Benzemekten Sakındırmanın Yararı
Yahudi ve Hristiyanlara Ters Düşmek
Oturan Bir kimseye Ayakta Durarak Hürmet etmek Yasaktır.
Müminler Her Durumda kardeşini Desteklemelidir.
Sade Yaşamak Tavsiye Edilmiştir.
Bilmek gerekir ki, bu
ümmet arasında doğan ve ihtirasları körükleyen çoğu ihtilafların bu çeşitten
olduğunu görürsün. Başka bir deyimle bu ihtilaflar çoğunlukla taraflardan
birini savunduğu tezde tümüyle veye kısmen haklı, buna karşılık karşı tarafı
redderken haksız olduğu ihtilaflardır. Tıpkı yukarda anlattığımız olayda
Peygamberimiz'in hakemliğine başvuran iki Kur'an okuyucusu gibi. Bu oîayda
okuyucuların her ikisi de kendi okuma tarzında haklı, fakat karşı tarafın
okuma tarzının yanlış olduğunu söylerken haksızdır.
Çünkü insan çoğunlukla
bir şeyiflspat edip benimserken değil de, bir şeyi inkar edip yalanlama
şeklinde beliren reddetme tutumu sırasında cehaletin pençesine düşer. Sebebine
gelince insanın ispat ettiği şeyi kavraması, reddetiği şeyi kavramasından daha
kolaydır. Böyle olduğu İçindir ki, bu ümmetin Kur'an ayetlerini karşılaştırıp
aralarında çelişki araması yasaklanmıştır. Çünkü çelişki arama amacı ile karşılaştırmanın
özü karşılaştıran ayetler arasında bağımsızlık olduğu farzedildiği takdirde bu
ayetlerden birine inanıp öbürünü reddetmektir. Sebebine gelince iki zıt şey
biraraya gelemez.
Bunun bir örneği
Müslim'in, sahabilerden Abdullah b. Rebah'a[1] dayanarak
anlattığı şu olaydır. Bu olayın ilk kaynağı olan Abdullah b. Amr -Allah her
ikisinden de razı olsun- şunları anlatıyor:
Bir gün öğle sularında
Peygamberimiz'in yanına gitmiştim. O sırada Rasulullah, mescidde yoktu. Bu
arada iki kişinin bir ayetin nasıl okunması gerektiği konusunda tartışmakta
olduklarını işittim. Tam bu sırada Rasulullah çıka-geldi, öfkeli olduğu
yüzünden okunuyordu. Bize dönerek:
"Sizden önceki
ümmetler kitabları konusunda ihtilafa düştükleri için helak oldular."[2]
buyurdu.
Görüldüğü gibi
Rasulullah kızgınlığının sebebi olarak bizden önceki ümmetlerin helak
olmalarına yolaçan kitab ha-kında ihtilafa düşme tutumuna bağlıyor. Bu da eski
ümmetlerin bu konudaki tutumundan belirlilikle ve diğer alanlardaki
tutumlarından da genellikle uzak durmamız gerektiğini gösterir.
Cenab-ı Allah'ın
(c.c.) Kur'an'da açıkladığına göre ihtilaf iki kısmdır. Birincisi'nde çatışan
tarafların her ikisi de kınanmıştır. Aşağıdaki ayetler bu çeşit ihtilafa
örnektirler:
"Eğer Rabb'in
dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat insanlar sürekli
olarak ihtilafa düşüyorlar. Yalnız Rabbinin rahmet ederek ihtilaftan sakındırdıkları
müstesna..." (Hud:
11/118-119)
Görüldüğü gibi,
Cenab-ı Allah, bu ayette rahmet bulunanların ihtilaftan uzak kalan kimseler
olduklarını belirtiyor. Şu ayetler de aynı anlamdadır:
"Çünkü Allah,
kitabı gerçekle indirmiştir: Kitab hakkında ihtilafa düşenler derin bir
anlaşmazlığa sapmışlardır."
(Bakara: 2/176)
"Kendilerine
kitab verilenler,onlara ilim geldikten sonra sırf aralarındaki kıskinçhktan
dolayı ihtilafa düştüler."
(Al-iİmran:3/19)
"Sakın
kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa saplanıp ihtilafa düşenler
gibi olmayınız."
"Dinlerinde
ayrılığa düşüp gurup gurup bölünenlere Sen'in yapacağın hiçbir şey
yoktur." (En'am: 6/159)
Öte yandan Cenab-ı
Allah (c.c.) hristiyanlar hakkında Kur'an'ın iki yerinde şöyle buyuruyor:
"Bu yüzden Kıyamet
gününe kadar aralarına kin ve düşmanlık saldık. Allah ilerde onlara ne
yaptıklarını bir bir haber verecektir." (Maide: 5/14)
Yahudiler arasındaki
ihtilaf Kur'an'm iki yerinde şöyle anlatıyor;
"Biz onların
arasına Kıyamet gününe kadar sürecek kin ve düşmanlık saldık. Ne zaman bir
savaş ateşi yak-salar Allah onu söndürür." (Maide: 5/64)
"Fakat onlar
dinleri konusunda çeşitli guruplara bölünüp parçalandılar. Her gurup kendi
inancı ile böbürlenir oldu."
. (Mü'minun: 23/53)
Öteyandan
Peygamberimiz ileride ümmetinin yetmiş üç guruba ayrılacağını bildirdikten
sonra: "Bu gurupların, biri dışında hepsinin cehennemlik olduğunu ve bu
tek gurubun "Cemaat" gurubu, başka bir rivayete göre de "Bu
gurup, bu gün Ben'im ve sahabilerimin yolundan gidenler olduğunu"[3]buyurmuştur.
Başka bir deyimle ihtilaf çıkaran tarafların ezici bir çoğunlukla helak
olacaklarını, bunların için-de sadece bir gurubun kurtulacağı ve bu gurubun
"ehli sü-ünet vel cemaat gurubu olduğunu açıkça haber vermiştir.
İhtilafın bu çeşidinde
tarafların çatışma sebebi bazan kötü niyettir. Bu durumda vicdanları kin ve
azgınlık duygulan, yeryüzünde kargaşalık çıkararak mevki kapma ihtirası ve
buna benzer çirkin arzular egemen olur. O zaman insan karşısına aldığı kimseye
üstün gelebilmek için onun sözünü veya davranışını kınamaktan ya da onu küçük
düşürmekten zevk duyar. Tıpkı bunlar gibi kendisi ile aynı sorunu, aynı
mezhebi, aynı beldeyi paylaşanların veya dostlarının görüşlerini destekler.
Çünkü bu yollardan kendisine yakın gördüğü görüşlerin yaygınlaşıp tutulması
ona şeref ve mevki kazandırır. İnsanlar arasında bu tip tutumlar ne kadar
yaygındır! İhtilafın bu çeşidi zulümdür, hak sınırını aşmaktır.
Kimi zaman da ihtilafı
körükleyen sebep, ya tarafların aralarındaki çatışma konusunun gerçek
mahiyetini bilememeleri veya tartışan taraflardan birinin karşı tarafın dayandığı
delili kavrayamamaları, ya da taraflardan birinin kendi delil ve hükmünün
haklılık payını bilememesidir.
Demek ki, ana
sebepleri cehalet ve zulümdür ki, bu iki şey bütün kötülüklerin kaynaklarıdır.
Nitekim Cenab-ı Allah
(cc):
"Fakat bu emaneti
insan yüklendi. Hiç şüphesiz, O çok zalim ve çok cahildir."
buyuruyor. (Ahzab: 33/72)
Fikir Ayrılıklarının
Çeşitleri
Fikir ayarılıklannın
(ihtilafların) çeşitlerine gelince bunlar "benzerler arasındaki
ayrılıklar" ve "zıtlar arasındaki ihtilaflar" olmak üzere
başlıca iki kısma ayrılırlar.
Benzerler arasındaki
ihtilaflar da bir kaç çeşittir. Bu tip görüş farklarının kiminde söz konusu
olan her iki görüş veya davranış doğru olabilir. Mesela Yukarda anlattığımız
Kur'an okuyan iki sahab'nin okuyuşları arasındaki farklılıklar gibi. Böyle
olduğu için Peygamberimiz bu iki sahabiye:
"Her ikinizin de
okuyuşu doğrudur" diyerek o konuda tartışmamalarını emretmiştir. Ezan,
kamet, İftitah tekbiri, birinci ve ikinci teşehhüd (ettehiyyatü'ye oturma),
korkulu durumlarda namaz kılma, bayram tekbirleri, cenaze tekbirleri ve
bunlara benzer konularda görülen ve her ne kadar "Bazıları daha
faziletlidir" deniyorsa da, aslında hepsi de şeriata uygun şıklar içeren
farklılıklar da bu kategoriye girer.
Şunu hemen belirtelim
ki, bu tip ihtilaflar yüzünden bu ümmetin bazı gurupları arasında kan döküldüğü
olmuştur. Kamet cümlelerini birer kere veya ikşer kere okumak ve benzeri
tartışma konulan gibi ki, bu tutum haramın ta kendisidir. Bu tip konularda işi
o kadar ileri dereceye vardıran kimselerin çoğunun ya kalblerinde bu tartışma
konularının şıklarından biri lehine aşırı hassasiyet taşıdıklarını veya Peygamberimizin
bu konudaki yukarda belgelendirdiğimiz yasaklamasına rağmen yasaklayıcı bir
tavır takındıklarını görüyoruz.
Yine bu kategoriye
giren görüş ayrılıklarının bazılarında ifade tarzlarının farklılığına rağmen
karşı karşıya gelen görüşlerin her ikisi de aslında aynı anlamda olabilir. Nitekim
insanların çoğu ele alınan konunun ya tarifinde ya da de-lillendirme biçiminde
ya is imlendirilme sinde ya tasnifinde veya başka bir zihni işleminde değişik
kelimeler kullandıkları görülür. Arkasından da ya cahillikten veya zulümden,
bu önemsiz zıtlığı abartarak, taraflardan birini övmeye Öbürünü yermeye
kalkışır.
Yine bu tip görüş ve
ayrılıklarının bazılarında karşı karşıya gelen şıklar farklı anlamlıdır ama
aralarında bağdaşmazlık ve çelişki yoktur. Yani her ne kadar berikinin anlamı
öie-kininki ile aynı değilse de, hem beriki şık hem de Öteki şık doğrudur. Bu,
taıtışma larda sık sık rastlanan bir durumdur.
Bu tip görüş
ayrılıklarının diğer kesiminde ise, her iki şık şeriata uygundur. Fakat adamın
biri veya guruplardan biri beriki görüşü tutarken, Öteki de öbür görüşü tercih
etmiştir.
Aslında görüşlerin
veya yolların her iksi de dince güzeldir. Fakat bir süre sonra yine ya cehalet
veya zulüm yüzünden hiçbir yarar hiçbir bilgiye hatta hiçbir şuurlu niyete
dayanmaksızın bu görüşlerden biri ya hor görülmeye veya üstün tutulmaya
kalkışılır.
"Zıtlar arası
ihtilaflara" gelince bu durumda ya usul veya detay (teferruat) ile ilgili
iki çelişkili, iki uzlaşmaz görüşle karşı karşiyayız demektir. Bu
söylediğimiz, "Doğru.tektir" diyen çoğunluğun yaklaşımı uyarmcadir.
Yoksa "Her müçtehid, her ilmi araştırıcı doğru sonuca varır"
diyenlere göre bu çeşit görüş ayrılıkları da "zıtlar arası
ihtilaflar" doğar, "Benzerler arası ayrılıklar" kategorisine
girer.
Hiç şüphesiz görüş
ayrılığının bu çeşidinde iş daha ciddi ve taraflar arası gerginlik daha
yüksektir. Çünkü ortada iki çelişik görüş vardır. Fakat böyle çatışmalarda sık
sık şu durumla karşılaşırız. Yanlış ve eğri şıkkı savunan tarafta az da olsa
bir haklılık payı veya şu ya da bu oranda haklılığı gerektirecek ciddi bir
delil vardır. Ama haklı taraf bu gerçeği içine sindiremeyerek karşı tarafın
görüşünü kökünden reddeder. O zaman da eğri taraf tamamen eğri ve doğru
taraf-da eğrilik, payı olan bir doğru olur.
Bu durum ehl-i sünnet
alimlerinin kaderle, Allah'ın sıfatları ile sahabilerle ve bunlara benzer bazı
konularla ilgili çoğu görüşlerinde görülebilir. Bu konularda bidat enlinin
durumu ise zaten bellidir. Yine bu duruma çoğu fıkıh alimleri arasında, daha
doğrusu yakın dönemin çoğu fetvaları arsında, rastlayabildiğimiz gibi aynı
durumu fıkıhçılarla tasav-vufçular arasında ve tasavvufun çeşitli tarikatleri
arsında da görebiliyoruz.
Allah'ın kendilerine
hidayet ve nur bağışladığı kimseler gerek Kur'an'da gerekse hadiste bu çeşit
tutumlara getirilen yasaklamaların taşıdığı açık yararı görmekte gecikmez.
Gerçi sağlıklı zihinler böyle bir tutumu prensip olarak redderler ki, bu nur
üzerine nur olur. Fakat Allah'ın nur vermediği kimselerde nurun kırıntısı bile
bulunmaz.
"Benzerler arası
ihtilaflar" da tarafların her ikisi de şüphesiz haklıdırlar. Fakat
karşısındakine edep, kurallarını aşarak saldıran taraf kınanmıştır. Kur'an-ı
Kerim böyle bir durumda her hangi bir taraftan saldın gelmediği takdirde her
iki tarafı da övmüştür. Nitekim Cenab-i Allah (c,c.) şöyle buyuruyor:
"Hurma
ağaçlarından her hangi bir şeyi kesmeniz, ya-hud ağaçları kökleri üzerinde
bırakmanız hem Allah'ın izni ile ve O'nun yoldan çıkanları cezalandırması içindir." (Haşr:
59/5)
Bilindiği gibi Beni
Nadir olayı sırasında sahabiler savaş alanındaki hurma ağaçlarını kesme
konusunda anlaşmazlığa düşmüşler, kimisi önüne düşen ağaçlan keserken, kimisi
kesmemişti. İşte ayet bu olayla ilgilidir. Aynı gerçeği dile getiren başka bir
ayet de şöyledir:
"Davud ile
Süleyman, içine davar giren ekin hakkında hüküm verdikleri zaman onların bu
hükümlerine biz şah i d idik. Biz o meselenin hükmünü Süleyman'a bildirmiştik.
Ayrıca her ikisine de hüküm ve bilgi vermiştik." (Enbiya: 21/78)
Görüldüğü gibi ayette
"anlayış" ve "kavrama" yeteneği Süleyman'ın özelliği olarak
belirtmekle birlikte hem Davud ve hem de Süleyman -selam üzerlerine olsun-
bilgi ve hüküm sahipleri olmakla övülmekfedirler.
Yine Beni Kurayza[4]
Savaşı günü, Peygamberimiz'in (s.a.v.) verilmiş bir kararı dolaylı biçimde
onaylanması aynı gerekçeye dayanır. Bu savaşta bir ara:
"Beni Kurayza'nm
yanına varıncaya kadar hiç kimse ikindiyi kılmasın" diye seslenildiği
duyulmuştu. Bunun üzerine Peygamberimiz de "Hayır, Öyle olmaz"
demeyerek:
"İkindi namazını
vaktinde kılan kılsın. Vaktinde kılmayanlar ise Beni Kurayza'nm yanına varınca
namazlarını kılarlar."[5]
buyurmuştur. Bu tutumun en kesin delili Peygamberimizin şu buyruğudur:
"Hakim, bir olayı
araştırıp doğru hükme vardığı takdirde iki, araştırdığı halde doğru hükme
varamadığı takdirde bir sevap «İde eder."[6]
Bu anlamda daha başka
hadisler de vardır. Kur'an'da zikredilen bir ikinci ihtilaf çeşidinde ise aynı
mesele ile ilgili olarak iki zümreden biri olan müminler övülmüş ve öbür zümre
verilmiştir. Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"İşte biz bazı
peygamberleri diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan kimisi ile konuştu ve
kimilerini de derecelerce yüceltti. Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller verdik
ve onu Ruh-ul Kuds ile destekledik. Allah dilesey-di onlardan sonra gelen
milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirlerini
öldürmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler de onlardan kimi mümin ve kimi kafir
oldu. Allah dileseydi, onlar biribirlerini öldürmezlerdi."
(Bakara: 2/253)
Ayetteki "Fakat
anlaşmazlığa düştüler de onlardan kimi mümin ve kimi kafir- oldu."
ifadesi, bu zümrelerden biri olan müminleri övme ve öbür zümre olan kafirleri
yerme anlamı taşır. Aşağıdaki ayet de bu anlamdadır:
"İşte bunlar
Rabb'leri hakkında çatışan iki hasım taraftır. Bu taraflardan kafir olanlara
ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar irinli sular dökülecektir
onların. Bununla bağırsakları ve derileri ya-rılacaktır. Ayrıca onlar için
demir topuzlar da vardır. Her ne zaman cehennemden ve onun ızdırabından çıkmak
isterlerse, yine oraya döndürülürler. Ve onlara "Yanma azabım
tadınız" denir." (Hacc:
22/19-23)
Ebu Zerr'den -Allah
ondan razı olsun- rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu ayet
hakkında şöyle buyurmuştur:
"Bu ayetin Bedir
savaşı sırasında biribirleri ile vuruşan iki taraf hakkında, yani Ali,[7] Hamza[8] ve
Ubeyde b. Haris[9] ile Kureyş tarafından
onların karşılarına çıkan Utbe, Şeybe[10] ve
Velid b. Utbe hakkında inmiştir."
Sözün kısası, bu ümmet
arasında ihtirasların körüklenmesine yolaçan ihtilafların çoğu, birinci
kategoriye giren ayrılıklardır. Bu ayrılıklar ihtirasları körüklemek bir yana
işi, kan dökmeye, malları mubah saymaya, düşmanlık ve derin kin duygularının
ekilmesine kadar götürmüşlerdir. Çünkü taraflardan biri karşı tarafın
haklılığını kabul edip, ona insaf göstermemekte tersine sahip olduğu haklılığa
bir çok yanlışlıklar eklemektedir. Tabii ki, karşı taraf da öyle.
Nitekim, Cenab-ı Allah
(c.c.) şu ayetle insanın "ölçüyü aşmasını" ihtilafın kaynağı
saymıştır.
"Oysa kendilerine
kitab verilenler, onlara apaçık deliller geldikten sonra sırf birbirlerine
karşı ölçüsüz tutumları yüzünden o kitab hakkında ihtilafa düştüler."
Çünkü "ölçüyü
aşmak" başkaları karşısında hiç bir sınır tanımaksızın haksızlığa girişmek
demektir. Bu ümmete ibret olsun diye bu nokta Kur'an'm bir çok yerinde
tekrarlanarak vurgulanmıştır. Ebu Hureyre -Allah ondan razı olsun-tarafından
rivayet edilen şu hadiste de Peygamberimiz (s.a.v.) mesele ile ilgili bir başka
inceliği dile getiriyor:
"Size
söylemediğim şeyler hakkında beni rahat bırakınız. Çünkü sizden öncekiler çok
soru sordukları ve Peygamberlerine ters düştükleri için helak oldular. Ben size
bir şeyi yasaklayınca ondan kaçınınız, buna karşılık size bir şey emredince
onu elinizden geldiği oranda yerine getiriniz."[11]
Görüldüğü gibi
Peygamberimiz sahabilere emir vermediği şeyleri kurcalamamalarını buyuruyor.
Sebep olarak bu yüzden daha önceki ümmetlerin helak olduklarını belirtiyor.
Yani daha önceki ümmetler çok soru sordukları ve peygamberlerin dediklerine
karşı çıktıkları için helak olmuşlardi. Nitekim bilindiği gibi Cenab-ı Allah
bize Kur'an'da İs-railoğulularının, cihad ve diğer bazı konularda Musa'nın
emirlerini dinlemediklerini ve kendilerine kurban etmelerini emrettiği sığırın
nitelekleri hakkında ona bir çok sorular sorduklarım detaylı bir şekilde
anlatmaktadır.
Burada şu noktayı
belirtelim. Yukardaki hadiste sözü edilen "Peygamberlere karşı ihtilaf dan
maksat, -gerçi doğrusunu Allah bilir, ama- peygamberlere karşı gelmek, onların
dediklerini yapmamak demektir. Hani hükümdara karşı gelindiği zaman
"Halk, hükümdara karşı ihtilaf etti." denmesi bu isyan olayının bu
şekilde ifade edilmesi gibi. Fakat ayette sözü edilen "ihtilaf ise
"halkın arasında beliren görüş ayrılıkları" anlamındadır. Gerçi bu
ikisi birbirinden ayrılmaz, başka bir deyimle peygamberlere karşı beliren ihtilaf,
halk arasında da ihtilafın doğmasına yol açar.
Ayrıca Kur'an
hakkındaki ihtilaf, ya Kur'an'in söz ve kelimeleri ile ilgili lafzı (sözel)
bir görüş ayrılığı olur. Yukarda anlattığımız farklı okuma şekilleri gibi. Ya
da görüş ayrılığı ayetlerin yorumu ile ilgili olur. Yorum farklılıklarından
kaynaklanan ihtilaflar ile ilgli olarak Ahmed b. Han-bel'in "Müsned"
adlı hadis kitabının bir yerinde şöyle deniyor:
"Amr b. Şuayb'ın[12]
babasına dayanarak anlattığına göre dedtesi şöyle-diyor:
'*Bir defasında bir
kaç kişi Peygamberimizin kapısı yanında oturmuş konuşuyorlardı. Aralarından
biri:
"Allah şöyle
demedi mi?" dedi. Bunun üzerine bir başkası da:
"Allah şöyle
demedi mi?" diye karışılık verdi. Bu tartışmayı işiten Rasulullah hemen
dışarı fırladı, yüzünde sanki nar taneleri açmıştı, hiddetli bir şekilde
tartışmaları şöyle dedi:
"Size böyle
yapmanız mı emredildi? (veya size böyle mi emir gönderildi?)" Yani
Allah'ın kitabının bazı ayetleri ile diğer bazı ayetlerini çarptırasımz
(ayetler arasında çelişki arayasımz) diye mi emredildiniz? Sizden önceki
ümmetler, işte bu gibi tutumları yüzünden helak oldular. Bu tip tartışmaların
size hiçbir faydası yoktur. Size emrettiklerime bakıp onları yerine getiriniz
ve size yasakladıklarıma bakıp onlardan vazgeçiniz."[13]
Yine aynı kaynakta
Davud b. Ebu Hind'e dayanılarak belirtildiğine göre "Peygamberimiz bir
defasında sahabilerin yanına çikageldi, onlar o sırada kader konusunda
tartışıyorlardı" Bundan sonra yukardaki hadis olduğu gibi naklediliyor.
Yine aynı kaynakta yer
aldığına göre Amr b. Şuayb, babasına dayanarak dedesinin şöyle dediğini
naklediyor:
"Bir defasmda ben
ve kardeşim karşılığında bana kızıl da-veler bağışlarsa razı olmayacağım bir
topantıya katılmıştık. Bir ara bir gurup yaşlı sahabinin Peygamberimizin kapısı
önünde oturduklarım gördük. Onların arasına girmek istemediğimiz için bir
kenara çekilip oturduk. O sırada sahabi-ler Kur'an'ın bir ayetini okuyarak
yüksek sesle üzerinde tartışmaya giriştiler. Bunun üzerine Rasulullah ansızın
kapıya çıktı, yüzü kızarmıştı ve tartışan sahabelerin üzerine toprak saçarak
yöyle buyurdu:
"Ağır olunuz, ey
sanabilelim. Sizden önceki ümmetler bu yüzden helak oldular. Yani onlar
Peygamberlerine ters düştükleri ve kendilerine gelen kitabın hükümleri
arasında çelişki aradıkları için helak oldular. Kur'an, bazı ayetleri ile diğer
bazı ayetlerini çürütmek, yalanlamak için değil, bütün ayetleri ile birbirini
desteklemek üzere inmiştir. Kur'an'ın bildiğiniz kısımlarını uygulayınız ve
bilmediğiniz kısımlarını da bilenlere havale ediniz."[14]
Yine aynı kaynağın ve
aynı rivayet zincirinin belirttiğine göre "Peygamberimiz bir gün kapıya
çıktı, o sırada bazı sahabiler kader hakkında konuşuyorlardı. Bu durumu gören
Rasulullah'ın çehresinde kızgınlıktan sanki nar taneleri açmıştı. Tartışan
sahabilere şöyle buyurdu:
"Niye Kur'an'm
bazı kısımlarını diğer bazı kısımları ile karşı karşıya getiriyorsunuz? Sizden
önceki ümmetler bu yüzden helak oldu."
Hadisin ravisi
sözlerini şöyle bağlıyor:
"Peygamberimizin
katıldığım hiçbir toplantısı için bu kadar hayıfîanmamıştım. Bunun kadar
hayıflandığım, yazıklandığım bir toplantı olmamıştır. Çünkü ben o toplantıda
yoktum."[15]
Görüldüğü gibi bu
hadis Amr b. Şuayb'dan işitilerek bir kaç kanal tarafından rivayet edilmiştir.
Öteyandan İbn-i Mace, "Sünen" adlı kaynak eserinde aynı hadisi
Muavi-ye'ye dayanarak zikretmiştir. Öte yandan Ahmed b. Hanbel (halife)
Mütevekkil'e[16] yazdığı mektupta[17] bu
hadise yer verdiği gibi hilafet sarayındaki tartışma sırasında karşısındakilere:
"Kur'an'ın bazı
ayetlerini diğer bazı ayetlerine karşı delil olarak kullanmamız
yasaklanmıştır" dedi. Çünkü bu değerli imam, bu hadise uymamanın, ona
karşı çıkmanın yolaçacağı büyük fesadı iyi biliyordu. Yine bu hadisle aynı anlama
gelen başka bir hadise de Tirmizi Ebu Hurejre'ye dayanarak yer vermiştir.[18]
Bu konuda söylenecek
söz çoktur, fakat bizim şimdiki maksadımız bu değildir. Bizim şimdiki asıl
amacımız daha önceki ümmetlere benzemenin bu ümmet için taşıdığı tehlikeyi
vurgulamaktadır. Çünkü yukardaki hadisin özü Peygamberimizin belirttiği gibi
"İnsanoğlunun helak oluşunun temel sebebi kader hakkında
tartışmaktır." Sebebine gelince "Evren, aydınlık ve karanlık olmak
üzere iki zıt gerçekten meydana gelmiştir" diyen Mecusilerin[19]
mezhebi olsun, Evren'in "Kadim (varlığının başlangıcı yok)" diyen
Sabiilerin[20] (yıldızlara tapanların)
ve diğer maddecilerin mezhepleri olsun, bu ümmetin ve diğer ümmetlerin
mecusileri-nin[21] nice mezhepleri olsun,
şeriatleri inkar eden bir çok akımların mezhepleri olsun, bunların hepsi temelde
kader konusuna dayanır.
Sebebine gelince bu
akımlar, Allah'ın eyleminin (fiilinin) sebebini, yani yaptıklarının nedenini
tartışma konusu yaptılar. Böyle olunca Cenab-ı Allah'ı sıradan varlıklara benzetmenin
gereği olarak, O'nun eylemlerini neden bağlayabilecekleri bir şey ortaya
koymak istediler ve sapıklığın koyusuna düştüler. Çünkü ya Allah'ın eyleminin
sürekli şekilde O'nun özüne yapışık olduğunu, ya bu eylemlerin İki ayrı
yapıcısı (faili) olduğunu, ya eylemin bir kısmını Allah'ın ve diğer kısmını
yaratıkların işlediklerini ileri sürmüşlerdir.
Öteyandan Allah'ın
eylemi (fiii) ile emri arasında kendilerince çelişki gördüklerinde de ya
"O yaptığın zıddım emretmez" veya "O emrettiğin zıddım takdir
etmez" demişlerdir. Böylece kimi kaderi onaylayıp Allah'ın emrini inkar
ederken, kimi de, O'nun emrini onaylayıp kaderi inkar etmiştir. Çünkü
tarafların her ikisi de zaman zaman bu ikisinin (kader ile emrin) bağdaşmasını
imkansız saymışlardır. Tarafların her biri, karşı tarafın onayladığını inkar
ederken yanılgıya düşmüştür.
Bu sık sık böyle olur.
Çünkü bir şeyin hükümlerinden, eklenti ve uzantılardan önce o şeyin Özü,
kendisi tartışmaya konu olur. Bu böyle olduğu için Peygamberimiz "Onun
(Kur'an'ın) bildiğiniz kısımlarını uygulayınız ve bilmediğiniz kısımlarını da
bilenlere havale ediniz" buyurmuştur.
Bu hadisleri burada
ele almaktaki maksadımız , Kur'an-ı Kerim'den okuduğumuz Allah'ın (c.c.)
"Daha öncekiler gibi eğriliğe daldınız" buyruğuna paralel
vurgulamaların sünnette ve hadiste varolduğunu göstermektedir. İşte
sahabiler-den Vakıd-ı Leysi'nin[22] şu
anlattıkları da bu kategoridendir:
"Peygamberimizle
birlikte Huneyn savaşma çıkmıştık. O sırada biz daha yeni müslüman olmuştuk.
Bir ara müşriklerin bir ağacın çevresinde halkalandıkları ve silahlarını da bu
ağaca astıklarını gördük. Buna "Zat-ı Envat" adını veriyorlardı.
Biz de bir ağacın
yanına varınca Peygamberimize:
"Ya Rasulallah,
biz de, onlar gibi, zat-ı Envat yapalım mı?" deyince Rasulullah bize şu
cevabı verdi:
"Allahu ekber! Bu
dediğiniz onların geleneklerinden biridir. Nefsim elinde olan Allah'a yemin
ederek söylüyorum ki, bu söyledikleriniz, İsrailoğullarının Musa'ya:
"Ey Musa, onların
nasıl ilahları varsa bize de öyle bir ilah yap" demelerine
benzer." (Araf:
7/138)
Sizden öncekilerin
gelenek ve adetlerine ilerde düşünmeden dalacaksınız."[23]
Bu arada daha önce
sunduğumuz bu konudaki iki hadisi tekrar hatırlayalım. Buhari ile Müslim'in
Ebu Said-ül Hudri'ye dayandırarak yer verdikleri ilk hadiste Peygamberimiz
şöyle buyurmuştu:
"Sizden
öncekilerin geleneklerine kesinlikle kılıkilı-na uycaksınız. Öyle ki, onlar
kertenkele deliğine girse siz de (mutlaka bir hikmeti vardır) diyerek oraya
gireceksiniz." Sahabelerin:
"Ya Rasulallah,
bizden öncekilerden kasdmız yahudiler ile hristiyanlar mıdır?'* şeklindeki
sorusuna karşılık Rasulullah:
"Başka kimler
olabilir?" diye cevap verdi.
Buhari'de[24] yer
alan ve Ebu Hureyre tarafından rivayet edilen ikinci hadiste de Peygamberimiz
şöyle buyurmuştu:
"Ümmetim dirsek
dirsek, karış karış daha önceki dönemlerin yolunu benimseyecektir."[25]
Sahabilerin: 'Tersleri
ve Bizanslıları mı kastediyorsunuz şeklindeki sorusuna Peygamberimiz:
"Daha başka
kimler var ki?" diye karşılık vermiştir.
