L. 7

Lukata. 7

Lüzûmıpl-Akd. 7

M... 7

Ma'cûzu't-Teslîm.. 7

Ma’din. 7

Ma'dûm.. 7

Ma'lûm.. 8

Mâl 8

Maslahat 8

Masrif 8

Matl 9

Mechûl 9

Mecra. 9

Mın. 9

Meks. 9

Melâe. 10

Memlûk. 10

Menfa'at 10

Menkûl 10

Meşakkat 10

Meşeddü’l-Meseke. 11

Meşgul 11

Me'ûnet 11

Mevârîs. 11

Milk. 12

el-Milkül-Mutlak. 12

el-Milkü'n-Nâkıs. 12

el-Mîlküt-Tâm.. 12

Minha. 12

Misl 13

Mislî 13

Mu'âtât 13

Mu'âveme. 13

Mu'âveza. 14

Mudârabe. 14

Muğârese. 14

Muhâbât 15

Muhâbera. 15

Muhâkale. 15

Muhârace. 15

Muhatara. 15

Mukadderat 16

Mukâssa. 16

Mukâyeda. 16

Murabaha. 16

Murâdât 16

Mursad. 17

Musâkât 17

Musâna'a. 17

Muvâ'ade. 17

Muzara'a. 18

Mubah. 18

Müellefetü Kulûbihim.. 18

Mühâyee. 18

Mükâtebe. 19

Mülâmese. 19

Mülâzemet 19

Münâbeze. 20

Münâceze. 20

Münâseha. 20

Mümâkese. 20

Müsadere. 21

Müsâveme. 21

Müstersil 21

Müşâ. 22

Müşâhere. 22

Mütekavvim.. 22

Müvâsebe. 22

Müzâbene. 22

Müzayede. 23

N.. 23

Nâçiz. 23

Nadd. 23

Nafaka. 24

Nafık. 24

Nakd. 24

Naks. 24

Necş. 25

Nefâzü'l-Akd. 25

Nehb. 25

Nema. 25

Nemûzec. 26

Nesîe. 26

Nez'ul-Mülkiyyeti’l-Cebrî 26

Nisâb. 26

Nisâr 26

Nîtâc. 26

Ö.. 27

Örf 27

R.. 27

Radh. 27

Râtib. 27

Re'sü'l-Mâl 27

Redd. 28

Reddü'l-Mezâlim.. 28

Rehn. 28

Resm.. 28

Rızâ. 29

Rızk. 29

Ribâ. 29

Ribh. 30

Rihan. 30

Rikâz. 30

Risale. 30

Rişvet 31

Rukbâ. 31

Rüşd. 31

S. 32

Sâ'î 32

es-Sabiyyü'l-Mümeyyîz. 32

Safka. 32

Sâibe. 32

Sarf 33

Savâfî 33

Sayd. 33

Sayrafe. 33

Sebak. 33

Seddü'z-Zerâr 34

Sefeh. 34

Seleb. 34

Selef 35

Selem.. 35

Semen. 35

Semsera. 35

Serika. 36

Sevm.. 36

Sıhhatü'l-Akd. 36

Sına'at 37

Sığa. 37

Si'r 37

Sil'a. 37

Siyâset 38

Suht 38

Sükût 38

Sulh. 38

Sûriyya. 39

Süftece. 39

Süknâ. 39

Ş. 40

Şahsiyyet 40

eş-Şart 40

eş-Şartlpl-Ca'lî 40

eş-Şartu'l-Cezâî 40

eş-Şartu'ş-Şer'î 41

Şerike. 41

Şeriketü'l-Cebr 41

Şeriketipd-Deyn. 42

Şeriketü'l-A'mâl 42

eş-Şeriketü'l-Cebriyye. 42

Şeriketü'l-Ebdân. 42

Şeriketü'l-Emvâl 43

eş-Şeriketü'l-İhtiyâriyye. 43

Şeriketü'l-Ayn. 43

Şeriketü'l-İnân. 43

Şebiketü'l-Vücûh. 44

Şırb. 44

eş-Şirbü'l-Hâs. 44

Şirkettp’l-İbâha. 44

Şirketü'l-Müfâveda. 44

Şuf'a. 45

Şubhe. 45

T.. 45

Ta'cîzü'l-Mükâteb. 45

Ta'dîl 45

Ta’vîz. 46

et-Ta'zîru'l-Mâlî 46

Tağrîm.. 46

Tağrîr 46

Tağyir 47

Tahâss. 47

Tahcîr 47

Tahfîl 47

Tahkim.. 47

Tahkîmü'l-Hâl 48

Tahliye. 48

Taksit 48

Talebü't-Takrîr 48

Tarif 49

Tasarruf 49

Tasrıye. 49

et-Te'addî 49

Te'mîm.. 50

Te'mîn. 50

Teberru. 50

Tebi'a. 50

Tebzîr 50

Tecdîdü’d-Deyn. 51

Techîl 51

Tedbîr 51

Tedlîs. 52

Teferruk. 52

Teferruku's-Safka. 52

Tefrit 52

Tehâruc. 53

Tekabbül 53

Tekâdüm.. 53

Tekâfül 54

Telakki'r-Rukbân. 54

Telci'e. 54

Telef 54

Temlik. 55

Tencîz. 55

Tenfîl 55

Tes'îr 55

Teslîm.. 55

Tesvif 56

Tetâruhu’d-Deyneyn. 56

Teverruk. 56

Tevfîr 56

Tevliye. 57

Ticaret 57

U.. 57

Umrâ. 57

Umûmu'l-Belvâ. 57

Urbûn. 57

Uşûr 58

Uzr 58

V.. 58

Va'd. 58

Vedî’a. 58

Vakas. 59

Vakf 59

el-Vakfu'l-Ehlî 59

el-Vakfu"L-Hayrî 59

Vâkfa. 59

Vasf 60

Vasiyyet 60

Vet 60

Vadfa. 60

Vefa. 61

Vekâlet 61

el-Vekîlü'l-Musahhar 61

Veks. 61

Velâ (el-Muvâlât) 62

Vesika. 62

Vilâyet 62

Vîsâye. 63

Y.. 63

el-Yedd. 63

Yedü’d-Damân. 63

Yedü'l-Emânet 63

Yesâr 63

Yesîr 64

Z.. 64

ez-Zaferu Bi'l-Hakk. 64

Zaruret 64

Zekât 65

Zimmet 65

Ziyâde. 65

Kaynaklar 65


L

 

Lukata

(buluntu)

Sözlükte atılmış ve düşürülmüş bir eşyayı alıp kaldırmak manasına gelen lakit kökünden türemiştir.

Deyim olarak, sahibi tarafından kaybedilmiş veya dü­şürülmüş olup da başkasının alıp kaldırdığı yitik mala de­nir. Bu açıdan bazı fıkıhçılar onu şöyle tarif etmişlerdir: "O, bulan kişinin asıl sahibini bilmediği, bulunan masum, yitik haktır." Ayrıca bu yitik mal lukâta ve lukâtâ şeklinde de isimlendirilmiştir. [1]

 

Lüzûmıpl-Akd

 

(akdin bağlayıcılığı)

Sözlükte lüzum, devam ve sabit olma demektir. Meselâ "le-zime'ş-şey" ifadesi, "o şey sabit ve devamlı oldu" anlamına gelir. "Lezimetü'1-mâl vel-amel" cümlesi de, "mal ve iş ona vacip ve gerekli oldu" anlamında yorumlanır.

Tferim olarak lüzûmu'l-akd kavramı ise akdin kesin ol­ması şeklinde açıklanıl". Taraflardan herhangi biri onu feshetmeye, bozmaya ve ondan vazgeçmeye asla yetkili değil­dir. Bu sebeple akit ne zaman lüzum sıfatını kazanırsa iki taraftan birinin ondan dönmesi ve onu bozması mümkün olamaz. Ancak vazgeçme konusunda ikisi ittifak ederlerse o zaman akdin bozulması mümkün olabilir. Çünkü akdin bozulmasıyla iki taraf arasında kararlaştırılan hukuki du­rumun değiştirilmesi söz konıistMur. Bütün bunlardan do­layı ilk aslında olduğu gibi akdin bozulması da karşılıklı rı­zaya bağlıdır.

Lüzum sıfatının akitlerde, zaruri ve temel düşünce ol­duğu gayet açıktır. Eğer bu özellik bulunmasaydı akit, işle­min yürümesi ve hayatın kazamlması konularındaki en önemli Özellik ve üstünlüklerini kaybetmiş olurdu.

 

M

 

Ma'cûzu't-Teslîm

 

(teslimi imkânsız)

Sözlükte ma'cüz', zayıflık anlamına gelir- Bir kimse bir şey­de zayıf düştüğü zaman "aceze fülânün" denilir.

terim olarak fıkınçılar Bunu. muamelat konusunda-ve teslimine güç yetmeyen şey manasında kullanmışlardır. Gtiitfhura göre herhangi bfr şeyde bû sıfat varsa onü satmak caiz değildir. Afed-i âbıfe ve batr-î şâ-rid (kaçak deve) gibi. Bunlar kaçmış köle ve devedit1, yei1-ierikesinolarak bilinmez.

Bunların satışı bey-i garardır. Yine milctarı belirtildik­ten sonra, fakat müşteri teslim almadan önce tabiî afetler bu malları ma'cûzut-teslîm durumuna sokarsa, akdin zo­runlu olarak infisahı gerekir. Çünkü artık akdin^ygulalfir ması imkânsızdır ve akdin devamında hiçbir fayda yoktur.[2]

 

Ma’din

 

(mâden)

Sözlükte sahibinin sabit olarak yerleştiği mekan ariîâmına feuİlanite az ve kış orada'oturu Yine, Allah Teâlâ'nın

yarattığı altın, ve gümüş yataklarına da ma'din denilir. Çünkü  insanlar  yaz  ve  kış   orada bulunurlar.   Allah Teâlâ'mn, bu madenin cevherini yerleştirdiği için oraya bu ismin verildiği de söylenmiştir. Allah sadece bu iki cevheri oraya yerleştirmiştir ve artık sabitleşmiştir. Ayrıca bu keli­me bir şeyin aslı şeklinde de yorumlanır. Meselâ "Her şeyin madeni aslıdır" denilir. Çoğulu me'âdin şeklinde gelir. Terim olarak iki anlamda kullanılır:

1- Allah Teâlâ'mn, yeryüzünün cevheri olan altın, gü­müş ve bakır gibi varlıkları koyduğu mekanlar,

2- Yeryüzünün (toprağın) cevherinden çalışma ve tasfi­ye yoluyla elde edilen gümüş, altın, demir ve ve benzeri varlıkların kendileri.

Fukaha madenleri iki kısma ayırmışlardır: Maden-i zahire: Kazanılması için aramaya gerek bu­lunmayan, yerden ayrılmış ve ulaşılması için yardıma ge­rek duyulmayan madenler.

Maden-i bâtme: Elde edilmesi için arama gereken, yer­den henüz ayrılmamış olan ve ancak çalışma ve yardımla ulaşılabilen madenler. [3]

 

Ma'dûm

 

Sözlükte mevcudmı karşıtı olup 'adem kökünden gelir. 'Adem ise. kaybolma, mevcudun yok olması gibi anlamlara gelir. Ancak kay! ulma anlamına gelen fakd daha özel ve dar bir anlam taşır. Çünkü bir şeyin ademi, varlığından sonra meydana gelir. Yani hem fakd için hem de henüz mevcut olmayan şeyler için 'adem denilir.

Teıim olarak Şâfıî, Hanefî, Mâliki ve Hanbelî fukahasından cumhurun görüşü; gelecekte bulunacak olan malda bey-i ma'dumun batıl oluşu üzerinde birleşir. Ancak özel şartlarla oluşan selem bundan müstesnadır. İbn Teymiye ve İbn Kayyim bu görüşe muhalefet etmişlerdir. Bu ikisine gö­re, garar ve mukanıere içermeyen bey'-i ma'dûm caizdir. Bunlar1 içeren bir alış verişten ise sakındırılmıştır. ibn ±£ayyim'e gör ma'dum üç kısımdır:

1- Zimmette sabit ve mevsuf olan ma'dûm. Bunun sa­tışı ittifakla caizdir.

2- Mevcuda tabi olan ma'dûm; ma'dûm mevcuttan da­ha çok olsa bile. Bu da iki çeşittir: Birincisi müttefekun aleyh olandır ki, sadece birisi olgunlaşmış olan meyvaların satışıdır ve akit anında diğer meyvalar ma'dûmdur.

Diğeri de muhtelefün fîh olan çeşididir ki, kavun, kar­puz ve bostanların (olgunlaştığında) satışı gibi.

3- Elde edilip edilmeyeceği bilinmeyen satıcı tarafın­dan elde edileceği garanti edilmeyen ve müşteriyi tehlike­ye düşüren ma'dûm. İşte bunun satışını şeriat ma'dûm ol­masından  değil,   garar  olmasından  dolayıyasaklamıştır. Bey'-i habele'l-habele, bey'-i mülâmese, bey'-i münâbeze, bey'-i melâkıh ve bey'-i medâmîn gibi. [4]

 

Ma'lûm

 

(bilinen, belirli)

Sözlükte yakın ve marifet anlamına gelen ilim sözcüğün­den alınmıştır. Ma'lûm da meçhulün zıttıdır.

Terim olarak fukaha, malî muâveze akitlerinde akdin sıhhati için akit konusunun bilinmesi şartını koymuştur. Bu şartın yokluğu teslim ve tesellüme mani olur. Halbuki tarafların maksadı bu teslim ve tesellüm işlemidir. Bu Şüphesizler eşyanın''çeşitli olması gi de çok çeşitlidir Omın: esa,şı, eşyayı; diğ vasıflarıyla kavramaktır. Sanki eşyamncinsinij çeşidini ve miktarını bildiren sıfat veya malûmat gibi.

Meselâ Mecelle'nin 201., maddesinde geçtigine.görebey', onu diğerinden ayıran sıfatların ve durumların açıklanma­sıyla malûm hale gelir. Meselâ bir ölçek Havran, buğdayı veya sınırları belli bir arazî satılırsa, satılan mal malûm­dur ve bey' geçerlidir.

Malûmda muteber bîah, akte bitişik veya Hiçbir şeyin değişmeyeceği kadar kısa bir süre önce kavramaktır.

Malûmun aksi cehalettir. Kârâfî'nin bildirdiğine göre, malûmİyetin bulunmaması, bir şeyin kazanılmasına veya kazamlmamasma dönük olduğu zaman burada garar var demektir. Eğer adem sadece bir şeyin; sıfatına dönük olur­sa bu da meçhuldür.[5]

 

Mâl

 

Sözlükte, biriktirilebilen, Saklanabilen şey demektir. Bâcli göçebe halkına göre ise mal, nimet anlamına gelir. Bazıları da mal lafzını gümüş ve altın olarak yorumlamış­lardır. Diğer bir kısır.a ulema da bu jkisinin dışındakilere .mal de.mişlerdir. îbn Paris'in yorumu da:"Maşnainin in­sanlar .ve., kalplerin, meylettiği,, için verildiği" .şeklindşdir.

 

Maslahat

 

(yarar)

Sözlükte "fesad" kelimesinin zıttı olan "salah" sözcüğünden alınmıştır. Meselâ "fi'l-emri maşlaha" denilir ki "bu işte ha­yır vardır" manasına gelir. Çoğulu mesâlih'âir.

Terim olarak fıkıh dilinde, lezzet, ferah ve bunların se­bepleri şeklinde açıklanır. Elem, gam ve sebepleri anlamına gelen mefsedet kelimesinin zıttıdır. Bunların her ikisi­nin de nefsî, bedenî, dünyevî ve uhrevî olduğu söylenmiştir.

Gazzâlî'ye göre, maslahat, şeriatın yaratıklar üzerinde­ki maksatlarını korumaktır. Şeriatın maksatları ise onla­rın dinini korumak, nefsini korumak, aklını korumak nes­lini korumak ve malını korumak şeklinde sıralanır. İşte bu beş temel esası korumak maslahattır. Bunlardan herhangi birinin korunmaması, bozulması da mefsedetin var olması, maslahatın ise yok edilmesi demektir.[6]

 

Masrif

 

(gider kalemi, banka)  

Terim olarak malın harcandığı yer, mekan manalarına ge­lir. Meselâ "saraftü'l-mal", "malı harcadım" demektir. Bu anlamda, "zekat masrafları  "beytülmâl masrafları" ifade­leri kullanılır. Bu ifadelerin anlamı, "zekatın hak sahiple­ri", "beytülmâlden alacağı olanlar" demektir.

Banka anlamına gelen çağdaş kullanımında ise, "sarf kelimesinin "para ile para değişimi" anlamına gelen ıstılah manasından ya da "nakd ile nakdin satışı" şeklinde açıklanan bey'-i sarf işleminden istifade edilmiştir. Sonuç olarak bu işlemlerin tamamlandığı mekan olarak kabul edilir. [7]

 

Matl

 

(temerrüt)

Sözlükte, bir hakkın yerine getirilmesini uzatmak demek­tir. Bir başka ifadeyle defalarca yerine getirmeye ve ödeme­ye söz vererek oyalamaktır.

Terim olarak sözlük anlamıyla aynı yerde kullanılır. Hafız İbn Hacer'in dediğine göre kendisine bir hak ve  Borçlunun deyn-i hali uzatması iki şekilde olur. Zor durumda plan borç­lunun borcunu ödemeye muktedir olmadığı zaman, buluncaya kadar ihmal ve terk etmesidir. Sonra keh-1 dişi, çoluk çocuğu ve alacaklısı için rizk arar:

Matl bi-batıl: Özürsüz olarak, borcunu ödemeye kadir bir kimsenin ihmali ye uzatmasıdır. Bu, büyük günahlardan ve borçluya borcunu ödeme cezası gerektiren büyük bir zulüm sayılır. 

 

Mechûl

 

(belirsizlik)

Sözlükte ma'lûmun zıttıdır ve ilmin zıttı olan cehalet kö­künden gelir.

Deyim olarak "mechûluT-ma'kûdu aleyhi", üzerinde akit yapılan şeyin bilinmemesi demektir. Yani meselâ satış ak­dinde bilinmeyen bir mal üzerr.İe sözleşme yapılması gibi.

Buradaki cehaletin sebebi aşağıda sayılanlardan biri olabilir.

• Mahallin (akit konusu eşya) cinsinin bilinmemesi. îs-mi söylenmeyen bir eşyanın satılması gibi.

• Eşyanın çeşidinin bulunması; türü bilinmeyen bir hayvanın satışı gibi.

• Mahallin kendisinin bilinmemesi.

• Mahallin sıfatının bilinmemesi, vasıfları bulunma­yan buğdayın satışı gibi.

• Mahallin miktarının bilinmemesi, miktarı bilinme­yen elbiseyi satın almak veya ağırlık ve hacim ölçüsüyle ölçülmesi gereken bazı malların miktarlarını tesbit etmeden satmak gibi.

• Teslim müddetinin bilinmemesi, ödeme vakti belli ol­mayan veresiye satın alınan mal gibi.[8]

 

Mecra

 

(akıtma hakkı)

Sözlükte sel anlamına gelen cery kökünden türemiştir. Me­selâ "cera'1-mâ" denilir ki, "su aktı" demektir. Kelime aslen fiil olarak "vekafe (durmak)" ve "sekene (oturmak)" keli­melerinin zıttıdır.

Deyim olarak mecra, irtifak haklarındandır ve yağmur suyu, kar suyu vb. sulan akıtma hakkı demektir. Ancak bunların keyfiyeti akar sahipleri ve komşular arasında ka­rarlaştırılmış olmalıdır. Fakat, bir kimsenin yağmur suyu, kar suyu ve benzeri suların akması için başka birinin mül­künde eskiden beri pullandığı bir dere varsa mülk sahibi bunu kaldırıp yasaklayamaz. [9]

 

Mın

 

(mteiıgı bilinmeyen satış)

Sözlükte dol hayvanlarının sırtlarında, bulunan, şey e denir. herının dediğine göre döl hayvanlarının sırtlarındaki bu şeyin "medâmîn" şeklinde işîmlendirilmesinin sebebi Allah leala nın onu, hayvanların sırtlarına yerleştırmış olmasındandır.

 

Meks

 

(gayr-i meşru vergi/indirim)

Sözlükte asıl anlamı cibâye (tahsil etme) dir. Sonraları tahsil edilen mal, kaynağı itibariyle meks şeklinde isimlen­dirildi. Çoğulu mukûs şeklinde gelir.

Havârizmî'nin tarifine göre bu, tüccardan giriş yerle­rinde alınan vergidir.

Terim olarak çoğunlukla sultanın alım satım amnda zorla aldığı yardımlara denir.

Heytemî'ye göre mukûs alınması büyük günahlardan­dır. Çünkü mâkis bu vergiyi haksız yere alır, haksız yere harcar ve hak etmeyene verir. Bu sebeple Fukaha, Hz. Pey­gamberin "Meks sahibi cennete giremez" (Hakim) sözünü büyük günah olarak yorumlamışlardır.

Bey' konusunda kullanılan meks'e gelince bundan mak­sat müşteri tarafından fiyatın eksiltilmesidir.[10]

 

Melâe

 

(zenginlik/güçlülük)

Sözlükte "racülün melî" denilir. Yani zengin ve güçlü adam demektir. "Hüve emleü'1-kavm" İfadesi "Toplumun en zen­gin kişisi" anlamına gelir. Mele' tabiri de toplumun en şeref­lisi manasına kullanılır. İnsanlar melâeti sebebiyle "en şe­refli" şeklinde isimlendirildi. Çünkü böyle bir toplumda iyi­lik ve müsamaha vardır, ya da onlar gözlerini fedakârlık, göğüslerini de hibe ile doldurmuşlardır. Yani çok bağış ya­parlar. Terim olarak sözlük manasıyla aynı yönde kullanılır. [11]

 

Memlûk 

 

Genel olarak bir kimsenin mülküne dahil olan şey demek­tir. İnsan bu varlıklardan şer"î hükümler dahilinde faydalanma, bedel karşılığında satma ve başkalarının tasarru­fundan koruma gibi imkânlara sahiptir.[12]

 

Menfa'at

 

Sözlükte maddî ya da manevî olsun kendisinden istifade edilen şey demektir. Hayvana göre, süt ve yavrusu, ağaca göre meyvesi ve benzeri şeyler gibi.

Kelimenin aslı nefe'a kökünden alınmıştır ve hayır, iyi­lik demektir. Asıi anlamı ise, hayra ulaşmada yardımı olan Şey demektir. İnsan bununla istediğine ulaşır.

Deyim olarak, menfa'ati çoğu fukaha sadece uruz (ki­tap, meta gibi) denilen ve kullanma yoluyla istifade edi­len eşyanın faydalan şeklinde anlamışlardır. Evlerin kulla­nılması, arabaya binilmesi, elbisenin giyilmesi, işçinin çalışması gibi. Hayvanın sütü, ağacın meyvesi, a'yân denilen malların ücreti ve buna benzer maddî faydaları ise hariç tutmuşlardır.[13]

 

Menkûl

 

(taşınır) 

Sözlükte bir şeyin yerini değiştirmek anlamına gelen nakl kökünden türemiştir.

Deyim olarak emvâl-i menkûle ise akarın dışındaki mallar demektir ve "nakli ve yerinin değiştirilmesi müm­kün olan mal" şeklinde tarif edilmiştir. Bu tarifin içine nu-kut, uruz, hayvanlar, arabalar, gemiler, uçaklar mekîlat, mevzûnat ve buna benzer bütün mallar girmektedir.[14]

 

Meşakkat

 

(zorluk)

Sözlükte şiddet, zorluk ve darlık gibi anlamlara gelir ye kırmak manasına gelen şakk kelimesinden türemiştir. Bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi meşakkatin, nefis ve be­dende bir çeşit kırılma ve üzülme meydana getirmesinden dolayıdır.

Terim olarak da sözlük ifadesiyle aynı anlamda kulla­nılır. Ancak fakihler teklif konusundaki meşakkati iki kıs­ma ayırmışlardır:

1- Alışılmış ve kaçınılması imkânsız hale gelmiş me­şakkatler. Bunlar bütün şer1! tekliflerin ayrılmaz özelliğidir. Çünkü şer'an yapılması istenen bir amelde bu tür me-şakketler bulunmasaydı, bu amel teklif olarak isimlendirilmez di.

2- Aşırı meşakkat: İnsan gücünün üstünde olduğu için, yerine getirme konusunda insanları çok şaşırtan zorluk ve sıkıntılardır. Eğer bu meşakkat bir amelde varsa, mükelle­fin o işten kopmasına sebep olurdu. Ya da hukuk karışıklı­ğı, şaşkınlık ve kötü hal sebebiyle işin Önemli bir kısmını yapamazdı. Yahut da mükellefin kendine, malına veya her­hangi bir haline büyük zarar verirdi.

İşte bu tür bir meşakkati Allah Teâlâ, mükellefin duru­muna uygun bir amel karşılığında ruhsat ve hafifletici sebep kılmıştır. [15]

 

Meşeddü’l-Meseke

 

(arazi işleme hakkı)

Deyim olarak Osmanlı dönemi son Hanefî âlimleri tarafın­dan kullanılmıştır, başkaları bu tabiri bilmez. Esasen bu­nun manası, başkasına ait arazideki hiraset "sürme, zira­at" hakkıdır.

Meseke sözcüğü kendisine tutunulan, dayanılan vesika, dayanak demektir. Yani, sahibi tarafından ziraat yapması­na izin verilen kimseye bu izin sanki onun için bir tutanak, vesika olmuştur ve tarlayı işlerken buna yapışır. Meseke denilmesinin sebebi ise, araziyi işleyen için bununla geçmi­şe dayalı bir hakkın sabit olmuş bulunmasıdır. İşlediği müddetçe bu araziden atılamaz ve kovulamaz. Ancak ara­zi sahibine üzerine gereken ücreti misil, uşr veya haraç gi­bi yükümlülükleri yerine getirir. Bu şartlar altında yaşadı­ğı müddetçe araziyi işleyen kimsenin hakkıdır.

Aslında bu mücerred (soyut) bir haktır. Çünkü araziye bağlıdır ve sadece işleme ve ekip biçme hakkıdır. Eğer böy­le bir arazide ağaç ve âlet edevat gibi a'yân varsa böyle bir araziye kırdar denir, artık meşeddü'l-meseke denmez. A'yân denilen mallar dükkanların içine konulmuşsa ve sa­bit iseler bu takdirde arazinin adı kedik'tir.

Meşeddü'l-meseke vakıf arazileri ile beytülmâlde müm­kündür. Bunlar zaten arazi-i emîriyye (devlet/hazine toprağı) içine dahildir. [16]

 

Meşgul

 

Sözlükte şuğl maddesinden gelir ve ferağ kelimesinin zıttıdır.

Terim olarak sözlük anlamıyla aynı yönde kullanılır. Fıkıhçılar bu ifadeyi malî işlemlerde üzerinde anlaşma yapılan eşyayı teslim konusunda kullanmışlardır ve daha çok Hanefî ve Şâfîî fakihlerinin ıstılahıdır. Şöyle ki; bunlar bir malın kabzı, yani teslim alınmış olabilmesi için satıcının hakkıyla meşgul bulunmaması, onun malı ile hiçbir ilişki­sinin kalmamış olmasını şart koşarlar. Eğer satılan eşya bir ev ise ve satıcının eşyalarıyla meşgul bulunuyorsa boş olarak teslim edilinceye kadar kabzedilme işlemi (teslim alma) tamamlanmış olmaz.

Mürşidü'l-Hayerân'vn. 440. maddesinde geçtiğine göre "Eşyanın tesliminde ayrılmış olması ve satıcının hakkıyle meşgul bulunmaması şarttır. Eğer satılan eşya ev ise ve sa­tıcının eşyalarıyla meşgul bulunuyorsa veya bir arazi ise ve satıcının ekiniyle meşgul bulunuyorsa, ev eşyalardan arazi de ziraatten boşalmadıkça teslim geçerli olmaz." [17]

 

Me'ûnet

 

(harcama/teslim giderleri)

Sözlükte, ağırlık, yorgunluk ve zorluk manalarına gelir. Deyim olarak zekat ve hac konusunda kullanılmıştır ve na­faka, harcama demektir. Meselâ "meûnetül yâl" denilir ki bundan maksat insanın, çoluk çocuğuna yetecek miktarda, üzerine aldığı harcama ve yükümlülüklerdir.

Ayrıca bey' konusunda külfet, yük ve masraf anlamında kullanılır. Meselâ me'ûnetü'l-ikbâz denilir ki bundan da maksat satılan malın teslimine dair masraflardır. Tartma ve ölçme ücreti, tellal ücreti gibi. Yine eşyanın teslim ücre­ti de buna dahildir. Paranın taşıma ücreti, tartılma ücreti, senet yazma ve şahitlerin ücreti gibi.

Kelime eyn kelimesinden türemiş olup zorluk ve yor­gunluk manasına gelir.

Fukahanm kullandığı mâne fiiline gelince bunun ma­nası da "geçimini üzerine aldı" demektir. [18]

 

Mevârîs

 

(terike/miras malı)

Sözlükte mîrâs'm çoğulu olup bir topluluğa ait bir şeyin sonra neseb ya da başka bir sebeple başkalarının olması demektir.

Terim olarak Ölünün bıraktığı mal ve haklardır. Bunlar kişinin ölmesiyle sefan tesbit edilen kimselere ait olur.

Fıkhu'l-mevâris ifadesine gelince bu, mirasa kimin hak sahibi olup olmadığını bilmek ve çeşitli durumlara göre va­rislerden herbirinin Özel payını tesbit etmek şeklinde yo­rumlanır. [19]

 

Milk

 

(mülkiyet)

Sözlükte bir şeyi kuşatmak ve tasarruf gücüne sahip olmak anlamına gelir.

Deyim olarak, bir kişi ile bir şey arasındaki şerl bağdır. Tasarruf ve kullanma bakımından mutlak olur. Başkasının tasarrufu bakımından haciz (kısıtlı) olur. Ayrıca milk şeri­atın tesbit etmiş olduğu bir güçtür, tasarruf onunla başlar. Mülkün tarifi şu şekilde de yapılmıştır: "O şefi bir hü­kümdür ki, onunla bir mala ya da bir menfaate malik ve kadir olunur ve malik bu sayede mal ve menfaatten fayda­lanır ya da herhangi bir şekilde karşılığını alır. [20]

 

el-Milkül-Mutlak

 

(doğrudan/bağımsız mülkiyet)

Satırı alma, hibe ve veraset gibi mülk sebeplerinden biri ile kayıtlı olmayan mülktür. Bu sebeplerden birine bağlı olan mülke ise "el-milk bi sebebin" ya da "el-milkü'1-mukayyed" denilir.

Meselâ biri şöyle diyerek iddiada bulunur: "Bu benim malımdır, davacı haksız yere burayı işgal etmiştir. Bundan hakkımın alınmasını istiyorum." İşte bu iddia milkü'l-mutlak olur.

Bir başkası da şöyle iddia etse: "Bu benim malımdır. Fi­lan kişiden şu kadar paraya satın aldım. Veya filan kimse bana hibe etti. Ya da sadaka olarak verdi ve bana teslim et­ti veyahut da bu bana babamdan mirastır. Haklarımın alın­masını istiyorum." İşte bu iddia da milkü'l-mukayyed olur. [21]

 

el-Milkü'n-Nâkıs

 

(eksik mülkiyet)

Deyim olarak bütün tasarruf ve yetkileri sahibine ait olma­yan mülk demektir. Bir eşyanın kendisine mâlik olup men­faatine sahip olmamak gibi. Ayn olarak miras kalan mül­kün menfaatinin geçici olarak başkasına vasiyet edilmesi de böyledir. Bunların dışında diğer bazı örnek olaylar da şunlardır;

İcarede olduğu gibi, eşyanın rakabesine değil, sadece menfaatine malik olmak, herhangi bir karşılık almaksızın verilen izin sebebiyle doğan menfaat temliki, bir eşyanın hem menfaatine hem de kendine birlikte malik olmak gibi. Ancak bu son durum yani her ikisine beraber tasarruf ya­saklanmıştır. Meselâ kısıtlı borçlunun malı gibi. Burada borç sahibi onu almaya hak kazanmıştır. Fakat henüz mülkiyeti kendisine geçmiş değildir ve bu da mülkü'n-nâkıs olur. [22]

 

el-Mîlküt-Tâm

 

(tam mülkiyet)

Terim olarak bir kimsenin, malik olduğu malın mutlak ta­sarrufuna da sahip olması demektir. Bu durumda bey', hi­be ve vakıf gibi tasarruflar caizdir.

Yine kendisi kullanmak veya başkasına temlik etmek ve kiralamak suretiyle menfaatler üzerinde tasarrufta bulunmak da mümkündür. Bunlara ilâveten insan malik ol­duğu malı hem ödünç verebilir hem de menfaatlerini vasi­yet edebilir.

Mürşidü'l-Hayerân'm 11. maddesinde belirtildiğine gö­re milkü't-tâm, mâlikin sahip olduğu mal, menfaat ve gelir­de mutlak tasarruf yetkisine sahip kılınması ve sahip oldu­ğu ayn (mal)'dan, gelirinden, meyvesinden ve ürününden faydalanması; bunlara ilâveten malın bizzat kendisinde mümkün olan bütün tasarrufları da kullanması demektir. Milkü't-tâm'ın ikinci kısmı (karşıtı) mükü'n-nâkıstır. Zerkeşî buna milkü'z-zaîf demiştir. Kitabında belirttiğine göre milk, tam ve zaîf olmak üzere iki kısımdır. Tam bütün tasarrufları kapsayan, zaîf ise bunun aksidir.

İbn Rif'a'mn tesbitine göre ise milkü'z-zaîf, "henüz sa­hibinde yerleşmeden, başkasının iptaline imkân veren mülk" şeklinde tarif edilir. [23]

 

Minha

 

(bağış/ihsan/iğreti verme)

Sözlükte süt ve meyve gibi ürünlerinden bir müddet fayda­landıktan sonra aslı geri iade edilmek üzere verilen mal şeklinde tarif edilir. Meselâ sütünü içmek üzere bir hayva­nı veya meyvasım yemek üzere bir ağacı almak, sonra da iade etmek gibi. Buna minha ve müneyha da denilir.

İşte minhanın asıl anlamı budur. Ancak sonraları her türlü atiyye için bu isim kullanılmıştır. Yani bedelsiz olarak mülk şeklinde verilen her atiyye minha kapsamına girer.

Deyim olarak Kadı Iyaz'ın yorumu şu şekildedir: Min­ha Araplarda iki şekilde ortaya çıkar:

1- Allah için verilen atiyye, hediye. Hibe ve bağış gibi.

2- Süt hayvanları ve ziraat arazilerni bağışlamak. De­ve, koyun, inek gibi hayvanlar verilir. Sütünden, gücünden ve yününden faydalanılır. Sonra da sahibine iade edilir ve­ya bir kimseye, bir arazi parçası verilir. Kendisi için eker, biçer sonra da sahibine geri verir. Bu da bir çeşit minhadır. Aslında bunların hepsi ister asıl, ister menfaat olarak ve­rilsin birer atiyyedir.

Fukaha da bu kelimeyi aynı anlamda kullanır. [24]

 

Misl

 

(emsal)

Sözlükte denk, benzer anlamlarına gelir. Münâvî'nin dedi­ğine göre misi, eğer aynı cinsten olursa başka bir cinsin ye­rine aynen geçmesi demektir. Başka cinsten olursa bundan kastedilen, iki şeyin birbirine, kendi cinsinden birine imkân nisbetinde benzemesidir. Kefevî de bu konuda şun­ları söylemiştir: Misi benzetme konusunda kullanılan lafız­ların en genelidir. Nazır ise daha özel anlamda kullanılır. Yine nedd sözcüğü de böyledir. Çünkü bu kelime sadece cevherde ortak olan şey için söylenir. Şebih, müsavi ve şe­kil kelimeleri de bunun gibidir. Misil bir şey için mutlaktır, kesin ve geneldir; herhangi bir kayıt yoktur. Yani misil bü­tün sıfatlarında denk olan bir varlıktır.

Terim olarak fıkıhçılar semen-i misil ifadesini kullan­mışlar ve bununla da bir şeyin gerçek kıymetini kastetmişlerdir. Ecri misil kavramı ile de üzerinde anlaşma yapılan eşyanın gerçek menfaatine denk bir ücreti anlamışlardır. Bu misallerin hepsi örfe dayanır. Mihr-i misil ile kastedile­ne gelince, kocanın ödediği, herkesçe makul ve makbul bulunan mihirdir. Meselâ, bütün sıfatları denk ve benzer olan başka kadınlara ödenen mihir gibi. [25]

 

Mislî

 

(standart)

Sözlükte misi kelimesinin nisbeti olup, bir şeyi ispat eden, ortaya çıkaran sıfattır. Hububat ve normal bir hay­van gibi. Bu kelimeler o varlıkların şekline ve suretine nisbet edilip dayandırılmıştır. Meselâ bir şeye misli dendiğinde o şeyin aslî yaratılışında şekil ve suret bakımın­dan başka bir şeye benzerlik var demektir. Bu yorum Feyyümî'ye aittir.

Deyim olarak mislî, bireyleri ve parçaları birbirine ben­zeşen şeydir. Hatta farkedilmeden bazıları ötekilerin yeri­ne geçer ve pazarlarda bu şeyin benzeri de vardır.

Örf ve âdetlerde, ölçülebilen, tartılabüen ve sayılabilen eşyada bunun geçerli olması mümkündür. O takdirde mis-liyyat, çarşılarda bol olarak bulunan ve örfi ölçü birimleri­ne tabi olan mallardır.

Bu Ölçü birimleri, ağırlık ölçüleri, hacim ölçüleri, uzun­luk ölçüleri ve sayılardır. Buna misal, bugün fabrikalarda üretilen ürünlerdir. Burada çeşit birliğine gitmek ve örnekle­ri değiştirmemek gerekir. Çünkü elbise, âlet edavat, arabalar ve diğerleri ile ilgili çarşıda pek çok benzer eşya vardır. [26]

 

Mu'âtât

 

(sözsüz alım-satım)

Sözlükte, el atma, ele alma, ele geçirme gibi anlamlara ge­lir ve atâve kökünden türemiştir.

Terim olarak fukaha bu kelimeyi sözlük manasıyla, ama özel bir anlamda kullanmışlardır. Onlara göre bey'de mu'âtât müşterinin malı alması, sonra da parasını satıcıya ödemesidir. Ya da satıcının satın almak isteyene malı ver­mesi, sonra da diğer kimsenin (müşterinin) malın parasını vermesidir. Ancak bu karşılıklı rıza ile yapılmalıdır; bu es­nada bir işaret veya konuşma söz konusu değildir.

Mu'âtât bazân beyide, bazan da malî akitlerde meydana gelir. Fukaha nazarında bunlar da mu'âtât kabul edilir.[27]

 

Mu'âveme

 

(yıllık satış)

Sözlükte sene anlamına gelen âm sözcüğünden alınmıştır ve yıllık manasına gelir.

Nitekim müşâhere (aylık) şehir'den, müyâveme (günlük) yeıım'den, mülâyelet (gecelik) de leyle kökün­den türemiş kelimelerdir.

Terim olarak fukaha bu kelimeyi birkaç yıllık satışlar konusunda kullanmışlardır. Yani ağacın, hurmanın ve bahçenin meyvasını birkaç yıllığına satıştır. Ancak bu süre en az iki yıldan başlar, üç, dört, beş... yıllık olabilir.[28]

 

Mu'âveza

 

(bedelli akit)  

Sözlükte ivaz kökünden gelir ve karşılık ya da bir şeyin karşılığında Ödenen bedel demektir. Meselâ "iste'âda (bir şeyin bedelini sordu)", "âveda (bedelini ödedi)", "i'tâda (bedelini aldı)" ifadeleri kullanılır.

