III -İSLÂM DİNİN KAYNAKLARI
İslâm dininin dünyaya ve ahırete ilişkin bütün hükümleri dört kaynaktan elde edilir. Bunlar sırasıyla Kitap, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyas’tır. Bunlara dört delil anlamında “edille-i erbaa” veya şer’î deliller anlamında “edille-i şer’iyye” de denir. Diğer yandan bu dört delile asli delil adı da verilir. Bunların dışında “fer’î delil” denilen, bazı deliller daha vardır ki şunlardır: Mesalih-i mürsele, istihsan, örf-adet, şer’u men kablena (Hz. Peygamberden önceki dinlerin hükümleri), sahabe kavli ve istishab. Aşağıda bu delilleri kısaca inceleyeceğiz. Böylece ileride ele alacağımız şer’î hükümlerin dayandığı deliller üzerinde ön bilgi kazanılmış olacaktır.
A - Aslî Deliller
1. Kitap:
Kitap, Allahü Teâlâ'nın, Rasulü Hz. Muhammed (s.a.s)’e arapça olarak indirdiği, mushaflarda yazılıp bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş, Fatiha suresi ile başlayıp Nas suresi ile sona eren Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an, önceki semâvî kitaplar gibi yalnız bir inanç, ibadet ve ahlâk kitabı değil, hem inanç ve ibadet, hem de insanlar arası münasebetleri düzenleyen, fert ve toplum hayatını düzenleyici hükümleri kapsayan bir kitaptır.
Ayetlerde şöyle buyurulur: “Biz Kitab’ı sana her şeyi beyan için indirdik.”50 “Kitapta hiçbir şeyi ihmal etmedik.”51 Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed (s.a.s)’e ilk olarak tefekkür ve ibadet için çıktığı Hira mağarasında Ramazan ayının Kadir gecesinde inmeye başlamış, Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla 22 yıl 2 ay 22 günde tamamlanmıştır.
İlk inen ayetler: “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir damla kan pıhtısından yarattı. Oku Rabb'in sonsuz kerem sahibidir. Ki o, kalemle yazı yazmayı öğretendir. İnsana bilmediğini de o öğretti.”52 ayetleridir. Son ayet ise Veda Haccı sırasında Zilhicce’nin dokuzuncu günü inmiştir. Bu ayet de şudur: “Bugün size dininizi kemale erdirdim. Üzerinizde olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı verip, ondan razı oldum.”53 Abdullah b. Abbas (r.a.)’a göre, şu ayet daha sonra inmiştir: “Allah’a döneceğiniz günden korkun. Sonra herkese kazandığı tamamen ödenecektir ve onlar haksızlığa uğratılmayacaklardır.”54
Kur’an’ın ilk inen ayetlerinde daha çok ahıretle ilgili bilgiler yer alır. İnsanlar İslâm’a alıştıktan sonra helâl ve harama dair ayetler inmiştir. Ayetlerin çoğu ya bir soru ya da bir olay üzerine inmiştir. Buna “Esbabü’n-Nüzûl (nüzûl sebepleri)” denir. Kur’an nazil oldukça, Allah’ın elçisi, inen ayetleri vahiy kâtiplerine yazdırır ve hangi ayetin nereye yazılacağını söylerdi. Ayetlerin sıralanışının vahye dayandığında görüş birliği vardır. Surelerin sıralanışının vahye dayandığı da kuvvetli görüştür.
Kur’an-ı Kerim’in İçine Aldığı Hükümler:
Kur’an’ın getirdiği hükümlerin çeşidi üçtür:
a) İnanç hükümleri:
Allah, Melekler, Kitaplar, Ahiret günü, kaza ve kader hakkında mükellefin inanması ile ilgili hükümler. İnanç hükümleri daha çok Mekke döneminde gelmiş, insanların önce yanlış kanaat, inanç ve hurafelerden arındırılması amaçlanmıştır.
b) Ahlâkî hükümler:
Müminin imanının güçlenmesine, ihlâs, takva ve fazilet sahibi olmasına, beşerî münasebetlerinde en güzel davranışları kazanmasına yönelik hükümler, ibretli peygamber kıssaları, özendirme veya sakındırma anlamı taşıyan ayetler bu gruba girer.
c) Amelî hükümler:
Bunlar mükellefin ibadet, söz, fiil ve akitler gibi insanî ilişkilerini ve tüm toplum hayatını düzenleyen pratiğe yönelik hükümlerdir. İşte fıkıh ve fıkıh usulünün inceleme alanına girenler, bu nitelikteki ayetlerdir.
