III -İSLÂM Dİ­NİN KAY­NAK­LA­RI

 

İslâm di­ni­nin dün­ya­ya ve ahı­re­te iliş­kin bü­tün hü­küm­le­ri dört kay­nak­tan el­de edi­lir. Bun­lar sı­ra­sıy­la Ki­tap, Sün­net, İcmâ’ ve Kı­yas’tır. Bun­la­ra dört de­lil an­la­mın­da “edil­le-i er­baa” ve­ya şer’î de­lil­ler an­la­mın­da “edil­le-i şer’iy­ye” de de­nir. Di­ğer yan­dan bu dört de­li­le as­li de­lil adı da ve­ri­lir. Bun­la­rın dı­şın­da “fer’î de­lil” de­ni­len, ba­zı de­lil­ler da­ha var­dır ki şun­lar­dır: Me­sa­lih-i mür­se­le, is­tih­san, örf-adet, şer’u men kab­le­na (Hz. Pey­gam­ber­den ön­ce­ki din­le­rin hü­küm­le­ri), sa­ha­be kav­li ve is­tis­hab. Aşa­ğı­da bu de­lil­le­ri kı­sa­ca in­ce­le­ye­ce­ğiz. Böy­le­ce ile­ri­de ele ala­ca­ğı­mız şer’î hü­küm­le­rin da­yan­dı­ğı de­lil­ler üze­rin­de ön bil­gi ka­za­nıl­mış ola­cak­tır.

 

A - Aslî De­lil­ler

1. Ki­tap:

Ki­tap, Al­la­hü Teâlâ'nın, Ra­su­lü Hz. Mu­ham­med (s.a.s)’e arap­ça ola­rak in­dir­di­ği, mus­haf­lar­da ya­zı­lıp bi­ze ka­dar te­va­tür yo­luy­la nak­le­dil­miş, Fa­ti­ha su­re­si ile baş­la­yıp Nas su­re­si ile so­na eren Kur’an-ı Ke­rim’dir. Kur’an, ön­ce­ki semâvî ki­tap­lar gi­bi yal­nız bir inanç, iba­det ve ahlâk ki­ta­bı de­ğil, hem inanç ve iba­det, hem de in­san­lar ara­sı mü­na­se­bet­le­ri dü­zen­le­yen, fert ve top­lum ha­ya­tı­nı dü­zen­le­yi­ci hü­küm­le­ri kap­sa­yan bir ki­tap­tır.

Ayet­ler­de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Biz Ki­tab’ı sa­na her şe­yi be­yan için in­dir­dik.”50 “Ki­tap­ta hiç­bir şe­yi ih­mal et­me­dik.”51 Kur’an-ı Ke­rim Hz. Mu­ham­med (s.a.s)’e ilk ola­rak te­fek­kür ve iba­det için çık­tı­ğı Hi­ra ma­ğa­ra­sın­da Ra­ma­zan ayı­nın Ka­dir ge­ce­sin­de in­me­ye baş­la­mış, Ceb­ra­il aley­his­se­lam va­sı­ta­sıy­la 22 yıl 2 ay 22 gün­de ta­mam­lan­mış­tır.

İlk inen ayet­ler: “Ya­ra­tan Rab­bi­nin adıy­la oku. O, in­sa­nı bir dam­la kan pıh­tı­sın­dan ya­rat­tı. Oku Rabb'in son­suz ke­rem sa­hi­bi­dir. Ki o, ka­lem­le ya­zı yaz­ma­yı öğ­re­ten­dir. İn­sa­na bil­me­di­ği­ni de o öğ­ret­ti.”52 ayet­le­ri­dir. Son ayet ise Ve­da Hac­cı sı­ra­sın­da Zil­hic­ce’nin do­ku­zun­cu gü­nü in­miş­tir. Bu ayet de şu­dur: “Bu­gün si­ze di­ni­ni­zi ke­ma­le er­dir­dim. Üze­ri­niz­de olan ni­me­ti­mi ta­mam­la­dım ve si­ze din ola­rak İslâm’ı ve­rip, on­dan ra­zı ol­dum.”53 Ab­dul­lah b. Ab­bas (r.a.)’a gö­re, şu ayet da­ha son­ra in­miş­tir: “Al­lah’a dö­ne­ce­ği­niz gün­den kor­kun. Son­ra her­ke­se ka­zan­dı­ğı ta­ma­men öde­ne­cek­tir ve on­lar hak­sız­lı­ğa uğ­ra­tıl­ma­ya­cak­lar­dır.”54

Kur’an’ın ilk inen ayet­le­rin­de da­ha çok ahı­ret­le il­gi­li bil­gi­ler yer alır. İn­san­lar İslâm’a alış­tık­tan son­ra helâl ve ha­ra­ma da­ir ayet­ler in­miş­tir. Ayet­le­rin ço­ğu ya bir so­ru ya da bir olay üze­ri­ne in­miş­tir. Bu­na “Es­ba­bü’n-Nüzûl (nüzûl se­bep­le­ri)” de­nir. Kur’an na­zil ol­duk­ça, Al­lah’ın el­çi­si, inen ayet­le­ri va­hiy kâtiplerine yaz­dı­rır ve han­gi aye­tin ne­re­ye ya­zı­la­ca­ğı­nı söy­ler­di. Ayet­le­rin sı­ra­la­nı­şı­nın vah­ye da­yan­dı­ğın­da gö­rüş bir­li­ği var­dır. Su­re­le­rin sı­ra­la­nı­şı­nın vah­ye da­yan­dı­ğı da kuv­vet­li gö­rüş­tür.

 

   Kur’an-ı Ke­rim’in İçi­ne Al­dı­ğı Hü­küm­ler:

Kur’an’ın ge­tir­di­ği hü­küm­le­rin çe­şi­di üç­tür:

a) İnanç hü­küm­le­ri:

Al­lah, Me­lek­ler, Ki­tap­lar, Ahi­ret gü­nü, ka­za ve ka­der hak­kın­da mü­kel­le­fin inan­ma­sı ile il­gi­li hü­küm­ler. İnanç hü­küm­le­ri da­ha çok Mek­ke dö­ne­min­de gel­miş, in­san­la­rın ön­ce yan­lış ka­na­at, inanç ve hu­ra­fe­ler­den arın­dı­rıl­ma­sı amaç­lan­mış­tır.

b) Ahlâkî hü­küm­ler:

Mü­mi­nin ima­nı­nın güç­len­me­si­ne, ihlâs, tak­va ve fa­zi­let sa­hi­bi ol­ma­sı­na, beşerî mü­na­se­bet­le­rin­de en gü­zel dav­ra­nış­la­rı ka­zan­ma­sı­na yö­ne­lik hü­küm­ler, ib­ret­li pey­gam­ber kıs­sa­la­rı, özen­dir­me ve­ya sa­kın­dır­ma an­la­mı ta­şı­yan ayet­ler bu gru­ba gi­rer.

c) Amelî hü­küm­ler:

Bun­lar mü­kel­le­fin iba­det, söz, fi­il ve akit­ler gi­bi insanî iliş­ki­le­ri­ni ve tüm top­lum ha­ya­tı­nı dü­zen­le­yen pra­ti­ğe yö­ne­lik hü­küm­ler­dir. İş­te fı­kıh ve fı­kıh usu­lü­nün in­ce­le­me ala­nı­na gi­ren­ler, bu ni­te­lik­te­ki ayet­ler­dir.