Bütün bu hadislerde
haber kaynağı olan Peygamberimiz, bu benzeme olaylarının maydana geleceğini
önceden bildirmiş ve böyle yapacak olanları kınamıştır. Tıpkı Kıyamet gününün
eşiğinde meydan gelecek olan alamet nitelikli kötülükleri ve işlenecek olan
büyük haramları Önceden haber verişi gibi. Bunlardan açıkça anlaşılıyor ki,
yahudilere, hristiyanlara, perslere ve bizanshlara benzemek gerek Allah'ın ve
gerekse Peygamberimizin kınadıkları bir tutumdur. Bizim buradaki amacamaz da
bunu belirtmektir.[26]
"Kitab ile sünnet
bu benzemenin meydene geleceğini önceden haber verdiklerine göre bunu
yasaklamanın ne faydası olabilir?" diyemeyiz. Çünkü aynı kitab ve sünnet
Kıyamet gününe kadar bu ümmet arasında Allah tarafından Peygamberimize
gönderilen gerçeklere bağlı bir kesimin her zaman varolacağını ve yine bu
ümmetin hiçbir zaman sapıklıkta birleşmeyeceğini de haber veriyor. Böyle
olunca diğer ümmetlere benzemeyi yasaklamak hakka bağlı kesimin artmasını,
kökleşmesini ve imanının kuvvetlenmesini sağlayıcı etki yapar. Duaların kabul
edicisi olan Allah'dan, bizleri de bu hakka bağlı kesimden eylemesini
diliyoruz.
Ayrıca bu yasaklama
ile hiç kimsenin söz konusu benzerlikten vazgemeyeceği farzedilse bile,
verilen bu bilgiler sayesinde bu çirkin tutumun kötülüğü bilinmiş ve buna
inanılmış olacaktır. Oysa Allah'ın hoşlanmadığı bir şeyi bilme ve bu konuda
inanç sahibi olmak da yararlı bir şeydir. Her ne kadar bu bilginin gerektirdiği
gibi davranılmamış olsa bile. Daha doğrusu bilmek ve inanmak, bilgi ile
birlikte olmayan ajnelden ve davranıştan daha önemli ve daha faydalıdır. Çünkü
insanın iyiliği tanıyıp, kötülüğün kötü olduğunu kabul etmesi ne iyiliği
tanıyan ve ne de kötülüğün kötülüğünü bilen ölü kalbi bir kimse olmasmdan çok
daha iyidir.
Baksanıza,
Peygamberimiz (s.a.v.) Müslim'de yer alan şu hadiste ne buyuruyor:
"İçinizden kim
her hangi bîr kötülük görürse onu eli ile değiştirsin (bilfiil ortadan
kaldırsın). Eğer buna gücü yetmezse onu dili ile değişirsin (kötülüğün kötü
olduğunu dile getirsin). Eğer buna da gücü yetmezse kötülüğü kalbi ile
değiştirsin (ona karşı nefret beslesin). Bu imanın en zayıf derecesidir."[27]
Başka bir rivayete
göre hadisin son kısmı:
"Bunun (kötülüğe
karşı kalble nefret duymanın) ötesinde hardal tanesi kadar bile iman
yoktur."[28] şeklindedir.
Kalbin kötülüğe karşı
çıkışı, söz konusu davranışın kötü olduğuna inanması ve bu yüzden o
davranıştan nefret etmesi demektir. Bu durum meydana gelince, kalbde iman var
demektir. Buna karşılık kalb, bu doğruyu tanıma ve kötülüğe çıkma yeteneğini
kaybedince iman ortadan kalkmış olur.
Ayrıca insan bir
günahı ısrarla işlemeye devam ettiği, onu sildirecek hiçbir iyilik yapmadığı
halde bu günah için istiğfar edebilir ve yaptığı işin günah olduğunu bildiği
takdirde, onu daha az işleyebilir ve işlenmesi uğruna daha az istekli olur.
Bütün bunlar bir yana
biz insanların kötülüğü bırakmayacaklarını, hatta yaptıkları kötülüğün
kötülük' olduğunu kabul etmeyeceklerini kesinlikle bilsek bile, bu durum Peygamberimizin
getirdiği mesajı halka tebliğ etmemize, onlara gerçekleri açıklamamıza engel
değildir. Hatta bu durum Ahmed b. Hanbel'den gelen iki rivayetten birine ve bir
çok bilginin görüşüne göre tebliğ zorunluluğunu, iyiliği emredip kötülüğü
yasaklama gereğini ortadan kaldırmaz.[29] Allah'a
hamdolsun ki, Peygamberimizin haber verdiğine göre:
"Kıyamet gününe
kadar bu ümmet arasında hakkı tutup destekleyen bîr kesim her zaman
bulunacaktır."
Bu söylediklerimiz
sırf .ele aldığımız bu yabancılara benzeme konusuna mahsus değildir. Tersine bu
durum, Kur'an ve hadiste meydana geleceği önceden haber verilen her kötülük
için geçerlidir.
Kur'an'da yer alan
kafirlere benzemeyi yasaklayıcı delillerden biri şu ayettir:
"Ey müminler,
sakın Raina (bizi gözet) demeyiniz. Onun yerine unzurna (bize bak) deyiniz.
Kafirleri acı bir azap bekemektedir."
(Bakara:
2/104)
Gerek Katade[30] ve
gerekse başka bazı tefsir bihginleri[31]
bu ayeti açıklarken
"Yahudiler bu sözü alay etmek maksadı ile kullanıyorlardı. Bu yüzden
Cenab-ı Allah, müminlerin onlar tarafından kullanılan bir sözü kullanmalarını
hoş görmemiştir."[32]
diyor. Katade bu konudaki sözlerini "Yahudiler Peygamberimize alay etmek
maksadı ile "Raina sama-ka" (işitmenle bizi gözet) derlerdi. Bu söz
yahudi dilinde çirkin bir küfür anlamına geliyordu" şeklinde bağlıyor.
Ahmed b. Hanbel'in[33]
naklettiğine göre tefsir bilgini Atıyye Avfi[34] bu
ayeti açıklarken şöyle diyor: "Bir gurup yahudi Peygamberimize gelerek
"Raina sam'aka (işitmenle bizi gözet)" derlerdi. Zamanla bu deyimi
müslümanlar da kullanmaya başlayınca Cenab-ı Allah, onların yahudiler tarafından
söylenen bu sözü kullanmalarını hoş görmemişti."[35]
Tefsir bilginlerinden
Ata,[36] bu
konuda "Bu söz, cahiliy-ye döneminde Ensar (Medineliler) arasında
kullanılan yöresel bir deyimdi"[37]
derken Ebu Aliye[38] aynı konuda "Arap
müşrikleri biribirlerine bir şey anlattıkları zaman olayı anlatan taraf
arkadaşına "Rain
Tefsircilerin bu
açıklamaları kesinlikle belirliyor ki, bu deyim müslümanlarm dilinde yahudi
dilinde olduğu gibi küfür anlamına gelmemesine rağmen, yahudiier tarafından
kullanıldığı için müslümanlarm onu ağıza almaları yasaklanmıştır. Sebebine
gelince bu noktada yahudilere benzemek, kafirlere benzemenin bir unsuru ve
onların amaçlarını gerçekleştirmelerinin bir aracı sayılmıştır. Şimdi de şu
ayetleri okuyalım:
"Dinlerinde
ayrılığa düşüp gurup gurup bölünenlerle Sen'in hiçbir işin yoktur, onların işi
Allah'a kalmıştır. İlerde Allah onlara yaptıklarını tek tek
bindirecektir."
(En'am: 6/159)
Bilindiği gibi
"Dinlerinde ayrılığa düşüp gurup gurup bölünenler kafirlerdir. Nitekim
Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Sakın
kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa saplanıp ihtilafa düşenler
gibi olmayınız."
(Al-iİmran: 3/105)
"Kitab ehli,
ancak kendilerine açık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler." (Beyyine: 98/4)
"Biz Hristiyanız
diyenlerden de söz almıştık, ama onlar uyarıldıkları konuda paylarını almayı
unuttular. Bu yüzden Kıyamet gününe kadar onların arasına kin ve düşmanlık
saldık. Allah ilerde onlara ne yaptıklarını bir bir haber
verecektir."
(Maide: 5/14)
Cenab-ı Allah (c.c.)
yahudilerle ilgili olarak da şöyle buyuruyor:
"Hiç şüphesiz, Rabbinden
sana indirilen gerçekler onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttıracaktır.
Bu yüzden biz onların arasına Kıyamet gününe kadar sürecek bir kin ve
düşmanlık saldık."
(Maide: 5/64)
Okuduğumuz ayetlerin
ilkinde Cenab-ı Allah, Peygamberine:
"Onlarla Sen'in
hiçbir işin, hiçbir ilgin yoktur." buyuruyor. Bu ifade Rasulullah'ın
kafirlerden her bakımdan ve her konuda ilgisini kesmesini, onlardan uzak
olmasını gerektirir. Çünkü her hangi bir özel konuda başkasına uyan kimse o
konuda "Ondan" dır. Bilindiği gibi insan "Ben falancadanım"
veya "falanca bendendir" demek ister. Çünkü iki tekil şahıs ancak tür
bakımından birleşebilirler. Tıpkı Cenab-ı Allah'ın (c.c):
"Onlar
biribirlerindendir" şeklindeki ayeti ve Rasulul-Iah'm Ali'ye (r.a.):
"Sen Ben'densin.
Ben de Sendenim"[41]demesi
gibi. Buna karşılık eğer "biri" "Benim falanca ile hiçbir ilgim,
hiçbir işim yok" derse bu söz "Benim onunla hiçbir ortak yönüm yok,
ben onun her şeyinden uzak ve ilgisizim" demektir.
Şimdi düşünelim.
Cenab-ı Allah, Peygamberi ile kafirler arasında hiçbir ilginin, hiçbir ortak
yönün bulunmadığını açıkça belirttiğine göre, gerçekten Peygamber'e bağlı
olanların, tıpkı Peygamberimiz gibi kafirlerden uzak ve onlarla ortak
yönlerinin bulunmaması gerekir. Buna karşılık kim kafirlerle uyum ve bağdaşma
halinde olursa, bu uyum ve bağdaşma oranında Rasulullah'a ters düşüyor demektir.
Çünkü ortada dinleri yönünden biribirine taban tabana zıt iki kişi düşünürsek
bunlardan birine ne oranda benzersen öbürüne o oranda ters düşmüş olursun.
Şimdi de ayetleri
inceleyelim:
"Göklerde ve
yerde bulunan varlıkların tümü Allah'a aittir. İçinizdeki duyguları gizlesiniz
de açığa vur-sanız da Allah sizi bunlardan hesaba çeker, sonra da di-ledeğini
af edip dilediğini azaba çarptırır, Allah her şeye kadirdir. Peygamber,
Rabbi'nden kendisine indirilen gerçeklere inandı, müminler de öyle. Hepsi
Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitablanna ve peygamberlerine inandılar ve
"O'nun peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız. Duyduk ve uyduk.
Rabbimiz, bizi bağışlamanı dileriz. Dönüşümüz sanadır. Allah, hiç kimseye gücünün
dışında bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına,
işlediği kötülük de kendi zararınadrr. Rabbimiz, eğer unutur veya yanılırsak
bizi sorumlu tutma! Bize bizden öncekiler gibi ağır yük yükleme. Rabb'imiz,
bize gücümüzün yetmeyeceği yükleri yükleme! Bizi affet bizi bağışla, bize acı!
Sen bizim mevlamız-sm (efendimiz, koruyucumuzsun), kafirler güruhuna karşı
bize yardım eyle."
(Bakara: 2/284-286)
Müslim'de yer aldığına
göre sahabilerden Ebu Hureyre -Allah ondan razı olsun- şöyle diyor:
Yukardaki ayetlerin
ilki inince sahabiler sıkıntılı bir şekilde Peygamberimizin yanma koştular.
Yanından ayrılmak üzere hayvanlarının sırtına binecekleri sırada:
"Ya Rasulallah,
bize yapabileceğimiz kadar namaz, oruç, cihad ve zekat yükle. Fakat sana inen
bu ayetin gereğini yerine getirmeye gücümüz yetmez" dediler. Bunun
üzerine Peygamberimiz kendilerine şu karşılığı verdi:
"Yoksa sizden
önceki ehl-i kitab gibi -Duyduk ve karşı geldik- mi demek istiyor sunuz?
Tersine sizler -Duyduk ve boyun eğdik. Rabbimiz Sen'den mağfiret dileriz,
dönüşümüz sanadır- deyiniz."
Sahabiler bu sözleri
tekrarlayıp dillerini bunlara alıştırdıktan kısa bir süre sonra Cenab-ı Allah
(c.c.) "Peygamber, Rabbinden kendisine indirilen gerçeklere inandı,
müminler de Öyle. Hepsi Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine inandılar ve "O'nun peygamberlerinden hiç birini
diğerinden ayırmayız. Duyduk ve uyduk. Rabb'imiz Sen'den mağfiret dileriz,
dönüşümüz sanadır" anlamındaki ayetleri indirdi.
Sahabiler bu
ayetlerdeki buyruğa uyunca, Cenab-ı Allah (c.c.) ilk ayetin hükmünü neshederek
(yürüklükten kaldırarak) şu ayeti indirdi:
"Allah hiç
kimseye gücünün dışında bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi
yararına, işlediği kötülük de kendi zararınadır."
"Rabb'imiz, eğer
unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma, bize bizden öncekiler gibi ağır
yük yükleme! Rabb'imiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükleri yükleme, bizi
affet, bizi bağışla. Sen bizim mevlamızsin! Kafirler güruhuna karşı bize yardım
eyle"[42]
Görüldüğü gibi
Peygamberimiz kendisi ile görüşmeye gelen sahabilere Allah'ın emirlerini daha
önceki ehl-i kitab gibi karşılamaktan sakındararak, onlara "Duyduk ve
uyduk" demelerini emrediyor. Bunun üzerine de Allah sahabilerin bu
tutumlarından hoşnut olarak daha önceki ümmetlerin omuzlarına yüklemiş olduğu
ağır yükleri ve yükümlülükleri onların üzerinden kaldırıyor.
Nitekim Cenab-ı Allah,
Peygamberimizin niteliklerini belirtirken:
"Üzerlerinde daha
önceden kalan ağır yükleri ve taşınması zor sorumlulukları kaldırır" diye
buyurarak O'nun, kitab ehlinin sırtlarında bulunan ağır yükleri ve taşınması
zor zorunlulukları ümmetinin sırtından kaldırdığını belirtiyor. (A'raf: 7/157)
Az önce belirttiğimiz gibi müminler bu yolda Allah'a dua edince peygamberimiz
onlara dualarının kabul edildiğini haber vermiştir. Bu durum her ne kadar farz
kılmanı ve haram edileni ortadan kaldırmak ise de Cenab-ı Allah, kendisine karşı
gelinmesini istemediği gibi izin verdiği kolaylıkların kullanılmasını da
sever.[43]
Aynı şey peygamberimiz
için de geçerlidir.
Gerçekten
peygamberimiz bu tip ağır yükler ve taşımamızı zor zorunluluklar bakımandan
kitab ehlinebenzemeyi hoş karşılamadığı için "İslamda Ruhbanlık110
yoktur."[44] diyerek sahabilerini ömür
boyu bekar yaşama zorunluluğundan uzak durmaya çağırmış, sahurda yemek yemeyi
emrederek[45] geceleri ara vermeksizin
oruç tutmayı yasaklamış[46] ve
keşişlerden bahsederken "onlar kitab ehlinin manastırlarda kalan
artıklarıdır" diyerek bizi onlara benzemekten alakoymuştur. Bu konu
gerçekten çok geniştir. Şimdi de şu ayeti okuyalım:
"Ey müminler,
sakın yahudiler ile hristiyanlan dost edinmeyiniz. Onlar biribirlerinin
dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o artık onlardandır."
(Maide: 5/51)
Cenab-ı Allah (c.c.)
başka bir ayette de yahudileri dost edinen münafıları kınayarak şöyle
buyuruyor:
"Allah'ın
gazabına uğramış bir kavmi dost edinenlere baksana! Onlar ne sizdendirler ve
ne de onlardan. Onlar bile bile yalan yere yemin ederler. Allah onlar için
ağır bir azab hazırladı. Onlar nekötü bir iş yapmışlardır! Yeminlerini kalkan
yapıp insanları Allah'ın yolundan çevirdiler. Bu yüzden onları küçük düşürcü
bir azab bekliyor. Onların ne malları ne de evlatları başlarına gelecek olan
Allah'ın gazabı savamaz. Onlar orada ebedi kalmak üzere cehennemliktirler.
Allah onların hepsini yeniden dirilttiği gün dünyada söze yemin ettikleri gibi
O'na da yemin edip müslüman olduklarını söyleyecekler ve yalan yere yemin
etmenin kendilerine bir faydası olacağını sanacaklardır. Haberiniz olsun ki, onlar
gerçekten yalancıdırlar. Şeytan onları pençesi altına alarak kendilerine
Allah'ı anmaya unutturmuştur. Onlar şeytanın hizbidirler. Haberiniz olsun ki,
şeytanın hizbi kaybedecektir. Alah'a ve O'nun Rasulüne düşman olanlar en alçak
kimseler arasındadırlar. Allah -Ben ve peygamberlerim kesinlikle galip
geleceğiz- diye yazdı. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstündür. Allah'a ve ahiret
gününe inananların, babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları bile olsa,
Allah'a ve Rasulullah'a düşman olanlarla dostluk kurduklarını göremezsin. Onlar
o kimselerdir ki, Allah kalblerine iman yazmış ve kendinden bir ruh ile
desteklemiştir. Allah onları altlarından ırmaklar akan cennetlere ebedi olarak
yerleştirecektir. Allah onlardan razı, onlar da O'ndan razıdırlar. İşte
bunlar Allah'ın hizbidirler. Haberiniz olsun ki, Allah'ın hizbine mensup
olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." (Mücadele:
58/14-22)
Cenab-ı Allah (cc.)
Kur'an'in başka bir yerinde de şöyle buyuruyor:
"Onlar ki, iman
ettiler, göç ettiler, Allah yolunda malları ve canları ile savaştılar ve onlar
ki yurtlarına göçenleri barındırıp korudular. İşte bunlar bir birlerinin dostları
(velileri) dırlar. İman edip de göç etmeyerek müşrikler arasında kalanlara
gelince kendileri göç edinceye kadar onlara karşı hiçbir koruyuculuk (velilik)
sorumluluğunuz yoktur. Fakat eğer din konusunda sizden yardım isterlerse
onlara yardım etmeniz gerekir. Yalnız bu yardjım anlaşmalı olduğunuz bir guruba
karşı olmamalıdır. Allah yaptıklarınızı görür. İnkar edenler de birbirlerinin
dostlarıdır.Eğer bu prensibe uymayarak biribirlerinizi desteklemezseniz
yeryüzünde büyük bir fitne ve kargaşalık meydana gelir. Onlar ki, iman ettiler,
göç ettiler, Allah yolunda savaşılar ve onlar ki, kentlerine göç eden müminleri
barındırdılar, onlara yardım ettiler. İşte gerçek müminler onlardır, onlar için
bağış ve keremli rızık vardır. Onlar ki, sonradan iman edip göçederek sizinle
birlikte savaştılar. İşte onlar da sizdendirler." (Enfal:
8/72-75)
Görüİdüğü gibi Cenab-i
Allah (c.c.) bu ayetlerde MeJc-ke'li (muhacir) ye Medine'li (ensar) müslümanlar
arasnda ve bunlarla daha sonra Kıyamet gününe kaçiar'iman edip göçederek Allah
yolunda savaşacaklar arasında dostluk ilişkisi kuruyor. Muhacir (göçmen)
aslında Allah'ın yasaklarından kaçınan kimse demektir.[47]
Cihad (Allah yolunda
savaşmak) da Kıyamet gününe kadar geçerlidir.[48]
Bu iki sıfat her
insanda ayrı ayrı bulunabilir. Gerçekten çoğu yumuşak huylu insanlar
kötülüklerden sakınmaya yatkındırlar, fakat cihada eğilimli değildirler. Buna
karşılık sert mizaçlı ihsanlar da, cihada yatkın olurken kötülüklerden uzak
kalmaya eğilimli değildirler. Oysa, Cenab-ı Allah, bu iki sıfatı kişiliklerinde
birleştirenler arasında dostluk ilişkisi kuruyor. Bu özelliğe sahip olanlar
gerçekten inanmış Muhammed (s.a.v.) ümmetidir.
Kur'an'ın başka bir
yerinde şu ayetlerle karşılaşıyoruz:
"Sizin dostunuz
ancak Allah, Allah'ın R a sulu ile namazlarını kılan, zekatlarını veren ve
rüküa varan müminlerdir. Kim Allah'ı, Allah'ın Rasulünü ve mü'min-leri dost
edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar yalnız Allah'ın hizbinin mensupları,
Allah'ın taraftarlaridilar. Ey müminler, sizden önce kitab verilmiş olanlardan
dininizi alay ve eğlence konusu yapanlarla kafirleri dost edinmeyiniz. Eğer
inanıyorsanız sadece Allah'dan korkunuz."
(Maide: 5/55-57)
Bu ayetlerin Kur'an'da
bir çok benzerleri vardır. Bu ayetlerde Cenab-ı Allah (c.c.) kendisinin hizbi,
ordusu ve taraftarları olarak nitelediği müminler arasında gerçek anlamlı bir
dostluk kurulmasını emrederken, bu kimselerin kafirleri sevemeyecekleri ve
dost edinemey çeklerin i haber vermektedir.
Sevgi ve dostluk
kalble ilgili duygular olmakla birlikte görünüş bakımından kafilerden farklı ve
başka olmak, mümin için onlarla ilişkileri koparıp zıtlaşmaya girişmekten daha
kolaydır. Buna karşılık kafirlere görünüş bakımından ortak olmak, eğer şu veya
bu şekilde, uzaktan ve yakından sevginin ve dostluğun sebebi veya bahanesi
değilse, bu tutum ilişkileri koparmak ve zıtlaşmaya girişme durumunun yararına
değildir, tam tersine şu veya^bn şekilde ilişki kurmaya sürükleyici bir
faktördür. Tabii kurallar böyle gerektirdiği gibi, şimdiye kadarâeneyler bunu
göstermiştir. Böyle olduğu içindir ki, ilk dönem müslümanları bu ayetleri kamu
görevlerinde kafirlerin çalıştırılmaması gerektiğinin delilleri saymışlardır.
Nitekim Alimed b.
Hanbel'in rivayet ettiğine göre Ebu Musa el-Eşari[49]
şöyle bir olay anlatıyor:
Bir defasında Ömer'e:
"Benim hristiyan
bir sekreterim var, buna ne dersin?" diye sordum. Bana:
"Allah canını
almasın, niye böyle yaptın? Cenab-ı Allah'ın:
"Ey müminler,
sakın yahudiler ile hristiyanları dost edinmeyiniz, onlar biribirlerini
dostlarıdırlar" şeklindeki ayetini duymadın mı? Bir müslüman sekreter
tutsaydın ya" diye karşılık verdi. Kendisine;
"Ey Emirül
mü'minin, beni ilgilendiren onun yazı yaz-masıdır, dini onu ilgilendirir"
deyince de, bana "Allah onları horladığı için ben onları onurlandıramam,
Allah onları aşağıladığı için ben onları yükseltemem, Allah onları
uzaklaştırdığı için ben onları yakınıma alamam" şeklinde cevap verdi.[50]
Kur'an'ın buyruğu,
Peygamberimizin sünneti ve raşid ha--Hfelerin uygulamaları böyle olduğu için
bütün fıkıh alimleri, kafirlere ters düşülmesi, onlara özenilmemesi gerektiği
hususunda görüş birliğine varmışlardır. Mesela Ebu Hurey-re -Allah ondan razı
olsun- tarafından rivayet edilen bir hadise göre Peygamberimiz (s.a.v.):
"Yahudiler ile
hristiyanlar saçlarını boyamazlar siz onların yaptıklarının tersini
yapınız."[51] buyurmuştur. Yani
Rasulullah doğrudan onlara ters düşülmesini kesinlikle emretmiştir.
Buradaki ifade
düzenlemesinden açıkça anlaşılıyor ki, saçları boyama emrinin gerekçesi
yahudilere ve hristiyanlara ters düşmektedir. Çünkü: "Yahudiler ve
hristiyanlar saçlarını boyamazlar, siz onların yaptıklarının tersini yapınız"
ifadesi bu ters düşme emrinin gerekçesinin yahudi ve hristiyanlann saç
boyamamaları olduğunu gerektirir. Yani "saçlarınızı boyayınız, çünkü onlar
boyamazlar". "Boyama" emrinin gerekçesi "Onların
boyamaması olunca bu durum onlara ters düşme amacının boyanma emri üzerinde etkisi
olmasaydı, boyanma emrinin hemen arkasından "onları" yani
yahudilerle hristiyanları anmanın hiçbir .anlamı olmazdı.
Fakat şunu da
belirtelim ki, bu hadis onlara ters düşmenin şeriatın amacı olduğunu
ispatlıyorsa da, bu durum onlara düşülen davranışın aynı zamanda yararlı
olmasına engel değildir. Burada iki önemli nokta vardır.
Biri şu ki, dış
görünüş bakımından onlara ters düşmekte, Allah'ın mümin kullan hesabına
doğrudan doğruya fayda vardır. Çünkü onlara ters düşmek, onlardan ayrı ve
on-İara zıt olmayı, bu da cehennemliklerin davranışlarından uzak kalmayı
sağlar. Bu faydayı kalbinde nur bulunanlar kısmen de olsa gorebilirlir. Çünkü
böyleleri "Gazaba uğramışlar" ile"sapıkların" tutkunu
oldukları manevi kalb hastalığının bütün organik hastalıklardan daha ağır bir
illet olduğunun farkındadırlar.
İkinci noktaya gelince
onların kimi adet ve gelenekleri ya zararlı veya yetersiz oldukları için
yasaklanmış ve yararlılıkla kemale ulaşılsın diye zıdlan enırolunmuştur.
Sebebine gelince onların adet, gelenek ve görüşleri içinde bir tanesi bile
yoktur ki, ya zararlı ve yetersiz olmasın. Çünkü onların yürürlükten kalkmış
olan gelenek, görenek ve davranışları zaten zararlıdır. Bunların içinde
asılları yürürlükten kaldırılmamış (neshedilmemiş) olanlar ise, ya eksiltilmiş
veya fazlalaştırılmış durumdadır. Sözün kısası onların görüş, davranış ve
geleneklerinde kamil hiçbir şey bulunması düşünülemez,
Böyle olunca, her
konuda onlara ters düşmek bizim için, yararlı ve uygundur. Hatta dünya
işlerindeki bazı titizlikleri bile ya ahiretimizi veya onların üzerinde
titizlikle durduklarının dışında kalan daha önemli dünya işlerimizde bize zararlı
olabilir. Demek ki, onlara ters olmayı prensip edinmek bizim yararımizadır.
Bu konuyu biraz
irdelersek anlarız ki, kafirlik kalb hastalığına benzer, hatta daha ağır bir
illettir. Kalb hasta olunca vücudunun hiçbir azası tam anlamı ile sağlıklı
olmaz. Buna göre kalbi hasta olana hiçbir davranışı bakımından
ben-zememelisin. Eğer organlardan her hangi birisindeki hastalığı
farkedemiyorsan, kökteki bozukluğun mutlaka dallarda da etkisini göstereceğini
bilmen yeterlidir. Bu gerçeğin farkına varan kimse Allah'ın bu konudaki
emirlerinin bazı hikmetlerini, bazı inceliklerini anlayabilir.
Buna karşılık kalbinde
hastalık olanlar sırf kafirlere ters düşmek için gelen emirleri kuşku ile
karşılar. Ya bunları faydasını kavrayamadığı için kuşkuya kapılır veya bu
emirleri, yeryüzündeki egemenliğini pekiştirmek isteyen kralların ve
hükümdarların buyruklarının benzeri sanır. Oysa, nübüvvet (peygamberlik)
egemenliği, gerçi Allah'ın "kimilerine verip kimilerinden geri
aldığı" egemenliğin doruk noktasıdır, ama aynı zamanda Peygamberlerin
gerek dünya ve gerekse ahiret ile ilgili direktiflerine uyan kullar için
yararlılığın da doruk noktasıdır.
Gerçekten kafirlerin
bütün davranış ve düşüncelerinde mutlaka sahiplerine yarar sağlamalarını
engelleyen bir bozukluk vardır. Zaten onun herhangi bir davranışı tam anlamı
ile sağlıklı bu yüzden ahirette sevap elde etmeyi hake-derdi. Oysa, onların tüm
davranış ve düşünceleri ya bozuk veya yetersizdir. Bu böyle olduğu için bize
bağışladığı İslam nimetinden dolayı Allah'a hamdediyoruz. O ki, nimetlerin en
büyüğü ve hayırların anasıdır.
Açıkça anlaşılmış
olmalı ki, sırf yahudi ve hristiyanlara ters düşmek, şeriat koyucunun genel
anlamda amacıdır. Bu yüzdendir ki, Ahmed b. Hanbel ve başka bazı imamlar saç
boyama emri ters düşme gerekçesine bağlıyorlar. Nitekim îmam-ı Ahmed şöyle
diyor: "Ebu Abdullah'dan işittiğime göre insan için en yerinde hareket ihtiyarlık
görüntüsü olan beyaz saçın rengini değiştirip kitab ehline benzememektedir.
Çünkü Peygamberimiz:
"İhtiyarlığı (ak
saçlilık görüntüsünü) değiştiriniz. Kitab ehline benzemeyeniz"[52]
buyurmuştur. Aynı konuda İshak b. İbrahim de "Ebu Abdulluh'ın babama şöyle
dediğini işitmiştim. Ey Ebu Haşİm,[53]
ömründe bir kere bile olsa saçlarını boya, senin saçlarım boyayıp yahudilere
benzemekten uzak kalmanı isterim." demiştir.
Ahmed b. Hanbel'in
delil gösterdiği bu hadisi, Tirmizi Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir. Öte
yandan aynı hadis Zübeyr'den rivayet edilerek Nesai'de de yer almıştır.
Bu hadisin ifadesi,
kitap ehline ters düşme gereğini, onlara benzemenin yasak olduğunu daha kesin
bir şekilde belirtmektedir. Çünkü bizim hiçbir rolümüz olmaksızın meydana gelmeş
bir görüntüde (ak saçlılıkta) kitap ehline benzemek yasak olunca kendi
irademezin ürünü olan davranışlarda onlara benzemek haydi haydi yasak olacak,
hatta benzerliğin bu çeşidi birinci kategorinin tersine haram olacaktır.