Terim olarak iki bedel arasındaki değişime denir. Çoğu­lu mu'âvedât şeklinde gelir. Fıkıhçılara göre ukûdü'l-muavedât, taraflar arasında karşılıklı bazı yükümlülükler ve hakların doğmasına sebep olmak üzere bir çeşit mülkiyet meydana getirmedir. Bu, rıfk, yardım, burs (bağış) gibi bir taraftan diğerine karşılıksız verilen teberrûlar gibi değil­dir.

Mu'âvedât, mal ile mal, mal ile menfaat ve mal ile diğer şeylerin mübadelesini tanzim eden bir çeşit akittir. Buna menfaat ile menfaatin mübadelesi ve menfaat ile mal ve menfaat olmayan şeylerin mübadelesi de dahildir.

Bu çeşit akitler bütün bey' çeşitlerine yani bey'ul-mut-lak, mukâyeda, sarf, selem ve istisna' ile diğer ikrar ile sulh, a'yânm taksimi, tehâruc, havale, icâre, ceale, mühâ-yee, zevâc ve hulû' gibi akitlere şâmildir.

Bu konuda Hanefî mezhebinin yorumları çok uzundur. Fakat diğer mezheplerde mevcut değildir.[29]

 

Mudârabe

 

(emek-sermaye ortaklığı)

Sözlükte darb kelimesinden alınmıştır. Bu da yeryüzünde

yürümek, gezmek manasına gelir.

Terim olarak, kârdan belirli bir pay karşılığında bir kimseye, ticaret yapmak üzere belirli bir miktar parayı vermektir. Iraklılar bu işleme mudârabe ismini verirken, Hica2İılar kiraz adını kullanmışlardır.

Bu sözleşmenin mudârabe şeklinde isimlendirilnıesi-nin sebebi, mudâribin (çahşan) çoğu kere kâr amacıyla yeryüzünde devamlı yürümesi, gezmesi ve dolaşmasıdır. Taraflardan her birinin hissesine düşen payı aldıkları için böyle dendiği de söylenmiştir. Yine bu işlemde para değişi­mi ve para ile iştigal olduğu için bu ismin verildiği de belir­tilmiştir.

Mecelle'nin 1404. maddesinde geçtiğine göre mudârabe, "sermaye bir taraftan, çalışma ve gayret öbür taraftan kon­mak üzere kurulan bir çeşit şirkettir." Mal sahibine "Rab-bü'l-mâl, bu parayı çalıştırana da mudârib denilir. Cürcânî, bu şirketin tabiatı ve keyfiyetini şu şekilde açıklamıştır: "Bu ilk önce bir para koymadır. Sonra, çalışmada vekalet vardır. Eğer kâr olursa ortaktır. Sözleşmeye aykırı hareket edilirse para geri alınır. Eğer kazancın hepsi mal sahibine ait olma şartı varsa o zaman akit bida'a adını alır. Yok eğer kazancın hepsi mudâribe aitse o zaman sermaye ikraz edilmiş olur."

Mudârabe mutlak ve mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır.

Mudârabe mutlaka: Zaman, mekan, ticaret çeşidi, satı­cı ve müşteri tayini gibi kayıt ve sınırlamalar bulunmaksı­zın yapılan mudârabe akdidir.

Mudârabe mukayyede: Yukarıda sayılan hususlardan birisi ile bir sınırlama ve kayıt getirilerek yapılan mudâra­be akdidir. [30]

 

Muğârese

 

(ağaç dikme ortaklığı) 

Sözlükte kurma fidanı anlamına gelen ğırâs sözcüğünden alınmıştır ve ağaç olarak dikilen her şey demektir. Gars ke­limesi de aynı anlamda kullanılır.

Terim olarak Hanefîlere göre, bir kimsenin beyaz bir araziyi (ağaç bulunmayan arazi) diğer bir şahsa belli bir süre ile ağaç dikmek üzere vermesidir. Ancak dikilen ağaç­lardan elde edilen gelir ve meyveler ikisi arasında yarı ya­rıya veya başka bir şekilde taksim edilecektir.

Hanbelîlere göre ise, "muğârese veya münâsabe, mey­vesi yenen, dikilmemiş belli miktar ağacı, arazi ile birlikte, dikmek ve çalışmak üzere bir kimseye vermektir. Ağaçlar meyve verdiğinde ağaçların belli bir bölümü aynen veya meyvalardan bir kısmı ya da her ikisinden birer bölümü or­tak hissesi olarak mal sahibine ayrılacaktır.[31]

 

Muhâbât

 

(hediyeli/indirimli satış)

Sözlükte müsamaha ve hoşgörü anlamına gelir. Meselâ "Hâbâhu" denilir ki, "sâmeha" anlamında kullanılmıştır. Kelime aslen vermek manasına gelen ve heba kökünden alınmıştır.

Deyim olarak muhâbât, mu'âveza akdi içerisinde yapı­lan teberru, gönüllü bağış demektir. Meselâ, bedelsiz satış ve değerinden fazlaya satın alma gibi. Çünkü bu muamele­ler bir çeşit bağış anlamına gelir.

Bu çerçevede birisi diğerine 20 bin kıymetinde bir şeyi 15 bine satsa, 5 bin hediye etmiş olur. Sanki o adam 20 bin yerine 15 bin alarak mal ile mal mübadelesi yapmıştır. 20 binde, 5 bin hibe ya da hediyedir ve mana bakımından, gö­rünen yönüyle mal bedelinden vazgeçmiştir.[32]

 

Muhâbera

 

(ziraat ortaklığı)

Sözlükte "habera" kökünden gelir ve ziraat için yarmak, kazmak anlamında kullanılır. Sonraları, araziyi üçte bire, dörtte bire, yarıya, daha fazlaya veya daha aza ziraat et­mek, ekip biçmek şeklinde yorumlanmıştır. Yani araziden elde edilecek üründeki müşterek hisseye atfolunur.

Terim olarak fıkıhçılar sözlük manasıyle aynı yönde kullanmışlardır.

Muzâra'a ile arasındaki farka gelince; muzâra'a, elde edilen ürünün bir kısmını almak üzere yapılan bir muameledir. Ancak tohum arazi sahibine aittir. Muhâbera da bu­nun benzeridir. Fakat burada tohum tarlayı işleyene aittir. [33]

 

Muhâkale

 

(yeni buğdayı eskisiyle satma)

Sözlükte haki lafzından alınmıştır. Haki ise, tohumun yer­den çıkınca başak vermeden önceki haline denir. Ayrıca bu kelimenin ziraat edilen arazi anlamına geldiği de söylen­miştir.

Deyim olarak bey'-i muhâkale konusunda pek çok yo­rum ve görüş vardır. Bunların en meşhuru; buğdayı, henüz ekin halindeyken hasat edilmiş buğday karşılığında sat­maktır. Ya da, ekin halindeki buğdayı kile ile takdir ve tah­min ederek satmak şeklinde de yorumlanmıştır. Arazinin buğday şeklindeki kirasına veya sadece bir bölümünün ki­rasına da muhâkale denildiği söylenmiştir. [34]

 

Muhârace  

 

Sözlükte, köle ile efendisi her ay ödemek üzere bir vergi üzerinde anlaştıkları zaman, "efendi köleyi vergiye bağla­dı" denilir.

Terim olarak sözük anlamıyla aynı yönde kullanılır. Bu sebeple Nevevf nin tarifi şöyledir. "Köleye, efendiye her gün Ödemek üzere belli bir verginin şart koşulmasıdır. Verginin dışındaki bazan köleye kalır, köle kazancında müstakildir ve her ikisi de her zaman anlaşmayı feshedebilir.[35]

 

Muhatara

 

(haksız kazanç)

Sözlükte iddialaşma anlamına kullanılır ve hatar kökün­den türemiştir. Hatar kelimesi ise aslen tehlikeye, yok olu­şa yaklaşma ya da kurtuluş ile telef olma arasında bir du­rum manasında yorumlanır.

Terim olarak İbn Kayyİm'in tarifine göre muhataranın iki anlamı vardır; muhâtaratü't-tüccar, satmak ve kazanmak maksadıyla bir malı satın almak ve bu konuda Allah'a tevekkül etmekten ibarettir.

ikinci muhatara ise meysir yani kumar anlamında kul­lanılan hatar'&m Bu da yanlış ve haksız yollarla mal yemektir. Allah ve Resulü bunu haram kılmıştır. Meselâ bey'-i mülâmese, bey'-i münâbeze, habele'l-habele, melâkîh, mezâmin ve olgunlaşmadan önce meyvenin satılması gibi. Bu tür işlemlerde taraflardan biri diğerini aldatır ve zulmeder. Ancak tüccarın satın aldığı malın sonradan fiyatının düş­mesinde durum böyle değildir. Bu Allah'ın takdiridir ve bi­rine hile yapılması söz konusu olamaz. [36]

 

Mukadderat

 

(ölçü birimleri)

Sözlükte mukadder kelimesinin çoğuludur ve takdir kö­künden gelir. Bu da bir şeyin sayısını açıklamak ve belirle­mek anlamına gelir.

Terim olarak miktarı kile ile tartılarak, ölçülerek ve sa­yılarak belirlenen eşyalara denir. Bütün bunlar Örfî ve kıyasî Ölçü birimleridir ve geçmiş asırlarda insanlar bunları kullanmışlardır, başkaca bir özellikleri yoktur.

Vezin, bir şeyin ağırlığının veya hafifliğinin bilinmesi için denk bir şeyle karşılaştırılması ve kontrol edilmesidir.

Keyl, bir şeyin hacminin bilinmesi için denk bir şey ile denenmesidir.

Zer, sıra ile uzunluğunun bilinmesi için denk bir şey ile derîenmesidir.

Add ise, benzer birimlerin sayılarına göre bir şeyin sa­yısının belirlenmesidir.[37]

 

Mukâssa

 

(ödeşme)

Sözlükte "kasastü'1-eser" denilir ve izini takip etmek mana­sına kullanılır. Mukâssa ifadesinin türemiş olduğu kâssa fiil kökü ise, karşılıklı olarak ödeşti anlamına gelir. Yani bir kimsenin diğer birine hem borcu var, hem de benzer bir alacağı var. İşte borca karşılık borç hesap edilir ve her iki tarafın borcu karşılıklı olarak kapatılır. Esasen bu sözcük ıktisâs kökünden alınmıştır. Bu fikirler Feyyûmî'ye aittir. Tferim olarak anlamı sözlük manasından alınmıştır. Fu-kaha bununla bir kimsenin borçlusundan istediği alacağı­nı borçlusunun istediği borcundan düşürmesini kastetmiş­tir. Böylece alacaklının zimmeti cinsi, sıfatı ve Ödeme vak­ti itibariyle benzer bir borç yani borçlunun alacağı ile meş­gul edilmiş olur. İşte böyle bir durumda mukâssa meydana gelir ve miktar bakımından eşit oldukları takdirde her iki borç da düşer. Eğer borç miktarları farklı ise fazlası kalır. Mukâssa ortak miktarda yapılır. Artan miktar kadar biri­nin diğerine borcu devam eder. (Dilimizde buna "takas" is­mi verilir.) [38]

 

Mukâyeda

 

(trampa/takas)

Sözlükte mübadele, yani benzer iki şeyin değişimi anlamı­na gelir. Meselâ "filan kişi babasına benzedi" denilir Td, iki­si birbirinin benzeri demektir.

Deyim olarak mübadele, arz ile arzı, yani mal ile malı değiştirmektir ve her ikisi de para değildir. Bazıları da bunu "aynı ayn karşılığında satmak" şeklinde tarif etmişler­dir. Ya da "ticari eşyayı yine ticari eşya karşılığında sat­mak" şeklinde de tarif edilmiştir. [39]

 

Murabaha

 

(kârına satış)

Sözlükte "ribh" kökünden gelir ve artış, gelişine gibi an­lamları vardır. Meselâ birisi diğerine kâr verdiği zaman "Râbahahu ala sil'atihi" denilir. Yine kârı ortak olmak üze­re birisine mal vermek manasına da kullanılır.

Terim olarak "bey-i murabaha" kavramı ise, insanın bir miktar artış karşılığında sahip olduğu malı satması şeklin­de açıklanır ve sadece uruz denilen ticaret eşyalarında uy­gulanır. Bir başka deyişle ticari bir malı kârını da ilave ede­rek belli bir fiyata satmaktır. Bu çerçevede bazı yazarlar murabahayı şu şekilde tarif etmişlerdir: "Mal sahibinin (sa­tıcının) müşteriye kaça satın aldığım bildirerek bir malı kâ­rıyla satmasıdır. Ancak bu, ya kârı topluca açıklamak sure­tiyle olur. "Bu malı bin liraya aldım ve senden yüz veya iki-yüz lira kazanıyorum" demek gibi. Ya da "Her lira için şu ka­dar kazanıyorum" şeklinde ayrıntıları da söyleyerek yapılır. Fıkıhçılar murabaha konusunu "buyû'ul emânet" başlığı altında incelemişlerdir. Çünkü buradan satın aldığı malın alış fiyatını bildirme konusunda emanetçi durumdadıdır. [40]

 

Murâdât

 

(rıza) 

Sözlükte, iki veya daha çok taraf arasında vâki olan kabul ve muvafakat demektir. Yani söz ve fiilde meydana gelen is­tekle birlikte beğenme, uygun görme şeklinde açıklanır; zıttı ise, kızma, reddetme ve öfkelenme vb. sıfatlardır.

Terim olarak sözlük anlamıyla aynı yönde kullanılır ve bir akitte tarafların, akdin yapılması konusunda ikrah gi­bi rızayı tehlikeye sokan bir ayıp bulunmaksızın ittifak et­meleri demektir. Böyle bir akit "terâdi veya murâdât" ile yapılan akit olarak isimlendirilir. Fıkıhçıların bu anlamda­ki akit tarifleri bey' için şöyle özetlenmiştir: "Karşılıklı rı­za ile, malı, malla değiştirmektir.[41]

 

Mursad

 

(vakıftan alacak)

Sözlükte, hazırlama anlamına gelir. Meselâ "ersade lehu'l-emr" denilir ki, "ona bir emir (=iş) hazırladı" demektir.

Terim olarak, "kiracının vakıf kurumundan sabitieşmiş ve kesinleşmiş alacağı" şeklinde açıklanır. Kiracı vakıf na­zırının izniyle bazı vakıf mallarını tamir etmek üzere ken­di malından harcama yapmıştır. Çünkü bu konuda hem vakfın geliri yoktur, hem de bu malların tamirine yetecek kadar peşin ücretle kiralayacak kimse de mevcut değildir.

Bu deyim sadece son Hanefî fıkıhçıları tarafından kul­lanılmıştır.[42]

 

Musâkât

 

(ağaç ortaklığı)

Sözlükte saky kökünden alınmıştır. Asıl anlamı, bir kimse­nin, hurma ve üzümleri sulamayı ve bakımlarını üzerine almasıdır. Bu çalışması karşılığında da gelirden belli bir kısmını ücret olarak alır. Bu İbn Fâris'in yorumudur.

Terim olarak fukahanın. yorumu sözlük anlamıyla aynı yöndedir. Bu bakımdan şu şekilde tarif edilmiştir: Meyve­sinden belli bir kısmını ücret olarak almak üzere bir kim­seye ağaç ve üzümlerinin bakımım vermektir.

Hanbelî Mece'sinin 1947. maddesinde geçtiğine göre musâkat "yenecek meyve veren dikilmiş belli bir miktar ağacı orada çalışacak ve onlara bakacak bir kimseye, mey­velerden belli bir pay karşılığında vermektir" şeklinde tarif edilmiştir. Bu durumda ağaç sahibine musâkî, diğerine de âmil denir.

Musâkat bir çeşit şirket olup, ağaçlar bir taraftan, on­ların bakımı ve çalışma diğer taraftan konur. Hasılat ola­rak elde edilen meyve de ikisi arasında taksim edilir.

Bu akdin bir adı da "muamele" dir. es-Sağâni'nin dedi­ğine göre, "muamele" Iraklılar tarafından, "musâkat" da Hicazlılar tarafından kullanılır.[43]

 

Musâna'a

 

(rüşvet).

Sözlükte rüşvet manasına gelir.

Terim olarak Nesefî'nin dediğine göre musâne'a, kolaylık demektir. Yani bir şeyi tutmak vo oyalamaksızm kolaylıkla vermektir. Bir başka deyişle azgın bir zâlime, onun zararı­nı ve kötülüğünü defetmek veya ondan hakkını almak maksadıyla mal vermek şeklinde yorumlanır. [44]

 

Muvâ'ade

 

(akit sözleşmesi)

Sözlükte iki şahıstan karşılıklı olarak vaad, söz almak de­mektir. Meselâ, bu adam filana şu kadar söz verdi.

Diğeri de buna karşılık şunu söz veriyor gibi.

Esasen bu kelime va'd kökünden türemiştir ve gelecek­te başkasına ait olan bir iş konusunda, bir diğerinin kendi işini haber vermesidir.

Terim olarak "sonucu yine kendilerine dönecek şekilde, iki kişinin gelecekte bir akit yapmak üzere isteklerini ilan etmeleridir" şeklinde tarif edilir.

Bu deyimi ekseriya Mâlikî uleması kullanmıştır.

Bunlardan Hattâb muvâ'adeyi nikah konusunda ele al­mış ve şu şekilde yorumlamıştır. "Muvâ'ade iki kişiden her birinin diğerine evlenme sözü vermesidir. Müfâ'ale veznin­de bir kelimedir ve ancak iki kişi arasında meydana gelir. Sadece birisi diğerine vaadde bulunsa buna ide denir.[45]

 

Muzara'a

 

(ziraat ortaklığı) 

Sözlükte, arazi sahibi ile ziraatçinin, tarlanın ekilmesi üze­rine sözleşme yapmaları demektir.

Terim olarak da aynı anlamda kullanılır. Hasılatın tak­simi ise, sözleşmenin yapılması esnasında üzerinde ittifak edilen paylaşım esaslarına göre yapılır. Bu muamele, tarla bir taraftan, çalışma da Öbür taraftan arazinin ekilmesi ve hasılatın da iki ortak arasında paylaşılması esaslarına da­yalı bir çeşit şirkettir. Hanbelî Mecelle'simn 1949. madde­sinde beyan edildiğine göre muzaraa ve muhâbera, "Bir araziyi tohumla beraber ekmek ve işlemek üzere birine vermek veya ekilmiş bir araziyi, hasılattan bir miktar pay karşılığında işlemek üzere vermektir."

Nevevî'ye göre de muzâra'a "Tohumu tarla sahibine ait olmak üzere üretilen hasılattan bir pay karşılığında yapılan ziraattir. Muhabere de bunun benzeridir. Ancak bunda tohum işleyene aittir, ikisinin aynı manaya geldiği de söylenmiştir. Fakat birincisi daha doğrudur ve aynı zamanda bu cumhurun görüşüdür.[46]

 

Mubah 

 

Sözlükte, ibâha kökünden türemiştir ve ortaya çıkma, be­lirme gibi anlamlara gelir. Meselâ "ebâha bi-sırrıhî (ısırırı­nı açıkladı)" denilir. Yine bu kelimenin, "evin avlusu" anla­mına gelen "bâhatü'd-dâr"' ifadesinden türediği de söylen­miştir. Bu *iözde, genişlik ve engellerin giderilmesi anlamı vardır. Çünkü avlu evin kullanım alanını genişletir. Yine ayrıca "ebâha'r-racülü mâlehû" denilir ki "malın alınması­na veya terkedilmesine izin verdi" demektir. Yani adam malı iki hususta da serbest bırakmıştır.

Terim olarak fukaha bu kelimeyi şer'an, mükellefin yap­ması veya terketmesi caiz olan iş manasında yorumlamıştır. Farz, mendub, haram ve mekruh ayırımının bir bölümüdür. Bu açıdan şöyle tarif edilmiştir: İki tarafı eşit olan şeydir. Yani işlemekte sevap, terketmekte de ceza yoktur.

Ayrıca alıp sahip çıkmakla mülkiyeti helal olan eşya manasına da kullanılır. Çünkü bu eşyada bir kimsenin mülkiyeti veya ona sahip olduğunun bir işareti yoktur. Fıkıhçılar "mubah şeyleri alıp muhafaza etmek, mülkiyet se­beplerindendir" derler ve bununla aslen mubah olan şeyle­ri kastederler. Meselâ meradaki ot, ormandaki ağaç, nehir­deki su ve buhar gibi. Bu çerçevede "mubah mal" da şu şe­kilde tarif edilmiştir: Tabiî olarak, Allah Teâlâ'nm insanla­rın faydalanması için yarattığı maldır ve imkânı olduğu halde herhangi bir kişi bu malı kendi mülküne katmamış­tır. Her insan için sahip çıkıp korumak yoluyla buna mülkiyet hakkı vardır. Bu malın hayvan, bitki ya da cansız bi­ri olması arasında fark yoktur.[47]

 

Müellefetü Kulûbihim     

 

(kalpleri kazanılacaklar)

Sözlükte müellef, Uf maddesinden türemiş olup anlaşarak toplanma manasına gelir. Teellefe fiili de "dostlukla kay­naştırdı" demektir.

Terim olarak müellefetü kulubuhum, zekata hak sahibi olanlardan bir zümredir. İkram ve hediyelerle onların kalp­lerinin İslâm'a ısınması istenir. Yahut da onlar, henüz İs­lam kalplerinde yerleşmemiş olan kimselerdir. Kendilerine mal verilir ki, İslâm'ı ve müslümanları sevsinler ve İslam kalplerinde yerleşsin.

Hz. Peygamber dönemindeki müellefe-i kulübü ise Mutarrazî şöyle tarif eder: "Onlar Arap eşrafından bir topluluktur. Hz. Peygamber onlara zekat verirdi. Bazılarına müslümanlara işkence yapmasın diye verirdi. Bazılarına İslâm'a yönelsin diye verirdi. Bazılarına da İslâm'a yakın­lığı kesinleşsin diye verirdi.[48]

 

Mühâyee

 

(menfaat bölüşümü) 

Sözlükte münâvebe (dönüşümlü), gün aşırı, sıralı ^nöbet­leşe), gibi anlamlara gelir.

Deyim olarak menfaatlerin münâvebe ve sıra ile taksi­mi demektir. Bu da ortakların işi onaylamaları ve razı olmaları demektir. Yani onlardan her biri seçmiş oldukları herhangi bir duruma razıdırlar.

Bu anlamda mühâyee iki kısımdır: zamana bağlı olan ve mekana bağlı olan.

Zamana bağlı mühâyee: Meselâ iki kişinin ortak olarak bir araziyi biri bir sene, diğeri de öbür sene ekmek üzere an­laşmış olmaları; ya da bir evde bir sene ara ile birisi bu se­ne, Öbürü de gelecek sene oturmak üzere anlaşmaları gibi. Mekana bağlı mühâyee: Meselâ iki kişinin bir araziyi ortak alarak, yarısını birisi, diğer yarısını da öbürü ekmek üzere anlaşmaları; bir evin bir tarafında birisi, diğer tara­fında da öbürü oturmak üzere ortak olmaları; yahut da or­tak bir evin alt katında birisi, üst katında birisi oturmak üzere anlaşmaları gibi. Yine, ikisinin de ortak olduğu iki evden birinde birisi, diğerinde de Öbürü oturmak üzere ka­rar vermelerinde olduğu gibi.[49]

 

Mükâtebe

 

(özgürlük bedelini ödeme)

Sözlükte ketb kelimesinden alınmıştır ve toplamak; ilâve etmek gibi anlamlara gelir. Meselâ insan bir şeyi topladığı zaman "ketebe'ş-şey" denilir. Yine harfler ve kelimeler bir araya getirildiği için "ketebe'l-kitab" denilir.

Deyim olarak mükâtebe ile kastedilen kitabet akdidir. Bu da efendi ile köle arasında hürriyete kavuşmak üzere yapılan bir anlaşmadır. Ancak anlaşmada kölenin, salıve­rilme bedelini belli bir zaman içerisinde zamana bağlı vazi­felerle ödemesi şartı vardır. Burada geçen nucûm kelimesi vakitlere bağlı vazifeler anlamına gelir ve necm kelimesi­nin çoğuludur. Meselâ "necceme'1-mâl" veya "vazzafe fi kül­li şehrin keza" denilir. Yani "her ay şu kadar ödemek üzere görevlendirildi" demektir.

Ezherî'nin dediğine göre "Bu muamelenin İslâm dinin­de kitabet şeklinde isimlendirilmesinin sebebi şudur: Eğer bu mal köleden bir defada alınmış olsaydı ona çok zor gelir­di. Bu sebeple köleden bu mal çeşitli görevlerle ve çeşitli za­manlarda toplanıyordu. Böylece kölenin işi de biraz kolay­laşmış ve aldanma tehlikesinden de kurtulmuş olurdu.

Yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde fukaha mükâte-beyi şu şekilde tarif etmiştir: "Mükâtebe, kölenin hemen serbest bırakılması, rakabesinin ise borcu olan malı öde­dikten sonra verilmesidir. Tâ ki efendinin köleyi bir daha geri almasına hiçbir yol kalmasın.

Nevevî'nin bu konudaki yorumu da şöyledir: "Kitabet akdi diğer akitlerle mukayese edilmez. Çünkü bu efendi ile köle arasında cereyan eder, her iki bedel de efendiden çı­kar, köle kölelik ile hürriyet arasında bir durumda bulunur (ne köledir, ne hürdür). Hür bir kimse gibi bağımsız değil­dir. Fakat köle gibi de darlığa düşmez. İhtiyaç onu çalışma­ya sevkediyor ki bu serbesttir. Çünkü efendi meccanen ser­best bırakmaz.

Şeriat köleleri serbest bırakmaya teşvik olması için başka konularda yapmadığım bu konuda caiz görmüştür.[50]

 

Mülâmese

 

(dokunmayla satış)

Sözlükte el ile dokunmak anlamına gelen lemsi kökünden gelir.

Deyim olarak Hz. Peygsmber'in bir hadisinde geçmek­tedir. Buhârî ve Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettiklerine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) nıülâmeseyi yasakladı. Fukaha ise bey'-i mülâmesenin manası üzerinde ihtilaf et­mişlerdir. Bu konuda dört görüş vardır:

1- İmam Malik'in görüşü: Bir kimsenin elbiseye dokunması fakat içini açmaması ve içinde bulunan şeyleri açıkla-mamasıdır, veya gömleğin içinde ne olduğunu bilmeden sa­tışa çıkarmasıdır. Bâcfnin dediğine göre buna mülâmese denmesinin sebebi, ona dokunmaksızın niteliklerini bilme ve anlama imkânının olmamasıdır. Lems, satın alman ve­ya satılan şeyin nitelikleri hakkında yeterli bilgi vermez. Bu bilgi ve niteliklerin farklı olmasıyla fiyat da değişiklik gösterir. Bütün bunların manası, bey'in, müşterinin kendi­sine yetecek kadar dokunması ve incelemesi şartıyla akde-dilmesidir. Burada yasaklama nedeni satılan malın nitelik­leri konusunda meydana gelebilecek cehaletten dolayı bir gararın (aldanma) oluşması endişesidir.

2- İki kişi bir eşya üzerinde pazarlık yaparlarken müş­terinin eşyaya dokunması sonucu satışın gerekli hale gelmesidir. Mal sahibi buna ister razı olsun, ister olmasın farketmez. Bu durumda dokunma satışın gerekli oluşunun belirtisidir. Burada müşteri satın aldığı eşyayı ister tanı­sın, isterse tanımasın yine farketmez. Hanefîler kumar açı­sından bakarak bu tür satışı hatalı görmüşlerdir.

3- Satıcının müşteriye şöyle demesiyle olur: Eğer elbi­seye dokunursan onu sana şu fiyata sattım. Her ikisi de lems'i akit yerine geçecek şekilde yaparlar ve öyle kabul ederler. Bu görüş bir kısım Şafiî ulemasına aittir.

4- Kendisine dokunulduğu zaman muhayyerlik şartı ve meclisin kesileceği esası üzerine bir şeyin satılmasıdır. Bu da Şâfîîlere ait bir başka görüştür. Bu tür bir işlemin sa­kıncalı olmasını Nevevî, olayın bey'-i garar olmasına bağla­mıştır ve bu yasaklanan bey'-i garar a dahildir. Ancak Hz. Peygamber bunu meşhur cahiliyye satışlarından sayarak diğerlerinden ayırmıştır. [51]

 

Mülâzemet

 

(gerektirme/borçluyu izleme)

Sözlükte, bir şeyin diğerinden ayrılmasına mani olma, lü­zum ve telazım (gerekme) anlamlarına gelir.

Terim olarak bu kelime usulcüler tarafından kullanıl­mıştır. Şöyle ki, bir hükmün bir başka şeyi gerektirmesidir. Başka bir ifadeyle vâki olan bir hüküm, başka bir hükmün zorunlu olarak vâki olmasını gerektirir.

Meselâ, gündüzleyin duman varsa ateş de vardır. Gece­leyin de ateş varsa duman da vardır gibi.

Mulâzeme ifadesi fukaha dilinde de kullanılır. Meselâ on­lara göre, borcunu ödemeyerek oyalayan borçlu üzerine ala­caklının alacağını alıncaya kadar mülâzemet hakkı vardır. Yani borçlusundan ayrılmaması, onu takip etmesi caizdir. [52]

 

Münâbeze

 

(atışla satış)

Sözlükte atmak anlamına gelen nebz kökünden türemiş bir kelimedir. "Nebeze'ş-şey min yedihî (bir şeyi elinden attı, çıkardı)" denilir. "Nebeze'1-ahd" ifadesi ise "ahdi bozdu" an­lamına gelir. Kelimenin kastedilen anlamı budur. Çünkü ahdi çıkarıp atmıştır.

Terim olarak anlamında fukaha ihtilaf etmiştir ve bey'-i münâbezenin yorumunda dört görüş ileri sürmüşlerdir:

1- Biri diğerinin üzerine elbisesini atar, diğeri de onun üzerine atar. Böylece bakmaksızın ve karşılıklı rıza olmak­sızın bey! yapılmış olur. Bu İmam Mâlik'in yorumudur.

2- İki kişi eşya üzerinde pazarlık ederlerken satıcı bu­nu müşterinin üzerine atar. Böylece bey' vacip hale gelir ve artık müşteri bey' yapmak zorundadır. Kabul etmemesi mümkün değildir. Bu da Hanefîlerin görüşüdür.

3- Bu, satıcının müşteriye şöyle demesiyle olur: Hangi elbiseyi atarsam sen onu şu fiyata satın alacaksın. Bunu da İmam Ahmed söylemiştir.

4- Satıcının müşteriye şöyle demesidir: Ben sana onu attığım zaman veya sen bana onu attığın zaman, şu fiyata kesinlikle sattım. Bu yorumu da Şâfiîler yapmışlardır.

Birinci ve üçüncü şekillerde müşterinin satılan eşyayı bilmediği düşünülür. İkinci şekilde akit elbisenin atılmasına bağlanmıştır. Dördüncü şekilde ise her iki taraf atma hare­ketini bey' olarak değerlendirirler ve bey' için kafi görürler. [53]

 

Münâceze

 

(malın/bedelin teslim alınması)

Sözlükte acele etme anlamına gelen necz kelimesinden türe­miştir. İnsan acele ettiği zaman "enceztühû" veya "neceztü-hû" denilir. "Şey'un nâçiz" ifadesi de hazır ve mevcut şey de­mektir. "Bi'tuhû nâcizen bi-nâcizin" cümlesi "onu elden ve peşin olarak sattım" demektir. "Bi'tuhû gâiben binâcizin" cümlesi de "para karşılığı veresiye sattım" anlamına gelir.

Terim olarak münâceze Mâliki fakihlerinin malî mu­ameleler konusunda kullandıkları sözlerden biridir. Bunun­la akit anında her iki bedelin de teslim alınması kastedilir.[54]

 

Münâseha

 

(mirasçılara nakletme/karmaşık mirasçıhk)

Sözlükte nakletme ve değiştirme anlamına gelen "nesh" kökünden türemiş bir kelimedir. Râgıb'ın dediğine göre mi­rasta münâseha, bir kısım varislerin ölmesi ve mirasın taksim edilmeden kalması demektir.

Deyim olarak lügat manasıyla aynı yönde kullanılır. Bu sebeple Şerif Cürcânî'nin tarifi şöyledir: "Taksimden önce varisin ölümüyle hisseyi diğer varise nakletmektir."

Mal ve verese sahibi bir insan öldüğü zaman ve taksim­den önce yine bazı varislerin de Ölmesi durumunda, ölenle­rin payları diğerlerine geçer. Bu durumda miras kalanlar arasında taksim edilir. İşte buna münâseha denir. Çoğulu münâsehât şeklinde gelir.

Bu konuda Feyyûmî'nin yorumu şöyledir: Zamanların değişmesiyle asırlar da onu takip eder ve değişir. Çünkü değişen her bir şey için daha önce olmayan bir hüküm var­dır ve hüküm her şeyin bizzat kendisi için sabit olur. Son­ra gelen şey daha önce sabit olan bu hükmü kaldırır ve kendine mahsus bir hükme değiştirir. Veresenin nakli de bu kabildendir. Çünkü miras, ilk ölüm hükmü üzerine tak­sim edilmemiştir. Aksine ikinci Ölüm üzerine taksim edil­miştir. Sonrası da böylece devam eder. [55]

 

Mümâkese

 

(indirim/eksik ödeme)

Sözlükte mutlak noksanlık anlamına gelir. Aynen meks gibi. Deyim olarak fukaha "mâkese fülânün fî'l-bey şeklinde söyler. Mekese fiili burada "fiyatı noksanlaştırdı" anlamına gelir. Bey'de mümâkese ise parayı eksik vermek demektir. Mümâkese'nin zıttı istirsâVdır.

İmam Ahmed'in dediğine göre müstersil, mümâkese yapmaz. Sanki o satıcıya güvenmiştir. Mümâkese yapmak­sızın ve aldandığını bilmeksizin satıcının verdiğini alır. [56]

 

Müsadere

 

(zorla alım)  

Sözlükte hakkım istedi, zorla aldı gibi anlamlara gelir. Terim olarak şahsa ait belirli bazı eşyanın mülkiyetinin hazineye (beytülmâl) intikali hususunda devlet başkanının verdiği hüküm, yani karardır.

Kadı Han'ın yazdığı Câmi'us-Sağîr'de belirtildiğine gö­re; sultan bir adamı müsadere ettiği zaman ondan malım alırken adam zekata niyet ederse üzerinden zekat borcu düşer. Timurtaşi de bu görüşün emvâl-i zahirenin zekatın­da geçerli olduğunu yazar. Eğer sultan müsadere ettiği za­man emvâl-i bâtmenin zekatına niyet ederse, bir grup âlime göre caizdir. Fakat doğrusu bu değildir. Çünkü sulta­nın niyeti, emvâl-i bâtınenin zekatını zorla almak değildir.

Âdet olduğu üzere fukaha, müsadere ile ilgili hükümle­ri "tazir bi'l-mâl" konusunda ele almışlardır.

Mantıkçılar ve usulcüler tarafından kullanılan "müsa­dere ale'l-matlûb" ifadesine gelince bundan maksat, netice­yi kıyasın bir parçası kılmaktır. Veya netice kıyastan bir parça olmak gerekir.

Meselâ insan bir beşerdir. Her beşer güler. Netice: in­san gülen bir beşerdir. Büyük önerme işte buradadır. Matlub ise tekdir. Çünkü beşer ve insan müteradif, yani eş an­lama gelirler. İşte bu kavram birliği büyük önerme olur. Netice ise tekdir. [57]

 

Müsâveme

 

(maliyeti belirtilmeyen satış) 

Sözlükte sevm kökünden gelir. Ticari bir eşyayı fiyatını be­lirterek satmak üzere müşteriye sunmaktır.

Deyim olarak alıcı ve satıcının ittifak ettikleri satış de­mektir. Ancak burada satıcının, malın alış fiatını bildirme­si söz konusu değildir. Fakat müşteri bunu biliyor ya da bil­miyor olabilir. Bu çerçevede Mâlikî İbn Cezzî'nin musâveme tarifi şöyledir: "Müsâveme, satıcı ile malın kaça satın alındığını bilmeyen müşterinin görüşerek satış muamele­sinde anlaşmalarıdır."

Fukaha esas itibariyle bey'i, fiyatı belirleme yolu bakı­mından iki kısma ayırmıştır: müsâveme ve emânet.

Müsâvemede satıcı, ana parasını yani alış fiyatını açık­lamaz. Bey'-i emânette ise ana para fazlası ya da eksiği satış fiyatı olarak belirtilir. Bey'-i emânet diye isimlendirilme-sinin sebebi ise, satıcının ana parayı (maliyet fiyatını) ha­ber vermek konusunda emanetçi konumunda olmasından dolayıdır ve üç kısma ayrılır. [58]

 

Müstersil

 

(pazarlık yapamayan alıcı)

Sözlükte istirsâl sözcüğünden gelir ve tatmin olma, doyu­ma ulaşma, konma ve iyilik duygusuna sahip olma gibi an­lamlarda kullanılır.

Deyim olarak bey' muamelesinde kullanılır ve kişinin akit yaptığı kimseye inanması ve güvenmesi şeklinde yorumlanır. Mâlikî İbn Cezzî'ye göre istirsâl "Müşterinin sa­tıcıya, bu malı bana para değeriyle sat veya bu fiyatla sa­tın al demesidir." Bu açıklama üzerine fukaha müstersil'i de şöyle tarif etmiştir. "Müstersil eşyanın gerçek kıymetini bilmeyen ve iyi pazarlık yapamayan kişidir." İmam Ahmed de bu konuda şunları söylemiştir: "Müstersil pazarlık ya­pamayan kimsedir. Sanki satıcıya güveniyor, pazarlık yap­madan ve aldandığını bilmeden verileni alıyor."

Bununla birlikte fukaha müstersilin normalin üzerinde aldatıldığı zaman reddetme muhayyerliği konusunda ihtilaf etmişlerdir ve bu konuda üç görüş vardır:

1- Mâlikî ve Hanbelîlerin görüşü: Kabul veya reddetme şeklinde muhayyerlik vardır, ikisinden birini seçebilir.

2- Hanefîlerin görüşü: Eğer satıcı tarafından yapılmış bir hile veya aldatma varsa bu takdirde muhayyerlik vardır.

3- Şafiî ve bazı Hanefîlerin görüşü: Muhayyerlik yoktur.[59]

 

Müşâ

 

(ortak mal)

Sözlükte taksim edilmemiş müşterek mal, hisse vb. şey an­lamında kullanılır. Ya da birçok pay ve hisseyi kapsayan, pek çok kimsenin ortak olarak pay sahibi olduğu mal veya başka bir şeydir. Meselâ, "süt suya yayıldı" denildiğinde "süt parça parça olarak suya karıştı" manası çıkar. Yine sehm-i şâi' denilir ki, ayrılması mümkün olmayan karışık sehim, hisse demektir.

Deyim olarak mülk-i müşâ' ifadesi küçük olsun, büyük olsun bütünün belirsiz nisbî bir parçası demektir. Nitekim insan bir evin yarısına, bahçenin dörtte birine veya araba­nın onda birine sahip olabilir, İşte bu ortak bir mülkte kisse-i şâi'a olarak isimlendirilir.