Hz. Pey­gam­ber’in ha­dis­le­ri­ni de böy­le bi tas­ni­fe ta­bi tut­mak müm­kün­dür.

   Kur’an’da­ki amelî hü­küm­le­ri iki­ye ayı­ra­rak in­ce­le­mek müm­kün­dür. İba­det­ler­le il­gi­li hü­küm­ler ve mu­a­me­le hü­küm­le­ri.

aa) İba­det hü­küm­le­ri:

Kur’an-ı Ke­rim bü­tün farz­la­rı kı­sa an­la­tım­la em­ret­miş, uy­gu­la­ma, şe­kil ve ay­rın­tı­yı sün­ne­te bı­rak­mış­tır. Na­maz, oruç, hac, ze­kat, adak, ye­min gi­bi iba­det­le­rin ya­pı­lış şe­kil­le­ri Al­lah’ın Ra­su­lü ta­ra­fın­dan biz­zat ya­şan­mış ve üm­me­ti­ne gös­te­ril­miş­tir. Şu ha­dis­ler, iba­det­ler­de­ki uy­gu­la­ma­nın Hz. Pey­gam­ber’den alın­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni açık­ca ifa­de eder: “Ben na­ma­zı na­sıl kı­lı­yor­sam, siz de öy­le kı­lın”55. “Hac ile il­gi­li iba­det­le­ri­ni­zi ben­den alı­nız.”56

Di­ğer yan­dan iba­det ve­ya mu­a­me­le­ler­de­ki ek­sik ve­ya ha­ta­yı te­la­fi et­mek için ön­gö­rü­len; zıhâr57, yemin58 ve bir mü­mi­ni yan­lış­lık­la öl­dür­me keffaretleri59 de iba­det ni­te­li­ğin­de­dir.

bb) Mu­a­me­le hü­küm­le­ri:

İba­de­tin dı­şın­da ka­lan hukukî ta­sar­ruf­lar, akit­ler, suç, ce­za ve ben­ze­ri hü­küm­ler­dir. Bun­lar; fer­din fert­le, fer­din top­lum­la ve­ya top­lum­la­rın bir­bi­riy­le iliş­ki­le­ri­ni dü­zen­ler. Mu­a­me­le hü­küm­le­ri­ni aşa­ğı­da­ki şe­kil­de kı­sım­la­ra ayır­mak müm­kün­dür:

Ai­le Hu­ku­ku: Kur’an’da ai­le­ye iliş­kin hü­küm­ler, baş­ka ko­nu­la­ra ait olan­lar­dan da­ha ay­rın­tı­lı­dır. Ev­len­me, bo­şan­ma, na­fa­ka, ve­la­yet, id­det, mi­ras, ne­sep bu hü­küm­ler ara­sın­da sa­yı­la­bi­lir.

Me­de­ni Hu­kuk: İn­san­lar ara­sı mu­a­me­le­le­re iliş­kin hü­küm­ler olup, alış-ve­riş, ki­ra­la­ma, tram­pa, re­hin, ke­fa­let, or­tak­lık, borç­lan­ma ve ta­ah­hüt­te bu­lun­ma gi­bi fert­ler ara­sın­da ma­li iliş­ki­le­ri dü­zen­le­me­yi ve hak sa­hi­bi olan her­ke­si ko­ru­ma­yı amaç edi­nir.

Ce­za Hu­ku­ku: Fer­din iş­le­ye­ce­ği suç­lar ve bun­la­ra ve­ri­le­cek ce­za­lar bu gru­ba gi­rer. Ce­za hü­küm­le­ri; mal, can, ırz, ne­sep ve ak­lı ko­ru­ma­yı amaç edi­nir. Ayet ve­ya ha­dis­le be­lir­le­nen ce­za­ya “had” de­nir. Hır­sız­lık, yol kes­me, iç­ki kul­lan­ma ce­za­la­rı gi­bi. İslâm Dev­le­ti’nin top­lu­mun ya­ra­rı ve ka­mu dü­ze­ni­nin sağ­lan­ma­sı için ko­ya­ca­ğı ce­za­la­ra ise “ta’zir” de­nir. Uyar­ma, da­yak, sür­gün ve ha­pis ce­za­sı gi­bi.

Ka­za Hü­küm­le­ri: Da­va­la­rın gö­rül­me­sin­de; şa­hit­lik, ye­min, hü­küm gi­bi in­san­lar ara­sın­da ada­le­ti ger­çek­leş­tir­mek için ge­rek­li ic­ra­a­tı dü­zen­le­me­yi amaç edi­nir.

İda­re eden­ler­le ida­re edi­len­ler ara­sın­da­ki iliş­ki: Bu hü­küm­ler; ada­let, şûrâ, mas­la­hat, yar­dım­laş­ma ve ko­ru­ma gi­bi esas­la­ra da­ya­nır. Ada­let, bir dev­let yö­ne­ti­mi­nin en baş­ta gö­zet­me­si ge­re­ken bir pren­sip­tir. Kur’an-ı ke­rim’de ada­le­ti em­re­den ayet­ler var­dır: “Şüp­he­siz ki, Al­lah si­ze ema­net­le­ri eh­li­ne ver­me­ni­zi ve in­san­lar ara­sın­da hük­met­ti­ği­niz va­kit ada­let­le hük­met­me­ni­zi em­re­der.”60 “Al­lah Şüp­he­siz ki, ada­le­ti, iyi­lik yap­ma­yı ve ak­ra­ba­ya yar­dım et­me­yi em­re­der.”61 Şûrâ pren­si­bi de, dev­let yö­ne­ti­min­de en gü­zel yön­tem­le­ri be­lir­le­me­de yar­dım­cı olur. Keyfî yö­ne­tim is­tek­le­ri­ni en­gel­ler. Ayet­ler­de şöy­le bu­yu­ru­lur: “On­la­rın iş­le­ri, ara­la­rın­da şûrâ (da­nış­ma) ile­dir.”62 “İş ko­nu­sun­da on­lar­la is­ti­şa­re et. Bir ke­re ka­rar ve­rin­ce de, ar­tık Al­lah’a da­yan.”63