Şimdi de hem Buhari ve hem de Müslim'de yer alan ve İbn-i Ömer'den -Allah ondan
razı olsun- tarafından rivayet edilen şu hadisi okuyalım:
"Müşrikler gibi
olmayınız, bıyıklarınızı kısaltıp sakallarınızı uzatınız."[54]
Görüldüğü gibi bu
hadiste müşriklere ters düşmeyi kayıt-sız-şartsız bir şekilde emrettikten
sonra:
"Bıyıklarınızı
kısaltıp sakallarınızı uzatınız" buyuruyor. Yani her ne kadar ters düşme
tutumu belirli bir davranışa bağlanıyorsa da, müşriklere ters düşme İfadesinin
başa alınması ve hiçbir kayda bağlanmaması sırf karşı olma tutumunun şeriat
koyucunun amacı oluğunu gösteriyor. Çünkü ters düşmeyi öne almak, genel ifadeyi
belirlinin önüne getirmek içindir. Tıpkı senin bîrine "m
Yine aynı anlamı ifade
eden ve Müslim'in Ebu Hurey-re'ye dayanarak yer verdiği bir hadise göre
Peygamberimiz "Bıyıkları kısaltıp sakalınızı uzatınız, ateş perestler gibi
olmayınız" büyümüştür.
Burada da şeriat
koruyucunun ateş perestlere (mecusilere) benzememeyi amaç edindiğini görüyoruz.
Bu amaç varılan hükmün ya tek gerekçesi, ya gerekçelerinden biri veya
gerekçenin bir bölümüdür.
Bu böyle olduğu için
ilk müslümanîar (selef) gerek bu konuda ve gerekse başka konularda
ateşperestlere benzemenin yanlışlığını anlayınca Peygamberimiz tarafından'açıkça
belirtilmeyen ateşperest geleneklerinden de uzak durmuşlar, onlardan
hoşlanmamışlardır. Nitekim Muruz[55]
diyor ki:
"Bir defasında
Ahmed b. Hanbel'e enseyi traş etmek konusundaki görüşünü sordum. Bana bir
mecusi (ateşperest) adetidir, kim bir kavme özenirse onlardandır."[56] diye
karşılık verdi. Bu arada aynı İmam-ı Hanbel:
"Kan aldırmadan
önce enseyi traş etmenin mahzuru yoktur" demiştir. Yine bu konuda Mu
'temir b. Süleyman[57]
diyor ki:
"Babam saçlarını
kestirirken, ensesini traş ettirmezdi. Kendisine bunun nedeni sorulunca
-Acemlere benzemek mekruhtur da ondan- diye cevap verirdi."
Görüldüğü gibi
müslümanlar söz konusu hareketin hoş ol-mayaşını bazan kitab ehline benzemeye
ve bazan da acemlere özenmeye bağlıyorlardı. Bilindiği gibi her iki gerekçe de
sünnetle belirtilmiştir. Üstelik Peygamberimiz, daha önce belirttiğimiz gibi
müslümanların hem berikilere ve hem de ötekilere benzeyeceklerini önceden haber
vermişti.
Şimdi de sahabelerden
Şeddad b. Evs'den[58]
-Allah ondan razı olsun- rivayet edilen şu hadisi okuyalım. Ebu Davud'un yer
verdiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
"Yahudilere ters
düşünüz, onlar pabuçları ve mestleri ile namaz kılmazlar."[59][60]
Görüldüğü gibi
yahudilerin pabuçlarım çıkarmaları Ce-nab-ı Alah'ın (c.c.) Musa'ya -selam
üzerine olsun-:
"Pabuçlarını
çıkar" şeklindeki buyruğuna dayandığı halde yine onlara ters düşülmesi
emredilmiştir. (Tana: 12) Öte yandan Müslim'in Amr İbn-i As'a dayandırarak yer
verdiği bir hadise göre Peyfamberimiz şöyle buyuruyor:
"Bizim orcumuzla
kitab ehlinin orucu arasındaki fark sahur yemeğidir."[61]
Bu hadiste söz konusu
zümereleri ibadetlerinin biribir-lerinden ayrı olmasının şeriat koruyucu
tarafından amaç edinildiğinini belirtiyor. Nitekim Ebu Davud'un, Ebu
Hu-reyre'ye dayanarak yer verdiği bir hadiste Peyfamberimiz bu amacı daha güçlü
bir ifade ile vurgulayarak şöyle buyuruyor:
"Müslümanlar
akşam olur olmaz vakit geçirmeksizin iftar ettikleri sürece, bu din üstünlüğünü
koruyacaktır. Çünkü yahudiler ve hnstiyanlar iftar etmeyi geciktirirler."[62]
Bu hadisin
belirttiğine göre vakit gelince gecikmeksizin iftar etme sayesinde bu dinin
kazanacağı üstünlük sırf iftar zamanı konusunda yahudi ve hristiyanlara ters
düşülmesinin sonucudur. İşin bir de şu yanı var. Bilindiği gibi Peygamberimizin
gönderilmesinin amacı "Allah'ın dinini, diğer tüm dinlerden üstün
kılmaktır. "Yahudi ve hristiyanlara ters düşmek bu dinin üstünlük
kurmasını sağladığına göre demek ki, yahudi ve hristiyanlara ters düşmek
Peygamberin gelişinin en Önemli amacıdır. Bu arada İbn-i Mace'nin Abbas'a
dayanarak ve îmam-ı Ahmed'in, Saib b. Yezid'e[63]
dayanarak yer verdikleri şu hadis bu konuyu daha açık bir şekilde dile
getirmektedir:
"Ümmetim
yahudilere özenerek akşamı yıldızların doğuşuna ve sabahı da hristiyanlara
özenerek yıldızların batışına kadar ertelemedikleri sürece hayırlı yoldadırlar."[64]
Öteyandan Ahmed b.
Hanbel'in anlattığına göre Bişr b. Hasasiye'nin[65] eşi
Leyla[66]
şöyle bir olay anlatıyor:
"Bir defasında
akşam iftar etmeden iki gün arka arkaya oruç tutmak istemiştim. Eşim Bişr bunu
yapmama engel olarak bana şöyle dedi:
"Vaktiyle
Peygamberimiz böyle yapmama engel olarak bana:
"Böylesini
hristiyanlar yapıyor. Sizler Allah'ın emrettiği gibi oruç tutunuz ve Allah'ın
emrettiği şekilde orucunuzu sona erdiriniz. Allah için -orucu akşama kadar
tamamlayınız.- demektedir. Buna göre akşam olunca orucunuzu bozunuz."[67]
buyurmuştur. (Bakara: 2/187)
Görüldüğü gibi bu
olayda akşam iftar etmeden oruç tutmanın yasaklanmasına bu şekilde oruç
tutmanın hristiyan orucu oluşu gerekçe olarak gösteriliyor. Bu adet de Peygamberimizin
başka bir hadiste buyurduğu gibi onların kendi kafalarından uydurdukları
ruhbanlık anlayışının bir ürününe benzemektedir.
Bir de Müslim'de yer
alan şu olayı gözden geçirelim: Hammad[68] b.
Sabit'in[69] sahabilerden Eınes b.
Malik'e dayanarak anlattığına göre yahudiler bir kadın aybaşı olunca onunla
aynı sofrada yemek yemezler, ev içinde onunla bi-rarada kalmazlardı. Sahabiler
aybaşıh kadınlara karşı nasıl davranacaklarını Raslulullah'a sorunca Cenab-ı
Allah şu ayeti indirdi:
"Sana hayız
hakkında soru soruyorlar. De ki, "O bir pisliktir. Hayız döneminde
kadınlardan uzak durunuz, temizlenmedikçe onlara yaklaşmayınız. Temizlendiklerinde
onlarla Allah'ın emrettiği şekilde münasebette bulununuz. Allah tevbe edenleri
temizlenenleri sever"
(Bakara: 2/222)
Bu ayetin inmesi Peygamberimiz
bu konuda soru soranlara "Cinsi münasebet dışında onlarla birlikte her
şeyi yapınız" buyurdu. Peygamberimiz bu sözlerini işiten yahudiler öfkeye
kapılarak "Bu adam bizim karşı çıkmadık hiçbir adetimizi barakmamak
istiyor, her yaptığımıza karşı çıkmakta kararlıdır" dediler. O sırada
sahabilerden Useyd b. Hudayr[70] ve
Abbad b. Bişr[71] (r.a.) Peygamberimize gelerek
"Ya Rasulallah, yahudiler şöyle şöyle diyorlar. Acaba aybaşılı kadınlarla
hiçbir araya gelmesek olmaz mı?" diye sorulur. Bu soru üzerine Peygamberimiz'İn
yüzünün rengi değişti. Biz de O'nu soru soran o iki sahabiye kızdığını sandık.
Bunun üzerine o iki kişi çıkıp gitti, yolda Rasulullah'a hediye gelen bir tas
sütle karilaştılar. Peygamberimiz hemen onları geri çağırtarak kendilerine o
sütten ikram etti. Bunun üzerine onlara kızmadığını anladık."[72]
Bu hadis, Cenab-i
Allah'ın Peygamberimize bir çok konuda yahudilere karşı çıkmayı emrettiğini,
hatta onun bütün yahudi geleneklerine ters düşmeyi ilke edindiğini ve bu yüzden
yahudilerin O'nun hakkında:
"Bu adam, hiçbir
istisna tanımaksızın bizim bütün adetlerimize karşı çıkmak istiyor"
dediklerini belgelemektedir.
Ayrıca bu ters düşme
bazan hükmün aslında ve bazan sadece şeklinde, biçiminde olur. Cenab-ı
Allah'ın aybaşılı kadınlara pisliğin kaynağı dışında yaklaşmayı meşru ve
serbest bırakması gibi. Nitekim bazı sahabiler bu konuda yahudilere ters
düşmeyi meşru sınırların dışında kalan başka alanlara taşırmak isteyince
Peygamberimiz'İn yüzünün renginin değiştiğini görüyoruz.
Aslında bu konu -temizlik
konusu- yahudilerin kendilerine ağır yükler yükledikleri, dar sınırlamalar
getirdikleri bir konudur. Buna karşılık hristiyanlar Allah'ın hiçbir iznine dayanmaksızın
bu sınırlamaların tümünü ortadan kaldırdılar. Gerçi yahudilerin koymuş
oldukları sınırlamalar ve kısıtlamalar da meşru değildi. Buna göre bu konuda
Allah'ın emretmediği kısıtlamalar tanıyıp, onlardan kaçınmak yahudilere ve
Allah'ın kaçınılmasını emrettiği yasakları çiğnemek de hristiyanlara yaklaşmak
olur. Yolların en doğrusu Hz. Muhammed'in (s.a.v.) yoludur.[73]
Müslim'in, Ebu Umame'ye[74]
dayanarak bildirdiğine göre sahabilerden Amr b. Abese[75]
(r.a.) şöyle bir olay anlatıyor:
Ben cahiliye (İslam
Öncesi) döneminde insanların sapık yolda oldukları, hiçbir gerçeğe dayanmadıkları
ve yanlış yere putlara taptıkları kanaatinde idim. Bir ara Mekke'de bir adamın
ortaya çıktığını ve bu adamın bazı haberler verdiğini işittim. Hemen bineğimin
sırtına atlayıp, onun yanına vardım. Baktım kî, o adam Allah'ın Rasulü idi. O
sırada gizli çalışıyor ve kabilesinin ağır baskısı altında bulunuyordu.
Mekke'li bazı dostlarımın aracılığı ile O'nun yanma girdim. Aramızda şu konuşma
geçti:
Ben: "Kimsin
sen?" Rasulullah: "Ben bir peygamberim" Ben: "Peygamber
nedir?" Rasulullah: "Beni Allah görevlendirip gönderdi" Ben:
"Allah Sen'i hangi ilkelerle gönderdi?" Rasulullah: "Allah beni
akrabaları gözetmek, putları kırmak ve Allah'ı bilip O'na hiçbir şeyi ortak
koşmamak ilkeleri ile gönderdi." Ben:
"Bu ilkelerde
senin yanında olanlar kimlerdir?" Rasulullah:
"Bir hür kişi ile
bir köle" -O sırada yanında henüz sadece Ebu Bekir ile Bilal vardı-. Ben:
"Ben de sana
uyuyor, senin tarafına geçiyorum."
Rasuluİlah şu günlerde
bunu yapamazsın, buna gücün yetmez. İnsanların bana karşı takındıkları tavrı
görmüyor musun? Böyle yapacağına şimdilik ailenin yanına dön. İlerde Ben'im
açıktan açığa ortaya çıktığımı işitince o zaman yanıma gel.
Rasuluİlah'in bu
direktifi üzerine ailemin yanma döndüm. Bir süre sonra Rasuluİlah Medine'ye
göçtü, o sırada ben henüz ailemin yanında idim. Olup bitenler hakkında haber
edinmeye çalışıyor, bu konuda gidip gelenlere soru soruyordum. Bu sırada
kabilemize Medine'H bir adam geldi. Kendisine:
"Medine'ye göç
eden şu adamın durumu nasıl oldu?" diye sordum. Bana:
"Halk akın akın
yanına koşuyor. Kabilesi onu öldürmek istedi, ama yapamadılar" diye cevap
verdi.
Bunun üzerine
Medine'ye gidip, yanma vardım. Aramızda şu konuşma oldu: Ben:
"Ya Rasululah,
beni tanıdın mı?" Rasuluİlah:
"Evet, sen
Mekke'de beni görmeye gelen falancasın." Ben:
"Ya Rasulallah,
Allah'ın sana bildirdiği ve benim bilmediğim konular hakkında bana bilgi ver,
bana namaz hakkında bilgi ver." Rasuluİlah:
"Sabahleyin namaz
kıl. Arkasından güneş doğup yükselinceye kadar namazdan uzak dur. Çünkü güneş
doğarken şeytanın iki boynuzu arasından doğar, o sırada kafirler güneşe secde
ederler. Sonra yine namaz kıl, o andan sonra kılınacak namaz gölgeler bir
mızrak boyu oluncaya kadar makbul ve yerindedir. Sonra yine namaza ara ver.
Çünkü o sırada Cehennemin ateşi tutuşturulur. Zeval vaktinin geçişinden sonra
yine namaz kıl. Çünkü o sırada ikindiyi kihncaya kadar kılınacak olan namaz
makbul ve yerindedir. Çünkü o sırada güneş şeytanın iki boynuzu arasında batar
ve bu esnada kafirler güneşe secde ederler. (Hadis bu şekilde devam
eder)."[76]
Görüldüğü gibi
Peygamber Efendimiz bu hadiste güneş doğar ve batarken namaz kılmayı yasaklıyor
ve bu yasağın gerekçesi olarak da güneşin şeytanın boynuzları arasından doğup
battığını ve bu sırada bir kısım kafirlerin güneşe secde ettiklerini belirtiyor.
Şimdi düşünelim.
Herkes bilir ki, mümin hiçbir zaman Allah'dan başkasına secde etmeyi düşünmez.
Üstelik insanların çoğu ne güneşin şeytanın boynuzları arasından doğup
battığım ve ne de kafirlerin o sıralarda güneşe secde ettiğini bilir. O halde
Peygamber Efendemizin söz konusu vakitlerde namaz kılmayı yasaklaması
kafirlere benzemenin bütün yollarını kesinlikle kapatmak içindir.
Günümüzde bu yasağın
bazı faydalarını iyi anlıyoruz. Çünkü müslüman görünen, fakat aslında
yıldızlara tapan bazı müşrikler, (sabiiler) yıldızlara saygı göstermekte,
onların insanların ihtiyaçarını karşıladıklarını sanarak onlara secde etmekte,
hatta onlar adına kurban kesmektedirler. Bu arada İslama bağlı olduğunu ileri
süren bazı kimseler yıldızlara tapan ve Brahmanist müşriklerin tapınma
adetleri hakkında kitaplar yazmaktadırlar. Bunu akılları sıra mevki elde etmek
gibi bazı dünyalık amaçları uğruna yapıyorlar. Bu inanç biçimi, hükümdarları
Nemrutlar olan Kenanlıların[77] büyücülüğe
dayalı mezhepleri idi. Cenab-ı Allah, Hz. İbrahim'i (a.s.) dosdoğru dinle ve
Allah'dan başka ilah tanıma ilkesi İle işte bu müşrikleri uyarmaya gönermişti.
Günümüzde bile böyle
yapanlar olduğuna göre şeriat koyucunun -Yani Peygamberimizin- kaçamak
yollarını tıkamak için söz konusu vakitlerde namaz kılmayı yasaklamasının
hikmeti meydana çıkıyor. Bu yasak bize hatırlatıyor ki, müşriklerin bile bile
yaptıkları küfür ve isyan niteliği taşıyan bütün tapınmalar ve onların bütün
sapık adetleri biçim ve görüntü olarak bile müminlere yasaktır, her ne kadar
müminler bu tapınma ve adetlere şekil olarak özenirken onların niyetlerini
taşımasalar bile, kaçamak yollarını tıkamak ve benzeme ihtimalini köklü
biçimde ortadan kaldırmak için bu böyledir.
Peygamber Efendimizin
bir ağacın veya bir direğin arkasında namaz kılarken o ağacı veya direği ya
sağına veya soluna alarak asla tam karşısına almaması da bu gerekçeye dayanır.[78]
Tıpkı bunun gibi O, genel olarak Allah'dan başka tapılan her şeye karşı namaz
kılmayı, namaz kılanan o şeye tapınma niyeti olmamasına rağmen yasaklamıştı.
Yine bu yüzdendir ki, Rasulullah insana karşı secde etmeyi de yasaklamıştı.
Her ne kedar secde edenin Önündeki adama secde etmek gibi bir maksadı yoksa
da, Allah'dan başkasına secde edenlere görünüşte bile benzememek için bu yasak
konmuştur.
Baksana, şeriat,
namazda dönülecek yön ve namaz kılınacak vakitler konusunda başkalarına
benzeme ihtimalini nasıl kestirip atmıştır. Nasıl müşriklerin kıblesine
dönerek namaz kılmak yoksa, onların karşılarında kıldıkları nesnelere yönelerek
namaz kılmak da yasaktır. Hatta bu ikincisi daha tehlikeli bir fesad
sebebidir. Çünkü kıble şeriatlerin maddelerinden biridir, peygamberlerin ve
şeriatlerin değişmesi ile değişebilir. Fakat Allah'dan başkasına tapınmama,
secde etmeme ilkesi, bütün peygamberler tarafından ortaklaşa paylaşılan inanç
sisteminin kesin bir yasağı, tartışılmaz bir haramıdır. Nitekim Cenab-ı Allah
(c,c.) şöyle buyuruyor:
"Sen'den önce
gönderdiğimiz peygamberlere sor, acaba Rahman olan Alah'dan başka tapılacak
ilahlar ortaya sürdük mü?" (Zuhruf:
43/45)
Bu arada Ebu Davud'da
belirtildiğine göre İbn-i Ömer (r.a.) bir gün namaz kılarken oturma halinde sol
eline dayanan birini görünce kendisine:
"Namazda bu
şekilde oturma, çünkü azaba çarptırılacak olanlar bu şekilde oturur"[79]
dedi. Başka bir rivayete göre adamı "Bu, gazaba uğramışların namaz kılma
şeklidir" başka bir rivayete göre de "Rasullah namazda otururken ele
dayanmayı yasakladı" diyerek uyarmıştır.
Görüldüğü gibi bu
hadiste "azaba uğrayacakların" oturmasına benziyor gerekçesi ile
namazda belirli bîr oturma şekli yasaklanmıştı. Bu olay onların gelenek ve
davranışlarından uzak durmak konusunda ne kadar titizlik gösterildiğini
belirtiyor.
Bir de şu rivayeti
okuyalım. Buhari'nin Mesruk'a[80] dayanarak
bildirdiğine göre Aişe (r.a.) -eller belde iken namaz kılmayı hoş görmez ve
böyle yapanı görünce:
"Yahudiler böyle
yapar"[81] derdi. Aynı konuda
sahabiler-den 'Ebu Hureyre'nin "Peygamberimiz, kişinin elleri ile belini
tutarak namaz kılmasını yasakladı"[82]
dediği bir kaç koldan rivayet edilmiştir. Bu konuda Ziyad b. Sabih de:[83]
"Bir gün İbn-i Ömer'in yanında namaz kılıyordum , ellerimi belime
koymuştum. Namaz bitince İbn-i Ömer bana -Bu yaptığın ipte sallanan idam hükmü
gibi namaza durmaktır. Peygamberimiz bu şekilde namaz kılmayı yasaklamıştır."
demiştir. Bu sözler Ahmed b. Hanbel'in[84]
Müsned'inde Ebu Davud'da[85] ve
Nesai'de[86] yer almıştır.[87]
Yine Müslim 'de Ebu
Davud'da anlatıldığına göre saha-bilerden Cabir b. Abdullah[88]
şöyle diyor:
Bir gün Peygamberimiz
rahatsızlandığı için oturarak namaz kılmıştı. Biz de O'nun arkasında ayakta
namaz kıldık. Tekbirlerini Ebu Bekir[89]
cemaate duyuruyordu. Birara ayakta kıldığımızı görünce, derhal bize oturarak
kılmamızı işaret etti biz de hemen oturarak onun gibi namaza devam ettik.
Selam verince bize dönerek şunları söyledi;
"Az önce Persler
ve Bizanslılar gibi yapıyordunuz. Onlar oturan hükümdarları karşısında ayakta
dikilirler. Sizler onlar gibi yapmayınız. Namazda imamlarınıza uyunuz. Eğer
imamlarınız ayakta kılıyorlarsa ayakta ve eğer oturarak kılıyorlarsa, oturarak
kılınız."[90]
Şimdi de şu hadisi
gözden, geçirelim. Ebu Davud'un, Ebu Süfyan'a[91]
dayanarak bildirdiğine göre sahabilerden Cabir şöyle diyor:
"Peygamberimiz
bir gün Medine'de bir ata binmiş ve bindiği attan çürük hurma üzerine düşerek
ayağı .burkulmuştu. Ziyaretine varınca kendisini Ayşe'nin odasında oturarak
teşbih çekerken bulduk. Arkasına geçip durduk, bize bir şey demedi. Bir sonraki
ziyaretimizde kendisini yine oturarak farz namazı kılarken bulduk. Hemen
arkasında durup kendisine uyduk bize oturarak kılmamızı işeret etti. Namaz
sona erince bize dönerek şöyle dedi:
"İmam oturarak
kılınca siz de oturarak kılınız. Buna karişilık imam ayakta durarak kılınca siz
de ayakta kılınız. Sakın Perslerin büyüklerine yaptıkları gibi yapmayınız."[92]
Başka bir rivayete
göre hadisin son cümlesi:
"Acemlerin
birbirlerine yaptıkları gibi Ben'i ululamayınız."[93]
şeklinde olmalıdır.
Görüldügü gibi bu
hadiste Peygamberimiz, sahabilere namazın farzlarından biri olan Kıyam'ı
(ayakta durmayı) bırakmalarını emrediyor ve bu emrine gerekçe olarak da oturarak
namaz kıldıran imamın arkasında ayakata durarak kılacak olan cemaatın, oturan
hükümdarlarına ayakta dikilerek saygı gösteren perslere ve bizanshlaia
benzeyeceğini göstermektedir. Oysa bidiğin gibi, imama uyan kimse asla imam
için değil, Allah için ayakta durmaktadır.
Bu uygulama, oturan
bir kimseye ayakta durarak hürmet etmeyi şiddetle yasaklayan örnektir.
Peygamberimiz her ne kadar bu maksatla yapılmasa bile, buna benzeyen davranışları
da yasaklamıştır. Nitekim o, bir insana karşı Allah için secde etmeyi ve ateş
ile benzerleri gibi Allah'ın dışında tapılan şeylere karsa namaz kılmayı da
yasaklamıştır. Bu hadiste de perslerin bizanslıların adetlerine benzer bir
davranışı yasaklıyor. Gerçi bizim niyetimiz onlarm niyetlerinden iarkhdır, ama
buna rağmen Rasulullah: "Öyle yapmayınız" buyuruyor.
Ayrıca bu hadis imamın
oturarak namaz kıldırması konusunda ister yürürlükte olsun, isterse geçersiz
olsun, bizim konumuz açıs.ndan delil olma özelliği geçerlidir. Çünkü oturarak
namaz kıldmna hükmünün kalkması, konumuza ışık tutan gerekçenin geçersiz
olmasnı değil, bu gerekçeye baskın gelen dnha güçlü bir gerekçenin varlığını gerektirir.
Mesela namazda ayakta durmanın farz oluşu ve bu farzın sırf bir şekil
benzerliği yüzünden düşmeyeceği gerekçesi gibi. Bu ıctıhad konusudur. Fakat
şekil benzerliği bir farzı düşür-mek ıçm yeterli birsebep oluşturmasa bile,
Peygamberimizin bu yolda göstermiş olduğu gerekçe gücünü ve geçerliliğini
korumaya devam eder. Çünkü namazda ayakta durmak aslında başkalarına benzemek
değildir, bu yüzden yasak olmayabilir. Herhangi bir gerekçeye dayandırılan bir
hüküm yürürlükten kalkar da, gerekçe varlığını korursa bu durumda yürürlükten
kaldırma anında daha baskın bir gerekçenin rol oynamış veya bu gerekçenin
etkisi zayıflamış demektir. Fakat bu durumda söz konusu gerekçenin kökten
asılsız sayılması söz konusu değildir, hatta imkansızdır.
Bütün bunlar bu hadisin
hükmünün yürülükten kalkmış olması durumunda söz konusudur. Oysa doğru rivayete
göre bu hadis yürülüktedir, Peygamberimiz'in vefatından sonra birden çok
sayıda sahabe onu uygulamıştır, bu uygulama Rasulullah'm ölüm öncesi hastalığı
sırasındaki namazı bilmelerine rağmen gerçekleşti. Bu hüküm öyle açık ve kesin
şekilde Peygamberimiz'e maledilmiş ki, ölüm öncesi sırasındaki namazın bu
hükmü yürürlükten kaldırmış olacağı ihtimali imkansız görülüyor.
Buna göre ya iki hüküm
de geçerledir. Çünkü ayakta durma (kıyam) eylemi oturma, (kunud) eylemi ile
çatışmaz. Ya da namazı oturarak başlamış olma durumu ile ayakta başlamış olma
durumu arasında fark gözetilmiştir. Çünkü ayakta başlamış olan namaz hadisdeki
"İmam oturarak kıldığı zaman " şeklindeki ifadesinin kapsamına
girmez. O zaman da gerekçede dile gelen bozukluk sözkonusu olmaz. Ayrıca
namazın sonunu baş tarafına dayandırmak onu imamın namazına dayandırmaktan
daha Önceliklidir (evladır).
Bu alandaki bir başka
delil de şudur. Sahabilerden Uba-de b. Samit [94]Allah
ondan razı olsun- şöyle diyor:
"Peygamberimiz
cenazeyi mezarlığa kadar uğurladığında Ölü mezara konmadıkça oturmazdı. Bir
defasında karşılaştığı bir hristiyan keşişi kendisine:
"Biz de böyle
yapıyoruz, ya Muhammed" deyince ölünün mezara konuşunu beklemeden hemen
oturdu ve sahabilere de
"Bunlara ters
düşünüz" buyurdu. Bu hadis Ebu Davud[95]
Tirmizi ve İbn-i Mace'de yer almıştır.
Bu konuda söylenecek
bîr kaç sözüm var. Şöyle ki, gerek cenaze geçerken ayağa kalkılıp
kalkılmayacağı ve gerekse cenazenin mezarlığa kadar uğurlanınca mezara konuncaya
kadar oturulup oturulmayacağı konusunda alimler arasında görüş ayrılığı
vardır. Ayakta durmayı emreden hadisler sayıca çok ve meşhurdur. Fakat hükmün
yürürlükten kalktığına veya yanından cenaze geçenlerle ilgili kısmının yürürlükten
kaldırıldığında inanan alimlerin dayanağı Hz. Ali tarafından rivayet edilen
hadisle Ubade'nin rivayet ettiği bu hadistir. Her iki görüşün geçerli olması,
bağdaşması da mümkündür. Çünkü bu durum cenazeyi mezarlığa kadar uğurlayanlar
ölü mezara konuncaya kadar değil, tabutu taşıyanların omuzlarından
indirilinceye kadar ayakta kalırlar. O zaman da bu hadis de ya diğerleri
birlikte gözönüne tutulur veya öbürlerini yürürlükten kaldırıcı olur.
Burada da gerekçe
hristiyanlara ters düşmektedir. Bu hadisi delil olarak kullanmayanlar onun
zayıf olduğunu ileri sürüyorlar. Fakat o gerçekten zayıf olsa bile bu durum
onun hristiyanlara ters düşülmesi konusunda delil tutulmasını zedelemez.
Buhari'de belirttiğine
göre Abdurrahman b. Kasım[96]:
"Babam Kasım[97]
cenazenin önünden yürür ve onun için ayağa kalkmazdı" diyor. Bu konuda
Aişe'nin (r.a.) de şöyle dediği haber veriliyor:
"Cahiliyye
döneminde halk cenaze için ayağa kalkar ve cenazeyi görünce üstüste iki kere
-Hep ailenin yanında olacaksın- derlerdi.[98]
Nitekim ayağa kalkmayı mekruh sayanlar bunun bir cahiliye dönemi adeti
olduğuna dayanmışlardır."
Öteyandan İbn-i Abbas
tarafından rivayet edilen bir hadise göre Peygamberimiz:
"Lahid bizim
için, çukur bizim dışimizdakilerin ölüleri içindir"[99] buyuruyor.
Bu hadis dört hadis kaynağında da yer almıştır.
Yalnız Ahmed b. Hanbel
tarafından kaydedilen bir rivayete göre hadisin iki cümlesi "Çukur kitab
ehlinin ölüleri içindir."[100]
şeklindedir. Bu hadîs bizim ölülerimizi mezarın dibine yerleştirme biçimi
konusunda bile kitab ehline ters düşmemiz gerektiğini vurgular.
Yine cenaze konusunda
Abdullah b. Mesud'un (r.a.) rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz
(s.a.v.)-'
"Cenazenin
arkasından yanaklarını kamçılayanlar, göğsünü paralayanlar ve cahiliye dönemi
ağıtlarını bağıranlar bizden değildirler."[101]
buyuruyor. Cahiliye ağıtlarından maksat, ölünün, arkasından söylenen soyla
övünme mahiyeti sözlerdir.
Yine bu konuda Ebu
Malik-i Eş'ari[102]
tarafından rivayet edilen bir hadise göre Peygamberimiz şöşle buyuruyor:
"Şu dört şey
cahiliye dönemi adetlerindendır, ümmetim bunlardan vazgeçemeyecektir:
1) Asaletle
övünmek,
2) Nesebe
dil uzatmak,
3)
Yıldızlardan yağmur dilemek,
4) Ölünün
arkasından bağıra bağıra ağıt yakmak. Ağlayıcı kadınlar ölmeden önce tevbe
etmedikleri
takdirde kıyamet günü
katrandan bir şalvara ve ziftten bir gömleğe bürünmüş olarak mezarlarından
doğrulurlar."[103] Bu
hadis Müslim'de yer almıştır.
Görüldüğü gibi
Peygamberimiz cahiliyye zihniyetine dayalı ağıtları yeriyor ve insanların bazı
cahiliyye adetlerinden vazgeçmeyeceklerini haber vererek bu. adetleri sürdürenleri
kınıyor.