Hz. Peygamber’in hadislerini de böyle bi tasnife tabi tutmak mümkündür.
Kur’an’daki amelî hükümleri ikiye ayırarak incelemek mümkündür. İbadetlerle ilgili hükümler ve muamele hükümleri.
aa) İbadet hükümleri:
Kur’an-ı Kerim bütün farzları kısa anlatımla emretmiş, uygulama, şekil ve ayrıntıyı sünnete bırakmıştır. Namaz, oruç, hac, zekat, adak, yemin gibi ibadetlerin yapılış şekilleri Allah’ın Rasulü tarafından bizzat yaşanmış ve ümmetine gösterilmiştir. Şu hadisler, ibadetlerdeki uygulamanın Hz. Peygamber’den alınması gerektiğini açıkca ifade eder: “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın”55. “Hac ile ilgili ibadetlerinizi benden alınız.”56
Diğer yandan ibadet veya muamelelerdeki eksik veya hatayı telafi etmek için öngörülen; zıhâr57, yemin58 ve bir mümini yanlışlıkla öldürme keffaretleri59 de ibadet niteliğindedir.
bb) Muamele hükümleri:
İbadetin dışında kalan hukukî tasarruflar, akitler, suç, ceza ve benzeri hükümlerdir. Bunlar; ferdin fertle, ferdin toplumla veya toplumların birbiriyle ilişkilerini düzenler. Muamele hükümlerini aşağıdaki şekilde kısımlara ayırmak mümkündür:
Aile Hukuku: Kur’an’da aileye ilişkin hükümler, başka konulara ait olanlardan daha ayrıntılıdır. Evlenme, boşanma, nafaka, velayet, iddet, miras, nesep bu hükümler arasında sayılabilir.
Medeni Hukuk: İnsanlar arası muamelelere ilişkin hükümler olup, alış-veriş, kiralama, trampa, rehin, kefalet, ortaklık, borçlanma ve taahhütte bulunma gibi fertler arasında mali ilişkileri düzenlemeyi ve hak sahibi olan herkesi korumayı amaç edinir.
Ceza Hukuku: Ferdin işleyeceği suçlar ve bunlara verilecek cezalar bu gruba girer. Ceza hükümleri; mal, can, ırz, nesep ve aklı korumayı amaç edinir. Ayet veya hadisle belirlenen cezaya “had” denir. Hırsızlık, yol kesme, içki kullanma cezaları gibi. İslâm Devleti’nin toplumun yararı ve kamu düzeninin sağlanması için koyacağı cezalara ise “ta’zir” denir. Uyarma, dayak, sürgün ve hapis cezası gibi.
Kaza Hükümleri: Davaların görülmesinde; şahitlik, yemin, hüküm gibi insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek için gerekli icraatı düzenlemeyi amaç edinir.
