İSLAM ORDUSUNDAN EMAN İSTEYEN SAVAŞÇI DÜŞMANIN DURUMU
Eman Verilen Kimsenin Düşmanın Elinde Bulunması
Para Yahut Başka Birşey Karşılığında Eman İçin Antlaşma Yapmak
İlk Seriyyenin Kale Halkına Eman Vermesi Ve Ardından İkinci Seriyyenin
Gelmesi
Kişinin Sözlerinden Eman Sayılan Ve Sayılmayanlar
Esirler Ve Darulharbe Girenlerin Sözlerinden Eman Sayılan Ve Sayılmayanlar
Kaledeki Düşmana Müslüman Kişinin Karşılıklı Veya Karşılıksız Eman Vermesi
Müslümanlar Eman Vermeden Eman Altında Sayılan Kişiler
Devlet Başkanının İzni Dışında Ve Yasaklamasından Sonra Verilen Eman
Müslümanlardan Birinin Vereceği Hükme Razı Olarak Teslim Olan Düşman Hakkında
Verilecek Hüküm
Ganimet Tahsisi Ve Rasulullah'ın Özel Payı
Savaş Alanında Ganimet Tahsisi
Ordu Komutanının Yapacağı Tahsis
Tahsisin Geçerli Ve Geçersiz Olduğu Yerler
Komutanın Emri İle Geçersiz Olan Ve Olmayan Tahsisler
Komutanın Tahsis Yapması Ve Kendisinin De Tahsise Hak Kazanması
Askerden Bazılarına Tahsis Yapıldığında Hak Kazandıkları Ve Geçerli Olan
Tahsisler
Öldürme İle Hak Kazanılan Ve Kazanılmayan Ganimetler
Zimmî, Köle, Kadın Ve Başkalarına Ganimet Tahsisi
Ganımet Tahsisinde Ortaklık Ve Hesapla Alınan Pay
Sınır Ve Miktarı Belirtilmeyen Ganimet Tahsisleri
Ödürme İle Hak Edilen, Ama İhtilaf Durumunda Hak Edilmeyen Ganimet Tahsisleri
Öldürulen Kişinin Eşyasını Almanın Caiz Olup Olmadığı Yerler
Kendisine Ganimet Tahsis Edilen Kişinin Hak Kazanamayacağı Ganimet Malı
Ganimet Tahsisinde İstisna Ve Özel Tahsis
Atlardan Yapılan Ganimet Tahsisi, Yük Ve Binek Hayvanlarını Değil, Savaş
Atlarını Kapsar
Tahsıs Edilen Ganimete Hak Kazananlar Ve Kazanamayanlar
Müslümanların Ve Düşman Esirlerin Rehberlikten Dolayı Tahsis Edilen Ganimete
Hak Kazanmaları
Silah Ve Başka Şeylerden Ganimet Tahsisi Caiz Olan Yerler
Kişiye Ganimet Olarak Tahsis Edilen Belirsiz Şeyler
Birbirine Kavuşan İki Askeri Birliğe Ganimet Tahsisi
Komutanın Yapacağı Genel Ganimet Tahsisinden Yararlanacak Kişiler
Sığınağa Baskın Yapan Askerlere Ganimetten Pay Tahsis Etmek
Atılganlık Durumuna Göre Değişik Ganimet Miktarlarının Vadedilmesi
Düşman Ülkesinde Ücret Vermek Ve Ganimet Vadetmek
Darulislamda Süvarinin İki Payı Ve Ganimette Ortaklık
664- Düşman
savaşçılardan kale veya sığınakta olmayan bir kişi müslümanlardan eman diler
ve: "Bana eman verin, dışarı çıkayım, sonra da memleketime gidip size
ticaret malları getireyim" der ve gidip ticaret malları, silah ya da
başka birşey getirecek olursa ve "bu, benim mailindir" derse, söylediği
geçerlidir ve getirdikleri emniyet altındadır.
Çünkü yenik olmadığı
bir durumda olduğu halde kendisine eman verilmiştir. Onun durumu, İslam
diyarına girmek için kendisine eman verilmiş kimsenin durumu gibidir. Daha
önce de ifade ettiğimiz gibi, belirtmemiş olsa da malı ona tabî olarak emniyet
içerisinde olur. Mahsur durumda olmadığı halde İslam ordusundan eman isteyip
kendisine eman verilen kişinin durumu da öyledir. Ama belirtip malı için eman
istemişse o zaman haliyle açıkça malına eman verilmiş olur.
665- Yine
beraberinde bir kadın getirir ve "Bu benim esimdir yahut lazımdır ya da
kızkardeşimdir" der ve beraberinde çocuklar getirip bunlar benim
çocuklarımdır, derse, dediği kabul edilir ve getirdikleri de kendisiyle
birlikte eman içerisinde olur.
Malı ona tabî olduğu
gibi çoluk-çocuğunun da ona tabî olacaklarını daha önce belirtmiştik.
Ama getirdikleri
kimselerden onun yalan söylediğini iddia eden çıkarsa, bu iddiada bulunan kimse
fey1 olur.
Çünkü eman hususunda
ona tabî olduğunu yalanlayınca köleliğini bizzat ikrar etmiş olur.
Beraberinde getirdiği
ve eman istediği kimseler onu doğruladıktan sonra kendisi cayar ve: Benimle
onlar arasında bir akrabalık yoktur, der, onlar ise onun yalancı olduğunu
söyleyecek olurlarsa, hepsi emniyet içerisinde olurlar.
Çünkü başlangıçta
birbirlerini doğrulamakla emandan istifade etmişlerdir. Eman verilmiş kimsenin
sözüyle bu eman geçersiz olmaz. Onun, onların köle edilmelerine karar vermesi
geçersizdir. Şayet İslam ordusunun komutanı onlardan birinden şüphelenirse, ona
yemin ettirir. Yemin etmekten kaçınırsa, ya da akrabası olmadığını söylerse,
köle edinilir, ama öldürülmez.
666- Şayet
beraberinde erkek kişiler getirir ve: Bunlar benim oğullarım ve kardeşler
imdir, derse hepsi fey' olurlar.
Çünkü daha önce de belirttiğimiz
gibi savaşabilen durumda olanlar eman hususunda ona tabî olmazlar. İslam
diyarına girmek için eman istemekte de ordudan eman dilemesinde de durum
budur. Eman dilerken onları da şahsen zikretmesi ya da kendileri eman
talebinde bulunmuş olmaları gerekir.
667- Şayet
ticaret malı ya da köle getirir ve bu, benim ma-Iımdır yahut bir kadın getirir
ve bu, benim esimdir der ve onları, İslam ordusuna yakın bir köyden veya
sığınaktan getirdiği bilinirse -ordugahtatakilar bilmese bile- onlara
dokunulmaz. O kadın veya köle yahut malın nerede bulunduğunu İslam ordusu daha
önce bilmiş olsaydı onları yenip alma imkanına sahip bulunmuş olsa da durum
değişmez.
Çünkü onları elde
etme, onları bilmeden gerçekleşemez. Durumu bilinmeyen yakın, uzak gibidir.
Görmüyor musun, yakınında su bulunduğu halde suyun yakın olduğunu bilmeyen kişi
teyemmüm ederse, su uzakmış gibi teyemmümü sahih olur.
668- Şayet
İslam ordusu onların yakın bulunduklarım bilir, ama onlara saldırılmamış ve
müslümanların hakimiyet alanında değillerse, yine onlara dokunulamaz.
Çünkü daru'l-küfür
hakimiyeti altında bulunanlar, onlara savaş açılıp ele geçirilmedikçe sırf
varlıklarının bilinmesiyle yenilmiş sayılmazlar. O yer yakın bile olsa,
müslümanların hakimiyeti altına girmemiş bir yerden onu getirdiği için,
getirdiği onun olur.
669- islam
ordusunun yakınında bir köyden ve kafirlerin kendilerim korumaktan aciz
oldukları bir yerden onları getirmiş olsa, İslam ordusu onların varlığından
haberdar ise ya da
oraya girdiklerinde
onların varlığından haberdar olacaklarsa, getirdikleri üzerinde bir hak iddia
edemez.
Çünkü İslam ordusu
düşman yurduna girdikleri zaman gayeleri onları yenmektir. Şayet kendilerini
ordudan koruyamayacak durumda bulunan bir sahaya girecek ve durumlarını
bilecek olsalar, onları mağlup edeceklerdir. Görmüyor musun, Rasulullah
(s.a.v.) Hayber'e yaklaştığında: "AHahu Ekber! Hay-ber harap olmuştur. Biz
bir kavmin sahasma indik mi uyarılmış olanlarm sabahı ne kötü olur".[1]
Buyurmuştur. Bu yoldan galibiyet gerçekleştiğine göre o kişinin beraberinde
getirdikleri, müslümanların hakimiyet sahasına dahil kimselerdir, demektir.
670- Şayet
getirdiği şeyler bir köyün yer altındaki sığmağından ise ve müslümanlar o köyü
bildikleri halde sığınaktan habersiz iseler, getirdiklerinin hiçbirine dokunulmaz.
Çünkü müslümanlar
sığınağı bilmiyorlarsa, orada bulunanları elde etmiş olmazlar. O köye girmiş
veya girmemiş olsunlar farketmez. Bir defa müslümanlar o sığınağı bulma
yolundan yoksundur.
671- Şayet
getirdikleri şeyler, müsîümanların savaş açtığı ve fethetmek için kuşattıkları
bir kaleden iseler, getirdiklerinin tamamı fey'dir.
Çünkü
müslümanların galibiyeti kaledekilerin hepsini içine alır. En iyi allah bilir. [2]
672- Harp
ehlinden biri müşriklerin zayıf taraflarım haber vermek üzere İslam ordusundan
eman dilemiş ve müslümanlar düşmanla karşılaştıkları zaman onu kaybedip düşman
ordusu yenildiğinde onu aralarında görürse ve kendisi: Ben müslü-manlarm
safında iken beni esir aldılar, der ve yalan söyleyip söylemediği
kestirilemezse durumuna bakılır; şayet eli kelepçeli ise ya da bir yere
bağlanmış ise, önce olduğu gibi eman içerisinde olur.
Çünkü işin gerçeğine
vakıf olunamayınca zahire ve görünen alametlere göre hüküm verilir.
Zahire göre esir
edildiği anlaşılıyorsa, deriz ki: Onların kendisini esir etmeleri halinde,
nasıl ki zimmî olan bir kimse düşman tarafından esir edildiğinde onunla
yaptığımız antlaşma son bulmuyorsa, ona verdiğimiz eman da son bulmaz. Ancak
iddiası konusunda yemin ettirilir.
Çünkü müşahede
ettiğimiz zahirî durumu onun lehine şehadet etmektedir. Ancak bu, sözünde
yalancı olduğu ithamını yok etmez. Onun için sözü
yeminiyle birlikte
geçerli olur.
673- Şayet
esirlik alametlerinden birşey taşımıyorsa, fey1 olur ve devlet başkanı onu öldürme
yetkisine sahiptir.
Çünkü zahire göre
kendi isteğiyle ordumuzu terketmiş ve düşmanın hakimiyetine geçmiştir. Böylece
ona verdiğimiz eman da son bulmuştur. Onun durumu, tıpkı diğer savaşçı
düşmanların durumu gibidir.
674- Şayet
durumu kapalı ise, mesela, bazı alametler esir edildiğine, bazıları da
edilmediğine delalet ediyorsa, o zaman fey' olur, ama devlet başkanının onu
öldürmemesi gerekir.
Çünkü alametler
çeliştiğinde bulunduğu yere göre hüküm verilir. Mezkur kişi düşmanın hakimiyeti
altında ve köle edilmenin mubah olduğu bir yerde bulunmuştur. Ancak
alametlerin çelişmesi, bir şüphenin varlığını gösterir. Onun için de bu kişi
öldürülemez. Çünkü öldürme, şüphelerle önlenen cezalardandır, Şayet, alametler
çeliştiğinde neden asıl ve bizce malum olan durum geçerli olmasın? denilirse,
Deriz ki: Malum olan
aslı almak, ancak onu izale eden delilin yokluğunda sözkonusudur. Burada ise
aslı izale edecek delil ortaya çıkmıştır ve o da düşmanın hakimiyetinde
bulunmasıdır. Bu kıyasa göre her halükarda fey' olması gerekirdi. Ancak onlara
esir olarak geçtiği delilleriyle ispatlanırsa bu kıyastan vazgeçeriz. Ama
esirliğini ispatlayamaz ya da bununla çelişen durumlar ortaya çıkarsa, mevcut
durumu değerlendirmekten başka bir yol kalmamaktadır.
675- İmam
Muhammed dedi ki: Müslümanların atları bir defa kaçtıktan sonra tekrar geri
dönüp düşmanı yenilgiye uğ-ratsalar ve em an verilen kişiyi ellerinde bulsalar,
onları mağlup etmeden önce ellerinde olduğu bilinirse, bu kişinin durumu ile
yukarıda anlatılan kişinin durumu aynı olur.
Şayet müslümanlar
düşmanı yenilgiye uğrattıklarında onu bulsalar ve düşmanlar tarafında
bulunduğunu bilemeyip sadece onu kaybettiklerinin farkına varmişlarsa ve onu
bulduklarında karargahınızı terketmedim, derse duruma bakılır; Şayet karargahta
bulunan asker sayısı az olup orada bulunmuşsa ve mutlaka durumundan haberdar
olacakları kanaati hakim ise, esir edilir.
Çünkü o zaman yalan
söylediğini kesinlikle biliriz. Onun için de eman hükmü son bulmuştur.
Ama karargahtaki asker
fazla kalabalık olur ve bu kalabalık içerisinde ona benzer bir kimsenin göze
çarpmayabileceği sözkonusu ise, o zaman eman durumu devam eder.
Çünkü malum olan aslı
izale edecek bir delil,ani düşmana katıldığı ortaya çıkmamıştır. Sadece biz
onun düşmana iltihak ettiğini iddia edioruz, o da aksini iddia etmektedir.
İddiasını yemin ile desteklerse, sözüne uyulur ve emam devam eder.
676.
Karargahtaki askerin sayısı az ise,düşmanı yendiklerinde onun düşmanla birlikte
mi yoksa kendileriyle birlikte mi oldugunu bilmeyip ondan sorduklarında:
Hayvanıma yem bulmak için gittim yahut yolu kaybettim, düşmana katılmış değilim
derse, kıyasa göre esir alınır.
Çünkü harp
diyarında ordumuzdan ayrıldığını
biliyoruz.Harp diyarı ise, düşmanın yeridir ve onların hakimiyeti altında
bulunan bir yerdir.
Fakat İmam Muhammed
istihsan kuralına göre dediki: yemin ettiği taktirde doğru söylediği kabul
edilir.
Çünkü muhtemel bir
şeyi söylemektedir.İhtiyacını gidermek yada hayvanına yem bulmak için karargahı
terketmesi mümkündür.Korku ve izdihamın bulunduğu bir yerde ileri sürdüğü gibi
yolu kaybetmesi de mümkündür.Bu sebeple kendisi için emanın devamını kabul
ediyoruz.Temel durumunda onan emanı yok edecek bir delil ortaya çıkmadıkça,
temeli almak gerekir.
En iyi bilen Allahtır.[3]
677- İmam
Muhammed dedi ki: İslam ordusu bir kaleye gelip onu fethetmeğe kalkıştıklarında
kale halkı onlara: Bizden on kişi çıkıp sizinle eman pazarlığı yapacaklar,
onlar ne karar alırlarsa biz ona razıyız, derlerse, on kişi de çıkıp esir
alınmamaları şartıyla kalede ne varsa hepsini askerlerin alabileceklerini
söyleseler, fakat müslümanlar bu isteklerini rededer ve söz konusu on kişi bu
sefer sadece kendileri ve çocukları için eman isteyip bu hususta müslümanlar la
anlaşsalar, sonra da içeri girip kapıyı açınca müslümanlar girip kaledekileri
esir almaya başladıklarında kaledekiler: Size gönderdiğimiz on kişi bizi esir
etmeyeceğinizi söylediler, iddiasını ileri sürseler, bu iddialarına aldırış
edilmez. SÖzkonusu on kişi onları doğrulasın veya doğrulamasın, farketmez.
Belirlenen on kişi ve çocukları hariç, geri kalanların hepsi esir alınır.
Çünkü müslümanlar
tarafından, bu on kişi dışında hiç kimseye açıkça eman verilmemiştir. Kalede
bulunanlar tabi olma yoluyla bu on kişinin emanma dahil olmazlar. Kuşatma
altında olana verilen eman ona hakikaten tabî olanı kapsamazken, ona tabî
olmayanı nasıl kapsasın!
Ayrıca iddia ettikleri
gibi bu on kişi esir edilmeyeceklerini kendilerine söylemişlerse, bu konuda on
kişi yalan söylemiş demektir. Müşrikler, hain kişileri kendilerine elçi
seçmişlerse, yaptıklan kendilerinedir. Müslümanlar tarafın-dan onlar aldatılmış
değil, kendi kendilerine aldanmalardır.
678- Kalede
bulunan bir grup müslürnan, pazarlık yapan on kişinin iddia attikleri gibi
haber verdiklerine tanıklık etse, bu tanıklıkları fayda vermez. Çünkü delille
sabit olan, bizzat gözö-nünde cerayan edenden daha kuvvetli değildir.
679-
Sözkonusu on kişi kaieye girdikleri zaman kendilerine bunu haber verdiklerini
müşahade etsek bile, onları köle edinmemize bu engel değildir.
Çünkü biz onlara böyle
bir eman vermiş değiliz.
680-
Kaledekiler bu on kişi antlaşma yapsın veya yapmasın kendilerine dönünceye
kadar eman isteseler, bu ve daha önceki durum aynıdır.
Çünkü kendilerine
verilen bu eman, sözkonusu on kişi geri dönünceye kadar geçerlidir. Ondan
sonrası için onlara eman verilmemiştir.
681- Şayet
bu on kişi geri dönünceye kadar eman almış iseler ve geri dönüp onlara durumu
haber verdik, dedikleri halde kaledekiler, bize böyle haber getirmediler,
diyecek olsalar, onla-ra verdiğimiz eman geçerlidir.
Çünkü bu on kişi kale
halkına verdiğimiz emanın son bulduğunu iddia etmektedir. Kaledekiler ise bunu
inkar ediyorlar. Onun için söz kaledekilerin-dir ve bu on kişinin bu konuda
şahitlik yapma yetkileri yoktur. Çünkü kendi fiillerine şahİdlik etmektedirler.
Yaptıklarının doğruluğunu ileri sürmektedirler. Kaledekilere haber verdik ve
onlar da bunu kabul ettiler, diyorlar. Halbuki kişinin yapmış olduğunu temize
çıkarmak için yapacağı şahitlik kabul edilmez.
682- Kalede
bulunan müslümanlardan yahut zimmet eh-linden bir topluluk böyle dediklerine
şahit olsalar, şahitlikleri kabul edilir ve onlar da esir edilirler.
Çünkü şehadetleri,
kaledekilerin aleyhine bir delildir. Onların şehadetiyle sabit olan,
kaledekilerin ikrarı ile sabit olan gibidir.
683- Şayet
müslümanlardan şahitlik edenler fasik kimseler iseler, esir almanlar kaleye
iade edilir ve durum eski şekline döner. Sonra da yeniden onlara savaş açılır.
Çünkü fasıkın haberine
itibar edilmeyeceği ayetle sabittir. Hakkında şahitlik yapılan kişi müslüman
olsun veya düşman olsun fark etmez. Fasıkm şahitliği her ikisi için
geçersizdir. Bu on kişinin durumu onlara olduğu gibi anlattıkları tesbit
edilemedikçe, onlar eman içerisindedir ve esir alınamazlar.
684-
Müslümanlar kaleye girdiklerinde kaleleri yıkılmış ve kendilerini koruyacak
durumu yitirmiş iseler, onları eman bulacakları yere ulaştırmak müslümanlar
üzerine bir görevdir.
Çünkü onlara
verdiğimiz eman hala devam etmektedir. Emin olacakları bir yere onları
ulaştırmadıkça onlara verdiğimiz emanı geri alamayız.
685- Şayet
bu on kişi, antlaşmayı olduğu gibi anlatmadık, sadece esir edilmekten emin
kılındınız dedik, diye söylese, bununla önceki durum arasında bir fark yoktur.
Bu sebeple kale-dekileri esir alamayız.
Çünkü bu on kişi olup
biteni olduğu gibi onlara anlatıncaya kadar kendilerine eman vermişizdir.
Halbuki onlara doğrusunu anlatmamışlardır.
686- Şayet
müslümanlar onlara: Bu on kişinin size haber verdikleri gibi kimseyi esir
almayacağız ama kaledeki malları alacağız, çünkü siz buna razı oldunuz ve
kaleyi açtınız, diyecek olsalar ve kaledekiler de: Şimdi biz buna rıza
göstermiyoruz, deseler, malları kendilerine bırakılır.
Çünkü kendilerine
verdiğimiz eman kalede bulunan herşeyi kapsamaktadır. Başkasına razı olsalar
bile kendilerine verilen eman devam etmektedir. Eman ne için verilmişse, o
neticelenmeden bu eman son bulmaz. Verilen eman da, ancak meselenin olduğu gibi
kendilerine intikal ettirilmesiyle son bulur. Bu haber kendilerine intikal
etmedikçe, onlan eski durumlarına iade ettikten yahut emin olacakları bir yere
ulaştırdıktan sonra ancak bu emanı bozabiliriz.
687- Şayet
komutan bu on kişiyle birlikte müslümanlardan birini gönderecek olsa ve o
müslüman kişi: Bu on kişi antlaşmanın nasıl olduğunu onlara haber verdiler,
dese ve kale halkı da bunu inkar etse, söz kale balkınındır.
Çünkü bir kişinin
şahitliği müslümanlar aleyhinde bağlayıcı olmadığı gibi kendilerine eman
verilmiş kimseler hususunda da bağlayıcı değildir.
688-
Müslümanlardan iki veya daha çok kişi gönderilip bu müslümanlar şahitlik edecek
olsalar, o zaman kaledekilerin hepsi esir edilir.
Çünkü müslümanların
şahitliği tam bir delildir. Onların şahitliği emanm son bulmasını gerektirir.
Onların şahitliğini nasıl kabul edebilirsiniz? Onlar bu şahitlikleriyle
kendilerine menfaat sağlamış oluyorlar. Çünkü ganimette onlarm da payı vardır?
denilirse;
Cevap olarak deriz ki:
Evet, doğrudur. Ama ganimet taksim edilip ellerine verilinceye kadar ganimette
hakları yoktur. Çünkü onlardan biri, ganimet taksim edilip kendisine
verilmesinden önce ölecek olursa kendisine düşen pay mirasçılarına kalmaz.
Böyle zayıf bir hak şahitliğin kabulüne engel değildir.
Nitekim müslüman
askerlerden iki kişi bir zimmînin ganimetten bir şey çaldığını söyleyip
çalınanı ayniyle belirterek gösterseler yahut çaldığına şahitlik etseler, genel
ortaklık göz önünde bulundurularak ganimet veya hazinede menfaatlerinin
bulunduğuna bakılmadan şahitlikleri kabul edilir.
689- İki
adam, müslümanlar arasında şahitlikleri kabul edilmiyen kişilerden ise, onlar
eman altında olurlar.
Çünkü bu şahitlikle
emanı sona erdireek şey gerçekleşmiş olmaz. Sona erdirecek şeyin sabit olması
İçin şahitliklerinin kabul edilmesi gerekir.
690- Zimmet
ehline karşı şahitliği geçerli yine zimmet ehlinden iki kişiyi de on
kişi ile beaber gönderse, onlar yine fey' olurlar.
Çünkü eman alanlara
karşı şahitlik etmektedirler. Şüphelerle geçersiz sayılan ve sayılmıyan
şeylerde zimmet ehlinin eman alanlara karşı şahitliği geçerlidir. Onun için bu
meselede zimmet ehlinden iki kişi müslümanlar maka-mındadır.
691- Buna
bir erkek ve iki kadın şahitlik ederse, şahitlik geçerli olur ve adamlar fey'
olurlar. Ancak öldürülmezler.
Çünkü şüphe ile
beraber sabit olan şeylerde erkeklerle beraber kadınların şahitliği hüccettir,
ama şüpheler bulunduğunda geçersiz olan şeylerde hüccet değildir. Çünkü
kadınların şahitliğinde unutma ve yanılma olabilir.
692- On
kişiyle birlikte kaledekilerde, eman verilen iki a-dam gönderir ve onlar da
aleyhlerine şahitlik etseler, bu gönderilen iki kişi o yerin halkından iseler
şehadetleri kabul edilir. Ama oralı değillerse, mesela onlar Türk[4] ve
kale halkı da hıris-tiyan ise farklı memleketlerden olmaları sebebiyle
şehadetleri makbul değildir.
Çünkü harp diyarı
hüküm yeri değil, yenme yeridir. Güçlerinin farklı oluşu aralarında farklılığın
olmasını gerektirir. Böylece farklı yerlerden iseler eman altmdakilerden bir
kısmının diğerleri aleyhine şehadet etme yetkileri yoktur. Ama zimmîlerin
hilafına eman altındaki kimseler bizim ülkemizde bir araya gelmiş olsalar,
ülkemiz vatandaşı olmuş olurlar. İslam yurdu ise hüküm yurdudur. Hepsi aynı
hakimiyet altında olduklarından dinleri farklı olsa bile bir kısmının diğerleri
hakkında şahitlikleri makbuldür. Nitekim müslümanlar da mezhepleri değişik olsa
bile birbirleri hakkında şahitlikleri makbuldür.
693- Kale
halkının eman altında sayıldığı her hüküm, bu on kişi için de geçerlidir.
Çünkü eman kesinlikle
onları da kapsamaktadır. Bu verilen eman geri
alınmadıkça onlara da
dokunamayız.
694- Şayet
on kişi dışında kale halkından dinine güvenilen bir topluluk, bu on kişinin
antlaşma yapıldığını kendilerine haber verdiklerine dair şehadette bulunursa,
şehadetleri kabul
olunmaz.
Çünkü ileri sürdükleri
sebebiyle müslümanlara köle olmuşlardır. Şahitler, bu on kişinin haber
vermesiyle emanm son bulduğunu ileri sürmektedir. O halde köle durumuna
düşmüşlerdir. En azından durumları kölelik ve hürriyet arasındadır. Böylece
mükâteb (sözleşmeli köle) durumundadırlar ve şehadetleri kabul olunmaz.
695- Şahitlikleri kabul olunmazsa, bu on kişi
dışında, kale halkı mal ve kuleleriyle eman altında olurlar.
Bazı nüshalarda ifade
böyle geçmektedir. Ancak bunun doğrusu "Bu on kişi aleyhine şehadet
edenler hariç..." şeklindedir.
Çünkü bu on kişi için
emanın devam ettiğinde şüphe yoktur. O halde, nasıl eman altında bulunanların
dışında kalabilirler? Lakin bu şehadet edenler, kendileri emanın son bulduğunu
itiraf etmektedirler. Bu itirafları ise, kendileri için geçerlidir. Böylece
malları, köleleri ve onları doğrulayan hanımlanyla küçük çocukları fey1
durumuna düşmüş olurlar. Küçük çocuklar annelerine tabî olduklarından, anneleri
kocalarını yalanlarlarsa, çocuklarıyla birlikte eman içerisinde olurlar.
Annesi bulunmayan
küçük çocuklar ise, babalarına tâbîdir. Çünkü kendileri köle ve anneler hür
olunca, annelerin emanı devam ettiğinden çocukların yeri annelerin kucağı olur.
Annesi olmayanlar, ister istemez babalarına tabi olur ve ona tabi olarak köle
olurlar. Kendileri tasdik etmedikçe, büyük çocukları hakkında tasdik edilmezler.
Onları tasdik ederlerse, kendi ikrarlarıyla o zaman köle olurlar.
696- İmam
Muhammed dedi ki: Komutan, olup biteni bildiren bir mektup yazar ve altını
mühürledikten sonra sozkonusu on kişiyle birlikte bir elçi eşliğinde bu mektubu
kale komutanına gönderir ve kale açıldığında kale komutanı, elçi bana böyle
bir mektup getirmedi ve bana böyle birşey vermedi derse, elçi de: Mektubu
kendisine teslim ettim, hatta huzurumda mektubu okudu, iddiasında bulunsa,
kaledekilerin ilk emanı devam eder.
Çünkü elçi, mektubu
ona ulaştırmakla emanın son bulduğunu iddia etmektedir. Kale komutanı ise bunu
inkar etmektedir. Söz, İnkar edenindir.
Çünkü emanın
sonbulması halinde uygulanacak hüküm, onların öldürülmelerini yahut köle
edinilmelerini mubah kılan bir hükümdür. Bu ise, şüphelerle geçersiz olan
hükümlerdendir. Gönderilen elçi müslüman bile olsa, bir kişi olduğundan, bir
kişinin verdiği haber tam delil değildir.
697- O
elçiyle birlikte iki müslüman gönderilmiş ve kale konutanma onların huzurunda
mektup okunmuş ve mektupta yazılanları anlamışsa, kaledekilerin hepsi esir
alınır.
Çünkü delil ile sabit
olan, düşmanın itirafıyla sabit olan gibidir. İki müs-lümanın şehadeti ise tam
bir delildir.
698- Şayet
gönderilen o iki müslüman, elçinin mektubu kale komutanına teslim ettiğini ve
Arapça olarak mektubu komutana okuduğunu, tercümanın da onu tercüme ettiğini,
lakin tercümanın ona nasıl tercüme ettiğini bilmediklerini söylerlerse,
komutanın mektupta yazılanları anladığını tesbit edinceye kadar kıyas onların
eman içerisinde olmalarını gerektirir. Çünkü biliyoruz ki, kale komutanı Arapça
bilmemektedir. Şahitler de tercümanın doğru tercüme edip etmediğini
bilmemektedirler. O halde komutanın yazılanları anladığına dair kesin delilimiz
yoktur. Şüphe hala sözkonusudur. Onun için de öldürülmez ve esir alınmazlar.
Ancak kıyas böyle olmakla birlikte istihsan deliline göre onlar fey' olurlar.
699- İmam
Muhammed dedi ki: Bu durumda esir alınırlar. Çünkü müslümanlar, verilen emanı
geri almak için başka bir imkana sahip değildirler.
Tercüman hainlik edip
mektupta söylenenleri doğru aktar-ınamışsa, o zaman hain bir tercüman edinmekle
kendi başlarına geleni kendi elleriyle hazırlamışlardır.
İşin hakikatına vakıf
olma imkanı bulunmadığı zaman hükmün hakikate göre verilmesi uygun düşmez. Zahire
bakılır ve ona göre hüküm verilir.
700- Şayet
müslüman elçiler kale komutanının meclisinde bulunmamışlar, lakin mektubun
cevabı mühürlü bir mektup ile verilmiş ve sonra kale açıldığında kale komutanı
mektup meselesini inkar eder ve: Bana ne mektup ulaşmıştır ne de o on kişi
olup-biteni olduğu gibi anlatmıştır, derse, emanları olduğu gibi devam eder.
Çünkü ordu komutanına
getirilen mektup şüphelidir. Olabilir ki, onlardan biri komutanları namına onu
uydurmuştur. Böyle şüpheli bir mektupla da ölüm ve ganimet almayı mubah kılacak
şekilde eman son bulmaz.
701- Şayet
mektup kralları tarafından gönderilmiş ve o ülke işgal edildikten sonra kral
böyle bir mektup göndermediğini iddia edecek olursa, durum aynıdır.
Bu da müslümanlarla
aralarındaki eman akdini bozmaz. Çünkü burada da mektubun durumu şüphelidir.
Mektup bir komutan namına uydurulabileceği gibi kral namına da uydurulması
muhtemeldir.
702- Gerçek
olup olmadığı bilinemeyen bu mektuba dayanılarak kanları helal olmayacağı
gibi,köle olarak da alınamazlar.
Şayet "Hükümlerde
bir yargıcın diğer yargıca gönderdiği mektup delil sayılmaktadır. Halbuki aynı
ihtimal onda da mevcuttur" diye itiraz edilse;
Buna cevap olarak
deriz ki: Şüphe ile hükmü kalkan hususlarda mektup delil olmadığı gibi, şüphe
ile birlikte hükmü sabit olan meselelerde de kıyasa göre hüccet kabul edilmez.
Ancak şüphe ile birlikte hükmü sabit olan meselelerde istihsan yolu ile delil
olarak kabul edilir. Çünkü zahire göre uydurma olmadığını kanıtlayan mühürle
mühürlenmiştir. Ayrıca hem buna hem de içindekilere şahitler şahitlik
etmektedir. Böyle bir şey, krallarının bize yazdığı mektupta zaten olmaz.
En iyi Allah bilir.[5]
703- İmam
Muhammed dedi ki: İslam ordusunun komutanı bir ihtiyaçla ilgili olarak kale
komutanına müslüman bir elçi gönderecek olsa, elçi de gidip mektubu teslim
ettiğinde: "Komutan sözlü olarak sana, akraba ve ülkene eman verdiğini
haber vermemi istedi, kapıyı aç" derse ve komutanın ağzından bir mektup
uyduracak olsa, ya da bir müslüman topluluk huzurunda sözlü birşeyler uydursa,
kale kapısı açılıp müslüman-lar kaledekileri esir alarak mallarını yağma etmeye
başladıklarında kale komutanı: "Elçiniz, komutanınızın bize eman verdiğini
haber verdi" deyip o müslümanları da buna şahit getirse, kaledekiler eman
içerisinde olur ve alınan malları geri verilir.
Çünkü elçinin ifadesi
onu gönderenin ifadesi makamındadır. Onun içn bu durumda ordu komutanı
kendilerine eman vermiş gibi sayılır.
Elçinin ifadesi, elçi
olarak gönderildiği hususta gönderenin ifadesi makamında olur, ama uydurduğu
meselelerde onun makamında sayılmaz, diye İtiraz edilse;
Deriz ki: Kendisine
gönderilen kişi açısından bu ayırım geçerli değildir. Çünkü elçinin hangi
sözlerinin doğru ve hangilerinin uydurma olduğunu bilme İmkanı yoktur.
Kendisine elçi gönderilen kişi, elçinin verdiği bilgiye i-nanmaktan başka ne
yapabilir. Onun için o kişinin elçi olduğunu tesbit ettikten sonra
söylediklerini doğru olarak kabul eder. Aslında gönderen kişinin güvenilir bir
elçi seçmesi gerekir. Şayet elçinin haber verdiği doğru olarak kabul edilmezse,
aldatma sözkonusu olur ki, bu haramdır.
Görmüyor musun,
komutan onlara: Bu aramızda meydana gelecek her hususta benim elçimdir, diye
seslense ve elçi de böyle bir davranışta bulunsa, kendilerine eman verilmiş
sayılmaz mı? Nitekim bu durum şu ayetlerden de anlaşılmaktadır: "Eğer
(peygamber söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş
olsaydı, elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) ahverirdik. Sonra da, hiç
şüphesiz, onun şah damarını koparırdık."[6]
Halbuki Hz.Peygamber
değil, Müseyleme ve benzeri peygamberlik iddiasında bulunan yalancılar Allah
adına bazı şeyler uydurmuşlardır. Onlar elçi olmadıkları için uydurmaları
geçerli değildir. Ve dünyada da Allah onlara böyle bir ceza uygulamamıştır. Bu
da gösteriyor ki, elçilerin durumu diğerlerinkinden
farklıdır.
704- Elçi
zimmî yahut eman verilmiş harp ehlinden biri ise, durum yine aynıdır.
Çünkü bu emanm ordu
komutanı tarafından verildiği sabittir, elçi tarafından değildir. Ayrıca elçi
onların kalelerinde bulunmaktadır ve onlardan korunmuş değildir. Bu sebeple
kendiliğinden vereceği bir eman geçerli olmaz.
Ayrıca burada kusur
komutanındır. Çünkü kendisi yasaklanmış bir işte bulunarak kafir ve hain
birisini kendisine elçi seçmiştir.
Hz. Ömer (r.a.) vali
olan Ebu Musa' Eş'ari'ye "Katibine emret, camiye girsin ve şu mektubu
okusun", demişti.
Ebu Musa : Katibim
mescide girmez, demişti.
Hz. Ömer: Neden
girmiyormuş; cünüb mü? diye sormuş.
Ebu Musa: Hayır. O
hiristiyandır. Cevabını vermişti.
Bunun üzerine Hz. Ömer
şöyle demiştir: Sübhanallah! Mü'minlerden başkasını sırdaş edinmişsin? Yüce
Allah'ın şu sözünü duymadın mı?: "Kendi (din kardeşlerinizden başkasını
(dost ve) sırdaş edinmeyin. (Çünkü) onlar size şer ve fesat yapmakta hiç kusur
etmezler..."[7] Yani onlar işlerinizi
bozmaktan geri kalmazlar.
705- Elçi:
Şu iddia ettiklerini söyledim, derse ve bunu an-cak kendisinin söylemesiyle
bilecek olursak ve kale kapısı açılmış olup müslümanlar onları esir almış
iseler, söylediği kabul edilmez.
Çünkü geriye çevrilip
yeniden başlanması mümkün olmayan bir şeyi haber vermektedir ve müslümanların
hakkı sabit olduktan sonra bu hakkı bozacak bir iddiada bulunmaktadır. Bu
sebeple, delilini ortaya koymadıkça bu iddiası kabul edilmez.
706- Ama
esirlerden onun payına düşenler, hür olurlar. Çünkü kendisi onların eman
içerisinde olduklarını itiraf etmektedir. Düşman yurduna kendisinin dönmesine
de müsaade edilmez.
Çünkü bu müslümanların
hakkı olan bir şeydir.
707- Şayet
zimmîlerden bir grup bu konuşmaya şahit olsa, şahitlikleri kabul olunmaz.
708- Şayet
kendilerine bu mektubu getiren aslında elçi olmayıp kendiliğinden uydurduğu bu
mektupla aralarına giderek onlara eman verildiğini yazmış ve götürmüşse yahut
sözlü olarak: Ben (yahut biz) komutanın elçisiyim, komutanımız size eman verdi
derse, onların hepsi esir edilir. Ayrıca devlet başkanı savaşçılarını Öldürme
yetkisine de sahiptir.
Çünkü o şahıs
tarafından verilen eman, eman değildir. Ayrıca onlara bunu söylediği zaman
onlardan korunmuş bir durumda olmayıp aralarında esir makamındaydı. Esirin
verdiği eman müslümanlan bağlamaz. Ordu komutanının, onun bu davranışını
yüklenmesi mümkün değildir. Çünkü onu kendisi göndermemiştir ki, onun sözü
komutanın sözü makamında sayılsın.
Burada onları aldatmış
sayılmayız. Kusur, kendilerinindir. Kendileri elçi olarak bilinmeyen rastgele
bir adama aldanmışlardır. Bu şahıs daha önce İslam ordusu komutanı tarafından
hiçbir zaman elçi olarak gönderilmemiştir. Komutanın buna önceden engel olması
da mümkün değildir. Çünkü böyle birşeyden haberi olmamıştır. Kendi imkanları
dışında olan meselelerde karar verilmediği gibi, İslam ordu komutanı da
imkanlarının dışında olan birşeyden sorumlu değildir.
709- Elçi
olmayan bu şahıs İslam ordusunun karargahından onlara seslenip kendilerine
eman verildiğini söyleyecek olsa ve onlar da bunun üzerine kapıyı açacak
olurlarsa, eman geri alınıncaya kadar eman içerisinde sayılırlar.
Çünkü müslümanların
hakimiyet sahasında bulunduğu bir yerde onun bu sözü onlar için emandır. Emana
sahip bulunan bir kimsenin eman verme yetkisi bulunan bir kimse namına bunu
haber vermesinin sahih olduğunu daha önce belirtmiştik. îster bu haber doğru
olsun, ister yalan olsun farketmez. Şayet doğru ise kendisinden haber verilen
kişi tarafından, yalan ise haber veren kişi tarafından eman verilmiş sayılır.
Ancak bunun sabit olması için müslümanlardan adil şahitlerin buna şehadet
etmeleri gerekir. Çünkü bunda müslümanlarm hakkı olan ganimeti iptal etmek
vardır.
710- Şayet
komutanın elçisi komutanın mektubunu ilettiği zaman "Falan komutan size
eman verdi ve bunu haber vermek üzere beni size gönderdi. Yahut: Komutanın
kapısı önündeki müslümanlar size eman verdiler. Ya da: Ben sınırlarınıza girmeden
önce size seslenmiş ve size eman vermiştim. Müslümanlardan bir gurup da buna
şahittirler "derse, haber verdiği durum yalan ise, hepsi fey' olurlar.
Çünkü kendisi
komutanın elçisi değildir ki ifadesi komutanın ifadesi gibi olsun. Kendisi
komutanın yanındaki müslümanlarm elçisi de değildir. Bu durumda kendisinin
eman verme yetkisi de yoktur. Çünkü onların hakimiyet sahasında bulunmaktadır.
İşte bu sebeplerden dolayı sözünün hükmü geçersizdir.
711- Şayet
müslümanlardan bir kişi kendi özel bir ihtiyacını gidermek üzere aralarına
gönderilse, o da gidip ihtiyacını giderdikten sonra, kendisini gönderenin
kendilerine eman verdiğini haber verse, yine bu eman geçersizdir.
Çünkü böyle sıradan
askerlerden bir elçi komutanın yahut müslüman cemaatin elçisine benzemez.
Çünkü onu gönderenin kendisi elçi olsaydı, yine vereceği eman geçerli olmazdı.
Onun için elçisinin, kendisini gönderen namına vereceği eman da makbul
değildir.
Aslında emirin yahut
müslüman cemaatin elçisinde de kıyas budur. Ancak biz istihsan yolu ile bu iki
hasletten birini taşıyan elçinin vereceği emanın geçerli olacağını söylüyoruz.
Çünkü müslümanlarm
cemaati nerede bulunursa bulunsun hakimiyeti kendi elindedir ve gönderecekleri
elçi de onların makamındadır. Onun için e-man kendilerine nisbet edildiğinde
geçerli olur. Emirin durumu da bunun gibidir. Onun vereceği eman da geçerlidir.
Çünkü emir oluşu, hakimiyeti elinde tutması anlamındadır. Elçisinin eman
hakkında söyleyecekleri, kendisinin söyleyecekleri makamındadır. Bu yetki ise,
sıradan biri için sözkonusu olamaz. Bu sebeple böyle bir kimsenin göndereceği
elçidede bu yetki yoktur,
712- İmam
Muhammed dedi ki: Şayet emir kendilerine eman verildiğini haber verecek bir
elçi gönderir ve elçi de geri dönüp mesajı ilettiğini bildirecek olsa, elçinin
kendilerine bu mesajı ilettiğini bilmeseler bile eman içerisinde sayılırlar.
Çünkü hakikatına vakıf
olmak mümkün olmayan durumlarda hüküm zahire göre verilir. Zahire göre ise,
elçi aralarına girdikten sonra mesajı onlara iletmeden geri dönemez. Ayrıca
elçinin, "onlara mesajı ilettim" sözünde her ne kadar doğru olduğu
kesin olmasa bile, doğru olması ihtimal dahilindedir. En azından bu kadarla
şüphe hasıl olmuştur. Daha Önce de belirttiğimiz gibi şüphe sözkonusu olduğu
yerde eman sabit olur.
Onun için müslümanlar
eman bozulmadiğı müddetçe onlara saldıra-mazlar.
713- Şayet
emir ve müslümanlar onlara eman verecek olsalar, sonra da bir elçi antlaşmanın
bozulduğunu ve emanın geri alındığını onlara haber vermek üzere gönderilmiş
olsa, elçi de geri dönüp bunu onlara haber verdiğini söyleyecek olsa, bunun
kesinliği ortaya çıkmadan müslümanlar onlara saldiramaz.
Çünkü elçinin haberi
onlara ilettiğine dair sözü doğru olabileceği gibi yalan da olabilir. Bu ise,
her ne kadar bir bakıma eman verilmesi hususunda bir delil ise de antlaşmanın
bozulması için tam bir delil değildir. Çünkü emanın bozulması esir edilmelerini,
kadınlarının cariye olarak alınmasını ve kanlarının dökülmesini helal kılan bir
durumdur. Bu ise, şüphe ile sabit olmaz. Sadece dış görünüş veya bir kişinin
vereceği haber şüpheden hali değildir.
Eman verilmesinin
doğurduğu sonuç esir edilmelerinin yasaklanması olduğundan, eman verme şüphe
ile sabit olur.
Ayrıca emanın
bozulmasıyla yapılacak bir yanlışlık telafi edilemez. Onun için bu hususta
zahirle yetinmek caiz değildir. Halbuki eman vermekle yapılabilecek bir
yanlışlığın telafisi mümkündür Onun için bunu haber verecek tek kişi elçi
olduğu takdirde onun verdiği habere göre hareket etmek caizdir.
714- Şayet
müslümanlar haber kesinlik kazanmadan önce onlara saldıracak olsalar ve onlar
da: Elçinizin getirdiği haber henüz bize ulaşmadı, diyecek olsalar, onların
sözü geçerlidir.
Çünkü emanın bozulmuş
olmasını inkar etmiş olurlar ki, bu hususta malum olan asıl geçerlidir. Bu
sebeple bu saldın esnasında onlardan alınan mallar geri verileceği gibi
onlardan öldürülenlere karşılık fidye de verilir. Çünkü emanın bozulduğunu
bilmedikleri müddetçe onlar hakkında verilmiş olan eman geçerliliğini korur.
Şayet, emirin bundan
Öte yapabileceği başka birşey yoktur, şeklinde bize itiraz edilecek olsa, deriz
ki:
Hayır, mesele
dediğiniz gibi değildir. Aksine, emanın geri alındığını haber verecek bir elçi
ile birlikte, haberi kendilerine ilettiğine dair şahitlik yapacak iki şahit de
gönderir. Emanın geri alındığına dair haberin kesinlik kazanması için asgari
sınır budur. Hatta emir onlara iki elçi göndermiş osa ve bu iki elçi, haberin
kendilerine ulaştırıldığına dair şahitlik yapsa, yine caiz olmaz. Çünkü
onlardan biri, kendi fiiline şahitlik yapmış olur ki bu, ahkam hususunda delil
değildir. Ancak ahkamda delil olabilen bir durum, emanın bozulması için delil
olarak kabul edilebilir.
715- Şayet
emirlerinin elçisi müslümaııların karargahına mühürlü bir mesaj getirse ve bu
mesajda antlaşmayı bozduklarını bildirmiş olsa, durumu kesin olarak tahkik
etmedikçe müslümaııların acele ederek karar vermeleri doğru olmaz.
Çünkü getirilen bu
mesaj kesin değildir, uydurulmuş olma ihtimali vardır.
716 - Mesajı
getirenler düşmandan iki kişi ise ve bu mesajın emirin mesajı ve mührün de onun
mührü olduğuna şahitlik etseler, bu durumda düşmana karşı şahitlikleri geçerli
olur.
Çünkü bu iki elçi yanımızda
bulundukları müddetçe eman içerisindeler ve düşman da eman bozuluncaya kadar
eman içerisindedir. Düşmanın, kendi yurttaşları aleyhinde şahitlikleri de tam
bir delildir. Onların şahitlikleriyle antlaşma bozulduktan sonra artık
öldürülmelerinde ve esir edilmelerinde bir sakınca yoktur.
717- Ancak
gönderilen mektuba şahitlik edenler, onlardan şahitliği kabul edilmeyen yahut
zimmî veya müslümanlardan iseler, o zaman müslümanların acele ederek savaşa
girmeleri
caiz olmaz.
Çünkü böyle kimselerin
şahitliği ahkam konularında delil değildir ve
böyle bir şehadetle
eman bozulmaz.
Bunu kendilerinden
öğrenmek için emirin onlara müslümanlardan güvendiği adaletli iki kişi
göndermesi lazımdır.
Nitekim onları esir
ettiklerinde mektubu ve yazdıklarını inkar etseler, şer' an onların dediği
geçerli olur. Şahitliği geçersiz olanın şahitliğiyle de inkar etmeleri
geçersiz olmaz. Onun için mektubu yazdıklarını inkar etmeleri halinde
aleyhlerinde şahadet edecek şahitliği geçerli iki kişiyi emirin gördermesi
lazımdır.
718- Emir
onlara ahdi bozduklarını ifade eden bir mektupla on kişi gönderse ve müslüman
kişiye; Bu mektubu onlara oku, diğerlerine de: Siz de buna şahit olun derse ve
komutanlar ve patrikler bir araya gelip adam kendilerine Arapça mektubu
okuduktan sonra bir tercüman dillerine tercüme eder ve elçiler geri gelse ve
olanları bildirse, bu durumda müslümanların onlara saldırmalarında bir sakınca
yoktur.
Çünkü bundan fazlasını
yapmaları mümkün değildir. Zaten teklif, şüphe-bulunması halinde sakıt olan
şeylerde veya şüphelerin varlığına rağmen olan şeylerde imkana göre sabit olur.
lerin sabit
719- Onlara
saldırıp "Tercüman bize ahdin bozulduğunu değil, sadece eman müddetinizi
uzattık" dediğini iddia etseler, bu sözleri geçersiz olur.
Çünkü belirttiğimiz
gibi tercüme için kendileri hain birini seçmişlerdir. Tercümanın onlara
söyleyeceğini bilmemiz de mümkün değildir. Ancak tercümanın mektupta
söylenenlerin zıddmı kendilerine söylediğine müslümanlar kesin kanat
getirirse, o zaman onların emanı devam eder. Nitekim eman verdiğimiz bu
kişiler değişik dilleri konuşsalar ve Arap bir millet olup Arapça bildikleri
halde başka bir dille konuşsalar veya bu dili bilmiyoruz deseler, onların
konuşulan dili anladıklarını bildiğimiz halde bile bile onları tasdik eder
miyiz? Anlamadıklarına kesin kanaat getirmedikçe onların bu iddialarını kabul
edemeyiz. Ama böyle olduğuna kanaat getirirsek, söyledikleri olur ve eman
üzere devam ederler.
Zannı galip ile bu
dili anlamadıklarına kanaat getirirsek yine emanları devam eder. Çünkü ihtiyat
ile hüküm verilen yerlerde zannı galip kesin bilgi gibidir.
Ebu Hanife de şöyle
demektedir :
Müslümanların bir
kaleyi kuşatması sırasında müslümanlardan biri kumandana bir müşrik getirse ve
ona eman vermiştim, onun için bana geldi, derse, böyle olduğuna dair iki şahit
getirmedikçe sözü tasdik edilmez.
Çünkü kumandana
getirmesiyle müşrik artık müslümanlara fey' olmuştur. Zira müslümanların eline
düşmüştür. Bu müslümanın da daha önce ona eman vermeğe imkanı yoktur. Onun için
verdiğini söylediği eman konusunda tasdik edilmez. Kıyasa göre devlet başkanı
onu, diğer esirler gibi dilerse öldürebilir.
İstihsana göre ise onu
öldürmeyip fey' sayabilir. Çünkü müslümanın sözündeki doğruluk şüphesi,
öldürülmesine engel teşkil edecek bir şüphe meydana getirmektedir.
Sonra, eman verilmiş
kişinin öldürülmesi Allah'ın yasakladığı bir şeydir. Dini bir meselede haberi
vahid de şer'an hüccettir. Bilhassa bu haber belirli bir şahsı ilzam etmiyorsa
ve o şahıs bunu inkar da etmiyorsa, o zaman hüccet oluşu daha açıktır.
720- Getiren
müslüman dışında başka bir müslüman da buna şahitlik ederse, onun şahitliği de
kabul edilmez. Kabul olunması için iki müslümanın şahitlik yapması lazımdır.
Delil olarak Hürmüzan
hadisi gösterilmektedir. Hz. Ömer ona: "Konuş, hiç korkma", yahut
"diri sözü ile konuş", dedi. Sonra Hz. Ömer durumu unuttu. Enes b.
Malik olay hakkında tanıklık yapınca Ömer bunu kabul etmedi. Ne zamanki beraberinde
başka birini de getirip şahitlik yaptı. Hz. Ömer onu kabul etti ve eman verdi.
Birinin eman altında
olduğuna dair şahitlik yapılacağında erkek iki kişinin şahitliği gerektiğine
bu açık bir delildir. Çünkü emanına şahitlik yapılan bu kişi emanın varlığını
inkar etmektedir. Kendisi bunu kabul etseydi kendi hakkında şahitliği hüccet
olmazdı. Onun için emanın sabit olabilmesi için ondan ayrı iki kişinin
şahitlik yapması lazımdır. Ancak müslümanlar durumu elçinin düşmana
bildirdiğinden emin olması halinde elçi müstesna olur. Çünkü müslümanlar onun
elçililğine güvenmişlerdir. Ondan bir hainlik meydana gelirse, bunun zararını
müslümanlar çeker.
Nitekim devlet başkanı
müslümanlar için birini hakim tayin ettiğinde ve hakim recm, el kesme gibi
cezalardan birinin uygulanmasında yanıldığında bunun cezasını müslümanların
beltülmali çeker. Çünkü onlar müslümanlara onu yagıç yaptılar. Hatasının
cezasını da onlar yükleneceklerdir. Elçinin durumu da aynıdır. Ona elçiliği
yüklediler. Hata ve cinayetinin cezasını düşman taraf değil, sadece onlar
yükleneceklerdir.
En iyi bilen
Allah'tır.[8]
721- Bir
seriyyenin, İslam yurduna (darulislama) çıkıncaya kadar kale halkına beşyüz
dinar karşılığında eman vermesi geçerlidir.
Çünkü bu amaçla
karşılıksız eman vermeleri geçerli olduğuna göre, ücret karşılığında eman
vermeleri öncelikle geçerli olur. Çünkü eman öldürme ve köleleştirmeyi haram
kılmaktadır. Bu da ücretli veya ücretsiz sahihtir. Tıpkı kısas yerine barış
yapılması gibi.
722- Bu
antlaşmadan sonra onlardan başka düşmanlara saldırmakta bir sakınca yoktur.
Çünkü emanı sadece
kale içindekilerine verdiler. Kaledekilerle beraber malları ve hayvanları da
eman altında olur. Çünkü kalede kalmak üzere kendilerine eman verdiler.
Antlaşmadan önce aldıkları dışında eman verdikten sonra eşyalarından herhangi
birşey almaları doğru değildir. Antlaşmadan önce aldıklarını geri vermeleri de
gerekmez. Çünkü alınan şeyler artık onlara ganimet olmuştur. Zaten eman
vermeleri önceden aldıklarını onlara geri vermek için değil, canlarına ve diğer
mallarına zarar vermemek içindir. Önce alınanlar da mallan kapsamından çıkmış
sayılır.
723- Bu
seriyye düşman yurdunda ilerledikten sonra ikinci bir seriyye gelse ve kale
sakinleri birinci seriyyeden eman aldıklarını söyleyip adaletli iki müslüman da
buna şahitlik yapsa, ikinci seriyyenin onlara dokunması yasak olur.
Çünkü birinci
seriyenin yaptığı akit bütün müslümanlar için geçerlidir. Rasulullah buyuruyor:
"Müslümanlar yabancıya karşı elbirlikür. En bayağıları onların çıkarını
gözetir. En önde geleni onlar adına akit yapar ve en uzakta olanı onlardan
biridir."
İfade edildiğine göre
ilk seriyyenin akdinden maksat emandır ve bütün müslümanlan bağlar.
724- Bu
seriyyenin hükmü de birinci seriyyenin hükmü gibi sabit olup düşmana bir daha
döndüklerinde daha önce aldıkları dinarlarını geri vererek emanı bozduklarını
belirtmeden kale sakinlerine saldırıda bulunmaları helal olmaz. İkinci se-riyye
için de durum aynıdır. İlk seriyyenin aldığı dinarlarını geri verip emanı
bozduğunu bildirmeden onlarla savaşması caiz olmaz.
Çünkü birinci seriyye
daru'l-harpten çıkıncaya kadar emin olmak için parayı verdiler. Birinci
seriyye darulharpten çıkmadıkça onlar eman içinde sayılırlar.
Dinarlarını
vermeksizin onlarla savaşmamız, aldatma ve zarar verme olacağı için haramdır.
Ama dinarları geri verildikten sonra onlarla savaşılır ve yenik düşmelerinden
sonra iki seriyye birbirine kavuşursa, ikisi de kale halkından birinci
seriyyenin aldığı mal ve paralarda ortak olurlar.
Çünkü hepsi
ganimettir. Zira darulislamda korumada ikisi ortak olmuşlardır. Ortak olmalarının
sebebi de budur.
Ama ikinci seriyye
dinarları kendi mallarından ödemişse, onları dağıtımdan önce ganimetten
alırlar.
Çünkü bu malları o
dinarları ödeyerek elde ettiler. Ödedikleri bu dinarları bağış olarak
vermediler. Aksine bunlarla elde edilen ganimete bir yol yaptılar. Onun için
ödedikleri miktarı almakta ganimeti elde edenlerden öncelik hakları vardır
Geri kalan ganimetler
ganimet taksimi esaslarına göre hepsine paylaştırılır. Ödenen miktar başka bir
ganimetten ayrılmişsa, onu önce ayırıp alamazlar. Çünkü ganimetin tümünden
ödenen miktar hepsi arasında ortaktır. Tıpkı daha sonra aldıkları ganimet
gibi.
Tıpkı rehin olayında
varislerden bazılarının miras malın tümünden borcu ödemeleri gibi. Bir kişi
özel malından o borcu ödemişse, ödediği miktar mirastan kendisine verilir.
Ortak mirastan ödemişse, ayrıca kendisine birşey ayrılmaz.
725- İki
seriyye darulharpte kavuşmazsa, birinci seriyyeye aldıkları dinarlar verilir.
İkinci seriyyeye de aldıkları ganimetler verilir.
Çünkü her iki taraf
darulislamda bunu elinde tutmuştur. Kendi mallarından ödemiş olsalar bile,
ikinci seriyye dinarları birinci seriyyeden alamaz.
Çünkü kale
sakinlerinden alınan ganimet kendilerine verilmekle Ödediklerinin yararım
onlar elde etmişlerdir ve ganimetler onlara tahsis edilmiştir. Halbuki birinci
durumda iş öyle değildi. Orada kale sakinlerinden alman ganimet olan yararda
iki seriyye ortak olmuştur ve arada bir fark yoktu. Orada kale sakinlerinden
alınan ganimetlerde sadece ortaklık vardı. Burada ise kale sakinlerinden alınan
ganimetler sadece onlara mahsustur.
726- İkinci
seriyye muzaffer olmayıp da diğer seriyye ile darulharpte bir araya gelse,
darulislamda birinci seriyyenin koruduğu dinarlardan ikincinin birşey alması
caiz olmaz.
Çünkü kale
sakinlerinin ganimetini ele geçiremeyince geri verdikleri dinarlardan birinci
seriyye yarar sağlamamış oldular. Birinci durumun aksine onları bir bakıma
teberru etmiş oldular. Sonra, ganimet külfet karşılığıdır. Geri verdikleri
dinarlar sebebiyle hepsi yarar sağladıkları taktirde hepsine ayrı ayrı dağıtım
yapılır. Ama hepsi yarar sağlamıyorsa sadece dinarları geri verenlere
paylaştırılır.
727- İkinci
seriyye kale dışındaki diğer düşmandan ganimet almış ve dinarlarını ondan almak
istemişlerse, bu caiz olmaz.
Çünkü bu ganimetleri,
dinarları geri vermeden elde etmişlerdir. Dolayı-siyle birinci seriyyenin
payında dinarları geri verme hükmü sözkonusu olmadığı gibi bunda da söz konusu
olmaz. Ama kale içindekilerden ganimeti almışlarsa durum değişir. Çünkü o
ganimetleri ancak dinarları geri verdikleri için elde etmişlerdir. Böylece
paylaşmadan önce dinarlarını o ganimetten ayırıp alırlar.
728- Kale
sakinleri ikinci seriyyeye eman altında olduklarını bildirip delil
getirmezlerse, sözleri tasdik edilmez. Onlarla savaşır ve ele geçirebilirler.
Ancak yendikten sonra eman altında olduklarını öğrenirlerse, alman malları geri
verilir, telef edilenler tazmin edilir ve kan diyetleri ödenir.
Çünkü kale
sakinlerinin eman altında oldukları açığa çıkmış, mal ve canlarının dokunulmaz
ve himaye altında olduğu anlaşılmıştır. Onlardan öldürülenler hata ile
öldürülmüş olur ve diyetlerini öldürenlerin ödemesi gerekir.
Öğrendiğimize göre
Rasulullaha iki adam gelerek eman istedi. Rasu-lullah onlara iki elbise verdi.
Ayrıldıktan sonra müslümanlardan bir cemaatle karşılaştılar ve müslümanlar
onları Öldürdüler. Rasulullaha da öldürdüklerini haber verdiler. Rasulullah o
iki kişiyi ve elbiseleri tamdı. Hür iki müslüman diyetiyle diyetlerinin
verilmesine karar verdi.
İmam Muhammed hadisi
bu şekilde nakletmiştir. Meğâzî kitaplarında iki adamın Amir oğullarından
olduğu ve Amr bin Ümeyye ed-Damrî'nin (Bi'rİ) Maune'den dönüşte öldürdüğü
kaydedilmektedir. Amir oğulları da arkadaşlarına daha önce aynısını yapmıştı.[9]
729- Aynı
şekilde kaledekiler birinci seriyyeden "Siz bize eman verin"
demesiyle "Bize eman verin" demesi arasında fark yoktur.
Çünkü "siz"
deseler de, demeseler de, emanı verecek yine onlardır.
730- Ama
darullslama gidinceye kadar sadece "siz bize dokunmayın," diye eman
isteseler ve onlar da eman verdikten sonra ikinci seriyye gelse, kale
sakinlerine birşey geri vermeksizin onlarla savaşabilir.
Çünkü emanı sadece
birinci seriyyenin kendilerine saldırmaması için aldılar. Dinarları
vermelerinden maksat da sadece birinci seriyyenin saldırısını Önlemektir. Bu da
gerçekleşmiş olmaktadır. Halbuki birinci durumda iş böyle değildi. Orada
belirli bir süre için genel bir eman istemişlerdi.
Eman, zaman bakımından
süre ile sınırlı olabileceği gibi, seriyyeler bakımından da
sınırlandırılabilir. Ancak sınırlandırma olmadan mutlak olarak kullanıldığında
lafız genellik ifade eder. Sınırlandırmayı gerektiren bir şeye tahsis
edildiğinde de hüküm o şey için sabit olur, yani hangi şey için tahsis
edilmişse ancak ona delalet eder.
731- İkinci
seriyye o kaleye varmadan önce birinci seriyye islam yurduna çıkıp gitmişse,
ikinci seriyyenin kaleye vardığında kale sakinlerine savaş açması caizdir.
Emanın bozulduğunu belirtmeden veya dinarları geri vermeden onlarla
savaşabilir.
Çünkü onlara belirli
bir süre için eman verilmiştir. O da birinci seriyyenin darullslama çıkmasına
kadardır. Bu sürenin bitmesi ve seriyyenin darul-İslama çıkmasiyle eman da
bitmiş olur. Nitekim darullslama çıktıktan sonra birinci seriyye tekrar geri
gelse onlarla savaşabilir. Onun için ikinci seriyye de onlarla savaşabilir.
732-
Seriyyenin bir kısmı çıkmış, bir kısmı da henüz çık-nıamışsa, muteber olan,
komutanla beraber caydırıcı güce sahip kısmın çıkmış olmasıdır.
Çünkü kale
sakinlerinin sulh isteyip dinarları ödemesinin sebebi, seriyyeden korkmuş
olmalarıdır. Bu da seriyyedeki askerler ve caydırıcı güçleri sebebiyledir.
Halbuki Ebu HanhVnin
görüşünde ve kıyasa göre seriyyeden darul-harpte bir kişi de kalmış olsaydı,
dinarlarını geri vermeden onlarla savaşılması caiz olmazdı.
Çünkü hüküm genele
göre sabit olduğunda bir kişinin kalmasiyle de baki kalır. Nitekim bütün halkı
irtidat eden bir memlekette bir tek mü'min veya zim-mî bile emniyet içinde
kalmışsa, orasının darulharp olmadığını söylemektedir.
Ancak bu kıyas burada
sakınca bulunduğundan uygulanamaz. Nitekim seriyye çıktıktan sonra onlardan bir
adam öldürülür veya ölür veya esir edilir yahut kaybolsaydı onlarla savaşmak
caiz olmaz mıydı?
733- Nitekim
birinci seriyye çıkmayıp öldürülürse, kale sakinleriyle savaşmak yine helâl
olur.
Çünkü öldürülmesi sanki
çıkması demektir. Yani kale sakinleri seriyye-nİn çıkması veya öldürülmesi
durumlarında onlardan eman içinde olur.
734-
Seriyyedekilerin bir kısmı öldürülür, bir kısmı da kalırsa, muteber olan, yine
çıkmaları durumundaki gibi caydırıcılıktır. Geri kalanlar düşmanı caydıracak
güçte değilse, kale sakinleriyle savaşmakta sakınca yoktur. Ama caydıracak
güçte iseler, darulîslama bunlar da çıkmadıkça kaledekilerle savaşmak caiz
olmaz. Bu sene onlara eman vermek üzere antlaşma yapmaları da caizdir.
Çünkü emanı kesinlikle
malum olan bir zamanlama ile belirlediler. İslam yurduna çıkmaları gibi zamanı
belirsiz bir olayla belirlemeleri caiz olduğuna göre, malum olan birşeyle
belirlemeleri öncelikle caiz olur.
Sonra "sene"
sözünü elif lam ile belirli söyleyince içinde bulundukları malum sene
kastedilmiş olur. Zilhicce ayının geçmesiyle de o sene geçmiş sayılır. Arta
kalan bir ay ise onlar için sadece bu ay hesaplanır.
735- Bizim
sene hesabımıza göre sizinle antlaşma yaptık, derlerse, sözlerine itibar
edilmez.
Çünkü müslümanlar
kendileri onlara eman verdiler. Sözkonusu müddet de onlar tarafından bilinen
müddet değil, müslümanlarca malum olan müddettir. Çünkü müslümanlar onlarca
malum olan şeyi bilmezler. Nitekim hükümleri bildiğimiz şeye bina etmekle
emrokmmuşuz. Yüce Allah buyuruyor: "Yılların sayısını ve hesabı bilmeniz
için ona menziller takdir etti"[10] Ama antlaşmada
bunu belirtmişlerse, o
taktirde dedikleri geçerli olur.
736- Barış
anından itibaren bizim tam bir sene hakkımız vardır, derlerse, sözlerine itibar
edilmez.
Çünkü onlar bu sene
dediler. Oniki ay ise belirli bir sene değil, belirsiz bir sene süresidir.
Nitekim bir yıl oruç tutmak borcum olsun, denirse, tam bir sene oruç tutulması
gerekir. Ama bu sene denilirse o yılın geri kalan kısmı anlaşılır. Onun geçmesi
de Zilhiccenin geçmesiyle olur.
737- Bu
seneden maksadımız sizin yaz mevsimini geçirme-ııizdir, derlerse sözlerine yine
iltifat edilmez.
Çünkü açık ve zahir
olanın hilafını iddia etmişlerdir. Zira zahir, akla gelen ve anlaşılan şeydir.
Bu sene denilince de akla gelen, onların iddia ettiği de muhtemel olmakla
beraber o yılın henüz geçmemiş kısmıdır.
738-
Antlaşmada bir süre belirtmişlerse, o süre muteberdir. Bize bir sene eman
verirsiniz, demişlerse bu antlaşmadan itibaren oniki ay süre ile geçerli olur.
Çünkü belirsiz bir
sene zikretmişlerdir. Bu da oniki aydır. Yüce Allah "Allah indinde ayların
sayısı şüphesiz oniki aydır"[11]
buyurmaktadır. Yani yılın aylan on ikidir.
739- Zaman
belirtmeden sadece bin dinar karşılığında bize eman verin demişlerse, bu»
seriyyenin islam yurduna çıkması anına kadar demektir.
Çünkü sözün mutlakhğı
durumun delaleti ve konuşanın sözünden malum olan şeyle mukayyet olmaktadır.
Kendilerini seriyye kuşattıktan sonra böyle demeleri, başlarına gelen
tehlikeden emin olmak için antlaşma yapmış olmalarını ifade eder. Bu da
seriyyenin darulîslama çıkmasiyle sona erer. Bununla sanki, darul İslama
çıkıncaya kadar bize eman verin, demiş oluyorlar.
740- Seriyye
çıktıktan sonra kendisi veya başkaları geri gelirse, dinarları geri vermeden kaledekilerle
savaşabilirler. Ancak emanlarmın bittiğini haber vermeden onlarla savaşmamaları
gerekir.
Çünkü onlara verilen
eman mutlaktır. Belirttiğimiz maksat ise verdikleri dinarlara raci olmaktadır.
O maksat itibariyle darultıarbîn dışına çıktıklarında dinarları almaya hak
kazanırlar. Ama eman mutlak olduğu için bozulduğunu haber vermeden onlarla
savaşmak helal olmaz. Tıpkı karşılıksız eman vermiş gibi. Bu, yukarıdaki
durumun aksinedir. Orada eman resmen zaman ile sınırlandırılmıştır. Belirtilen
zaman geçtikten sonra eman diye birşey kalmaz.
741- Devlet
başkanı darulİslamdan onlara antlaşmaya davet edecek bir heyet gönderse ve
belirsiz bir mal karşılığında eman vermeleri şartiyle antlaşma yapmayı kabul
etmelerinden sonra devlet başkanı fikrinden dönüp onlarla savaşmak isterse,
onlardan alınan malı geri vermeden savaşması doğru değil-
dir. Bu, birinci
durumun aksinedir.
Çünkü orada malı
vermelerinden maksatları başlarına gelen tehlikeyi uzaklaştırmaktı. Burada malı
vermelerinden amaçları ise, müslümanlardan hiçbir kimse kendilerine
saldırmamak üzere emanı mutlak olarak elde etmektir. Teyidi muhtemel olan
şeylerde mutlak teyidin zikredilmesiyle sarahat kazanan mesabesindedir. Sanki,
bize sürekli eman verin, demişlerdir. Onun için malları geri verilmeden
kendileriyle savaşmak helal değildir.
742- Kaleyi
kuşatan seriyye, bin dinar karşılığında içindekilerle antlaşma yapmayı teklif
edip başka birşey söylemezse, seriyyedekiler aynı seferde devam ettikleri
sürece onlara dokunamazlar. Bu seriyye darulharpten çıkmasa bile başka
seriy-yenin kaledekilere savaş açmasında bir sakınca yoktur. Çünkü malı
verirken kendilerine saldırmamalarını şart koştular. Bu ise başkalarını değil,
sadece o seriyyedekileri kapsar.
743- Maksat
itibariyle bunlar seriyyenin saldırısından emin olmak istemişlerdir. Bunların
darulİslama çıkmasiyle kaledeki-lerin maksadı gerçekleşmiş olur. Bunlar da
dinarları almayı hak etmiş olurlar.
744- Bir
daha gelecek olurlarsa, dinarları geri vermeleri gerekmez. Ancak saldırmadan
önce emanın bozulduğunu bildirmeleri gerekir.
Çünkü kendileriyle
kale sakinleri arasında özel bir eman işlemi vardır. Ancak bu emanın süresi
resmen mutlak olup sınırsızdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi böyle bir eman
kaledekilerle müslüman cemaat arasında yapıldığında hileden sakınmak için
emanın bozulduğunu haber vermeden onlara saldırmak helal değildir.
745- Aynı
şekilde seriyye ile aralarında bir anlaşma olmuş ve malları alınmışsa,
emanlarınm bittiği bildirilmeden onlara saldıracak olurlarsa, mallarını geri
verirler.
Çünkü emanları
kaldırılıncaya kadar onlar eman içinde idiler. Rasulullah
buyuruyor:
"Antlaşmakların malından birşey almanız helal olmaz."
746- Devlet
başkanı darulharbe üç koldan asker gönderse ve müslüman askerler henüz varmadan
bir kale halkı, kollardan birinin kumandanına "Bu seferden dönünceye
kadar falan kale halkına dokunmamak üzere bin dinar karşılığında eman
verin" diye haber gönderse ve iki taraf bu şekilde anlaşsa, diğer iki
askeri birliğin olsun, başka müslümanların olsun, üç birliğin de darulİslama
dönüşüne kadar onlara saldırması caiz değildir.
Çünkü bu eman İslam
cemaatinin tümü için geçerlidir. Kale sakinlerinin amacı da sadece üzerlerine
gönderilen birlikten emin olmak değildir. Çünkü bu birlik henüz onlara
varmamıştır. Belki maksatları, bu ve diğer birliklerin tümünden emin olmaktır.
Bundan anlıyoruz ki, mallarını ancak belirli bir süreye kadar müslümanların
tehlikesinden emin olmak için vermişlerdir. Sözkonusu süre de müslüman
askerlerin islam yurduna çıkmalarıdır. Bu da bütün müslümanların emandan
haberdar olmaları halinde meydana gelebilir. Onun için malları geri verilmeden
ve emanlarınm bittiği bildirilmeden onlara saldırmak caiz değildir.
747- Ama
üzerlerine gönderilen askeri birlik kaleye yaklaşmış veya kaleyi kuşatnıışsa,
bu durumda maksatları sadece bu birlikten emin olmaktır.
Çünkü bu birlik
tarafından kuşatılmış ve mecbur edilmişlerdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi
sözün mutlaklığı maksadın belirli olmasiyle mukay-yed olur. Onun için diğer iki
askeri birlik emanlarınm bittiğini haber vermeksizin onlara saldırabilirler.
Nitekim devlet başkanı birliklerden birinin başında olup düşman "Bu
seferden îslam yurduna dönünceye kadar bize eman verin" diye haber
görderse ve devlet başkanı veya onu temsil eden kişi bunu kabul etse, bu bütün
askeri ve düşmanı kapsar. Çünkü belirli bir kale halkını belirtmemişlerdir.
Lafızları genel olduğu için hüküm kapsamı içine giren herkesi kapsamaktadır.
Ama hususiliğini gösteren bir delil varsa, belirli bir kaleyi zikretmeleri
gibi, hükmün genelliği geçersiz olur.
748- Devlet
başkanı askeriyle o kaleyi kuşattıktan sonra eman verse ve başka bir gelişme
olmazsa, onları kuşatan askerin verdiği eman sadece o kaledekiler için geçerli
olur. Daha önceki de böyledir.
749- Aynı
şekilde askere haber gönderip sadece siz bize e-man verin, derlerse durum bir
önceki gibidir.
Çünkü bu fazla ifadeyi
zikretmeseler bile, sadece onlara eman verecek bunlardır. Ancak onlara verilen
eman bütün müslümanlan bağlar.
750- Sadece
sizden emin olmak için bize eman verin, derlerse, bu, askerleri özellikle
zikretme durumunun aksinedir. Şüphesiz bu da askerler kendilerine varmadan önce
olur.
Çünkü tahsis için
delil bulunmaktadır.
Yine devlet başkanına,
"Sadece bize eman verin" derlerse durum aynıdır. Düşmandan sadece
onlar emana kavuşurlar.
Çünkü kelamda tahsisi
gerektiren şey vardır.
751- Bu
askeri birlikten bir fert diğer birliklere katılacak olursa, onlarla beraber
düşmanla savaşması caiz olmaz.
Çünkü sadece o askeri
birlikten eman almışlardır. Bu da birliğin bütün fertlerini bağlar. Kendi
birliği içinde onlarla savaşması caiz olmadığı gibi başka birliklerle beraber
onlara karşı çarpışması da caiz değildir.
752- Bir
seriyye bir kaleyi muhasara ettikten sonra kale-dekiler beşyüz dinar
karşılığında dört ay süre ile eman isteseler ve onlar da eman verseler, sonra
ikinci bir seriyye gelip bu durumu öğrense, belirlenen süre geçmeden veya
dinarlar geri verilmeden onlara saldırması caiz olmaz.
Çünkü verilen eman
bütün müslümanlan bağlamaktadır.
Dinarlarım geri
verdikten sonra onlarla savaşıp mağlub etse ve verdikleri dinarlarla beraber
bütün ganimetleri darulîslama çıkarsalar, her türlü taksimden ve beşte bir
ayrılmadan önce ödedikleri dinarlar kendilerine verilir.
Çünkü bu ganimetleri
verdikleri dinarlar yardımıyle elde ettiler. Verdikleri dinarlar bir bağış
değil, belki aldıkları ganimetten öncelikle almağa daha layıktırlar. Nitekim o
dinarların kendisini kalede ele geçirseler beşte birin ayrılmasından ve her
türlü taksimden önce onları almağa layıktırlar. Aynısını veya benzerini
bulmaları arasında fark yoktur.
Düşmanın esir ettiği
rehine benzer. Bir müslüman onu düşmandan satın alıp darulîslama çıkarır, sonra
rehin veren onu rehin para miktariyle satın alırsa, bu durumda rehin alan
kişinin alacağı borç, düşer. Ama rehin veren kimseye ödediği ücreti kendisi
öderse, köleleşen rehin kişiyi alır ve yanında rehin kalır. Çünkü rehin veren
kişinin onu alması ve mülk edinmesi ancak ödediği ücretle mümkün olmuştur.
Yoksa gönüllü olmuş değildir.
Yine birinin mülkü
olduğu halde belirli bir süre bir insana hizmet etmesi vasiyyet edilen köle
gibi. Kendisine hizmetle vasiyyet edilen kişi onu para ile satın alan düşmandan
ücretini vererek kurtarırsa, kendisi ona sahip olmaya daha layık olur ve bu
kurtarmada parası teberru sayılmaz. Çünkü ancak bununla ona hizmet yolu
bulmuştur. Hizmet müddeti sona erince köle bedeli karşılığında ona satılmış
olur. Ama köle sahibi ödediği miktarı kendisine verirse, köle tekrar ona ait
olur.
Satanın elindeki
satlık da böyledir. Düşman onu esir ettikten sonra düşmandan biri onu satın
alsa, satan önceki adam onu tekrar para ile satınalabilir. Sonra müşteriye:
Dilersen iki fiyat tutariyle al, dilersen alma, denilebilir.
Çünkü satıcı kişi
hakkını ancak ödediği fidye ile elde edebildi. Ödediği bu fidye de bir teberru
değildir. Ödedikleri dinarlarda ikinci seriyyenin durumu da böyledir.
Ödedikleri dinarlar ganimetten beştebir (humus) pay ayrılmadan önce kendilerine
ayrılır. Beştebir pay verilmeden önce, dedik. Çünkü bu pay ganimetin tümünden
alınır. Halbuki ödedikleri dinarlar ganimetten değildir. Kendilerine geri
verildiği zaman da ganimetten verilmiş olmaz. Sadece beştebir ayrılmadan önce
verilen nafile bir sadaka mesabesindendir.
753- Kaleyi
fethedemeyip savaş dört ay devam etse, sonra kale fethedilse, beştebir pay ayrılmadan
önce genimetten o dinarları veya benzerini almaları caiz olmaz. Alınan
ganimetin önce beşte biri ayrılır, geri kalanlar, ganimet taksimi esaslarına
göre taksim edilir.
Çünkü kaledekileri ve
mallarını ganimet almaları, bu dinarların geri verilmesi sebebiyle olmamıştır.
Eman süresi geçtikten sonra dinarları geri vermeden de onlara saldirabilir ve
emanlarınm bittiğini bildirmeğe de gerek olmazdı.
Bu da birinci
meselenin aksinedir. Çünkü orada dinarları geri vermeden belirtilen süre içinde
o ganimeti almaları mümkün olmazdı. Belirtilen süre içinde onlara saldırmış
olsalar, aldıkları mallan geri vermeleri ve halkı emin oldukları yere iade
etmeleri emredilirdi.
754- Da
inlisi a m a çıkmadan önce darulharpte askerlerle birinci seriyye birbirine
kavuşsa, bakılır; Eğer kaledekileri belirlenen dört aydan sonra ele
geçirmişlerse, hepsi alman ganimette ortak olup dinarlarını ayırmaları
sözkonusu olmaz. Ama belirtilen dört ay içinde ele geçirmişlerse, önce tüm
ganimetten dinarlarını alırlar, sonra arta kalanı aralarında paylaşırlar.
Çünkü darulîslamda
ganimetleri hepsi korumuş (ihraz etmişlerdir. Ganimette ortaklığın sebebi
budur. Belirttiğimiz gibi belirlenen dört aylık sürenin geçmesinden sonra
ganimeti elde etmişlerse, Önce dinarları alınır, sonra kalan ganimet
paylaşılır. Bu da beştebir payda ve birinci seriyyenin ortaklığında
sözkonusudur.
755-
Dinarları geri verdikten sonra ikinci seriyye kaleyi fet-hedeıneyip darulharpte
ilerleseler, sonra üçüncü bir seriyye gelse, kaleye saldırmasında bir sakınca
yoktur.
Çünkü dinarlarını
İkinci seriyyenin geri vermesiyle emanları geçersiz olmuştur. Zaten ikinci
seriyyenin de onlara saldırması caiz idi. Aynı şekilde üçüncü seriyye de
onlara saldırabİlir.
756-
Belirlenen süre içinde veya ondan sonra kaleyi fethetmenin ardında bütün
seriyyeler darulhapte kavuşup bir araya gelse, hepsi bütün ganimetlerde ortak
olurlar. Bizzat kendisini görse bile ikinci seriyyenin dinarları ayırıp alması
sözkonusu olmaz.
Çünkü kaleyi
fethetmediler. O dinarları geri vermekle belirtilen süre içinde üçüncü seriyye
kaleyi fethetme imkanı bulduğu için ikinci seriyyenin ganimet taksiminden önce
dinarları ayırıp alması gerekir, denilse, cevap olarak deriz ki:
Evet, ama ikinci
seriyyenin üçüncü seriyyedekiler üzerinde bir velayeti yoktur. Nitekim
kavuşmadan darul İslama çıkmış olsalardı ele geçirdiklerinden hiç birşey
alamazlardı. Darulharpte karşılaşmaları sadece ganimette ortak olmalarının
yegane sebebidir. Bu dinarlar ganimetten sayılmasaydı ikinci seriyyenin onda
hiçbir hakkı olmazdı. Ganimetten sayıldığında da onlarda özel hiçbir haklan
yoktur. Yani onlara mahsus olmaz. Ancak devlet başkanı veya kumandan ikinci
seriyyeye dinarları kendi mallarından geri vermelerini emretmişse, o zaman
bütün seriyyeler üzerinde velayeti olup onun emriyle ödeyenler onları teberru
etmiş sayılamazlar ve almağa hak kazanırlar.
757- Üçüncü
seriyye belirtilen süre içinde kaleyi fethederse, önce ikinci seriyyenin
dinarlarını verirler.
Çünkü bu ganimetleri
ancak onlar sebebiyle elde edebildiler.
Ama belirtilen süreden
sonra fethetmişlerse onlara birşey vermeleri sözkonusu değildir. Ancak devlet
başkanı onların ödediklerini beytulmal-dan vermesi gerekir.
Çünkü müslümanların
yararı için özel mallarından vermelerini emretmiştir. Bu da beytulmala borç
vermiş olmaları demektir. Sonra bu ganimetin beşte biri beytulmala gitmiştir.
Onun için ödedikleri miktar kendilerine beytulmaldan ödenir ve zarar
karşılanmış olur.
758- Başka
seriyye gelmeden önce birinci seriyye tekrar kaleye dönse ve dinarlarını geri
verdikleri kaleyi fethetse, dinarlarım alınan ganimetten almalarında bir
sakınca yoktur.
Çünkü istediklerinin
benzerini almış ve geri vermekle yaptıklarının hükmünü bozmuş oldular. Sanki
kaleyi fethedinceye kadar başta birşey almamış gibidirler. Böylece aldıklarının
tümü ganimet hükmüne girmiş olur.
759-
Verdikleri dinarların bir kısmı kaybolmuşsa, süresi içinde kaleyi fethettikten
sonra dönüşte alınan ganimetten de-ğilde başka yerden benzeri kendilerine
verilince, ganimetten verdikleri kadar almaya daha müstehak olurlar.
Çünkü dönüşte onların
durumu ve dinarları geri vermeleri başka seriyyenin durumu gibidir.
760-
Devletin başka bir milletle verdikleri mal karşılığında bir yıl saldırmazlık
antlaşması yapması caizdir. Ancak bunu müslümanlar için yararlı olduğunda
yapması gerekir.
Çünkü devlet başkanı
müslümanların koruyucusu olarak görevlendirilmiştir. Müslümanların yararı
gözetilmeden savaşı bırakması ve malı almağa meyletmesi caiz olmaz.
Bu mal da ganimet veya
feyr olmadığı için beşte biri alınmaz. Haraç mal gibi hepsi beytulmala verilir.
Çünkü ganimet, at ve
süvari saldırılarıyle elde edilen maldır. Fey' ise düşmanın teslimiyet
göstermesi sonucu müslümanların eline geçen maldır. Bu mal ise iki tarafın
rızasiyle müslümanların eline geçmektedir. Onun için cizye ve haraç gibi olup
beytulmala verilir. Çünkü bu malı devlet başkanı ancak müslümanların gücü
sayesinde elde etmiştir.
761- Devlet
başkanı saldırmazlık antlaşmasının müslürnan-Iara zararlı olduğuna kanaat
getirirse, aldığı malı sahiplerine geri vermeden onlara saldırması doğru
değildir.
Çünkü hileden sakınmak
ve ahde vefa göstermek vaciptir.
762- Aldığı
malı veya benzerini onlara beytulmaldan geri verdikten sonra antlaşmanın
bittiğini haber verir ve gönderdiği asker kaleyi fethedip ganimet alırsa, alman
bütün ganimetin beşte biri ayrılır, geri kalan miktar ganimet taksimi
esaslarına göre mücahidler arasında taksim edilir. Verdiği dinarlardan birşey
geri alması doğru olmaz.
Çünkü bunu alırken
müslümanlar için malı almış olur. Onu veya benzerini müslümanların malından
iade etmiş sayılır. Zaten beytulmaldaki mal müslümanların sıkıntı ve
felaketlerine harcanması için hazırlanmaktadır. Bu da musibetler cümlesinden
sayılır. Ama dinarları ellerinden çıktıktan sonra birinci seriyyenin dinarları
sahiplerine geri vermeleri durumunda olay bundan farklı oluyordu. Çünkü orada
kendilerinden alman ve kayıp olan mal ganimetin tü-mündendi. Geri verilen ise
ganimetten değildi. Sadece onların özel mallarm-dandı. Burada ise alman şey
bütün müslümanların malıdır. Geri verilen mal da müslümanların ortak malıdır.
Onun için bundan birşey geri verilmez.
763- İkinci
seriyye, kumandanlarının emri ile kendi mallarından dinarları geri verdikten
sonra başka bir seriyye gelip yetişse ve ikisi birlikte kaleyi fethedip
içindekilerini alsalar, alınan mallar önce iki seriyyedeki adam sayısına göre
paylaşılır, sonra dinarları geri veren seriyyenin payından dinarlar
ayırdedilir ve sahiplerine verilir.
Çünkü ikinci seriyye
kumandanının emri diğer seriyye için geçerli olmayıp sadece kendi seriyyesini
bağlar. Kalenin mallarını da iki seriyye birlikte aldı. Onun için önce
aralarında paylaştırılır ve ikinci seriyyenin payı belirlenir. İkinci
seriyyedekiler de paylarından verdikleri dinarları alırlar. Sonra arta kalan
mallar ganimet taksimine göre taksim edilir.
Bu ganimet fert başına
taksim edilir.
Çünkü ganimet taksimi
sistemine göre değildir ki süvarilerle piyadelerin paylan ayrı ayrı olsun.
Nitekim bu taksim beşte bir pay ayrılmadan önce yapılmaktadır. Halbuki ganimet
taksimi beştebİr pay ayrıldıktan sonra yapılır.
764-
Dinarları ayrıldıktan sonra geri kalan mal, taksimde üçüncü seriyyenin payına
düşen mala eklenir. Hepsinden beşte bir payı ayrılır. Geri kalanı ganimet
taksimi esasına göre dağıtılır.
Bu şuna benzer; Devlet
başkanı darulharbe iki seriyye gönderir. Bunlardan sadece birine alınan
ganimetin beşte biri ayrılmadan önce dörtte birini tahsis eder. O zaman alman
ganimet önce fert başına taksim edilir. Böylece kendilerine tahsis
yapılanların payı belli olur ve payları o maldan ayrılır. Arta kalan mal diğer
seriyyenin payına eklenir. Sonra beştebir payı ayırıhr ve kalan mal ganimet
taksimine göre aralarında taksim edilir.
Bu mesele kitabın
başında sözü edilen ve kendi başlarına hareket edip komuta dışına çıkmış yüz
isyancı meselesinin aksinedir. Orada paylaşma, en sahih rivayete göre, bu yüz
kişi ile diğer üçyüz kişinin payını belirleme esasına göre yapılır ve üçüz
kişiye tahsis edilen miktar verilir.
Çünkü orada dörttebir
payın tahsisi, ancak beşte bir payı ayrıldıktan sonra kalan maldan yapılmıştır.
Beştebir payı ayrıldıktan sonra yapılan taksim ise, ganimet taksimidir. Burada
ise beştebir payı ayrılmadan önce malın dörtte biri tahsis edilmiştir. Burada
birinci taksim ganimet taksimi değildir. Bu taksim fert başına yapılan
taksimdir.
765- Dinarları
geri veren seriyyeye düşen pay, dinarlara tekabül etmiyorsa, payın tümü onlara
bırakılır. Sonra diğer seriyyenin payından beştebir payı ayrıldıktan sonra
kalan mal iki seriyyenin fertlerine ganimet taksimine göre taksim edilir.
Çünkü gerçek ganimet
olarak alınan miktar budur.
Dinarları geri veren
seriyyeye düşen pay dinarlara tekabül etsin veya etmesin çözüm şekli budur.
Çünkü bu seriyye
kumandanının üçüncü seriyye üzerinde kumandanlığı yoktur ki dinarların
karşılığım tamamlamak için onların payından bir miktar alabilsin.
Allah doğruyu en iyi
bilir.[12]
766- Bir
müslüman müşriklerden birini esir alsa ve esirin isteği üzerine eman verse,
esir artık eman altında olur. Emirin veya bir başkasının onu öldürmesi helâl
olmaz.
Çünkü müslümanlardan
birinin verdiği eman hepsi için bağlayıcıdır. Sanki emirin kendisi eman vermiş
gibidir. Ancak eman verilen kişi fey' olur. Çünkü mağlub ve makhurdur. Onda
müslümanların hakkı sabit olmuştur. Bütün müs-lümanların sabit olan bu hakkı
bir tek kişinin emanı ile yok olmaz. Eman ile Öldürülmekten kurtulduğu gibi
îslama girmekle de sadece öldürülmekten kurtulmuş olur. Yani öldürülmekten
kurtulmuş olur ama fey' olmaktan kurtulmaz.
767- Esir
edildikten sonra müslüman olursa öldürülmez. Ancak yine fey' olur. Esir
ettikten sonra müslümanın ona eman vermesi durumunda da netice aynıdır.
Çünkü köle mesabesinde
olmuştur. Ancak ganimet taksimi henüz yapılmadığından sahibi belli olmamıştır.
Kölenin müslüman olması onu kölelikten çıkarmaz.
Müslüman olduktan
sonra fey' olarak devam ettiğinin delili Hz. Ab-bas'ın şu hadisidir: Bedir günü
esir edildikten sonra İslama girdi ve iyi bir müslüman oldu. Rivayet edildiğine
göre bunun üzerine müslümanlar aralarında "Adamları öldürdük ve esir
ettik. Şimdi sıra kadınlara geldi" dediler. Bu işe kalkışınca, henüz esir
olan Hz. Abbas Rasululİaha şöyle dedi: "Bu doğru birşey değildir".
Rasulullah, "Niçin?" dedi. Hz. Abbas: "Allah sana iki taraftan
birini vadetti ve vadini gerçekleştirdi. Şimdi salim olarak dön" dedi.
O aşamada çok iyi
müslüman olduğuna bu bir delildir. Bununla beraber Rasulullah ona fidye verip
kendisini kurtarmasını emretti. Şu ayeti kerime de onun hakkında indi: "Ey
Peygamber, elinizdeki esirlere söyle; Allah kalble-rinizde hayır olduğunu
bilirse, sizden alınanlardan daha iyisini size verir."[13]
768- Esir
adam "Ben müslüman değil, zimmî olmak istiyorum" derse, devlet
başkanı ona zimmîlik hakkını vermeyip öldürebilir.
Çünkü esir ve makhur
olmuştur. Belirttiğimiz gibi boyleleri için zimmî-lîk hakkının verilmesi
isteğine olumlu cevap verilmez.
769-
Müslümanlar esir alırken müslüman olmasından korkarak onun ağzını tıkamış veya
doğmuş ve müslümanlığmı ilan etmekten alıkoymuşlarda, çok kötü davranmış
olurlar.
Çünkü müslüman olmak
istiyen bir kimseyi müslüman olmaktan alıkoymuş olurlar. Böyle birşey asla
kabul edilemez. Ama İslama girmekten alıkoymak için değil de, kaçıp
kurtulmasını önlemek için ağzım bağlamışlarsa, bunda bîr sakınca yoktur. Çünkü
yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onları yakaladığınız zaman sıkı
bağlayın"[14]
"Müslüman
olmaması İçin ağzını bağlayacak olurlarsa, onların da kâfir olmaları gerekir.
Çünkü onun kafir kalmasına rıza göstermişlerdir. Başkasının küfrüne razı olan
da kafir olur" denilecek olursa, deriz ki;
Bunun iki izah yolu
vardır :
Birincisi: Bunlar onun
gerçekte müslüman olmıyacağmı; sadece öldürülmekten kurtulmak için göstermelik
müslüman olacağını bilmişlerdir. Eğer böyle ise, bu onların küfre rıza
göstermeleri anlamına gelmez.
İkincisi; onun küfrüne
rıza göstermek suretiyle değil de, kendilerine yapmış olduğu eziyetin bir
intikamı olarak sertçe davranmak kabîlindendir. Yüce Allah'ın şu ayetini
düşünen bir kişi bunu daha açık ve rahatlıkla anlar: "Rab-bimiz mallarını
yok et, kalblerini sık. Taki onlar can yakıcı azabı görmedikçe
inanmasınlar."[15]
Rivayet edilen şu olay
bunu desteklemektedir: Rivayete göre Hz. Osman Mekke fethi günü Abdullah b.
Saîd b. Ebi Serh'i Rasulullah'a getirdi ve "Abdullah b. Said b. Ebî Şerh
sana biat etsin" dedi. Fakat Rasulullah ondan yüz çevirdi. Her tarafta
Rasulullahtan bunu isteyince Rasulullah ona: "Biatini kabul ettik,
gitsin" dedi. O ayrılınca, Rasulullah ashabına: "Biatini kabul
etmeden önce aranızda kalkıp boynunu vuracak kimse yok muydu?" dedi.
Ashab, Ey Allahin Rasulü, bize bir göz işaretinde bulunsaydınız bari, dediler.
"Bir peygamber gizli göz işareti yapmaz" buyurdu.
Rasulullahm onun
küfrüne razı olduğunu hiçbir kimse düşünemez. Sadece ölümden kurtulmak
(takiyye) için göstermelik müslüman olduğunu Rasulullah anlamıştı. Onun için kendisinden
yüz çevirdi ve söyleyeceğini söyledi.[16]
770-
Müslüman bir esiri öldüreceği sırada esir iki defa: "Eman, Eman"
derse ve müslüman da ona sadece diş bilemek ve amansız davranmak için sözünü
tekrar edip "Eman, Eman ha!" derse, onu öldürmesinde bir sakınca
yoktur ve kanı ona helaldir. Ancak bu sözünü duyan kimse onu öldürmesine mani
olur ve amaçladığı şeyde onu tasdik etmez.
Çünkü görünüş
itibariyle sözünün bağlamı emandir. Ancak onun iddia ettiği şeye de
muhtemeldir. Ne varki bu onun gönlünde olup Allahtan başkası onu bilmez.
Kumandan ve halkı ise zahire göre davranacağı için ona eman verdikten sonra
öldürmesine müsaade etmezler. Kendisi ile Allah arasında ise onu öldürmek için
serbestlik vardır. Çünkü kalbindekini Allah bilir.
771- Ama
müslüman ona "Eman istiyorsun
ha?!" veya
"Acele etme,
başına geleni görürsün!" derse, bu onun için eman sayılmaz. Hem kendisi,
hem başkası onu öldürebilir.
Çünkü sözünün
bağlamından anlaşiliyorki onu tehdit etmektedir. Sözün bağlamı, hakikatin
terkedildiğine delildir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Dileyen
iman eder, dileyen küfreder. Muhakkak zalimlere bir ateş hazırladık."[17]
Şüphesiz ayette kınama ve azarlama vardır. Yoksa bağlam itibariyle küfrü tercih
etme serbestliği yoktur."[18] Yine
"Dilediğinizi işleyin. Şüphesiz O, işlediklerinizi görür"[19]
ayetinde de durum aynıdır. Ayette işleme emri değil, tehdit vardır. Bir adam
diğerine "Erkeksen malında dilediğini yap" veya "Doğru
söylüyorsan, bana elinden geleni yap" demesi, ona yapma izni değil,
tehdit, azarlama, meydan okuma ve yaptığı taktirde cezalandıracağını ifade
etmeyi dile getirmektedir. Burada da durum aynıdır. Müslüman ona "Eman ha!
Sana eman verip vermiyeceğimi göreceksin" derse, adamın sözünü açıkça red
ettiği anlaşılmaktadır.
772-
"Eman" deyip susarsa, kalbindeki bilinemiyeceği için zahir itibariyle
bu eman sayılır.
Tıpkı başkasına
"malımda şöyle, şöyle yap" diyen kimsenin sözü ile izin vermiş
sayılması gibi. "Bununla tehdit kastettim" derse, mahkemede suçlu
sayılmaz.
773- Ele
geçirilmeden önce müşrik, kaleden "Eman, eman" diye bağırsa ve
müslüman ona "Eman, eman" derse, sonra müşrik, müslümanlar arasına
çıkıpgelse, ona eman veren kişinin "Ben sadece tehdit etmek istedim"
demesine itibar edilmez. Müşrik serbest bırakılır. Eman sözünü kumandanın veya
başkasının söylemesi ayındır.
Çünkü eman sözünü
söyliyenin kalbindekini müşrik bilemez. Böyle kabul edilirse aldatmaya sebep
olur ki, aldatma haramdır. Bu şekilde müşrik, esirden farklı olur. Çünkü esir
mağlub ve makhur olmuştur. Onunla müslümanlar arasında aldatma manası meydana
gelmez. Onun kalbindeki sadece onun İçin muteber olur.
774-
Müslüman, kuşatma altındaki müşrike
"Eman mı, hava alırsın!" veya "Erkeksen in" deyip bizzat
kendi ifadesiyle ona duyursa, bunun üzerine müşrik inip gelse, müslümanlara
fey1 olur ve öldürülmesi caizdir.
Çünkü onu hiçbir
şekilde aldatmamış ve tehdit ettiğini ona duyurmuştur. Eman vermeyip sadece
tehdit ettiğini açıklamıştır. Şuna benzer; Adam diğerine "Bana bin dinar
borçlusun" der, diğeri ise "Bin dinar mı, hava alırsın!" diye
cevap verir. Bunun sözü asla diğerini tasdik sayılmaz.
Ama eman sözünü
duyurup diğer sözleri duyurmazsa, müşrik eman altında olur. Onun İçin geçerli
olan, duyurduğu şeylerdir. Duyurmadığı şeyleri itibara alacak olursa bu hile
sayılır. Çünkü duyurmadığı şeyler kalbindeki şeyler mesabesindedir. Bunları da
nazarı itibara alırsa aldatmaya yol açmış olur. Aldatma ve hile ise haramdır.
Gerçeği en iyi bilen
Allahtır.[20]
775-
Müslümanlardan bir grup düşmanın ilk barış temsilcisiyle karşılaşıp "Biz
halifenin elçileriyiz" deseler ve halifenin mektubuna benzer bir mektup
gösterseler ve böylece müşrikleri aldatsalar, bunun üzerine müşrikler onlara
"girin" deseler ve onlar da darulharbe girseler, orada kaldıkları
sürece düşmandan kimseyi öldürmeleri ve mallarından birşey almaları caiz
olmaz.
Çünkü bu tavırları ve
gösterdikleri şey gerçek ise, darulharpte düşman tarafından eman altında
sayılırlar. Dolayısıyle darulharpteki düşman da onlardan eman içinde olur.