Bu hüküm bütün
cahiliyye adet ve davranışlarının îslam dininde kınandığını gösterir. Öyle
olmasaydı, yukarda sayılan sevimsiz davranışları cahiliyye dönemine maletmek,
bu davranışlar için aşağılayıcı bir faktör sayılmazdı. Oysa, bilindiği gibi bu
davranışları cahiliyye dönemi ile irtibatlan-dırmak onları aşağılamak, kınmakla
aynı anlama gelmiştir. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c):
"İlk cahiliyye
dönemi kadınları gibi süslenip kırıta ki-rıta gezmeyiniz." buyuruyor.[104] Bu
ayet hem "kadınların süslenip püslenerek kırıta kırıta gezmelerini"
ve hem de "ilk cahiliyye dönemi" nin durumunu yeriyor, aşağılıyor. Bu
da genellikle cahiliyye döneminin insanlarına benzemenin yasak olduğunu gerektirir.
Sahabilerden Ebu Zerr[105] bir
gün bir başka sahabiye
anasına dil uzatarak hakaret edince, Peygamberimiz’inkendisi “Sen şahsında
cahiIiyye kalıntıları bulunan birisin” [106]diyerek
azarlaması da bu kabildendir. Peygamberımiz'in bu azan hem söz konusu kö-
tü huyu ve hem de
İsIamiyetin onaylamadığı cahiliyye ahlakım kınayıcı niteliktedir. Şu ayet de
aynı espriyi taşır:
Kafirler kalblerini
taassupla, cahiliyye taasubu ile doldurduklarında Allah, Peygamberi ile
müminlere ağır başlılık bağışladı.» (Fetih: 48/26)
mirada taassub"
un "cahiliyye" ye dayandırılması bu huyun kınanmasını gerektirir.
Tabi ki, cahiliyye dönemi ile ilgili butun adet ve davranışlar da aynı şekilde
kınanma kapsamına girecektir. Yine Müslim'in, Ebu Hureyre'ye dayanarak
verdiğine göre Peygamberimizin:
"Şu iki davranış
insanlara yapmış birer küfür unsu-rucıur:
1) Nesebe
dil uzatmak
2) Ölünün
arkasından bağıra bağıra ağıt yakmak "[107]
Buradaki
"insanlara yapışık birer küfür unsuru" deyimi “bu iki davranış insanlarda
bulunan birer küfür kmırıntısıdır" demektir.Buna göre bu iki davranışın kendileri
birer küfürdür, kafirliğe mahsus davranışlardandır ve insanlarla varlıklarını
sürdürürler.
Yalnız şunu
belirtmemiz gerekir ki, üzerinde kafirliğin herhangi bir unsurunu bulunduran
kimse sırf bu yüzden gerçek anlamı ile
kafir olmaz. Tıpkı şahsında herhangi bir müminlik unsuru bulunduran kimsenin
sırf bu kadarlıkla bilinen gerçek anlamı ile mümin olamayacağı gibi. Biraz daha
açıklarsak Peyfamberimiz'in:
"Kul ile kafirlik-veya
müşriklik- arasında sadece namaz kılmamak vardır"[108]
hadisinde geçen belirtme edatlı "Kafirlik" ile belirtme edatsız
mutlak anlamlı "Kafirlik" terimi arasında anlamca fark vardır. Tıpkı
bunun gibi mutlak anlamla "Kafir" veya "Mümin" terimleri
ile Peygamberimizin:
"Ben'den sonra
tekrar birbirinin boyunlarını vuran kafirler haline dönmeyiniz."[109]
sözünde geçen "kafir" terimi arasında da anlam farkı vardır.
Peygamberimizin "Birbirlerinin boyunlarını vuran" ifadesi buradaki
"kafir" deyiminin hangi anlamda kullanıldığını açıklıyor. Buradaki
"kafirler" terimi dilbilgisi bakımından geçici ve şartlı olarak bu
anlamı taşır, yoksa mutlak anlamlı "kafir" veya "mümin"
terimleri kategorisine girmezler. Nitekim Cenab-ı Allah "O fışkıran sudan
yaratıldı" ayetinde meniyi "su" olarak adlandırıyor. Fakat bu
geçici ve şartlı bir adlandırmadır, yoksa "Eğer su bulamazsınız, temiz
toprakla teyemmüm ediniz." ayetinde geçen gerçek ve mutlak anlamlı
"su" ile aynı kategoriye girmez.[110]
Yine sahabilerden
Cabir b Abdullah'ın (r.a.) anlattığı ve Buhari ile Müslim'de yer alan şu
olaylar da bu kabildendir:
"Peygamberimizle
(s.a.v.) birlikte savaşta (Tebiik Savaşı) idik. Muhacirlerden (Mekke'lilerden)
çok sayıda kişi bu savaşa katılmıştı. Bunlar arasında bulunan şakacı bir adam
Ensar'dan (Medine'İllerden) birinin kaba etine alay atmak maksadı ile bir
tokat vurdu. Ensar'dan olan arkadaşımız buna çok kızdı ve çıkan tartışma
üzerine her ikisi de kendi tarafını kışkırtmaya kalkıştı. O, Yani Ensar'dan
olan arkadaşımız:
"Buraya bakın, Ey
Ensar" ve Muhacirlerden olan taraf da:
"Buraya bakın, Ey
Muhacirler" diye bağırdılar.
Gürültüyü işitince
ortaya çıkan Peygamberimiz:
"Ne bu cahiliyye
kişkıtmaları, ne oldu bu adamlara?" diye seslendi. Kendisine
Muhacirlerden olan arkadaşın Ensar'dan olan arkadaşa alay maksatlı bir tokat
vurduğu anlatılınca:
"Bırakın bu
adeti, pis bir şakadır o" buyurdu. Fakat münafıkların başı Abdullah b.
Ubey b. Selul[111]:
"Bu adamlar
üzerimize gelmeye kalkışmadılar mı? Vallahi, eğer savaştan geri dönersek üstün
olanlarımız aşağılık olan tarafı Medine'den çıkaracaktır." diyerek Ensar'ı
kışkırtmaya devam etti.[112]
Bunu işiten Ömer:
"Ya Rasulallah,
bu pis herifi öldürmeyelim mi?" deyince Rasulullah onun görüşüne karşı
çıkarak:
"Hayır, çünkü o
zaman -Muhammed arkadaşlarını öldürüyor- derler"[113]
buyurdu.[114]
Öteyandan Müslim'de
yer aldığına göre yukardakine benzer bir olayı sahabilerden Cabir şöyle
anlatıyor:
Bir defasında biri
muhacirlerden ve öbürü Ensar'dan olan iki genç arasında kavga çıktı. Bunun
üzerine Muhacirler kendi taraflarını:
"Ey Muhacirler,
buraya bakın" ve Ensar da kendi taraflarını:
"Ey Ensar, buraya
bakın"diye kışkırtmaya kalkıştılar.
Durumdan haberdar olan
Rasulullah ortaya çıkarak
"Nedir, bu yoksa
cahiliyye usulü kışkırtma mı var?" diye seslendi. Sahabiler kendisine
"Hayır, ya
Rasulallah, sadece iki genç biribirleri ile kavga etti ve arkasından biri
öbürünün kaba etine hakaret maksatlı bir tokat vurdu" diye karşılık
verince Peygamberimiz sözlerini şöyle bağladı:
"İyi o zaman
mesele yok. Kişi ister haksızlık etmiş olsun, isterse haksızlığa uğramış
olsun, kardeşine yardımcı olmalıdır. Eğer haksızlık etmiş ise onu bundan
vazgeçirsin, bu ona yardım etmektir. Eğer haksilığa uğramış ise de onu
desteklesin."[115]
Bu iki isim, yani
"Muhacirler" ile "Ensar" isimleri Kur'an'da ve hadislerde
kullanılan şeriat kaynaklı (meşru) terimlerdir. Cenab-ı Allah bu iki zümrenin
mensuplarını ve bizleri:
"Gerek daha
önceki kitaplarda ve gerekse bu ki-tab'da (Kur'an'da) Müslümanlar" olarak
adlandırdı.[116] Buna göre bir kimsenin
"Muhacirlere" veya "Ensara" mensup olduğunun söylenmesi
Allah ve Rasulullah katında güzel ve makbul bir nîsbet şeklidir, bunlar kabile
ve şehir nisbetleri gibi sırf tanıtma maksadı ile kullanılan mubah nis-bet
belirtme şekillerine benzemedikleri gibi bidata ve günaha götüren mekruh ve
haram nisbet şekillerinden de başkadırlar.
Böyle olmasına rağmen
bunlar mensuplarını biribirleri-ne karşı kışkırtmaya kalkışınca Rasulullah bu
davranışına karşı çıkarak onu:
"Cahiliyye
kışkırtması, cahiliyye taasubu" olarak adlandırdı. Fakat kendisine bu
kışkırtmanın topluluk tarafından değil, sadece iki genç tarafından yapıldığı
anlatılınca haksızlık edene engel olunmasını ve haksızlığa uğrayana da arka
çıkılmasını emretti. Böylece Peygamberimiz böylesine durumlarda sakıncalı
olanın sadece tıpkı cahiliyye döneminde olduğu gibi kişinin haklı-haksız
ayırım yapmaksızın kendi tarafını tutması olduğunu, buna karşılık insanının
haklı yere ve ölçüyü kaçırmaksızm kendi tarafına arka çıkmasının bazan vacip
ve bazan da müstehap olan yerinde bir tutum olduğunu belirtmek istemiştir.
Nitekim Ebu Davud ve
İbn-i Mace de yer aldığına göre sahabilerden Vasile b. Aşka[117],
(r.a.) diyor ki:
Bir defasında
Rasulullah'a: "Taassub nedir?" diye sordum. Bana: Yine Ebu Davud'da [118]yer
aldığına göre Süraka b. Malik[119]
şöyle diyor:
Bir defasında
Peygamberimiz bize verdiği bir hutbede:
"Aranızdaki
hayırlılar, günah işlemedikçe, aşiretini savunan kimselerdir"[120]
buyurmuştur.
Yine Ebu Davud'un
sahabilerden Cübeyr b. Mutim'e[121]
dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"İnsanları zümre
tassubuna çağıran (kışkırtan) kimse sizden değildir. Zümre taassubu uğruna
savaşan bizden değildir. Zümre taassubu uğruna ölen bizden değildir."[122]
Ayıca Ebu Davud'un,
İbn-i Mesud'dan rivayet ederek kaydettiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.)
yine bu konuda şöyle buyuruyor:
"Kim haksız bir
konuda kendi kavmini desteklerse onun hali uçurumdan düşmüş de kuyruğundan
yukarıya çekilmeye çalışılan bir deveninkine benzer."[123]
Bu iki zümre ismini
benimsemek ve bu zümrelere mensup olmak Allah'ın ve Rasulullah'ın sevgisini
kazandırdığına göre, ya mubah veya mekruh olan nisbet ve ilişkilere taassupla
nasıl bağlanabilir? Sözün kısası, şeriatta yeri olan bir zümre ismine mensup
olmak, başka her hangi bir gurup-landırma ismine bağlanmaktan daha iyidir.
Baksana bu konuda Ebu Davud'un, bildirdiğine göre İran asıllı bir köle olan
sahabilerden Ebu Ukabe[124] ne
diyor?:
Peygamber Efendimizle
birlikte Uhud savaşma katılmıştım. Bir ara "Al sana, bu da İran asıllı
bir köle olan benden sana bir ders olsun" diyerek karşıma çıkan bir müşrike
bir darbe vurmuştum. Bunun üzerine bana doğru dönen RasuluUah "Al sana, bu
da Ensar'dan bir köle olan benden sana bir ders olsun-desen olmaz mıydı?"[125] buyurdu.
Görülüyor ki,
Peygamber Efendimiz, bu sahabiyi Ensar'a mensup olduğunu söylemeye teşvik
ediyor. Her ne kadar bu bağlılık kölelik ilişkisine dayansa da, bu bağlılığı
benimsemeyi, aslında doğru olan ve haram da olmayan İran asıllı-ğa
bağlılığından daha makbul tutuyor. Anlaşılan bu titizliğin hikmetlerinden
biri, insan nefsinin mensup olmayı benimsediği tarafı savunma eğiliminde
oluşudur. Yukardan beri gözden geçirdiğimiz hadislerin tümü bir şeyin
cahiliyye dönemi ile ilişkili olmasının o şeyin kınanmış ve yasak olmasını
gerektirdiğini açıkça gösteriyorlar. Bu da kayıtsız şartsız olarak bütün
cahiliyye adet ve davranışlarını kesinlikle yasaklamayı gerektirir ki bu
kitabın maksadı da budur.
Bu hadislerin bir
diğer benzeri Ebu Davud'da yer alan ve Ebu Hureyre (r.a.) tarafından rivayet
edilen aşağıdaki hadistir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hadiste şöyle
buyuruyor:
"Allah sizin
cahiliyye gururu ve o dönemin atalarla öğünme zihniyeti ile ilginizi kesti.
İster takva bağlısı bir mümin, isten günahkar bir kimse olunuz bu zihniyetten
uzak olmalısınız. Sizler hepiniz Adem'in torunlarısınız, Adem de topaktan
yaratılmıştır. Bazı kimseler kavimleri ile öğünmeyi mutlaka bıraksınlar.
Böyleleri birer ce-hehennem kömürüdürler veya Allah katında burunları ile koku
kovalayan pislik böceğinden daha geçersizdirler."[126]
Görüldüğü gibi
Peygamberimiz gururu ve övünmeyi "Cahiliyye" dönemine bağlayarak onu
kınıyor. Yani bu huylar cahiliyye zihniyetinin unsurları oldukları için kınanmaya
uğruyorlar. Bu durum cahiliye zihniyeti ile irtibatlı olan her adet ve
davranışın kınanmasını, hor görülmesini gerektirir. Aynı ana fikri işleyen
başka bir hadis de Müslim'de yer alan ve yine Ebu Hureyre'den rivayet edilen
şu hadistir. Peygamberimiz buyuruyor ki:
"Kim başa itaati
bırakıp cemaatten ayrılır da, bu halde iken ölürse cahiliye ölümü ile ölür. Kim
zümre taassubu ile öfkelenir, zümre taassbunu kışkırtır veya zümre taassubunu
destekleyerek kör döğüşünü sembolize eden bir sancağın altında savaşır da
ölürse, cahiliye dönemindekilere benzer bir şekilde öldürülmüş olur. Kim
ümmetime karşı isyan eder de iyi-kötü ayırımı yapmaksızın herkesin boynunu
vurur ve müminlerin kana girmekten bile kaçınmaz, ayrıca yaptığı antlaşmalara
bağlı kalmazsa Ben'den değildir, ben de ondan değilim."[127]
Peygamberimiz bu
hadiste fıkıh alimlerinin ölüm cezasına müstehak gördükleri üç gurubu, yani
asilleri, saldırganları ve zümre taassubuna kapılarak ayrılıkçılığa kalkışanları
saymaktadır.
Bu gurupların
birincisi hükümdara isyan edenlerdir. Peygamberimiz bu hadiste başa itattan
sıyrılıp, cemaatten ayrılmayı yasaklıyor ve başa (imama) itaattan sıyrılmış
olarak ölenlerin cahiliye ölümü ile öleceklerini belirtiyor. Çünkü tarihten
öğrendiğimize göre gerek Araplar ve gerekse diğer milletler cahiliye dönemlerinde
yaygın egemenliğe sahip bir hükümdara itaat etmekten uzaktılar.
Peygamberimiz bunun
arkasından sözü kavimcilik, hemşehrilik ve benzeri taassublarla savaşa
girişenlere getirerek böylelerinin gölgesi altında savaştıkları sancağı
"Kördöğüşü sancağı" diye adlandırıyor. Çünkü böylesine bir hareket,
hedefi belirsiz bir körler eylemidir. Bu uğurda Öldürülenleri de cahiliye
dönemindeki öldürülmelerle aynı görüyor. Bu kimseler isterse zümre taassubu
uğruna Öfkelenmiş olsunlar, isterse doğrudan doğruya bu amaçla çatışmaya girmiş
olsunlar farketmez. Peygamberimiz, Müslim'de yer alan ve yine Ebu Hureyre
tarafından rivayet edien aşağıdaki hadiste bu durumu şu şekilde açıklıyor:
"Öyle bir zaman
gelecek ki öldüren niçin öldürdüğünü ve öldürülen de neden öldürdüğünü
bilemeyecektir."
Peygamberimiz
sahabilerden birinin:
"Bu nasıl
olur?" şeklindeki sorusuna da:
"Herc-ü Merc
(kargaşalık) yüzünden bu böyle olacaktır, O durumda öldürülen de ölen de
cehennemliktir."[128]
diye cevap vermiştir.
Bir önceki hadiste
sözü geçen gurupların üçüncüsü de islam ümmetine karşı çıkanlardır. Bunlar
amaçlan mal yağmacılığı olan yol kesiciler ile benzerleri olabilecekleri gibi
mevki ve iktidar hırsına kapılan kimseler de olabilirler. Asker-sivil ayrımı
yapmaksızın kendi egemenliğinde olmayan bir şehrin halkını tümü ile öldüren
zorbalar ile, sünnetten ayrılıp başkaldırarak ayrımsız bir şekilde kıble ehlinin
kanlarını mubah görenler gibi. Ali'nin savaştığı Haru-riler[129]bu
gurubun bir Örneğidirler.
Görülüyor ki,
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hadislerde anlattığı ölümleri ve vuruşmaları
kınama ve yasaklama hedefi ilan ederek "cahiliye ölümleri" ve
"cahiliye vurulmaları" olarak isimlendiriyor. Aksi halde bunları
yasaklamaz -dı. Bundan anlıyoruz ki, cahiliye dönemi ile irtibatlı olan ölüm, vurulma
ve diğer faaliyetler kınanmış ve yasaklanmış faaliyetlerdir. Bu da cahiliye
dönemi ile ilgi olan tüm davranış ve adetlerin kınanmasını gerektirir ki,
bizim vurgulamak istediğimiz de budur.
Yine Buharı ile
Müslim'in Marur b. Suveyd'e[130]
dayandırarak anlattığı şu olay da bu kabildendir. Marur diyor ki:
Bir defasında
sahabilerden Ebu Zerr'in üzerinde yeni bir takım elbise gördüm, kölesi üzerinde
de aynı elbiseden bir takım vardı. Sebebini kendisine sorduğumda bana Peygamberimizin
zamanında bir adamın anasına dil uzattığını anlattı. Adam Peygamberimize varıp
bu olayı anlatınca Ra-sulullah:
"Ebu Zerr'in
"Sen şahsında cahiliye döneminden kalıntılar bulunan bir adamsın"
diye azarladı.
Başka bir rivayete
göre Peygamberimiz sözlerine devam ederek Ebu Zerr'e şöyle buyurdu:
"Köleleriniz
sizin kardeşlerinizdirler. Allah onları sizin ellerinizin altına verdi.
Kardeşini elinin altında bulunduranlarınız onlara yedikleri yemekten
yedvrsinler, giydikleri elbiseden giydirsinler ve kendilerine güçlerinin üzerinde
işler vermeyiniz. Eğer onların güçlerinin yetmeyeceği işler verirseniz
kendilerine yardım ediniz."[131]
Görüldüğü gibi,
Peygamberimiz bu hadiste cahiliye hayatı ile ilgili adetlerin kınanmış
olduğunu bildiriyor. Çünkü Rasulullah'm "Sen de cahiliye döneminden
kalıntılar var" şeklindeki ifadesi sözkonusu huyu kınamak, kötülemektir.
Çünkü eğer cahiîiye niteliği içerdiği unsurları kınanmasını gerektirmesiydi,
kullanılış maksadı gerçekleştirmemiş olurdu.
Bu arada bu hadiste
neseblere dil uzatmanın bir cahiliye huyu olduğu belirtiliyor. Yine bu hadisten
anladığımıza göre ilminin genişliği, fazileti ve dindarlığı ile tanınan bir
kimsede "cahiliyet" "yahudilik" ve "hristiyanlık"
diye adlandırılan özellikler sisteminin bazı unsurları bulunabilir ve bu
yüzden adamın kafir veya fasık olması gerekmez.
Yine Müslim'in, İbn-i
Abbas'a dayandırarak kaydettiğine göre Peygamberimiz aynı gerçeği vurgulayan
başka bir hadisinde şöyle buyuruyor:
"Allah'ın
sevmediği insanlar şu üç kimseler:
1) Harem-i
şerife mahsus yasakları çiğneyen kimse,
2) İslamda
cahiliye geleneklerini hortlatmak isteyen kimse,
3) Haksız yere bir insanın kanını dökmek isteyen
kimse."[132]
Peygamber Efendimiz,
insanlar arasında Allah'ın en sevmediği kimselerin sözkonusu üç kimse olduğunu
haber
veriyor.
Bunu şöyle
açıklayabiliriz. Çünkü fesad ya dinle ilgili veya dünya ile ilgili olur. Dünya
ile ilgili en büyük fesad haksız yere insan öldürmektir. Bu yüzden adam
öldürmek, en büyük dini fesad ve yıkım olan kafirlikten sonraki ikinci en büyük
günah sayılmıştır.
Dinle ilgili fesad ve
yıkıma gelince bu iki kısma ayrılır. Bir kısmı davranışın (amelin) kendisi ile
ve öbür kısmı da davranışın işlendiği yerle ilgilidir. Davanışın kendisi ile
ilgili olanı cahiliye gelenekleri peşinde koşmak, onları hortlatmaya çalışmaktır.
Davranışın yeri ile ilgili olan kısma gelince Harem-i Şerifin (Kabe'nin)
saygınlığını çiğnemektir. Çünkü en önemli, en seçkin amel işleme yeri Harem-i
Şeriftir. Davranışın (amelin) işlendiği yerin saygınlığını çiğnemek
davranışın zamanla ilgili yasaklamaları tanımamaktan daha önemlidir. Bu yüzden
Harem sınırlan içinde bazı hayvanları avlamak ve bazı bitkileri yolmak haram
kılındı. Oysa aynı davranışları haram aylarda işlemek yasaklanmıştır. Yine bu
yüzdendir ki, sahih kaynakların ispatladığı gibi savaşma Harem sınırları içinde
her zaman haram olduğu halde, haram aylarda böyle değildir. Allahü alem bu
yüzden Peygamberimiz Harem-i Şerifin saygınlığını çiğnemeyi cahiliye
geleneklerini hortlatmaya çalışmakla birlikte saymıştır.
Sözün kısası, bu üç kimse
İslam'da cahiliye geleneklerini hortlatmak isteyen kimselerdir. İslam'da her
hangi bir cahiliye adetini uygulamak isteyen herkes bu hadisin kapsamına
girer.
Cahiliye geleneği
(yolu, sünneti) o dönemin insanlarının uyguladıkları adetlerin bütünüdür. Yani
sürekli şekilde gidilen yoldur. Bu yol çeşitli halk kesimlerini kapsamına alır
ve ibadet sayılan ve sayılmayan davranış ve tutumları tümü ile içine alır.
Nitekim Cenab-i Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Sizden önce de
nice gelenekler (sünnetler) gelip geçmiştir." Yeryüzünde geziniz de
yalancıların akıbetlerinin nasıl olduğunu görünüz." (Al-i İmran: 3/137)
Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) de şöyle buyuruyor:
"Sizden öncekiler
geleneklerine (yaşama tarzlarına) noktası noktasına uyacaksınız."[133]
"Uymak"
izlemek ve örnek edinmek demektir. "Onların" geleneklerinin herhangi
bir unsurunu uygulayanlar cahiliye döneminin yaşama tarzına uymuş olurlar. Bu
ilke cahiliye geleneklerinden olan herhangi bir adete -ister bir bayram töreni
olsun, isterse bunun dışında bir davranış olsun- uyulmasının haram olmasını
gerektiren genel bir kuraldır.
"Cahiliye"
terimi kimi zaman belirli bir tutum -ki Kur'an ve hadislerde çoğunlukla
böyledir- kimi zaman da bu belirli tutumun sahibini ifade eder. Peygamberimiz,
Ebu Zerr'e:
"Sen şahsında
cahiliye zihniyetinden kalıntılar bulunan bir adamsın" Ömer'in "Ben
cahiliye döneminde bir gece itikafa girmeyi (bir yere kapanmayı) adadım"
Aişe'nin:
"Cahiliye
döneminde dört türlü nikah vardı" ve sahabi-ierin:
"Ya Rasulallah,
cahiliye ve kötülük içinde idik" şeklindeki sözleri cahiliye teriminin bu
anlamına örnektirler. Bu cümlelerde •"cahiliye" terimi "cahiliye
halinde", cahiliye yolunda" ve "cahiliye adetine göre" gibi
anlamlara gelir. Bu örneklerdeki cahiliye terimi, aslında sıfat olduğu halde
kullanılan isim halini almıştır.
Terimin ikinci
anlamının örnekleri "cahiliye zümresi", "cahiliye şairi"
gibi deyimlerdir. Terimin bu anlamı "bilgisizlik" veya "bilgiye
uymamak" demek olan cahillikle ilgilidir. Biraz açıklarsak, bir kimse gerçeği
bilmezse o basit anlamı ile cahildir. Fakat eğer bu kimse gerçeğin zıddını gerçek
biliyorsa o katmerli (mürekkeb) cahildir. Bir kimse gerçeği bilerek veya
bilmeyerek zıddını söylerse o da cahil adını alır. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.)
şöyle buyuruyor:
"Rahman'ın (has)
kulları yeryüzünde tevazu içinde yürürler ve cahiller kendilerine laf atınca
"selam" derler."
(Furkan: 25/63)
Peygamberimiz de bir
hadisinde bu terimi şöyle kullanıyor:
"Herhangi biriniz
oruçlu iken çirkin söz söylemesin» kötü iş yapmasın ve cahillik etmesin"[134]
Öteyandan ünlü
muallaka şairi Arar b. Gülsüm de[135] bir
beytinde bu terime şöyle yer veriyor:
Hey bize karşı hiç
kimse cahillik yapmasın.
Yoksa biz
cahillerinkinden daha baskın cahillik yaparız.
Terimin bu anlamdaki
kullanımı çoktur. Tıpkı bunun gibi gerçeğin tersine davranan kimseye de
davranışın gerçeği ters olduğunu bilse bile cahil denir. Nitekim Cenab-ı Allah
şöyle buyuruyor:
"Tevbe, ancak
cahillik sonucu "kötülük yapanlar içindir."
(N
Yine bazı sahabiler de
bu anlamda "kötülük yapan herkes cahildir."[136]
demişlerdir.
Çünkü kalbde kökleşmiş
gerçek bilgi kendisine ters düşen söz ve dayanışın meydana çıkmasına engel
olur. Buna rağmen eğer bilgi ile çelişen, ona ters düşen bir söz veya davranış
ortaya çıkarsa, bu durum mutlaka ya kalbin o tersliğe karşı farketmediğini
(ondan gafil kaldığını) ya bu tersliğe karşı direnmede zayıf kaldığını
gösterir. Bu durumların her ikisi de bilginin özüne ters düştüğü, onunla
çeliştiği durumlar bu anlamda cahillik olurlar.
Bundan amelerin mecazi
anlamda değil, hakiki anlamı ile iman teriminin kapsamına girdikleri
anlaşılıyor. Gerçi herhangi bir ameli terkeden^ kimsenin kafir olduğu veya
iman teriminin kapsamı dışında kaldığı söylenemez. "Akıl" ve benzeri
terimler de böyledir.
Böyle olduğu için
Cenab-ı Allah (c.c.) Kur'an'da cahi-liye örneğine uygun bir hayat tarzı
sürenleri "ölüler", "körler", "sağırlar",
"dilsizler", "sapıklar", "cahiller", "düşünmeyenler"
ve "işitmeyenler" diye nitelendiriyor. Buna karşılık müminleri de
"düşünce sahipleri", "izan sahipleri" "doğru yolda
olanlar", "nur sahipleri" ve "işitenler" gibi sıfatlarla
tanıtıyor.
Bu noktayı
açıkladıktan sonra hemen belirtelim ki, insanlığın tümü Peygamberinizin
(s.a.v.) gönderilişinden önce bilgisizliğe dayalı bir cahiliyet hayatı
yaşıyordu. Söyledikleri sözler ve yaptıkları davranışlar cahiller tarafından
ortaya konmuş ve ancak cahillerin benimseyip işleyebilecekleri şeylerdi. Bu
arada peygamberlerin getirdikleri ve sonradan bozulan, gerçeklerle bağdaşmayan
yahudilik ve hristiyanlık gibi inanç ve hayat sistemleri de cahiliye teriminin
kapsamına dahildirler. Bu dönem yaygın ve genel bir cahiliye dönemi idi.
Buna karşılık
Peygamberimizin gelişinden sonra cahiliye niteliği genel olmaktan çıkarak
yerel ve sınırlı bir karaktere bürünmüştür. Yani artık şu Veya bu şehirde, şu
veya bu kimsede cahiliyenm varlığından sözedilebilir. Mesela falanca kafir
ülke ile müslüman diyarında yaşasa bile henüz müslüman olmamış filanca şahıs
cahiliye dönemindedir denir. Buna karşılık, mutlak anlamda artık cahiliye
döneminden söz edilemez. Çünkü bu ümmetin içinde Kıyamet gününe kadar hakkı
destekleyen, gerçeğin taraftarı olan bir zümre her zaman varolacaktır. Yalnız
müslümanların yaşadıkları bazı yörelerde ve bazı müslümanlarda sınırlı bir
cahiliye zihniyeti varolabilir. Peygamberimizin yukarda yer verdiğimiz
"ümmetim arasında şu dört şey cahiliye zihniyetinin uzantısıdır."
şeklindeki hadisi ve Ebu Zerr'e "sen şahsında cahiliye zihniyetinin
tortusu bulunan birisin" şeklinde hitap eden sözleri gibi.
Şunu da hemen
belirtelim ki, Peygamberimizin yukarda-ki hadiste geçen "Müslümanlık
içinde cahiliye geleneğini arayan, güden kimse" şeklindeki ifadesi genel,
yaygın, sınırlı, yahudilik, hristiyanlık, ateşperestlik, yıldızları
tapıcı-lık, putperestlik, müşriklik gibi zihniyet ve sistemlerin tümünü,
bunların kısmi veya karma yapılmış şekillerini, hatta bunların sonradan
uydurulmuş veya daha önce yürürlükten kalkmış biçimlerini tümü ile kapsamına
alır. Gerçi "Cahiliye" terimi çoğunlukla sadece Arapların İslam'dan
önce hayat tarzlarını ifade etmek için kullanılıyor ama anlam aynıdır.