İdare edenlerle idare edilenler arasındaki ilişki: Bu hükümler; adalet, şûrâ, maslahat, yardımlaşma ve koruma gibi esaslara dayanır. Adalet, bir devlet yönetiminin en başta gözetmesi gereken bir prensiptir. Kur’an-ı kerim’de adaleti emreden ayetler vardır: “Şüphesiz ki, Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit adaletle hükmetmenizi emreder.”60 “Allah Şüphesiz ki, adaleti, iyilik yapmayı ve akrabaya yardım etmeyi emreder.”61 Şûrâ prensibi de, devlet yönetiminde en güzel yöntemleri belirlemede yardımcı olur. Keyfî yönetim isteklerini engeller. Ayetlerde şöyle buyurulur: “Onların işleri, aralarında şûrâ (danışma) iledir.”62 “İş konusunda onlarla istişare et. Bir kere karar verince de, artık Allah’a dayan.”63
Yukarıdaki ilk ayet, metinden anlaşılan anlamıyla İslâm idaresinin, müslümanlar arasında şûrâ esasına dayandığını ifade etmektedir. Diğer yandan işaret yoluyla da; müslüman toplumun, İslâm devlet başkanını kontrol edecek ve devlet işlerini düzenlemede ona yardımcı olacak bir topluluğu seçip iş başına getirmesi gereğini bildirmektedir.64
Devletler Hukuku: Kur’an-ı Kerim, gayri müslim ülkelerle olan münasebetleri de düzenleyici esaslar getirmiştir. Ayetlerde devletler arası anlaşma yapılırsa, buna uyulması istenir.65 İslâm Devleti karşısında, gayri müslimler üç statüde bulunabilir: a) Zımmî ve muahedler (antlaşmalılar), b)Müste’menler “vizeliler.” c) Muharipler. Bu sonunculara “harbî” adı da verilir.
İktisat ve maliye hukuku: Zenginin malında yoksulun hakkı, gelir ve giderin hesaplanması ile ilgili ve benzeri hükümler bu gruba girer.
2. Sünnet:
Hz. Peygamber (s.a.s)’in söz, fiil ve takrirleridir. Sözlü sünnete örnek:“Bir kimse uyuyarak veya unutarak namazını geçirirse, hatırlayınca kılsın.”66 Fiilî sünnete örnek: “Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın”67 Takrirî sünnet; Hz. Peygamber’in gördüğü veya işittiği bir işi ikrar ve kabul etmesidir. Yolculuk sırasında su bulamadığı için teyemmümle namaz kılan bir sahabinin, namazdan sonra su bulduğu halde namazı iade etmemesi ve Hz. Peygamber’in onu tasvip etmesi gibi.
Fıkıhta, Kur’an-ı Kerim’den sonra ikinci kaynağın sünnet olduğunda görüş birliği vardır. Sünnetin şer’î bir delil olduğu ayetlerle sabittir. Bazı ayetler şunlardır:
“Peygamber size neyi verirse onu alın; size neyi de yasaklarsa, ondan da uzak durun.”68 “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp; verdiğin hükme, içlerinden bir sıkıntı duymaksızın rıza ve teslimiyet göstermedikçe iman etmiş olmazlar.”69 “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.”70
Sünnet, Hz. Peygamber’in Rabbinden aldığı elçilik görevini tebliğinden ibarettir.71 Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in vahiyle konuştuğunu haber vermektedir. “O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak indirilen bir vahiy iledir.”72
Sünnetin Kur’an-ı Kerim karşısında üç fonksiyonu vardır. Müphem ve mücmel olan ayetleri açıklar; umumi hükümleri tahsis eder; nâsih ve mensûhu bildirir. Kur’an’da bulunmayan bir kısım hükümler koyar. Meselâ; namaz ve zekât emirlerinin eda şekli sünnetle belirlenmiş; ehlî eşeklerin ve yırtıcı kuşların etinin yenmesi yasağı yine sünnetle getirilmiştir.73
Hadisler ravilerine göre; mütevatir, meşhur ve ahad olmak üzere üçe ayrılır. Ahad haber de sahih, hasen ve zayıf kısımlarına ayrılır. Mütevatir hadis; yalan söyleme konusunda birleşmesi aklen mümkün olmayan bir kalabalık tarafından nakledilen hadislerdir. “Bana yalan yere kim bir hadis isnad ederse, ateşte yerine hazırlansın.”74 hadisi buna örnektir. Meşhur hadis, Rasûlullah (s.a.s)’den birkaç zatın rivayet ettiği ikinci ve üçüncü hicri asırlardan itibaren tevatür derecesinde nakledilen hadislerdir. Ahad haber ise; bir-iki veya daha fazla sahabe tarafından rivayet edilen ve meşhur hadis derecesine ulaşamayan hadislerdir.
