenin anlamı olmaz. (Çeviren)

[19] Fussılet 41/40

[20] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/43-46

[21] Kişinin üzerine dayanacağı baston veya koltuk değneği gibi bir şey edinmesine tahassür denir. Çeviren.

[22] Nisa. 4/94

[23] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/47-52

[24] Ali Imıan, 3/118

[25] Tevbe,9/12

[26] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/53-56

[27] Eman verebilmek ve verilen emanın geçerli olabilmesi için, o sırada dâruİ-îslamda ikamet etmek gerekmektedir. Dâruiİslam dışında bulunan iş adamları veya esirler ya da ülke dışında müslüman olup hicret etmemiş olanların emanları, İslam idaresinin velayet alanı dışında kaldıklarından ve ayrıca İslam ülkesindeki ahval ve şartlardan habersiz olmaları ihtimali bulunduğundan geçerli sayılmamaktadır. (Ebu Yusuf, el-Harac, s. 222; Kâsânî, el-Bedâi, VII/107; Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye 111/380). Editör.

[28] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/57-60

[29] Fıkıh usûlünde mefhûmü'l - muhâlefe başlığı altında şart mefhumu şöyle ifade edilmektedir: Hükmü, şart edatlarından biri ile belirli bir şarta bağlanmış hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesidir. (Editör)

[30] Nur. 24/8

[31] Nisa. 4/25

[32] Ahzab, 33/50

[33] Tevbe,9/36

[34] Nuh 71/7

[35] Tevbc. 9/6

[36] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/61-74

[37] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/75-97

[38] Bu kavram, içi dışı birbirinin zıddı olan bir işi yapmağa mecbur olmak demektir. Zulüm ve haksızlığa uğrayıp mallarını kaybetmekten korkan kimsenin mallarını bu yüzden satması telcie satışı demektir. (Editör)

[39] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/99-106

[40] Muhammed,47/4

[41] Başka nüshalarda "Hıristiyan" kaydı yoktur.

[42] Eman konusunun bittiği bu noktada bu konuya biraz daha açıklık getirmede fayda vardır. O da emanın geçerlilik süresi ve sona ermesi meselesidir. Eman, bir yaran sağlamak amacıyla yabancının ülkeye girişini sağlayan bir müessese olduğu için yabancıya, bu yararın sağlan­ması suresince izin verilir. Günümüzde de devletler, vize verirken kişinin maksadına göre muayyen tarihli vize vermekte ve gerektiğinde İkamet tezkeresi doldurmayı şart koşmakta­dırlar.

Hanefîler, oturum izninin bir yıldan daha az bir süre ile kayıtlanmasını öngörmek­tedirler. Çünkü sürenin çok uzun olması zarar ihtimali doğurabilir, mesela eman almış kişinin casusluk yapmasına imkan verebilir. (Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâık III/268; Aynî, el-Bidâye, V/778

Şâfiiler, Tevbe süresindeki limiti esas alarak normal yabancının eman müddetinin dört ayı geçmemesi gerektiğini söylemişlerdir. Kadın yabancılar için ise böyle bir kayıtlama yoktur. (Nevevî, Ravdatü't-tâlibîn, VII/473; Şirbînî, muğni'l-muhtâc IV/238)

Malikîier ise, muayen bir süre ile eman verilmişse, suistimal edilmemek şartıyla konuşulan sürenin geçerli olacağını benimsemişlerdir. (İbn Cüzey, el-Kavânînü'l Fıkhiyye, s. 104)

Eman müddeti konusunda çerçeveyi en geniş tutan mezhep, Hanbeli mezhebi olmuştur. Hiyaneli sezilmediği, müslümanların aleyhine çalışmadığı sürece yabancıya on yıla kadar oturum izni verilebileceğini benimsemişlerdir. (İbn Kudâme, el-muğnî X/436; Behûtî, Keşşaf ül-kmâ, 111/104)

Bütün bu görüşler doğrudan bir nas deliline dayananı adı gına göre mesele yeniden ele alınıp değerlendirilebilir. Bu durumda devlet, kendi ihtiyacı ve yararına göre müddet ayar­laması yapabilir. (Editör)