Nitekim Buhari ile
Müslim'de yer'aldığına göre sahabiIerden İbn-i Ömer[137]
(r.a.) şöyle diyor:
Müslümanlar Peygamber
Efendimizle birlikte vaktiyle Semud kavminin yaşadığı yöreye vardıklarında
oranın kuyularından su çekmiş ve hamur yoğurmuşlardı. Fakat Peygamberimiz
sahabilere çektikleri suları dökmelerini, yo-ğurduklan hamurları develere
yedirmelerini ve sadece vaktiyle yörenin develere su sağlamak için
yararlanılan kuyudan su almalarını emretmiştir."[138]
Aynı olayın yine İbn-i
Ömer'e dayandırılan değişik kanaldan gelmiş başka bir rivayetindeki rivayet de
Buhari'de yer almıştır. Şöyle deniyor:
Peygamber Efendimiz
Tebük savaşında Hicr adı verilen ve bir zamanlar Semud kavminin yaşamış olduğu
bölgeye girince sahabilere oranın kuyusundan içmemelerini ve bu suyu
kullanmamalarını emretti. Sahabiler:
"Ya Rasulallah,
biz bu kuyunun suyu ile hamur yoğurduk, kablarımızı doludurduk" deyince
Peygamberimiz onlara yoğrulan hamurları atmalarını ve su dolu kablanm dökmelerini
emretti."[139]
Bu arada sahabilerden
Cabir'in aynı olayla ilgili olarak rivayet ettiği bir hadise göre Peygamberimiz
şöyle buyurmuştur:
"Şu azaba
çarptırılmışların diyarına ancak ağlaya ağlaya giriniz. Eğer ağlar durumda
değilseniz, buraya ayak basmayınız ki, onların başın gelenler sizin başınız da
gelmesin."[140]
Görülüyor ki Peygamber
Efendimiz müslümanları vaktiyle azaba çarptırılmış bir kavmin diyarına ağlar
durumda olmaksızın girmemeye çağırıyor ve buna gerekçe olarak oraya
ağlamaksızın ayak basacak olanların başına o kavmin başına gelenlerin
gelebileceğini, böyle bir ihtimalin varolduğunu belirtiyor. Ayrıca
Müslümanların giriştikleri en zorlu savaş olduğu için İslam tarihinde
"sıkıntı savaşı" diye geçen bu savaşta o yörenin suyu ile yoğurulmuş
hamurların develere yedirilmesini emrediyor. Başka bir rivayete göre
Peygamberimizin "Vaktiyle toplu azaba sahne olan topraklar üzerinde namaz
kılmayı yasakladığı" bildiriliyor.
Nitekim Ebu Davud'un,
Ebu Salih Gifari'ye[141]
dayanarak bildirdiğine göre bir defasında Ali, Babil'e vardı. Fakat orada
eğlenmeyerek yoluna devam ediyordu. Bu sırda müezzin yanına gelerek ikindi
namazının vakitinin girdiğini söyledi. Ama Ali ancak kasaba dışına çıkınca
müezzine ezan okumasını emrederek namazı kıldı. Namazın bitiminde de böyle
yapmasının sebebini:
"Sevgili
Peygamberimiz bana mezarlıkta ve Babil toprağı üzerinde namaz kılmamamı, çünkü
buranın lanete uğramış olduğunu söyledi." diye açıkladı."[142]
Ahmed b. Hanbel de
Ali'nin bu sözlerini değişik ve az Öncekine göre daha sağlam iki kanaldan
nakletmiştir. Bu yüzden kendisi de Ali'ye uyarak böyle yerlerde namaz kılmayı
mekruh saymıştır. Şüphe yok ki, Ali'nin:
"Peygamberimiz
bana Babil toprağı üzerinde namaz kılmamamı, çünkü buranın lanete uğramış
olduğunu söyledi." şeklindeki sözü diğer herhangi bir "lanete
uğramış" yerde de namaz kılmamayı gerektirir. Daha önce gördüğümüz Semud
kavminin diyarı ile ilgili hadis ile Ali'nin bu sözlerinin biribirleri ile
bağdaştığı görülüyor. Çünkü Peygamberimiz toplu azaba sahne olan yerlere ayak
basilmaması-nı emrettiğine göre bu yasağın kapsamında öyle bir yerde namaz
kılmak veya başka birşey yapmak gibi eylemler haydi haydi girer. Ayrıca bu
sözler Cenab-ı Allah'ın (c.c.) Mes-cid-i Dırar" ile ilgili şu ayeti ile
uyum halindedir:
"Orada asla
namaza durma... Yapısı Allah korkusu ve rızası üzerine kurulan bina mı, yoksa
bir yarın kenarına kurulup o yarla birlikte cehennem ateşine yuvarla-nanhina
mı daha hayırlıdır? Allah zalimler güruhuna hidayet vermez." (Tevbe:
9/108-109)
Çünkü söz konusu yer
azaba sahne olmuş yererden biri idî ve rivayete göre üzerinde yapılan bu mescid
yıkılınca yıkıntılarından havaya duman yükselmişti.[143] Bu
noktaya başka bir açıdan bakarsak, nasıl ki üç seçkin mescid[144]
(Beytul-lah, Beytülmukaddes ve Mescid-i Nebevi ile Küba[145] mescidinde
namaz kılmak teşvik edilmişse de, vaktiyle azaba sahne olmuş yerlerde namaz
kılmak da yasaklanmıştır.
Bu arada azaba sahne
olmamış olan küfür ve günah yerleri eğer iman ve ibadet yerlerine
dönüştürülürse, bu hareket iyi ve övülmeye değerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) Taiflilere[146]
kralların saraylarını ve Yemame halkına çevrelerindeki bir manastın mescid
yapmalarını emretmişti.[147]
Bunlardan başka Peygamberimiz Medine'deki mescidi de müşrik mezarlığı idi.
Burası mezarlar sökülerek mescid yapılmıştır.[148]
Şimdi düşünelim. îslam
şeriatı kafirlerle azaba uğradıkları yerlerde ortak olunmasını yasakladığına
göre, söz konusu azaba çarpılmalarına yolaçan davranış ve tutumlarda onlarla
ortak olmaya nasıl göz yumabilir? . Şöyle diyen belki çıkabilir: Onların söz
konusu herhangi bir hareketi onlara benzemekten soyutlanacak olursa aslında
haram ve yasak değildir. Bizim de o hareketi yaparken onlara benzeme niyetimiz
yoktur. Cevabımız şudur: Azaba sahne olan bir yere ayak basmak orada azaba
çarpılanların izlerinin bulunduğu gerçeğinden soyutlanacak olursa aslında
günah değildir. Biz de oraya girerken onlara benzeme amacı gütmüyoruz.
Oysa, onlara
davranışlarında ortak olmak belirli bir yere girmekten daha güçlü bir azab
gerektirici gerekçedir. Çünkü onların kendilerinden önceki müslümanlarla ortak
olmayan bütün davranışları ya doğrudan doğruya kafirlik sebebidir ya günahtır
ya kafirlik ve masiyet sembolüdür ya kafirlik ve masiyete sürükleyicidir veya
günaha sürükleyeceğinden endişe edilecek bir harekettir. Hiç kimsenin bu yargıya
karşı çıkacağını sanmıyorum. Eğer bu yargıya karşı çıkan olsa bile böyle bir
kimse bu tip davranışlarda müslüman olmayanlara karşı olmanın daha güçlü bir
şekilde kafirlik ve günaha karşı çıkmak olacağını inkar edemez. Ayrıca bu
amacın yerlere nazaran davranışlarında daha öncelikle gerçekleşeceğini de
reddedemez,
Baksana,
peygamberlerin, sıddıklarm, şehidlerin ve sa-lih kulların davranışlarım örnek
edinmek onların evlerini örnek edinmekten ve bıraktıkları izleri görmekten
daha yararlı ve önceliklidir (evladır). Zaten bu konuda Ebu Davud'da yer alan
açık delaletli bir hadis vardır. İbn-i Ömer'den rivayet edildiğine göre
Peygamberimiz:
"Kim bir kavme
özenirse, benzerse o onlardandır."[149]
buyuruyor.
Bu hadisin rivayet
zinciri sağlamdır. Çünkü bu zincirin halkaları olan Ebu Şeybe[150] Ebu
Nadr[151]ve
Hassan b. Atıyye[152]
Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde yer verdiği çok ünlü ve güvenilir hadis
nakilcileridirler. Hatta bu kimseler rivayetlerine Buhari ile Müslim'de yer
verildiğini söylemeye lüzum bırakmayacak derecede büyük hadis ravileridir. Yine
bu hadisin rivayet zincirinin bir halkası olan Abdurrah-man b. Sabit b. Sevban[153]ele
alırsak Yahya b. Main[154],
Ebu Zar'a[155]ve Ahmed b. Abdurrahman
b. İbrahim:[156] "O güvenilir bir
riyayetçidir." demekte ve Ebu Hatem[157] de
"O istikamet sahibi bir hadis adamıdır." şeklinde görüş belirtmektedir.
Yine bu hadisin bir diğer rivayet halkası olan Ebu Mu-nib Cerşi'ye gelince
Ahmed b. Hanbel Aceli onun "güvenilir" olduğunu bildirmektedir.
Ben onun hakkında kötü
söyleyen hiç kimse bilmiyorum. Ayrıca Hassan b. Atıyye ondan hadis Öğrenip
nakletmiştir. Bu arada İmam Ahmed b. Hanbel ve başka alimler bu hadisi delil
olarak göstermişlerdir.
Bu hadisin en
toleranslı yorumu müslüman olmayanlara Özenmenin yasak oluşunu gerektirdiği
şeklindedir. Oysa zahiri ve kabaca anlamı bu özenmenin kafirlik olacağı yolundadır.
Tıpkı Cenab-ı Allah'ın (c.c):
"Kim onları
(yahudi ve hrisiyanları) dost edinirse onlardan olur." ayetindeki buyruğu
gibi. (Maide: 5/51)
Abdullah b. Amr'ın şu
sözü de bu hadisin ana fikrini pekiştirir. O diyor ki; "Kim müşriklerin
semtinde ev yaparsf. (oturursa), onların Nevruz ve Mihrican bayramlarını benimseyip
kuîlarsa ve Ölünceye kadar onlara özenir, onları taklit ederse Kıyamet günü
onlarla birlikte haşrolur.[158]
Bu sözler mutlak
benzemeye ve kesin özenmeye yorulabilir. Çünkü böyle bir şey kafirliği
gerektirir. Yahud özenenin yabancılara benzediği kadar onlardan olduğu ileri
sürülebilir. Bu durumda özenti konusu şey kafirlik, günah veya küfür ve günah
sembolü olduğu takdirde özenmenin hükmü öyle olur. Durum ne olursa olsun bu
ilke müslüman olmayanlara özenmenin özenme olması gerekçesi ile haram olmasını
gerektirir.
Öteyandan benzeme ve
Özenme terimi hem bir işi ona başkaları yapıyor diye yapmayı kapsamına alır -ki
böylesi çok az görülür- ve hem de başkalarından iktibas edilmiş bir işi şahsi
bir amaç gözeterek yapmayı ifade eder. Bunun yanında herhangi bir kimsenin bir
işi yaparken tesadüf sonucu başkası ile aynı eylemde buluşması ve bu eylem
ortaklarından hiç birinin diğerine bakarak söz konusu işi yapmamış olması
durumunda benzeme ve özenmenin söz konusu olması tartışmalı bir noktadır.
Yalnız özentiye açık kapı bırakılmaması ve yabancılara karşı çıkmanın
yararlılığı gerekçesi ile böylesine tesadüfü benzeşmelerden de kaçınmamız istenmiştir.
Tıpkı sakalı boyatıp uzatmanın ve bıyıkları kesmenin emredilmesi gibi. Ayrıca
Peygamberimiz'in:
"İhtiyarlık
görüntüsünü değiştiriniz, yahudilere ben-zemeyiniz" şeklindeki direktifi,
hiçbir kasdımız ve eylemimiz olmaksızın, sırf yaratılıştan taşıdığımız bazı
görüntüleri değiştirmemekle bile yabancılara benzeyebileceğimizi
ispatlamaktadır. Bu da tesadüfen meydana gelen davranış beraberliğinden daha
anlamlıdır.
Bu kategoriden olarak
Abdullah b. Ömer, Peygamber Efendimizin "Acemlere (Perslere) benzemeyi
yasaklayarak- kim bir kavme benzerse, özenirse onlardan olur-"
buyurduğunu bildirmiştir. Epeyce sayıda alim bu hadise dayanarak müslüman
olmayanların modalarına uymanın mekruh olduğunu söylemişlerdir.
Mesela Muhammed b.
Harb'in[159] anlattığına göre Ahmed b.
Hanbel'e Hind işi nalınlar giymenin doğru oîup olmadığı sorulunca imam, hem
erkeklerin hem kadınların bunları giymelerinin mekruh olduğunu belirttikten
sonra "Fakat eğer helada veya abdest alırken giyerlerse bunun mahzuru
yoktur" dedi. Arkasından göğüslük takmayı mekruh saydığını belirterek
şunları söyledi:
"Bu bir acem
modasıdır. Said b. Amir'e onun hakkında ne düşündüğünü sordular, o bu soruya
-Peygamberimizin sünnetini Bakhan'ın (o günün Hind meliki) adetlerinde tercih
ederim- diyerek karşılık verdi."
Öteyandan İmam Hanbeli
Mucuzİ'nin yine Hind işi nalınlarla ilgili sorusunu şöyle cevaplandırıyor:
"Önce şunu söyleyeyim ki, ben bu nalınları kullanmam. Fakat çamurlu
yerlerde ve helada kullanılabilirler. Fakat süslü olmak amacı ile giyilmeleri
doğru değildir." Buna rağmen bir gün helanın kapısında bir çift hind
nalını görünce "Kralların torunlarına benzemeye başladık"[160]diye
yakındı.
Harb-i Kirmani[161] de
bu konuda diyor ki; "Bir gün Ah-med b. Hanbel'e -şu kalın nalınlar
hakkında görüşün nedir?-diye sordum. Bana -Bu hind nalınları abdest almak için
ve helada kullanılırsa veya başka bir zaruri durumda giyilirse, bunun mahzuru
yoktur- dedi. Ahşab nalınlarla ilgili bir soruya zaruri durumlarda oların da
mahzuru yok- diye karşılık verdi. Bu arada Kirman işi nalınlar hakkında görüşü
sorulan îbn-i Mübarek[162]
bunları giymeyi hoş karşılamayarak şunlar varken onları giymeye ne lüzum var?-
şeklinde konuştu."
Ahmed b. İbrahim[163] de
bu konuda diyor ki:
"Bir defasında
Said b. Amir'e Sebtiyye nalınlarının giyilmesi hakkında ne düşündüğünü sordum.
Bana şöyle dedi:
"Peygamberimizin
süsünü (modasını) Hind kralı Bak-han'ın modasına tercih ederiz. Eğer bu
nalınlar Medine mescidine götürülürse, onları Medine şehrinin dışına çıkarırlar."
Bu sözlerin sahibi
olan Said b. Amir. Basra'nın bilgili ve dindar imamıdır ve Ahmed b. Hanbel'in
hocalarından biridir.
Yahya b, Said, onun
hakkında "O kırk yıldan beri Basra'nın şeyhi (en büyük alimi)dir"
derken Ebu Mesud b. Fu-rat[164] da
onunla ilgili görüşünü "Basra'da Said b. Amir gibisini hiç görmedim"
diye belirtmektedir.
Diğer taraftan Meymuni
diyor ki:
"Ebu Abdullah'ın
(îmam-ı Hanbeli'nin) baş sargısını çenesinin altında dolayarak bağladığını
gördüm. Baş sargısini başka türlü bağlamaktan hoşlanmaz ve "Araplar baş
sargılarını çene altlarından dolayıp bağlarlar" derdi. Nitekim Hasan b.
Muhammed'in bildirdiğine göre baş sargısının burun altından dolanarak
bağlanmasından hiç hoşlanmaz ve bunun gerekçesini de "Bu şekilde
yahudiler, hristiyanlar ve ateşperestler (mecusiler) sargı bağlar"[165] diye
açıklardı. Yine bu gerekçe ile o zamanına matem alameti olarak sayılan siyah
ve benzeri renkli elbiselerini hoş karşılamadığı gibi başka bazı alimlerle
birlikte namazda gözleri yummayı da doğru görmeyerek "Bu yahudilerin
adetidir."[166]
derdi.[167]
Şimdi Bilal b. Ebu
Hadrad[168] tarafından rivayet
edilen şu hadisi okuyalım. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
"Sade yaşayınız,
giyimde ve yemekte sadeliği tercih ediniz. Yaya ve yalınayak yürüyünüz."[169]
Bu hadis halife Hz.
Ömer'den işitilmiş, hatta onun bir yazısı ile o günün müslümanlarına tebliğ
edilmiştir. İnşaaHah ilerde hulefa-i raşidin döneminden bahsederken bu meseleyi
ele alacağız. Öte yandan Tirmizi'nin, Amr b. Şuayb'a, onun da babasına
babasının da dedesine dayanarak anlattığına göre Peygamberimiz şöyle
buyuruyor:
"Kim bizim
dışımızdakilere benzerse, özenirse bizden değildir. Sakın Yahudileri ve
hristiyanlara benzemeyi-niz, özenmeyiniz. Yahudiler parmakları ile işaret
ederek hristiyanlarda avuç içleri ile işaret ederek selamlaşir-lar."[170]
Gerçi bu hadis
zayıftır, ama daha önce gördüğümüz ve sağlam olan "Kim bir kavme benzer,
özenirse onlardan olur" şeklindeki hadisle aynı anlamdadır. Bu yüzden
Ahmed b. Hanbel'e ve daha bir kaç alime göre bu hadise dayanıla-bilir.
Öteyandan Ebu Davud'un
rivayet ettiğine göre bir gün Peygamberimizle sahabilerdan Rukane[171] ile
güreş tutmuş veRasulullah, Rukane'yi yenmişti. İşte bu Rukane'nin bildirdiğine
göre Peygamberimiz:
"Bizimle
müşrikler arasındaki fark, feslerimiz, sarık sarmamızdir."[172]
buyurmuştur.
Bu hadisten açıkça
anlaşılıyor ki, müslüman ile müşrikin kılık yönünen biribirinden farklı olması
şeriat koruyucunun (Rasulullah'ın) istediği bir şeydir. Bu hadisin üslubu:
"Helal ile haram
arasındaki ayırım çizgisi def çalmak ve şarkı söylemektir."[173]
hadisinin üslubuna benziyor. Burada Peygamberimizin görünüş bakımından, farklı
olmayı istediği açıktır. Çünkü sarık olmasa da inanç ve amel yönünden
farklılık meydana gelir. Eğer maksad görünüş bakımından farklı olmayı sağlamak
olmasaydı, bunun hiçbir yararı olmazdı.
Yerine gelmişken şunu
da belirtelim ki, kadınlarla erkeklerin yapısal olarak olduğu gibi görünüş
bakımından da birbirlerinden farklı olmaları istendiği için Peygamerimiz hem
erkeklere hem de kadınlara özenen erkekleri lanetlemiş ve kadınsı davranışlı
erkekleri karşı cinse benzemeye çalıştıklarından Ötürü kınamıştır.[174]
Bu davranışı
yasaklayan hadisler diğer sahih kitaplarının hemen hepsinde var. Her biri
değişik bablar altında naklediyorlar.
Müslüman olmayanlara
benzememek için gösterilen titizliği şu olaydan kolayca anlayabiliriz.
Sahabilerden Abdullah b. Abbas'ın belirttiğine göre Aşure günü (Muharrem ayının
onuncu günü) oruç tutan ve sahabilere de o gün oruç tutmalarını emreden
Peygamberimiz'e sahabiler:
"Ya Rasulallah,
bu gün yahudüer ile hristiyanların kutsal saydıkları birgündür" denince
Rasulullah kendilerine:
"O halde
inşaallah gelecek yıl Muharremin onuncu günü ile birlikte dokuzuncu günü de
oruç tutarız" buyurdu. Fakat Abdullah b. Abbas'ın, Müslim'de yer alan bu
ifadesine göre:
"Peygamberimiz
bir sonraki yılın aynı günlerine yetişe-meden vefat etmiştir."
Nitekim Ahmed b.
Hanbel'in, bizzat îbn-i Abbas'dan rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz bu
konu ile ilgili başka bir hadisinde:
"Aşure günü oruç
tutunuz. Fakat bu konuda yahudi-ler gibi olmamak için Aşure'den bir gün önce
bir gün sonra da oruç tutunuz."[175]
buyurmuştur.
Şimdi düşünelim. Söz
konusu olan faziletli Aşure günüdür. Bu günün orucu, geride bırakılan yılın
tüm günahlarını siliyor. Peygamberimiz bu gün oruç tutmuş, sahabilere de bu
günün orucunu emretmiş, hatta bu konuda teşvik edici sözler söylemiştir. Fakat
vefatından az önce kendisine bu günün yahudiler ve hristiyanJar arasında
kutsal sayıldığı bildirilince hemen müslümanlara, yahudi, ve hristiyanlardan
bu konuda farklı olabilmek için bir gün daha fazla oruç tutmalarını emretmiş
ve kendisi de gelecek yıl öyle yapmayı kararlaştırmıştır. Nitekim aralarında
Ahmed b. HanbeJ'in de bulunduğu epeyce sayıda alim Muharrem ayının dokuzuncu
ve onuncu (aşure) günleri oruç tutmayı buna dayanarak müstehap saymışlar ve
sahabiler de Aşure'ye bir gün daha ekleyerek oruç tutmayı Peygamberimizin
belirttiği başkalarına benzememe gerekçesine bağlamışlardır:
Örnek verecek olursak
Buhari'ninSaid b. Mansur'a dayanarak belirttiğine göre sahabilerden İba-i
Abbas "Muharremin dokuzuncu ve onuncu günü oruç tutunuz, yahudile-re ters
düşünüz" demiştir. Ayrıca Buharı ile Müslim'in, Ömer'e dayanarak
bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Biz ümmi
(okuma-yazmasız) bir ümmetiz, ayları şöyle şöyle yani birini yirmi dokuz ve
öbürünü otuz gün ola-rak-yazip hesap edemeyiz."[176]
Görüldüğü gibi
Peygamberimiz diğer ümmetlerin yaptıkları gibi bu ümmetin ibadet vakitleri ile
bayramlarını yazarak ve hesap ederek belirlememelerini ve ümmetin özelliklerinden
biri sayarak bu işi ayı görme usulüne havale etmiştir. Nitekim başka bir
hadiste Ramazan orucu ile ilgili olarak "Ayı görünce oruç tutunuz ve (bir
sonraki) ayı görünce oruca son veriniz."[177] bir
başka bir rivayete göre de: "Bir hilalden öbür hilale kadar oruç
tutunuz"[178] buyuruyor.
Peygamberimizin bu
hadisi son dönemin icma-i ümmete ters düşen bir kaç alimi dışındaki tüm İslam
alimlerinin görüş birliği halinde benimsedikleri bir prensibi isbatlıyor. Bu
prensip de şudur: Oruç, bayram ve hacc vakitleri ayı görmeye dayanarak
belirlenir yoksa Bizanslılaran, acemlerin, eski Mısırlıların, hindlilerin ,
yahudilerin ve hnstiyanların yapmış oldukları gibi yazıp hesap ederek tesbit
edilmez. Zaten önemli sayıda alimin belirttiğine göre bizden önceki kitab
ehline de oruç ve ibadet vakitlerinin belirlenmesinde ayı görmeye dayanmaları
emredilmişti. Onlara göre bunun delili Kur'an-ı Kerim'deki şu ayettir. Cenab-ı
Allah (c.c.) oruç hakkında şöyle buyuruyor:
"Ey müminler,
sizden öncekilere olduğu gibi size de oruç yazıldı."
(Bakara: 2/183)
Fakat kitab ehli bu
metodu değiştirdi. Bu yüzden Peygamberimiz Ramazanı bir veya iki gün önceden
oruç tutarak karşılamayı yasaklamıştır.[179]
Fıkıh bilginleri bu yasağın gerekçesi olarak hrisuyanların yaptığı gibi farz
olan oruca fazladan ekleme yapılması tehlikesini belirtmişlerdir. Bilindiği
gibi hristiyanlar kendilerine farz kılınan orucun gün sayısına ilave yaparak
onu kışla yaz mevsimi araşma koymuşlar ve ayrıca bunu zamanı belirlemeyi
hesaplama metoduna bağlamışlardır.
Peygamberimizin bu
hadisi yabancıların bayramlarını benimsemenin yasakliğınm delili olarak
gösterilebilir. Çünkü onların bayramları yazı ve hesaplama yolu ile
belirlenir. Fakat hadis genel ifadelidir. Yahud şöyle denebilir: Allah'ın ve
Rasulullah'ın koyduğu bayramlarda hesaplama metoduna başvurmamız yasaklandığına
göre doğrudan doğruya yabancılara mahsus olan bayram ve törenlerde bu metodu
kullanmak öncelikle ve haydi haydi yasak olacaktır. Çünkü bu metodun benimsenmesi,
bu ümmi (okuma-yazma-sız) ümmetin diğer ümmetlere benzemesine yolaçar.
. Sözün kısası, bu
hadis bu ümmetin, kendisini diğer ümmetlerden ayıracak niteliklerinin olmasını
gerektirir. Bu ayırıcı özellikleri koruyabilmenin en kestirme yolu da diğer ümmetlere
benzemekten kaçınmaktır.
Öteyandan Buharı ile
Müslim'in Humeyd b. Abdurrah-man'a[180]
dayanarak bildirdiğine göre Muaviye bir hacc mevsiminde Medine mescidinin
minberine çıktı ve münafıklarından birinin elinde bulunan bir tutam kadın
saçını eline alarak:
"Ey Medine'liler,
nerede alimleriniz? Ben Peygamberimizin böyle bir şeyi yasakladığını ve bu
konuda -İsrailoğul-lan, kadınları böyle bir adet edinince helak oldular- dediğini
işitmiştim"[181]
diye konuştu. Buhari'nin Said b. Mtisey-yeb'e dayanarak bildirdiğine göre de
bir gün bu konuda "Çirkin bir süslenme modası edindiniz Peygamberiniz zur,
yani takma saç kullanmayı yasaklamıştı" dedikten sonra oradakilerden biri
ucuna bir tutam saç bulunan bir değnek getirdi. Muaviye ucunda bir tutam saç bulunan
bu değneği göstererek "İşte zur budur"[182]
dedi.
Tefsirci Katade'nin
açıkladığına göre "Zur, kadınların saçlarını gür göstermek için
kullandıkları kesik saç kümeleridir." Yine Buhari'de yer aldığına göre
İbn-i Müseyyeb bu konuda şöyle diyor; "Bir defasında Muaviye Medine'ye
gelerek bize hitap etti. Bu konuşması sırasırîda bir tutam saç çıkarıp
göstererek -Bunu yahudilerden başka hiç kimsenin yaptığını görmedim.
Peygamberimiz bunu görünce ona zur adını vermişti" dedi.
Görülüğü gibi
Peygamberimiz takma saç modasını görünce ümmetini böyle bir modayı
benimsememeye çağırarak:
"Israiloğulları,
kadınları böyle bir modayı benimseyince helak oldular" buyuruyor. Yine bu
yüzden Muaviye de bu konuda "Bunu yahudilerden başka hiç kimsenin uyguladığını
görmedim" diyor.
Çünkü yahudiler
arasında yaygın olup da, müslümanlar tarafından benimsenmeyen modalar ya
onların azaba çarpılmalarına yolaçan, veya böyle olması muhtemel olan ve
an-laşılmedığı takdirde azaba çarpılmalarının gerekçelerinden kesinlikle uzak
kalmabilen adetlerdir. Özellike söz konusu âdetin azaba çarpılan davranışlardan
olup olmadığı ayırde-dilmeyince bu ihtiyatlı tutum daha büyük önem kazanır.
Sebebine gelince bu durumda kaçınılması gereken davranışları ile diğerleri
birbirine karış tınlabilir. O halde onların bütün adetlerinden uzak durmak
gerekir. Tıpkı onların verdikleri haberlerin doğrusu ile yalanı biribirine
karışık olduğu için verdikleri hiç bir habere kulak aşılmaması gerektiği gibi.
Diğer yandan Ebu
Davud'da yer aldığına göre Abdullah b. Ömer diyor ki;
"Peygamberimiz
-veya Ömer - şöyle buyuruyor:
"İçinizden
birinizin (biri belden aşağısı ve öbürü belden yukarısı için olmak üzere) iki
parça elbisesi varsa bu iki parçayı giyerek namaz kılsın. Eğer bir tek parça
elbisesi varsa bununla belinden aşağısını örtsün, onu yahudi-ler gibi belden
yukarısına sarmasın."[183]
Peygamberimiz yine bu
konuda sahabilerden Cabir'in bildirdiğine göre:
"Eğer dar bir tek
parça elbise varsa bununla belden yukarısının değil, belden aşağısının
örtülmesini" emretmiştir.[184]
Fıkıh alimlerinin ortak görüşü de budur. Fakat Ahmed b. Hanbel'den bu meselede
iki görüş nakledilmiştir.
Burada bizim üzerinde
durduğumuz asıl nokta Peygamberimizin tek parçalık elbisenin varlığı halinde
"Bununla ya-hudiler gibi belden yukarısının örtülmeme sini" belirtmesidir.
Çünkü yasağın yahudilerle irtibatlandırılmış olması, yukardan beri ısrarla
vurguladığımız gibi, yasaklamada bu faktörün etkili olduğunu gösteriyor. Şimdi
de bu kitabın baş taraflarında yer vermemiz gerektiği halde ancak şimdi ele
aldığımız şu ayeti okuyalım:
"Müminlerin
kalblerinin Allah'ın zikri ve haktan inen gerçekle korkup yumuşamasının zamanı
gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitab verilip de sonra üzerinden uzun
zaman geçerek kalben katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğufasiktirlar."
(Hadid: 57/16)
Cenab-ı Allah'ın
(c.c.) buradaki "Onlar daha önce kendilerine kitab verilenler gibi
olamasinlar" buyruğu özellikle "onlara" kalblerinin katılaşması
bakımından benzemeyi yasaklamakla birlikte genel olarak mutlak anlamda benzememeyi
gerektirir. Çünkü kalb katılığı günahların sonucudur. Cenab-ı Allah, Kur* an'm
bir çok yerinde yahudile-ri bu özellikleri ile niteliyor. Bu ayetlerden biri
şudur:
"Onun için,
ineğin bir parçası ile öldürülene vurunuz, demiştik. İşte Allah ölüleri böyle
diriltir, size ayetlerini gösterir ki, ola ki düşünürsünüz."
Bütün bunları
gördükten sonra kalbleriniz taş gibi ve belki daha da katılaşti. Çünkü bazı
taşlar vardır ki, onlardan nehirler çıkar, bazıları da vardır ki, yarılıp içlerinden
sular kaynar, öyle taşlar vardır ki, Allah korkusu ile dağlardan yuvarlanıp
düşerler. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir." (Bakara: 2/73-74)
Yahudilerin bu
niteliklerini belirten bir başka ayet de şöyledir:
"Allah
İsrailoğullarından söz almıştı ve kendi aralarından on iki gözcü belirledik.
Allah onlara demişti ki; "Eğer namaz kılar, zekat verir, size gönderdiğim
peygamberime inanır, kendilerini destekler ve Allah'a güzel borç verirseniz
(Allah için yoksullara yardım eder veya Allah için sıkıntıda olanlara faizsiz
ödünç para verirseniz) sizinle beraber olur, kesinlikle günahlarınızı siler ve
sizleri altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra aranızdan kim
gerçeği inkar ederse doğru yoldan sapıtmış olur.