Ebû Hanife haber-i ahad’ın delil olması için, ravinin güvenilir ve adaletli olması yanında, İslâm fıkhını bilen ve rivayet ettiği hadisle amel eden bir kimse olmasını şart koşar. İmam Mâlik ise, böyle bir hadisi, Medinelilerin ameline uygun düşmesi halinde delil olarak kabul eder.
3. İcmâ’:
İcmâ’, sözlükte; bir işe azmetme ve bir konuda görüş birliği etme anlamına gelir. Bir fıkıh terimi olarak; Hz. Muhammed (s.a.s)’in ümmetinden olan müctehidlerin, Hz. Peygamber’in vefatından sonraki herhangi bir devirde şer’î bir hüküm hakkında görüş birliğine varmalarıdır. Bu tarife göre icma’da şu şartların bulunması gerekir:
a) Müctehid olmayanların ittifakı dini bir delil sayılmaz. Müctehid; delillerden dini hükümler çıkarma yeteneğine sahip olan kimsedir.
b) Müctehidlerin ittifakı, dini bir meselenin hükmü üzerinde ilk görüş birliği meydana geldiği zaman aranır. Daha sonra görüş değiştirmekle icma’ bozulmaz.
c) Dini yönü bulunmayan konulardaki görüş birliği icma’ sayılmaz.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Kim kendisine hidayet belli olduktan sonra, Allah’ın Rasulüne karşı gelir, müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.”75 İcma’ın bir delil olduğunu gösteren hadis-i şerifler de vardır: “Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir.”76 “Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez.”77
İcma; sarih, sukuti ve mes’elenin belli bir kısmı üzerinde görüş birliği etmek şeklinde olmak üzere üçe ayrılır. Sarih icma’; bir asırdaki her müctehidin icma’ konusu mesele üzerindeki görüşünü açıkca söylemiş olduğu icma’dır. Sukuti icma’; herhangi bir asırda, ictihad yetkisi olan bir ilim adamı belli bir görüşe varır, bu görüş kendisine ulaşan başka müctehid ya da müctehidler kabul veya red şeklinde bir görüş açıklamazlarsa, o mesele üzerinde “susma yoluyla (sükuti) icma’ meydana gelmiş olur. Meselenin bir kısmı üzerinde icma’a gelince, mesela; ölenin kardeşleriyle birlikte mirasçı olan dedenin (baba cihetinden dede), kardeşleri düşüreceğini söyleyen sahabîler yanında, dedenin üçte birden az olmamak üzere mirasçı olacağını söyleyenler de vardır. Buna göre, her iki durumda, miktarı değişmekle birlikte dedenin mirasçı olacağı konusunda görüş birliği oluşmuştur.78
4. Kıyas:
Birşeyi başka bir şeyle ölçmek, karşılaştırmak anlamına gelir. Bir terim olarak; hakkında ayet ve hadislerde bir hüküm bulunmayan bir meseleyi ortak özelliklerinden dolayı, hakkında hüküm bulunan bir mesele ile karşılaştırmak, onun hükmünü buna da vermek, demektir.
Buna şarabı örnek verebiliriz. Şarap, Kur’an-ı Kerim’de yasaklanmıştır. Ancak daha sonraki devirlerde rakı, votka, şampanya, viski gibi değişik adlarda içkiler ortaya çıkmıştır. Bunlar, Kur’an’da isim olarak zikredilmez. Şarabın, sarhoşluk verdiği için yasaklandığı, üzerinde düşünülünce anlaşılacağı gibi, çeşitli hadislerde de bu nokta belirtilmiştir. Bu yeni içki çeşitlerinin de içeni sarhoş ettiği belli olunca, şarabın hükmü, ortak nitelik olan sarhoş etme (iskâr) özelliği yüzünden kıyas yoluyla diğer alkollü içkilere de şamil olur.