Yu­ka­rı­da­ki ilk ayet, me­tin­den an­la­şı­lan an­la­mıy­la İslâm ida­re­si­nin, müs­lü­man­lar ara­sın­da şûrâ esa­sı­na da­yan­dı­ğı­nı ifa­de et­mek­te­dir. Di­ğer yan­dan işa­ret yo­luy­la da; müs­lü­man top­lu­mun, İslâm dev­let baş­ka­nı­nı kont­rol ede­cek ve dev­let iş­le­ri­ni dü­zen­le­me­de ona yar­dım­cı ola­cak bir top­lu­lu­ğu se­çip iş ba­şı­na ge­tir­me­si ge­re­ği­ni bil­dir­mek­te­dir.64

Dev­let­ler Hu­ku­ku: Kur’an-ı Ke­rim, gay­ri müs­lim ül­ke­ler­le olan mü­na­se­bet­le­ri de dü­zen­le­yi­ci esas­lar ge­tir­miş­tir. Ayet­ler­de dev­let­ler ara­sı an­laş­ma ya­pı­lır­sa, bu­na uyul­ma­sı is­te­nir.65 İslâm Dev­le­ti kar­şı­sın­da, gay­ri müs­lim­ler üç sta­tü­de bu­lu­na­bi­lir: a) Zımmî ve mu­a­hed­ler (ant­laş­ma­lı­lar), b)Müs­te’men­ler “vi­ze­li­ler.”  c) Mu­ha­rip­ler. Bu so­nun­cu­la­ra “harbî” adı da ve­ri­lir.

İk­ti­sat ve ma­li­ye hu­ku­ku: Zen­gi­nin ma­lın­da yok­su­lun hak­kı, ge­lir ve gi­de­rin he­sap­lan­ma­sı ile il­gi­li ve ben­ze­ri hü­küm­ler bu gru­ba gi­rer.

 

   2. Sün­net:

Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in söz, fi­il ve tak­rir­le­ri­dir. Söz­lü sün­ne­te ör­nek:“Bir kim­se uyu­ya­rak ve­ya unu­ta­rak na­ma­zı­nı ge­çi­rir­se, ha­tır­la­yın­ca kıl­sın.”66 Fiilî sün­ne­te ör­nek: “Ben na­ma­zı na­sıl kı­lı­yor­sam siz de öy­le kı­lın”67 Takrirî sün­net; Hz. Pey­gam­ber’in gör­dü­ğü ve­ya işit­ti­ği bir işi ik­rar ve ka­bul et­me­si­dir. Yol­cu­luk sı­ra­sın­da su bu­la­ma­dı­ğı için te­yem­müm­le na­maz kı­lan bir sa­ha­bi­nin, na­maz­dan son­ra su bul­du­ğu hal­de na­ma­zı ia­de et­me­me­si ve Hz. Pey­gam­ber’in onu tas­vip et­me­si gi­bi.

Fı­kıh­ta, Kur’an-ı Ke­rim’den son­ra ikin­ci kay­na­ğın sün­net ol­du­ğun­da gö­rüş bir­li­ği var­dır. Sün­ne­tin şer’î bir de­lil ol­du­ğu ayet­ler­le sa­bit­tir. Ba­zı ayet­ler şun­lar­dır:

“Pey­gam­ber si­ze ne­yi ve­rir­se onu alın; si­ze ne­yi de ya­sak­lar­sa, on­dan da uzak du­run.”68 “Ha­yır, Rab­bi­ne ye­min ol­sun ki, on­lar ara­la­rın­da çı­kan an­laş­maz­lık­lar­da se­ni ha­kem kı­lıp; ver­di­ğin hük­me, iç­le­rin­den bir sı­kın­tı duy­mak­sı­zın rı­za ve tes­li­mi­yet gös­ter­me­dik­çe iman et­miş ol­maz­lar.”69 “Pey­gam­be­re ita­at eden Al­lah’a ita­at et­miş olur.”70

Sün­net, Hz. Pey­gam­ber’in Rab­bin­den al­dı­ğı el­çi­lik gö­re­vi­ni teb­li­ğin­den iba­ret­tir.71 Kur’an-ı Ke­rim, Hz. Pey­gam­ber’in va­hiy­le ko­nuş­tu­ğu­nu ha­ber ver­mek­te­dir. “O, ken­di­li­ğin­den ko­nuş­ma­mak­ta­dır. Onun ko­nuş­ma­sı an­cak in­di­ri­len bir va­hiy ile­dir.”72

Sün­ne­tin Kur’an-ı Ke­rim kar­şı­sın­da üç fonk­si­yo­nu var­dır. Müp­hem ve müc­mel olan ayet­le­ri açık­lar; umu­mi hü­küm­le­ri tah­sis eder; nâsih ve mensûhu bil­di­rir. Kur’an’da bu­lun­ma­yan bir kı­sım hü­küm­ler ko­yar. Meselâ; na­maz ve zekât emir­le­ri­nin eda şek­li sün­net­le be­lir­len­miş; ehlî eşek­le­rin ve yır­tı­cı kuş­la­rın eti­nin yen­me­si ya­sa­ğı yi­ne sün­net­le ge­ti­ril­miş­tir.73

Ha­dis­ler ra­vi­le­ri­ne gö­re; mü­te­va­tir, meş­hur ve ahad ol­mak üze­re üçe ay­rı­lır. Ahad ha­ber de sa­hih, ha­sen ve za­yıf kı­sım­la­rı­na ay­rı­lır. Mü­te­va­tir ha­dis; ya­lan söy­le­me ko­nu­sun­da bir­leş­me­si ak­len müm­kün ol­ma­yan bir ka­la­ba­lık ta­ra­fın­dan nak­le­di­len ha­dis­ler­dir. “Ba­na ya­lan ye­re kim bir ha­dis is­nad eder­se, ateş­te ye­ri­ne ha­zır­lan­sın.”74 ha­di­si bu­na ör­nek­tir. Meş­hur ha­dis, Rasûlullah (s.a.s)’den bir­kaç za­tın ri­va­yet et­ti­ği ikin­ci ve üçün­cü hic­ri asır­lar­dan iti­ba­ren te­va­tür de­re­ce­sin­de nak­le­di­len ha­dis­ler­dir. Ahad ha­ber ise; bir-iki ve­ya da­ha faz­la sa­ha­be ta­ra­fın­dan ri­va­yet edi­len ve meş­hur ha­dis de­re­ce­si­ne ula­şa­ma­yan ha­dis­ler­dir.