Fakat vermiş oldukları
sözü bozdukları, tutmadıkları için onları lanetledik ve kalblerini
katilaştirdı. Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar, uyarıldıkları konulardan
payalmayı unuttular. Onlardan sürekli olarak hi-yanet görürsün. Böyle
olmayanları çok azdır. Onları affet, kusurlarına bakma. Çünkü, Allah iyilik
edenleri sever." [185]
(Maide: 5/13-14)
[1] Bu kişi Ebu Halİd Abdullah b. Rebaha el-Ensari
el-Medeni'dir. Basra'da yaşadı. el-Acla, İbn Sa'd Nesai ve diğer hadisçilere
göre güvenilirdir. H. 90 senesi içinde vefat etti. Bkz. İbn Sa'd, Tabakat
el-Kübra, c.7, s. 212; Tehzib el-Tehzib, c.5, s. 207, biyografi No: 357.
[2] Müslim, Kitab el-İlim, Kur'an'ın Müteşabihlerine
Uymanın Sakıncası... Babı, H. No: 2666, c.4, s. 2053.
(Al-iİmran: 3/105)
[3] Bu hadiste geçen sayfalarda söz edildi. Geniş bilgi
için, iislad Mu-hammed Nasır el-Din el-AIbani'nin Fi Silsile el-Ehadis
el-Sahih, eserinin, c.I. H. No: 204'e başvurunuz. Özellikle, "Hepsi
cehennemliktirler..." bölümüne. Müellifin işaret ettiği diğer bir rivayet
yoluyla hadisi Hakim, el-Miistedrek, c.I, s. 128-129'da birbirini doğrulayan
yollarla, tahriç ediyor. Hakim, "Hadisin sağlamlığı konusunda bu senetler,
(ravi zincirleri) "Hüccet" olabilmesi için yeterlidir der. Bkz. c. 1
s.128.
[4] Benu Kurayza: İslamdan önce Medine çevresine yerleşen
küçük bir Yahudi kabilesidir. Evs oymağıyla barış antlaşması yapmışlardı. Medine'nin
yakınlarında kaleleri, köşkleri ve ekin tarlaları vardı. Peygamber (s.a.v.) le
savaşmayacaklarına ve düşmana yardımcı olmayacaklarına dair antlaşma
yapmışlardı. Ne var ki, "Ahzab günü" (Henek Savaşı sırasında, Kureyş
ve Gatafan kabilelerinin bütün kollarıyla miislümanla-rın üzerine yürüdükleri
gün) Cenab-ı Rasul'le yaptıkları sözleşmeyi bozdular. Kureyş müşriklerine ve
Gatafan Kabilesine arka çıktılar. Ne zaman Allah, gönderdiği bir rüzgar
aracılığıyla düşman ordularını dağıttı, Cebrail Allah'ın emriyle geldi Peygamber
ve Ashabı'nın silahlarını aşağıya koymadan, Benu Kurayza oymağına yönelmeleri
gerektiğini bildirdi. Bunun üzerine Rasultıllah:
"Hiç kimse, Beni
Kurayza'ya (oymağına) ulaşmadan, ikindi namazını kılmasın" buyurdu.
Rasulullah (s.a.v.) onları kuşattı. Bu kuşatma Sa'd b. Muaz'ın (Allah ondan
razı olsun) onlar hakkındaki yargısını bildirmesine kadar devam etti. O şu
hükmü verdi:
"Savaşabilenleri
öldürülsün, savaşamıyanlan ise esir edilsin" Rasulullah (s.a.v.) bu
hükmü:
"Allah'ın hükmüyle hükmettin" sözüyle onayladı. Kıssa hakkında
daha geniş bilgi için bkz. İbn Kesir, el-Sire el-Nebevİye, c.3, s. 223-243;
Ayrıca s. el-Buhari, Kitab el-Megazi, Peygamber'İn Ahzab'da geri dönmesi, Beni
Kurayza'ya çıkması Ve Onları Kuşatması Babı, Feth'ul-Ba-ri,c.7, s. 407-416.
[5] Burada, Buhari ve Müslim'in ittifakla peygamberden
rivayet ettikleri "Beni Kurayza'ya ulaşıncaya kadar kimse ikindi namazım
kılmasın" hadisine işaret vardır. Bir kesim Sahabi "namaz vaktinde
kılınır" prensibinden hareketle, ikindi namazını yolda kıldılar. Öteki
kesimi ise, ikindi namazının vakti geçmesine rağmen Beni Kurayza'ya ulaşıncaya
kadar namazı ertelediler. Rasulullah hepsinin yaptığını da onayladı. Müslim'de,
ikindi yerine, öğle geçmektedir. Bkz. Buhari, Kitab el-Havf, İsteyenin binitlİ
olduğu halde ima ile namaz kılabileceği babı, Feth'ul-Bari, H. No: 946, c.2, s.
436, Hadisin diğer bölümleri, H. No:4119'de kaydedilmektedir; Müslim, Kitab
el-Cihad Ve el-Siyer, Savaşta Sür'atli Olma Babı, H. No: 1770. c.3, s. 1391.
[6] Buhari, Müslim'in üzerine birleştirdikleri bu hadisin
sözcükleri göyle başlıyor: "İza Hakem'e el-Hakim, Fectehe de, Sümme Esabe
felehü Ecrani, Ve tza Hakeme, Fechdehede , Sümme Ahdae Felehü ecrün." Bkz.
Sahih el-Buhari, Kitab el-T
[7] Raşİd Halife'lerin dördüncüsü, Peygamberimizin, amca
oğlu ve damadı, Cennet'le müjdelenen on kutlu kişiden biri ve Sahabi'nin ulularından
olan Hz. Ali'nin asıl adı. AH b. Ebi Talip b. Abdulmuttalip b. Ha-şim
el-Kuraşi'dir. Hatice'den sonra müslüman olanların ilkidir. Hicret günü
Rasulullah Onu yerine kendi yatağında bıraktı. Bütün savaşlarda Rasulullah'la
birlikte bulundu. Savaşlardaki cengaverüğiyle Ünlüdür. Allah O'nun eliyle
Hayber'in kapısını açtı. Sahabe'nin en doğru yargı veren ve en çok bilgili
olanıydı. (Allah ondan razı olsun) Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. 3, s.
324-362; İbn Sa'd Tabakat el-Kübra, c.3, s. 19-40.
[8] Hamza Abdulmuttalip b. Haşim; Rasulullah'ın amcası ve
süt kardeşidir. Sahabi'nin ululanndandır. Bi'şetin ikinci yılı müslüman oldu.
O'nun müslüman olması, müslümanları müşrikler karşısında güçlendirdi. Çünkü
Hamza, Kureyş'in en cesuru ve en erdemlisiydi. Hicret etti. Bedir ve Uhud
Savalarına katıldı. Uhud'da şehid oldu. (H: 3) Allah'ın Ra-sulu'nün arslanı
diye anılıyordu. Bkz. Esed el-Ğabe, c.2, s.8.
[9] Rasulullah'ın amca oğlu, ulu Sahabi'dir. Aşıladı,
Ubeyde b. Haris, b. Abdulmuttalib, b. Haşim el-Kuraşi'dir. Mekke'de ilk
müslüman olanlardandır. Medine'ye hicret etti. Rasulullah'ın ilk sancaktan olan
Haris, Bedir savaşına katıldı ve orada ünlü müşrik Utbe ile vuruştu. İki kılıç
yarası aldı ve bu yaranın etkisiyle şehid oldu. (Allah ondan razı olsun) Bkz.
Esed el-Ğabe, c.2, s. 356-357.
[10] Utbe ve Şeybe, Rabi'a b. Abdi Şems b. Abdi Menaf
el-Kuraşİ'dir-ler. Bunlar Rasululah'a ve inananların düşman olan mekke
Müşriklerinin en serkeşleriydi (azılıları). Bkz. Esed el-Ğabe, el-Bidaye
ve'n-Nihaye, c.3, s. 273.
[11] Buharı, Kitab el-î't
[12] Asıl adı, Amr b. Şuayb b. Muhammed b. Abdullah b. Amr
b. el-As'din. Hadis kritercileri, (eleştirmen) hakkında çelişkili konuşuyorlar.
Ama çoğunluk güvenilirliği görüşündedir. Ancak, babasından ve dedesinden
aldığı bazı hadisleri kabul etmiyorlar. Kendisi kişilik olarak güvenilirdir.
İbn Hacer, el-Takrib 'inde "Sadukin" (doğru sözlü) diyor ve ondan
dört hadis tahriç ediyor. Bkz. Takrib, c.2, s.74, Biyografi, 607; Teh-zib, c.8,
b. 48-55, Biyografi, No: 80.
[13] Müsned-i Ahmed, c.2, s. 196. RaviJer güvenilirdir.
Hadisin benzerini İbn Mace, eserinin girişinde (mukaddime) kaydediyor. Bab,
el-Ka-der, H. No: 85, c. 1, s.33; Zevaid sahibi, İbn Mace'nin bu hadisi için,
"İsnadı sahih, ravileri güvenilirdir" diyor.
[14] Hadisi Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, c.2, s. 181'de
tahriç ediyor. Aynı hadisi, c.2, s.185'de kısa olarak kaydediyor.
[15] Müsned-i Ahmed, c.2, s. 178.
[16] Abbasi Halifelerinden olan bu kişinin asıl adı, Cafer
b. el-Mu'ta-sım, b. Harun el-Reşid b. Muhammed b. el-Mehdi b. Ebi Cafer,
el-Man-sur, el-Abbas'dır. H. 207'de doğdu. Kardeşi el-Vasik'den sonra halife
oldu. (H. 232) Hilafeti sırasında sünnetin korunmasına yardımcı oldu. Bidat ve
bidatçılann tozduman olmasını sağladı. İmam Ahmed b. Han-belİ, Kur'an'ın mahluk
olduğu görüşünü yayanlara karşı verdiği mücadeleden ötürü yüceltli, hadis
alimlerinin en üstünü olarak ününü yaydı. Bid'atçıların yayılmalarını
engelledi. 247 H'de vefat etti. (Allah ona rahmet eylesin) Bkz. el-Bidaye
ve'n-Nihaye, c.10, s. 349-352.
[17] İbn el-Cevzi, Menakıb, El îmam, Ahmed isimli eserinin
461-462. sayfalarında bu mektupdan söz ediliyor. Bu eseri Dr. Abdullah el-Türki
tahkik etmiş. Ebu Nuaym Hilye, c.9, s. 216-217'de îmam Ahmed'in biyografisini
anlattığı kısımda, aynı mektub hakkında bilgi veriyor.
[18] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 64-78.
[19] Mecusiler: Aydınlığa, ateşe, karanlığa, güneşe, aya
tapan bir topluluktur. Evrenin iki tanrısı olduğuna inanırlar. İran ve
çevresinde yaşarlar. İslam bu saçma İnancı ortadan kaldırdı. Fakat Şii'ler,
İhvan el-Safa, Behai'ler, Nusayri 'ler, Batıniler, Kaderciler ve diğer ekoller
üzerinde*^'. izi tamamen silinmedi.
[20] Sözlükte Sabii: Dinini bırakıp başka bir dine giren
kimse demektir. Sabüler, yıldızlara ve meleklere tapan bir cemaattır. Hiçbir
dine inanmayıp doğdukları gibi yaşadıkları da söylenir. Geniş bilgi için bkz.
Tefsir-iİbnKesir,c.l,s. 104.
[21] Bu ümmetin mecusilerinden amaç, Kaderiye ekolüdür. Bu
ismin onlara Peygamber tarafından verildiğini bildiren hadisler vardır. İbn Mace,
H. No: 97, c. 1, s.; Ebû Davud, Kitab el-Sünne, Kader babı Hadis No: 4691;
Müsned-i Ahmed, c.2, s,125; s.5, s. 407; İbn Ebi Asım, Kitab el-Sünne, c.l. s.
144-145. h. No:329. Konuyla ilgili diğer rivayetler hadis imamlarınca zayıf
görülmüş. Ancak rivayetlerin bazısı bazısını takviye eder niteliktedir. Bu
adın onlara verilmesine gelince onlar, Allah şerri yaratmadı ve takdir etmedi,
dediler. Mu'tezileler gibi, insanın kendi eylemlerinin yaratıcısı olduğuna
inanıyorlardı. Bu nedenle Mecusilere benzediler. "Allah iyiliklerin ve
aydınlığın yaratıcısıdır." sözleriyle de belki tıpatıp onlar gibiydiler.
İnançlarına göre şerrin, karanlığın yaratıcısı başkadır. Yüce Allah,
zalimlerin bütün bu söylediklerinden uzaktır. Bkz. el-Fark Beynel-Firak, s.
94-95; İbn Teymiye, Mecmu, el-Fetava, c.8, s. 258-261.
[22] Asıl adı, Muhammed b. Müslim b. Abdullah, İbn Şihab
el-Züh-ri'dir. Beni Zühre b. Kilab kabilesindendir. Künyesi, Ebu Bekir'dir. İlk
hadis tedvincisi (toplayıp sistematik bir hale getirmek) dir. Bir kısım sa-habiden
hadis dinlemiştir. Medine Tabii'lerindendir. Güvenilir hadis hafızıdır. Hadisin
sağlamlığı üzerinde çok titizdir. Dördüncü kuşak Ta-bii'lerden olan bu zat H.
125'de vefat etti. (Allah rahmet etsin) Bkz. Tak-rib el-Tehzib, c.2, s. 207,
Biyografi No: 702. el-Cerh Ve el-Ta'dil, c. 8, 5.71-74, biyografi No: 318.
[23] îmam Ahmed Müsned, c.5, s. 218. Ebi Vakid el-Leysi'ye
dayanarak; Tirmizi, Kİtab el-Fiten, Sizden Öncekilerin Törelerine Oldumo-lası
Atılacaksınız Babı, H. No: 2180, c.4, s. 475, Hadise İmam Malik'in
Mutavaüa'sında ve Nesai'nin Sünen'inde (el-Sünen-Suğra-Küçük-Sünen)
rastlıyamadım.)
[24] İmam Buhari: Asıl adı, Muhammed b. İsmail b. İbrahim
b. el-Muğira, el-Caferi el-Buhari'dir. Künyesi Ebu-Abdullah'dir. Allah'ın
kitabından sonra, en sahih kitabın sahibidir. Ümmet, hadis konusunda imam
olduğunda birleşmiştir. İbn Hacer el-Takrib isimli eserinde, "Hadis
ezberlemede dağ, güvenilir hadisçilikte dünyanın imamıdır." diyor. H.
256'da 62 yaşındayken vefat etti. (Allah rahmet etsin) Takrib el-Tehzib, c.2,
s. 144, Biyografi No: 43.
[25] Sahihi Buharı, Kitab el-İ't
[26] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 78-82.
[27] Sahihi Müslim, Kitab el-İman, Münkerden sakındırmanın
iman gereği olduğu, imanın artıp eksildiği, Marufla, emr, Münker'den sakındırmanın
gereklilİHği babı, H. No: 49, c. 1, s. 69.
[28] Bu sözcükleriyle hadis, yine Müslim'de yer almaktadır.
Yukarda geçen kitab ve bab, H. No: 50, c.l, s. 70, Hadis yapmadığını söyleyenler
emrolunmadığıni yapanlarla mücadele etme konusundadır.
[29] Emri Bil Maruf Nehyi anil Münker. İyiliği emretmek,
kötülükten sakındırmak konusunda daha geniş bilgiyi üstadın (İbn Teymiye) yazdığı,
Mecmu el-Fetava c.28, s. 121-171 'de bulabilirsiniz.
[30] Bu alim: Katade b. Deame b. Katade el-Südüsi,
Ebul-Hitab el-Basri el-Ama'dir. Tabii'nin sayılı alimlerindendir. îbn Sa'd onu,
üçüncü kuşak, Basralı Tabii'lerinden sayar. Ender rastlanır hadis
hafizların-dandır. Muhammed b. Şirin:
"O, insanların en güçlü hafızıdır" der. Ahmed bin Hanbel:
"Basralılar'm en güçlü belleğine sahip kişisîdir. Tefsir ve Fıkhı ezberinde
koruyan bir alimdir" der. Takrib el-Tehzib, "güvenilirliği kanıtlanmış"
olduğunu kaydeder, 117. H'de 57 yaşında vefat etti. (Allah rahmet etsin) Bkz.
el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.9, s.313; Takrib el-Tehzib, c.2, s.123. Biyografi No:
81, "Kaf' harfi; İbn-i Sa'd, Tabakat, c.7, s. 229.
[31] Bu bilginlerden amaç: Sahabe ve Selefçe ünlü olan, Ibn
Abbas, Ebi el-AHye, Ebi Malik el-Rebi b. Enes ve Atiye el-Avfi'dir. Bkz.
Tefsir-i İbn Kesir, c. 1, s.148, 149; Tefsir b. Cerir, el, s.374
[32] Tefsir b.'Ce-rir, el, s.374; Tefsir b. Kesir, el, s.
149; Şevkani, Feth el-Kadir, el, s.374.
[33] Bu kişinin hangi Ahmed olduğunu tesbit edemedim. İbn
Cerir'in tefsirinde, c. 1, s. 374; işaret ettiğine göre, Ahmed b. İshak olması
mümkündür. Ahmed b. İshak b. İsa, el-Ahvazi, el-Bezzar'dır bu şahsın ismi.
Nesai "salih bir kimse" olduğunu söylüyor. H. 150'de vefat etti. Tehzib
el-Tehzib, c.5, s. 1514. Biyografi no: 9.
[34] Asıl adı Atiye b. Sa'd b. Cünabe el-Avfi'dir. Kubs
kabilesin-dendir. Künyesi, Ebu el-Hasan'dır. Takrib el-Tehzib'de "Çok hata
yapmasına rağmen güvenilir bir muhaddistir ve müdelles -Rivayet ettiği hadisi
şeyhinin şeyhine isnad ederek (dayandirarark) kendi şeyhini bilerek atlayan
ravi- bir şii olduğu kaydediliyor. Ahmed b. Hanbel zayıf olduğunu Yahya b.
Main, salih bir kimse olduğunu, İbn Sa'd ise Tabakat'ın-da, "inşaallah
güvenilir bir kimsedir, çünkü rivayet ettiği sahih hadisler de vardır, ama bir
kısım insanları onun naklettiği hadisleri hüccet kabul etmezler diyor. 111 H'de
vef it etti. Bkz. el-Cerh ve el-Ta'dil, c.6, s. 382, Biyografi No: 2125; İbn
Sa'd, Tabakat, c.6, s. 304; Takrib el-Tehzib, c. 2, s. 24, Biyografi No: 216.
[35] Tefsir-i İbni Cerir, c.l, s. 374; Tefsır-i îbn Kesir,
el, s. 149.
[36] Bu hadisçi. Ata b. Ebİ Rebaha'dır. Ebu Rebaha,
babasıdır. Mekke'li Tabii'terin büyüklerindendir. Bilgili ve erdemli bir
kimseydi. Çok güvenilir bir hadisçi ve fıkıhçıdir. Sahabi'den bir çoğuna
yetişti ve onlardan hadis rivayet etti. H. 114'de 88 yaşında iken vefat etti.
Bkz. İbn Sa'd Tabakat uI-Kübra c.5, s.467-470 Takrib el-Tehzib c.2, s.22 Biyografi
No: 190, "Ayın" harfi.
[37] Tefsir-i İbni Cerir, el, s. 374; Tefsir-i İbn Kesir,
el, s. 149.
[38] Basralı, Beni Temim oymağından olan bu alim, Refi b.
Mihran el-Riyahi'dir. Yahya b. Main, Ebu Zer'a'ya göre "güvenilir"
dir. Takrib el-Telızib: "Mürsel rivayetlerinin çok olmasına rağmen
güvenilir olduğunu kaydediyor. H. 90'da öldü. (Allah rahmet etsin) Bkz. Takrib
eJ-Teh-zib, c.l, s. 252. Biyografi No: 105.
[39] Tefsir-i îbni Cerir, c.l, s. 149.
[40] Asıl adı, el-Dahhak b. Müzahim, el-Hilali,
el-Horasansdir. Tefsir'de imam olan' u zat, Tabii'nin büyükferindendir.
el-Sevri:
"Tefsiri dört kişiden öğrenin: Mücahid, İkrime, Sa'd b. Cübeyr ve
Dahhak'dan" diyor. Takrib el-Tehzib'de "Miirsel rivayetlerinin
çokluğuna rağmen güveni'nc'ir yazıyor. İbn Hibban ve Ahmed'e (Hanbel'e göre
:;i'ka, Yahya b. 3aid el-Kattani'ye göre, zayıftır. H. 105'de Öldü. (Allah
rahmat elsin) el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.9, s. 223; Takrib el-Tehzib, c.l, s.373,
Biyografi No: 17.
[41] Bu ifade Tirmizi'nin Bera b. Azİb'den rivayet ettiği
hadisten bir parçadır. Tamamt, Tirmİzi, Kitab el-Menakib, Ali'nin Menkıbeleri,
Bab, 21 *de kaydedilmiş. Tirmizi: "Hadis, "Hasen" ve
"Sahih" dir" diyor. Bkz. S. el-Tinnizi, c.5, s. 635, H. No:
3716. Aynı hadisi Buhari, Kitab el-Suluh, altıncı bab, H. No: 2699, c.5, s.
303-304. Feth-ei-Bari'de rivayet ediyor. Yne aynı hadisi, Kitab el-Megazi,
Umre'nin Kazası Babı H. No:4251 'de naklediyor: Ahmed b. H. ise, el-Müsned,
c.5, s. 204, Üsame b. Zeyd isnadıyla rivayet ediyor.
[42] Sahihi Müslim, Kitab el-İman, Eksikliklerden Uzak Yüce
Allah, Gücünün Çekmediği kimseye Teklif Etmez Babı, H. No: 125, c. I, s.
115-116; M. Ahmed (b. Hanbel), c.2, s. 412.
[43] Hadis, el-Müsned'de (Ahmed İbn Hanbel) Abdullah b.
Ömer'den rivayet ediliyor. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu: "Kuşkusuz Allah,
yasakladıklarım yapmamayı istediği gibi tanıdığı toleransın da kullanılmasını
ister (sever) Müsned-i İ. Ahmed, c.2, s.108, Aynı hadisi Sü-yuti, Cami el-Sağir
isimli eserinde naklediliyor ve hadis sahihdir diyor. İbn Hibban sahihinde
Beyhaki, İmamm bölümleri babında aynı isnad-la rivayet ediyorlar. Bkz. El,Cami,
el-Sağir, c. 1, s. 288, H. No: 1894. İbn Huzeyme sahihinde, Kitab, el-Sıyam, H.
No: 2027, c.3, s. 259'da tahriç ediyor. Sözcükler şöyle "İnnellahe
yuhibbuen tü'ta ruhsatahü kema yu-hibbu en tütreke ma'sıyetühü."(H0)
Ruhbanlık: Hristiyan rahiblerin yaptığı gibi İbadet amacıyla insanlardan el
etek kesmek ve kendini buna zorlamaktır. Çokluk Hristiyan (rahipler)
insanlardan ayrılıp, dünya nimetlerini bırakarak Manastırlarda kendilerini
ibadete verirler. Bunları yaparken hakka çağırmayı ve cihadı bir tarafa
bırakırlar. Bkz. el-Kamus el-Mu-hit, el-Ra bölümü, c. 1, s. 79.-
[44] Hadis bu sözcüklerle Beğavi'nin Şerh el-Sünne, c. 2,
s. 371'de geçiyor. Beğavi hadisi anlattıktan sonra şöyle ekliyor:
"Ümmetimin yolculuğu cihaddır..." îslamda ruhbanlık yoktur"
bölümünü, senedini (ravi zinciri) zikretmeden rivayet ediyor. Fakat aynı
sözcüklerle rivayet edilen bu hadisin İ. Ahmed'in el-Müsned'inde anlatıcıları
var. a.g.e; c. 6, s. 226. Rasulullah'ın bu sözü Osman b. Mad'un'adır.
Rasulullah şöyle buyuruyor:
"Ya Osman! Kuşkusuz, ruhbanlık bize yazılmadı -mecbur edilmedi- ya
da -farz kılınmadı-." Hadisin ravileri güvenilirdir. Dare-mi'nin Süneninde
"İnni lem umir bir -Rahbanİyye- Ben ruhbanlıkla em-rolunmadım"
ibaresi var. Bkz. Sünen el-Daremi, c. 2, s. 133, Hadise, Sü-yuti de işaret
ediyor. Orada şöyledir hadisin sözcükleri: "Ve la Terheb Fi el-İslam"
-İslamda ruhbanlık yoktur- el-Cami isimli eserinde Abdur-rezzak, Tavus'dan
mürsel olarak rivayet ediyor aynı hadisi. Hadis "zayıftır" diyor.
Bkz. age., c. 2, s. 746. Aym hadis için ayrıca bkz. el-Ta'lik, Ala Hamiş şerh
Al-Sünne li el-Begavi, c.2, s. 371. el-Aclüni de bu hadisi Keşf el-Hafa, isimli
eserinde anlatıyor. Ne var ki, hadis hakkında, İbn Hacer'in "Bu
sözcüklere hiçbir yerde rastlayamadım." görüşünden başka bir şey
söylemiyor. Bkz. Keşf el-Hafa, c.2, s. 528. H.No: 3154.
[45] Rasulullah: "Sahur yapın zira sahurda bereket
vardır" buyuruyor. Buhari-Müslün rivayette hemfikirdirler- Bkz. Buhari,
Kitab el-Savm, Zorunluluk Olmaksızın Sahur Yapmak ve Sahurun Bereketli Olması
babı, Feth'ul-Bari, H. No: 1923, c.4, s. 129; Müslim-Kitab el-Sıyam-Sahurun
Üstünlüğü, Mübahhğın uygulanması (Te'kid edilmesi) babı, H. No: 1095, c. 2, s.
770.
[46] İbn Ömer Rasulullah 'dan rivayet etti. Rasulullah,-
"Ara vermeksizin onıç tutmayı yasakladı" Sahih-i Müslim, Kitab El Sayam,
Ara Vermeksizin Onıç Tutmanın Yasaklanması, Babı, H. No: 1102, c.2, s. 774;
Sahih-i Buhari, Kitab-el-Savm, el-V
[47] Hadisi Buharı şu sözcüklerle rivayet ediyor:
"Ve el-Muhaciru Men Hecere Ma nehellahu anhü" (Muhacir Allah'ın
sakındırdıklarından sakınan kimsedir)... Buhari, Kitab el-îman, Müslüman,
Elinden Ve Dilinden Müslümanların Güvenlikte Olduğu Kimsedir. Babı, H. No: 10,
Feth'uİ-Bari, c.l, s. 53; Kitab El Rekaik,'Yasaklardan sakındırma Babı, c. 11,
s. 316.
[48] Ebu Davud hadisi peygamberlerden şöyle rivayet ediyor:
"Cihad, Allah'ın beni göndermesinden ümmetimin en sonunun Deccal'le savaşmasına
kadar sürecektir... "Ebu Davud, Kitab el-Cihad, Zalim Krallarla Savaşma
Babı, H. No: 2532, c. 3, s. 4O.Hadisİn ravi zincirine Ye-zid b. Ebi Neşbe'yi de
ekliyor. İbn Hacer, Tehzib el-Tehzib'de, bu ravi-nin bilinmediğini söylüyor.
Allah yolunda cihad ve savaşın kıyamete kadar süreceğini bildiren bir
Çok hadis var. Örneğin, Müslim'in rivayetettiği bir hadiste: "Müslümanlardan
bir gurup -Hadisfe "el-Asabe" geçiyor.- Allah 'in dinini ayakta
(yü-rürrükte) tuta bilmek içiiriKjairKa sabahına kadar Allah yoîsrsia cihad
edip savaşacaknr. "Bkz. Sahih-i Müslim, Kitab el-İmare, Babı, 53, H. No:
1922, c.3, s. L5^Tviüsned-î Ahmed, c. 5, s. 92-94-O8-103 ve 104.
[49] Sahabinin büyüklerindendir. Asıl adı, Abdullah b. Kays
b. Selim İbn Hadar b. Harb b. Amir el-Eş'ari'dir. Künyesi, Ebu Musa'dır.
Ra-sulullah'la (s.a.v.) Hicret'ten önce Mekke'de karşılaştı. Müslüman oldu ve
iki hicrete de katıldı. Mekke'de Rasulullah'a müslüman olduğunu bildiren Üçüncü
Yemen'Iidir. Kur'an'ı güzel sesle okurdu.
Vergi toplaması için Rasulullah onu, Zebid, Aden ve Yemen sahillerine
gönderdi. Hz. Ömer, Küfe Basra'ya vali tayin etti. Ahvaz ve İsfahan'ı fethetti.
Kufe'de Öldü. (H.50) Bkz. Nevevi, Tehzib el-Esma ve el-Lügat, Birinci Bölüm,
2.2, s. 268. Biy. No: 425.
[50] Ahmed'in el-Müsned'inde böyle bir olaya rastlayamadım.
Yal-juz-Beyhaki' sünenindi -anüalEfm yukarda işaret ettiği kıssayı benzer bir
kıssa kaydediyor. Bkz. Süneirel-Beyhaki, c. 3, s. 204, Kiteb el-Cizye izinsiz
Mescide^jirmeyin Bala.
İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 82-96.
[51] Sahih el-Buhari, Kitab el-Enbiya, Beni İsrail'lerin
Anlatıldığı Bab, Feth'ul-Ban, H. No:3462, c.6 s.496; H. No: 5899. Sahihi Müslim,
kitab el-Libas ve el-Zine,.Boyanmakla Yahudiler'e Ters düşün, babı, H. No:
2103, c. 3. s. 1663.
[52] Tirmizi hadisi, şu sözcüklerle rivayet ediyor.
"Gayyiru el-Şeybe ve LaTeşbehu Bi el-Yehudi" (saçları boyayarak
değiştirin Yahu-düer'e benzemeyin.) ardından Ebu Hureyre'nİn bu hadisi
"hasen" ve "sa-hihdif' yargısını ekliyor. Bkî. Sünen
el-Tirınîzi, Kitab el-Libas, Boyanma konusunda Gelen Hadisler Babı, H. No:
1752, c. 4, s. 232. Ahmed'inMiisned'inde, c.l, s. 165 Hadisi Ziibeyrb.
el-Avvam'danrivayet ediyor, c. 2, s. 261-499'da Ebu Hureyre'den "Ve La
Binn-Nesara" faz-lahğıyla naklediyor. Aynı hadisi, sözcük dizgesideki bazî
değişiklerle s. 356'da rivayet ediyor; Nesai, Kitab el-Zine, c.8, s. 138'de
yine bu hadisi tahriç ediyor. Aynı hadis için ayrıca bkz. (İmam) el-Beğavi,
Şeyh el-Sünne, Kitab el-Libas, Boyanma Bölümü H. No: 3175, c. 12, s. 89. Ebu
Hureyre'den rivayet ettiği bu hadisi şu sözcüklerle alıyor: "Gayiru El
Şey-be Ve La Teşbehü Bi el-Ye-Yahudi Ve el-Nasara" "Saçlarınızı
boyayarak değiştiriniz. Böylelikle Yahudi ve Hristiyanlar'a benzemeyin."
[53] Bu alim, Ziyad b. Eyyüb b. Ziyad el-Bağdadi'dir.
Künyesi Ebu Ha-şim'dir. Ayrıca Delvİy diye takma adı da vardır. Onuncu kuşağın
güve-niür hadîs hafizlanndandır. H. 252'de 86 yaşındayken öldü. Buhari ve onun
gibi ünlü hadisçiîer ondan hadis tahriç ettiler. Takrib el-Tehzib, c.
l,s.265,Biy.No:6S.