Kıyas’ın şer’î bir delil oluşu ayet, hadis ve sahabe uygulamalarıyla sabittir. Bir ayette yahudilerin başına gelen sıkıntı ve felaketler anlatıldıktan sonra, şöyle buyurulur: “Ey akıl sahipleri, ibret alın”79
Has’am’lı bir adam Hz. Peygamber’e gelerek, babasının yaşlı olduğunu ve hac kendisine farz olduğu halde bunu yapacak durumda bulunmadığını ve onun yerine hac yapıp yapamayacağını sordu. Hz. Peygamber, “Babanın borcu olsaydı, onu ödeseydin, baban borçtan kurtulmuş olmaz mıydı?” sorusunu sormuş, adam; “evet” deyince de, “o halde babanın yerine hac edebilirsin” buyurmuştur.80
Bazı sahabiler, Hz. Ebu Bekr’e bey’at ederken, Hz. Peygamber (s.a.s)’in onu namaz için imam olarak seçtiğini göz önüne almışlar ve hılafeti namaz imamlığına kıyas etmişlerdir.81
Kıyas dört rükünden oluşur: a) Asl: Bu, hakkında hüküm bulunan nass (ayet, hadis)tır. b) Fer’: Bu, hakkında hüküm bulunmayan ve kıyasla çözümlenmek istenen meseledir. c)Hüküm: Kıyas vasıtasıyla asl’dan fer’a geçmesi istenilen şeydir. d) Ortak illet: Hem asl, hem de fer’de bulunan ortak nitelikter. İçki örneğinde; şarabı yasaklayan ayet “asl”, şarap hükmüne bağlanacak yeni içki çeşidi “fer’”, şarabın hükmü olan haramlık “hüküm” ve ortak nitelik olan “iskâr (sarhoş etme)” vasfı “illet”tir. İlletle hikmet birbirinden farklıdır. Hikmet, hükme uygun bir vasıf olup, sınırlı olmayan ve birden çok bulunabilen özelliklerdir. Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre, hükümler hikmete değil, illete dayanırlar.
B - Fer'i Deliller:
İslâmî hükümlerin dayandığı dört ana delilden başka, kökende yine bu delillere dayalı bulunan ikinci derecede deliller daha vardır. İstihsan, maslahat, örf, bizden önceki şeriatler, sahabi kavli ve istishab gibi. Bunları kısaca açıklayacağız.
1. İstihsan:
İstihsan sözlükte, birşeyi güzel bulmak, güzel saymak demektir. Bir fıkıh usulü terimi olarak ise şöyle tarif edilir: İstihsan, müctehidin, bir meselede, kendi kanaatince o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren nass (ayet-hadis),icma, zaruret, gizli kıyas, örf veya maslahat gibi bir delile dayanarak, o hükmü bırakıp başka bir hüküm vermesidir.
Bazen şer’î bir mesele, genel nitelikli nass’lardan birinin veya fıkıhta yahut bazı mezheplerde benimsenip yerleşmiş bulunan bir genel kuralın kapsamına girer. Fakat bu meselede, o genel nass’ın veya genel kuralın aksi yönde hüküm vermeyi gerektiren başka bir nass, icma, zaruret, örf ve maslahat gibi özel bir delil daha bulunur. İşte müctehidin böyle bir durumda, benzerlere uygulanan hükümden vazgeçip, özel delile göre hüküm vermesine “istihsan” adı verilir. Bu duruma göre, istihsanın arkasında daima özel nitelikli başka bir delil daha bulunmaktadır. Bu özel delil nass, icma, zaruret, kapalı kıyas, örf veya maslahat olabilir.
a) İstihsanın nass’a dayanması. Hz. Peygamber, Hakim b. Hızam’a hitaben “Sahip olmadığın birşeyi satma”82 buyurmuştur. Bu, genel nitelikli nass’tır. Medine’ye hicretten sonra Allah elçisi Medinelilerin meyveleri hakkında bir veya iki yıllığına selem (para peşin, mal veresiye) akdi yaptıklarını görünce şöyle buyurdu: “Selem yoluyla satış yapan, bunu belirli ölçüde veya belirli tartıda ve belirli süre tayin ederek yapsın.”83 Selemde henüz mala malik olunmadan satış niteliği olmakla birlikte bu özel nitelikli hadisle kıyasa aykırı olarak caiz görülmüştür.