Darulharbin halkına ve malına dokunamazlar. Darulharbe giden elçiler için de
durum aynıdır.
776-
Kendilerini bu tavır içinde gösterdiklerinde de durum aynıdır.
Çünkü dışarıdan
gelenlerin içlerinde gizlediklerine vakıf olmaları mümkün değildir. Hileden
sakınmak için hüküm ancak zahire göre verilir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz
gibi eman işi ciddi olup onun için bir sebep bile eman için yeterlidir.
Takındıkları tavır
onların eman istemeleri mesabesinde kabul edilir. Eman isteyip onlar da eman
verdiklerinde bu emana riayet etmeleri gerekir. Eman istediklerini gösteren
delil ortaya çıktığında da durum aynıdır.
777- Onları
gizlice vurmak niyyetinde oldukları halde "Ticaret için geldik"
dediklerinde de durum aynıdır.
Çünkü gerçekten göründükleri
gibi tüccar iseler, darulharp ehline hiyanet etmeleri helal olmaz. Tüccar
tavrını takındıklarında da durum aynıdır.
778-
Darulharp içinde onlarla karşılaşmaları halinde de durum aynıdır. Ancak
karşılaşmadan önce aldıkları şeyler onların olur. Ama ondan sonra bir şey
almaya kalkışmaları helal olmaz.
Çünkü takındıkları
tavır sebebiyle onları serbest bırakmaları kendilerine eman vermeleri
mesabesindedir. Bu da ondan sonra düşmanın malına ve canına zarar vermelerini
haram kılmaktadır. Ancak ondan önce aldıklarından birşey geri vermeleri
gerekmez.
779- Bunlar
Rumlar kılığına girip kendilerini onlara ben-zetseler ve düşman
"Kimsiniz?" dediğinde, "Biz darulîslamda eman ile oturan
Rumlarız" deseler ve darul-harpte bilinen Rumlardan birine kendilerini
nisbet etseler veya kimseye kendilerini nisbet etmeseler, bunun üzerine düşman
onları serbest bıraksa, düşmandan güçlerinin yettiğini öldürmekte ve malları
almakta serbesttirler.
Çünkü takındıkları
tavır ve söyledikleri doğru ise onlarla darulharp ehli arasında zaten eman
yoktur. Çünkü iki taraf birbirinin canına veya malına el koyup ele geçirse,
arada eman olmadığı için onun olur. Aldığı şeyler veya kişiler elinde iken alan
kişi müslüman olursa o şeyler veya kişiler onun olur. Onları serbest
bırakmalarının sebebi, şeklen veya manen eman istemeleri değil sadece
kendilerinden olmalarıdır. Çünkü rumlardanız veya sizlerdeniz sözünün anlamı
aynıdır. (Müslümanlarla değil, Rumlarla anlaşmış olmaktadırlar).
780- Yine
kendilerinin zimmîlerden olduğunu ve müslü-manlarla olan anlaşmayı bozarak
geldiklerini söyleseler ve düşman da girişlerine izin verse, durum aynıdır.
Bununla önceki arasında fark yoktur.
Çünkü kendilerinden
kabul ederek ve aynı yurdun vatandaşı sayarak serbest bıraktılar. Zaten
insanın kendi yurdunda eman istemesi sözkonusu değildir.
el-Mütehassır
fı'1-Cenneti lakabıyla bilmen Abdullah b. Üneys'[21] hadisi
buna delalet etmektedir. Süfyan bin Abdullah'a "Sana yardımcı olmak,
beraberinde bulunmak ve sayıca çoğalmak için geldim" demiş ve sonra
öldürmüştür. Bu da gösteriyorki böyle bir şey eman olmaz.
el-Mütehassır olayını
önce açıklamıştık.
Rasulullahm şu buyruğu
da bunu açıklamaktadır: "Rasul ve Nebilerden sonra dünyada çalışanların
en hayırlısı mütehassırlardır.
Yani dünyada daha
sonra cennette üzerine dayanacakları ve üstün derecelere ulaşacakları iyi
ameller işleyenlerdir. Tıpkı dünyada bir insanın bir asaya dayanması ve koltuk
değneğinin olması gibi.
781- Düşman,
elinde olan bir grup esir müslümanı serbest bıraksalar, bunların düşmandan
dilediklerini öldürmesinde, mallarını almalarında ve güçleri yetiyorsa
darulislama kaçırıp götürmelerinde bir sakınca görmüyorum.
Çünkü serbest
bırakılmadan önce onların elinde makhur ve mağlub idiler. Bu durumda iken neye
güç yetirmişlerse, onu ele geçirmeye serbest idiler. Sah verildikten sonra da
durum aynıdır. Zaten, eman isteğinde bulunduklarını ifade eden birşey de
yapmadılar. Serbest bırakmaları da eman vermek suretiyle değil, iltifat etmemek
ve ilgi göstermemek suretiyle olmuştur.
782- Yine
onlara "Size eman verdik, dilediğiniz yere gidin" derlerse, esirler
de birşey söylemezse, durum aynıdır.
Çünkü herhangi birşeye
zarar vermelerini haram kılan şey şeklen veya manen verilen emandır. Ancak bu
eman ile düşmanın can ve malına zarar veremezler. Bu eman da verilmiş değildir.
Kendilerinin bağlanmadıkları bir şeyde düşmanın sözü onları bağlamaz.
783- Ama
bunlar darulîslamdan gelmiş ve darulharp sahipleri onlara "girin, eman
altındasınız" demişlerse, durum farklı olur.
Çünkü bu durumda kendi
istekleriyle eman isteyerek geldiler. Düşman kuvvetle vurabileceği bir durumda
iken karşısına çıktıklarında onlara birşey yapmadığına göre, kendilerine eman
verdik demeseler bile, eman vermiş gibidirler. Esirler ise darulharpte
istekleriyle değil, esir olarak bulundular. Emanın olabilmesi için ona söz veya
fiille bir şeyin delalet etmesi lazımdır.
784-
Onlardan bir grup esirlerle karşılaşıp "siz kimsiniz" der ve esirler
"Biz tüccar kişileriz, arkadaşlarınızın verdikleri eman ile girdik"
veya "Biz devlet başkanının elçileriyiz" deseler ,ondan sonra
düşmandan kimseyi öldürmeleri doğru olmaz."
Çünkü eman
istediklerini gösteren bir tavır ortaya koydular. Burada onların eman İstemesi
kabul edilir. Ondan sonra darulharp ehline hıyanet etmeleri doğru olmaz.
Ama darulharpli onlara
saldırırsa durum değişir.
785- Düşman
onların esir olduklarını anlayıp yakaladıktan sonra esirler kaçıp kurtulursa,
düşmanın malını almaları ve öldürmeleri helal olur.
Çünkü düşmanın yaptığı
ile eman hükmü ortadan kalkmış olur. Nitekim eman altında olan kişilere düşmanın
devlet başkanı hainlik edip ve hapsedip mallarını aldıktan sonra onlar kaçıp
kurtulurlarsa düşmanları öldürmeleri ve mallarını almaları helal olur. Çünkü
düşman devlet başkanının yaptığı antlaşmayı bozmuş sayılır. ■
786- Aynı
şekilde düşman devlet başkanının bilgisi veya emri ile biri onlara böyle
davranır ve devlet başkanı da onu alıkoymazsa, netice aynıdır. Çünkü beyinsiz
(sefih) yasaklanma-dıkça, kendisine emredilmiş sayılır. Ama devlet
başkanlarının veya düşman toplumun bilgisi dışında bunu yaparsa, bu beyinsizin
yaptığı sebebiyle eman altındaki kişilerin halkın can ve malla-rıni helal
saymaları doğru değildir. Çünkü sıradan birinin böyle yapması düşman ile
kendileri arasındaki anlaşmayı bozmaz. Çünkü bu kişi antlaşmayı bozma yetkisine
sahip değildir. Yaptığı sadece onlara bir haksızlıktır. Güç ve imkanları varsa
kendilerine yaptığının aynısını onlara yapmaları veya aldığının kendisini
yahut benzerini ondan almaları caizdir. Onun dışında kendisine birşey yapmaları
helal olmaz. Çünkü zalime zulüm edilmez. Sadece ona yaptığının cezası verilir.
787- Esirler
yakalandıklarında "Biz sizdeniz" deseler ve onlar da serbest
bıraksalardı, esirlerin düşmanı öldürmesi ve mallarını alması helâl olurdu.
Çünkü takındıkları
tavır, eman isteme tavrı değildir.
788- Yine
darulharpte İslama girmişlerse bütün söylediklerimizde durumları esirlerin
durumları gibidir.
Çünkü darulharpte
bulunmaları eman ile olmamıştır.
789-
Düşmanın karşılaştığı müslümanlar, düşmana "Biz Burcan halkındanız, İslam
ülkesinden eman ile geldik. Barış temsilcilerinizden biri, ülkemize
gidebilmemiz için bize eman verdi" deseler ve onlar da serbest bıraksalar,
ondan sonra düşmandan kimseye zarar vermeleri helal olmaz.
Burcan Hazar
bölgelerinden biridir. Halkıyla Rumlar arasında açık bir düşmanlık vardır. Eman
olmaksızın birbirlerinin ülkesine girmeleri imkansızdır. Onun için takındıkları
tavır eman isteme mesabesindedir. Nitekim söyledikleri gerçek olsaydı onların
herhangi birşeylerine zarar vermeleri helal olmazdı.
790-
Müslümanların yurduna dönmedikçe kendilerini Burcan kimliğiyle gösterseler
,durum aynıdır. Ama müslümanlar m ülkesine döndükten sonra tekrar darulharbe
girecek olurlarsa, dilediklerini onlara yapabilirler.
Çünkü bu durumda
bunlar darulharpte hırsız durumundadırlar. Geri gelişlerini düşmanın fark edip
etmemesi aynıdır. Çünkü darulharbe tekrar girişleri düşmanın yurdunu
korumasındaki ihmalkarlığını gösterir.
Halbuki önceki durumda
iş tamamen farklı idi.
791-
Müslümanlar düşmandan esirler alıp öldürmek istediklerinde, biri ben müslümanım
derse, İslamını sorgulamadan Öldürmeleri helal değildir. Bu lafızla müslümaıı
olacağı için değil, belki yüce Allanın "Dünya hayatının geçici menfaatine
göz dikerek size müslümaıı olduğunu bildirene "Sen mü'min değilsin"
demeyin"[22] ayetinin zahirîne göre
hüküm budur.
Zaten adam kapalı bir
söz söylemiştir. Bununla ne demek istediği araştırılır. Araştırmadan önce
hemen öldürmek ihtiyatla davranmaya aykırıdır.
792-
Kendisinden sorduklarında İslamı tarif edip tavsif ederse, o müslüman demektir
ve öldürülmesi caiz olmaz. Esir düşmeden önce müslüman olduğu bilinmedikçe
müslümanlara fey' olur.
Bundan önce müslüman
olduğu bilinmeyince yeni müslüman oluyor demektir. Bu da Öldürülmekten korur
ama köleleştirilmekten kurtarmaz.
793-
Müslüman siması taşıyor ve daha çok müslüman olduğu sanılıyorsa, bu müslüman
olduğunu bilmek mesabesindedir. Bu özellikleri varsa öldürülmeyip salıverilir.
Çünkü ihtiyat esasına
göre kararlaştırılan durumlarda zanm galip kesni bilgi gibidir. Vaziyetin
gerçeğine vakıf olmanın mümkün olmadığı durumlarda da zanm galip kesin bilgi
mesabesindedir.
794-
"Müslüman değilim, beni İslama davet edin ki müslüman olayım" derse,
yine durum aynı olup Öldürülmesi helâl olmaz.
Çünkü Rasulullah
"Onları lailahe illallah demeğe davet ediniz" buyurmuştur. Kendisi
İslama davet etmeden önce bir kavimle savaşmazdı. Davetin ulaşmadığı bir
milletle savaşmak istediğimiz zaman onları davet etmeden önce kendilerine savaş
açmamız doğru değildir. Çünkü belki daveti kabul eder, belki de etmezler. Bizim
davet etmemizi istiyen ve bunu kabul edeceğini belirten bu adamın davet
edilmeden önce evveliyetle öldürülmemesi gerekir.
795- Ben
müslümanım, dedikten sonra İslamı anlatması istenildiğinde anlatamazsa,
müslümanlarm ona İslamı açıklamaları ve "sen buna mı inanıyorsun?" demeleri
gerekir. Evet, derse, o müslümandır. Hayır, derse veya bu söylediğinizi bilmiyorum,
derse, öldürülmesi helaldir.
Ama devlet başkanının
ona "Seni davet ettiğimiz bu şeyi kabul ediyor musun?" diye sorması
daha iyidir. Evet, derse, öldürülmeyip fey1 olur. Hayır, derse boynu vurulur.
Bu paragraf ile cariye
ve zevce (kadın eş) meselesindeki cevabın nasıl, olacağı da anlaşılmaktadır.
Kişi İslamı tavsif etmesini İstediğinde cariye veya kadın iyi tavsif
edemiyorsa, kendisi önünde İslamı tarif eder ve "Buna mı inanıyorsun?
Sanırım inandığın budur" der. Onun Evet, demesi yeterlidir. Bununla
cariye veya kadın müslüman olur, nikah ve temellük ile onunla evlenmek helal
olur.
Allah en iyi bilir.[23]
796- Düşman
devlet başkanının elçisi müslüman askerlere gelirse, ticaret için gelip eman
istiyen tüccar gibi mesajını ile-tinceye kadar eman altında olur.
Çünkü bu ikisinin
gelişinde müslümanlarm yararı vardır.
797- Düşman
elçisi veya eman altındaki tüccar dönmek istediklerinde kumandan müslümanlarm
gizli şeylerini görüp düşmana rehberlik yapmalarından endişelenirse, bu
tehlikenin bertaraf olduğuna kanaat getirinceya kadar onları yanında
(daruIİslamda) alıkoymasında bir sakınca yoktur. Çünkü hapsetmekle müslümanlar
gözetilmiş ve zarardan korunmuş olurlar. Fitnesini önlemek için zina edenin
hapsi caiz olduğuna göre bu ikisinin hapsi öncelikle caizdir.
798- Devlet
başkanına "Bizi serbest bırak, burada eman ile kalalım" derlerse,
serbest bırakmaması gerekir.
.Çünkü zahire göre
bunlar gördükleri şeylerde düşmana rehberlik edeceklerdir. Zira inançları
kendilerini buna sevketmektedir. Yüce Allah'ın "Onlar sizi şaşırtmaktan
geri durmazlar"[24] ayeti
bu açık durumu desteklemektedir.
799- "Bunlardan hiçbirini bildirmiyeceğimize
yemin ederiz" derlerse, sözleri tasdik edilmez. ,
Çünkü yemin, zahirîn
delil olduğu ve desteklediği kişi için delil olur. Burada ise zahir,
söylediklerinin aksini göstermektedir. Onun için yeminlerine iltifat edilmez.
"Onların yemini yoktur"[25]
ayeti de bunu desteklemektedir. Yani onların müslümanlara zararlı olabilecek
yerlerde güvenilecek yeminleri yoktur. Bu şekliyle onların bu yeminlerine
devlet başkanının güvenmesi caiz değildir. Sadece emin oluncaya kadar bunu da
yanında hesaba katar.
Ancak onları
ayaklarından bağlaması veya bir işte çalıştırması caiz değildir.
Çünkü bu onlara eziyet
ve işkence olur. Halbuki onlara eman vermiştir. Hainlikleri sabit olmadıkça
onlara işkence veya eziyet etmeğe hakkı yoktur,
Hapsetmek de onlara
eziyettir, denilirse, cevap olarak deriz ki: Hapsedilir, derken cezaevine
kapatılır, demek İstemiyoruz, Çünkü bu eziyettir. Demek istediğimiz darulharbe
dönüşlerini önlemek ve gözetim altında bulundurmaktır, Bunda da onlara eziyet
yoktur. Sadece müslümanlar gözetilmiş olur. Vatanlarına dönmelerini engellemek
açısından onlara bir nevi. eziyet sözkonusu olsa bile, bu daha büyük zararı
önlemek içindir. Bazı kişilere zarar vermekten kaçınmak mümkün olmadığında iki
zarardan hafif olanı tercih edilir.
Müslümanlara zarar
vermelerini önleme amacı, yanlarına bekçiler vererek (gözetim altında
bulundurarak) da gerçekleşmektedir. Bunun dışında ayaklarını bağlıyarak veya
kelepçeliyerek eziyet etmeğe hakkı yoktur. Bir savaş (çatışma) çıkar ve
bekçiler onlarla ilgilenemez de kaçıp kurtulmalarından endişe ederse, bu
meşguliyet kayboluncaya kadar onları kelepçelemek veya ayaklarından bağlamakta
bir sakınca yoktur. Çünkü zarar yeri burasıdır, yani kaçıp gitmeleridir.
Meşguliyet bittikten sonra ayakları veya elleri çözülür. Çünkü zaruretle sabit
olan şey, zaruret miktarına göre takdir edilir.
800- Devlet
başkanı darulİslama dönünce onlardan endişelendiği yerden onlar için güven
içinde olacağı yere beraberinde götürebilir. Sonra casusluklarından emin olduğu
yerde serbest bırakır.
Çünkü burada
müslümanlarm gözetilmesi, tehlikelerden korunması ve zararın önlenmesi vardır.
801-
Darulİslama girinceye kadar onların zararından endişe ediyorsa, darulİslama
girinceye kadar serbest bırakmaz.
Çünkü darulharpte
serbest bırakıldıklarında belki de zarar büyük olacaktır. Devlet başkanının
kendisi ve asker için zarardan korunma yollarına başvurması ve tedbirini
alması gerekir.
Yerlerinde kalmağa
ısrar ederlerse, zorla görtürür.
Çünkü araştırılıp
çözümlenecek hususlarda devlet başkanının zorlama yetkisi vardır. Nitekim genel
bir seferberlik olduğunda halkı buna zorlayabilir. Buna benzer olarak Hz. Ömer
"Kendi başınıza terkedilirseniz, çocuklarınızı
satarsınız"
demiştir.
802- Darulİslamda
emin olacağı yere vardığında serbest bırakıp geri gitmelerini istediği
takdirde, ülkelerine ulaştıracak binek ve azık vermeden gitmeyip ısrar
ederlerse, onunla beraber gelmemek için direndikleri yere ulaştıracak kadar
gerekli araç ve azık vermesi gerekir.
Çünkü onları oradan
zorla getirdi. Oraya ulaştırması gerekir. Bunu müs-lümanlan korumak için
yaptığına göre onlara yapacağı masraf müslümanlarm beytulmalmdan karşılanır.
Tıpkı başlarına bir felaket gelmiş ve mal onun için harcanmış gibi.
803- Direndikleri
yere kadar istiyerek geldikleri için buradan öteye dönüşlerinin masrafını
karşılamaz. Vereceği masrafı da, asker ganimet almamışsa yahut alıp
paylaşmışsa, beytul-maldan verir. Ama ganimet alıp henüz paylaşmamışlarsa, masrafları
o ganimetten verir.
Çünkü askerlerin
çıkarını düşünerek onları zorladı. Onun için masraf askerlerin hakkı olan
maldan karşılanır. Tıpkı ganimetleri taşımak, korumak ve yüklemek için ücretli
adam tutmuş olması gibidir.
804- Geri
dönmelerini önlemesi ve beraberinde kalmağa mecbur etmesi halinde de durum
aynıdır.
Bu durumda da
askerlerin ganimetlerinden onların masraflarını karşılar.
805- Zorla
getirdiği yerden itibaren onları ganimet malı o-laıı hayvanlara bindirir.
Çünkü onun yanında
emniyet içindedirler. Hıyanetten sakınmak da vaciptir. Ganimeti alanların
yararını gözeterek beraber getirdiği için masraflarım da ganimetten karşılar.
Tıpkı zekat üzerinde çalışanlara yetecek kadar zekat malından verildiği gibi.
Yine kadının kocası evinde tutulduğu sürece nafakasını kocanın karşılaması
gibi.
806- Emin
olduktan sonra serbest bırakmak istediğinde onlar emniyet içinde olmadıkları
bir yerde iseler, onları gözetmesi ve ancak emniyet duyacakları bir yerde
salıvermesi gerekir.
Çünkü onun eman ve
himayesi altındadırlar. Onlara zulmedilmesini önlemek görevidir. Müslümanların
emniyetini gözettiği gibi onların da emniyetini gözetir. Nitekim bir gemi ile
beraberinde bir adaya çıkarsa onları o adada alıkoyup terkedebilir mi? Hayır,
onları kaybolmıyacakları yere kadar gemi ile taşır, araç ve bineklerini de
vererek gönderir.
807- Eşkıya
ve hırsızlardan korkuyorlarsa, emin olacakları yere kadar götürecek kişileri
yanlarına vermesi lazımdır.
Çünkü bu, devlet
başkanının görevidir. Ancak bunu tek başına yapamıya-cağı için bazı
müslümanlarm yardımından faydalanır.
808- Onlarla
beraber emniyetlerini sağlamak için gönderilenlerin korku içinde olacakları yere vardıklarında
ancak emniyet içinde olacaklarını iddia ederlerse, müslümanlarm emin
olabilecekleri en uzak yere kadar onlarla görevliler göndermesi gerekir.
Buraya vardıklarında serbest bırakılırlar. Bunun ötesiyle mükellef değildir.
Çünkü bunun Ötesinde
müslümanlar tehlikeye maruz kalırlar. Bu da müşrikleri emin kılma pahasına
caiz değildir. Yani müşrikleri emin kılmak için müslümanları tehlikeye atmak
caiz olmaz. Müşriklerin emin olacağı ve müslümanlar için güvenliğin
bulunmadığı yere gitmeğe müslümanları zorlar ve gittiklerinde öldürülürlerse,
kan diyetleri ondan alınır. Ama kendi istekleriyle gidip öldürülecek olurlarsa,
kanlarından o sorumlu değildir. Bu da iki durumdan en kolay olanıdır.
Gerçekleri en iyi
bilen Allahtır.[26]
809-
Aralarında müslüman bir esirin bulunduğu kaledeki düşmanı müslümanlar kuşattıklarında
esir müslüman düşmana eman verip geceleyin müslüman askerlerin karargahına
çıkarıp getirirse, gelen düşmanın tümü ınüslümanlara fey' olur.
Çünkü onlara eman
veren esir, aralarında mağlub ve makhur bir kişidir. Böylelerin verecekleri
eman geçerli değildir. Sonra, bu eman ile müslümanlarm çıkarını değil, sadece
kendini kurtarmayı amaç edinmiştir. Böylelerinin emanını geçerli sayarsak
müslümanlar artık kuvvetle düşmanın bir kalesini bile fethetme imkanı
bulamazlar. Çünkü esir bir müslümanm bulunmıyacağı kale çok nadirdir.
Müslümanların fethedeceğine düşman kesin inandığında bu esire emreder ve ondan
eman alırlar. Aralarında müslüman esir olmadığında da içlerinden birine
müslüman olmasını emreder ve ondan eman alırlar. Bunun hükmü de esirin hükmü
gibi olur. Bütün bu sebeplerden dolayı hepsi müslüman-larafey' olur, dedik.[27]
810- Kıyasa
göre erkeklerinin hepsini öldürmek caizdir.
Çünkü geçersiz eman
öldürmeyi engellemez. Tıpkı aklı ermeyen bir çocuğun veya delinin eman vermesi
gibidir.
İstihsana göre ise,
erkeklerini öldürmek doğru değildir.
Çünkü Rasulullahın
"En basitleri onların çıkarını gözetir" sözünün zahirî buna delalet
etmektedir. Zira hadis, esiri de, başkasını da kapsar, Bu zahirle amel
terkedilecek olursa, şüphe ile geçersiz olan şeylerde şüphe olarak kalır.
Tıpkı "Sen ve
malın babana aitsiniz" sözü mesabesindedir.
İkinci olarak kaledeki
düşman savaşmak için değil, eman istemek için karargaha gelmiştir. Bu da
esirin kendilerine verdiği emana itibar edilerek meydana gelmiştir. Daha önce
de belirttiğimiz gibi muhasara altındaki düşman silahını bırakarak veya eman
istiyerek savaşı bırakmış bir şekilde teslim olup geldiğinde öldürülmekten
emin olur. Bunlar da öldürülmekten emin olurlar. Ama köle olmaktan
kurtulamazlar. Humus (beşte bir) kısmı ayrıldıktan sonra askerler arasında
ganimet olarak taksim edilirler. Onlara eman veren kişinin yeni müstüman olan
veya aralarında eman ile bulunan biri olmasında durum değişmez.
811-
Müslüman askerlerden biri onlara eman verirse, emanı geçerlidir.
Çünkü onlardan emin
oiup müslüman askerler arasında güven içindedir. Verdiği eman İslam cemaatinin
verdiği eman gibidir.
812- Devlet
başkanı emanlarımiı geçersiz olduğunu bildirdikten sonra kalelerinden çıkmaz
ve kendisi onlara eman verdikten sonra caymış ve savaşmayı uygun görmüş gibi
onlara savaş açmış ise, bu durumda İslam ordusunun karargahına gelip "Bize
falan kişi eman verdi" derlerse, adaletli iki müslüman şahit getirmedikçe
söyledikleri kabul edilmez.
Çünkü zahire göre fey1
olmuşlardır. Müslümanların onlardaki hakkını yok eden bir şeyi iddia ettiler.
Onun için buna mutlaka adaletli iki müslüman şahit getirmeleri gerekir.
Sözünü ettikleri
adamın "Ben onlara eman verdim" demesi de kabul edilmez.
Çünkü kendi yaptığına
şahitlik yapmaktadır. Halbuki kişinin kendi kendi-ne şahitliği muteber
değildir.
813- Ama
adaletli iki müslüman şahitlik yaparsa eman geçerli olur ve emin olacakları
yere götürülmeleri gerekir.
Çünkü delil ile sabit
olan, gözle görerek sabit olan gibidir.
814- O
adamın sözünden başka delilleri yoksa, fey' olurlar.
Ancak mevcut olan şüpheden
dolayı ve istihsana göre erkekleri öldürülmez. Çünkü sözkonusu adam
öldürülmelerinin haram olduğunu haber vermiştir. Sözünde doğru olması
muhtemeldir, öldürmenin haram oluşu da dinin hükümlerin dendir. Hükmün
bağlayıcılığında haberi vahid (bir tek kişinin verdiği haber) din işlerinde
hüccettir. .
815-
Müslümanın onlara bin dinar karşılığında eman verdiğini daha kalelerinden
çıkmadan devlet başkanı öğrenirse, istediğini yapmakta serbesttir. Dilerse o
emanı kabul eder ve darulharpten çıkıncaya kadar onlara dokunmaz, dinarları da
alarak müslümanlara fey1 sayar.
Çünkü devlet başkanı
bu şekilde emanı tasvib edebileceği gibi kendisi de böyle bir eman verebilir.
Alınan mal da asker gücü ile alındığı için onlara fey' olur.
Dilerse dinarlarını
geri verir ve hıyanetten sakınmak için emanla-rıiun bozulduğunu bildirerek
onlarla savaşır. Tıpkı kendisi onlara bu şekilde eman vermiş ve bozmuş gibi
olur.
816- Adam
onlarla barış yaptığında müslümanlarm karargahına girmiş veya kalelerini
tahrip etmişlerse, devlet başkanı onlardan bin dinar alıp müslümanlara fey'
yapabilir.
Çünkü burada müslüman
lan gözetmesi, böyle bir barışın caiz oluşuna
dayanmaktadır. Onlar
karargahta emin olup devlet başkanının emin olacakları yere ulaştırmcaya kadar
emanı altındadırlar. Dinarlarım geri verse bile durum değişmez. Böylece
anlıyoruz ki dinarları alması müslümanlarm yararınadır. Tasarruf yetkisi
alınmış köle gibidir. Kendini ücretli sayar ve çalışmaktan kurtulur.
817-
Dinarları askerler arasında dağıtırsa, onlara "Darulharpten nereye
isterseniz gidin" der ve emin olacakları yere varıncaya kadar onlara
dokunmaz.
Böylece antlaşmada
onlar için koşulan şarta bağlı kalma sağlanmış olur.
818-
Müslümanlar kaleyi fethedince içlerinden biri "Ben onlarla şu bin dinar
karşılığında sulh yapmıştım" der ve kale-dekiler de onu doğrularsa, devlet
başkanı bunun bir değerlendirmesini yapar. Onu doğrulamak müslümanların
yararına ise tasdik eder ve dinarları ondan aldıktan sonra kale halkına diledikleri
yere gitmelerini emreder. Sözünü tasdik etmemesi müslümanların yararına ise,
yalanlar ve dinarları almaksızın kale halkını fey1 sayar.
Çünkü müslümanların
koruyucusudur. Müslümanlara en yararlı olanı a-raştırır ve onu yerine getirir.
Nitekim karşılıksız onları bağışlayıp salıvermek isterse, salabilir. Bu da onun
gibidir. Ne olursa olsun, adamın onlara eman verdiğini haber vermesiyle
meydana gelen şüpheden dolayı, erkeklerini öldü-remez.
819- Adam
eman verdiğini söylediği zaman onlar kalelerinde ise, eman altında olurlar.
Devlet başkanı da dilediği şekilde hareket eder.
Tıpkı bu durumda
onlara yeni eman vermiş gibidir. Müslümanlar açısından bunun bildirilmesi,
yeni eman verilmesi gibidir. En iyi Allah bilir.[28]
820- Kuşatma
altmdakilerden biri Müslümanlara "bana e-man verin, yüz kişiden oluşan
ganimeti size göstermek için yanınıza
geleyim" der ve inip
gelerek onları söylediği yere götürse,
ancak söylediği yerde kimse bulamayınca "Burada idiler, gitmişler, nereye
gittiklerini bilmiyorum' derse, bu durumda müslümanlar kaleyi fethedemezlerse
onu emin olacağı yere gönderirler. Kaleyi fethederlerse yine darulharpte emin
olacağı yere ulaştırırlar.
Çünkü karargaha
emniyetle gelmiştir ve eman almıştır. Eman da kabul ile sabit olur. Yerine
getirilmesi kabul edilen şeyin gerçekleşmesine kadar beklemez. Nitekim bin
dirhem vermesi karşılığında köle azad edildiğinde bu para bundan sonra ödenmese
de köle azad olur.
821- Burada
da kişi kendisinin korunduğu yerden rehberlik yapmak üzere çıkıp gelirse, emanı
almış olur. Söylediği şeyi yerine getirsin veya getirmesin müslümanlar d an
eman almış olur ve onu emin olacağı yere ulaştırırlar.
Müslümanlar "Bize
rehberlik etmek üzere eman verdik, ama sözünü tutmadı" diye itiraz
ederlerse, cevap olarak denilir ki: Bu adam "size rehberlik yapmazsam
benimle sizin aranızda eman olmaz" dememiştir.
Böylece İmam Muhammed
şart mefhumunun delil olmıyacağını ifade etmiş olmaktadır. Mezhebimiz de budur[29] Yüce
Allanın "Şahitlik yapması (o kadının ifade etmesi) onu cezadan
kurtarır"[30]ayetini açıklarken İmam
Ebu Yusuf'un da böyle dediğini İmam el-Kerhî rivayet etmektedir. Yani şahitlik
yapmaması onu cezadan kurtarmaz, anlamına gelmez. Yüce Allah
"Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa, onlara hür kadınlara edilen azabın
yarısı edilir."[31] buyurmaktadır.
Bu demek değildir ki evlenmeyip zina etmişse o azaba çarptırılmaz. Çünkü şart
mefhumu sıfat mefhumu gibidir. O da hüccet değildir. Yüce Allah buyuruyor:
"Seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını...
"[32] Bu
sıfat onunla beraber hicret etmiyenlerin haram olduğuna delalet etmiş değildir.
Yine "Öyleyse o aylarda kendinize yazık etmeyin"[33]
buyurmaktadır. Bu da haram aylar dışında zulmün mubah olduğuna delalet etmez.
Onların "Bize
rehberlik etmek üzere sana eman verdik" demeleri, "Rehberlik
etmediğin zaman sana eman yoktur" anlamına delalet etmez. Çünkü o
muhtemeldir. Muhtemel (ihtimal) olan ise kesin zıt karşılığı olmaz ve hükmünü
iptal etmez. Ama onlara" Size göstermezsem bana eman olmasın" derse,
o takdirde birinci şıkka mukabil olabilecek esas haline gelir. Yani böyle söylediğinde
sözkonusu düşmanı gösterirse emanı alır, göstermezse emam alamaz.
Bmanın geri alındığı
ve savaş halinin geçerli olduğu bildirilmekle öldürmek de, köle yapmak da
helâl olur. Bu da şarta bağlanması muhtemel olan mutlak kabiİmdendir. Rehberlik
yapmazsa ona eman olmaz. Bu durumda devlet başkanı serbest olup dilerse
öldürür, dilerse fey' sayar.
Bir ay süre ile bir
adamın canını koruma tekeffül etmesi buna benzer. Tekeffül ettiği şahsı
muhataba teslim etmedikçe bir ayın geçmesiyle tekeffül eden adam mesuliyetten
kurtulmuş olmaz. Ama bir ay sonra kefalet sorumluluğum kalmaz, derse bir ay
geçmekle dediği olur.
822- Bu adam
elimizde esir olup "size düşmandan ganimet olacak yüz kişiyi haber
vereyim, bana eman verin" deyip yukarıdaki şekilde olay cereyan etse ve
söylediği rehberliği yapamazsa, devlet başkanı onu öldürebilir.
Çünkü elimizde esir
olmuş, devlet başkanının öldürmesi veya köle etmesi caiz olmuştur. Emam da
yapacağını söylediği rehberliğe bağlamış, onu da yapamamıştır.
Bundan önceki durumda
henüz teslim olmamış, düşman tarafındaydı. Gelişi sadece müslümanlardan aldığı
eman sebebiyle idi. Bunun karşılığında müslümanlara yararlı olacak rehberliği
üstlenmiştir. Bu görevi yerine getirmediğinde devlet başkanının emin olacağı
yere ulaştırması gerekiyordu.
Gerçekte ise iki olay
arasında fark yoktur. Her iki durumunda da rehberlik yapmadığından daha önceki
durumuna iade edilir. Ancak bu esir, üstlendiği görevden önce elimizde
öldürülmesi veya köleleştirilmesi mubah olan biriydi. Burda da eski durumuna
dönmektedir. Bu görevi üstlenmeden önce muhasara altında olan da düşman
arasında emniyet içindeydi. Üstlendiği görevi yerine getirmediğinden onun da
eski durumuna iadesi gerekir.
823-
Muhasara altındaki adam "Size rehberlik yapmazsam fey' olayım veya köle
olayım" demiş ve şartını yerine getirme-mişse, müslümanlara fey' olur ve
devlet başkanı onu öldü-remez.
Çünkü bu fazla ibareyi
söylememiş olsaydı şartı yerine getirmese bile öldürülmek ve köleleştirilmekten
emin olurdu. Ama bu fazla ibare birinci durumun hükmünü iptal eden delil
teşkil etmektedir. Mukabil taraf da delile göre işlemektedir. Sonra, bu şartın
öldürülmek için değil, sadece köleleştirilmek için olabileceğini kabul
etmiştir. Bu şartta yarar olup gözetilmesi gerekir.
824- Yine
"şartımı yerine getirmezsem size zimnıî olayım" demişse, söylediği
gibi olur. Şartı yerine getirmezse zimmî olur ve öldürmesi yahut köleleştirmesi
caiz değildir.
Çünkü şartı yerine
getirmek vaciptir.
825-
"Kale kapısının size açılması için önce bize eman verin, sonra gelin bize
İslamı anlatın, müslüman olalım" demişse, onlar hepsi eman altmda olurlar.
Tekrar kalelerine dönmek ve muhkem duruma gelmelerine imkan tanımak için
müslüman-ların kalelerini boşaltması, daha sonra savaş halinin yeniden geçerli
olduğunu bildirmeleri gerekir.
Çünkü yerine
getirmeden önce müslümanlar şartı kabullendikleri için onlar eman
kazanmışlardır. Vadettiklerini yerine getirmekten kaçınmalariyle eman geçersiz
olmaz. Eman gereğince de emin oldukları eski yere iade edilmeleri, daha sonra
savaş halini ilân etmeleri gerekir.
826-
Müslümanlar "İslamı kabul etmezseniz aramızda e-man yoktur" der,
onlar da kabul eder ve olay yukarıdaki şekilde cereyan ederse, Islamı kabul
etmedikleri taktirde köleleştirmek ve savaşanlarını öldürmekte bir sakınca
yoktur.
Çünkü şart böyle
koşulmuştur. İki taraf arasında meydana gelen ilişkilerde sadece koşulan şarta
riayet vaciptir. Bunun delili de Rasulullahtan rivayet e-dilen Ebu'l-Hukayk
oğullan hadisidir. Rasulullah onlara "Benden bir şey gizlerseniz
korumamızdan yoksun olursunz." buyurdu: Onlar da bunu kabul ettiler.
Yalancılıkları açığa çıkınca öldürülmelerini ve köleleştirümelerini tercih
etti.
Rivayete göre Uhut
savaşından sonra ordu dönünce müşriklerden bir adam yolunu kaybetmiş ve
Medine'ye gelerek akrabalık bağı bulunan Hz. Osman'ın evine gelmiştir. Bunun
üzerine Hz. Osman Rasulullaha gelerek ona eman dilemiş, Rasulullah da "Üç
güne kadar eman verdik, ondan sonra görürsek kanı helaldir" diye üç
günlük eman vermiş. Adam çıkmış, üç gün sonra Rasulullah ashabına "Arayın,
umarım bulursunuz" demiş, üç günden sonra derin uykuya dalmış olarak
bulmuşlar. Getirilip öldürülmüştür. Bu da gösteriyor kî öldürmenin caizliğine
ve savaş halinin bildirilmesine dayalı olarak emanda belirlenen şart
geçerlidir.
827-
Bazıları Islamı kabul eder, bazıları da kabul etmezse, kabul edenler hür,
diğerleri de fey olur. Çünkü parça, tümden sayılır.
Zaten bir topluluğa
izafe edilen çoğul, o topluluğun her ferdini ayrı ayrı kapsar. Delili de şu
ayeti kerimedir. "Kendilerini her çağırdığımda parmaklarını kulaklarına
tıkadılar, elbiselerine hüründüler."[34] Bu
şartla sanki onlardan her birine "İslama girmezsen aramızda eman
olmaz" demiş gibiyiz.
828-
Muhasara altındakilerden biri "Bize eman verirseniz kendim gelir müslüman
olurum" der ve müslüman olmayı red ederse, tekrar kalesine geri
gönderilir.
Çünkü bize göre eman
altındadır. Onun bu durumu için yüce Allah şöyle buyurmaktadır.
"Müşriklerden biri sana sığınırsa, Allahm sözünü dinlemesi için ona eman
ver, sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır."[35]
829-
Müslümanlar ona "İslama girmezsen aramızda eman olmaz" şartını koşar,
o da İslama girmeyi kabul etmezse, müs-lümanlara fey' olur.
Çünkü aramızda şart
böyle koşulmuştur.
830- Devlet
başkam İslamı kendisine sunduğunda kabul etmediğinden fey1 saydıktan sonra
İslama girecek olursa, o yine fey' olup hür olmaz.
Çünkü İslama
girmemesiyle şartlı verilen emanın hükmü geçmiş sayılır ve müslümanlar elinde
esir kalır.
831- İslama
girince öldürülmeyip fey1 yapılır. Bu da başlangıçta İslamı red ettiğinde fey1
olarak sayılması durumundadır.
832- Devlet
başkanı İslama davet ettikçe İslamı red ettiğinde fey1 olarak
kararlaştırılmayıp sonra İslama girdiğinde de fey olacağı kararlaştırılmamışsa,
kıyasa göre yine fey' olur.
Çünkü isimi kabul
etmemekle emanın biteceği şartı İslama girmeyi red ettiğinde gerçekleşmiştir.
Şarta bağlı olan şey de, şartın bulunmasiyle sabit olur. Şartlı yapılan boşanma
ve köle azadı gibi.
İstihsana göre ise,
hür müslümandır.
Çünkü red etmesi
tereddütle olup ihtimallidir. İslamdan nefret sebebiyle olmuşsa o gerçek red
etmedir. Böyle değil de, kalbindeki şüphe gidinceye kadar üzerinde düşünme
sebebiyle olabilir. Onun için red etmesinin şekli ve sebebi ancak hakiminin
hükmü ile kararlaştırılır.
833- İslamı
red etmeyip sadece "Bırakın düşüneyim" derse, devlet başkanı ona
sadece üç gün mühlet tanır.
Çünkü düşünüp taşınma
ve şüpheyi giderme bir müddet gerektirir. Böyle mühlet isterse ona üç gün süre
tanınır. Çünkü bu yeterli bir süredir. Şartı tercih etmesi de buna delildir.
Bu meselede durumu
mürtedde benzemektedir. Durumunu düşünüp taşınmak için süre istediğinde ona üç
gün tanınır. Hz. Ömer hadisi buna delalet etmektedir. Ebû Musa el-Eşari
tarafından Hz. Ömer'e bir adam geldi. Halkın durumunu ondan sordu. O da
anlattı. Sonra yeni bir olay veya garip bir durum var mı? dedi. Evet, dedi.
Müslüman iken bir adam küfre döndü. Ona ne yaptınız? dedi. Getirip boynunu
vurduk, dedi. Onu üç gün bir eve kapatıp her gün ekmeğini ve suyunu vermeniz gerekmez
miydi? Belki tevbe eder ve Allah'ın emrine bir daha dönerdi. "Allah'ım,
şahid ol, ben bu olayda bulunmadım, emretmedim ve bana anlatıldığında razı
olmadım," dedi.
İmam Şafiî bunun
zahirine göre hükmetmekte, mürted isterse de, istemezse de seran bekletilmesi
gerekir, demektedir.
Bize göre izahı ise
şöyledir: Sözkonusu mürted onlardan mühlet istemiş, onlar ise red etmişlerdir.
Hz. Ömer onun için bunu yadırgamıştır. İslam şeriatının güzelliklerine vakıf
olduktan sonra irtidat eden kimseye düşünüp taşınması için üç gün mühlet
tanınıyorsa, İslama henüz vakıf olmıyan bu adanla mühlet tanımak öncelikle
gerekir.
834-
Kendisine İslam takdim edildiğinde kabul veya red ettiğini belirtmezse, devlet
başkanı ona üç defa İslamı sunar ve her defasında kabul etmediği taktirde fey1
olacağını bildirir.
Çünkü susması, İslamı
reddetmesi demektir. Ancak özrü tamamen ortadan kaldırmak için ve başka
ihtimal olduğunu gözönünde bulundurarak ona üç defa İsiami sunar ve her
seferinde de uyarı olarak akıbetini kendisine haber verir. Buna rağmen red
ederse fey1 olduğu kararlaştırılır. Tıpkı mahkemede sorulara cevap vermiyen
hasmı hakimin inkar edici olarak sayması, yemin etmesi istenildiğinde yeminden
kaçınması halinde hakimin onu haksız sayması ve üç defa yemin etmesi istenmesine
rağmen yemin etmemesi halinde hakimin hüküm vermesi gibi.
835-
Müslümanlara gelmek istediğinde "Bana İslamı arze-dersiniz üç gün mühlet
içinde kabul edersem hür olurum, İsla-mı kabul etmezsem benimle sizin aranızda
eman olmasın" demişse, kendisine İslam sunulduğu andan itibaren üç gün üç
gece serbest olur.
Çünkü kendisi için
böyle şart koşmuştur. Kendisine İslam arzedilince İslamı kabul edeceğini ancak
üç günlük mühlet istediğini belirtmiştir. Böylece anlıyoruz ki sürenin
başlaması kendisine Islamın arzedilişinden itibarendir. Gece ve gündüzden biri
çoğul kipi ile zikredildiğinde diğerini de kapsar.
836- Süre
geçtiği halde müslüman olmazsa fey' olur ve devlet başkanının hükmüne gerek
kalmaz.
Çünkü şart böyledir.
Mutlak olması halinde hüküm vermenin şart koşulması, düşünme iîe red etmenin
birbirinden ayırdedilmesi içindir. Burada da belirtilen süre ile bu
gerçekleşmiştir. İcarede olduğu gibi vaktin tesbit edilmiş olması, o vakitten
sonrasının önceki ile aynı hükümde olmasını engeller.
837-
"Böyle olmazsa, aramızda eman yoktur" dememiş ve olay aynı şekilde
olmuşsa, üç gün geçtikten sonra güven içinde olacağı yere gönderilir.
Çünkü üç günlük süre
eman için değil, düşünüp taşınmak içindir. Üç gün geçtikten sonra İslamı red
etmesi gerçekleşmektedir. Ancak üç günden sonra kendisiyle savaşılacağı ve
emanın biteceği ona şart koşulmadığı için adam güven içinde olur. Onun için
kalesine güven içinde ulaştırılması gerekir.
838-
Kalesini müslümanlar fethetmişse, darulharpte emin olacağı en yakın yere
ulaştırılır. Ondan sonra kendisiyle çarpışmak helal olur.
839- Müslümanlara
"üç gün içinde müslüman olursam olayım, olmazsam size köle olayım"
demiş ve müslüman olmuşsa, hür müslüman olur, üç gün içinde müslüman olmazsa
ganimet olur ve diğer ganimetlerle taksim edilir.
Çünkü böyle şart
koşuldu.
840- Aynı
şekilde tek başına veya bütün kale halkı "Size zimmî olalım" demiş ve
üç gün içinde müslüman olmamışlarsa, müslümanlar a zimmî olurlar.
Çünkü böyle şart koşup
kabul ettiler.
841-
Muhasara altındaki adam "Bana eman verirseniz, size içinde ganimet olacak
yüz adam bulunan bir köyü göstereceğim der ve müslümanlar eman vermeyi kabul
eder, o da razı olduktan sonra onları boş bir köye getirir ve "Burada
idiler, ama gitmişler" derse, müslümanlara feyp olur ve "Beni emin
olacağım yere geri götürün" diyemez. Daha önceki durumun zıddıdır.
Çünkü müslümanlar
emanı ona şartlı verdiler. O da rehberlik yapmasıydı. Şart gerçekleşmezse ona
bağlı olan da yok gibidir. Halbuki daha önceki durumda rehberlik yapmak üzere
ona eman vereceğini kabul etmişlerdi. O da kabul etmişti. Böyle rehberlik
yapsın yapmasın emin oluyordu. Nitekim kölesine "Bana bin dirhem verirsen
hür olursun" diyen adamın kölesi bunu kabul ederse, bin dirhemi ödemedikçe
hür olmaz. Ama "Sen hürsün, ancak bana bin dirhem vereceksin" derse
ve köle de kabul ederse, hür olur, parayı ödesin veya ödemesin, değişmez.
Burada da durum aynıdır.
842- Yine
"inersen ve müslüman olursan eman altında olursun" denildiğinde iner,
ama müslüman olmazsa, fey1 olur.
Çünkü "ve
müslüman olursan" cümlesi de şart üzerine atfedilmiş olup aynı hükme
tâbidir ve şart kapsamındadır. Eman altında olmasını İslama girmesi şartına
bağladıkları için İslama girmedikçe eman altında olmaz.
843- Ona
"inmek ve müslüman olmak üzere sana eman verdik" derlerse, indikten
ve İslama girmeden önce emin olur. Islama girmeyi kabul etmezse emin olacağı
yere ulaştırılması lazımdır. Yine "inmek ve bize yüz dinar vermek üzere
eman altında olursun" derlerse,o da iner fakat dinarları vermeyi red
ederse, eman altında olur. Ama "iner ve yüz dinar verirsen emin
olursun" demişlerse durum aksidir.
Çünkü burada eman
dinarları ödemesi şartına bağlıdır. Öncesinde ise sadece bu işleri yapmayı
kabul etmesi şartına bağlıdır.
844- İner ve
ödemeyi kabul ederse, dinarları ödemesi lazım olup eman altında olur.
845- Vermeyi
red eder veya param yoktur, derse ödeyin-ceye kadar hapsedilir. Ancak eman
hakkını kazandığı için fey' olmaz, dinarları ödediği anda salıverilmesi ve emin
olacağı yere ulaştırılması gerekir.
846- İslam
devlet başkanının kendisini de beraberinde da-rulîslama çıkarıncaya kadar
vermeyi red eder ve darulîslama çıktıktan sonra vermeyi kabul ederek verirse,
serbest bırakılır ve emin olacağı yere gönderilir.
Çünkü eman altındadır.
Borcundan dolayı hapsedilmiştir. Borcunu öderse üzerinde bir hakkımız kalmaz.
Ama darulİslamda uzun
müddet kalır ve dinarları (borcunu) Öde-mezse, devlet başkanı onu zimmî sayar.
Çünkü darulİslamda
kafir, cizye vergisini ödemeden uzun müddet oturamaz. Zaten darulİslamda
dinarları ödemediği için hapsedilmişti. Kendisi vermeyi kabul etmiyor veya
ödeyemiyordu. Darulİslamda kafir hapsedilirse, rehin mesabessinde cizye
vergisine bağlanır.
847- Devlet
başkanı zimmî sayarsa, hapisten çıkarır ve dinar borcu da düşer.
Çünkü o dinarları
şahsi eman karşılığında borçlanmış ve üzerine almıştı yahut emin olacağı yere
ulaşmak için onları kendine fidye yapmıştı.
Sadece eman sözkonusu
ise bunu zaten en sağlam iki yoldan biriyle, müslüman olmak veya zimmîliği
kabul etmekle kazanmış olur. Müslüman olursa cizye vergisi de düşer. Tıpkı
efendisi tarafından âzad edilen sözleşmeli köle veya sözleşme yapmış ve
efendisinin ölümü ile azad olacak ümmülveled cariye gibi. Sözleşme ile vermeyi
taahhüt ettiği miktarı ödeme gereği kalmadığı için ödenecek olan borç düşer.
Ama mesele fidye ile
kurtulmak ise, kendisini fidye ile kurtarmak istediği amaç da kalmamıştır
artık. Çünkü İslama girmek veya zimmî olmakla artık vatandaşımız olur ve
darulharbe dönmesi yasaktır. Diğer zimmîler gibi dinarları verse de dönme hakkı
yoktur. Zaten bu dinarları ancak ehline ve emin olacağı yere dönebilmek için
fidye olarak veriyordu.
Niçin mal karşılığında
köleleştirilmedi ve zimmet akdinden sonra borcunu ödediği taktirde serbest
olacağı belirtilmedi? diye sorulursa, deriz ki;
Çünkü bu adam asla
müslümanların kölesi değildir ve olmamıştır. Mal, bir zamanlar köle olup
hürriyete kavuşması veya azat edilmesi karşılığında ancak bedel olur.
848- Yerine
başka birini vermek üzere müslümanlarla antlaşma yapsa, ortalama birini veya
dirhem yahut dinar olarak değerini vermesi gerekir.
Çünkü fidye olarak
gerekli olan bir şey, malın bedeli olmaz. Burada olduğu gibi bir kişi mutlak
olarak zikredi İd iğinde şahıs veya değeri olan maldan hangisi almacaksa
ortalamasından tesbit edilir. Hanımın kabulüne bağlı olarak belli kelimelerle
boşama bedelinde ve kasıtlı öldürme barışında ödenecek diyette olduğu gibi.
849- Üzerine
aldığını verir, ama kalesini açmazsa, sonra başka bir yere gitmek isterse,
serbest bırakılır ve darulharpte dilediği yere gidebilir.
Çünkü biliyoruz ki
kaleden inmiş ve tekrar kaleye dönmek üzere kalede korktuğu durumdan emin olmak
için canı kırşılığında fidye vermiştir. Bu da darulharpten gitmek istediği yere
gitme imkanı olduğu zaman gerçekleşir.
850-
Darulharpte emin olacağı yere ulaştıktan sonra onunla savaşmak caiz olur.
Çünkü güven içinde
olacağı ikinci bir yere ulaşmakla amacı gerçekleşmiş olmaktadır. Oraya
ulaşmakla da kendisiyle müslümanlar arasındaki eman sona ermiş sayılır.
Ama müslümanlara
"Siz darulİslama dönünceye kadar ben sizden eman altında olacağım" diye
şart koşmuş veya "şöyle böyle yapıncaya kadar" demişse, o zaman
koştuğu şarta bağlı kalmak lazımdır.
Çünkü halin
delaletiyle emin olacağı yere ulaşmasiyle aramızdaki emanın sona erdiğini kabul
ediyoruz. Çünkü daha önce muhasara altında korku içindeydi. Eman istemesinden
maksadı o korkudan kurtulmaktır. Zıddına açıklama yapıldığı taktirde halin
delaleti de sabit olmaktadır. Yani açıkça ifade edilince durumdan anlaşılan şey
geçersiz olur.
851- Bu
şartlardan birini koşmaz da kalesine dönmeyi tercih eder ve kaleye dönüp güvene
kavuşursa, yine müslüman-Iarın emanı dışına çıkmış olur.
Çünkü kendi isteğiyle
emin olduğu yere varmıştır. Emanın sona ermesinin sebebi budur. Ama şu kadar
ay eman altında olmayı veya müslümanların darulİslama dönmesini şart koşmuşsa,
o taktirde eman altında olur. Eman müddetinin sürmesi için kaleye girmesi de
emin olacağı başka bir yere ulaşması mesabesindedir.
852-
Müslümanlar kaleyi fethederse, onu serbest bırakırlar. Ama kaleye döndükten
sonra müslümanlarla savaşmışsa, ele
geçtiğinde fey' olur.
Çünkü güven içinde
olduğu bir yerde müslümanlarla savaşırsa aramızdaki emanı bozmuş olur.
Bozulduktan sonra öldürmek ve köleleştirmek konusunda emanm yasaklayıcı hükmü
yoktur.
853-
Müslümanlara "Bırakın ineyim ve size yüz dinar vereyim, vermezsem bana
eman olmasın" veya "yanınıza iner ve yüz dinar verirsem eman altında
sayarsınız" dedikten sonra iner, ama vermesini istediklerinde red ederse,
kıyasa göre fey'
olur.
Çünkü iki şıktan
birinde emanı geçeriz sayma şartı gerçekleşmiştir, ikinci
şıkta ise emanın şartı
gerçekleşmemiştir. Yani inmesine izin verildiği halde vermesini şart koştuğu
parayı vermekten kaçınmıştır.
854-
İstihsana göre ise devlet başkanına götürülüp parayı vermesini kendisine
emretmedikçe fey' olmaz. Ama vermesini emredince, red ederse onu fey1 sayar.
Çünkü daha önce de
belirttiğimiz gibi vermeyi red etmesinin değişik gerekçeleri olabilir. Red
etmesinin sebebi ancak devlet başkanının hükmü ile
ortaya çıkar ve
kararlaştırılır.
Nitekim müslümanlara
"Size değil, emire vereceğim" veya "Ancak şahitler önünde size
vereceğim" deseydi, bu şekilde vermeyi red etmekle fey' olur muydu?
Elbette hayır. Onun için bu konuda kıyas geçersizdir.
855-
"Üç güne kadar inip gelmek ve size bir başkasını yahut yüz dinar vermek
üzere bana eman verin" dedikten sonra iner gelirse, eman altında olur ve
üç günlük süre geçinceye kadar ona birşey yapılmaz.
Çünkü kendisi için bu
süreyi şart koşmuştur. Vadeli borcu olanın hapse-dilmediği gibi bu da
hapsedilmez.
856- Vermeyi
kabul ettiği için süre geçse de eman altındadır. Ama ödemeyi yapıncaya kadar
hapsedilir. Ancak müslü-man olur veya zimmîliği kabul ederse malı verme
mükellefiyeti düşer.
Daha önce
açıkladığımız iki sebepten mal mükellefiyeti düşer.
857-
"Şu süreye kadar size yüz dinar vermek üzere bana eman verin, vermezsem
aramızda eman olmasın" veya "Şu süreye kadar size verirsem eman
altında olayını" der ve süre geçinceye kadar vermezse, fey' olur. Hakimin
burada hüküm vermesine de gerek yoktur.
Çünkü kendisi için bir
süreyi açıkça şart koştu. Belirttiği süre artırılmaz. Hakimin hüküm vermesini
şart koşarsak süreyi artırmış oluruz. Halbuki nass üzerinde yapılan ziyade nesh
anlamına gelir.
858- Adam
"içinde ganimet olacak yüz adam bulunan bir köyü göstermek karıştığında
bana eman verin. Köyü göster-mezsem aramızda eman olmasın" deseydi ve
inmesinden önce veya sonra yahut göstermesinden önce veya sonra göstereceği
köyü ınüslümanlar fethetmişse, bu rehberlik sayılmaz. Başka bir köyü
gösterirse, şartı yerine gelmiş olur. Aksi halde fey1 sayılır. Müslümanlar o
köyü önceden bilmiş ama henüz fethet-memişlerse, yine fey' olur.
Çünkü müslümanlara
yararlı olacak bir rehberliği üzerine emanı almıştır. Müslümanlarca bilinen bir
şeye delalet etmesi halinde yarar gerçekleşmiş olmaz. Sonra, delalet, amaca
kendisiyle ulaşıldığı taktirde gerçekleşmiş olmaktadır. Onun rehberliğinden
önce müslümanların o köye ulaşmaları zaten onun delaletiyle olmamıştır.
Müslümanların o köyü zaptedip etmemeleri durumu değiştirmez. Nitekim ihramlı
kimse bir ava delalet ettiğinde bu av kendisine rehberlik edilen kimse
tarafından daha önce biliniyorsa, ihramlıya bundan dolayı ceza düşmez.
859- Onunla
beraber çıkmış ve yolu kendisi onlara göstermiş ve köyün yerini kendisi oraya
varıp göstermeden önce kendileri tanıyıp çıkarmışlarsa, gösterme görevini
yerine getirmiş ve emanı haketmiş olur.
Çünkü onun delaletiyle
o yolu tanıdılar. Köyü tanımaları da o yola koyuldukları zaman olmuştur.
Onların sonradan öğrendikleri asıl sebebe onun delaleti ilave edilmektedir.
Yani köyü ve yolu tanımalarında asıl etken ve sebep odur ve katkısı olmuştur.
Nitekim avın yolunu göstermekle ava delalet eden ihramlı cezayı haketmiş olur.
860- "
Yine onlarla beraber gitmeyip sadece köyü tarif etse ve tarifi üzerine gidip
köyü bulsalar, emanı hak etmiş olur.
Çünkü bu şekilde
delalet gerçekleşmektedir. Zira birine yolu tarif eden kimse, beraberinde
gitsin veya gitmesin, delaletiyle yol malum olduğu için delalet etmiş olur.
861- Yine
"Size bir patriği ve ehlini göstermek üzere bana eman verin. GÖstermezsem
bana eman yoktur" derse ve kaleden inip geldiğinde müslümanların bir
patrik yakaladıklarım görünce "size gösterecek olduğum patrik budur"
derse, sözüne
itibar edilmez.
Çünkü delaletiyle
müslümanlara yararlı olacak bir şeye delaleti taahhüt etmiştir. Buradaki
durumda da bu yarar sağlanmış olmaz.
862-
"Kaleden kaçarak çıkan kale patriğini size göstereyim" derse ve
indiğinde müslümanların o patriği yakaladıklarını görürse, görevim yerine
getirmiş sayılır ve emanı hak eder.
Çünkü şahsı veya soyu
bilinen birini göstermeyi üzerine almış ve ona delalet etmiş olur. Sonra,
vasıf (nitelik), muayyen olan şeyde muteber olduğu halde muayyen olmayanda
muteber değildir.
Nitekim "Bu
gençle konuşmam" deyip yaşlandıktan sonra onunla konuşursa, yemini yemiş
olur. Ama "Bir gençle konuşmam" der ve yemin ettiği esnada genç olan
bir yaşlı ile konuşursa yemini yememiş olur.
Müslümanların onun
göstermesiyle bilgi sahibi olmaları veya yarar sağlamaları şart koşulan şeyde
muteber bir vasıftır. Bu da muayyen olmıyan şeylerde ancak muteberdir. Ama
muayyen olan şeylerde bu muteber değildir.
863- Buna
göre müslumanlara belirsiz bir kaleyi veya şehri göstermeyi üzerine alsa ve
muslümanlarm bildiği şeyi gösterse, delaleti geçersiz olur. Yine müslümanların
darulharbe daha Önceki gelişlerinde tanıdıkları, ancak bu gelişte yerini
çıkaramadıkları bir yeri onlara gösterirse, koştuğu şartı yerine getirmiş ve
emanı kazanmış olur.
Çünkü daha önceki
bilgileriyle değil, onun rehberliğiyle o yere ulaşmışlardır. Nitekim böyle bir
durumda ihramh kişi ava delalet etmiş sayılır ve cezayı hak eder. Sonra, amaç
müslümanlara yararlı olacak rehberlik yapmasıdır ve bu da gerçekleşmiştir.
Çünkü bu rehberlikten yararlanmışlardır. Daha önceki bilgileri de bu yeri
tanımak veya bulmak için yeterli değildir. Böylece bu rehberliği sebebiyle
koştuğu şart yerine gelmiş olur. En iyi bilen Allah'tır.[36]
864-
Müslümanlardan biri darulharpte evlendiği ehli kitaptan kadını darulİslama
çıkarıp getirirse, kadın hür olur.
Hür olması, evlendiği
adamın kendisine eman vermesi sebebiyle değildir. Çünkü esir olsun, tacir
olsun veya düşmandan müslüman olan biri olsun, müslümanin darulharpte verdiği
eman geçersizdir. Kadın, erkekle beraber da-rulislamda ikamet etmek için
gelmiştir. Bu da eman isteyen kadının sıfatıdır. Bundan sonra darulharbe dönmek
İsterse dönemez. Çünkü müslümanla evli bulunmaktadır.
865- Darulîslamda
eman altındaki kadın bir müslümanla evlenirse zimmî sayıldığı gibi,
darulîslamda bir müslümanla evlenince de aynı olur.
Çünkü kadın ikamette
erkeğe Tâbîdir. Erkek darulİslamm vatandaşı
olduğu İçin o da
vatandaş olur.
866- Erkek,
kadın için "Onu darulharpte yakalayıp zorla getirdim" derse, kadın da
"Hayır, zorla değil, nikâhlıyarak getirdi" diye iddia ederse, burada
zahirin delaletine göre hükmedilir. Onu bağlıyarak getirdiyse, zahir durum
erkeğe şahitlik eder ve dediği olup kadın onun cariyesi sayılır. Ama bağlı
olmaksızın beraber gelmişse, bu da kadının lehine şahitlik olur ve kadın hür
zimmî sayılır. Bu durumda erkek nikahı iptal edecek şahitlikte bulunduğu için
arada nikah diye birşey kalmaz. Çünkü kadını zorla yakalayıp getirdiğini
söyledi. Zaten erkeğin nikahın bulunmadığını itiraf etmesi nikahı iptal eder.
Tıpkı karısının dinden döndüğünü iddia etmesi ve kadının bunu red etmesi
durumu gibi. Darulharpte zorla yakalayıp getirdiğine dair müslümanlardan veya
ehli zimmetten delil getirirse, kadın onun cariyesi olur.
Çünkü delil ile onun
mülkü olduğunu ispat etti. Ama darullslamda müs-lüman erkeğin nikahlısı
olduğunu itiraf etmesi ve ehli kitaptan şahit getirmesiyle kadın zahirde
zimmîdir. Ehli kitabın ehli kitap hakkındaki şahitliği geçerlidir.
867-
Müslüman darulharpte eman ile duruyorsa, yaptığı yadırganır ve kadını azad edip
salıvermesi emredilir.
Çünkü darulharbe eman
ile girince onlara hiyanet etmemeyi ve zarar verecek bir şey yapmamayı taahhüt
etmiş sayılır. Böylece taahhüt ettiği şeye riayet etmesi emrolunur, ancak
hüküm itibariyle mecbur edilmez. Çünkü bütün müslümanların değil, şahsî emanına
hiyanet etmiştir. Bu da kendisi ile Allah arasında bir iştir.
868-
Aralarında esir ise yahut onlardan İslama giren biri ise, bu şeylerden hiçbiri
ona emredilmez.
Çünkü imkan bulduğunda
şer'an onları köle edinmesi ve mallarını alması serbesttir. Az önce de
belirttiğimiz gibi kadınla evlenmesi, ona eman vermesi demek değildir.
Getirdiği kadına humus
(beşte bir) pay da düşmez.
Çünkü gizli ve
hırsızlık yolu ile getirmiştir.
Onu zorla yakalayıp
getirdiğine dair eman altındaki harp ehlinden göstereceği şahitlerin şahitliği
de geçerli değildir.
Çünkü zahire göre
kadın zimmîdir. Daha önce kan koca olduklarında da birbirini tasdik ettiler.
Köleleştirilerek eman altına, girenlerin zimmî hakkındaki şahitliği de makbul
değildir.
869- Kadın
"Beni ne zorla getirmiş, ne de benimle evlenmiştir. Sadece eman verdiği
için beraberinde çıkıp geldim" derse, durumun delaletine göre isteyerek
geldiği için o kadın hür olup adama karı olmaz.
Çünkü adam nikahlısı
olduğunu iddia ediyor, kadın ise bunu red ediyor.
870-
Darullslamda kadınla evlendiğini iddia etse, delil getirmedikçe sözü kabul
edilmez. Darulharpte kendisiyle evlendiğini kadın iddia ettiğinde de durum
aynıdır. Kadın darulharbe dönmek isteyecek olursa, dönmesine izin verilmez.
Çünkü evliliği inkar
ettiği için nikah sabit olmadığından kadın adama tâbi bir zimmî olur.
871- Bu
meselede erkek, zorla getirdiğine dair darullslamda eman altındakilerden delil
getirirse, delili kabul edilir.
Çünkü zahire göre eman
atındadır. Kölelik yolu ile eman altında bulunan kadın hakkında eman
altındakilerin şahitliği makbuldür.
872- Kadını
elleri kolları bağlı olarak darulİslama çıkar-mışsa, onun cariyesi olur ve
üzerine humus düşmez.
Çünkü zahiri ona
şahitlik etmektedir. Ellerini ayaklarını ancak darullslamda bağladığı
bilinmiyorsa, Ebû Hanifeye göre kadın bütün müslümanlara fey1 olur. Çünkü kadın
nikahı inkar edince darulîslamda eman hakkım kazanamaz. Halbuki eman ile gelen
ülkemizde ikamet için gelmektedir. Ama nikahı inkar edince gelişinin sebebi
bizce meçhul olmaktadır. Böylece darulîslamda emandan yoksun bir düşman
olmaktadır.
Ebû Hanifenin
prensibine göre düşmandan biri eman almadan darulİslama girip bir müslüman
tarafından yakalandığında o düşman fey' olur. İki îma-ma göre ise yakalıyan
kimseye ait olur, Ona humusun vacip olup olmadığında ise iki rivayet vardır.
873-
Darulharbe bir zimmî eman ile girip düşmandan bir kadınla evlense ve
müslümanlardan onun için eman aldıktan sonra beraberinde getirse, kadın hür
olur.
Çünkü eman altındaki
biri olarak gelmiştir. Sonra ona eman istediğinde
müslümanlar ona eman
verdiler.
O da kocasına tabî
olarak ülkemizde zimmî vatandaş olur. Tıpkı vatandaş zimmî bir kadının eman
altındaki yabancı ile darullslamda evlenmiş olması gibi. Bu durumda kadın
darulharbe dönemez.
Ancak kocası bu konuda
ona izin verir veya boşarsa, onun için eman almak şart değildir. Sadece koca
ile istiyerek çıkmasiyle kadın eman altın-da olur.
Çünkü kocasiyle
beraber ikamet için gelmiş olup kocası da ülkemiz vatandaşıdır.
874- Bu
zinımî vatandaş kızı veya kız kardeşi için eman alırsa, eman altında olur.
Çünkü müslümanlar o
kıza veya kız kardeşine eman verdiler. Zaten onun için eman alınınca eman
altında olarak gelmiş olur.
Dilediği zaman bu kız
veya kızkardes darulharbe dönebilir. Çünkü ergin olup zimmî babasına veya
kardeşine tabî değildir.
875- Ona
eman almadan beraberinde çıkarıp getirirse, Ebû Hanifeye göre fey1 olur.
Çünkü eman altındaki
gibi gelmiş, halbuki eman almış değildir. Beraber geldiği kardeşine de tabî
değildir.
876- Zimmî
"Darulharpte zorla ele geçirip getirdim" der ve kız onu yalanlar ve
arada akrabalığı da yoksa, adamın sözü kabul edilmez.
Çünkü durumun zahiri
sözünü yalanlamaktadır. Zira elleri bağlı olmadan beraberinde gelmiştir.
Müslümanların onda hakkı da sabit olmuştur. Bu hakkın iptali konusunda zimmînin
sözü tasdik edilmez.
877-
Müslümanlardan ona bu konuda şahitler olursa, kız ona cariye olur.
Çünkü mülkiyet hakkına
sahip olduğunu delil ile ispat etmiştir. Bu konuda zimmîlerin şahitliği makbul
değildir.
Çünkü kız ona zahire
göre cariye olmuş olup zimmîlerin şahitliği müslti-manların aleyhine
olmaktadır.
878- Ama
elleri ayakları bağlı çıkardığı bilinince, adamın sözü tasdik edilir.
Çünkü zahir durum ona
şahitlik etmektedir.
879-
Darulharpte değil de, ancak darulislamda onu zorlayıp getirdiği anlaşılırsa,
Ebû Hanifeye göre kız müslümanlara fey1 olur.
İki İmama göre ise
adama aittir ve ondan beştebir pay alınır. Tıpkı darul-İslamda zimmînin bir
define (rikaz) bulması gibi. Bu durumda definenin humusu (beşte biri) alınır
ve gerisi ona ait olur.
880-
Düşmandan güçlü bir kafir müslümanla beraber ordu karargahına çıkıp gelse ve
müslüman "onu esir aldım" dediği halde, kafir "Hayır, eman ile
geldim" derse, düşmanın sözü kabul edilir.
Çünkü eman
altındakiler gibi geldi. Dış görünüşü (zahir) de ona şahitlik etmektedir. Çünkü
onunla beraber gelince zorla gelmediği açıktır. Çünkü bir kişi bir kişinin
hakkından gelebilir. Nitekim kafir tek başına bu şekilde gelseydi, eman
altında olurdu. Bir müslümanla beraber gelince de durum aynıdır.
881- Beraber
gelirken kafirin elleri veya ayakları bağlı yahut boynunda çekilen bir ip
varsa, müslümanın sözü tasdik edilir.
Çünkü durumun delaleti
ona şahitlik etmektedir. Daha önce belirttiğimiz gibi böyle durumlarda durumun
şahitliğiyle hükmedilir.
882- Bu
düşman bîr grup müslümanla beraber elleri kolları serbest gelmiş ve
müslümanların "onu esir ettik" dedikleri halde, kafir "Hayır,
onlarla beraber eman ile geldim" derse, müslümanların sözü tasdik edilir.
Çünkü müslüman gruba
mağlub ve makhur olup kurtulmak veya haklarından gelmek isterse buna gücü
yetmez. Tıpkı bağlı olan gibidir.
Nitekim müslümanlar
yüz kişi olup onun etrafını tutsa ve aralarından kaçıp kurtulma gücü olmazsa,
öncelikle herkesin aklına gelen şey, bu adamın e-man altında değil, esir
oluşudur. Böylece bütün askerlere fey' olur.
883- Eman ile
geldiğine iki müslüman şahitlik yaparsa, şahitlikleri kabul edilir.
Çünkü müslümanların
şahitliği bütün müslümanlar için tam delildir.
884- İki
kişi şahitlik etmeyip halktan sadece bir kişi bunun eman ile geldiğini itiraf
ederse, sözü tasdik edilmez.
Çünkü tek kişinin sözü
hüküm için delil olmaz. Hepsinin onda ortaklığı da genel bir ortaklıktır.
Paylaşma sonunda payına düşen kişinin hakkındaki şahitliği dışında, tek kişinin
ikran geçersizdir.
885- Bir
müslüman darulharpten çıkar ve beraberinde getirdiği kadın için "Karım
değildir. Onu sadece eman verip getirdim" derse, kadın kıyasa göre fey1
olur.
Çünkü darulharpte ona
verdiğini söylediği eman geçersizdir. Zira kendisi düşmanın elinde darulharpte
yenik ve makhurdur. Kadın darulîslama gelmekle yakalanmış bir fey' olur. Ondaki
müslümanlarm hakkını iptal etmede verdiği eman geçerli olmaz.
İstihsana göre ise
kadın eman altında hürdür. Dilediği zaman darulharbe dönebilir.
Çünkü verdiği emanı
devam ettirerek beraber darulİslama çıkınca, oraya ilk ayak bastığında yeni bir
eman vermiş gibi olur. Müslümanların kadın üzerinde hakları ise darulİslama
ancak emansız girdiği takdirde sabit olur. Halbuki kadın darulİslama ancak eman
altında gelmiştir. En azından, hem müslümamn ona eman vermesi hem de
müslümanlarm onda haklarının sabit olması sözko nusudur.
ŞÖyleki: İkisi ne
müslümanlarm ne de düşmanların emin olduğu (ortak sınır) yerine vardıklarında
darulharb ehlinin tahakküm ve üstünlük alanı dışına çıkmış olup bu yerde
müslümamn ona eman vermesi sahih olur. Müslümanların emin olduğu yere
varmadıkça kadın darulîslamda yakalanmış sayılmaz. Ama kadına eman vermiş ve
kadın tek başına çıkmışsa, durum değişir. Çünkü darulharpte ona eman vermesi
geçersizdir. Eman vermenin geerli olduğu yerde kendisi beraberinde değildir ki
orada yeni bir eman vermiş gibi olsun. Onun için kadın fey' olur.
886-
Darulharpte bir müslüman büyük sayıdaki düşman askerine eman verir ve onunla
beraber darulİslama çıktıktan sonra müslümanlar onları yakalarsa fey' olurlar.
Çünkü bu müslüman
darulharpte olsun, darulİslamda olsun onlarla beraber oldukça onların tahakküm
ve saldırısından emin değildir. Her iki yerde de onların tahakkümü ve tehdidi
altında olduğundan verdiği eman geçersizdir.
Nitekim bu askerler
darulİslama kaçak girip bir müslüman onlara vanr ve eman verirse, bu eman da
geçersiz olur. Çünkü onların tehdit ve tahakkümünden emin değildir.
Darulharpten çıkıp o emanı devam ettirmesi durumunda da netice aynıdır. Ama
onlardan bir kişiye eman verip beraberinde çıkarsa, durum değişir. Çünkü bir kişiyle
bir adam mağlub ve makhur olmaz. Belki ondan korunabilir ve zahirde onu
haklıyabilir. Onun için darulİslama girmiş ve eman vermiş gibi ona verdiği eman
sahih olur.
887-
Darulharpte düşmandan yirmi kişiye eman verip onlarla beraber darulİslama çıksa,
hepsi eman altında olurlar. Darulİslamda bu sayıdaki düşman fertlere yeni eman
vermiş gibidir.
Bu adam bu sayıdaki
düşmandan yirmi kişiye eman verip onlarla beraber darulİslama çıksa hepsi eman
altında olurlar. Darulîslamda bu sayıdaki düşman fertlere yeni eman vermiş
gibidir.
Evet, şahsı itibariyle
tahakküm altında ve güven içinde değildir. Ama müslümanlarm gücü ve himayesiyle
o güçlü ve güven içindedir. Çünkü bu yirmi kişi müslümanlara karşı koyamazlar.
Darulîslamda müslümamn gücü bütün müslümanlar beraberinde olduğu içindir.
Darulİslamda bu yirmi kişi müslümanlara karşı koyamıyorsa bu adam hükmen
onlara mağlup değil, galip sayılır. Verdiği eman da geçerli olur. Halbuki
düşmanın çok sayıdaki askerinin durumu farklıdır. Onlar kendi güçleriyle
müslümanlara karşı koyabilmekte ve tek müslüman darulharpte olduğu gibi
darulislmda da onlara karşı yenik sayılmaktadır. Nitekim müslümanlara karşı
koymaktan aciz bir topluluk eman almadan darulîslama girer ve müslümanlar
yakalarsa, müslümanlara fey' olurlar,
888-
Düşmandan büyük bir ordu darulİslama girer ve müs-lümanlardan bir cemaat
onlarla savaşıp yenerse, düşman ordusu sadece yenen müslüman cemaate ganimet
olur.
Aradaki fark
şuradadır: Müslümanlara karşı koyma gücüne sahip düşman darulîslama girmiş
olmakla mağlup olmuş değildirler. Ama müslümanlara karşı koyamayanların durumu
ise farklıdır.
Söylediğimiz de şu
şekilde gerçekleşmiş olur. Şayet düşman İslam cemaatine karşı koyacak güçte
olmadığından onlarla beraber gelen müslümam verdiği eman geçersiz sayılacak
olsaydı, onlara hiyanet edilmiş olurdu. Çünkü o kişinin emanına güvenerek karşı
koyabilecek oldukları yerlerinden aynldılar. Ama çok sayıdaki düşman askerinin
durumunda ise bu sözkonusu değildir. Çünkü bunlar adamın emanı dolayısiyle
caydırıcı durumlarından ayrılmış olmayıp darulharpte imişler gibi darulİslamda
da toplu güçleri sebebiyle caydırıcı tavır içindedirler.
Buna göre müslüman
kişi onları caydırıcı durumlarını yitirecekleri biçimde darulharpte İslam
ordusunun karargahına çıkarıp getirse, eman altında olurlar. Çünkü bu yerde
tek askerin gücü müslümanların askeriyledir. Böylece getiren mülüman kendi
ordusunun askerlerine geldiğinde mağlub değil, galip sayılır. Ama düşman
askeri çoklukları sebebiyle müslümanlara karşı koyabilecek güçte iseler, beraberlerinde
çıkıp gelseler bile eman geçersiz olur.
889-
Müslümanlar bir kaleyi kuşatsa ve kaledeki düşman arasında bir müslüman bulunup
düşmandan caydırıcı gücü olmıyan bazılarına eman verip beraber çıkarıp getirse,
bunlar birinci durumun aksine eman altında olmazlar.
Çünkü kuşatma
altındakiler bir bakıma makhur olmuş ve durumları esir olanların durumuna
dönmüştür. Aralarında iken müslümanın onlara eman vermesi geçerli olmaz. Çünkü
birinci durumun aksine, müslümanların onlarda gerçekleşen hakkını iptal etmektedir.
Sonra, bu eman caiz
olursa, müslümanlar onları asla egemenlikleri altına alamazlar. Çünkü
yenileceklerine kesin inansalar bazıları müslüman olur ve diğerlerini de
beraber alıp çıkar. Halbuki bu durumda müslümanların köle etmelerini önliyecek
şeyi söylemek caiz değildir.
Şöyleki; müslümanların
elleri muhasara altındakilere onlarla birlikte çıkacak olan bu müslümandan daha
önce uzanmıştır. Bu kuvvet itibariyle önce uzanan elin hakkı geçersiz olmaz.
Halbuki bundan önceki durumların hepsinde vaziyet farklıydı.
890- Düşman
karı ve kocadan kadın müslüman olsa, üç hayız görünceye kadar aradaki nikah
devam eder.
Çünkü devlet
başkanının kocaya İslamı teklif etmesi ve İslama girmesini söylemesi imkanı
yoktur. Üç hayız görmesi kocaya üç defa İslamm arzedilmesi yerine sayılır.
Çünkü İslamı kabul etmediği taktirde aralarının ayrılmasında esas alınır.
Boşanmadan sonra itibar edilen üç hayız olayında olduğu gibi. Küfürde ısrar
etmesiyle İslamı istemediği anlaşılır.
891- Karı
koca darulİsiama çıkıncaya kadar kadın hayız görmezse, koca müslümanlara fey1
olur.
Çünkü eman almış
olarak çıkmamıştır. Ama aralarındaki nikah devam eder.
Çünkü adamın sabit
olan köleliği aralarında nikahın başlamasına aykırı olmadığı gibi, devamına da
aykırı değildir. Ayrılmayı gerektiren sadece vatan farklılığıdır ki, o da
meydana gelmemiştir. Çünkü adam müslümanlara köle olunca o da vatandaşımız
olmuş olur.
892- Sonra,
adama İslam arzedilmedikçe kadın üç hayız görse bile, araları ayrılmaz.
Çünkü üç hayız, İslamı
adama arzetmenin mümkün olmadığında bu arz etmenin yerini tutuyordu. Bu da
kendisinden umulan gaye gerçekleşmeden önce yok olmuştur. Halef (sonraki) ile
kastedilen şey meydana gelmeden önce asıl olana güç yetirmek, halefi itibardan
düşürür. Onun için kendisine İslam arzedilir.
893- Adam
müslüman olursa, karı kocalıkları devam eder. İslama girmeyi red ederse araları
ayrılır.
894- Adam
kendisi müslüman olmuş, kadın da ehli kitap olmayıp hiç hayız görmeden ikisi
darulİsiama çıkarsa, kadın hür ve eman altında bir kadın olur.
Çünkü eman altındakiler
gibi geldi. İkamet yönünden kocaya tâbidir. Ülkemizde ikamet etmek üzere gelen
de eman altında olur. Erkek ise, ikamette kadına tabî değildir. Kendisi eman
ile değil, aldanma sonucu gelmiştir. Çünkü eman istemediği gibi, istediğini
gösteren bir durumu da olmamıştır.
895- Kadın
ehli kitaptan ise zimmî olur.
Çünkü aradaki nikah
devam etmektedir. Bundan dolayı kocasiyle darulİslamda oturması gerekir.
896- Ehli
kitaptan değilse, arada nikah kalmaz ve kadın zimmî olmaz. Ancak ona İslam
arzedilir. Ya İslama girer, ya da araları ayrılır. Araları aynlırsa kadın
darulharbe isterse dönebilir. Çünkü eman altındadır. "Talak"
bölümünde eman altındaki eşlerden birinin daruIİslamda İslama girmesi durumunda
olacaklarla ilgili değişik rivayetler olduğunu belirttik ve rivayetlerden
birine göre İslam yurdundan imişler gibi aralarının ayrılmasının kadının üç
hayız görmesine bağlı olduğunu ifade ettik.
Diğer rivayete göre
ise iki durumdan, yani karı kocadan İslama girmemiş kişiye İslamın arzedilmesi
veya üç hayız görmesi durumlarından hangisi önce olmuşsa ona itibar edilerek
araları ayrılır. Burada da buna itibar edilmiştir. Çünkü gerçekte karı koca
devlet başkanının yetki ve gücü dahilindedir. İslamı onlardan küfürde ısrar
edene arzedebilir. Küfürde ısrar eden de hükmen darulharpten sayılır. Böylece
üç hayız geçmesiyle araları ayrılır,
897- Kadın
Islama değil de ehli kitap dinlerinden birine girerse, aradaki nikah devam
eder. Tıpkı daha önce ehli kitaptan olması ve zimmî sayılması durumundaki
gibi.
İmam Muhammed, kadın
ve erkeğin müslüman olmaları arasındaki farka değinerek şöyle demektedir:
898- Kadın
müslüman olunca, erkek onun aile fertlerinden olmaz. Ama erkek müslüman olunca,
kadın onun aile fertlerinden olur. Onun için erkekle beraber darulîslama
gelirse, eman altında olur.
Nitekim düşmandan biri
darulîslama gelmek için eman isteyip geldiğinde karısını da getirirse, kadın
eman altında olur. Müslüman olması durumunda da netice aynıdır.
899-
Düşmandan bir kadın müslüman olup kocasını da beraber darulîslama getirirse,
ona tabî olarak adam eman altında olmaz. Kadının müslüman olması durumunda da
netice aynıdır.
900- Ama
müslüman olan kadın darulîslama getirmek üzere kocasına eman vermiş ve beraber
getirmişse, adam eman altında olur.
Çünkü darulîslama
çıkınca eski emanın devam ettirilmesi, daruIİslamda yeni eman verilmesi
gibidir.
901- Kadın
"ona ben eman verdim ve beraber getirdim" derse, müslümanlar da
"eman almadan seninle beraber çıkıp gelmiştir" diye iddia ederse,
kadının sözü geçerli olur.
Çünkü zahir durum ona
şahitlik etmektedir. Onunla beraber çıkıp geldiğini gördüler. Eman almadan
küfürde ısrar ederek onunla çıkıp gelmiyeceği de açıktır. Gerçeğine vakıf
olmanın imkansız olduğu şeylerde zahire göre hükmetmek vaciptir.
902- Kuşatma
altındaki düşmandan biri müslüman olur ve kafir olan karısını da beraberinde
çıkarırsa, kadın müslümanlar a fey1 olur.
Çünkü muhasara altında
iken eman ister ve çıkıp gelirse, karısı ona tabî olmaz. Müslüman olması
halinde de durum aynıdır.
Yine kadın müslüman
olup kocasına eman verirse, eman geçersizdir. Emanda ona tabî olarak eman
altında olamıyacağı gibi kadının emam ile de eman altında olmaz.
903- Ama
kuşatma altında olmayıp İslam ordusu karargâhına veya darulîslama eman ile
gelirse, karısı, küçük erkek ve büyük küçük kız çocukları ona tabî olur.
Çünkü orada mağlup
etme hükmü bunları kapsamıyordu. Muhasara altın-dakileri kapsayabileceği halde
emanını ve eman vermesini şahsı için tercih edebilir.
904- Zimmî
bir erkek darulharpte bir kadınla evlenir ve beraberinde getirirse, kadın hür
zimmî olur.
Çünkü zimmîlik akdi,
eman akdinden daha güçlüdür.
905- Karısı
ile birlikte eman ile çıkar gelirse, kadın hür ve emaıı altında olur.
906- Zimmî
olarak karısı ile beraber darulİslama girince evleviyetle eman altında olur.
Sonra, ikamet itibariyle vatandaşımız olan birine, yani zimmîye tâbidir. O da
zimmî olur.
907- Zimmî
olan bir erkek daruiharpten eman almadan büyük kızını veya kızkardeşini
getirirse, bunlar fey olur.
Çünkü damlİslamda ona
tabî olarak ikamet etmemektedir. Onunla beraber çıkması eman altında olduğunu
göstermez. Ama adamın eşi için durum aksidir.
Eman altındaki biri
beraberinde kızını veya kız kardeşini daruiharpten çıkarıp getirdiğinde onlar
da eman altında olduklarına göre zimmînin beraber getirdikleri için de durumun
aynı olması gerekmez mi? deilirse;
Cevap olarak deriz ki;
Orada adama tabî olan karısı darulharbe istediği zaman dönebilirdi. Tıpkı eman
altındaki adamın kendisi gibi. Bu hükmü kızı ve kızkardeşi için de geçerli
saymak mümkündür. Zira zahir itibariyle karısının geçim ve himayesini sağladığı
gibi bu ikisinin de geçim ve himayesini sağlamaktadır. Zimmînin ise karısı
darulharbe bir daha dönemez. Damlİslamda oturma mecburiyeti konusunda erkeğe
tabî olmadıkları için bu hükmün kızı ve kız kardeşi için geçerli sayılması
mümkün değildir. Zira tabî olan şey için asıl hakkında sabit olan hükümden
başkası geçerli olamaz.
908- Zimmî
adam beraberinde eşi olduğunu iddia ettiği bir kadın getirir ve kadın da onu
tasdik ederse ve bu durum sadece ikisinin ifadeleriyle ancak anlaşıhyorsa,
kadın hür karısı olur.
Çünkü bu konuda
birbirlerini tasdik ettiler. Zahire göre de darulharpte aralarında mevcut olan
nikah için damlİslamda şahit bulamazlar. Başka bir muhalif bulunmadıkça
zaruretten dolayı sözleri kabul edilir. Nitekim beraberinde erkek ve kadınlar
getirip bunlar köle ve cariyelerimdir, der ve onlar da bunu tasdik ederse,
sözleri kabul edilir.
909- Yine
eman ile darulİslama gelip aynı şeyleri iddia ederse, hakkında iddia edilen
kişi de onu tasdik edince, iddiası kabul edilir.
910- Kadın, adamı yalanlar ve "aramızda ne
nikah, ne akrabalık vardır" derse, kadın fey1 olur.
Çünkü birbirlerini
yalanlayınca tabî olmayı gerektiren sebep de sabit olmamış olur. Böylece
darulîslamda emandan yoksun bir düşman olarak kaldığı için fey olur.
911- Bir
müslüınan daruiharpten beraberinde bir kadın veya bir adamla gelir ve "Bu
kölemdir yahut bu cariyemdir" diye iddia eder ve bunlar onu yalanlayıp
"Hayır, o bize eman verdi de beraber çıkıp geldik" derlerse, kadın
da, erkek de fey' olur.
Çünkü sahip olduğu
iddiası ikisinin yalanlamasıyle geçersiz olmuş, eman
iddiaları da onun
yalanlamasiyle sabit olamamıştır.
İstihsana göre ise
ikisi de hürdür ve dilerse darulharbe dönebilirler.
Çünkü birbirlerini
yalanlamakla müslümanların onlar üzerinde bir hak ve egemenlikleri olmadığını
iki taraf tasdik etmiş olmaktadır. Zaten sebepler onlara terettüp edecek
hükümler için olup bizzat kendilerinin varlığı amaç değildir. Hükümde ittifak
sağlandıktan sonra sebeplerde ihtilaf muteber değildir. Şöyleki: Sebebin
farklılığı şekildedir. Manada ise sebep birdir. O da adama tabî olarak yahut
maksat olarak ikisi için emamn sabit olmasıdır. Tıpkı adam "falanın
benden bin dirhem alacağı vardır" diye itiraf etmesi ve alacaklı tarafın
da "o para gasbedilmiştir" demesi durumunda adamm parayı bu sebepten
ödemeye mecbur tutulması mesabesindedir.
912- Kadını
beraber getiren adam zimmî veya eman altında düşman olup "Bu
karımdır" der ve kadın "Hayır, karısı değilim, bana eman verdi de
getirdi" diye söylerse kadın müslü-manlara fey1 olur. Çünkü kadın inkar
ettiği için nikah sabit olmaz. Zaten zimmî veya eman
altındaki düşmanın
eman vermesiyle çıkıp geldiğini iddia etmiştir. Bu da asılsız
olup geçersizdir.
913-
Düşmandan biri iki müslümanla beraber darulîslama gelip "bu kişi bana eman
verdi" der ve ikisi onu yalanlarsa, adam fey1 olur.
Çünkü sebebi meçhul
birşeyi onlar için iddia etmektedir. Delili olmadıkça tasdik edilmez. Zahir
itibariyle onda müslümanların hakkı sabit olmuştur. Çünkü darulİslamda emandan
yoksun düşmandır. Müslümanların hakkını iptal ettiği için tasdik edilmez.
914-
Müslümanlardan biri tasdik ederse, eman altında olup dilediğinde darulharbe
dönebilir.
Çünkü müslümanlardan
biri tasdik etmezse bile, diğeri tasdik ettiği için emani sabit olur. Sanki
tasdik eden için iddia etmiş olur ve tek müslümanın verdiği eman da geçerli
olur.
915-
"Bu eman verdi" dediği adam yalanlar ve diğeri "ona eman veren
benim" derse, ama düşman kişi onu yalanlarsa ve herbiri sözünde ısrar
ederse, düşman adam fey' olur.
Çünkü yalanlamakla
düşman kişi eman kazanmamış olur. Ona eman verdiğini iddia eden tarafından da
emanı sabit olmamıştır. Çünkü kendisi onu yalanlamıştır. Böylece adam fey1
olur. Tıpkı müslüman adam ona "Ben sana eman verdim" dediğinde,
düşman kişi "Hayır, darulîslamdan biri bana eman verdiğini yazdı"
demesi gibi. Bu durumda adam tasdik edilmez ve fey' olur.
916- Yine
ölmüş veya hazır olmıyan bir müslüman için "Falan müslüman bana eman
verdi" derse, sonuç aynıdır.
Çünkü ölmüş veya hazır
olmıyan kişinin eman verdiğini salt iddia etmesiyle emanı sabit olmaz. Eman
verdiğini itiraf eden müslümanı da düşman adam yalanlamıştır. Bu da önceki
durumun aksinedir. Orada eman belirli bir cihet tarafından olup aradaki ihtilaf
sadece sebeptedir. Burada aradaki ihtilaf ise emanın kimin tarafından verildiği
üzerindedir. İki durumda da yalanlama olduğundan hiçbiri sabit olmaz.
917- Eman
verdiğini itiraf eden adamın itirafı ardından düşman adam "Evet, sen bana
eman verdin, ben yanlış söyledim" derse, kıyasa göre adam yine fey' olur.
Çünkü müslümanm
itirafı adamın yalanlamasiyle geçersiz olmuştur. Bundan sonra tasdik etmesi
geçerli olmaz. Çünkü eman yalanlamadan sonra tasdike ve feshe ihtimali olan bir
akiddir. Sonra, yapılan tasdik neseb, vela' gibi bozulma ihtimali olmıyan
şeylerde ancak geçerli olur.
İstihsana göre ise,
yalanlama üzerinde ısrar etmezse, adam eman
altında olur.
Çünkü bu konuda
yanılma olabilir. Zira daha önce kendisine eman veren kimseyi görmemiştir. Bir
defa görme ile de tanımak çok nadirdir. Yanıldığı anlaşılınca zararı önlemek
için doğru söylediğini kabul etmek gerekir. Ama yalanladıktan sonra
yalanlamada ısrar ederse, durum değişir. Çünkü bu durumda yanılmayı tevehhüm
etmek geçersizdir.
Şuna benzer: Adam
yanında oturan bir kadına "Bu süt kardeşimdir" der, sonra "yanıldım,
kanındır" derse, sözü tasdik edilir ve aralan aynlmaz. Ama doğruluğu
araştırıldıktan sonra sözünde durmayıp, daha sonra yanıldım, derse sözü tasdik
edilmez ve belirttiğimiz sebepten araları ayrılır.
918- Düşman
adam "Müslümanlardan kimse bana eman vermiş değil, kendim eman almadan
çıktım" der ve müslümanın kendisine eman vermediğini söyledikten sonra
tekrar verdiğini iddia ederse, sözü kabul edilmez ve fey1 olur. Çünkü bunda
yanıldığını vehmettirecek bir şey yoktur. Darulîslama çıkan bir düşman için en
önemli şey emandır. Emanın kaynağı bakımından şüphesi olmıyan bir müslümanın
emanı ile çıkıp gelmiş, ama emanın kaynağını inkar ettikten sonra onu tekrar
tasdik etmesine itibar edilmez.
Birinci durumda ise
böyle değildir. Kimin tarafından eman verildiğinde şüpheye düşebilir. Onun için
tekrar tasdik etmesi muteber olup bu konuda yanılmasında mazur görülür.
919-
Düşmandan bir kadın ve erkek darulîslama gelir ve ıkı müslüman bunların
müslümanlardan birinin emanıyla geldiklerine şahitlik eder, onlar ise "yalan,
kimse bize eman vermedi" deyip yalanlarsa, Ebû Hanife'nin kıyasına göre
kadın eman
altında, adam ise fey1
olur.
Çünkü zahire göre
ikisi köle olmuştur. Dava olmaksızın, cariyenin azad olduğuna şahitlik yapmak,
ittifakla gecelidir. İki İmamın görüşüne göre kölenin azad edilmesinde de
makbuldür. Ebû Hanifenin görüşünde ise makbul değildir.
920- Bunu
inkardan sonra iddia eder ve iki müslüman sonra buna şahitlik yaparsa,
şahitlik makbul olur.
Çünkü bu iddiada
çelişkilidir. Çelişki de hürriyet konusundaki delilin kabul edilmesine engel
değildir.
921- Düşman
kadın ve erkeğe iki zimmî yahut eman altında iki kişi şahitlik yaparsa,
şahitlikleri kabul edilmez.
Çünkü müslümanların
aleyhinde olmaktadır.
İki müslümamn
şahitliğinden sonra kadın ve erkek darulharbe dönmek isterse, alıkonulmazlar.
Çünkü eman altında
oldukları eman ile sabit olmuştur.
İkisi köle olduklarını
başta itiraf ettiler. İki düşman olarak daruîharbe nasıl serbest bırakılırlar?
diye İtiraz edilirise, deriz ki;
Çünkü devlet başkanı
söylediklerinde yalancı olduklarını delile dayanarak kararlaştırdı. İtiraf
eden kişi itirafında yalancı çıkınca itirafının hükmü de düşer ve muteber
olmaz.
922-
"Eman almadan çıktık" deseler ve çıkmadan önce müslüman olduklarına
iki kişi şahitlik yapsa, ikisi de şahitleri tasdik etse, şahitlerin durumuna
bakılır; Şahitler müslüman ise ikisi de hür olur. zimmîlerden ise ikisi de
müslümanlara köle olur.
Çünkü zimmet ehlinin
şahitliği müslümanlar aleyhine geçerli olmaz. Müslüman oluşları ancak
müslümanlara fey' olduktan sonra ortaya çıkmıştır. Onun için köleliklerini
iptal etmez.
923-
Müslüman iki şahide "Yalan söylediniz, biz hiç müslüman olmadık"
derlerse, İslama girmeğe mecbur edilirler.
Çünkü iki müslümanın
müslüman olduklarına dair şahitliği haklarında tam delildir.
924- İslama
girerlerse, hür olurlar.
Ama Ebû Yusuf ve
Muhammed'e göre meselede bir kapalılık yoktur. Ebû Hanifeye göre ise, bu
şahitlikte adam bir hakkı iltizam etmektedir. Müslü-
manlar da bu konuda
hasım taraftır. İnkar etmesi, delili kabul etmesine engel değildir. Tıpkı zad
olmayı inkar ederken, Öldürme dışındaki şeylerde kısası veya iffetli kadına
zina iftirası cezasını hakkında birinin iddia etmesi gibi.
925- İslama
girmeyi reddederlerse, adam öldürülür ve kadın müslüman oluncaya kadar
hapsedilir.
Çünkü hür ve mürted
oldukları delil ile sabit olmuştur. Danılİslamda onlara ayrı bir statü
tanınmaz. Sadece mürted kadın ve erkeğe mürtedlerin hükmü uygulanır.
926- İkisi
"Hiç müslüman olmadık" der ve iki şahit "Falan gün darulharpte
müslüman oldular" diye şahitlik ederse, sonra ikisi "O vakitten sonra
darulharpte hiristiyandık" diye iddia ederlerse, İslama girmeğe mecbur
edilirler. İslama girerlerse, erkek hür, kadın ise fey' olur.
Çünkü kendi
itiraflariyle darulharpte irtidat ettikleri ve mürted olarak da-rulİslama
çıktıkları ortaya çıkmıştır. Darulharpte irtidat eden durumun aksinedir. Orada
müslüman olduktan sonra irtidat ettikleri ancak darullslamda sabit
olmuştur.
Orada da müslüman
olduklarına dair iki müslüman şahitlik yaptıktan sonra kafir olduklarını ikisi
de aynı şekilde itiraf etmişti, diye itiraz edilirse,
deriz ki;
Evet, ama o durumda
yeni bir küfre girdiklerini itiraf etmediler ki irtidat sayılabilsin. Sadece
şahitlik yapılan konuyu inkar ettiler. Burada ise, darulharpte müslümanhkları
delil ile sabit olduktan sonra yeni bir küfre girdiklerini
itiraf ettiler.
Buna da itiraz edilip
bu şahitlik kadının hür olduğunu ispat etmektedir. Şahitler hür olduğuna
şahitlik yaptıktan sonra neden kadının sözü muteber sayılıp cariye kabul
edilmektedir? denilse, cevap olarak deriz ki;
Çünkü bu, köle
olduğuna dair kendi itirafıdır. Kadının köleliğine dair itirafı makbuldür.
Tıpkı yolda bulunan sahipsiz (lakît) kızın cariye olduğunu itiraf etmesi gibi.
927-
Düşmandan bir kadın darulharpte müslüman olur ve müslümanlığı yaygın olduktan
sonra esirler arasında alındığında "Beni esir almanızdan önce irtidat
etmiştim" derse, kadın fey' olur. Çünkü köleliğini kendisi itiraf
etmektedir. O-nun için sözü tasdik edilir.
928- Aynı
şekilde müslüman olup darulharbe girmiş ve esirler arasında alındığında
darulharbe mürted olarak geldiğini iddia ederse, yine cariye olur. İddiasını
babası yalanlasa bile sözü tasdik edilir ve cariye sayılır.
Çünkü zahir olan bir
sebeple cariyeliğini kendisi itiraf etmiştir. Çünkü darulharpte yakalanmış olup
şirk hükmü onda zahirdir.