[54] Hadis Buhari'de şu sözcüklerle yer alıyor:
"Enhiku el-Şevarib Ve A'fü el-Lihye'' (Bıyıklarınızı kısaltın,
sakallarınızı uzatın). Bkz. Feth-el-Bari, Kitab el-Libas, Bıyıklan Kısaltma
Babı, H. No:5893, 2. 10, s; 351; Müslim Rivayetinde, Müellifin yukarıda
kullandığı sözcükleri kullanıyor. "Afvü, el-Şevarib Ve A'fu el-Liha"
sözcükleri yerine "Ceza el-Şevarib Ve Erhu el-Liha Ve Halifu
el-Mecuse" sözcüklerini kullanıyor. Görünürde farklı olan bu sözcüklerin
anlamı aynıdır. Bkz. Sahih-i Müslim, Kitab el-Tahare Yaratılış Özellikleri
Babı, H. No: 259-260. c.), s. 222.
[55] El Murazi: Ahmed b. Muhammed b. el-Haccac b. Abdülaziz
eî-Mu-ruzi'dir. Künyesi, Ebubekir olan bu kişi İ. Ahmed'in (İ. Hanbel} yakın
arka-daşlanndandır. Ver'a ve erdemde onun yoldaşıydı (benzeriydi). İmamı
Ah-med'den bir çok mesele nakletti. H. 275'de vefat etti. Bkz. İbn Ebi Ya'Ia,
Ta-bakat el-Hanabile, c. 1, s. 56-63. Biy. No: 50; Şiiruzat el-Zeheb, c.2, s.
166.
[56] Bkz. el-Muğni Ve el-Şerh eî-Kebir, el, s. 75; Ayrıca
üstad Ab-durRezzak'ın buna benzer bir rivayeti Ömer b. Hattab'dan naklettiği,
c. 11, s. 453-454'e bakınız.
[57] Ebu Muhammed el-Basri künyesiyle tanınan bu zatın asıl
adı, Mu'temir b. Süleyman b. Tarhan el-Temimi'dîr. Takma adı lakabı,
el-Tu-feyl'dir. İbn Hibban, İbn Main ve İbn Sa'd, güvenilir olduğunu
söylüyorlar. İbn Harraş ise, "Ezberden rivayet ettiği zaman hata etmekle
birlikte, doğru sözlüdür. Yazdıklarım rivayet ettiğinde sikadır."
yargısını veriyor. H. 100'de doğdu, 187'de vefat etti. Bkz. Takrib el-Tehzib
c.IO, s. 227. Biy. No: 415.
[58] Büyük bir sahabıdır. Asıl adı, Şeddad b. Evs b. Sabit
el-Hazreci el-Ensari'dir. Hasan b. Sabit'in -Allah ondan razı olsun- yeğenidir.
Ubade b. Samit, hakkında: "Şeddad b. Evs, İlim ve hilim (huy yumuşaklığı)
kendisine verilenlerdendir." Cenab-ı Peygamber de ona: "İnşaaİlah
sen ve çocukların, ümmetin imamları olursunuz" buyurdu. Humus 'un
fethinden sonra oraya yerleşti. H. 58'de Beyti Mukaddes'de (Kudüs) vefat etti.
Allah razı olsun. Bkz. el-İsabe Fi Temyiz el-Sahabe c.2, s. 139-140, Biy. No:
3847.
[59] Burada ifade edilmek istenen maksat, Yahudiler'in
pabuç ve mestleriyle namaz kılmadıklarıdır. Bunlara muhalefet için Rasulullah
(s.a.v.) bazan pabuçlanyla namaz kılardı. Ancak buna devam etmezdi. Bunun gibi
müslümanlann namaz şartlarına engel olmayacak temizlikte olan pabuçlarıyla
zaman zaman namaz kılması gerekir. Ama, bazılarının bu şekilde namaz kılmayı
sürüdürmclerini (adet haline getirmelerine) dair her hangi bir delil bulamadım.
En doğruyu Allah bilir.
[60] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Salat, Ayakkabıyla Namaz
Kılma Babı, H. No: 652, c. I, s. 427. Hakim de el-Müstedrek'inde rivayet
ediyor ve "hadisin isnadı sahihtir" diyor. el-Zehebİ de el-Telhİs'de:
"Sa-hihdir" dedi. Bkz. el-Müstedrek, Ala el-Sahiheyn Li el-Hakim ve
Biha-miş-i el-Telhis Li el-Zehebi c.!. s. 260, Kitab el-Salat.
[61] Bkz. Sahin-i Müslim, Kilab el-Sıyam, Sahurun Fazileti
Babı, H. No: 1096, c.2,-s. 771
[62] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Savm, İftarı olur olmaz
yapmanın Hoş bir şey (Miislehab) olduğu Babı, H. No: 2353 c.2, s. 763.
Siinen-i İbn Mace, Kitab el-Siyam İftarda ivediliğin Gerekliliği Babı, H. No:
1698, c.l, s. 541-542; Hakim'de Miistedrek'inde bu hadisi tahriç ediyor ve şunu
ekliyor: "Bu hadisin sahihlik koşullan Müslim'inkine uymaktadır, fakat o
nedense bu hadisi tahriç etmiyor. "el-Miistedrek c.l, s. 431.
[63] Büyük sahabidir. Asıl adı, el-Saib b. Yezid Said b.
Osman el-Esved el-Kindi -Ya da el-Ezdi-dir. Babası da sahabidendİ. Rasulullah
(s.a.v.) başını okşadı ve ona dua etti. Rasulullah'm abdest suyundan (arta
kalandan) içli. Ömer, onu Medine çarşılarında vergi toplamakla görevlendirdi.
Medine'de öldü. (H. 95) En son ölen sahabi olduğu söylenir. Bkz. el-İsabe, c.2,
s.12-13, Biy. No: 3077.)
[64] Süneh-i Ebi Davud, Kitab El Salat, Akşam Namazının
Vakti Babı, H. No: 418, c.l, s.. 291; Sünen-i İbn Mace, Kitab el-Salat, Akşam
Namazının Vakti Babı, H. No: 689, c.l, s. 225.
[65] Saygın sahabelerdendir. Adı, Beşirb. Mabid, Dabab b.
Sebi'b. Siidüs'dür. İslam öncesi ismi, Zahma'ydı. Beşir ismini ona Rasulullah
verdi. el-Hassasiye, dedelerinden birisidir. Basra'da yaşadı. Bkz. Tehzib
el-Tehzib, el, s. 467-468, biy. No: 866.
[66] Leyla el-Südüsiye el-Şesbaniye adındaki bu hanım,
Sahabiye-dir. Cehdeme olan ismini Rasulullah Leyla'ya çevirdi. Bir önceki notta
adı geçen Sahabi'nin eşidir. İbn Hibban, Tabii'nin güvenilir hanım
ravi-lerinden olduğundan söz ediyor. Bkz. Tehzib el-Tehzİb, c. 12, s. 406-407.
Biy. No: 2753.
[67] Müsned-i Ahmed, c. 4, s. 225; İbnflacer, Feth'ul-Bari,
c. 4; s. 202.
[68] Müslim'in kaydettiğine göre Bu ravi, Hammad b.
Seleme'dir.
[69] Sabit b. Eşlem, el-Benani, el-Basri adındaki bu ravi,
Enes b. Ma-lik'in birlikte olduğu yakın dostudur. Ondan çok hadis rivayet
etmiştir. Güvenilir, salih ve abit bir zattır. H. 123 yılında vefat etti. 127
öldüğü de söyleniyor. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c.2, s.2, 3, biy. 2.
[70] Sayılır sahabidir, Adı, Üseyd b. el-Hudayr, b. Ubeyr
el-Ensa-ri el-Eşheli'dir. Ensar'dan islamı ilk kabul edenlerdendir. Akabe Gecesi
Cenab-i Rasul'e bi'at edenler arasındadır. Peygamber, onunla Zeyd b. Haris'i
kardeş ilan etti. Rasulullah:
"Useyd b. Hudayr, ne iyi adamdır" sözüyle onu Övdü. Ebu
Bekir'in hilafeti sırasında onu komutan olarak tayin etti. H. 20 yılında vefat
etti. el-Isabe, c. I, s. 49, Biy. No:285.
[71] Bilinir sahabidir. Asıl adı, Ubad b. Bişr b. Veks, b.
Zügbe b. Ze'vera b. Abd el-Eşhel el-Ensari'dir. Hicretten Önce Medine'de
miislü-man oldu. Bedir ve diğer savaşlarda Rasulullah'la bilrlikte oldu. Rasulullah
onu vergi toplaması için,Süleym, Müzeyne ve Beni el-Mustalik oymaklarına
gönderdi. Müseyleme el-Kczzab (yalancı peygamberlik savında bulunan Müseyleme)
ile yapılan Yemame savaşına katıldı. En büyük sınavı (Ölüm sınavı) orada .şehid
olarak başarıyla verdi. Bu sırada H. 12. yılı ve o, 45 yaşındaydı. Allah ondan
razı olsun. İbn Sa'd Tabakat, c.3, S. 440-441.
[72] Sahihi Müslim, Kitab el-Hayd, Hayızh Bir Kadının
Eşinin Başını Yıkayabileceği Babı, H. No: 302, c.l, s. 246.
[73] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 97-107.
[74] Ebu Umame: Asıl adı Sadiy b. Adan b. el-Haris b. Vehb
el-Ba-hiii'dir. Künyesi, Ebu Ümame olan bu kişi, tanınmış Sahabidir. Uhud'da ve
Hz. Ali'yle birlikte Huneyn savaşında bulunduğu söyleniyor. Daha sonra Şam'da
yaşamaya başladı ve orada öldü. (H. 86) Allah ondan razı olsun. el-İsabe Fi
Temyiz el-Sahabe, c.2, s. 182, Biy. No: 4059.
[75] Büyük sahabidir. Adı, Amr b. Abese. Halit b. Amir b.
Gadıra el-Sülemi, künyesi, Ebu Nüceyh'dir. Mekke'de ilk müslüman olanlardandır.
Müslüman olduktan sonra bir süre ülkesine döndü. Daha sonra Medine'ye hicret
etti. Mekke'nin fethine katılan sahabi daha sonra Hu-mus'a gitti ve ölümüne
kadar burada yaşadı. Müslüman olmadan önce putlardan nefret ederdi. (Allah
ondan razı olsun) el-İsabe, c.3, s. 5-6, Biy. No: 5903.
[76] Bkz. Sahih-i Müslim, Kitab, Salat el-Müsafirin ve
Kasnha, Amr b. Abese'nin Müslüman Olması Babı, H.-No: 832, el, s. 569-570-571.
Ahmed b. Hanbel el-Müsned, s.4, s. 112.
[77] Ken'anhlar: Ken'an b. Kevş b. Şam, b. Nuh'a nisbet
edilen ve Sami ırkından gelen bir kabiledir. Basra körfezi kıyılarında pamuk
eki-miyle uğraşırlardı. Daha sonra Suriye ve Filistin'e göçüp orada yerleştiler.
Halil Peygamber bu topluluğa gönderilmiş. el-Hidaye Ve el-Niha-ye, c.4, s. 140;
el^Calaid, el-Ciman el-Kalkaşandi, s. 32; L
[78] Hadisi Ebu Davud, Sünen'inde, Kitab el-Salat, Direk ve
benzeri şeylere karşı namaz kılma Babı, H. No: 693, c.l, s. 445'de rivayet ediyor:
Müsned-i Ahmed, c. 6, s. 4, Salla yerine "yusalli" kelimesi dışında
aynen Ebu Davud'un rivayetindcki sözcüklerle anlatıyor hadisi. Ancak hadisin
senedi pek kuvvetli değildir. Çünkü raviler arasında bulunan Velid b. Kamil,
Leyyin el-Hadis'tîr. (rivayetlerinde gevşek davranan ra-vi) Diba'a binti
el-Mikted ise kimliği bilinmiyor. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c. 2, s. 335, Velid b.
Kamü'in biyografisi, No: 82; s. 604 Diba'a nın biyografisi No: 2, Ayrıca bkz.
Avn el-Ma'bud, c. 2, s. 386-387.
[79] Bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Salat, Namazda Eli
Üzerine Yaslanmanın Mekruh Olması Babı, H. No: 994, c.l, s. 605.
[80] Mesruk b. el-Ecda b. Malik el-Hemedani el-Vedai
el-Kufi adındaki bu kişi, Tabiin'in güvenilir Fıkıh ve Hadîs alimlerindendir.
Kiitüb-i Sİtte (altı sahih hadis kitabı) yazan da ondan hadis rivayet etmişlerdir.
H. 63'de vefat etti. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.2, s.242, Biy. No: 1055.
[81] Buhari, Kitab el-Enbiya, Beni İsrail'i Anlatan Bab,
H.No: 3458, c. 6, s. 497, Feth'ul-Bari.
[82] S. el-Buhari, Kitab el-Amel, Fi el-Salati, Namazda
Elleri Bele Koyma Babı, H. No: 1219, c.2, s. 88, Feth'ul-Bari.
[83] Ziyad b. Sabih el-Hanefi el-Mekki, Bir görüşe göre
el-Basri adındaki hadisçi hakkında İshak b. Ruhaye: "Salih ve güvenilir
bir adamdır" diyor. Bunun gibi Nesai, İbn Hibban, el-Acluni de güvenilirliğini
onaylıyor. Dördüncü kuşak Medine'li Tabii'Serdendir. Bkz. Teh-zib el-Tehzib,
c.3, s. 374, Biy. No: 681; Takrib el-Tehzib, c. 1, s. 268, Biy. 115.
[84] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, c.2, s. 106. ibn Ömer'den
rivayet edilen bu hadiste "Felemma Salla"'dan önce, "fe daraba
ye-deyye" fazlalığı var.
[85] Sünen Ebİ Davud, Kitab e]-Salat, Namazda Elleri Bele
Koyma ve El Üzerine Yaslanma Babı, H. No: 903, c.I, s. 556.
[86] Sünen el-Nesai, Kitab el-Salat, Namazda Elleri Bele
Koymanın Sakıncası Babı, c.2, s. 127. Bu imamın rivayet ettiği hadisin sözcük
dizgisinde diğerlerinden ayrı bazı değişiklikler vardır. Ama, isnadı sağlamdır
[87] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları:
108-114.
[88] Büyük Sahabi'dir. Asıl adı, Cabir b. Abdullah, b. Amr
b. Haram b. Ka'b b. Ganem el-Ensari el-Sülemi'dir. Rasulullah'dan en çok hadis
rivayet eden Sahabilerdendir. Akabe biatmda ve çoğu savaşlarda Rasulullah'la
birlikte bulundu. Rasulullah'ın
vefatından sonra onun mescidine, ders verdiği bir kürsüsü vardı. H. 74
ya da 75'de vefat etti. Bkz. el-İsabe Fi Temyiz el-Sahabe, c.I, s. 213, Biy.
1026
[89] ilk müslüman, Rasulullah'dan sonra ilk halife olan
Ebubekir el-Sıddık'tn asıl adı, Abdullah b. Ebi Kuhafe Osman b. Amir
el-Kura-şi'dir. Fil olayından iki buçuk yıl sonra doğdu. Pegamberlik gelmesinden
önce de sonra da Rasulullah'la birlikte oldu. Hicret sırasında ona eşlik etti.
Bütün savaşlara katıldı. Cennetle müjdelenen on kişiden biri ve Sahabi'nin en
üstünüydü. H. I3'de 63 yaşında olduğu sırada öldü. (Allah ondan razı olsun)
Bkz. el-İsabe, c.2, s. 341-344, biy. 4817.
[90] Sahih-i Müslim, Kitab el-Salat, İmama Uyanların Bütün
Hara-ketlerinde Ona Uymaları Babı, H. No: 413, c.l, s. 309, Sünen Ebi Da-vud,
Kitab-el-Salat, İmamın Oturarak Namaz Kıldırması Babı, H. No: 606, c. l.s.405.
[91] Asıl adı Talha b. Nafi el-Kuraşi et-Mekki'dir.
Kureyş'in ileri gelenlerindendir. Abdullah b. Ömer, İbn Abbas ve Cabir gibi bir
kesim Sahabi ondan hadis nakletmiştir. İbn Hİbban, Güvenilir olduğuna,
Ebu-bekir el-Bezzar Kendi kişiliğinde güvenilir olduğuna; Ahmed b. Hanbel ondan
hadis rivayet etmede bir sakınca olmadığına; hüküm veriyor. Bkz. Tehzib
el-Tehzib, c.5, s. 26-27, biy. 144.
[92] Sünen-İ Ebu-Davud, Kitab el-Salat, İmamın Oturarak
Namaz Kıldırması Babı, H. No: 602, c.l, s. 403-404.
[93] Ebu Davud, Ebu Ümame'den bu sözcüklere yakın kelimelerle
başka bir hadis naklediyor. Ebu Ümame anlatıyor:
"Rasulullah elinde
değneğine yaslanmış şekilde yanımıza geldi. O gelince biz ayağa kalktık."
O:
'Perslerin birbirlerini
yüceltmek için ayağa kalktıklar, gibi siz de kalkmayın» buyurdu. Süneni Ebi
Davud, Kitab el-Ebed, Bir adamın başka bir adama (tazim-Saygı) Amacıyla Ayağa
Kalkmas, Babı,, H. No:
5230, c. 5, s. 398; Benzen Müsned-i Ahmed, c.5, s. 253-256'da kaydedilmektedir.
Hadisin anlamı sahihdir.
[94] Büyük s ah ahilerdendir. Asıl adı, Ubade b. el-Samit
b. Kays b. Asram b. Fehr el-Hazrece d-Ensari'dir. Ensar'ın önde gelenlerinden
biriydi. Künyesi Ebu el-Velid'dir. Bedir, Uhud ve diğer savaşlarda hep
Peygamberin yanında yer aklı. Rasulullah onu bazı sadakaları toplamakla
görevlendirdi. Peygamber'in zamanırda Kur'an'ı toplardı, bir araya getirirdi.
Ehli Suffa arasında Kur'an'ı en İyi bilendi.
Ömer b. Hattab, bir
gurup sahabi'yle birlikte onu dîn ve Kur'an'ı Şamlıları Öğretmesi için oraya
gönderdi. Humus'da ve Filistin'de yaşadı. Muaviye ile arasında çıkan
anlaşmazlıktan dolayı Medine'ye döndü. Hz. Ömer onu tekrar Şam'a gönderdi ve
Muaviye'ye:
"Sen, onun amiri değilsin, ona karışma" dedi. Remle'de ya da
Kudüs'te vefat etti. (H. 34) ÖIdüğünde72 yaşındaydı. Bkz. Esed el-Gabe, c. 3,
s. 106-107.
[95] Sünen-i Ebi Favud, Kitab el-Cenaiz, Cenaze İçin Ayağa
Kalkma Babı, H. No: 3176, c.3, s. 520. Sözcükler, yukarda anlatılana yakındır.
Ancak "İciisu, Haiefehiim, oturun, onlara muhalefet edin {ters
düşün)"; Sünen-i İbn Mace, Kitab el-Cenaiz, Cenazeye karşı Ayağa Kalkma Babı,
R No: 1545, c. i, s. 493. Kitabı tahkik eden, hadisi kaydettikten sonra
ŞLnîarı ekledi: "el-Sundi: "İsnadı zayıf olduğu söyleniyor"
dedi." S. el-Tirmizi, Kitab el-Cenaiz, H. No: 1020, c.3, s. 340.
[96] Asıl adı, Abdurrahman b. el-Kasım b. Muhammed b.
Ebube-kir'dir. Altıncı kuşak Medine'ti Tabn'nin büyüklerindendir. Yaşadığı dönemde
Medine'nin en büyük alim ve salihlerindendi. Bütün müslüman-iarca değeri
büyüktür. Çok hadis rivayet eden bu alim hakkında da diğer alimler
güvenilirliğinde görüş birliği içindedirler. H. 126'da Şam'da vefat etti. Bkz.
Tehzib el-Tehzib, c.6, s. 254, biy. 501.
[97] Üçüncü kuşak Tabiin'İn büyüklerinden olan bu
hadisçinin asıl adı, el-Kasım, b. Muhammed b. Ebubekir'dir. Bir önceki adı
geçen zatın babasıdır. İbn Sa'd, Vakidi'den naklen "Güvenilir, yüksek
fıkıh bilgini, Hadis İlminde imam bir zattır," övgüsünü kaydediyor. H.
106'da vefat etti. Bkz. İbn Sa'd Tabakat el-Küba, c.5, s. 187- 194.
[98] Buhari bu hadisi, Kitab Menakib el-Ensar, Cahiliye
Günleri (tören günleri kasdediliyor) Babında rivayet ediyor. Bkz.
Feth'ul-Bari. c.7, s. 148, H. No: 3837.
[99] Sünen Ebu Davud, Kitab el-Cenaiz, Lahtd Babı, H. No:
3208, c. 3, s. 544; Sünen-i Tirmİzi, Kitab el-Cenaiz, Peygamberimizin:
"Lahid Bizim için,
çukur dışımizdakilerin ölüleri içindir" Hadisi Babı, H. No: 1045, c.3, s.
363. Tirmizi:
"Bu hadis İbn
Abbas'dan rivayet edildiği için "Hasen ve Garip'dir" diyor. Hadis
bütün rivayet tarifeleriyle sahihdir. Cami El Sağir, c.2, s. 474, H. No: 7747,
Suyuti:
"Hadis, Sahih'dir"
diyor. Sünen İbn Mace, Kitab el-Cenaiz, Lahdin Serbestisi Babı, H. No: 1554,
c.l, s. 496. Sünen el-Nesai, Kitab el-Cenaiz, Lahd ve Çukur Babı, c.4, s, 80.
[100] Müsned-i Ahmed, c. 4, s. 362-363; el-Süyuti,
el-Cami el-Sağir, c.2, s. 474, H. No: 7748, Süyuti: "Hadis sahih'dir"
diyor.
[101] Sahih-i Buharı, Kitab el-Cenaiz, Cenazenin
Ardından Yüzünü Tırmalayan Bizden Değildir. Babı, H. No: 1204, c.3, s. 163,
Feth'ul-Ba-ri, Hadisin diğer kısımları, age., H. No: 1297-1298-3519. Sahih-i
Müslim, Kİtab el-İman, Cenaze Ardından
Göğüsü Dövmenin Haram Olması Babı, H. No: 103, c.l, s. 99,
[102] Menakıb, Biyografi, yazarları bu zatın kimliği
hakkında çok çelişkili konuşuyorlar. En tercih edilen görüş onun: el-Haris b.
el-Haris el-Eş'ari adında bir sahabi, olduğudur. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c. 12,
s. 218-219. Biy. 1002 el-îsabe, c.l, s. 275, bil. 1384.
[104] Sahih-i Müslim, Kitab el-Cenaİz, Ölü Ardından Aşırı
Bağırıp Çağırma Babı, H. No: 935, c.2, s. 644. (Ahzab: 33/33)
[105] Ebu Zer, Asıl
adı, Cündeb b. Cünade b. Sekn el-Ğıfari'dir. İlk müslüman olan ulu Sahabi'dir.
Mekke'de diğer müslümanlar kendilerini gizlerken o müslüman olur olmaz
kimliğini ilan etti. Kureyş'in önünde Kelime-i Şehadeti yüksek sesle
haykınnca, Kureyşlilerce dövüldü. Daha sonra kendi yurduna döndü. Bedir ve
Uhud savaşlarının ardından Medine'ye hicret etti.
Düzgün konuşurdu. Cenab-ı Rasul, onun bu özelliğinden söz ederdi ve
şöyle dua ederdi: "Ebu Zer'e Allah rahmet etsin. Bir başına yaşar, bir
başına ölecek ve bir başına dirilecek" Osman'la arasından bazı tartışmalar
olunca, İnsanlar arasında ayrılık çıkarır korkusuyla Halife (Osman) onu,
Rebze'ye sürdü. H. 23'de orada vefat etti. Cenazesini İbn Me-sud kaldırdı.
(Allah ondan razıolsun) Bkz. el-İsabe, c. 4, s. 62-64. Biy. 384.
[106] Hadis, Buhari-Müslim ve diğerlerinde kaydedilmiş. Bkz.
S. el-Buhari,Kitab el-İman, Cahiliyye Adetlerinden Olan Günahlar, Babı,
Feth’ul-Bari, H. No:30:, c. 1, s. 84, Ayrıca H. No: 6050.
Sahihi Müslim, Kitab el-İman Efendinin Yediğinden Kölelerine de Yedirmesi
Babı, H. No: 1661 c. 3, s. 1282-1283.Müsned-i Ahmed, c.5, s. 161
[107] Sahih-i Müslim, Kitab el-İman,Soya Dil Uzatma, Ölünün
Ardından Bağıra Çağıra Ağlamanın Küfür Adıyla Anılması Babı, h. No: 67, c. 1,
s. 82.
[108] Müsim, Kitab el-îman, Namaz Kılmayana Kafir Adının
Verilmesi Babı, c. I, s. 88; Ebu Davud, Kitab el-Sünne, H. No: 4678, c.5, s.
58-59. Tirmizi Kitab el-îman, Namazı Bırakma Konusunda Gelen Hadisler Babı, H.
No: 2618, 2639 ve 2620. Müslim ve Ebi Davud'un rivayet ettikleri aynı
sözcüklere uygun olarak. Tirmizi: "Hadis "hasen" ve
"sahih" dir" diyor, c.5, s. 13.
[109] Buhari, Müslim ve diğerleri rivayet ediyor. Buhari,
Kitab el-İIim, Alimleri Dinleme Babı, H. No: 121, Feth'ul-Bari, c.l, s. 217.
Aynı hadisi başka konularda şu numaralarda kaydediyor Buhari, H. No: 4405,
6869 ve 7080; Müslim, Kitab el-İman, Peygamber'in:"B en'den sonra
birbirinizin boynunu vurarak küfre dönmeyin." sözü Babı, H. No:
65-66,'c.l, s. 81-82.
[110] Alak: 96/6; Maide: 5/6.
[111] Rasulullah zamanında Münafıkların başıydı. Asıl adı
Abdullah b. Übey b. Malik b. el-Haris b. Ubeyd el-Hazreci'dir. Künyesi, Ebul
Hab-bab'dir. Ancak, İbn Selül takma adıyla ünlüdür. Selül, Baba tarafından
dedesidir. İslam öncesi Hazrec Kabilesi'nin lideriydi. Bedir'den sonra müslüman
olduğunu açıkladı. Müslümanları birbirine düşürmeye, cihaddan alıkoymaya, yalah
haberler yaymaya, alay etmeye, kötü bir hal başlarına geldiğinde, sevinip
oynamaya başladı. Rasulullah zamanında ölünce, Rasulullah namazım kıldırdı.
Allah: "Onlardan ölen birine kesinlikle namaz kılma, onun kabri başında da
durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Rasulü-nü tanımadılar, yoldan çıkmış olarak
öldüler." (Tevbe: 84) ayetini gön-dererek onu bunâan sakındırdı. Zerkeli,
el-Alam, c.4, s. 65.
[112] Münafikun: 63/8.
[113] Sahihi Buhari, kitab el-Menakib, Cahiliyye Davasında
Bulunmanın Yasaklandığı Bab, Feth'ui-Bari, H. No: 3518, c.6, b. 546.
[114] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 114-125.
[115] Sahihi Müslim, Kilab el-Birr Ve el-Sıla Ve el-Adab,
Zalim de Olsa Mazlum da Olsa Müslümamn Kardeşine Yardımcı Olması Babı, H. No:
2584, c.4, s. 1998.
[117] Ünlü Sahabi'dir. Adı, Vasile b. el-Esk'a b. Ka'b b.
Amir'dir. Beni Leys b. Abdi menat kabilesindendir.
Tebuk savaşından Önce müslüman
oldu ve bu savaşa katıldı. Müslüman olmadan Önce Medine'nin bir bucağında
oturuyordu. Müslüman olunca Ehl-i Suffa oldu. Rasulullah'ın ölümünden sonra
Şam'a gitti, orada savaşlara katıldı. Şam, Humus ve diğer şehirlerin fethinde
bulundu. H. 95'de Şam'da 105 yaşında öldü.
Bkz. îbn Sa'd, Tabakat El Kübra, c.7, s. 407-408; el-İsabe, c.3, s. 620.
Biy. 9087.
[118] Süneni Ebi Davud, Kitab el-Edeb, Tutuculuk (Taassub)
Babı, H.No:5119,c.5,s. 341.
İbn Mace Fesile'nin
babasından naklettiği hadisi rivayet ediyor. İbn Hacer ve diğerleri bu ravinin
Fesile binti Vasile b. el-Esk'a olduğunu kaydediyor. İbn Mace'nin Fesile'den
naklettiği hadis şöyle:
"Babamdan duydum.
Diyordu: Peygamber'e, ırkçılık, adamın kendi toplumunu sevmesi midir? diye
sordum. Rasulullah:
"Hayır,
Irkçılık-tutuculuk- kişinin kendi kabilesini zulümde des-teklemesidir."
buyurdu.
Süneni îbn Mace, Kitab el-Fiten, Irkçılık Babı, H. No: 3949, c.2, s.
1302. Fesile binti Vasile'nin soyu için bkz. el-İsabe, c.3, s. 626, Biy. 9087.
Orada Nesile adıyla geçiyor.
[119] Asıl adı, Surake b. Malik b. Caşem b. Malik b. Amr
b.Teym b. Müdlic el-Kinani; el-Müdlici'dir. Büyük sahabidir. Beni Müdlic
oyma-ğındandır. Müslüman olmadan önce, Hicret yolculuğu sırasında Rasulul-lah'i
Ebubekir'i yakalayıp Kureyş'e teslim etme girişiminde bulundu. Bu sırada atının
ayaklan toprağa gömüldü. Bunun Peygambere özgü bir mucize olduğunu anladı.
Amacım, Rasulullah ve arkadaşından gizledi. (Bilmezlikten geldi) Peygamber'e
bir mektup verdi ve hemen orada müslüman oldu. Peygamber ona:
"Benim pazubentimi
takınca Kisra'nın tacım tahtını parçalayıp yerle bir edeceksin." Ömer,
İran'ı fethedince, Peygamber'in (s.a.v.) vaadini yerine getirmek ve mucizesini
gerçekleştirmek için Rasutul-lah'ın Pazubentini ona taktı. Bunun üzerine Ömer:
"Kisra b. Hürmüzü yenilgiye uğratıp, tacını tahtını Müdlic oymağından
Surake b. Malik gibi bir arabiye (köylüye) giydiren Allah'a hamd olsun."
diye dua etti. Surake, şairdi. H. 24'de vefat etti. Bkz. Esed el-öa-be, c.2,
s.264-265-266.
[120] Ebi Davud, Kitab el-Edeb Asabiye (ırkçılık) Babı, H.
No: 5120, c.5, s. 341. Ebu Davud bu rivayetini, Eyyub b. Süvey'den alıyor ra-vi
zayıftır" diyor. Süneni Ebu Davud, c.5, s. 341. Eyyiib b. Süveyd el-Ramli
el-Şeybani, Künyesi Ebu Mesud, adındaki bu ravi, Ahmed b. Hanbel imamlannca
zayıftır. H. 201 'de vefat etti. Bkz. Tehzib el-Tehzib, el, s. 405-406. biy.