b) İcma’a dayanması. Buna istisna akdi örnektir. Sanatkâra belirli para karşılığında verilen sipariş, akid sırasında mevcut olmayan bir maldır. Fakat bu, icma ile caiz görülmüştür.
c) Zarurete dayanması. Pislenmiş kuyunun temizlenmesi tüm suyun çıkarılmasını gerektirirken zaruret olarak bir kısım su çıkarılarak kuyu temiz sayılır.
d) Kıyasa dayanması. Mesela; yırtıcı kuşların artığı; arslan kaplan gibi yırtıcı hayvanlara kıyas edilirse pis sayılması gerekir. Ancak bunların gagaları kemik ve temiz olduğu için insana kıyas yapılarak artıkları temiz kabul edilmiştir.
e) Örfe dayanması. Vakfın ebedî devam için gayri menkul olması gerekir. Ancak İmam Muhammed, kitap ve benzeri vakfedilmesi örf haline gelmiş menkullerin, kıyasa aykırı olarak vakfa konu olabileceğine hükmetmiştir.
f) Maslahata dayanması. Hz. Peygamber; “Zekat, Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine helal değildir.”84 buyurmuştur. Ebu Hanife ve Malik, kendi devirlerinde, Hz. Muhammed’in ailesinden Haşimoğullarına zekat verilebileceğine hükmetmişlerdir. Çünkü şartlar değişmiş, devlet tarafından kendilerine hakları verilmez olmuştu.85
2. Mesalih-i Mürsele (Kamu Yararı):
İslâm’da muteber olan maslahatlar şu beş şeyi koruma amacına yöneliktir. Din, mal, can, akıl ve nesil. Düşmana savaşsız teslim oluvermenin sağlayacağı bazı yararlar olsa bile, İslâm bu yararları geçerli saymamış, bunun yerine düşmanla cihadı emretmiştir. İşte ayet veya hadislerle muteber olduğu veya itibar edilmediği belirlenmiş bulunan maslahatların dışında kalan, hükmün kendisine bağlanması ve üzerine hüküm bina edilmesi, insanlara bir fayda sağlayan veya onlardan bir zararı gideren, fakat muteber ya da geçersiz olduğuna dair belirli bir delil bulunmayan maslahatlara da “mesâlih-i mürsele (ictihada bırakılmış maslahatlar)” denir. Bu delili en çok Mâlikî mezhebi kullanmıştır.
Dört halife döneminde mesâlih-i mürseleye dayanılarak pek çok ictihadlar yapılmıştır. Hz. Ebu Bekir devrinde Kur’an-ı Kerim’in toplanması ve Hz. Osman devrinde çoğaltılması, Hz. Osman’ın, nüfusun artışı üzerine cum’a günü dış ezan okutmaya başlaması, Hz. Ebu Bekr’in vefat edeceğini anlaması üzerine, Hz. Ömer’i halife adayı göstermesi ve Hz. Ömer’in fethedilen Suriye ve Irak topraklarını eski sahiplerinde bırakarak, onları harac vergisine bağlaması ve benzeri uygulamalar maslahata dayalı ictihad niteliğindedir.86
3. Örf:
İnsanların çoğunun benimseyip alışkanlık haline getirdiği işlere veya duyulduğunda hatıra başka bir anlam gelmeyecek derecede özel bir anlamda kullanılmayı teâmül haline getirdikleri lafızlara “örf” denir. “Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir.”87 hadisi örfün şer’î bir delil olduğunu gösterir. Mecelle’de; “Örfen ma’rûf olan şey şart kılınmış gibidir” (Mad. 43), “Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir” (Mad. 45) maddeleri örfün beşerî muamelelerdeki önemini belirtir.