[43] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/107-111

[44] Enfa!.8/1

[45] Enfal, 8/65

[46] Tevk\9/25

[47] Enfal, 8/41 (Aslında burada nesh değil, açıklama vardır. Temel olarak ganimetler Allah'ın dolayısiyle peygamberindir. Hükmü sonraki ayetle açıklanarak bu ganimetlerin nasıl dağı­tılacağı açıklanmaktadır. Yoksa, kılasik anlamda Kur'an'da nesh olayı sözkonusu değildir. (Çeviren)

[48] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/113-122

[49] Haşr, 59/6

[50] Maide, 5/67

[51] Haşr, 59/9

[52] Haşr. 59/7

[53] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/123-131

[54] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/133-146

[55] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/147-152

[56] Enfal.8/66

[57] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/153-159

[58] Missise Anadolu ortasında bir şehrin eski adıdır. (Çeviren)

[59] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/161-164

[60] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/165-169

[61] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/170-176

[62] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/177-179

[63] Bu içtihad, petrol ve doğalgaz gibi maddelerin değer ifade etmediği, hatta kişinin tarlasında yüzeye vurduğu zaman tarlasını mahvettiği İlkdonemlere aittir. Ama petrol ve doğalgaz gibi maddeler değer kazandıktan, hatta dünyada en değerli maddeler olduktan sonra elbette bu içtihad da değişmiştir. Önceleri değer ifade etmeyip daha sonra değer kazanan bütün madde­lerle ilgili alimlerin önceki içtihaları da bu şekilde değişmiştir veya değişmesi gerekmektedir. (Çeviren.)

[64] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/181-190

[65] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/191-194

[66] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/195-200

[67] Maide.3

[68] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/201-210

[69] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/211-214

[70] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/215-218

[71] Hadid. 57/25

[72] Günümüzde bunlara kürk ve benzeri değişik isimler verilmektedir. (Çeviren)

[73] Harir ve hazz (yahut kazz) değişik ipek türleridir. (Çeviren)

[74] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/219-229

[75] Burada "müslümanlarm" sözü ile hariciler dışındaki müslümanlar kasdedilmektedir. Kitapta bunlar için "ehlu'l-adli" ifadesi kullanılmaktadır. (Çeviren)

[76] Hucurat.49/9

[77] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/231-244

[78] Arap atından maksat, savaş atıdır. (Çeviren)

[79] Nahl. 16/8

[80] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/245-248

[81] Enfal.8/62

[82] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/249-253

[83] Bunlar Anadolu'da yer isimleridir. (Çeviren)

[84] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/255-269

[85] Tif al veznindedir. Atı   savaşla darbelerden koruması için üzerine giydirilen zırha, denir, insanlar da giyebilir.

[86] Belirli bir süre içinde eşlerin tekrar birbirlerine dönmelerine müsait olan boşama. (Çeviren.)

[87] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/271-273

[88] Halifenin, yerine başkasını halife tayin etmesi, İslamın şura hükmüne ve Raşid Halifelerin uygLliamsına açıkça aykırıdır. Buna rağmen Halifenin birini tayin etmesi ile olsun, müslümanların tek kişi üzerinde ittifak etmesiyle olsun, iki durumda da hilafetin geçerli olabilmesi için biat şart olduğundan sonuç ikisinde de aynıdır.Halifenîn birini tayin etmesi sadece aday göstermekten öte bir değer taşımaz. Buna aykırı olarak yapılanlar, saltanattan başka bir şey değildir. (Çeviren)

[89] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/275-290

[90] "Dabbe" adı debelenen her şeye verilir. Ancak Özei olarak yük ve binek hayvanı için kulla­nılır. (Çeviren)

[91] Hûd, 11/6

[92] Bunlar değişik   develere verilen değişik Arapça isimlerdir. (Çeviren)

[93] Nitekim metinde yer alan bir beytinde şair Lebid şöyle demektedir: "Tavuklar sabah erkenden davranıp ihtiyaçlarını görmeğe başladılar." Diğer bir beyitte de: "Hint manastırına uğradığımda tavuk ve çan sesleri huzurumu kaçırdı."

[94] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/291-294

[95] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/295

[96] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/297-298

[97] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/299-306

[98] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/307-317

[99] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/319-332

[100] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/333-336

[101] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/337-340

[102] Enfâl.60.

[103] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/341-345

[104] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/347-360

[105] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/361-370