Ortak mal ne zaman ortaklar arasında taksim edilirse hisse-i şâi'amn da mülkten kalkacağı gayet açıktır. O za­man, herkesin hissesi kendi özel mülkiyeti olacaktır.[60]

 

Müşâhere

 

(ödeme zamanı)

Sözlükte şehr kökünden gelir. Terim olarak fıkıh dilinde ve­resiye taksitlerinin ödeme ve kapatılma kararı verilen mal­ların kiralarının verilme ve çalışma ücretlerinin ödenme zamanlarının zikredildiği vakit ve yerdir.

Meselâ "parayı ödemekle veya şu kadar kirayı vermekle sözleşme tamam oldu" denilir. Yine, "şu kadar kira 10 taksitte ve aylık olarak ödenirse, kira akdi tamamlanmış olur" denilir.

 

Mütekavvim

 

(değerli/hukukça korunmuş)

Sözlükte "Kavvemtü'ş-şey" denilir ki düzeltti, sağlamlaştır­dı demektir. "Kavvemtül-nıetâ" denildiğinde ise "o mala belirli bir kıymet ve değer biçtim" manası kastedilir. Keli­menin aslı takvim lafzından gelir. Bu da kıymet belirlemek ve takdir etmek demektir.

Deyim olarak kullanılan "mâl-i mütekavvim" kavra­mından ise iki şeyden biri kastedilir: Birincisi, şer'an fay­dalanılması mubah olan mal; ikincisi de Örfen karşılık, kıy­met ve değeri olan maldır. Bu açıklama Hanefîlerin açıkla­masıdır. Çünkü onlar malı mütekavvim vegayr-i mütekav­vim olmak üzere ikiye ayırmışlar ve şu yorumu getirmiş­lerdir: Mal-i mütekavvim talep edildiğinde faydalanılması şer'an mubah olan mal; mâl-i gayr-i mütekavvim de fayda­lanılması şer'an mubah olmayan maldır. Bunun yanında mu'âveza akdinin sıhhati için üzerinde anlaşma yapılan eşyanın mal-i mütekavvim olmasını şart koşmuşlardır. Di­ğer ulema ise malın mahiyeti ve aslı itibariyle, şer'an helal olması şartını getirmişlerdir. Bu durumda onlara göre şer'an faydalanılması helal olmayan mal düşünülemez. Çünkü şartın kalkmasıyla mahiyet konusu da yok olur. Şu kadar var ki, mâl-i mütekavvim kavramı Arap dilinde, ör­fen kıymeti ve değeri olan mal anlamında kullanılmıştır.[61]

 

Müvâsebe

 

Sözlükte atlama manasına gelen "vusub" kelimesinden türemiştir. Feyyûmî'nin belirttiğine göre halk bu kelimeyi mübâdere (acele etme), koşma manasına kullanır.

Deyim olarak fukuhanın kullandığı "eş-Şüfa'tü limen vâsebehâ" ifadesine gelince burada koşarak, atlayarak talep, istek manası vardır. Tabiî istiare yoluyla bu anlam çı­karılır. Çünkü burada mana sıçrama, yerde zıplayarak yü­rüme demektir.

Fıkıhçılar "talebü'l-müvâsebe" ifadesini şu şekilde tarif etmişlerdir: Şuf'a hakkına sahip, olan kimsenin, Şuf'a talebiyle satışın yapıldığını, müşterinin bulunduğu ve fiyatın belirlendiği haberim alır almaz satış meclisine koşmasıdır. Hatta bunu bir müddet sonra öğrenseler bile, şuf'ayı red­dettiğini gösteren bir şey belirtmediği müddetçe bu hak meclisin sonuna kadar devam eder.

Mecelle'nİn 1029. maddesinde belirtildiğine göre taleb-i müvâsebe, «Şefî'e satış akdini duyduğu anda meclise müra­caat ederek şuf'a talebini söylemesi gerekir. Meselâ "Be­nim bu malda şuf'a hakkım var ve ben bunu isterim." İşte buna taleb-i müvâsebe denilir» şeklinde izah edilir.[62]

 

Müzâbene

 

(yaş/yeni ürünü eskisiyle satmak)

Sözlükte zebn kökünden türemiş olup vermek, ödemek ma­nalarına gelir.

Terim olarak tarifinde ihtilaf edilmiştir. Çoğunluğa gö­re nıüzâbene "yaş bir şeyi kendi cinsinden kuru bir şey karşığında satmak"tır. Ancak burada değerlendirme takdiri­dir. Meselâ, bir kile yaş hurma ile bir kile kuru hurmayı satmak gibidir. Yine yaş üzümle kuru üzümü değiştirmek de böyledir.

İmam Mâlik müzâbene konusunda şunları söylemiştir: "Müzâbene, ölçüsü, adedi ve ağırlığı bilinmeyen şey karşılığında cinsi bilinerek satılan her şeydir."

İbn Rüşd de bu konuda şunları yazmıştır "O miktarı bi­linmeyen bir şey karşılığında miktarı bilinmeyen bir şeyi satmaktır." Matla' isimli fıkıh kitabında da müzâbene "cin­si bilinmeyen bir şey karşılığında bilinen bir şeyi satmak" şeklinde tarif edilmiştir. Ya da "cinsi bilinmeyen bir şeyi di­ğer bilinmeyen bir şey ile satmaktır" denilmiştir.

Yukarıda da belirtildiği gibi bu deyim vermek anlamı­na gelen zeben kökünden alınmıştır. Sanki taraflardan her biri karşı tarafın hakkını artırarak veriyor. [63]

 

Müzayede

 

(açık artırma)  

Sözlükte ziyâde kökünden alınmış olup, artma, çoğalma manalarına gelir. Meselâ "eşyanın fiyatını sonuna kadar artırdılar, iki müşteriden biri diğerine karşı fiyatı artırdı" denilir. Yani burada, müşterilerden biri aynı mala diğeri­nin verdiği fiyattan daha fazla fiyat vermiştir.

Deyim olarak kullanılan bey'-i müzayede ifadesi ise, sa­tıcının malını piyasaya arzetmesi, müşterilerin bu malın fi­yatı üzerinde yarışmaları ve malın, en fazla fiyatı verene, satılması anlamına gelir.

Nitekim Mâliki İbn Cezzî'nin bu yöndeki tarifi şöyledir: "Müzayede, bazısı, bazısına karşı artışta bulunmaları için insanları bir mala çağırmaktır. Nihayet en fazla artıranda iş durur ve o kişi malı alır." et~Fetâva!l-Hindiyye'de geçtiği­ne göre bey'-i müzayede, fakirlerin ve ticareti durgun olan kimsenin yaptığı satıştır.

Bazı fıkıhçılar da onu bey'-i muhâvîc ve bey'-i mefalîs şeklinde yorumlamışlardır.

Müzayede ile yasak olan "istiyam alâ sevmi'1-gayr" ara­sındaki farka gelince; Mal sahibi malını pazara çıkardığı zaman satın almaları için insanları çağırır. Birisi malı her­hangi bir fiyattan almak ister ve artık çağrı kesilir. Bu du­rumda mal sahibi bu adamın verdiği fiyatı kabullenmiş de­mektir. Artık başka birinin fiyatı artırması söz konusu ola­maz. İşte buna "istiyam alâ sevmi'1-gayr" denilir.

Eğer böyle bir durumda mal sahibinin çağrısı durmaz ve kesilmezse, başkasının artırmaya katılmasında beis yoktur. İşte buna da bey-i müzayede denir ve bu "istiyam alâ sevmi'1-gayr" değildir. Eğer satış çağrısını yapan kişi tellal ise, birisi herhangi bir fiyatla bu malı satın almak is­teyince, "mal sahibine sorayım" der. Bu durumda da bir başkasının artırmada bulunmasında bir sakınca yoktur. Tellal mal sahibine haber verdiğinde "bu fiyatla sat" derse parayı alır ve artık bundan sonra başkasının fiyat artırma hakkı kalmamıştır. İşte bu duruma "istiyam alâ sevmi'l-gayr" denilir. Hanefî kaynaklarından el-Muhîtu'l-Burhâ-nî'de de aynı yönde yorum yapılmıştır.[64]

(İstiyam alâ sevmi'1-gayr: Başkasının talebi üzerine talep, pazarlık üzerine pazarlık.)

 

N

 

Nâçiz

 

(peşin) 

Sözlükte, hazır, mevcut gibi anlamlara gelir.

Deyim olarak bir malı elden ve peşin para ile satmak ya da para karşılığında veresiye satmak anlamında kullanılır.[65]

 

Nadd

 

(mudârabe sermayesinin paraya dönüşmesi)

Sözlükte su azar azar çıktığı zaman "nadda'1-mâ" denilir. Mal ortaya çıktığı ve kazandığı zaman da "naddal-mâl" de­nilir. Yine borç kolay geldiği ve kolay elde edildiği zaman ve malın fiyatı peşin ödendiğinde "naddan" denilir. Hicazlılar da dirhem ve dinarlar için "naddan ve naddan" ifadesini kullanırlar.

Deyim olarak fukaha nadd lafzını mudârabe konusun­da kullanırlar. "Nadda'1-mâl" dediklerinde de bununla eğer sermaye mal ise bunun nakde yani paraya dönüşmesini kastederler. [66]

 

Nafaka

 

(nafaka)

Sözlükte infak kökünden isimdir ve harcama, çıkarma ma­nalarına gelir.

Tehânevî'ye göre bu deyim ya "nafakal-mebî" ifadesin­de olduğu gibi bey'in geçerli oluşuna, ya "nafakati't-dâbbe" ifadesinde olduğu gibi ölüme, ya da "nafakâti't-derahim" ifadesinde olduğu gibi fenaya, yok oluşa işaret eder.

Terim olarak, hayatın devamı için ihtiyaç duyulan şey demektir. Yiyecek, giyecek ve barmak gibi "Bir şeyin beka­sının bağımlı olduğu şey" olarak da tarif edilmiştir.

Tüme varım yoluyla şer'an nafakanın üç sebebi olduğu bilinmektedir.

Bunlar zevac, mülk ve yakınlıktır.

Bu sebeple Münâvî şu şekilde tarif etmiştir:

"Nafaka kişinin şer'an bakmakla yükümlü olduğu zev­cesine, çocuklarına ve hayvanlarına yaptığı harcamalardır."

Çağımızda kullanılan "nafakât-ı âmme" ifadesine ge­lince bu aynı isimle fukaha tarafından da bilinmektedir. Hatta kavram olarak onlar nazarında daha da eskidir. Bundan maksat, müslümanlarm yararına olmak üzere beytülmalden ödenmesi gereken her türlü haktır.

Nafaka Havârizmî'ye göre iki kısma ayrılır:

1- Nafakât-ı râtibe, mutlaka ödenmesi gereken sabit harcamalar.

2- Nafakât-ı arıza, olaylara ve zamana göre ortaya çı­kan harcamalar. [67]

 

Nafık

 

(tedavüldeki para/geçer akçe)

Deyim olarak râiç para demektir. Revaç, geçerli manasına gelen nefâk kelimesinden alınmıştır.  Zıttı nakd-i kâsid geçmez parajdır.

İbn Ömer'in rivayetinde geçtiğine göre "Şam bölgesine vardığımızda bizde geçerli sağlam para vardı. Orada ise ge­çersiz zayıf para vardı" demektedir. Bu sözden maksat yu­karıda zikrettiğimiz deyimdir. Yine "nafakati's-sıl'a" denilir ki, "malın talebi ve isteklisi arttı" demektir. Bu ise malın çabuk satılmasının -önemli sebebidir. [68]

 

Nakd

 

(madeni para/peşin satış)

Sözlükte İbn Fâris'in de belirttiği gibi bir şeyin ortaya çık­masına, aydınlığına ve berraklığına delalet eden asıl veya temeldir. Meselâ "dirhemlerin nakdi", onların başka şey­lerden ayırt edilmesine, değerli ve muteber bir duruma sa­hip olduklarının açıklığa kavuşturulmasına delalet et­mektedir.

Terim olarak nesîe, veresiyenin zıttı bir anlama gelir, yani peşin demektir. Fıkıhçılar, bedel olarak verilen şey nukûd (para) olduğu zaman bunu, kabz ve teslim mana­sına kullanırlar ve "nekadtü'r-racüle ed-derâhime (adama dirhemleri verdim)" derler. "İntekâde" kalıbı da kabz, yani teslim alma manasına kullanılır. Fakat fıkıhçılar sa­dece dirhem ve dinarların kabzına nukûd derler. Çünkü nakit ifadesi aslında, onların diğer şeylerden ayırt edilme­sini, değerli varlıklarının açıklığa kavuşturulmasını ve alma verme yoluyla geçersiz olanlarının piyasadan çıkarıl­masını sağlamaktadır. Yine fıkıhçılar altın ve gümüşe de nakit demişlerdir. İşte bu yorumdan hareketle akd-i sarfı, nakit ve nakdin satışı biçiminde tarif etmişlerdir. Burada geçen nakit kelimesinden maksat dinar ve dirhemdir.

Bey'-i nakid deyimi ise Mâliki İbn Cezzî'nin dediğine göre semen (alınan) ile mesmûnun (verilen) peşin olma­sı demektir. [69]

 

Naks

 

(eksilme)

Sözlükte ziyade ve artışın zıttıdır. Meselâ "nakasa racülen hakkahu" denilir ki, "hakkı ona tam verilmedi" demektir. Tamamlandıktan sonra maldan bir şey eksildiği zaman da "nakasa, intekasa'1-mâl" denilir. Dirhem-i nakıs da ağırlığı tamam olmayan dirhem manasında kullanılır.

Terim olarak sözlük manasıyla aynı yönde kullanılır. [70]

 

Necş

 

(hileli artırma)

Sözlükte asıl anlamı dehlemek, izlemek ve gözlemek, hare­kete getirmek şeklinde açıklanır. Bu sebeple avcıya da avı­nı dehlediği için nâciş denmiştir.

Deyim olarak Nevevî'nin yorumu şu şekildedir: Pazar­da bulunan birinin, malın herhangi bir fiyatla satılmakta olduğunu görünce, kendi verdiği fiyattan satın almayacağı halde fiyatı artırmasıdır. Sanki bunu yapmakla alıcıya ma­lın fiyatı ucuz olduğu için bu artışı yaptığı inancını vermek istemiştir. Fakat aldatmıştır. İşte bu haram kılınmış bir davranıştır.

Aslında fukaha nazarında necş, yanıltma ve aldatma amacıyla satılan malda yapılan artıştır. Nâciş ister bu ma­la mâlik olsun, ister olmasın arada bir fark yoktur.

Ancak bazıları, "fiyatı artırmak suretiyle aldatarak mala sahip olan kişi, satın almak niyeti olmaksızın fiyatı artıran fakat mala sahip olmayan kişiden daha kötüdür" demişlerdir. [71]

 

Nefâzü'l-Akd

 

(akdin kesinleşmesi)

Sözlükte "nefeze'ş-şey" denilir ve yarıp geçti, kurtuldu an­lamına gelir. "Nefeze'1-emr ve'1-kavl" denildiğinde de iş ve söz geçti, bitti anlamı kastedilir. Sanki bu kelime "ok at­mak" ifadesinden müstear olarak kullanılmıştır. Çünkü atılan ok geriye dönmez.

Deyim olarak nefâzü'l~akd ifadesine gelince bu, artık akdin tamamlandığını ve imzalanmış olmakla bütün sonuçlarıyla birlikte geçerli hale geldiğini gösterir. Meselâ nefâzü'l-bey' denince bey'in akit yapıldığı andan İtibaren geçerli olduğu, satılan malın mülkiyetinin müşteriye, bede­lin mülkiyetinin de satıcıya geçtiği ve akitle birlikte taraf­ların üzerlerine düşen diğer yükümlülüklerle mükellef ol­duğu anlaşılır. Meselâ teslim ve tesellüm, şayet ortaya çı­karsa satılan maldaki geçmiş ayıpların tazmini gibi.

Akd-i nefâzm karşıtı akd-i mevkuftur. Burada akit imza­lanmış olmasıyla geçerlilik kazanarak hemen sonuç doğur­maz. Sonuçların doğması hakkı bulunan kişinin iznine bağlı­dır. Ancak o izin verince akit amna bağlı olarak sonuç doğur­maya başlar. Eğer hak sahibi izin vermezse akit iptal olur. [72]

 

Nehb

 

(kaba kuvvetle alma)

Sözlükte nehb ve intihâb, "bir şeyi zorla almak" demektir.

Deyim olarak sözlük anlamıyla aynı yönde kullanılır. Bu sebeple bazı fıkıhçılar nehbi "herhangi bir köy ya da beldeden zorla mal almak" şeklinde tarif etmişlerdir.

Nekb ile ihtilas arasındaki farka gelince nehbde kesin­likle gizlilik yoktur. Buna mukabil ihtilasta muhtelİs ihtilasa başladığım gizler. Yine ihtilas, malı süratli ve hızlı al­maya dayanırken nehb böyle değildir. Ayrıca hızlı ve sürat­li yapmak muteber de sayılmaz. [73]

 

Nema

 

(üreme)

Sözlükte ziyade, artış anlamına gelir. Yeryüzünde bulunan her şeyin ya nâmı (artabilen) ya da sâmit (artmayan) ol­duğu söylenir. Meselâ bitkiler ve ağaçlar nâmîdir. Dağ ve taşlar ise sâmittir.

Dilcilerin yorumlarına göre nukûd konusunda nema mecaz olarak kullanılır. Fakat hayvanlar için nema mecaz değil hakikattir. Çünkü onlar doğum yoluyla gerçekten ar­tarlar.

Terim olarak çoğu fukahaya göre nema, aynın kendi­sinden meydana gelen artıştır. Hayvanın sütü ve yavrusu gibi. Fakat nema, kesbin karşıtıdır. Çünkü kesb "ayn sebe­biyle elde edilen şeydir, ayndan meydana gelen bir parça değildir." Kölenin kazancı gibi.

Mâliki fakihleri nemayı üç kıs:na ayırırlar: Ribh, gaile ve fayda. Onlara göre her ribh nemadır, her gaile de nema­dır ve her fayda da nemadır. Fakat her nema ancak bazı tahdit ve sınırlamalarla rıbhdır, bazı kayıt ve şartlarla gai­le ve faydadır. Çünkü nema mutlak olarak bunlardan daha geneldir.[74]

 

Nemûzec

 

(örnekli satış)

Sözlükte nemûzec ve enmûzec kelimelerinin Farsça'dan Arapça'ya geçmiş oldukları belirtilmektedir. Bunlar bir şe­yin sıfatına işaret ve delalet ederler. Ayrıca azlık manası ifade ettikleri de söylenir.

Deyim olarak fukaha bu kelimeyi kullanmış ve kendi­siyle aynı özellik ve sıfatlara sahip olduğunu gösteren bir şeyin benzeri şeklinde anlamışlardır. Bir başka deyişle, bir şeyin benzeri olan başka bir şeydir. Ancak burada benzeti­len benzeyenin sıfatlarına ve ikisi arasında farklılık bulun­madığım gösteren bütün özelliklerine delalet eder. Meselâ bir şahıs diğerine buğday yığınından bir ölçek buğdayı gös­terip sonra da bu Ölçekteki buğday cinsinden diyerek bütün yığını satması gibi. Burada müşteriye sunulan bir ölçek buğdaya nemûzec veya enmûzec denir. [75]

 

Nesîe

 

(erteleme faizi)

Sözlükte, erteleme ve geciktirme gibi anlamlara gelir. Para ve peşinin zıttıdır. Nesîe ve nesâ aym anlamda kullanılır­lar. Meselâ bir şey geciktiği zaman "nesee'ş-Şey" denilir. Arapların Cahiliyyet döneminde yapmış oldukları bir çeşit ticari işleme de nesîe denirdi. Bu da herhangi bir şeyin ha­ram aylara ertelenmesi demektir.

Terim olarak sözlük anlamıyla aynı yönde kullanılır. Bey'-i nesîeye gelince; bundan maksat, bedelin ertelenmesi esasına dayalı olarak yapılan satıştır. [76]

 

Nez'ul-Mülkiyyeti’l-Cebrî

 

(zora dayalı mülkiyet giderimi)

Bu çağdaş, modern bir deyimdir ve bedel karşılığı başkası­nın malına zorla sahip olmak manasına gelir. Fukaha na­zarında bu anlamıyla bilinir. Buna ait hükümler de "ukû-dü'1-kahriyye ve'1-ikrah bi-hak ev bi-gayri hak" başlığı al­tında fıkıh kitaplarında ele alınmıştır.

Belirtildiğine göre konunun teferruatı ve çeşitlerinden bazıları şunlardır: Şuf'a, tes'îr, bey'-i muhtekir, bey'-i mal-i müflis, kısmet-i icbar, icbâr-ı mâlik-i râkik ve hayvan (mas­raflarını karşıl ayamıyorsa) ve bilinen bazı fıkhı konular.

 

Nisâb

 

(zekat matrahı)

Sözlükte bir şeyin aslı demektir. Çoğulu nusûb ve ensibe şeklinde gelir.

Deyim olarak zekat konusunda geçmektedir ve şu şekil­de tarif edilir: Zekatın vucubuna uygun düşen miktardır. Bu da her inaldan zekat vacip olan miktar şeklinde açıklanır. [77]

 

Nisâr

 

(atık)

Sözlükte parça parça atılmış şey anlamına gelen mensur kelimesinden alınmıştır. Nisâr'm bir şeyin atılan kısmı şeklinde anlaşıldığı da söylenmiştir ki, bu durumda nisâr atılan fazla kısım demektir.

Esasen bu kelime nesr kökünden gelir. Bu da İbn Fa-ris'in belirttiğine göre bir şeyin atılan parçasına delalet eden kelimedir.

Terim olarak sözlük manasıyla aynı yönde kullanılır.[78]

 

Nîtâc

 

(tabiî/ doğumdan ürün)

Sözlükte, koyun, deve ve inek gibi hayvanlardan türeyen çe­şitli ürünlere denir.

Deyim olarak fukaha nitâc ile ribh arasında fark oldu­ğunu belirtmişlerdir. Şöyle ki, nitâc malın bizzat kendin­den doğan ürün, mahsuldür. Yani malın tabiatından mey­dana gelen şeydir. Kâr, ribh ise bunun aksine, ticarette ve­ya mal mübadelesinde tehlikeye rağmen akıllı ve bilgili davranarak kazanılan maldır.

Buradan hareketle "gasb" konusunda şu ilke benimsen­miştir: "Gâsıb (hırsız) ancak ribhi değil nitâcı geri verir.[79]

 

Ö

 

Örf

 

(meşru gelenek)

Sözlükte nükr (dine ve akla aykırı şey)ün zıttıdır. Asıl an­lamı hayır, birr ve ihsan gibi ma'ruflar yani iyiliklerdir. Sonraları insanların aralarında alışageldikleri davranışlar olarak yorumlanmıştır. Kelimenin (nisbet "yâ"sı ile) örfi şeklindeki kullanımı da yaygındır.

Deyim olarak örf insanlar arasında yerleşmiş olan ve sağ duyunun kabul ettiği her türlü makul, makbul ve güzel davranış demektir. Ayrıca her akıllı insanın iyi olarak ka­bul ettiği ve Allah Teâlâ'mn emir buyurduğu iş ve fiiller şeklinde de tarif edilmiştir.

Örf, kabul veya reddedildiği konusunda kesin bir nas ya da icma bulunmadığı takdirde açık bir delildir. Meselâ, belirsiz bir bedel karşılığında yapılan kira sözleşmesi asla niza ve çekişme sebebi olamaz.

Malî işlemlerde örf, şart derecesinde muteber bir kay­naktır. Bu sebeplerle "Örfen bilinen bir şey şart kılınmış gi­bidir", "Tüccar arasında örfen bilinen bir şey aralarında şart kılınmış gibidir", "Örf ile tayin nas ile tayin gibidir" şeklindeki fıkıh kuralları ortaya çıkmıştır. [80]

 

R

 

Radh

 

(ganimet ödülü)

Sözlükte kırma anlamına gelir. Yine, bir kimseye a t: bir şey verildiği zaman da "radaha lehû" denilir. Bu kullanımıyla "sanki birinin malı bir miktar kırpılmıştır."

Deyim olarak, devlet başkanının takdiri gereğince bir kimseye ganimetlerden az miktarda ata (bağış) vermektir. Bu miktar bağışın hak sahipleri, ancak zaruret halinde sa­vaş vacip olan ve kendilerine uygun faydalı işler yapan ka­dınlar, çocuklar ve mümeyyizler gibi gruplardır. Diğer bazı savaş emredilmeyen kimseler de bu gruba dahildir. Bu kimselere savaşa iştirak ettikleri için bir miktar atâ (bağış) vermek gerekir.[81]

 

Râtib

 

(sürekli gelir)

Sözlükte sabit ve kalıcı olan şey demektir. Fıkıh biliminde de bu anlamıyle kullanılır.

Terim olarak fıkıhçılar bu kelimeden, beytülmâl mas­rafları konusunda söz ederler. Meselâ, "en-nafakâtü'r-râti-be (sabit masraflar)" denilir ve bunlar aynı zamanda zo­runlu harcamalardır. Arızi yani geçici masraflar ise önceki­lerin aksine bazı olağanüstü durumlarda yapılan harcama­lardır.

Ayrıca fıkıh dilinde eUimâmu'r-râtib tabiri kullanılır.

Bu, sultanın ya da naibinin, vakıf sahibinin veya İslâmî dernek yetkililerinin namaz imamlığı için sürekli ola­rak tayin ettikleri kimsedir. Cemaat içinde bilgi ve okuma bakımından "sabit imam"dan daha iyi ve daha faziletli bi­risi bulunsa dahi imamlık hakkı tayin edilen kimsenindir. el-müezzinü'r-râtib deyiminin anlamı da aynen yukarıda açıklandığı gibidir.

Namazlar konusunda kullanılan revâtib sünnetleri'ne gelince, bunlar, farz namazlara tâbi olan sünnetlerdir ve tâbi oldukları farzın vaktinde edâ edilirler.

Çağdaş fıkıhçılar da bu kelimeyi daha çok vakıf ve icare konusunda kullanır. Bununla kastedilen de bir kimse için sürekli olarak tayin ve tesbit edilen ücret ya da gelirdir.[82]

 

Re'sü'l-Mâl

 

(sermaye/anamal)

Sözlükte, kâr ve benzeri artışların dışında kalan anamal anlamında kullanılır. Nitekim Allah Teâlâ KuYan-ı Kerim'de "Eğer tövbe ederseniz mallarınızın aslı sizindir. Bu takdirde ne zulmedersiniz, ne de zulme uğrarsınız [83] buyurmuştur.

Terim olarak bu ifade selem konusunda, rabbusselemin (selemde sermayedar) müslemün ileyhe (peşin para alarak veresiye mal verecek olan kimse) verdiği peşin para ya da mal, mudârabede rabbülmâlin (sermayedar) âmile (işlet­meciye) ticari konularda yatırım yapmak ve işletmek üze­re verdiği para ve malî şirketlerde ortakların yatırım veya işletme amacıyla koymuş oldukları mal veya para için kul­lanılır. Murabaha, tevliye ve vazîa gibi ticaret işlemlerinde ise, satıcının üreticiden mal alırken ödediği ilk fiyata denir. Riba konusuna gelince re'sülmâl tabiriyle, karz yoluyla ve­rilen anamal ya da zimmette borç olarak bulunan ve veri­len sürenin sonunda kârsız ve artışsız olarak ödenmesi ge­reken ana para kastedilir. [84]

 

Redd

 

(iade)

Sözlükte geri vermek anlamına gelir. Fıkıhçılar bu ifadeyi feraiz bahsinde ve kanuni mirasçılardan artan malların, başka hak sahibi de bulunmadığı takdirde yine onlara, hakları nisbetinde geri vermek anlamında kullanırlar.

Terim olarak fukaha tarafından, izne ya da şarta bağlı ta­sarruf ve yetki konusunda kullanılmıştır. Şöyle ki; sözleşme ile kendisine yetki ve izin verilen kimsenin sözleşmeyi imza­lamayacağı ve uygulamayı kabul etmeyeceğine işaret eden her türlü davranış, "red" manasına gelir. Bu davranışın söz ya da hareketle olması arasında bir fark yoktur.,İzin alma hak­kına sahip olan kimsenin kendi aleyhine olarak bağımlı ta­sarruf yetkisini kabul etmemesi çok tabiîdir. Ancak bu du­rumda ona tekrar izin verilmesi mümkün olamaz. Çünkü iz­har edilen red beyanıyla tasarruf talebi iptal edilmiş olur.

Muhayyerliğe bağlı redde gelince; bundan maksat, hak ve menfaati gereği muhayyerliği zorunlu olan kimsenin ak­di feshetmesi ve eşyayı satıcıya iade ederek parasını geri istemesidir. Nitekim ayıp, görme ve şart koşulan özellikle­rin bulunmamasına bağlı olarak alman eşyanın geri veril­mesinde olduğu gibi. [85]

 

Reddü'l-Mezâlim 

 

(hak ve malların sahiplerine verilmesi)

Sözlükte döndürme, geri çevirme, gönderme "red" kelimesi­nin anlamlarından birkaçıdır. Meselâ "radedtü ileyhİ el-ve-dî'a (ona emanetini verdim)" denilir ki, "onu geri verdim" anlamına gelir. Yine "teraddedtü ilâ fülân (filan kişiye gi­dip geldim)" denilir. Bu da, "ona son kere uğradığımdan sonra bir kere daha gittim, döndüm" demektir.

Terim olarak "redd-i hukuk" ya da "redd-i mezâlim" ifa­delerine gelince; fıkıhçılar bunları, hakların ve malların gerçek sahiplerine iade edilmesi şeklinde yorumlamakta­dırlar. Bu mal ve haklar ister doğru, isterse yanlış yoldan elde edilmiş olsun farketmez. Ödünç ve emanetlerin sahip­lerine verilmesi gibi. Yine gasp edilen ve çalman mallar ile rüşvet ve hile gibi yanlış yollardan edilmiş malların gerçek sahiplerine verilmesi de böyledir.[86]

 

Rehn

 

(rehin)

Sözlükte, İbn Fâris'in belirttiğine göre "bir hak ya da sebe­be bağlı olarak bîr şeyin varlığına delalet eden asıl unsur" demektir.

Terim olarak fıkıhçılar tarafından iki açıdan yorumlan­maktadır.

a) Rehin akdi: Fıkıhçılar bu kelimeyle akdi yani rehin sözleşmesini kastettikleri zaman, "malî bir varlığı, alınması mümkün olan bir hak mukabilinde hapsetmek ve tut­mak" şeklinde tarif ederler.

b)  Merhûn: Bu kelimeyle merhûnu, yani rehin olarak bırakılan eşyayı kastettikleri zaman "borcun alınması tehlikeye düştüğünde malî değerinden alınmak üzere borç ga­rantisi olarak bırakılan mal" biçiminde tarif etmişlerdir.[87]

 

Resm

 

Sözlükte yazma, nişan, alamet veya işaret koyma gibi an­lamlara gelir. Nitekim "rasemtul-kitab" ifadesi "kitabı yaz­dım" şeklinde yorumlanır. Yine bu kelime "şehide alâ res-mi'1-kabale" şeklinde de kullanılır ve "sayfanın yazılması­na şahit oldum" anlamına gelir. Ayrıca, eski eser, eski eser kalıntıları ve sahibi belli olmayan eski eserler manalarına kullanıldığı da olur. Çoğulu "rusûm" şeklinde gelir.

Modern maliye bilimine göre de, devletin verdiği hiz­metlere karşılık olarak vergi şeklinde aldığı her türlü malî kıymetin adıdır. Ancak fıkıh dilinde bu anlamıyla kullanıl­maz.[88]

 

Rızâ

 

Sözlükte, "suht (öfkelenme, kızma)" kelimesinin zıttı ola­rak kullanılmaktadır. "Rıza'1-abdü anillah" ifadesinin anla­mı "kulun, Allah'ın getirdiklerini kötü görmemesi ve beğenmezlik etmemesi" demektir. Yani insanın, kazandığım da kaybettiğini de, nefsinde bir değişiklik olmaksızın hoş karşılamağıdır. "Rızallahü ani'1-abd" ifadesi ise, Allah'ın kulunu, emirlerini yapar, yasaklarından kaçar görmesidir.

Fıkıhçılar bu kelimenin anlamı konusunda iki görüş ileri sürmüşlerdir:

Birincisi Ebu Hanefî'nin görüşüdür: Buna göre rıza "son derece mükemmel ve isabetle yapılan bir tercih" de­mektir. Bu tercihin neticesinde yüz gülümser ve memnun­luk duyar. Bazıları da bu kelimeyi "bir şeyi güzel bularak tercih etmek" şeklinde yorumlamışlardır.

ikinci görüş ise, Şafiî, Mâliki ve Hanbelî âlimlerinin ço­ğunluğunun görüşüdür. Buna göre rızâ, "beğenmeme gibi bir duygu karıştırılmadan bir işi yapmaktır."

Bu durumda, Hanefîlerin görüşü çoğunluğun görüşüne göre daha hususi bir anlam taşır.

Tercih son derece mükemmel olmasa ve memnuniyet ortaya çıkmasa bile, bir eser yapmaya yönelik sadece bir niyet dahi, çoğunluğa göre rıza olarak değerlendirilir.

Böyle olduğu zaman Hanefîlere göre bu durum rıza ola­rak değerlendirilemez. Rızâ olarak değerlendirilebilmesi için az miktarda da olsa tercih ve iyi bulmak duygusu ger­çekleşmiş olmalıdır.[89]

 

Rızk

 

(aynî Ödeme)

Sözlükte, Allah Teâlâ'nın, canlıların beslenmesi için yarat­tığı şeylerin ismidir. Yani bunlarla hayvanların vücutları beslenir, kuvvetlenir ve gelişir, Rızk-ı hasen ifadesi ise, iste­ği anında sahibine zahmetsiz olarak ulaşan nimet demektir. Yine bu deyim "zorlanmadan, hesap kitap edilmeden kolay­ca elde edilen şeyler" biçiminde de yorumlanmıştır.

Terim anlamına gelince ihtiyaca yetecek miktarda, ay­lık ya da günlük olarak, askerlere, hakimlere, müftü, imam ve müezzinlere ve diğer görevlilere Beytüimalden ayrılan gıda ve eşyalara denir.

Bazı âlimler rızk ile atayı (bağış ve ihsan) birbirinden ayırmışlar ve atayı, "ihtiyaca göre ayrılmayan, fakat hak sahibinin sabrına ve dinî emirlere bağlılığına göre verilen hediyeler" şeklinde tarif etmişlerdir. Rızk ise mutlaka kifa­yet miktannca ayrılan mallar için kullanılır. Ayrıca, atanın senelik veya aylık, "rızk"ın ise günlük olarak verildiği de söylenmiştir.

Kerhî'nin Muhtasar'ında atânm askerlere rızkın da fu­karaya verildiği yazılıdır.

Sonuç olarak fıkıhçüann, çoğu yerde bu iki kelime ara­sında fark görmedikleri ve birbirinin yerine kullandıkları söylenebilir. [90]

 

Ribâ

 

(ribâ/faiz)

Sözlükte artış, fazlalık ve yükseklik anlamlarına gelir.

Terim olarak, şeriat bu fazlalık ve artışı özel bir anlamda ve iki kısma ayırarak yorumlamıştır:

1- Cahiliyye ribâsı: Bu ribe'd-düyûn ve ribe'n-nesîe şek­linde de isimlendirilir ve bu da iki şekilde olur.

Birincisi, birisinin zimmetinde başkasına ait bir borcun sabit olması ve varlığının kesinleşmesi biçiminde ortaya çı­kar. (Burada borcun karz, satış veya başka bir sebeple doğ­muş olması arasında fark yoktur.) Borç müddeti sonunda alacaklı parasını isteyince borçlu ona, "bana süre ver, kar­şılığında paranın miktarım artırayım" der ve alacaklı da bunu kabul eder.

Bir kimse başka bir şahsa on lira vererek bir müddet sonunda onbir lira istese ve bu da taraflarca kabul edilse, ikinci şekil ortaya çıkmış olur.

2- Ribe'1-büyû': Bunun haramlığı Hz. Peygamberin "Al­tın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla eşit ve peşin olarak değiş­tirilir. Eğer bunlar arasında fark bulunursa peşin olarak dilediğinizi yapınız" mealindeki hadisiyle kesin olarak ha­ram kılınmıştır.

Bu çeşit ribânın da iki şekli vardır: Ribâ-i fadl (fazla-hk faizi), ribâ-i nesâ (erteleme faizi).

Eğer bir kimse, bir dirhemi iki dirhem karşılığında ya da bir Ölçek hurmayı iki ölçek hurma mukabilinde ve peşin olarak satarsa bu muamele ribâ-i fadl olur.

On dirhem karşılığında bir dinar ya da bir ölçek hurma bir ölçek arpa karşılığında veresiye olarak satılsa bu da ribâ-i nesâ olur.

Durum böyle olmakla beraber, fikıhçılar bu yasağın sa­dece sayılan altı sınıf mala mahsus olduğu ya da diğerlerini de kapsadağı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Burada ih­tilaf edilen asıl konu, eğer bu hüküm, sayılan altı sınıf ma­lın dışındaki malları da kapsıyorsa bunun sebepleri ve bu sebeplerin haram olup olmadığı meselesidir.[91]

 

Ribh

 

(kâr)

Sözlükte ticaretten elde edilen kâr demektir. Daha geniş ola­rak bir işten elde edilen her türlü fayda için kullanılır. Kar sözcüğü bazen ticaret sahibine yani tacire, bazen de bizzat ticarete dayandırılır. Meselâ "o, ticaretinde kâr etti" denildi­ği gibi, "onun ticareti kazandı" şeklinde de söylenir.

Terim olarak, sermayenin çeşitli işlemler yoluyla dön­mesi neticesinde elde edilen artışa denir.

Ribhin meşru ve gayri meşru kısımları vardır. Eğer ribh meşru (yasal) ve helal bir akit sonucunda elde edilmiş­se meşru, haram bir tasarruf sonucu kazanılmışsa gayri meşru olur.

Ribh, bir çeşit artış ve çoğalmadır. Bu takdirde "her ribh bir nemadır; fakat her nema bir ribh değildir." Çünkü nenıâ bazen ribh,, bazen gaile (gelir), bazen de fayda (men­faat) şeklinde ortaya çıkar.[92]

 

Rihan

 

(rehin/ödlü)

Sözlükte (rehn) sözcüğünün çoğuludur. Bu da borca karşı­lık güvence olarak ortaya bırakılan her çeşit hak ve mal de­mektir. Nitekim Bakara sûresinin 283. ayetindeki "alınmış bir rehin" ifadesi bu anlamda kullanılmıştır. Ayrıca üzerin­de yarışma yapılan şey anlamına da gelir.

Eğer bu kelime mürâhene kalıbına dönüştürülerek kul­lanılırsa tehlike manasında kullanılmış olur. Bir topluluk bireylerinden her biri yarış esnasında kazanan yarışçıya verilmek üzere herhangi bir eşya (çıkardıkları) koydukları zaman "râhentuhû" veya "terâhene'1-kavm" ifadeleri kulla­nılır.

Bazı yorumcular da, atıcılık için konan ödüle "nidâl", at yarışları için konan ödüle "rihan" ve her ikisi için konan ödüle de "sibak" dendiğini söylemişlerdir. Fıkıh dilinde de bu anlanılanyle kullanılır.[93]                   

 

Rikâz

 

(gömü/maden)

Sözlükte, ister hazine gibi insan eliyle isterse madenler gibi ilâhî olarak gömülü halde bulunmuş olsun, akla gelen her türlü mal şeklinde tarif edilir.