Ebû Ha­ni­fe ha­ber-i ahad’ın de­lil ol­ma­sı için, ra­vi­nin gü­ve­ni­lir ve ada­let­li ol­ma­sı ya­nın­da, İslâm fık­hı­nı bi­len ve ri­va­yet et­ti­ği ha­dis­le amel eden bir kim­se ol­ma­sı­nı şart ko­şar. İmam Mâlik ise, böy­le bir ha­di­si, Me­di­ne­li­le­rin ame­li­ne uy­gun düş­me­si ha­lin­de de­lil ola­rak ka­bul eder.

 

   3. İcmâ’:

İcmâ’, söz­lük­te; bir işe az­met­me ve bir ko­nu­da gö­rüş bir­li­ği et­me an­la­mı­na ge­lir. Bir fı­kıh te­ri­mi ola­rak; Hz. Mu­ham­med (s.a.s)’in üm­me­tin­den olan müc­te­hid­le­rin, Hz. Pey­gam­ber’in ve­fa­tın­dan son­ra­ki her­han­gi bir de­vir­de şer’î bir hü­küm hak­kın­da gö­rüş bir­li­ği­ne var­ma­la­rı­dır. Bu ta­ri­fe gö­re ic­ma’da şu şart­la­rın bu­lun­ma­sı ge­re­kir:

a) Müc­te­hid ol­ma­yan­la­rın it­ti­fa­kı di­ni bir de­lil sa­yıl­maz. Müc­te­hid; de­lil­ler­den di­ni hü­küm­ler çı­kar­ma ye­te­ne­ği­ne sa­hip olan kim­se­dir.

b) Müc­te­hid­le­rin it­ti­fa­kı, di­ni bir me­se­le­nin hük­mü üze­rin­de ilk gö­rüş bir­li­ği mey­da­na gel­di­ği za­man ara­nır. Da­ha son­ra gö­rüş de­ğiş­tir­mek­le ic­ma’ bo­zul­maz.

c) Di­ni yö­nü bu­lun­ma­yan ko­nu­lar­da­ki gö­rüş bir­li­ği ic­ma’ sa­yıl­maz.

Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Kim ken­di­si­ne hi­da­yet bel­li ol­duk­tan son­ra, Al­lah’ın Ra­su­lü­ne kar­şı ge­lir, mü­min­le­rin yo­lun­dan baş­ka bir yo­la uyar­sa onu dön­dü­ğü yol­da bı­ra­kı­rız ve ce­hen­ne­me so­ka­rız.”75 İc­ma’ın bir de­lil ol­du­ğu­nu gös­te­ren ha­dis-i şe­rif­ler de var­dır: “Müs­lü­man­la­rın gü­zel gör­dü­ğü şey, Al­lah ka­tın­da da gü­zel­dir.”76 “Üm­me­tim dalâlet üze­rin­de bir­leş­mez.”77

İc­ma; sa­rih, su­ku­ti ve mes’ele­nin bel­li bir kıs­mı üze­rin­de gö­rüş bir­li­ği et­mek şek­lin­de ol­mak üze­re üçe ay­rı­lır. Sa­rih ic­ma’; bir asır­da­ki her müc­te­hi­din ic­ma’ ko­nu­su me­se­le üze­rin­de­ki gö­rü­şü­nü açık­ca söy­le­miş ol­du­ğu ic­ma’dır. Su­ku­ti ic­ma’; her­han­gi bir asır­da, ic­ti­had yet­ki­si olan bir ilim ada­mı bel­li bir gö­rü­şe va­rır, bu gö­rüş ken­di­si­ne ula­şan baş­ka müc­te­hid ya da müc­te­hid­ler ka­bul ve­ya red şek­lin­de bir gö­rüş açık­la­maz­lar­sa, o me­se­le üze­rin­de “sus­ma yo­luy­la (sü­ku­ti) ic­ma’ mey­da­na gel­miş olur. Me­se­le­nin bir kıs­mı üze­rin­de ic­ma’a ge­lin­ce, me­se­la; öle­nin kar­deş­le­riy­le bir­lik­te mi­ras­çı olan de­de­nin (ba­ba ci­he­tin­den de­de), kar­deş­le­ri dü­şü­re­ce­ği­ni söy­le­yen sahabîler ya­nın­da, de­de­nin üç­te bir­den az ol­ma­mak üze­re mi­ras­çı ola­ca­ğı­nı söy­le­yen­ler de var­dır. Bu­na gö­re, her iki du­rum­da, mik­ta­rı de­ğiş­mek­le bir­lik­te de­de­nin mi­ras­çı ola­ca­ğı ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği oluş­muş­tur.78

 

   4. Kı­yas:

Bir­şe­yi baş­ka bir şey­le ölç­mek, kar­şı­laş­tır­mak an­la­mı­na ge­lir. Bir te­rim ola­rak; hak­kın­da ayet ve ha­dis­ler­de bir hü­küm bu­lun­ma­yan bir me­se­le­yi or­tak özel­lik­le­rin­den do­la­yı, hak­kın­da hü­küm bu­lu­nan bir me­se­le ile kar­şı­laş­tır­mak, onun hük­mü­nü bu­na da ver­mek, de­mek­tir.

Bu­na şa­ra­bı ör­nek ve­re­bi­li­riz. Şa­rap, Kur’an-ı Ke­rim’de ya­sak­lan­mış­tır. An­cak da­ha son­ra­ki de­vir­ler­de ra­kı, vot­ka, şam­pan­ya, vis­ki gi­bi de­ği­şik ad­lar­da iç­ki­ler or­ta­ya çık­mış­tır. Bun­lar, Kur’an’da isim ola­rak zik­re­dil­mez. Şa­rabın, sar­hoş­luk ver­di­ği için ya­sak­lan­dı­ğı, üze­rin­de dü­şü­nü­lün­ce an­la­şı­la­ca­ğı gi­bi, çe­şit­li ha­dis­ler­de de bu nok­ta be­lir­til­miş­tir. Bu ye­ni iç­ki çe­şit­le­ri­nin de içe­ni sar­hoş et­ti­ği bel­li olun­ca, şa­ra­bın hük­mü, or­tak ni­te­lik olan sar­hoş et­me (iskâr) özel­li­ği yü­zün­den kı­yas yo­luy­la di­ğer al­kol­lü iç­ki­le­re de şa­mil olur.