745, s.
[121] Cübeyr b. Mutim b. Adiy b. Nevfel el-Kuraşi, Büyük
Sahabi ve Kureyş'İllerin en halimi (Yumuşak huylu) ve en efendilerindendi.
Ku-reyş'lilerin ve çoğu Arapların soy kütüklerini, kendisinden öğrendiği soy
bilginiydi (Nesabe). Babası el-Mu'ü, Taifliler tarafından reddedilip geri
dönen Rasulullah'ı himaye etti. Müslümanlar, Beni Haşimliler ve Ab-dulmuttaîip
oğullarıyla ilişkiye geçip onlan açlık ve yokluğa mecbur eden Kureyş kabilesinin
yaptığı antlaşmayı bozanlardan birisi de yine bu şahıstı.
Cübeyr, Mekke
fethedilmezden Önce müslüman oldu. Fetih savaşı sırasında Mekke'ye yakın bir
yerde Peygamberimiz :
"Kuşkusuz Mekke'de Kureyş'den dört gurup "nefer" vardır.
Onlar aracılığıyla (insanlar) şirkten uzak olur, İslama ısınır..." Bunlar
arasında. Cübeyr b. Mutin'dan da söz etti. H. 52'de vefat etti. Bkz. Esed
el-Ğabe, el, s. 271-272.
[122] Sünen-i Ebi Davud, Kitab el-Edeb, Irçilık Babı, H. No:
5121. c.5, s. 5121, c.5, s. 354. Müslim-Kitab el-Imare, H. No: 1848 Ebu
Hurey-re'den.
[123] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Edeb, Irkçılık Babı, H.
No: 5118, c. 5, s. 341. Hadisin İsnadı, sahihdir. E. Davud, îbn Mes'ud'dan buna
uyan diğer bir hadis rivayet ediyor. Sünen-i Ebu Davud'. H. No: 5 U7. c.5, s.34O.
[124] Abdurrahman b. Ebi Ukbe, el-Farisi, el-Medenİ,
Ensar'ın yakın dostu, bir sahabidir. Îbn Hibban: Mürsel rivayet etmekle
birlikte güvenilir olduğunu söyler İbn Hacer, "Üçüncü kuşaktan Makbul bir
ra-vidir." der. Tehzib el-Tehzib, c.6f s. 232, Biy. 472. Takiib el-Tehzib,
c.l, s.492,Biy. 1051.
[125] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Edeb, IrkçılıkBabı, H. No:
5123, c.5, s. 343, İbn Mace, Kitab el-Cihad, Savaşta Niyet Babı, H. No: 2784,
c.2, s. 931, Ebi Ukbe'den rivayet edilen bu hadis "Mürsel” dır.
[126] Ebu Davud, Kitab el-Edeb, Soy-sopla övünme Babı, H.
No: 5116. c.5, s. 339-340, Müellifin (îbn Teymiye) hadisin sahih olduğuna işaret
ediyor.
Tirmizi, Kitab
el-Menakib, Şam Ve Yemen'in Üstünlükleri, H. No: 3955-3956, s. 734-735.
Tirmizi de bazı güzel
değişiklikleri, kelimelerde öncelik sonralık (takdim-tehir) var.
Tirmizi, İbn Ömer ve îbn Abbas, babında 3955 numara ile bir hadis
rivayet ediyor. Bu hadisden sonra "Hadis "hasen" ve
"garip" tir" diyor. İkinci hadisten sonra da: "Bu hadis
bize göre birinciden daha sağlamdır. Yazgısını ekliyor. Sünen el-Tirmizi, c.5,
s. 734-735.
[127] Sahih-i Müslim, Xitab el-tmare, Fitne (Kargılıklar)
Ortaya Çıktığında Müslümanların Topluluk Halinde Olmayan Özen Göstermeleri
Babı, c.3, s. 1476-1477. H. No: 1848. Hadisin iki rivayet tarikin arasındaki
sözcük dizgisinde bazı farklılıklar var.
[128] Müslim, Kit ıb el-Fiten Ve Eşrat-Saa-Birisi Öbürünün
Devesini Çekinceye Kadar Kıyamet Kopmayacağı Babı: H. No: 2908, c.4, s.
2231-2232.
[129] Hz. Ali'nin dönemindeki Harici'lcre verilen ad. Bu ad,
Küfe yakılarında, Harun'a denen bir yer adına nisbetle verilmiş. Harici'ler
Ali'nin (r.a.) ordusundan ayrılınca buraya yerleşmiştiler. Bkz. eî-Bida-ye
Ve-el'Nihaye, c.7, s. 278-280. Mu'cem el-Büldan, c.2, s. 245
[130] Asıl adı, Ebu Ümeyye, el-Ma'rur b. Süveyde
el-Esedi'dir. Üçüncü Kuşak Küfe Tabün'den olan bu ravi çok güvenilir hadis
ezber-leyicisidir. 120 yıl yaşadı. Bkz. tbn Sa'd Tabakat el-Kübra c.6, s.l 18;
Tak-rib el-Tehzib, c.2, s. 263; Biy. No: 1275.
[131] Buharı, Kitab el-İman, Cahiliye İşlerinden Olan
Günahlar Babı, Feth'ul Bari, el, s. 84, H. No: 30; H. No: 6050, c. 10, s. 475,
sözcük akışında bazı değişiklikler var.
Sahih-i Müslim, Kitab el-îman, Efendilerin Yediklerinden Kölelerine de
Yedirmeleri Babı, H. No: 1661, c.3, s. 1282-1283. Hadisi, çeşitli -birkaç-
rivayet yoluyla nakleden Müslim'in rivayetleriyle, müellifin (İbn Teymiye)
aldığı hadisin güzel dizgesinde bazı değişiklikler vardır,
[132] Müellif, (Allah ona rahmet etsin) burada Müslim'de
bulunan bir hadise İşaret ettiğini söylüyor. Neki, yukarda geçen şekliyle Müslim'de
böyle bir hadise rasthyamadım. Fakat bu senet ve bu sözcüklerle burada geçen
hadisi Buhari'de gördüm.
Bkz. Sahih el-Buhari, Kitab el-Diyat, Haksız Yere Öldürülen Kimsenin
Kanının Bedelini İsteme Babı, Feth'ul-Bari, c.12, s. 210, H. No: 6882. Burada
"Li yurhika" var "Li yurika yerine" Her ikisi de aynı
anlamdadır.
[133] Aynı hadise geçen sayfalarda değinildi.
[134] Buhari, Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen
hadisin bir bölümüdür. Buhari hadisi, Ebu Hureyre'den rivayet ediyor.
Rasulullah şöyle buyurdu:
"Oruç (arkakasına
s ığınılan) kalkandır. (Biriniz otururken) çirkin söz söylemesin, cahillik
etmesin..." Sahih-i Buhari, Kitab, el-Savm Orucun Üstünlükleri Babı, H.
No: 1894, Feth el-Bari, c.4, s. 103.
Müslim, Kitab el-Sıyam, Oruçlu tken Dili Koruma Babı, H. No: 1151,c.2,
s. 806. Sözcükler "İzaEsbaha, Ehadükümyevmensaimen, fela yerfüs ve le
yechel." (Sizden biriniz bir gün oruç tuttuğunda, kötü konuşmasın,
cahiIİk etmesin). Ebu Davud, Müellifin anlattığı hadisin sözcükleriyle uyum
içindedir. Bkz. Sünen- i Ebu Davud, Kitab el-Savm, Oruçlu İken Gıybet Etme
Babı, H. No: 2362. c. 2, s. 768.
[135] Bu ikilik -beyt- cahiliye döneminin ve ünlü
Muallakat-ı Seb'a (yedi askı) nın ozanlarından Amr. b. Gülsüm adındaki şairin
uzun övgü-kaside-sinden alınmıştır. Bkz. Ebubekir el-Anbari, Kitab Şerh
el-Kasa-idel-Seb'as. 426.
[136] Bkz. Tefsir İbn Cerir, c.4, s. 202-203.
[137] Büyük Sahabidir. Asıl adı, Abdullah b.Öraer b.
el-Hattab b. Nü-feyl el-Kuraşi el-Advi'dir. Bi'setten üç yıl önce doğdu. On
yaşında bir çocukken Medine'ye hicret etti. Bedir ve Uhud savaşında, babası
onun savaşa katılmasını Rasulullah'dan istedi. Küçük olduğu için Rasulullah
uygun görmedi. Hendek Savaşma katılmasını onayladı. Şüphelilerden kaçınması ve
ibadete düşkünlüğüyle ünlüydü. Osman'ın öldürülme fitnesinde, olaylardan uzak
durmayı tercih etti. H. 73 yılında vefat etti. (Allah ondan razı olsun) Bkz.
el-İsabe, c. 2, s. 347-350, Biy. 4834.
[138] Sahih-i Müslim, Kitab el-Zühd, Kendilerine Zulm
Edenlerin Oturduktan Yere Girmeyin, Babı, H. No: 2981, c.4, s. 2286.
[139] Sahih-i Buhari, Kitab el-Enbiya, Allah'ın
"Semud'a Kardeşleri Salih'i gönderdik" Ayeti Babı, H. No: 3378,
Feth'ul-Bari c. 6, s. 378; 3379 No'lu hadis de bu hadisin aynısıdır.
[140] Buharı ve Müslim, hadisi İbn Ömer'den naklediyorlar.
Bkz. Sa-hih-i Buharı Kitab el-Enbiya, Bir önceki bab, H. No: 3380,
Feth'ul-Ba-ri.c.6, s. 378-379.
Sahih-i Müslim, Kitab el-Zühd, Kendine Zulmedenlerin Yerlerine Girmeyin
Girerseniz Ağlayarak Girin Babı, H. No: 2980, c. 4, s. 2285.
[141] Bu ravi, Said b. Abdurralıman el-öıfari-Mısri'dir.
Künyesi, Ebu Salih olan bu zat hakkında İbn Hacer Tehzib el-Tehzib'inde, İbn
Hİbban onun güvenilirliğini onayladı, "diyor". el-Acla: "Mısri,
güvenilir, tabidir." der. Hz. Ali'den olan rivayeti mürseldîr. Bkz.
Tehzib el-Tehzib c.4, s. 58-59 Biy. 100.
[142] Sünen Ebi Davud, Kitab el-Salat, Namaz Kılmanın Caiz
Olmadığı Yerler Babı, H. No: 490, c. I, s. 329. Hutabi, Mealim el-Sünen isimli
eserinde bu hadisin açıklamasında şöyle diyor: "Bu hadisin isnadı
"Mekal" dir."
Hiç bir alimin, Babİl topraklarında namazın haram olduğunu söylediğini
bilmiyorum. Bunu söyledikten sonra Ebu Davud daha sahih olan şu hadisi sunuyor:
"Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı..." Bkz. Hamiş Sünen-i Ebi
Davud, c. 1, s. 329. Gerçi müellif az sonra hadisin burada geçen senetten daha
sağlam senetle rivayet edildiğini anlatacak. Bu senet hadisin sıhhatini
destekler niteliktedir. Aynı hadisi Beyhaki Süneninde, c.2, s. 451, Korku ve
Azab Yerlerinde Namaz Kılmanın Kerameti Bab.n da tahriç ediyor.
[143] Siyer kitapları Rasulullah'ın bu mescidin yakılmasını
emrettiğini yazıyorlar: Bkz. İbn İshak, Sire el-Nebi; İbn Hİşam, Tehzib, c.4,
s. 956; İbn Kesir, el-Sife el-Nebi, c.4, s. 40.
[144] Buharı, Kitab Fadl el-Salat Fi Mescid-i Mekke ve
el-Medine ve Medine Mescitlerinde Namaz Kılmanın Üstünlükleri Babı, H. No:
1189,Feth'ul-Barİ, c.3, s.63,Buhari'ninEbu Hureyre'den rivayet ettiği hadis
şöyledir, Rasulullah buyurdu:
"Develer ancak üç
mescit için sürülürler. Mescid-i Haram, Mescid-i Rasul ve Mescid-i Aksa."
"Bu hadisi İzleyen 1190 No'lu hadisde (yine Ebu Hureyre'den) şöyle
denmektedir:
"Benim mescidimde bir namaz, Mescid-Haram dışında kilanan bin
namazdan daha hayırlıdır."
[145] Tirmizi, Namazla ilgili Bablar, Mescid-i Küba'da Namaz
Kılma Babı, H. No: 324, c.2, s. 145-146. Üseyd b. Zahir el-Ensari, Rasulul-lah'dan
şöyle naklediyor:
"Mescid-İ Küba'da
namaz kılmak umre gibidir." Üseyd bu hadisine Tirmizi: "Hasen ve
gariptir" diyor. Hakim, el-Müstedrek, c.l, s. 487'de, aynı hadisi rivayet
ettikten sonra şöyle ekliyor: "Bu isnadı sağlam bir hadistir. Ne ki, Ebu
el-Ebred'den başka kimse tahriç etmedi. Hadisin ravilerinden biri meçhuldür
(kimliği bilinmiyor)."
Buhari ve Müslim'de Rasulullah'ın Mescİd-İ Küba'yı her Cumartesi günü
ziyaret ettiği ve orada iki rekat namaz kıldığını kanıtlayan bilgiler var.
Bkz. Feth'ul-Bari, H. No: 1193-1194, c.3, s. 69; Sahih-i Müslim, H. No: 1399,
c.2, s. 1016-1017.
[146] Ebu Davud, Osman b. Ebi el-As'dan, Rasulullah'ın şöyle
buyurduğunu tahriç ediyor:
"Rasulullah, Taiflilere diktatörlerinin saraylarını mescit haline
getirmelerini emretti." "Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Salat,
Mescitlerin Yapılması Babı, H. No: 450, c.l, s. 311. İbn Mace aynı hadisi
Kitab el-Me-sacid Ve el-Cemaat, Nerelere Mescit Yapmak Caizdir babı, aynı
sözcüklerle, Sadece burada Ebü Davud'dan farklı olarak "Tavağitihim"
yerine "Tağitihim" kelimesi var. H. No: 743, c.l, s.245.
[147] Nesai, Hadisi Talak b. Ali (r.a.) rivayet ediyor.
Talak diyor: "Elçi olarak Rasulullah'a çıktık. Bİ'dat edip arkasında
namaza durduk. Ülkemizde bizim çok manastırlarımız olduğunu kendisine
söyledik. Oraları nasıl temizleyip kullanır hale getirilmesini bize
öğretmesini istedik. Su istedi. Ağzını burnunu yıkayıp abdest aldı. Sonra o
suyu bir kaba döktü. Bize:
"Çıkınız. Ülkenize
gittiğinizde manastırlarınızı değiştirin. Bu sudan oralara serpin ve oraları
mescit edinin" buyurdu. Hadis:
"Biz orayı mescitleştirdik ve müslümanlan ezanla oraya çağırdık."
ifadelerine kadar devam ediyor. Bkz. Siinen-i Nesai, Kitab el-Me-sacit,
Manastırların Mescit Edinilmesi Babı, s. 38-39, c.2.
[148] Bu hususla ilgili Buhari-Müslim ve diğer hadis
kitaplarında bilgi gelmiştir. Rasulullah, Medine'ye hicret edince müşriklerin
mezarlığı olan yere bir mescit yapılmasını ve oradaki mezarların sökülmesini emretti.
Bkz. Sahih-i Buhari,
Kitab el-Salat, Müşriklerin ve Cahiliye Döneminden Kalan Mezarlıkların Sökülüp
Yerine Mescit Yapılabilir mi? Babı, H. No: 428, Feth'ul-Bari, c.l, s. 524.
Müslim, Kİtab el-Mesacid Ve Mevadıu el-Salah, Mescidlerin Yapımı Babı,
H. No: 524, c.l, s. 373.
[149] Sünen-i Ebi Davud, Kitab el-Libas, Şöhret (gösteriş de
denebilir) İçin Elbise Giyme Babı, H. No: 4031, c.4, s. 314.
[150] Asıl adı, Osman b. Muhammed b. İbrahim b. Osman
el-Abe-si, Ebul Hasem b. Ebi Şeybe'dir. Tefsirde ve hadiste güvenilir ünlü
kaynaktır. Onuncu kuşak Küfe Tabiİ'İerindendir. Ayrıca güvenilir ünlü hadis
ezberleyiçişidir. İbn Hacer, Takrib el-Tehzib'de: "Evhamlı olmasına
karşın ezberi çok güçlüdür. Kur'an'ı Ezberlemediği söylenir" der. H. 239
yılında 83 yaşında öldü. Bkz. İbn kesir el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.10, s. 319;
İbn Hacer, Takrib el-Tehzib, c.2, s. 13-14, biy. 107.
[151] Bu ravi, Haşim b. Müslim el-Leysi el-Bağdadi'dir.
Künyesi, Ebu'n-Nadr'dır. Daha çok künyesiyle tanınır. Takma adı, Kaysar'dır. Dokuzuncu
kuşak Bağdat'h Tabii Herdendir. Güvenilir bir ravidir. İbn Hacer Takrib
el-Tehzib'de "Güvenilirliği kanıtlanmıştır"' der. 73 yaşında vefat
etti. (H. 207) Bkz. İbn Sa'd, Tabakat el-Kübra, c.7, s. 314, biy. 39.
[152] Asıl adı, Hasan b. Atiye el-Muharibi, kabilesinin
efendisidir. Künyesi Ebubekirel-Dimaşki'dir. Güvenilir, fikıhçı, abid bir
kimsedir. H. 120'deöldii, Takrib el-Tehzib, c.l, s. 162, bıy.237.
[153] Ravinin adı Abdurrahman b. Sabiî b. Sevban el-Anbesi
el-Dı-meşki'dir. Hatası olmakla birlikte, doğru sözlüdür. 165'de vefat etti.
Bkz. el-Takrib, c.l, s.474, biy. 886.
[154] Ünlü hadis imamı ve ezbercisi olan bu alimin asıl adı,
Yahya b. Main b. Avn el-Gadfani'dir. Künyesi, Ebuzekeriya el-Bağdadi'dir. Cerh
ve Ta'dil'de (Hadis ravilerini kategorilere ayırarak güvenilirliklerini kritize
etmek) imamdır. Ahmed b. Hanbel'in arkadaşıdır. İmamlığı ve bütün erdemleri
kendisinde toplanmıştı. 233'de 70 yaşlarındayken vefat etti. Bkz. el-Cerh Ve
el-Ta'dil, c.l, s. 314-318; Takrib el-Tehzib, c.2, s. 358, biy. 181.
[155] Asıl adı, Abdullah b. Abdulkerim b. Yezid b. Ferruh
el-Razi'dir. Künyesi, Ebu Zer'a'dır. Güvenilir hadis imamlarının
büyüklerindendir. Cerh ve Ta'dil'de Yahya b. Main gibi güçlüdür. 264'de vefat
etti. Öldüğünde 63 yaşındaydı. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 536, biy. 1479;
el-Cerh Ve el-Ta'dil,, c.l, s.328-349.
[156] Adı, Abdurrahman b. İbrahim b. Amr el-Osmani; Künyesi,
Ebu Said el-Dımaşki; Lakabı Dahim'dir. Güvenilir, sağlam hadis
ezber-leyicisidir. 245'de, 75 yaşındayken öldü. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.l, s.
471, biy. 856.
[157] Muhammed b. İdris b. el-Münzir el-Hanzali Ebu Hatem
el-Ra-zi'dir. Ünlü imam, hafız ve düzgün kişiliği ve ezberleme ve koruma gücü,
sağlarncılığı kanıtlanmış hadis imamlarından biridir. Cerh ve Ta'dil konusunda
iyi olan alimlerde bu savı doğruluyor. 277'de vefat etti. Doğumu, 195. Bkz.
Tehzib El.Tehzib, c.9, s. 31-34, biy. 40.
[158] Sünen el-Beyhaki: c.9, s. 234.
İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 125-147.
[159] Diğer baskılardan bu ravihin adı, İbn Harb olarak
geçmektedir. Kimliği, yazmalardan daha sağlıklı bir şekilde anlaşılmaktadır.
Saptıya-bildiğimiz kadarıyla ravi, Muhammed b. Hatkib b. Ebl Harb
el-Cerce-rai'dir. Ahmed b. Hanbel ile yazışır ve hadisleri ona sorardı. İmamdan
birçok mesele ve hadisi nakletmiş, Bkz. Tabakat el-Hanabile, c.l, s. 331, biy.
105.
[160] N
[161] Ahmed b. Hanbel'e uyanların büyüklerinden olan bu
alimin asıl adı, Harb b. İslami, b; Half el-Hanzali el-Kirmani'dir. İmam
Ahmad'den bir takım meseleler dinledi ve onları Hilal ve diğer imama uyan
alimlere anlattı. Ülkesinin Hukukçusu (fıkıhçısı) idi. Hükümdar, yargı İşlerinde
ona başvururdu. Bkz. Tabakat Al-Hanabile, c.l, s. 145.
[162] Ümmetin büyük imamlarından olan alimin asıl adı,
Abdullah b. Mübarek b. Vadıh el-Hanzali, el-Temimi el-Mervezi; Künyesi, Ebu
Ab-durrahman'dır. İlimde, takvada, düzgün ahlaklılıkta erdem ve riyaset
(başkanlık) çağının imamıydı. Sağlam ve güvenilir hadis ezbercisi İmamların en
ünlülerindendir. İbn Uyeyne onun bu özelliğini şu sözüyle nitelemektedir:
"Fıkıhçı, alim, ibadete düşkün (abid) zahid (dini özellik taşamayan
şeylere değer vermeyen), üst;.d, cesur, şair, cömert, ümmete hakkı tavsiye
eden (nasihat eden), Müslümanların efendilerinin efendisi bir zattı.
"Heyte savaşından dönerken öldü. (H. 181) Bkz. Tehzib el-Tehzib, c.5, s.
382-387. biy. 657.
[163] Adı Ahmed b. İbrahim b. Kesir b. Zeyd el-Devraki
el-Bağda-di olan bu hadis alimi, Ahmed b. Hanbeli'nin sohbetinde bulunanların
İleri gelenlerinden güvenilir hadis lafızidır. Ahmed b. Hanbel'den dinlediği
hadis ve diğer meseleleri, kendinden sonra gelenlere aktarmıştır. H. 246'de
vefat etti. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 9-10. biy. 3; İbni Cevzi, Menakib
İmam Ahmed, s. 610.
[164] Adı, Ahmed b. Hanbel b. Furat b. Halit el-Dabi;
Künyesi, Ebu Mes'ud olan alim, hadisçi fetvacıdır. Peygamber'in sözlerini en
iyi ezberleyen büyük hadis e .becisidir. Yazılı bir çok eserleri vardır,
ilimde derin görüşlü (Rasih), İbn Hacer ve diğer hadisçilere, güvenelirliği
kanıtlanmıştır. İbn Hacer Takrib el-Tehzib'inde:
"Hiçbir mesnedi aramaksızın ondan hadis alabilirsiniz" der. H.
258'de Öldü. Bkz. Tehsib el-Tehzib c.l, s. 66-67 biy. 117 Takrib el-Tehzib,
c.l, s. 23, biy. 102.
[165] el-Muğni Ve el-Şerh el-Kebir, c.l, s. 309-310.
[166] Age.,c. l.s.482.
[167] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 147-151.
[168] Bu sahabinin kimliği hakkında her hangi bir bilgiye
rastlamadım. Ancak, el-Acluni Keşfi el-Hafa'da, Ebu Nuaym'in bu hadisi Ka'ka'a
b. Ebi Hedret'ten tahriç ettiğini anlatıyor. Bkz. Keşf el-Hafa c.l s. 378
el-İsabec. 3, s. 239.
[169] el-Acluni, Keşf el-Hafa'da: "Hadisi, Taberanİ
büyük mecmuasında (Mecmu el-Kübra), İbn Şahin el-Sahabe'de Ebuşeyh ve Ebu
Nu-ayım da el-Marife'de rivayet ettiler dedi. "Hadisi anlatıyor ve
ekliyor: "El Beğavi Mu'cem el-Sahabe'de tahriç ediyor hadise." Bkz.
Keşf el-Hafa ve Müzil el-İlbas, c.l, s. 378, H. No: 1018. İbn Hacer.hadisin
ravisi Ka'ka'a bin Hedred'in biyografisine el-İsabe adlı eserinde değiniyor. Bu
ravîden Beğavi, İbn Şahin ve Taberani hadis almışlardır. Bkz. el-İsabe,
ç.3,s.239.
[170] Hadisi rivayet eden Tirmizi, naklettikten sonra şöyle
diyor: "Bu hadisin isnadı, zayıftır. Bkz. Sünen el-Tirmizi, Kitab
el-îst'izan, Elle îşa-ret Ederek Selam Vermenin Keraheti Babı, H. No: 2695,
c.5, s. 56-67. Müellif burada hadisin zayıf olmasına karşın, Savı destekler
nitelikte her hangi bir görüşün olmadığını açıklıyor.
[171] Büyük Sahabi'dir. Adı, Rükane b. Abdi Yezid b. Haşim
b. Abdulmuttalib el-Kuraşi'dir. Kureyş oymağının en azılılarından İdi.
Mekke'nin fethi sırasında Müslüman olanlarla birlikte müslüman oldu. Daha sonra
Medine'ye yerleşti. Rasulullah'dan bir takım hadisler rivayet etti. Osman'ın
Hilafeti sırasında öldü. (H.42), Esed el—Gabe, c.2, s. 187-188.
[172] Ebu Davud, Kitab el-Libas, Sarık Babı, H. No: 4078,
c.4, s. 340-341.
[173] Sünen El Tirmizi, Kitab el-Nikah, Muhammed b. Hattab
el-Ceh-mi'nin, Nikahın duyurulması konusunda Peygamber'den rivayet ettiği hadis
babı, H. No: 1088, c.3, s. 398. Tirmizi: "Muhammed b. Hatab'ın bu hadisi
"hasen" dir " diyor; Müsned-i Ahmed, c.3, s. 418, c.4, s. 77;
İbn Mace, Kitab el-Nikah , Nikahın Duyurulması Babı, H. No: 1896, c.4, s. 611;
Nesai, Kitab el-Nİkah, Ses Ve Tefle Nikahı Duyurma Babı, c.6, s. 127.
[174] Buhari, İbn Abbas'dan şu hadisi naklediyor:
"Peygamber, kadınsı davranan erkeklere, erkeksi davranan kadınlara lanet
etti." ve ardından "bu tür davrananları evlerinizden (sanırım bu
ifadeyle evden çok şehir, ülke kasdedilmektedir.) çıkarın." buyurdu. Ravi,
Rasulullah falancayı, Ömer falancayı çıkardı diyor. Kitab el-Libas, Kadınlara
Özenen Erkekleri Evlerden Kovma Babı, H. No: 5886, Feth'ul-Bari, c. 10, s. 333.
[175] Müsned-i İmam Ahmed, c.l, s. 241, İbn Abbas'a
dayanarak.
[176] Sahih el-Buhan Kitab el-Savm, Peygamber'in
"yazamayız, he-saplıyamayız" sözü babı, H. No: 3913, Feih'ul-Bari,
c.4, s. 136; Sahihi Müslim, Kitab el-Sıyam, Ayı Görül Görmez Hemen Oruca
Başlamanın Gerekliliği Babı, H. No: 1080, c.2,s. 761.
[177] Buhari-Müslim ve diğer bilinen, ünlü sünnet kitapları
bu hadisi kaydediyorlar.
Bkz. Buhari, Kitab el-Savm, Peygamberin: "ayı görünce oruç tutun
bir diğerini görünce iftar edin (orucunuzu açm-bayram edin)" Hadisi Babı,
Hadis No: 1909, Feth'ul-Bari, c.4, s. 119; Sahih-i Müslim Kitab el-Savm, Hilaİ
Görüldüğünde Ramazan Orucuna Başlamanm Gerekliliği Babı, H. No: 1080, c.2, s.
759.
[178] Suyuti, el-Camiel-Sağir, c.2, s. 103. Taberani,
el-Kebİri'inde kaydettiğine göre, hadis hasendir.
[179] Konuyla ilgili Buhari-Müslim, Ebu Hureyre'den hadisi
tahrif ediyor.
"Sizden birisi, Ramazandan bir iki gün önce oruç tuturak Rama-zan'ı
karşılasın. Ancak, daha önceden oruçluysa orucuna devam etsin." Bu
sözcükler Buhari'ye aittir. Ramazan'dan Önce Bİr veya İki Gün Oruç tutarak
Ramazanı Karşılamayın. Hadisi Babı, H. No: 1914, Feth'ul-Bari, c,4, s. 127-128.
Müslim'in hadisinde bazı sözcükler farklı, Bkz. Sahİh-i Müslim, Kitab
el-Sıyam, Bir İki Gün Önce Oruç Tutarak Ramazan'ı Karşılamayın Babı, H. No:
1082, c.2, s. 762. Hadisi, diğer Sahih, Sünen ve Müsned sahipleri de rivayet
ettiler.
[180] Humeyd b. Abdurrahman b. Avf b, Abdi et-Haris b. Zühre
el-Kurai adındaki bu ravi (hadis anlatıcısı) Üçüncü kuşak Medine'li
Tabii'ler-dendir. Güvenilirdir. 105'de öldü. İbn Sa'd H. 95'de 73 yaşında iken
Öldüğünü söylüyor. Bkz. Tabakat el-Kübra, c.5, s. 153-154; Takrib
el-Tehzib,c.l,s.203,biy. 603.
[181] Hadis Buhari, Müslim ve diğer muteber hadis
kitaplarında rivayet edilmektedir, Müslim'in s. 114'de naklettiği bu hadisi
Buhari, yukarda geçen sözel dizimîyle Kitab el-Libas, Takma Saç Kullanma Babı,
H. No: 5932, c.10, s. 373, Feth'ul-Bari'de kaydediyor.
[182] Müslim Sahih'inde her İki rivayeti de Buhari'nin
Humayd b. Abdurrahman'dan naklettiği hadisle birlikte, İbn Müseyyeb'den
naklediyor. Bkz. Müslim, Kitab el-Libas Ve el-Zine, Takma Saç Kullanmanın Haram
Olması Babı, H. No: 2127, c. 3, s. 1679. Müslim'in kaydettiği bütün rivayetler
müellifinkinin aynıdır.
[183] Sünen Ebi Davud, Kitab el-Salat, Elbise Dar Olduğunda
Belden Aşağısını Örtme Babı, H. No:635, c. 1, s. 418, Hutabi: İstimal
el-Ya-hudi'yi, "elbisesiz kimsenin yalnız belden üstüne attığı şal, olarak
açıklıyor. Bkz. Mealim el-Sünen Fi Hamiş-i Sünen Ebi Davud, c.l, s. 417.
[184] Sahih-i Müslim, Kitab el-Libas, H. No: 2099, c.3, s.
1661; Sa-hih-i Buharı, Kitab el-Libas, Bab: 20-21, H. No: 5819... 5822,
Feth'ul-Bari, c. 10, s. 278-279; Sünen Ebi Davud, Kitab el-Salat, Elbise Dar Olduğunda,
Babı, H. No: 634, c.l, s. 417.
[185] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 151-160.