929- Yine
zimmî bir kadın veya erkek darulharbe girdikten sonra müslümanlar tarafından
esir alındıklarında "Biz aramızdaki antlaşmayı bozarak darulîslamdan
çıktık" derlerse, söyledikleri tasdik edilir ve ikisi de fey' olur.
Çünkü köle olduklarım
itiraf edip köle olmayı kabul etmektedirler. Bütün bunlar kadının darulharpte
müslüman olduğuna dair iki müslümanın şahitliğinin, daha sonra darulharpte
irtidat ettiği için köleliğini itiraf etmesinin geçerliliğine mani olmadığını
açıkça göstermektedir.
930-
Darulİslamda ana babası belli hür müslüman bir ka-
dına biri sahip çıkar
ve "Benim cariyemdir" der, kadın da "Doğru söyledi, irtidat edip
darulharbe katılmıştım. O esir edip getirdi" derse, kıyasa göre onun
cariyesi olur.
Çünkü onun mülkü
olduğunu gerektiren bir sebep üzerinde birbirini tasdik etmiş ve görerek yahut
delil ile sabit olmuş gibi birbirlerini tasdik ettikleri şey (cariyelik) kabul
edilir.
Şöyleki; kadın hükmen
kendisini telef edecek bir şeyi kabul ve itiraf etmektedir. O da cariyeliktir.
Hükmün yerine hakikaten kendisini telef edecek kısas, recim gibi bir şeyi kabul
ve itiraf ederse sözünün kabul edilmesi vaciptir. Çünkü kendisi muhataptır.
Yukarıda anlatılan durumda sözünün kabulü evlevi-y etledir.
İstihsana göre ise
kadının sözü tasdik edilmez ve hür olup kimse karışamaz.
Çünkü inşasına malik
olamadığı şeyi itiraf etmektedir. Zira aslın hürriyeti onun için sabititir.
Çünkü iptaline yetkili olmadığı bir şekilde ana babası hürdür. Kadın ikrar
ettiği sebebte itham altındadır. Çünkü kadınlar nefis arzusuna uymağa
meyledecek şekilde yaratılmışlardır. Belki de nikahlamak istemiyen bu adamı
sevmiş ve elde etmek için cariyesi olduğunu itiraf etmiştir. Bu sebepten
yalancı olup amacı gerçekleşmez.
Ama darulharbe iltihak
ettiği biliniyorsa, durum aksi olur. Çünkü bu durumda zahir durum ikisinin de
söylediğine şahitlik etmektedir. Zira müslüman kadın normal olarak İslama
bağlı olmaya devam ettikçe darulharbe iltihak etmez. Şöyleki;
Kadının inancı gizli
olup üzerine vukufiyet mümkün değildir. Onun için inancı konusunda söylediğini
kabul etmekten başka yol yoktur.
Ama darulharbe
iltihakı açık olup üzerine vukufiyet mümkündür. Bu konuda söylediğini mutlaka
kabul etmeğe ihtiyaç yoktur.
Bunun neticesi şudur:
Darulharp esir, ganimet ve köle alma yeridir. Kadının darulharbe iltihakı
kesin olunca, adamın onu köle alma yerinden aldığı anlaşılır ve engel ortaya
çıkmadıkça onun cariyesi olur. Bunu engelliyecek şey de, esir alındığı zaman
müslüman olmasıdır.
Darulîslam ise,
köleleştirme yeri değil, kesin hürriyet yeridir. Sözünde doğruluğu kesin
bilinmedikçe iddia ettiği şeyde sözü kabul edilmez. Bu meselede zimmî kadın da
müslüman kadın gibidir. Ama zimmî erkek böyle bir şeyi söyler ve aradaki
antlaşmayı bozarak darulharbe iltihakı ve doğru söylediği bilinmezse, Ebû Yusuf
ve Muhammedin görüşüne göre bu işte kadınla aynı durumdadır. Çünkü iki İmama
göre kadının hürriyetinde olduğu gibi erkeğin hürriyetinde de muteber olan yüce
Allah'ın hakkının manasıdır. Onun için iki İmam bu meselede dava olmaksızın
şahitliği kabul ettiler. Ebû Hanifeye göre ise darulharbe iltihakı bilinsin
veya bilinmesin adam köledir. Çünkü İmama göre şahsın hürriyetinde muteber
olan, kendi hakkının manasıdır. Onun için kölenin azad edildiğine dair şahitlik
dava olmaksızın kabul edilir. Sonra nefsin arzusuna meyletme işi erkek için
varid değildir. Bu itirafta, kadının itirafının aksine temellük ile evlenme
mübahhğı manası da yoktur.
931-
Darulharpten bir müslüman beraberinde kadın veya erkek bir düşmanla çıkıp ona
Arapça olarak eman verdim ve getirdim, derse, düşman kişi de "Hayır,
Farsça eman verdi" diye red eder ve anlaşamazlarsa, düşman kişi eman
altında olur.
Çünkü ibare üzerinde
ihtilaf etse bile sebep ve hükümde ittifak etmişlerdir. İbare üzerindeki
ihtilaf da bilhassa eman meselesinde muteber değildir. Çünkü eman ibare
olmaksızın da sabit olmuştur. İbare üzerindeki ihtilaf şahitliğin kabul
edilmesine mani değilken, emanın subutunu nasıl engelliyebilir.
932- Aynı
şekilde, verilen emanın vaktinde, yerinde veya yazılı belge yahut mektupla mı,
yoksa söz ile mi olduğunda ihtilaf etmeleri de böyledir.
Çünkü esas maksat olan
şey üzerinde ittifak etmişlerdir. Zaten eman tekrar edilen ve önce de sonra da
olabilen bir şeydir. Bu gibi şeylerde ihtilaf, maksat olan şey hakkında hüküm
vermeğe engel değildir.
933-
Müslüman "İslama girdi ve benimle çıktı" der, düşman da "Hayır
, bana eman verdi" derse, adam fey' olur.
Çünkü buradaki
ihtilaf, sebebin gerektirdiği hüküm üzerindedir. Zira müslüman imanı sebebiyle
eman altındadır. Eman altındaki adam ise ona eman veren tarafından bunu
kazanmaktadır. İkisi arasındaki ihtilafın giderilmesi, iki durumdan birini
ispat etmemektedir.
934-
"Benimle beraber çıkmayı ve zimmî olmayı istedi, ben de kabul ettim"
der, düşman da, "Hayır, bana eman verdi" derse, adam eman altında
olur.
Çünkü hüküm üzerinde
İttifak etmişlerdir. O da sebebinde ikisi ihtilaf etmiş olsa bile, bu müslüman
tarafından ona eman verildiğinin sabit oluşudur. Eman dışında müslüman onun
darulİslamda zimmî vatandaş olmasını ve cizye vermesi gerektiğini iddia
etmektedir. Bu da müslümanın sadece söylemesiyle sabit olmaz. Geriye ikisinin
ittifak ettiği eman konusu sabit kalmakta ve adam dilerse darulharbe
dönebilmektedir.
935-
Darulİslamda eman altında olan düşmanın bir cariyesi olup onu darulİslamda azad
ederse, cariye dilediğinde darulharbe dönebilir.
Çünkü ona tabî olarak
cariye de eman altındadır. Nitekim darulharbe beraber götürmek isterse,
götürebilir. Onu azad etmesi de bu hükmü iptal etmez.
936- Onu bir
müslümana veya zimmîye satarsa, ona tabî olarak zimmî olur.
Çünkü alan kişi
darulİslam vatandaşıdır.
937- Onu
alan kişi azad ederse, cariye darulharbe dönemez.
Çünkü zimmî olduktan
sonra azad olmakla darulharp vatancfaşı olamaz.
938- Alan
kişi cariyede bir kusur görüp geri verirse, sahibi onu darulharbe götüremez ve
satmaya mecbur edilir.
Çünkü satın alınmakla
cariye zimmî olmuş olur ve müslümanın yahut zimmînin mülkü haline gelir. Eman
altındaki adamın satın aldığı zimmî bir
cariye durumunda olur.
939- Eman
altındaki kişi yine eman altındaki birine satacak olursa, bakılır; Alan adam
satan adamın vatandaşı ise, satan adam kendisi azad etmiş gibi cariye
darulharbe dönebilir. Çünkü ikisinin durumu aynıdır.
Ama alan adam satanın
vatandaşı değilse, cariye ikisinin de yurduna
dönemez.
Çünkü satana tabî
oluşu satmakla sona ermiştir. Alan adam da azad etmeden kendi yurduna
götüremediğİ için azad edildikten sonra da alanın yurduna dönemez. Çünkü eman
altındaki adam ancak kendi yurdundan getirdiği şeyi geri götürebilir. Bu
cariyeyi ise kendisi kendi yurdundan getirmiş değildir. Silah için bu hüküm
geçerli olduğuna göre, insan hakkında evleviyetle geçerlidir. Darulİslamda
alıkonulduğu sabit olduğunda da azad edildikten sonra zimmî olan mesabesinde
olur. Zimmî kadının durumunda olduğu gibi, azad etmi-yecek olursa bir müslümana
veya zimmîye satmaya mecbur edilir.
940- Bir
kusurdan dolayı satana geri vermesi halinde de durum aynıdır.
Çünkü belirttiğimiz
sebeplerden zimmî olduktan sonra tekrar darulharp vatandaşı olamaz.
941- Bir
müslümana sattıktan sonra iki müslüman satan adamın daha Önce darulîslamda azad
ettiğine şahitlik yaparsa, bu şahitlikleri kabul edilir. Çünkü onunla yatmak
artık yasak olmuştur. Böylece satış geçersiz olur ve satan adam alana parasını
geri verir. Kadın darulharbe çıkmak isterse alıko-nulmaz.
Çünkü satılmasının
geçersiz olduğu ortaya çıkmış ve darulharp vatandaşı hür olduğu anlaşılmıştır.
Kadın kendisi
müslümanların cariyesi olduğunu itiraf etmektedir. Onun için darulharbe
dönemez, diye itiraz edilirse, deriz ki;
Evet, ama bu
itirafının geçersiz olduğuna hakim karar vermiştir. Onun itirafının bir hükmü
kalmaz. Nitekim alan kimse de ücretin satan kimseye salim (ait) olduğunu itiraf
etmektedir. Çünkü ücret alan parayı almıştır. Bu da satan adamdan ücreti geri
istemesine mani değildir. Çünkü hakim iddiasının zıddına hükmetmiştir.
942-
Darulharpten çıkaran kimse onu satmayıp "Esimdi, onu zorla tutup getirdim,
şimdi cariyemdir" der, kadın ise "onun karısı idim, kendi isteğimle
geldim" derse, kadının sözü tasdik edilir.
Çünkü zahir durum ona
şahitlik etmektedir. Çünkü üzerinde zorlanma alameti olmaksızın çıkmıştır.
Müslüman olurlarsa aralan ayrılır. Çünkü kendi itirafiyle onun cariyesi olduğu
ortaya çıkmış olup bu da nikahlı olmaya aykırıdır. Adamın itirafı da şahsı hakkında
hüccettir.
Burada devlet başkanı
hür olduğuna hükmettiğine göre, aralarının ayrılmasında daha sonra adamın
itirafı neden muteber olmaktadır? denilse, cevap olarak deriz ki;
Çünkü mücerred kadının
sözü ve bir nevi zahir ile hükmetmiştir. Bu da itiraf edenin yalanlanmasını
asla gerektirmez. Nitekim cariyesi olduğuna dair delil getirir ve delili kabul
edilirse, onun cariyesi sayılır. Halbuki önceki durumda böyle değildir. Orada
tam bir delille hür olduğuna hükmetmiştir. Nitekim bundan sonra cariye olduğuna
dair delil makbul olmaz.
943- Bunu şu
olay iyi açıklamaktadır: İki müslüman evlenir, ama zifafa girmeden adam
kadının irtidat ettiğini iddia eder ve kadın bunu yalanlarsa, adamın ikrarı ile
ikisinin arası ayrılır ve kadın mehrin yarısını alır.
Çünkü kadının hakkının
iptalinde adam tasdik edilmez. Ancak kendi hakkında sözü tasdik edilir. Düşman
vatandaş meselesinde de durum aynıdır.
Devlet başkanı
"Durumun senin söylediğin gibi olduğuna dair ona yemin verdireceğim"
derse, Ebû Hanife'nin kıyasına göre kadına yemin düşmez.
Çünkü adam cariyesi
olduğunu iddia etmektedir. Ebû Hanife ise kölelik davasında yemini
öngörmemektedir.
İki İmama göre ise
cariyesi olduğuna dair sebepten dolayı kadına yemin verdirebilir. Yeminden
kaçınırsa, cariye olduğuna hükmeder.
Çünkü yeminden
kaçınması, kabullenmesi mesabesindedir. İki İmama göre kölelik davasında
yeminden kaçınma durumunda hüküm verilir.
Gerçeği en iyi bilen
Allah'tır.[37]
944-
Müslümanlar bir kaleyi kuşattıklarında devlet başkanının izni olmadan
içindekilere ve onların ehline hiçbir müslüman eman veremez.
Çünkü kaleyi fethetmek
için kuşattılar. Eman ise müslümanların bu a-maçlarım açıkça engellemektedir.
Müslümanlardan hiçbir kimse müslümanların amacını, Özellikle düşmanı yenmek
gibi bir olayda engelleme hakkına sahip değildir. Sonra, her müslüman başındaki
emire itaatla mükelleftir. Amirin rızası olmadan uymağa mecbur olacağı bir akdi
kimse yapamaz. Sonra, fayda ve zararı müslüman cemaate raci olan şeylerde
yetki ve söz sahibi devlet başkanı olup onunla mükelleftir. Bu gibi işlerde
onun görevlerini çiğnemek onu hafife almak ve önemsememektir. Devlet başkanını
küçümseyen ve itaatini gölgeleyen şeylere vatandaşların kalkışması doğru
değildir.
945- Ama bir
müslüman bunu yaparsa, eman geçerli olur.
Çünkü emanın sıhhat
sebebi, bir müslüman için sabit ve tamdır. Zira Ra-sulullah "Her müslüman
onların zimmetini (çıkarını) gözetir" buyurmaktadır. Eman verildikten
sonra devlet başkanı emanlarını geri alıp onları güven içinde olacakları yere
ulaştırıncaya kadar onlarla savaşı kesmek zorundadır. Kalenin dışına çıkmış
olsalar bile bunu yapmadıkça onlarla savaşa devam edemez.
946- Onlara
eman veren müslümanı te'dip etmek isterse, te'dip edebilir.
Çünkü devlet başkanını
küçülten bir işe girişmekle edepsizlik etmiş olur. Onu te'dip etmiyecek olursa
başkaları da aynı şeye cesaret eder. Bu da devlet politikasını ve işlerin
idaresini bozar.
Ama müslümanların
yararını gözeterek onlara eman vermiş ve devlet başkanı da bunu tasvib
etmişse, artık bu iş için onu tedip etmez.
Çünkü bunu yapmakla
müslümanlara daha çok yarar sağlamayı kastetmiştir. İmamın görüşünü alıncaya
kadar erteleyecek olsaydı belki de bu yarar kaçmış olacaktı. Böyle durumlarda
müslüman eman verebilir.
Düşmandan biri gizlice
müslümana "Bana eman ver, sana düşmanın açık yerlerini göstereyim"
veya "Sana kale kapısını açayım" demiş ve müslüman bu fırsatın
kaçmasından endişe etmiş ise, devlet başkanından eman için izin istemeden önce
ona eman verebilir.
Çünkü bu durumda emanm
verilmesi müslümanların yararının sağlanmasına yöneliktir. Böyle davranan kişi
te'dibe değil, teşekküre layıktır. Onun için böyle yerlerde adam te'dip
edilmez.
947- Bir
müslüman, düşmandan birine kaleden inip müslümanların karargahına gelmek üzere
yüz dinar karşılığında eman verse ve parayı aldıktan sonra onu karargaha
getirdiğinde devlet başkam bunu öğrense, müslüman kötü davranmış olmakla
beraber emanı sanki ücret almadan verilmiş gibi caiz olur. Devlet başkanı sonra
bu durumu değerlendirir.
948-
Müslüman ona "Darulharpten müslümanlar çıkıncaya kadar emin
olacaksın" diye şart koşmuşsa, devlet başkanı istediğini tercih etmekte
serbesttir. Dilerse parasını geri verir ve önceki yerine gönderir. Dilerse ona
şart koşulanı yerine getirip parayı alır ve müslümanlara ganimet yapar.
Çünkü parayı alan
müslüman onu ancak müslümanların kuvveti sayesinde alabilmiştir. Onun için
para ona mahsus sayılmaz. Sadece yaptığı iş devlet başkanının veya amirin
yapması mesabesinde kabul edilir.
949- Adam,
askerin yanına gelmeyi ve görüşmesi gereken biriyle görüştükten sonra geri
dönmeyi şart koşmuşsa, devlet başkam bu emanı kabul eder ve alınan dinarları
askere ganimet yapar.
Çünkü müslümanların
yararını gözetmek bu emanm kabul edilmesini gerektirir. Adam kalesine
dönünceye kadar müslümanlar arasında eman altındadır. Dinarlarını geri verecek
olursa, birinci durumun aksine bundan müslümanlara bir yarar sağlanmış olmaz.
950- Kale
fethedilinceye kadar adam müslümanlar arasında kalıp kaleye dönmezse, darulharpten
emin olacağı yere ulaştı-rılıncaya kadar eman altındadır.
Dinarlarını geri
vermede bir yarar yoktur. Darulharpte güven içinde olacağı yere ulaştınlmcaya
kadar kimse ilişmez. Dinarlar da askerlere fey1 sayılır.
951-
Kaledekilere bir müslüman aldığı yüz dinar karşılığında bir ay eman verse,
devlet başkanı iki durumdan birini tercih etmekte serbesttir. Dilerse
dinarları geri verir ve emanın geçersiz olduğunu bildirir. Dilerse emanı kabul
eder ve bir ay onlara ilişmez. Yüz dinarı da alır ve müslümanlara fey' sayar.
Çünkü her iki durumda da müslümanların yararı umulur. Bir ay geçmeden kalenin
fethedilmesini umuyorsa, dinarları geri vermesi yararlıdır. Ummuyorsa emanı
geçerli sayması ve dinarları alması yararlıdır. Onun için devlet başkanı
dilediği şıkkı seçmekte serbesttir.
952- Emir,
asker arasında "Kaledekilere veya onlardan birine kim eman verirse emanı
geçersizdir." diye ilan ettikten sonra bir müslüman karşılıklı veya
karşılıksız onlara eman verecek olursa, emanı geçerlidir.
Çünkü müslümanın verdiği
emanm sıhhati bu ilan ile yok olmaz. Eman verme hakkı, şahitlik hakkı gibi
şer'an her müslüman için sabittir. Devlet başkanının bu ilanıyla bu hak yok
olmaz.
Zaten düşman bu
yasaklamayı bilmiyor. Bu yasaklamadan sonra müslümanın verdiği eman geçerli
sayılmıyacak olursa, onlara hile yapılmış olur ki, bu da haramdır. Ancak devlet
başkanı bu adamın müslümanların yararını gözeterek eman vermediğini tesbit
ederse, onu hapis ve ceza ile cezalandırabilir.
Çünkü buradaki yetkiyi
aşma birinci durumdakinden daha büyüktür. Çünkü adam devlet başkanına açıkça
muhalefet etmiş, böylece cezayı ve hapsi hak etmiştir.
953-
Kaledeki düşmana "Müslümanlardan biri size eman verecek olursa emanına
aldanmayımz, onun emanı geçersizdir" diye yazılı veya sözlü olarak yahu
elçi ile bildirdikten sonra biri onlara eman verir ve kendileri de buna
dayanarak çıkar gelirlerse, fey1 olurlar.
Eman altında
sayılmamaları, yasaklamadan sonra müslümanm vereceği emanm sahih olmamasından
değil, bu yasaklamanın devlet başkanı tarafından düşmana verilen emanın
geçersiz olduğunu bilmeleri açısındandır. Eman verildikten sonra geçersiz
saymak doğru olduğu gibi, verilmeden Önce de geçersiz olacağını söylemek
doğrudur.
Çünkü geçersiz
olduğunu bildirmekten maksat, hile ve hiyanetten kaçınmak ve bunu önlemektir.
Bu da her iki durumda önlenmektedir. Çünkü eman verildikten sonra geçersiz
olduğunu gösteren bir şey ortaya çıkarsa, eman hükmünün sabit olmasını önler.
Birinci durumun
aksinedir. Orada düşman, devlet başkanının yasaklamasından habersizdir. Bunu
kendileri bilmedikçe emanın geçersiz sayılması da gerçekleşmez. Emandan sonra
emanm geçersiz sayılması müslümanların zararını önlemek içindir. Çünkü bu
olmasaydı, müslümanlar arasından kalenin fet-hedilmesini istemeyen bazı
fasıklar devlet başkanı emanlan geçersiz saydıktan sonra her defasında düşmana
eman vererek engelleme imkanı bulabilirler. Bu zararı önlemek için uyarmak ve
özürlerini kabul etmemek üzere eman verilmeden Önce geçersiz olacağının
belirtilmesi sahih olur.
954-
"Size ben eman vermedikçe başka müslümanm vereceği eman geçersizdir"
diye düşmana söyler ve müslümanlar-dan biri gelip onlara "Ben emirin
elçisiyim, size eman verdi" der ve buna dayanarak yerlerini terkederlerse,
müslüman kişi yalan söylemiş olsa bile, onlar eman altında olurlar. Çünkü
elçinin sözü, elçiyi gönderenin sözü gibidir. Elçiliğin sabit olması halinde
durum böyledir. Ama elçi yalan söylemişle, sözünün emirin sözü ile eş
sayılması mümkün değildir. Çünkü böyle bir elçi göndermiş değildir. Elçi
görünen bu adamın onlara vereceği emanı sahih saymak da mümkün değildir. Çünkü
o "size eman verdim" deseydi, emanı sahih olmazdı. Onun için emanı
geçersiz olmalıdır" diye itiraz edilirse, deriz ki;
Evet, ama sözü, sanki
elçilik mektubu gibi söyleyince bir aldatma ve hi-yanet meydana gelmiş
olmaktadır. Çünkü bu işte doğru veya yalancı olduğuna ve sözünün hakikatine
vakıf olmak mümkün değildir. Adamın aklı ve dini doğru söylemesini ve yalandan
sakınmasını gerektirdiğine göre düşmanın bu zahire güvenmesi mümkündür ve
güvenebilirler. Bu durumda eman geçersiz sayılırsa, aldatma ve hiyanet meydana
gelir. Ama emanı sadece kendisinin verdiğini söylerse, durum bunun zıddı olur.
955- Emir
düşmana "Kendim gelip size eman verinceye kadar müslümanlardan bîri size
eman verirse yahut benden size bir eman mektubu getirirse, o geçersizdir,
"der ve olay yukarıdaki gibi cereyan ederse, düşman çıkıp gelecek olursa,
fey" olur.
Çünkü bu emirin
vereceği eman dışında bütün emanların geçersiz sayılacağını duyurmuştur.
Sonra, müslümanlan zarardan korumak vaciptir. Bu zararı önlemenin tek yolu da
emirin emandan önce bu şekilde uygulamada bulunmasıdır. Böyle yapmazsa fasık
kişiler müslümanların cihadını bozma ve boşa çıkarma fırsatını bulurlar. Bu da
caiz değildir.
Ancak bu meselede amir
kendisi eman verdiğini bildirmek üzere yasaklamadan sonra birini gönderirse,
düşman eman altında olur. Çünkü elçinin ibaresi, onu gönderenin ibaresi
gibidir. Sanki amir kendisi onlara eman vermiştir. Düşmana daha önce
söyledikleriyle sanki yalandan elçi olduğunu iddia edecek kişilerin haberine
güvenmekten onları alıkoymak istemiştir. Onlara gerçekten göndereceği elçilerin
haberlerine güvenmekten ise alıkoymamaktadır.
Sonra, elçinin
haberini ancak elçi yalancı ve sahte olduğu için geçersiz saydık ki,
müslümanlara ulaşacak zarar önlenmiş olsun. Ama elçi gerçek ve doğru ise bu
durum sözkonusu olmaz. Şöyleki;
Bu ilanından sonra
onlara elçi gönderirse, sözünden dönmüş demektir. Sözünden dönmesi de sahihtir.
Nitekim düşmana "Size eman verirsem emanım geçersizdir" der ve daha
sonra eman verirse bu eman geçerli ve sahihtir. Çünkü bu söylediğinden vazgeçme
ve dönme sayılmaktadır. Önceki sözü ona her hangi birşey gerektirmediğinden
ondan dönmesi ve vazgeçmesi sahih olur.
956- Müslümanlardan
biri bin dinar karşılığında düşmanla bir yıllık saldırmazlık antlaşması
yaparsa, bu antlaşma caiz olup müslümanların bir yıla kadar saldırması yasak
olur ve onlardan birini öldürecek olurlarsa, kan diyetini öderler.
Çünkü müslümanlardan
birinin emanı, hepsinin emanı gibidir.
957- Devlet
başkanı bu antlaşmadan ancak bir yıl geçtikten sonra haberdar olursa,
antlaşmayı onaylar ve malı alıp beytül-mala verir.
Çünkü süre geçtikten
sonra antlaşmanın onaylanmasını müslümanlann yaran gerektirmektedir. Burada
kendini ücrete bağlayıp çalışmaktan kurtulan kısıtlı köle mesabesindedir. Bu
durumda akid yerine getirilir ve ücreti de onun efendisi alır. Ama süre
geçmeden önce efendisi bu durumu öğrenmiş olsaydı ücrete bağlama (başka birinin
işlerini yapmak üzere ücretle çalışma antlaşması yapma)yı bozabilirdi.
Sonra, bu mal
düşmandan ancak müslümanlann kuvveti sayesinde alınmıştır. Çünkü düşmanın
korkusu bir tek müslümandan değil, müslüman topluluktandır. Onun için malı
onlardan alır ve gerektiğinde harcanmak üzere bey-tülmala koyar.
958- Bir yıl
geçmeden önce antlaşmadan haberdar olursa durumu değerlendirir; Antlaşmayı
tasvib etmek yararhysa onaylar ve malı alıp bey tülmala koyar.
Bu şekliyle yararlı
olduğunu gördüğünde antlaşma yapma yetkisine sahiptir. Onun için bunu
onaylaması evleviyetledir.
Antlaşmayı bozmayı
daha yararlı görürse, mallarını geri verir, sonra antlaşmanın bozulduğunu haber
vererek onlarla savaşır.
Çünkü müslümanm onlara
verdiği eman sahih olup hile ve hiyanetten sakınmak vaciptir.
959- Yılın
yarısı geçmişse, kıyasa göre malın yarısı geri verilir, yarısı da müslümanlara
kalır.
Bu, tüme oranla cüzün
itibar edilmesine göredir .Tıpkı belirli bir ücret karşılığında belli bir zaman
için saldırmazlık antlaşması yapmak ve kiraya (icara) vermek gibidir. Nitekim
Kiralama akdinde de sürenin bir kısmında akid bozulursa, kalan süre tutarı
kadar ücretten düşülür ve sadece geçen süre İçin ücret kesinleşir.
İstihsana göre ise,
malın tümü geri verilir.
Çünkü malı ödemeleri
ancak sürenin tümü içinde kendilerine saîdırılma-ması içindir. Karşılık da
ancak şartın tümü itibariyle sabit olup şartın cüzlerine dağılmaz. İtibar da,
şart da hakikate göredir.
Sonra, saldırmazlık
antlaşması, bedeli ödenebilen akitlerden değildir. Böylece şart kelimesinin
antlaşmada hakikatiyle etkili olduğunu kabul ettik. Antlaşmayı bir yıllık
tasvib etmiyecek olursa, mallarının tümünü onlara geri vermesi gerekir. Çünkü
düşman belki yılın belirli bir vaktinde endişe duymakta ve korkmaktadır.
Mesela kışın düşman saldırısından emin oldukları halde yazın bu saldırıdan
korkmaktadırlar. Korktukları anda antlaşmalarının bozulduğunu bildirir ve
mallarının bir kısmını vermezse bu şartla kasdettikleri hiçbir şey kazanmış
olmazlar, Bu da aldatma ve hıyanete yol açmaktadır. Onun için süre dolmadan
önce emanlannın geçersiz olduğunu bildirecek olursa malın tümünü geri verir.
960- Her
yılı bin dinar karşılığında üç yıllığına onunla anlaştıktan ve müslüman
paranın hepsini aldıktan sonra devlet başkanı antlaşmayı bir yıl geçtikten
sonra bozmak isterse, alınan paranın üçte ikisini düşmana geri verir.
Çünkü burada antlaşma
(b) harfi ile yapılmış olup bedelleri de beraber zikredilmiştir. Böylece mal
bedel olmuş olur. Bu mal da cüzler itibariyle ilgililer arasında paylaşılır.
Nitekim antlaşma sürelerini ve bedel olarak verilen miktarları da zikretmiştir.
Her seneye bin dinar, demiştir.
Birinci durumda ise
olay farklıydı. Orada süre bir yılın tümü için birdi. Mal da (Ala) harfiyle
zikredilmişti. Bu da şart harfidir.
Kiralama durumunda da
bedelin (b) yahut (Ala) harfiyle zikredilmesi halinde, bedel süreye bölünmektedir.
Satış işinde de böyledir. O halde burada uygulama neden farklı olmuştur?
denilebilir.
Cevap olarak deriz ki,
satış ve kiralama, asıl itibariyle yapılan bedellen-dirmedir. Şarta bağlı
olmaya elverişli değildir. Ama saldırmazlık antlaşması, asıl itibariyle yapılan
bir bedellendirme değildir. Sadece bedellerle beraber (b) harfiyle yapılan
açıklama esnasında bedellendirme olur. Bu da şarta bağlı olmaya elverişlidir.
Bunda şart harfi zikredilince, hakikî olarak şart kabul edilir.
Bir kadın
"ala" harfini kullanarak kocasına "Bin dirhem karşılığında beni
üç defa boşa" der ve adam bir defa boşarsa, kadının ona bir şey vermesi
gerekmez. Ama (b) harfiyle zikrederse, durum değişir. Bu meselede Ebû Hanife
yukarıdaki meseleye bakarak bu hükme varmaktadır.
Çünkü boşanma şarta
bağlı olmağa elverişlidir. Zaten aslı itibariyle bedelli değildir. Onun için
(ala) yahut (b) harflerinden hangisiyle kullandığına göre karara bağlanır, Ama
iki İmam hul'un bedellendirme olduğunu söylemektedir. Erkeğin kadın üzerindeki
mülkiyet hakkının kalkması olan maksadı da bir tek boşama ile gerçekleşmiş
olmaktadır. Bir de belirttiğimiz gibi emanın aksine saldırmazlık antlaşmasında
bedellendirme manasını tercih ettik.
961-
Müslümanlar bir kaleyi kuşattığında başlarındaki kumandan kale halkına
"umulur ki size emaıı veririm. Em an verecek olursam emanım
geçersizdir" yahut "size eman yoktur" yahut "Emanınızı
iptal ettim" der, sonra eman verirse, kendisinin belirttiği gibi verdiği
eman geçersizdir. Çünkü onlara öyle bir şekilde söyledi ki aldatma şüphesini
her yönden yok etmektedir. Söylediği sözlerle vereceği emanı şimdiden geçersiz
saymış olmaktadır.
Sonra, eman vermesi
daha önceki olayda olduğu gibi söylediği sözlerden neden cayma sayılmamıştır?
diye itiraz edilirse, deriz ki;
Orada meselede bir
ziyadelik vardır. O da sözünden sonra eman vermesi ve "Size eman
yoktur" sözümü iptal ettim, demesidir. Bu açıklama adamın sözünden
caydığını gösterir. Burada ise birinci sözünden caydığını gösteren bir şey
olmadığı gibi, aksine gerçekleştirdiğine delalet eden şeyler vardır.
Nitekim onlara
"sizinle beraber bu kale halkı ile savaşacağım. Kendilerine eman vermek
istedim, kabul etmediler. Size eman altında olduğunuzu izhar etmek istiyorum.
Belki onları çağırdığım zaman sözümü kabul ederler. Size izhar etmekte olduğum
bu eman ise uydurma ve batıl olup ona aldanmayın" dedikten sonra onlara
eman verseydi, bu eman geçersiz olurdu.
Sonra, eman bozulmağa
ihtimali olan bir şeydir. Emanla ilgili söyliye-ceklerinin geçersiz olduğunu
bildirdikten sonra onlara bu konuda birşeyler söylemesi, tıpkı birşey
konuşmamış anlamına gelir. İkrah ve ikrar bölümünde açıkladığımız satış ve
başka şeylerde telcie[38]
(mecburiyet) bahislerinde bunun örnekleri çoktur.[39]
962- Kuşatma
altındaki kalede bulunan düşman, müslü-manlardan birinin hükmüne razı olarak
teslim olursa, bu caiz olur. Çünkü Rasulullah şöyle buyurmaktadır: "onları
hükümlerinize göre yargılayın, sonra haklarında hüküm verin".
Beni Kureyza'nın
haklarında hüküm verilmesine razı olarak teslim olması konusunda rivayetler
değişiktir. Meğâzî sahiplerinden bazıları başlangıçta Sa'd bin Muaz'm vereceği
hükme razı olarak teslim olduklarını zikretmiştir. Rasulullaha dil
uzattıklarını Hz. Ali'nin haber vermesi üzerine Rasulullah
onlara "Ey domuz
ve maymunların kardeşleri, bana dil uzatıyorsunuz ha! Allah ve Rasulünün
hükmüne razı olarak teslim olun" demişti. Daha önce onbeş gece muhasara
etmişti.
Onlar ise "Hayır
ey Ebû'l-Kasım, Sen böyle düşük bir adam değilsin" dediler. Ama kuşatma
sürünce, müslümanlardan diledikleri kişinin hüküm vermesine razı olarak teslim
olmalarını Rasulullah teklif etti. Rasulullah'in Peygamberliğinden önce Evs'in
müttefikleriydi. Sa'd bin Muaz da Evs'in lideri idi. İslamdan önceki dönemde
aralarındaki işbirliği ilişkilerine güvenerek haklarında iyi hüküm vermesini
umdukları Sa'd bin Mu'az'ın vereceği hükme razı olup teslim oldular. Bu da
gösteriyor ki müslümanlardan birinin vereceği hükme razı olarak düşmanın teslim
olmasında bir sakınca yoktur.
Meşhur olan rivayete
göre ise, Rasulullah'ın hükmüne razı olarak teslim oldular. Sonra kendi
rızalarıyla haklarında Sa'd bin Muaz'ın hüküm vermesini söyledi. Bunu da şunun
için yaptı: Ensar Rasulullah'ın etrafında toplanıp şefaat yollu Benî
Kureyza'nın durumu hakkında onunla konuştular. Rasulullah da gönüllerini hoş
tutmak istiyerek onlara: Sizden birinizin haklarında hüküm vermesine razı olmaz
mısınız? buyurdu. Oluruz, dediler. Hükmü Sa'd bin Muaz versin, buyurdu.
Bu görevi ona
vermesinin sebebi de şudur; Sa'd'a Hendek harbinde bir ok isabet etmiş ve
kolundaki atar-damarı kesmişti. Bunun üzerine şöyle dua etmişti:
"Allah'ım, Kureyşle bir daha savaş olacaksa beni o savaşa kadar yaşat,
Rasulünü aralarından koğan bir milletle savaşmaktan benim için daha sevimli bir
şey yoktur. Kureyşle savaş bitmişse, bu yara ile şehid olayım. Beni Kureyza'nın
hezimetini görmeden de öldürme." Bu şekilde dua ettikten sonra kan durmuştu.
Bu şekilde dua
etmesinin de sebebi şudur: Müslümanlarla yaptıkları antlaşmayı çiğnedikleri
haberini alınca Rasulullah'm emriyle antlaşmayı yenilemelerini istemek için
Beni Kureyza'ya gitmişti. Onu kötü karşılayıp hakaret ettiler. "Bana
söğersiniz ha! Aramızda söğmekten daha çetin bir şey var, o da kılıçtır"
diyerek yanlarından ayrıldı.
Hendek harbinde
müşrikler yenilip müslümanlar Benî Kureyza'yı muhasara edince bu duada bulundu.
Benî Kureyza Rasulullah'm vereceği hükme razı olup teslim olunca, Rasulullah
Sa'd bin Muaz'm hüküm vermesini söyledi. O esnada Sa'd, Rasulullah'm
mescidinde hasta yatıyordu. Ensar yanına gelip Rasulullah'm karargahına
götürmek üzere bir merkebe bindirdiler. Yolda onunla bu işi konuşarak şöyle
dediler: "Dostların ve anlaşmalılarındır. Allah onlar hakkında sana imkan
verdi, onlara iyi davran. Biliyorsun, Rasulullah iyiliği ve dostluğa vefayı
sever. Müttefikleri olan Beni Kaynuka'yi kurtarmak için Abdullah bin Übey'in
neler yaptığını biliyorsun. Sen ise bu işe daha layıksın."
Bu mesele üzerinde
arkadaşları çok ısrar edince, eliyle sakalını sıvazladı ve şöyle dedi:
"Sa'd'ın Allah yolunda hiçbir kınayıcınm kınamasından korkmaması zamanı
geldi." Bunu duyunca aralarında şöyle dediler: Allah'a yemin olsun,
Kureyza mahvoldu".
Onu Rasulullah'm
meclisine getirdiler. Sa'd Rasulullah'm meclisine gelince, Ensar'a şöyle dedi:
"Kalkın, büyüğünüzü indirin". İndirilip Rasulullah'm yanında
oturunca, Rasulullah ona şöyle buyurdu: "Haklarında hüküm vermeği sana
bıraktım. Haklarında hüküm ver." Sa'd, Benî Kureyza'ya yöneldi ve şöyle
dedi: "Hakkınızda vereceğim hükmü kabul edeceğinize dair Allah'a söz
veriyor musunuz?" Evet, dediler; Rasulullah'm bulunduğu tarafa dönerek ve
saygı göstererek şöyle dedi: "Bu taraftakiler de hüküm vermemi kabul
ediyor mu?" Rasulullah ve yanındakiler: Evet, dediler. Bunun üzerine
hükmünü açıkladı. "Haklarında şu hükmü verdim: Erkekler öldürülsün. Kadın
ve çocuklar esir alınsın, malları da taksim edilsin" Bunun üzerine
Rasulullah şöyle buyurdu: "Yedi göğün üstünden Allah'ın hükmüyle
haklarında hüküm verdin". Bazı rivayetlerde bu şekilde rivayet edilmiştir.
Bu da gösteriyor ki,
müslümanlardan birinin hüküm vermesine razı olarak teslim olmaları ve hüküm
vermeği başkasına bırakmak caizdir. Yalnız teslim olan düşmanın rızası olmadan
müslüman hüküm verme işini başkasına bırakamaz, Çünkü Sa'd, Rasulullah'm
huzurunda onların rızasını aldıktan sonra hüküm vermiştir. Onların rızasını
almasını da Rasulullah yadırgamamıştır. Sebebi de şudur: İnsanlar düşünce ve
görüşte farklıdırlar. Bu hükmü vermek ise ileri ve derin görüşlü olmayı
gerektirir. Birinin haklarında hüküm vermesine razı olmaları başkasının hüküm
vermesine razı olmaları demek değildir. Öyle ki onların rızası olmadan hüküm
verme işini bu adam başkasına bırakacak ve bu da hüküm verecek olursa, hakkında
hüküm verilen kişi buna razı olup caiz görmedikçe hüküm geçerli olmaz. Ama bunu
duyar ve kabul ederse, hüküm geçerli olur. Çünkü kabul ve caiz görmesi onu yeni
görevlendirmiş olması gibidir. Onlar buna razı olduktan sonra haklarında hüküm
vermesi demektir. Haklarında hüküm vermekle görevlendirilen kişinin vereceği,
erkeklerin öldürülmesi veya zimmî sayılması veya fey1 kabul edilmesi
şeklindeki hüküm Sa'd'ın verdiği hüküm delili ile tümüyle geçerlidir.
Bazı rivayetlerde o
gün Sa'd'ın kasık kılları bitmiş kişilerin öldürülmesi şeklinde hüküm verdiği
belirtilmektedir. Baliğ olmak, kasık kıllarının bitmesi itibariyledir, yani
kasık kılları biten genç baliğ olur, diyenler bunu delil gösteriyorlar ki, biz
bu görüşte değiliz.
Çünkü kılların
bitmesinde insanlar farklıdır. Mesela Türklerde geç bittiği halde Hindularda
erken biter. Onun için bunu hükme esas saymak mümkün değildir. Bunun izahı
şudur: Beni Kureyza erkeklerinin baliğ olmasının kıllarının bitmesiyle olduğu
vahiy yolu ile Rasulullah'a bildirilmiş olabilir. Bu şekilde hüküm vermesi de,
kılları bitmiş erkeklerin savaşçı kabul edilmesindendir ve ancak savaşanların
öldürülmesine hükmetmiştir. Müslümanlara karşı savaşan İse baliğ olsun olmasın
öldürülür. Ancak sadece savaşanların öldürülmesi daha doğrudur. Çünkü baliğ
olmıyanlar müslümanlara karşı savaştığında esir edilmeden önce Öldürülür. Ama
esir edildikten sonra öldürülmez.
Haklarında hüküm
verdikten sonra Haris kızı eıı-Neccariyye'nin evinde hapsedilip elleri bağlandı.
Esirlere böyle
davramlmasi gerekir. Yüce Allah buyuruyor: "Onları yakaladığınızda sıkı
bağlayın"[40]
Rasulullah bir kenarda
oturdu. Sıcak bir günde Beni Kureyza'dan öldürülecekler Öldürüldü.
Rasulullah'in huzurunda onlardan öldürülenlerin şu isimleri Meğâzî
kitaplarında sayılmaktadır: Huyay bin Ahtab, Ka'b bin Üseyd ve bir grup. Gün
ortası olunca Rasulullah "Günün sıcaklığını ve silahın sıcaklığını
üzerlerinde birleştirmeyin. Öğle tatilinde bırakın ve su verin. Hava
serinleyince geri kalanları da öldürün" dedi.
Meğâzî kitaplarında
Rasulullah'ın kalkıp Sa'd'a şöyle dediği zikredilir : "Geri kalanların
işini de sen bitir. "Öldürme işini Ali bin Ebi Talib ve Zübeyr bin
el-Avvam yürütüyordu.
İbnu Ebi'l-Cehm'in evi
yanında öldürüldüler ve kanlan Ahcâru'z-Zeyt denilen yere kadar aktı. Kitapta
onlardan kaç kişi öldürüldüğü belirtilmemiştir. Bu konuda farklı rivayetler
vardır. Racih olan rivayete göre yediyüz kişi öldürüldü. Mukatil, dörtyüzelli
kişinin öldürüldüğünü söylüyor. Esir alınanların sayısı ise altıyüzellidir.
Durumundan şüphelenilen herkesin kasıkları yoklanır, kıllarının bittiği
belirlenince öldürülürdü. Beni Kureyza'dan Atiyye şöyle demektedir: "O
gün durumumdan şüphelendiler, kasıklarımı açtılar. Kıllarımın bitmediğini
görünce esir çocuklar arasında saydılar."
Hz. Ömer'in ordu
komutanlarına kılları bitenleri öldürünüz ve düşman savaşçılardan aramızda
kimse tutmayınız, diye yazdığı zikredilmektedir.
Böyle yazması
müslümanlara zarar vermelerini Önlemek içindir. Nitekim bu yasağına sıkı sıkıya
uymadıkları için Hıristiyan[41] ,
sonra Mecusî olan Ebû Lu'lüe denilen kişi esirler arasından çıkmış ve Hz. Ömeri
şehid etmiştir.
İbni Ömer'in şöyle
dediği zikredilmektedir: "Uhut günü onüç yaşında idim. Rasulullah'ın
huzuruna çıkarıldım. Beni savaşçılar arasında kabul etti."
Bunu zikretmesi
erginliğin tesbiti için kasık kıllarının bitmesiyle hüküm verilemiyeceğini
göstermek ve buluğun ihtilam ile tesbit edileceğini belirtmek içindir. Gencin
baliğ olup olmadığı ya ihtilam olması veya onbeş yaşına girmesiyle belli olur.
Ebû Yusuf ve Muhammed'in görüşü budur.
Ebû Hanifeye göre ise
bir rivayette onsekiz, bir rivayette de ondokuz yaşıdır. Bu meseleyi talak
bahsinde açıkladık. Allah'ın yardım ve mukaffakiye-tiyle eman konusu son
ermiştir.[42] Allah bizi ateşten korusun
ve cennetine koysun.[43]
963- Enfal, esas manasiyle ganimetler demektir.
"Nefele"
kökünden türemiştir.
Mesela şu beyitte de aynı anlamda kullanılmıştır: "Allah'ın takvası en
güzel ganimettir. Acele etmek ve beklemek de Allah'ın izniyledir." Cenab-ı
Hak da, "Sana en-falı (yani ganimetleri) sorarlar"[44]
buyurmaktadır.
Bu ayetin nüzul
sebebi, Ubade b. Samit'in rivayetine göre şöyledir: Bedir günü ahlakımız
bozulduğundan mahrum kaldık dedi. Ahlakınız nasıl bozuldu? diye sorulunca: Şöyle
dedi: Düşman yenilince üç gruba ayrıldık: Bir grup Rasu-lullah'ın etrafında onu
koruyordu. Bir grup düşmanı kovalıyordu. Bir grup da mal topluyordu.
Sonra her gurup
ganimetlerin kendi hakkı olduğunu iddia etti. Rasulul-lah'ın yanında toplandık.
Seslerimiz yükseldi. Rasulullah susuyordu. Bu durum hakkında Yüce Allah
"Sana ganimetleri sorarlar. Deki; ganimetler Allah ve Rasulünündür."
hükmünü indirdi.
Fakihlerin
ibarelerinde enfal lafzının kullanışından maksat, devlet başkanının ganimet
tophyan bazı kişilere tahsis ettiği şeylerdir. Yapılan bu işleme tenfil ve
sözkonusu ganimete de nefl adı verilmektedir.
964- Şüphe
yok ki savaşa teşvik etmek için düşmandan ganimet almadan önce askere ganimet
tahsisi yapmak caizdir. Çünkü İmam (devlet başkanı) teşvik etmekle mükelleftir.
Cenab-ı Hak buyuruyor: "Ey peygamber, müminleri savaşa teşvik et"[45] Bu
hitap, Rasulullah'a ve ondan sonra gelen her devlet başkanın adır.
Teşvik de ganimet
vermekle yapılır. Yiğit kimseler ganimetlerden bir şey kendilerine
belirlenmedikçe kendilerini tehlikeye attıkları nadirdir. Devlet başkanının
böyle bir tahsis yapması onları canlarını tehlikeye atmaya ve düşmanla
kahramanca savaşmaya teşvik eder.
Bu tahsisin şekli de:
"Kim bir düşman öldürürse her şeyi kendisinindir. Kim birini esir alırsa o
kendisinindir" demek şeklinde olur. Nitekim Rasulullah Bedir ve Huneyn
gününde böyle ilan ettirmiştir.
Yahut bir seriyye
göndererek, "Beşte birin dışında aldığınız ganimetlerin üçte biri
sizindir" demesi veya bu sözü kayıtlamadan söylemesi şeklinde olur.
Bu, mutlak olarak
söylendiği zaman ganimetler beşe bölünmeden önce üçte biri kendilerine mahsus
olup geri kalan ganimetten de beşte bir ayrıldıktan sonra ordunun diğer
fertleriyle ortak olurlar. Bu fazlalıkla bağış yapıldığı zaman aldıkları ganimetlerden
beştebir pay ayrılır, kalanın üçte biri de onlara mahsus olur. Bu kalan kısımda
ordu fertleriyle ortak olurlar. Devlet başkanı, ganimet tahsisi yapmadan önce
muharipler bize göre böyle bir hakka sahip değildir.
Şafiinin görüşüne göre
düello şekli ile kahramanca vuruşan kimse bir müşriki öldürürse devlet başkanı
daha önce ona bir tahsis yapmamışsa bile, öldürdüğü düşmanın malını almaya
layıktır. Çünkü Rasulullah şeriatı ikame etmek için "Kim bir düşmanı
öldürürse malı onun için ganimettir" buyurmaktadır. Rasulullah'm
ifadelerinde "Dinini değiştireni öldürünüz" gibi sözler, sebebi
belirtmek içindir.
,
965- Ancak
bu, Rasulullah'ın Medine'de ashabı yanında söylemiş olması halinde
sözkonusudur. Ne var ki teşvik ihtiyacının ortaya çıkması dışında söylediği
zikredilmemektedir. Malik b. Enes, "Rasulullah'ın Huneyn günü dışında
"Kafiri öldüren, malı onun için ganimettir" sözünü söylediği vaki
değildir, demektedir. Bunu da müslümanlar geri kaçıştıklarında buyurmuştur. O
anda düşmana saldırmak için teşvik ihtiyacı doğmuştur. Nitekim Cenab-ı Hak
şöyle buyurmuştur: "Sonra gerisin geri kaçtınız"[46]Muhammed
b. İbrahim et-Teymî, Ra-sulullah'm bunu Bedir Harbinde de söylediğini
zikretmektedir. O gün teşvike olan ihtiyaç açıktı. Çünkü müslümanlar o gün
Cenab-ı Hakkın belirttiği gibi, "Siz zelil idiniz." durumunda
idiler.
Anlıyoruz ki bu
ganimet tahsisini, seri hüküm koymak şeklinde değil, teşvik için yapmıştır.
Söylediklerimizi
Abdullah b. Şakik'in şu ifadeleri de desteklemektedir: Rasulullah Vadilkura
denilen yeri muhasara ediyordu. Bir adam gelerek ona şöyle dedi:
"Ganimetler konusunda ne dersiniz?" şöyle buyurdu: "Beşte biri
Allah'ın, dördü de onlarındır" yine sordu: "Ama ganimeti şahıslar
kazanıyor?" yine şöyle buyurdu: "Sana bir ok atılıp da saplandığı
yerden çekip çıkarsan bile onu almağa müslüman kardeşinden daha müstehak
değilsin."
Tahsis yapılmadan
savaşan kişinin ganimete müstehak olamıya-cağına bu açık bir delildir. Irak ve
Hicaz alimleri bu görüş üzerinde ittifak etmişlerdir.
Ebû Hanife de şöyle
demektedir: "Ganimet alındıktan sonra birine tahsis yapılmaz. Irak ve
Hicaz alimlerinin görüşü budur. Şam alimleri ise ganimet alındıktan sonra da
birine tahsis yapılmasını caiz görürler.
Ganimet tahsisi savaşa
teşvik etmek için yapılır. Bu da ganimet alındıktan sonra değil, alınmadan
Önce yapılır. Sonra, pay ayırmak başlangıçta ganimeti alanların sabit olan
hakkını iptal etmek veya beşte biri alacak kişilerin hakkını düşürmek için
değil, tahsisi ispat etmek içindir. Halbuki ganimetler alındıktan sonra tahsis
yapmak başkalarının hakkını iptal etmektir.
966- Bunun
caiz olmadığı el-Hasan'ın rivayet ettiği şu hadisle sabittir: "Adamın
biri Rasulullah'tan keçi kılından örülmüş bir yular istedi. Rasulullah ona:
"Yazıklar olsun sana! Ateşten bir yular mı benden istiyorsun! (iki veya üç
defa tekrar etti.) Allah'a yemin olsun ki ne senin istemeğe hakkın var, ne
benim vermeğe hakkım var."
Mücahid'in rivayetine
göre adamın biri ganimet alınan kıldan bir yumağı elinde tutarak Rasulullah'a
geldi ve "bunu bana bağışla" dedi. Rasulullah "Ondan bana düşen
payımı sana bağışladım" buyurdu.
Ebû'l-Eş'as
es-San'anî'nin rivayet ettiğine göre bir adam kıldan bir yular eline alarak
Rasulullah'a geldi ve "Bu yuların bana verilmesini söyle, devemin yuları
yok" dedi. Rasulullah ona "Benden ateşten bir yular mı istiyorsun? Ne
sen onu istiye-bilirsin, ne ben sana verebilirim" buyurdu. Adam yuları
ganimetler arasına attı.
Ganimetler alındıktan
sonra tahsis caiz olsaydı adamın ihtiyacı sabit olmasına rağmen Rasulullah onu
haram etmezdi.
Rasulullah'm
alındıktan sonra tahsis yaptığına dair rivayet ise, kendisinin miskinlerden
sayılması itibariyle beşte bir paydan tahsis yaptığına yorumlanır. Yahut bunun
kendisine ait olduğunu belirterek "Ganimetlerinizden sadece beşte biri benim
için helaldir. O da size geri gelir" buyurduğu beşte bir payından ayırmış
veya savaş alanında alman mallardan değil de Beni Nadir'in malları gibi sadece
kendisine ait olan Allah'ın verdiği mallardan vermiştir, sayılır.
Yahut onu Bedir
ganimetlerinden vermiştir. Bu ganimetlerdeki yetki Ce-nafa-ı Hakkın "De
ki; ganimetler Allah ve Rasulünündür" buyurduğu gibi Rasu-lullah'm elinde
idi. Sonra bu şu ayetle neshedildi : "Biliniz ki aldığınız ganimetin
beşte biri Allah'ındır."[47]
967- Musa b.
Sa'd b. Yezid yahut Zeyd rivayet ederek şöyle der: "Kim bir düşman
öldürürse aldığı ganimet onundur. Savaşmadan alınan ganimetler ise eşit olarak
dağıtılacaktır."
İbni Abbas'ın da şöyle
dediği rivayet edilir: "Enfal Suresinin (ganimetlerle ilgili) birinci
ayeti indiği zaman Rasulullah ganimetleri eşit paylaştırdı."
Rivayetler, o gün
herkese öldürdüğü kafirin malını kendisine ganimet alma hakkını verdiğinde
ittifak etmektedir. Nitekim Asım b. Amr b. Katade bu konuda şöyle rivayet
etmektedir: Ali, Velid b. Utbe'nin, Haınza, Utbe'nin, Ubeyde b. el-Haris,
Şeybe'nin malını ganimet olarak aldı ve mirasçılarına verdi. Ubeyde yara
almıştı Medineye varmadan önce es-Safra vadisinde Zatu Ecdal denilen yerde
vefat etti.
968- Ebû
Cehli kimin öldürdüğü konusunda rivayetler değişiktir. Abdurrahman b. Avf'tan
şöyle rivayet edilmektedir: "Bedir günü iki genç arasında idim. Oldukça
genç yaşta idiler. Biri Afra oğlu Muavvez diğeri de Amr b. el-Cumuh'un oğlu
Muaz'dı."
Biri şöyle dedi: Ey
amca, Ebû Cehl'i biliyor musun? Ne yapacaksın? dedim. Rasulullah'a sövdüğünü
duydum. Allah'a yemin ederim ki, karşıma çıkarsa onu öldürmeden bırakmam, dedi.
Diğeri de gözü ile işaret ederek aynı şeyi ifade etti.
Sonra Ebû Cehli
müşriklerin saflarını düzenlerken gördüm. Aradığınız kişi işte budur, dedim.
Kılıçlarıyla üzerine yürüdüler ve Öldürdüler. İkisi de Rasulullah'a gelerek
şöyle dediler: Ben onu Öldürdüm, malı benimdir. Rasulullah onlara buyurdu:
"Kılıçlarınızı şildiniz mi?" Hayır, dediler. "Kılıçlarınızı bana
gösterin," dedi. Gösterdiler, ikiniz öldürdünüz, buyurdu ve ganimeti Afra
oğlu Muavvez'e verdi. Meğâzî'de zikredildiğine göre leke ve darbe izlerini onun
kılıcı üzerinde
gördü. Kendisinin
öldürdüğünü, diğerinin de ona yardımcı olduğunu anladı ve
ganimeti Muavvez'e
verdi.
Bir rivayete göre
İkrime b. Ebi Cehl'e adam yollıyarak babasını kimin
Öldürdüğünü sordu.
Elini benim kestiğim kişi, cevabını verdi. Muavvez'in elini
bilekten kesmişti.
îki rivayetten en
meşhur olanına göre Hz. Ali, Ebû Cehli yere sermiş ve
ibni Mesud üzerine
saldırarak öldürmüştür. Nitekim îbni Mesud'dan şöyle
rivayet edilmektedir:
"Müşriklerden
kimin öldürüldüğünü görüp Rasulullah'a müjde vermek
için ölüler arasında
geziyordum. Ebû Cehlin vurulduğunu ve son anlarını
yaşadığını gördüm.
Göğsüne oturdum. Gözlerini açtı ve şöyle dedi : Ey koyun
çobanı, yüksek bir
yere tırmandın" sonra sordu : Kim galiptir? Allah ve Resulü, dedim. Ne
yapmak istiyorsun? dedi. Kafanı kesmek istiyorum, dedim. Bunun
üzerine, kılıcımı al o
daha keskindir. Başımı omuzdan kes ki, bakanların
gözünde daha dehşetli
görünsün. Muhammed'e vardığın zaman ona söyle ki
bugün eskisinden daha
fazla kendisine düşmanım, dedi.
İbnu Mesud derki:
Kafasını kestim ve Rasulullah'a getirerek: îşte Allah'ın düşmanı Ebû Cehlin
kafası, dedim.
RasuluUah, Allahu
Ekber, Bu benim ve ümmetimin Firavnıdir. Bana ve ümmetime olan kötülüğü
Firavnın Musa'ya ve Ümmetine yaptığı kötülükten daha büyüktü, buyurdu. Sonra
onun kılıcını ganimet olarak bana verdi.
Bazı rivayetlerde de,
"Söylediklerini kendisine anlattım. Bunun üzerine şöyle buyurdu : Şüphesiz
dünyada kafir oldu, ölüm esnasında kafir oldu ve cehennemde de kafir
olacaktır" denilmektedir.
Nasıl ya Rasulullah?
diye sorulunca: "Cehennemi göreceği zaman etrafına bakacak ve
arkadaşlarına: Muhammed ve ashabı nerededir? diye soracak ve "Onlar
Cennettedir" cevabını alacaktır. Bunun üzerine: "Hayır, bugün zorluk
günü olduğu için kaçtılar." diyecektir.
Rasulullah'ın onun
kılıcını Abdullah bin Mesud'a verdiği konusundaki rivayetler müttefiktir. Hatta
bazı rivayetlerde ondan alınan (ganimet) eşyasını da İbni Mesud'a vermiştir.
Eiı'ün bunlar doğru
ise, onu yaralıyan kimsenin öldürmediğine ve öldüren kişinin kafasını kesen
kimse olduğuna hamledilir. Ganimetlerini îbni Mesud'dan başkasına verdiği doğru
ise, bu da birincinin onu yere serdiği, savaşması ve yaşaması imkansız bir hale
soktuğuna hamledilir. Bu durumda (ganimet) malı kafasını kesenin değil, birinci
kişinindir. İbni Mesud'a kılıcını vermesi ise Bedir ganimetlerinde tasarruf
yetkisinin Rasulullah'ın elinde olmasından ileri gelmektedir.
Ganimetler, alındıktan
sonra bunlardan tahsisin yapılabileceğini söyliyen-
ler bunu delil
göstermekte ve şöyle demektedir: Ganimetten tahsis etmek suretiyle kılıcını
ona verdi.
Bu ise zayıftır. Çünkü
tahsis yolu İle başkasının hakkı olan şeyi devlet başkanının başka kişiye
tahsis etmesi caiz değildir. Kaldı ki kılıcı gümüş kaplamalıydı. Şam
alimlerine göre altın ve gümüşten tahsis yapılamaz. Bunun tahsis kabul edilmesi
bizim lehimize, onlar aleyhine bir hüccet olur.
969-
Rasulullah'ın Huneyn günü şöyle buyurduğu Ebû Katade'den rivayet edilmektedir:
"Kim bir müşriki öldürür ve öldürdüğünü ispat ederse, malı onun için
ganimettir."
Bu hadisin tamamı
şöyledir: Ebû Katade şöyle diyor: Huneyn günü müs-lümanlar bir bir dolaştılar.
Ben de dolaşırken müşriklerden birinin bir müslü-manın göğsüne tırmandığını
gördüm. Arkasından vardım ve omuzuna vurdum. Hemen onu bıraktı ve bana döndü.
Beni öyle bir sardı ki o esnada ölümün kokusunu burnumda hissettim. Sonra
ölünce beni bıraktı. Rasulullah'a geldim ve şöyle buyurduğunu işittim:
"Kim bir müşriki öldürürse malı onun için ganimettir." Bana kim
şahitlik yapacak? dedim. Bir adam: Doğru söylüyor ya Rasu-lallah, öldürülen o
kişinin malını kendisi aldı. Benim yerime de memnun et,
dedi.
Ebû Bekir itiraz
ederek şöyle dedi: Vallahi olmaz. Allah'ın arslanı Allah ve Rasulü için
savaşır, sonra ganimetini sen alırsın, Öyle mi? Rasulullah: Ebû Bekir doğru
söylüyor, dedi ve ganimetini bana verdi.
970- İbni
Abbas'm şöyle dediği rivayet edilir: "Beşte biri ayrılmadan ve eşit bölüşülmeden
ganimet verilmez.
Bununla ganimetler
alındıktan sonra beşte biri ayrılmadan kimseye ganimet tahsisinin
yapılamıyacağını ifade etmiştir. Bu da bizim mezhebimizdir.
971- Hz.
Ömer'in de şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Ne ganimetten evvel ne de ganimetten
sonra tahsis yapılmaz. Ganimetler toplandıktan sonra ancak çobana, sürücüye
veya bekçiye kayırma olmadan ücretleri verilir.
Ganimetten evvel
sözünün manası, ganimet alındıktan sonra demektir. Devlet başkanının beşte biri
ayrılmadan önce olsun, ayrıldıktan sonra olsun, kimseye ganimet tahsis etmesi
caiz değildir.
Başka bir tevile göre
bu sözün manası, teşvike ihtiyaç duymadan önce çarpışmanın başında ganimet
tahsisinin doğru olmamasıdır. Çünkü çarpışmanın başında askerin savaşma
gayreti ve şevki çoktur. Teşvik etmeğe ihtiyacı doğarsa, ganimet tahsisinin bu
esnada olması gerekir. Ganimetler alındıktan sonra
tahsis doğru değildir.
Hadisi Şerifte
belirtildiğine göre Peygamber efendimiz gidişte dörtte bir, dönüşte üçte bir
ganimet tahsisi yapıyordu. Şam alimleri bunun ganimet alındıktan sonra tahsis
yapıldığı şeklinde olduğunu söylemektedir.
Halbuki zannettikleri
gibi değildir. Bundan maksat seriyenin başında gidenlere dörtte bir, arkada
gidenlere de üçte bir ganimet tahsisi yapmasıdır. Çünkü bunları teşvik
ihtiyacı daha çoktur.
Seriyyenin önünde
gidenler savaşta girişken kimselerdir. Düşman üzerine yürümeleri için teşvik
gerekmez. Geride gidenlerin gayretleri azdır. Düşman üzerine yürümeleri için
ilgiye muhtaçtırlar. Onun için kendilerine daha fazla ganimet tahsisi
yapılmıştır.
Çoban, sürücü ve
bekçiler ise ücretle çalışan kimselerdir. Müslümanlar için çalışmaları
itibariyle devlet başkanı ücretlerini verir. Bu da "Kayırma olmadan"
sözünün manasıdır. Çünkü çalışmalarının karşılığı kadar ücretlerini verir.
972- Halid
b. Velid ve Avf b. Malik'in selb'in (düşmanı öldüren kişinin onun üzerinde
bulduğu eşyanın) beşte birini ayırmadıkları rivayeti zikredilmektedir. Hubeyb
b. Mesleme ve Mekhul'un da selbi ganimet saydıkları ve beşte birin ondan da
ayrılacağını söyledikleri rivayet edilmektedir. İbni Abbastan da aynı şekilde
rivayet edilmiştir.
Bunların sözüne
uyulur. Çünkü "Biliniz ki, ganimet aldığınız şey" ayetine uygun
düşmektedir. Selb de ganimettir. Halid ve Avf dan nakledilen sözün tevili de
"kim bir kafiri öldürürse, malı onundur" hadisine uygun olarak devlet
başkanının daha önce tahsis yapması halindedir.
Bize göre bu durumda
selbin beşte biri ayrılmaz. Ama tahsis yapılmamışsa, ayrılır. Nitekim
Mekhul'dan yapılan rivayete göre Enes b. Malik'in kardeşi Bera1 b. Malik
"Merzuban ez-Zare" ismindeki İranlı valiyi öldürmüş, altın ve
cevherlerle süslenmiş kırkbin değerinde olan eşyasını zorla almıştır. Ordu
kumandanı bunu Hz. Ömer'e yazmış, Ömer de beşte birini aldıktan sonra geri
kalanı kendisine bırakmasını söylemiştir. Bu müşkil bir şeydir. Çünkü önceden
ganimet tahsisi yapılmamışsa ve geri kalanı Bera'ya verilmişse, o zaman
alındıktan sonra ganimet tahsisi yapmak demektir. Bu da bize göre caiz
değildir.
Ancak kumandan
"Kim bir düşmanı öldürürse beşte biri ayrıldıktan sonra aldığı malı
onundur." şeklinde önceden sınırlı bir tahsis yapması şeklinde tevil
edilir. Bu taktirde bize göre selbin
beşte biri ayrılır, geri kalanı mücahit kişinindir.
îbni Abbas'ın "At
ve selb, şahsa mahsus ganimettir" dediği rivayet
edilmektedir.
Bundan maksat şudur:
Düşmanı Öldüren kişi; kendisine yapılan ganimet tahsisinden başka öldürdüğü
kişinin atını da alma hakkına sahiptir. Çünkü se-leb, güçlük ve ceza izharı ile
başkasından zorla alınan şeyin adıdır. Bu da eşyada gerçekleştiği gibi, at
için de gerçekleşmektedir. Böylece öldürülenin her şeyi ganimet tahsisi
kapsamına girmektedir.
973- Devlet
başkanının ganimet tahsisinden sonra kafiri bir müslüman yaralar, başka bir
müslüman da öldürürse, o taktirde yaralıyan kimse düşmanı elle savaşamıyacak
ve bu halde yaşıyamıyacak kadar safdışı etmişse, selb onundur. Bu hale
düşürmemişse selb öldürenindir.
Çünkü devlet
başkanının bu tahsisden maksadı mücahidin daha çok çaba ve gayret sarf
etmesidir. Bu da birinci şahıs tarafından gerçekleşmiştir. Çünkü düşman
savaşamıyacak halde safdışı olmuşsa, ikinci şahıs onun kafasını kesmek için
çaba ve meşakkate ihtiyaç duymaz demektir. Eğer bu yaraya rağmen düşmanın hala
yaşaması ve savaşması anlaşıhrsa,o taktirde ikinci şahıs onu öldürmek için çaba
ve meşakkate katlanmış demektir. Bu durumda selb onun
hakkıdır.
Nitekim avı biri vurur
ve yaralar, sonra başkası vurur öldürürse, av birinci adamındır. Eğer ikinci
şahsın atmasına kadar davranır ve gayret gösterirse, bu taktirde ikinci adamın
olur.
974-
Muhammed b. Mesleme Marhab'ın ayaklarını kesti ve Ali onun boynunu vurdu. Bu
durumda Rasulullah eşyasını Muhammed b.Meslemeyeverdi.
Bazı rivayetlerde de
ikisinin hakemlik için Rasulullah'a başvurduğu zikredilmektedir. Muhammed şöyle
dedi: Ya Rasulullah, Allah'a yemin ederim ki, ayaklarını keserken rahatlıkla
öldürebilirdim. Ancak kardeşim Mahmud'un göğsüne değirmen taşını koymuştu.
Altında üç gün can çekiştikten sonra öldü. Bunun üzerine Rasulullah Marhab'ın
eşyasını Mu-hammed b. Mesleme'ye verdi.
Başka bir rivayette de
Muhammed b. Mesleme Marhab'ın ayaklarını kesince Marhab: Ey Muhammed, beni
öldür, demiş, Muhammed ise, hayır, kardeşim Mahmud'un çektiğini senin de çekmen
için öldürmüyorum, diye söylemiş ve geçip gitmiştir. Sonra Hz. Ali gelip öldürmüştür.
Kafasını keserek eşyasını almıştır. Rasulullah da bu eşyasını Muhammed'e
vermiştir. Muhammed'in oğullarından ravi şöyle nakletmektedir: "Kılıcı
yanımızda idi. Üzerinde okuyamadığımız bir yazı vardı. Nihayet bir yahudi geldi
ve okudu. Şunlar yazılı idi: "Bu, Marhab'ın kılıcıdır. Kim ondan yumuşak
bir darbe yemek ister!"
975- Hz. Ömer'in şöyle
dediği rivayet edilmektedir: Bir a-dam başka bir adamı yakaladı. Bir başkası
gelip onu Öldürdü. Eşyası öldüren adama verildi.
Çünkü herbiri çaba ve
gayret göstermiştir. Biri yakalamış, diğeri de Öldürmüştür. Hz. Ömer'in sözünü
şunun için alıyoruz: Birincisi yakalamakla onu döğüşmekten alıkoymamıştır. Esas
öldüren ikinci adamdır. Böylece tahsis yolu ile eşyası onundur. Tahsis yakahyan
için değil, öldüren için yapılmıştır.
En iyi Allah bilir.[48]
976- İmam
der ki: İhtiyacım açığa vuran kişiye yardım olarak devlet başkanının beşte
birden bağış yapması ve ganimet alındıktan sonra bunu kendisine tahsis
yapmasında bir
sakınca yoktur.
Çünkü beşte biri
muhtaçlara harcamakla mükelleftir. Bu adam da muhtaçtır. Savaşmıyan muhtaç
birine bunu vermek caiz olunca, savaşan ve sıkıntı çeken muhtaca verilmesi
evleviyetledir. Üstelik bu ve benzerlerinin savaşması sonucu beşte bir ganimet
ele geçmişdir.
Bu mesele düşmanın bir
definesini bulan kimseye muhtaç olduğunu gören devlet başkanının beşte birini
bağışlamasına benzemektedir, Bu da caizdir. Hz. AH1 nin böyle define bulan
kimseye şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Beşte biri bizim, beşte dördü
ise senindir. Ama hepsini sana vereceğiz" Sonra bu işlem Said b.
el-Müseyyib'in Rasulullahtan rivayet ettiği şu hadisin de açıklamasıdır:
"Ganimet tahsisi sadece beşte birden
yapılır."
Said'in de şöyle
dediği rivayet edilmektedir: "Ganimet tahsisi beşte
birden
yapılıyordu."
Yani Rasulullah
devrinde ganimet alındıktan sonra muhtaçlara beşte bir
payından tahsis
yapılıyordu.
Bundan da anlaşılıyor
ki, Rasulullah'ın alınmış bütün ganimetten tahsis yaptığını delil göstererek
ganimetin bütününden tahsisin yapılmasını caiz görenler yanılmaktadır. Çünkü;
Rasulullah'ın hangi paydan tahsis yaptığını bilmemektedirler. Halbuki
Rasulullah kendine mahsus paydan tahsis yapıyordu. Rasulullah'ın ganimetlerden
üç hisse alma hakkı vardı : Safi, beşte birin beşte biri ve ganimet
ortaklarından birine düşen pay kadar pay.
Safi'nin anlamı şudur:
Rasulullah ganimet pay edilmeden önce uygun göreceği kılıç, zırh, cariye ve
benzeri şeylerden kendine ayırırdı. Bu hak cahiliyyede başka paylarla beraber
ordu kumandamnındı. Şair onu şöyle dile getirmiştir: "Dörtte bir ve
seçeceğin şeyler, kendine ayıracağın pay, karışımdan önce aldığın ganimet ve
dağıtımdan arta kalanlar senindir."
Safi dışında
yöneticinin aldığı şeylerin tümü neshedildi. Kalan safi de Rasulullah'a
mahsustu. Vefatından sonra o da kaldırıldı. Onun vefatından sonra devlet
başkanı için böyle bir hak kalmadı. Ancak Rasulullah'a ait beşte bir payın
kendisinden sonra halifelere geçip geçmiyeceği konusunda ihtilaf vardır. Bunu
da "es-Siyeru's-Sağir" de açıkladık.
977- Zühri'nin
şöyle dediği zikredilir: "Beni Nadir muhiti sadece Rasulullah'a mahsustu.
Onu Muhacirler arasında taksim ederek Ensardan Sehl b. Hanif ve Ebû Ducane
dışında kimseye bir şey vermedi. Çünkü ikisi muhtaçtı. Onlara verdi.
Rasulullah'a mahsus
olduğu belirtilenler, şu ayetle belirlenmiştir: "Siz bunun için ata veya
deveye binip koşmadınız"[49]
Ashabı kiram Beni Nadir'i savaş ve zorla fethetmediler. Beni Nadir, silah
dışında, hayvanlarının taşıyabildiği kadar eşya yüklemelerine izin verilmesi
şartiyle teslim olma antlaşması yapmıştır. Yükleyebildikleri şeyler dışında
bütün mallan Rasulullah'a kalmıştır. Bu antlaşmayı yapmalarının sebebi de
Allah'ın kalblerine verdiği korkudur.
Günümüzde devlet
başkanı bir kaleyi muhasara etse ve bu şekilde kale halkı ile antlaşma yapsa
mallan onun mudur, yoksa asker için ganimet midir? diye sorulsa;
Ganimettir, deriz.
Çünkü korkulan başkanın şahsından değil, kuvvetin-dendir; Kuvveti de
askerledir. Rasulullah zamanında ise onun saldığı korku etrafındakilerle
değildi. Ancak etrafındakiler onun himayesinde yaşardı. "Allah seni
insanlardan korur."[50]
978-
Rivayete göre Rasulullah bu işleminde Ensar'ın da gönlünü etmiştir. Çünkü
Muhacirler Ensarın evinde kalıyordu. Ensar'a şöyle buyurdu: "İsterseniz
Beni Nadir'i onlar arasında paylaştırayım. O taktirde Muhacirler evinizde
kalmaya devam ederler."
Bunun üzerine Sa'd b.
Muaz kalktı ve şöyle buyurdu: "Beni Nadir'i Muhacirler arasında paylaştır.
Ancak yine bizimle kalmalarına razıyız". Bunun üzerine şu ayet
inmiştir:"Onlardan önce (Medineyi) yurt ve iman (evi) edinmiş olan
kimseler, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler..."[51]
Rivayet edildiğine göre o gün Rasulullah ganimetten bir bağış olarak İbnu
Ebİ'l-Hukayk'ın kılıcını Sa'd b. Muaz'a vermiştir. Kendine mahsus mal olduğu
için Beni Nadir mallarını aldıktan sonra ona vermiştir.
Hz. ömer şöyle der:
"Rasulullah'ın üç safisi vardı: Beni Nadir, Fedek ve Hayber. Beni Nadir
sadece karşıladığı ziyaretçi şahıs ve heyetlerin masrafları içindi.
Yani Rasulullah'ın
gelen ziyaretçilere ve heyetlere verdiği hediyeler. Fedek ise İbnu's-Sebil
içindi. Hayber'i ise üç kısma ayırdı: İki kısmını Muhacirlere verdi. Bir kısmı
ile de ehlinin geçimini sağlıyordu. Bundan bir şey artarsa, onu da fakir
Muhacirlere veriyordu.
Burada zikredilen
Hayberin tümü değil, bir kısmı içindir. Çünkü bütün rivayetler "
eş-Şik" ve "en-Natat" kalelerini müslümanlar arasında onsekiz
paya ayırdığında ittifak etmektedir. Bunu paylaşma bölümünde belirtmiştik.
979-
Urve'nin rivayetine göre Rasulullah Zübeyr'e Beni Nadir mallarından mamur ve
mevat (işlenmiş ve işlenmemiş arazi) iktaında bulundu. Zühri'nin de rivayetine
göre Rasulullah Beni Nadir'in mamur mallarından Ebû Bekir, Ömer, Sehl ve
Abdurrahman b. Avfa ikta yapmıştır. Bazı rivayetlerde ise bataklık araziden
vermiştir.
Muhammed der ki, bu
haberleri duyan kimse şeriatın bir hükmü olarak ganimet alındıktan sonra tahsis
yaptığını sanır. Halbuki böyle bir şey bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa, o
da Peygamberin kendisine mahsus paydan bağışlamış olmasıdır. Hz. Ömer'in sorusuna
Rasulullah'ın verdiği cevabı bir düşünelim: "Ya Rasulullah, Beni Nadir'in
mallarını Bedirde alınan ganimet gibi beşe ayırmıyacak mısınız? Şöyle buyurdu:
Hayır,
Allah'ın müminlerden
ayrı bana tahsis ettiği şeyi onlara mahsus şey yapmam. Ardından şu ayeti
okudu: "Allah'ın beldeler halkından Rasulüne verdiği fey\.."[52]
980- Said b.
Müseyyibten ganimetler sorulduğunda şöyle dedi. "Rasulullahtan sonra
ganimet bağışı (tahsisi) yoktur.
Daha önce
belirttiğimizin aynısını belirterek Rasulullah'tan sonra kimsenin ganimetten
hususi payı olmadığını ve Rasulullah'ın ganimet tahsisi gibi ya-pamıyacağını
söylemektedir.
981-
İbnu'l-Hanefîyye'den rivayet edildiğine göre Rasulul-lah Bedir günü ganimetten
Sad b. Ebi Vakkas'a, As b. Said'in kılıcını bağışladı.
982- Bunun yorumu
şöyledir: Rasulullah ona beşte bir payından vermiştir. Çünkü kılıca muhtaçtı.
Yahut Cenab-i Hakkın "Deki; ganimetler Allah ve Rasulünündür"
ayetinde buyurduğu gibi Bedir ganimetleri tümü ile ona terkedilmişti. O kılıcı
kendine almış, sonra Sa'd'a vermiştir.
Bu olay Bedir günü
Zülfikan kendine ayırdıktan sonra Hz. Ali'ye vermesine dair rivayetin
benzeridir. Onunla savaşıyordu. Zülfikar Mürebbih b. Haccac'm kılıcı idi.
Rafizilerin
Zülfikar'ın gökten Hz. Ali'ye indiğini iddia etmelerini Nubeyh b. Haccac'ın bu
rivayeti yalanlamaktadır. Sonra, Rafizilerin bu iddiası yalan ve iftiradan
başka birşey değildir. Zaten onların mezhebi yalan üzerine kurulmuştur. Ona
Zülfikar adının verilmesi üzerindeki bir yarıktan dolayıdır.
983-
Zühri'nin şu hadisi de bununla ilgilidir. "Rasulullah Bedir günü herkesin
elindeki ganimetleri vermelerini emredince Ebû Üseyd es-Saidi, İbnu Aiz
el-Mahzûmî'nin kılıcım getirdi ve ganimetler üzerine attı. Rasulullah'tan bir
şey istendiği zaman onu verirdi. Erkam b. Ebi'I-Erkam yanına geldi ve kılıcı
tanıdı. Onu kendisine vermesini istedi ve ona verdi."
984- Seleme
b. el-Ekva'ın şu hadisi de bununla ilgilidir. "Rasulullah ashab ile
beraber bir seferde iken yanlarına müşriklerin bir casusu geldi. Beraber yedi,
oturup kalktı, sonra ayrıldı. Rasulullah "ona yetişin ve öldürün"
buyurdu. Seleme maratoncu idi. Atla yarışırdı. Ona yetişti. Devesinin yutarını
tutarak öldürdü. Rasulullah'a devesini ve eşyasını getirdi. Rasulullah da
ganimet olarak ona verdi.
Sanki bunu beşte
birden saymış, sonra muhtaç olduğundan ona ganimet olarak vermiştir. Devlet
başkanı bu gibi şeylerde yetki sahibidir.
985-
İkrime'nin şöyle dediği zikredilmektedir: "Beni Kureyza muhasarası
esnasında Rasulullah, kim düelloya çıkacak? buyurdu. Zübeyr b. el-Avvam çıktı.
Safîyye: "Vah biricik yavrum" dedi. Zübeyr rakibini yendi ve
öldürdü. Rasulullah da onun eşyasını ganimet olarak Zübeyr'e verdi.
Vakidi
"Meğâzî" de şöyle demektedir: "Bu olayın Beni Kureyza'da olduğunu
söyleyen yanılmaktadır. Aksine bu Hayber'de oldu. Düello ve kıtal o gün oldu.
Beni Kureyza gününde ne onlardan ne de bizden kimse düelloya ve kitala çıkmadı.
Safiyye de Zübeyr'in
annesidir. Ondan başka oğlu yoktu. Düelloya çıkınca ona üzüldü ve "Vah
biricik oğlum, ondan başka oğlum yok" dedi. Rasulullah buyurduğu sözlerle
gönlünü yaptı. Öldürdüğü rakibinin eşyasını gani-met olarak Zübeyr'e verdi.
Bu da belirttiğimiz
gibi önce kendine mahsus saymış, sonra onu Zübeyr'e
bağışlamıştır.
986- İbni
Ömer'den rivayet edildiğine göre Rasulullah Ne-cid tarafına bir seriyye
göndermiş, onlar da çok deve ganimet almışlar. Herbirine oniki deve düştü.
Ayrıca birer deve bağış olarak ganimetten aldılar.
Bunun yorumu şudur:
Herbirine muhtaç olduğu için beşte bir payından birer deve bağışlamış yahut
ganimetten bağışlanan bu develeri aralarında eşit paylaşmışlardır. Hepsi yaya
veya süvari idi. Bize göre ganimetler alındıktan sonra bu nevi bağış caizdir.
Çünkü taksim etme
anlamındadır. Ganimet alındıktan sonra bağış (ganimet tahsisi) sadece belirli
kişilere mahsus olması halinde caiz değildir.
987- Ganimet
alındıktan sonra ve taksim edilmeden önce iç-tihad ve nazar yolu ile meşakkat
ve çaba gösteren birine devlet başkanı ganimetten bağış yapsa, sonra ganimet
alındığından itibaren bağışı caiz görmiyen bir valiye iş havale edilse, vali
uygulamayı bozamaz ve tatbik eder.
Çünkü içtihad sonucu
yapılan bir bağışı yerine getirmektedir. İçtihad konusu şeylerde hakimin hükmü
geçerlidir. Mesela gaip hakkında delil ile hüküm verildiği zaman bu hüküm
tatbik edilir. Çünkü içtihad mahsulüdür.
988- Buna
delil olarak İbni Ömer'in şu hadisi gösterilmektedir: Şöyle demektedir:
"Dahkan ile düello yaptım ve öldürdüm. Komutan bana eşyasını ganimet
olarak bağışladı. Ömer de bunu caiz gördü."
Hz. Ömer'in ganimet
alındıktan sonra ondan bağışı caiz görmediği sahih olarak rivayet edilmiştir.
Çünkü "Ganimet alındıktan sonra ondan bağış yapılmaz" dediği rivayet
edilmektedir. Kendisi vali olsaydı ganimet alındıktan sonra ona bir şey
bağışlamazdı.
Ne varki komutan bu
bağışta bulunup uyguladıktan sonra Ömer de caiz
görmüştür.
989- Şabara
b. Alkama'dan şöyle zikredilmektedir: "Arap olmayan biri ile düello yaptım
ve öldürdüm. Sa'd onun eşyasını ganimet olarak bana bağışladı. Sonra bu
uygulama Ömer'e anlatıldı. O da tasvib etti.
990- Komutan
bütün askere: "Ganimet olarak ne alırsanız beşte birin dışında hepsi eşit
olarak sizindir, derse bu caiz olmaz.
Çünkü ganimet
bağışından amaç savaşa teşvik etmektir. Bu da bazı kişilere özel bağış
(tahsis) yapıldığı zaman ancak meydana gelir. Hepsine tahsis yaparsa ondan maksat
olan teşvik meydana gelmez. Böyle bir durumda Ra-sulullah'ın vacip kıldığı iki
pay ile süvarinin piyadeye üstünlük (iki pay) hakkı iptal edilmektedir. Bu da
caiz değildir.
991- Yine
"Beşte birin dışında" demeyip "ne alırsanız sizindir"
derse, bu da caiz olmaz.
Çünkü Allah'ın
ganimetlerde vacip kıldığı beşte bir pay iptal edilmektedir.
992-
Mekhul'un şöyle dediği nakledilmektedir: "Devlet başkanının beştebir
dışında ganimetten bağış yapması doğru değildir. Çünkü o fakir müslümanların
hakkıdır ve onlara verilir.
Bunun anlamı şudur:
Beşte bir dışında kim ne alırsa kendisine aittir, demesi caiz değildir. Çünkü
bu şekilde bağış fakir müslümanların hakkını iptal etmektedir. Bu da caiz
değildir. Bir rivayete göre Rasulullah'a: "Biri halkı korur, diğeri silah
taşıyamaz iki kişi ganimetlerde eşit olur mu?" sorulduğunda şöyle buyurdu:
"Sizin zafer ve rızıklanmaniz zayıflarınız sebebiyle değil midir."
993- Altın,
gümüş ve diğer bütün ganimet mallarından bağış yapılır.
994- Devlet
başkanı "kim bir düşmanı Öldürürse Selebi (eşyası) onundur"
dediğinde altın, gümüş ve diğer bütün eşyası ne olursa olsun onundur.
Şam alimlerine göre
altın ve gümüşten ganimet tahsisi yapılmaz. Tahsis sadece eşyadan olur.
Malların ayanından olmaz. Alim ve gümüş de böyle mallardır ve ganimet
kapsamında sayılırlar. Bunu da ganimet alan kişilerden her birinin muhtaç
olduğu kadarını alabilmesinin mubah olmasına kıyas ettiler. Bu şeyler de altın
ve gümüş dışmda yiyecek ve hayvan yeminde olur. Hatta bir kişi kendine yiyecek
almak için ganimetten para almak isterse, alması caiz değildir.
Fakat bize göre
ganimet tahsisi düşmana karşı savaşmak için canı tehlikeye atmak amacıyla
yapılan bir teşviktir. Bu amacın gerçekleştirilmesinde bütün mallar aynıdır.
Hatta altın ve gümüş evleviyetle bağışlanır. Çünkü fert en değerli şeyini
tehlikeye atmaktadır. Nefis olan malın kendisine verilmiye-ceğini bilirse,
kendini bu tehlikeye atmaz.
Selebin, çarpışma
sonunda alınan eşyanın adı olduğunu daha önce belirtmiştik. Rakib düşman
öldürüldüğü zaman alınan bütün eşyası Selebdir. Seleb adı mutlak olarak bu
eşyanın tümünü kapsar ve öldüren kişiye aittir.
İmanı, Bera' b.
Malikin İranlı Merzubam öldürmesi ve üzerinde otuz bin değerinde cevher ihtiva
eden altın ziynet eşyasının bulunduğu olayı ile ilgili Ömer'in hadisini buna
delil olarak göstermektedir.
Daha Önce bunun
değerinin kırkbin olduğu zikredilmişti. Bu taktirde altın ve mücevher süs
eşyasının değeri otuzbin, geri kalan eşyanın da değeri onbin demek lazım yahut
yukarıdaki rivayette ravinin yanıldığını kabul etmek lazımdır. Doğrusu, burada
zikredilendir. Enes'ten rivayet edilen hadiste şöyle demektedir: "Beşte
bir payı olarak altıbin dirhemi Ömer'e gönderdik." Bundan da anlaşılıyor
ki Merzuban'dan alınan eşyanın değeri otuzbindir.
Rasulullah'm Bedir
günü Ebû Cehlin gümüş kaplamalı kılıcını İbni Mesud'a bağışladığı rivayet
edilmiştir.
Bu da gösteriyor ki,
gümüş ve altından bağış (tahsis) yapmak caizdir.
995- Mekhul
şöyle demektedir: "Seleb ancak bir kafiri öldüren veya esir eden kimse
için olur. Düşmanın yenildiği veya fetih günü Seleb olmaz. Elbise, silah, kemer
ve hayvan Seleb edilir. Bunun dışında kalan şeylerde ve yiyecek eşyasında Seleb
olmaz.
Seleb, bir kafiri
öldüren veya esir eden içindir, sözü doğrudur. Çünkü ganimet tahsisi ancak
gayret ve meşakkat itibariyle olmaktadır. Bu da esir etmek veya öldürmekle
meydana gelir.
"Fetih veya
hezimet günü Seleb olmaz" sözünden maksat, komutan (veya devlet
başkani)nın savaşta öldürülen veya esir edilen kişilerin Selebini ganimet
olarak dağıtması caiz değildir. Lakin şöyle demesi gerekir: Kim bir düşmanı
öldürür veya hezimetten önce esir ederse Selebi onundur. Taki müslü-manların
yararını gözetmiş olsun. Çünkü yenik düşenin öldürülmesinde büyük çaba ve
mükafat vermeye ihtiyaç yoktur. Fetihten sonra da durum aynıdır.
Ama, "kim bir
düşmanı Öldürürse Selebi onundur. Kim de bir düşmanı esir ederse o da
onundur." şeklinde mutlak söylerse, hezimet halinde olsun, başka hallerde
olsun, İmamın söylediği bu şart müslüman fertlerden herbiri için aynı derecede
geçerlidir. Çünkü lafız geneldir. Sadece bir şeyin belirtilmesiyle umumi olan
şey tahsis edilmiş olmaz. Belki umumi olarak tatbik etmek lazımdır.
Nitekim Bedir günü
müslümanlar müşrikleri yendikten sonra esir aldılar. Sonra Rasulullah esirleri
müslümanlara teslim etti. Onlar da fidyelerini aldılar.
"Seleb silah,
elbise, kemer ve hayvandan olur. Kafirin diğer eşyası Seleb olmaz" sözü,
doğrudur. Yani kafire ait olup da üzerine almıyarak karargahta bıraktığı şeyler
Selebe dahil değildir. Çünkü Seleb, şahsın bizzat kendisinden alman şeyin
adıdır. Yani müslüman, bir kafiri öldürdüğünde hiçbir engelle karşılaşmadan
alabileceği bütün eşyasını kapsamaktadır. Halbuki karargahta bıraktığı eşya
için bu mümkün değildir. Kafiri öldürmekle müslüman tek başına buna imkan
bulamaz.
Yine, kafirin
yiyeceğni yüklediği hayvan varsa, onu da Seleb olarak alamaz. "Yiyecek
eşyası Seleb olmaz" sözünden maksat bu olabilir. Yani bunu savaşta muhtaç
olduğu için beraberinde getirmeyip ticaret eşyası mesabesindedir.
"Eşyada Seleb
yoktur" sözünden maksat, yanında bulundurduğu eşya maldır. Bu da Şam
alimlerinin mezhebidir. Biz onunla amel etmiyoruz. Bize göre düşman kişinin
elinde bulundurduğu her şey Selebdir ve öldüren kimseye mahsustur.
Doğrusunu Allah bilir.[53]
996- Savaş
alanında bir seriyye veya orduya kumanda eden kişi ganimet alınmadan önce
emrindeki fertlere devlet başkanı gibi ganimet tahsisi yapabilir.
Çünkü savaşı idare
etme görevi ona verilmiştir. Ganimet tahsisi de savaş tedbirlerinden biridir.
Çünkü önceden belirttiğimiz gibi bundan maksat savaşa teşviktir. Bu konuda her
kumandan devlet başkanı mesabesindedir.
997- Şam
valisi savaş alanına asker gönderip başlarına birini kumandan tayin etse ve
ganimet tahsisi için ona ne emir ne de nehiyde bulunmasa, kumandan tahsis etmek
istediği zaman emrindeki bazı kişiler istemese bile, ganimet tahsisi yapabilir.
Çünkü kendisine
onların fikirlerine uyacaksın diye emredilmemİştir. Aksine doğru gördüğü
şeylerde ona uymaları istenmiştir. Üstelik savaş görevini ü-zerine almıştır.
Savaşa teşvik edecek her şey de bu görevin kapsamına dahildir.
998- Onu
görevlendiren kimse ganimet tahsis etmesini ya-saklamişsa hiç bir kimseye
tahsis yapamaz.
Çünkü kumandan olmak,
görevi yüklenmektir. Bu görev de sınırlandırılabilir. Tıpkı hakimlik görevinin
sınırlandırmaya müsait olması gibi. Sonra, delalet yolu ile yasaklamadan Önce
tahsis yapmasını caiz görmüştük. Bunun aksi belirtilmesi halinde tahsis
yapmanın caizliği kalkmaktadır.
999-
Emrindekiler hepsi razı olursa, beşte bir ayrıldıktan sonra onların paylarından
tahsis yapabilir.
Çünkü kendi
kendilerinin yöneticisidir. Kabul etmeleri de ancak kendi paylan için
geçerlidir. Beşte bir ise başkaların payıdır. Kendi rızaları onun için geçerli
değildir.
1000-
Bazıları kabul eder diğerleri kabul etmezse, kabul edenlerin payından tahsis
yapabilir.
Belirttiğimiz gibi
herkesin velayeti kendisi için geçerlidir. Kabul etmi-yenlerin paylan için
geçerli değildir.
1001- Bir
şehrin valisi seriyye gönderdiğinde bazılarının aldığı ganimetleri diğerlerine
tahsis edemez.
Yani seriyyeden bazı
kişilerin aldığı ganimetleri başkalarına tahsis edemez.
1002- Ama
devlet başkanı askerle beraber savaş alanına girdikten sonra bir seriyye
gönderse ve alacakları ganimeti onlara tahsis etse, bu uygulaması sahihtir.
Çünkü bir şehirden
gönderilen seriyye, devlet başkanının tahsisinden önce aldıkları ganimetler
seriyye fertlerine mahsustur. Şehir halkı bunlara ortak değildir. Zira şehir
darulislam'dandır. Daruİslamda ikamet eden kimse, ordunun aldığı ganimete
ortak olmaz. Aksi halde böyle bir tahsisde beşte bir pay iptal edilmiş olur.
Ama darulharbte
gönderilen seriyye fertlerinin devlet başkanının tahsisinden Önce aldığı
ganimet kendilerine mahsus değildir. Kendilerine ganimet tahsisi yapılırsa
ancak teşvik için yapılır. Bu da geçerlidir.
1003- Devlet
başkanının hiçbir kimseye sıkıntı ve çabasının karşılığı dışında bir şey
vermesi doğru değildir. Bu da darulis-lamda gönderilen seriyye için
gerçekleşmez. Ancak Darıharpte ordudan gönderilen seriyye için meydana
gelebilir.
Çünkü hepsi savaşa
katılmışlardır. Onlardan seriyye düşmana doğru düşmanın üzerine önce
yürümüştür. Düşmana doğru ilerlemeleri de onların eziyet ve gayrete
katlanmaları demektir. Bunun için kendilerine tahsis yapılırsa geçerli olur.
Düşmanı öldüren kimseye Selebini tahsis etmek gibi.
Nitekim düşmandan biri
düello için adam isterse ve kumandan da "Kim bunun karşısına çıkar ve
öldürürse Selebi onundur" derse bu tahsis sahih olur. Çünkü düşman
karşısına çıkan kimse meşakkat ve tehlikeyi göze almakta ve ortaya koymaktadır.
Devlet başkanının da ona bu sebepten tahsis yapması caizdir.
1004- Yine
bir kaleyi muhasara edip asker de kaleye hücumdan çekinirse, devlet başkanı
"Kim çarpışmaya çıkacak veya kim kapıya ilerliyecek yahut kaleye kim
saldıracak olursa ona şöyle tahsis vardır" derse, bu tahsisi sahih olur.
Çünkü bunda teşvik ve müslümanlann yararı bulunmaktadır. Bu işi üzerine alan
herkes ganimet taksiminden evvel ve beşte bir pay ayrılmadan önce tahsis edilen
şeylere müstehak olur. Ancak müslümanlara yarar sağlamıyan şeyler için tahsis
yapmak doğru değildir.
1005-
Darıharpte ordu kumandanı beşte birden sonra birini sağa, diğerini sola iki
seriyye gönderse ve aldıkları ganimetin beşte birden sonra üçte birini,
diğerine de dörtte birini tahsis etse, bu işlemi caizdir.
Çünkü tahsis düşmana
karşı çıkmağa teşvik içindir. Bu da yakınlık ve u-zaklık, düzlük veya sapa ve
dağlık, korku ve emniyet durumuna göre değişmektedir. Yine karşısına
gönderilen düşmanın kuvvet ve heybeti itibariyle de değişmektedir. Kumandan
bunları gözönünde bulundurarak yapacağı tahsislerde de farklı davranabilir.
1006- Her
seriyye ganimet getirse, beşte bir çıkarılır ve kalan mallar seriyye fertleri
arasında eşit olarak dağıtılır. Süvari ve piyadeye eşit oranda verilir.
Çünkü istihkak,
ganimetin aksine, eşitlik oranına göredir. Halbuki ganimette istihkak kuvvet
ve meşakkat itibariyledir. Bu da mirasta erkeğe kadından fazla, vasiyette ise
ikisine eşit dağıtmak mesabesindedir.
1007- Bundan
arta kalan, seriyye fertleriyle ordudaki bütün fertler arasında ganimet
esasına göre paylaştırılır.
Çünkü onu damlharpte
elde etme işine katılmışlardır.
1008- Devlet
başkanının dörtte bir pay verdiği seriyye üyelerinden biri, üçtebir pay alan
seriyye ile beraber gidecek olsa, kıyasa göre hiç bir şey alamaz.
Çünkü tahsis edilen
şeye müstehak olmak tesmiye (belirtme) ile gerçekleşmektedir. Üçtebir alan
seriyye fertleri arasında ise buna bir şey belirtilmiş değildir. Zaten
kendisine tahsis yapılan kişilerle beraber de çıkmamıştır. Bu, askerle beraber
kalıp çıkmaması veya çıkması istenmediği halde askerden birinin üçte bir pay
tahsis edilen seriyye ile çıkması durumuna benzer. Birinci durumda bir şeye
müstehak olmadığı gibi, ikinci durumda da bir şey alamaz. Bu işte istihsan yolu
da belli değildir.
Hanefi alimlerinden
bazıları istihsan yolu ile üçte bir alan seriyye fertleriyle beraber tahsis
hakkına sahip olur demişlerdir. Çünkü başkanın onlara yaptığı tahsis, isimleri
itibariyle olmayıp yöneldikleri tarafa çıkmalarını teşvik içindir. Bu da
mezkur şahıs hakkında sabit olmuştur.
Doğrusu, bu işte
istihsanın başka bir yönü vardır. Kitabın sonunda belirtilmiştir. Yeri gelince
temas edilecektir.
1009-
Başkan, dileyen bu seriyye ile, isteyen şu seriyye ile gidebilir derse, bu
taktirde tahsis edilen ganimet gidenlerin tümü için sabittir.
Çünkü başkanın izni
ile gittiler. Birinci meselede belirttiğimiz istihsanın zayıflığı işte bununla
ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu işte, başkanın her tarafa çıkması için şahıs
göndermesi ile işi şahısların isteğine havale edip kimseyi belirtmemesi aynı
bulunmaktadır.
1010- Bir
seriyye gönderip başına da birini kumandan yapsa ve beşte birin dışında üçte
bir tahsis yapsa, sonra seriyye kumandanı bir kaleyi fethetmek yahut düelloya
çıkmak için devlet başkanının emri bulunmaksızın ganimet tahsisi yapsa, kumandanın
bu tahsisi, seriyyenin kendi payından ve arta kalan ganimetlerdeki paylarından
caiz olur. Diğer askerlerin aldığı ganimet paylarından caiz olmaz.
Çünkü seriyyenin
kumandanıdır. Askerin tümüne karşı durumu onlardan bir fert mesabesindedir.
Yaptığı tahsis onlar için geçerli değildir. Seriyyeye göre durumu ordu
kumandanı mesabesindedir. Seriyyenin hakkı olan şeylerden tahsis yapması
caizdir. Seriyyenin hakkı ise kendilerine tahsis edilen ile ganimet
taksiminden kendilerine düşen paylardır. Seriyye başkanının tahsisi sadece bu
haklardan yerine getirilir.
1011-
Askerin karargahından bir günlük mesafe uzaklaştıktan sonra seriyye
fertlerinden biri kaybolsa ve birbirlerine: "Arkadaşımızı burada
bekliyelim" deseler, sonra bazıları gidip bir miktar ganimet alarak
arkadaşlarının yanına dönseler ve kaybolan kişiyi bulsalar, hepsi ganimet
tahsisinde ortak
olurlar.