Kı­yas’ın şer’î bir de­lil olu­şu ayet, ha­dis ve sa­ha­be uy­gu­la­ma­la­rıy­la sa­bit­tir. Bir ayet­te ya­hu­di­le­rin ba­şı­na ge­len sı­kın­tı ve fe­la­ket­ler an­la­tıl­dık­tan son­ra, şöy­le bu­yu­ru­lur: “Ey akıl sa­hip­le­ri, ib­ret alın”79

Has’am’lı bir adam Hz. Pey­gam­ber’e ge­le­rek, ba­ba­sı­nın yaş­lı ol­du­ğu­nu ve hac ken­di­si­ne farz ol­du­ğu hal­de bu­nu ya­pa­cak du­rum­da bu­lun­ma­dı­ğı­nı ve onun ye­ri­ne hac ya­pıp ya­pa­ma­ya­ca­ğı­nı sor­du. Hz. Pey­gam­ber, “Ba­ba­nın bor­cu ol­say­dı, onu öde­sey­din, ba­ban borç­tan kur­tul­muş ol­maz mıy­dı?” so­ru­su­nu sor­muş, adam; “evet” de­yin­ce de, “o hal­de ba­ba­nın ye­ri­ne hac ede­bi­lir­sin” bu­yur­muş­tur.80

Ba­zı sa­ha­bi­ler, Hz. Ebu Bekr’e bey’at eder­ken, Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in onu na­maz için imam ola­rak seç­ti­ği­ni göz önü­ne al­mış­lar ve hı­la­fe­ti na­maz imam­lı­ğı­na kı­yas et­miş­ler­dir.81

Kı­yas dört rü­kün­den olu­şur: a) Asl: Bu, hak­kın­da hü­küm bu­lu­nan nass (ayet, ha­dis)tır. b) Fer’: Bu, hak­kın­da hü­küm bu­lun­ma­yan ve kı­yas­la çö­züm­len­mek is­te­nen me­se­le­dir. c)Hü­küm: Kı­yas va­sı­ta­sıy­la asl’dan fer’a geç­me­si is­te­ni­len şey­dir. d) Or­tak il­let: Hem asl, hem de fer’de bu­lu­nan or­tak ni­te­lik­ter. İç­ki ör­ne­ğin­de; şa­ra­bı ya­sak­la­yan ayet “asl”, şa­rap hük­mü­ne bağ­la­na­cak ye­ni iç­ki çe­şi­di “fer’”, şa­ra­bın hük­mü olan ha­ram­lık “hü­küm” ve or­tak ni­te­lik olan “iskâr (sar­hoş et­me)” vas­fı “il­let”tir. İl­let­le hik­met bir­bi­rin­den fark­lı­dır. Hik­met, hük­me uy­gun bir va­sıf olup, sı­nır­lı ol­ma­yan ve bir­den çok bu­lu­na­bi­len özel­lik­ler­dir. Fa­kih­le­rin bü­yük ço­ğun­lu­ğu­na gö­re, hü­küm­ler hik­me­te de­ğil, il­le­te da­ya­nır­lar.

 

   B - Fer'i De­lil­ler:

İslâmî hü­küm­le­rin da­yan­dı­ğı dört ana de­lil­den baş­ka, kö­ken­de yi­ne bu de­lil­le­re da­ya­lı bu­lu­nan ikin­ci de­re­ce­de de­lil­ler da­ha var­dır. İs­tih­san, mas­la­hat, örf, biz­den ön­ce­ki şe­ri­at­ler, sa­ha­bi kav­li ve is­tis­hab gi­bi. Bun­la­rı kı­sa­ca açık­la­ya­ca­ğız.

 

   1. İs­tih­san:

İs­tih­san söz­lük­te, bir­şe­yi gü­zel bul­mak, gü­zel say­mak de­mek­tir. Bir fı­kıh usu­lü te­ri­mi ola­rak ise şöy­le ta­rif edi­lir: İs­tih­san, müc­te­hi­din, bir me­se­le­de, ken­di ka­na­a­tin­ce o me­se­le­nin ben­zer­le­rin­de ver­di­ği hü­küm­den vaz­geç­me­si­ni ge­rek­ti­ren nass (ayet-ha­dis),ic­ma, za­ru­ret, giz­li kı­yas, örf ve­ya mas­la­hat gi­bi bir de­li­le da­ya­na­rak, o hük­mü bı­ra­kıp baş­ka bir hü­küm ver­me­si­dir.

Ba­zen şer’î bir me­se­le, ge­nel ni­te­lik­li nass’lar­dan bi­ri­nin ve­ya fı­kıh­ta ya­hut ba­zı mez­hep­ler­de be­nim­se­nip yer­leş­miş bu­lu­nan bir ge­nel ku­ra­lın kap­sa­mı­na gi­rer. Fa­kat bu me­se­le­de, o ge­nel nass’ın ve­ya ge­nel ku­ra­lın ak­si yön­de hü­küm ver­me­yi ge­rek­ti­ren baş­ka bir nass, ic­ma, za­ru­ret, örf ve mas­la­hat gi­bi özel bir de­lil da­ha bu­lu­nur. İş­te müc­te­hi­din böy­le bir du­rum­da, ben­zer­le­re uy­gu­la­nan hü­küm­den vaz­ge­çip, özel de­li­le gö­re hü­küm ver­me­si­ne “is­tih­san” adı ve­ri­lir. Bu du­ru­ma gö­re, is­tih­sa­nın ar­ka­sın­da da­i­ma özel ni­te­lik­li baş­ka bir de­lil da­ha bu­lun­mak­ta­dır. Bu özel de­lil nass, ic­ma, za­ru­ret, ka­pa­lı kı­yas, örf ve­ya mas­la­hat ola­bi­lir.

a) İs­tih­sa­nın nass’a da­yan­ma­sı. Hz. Pey­gam­ber, Ha­kim b. Hı­zam’a hi­ta­ben “Sa­hip ol­ma­dı­ğın bir­şe­yi sat­ma”82 bu­yur­muş­tur. Bu, ge­nel ni­te­lik­li nass’tır. Me­di­ne’ye hic­ret­ten son­ra Al­lah el­çi­si Me­di­ne­li­le­rin mey­ve­le­ri hak­kın­da bir ve­ya iki yıl­lı­ğı­na se­lem (pa­ra pe­şin, mal ve­re­si­ye) ak­di yap­tık­la­rı­nı gö­rün­ce şöy­le bu­yur­du: “Se­lem yo­luy­la sa­tış ya­pan, bu­nu be­lir­li öl­çü­de ve­ya be­lir­li tar­tı­da ve be­lir­li sü­re ta­yin ede­rek yap­sın.”83 Se­lem­de he­nüz ma­la ma­lik olun­ma­dan sa­tış ni­te­li­ği ol­mak­la bir­lik­te bu özel ni­te­lik­li ha­dis­le kı­ya­sa ay­kı­rı ola­rak ca­iz gö­rül­müş­tür.

b) İc­ma’a da­yan­ma­sı. Bu­na is­tis­na ak­di ör­nek­tir. Sanatkâra be­lir­li pa­ra kar­şı­lı­ğın­da ve­ri­len si­pa­riş, akid sı­ra­sın­da mev­cut ol­ma­yan bir mal­dır. Fa­kat bu, ic­ma ile ca­iz gö­rül­müş­tür.