Terim anlamı konusunda fıkıhçılar ihtilaf etmişler ve bu konuda iki görüş ortaya koymuşlardır.

İlki Şafiî, Mâliki ve Hanbelî fıkıhçılannın çoğunluğu­nun görüşüdür. Buna göre rikâz Cahiliyye dönemindeki gö­mülü mallar demektir. İkinci görüş ise Hanefilerin görüşü­dür ki, yeraltında yoğun halde bulunan mallar şeklinde yo­rumlanır. Bu mallar ister böyle yaratılmış olsun, isterse in­sanlar tarafından konulmuş olsun aynı hükme tabidir. Bu durumda rikâz deyimi hem tabiî madenleri, hem de gömü­lü hazineleri içine alır.[94]

 

Risale

 

(elçilik)

Sözlükte, herhangi bir işin bir kimseden diğerine gitmesi demektir. Kelimenin asıl anlamı mecelle, yani dergi ve mec­muadır. Yani bir türden olan sınırlı konuları ele alan bir çe­şit gazete demektir.

Terim olarak "bir kimsenin, diğerine ait bir sözü, bir başkasına, herhangi bir müdahale yapmaksızın bildirmesi" şeklinde tarif edilir. Yani risale, sadece ifadeyi nakletmek ve sözü gönderenden gönderilene ulaştırmak için hazırlan­mıştır. Burada şart olan sözleşmenin risaleyi gönderene dayandırılmasıdır. Bu yüzden aracı (elçi); "Ben sadece elçi­yim ve bu malı şu kadara sattım" şeklinde ifadesini beyan ederek görevini yapmış olur.

Mecelle'nm 1454. maddesinde belirtildiğine göre, risale ve­kâlet gibi değildir. Bu sebeple sarraf bir miktar borç vermek istediğinde, borç isteyen kimseye hizmetçisini göndererek parayı vermesini söyler. Bu durumda hizmetçi söz konusu mu­amelede elçi olarak görev yapmış olup vekil değildir.

Belki de risâlet ile vekâlet arasındaki en önemli fark şu olabilir: Risale çoğu kere sözlü olarak gerçekleşirken, vekâ­let ekseriyetle, vekâlet lafızlanyla ve akit şeklinde meyda­na gelir. Yine risâlette akit gönderene dayandınlırken, ve­kâlette vekil muhayyerdir, isterse kendine dayandırır, is­terse müvekkiline.

Sözleşmle hakları vekâlette vekile döner. Çünkü o akdi uygulayandır. Risâlette ise sözleşme hakları elçiye dönmez. Zira o sadece akdin şartlarını tebliğci durumundadır ve hakların hepsi asıl onu gönderene döner. Çünkü sözleşme­nin asıl muhatabı odur. [95]

 

Rişvet

 

(rüşvet)

Sözlükte, reşâ kökünden alınmış bir kelime olup ip anla­mında kullanılmıştır. Birinden bir rüşvet istendiğinde "isterşâhu (ondan rüşvet istedi)" denilir. Rüşvet verildiğinde ise "raşâhu (rüşvet verdi)" denilir. Rüşvet alan kimse için de "irteşâ" denilir. Rüşvet isteyen ile rüşvet alan arasında bir bağ kurduğu için olay, ip anlamına gelen rüşvet kelime­siyle isimlendirilmiştir.

Deyim olarak Cürcânî'nin tarifine göre "Bir hakkın ip­tali ya da bir yanlışın meydana gelmesi için verilen şey" bi­çiminde yorumlanmıştır. Nevevi de "Rüşvet, hakim ve ben­zeri idarecilere kesin olarak haram kılınmıştır. Çünkü ida­recilik bunlara, doğru hükmetmesi ve zulümden kaçınma­sı için verilir ve bu ikisi de onlara vaciptir, asıl görevleridir. Bu yüzden yapılan işlere bir karşılık almaları caiz değildir. Eğer rüşveti veren onunla bir yanlışa ulaşıyorsa, bu kesin­likle haramdır. "Rüşvet veren mel'undur" ifadesinden kastedilen bu tür rüşvettir. Eğer rüşvet veren onunla bir hak­kım kazanıyor ya da zulümden kurtuluyorsa bu haram de­ğildir. Fakat bu durumda rüşvetin caiz mi yoksa vacip mi olduğu ihtilaf konusudur"demiştir.

Ibn Kayyim'in bu konudaki görüşü de şöyledir: "Rüşvet ile hediye, şekil bakımından birbirine benzeseler de mak­sat bakımından ayrılırlar. Rüşvet verenin maksadı, bir hakkın bozulması ya da bir yanlışın gerçekleşmesidir. İşte bu kimse Peygamber (s.a.v.) Usanınca mel'undur. Eğer rüş­vet verenin kastı, üzerindeki zulmü kaldırmak ise bu du­rumda lanet sadece rüşveti alan içindir. Hediye verene ge­lince; bunun maksadı sevgi, dostluk ve yardımlaşmadır. Bununla bir mükâfat kazanmayı uman kimse karşılığını alır. Kâr amacını güden kimse de kazancını artırır.[96]

 

Rukbâ

 

(ölüme bağlı bağış)

Sözlükte irtikab kökünden alınmış olup bekleme anlamına gelir.

Terim olarak bir çeşit hibe veya bağış demektir. Bu, me­selâ ev sahibinin şu şekilde demesiyle mümkün olabilir: "Bu evi sana bağışladım veya bu hayatım boyunca senin ol­sun, ancak sen benden önce Ölürsen ev tekrar bana döner. Eğer ben senden önce ölürsem ev senin ve sonra evlatları-nmdır." Sanki o şöyle demektedir: Ev ya sonraya kalanımı­za aittir, yahut da en son ölenindir.

Bu durumda iki kişiden her biri arkadaşının ölümünü beklediği için mesele böylece isimlendirilmiştir.[97]

 

Rüşd

 

(ergenlik) 

Sözlükte rüşd ya da reşed kelimeleri hidayet ve istikamet an­lamlarına gelir. Bu kelimenin zıttı gayy (dalalet)âır.

Deyim olarak rüşd, çocukluğu takip eden olgunluk ve erginlik dönemi demektir ve insanı mallarında tasarrufa ehil ve yetkili kılar. Fıkıhçılar bunun hakikati ve şartları konusunda iki görüş bildirmişlerdir.

Birinci görüş Ebu Hanife, Malik ve Ahmed b. Hanbel'in görüşüdür. Bunlara göre çocuğun rüşdü, mallarını ıslaha, geliştirmeye ve yerli yerinde harcamaya kadir olması de­mektir. Bu konuda yükümlünün adaletli ve günahkâr olup olmadığına bakılmaz. Kim bu sıfata sahip olursa fâsık (gü­nahkâr) bile olsa malı kendisine verilir.

İkincisi Şafiî ve bazı Mâliki âlimlerinin görüşüdür. Bu­na göre rüşd, dindarlık ve malın iyi kullanımıdır. Bu du­rumda insan dininde fıska düşmeksizin malını iyi kullanır bir duruma gelmedikçe malı ona teslim edilmez.[98]

 

S

 

Sâ'î

 

(zekat tahsildarı)

Sözlükte, herhangi bir iş ya da topluluğun valisi veya yöne­ticisi demektir. Bu kelimenin asıl anlamı koşmaksızın hız­lı yürümek şeklinde belirtilmektedir ve ister hayır, ister şer olsun bir işte ciddiyet anlamında kullanılır. Feyyumi'ye göre; kelimenin asıl anlamı, her türlü iş için kullanılan ta­sarruf (yetki)tur. Matla fda belirtildiğine göre de, topluluk için bir iş yapan herkes onlar üzerine sâldir. Ancak çoğu kere bu kelime dürüst valiler için kullanılır.

Terim olarak, zekat toplayan memurlar için kullanılan bir isimdir. Bu kişi, sevâim denilen hayvanların zekatını toplamak üzere devlet başkanı tarafından gönderilen kim­sedir. Çoğulu su'ât şeklinde gelir. [99]

 

es-Sabiyyü'l-Mümeyyîz

 

(yetişkin çocuk)

Sözlükte temyiz, birbirine benzeyen veya karışan şeyleri ayırmak anlamına gelir. Ayrıca anlama ve kavramayı sağ­layan zihin gücü manası da vardır.

Deyim olarak sinnü't-temyîz kavramının anlamı çocu­ğun zararına olanları faydasına olanlardan ayırabileceği ergenlik yaşıdır. Bu kavram sanki çocuğun, kendi bilgisiy­le eşyaları ayırt edebildiği zaman kullandığı "meyyeztü'l-eşyâ" ifadesinden alınmıştır.

es-Sabiyyul-mümeyyiz devimine gelince; fıkıhçılar bu­nu malî muameleler konusunda işlemişlerdir. Bundan maksat akdin mana ve maksadını anlayabilecek yaşa gel­miş çocuktur. Bir başka deyişle anlama, kavrama ve farke-debilme yaşma gelmiş küçük çocuktur. Yani çocuk bu yaş ve çağda çevresinde gelişen bazı olayları bilmeye başlar ve bunlarla bir dereceye kadar fayda ve zararını anlama gü­cüne ulaşır. Ayrıca kamu işlerindeki maslahatı da faydasız işlerden ayırabilir. Meselâ satışın, bir şeyi mülk olmaktan çıkarmak; alışın da onu alıp getirmek olduğunu bilir. Ayrı­ca alım satım ile kâr elde etme veya malın artırılması ama­cı güdüldüğünü kavrar. Yine açık bir ğabn-ı fahişi de farke-debilir.

Fıkıhçılara göre temyiz yaşının belirli bir sınırı yok­tur. Bunun sebebi de çevre ve iklimlerin farklı oluşudur. Hanbelîler ile bazı Hanefîler yedi yaşını temyiz yaşı ola­rak belirlemişlerdir. Çünkü çoğu kere orta halli bir çocuk bu yaşa ulaştığında anlama gücü ortaya çıkar ve mümey­yiz olur.

Bununla birlikte mümeyyiz çocuk için özel hukuki hü­kümler ortaya çıkmıştır. Özellikle akitlere ilişkin malî tasarruflarda konuya ilişkin özel bölümler vardır. İsteyenler fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerine müracaat edebilirler. [100]

 

Safka

 

(tek satışlı akit)

Sözlükte safk kelimesinden türemiş bir isimdir ve satış anında birbirine vurmak veya bir başkasının eline vurmak anlamlarına gelir. Araplarda, satış işlemi kesinleştiğinde alıcılardan biri mal sahibinin eline vururdu. Sonraları "saf-ka" kelimesi bizzat satış akdi anlamında kullanılır oldu.

Deyim olarak safha, "tek fiyat ile yapılan bir sözleşme" için kullanılır. "es-Safkateyn fî safka" ifadesine gelince; bundan maksat bir akitde iki akdi toplamak ve böylece akit-lerdeki gerçek bedeli veya fiyatı gizlemektir. Meselâ satış ile icarı, ödüncü, selemi ve evliliği bir araya toplamak gibi.

Bu işlem şöyle gerçekleşir: Bir adanı diğerine, ben sana şu malımı, şu paraya peşin, şu malımı da veresiye sattım der ve .böylece ayrılırlar. Yani müşteri hangi fiyatlardan sa­tın aldığım bilmeden ayrılır. [101]

 

Sâibe

 

(serbest, azatlı köle)

Sözlükte atılmış, terkedilmiş şey anlamında kullanılır. Sa­hibinin attığı mal demektir. Yani sahibinin herhangi bir kimseye mülk olarak vermediği ya da hayır olarak vakfet­tiği ve terkettiği mal ve eşyadır.

Kur'an'da bu kelime ile bir hastanın iyileşmesi, bir yiti­ğin bulunması veya benzeri herhangi bir nezre (adağa) bağlı olarak serbestçe otlamak üzere bırakılan deve kaste­dilir.

Deyim olarak da fıkıhçılar bu kelimeyi azad edilen kö­le için kullanırlar. Artık bundan sonra sahibinin onun üzerinde velayeti yoktur, malını dilediği yere koyabilir. Çünkü onun varisi de yoktur.

Bu bakımdan el-Cübbî "saibe"yi şöyle tarif etmiştir: "Sahibinin diğer müslümanlar adına azat ettiği ve fakat onlara tabi kıldığı köledir. Çünkü onun sahibi müslüman­lar içinde serbest kılmış, terketmiş ve boş bırakmıştır." Bu durumdaki bir kimsenin tekrar köleliği hakkında yasak konmuştur. [102]

 

Sarf

 

(para değişimi)

Sözlükte, bir şeyi bir halden bir hale dönüştürmek veya başka bir şey ile değiştirmek anlamlarına gelir.

Deyim olarak "para ile parayı satmak" şeklinde yorumlanır. Meselâ altın para ile gümüş para satmak gibi. Bu durumda biri diğerine dönüştürülmüş olur ve bedeli alınmış demektir.

Mutarrazî'nin yazdığına göre "sarf m asıl anlamı nak­letme veya artma demektir. Bu sebeple fiyat ve kıymetlerin birbiriyle satışı "sarf' olarak isimlendirilmiştir, Bu, çoğu kere yapıldığı gibi ister tarafların ziyade ve artış talebiyle olsun, isterse akit meclisinde iki ayrı bedelin el değiştirme­si şeklinde yapılan özel bir akit olsun aynı ismi alır. [103]

 

Savâfî

 

(sahipsiz toprak)

Sahibi Ölen ve mirasçısı bulunmayan arazi ve emlak ile sul­tanın, sahibi bilinmeyen akardan kendisi için seçtiği mal­lara denir. [104]

 

Sayd

 

(avlanma)

Sözlükte avlanma anlamında mastardır ve kaçma kabiliye­ti ve gücüne sahip olan hayvanlara üstün gelerek elde et­mek demektir. Râgıb'm dediğine göre şeriatta sayd, mâliki bulunmayan, kaçma güç ve kabiliyeti bulunan ve eti helal olan hayvanları elde etmektir.

Ayrıca bu kelime avlanan hayvanlar için de kullanılır. Bu açıdan Mutarrazî saydı, "yaratılışı itibariyle vahşi (ehli olmayan) ve ancak tuzak ile elde edilebilen hayvandır" şek­linde tarif etmiştir.

Tehânevî, Mutarrazî'nin bu tarifinde geçen bazı ifadele­ri şöyle yorumlamıştır: Hayvanın mümtenî olması kaydı tavuk, ördek ve benzeri hayvanlar içindir. Çünkü bundan maksat hayvanın ayak ve kanat gibi kaçmasını sağlayacak organlara sahip olmasıdır. Mütevahhiş olması kaydı, ehlî güvercin kuşu gibi hayvanlar içindir. Çünkü bunun anlamı hayvanın ne gece, ne de gündüz insanlara alışmamış olma­sı demektir. Tab'an kaydı ise ehlî iken vahşileşen hayvan­larla ilgilidir. Bunların avlanması helal değildir; ancak bo­ğazlamakla helal olur. Bu gruba geyik gibi vahşi iken ehli-leşmiş hayvanlar da dahildir.

"Ancak tuzak ile elde edilebilen" ifadesine gelince bunun anlamı "hiç kimsenin sahibi olmadığı hayvan" demektir. [105]

 

Sayrafe

 

(para bozma, sarraflık)

Sözlükte ve fıkıh biliminde para ile parayı satmaya denir. Meselâ "sarraftü'd-dînâr bi'd-derâhim" denilir. Yani "altın parayı gümüş paraya sattım" demektir. Bunun ism-i faili yani meslek ismi olarak kullanılan kalıbı sayrafi, sayrafve sarraf şeklinde gelir. Mutarrazî'nin dediğine göre, iyilik ve kıymet bakımından dirhemi dirheme değiştirmek de bir çe­şit sarf, yani birini birine tercih demektir.

Kim bu tercihi yapabiliyorsa ve iyi ile kötüyü ayırabili-yorsa sarraf, sayraf veya sayrafidir, denilmiştir. Kelime sarf kökünden türemiştir ve üstün tutma, tercih etme an­lamına gelir. Çünkü tercih edilen şey hata ve noksanlıklar­dan temizlenmiş demektir.[106]

 

Sebak

 

(yarış Ödülü)

Sözlükte, yarışçıların kazanmak için yarıştıkları ödül anla­mına gelir ve yarışı kim kazanırsa onu alır.

Bunun aslı şudur: Eski çağlarda yarışmacılar, herhangi bir konuda yarışmak istedikleri zaman bir kamışın ucuna ya da içine bir ödül koyarlar ve onu ulaşmak istedikleri bir yere dikerlerdi. Kim oraya ilk önce ulaşırsa kamışı ve ödülü alırdı.

Ebu Süleyman el-Hattâbî "sebak" sözcüğünü şöyle tarif etmiştir: "Kazanan yarışmacının bu başarısına karşılık olarak konan hediye ve benzeri şeylerdir."

Fukaha sebak'm caiz olup olmadığı konusunda ikiye ayrılmışlardır: Birinci görüş Hanefîlerin görüşü olup, dört çeşidin dışındaki sebak caiz değildir. Bunlar, kılıç (ok), in­san, deve ve at. İkinci görüş ekseriyetin görüşüdür ve üç çe­şidin dışındakiler caiz değildir. Bunlar da ok, at ve devedir.

Nasl ucu sivri ok, hafir at, hıf da deve demektir. Bura­da bütünden küçük parçalar zikredilmiş, fakat bütünün kendisi kastedilmiştir. [107]

 

Seddü'z-Zerâr

 

(kötülük yolunun kapatılması)  

Sözlükte zerfa bir şeyin varlığına kesin olarak sebep olan araç, vesile anlamına gelir.

Sedd kelimesi ise bir şeyin olmasına veya gelmesine en­gel olan şey biçiminde yorumlanır.

el-Cübbfnin bijdirdiğine göre; Zerî'anm asıl anlamı sahraya serbestçe otlamak üzere salıverilmiş deve demek­tir. Geyik ve yabani inekler gibi bazı av hayvanları zaman­la ona alışırlar. Bir müddet sonra devenin sahibi ona doğru yaklaşarak bu yabani hayvanları avlamak ister. İşte böyle­ce deve sayesinde bu yabani hayvanları istediği zaman av­lama imkânı elde etmiş olur. İşin aslı da budur.

Her şeye sebep olan başka bir şeyin var olduğu herkes tarafından söylenmektedir. Devenin aldatması da yabani hayvanların avlanarak yok olup gitmesinin sebeplerinden biridir.

Terim olarak bu ifade, zahiren mubah olmakla birlikte sonuçta kötülüğe ve tehlikeye sebep olan her türlü söz, iş ve davranış şeklinde yorumlanır.

Şâtıbî bu konuda şunları yazmıştır: "Bunun hakikati kötülüğe sebep ve vesile olan iyiliktir. Bu yüzden sedd-i zerai' ifadesi de, sonucunda kötülük ve tehlikelere yol açan ve aslında mubah olan söz, iş ve davranışların yasaklan-masıdır. Başka bir deyişle, kötülüğü önlemek için yapılan doğru ve mubah bir hareket, sonuçta başka bir kötülüğe yol açıyorsa bu helal eylem yasak edilir. [108]

 

Sefeh

 

(savurganlık)

Sözlükte zayıflık, hafiflik, kişilik zayıflığı ve akıl noksanlı­ğı gibi anlamlara gelir.

Terim olarak, hayırda bile olsa dinin ve aklın hilafına malın telef ve israf edilmesi, ziyana sokulması şeklinde yorumlanır. Meselâ ihtiyaç olmadığı halde bir kimsenin bü­tün malını mescid yapımı için harcaması gibi.

Sefeh'in sebebi, insanı aşırı öfke veya aşırı sevince gö­türen kişilik zayıflığı ya da kişinin dinî veya dünyevî bir fayda endişesi taşımadan çalışma düşüncesi olabilir.

Mecelîe'de geçtiğine göre sefih: "Malım yerli yerinde har­camayan ve masraflarında çok aşırı giden kimsedir. Ebleh ve sadedil olmaları sebebiyle kâr ve temettü yolunu bilmeyip de malını alıp vermede aldanan kimseler de sefih sayılır.[109]

 

Seleb

 

(düşman ölüsünün üstündekiler)

Sözlükte soyulmuş şey anlamına gelir. Yani insan ve diğer canlıların üzerinden çıkarılan ve soyulan eşya demektir. Kelime, bir şeyi gizlice çekip almak anlamına gelen "selb" kökünden türemiştir.

İbn Fâris bu kelimeyi "bir şeyi başkasının üzerinden zorla çıkarıp almak" şeklinde açıklamıştır.

Terim olarak Râgıb "ölenin merkebi ve üzerindeki si­lah, elbise, eyer ve yular gibi eşyalar" biçiminde yorumlamıştır.

Tehânevî ve diğer bazı bilginlerin yorumu da şu şekil­dedir: Aslında, ölünün yanında bulunan köle, merkep, emtia ve benzeri soyulmuş eşyalar seleb değildir. Bunlar gani­met türünden şeylerdir. Hadiste geçtiğine göre "Kim bir kimseyi öldürürse eşyaları onundur."

Kadı Iyaz'a gelince; o da şu açıklamayı getirmiştir: "Se­leb, ölünün üzerinde bulunan elbise ve âlet gibi öldürenin aldığı eşyalardır." Bu açıklama selefin görüşüne de uygun düşmektedir. Seleb'in çoğulu eslâb'dır.

Selb kelimesi ise, başkasının üzerinden zor yoluyla alı­nan ve çıkarılan eşya anlamına gelir. Meselâ "selebtühû" yani, "onun elbisesini zorla ve kasten çıkarıp aldım" denilir. [110]

 

Selef

 

(selem akdi)

Sözlükte ve fıkıh dilinde "selem akdi" manasına kullanılır. Şu kadar var ki, "selem" tabiri Hicaz bölgesinde, selef tabi­ri de Irak bölgesinde daha çok kullanılır.

Kflı Iyaz'a göre bu kelime "tekaddüm (önden veri­len)" manasına geldiği için peşin verilen sermaye de bu isimle anılmıştır.

Ayrıca bu sözcük fikıhçıların dilinde karz (borç) mana­sında da yorumlanır. Nitekim aynen ödemek üzere borç pa­ra istendiğinde tesellefe ve isteslefe fiilleri kullanılır. Eslefe fiili de aynı anlama gelir. Meselâ "esleftühû" denildiğinde "ona borç para verdim" manası kastedilir.

Geçmişte böyle söylendiği için karz deyimi, selef olarak da isimlendirilmiştir. Çünkü geçmiş çağlarda borç sahibi (alacaklı) "filan kimsede benim şu kadar alacağım var" der­ken, selef ifadesini kullanırdı. [111]

 

Selem

 

(ön ödemeli alım)

Sözlükte verme, terketme ve peşin ödeme anlamlarına gelir.

Deyim olarak peşin para ile halen zimmette sabit ve mevcut olan bir malı satmak şeklinde tarif edilir.

Selemin şartlarına bağlı olarak fikıhçılar selemin tari­finde ayrılığa düşmüşlerdir. Hanefî ve Hanbelîler selemin sıhhati için sermayenin tek mecliste alınmasını, malın tes­liminin de aynı mecliste tecil edilmesini (ertelenmesini) şart koşarlar ve selem-i hali kabul etmezler. Onlara göre selem "Müecceli muaccele satmaktır."

Şâfîüer de sermayenin tek mecliste verilmesini şart koşmakla birlikte, selem-i hal ve selem-i müecceli caiz gö­rürler. Onlara göre de selem "Zimmette mevcut ve mevsuf olan bir malı peşin para ile satmaktır."

Mâlikîlere gelince; bunlar, selem-i hali reddederler ve sermayenin akit meclisinde verilmesi şartını ileri sürmez­ler. Yine sermayenin ödenmesinin, işin kolaylığı için iki, üç gün tecil edilmesini caiz görürler. Onlara göre selem "Zim­mette evsafı belirli bir malın, peşin para ya da benzeri bir bedel karşılığında ve belirli bir süre sonunda satılmasıdır.[112]

(Selem-i hal: peşin verilen birşey karşılığında veresiye bir malı satın ve teslim almak demektir.)

 

 Semen

 

(bedel)

Sözlükte ivaz, paha, bedel anlamına gelir. Râgıb'ın dediği­ne göre semen; satıcının, sattığı mal mukabilinde ayın ve­ya ticaret eşyası olarak aldığı bedelin ismidir ki, aslında karşılık olarak elde edilen her şey satılan malın semenidir. Terim olarak semen, kıymet mukabilinde kullanılır. Fi­kıhçılar bu kelimeyle ister malın gerçek kıymetine uygun olsun, ister ondan fazla olsun, isterse ondan eksik olsun, satıcı ile alıcının üzerinde anlaştıkları ivazı (bedeli) kaste­derler. Ayrıca onlar semeni, satış akdindeki mal mukabili olarak da kullanırlar ve bununla da ödenmediği takdirde zimmete borç olarak geçen mal bedelini kastederler.[113]

 

Semsera

 

(aracılık)

Sözlükte Farsça'dan Arapça'ya geçmiş bir kelime olarak belirtilir.

Deyim olarak tellalın, halk arasında cereyan eden tica­ri anlaşmalar, satış ve kira sözleşmeleri gibi gündelik mu­amelelerde, taraflar arasındaki arabuluculuk çalışmaları­na denir. Simsar ise, ticari bir anlaşma ya da bir kira söz­leşmesinin imzalanmasında taraflar arasında aracılık eden kişidir. Simsar, herhangi bir ticaret malının pazarlanması, bir akarın kiralanması ya da benzeri işlerde en uygun ve en iyi fiyatın elde edilmesi için çalışması karşılığında bir miktar ücret alır. Çünkü o satışa sunulan eşyayı tanıtmak ve özelliklerini anlatmak üzere yüksek sesle bağırır. Ayrı­ca, fiyatı artırmak isteyen olup olmadığını da araştırır. Simsarın ücreti ise, yukarıda sayılanları yapması karşılı­ğında ve işin bitiminden sonra belirlenir.

Simsarlar; tellallar, tavafçılar ve bağırıcılar gibi eski­den beri bilinen bir zümredir. Bunlar bir malı tanıtmak, reklamını yapmak ve sonunda yüksek bir fiyatla satmak için bağırıp çağırırlar. Hatta bazen müşteriyi teşvik için et­rafında dolaşırlar. [114]

 

Serika

 

(hırsızlık)

Sözlükte bir kişinin kendine ait olmayan bir malı gizlice al­ması anlamına gelir ve bu tariüyle şerl anlamından farklı değildir.

Terim olarak da şöyle açıklanmıştır: "Serika gizlice baş­kasının malını almaktır." Elin kesilme sebebi olup olmadı­ğına bakılmaksızın serikamn gerçek anlamı budur. Elin ke­silmesine sebep olan serika ise fıkıhçılar tarafından; "Er­gin, akıllı, hür ve İslâm ahkâmı ile yükümlü bir kimsenin, kendisine ait olmadığı kesin belli olan nisâb miktarı kıy-metindeki bir malı kapalı bir mekandan hırsızlık maksa-diyle almasıdır" şeklinde tarif edilmiştir. [115]

 

Sevm

 

(pazarlık)

Sözlükte sunmak, arzetmek ve fiyatı belirlemek gibi anlam­lara gelir. Meselâ "sâme'1-bâi' es-sil'ate (bayi malını satışa arzetti ve fiyatını belirledi)" ve "sâmel-müşteri el-mebîa (müşteri belirlenen fiyattan malı almak istedi)" denilir.

Bu kelimenin başka kalıpları da aynı anlamda kullanı­labilir. Ancak "tesavüm" iki kişi arasında gerçekleşir. Satıcının malını herhangi bir fiyattan satışa sunması, alıcının da bu fiyattan düşük bir fiyat vermesi demektir. Râgıb'ın dediğine göre sevm bir şeyi elde etmek için gitmek demek­tir ve burada gitme ile isteme fiilleri birleşmiştir.

Sevm kelimesi bazan gitme anlamında kullanılır. "Sâ-meti'1-iblü fe-hiye sâime" ifadesinde olduğu gibi. Bazen de isteme anlamında kullanılır: "sümtü keza" ibaresinde kul­lanıldığı gibi. Ancak, terim olarak kullanımı bu sözlük an­lamları dışında değildir.

Pazarlık üzerine pazarlığı yasaklayan hadise gelince; bu, satış üzerine satış yapılmaması demektir. Bu yasak hem alıcı hem de satıcı için geçerlidir. Bu işin aslı şöyle ce­reyan etmektedir: Bir satıcı herhangi bir fiyattan malım müşteriye sunar. Sonra isteklerini bildirir ve malın satıl­ması için çaba gösterir. Tam bu durumda iken bir başka sa­tıcı araya girerek, "bende bu fiyattan daha aşağıya mal var" der.

Terim olarak kullanılan "kabz alâ sevmi'ş-şirâ" ifadesi­nin manası ise müşterinin, satıcıdan beğendiği ve istediği bir fiyattan, mal satın alması demektir.

"Kabz alâ sevmi'n-nazar" tabiri de, bir kimsenin başka­sına göstermek üzere bir malı teslim alması anlamına ge­lir. Burada alıcının beğendiği ve istediği takdirde satın ala­cağım belirtmesi ve söylemesi gerekmez.

"Kabz alâ sevmi'ş-şirâ", "kabz ala sevmi'n-nazar" tabi­rinin aksine fıkıhçılar arasında daha çok bilinir. "Kabz alâ sevmi'n-nazar" ise sadece Hanefî âlimleri tarafından kulla­nılır. [116]

 

Sıhhatü'l-Akd

 

(akdin geçerliliği)           

Sözlükte sıhhat, eylemlerin en uygun biçimde yapılabilmesi için insanın sahip olduğu hal veya meleke olarak açıklanır.

Terim olarak fiilin (iki yönlü gerçekleşen) şeriata uy­gun olmasıdır. Cürcânî, "fiilin, ibadetlerde hükmü düşürü­cü veya muamelelerde talep edilen sonuçların elde edilme­sinin sebebi olmasıdır" şeklinde tarif etmiştir.

Fıkıh terimi olarak akd-i sahih, şer'an istenen sonuçla­ra ulaşılabilecek şekilde her türlü şart ve rükünleri kendinde toplayan akit yani sözleşmedir. Bu açıklama çerçeve­sinde Hanefîler sahih akdi "İmzalanmasıyla sonuçları orta­ya çıkacak bir şekilde nitelikleri ve aslı bakımından şeriate uygun olan sözleşme" şeklinde tarif etmişlerdir.

Asıldan maksat, meydana gelmesi istenen şeyin sabit olması, yani ortaya çıkması demektir. Aslın şeriate uygun olması demek de sözleşmenin, Şâri'in kabul ve itibar edece­ği durumda olmasıdır. Yani akdin bütün şart ve rükünleri­nin yetkilileri tarafından ortaya konması ve hükümlerinin de ilgili makam ve mekana iletilmesidir. Vasıflarımn şeri­ate uygun olması ise Şâri'in anlatılan şeyi öylece kabul ve itibar etmesi, yani vasıflarının şüphe ve hatalardan uzak ve geçerli olması ve akdi bozan şartlardan herhangi birisi­nin bulunmaması demektir.

Meselâ, Sâri' satış muamelesinde îcâb ve kabulün ol­masına ve bunların temlik ve temellük ifade etmelerine, icab ve kabulün akıllı kişilerce yapılmasına ve bunların karşılıklarının da fiyat ve değerli bir mal olmasına itibar eder. Şâri'in itibar ettiği şartlar bulunduğu zaman satış da aslı bakımından meşru olur. Ayrıca Şâri'in kabul ettiği bu asılın, özel niteliklere sahip olması gerekir. Meselâ, tecil edilecek mal değerinin belirli bir müddete kadar ertelen­mesi gibi. Şâri'in kabul ettiği bütün bu şartlar bulunduğu zaman satış, sıfatı yönünden meşru olmuş olur.

Akdin vasıfları ve aslı bakımından meşru olması sonuç­larının ortaya çıkmasına tam ve geçerli bir sebep teşkil eder. [117]

 

Sına'at

 

(zenaat)

Sözlükte sanatkârın mesleği ve işi demektir. Kefevî'nin dediğine göre, ister akli olsun, isterse başka yollarla olsun bir kimsenin deneyip yaptığı her bilgi onun için bir meslek ha­line geldiği zaman sınâ'a diye isimlendirilir.

Ancak fıkıhçılar sınâ'a deyimine âlet kullanılarak yapı­lan meslekler için özel bir anlam vermişlerdir. Kalyûbî de bu konuda "Sınâ'a âletle yapılan iştir, hırfe ise ondan daha geneldir" şeklinde bir yorum getirmiştir.

Herhangi bir işte âlet kullanıldığı zaman alışma ve za­mana ihtiyaç vardır. Gayret ve alışma sınaatm gereklerin­dendir. Bu sebeple herhangi bir işe, üzerinde alıştırma ya­pılıp bilgi ve becerisi kazanılmadan ve o işe tam anlamıyla mensup olmadan sınâ'a ismi verilmez denilmiştir.

Şerif Cürcânî ve diğer bazı âlimlerin de belirttiği gibi sı-naat, düşünmeksizin ihtiyari faaliyetlerin yapılmasına se­bep olan nefsi bir melekedir. Bu açıklamalara binaen sına-. at "imkânlar dahilinde bazı maksatları elde etmek için, ile­ri görüşlülükte bazı zenaat faaliyetlerini yapmaya mukte­dir kılan bir meleke ve kuvvettir" şeklinde tarif edilmiştir. [118]

 

Sığa

 

(akit sözcükleri)

Sözlükte iş, güç ve kudret manalarına gelir. "Sîğatü'1-kavl" ifadesi de sözün şekli, benzeri anlamına kullanılır. Burada iş ve güçte benzetme vardır. "Sîğatü'1-emr" sözü ise işin dü­zeni ve bütünü manasına gelir. "Sîgatü'l-kelam" ifadesine gelince, kavrama ve manaya delalet eden sözleri ve onu di­ğer kelimelerden ayıran Özel şekli demektir. Bu kelime "Adam altının şeklini değiştirip süsledi" anlamına gelen "sâğa'r-racülü ez-zeheb" ifadesinden alınmıştır.

Terim olarak kullanılan "sîgatü'l-akd" ifadesi, sözleş­meyi meydana getiren kelimeler, sözler ve ifadeler demektir. Bir başka deyişle, tarafların kendi rızalarıyla bir sözleş­me yaptıklarını gösteren ifadelerdir. Fıkıh dilinde bunların ismi icab ve kabuldür. Bu sebeple bazı yeni fıkıhçılar siğa deyimini "söz, yazı ve işaret olarak, tarafların iradelerini açıklayan ve onların bizzat kendi sözlerini ortaya koyan kelime ve ifadeler" şeklinde tarif etmişlerdir.[119]

 

Si'r

 

(fiyat) 

Sözlükte, bir şeyin üzerinde mevcut olan ve kabul edilen fi­yatıdır. el-Ba'lî bunu "ticaret mallarının değerini ifade eden, onların üzerinde bulunan ve artınlamayan fiyatlar" şeklinde tarif etmiştir.

Mecaz olarak, "eğer bir şeyin kıymeti ve değeri arttıysa fiyatı da artar" ifadesi çok kullanılır. Değeri çok düşen mal için de "bedava" denilir. Kelimenin çoğul biçimi es'âr kalı­bında gelir.

Terim olarak bu kelime sözlük anlamında kullanılır. Kadı Iyaz'm belirttiğine göre si'r, "bir şeyin çarşılarda re­vaç bulan değeri" demektir. Tes'îr tabiri de "bir malın fiya­tını attırmayarak belli bir sınırda durdurmaktır.[120]

 

Sil'a

 

(ticari mal)

Sözlükte her türlü emtia ve ticaret eşyası için kullanılır. İbn Fâris'e göre bu kelime, "satılan veya satışı söz konusu olan eşya anlamına gelir ve satın alman veya elde edilen eşya anlamı yoktur.

Sİl'a sözcüğü arz kelimesiyle aynı, fakat nakd kelimesiyle zıt anlamda kullanılır ki, altın veya gümüş gibi para­sal varlıkların dışındaki mal ve eşya şeklinde yorumlanır. Çoğulu sila' biçiminde olup fıkıh dilinde de bu anlamıyla kullanılır. [121]

 

Siyâset

 

Sözlükte bir şeye dayanmak ve onun faydasına olan işleri idare edip yönlendirmek anlamına gelir.

Kefevî Külliyât adlı eserinde bu kelimeyi, "Şimdiki ve gelecek halka kurtuluş yolunu göstererek ıslah etmek" şek­linde açıklamıştır. Kefevî bu yorumuyla "siyaset bazen sert, bazen de yumuşak davranışlarla halkı ıslah etmek üzere kucaklamaktır" diyen Nesefî ile yakın görüştedir.

Bazı fıkıhçılar siyaseti "hakkında sert delil olmasa da hakimin (yöneticinin) uygun gördüğü bir işi yapması" şeklinde anlamışlar ve bu hususta bazı kaideler koymuşlardır.

İbn Akîl'in tarifine göre siyaset, "hakkında vahiy gel­mese ve Hz. Peygamber bu konuda bir söz söylemese de, insanları kurtuluşa yaklaştıran ve kötülüklerden uzaklaştı­ran hal ve davranışlardır."

Ibn Nüceym de Makrizî'den naklederek siyaseti şöyle tarif etmiştir: O, ahlâkı, halkın menfaatini ve malî nizamı korumak üzere konulmuş kanundur ve iki kısma ayrılır: Birincisi facir bir zâlimden hakkı geri alan adalettir. Bu da şeriatın ta kendisidir ve onu bilen gerçek âlim; onu bilme­yen de gerçek cahildir. Diğeri ise zulmeden siyasettir ve şe­riat bunu haram kılmıştır.

İbn Âbidîn'in yorumuna göre de siyaset, fukaha naza­rında, yukarıda açıklananlardan daha özel bir anlamda kullanılır. Burada sonucunda ölüm bile olsa zorlama ve tedib vardır. Nitekim livatacı (eşcinsel) ve hırsız hakkında söylendiği gibi bu fiiller tekrar edilirse faillerin siyaseten öldürülmesi helal olur.

Bu sebeple bazı âlimler siyaseti, "hakkında serî bir hü­küm bulunan cinayete karşı, fesat kaynağını kesmek için sert davranmak" biçiminde tarif etmişlerdir.

Ayrıca siyaset ve ta'zirin aynı anlamda kullanıldığı da söylenmiştir. [122]

 

Suht

 

(haram kazanç) 

Sözlükte, aslından ayrılmış kabuk demektir. Bir şey sökü­lüp atıldığı zaman "suhıta'ş-şey" denilir. Yine Allah kafiri söküp attığı, kökünü kazıdığı zaman "sehata'llahu'1-kafîra biazâbin" denilir.

Deyim olarak suht, kazanması ve yenmesi helal olma­yan her çeşit mal şeklinde açıklanır. İbn Fâris'in yazdığına göre böyle bir şey, bekası olmadığı, varlığını kaybettiği için bu kelimeyle isimlendirilmiştir. Nesefî'ye göre de yiyen kimseyi harama düşürdüğü için mala bu isim verilmiştir. Kadı lyaz da böyle bir malın diğer mal ve servetin bereke­tini gidereceğini yazmıştır.

Râgıb'ın belirttiğine göre suht, ar ve haya sahibi insan­lara gerekli mahzurları belirtmek üzere kullanılır. Çünkü suht din ve insanlığı giderir. Nitekim Allah (c.c.) "Onlar ha­ram yiyicilerdir" [123] mealindeki ayet-i kerime ile böyle insanları kastetmiştir.

Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber "Haccâmın (kan alıcı) kazancı haramdır" buyurmuştur. Çünkü bu işlem her ne kadar dini gidermese de insanlığı ve merhameti yok eder. [124]

 

Sükût

 

(yükümlülüğün düşmesi)  

Sözlükte oluş veya olay anlamına gelir ve bir şeyin yüksek bir yerden alçak bir yere düşmesi şeklinde açıklanır. İnsa­nın yüksek bir mekandan düşmesi, ya da ihtiyarladığı za­man belinin bükülmesi gibi.

Deyim olarak fıkıhçılar bu kelimeyi taleb ve lüzumun kaldırılması anlamında kullanırlar. Meselâ, mecnundan teklifin düşmesi, dinî emirleri yapma, yasaklardan kaçma talebinin kaldırılması gibi. Yine bir kimseden nafakanın düşmesi, onun üzerinde böyle bir ödeme gereğinin ve borç yükünün olmaması, borcun düşmesi ve bu yükümlülükle­rin hepsinden beraati de böyledir. Ayrıca farzın düşmesi, bu konudaki emir ve talebin kaldırılması şeklinde de yo­rumlanır. [125]

 

Sulh

 

(uzlaşma) 

Sözlükte musâlaha ve tesâluh kelimelerinden türemiş bir isim olup, muhâsame ve tahâsum kelimelerinin zıttı bir an­lam taşır. Asıl anlamı ise insanlar arasındaki nefret ve düş­manlığı gidermektir.

Deyim olarak dört mezhep imamının ittifak ettiği tari­fe göre "hasımlar arasındaki çekişmeyi kaldıran ve anlaş­mazlığa düşenleri uzlaşmaya götüren anlaşmadır." Yine o, "meydana gelen çekişme ve ihtilafı karşılıklı rızaya dayalı olarak kaldıran anlaşma" şeklinde de tarif edilmiştir.

Mâlikîler bu tarife "çekişme ve ihtilafı, meydana gelme­den önce kaldıran akittir" ifadesini ilâve etmişlerdir.

İmam İbn Arafe'nin tarifi, de şöyledir: "Çekişmeyi ve korkuyu ortadan kaldırmak ya da meydana gelmesine ma­ni olmak için doğruya dönme ya da herhangi bir bedeli öde­meye davet etmektir." Burada zikredilen "korku" ve "mey­dana gelme" sözcükleri bilfiil olmasa bile muhtemel çekiş­me ve ihtilaflar için de sulhun yapılabileceğine işaret et­mektedir.

Fıkıhçılara göre sulh üç kısma ayrılır: ikrar, inkar ve sükut. [126]

 

Sûriyya

 

(görüşte anlaşma)

Sözlükte savvera kökünden alınmış olup şeklen ortaya çık­ma anlamına gelir. Sûrî kelimesi de suret kelimesinin ism-i mensubudur.

Terim olarak bir maksada binaen, tasarrufu ortaya çı­karma ve bu maksadın dışındaki şeyleri de gizleme demektir. Ancak burada diğer tarafın gizleme iradesinin bulun­ması gerekir ve iki kısımdır:

1- Sûriyya mutlaka: Tamamen şeklî olup yapmacık ve gerçekle hiç ilişkisi olmayan tasarruf.

2- Sûriyya nisbiyye bi't-tesettür: Bir tasarrufu, diğer bir tasarruf şeklinde gizlemektir. Satış şekliyle hibeyi gizlemek gibi.

"Süriyyatü'1-ukûd" ifadesine gelince bu yeni bir kulla­nım olup tarafların sözleşme üzerinde zahiren anlaşmaları demektir. Gerçek irade ise olumsuzdur. Eğer taraflar ara­sında böyle bir anlaşma varsa akit sûriyya olmuş demektir. Yani, işlem sadece şekil ve görüntü bakımından akittir, gerçekte ve işin özünde bir akitten söz edilemez.

"Sûriyyatü'1-ukûd" iki şekilde ortaya çıkar: Muvazaa ve Hezl.

Muvazaa: Tarafların açıklanan şartların aksine bir şe­kilde gizlice anlaşmalarıdır. Muvazaa bazen akdin aslında, bazen bedelde, bazen de şahıslarda olur.

Hezl: Boşboğazın ya da sözlerine şeı^î hüküm ve sonuç­ların uygulanması maksadı olmadan konuşan alaycının saçmalıklarıdır.

Bu durum ya sözleşmenin hemen ardından yapılan açıklayıcı, ya geçmiş bir muvazaa ya da konuşanların alay­cı veya boşboğaz olduğunu gösteren delillerle bilinir.[127]

 

Süftece

 

(kıymetli evrak) 

Sözlükte, Farsça'dan Arapça'ya geçmiş bir kelime olarak belirtilir. Kelimenin aslı süfteh olup sefâtic şeklinde çoğul yapılır ve sağlam şey anlamına gelir.

Deyim olarak ticarette kullanılan kağıt, mektup ya da senet benzeri evrak için kullanılır. Belgeyi düzenleyen kim­se buna, başka bir bölgede oturan vekilinin ya da alacaklı­nın ismini yazar. Bu belgeye dayalı olarak da ismi yazılı ki­şiye karz-ı hasen şeklinde vermekle yükümlü kılarak bir miktar malı teslim eder.

Bu muamelede, ödeme emrinin söz konusu belgeye da­yandırılması ve yol tehlikesi ile yükün zahmetinden kaçın­ma asıl amaç olduğundan adı geçen belgeye "süftece" ismi verilmiştir.[128]

 

Süknâ

 

(oturma hakkı)

Sözlükte sekene fiilinin mastarıdır ve evde ikamet etmek manasına gelir, ya da iskan etme anlamında bir isimdir; Rukbâ kelimesine benzer. Arapça'da "dârî leke süknâ" de­nilir ki, "evim senin için mesken olsun" manasına gelir.

Terim olarak Münâvî bu kelimeyi şu şekilde açıklamış­tır: "Süknâ bir evin ücretsiz olarak mesken şeklinde kulla­nılmak üzere verilmesidir."

Bu deyim fıkıh kitaplarında "Kadının kocası üzerinde­ki hakları" bölümünde geçmektedir. Yani kadına ne zaman nafaka ve barınak temini gerekir; ne zaman düşer?

Ayrıca, vakıf ve vasiyet konularında "hakk-ı süknâ" ifa­desi kullanılmaktadır. Fıkıhçıların bu konudaki yorumları şöyledir: Vakıf bir evde oturma hakkı elde eden bir kimse, hayatı boyunca ailesi ve hizmetçileriyle birlikte orada otu­rabilir. Yine kendisinin dışında istediği kimselere ücretsiz oturma imkânı sağlaması da hakkıdır. Vakıf sahibi uygun görürse bu ev, öldükten sonra çocuklarına intikal eder. Eğer çocukları yoksa, vakfedenin yetki verdiği kimseye dö­ner.

Vasiyet sözleşmesi ile bir evde oturma hakkı kazanan kimse, eğer evin rakabesi, vasiyet eden kimsenin malının üçte birinin dışında ise, hayatı boyunca çoluk çocuğu ve hizmetçileriyle birlikte burada oturabilir.

Ancak bu işin hayat boyu devam edebilmesi için ya va­siyetin mutlak yani herhangi bir şarta bağlı olmaması ya da ebedî oturma hakkının olduğuna dair vasiyette açık bir hüküm bulunması gerekmektedir. Eğer intifa hakkı belirli bir süre ile sınırlı ise, oturma hakkı da bu sürenin bitimi­ne kadar devam eder. Sonra oturma hakkı tekrar vasiyet edenin varislerine geçer.

Evin rakabesi, vasiyet edenin malının üçte birinin dışına çıkanlmamışsa ve varisler vasiyetin tümünü kabul et­miyorlarsa, vasiyetle oturma hakkını kazanan kimse sade­ce, mirasın üçte birinden çıkarılacak olan miktarına bağlı sınırlı bir müddet oturabilir. Terikenin üçte birinden çıka­rılan miktardan arta kalan intifa hakkı varislere aittir. [129]

 

Ş

 

Şahsiyyet

 

(kişilik) 

Bu kelime bir modern hukuk terimidir ve insan ve fiilleriy­le ilgilidir. Ya da insanın hak ve yükümlülükleriyle ilgili manevî bir kavramdır ve insandan ayrılması düşünülemez. Aslında bununla anlatılmak istenen, her insanda var olan tabiî kişilikten başka birşey değildir. Çünkü her insanın kendine özgü bağımsız bir kişiliği vardır ve bununla, insa­nın hak ve görevleri varlık kazanır.

Eskiden beri bilinen şahsiyet fikri üzerinde hukuki bir görüş gelişti ve sürekli var olan kamu yaran açısından itibari şahsiyet (tüzel kişilik) kavramı ortaya çıktı. Bu kav­ram bir kişiye ait değildir ve onu fertler temsil eder ve onun menfaatlerini yerine getirirler.

Daha sonra kavram biraz daha gelişerek hükmi (mane­vi) şahsiyet deyimi ortaya çıktı, ki bunu da örgütlenmiş kurumlar temsil eder. Pek çok insan ortak kazanmak ve umu­mi menfaatler elde etmek için güç ve imkânlarını birleşti­rirler. Böylece bağımsız maddi zimmetten faydalanabilir­ler. Meselâ şirketler, dernekler ve diğer kurumlar gibi. [130]

 

eş-Şart

 

Sözlükte, alâmet ve işaret gibi anlamlara gelir. Nitekim "sukûk" kelimesi de "şurût" manasına kullanılır. Çünkü sukûk, vesikaya delalet eden alamet ve işaretler de­mektir.

Deyim olarak şart, bir hükmün varlığını sabit kılan alamet ya da işaret şeklinde yorumlanır. Fıkıhçılar şartı, kaynağı itibariyle ca.%% ve sert, olmak üzere ikiye ayırmış­lardır. Bunların açıklaması aşağıda gelecektir.[131]

 

eş-Şartlpl-Ca'lî

 

(akdî şart)

Bu işlemin kaynağı kişinin iradesidir. Sözleşme ve yüküm­lülüklerini hep buna dayanarak ve buna bağlı olarak ya­par. Bu durumda eğer şart varsa, akit ve yükümlülükler de vardır. Eğer şart gerçekleşmezse akit ve yükümlülükler de yoktur. Yani sonuçta sözleşmenin varlığı da, yokluğu da şartın varlığına bağlıdır.

Fıkıhçıların belirttiğine göre şart-ı carînin aslı "bir şe­yi bir şeye bağlamaktır"; birinci bulunursa ikinci de bulu­nur. Bu açıklamadan hareketle şart-ı ca'lî "Bir işin olması­na bağlı her hükümdür ve bu iş sanki o hükmün alâmeti olur" biçiminde tarif edilmiştir. Meselâ, bir kimse kefaleti­ni kolay bir işe bağladı ve alacaklıya şöyle dedi: "Eğer sana borçlu olan filan kimse bugün sefere çıkarsa veya bugün seferden dönmezse borca ben kefilim". Borçlunun seferi ya da seferden dönmemesi, söyleyen için kefaletin varlığına ve doğmasına sebep olur. Eğer bu şart gerçekleşirse kefalet de sabit olur. Şart gerçekleşmezse borcu ödeme yükümlülüğü bakımından kefile dönülmez.[132]

 

eş-Şartu'l-Cezâî

 

(cezai şart) 

Bu deyim modern bir hukuk deyimi olup eski fıkıhçılar ta-rafından bu isimle bilinmez. Fakat kavram olarak bilinir. Konu fıkıh kitaplarının "akdin şartları" bölümlerinde de ele alınır.

Yeni anlamıyla "eş-şartu'1-cezâî" akitteki tarafların, ödenecek bedelin takdiri konusundaki ittifaklarıdır. Bu be­del, borçlu veya iltizamı alan kişi yükümlülüğünü yerine getirmez ya da geciktirirse hak sahiplerine, yani alacaklı­ya veya iltizama veren kimseye ödenecektir.

İşlemin böyle isinüendirilmesinin sebebi, akdin asli şartlarından biri gibi konmuş olmasıdır ve bu şart, alacak­lıyı ve iltizama veren kişiyi, zaten kendilerine ödenmesi ge­reken bedeli almaya hak sahibi kılacaktır.

eş-Şartul-cezâî konusunda asıl olan, ödenecek bedelin adil olarak takdir edilmesidir. Alacaklı ve iltizama veren bu bedele ancak, akit şartlarının uygulanmaması ya da ge­ciktirilmesi durumunda sahip olacaktır. Bu ikisi dışında, başka sebeplerle de ödeme gerekebilir. Meselâ, tarafların beklediği zararın daha fazlasının ödenmesi konusunda an­laşmaları gibi. Ancak bu durumda malî bir tehdit söz konu­su olur. Buna mukabil, beklenen zarardan çok az bir mik­tarın ödenmesi üzerinde ittifak ederlerse bu da "eş-şartu'l-cezâî" konusunda sorumluluğu hafifletme demektir.

Bazen bundan maksat, bedel miktarını sınırlamak su­retiyle, başkalarına ait ödeme yükümlülüğünün vurgulanmasıdır. Çünkü esas yükümlü taahhüdünü yerine getir­mezse taahhüt eden, ödenecek bedelden sorumlu olur.[133]

 

eş-Şartu'ş-Şer'î

 

(kanuni şart)

Allah Teâlâ'nın koymuş olduğu ve yokluğu kendisine bağlı bir işin gerçekleşebilmesi için varlığını zorunlu kıldığı şart biçiminde yorumlanır. Yani, söz konusu şart gerçekleşmez­se o iş de meydana gelemez. Eğer şart mevcut olursa o işin varlığı da zorunlu hale gelir.

Meselâ, boşanma için mutlaka evliliğin olması lazım­dır. Evlilik yoksa talak zaten bulunmaz. Fakat evliliğin varlığı talakı zorunlu kılmaz. Yine abdest, namaz için şart­tır. Abdest bulunmazsa namaz ibadeti yerine getirilemez. Ancak abdestin varlığı namaz kılınmayı gerektirmez.

Bunlarla birlikte cinayetler, ibadetler ve şefi muamele­lerde Allah'ın koyduğu bütün şartlar da böyledir. Bundan dolayı fıkıhçılar ve usulcüler şart-ı şer'îyi şu şekilde tarif etmişlerdir: "Bir şeyin varlığını sabit kılan onun mahiyeti­nin ve asıl varlığının dışında ve meydana gelişinde tesiri olmayan ilkedir.[134]

 

Şerike

 

(ortaklık)

Sözlükte, bir şeyi iki veya çok kişi arasında kanunî esaslar dahilinde dağıtmaktır.

Terim olarak birbirinden ayrılamayacak şekilde iki ve­ya daha fazla hisseyi birbirine karıştırmaktır. Sonraları iki şeyin birbirine karıştırılması söz konusu olmasa bile bazı akitlere şirket ismi verilmiştir. Bu durumda şirket "iki ve­ya daha fazla kişinin hak kazanma ve yetkide birleşmesi" şeklinde tarif edilmiştir.

Fıkıhçılar şirketi başlıca iki kısma ayırmışlardır. Şir­ket-i mülk ve şirket-i akd-Şirket-i mülk: Mülk edinme maksadıyla, bir şeyin iki veya daha çok kimse arasında ortak olmasıdır. Satın alma, hibe, vasiyet, miras ve farkedilmeyecek ve ayırdedilmeye-cek biçimde malları karıştırma gibi.

Şirket-i mülk de; şirket-i deyn, şirket-i ayn ve şirket-i hak ve benzeri kısımlara ayrılır.

Şirket-i akd: Sermaye ve kârda ortak olan iki kişi ara­sındaki sözleşmedir. Bu da mal, yetki ve borçlardaki eşitlik konularındaki veya farklılık bakımından ikiye ayrılır. Şir­ket-i mufâvada ve şirket-i 'mân.

Şirketler sermaye bakımından da üç kısma ayrılır: Şir­ket-i emval, şirket-i a'mâl ve şirket-i vücûh.[135]

 

Şeriketü'l-Cebr

 

Bu deyim yalnızca Mâlikîler tarafından kabul edilen bir şirket türünün adıdır. Onlar Hz. Ömer'in bir kararına isti­naden böyle bir şirketin varlığından söz ederek bunu "Müş­terinin kendisi için çarşıdan satın aldığı bir mala, bir kim­senin bazı şartlar çerçevesinde ortak olmasıdır" şeklinde tarif etmişlerdir.

Böyle bir şirketin varlığını kabul eden Mâlikîler onun ge­çerli olabilmesi için üçü satın alman eşya, üçü de ortak ola­cak kişi hakkında olmak üzere altı şart ileri sürmüşlerdir:

A- Mal ile ilgili şartlar:

1- Mal satmak üzere çarşıdan alınmalıdır.

2- Mal saklanmak için değil ticaret için alınmalıdır.

3- Ticaret malın satın alındığı mahalde olmalı, başka bölgeye götürmek maksadıyla alınmış olmamalıdır.

B- Ortak ile ilgili şartlar:

1- Ortak, satın alma işlemi anında hazır bulunmalıdır.

2- Pazarlık anında herhangi bir söz söylememiş olma­lıdır.

3- Bu malın ticaretini yapan kimselerden olmalıdır.

Bunların dışında müşteri (alıç) için de bir şartın varlı­ğından söz edilmiştir. O da, müşterinin (alıcı) orada hazır bulunan tacirlere bu malı kendisi için aldığını söylememiş olmasıdır. Eğer böyle bir isteği varsa şirket söz konusu ola­maz. Çünkü diğerlerinin de malın fiyatını artırarak alma imkânı vardır. Bir başka deyişle müşteri "Ben bu malı ken­di nefsim için alıyorum, başkasıyla ortak olmayı istemem, her kim fiyatını artırıp almak isterse alsın" dese şirkete mecbur edilemez.

Bu şartların hepsi topluca gerçekleştiği zaman, orada hazır bulunan tacir için, zaman ne kadar uzarsa uzasın şir­kete (ortaklığa) zorlama hakkı sabit olmuş olur. Ancak sa­tın alman eşyanın halen mevcut olması gerekir. Bu durum­da müşteri ortaklıktan çekinirse, kabul edinceye kadar hapsedilir.[136]

 

Şeriketipd-Deyn

 

(alacak ortaklığı)  

Fıkihçılar şirket-i mülkü, şirketi dey/ı /e şirket-i ayn şek­linde ikiye ayırmışlardır.

Şirket-i deyn; borç verilen malda iki ya da daha çok kimsenin hak sahibi olmasıdır. Şirkete ait 100 milyon lira paranın bir tacire borç olarak verilmesinde olduğu gibi.

Bu açıdan fikıhçılar şirket-i deyni "iki veya daha çok kimsenin mülk sebeplerinden bir sebebe bağlı olarak herhangi bir alacağa sahip olmaları" şeklinde tarif etmişler­dir. [137]

 

Şeriketü'l-A'mâl

 

(iş ortaklığı)

İki veya daha fazla kişinin belirli bir veya daha fazla işi yapmak üzere anlaşmaları demektir. İşin türü belirli olma­dığı takdirde genel yani umuma ait işler kastedilir. Anlaş­ma ile aralarındaki ücretin nisbeti de belirlenmelidir. Ter­zilik, boyacılık, inşaatçılık ve sağlık malzemeleri yapımı bu şirket türünün bazı örnekleridir.

Ayrıca bu şirket, şirket-i sınai' ve şirket-i tekabbül şek­linde de isimlendirilir. [138]

 

eş-Şeriketü'l-Cebriyye

 

(zorunluluk ortaklığı)

Fıkıh biliminde şirket-i mülk, ihtiyariyye ve cebriyye olmak üzere iki kısma ayrılır.

Şirket-i cebriyye: Ortakların irade ve isteği dışında ger­çekleşen bir şirket türüdür. Nitekim varislerin terikeye ortaklıkları, parçalanan ya da yırtılan cüzdanlardan dökülen şeyler birbirine karıştığı ve bunların sahiplerini bulmak için birbirinden ayırma imkânı olmadığı zaman, karışık eş­yaya bütün cüzdan sahiplerinin ortak olmaları ve iki veya daha çok kimsenin sahip olduğu hububat ve paralara bu kişilerin hepsinin iştirak etmelerinde durum böyledir.

Bu açıklamaların sonucu olarak fikıhçılar şirket-i ceb-riyyeyi şöyle tarif etmişlerdir. "İki veya daha çok ortağın bir mala veraset sahiplerinin iradesi dışında gerçekten bir­birinden ayrılması imkânsız derecede aynı cinsten iki ma­lın birbirine karışması veya ayrı cinsten olmakla birlikte ayrılması meşakkat ve külfet getiren malların karışması neticesinde ortak olmalarıdır."

Şirket-i cebriyye, şirket-i ıztırâriyye ismiyle de anılır. [139]

 

Şeriketü'l-Ebdân

 

(emek ortaklığı) 

Şirâzî'nin dediğine göre şirket-i ebdân, bedenleriyle çalışan ve kazanan iki kişinin ortaklığıdır.

Hanbelîler de "İki veya daha çok kişinin mubah işlerde bedenleriyle kazanarak malik oldukları mallarda veya her­hangi bir iş sonucu zimmetlerine geçen ve kabullendikleri borçlarda ortak olmalarıdır" biçiminde tarif etmişlerdir. Yi­ne onların dediklerine göre bu şirketin en önemli Özelliği; iki kişinin, ücret mukabilinde yapmayı kabul ettikleri işe sermaye koymaksmn ortak olmaları ya da avcılık, ot ve odun toplama gibi mubah işlerde kazancın ikisi arasında yarıya, üçte bire, dörtte bire ya da benzeri bir oranda bö­lünmesidir.

Bu konuya iki kişi sadece bedenlerinin çalışmasında or­tak oldukları için "şirket-i ebdân" ismi verilmiştir.[140]

 

Şeriketü'l-Emvâl

 

(sermaye ortaklığı)

İki veya daha çok kişinin kendilerine ait sermaye ile tica­ret yapmak ve kârını da aralarında belirli oranlara göre bö­lüşmek üzere buluşmaları demektir. Sermayenin miktarı­nın sözleşmede belirtilip belirtilmemesi arasında fark yok­tur. Çünkü zaten ortaklarca sermaye miktarları bölünmek­tedir. Yine bütün ortakların her türlü alım satıma ortak ol­maları, her ortağın ortaklık anlaşmalarının ayrı ayrı yapıl­ması ve bütün ortakların serbest olmaları gibi şartların konması da şirketin hukuki yapısına aykırı değildir.

Yukanda  anlatılan görüşler Hanelilerin fikirleridir. Hanbelîlere göre şirket-i mâl, "Bir eşyayı bütün menfaatleriyle birlikte veya menfaatleri olmaksızın eşyanın kendisi­ni ya da sadece menfaatlerini kazanmak için birleşmektir. [141]

 

eş-Şeriketü'l-İhtiyâriyye

 

(eylem ortaklığı)

Fıkıh biliminde şirket-i mülk iki kısma ayrılır: îhtiyariyye ve Cebriyye. İhtiyariyye: Akit ya da akitsiz ortakların iradesiyle oluşturulan şirkettir. Akit şirketin başından itibaren ya da ortaklıktan sonra düzenlenebilir. Ayrıca sözleşmeden sonra sadece malda ortaklık mümkündür.

Başlangıçtan itibaren akit yapılarak kurulan şirkete örnek: İki kişinin nakliyat ve yük taşıma için bir araba ve­ya ticaret için ticaret eşyası satın almaları.

Sonradan yapılan akit veya akitten sonra malda mey­dana gelen ortaklığa örnek: Birisinin tek başına bir malı satın alması, sonra diğerinin ona ortak olması ve birinci ki­şinin diğerini ortaklığa bedelli veya bedelsiz olarak kabul etmesi.

Akitsiz kurulan şirkete örnek: İki kişinin bir av hayva­nı avlaması ve aralarında paylaşmaları, iki kimsenin ölü bir araziyi ihya etmesi ve yine iki kişinin bir kovayı suya daldırarak ikisinin birlikte kaldırmaları ve benzeri şekilde yapılan muameleler.

Bu açıklamaların neticesi olarak fıkıhçılar şirket-i ihti-yariyyeyi "iki veya daha fazla ortak kimsenin satın alma, hibe ve vasiyet yoluyla bir mala sahip olmaları, ya da ken­di iradeleriyle mallarım karıştırarak ortak olmaları" şek­linde tarif etmişlerdir. [142]

 

Şeriketü'l-Ayn

 

(aynî ortaklık)

Fıkıh biliminde şirket-i ayn, "iki veya daha çok kişinin, mülk sebeplerinden birine dayalı olarak ev, araba, fabrika benzeri bir mala sahip olmasıdır" şeklinde tarif edilir.

Bunun aslı fıkıhçılar tarafından şöyle yorumlanmıştır: Şirket-i mülk, şirket-i deyn ve şirket-i gayr-i deyn (ayn, hak, menfaat) olmak üzere ikiye ayrılır.

Şirket-i gayr-ı deyn, bir ayn (mal), hak veya menfaat üzerinde hasıl olan şirkettir. Ortak bir mağazada bulunan araba, mensucat ve yiyecekler gibi mallarda ayn olarak, iki ortaktan her birinin şuf'a haklarını, üçüncü bir kişiye sat­ması hak olarak, hakk-ı süknâ (oturma hakkı) ve şartlar çerçevesinde kiracı tarafından arazinin ekilip dikilmesinde de menfaat olarak ortaklık meydana gelmektedir. [143]

 

Şeriketü'l-İnân

 

(ticari ortaklık)

İki veya daha çok kimsenin bir ticaret konusunda ya da ge­nel olarak ticarette ortak olmalarıdır. Ancak ortakların bel­li bir oranda sermaye koymaları, kâr bölüşümünün ittifak edilen şekilde yapılması ve zararın da ödenen sermaye nis-betinde paylaştırılması üzerine anlaşmaları gerekir.

Bu görüş Hanefî âlimlerinin görüşüdür.

Hanbelîler ise, şirket-i inanı "Birçok kişinin belli ser­maye koymak üzere yaptıkları bir şirket akdidir. Ortakla­rın hepsi belirli derecelerde şirkette bizzat çalışmalıdır. Kâr ise her ortağa malum ve akitte belirtildiği üzere dağı­tılır" şeklinde tarif etmişlerdir.

Çübbî Garîbu Elfâzi'l-Müdevvene adlı kitabın şerhinde bu anlatılanlara aykırı bir görüş beyan ederek şirket-i ina­nı şu şekilde yorumlamıştır: "Şirket-i inan bir mal veya bir­çok mal konusundaki ortaklıktır. Ancak ortaklar muamele­lerinde bu eşyaların dışına çıkamazlar. Yani bunların dı­şındaki malların ticaretini yapamazlar ve ortaklar mütefa-viz (birbirine kefil) de değildirler." Mütefâviz: Müfâveze şirketinde sermaye miktarı ve kârdan hissesi eşit olan or­taklardan her birinin ismi.[144]

 

Şebiketü'l-Vücûh

 

(itibar ortaklığı)

İki veya daha çok kimsenin sermaye koymaksızın veresiye mal alıp peşin satmak ve kârını kefaletleri oranında pay­laşmak üzere ortaklık kurmaları şeklinde tarif edilir. Şir­ket-i vücuh Hanbelî Mezhebi Mecellesinde ise şöyle tarif edilmiştir. "Birden çok kimsenin itibarlarıyla borçlu olarak satın aldıkları malın kazancında ortak olmak üzere akit yapmalarıdır."

Burada kârın, malın borcuna kefil olunan miktara göre paylaşılması şartının konulmasının amacı, kârı kefil olunmayan kazançtan korumaktır.

Bazı fıkıhçılar da, şirket-i vücûhta kârın, ortakların ke­fil oldukları borç miktarı dikkate alınmaksızın şartlarda belirtildiği şekilde paylaşılabileceği görüşünü benimsemiş­lerdir.[145]

 

Şırb

 

(su hakkı)

Sözlükte bir miktar su anlamına gelir.

Terim olarak arazi sulamasında kullanılan su ya da arazi

ve hayvan sulama nöbeti şeklinde yorumlanmıştır.

Bu kavram şeriatta, irtifak haklarından bir çeşidin ismi olup diğer şahısların da ortak akarın menfaatlerinden faydalanması için konulmuştur. [146]

 

eş-Şirbü'l-Hâs

 

(Özel su hakkı)

Bir fıkıh terimi olarak Şafiî ve Hanefi fakihleri tarafından ortaya atılmıştır ve bununla kastettikleri de şudur:

Şirb-i mâ (su kullanma) hakkı sadece belirli kişilere mahsustur. Yani, sayısı ve konusu şer'an belli kişilerin tarlalarım sulama hakları için kullanılan Özel bir deyimdir. Bu hak sahiplerinin yüzden az olduğu, bazı kitaplarda da beşyüzden az olduğu belirtilmiştir. Ayrıca bu sayının, çağ­daş muctehidlerin görüşüne göre yeniden belirlenebileceği de vurgulanmıştır.

Nehirlerin suyunun kullanılmasına gelince (Dicle, Fı­rat gibi); halkın bu nehirlerden tarlalarım sulamaları şirb-i hâs gibi değildir. Şirb-i hâs olması için şuf'a (beraberlik, komşuluk) hakkı olması gerekir. Nehirlerde ise şuf'a hak­kı söz konusu olamaz. [147]

 

Şirkettp’l-İbâha

 

(mübah/orta mallar)

Aslında herhangi bir kimsenin mülkü olmayan mubah eş­yalarda; almak, korumak ve temlik yetkisinde bütün insanların ortak olmasıdır, Meselâ su, otlak ve dağlarda ken­diliğinden biten ağaçlar gibi.[148]

 

Şirketü'l-Müfâveda

 

(tam yetkili ortaklık)

Baştan sona sermayede, yetkilerde ve borçlarda ortaklar arasında eşitliğe dayanan her şirkete bu isim verilir. Bu açıklamaya binaen Şirazi Şirket-i müfâvedayı, "Ortakların mal ve bedenleriyle kazandıkları mallarda eşitlik ve ticâret, gasp veya kefalet gibi bir sebeple birinin üzerine lazım gelen yükümlülüklerde diğerinin de sorumluluğu üzerine yapılan ortaklık" şeklinde tarif etmiştir.

Cürcânî de bu şirketi, "vekâleti ve kefaleti kapsayan, mal, yetki ve borç bakımından eşitliğe dayanan" bir şirket olarak tarif etmiştir,

Hanbelî mezhebi hükümlerini içeren Mecelle'de belirtil­diğine göre şirket-i müfâveda iki kısma ayrılır.

Birincisi, ortaklardan her birinin diğerine, ticarette, mudârabede, vekâlette, malla yola çıkmada, rehin vermede ve uygun gördüğü çalışmaları yapmada yetki vermesi şek­linde ortaya çıkar. Bu tarif bu çeşit şirketlerin hepsini içi­ne alır.

İkincisi, ortakların leh ve aleyhlerinde meydana gelen her konuya ortak olmaları biçiminde tarif edilir.[149]

 

Şuf'a

 

(ön alım)

Sözlükte vitr (tek)in zıttı olup çift manasına gelir. Bir kim­senin mülkünde bulunan meşfu mülkün jsmidir. Meselâ "kâne vitran fe şefa'tuhu bi-âhar" denilir ki, "o tek idi, di­ğerini eş yaptım" demektir.

Terim olarak da, satılan akar (taşınmaz) ya da bir kıs­mı üzerindeki zorla bile olsa mülk edinme hakkıdır. Ancak müşteriye akarın mal oluş fiyatı ödenmelidir.

Esasen bu kelime şefe'a kökünden alınmıştır. Bu da te­ke ilâve yapmak anlamına gelir. Çünkü şefi' kendi hissesi­ne şuf'a hakkını da ilâve eder. [150]

 

Şubhe

 

Sözlükte karışıklık ve kargaşa anlamlarına gelir.

Terim olarak bir şeyi gerçekte var olmayan başka bir şeye benzetmektir. Bu sebeple fıkıhçılarca "Hakkı batıla benzet­mek ya da batılı hakka benzetmektir. Dikkatle incelenince şüphe ortadan kalkar" şeklinde tanımlanmıştır.

Şefi bakımdan şüphe, suçlu üzerinde ki had (ceza) uy­gulamasının kaldırılma sebebi sayılan hal ya da mazeret şeklinde tarif edilir. Bu yorum "Şüphelerle hadler kaldırı­lır" şeklinde hukuk kuralı haline getirilmiştir ve üç kısma ayrılır.

1- Fiillerde şüphe: Buna "şüphe-i iştibâh" adı verilir. İd-det süresindeyken bâin talakla boşanan kadınla cinsi birleşme yapılması ya da bir kimsenin kendisi için helal san­dığı bir mal üzerine boşanma anlaşması yapması gibi.

2- Fiilin yerinde şüphe: Buna hükmi şüphe ya da şüp­he-i mülk de denir. Kendi hanımı zannederek yabancı kadınla cinsi birleşme yapmak gibi.

3- Akitlerde şüphe: Herhangi bir konuda şeklen akit ol­masına rağmen gerçek bir aktin bulunmaması. Meselâ şahidsiz olarak bir kadınla ya da kendisine helal olmayan bir kadınla, mahrem birisiyle evlenmek gibi. Ya da iki karde­şin cinsi birleşmesi gibi.

Mal ve kazanılmış eşyalardaki şüpheye gelince, bun­dan maksat helal mal ve kazancın haram ile karışması, iki­sinin birbirine benzemesi ve ayrılamaması demektir. [151]

 

T

 

Ta'cîzü'l-Mükâteb

 

Sözlükte "acceze fülânen" (filan kimseyi acizliğe düşürdü) denilir.

Deyim olarak "ta'cîz mine'l-mükâteb" şeklinde yorum­lanır. Bununla da kölenin, hürriyete kavuşmak için bedeli ödemekten aciz olduğunu itiraf etmesi kastedilir. Kelime­nin aslı, belli bir miktar acizlik ve güçsüzlük olduğunu an­latmaktır. Meselâ "acceze nefsehû" denildiğinde, o kişinin bir miktar güçsüzlüğe düştüğü anlaşılır.[152]

 

Ta'dîl

 

(düzeltme)

Sözlükte iki manası vardır:

1- Tesviye ve takvim, düzeltme ve yerine koyma. Meselâ, "addelel-hükme ve'ş-şey'e ta'dilen" denilir ki, burada "hükmü yerli yerine koydu, doğruyu ayağa kaldır­dı" anlamı vardır. "Addele'l-mîzân" da "düzeltti, eşitledi" demektir.

2- Tezkiye, teiniz ve emin gösterme. Meselâ, "addele'ş-şahide ev er-râvî ta'dilen" denildiğinde "şahidi veya râviyi emin ve doru gösterdi" manası anlaşılır. Yani "onu adaletle vasıflandırdı" demek olur.

Terim olarak sözlük anlamıyla aynıdır. "Kısmetü't-ta'dil" ifadesinin deyim anlamı ise, müşterek bir aynın (eş­yanın) miktar itibariyle değil de değer ve menfaat itibariy­le kısımlara ayrılması demektir. Böyle olunca az olan kıs­mın kıymet ve menfaat bakımından çok olan taraf ile eşit ve denk olması caiz hale gelmiş olur. Meselâ tarla verimli­lik ve suya yakın olması bakımından çok çeşitli bölümlere ayrılır. Bazı kısımları nehirden doğrudan doğruya sulanır. Böyle durumlarda meselâ üçte biri üçte ikiye denk olur ve ta'dil esasına göre taksim edilerek üçte bire bir pay, üçte ikiye de diğer bir pay olarak itibar olunur. Bu yol ile men­faat ve değer bakımından sağlanan denklik, miktar bakı­mından da bir eşitlik demektir.[153]

 

Ta’vîz

 

(bedel, karşılık, tazminat)

Sözlükte ivaz vermek anlamındadır. İvaz ise bedel ve karşı­lık manasına gelir.

Terim olarak, uğradığı zarar sebebiyle başkasına veri­len malî karşılık demektir.

Fıkıhçılara göre bedel ödeme yükümlülüğü, buna sebep olan bir meselenin doğmasına bağlıdır. Dinen mükellef ol­manın bir gereği değildir. Bu konuda dinî mükellefiyetin şartları aranmaz. Bundan dolayı, malî bedel ödeme yü­kümlülüğü, dinen mükellef olsun veya olmasın herkesi kapsar ve çocuk, deli, uyku halinde olan ve akli dengesi bo­zuk her insan dahi, haksız yere telef ettiği başkasına ait malın bedelini öder. Çünkü müslümanların malı dokunul­maz kabul edilmiştir. [154]

 

et-Ta'zîru'l-Mâlî

 

(malî ceza)  

Sözlükte ta'zir, "te'dip" anlamına gelir ve azr kökünden tü­remiştir. Türkçemizde azarlama ve yasak etme gibi anlam­ları vardır.

Terim olarak şer'an tayin edilmemiş ceza demektir ve çoğu kere, hakkında bir had veya kefaret bulunmayan her suç için, Allah Teala veya insanoğluna karşı ödenmesi ge­reken bir hak şeklinde yorumlanır. Hâkim, ilâhî maksada ulaşmak için her duruma göre uygun bir cezayı seçer. Ta'zir cezası bazan beden üzerinde vâki olur; bazen hürriyetle ka­yıtlı olarak meydana gelir; bazen malla ilgili olur; bazen de başka bir şekilde olabilir.

Mala uygulanan ta'zir cezasının birkaç şekli vardır.

1- Bir malı sahibinin kullanmaması için hapsetme. Hakim, suçlunun bir miktar malını belli bir müddet

elinde tutarak sahibinin kullanmasını men eder. Suçlu tev-be ve pişmanlığını ortaya koyunca iade eder.

2- Suçlunun bazı mallarını imha etme.

Putları, suç âletlerini, hileli gıda ve sanayi maddelerini ve bunlara benzer bazı eşyayı telef ve imha etmek ya da maksada ulaşmak ve kamu yararını sağlamak üzere bu malların şeklini ve yapısını değiştirmek gibi.

3- Para cezası ya da malı başkasının mülkiyetine verme. Hz.  Peygamberin,  henüz  dalından toparlanmamış

meyveyi çalan kimse hakkında, önce dayak ile hüküm ver­mesi, sonra da çalman malın iki katı para cezası ile ceza­landırmasında olduğu gibi. Yine Hz. Ömer'in, buluntu malı gizleyen kimse hakkında cezanın arttırılmasına hükmet­mesi de böyledir. [155]

 

Tağrîm

 

(borçlandırma)

Sözlükte, başkasını borçlu kılmak, borç altına sokmak de­mektir ve ğurum kökünden türemiştir. Gurura ise cinayet ya da hıyanetin dışında insamn malında meydana gelen eksiklik (zarar) anlamına gelir. Meselâ, "ğarimtü'd-diyete ve'd-deyne" denilir ki, "diyetimi ve borcumu Ödedim" de­mektir.

Bu kelimenin sözlük anlamı ile deyim anlamı aynıdır. [156]

 

Tağrîr

 

(hile, aldatma)

Sözlükte "ğarrahû ğarran" denilir ki, "aldattı" ve "yanlışa şevketti" anlamlarına gelir. "Garrara bi-nefsihî tağrîran" de­nildiğinde ise "kendini ölüme sürükledi" manası kastedilir.

Deyim olarak tağrîr bir şeyi olduğundan başka göster­mek şeklinde yorumlanır. Böylece o şeye kendinde olmayan bir özellik verilerek karşı tarafın ilgisini çekmesi ve sözleş­meyi imzalaması sağlanmış olur. Meselâ, koyunun sütü­nün sağılmadan memesinde bırakılması ve yalancının sat­tığı eşyaya ait bazı özelliklerinden söz ederek müşterileri satın almaya teşvik etmesi gibi.