Çünkü hep birden
karargahtan ayrıldılar ve alınmış olan ganimetleri karargâhta birlikte
korudular. Böylece tahsis edilen ganimette ortak oldular. Mesela, bir kısmı
savaşırken diğer kısmın onları desteklemesi gibi. Zaten tahsis payını haketmede
ganimetleri karargahta korumak, pay almayı hak etmek için darulislamda
ganimetleri korumak gibidir.
1012- Bu
olay darulharpte bazı askerlerin başına gelse, sonra ganimetler alınınca
darulislamda toplansalar, hepsi ganimette ortak olurlar. Bu da önceki mesele
gibidir.
Buna göre kaybolan
kişi bir miktar, onu bekliyenler bir miktar ve seriyyenin diğer fertleri de
bir miktar ganimet alsa, sonra karargaha varmadan önce bir araya gelseler, hiç
ayrılmamış gibi aldıkları bütün ganimetlerde eşit olarak tahsis haklarına
sahiptirler. Çünkü askerin tümüne isabet eden şeyi almaya kendileri de
katılmışlardır.
1013-
Karşılaşmadan karargaha dönseler, her taraf için aldığı ganimetlerden tahsis
payı vardır.
Çünkü asker arasında
onu yalnız kendisi almış olur. Başkan da aldıkları ganimetin sadece üçte birini
tahsis etmiştir. Bu da bütün tarafları ayrı ayrı kapsamaktadır.
Arta kalanı diğer
askerlerle beraber ganimet payları esasına göre
taksim edilir.
1014- Buna
göre seriyye karargahtan uzaklaştıktan sonra iki seriyyeye ayrılsa ve birbirine
yardım edemiyecek kadar biri diğerinden uzaklaşsa, döndüklerinde karargaha
varmadan önce bir araya gelirlerse, aldıkları bütün ganimetleri eşit olarak
paylaşırlar.
Sanki ganimetleri
toplu halde hep beraber almış gibidirler.
Karargaha varıncaya
kadar bir araya gelemezlerse, her grup tahsis edilen şeyi aldığı ganimetlerden
alır. Yine askerler tarafından görünecek ve çarpışma halinde kendilerine yardım
edebilecek kadar karargaha yakın bir yerde karşılaşsalar, bu taktirde durum
değişir ve karargahta karşılaşmış muamelesi uygulanır.
Çünkü karargaha yakın
olmak, orada bulunmak mesabesindedir. Zira karargah askerlerinin aldıkları
şeyler bu yerlere kadar gitmekle elde edilen şeylerdir. Bunda ise aynı şeyi
değişik gruplar gerçekleştirmektedir.
1015- Bu
seriyye karargahtan uzaklaşıp ganimet aldıktan sonra karargaha dönmeye muktedir
olmaz ve karargah askerleriyle bir daha karşılaşmadan darulİslama başka yerden
girseler, aldıkları ganimetlerin tümü onlarındır. Bunun beşte biri alınır.
Geri kalan, karargah askerlerine bir şey verilmeden ganimet esasına göre
aralarında paylaştırılır.
Çünkü aldıkları
ganimetleri kendi başlarına Darulİslama getirmişlerdir. Bu da haklarının
gerçekleşmesi için bir sebeptir.
"İster bize
tahsis yapılmasın, ister yapılsın bu artık bizim malımızdır." deseler
bile, ganimet mallan kendilerine teslim edilmez. Çünkü ganimet kendilerine
olunca tahsis batıl olur.
1016- Devlet
başkanı darulislamdan bir seriyye göndererek beşte bir alındıktan önce veya
sonra üçte biri onlara tahsis etse, bu tahsis geçersiz olur.
Çünkü tahsis
bazılarına yapılmamıştır. Bu tahsisten gaye sadece beşte bir payı ve süvarinin
piyadeden fazla olan hakkını iptal etmektir. Bu da caiz değildir.
Ama darulharpte
karşılaşmaları halinde durum değişir. Burada yapılan bağışta kendileri için
tahsis manası bulunmaktadır.
Çünkü ordu
ganimetlerde onlarla ortaktır. Tahsis yapmakla ganimetlerin bir kısmı onlara
bağışlanmış olur. Bu da sahihtir.
1017-
Seriyye, karargah askerlerinin kendilerine yakın olduğu ve yardım istemeleri
halinde yardımlarına koşabileceği yakın bir yerde ganimet alsa, sonra
karargâhla karşılaşmadan önce darulİslama çıkarıp gelse, bütün karargah
askerleri onlara ortak olur.
Çünkü ganimet
alınırken birinci durumun aksine, kendilerine destek oldukları için hükmen
onlara ortak olurlar.
1018-
Aralarında ortaklık sabit olunca, seriyye fertleri tahsis edilen şeyleri
alırlar. Mesela, ganimetlerle karargaha dönseler -ki bu da ganimet alındıktan
sonra gelen takviye kuvvetlerinin ganimetlere ortak olması gibi- alınan
ganimetlere ortak olurlar. Takviye kuvvet orduya yetişmez ve çıkıp gidinceye
kadar onlara yaklaşmazsa, ganimetlerde ortaklığı sözkonusu
değildir.
Kendilerinden yardım
istediğinde yardım edebilecek kadar askere yaklaşmış ve bir araya gelmeden önce
ordu ayrılıp gitmişse, ganimetlere ortak olurlar.
Çünkü kendilerine
yaklaşmakla hükümde sanki onlara ortak olmuşlardır. Ganimetler de tıpkı
hepsinin gücü ile alınmış gibidir.
1019-
Darıharpte gönderilen seriyyenin başkam kaleye merdivenlerle tırmanarak
fetheden bazı kişilere ganimet tahsisi yapsa, bu tahsis seriyye fertlerinin
paylarında geçerlidir. Seriyye daruîslama çıkıncaya kadar karargaha dönmezse,
başkanın bu tahsisi ganimet alınan bütün şeylerde caizdir. Çünkü karargah
askerlerinin bunların aldıkları şeylerde ortaklığı yoktur. Hak sadece onlara
aittir. Başkanın onlara tahsis yapması da caizdir. Ordu komutanının onlara
yaptığı tahsis ise, gerçekleştirmeleri istenen şeyin gerçekleşmemesi sebebiyle
geçersiz olmuştur. Böylece seriyye fertleri diğer askerlere birşey vermeksizin
aldıkları ganimetler kendilerine mahsustur.
Denilse ki, karargaha
dönmüş olsalar bile seriyye başkanının alınan bütün ganimetleri fertlere tahsis
etmesi caiz olmaz mıydı? Çünkü dönmeselerdi ganimet sadece onların olurdu.
Askerin onlara ortaklığı sadece karargaha dönmeleri sebebiyledir. Halbuki
karargaha dönmeleri tahsisten önce olmuştur. Dolayısıyle bu tahsis askerin
sabit bir hakkım iptal edemez.
Cevap olarak diyoruz
ki, asker, sırf kendilerine dönmekle ortaklık hakkını kazanamaz. Belki onlara
döndüklerinde sanki hala onlarla beraber imişler gibi takviye kuvvet
mesabesinde olmakla bu hak gerçekleşir.
Bundan da anlaşılıyor
ki, hak sadece onlarındır. Hakka sahip olmak sırf onlara dönmekle
gerçekleşseydi, esir ve tüccar müslümanlar mesabesinde düşmanla karşılaşıp
ganimet için savaşmak hali dışında bir hakka sahip olamazlardı,
1020-
Darıharpte müslüman olanlar ganimetler alındıktan sonra müslüman orduya
katılsalar, ganimet alamazlar. Ancak bir çarpışma çıkar ve çarpışırlarsa o
zaman almayı hak ederle.
İşte burada ancak
almayı hak etmeleri, söylediklerimizin sahih olduğunu göstermektedir.
1021- Buna
göre devlet başkanı darulislamdan bir seriyye gönderse ve üçte bir tahsis
ederek "Biz size yetişinceye kadar ilerleyin" derse, onlar da yolda
ganimet alsalar, sonra asker onlara yetişse, iki taraf darulharpte
karşılaşsalar, yapılan tahsisi alırlar. Mesela, askerin yolu şaşırması yahut
başkanın askeri göndermemesi gibi bir sebeple darulharpte iki taraf karşılaşmazsa,
seriyye fertleri yapılan tahsisten bir şey alamazlar. Çünkü ganimet sadece
kendilerinindir.
1022-
Darulharpte buluşsalar, ganimet kendileriyle asker arasında paylaşılır.
Tahsisten maksat olan da gerçekleşmiş olur. Böylece tahsis edilen hakka
müstehak olurlar. Bu da mezhebimize göredir.
Şam ehlinin mezhebine
göre ise darulislamdan gönderilen ilk seriyyenin tahsis hakkı yoktur. Bu
şekildeki bir olayla ilgili bir de rivayet zikrederler. Bize göre tevili
şöyledir: Darulislamdan gönderilen seriyyeye darulharpte ordu yetişmediği
zaman ancak seriyyenin tahsis hakkı düşer.
Çünkü böyle bir tahsis
beşte bir hakkı ve süvari ile piyade paylarındaki farkı iptal etmektedir.
1023- Devlet
başkam gönderilen seriyyeye: "Aldığınız ganimetlerden beşte bir
alınmıyacak yahut süvari ile piyadenin payları eşit olacak" derse, bu
tahsis geçersiz olur. Buna benzer bütün tahsislerin hükmü de bu şekildedir.
Denilse ki; devlet
başkanının "kim bir düşmanı öldürürse Selebi onundur" sözünde beşte
bir pay seleblerden iptal halde seleb tahsisi yine de geçerli
olmuyor mu?
Cevap olarak diyoruz
ki, burada tahsisten maksat savaşmaya teşviktir. Yahut ordu askerlerinin
seleblerde ortaklık hakkını iptal etmek, sonra beştebir hak sahiplerinin
seleblerdeki beştebir hakkını buna tabî olarak iptal etmek suretiyle
savaşanlara tahsis yapmaktır. Maksut olarak sabit olmayan şey, tabî olarak
sabit olabilir. Mesela, satılan gayri menkulün yol ve suyu maksut olarak sabit
olmazsa bile, gayri menkule tabî olarak sabit olması gibi.
Bunu açıklama
mahiyetinde şöyle bir örnek verebiliriz: Devlet başkanı düşmanın bir şehrini
ele geçirdiği zaman savaşanların ganimet hakkını ve beşte biri iptal ederek onu
haraciyye (haraca tabî) bir yer sayabilir.
1024- Beşte
dördünü ganimeti alanlara verip beşte bir payı da zengin savaşçılara haraç
yapmak isterse, bu uygulaması
doğru olmaz.
Çünkü bu beşte bir
payını iptalde maksut, mevcut değildir. Bu da caiz olmaz. Birinci durumda ise
ganimeti alanların hakları iptal edildiği için beştebir payı da buna tabî
olarak iptal olur. İki durumda da yaran sırf savaşçılara veriyorsa da, bu
işlem caizdir.
1025-
Darulislamdan gönderilen seriyyeye devlet başkanı "Kim bir düşman
öldürürse selebi onundur. Kim bir şey (ganimet) alırsa arkadaşlarına birşey
vermeksizin onundur" derse, bu uygulaması caiz olur.
Çünkü bunda tahsis
manası vardır. Savaşçıya ve ganimeti alan kişiye tahsis yapılmış olmaktadır.
Bununla da teşvik manası gerçekleşmektedir. Halbuki üçte bir oranında tahsis
yapsaydı bu gerçekleşmezdi. Çünkü sözü edilen tahsiste yalnızca bazılarına
mahsus kılmak yahut ganimeti alanlardan birinin hakkını iptal etmek söz konusu
değildir.
1026- Devlet
başkanı darulislamdan bir veya iki kişi gönderse, bunlar da ganimet alsalar,
sadece beşte birini verirler.
Çünkü dini güçlendirme
gayretiyle bu ganimetleri aldılar. Devlet başkanının izni ile çıktıkları için
onun gücü ile hareket etmiş sayılırlar. Herhangi bir güçlük anında başkanın
onları koruması ve desteklemesi gerekir.
Bu sebepten aldıkları
ganimet beşe bölünür ve beşte biri alınır. Halbuki başkanın izni olmadan çıkan
haydutun durumu böyle değildir.
1027- Devlet
başkanı onlara, "Ne alırsanız aranızda paylaşın. Beştebir pay sizden
almmıyacak" derse, caiz olur. Ama satvet ve caydırıcı güç sahibi
olduklarında bu şekilde söylerse, caiz olmaz.
Çünkü caydırıcı gücü
olmiyanların ganimetlerinde beştebir payı, başkanın izni itibariyle sabit
olur. Başkan sözü itibariyle vacip olan bir şeyi yine kendi sözü ile iptal
edebilir. Ama caydırıcı güç sahiplerinin aldığı ganimetlerde beştebir payının
vacip oluşu, devlet başkanının izni ile değildir. Onun izni olmaksızın düşmana
saldıracak olurlarsa ganimetlerinin beşte biri alınır. Çünkü caydırıcı güce
sahip iseler, dini koruma ve güçlendirme durumu onların savaş-masıyle
gerçekleşmektedir. Devlet başkanının izni dışında çıkmışlarsa, beştebir payı
başkanın düşürmesiyle de olsa, düşmesi caiz değildir. Çünkü devlet başkanı
"sizden beşte bir alınmıyacak" demekle kendilerine yardım istemeleri
halinde yardım etmiyeceğini belirtmiş durumdadır. Böylece haydut durumuna
geçmiş olurlar. Aldıkları ganimetlerde beşte bir payının verilmesini zorunlu
kılan sebep de ortadan kalkmış olur. Halbuki caydırıcı güçte olanlar için
devlet başkanının demesiyle de bu sebep ortadan kalkmaz. Çünkü sebep onların
kuvvet ve caydırıcı güçleridir. Devlet başkanının "Beşte bir pay sizden
alınmı-yacaktır" demesinden sonra da bu sebep devam etmektedir.
1028- Devlet
başkanı darıharpte bir seriyye gönderip beşte bir dışındaki beşte dördü onlara
tahsis etmesi caizdir.
Öncekine kıyasla caiz
olmaması gerekirdi. Çünkü bu tahsiste beşte bir payı dışında askerin hakları
seriyyeye tahsis edilmiş bulunmaktadır. Tahsis sebebiyle beşte bir pay
sahiplerinin hakkını iptal etmek caiz olmadığı gibi, askerin hakkının da iptal
edilerek tahsis yapılması aynı şekilde caiz olmaması gerekirdi. Ancak arada
şöyle bir fark vardır:
Beşte bir pay
sahipleri çarpışma ve meşakkate katlanmadan da bu hakka rnüstehaktırlar. Ancak
savaşçı olanların hakkına tâbt olarak iptal olması dışında haklarının düşmesi
caiz değildir. Savaşanlar ise savaşma ve meşakkate katlanma ile beşte dört
payı almaya müstehak olurlar. Ganimet alınmadan önce bazılarına katlandıkları
fazla meşakkat sebebiyle bazı tahsislerde bulunmak caizdir. Başkalarının
hakkını iptal etmiş olsa bile başkan böyle bir tahsisi yapabilir.
1029- Devlet
başkanı darulharpte bir seriyye gönderip "aldıklarınızın beştebir payı
dışındakinin dörtte biri sizindir" derse, gönderdiği başka bir seriyyeye
de "Beşte bir dışındakinin üçte biri sizindir" söylerse, her
seriyyeden bir kişi yolu şaşırıp diğer seriyyeye katılsa, iki seriyye de
ganimet alsa ve karagaha varıncaya kadar iki seriyye bir daha karşılaşmasa, her
birinin aldığı ganimetler fertlerine paylaştırılır ve iltihak eden şahıslar da
istihsan yolu ile başkanın kendilerine tahsis ettiği şeylerde dahil edilir.
Belirttiğimiz bu şey,
daha önce geçen meselede istihsanın sahih şeklidir. Başkanın üçtebir pay
verdiği seriyye fertlerinden ise payına düşen üçte bir miktarı, dörtte bir
verdiğinden ise dörtte biri alır. Üçte bir ile dörtte bir arasındaki fark onun
payından karargah askerlerine ganimet olarak verilir.
1030- İki
seriyyeden bir fert seriyyelerin birinden diğerine iltihak etse, ganimetleri
yüzbir paya bölünür.
Çünkü sayıları
yüzbirdir. Paylar da sayıya göre olur.
1031- Sonra
iltihak eden adam başkanın ganimetten kendisine tahsis ettiği payı alır.
Çünkü istihkakı miktar
olarak belirtilmiştir. Ancak ganimet alındıktan sonra tahsis edilen payından
sadece belirtilen miktara hak kazanır. Beraberindekilerin tahsis edilmiş
paylarına ilişmez. Çünkü başkan tahsiste ayrı statüye tabî tutmuştur. Tahsis
ile hak edilen şeylerde aralarında eşitlik caiz değildir.
1032-
Askerin karargahına yaklaşmadan önce iki seriyye bir araya gelse, bir mesele
dışında cevabı yukarıda belirtiği-miz gibidir. Ganimetten seriyyeye iltihak
eden kişiye isabet eden kısmı başkanın kendileriyle beraber kendisini
gönderdiği arkadaşlarının payına ekler ve başlangıçta başkanın tahsis ettiği
şekilde eşit olarak aralarında paylaşırlar. O seriyye ganimet almamışsa,
iltihak eden arkadaşın payına ortak olurlar.
Çünkü karargahta elde
etme durumu hepsi ile gerçekleşmiştir. Sanki ganimet almaya kendileri de
katılmışlardır. Şuna benzer; Aralarından biri yolu şaşırıp tek başına gitse ve
seriyye ganimet almamışken kendisi alsa, sonra karargâha gelmeden
karşılaşsalar, bütün seriyye onun aldığına ortak olur. Sanki hep birlikte onu
almışlardır. Karargaha varıncaya kadar karşılaşmazlarsa tahsis
edilen ganimet sadece
onundur.
1033- iki
seriyye de ganimet alsa ve birbirlerinin yardımına gelecek kadar yakın olsa,
ancak her seriyye diğerinden ayrı ganimeti almış olsa, birbirinin ganimetlerine
ortak olmazlar.
Nitekim devlet başkanı
seriyyeden sadece bazı fertlere ganimet tahsisi yapacak olursa, bilfiil
ganimetin alınmasına katılmış olsalar bile seriyyenin diğer fertleri bir şey
alamaz. Bu mesele de aynen böyledir.
1034- Yakın
olmaları itibariyle ganimet almada iki seriyye hükmen birbirine ortak bile
olsalar, birbirinin paylarından birşey alamazlar.
Nitekim iki seriyye
karargah askerlerinin kendilerine yardım edebilecek bir yakınlıkta savaşsalar
bile, askerler alınan ganimete bu yakınlık sebebiyle ortak olamazlar. İki
seriyye fertleri arasındaki hüküm de böyledir.
1035- Ama
hepsi beraberce bir ganimet alsalar, şahıs başına göre taksim edilir. Taki her
seriyye için tahsisin yeri belli olsun. Çünkü tahsisin yeri aldığı ganimettir.
Her seriyyenin ganimeti de bu taksimle açığa çıkar. Sonra her seriyye payına
düşenden tahsisini alır. Geri kalan kendileriyle karargah askerleri arasında
ortaktır.
Tahsiste süvari ile
piyadenin eşit olduğunu belirtmiştik. Ancak kumandan kendilerine, "Beşte
birden gerisi sizindir. Süvari süvarinin, piyade de piyadenin payını alacak"
şeklinde belirtmişse, o zaman farklı olur.
Çünkü istihkak,
belirtme itibariyledir. Ganimet tahsisinde birini diğerinden üstün tutmuşsa, o
zaman belirttiği şekilde uygulama yapılır. Tercih yap-mamışsa hepsine eşit
olarak dağıtılır.
1036- Devlet
başkanı farklı tahsis yapmadığı zaman bu işlemde ganimetten sabit olan
istihkaklarına göre hak sahibi olmaları gerekir, denilemez.
Çünkü iki taraf
(piyade ve süvari) de savaşmaları sebebiyle ganimet almaya müstehak olurlar.
Sonra, tahsis ganimetten farklıdır. Tahsis meşakkat ve çabalan itibariyle
devlet başkanı tarafından maktu olarak belirtilen karşılıktır. Mutlak olanın,
çelişik iki hükümde mukayyed üzerine hamledilmesi, presiple-rimize göre doğru
değildir. İkisi de aynı olay hakkında ise, ganimette takyidin tahsiste akyid
mesabesinde kabul edilmesi caiz olmaz. Ancak tahsiste adlandırmanın
mutlaklığına itibar edilir ve aralarında eşit kabul edilir. Nitekim "Kim
bir düşman Öldürürse, selebi onundur" denildikten sora bir düşmana süvari
ve piyade saldırıp öldürseler, selebi aralarında ikiye bölünmez mi?
1037- Devlet
başkanı seriyye olarak gönderdiği zimmîlere: "Aldıklarınızın dörtte biri
sizindir" der ve aralarında hem süvari hem de piyade varsa, dörtte bir
pay aralarında eşit dağıtılır. Müslümanlar için de böyledir.
1038-
Zımmilerin müslümanlar gibi belirli payları yoktur ki tahsis ona göre tesbit
edilsin, diye itiraz edilse, deriz ki;
Devlet başkanı, yüzü
müslüman, yüzü de zimmî olan bir seriyye gönderse ve dörtte bir tahsis yapsa,
bu tahsis aralarında paylaştırılıp eşit otarak müslümanlara yarısı, zimmîlere
de yarısı verilecek olsa ve bu taksimde ikisi aynı işi yapmalarına ve aynı
ücreti almalarına rağmen zimmî piyadenin müslüman piyadeden daha çok alması
gibi piyade süvariye tercih edilse, bundan daha kötü bir iş olur mu?
Burada sanki bu
meselede muhalif birine işaret edilmektedir. Ancak muhalifin kim olduğu
belirtilmemiştir. Herhalde onun muhalifi iki ayrı olayda da olsa mutlakm
mukayyede hamledileceğim söyliyen kimsedir. Bu konu fıkıh usulü kitabında belirtilmiştir.
En iyi bilen Allahtır.[54]
1039- Ordu
komutanı seriyye ile birlikte çıksa,
başlarına bir başkan tayin ederek zayıfları da karargahta bıraksa ve
bunlar savaşa başladığında başkan kendilerine ganimet tahsisi yapsa, seriyye
başkanının tahsis yapması caiz olduğu gibi, bunun tahsisi de caizdir.
Çünkü karargahta bırakılan
asker bir tarafa gönderilen seriyye mesabesindedir. Ordu komutanının tüm asker
üzerinde yetkisi olduğu gibi karargahta zayıfların basma tayin edilen emirin de
ganimet tahsisinde karargahtaki zayıf askerler üzerinde yetkisi vardır.
1040- Devlet
başkanının beşte birden sonra üçte bir ganimet tahsis ettiği seriyye başkanı
karargahtan uzaklaşarak kendisi seriyye fertlerinden oluşan başka bir seriyye
gönderse ve devlet başkanının yaptığı tahsisten az veya çok tahsis yapsa, ser
iyy esin deki fertlerin paylarında bu tahsis caizdir.
Meselenin iki yönü
vardır; Birinci duruma göre ikinci seriyenin aldığı ganimettir ve birinci
seriyyeye racidir. Sonra hepsi karargah askerlerine katılırlar. Bu durumda ilk
seriyyeye tahsis yapmak caizdir. Bu tahsis getirilen ganimetlerden alınır.
Sonra ilk seriyyenin payı belli olması İçin geri kalan da taksim edilir.
Sonra bütün bunlardan
ikinci seriyyenin tahsisi belirlenir. Çünkü ilk seriyye başkanının yapacağı
tahsis, karargah askerlerinin payı dışında sadece se-riyyedeki arkadaşlarının
bütün ganimet ve tahsis paylarında caiz olur. Bunların tümünden payları ortaya
çıkınca ikinci seriyenin payı da onlardan alınır. Bu mallar hisselerini
karşıladığı gibi artan da olursa, bu artıktan bir şey alamazlar. Çünkü
başkanlarının karargah askerleri paylan üzerinde yetkisi yoktur. Ama ordu
komutanı ona tahsis için izin vermişse, o zaman kendisi komutanın naibi
mesabesinde olur ve bütün karargah askerlerinin payından da ikinci seriyyenin
tahsisini yerine getirir.
İkinci durum
darulislama dönünceye kadar karargah askerleriyle karşılaşmamaları durumudur.
Bu durumda birinci seriyyenin tahsisi geçersiz olur. Çünkü alınan ganimetler
zaten bizzat onların hakkıdır. Umumî tahsis de darulis-Iamdan gönderilmişler
gibi geçersizdir.
İkinci seriyenin
tahsisi caizdir. Çünkü bunlar Darulharpte ordudan gönderilen bir seriyye
mesabesindedir ve başkan kendilerine tahsis yapmıştır. Alınan ganimetlerden önce
tahsis edilen haklarını verir. Sonra geri kalan ganimet taksimi esasına göre
kendileriyle seriyyenin bütün fertleri arasında paylaşılır.
1041- Devlet
başkanı karargahtan bir seriyye gönderip beş-tebir payı ayrılmadan önce dörtte
bir tahsis yapsa, altın, gümüş, köle ve eşya gibi aldıkları herşeyde bu tahsis
caizdir.
Çünkü genel bir
lafızla onlara tahsiste bulunmuştur.
1042- Bir
şey tayin ederse, tahsis, tayin edilen şeyden caiz olur.
Çünkü onların hakkı
adlandırma ile sabit olmaktadır. Adlandırmanın şekline riayet edilir.
1043-
Seriyye, içinde kadın-erkek ve çocuklar da bulunan ganimetler getirse ve
seriyye fertlerinden biri alınan esirlerden birini azad etse, bu işlemi
geçersizdir.
Çünkü ganimet almakla
kazandıkları istihkak askerin ganimetin tümün-deki istihkakı gibidir. Bu
durumda ganimeti alanlardan bazıları ganimetin bir kısmında azad işlemi infaz
edilmemesi için taksimden önce temellük sabit olmadığı gibi burada da sabit
olmamaktadır.
Tahsiste istihkak
belirtme iledir. Belirtme de devlet başkanı tarafından yapılmıştır. Onun için
mücerred ganimet almakta ferdin mülkü sabit olması gerekmez mı? diye itiraz
edilse,
Cevap olarak deriz ki,
başkanın adlandırması, kendilerine yapılan tahsiste askerin ortaklığını kesmek
içindir. Yoksa istihkakı ispat için değildir. Bu belirtmeden ayrı ancak
ganimet almakla istihkak kazanırlar.
Bunda süvari ile
piyade arasında fark yoktur, dememiş miydiniz? istihkak isabet (ganimet almak)
la olsaydı, fark da sabit olurdu, şeklinde bir soru akla gelebilir.
Cevabı şöyledir: Başkan
bu belirtme ile askerin ortaklığını kestiği gibi süvari ile piyade arasındaki
farkı da kaldırmıştır. Çünkü tahsiste ikisini eşit tutmuştur.
Sonra, başkasının
ortaklığının kesilmesi ve tahsis'in kendilerine mahsus olmasının zaruri
neticesi olarak ganimette haklan vurgulanmaktadır. Yoksa bu vurgulama taksimden
önce mülkiyete geçişin zaruretinden değildir. Böylece kendilerine yapılan
tahsis darulislamda ihraz edilen ganimetler mesabesinde olur. Darulislamda
ganimetler ihraz edildikten sonra askerden biri esirlerden birini azad etse, bu
işlemi geçerli olmaz. Burada da durum aynıdır.
Çünkü bu asker
ganimetten hissesinin nerede ve hangi şeyden olacağını bilmez. Üstelik başkan
ganimetleri satıp değerini (parasını) aralarında paylaştı-rabileceği gibi,
esirleri öldürebilir de.
Ganimet ihrazından
önce tahsiste de bu durumlar mevcuttur.
1044-
Esirler arasında seriyye fertlerinden birinin akrabası varsa, bu akrabalıktan
dolayı azad edemez.
Çünkü taksimden önce
henüz ona sahip olmamıştır.
1045- Devlet
başkanı esir erkekleri öldürmek isterse, seriyye fertleri kendi tahsisleri
sebebiyle onu engelliyemezler.
Darulislamda ihraz
edilen ganimetlerde de askerin böyle bir şey yapması caiz olmaz.
1046-
Seriyyenin getirdiği ganimetleri müşrikler ele geçir -seler, sonra müslümanlar
onlarla savaşıp tekrar onlardan alsalar, ganimetleri seriyyeye iade ederler.
Çünkü tahsis edilen
şeylerde haklan sabit olmuştur. Bu da darulislamda ihraz edilen ve müşriklerin
eline geçtikten sonra başka bir ordu tarafından alınan ganimetler mesabesindedir.
Bu konuda rivayet aynıdır.
Öncekiler taksimden
önce ne ele geçirirlerse, kayıtsız şartsız onlarındır.
Çünkü ihraz etmekle
ganimetlerde hakları kesinlik kazanmıştır. Bu hükümde kesinlik kazanan hak,
mülk mesabesindedir. Nitekim mesela rehin bırakılan bir şeyi müşrikler ele
geçirdikten sonra ganimet arasında müslüman-ların eline geçse, kayıtsız şartsız
rehin almış kimse onu alma hakkına sahiptir. Çünkü onun üzerinde hakkı kesinlik
kazanmıştır.
Ama taksimden sonra
bulduklarında durumunun ne olacağı konusunda rivayetler değişiktir. İmam bunun
için şöyle demektedir;
Rehine kıyasla
dilerlerse kıymetiyle alırlar.
Rehin alan kimse
taksimden sonra bulursa üzerine kesinlik kazanan hakkından dolayı kıymeti ile
onu alır.
En doğrusu, taksimden
sonra onu alamazlar.
Çünkü ilk askerin
hakkı rehnin kendisinde değil, maliyetinde kesinlik kazanmıştır.
1047-
Ganimetler darulharpte taksim edilir veya satılıp henüz değerleri dağıtılmadan
önce müşrikler hem ganimetleri hemde paralarını ele geçirirse, sonra başka bir
asker onların elinden tekrar alırsa, taksimden önce ganimetleri parasiyle alan
kimseye karşılıksız iade ederler. Taksimden sonra olursa, tekrar para ile
satarlar. Çünkü müşteri satın almakla eşyanın kendisine malik olmuştur. Halkın
malından askere bunu
iade ettikleri gibi değerini de birinci gruba iade ederler.
Çünkü başkanın satışı
gerçekleştiği zaman satılan eşyada müşterinin mülkiyeti
de kesinlik
kazanmıştır. Aynı şekilde satan kişilerin de değerde mülkiyetini
zaruri kılmıştır.
1048-
Seriyyenin getirdiği ve tahsislerinin dahil olduğu ganimetleri askerden biri
tamamen istihlak etse, öldürülen kişilerin payları dışında Özellikle tahsisler
olmak üzere tazmin eder. Öldürülen kişilerin payını tazmin etmez.
Çünkü tahsisler, ihraz
edilen ganimetler mesabesindedir.
1049-
Ganimeti alanlardan biri ihrazdan Önce bütün ganimetleri istihlak etse, bu
ganimetlerdeki fertlerin haklarının zayıflığından ötürü, bir şey tazmin etmez.
Darulislamda ihrazından sonra istihlak ederse, hepsini tazmin eder (Öder).
Çünkü öldürülen (esir erkekler) dışında ganimeti alanların hakları ihraz ile
kesinlik kazanmıştır.
Çünkü esir erkekler
üzerinde hak, devlet başkanı tarafından köleleştiril-medikçe kesinlik kazanmaz.
Çünkü başkan bunları öldürmeyip zimmî de sayabilir. İhrazdan önce tahsislerde
de hüküm bu şekildedir.
1050-
Seriyyenin aldığı ve aralarında yiyecek ve hayvan yemi bulunan ganimetlerden
karargah askerleri ihtiyaçları kadar yiyip kullanabilirler.
Çünkü paylarına göre
bu ganimetlerde seriyye ile ortaktır, Seriyede bulunan herkesin ihtiyacı kadar
bu mallardan alabileceği gibi, askerler de alabilirler.
Çünkü ortaklık,
eşitliği gerektirir.
Yapılan tahsis, ihraz
edilen ganimet gibidir, darilislamda ihraz edildikten sonra ğanmeti alanlardan
hiçbir kimse, zaruret olmadıkç, kendine yiyecek ve hayvan yeminden bir şey
alamaz. Böyle oluca, ihraz edilmeden önce yapılan tahsiste de durum aynı olmsı
gerekmez miydi? diye itiaz edilirse, deriz ki;
İkisinin hükmü burda
ayrıdır. Çünkü ihrazdan önce yiyecek ve hayvan yemi almanın mubah olması, zaruretten
dolayı kendisine duyulan ihtiyaç sebebiyle, ganimet ortaklığıdan müstesna
olmasındandır. Çünkü askerler gidiş ve dönüşte ihtiyaç duyacakları yiyecek ve
hayvan yemini yanlarında taşıyamalar. Darulharpten bunları satın alarak da
temin edemezler. Darulharpen ele geçirecekleri şeyler ganimet olur.
Darulislamda ise bu
zaruret geçekleşmez. Bu zaruret sebebiyle ortaklıktan müstesna olursa, o zaman
mubah olarak devam eder. Tıpkı görüşme yapan taraflardan her birinin kendisi
ve aile fertleri için yiyecek ve giyecek satın alması gibi. Bunlar kedisine
duyulan ihtiyaç sebebiyle göüşmenin gerektirdiği şeyler dışında kalırlar.
Bu zaruret,
darulharpte kendisinden tahsis yapılan ganimetlerde gerçekleştiği gibi, tahsis
yapılmayan ganimetlerde de gerçekleşir. Onun için yine tahsis hükmü dışında
kalmaktadır .Bu sebeple başkalarının ondan almsı caiz olduğu gibi, seriyede
olanların da ondan alması caizdir.
Hayır, böyle değildir.
Çünkü darharpte veya darulislamda ganimetleri taksim etseler, diğer mallardan
verdikleri gibi, onlara yiyecek ve hayvan yeminden yapılan tahsisleri de
onlara veriler, bu, yapılan tahsisin dışında olsaydı, ondan tahsis yapılmazdı,
diye itiraz edilse, deriz ki;
Bu İstisna, zaruret
sebebiyledir .Zaruretle sabit olan şe, zaruret miktannca takdir edilir. Nitekim
kendisinden tahsis yapılmamış olan ganimet, mücahitler arsında taksim
edildiğinde yiyecekler ve başka şeyler aynı şekilde dağıtılır. Bu da,
dağıtımdan önce bu şeylerden almanın mubah oduğunu göstermez .Tahsis yapılan
şeyin hükmü de bu şekildedir .Onun için savaşan tüccar ve benzerlerinin
ganimetten yiyecek ve hayvan yemi almaları
mubah değildir. Çünkü bu şeylerden alma hakkı, ancak zaruretle sabit
olur. Bunlardan alma hakkı, sadece ganimete ortak olan mücahidlerindir. Ancak
tacirler de ondan yiecek alsalar veya hayvanlarına yem verseler, kendilerinden
tazminat alınmaz. Çünkü onu ele geçirenlerin, darulharpte bulundukları sürece,
belirttiğimiz istisna sebebiyle onda haklan kesinleşmiş olmaz. Onun için o
ganimetlerden kim ne tüketirse, hem ganimetten, hem de yapılan tahsisten
tükettiği şeyler için bir tazminat ödemez. Durum, tıpkı adamların
öldürülmesinde belirtiğimiz gibidir.
1051-
Seriyye, içindeki şeylerle beraber bazı araziler ele geçirse, devlet başkanının
tahsiste genel ifadeleri sebebiyle hepsinden tahsisleri oranında alırlar.
Devlet başkanı arazi sahiplerine iyilik edip zimmî yapmak isterse bir
sakıncası yoktur.
Çünkü çıkarları
gözetmekle yükümlüdür. Çıkarın belki de bunda olduğunu düşünmüştür.
Tahsis sahipleri, bu
isteğine karşı çıkamazlar.
Çünkü tahsislerdeki
hakları ihraz edilen ganimetlerde ganimeti alanların haklan gibidir. Bu durumda
da başkan bağışlama hakkına sahiptir.
1052- Ancak
yardım bedelini vermek üzere onları razı etmesi gerekir. Buna delil olarak Hz.
Ömer'in şu uygulaması gösterilmektedir: Orduyu Irak'a gönderdiği zaman Cerir b.
Abdillah el-Becelî'ye şöyle dedi: Galip geldiklerinizin dörtte biri sizindir.
Ülkeyi fethettiler. Sonra Ömer fethedilen yerleri karara bağladı. Cerir'e ve
arkadaşlarına yaptığı tahsis onu bu uygulamadan ahkoymamıştır.
Bunun üzerine bir
kadın kendisine gelerek şöyle dedi: Akrabalarımdan biri savaşırken şehid düştü
ve alınan şeylerden kendisine düşen payı miras olarak bıraktı. Bana bir miktar
para vermedikçe senin bu uygulamanı kabul etmem. Bunun üzerine kadına bir
avuç dinar verdi.
Meğâzî kitaplarında bu
kadının şöyle dediği rivayet edilmektedir: Avu-cumu altınla doldurup kırmızı
bir deveye bindirmedikçe razı olmam. Hz. Ömer de kadının isteğini yerine
getirdi. Bu da gösteriyor ki, ganimet ihrazından sonra ölenin payı miras kalır.
Devlet başkanı arazi sahiplerine iyilik düşündüğü zaman, tahsis sahiplerine
bir şeyler verip razı etmesi gerekir. En iyi Alah bilir.[55]
1053- Devlet
başkanı darulharbe bir ordu gönderip onun başına birini komutan tayin etse, bu
komutan da bir seriyye gönderip ona dörtte bir tahsis yapsa, sonra devlet
başkanı değişik yerden başka bir ordu gönderse, iki ordu da bir takım
ganimetler alan seriyye ile karşılaşıp birinci karargahta buluştuktan sonra
ganimetleri darulislama çıkarsalar, bu durumda seriyye, alınan bütün
ganimetlerden komutanın kendisine tahsis ettiği şekilde tahsislerini alır.
Çünkü bu askerin
komutanı, devlet başkanı tarafından gönderilmiş olup yaptığı tahsisler başkanın
tahsisleri mesabesindedir. İki ordu ve bütün asker için yaptığı tahsis
geçerlidir. Başkanın seriyyeden gönderdiği fertlere yaptığı tahsis ise böyle
değildir. Çünkü velayeti sadece seriyye fertleri üzerinde geçerlidir. Nitekim
karargaha dönünce kendisi de diğer ordu fertleri gibidir. Burada ordu
komutanının tam velayeti vardır. Çünkü devlet başkanı bu velayeti kendisine
vermiştir. Herkes için tahsisi geçerlidir. Tahsisler ve beşte bir payı
çıkarıldıktan sonra arta kalan ganimetlerde ganimet payları esasına göre iki
ordu ve seriyye ortaktır. Çünkü onu danılislamda ihraz etme işlemine hepsi
katılmışlardır.
1054- İkinci
ordu ve seriyye birinci ordu ile karşılaşmadan evvel darulislama girmişlerse,
seriyye yine tahsislerini alır.
Çünkü komutanın onlara
yaptığı tahsis, halifenin tahsisi gibi geçerli olup adlandırma ile buna hak
kazanırlar.
Darulharbe dönseler de
dönmeseler de durum değişmez. Arta kalan mallar da birinci orduya birşey
vermeksizin seriyye ile ikinci ordu arasında paylaşılır.
Çünkü onu kendileri ihraz
etmişlerdir.
1055-
Darulislama çıkıncaya kadar seriyye iki ordu ile de karşılaşmazsa, tahsisleri
geçersiz olur.
Çünkü ihraz
kendilerini ilgilendirir. Burada alınan ganimetlerde hakkm subutu ve umumi
olarak yapılan tahsis, darulislamdan gönderilen seriyye imiş gibi geçersiz
olur.
1056-
Darulislamdan gönderilen seriyyeye devlet başkam "Sizden kim bir şey
alırsa sadece kendisinindir." derse, bu tahsisi caiz olur. Ama
"dörtte biri sizindir" derse caiz olmaz.
Çünkü tahsis teşvik
içindir. Teşvik de birinci tahsis şekli ile gerçekleşmektedir. Zaten bu tahsis
başkalarının ortaklığını da kaldırmıştır. Bu da caiz olup beştebir payı da
ondan alınmaz. Tabî olarak süvariye piyadeden fazla verilir. Halbuki dörtte bir
tahsis olsaydı bütün bunlar caiz olmazdı.
1057- İkinci
ordu bir şey almadan önce seriyyeye darul-harpte yetişir, sonra hep birlikte
savaşarak ganimetler aldıktan sonra birinci orduya katılır ve çıkar
giderlerse, alınan ganimetler seriyye ile yetişen askerler arasında tahsis
yokmuş gibi ganimet esasına göre paylaşılır. Sonra seriyyenin payına bakılır
ve tahsisleri çıkarılır.
Çünkü başkan onlara
askerin aldıkları dışında kendilerinin aldığı şeylerde dörtte bir tahsis
yapmıştır. Aldıkları ganimetler de ancak taksimden sonra belli olur. Haklarının
nereden alınacağını belirtmek için bu taksim zaruridir. Tahsislerini de
taksimden sonraki paylarından alırlar.
Tahsisleri
çıkarıldıktan sonra geri kalan mallar askerin aldığı ganimete eklenir ve
ganimet taksimine göre seriyye ile iki ordu askeri arasında taksim edilir.
Çünkü bunun ihrazına
kendileri de katılmışlardır. Darulislama dönünceye kadar birinci ordu ile
karşılaşmazlarsa, seriyyenin payının belirlenmesi için önce aralarında taksim
edilir ve seriyye tahsislerini kendine düşen paydan alır.
Çünkü başkanın onlara
yaptığı tahsis mutlaka sahihtir. Sonra arta kalanlar askerin payına eklenir ve
birinci ordu askerlerine birşey vermeden seriyye ile ikinci ordu askerleri
arasında ganimet taksimi esasına göre paylaşılır.
Çünkü birinci ordu
ihrazda onlara katılmamıştır.
1058- Ordu
komutanı darulharpte bir seriyye gönderip "Ne alırsanız sizindir"
derse, caiz olur.
Çünkü maksat,
döndüklerinde askerin onlarla ortaklığını kaldırmaktır. Halbuki daruislarndan
gönderilen seriyye için böyle yapamaz.
1059-
Darulislama komşu bir kale fethettikten sonra ordu askerleri onlara katılırsa,
aldıkları şeylerin tümü sadece seriy-y enindir.
Çünkü devlet başkanı
sahih bir tahsis ile askerin onlara ortak olmasını
önlemiştir.
1060- Ancak
seriyyeden biri payına düşen bir köleyi azade etse yahut aralarında akraba
esirler varsa, bunların azad edilmesi caiz olmaz.
Çünkü taksim edilmeden
sadece almakla bunların malı olmazlar. Başkaları bunlara ortak olmasa bile
durum aynıdır. Darulislamda ihraz edilen ve henüz dağıtılmıyan ganimetler
gibi. Çünkü devlet başkanı isterse bu esirleri zim-mî kılabilir yahut
öldürebilir.
1061-
Tahsis,ganimetten verilen bir mal gibidir. Ganimeti alan iki tarafın payları
buna engel olamıyorsa, verilen bu mal nasıl mani olabilir?
1062 -
"Sizden kim bir şey alırsa onundur" deseydi, sonra biri esir aldığı
bir erkeği azad etseydi, bu azat etme sahih olurdu. Akrabalarından birini esir
almışsa, yine azad edebilir.
Çünkü bizzat ele
geçirmekle kendisinin mülkü olur. Zira ele geçirme dışında temellük için başka
bir sebep yoktur. Halbuki birinci durumda durum böyle değildi. Orada mülk
taksim ile gerçekleşirdi. Taksim olmadan temellük olmazdı. Zaten burada devlet
başkanı esir erkeklerden kimseyi öldüremez. Çünkü ele geçiren şahsın mülkü
olmuşlardır. Sanki devlet başkanı onları köle-leştirmiştir. Yine bu
ganimetlerden bir şey tüketen olursa, onu alan kişiye tazmin eder.
Ordu askerlerinden
olsun, seriyye fertlerinden olsun, birinci durumun aksine, tüketilen yiyecek
ve hayvan yemlerinden birşey geri vermez. Çünkü başkanın bu tahsisi
darulharpte ganimet alındıktan sonra yapılan taksim gibidir. Taksim yapılırsa,
her birinin aldığı şeyler için bu hükümlerin tümü yürürlükte olur.Yine
geçenlerin aksine, her birine aldığı şeyleri Özel olarak tahsis etmesi de bu
şekildedir. Çünkü "Ne alırsanız sizindir" sözü, askerin ortaklığını
kaldırmıştır. Alınan ganimetlerde temellük ise ancak taksim ile sabit olur.
1063-
Darıharpte gönderilen seriyyeye "Kim bir esir alırsa onundur" derse
ve hepsi bir tek esir alsa, bütün seriyye onda ortak olur.
Çünkü "Kim
(men)" müphem bir isimdir. Kapsadığı şeyler için geneldir. Ferdi içine
aldığı gibi, çoğulu da içine alır. Adamın kölelerine "sizden kim azad
olmak isterse, o hürdür" demesi ve hepsinin isteyip hür olması gibi.
1064-
Almakla istihkakları sabit olursa, esir onların mülkü olur. Hatta birinin
yakını olup payına düşerse azad edebilir. Biri azad etmesini isterse, payını
azad eder.
Çünkü devlet
başkanının ganimeti onlara tahsis etmesi, ganimetin alınmasından sonra taksim
yapması mesabesindedir. Esirin bir kişi veya cemaat olması arasında mülkün
sabit olması açısından fark yoktur. Alınmadan önce de ganimet için durum
aynıdır.
1065- Devlet
başkanı onlara "Ne alırsanız sizindir" derse ve mesele aynı şekilde
cereyan etse, esir, birinin azad etmesi veya birine yakın olması ile azad
olmaz.
Çünkü bu tahsis devlet
başkanının taksim etmesi mesabesinde değildir. Nitekim ganimet alan kimse sırf
onu almakla tahsis hakkını kazanmaz. Cemaattan birinin aldığı ganimet bütün
cemaat arasında ortaktır. Taksim veya ona eş bir durum olmadan, sırf ganimet
almakla temellük sabit olmaz.
Meseleyi biraz daha
açmak için şöyle diyelim; Başkası kendisine ortak olmayacak şekilde ganimet
alan kimse, tahsis hakkını kazandığı yerlerde avlamaya benzer. Avda sırf
avlamakla mülk ferd veya cemaat için sabit olduğu gibi, böyle alma durumlarında
da seriyye için mülk aynı şekilde sabit olmaktadır. Ama ganimeti alan kişi o
ganimette tahsis kazanmayıp arkadaşlarının kendisine ortak olduğu bütün
yerlerde bu alma, ortak ganimet gibidir. Taksimden veya taksim değerindeki
işlemden önce sırf ganimeti almakla temellük gerçekleşmez.
1066-
Komutan, darulharpte üç kişiyi öncü olarak gönderip aldıkları ganimetlerin
dörtte birini de onlara tahsis etse, onlar da birini esir alsa ve içlerinden
biri onu azad etse veya yakım olsa, esir azad olmaz.
Çünkü karargah
askerleri ve beştebir pay sahipleri onda ortaktırlar. Az veya çok olsunlar,
taksimden önce onu mülk edinmeleri mümkün değildir. Nitekim devlet başkanı onu
satıp değerini verebilir. Zaten taksim esnasında kimin payına düşeceği de belli
değildir.
1067- Onlara
"Ne alırsanız sizindir" derse ve mesele yuka^ rıdaki gibi cereyan
ederse, istihsan yolu ile içlerinden birinin azad etmesi yahut onun akrabası
olmasıyla azad gerçekleşir. Kıyasa göre ise azad olmaz.
Çünkü bu tahsisle
ganimeti alan kişi onda ihtisas hakkını kazanmaz ve arkadaşları ona ortak
olurlar. Taksimden önce onda hiç birinin temellükü sabit olmaz. Yukarıda
belirttiğimiz seriyye fertleri mesabesinde olması gibi.
İstihsan yolu ile
olur, diyoruz. Çünkü istihsana göre devlet başkanının tahsis yapması ile onlar
tahsis hakkını kazanmışlardır. Belirttiğimiz gibi başkanın bu tahsisi ganimet
alımından önce olmasına rağmen mana bakımından ganimet alımından sonra mevcut
olmuş gibidir. Dolayısiyle taksim etme mesabesinde olur. Böylece ganimetlerde
temellükleri sabit olur ve bazılarının yaptığı azad da sahihtir. Bu meselenin
muhtemel bir çok şekilleri vardır.
1068-
Birinci şekil; seriyye dokuzdan az iseler azad etmeleri sahihtir. Dokuz ve daha
fazla iseler, caiz olmaz. Çünkü Rasu-lullah dokuz kişilik seriyye göndermiştir.
Çünkü azlık ve çokluk
tanımında (sınırında) çoğul, üzerinde ittifak edilen çoğuldur. Dokuz ise
çoğulun çoğulu anlamını taşır.
İkinci şekil; Kırk
kişiden az iseler, azad etmeleri caizdir.
Çünkü Rasulullah
Mekke'de Hz. Ömer'in İslama girmesiyle sayılan kırka varınca, dine daveti açığa
vurdu.
Böylece anlaşilıyorki
kırk kişi heybet ve caydırıcı güç sahibidir, Rasulullah "Allarum sevdiğin
iki kişiden biri ile İslamı güçlendir" diye dua buyurmuştur. İzzet ve
caydırıcı güç de ancak çok sayıdaki müslümanlarla gerçekleşir.
Üçüncü şekil; Yüz
kişiden az iseler, azad etmeleri caizdir. Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır:
"Şimdi Allah sizden (yükü) hafifletti. Bildi ki sizde muhakkak bir zaaf
vardır. O halde eğer içinizden sabırlı yüz (kişi) olursa iki yüzü
yenerler..."[56]
Bütün bunlar
muhtemeldir. Biri bu görüşlerden birini söylerse içtihadda yeri vardır. Kendim
ise bunda bîr vakit tayin etmiyorum ve diyorum ki; Esirler, daha önce caydırıcı
güçte değillerse, azad edilmeleri caizdir. Bu güçte iseler caiz olmaz.
Çünkü mücerred rey ile
sayı tesbit etmek doğru değildir. Bu konuda nass da yoktur. Caydırıcılık da
insanların değişikliğine göre değişmektedir. En doğru yol, hüküm vermek için
işin devlet başkanına bırakılmasıdır. Çünkü fıkhın mana ve anlayışına bu daha
yakındır.
1069- Az
sayıdaki kişileri devlet başkanı darulislamdan göndermişse, bunlar da ganimet
aldıktan sonra bazıları esiri azad etmişse, bu azad geçersizdir.
Çünkü burada alınanlar
ganimettir. Nitekim darulharpte kendilerine yardım kuvvet ulaşırsa onlara
ortak olur. Taksimden önce ganimette temellük hakları sabit olmaz. Zaten
beştebir pay sahipleri de onlara ortaktır. Taksim esnasında da azad edilen
kişinin kimin payına düşeceği bilinmez. Bu sebepten azad işinin sahih olmaması
lazımdır.
İstihsana göre azad
işi sahihtir.
Çünkü sayıları az
olduğundan aralarındaki ortaklık hususidir. Sonra, başkanın tahsis yapmasından
itibaren darulharpte gönderilen öncü kuvvetin hakkı ganimet almakla kesinlik
kazandığına göre, ihraz ile hakları da kesin olmuştur. Nitekim gönderilen kişi
bir ise ve esiri azad etse yahut ele geçen esirler akrabası ise, azad işi
rahatlıkla gerçekleşir.
1070-
Darulharpte azad etse, yaptığı geçerli olmaz.
Çünkü ihrazdan önce
onlar üzerindeki hakkı kesinleşmez.
Azad etme işinin
gerçekleşmesinden sonra gönderilen tek adam ise, imkanı varsa beştebir pay
sahiplerine tazminat öder. Bir heyet ise, azad ettiği kişi için arkadaşlarına
düşen payı tazmin eder. Eğer durumu müsait değilse, arkadaşlarının payını
ödemek için köle onların hizmetinde ödeyinceye kadar çalışır.
Ortak kölenin azad
edilmesinin hükmünde olduğu gibi.
Beşte bir pay için
ise, devlet başkanının köleleri çalıştırmaması
gerekir.
Çünkü beşte bir payı
muhtaçların hakkıdır. Azad edilenlerin ihtiyacından daha açık ihtiyaç olmaz.
Bunlar bir şeye malik değil ki çalışmaya mecbur tutsun. Bunun için devlet
başkanının beştebir payını onlara teslim etmemesi
lazımdır.
Buna göre çok erkek
esir alsalar, ihrazdan sonra onları devlet başkanı öldüremez.
Çünkü alman
ganimetlerde ortaklık az sayıya mahsustur. İhraz ile de haklan kesinlik
kazanmıştır.
ihrazdan önce onları
Öldürebilir.
Çünkü ihrazdan önce
sadece ganimeti almakla haklan kesinlik kazanmamıştır. Almanlar kayıtsız
olarak ganimettir.
En iyi Allah bilir.[57]
1071-
Darulharpte komutan ordudan bir seriyye gönderse ve dörtte bir tahsis yapsa,
onlar biraz uzaklaştıktan sonra desteklemek için ikinci bir seriyye gönderse
ve "Arkadaşlarınıza yetişin, tahsis ve diğer şeylerde ne alırsanız onlarla
ortaksınız" derse, bunlar da daha önce ganimeti alan birinci seriyyeye
yetişse ve topluca karargâha dönleser, ikinci seriyye yapılan tahsisten bir şey
alamaz.
Çünkü birinci
seriyyenin tahsis hakkı, aldığı ganimetlerde başkaların ortaklığı sözkonusu
olmayacak şekilde kesinlik kazanmıştır. Ganimeti alanların onu ihraz etmekle
kesinlik kazanan hakları gibi. Komutan ganimeti alan ilk seriyye ile onları
desteklemek için gönderilen destek askerleri karargâhta ortak yapmak isterse,
uygulaması geçerli olmaz.
1072- Onlara
yetiştikten sonra hep birlikte ganimeti alsalar, ikinci ganimetten tahsislerini
alırlar.
Çünkü tahsis yapılan
kimselerin hakkı ganimeti almakla sabit olur. Hepsi de ganimetin alınmasına
katılmışlardır. İkisinde de başkanın yaptığı tahsis hepsi için sabittir.
1073-
Birinci seriyye yüz süvari, ikincisi de elli süvari ve elli piyade olursa ve
ganimetleri alıncaya kadar başkanın kendilerine tahsis yaptığını
bildirmeseler, ganimetler süvari ve piyadeye olmak üzere önce iki seriyye
arasında paylaştırılır, sonra birinci seriyyenin payına bakılır ve tahsisleri
eksiksiz ondan verilir, ikinci seriyyenin de payına bakılır ve tahsisleri
verilir. Geri kalanın beşte biri alınır ve ganimet esasına göre iki seriyye
ile karargah askerleri arasında taksim edilir.
Çünkü birinci seriyye
ilk tahsiste aldıkları ganimetin dörtte birini almayı hak etmiştir. Onlar
bildikten sonra devlet başkanı bu tahsisten caymakla haklarını iptal
edemiyeceği gibi, onların haberi olmadan başkalarını ortak ederek paylarını
eksiltmek suretiyle zarar da veremez. Çünkü ortak yapmak ve iptal etmek, ancak
devlet başkanının onlara önceden bildirmesiyle olur. Ondan haberdar
olmadıkları müddetçe haklarında hükmü sabit olmaz. Şeriatın muhataplar hakkındaki
hitabı mesabesindedir.
1074- İkinci
seriyye ganimet almadan önce birinci seriyyeye başkanın kendilerini tahsislerde
ortak ettiğini haber verse ve olay yukarıdaki şekilde cereyan etse, tahsisler
aralarında eşit olarak taksim edilir.
Çünkü başkanın ilk tahsisi
ganimet alımından önce gerçekleşmez. Nitekim onlara haber vererek iptal ederse
tahsis düşer. Haber vererek ortak yapar ve haklarını eksiltirse yine sahih
olur.
1075-
Birinci seriyyenin başkanına haber verseler, yine ortaklıkları gerçekleşir.
Çünkü seriyye
başkanına haber vermek, seriyyenin bütün fertlerine bildirmek gibidir. Zira
başkan onların naibidir.
1076- Yine aralarında ilan etmek suretiyle bunu
izhar etseler, aynı şekilde ganimete ortak olurlar.
Çünkü herbirine ayrı
ayrı duyurmak zordur. Ama genel olarak haberi aralarında ilan etmek mümkündür.
Bunu yapınca her birine ayrı ayrı haber vermiş gibi olurlar.
1077- Başkan
ikinci seriyyeye: Onların tahsisine sizde ortaksınız; Üçte ikisi sizin, üçte
biri onlarındır, derse ve olay ay-nısıyle cereyan etse, ganimetleri alıncaya
kadar geldiklerini haber vermezlerse, birinci seriyye ganimetlerden tahsisini
tam olarak alır.
Çünkü daha fazla pay
verildiğini kendileri duymadıkça, bu tahsis sabit olmaz. Paylarını eksilttiği
için onlara zarar vermektedir.
1078- Bunu
kendilerine haber, vermişlerse, devlet başkanının belirttiği gibi, aralarında
tahsisler üçte iki ve üçte bir şeklinde gerçekleşir.
1079-
Başkanın haber vermeksizin birinci seriyyenin haklarını eksiltmesi caiz
olsaydı, ikinci seriyyeye de bütün tahsisleri verebilirdi. Ancak bunu kimsenin
caiz görmesi mümkün değildir.
Çünkü tahsisten
amaçlanan teşvik bunu caiz görmekle kaybolmuş olur. Zİra seriyye devlet
başkanından uzaklaştıktan sonra bu tahsise artık önem vermez. Zaten onlara
haber vermeden de bu tahsisi devlet başkanı iptal edebilirdi. Nitekim, birinci
seriyye ayrılıp gittikten sonra askerlere "Onları-v ıahsi-sini iptal
ettim" derse, onlar da bunu öğrenmeden önce yapmış olsa, olur. Ama haber
vermeden önce iptal etmesi geçerli olmadığı gibi, birinci seî yeye bildirmeden
önce tahsisi ikinci seriyyeye aktarması da geçerli olmaz. Ama haber verdikten
sonra iptal etse de, başkasına aktarsa da geçerli olur.
Nitekim, birine"
Bu adamı öldürürsen selebi senindir" derse, adam düelloya çıktıktan sonra
"Onun da payını iptal ettim" derse, düelloya çıkan adamın önceden
haberi olmadıkça tahsisi geçersiz olmaz.
1080-
Missise[58]
şehrinin kumandanı şehirden bir seriyye gönderse ve piyadeye bir şey vermeyip
sadece süvarilere ganimet tahsisi yapsa, bu tahsis caiz olmaz.
Çünkü bu seriyye
daralîslam (İslam yurdun)dan gönderilmektedir. İslam yurdundan gönderilince,
ganimet tahsisi bütün fertlere yapılır. Zaten seriyye-dekilerin tümü süvaridir.
Böyle bir seriyyede
genel ganimet tahsisinin caiz olmadığını belirtmiştik.
Çünkü böyle bir şey,
beştebir payı iptal etmekte ve süvariyi piyadeden üstün tutmaktadır.
1081- Ancak
bunlarla beraber mancınık kullanan bir gurup ve kaleye girecek bir zümre
gönderip de çaba ve gayretlerine karşılık onlara bir ganimet tahsisinde
bulunsa, bu tahsisi caiz
olur.
Çünkü seriyyeye
katılanlardan bazılarına yapılan bir tahsistir. Bu tahsisi "Kim bir kâfir
öldürürse her şeyi onundur" demesi gibidir.
Ama darulharb (düşman
yurdun)dan bir seriyye gönderip süvarilere ganimet tahsisi yapsa, caiz olur.
Çünkü hepsine tahsis
yapması, bu tahsisin geçerliliğini engellemez. Çünkü maksat, ordunun onlarla
ortaklığını kesmektir.
1082- Aynı
şekilde arap atı sahiplerine, başka at sahiplerinden daha fazla ganimet
tahsisi yapsa, bu da caizdir.
Arap atı araplann,
kadana ve diğerleri de acem (arap olmıyan)larm atlarıdır. Arap atları takibte
ve kaçmada diğerlerinden daha güçlü, diğer atlar ise savaşta daha dayanıklı ve
muamelede daha uysaldır. Ganimet tahsisi de çaba ve meşakkate göredir. Devlet
başkanının takdirine göre iki taraftan uygun göreceği birine ganimet tahsisinde
bulunmasında bir sakınca yoktur.
Doğrusunu Allah bilir.[59]
1083-
Komutan, "Kim bir kafiri öldürürse, her şeyi onundur" derse, sonra
kendisi bir kafirle karşılaşıp öldürse, istihsan yolu ile kafirin her şeyi
kumandanın olur. Ama kıyas yolu ile
olmaz.
Çünkü başkası
komutanın kendisine tahsis yapmasiyle almaya hak kazanır. Halbuki kendi
kendine komutanlık yetkisiyle tahsis yapma yetkisi yoktur. Mesela hakimin
kendi hakkında hüküm veremiyeceği gibi.
Nitekim "ben bir
kafir öldürürsem her şeyi benimdir" deyip kendine tahsis yapsa, bu sözü
geçerli değildir. Ama kendisi de komutan değil de, başkasının hükmünde
olsaydı, başkası hakkında bu sahih olduğu gibi kendisi hakkında da sahih
olurdu. Zaten ganimet tahsisi teşvik içindir. Onun için kendi kendini değil,
ancak başkasını bu yolla teşvik edebilir. Kendi kendini teşvik
etmek için komutanlık
ona yeterlidir.
İstihsana göre ise,
komutanın bu sözü ile asker için ganimet tahsisi vacip olur. Kendisi de askerin
bir ferdi olduğu için başkası buna müstehak olduğu gibi kendisi de müstehak
olur. Nitekim şer'an vacip olan ganimet payında süvari olsun, piyade olsun
kendisi de askerden biri gibidir. Bu sözle vacip olan ganimet tahsisinde de
durumu aynı bu şekildedir.
Mesela kafirlerden bir
cengaver meydan okusa ve komutan "Bunu kim öldürürse her şeyi
onundur" diye ilan ettiği halde onunla vuruşmağa kimse cesaret etmemesi
üzerine kendisi çıkar ve kafir cengaveri Öldürürse, bu durumda kafirin her
şeyini almaya müstehak olmaz mı?
Ama kendisine tahsis
yaparak "Ben öldürürsem her şeyi benimdir" derse, durum değişir.
Çünkü kendi kendine yapacağı ganimet tahsisinden dolayı şüphe altında olur.
Hakimin kendisi kendi hakkında hüküm vermesinde şüphe olması gibi. Genelleme
yapması durumunda bu şüphe ortadan kalkar ve başkası için hüküm geçerli olduğu
gibi kendisi hakkında da geçerli olur.
Nitekim yiyecek ve
atına yem almanın mubah olması asker için geçerli olduğu gibi devlet başkanı
için de geçerlidir. Çünkü devlet başkanının kendi kendine tahsis yapmadığı ve
şahsına mahsus sayilmıyan şeyden dolayı itham altında tutulması mümkün
değildir. Başkasına da ganimet tahsisi yaptığında töhmet sözkonusu değildir.
Yaptığı da içtihadla meydana gelmiş olmasından başka bir şey değildir.
1084- Bir
kafiri sizden kim öldürürse her şeyi onundur, derse ve kendisi bir kafiri
öldürse, komutan bununla kafirin eşyasını ganimet olarak kendine alamaz.
Çünkü
"sizden" sözü ile tahsisi onlara (askerlere) yapmıştır. Bundan önceki
meselenin aksine, burada kendisi hükmün kapsamına giremez. Nitekim bir efendi
kölesine "Kölelerimi azad et" derse ve köle bütün köleleri azad etse,
kendisi de azad olmaz. Çünkü kendisi bu hükmün kapsamına girmez. Ama efendi
"Bütün kölelerim hürdür" derse, kendisi de bu hükmün kapsamına girer
ve hür olur.
1085-
Komutan "Bir kafiri öldürürsem her şeyi benimdir" dedikten sonra
kimseyi öldürmeden sözünü değiştirir ve "sizden kim bir kafiri öldürürse
her şeyi onundur" derse ve kendisi bir kafiri öldürürse, her şeyini almaya
hak kazanır.
Çünkü söylediği iki
söz itibariyle ganimet tahsisi genel olmuştur. Genel tahsisin bir veya iki
sözle olması arasında fark yoktur. Kaldı ki birinci sözü doğru değildir. Çünkü
kendisi için yaptığı tahsisten dolayı töhmet altında kalmaya maruzdur. Bu da
zaten ikinci sözü ile yürürlükten kalkmıştır. Kendisinin tahsisi hak etmesi
konusunda şüphe engeli kalktıktan sonra hem komutan, hem asker hepsinin
hakkında ganimet tahsisi geçerli olur.
1086- Biri ilk
sözünden önce, diğeri de ilk sözünden sonra olmak üzere iki kafir öldürürse,
sadece ikincisinin eşyasını alabilir.
Çünkü eşyanın alınması
için sebep kabul ettiği öldürme, ganimet tahsisine hak kazanmadan önce meydana
gelmiştir. Bu sebeple vâdedilen şey artık ganimet olmuştur. Nitekim ganimet
tahsisi ikinci sözle gerçekleşmiştir. İkinci sözü söylediğinde sanki yeni bir
genel tahsis yapmış gibidir. Ancak bu genel tahsis ile bundan sonra yapılacak
ganimet tahsisi kendisinden önce ganimet (bütün askere ortak) olan malda etkili
olamaz. Çünkü tahsis sözü onu kapsamamaktadır. Onu kapsamış olsa bile doğru
olmaz. Çünkü ganimet alındıktan sonra yapılmış bir tahsistir.
1087-
"Ben bir kafir öldürürsem her şeyi benimdir, sizden de kim bir kafir
öldürürse her şeyi onundur" derse ve komutanın kendisi iki, askerden de
bir fert iki kafir öldürürse, komutan sadece birinci tahsiste belirttiği
tahsisi alabilir.
Çünkü tekrarı
gerektirmiyen şart harfi ile kendine tahsis yapmıştır. Mesela, eşine:
"Eve girersen boşsun" derse ve eşi iki defa eve girse, sadece bir
talakla boşanmış olur, iki talakla değil.
Bütün asker için genel
mana ifade eden "men" şart edatı ile tahsis yapmıştır. Bu genel
tahsis de askerden her birinin öldüreceği her kafiri kapsamaktadır. Hatta her
asker yirmi kafir öldürse bütün eşyalarını alabilir.
1088-
Askerlerden birine "Bir kafir Öldürürsen eşyası senindir" derse ve
bir asker iki kişi öldürse, sadece birinci öldürdüğünün eşyasını alabilir.
Çünkü az Önce
belirttğimiz gibi ganimet tahsisi istihkakını şarta bağlamıştır. Bu şart da
birinciyi Öldürmekle sona ermektedir. Tekrara ve umuma delalet edecek ibarede
bir şey yoktur.
1089- Bütün
askerlere "sizden biri bir kafir öldürürse eşyası onundur" derse ve
onlardan biri on kişi öldürürse hepsinin eşyasını istihsan yolu ile almaya
müstchak olur. Kıyasa göre ise sadece öldürdüğü birinci kişinin eşyasını almaya
müs-tehak olur. Sanki kendisine birinci kişi için tahsis yapılmış gibi.
İstihsan yolu ile, dedik. Çünkü belirli bir kişi tahsis edilmeyince söz umumî
bir nitelik taşır.
Nitekim bu tahsis sözü
bütün muhatapları kapsamaktadır. Bütün muhatapları kapsadığı gibi, birincinin
aksine öldürülenlerin tümünü de kapsamaktadır. Yine bu fıkradaki tahsise göre
müslümanlardan on kişi on kafiri öldürürse herbiri bir kafirin eşyasını almaya
hak kazanır.
Bir kişinin on kafiri
öldürmesi de aynıdır. Aradaki mana farkının amacı, devlet başkanının düşmana
saldırmada aşırı teşvikidir. Fazla saldın ve zarar vermede mana bakımından on
müslümamn on kafiri öldürmesiyle, bir müslü-manın on kafiri öldürmesi arasında
bir fark yoktur.
Birinci şekilde on
kafiri öldürecek kişinin şahsen ve kuvvet bakımından bilinmesi amaçtır. Bu da
öldürülen kişiler için genellik kipi kullanmaksızm da gerçekleşmektedir.
1090-
Kendisi de onlardan biri olduğu on kişiye "Bizden kim bir kafiri öldürürse
herşeyi onundur" derse, sonra kendisi iki veya üç kişi Öldürürse,
eşyalarını almaya hak kazanır.
Çünkü kendisinin
tahsisde dokuz kişi ile beraber bulunması töhmet altında kalmasını önlemiş ve
belirttiğimiz mana itibariyle sözü umumî duruma geçmiştir. Beraberindeki dokuz
kişi öldürdükleri zaman nasıl almaya müstehak olursa kendisi de aynı şekilde
almaya hak kazanmıştır.
1091-
Belirli bir kişiye "Birini öldürürsen her şeyi senindir" derse ve bu
da iki kişi öldürse, sadece birinin eşyasını almaya hak kazanır.
Çünkü bu tahsis sadece
bir kişiyi kapsamaktadır. Öldüren müslüman öldürdüğü iki kişiden istediğinin
eşyasını alabilir. Çünkü alma hakkına sahiptir. Tercih hakkı ona verilmiştir.
Devlet başkanının
tercih hakkına sahip olması gerekir, denilemez. Çünkü tahsisi kendisine yapan
odur. Zaten devlet başkanının bu şekilde ifadesi, tercih hakkına sahip
olmasının sebebini de açıklama mahiyetindedir.
Tercih hakkı da sebebe
sarılan kimseye ait olur. Tercih sebebi de şüphesiz eşyası daha çok olanı
öldürürken tercih etmesidir. Vuruşu ile bu adamdan başkasını Öldürmeseydi, onun
eşyasını ganimet olarak almaya müstehak olurdu. Başkasını da beraber öldürürse,
önce Öldürdüğü bu kişinin ganimetinden mahrum kalması caiz değildir. Çünkü
öldürdüğü kişilerle ne kadar güçlü olduğunu ortaya koymuştur.
1092- Yine
birine "Bir esir alırsan o senindir" derse ve bu kişi iki esir alsa,
onlardan iyisini tercih edip alabilir.
Sebebi de
yukarıdakinin aynısıdır.
1093- Ordu
komutanı bir seriyye ile beraber çıksa ve se-riyyeye ganimetin dörtte birini
tahsis etse, seriyye de birçok ganimet alsa, kendisi de seriyenin diğer
fertleriyle beraber bu
tahsisten pay alır.
Çünkü seriyyede
bulunan kişilere tahsiste bulunmuştur. Kendisi de onlardan biridir. Bu
şekilde, bu bölümde söylediklerimizden anlaşılıyor ki genelleme olduğu zaman
devlet başkanı (veya komutan) başkası gibi tahsisten pay almaya hak kazanır.
Seriyye bölümünde bu mesele daha açıktır. Çünkü tahsise hak kazanmaları,
ganimeti almaya hak kazanmaları şeklindedir. Nitekim bu işte seriyye
fertlerinden işe girişen ile az davranan hepsi birdir. Zaten ganimete hak
kazanmada devlet başkanı, ordu mesabesindedir. Kendisi beraber çıktığı zaman
seriyyenin hak kazanmasında da aynıdır.
En iyi Allah bilir.[60]
1094-
Komutan, "sizden biriniz bir kafir öldürürse her şeyi kendisinindir"
derse ve iki kişi bir kafiri öldürürse, her şeyi ikisinin olur.
Çünkü sözü genel
olarak söylediğinde saldırmaya ve düşmana zarar vermeğe teşvik etmiştir.
1095- Bu
durumda öldürenin bir kişi veya bir cemaat olması arasında fark yoktur. Ancak
"sizden biriniz tek başına bir kafiri öldürürse" diyerek tek kişi
şartını koşarsa, o zaman öldüren iki kişi bir şey alamazlar.
Çünkü bu sınırlandırma
ile amacının tek tek kuvvet izhar ederek düşmana karşı teşvik olduğu açığa
çıkmıştır. Öldürme ortaklaşa olunca bu amaç gerçekleşmemiş olur.
1096- Düşmandan
on kişi meydan okursa ve komutan on nıüslümana "Bunları öldürürseniz her
şeyleri sizindir" derse ve herbiri onlardan bir kişiyi öldürse, herkes
sadece öldürdüğünün eşyasını almaya hak kazanır.
Çünkü hitapta on
kişiye genel olarak söylemesi, sanki her birine "Kim bir kafiri öldürürse
her şeyi onundur" demesi gibidir. Çünkü bu sayı aynı sayı ile
karşılaştırıldığında her birine başabaş bir kişi düşer. Mesela şu on dirhemi şu
on kişiye ver, demek gibi. Cemi (çoğul) ifade ile çoğula (cemaate) izafe edilen
fiil, çoğulun bütün fertlerine bölünmeyi gerektirir. Halk atlarına bindi, demek
gibi, Bu ifadeden her birinin kendi atına bindiği anlaşılır.
1097- Dokuz
müslüman dokuz kafiri öldürüp bir kafir onuncu müslümam şehit etse veya onuncu
müslüman müşrike güç yetirmeyip müşrik kaçarsa, öldürenlerden her biri öldürdüğünün
bütün eşyasını almaya hak kazanır.
Çünkü bu sözden
maksat, hiçbiri sağ kalmayacak şekilde hepsinin öldürülmesi değil,
öldürülmenin tahsise hak kazanmanın sebebi sayılmasıdır. Öldürmekten maksat da
onlardan kimse kalmamak üzere hepsinin öldürülmesidir.
Ancak "Hiçbir
kimse bırakmadan hepsini öldürürseniz, her şeyleri
sizindir" diyerek
bunu açıklarsa, durum değişir.
Çünkü bu taktirde hak
kazanmayı hepsini Öldürmeğe bağlı saydığı sözünden anlaşılmaktadır. Şart da
meşrutu (şart koşulan şeyi) ayrı ayrı değil, tüm olarak kapsar. Şart yerine
gelmedikçe karşılıktan hiçbir şey gerçekleşmez.
Ama sözü ile bu
sınırlandırmayı ifade etmediği zaman, sözünün mutlak mefhumu normal olarak
anlaşılan şeye hamledilir. O da onlan öldürmek suretiyle müslümanları
zararlarından korumaya teşvik etmektir. Amaçtan ne oranda gerçekleşirse, tahsis
edilen ganimete de o nisbette hak kazanılır.
1098- Aynı
şekilde, bir seriyyeye "Şu kaleye gidin, içinde savaşan kişileri Öldürüp
fethederseniz ganimetin dörtte biri sizindir" derse, onlar da bazılarını
veya liderlerini Öldürür, geri kalanlar da dağıldıktan sonra kaleyi
fethederlerse, ganimeti almaya hak kazanırlar.
Çünkü sözünden
anlaşılan şey gerçekleşmiştir. O da düşmanın dağıtılması ve savaşla kalenin
fethedilmesidir.
Kaleyi savaşmadan fethederlerse,
ganimeti almaya hak kazanamazlar.
Çünkü ganimete hak
kazanmaya sebep kabul ettiği savaş ve çarpışma meydana gelmemiştir. Nitekim
içinde savaşanları öldürür ve çoluk çocuklarını ganimet alırsanız size şöyle
vereceğim, deseydi, onlar da bir kısmını öldürüp çoluk çocuğu ganimet alsaydı,
bu ganimet onların olurdu. Savaşsız ve çarpış-maşız alırlarsa ganimet almaya
belirttiğimiz sebepten dolayı hak kazanamazlar.
1099-
"Sizden biriniz bir kafiri öldürürse her şeyi onundur" derse ve iki
müslüman bir kişiyi öldürürse, onun eşyası ikisi arasında eşit paylaşılır.Bir
müşriki yanlışlıkla bir müşrik ve bir müslüman beraber öldürse, ödürülen
adamın eşyasının yarısı müslümanm olurken, diğer yarısı da ganimet olur.
Çünkü öldüren müslüman
açısından, Öldüren diğer kişi de müslüman gibi kabul edilir. Ama müşrikin payı
açısından, sanki başka bir müşrik öldürmüş kabul edilir. Zira devlet
başkanının yaptığı ganimet tahsisi müslümanlara mahsus yapılmıştır. Böylece
müslüman gösterdiği çaba oranında ganimet tahsisinden pay almaya hak kazanır.
Zaten başkasıyla işbirliği yaparak kafirin yansını öldürmüş kabul edilir.
Nitekim başkasıyla
beral|i«(^ıata ile bir müslümanı Öldürecek olursa, diyetin yarısını verir.
Cezayı gerektiren bu işte bir insanın yansını Öldürdüğü ve diyetin yarısını
ödediği gibi, ganimeti gerektiren kafiri öldürme işinde de yarım insanı
öldürmüş kabul edilir,
1100-
"Kim bir patrik öldürürse her şeyi onundur" derse ve patrik olmayan
bir kafiri müslüman öldürürse, eşyasını almaya hak kazanamaz.
Çünkü maksat,
öldürülmesiyle düşmanın gücü kırılacak olan kişiyi öldürmeye teşvik etmektir.
Bu öldürme de gerçekleşmemiştir. Nitekim, "Kim kralı öldürürse her şeyi
onundur" derse ve kral yerine başkası öldürülürse, eşyasını almaya kimse
hak kazanamaz.
1101-
"Kim bir patrik öldürürse ganimetten kendisine bin dirhem vardır"
derse ve bir müslüman bir patrik öldürürse, o-nun eşyasını almaya çalıştığı
için devlet başkanının yaptığı bin dirhemlik tahsisi bundan sonra elde
edecekleri ganimetten almaya hak kazanır. Nitekim bundan sonra ganimet
almayacak olurlarsa, bu adam daha önce alınmış ganimetten bir şey alamaz.
Çünkü bu ganimetlerde
müslümanların paylan vacip olmuştur. Kaldı ki bu ganimet tahsisi daha önce
ganimet aldıkları şeylerden yapıldığı için geçerli olmaz. Çünkü ganimet
alındıktan sonra yapılan tahsis için önceki ganimetten verilmesi caiz değildir.
1102-
"Sizden kim rasgele birini öldürürse her şeyi onundur" derse ve bir
müslüman gidip komutanı yahut kralı öldürse, eşyasını almaya hak kazanamaz.
Çünkü rastgele birinin
eşyasını alma hakkını tanımıştır. Komutanın veya kralın ganimet eşyası da
şüphesiz rastgele birinin eşyasından daha değerli ve çoktur. Tahsis edilen en
aşağı miktar yerine en üstün miktar hak edilmez.
Ama "Kim rastgele
birini öldürürse ona yüz dirhem vardır" derse ve bir müslüman, kumandanı
öldürse, yüz dirhemi almaya hak kazanır.
Çünkü şart koşulan
şeyi ve daha fazlasını gerçekleştirmiştir. Zira komutanın öldürülmesi rastgele
birini Öldürmekten daha çok düşmanın gücünü kırmaktadır. Rastgele birini
öldürme karşılığında tahsis edilen miktar belli olup yüz dirhemdir. Bundan
sonraki meseleler malum bir şeyi veya miktarı tahsis etmekle ilgilidir.
1103-
Öldüren kişiye muayyen bir şey tahsis edilmişse, ister daha adisini, ister
alasını öldürsün ondan başkasına hak kaza namaz.
Çünkü istihkak (hak
kazanma) mahalli mevcut olmadan, hak kazanma da sözkonusu değildir.
1104-
Öldüren kişiye muayyen bir mal tahsisi yapılmış (vadedilmiş) iken kendisi şart
koşulanın dışında bir iş görürse, bu malı almaya hak kazanamaz.
Çünkü başka şey
yapmakla aynı şeyi almaya hak kazanılmaz.
1105-
Yapılan iş şart koşulan şey cinsinden olup yararı şart koşulan şeyden daha az
ise, yine almaya hak kazanamaz.
Çünkü şart koşulan ile
yapılan şey arasında denklik ve benzerlik meydana gelmemiştir. Amaç da
bütünüyle gerçekleşmemiştir.
1106- Ama
yapılan İşin yaran, şart koşulan şeyden daha büyük ise, vadedilen şeyi almaya
hak kazanır.
Çünkü şart koşulanı ve
daha fazlasını gerçekleştirmiştir.
1107-
Komutan "kim yaşlı birini öldürürse her şeyi onundur" derse ve bir
müslüman yaşlı değil de genç birini öldürürse, her şeyini almaya hak kazanır.
Çünkü şart koşulanı ve
daha fazlasını gerçekleştirmiştir. Nitekim genç birini öldürüp düşmana
saldırmak için sarfedilen güç daha büyüktür. Alınan şeyler de gençlik veya
yaşlılıkla değişmez.
1108-
"Kim bir genç öldürürse her şeyi onundur" derse ve genç yerine yaşlı
Öldürülse, eşyasını almaya kimse hak kazanamaz.
Çünkü celadet ve
düşmanı ^nmek bakımından yaptığı iş, şart koşulan işten daha aşağıdadır.
1109- "Kim
zorla yakalayıp esir getirirse o kendisinindir" derse ve esir yerine
müslüman kişi zora başvurmadan mukavemet göstermeyen hizmetçi bir kişiyi
(vasîf) tutup getirse veya aksini yapsa, bir şey almaya hak kazanamaz.
Çünkü esir ile
savunmasız hizmetçi külfet ve fonksiyon bakımından farklıdır. Bu hakkı almaya
sebep olan şey mevcut olmamış, esir yerine kişiler getirmiştir.
1110-
"Kim bir hizmetçi getirse, o kendisinindir" derse ve müslüman,
hizmetçi yerine süt çocuğu veya süt annesi getirse, hizmetçi onu almaya hak
kazanamaz.
Çünkü hizmetçi süt
çocuğu veya süt annesinden başkadır. Hak kazanacağı şey mevcut olmamıştır.
1111-
"Kim bin dirhem getirirse, yüz tanesi onundur" derse ve bin dirhem
yerine bin dinar getirse, bir şey almaya hak kazanamaz.
Çünkü getireceği
dirhemlerin bir kısmını ona tahsis etmiştir. Halbuki dirhem ve dinar
birbirinden farklıdır. Cinsleri değişiktir.
1112-
"Bir hizmetçi getirene yüz dirhem vardır" derse ve müslüman, kadın
hizmetçi getirse, bir şey almaya hak kazanamaz.
Çünkü insanoğlundan
erkek ve dişi birbirinden farklı ve maksat da değişiktir. Onun için biri köle
satın alsa ve bu aldığı cariye çıksa, alış akdi gerçekleşmez. Cinsler farklı
olunca berzerlik meydana gelmez.
1113-
"Bir genç getirene yüz dirhem vardır" derse ve genç yerine yaşlı
birini getirse, müslüman yine bir şey almaya hak kazanamaz. Ama aksi olursa hak
kazanır.
Çünkü cins bir ve
burada güdülen amaç için genç yaşlıdan daha iyidir. Şart koşulandan daha fazla
olan bir şeyi getirince, tahsis edilen şeyi almaya hak kazanır. Ama şart
koşulandan az olan şeyi getirirse almaya hak kazanamaz. Mesela bin dirhem
getirene yüz dirhem vardır, der ve biri bin dirhem getirirse, yüz dirhemi
almaya hak kazanması gibi. Çünkü cins aynı ve getirdiği daha üstündür. Daha
fazla da getirse, kendisine tahsis edilen normal yüz dirhemden fazlasına hak
kazanamaz.
1114- Yine
"Kim kendisinin kazandığı bin dirhem getirirse öşrü (onda biri)
onundur" derse ve müslüman beytülmal parasından bin dirhem getirirse,
öşrü mahsul olan dirhemlerden almaya hak kazanır.
Çünkü "kendi
kazandığı" sözü ile daha fazlasını alma hakkını vermemiştir. Tahsis
ettiği miktar ve cins de ancak adını koymakla sabit olur.
1115-
"Güzelinden bin dirhem getirene yüz tanesi verilecektir" derse ve
müslüman normal olan bin dirhem getirse, bir şey almaya hak kazanamaz.
Çünkü getirdiği şey
şart koşulandan daha adîdir.
1116-
"On koyun getirene bir koyun vardır" derse ve müslüman kişi on inek
getirse, yine bir şey almaya hak kazanamaz.
Çünkü cins değişikliği
vardır.
1117- Yine
"on takım dibac (değerli kumaş) elbise getirene şöyle vardır" derse
ve müslüman onun yerine süııdüs "Büzyün, bizyün" elbise getirse, bir
şey almaya hak kazanamaz. Bunun aksi de olursa yine alamaz.
Çünkü cins değişikliği
vardır.
1118-
"Kırmızı büzyünden on takım elbise getirene şöyle verilecektir" derse
ve onun yerine mülüman kişi yeşil veya sarı elbise getirirse bakılır; kırmızı
kumaş, getirdiğinden daha değerli ise, bir şey almaya hak kazanamaz. Ama
değeri daha az veya eşit ise, kendisine belirtilen kumaştan almaya hak kazanır.
Çünkü cins bir,
değişiklik sadece sıfattadır. Nitekim kırmızı niyetiyle bir takım kumaş satın
alınsa ve açıldığında yeşil kumaş olduğu anlaşılsa akid sahih olur.
1119- Yine
at, katır ve eşek arasındaki işlem de aynı şekildedir. Mesela, "At getirene
yüz tane vardır" derse ve at yerine kısrak getirilse, almaya hak
kazanılmaz. Ama bunun aksi olursa hak kazanılır.
Çünkü cins aynı ve at
kısraktan üstündür.
Ama katır veya eşek
getirilirse, bir şey almaya hak kazanılmaz.
Çünkü cinsleri
değişiktir.
1120-
"Kim at getirirse ona yüz vardır" derse ve bir adam
at getirse, almaya hak
kazandığı ganimet tahsisi ancak bundan sonra düşmandan kazanacakları
ganimetlerden alınır. Hatta başka şey ganimet almazlarsa, onun hak kazandığı
tahsis bundan önce aldıkları ganimetlerden sadece atlardan verilir. At, yüz
dirheme eşit olmuyorsa değeri üzerine kendisine artırma yapılmaz. Yüz ve daha
fazla değerinde ise, devlet başkam dilerse atı önceden aldıkları ganimete
katabilir ve sadece yüz (dirhemi) kendisine verebilir.
Çünkü devlet başkanı
ganimetleri satma yetkisine sahiptir. Bu aygula-ması da ganimetten değeri ile
bir şeyi satması mesabesinde olup caizdir.
Yüz (dirhem) atın
değerinden fazla ise (at yüz dirhem etmiyorsa), kendisine atın değeri
miktarından fazlasını veremez.
Çünkü fahiş kayırma ve
aldanma İle değil, nazar ve takdir ederek değiştirme yetkisine sahiptir. En
iyi Allah bilir.[61]
1121- Devlet
başkanı "kim bir kafiri öldürürse her şeyi onundur" derse ve düşmandan
bir cengaver meydana atılınca bir müslüman karşısına çıkıp ona atından yıkan
bir darbe vur-sa ve atını aldıktan sonra onu da diri diri müslümanların yanına
sürükleyip getirse, o kafir de birkaç gün sonra ölse, yatalak olsun olmasın, o
darbeden öldüğü kesin olsa, müslüman onun herşeyini, selebini, atını ve süanını
almaya hak kazanır. Çünkü onun darbesiyle ölünce kendisi öldürmüş sayılır.
Öldüren kişinin
lehine ve aleyhinde
doğacak sonuç açısından, öldürülen kişinin öldüren kişinin
darbesiyle o anda veya daha
sonra ölmesi farketmez.
1122-
Ganimet taksim edilmeden önce ganimetin alınma-
sından önce veya sonra
darulislamda ölmesi müsavidir. Ama
ganimetler taksim edildikten veya satıldıktan sonra yaralı henüz
Ölnıemişse, onun eşyası ganimete katılır ve asker arasında paylaşılır.
Çünkü eşyasını almak
için katil lehine sebep olan öldürme henüz gerçekleşmemiştir. Zira tam öldürme
ölümden başkasiyfe gerçekleşmez. Halbuki yaralı henüz diridir. Ganimeti alan
askerlerin yaralının malında hak sahibi olmalarının sebebi de daha önceden
mevcut olup ganimet almak esasıdır. Onun için eşyası aralarında taksim edilir.
Taksim etmekle de mülkiyet gerçekleşir. Bu eşyada ganimet tahsisi hakkmm
düşmesi de bu mülkiyetin gereğidir. Devlet başkanının onun eşyasında ganimet tahsisini
iptal etmesinden sonra, sebep gerçekleşse bile, tahsis İle ona müstehak olamaz.
Yaralının durumu ne
olacağı anlaşılıncaya kadar niçin ganimet alınmasın ve satma işi olmasın?
denilirse:
Cevap olarak deriz ki;
Çünkü taksimini gerektiren ganimet alma prensibi onda daha önceden sebep olarak
mevcuttur. Sebebinin varlığı ile sabit olan hüküm, mevhum (olup olmiyacağı
kesin olmıyan farazi) bir sebepten dolayı geciktirilmez. Nitekim yaralının
kendisi ganimet arasında taksim edilirken, malı nasıl taksim edilmesin?
Yine, yaralının
kendisi herhangi bir kişinin beklediği özel bir hakkı olmadığından taksimi
yapılır, ama onun eşyasında katilin beklediği bir hak vardır, eşyasına sahip
olması için sebep de onun için mevcuttur, yani sebebi kendisi
gerçekleştirmiştir, diye itiraz edilirse;
Cevap olarak deriz ki:
Sebebin ancak yaralının Ölmesiyle gerçekleşeceğini belirttik. Sonra, ganimetin
taksimi bundan daha büyük bir hak olduğu için bu sebeple geciktirilmez. Çünkü
£sir edilen kişi ve malda ganimeti alanların hakkı daha öncedir ve önceliği
fardır. Bu sabit bir haktır. Ama öldüren kişi ganimet olarak taksimden önce
alırsa (yani yaralı ölürse), hiçbir şey sözko-nusu olmadan onu kendine alır.
Onun hakkından dolayı da taksim veya satış tehir edilmez. Çünkü vuran kişinin
hakkından dolayı burada geciktirme de olmaz. Şu anda bu hak sabit de olmayınca
özellikle tehir yapılmaz.
Denilse ki; Buna göre
yaralı taksimden sonra ölürse, vuran kişi, nakid olarak onun kıymetini alma
hakkına sahiptir. Taksimden sonra gelen ve aldığı esirdeki hakkı gibi.
Deriz ki; Ganimet
taksiminden sonra gelen ve aldığı esirde hak sahibi olan kimsenin hakkı asılda
(daha Önce) sabittir. Bu hak ile sözkonusu mülk (esir) karşılığında fidye
olarak kıymeti alma hakkına sahiptir. Bunda ise vuran kişinin yaralının
eşyasında hakkı asla sabit olmamıştır ki, bu hakkın gereği karşılığında kıymet
olarak fidye alabilsin. Bu hakka ancak taksimden önce yaralı ölmüş olsaydı
kendisine daha evvel yapılan tahsis sebebiyle sahip olurdu. Ama ganimet
taksiminden sonra, tahsis edilen şey mevcut olmadığından hakkının sabit olması
mümkün değildir.
Bunu şöyle bir örnekle
açıklayalım: Mücahid, esir aldığı ve köle edindiği birini satsa, ortada hak
alacağı bir şey kalmadığı için onu tutup getiren kişinin hakkı diye de bir şey
kalmaz. Düşmandan alınan seleb (ganimetin) durumu da böyledir.
1123- Buna
göre, müslüman onu vurduğu anda kafirler yaralıyı diri iken çekip götürseler,
darbesinden dolayı Öldüğü sabit olmadıkça, vuran kişinin onun atında ve
eşyasında bir hakkı olmaz.
Çünkü sebebin
tamamlanması onun ölmesiyle gerçekleşir. Başlangıçta onları almaya hak
kazanması için sebebin kesinlik kazanması lazımdır. Bu sebebin zahiren varlığı
yeterli değildir. Azat etme veya boşamanın taalluk ettiği (bağlı olduğu) şart
gibi. Bu şart kesin olarak gerçekleşmedikçe neticesi de meydana gelmez.
Yaralının kesin olarak
darbeden öldüğünü Öğrenmenin yolu, müslü-manlardan adaletli iki şahidin
şahitlik etmesidir.
Çünkü yaralının eşyası
zahire göre müslümanlara ganimettir. Vuran kişinin bunlara hak kazanıp
kazanmadığını kesin olarak öğrenmeğe ihtiyaç vardır. Bu da ganimetin
taksiminden önce yaralının darbeden öldüğüne dair müslümanlara getireceği
delil ile ancak meydana gelir.
1124- Ama
yaralı, ganimet taksiminden veya satıştan sonra ölürse, delil geririlse bile,
vuran kişi onun eşyasını almağa hak kazanamaz.
Çünkü taksim veya
satışın gerçekleşmesiyle hak kazanacağı şey de kalmamış olur.
1125-
"Kim bir kafir öldürürse ona yüz dirhem vardır" deseydi, durum tıpkı
bunun gibi olurdu. Ancak ganimetler satılıp değeri taksim edilmeden yaralı
Ölürse, vuran kişi yüz dirhemi almaya hak kazanır. Ama ganimetler dağıtıldıktan
veya satılıp değeri dağıtıldıktan sonra yaralı ölürse, vuran kişi onun
eşyasından birşey alamaz.
Çünkü burada alacağı
hak ganimetin kendisidir. Ganimetin satılmasıyla bu hak mahalli ortadan
kalkmaz. Satılan şeyin yerine kaim olması itibariyle ganimetin değeri (nakid)
de ganimettir ve ganimeti alanlar arasında paylaşılır. Ama taksim ile bu hak
mahalli ortadan kalkmaktadır.
Birinci durumda hakkın
mahalli, yaralı kafirin eşyasidır. Bu eşya başkasının hakkına geçmekle onun
hakkı kalkmış olur. Zira eşyanın değeri (nakid), eşya değildir. İkisi arasında
fark buradadır.
En iyi Allah bilir.[62]
1126- Komutan
"Kim bir kafiri öldürürse her şeyi onundur" derse ve müslümanların
safında çarpışan bir zimmî karşı düşman tarafından birini Öldürürse her şeyi
onundur.
Çünkü devlet başkanı
(komutan) hem müslümanı, hem de zimmîyi içine lan genel bir lafızla ganimet tahsisini
zimmîye de yapmış bulunmaktadır, mumî lafız, hükmün ispatında kapsadığı her
şeyde nass gibidir.
1127-
Ganimet tahsisini direkt zimmîye yaptığında zimmî bu şeye müstehak olduğu gibi,
umumî lafızla da bu şeyleri almağa müstehak olur.
Çünkü zimmî, müslümanların
safında çarpıştığı zaman ganimetten bir pay ona da verilir. Tıpkı müslüman
kişinin payı gibi pay alır. Pay almaya müstehak olan, ganimette ortak olur.
Pay almaya müstehak müslüman gibi. Onun için ihtiyacı kadar yiyecek ve atına
yem alma hakkına sahiptir.
1128- Savaşa
katılmış olsun veya katılmasın tüccardan biri düşman tarafından birini
öldürürse, her şeyini almaya hak kazanır.
Çünkü bu anda savaşmış
ve ganimete bu savaşmasıyla ortak olmuştur.
Ganimet tahsisi hükmü
onu da kapsamaktadır.
1129- Aynı
şekilde, müslüman veya zimmî bir kadın da bir düşmanı öldürse, tahsis edilen
ganimeti almaya hak kazanır.
Çünkü ganimetten hak
edilecek şeye ortaktır. Yani savaşta alman ganimete kendisi de ortaktır.
1130- Şu ana
kadar efendisinin yanında düşmana karşı savaşmış veya savaşmamış bir köle de
öldürse, öldürdüğünün her şeyini ganimet olarak almağa hak kazanır.
Çünkü ganimetten
müstehak olduğu bir payı vardır.
Ganimet tahsisi ile de
öldürdüğünün her şeyini alma hakkına sahip olup aldığı şeyler efendisinin olur.
Çünkü kölesinin
kazancıdır.
Ancak komutan
"Hür kimselerden veya genel bir ifade ile müslü-manlardan kim bir kafiri
öldürürse her şeyine sahip olur" diyerek kayıt ve sımrladırma yapsa, bu
taktirde alınan şeyler alan kişiye tahsis edilir.
Çünkü hak kazanma
yapılan tahsisle olur. Tahsis yapılırken lafzın umumu muteber olduğu gibi,
hususu (Özeli) de muteberdir.
1131-
Ganimet tahsisi durumunda zimmî öldürdüğü düşmanın her şeyini almaya hak
kazanamazsa, devlet başkanı (komutan) ona ganimet taksiminde uygun göreceği
miktarda verebilir.
Çünkü müslümanlara
tabidir. Savaşta onlara tabî olan kimse taksimde pay alma yerine, devlet
başkanı (komutan) mn uygun göreceği miktarı almaya hak kazanır. Köle ve kadının
durumu gibi.
Zira savaşa çıkmasına
teşvik olması için ona mutlaka bir şeyin verilmesi lazımdır. Tabî ile metbû
arasında (efendi ile köle gibi) eşitlik yapmanın yolu da yoktur. Onun için tabî
kişilere ganimetten uygun görülen bir pay verilir. Süva-ri olduğunda da payı
müslüman süvarinin payından fazla olmaz. Piyade olduğunda da durum aynıdır.
Çünkü ne olursa olsun İslam ordusunda mutlaka zimmîden daha güçlü ve yararlı
bir fert vardır. Yararı daha büyük olan müs-lümanın payı artırılamıyorsa,
zimmînin payı nasıl artırılsın?
İmam Muhammed'in
ifadesinin zahirinden anlaşıldığına göre yaran büyük olduğunda zimmînin payı
müslümanın payına eşit olabilir. Halbuki sahih olana göre bu durumda da
müslümanın payına eşit pay alamaz. Devlet başkanının uygun göreceği miktarda
onun payı eksik olur. Nitekim kölenin kıymeti (azad ücreti) hür kişinin diyeti
seviyesine çıkamaz.
Genel ganimet
tahsisinde, öldürülen kafirin eşyasını almada eşit değil midirler? Hatta
zimmînin öldürdüğü düşmandan aldığı ganimet eşyası müslümanın aldığı ganimet
eşyasından daha çok olabilir, zimmîye ganimetten verilen payda niçin zimmî ile
müslüman eşit tutulmasın veya zimmîye daha fazla verilmesin? diye itiraz
edilirse;
Cevap olarak deriz ki;
Çünkü ganimet tahsisinden sonra öldürülenin eşyasını almaya hak kazanmak, ya
öldürmek veya komutanın tahsis etmesiyle gerçekleşir. Bu konuda zimmî ile
müslüman eşittir. Ama ganimetten almaya hak kazanmak, şeref ve izzet manası
itibariyledir. Nitekim ganimet tahsisi ile eşyayı almaya hak kazanmakta süvari
ile piyade de eşittir. Ancak bu demek değildir ki ganimet taksiminde de
ikisinin eşit pay alması gerekir.
1132-
Komutanın "Kim bir kafiri Öldürürse her şeyi onundur" sözünü
bazıları işitmiş, bazıları da işitmemişse, sonra bir kişi düşmandan birini
öldürürse, komutanın sözünü duymamış olsa bile, Öldürdüğünün her şeyi
kendisinindir.
Çünkü komutanm ordudan
herkese ayrı ayrı duyurması mümkün değildir. Sadece sözü asker arasında
yayabilir ve bunu da yapmıştır. Bu da sözün kapsamına giren herkese ulaşmış
hükmündedir. Nitekim ashabtan Ebu Katade ganimet tahsisi haberini duymadan
önce-Huneyn Harbinde müşriklerden birini öldürmüştü. Rasulullah da sonradan
duyduğumuza göre öldürdüğü kişinin eşyasını ona vermiştir.
Kaldı ki, sözü işitmek
ancak muhataptan zararı önlemek durumunda şart koşulur. Halbuki bu durumda
zararı değil, yararı bulunmaktadır.
1133- Buna
göre, bir seriyye gönderip komutanına "Ganimetin dörtte biri
sizindir" derse, sözü hepsi için geçerlidir. Çünkü komutana söylemek bütün
seriyye fertlerine söylemek gibidir.
1134- Aynı
şekilde bir kısmı işitip diğerleri işitmezse, yine hepsi işitmiş gibidir. Ne
onlardan ne başkasından ganimet tahsisi sözünü kimse işitmemişse, hiçbir kimse
öldürdüğünün eşyasını almaya hak kazanamaz.