c) Za­ru­re­te da­yan­ma­sı. Pis­len­miş ku­yu­nun te­miz­len­me­si tüm su­yun çı­ka­rıl­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir­ken za­ru­ret ola­rak bir kı­sım su çı­ka­rı­la­rak ku­yu te­miz sa­yı­lır.

d) Kı­ya­sa da­yan­ma­sı. Me­se­la; yır­tı­cı kuş­la­rın ar­tı­ğı; ars­lan kap­lan gi­bi yır­tı­cı hay­van­la­ra kı­yas edi­lir­se pis sa­yıl­ma­sı ge­re­kir. An­cak bun­la­rın ga­ga­la­rı ke­mik ve te­miz ol­du­ğu için in­sa­na kı­yas ya­pı­la­rak ar­tık­la­rı te­miz ka­bul edil­miş­tir.

e) Ör­fe da­yan­ma­sı. Vak­fın ebedî de­vam için gay­ri men­kul ol­ma­sı ge­re­kir. An­cak İmam Mu­ham­med, ki­tap ve ben­ze­ri vak­fe­dil­me­si örf ha­li­ne gel­miş men­kul­le­rin, kı­ya­sa ay­kı­rı ola­rak vak­fa ko­nu ola­bi­le­ce­ği­ne hük­met­miş­tir.

f) Mas­la­ha­ta da­yan­ma­sı. Hz. Pey­gam­ber; “Ze­kat, Mu­ham­med’e ve Mu­ham­med’in ai­le­si­ne he­lal de­ğil­dir.”84 bu­yur­muş­tur. Ebu Ha­ni­fe ve Ma­lik, ken­di de­vir­le­rin­de, Hz. Mu­ham­med’in ai­le­sin­den Ha­şi­mo­ğul­la­rı­na ze­kat ve­ri­le­bi­le­ce­ği­ne hük­met­miş­ler­dir. Çün­kü şart­lar de­ğiş­miş, dev­let ta­ra­fın­dan ken­di­le­ri­ne hak­la­rı ve­ril­mez ol­muş­tu.85

 

   2. Me­sa­lih-i Mür­se­le (Ka­mu Ya­ra­rı):

İslâm’da mu­te­ber olan mas­la­hat­lar şu beş şe­yi ko­ru­ma ama­cı­na yö­ne­lik­tir. Din, mal, can, akıl ve ne­sil. Düş­ma­na sa­vaş­sız tes­lim olu­ver­me­nin sağ­la­ya­ca­ğı ba­zı ya­rar­lar ol­sa bi­le, İslâm bu ya­rar­la­rı ge­çer­li say­ma­mış, bu­nun ye­ri­ne düş­man­la ci­ha­dı em­ret­miş­tir. İş­te ayet ve­ya ha­dis­ler­le mu­te­ber ol­du­ğu ve­ya iti­bar edil­me­di­ği be­lir­len­miş bu­lu­nan mas­la­hat­la­rın dı­şın­da ka­lan, hük­mün ken­di­si­ne bağ­lan­ma­sı ve üze­ri­ne hü­küm bi­na edil­me­si, in­san­la­ra bir fay­da sağ­la­yan ve­ya on­lar­dan bir za­ra­rı gi­de­ren, fa­kat mu­te­ber ya da ge­çer­siz ol­du­ğu­na da­ir be­lir­li bir de­lil bu­lun­ma­yan mas­la­hat­la­ra da “mesâlih-i mür­se­le (ic­ti­ha­da bı­ra­kıl­mış mas­la­hat­lar)” de­nir. Bu de­li­li en çok Mâlikî mez­he­bi kul­lan­mış­tır.

Dört ha­li­fe dö­ne­min­de mesâlih-i mür­se­le­ye da­ya­nı­la­rak pek çok ic­ti­had­lar ya­pıl­mış­tır. Hz. Ebu Be­kir dev­rin­de Kur’an-ı Ke­rim’in top­lan­ma­sı ve Hz. Os­man dev­rin­de ço­ğal­tıl­ma­sı, Hz. Os­man’ın, nü­fu­sun ar­tı­şı üze­ri­ne cum’a gü­nü dış ezan okut­ma­ya baş­la­ma­sı, Hz. Ebu Bekr’in ve­fat ede­ce­ği­ni an­la­ma­sı üze­ri­ne, Hz. Ömer’i ha­li­fe ada­yı gös­ter­me­si ve Hz. Ömer’in fet­he­di­len Su­ri­ye ve Irak top­rak­la­rı­nı es­ki sa­hip­le­rin­de bı­ra­ka­rak, on­la­rı ha­rac ver­gi­si­ne bağ­la­ma­sı ve ben­ze­ri uy­gu­la­ma­lar mas­la­ha­ta da­ya­lı ic­ti­had ni­te­li­ğin­de­dir.86

 

   3. Örf:

İn­san­la­rın ço­ğu­nun be­nim­se­yip alış­kan­lık ha­li­ne ge­tir­di­ği iş­le­re ve­ya du­yul­du­ğun­da ha­tı­ra baş­ka bir an­lam gel­me­ye­cek de­re­ce­de özel bir an­lam­da kul­la­nıl­ma­yı teâmül ha­li­ne ge­tir­dik­le­ri la­fız­la­ra “örf” de­nir. “Müs­lü­man­la­rın gü­zel gör­dü­ğü şey Al­lah ka­tın­da da gü­zel­dir.”87 ha­di­si ör­fün şer’î bir de­lil ol­du­ğu­nu gös­te­rir. Me­cel­le’de; “Ör­fen ma’rûf olan şey şart kı­lın­mış gi­bi­dir” (Mad. 43), “Örf ile ta­yin, nass ile ta­yin gi­bi­dir” (Mad. 45) mad­de­le­ri ör­fün beşerî mu­a­me­le­ler­de­ki öne­mi­ni be­lir­tir.