Bazen satıcı müşteriye karşı tağrîr yapabilir; bazen de müşteri özellikle fiyat konusunda satıcıya karşı tağrîrde bulunabilir. Ayrıca satıcı ile müşteri arasındaki aracı da ikisinden birine karşı tağrîr yapabilir.[157]

 

Tağyir

 

(değiştirme)

Sözlükte ve deyim olarak tahvil (değiştirme) anlamında kullanılır. Meselâ "ğayyertü'ş-şey'e tağyîran" denilir ki, "üzerinde olan şeyi giderdim, değiştirdim" demektir.

Fıkıhçılar bu deyimi "gasb" bahsinde kullanmışlar ve bu konuda bazı sert hükümler koymuşlardır. Meselâ Hanefî ve Mâliki alimlerinin konuyla ilgili görüşlerinden bazıla­rı şöyledir: Gâsıb (hırsız) gasbettiği şeyi ismine ve önemli özelliklerine varıncaya kadar değiştirirse, buğdayın öğü­tülmesi ve koyunun kesilmesinde olduğu gibi, bunu tazmin eder ve değiştirdiği şey kendinde kalır. Ancak gâsıbın ken­dinde kalan eşyanın, sahibine tazmin edilmeden önce kul­lanılması helal değildir.

Şafiî ve Hanbelî âlimlerin bu konudaki yorumlarından bazıları da şunlardır: Eğer meydana gelen değişiklik çalı­nan malın kıymetini artırıyorsa, bu ziyade (fazlalık) malın sahibine ait olur ve bu artış, saf ve tabiî bir eser (ürün) ola­rak ortaya çıkmışsa (hırsızın bir katkısı yoksa) bu eser ve artış sebebiyle hırsıza hiçbir şey ödenmez. Değişiklik çalı­nan malın kıymetini eksiltiyorsa, hırsızın bu eksikliği ve değerini geri vermesi gerekir.[158]

 

Tahâss

 

Sözlükte "hassahû min'el-mâl" denilir ki, "o nasibini elde etti" demektir. "Ahsastuhû" demek, ona hissesini verdim anlamında kullanılır, "Tahassa'l-ğuremâ fî mâ beynehum" dendiğinde de, "kendi hisselerine düşen malı paylaştılar" manası anlaşılır. Hisse kelimesi de nasip anlamındadır.

Fıkıhçılar bu kelimeyi sözlük anlamının dışında kul­lanmamışlardır.[159]

 

Tahcîr

 

(çevirme)

Sözlükte, ölü bir arazinin dört tarafına taşlar dikerek baş­kasının ihya etmesine engel olmaktır. Terim olarak da aynı anlamda kullanılır. Şer'an temliki değil ihtisası ifade eder.

Harb sonunda elde edilen araziden taşlar dikilerek çev­rilen bölümünün başkaları tarafından ihya edilmesinin ca­iz olmadığında fakihler arasında ihtilaf yoktur. Çünkü ilk defa bir araziyi taşlarla çeviren kimse, buradan faydalan­maya başkasından daha çok layıktır. [160]

 

Tahfîl

 

Sözlükte, "haffeltü eş-şâtah" yani "koyunun göğüslerinde toplanması için sütünü sağmayı terkettim" denilir ki, bu biriken süte muhaffele ismi verilir.

Terim olarak muhaffele, deve, inek ve koyundan elde edilen ve bu hayvanların göğüslerinde toplanan süt demek­tir. Yani süt sağılmayarak göğüslerde biriktirilmiştir, ki müşteri bununla aldansın ve böylece hayvanın fiyatı art­sın. Sütü sağılmayan hayvana da musarrât denilir.

İbn Mâce, Beyhakî ve Ahmed b. Hanbel'den rivayet edi­len bir hadis-i şerife göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Hayvanların göğüsleri sütlü bırakılıp şişirilerek satılması, farkına varılmayan bir aldatmadır. Bu ise bir müslümana caiz olmaz."

Bu satış işleminin nehyedilmesinin sebebi, burada, müşteriye karşı hile, kusuru gizleme ve zarar verme gibi mahzurların söz konusu olmasıdır.[161]

 

Tahkim

 

(hakem tayin etme)      

Sözlükte bir hükme varmak, karar vermek anlamlarına ge­lir. Meselâ "hakkemtü'r-racüle" denildiğinde, fevvadtü'l-hükme ileyhi (onun hakkında hüküm verdim)" manası anlaşılır.

Terim olarak tahkim, ihtilafa düşen iki taraf arasında­ki husumeti kaldırmak için hakem tayin etmek demektir. Bu hakem bazen hakim tarafından bazen de tarafların ar­zusu üzerine tayin edilir.

Tahkim ile sulh arasında iki bakımdan bazı farklar vardır.

Bunlardan birincisi, tahkimin neticesinde kazai bir hü­küm ortaya çıkar. Sulhun sonucunda ise, çekişen tarafların rızaları üzerine bir akit yani anlaşma ortaya çıkar.

İkincisi de, sulh sonucunda, taraflardan birisi, ya da her İkisi haklarından vazgeçerler Tahkimde ise haktan vazgeçmek söz konusu değildir. [162]

 

Tahkîmü'l-Hâl

 

Terim olarak, murâfa'a (davanm açılması) esnasında ta­raflardan biri lehine halihazır mevcut olan şahit ya da delili onun için hakem kabul ederek ona göre hüküm vermek demektir ve bu kaide istishab konusuna dahildir. Bir şeyin bugünkü haline nazaran onun geçmişte de bu hal üzere olduğuna hükmedilmesi, yahut da geçmişte sabit olan bir şe­yin aksi bilinmedikçe halen sabit ve baki olması gibi.

Esasen istishab, zan ya da şüpheden uzak olan gerçek bir olayın halen varlığının devam ettiğine hükmetmektir. Çünkü onun bir zamanlar varlığı kesindi. Bu da "ibkâu mâ kân, alâ mâ kân (bir şeyi önceden bilindiği üzere baki kıl­mak)" şeklinde fıkıh kitaplarına geçmiştir. [163]

 

Tahliye   

 

Sözlükte bir şeyi boşaltmak anlamına gelir ve terket-mek, yüzçevirmek gibi anlamlara gelen hallâ fiilinin mastarıdır.

Terim olarak bir şeyi kabza (teslim olmaya) mam olan şeyleri izale ederek, teslim alınması mümkün olacak halde bulundurmak manasında kullanılır. Tahliye, Mecelle'nin bey' bahsinde tesellüm anlamında kullanılarak şöyle tarif edilmiştir. "Satıcının, herhangi bir engel bırakmadan ma­lın müşteriye teslimine izin vermesidir."

Hanbelî fıkhına göre de tahliye, "malın engelsiz ve müşkilatsız teslim alınmasını mümkün kılan bir izin­dir."

Tahliye satılan mal, fiyat, rehinler, hibeler, icar ve sele­me konu olan eşyalar hakkında hükmen kabz sayılır. Bu görüş, akar ya da menkul mallarını tahliye eden kimsenin hakları konusundaki Hanefîlerin görüşüdür. Çünkü malı teslim edecek kimsenin bu görevi yerine getirecek ve bu yükten kurtulacak bir çıkış yolu bulması gerekir. Bu yol da satıcının gücüne göre malı tahliye etmesi ve üzerindeki en­gelleri ve zorluklan kaldırmasıdır.

Ancak satıcının bu teslimi bizzat yaptırma ve gerçekleştirme gibi bir yetki ve sorumluluğu yoktur. Çünkü kabz, teslim alan için ihtiyari bir iştir. Eğer teslim işi de satıcıya ait olsaydı, bu görevi yapmak ona çok güçlük ve zorluk ve­rirdi,

Şafiî, Mâliki ve Hanbelîlere göre tahliye sadece akarlar için kabz kabul edilir. Menkul malların kabzı ise örfe göre belirlenir. Bunların el eşyası, nakledilebilir, değiştirilebilir veya örfi kıyas yoluyla ödenebilir mallar olması hükmü de­ğiştirmez. Tartılan, ölçülen ve sayılan mallar gibi. [164]

 

Taksit

 

Sözlükte taksîtü'd-deyn borcu parçalara ayırmak anlamına gelir. "Taksit" kelimesi de kist kökünden gelir ve hisse, na-sib gibi anlamları vardır. Çoğulu aksat şeklinde gelir.

Deyim olarak, belli zaman dilimlerinde ve belli taksit­ler halinde Ödemek üzere borcu kısımlara ve miktarlara ayırmaktır.

Mecelle'nin tarifine göre taksit: "Borcu belirli vakitlerde Ödemek üzere tecil etmek, ertelemektir."

Bey'ut-taksit ise, "bey'-i nesîe"nin bir çeşididir. Bu, be­delin hepsinin ya da bir kısmının, belli zamanlarda ve bel­li taksitlerle ödenmesi üzerine anlaşarak veresiye mal sat­maktır. Bu ödeme zamanlan her ay veya her sene gibi muntazam vakitler halinde belirlenmiş olabilir. Taksit tu­tarları ise, bazen eşit, bazen artan, bazen de azalan mik­tarlarda olabilir. [165]

 

Talebü't-Takrîr

 

(şahitli şuf'a talebi)

Deyim olarak bu ifadeyi Hanefî fıkıhçıları şufa konusun­da kullanmışlardır. Bundan maksat şefîin, (şuf'a hakkına sahip kimse) eğer akar (taşınmaz) henüz satıcının elinde ise satıcıya, onun elinde değilse müşteriye karşı şahit ge­tirerek şuf'a talebinde bulunmasıdır. Yahut da satılan akarın yanmda ve şahitler huzurunda daha önce şuf'a ta­lebinde bulunduğunu, şimdi bunu talep ettiğini söyleme­sidir.

Bu konu Mecelle'nin 1030. maddesinde şu şekilde be­lirtilmiştir. "Taleb-i musâvebeden sonra şefîin taleb-i tak­rir ile şahitlerggetirmesi lazımdır. Şöyle ki, şefi, iki kişi huzurunda ve satılan eşyanın yanında bu akarı filan kim­se satın almış yahut müşterinin yanında "sen filan akan satın almışsın" veyahut satılan akar henüz satıcının elin­de ise onun yanında, "sen filan akarını filan kimseye sat­mışsın, ben ise şu bakımdan onun hissedarıyım ve taleb-i şufa etmiştim, şimdi de taleb ediyorum, şahit olunuz de­melidir.[166]

 

Tarif

 

(irtidattan sonraki kazanç)

Sözlükte yeni, turfanda anlamına gelir. Mal-i tarif ise ye­ni çıkan, henüz istifade edilen mal demektir. Tâlid ve telîd ifadeleri de eskiden beri var olan, tanınmış anlamları­na gelir. Araplar arasında "eski İle yeniyi götürdü" sözü yaygındır.

Deyim anlamına gelince; fikıhçılar bu ifadeyi bazen fe-raiz konusunda kullanırlar ve bununla "mürted"in riddetinden sonra kazandığı malı kastederler. Tâlid ifadesini de "mürted"in müslüman iken kazandığı mal için kullanırlar. Onlardan bazıları bu iki dönemde kazanılan malı hüküm bakımından birbirinden ayrı yorumlamışlardır. Yani "mal-i tarifin fey geliri olarak hazineye "mal-i tâlid"in de müslü­man olan varislere kalacağım kabul etmişlerdir. Bu görüş Ebu Hanife, Sevrî, İshak ve diğer bazı âlimlerin görüşüdür. Diğer fikıhçılar ise bu ikisi arasında bir fark görmezler. An­cak, bu malların fey geliri olarak hazineye mi, yoksa müslüman varislere mi kalacağı konusunda bazı görüş ayrılık­ları vardır. [167]

 

Tasarruf

 

Sözlükte, tekallüb anlamına gelir. "Tekallüb" ise bir işi ya­parken istediği gibi hareket etmek demektir. Meselâ, "sar-raftühu fi'1-emri tasrîfen (nu bu işe yönlendirdim)" deni­lir. Bu fiilin humâsîsi tesarrafe şeklinde gelir. Burada "sarrafe", kallebe anlamında kullanılmış olup bunun humâsîsi-si de "tekallebe" şeklinde gelir.

Terim olarak, üzerine şer'î bir hüküm gereken her ha­reket veya söz şeklinde tarif edilir.

Yukarıdaki tarife göre tasarruf, fiilî ve kavlî olmak üze­re iki kısma ayrılır. Fiilî tasarruf: Olayın temeli söze değil de bir iş veya eyleme dayanıyorsa fiilî tasarruf söz konusu olur. Meselâ, mubah malları kazanmak, öfkelenme, telef etme, malı teslim alma ve borcun Ödenmesi gibi. [168]

 

Tasrıye

 

Sözlükte "tasriyetü'l-en'âm", hayvanların sütünü memele­rinde bırakarak sağmamak anlamına gelir. Bu takdirde, süt hayvanın göğsünde toplanır ve memeler şişer.

Deyim olarak satıcının, deve, koyun ve benzeri hayvanlan satmazdan bir müddet önce sütün, hayvanların memelerinde birikmesi için sağmaması demektir. Böylece satıcı müşterinin gözünü boyar ve malının fiyatım arttırır.

Buhârî ve Müslim'in rivayet ettikleri bir hadis-i şerife göre Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurdu: "Koyun ve develerin göğüslerinde fiyatları artsın diye süt bırakmayı­nız. Her kim böyle bir koyunu satın alıp sağar da kileye va­kıf olursa müşteri muhayyerdir: Bu hale razı olursa koyu­nu alıkoyar, olmazsa koyunu reddeder ve sağması mukabi­linde bir Ölçek hurma verir."

İbn Abdilber'in bu konudaki yorumu şöyledir: "Musar-rat hadisi esasen alış verişte aldatmayı yasaklayan bir ha­distir. Bunun da aslı, ayıplı bir mal ile aldatılan kişinin muhayyer olması ve aldatma ile bey'in aslının bozulmamış olmasıdır.[169]

 

et-Te'addî

 

(hakka tecavüz)

Sözlükte, sınırı aşmak veya bir şeyin diğerini geçmesi de­mektir.

Terim olarak sözlük anlamıyla aynı olup, "sefan, örfen ve âdeten yetinilmesi ve durulması gereken bir şeyin ötesi­ne geçmek" şeklinde yorumlanır. Bunun anlamı içinde zu­lüm ve hakka tecavüz vardır.

Bu durumda fıkıhçılara göre te'addl can, mal ve diğer şeylere karşı yapılan düşmanlık ve azgınlıkları da içine alır. Ayrıca öfke ve telef yoluyla başkasının malına karşı yapılan aşırılıklar da bu kavrama dahildir. Yine emanetçi­nin, kendisine emanet edilen mallar üzerindeki yetki sını­rını aşması da bir te'addl olarak yorumlanır. Meselâ, emanetçinin, emanet bırakılan eşyayı kullanması ve inkâr et­mesi; mudârabe işçisinin izin verilmeyen yere mal harca­ması ve ücretli işçinin, iş sahibine açıkça ya da örtülü ola­rak muhalefet etmesi gibi.

Fukahaya göre te'addl zarara sebep olmuşsa tazmini gerekir. [170]

 

Te'mîm

 

(devletleştirme/kamulaştırma)

Terim olarak çağdaş ekonomilerdeki anlamı, özel bir proje­nin önem derecesine göre, kamu projesi haline dönüştürü­lerek kamu kurumu halinde idare edilmesi ya da bütün hisseleri devlete ait olan bir şirket şeklinde yürütülmesi­dir.

Bu, toplum için hayati öneme sahip Özel projelerin özel mülkiyetten çıkarılarak kamu mülkiyeti haline dönüştü­rülmesi demektir.

Fıkıhçıların dilinde böyle bir deyim kullanılmaz.[171]

 

Te'mîn

 

(sigorta)

Sözlükte, "hıyanet" kelimesinin zıttı olan "emanet" sözcü­ğünden türemiş bir kelimedir. Arapça'da bu kelimenin pek çok kullanım şekli vardır.

lerim olarak fıkıhçılar bu kelimeyi "âmin" diyerek dua etmek anlamında kullanırlar. Meselâ "duaya âmin dedim" denilir ki, "duamı kabul et" demektir.

Akd-i te'mîne gelince; bu, bir çeşit bedelli sözleşmedir. Taraflardan birine "müemmin" diğerine "müemmen leh" denilir. Bu sözleşme ile birinci taraf ikinci tarafa veya kendi lehine üzerinde anlaşılan belli bir bedel öder. Ayrıca bu tür bir sözleşme ile emanet bırakılan eşyada bir hasar ya da sözleşmede belirlenen bir kayıp söz konusu olduğu za­man ödeme yani tazminat yükümlülüğü getirilir.

Söz konusu eşya emanet olarak bırakılabildiği gibi, is­tifade edilmek üzere sunulan bir imkân da olabilir.

Böyle durumlarda ödenen tazminata "kıstu't-te'mîn" de­nilir ki, "müemmen leh"in kendi gücüne ve taraflar arasında imzalanan sözleşme hükümlerine göre yerine getirilir.

(Bu açıklama Mısır Medeni Kanunu ile İngiliz, Ameri­ka ve Belçika hukuk kitaplarından özetlenmiştir.) [172]

 

Teberru

 

(bağış)

Sözlükte, şarta bağlı olmadan gönüllü olarak yapılan dav­ranış demektir. Bİr karşılık beklemeden yapılan iş anlamı­na da gelir.

Terim olarak fıkıhçılar bu kelimeyi tarif edip yorumlar­ken sadece vasiyet, hibe ve vakıf gibi çeşitlerinden söz et­mişlerdir. Ancak onların bu konulardaki açıklamalarından şu şekilde bir tarif çıkarılabilir: Teberru, bir kimsenin çoğu kere yardım ve iyilik amacıyla şimdi ya da gelecekte karşı­lıksız olarak başkasına bir hak ya da malı vermesidir.

Fıkıhçılar ukûd-ı müsemmâtı, tasnif ederlerken de te­berru' muamelesini "temlikât" grubunun "mu'âvedât" bölümünde ele almışlardır.[173]

 

Tebi'a

 

(tazminatı yüklenme)

Tebi'a ve tehammülü't-tebi'a ifadeleri çağdaş hukuk deyimlerinden olup fıkıhçılar tarafından hiç kullanılmamıştır. Ancak "daman" anlamıyla bilinmekte ve bazı hukuki mu­amelelerde kullanılmakta idi.

Onlara göre "daman", insanın bir şey üzerinde ortaya çıkan noksanlık, ayıp ya da yok olma tehlikesi karşısında doğacak zararları yüklenme sorumluluğudur.

"Satıcı, müşteriye malı teslim etmeden önce, satılan eş­ya ile ilgili her türlü sorumluluğu yüklenir. Müşterinin sorumluluğu ise malı teslim aldıktan sonra başlar" denildiği zaman buradaki tebi'a deyiminden, kaybetme, yoketme, za­rar verme ve benzeri durumlar karşısında doğacak olan taz­minat ödeme sorumluluğu anlaşılır. Bu da, bir artı değer veya ferahlığın karşılığıdır ki fıkıhçılar bu değere "haraç" veya ğunm adını vermişlerdir. Nitekim fıkıh kitaplarında "Haraç zamana karşılıktır" ve "Menfaat zarar mukabilinde-dir" gibi fıkıh kuralları bu konuda vaz' olunmuştur.

 

Tebzîr

 

(israf)

Sözlükte israf edercesinde mal harcamak anlamına gelir. Kelimenin asıl anlamı tohum atmak veya tohum saçmaktır ve malım ziyan eden herkes için mecaz olarak kullanılır. Aslında tohum atmak veya tohum saçmak bir çeşit kayıp veya ziyandır. Çünkü onun nereye atıldığı ve sonucun ne olacağı bilinmez.

Terim olarak Nevevî bu kelimeyi şöyle tarif etmiştir. "Bir malın Örfen malum ve makul olmayan bir yere harcan­ması dır."

Ibn Teymiye de "tebzir"i, din ya da dünya için faydalı olmayan yere malı sarfetmek şeklinde tarif ederek şöyle bir yorumda bulunmuştur: "Tebzîr bazen miktar bakımından söz konusu olur ki, hak sahibine hakkından fazla mal ver­mektir. Bu fazlalık ise onların kifayet miktarının üstünde harcamalarına sebep olur. Böylece ihtiyaç ve hak sahipleri aleyhine gelir dağılımında bazı sapma ve bozulmalar mey­dana gelir. Bazen de tebzir işin aslında meydana gelir. Bu da meselâ haram menfaatlere mal harcamak şeklinde orta­ya çıkar. Fahişeye verilen para ve sihirbaza sunulan hedi­yeler gibi.

Kadı İbn Arabi'nin bu konuda ki yorumu ise şöyledir: Eğer bize bir kimsenin şehevi arzuları istikametinde malı­nı harcaması tebzir midir değil midir? diye sorulsa biz şöy­le cevap veririz: Bir kimse ihtiyaçlarından kısarak artırdığı malları şehevi arzuları için harcasa ve onu israf etse bu kişi "mübezzir (savurgan)" sayılır. Eğer bir insan malının aslını korumak şartıyla gelirini ya da kazancını şehveti yo­lunda harcasa bu kişi mübezzir sayılmaz. Ancak haram yolda harcanan bir kuruş bile "tebzir" sayılır. [174]

 

Tecdîdü’d-Deyn

 

(borç yenileme)

Sözlükte bir şeyi yenilemek, onu yeniden yapmak demektir. İşin yenilenmesi de, yeniden meydana getirme şeklinde yo­rumlanır. Terim olarak borcun yenilenmesi ise, eski borcu yeni borç ile değiştirmek ve böylece, birinci borç sözleşmesi­ni feshederek, karşılıklı rıza ile yapılan ikinci bir anlaşma ile borç ilkesini tekrar düzenlemektir. Meselâ, Ahmet, Be­kir'den kiraladığı evin ücreti olarak 2 milyon lira borçlu iken, bu paranın Zeyd'in zimmetinde borç olarak kalması üzerinde tekrar bir anlaşma yapmalarında olduğu gibi.

Burada, birinci borç sözleşmesinin feshedilerek, ikinci bir akit ile borcun yenilendiği açıktır. Böylece birinci sözleşme ile ödenmesi gereken borç düşmüş olur ve borçlu, ikinci sözleşme ile getirilen yeni borcu yüklenir. Bu durumlarda borcun bitmesi ve düşmesinin neticesi olarak birinci borç kapanarak sözleşmesi feshedilir ve yeni bir akit üe borç yenilenmiş olur. Ayrıca birinci borçla ilgili kefalet ip­tal ve kefil de ibra edilmiş olur. Önceki kefalet, yeni sözleş­meden doğan borca intikal etmez. Bu durumda kefalet söz­leşmesinin de yenilenmesi gerekir.[175]

 

Techîl

 

(bilgisizlik)

Sözlükte, bu kelimenin manalarından biri "cehl"e nisbet et­mektir, "cehheltü fülânen" denildiğinde "onu cehle nisbet ettim" demektir. Cehl ise, bilmek kabiliyetini haiz olan bir kimsenin bir şeyi bilmemesi anlamına gelir.

Terim olarak kendi terikesinde bulunan başkasına ait bir mal hakkında yapılması gereken gerekli açıklamanın bulunmaması durumunda yerine getirilmesi icabeden fiilî bir tasarruftur. Fıkıhçılar bu kelimeyi daha çok, emanetçi, mudârib, vekil ve benzeri eminlere bırakılan emanetler ko­nusunda kullanmışlardır. Çünkü bu konularda techîlin so­nucu tazminattır ve eğer techîlde kasıt da varsa bir çeşit zulüm meydana gelir. Neticede emanette haksızlık tazmi­nat olarak ödenir.

Bu konuda Hanefî mezhebinin görüşü şu şekildedir: Emanetçi ölür ve terikesinde de bir vedia bulunursa bu emanetçinin varisleri için bir emanettir ve sahibine öden­mesi gerekir. Ancak emanetçi vedianın durumu hakkında bir bilgi bırakmadan ölür, terikesinde bulunmaz ve varisle­rinin de bu konuda bilgileri yoksa, emanetçinin terikesinde Ödenmesi gereken borç ortaya çıkar. Böyle bir durumda, eş­ya sahibi diğer vedia sahipleri gibi kendi eşyasının kıyme­ti nisbetinde terikeye ortak olur.

Eşbâh ve'n-Nezâir sahibi İbn Nüceym de bu konuda şunları yazmıştır: "Techîl ile ölüm sonucunda emanetler tazminata dönüşür. Ancak bundan üç şey müstesnadır.[176]

 

Tedbîr

 

Sözlükte, sonucun sağlam olması için yapılan işe önem ve değer vermektir. Nitekim bir adamın malının sağlamlığı ve çocukları ile arkadaşlarının terbiyesi için tedbir alması gi­bi. Kelimenin aslı her şeyin sonu anlamına gelen "ed-dübr" sözcüğüdür. Edbâru'l-umûr lafzının anlamı ise "işlerin so­nuçları" demektir.

Terim olarak tedbîr ölümüne bağlı olarak köle sahibi­nin kölesini azad etmesidir. Çünkü ölüm hayatın sonudur. Bu sebeple tedbîr kısaca "ölüme bağlı azad" şeklinde tarif edilmiştir. Tedbîr-i mutlak: Efendinin mutlak ölüm şartına bağladığı azat. Tedbîr-i mukayyed: Efendinin herhangi bir sebeple ölümüne bağlı azad. Kaybolma ya da hayatın teh­likeye girmesi gibi. (Ben bu hastalığımdan dolayı ölürsem sen hürsün denilmesi gibi.) [177]

 

Tedlîs

 

(ayıbı gizleme)

Sözlükte, ayıbı örtmek anlamına gelir.

Terim olarak bey'de tedlîs, eşyada gizli bir ayıbın olması ve satıcının bunu müşteriye bildirmeyerek ondan gizlemesidir. Ezherî tedlîs konusunda şunları yazmıştır. "Tedlîs dül-se sözcüğünden alınmıştır: Bu sözcük de karanlık anlamına gelir. Satıcı ayıbı gizleyip müşteriye haber vermediği za­man dülse yapmış olur." Fıkıhçılar kelimeyi sözlükteki an­lamıyla kullanmışlardır.

Ibn Kudâme'nin yazdığına göre kelimenin manası, "Bil­diği halde ayıbı müşteriden gizlemek ya da ayıbı müşterinin bilemeyeceği bir şekilde örtmektir. Aslında dülse ka­ranlık demektir. Sanki satıcı ayıbı örtmek veya gizlemekle onu karartarak müşteriden gizliyor. Böylece müşteri de ayıbı görmüyor ve bilmiyor."

Hanbelîler tedlîs kavramının anlamını genişletmişler ve müşteriden alacağı fiatı artırmak amacına yönelik olarak sa­tılan eşya üzerinde satıcının meydana getirdiği her türlü şüp­heli davranışı da bu deyimin kapsamı içine sokmuşlardır. Ni­tekim Hanbelî fıkhı Mece'sinde tedlîs şu şekilde tarif edil­miştir: "Tedlîs, müşteriye ayıbın gizlendiği ya da fiyatın artı­rıldığı şüphesini veren her iştir. [178] Ma'da denildiğine göre "Muhayyerlikte vâki olan tedlis iki çeşittir. Birincisi ayıbı gizlemek, ikincisi fiyatın artmasına se­bep olan tedlis ki, burada ayıp yoktur. Meselâ, cariyenin yü­zünün kırmızıya, saçlarının siyaha boyanması gibi.[179]

 

Teferruk

 

(ayrılma)

Sözlükte "tecemmu" sözcüğünün karşıtı olarak ayrılma an­lamına gelir. Fıkıh dilinde de aynı anlamda kullanılır.

Fıkıhçılar bu deyimi sarf, selem ve bey* akitlerinin bazı kısımları ile diğer bazı fıkıh bahislerinde kullanmışlardır ve bu deyimle, sözleşmeye taraf olan kimselerin bedenleri­nin (cismen) akit meclisinden ayrılmalarını kastetmişler­dir. Nitekim onların görüşlerine göre: Sarf akdinin sıhhati için, ayrılıktan Önce iki tarafın da bedelini alması şarttır.

Selem akdinin sıhhati için de, ayrılıktan önce sermayenin teslimi şart kabul edilmiştir.

Ayrılmanın sınırına gelince, fıkıhçılar bu meseleye örf ve adetin kaynak teşkil edeceği konusunda ittifak etmişler­dir. Çünkü kanun koyucu (şar1!) konuyla ilgili bazı hüküm­ler koymuş, fakat açıklık getirmemiştir. Dil bakımından da bunun sınırı belli değildir. Bu sebeple örfe müracaat edilir ve insanların anlaştıkları noktalara bakılır. Nitekim "kabz Oteslim alma)" ve "ihraz (=koruma)"da da durum böyledir.[180]

 

Teferruku's-Safka

 

(tek sözleşme)

Sözlükte safka, safk kelimesinden türemiş bir isim olup, eli el üzerine koymak ya da, satış sözleşmesi anında taraflardan birinin, diğerinin eli üzerine elini koyması anlamına gelir. Arap geleneğinde satış sözleşmesi kesinleşince, taraflardan biri elini diğerinin eli üzerine koyar. Böylece sözleşme kesin­lik kazanmış olur. Buradan hareketle safka kelimesinin, sa­tış sözleşmesinin bizzat kendisi için de kullanıldığı olmuştur.

Tefrîku's-safka'ya gelince bu, bir sözleşme ile satın alı­nan muhtelif eşyanın birbirinden ayrılması demektir.

Deyim anlamı ise bir fiyat üzerine tek sözleşme şeklin-, de yorumlanır. Fukahaya göre teferruku's-safka deyiminin anlamı, sözleşme hükmünün, üzerinde anlaşmaya varılan bütün konular üzerinde geçerli olmaması yahut da önce onun tek olarak kabul edilip sonra açılması şeklinde yo­rumlanmıştır. Böylece akit, kısımları, bölümleri ve ayrıntı­ları olan toplu ve tek sözleşme halini alır. Bu yüzden fuka-ha teferruku's-safka, teb'îdü's-safka, tecerruhu's-safka ta­birlerini de kullanmışlardır.

Fukahanm belirttiğine göre teferruku's-safka, satış bir akitle yapıldığı zaman, hıyarı (tercihi) gerektirir. Yani sözleşmede, satıcı ile müşteriden başka taraf ve sözleşme­ye konu olan müteaddit eşya üzerinde de fiyat ayrılığı yok­tur. (Bu durumda tarafların kesin tercihi söz konusu olur.) [181]

 

Tefrit

 

(kusur)

Sözlükte, kısaltma ve kaybetme anlamlarına gelir. Meselâ, "ferrata fî'1-emri tefrîtan" denilir ki, "işi kısalttı ve sonuna kadar kaybetti" demektir. "İfrat" deyimine gelince bu da is­raf ve sının aşmak şeklinde yorumlanmıştır.

Cürcânî'nin belirttiğine göre "ifrat" ile "tefrit" arasında­ki fark şu şekilde açıklanabilir: "İfrat ziyade ve kemal bakı­mından sının aşmak; tefrit ise eksiklik ve kusurlu yapma bakımından normalin altına düşmek demektir ve bu iki ke­lime deyim olarak sözlük anlamlan dışında kullanılmaz."

Tefrit deyimi fukaha dilinde vedia, şirket, mudarabe ve vekalet gibi emanet akitlerinde kullanılmıştır. Bu konular-da sadece muhafız durumunda olan emanetçi, tefrit (dik­katsizlik) durumunda, emaneti tazmin etmekle yükümlü olur. Eğer emanet eşya vekil, ortak, vasi ve benzeri kimse­lerin elinde haksızlık ya da "tefrit" gibi sebepler dışında yok olur veya zarara uğrarsa tazminatı gerekmez. Çünkü o sadece emanetçidir. Ancak emanetçi, eşyayı muhafaza nok­tasında tefrit (dikkatsizlik)e düşerse ve bu yüzden eşya za­rara uğrarsa, kusurunu tazmin eder. Çünkü kusurlu kişi, malı muhafaza konusunda üzerine düşeni yapmadığından eşyanın telefine sebep olmuştur. Bu, fıkıhçılann üzerinde ittifak ettikleri konulardan biridir.

Tazminatı gerektiren "tefrit", emanetçinin malı koru­ması konusunda her durumun özelliğine göre, insanlann örfen hata saydığı kusurlardır. [182]

 

Tehâruc 

 

Sözlükte, çıkma gayreti anlamına gelir.

Terim olarak, miras meselesine ait bir ıstilah olup belli bir şey mukabilinde bazılarinı terikeden çıkarmak demektir.

Bunun aslı, varisler arasında içlerinden birinin bir miktar mal karşılığında mirastan çekilmesi üzerine yapı­lan bir anlaşmadır. Ancak, üzerinde anlaşılan bedel, teri-kenin dışında şey ise bu takdirde akit bir bey' sözleşme-sidir. Eğer bedel terikeden ayrılan bir eşya ise o zaman söz­leşme bir taksam ve mübadele akdi adını alır. Bunların dı­şında eğer beaeî hak sahibinin hissesinden az olursa bu ya bir hibe mesabesindedir ya da hak sahibinin hissesinden bir kısmını düşürme söz konusudur.

Özetlersek, konunun her bölümü için fıkıhçılar bazı Özel şartlar ve ilkeler koymuşlardır.[183]

 

Tekabbül

 

(yüklenme)

Sözlükte, hediye gibi sevap getiren bir şeyi kabul etmektir. Deyim olarak, akde bağlı yükümlülükleri ifade eder. Mese­lâ, "tekabbeltü'l-amele min sâhibihî" denilir ki, "akde bağlı olarak çalışmayı kabul ettim" demektir. Mecelle'nin 1055. maddesinde de tekabbül şöyle tarif edilmiştir: "Bir işi taah­hüt ve iltizam etmek, yüklenmektir." Burada iş veya amel­den maksat boyacının elbiseyi boyaması, terzinin kumaşı dikmesi gibi benzeri sanat erbabının meslek olarak yaptık­ları davranışlardır.[184]

 

Tekâdüm

 

(zaman aşımı)

Sözlükte bir şey eskidiği zaman "tekâdeme'ş-şey" denilir. Deyim olarak bu kelime Mecelle'de mürûru'z-zaman (za­man aşımı) olarak açıklanmıştır. Mâlikîler ise "havz" ve "hiyâze" kelimeleriyle yorumlamışlardır. Havz ve hiyâze kelimeleri sözlükte, sahip olma, malik olma ve mülk edin­me gibi anlamlara gelir. Fıkıh dilinde de: "Sahipsiz veya herkes için alınması mubah olan bir malı alıp kendi mül­küne katmak" şeklinde tarif edilir.

Tekâdüm deyiminin aslı, halifenin, kadıları (hakimleri) bazı hallerde, belirli zaman sürelerinin geçmesine dayalı olarak bu konular hakkındaki davalara bakmaktan men etmesidir. Fakat böyle durumlarda hak sahibinin hakkı düşmüş olmaz.

Bu yasak sahtecilik ve kurnazlık gibi halleri önlemek için konulmuştur. Çünkü yapma imkanı bulunduğu halde, zamanın geçmesiyle davayı bırakmak zahiren haksızlığı gösterir.

Hanefî fakihleri "tekâdumu'z-zaman" süresini vakıf ve yetim malları ile gaib ve miras davalarında 30 sene; borç, emanet, akar ve emlak davalarında ise 15 sene olarak be­lirlemişlerdir.

Belli bir süre geçtikten sonra davaya bakılmaması as­lında hakkın düşmesine sebep olmaz. Hak sahibinin hakkı devam etmekle birlikte, sadece hakimin davayı dinlemesi engellenmiş olur. Ancak suçlu suçunu kendiliğinden itiraf etse bu ona bir yükümlülük getirir. Eğer "tekâdüm", hakkı düşürücü bir niteliğe sahipse, suçlu suçunu itiraf etse bile yükümlülük altına girmez.

Mâlikîlere göre "tekâdüm" (hiyâze) iki kısımdır.

1- Sahibi bilinmeyen bir mülke sahip olma.

2- Sahibi bilinen bir mülke sahip olma.

Birincisinde, bir mala on ay veya daha fazla bir zaman müddetince sahip olma (hiyâze) davaya bakılmasına engel teşkil eder. Malın akar veya başka bir şey olması arasında fark yoktur.

ikincisinde durum farklıdır. Eğer mal akar cinsinden ise sahiplenme (hiyâze) en az on sene devam etmelidir. Hay­van ye elbise gibi mallarda ise iki senelik bir süre yeterlidir.[185]

 

Tekâfül

 

(güven)

Sözlükte iki kimse arasındaki "tekâfüT'den her birinin ken­di arkadaşına güvenmesi ve dayanması demektir. "Kâfîl" kelimesi de, birine güvenip ona yardım eden kimse demek­tir. Meselâ, "tekeffele fülanün bi'ş-şey" denilir ki, "o kimse kendini o şeyin yükümlülüğü altına soktu ve onu yüklendi" demektir. "Tekeffele bi'd-deyn" denildiğinde ise "borcu yük­lendi" manası anlaşılır.

Bu kelimenin sözlük anlamı ile deyim, anlamı aynı şe­kilde kullanılır.[186]

 

Telakki'r-Rukbân

 

(köylünün, kervanın karşılanması)

Sözlükte "telakki" karşılama ve karşılaşma anlamlarına ge­lir. "Rukbân" da "rakib" kelimesinin çoğuludur. Bu kelime­nin anlamı da "binekli yolcu" demektir.

Deyim olarak "telakkiJr-rukban", satmak üzere bir bel­deye mal getirenleri çarşıya varmadan önce onlardan bu malları satın almak üzere karşılamaya çıkmak demektir. Satıcıların binekli ya da yaya, bir ya da birden fazla olma­sı mümkündür.

Bazı Hanefîlere göre "telakki'r-rukbân" şehre girmeden önce şehirlinin köylüyü karşılaması demektir. Böylece şe­hirli, gelen eşyanın pazarının durgun olduğunu söyleyerek onu aldatır ve eşyayı gerçek fiyatının altında satın almaya çalışır.

Bu muameleye Şafiî ve Hanbelîler de aynı ismi vermiş­lerdir. Hanefîler bu işleme, "telakki'l-celeb", Mâlikîler ise "telakki's-sila" adını vermişlerdir.[187]

 

Telci'e

 

(sığınma)

Sözlükte Uca kökünden türer, zorlama ve sıkıntı anlamla­rına gelir.

Mutarazzî'nin dediğine göre telci'e: "Zahiri ile bâtını birbirine uymayan bir işi yapmaya mecbur olmaktır. Yine telci'e: "Bir kimsenin malını, varislerinden sadece bir kıs­mına vermesidir. Varisi olan birine sanki malım sadaka olarak veriyormuş gibi."

Havârizmî'nin bildirdiğine göre telci'emn deyim anla­mı: "Zayıf olan bir kimsenin malını koruması için kuvvetli olan bir kimseye sığınmasıdır." Bundan sonra da şu yoru­mu yapmıştır: "Bazen kuvvetli, zenginliğine, malına, mül­küne sığınır. Bazen de mal sahibi kuvvetliye sığınır. [188]

 

Telef

 

Sözlükte, bozulma ve parçalanma anlamlarına gelir.

Deyim olarak da aynı anlamdadır. "İtlaf ise "telef olayım meydana getirmek veya sebep olmak demektir.

Fukahanm anlattığına göre telef ya tabiî âfetler yüzün­den olur ki, bunlara semavî âfetler veya musibetler adı verilir. Yahut da yaratıkların eylemlerinin neticesinde mey­dana gelir. Fıkıhçılar bunu iki kısma ayırırlar:

Telef-i hissi: Eşyanın bizzat zatının bozulması ya da yok olması demektir ki, ister bir kısmı, isterse hepsi telef olsun aynı kapsama girer.