Çünkü ganimet
tahsisinden maksat, savaşmaya teşvik etmektir, Komutanın sözünü kimse işitmemiş
ise, bu teşvik meydana gelmemiş demektir. Sanki komutan bu işi kendi içinde
düşünmüş, fakat kimseye söylememiş gibidir. Ama başlarına verilen kimse işitmiş
veya bazıları duymuşsa, savaşa teşvikten etmek olan amaç gerçekleşmiş olur.
1135-
Etrafındaki askerlere "Bu seriyyeye alacağı ganimetin dörtte birini
tahsis ettim" derse ve seriyye elemanlarından bunu hiçbir kimse duymazsa,
kıyasa göre tahsis edileni almaya hak kazanamazlar.
Çünkü onlardan biri
kendisi işitmediği zaman amaç olan savaşa teşvik gerçekleşmemiş olur. Ganimet
tahsisi ile amaç edinilen şeyi askerlerine veya gece ailesine yahut kendi
kendine söylemesi arasında bir fark yoktur. Hepsi de geçersizdir.
İstihsana göre ise
tahsisi almaya hak kazanırlar.
Çünkü belirttiğimiz
gibi devlet başkanı (komutanın) askerleri arasında söylediği şey yayılır, yahut
sanki bunu seriyyedeki kişilere ulaştırmalarım emretmiş gibidir. Bildirmeden
önce seriyye hakkında bu hükmü kabul etmeni bir zararı da yoktur. Gerçi
teşvikin gerçekleşmiş olması için tebliğ edilseydi daha iyi olurdu.
Mesela, devlet
başkanının normal olarak bizzat kendisi askerle yahut seriyye fertleriyle
muhatap olmaması veya onlarla konuşmaması durumu bunu açıklamaktadır. Zira
devlet başkanları herkese yaymak istedikleri şeyleri kendi çevrelerindeki özel
kişilere söyler ve bu onların adetlerindendir. Bu yolla hitabı onlara yaymış ve
tebliğ etmelerini emretmiş sayılırlar.
1136-
Komutan "kim bir kafiri Öldürürse her şeyi onundur" der ve giden
seriyyeye sonradan yardımcı kuvvet gönderilirse, nıüsl umanlar d an kim bir
kafir öldürürse herşeyini almaya hak kazanır.
Çünkü yardımcı
kuvvetin ortak olmaya hak kazanması, tahsis yapıldığında hazır olan kişinin
hak kazanması gibidir. Komutanın söylediğini bilsin veya bilmesin bir kafir
öldürdüğünde her şeyini almaya hak kazanır.
1137-
Yardımcı kuvvetin başında yeni bir komutan gelir ve eskisi azledilir (görevden
alınır)sa, yeninin gelişinden itibaren ganimet tahsisi geçersiz olur ve o andan
sonra öldüreceklerinin eşyasını almaya hak kazanamazlar.
Çünkü ganimet
tahsisinin geçerliliği, komutanın yetkisi (velayeti) itibariyledir.
Azledilmesiyle bu velayet kalkmış olur. Bir şeyden maksat gerçekleşmeden önce
ortaya çıkan engel, sebebin aslı ile beraber bulunmuş gibidir.
1138-
Ganimet tahsisi yaptığında azledilmiş ise, bu tahsisi geçersizdir, aynı şekilde
ganimet tahsisinden sonra ve düşmandan kimse öldürülmeden önce yahut
ganimetler alınmadan önce seriyye gönderdikten sonra azledilmişse, yaptığı
tahsis yine geçerli değildir. Ama önceki komutan azledilmeden önce ganimet
alınmış ise, alınan bu ganimetten tahsisler geçerlidir. Çünkü azledilmeden önce
ganimet tahsisi ile amaç (savaşa teşvik) gerçekleşmiştir.
1139- İlk
komutan, gelen ikinci komutanın kendisini azledeceğini bildirmiş ve ikinci
komutan henüz asker karargahına ulaşmamışsa, ilk komutan azledilmiş sayılmaz ve
görevi ikinci komutanın karargâha varmasına kadar devam eder. Ama karargaha
yaklaşır ve askerin yardım istemesi halinde yardım edecek duruma gelirse, ilk
komutan azledilmiş sayılır ve yaptığı ganimet tahsisleri geçersiz olur.
Çünkü onlara
yaklaşınca aralarına karışmış gibidir. Bu da halifenin birinci komutanı
azletmek için ikinciyi göndermesi durumunda olur. İkinci komutan askerlere
yaklaşmadıkça birincisi azledilmiş sayılmaz. Çünkü askerin bir yöneticiye
ihtiyacı vardır. İkinci ise uzak olduğundan yönetme görevini henüz yapamamaktadır.
Askere yaklaştığında artık birincisi azledilmiş sayılır ve yönetim bunun eline
geçer.
1140-
Kendilerine yeni bir komutan gelmeyip başlarındaki komutan ölürse ve aralarından
birini başlarına komutan yapsalar, ölen komutanın yaptığı ganimet tahsisleri
geçerliliğini korur.
Çünkü ikinci komutan
ölen birincinin halifesi olup onun yerine kaimdir. Onun için birincinin bütün
uygulamaları geçerlidir ve yürürlükten kalkmaz.
Ama seçilen ikinci
komutan bu ganimet tahsislerini muhataplara iptal ettiğini bildirirse,
tahsisler yürürlükten kalkar ve kimse almaya hak kazanamaz.
Çünkü ölen birinci
komutan mesabesindedir. Birinci komutan ganimet tahsislerini iptal ettiğini
bildirdiğinde bu tahsisler iptal olduğu gibi, ikincinin de iptal etmesiyle
yürürlükten kalkmış olur.
1141- Devlet
başkanı askerlere "Komutanınız ölür ve öldü-rülürse filan kişi size
komutan olsun" derse, sözü geçerli ve sahihtir.
Çünkü mutlaki şarta
bağlamaktır ki, bu da sahihtir. Köle azadı ve talak (boşama) durumunda olduğu
gibi.
Dayanağı da
Rasulullah'ın Mûte günü buyurduğu rivayet edilen şu hadistir: "Zeyd
öldürülürce komutanınız Ca'ferdir. Ca'fer de öldürülürse, Abdullah bin Revaha
olsun".
Şu da vardır; Birinci komutan
ölünce ganimet tahsisleri de İptal olur. Çünkü onu kendisi göndermesi
itibariyle ikinci komutan halifenin vekilidir. Sanki başlangıçta ve birincinin
ölümünden sonra kendisi ikinciyi görevlendirmiş gibidir. Halbuki daha
Öncekinin durumu böyle değildir.
Çünkü birincisinde
ganimet tahsisi komutanın uygun gördüğü bir görüşüdür. Daha üst makamın görüşü
ile onun görüşü yürürlükten kalkmaktadır. O da halifenin ikinciyi
görevlendirmesidir.
Birinci fasılda ise
görüşü üstünde bir görüş sözkonusu olmamıştır. Sadece asker durumlarına
bakarak onu başlarına komutan yapmıştır.
Görüşünün hükmü,
halifesi itibariyle kalıcıdır. Sanki kendisi halife seçilmiş gibi. Nitekim
namazda imamın yerine başkasının imam olması durumunda namaz sahih olur ve
birinci imamın yaptıklarıyla cemaatin yaptıkları arasında bir fark yoktur. Bu
da onun gibidir. '
1142-
Beraberinde bulunan askerlere "Sizden kim bir kafir öldürürse her şeyi
onundur" derse, sonra yardımcı bir kuvvet veya tüccar yahut düşman
taraftan müslüman olan bir grup onlara katılır ve onlardan biri düşmandan
birini öldürürse, kıyasa göre eşyasını ganimet olarak almaya hak kazanamaz.
Çünkü "sizden" diyerek bu işi hazır olanlara tahsis etmiştir. Önceki
durumda ise durum böyle değildir. Orada "kim bir düşmanı öldürürse"
diyerek hitap umumî olmuştur. Bu da hem hazır olan, hem hazır olmayanı içine
alır.
İstihsana göre ise her
şeyini almaya hak kazanır. Çünkü hazır olanların şahıslarını değil, savaşa
teşvik etmeyi amaç edinmiştir. Bu manada hazır olan ve olmayan eşittir.
Nitekim onlara
katılanlar ganimet alma esnasında hazır olanlar gibi savaştıklarında daha önce
aldıkları ganimetlerde ortak oldukları gibi, ganimet tahsisi hükmünde de onlara
ortak ve tahsis esnasında hazır olmuş gibi kabul edilirler.
1443- Asker
arasında eraan altında kişiler olup devlet başkanının izni ile girmişlerse ve
asker gibi savaşırlarsa, gerek ganimetten pay almada ve gerekse ganimet
tahsisinde zimmîler gibi işlem görürler. Yeterki devlet başkanının izni ile
katılmış ve askerler gibi savaşmış olsunlar.
1144- Ama
devlet başkanının izni olmadan darulislama girmişlerse, ganimet tahsisinden
veya ganimet taksiminden faydalanamazlar. Bütün pay ve tahsisleri
müslümanlarındır.
Çünkü yasal yollardan
sağlanan bu hak, darulislamda bulunan vatandaşlara mahsustur. Devlet
başkanının onlardan yardım istemesi dışında darul îsla-mın vatandaşı olmayanlar
için bu hak sabit olmaz. Onlardan yardım istemekle hükmen kendileri de darul
İslamın vatandaşlarına katılmış olurlar.
Maden ve rikaz
(define) lerde de durum bunun gibidir, darulislamda e-man İle bulunan kişi
devlet başkanından izin almaksızın bir maden veya define çıkardığı zaman,
çıkarılan şeylerin tümü kendisinden alınır. Ama devlet başkanının izni ile
çıkarırsa, zimmî gibi işleme tabî tutularak beşte biri alınır ve gerisi
kendisine verilir.[63]
1145-
Darulharpten müslüman bir cemaat savaşacak güce sahip olup İslam ordusunun
peşinde başka bir darulharbe girse ve hem kendileri hem de İslam ordusu
ganimet aldıktan sonra darulharbi terketse, ınüslümanların aldığı ganimetlerden
beşte bir (humus) alınır. Eman altındakilerin aldığı ganimet-lerden ise bir şey
alınmayıp hepsi kendilerinin olur.
Çünkü ganimet almaları
dini destekleme şeklinde olmamıştır. Ganimetten beşte birin alınması için din
uğrunda yapılan savaşta alınmış olması lazımdır. Bu da eman altındakilerin
aldıkları dışında ancak müslümanlarm aldıklarında gerçekleşir. Zira eman
altındakiler sadece ganimet kazanmak için onu almışlardır. Böylece kazandıkları
kendilerinin olur.
Halbuki bundan önceki
durumda böyle değildi. Orada ganimet müslümanlarm savaş ve caydırıcı gücü ile
alınmıştır. Zira eman altındakiler müslümanlarm bayrağı altında
savaşmışlardır. Onlardan yardım istemek avcı köpeklerin yardımından
faydalanmak mesabesindedir. Onun için bütün ganimetin beşte biri alınır.
1146- Bunu
yapanlar, iki tarafın aldığı ganimetleri alabilecek güçte olup zimmet ehlinden
iseler alınan ganimetten beşte bir ayrılır ve gerisi onlara bırakılır.
Çünkü zimmet ehli
darıislâmın vatandaşlarıdır. İslam yurdunu savunmak için savaşırlar. Nitekim
ehli zimmet mağlub olup bizim yardım etme imkanımız varsa, onlara yardım
etmemiz vaciptir. Ama darulharbe girmelerinden sonra eman altındakilere karşı
böyle bir görevimiz yoktur.
Darulislamın vatandaşı
olup vatandaşlıkla müslümanlara tabî olan zim-mîler, darulharpte aldıkları
şeylerde de müslümanlara tabî olurlar (Bu işlerde onlar gibi işlem görürler).
Zaten ganimet darulharpte hepsinin işbirliğiyle alınmıştır. Onun için
ganimetin tümünden beşte bir alınır.
Ama eman altındakiler
ise vatandaşlıkta müslümanlara tabî olmazlar. Ve darulharbe tekrar dönme
imkanına sahiptirler. Alınan ganimette de durum böyledir. Müslümanlara tabî
olmazlar.
1147-
Darulharpte bir düşman, onların (eman altındakilerin) mallarından birşey alır
ve İslam ordusuna sığınırsa, aldığı şey kendisinin olur.
Çünkü aldığı şeyleri
müslümanlarm gücü ile değil, kendi gücü ile almıştır ve bu şeyler kendi malı
olmuştur.
Aldıktan sonra adam
müslüman veya zınımi olup ordu ile beraber darulislama çıkıp gelse, aldığı
bütün mallar kendisinin olur.
Çünkü onları
müslümanlarm gücü ile almış değildir.
Rivayete göre Muğire
bin Şu'be aynı şeyi yapmıştır. Yol arkadaşlarını öldürmüş ve mallarını alarak
Medineye gelmiş ve müslüman olmuştur. Rasu-lullah da getirdiği maldan beştebir
payı almamıştır. Rivayete göre kendisine "İslama girmen makbuldür, ama
getirdiğin mal haksızca alınmış bir maldır, ona ihtiyacımız yoktur"
buyurmuştur.
Rasulullah bu sözleri,
arkadaşlarına hiyanet ettiği için kendisine söylemiştir. Bu olayın hikayesi
meşhurdur.
1148- Malı
almadan önce İslama girmiş, sonra onlardan birini öldürüp malını almış ve İslam
ordusu da ona yetişmişse, aldığı mal kendisi ile asker arasında ortak bir
ganimettir.
Çünkü onu müslümanlarm
gücü ile elde etmiş ve himayeleri altında elinde korumuştur.
1149- Aynı
şeyi askerlerden biri yapmış olsaydı, onun hükmü de aynı olurdu. Eman
altındaki kişilerden biri de İslama girip bu işi yapmış olsa, hükmü yine
aynıdır. Hatta çıkıp müslümanlarm zimmetine girse ve dönüşte bu malı ele
geçirse, hükmü yine birdir.
Çünkü müslümanlarm
zimmetine girince dârulislamdan İslam ordusuna katılan zimmî mesabesinde olur.
Bu malı da ancak müslümanlarm gücü ile elde edebilmiştir.
1150- Yine
İslam ordusuna sığınsa ve komutanın izni ile dönüp bu işi yapsa, hükmü aynı
olur.
Çünkü belirttiğimiz
sebepten aldığı şeylerde komutanın izni olunca zimmî mesabesinde olr.
1151- Bu işi
komutandan izinsiz yaparsa, eman almış kişi oranın vatandaşı değilse, aldığı
mal İslam ordusunundur.
Çünkü dârulislamdan
askerle beraber giren, eman almış kişi mesabesindedir. Zaten caydırıcı ve
vurucu gücü yoktur. Bu malı sadece müslümanlarm gücü ile aldığı için mal
müslümanlarındır. Ama eman altındakiler savunma ve vurucu güce sahipse, mal
onlarındır.
1152- İslam
ordusu düşmandan esirler alsa ve daha sonra komutan "Kim bir kafiri
öldürürse her şeyi onundur" derse ve esirlerden biri kafirlerden birini
Öldürse bakılır; şayet esirler öldürmeden önce taksim edîlmemişse, alınan mal
ganimettendir. Eğer esirler askere taksim edilmişse alınan mal, esir
sahibinindir.
Çünkü taksim ile onun
kölesi olmuştur. Öldürdüğünün malı da kendi malı gibi (efendisinin) dir.
Taksimden Önce ise esir ganimettendir. Öldürdüğünün malı da ganimetten olur. En
iyi Allah bilir.[64]
1153- Komutan
"Kim bir esir alırsa o kendisinindir" derse ve bir adam iki yahut üç
esir alırsa hepsi onundur.
Çünkü alan ve alman
hakkında sözü geneldir.
1154- Yine
"sizden bir insan bir esir alırsa, o kendisinindir" derse, hüküm
aynıdır.
Çünkü alan ve alman
şeylerin tümüne delalet eden genel bir lafız kullanmıştır. Böyle durumlarda
şart edatı ile şahsa delalet eden "men" edatı arasında fark olmadığı
gibi, "men" ile "insan" sözleri arasında da delalet
yönünden fark yoktur. Ama şahsen yakalayıp muhafaza etmediği zaman, esir bütün
askerlerindir. Hatta bir cemaat bir tek esir alsa, bu manaya göre onların
olur.
1155-
"Sizden kim on kişi yakalarsa hepsi onundur" derse ve onlardan biri
yirmi kişi yakalarsa, hepsi onun olurlar.
Çünkü geneli ifade
eden söz kullanmıştır. Bütün bunlar "Kim bir şey alırsa onundur"
demesi gibidir.
1156-
"On kişi yakalayanın onda biri onundur" derse ve bir adam yirmi kişi
yakalarsa, sadece onda birini alabilir.
Bu da iki kişi eder.
1157- Yine
"On kişi yakahyana onlardan bir kişi vardır" derse ve bir adam yirmi
kişi yakalarsa, onlardan iki kişi alır. On kişi yakalarsa, sadece bir kişi
alır. Onlardan da en iyisi veya adîsi değil, ancak ortalama olanı kendisine
verilir.
Çünkü komutan
müslümanlara çalışmasıyla sağladığı yarar yanında bunu kendisine tahsis etmiş
bulunmaktadır. Geri kalan dokuz kişi ganimet olarak askerin tümüne kalır. Kişi
mutlak olarak zikredildiğinde de vasat olanı anlaşılır. Kasten öldürme ile
igili yapılan sulh esnasında şart koşulduğu gibi.
Zaten devlet başkanı
hem onu, hem diğer müslümanları gözetmek zorundadır. Kendisine en iyisi
verdiği zaman müslümanları gözetmemiş olur. Adisini verdiğinde de onu
gözetmemiş olur. İki tarafı da gözetmesi için ortalama birini kendisine verir.
İşlerin en iyisi vasat olanıdır.
1158- Beş
kişi esir alırsa bunlardan yarım kişiye hak kazanır ve hepsi gözetilerek
ortalama kişiden verilir.
Devlet başkanı on kişi
almasını şart koşmuştur. Şart ise cüzler itibariyle meşruta (şart koşulan) şeye
bölünmez. On kişiden az getirdiğinde bir şey almaya hak kazanmaması gerekir,
denilse;
Cevap olarak deriz ki;
söylendiği gibi değildir. Çalışmasıyle müslü-manlara sağladığı yarar
karşılığında bu tahsisi ona yapmıştır. Müslümanlara sağlanan yarar oranında
tahsis edilen şeyden hak kazanır.
Zaten ganimet
tahsisinden maksat, savaşa teşvik etmek ve esir almaya sevketmektir. Şartı
formalite olarak kabul ettiğimizde bu amaç gerçekleşmez. Çünkü dokuz kişi
yakalayıp bunlardan bir şey almıyacağını bildiği zaman bu işe girişmez ve arzu
etmez. Zira bunun da bir takım sıkıntıları ve emekle masrafları gerekecektir.
Kendisinin de diğer askerler gibi bir pay alacağını bildiğinde kişi buna çok
nadir heves eder. Söylediklerimiz itibariyle teşvik tam manasıyla ancak
getirdiği sayı oranında almayı hak edeceğini bildiği zaman gerçekleşir.
Mesela, komutan
"Sizden kim on kafir öldürürse her şeylerinin onda biri
kendisinindir" derse ve biri dokuz kişi öldürseydi, acaba öldürdüğü adam
sayısına göre eşyalarından o oranda almaya hak kazanmıyacak mıydı? Herkes bilir
ki, devlet başkanı (komutan)ın amacı on kişiyi şart koşmak değildir. Çünkü bir
kişinin düşmandan on kişiyi öldürmeye veya esir etmeğe imkan bulması nadirdir.
1159- İki
kişi düşmandan on kişi yakalarsa, ortalama olan bir kişi alırlar.
Çünkü müslümanlar için
şart koşulan yararın gerçekleşmesi bu ikisi ile olmuştur. Şartta koşulan şey de
aynı şekilde müşterek olur.
1160-
Askerlerden birine "Düşmandan bir kişi yakalarsan o senindir" derse
ve adam iki kişi yakalarsa, sadece birini alabilir.
Çünkü alan ve alınan
sayıyı özel olarak sınırlandırmıştır. Böylece alan ve alınan konusunda genellik
özelliği kalmamıştır.
Bunları aralıklı sıra
ile yakalasa, sadece önce yakaladığını alır. Ama ikisini birlikte yakalasa,
onlardan yine bir ve dilediğini alır.
Çünkü sadece âlâsını
yakalasaydı o kendisinin olacaktı. Yanında başka birini de tuttuğu için ondan
mahrum edilmez.
1161-
"On kşi yakalarsan, onlardan sadece bir kişi senin olur" der ve biri
yirmi kişi yakalarsa, sadece bir kişi alır.
Çünkü sözünde
özellikle bunu belirtmiştir.
1162- Onları
aralıklı yakalarsa, yakaladığı ilk on kişiden ortalama birini alır. Hepsini
birlikte yakalarsa yine ortalama birini alır.
Az Önce geçen meselede
olduğu gibi, burada da neden en iyisini tercih etme hakkına sahip olmasın? diye
sorulursa;
Deriz ki; Çünkü orada
müslümanlara sağladığı yarar karşılığında kendisine şart koşulmuştur. Burada
ise getireceği şeylerden kendisine bir bölüm şart koşulmuştur. Onun için burada
vasat itibar edilir.
1163- Beş
kişi yakalarsa, ortalama olanlarından yarım kişi almaya hak kazanır.
Çünkü on kişiden bir
kişi düşerse, beş kişiden de yarım kişi düşer. Zaten bir payın verilmesi,
teşvik amacını gerçekleştirmek içindir.
1164-
Askerden on kişiye "On kişi yakalarsanız bir tanesi sizindir" derse,
daha önce söylediğimiz bütün şeylerde bir kişi için söylediği söz ile bu sözü
arasında fark yoktur.
Çünkü yakalama işinde
hepsini zikredince tahsis etmiş sayılır. Alan kişi için yapılan belirleme,
alınanda da belirlemeyi gerektirir. Çünkü ona dayalıdır.
1165- O
kişiye "sizden biriniz on kişi yakalarsa onlardan bir tane
kendisinindir" derse ve biri yirmi kişi yakalarsa, ortalama olanlarından
iki kişi almaya hak kazanır.
Çünkü yakalama işinde
her birini ayrı ayrı belirtmiş ve hitabını hepsine genelleştirmiştir. Alanlar
hakkında hitabın genel olması, alınanlarda da genellik hükmünü ispat eder.
Sanki bir ordu fertlerine hitap etmiş gibi.
Nitekim bu meselede,
onlardan her biri on kişi yakalarsa, yakaladıklarından her biri bir kişi alma
hakkına sahip olur. Aynı şekilde bir kişi yüz kişi yakaladığında onlardan on kişi
alma hakkına sahiptir.
1166- Sadece
bir adama "Aldığın on kişiden sana bir tane vardır" derse ve adam
yirmi kişi yakalasa, iki kişi alma hakkına sahip olur.
Çünkü "ma"
sözü, umum ifade eder. Yakalayan kişide ise umumu onunla ispat etmek mümkün
değildir. Çünkü belirli bir kişiyi özel olarak belirtmiştir. Onun için
"ma" kelimesiyle sadece alınanlarda umum manası sabit olur. Ama
"Eğer yaklarsan..." diyerek "in" şart edatını kullanırsa
durum bunun zıddı olur. Çünkü bu sözünde ne şekil, ne mana yönünden umumu ispat
edecek (ifade edecek) bir şey yoktur.
1167-
Askerlerden birine "Ey Falan! Müşriklerden şu meydan okuyan kimseyi
öldürürsen her şeyi senindir" derse ve bu sözü başka bir müslüman duyarak
o müşrikin karşısına çıkıp onu öldürse, onun eşyasını alamaz.
Çünkü komutan
konuştuğu kişiye bu işi tahsis etmiştir. Öldürülenin eşyasına hak kazanmak da
ancak komutanın tahsisi ile olur. Ganimet tahsisi de birine özel olmaya
elverişlidir. Başkası o işi yaptığında bu tahsis sanki hiç yapılmamış kabul
edilir.
1168-
Komutanın hitap ettiği kişi onu başka bir müslü-manla yardımlaşarak öldürse ve
ganimet tahsisi de yürürlükte olsa, öldüren muhatap kişi, adamın eşyasının
yarısını almaya hak kazanır. Diğer yarısı ise ganimete katılır.
Çünkü ikisinden her
biri yarısını öldürmüş ve öldürenlerden herbiri için parça butune göre
değerlendirilmiştir.[65]
1169-
Komutan "Sizden kim bir şey getirirse onun bir kısmı kendisinindir"
derse ve bir adam, yiyecek veya elbise yahut esirler getirse, bunlardan ne
kadar alacağını komutan tesbit eder. Onu ve askerleri gözönünde bulundurarak
uygun göreceği bir miktarı kendisine verir.
Çünkü getirebileceği
şeyleri mevcutlar için kullanılabilen en genel lafızla dile getirmiş ve
"şey" sözünü kullanmıştır. Bu da adamın getireceği her şeyi içine
alır.
Getirilen bu şeylerden
bir kısmını ona tahsis etmiştir. Bu da belirsiz bir miktarın ismidir. Ne varki
bu belirsizlik, en geniş anlamda bolluğu ifade eder ve tahsisi yapan veya onun
yerine bakan kişi genişlikle tasarruf edebilir. Bu meselede, ganimet tahsisini
yapan, komutan (devlet başkanı) dır. Bütün tarafları gözetmekle mükelleftir.
Onun için tarafları gözettiği bir ölçü ile paylaştırması gerekir. Bu
paylaşması da taraflarca makbul olması lazımdır.
Mesela, malının bir
kısmını birine vasiyet eden bir kimse gibi. Varis kişi, vasiyet edilen bu
maldan dilediği kadar o kişiye verebilir. Çünkü O, tahsis yapan kişi makamında
kâimdir. Vasiyet yapan kişinin varisleri yoksa malı bütün müslümanlarındır.
Devlet başkanı bu malı değerlendirir ve vasiyet yapılan kişi ile diğer
müslümaniarı gözönünde bulundurarak mirastan o kişiye uygun bir miktar verir.
1170-
"Kim bir şey getirirse ondan kendisine bir şey veya biraz yahut az bir
miktar vardır" derse, bu da bundan önceki meseleye bakılarak çözümlenir.
Ancak bu meselede ganimet tahsisi yapan komutanın vereceği miktarın, getirilen
ganimetin yarısına varması doğru değildir. Çünkü getiren kişiye getirdiğinden
az veya basit yahut belirsiz bir şey tahsis etmiştir. Bunlar da azlığın
delilidir. Azlık ve çokluk ortak isimlerdendir.
Ancak mukabele
(karşılaştırma) ile anlaşılır.
1171-
"Kim birşey getirirse onun bir cüzü kendisinindir" derse, getirilen
ganimetten ne kadar pay verileceği yine tahsisi yapan komutana kalmıştır. Ancak
bu meselede de sadece yarıya kadar verebilir.
Çünkü iki cüzden en
küçük cüz budur ve yarımdır.
1172-
"Bîr kısmı verilecektir" demesi de "bir miktar" demesi
meabesindedir.
Çünkü azlık ve çokluk
bir şeyin bazısı ve bir miktarı olur. Kesin miktar belirten bir şey tahsis
lafzında yoktur. Onun için ne kadar verileceğini tahsisi yapan kişi
kararlaştırır.
1173-
"Kim bir şey getirirse, ondan kendisine bir pay vardır, derse, Ebû
Hanife'nin kıyasına göre ona getirdiğinin altıda biri verilir. Çünkü Ebû
Hanife'ye göre bir pay altıda biri ifade eder. Nitekim, bir adam başkasına
malından bir pay vasiyet ederse, varisleri ona altıda bir oranından az
veremezler. Bu da ibni Mes'ud'dan rivayet edilmiştir.
İmam Ebu Yusuf ve
Muhammedî'in vasiyyet konusunda görüşleri ise şöyledir: Varislerden birinin
aldığı pay kadar pay alır. Aynı zamanda Şureyh'in de görüşü budur. Bunu
vasiyyetler bölümünde belirtmiştik. Burada imamların görüşüne kıyasla komutan
bir pay tahsis ettiğinde yandan fazla olmıyacak şekilde uygun görülen miktar verilir
ve bu da bir cüz mesabesinde olur. Çünkü en az iki paydan bir paydır, iki
cüzden bir cüz gibi.
1174-
"Askerden birinin alacağı pay kadar pay vardır" derse, orduda süvari
ve piyade olsa bile sadece piyade bir askerin payı kadar verilir.
Çünkü ancak kesin olan
miktar kendisine verilir ve bu da asgari paydır. Mesela, beş oğlu ve beş kızı
bulunan bir kimsenin malından başkasına bir pay vasiyet etmesi gibi. Bu durumda
kendisine vasiyet yapılan kişi kızlardan birinin alacağı pay kadar pay alır.
Miras mal bu durumda onaltı paya taksim edilir. Çünkü kesin olan budur. Bu
meselede de durum aynıdır.
Bütün bu meselelerde
kendisine ganimet tahsisi yapılan kişi payını aldıktan sonra getirdiğinden
artakalan şeyler kendisi ve asker arasında ganimet taksimi esasına göre taksim
edilir. Kendisine yapılan ganimet tahsisine bakılarak arta kalan ganimetten
mahrum edilmez.
Kendisine yapılan
tahsis ile getirdiği ganimette ortak olunca, arta kalan şeylerde tekrar nasıl
ortak olur? diye sorulursa;
Derizki; Ganimet
tahsisi bir şeye bedel (ivaz) olduğu zaman, sözü edilen bu şey yasaktır. Gazi
kişi düşmana çok zarar verdiği şeylerde şart ile bedele (ivaza) müstehak olmaz.
Buna ancak teşvik için yapılan ganimet tahsisi ile hak kazanır. Şeref ve
üstünlük anlamından dolayı tahsis edilen paydan sonra arta kalan ganimette
askerle ortak olur.
1175-
"Bin dirhem getirene iki bin dirhem vardır" derse ve bir adam dediği
kadarını getirse, sadece getirdiği kadar alabilir.
Çünkü teşvik ve yarar,
getirdiği şeylerin tümünü veya bazısını ona tahsis etmeyi gerektirir.
Getirdiğinden fazlasında teşvik manası sözkonusu olmadığından ona müstehak
olamaz.
11756-
Dinar, mukavemet görmeden tutulan esir ve at gibi birinci sınıf ganimet malı
sayılan şeyler dışında bizatihi mak-sud olmıyan ve getirilmesi şart koşulan
bütün şeyler hakkında durum aynıdır.
Getirilen şeylerin
kıymeti, tahsis yapılarak şart koşulan şeylerin kıymetinden az olduğunda daima
getirilen şeylerin kıymeti kadarına hak kazanır.
1177-
"Kim bir esir getirse o kendisinindir ve ayrıca beşyüz dirhem de
alacaktır" derse, bu tahsis geçerli olur ve bundan sonra alınan
ganimetlerden ona beşyüz dirhem verilir.
Nitekim, bir düşman
komutanını yakalıyana hem yakaladığı kişi hem de bin dinar vardır veya kralı
yakalayıp getirene hem kral hem yirmi esir daha verilecektir, derse ve askerden
biri bunu gerçekleştirse, düşmana bu işi ile zarar verdiği için, getirdiğinden
çok da olsa kendisine yapılan tahsisi almaya hak kazanır. Mesela, "kralı
kim öldürürse ona on bin dinar vardır" derse ve adamın biri onu öldürürse,
müslümanlar onun ölümü ile hiçbir mal kazanmasa bile, onbin dinarı almaya hak
kazanır.
1178- Surun
üstünden saldıran bir müşrik görüp "Kim sura tırmanır ve onu yakalarsa,
kendisine hem o, hem beşyüz dirhem
verilecektir" derse ve adamın biri bunu gerçekleştirirse, tahsis edilen
şeyi almaya hak kazanır.
Çünkü amaç düşmana
zarar vermesidir ve bunu da fiili ile gerçekleştirmiştir.
1179-
Saldıran düşman kişi kaleden çıkarken surun üstünden müslümanlann kendisine
ulaşabilecekleri bir yere düşse ve müslümanlardan biri onu yakalasa yahut
öldürse, bir şey almaya hak kazanamaz.
Çünkü komutan ona bu
tahsisi, sura tırmanması ve yakalayıp Öldürmesi şartiyle yapmıştı. Bunda da,
düşmana büyük zarar vermek vardır. Bu da kaleden çıkarken damın yere düşmesi
ve müslümanlann onu öldürmesinde mevcut değildir. Onun için kendisi düşmana bu
zararı veremediğinden, bir şey almaya hak kazanamaz. Nitekim düşman kişi
müslümanların saldırısından emin ola-miyacak şekilde müslüman askerler arasına
düşse ve adamın biri onu Öldürse, kendisine tahsis yapılan kimse yine hak
kazanır mıydı? Hayır.
1180- Ama
kalenin içine düşse ve müslümanlardan biri tırmanıp onu yakalasa veya öldürse,
tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanır.
Çünkü şart koşulan
şeyi fazlasiyle yapmıştır. Kaleye tırmanmak ve içeri girip onu yakalamak,
düşmana zarar vermek ve kuvvet izhar etmek bakımından sadece sura tırmanmaktan
daha büyüktür.
1181- Düşman
kişi olduğu gibi sur üstünde dursa ve tırmanan müslüman onu yakalayıp
müslümanlann ulaşamiyacağı bir yere atsa, sonra yakalayıp öldürse, tahsis
edilen ganimeti almaya hak kazanır.
Çünkü koşulan şartı
anlam olarak yerine getirmiştir. Yaptıkları sebebiyle adam kaleden düşmüştür.
Bu da düşman kişinin yanına çıkmak gibidir. Nitekim adamın boynuna kemend
geçirip surdan aşağı atsa ve öldürse, tahsis edilen şeyleri almaya hak
kazanır.
1182-
Komutan "Onu kim yakalarsa kendisinindir" deyip sura tırmanmayı
belirtmeseydi ve düşman kişi kaleden çikarken surdan düşseydi, duruma
bakılırdı; müslümanların ulaşa-mıyacağı bir yerde iken adamın biri onu
yakalarsa, kendisinin olur. Müslümanların ulaşacağı bir yerde iken yakalanırsa,
bütün müslümanlara ganimet olur.
Çünkü müslümanların
ulaşacağı bir yere düşmüşse, bütün müslümanlar tarafından yakalanmış sayılır.
Bundan sonra kim yakalarsa yakalayan şahıs söz-konusu değildir. Ama
müslümanlann ulaşamıyacağı bir yere düşmüşken gidip biri yakalarsa, bu durumda
yakalıyan kişinindir.
1183-
"Kim sura tırmanır ve içerideki düşmana saldırırsa, kendisine beşyüz
dirhem vardır" derse ve bu işi bir adam yapsa, tahsis edilen şeyleri
almaya hak kazanır.
Çünkü düşmana zarar
verme gerçekleşmiştirt>
Ama sura tırmanıp
düşmana saldırmak için yanlarına inemezse, tahsis edilen şeyleri almaya hak
kazanamaz.
Çünkü yaptığı işle
şart koşulan zarar gerçekleşmemiştir.
1184-
Müslümanlar bir gediğin yanma geldiklerinde, komutan "Kim bu gedikten
girerse, ona on dinar vardır" der ve bir adam girer, ama kimseyi
öldürmezse, on dinarı alır.
Çünkü koşulan şartı
yerine getirmiştir. Amaç onlara zarar vermektir ve o da gerçekleşmiştir.
1185- Başka
bir gedikten girer veya bir duvardan, kalenin içindeki düşmanın yanına inerse,
bakılır; adamın cesaretini, düşmana verdiği zararı ve müslümanlara yararını
gösteren sura tırmanış gibi zor ve ona eş bîr güçlükle bu işi başarmışsa, tahsis
edilen ganimeti almaya hak kazanır.
Çünkü şart koşulan
şeyi fazlasıyla gerçekleştirmiştir.
1186- Kaleye
girdiği yer sura tırmanmaktan daha kolay veya daha zor, ancak müslümanlara
yararı daha az ise, tahsis edilen ganimeti alamaz.
Bu bölümün sonuna
kadar zikredilen meselelerde esas budur.
1187- Amaca
nisbetle şart koşulan şeyden azı gerçekleştirildiğinde, kişi bir şey almaya
hak kazanamaz. Ama o kadarı veya fazlası gerçekleştirilirse, tahsis edilen şeyi
almaya hak kazanılır. Hatta "güzelinden bin dirhem getirene yüz tanesi
verilecektir" denilse ve biri değişik türden bin dirhem getirse, hiçbir
şey alamaz.
Çünkü burada amaç, mal
menfaatidir. Getirdiği şey ise şart koşulanın altındadır.
1188-
"Normalinden bin dirhem getirene güzelinden yüz dirhem vardır" derse
ve adamın biri güzelinden bin dirhem getirse, sadece normalinden yüz dirhem
alabilir.
Çünkü şart koşulandan
daha yararlısını getirmiştir.
Ancak şart koşulurken
tahsis edilen şeyden başkasına hak kazanamaz.
Çünkü hak kazanma
tahsiste belirtme itibariyledir.
1189-
"Kim güzelinden bin dirhem gatirirse ona verilecektir" derse ve biri
normalinden bin dirhem getirse, getirdiğini almaya hak kazanır.
Çünkü burada şart
koşulan şeyde müslümanların menfaati sözkonusu değildir. Getirilen şeyde
kalite ve nitelik, müslümanların menfaati için gözönünde bulundurulur. Şart
koşulan şeyde hem getirenin, hem de müslümanların menfaati sözkonusu olduğu
zaman getirilen şeyin kalite ve niteliği gözönünde bulundurulur. Ama getirilen
şeyin tümü getirene ait ise, bu şeyler sözkonusu olmaz.
1190-
"Normalinden kim bin dirhem getirirse, o kendisinindir" derse ve
biri beytülmal parasından bin dirhem getirirse, sadece normalinden bin dirhem
alabilir.
Çünkü hak kazanma,
tesmiye (belirtme) itibariyledir. Kendisine tahsis edilen şey İse, normalinden
bin dirhem fazladır. Kendisine tahsis edilenin fazlası umumî ganimete eklenir.
Buna göre daha sonra
şöyle denilmiştir:
"Kim saf altın
getirirse..."
En iyi Allah bilir.[66]
1191-
Komutan "Kim bir kafiri öldürürse her şeyi onundur" derse ve bir
müslüman bir müşriki vurup yere yıksa, bir başkası da onun kafasını kesse,
bakılır; vuran kişi öldürmüş, diğeri öldükten sonra kafasını kesmişse, eşya
vuran kişinindir.
Çünkü kendisi
öldürmüştür. Öldürme işi de kişinin ölmesiyle gerçekleşmiştir Nitekim vuruşu
ile müşrik adam ölmüştür.
1192-
Darbesiyle ölmeyip aldığı yaraya rağmen karşı koyabiliyor veya sözle yahut
başka bir şeyle düşmana destek olabi-liyorsa, bu durumda eşyası kafasını kesen
müslümanın hakkıdır.
Çünkü Öldüren odur.
Vuran birinci kişinin darbesinden sonra sadece yaralanmıştır.
Bundan sonra ise
ölmüştür. Zaten komutan "kim yere serer veya vurursa" demeyip kim
öldürürse, sözünü kullanmıştır.
Birincinin vurması
olmasaydı İkincisi kafasını kesme imkanı bulamazdı, diye İtiraz edilirse, deriz
ki;
Bu adam buraya
çıkmasaydı, katil onu Öldürme İmkanı bulamazdı. Zaten bununla kendi kendini
öldürdüğü açığa çıkmaz.
Mesela, biri atı
üzerindeki düşmanın boynuna bir ip geçirse ve atından yere düşürüp bu şekilde
tutsa, sonra başkası gelip onun kafasını kesse, birinci kişi onu öldürmüş
sayılır mı? Sayılmaz. Birincinin yere düşürmesi ve boynuna ipi geçirmesi
olmasaydı belki ikincisi onun kafasını kesmeğe imkan bulamı-yacaktı ama,
öldüren kişi onun kafasını kesen kimsedir.
1193- Yine
birinci şahıs tarafından öldürücü yara alsa ve bir iki gün yaşadıktan sonra
öleceği açık iken başkası gelip kafasını kesse, ganimet eşyası kafasını kesen
kişinindir.
Çünkü hakikaten
öldüren odur. Nitekim kasten öldürme olayında buna benzer bir durumda kısas
(veya diyet) ikinci şahsa (kafasını kesene) yüklenir. İkincinin yaptığı iş
birinciyi tebriye (Kurtarma) sayılmaktadır. Çünkü onun yaptığı işi kesmiştir.
Bunun delili de :
1194- Hz.
Ömer olayıdır; Mihrabda onu vuran kimse kendisine ölümcül bir darbe vurmuştur.
Hatta içtiği süt yarasından dışarı çıkmış ve bu yaradan ölmesinin kesin olduğu
anlaşılmıştır. Buna rağmen Hz. Ömer ölmedikçe diri sayılmıştır. Hatta bir
oğlu vefat etse Hz. Ömer onun varisi olur ve bu durumda o çocuk Hz. Ömer'in
hiçbir şeyine varis olamazdı. Çünkü henüz Ömer hayattadır.
1195-
Birincisi onu vurmuş ve barsaklarını dökerek yere sermiş yahut boynunu
koparmadan kesmiş ise ve bütün bunlara rağmen ruhunu teslim etmemişken bir diğeri
gelip kafasını koparmışsa, öldürülenin eşyasını birinci vuran kişi almaya hak
kazanır.
Çünki birincinin
vurmasıyla bu kişi ölmüş gibidir. Kafası kesilinceye kadar taşıdığı canlılık
ise kesilen hayvanın çırpınması mesabesinde olup muteber değildir.
Nitekim kurt bir
koyuna saldırır ve karnını deşer yahut boğazını keser, sonra sahibi yetişir de
keserse etini yiyemez. Kesme anında çırpınsa bile etini yemesi helal değildir.
Ama kurt onu kötü yaralar ve bir iki gün içinde bu yaradan öleceği muhakkak
iken sahibi gelir keserse eti helal olur. Bu da yüce Allah' in "Yırtıcı
hayvan tarafından yenilip canı çıkmadan boğazladığınız..."[67]
ayetinin anlamıdır.
Buna dair bir olay
İbni Abbas'tan şöyle rivayet edilmektedir: "Kurdun karnını yardığı ve
barsaklarını yere döktüğü bir koyunu sahibi yetişip boğazlarsa hükmü ne
olur?" sorusuna: Yenilmesinde bir sakınca yoktur, demiştir.
Kaldı ki kesin olan
bir şey ancak kesin başka bir şeyle değişir. Daha Önce ruhun varlığı kesindir.
Ruhun kalmadığı kesin olarak anlaşılan ve ölümü kesinlikle kanıtlayan bir şey
olmadıkça ölümüne hükmedilmez. Bir iki gün yaşıyacağı tahmin edilen bir canlı,
ne kadar yara alsa, maktul (ölü) sayılmaz. Ölümü ancak kafasının kesilmesiyle
kesinleşir.
1196-
Kafasını kesen kişi "Ölmeden önce kafasını kestim" der ve vuran kişi
de "Hayır, kafasını öldükten sonra kestin" derse, dış görünüşün
desteklediği söze itibar edilir. Vuran kişi beürtiğimiz şekilde boynunu kesmiş
ve karnını yarmişsa, onun sözü geçerli olur. Çünkü bu vurmasının onu öldürdüğü,
kafasını kesmenin de aynı şeyi
yaptığı kesindir.
Vurma ile kafa kesmenin etki bakımından eşit olması halinde
önce işi yapmış olanın
sözü tercih edilir.
Vuran kişinin
vurmasiyle derhal ölmeyip bir iki gün daha yaşıyacak
şekilde olursa,
kafasını kesenin sözü tercih edilir ve öldürülenin eşyası ona
verilir.
Çünkü kafasını
kesmenin onu öldürdüğünü kesin anlıyoruz. Vuranın vurmasında ise bu kesinlik
yoktur. Zayıf ile güçlü haber arasında çelişki de yoktur. Ruhunun çıkmasıyla
kafasını kesme işinin öldürdüğü kesin olduğundan ona itibar edilir.
1197- Vuran
kişinin açtığı yara belirsiz veya vücutta açık olmayıp yaralının sahipleri onu
alıp götürürken diğeri kafasını keserse, her şeyi kafasını kesenindir.
Çünkü kafasını
kesmekle kesin olarak Öldüğünden emin oluyoruz. Vuran kişinin yaralama işi
açıklık kazanmadıkça kesinlik değil, tereddüt ifade etmektedir. Tereddütlü şey
kesin şeye engel olamaz. Çünkü kesin olarak yaşadığı bilinen kişinin
öldüğü,ancak o derecede kesin bir şeyle kabul edilir. Bu da ikincinin yaptığı
işten sonra gerçekleşmiştir.
1198- Bir
müslüman, müşriklerden birini atından alarak müslümanların safına kadar getirse
ve orada boğazlasa, eşyasını almaya hak kazanmıyacağı gibi, boğazlamaya da
hakkı
yoktur.
Çünkü onu
müslümanların safına kadar diri getirince esir olmuş olur. Devlet başkanının
izni olmadıkça esiri öldürmek caiz değildir. Çünkü devlet
başkanı esirleri öldürtebileceği gibi
fey' de sayabilir. Bu ikisinden birini tercih etme hakkına sahiptir.
Devlet başkanı (veya
komutan)ın "Kim bir kafiri öldürürse her şeyi onundur" sözünden
maksat, esiri Öldürmek değildir. Amacı bu olmadığı gibi tek maksadı savaşmaya
teşvik etmektir. Devlet başkanının izni olmadıkça esiri öldürmek dinimizce caiz
değildir.
1199-
Müşriki alıp gelirken iki ordu arasında bir yerde atından indirip öldürse, her
şeyini almaya hak kazanır.
Çünkü düello yolu ile
düşmandan birini öldürmüş sayılır. Sadece atından indirmekle de esir sayılmaz.
Nitekim onu orada yakalamasaydı kendisinden intikam almış olurdu.
Ama birincisinin
durumu böyle değildir. Çünkü müslümanların safına u-laştıktan sonra artık o
kişi esir sayılır ve bu adamın getirdiği olmasa bile ondan intikam alınmaz.
Aradaki fark şöyle anlaşılabilir: Müslümanların safına ulaştıktan sonra bu
esir müslüman olursa, onların kölesi olur.
1200- İki
saf arasında atından indirdikten sonra öldürmeden adam müslüman olursa, hür
olur ve ona bir zarar verilmez.
1201-
Boynuna ip atarak atından indirse ve iki saf arasında öldürse, her şeyi
onundur.
1202- İpi
ile müslümanların safına kadar çekse ve orada öldürse, eşyasını almaya hak
kazanamaz. Ancak müslümanların safı yanında bile müşrik hala kendini savunuyor,
tedavisine bakıyor ve döğüşüyorsa bu durumda öldürecek olursa, her şe-yını
almaya hak kazanır.
Çünkü savunurken ve
savaşırken esirliği gerçekleşmemiş demektir. Nitekim müslümanların safına
kadar getirilse ve orada vuruşur ve kendini savunurken düşse ve müslümanlardan
biri vurarak Öldürse, eşyasını almaya hak kazanır.
1203-
Müslümanların safına girince İslama girerek silahını bıraksa, ondan sonra bir
müslüman onu öldürse, eşyasını alamaz.
Çünkü silahını
bırakmakla esir olmuş ve kendini teslim etmiştir.
1204- İki
taraf savaş düzeni alırken, komutan "Kim bir düşmanın başım getirirse ona
yüz dinar vardır" derse, caiz olur. Bu şartla sadece erkekler hedef
alınmış ve onlar için tahsis edilmiş olur. Onların çoluk çocukları veya malları
amaç değildir.
Çünkü bu durumda amaç,
savaşa teşviktir. Sözün mutlakhğı, halin delaletinden bilinen şeyle mukayyed
olur. Bir kafiri Öldürüp kafasını getiren herkes, komutanın tahsis ettiği
şekilde ganimetini almaya hak kazanır.
1205- Adamın
biri getirdiği baş için "Bunu ben öldürdüm" derse, bir başkası da
"Hayır, ben Öldürdüm, onu benden aldı" derse, başı elinde getirenin
sözü geçerlidir.
Çünkü açık durum ona
şahitlik etmektedir. Kafasını kesmesi ve elinden tutup getirmesi kendisinin
öldürdüğüne delildir. Yapacağı yeminle onun sözü tercih edilir.
Denilseki: Zahire göre
hak kazanma zail olur. Hak kazandığını
ispat
etmesi lazımdır.
Deriz ki: Evet, ancak
teklif güç nisbetinde olur. Müşriki öldürürken Öldürdüğüne dair adaletli iki
şahit getirme imkanı yoktur. Hak kazanabilmesi için alametleri hakem yapmaktan
başka çare yoktur.
Çünkü biliyoruz ki
komutanın amacı savaşa teşvik etmek ve ancak cen-gaverlerin yapabileceği
şeylere teşvik etmektir. Bu da maktulün başını kesme dışında olan öldürme
işidir. Sanki bunu söylerken baş kelimesini kinaye olarak kullanmıştır. Lafız
da bir delile dayanarak mecaz olarak kullanıldığı zaman
hakiki manasından
çıkar.
Mesela öldürdüğü bir
müşriki düşman askerler çekip götürse ve kendisi başım kesip getirme imkanı
bulamazsa yahut başını kestikten sonra bir nehirde düşürse ve su alıp götürse,
öldürdüğü müşrikin eşyasını yine almağa hak kazanır. Yine kestiği kafasını
yuvarlarken gidip başkasının eline geçse, onu alan bu kişi müşrikin eşyasını
almaya hak kazanır mı? Hayır. Eşyasını yine öldüren adam alır.
x
1206- Biri
elinde bir baş ile gelse ve bazıları "Bu, ölünün başıdır, öldükten sonra
kesip getirmiştir" derse, başı getiren de, "Hayır, ben öldürdüm"
derse, yapacağı yeminle beraber sözü tercih edilir.
Çünkü kendisinin
öldürdüğünü gösteren bir alamet gördük. Böyle durumlarda alameti hakem yapmak
esastır.
1207-
Bazıları "Bu, müslümamn başıdır" derse, simaya bakılır. Başın
üzerinde müşriklerin siması (alametleri) varsa, getiren kişi eşyayı almaya hak
kazanır, yoksa alamaz.
Çünkü alamete
bakılarak hüküm verildiği yerlerde simayı hakem yapmak esastır. Delili de,
müslümanlarla müşriklerin ölüleri karıştığında simaya bakıldığı gibi, cenaze
namazlarının kılınması ve gömülmeleri işinde de simaya itibar edilir.
1208-
Müslümamn veya müşrikin başı olduğu kestirileme-yip şüphe devam ederse, başın
müşrike ait olduğu anlaşılın-caya kadar kendisine bir şey verilmez.
Çünkü eşyasını almaya
hak kazanırken yanında alameti vardı. Ama bu alamet olmayınca davası sabit
olmaz ve bir şeye hak kazanamaz. Şart koşulan şeyi gerçekleştirdiği açığa
çıkmadıkça bir şey alamaz.
1209- Biri
getirdiği başın sahibini kendisinin öldürdüğünü iddia ediyor, yanındaki diğeri
de kendisinin öldürdüğünü iddia ediyorsa, başı elinde getirenin sözü yapacağı
yeminle beraber tercih edilir. Yemin ederse ganimet eşyasını alır. Yemin etmezse,
kıyasa göre ikisi de bir şey alamaz.
Çünkü yeminden kaçınan
kişi hakkı olmadığını kendisi itiraf etmiş olmaktadır. Diğerinin de
öldürdüğüne dair üzerinde bir alameti yoktur. Çünkü baş
elinde değil, diğerinin elindedir. Hak
sahibi olduğunu ispat etmeğe ihtiyacı vardır. Böylece yeminden kaçınan birinci
ile delili olmayan ikinci şahıs birşey alamazlar. Birincinin yeminden kaçınması
zaten delil değildir.
1210-
İstihsana göre ise eşyasını ikinci şahıs alır.
Çünkü birincinin
yeminden kaçınması, kendisinin öldürmediğini itiraf etmesi demektir.
1211- İnkâr
ettikten önce veya sonra diğer kişinin Öldürdüğünü itiraf ederse, ganimet
eşyası onundur.
Yemin etmekten
kaçınması durumunda da sonuç aynıdır. Her halükarda mana şudur: Başı elinde
getiren kişi tahsis edilen ganimet eşyasını almaya müs-tehak olduğunu gösteren
alamet taşımaktadır. Yeminden kaçınması veya ikincinin öldürdüğünü itiraf
etmesiyle hak ettiği şeyi ikinci şahsa aktarmıştır. Bu da sahihtir. Mesela, bir
şeyin bir kişiye ait olduğunu biri itiraf etse, o da kendisinin değil,
başkasına ait olduğunu söylese, bu şey ikinciye ait olur ve ikran ile hak
kazandığı şeyi diğerine aktarmış sayılır.
1212- Yine
iki kişi bir baş getirse ve ikisinin öldürdüğünü iddia etse, ganimet eşyası
ikisinindir. Başın ikisinin elinde olması veya ikisinin öldürdüğünü itiraf eden
birisinin elinde olması durumu değiştirmez.
Çünkü başın ikisinin
elinde olması veya birbirlerini doğralamasıyla alamet açığa çıkmıştır.
1213- Başı
elinde tutan kişi "Onu bu adamla beraber öldürdük" derken, diğeri
"Hayır, yalnız ben öldürdüm" derse, ganimet eşyası ikisinindir.
Çünkü öldürme alameti
başı elinde tutan kişi üzerindedir. Beraber öldürdüğünü itiraf etmesiyle
müstehak olduğu şeyin ancak yarısını diğerine aktarmıştır. Onun için diğer
yarıyı alma hakkı devam etmektedir.
1214- Her
ikisi başı tutarak getirse ve ayrı ayrı herbiri kendisinin öldürdüğünü iddia
etse, herbiri arkadaşının iddiasına karşı yemin etmekten kaçınırsa, tahsis edilen ganimet
eşya diğerine kalır. İkisi de yemin ederse, ganimet aralarında eşit
paylaşılır.
Çünkü alamette ikisi
de eşit olup başı ikisi de tutarak getirmiştir. Hak kazanma da ona dayalıdır.
1215-
Müslümanlar birinin bir kafayı kesmekte olduğunu görse ve kendisinin
öldürdüğünü söyliyerek yemin de ederse, ganimet eşyası ona verilir.
Çünkü öldürdüğünün
alameti beraberindedir.
Uzak yerden gelmekte
olduğunu ve böyle uzak yerde öldürüp kafasını kesemiyeceyini görürlerse, ona
ganimet eşyası verilmez.
Çünkü alametin
hakemliği ancak ona aykırı daha güçlü bir delilin bulunmaması halinde
geçerlidir. Halbuki burada aykırı bir delil bulunmaktadır. Çünkü adamı
öldürmesi mümkün olmayan uzak bir mesafede olduğunu biliyoruz. Herkes bu
durumda adamın yalan söylediği şüphesini taşımaktadır.
1216- Onu
öldürdüm, sonra düşmanla çapışarak uzaklaştım ve dönüşte başını kestim, derse
sözüne itibar edilmez.
Çünkü zahirin
kendisine şahitlik yapamıyacağı ve doğruluğuna delalet e-decek bir alamete
sahip olamadığı bir şeyden haber vermektedir. Kendisine birşey verilirse,
sadece kuru iddiası sebebiyle verilmiş olacak ki, bu da nass ile caiz değildir.
1217-
Komutan, yenilgiye uğramaya yüz tutarlarken "Kim bir baş getirirse ona yüz
dirhem vardır" derse, bundan "erkek düşman" başı anlaşılır.
Çünkü düşman yenilgiye
uğrayınca müslümanlar takibeder ve önlerine çıkanı Öldürürler. Zahire göre
maksat, savaşa ve düşmanı takib etmeye teşvik etmektedir.
Komutan "Düşmanın
kadınlarının esir alınmasını kasdettim" derse, sözü geçerli olmaz.
Çünkü söylediği Ue
düşündüğü birbirini tutmamaktadır. İçindeki düşüncesini anlamalarına da imkan
yoktur. Hüküm ancak söylediği ve bütün işlerde esas olan zahire göre verilir. Ancak düşüncesini
açıklayıp "Kim düşman kadınlarından birinin başını getirirse, ona şöyle
vardır" derse, sözü geçerli olur.
1218- Düşman
yenilmiş ve dağılmış, müslümanlar da savaşı bırakmış, ondan sonra komutan
"Kim bir baş getirirse ona şöyle vardır" derse, o zaman sözünden
maksat, kadın ganimet getirmek olduğu anlaşılır.
Çünkü savaş bitmiş ve
ganimet toplama zamanı gelmiştir. Sözünden anlıyoruz ki, amacı düşmanı takib
ve ganimet toplamaktır. "Ben, öldürülen erkek düşmanın başını
kasdettim" derse, sözüne itibar edilmez. Zira belirttiğimiz gibi her işte
hüküm, galip olan zahire göre verilir.
1219- Savaş
esnasında "Kim iki baş getirirse biri onundur" derse, sözü kadın esir
alma olarak anlaşılır.
Çünkü getireceği şeylerin
bazısını ona mülk olarak vermiştir. Bu da öldürülen erkeğin payında değil,
esir kadınlarda gerçekleşir. Çünkü öldürülenin başı bir leş olup onu vermekle
teşvik manası meydana gelmez. Ama "Getirene yüz dirhem vardır" derse,
durum değişir. Bunu getiren kişi yüz dirhemi almaya hak kazanır. Çünkü burada
savaşa teşvik anlamı, tahsis edilen şeyle gerçekleşmektedir.
1220-
Düşmanın patriği öldürüldü. Kim başını getirirse, ona yüz dirhem vardır, derse
ve düşman komutanı ancak çarpışma ile ele geçirilebilecek bir yerde olup
müşriklerden biri çarpışarak onun başını getirse, yüz dirhemi almaya hak
kazanır.
Yine müşriklerin
savunacağından korkulan bir yerde olup bir müşrik onu kendileriyle çarpışmadan
alıp gelse, tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanır. Çünkü biliyoruz ki
komutanın amacı, düşman komutanın başını getirmeye teşvik etmektir. Bu da onu
getirmiştir. Bu işte de düşmanı rezil etmek ve intikam almak vardır.
Çünkü komutanların
başını getirmeyi şart koşarken, öldürüldüğünde düşmanın güç ve moralinin
kırılmasını amaç edinmiştir. Bu da cihadın bir çeşididir. Bu işi
gerçekleştiren de tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanır.
1221- Düşman
oradan uzaklaşıp gittikten sonra biri gidip düşman korkusu olmayan yerden onun
kafasını kesip getirse, az veya çok bir şey almaya hak kazanamaz.
Çünkü bu işi cihad
değildir. Sadece leş olan bir şeyi kendisine taşıma karşılığında komutanın
verdiği bir ücrettir. Herhangi bir zümreye de yönelerek söylememiştir. Sadece
"kim başını getirirse" demiştir. Böyle bir iş için ücret vermek de
olmaz.
1222- Bir
kişiye özel olarak yönelip "Düşman komutanının başını getirirsen sana
şöyle vardır" yahut bir zümreye "Hanginiz düşman komutanının
kafasını getirirse ona şöyle vardır" derse, mesele değerlendirilir ve başı
getiren kişiye böyle bir iş için tahsis edilen miktardan fazlası verilmez.
Çünkü bu iş komutanın
ücretli adam çalıştırması kabilindendir. Ancak ücretli tahsisi fasit bir
işlemdir. Çünkü yapılacak işin miktarı meçhuldür. Zira ücret tahsis ederken
işin yeri belirlenmiş değildir. Fasit ücretle çalıştırmanın hükmü, işin
gerçekleştirilmesi halinde benzer bir iş için verilen ücreti vermektir. Bu
miktardan fazlası verilmez. Çünkü böyle bir ücrete, çalışan kişi razı olmuştur.
Bu ücretini de
ganimetten verir. Çünkü onu müslümanlarm menfaati için çalıştırmıştır. Tıpkı
yol göstermesi, koyun veya aygır (kısrak) sürüsünü gütmesi yahut erzak
taşıması için ücretle adam kiralaması gibidir. Bu ücretini de daha önce alınan
ganimetten verir. Çünkü istihkakı, ganimet tahsisi şeklinde değil, ücretle
çalıştırma şeklindedir.
Zaten ganimetler
alındıktan sonra ondan pay tahsisi de caiz değildir. Ama müslümanlarm yararı
için onların kazandığı ganimetlerden ücret vererek adam tutmak caizdir.
Doğrusunu Allah bilir.[68]
1223-
Komutan "Kim birini Öldürürse eşyası onundur" derse ve adamın biri
düşman tarafından ücretle tutulan ama savaşmayan bir müşriki öldürürse, her
şeyini almaya hak kazanır.
Çünkü ganimet
tahsisinden amaç, savaşa teşvik etmektir. Düşmandan öldürülmesi caiz olan
herkesi içine alır. Onlardan ücretle çalışanı öldürmek de caizdir. Çünkü o da
müslümanlarla döğüşmeye elverişli bir yapıya sahiptir. Kendisine ihtiyaç
duyulduğu zaman da döğüşebilir. Öldüren kişi de bilgisi ile savaşmaktadır.
Çünkü bilgisi ile savaşın sebeplerini hazırlamaktadır.
1224- Yine
onlardan bir tüccarı veya efendisi yanında hizmet eden bir köleyi veya irtidat
edip onlara katılan birini yahut antlaşmayı çiğneyip müşriklere katılan bir
zimmîyi öldürürse, yine eşyasını almaya hak kazanır.
Çünkü bütün bunları
öldürmek mubahtır.
1225-
Onlardan bir kadını öldürürse, eşyasını alamaz.
Çünkü kadınları
öldürmek şer'an yasaktır. Zira rivayete göre Rasulullah öldürülmüş bir kadın
görünce tuhafına gitmiş ve "yapmayın, bu savaşmıyordu (veya bununla
savaşılmaz)" buyurmuştur. Biliyoruz ki, komutan savaşmaya teşvik ederken
sözü ile, öldürülmesi caiz olmayanları öldürmeyi kasd etmemiştir.
Ama kadının savaştığı
anlaşılırsa, eşyasını ganimet olarak almaya hak kazanır.
Çünkü bu durumda
öldürülmesi mubahtır. Rasulullah, kadının savaşmadığını gözönünde bulundurarak
öldürülmesini yadırgamıştır. .
1226- Yine
erginlik çağına gelmiyen çocuğu müslüman öldürecek olursa, eşyasını alamaz.
Çünkü düşman
çocuklarını öldürmek caiz değildir. Komutanın teşvikten maksadının da bu
olmadığını biliyoruz.
Ama düşman safında
savaştığı kesin ise öldürülmesi mubah olduğu gibi, öldüren kimse de eşyasını
almaya hak kazanır.
1227-
Düşmandan savaşa katılan bir yaralıyı veya hastayı öldürürse, eşyasını almaya
hak kazanır. Hasta veya yaralı düşman ister savaşacak güçte olsun, ister
olmasın.
Çünkü iki durumda da
öldürülmesi mubahtır. Hasta veya yaralı olsa bile kendi iradesiyle
savaşmaktadır
1228-
Savaşması, irade ve tercihi ile savaşa katılması yahut çocuk sahibi olması
umulmayan, her yönden iş yapamaz durumda olan yaşlı birini Öldürürse, eşyasını
almaya hak kazanamaz.
Çünkü böylelerini öldürmek
helal değildir. Ama erkeklik iktidarı umulan veya savaşa iradesiyle katılan
olursa, öldürülmesi mubahtır. Çünkü rivayete göre Dureyd b. Samme yüzaltmış
yaşında iken öldürülmüştür. Zira savaşa iradesiyle katılmıştır. Öldürülen
yaşlı bu özellikte biri ise, öldüren eşyasını almaya hak kazanır.
1229-
Müşriklerin safında müslümanlara karşı savaşan bir müslümanı öldürecek olursa
eşyasını alamaz.
Çünkü bunun
öldürülmesi mubah ise de eşyasının ganimet olarak alınması caiz değildir.
Çünkü müslümanın malıdır. Müslümanın malı ise hiç bir şekilde müslümanlara
ganimet olamaz. Bağiy (yol kesen isyancıların mallan gibi.
1230-
Öldürülen müslümanın üzerindeki eşya müşriklerin ödünç verdiği eşya ise,
öldüren kişi onları almaya hak kazanır.
Çünkü üzerindeki eşya
ganimettir. Bu durumda onun öldürülmesi de mubahtır. Komutanın teşvik ettiği
şey kapsamına girmektedir. Nitekim komutan onu özellikle gösterip "Bunu
öldürürsen eşyası senindir" dediğinde eşyasını almak caiz olduğu
gibi,umumî olarak söylediğinde de eşyasını almak helaldir.
1231- Bir
kadını veya çocuğu öldürse ve bunların eşyası da müşriklerinse, onları alamaz.
Çünkü bu eşya
öldürülen kişiye ait olsadı, onu almaya hak kazanamazdı. Alamayışı, ganimet
olamayışından değil, komutanın sözü kapsamına girmeyi-sindendir. Bu anlamda
öldürülenin eşyasının kendi mülkü veya ödünç olması
arasında fark yoktur.
1232-
Üzerindeki eşyasının başka bir müşrike veya kadına
veya çocuğa yahut
yaşlıya ait olduğunu bile bile bir müşriki öldürse, eşyasını almaya hak
kazanır.
Çünkü öldürdüğü
kişinin öldürülmesi mubahtır. Üzerindeki eşya da müşriklerin mallarından bir
ganimettir. Ganimet tahsisi ile onu Öldüren almaya hak kazanır.
1233- Ama
üzerindeki eşya bir müslümanın veya antlaşma-
yı çiğnememiş bir
antlaşmahnın ise, almaya hak kazanamaz.
Çünkü bunların eşyası
ganimet olmaz. Bu da müslümanın onlar arasına eman ile girmiş olmasına
bağlıdır.
1234- Eşya,
müşriklerden İslama girmiş, fakat henüz aralarından hicret etmemiş bir
müslümanın ise, Ebu Hanifeye göre alabilir.
Çünkü Ebu Hanife'ye
göre İslam'a girmekle onun malı hükmen değil, günah bakımından kendi canı
mesabesinde masum (dokunulmaz) olmaktadır. Ganimet olmaktan çıkması ve özel
mülkiyet olması ise, ancak darulislam'da bulunmasiyle mümkündür. Bu da
gerçekleşmemiştir.
Nitekim darulislam'a
geçip mallarını darulharp'te bıraksa ve müslümanlar orayı istila etse bütün
malları fey' olur. Hatta müslümanlar orayı istila edinceye kadar kendisi orayı
terketmemişse, elindekiier dışında tarlası ve eşyası müslümanlara fey' olur.
Elindekiier ise daha önce eline geçtiği için onundur. Öldürülen düşmandan
ödünç aldığı eşya ise böyle değildir. Onun için komutanın tahsisi ile öldüren
kişi bunları almaya hak kazanır.
1235- Aynı
şekilde düşman bu eşyayı zorla almış ve müslüman da onu öldürmüşse, bu eşyasını
almaya hak kazanır.
Çünkü belirttiğimiz
gibi darulharp'teki müslümanın zim
1236- Bir
müslümanın kölelerinden biri düşman safında
m üs 1 um an lar la
savaşırken esir alınırsa, müslüm anlara fey1 olur.
Çünkü efendisinden
kurtulmuş olarak müslümanlarla savaşmaktadır. Do-layısıyle o müslümanın zim
1237-
Darulharbe eman ile girmiş bir müslümanın eşyalarını gaspeden düşmanı öldüren kişi, bu
eşyaları almaya hak kazanır.
Çünkü düşman,
müslümanın malını ğaspederek zim
Doğrusunu Allah bilir.[69]
1238-
Komutan "Kim birini öldürürse ganimet eşyası onundur" der ve mü si
umanların safından biri müşriklerin safmdaki birini vurup öldürürse, eşyasını
almaya hak kazanır.
Çünkü öldürülmesi caiz
olan bir düşmanı öldürmüştür. Komutanın ganimet tahsisi ile ganimet eşyasına
hak kazanmanın sebebi de odur.
1239-
Müşrikler, öldürülen kişinin eşyasını alamadan yenilip dağıtılır ve
müslümanlar atı ile beraber öldürülen adamın eşyasını da ele geçirirse, hepsi
öldüren kişinin olur.
Çünkü sebebine
sarıldığı için Öldürenin gerçekleşen bir hakkıdır. Bu hakkını iptal edecek bir
engel de olmamıştır. Sadece imkan bulunamadığından veya dalgınlıktan dolayı bu
hakkın alınması gecikmiştir. Bu da hakkı iptal eden
bir şey değildir.
1240-
Müşrikler öldürülen kişinin at ve silahını almış ve mesele de aynı şekilde
olmuşsa, Öldüren kişi onun eşyasını almaya hak kazanamaz.
Çünkü müşrikleri ele
geçirinceye kadar kendisi ele geçirmemiştir. Eline geçirip müşrikler
kendisinden alınca hakkı kaybolurken, henüz eline geçirmediği bir şeyi
müşriklerin ele geçirmesiyle onda hakkı nasıl kaybolmasın!
Böylece hak kazanma
sebebinin ortadan kalktığı anlaşılmaktadır. Çünkü komutan, tahsis edilen
ganimete hak kazanmak için öldürmeyi sebep yapmıştır. Zira Öldüren kişi ancak
bu sebeple ganimeti almaya hak kazanır. Müşriklerin o eşyayı almasıyla bu hak
da düşmüştür. Sebep ortadan kalktıktan sonra hükümde bir etkisi kalmaz. Onun
için bu mal artık müşriklerin malı olmuş ve müslümanlar ele geçirince bütün
askerlere ait bir ganimet h
1241-
Müslümanlar istila edince malını müşriklerin alıp almadığı belli değilse,
üzerinde ne bulunursa öldüren kişiye aittir. Kendisinden alındığı belli olan
şeyleri ise fey' olur. Çünkü gerçeğe vakıf olmak mümkün olmadığında zahire
itibar edilir.
1242-
Öldürüldüğü zaman müşrikler onu yanlarına çekmiş ve eşyası da üzerinde
gitmişse, sonra müslümanlara karşı yenik düşmüşlerse, bu eşya Öldüren kişiye
ait olur.
Çünkü eşyasını almak
için değil, atlar çiğnemesin diye çekip götürmüşlerdir. Nitekim iki saf
arasında atlar çiğnemesin diye ayağından müslüman askerlerin karargahına
çekilen yaralı müslüman, sonra ölürse şehid olur ve yıkanmaz.
1243- O
müşriği çekip götüren müşriklerin Ölenin varisi olan kişiler olmaması lazımdır.
Onun varisleri ise, eşyası müslümanlara ait ganimet olur.
Çünkü zahire göre
varisi eşyasını almak için çekip götürmüştür. Eşyasında varisi onun yerine
geçer. Öldürülen kişi eşyasına kendisi sahip olduğu gibi, onun yerine geçen
kişi de aynı şekilde sahip olmaktadır. Yabancı onun yerine geçemediği için
çekip götürmekle de eşyasına varis olmaz. Ama kendisi yeni zim
1244- Çekip
götüren kişinin onun varisi veya vasisi yahut yabancısı olduğu bilinmiyorsa,
ölünün eşyası Öldüren kişiye ait olur.
Çünkü hak kazanmasının
sebebi bellidir. İptal edecek aykırı bir şey bilinmiyorsa, hükümde bu sebebe
itibar etmek gerekir.
1245- Yine,
atı yanında bulunursa, öldüren kişiye ait olur. Ama düşmandan birinin elinde
yakalanırsa müslümanlara ganimet olur.
Çünkü başka bir elin
zim
Çünkü bu hakkını iptal
edecek başka bir elin varlığı sözkonusu değildir. Belki de kimse yakalamadan
çekilen askerin peşinden gelmiştir.
İstihsana göre ise
ganimettir.
Çünkü ne ölünün
elinde, ne de ölünün önceden elinde bulundurduğu yerde ele geçirilmiştir.
Hakkında kıyasa göre işlem yaparsak, katile ait olduğunu söyleriz.
1246-
Askerler yürüdükten sonra bir veya iki mil uzaklıkta görülse, kıyasa göre at,
adamı ödüren kişinin olur.
Çünkü hakkını iptal
edecek başka birinin müdahalesi görülmemektedir. Belki de kimse dokunmadan
kendiliğiden askerlerin peşiden gitmiştir.
İstihsana göre ise,
ganimet olur.
Çünkü ne ödürülenin
elinde, ne de öldürülen kişinin zaptettiği yerde ele geçmştir. Burada kıyasa
göre karar verirsek, atın, Öldürülen kişinin olcağını söylemek gerekir.
1247-
Askerler bir ay süre ile gitmiş ve şehirlerine dönerken, at da onların
peşinden gitmiş olabilir. Halbuki zahire göre kendi başına bir ay süre ile
böyle dolaşmaz. Sağa sola yiyecek ve içecek için sapar, yoldan sapmadan bir ay
böyle devam etmişse, anlarız ki, tek başına değildir ve biri onu sürmüştür. Bu
durumda müslümanlar ele geçirdiğinde ganimet olur. Ama kendi kedine bir ay
yolda onları takibederek gittiği kesin anlaşılırsa, sahibini Öldüren kişiye
ganimet olur.
Çünkü ona başkası el
koymamıştır. Böylece öldüren kişinin kazandığı kesin hakkı ortadan kaldıracak
birşey olmamıştır.
1248-
Öldürülenin atını alıp onu ve silahını üzerine yükle-seler ve yenilmiş olarak
geri gitseler, sonra müslümanlar yetişip ele geçirseler, bütün şeyleri öldüren
adamındır.
Çünkü ölünün eşyasına
elkoymayı amaç edinmemişlerdir. Sadece yakınlarına geri götürmek için atma
yüklemişlerdir. Bu da eşyasına elkoyma sayılmaz.
1249- Ama
Ölünün oğlu bu işi yapmış ve müslümanlar ele geçirmişse, eşyası müslümanlara
ganimet olur.
Çünkü oğlu eşyasına
sahip çıkmadan bunu yapmaz. Zira kendisi ölünün h
1250- Daha
önce bu işi yapması için birine vasiyet etmişse, durum yine aynıdır.
Çünkü vasi, ölümünden
sonra onun h
1251-
Yabancısı olan düşman askerler, atını götürürken üzerine yükledikleri ölü ile
beraber kendi eşyalarım da yüklemiş ve götürmüşse, ele geçtiklerinde sadece
ölünün üzerindeki eşya öldürene ait olur. At ve üzerindeki diğer şeyler müslümanlara
ganimettir.
Çünkü ihtiyaçları için
onu kullanmaları, sahip olmaya çalıştıklarını ifade eder. Ama ölünün eşyasını
üzerinden soymadıkları İçin ona sahip çıkmaya çalışmadıklarını gösterir. _
1252-
Üzerine Ölü ile beraber sadece matara ve yem torbasını yüklemişlerse, at ve
üzerindeki şeyler hepsi öldürene ait olur.
Çünkü bu şeyleri
yüklemekle ata elkoymuş sayılmazlar. El koymak, ona sürekli sahip olmak ve elde
tutmakla olur. Bu da belirli bir maksatla yük vurup matara ve diğer şeyleri
üzerinde taşımakla ancak sabit olur.
1253-
Semerini başka bir semer veya eğerle değiştirip üzerinde sadece Ölüyü ve
eşyasını taşısalar, at ve üzerindeki bütün şeyler öldüren kişiye ait olur.
Çünkü semerini veya
eğerini değiştirmeleri, onu ele geçirmeye ve sahip olmaya çalıştıklarına delil
sayılmaz. Bu ve buna benzer meselelerde genel kanaate, onu kendilerine mal
etmek için çalıştıklarını gösteren delil ve işaretlere itibar edilir.
Doğrusunu Allah bilir.[70]
1254-
Komutan "Kim altın veya gümüş getirirse, dörtte biri onundur" derse,
sözü, ister müslümanlar, ister müşrikler tarafından işlenmiş olsun, külçe ve
işlenmiş altını kapsar.
Çünkü altın ve gümüş adı
hakikaten hepsini kapsar. Almaya hak kazanmak da ona binaendir. Nitekim
"altın ve gümüş dışında kim ne getirirse, kendisinindir" dediğinde
bütün çeşitleriyle altın ve gümüş bunun dışında kalmaktadır. İstisna yapılmadan
tahsis genel olarak altın ve gümüşten yapıldığında da aynı şekilde almaya hak
kazanılır.
Nitekim altın ve
gümüşte zekat ayn (eşyanın kendisi) itibariyledir, aynı cinsten mübadele
yapıldığında değişik cinslerden vermek haram olduğu gibi, aynı cinsten mübadele
de değişik cins alıp vermek veya az yahut çok alıp vermek haramdır. Bunda
külçe ve işlenmiş cinsler aynıdır. Yani külçeden külçe ve işlenmişten işlenmiş
alınıp verildiği gibi alınıp verilen şeyler de eşit miktarlarda
olması lazımdır.
Bu durum şunun
tersinedir: Adam altın veya gümüş satın almıyacağına yemin eden bir kişi ise,
dirhem veya dinar (metal gümüş ve altın para) alırsa, yeminini tutmamış
sayılmaz. Çünkü satın almıyacağına dair yemin etmiştir. Bu da ancak birinin
satmasıyla ortaya çıkar. İşlenmiş altın veya gümüşün satıcısına ise sarraf adı
verilmektedir. Altın veya gümüş satıcısı adı da ancak birinin satmasıyla
ortaya çıkar. Bu ad, işlenmiş altın veya gümüş satan kişiye verilir.
Burada her hak
kazanma, ismin hakikati şartına bağlanmıştır. "Altına veya gümüşe
dokunmayacağım" diye yemin etseydi, o zaman yeminini tutmamış olurdu.
Çünkü bu, işlenmişi de, işlenmemişi de kapsamaktadır. Zaten ganimet tahsisi
ile hak kazanma, vasiyetle hak kazanma mesabesindedir. Malı olan altın ve
gümüşten vasiyet etseydi, işlenmiş ve işlenmemiş olanın tümünü kapsardı.
1255-
"Kim demir getirirse, onundur. Demirden başka bir şey getirirse, yarısı
onundur" derse ve adamın biri demir külçesi yahut demirden tabak, silah,
bıçak, kılıç getirse, hepsi onundur.
Çünkü demir ismi hepsini
kapsamaktadır. İşlenmekle ayn (eşya)m adı değişmez. Çünkü aynından yapılan işle
maddesi yok olmayıp şekil kazanmakta ve devam etmektedir. Amacı olan şeyden de
sapmamıştır. Yüce Allah onu şöyle belirlemektedir: "Pek sert olan ve
birçok faydası olan demiri var ettik."[71]
Ama kılıç kını, bıçak
sapı ve kını getirirse, getirene ait olur.
Çünkü demir değildir.
"Bundan başkasını getirene yansı vardır" dediği için bu yarıya
müstehak olur.
Ancak bunun yarısı
kendisinden alındığında eşaya zarar getiriyorsa, kıymeti alınır.
Çünkü aslın (temel
malın) sahibi odur. Diğer askerlerin ganimet hakkı ise bu asla tabî olan şeyde
tahakkuk etmiştir. Lakin zarar vermemek için bu yarının kıymeti alınır. Birinin
arazisinde bulunan ortak bir bina gibi. Zarar vermemek için arazi sahibi
binanın yarısını ortağından kıymeti ile alabilir.
1256-
"Kim pamuklu kumaş getirirse, o kendisinindir" derse ve biri dibac,
yün ve ipek kumaş getirirse, almaya hak kazanamaz.
Çünkü "Bez
pamuklu kumaş" adı bu şeyleri kapsamaz. Sadece keten ve pamuklu kumaşları
kapsar. Nitekim bezzaz (manifaturacı), halk arasında (önceleri) pamuklu ve
keten kumaşları satan kişiye verilen isimdir. Bezzazlar çarşısı da dibac ve
konfeksiyon kumaş satanların dışında sadece keten ve pamuklu kumaş satılan
çarşıdır. Yani Küfe halkının adetine göre düzenlenmiştir. Ama muhitimizde keten
ve pamuklu kumaşları satanlara kerabîsî adı verilmektedir.
Eğirilmiş veya
eğirilmiş olup henüz dokutulmamış keten veya pamuklu getirse, bundan bir şey
alamaz. Çünkü "bez" ismi, normal olarak iplik h
1257-
"Kim bir elbise getirirse, o kendisinindir" der ve biri dibac veya
iplik veya kürk yahut başka elbise getirse, onu almaya hak kazanır.
Çünkü elbise ismi
normal olarak insanın giydiği şeylere verilir. Halkın
giydiği bütün şeyler
bunun kapsamına girer. Sadece ayakkabı, sarık ve külah
bunun dışındadır. Bu şeyleri getiren
kimse almaya hak kazanamaz. Çünkü elbise giyinmek için giyilen şeydir. Sarık,
külah ve ayakkabı ile giyinme meydana gelmez. Nitekim yemin kefareti her
miskine bir takke, külah veya ayakkabı verilirse yerine gelmez. Ancak bu
şeylerin kıymeti, yiyecek tutarı olduğunda bunlar yemek bedeli olarak verilir.
Elbise giymiyeceğim, diye yemin eden bir kimse külah veya sarık giydiğinde
yemini yemiş (tutmamış) sayılmaz.
1258- Bir
keçe, kilim, perde, yatak getirse, bunları almaya hak kazanamaz.
Çünkü bunları halk
normal olarak giymez. Sadece evlerde kullanır. Bunlar elbise İsmi kapsamına
değil, eşya kapsamına girmektedir.
"Kim bir eşya
getirirse, onundur" derse, halkın giydiği şeyler de dahil bütün bunları
almaya hak kazanır.
Çünkü bütün bunlar
eşyadır. Eşya, faydalanılan şeyin adıdır. İsmini özellikle belirtmese bile
eşya ismini mutlak söylemesi h
1259-
"Kim altın veya gümüş getirirse" derse ve biri altın yahut gümüşle
kaplı bir kılıç getirirse, sadece kablamasını almaya hak kazanır.
Çünkü altın veya gümüş
ismi hakikaten onu kapsar. Nitekim satışta altın hükmü sadece kaplama hakkında
sabit olmaktadır. Yine adam gümüş yaldızlı ve gümüşle süslü bir eğer getirse,
sadece gümüşünü almaya hak kazanır.
1260- İçinde
altın ve gümüş çiviler bulunan ve bu çiviler söküldüğü zaman dağılan kapılar
getirse, bir şey almaya hak kazanamaz. Çünkü ekseriyeti altın veya gümüş
değildir.
Yani kapı tahtalarına
batmış çiviler yok hükmündedir. Altın ve gümüşten maksat ise, onlarla
süslemektir. Çivilerde ise süs maksat değil, yararlanma
maksattır.
Halbuki eğer ve kılıç
kaplaması ve yaldızı böyle değildir. Bunlardan süsleme kastedildiği açıktır.
Kaldı ki çivi tamamen
kapıya tabî ve onda kaybolmuştur. Çünkü söküldüğü zaman kapı diye bir şey
kalmıyacaktır. Halbuki getirilen ganimet kapıdır. İçinde altın çiviler olsa
bile normal olarak buna altın kapı da denilmez. Halbuki eğer ve gem böyle
değildir. Çünkü üzerindeki gümüşlere bakılarak gümüş yaldızlıdır, denilir.
1261- Altın
veya gümüş üzerinde inciler varsa yahut yüzüğün taşı inci ise, altın ve gümüş
dışındaki bütün bu mücevherler ganimettir.
Çünkü altın ve gümüş
ismi hakikaten bunları kapsamaz. Diğer süs eşyası ise getirenindir.
Çünkü altın ve gümüş
adı bunları hakikaten kapsar ve başka bir isimle anılmazlar. Nitekim altın veya
gümüş yüzük denildiği halde taşma nisbetle inci veya başka mücevher yüzüğü
denilmemektedir.
1262- Yine
üzerinde değerli taşlardan bulunan altın veya gümüş haç getirse, bu taşların
tümü ganimettir.
Çünkü altın ve gümüşe
başka bir isim g
1263-
"Kim yakut veya zümrüt getirirse..." derse ve biri yakut ve zümrütle
süslü gümüş yaldızlı bir süs eşyası getirse, yakut ve zümrüt sökülür ve
kendisine verilir.
Çünkü yakut ve zümrüt
ismi, altın ve gümüş Üzerine yerleştirilmiş olsa bile, hakikaten devam
etmektedir. Çünkü onun ismini yok edecek başka bir şeye maruz kalmamıştır.
1264- Yine
taşı zümrüt veya yakut bir yüzük getirse, bunlar sökülür ve kendisine verilir.
Çünkü sökülmesiyle
müslümanlara herhangi bir zarar ulaşmaz. Zira getirilen şeyin m
1265-
"Kim bir demir getirirse, onundur" derse ve biri Üzengileri demir
olan bir eğer getirse, üzengiler sökülür ve kendisine verilir.
Çünkü demir ismi
onlarda hakikaten devam etmektedir. Mesela demir özengi, ağaç Özengi denilmesi
gibi. Sökülmesinde de bir zarar yoktur.
1266- Eğerde
demir çiviler veya halkalar varsa ve bunlar söküldüğünde eğer dağıtacaksa,
getiren kimse birşey alamaz.
Çünkü bu şeyler eğerin
menfaati için kullanılmış olup süs için değildir. Kapılardaki çiviler gibi.
Nitekim demir köşebent ve benzeri demirlerle monte edilmiş ve bu demirler
söküldüğünde dağılacak olan bir gemiyi ele geçiren bir kimsenin alacağı bir şey
olmaz.
Bu nevi konularda
prensip şudur: Süs amacı ile olmayıp yararlı olması için ve tahsisin yapıldığı
şeyin ismi dışında bir isimle başka bir şeyde kullanılan şeyler tahsis kapsamma
girmez. Başka şeyde süs için kullanılan ve tahsis edilen şeyin ismini taşıyan
şeyler de tahsis kapsamma girmektedir. Çünkü süs, ayndan (eşyanın kendisinden)
sağlanmak istenen yarardan fazla olan bir özelliktir. Fahiş bir zarar meydana
getirilmeden sökülebiliyorsa, hakkın gereği olarak sökülür, şayet sökülünce
zarar büyük oluyorsa, eşya satılır ve tutarları tahsisin miktarı kapsamına
giren ve girmeyen payiara bölünür. Mesela birinin mülkiyet oranına göre
aralarında bölünür.
1267- Buna
göre "Kim bir ipek getirirse, onundur" derse ve biri iç dolgusu ipek
olan bir cübbe veya kaftan getirse, bir şey almaya hak kazanamaz.
Çünkü iç dolgu üzeri
örtülüdür. Cübbe veya kaftanda kullanılması süs için değil, yarar sağlaması
içindir. Böylece içinde tüketilmiş bir eşya mesabesinde olmaktadır.
Nitekim savaş durumu
dışında erkeklerin ipek giymesi haram olduğu halde böyle bir cübbe veya
kaftanın erkekler tarafından giyilmesinde bir sakınca yoktur. Kendisine tahsis
yapılan kişi bunu almaya hak kazanır, diye iddia edilirse, bunun neticesi
olarak "Örgü ipleri ipek olup diğer ara maddesi ipek olmayan bir elbise
getiren kişinin de örgü iplerini almaya hak kazandığı" kabul edilmesi
gerekecektir ki, bu da makul olmıyan uzak bir sonuçtur.
1268-
"Kim ipek bir elbise getirirse, onundur" der ve biri yüzü yahut
astarı ipek olan bir cübbe getirirse, ipek olanları alır, diğerleri ganimet
olarak kalır.
Çünkü
"elbise" ismi, ayrı ayrı yüzü de astarı da içine alır. Her biri diğerinin
yerini tutmaz. Aksine her biri hakikati üzere farklıdır. Hüküm açısından bu
nevi elbiseleri erkeklerin giymesi mekruhtur. Kılıcın kılıfı mesabesindedir.
Getirilen bu elbise
satılır ve tutan yukarıda belirtildiği şekilde paylaşılır.
Çünkü yüzü ve astarı
birbirinden ayırmak fahiş bir zarar meydana getirir.
1269-
"Kim ipek bir cübbe getirirse, onundur" der ve biri yüzü yahut astarı
ipek olan bir cübbe getirirse, burada muteber olan onun yüzüdür.
Çünkü normal olarak
cübbe denilince yüz kısmı anlaşılır. Astan ise yüzüne nisbetle ona tabidir.
Zaten tahsiste cübbe ismi kullanılmışsa, cübbenin astarına da, yüzüne de hak
kazanır. Halbuki bir önceki meselede durum bunun zıddıdır. Orada hak kazanma
elbise adıyla olmuştur. Astar olmaksızın elbisenin yüzüne de elbise denilir.
1270-
"Kim altın getirirse, onundur" der ve biri altınla dokutulmuş bir
dibac (kumaş) getirirse, bakılır, şayet altın kumaşın çözgüsünde
kullanılmışsa, bir şey almaya hak kaza-
namaz.
Kumaşın çözgüsü
(iskelet ipliği) olan ipek mesabesindedir.
Altın açık bir şekilde
belli oluyorsa, sadece onu almaya hak kazanır.
Çözüm yolu da
satmaktır. Çünkü muteber olan çözgü değil, ara dokudur. Nitekim çözgüsü ipek ve
ibrişim olan kumaşı erkeklerin giymesi caizdir. Ama ara dokusu ibrişim olan
kumaşı erkeklerin giymesi helal değildir. Çünkü kumaş ancak ara dokularla
kumaş özelliğini kazanır. Onun için bunda nisbeti çözgüye değil, ara dokuya
olmaktadır.
1271- Kim
ipek ve bir tarafı ipek olan bir cübbe yahut aradokusu ipekten olan bir
elbiseyi ele geçirirse, ondan birşey
Çünkü bu tamamen ona
bağlıdır. Nitekim bu nevi elbiseleri erkeklerin giymesinde bir sakınca yoktur.
1272- Yine
"Kim altın getirirse, onundur" derse ve biri üzerinde altın çivi
bulunan bir yakutu yahut taşında altın çivi bulunan gümüş bir yüzüğü
getirirse, bundan birşey almaya hak kazanamaz.
Çünkü bu kaplama olup
tamamen ona tabidir. Nitekim dişleri altın kaplama olan bir esir getirse,
dişlerindeki altını almaya hak kazanamaz.
Ama altından burun
takılmış bir esir getirirse, bu altını almaya hak kazanır. Çünkü burun
vücuttan dışa uzanmakta ve dilediğinde sahibi takıp sökmektedir. Onun için
katıksız tam tabî sayılmaz. Halbuki dişler böyle değildir.
Bütün bunlar istihsana
göredir. Kıyasta ise esas adı hakikaten koruduğu için bütün bunları almaya hak
kazanır.
1273-
"Kim ipek bir elbise getirirse, onundur" derse ve biri astarı samur
yahut başka bir kürk olan cübbe getirirse, yüzü dışında bir şey almaya hak
kazanamaz.
Çünkü elbise ismi ile
ona tahsis yapılmıştır. Böyle durumlarda astarın ipeklikte yüze tabî
olmıyacağını belirtmiştik. Ganimet tahsisi cübbe ismi ile olsaydı cevabı da
"tabidir"şeklinde nisbette ipeke tabî olmaz. Çünkü böyle cübbelere
samur veya kürk cübbesi[72] adı
verilmektedir. İpek şeye hak kazanması, ona hiçbir şekilde tabî olmıyan
şeylere de hak kazanmasını gerektirmez.
1274- Yine
"Kim kürklü bir elbise getirirse* onundur" derse ve biri astarı kürk
bir elbise getirse, sadece yüz kısmını almaya hak kazanır.
Çünkü elbise ve cübbe
ismi yüz dışında kürkü kapsamaktadır. Yüz kısmı da nisbette astara tabî
değildir.
1275-
"Kim büzyun (sündüs denilen altın işlemeli atlas) birşey getirirse,
onundur" dese ve biri gövde kısmı büz-yun, kol ve kenarları dibac olan bir
cübbe getirirse, sadece gövde (beden) kısmını almaya hak kazanır.
Çünkü bu elbisede
değişik mallar birbirine tabî değildir. Yakası dışında her tarafı büzyun olan
bir cübbe getirse, hepsi getirene ait olur. Çünkü yaka tümüyle cübbeye tabidir.
1276-
"Kim büzyun bir cübbe getirse" derse ve biri bedeni büzyun diğer
tarafları dibac olan yahut aksi olan bir cübbe getirse, ondan birşey almaya hak
kazanamaz.
Çünkü getirdiği şey
büzyun cübbe değildir. Nitekim dibac kısmı sökülüp alındığında cübbe denen bir
şey ortada kalmaz. Halbuki tahsiste şart, büzyun cübbe getirmek, şeklinde
belirlenmiştir.
1277-
"Kim altın veya gümüş getirirse, onundur" derse ve biri altın ve
gümüşle kaplı bir tabak getirse, bakılır. Eğer altın ve gümüş süs için
kaplanmışsa, bu tabak getiren şahsa ait olur. Süs için kaplandığının delili de,
söküldüğü zaman tabağın şeklinin bozulmamasidır. Şayet kaplama tabağın
kırığını tutturmak için yapılmış ve söküldüğü zaman tabak dağılacaksa, bunu
almaya hak kazanamaz. Çünkü kapılara çakılan çivi mesabesindedir.
Çünkü altın ve gümüş
bu tabakta süs için değil, yarar sağlasın diye kullanılmıştır. Böylece tümüyle
ona tabî olmuştur.
1278-
"Kim kıl getirirse, onundur" derse ve biri keçi postu kıldan kilim,
örtü veya kıl aba getirirse, bunlardan hiçbir şey alamaz.
Çünkü kıl ismi deriden
kırpılan kıldan başka şeyleri normal olarak kapsamaz. Kıldan dokutulan şeyleri
kapsamaz. Nitekim böyle bir elbise ile ana maddesi arasında bir benzerlik de
yoktur. İşlenmekle başka bir şey olduğunu böylece anlıyoruz.
1279-
"Kim ipek getirirse..." derse ve biri ipek deri yahut deri üzerinden
kırpılmış ipek getirse, iki durumda da eşya onundur.
Çünkü ipek adı hakiki
olarak ikisini de kapsamaktadır.
Kırpıldıktan sonra
deri ipeke nisbet edilir mi? diye sorulacak olursa, cevap olarak, evet, deriz.
Halbuki koyun ve keçi derilerinde durum böyle değildir. Çünkü üzerindeki yün
ve kıllara nisbet edilmez. Ve kimse yün deri, demez.
1280- İpek
bir elbise getirirse, onundur.
Çünkü elbise mutlak
olarak ipeke nisbet edilmektedir. Ama "yün veya büzyun getirirse"
dediğinde, yün elbise veya büzyun elbise getirildiğinde durum değişir. Çünkü
dokumadan sonra mutlak olarak artık yün veya büzyun şeklinde değil, elbise
kaydıyla isimlendirilir. Yün elbise, büzyun elbise gibi. Pamuk ve ketende
olduğu gibi.
Eğirılmiş ipek
getirirse, onundur.
Çünkü eğirmeden sonra
mutlak olarak İpek ismini taşır. Halbuki keten ve pamukta böyle değildir.
Netice olarak ipek İsmi, ne olursa olsun İpeke verilmekte ve adı
değişmemektedir.
1281-
"Kim ipek cübbe veya merv cübbesi getirirse, onundur" derse ve biri
yüzü ve astarı kürk yahut samurdan bir cübbe getirse, bu ganimet olur. Yüzü
Merv işi, astarı da kürk veya samur olursa, yine ganimettir.
Çünkü bu normal olarak
ipek ve samur dışında kürke nisbet edilmektedir. Yani yüzü dışında bu isim kürk
ve samura verilmekte ve yüz kısmı bunun kapsamına girmemektedir. Yüz kısmının
tümüne cübbe adı verilmektedir. Çünkü nisbette asıl, tek başına ismin kapsamına
girmeyen şeylerin dışında ismin yalın h
1282- Astarı
Merv işi veya kuhi (bir nevi beyaz elbise) olan ipek bir cübbe getirse, sadece
dışını almaya hak kazanır. Astar kısmı ise ganimet olur. Çünkü bu cübbe astara
nisbet edilemez. Zira tek başına astara cübbe adı verilmez, ipekten olan
cübbe-nin sadece dışına cübbe ismi verilebilir.
İpek konusunda daha
önce yüze de astara da hak kazandığı zikredilmişti. Bu konuda iki rivayet
olduğu söylendiği gibi, ikisinin arasında fark olduğu da ifade edilmiştir.
Çünkü astar olmadan tek başına ipek (harir)[73] olan
dış yüze, cübbe adı ne
hakikaten ne mecazen verilir. Ama ipek (hazz)den mecazen cübbe ismi
verilmektedir.
Astar samur veya kürk
olup lafız hakikaten kullanıldığında mecaz îtiban kalkmaktadır. Merv işi olup
lafzın hakikaten kullanılması imkansız ise, mecaz yolu ile kullanılır ve
getirene sadece dış yüzü ait olur.
Nitekim "kim ipek
veya samur yahut kürkten bir cübbe getirirse" der ve biri dışı ipek yahut
karışık renkli bir cübbe getirirse, dış yüzü dışında ancak diğer tarafları
almaya hak kazanır. Çünkü cübbe ismi ya hakikaten veya mecazen dış yüz
dışındaki şeyleri kapsamaktadır. Dış yüz de hiçbir şekilde astara tabî olmaz.
1283-
"Kim merv işi bir cübbe getirirse..." der ve biri dışı merv işi,
astarı başka şeyden olan bir cübbe getirirse, hepsi onundur. İpek olması
durumunda da durum aynıdır.
Çünkü bu durumda
astarsız dış tarafa cübbe değil, iç gömlek adı verilir. Durumun böyle olduğunu
şöyle demesinden de anlıyoruz.
"Kim dışı
yukarıdaki şeylerden, astarı ise başka şeyden olan bir takke getirirse,
onundur" derse ve biri getirirse, hepsi onundur.
Çünkü astar ve iç
dolgusu olmadan takke meydana gelmez.
1284-
Herhangi bir kişi üzerinde gördüğü belirli bir cübbeyi göstererek "Kim bu
ipek cübbeyi getirirse, onundur" derse ve biri getirdiğinde astarının
samur veya kürk olduğu anlaşılsa, hepsi getirene ait olur.
Çünkü burada
istihkakı, isim zikretmeksizin ve nisbet de yapmaksızın işaret ile kesinlik
üzerine bina etmiştir. İşaret ve isimle nisbetin hepsi bir şeyi tarif içindir.
Ancak işaretle tarif h
1285-
"Kim merv işi cübbe getirirse..." sözünden yüz kasde-dildiği kabul
edilir.
Çünkü belirttiğimiz
gibi nisbet dışa yapılmıştır. Halbuki astarsız buna cübbe denilmez. İç dolgu da
yüz ve astarın ikisine tabidir. Dolayısiyle cübbenin tümünü almaya hak kazanır.
1286-
"Kim ipek bir cübbe getirirse..." derse ve biri astarı ipek olmayan,
iç dolgusu pamuk veya ipek olan ipek bir cübbe getirse, sadece dışını almaya
hak kazanır.
Çünkü mecaz olarak
ipekten dış tarafa cübbe adı verilmektedir. Bu isimle astarı da almaya hak
kazanamaz. Astarı alamayınca iç dolguyu da alamaz.
1287-
"Kim merv işi bir kaftan getirrise..." der ve biri, astarı da iç
dolgusu da merv işi olmiyan bir cübbe getirirse, sadece dışını almaya hak
kazanır.
Çünkü yalnızca dışa
kaftan denilir. Bir şallı, iki şal kaftan denilmesi gibi. Ama cübbe böyle
değildir. Cübbede yalnızca dış kısım, cübbe değil, gömlek diye isimlendirilir.
Dışı da astan da merv
işi olduğu halde içdolgu başka şeyden ise, hepini almaya hak kazanır.
Çünkü dışa ve astara
sahip olmaya hak kazanınca bunlara tabî olan iç dolguya da hak kazanır. Nitekim
"kim bir kaftan getirirse" dediğinde, içdolgu kaftan değilse bile,
dışa ve astara tabî olduğu için kaftanı getiren kişi onu almaya hak kazanır.