Örf, Kitap ve Sünnete aykırı düşerse geçerli olmaz. Meselâ; içki ve faizcilik bazen, insanlar tarafından adet haline getirilebilir. Bu geçerli örf sayılmaz. Buna göre, bir islâm toplumunda oluşan örfler ikiye ayrılır. a) Sahih Örf. Meselâ; sanatkâra mal siparişi demek olan istisna akdi, yaygın örf sebebiyle, çoğunluk fakihler tarafından caiz görülmüştür. b) Fasit örf. Kesin bir nass’a aykırı düştüğü için muteber sayılmayan örf türüdür. Yaygın içki ve faizcilik alışkanlığı gibi.88
Örflerin değişmesi bazen hüküm değişikliğine de yol açar. Mesela; Hanefî imamları; Kur’an öğretme karşılığında ücret almanın caiz olmadığı konusunda görüş birliği içindeydiler. Çünkü Kur’an öğretmek, bir taat ve ibadettir. Bu hüküm o devrin şartlarına uygundu. Çünkü o zaman, Kur’an öğreticilerine Devlet bütçesinden ödenek ayrılıyordu. Fakat daha sonra şartlar değişti ve ödenek kesildi. Sonraki Hanefi fakihleri kendi devirleri ile, önceki imamların devrindeki şartlar arasındaki değişikliği dikkate alarak; gerek Kur’an-ı Kerim öğretimi ve gerekse imamlık, müezzinlik gibi diğer taat karşılığında ücret alınabileceğine hüküm verdiler.89
4. Şer’u Men Kablenâ (Önceki Şeriatler):
Önceki şeriatlerden maksat, yüce Allah’ın Hz. Muhammed (s.a.s)’den önceki toplumlar için koyduğu ve Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi peygamberleri vasıtasıyla onlara bildirdiği hükümlerdir. Bu hükümler Hz. Muhammed’in (s.a.s) ümmeti için de geçerli ve bağlayıcı mıdır?
Önceki şeriatler İslâm ümmeti bakımından ikiye ayrılır.
a) Kur’an-ı Kerim’de veya Hz. Peygamber’in Sünnetinde yer almayan İncil, Tevrat ve Zebur hükümleri. Bunların müslümanlar için bağlayıcı olmadığı konusunda, İslâm bilginleri arasında görüş birliği vardır.
b) Kur’an-ı Kerim’de veya Hz. Peygamber’in sözlerinde zikri geçen hükümler. Bunları da üç grupta toplamak mümkündür.
aa) Müslümanlar bakımından neshedildiğine dair delil bulunan hükümler. Bunların müslümanlar için bağlayıcı olmadığında görüş birliği vardır. Yahudilere, aşırı gitmeleri ve zulme sapmaları yüzünden ceza olarak bütün tırnaklı hayvanların ve sığır ile koyunun iç yağlarının haram kılınması gibi.90
Halbuki bunların içinde müslümanlara helal kılınanlar vardır.91 Ganimetlerin yalnız İslâm ümmetine helal kılınıp, önceki ümmetlere helal kılınmaması da buna örnek gösterilebilir.92
bb) Müslümanlar hakkında da geçerli olduğuna dair delil bulunan hükümler. Bunlar müslümanlar için de bağlayıcı olur. Orucun, daha önceki dinlerde farz olduğu gibi İslâm’da da farz kılınması93 kurbanın, Hz. İbrahim hakkında konulmuş bir hüküm iken, İslâm ümmetine meşrû kılınması gibi.94
cc) Kur’an veya hadislerde kabul veya red işareti olmaksızın zikri geçen ve hakkında müslümanlar bakımından neshedildiğine dair bir delil de bulunmayan hükümler. Buna örnek olarak şu ayeti verebiliriz: “Biz orada (Tevrat’ta) onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yazdık. Kim hakkından vazgeçerse, bu ona keffaret olur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.”95
Çoğunluk fakihlere göre, bu gibi ayetler, bizim için de geçerli olup, bağımsız bir delil teşkil ederler. Ayet ve hadislerde belirli bir millet ve belirli bir zamana ait olduğuna veya neshedildiğine dair bir delil yoksa, nass’larda zikredilen aslın hükmü sabit olarak kalır. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s) “Kim bir namaz vaktinde uyur kalırsa veya unutup vaktini geçirirse, hatırladığında onu kılsın.”96 buyurduktan sonra; “... Ve beni anmak için namaz kıl” ayetini97 okumuştur. Aslında bu ayet Hz. Musa’ya yapılan bir hitabı ifade etmektedir.