Telef-i şerl: Mâlikîler buna telef-i hükmî de derler. Bu da, kanun koyucunun telef ediciyle ilgili bir sebep yüzünden, eşyanın varlığına rağmen, kullanılmasını yasaklamasıdır.

Bir kişi bir cariye satın alsa fakat teslim almadan önce kişinin babası onu azad etse, hadise bu açıdan değerlendiri­lir. Çünkü kanun koyucu babasımn azad etmesini, oğlunun azad etmesi gibi kabul eder ve hüküm buna göre düzenle­nir. Kitabet, tedbir, sadaka ve hibede de durum böyledir.[189]

 

Temlik

 

(sahiplendirmek)

Sözlük ve deyim anlamı, birisini bir şeye mâlik ve sahip kıl­mak demektir. Fıkıhçılara göre dört çeşidi vardır.

1- Bedel karşılığı bir eşyaya mâlik olmak. Buna satın alma (bey') da denir.

2- Bedelsiz olarak bir eşyaya sahip olmak. Hibe gibi.

3- Bedel karşılığı bir menfaate sahip olmak. Kira söz leşmesinde olduğu gibi.

4- Bedelsiz olarak bir menfaate malik olmak ödünç iş leminde olduğu gibi.[190]

 

Tencîz

 

(peşin)

Sözlükte "istenceze hâcetehû ve teneccezeha" denilir ki, "söz veren kimseden o ihtiyacının giderilmesini istedi" de­mektir; "enceze" yerine getirdi, yaptı anlamına gelir. "Şey'ün nâçiz" demek, "hazır, mevcut şey" anlamında kul­lanılır.

Fıkıhçılar tencîz lafzını, .bulunma ve öne geçme anla­mında kullanırlar ve erteleme, ekleme ve bekleme kelimelerinin aksi bir anlam verirler. Bu deyim çoğu kere akitler­de kullanılır. Oysa ibadetlerle ilgili teklifi hükümlerin,me-selâ zekat ve hac gibi ibadetlerin açıklamasında geçen, "fevr" sözü ile de, bir ibadetin yerine getirilmesi için imkân bulunan en erken vakit kastedilir.

"en-Nâciz bi'n-nâciz" ifadesine gelince, bundan maksat "para karşılığı para" (peşin para) demektir ve "nesîc bi'n-nesîc"in aksine bir anlama gelir. Meselâ, "bi'tuhû nâcizen bi-nâcizin" derler ki, "elden ele peşin sattım" demektir. "Bi'tuhû gâiben bi-nâcizin" demek ise "peşin para ile vere­siye mal sattım" demektir.

Mâlikîler bu konuda münâceze ifadesini kullanırlar ve bununla sözleşmenin akabinde her iki tarafın bedelini teslim almasını kastederler. [191]

 

Tenfîl

 

(ganimet payına eklenti)

Sözlükte nefl kökünden türemiş bir isim olup mutlak bir artışı ifade eder.

Deyim olarak da, ganimet hissesindeki artış anlamında kullanılır. Halife veya ordu komutam, düşmanın yenilmesinde aşırı gayret gösteren kimseye verilen ganimetin artı­rılması şartım koymuştur.

Nesefî'nin tarifine göre bu deyim, bir kimseyi mal sahi­bi yapma anlamında olup halifenin savaş sonucu elde edilen ganimet mallarının bir kısmını belli bir gaziye veya ga­zilere öldürdüklerinin üstündekileri veya başka şeyleri al­mak üzere terketmesine denir. [192]

Sözlükte, ölünün miras olarak bıraktığı şeylere denir. Ço­ğulu terikât şeklinde gelir.

Terim olarak, fıkıhçılar bu kelimenin tarifinde ihtilaf ederek iki görüş ortaya atmışlardır. Mâliki, Şafiî ve Hanbelî âlimlerinin cumhuruna göre ferike, mutlak olarak ölünün bıraktığı mallar ve haklardır. Hanefi'lere göre ise, ölünün bıraktığı, alacaklıların haklarından artakalan mal­ların safi miktarıdır.

Bu iki görüşten anlaşılmaktadır ki, cumhura göre hak­lar mutlak olarak terikeye dahildir. Bu hakların başında da menfaatler gelir. Hanefî'lere göre bazı zamanlar menfa­atler terikeye dahil edilmez. Çünkü onlar terike kavramı­na, sadece mallar ve bunlarla ilgili hakları dahil ederler. [193]

 

Tes'îr

 

(narh)

Sözlükte bir şey hakkında onu belirleyen bir fiyat biçmektir. Yani onun değerini aşmayan belirli bir fiyat. Bir de, eşyanın üzerine konan ve artınlamayan herhangi bir fiyat demektir.

Terim olarak tes'îr, devlet reisinin bazı ihtiyaç madde­leri üzerindeki fiyatları tahdit etmesi, sınırlandırması ve eşya sahiplerini bu fiyatlardan satmaya mecbur etmesi de­mektir. Söz konusu maddelerin eşya ya da haklardan olma­sı arasında fark yoktur. [194]

 

Teslîm

 

Sözlük ve terim anlamı, bir şeyi saf ve sağlam olarak baş­ka bir şey karıştırmadan sahibine vermek demektir. Teslim, satılan eşya, rehinler, fiyat, hibeler, mihr ve selem ko­nusu mallarda geçerlidir.

Haııefîlere göre teslim, eşya sahibinin, eşya ile hak sa­hibi arasındaki engelleri kaldırarak, hak sahibinin yetkisi­ni kullanmasına imkân hazirlamasıdır. Onlara göre teslim, bir taraf Öbür taraftan eşyayı bizzat almasa bile hükmen aldığı zaman meydana gelir. Çünkü eşyayı teslim etmesi gereken kimse, bu yükten kurtulmak üzere bir çıkış yolu bulmalıdır. Satıcının bu konuda yapabileceği en iyi çare ise tahliye ve eşyanın teslimi yolundaki örf ve âdet olarak engelleri kaldırmasıdır. Fakat eşyanın bizzat aldırılması onun gücü dahilinde değildir. Çünkü bu alıcının isteğine bağlı bir iştir. Eğer bu satıcıya ait bîr görev olsaydı bunu yerine getirmek ona çok zor gelirdi. Bu ise caiz değildir.

Şafiî, Mâliki ve Hanbelîler, "tahliyenin" sadece akarlar için bir teslim olduğu görüşündedirler. Menkul malların teslimi ise Örfe göre belirlenir. Bu mallar ister el eşyası is­ter nakledilebilen, ister değişebilen isterse geçerli olan kıyasi ölçülerle ödenebilen (ölçü, tartı, uzunluk gibi) mallar olsun hüküm değişmez. [195]

 

Tesvif

 

Kelimenin sözlük ve deyim manası aynı olup, tecil ve tehir anlamına gelir. Bunun asıl anlamı, sözünü yerine getirmek üzere söz veren kişinin "yapacağımı yapayım" diyerek işi uzatmasıdır.[196]

 

Tetâruhu’d-Deyneyn 

 

Sözlükte tarh mastarının tefâ'ul babına nakli ile elde edilmiş olup koymak, bırakmak anlamlarına gelen bir kelimedir.

Deyim olarak bir nakit muamelesinin adı olup, iki borç­luyu birlikte ibra etmek (aklamak) üzere yapılan bir sarf (nakit alış verişi) işlemidir.

Sübkî'nin bu konudaki yorumu şöyledir: «Birisi diğer birisine: "Ben senden alacağım olan bir dinarımı, sana ve­receğim olan 10 dinarının karşılığında, ikimizin borçtan kurtulması üzerine sana sattım" dese bu mesele, tetâru-hu'd-deyneyn (İki borcun ibrası) şeklinde isimlendirilir.»

Tetâruhu'd-deyneyn meselesi ihtilaflı bir sarf muamele-sidir. Şafiî ve Hanbelîler borç üzerinde sarf işleminin caiz olmadığı konusunda kesin görüş belirtmişlerdir. Hanefi ve Mâlikîler ile Sübkî ve Ibn Teymiye bunlara muhalefet ede­rek bu işlemin meşru olduğunu ileri sürmüşlerdir. [197]

 

Teverruk

 

(veresiye alıp zararına satma)

Sözlükte "evraka'r-racül" denilir ki, "adam gümüş sahibi ol­du" demektir. "Verik" gümüşten basılmış para demektir. Gü­müş, "basılmış gümüş" ve "külçe gümüş" türlerine ayrılır.

Deyim olarak, bu kelime, sadece Hanbelî âlimleri tara­fından kullanılmış ve bununla da, bir kimsenin veresiye mal satın alarak daha az bir fiyatla peşine satmasını ve bu yolla nakit para elde etmesini kastetmişlerdir. Bu konuyu diğer fıkıh uleması "teverruk" sözcüğünü zikretmeden bey'i'1-ayne (iyne) meselelerinde ele almışlardır.

Teverrukun hükmüne gelince, çoğu ulema bunun mu­bah olduğu görüşündedir. Çünkü bunda riba şekli ve mak­sadı yoktur. Ömer b. Abdilaziz ile Muhammed b. Hasen Şeybânî ise bunu mekruh kabul etmişlerdir. İbn Hümânı evlâ olana aykırı olduğu görüşünü benimsemiştir, tbn Tey­miye ile İbn Kayyim ise bunun bey'-i nıuztar olmasına rağmen haram oluşu fikrini tercih etmişlerdir. Ancak Hanbelî mezhebinin genel görüşü bunun mubah olduğu yönündedir. [198]

 

Tevfîr

 

(ödeme, koruma)

Sözlükte, eda, vefa, ödeme ve yerine getirme anlamlarına gelir. Meselâ "veffertü alâ fülânin hakkahû tevfîran" deni­lir ki, "ona hakkını ödedim, verdim" demektir. Yine, "veffer­tü lehû ta'âmehû tevfîran" denilir. Bunun anlamı da "ona yemeğini eksiksiz tastamam verdim" şeklinde açıklanabi­lir.

Tevflr deyimi manevî konularda koruma ve sakınma anlamlarında kullanılır. Meselâ "vefertü'l-'ırz" denilir. Yani "ırzımı korudum" demektir. Kelimenin "Yeffera" şekli ise mübalağa ifade eder.

Kelimenin sözlük anlamı ile deyim anlamı aynıdır. [199]

 

Tevliye

 

(maliyetine satış)

Sözlükte, bir kimseyi vali tayin etmek demektir. Deyim olarak bey'-i tevliye, kârsız ve zararsız olarak bizzat ana paranın net miktarı ile sınırlı olan bir satiş muainele-sidir. Yine o, "velleytüke" sözü üzerine, satıcıdan alman bü­tün malları ziyadesiz ve noksansız olarak sahibine ulaştır­maktır.

Bey'-i tevliye, fıkıh kitaplarında "buyû'ul-enıânet" kıs­mında tasnif edilir. Çünkü burada satıcı sattığı mal ile ilgi­li satın aldığı fiyatı haber verme noktasında emanetçi gü­venilir) durumundadır. [200]

 

Ticaret

 

Sözlükte, kâr yapmak gibi amçlarla alım satım suretiyle mal mübadele etmektir.

Nevevî bu deyimi "mal mübadele etmek ve onu daha çok değerlendirmek için harcamaktır" şeklinde tarif etmiştir. Münavî de "mal değiştirmek ve kâr amacıyla onu har­camak" diye yorumlamıştır. [201]

 

U

 

Umrâ

 

(Ömür boyu bağış)

Sözlükte umr kökünden türemiş bir kelimedir. Umr sözcü­ğü ise bedenin sağ olarak hayat sürdüğü zaman dilimi an­lamına gelir. "Bu evi onun için imar ettim" denildiğinde "bu evi ömrü boyunca ona ücretsiz sığınak yaptım" manası kas­tedilir.

Deyim olarak bir çeşit hibedir ve şu sözlerle yapılır: "Bu evimi ömrüm boyunca sana verdim. Ömrüm boyunca bu ev senindir." Bunların dışında "Yaşadığım müddetçe, hayatım boyunca, sağ olduğun müddetçe" gibi ifadeler de kullanılır. Hibe "ömür boyu" ile sınırlandırıldığı için bu ismi almıştır.

O takdirde buradaki hibe, hibe edenin veya hibe edile­nin hayatı süresince geçerli olan hibedir ve hibe edenin ve­ya hibe edilenin ölümüyle geri iade edilmesi şartı vardır.

Kelimenin deyim anlamı sözlük anlamından farklı de­ğildir. [202]

 

Umûmu'l-Belvâ

 

(yaygın zorluk)

Deyim olarak, yükümlünün kaçınmakta zorlandığı necaset ve benzeri sakıncalı şeylere denir. Böyle bir musibet yaygın hale geldiğinde Allah Teala iki sebepten ötürü bunun Güna­hını affediyor:

1- İnsanın her halükârda karşılaşmak zorunda olması ve bundan kaçınmak için çok büyük meşakkatlere katlan­mak zorunda kalması.

2- Musibetin çok yaygın hale gelmesinden dolayı insa­nın her an temas halinde bulunma zorunluğu ve bu yüzden ondan kaçınmanın ve ayrılmanın çok zor hale gelmesi; kur­tulmak için çok büyük zorluklara katlanma gereğinin bu­lunması.

Bu yorumlar çerçevesinde fikıhçılar şu genel kuralları benimsemişlerdir. "Bir iş dar olduğunda genişletilir", "Bir musibet yaygın hale geldiğinde onun yükü hafifletilir."

Fıkıh âlimleri kitaplarında bu konuyu ayrı başlıklar halinde incelemişlerdir. Meselâ ibadetler konusunda, kü­çük necasetin, atın ayağından sıçrayan çamur izlerinin, ka­çınma imkânı olmayan necaset karışmış çamurun, sinekle­rin taşıdığı pislikler ve buna benzer sakıncalı durumların affı gibi.

Muamelât konusuna gelince, Belh ve Buharalı Hanefî âlimleri bu konuyu kitaplarında işlemişler ve görüşlerini "bey'-i vefanın mübahlığı" konusunda belirtmişlerdir. [203]

 

Urbûn

 

(urban, pey akçesi)

Sözlükte, ticari eşya satın alan bir müşterinin, eğer satış işlemi sonuçlanırsa toplam fiyattan düşürülmek; alış veriş sonuçlanmamış sa satıcıya kalmak üzere ödediği bir miktar paradır.[204]

 

Uşûr

 

(öşür/tarım vergisi)

Sözlükte uşr kelimesinin çoğuludur. On kümesinin her bir birimi için kullanılır ve onda bir olarak alınan miktara özel isim olmuştur.

Aşîr kelimesi ise devlet başkanı tarafından önemli yol merkezlerine, gerekli şartları taşıyan tüccardan vergi al­mak üzere görevlendirilen memur manasına gelir.

Deyim olarak "uşûr" iki anlamda kullanılır:

1- Zekatın öşrü: Bu, meyve ve zirai ürünlerden alman zekattır.

2- İslâm beldesinde ticaret mallarını bir beldeden bir beldeye nakleden kafirlerden alınan vergi.

Bu vergi onda bir ya da benzer şekillerde alındığı için böylece İsimlendirilmiştir.

Bununla beraber öşür ve cizye, zimmet ehline ve harbi­lerden teslim olanlar üzerine vacip olmaları bakımından ortak özelliklere sahiptirler. Yine her ikisi de fey' masrafla­rına harcanabilirler. Böyle olmakla birlikte aralarında önemli bir fark vardır: Cizye kişi başına konan bir vergi olup miktarı belli ve şahıslara göre değişmezken uşûr, mal üzerine konan bir vergidir ve mala göre değişiklikler göste­rebilir. [205]

 

Uzr

 

(meşru mazeret)

Sözlükte insanı günah ve kabahatini yok göstermeye götü­ren hal ve davranıştır. Bu "yapmadım", "bunu şunun için yaptım" gibi sözleri söylemekle olur. Bazen insan hatayı iş­leme sebebini de açıklar. Bazen de "bunu yaptım, fakat bir daha yapmayacağım" der. Buna da tövbe denir. Bu şekilde yapılan her tövbe bir özür dilemedir. Aksi davranışlar özür ve tövbe sayılmaz.

Deyim olarak fıkıhçılar uzr kelimesini "Ciddi bir zara­ra katlanmaksızm dinî vecibelerin yerine getirilmesini zorlaştıran ya da imkânsız hale getiren hal ve hareketler" şek­linde yorumlamışlardır.[206]

 

V

 

Va'd

 

(söz verme) Sözlükte bir kimsenin, başkasıyla ilgili gelecekteki işinden söz etmesi, haber vermesi demektir. Bu işin hayır ya da şer olması farketmez.

Terim olarak da sözlük manasıyla aynı yönde kullanı­lır. Bu çerçevede va'd bazan herhangi bir maruf yani iyilik ile olur. Meselâ karz-ı hasen, herhangi bir malı ya da men­faati meccanen mülk olarak verme gibi. Bazan bir hediye, yardım ve dostluk gibi ahlâkî davramşlarla olur. Hastanın tedavisi, arkadaş ziyareti, sıla-i rahim, yol arkadaşlığı ve komşuluk gibi. Bazan nikah ile olur; nişanda olduğu gibi. Bazan da kötülükle olur. Bir kimseye içki içmesinde, fuhuş yapmasında ve düşmanlık ve zulüm için mal telef etmede yardım vaadetmek gibi.

Bazı fıkıhçılar vaadi, insanın şahsiyetinin bir gösterge- si olarak kabul etmişlerdir.[207]

 

Vedî’a

 

(emanet bırakma)

Sözlükte gidince geride bırakılan şey anlamına gelen vede'a kökünden alınmıştır.

Terim olarak, başkasının yanına korunmak üzere ko­nan mala denir. Yine îdâ' yani korumayı gerektiren akit manasına da kullanılır.

Şu kadar var ki, fıkıhçılar bu akdin tarifinde şartları bakımından ihtilaf etmişlerdir.

Hanefî, ve Mâlikîler vedî'anm mutlaka mal olmasını şart koşarlarken, korumanın teberruan (ücretsiz) olması şartını koymamışlardır. Onlara göre akd-i vedia "malikin malını korumak üzere başkasına yetki vermesi" demektir.

Şâfîîler de vedianın, mal veya "muhtas muhterem" (faydalanma imkânı olan necis tarzından bir şey) olmasını şart koşarlarken onlar da korumanın teberruan olması şar­tını koymadan şöyle tarif etmişlerdir: "Mal veya bir muhta-sı (ihtisasa konu olan necisderi, hayvan gübresi gibi mal­lar) korumak üzere başkasına vekâlet vermektir."

Hanbelîlere gelince, onlar da vedianın mal veya "muh­tas" olması gerketiğini belirterek korumanın teberruan olması şartını koymuşlardır. Bunların tarifi de şöyledir: "Bir mal veya muhtasın teberruan korunması hususunda baş­kasını vekil tayin etmektir.[208]

 

Vakas

 

(ara sayı)

Sözlükte boyun kırmak anlamına gelir. Meselâ "vakasati'n-nâka bi-râkibihâ" yani "deve binicisini atıp boynunu kırdı" denilir.

Deyim olarak, "evkâs" denilen hayvanlardan herbirine "vakas" adı verilir. Evkâs, zekata tâbi hayvanların sayısı belirlenirken iki farz noktası arasında kalan hayvanlara denir. Meselâ, develerin sayısı beşe ulaştığında bir koyun zekat verilir. Develer on oluncaya kadar sadece bir koyun zekat vermek yeterlidir. Develerin sayısı ona ulaştığı za­man ise zekat verilecek miktar yeniden belirlenir. İşte bi­rinci zekat sayısı olan beş ile ikinci zekat sayısı olan on arasında kalan develere "evkâs" denilir.

"Evkâs" deyiminin develer için değil, koyun ve sığırlara mahsus bir tabir olduğu, hatta sadece sığırlara mahsus ol­duğu da söylenmiştir. [209]

 

Vakf

 

Sözlükte hapsetmek manasına gelir.

Terim olarak bir malın "aslını hapsetmek, fakat menfaati­ni serbest bırakmak" şeklinde tarif edilir. Bu tarif vakfedi­len malın hükmü konusundaki fıkhı ihtilaftan çıkmıştır. Yani vakıf malın mülkiyeti vakfedilene intikal edecek mi yoksa Allah Teâlâ'nm mülküne mi girecek yahut vakfeden­de mi kalacak?

Fukaha burada üç görüş ortaya koymuşlar ve her züm­re vakfedilen malın hükmü konusunda kendi mezhepleri­nin tercih ve tariflerini beyan etmişlerdir. Bu ihtilaflara bağlı olarak bazı tarifler ortaya çıkmıştır.

Şâfîîler ile bazı Hanefîlere göre vakıf malı Allah Te-âlâ'nın mülküne intikal eder. Ebu Hanife ve Mâlikîler de vakıf malının vakfedenin mülkünde kaldığı fikrini benim­semişlerdir. Hanbelîler ise vakıf malının, vakfedilenin mül-, kiyetine gireceğini belirtmişlerdir. [210]

 

el-Vakfu'l-Ehlî

 

(aile vakfı)

Bazı muhaddis fakihler vakfı, vakfedilen kimsenin durumu itibariyle ikiye ayırmışlardır: vakf-ı ehli, vakf-ı hayrı. Vakf-ı ehlî: Bir kimsenin, nesline, zürriyetine, akrabalarına, çocuklarına veya diğer bazı kimseler için yaptığı vakıftır. Bu kavram bütün İslâm mezheplerince bilinmekle beraber bu isim kullanılmaz.[211]

 

el-Vakfu"L-Hayrî

 

(kamu yararına vakıf)

Deyim olarak cami, okul, sığınak, hastane, kütüphane, ka­le gibi yerler ile fakirler ve talebeler gibi insanlara yönelik iyilik ve hayır işlerine yapılan vakıf demektir.

Bu çeşit vakfa hayrı isminin verilmesinin sebebi, vak­fedilen malın menfaatlerinin, umuma ait olmaları ve hayır hedeflerine tahsis edilmelerinden dolayıdır.[212]

 

Vâkfa

 

(hukuki olay/fetva)

Sözlükte düşmek anlamına gelen "vuku" kökünden gel­mektedir, zor ve kötü durumlarda kullanılan bir lafızdır.

Deyim olarak vâkı'a veya nazile ifadeleri, mesele veya insanlar arasında meydana gelen ciddi problem, olay gibi anlamlarda kullanılırlar. Ancak böyle olaylarla ilgili özel sert bir nas yoktur. Müctehid veya fakih bu konularla ilgi­li hüküm çıkarırken, şer/î delillere, kendi mezhep ilkelerin­den çıkardığı sonuca, herhangi bir rivayete göre verilen bir fetvaya veya mezhebinin görüş ve tercihlerinden birine da­yanır.

Kelimenin çoğulu vâkı'ât ve nevazil şeklinde gelir.

"Kütübül-vâkı'ât" veya "kütübü'n-nevâzil" ifadelerine gelince bunlar fetva kitapları anlamında kullanılırlar. Yani meydana gelen hadiselere ve meselelere verilen cevaplara denir. Yani, sonraki muctehidlerin bir mesele sorulduğu za­man kendilerinden önceki mezhep muctehidlerinden nak­ledilen bir rivayet bulamadıkları zaman kendilerinin orta­ya koyduğu cevaplar demektir.

İbn Âbidin, Hanefi mezhebine ait eser ve görüşleri ter­tip etmek üzere yaptığı yorumda bu konuda üç tabakanın bulunduğunu söylemiştir:

1- Mesâil-i usûl (zahir-i rivayet),

2- Mesâil-i nevâdir,

3- Fetâvây-ı vâkı'ât.

Çağımız fukahasının kullandığı el-vâkı'âtü'ş-şer'iye-de­yimine gelince bu, insanın iradesi dışında gerçekleşip şeri­atta bir hükmü bulunan olay veya durum demektir. Doğum, ölüm, delilik, zenginlik, zaman geçmesi gibi. Bu, akitler gi­bi sözlü bir tasarruf veya öldürme, gasb, ölü araziyi ekime elverişli hale getirme ve buluntuyu görme gibi fiili bir tasar­ruf değildir. Aksine insanın iradesi dışında vaki olan maddi bir olaydır ve şeriatte bunun hükmü açıklanmıştır. [213]

 

Vasf

 

(nitelik)

Sözlükte na't, sıfat anlamına gelir. Meselâ, elbise bir kim­senin halini ve cüssesini ortaya çıkardığı ve gösterdiği za­man "vasafe's-sevbü el-cisme" denilir.

Râgıb'a göre vasıf, bir şeyi görüntüsü ve sıfatlarıyle zik­retmek, belirtmektir ferim olarak vasıf, aslın zıddıdır. Yani bir şeye tâbi olan ve ondan aynlamayan şeydir. Bu çerçevede Hanefîler akd-i sahîh'i "akit ve sıfatlarıyla şeriate uygun olan akit" şeklin­de tarif etmişlerdir. Fakat usulcüler vasfı, illet manasında yorumlamışlardır.

Fıkıhçılarm kullandığı hıyâr-ı fevâti'l-vasfi'l-merğûb ifadesine gelince; bununla, akdin konusu üzerinde taraflar­dan birinin şart koştuğu gerekli şart ve sıfatların bulunma­ması durumunda ortaya çıkan, fesihte muhayyerlik hakkı­nı kastederler. Meselâ birisi bir atı satın alıyor. Fakat son­ra hecir cinsinden olduğu ortaya çıkıyor. Yahut sütlü oldu­ğu söylenen bir inek satın almıyor, fakat bunun, aksi orta­ya çıkıyor. (Bu durumlarda müşteri akdi feshetmekte mu­hayyerdir, serbesttir).[214]

 

Vasiyyet

 

Sözlükte, ulaşma, kavuşma anlamlarına gelir. Nitekim "va-saytü'ş-şey" denildiğinde "o şeye ulaştım" manası anlaşılır.

Deyim olarak teberru (bağış) yoluyla, ölümden sonra geçerli olmak üzere bir malı birine temlik etmek (=mülk olarak vermek)tir.

Bu şekilde isimlendirilnıesinin sebebi vasiyet edenin (mûsi) sağlığında ulaşmış olduğu şeylere bu yolla ölümün­den sonra da ulaşmış olmasıdır.[215]

 

Vet

 

(vaad)   

Sözlükte va'd anlamına gelir.

Terim olarak, Abdurrahman b. Avfin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte "Benim Resûlullah'a (s.a.v.) verdiğim sözüm, va'dim var" ifadesinde geçmektedir. Ve'y kelimesi burada va'd manasında kullanılmıştır.

Zemahşerî ve'yi, insanın kendini bağımlı kıldığı ve ye­rine getirmeye kesin karar verdiği va'd şeklinde tarif etmiştir.

Ebu Hilal Askerî ise va'd ile ve'y arasında fark bulun­duğunu belirterek, "va'd, zamana bağlı ya da zamandan bağımsız şekilde olur. Zamana bağlı olana örnek "Rabbinin va'di sana geldi" cümlesi, zamana dayalı olmayana örnek ise "Bekir va'd edince döner, fakat Ömer vaadedince yerine getirir" ifadesidir. Ancak, "Câe va'duhû" cümlesinde olduğu gibi "Cee ve'yu Zeydin" ifadesi söylenmez.

Kadı Iyaz'm dediğine göre ve'y tazmini gerekli vaadlerdir. Ve'yin açıkça belirtilmeyen vaadler olduğu da söylenmiştir. Halbuki va'd, atiyye şeklinde belirtilmiştir.[216]

 

Vadfa

 

(zararına satış)

Sözlükte eksiklik, ziyan, zarar gibi anlamlara gelir. Meselâ "vudı'a fi ticaretini" denildiğinde "o ticaretinde zarar etti, kazanmadı" manası anlaşılır.

Deyim olarak kullanılan "bey-i vadî'a" ifadesine gelince bu, bir malı alış fiyatından yani sermayesinden daha az bir fiyatla zararına satmak demektir. Burada malın satın alı­nan ilk fiyatından daha noksan bir fiyata satışı söz konu­sudur. Bu işlem bey'-i emânet grubuna girer ve bu sınıf içinde incelenir. Çünkü bu muamelede satıcı, satın aldığı fi­yatı söylemede kendisine güvenilmesi gereken kişidir.

Fukaha bu tür satışa bey'-i hatîta ve bey'-i nakısa da de­mişlerdir.[217]

 

Vefa

 

(ödeme)

Sözlükte gizli veya açık, varlığında veya yokluğunda eşitlik yoluna sarılma,, akitleri muhafaza etme ve sevgi ve dostluk merasimlerini horuma gibi anlamlara gelir. Ebu Hilal As-kerî'ye göre vefa ile incâz arasında fark vardır. Şöyle ki, ve­fa, akitlerde olur, incâz ise vaadlerde söz konusudur.

Özel anlamıyla borç ve diğer yükümlülüklerde kullanı­lan vefa ifadesine gelince bu fukaha dilinde edâ, yani ödeme ve yerine getirme demektir.[218]

 

Vekâlet       

 

Sözlükte tasarruf ve idareyi başkasına verme, işi ona dev­retme anlamına gelir.

Deyim olarak şer'an caiz olan bazı tasarruf ve yetkiler­de başkasını kendi yerine geçirmek şeklinde tarif edilir ve bir kimsenin sağlığında bazı özel şartlarla bir iş yapması için başkasına tasarruf ve yetki vermesinden ibarettir.

Münâvî'ye göre vekâlet, "nasıl bir insan hakim ve sahip olduğu şeyleri istediği gibi tasarruf edebiliyorsa, aynen bu­nun gibi şer'an caiz olan tasarruflarda başkasını yetkili kıl­maktır."

Mürşidü'l'Hayerân'iTi 915. maddesinde belirtildiğine göre de vekâlet "belirli ve şer'an caiz tasarruflarda kendi yerine başkasını ikame etmektir.[219]

 

el-Vekîlü'l-Musahhar

 

(davalı vekili)   

Sözlükte "teshir", insanı ücretsiz olarak kullanma anlamına gelir. Meselâ onu meccanen kullandım anlamında "seh-hartühû n'l-amel" denilir.

Terim olarak vekil-i musahhar, kendi isteğiyle mahke­meye gelmeyen ve hakim tarafından zorla getirilmesi imkânı da bulunmayan davalı için hakimin tayin ettiği vekil­dir. Bu kişi hasm-ı mütevâri yani kayıp, gizli taraf olarak kabul edilir.

Davalı mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten kaçındığı ve mahkemeye zorla getirilmesi de mümkün ol­madığı zaman davacının talebi üzerine, muhakeme ile ilgi­li dava evrakı farklı günlerde olmak üzere üç kere gönderi­lir ve mahkemeye çağrılır. Yine bundan da kaçarsa hakim onun adına bir vekil tayin, edeceğini ve davacının delilleri­ni dinleyeceğini bildirir. Bundan sonra yine davalı mahke­meye gelmez ve bir vekil de göndermezse, hakim onun adı­na ve haklarını korumak üzere bir vekil-i musahhar tayin eder. Bu durumda hakim söz konusu vekil karşısında dava­yı ve delilleri dinler ve inceler. Eğer delillerin ve davanın doğruluğu ortaya çıkarsa hak sabit olur ve hakim bunun gereği ile hüküm ve karar verir.

Bu tabir, Osmanlı döneminde Hanefî âlimleri tarafın­dan kullanılmıştır.[220]

 

Veks

 

(eksiklik)

Sözlükte noksanlık verme anlamına gelir. Deyim olarak Hz. Peygamberin (s.a.v.) "vekes ve şatat yok­tur" mealindeki hadisinde geçmektedir. Yani hadise göre eksiltme ve haddi aşma yasaklanmıştır.

Kadi Iyaz'a göre bu hadis-i şerif kıymeti eksiltmeyi ar­tırmayı ve fiyatı abartmayı yasaklamıştır.

Ayrıca "vekes" tabirinin ticarette zarar ve ziyan anla­mına geldiği de söylenmiştir.

Fukahamn bir binanın taksimi konusundaki şu sözleri meşhurdur: "Binanın taksiminde evkes sahibine bakılır". Evkes sahibi ise payına, kıymeti en düşük ve miktar bakı­mından diğerlerinden daha eksik olan bölüm düşen kimse demektir. [221]

 

Velâ (el-Muvâlât)

 

(koruma ve miras ittifakı)

Sözlükte yardım ve muhabbet manalarına gelir. Terim olarak ıtk'tan veya muvâlât (akd-i muvâlât)tan do­ğan hükmî bir yakınlıktır. Bunlardan birincisine, yani ıtk'­tan doğan yakınlığa "velâ-i ıtâka" veya "velâ-i ni'met" de denir.

Muvâlât ise fıkıhçılara göre, müslüman olmuş, fakat varis olarak yakını bulunmayan birisi ile başka bir müslü­man kişi arasında yapılan anlaşma olarak yorumlanır. Bu anlaşma şöyle cereyan eder: Birincisi, ikincisine "bir cina­yet işlediğim zaman akilem olarak sen benim velimsin. Ya­ni hataen bir adam öldürdüğüm zaman diyetimi ödeyecek­sin. Öldüğüm zaman da mirasıma sahip olacaksın" der ve ikincisi de bunu kabul ederse muvâlât anlaşması tamam­lanmış olur.

Bu anlaşmada tarafların her ikisi erkek veya her ikisi kadın olabileceği gibi biri kadın, biri erkek de olabilir.

Velâ'nın bu çeşidi, Hanefî mezhebine ait bir deyimdir. [222]

 

Vesika

 

(borç senedi)       

Sözlükte "vesiktu bi'ş-şey (ona dayandım)" denilir. Her­hangi bir işte vesika o işin şartlarını ve hükümlerini gösterdiği gibi, güvenilir bir belge alma manasına da gelir, ço­ğulu "vesaik" şeklindedir.

Deyim olarak borç konusunda vesika, onun sağlamlığı­nı artıran delil demektir. Borcun ödenmesi konusunda bir engel çıktığı zaman ona dayanıldığı için bu isim verilmiştir.

Fukahamn kullandığı "tevsîküd-deyn" ifadesini incele­diğimiz zaman onun iki şekilde yorumlandığını görürüz:

1- Borçlunun zimmetinde senet ve şahit gibi belgetere dayalı olarak sabitleşmiş olan alacağın, borçlu tarafından in­karım önlemek, unutulduğunda hatırlatmak, istenenden az veya çok olduğu iddialarına mani olmak, ödeme vaktine gir­diği yahut sürenin dolduğu gibi itirazlara meydan verme­mek üzere hakkını takviye etmek ve sağlama almaktır. Bu senet, çekişme konusu alacağın alacaklının mahkeme nez-dinde ispatlaması için öne sürdüğü güçlü bir araç sayılır.

2- Borçlunun zimmetindeki malda bulunan alacaklının hakkını ve buna dair hükümleri ve şartları tesbit etmek. Böylece herhangi bir sebeple borçlu borcunu ödemekten kaçındığı  zaman   alacağın,  borçluya  malıyla  kefil  olan üçüncü kişiden veya alacaklının hakkıyla doğrudan ilgili olan ve borca karşılık rehin bırakılan maldan geri almak mümkün olur. [223]

 

Vilâyet

 

(yöneticilik)

Sözlükte "bu işi kendi yaptı" anlamında "veliyel-emr" deni­lir. Tasarruf yetkisine sahip olan bir kişi için de "veliye aleyhi" denilir.

Bununla birlikte "vilâyet" kelimesi yardım ve muhab­bet anlamına geldiği gibi, kudret, güç, saltanat ve otorite manalarına da kullanılır.

Deyim manasına gelince, vilayet iki şekilde yorumlanır:

1- Vilâyet-i âmme: Ümmete ait olan kamu yararına iş­lerini idare etme, insanların işlerini düzenleme ve onlar için emirler verme, yasaklar koyma otoritesidir. Bu güç ve otoritenin üzerine aldığı görevler, devlet başkanlığı, ülkele­rin ve bölgelerin, icra, kaza ve güvenliğin, ihtiyaçların ve hisbenin yönetimi, savaşın idaresi, zekat ve haracın top­lanması gibi işlerdir.

2- Vilâyet-i hâssa: Sahibine, bir başkasına bağımlı ol­madan doğrudan akit yapma ve sonuçlarını düzenleme im­kanı veren güç ve kudrettir. Burada toplumun işleriyle il­gili bir şey yoktur. Bu da iki kısma ayrılır:

a) Vilâyet ale'n-nefs: Gerektiği hallerde ve gerekli kimse­ler için insana terbiye, evlendirme ve eğitim imkânı veren kuvvettir. Sebebi küçüklük, delilik, kadınlık ve ahmaklıktır.

b) Vilâyet ale'1-mâl: Malda tasarruf yetkisi veren güç demektir. Bu da iki şekilde olur:

1- Kâsıra: Eda ehliyetine sahip olan ve kısıtlı durumda olmayan bir kimsenin kendi malı üzerindeki yetkisi ve gü­cüdür.

2- Muteaddİye: İnsanın başkasının malı üzerindeki oto­ritesidir. Bu da iki kısımdır:

a)  Sulta asliyye: Beşerî bir delile dayanma ihtiyacı ol­maksızın doğrudan doğruya Allah Teâlâ'nın tesbit ettiği ve insana verdiği güç ve otoritedir. Bu sadece babanın ve de­denin küçük çocuklarının mallarına dair velayetidir.

b)  Sulta niyâbe: Bir şahıstan diğerine uzanan yetki ve güç demektir. Vasî ve vekil gibi.[224]

 

Vîsâye

 

(vasi atama)

Sözlükte birisinin diğerine bir işi yerine getirmek üzere va-siyyet etmesi demektir. İşin yapılmasının, vasiyet edenin sağlığında veya ölümünden sonra olması arasında bir fark yoktur.

Terim olarak, bir insanın ölümünden sonra bazı tasar­ruf ve yetkilerde veya küçük çocuklarının işlerinin idaresi ve gözetiminde bir başkasını kendi adına yetkili kılmasıdır. Burada, ikame edilen kişiye vasi denir. Bir kimsenin sağlı­ğında işlerinin yapılması için başkasını kendi yerine ikame etmesine ise visâye denmez, vekâlet denir.[225]

 

Y

 

el-Yedd

 

(zilyed/peşin alim-satım)

Sözlükte bilindiği şekliyle, omuzdan parmakların ucuna kadar olan bedenin bölümü yani el anlamında kullanılır. Fakat, nimet, otorite, mülk ve yetki gibi değerlere de meca­zen ve istiâreten yed denilir.

Terim olarak fukaha "yed" kelimesini, bir şeyi ve imkâ­nı kullanmaya ve ondan faydalanmaya muktedir olmak şeklînde yorumlarlar. Meselâ şöyle derler: "Bir nitacda zil­yedin delili haricin (zilyed olmayan) delilinden önce gelir." Yani zilyed haricden daha önce faydalanma hakkına sahip­tir.

el-Yed bil-yed deyimine gelince çoğu fukahanın yorumu­na göre akit meclisinde her iki bedelin de kabzedilmesi, teslim alınması demektir. Meselâ "onu yeden biyedin sat­tım" ifadesini kullanırlar. Yani şu anda taraflardan her bi­ri diğerinden ayrılmadan önce aynı mecliste bedellerini teslim almışlardır. Burada hemen ve peşin ödeme vardır.

Bu görüşe Hanefîler muhalefet ederek yeden bi-yed de­yimini "bedelleri teslim alma değil sadece belirleme ve be­lirtme" manasında yorumlamışlardır.[226]

 

Yedü’d-Damân

 

(haksız iktisap)

Deyim olarak fıkıhçılar buna yed-i âdiyye de derler. Yani hırsız ve gâsıb gibi sahibinin izni olmadan bir mala sahip olan kimsedir. Veya satılan mala sahip olan müşteri, borç para alan kişi, ödünç alan kimse gibi sahibinin izniyle fa­kat yalnız kendi menfaatleri için bir mala sahip olan kişi­ler demektir.