Sınırlandırma durumunda da, merv işi olmasa da, iç dolguyu almaya hak kazanır.
Bütün söylediklerimiz şalvar için de geçerlidir. Çünkü astarlı olsun veya
olmasın, yalnızca tek tarafına şalvar denilmez.[74]
1288-
Haricilerin verdiği eman diğer müslümanlarm[75] verdiği
eman gibi geçerlidir. Çünkü onlar, merkezî otoriteye boyun eğmiyen bir
zümredir. Bu özellik Kur'an-ı Kerimde "Müslümanlardan iki zümre
çarpışırsa"[76] ayetinde ve Hz. A li'nin
"Onlar da müslümandır ama bize karşı başkaldıran kardeşlerimizdir"
sözünde açıkça belirtilmektedir. Zaten bir müslüma-nın verdiği eman, hepsinin
verdiği eman gibi geçerlidir.
Çünkü düşman, isyancı
müslümanlar ile diğer müslümanlar arasında savaşı gerektiren sebebe vakıf
olamamaktadır ki, isyancıları diğerlerinden ayırd etsin ve onlardan eman
istesin. İsyancılardan eman istediklerinde sanki aramızda ticaret yapmak üzere
bize barış ilan etmiş olurlar. Bu da geçerli bir emandır.
Emanlarım geri
vermedikçe müslümanlarm onlara saldırması caiz değildir.
Kendi kendilerini savunacak
durumda olduklarında aldatmak caiz olmadığı gibi, savunacak durumda
olmadıklarında da eman altındakileri emin olacakları yere kadar ulaştırmak
gerekir.
1289-
Hariciler, düşmanla yardımlaşarak diğer müslüman-lara savaş açar ve müslümanlar
onları yenerse, düşmanın bütün şeylerini ganimet olarak alırlar. Haricilerin
onlardan yardım istemesi, kendilerine eman verme sayılmaz.
Ashabımız (hanefi
Bu ise yanlıştır.
Çünkü haricilerden eman almışsa onların bayrağı altında müslümanlarla savaşmış
olması emanı bozma sayılmaz. Ancak;
Bunlar müslümanların
karşısına barışçı değil, savaşçı olarak çıkmışlardır. Müslümanlar açısından
karışık bir durum yoktur. Hariciler açısından ise, onlardan eman altında olmak
için değil, kendilerine yardım etmek için onlara (haricilere) katılmışlardır.
Nitekim savaş alanında
asker birbirinin emanı altında olmaksızın birbiriyle yardımlaşmaktadır.
1290- İster
Haricilerle beraber diğer müslümanlara karşı savaşmış olsun, ister savaşmasın,
onları ele geçirdiğimiz zaman fey1 olurlar. Ama Hariciler onları öldürmek ve
mallarını almak isterse, bu onlar için caiz olmaz.
Çünkü müslümanlara
karşı beraberlerinde savaşmak için onları çağırınca saldırmayacaklarına dair
kendilerine garanti vermiş sayılırlar. Çünkü ancak bununla onları yanlarına
alabilirler. Düşman da ancak bu garanti ile onlarla beraber müslümanlara karşı
savaşabilmişlerdir. Kim başkasına garanti verirse, sözüne bağlı kalmak
zorundadır.
1291- Onları
esir edip mallarını alırlarsa müslümanların ondan bir şey satın alması caiz
olmaz.
Çünkü İslama göre
haram bir yoldan ellerine geçirmişlerdir.
Ama herhangi biri
satın alırsa, caiz olur.
Çünkü haram oluşu,
malın dokunulmazlığından dolayı değil, haksızlık ve hıyanet içerdiğinden ileri
gelmektedir. Bu da mülkiyetin sübutuna ve satın almanın sıhhatine ve temellüke
engel değildir.
1992-
Düşmanın yanına eman ile giren bir müslüman bununla kendilenine eman vermiş
sayılmaz. Ancak onlara eman vermiş olmamakla beraber bazılarını esir alması
veya mallarından birşey alması mekruhtur. Çünkü hiyanet manası taşımaktadır.
Böyle bir şey yaparsa aldığı şeyleri geri vermesi emredilir. Ancak geri vermesi
için kanunla mecbur edilmez. Biri ondan bu şeyleri satın alırsa, kerahetle bu
alış caiz olur.
1293- Onlar
savaşır ve müslümanların komutanı "Kim birini öldürürse eşyası
onundur" derse ve biri haricilerden birini öldürürse, onun eşyasını alamaz.
Çünkü hariciler
müslüman olup malları darulislamda dokunulmazdır. Onun için ganimet olmaz.
1294- Ama
düşmandan birini öldürürse, her şeyi onundur.
Çünkü malının ganimet
alınması mubahtır. Zira herhangi bir müslüman-dan eman almış değildir.
1295-
Düşman, mü si umanlardan esir ve mal alır ve onları Haricilerin himayesinde
ellerinde tutar, daha sonra müslüman olurlarsa, aldıkları bütün şeyleri geri
vermeleri lazımdır.
Çünkü onlara kendi
yurtlarında sahip olmamış, aksine mallarımızı Haricilerin bölgesinde elde
ederek ellerinde tutmaktadırlar.
1296- Ama
islam yurdunda caydırıcı güçleriyle mal ele geçirirlerse, o malı mülk
edinemezler. Bu mal Haricilerin ise, zaten mülk edinemezler. Ama bu malları
yurtlarına (darulhar-be) götürdükten sonra müslüman veya zimmet ehli
olmuşlarsa, bu mallar kendilerine kalır.
Çünkü tam elde temekle
onlara m
1297-
Müslümünların kadın ve çocuklarını esir alacak olursa, Haricilerin onları
düşman yurduna götürmelerine müsaade etmesi caiz değildir.
Çünkü hür müslümanları
alıkoymakla zulüm işlemiş olurlar.
Verdikleri söze bağlı
kalmaları onların işliyecekleri zulme göz yummalarını gerektirmez. Onları
salıvermelerini emrederler. Kabul etmezlerse müslüman kadın ve çocukları
kurtarmak için onlarla savaşırlar. Bundan başka şekilde davranmaları
(müslümanların kadın ve çocuklarını düşmanın elinde bırakmaları ve yurtlarına
götürmelerine göz yummaları, geri almak için savaşmamaları) caiz değildir.
Nitekim darulharpte
müslümanlar, başka müsîümanların esir kadın ve çocuklarını kurtarma imkanı
bulunca mutlaka kurtarmak zorundadırlar. Kurtarmaya çalışmamaları caiz
değildir.
1298-
Müslümanların mallarını da yurtlarına götürmek istediklerinde, Haricilerin bu
malları müslümanlara geri vermek için onlara karşı çıkmaları vaciptir. Başka
şekilde davranmaları caiz değildir.
Çünkü ele geçirmeden
Önce bu mallara sahip değildiler. Onun için yurtlarına götürmeye çalışmakla
zulüm işlemiş olurlar. Halbuki darulharpte eman altındakinin durumu böyle
değildir. Zira orada malı sağlamca korumakla mülk edinmektedirler. Mallarını
almıyacağım onlara daha önce garantilediği için onu alması caiz olmaz.
Hariciler hakkında mal konusunda hüküm bu olunca, malı sağlamca korumada bu
hüküm evleviyetle geçerli olmaktadır.
1299-
Müslümanlardan aldıkları malların bir kısmını tüketmiş, sonra müslüman
olmuşlarsa, tükettikleri miktardan bir şey geri vermezler.
Çünkü bu mallan düşman
iken almışlardır. Sonra isyancılara katılınca bu hükümde onlar mesabesinde
olurlar. Zira isyancılar müsîümanların mallarından tükettiklerini ödemezler.
Düşmanın durumu da böyledir.
Buna göre müslümanlara
karşı düşmanı destekleyenler, Hariciler değil de eşkıya iseler, durum yine
aynıdır ve tevil gerektirmez.
Çünkü düşmanın
tazminattan muaf sayılması hükmü tevil edilip edilme-mesiyle değişmez. Tevil
konusu ancak müslümanlar arasındaki şeylerde olur. Düşman ise her iki halde de
tazminat ödemez. Çünkü bu işi düşman iken yapmışlardır.
1300- Bir
kısmı diğerinden silah ödünç alır ve müsîümanların komutanı "kim birini
öldürürse eşyası onundur" derse ve düşmanın silahını taşıyan bir düşman
öldüriilürse, iki durumda da öldüren kişi bir şey alamaz.
Düşmanın taşıdığı
silah, Haricilerin silahı ise, alamaz. Çünkü bu mal, ganimet edilecek bir mal
değildir. Haricinin taşıdığı silah, düşmanın silahıysa, alamaz. Çünkü onu
haricî ödünç alıp himayesinde
tuttuğu için bu mal hakkında eman hükmü gerçekleşmiş olmaktadır.
Nitekim düşmandan
ödünç at ve silah isteseler ve düşman da onlara bunu vermek üzere çıkarsa, onun
hakkında eman hükmü gerçekleşir. Çünkü haricilerin eline geçmiş demektir. Eman
altında olduğu için ganimet de olmaz. Burada da durum aynıdır. Ancak
müslümanlar bu mallan ele geçirirlerse düşmana geri vermez ve satıp parasını
tutarlar ve düşman gelip bunun parasını alıncaya kadar ellerinde tutarlar.
1301- Müslümanlardan
kim bundan bir şey tüketirse, onun bedelini Ödemez. Nitekim müsîümanların eline
düşen isyancıların malları hakkında da hüküm böyledir. İsyancıların ele
geçirilen mallarından tüketilen şeyler tazmin edilmez.
Çünkü bu malın eman
altında olması, isyancıların ellerinde bulundurma-sıyladir. Elde bulundurmak
ise mülkiyetten güçlü değildir.
1302-
İsyancıların elinden bu mallar alındığında da hüküm aynıdır. Ancak müslümanlar,
hariciler dağılıp sahipleri olan düşman gelinceye ve mallarını isteyinceye
kadar bu silah ve atları satmayıp elde tutarsa kıyasa göre yurtlarına geri
götürmeleri için kendilerine verilirler.
Çünkü bu mallarda eman
hükmü müslümanlardan bir zümre tarafından gerçekleşmiştir. Zaten haricilerin
malı mesabesindedir, Hariciler dağılıp cemaatleri bertaraf edilince
kendilerine geri verilmiş gibidir.
İstihsana göre ise
darulislamda satmağa ve parasını almağa mecbur edilirler.
Çünkü Müslümanların elinde
tutulan bir mal olmuştur. Darulislamda korunan mal olduktan sonra silah ve
atlar tekrar düşmana verilmez. Çünkü bunlarla müslümanlara karşı yeniden
kuvvet kazanacaktır.
Ama köle olup İslam'a
girerlerse, durum farklı olur. Şöyleki; Bu mal haricilerin olsaydı kuvvet ve
cemaatleri dağılıncaya kadar onlara geri verilmesi caiz olmazdı. Çünkü bununla
güç kazanır ve kendilerinden olmayan müslümanlarla savaşırlar. Aynı şekilde
müslümanlara karşı onunla kuvvet kazanacak düşmana da bu mallar verilmez. Çünkü
düşmanın caydırıcı gücü devam etmektedir.
1303-
Hariciler, askerleri arasına giren düşmandan bazı tacirlere eman verip
onlardan at veya silah ödünç alsa yahut zorla onlardan bunu alsa ve çarpışmada
komutanın tahsis yapmasından sonra bu silahı veya atı kullanan haricî bir
asker öldürülse, üzerindeki eşya Öldüren kişiye ait olmaz. Çünkü eman
vermeleriyle bu mal ganimet alınabilen mal olmaktan çıkmış ve dokunulmaz
olmuştur. Bu konudaki emanlan düşman malına verilen eman gibidir. Öldürülen
haricilerden alınan bu şeyler vakfedilip satılır ve parası düşman gelip
alıncaya kadar tutulur.
1304- islam
ordusu bu silah ve araçlarla savaşma ihtiyacını duyarsa, devlet başkanı ihtiyaç
anında onları İslam ordusu askerlerine
verebilir.
Çünkü bu mal,
müslümanların malı olarak yanında bulunduğunda ihtiyaç anında askerlere
vermesinde bir sakınca olmaz. Eman altındaki kişilerin malı olunca evleviyetle
verebilir. Sonra, eman altında olanlar mallarım haricilere onunla savaşmak
üzere verirken müslüman askerler için bu malların haricilerin malı gibi
olmasını zımnen kabul etmiş olurlar. Haricilerin mallarını ele geçirdiğimizde
bu şekilde kullanmamız caiz olduğuna göre, kendileri isteyerek onlara ödünç
veren eman altındaki kişilerin ödünç verdikleri mallarında da aynı şeyi yapmamız
caiz olur.
1305-
Hariciler bu malları onlardan zorla almışlarsa, zaruret h
Çünkü eman altındaki
kişilerin mallarıyla herhangi bir kimsenin savaşabileceğine dair onaylama
meydana gelmemiştir. Eman sebebiyle mallarının dokunulmazlığı devam etmektedir.
Halbuki önceki durumda kendi mallarıyla haricilerin savaşmasına razı
olmuşlardır.
1306- Buna
göre İslam ordusu askerleri bu mallardan telef ettikleri miktarın bedelini
öderler. Halbuki istekleriyle haricilere ödünç verdikleri mallardan İslam
ordusunun tükettiği miktar karşılığı tazminat ödemez. Çünkü haricilerin
mallarıyla çarpışmasına razı olmuşlardır.
Komutanın (veya devlet
başkanının) bu malları burada satması da doğru değildir. Ama telef olmasından
korkuluyorsa, bu durumda satabilir.
Çünkü müslümanın malı
himaye edildiği gibi,eman altındakilerin malı da aynıyla muhafaza edilir.
Bu mal, müslümanlardan
hazır olmayan birinin elde bulundurulan malı mesabesindedir ve aynısıyla
muhafaza edilir. Ama aynıyla muhafazası mümkün olmazsa, satılır ve parası
muhafaza edilir.
Malı satmadan önce
hariciler dağılıp giderse, devlet başkanı sahiplerine geri vermeleri için bu
malı haricilerden sahiplerine geri verir.
Çünkü bu mal haricilerin
malı mesabesindedir. Onlar dağıldıktan sonra mallarının aynı (kendisi)
kendilerine geri verilir. Zaten bunlar mallarını eman ile dokunulmazlığı
sağlandıktan sonra haricilere teslim etmişlerdir. Onun için daruisiama da bu
mallar hapsedilmez. Tıpkı onlara müslümanlar eman vermiş ve eman altındaki at
ve silahlarını hariciler Ödünç almış gibi.
1307-
Hariciler, müslümanlara karşı kendileriyle beraber çarpışması için düşmandan
bir topluluğa eman verseler ve ister çarpışsın, ister çarpışmasın bu düşman topluluğu
müslümanlar yenilgiye uğratsa, kendileri esir edilmeyecekleri gibi, malları da
ganimet olmaz.
Çünkü hariciler onlara
eman verince, canları ve mallan için dokunulmazlık gerçekleşmiş olur. Savaş
sebebiyle bu eman da geçersiz olmaz. Çünkü bunlar haricilerin himayesi altında
çarpışmışlardır. Haricilerin çarpışması onların emanını geçersiz kılmadığı
gibi, eman altındakilerin çarpışması da kendi emanlarmı yürürlükten kaldırmaz.
Haricilerin himayesinde çarpışmakla bunlar emanlarmı da bozmuş olmazlar. Bunlardan
helal veya haram olan şeyler haricilerin helal veya haram olan şeyleri
gibidir. Esir etmek, ganimet tahsisi ile hak kazanmak ve benzeri bütün
durumlarda hariciler gibidirler.
Ama eman sözkonusu
olmadan "Gelin bizimle beraber çarpışın" deyince, onlar da
müslümanlara karşı ve haricilerin safında çarpışmak üzere çıkıp gelmişlerse,
durum farklı olur.
Çünkü bunların malları
veya canlan hakkında dokunulmazlık sabit olmamıştır. Müslümanlara karşı
haricilerin safında çarpışmak üzere onlara katılmaları da böyle bir
dokunulmazlık anlamına gelmez.
1308-
Haricilerin kendileri daruharbe düşmanın yanma gitmiş ve karşılıklı
birbirlerinden eman aldıktan sonra İslama ordusu her iki tarafı da yenilgiye
uğratmışsa, bakılır: Düşman mukavemet ve caydırıcı gücü ile karşı koymuşsa,
onlardan yakalananlar fey' olur. Öldürülenlerin eşyası da öldüren kişilere ait
ganimet olur.
Çünkü kuvvet ve
caydırıcı güce sahip iken eman altında sayılmazlar. Bu durumda sadece hariciler
onlardan eman almışlardır. Nitekim kendi yurtlarında kuvvet ve caydırıcı güçle
savaşınca, daha önce müslümanlardan aldıkları emam da bozulmuştur. Böylece ele
geçirilen düşman oldular. .
1309-
Kendileri haricilerin ordusuna eman ile katılmış ve haricilerin caydırıcı gücü
himayesinde çarpışmış ise, hiçbiri esir alınmaz.
Çünkü haricilerin
caydırıcı gücü himayesinde eman altındadırlar. Darul-harbde müslüman askerlerin
himayesinde eman altında olanlar, darulislamda da eman altında olanlar gibi
dokunulmazlığa sahiptir. Kendileri caydırıcı güce sahip olmadıkça haricilerin
emanı altında İslama ordusuna karşı çarpışmalany-la da emâhlan bozulmuş olmaz.
1310-
Hariciler, düşmandan eman altında bulunan tüccarın müslümanlara karşı
kendilerine yardım etmelerini istemiş ve onlar da kabul etmiş, müslümanlar da
bunu öğrenmişse, kendilerine savaş açmadıkları sürece onların malına veya
canına saldırmaları caiz olmaz.
Çünkü eman
altındadırlar. Ehli zimmet hükmündedirler. Zimmet ehli mü.sİü m anlarla
savaşmak istediğinde, bu isteklerini açığa vurmadıkça onlara zarar vermek helal
olmaz. Üstelik tacirler haricilere muvafakat edince, onlar mesabesinde olurlar.
Hariciler de müslümanlara saldırmadıkça can ve mallarına zarar vermek helal
değildir.
Müslümanlara karşı
savaşırsa, helal veya haramhk bakımından haricilerle aynı hükme tabî olurlar.
Çünkü haricilerin
bayrağı altında savaşmış olurlar ve bununla da emanları bozulmaz.
1311-
Düşmanlar bir müslümana: "Sen eman altındasın, yanımıza gel" dedikten
sonra o da yanlarına giderse, artık bu kişi haricilerden veya diğer
müslümanlardan olsun, onların mallarından herhangi bir şeye zarar veremez.
Çünkü onlara zarar
vermiyeceğini taahhüt etmiştir. Taahhüt ettiği şeyi de yerine getirmesi
lazımdır. Çünkü Rasulullah "Hiyanet yok, vefa vardır" buyurmuştur.
1312- Yine
karşılıklı eman alıp verinceye kadar yanlarına gitmediyse, aynı şekilde zarar
veremez. Bu Öncekinden de açıktır.
Çünkü ondan sahih bir
eman içindedirler.
8u durumda devlet
başkanının emanlarim geri almadan mal ve canlarına herhangi bir şekilde zarar
vermesi doğru değildir. Emanı geri aldığını kendilerine bildirmeden bir zarar
verecek olursa, birinci durumun aksine tüketilen bütün şeylerin bedelini
vermesi lazımdır.
Çünkü bunlar
müslümanların bir kanadından sahih bir eman İçindedirler. Müslümanların
himayesi altında iken bu kişi onlara eman vermiş ve bu emanı da geçerlidir.
Birinci durumda ise
devlet başkanı emanlarını geri almadan onlarla savaşabilirdi. Çünkü birinci
durumda müslüman onlara eman vermemiş, onlar müslümana eman vermiştir. Ne
varki, onların emanı altında bulunması, kendilerine zarar vermemesini
gerektirir. Ancak bu karşılıklı eman sebebiyle diğer müslümanların da emanı
altında olmalarını gerektirmez. Çünkü kendisi onların himayesindedir.
1313-
Hariciler, düşmandan diğer müstümanlara karşı yardım istese, düşman da
"Kumandan bizden olup hükmümüz geçerli olmadıkça yardım etmeyiz"
derse ve hariciler bunu kabul ederse, sonra diğer müslümanlar bunlara g
Haricilerden eman
alarak çarpışmışlarsa yine fey1 olur. Çünkü caydırıcı güçleri ve bayrakları
altında müslümanlara karşı
savaşınca emanlarmı bozmuş olurlar. Halbuki daha önceki durum bunun aksinedir.
Orada sadece haricilerin bayrağı ve himayesi altında savaşmış ve haricilerin
hükmü yürürlükte olmuştur. Haricilerin himayesi ve hükmü altında ve eman almışken
savaşınca, emanlarmı bozmuş sayılmazlar. İsyancıların malları ise savaş
kesildikten sonra sahiplerine geri verilir. Çünkü darulislamda müslümanların
malı müslümanlara hiçbir şekilde ganimet olmaz.
1314-
Ganimet tahsisinin hükmü de buna göredir. Bir haricî öldürüldüğünde üzerinde
düşmanın bir silahı varsa, öldüren kişiye ait olur.
Çünkü burada düşmanın
malları için bir dokunulmazlık yoktur.
Bir düşman
öldürüldüğünde üzerinde bir haricinin silahı varsa, bunu öldüren kişi alamaz.
Çünkü ganimet alınması
yasak olan bir maldır. Bunu şu meseleden daha iyi anlarız:
1315- Eman
altında bulunan kişilerden bir topluluk bir araya gelerek başlarına bir komutan
tayin etse veya başkaldı-rıp müslümanlarla çarpışsa, bununla emanlarmı bozmuş
olurlar. Ama caydırıcı güçleri olmadan bunu yapmışlarsa, emanla-n bozulmuş
olmaz ve zimmet ehli gibi haklarında işlem yapılır.
1316-
Haricilere yardım için gelen düşmana karşı müslü-manlar bir taraftan, hariciler
de diğer taraftan çarpışırken müslümanlar haricilerin himayesinde olmayan ve
komutanları kendilerinden olup caydırıcı güce sahip bulunan düşmana g
Çünkü caydırıcı güce
sahip olmaları sebebiyle emanlarmı bozmuş olurlar. Haricilerin himayesinde
iseler, onların hükümlerine tabî olurlar.
Komutanları
kendilerinden de olsa durum değişmez.
Çünkü savaşmaya imkan
bulmaları kumandanla değil, caydırıcı güce
sahip olmakla
sağlanır.
1317-
Haricilerden on kişi, müslümanlara
beraber saldırmak üzere düşmandan on kişiye eman verse ve bunlar ele
geçi-rüse, kendileri esir edilmiyeceği gibi malları da ganimet olmaz.
Çünkü müslüman bir
topluluğun emanı altındadır. Caydırıcı güce sahip olmadıkça müslümanlara
saldırmak ve çapışmakla emanlan bozulmaz.
Ancak telef ettikleri
mallar kendilerine ödetilir ve öldürdükleri kişilere karşılık öldürülürler.
Çünkü caydırıcı
güçleri olmayınca eşkiya mesabesindedirler.
1318-
Hariciler bunlara eman vermekizin sadece "Gelin, bizimle saldırın"
demiş ve onlar da bu şekilde gelip saldırmış-larsa, hariciler hakkındaki hüküm
daha Önceki hükmün aynısıdır.
Ama düşman fertleri
bütün mallarıyla beraber fey1 olurlar. Öldürdüklerine karşılık öldürülmezler ve
telef ettikleri malların bedelini ödemezler. Çünkü hiçbir müslüman tarafından
eman sahibi olmamışlardır. Sadece düşman tarafından birer eşkiyadır. Düşman
eşkıyanın darulislamda veya darulharpte ele geçirilmesinin hükmü aynıdır.
Alınan ganimetlerden
yapılacak tahsislerin hükmü de buna göre düzenlenmektedir. Malları fey'
olunca, öldüren kişi de bu malları almaya hak kazanır. Sonuç olarak,
müslümanlar veya hariciler tarafından eman almış ve caydırıcı güce sahip
olarak çarpışmış düşman kişilerin eşkıyalık ve yol kesicilikte hükmü aynı olup
antlaşmayı ihlal etmelerinde de bu durum değişmemektedir.
1319-
Hariciler düşmanla anlaşıp barış yaptıktan ve savaşı kestikten sonra düşmandan
biri eman almadan müslümanların yanına gelirse, haricilerle olan antlaşmadan
dolayı eman altında sayılır.
Çünkü düşmanla savaşı
kesmede ve anlaşmada hariciler diğer müslümanlar gibidirler. Nitekim eman
vermek ve zimmete (himayeye) almakta onlar gibi olup barış yapmak ve savaşı
kesmekte de aynı statüye sahiptir.
1320-
Antlaşma kendileri tarafından yapılmış gibi emanlarmı bozmadıkça, diğer
müslümanların düşmanla savaşması doğru olmaz. Hariciler anlaşma yaptıktan sonra
onlardan yardim ister ve beraber müslumanlara karşı savaşırken müslü-manlar
mağlub olurlarsa, onlardan hiçbiri esir edilmez.
Çünkü bu anlaşma
onlara verilen eman mesabesindedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi
haricilerin emanında olup onların bayrağı altında müslümanlarla savaşan ve
caydırıcı güce sahip olrmyan düşman bununla emani bozmuş sayılmaz. Bunların
durumu da aynı şekildedir. Kendileri ve malları da helal veya haram olmada
hariciler gibidir.
1321-
Komutan düşmandan ve hüküm de düşmanın hükmü olmak üzere savaşa çıkmış ve
mağlub oluncaya kadar durum değişnıemişse, müslünıanlara fey' olurlar.
Çünkü caydırıcı
güçleriyle müslümanlara karşı savaşınca haricilerle yaptıkları anlaşmayı
bozmuş olurlar. İki tarafta da ganimet tahsisinin hükmü buna göre şekil
kazanmaktadır.
1322- Düşman
bir taraftan, hariciler de bir taraftan müslümanlara karşı çarpışmak üzere
çıktıklarında komutan düşman taraftan ise, yenildiklerinde düşman fey' olur.
Çünkü caydırıcı
güçleriyle ve kendi bayrakları altında müslümanlara karşı savaşa çıkmışlardır.
Hariciler onlara
kendilerinden birini komutan göndermişlerse, haricilerle aynı hükme tabî
olurlar.
Çünkü haricilerin
bayrağı altında savaşmışlardır.
1323-
Haricilerle anlaşmalı düşmandan bir grup caydırıcı güce sahip olmaksızın
darulislama saldırsa ve müsl umanların eline geçse, kısas ve tazminat konusunda
eşkiya hükmünde-dirler.
Çünkü caydın güçle
savaşmayınca, aradaki anlaşmayı da bozmuş sayılmazlar.
1324-
Müslümanlardan birinin eman verdiği düşmandan bir grubun emanmı devlet başkanı
bozar, sonra aynı müslü-man onlara tekrar eman verirse, bu müslümanın verdiği eman
geçerli olur.
Çünkü birinci defada
verdiği emanın sahih olmasını sağlayan şey, ikinci defa verdiği emanda da
mevcuttur.
1325- Devlet
başkanı onlara "şu adam size defalarca eman verdi. Onun emamna iltifat
etmeyin. Size eman verdikçe onu bozduk ve bozacağız" derse, sözü geçerli
olur.
Çünkü emanı bozmanın
etkisi, kişilerin serbest kalmasında ve ganimet almasında kendini gösterir.
Talak gibi şartlı olması caizdir. Zaten emanı bozması, aldatmayı önlemek
içindir. Bu da bu şekilde bozma ile gerçekleşmektedir.
1326-
Müslümanlardan biri düşmandan birine eman verdikten sonra devlet başkanı bu
düşman kişinin darulislamda kalmasını tasvib etmiyorsa, ülkeyi terketmesini
isteyebilir.
Çünkü devlet başkanı
verilen geçerli bîr emanı sonra geri alabilir (bozabilir). Bu da emanı bozulan
kişiyi ancak emin olacağı yere ulaştırdıktan sonra uygulanır. Onun için ülkeyi
terketmesi istenir ve zarar görmeden terketmesİ için uygun bir süre tanınır.
Tıpkı eman altında darulislamda uzun zaman oturan kişi gibi. Bununla ilgili hüküm
daha önce belirtilmiştir.
1327- Devlet
başkanı düşmandan bir kişiye "Falanın emanı ile daruislama girme. Girersen
fey1 olursun" derse, o da falan kişinin emanı ile girerse, fey1 olmaz.
Çünkü herhangi bir
müslümanın eman verme hakkını kısıtlamak caiz değildir. Bu kısıtlama ile
müslümanın verdiği eman batıl olmaz ve geçerli olması için gerekçe aynen devam
eder. Zira bu kısıtlama şeriatın koyduğu bir hakkı iptal etmek olduğundan
geçersizdir. Darulislamda olduğu sürece devlet başkanının bu sözü ile onun emanı
bozulmaz. Çünkü eman verildikten sonra onu emin olacağı yere ulaştırmadan
emanım bozmak geçerli olmaz. Eman verilmeden önce de durum böyledir. Bu kişi
darulislamda olduğu sürece emin olacağı yere ulaştırılmadan emanım hiçbir kimse
bozma yetkisine sahip değildir. Bu konuda devlet başkanı ile başkaları aynıdır.
1328- Devlet
başkanı düşmana: "Falanın emanı ile sizden kim darulislama girerse, bizde
zimmet ehli olur" derse ve bu sözü duyan biri sözü edilen falanın emanı
ile yurdumuza girerse, ehli zimmet
olur ve tekrar darulharbe (düşman yurduna) dönmesine izin verilmez.
Çünkü devlet
başkanının bu sözünü duyduktan sonra darlislama falanın emanı ile girmesi
zimmet ehlinden olmaya razı olduğunu gösterir. Bu konuda delalet, sarahat
hükmündedir. Tıpkı süresinin bitiminden sonra devlet başkanının darulislamda
kalmasına izin verdiği ehli zim
Ama "Fey'
olur" sözünü söylerse, durum aksi olur.
Çünkü bu emanı
bozmaktır. Gelen kişi caydırıcı güce sahip olmadıkça bu da sahih değildir. Bu
sabit olmuş emniyeti o eman ile pekiştirmektir, yoksa bozmak değildir.
1329- Buna
göre kuşatma altında bulunanlara "falan kişi size eman verirse, onun e m
anı m iptal ediyorum, ona göre tedbirinizi alınız" derse, sonra sözkonusu
falan kişi onlara eman verirse, devlet başkanının emanı bozması geçerli olur ve
bu bozma ile onlarla
savaşmak helal olur.
Çünkü caydırıcı güce
sahiptirler.
1330-
"Kim falanın emanı ile çıkar gelirse, fey1 olur veya kanı helal olur"
derse ve biri çıkar gelirse, eman altında olur.
Çünkü himayemiz altında
iken emanını bozmak geçersizdir.
1331- Ama
"Falanın emanı ile bize çıkıp gelen olursa, ehli zimmet olur" derse,
bu geçerli olur.
Çünkü, bunda emanı
bozmak yoktur. Belki emniyet hükmünü kararlaştırmaktır. Himayemiz altında
olması buna mani değildir. Doğrusunu Allah bilir.[77]
1332-
Komutan "kim düşmandan birini öldürürse atı onundur" derse ve bir
mülüman, atını oğlunun tuttuğu bir müşriki Öldürürse, bunun atını almaya hak
kazanamaz.
Çünkü öldürülen
kişinin atının tahsis edilmesi, öldürme anında süvari olan müşriki öldürmeği
amaç edindiğine açık delildir. Öldürülen bu kişi ise, çocuğunun tuttuğu atı
ile süvari sayılmaz. Zaten Öldürürken atı tutan oğlu yanında
değildir.
Nitekim oğlunu aynı at
üzerinde iken başkası öldürürse, bu atı almaya hak kazanır. Bundan da anlıyoruz
ki, öldürülen adam süvari değil, piyadedir.
Nitekim komutan düşman
askerin normal olarak beraberinde bulundurduğu şeyler arasından sadece atını zikrederek
ganimet tahsisi yapmıştır. Üzerinde düşmanın savaştığı bu at olmayınca, onu
özellikle zikretmenin bir anlamı da olmaz. Zaten bu tahsisle, düşmanın şevket
ve mukave
1333-
Atından inmiş ve savaşta yanında çekerken öldü-rülürse, atı öldürene ait olur.
Çünkü yanındaki at ile
süvari sayılır. İstediği anda üzerinde savaşabilir. Atından inmesi sadece daha
iyi çarpışmak, yol darlığı veya fazla sıkışıklıktan dolayıdır. Öldürüldüğü
zaman ona süvari hükmü uygulanır. Çünkü bu sebeplerle süvari özelliğini
kaybetmez.
1334- Erkek
veya dişi kadana üzerinde birini öldürürse, onun kadanasını almaya hak kazanır.
Çünkü öldürülen kişi
süvaridir. İster kadana üzerinde olsun, ister arap atına binmiş olsun,
değişmez. Nitekim müslüman asker bunun gibi hangi at üzerinde olursa olsun
süvari sayılıp süvarilerin haklarına sahip olur.
Bu durum ancak
karargahta, atın oğlunun yanında mevcut olması durumunda sozkonusudur,
denilecek olursa; cevap olarak deriz ki;
Denildiği gibi
değildir. Çünkü müslümanlarla ilgili hükümlere göre onun oğlu bu at ile süvari
payına sahip olamadığın göre, kendisi de bundan dolayı süvari syilamaz. Ama
ganimet tahsisinde oğlu bu at ile süvari olurken, babası onunla süvari sayılamaz.
1335- Katır,
eşek veya deve üzerindeki birini öldürürse bineğini alamaz.
Çünkü bu binekle
süvari değildir. At ismi de bu binekleri kapsamaz.
1336-
"Kim bir müşriki öldürürse, atı onundur" derse ve ınüslümanlardan
biri süvari yahut piyade birini öldürürse, ganimetten ortalama bir arap atını
almaya hak kazanır. Kadana alamaz.
Çünkü yaptığı ganimet
tahsisinde at ismini mutlak zikretmiştir. Mutlak zikredilince sadece arap atını
kapsar. Mutlak tesmiye ile de zikredilen şeyin ortalamasından kendisini veya
tutarını almaya hak kazanır. Halbuki önceki durumda böyle değildir. Burada atı
öldürülen kişiye erkek üçüncü tekil şahıs zamiri ile izafe etmiş ve "onun
atı" demiştir. Bundan anlaşılıyor ki, maksadı kişinin bindiği zaman
süvari sayıldığı şeydir. Bu da arap atını ve kadanayı kapsar.
1337- Buna
göre "Şehrin kapısından kim atı üzerinde girerse veya atı üzerinde kim
savaşırsa, ona yüz dirhem vardır." derse, sözü hem arap atını, hem
kadanayı kapsar,[78] Mutlak olarak "At
üzerinde" söyleseydi, sadece arap atını kapsardı. Yine "Atından inip
kim piyade olarak savaşırsa, ona yüz dirhem vardır" deseydi, bunun
kapsamına arap atı da, kadana da girerdi. "Herhangi bir at üzerinde"
deseydi, kıyasa göre, arap atından inenlerden başkası tahsis edilen ganimete
hak kazanamazdı.
Çünkü at ismini mutlak
zikrettiği için arap atından başkasını kapsamaz. Istihsana göre ise Arap
atından veya kadanadan yere inerek savaşan herkes, tahsis edilen ganimeti
almaya hak kazanır.
Çünkü burada komutanın
amacı piyade olarak savaşmaya teşvik etmektir. Nitekim arap atından indiği
halde savaşmıyanlar, ganimeti almaya hak kazanamazlar. Güdülen amaç bakımından
arap atından veya kadanadan inmek arasında fark yoktur.
Zaten atı mutlak
zikrettiğinde de savaşan askerin atının maksat olduğunu anlıyoruz. Çünkü kişi
başkasının atından değil, kendi atından iner. Böylece "bir attan"
veya "atından" şeklinde söylemesi aynıdır.
Kadana adı ganimet
tahsisinde dişiyi de erkeği de içine alır. Arap atını ise hiçbir şekilde
kapsamaz. Çünkü bu, atlardan özel bir türün adıdır. Başka bir türü içine almaz.
Tıpkı "Arap at üzerinde birini kim öldürürse" sözü gibidir. Burada
arap at, o türün erkek ve dişisini kapsadığı halde, kadana türünü içine almaz.
Ama at adı böyle değildir. Çünkü arap atı için, kadana için de kullanılan ortak
bir isimdir.
Arap atı için isim
hakikaten olduğunda mutlak olarak zikredilince hakikate hamledilir. İzafet h
1338-
"Kim bir müşriki öldürürse, onun bineği kendisinindir" derse, binek
ismi at, katır ve eşekleri içine alır. Nitekim yüce Allah "Binmeniz ve
ziynet için..." buyurmaktadır.[79]
Onun için "Bir
bineğe (dabbeye) binmiyeceğim" diye yemin edildiğinde, bu isim yukarıdaki
üç binek türünü kapsar.
1339- Deve
veya öküz üzerindeki birini öldürürse, onun bineğini almaya hak kazanamaz. Ama
binekleri deve yahut öküz olan bir topluluk olursa, onları almaya hak kazanır.
Çünkü hal (vaziyet) itibariyle komutanın maksadı, bu binek hayvanlarıdır.
Söz, h
"Cemel" ve
"baîr" ismi de dişi ve erkek deveyi kapsar. "Nâka" ismi ise
sadece dişi deveyi kapsar. Bunu "el-Cami" de açıkladık.
1340-
"Kim bir süvari öldürürse, bineği onundur" derse ve bir müslüman
deve, eşek yahut katır üzerindeki kafiri öldürürse, bineğini alamaz.
Çünkü bu bineklerle
süvari sayılmaz. Halbuki hak kazanmak için süvarinin öldürülmesi şart
koşulmuştur.
1341- Erkek
veya dişi kadana üzerindeki birini öldürürse, bineğini almaya hak kazanır.
Çünkü bu bineği ile
süvari sayılmaktadır. En iyi Allah bilir.[80]
1342-
"Kim birini öldürürse her şeyi onundur" derse, kıyasa göre
öldürülenin her şeyi öldürene ait olur. 8u ister bir, iki, üç veya daha fazla
olsun, durum aynıdır.
Çünkü "men"
ismi, genellik ifade eden isimlerdendir. Tekil veya çoğul bütün muhatapları
içine almaktadır.
1343- Ancak
burada kıyasla amel etmek iyi değildir. Çünkü "Bütün asker birini öldürmek
üzere birleşse, onun her şeyini almaya hak kazanır" sonucunu doğurur.
Halbuki biliyoruz ki, komutanın ganimet tahsisinden amacı bu değildir.
Çünkü böyle bir
durumda teşvik anlamı kaybolmaktadır.
Ama istihsanla değişik
şekillerde amel edilebilir. Mesela, onu bir veya iki kişi öldürünce eşyasını
alır. Lakin üç kişi öldürürse, eşyasını alamazlar.
Çünkü üç, üzerinde
ittifak edilen çoğulun asgari sınırıdır. Zira kelam, müfred, tesniye ve cemi
kısımlarına ayrılır. Bundan da anlaşılıyorki cemi (çoğul) tesniye (ikil) den
farklıdır. Üzerinde ittifak edilen asgari çoğul, azami çoğul gibidir.
Komutanın bundan
maksadı da cemaati değil, fertleri teşvik etmektir. Sonra, bir müslümanın
düşman üç kişiden kaçması caiz olduğu halde, iki veya bir kişiden kaçması caiz
değildir. Yüce Allah buyuruyor: "Sizden bin kişi olursa Allah'ın izni ile
(düşmandan) iki bin kişiyi yenerler"[81] İki
ile üç arasındaki fark bu şekilde açığa çıkmakta, iki kişinin hükmü bir kişi
gibi olduğu anlaşılmaktadır.
Ancak bu durum,
silahlı iken düşman iki kişiden öç almak ve ikisini öldüreceğine göz kestirmek
h
İstihs
Çünkü amaç teşviktir.
Bu da öldüremiyecek bir kişi hakkında değil, öldürebilecek kişi üzerine
teşvikle gerçekleşir.
Üçüncü şeklinde ise,
muslümanlardan caydırıcı güce sahip olmayan bir topluluk onu öldürürse,
eşyasını almaya hak kazanır. Ama caydırıcı bir güce sahip müslüman cemaat
Öldürürse, eşyasını alamazlar.
Çünkü caydırıcı güce
sahip olmayan topluluğun hükmü bir kişinin hükmü gibidir. Nitekim eşkiyalık
yaparak darulharbe girseler, aldıkları şeylerin beşte-biri alınmaz. Ama
caydırıcı güç sahibi iseler, ganimet tahsisinde durumları değişmektedir. Zira
ganimet tahsisinin sıhhati ile beştebİr sahiplerinin hakları geçersiz
olmaktadır.
İstihsanda bütün
bunlar geçerli ve devlet başkanı (komutan) adaletli görürse, uygulayabilir.
Bütün bunların, hak
olması (hepsinin birlikte uygulanması) demek değildir. Maksat, bütün bunlar
içtihad alanlarıdır. Bu da Mesruk ve İbni Cundüb (Cundeb) in uygulaması
hakkında İbni Mesud'un "İkiniz de isabet ettiniz" sözüne
benzemektedir. Yani ictihadda ikiniz de isabet ettiniz ve İkinizin içtihadı
geçerlidir.
İmam Muhammed der ki:
Bu şıklardan bence en iyisi ve doğruya en yakını, ikinci şekildir.
Çünkü ganimet
tahsisinden amaç olan teşvik gerçekleşmektedir.
Nitekim Bunlar bir
define üzerine geldiklerinde komutan "Kim bu defineyi çıkarıp alırsa beşte
biri alındıktan sonra gerisi onundur" derse ve muslümanlardan bir topluluk
bu işi yaparsa duruma bakılır. Şayet define sahipleri onları öldürebilecek
kişiler ise, tahsis edilen ganimeti almaya hak kazanırlar. Ama defneyi ele
geçirmek istiyenler, islam ordusu askerlerinden define sahiplerinin
öldürenıiyecekleri bir opluiuk ise, tahsis edilen ganimeti almaya hak
kazanamazlar.
Çünkü teşvik esası
gözönünde bulundurulmaktadır.
1344- Bir
müslüman bir vuruşta iki veya daha fazla kişi öldürürse, birden çok vuruşla
öldürmüş gibi eşyalarım almaya hak kazanır.
Çünkü "men"
sözü umumidir ve öldürülenler de "men" sözünün kapsamına
girmektedir. Yani hem öldüren hemde öldürülenler için çoğul ifade eder.
1345-
Komutan askerle beraber darulharbe girse ve düşmanla karşılaşmadan önce
"Sizden kim birini öldürürse, eşyası onundur" derse, sözü geçerli
olur ve darulharbten çıkıncaya kadar geçerliliği devam eder.
Çünkü maksat, askeri
ciddi savaşmağa ve saldırmaya teşvik etmektir. Sözünün mutlaklığı bu maksatla
sınırlanmış olmaktadır.
1346- Hatta
bir müslüman uyuyan veya işine dalan bir müşrike varıp öldürürse, onun
eşyasını almaya hak kazanır. Tıpkı düşmanla karşılaşıp safta veya yenildikten
sonra onu takib ederken öldürmüş gibidir.
Çünkü komutanın
yaptığı tahsis ne durumda olursa olsunlar iki öldürüleni de kapsamaktadır. Zira
öldürülmeleri helal olan daruîhaprte bulunmaktadırlar.
1347- Aynı
şekilde ganimetten belirli bir pay alan veya kadın, çocuk ve köle gibi
ganimetten kendilerine bağış yapılan kişilerden öldüren iki şahsı da
kapsamaktadır. Bu sözü komutan, asker savaş düzeni aldıktan sonra söylerse
geçerliliği savaşın ancak sonuna kadardır.
Çünkü durum ona
delalet etmektedir. Ganimet tahsis ettiğine dair sözünü savaş anma kadar
geciktirmesinden anlıyoruz ki, birinci durumun aksine, burada amacı bu savaşa
teşvik etmektir. Birinci durumda tahsis sözünü darulharbe girmesiyle
söylemiştir. Burada da anlıyoruz ki, birinci de maksadı darulharbe girmeye ve
düşmanı izlemeye teşvik etmektir.
Savaş günlerce devam
ederse, ganimet tahsisi hükmü de sonuna kadar devam eder.
1348- Aynı
şekilde savaşta düşman yenilip bir kaleye sı-ğınsa ve İslam ordusu onları orada uzun süre muhasara
etse ve bu muhasarada
müslümanlardan biri düşmandan birini öldürürse, eşyası onundur.
Çünkü ara vermedikçe
ve düşmanı tamamen yenmek olan hedefleri gerçekleşmedikçe bu savaş devam
etmektedir.
1349- Düşman yenilince
geri çekilip kaleye siğınsa ve müslü-manlar peşini takib etmeyip sonradan
kalenin yanından geçerken bir nıüslüman düşmandan birini öldürse, eşyasını
almaya hak kazanamaz.
Çünkü peşinden takib
etmeyince bu savaş hakikaten ve hükmen sona ermiş demektir. Yapılan ganimet
tahsisi de bu savaşla kayıtlıdır.
1350-
Düşmanın peşini takib ederken başka bir kaleye uğrayıp oradakilerden birini
bir müslüman öldürse, eşyasını almaya hak kazanamaz.
Çünkü ganimet tahsisi
birinci savaşma için yapılmıştır. O da müslüman-larla uğradıkları bu kale
sakinleri arasında olmayıp, kendileriyle savaş alanında hazır olan düşman
arasında cereyan etmiştir. Onun için uğradıkları kale sakinleriyle
çarpışmaları ikinci bir savaş sayılmaktadır ve bu savaş için ganimet tahsisi
yapılmamıştır. Önceki tahsis de bunu kapsamaz.
1351- Birinci
savaşa katılan düşman yenildikten sonra bir kaleye sığınsa ve müslümanlar da
peşinden takib etse, bakılır: Şayet bu kalede bulunanların çoğu yenilen
düşmanlardan değilse ve caydırıcı güçleri de varsa, müslüman, onlardan birini
Öldürürse eşyasını almaya hak kazanamaz. Öldürülen kişi ister yenilenlerden
olsun, ister olmasın, durum aynıdır.
1352-
Kaledekilerin çoğu müslümanlara karşı yenilen düşmandan olup caydırıcı güçleri
de varsa, birinci savaşta yapılan ganimet tahsisinin hükmü geçerliliğini korur
ve ikinci kalede-kiler de onların imdadına gelmiş düşman kuvvet mesabesinde
sayılır. Böylece birinci savaş kesintiye uğramamış olur. Yenilen veya sonradan
gelen düşmandan kim öldürülürse, eşyası öldüren müslümana ait olur.
Çünkü daha önce
belirttiğimiz gibi hüküm caydırıcı güç ve kuvvet itibariyledir.
1353-
Düşmanın başkomutanı askerleriyle beraber gelse ve müslümanlara karşı
savaşanlar ona katılsa, sonra bir müslüman düşmandan birini öldürse, eşyasını
almaya hak kazanamaz.
Çünkü bu başka bir
caydırıcı güçtür. Ganimet tahsisi ise birinci savaşla kayıtlı idi. Düşman başka
bir caydırıcı güce sahip olunca, savaş da birinci savaştan başka olmaktadır.
1354-
Komutan, ganimet tahsisini yenilemezse, öldüren kişi öldürdüğünün eşyasını
almaya hak kazanamaz. Ama ganimet tahsisini yeniler de askerin bir kısmı duyar,
bir kısmı duymazsa, yine duyan ve duymayanlardan kim öldürürse, öldürdüğünün
eşyasını almaya hak kazanır. Bunda duyan ve duymayan aynıdır.
Çünkü bu, öldürenler
hakkında iyilik ve menfaatten başka bir şey değildir. Zaten komutanın sözü
asker arasında yayılınca hüküm bakımından hepsine ulaşmış gibidir.
Doğrusunu Allah bilir.[82]
1355-
Komutan " On esir almak için bize hangi müslüman rehberlik ederse, ona bir
kişi verilecektir" derse ve bir müslüman kendisi gitmeyip onlara sadece
sözle rehberlik ederse, onlar da gösterilen yere gidip adamın söylediği yerden
esirleri alırlarsa, kendisi tahsis edilen ganimetten bir şey almaya hak
kazanamaz. Kıyasa göre ganimeti almaya hak kazanıyordu. Nitekim avlanması haram
olan bir ava bu
şekilde delalet eden, ceza almayı hak eder. Ancak istihsan ile
hükmederek İmam şöyle
demektedir:
1356-
Ganimete hak kazanmak sadece sözle değil, çalışma ile olmaktadır. Bu tahsisten
maksat, teşviktir. Teşvik de çalışma ve cihad cinsinden bir işle yapılır.
Kendisi onlarla beraber gitmeyip sadece sözle sözkonusu yeri tarif etmesi ile
bu çalışma meydana gelmiş olmaz. Dolayısıyla tahsis edilen ganimeti de almaya
hak kazanamaz.
Ama düşmandan birine
böyle bir şeye delalet etmesi İçin e-man verseler ve o da sadece sözle
rehberlik yapsa, görevini yerine getirmiş olur.
Nitekim mesela,
Kûfe'de veya Şam'da (yani darulislamda) bulunan bir müslüman, İslam ordusuna
"darulharpte uğradığım on kişiyi esir almanıza rehberlik yaparsam bana
birini verir misiniz?" derse, onlar da "evet" derse ve kendisi
beraberlerinde gitmeyip sadece tarifle söylerse, ganimeti almaya hak kazanır
mı?
Aynı sekile, kendisi
darulharpte iken onlara rehberlik ederse, alınan ganimete kendisi de bir pay
ile ortak olur mu? Ancak darulharpte kendisi de onlarla beraber gider ve
rehberlik ederse, sanki ganimet tahsisi ve rehberlik şartı koşulmamış gibi,
alınan ganimete kendisi de bir pay ile ortaktır. Ama darulis-lamdan onlarla
beraber gidip on kişi üzerine delalet yaparsa, tahsis edilen ganimeti almaya
hak kazanır ve kendisine onlardan bir tane verilir.
Çünkü tahsis edilen
ganimeti almaya müstehak kılan bir çalışmayı yapmıştır. Bu da onlarla beraber
gitmektir. Ancak kendisine onlardan ortalama biri verilir.
1357- Aynı
şekilde kendisi de beraber giderek yüz kişiye delalet etse, onlardan her on
kişi başına ortalama bir kişi almaya hak kazanır. Beş kişiye delalet ederse,
ortalama birinin yarısına hak kazanır.
Çünkü müslümanların
yararına olan bir iş karşılığında ona bu tahsis yapılmıştır. Bu sözü "kim
on kişi getirirse biri onundur" söylemesi mesabesindedir.
1358-
Komutan, aldığı düşman esirlere "Sizden kim bize on kişiye delalet ederse,
hür olur" derse ve biri beraberlerinde gitmeyip sadece sözle onlara tarif
ederse, kendileri de gittiklerinde tarif ettiği gibi on kişiyi görürse, bu
adam hür olur.
Çünkü bu işlem, şartlı
azad etmektir. Bunda şartın varlığı hakikaten gözö-nünde bulundurulur.
Özelliklerini belirterek tarif etmekle de şart hakikaten gerçekleşmiş olur.
Zira komutan burada çalışmayı gerektiren bir şey karşılığında ona bu şartı
koşmuş değildir. Onun için delaletin hakikatini burada bırakıp mecazi olarak
anlamamıza gerek yoktur.
Halbuki önceki durumda
böyle değildir. Orada ancak çalışma ile hak kazanılan bir şey kendisine tahsis
edilmiştir. Onun için lafzın hakikatini bırakıp
mecazi olarak aldık.
1359- Alınan
bu esirin darulharbe tekrar dönmesine müsaade edilmeyip darulislam da zimmet
ehli olur.
Çünkü esir edilmesiyle
darislamda hapsedilmiş sayılır. Rehberlik etmesi karşılığında sadece hür olma
hakkını kazanmıştır. Darulharbe tekrar dönme imkanına da sahip olması bu hakkın
bir gereği değildir. Ancak darulislam da hür olarak yaşar.
1360-
Onlarla beraber gitse de, gitmese de hüküm aynıdır. Ancak "Size rehberlik
yaparsam yurduma dönmeme de izin verir misiniz?" diye şart koşar ve
müslümanlar da hür olmasını ve yurduna geri dönmesini kabul ederlerse, koştuğu
şart yerine getirilir ve dilediğinde yurduna dönmesine müsaade edilir. Çünkü
bu iş kendisi ile komutan arasında yapılan bir sulh anlaşması
mesabesindedir.
Anlaşmada koşulan şarta riayet etmek gerekir.
1361- Ancak
müslümanlara bir yarar sağlamadıkça komutanın böyle bir şey yapması doğru
olmaz.
Çünkü yetki elindedir.
Müslümanlara sağlıyacağı büyük yarar karşılığında olmadan esirin müslümanlara
tekrar düşman h
Mesela "Size
düşmanın yüz patriğini göstereyim, bırakın yurduma döneyim" demesi ve bu
durumda müslümanlara esir kalmasından daha çok yarar sağladığına kanaat
getirilmesi gibi. Bu durumda onun koştuğu şartı kabullenmede bir sakınca
yoktur. Kendilerine dokuz kişi gösterirse, beraberlerinde gitsin veya gitmesin
hürriyete kavuşamaz.
Çünkü hürriyete
kavuşması burada şart itibariyledir. Koşulan şart da maş-ruta (şart koşulan
şeye) tüm olarak tekabül etmektedir. Şartın tümünü yerine getirmedikçe
hürriyete kavuşmaya hak kazanamaz.
Yahut hür olması karşılığında
yerine getirmeyi üzerine aldığı bir antlaşmadır. Bu şartı tümü ile yerine
getirmedikçe antlaşma yerine gelmez ve üzerinde antlaşma yapılan şeylerden bir
şey almaya hak kazanmaz. Halbuki müs-lümanın durumu böyle değildir. Çünkü
tahsis edilen ganimete hak kazanması, müslümanlara yararı dokunan bir iş
karşıhğındadır. Yapacağı bu işle sağlanan yarar oranında tahsis edilen
ganimetten almaya hak kazanır.
1362- Aynı
şekilde komutan esire "Bize on kişi gösterirsen seni öldürmiyeceğimizden
emin olacaksın" derse ve esir on yerine dokuz kişi gösterirse,
Öldürülmekten emin olma hakkını kazanamaz. Komutan onu öldürebilir.
Çünkü öldürülmeme
emanını şartlı vermiştir. Şart tümüyle gerçekleşmedikçe esir eman hakkını
kazanamaz.
1363- Yine
müslümanlar bir kaleye uğrasa ve kale sakinleri kendilerine "Düşmanın
komutanlarından on kişi gösterirsek bize eman verir ve bizi bırakır döner
misiniz? derse, müslümanlar da bunu kabul ederse, ancak kaledeki düşman on
yerine beş veya dokuz kişi gösterirse dokunulmazlık hakkını kazanamazlar ve
müslümanlar da onları bırakmak mecburiyetinde olmazlar.
Çünkü şart yerine
gelmediği için karşılığı da gerçekleşmez.
1364-
Müslümanlara "Size yüz kişi veya bin dinar verelim, bize emniyet
garantileyin ve bu yıl bizi bırakıp gidin" derlerse, ama söylediklerinin
ancak bir kısmını müslümanlara verirlerse, eman altında olamazlar ve
müslümanlar onlarla savaşabilir. Çünkü eman, m
vermekle bu eman
gerçekleşmez.
Ancak onlarla savaşmak
istedikleri taktirde kendilerinden aldıkları malları geri vermeleri ve eman
vermediklerini söylemeleri lazımdır. Çünkü hile ve aldatmadan kurtulmanın yolu
budur. Zira onlar kendilerini savunmak için mallarını verdiler.
Ama düşmanın on
patriğine delalet etmek meselesinde durum bunun aksinedir. Çünkü o meselede on
yerine daha az patrik gösterirlerse, kendilerine bir şey geri vermeksizin
onlarla savaşabiliriz.
Çünkü onlara
vadettiğimiz eman karşılığında herhangi bir mal almış değiliz. Kendilerine bir
şey vermeksizin onlarla savaşacak olursak, mülkiyetlerini çiğnemek suretiyle
kendilerine bir zarar vermiş olmayız. Halbuki burada kendilerine şart
koştuğumuz şey karşılığında onlardan bîr mal almışız. Bu mal kar-şıhğnda emana
kavuşmadıkları taktirde onu kendilerine geri vermek gerekir.
1365-
Komutan, mallarını geri vermeyi tasvib etmiyecek olursa, koştuğu şarta bağlı
olduğunu ve müsamaha ile davrandığını göstermek için onlarla savaşmaması ve
bırakıp gitmesi lazımdır. Onlardan aldığımız esirlerin bir kısmı telef olduktan
sonra onlarla savaşmak isterse, geri kalanları onlara iade etmesi ve telef
olanların bedelini de vermesi gerekir.
Çünkü geri vermekten
maksat onları zarar ve ziyandan korumak ve hileden sakınmaktır. Bu da eşyanın
kendisini vermek mümkün olmadığında kıy
1366- Bir
yıl için kendilerine yüz kişi karşılığında eman verir ve anlaşma yapar, sonra
onlarla savaşmaya tekrar karar verecek olurlarsa, düşman henüz caydırıcı gücünü
bırakmadan (kaleden çıkmadan, silahını bırakmadan veya askerini dağıtmadan)
önce mallarını geri vermeleri ve emanı bozduklarını bildirmeleri lazımdır.
Çünkü bize düşman
kaldıkça onlarla savaşmak haram olmaz. Ama aldatmak ve hile yapmak haramdır.
Kendileri caydırıcı güce henüz sahip iken eman verilmediği bildirilince aldatma
da ortadan kalkmaktadır. Ancak mal, bir şey karşılığında onlardan alınmıştır.
Şart koşulan bu şey kendilerine teslim edilmedikçe, malın onlara geri
verilmesi vaciptir. Tıpkı bedel (ivaz) gibi. Karşılığı olan şey verilmedikçe
bunun geri verilmesi vaciptir.
1367- Alman
esirler müsluman olmuşsa, bedellerini kendilerine geri vermek lazımdır. Çünkü
kendilerini vermek artık imkansızdır.
Çünkü müslümanın
düşmana teslim edilmesi caiz değildir. Sanki telef olmuşlar gibi işlem yapılır.
1368-
Onlardan malı almadan önce onanlarım geri almayı kararlaştırırlarsa, bunda bir
sakınca yoktur.
Çünkü müslümanlar için
en uygun olanı tercih ediyorlar. Nazar ve istidlal mahalli olan şeylerde durum
her saat değişebilmektedir. Başlangıçta sulha meyletmeden savaşmayı nasıl
kararlaştırmışlarsa, şimdi de savaşmanın daha uygun olduğunu kararlaştırdı ki
arında emanı geri almalarında sakınca yoktur.
Her sene onlardan yüz
köle almak karşıhğnda kendileriyle savaşma-mayı uygun görmüş iken, aradan bir
iki yıl geçtikten sonra ve müslüman-larin güçlendiğini gördüğünde onlarla
savaşmak isterse, emanlarmı bozmasında bir sakınca yoktur.
1369- Esir
alman m üs 1 uman lar d an yüz tane geri almak karşılığında bir yıllığına
onlarla savaşmanıayı kabul etmişse ve düşman yüz yerine doksan esir geri
vermişse, emanlarım bozmasında ve savaş açmasında bir sakınca yoktur. Çünkü
şart koşulan ve emanın esası olan şey yerine gelmemiştir. Alman esirlerden de
birşey geri verilmez.
Çünkü hürriyete
kavuşan esirler hiçbir zaman onların mülkü olmamışlardır. Onlara herhangi bir
şey vermek karşılığında da esirleri onlardan almış değiliz. Dolay isiyle
esirleri geri vermemekte onlara bir zarar verme sözkonusu değildir. Sadece
zulümden kaçınma olmuştr.
1370- Bu
kişileri geri kaçan veya antlaşmalı yahut müslü-manların olup onların elinde
esir düşen çocuklu annelerden verirlerse, durum yine aynıdır.
Çünkü bunlardan hiçbir
şey onların mülkü değildir. Bir şeyde azad etme hakkının sabit olması, zorla
temellük mahalli olmaktan çıkarmada azad etme hakikatinin sabit olması gibidir.
Ancak onları karşılıksız efendilerine geri veririz.
1371- Onları
ellerinde esir bulunan müslüman kölelerden verirlerse, sadece kıymetleri
kendilerine geri verilir.
Çünkü köleleri ele geçirmek
suretiyle mülkiyetlerine geçirmişlerdi. Biz ise onları kendilerine bir şey
vermeği şart koşmak karşılığında mülk edinmişiz. Şart koşulan şey kendilerine
verilmedikçe onları geri vermek gerekir. Ancak müslüman oldukları için bizzat
kendilerini vermek mümkün olmadığından kıymetlerini (tutarlarını) onlara
vermek lazımdır.
1372- Şart
koştukları gibi yüz kişiyi mülkiyetlerinde olmayan esirlerden verseler,
komutan emanlarım geri aldıktan sonra ve onlara bir şey iade etmeksizin
kendilerine savaş açabilir.
Çünkü onların mülkü
olan birşeyi kendilerinden almış değiliz. Zira bu esirler onların mülkü
değildir.
Ancak en iyisi onlara
verdiği sözü tutmaktır.
Onlar şart koştuklarım
yerine getirdikleri gibi. Zira gelecekte ona güvenmeleri için bu daha iyidir.
Böyle yapmazsa gelecekte böyle bir şeye güvenmezler. Çünkü böyle yapmadığında,
esasında hiyanet olmayan bu işi, sadece esirleri kurtarmak için yaptığına
kanaat getireceklerdir.
1373- Şart
koşulan kişileri onlardan aldıktan sora savaşmadan bırakır dönerse, aldığı
kişilerin durumuna bakılır; Bunlar hür kişiler ise serbest bırakır. Geri
kaçanlar ise kıymet Ödemeksizin sahiplerine geri verir. Köle olup efendileri
taksimden ve satıştan Önce onlara sahip olmuşsa, karşılıksız geri alırlar.
Taksimden veya satıştan sonra sahip olmuşsa, isteklerine göre hareket eder ve
dilerlerse kıymetlerini ödeyerek alırlar.
Çünkü karşılık vermek
suretiyle onları temlik etmek, zorla ele geçirip sahip olmak mesabesindedir.
Nitekim her iki durumda da alınanlar fey' olup taksim edilmesi gerekir.
1374-
Komutan esirlere "Kim bize savaşan on düşman gösterirse, hür olur"
derse ve esirlerden biri kale içinde bulunan ve ele geçirilmeleri mümkün
olmayan on kişi gösterirse, hür olmaz.
Çünkü biliyoruz ki,
komutanın amacı bu değildir. Amacı sadece müslü-manlara yararlı olacak bir
rehberlik yapmalarıdır. Bu da olmamıştır.
Sözünün zahirinden
anlaşıldığına göre düşmandan savaşan on kişi kastedilmektedir. Bu düşman ister
meydanda, ister kalede olsun aynıdır, denilirse,
Cevap olarak deriz ki,
dediğiniz doğrudur. Her iki durumda da düşmandır. Lakin komutanın amacı
rehberlikten önce hakkında bilgi sahibi olmadığı düşman hakkında bir bilgiye
sahip kılacak bir rehberliktir. Bu da yukarıda geçen delalet şekli ile
gerçekleşmez. Zira darulharpte komutanın ve mülümanların ele geçirmeğe güç
yetiremediği düşman nice on kişiler vardır. Bundan da anlıyoruz ki, komutanın
amacı ele geçirebilecekleri on kişiye delalet etmeleridir.
1375- Sağlam
bir savunma içinde bulunmayan ve ele geçirilmesi mümkün olan on kişi gösterse,
ama müslümanlar görür görmez bu on kişi kaçsa, duruma bakılır; şayet bunlar
müslü-manların ele geçirebileceği bir yere gelmeden önce kaçimş-larsa, bu
delalet yine geçerli olmaz.
Çünkü amaç olan ele
geçirebilme imkanı gerçekleşmemiştir.
1376- Ama
ele geçirebilecekleri bir yere gelmiş ve gevşek davrandıkları için düşman on
kişi kaçmışsa, rehberlik yapan esir hür olur.
Çünkü on kişiyi ele
geçirilebilecek şekilde göstermekten ibaret olan şartı yerine getirmiştir.
Bundan sonra müslümanlann yapacağı ihmalden kendisi sorumlu değildir.
1377-
Gösterdiği on kişi ile müslümanlar arasındaki çarpışma sonuç vermeyip on kişi
kaçıp kurtulmuşsa, bu delalet yine geçerli değildir.
Çünkü bu adam
caydırıcı güce sahip ve savunma içinde bulunan on kişiye delalet etmiştir. Zira
kale içinde kendilerini savunmalan ile sahip oldukları kuvvetle kendilerini
savunmalan arasında fark yoktur. Her iki halde de ele geçirilmeleri imkansız
olmaktadır.
Ama ele geçirme imkanı
varken müslümanlann ihmalkarlığı sebebiyle kaçıp kurtulmuşlarsa, delalet eden
esir şartını yerine getirmiş ve hür olmuş olur.
1378-
Delalet ettiği on kişi ile müslümanlar arasında çarpışma olmuş ve çarpışmada
bir kısmı öldürülüp diğerleri ele geçirilmişse, rehberlik yapan esir hür olur.
Çünkü ancak onun
delaletiyle onları yakalamış ve ele geçirme imkanı bulmuşlardır.
1379-
Müslümanlar onları esir edemeyip çarpışma sonunda düşman on kişinin tümü ö I d
ur ü im üsse, esir rehber yine hür olmaz.
Çünkü delaletten amaç
olan, on kişiyi yakalayıp esir etmek gerçekleşmemiştir. Üstelik böyle on
kişiyi müslümanlar esirin delaleti olmadan da görebilirlerdi. Bundan da
anlıyoruz ki, delaletten maksat bu değildir.
1380-
Müslümanlar, on kişiden birini öldürüp dokuz kişiyi ele geçirince bakılır;
Bunlar savunma içinde ve caydırıcı güce sahip ise, esir yine hür olmaz.
Çünkü ele
geçirilmeleri bir kişinin öldürülmesinden sonra mümkün olmuştur. Geri kalanlar
da dokuz kişidir. Sanki baştan beri onlara dokuz kişi göstermiştir.
Ama on kişiyi ele
geçirdikten sonra birini öldürmüşlerse, rehberlik yapan esir hür olur.
Çünkü onun delaletiyle
on kişiyi yakalama imkanı bulmuşlardır.
1381-
Müslümanlardan bazılarını öldürdükten sonra onlar sağ olarak yakalanmışlarsa,
esir rehber yine hür olur.
Çünkü onun delaletiyle
on kişi yakalama imkanı bulmuşlardır. Bu yakalamanın çaba ve çarpışma sonunda
gerçekleşmesi durumu değiştirmez.
1382-
Müslümanlar onlara vardığında on kişinin silahı yoksa, ama müslümanlar m
ihmalkârlığı sebebiyle kaçıp kurtulmuşlarsa, esir rehber hür olur.
Çünkü rehberliğiyle on
düşmanı yakalama İmkanım vermiş iken müslümanlann ihmalkârlığı sebebiyle kaçıp
kurtulmuşlardır.
1383- Esir
kişi müslümanlara "Size on kişi göstereceğim, gösterdikten sonra bir yere
sığınıp korunur veya korunma-maları beni ilgilendirmez" der ve müslümanlar
da razı olursa, esir, gösterdikten sonra on kişi korunsa, yine hürriyete
kavuşur.
Çünkü yüklendiği şartı
aynı ile yerine getirmiştir, durumun ve sözden maksadın delâleti, ancak zıddı
olan mefhum açıkça belirtilmediği zaman muteber olur.
1384-
Komutan esirlere: "Bize kim şöyle bir kaleyi veya falan komutanın
askerlerini yahut kralın askerlerini gösterirse, hür olur" derse ve
esirlerden biri rehberlik ettiği halde müslümanlar ele geçiremezse, esir hür
olur.
Şart koşulan delâlet
işini yapmıştır. Burada savunmaları içinde bulunan bir topluluğa delalet etmesi
şart koşulmuştur. Bunu da yapmıştır. Halbuki bundan önceki durumda şart böyle
değildi. Çünkü bundan önceki durumlarda genellikle savunması ve caydırıcı gücü olmayan düşman
on kişiye delâlet etmesi şart koşuluyordu.
Görmüyor musun?
"Kim bize kadın veya çocuk on esir gösterirse, hür olur" derse ve bir
ordunun himayesinde bulunan bu kişileri biri gösterecek olsa azad edilmez (hür
olmaz). Çünkü genellikle maksat caydırıcı güce sahip olmayan ve ele geçirilmesi
mümkün olan on kişiye delâlet etmektir. Her meselede söz ekseriyete hamledilir.
1385-
Komutan yolu kaybedip müslümanlar "Sizden kim yolu bize gösterirse ona bir
esir veya yüz dirhem vardır" derse ve biri yolu tarif ederek kendisi
gitmezse ve tarifine göre müslümanlar giden yolu bulursa, ona bir şey
verilmez.
Çünkü vadettiği şey
ganimet tahsisi şeklinde değil, ücret şeklindedir. Çünkü gani
1386-
Onlarla beraber gidip yolu gösterirse,
böyle bir iş için alınan ücret kadar ücret almaya hak kazanır.
Çünkü fasid bir kira
akdi ile bu işi yapmıştır. Fasiddir. Çünkü onlarla nereye kadar gideceği belli
olmadığından ne kadar ücret alması gerektiği de belli değildir. Zira belki on
adım sonra yola çıkarır, belki de on gün beraber giderek ancak yola ulaştırmış
olur. Akid yapılan şey meçhul ise, akid fasid olur.
1387- Şart
koşulan miktar yüz dirhem ise, bu çalışma ile alacağı misil ücret yüz dirhemi
geçemiyecektir. Fasit kira akillerinde şart koşulan karşılık belli olduğu
zaman uygulanan hüküm gibi. Şart koşulan şey bir esir ise, neye ulaşırsa
ulaşsın mislinin ücretini almaya hak kazanır.
Çünkü ücretle
çalıştırma akdinde mutlak olarak " bir esir" şeklinde ifade edilmesi
sahih bir tesbit değildir. Çünkü tümüyle razı olunduğu için şart koşulan şey
onu geçemez. Bu da yüz dirhemde gerçekleşir ama, bir esir şartında
gerçekleşmez. Çünkü m
1388-
"Bizimle falan yere kadar gelip yolu gösterene yüz dirhem veya şu esir
verilecektir" derse ve biri gösterilen yere kadar onlarla giderse, şart
koşulan şeyi almaya hak kazanır.
Çünkü üzerinde akid
yapılan şey belli, verilen ücret bellidir. Akid için hitap edilen şahıs belli
değil iken akid nasıl sahih olur? denilirse: Deriz ki: Akid onlarla beraber
yola koyulduğunda gerçekleşmiş olur. Yaptığı işe göre de ücreti almaya hak
kazanır. Bu durumda meçhul bir şey kalmaz.
1389-
Komutan yolu şaşırmayıp sadece "(aygır, kısrak v.s.) hayvanları kim sürüp
yola çıkarırsa ona yüz dirhem verilecektir" derse ve bu işi bir cemaat
yaparsa, yüz dirhemi aşmıyan misil bir ücret almaya hak kazanırlar.
Çünkü götürecekleri
mesafe meçhul olduğundan üzerinde akid yapılan şey meçhuldür.
1390-
"Şu yere kadar" deseydi ve belirli bir mesafe belirt-şeydi, şart
koşulan şeyi alırlardı.
Çünkü üzerinde akid
yapılan şey belli ve ücret bellidir.
1391-
Belirli bir cemaate hitab ederek söylese ve bunu duyan başka bir cemaat
belirtilen yere kadar hayvanları sürse, bir şey almaya hak kazanamazlar.
Çünkü akid komutanla
hitap ettiği cemaat arasında yapılmıştır. Başkaları bu işi yaparsa fahrî olarak
yapmış olur ve bir şey alamaz.
1392- Bütün
asker arasında ilan ederek bunu söylemiş ve duyan bir cemaat sürüp götürmüşse,
ücreti almaya hak kazanırlar.
Çünkü ücretle çalışma
şeklinde bu işi yapmışlardır.
1393- Sesini
işitmemiş bir cemaat bu işi yaparsa bir şey alamazlar.
Çünkü sesi duymayıp bu
işi karşılıksız gönüllü olarak yapmış sayılırlar. Bundan da anlışılıyor ki,
burada ücrete hak kazanmak, ganimet tahsisi şeklinde değildir.
1394-
Komutan yolu kaybedip sasırsa ve ellerinde bulunan bir esire "Bize yolu
gösterirsen çocuklarını ve aile fertlerini sana veririz" derse ve esir de
yola çıkarıncaya kadar ya kendisi beraber giderek veya tarif ederek bu işi
yaparsa, hem kendisi, hem çocukları ve yakınları olduğu gibi fey' olarak devam
ederler.
Çünkü komutan esirin
kendisinin kurtulacağına dair bir şey söylememiştir. Böylece kendisi esir
olarak kalır. Kendisi müslümanların kölesi olunca, sahip olduğu şeyler de
onların olur. Çocukları, eşi ve başkaları bunda eşittir.
1395- Şayet,
"Sen, çocukların ve eşin" deseydi ve olay yukarıdaki gibi geçseydi,
esir hürriyete kavuşurdu.
Çünkü rehberliği
karşılığında kendisinin hürriyetini şart koşmuştur. İşi gerçekleştirdiği için
de hürriyete kavuşur. Eşini ve çocuklarını da şart koşul-duğu için alır.
Ancak
"ehli=yakınları" sözünden maksat sadece eşidir. Başka yakınları buna
dahil değildir.
Halbuki eman bahsinde
durum böyle değildi. Çünkü bu meselede yakınları esir düşmekle başkasının mülkiyetine
geçmişlerdir. Kesinlik olmadıkça bu mülkiyet onlardan zail olmaz. Bu kesinlik
de sadece eşi için mevcuttur.
1396-
"Çocukları" ismine de sadece kendi çocukları girmektedir. Torunları
ise fey' olurlar.
Çünkü kesinlik sadece
kendi çocuğu hakkındadır. Buna hak kazanması da üzerinde kesinlik sağlanan şeye
bina edilmektedir.
1397-
Esirler arasında kendi çocukları yoksa, erkek çocuklarının torunlarını almaya
hak kazanır.
Çünkü bu isimde
babalarının yerine kaimdirler. Babalan olmayınca kendileri bu ismin kapsamına
girerler.
1398-
Kızlarından olan torunlarını ise ancak komutanın özel olarak belirtmesiyle
almaya hak kazanır.
Çünkü çocuklarının
değildirler
1399- Ancak
bunların darulharbe çıkmalarına izin verilmez. Bilakis darulislâma götürülür
ve müslümanlar arasında ehli zimmet (zimmî) olurlar.
Çünkü esir düştükten sonra darulharbe tekrar dönmelerine imkan vermek caiz olmaz.
1400- Tarif ederek veya beraber giderek delalet etmesi aynıdır.
Ama az önce geçen
müslümanların delaletinde durum değişiktir. Çünkü orada müslümanın delalet
etmesi ücretle çalışma şeklindedir. Sözle yerine getirilmesi imkansızdır.
Burada ise, delalet sulh ve eman şeklindedir. Burada şartın varlığı hakikaten
kabul edilir.
1401-
Komutan darulharpte esirleri taksim ettikten veya sattıktan sonra yolu kaybedip
esirlere "Kim bize yolu gösterirse hür olur" veya " yüz dirhem
alır'" derse ve bu işi onlardan biri yaparsa, yüz dirhem verileceğini
şart koşmuşsa yüzü geçmemek üzere kendisine böyle bir iş için verilen ücret
kadar (misil) ücret verilir. Bu ücret de efendisine ait olur.
Hangi şahsın
mülkiyetinde oldukları belli olmuştur. Vereceğini va'd ettiği şey, eman ve sulh
şeklinde değil, ücretle çalıştırma şeklindedir.
1402- Onun
için beraberlerinde gitmeyip sadece tarif ederek rehberlik etmişse, bir şey
almaya hak kazanamaz. Hür olacağını şart koşmuşsa, bu şartı geçersiz olur.
Çünkü sahiplerinin
mülkü olduktan sonra onların kölelerini azad etme yetkisine komutan sahip
değildir.
1403-
Esirleri taksim etmeden önce yolu şaşırıp "Sizden kim yolu bize
gösterirse, hür olur" derse ve esirlerden biri darulislâma değil,
darulharbe çıkan apaçık bir yolu onlara gösterse, bakılır: Darulharbe gitmek
isterken yolu kaybetmişlerse, bu esir delâlet işini yapmış sayılır ve hür olur.
Darulharpten çıkmağa çalışırken yolu kaybetmişlerse, esirin bu delaleti
geçerli olmaz ve esir hür
sayılmaz. Onlara darulharbe değil, darıılis-Iama çıkan bir yolu gösterirse,
yapılacak uygulama öncekinin aksi olur.
Çünkü sözün mutlakliğı
h
1404-
"Şu kalenin yolunu bize gösterirsen, hür olursun" derse ve sözkonusu
kaleye oradan bir yol gidiyorsa, onlara bilinen yoldan daha uzak bir yol
gösteren kişi, şart koşulanı almaya (hür olmaya) hak kazanır.
Çünkü halkın gidip
geldiği yollar ise her ikisi de kaleye giden birer yoldur. Komutan
"yol" ismini mutlak zikretmiştir. Mutlakı da delil olmadan sınırlandırmak
caiz değildir. Komutanın sözünde de bunu sınırlandıracak bir delili yoktur
1405- O
kaleye değil de, başka yere çıkan bir yol gösterir ve kendileri bu yoldan o
kaleye varabilirlerse, bunun delaleti geçerli olmaz ve esir hür olmaz.
Çünkü insan buradan
Kaşgar'a gelip oradan da Buhara'ya varabilir. Ancak hiçbir kimse buradan
Kaşgar'a varan yolu Buhara'nın yolu kabul edemez. Böylece anlıyoruz ki, bu esir
şart koşulan delaleti yapmamış ve hür olma hakkını kazanmamıştır.
1406- Şu kalenin
şu yolunu bize gösterirsen hür olursun" der ve kaleye götüren başka bir
yol gösterirse, bakılır belirledikleri yolda müslümanlar için yakınlık veya
emniyet veya yem çokluğu veya köylerin çok bulunması yahut alacakları esirlerin
çokluğu yönünden daha faydalı bir yol ise, esir hürriyete ka-vuşmayıp fey'
olmağa devam eder.
Çünkü şartı yerine
getirmemiştir. Onlar yaran bulunan bir yol belirlemişler, kendisi ise başka
yol göstermiştir. Belirlemede fayda sözkonusu ise ona itibar etmek gerekir.
1407- Kendisinin
gösterdiği yol onların belirlediği yoldan daha yararlı ise, kıyasa göre yine
fey' olarak kalır.
Çünkü şart koşulan
şeyi yerine getirmemiştir. Bir şeyin kabul edilmesinde lafza itibar edilir.
Çünkü insanların sözleri hikmetten ve güzel bir yarardan h
İstihsana göre ise, bu
esir hür olur.
Çünkü onların
istediğini fazlasıyla yerine getirmiştir. Zaten belirleme fayda sağladığı
zaman ancak muteber olur. Yaptığı işin daha faydalı olduğu bilinince faydasız
olduğu için belirlemenin itiban kalmaz.
Hangisinin daha
faydalı olduğu bilinmiyorsa, esir yine
fey' olarak kalır.
Çünkü belirleme akıllı
biri tarafından yapılmıştır. Faydasız olduğu bilinmedikçe asıl ona itibar
edilir. Faydasız olduğu da henüz belli olmamıştır.
1408- Buna
göre "Bize kim Derbu'l-Hades'in yolunu gösterirse, hür olur" derse
ve biri onlara Mıssîse yahut Malatya [83]
yolunu gösterse bakılır. Gösterdiği bu yol daha yakın ve daha faydalı ise, esir
hür olur. Böyle değilse, yahut böyle olduğu bilinmiyorsa, esir fey' olmaya
devam eder.
Çünkü kendisinden
istenen şeyi yapmamıştır. Görmüyor musun? Belirttikleri yoldan başka bir yola
onları götürse ve orada düşman kralı ordusuyla beraber bulunup onlarla savaşsa
ve bazıları öldürülse yahut yem bulunmıyan bir yola götürüp hayvanları telef
olsa veya kendileri açlıktan kırılsa, şart koşulan şey yine kendisine verilir
miydi? Bütün bunlardan söylenmek istenen şudur: Belirleme ne zaman faydalı
olursa, ona itibar edilmesi gerekir. En iyi Allah bilir.[84]
1409-
Komutan, daruiharbe giriş esnasında askerlerden az kişinin zırhlı olduğunu
görür ve "Darulharbe kim girerse ona şu ganimet var, der veya ganimetten
iki pay verilecektir" derse, bu sözü caiz olup bir sakıncası yoktur.
Çünkü bu tahsisi
değerlendirme sonucu yapmaktadır. Müslüman asker, zırhlan darulharbe
taşıyabilmek için araç ve gerece muhtaçtır. Zırhla düşmanın gözü korkutulur ve
asker kendini savunur. Düşmanın gözünü yıldırmak amacıyla bu külfete
katlanmaya teşvik etmek için askerlere bu şekilde ganimet tahsisi yapması
caizdir. Nitekim şeriat bu amaca bakarak süvari olan askere iki kat pay
verilmesini kararlaştırmıştır. Çünkü düşmanı yıldıracak araç ve gereçleri
darulharbe götürme sıkıntısına katlanır. Şeriatın kararlaştırdığı bu esasa bakarak
komutan (devlet başkanı) da aynı amaç için ganimet tahsisi yapabilir.
1410- Aynı
şekilde "Kim iki zırhla daruharbe girerse..." demesi de caizdir.
Çünkü çarpışan kişi
dilediğinde önde ve arkada iki zırh giyebilir. Nitekim Rasulullahin Uhud günü
iki zırh giydiği rivayet edilir. Bu da onun nazar ve içtihadı sonucu bir
uygulama idi.
1411-
"Bir ve iki zırhla girene ikiyüz, üç zırhla girene üç-
yüz dirhem
vardır" der ve bu kadarla yetinirse, ganimet tahsis yapması doğru olmadığı
gibi, ikiden fazla zırh için tahsis yapması da caiz değildir.
Çünkü bu, içtihadl
olacak bir şey değildir. Savaşan askerin de savaşta ikiden fazla zırh giymesi
mümkün değildir. Çünkü ikiden fazla zırh ağırlık yapar ve aktif çarpışmasını
engeller. Böylece anlıyoruz ki, ikiden fazla zırh için tahsis yapmasında bir
fayda yoktur.
Külfete katlanma ve
düşmanı ürkütme anlamı üç, dört ve beş zırhla da gerçekleşir denilirse,
Deriz ki, bu doğru
değildir. Çünkü ürkütme esnasında bu, zırhla değil zırhı giyen kişi ile olur.
Böyle zırhlı çıktı, şöyle böyle korumalı ayrıldı, denilir ve bunda ürkütme
meydana gelir. Halbuki zırhlı tek basınadır. Zırhlan savaşta başkalarına vermek
için değil, kendisi giymek için taşımıştır. Savaşta da iki zırhtan fazla
giyemez.
1412- Buna
göre süvarilere "kim bir Ticfaf [85](zırh)
ile girerse, ona şöyle vardır" diyebilir.
Çünkü ticfaf at
içindir. Onun için ganimet tahsisi yapmak, at için tahsis etmek gibidir.
1413-
Komutan birden fazla at için pay ayırmama düşüncesinde olup "kim iki
atla girerse, ona şöyle vardır"
derse, bu tahsis sahih olur. İkiden fazla at için ganimet tahsis etmesi caiz
değildir.
Çünkü savaşçı ancak
iki atla savaşabilir. Onun için sadece yaran olanlar için ganimet tahsis etmesi
caiz olur. Yararı dokunmiyacak şeyler için tahsis yapamaz.
Ancak yararlı bir işi
kişinin yerine getirebilmesi için üç at için tasis yapması caiz olduğu gibi, üç
ticfaf için de tahsis yapması caiz olur
Çünkü her atın bir
ticfafı (zırhı) olur. Ganimet tahsisinin değerlendirme sonucu olduğu bilinince,
ganimet tahsisi yapıldıktan sonra alınan ganimetten tahsisin yerine getirilmesi
lazımdır.
1414- Bir
kaleyi muhasara edinceye kadar komutan bir şey söylemeyip muhasara esnasında
"Kapıya kim zırhlı olarak yanaşırsa", veya "Kim ticfaf ile öne
atılırsa" yahut "kim iki zırh giyimli olarak öne atılırsa ona şöyle
vardır" derse, bu tahsisi sahih olur.
Çünkü kuvvet,
korkutmak ve müşriklerin kalblerine korku salmak bakımından müslümanlara
yararı olmaktadır. Böyle bir şey için ganimet tahsisi
sahih olur
1415- Kale
fethedilinceye kadar bir şey söylemez ve fethettikten sonra kendisi yahut atı
zırhlı olanlara gösterdikleri gayret oranında ganimet tahsisi yapmak isterse,
bu tahsis geçerli olmaz.
Çünkü ganimet tahsisi
ganimetler alınmadan Önce yapılır. Ganimetler alındıktan sonra yapılırsa tahsis
değil, bağış olur. Halbuki alınan ganimette bütün askerin payı sabit olduktan
sonra komutan (devlet başkanı)nın bazı kişilere özel bağış yapması caiz
değildir.
1416- Devlet
başkanı ganimetler alındıktan sonra çaba ve gayret oranında tahsis yaparsa ve
bu tahsisi içtihadı sonucu gerçekleştirirse, tahsisi geçerli olur.
Çünkü içtihadı ile
üzerinde ihtilaf edilen şeyleri sonuçlandırmıştır. Hakimlerden biri bu içtihadı
iptal edemez.
1417-
Ganimetler alındıktan sonra tahsisin uygun olmadığı görüşünde bile olsa, devlet
başkanının içtihadı ile kendisine tahsis yapılan kişinin o tahsisi alması
helâldir.
Çünkü aksine hüküm
verilince içtihadın geçerliliği kalmaz. Yargıcın hükmü başkalarını
bağlayıcıdır. Salt içtihad ise başkasını bağlayıcı olmaz. Tıpkı kişinin
karısına "seni kesinlikle boşadım" demesi ve görüşüne göre karısını
kendisinden kesin olarak boş olduğuna inanması durumunda Hz. Ömer'in ve İbni
Mes'ud'un görüşüne uyarak hakimin ric'î [86] bir
talâk ile boş olduğuna hükmetmesi gibi. Bu durumda adam karısını tekrar
alabilir ve hadisin hükmünü tatbik eder. Bu İmam Muhammed'in görüşüne göredir.
Ebu Yusuf'un görüşüne
göre ise, hakimin aksine hüküm vermesi durumunda müçtehid bu hükmü daha zor
bulduğunda kendi görüşünü bırakmaz, îstihsan konusunun sonunda "Şerhu'l-Muhtasar"da
bu meseleyi açıkladık. Doğrusunu Allah bilir.[87]
1418-
Müslümanlardan bir seriyye darulharpte bir miktar ganimet alsa, ancak alınan bu
ganimetleri darulislâma çıkarmaktan aciz kalsa, bunun üzerine komutan yerinde
bırakmak veya yakmak isterken aklına yeni bir düşünce gelse ve müslü-manlara
"Kim bu ganimetten bir şey alırsa, kendisinindir" derse, sözü caiz ve
geçerli olur. Bu ganimetlerden darulislâma kim bir şey çıkarma zah
Çünkü bu ganimet
tahsisi değerlendirme sonucu meydana gelmiştir. Ganimetler alındıktan sonra
tahsis yapmasmm caiz olmadığını söylememizin sebebi, ganimeti alan askerlerin
bu ganimette haklarının sabit oluşudur. Bu hakkı iptal edip tahsis yapmak caiz
değildir. İptal etmek de ganimetleri muhafaza etmek durumunda ve askerin
haklarının kesinlik kazanması h
Canlılar dışında bu
ganimetleri yakmasının caiz olması, ganimet alınan hayvanları kesebilmesi,
sonra yakması veya bir tarafa terketmesi,tahsis yapmanın caiz olduğunu
gösterir. Zaten böyle bir uygulama, ganimeti alan bütün fertlerin haklarını
iptal etmektedir. îptal etmek de ganimetlerin korunabilmesi ve darulislâma
çıkarılabilmesi durumda sözkonusu olabilir. Bunlar yapılamıyorsa, hakkın ipt
Zaten yakmakta
herhangi bir müslümana yararı olmayan bir hakkı iptal etmek söz konusudur. Ama
tahsis yapmakta bazı kişilere yarar sağlama imkanı bulunmaktadır. Onun için
tahsis yapmaya gitmek öncelikle olur.
1419-
Ganimetleri darulislâma çıkarma veya satma yahut
taksim etme imkanına
sahip ise, o zaman hepsine yararı gerçekleştirme imkanına sahip demektir. Bu
durumda bazılarının haklarını iptal etmesi doğru değildir.
Aynı şekilde "kim
bir şey alırsa, beşte bir dışında gerisi onundur" veya "beştebiri
ayrıldıktan sonra veya ayrılmadan önce aldığının yarısı onundur" derse, bu
işlemlerin hepsi sahih olur. Bunlardan yararı en yakın olanı yapması lazımdır.
Zaten darulislâma çıkarırsa, komutanın yaptığı tahsis gözönünde bulundurularak
ganimet taksim edilir.
Müslümanlardan biri
darulislâma çıkarılması mümkün olan ve komutanın ondan haberi bulunmıyan
mücevherat gibi bir şey bulup darulislâma çıkarınca, beşte biri alınır ve
gerisi asker arasında ganimet olarak taksim edilir.
Çünkü komutanın
yaptığı tahsisin sahih olması, muhafaza etmenin imkansızlığı sebebiyledir.
Zaruret sebebiyle sabit olan şey, zaruret mahallinin dışına taşamaz.
Dolayısıyla zaruretin tahakkuk etmediği bir şey bu tahsisin kapsamına giremez.
1420- Bu
hüküm, aldıkları mallar hakkında geçerli olunca, almadıkları mallarda
evleviyetle geçerli olur. Nitekim ele geçirip anbar yaptıkları ve içine silah,
mermer, altın suyu gibi şeyleri doldurdukları bir binadaki eşyayı darulislâma
çıkarmaktan aciz olduklarında komutan "Bu şeylerden kim ne alırsa
kendisinindir" derse, sahih olur. Yine "kim bir şeyi parçalayıp
getirirse, kendisine mahsus olur" derse, yine sahih olur. Çünkü binayı
yıkmağa güçleri yetmekle beraber içindeki şeyleri çıkarmaktan acizdirler.
Onu olduğu gibi
bırakabilirler. Bu durumda da komutanın ondan tahsis yapması sahih olur. Bina
yıkıldıktan sonra bu şeylerin taşınabilir ve taşınamaz olması aynıdır.
Çünkü komutanın tahsis
yapması binanın yıkılmasından önce olmaktadır. Taşıyabilecek duruma gelmesi,
komutanın tahsis yapmasından sonra meydana gelen yıkma ile geçekleşmektedir.
1421- Ancak
komutanın tahsis yapması anında binadan uzak bir yerde veya binanın alınması
mümkün olan bir tarafında konulmuş ve darulislâma taşınması mümkün olan bir şey olur ve
komutanın bundan haberi yoksa, onu
darulislâma bir kişi çıkarıp getirse bile, asker arasında ganimet olarak taksim
edilir.
Çünkü ganimet tahsisi
kapsamına girmez.
1422- Komutan, kimseye bir şey tahsis etmeyip
hepsinin yakılmasını emrettikten sonra bazıları onun bir kısmını hayvanlarına
yükleyerek darulislâma çıkarma güçlüğüne katlanırsa, bu şeylerin beşte biri alınır ve gerisi seriyye fertleri
arasında taksim edilir.
Çünkü komutanın
tahsisi bazı kişilere ganimet tahsisi ile olmaktadır. Bu da yapılmış değildir.
Yaptığı şey, yakılmasını emretmekdir. Yakma emrinin bazılarına tahsis
yapılmasında hiçbir etkisi yokur. Yani yakma emri hiçbir şekilde tahsis yapma
anlamına gelmez. En iyimser bir değerlendirme ile darulislâma bu şeyleri
çıkaran kişiler, yanarak yok olacak ve bütün fertlerin ortak malı olan bu
şeyleri kurtarmış demektir. Bu da ortaklığın kesilmesine ve darulislâma
çıkaran belirli kişilere mahsus olmasına sebep teşkil etmez.
1423-
Darulharpte aldıkları ganimetleri hemen oracıkta taksim etse veya tüccara satsa
yahut darulislâma çıkarsa, sonra düşman bunların peşine düşerek takip edince
bırakıp kaçmak zorunda kalsalar, düşmanın onlardan faydalanmaması için bu
ganimetleri derhal yakmaları lazımdır.
Çünkü bu işlemde
onlara zarar verme ve zayıflatma bulunmaktadır. Bunun dışında düşmanın takibi
sözkonusu olmadğı zamanlarda da mücahit askerler darulharpte ağır gelen eşya,
silah ve diğer şeylerini de yakabilirler. Taki bırakıp gittiklerinde düşman
bunlardan faydalanmasın Nitekim Mûte harbinde kendini kurtarmaktan ümidi
kesilince Hz. Cafer bin Ebi T
Kendi eşyalarında bu caiz olunca, düşmandan aldıkları ganimetlerde evleviyetle caiz olur.
1424- Onu
yakmak için bıraktıklarında, komutan "Bundan kim bir şey alırsa,
onundur" der ve bir cemaat onu alıp kurtarırsa, hepsi sahiplerine geri
verilir.
Çünkü taksim etme ve
satma ile sahiplerinin mülkiyeti onda kesinleş-
miştir.
1425- Devlet
başkanının halkın mülkünden tahsis yapma yetkisi yoktur. Darulislâma çıkarmak
suretiyle de bunu yapamaz. Çünkü mülkiyetlerine öyle geçmiş ki öldüklerinde bu
mülk varislerine kalır. Hiç bir şekilde ondan tahsis yapma yetkisi kalmaz.
Ama himaye altına
alınmadan Önce olursa, durumu değişik olur. Çünkü orada hakkın subutu zayıftır.
Sadece ele geçirme ile sabit olmuştur. Bu hak da yakılması emredilince
geçerliliğini yitirmektedir. Böylece bundan yapılan hak tahsisi, ele geçirilmeden
yapılan tahsis gibi olur.
Ancak darulharpte ele
geçirildikten sonra sahip olma sebebi tam gerçekleştiği için sahibinin hakkı da
kesinleşmektedir. Yakılması için bırakılmasıyla bu hak geçerliliğini kaybetmez.
Hak devam ettiği için de devlet başkanının ondan tahsis yapma yetkisi kalamaz.
Askerler arasında taksimden sonra böyle o-lunca. başkalarına satmada
evleviyetle olmaktadır. Çünkü sahiplerinin mülkiyeti kesinleşmiş ve kime ait
olduğu açıklık kazanmıştır.
Nitekim bunlar da
alınan ganimetleri darulharpte bırakıp gitse ve düşman farkına varmadan ikinci
bir seriyeye gelip alsa ve düşman bu seriyyenin elinden alsa, sonra gelen
üçüncü bir seriyye bunları düşmandan geri alsa, birinci seriyyenin bunda hiçbir
hakkı olmaz. Tıpkı düşmanın daha Önce alınmamış o malları gibi hepsi üçüncü
seriyyeye kalır. Taksim etme ve satıştan sonra düşman korkusuyla yakmak üzere
bırakıp gitseler ve düşman nerede olduğunu bilmese, sonra gelen bir seriyye
bunları alıp darulislâma çıkarsa, hepsi eski sahiplerine verilir. Çünkü
bunlarda hakları devam etmektedir.
1426- Bu
malları müşrikler onlardan alsa, gelen diğer bir seriyye de onları müşriklerin
elinden alsa, bakılır: Eski sahipleri mallarını taksim edilmeden önce
görürlerse, hiçbir şey vermeden geri alırlar. Taksim edildikten sonra
görürlerse, kıymetini vererek geri alırlar. Tıpkı düşmanın ele geçirip koruma
altına aldığı diğer malları gibi.
Darulislamda
himayelerine aldıktan (mülkiyetleri gerçekleştikten) sonra da durum aynıdır.
Onları bırakıp gitseler ve gelen başka seriyye onları alsa ve düşmanlar farkına
varmasa, o mallar ilk seriyyedeki sahiplerine geri verilir. Çünkü onların malı
olmuştur.
Düşman ele geçirdikten
sonra başka bir seriyye onlardan alsa, bakılır; birinci seriyyedekiler onları
taksim edilmeden önce görürse, karşılıksız geri alırlar. Taksim edildikten
sonra gö-
rürlerse, geri
alamazlar. Bu konuda daha doğru olduğunu belirttiğimiz ikinci rivayet budur.
Çünkü onları alacak
olurlarsa ancak kıymeti karşılığında alırlar. Taksim edilmeden önce bunların m
1427- Satın
alanlar veya paylarına düşenler yahut bırakıp gidenler bıraktıkları zaman
"Kim bunlardan bir şey alırsa o kendisinindir" derlerse ve bunu
müslümanlardan bir cemaat alırsa, kendilerine ait olur. Aldıkları şeyleri ister
darulislâma çıkarsınlar, ister çıkarmasınlar, durum değişmez.
Çünkü bu mal
sahiplerinin, alacak kişilere (hibe) bağışıdır. Bunların almasıyla da bağış
yerini bulmuş ve gerçekleşmiş olur. Bunları geri almak isterlerse, bağış
(hibe) de olduğu gibi, onu alanlar ancak darulislâma çıkarmadan önce almaya
teşebbüs edebilirler.
1428-
Alanlar onu darulislâma çıkarır veya darulislâma taşımaları mümkün olan bir
yere ulaştırırlarsa, onu bırakıp gidenler (hibe edenler) geri almaya teşebbüs
edemezler.
Çünkü kendisine hibe
edilen kişinin çabasıyla onda bir artış meydana gelmiştir. Zira meçhul bir
yerde neredeyse telef olacaktı. Bu ise o meçhul yerden çıkarıp getirmekle bir
bakıma ihya etmiştir. Hibe edilen şeyin kendisinde meydana gelen ziyadelik,
hibe eden kişinin onu geri almasına engeldir. Ancak bu hüküm mal sahibinin
sözünü kendisinden veya biri vasıtasıyla alan kişinin duyması durumundadır.
Böyle bir şeyi hiç duymıyan biri ondan bir şey alıp da-rulislama çıkarırsa,
sahibine iade etmek zorundadır. Çünkü sözünü duyan kimse onu hibe olarak almış
sayılır. Almakla hibe gerçekleşmiş ve eski sahibinin ilişiği kesilmiş olur.
Sözünü duymadan alan ise onu hibe olarak değil, daruli slâma malı çıkarmada
sahibine geri vermek üzere yardım şeklinde almış olurlar. Bu alma ile onda
mülkiyeti sabit olmaz.
Bu, belirsiz bir
kişiye hakkın tanınmasıdır. Hibe yolu ile nasıl sahih olur? denilirse,
Deriz ki: Bu
belirsizlik anlaşmazlığa yol açmaz. Mülkiyet malın alındığı anda sabit olur. Bu
anda alışı belli ve muayyen bulunmaktadır. Mal sahibi bu lafızla malının
alınmasını hibe şeklinde mubah kılmış sayılmaktadır. Bu mubah kılma belirsizlik
durumunda da sabit olur.
Bunun dayanağı da
Abdullah bin Kırt'nı Rasulullah'tan rivayet ettiği şu hadistir: "Günlerin
hayırlısı kurban bayramını birinci günü, sonra ikinci "yevmü'1-karr"
günüdür."
Yani Kurban bayramının
birinciden sonra ikinci günü de faziletlidir. "Yevmü'1-Karr" diye
isimlendirilmesi, hacıların Mina'da karar kılmalarından dolayıdır.
Ravi şöyle devam
ediyor:" Rasulullah'a (kurbanlık) beş veya altı bedene (dişi deve veya
sığır) getirildi. Hangisinden başhyacaksa derhal yanına yaklaştırıldı.