Örf, Ki­tap ve Sün­ne­te ay­kı­rı dü­şer­se ge­çer­li ol­maz. Meselâ; iç­ki ve fa­iz­ci­lik ba­zen, in­san­lar ta­ra­fın­dan adet ha­li­ne ge­ti­ri­le­bi­lir. Bu ge­çer­li örf sa­yıl­maz. Bu­na gö­re, bir islâm top­lu­mun­da olu­şan örf­ler iki­ye ay­rı­lır. a) Sa­hih Örf. Meselâ; sanatkâra mal si­pa­ri­şi de­mek olan is­tis­na ak­di, yay­gın örf se­be­biy­le, ço­ğun­luk fa­kih­ler ta­ra­fın­dan ca­iz gö­rül­müş­tür. b) Fa­sit örf. Ke­sin bir nass’a ay­kı­rı düş­tü­ğü için mu­te­ber sa­yıl­ma­yan örf tü­rü­dür. Yay­gın iç­ki ve fa­iz­ci­lik alış­kan­lı­ğı gi­bi.88

Örf­le­rin de­ğiş­me­si ba­zen hü­küm de­ği­şik­li­ği­ne de yol açar. Me­se­la; Hanefî imam­la­rı; Kur’an öğ­ret­me kar­şı­lı­ğın­da üc­ret al­ma­nın ca­iz ol­ma­dı­ğı ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği için­dey­di­ler. Çün­kü Kur’an öğ­ret­mek, bir ta­at ve iba­det­tir. Bu hü­küm o dev­rin şart­la­rı­na uy­gun­du. Çün­kü o za­man, Kur’an öğ­re­ti­ci­le­ri­ne Dev­let büt­çe­sin­den öde­nek ay­rı­lı­yor­du. Fa­kat da­ha son­ra şart­lar de­ğiş­ti ve öde­nek ke­sil­di. Son­ra­ki Ha­ne­fi fa­kih­le­ri ken­di de­vir­le­ri ile, ön­ce­ki imam­la­rın dev­rin­de­ki şart­lar ara­sın­da­ki de­ği­şik­li­ği dik­ka­te ala­rak; ge­rek Kur’an-ı Ke­rim öğ­re­ti­mi ve ge­rek­se imam­lık, mü­ez­zin­lik gi­bi di­ğer ta­at kar­şı­lığın­da üc­ret alı­na­bi­le­ce­ği­ne hü­küm ver­di­ler.89

 

4. Şer’u Men Kablenâ (Ön­ce­ki Şe­ri­at­ler):

Ön­ce­ki şe­ri­at­ler­den mak­sat, yü­ce Al­lah’ın Hz. Mu­ham­med (s.a.s)’den ön­ce­ki top­lum­lar için koy­du­ğu ve Hz. İb­ra­him, Hz. Mu­sa ve Hz. İsa gi­bi pey­gam­ber­le­ri va­sı­ta­sıy­la on­la­ra bil­dir­di­ği hü­küm­ler­dir. Bu hü­küm­ler Hz. Mu­ham­med’in (s.a.s) üm­me­ti için de ge­çer­li ve bağ­la­yı­cı mı­dır?

Ön­ce­ki şe­ri­at­ler İslâm üm­me­ti ba­kı­mın­dan iki­ye ay­rı­lır.

a) Kur’an-ı Ke­rim’de ve­ya Hz. Pey­gam­ber’in Sün­ne­tin­de yer al­ma­yan İn­cil, Tev­rat ve Ze­bur hü­küm­le­ri. Bun­la­rın müs­lü­man­lar için bağ­la­yı­cı ol­ma­dı­ğı ko­nu­sun­da, İslâm bil­gin­le­ri ara­sın­da gö­rüş bir­li­ği var­dır.

b) Kur’an-ı Ke­rim’de ve­ya Hz. Pey­gam­ber’in söz­le­rin­de zik­ri ge­çen hü­küm­ler. Bun­la­rı da üç grup­ta top­la­mak müm­kün­dür.

aa) Müs­lü­man­lar ba­kı­mın­dan nes­he­dil­di­ği­ne da­ir de­lil bu­lu­nan hü­küm­ler. Bun­la­rın müs­lü­man­lar için bağ­la­yı­cı ol­ma­dı­ğın­da gö­rüş bir­li­ği var­dır. Ya­hu­di­le­re, aşı­rı git­me­le­ri ve zul­me sap­ma­la­rı yü­zün­den ce­za ola­rak bü­tün tır­nak­lı hay­van­la­rın ve sı­ğır ile ko­yu­nun iç yağ­la­rı­nın ha­ram kı­lın­ma­sı gi­bi.90

Hal­bu­ki bun­la­rın için­de müs­lü­man­la­ra he­lal kı­lı­nan­lar var­dır.91 Ga­ni­met­le­rin yal­nız İslâm üm­me­ti­ne he­lal kı­lı­nıp, ön­ce­ki üm­met­le­re he­lal kı­lın­ma­ma­sı da bu­na ör­nek gös­te­ri­le­bi­lir.92

bb) Müs­lü­man­lar hak­kın­da da ge­çer­li ol­du­ğu­na da­ir de­lil bu­lu­nan hü­küm­ler. Bun­lar müs­lü­man­lar için de bağ­la­yı­cı olur. Oru­cun, da­ha ön­ce­ki din­ler­de farz ol­du­ğu gi­bi İslâm’da da farz kılınması93  kur­ba­nın, Hz. İb­ra­him hakkın­da ko­nul­muş bir hü­küm iken, İslâm üm­me­ti­ne meşrû kı­lın­ma­sı gi­bi.94

cc) Kur’an ve­ya ha­dis­ler­de ka­bul ve­ya red işa­re­ti ol­mak­sı­zın zik­ri ge­çen ve hak­kın­da müs­lü­man­lar ba­kı­mın­dan nes­he­dil­di­ği­ne da­ir bir de­lil de bu­lun­ma­yan hü­küm­ler. Bu­na ör­nek ola­rak şu aye­ti ve­re­bi­li­riz: “Biz ora­da (Tev­rat’ta) on­la­ra ca­na can, gö­ze göz, bu­ru­na bu­run, ku­la­ğa ku­lak, di­şe diş ile kı­sas yaz­dık. Kim hak­kın­dan vaz­ge­çer­se, bu ona kef­fa­ret olur. Al­lah’ın in­dir­di­ği ile hük­met­me­yen­ler, iş­te on­lar, za­lim­le­rin ta ken­di­le­ri­dir.”95

Ço­ğun­luk fa­kih­le­re gö­re, bu gi­bi ayet­ler, bi­zim için de ge­çer­li olup, ba­ğım­sız bir de­lil teş­kil eder­ler. Ayet ve ha­dis­ler­de be­lir­li bir mil­let ve be­lir­li bir za­ma­na ait ol­du­ğu­na ve­ya nes­he­dil­di­ği­ne da­ir bir de­lil yok­sa, nass’lar­da zik­re­di­len as­lın hük­mü sa­bit ola­rak ka­lır. Ni­te­kim Hz. Mu­ham­med (s.a.s) “Kim bir na­maz vak­tin­de uyur ka­lır­sa ve­ya unu­tup vak­ti­ni ge­çi­rir­se, ha­tır­la­dı­ğın­da onu kıl­sın.”96 bu­yur­duk­tan son­ra; “... Ve be­ni an­mak için na­maz kıl” ayetini97 oku­muş­tur. As­lın­da bu ayet Hz. Mu­sa’ya ya­pı­lan bir hi­ta­bı ifa­de et­mek­te­dir.