Hanefiler yukarıdaki kısas ayetine dayanarak, gayr-i müslimi öldüren müslümanın kısas yoluyla öldürüleceğini söylemişlerdir.98 Diğer yandan Rasulullah (s.a.s); “Cana can kısas vardır”99 buyurarak, kısas hükmünün bu ümmeti de kapsadığını ifade buyurmuştur.
5. Sahabi Kavli:
Hz. Peygamber’e yetişmiş, ona iman etmiş ve onu görmüş olan herkese “sahabî” denir. Çoğulu “Sahabe” ve “ashâb” gelir. Fıkıh usulü bilginleri Hz. Peygamberle görüşmenin örfen “arkadaş” diye anılabilecek ölçüde, uzunca bir süreyi kapsaması gerektiğini söylerler.
Çoğunluk İslâm hukukçularına göre, sahabe kavli; re’y ve ictihad ile kavranamayacak bir konuda ise bir delil teşkil eder ve bağlayıcı olur. Çünkü böyle bir görüşün, Hz. Peygamber’den duyulan bir bilgiye dayanması kuvvetle muhtemeldir. Hanefilerin, en kısa hayız süresinin üç gün oluşunu İbn Mes’ud (r.a)’a, en uzun hamilelik süresinin iki yıl oluşunu ise Hz. Aişe (r. anha) ye ait sözlere dayandırmaları buna örnek gösterilebilir.
Ebu Hanife, ictihad yaparken izlediği metodu şöyle belirtir: “Allah’ın kitabındakini alır, kabul ederim. Onda bulamazsam Rasulullah’ın mutemed alimlerce malum, meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashabından dilediğim kimsenin reyini alırım, toptan terketmem... Ancak iş İbrahim en-Nehai, Şa’bi, Hasan el-Basrî ve Ata gibi tabiilere gelince, ben de onlar gibi ictihad ederim.”100
6. İstishâb:
Sözlükte sohbette bulunmak veya sohbeti devam ettirmek demektir. Bir fıkıh usulü terimi olarak istishâb; geçmişte sabit olan bir durumun, değişikliğe dair delil bulunmadıkça, halihazırda da varlığını koruduğuna hükmetmek, anlamına gelir. Bir meselede, Kitap, Sünnet,İcmâ’ veya Kıyas delillerinde özel bir hüküm bulunamadığı zaman, müctehid “istishâb” yoluyla çözüm getirebilir.
Meselâ; bir kimsenin bir kadınla evliliği sabitse, evliliğin sona erdiğine dair delil ikâme edinceye kadar, aralarında nikah bağının devam ettiğine hükmedilir. Bir kimse abdest aldıktan sonra, abdesti bozan durumlardan birisi bilinmedikçe, onun abdestli olduğu kabul edilir. Kaybolmuş ve sağ olup-olmadığı bilinmeyen kimse (mefkûd)nin durumu istishab kuralına göre çözümlenmiştir. Kısaca; mefkûda ait olduğu bilinen haklar konusunda -öldüğüne dair delil bulunmadıkça- sağlara uygulanan hükümler uygulanır. Malları mirasçılarına taksim edilmez, karısı başkası ile evlenemez. Çünkü kaybolduğu zaman, sağ olduğu kesin olarak biliniyordu. Öldüğüne dair delil bulununcaya kadar “sağ olma” vasfının devam ettiği kabul edilir. Ancak bu konuda mirasçıların, özellikle eşinin karşılaşacağı sıkıntıları hafifletmek için, kaybolan kişi hakkında mahkemece hükmen ölümüne karar verilebilir. Hanefilere göre, bu hüküm için mefkûdun akranının göçüp gitmesi veya 90 yaşına ulaşması, Malikilere göre ise dört yılın geçmesi gereklidir. Savaş sırasında kaybolanlar için gerekli süre ise, muharip ve esirlerin dönüşünden itibaren bir yıldır.101
müctehidlerin çevresinde fıkıh veya akide ile ilgili ekoller oluşmuştur. Aşağıda, mezhep adı verilen bu ekolleri açıklayacağız.