Kurbanlar yere yatırılıp kesilince bir şeyler buyurdu. Ama ne dediğini
anlayamadığını, için yakında bulunanlardan birine ne buyurduğnu sordum. Şöyle
dedi: Rasulullah "Dileyen kesip götürebilir." buyurdu.
Temlik suretiyle
alacak kişiye malın mubah kılınması ve alınan şeyden yararlanılması, bu esasa dayanmaktadır.
Alacak kişi belirsiz olmakla beraber Rasulullah bunu kararlaştırmıştır. Bu
neviden olan şeylere bu hüküm tatbik edilir.
Bir şey söylemeden
sadece eşyayı atmanın bu hükmü ifade edeceğini kararlaştırmaktadır. Zira insan,
düğün ve diğer zamanlarda şekeri ortaya saçar ve bundan kim ne alırsa onun
mülkü olup saçan kimse bir şey söylemeksizin alan kişinin ondan yararlanması
caiz olur. Hatta durum, bu şeyin alınacağına dair iznin bulunduğuna delildir.
Alınabileceği ayrıca açıkça söylenirse bu hüküm evleviyetle sabit olur.
Buna göre insan
testiyi ve suyu kapının önünde bırakması (sebil etmesi) ile fakir veya zengin
gelip geçen herkesin ondan içmesi helâl olur. Çünkü içmenin caiz olduğuna
vaziyet delalet etmektedir.
Yine insan herhangi
birinin mülkü olmayan bir yerde bir ağaç dikmesi ve gelen geçen herkesin
meyvesinden alıp yemesi helâl olur. Bütün bunlar az önce naklettiğimiz hadisten
anlaşılmaktadır.
1429-
Müşrikler yenilip geri çekildikten sonra komutan, düşmanın henüz eşyaları
üzerinde bulunan ve kim tarafından öldürüldükleri bilinmiyen ölülerine bakıp
"Ölülerden herhangi birinin eşyasını kim alırsa kendisinindir" derse
ve bunu bir cemaat alsa, bu onlara bir ganimet tahsisi olur.
Çünkü henüz
müslümanlar onları almamışlardır. Bu da ganimetler alınmadan önce yapılan
ganimet tahsisi mesabesindedir. En doğrusu, "Bu ganimetler alındıktan
sonra yapılan bir tahsistir, ancak devlet başkam içtihadı ile bu uygulamayı
gerçekleştirmiştir" demektir. Zaten ihtilaflı olan bir şey devlet başkam
(Imam)ın içtihadı ve tatbiki ile ittifak edilen bir şey hükmüne geçmektedir.
Hatta devlet başkanı ölür veya azledilirse onu alanlardan bir şey geri alınmaz.
1430- Bunu
söyliyen komutan azledilip yerine başkası gelinceye kadar onu almayıp
azledildiğini bilerek veya bilmeyerek sonra alırlarsa, gelen ikinci komutan bu
şeylerin hepsini geri alır ve ganimete katar.
Çünkü maksat
gerçekleşmeden komutanın azledilmesiyle birinci tahsis geçersiz olmuştur.
Maksat onu almaktı. Bu maksat yerine gelmeden tahsis batıl olunca, senki hiç yapılmamış
gibi olur.
Buna benzer bir durum
daha önce şöyle geçmişti. Ganimetler alınmadan önce tahsis yapan komutan ölür
veya azledilir, sonra yerine başkası gelirse o| tahsis geçerliliğini kaybeder.
Ganimetler alınmadan önce bu durumda tahsis batıl olursa, alındıktan sonra
evleviyetle batıl olur. Tıpkı hakimin azledilinceye kadar uygulamadığı ve onun
yerine gelenin aksine hüküm verdiği bir hüküm gibidir.
Belirttiğimiz kurala
göre imam, savaş esnasında yapılan tahsisin ancak o savaş müddeti için geçerli
olduğu, ganimetler alınmadan önce darulharbe giderken ve düşmanla savaşa
tutuşmadan yapılan tahsisin ise daruiisiâma tekrar çıkıncaya kadar devam
ettiğini belirtmekte ve şöyle demektedir.
1431-
Daruiisiâma çıktıktan sonra tekrar darlharbe dönerlerse ve biri düşmandan
birini öldürürse, eşyasını alamaz.
Çünkü daruiisiâma
çıkmakla o tahsisin hükmü sonra ermiştir. Darulharbe tekrar girmeleri ise,
başka bir giriştir. Komutan yeni bir tahsiste bulunmazsa, öldüren kişi
öldürdüğünün eşyasını kendisine alamaz. Nitekim darulislâmda bir yıl kaldıktan
sonra tekrar darulharbe dönerlerse, öldüren kişi yine bir şey alamaz.
1432-
Düşmanın daruiisiâma girdiğini duyup ona karşı koymaya çıkarken komutan,
"Kim düşmandan birini öldürürse eşyası onundur" derse, bu tahsisi
çıktıkları seferden dönünceye kadar hem darulislâmda hem darulharpte
geçerlidir. Düşmanla darulislâmda karşılaştıktan sonra komutan böyle söylerse,
bu sadece o savaş için geçerli olur.
Çünkü belirttiğimiz
gibi sözün mutlaklığı her meselede h
1433-
Komutan darulharpte bir seriyyeyi bir kaleye gönderip "Ne alırsanız
dörtte biri sizindir" derse, onlar da gidip günlerce çarpıştıktan sonra
İslâm ordusu kendilerine yetişir ve kaleyi birlikte fethetseler, giden ilk
seriyye bir şey alamaz.
Çünkü diğer askerler
dışında çarpışırken alacakları şeylerden onlara tahsiste bulunmuştur. Amacı da
kaleyi fethedip düşmanla çarpışmaya teşvik etmekti. Bunu da kendileri
gerçekleştirememişlerdir. Nitekim kendileri hazır olup da bir asker tek başına
kaleyi fethedecek olursa, seriyye fertlerine bir şey
düşmez. Hepsinin çarpışmasıyla kale
fethedildiğinde de durum aynı olup seriyye fertleri tahsis olarak bir şey
alamazlar.
1434-
Komutan darulislamdan bir seriyye gönderip başlarına birini tayin etse ve
ganimet tahsisinde bulunsa, sonra onu azledip yerine başkasını tayin etse,
onlar da tahsis edilen ganimeti almış olsa, duruma bakılır; komutanın
azledildiğini bilmeden Önce almışlarsa, hepsi onlarındır.
Aynı şekilde
azledüdiğini bilmeden önce ilk başkan tahsis yapmış ve azlini bilmeden Önce o
ganimeti almışlarsa, yine onlarındır.
Çünkü azledildiği veya
azledüdiğini bildiren diğer komutan gelip kendisine söylediği ana kadar
komutandır.
1435- Ama
ikincisi gelip azledüdiğini bildirdikten sonra birinci komutan ganimet tahsisi
yaparsa, bu tahsisi geçersizdir.
Çünkü kendisi de
askerlerden biri olmuştur
1436- Devlet
başkanının falan kişiyi seriye komutanlığına tayin ettiğine*dair yazısı
gelirse, ikinci komutan gelip hazır o-luncaya kadar onun komutanlığı devam eder
ve tahsis yapması caiz olur.
Nitekim bir şehir v
Çünkü darulharpte
olsun, darulislâmda olsun, müslümanları başıboş ve işlerim düzehliyen
yöneticisiz bırakmak caiz değildir, ikincisi gelmedikçe komuta birincinin
elinde olur ve tahsis yapması caizdir.
Ancak devlet başkanı
kendisine "Seni azlettik ve yerine falan kişiyi görevlendirdik" diye
yazar yahut" yerine falan kişiyi görevlendirdik" kısmını zikretmezse,
kendisi azledilmiş sayılır ve bundan sonra ganimet tahsis etmesi caiz olmaz.
Çünkü devlet
başkanının tensibi ile komutan olduğu gibi onun hitabı ile de azledilmiş
olmaktadır. Hitabın yakında veya uzakta olan birinden olması arasında fark
yoktur.
1437- Birinci
komutan, tayin edildiğinde askeri darulharbe sokması emredilmiş, ama"
yerine falanı komutan tayin ettik, sana gelinceya kadar bekle" diye devlet
başkanının yazılı emri gelinceye kadar askeri darharbe sokmaz da o anda
darulharbe askeri sokar ve ganimet tahsisinde bulunursa, bu tahsisi
geçersizdir.
Çünkü devlet
başkanının darulıharbe girmemesini emreden yazısı kendisine ulaşmış
bulunmaktadır. Kendisi bizzat yüz yüze söylemiş gibi azli gerçekleşmiştir.
1438- Bu
amaçla huzura çağrılmış ve devlet başkanının emri olmaksızın komutanlık
sıfatını da kaybetmiş olarak askeri darulharbe sokmuş ve ganimet tahsisi yapmış
ise, bu tahsisi geçersizdir. Devlet başkanının mektubu "Komutan sensin, askerle
dar-ıharbe gir, falan kişi sana vardığında artık komutan odur" şeklinde
ise, ikinci komutan gelinceye kadar birincinin yaptığı ganimet tahsisleri
geçerlidir.
Çünkü azlini ikinci
komutanın gelmesine bağlamıştır. İkisi bir yerde bu-luşmadikça komutan
birincisidir. Buluştuktan sonra komutan ikincisi olur. Buluştuktan sonra
tahsis yapılırsa, sadece ikincinin tahsisi geçerli olur.
1439-
"Falan kişi yanma varıncaya kadar komutan sensin" diye yazarsa, durum
önceki gibidir.
Çünkü komutanlığına
bir süre belirlemiştir. Sürenin gereği olarak sonra yapılan işlerle önce
yapılan birbirinin zıddı olur.
Bu yazıdan önce ona
mutlak yetki verip vermemesi durumu değiştirmez.
Çünkü mutlak yetki
verdikten sonra da onu azletme yetkisine sahiptir. Görevlendirirken yine
belirli bir süre için görevlendirme yetkisi vardır. Bu yazı ile süreyi sınırlandırma
sabit olunca, sanki ona açıkça "falan sana geldiğinde komutan sadece
odur" demiş gibidir.
1440-
Müslümanlardan caydırıcı güce sahip bir cemaat komutanın izni olmaksızın
başlarına bir komutan tayin edip darulharbe girer ve ganimetler alırsa, onun
beşte biri alınır ve gerisi aralarında ganimet taksimi esaslarına göre taksim
edilir.
Çünkü caydırıcı güce
sahip olduklarından mal dini yüceltme adına alınmış sayılır ve hükmü ganimet
hükmüne uygun olur.
1441-
Komutanları ganimet tahsisi yaparsa, caiz olur. Tıpkı devlet başkanının
görevlendirip gönderdiği komutanın tahsis yapmasının caiz olması gibi.
Çünkü onu kendilerine
komutan yaptılar ve razı oldular. Razı olmaları haklarında geçerli olur.
Onların ittifakı ile kendilerinin komutanı olmuştur.
Nitekim hilafet, h
Bunun dayanağı Hz. Ebu
Bekir'in hilafetidir. Aynı şekilde seriyye komutanlığı seriyyedeki fertlerin
ittifakı ile sabit olduğu gibi, devlet başkanının görevlendirmesiyle de sabit
olmaktadır.
Nitekim isyancılar
başlarına birini komutan yapsalar ve darulharbe girince komutan ganimet
tahsisinde bulunsa, sonra tevbe etseler, komutanın yaptığı tahsis geçerli olur.
Az önce belirttiğimiz anlamın gereği budur.
1442- Devlet
başkanı bir ordu ile savaşa gidip darulharpte ölse veya öldürülse ve
askerlerden bir camaat "falan komutanımız olsun", diğer cemaat da
"filan komutanımız olsun" der ve birbirinden ayrılarak düşmanla çarpışmaya
tutuşsa ve her cemaatın komutanı beşte birin alınmasından önce veya sonra bazı
kişilere ganimet tahsisi yapsa, sonra darulharpte bir araya gelip barışsalar,
seçilecek h
Onun için ister
darulharpte karşılaşsınlar, ister darulis-lâmda bir araya gelsinler, her
komutanın yaptığı tahsis caiz olur.
Ancak darulharpte
karşılaştıklarında tahsisler ayrıldıktan sonra arta kalan ganimetler her iki
cemaat fertleri arasında ganimet taksimi esaslarına göre taksim edilir.
Çünkü ganimetlerin
alınıp korunmasına hepsi katılmışlardır.
1443- Devlet
başkanı sınır boylarında (veya geeçitlerde) bulunan askerlerin başına birini
komutan tayin etse ve ganimet tahsisinden ona söz etmese, beşte birin
alınmasından Önce veya sonra ganimet tahsisi yapabilir.
Çünkü sınır boyları
(ve geçitleri) koruması ve düşmanla savaşıp darulis-lâm üzerindeki emellerini
boşa çıkarması için görevlendirilmiştir. Ganimet tahsisi de savaşla ilgili
işlerdendir. Zira savaş teşviktir. Savaş ile görevlendirilmesi ve bu işin
idaresini eline vermesinin bir gereği olarak ganimet tahsisi işleri de ona
verilmiş sayılır.
1444- Ancak
devlet başkanı ganimet tahsis etmemesini söylerse, tahsis yapması caiz olmaz.
Çünkü zıddı tasrih
edilince, delalet itibardan düşer. Tıpkı kişinin önüne sofranın konması gibi.
Delalet olarak bu, hazır olan kişilerin yemesine izin verildiğini gösterir.
Yani sofranın konması, yemek için izin verildiğine delalet eder. Ama yemek
yasaklanırsa, bu delalet ortadan kalkar.
1445- Devlet
başkanının görevlendirdiği bu komutan başka birini görevlendirir ve
görevlendirilen bu kişi ganimet tahsis ederse, bakılır; şayet devlet başkanı
birincinin tahsis yapmasını yasaklamamışsa, ikincinin yaptığı tahsis
geçerlidir. Ama birincinin tahsis yapmasını Yasaklamışsa, ikincinin tahsis yapması
caiz olmaz.
Çünkü birinci
komutanın görevlendirdiği kişi, görevlisi olup onun yerine kaim olmaktadır.
Nitekim, had (şeriatın
miktarını belirledği ceza) larda hüküm vermesi yasak olan bir hakimin
görevlendireceği hakimin de aynı konuda hüküm verme yetkisi olmaz. Şayet
birincisi yasaklanmamışsa, ikincisi hüküm verebilir. Geçen meselede de durum
bunun gibidir.
1446- Devlet
başkanının görevlendirdiği komutan sınır boyundan bir seriyye gönderip
başlarına birini komutan tayin etse ve bu komutan darulharpte öldürülen
düşmanın eşyalarını ganimet olarak seriyeye tahsis etse, tıpkı birinci
komutanın kendisi savaşırken tahsis yapması caiz olduğu gibi bunun yaptığı da
caizdir.
Çünkü savaşma işini
ona havale etmiş ve seriyyedeki askerin işlerini düzenleme yetkisini
vermiştir. Onları damlislâmdan darulharbe gönderince, komutanları da ordu
komutanı mesabesinde olur. Resmi yazı ile bizzat ganimet tahsisi ile
görevlendirilmese bile, ordu komutanının tahsis yapması caizdir. Çünkü alınan
ganimetlerde hak, özellikle velayeti vacip olanındır. Seriyye komutanının
ganimet tahsis etmesi de böyledir.
1447-
Birinci komutan herhangi bir kişiye ganimet tahsis etmesini yasaklamışsa,
seriyye komutanının tahsis yapması caiz
olmaz.
Çünkü ona komutanlık
görev ve yetkisini veren kimse tahsis yapmasını
yasaklamıştır. Durumu
tıpkı devlet başkanının tahsis yapmasını yasakladığı birinci komutanın durumu
gibi olur. Zaten birinci komutanın yetki vermediği şeylerde bu onların komutanı
değildir. Yapacağı tahsis seriyye fertlerinin tahsis yapması gibi olur ki,
geçerli değildir.
1448-
Askerin buna razı olması veya olmaması aynıdır.
Halbuki ona razı
olduktan sonra yapacağı tahsisin caiz olması gerekirdi. Tıpkı komutanın
ölümünden sonra ona razı olduklarında komutanlığının sabit olması gibi.
Ancak aralarımda şu
fark vardır: Orada ona razı olmaları birinci komutanın emrine muhalefete rağmen
meydana gelmemiş, aksine, birinci komutanın hakkında bir şey emretmediği bir
şeyde meydana gelmiş ve geçerli olmuştur.
Burada ise birinci
komutanın emrettiği şeye muhalefet üzerine rızaları hasıl olmuş ve geçersiz
sayılmıştır.
Tıpkı başlarına tayin
edilen komutanı azledip yerine başkasını tayin etmeğe kalkışmaları gibi.
1449-
Komutanları ganimet tahsisi yapmış ve alınan ganimetleri darulislâma
çıkarıncaya kadar taksim etmemiş ve komutan yaptığı tahsisi birinci komtana
haber vermiş, o da bunu caiz saymişsa, bu tahsisi geçerlilik kazanmaz.
Çünkü caiz sayması,
ganimetler alındıktan sonra tahsis yapması mesabesindedir.
1450- Bunu
caiz görürse, ganimet tahsisi de caiz olur ve alan kişilerin tahsis edilen
şeyleri alması helâl olur.
Çünkü bu içtihad
konusu olan bir meselede içtihad ederek verdiği bir hükümdür. O da ganimetler
alındıktan sonra tahsis yapmaktır ve geçerli olur.
Ganimet tahsis etmenin
temeli geçersizdir, geçersiz olan bir şeyi caiz kılmak, karar yetkisine sahip
makamdan da gelse, geçersizdir. Mesela, çocuğun karısını bir adamın boşaması ve
çocuk erginlik çağına geldikten sonra bu boşamayı caiz görmesi gibi. Erginlik
çağına gelince boşama yetkisine kendisi sahip olmakla beraber adamın batıl
boşamasını caiz görmesi geçersizdir. Onun için bu işlem geçersiz olur, diye
itiraz edilse, cevap olarak deriz ki:
a) Orada
geçerlilik başkasına bağlı değildir. Çünkü orada bu şeyi caiz görecek kimse
yoktur. Burada ise ganimet
tahsisinin geçerliliği şartlı
olarak (birine bağlı) meydana gelmiştir.
Hatta ganimetleri almalarından önce birinci komutan onu caiz görmüşse, geçerli
olur. Ganimetler alındıktan sonra da caiz görürse geçerli olur, deriz.
b) Burada
caiz görmesi komutanın kendisine tahsisi yaptığı kişilere eşyayı teslim
etmekle gerçekleşir.Yani bu teslim yeni tahsis yapma mesabesinde kabul edilir.
Talak (boşama) ile karşılaştırarak deriz ki: Çocuk erginlik çağına geldikten
sonra "bunu meydana gelmiş (geçerli) bir boşama kabul ediyorum"
derse, bu ondan meydana gelen yeni bir talâk kabul edilir. Daha açık bir misal;
ücretini ne zaman vereceğini belirlemeden kişi bir şey satın alırsa, bu alış
akdi fasid olur. Hakim bu konuda dava açıldığında bu
1451-
Birinci komutan darulharbe askerle beraber girse, sonra bir seriyye gönderip
komutanına ganimet tahsisinden olumlu veya olumsuz hiç söz etmese ve seriyye
komutanı se-riyyedeki askerlere ganimet tahsis ettikten sonra aldıkları
ganimetlerle beraber karargaha gelseler, seriyye komutanının tahsisi sadece
seriyyedeki fertlerin payları için caiz olur.
Çünkü burada asker,
alman ganimetlerde seriyyedekilerle ortaktır. Seriyye komutanının bütün asker
üzerinde bir yetkisi de yoktur. Yetkisi sadece seriyye fertleri üzerindedir.
Onun için sadece onların paylanndaki tahsisi geçerlidir.
1452-
Birinci komutan onları gönderirken bir ganimet tahsis etse, seriyye komutanı
da bir tahsis yapsa ve düşmandan ganimet alarak dönseler, birinci komutanın
yaptığı tahsis bütün ganimetten ayrılır ve seriyye fertlerinin payları
belirlenince gerisi taksim edilir. Sonra seriyye komutanının seriyye
fertlerine düşen paydan yaptığı tahsisi ayrılır ve sahiplerine verilir. Sonra
da birinci komutanın yaptığı tahsis yerine getirilir. Çünkü bütün bunlar sadece
onlara mahsustur. Komutanlann da onlar üzerinde yetkisi (velayeti) vardır.
Onlara mahsus olan paydan komutanlann yaptığı tahsis yerine getirilir.
Birinci durumdaki ise
farklıdır. Çünkü birinci durumda seriyye da-rulislâmdan gönderilmekte ve
aldıkları ganimetlerde başkasının onlara ortaklığı olmamaktadır. Hatta bu
seriyye aldıkları ganimetlerle beraber ordu karargahına tekrar dönmeyip
darulislâma başka bir yerden çıkıp gelse, hüküm yine darulislâmdan gönderilen
seriyyenin hükmü gibi olur. Çünkü aldıkları ganimetlerde onlarla kimse ortak
değildir. İki durumda da ganimet olarak aldıkları yiyeceklerden diledikleri
gibi yiyebilirler.
Nitekim ordu
karargahına döndükten sonra diğer askerlere mubah olduğu gibi, yiyeceklerden
onların da yemesi mubahtır. Ganimet tahsisi hükmünde olduğunun aksine, ganimet
alınan yiyeceklerden yemenin karargahtaki yiyeceklerden yemek gibi mübahhğı,
ikisinde de mubah olması esasına dayanır.
1453-
Düşmandan sığır, koyun veya at gibi canlı hayvan ganimet alsalar ve komutan
bunları sürecek birini ücretle tutsa, bu hem seriyye fertleri hem de karargâh
askerleri hakkında caiz olur.
Çünkü komutan bu
uygulamayı onların yaran için yapmaktadır. Yaptığı işin yararı her iki tarafa
da racidir. Ganimetten tahsis yapması ise böyle değildir. Zira bunda menfaat
sadece tahsis yapılan kişilere racidir. Onun için karargah askerlerinin
payından tahsis yapması caiz olmaz.
1454-
Birinci komutan onlara gani
Çünkü ordu karargahına
değil de darulislama çıkınca, aldıkları ganimetler konusunda sanki
darulharpten değil de, darulislamdan gönderilmiş gibi olurlar. Birinci komutan
da seriyye için yaptığı tahsiste sanki bütün asker için tahsis yapmış olur. Bu
ise varid olan rivayetlere aykırıdır ve birinci seriyyeye tahsis olmaz.
Seriyye komutanının
tahsis yapması ise belirli kişilere içtihad yolu ile yapılmış bir tahsistir. Bu
da alınan ganimetlerde kendileri hak sahibi olduğu için sahih olur.
1455- Ordu
karargahına döner gelirlerse, birinci komutanın yaptığı tahsis caiz olur.
Çünkü alınan
ganimetlerde asker onlara ortaktır. Bu tahsis ile askerin onlara ortaklığı
iptal edilmiş olur ki, bu da beşte birin ve süvarinin piyadeden alacağı fazla
payın ipt
1456-
Birinci komutan seriyye komutanının tahsis yapmasını yasaklamışsa, onun yapacağı
tahsisler bu yasaklamadan dolayı geçersiz olur. Ordu karagahına dönseler,
birinci komutanın onlara yaptığı tahsis geçerli olur. Ordu karargahına
dön-meyip darulislama çıksalar birinci komutanın yaptığı tahsis de geçersiz
olur. Alınan bütün ganimet, ganimet taksimi esaslarına göre paylaştırılır.
Çünkü alman
ganimetlerde tahsis payı hakkı sadece onlar için söz konusudur. Bu tahsisde
ise beşte birin ve süvariye piyadeden fazla vermeyi iptal etmekten başka bir
şey yoktur. Bu da geçersizdir.
Doğrusunu Allah bilir.[89]
1457- Komutan
"Kim on elbise getirirse, bir tanesi onundur" der ve biri cinsi
değişik on elbise getirirse, her elbisenin onda bir payı onundur.
Çünkü ganimet tahsisi
ile getirdiği şeylerin onda birini ona tahsis etmiştir. Her ne kadar lafızda
zikredilmemişse de sözünün anlamı" ondan bir elbise onundur"
demektir.
Çünkü komutanın sözünü
başka şekilde anlamak mümkün değildir. Elbise kelimesi ile mutlak tahsis
yapılarak akid kurulmak istenirse, bu akid sahih olmaz. Çünkü elbiselerin
cinsleri değişiktir. "Elbise" lafzı ise sınırsız ve belirsizdir.
Üstelik elbiselerden birini ona vermek için tercih ölçüsü mevcut değildir.
Elbiseler değişik cinsten olunca, bir taksimle taksimi mümkün olmaz. O-nun için
her elbisenin onda bir kısmı ona verilmesi gerekir.
1458- Yine
"Kim üç dabbe getirse bir tanesi onundur" derse, durum aynıdır.
Çünkü"
dabbe" [90]ismi elbise ismi gibi
muhtelif cinsleri kapsar.
1459-
Hepsini aynı cinsten getirirse, onlardan ortalama birini almaya hak kazanır.
Çünkü tek cins taksime elverişlidir. Komutan bir tanesini verirken, hem
getireni hem de diğer askerleri gözetmesi lazımdır. Bu da ortalama birini vermekle gerçekleşir.
1460-
"Kim bir dabbe getirse üçte bir kısmı onundur" derse ve biri inek
veya manda yahut deve getirirse, bir şey almaya hak kazanamaz.
Çünkü dabbe ismi
istihsanda at, katır ve eşek dışındaki hayvanları kapsamaz. Nitekim bir
dabbeye binmiyeceğim, diye yemin edilse, bu yemin sayılan üç sınıf hayvan
dışında diğer hayvanları kapsamaz. Burada lafzın hakikati kesin olarak muteber
değildir. Çünkü hiçbir kimse "Kim cariye getirirse ondan kendisine pay
vardır" demez. Halbuki dabbe ismi şu ayeti kerimede onu da kapsamaktadır:
"Yeryüzündeki her
dabbenin rızkını Allah verir."[91]
Bundan da anlıyoruz ki, bu söz halkın kullanıp anladığı manaya gelir. Bu da
binek ve yük hayvanlarını kapsar.
1461- Halk,
dabbe olarak manda veya sığır bulunduruyor ve dabbe ismini bunlara vererek onlara
biniyor ise, böyle bir yerde hüküm, oranın örfüne göredir.
Bizim muhitimizde ise
dabbe at, katır ve eşeklerin adıdır.
1462-
Komutan "Kim kasaplık dişi bir deve getirirse, onundur" derse ve
biri bir inek yahut kasaplık erkek deve getirirse, onu alamaz. Ama koyun veya
keçi getirirse, onun olur.
Çünkü bu isim
hakikatte kasaplık bütün hayvanlar için kullanılırsa da halk onu özellikle
koyun, keçi için kullanmaya alışmıştır. Halktan biri diğerine
"hayvanlarından birini bana kes" deyince, bundan sadece koyun-keçi
anlaşılır. Deve ile sığır anlaşılmaz.
1463-
"Kim kasaplık erkek deve getirirse, onundur" derse, getiren kişi
koyun ve sığır değil, sadece aldığı deveden hak kazanır. Bütün bunlar kasaplık
hayvan olsa bile "cezür" ismi, deve dışındaki kasaplık hayvanlar için
kullanılmaz.
Yine kıyasa göre binek
olarak kullanılmış dişi veya erkek deve getirirse, bir şey almaya hak
kazanamaz.
Çünkü
"cezür" ismi bu cinslerden sadece boğazlanmak için bulundurulan
develere verilir. Binilen develere bu isim verilmez. Bu da binek olarak kullanılmadan
önceki durumudur. Binek develeri ise normal olarak yemek için boğazlanmaz.
İstihsana göre
bunlardan hangisini getirse almaya hak kazanır.
Çünkü örfte bu isim
hepsi için kullanılır.
1464-
"Kim bir Cemel veya Baîr getirirse, onunundur" derse ve biri Buhti
bir deve getirirse, almaya hak kazınır.[92]
Çünkü
"cemel" veya "baîr" İsmi hepsini kapsamaktadır. Ama
"dişi veya erkek kim bir buhti getirirse" derse ve biri arabi deve
yahut dişi deve getirirse, almaya hak kazanamaz.
Çünkü
"buhti" Arap olmayan yabancı develere verilen isim olup Arap develerini
kapsamaz. Nitekim yabancı deve ismi ganimet tahsisinde Arap develeri kapsamaz.
Buhti ismi hem erkek hem dişi yabancı deveyi içine alır. Cemel adı da dişi ve
erkek Arap develeri kapsar. Bakar (öküz-inek) adı, ganimet tahsisinde mandayı
kapsamaz. Halbuki bu kıyasa göre kapsaması gerekirdi. Çünkü bakar ismi cinsin
ismidir.
Görmüyor musun?
Zekatta sığır (bakar)ın nisabı bununla tamam olmakta ve Rasulullahm "Her
otuz bakar (sığır) başına iki yaşında erkek veya dişi bir sığır (tosun) zekat
verilir"' hadisinde kapsamaktadır. Ancak örfe itibar edilmiştir. Örfte de
manda*(camûs) ismi bunun dışında kalmaktadır. Bu isim ona ancak mukayyed olarak
verilir. Nitekim farsça da mandaya "Gamiş" denilmektedir. Cemel ve
baîr isimleri ise böyle değildir. Her dilde Buhti'ye de verilir.
1465-
"Kim bir şât(koyun) getirirse, onundur" derse koyun olsun keçi olsun,
erkek ve dişiyi kapsamaktadır. Halbuki bu kıyasa göre keçiyi kapsamaması
gerekirdi.
Çünkü o başka bir isimle
anılır. Manda isminde olduğu gibi, (şât) koyun ismi onun dışında kalmaktadır.
Lâkin bunda başka mana itibar edilmiştir. Çünkü normal olarak koyun ve keçiler
birbirine katılmakta ve aynı sürü içinde bulunmaktadır. Hepsi de aynı şey
sayılmaktadır. Koyun ve keçi ismi hepsine verilmektedir. Halbuki mandalarda
durum böyle değildir.
Koç ve teke ismi
koyunu kapsamaz. Çünkü özel bir türün adıdır. Halbuki "decac" (tavuk
için cins isim) horuzu da tavuğu da kapsamaktadır. Ama özel
olarak "dîk" horoz ve
"decâce" tavuk ismi diğerini kapsamaktadır.[93]
el- Camiu's-Sağir de
yeminler bahsinde bunu belirttik ve dedik ki, biri "decac etini
yemem" derse ve horoz eti yerse, yemini tutmamış olur. Ama
"decace" tavuk etini yemem derse ve horoz etini yerse, yeminini
bozmamış olur. Yine horoz (dîk) etini yemem, deyip yemin ederse ve tavuk etini
yerse yemini bozmuş olmaz, Bu şeylerde tahsis edilen gani
Doğrusunu Allah bilir.[94]
1466- Ordu
iki koldan daruharbe girse ve her kolun komutanı birer seriyye gönderip
alacakları ganimetlerin üçte veya dörtte
birini tahsis etse ve iki seriyye bir kale önünde birleşip düşmandan ganimet
aldıktan sonra her biri karargahına dönmek üzere ayrılsa, hiç tahsis
yapılmamış gibi ganimetler aralarında ganimet taksimi asasına göre taksim
edilir.
Çünkü her komutan
gönderdiği seriyyeye alacağı ganimetten tashsiste bulunmuştur. Her seriyyenin
ganimeti de ancak taksim ile belli olur. Onun için önce beştebir (humus) alınmadan
piyade ve süvari esasına göre ganimet seriy-yeler arasında taksim edilir.
Çünkü seriyelerden
herhangi biri beşte biri almaya diğerinden daha layık değildir. Sonra her
seriyye kendisine düşen payı ile karargâhına döner. Komutan bundan tahsislerini
verir ve geri kalanı diğer ganimetlere ekler. Bundan da beşte biri ayırır ve
geri kalanı seriyye fertleri ile asker arasında taksim eder. Hatta seriyelerden
biri dört yüzü süvari, dörtyüzü de piyade olarak sekiz yüz, diğeri de yüzü
süvari, üç yüzü de piyade olsa aynı işlem yapılır.
Ancak başlangıçta
alman ganimet beş yüz süvari ve yedi yüz piyade esasına göre taksim edilir.
Sonra süvarilerin payı
beş kısma bölünür: Bunun beşte biri sayıca az olan seriyyeye verilir. Beşte
dördü ise diğer seriyyeye verilir. Piyadelerin payı ise yedi kısma bölünür.
Yedide üçü sayıca az, yedide dördü de sayıca çok seriyyeye verilir. Bu şekilde
her seriyyenin ganimetten payı belli olur.
1467-
Komutanların ikisi veya biri ganimet tahsisi yapmış veya yapmamış olması
durumunda hüküm aynıdır.
Çünkü her komutanın
tahsisi diğer seriyyenin payı olan şeylerde geçerli değildir. Çünkü askerlerden
olup üzerlerinde yetkisi yoktur. Doğrusunu Allah bilir.[95]
1471-
Komutan, askerlerden kim gidip ganimet alırsa dörtte biri onundur, derse, bu
söz müslüman, zimmi, kadın, erkek, hür, köle, küçük, ergin, tüccar, savaşçı
olup daha önce savaşsın veya savaşmasın, herkesi kapsar.
Çünkü amaç, savaşa ve
ganimet almaya teşvik etmektir. Teşvik bunların tümü için geçerlidir. Nitekim
teşvik sebebiyle ganimetten pay veya teşvik almaya hak kazanıyorlar. Tüccar o
ana kadar savaşmamış da olsa, şimdi savaşmış ve düşmandan ganimetler alıp
getirmiş olmaktadır. Onun için ganimetlerden tahsis almayı hak etmiştir.
1472- Eman
altındaki kişi komutanın izni olmadan savaşa gitmişse, bunlardan bir şey
alamaz.
Çünkü pay veya bahşiş
olarak ganimette hakkı yoktur.
Ama komutanın izni ile
savaşa gitmişse, zımmi gibi pay alır.
1473-
Düşmandan bir esir komutanın bu sözünü işitir ve çıkıp savaşarak ganimet
alırsa, aldığı bütün şeyler müslümanlarm olur.
Çünkü esirin kendisi,
köle gibi, müslümanlarm ganimetidir .Aldığı şeyler de kendi kazancı olur
.Kölenin kazandığı da efendisinindir. Onun için kendisi de, düşmandan kazandığı
da müslümanlara ganimet olur.
1474- O
bölgenin halkından olup eman altında bulunanlar komutanın sözünü işittiklerinde
çıkıp düşmandan ganimetler alsalar ve karargaha getirseler, bakılır;
Müslümanların verdikleri eman bölgesinin dışında olacakları yere kadar gidip
bu malları almış ve onlar için tekrar eman almışlarsa, bu mallar hepsi onların
olur ve beşte bir payı alınmaz.
Çünkü oraya varmakla
müslümanların onlara verdiği eman kalkmış olur. Artık onlar da düşman kişiler
olup düşmanın mallarına saldırmış ve aldıktan sonra o mallar için tekrar eman
almış sayılırlar.
1475- O
malları müslümanların yakınında ve düşmandan emin olmayacakları bir yerde
almışlarsa, bakılır. Komutanın izni dışında çıkmışlarsa, aldıkları bütün mallar
müslümanların olur. Komutanın izni ile çıkmışlarsa, sadece yapılan tahsisi
alırlar.
Komutanın izni ile çıkanlar
ile izinsiz çıkanlar arasındaki fark şudur: Eman altında olup izinli çıkanların
düşman tarafından kuşatıldıklarını duyduklarında müslümanların onlara yardıma
gitmesi gerekir. Tıpkı zimmet ehline yardım etmeleri gerektiği gibi.
Ama izinsiz çıkanlara
yardım etmeleri gerekmez. Ganimet tahsisisnde de izinli çıkanların hükmü,
zimmet ehlinin hükmü gibidir. İzinsiz çıkanlar ise, böyle değildir.
Allah en iyi bilir.[96]
1476-
Müslümanlar, düşmanın içinde gizlenip savaştığı bir sığmak görseler ve devlet
başkanı (emir) "Kim bu sığınağa girerse, ona ganimetten yüz dirhem
vardır" derse, müslüman-lardan bir grup sığınağa girse, fakat girilen
kapıdan başka kilitli bir kapının bulunduğu görülse ve iki kapı arasında kimse
görülmezse (kimse yoksa) ve bütün müslüman askerler ikinci kapıya baskın yapıp
içeri girseler, birinci kapıdan girenlerin herbirine ganimetten yüz dirhem
verilir.
Çünkü devlet başkanı
onlara verileceğini belirtmiştir. Çünkü "Kim" sözü geneldir ve
herkesi tek tek kapsar.
Diğer savaşçılar
"İki kapı arasında (sığmağın içinde) kimse yoktu, sığınağın kapısından
girmek için hepimiz çarpıştık" diye itiraz edecek olursa, onlara şöyle
denir:
Devlet başkanı onlara
ganimetten pay tahsis etmek suretiyle birinci kapıdan sığmağa girmeyi teşvik
etmiştir. O gün pay tahsis etmek zorunlu bir ihtiyaçtı. Zaten birinci kapıdan
başka kapının olduğunu da bilmiyordunuz ve sığınağın içinde kimsenin
bulunmadığından da haberiniz yoktu.
Devlet başkanı bir
kapı belirtmeyip "Kim sığınağın kapısından girerse" demiş ve ikinci
kapıyı kastetmiş olabilir" diye itiraz edilse, yine şöyle cevap verilir:
Durum böyle değildir.
Çünkü ganimetten pay tahsis ettiği zaman devlet başkanı birinci kapıyı
kastetmişti ve müslümanlar da bunu biliyor ve ondan girmeye cesaret
edemiyorlardi. Pay tahsisinden sonra o kapıdan girenler kendilerini tehlikeye
atmış ve devlet başkanının pay tahsis etmesi karşılığında kendilerinden
istediği işi yapmış bulunmaktadırlar.
"Girenlerin her
birine değil, tümüne yüz dirhem verilmesi gerekir, çünkü devlet başkanı
girenlere verileceğini söylemiştir." itirazına da şöyle cevap verilir:
Söz mutlak olarak
kullanıldığı zaman, akla ilk gelen anlamda olur. Burada da her birine ayrı
ayrı yüz dirhem verilmesi anlamını ifade eder. Çünkü "Yüz" kelimesini
belirtisiz kullanmıştır. Bu da her birinin ayrı ayrı yüz dirhemlik payı hak
ettiğini gösterir
1477- Aynı
şekilde, "Kim girerse, gani
Çünkü Örfe göre,
ganimete ilave olarak girenlere vermek vacip olur, Ancak g
Nitekim girenler
miktar olarak dörtten fazladır. Halbuki ganimet ancak dört pay olur. Bundan da
anlaşılıyor ki maksadı, dörtte bir payda hepsinin ortak
olmasıdır.
1478- Biri
girdikten sonra diğeri girse, onun da ardından diğeri girse ve böylece girenler
ona tamamlansa, hepsi birden girmiş gibi onlara dörttebir pay verilir.
Çünkü ayrı ayrı veya
toplu olarak şartını koşmadan girenlere pay verileceğini ifade etmiştir.
1479- Ancak
bütün bunlar, düşman kapıdan uzaklaşmadan
Önce girenler içindir.
Düşmanın uzaklaştığı veya iki kapı arasında bulunmadığı anlaşılırsa, girenlere
birşey verilmez.
Çünkü maksat, girmeyi
teşvik etmektir. Bu da korkunun varlığı durumunda söz konusu olur.
1480- Yine,
müslümanlar kapıyı açtıktan sonra bir pusudan endişelenerek girmekten
korkarlarsa, durum aynı olup onlara birşey verilmez.
Çünkü maksat girmeyi
teşvik etmektir ve bu korkunun devamı ile kayıtlıdır.
1481- Yine,
kim girerse sığınağın patriği onundur, derse ve korkunun devam ettiği sırada on
kişi tek tek veya toplu olarak girseler, durum aynıdır.
Çünkü patriği
belirtili olarak zikretmesinden dolayı bu on kişinin ortak olduğunu anlıyoruz.
1482- Ama
giren herkese bir patrik vardır, derse, o zaman giren herkese ayn ayrı birer
patrik düşer.
Çünkü burada verileceğini
söylediği şey belirtisizdir.
Ama sığmakta iki veya
üç patrikten başka yoksa, o zaman girenlerin tümü bunlarda ortak olur ve
kendilerine başka birşey verilmez.
Çünkü bir şeyin vacip
olması yer itibariyle sahih olur. Onun için ancak o yerde mevcut olan şeyin
miktarında geçerli olur.
1483- Buna
göre, girenlere onların cariyelerinden bir cariye vardır, derse ve üçten fazla
cariyenin bulunmadığı anlaşılsa, bunlar yine aralarında eşit şekilde ortak
olurlar.
Çünkü birileri diğer
birilerinden öncelikli değildir. Onlara başka bir şey verilmez. Çünkü verilmesi
vadedilen sadece cariyelerdir.
1484- Ama,
onların cariyelerinden bir cariye vardır, yerine "Ona bir cariye
vardır" derse, o zaman girenlerin her birine bir cariye veya sığınakta
bulunan maldan vasat bir cariye ücreti mal verilir.
Çünkü giren herkese
bir cariye verileceğini mutlak olarak belirtmiştir. Bu da ya bizzat bir
cariyeyi yahut onun değeri kadar mal almayı her biri için ayn ayrı
gerektirmektedir.
Ancak bu mal,
sığınakta bulunan mal ile sınırlıdır. Yani ancak sığınakta bulunan maldan onlara verilebilir.
Çünkü maksat,
müslümanlara yararı sağlamaktır. Bu da ancak sığınakta bulunan mal ile
sınırlandırılması durumunda gerçekleşir.
Sığınakta hiçbir şey
bulamazlarsa, o zaman girenlere birşey verilmez.
Çünkü devlet
başkanının onlara verileceğini söylediği şey mevcut değildir. Bu durumu vasiyet
örneğiyle imam şöyle açıklamıştır:
Falan kişiye
cariyelerimden bir cariye vasiyet ettim, dedikten sonra kişi ölse ve hiçbir
cariyesi de yoksa, kendisine vasiyet edilen kişi hiçbir şey alamaz. Ama bir cariye vasiyet
ettim, derse, o zaman kendisine Ölenin malından bir cariyenin ücreti kadar mal
verilir.
Vasiyeti yaptıktan
sonra ölen adamın hiçbir malı da yoksa, o zaman kendisine vasiyet edilen kişi
hiçbir şey alamaz. Ganimetten pay tahsis etmek de bu şekildedir. Sığınakta
hiçbir mal bulunmazsa, başka yerden alınan mallardan onlara birşey verilmez.
Çünkü söyleyen kişinin
sözünün kastettiği şey ile sınırlanmış olması, soyliyenin bizzat belirterek
sınırlandırması gbidir.
1485-
Müslümanlardan bir kişi girip kapının arkasında kimsenin bulunmadığım
seslendikten sonra bir topluluk içeri girse, tahsis edilen ganimet payı sadece
o seslenen kişinindir.
Çünkü korku h
Ama sığmak karanlık
olup ilk giren kişinin seslenmesini de işitmeden ve durum kendilerine açık
olmadan girmişlerse, durum değişir.
Çünkü korkunun devam
ettiği bir zamanda girmiş olup ganimetten vadedilen payı almakta ilk giren
kişi gibidirler.
1486- Bir
topluluk kapıdan, başka bir topluluk da kendi izinleriyle başkaları
tarafından damdan girip
sığınağın ortasına kadar gelseler, devlet başkanı "Kim
girerse" demişse, vadedilen pay her birinin olur.
Çünkü mutlak giriş
şart koşulmuştur. Her biri de bu şartı yerine getirmiştir. Ama "Sığmağın
kapısından kim girerse" demişse, durum değişir. Çünkü burada kapıdan girme
şartı koşulmuştur.
Nitekim bir kişi
karısına "Bu kapıdan çikarsan" diye şart koşsa, o da dam tarafından
çıksa, kendisine birşey gerekmez. Ama mutlak olarak "Evden çıkar-san"
derse, durum değişir.
1487- Dam
tarafından girenler metal kazanlar içinde arkadaşları tarafından iple
sarkıtılarak içeri girseler ve müsliimmılnr kaleyi fethedinceye kadar iplere
asılı olarak sığınak sakinleriyle savaşsalar, vadedilen ganimet payını alırlar.
Çünkü deviet
başkanının kastettiği savaş yerine ulaşmışlardır. Cesaret gösterip vardıkları
ve müslümanlara yarar sağlayan yer orasıdır. Nitekim düşman onlarla vuruşarak
meşgul edildiği için müslümanlar kaleyi fethetme imkam bulmuşlardır.
1488-
Arkadaşları onları bir veya iki metre sarkıttıktan sonra geri çekip çıkarsalar,
giriş gerçekleşmiş olmaz.
Çünkü savaş yerine
gelmiş olmadıkları gibi müslümanlar da onların hu yaptıklarından bir yarar
sağlamış değildir. Onun için vadedilen payı alamazlar.
1489-
Sarkıtma sırasında ipler kopup kalenin içine düşseler, vadedilen payı alırlar.
Çünkü onları kendi
istekleriyle sarkıtmıslardır. Sanki kendi kendilerini içeri indirmiş
olmaktadırlar. Kendilerine koşulan şartı yerine getirdikleri için vadedilen
ganimet payını alırlar.
1490-
Sığınağa indirilenler istemediği halde, sarkıtanlar ipleri kesseler, onlar da
sığınağın içine düşse ve kale fethedi-linceye kadar içeride vuruşsalar,
vadedilen ganimet payından bîrşey alamazlar.
Çünkü kaleye kendileri
girmemiş, bilakis başkaları onları atmıştır. İplerin kesilmesi kendi
istekleriyle olmadığından yapılan işi de onlar yapmış sayılmazlar. Ama
kendileri iplerin kesilmesini istemişse, o zaman durum değişir.
Nitekim bu düşüş esnasında
vurulacak olurlarsa, ipleri keserek indirenler diyet tazminatı ile
cezalandırılırlar. Halbuki birinci durumda tazminat söz konusu değildir. Çünkü
bu durumda sanki kendi kendilerini atmış olmaktadırlar. Aksi halde hem
vadedilen ganimet payını almak hem de diyet almak mümkün
değildir.
1491-
Sığınağın üstünde çarpışırken adamlarından birinin ayağı kayarak içine düşse,
vadedilen ganimet payını alır.
Çünkü oraya ayağım
basan kendisidir. Bu işinin doğurduğu diğer iş de muteber oiup kalenin içine
düşmesi sanki kendi iradesiyle girmesi gibidir.
1492-
Başkası onu içine kakalayacak olursa, vadedilen ganimetten bir şey alamaz.
Çünkü kendisi girmek
istemediği halde başkası onu içine kakalamıştır. Ama kendisini içine kakalaması
için arkadaşlarına söylemiş ve onlar da bu işi yapmışlarsa, kendisi kendi
iradesiyle girmiş gibi olur. Zira amaç cesareti göstermektir. Bu da başkasının
müdahalesiyle de olsa meydana gelmiştir. Kendi isteğiyle değilse, cesaret
gösterme meydana gelmemiş olur. -
1493-
Arkadaşları onu sarkıttıktan sonra düşman ipleri keser ve kendisi de içine
düşüp sığınak fethedilinceye kadar vuruşursa, vadedilen ganimeti alır.
Çünkü kılıçlarla
iplerin kesildiği yere kadar inmesiyle savaş yerine inmiş sayılır.
1494- Düşman
silahının ulaşamayacağı kadar havada yüksek bir yerde olup düşman onu kementle
sığınağın içine çekerek düşürse, vadedilen ganimetten birşey alamaz.
Çünkü cesaret
göstererek sığınağa girmiş olmayıp düşmanın çekmesiyle oraya düşmüş olmaktadır.
Onun için ganimetten birşey alamaz.
1495-
Sığınak halkı erkeklere eman almak, malları ve çoluk
çocuğu alıp götürmek
üzere müslümanlardan eman isteseler, sonra da müslümanlan içeri soksalar, onlar
da erkeklerin sayısının elli olduğunu görseler, barış tekliflerini kabul
ederler. Ondan sonra içeri girdiklerinde erkeklerin sayısının bin oldu-
ğunu ve sığınağın
kilometrelerce yerin altında uzandığını, ancak yeryüzüne çıkan bir tek
kapısının bulunduğunu görseler, bu sığınak bir tane sayılır ve içindeki bütün insanlar eman altında
olup onlara dokunulamaz.
Çünkü sığmağın yer
yüzüne çıkan kapısı tektir. Bu da yer yüzündeki çok odalı ve yola açılan tek
kapılı bir ev gibi bir sığınak sayılır. Müslamanlar
sığmaktaki erkeklerin sayısını az sanarak
erkeklere eman vermişlerdir. Hüküm de zanna değil, sığmaktakilerin açıkça
belirttiğine göre olur. Bundan dolayı sığınaktakilerin tümü eman altında
olurlar.
1496-
Sığmağın yer yüzüne açılan iki kapısı olsa, giriş ayrı olduğundan sığınak iki
tane sayılır.
Tıpkı yeryüzündeki iki
kapılı büyük bir ev gibi. Bu da ayrı ayrı iki kapısı olduğundan iki ev
hükmündedir.
1497- Eman
müslümanların tarafında olan sığınak için gerçekleşmiş olur ve içinde bulunan
erkekler de eman altında sayılır. Ama diğer taraftaki sığınakta bulunan
erkekler eman altında olmayıp fey' sayılırlar.
1498- ikinci
sığmakta bulunanlar "Biz birinci sığınak-takilerdeniz" derse,
sözlerine itibar edilmez.
Çünkü eman verilen
yerden başka yerde bulunmuşlardır. Onun için eman konusunda sözleri kabul
edilmez.
Ama tek tek biliniyor
ve tanınıyorsa, durum değişir.
Tıpkı halkı zimmet
ehli olan bir köye düşmandan bir topluluğun girmesi ve o köyü müslümanların
alması durumundaki gibi. Zımmi olduğu bilinen kişiler dışında köy halkının
tamamı fey' olur.
1499-
Birinci sığınakta bulunan kişiler eman altında olurlar.
Çünkü eman verilen yerde
bulunmuşlardır.
Ama ikinci sığmak
halkından olduğu bilinenler eman altında olmaz.
Tıpkı zimmet ehlinin
köylerinden birine giren düşman topluluk gibi. Düşman halktan olduğu tek tek
tesbit edilenler dışında o köy halkının esir alınıp köleleştirilmesi söz konusu
değildir.
1500- İki
sığmak arasında bir duvar olup iki tarafta bulunan kişiler bu duvarda bulunan
bir kapı ile birbirlerine gidip geliyorlarsa, bu duvar iki sığınak arasında
ayırıcı kabul edilir.
Arada duvar yoksa, iki
tarafı ayıran yere bakılır ve iki sığınak o yerden ayrılmış kabul eilir. İki
tarafı birbirinden ayıracak hiçbir engel yoksa, o zaman sığınağın tümü bir
sığmak sayılır.
Tıpkı birçok kapısı
bulunan yer yüzündeki bir şehir gibi. Kapılarının çokluğu onu bir tek şehir
olmaktan çıkarmaz.
Yerin altındaki
sığmaklar yer yüzündeki evler gibi olup içindeki bütün erkekler eman altında
olurlar.
Allah en iyi bilir.[97]
1501-
Müslümanlar bir kalenin kapısına dayandıkları bir sırada devlet başkanının
"Kaleye önce girene üç kişi, ikinci olarak girene iki kişi, üçüncü olarak
girene bir kişi ganimet olarak verliecektir" demesi geçerli olup meşakket
derecesine göre yapılmış bir tahsis olur. Önce girenin meşakkati ondan sonra girenin
meşakkatinden fazla, ikinci olarak girenin meşakkati de üçüncü olarak girenin
meşakkatinden fazladır.
1502- Üç
kişi ardarda girecek olursa, birinci olarak girene üç, ikinci olarak girene iki
ve üçüncü olarak girene bir kişi
ganimet olarak verilir.
1503-
"Sizden kim girerse ona uç kışı, ikinciye, ıkı, üçüncüye de bir kişi
verilecektir" demesi de aynı şekildedir.
Çünkü ikinci ve üçüncü
diyerek birbirine atfetmesi (sıra sayısı ile ilave etmesi) kimin önce
gireceğini belirtmek istediğini gösterir. Bu ifadeyi kullanmış olması sanki
açıkça belirtmesi gibidir.
1504- "Hanginiz
girerse" demesi de aynıdır.
Çünkü
"Eyyu^Hanginiz?" kelimesi muhatap kişileri teker teker kapsamakta
olup "Men=Kim?" kelimesi gibidir.
1505- İkinci
ve üçüncü kişinin vadedilen ganimet payını alabilmeleri için tehlike h
1506- Üçü de
birlikte girecek olursa, ikinci ve üçüncünün alacağı paylar düşer ve üçüne
birden bir kişi verilir. Onu da aralarında eşit olarak paylaşırlar.
Çünkü birinci önce
olanın adıdır. İkinci de birincinin ardında gelen ikincinin adıdır. Üçüncü de
ikinciden sonra gelenin adıdır. İşin gerçeği budur. Ancak devlet başkanının
amacı, gösterilen kuvvet ve cesaret derecesine göre ganimetten pay vadetmektir.
Bir kişinin girmesi sırasında gösterdiği cesaret üç kişinin birlikte girmesi
sırasında gösterilen cesaretten elbette farklıdır. Onun için birinciye
vadedilen ganimet payı düşmektedir. Aynı şekilde birinciden sonra girerken
gösterilen cesaret iki kişi ile beraber girerken gösterilen cesaret gibi
değildir. İki kişi girdikten sonra girerken gösterilen cesaret, onunla beraber
girerken de meydana gelir, hatta fazlasıyla olur. Onun için üçüncüye vadedilen
kadar verilmesi gerekir.
1507-
Birlikte giren bu üç kişiden hiçbiri birinci kabul edilmesi için diğer
ikisinden evla değildir. Onun için hepsine eşit olarak üçüncüye verilen pay
verilir.
Her biri üçüncü kabul
edilerek ona niçin bir şahıs verilmiyor? denilecek Olursa, şunu deriz:
Çünkü devlet başkanı üçüncü
kişiye bir şahsın verileceğini belirtmiştir. Üçüncü kelimesinin de ancak tekili
ifade ettiğini belirtmiştik. Kullanılan bu lafzın genel.sayılması yahut
hepsini kapsadığının kabul edilmesi mümkün değildir. Onlardan sadece bir kişi
kapsar. Payda hepsinin eşit olmaları ise istihkak sebebinde eşitlik ve denklik
itibariyledir.
1508- İki
kişi birlikte girdikten sonra üçüncü kişi girerse, birinci için vadedilen pay
geçersiz olur.
Çünkü o ikisinden
birinci yoktur ve ikisine birden ikinci'için vadedilen pay verilir.
O da iki şahıstır.
Çünkü o ikisinden
ikinci kişi bellidir. Yani her halükârda onlardan biri ikincidir ve ikisine de
zaten ikincinin payı verilmektedir. Nitekim her birine arkadaşıyla beraber
girerken verilecek pay, arkadaşından sonra girerken verilecek paydan daha
açıktır.
Üçüncü kişiye bir
şahıs verilir.
Çünkü iki kişden sonra
girmiş ve üçüncü olmuştur.
1509- İki
kişi birlikte girdikten sonra iki kişi daha birlikte girecek olsa, ilk iki
kişiye ikinci şahsın payı verilir ve diğerlerine birşey verilmez.
Çünkü üçüncü ile
beraber dördüncü kişi girmiştir. Üçüncü de iki kişiden sonra giren tekil
kişinin adıdır. Son iki kişinin hiçbiri de bu nitelikte değildir. Çünkü
arkadaşıyla beraber girmiştir.
1510- Dört
kişi birlikte girecek olsa, hiçbirine birşey verilmez.
Çünkü aralarında
birinci, ikinci ve üçüncü belli değildir. Çünkü dördüncü kişi hepsinin sırasını
bozmaktadır. Nitekim yirmi kişi veya bütün askerler birlikte girecek olsaydı
onlar herhangi birşey almaya hak kazanırlar mıydı?
1511- Önce
bir, sonra iki kişi girse, önce giren birincinin payını alır.
Çünkü tekildir ve önce
girmiştir.
İkinci kişi için
vadedilen pay geçersiz olur. Çünkü ikincinin kim olduğu belli değildir.
Ancak ikisi birden
üçüncünün payını alırlar. Çünkü üçüncünün onlardan biri olduğunu kesin olarak
biliyoruz.
1512- Önce
bir, sonra bir kişi girdikten sonra iki kişi girse,
sonra giren iki kişiye
birşey verilmez.
Çünkü son ikisinden
hangisi üçüncü olduğu belli değildir. Zira her biri arkadaşıyla beraber
dördürcü olmaktadır. Devlet başkanı dördüncü için bir şey vadetmemiştir.
1513- Devlet
başkanı bir kişiyi bizzat göstererek "Önce senin girmeni istemiyorum, ama
ikinci olarak girersen, sana iki şahıs vardır" dediği halde bu kişi ilk
olarak girerse, kıyasa göre birşey alamaz.
Çünkü devlet başkanı
ilk giren için birşey vadetmemiştir. Sadece ikinci olarak girdiği takdirde pay
verileceğini söylemiştir. Bu da koşulan şarta uymamıştır.
İstihsana göre bu adam
iki şahıs alır.
Çünkü kuvvet ve
cesaret göstermede devlet başkanının kendisinden istediğini fazlasıyla
yapmıştır. Devlet başkanının "Önce senin girmeni istemiyorum"
sözünden maksadın onun ikinci olarak girmek istemesi olmayıp savaşta cesaret ve
kuvvet göstermeye teşvik olduğu anlaşılmaktadır. O da bunu en güzel şekilde
ortaya koymuştur.
1514- Ama
devlet başkanı "Senin ilk olarak girmeni istiyorum" demeden sadece
"ikinci olarak girersen sana iki şahıs vardır" dedikten sonra adam
birinci olarak girerse, birşey alamaz.
Çünkü burada devlet
başkanının maksadı, adamın canını koruması için ilk olarak girmekten
alıkoymaktır. Çünkü adamın kendini tehlikelere attığım biliyor. Daha kuvvetli
ve emin olarak girmesini sağlamak için ondan önce başkasının girmesini veya
başkalarıyla beraber girmesini istemiştir. Bu şartla girmediği takdirde devlet
başkanının vadettiği payı alamaz.
Belirttiğimiz bu mana
muhtemeldir. İstihsan kısmında bundan önce söylediğimiz mana da muhtemeldir.
İki muhtemelden biri ancak delil ile sabit olur. İstihsan kısmında, yani önceki
maddede delil mevcut olmuştur ki devlet başkanının sözünün başmda söylediği
mukaddimedir. Ama ikinci maddede bu delil mevcut değildir. Onun için burada
ihtimal devam etmektedir. İhtimal olan yerde de hak sabit olmaz.
1515- Ama
başka biriyle girecek olsa, iki şahıs pay alır.
Çünkü devlet
başkanının koştuğu.şarta uygun olarak başkasıyla beraber girmiştir.
1516- Üç kişi
arasında girecek olursa, ikinci olarak girmesi şart ko-şulduğu için birşey
alamaz. Üçüncü olarak girdiği takdirde pay verileceği belirtilseydi, pay almayı
hak ederdi.
1517-
Topluluğa "Sizden kim ikinci olarak girerse, bir şahıs payı vardır"
dediği halde oradakilerden biri ilk olarak girerse, hiçbir şey alamaz.
Çünkü birinci olarak
girene değil, ikinci olarak girene verileceğini belirtmiştir.
"Birinci olarak
girmekte kuvvet ve cesaret daha açıktır, bu adam istenilen kuvvet ve cesareti
fazlasıyla göstermiştir" diye itiraz edilecek olursa, şöyle deriz:
Evet, söylenen
doğrudur. Ama bu pay tahsis etmenin belirli bir kişi için yapıldığı zaman
geçerli olur. Ama pay tahsisi belirsiz kişiye yapılmış ise, o zaman şart
koşulduğunda belirtilen niteliklere riayet etmek gerekir.
Nitekim, kendisinden
istenilenin daha iyisini yaptığı için bu kişi vadedilen payı alacak olsa, ondan
sonra da ikinci kişi girse, bu adam pay almaya hak kazanır mı? Pay almayı hak
etmez, demek caiz değildir. Çünkü devlet başkanının koştuğu şarta uygun olarak
istenileni yapmıştır. Bu kişinin pay almayı hak etmesi kesinleşînce, önce
girenin alacağı birşey olmadığı da kesinleşmiş olur. Ama pay vadetme belirli
bir kişi için yapıldığı takdirde, bu durum meydana gelmez.
1518- Üç
kişiye ayrı ayrı "Sizden kim önce girerse ona üç şahıs payı vardır"
derse ve onlardan biri bu üç kişinin dışında başka bir müslüman ile beraber
girecek olsa, üç kişiden olup giren kişiye üç şahıs payı verilir.
Çünkü ilk giren kişi
olarak değil, belirtilen üç kişiden giren ilk kişi olarak girdiği takdirde bu
payın verileceğini belirtmiştir. Diğer iki kişi onunla beraber girmediği için
kendisi ilk giren kişi sayılır. Üç kişinin dışında kişilerin onunla beraber
girmiş olması alacağı payı düşürmez.
1519- Ama üç
kişiyi göstererek "Sizden kim herkesten önce girerse ona üç şahıs payı
vardır" dediği halde, onlardan biri bu şekilde girecek olursa, vadedilen
payı alamaz.
Çünkü tek başına ve
herkesten önce girmesi şart koşulmuştur. Başkası onunla beraber girdiği için
şart yerine gelmemiş olur. Halbuki Önceki maddede arkadaşlarından önce girmesi
şart koşulmuştu ve oda iki arkadaşmdan önce girmiştir.
1520- Aynı
şekilde bu şarta göre üç kişiden ikisi birlikte girecek olsa, birşey alamazlar.
Çünkü herkesten önce
girecek kişiye pay verileceği şartı koşulmuştu. Bu şart da yetine gelmemiştir.
1521-
Gençlerden önce girene iki, ikinci olarak girene de bir şahıs payı vardır,
büyüklerden önce girene ise üç, ikinci olarak girene de iki şahıs payı vardır,
dedikten sonra bir genç, bir de büyük iki kişi birlikte girse, genç iki şahıs
payı alır.
Çünkü giren ilk genç
kişidir. Onunla beraber giren ise genç değildir. Büyük için de üç şahıs payı
vardır.
Çünkü büyüklerden ilk
giren kişidir ve onunla beraber giren büyük değildir.
1522- İki
genç ve bir büyük girecek olsa, büyük kişiye üç şahıs payı verilir.
Çünkü giren ilk büyük
kişidir.
Giren ilk gencin payı
geçersiz olur. Çünkü aralarında birinci yoktur. Çünkü her biri diğerine göre
birincidir.
Sadece ikincinin payı
olan bir şahıs payını alırlar ve aralarında paylaşırlar. Çünkü ikinci onlardan
biridir.
Buna göre iki genç ve
iki büyük birlikte girecek olsa, büyük iki kişi için de büyüklerden ikinciye
vadedilen pay düşer. Çünkü büyüklerden biri diğerine göre ikincidir ve
aralarında birinci mevcut olmaz.
1523- Şam
halkından kim önce girerse ona şöyle vardır, dedikten sonra başka bir adam
girse ve ondan sonra da Şam halkından biri girse, Şam halkından olan kişi
vadedilen payı alır.
Çünkü Şam halkından
giren ilk kişidir ve devlet başkanı da Şam halkından olmayı şart koşmuştur.
Ama "Halktan ilk
kişi olarak" demişse, o zaman bu kişi bir şey alamaz. Çünkü ilk kişi
değildir.
1524- Buna
gire, hür kişilerden kim önce girerse yahut "Halktan kim önce
girerse" yahut müslüman lar dan veya insanlardan kim önce girerse,
demişse, belirttiğimiz şekilde farklı olur.
Nitekim "Satın
alacağım ilk müslüman köle hür olur" deyip yukarıdaki şekilde satın alacak
olursa, müslüman köle hür olmaz. Yine Türk kölelerden kim eve önce girerse hür
olur, dedikten sonra önce Hintli bir köle girdikten sonra bir Türk köle
girerse, Türk köle hür olur. Ama kölelerimden kim önce girerse, demişse, Türk
köle hür olmaz.
1525- Önce
giren ilk süvariye bir şahıs payı vardır, dedikten sonra bir adam girer ve
arkasında bir süvari girerse, süvari vadedilen payı alır.
Çünkü girecek ilk
süvariye verileceğini söylemiştir. Bu da ilk süvari olarak girmiştir.
Ama halktan kim önce
girerse, deseydi, bu süvari birşey alamazdı.
Çünkü halktan ilk
giren kendisi değildir. Ondan önce başkası girmiştir. .
1526-
Zırhsız olarak kim Önce girerse, dedikten sonra önce bir zırhlı, sonra da
zırhsız biri girerse, zıhrsız kişi payı almayı hak eder.
Çünkü zırhsız olarak
ilk Önce giren kişiye verileceğini söylemiştir. Bu da zırhsız olarak ilk Önce
girmiştir.
Ama halktan önce,
deseydi durum değişirdi. Zırhlı olarak
birinin ilk önce
girmesinin şart koşulması meselesi de yanı
şekildedir.
Çünkü bununla savaşta
kuvveti kastetmiştir. Zira zırhlının yapacağı, zırhı olmayanın yapacağından
farklıdır. Onun için zırhlı zırhsız iki kişinin birlikte girmesi yahut zırhı
olmayandan sonra zırhlının girmesi durumu değiştirmez. Zırhlıya pay düşer. Ama
herkesten önce demişse, o zaman durum farklı olur.
1527- Yine
"Hangi kargıcı önce atarsa" dedikten sonra, önce okçu, sonra kargıcı
atarsa, durum aynıdır.
Çünkü ilk kargıcı
atmış olmaktadır.
Ama "Halktan kim
önce atarsa" derse, o zaman onların hiçbirine birşey düşmez.
1528- Hangi
süvari önce girerse veya hangi piyade Önce girerse, dedikten sonra bir süvari
ve bir piyade girerse, ister birlikte girsinler ister ayrı ayrı girsinler, her
birine ayrı ayrı bir şahıs payı verilir.
Çünkü her iki durumda
da onlardan biri giren ilk süvari, diğeri de ilk piyadedir.
1529- İki
süvari ve iki piyade birlikte girecek olsa, hiçbiri birşey alamaz.
Çünkü "İlk"
sözü kişilerden ilk olanı ifade eder. Her iki sınıftan da kimin ilk olduğu
belli olmadığından kimse birşey alamaz.
1530- Hangi
süvari veya piyade Önce girerse, dedikten sonra bir süvari ve bir piyade
birlikte girseler, hiçbiri birşey alamaz.
Çünkü onlardan
"ilk" niteliğini taşıyan belli değildir. İlk süvari veya ilk piyade
demesi, mutlak olarak ilk olan birini ifade eder. Halbuki bundan önceki durum
böyle değildir. Orada ilk süvari ve ilk piyade özelliğini taşıyordu ve bu
özellikle sınırlandırılmıştı. Şamlı ve Horasanlı mis
1531-
Hepinizden bu kaleye kim ilk önce girerse, ona bir şahıs payı vardır, dedikten
sonra beş kişi birlikte girecek olsa, her birine bir şahıs payı düşer.
Çünkü
"Hepiniz" sözü fertleri ayn ayrı kapsamakta ve herbiri ilk olarak
girmiş sayılmaktadır. Hepiniz demekle her ferdi ayn ayrı belirtmiş gibi olup
onların her biri ilk olarak girmiş gibidir.
1532-
Peşpeşe girseler, önce giren payı almaya hak kazanır.
Çünkü "Men"
(Kim) sözü, türün genelini ifade eder ve girenlerden her birinin başkası yokmuş
gibi tekilliğini ifade etmez. Genel (umum) gözönünde bulundurularak aralarında
ilk yok kabul edilir. Ama "Kül" (Hep) kelimesi, beraberinde başkası
yokmuş gibi fertlerden her birini ayrı ayrı gözönünde bulundurmayı gerektirir.
Nitekim "Önce
giren her adam" deseydi ve beş kişi birlikte girseydi, her birine bir
şahıs payı düşerdi.
"Kül" (Hep)
sözü umumu da gerektirebilir. Ama onu umum manada sayacak olursak, bir anlamı
kalmaz. Çünkü bu "Kim girerse" sözü ile sabit olmuştur zaten. Onun
için fazla bir mana ifade etmiş olması kaçınılmazdır. Bu da bizim söylediğimiz
şeydir. O da kendisinden Önce kimsenin girmedği her kişi için çoğul anlamı
gerektirmesi ve tek başına ele alınmasıdır.
Halbuki
"Eyyu" (Hangi) kelimesi çoğulu değil, umumu gerektirir. Bu durumda
kim önce girerse, sözü ile hangi adam önce girerse, sözü eşit olur ve beş kişi
birlikte girdikleri takdirde hiçbirine birşey düşmez.
1533- Önce
girenlerin tümü derse ve beş kişi birden girse, hepsine eşit olarak paylaşacakları
bir şahıs payı verilir.
Çünkü burada "Men
(Kim)" kelimesiyle beraber kullanılan diğer kelime tekilliği değil, sadece
çoğulu ifade eder. Bundan dolayı girenlerin tümü birtek şahıs gibi olurlar.
Hepsi iîk olmaktadırlar. Onun için hepsine birden birtek şahıs payı düşer. Kül
(hep) kelimesi ifrad yolu ile çoğulu gerektirir. O takdirde girenlerin her
birini ayrı ayrı kapsamış gibi her birine ayn bir şahıs payı düşmektedir.
1534- Sizden
kim beşinci olarak girerse, ona bir şahıs payı vardır, dedikten sonra beş kişi
birlikte girse, hepsine ortak olacağı bir şahıs payı düşmektedir.
Çünkü onlardan
beşincinin olduğu kesindir. Beşinci şahıs, için vadedilen payı almada da biri
diğerinden evla değildir.
1535-
Peşpeşe girecek olsalar, şahıs payı sadece beşinciye
düşer,
Çünkü devlet başkanı
beşinci oiarak giren için pay vadetmiştir ve kimin
beşinci olduğu
kesindir.
1536- Önce
üç, sonra iki kişi girecek olsa, bir kişilik şahıs payı iki kişiye verilir.
Çünkü beşinci kişi bu
ikisinden biridir.
1537- Önce
üç kişi , onların arkasından da üç kişi girecek olsa, hiç biri birşey alamaz.
Çünki her biri
arkadaşlarıyla beraber altıncı kişidir ve altıncı kişiye birşey vadedilmiş
değildir.
1538- Sizden
kim beşinci olarak girerse, dedikten sonra beş kişi peşpeşe girse, vadedilen
pay beşinci olarak giren kişiye verilir.
Çünkü beşinci adı onu
ifade etmektedir.
1539- Beş
kişi birlikte girecek olsa, her birine bir şahıs payı
verilir. .
Çünkü kül(hep)
kelimesi ifrad (tekillik) yolu ile çoğulu gerektirir. Böylece her biri diğer
dört kişi bulunduğu için beşinci kişi olmaktadır. Tıpkı onlar kendisinden önce
girmiş gibi beşinci olur.
1540- Sizden
beşinci olarak girenlerin hepsi, dedikten sonra beş kişi birlikte girse,
hepsine sadece birtek şahıs payı verilir.
Çünkü sözlerinde her
birinin ayrı ayrı olmasını gerektiren birşey yoktur. Kullanılan ifade hepsini
birlikte kapsamakta olup tümü bir tek şahsın alacağı
payı alabilirler.
1541- Sizden
beşinci olarak giren herkese bir şahıs payı vardır, dedikten sonra korkunun
devam ettiği bir durumda beş kişi birlikte girse, onlardan sonra da beş kişi
birlikte girse, on şahıs payı alacak şekilde her birine ayrı ayrı bir şahıs
payı düşmektedir.
Çünkü bu sözün anlamı
şudur: Sizden kim beşin beşincisi olarak girerse. Birninci beşten her biri de
beşin beşincisidir. İkinci beşten de her kişi beşin beşincisidir. Beşinci kişi
ancak beş kişi içinde olacağından müellifin sözünü bu şekilde açıkladık.
1542- Dört
kişi girdikten sonra iki kişi birlikte girecek olsa, onlardan hiç kimse birşey
alamaz.
Çünkü sonra giren iki
kişiden her biri altı kişinin altıncısı olmaktadır.
1543- İki
kişi birlikte girse, ondan sonra da bir kişi girecek olsa, vadedilen ganimet
payı giren kişinindir.
Çünkü giren ilk dört
kişi şarta dahil değildir. Zira onlardan sonra beşinci mevcut olmamıştır. Onun
için girmeleri muteber sayılmaz. Geriye iki, sonra iki, sonra bir kişi
kalmaktadır. Son giren bu kişi de beşinci kişi oiup vadedilen pay onundur.
1544- Başta
dört kişi birlikte girse, sonra beş kişi girse, beş kişiden her biri bir şahıs
payı alır.
Çünkü önce giren dört
kişiyle beraber hesap edilmez. Onların girmeleri geçersiz olunca, giren beş
kişi ilk olarak girmiş gibi olur ve onlardan her biri beşin beşincisi sayılır.
1545- Sizden
kim onuncu olarak girerse, dedikten sonra dokuz kişi birlikte veya peşpeşe
girecek olsa, onlardan sonra da iki kişi girse, hiçbiri birşey alamaz.
Çünkü onlar arasında
onuncu kişi yoktur. Diğerlerinden her biri on kişiden değil, onbir kişiden biri
olmaktadır.
Bu söylenen, dokuz
kişi birlikte girenler için doğru olabilir, ama tek tek girmeleri durumunda
önce giren kişinin hesaptan düşürülmesi ve iki kişiden her biri, dört kişi için
yaptığınız gibi, on kişiden onuncu kişi sayılması gerekmez mi? diye itiraz
edilse, deriz ki:
Dört kişi için
belirtilen şekilde kararlaştırdık. Çünkü en son giren kişi beş kişinin
beşincisi olmaktadır. Burada ise iki kişi birlikte girmiştir. Birinciyi yok
saymak suretiyle bunlardan onun onuncusunu ispat etmek mümkün olduğu gibi, o
iki kişiden birini yok saymak suretiyle diğerini ispat etmek de mümkündür.
Halbuki taraflardan biri kabul veya red edilmesi için diğerinden evla değildir.
1546- İki
kişiden sonra sekiz kişi girecek olsa, bunların her biri için bir şahıs payı
vardır.
Çünkü bu sekiz kişiden
her biri öncekilerle onuncu kişi olmaktadır.
1547- İki kişiden
sonra on kişi birlikte girecek olsa, bu on kişinin her birine bir şahıs payı
verilir.
Çünkü burada hem
ikinin, hem de dokuzun itibarı söz konusu değildir. Geriye on kişinin birlikte
girmesi kalıyor. Bunlardan her biri de onun onuncusu olduğu için vadedilen
ganimeti almaya hak kazanır.
Doğrusunu Allah bilir.[98]
1548- Savaş
yerinde müslümanlar bir sığınak keşfetseler ve devlet başkanı (emir), içinden
düşman kimse çıkmaması için bu gece sığınağı bekleyen her adama bir dinar pay
verilecektir, derse ve sabaha kadar sığınağı yüz adam beklese, verilmesi
vadedilen dinar sığınaktan alınan ganimet malından ise ve adamlardan her birine
vadedilmişse, uu tahsis geçerli olur. Çünkü sığmak sahipleri kendilerini savunmakta
ve kaçmalarını önlemek için ganimet vadederek teşvik yapma ihtiyacı zorunlu
bulunmaktadır. Diğer taraftan askerlerin cihaddan kaçmalarını önlemek için de
ganimet vadinde
bulunmak gerekli
olmaktadır. Bu bakımdan yapılan tahsis sahihtir.
1549- Ama
devlet başkanı onlara bu tahsisi müslümanların aldığı ganimetlerden yapmışsa,
bu tahsis geçersiz olur.
Çünkü ganimetten
onlara bu mah tahsis etmek doğru değildir. Zira ganimet alındıktan sonra ondan
pay vadetmek doğru olmaz. Ücret suretiyle de olmaz. Çünkü bu iş bir cihaddır ve
cihad karşılığında müsîümanm ücret alması caiz değildir. Sonra, cihaddan dolayı
ganimetten pay almaya hak kazanırken ondan ücret de almaları nasıl doğru
olabilir?!
Diğer taraftan, cihad
farzı kifaye olmakla beraber ona başlıyan kişi farzı yerine getirmektedir.
Ücretle namaz kılmak batıl olduğu gibi farzı yerine getirmekten dolayı ücret
almak da batıldır.
1550- Devlet
başkanı onlara nereden vereceğini belirtme-mişse, bu tahsisi sahih olup
sığınaktan elde edilen ganimetten onlara verilir.
Çünkü akıllı kişinin
mutlak olarak söylediği sözler şeriatta doğru olacak şekilde yorumlanır, yanlış
olacak şekilde yorumlanmaz.
1551-
Sığınakta çarp ışma olmayıp içinde kadınlar ve mallar bulunca ve devlet
başkanının konuştuğu şart da aynı ise, buradan alınan ganimetten her bir adama
bir dinar verilir.
Çünkü buradaki
korumaları cihad değildir. Sadece belirli bir iş için belirli bir ücretle adam
kiralamadır.
Devlet başkanının
sözünü işitip bu işi yapan herkese ücret verilir. Ama sözünü işitmeden
yapanlara ücret verilmez.
Çünkü bu kişiler bu
işi ücret karşılığında değil, teberru olarak yapmışlardır. Çünkü devlet
başkanının sözünü işitmemişlerdir.
Devlet başkanının
şöyle demesine benziyor: Şu hara hayvanlarını şu yere kadar götüren her kişiye
bir dinar verilecektir, sözünü işitip götüren bir topluluğun her adamına bir
dinar ücret verilir. Her türlü ganimet taksimi ve pay tahsisinden önce
bunların ücreti ganimetten verilir. Bütün ganimetler tükenecek o-lursa, o zaman
ücretle bu işi yapanlar devlet başkanından birşey alamazlar. Çünkü onları
ganimet alanların yararına olacağına inandığı için ücretle çalıştırmıştır.
Onun için onların ücreti ganimettedir ve ganimetten de elde birşey kalmamış
bulunmaktadır. Devlet başkanı değerlendirme sonucu karar verdiği şeylerde söz
vermiş sayılmaz. Onun için şahsının malından ona birşey gerekmez ve ganimete de
bir yükümlülük getirmez. Çünkü müslümanlar üzerindeki velayeti, onlara zarar
vermeden onların çıkarlarını korumakla kayıtlıdır. Üstelik henüz onlar ganimet
de almış değildir.
Mesela devlet başkanı
esirleri öldürebilir. Ama iş onlara verildiği taktirde akit yolu ile onlar için
bedel vacip olur. Bu da onların mülkiyetine teslim yolu ile hakikaten veya
hükmen mevcut olmuş değildir.
1552-
Karargahın etrafına askerlerin mızraklarını diken kişiye bir dinar
verilecektir, derse ve bu işi bir adam yaparsa, bir dinar hak eder.
Çünkü bu savaştan
değildir. Adamın yapması vacip olup devlet başkanının bundan dolayı kendisini
belirli bir ücretle çalıştırması caiz olan bir iş de değildir.
1553- Kim
mızrağını dikerse ücret olarak ona bir dinar vardır, demesi caiz değildir.
Çünkü kişinin kendi
malına yaptığı işten dolayı başkasının ücretlisi olmaz. Yani kendi malında
yaptığı bir işten dolayı ücret alamaz. Mızrağı dikmek de onunla düşmanı vurmak
gibi savaş işlerindendir ve bundan dolayı ücret almayı hak edemez. Ama başka
müslümaniartn mızraklarını dikerse durum değişir.
1554- Kim
birini öldürür ve başını getirirse, kendisine bir dinar verilir, demesi sahih
bir tahsis olur. Bundan sonra alınan ganimetten veya yöneticinin uygun görmesi
h
Çünkü ganimet
alındıktan sonra pay vadetmek olmaz. Onun için daha önce alınan ganimetten
ücret olarak veya tahsis edilen pay olarak bu dinarı vermez. Çünkü düşmanı
Öldürmek cihaddır ve bundan dolayı müslüman ücret alamaz.
1555- Bu
hüküm savaşan müslümanlar için geçerli olduğu gibi müslüman tüccar ve köleler
için de geçerlidir.
Çünkü bu işleri de
cihaddandır. Bundan dolayı müslüman tüccar bu işi yaptığı zaman ganimetten
vadedilen payı almaya hak kazandığı gibi müslüman köle de bahşiş almaya hak
kazanır.
1556- Zimmet
ehli de böyle bir iş için devlet başkanı kendilerinden yardım isteyip belirli
bir mal vereceğim vadetmişse, bu ücreti almaya hak kazanır.
Çünkü yaptıkları cihad
değildir. Zira cihadla sevap kazanılır, kafir ise buna ehil değildir. Cihadla
kul Allah'a yakınlık kazanmaya çalışır, kafirlerin ise böyle bir durumları
yoktur.
Nitekim bir insan
başka bir insanın yerine Allah yolunda cihada çıksa, ücret alamaz.
Zira Allah'a yakınlık
kazanmaktadır. Ücretini de Allah verecektir. Allah'a yakınlık kazanmaya çalışan
kişi kendine çalışmış olur. Onun için başkasından nasıl ücret alır? Ganimet
alınması durumunda da pay, onu yerine gönderen kişinin değil, onun olur. Bundan da anlaşılıyor ki bu
adam kendisi için çalışmaktadır.
Nitekim Cihad için
ücretle adam tutmak hac, ezan ve kaamet için ücretle adam tutmak gibidir.
Şerhu'l-Muhtasar'da
ibadetler için ücret meselesini açıkladık.
1557-
Müslümanların kuşattığı bir kalenin çevresinde bulunan oyun araçlarını ve boş
kiliseleri yıkmak için devlet başkam birtakım müslümanları belirli bîr ücretle
tutsa, caiz olur.
Çünkü bunların
yıkılması cihad işlerinden değildir. Müslümanların eline geçmiştir. Yıkılması
için savaş da gerekmiyor.
1558- Ama
halkı içinde korunmakta olan bir kaleyi ve bir kapıyı yıkıp kırmak için ücretle
müslümanları tutacak olursa, bu caiz olmaz.
Çünkü bu cihad
işlerinden olup yerine getirilmesi ancak savaş ile
mümkündür. . .
1559-
Düşman, gemileriyle müslümanlar üzerine yürüdüğü bir sırada devlet başkam
savunmak için hür müslümanlardan veya müslümanların kafir yahut müslüman
kölelerinden bir topluluğu ücretle tutsa, tutulan kişilere ücret verilmez.
Çünkü bu cihad
işlerindendir. Bu işte de kölenin dini değil, efendisinin dini muteberdir.
Çünkü müslüman atı ile cihad ettiği gibi kölesiyle de cihad eder.
Ama teşvik için bunu
alacakları ganimet karşılığında onlara yaptırması caizdir.
1560- Karada
düşman kalelerini mancınıkla döven bir topluluğu ücretle tutması da aynı
şekildedir. Bu iş için zimmet ehlinden kişileri ücretle tutması da caizdir.
Ehliyete sahip
olmadıklarından yaptıkları iş cihad değildir.
1561- Sandal
veya tekneleri kürekle çekmek için müslüman-lardan bir topluluğu ücretle
çalıştırması da caizdir.
Çünkü bu cihad
işlerinden değildir. Karşılığında ücret almanın caiz olduğu belirli bir iştir.
Zaten bunlar düşmanla karşilaşsa da karşılaşmasa da bu işi yapıyorlar.
Denizciler de bundan dolayı ücret alıyorlar ve onlar için helal olmaktadır.
1562-
Müslümanlar dağınık birtakım ganimetler elde etse ve devlet başkanı "Bu
ganimetleri bir araya toplayan kişiye bir dinar vardır" derse, caiz olur.
Çünkü bu da cihad
işlerinden değildir. Bilinen bir iştir. Belirli bir bedel ile o işi ücretle
yaptırmak caizdir.
1563- Elde
edilen ganimetleri satması için bir müslümam ücretle tutacak olursa, bu fasit
bir işlem olur. Ama süreyi belirterek "Ganimetleri satmak için seni on
günlüğüne ücretle tuttum" derse,sahih olur.
Çünkü sürenin
belirtilmesi durumunda akit o kişinin yararlarım kapsamış olmaktadır. Bundan
dolayı da satsın veya satmasın, ücretle kendini kiraladığı için ücreti hak
etmiştir. Süreyi belirtmiyecek olduğunda üzerinde akit yapılan konu satış
olduğundan bu iş caiz olmaz. Çünkü satıp satmıyacağı belli değildir. Satış bir
kelime ile olabileceği gibi on kelime İle de olmayabilir. Yani alıcının yardımı
ve kabulü olmadan satış işi meydana gelmez. Bu bakımdan satış için ücretle
tutmak fasit olur. Bu sadece ganimetleri satan kişi için değil, bütün satıcılar
için aynıdır.
1564-
Ganimeti alan mücahidler arasında paylaştırmalar için belirli bir ücretle
birini tutması da caizdir.
Çünkü paylaştırmak da
belirli bir iştir ve bundan dolayı ücret almak caizdir.
Nitekim rivayet
edildiğine göre Hz. Ali'nin ganimetleri ücretle paylaştıran bir adamı
olmuştur. Burada sürenin belirtilip belirtilmemesi aynıdır.
Çünkü yapılan iş zaten
bilinmektedir.
Ücretini de ganimetten
ve vadedilen paydan önce alır.
Çünkü bu bir borçtur
ve ganimet taksimi de miras taksimi gibidir. Vadedilen ganimet payı ise
vasiyet gibi olup borç ondan önce gelir.
1565- Bu iş
için ödenen ücretten fazla bir ücretle tutmuş ise bakılır. Fazlalık basit
birşey ise, caiz olur. Aksi hade misil (ücret) den fazla alamaz.
Çünkü bu tasarrufta
devlet başkanı memur gibidir. Velayeti de memuriyet şartına bağlıdır. Tıpkı
yetim için ücretle adam tutmada baba ve vasinin durumu gibi. Yani zararına
olacak fazla miktarlar geçerli olmaz.
.
1566- Misil
ücretten fazla aldığı miktar kendisinden istendiği takdirde ücretle bu işi
yapan kişinin "Ben bunu ücretle beni tutan kişiye vereyim" demeye
hakkı yoktur.
Çünkü onu ücretle
tutan kişi bu akdi kendisi için yapmış değildir. Sadece verdiği kararla bunu
müslümanlar için yapmıştır. Ne varki bunda hata etmiştir. Bundan dolayı da
şahsına birşey gerekmez. Halbuki ücretli tutma konusunda vekil böyle değildir.
Akdi misilden fazla bir ücretle yapacak olursa, fazla miktar kendisinden tazmin
edilir. Devlet başkanına da bundan dolayı birşey gerekmez. Çünkü ücretli
tutmada fahiş tarafgirlik yapmış ve akit satın alma mesabesinde sadece onu
bağlamış olur. Devlet başkanını ise akit bağlamaz. Çünkü hüküm verdiği şeyde
uhdesine birşey girmez.
Devlet başkanı bu
durumda belirli bir ücret karşılığında yetim için iş yapacak birini tutan
yargıç gibidir. Verdiği ücrette açık bir aldanma olduğu anlaşılınca, tutulan
kişiye misil (benzer) ücret verilir, geri kalan yetime verilir ve yargıca da
birşey gerekmez. Çünkü ücretle adam tutması, verdiği bir hüküm şeklindedir.
1567- Devlet
başkanı ve yargıç "Yapmamamız gerektiği halde bunu yaptık" diyecek
olsa, bütün ücret onların malından verilir. Çünkü ikisi de bile bile haksızlık
yapmış ve hüküm verme konumunun dışına çıkmışlardır.
Haksızlık yaptığı
zaman devlet başkanının azledileceğine inananlar bunu delil göstermektedirler.
Bizim görüşümüz ise, böyle değildir. Tahkim bölümünde
"Şerhu'z-Ziyâdât"da bu meseleyi açıkladık.
Burada söylenenlerin
izahı şudur: Verdikleri hüküm serî bir delile dayanıyorsa geçerlidir. Ama burada
verilen hüküm böyle değildir. Tıpkı delilsiz hüküm veren yahut dinin hükmüne
aykırı olarak kendi görüşü ile hüküm veren yargıç gibidir. Bunun verdiği hüküm uygulanmaz ve
yargıçlığı devam eder. Bu yolla hükmü geçersiz olunca, yaptığı akit kendi
aleyhine işler. Zira akdi yapanın aleyhine akit uygulandığı zaman yapanın
aleyhine işlerlik kazanır.
Yargıcın kuralları
bölümünde belirttiğimiz gibi yargıcın yanlış hükmü kulların haklarıyla ilgili
ise, haksızlığa uğrayan kişinin zararını kendisi öder, yanlış hüküm Allah'ın
haklan ile ilgili ise, zarar beytulmaldan karşılanır, ama yargıç bunu bile bile
yaptım, derse, o zaman zarar onun malından karşılanır. Devlet başkanının
yaptığında da durum bu şekildedir.
1568- Devlet
başkanı kara hayvanlarını sürecek bir topluluğu ücretle tutsa ve sürerken
hayvanlardan bir kısım zarar görse yahut telef olsa, bakılır. Bu durum
darulislama varmadan darulharpte meydana gelmişse, ister bilgileri dahilinde,
ister bilgileri dışında meydana gelsin, zararı tazmin etmeleri sözkonusu değildir.
Çünkü darulharpte
ganimetleri telef edecek olurlarsa tazmin etmezler. Zira ganimeti alan
kişilerin hakkı o ganimette henüz kesinlik kazanmış değildir. Yani kime hangi
ganimetten ne miktar düşeceği yahut tekrar düşmanın eline geçip geçmiyeceği
henüz kesin değildir.
Bu durum darulislama
vardıktan sonra meydana gelmişse, durumları ortak ücretlinin durumu gibidir.
"Şerhu'l-Muhtasar"
da belirttiğimiz gibi ortak ücretlinin elinde istemiye-rek telef olanı tazmin
etmek Ebu Hanife'ye göre gerekmez. Telef olmak ister önüne geçilebilecek bir
sebeple olsun, ister önüne geçilemeyecek bir sebeple olsun, teief olanı tazmin
etmesi gerekmez. Ama iki imama göre tazmin etmesi gerekir. Telef etme, önüne
geçilmesi imkansız bir sebeple olursa, tazmin etmez. Ancak kendi eliyle
işlediği cinayetten dolayı telef olanı üç
Ancak telef olanın kıy
Halbuki kumaşı telef
eden terzi de durum böyle değildir. Burada mal sahibi tercih sahibidir.
İsterse malının işlenmeden önceki değerini terziden alır ve işleme ücreti
ödemez. İsterse işlendikten sonra malının değerini alır ve terziye ücretini
verir.
Çünkü akdi yapan için
satışın parçalanması sebebiyle akit sahibinin akdi feshetmesi mümkündür.
Ücretlinin bu yolla malı teslim almasından itibaren zararı tazmin etmesi
gerekir. Çünkü bu esnada malı helak edecek olursa, yine ö-demesi gerekirdi. Ama
yukarıdaki meselede malın kendilerine teslim vakti itibariyle onlardan
tazminat almak mümkün değildir. Çünkü henüz darulharpte iken mal yok olacak
olursa, birşey tazmin etmeleri gerekmiyordu. Nitekim tazminat ödemelerinin
gerekli olması için yaptıkları iş oranında akdin gözetilmesi lazımdır. Bu
bakımdan söz konusu yere kadarki işleri sebebiyle ücretlerinin Ödenmesi
lazımdır.
Zararın önlenmesi
mümkün olan durumlarda kendilerinin yapmadıkları telef sebebiyle ortaya çıkan
farklı durum da bu şekildedir. Darulharpte, belit-tiğimiz sebepten, o mallardan
birşey telef olacak olsa, tazminat ödemeleri gerekmez. Ama Ebu Hanifeye göre
kendileri telef etmemişlerse, yaptıkları iş oranında ücret alırlar. Çünkü
kendilerine teslim edilen ve başka sebeple telef olan miktarı geri vermiş
olmazlar.
Ama kendileri telef
edecek olursa, ücret alamazlar. Çünkü işi yapmamış gibi olurlar. Sonra, onlara
tazminat gerekmediğinden ganimeti alan kişilerin eline de birşey geçmemiş olur.
Bundan dolayı da onlara ücret verilmez. Ama darulislamda kendilerinin telef
etmesi durumunda iş değişir. Zira darulislamda tazmin etmeleri gerekirdi. Bu
şekilde işin ganimeti alanlara bu yolla verildiği anlaşılmış olmaktadır.
Böylece anlaşılıyor ki yaptıkları iş hükmen yok gibidir ve bundan dolayı da
ücret alamazlar.
Şöyle bir örnekle
açıklayalım: Darulislamda bir adam dabaklamak için ölmüş hayvan derilerini
taşıyacak birini ücretle tuttu. Adam derileri taşırken tökezleyip düşdü.
Deriler de düşüp yandı. Yahut adam düşürdüğünde ateşte yandılar. Bu durumda
adama tazmin etmesi gerekmiyor. Çünkü sözkonusu deriler değeri olan (ve
şeriatta geçerli) mallar değildir. Adam da ücret alamaz. Çünkü yaptığı telef
sebebiyle işi yapmamış oldu, onun için ücret alamaz.
Belittiğimiz ölçülerde
ganimeti kişinin kendisinin telef etmesi veya başka bir sebepten telef olması
durumunda ganimetlerin durumu da bu şekildedir.
1569- Düşman
o hayvanları açıkça onlardan almışsa, güttükleri yere kadar ücretlerini
alırlar.
Çünkü burada malın
telef olması önüne geçilmesi imkansız olan sebeple olmuştur. Böylece yaptıkları
işi kendileri yapmamış sayılmazlar. Düşmanın ganimetleri aldığını kendileri
iddia edecek olurlarsa, Ebu Hanife'ye göre söyledikleri kabul edilir, ama
yemin ettirilirler. Çünkü malı almaları emaneti teslim almak gibidir. Emaneti
taslim alan kişinin sözü kabul edirlir, ama yemin ettirilir.
İki imama göre ancak
delilleri varsa, söyledikleri kabul edilir. Çünkü malı teslim almaları, daman
(kefalet, borç) almaları gibidir. Onun için darulislama girdikten sonra mal
telef olacak olursa, tazmin etmeleri gereiyor. Tazmin eden kişinin söylediği de
ancak delil ile kabul edilir. Tıpkı gaspeden kişinin durumunda olduğu gibi.
1570-
Komutan belirli bir yere kadar büyük küçük köle ve esirleri kendi hayvanlarıyla
taşımak için bir adamı ücretle tutsa, o da onları taşısa ve ister hayvanları sürmesi
sebebiyle olsun, ister başka bir sebeple olsun, kaçınılması mümkün olan veya
olmayan bir sebeple bu insanlar ölecek olsa, adamın tazminat ödemesi gerekmez.
1571-
Darulislamda da yitirmek, kötü gütmek veya telef etmekle yok ettiği
bilinmiyorsa tazminat ödemesi gerekmez.
Ama yük insan değil
de, başka bir şey ise, darulislamda hayvanları kötü sürmesinden dolayı telef
olacak olursa, tazminat ödemesi gerekir.
Zira insan için
ödenmesi gereken tazminat, cinayet tazminatıdır. Akid tazminatı türünden
değildir. Ortak ücretliye tazminatın gerekliliği akit itibariyledir. Akit
tazminatı cinsinden olmayan bir tazminatta akdi kabul etmek mümkün değildir.
Ama malların tazminatı öyle değildir. Sonra, hakkında akit yapılan insan
türünden ise, biniciye teslim edilmiş olur ve ücretlinin tazminatı dışında
kalır. Ama mallar için durum böyle değildir.
Onları taşıdığı yere
kadar ücretini alır.
Çünkü üzerinde akit
yapılan şey kiraya veren kişinin teslimini istediği kişiye teslim edilmiş olur.
Ücretliye de tazminat gerekmediğine göre telef olandan birşey geri vermiyeceği
de anlaşılmış olur.
1572-
Hayvanları darulharpte şiddetle güder veya telef ederse, tazminat vermesi
gerekmez.
Çünkü ganimet olarak
alan kişilerin o mallarda hakkı henüz kesinlik kazanmamıştır.
Kendisi de bir ücret
alamaz. Çünkü telef ederek üstlendiği işi yapmamış olur.
Yaptığından dolayı
devlet başkanı onu tedip eder eder. Çünkü ganimet olarak alanların haklarını
telef ederek haksızlık etmiştir.
Darulislamda telef
edecek olursa, telef ettiğini tazmin eder. Çünkü artık ganimet alanların hakkı
olduğu kesindir. -Belirli bir yere
kadar getirdiği için de ücretini alır. Çünkü telef ettiğinin değerini bu yerde
tazmin eder. Bu da hayvanları geri verdiği kabul edilerek değil, teslim ettiği
kabul edilerek uygulanır.
Ancak esir erkekler
için tazminat ödenmez.
Çünkü yakalayan
kişilerin onlarda hakkı henüz kesinlik kazanmış değildir.
Nitekim devlet başkanı
onları öldürebilir de. Bu işi darulislamda da, darulharpte de yapması aynıdır.
Onları taşıdığı için de kendisi ücret alamaz. Çünkü onları taşımak için
üstlendiği işi yapmamış olur. Zaten onlardan dolayı kendisi tazminat Ödemez.
1573- Devlet
başkanının hara hayvanlarını gütmek için günlük veya aylıkla bir topluluğu
ücretle tutması caiz olur.
Çünkü belirli bir
bedel ile belirli bir menfaat için akit yapmıştır.
Darulislamda veya
darulharpte güderken kestiği için kişinin tazminat ödemesi gerekmez.
Çünkü tek kişinin
tuttuğu ücretlidir. Böyle bir kişi mutad olarak bu işi işlemişse, yaptığından
dolayı tazminat ödemez. Çünkü üzerinde akit yapılan şey kendi çıkarlarıdır.
Nitekim bu süre içinde
Ölecek olursa ücreti ve diğer yararlan almayı hak eder. Ortak ücretlinin
aksine, burada işin kusursuz olmasına da bakılmaz.
1574-
Darulislamda kötü güder veya telef ederlerse, bundan dolayı tazminat öderler.
Çünkü hak sahiplerinin
hakkı kesinleştikten sonra haksızlık yapmışlardır.
Getirdikleri yere
kadarki ücretlerini ise alırlar. Çünkü şahsı belirlenen süre içinde teslim
ettiğinden ücret gerekli
olmuştur. Haksızca
muamele yaptıklarından dolayı hakları geçersiz olmaz. Bu
fark şöyle açıklanmaktadır:
Nitekim devlet başkanı
önceki hayvanlardan başka güçleri yettiği kadar hayvanlarda teslim edebilir.
Önceki hayvanlardan öleceklerin yerine yenilerini verebilir. Halbuki ortak
ücretlide devlet başkanının bunu yapmaya hakkı yoktur. Bundan da anlaşılıyor ki
orada yapılan akit, işi kapsamaktadır, mufavaza
olayı ile kusurdan
uzak olma sıfatıda sabit olmaktadır. Ama burada akit, işi
değil, yararı kapsamaktadır.
1575- Devlet
başkanı hür veya köle bir müslümana "Şu düşman süvariyi öldürürsen sana
yüz dinar ücret vereceğim" derse ve o da öldürürse bu kişi ücret alamaz.
Çünkü ücreti
belirtince, sözünün ganimet vadi anlamına alınması mümkün değildir. Zaten
teşvik ettiği iş de cihaddır ve cihad üzerine ücret vermek caiz değildir.
1576- Bunu
zimmet ehlinden bir adama da söylese, durum aynıdır.
Ebu Hanife ve Ebu
Yusuf un görüşüne göre durum budur. Ama îmam Muhammed'e göre zimmet ehli adama
belirlenen ücret verilir.
Bu meselenin esası
şudur. Ebu Hanife ve Ebu Yusufa göre, haklı veya haksız olarak öldürmek için
ücret vermek caiz değildir. Ama îmam Muhammed'e göre öldürmek için ücret
vermek caizdir. Çünkü belirli bir iş olup ücretli kişiye bu işi yaptığından
dolayı ücret takdir edilir. Koyunu kesmek ve bazı organları kesmek için ücret
ödemek caiz olduğu gibi öldürmek için de ücret vermek caizdir. Mesela devlet
başkanı hırsızın elini kesmesi veya organlarda kısası uygulaması için ücretle
bir adam tutması ittifakla caiz olur.