Ha­ne­fi­ler yu­ka­rı­da­ki kı­sas aye­ti­ne da­ya­na­rak, gayr-i müs­li­mi öl­dü­ren müs­lü­ma­nın kı­sas yo­luy­la öl­dü­rü­le­ce­ği­ni söy­le­miş­ler­dir.98 Di­ğer yan­dan Ra­su­lul­lah (s.a.s); “Ca­na can kı­sas var­dır”99 bu­yu­ra­rak, kı­sas hük­mü­nün bu üm­me­ti de kap­sa­dı­ğı­nı ifa­de bu­yur­muş­tur.

 

   5. Sa­ha­bi Kav­li:

Hz. Pey­gam­ber’e ye­tiş­miş, ona iman et­miş ve onu gör­müş olan her­ke­se “sahabî” de­nir. Ço­ğu­lu “Sa­ha­be” ve “ashâb” ge­lir. Fı­kıh usu­lü bil­gin­le­ri Hz. Pey­gam­ber­le gö­rüş­me­nin ör­fen “ar­ka­daş” di­ye anı­la­bi­le­cek öl­çü­de, uzun­ca bir sü­re­yi kap­sa­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni söy­ler­ler.

Ço­ğun­luk İslâm hu­kuk­çu­la­rı­na gö­re, sa­ha­be kav­li; re’y ve ic­ti­had ile kav­ra­na­ma­ya­cak bir ko­nu­da ise bir de­lil teş­kil eder ve bağ­la­yı­cı olur. Çün­kü böy­le bir gö­rü­şün, Hz. Pey­gam­ber’den du­yu­lan bir bil­gi­ye da­yan­ma­sı kuv­vetle muh­te­mel­dir. Ha­ne­fi­le­rin, en kı­sa ha­yız sü­re­si­nin üç gün olu­şu­nu İbn Mes’ud (r.a)’a, en uzun ha­mi­le­lik sü­re­si­nin iki yıl olu­şu­nu ise Hz. Ai­şe (r. an­ha) ye ait söz­le­re da­yan­dır­ma­la­rı bu­na ör­nek gös­te­ri­le­bi­lir.

Ebu Ha­ni­fe, ic­ti­had ya­par­ken iz­le­di­ği me­to­du şöy­le be­lir­tir: “Al­lah’ın ki­ta­bın­da­ki­ni alır, ka­bul ede­rim. On­da bu­la­maz­sam Ra­su­lul­lah’ın mu­te­med alim­ler­ce ma­lum, meş­hur sün­ne­tiy­le amel ede­rim. On­da da bu­la­maz­sam as­ha­bın­dan di­le­di­ğim kim­se­nin re­yi­ni alı­rım, top­tan ter­ket­mem... An­cak iş İb­ra­him en-Ne­hai, Şa’bi, Ha­san el-Basrî ve Ata gi­bi ta­bi­i­le­re ge­lin­ce, ben de on­lar gi­bi ic­ti­had ede­rim.”100

 

   6. İstishâb:

Söz­lük­te soh­bet­te bu­lun­mak ve­ya soh­be­ti de­vam et­tir­mek de­mek­tir. Bir fı­kıh usu­lü te­ri­mi ola­rak istishâb; geç­miş­te sa­bit olan bir du­ru­mun, de­ği­şik­li­ğe da­ir de­lil bu­lun­ma­dık­ça, ha­li­ha­zır­da da var­lı­ğı­nı ko­ru­du­ğu­na hük­met­mek, an­la­mı­na ge­lir. Bir me­se­le­de, Ki­tap, Sün­net,İcmâ’ ve­ya Kı­yas de­lil­le­rin­de özel bir hü­küm bu­lu­na­ma­dı­ğı za­man, müc­te­hidistishâb” yo­luy­la çö­züm ge­ti­re­bi­lir.

Meselâ; bir kim­se­nin bir ka­dın­la ev­li­li­ği sa­bit­se, ev­li­li­ğin so­na er­di­ği­ne da­ir de­lil ikâme edin­ce­ye ka­dar, ara­la­rın­da ni­kah ba­ğı­nın de­vam et­ti­ği­ne hük­me­di­lir. Bir kim­se ab­dest al­dık­tan son­ra, ab­des­ti bo­zan du­rum­lar­dan bi­ri­si bi­lin­me­dik­çe, onun ab­dest­li ol­du­ğu ka­bul edi­lir. Kay­bol­muş ve sağ olup-ol­ma­dı­ğı bi­lin­me­yen kim­se (mefkûd)nin du­ru­mu is­tis­hab ku­ra­lı­na gö­re çö­züm­len­miş­tir. Kı­sa­ca; mefkûda ait ol­du­ğu bi­li­nen hak­lar ko­nu­sun­da -öl­dü­ğü­ne da­ir de­lil bu­lun­ma­dık­ça- sağ­la­ra uy­gu­la­nan hü­küm­ler uy­gu­la­nır. Mal­la­rı mi­ras­çı­la­rı­na tak­sim edil­mez, ka­rı­sı baş­ka­sı ile ev­le­ne­mez. Çün­kü kay­bol­du­ğu za­man, sağ ol­du­ğu ke­sin ola­rak bi­li­ni­yor­du. Öl­dü­ğü­ne da­ir de­lil bu­lu­nun­ca­ya ka­dar “sağ ol­ma” vas­fı­nın de­vam et­ti­ği ka­bul edi­lir. An­cak bu ko­nu­da mi­ras­çı­la­rın, özel­lik­le eşi­nin kar­şı­la­şa­ca­ğı sı­kın­tı­la­rı ha­fif­let­mek için, kay­bo­lan ki­şi hak­kın­da mah­ke­me­ce hük­men ölü­mü­ne ka­rar ve­ri­le­bi­lir. Ha­ne­fi­le­re gö­re, bu hü­küm için mefkûdun ak­ra­nı­nın gö­çüp git­me­si ve­ya 90 ya­şı­na ulaş­ma­sı, Ma­li­ki­le­re gö­re ise dört yı­lın geç­me­si ge­rek­li­dir. Sa­vaş sı­ra­sın­da kay­bo­lan­lar için ge­rek­li sü­re ise, mu­ha­rip ve esir­le­rin dö­nü­şün­den iti­ba­ren bir yıl­dır.101

müc­te­hid­le­rin çev­re­sin­de fı­kıh ve­ya aki­de ile il­gi­li ekol­ler oluş­muş­tur. Aşa­ğı­da, mez­hep adı ve­ri­len bu e­kol­le­ri açık­la­ya­ca­ğız.