Bunun izahı şudur:
Öldürmek boyun kesilmeyle olur. Ücretle tutulan kişinin buna güç yetirmesi
bakımından başı bedenden koparması ile organı vücuttan ayırması arasında fark
yoktur.
Öldürmek ücretlinin
yaptığı iş değidir, demelerinin anlamı da şudur: Öldürmek ruhun çıkmasına sebep
olmakla olur. Bu da gücünün üstünde olan bir şeydir ve onun işi sayılmaz. Tıpkı
çocuğun meydana gelmesi ve ekinin bitmesi gibi. Bu işin ona nisbeti de, onun
işi olduğu itibariyle değil, kesbiyle meydana gelmesi sebebiyledir.
Görmüyor musunuz, onun
yaptığı iş kılıçla vurmaktır? Nitekim kılıç vurduğu halde ölüm meydana
gelmeyebilir. Ücret vermek ancak getireceği yararlar veya yapılan işin ortaya
çıkardığı şeyler için caiz olabilir. Ama hayvanı kesmek için ücret vermek böyle
değildir. Çünkü hayvan kesmek için ücret vermek, hayvanın arındırılma işinden
dolayıdır. Bu iş temiz ve murdar olanı birbirinden ayırdetmektedir. O da
gırtlak ve can damarlarının kesilmesiyle olur. Bu da kişinin yaptığı iştir.
Organların kesilmesi işi de bu şekildedir. Bunda ruhu gidermek diye birşey yoktur.
Sadece organı vücuttan ayırmaktır. Bu da tıpkı ipi ve tahtayı kesmek gibi
kişinin yaptığı işlerdendir.
1577-
Esirlerin ölü olması h
bunların kafasını
keserse ona on dirhem ücret vardır" derse, bu işi yapan müslüman veya
zimmet ehlinden kişi ücret almayı hak eder.
Çünkü bu cihad
işlerinden değildir. Ücret verilen kişinin gücü dahilinde yapacağı bir iştir.
İpi veya tahtayı kesme karşılığında ücret verildiği gibi bunun
için de ücret vermek
caizdir.
1578- Devlet
başkanı düşman bir süvari görüp müslüman hür veya köle birine "Onun malını
bana getirirsen sana on dirhem ücret vardır" derse, o da süvariyi öldürüp
malı (atı)nı getirse, ama ğeririrken elinden kurtulsa, adam bir ücret alamaz.
Çünkü.cihad olan bir iş için ücret vadetmiştir.
1579- Ama
bunu bir zımmî için söylerse, zimmi ücretini alır.
Çünkü onun yaptığı iş
cihad değildir.
1580- Yine
ona "Düşman kişinin elini kesersen sana şu kadar vardır" derse, durum
aynıdır.
Çünkü kendini savunan
düşmanın elini kesmek cihad bir iştir. Bunun için müslüman ücret alamaz. Ama
zimmi yaparsa ücret alır. Çünkü onun yaptığı bu iş cihad bir iş değildir.
1581- Devlet
başkanı esirleri öldürmek isteyip bu iş için müslüman veya zimmi bir kişiyi
ücretle tutsa, durum hakkında kısas hükmü verilen kişiyi öldürmek için ücretle
adam turnadaki hükmün aksi olur.
1582- Devlet
başkanı askerlerden bir topluluğa "Nehrin akıp şu şehrin halkını boğması
için şu tarafından bu tarafına kadar önünü kazınız, size yüz dinar ücret
verilecektir" derse ve onlar da bu işi yapsalar, bakılır. Söz konusu yerde
çarpışan ve bu işin önüne geçmeye çalışan düşman varsa, bu işi ücretle yapanlar
müslüman iseler bir ücret alamazlar.
Çünkü ücretle yapmakta
oldukları şey cihad işlerinden bir iştir. Ama zimmet ehlinden iseler, ücreti
alırlar. Yirmisi müslüman, yirmisi de zimmet ehlinden ise, zimmet ehli olanlar
ücretin yansını alırlar. Çünkü her tarafın payı diğer tarafın payı kadardır.
1583-
Sözkonusu yerde düşmandan çarpışan ve savunan kimse yoksa, o zaman belirlenen
ücreti alırlar.
Çünkü yeri kazmak
cihad işlerinden değildir. Bunun için hem müslüman hem zimmi ücreti hak eder.
Müslümanların eline geçtikten sonra kalenin dışında bulunan oyuncakları ve boş
kiliseleri yıkmak olayının benzeri bir durumdur.
1584- Yine
ağaçları kesmek için sözkonusu kişileri ücretle tutsa, bu taksimata göre olur.
Çünkü karşılığında
ücret verilecek olan iş bir cihad işi değildir. Bu işi engellemeye çalışan ve
savaşmaya mecbur eden düşman var ise, bu iş cihad olur. Ama bu işten alıkoyacak
ve çarpışarak engelliyecek varsa, o zaman bu iş cihad işi olur.
1585-
Düşmanı mancınıkla vurması için bir topluluğu ücretle tutsa, bakılır. Bunlar
zimmet ehlinden iseler, vadedüen ücreti alırlar. Ama hür veya köle müslüman
kişiler ise, ücret alamazlar.
Çünkü bu cihad
işlerindendir. Düşmanın sığındığı ve savunduğu kaleyi yıkmak için mancınıkla
atmak, kişileri öldürmek için ok atmak gibidir. Müslümanların himayesinde
attıkları için bunların yaptığı cihad değildir, denilemez. Çünkü müslümanlann
himayesinde de atsalar, attıkları düşmanın savunduğu yere düşmektedir ki maksat
da budur.
Savunan düşman
bulunmadığı zaman nehrin önünün kazılması olayında da bu durum mevcuttur. Çünkü
düşmanı sığındığı ve savunduğu yerinde boğun-caya kadar su akar. Nitekim
mancınıkla atılan şeyler gider ve düşmanı sığındığı ve korunduğu yerde öldürür,
diye itiraz edilirse, şöyle deriz:
Evet, ama mancınık ve
ok kişilerin el işlerindendir. Yani meydana gelen iş onların yapmasıyla onlara
nisbet edilmiş olur, Ama boğulma nehrin önünü kazan kişiye nisbet edilmez.
Burada yapılan iş sadece kazmaktır. Bu ikisi arasındaki fark cinayet olan bir
işde açıkça görülür. Kendi toprağında durup bir insana ok atarak onu Öldüren
kişi onu kendisi öldürmüş olur ve kısası hak eder. Ama kendi toprağında bir
nehir yatağı kazar ve suya yenik düştükten sonra su komşunun tarlasını basıp
ekini batınrsa, nehir yatağı kazan kişinin tazminat ödemesi söz konusu olmaz.
İki olay arasındaki fark bu şekilde açığa çıkmaktadır.
Allah en iyi bilir.[99]
1586- Devlet
başkanı, kim bir at (aygır, kısrak) getirirse, on dirheme satılmış olarak ona
ait olur, dedikten sonra müslü-manlar bunu getirirlerse, bu satış geçersiz
olur. Çünkü Hz. Peygamber kişinin sahip olmadığı şeylerin satışını ve aldatma
satışlarını yasaklamıştır.
Burada elde olmayan
birşeyin satışı sözkonusudur. Devlet başkanı burada elinde veya mülkiyetinde
olmayan birşeyi satmıştır. Müslümanlann eline geçip geçmiyeceği de belirsizdir.
Belirli olsaydı zaten satışı caiz olmazdı. Çünkü ona sahip değildi. Durum böyle
iken belirsiz bir şeyi nasıl satabilir?
1587-
Ama o atı getiren kişi o fiyatla satın
almak isterse, devlet başkam o fiyatla satması gerekir.
Çünkü bunu pay vadetme
şeklinde zikretmiştir. Amaç da müslümanlan onu getirmeye teşviktir.
Onlara koştuğu şarttan
sonra getirdikleri takdirde devlet başkanının pay vadetmiş olmaktan vazgeçmesi
caiz değildir. Ama bu yola gitmek yerine, yeniden satış yapmak suretiyle
amaçlan meşru yolla gerçekleştirilir.
1588-
Getiren kişi o atı istemiyorsa, devlet başkanı ondan a-lir ve ganimete katar.
Adam, onun değerinden bir şey ödemez.
Çünkü pay
vadetmesi, hakkını gözetmek içindir.
Adam ona razı olmayınca bu da ortadan kalkar.
Belirtilen sebeple
zaten atın değerinin aslı üzerinde vacip değildi. Vacip de olsa onu geri
vermede serbesttir.
Çünkü görmediği bir
şeyi satın almıştır. Temelde satış sahih olmadığı bir durumda ise, ona hiçbir
şey gerekmez. Vadedüen payı da alamaz.
Çünkü pay vadetme
satış kapsamındaydı. Satış batıl olunca, o da batıl oldu.
Vasiyette yapılan
kayırma gibi. Satış kapsamında sabit olup satış batıl olunca, vadedilen pay da
batıl oldu.
1589- Yine
kim bir at getirirse onu kendisine on dirheme satarız derse, durum yukarıdaki
gibi olur.
Çünkü burada da satışı
vadetmiştir. Aynı zamanda pay vadetmeyi de içermektedir. Atı getiren kişi
istediği taktirde devlet başkanının bu vadini yerine getirmesi lazımdır.
1590- Atı
ona bağışlarız veya yansım ona bağışlarız, derse atı getiren kişi için verdiği
bu sözü yerine getirmesi lazımdır. Ancak devlet başkanı atı kendisine
vermedikçe getiren kişi ata sahip olmaz. Ama "At onun olur" demişse,
o zaman getirdiği at onun mülkü olur.
Çünkü onundur, demesi
yerine getirmesi gereken bir pay vadetmedir. Adamın onu yakalamasıyla at mülkü
olur.
1591- Ona
bağışlarız, derse, söz verilen bir pay vadetme olur. Verdiği sözü yerine
getirmesi lazımdır. Devlet başkanı bağışlamadan önce at adamın mülkü,olmaz.
Nitekim getirilen bir cariye olup onu azad edecek olursa, azadetmesi geçersiz
olur. Getirdiği ona hibedir veya sadakadır, derse o zaman devlet başkanının
kendisine yeni bir temliki olmaksızın getiren kişinin mülkü olur.
Çünkü onundur, sözü
tam bir pay vadetmedir. Ona hibedir, demesi ise onundur, sözünün pekiştirmesi
olur. Onun için hükmü değişmez.
1592- Kim
bir kılıç getirişe onu kendisine hibe ederiz veya on dirheme kendisine satarız,
dedikten sonra bir adam kılıcı getirirse, ama müslümanların ihtiyacı olduğu
için devlet başkanı kılıcı o getiren kişiye vermek istemezse, bu yetkiye
sahiptir ve vermiyebilir. Ancak vadedilen şey bir hibe (bağış) ise, değeri
(parasi)m vermesi lazımdır. Vadedilen şey satış ise, şart koşulan değeri
(parayı) aldıktan sonra ona para değerini vermesi gerekir.
Çünkü burada verilen
söz yerine getirilmemiştir. Devlet başkanı herkesi gözetir. Müslümanların buna
ihtiyacını görüp şart koşulan şeyi (kılıcı) adama verecek olursa müslümanlar
zarar görür. Ama para değerini verecek olursa, amaç gerçekleşir ve
müslümanların o mala ihtiyacı da kalmaz. Bu şekilde iki tarafa da adaletle
bakmış olur.
1593- Ama
müslümanların ona ihtiyacı yoksa, şart koşuldu-ğu şekilde ona vermesi lazımdır.
Çünkü o sattı bir
bakıma pay vadetme şeklindedir. Vadettiği şeyi de yerine getirmesi lazımdır.
Çünkü Hz. Peygamber "Müslümanlar şartlarına bağlıdır" buyurmuşlardır.
1594-
Ganimetler toplandıktan sonra devlet başkanı "Kim
bir peynir parçası
alırsa parasını verecek, kim bir koyun alırsa beş dirhem verecek, kim bir
cariye alırsa yüz dirheme onun olacak" derse ve bir adam bir peynir
parçasını alıp yerse, bir adam bir koyunu kesip yerse, bir adam da bir cariyeyi
alıp azad ederse, hepsi aldıklarının parasını vermeleri lazımdır. Çünkü devlet
başkanının sözleri ganimetten pay vadetme şeklinde değildir. Çünkü ganimetler
alındıktan sonra ganimet payı vadetme caiz değildir. Söylediği söz, satış
şeklindedir. O da akit esnasında satılacak şey belirsiz olduğundan batıl olur.
Alınıp tüketilmeyen şeyleri devlet başkanı geri alabilir. Çünkü satış batıldır.
Yahut alan kişinin razı olması durumunda belirtilen ücretle kendisine teslim
edebilir. Çünkü o malı almasıyla satılacak şey belirlenmiş olur ve satışı da
caizdir. Ancak böyle bir satışta iki tarafın rızası gerekir.
Aldığı malı adam
tüketmişse, para değerini ödemesi lazımdır. Tıpkı fasit bir alışla satın alan
kişinin malı teslim aldıktan sonra tüketmesi h
Çünkü bu konuşmadan
önce ganimet alanların hakkı bu şeylerde kesinlik kazanmamıştı. Ama bu
konuşmadan sonra ganimet alanların hakkı onlarda kesinlik kazanmıştır. Çünkü
fasit satış cevazen muteberdir. Darulharpte ganimet alan devlet başkanının
satışı da, ganimet alanların söz konusu eşyada haklarının kesinlik kazanması
bakımından kendisine almak ve elde etmek mesabesindedir.
Zaten akit yolu ile
alınmış olan şeyi almak suretiyle mülk edinmiş olması bunu açıklamaktadır. Onun
için satacak olursa, satışı caiz olur. Bedel akdiyle malı temlik etmek ancak
bedelin ödenmesiyle olur. Satış fasit olduğundan belirlenen şey gerekli
olmadığında kıy
1595- Alan
kişi koyunu yedikten sonra devlet
başkanının söylediğini işitmişse, tazminat ödemesi gerekmez. Ama satacak
olursa, satması caiz olmaz.
Çünkü devlet
başkanının söylediğini işitmemiş olduğundan onu satış şeklinde almış değildir.
Sanki devlet başkanının söylemesinden önce almış gibidir. Ama Devlet başkanının
söylediğini işittiği halde alan kişi, satın almak ve mülk edinmek suretiyle
almış olur.
1596- Ama
ganimeti ihraz ettikten(sahip olduktan) önce "Kim bir cariye getirirse,
ona bin dirheme satılmış olur" derse ve bir adam bir cariye getirip azad
ederse, azad etmesi caiz olmaz.
Çünkü bu satış asla
yapılmış değildir. Çünkü satış mahalli (satılan mal) olmadan satış akdinin caiz
veya fasit olarak meydana gelmesi mümkün değildir. Burada satlık mal mevcut
olmakla beraber satışın gerekliliğini söyledikten sonra o mal meçhul olmuştur.
Satış fasit olarak aktedilmiş olur, mülk de teslim almakla sabit olur.
1597- Bir
koyun getiren kişiye bir dirhem karşılığında o koyun satılmış olur, dedikten
sonra bir adam bir koyunu getirir ve kesip yerse, parasını taminat olarak
Ödemesi gerekmez.
Çünkü burada satış
aktedilmiş değildir. Sanki devlet başkanının söylediğinden önce almış ve yemiş
gibidir. Onun için tazminat ödemez. Allah en iyi bilir.[100]
1598-
Müslümanlar alarak sahip oldukları ganimetleri sonra paylaşmak istediklerinde
Ebu Hanife'niıı görüşüne göre süvariye iki pay verilir. Biri kendisi, biri de
atı için. Piyadeye de bir pay verilir. Atın payını müslüman adamın payından
üstün tutmam, demiştir ki bu da Basra ve Küfe ehlinden Irak ehlinin görüşüdür.
Çünkü hak edilen
şeylerde hayvanı insandan üstün tutmanın hiçbir izahı yoktur. Hak etme sadece
düşmanı ürkütme ve ona zarar verme bakımındandır. Bu da attan çok, adam için
sözkonusudur. Yani adam attan daha fazla düşmanı korkutur ve ürkütür.
Zaten adam olmadan at savaşmaz.Ama
at olmadan adam savaşır. Aynı şekilde, adamın azığı atın azığından daha fazla
olabilir. At, ot ve benzeri belki de değersiz şeylerle doyabilir. Halbuki
adamın yiyeceği ancak para ile bulunur. Bütün bunlarla beraber adam azıkla
değerlendirilmiyor. Onun için pay at, katır ve deve ile hak edilmez. Halbuki
atın sahibi bunlar için daha çok masraf yapar. Masrafı atın masrafından çok
olduğu halde fil ile de sahibi pay hak etmez.
Bundan da anlaşılıyor
ki at ile pay almaya hak kazanmak kıyasın hilafına, nas ile sabittir. Çünkü at,
savaş aracıdır. Araç ile de pay hak edilmez. Düşmanın kendisiyle ürkütülmesi de
, filde olduğu gibi, pay almayı gerektirmez. Ancak sünnette belirtildiği için
burada kıyası terkettik. Bütün haberler at için sadece bir payın alınacağını
belirtmektedir. Bunlar kesin olduğu için burada kıyas terkedilir. Ama
haberlerin çelişkili olduğu yerlerde kıyasa göre amel edilir. Ebu Yusuf ve
Muhammed'e göre süvariye üç pay verilir. Bir pay kendisinin, iki pay da
atinindir. Bu da Hicaz ve Şam ehlinin görüşüdür.
İmam Muhammed şöyle
diyor; Bunda hayvanın insana üstün tutulması yoktur. Çünkü iki pay ata değil
süvariye veriliyor. Burada sadece süvari piyadeden üstün tutulmaktadır. Bu da
icma ile sabittir. Atın geçimini sağladığı ve ahitlerini yerine
getirdiği için süvari paylardan birini
hak etmektedir. Diğer pay ise, atı ile savaştığı için ona verillir. Üçüncü pay
da ona canı ile savaştığı için verilir. Bu görüşü tercih ediyorum, demiştir.
Çünkü İki taraf bunun üzerinde İttifak etmiştir. İki tarafın ittifak ettiği
görüşün kitapta tercih etdildiğini belirtmiştik. İmam görüşünü şöyle izah
etmektedir:
Çünkü tek tarafın
görüşünden daha kuvvetlidir. Yani iki tarafın üzerinde ittifak etmesi, kalbi
daha çok tatmin eder. Hangisinin görüşü alınmaya daha layık olur, konusunda da
aynı şeyi söylemiştir. Şöyle ki, suyun necis olduğunu biri haber verse, iki
kişi de temiz olduğunu haber verse, iki kişinin verdiği haber kabul edilir.
Çünkü iki kişinin verdiği haber kalbi daha çok tatmin etmektedir.
Her iki görüş için
haberlerin sahih ve meşhur olarak geldiğini söylemiştir. Kitapta da bu
haberler senedleriyle rivayet edilmiştir. O zaman her iki tarafın arasını
uzlaştırmak veya tercih yapmak ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.
Ebu Hanife
uzlaştırmayı şöyle yaptığını söylüyor: Haberlerin arasını uzlaştırırım. Ata
iki pay verdiğini söyleyen rivayeti şöyle açıklıyorum: Süvariye verilen iki
paydan biri atı için verilmiş, diğeri de süvariye ihtiyacı için humus (beşte
bir) den verilmiştir. Yahut ganimetler alınmadan önce verilmesi vade-dilen bir
paydır. Yahut atın zikredilmesinden maksat, süvarinin kendisidir. Çünkü
süvariye verildiğini biliyoruz.
"Adamlar
bindortyüz kişi, atlar da ikiyüz tane idi" anlamındaki Hayber hadisi de
bu şekilde izah edilmiştir. Adamlardan maksat piyadeler, atlardan maksat da
süvari-lerdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur. "Süvarilerinle, yayalarınla
onları şaşkına çevir" Yani atlılar ve piyadelerle.
Bu şekildeki tercihin
sebebi şudur: Süvariye verilen iki pay, kesindir. Çünkü haberler bu şekilde
ittifak etmektedir. Kıyasın hilafına hak edilen şeylerde ancak kesin olan
şeyler sabit olur. İkisi de "Haberlerden fazlalığı ispat edenler, yok
sayanlardan evladır" demişlerdir.
Süvariye iki pay
verildiğine dair rivayetlerden maksat, süvariye verilen bütün miktarı belirtmek
değil, süvarinin piyadeye hangi şeyle üstün olduğunu belirtmektir.
Ondan sonra Hayber
ganimetlerini taksimini ve bunların onsekiz pay olduğunu belirten hadisi
zikretmiştir. Hadisin sonunda da şöyle demiştir: Taksimi peygamber yapmış
değildi, sadece düzensiz bir taksimdi. O taksimi yapan ve sınırlandıran Hz.
Ömer'in kendisiydi. Düzensiz demek, bütün payların eşit olması demektir.
Mufavaza kelimesi bundan türemiştir. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Başlarnıda bir
büyük olmadan insanlar iyi olamazlar- Cahilleri egemen olduğunda da büyük
sökonusu olmaz".
Hz. Ömer'in taksimi
yapmış olması ise, kur'ayı çekip her payın üzerine koyması demektir.
Ebu Hanife, adamın
ancak birtek at için pay alacağını ve çok atla gelse bile ancak biri için pay
verileceğini söyler ki İmam Ahmed'in de görüşü budur. Çünkü Hicaz ve Irak ehli
bu görüş üzerinde birleşmiştir. Şam ehli iki at için bir pay kabul ederken,
diğer iki payı şahsın kendisine verirler. Ebu Yusuf da bu görüşü benimsemiştir.
Çünkü savaşçı, üzerinde savaşmak için iki ata ihtiyacı olabilir. Fazlasına
ihtiyacı pek olmaz. Ebu Hanife ve İmam Muhammed ise, savaşçının ancak bir at
üzerinde savaşacağını söyler ve ikinci ile üçüncüye ihtiyacı olmadığını
söylerler.
Bu durum hizmetçinin
nafakasındaki ihtilaflarına benziyor. Ebu Hanife ve Muhammed'e göre yargıç,
kadının hizmetçisi olarak sadece bir hizmetçiye nafaka kararlaştirabilir. Ama
Ebu Yusuf a göre kadm için iki hizmetçi nafakasını kararlaştırır.
Şerhu'l-Muhtasar kitabında nikah bölümünde bunu açıkladık.
Her iki tarafın
görüşlerini destekliyecek rivayetler kitapta senedleriyle, uzlaştırma ve
tercihleriyle kaydedilmiştir. Birinci meselede belirttiğimiz şekilde.
M
Bu da gösteriyor ki
dört paydan beştebir belirli olmuşsa, devlet başkanının istediği değil,
kur'a'da çıkan payı alması gerekmektedir. İbn Ömer'in hadisi de bunu
göstermektedir. Şöyle diyor: Ganimetler beş paya ayrılıyordu. Sonra kur'a ile
belirlenirdi. Resulullaha çıkan payı Resuullah alırdı. İstediğini seçip
almazdı. Burada herhalde anlatmak istenen şudur: Her devlet başkanı (yönetici)
halkın gönlünü kazanma ve kendini her türlü tercih etme yahut kayırmadan uzak
durmakla mükelleftir.
Bu da dağıtım
esnasında kur'a çekmek suretiyle gerçekleşir. Onun için dört payın
paylaşılmasında da komutanlar arasında kur'a çekilir. Ondan sonra her komutan
maiyetinde bulunanlara verilecek paylar için kur'a çeker. Dört paydan beşte bir
payın ayrılmasında da bu şekilde kur'a çekilir.
Bunun temeli,
Resulullah'ın bir sefere çıkacağı zaman eşleri arasında kur'a çekmesine dair
rivayettir. İsteseydi kur'a çekmeden de dilediği hanımla sefere çıkabilirdi.
Çünkü kocanın yolculuğuna eşlik eden hanımın ganimet taksiminde payı yoktur.
Buna rağmen gönüllerini hoş tutmak ve kayırma şüphesini önlemek için aralarında
kur'a çekiyordu. Ganimet taksiminde de devlet başkanının aynı şekilde
davranması lazımdır. Allah en iyi bilir.[101]
1599-
Alimlerimiz şöyle derler: Pay ayırmada yük hayvanı at gibidir. Melez at ve
katır da böyledir. Bu, Irak ve Hicaz ehlinin görüşüdür. Ganimetten pay hak
etmede Arap ile Arap olmadan aynı olduğu gibi at için alınan paylarda da durum
aynıdır. Çünkü at için ganimetten pay almak, düşmanı korkutup ürkütmek içindir.
Yüce Allah buyuruyor: "Bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Onlarla sizin
ve Allah'ın düşmanlarım korkutursunuz.[102]
Çünkü pay almayı hak
etmek, at üzerinde savaşmaktan dolayıdır. Sava§ tekniğini bilenler savaşta
beygirin attan daha üstün olduğunu söylüyorlar Çünkü daha uysal ve sahibinin
sürdüğü şekilde gitmeye daha elverişlidir. Atları arapların üstün tutması,
sadece daha çok koşması ve fazla kaçmasından dolayıdır. Her iki türde de savaş
bakımından bir üstünlük ve ayrı bir meziyet bulunmaktadır. Bu bakımdan ikisi
eşit olmaktadır. Zira pay almayı hak etmek atın azığı ve masrafı sebebiyledir.
Beygirin masrafı ve azığı atınkinden az değildir.
1600- Şam
ehli ise, ata yakın olması durumunda ancak beygire pay verileceğini
söylüyorlar. Delil olarak da Ebu Musa el-Eşari'nin Hz. Ömer'e yazdığı ve
"Düşmandan sırtı geniş boyu kısa atlar ganimet aldık, bunların payı ne
olacak?" dediği mektubu gösteriyorlar. Ona Hz. Ömer şu cevabı verdi:
"Ona beygir denir. Bak, ata yakın olanlara bir pay ver, böyle olmayanlara
birşey yoktur."
Ömer İbn Abdulazizden
de bu şekilde rivayet edilmiştir. V
H
Külsum İbn el-Akmar'ın
şöyle dediği rivayet edilir: Samda atlar saldırdı. O gün Arap atları, ertesi
sabah da melez atlar ganimete ulaştı. Başlarında Munzir İbn Ebi Hamsa el-Vadiî
vardı. Önce ulaşanı sonra ulaşan gibi kılmam, dedi. Bu durumu Ömer İbn
el-Hattab'a yazdı. Ömer de ona şöyle yazdı: Vadii'yi anası doğurmayaydı! Seni
ne kadar zeki doğurmuş?!
Bir rivayette, erkek
olarak doğurdu, dediği kaydediliyor. Uygulamayı söylediği şekilde yaptılar.
Ama biz diyoruz ki bu
haberler savaş için elverişli olmayıp yük vurmak için beslenen hayvanlar için
geçerli olsa gerek. Nitekim bu durum Ömer İbn Abdulaziz tarafından açıklanmış
olarak nakledilmiştir. Şöyle diyor: Taylı kısrak veya katır sahiplerini piyade
gibi sayınız.
Sonra, Munzir
hadisinde acem (yabani) ata pay vermenin bilinmekte olduğu müşahade
edilmektedir. Ömer İbn el-Hattab, Munzir'in uygulamasına hayret etmiştir.
Sebebi de böyle bir uygulamayı ilk defa onun yapmış olmasıdır. Zaten Munzir v
Biz ise, devlet
başkanı bir İçtihadı onaylarsa, ondan sonraki yöneticilerin o hükmü iptal etme
yetkisi yoktur, diyoruz.
1601- Sonra
şöyle dedi: Şam ehlinden bazıları ata iki, beygire de bir pay verirler.
Munzir hadisinde
yukarıda açıkça belirtilmişti.
Bazıları da beygire
hiç bir şey vermez. H
Yabani atın sahibi,
katır ve eşek sahibi gibidir, dedi.
1602- Hz.
Ömer'in şöyle dediği zikredilir: At yolu(savaşa çıkılırken yolda belirlenen
nokta) yi geçtikten sonra ölürse, ona bir pay verilir.
Alimlerimiz bu görüşü
almış ve düşmanı korkutmanın yolu, süvari olarak geçmekle gerçek leşd iğin i
söylemişlerdir. Zira yol geçildikten sonra defterler tutulur ve isimler
kaydedilir. Ondan Sonra darulharpte şu kadar süvari ve bu kadar piyade geçip
geliyor, diye haber yazılır. Kendisiyle düşmanı korkutma gerçekleştiği için pay
almayı hak eder.
Bu rivayet, Hz.
Ömer'den "Ganimet savaşa katılanlarındır"
rivayetine aykırı değildir.
Çünkü yolu geçtikten
sonra savaşa katılmış olan kişinin atı ölecek olursa, pay alır.
Çünkü darulharbe
süvari olarak girmek savaşa süvari
olarak girmek gibidir.
Onun için savaşa katılmamış olsa bile
orduya destek olarak
gelenlere de alınan ganimetlerden pay
düşer.
Çünkü dinin üstün
kılınması, cihad amacıyla darulharbe girmekle gerçekleşiyor. Hz. Ali şöyle
buyurmuştur: "Yurdunda saldırıya uğrayan millet mutlaka zelil olur."
1603- Bize
göre çocuk, kadın, köle ve zimmiye pay verilmez. Sadece savaşsın veya
savaşmasın, savaşan hür müslümanlara verilir. Bunun dışındakiler savaşacak
olursa, bahşiş alırlar. Kadınlara da yaralıları tedavi etmek, yemek hazırlamak
gibi işler yaptıklarında bahşiş verilir.
Şam
Bilindiği kadarıyla o
gün paylaşma binsekizyüz pay şeklinde olmuştur. Erkekler bindörtyüz, atlar
ikiyüzdü. Bunun dışında kadın ve çocuklar zikredil-memiştir. Bunlar da olsaydı
o zaman erkekler şu kadar, kadınlar şu kadar, çocuklar şu kadar denilmesi
gerekirdi.
Zira atlar
zikredilirken kadınlar ve çocukların zikredilmemesi makul olamaz. Hadisin zayıf
olduğunu gösteren delillerden biri de ashaptan ileri gelenlerin meşhur olan
görüşleridir. Mesela Hz. Ömer köleye ganimetten pay düşmediğini söylüyordu.
1604- İbn
Abbas kadınlara pay verilmeyeceğini, onun yerine ganimetten bahşiş verileceğini
söylemektedir. Said İbn el-Museyyeb Resulullahtan bu şekilde rivayet etmiştir.
Ebu Hureyre de Resuiullahın köle ve çocuklara pay vermediğini
rivayet etmiştir. Fudale İbn Ubeyd'den de
Resulullahın kölelere pay vermediğini rivayet etmiştir.
Resuîullahm hizmetçisi
Şukran'ın Bedir savaşında bulunduğu halde ona pay ayırmadığı, esirlerin başında
görevlendirdiği ve esirlerden her birinin ona birşeyler verdiği ve eline geçen
miktarın Haşimoğullannm sekiz meşhurundan herbir adamın payı kadar olduğu
rivayet edilmiştir. Bu sekiz kişinin adı kitapta sayılmıştır.
Ebu'I-Lahm'ın
mevlasmdan da şöyle rivayet edilmiştir: Köle olarak Hayber' savaşında bulundum,
Resulullah bana pay vermedi, sadece artıklardan verdi.
Bütün bunlar, hadisin
Hayber günü sözkonusu kişilere bahşiş olarak verildiğini ifade ettiğini
göstermektedir. Biz de bu görüşteyiz ve bahşiş verileceğini söylüyoruz. Çünkü
bunlar tabi kişilerdir ve tabi ile metbu (uyan ve uyulan) haketmede eşit olmaz.
Ama at böyle değildir. O bir şeyi hak etmez, hak eden sadece sahibidir. Onda
tabi ve metbu'nun eşitliği sözkonusu değildir.
Zimmet ehli de aynı
şekilde tabidir. Çünkü onların yaptıkları cihad değildir. Onun için onlara pay
olarak değil, bahşiş verilir. Ancak Ata, devlet başkanı onları zorla savaşa
götürürse, onlara pay verileceğini söylemektedir.
İbn Şirin ise, onlardan
cizyeyi kaldıracağını söylemektedir. Bundan maksatları da bahşişin meşakkat ve
savaşma oranında olacağını belirtmektir.
ez-Zuhri ise, onlara
da müslümanlara verildiği gibi pay verilir, demektedir.
Resulullahın
yahudilerden birtakım kişilerle beraber savaştığı ve onlara müslümanlara pay
verdiği gibi pay verdiği rivayet edilir. Bu ihtilaftan dolayı İmam Muhammed
şöyle demiştir:
1605- Bir v
Çünkü içtihad konusu
olan bir konuda karar vermiştir ve böyle konularda verilen hüküm icma ile
geçerlidir. İpt
caiz olmaz.
1606- Hizmet
etmek için ücretle tutulan ücretliye pay verilmez. Çünkü mücahid ile beraber
çıktığının ücretini almıştır ve bundan dolayı ganimetten pay alamaz.
Bunun esası şudur:
Abdurrahman İbn Avf üç dinara bir hizmetçi tutmuştur. Bu kişi ganimetten pay
isteyince, Resulullah ona "Bu dinarlar dünya ve ahiret nasibindir"
buyurmuştur. İkrime'den de şöyle rivayet edilmiştir: Bir savaşta Resulullah'ın
bir hizmetçisi vardı ve Resulullah ona pay vermedi. İbn Abbas'tan ise ücretli
kişiye pay verildiği rivayet edilmiştir.
Bunun izahı şudur:
Ücretle çalıştığı işi bırakıp savaşacak olursa o zaman ücreti almaya hakkı
olmaz. O zaman pay almaya hak kazanır. Ama ücretle yaptığı işi yaparsa,
ücretini alır ve ganimetten pay alamaz. Durumu ordu ile beraber bulunan tacirin
durumu gibidir. Bu kişi savaşacak olursa pay almayı hak eder, ama savaşmazsa,
pay alamaz. Allah en iyi bilir.[103]
1607- Yolu
geçtikten sonra atı ile savaşa katılanların süvari payını almayı hak ettiğini
belirtmiştik. Savaşta kişinin atı telef olsa veya öldürülse, süvari payını
almaya hak kazanır. Ganimetler kendisi piyade olduktan sonra alınmışsa, yahut
düşman onun atım alıp sahip olmuşsa, yine süvarinin alacağı payı hak eder.
Çünkü bu durumda süvarinin payını alamaz, dersek insanlar atlarının telef
olması yahut piyade durumuna düşmeleri korkusuyla savaşa katılmaktan kaçınır.
Halbuki devlet başkanı müslümanlan savaşa daha çok teşvik eden şeyi yapması
lazımdır. Sonra, pay almayı hak etmek savaşmak amacıyla darulharpte atın
masrafını çekmekle olur, yoksa süvari olarak savaşmakla değil.
Nitekim deve yavruları
üzerinde yahut kale kapılarında veya gemilerde savaşacak olursa, bunlardan
süvari olanlar süvarilerin alacağı payı hak eder. Huneyn günü Resulullah
süvarilere pay vermiştir. Halbuki piyade olarak kaleleri fethetmişlerdi.
Anlıyoruz ki muteber
olan, darulharpte atın masrafını yüklenmektir, yoksa at üzerinde savaşmak
değildir.
1608- Atım
esirgeyip karargahta bir ahırda bağlar ve piyade olarak savaşırsa, yine süvari
payını almaya hak kazanır. Şüphesiz savaşta atının isabet almış olması, süvari
payını öncelikle almasını sağlar.
1609-
Darulharbe piyade girip bir at satın alsa ve üzerinde savaşsa, piyade payını
alamaz. İbn Mübarek'in rivayetinde süvarinin payını hak eder.
Çünkü üzerinde
savaşmak için darulharpte atın masrafına katlanmıştır. Sonra, yolu geçmek
savaşmak gibidir. Yolu geçmekle süvarinin payını hak ediyorsa, fiilen at
üzerinde savaşmakla bu payı hak etmesi evleviyetle olur.
Rivayetin zarihine
göre bunun izahı şudur: Bir şeyi hak etmenin sebebinin oluşması, yolun
geçilmesidir. Bunu yapan adam için piyade payı almanın sebebi gerçekleşmiş
olur. Bundan sonra değişmez. Sonra, devlet başkanının fertlerin ayrı ayrı bütün
durumlarını tesbit etmesi ve gözönündü bulundurması zordur. Onun için kolaylık
olması bakımından yolu geçmiş olmayı gözönünde bulundurmak gerekir. Çünkü
normal olarak ordu o sırada giriş ve çıkış h
1610- Çok
yaşlandığı için zayıf düşmüş veya binilemiyecek kadar küçük bir tay üzerine
binip gelse, süvarinin payını alamaz.
Çünkü bindiği hayvan
savaşmaya elverişli değildir, Böylece piyade gelmiş olduğu anlaşılır. Durumu
katır, deve veya eşek üzerine binip gelenin durumundan geri olup bunlara
binerek gelenlere ancak piyade payının verildiğini belirtmiştik.
1611-
Üzerinde savaşılamayacak kadar at zayıf olsa ve iyileşinceye kadar müslümanlar
bir ganimet almamışlarda, kıyasa göre sahibine piyade payı vardır.
Çünkü yolun geçilmesi
sırasında üzerinde savaşmaya elveriyli bir ata sahip değildi. At iyileştikten
sonra ancak üzerinde savaşılacak bir ata sahip olmuş sayılır. Onun için darulharpte
at satın alan veya tay üzerine binip gelen ve binilecek duruma gelmesi için
uzun müddet bekliyen kişi durumunda olur. Ama istihsan yaparak şöyle denmiştir:
1612- Atın
iyileşmesinden önce ve sonra alınan her ganimetten kendisine bir süvari payı verilir.
Çünkü ancak üzerinde
savaşmak için bu atla gelmiştir. Yine ancak bunun için masrafını çekmiştir.
Sözkonusu at daha önce üzerinde savaşılacak durumda
iken daha sonra geçecek olan bir sebepten
elverişsiz duruma düşmüştür. Bu sebep ortadan kalkınca artık engel yokmuş gibi
olur.
Ama tay böyle
değildir. Üzerinde savaşmaya elverişli değildi. Sadece darulharpte ilk defa bu
işe elverişli olmuştur. Onun durumu darulharpte bir at alan kişinin durumu gibi
olur.
Bu farkı şöyle bir
örnekle anlatalım; Evlenme yaşının altında olan kadın kocasından nafaka alamaz.
Çünkü kadınlık görevine elverişli değildir. Kendisiyle cinsi münasebet
kurulamayacak kadar hasta olan kadın da kocasından nafaka alamaz. Çünkü daha
önce kocasına hizmete elverişliydi. Ama bu yakında geçecek bir sebeple
engellenmiştir.
Yolun geçmesi
sırasında hastalanır veya bir tarafı kırılacak olursa, atın durumu da bu
şekildedir. Ama yaşlılığından zayıf düşmüşse, bunun geçmesi söz konusu
değildir.
1613- Bir
müslüman darulharbe süvari olarak girdikten sonra atı öldürülse ve ganimetler
alınmadan önce esir düşse, ondan sonra ordu ganimet alsa ve kendisi kurtulup
orduya katılıncaya kadar ganimetleri darulharpten çıkarmazlarsa, adam süvari
payım alır.
Çünkü yol geçildiği
zaman onlarla beraber bunu hak etmiş ve darulis-lamda ganimetlere sahip olmada
da onlara ortaklık yapmıştır. Onun için süvari payını alır.
Sanki onlardan
ayrılmamıştır.
Çünkü ortadan
kalkabilecek bir sebeple onlardan ayrılmaya maruz kalmıştır. Sebep ortadan
kalkınca, yokmuş gibi olur,
1614- O ordu
gitmiş ve yerine başka bir ordu gelmiş, kendisi de düşmandan kurtulup bu
Orduya katılmış, ondan sonra müslümanlar ganimetler almışsa, adam piyade payım
alır ve ilk ordu zamanında alınan ganimetlere ortak olmaz.
Çünkü onlarla ortak
olmasını gerektirecek sebep, meydana gelmemiştir. İlk ordunun danılislama
çıkmasıyla da sözkonusu sebep artık ortadan kalkmış olur. Zaten ordu
darulislama çıkarken kendisi onlarla beraber olmamıştır. Dolayısıyla pay alması
mümkün değildir. Ama ikinci orduya katıldığı ve onlar
da ganimet aldıkları için kendisi de pay
almayı hak etmiştir. Bu durumu gözönünde bulundurulur.
1615- İkinci
orduya piyade olarak katılırsa, piyade payını alır, süvari olarak katılırsa
süvari payını alır. Tıpkı darul-harpte müslüman olup orduya katılan yahut
darul-harpte eman verilen bir tüccar iken orduya katılan kişi gibi. Bundan
dolayı daha Önce alman ganimette payı yoktur.
Çünkü bu ganimetler
alındığı zaman pay almasını gerektirecek sebep mevcut olmamıştır.
1616- Ama
müslümanlar bir çarpışmaya girer ve o da onlarla beraber çarpışırsa, piyade
olarak onlara katılmışsa piyade payını, düşmandan satın aldığı veya onlardan
hibe olarak aldığı bir at üzerinde süvari olarak katılmışsa, süvari payını
almaya hak kazanır.
Çünkü o at kendisine
ait sayılır ve bundan dolayı da süvari payını alır.
1617- Bu atı
düşmandan zorla almışsa, adam piyade sayılır ve at fey1 olur.
Çünkü o ata ordunun
himayesi ile sahip olmuştur. Onun için ganimet kapsamında olur. Ordu bu
ganimette kendisine ortak olur. Ganimetten olan bir atla adam süvari de
sayılmaz.
Nitekim o at üzerinde
savaşma hakkı da yoktur.
1618- Dinden
dönüp düşmana katıldıktan sonra tekrar müslüman olup orduya katılacak olursa
her durumda esir ve durulhapte müslüman olan kişi mesabesinde olur.
1619- Orduya
varmadan atları telef olacak olursa, piyade sayılırlar.
Çünkü onlar için
orduya katılmak darulislama giren kişinin yolu geçmesi mesabesindedir.
Ama imdat ve yardım
istedikleri takdirde kendilerine yardımcı olabilecek kadar orduya yaklaşmış ve
bu durumda atları telef olmamışsa, o zaman süvarinin payını almaya hak kazanırlar.
Çünkü orduya süvari
olarak ulaşmışlardır. Sanki orduya katılmışlardır.
Ondan sonra atları
telef olmuştur.
1620- Devlet
başkanının emri ile bir müslüman ordunun peşinde süvari olarak darulharbe girse
ve atı telef olduktan sonra askerlere piyade olarak yetişse, kendisine süvari
payı verilir.
Çünkü darulharbe
süvari olarak cihad için girmiştir. Ganimette ortaklığı hak etmesi bakımından
orduya katılmış gibidir. Belirttiğimiz gibi orduya destek olanlar gibidir.
Devlet başkanının izni ile girdiği için bu adam da destek sayılır.
1621- Devlet
başkanı ordudan sonra insanların darulharbe girmelerini yasaklamışsa,
yukarıdaki şartlarda, kişilerin darulharbe girip orduya katıldıkları günkü
durumlarına bakılır.
Adam hırsız ve
saldırgan olarak girmiş olur. Devlet başkanının izni dışında girdiği için
mücahid olarak girmiş sayılmaz. Nitekim giren adam tek başına bir ganimet
alacak olsa, ondan beşte bir alınmaz. Halbuki devlet başkanının izniyle
girenlerin durumu böyle değildir. Birincinin aksine iltihak etmeden önce
ordunun aldığı ganimetlere ortak da olmaz. Bunun durumu esirin durumu gibidir.
Damlharpte müslüman olup mücahid olarak islam ordusuna katılan kişinin
katıldığı zamanki durumuna bakıldığı gibi.
1622- Müslüman
veya zimmet ehlinden tüccarlar süvari olup islam ordusuyla beraber savaşsalar,
savaştıkları zamanki durumlarına bakılır.
Çünkü katılmalarının
sebebi, o anda belli olur. Daha önce bunlar mücahid değil, tüccar idiler.
Savaşan süvari tüccar müslüman ise, süvarinin payını almaya hak kazanır zimmet
ehlinden ise, bahşiş almaya hak kazanır, Zimmet ehlinden piyade ise, yine
bahşiş almaya hak kazanır da ganimet aldıkları için kendisi de pay almayı hak
etmiştir. Bu durumu gözönünde bulundurulur.
1615- İkinci
orduya piyade olarak katılırsa, piyade payını alır, süvari olarak katılırsa
süvari payını alır. Tıpkı darul-harpte müslüman olup orduya katılan yahut
darul-harpte eman verilen bir tüccar iken orduya katılan kişi gibi. Bundan
dolayı daha Önce alman ganimette payı yoktur.
Çünkü bu ganimetler
alındığı zaman pay almasını gerektirecek sebep mevcut olmamıştır.
1616- Ama
müslümanlar bir çarpışmaya girer ve o da onlarla beraber çarpışırsa, piyade
olarak onlara katılmışsa piyade payını, düşmandan satın aldığı veya onlardan
hibe olarak aldığı bir at üzerinde süvari olarak katılmışsa, süvari payını
almaya hak kazanır. Çünkü o at kendisine ait sayılır ve bundan dolayı da süvari
payını alır.
1617- Bu atı
düşmandan zorla almışsa, adam piyade sayılır ve at fey' olur.
Çünkü o ata ordunun
himayesi ile sahip olmuştur. Onun için ganimet kapsamında olur. Ordu bu
ganimette kendisine ortak olur. Ganimetten olan bir atla adam süvari de
sayılmaz.
Nitekim o at üzerinde
savaşma hakkı da yoktur.
1618- Dinden
dönüp düşmana katıldıktan sonra tekrar müslüman olup orduya katılacak olursa
her durumda esir ve durulhapte müslüman olan kişi mesabesinde olur.
1619- Orduya
varmadan atları telef olacak olursa, piyade sayılırlar.
Çünkü onlar için
orduya katılmak darulislama giren kişinin yolu geçmesi
mesabesindedir.
Ama imdat ve yardım
istedikleri takdirde kendilerine yardımcı olabilecek kadar orduya yaklaşmış ve
bu durumda atları telef olmamışsa, o zaman süvarinin payını almaya hak kazanırlar.
Çünkü orduya süvari
olarak ulaşmışlardır. Sanki orduya katılmışlardır. Ondan sonra atları telef
olmuştur.
1620- Devlet
başkanının emri ile bir müslüman ordunun peşinde süvari olarak darulharbe girse
ve atı telef olduktan sonra askerlere piyade olarak yetişse, kendisine süvari
payı verilir.
Çünkü darulharbe süvari
olarak cihad için girmiştir. Ganimette ortaklığı hak etmesi bakımından orduya
katılmış gibidir. Belirttiğimiz gibi orduya destek olanlar gibidir. Devlet
başkanının izni ile girdiği için bu adam da destek sayılır.
1621- Devlet
başkanı ordudan sonra insanların darulharbe girmelerini yasaklamişsa,
yukarıdaki şartlarda, kişilerin darulharbe girip orduya katıldıkları günkü
durumlarına bakılır.
Adam hırsız ve
saldırgan olarak girmiş olur. Devlet başkanının izni dışında girdiği için
mücahid olarak girmiş sayılmaz. Nitekim giren adam tek başına bir ganimet
alacak olsa, ondan beşte bir alınmaz. Halbuki devlet başkanının izniyle
girenlerin durumu böyle değildir. Birincinin aksine iltihak etmeden önce
ordunun aldığı ganimetlere ortak da olmaz. Bunun durumu esirin durumu gibidir.
Darulharpte müslüman olup mücahid olarak islam ordusuna katılan kişinin
katıldığı zamanki durumuna bakıldığı gibi.
1622-
Müslüman veya zimmet ehlinden tüccarlar süvari olup islam ordusuyla beraber savaşsalar, savaştıkları
zamanki durumlarına bakılır.
Çünkü katılmalarının
sebebi, o anda belli olur. Daha önce bunlar mücahid değil, tüccar idiler.
Savaşan süvari tüccar müslüman ise, süvarinin payını almaya hak kazanır zimmet
ehlinden ise, bahşiş almaya hak kazanır, Zimmet ehlinden piyade ise, yine
bahşiş almaya hak kazanır.
1623- İslama
girip müslüman farla savaşacak olurlarsa, pay alıp alamıyacaklari konusunda
savaşmaları sırasıda durumlarına bakılır.
Çünkü durumları
esirlerin ve düşmandan müslüman olanların durumu gibidir. Zira ganimet alabilmek
için sebep o anda gerçekleşmektedir.
1624-
Müslüman olmadan orduya katılır ve onlarla beraber savaşır, daha sonra müslüman
olurlarsa, bakılır. Müslümanlara katıldığı sırada süvari olanlara süvari payı,
piyade olanlara da piyade payı verilir. Aynı şekilde darulislamdan ordu ile
piyade veya süvari olarak çarpışmak için girseler, sonra ganimetler alındıktan
önce veya sonra İslama girseler, girişleri sırasında piyade olanlar piyade
payını, süvari olanlar süvari payını alır.
Bu hüküm tenkit
edilmiştir. Müslüman olmadan önce ganimetten pay almalarının sebebi
gerçekleşmemiş, çünkü bunun ehlinden olmamışlardır. Almayı hak edecek kişinin
ehliyeti olmadan almanın sebebi de gerçekleşmez, onun için yolun geçilmesi
sırasındaki durumları değil, İslama girdikten sonraki durumları yahut
darulharpten gelmişlerse, orduya katılmaları sırasındaki durumları gözönünde
bulundurulmalıdır, diye itiraz edilmiştir.
Halbuki kitapta
söylenenler daha doğrudur. Çünkü bunlar ganimetten pay almaya hak kazanan
kişilerdendir.
Nitekim İslama
girmeden önce bunlar bahşişi hak ediyorlardı. Bu ganimetten birşeydir. Bununla
orduya katıldıkları veya savaş İçin yolu geçtikleri sırada bu payı almaya hak
kazanma sebepleri ortaya çıkmış olmaktadır. Zaten darulislamda ganimetlere
sahip olma hakkının tamamı gerçekleşmeden önce İslama girmişlerse, ganimetten
pay almaya hak kazanmada sebebin başında bunlar müslüman imişler gibi olurlar.
Çünkü sıfat asla tabi olur ve asıl üzerine hüküm bina ediİir.
Buna göre devlet
başkanının izniyle orduya destek olarak
girip orduya
katılmadan önce veya katıldıktan sonra müslü-
man olsalar, ganimete
sahip olmaları kabul edilir.
1625- Bir
köle savaşmak için efendisiyle beraber darulharbe süvari olarak girse ve
müslümanlar ganimet alsa, ondan sonra efendisi onu azad edip bindiği atı
kendisine bağişlasa, ondan sonra da ganimetler alınsa, köleyi azad etmeden önce
müslü-manların aldığı ganimetten köleye verilecek bahşiş efendisine verilir ve
bu bahşiş payı süvarinin payı miktarından az olur, ama piyadenin payından da fazla
olabilir.
Çünkü bahşiş alma
konusunda köle, zimmi gibidir. Süvari zimmiye verilecek bahşiş, müslüman
süvariye verilecek ganimet payı kadar olmaz. Çünkü zimmet ehli içinde bir
savaşçı yoktur ki müslümanlar arasında ondan daha güçlü bulunmasın. Kölenin
durumu da bu şekildedir. Ancak azad edilmeden önce alman ganimetten verilecek
bahşiş payı azad edildikten sonra da değişmez. Çünkü zimminin müslüman
olmasıyla verilecek miktar değişmiş olmaz. O da Önceki bahşiş payı ile müslüman
olduktan sonra alınan ganimetlerden alacağı ganimet payıdır. Sanki müslüman
oluşu, pay alma sebebinin başlangıcında mevcut olmuş gibi sayılır.
Kölenin azad
edilmesiyle alacağı da değişir. Çünkü bahşiş kölenin hakkı olarak efendisine
verilir. Ata binmiş olduğu için de ganimetten pay alması gerçekleşir. Azad
edildikten sonra pay kölenindir. Onun için sebebin başlangıcında azad
edilmişliğin mevcudiyeti var kabul edilmez. Çünkü durum efendinin hakkını
tümden iptal eder.
Bunun için azad
edilmeden önce alacağı bahşiş payı bakidir, dedi. Azad edildikten sonra alınan
ganimetlerden de köleye süvari payı verilir. Çünkü alma sebebinin oluşması
sırasında köle süvari idi. At başkasının da olsa, ata binmişti. Tıpkı ödünç bir
at üzerinde süvari olarak giren gibi. Efendisi ona atı daha sonra bağışladığı
için onun da durumu böyledir. Bu kişi esir veya tüccar olarak orduya katılan ve
süvarinin payını almaya hak kazanan kişi gibidir.
1626- Zimmi
ve sözleşmeli köle de darulislama süvari olarak girdikten sonra müslümanlar
ganimetler alsa, daha sonra sözleşmeli köle azad edilip zimmi kişi İslama girse
ve ondan sonra da ganimetler alınsa, ilk alınan ganimetten ikisine süvari
bahşişi olarak verilir, azad edildikten ve İslama girdikten sonra alınan
ganimetten de süvari payı verilir.
Zimmi için bu cevap
doğru değildir. Bundan önce bütün ganimetlerden payı olduğu söylenmişti. İki
cevap arasında çelişki bulunmaktadır. Unutulmamalıdır ki böyle yanlışlıklar
katipler tarafından meydana gelebiliyor. Zimmi için doğru cevap daha önce
belirttiğimiz şekildedir.
Sözleşmeli köle için
de cevabın doğru olmadığını söyleyenler vardır. Çünkü sözleşmeli köle
efendisinden ayn olarak hak ettiğini almaktadır. Azad edilmesiyle alacağı
değişmemektedir. Belki durumu zimminin durumu gibi olur. Bundan sonra iki yerde
köleden farklı olduğu belirtilmektedir.
Kimileri de bu cevabın
doğru olduğunu söylüyor. Çünkü sözleşmeli kölenin kazancı kendisi ile efendisi
arasında ortaktır. Herbirinin onda mülkiyet hakkı vardır.
Nitekim sözleşmeli
kölenin acizliği durumunda efendinin mülkiyetinin gerçeği değişmekte ve azad
edilmesiyle bu yoldan hak edilenin değişmesi gerçeği sabit kalmaktadır. Onun
için azaddan önceki ganimmette bahşiş payı kabul edilir. Azadtan sonra ise
ganimetten süvari payı verilir. Darulharbe girdiğinde bindiği at gerçekte
kendisinin olmasa bile, durum budur. Çünkü kazandığı şeylerde mülkiyet hakkı
vardır. Onun için ata binmiş olması başkalarının binmiş olmasının altında veya
dışında olmaz.
1627- Azad
olduktan sonra piyade olursa, ondan sonrası için alacağı pay, öncesi için
alacağı paydan faklı olur.
Çünkü süvariye verilen
bahşiş, piyadenin payından fazla olabilir. Bilindiği gibi azad olmak kötülüğü
değil, iyiliğini artırır. Böylece anlıyoruz ki azad olduktan sonraki payı da
süvari payı olur.
1628- Köleye
savaşma izni verilmediği halde sadece efen-disiyle beraber hizmet için savaşa
girmişse, kıyasa göre kendisine birşey verilmez.
Çünkü savaş ehlinden
değildir. Sadece efendisi izin verdiği zaman ehil olur. Durumu, devlet
başkanının izniyle savaşan eman altındaki düşmanın durumu gibi olur ve bahşiş
alabilir. Devlet başkanının izni olmadan bu kişi savaşacak olursa birşey
alamayacağı gibi, efendisinin izni olmadan savaşan bu köle de bir şey alamaz.
1629-
İstihsana göre kendisine bahşiş verilir.
Çünkü kazanması ve
kendisine çıkar sağlaması yasak değildir. Bahşiş almasıda bu sıfatladır.
Efendisi tarafından kendisine izin verilmiş gibi olur. Davranışları kısıtlı
(hacr altında) iken ücretle çalışan ve iş yapmıyan köle hakkındaki istihsan ve
kıyas gibidir.
1630-
Sözleşmeli köle diğer köle gibi ancak efendisinin izni ile savaşır.
Çünkü savaşta kendini
tehlikeye atar. Halbuki efendisinin kölesidir. Onun için efendisinin izni
olmadan kendini tehlikeye atması caiz değildir. Ama ticaret için darulharbe
izin olmadan çıkabilir. Çünkü bu kazanç sağlama işlerindendir. Bu konuda hür
kişi gibidir. Efendisi ticaret için darulharbe çıkmasını şart koşmuşsa, şartı
geçersiz olur. Sözleşmeli köle bölümünde bunları açıkladık.
1631-
Efendisinin izni olmadan savaşır ve üstün başarı gösterirse, süvari ve piyade olsun,
başarısı oranında kendisine bahşiş verilir.
Çünkü yaptığı iş, mal
kazanmaktır. Sözleşme sırasında bu hak ona verilir. Sözleşmeli için bu sabit
olursa, efendisinin izni olmadan köle için de sabit olur.
1632- Bir
köle efendisi ile beraber darulharbe girdikten sonra efendisi onu azad etse ve
bir at verse ve köle orduya katılsa, orduya katıldığı zamanki durumu gözönünde
bulundurulur. Süvari ise, katıldıktan sonra alınan ganimetten süvari payını
alır, piyade ise piyade payını alır. Onlarla beraber savaşmadığı müddetçe daha
önce ordunun aldığı ganimette payı olmaz.
Çünkü savaş amacı
olmaksızın girdiği zaman pay alma sebebi gerçekleşmemiş olur. Pay alma sebebi
ancak orduya katılmakla olur. Durumu darulharpte müslüman olan kişinin ve
tacirin durumu gibi olur.
1633-
Girdiği zaman sözleşmeli köle olup efendisi azad ederse yahut darulislanıa
müslüman I ar çıkmadan önce sözleşme bedelini öderse bakılır. Süvari ise, azad
edilmeden ve azad edildikten sonra alınan ganimetlerden süvari payını alır.
Çünkü efendisi ona
savaşmak için izin verse de, vermese de savaşmak için girmiştir. Efendinin izni
şartı yoktur, diyoruz. Çünkü ona hizmet etme durumu yoktur. Savaş için gitmiş
olması ganimetten pay alması için sebeptir. Ganimetlere sahip olmadan önce pay
alabilmesi için şartlar da mevcut olmuştur. Tıpkı giriş sırasında ganimet
alabilen kişilerin durumu gibi olur.
Bundan da anlaşılıyor
ki sözleşmeli hakkında bundan önce belirtilen şey
katibin bir hatasıdır.
1634-
Ganimetler paylaştırıldıktan veya satıldıktan sonra azad edilecek olursa, bu
ganimetlerden sadece bahşişi alır.
Çünkü şartlan
oluşmadan başkaların hakkı o ganimetlerde kesinleşmiştir. Ganimetlerin
satılması veya taksim edilmesi, hakkın kesinleşmesi bakımından sahip olmak
gibidir. Onun için yardıma gelecek olan askerlerin bu ganimette payı olmaz.
Darulislamda ganimetler sahiplerini bulduktan sonra azad edilenin durumu,
yardıma gelen ve pay alamıyan kişilerin durumu gibidir. Ama verilmesi gereken
bahşişi hak eder. Çünkü sözleşmeli kölenin payı olup azad edildikten sonra ona
verilir.
1635-
Darulharpte efendisi sözleşme hakkında ona davacı olursa, yargıç sözleşmeyi
bozar.
Çünkü sözleşmenin
şartlarına bağlı kalmamıştır.
Kıyasa göre bu köle
efendisinin izni olmadan girmişse, birşey alamaz.
Çünkü sözleşme
bozulunca sanki yokmuş gibi olur. Onun durumu da efendisinin izni olmadan
savaşmak için darulharbe gelmiş köle gibidir. Yukarıda böylelerin kıyasa göre
bahşiş alamıyacağım, istihsana göre ise bahşişi hak ettiği ve bu payın
efendisine ait olduğunu belirttik.
1636- Aciz olarak
veya sözleşme yükümlülüğünü yerine getirdikten sonra ölecek olsa, bakılır.
Ölümü ganimetlerin taksiminden veya sahiplerinin eline geçmesinden önce
olursa, ne kendisinin ne de efendisinin alacağı olmaz. Sözleşmede koşulan ücret
ödenmiş olsa da, durum aynıdır.
Çünkü bahşişi alma
hakkı, payı alma hakkından daha güçlü olmaz. Ganimetlere sahip olmadan ve
ganimetler taksim edilmeden önce mücahidin ölümü, ganimetten alacağı payı iptal eder. Böyle olunca,
sözleşmeli kölenin ölümü evleviyetle bu payı iptal eder.
Ölümü ganimetlere
sahip olduktan veya paylaşma yapıldıktan yahut satıldıktan sonra olursa, o
ganimetten payım alır. Tıpkı hür mücahidin ölmesi durumunda olduğu gibidir. Ama
sözleşmeli köle aciz olarak ölürse, payını efendisi alır. Ama köle sözleşmeye
bağlı kalmışsa, efendisi o payı alır ve kölenin hür olduğunu hükme bağlar.
Sözleşmesinin gereğini yerine getirmiş olarak ölürse, bu pay varislerinindir.
Azad edilmesi,
yaşaması durumu ile ilgilidir. Buna göre pay almayı hak eder. Tıpkı hayatta
iken ganimetlere sahip olunmadan önce azad edilmiş olması gibi, diye itiraz
edilecek olursa, şöyle deriz:
Yollardan birine göre
azad olması yaşamasına bağlı olmaz. Belki sözleşmede koşulan ücreti ödeyinceye
kadar hükmen yaşıyor kabul edilir. Diğer bir yola göre, bu isnad zaruretten
dolayıdır. Zaruretin olduğu, yani sözleşmenin hükmü olan şeyden sonra ortaya
çıkmaz. Payın hak edilmesinin ise bununla ilgisi yoktur.
1637-
Kendisine savaş izni verilsin veya verilmesin, ganimetler alınmadan ve taksim
edilmeden önce ölürse, payı alacak kişi itibariyle efendisine birşey düşmez.
Burada süvarinin
atından dolayı pay almayı hak etmesi gibi, efendi bahşiş payını hak eder,
darulharpte atın ölümü ile pay iptal olmadığı gibi, kölenin ölümü ile de
efendinin alacağı bahşiş hakkının iptal olmaması gerekir, denilse, cevap olarak
şöyle deriz:
Durum böyle değildir.
Burada pay alma hakkı kölenin olup diğer kazançlarında efendisi onun yerini
aldığı gibi almacak payın mülkiyetinde de onun yerini alır. Zira köle muhatap
bir insandır. Alınacak haklarda efendisinin kendisinin yerini almak üzere
kendisiyle akit yapılacak kişilerdendir. Nitekim savaştan önce köle yolu
geçtikten sonra ölecek olursa, efendisi onun alacağı bahşişi alamaz. Halbuki
atın durumu böyle değildir. Ama ganimetlere sahip olunup taksimi yapıldıktan
sonra ölecek olursa, bahşiş payını efendisi alır. Çünkü hak etme sebebi
kesinleşmiş olup ölümü ile iptal olmaz. Ancak varisin ölenin yerine geçtiği
gibi efendisi onun yerine geçer. Yani payını alır.
1638-
Ganimetlere sahip olunmadan önce efendisi onu satacak olursa bahşiş payı iptal
olmaz.
Sahipleri değişse bile
pay almayı hak etmesinin sebebi değişmemiş olur. Alacağı bahşiş payı ilk
efendisinin olur. Ama ganimetlere sahip olunduktan sonra satacak olursa, durumu
açıktır. Ama ondan önce satacak olması durumunda da pay alması, pay almayı hak
etmesinin sebebinin ilk efendisinin mülkiyetinde iken gerçekleşmiş
olmasındandır. Gani
Nitekim izin verilmiş
kişi muhayyerlik şartıyla birşey satın alsa ve efendisi o şeyi satacak olsa,
satılan şey satın alanın değil, satanın olur.
1639-
Efendisi onu sattıktan sonra başka bir ganimet alacak
olsalar, ikinci ganimetten alacağı pay
onu satın alan kişinin olur.
Çünkü pay alma hakkı
ancak ganimet alınması zamanında sabit olur. O sırada da satın alanın mülkü
olduğundan alacağı payda onun yerine geçer, yani alacağı payı o alır.
1640- Hür ve
akıllı olarak darulharbe girip ganimetlere sahip olunmadan önce bunayacak
olursa, ganimetten pay alması engellenmez.
Çünkü pay almayı hak
eden diri kişilerden iken ganimetlere sahip olunmuş. Bunak da olsa bu durumu
değiştirmez. Ama ganimetlere sahip olunmadan önce Ölecek olursa, durum değişir.
1641- Ama
adam bunamamış sadece dinden dönmüş ve müslümanlarla beraber çıkmış ise,
bakılır. İslama tekrar dönmeyip öldürülecek olursa, payını mirasçıları alır.
Zimmet ehlinden olan kişiye yapıldığı gibi alman ganimetten ona bahşiş
verilir.
Çünkü mürted önceden
kâfir olan kafir gibidir. Ganimetler alındığı sırada adam pay almayı değil,
vatandaşımız olduğu için sadece bahşiş almayı hak etmiştir.
Bu da gösteriyor ki
ganimetlere sahip olunmadan önce zimmi müslüman olsa veya sözleşmeli köle azad
edilse, kendilerine tam bir pay verilir.
Çünkü ganimetlere
sahip olunduğu veya satıldığı yahut taksim edildiği günkü durumlarına bakılır.
Bundan da anlaşılıyor ki zimmi ve sözleşmeli köle hakkında verdiği ilk cevap
yanlıştır.
1642- Ganimetler
alındıktan sonra dinden dönüp darulharbe gitse, sonra ganimetlere sahip
olunmadan Önce veya sonra müslüman olarak geri dönse, bu ganimetten kendisi
birşey alamaz.
Çünkü temelde düşman
olanlara katılmıştır. Düşman, ganimetlere sahip olunmadan önce veya sonra
İslama girip orduya katılsa, ama katıldıktan sonra savaşmazsa, alman ganimetten
payı olmaz. Dinden dönen de böyledir. Malı elde edilirken fey1 olacak olan bir
duruma düşen kişi müslümanlann gani
1643-
Ganimetlere sahip olunduktan veya taksim edildikten yahut satıldıktan sonra
darulharbe katılacak olursa, alacağı pay varislerine miras olarak kalır.
Çünkü o ganimetlerde
hakkı kesinleşmiştir. Diğer malları gibidir. Bû durumda darulharbe mürted
olarak katılması da ölmesi gibidir.
1644- Dinden
dönmeyip müşrikler ganimetlere sahip olunmadan önce onu esir almış, ama
öldürmemişlerse, esir alınma-dan önce alınan ganimetten payım müslümanlann
ayırmaları gerekir.
Çünkü o ganimette
hakkı sabit olmuştur. Esir düşmekle sahip olunan ganimetten alacağı hakkı
kaybolmaz.
Ama esir düştükten
sonra alman ganimetten alacağı olmaz.
Çünkü esir düşen kişi
düşmanın elinde olup hakikaten veya hükmen ordu ile beraber olmaz. Esir
düştükten sonra alınan ganimetlerin alınmasında ve sahip olunmasında orduya
katılmış değildir.
1645- Esir
düştüğünde kendisine ne yaptıklarını bilmiyorsa, ganimetler paylaşılır ve ona,
verilmez.
Çünkü hak etmek sahip
olunmakla olur. Kaybolan kişi de başlangıçta hak edeceği şeylerde ölü gibidir.
Nitekim bir yakım Ölecek olsa ona varis olmaz. Onun İçin bir şey de ayrılmaz.
Bu da onun gibidir.
1646-
Ganimetler taksim edildikten sonra müslüman olarak geri gelecek olursa, yine
birşey alamaz.
Çünkü aralarında
taksim yapılan kişilerin hakkı taksim ile kesinlik kazanmıştır. O mallarda
mülkiyetleri sabit olmuştur. Zayıf olan hak ise zorunlu olarak iptal olur.
1647-
Ganimetler satılır veya darulharpten çıkarılırsa, kendisi de bazı müslümanların
ihtiyacı için darulharpte gecikip esir düşse, gelip alıncaya kadar payı
ayrılır. Ölümü kesinleşirse, payı varislerine verilir.
Çünkü payı satma ve
sahip olunma ile kesinleşmiş olup kaybolan kişinin hakkındaki hüküm gibi
hakkında hüküm verilir.
Allah ben iyi bilir.[104]
1648-
Düşmandan bir ordu darulislama girse ve müslümanlar onları mağlup etse,
ganimet savaşa katılanların olur. H
Çünkü ganimeti almaya
hak kazanmak cihad ile olur. Darulislamda mü-cahid bizzat savaşa katılanlardır.
Halbuki müslümanlar darulharbe girse, savaşa bizzat katılmış olmasalar da gelen
destek kuvvetin ganimette payı vardır. Çünkü cihad amacıyla darulharbe girmiş,
böylece cihad etmiş gibi olurlar. Sonra, darulharp savaş yeridir. Darulharpte
savaş amacıyla hazır olan bütün kişiler savaşa katılmış hükmünde sayılır.
Darulİslam İse savaş yeri değildir. Onun için darulislamda mücahid, ancak
bizzat savaşa katılanlar olur. Bir Örnekle açıklayacak olursak, camide imamdan
uzak bir yerde imama uyulsa sahih olur. Çünkü cami namaz yeridir. Tıpkı imamın
arkasında durmuş gibidir. Ama sahrada durum böyle değildir.
1649-
Müslümanlar bir şehri fethedip darulislama katsalar ve ganimetler taksim
edilmeden önce kendilerine askeri bir destek gelse, gelen destek kuvvet
ganimetlerden pay alamaz.
Çünkü yapılan uygulama
İle ganimetler ihraz edilmiş (sahiplenilmiş) olur. Sanki ganimetleri
darulislama çıkardıktan sonra kendilerine destek kuvvet gelmiştir. Sonra,
destek kuvvetin ganimette ortaklığı, ganimetlere elde edilirken onlara ortaklık
yapmış gibi olması sebebiyle olur. Halbuki burada böyle bir durum mevcut
değildir.
1650- Yine
ganimetleri darulharpte taksim ettikten veya sattıktan sonra destek kuvvet
gelecek olursa, gelen kuvvet pay alamaz.
Çünkü satmak ve taksim
etmekle ganimetlere sahip olunmak gibi hak kesinleşmiş olur. Gelen destek
kuvvetin ganimette ortaklığı olabilmesi için o ganimetlere sahip olunmada
onların da ortaklığının (rollerinin) bulunması lazımdır. Yemen'de Nucayr
ehline Hz. Ebu Bekr'in yaptığı uygulama bunun delilidir. es-Siyeru's-Sağir'de
bunu açıkladık,
1651- Düşman
asker darulislama girip bir şehre girseler, şehir halkı çıkıp onlarla savaşsa
ve kendilerine g
Çünkü onlar cihad
etmediler. Sadece vatandaş olarak evlerinde oturdular. Alman ganimette ortaklık
ancak mücahid olanlar içindir. Zaten ne ganimetlerin alınmasında, ne de o
ganimetlerin korunmasında onlara destek oldular.
1652- Ama
silahlanıp ata binmiş ve şehrin kapısına kadar
gelmiş ve şehrin kapısında
toplanmışlarsa, orada alman ganimetlere ortak olurlar.
Çünkü savaşa katılmış
ve savaş amacıyla silahlanıp şehrin kapısına gelmekle cihad etmiş olurlar.
Nitekim ordu sahrada
düşmanla karşılaşır, ama ordudan belirli miktarda kişiler fiilen savaşır. Ama
ganimet bütün orduda olanlar arasında ortak olur.
Çünkü hepsi savaşa
katılmışlardır. Bu da onun gibidir.
1653-
Müslümanlar, savaşmak için evinden çıkmış, ama izdihamdan kalenin kapışma
ulaşamamış bir müslümanm kapısına varsalar, alman ganimette o adam ortak olur.
Çünkü hu uygulamasıyla
cihad etmiş ve savaşa katılmış gibidir.
1654- Evinin
içinde veya kapısında süvari yahut piyade olarak durmuş ve izdihamdan dolayı
gidenıemişse, bakılır. Evinin kapısı açık görülmüş ise, ganimetten pay alır,
ama evinin kapısı üzerinde kilitli görülmüşse, ganimetten pay alamaz.
Çünkü bu adam evinde
korunmuş ve cihad amacıyla savaş alanına gitmemiş bulunmaktadır. Ama evinin
kapısı açık olursa, o zaman savaşa katılmış gibi olur.
1655- Kapısı
üzerinde kilitli olarak evinde görülen kişi ganimetten pay alacak olursa,
evinde eşi ile münasebet kuran başkalarına da pay düşmüş olur. Çünkü iki durum
birbirine yakındır. Ancak bu konuda istihsanla ve halkın örfü ile uygulama
yapılır.
1656-
Kişiler şehrin surları üzerinde müslümanları teşvik edecek ve müşrikleri
korkutacak şekilde sesleniyorlarsa, ganimette onlar da ortak olurlar.
Çünkü savaşa katılan
ve bir nevi cihad eden kişiler kapsamında olurlar.
1657-
Müslümanların yenilmesi h
Çünkü savaşa tanık
olmuş ve müslümanları destekliyecek şeyle meşgul olmuşlardır. O da düşmanın
şehirlerini ele geçirmesinden kalblerinin mutmain olmasıdır.
Bunun temeli,
Resulullah'ın Uhud günü okçulara yerlerinden ayrılmamalarını emretmesidir.
Şüphesiz onlar da
savaşa katılanlardandır. Ganimetler alındığı taktirde onlar da ortak
olacaklardı.
1658-
Müslümanlar şehrin kapısına çıkıp piyade olarak düşmanla çarpışsalar, ama
atlarını evlerinde eğerlemiş olsalar, onlara ancak piyade payı verilir.
Çünkü ne hakikaten ne
hükmen at üzerinde savaşmamişlardir. Atların eğerlenmesi hiçbir şekilde
savaşmak değildir.
1659- Ama
Evlerinden süvari olarak çımış, sonra savaş esnasında atlarından inerek
savaşmışlarsa, süvari payını alırlar.
Çünkü savaşa süvari
olarak katılmışlardır. Ya yerin darlığından yahut savaşa daha büyük azimle
katılmak için atlarından inmişlerdir. Onun için süvari payını almaktan mahrum
edilemezler.
1660- Aynı
şekilde savaşa piyade olarak gelen, ama yanında bir genç atını çekiyorsa, o
kişi süvari payını alır.
Çünkü atı gencin
elinden alıp üzerinde savaşma imkanına sahiptir ve hükmen atı üzerinde
savaşmaktadır.
1661- Savaşa
süvari olarak gelse, ama yanında gelen gence atını evine geri götürmesini
emretse, o da götürdükten sonra piyade olarak savaşsa, sadece piyade payını
alır.
Zira atını genç geri
götürmekle sanki savaşa atlı olarak gelmemiş o-lur. Nitekim savaşta atı
üzerinde savaşmak zorunda kalırsa, atına binmesi imka-
1662- Düşman
şehre girmeyip birkaç kilometre yaklaşmış ve müslümanlar piyade ve süvari
olarak karşılarına çıkıp yenmiş ve ganimetler almışsa, bakılır. Onlardan süvari
olanlar ister süvari olarak çarpışsınlar ister piyade olarak, süvari payını
alır.
Çünkü atını getirmiş
ve hükmen atıyla savaşmış olur.
1663- Ama
bunun aksine olarak savaşa piyade başlarsa, atıyla savaşmış olmaz. Çünkü at
ahırda bulunuyordu.
Ne hakikaten, ne de
hükmen atıyla savaşmamıştır.
1664-
Müslümanlar kendilerine doğru geldiğinde müşrikler karargahlarından
uzaklaşmış, ama müslümanlar onları izleyip piyade olarak onlarla savaşmış,
atlarını da karargahta bırakmış iseler, bakılır. Karargahta bulunanların yardım
edebileceği ve atlarını getirtmek
istediklerinde getirebilecekleri bir yerde düşmanla savaşmışlarsa, alman
ganimete ortak olup süvarileri süvari payını alır.
Karargahın savaş
yerine yakınlığı sebebiyle hükmen savaşa katılmış gibidirler.
1665- Ama
karargahtan uzaklaşmişlarsa, o zaman karargahta olanlar için pay yoktur.
Savaşa atıyla katılanlar dışında onlardan hiçbir kişiye de süvari payı
verilmez.
Çünkü bunlar at
üzerinde savaşmış veya savaşma imkanına sahip değildirler.
Nitekim onları takip
etmek İçin atlanna binseler ve günlerce yol alsalar bile piyade sayılır ve
karargahta olan atlarına bakılmaz. Çünkü darulislamda pay almayı hak etmek
ancak savaşa katılmakla olur. Bu katılma hakikaten veya hükmen olur. Fiilen
savaşa katılmış ise, hakikaten yahut yardım istedikleri takdirde onların
yardımına gidilebilecek kadar yakın bir yerde iseler, onlara destek teşkil
etmeleri gözönünde bulundurularak hükmen olur. Bu iki durum yoksa, savaşa
katılmış sayılmazlar.
1666-
Karargahlarına süvari olarak çıkmış iken bazılarının atı telef olursa, onlar
süvari payını alırlar.
Çünkü karargaha süvari
olarak gelmiş ve savaş orada yahut ona yakın yerde ise, atıyla savaşmış olur.
Bu durum, savaşın darulharpte olması h
Karargaha piyade olarak
çıkmış ve savaşmamış, sonra atım getirmiş yahut bir at satın almışsa, yine
süvari payını alır. İki taraf savaş düzeni aldığında piyade iken atını getirse
yahut bir at satın alsa, yine süvari payını alır.
Çünkü burada muteber
olan savaşa katılmaktır. Savaşa hakikaten katılmak da çarpışma zamanında olur.
Karargaha atsız olarak gelmiş olması, hakikaten savaşa katılmış olmasını
engellemez.
1667- Savaş
başladığında kendisi piyade olduğu halde savaş esnasında bir at elde etse,
sadece piyade payım alır.
Çünkü hakikaten ve
hükmen savaşa piyade olarak katılmıştır. Ondan sonra bir at elde etmesi
durumunu değiştirmez. Nitekim düşmandan ölen birinin atını alıp üzerinde
savaşsa, yine piyade payını alır.
1668- Düşman
yenilgiye uğramadan önce çarpışma esnasında müslümanlardan ölen veya öldürülen
kişilere ganimetten pay yoktur.
Çünkü savaş devam
ederken ganimet alma gerçekleşmemiş olur. Çünkü müşrikler hala kendilerini
savunmakta ve mallarım korumaktadırlar.
1669- Ama
düşman yenildikten sonra ölen veya öldürülen nıüslümanlar ganimetten pay
alırlar.
Çünkü savaş
darulislamdadır. Düşmanın yenilmesiyle ganimette hak sahibi olma da kesinleşmiş
olur. Ganimetler darulislamda ihraz edilmiş sayılır. Daha önce de belirtildiği
gibi, ganimetler ihraz edildikten sonra ölen kişilerin payları geçersiz olma
1670- Savaş
devam ederken bir müslüman hibe veya satın
alarak bir at elde
etse ve üzerinde savaşsa, ondan sonra ganimet alınıp asker karargaha dönse,
ona sadece piyade payı verilir.
Çünkü muteber olan,
savaşa hangi durumda katıldığıdir.Bu da savaşın başında belli olur.Savaşm
başında kendisi piyade bulunuyordu.
1671- Ertesi
gün savaşa gelseler, o da süvari olarak savaşa katılsa, alınan ganimetten
süvari payını alır.
Çünkü bu diğerinden
başka bir savaştır. Bu savaşa süvari olarak da katılmıştır. İki tarafın
birbirinden ayrılmasıyla birinci çarpışma bitmiş sayılır. Nitekim birincisinde
çarpışmadan önce atı elde etmiş olsaydı, ganimetten süvari payını alırdı.
îkinci çarpışmada da durum bu şekildedir.
1672-
Müşriklerle savaşıp ganimet alınamışlarsa, ondan sonra şehirden kendilerine süvari yahut piyade destek
kuvvet gelse ve düşmanla savaşsa veya savaşmayıp onlar düşmandan ganimet
alıncaya kadar ihtiyat olarak beklese, onlar da alınan ganimete ortak olurlar.
Süvari olanlarına süvari payı, piyade olanlarına da piyade payı verilir.
Çünkü ganimetler
alınmadan önce savaşa katılmış sayılırlar. Tıpkı ordu ' ile beraber savaşa
çıkmış olanlar gibidirler.
1673- Yine
karargahlarına gidip orada bekleseler ve savaş yerine gelmeseler yahut onlara destek
olabilecek şekilde yakınlarında karargah kursalar, ganimetten pay alırlar.
Çünkü savaşmak
amacıyla yurtlarından çıkmış ve onlarla beraber düşmana karşı savaşıp destek
olmak için gelmişlerdir. Ganimet alınmadan Önce yardım istedikleri takdirde
onlara yardımcı olabilecek yere gelmişlerse, ihtiyat kuvvet gibi olurlar ve
savaşa katılanlar gibi pay almayı hak ederler.
1674-
Kendilerine varmadan önce ve vardıktan sonra ganimet almış olmalarında da
hüküm aynıdır.
Çünkü iki taraf
arasında savaş sürdüğü müddetçe ganimet alma gerçekleşmez.Çünkü müşrikler her
an mallarını müslümanlann elinden almak için çabalarlar. Ganimetlerin kesin
olarak alınması, gelen takviye kuvvetle gerçekleşmiş sayılır.
1675-
Ganimetler alınıp çarpışma durmuş ve iki taraf karargahına döndükten sonra
takviyye kuvvet gelmişse, gelenler bu ganimetlere ortak olamazlar.
Çünkü ganimetlerin
alındığı çarpışma bitmiştir. Ortaklık hakikaten veya hükmen çarpışmaya
katılanlar içindir. îki tarafın çarpışmaya son verip yerlerine çekilmesiyle de
ganimet alma tamamlanmış ve darulislamda ihraz ile de hükmen bitmiştir. Bunlar
darulislamda düşmanla savaşmaktadır. Ganimetler sahiplerini bulduktan sonra
hakikaten veya hükmen destek kuvvetin ganimette ortaklığı olmaz.
1676- Ertesi
gün düşmanla çarpışma olsa ve gelen takviye kuvvet de savaşa katılıp ganimetler
alınsa, o takdirde gelenler alınan yeni ganimete ortak olurlar.
Çünkü burada savaşa
katılmışlardır. Savaşa katılmak veya askerlere ihtiyat destek olmakla ganimete
sahiplenilmiş olur.
1677- Ertesi
gün düşmanla yapılan savaşta nıüslümanlar yenilgiye uğrayıp mevzilerine çekilse
ve gelen destek kuvvet onları koruyup düşmanla çarpışarak onu yense ve alınan
önceki gani
Çünkü ganimetler, bu
savaştan önce darulislamda garanti altına alınmıştır. Darul-İsiamda
garantilenmiş olan ganimetleri savunmak için savaşmak, askerin silah ve
elbiselerini korumak için savaşmak gibidir ve ganimette ortaklığı gerektirmez.
1678-
Müslümanların yenilmesi sırasında müşrikler o ganimetleri tekrar almış, ama
gelen takviye kuvvet onları ellerinden kurtarnıışsa, ganimetleri sahiplerine
verirler.
Çünkü darulislamda
sahip olmakla o ganimetlerde Öncekilerin hakkı kesinleşmiştir. Onların
mallarına katılmış sayılır. Onun için onlara geri verilmesi gerekir. Sonra,
müşrikler o ganimetleri geri almış olsa bile, onları yurtlarında korumuş
değildirler. Bu bakımdan öncekilerin hakkı olarak kalır.
Ama bu olay
darulharpte olsaydı, durum değişik olurdu.
Zira orada Öncekilerin
hakkı kesinleşmiş olmazdı. Çünkü ganimetleri garanti altına alma
gerçekleşmemiştir. Düşmanın o ganimetleri tekrar alması da onları sahiplenmesi
demektir. Onun için önce alanların bu ganimette haklan geçersiz olur ve sonra
alman ganimetler gibi olurlar.
1679- Düşman
darulislama denizde gemiler içinde olsa, müslümanlar da onlarla savaşmak için
gemilere birse ve karada savaş için yanlarına atlar alsa, ama iki ordu denizde
karşılaşıp savaşsa ve müslümanlar ganimet alsa, o ganimetleri süvari ve
piyadeye dağıtırlar.
Çünkü üzerinde düşmana
karşı savaşmak için atın masrafını yüklenmişlerdir. At üzerinde savaşma imkanı
olmayan bir yerde piyade olarak savaştıkları için süvari payından mahrum
edilmezler. Nitekim bazı geçitlerde düşmanla karşılaşıp atlarından inseler veya
piyade olarak çarpışsalar, süvari payını alırlar. Yine kalenin kapısından
piyade olarak omlarlarla çarpışsa, .bu sebepten, süvari payını alırlar.
1680- Atları
darulislamda sahilde bırakıp piyade olarak gemilere binseler, bakılır, Üzerinde
savaşmaya muhtaç olacakları zaman atlarına ulaşamıyacak kadar onları karada
uzak bir yerde birakmışlarsa, ganimetten süvari payını alamazlar. Sahilde
karargahta bekliyenlerin de ganimetten payı olmaz.
Çünkü bu şartlarında
karada olsalardı karargahta kalıp katılmayanlar için pay alma sözkonusu
olmazdı. Çünkü onlar savaşa katılmamış olurlar. Denizde oldukları durumda da
hüküm aynıdır.
1681- Ama
yardım edebilecek kadar karargaha yakın yerde düşmanla çarpışma olmuş ve
ganimet alınmışsa, katılmıyanlar da pay alırlar, süvari olanlara süvari payı
verilir.
Çünkü savaşa gelmiş ve
savaş yerine yakın yerde olmuşlardır. Sanki savaş yeri fidedirler. Karargahta
olanların kuvveti man'evi desteği ile düşman yenilgiye uğradığı için,
katılmayıp bekliyenler de ganimete ortak olurlar.
Nitekim düşman
darulîslam bir adada olup aralında Dicle nehrinde genişliği kadar kısa bir
mesafe olsa ve müslümanlar gemilere binip düşmandan ganimetler alsa,
ganimetleri getirdikleri zaman karargahta bekliyenler de onlara ortak olurlar.
Yukarıdaki durum da bu şekildedir.
1682-
Müslümmanlar Taberistan ormanlığı gibi darulislamda bir ormana girseler ve
süvari olarak girmeye güç ye-tirmeyip atlarından inseler ve atlarının
kişnemesini işiticek kadar karargahlarında yakın bir yerde düşmanla piyade
olarak çarpışsalar, askerin refakatçileri de alınan gamite ortak olur. At
sahiplerine de süvari payı verilir.
Çünkü hepsi savaş
yerinde olmuş gibi savaş yerine yakın bulunmaktadır.
1683- Ama
ormana dalıp düşmanın peşine düşseler ve yardım istedikleri takdirde
arkadaşları kendilerine yardım edemi-yecek kadar uzaklaşsalar, alman ganimette
karargâhta kalanların payı olmaz.
Çünkü bunlar hakikaten
savaşa katılmadıkları gibi savaş yerinden uzaklıkları sebebiyle hükmen de
katılmış sayılmazlar.
1684-
Düşmanlar darulislamda bir kalede yahut atların çıkamayacağı bir dağda
korunsalar veya şehrin etrafını su ile kuşatıp şehri ada gibi yaparak kalede
korunsalar, müslümanlar da gemilere binip kaleye çıksa yahut kaleye piyade
olarak çıkıp pr.u fethetse ve ganimet alsalar, askerin refakatçileri de o
ganimetlerde ortak olur ve at sahiplerine süvari payı verilir.
Çünkü düşmanı mağlup
edenler ancak onların yakınında olan askerlerin
refakatçilerinin
kuvveti sayesinde yenmişlerdir.
1685- Ama
karargah yardım ve destek sağlanamıyacak kadar kale ve korunma yerinden uzak
ise, refakatçilerin ganimette ortaklığı sözkonusu olmaz.
Çünkü düşmanı
yenmeleri karargahta olanların kuvveti ile değil, kendi kuvvetleriyledir.
Burada ganimetlere olmak da karargaha dönmeden önce tamamlanmış olur ve
darulîslamda ganimet ihraz edilmiş olur. Onun için karargahta olanların
ortaklığı sözkonusu değildir.
Nitekim aynı şeyi
darulharpte yapıp karargaha dönmeseler ve başka bir yerden darulîslama
çıksalar, karargahta olanlar alınan ganimette ortak olmazlar. Ama karargah
onların yakınında ise, ortak olurlar. Savaştıkları ve ganimet ai-dıkları zaman
yardım isteklerini karşılayabilecek yakınlıkta isler, karagahta olanlar
ganimetten pay alırlar.
Savaş darulislamda
olduğunda da durum bu seki İdededir. Ancak darulharpte süvari ashabından olup
karargahta atıyla beraber bekliyenler süvari payını alırlar. Darulislamda olan
savaşın aksine, ganimetler karargahtan uzaklaştıktan sonra alınmış olsa bile,
durum aynıdır. Çünkü bu durumda ganimetten pay almak için sebep savaş için
yolun geçilmesiyle gerçekleşmiş olmaktadır.
Nitekim böyle
kişilerin atı telef olacak olsa da süvari payını almaya hak kazanır. Karargahta
bırakması durumunda da durum aynıdır. Ancak almaya hak kazanan hakkında bu mana
muteber değildir- Zira darulharpte ölen asker için pay almaya hak kazanır.
Ama savaş darulislamda
ise, süvari payını almak, savaşa katılmakla gerçekleşir. İhtiyaç olduğunda
elde edip üzerinde savaşma imkanı olmayacak kadar atı uzak bir yerde kalmışsa,
savaşa ancak piyade olarak katılmış ve süvarinin payını almaya hak kazanmamış
olur.
Allah en iyi bilir.[105]
[1] Saffat:37/177
[2] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/1-3
[3] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/5-7
[4] Yazma nüshaların birinde
"Türk" yerine "şirk ehli" geçmektedir.
[5] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/9-16
[6] Hakka:69/44-46
[7] A1-iImran:3/118
[8] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/17-25
[9] Serahsi burada, [anne Bi'r-i
Maûne olayı olarak geçen şu acıklı olaya işaret etektedir: Hicretin dördüncü
yılında Amir b. Sa'saa kabilesi reisi Ebu Becâ Amir b. Mâlik, Medineye geldi.
Hz. Peygamber onun verdiği güvenceye binaen çoğu Ensara mensup yetmiş kadar
Kur'an-ı Kerim öğreticisi bu amaçla görevlendirdi. Medineden yoia çıkan heyet
Bi'ri-Maûne denilen yerde konakladı. Bu sırada Ebu Berâ'nın yeğeni Âmir b.
Tufeyİ, kabilesini müslümanlara saldırmaya kışkırttı. Kendi kabilesinden yüz
bulamayınca civar kabileleri aynı amaçla kışkırttı. Daha sonra bu çapulcular,
istirahat etmekte olan müslümanlara saldırdılar ve iki sahabi dışında heyetin
hepsini şehit ettiler.
Olayı. Allah'ın vahyiylc öğrenerek ashabına
haber veren Hz. Peygamber, çok hüzünlenmiş ve kırk gün süreyle sabah namazında
bu faciaya yol açan katillere beddua etmiştir. (Buhari, Cihad 9; Mcgâzî. 26;
İbn Sâd, et-Tabakatü'1-kübrâ, 2/51-54: İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye.
4/71-74). Editör
[10] Yunus, 10/5
[11] Tevbe.9/26
[12] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/27-42
[13] Enfal.8/67
[14] Muhammed, 47/4
[15] Yunus 10/88
[16] Rasululiah'ın sözkonusu
kişiye niçin iltifat etmediğini ve ashaptan birilerin onu öldürmesini tercih
ettiğini kesin olarak bilmiyoruz. Ancak kesin olarak bilinen birşey varki, o da
hangi a-maç ve düşünce ile olursa olsun, müslüman olduğunu açıklayan hiçbir
kimsenin öldürüle-meyeceği, böyle bir şeyin hem Kur'an hem peygamber tarafından
onaylanmadığı ve Rasulullahm böyle davrananlara şiddetle tepki gösterdiğidir.
(Çeviren)
[17] Kehf 18/29
[18] Ayet. yazarın dediği gibi
değil, insanlara imanı veya küfrü tercih etme serbestisi vermektedir.
Ancak küfrü tercih etmekten Yüce Allah'ın
hoşnud olmadığı "Kullarının kafir olmalarına razı olmaz."' (Zümer, 7)
ve bu tercihlerinden dolayı onları cezalandıracağını bildirmektedir. Değilse,
imanı veya küfrü tercih etme serbestisi olmayan insanları tercihlerinden dolayı
cezalandırma veya ödüllendirmenin anlamı olmaz. (Çeviren)
[19] Fussılet 41/40
[20] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/43-46
[21] Kişinin üzerine dayanacağı
baston veya koltuk değneği gibi bir şey edinmesine tahassür denir. Çeviren.
[22] Nisa. 4/94
[23] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/47-52
[24] Ali Imıan, 3/118
[25] Tevbe,9/12
[26] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/53-56
[27] Eman verebilmek ve verilen
emanın geçerli olabilmesi için, o sırada dâruİ-îslamda ikamet etmek
gerekmektedir. Dâruiİslam dışında bulunan iş adamları veya esirler ya da ülke
dışında müslüman olup hicret etmemiş olanların emanları, İslam idaresinin
velayet alanı dışında kaldıklarından ve ayrıca İslam ülkesindeki ahval ve
şartlardan habersiz olmaları ihtimali bulunduğundan geçerli sayılmamaktadır.
(Ebu Yusuf, el-Harac, s. 222; Kâsânî, el-Bedâi, VII/107; Bilmen, Hukuk-ı
İslamiyye 111/380). Editör.
[28] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/57-60
[29]
Fıkıh usûlünde mefhûmü'l - muhâlefe başlığı altında şart mefhumu şöyle ifade
edilmektedir: Hükmü, şart edatlarından biri ile belirli bir şarta bağlanmış
hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesidir. (Editör)
[30] Nur. 24/8
[31] Nisa. 4/25
[32] Ahzab, 33/50
[33] Tevbe,9/36
[34] Nuh 71/7
[35] Tevbc. 9/6
[36] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/61-74
[37] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/75-97
[38] Bu kavram, içi dışı
birbirinin zıddı olan bir işi yapmağa mecbur olmak demektir. Zulüm ve
haksızlığa uğrayıp mallarını kaybetmekten korkan kimsenin mallarını bu yüzden
satması telcie satışı demektir. (Editör)
[39] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/99-106
[40] Muhammed,47/4
[41] Başka nüshalarda
"Hıristiyan" kaydı yoktur.
[42] Eman konusunun bittiği bu
noktada bu konuya biraz daha açıklık getirmede fayda vardır. O da emanın
geçerlilik süresi ve sona ermesi meselesidir. Eman, bir yaran sağlamak amacıyla
yabancının ülkeye girişini sağlayan bir müessese olduğu için yabancıya, bu
yararın sağlanması suresince izin verilir. Günümüzde de devletler, vize
verirken kişinin maksadına göre muayyen tarihli vize vermekte ve gerektiğinde
İkamet tezkeresi doldurmayı şart koşmaktadırlar.
Hanefîler,
oturum izninin bir yıldan daha az bir süre ile kayıtlanmasını öngörmektedirler.
Çünkü sürenin çok uzun olması zarar ihtimali doğurabilir, mesela eman almış
kişinin casusluk yapmasına imkan verebilir. (Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâık III/268;
Aynî, el-Bidâye, V/778
Şâfiiler,
Tevbe süresindeki limiti esas alarak normal yabancının eman müddetinin dört ayı
geçmemesi gerektiğini söylemişlerdir. Kadın yabancılar için ise böyle bir
kayıtlama yoktur. (Nevevî, Ravdatü't-tâlibîn, VII/473; Şirbînî, muğni'l-muhtâc
IV/238)
Malikîier
ise, muayen bir süre ile eman verilmişse, suistimal edilmemek şartıyla
konuşulan sürenin geçerli olacağını benimsemişlerdir. (İbn Cüzey, el-Kavânînü'l
Fıkhiyye, s. 104)
Eman
müddeti konusunda çerçeveyi en geniş tutan mezhep, Hanbeli mezhebi olmuştur.
Hiyaneli sezilmediği, müslümanların aleyhine çalışmadığı sürece yabancıya on
yıla kadar oturum izni verilebileceğini benimsemişlerdir. (İbn Kudâme, el-muğnî
X/436; Behûtî, Keşşaf ül-kmâ, 111/104)
Bütün bu görüşler doğrudan bir nas deliline
dayananı adı gına göre mesele yeniden ele alınıp değerlendirilebilir. Bu
durumda devlet, kendi ihtiyacı ve yararına göre müddet ayarlaması yapabilir.
(Editör)
[43] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/107-111
[44] Enfa!.8/1
[45] Enfal, 8/65
[46] Tevk\9/25
[47] Enfal, 8/41 (Aslında burada
nesh değil, açıklama vardır. Temel olarak ganimetler Allah'ın dolayısiyle
peygamberindir. Hükmü sonraki ayetle açıklanarak bu ganimetlerin nasıl dağıtılacağı
açıklanmaktadır. Yoksa, kılasik anlamda Kur'an'da nesh olayı sözkonusu
değildir. (Çeviren)
[48] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/113-122
[49] Haşr, 59/6
[50] Maide, 5/67
[51] Haşr, 59/9
[52] Haşr. 59/7
[53] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/123-131
[54] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/133-146
[55] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/147-152
[56] Enfal.8/66
[57] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/153-159
[58] Missise Anadolu ortasında
bir şehrin eski adıdır. (Çeviren)
[59] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/161-164
[60] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/165-169
[61] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/170-176
[62] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/177-179
[63] Bu içtihad, petrol ve
doğalgaz gibi maddelerin değer ifade etmediği, hatta kişinin tarlasında yüzeye
vurduğu zaman tarlasını mahvettiği İlkdonemlere aittir. Ama petrol ve doğalgaz
gibi maddeler değer kazandıktan, hatta dünyada en değerli maddeler olduktan
sonra elbette bu içtihad da değişmiştir. Önceleri değer ifade etmeyip daha
sonra değer kazanan bütün maddelerle ilgili alimlerin önceki içtihaları da bu
şekilde değişmiştir veya değişmesi gerekmektedir. (Çeviren.)
[64] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/181-190
[65] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/191-194
[66] İmam Serahsî, İslam
Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/195-200
[67] Maide.3
[68] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/201-210
[69] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/211-214
[70] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/215-218
[71] Hadid. 57/25
[72] Günümüzde bunlara kürk ve benzeri değişik isimler
verilmektedir. (Çeviren)
[73] Harir ve hazz (yahut kazz) değişik ipek türleridir.
(Çeviren)
[74] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir,
Eğitaş Yayınları: 2/219-229
[75] Burada "müslümanlarm" sözü ile hariciler
dışındaki müslümanlar kasdedilmektedir. Kitapta bunlar için
"ehlu'l-adli" ifadesi kullanılmaktadır. (Çeviren)
[76] Hucurat.49/9
[77] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/231-244
[78] Arap atından maksat, savaş atıdır. (Çeviren)
[79] Nahl. 16/8
[80] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/245-248
[81] Enfal.8/62
[82] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/249-253
[83] Bunlar Anadolu'da yer isimleridir. (Çeviren)
[84] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/255-269
[85] Tif al veznindedir. Atı savaşla darbelerden koruması için üzerine
giydirilen zırha, denir, insanlar da giyebilir.
[86] Belirli bir süre içinde eşlerin tekrar birbirlerine
dönmelerine müsait olan boşama. (Çeviren.)
[87] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/271-273
[88] H
[89] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/275-290
[90] "Dabbe" adı debelenen her şeye verilir.
Ancak Özei olarak yük ve binek hayvanı için kullanılır. (Çeviren)
[91] Hûd, 11/6
[92] Bunlar değişik
develere verilen değişik Arapça isimlerdir. (Çeviren)
[93] Nitekim
[94] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/291-294
[95] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/295
[96] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/297-298
[97] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/299-306
[98] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/307-317
[99] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/319-332
[100] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/333-336
[101] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/337-340
[102] Enfâl.60.
[103] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir,
Eğitaş Yayınları: 2/341-345
[104] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/347-360
[105] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 2/361-370