Böyle bir insanın en önemli sorumluluğu helak sebebi ne olursa olsun sahip olduğu malın ziyana uğraması durumunda külfeti yüklenmek zorunda olmasıdır.[227]

 

Yedü'l-Emânet

 

(yed-i emin) 

Terim olarak, sahibinin izniyle korumak ve iyiliği için çalış­mak üzere bir şeye malik ve sahip olan güvenilir ve adalet sahibi kimse demektir. Bu kişi, eşyayı korumada gerekli ti­tizliği gösterdiği ve bu konuda kusurlu olmadığı müddetçe helak ve zarar külfetini yüklenmez. Bu aynen vekil, ortak, mudârabe işçisi ve vedV sahibi (=emanetçi) kimse gibidir. [228]

 

Yesâr

 

(ödeme gücü)

Sözlükte, servet ve zenginlik anlamlarına gelir ve eysera kökünden türemiş bir isimdir. Eysera fiili de malı arttı, zen­gin oldu anlamında kullanılır.

Ebu Hilal Askerî "gına", "cide" ve "yesâr" kelimelerini birbirinden ayırarak şöyle açıklamıştır:

Cide sadece mal çokluğu demektir. Malı çok olan ada­ma "racülün vâcid" denilir. "Gına" ise hem mal ile olur, hem de kuvvet ve üstünlük gibi değerlerle olur.

Yesâr'a gelince bu yaşamak için gerekli olan maaşın ko­layca artmasına ve çoğalmasına sebep olan miktar şeklinde açıklanır. Çokluğa bağlı ve ona dayalı değildir. Meselâ "fülanün tacir musir" denilir. Fakat "melik musir" denmez. Çünkü çoğu kere tacirin mâlik olduğu şey melikin mâlik ol­duğu şey yanında çok azdır.

Terim olarak sözlük manasıyla aynı yönde kullanılır.[229]

 

Yesîr

 

(azlık)

Sözlükte kazanılması ve elde edilmesi çok basit kolaylık manasına geldiği gibi azlık anlamında da kullanılır.

Terim olarak fıkıhta pek çok meseleye sıfat olan bir ke­limedir. Garar, ğabn, cehalet, zarar vb.. Meselâ ğarar-ı yesîr, ğabn-ı yesîr, cehâlet-i yesîra ve zarar-ı yesîr ifadeleri kullanılır.

Bütün bunlarla "insanların müsamaha gösterdiği, ma­kul ve hoş karşıladığı az bir miktar" zarar, ğabn, cehalet ve zarar vb. kastedilir. Beşerî muamelelerde bu kadar miktar dinen affedilmiş kabul edilir. Bu sebeple akdin bozulması, muhayyerlik malî tazminat ve benzeri sonuçlar ortaya çık­maz. Bu hükümler cehâlet-i yesîr, ğabnı yesîr ve ğarar-ı yesîr gibi küçük ve basit hatalarla malî muamelelerin bo­zulmasına ve çözülmesine mani olmak; zarar-ı yesîr yüzünden de komşuluk ilişkilerinin kaybolmasını önlemek için getirilmiştir. Allah Teâlâ kulların üzerinden zorluğu kaldı­rarak bunları affetmiştir.

Böyle durumlarda hadd-i yesîre yani yesirin miktarına gelince; burada, fukaha tarafından ittifak edilmiş sabit bir ölçü yoktur. Çünkü bu konuda belirleyici bir nas yoktur. Bu sebeple örf ve âdetlere bakılır. Örf ve âdetler de zaman, me­kan ve konusu itibariyle çok çeşitli olduklarından bu konu­daki ölçülerde de pek çok farklılıklar vardır. Ancak fukaha yesîrin miktarının bilinebilmesi ve belirlenebilmesi için ba­zı ilkeler getirmişlerdir. Onlardan bazıları şunlardır:

Ğabn-ı yesîrin miktarı, sınırı: İnsanların asıl fiyata normal olarak yapmış oldukları ziyade, fazlalıktır. Bunun miktarı tarafsız uzmanlarca kolaylıkla tesbit edilebilir.

Ğarar-ı yesîr: Satış muamelesinde kaçınılmaz olan ve insanların makul karşıladıkları miktardır.

Cehâlet-i yesîra: Taraflar arasında düşmanlık ve çekiş­meye sebep olmayacak derecede önemsiz olan bazı sıfatların bilinmemesidir.

Komşuluk ilişkilerindeki zarar-ı yesir: Binada asıl ihti­yaçlardan (süknâ hakkı gibi) olmayan, binaya zayıflama ve zarar getirmeyen ve yıkılmasına sebep olmayan menfaatle­re mani olacak kadar zarar demektir.[230]

 

Z

 

ez-Zaferu Bi'l-Hakk

 

(hakkı alma)

Sözlükte isteklere nail olma, kavuşma anlamına gelir. Aslı zafera kökünden türemiştir ve bir şeye tırnağı batırmak veya tırnağı takılmak gibi anlamlara gelir.

Terim olarak ise malî bir hakkı, elinde tutanın onayı ol­madan veya hakimin hükmü ile geri almaktır. Meselâ mal sahibi malının aynısını gâsıbm, hırsızın veya zâlimin ya­nında bulduğunda, bunların izni olmadan ya da hakimin izni ile geri alır. Yine, birisinde alacağı olan kimse kendi is­teği ile borcunu ödemezse cins ve özellik bakımından alaca­ğının aynısını borçlunun malından izinsiz olarak veya ha­kimin izni ile alması da böyledir.[231]

 

Zaruret

 

(mücbir sebep)

Sözlükte ıztırar kökünden türemiş bir isimdir ve icbar, zor­lama gibi anlamlara gelir.

Terim olarak yasak bir işi işlemeye ya da yapılması ge­reken bir şeyi terketmeye zorlanma halidir. Ancak böyle bir durumda yükümlü, eğer bu hatayı işlemezse helak olacağı veya bedenine, malına ve ırzına büyük bir zarar geleceği hususunda ciddi bir endişe taşımalı, bu sebeple başına ge­len şeylerden ve tercih etmiş olduğu kötülüklerden asla hoşnutluk duymamalıdır.

Allah Teâlâ böyle istisnai durumlarda emir ve yasaklar gibi asli yükümlülükleri müslümanlar üzerinden kaldırmıştır. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de geçen iki ayet-i keri­menin anlamı şu şekildedir: "Allah çaresiz (kalıp da) yemek zorunda kaldığınız (şeylerin) dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. [232] "Her kim mecbur kalırsa bunlardan (Ölü hayvan eti, kan, domuz eti) hiç kimseye sal­dırmadan (arzu duymadan) ve sınırı aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur.[233]

Bu yorum ve açıklamalar fıkıh kitaplarında "Zaruretler haramları mubah kılar" ve "Zaruret için mubah kılınan şey o zaruret miktarıyla takdir olunur" ifadeleriyle kural hali­ne getirilmiştir.

Buraya kadar yapılan izahlardan zarurât kavramının, usulcülerin anladığı anlamda kullanılmadığı açıktır. Onlar, "Şeriatın Maksatları" konusunu incelerken kullanmış ol­dukları zaruriyyât kavramını din ve dünya nizamını ayak­ta tutan ve mutlaka korunması gereken değerler şeklinde anlamışlardır. Eğer bu değerler yok olsa ya da noksan ya­pılsa insanların hem dünya hem de ahiret işleri karışacak ve altüst olacak, kurtuluş ümidi kaybolacak ve ahiret ni­metleri de elden gidecektir.

Yine usulcülere göre zaruriyyât, haciyyât ve tahsîniy-yât'\n bir bölümüdür. Çünkü onlar insan eylemlerini zaruriyyât, haciyyât ve tahsîniyyât şeklinde üç kısma ayırmış­lardır. Haciyyat, olağanüstü ve zorunlu durumlar şeklinde açıklanmıştır. Allah Teâlâ bunları istisnai olarak, mükelle­fin yükünü hafifleten veya bazan günahı kaldıran durum­lar olarak kabul etmiştir. Zarurriyat ise din ve dünya niza­mının direği olarak tarif edilmiş ve Allah Teâlâ her yüküm­lüden bunların gerçekleştirilmesini, tamamlanmasını ve asıllarının korunmasını istemiştir. Korunması gereken bu temel değerler ise can, akıl, ırz, nesil ve maldır.[234]

 

Zekât

 

Sözlükte gelişme, artış, bereket, temizlik ve kurtuluş gibi anlamlara gelir.

Terim olarak "Allah Teâlâ'nm yükümlülere ödemeyi farz kıldığı, belli bir miktar mal" şeklinde tarif edilir. Ayrıca bu belli miktar malı çıkarma işlemi için de bu deyim kul­lanılır.

Mâverdı ve diğer bazı bilginler zekatı şöyle tarif etmiş­lerdir: "Özel niteliklere sahip olan bazı mallardan yine bazı Özel kimselere verilmek üzere özel bir kısım malı alma­nın adıdır."

Nesefi'nin belirttiğine göre de bu ibadete zekat adının verilmesinin sebebi mala bereket getirerek onu temizlemesidir. Zekat veren kimse de bununla affa uğrar ve böylece o da temizlenmiş olur.[235]

 

Zimmet

 

(boçlanma/yükümlülük/tasarruf yeteneği) j

Sözlükte söz, güven, emânet ve hak anlamlarına gelir. Deyim olarak Hanefîler zimmeti şu şekilde tarif etmişlerdir: Allah'ın her insan için takdir edip yarattığı bir nitelik olup, o, bununla leh ve aleyhinde olan bir kısım hak ve va­zifeleri yapmaya ehliyet kazanır. Esasen zimmet, söz, ema­net ve tazminat kabiliyeti olan mahal ve makam manasına kullanılır. Buna en uygun mahal ve makam da insandır. Bu anlamda zimmet ile kastedilen, yükümlü nefis ve insamn hukuki kişiliğidir. Bu durumda, zimmet, insanın zatına ve rakabesine yönelen bir yükümlülük ya da haktır.

Yukarıda belirtilen tariflere göre zimmet, her insanda zaruri olarak var kabul edilen itibari bir zarf ve kap hük­mündedir ve bununla mükellefiyet gerçekleşir. Yine bu­nunla gerekli hakların varlığının sabit olması gibi, insamn üzerine lazım gelen bütün borç ve yükümlülükler de bu sa­yede varlık kazanır.

Bazı fıkıhçılar bu görüşlere muhalefet ederek, şu açık­lamaları yapmışlardır: Zimmet, zorunlu olarak takdir edil­miş ve yaratılmış ayrı bir sıfat değildir. O, insanın bizzat nefsi ve zatıdır. Meselâ, "filanın zimmetinde bir miktar mal var", "Onun zimmetiyle ilgilidir", "Zimmeti aklandı", "Zim­meti doldu" şeklinde kullanılan ifadelerde geçen "zimmet" deyiminden maksat, insanın bizzat zatı ve şahsıdır.[236]

 

Ziyâde

 

(üreme/artış)

Sözlükte, bir şeyin kendinde bulunmayan yeni bir şeyi mey­dana getirmek anlamında kullanılır. Râgıb'm dediğine göre de "Bir şeye üzerinde olmayan başka bir şeyi ilave etmek­tir."

Terim olarak sözlükteki anlamıyla kullanılır. Fıkıhçılar "ziyade"yi muttasıl ve munfasıl olmak üzere iki kısma ayı­rarak incelemişlerdir:

Muttasıl ziyâde: Bunun da iki çeşidi vardır. Muttasıl mutevellid ziyâde fiyat, değer ve güzellik gibi kavramlar için kullanılır. Muttasıl gayri mutevvellid ziyade ise boya­cılık ve terzilik gibi kavramlar için söz konusudur.

Munfasıl ziyâde: Bu da iki kısma ayrılır. Munfasıl mu­tevellid ziyâde çocuk ve meyva gibi kavramlar; munfasıl gayri mutevellid ziyâde de ücret ve benzeri ifadeler için kullanılır.[237]

 

Kaynaklar

 

İthâfii's-Sâdeti'l-Müttekîn Şerhu İhyâi Ulûmi'd-Din, Zebîdî, Matba-

atül-Meymene, Mısır 1311 H. Ahkâmu Ehli'z-Zimme, îbn Kayyım el-Cevziyye, Dâru.'1-İlim, Beyrut-

1981. el-Ahkâmu's-Sultâniyye, el-Mâverdî, Mustafâ el-Bâbî el-Halebî Mısır

el'Ahkarnu'S'Sultâniyye,  Ebu Ya'lâ el-Ferrâ, Mustafâ el-Bâbî el-Halebî, Mısır 1386 H.

Ahkâmu'l-Kur'ân, el-Cassâs, İstanbul 1335 H. Ahkâmu'l-Kur'ân, îbn Arabî, İsâ el-Bâbî el-Halebî, Mısır 1376 H. İhyâu Ulûmi'd'Dîn, Gazzâlî, Müessesetü'l-Halebî, Mısır 1387 H. el~İhtiyâr li-Ta'lîli'l-Muhtar, el-Mevsılî, Muhammed Alî Sabîh, Mısır. el'îhtiyârâtü'l-Fıkhıyye min Fetâvâ îbni Teymiye, el-Ba'lî, es-Sünnetü'1-Muhammediyye Matbaası, Mısır 1363 H. el-Âdâbu'ş-Ser'iyye  ve'l-Minehu'l-Mer'iyye,   îbn Müfiih, Mektebetü

îbni Teymiye, Mısır 1987. Edebu'l-Kazâ, îbn Ebİ'd-Dem, Mecma'ul-Luğâti'l-Arabiyye, Dımeşk1935 H.

Esâsü'l-Belâğa, az-Zemahşerî, Dâru'l-Ma'rife, Beyrut 1982. Esne'l-Metâlib Şerhu Ravdatü't-Tâlib, Zekeriyya el-Ensârî Matba-atül-Meymene, Mısır 1313 H. el-îşâre ile'l-Icâz fi Ba'zı Envâi'l-Mecâz, îz b. Abdisselam, Dârul-Fi-

kir, Dımeşk. el-îşâre ilâ Mehâsini't-Ticâre, Ebul-Fadl ed-Dımeşkî Dâru Elif-Bâ,

Lübnan 1403 H. el-Eşbâh ve'n-Nazâir, Suyûtî, Mustafâ el-Bâbî el-Halebî, Mısır 1387

H. el-Eşbâh ve'n-Nezâir, îbn Nüceym, Müessesetü'l-Halebî, Kahire 1387

H. Î'lâmu'l-Muvakkıln  an Rabbi'l-Âlernîn,   îbn Kayyım el-Cevziyye,

Matbaatü's-Saâde, Mısır 1374 H.

Akdıyetü'r-Rasûl  (s.a.v.),   Îbnu't-Tallâ'  el-Kurtubî,  Dâru'l-Kitâbi'l-

Lübnânî, 1402 H. el-İktisâb fİ'r-Rizkı'l-Müstetâb, Muhammed b. Hüseyin eş-Şeybânî

(Serahsî şerhi), Matbaatül-Envâr, Mısır 1357 H. el-Iltizâmât fi'ş Şer'il-Islâmî, Ahmed ibrahim, Dârul-Ensâr, Kahire. el-Ümm, eş-Şâfıî, Bulak 1324 H. el-Emvâl, Ebu Ubeyd el-Kasım b. Selâm, Katar 1959. el-Ehliyye ve Avâriduhâ, Ahmed ibrahim, Mecelletü'l-Kânûn ve'l-İk-tisad, Kahire Üniversitesi 1931.

Îzâhu'l-Mesâlik IX Kavâ'ıdi'l-İmâm Mâlik, el-Venşurîsî, Rabat 1400 H. el-Bahru'r-Râik Şerhu Kenzi'd-Dakâik, İbn Nüceym, Dâru'l Kütübil-Arabiyyeti'l-Kübrâ, Mısır 1333 H. el-Bahru'l-Muhît, Ebû Hayyân el-Endelûsî, Matbaatü's-Saâde, Mısır1329 H.

Bedâi'us-Sanâi', el-Kâsânî, Matbaatül-Cemâliyye, Mısır-1327 H. Bedâi'ul-Fevâid,   İbn  Kayyinı  el-Cevziyye,  Matbaatü'l-Münîriyye,Mısır. Bidâyetü'l-Müctehid  ve Nihâyetü'l-Muktesıd,   İbn  Rüşd  el-Hafîd,

Matbaatü'l-Cemâliyye Mısır 1329 H. Besâir Zevi't-Temyiz fi heîâifi'l-Kitâbi'l-Azız, el-Firûzabâdî, Dâru't-

Tahrîr, Mısır 1389 H. el-Behce Şerhu't-Tuhfe, Tasûlî, Matbaatu Mustafâ el-Bâbî el-Halebî,

Mısır 1370 H. Bey'ut-Taksît, Dr. Refîk el-Mısrî, Dârul-Kalem ve ed-Dâru'ş-Şâmiy-ye, 1410 H. Tâcu'l-Arûs Şerhu'l-Kâmûsi'l-Muhlt, ez-Zebîdî, Dâru Sâdir, Beyrut1386 H.

Tebyînii'l-Hakâik Şerhu Kenzî'd-Dakâik, ez-Zeyla'î, Bulak 1313 H. Tahrîru Elfazi't-Tehblh, en-Nevevî, Dâru'l-Kalem, Dımeşk 1408 H. Tahrîru'l'Kelâm fi Mesâili'l-İltizâm, el-Hattâb, Dâru'1-Garbi'l-İslâ-mî, Beyrut. Tuhfetü'l-Fukahâ, es-Semerkândı, Matbaatu Dımeşk, 1377 H. Tuhfetü'l-Muhtâc ale'l-Minhâc, İbn Hacer el-Heysemî, Matbaatü'l-Meymene, Mısır 1350 H. Tahkîku'l-Murâd fi Enne'n-Nehy Yaktedi'l-Fesâd, el-Alâî, Mecma'u'l-

Luğati'l-Arabiyye, Dımeşk. Tahrîcu'l-Furû' ale'l-Usûl, ez-Zencânî, Matbaatu Câmiati Dımeşk,

1382 H. et-Tasarrufât ve'l-Vakâi'uş-Şer'iyye, Dr. Muhammed Zekî Abdülberr,

Dâru'l-Kalem, Kuveyt 1402 H. et-Ta'rifât, eş-Şerîf el-Curcânî, ed-Dâru't-Tûnîsiyye li'n-Neşr. 1971.

et-Ta'rîfâtü'l-Fıkhıyye, el-Müceddîdî, Karataşî 1407 H. et-Tazîz fi'ş-Serîati'l-Islâmiyye, Dr. Abdülaziz Amir, Dârul-Fıkri'l- Arabî, Mısır 1396 H.

Tenbıhu'r-Rukûd ala Mesâili'n-Nukûd, İbn Âbidîn, İstanbul. Tehzîbu'l-Esmâ ve'l-Luğât, en-Nevevî, Matbaatü'l-Mşymene, Mısır. et-Tevkîf alâ Mühimmâti't-Ta'ârîf, el-Münâvî, Dâru'1-Fikr, Dımeşk 1410 H.

Teysîru't-Tahrîr, Muhammed Emin, Mustafâ el-Bâbî el-Halebî, Mısır 1350 H.

Câmi'ul-Usûl min Ehâdısi'r-Rasûl, İbnü'1-Esîr, Dımeşk 1969.

Câmi'ul-Fusûlîn,  İbn Kâdî Simavna, Matbaatü'l-Ezheriyye, Mısır 1300 H.

Câmİ'tıl-Ulâm ve'l-Hikejn, İbn Receb, Dârul-Ma'rife, Beyı-ut.

el-Camî' li Ahkâmi'l-Kur'ân, el-Kurtubî, Dânı'ş-ŞaT), Kahire.

Cevâhiru'l-İklîl, el-îbbî, Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Mısır.

Hâşiyetü'l-Büceyrimî alâ Şerhi'l-Menkec, Matbaatu Dâri'l-Kütübil-Arabiyyeti'I-Kübrâ, Mısır 1330 H.

Hâşiyetü'l-Bentıânî alâ Şerhi Cem'il-Cevâmi', el-Muhallâ, İsa el-Bâ­bî el-Halebî, Mısır.

Hâşiyetü'l'Hamevî ale'l-Eşbâh ue'n-Nezâir,   İbn Nüceym, İstanbul 1290 H.

Hâşiyetü'd-Desûki alâ Şerhi'l-Kebîr, ed-Derdîr, Matbaatu Mustafa Muhammed, Kahire 1373 H.

Hâşiyetü'r-Rahûnî alâ Şerhi'z-Zerkânî alâ Halil, Bulak 1306 H.

Hâşiyetü'l-Attâr alâ Şei'hi  Cem'il-Cevâmi',   el-Muhallâ, Matbaatu Mustafa Muhammed, Mısır.

Hâşiyetü Kalyûbî ve Amîra alâ Şerhi'l-Muhallâ ale'l-Minhâc, İsa el-Bâbî el-Halebî, Mısır 1394 H.

el-Hudûd, îbn Arafe, Matbaatü't-Tûnisiyye, 1350 H.

Hudûdu'l-Fıkh, İbn Nüceym, İstanbul 1290 H.

el-Hisbe, İbn Teymiye, Dâru'l-Kalem, Kuveyt 1403 H.

Hilyetü'l-Fukahâ, İbn Fâris, Beyrut 1403 H.

el-Hıyâr ve Eseruhû fi'l-Ukûd, Dr. Abdüssettâr Ebu Gudde, Kuveyt   . 1405 H.

Dirâsât fi Usûli'l-Müdâyenât, Dr. Nezih Hammâd, Dâru'l-Fârûk, Ta-ifl411H.

Dilrerü'l-Hükkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, Ali Haydar, Mektebe-tu'n-Nahda, Beyrut ve Bağdat. Düstûru'l-Ulemâ, Ahmed Nekerlî, Haydarabâd 1329 H.

ez-Zahîra, el-Karâfî, Matbaatu Külliyeti'ş-Şerîa, Kahire 1381 H. er-Ritâc Serhu Kitâbi'l-Harâc, er-Rahabî, Matbaatü'l-İrşâd, Bağdat1973.

Reddü'l-Muhtâr ale'd-Dürri'l-Muhtâr, İbn Âbidîn, Bulak-1272 H. Raf'ul-Harâc fi'ş-Şerî'ati'l-îslâmiyye, Dr. Salih b. Hamid, Merkezü'l-Bahsi'l-İlmî, Mekke 1403 H.

er-Rûh, İbn Kayyim el-Cevziyye, Dâru'1-Fikr, Amman 1985. Rûhu'l-Me'ânî, el-Âlûsî, Matbaatü'l-Münîriyye, Kahire. Ravdatü't-Tâlibîn, en-Nevevî, el-Mektebü'1-İslâmî, Dımeşk. Zâdü'l-Mesîr, İbnü'l-Cevzî, el-Mektebetü'1-îslâmî, Dımeşk. Zâdü'l-Me'âd, İbn Kayyim el-Cevziyye, Müessesetü'r-Risâle, Beyrut1399 H.

ez-Zâhir, el-Ezherî, Vizâretü'l-Evkâf, Kuveyt 1399 H. ez-Zevâcîr an Îktirâfi'l-Kebâir, İbn Hacer el-Heysemî, Dârü'l-Ma'rife, Beyrut.

es-Sünenü'1-Kübrâ, el-Beyhakî, Haydarâbâd 1352 H. Sünenü İbni Mâce, İsa el-Bâbi el-Halebî, Mısır 1373 H. Şerhu'l-îbbî alâ Sahihi Müslim, Matbaatü's-Saâde, Mısır 1328 H. Şerhu'l-Ahkâmi'ş-Şer'iyye fi'l-Ahvâli'ş-Şahsiyye,   el-Ebyânî,  Mısır 1924.

Şerhu'l-Binâye ale'l-Hidâye, el-Aynî, Dâru'1-Fikr, Beyrut. Şerhu'l-Hıraşî alâ Muhtarı Halil, Bulak 1318 H. Şerhu'z-Zerkânî alâ Halil, Matbaatu Muhammed Mustafa, Kahire Şerhu'z-Zerkânî ale'l-Mııvattâ, Dâru'l-Ma'rife, Beyrut 1398. Şerhu Sebti'l-Mardinî ale'r-Rahabiyye, Dârü'l-Kalem, Dımeşk 1408

Şerhu Ukûdi Resnıi'l-Müfû, İbn Âbidîn, İstanbul. Şerhu'l-Adûd alâ Muhtasarı İbni'l-Hâcib,  Mektebetül-Kulliyâti'l-Ezheriyye, 1393 H. Şerhu Garibi Elfâzi'l-Müdevvene (el-Cübbî) Dâru'l-Garbi'l-îslâmî,

Beyrut-1402 H. * Şerhu'l-Keukebi'l-Münîr, İbnü'n-Neccâri'l-Futûhî, Merkezü'l-Bahsi'l-

İlmî, Câmiatü Ümrail-Kurâ, 1410 H. Şerhu'l-Mecelle, el-Atâsî, Matbaatu Hums, 1352 H. Şerhu Muhtasarı Süneni Ebî Dâvûd, İbnü'l-Kayyim, Matbaatu En-

sâri's-Sünneti'l-Muhammediyye, Mısır 1948. Şerhu Mürşidi'l-Hayerân, el-Ebyânî ve Selâme, Matbaatü'l-Ma'ârif,

Bağdat 1375 H. Şerhu Me'âni'l-Âsâr, et-Tahâvî, Matbaatü'l-Envâril-Muhammediy-

ye, Mısır 1387 H.Şerhu Münteha'l-Irâdât, el-Behev, Mısır.

Şerhu Miyâre ale't-Tuhfe, Matbaatül-îstikâme, Mısır.

Şerhu'n-Neuevî alâ Sahihi Müslim, Matbaatül-Mısriyye, Kahire 1349 H.

eş-Şerike, İbrahim Abdülhamid, Kuveyt.

Şifâu'l-Galîl, el-Gazzâlî, Matbaatü'l-İrşâd, Bağdat 1971.

Sahîh-i Müslim, İsa el-Bâbî el-Halebî, Mısır 1374.

et-Turuku'l-Hikemiyye fi's-Sıyâseti'ş-Şer'iyye, Ibnü'l-Kayyim, Dârül-Beyân, Dımeşk 1410 H.

Tulebetü't-Talebe, en-Nesefî, Mâtbaatü'l-Âmire, İstanbul  1311.

el-Uzbü'l-Fâiz Şerhu Umdeti'l-Fâriz, ibrahim el-Farzî, Kahire.

el-Akdü'l-Munazzam li'l-Hükkâm, ibn Süleyman el-Kenânî, Matba-atü'l-Âmire, Mısır 1301 H.

el-Ukûd ve'ş-Şurût ve'l-Hıyârât, Ahmed İbrahim, Mecelletü'l-Kânûn, Camiatü'l-Kahire 1924.

el-Ukûdü'd-Dürriye fi Tenkîhi'l-Fetâva'l-Hamidiyye, İbn Âbidîn, Bu­lak 1300 H.

Umdetu'l-Kârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî, el-Aynî, Mustafa eî-Bâbî el-Halebî, Mısır.

el-Garar ve Eseruhû fi'l-Ukûd, Muhammed Sıddîk ed-Darîr, Mısır 1386 H.

Ğurerü'l-Makale fi Şerhi Garîbi'r-Risâle, el-Miğrâvî, Dâru'l-Garbi'l-İslâmî, Beyrut 1406 H.

el-Fâik fi Garlbi'l-Hadîs, ez-Zemahşerî, İsa el-Bâbî el-Halebî, Mısır 1971.

el-Fetâva'l-Bezzâziyye, Bulak 1310 H.

el-Fetava'l-Hayriyye, Bulak 1300 H.

el-Fetâva't-Tarsûsiyye, Matbaatü'ş-Şark, Kahire 1344 H.

Fetâvâ Kâdîhan, Bulak 1310 H.

el-Fetâva'l'Hindiyye, Bulak 1310 H.

Fethu'l-Bârî Şerhu Sahîki'l-Buhârî, ibn Hacer el-Askalânî, Matba-atü's-Selâhiyye, Mısır.

Fethu'l-All el-Mâlik fi'l Fetâvâ alâ Mezhebi Mâlik, Aliş, Matbaatu Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Mısır 1378 H.

Fethu'l-Azîz fi Şerhi'l-Veclz, er-Râfi'î, Matbaatü't-Tedâmün, Mısır 1348 H.

Fethu'l-Gıfâr bi-Şerhi'l-Menâr, ibn Nüceym, Matbaatu Mustafâ el-Bâbî el-Halebî, Mısır 1355 H.

Fethu'l-Kadîr ale'l-Hidâye, el-Kemal İbnü'l-Humâm, Bulak 1316 H.

el-Firûsiyye, ibn Kayyım el-Cevziyye, Dârul-Kütübi'l-İlmiyye, Bey­rut.

el-Furûk, el-Askerî, el-Kudsî, Mısır.

el-Furûk, el-Karâfî, Matbaatu Dâri İhyâi'l-Kütübi'l-Arabiyye, Mısır1344 H.

el-Fi'lu'd-Dâr, Zerkâ, Dâru'l-Kalem, Dımeşk 1401 H. el-Fevâid, îbn Kayyım el-Cevziyye, Dâru'l-Beyân, Dımeşk 1407 H. Fevâtihu'r-Rahumût Şerhu Müsellemü's-Sübût, Abdül-Ali el-Ensârî,

Bulak 1322 H. Feyzu'l-Kadîr, el-Münâvî, Matbaatu Mustafa Muhammed, Kahire

1356 H. el-Kâmûsu'l-Muhît,  Fîrûzabâdî, Müessesetü'r-Risâle, Beyrut 1406

H. Kânûnu'l-Adl ve'l-însâf li'l-Kazâ alâ Müşkilâti'l-Evkâf, Kadri Paşa,Bulak 1320 H.

Kurrat# Uyûni'l-Ahyâr, Alaüddîn Âbidîn, Matbaatü'l-Meymene, Mı­sır 1321 H.

el-Kavâid, İbn Receb, Matbaatü's-Sıdki'l-Hayriyye, Mısır 1352 H. Kavâidü'l-Ahkâm, el-İz b. Abdisselâm, el-Mektebetü'1-Hüseyniyye,.Mısır 1353 H.

Kavâidü'l-Fıkh, el-Müceddidî, Karatâşî, 1407 H. el-Kavâidü'n-Nûrâniyyeti'l-Fıkhıyye, İbn Teymiye, Matbaatü's-Sün-neti'l-Muhammediyye, Mısır 1370 H.

el-Kavânînü'l-Fıkhıyye, İbnül-Cezzi el-Kebbî, Dâru'1-İlim, 1968. el-Kâfi, İbn Abdilber, Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut. el-Keşşâf, ez-Zemahşerî, Matbaatül-Amire, Kahire 1308 H. Keşşâfu Istüâhâti'l-Funûn, et-Tehânevî, Kelkuta 1862. Keşşâfu'l-Kınâ', el-Behevtî, Matbaatü'l-Hükûme, Mekke 1394 H. Keşfu'l-Esrâr alâ Usûli'l-Bezdevî, el-Buhârî, İstanbul 1307 H. Kifâyetü'l-Ahyâr, el-Hısnî, Matbaatü'n-Kûriyye, Mısır 1347 H. Kifâyetü't-Tâlibi'r-Rabbânî, Ebu'l-Hasenfl-Mâlikî, Mustafa el-Bâbî

el-Halebî, Mısır 1357 H. el-Kulliyât, el-Kefevî, İstanbul 1287 H. Mebâdiu İlmi'l-Mâliyye, Dr. Muhammed Fuad İbrahim, Mektebe-tü'n-Nahdati'1-Mısriyye. Mebdeü'r-Rızâ fi'l-Ukûd, Dr. Ali el-Karadağî, Dârul-Beşâiri'1-îslâ-miyye, Beyrut-1406 H.

el-Mebsût, es-Serahsî, Matbaatü's-Saâde, Mısır 1324 H. Mecelletü'l-Ahkâmi'ş-Şeriyye alâ Mezhebi Ahmed,   el-Kârî,   Cidde 1401 H. Mecelletü'l-Ahkami'l-Adliyye, Beyrut 1377 H.

Mecma'ul-Enhur, eş-Şeyhzâde, Dersaâdet Matbaası, İstanbul 1322 H. Mecma'ud-Damânât, el-Bağdâdî, Matbaatü'l-Hayriyye, Mısır 1308 H.el-Mecmû'u Şerhi'l-Muhezzeb, en-Nevevî, Matbaatü't-Tedâmün, Mı­sır 1348 H. Mecmû'u Fetâvâ İbn Teymiye, Suûdiyye 1398 H. el-Muharrer,  el-Mecid îbn Teymiye, Matbaatü's-Sünnetil-Muham- mediyye. el-Muhallâ, İbn Hazm, Matbaatül-Münirjyye, Kahire 1350 H. Medâricü's-Sâlikîn, İbnKayyim, Mektebetü's-Sünnetil-Muhamme- diyye, Mısır. el-Medhalü't-Fıkhi'l-Âm,   ez-Zerkâ,  Matbaatü'l-Câmiati's-Suriye, Dıme|k 1952. el-Medhal  ilâ Nazariyyeti'l-îltizâmi'l-Amme fi'l-Fıkhi'l-İslâmî,   ez-

Zerkâ, Dâru'1-Fikr, Beyrut. el-Müdeuvenetü'l-Kübrâ, İmâm Mâlik, Matbaatü's-Saâde, Mısır 1323

H. Mürşidü'l-Hayerân ilâ Mafrifeti Ahuâli'l-Iksân, Kadri Paşa, Matba-atü'l-Emîriyye, Kahire 1931. Mirkâtü'l-Mefâtîh Şerhu Mişkâti'l-Mesâbîh, Molla Ali el-Kârî, Mat-baatül-Meymene, Mısır 1309 H. Mesâilü's-Semâsira, el-Ebyânî, Mecelletü Ebhâsil-İktisâdil-İslâmî, Cidde 1404 H.

Müstedrekü'l-Hâkim, Haydarâbâd 1341 H. el-Mustasfa, el-Gazzâlî, Bulak 1325 H. Meşâriku'l-Envâr, el-Kâdî Iyaz, el-Mağrib 1393 H. el-Misbâhu'1-Münîr, el-Feyyûmî, Matbaatü'l-Emîriyye, Bulak 1324 H. Metâlibü Ulİ'n-Nuhâ Şerhu Ğâyeti'l-Müntehâ, er-Ruhaybânî, el-Met-

kebü'l-İslâmî, Dımeşk 1380 H. et-Matla' alâ Ebvâbi'l-Mukanna',   el-Ba'lî,  el-Mektebü'1-İslâmî,

Dımeşk 1385 H. Me'âlimü's'Sünen,  el-Hattâbî, Matbaatü's-Sünneti'l-Muhammediy-

ye, Mısır 1948. -el-Mu'âmelâtü's-Şer'iyyeti'l-Mâliyye, Ahmed İbrahim, Dârül-Ensâr,

Kahire. el-Mu'teber, ez-Zerkeşî, Dârul-Erkâm, Kuveyt 1404 H. el-Mutemed fi Usûli'd-Dîn, Ebu Ya'lâ, Dâru'l-Meşrik, Beyrut 1974. Mu'cemu Luğati'l-Fukahâ, Muhammed Ruvvâs Kal'acı, Dâru'n-Ne-

fâis, Beyrut 1405 H. Mu'cemu Mustalahâti'l-îktisâd, Nebih Gattâs, Mektebetü Lübnan, 1980.

Mu'cemu Mekâyîsi'l-Luğa, îbn Fâris, Dâru Îhyâi'l-Kütübil-Arabiyye, Mısır 1368 H. 391

el'Mu'cemu'l-Vasît, Kahire.

Mu'allimetü'l'Fıkki'l-Mâlikî, Abdülzaziz b. Abdillâh, Dâru'I-Garbi'l-İslâmî, Beyrut 1403 H.

el-Muğrib, el-Mutarrazî, Haleb 1402 H.

el-Muğrii, İbn Kudâme, Mektebetü'r-Riyâd 1401 H.

Muğni'l-Muhtâc, el-Hâtib eş-Şirbînî, Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Mısır 1377 H.

Mefâtihu'l-Ulûm, el-Havârizmî, Dâru'l-Kütübi'I-Arabi, Lübnan 1974.

el'Müfredât, er-Râgib el-İsbehânî, Pakistan 1380 H.

el'Mukaddimâtü'l-Mümehhidât, İbn Rüşd, Dâru'l-Garbi'l-İslâmî, Beyrut 1408 H,

Mukaddime, İbn Haldun, Dâru Nahda, Mısır.

el-Mülkiyye, Ali el-Hafîf, Mısır 1969.

el-Mülkiyye fi'ş-Şerl'ati'l-İslâmiyye, Dr. Abdüsselâm el-Abbâdî, Am­man 1394 H.

el-Mülkiyyetü'l-Âmme fi Sadri'l-İslâm, Dr. Rabf er-Rûbî, Cidde.

el-Menâfi', Ali el-Hafîf, Mecelletül-Kanun ve'1-îktisâd, Kahire Üni­versitesi Hukuk Fakültesi, 1950.

el-Müntakâ fi Şerhi'l-Muvattâ, el-Bâcî, Mısır 1333 H.

Milnteha'l-İrâdât, İbııu'n-Neccâr el-Fetûhî, Mısır 1381 H.

el-Meıısûr fi'l-Kavâid, ez-Zerkeşî, Nezâratü'l-Evkâf, Kuveyt 1402 H.

Minehu'l-Celîl Şerku Muhtasarı Halli, Aliş, Bulak 1294 H.

Minhâcü'l-Yakîn fi Şerhi Edebi'd-Dünyâ ve'd-Dîn, İstanbul.

el-Mühezzeb, eş-Şirâzî, Mısır 1379 H.

el-Muvâfakât, eş-Sâtıbî, Mısır

Mevâhibu'l-CelU, el-Hattâb, Mısır 1329 H.

el-Meusû'atü'l-Fıkhıyye, "Vizâratü'I-Evkâf, Kuveyt.

en-Netef fi'l-Fetâvâ, es-Sağdî, Müessesetü'r-Risâle ve Dârül-Furkân, 1984.

Nazariyetü'l-Akd, İbn Teymiye, Mısır 1368 H.

en-Nuzumü'l-Musta'zeb fi Şerhi Garibi'l-Mühezzeb, er-Rakebî, Mısır 1379 H.

Nihayetü'l-Muhtâc Şerhi'l-Minhâc, er-Ramlî, Mısır 1357 H.

Neylü'l-Evtâr, eş-Sevkânî, Mısır'1380 H.

el-Vecız, el-Gazzâlî, Beyrut 1399 H.

el-Velâye ale'l-Mâl ve't-Te'âmül bi'd-Deyn, Ali Hasebellah, Kahire 1967.

el-Velâye ale'n-Nefs, Ebu Zehra, Mısır.

el-Velâyât, el-Venşirîsî, Rabat 1937.



[1] el-Misbâh 2/675, el-Muğrib 2/247, et-Tevkîf 625, et-Ta'rifâtü'l-Fıkhıyye 455, Esnel-Metâlib 2/487, el-Muğnî 5/693.

[2] el-Mİsbâh 2/467, ReddM-Mühtâr 4/7, 'eKMûtitekâ" 5/42, bl- Muğnî^OO,-el-Mecmû'Ş/149, Bedâi'

[3] el-Misbâh 2/471, el-Muğrib 2/46, el-Mecmû' 117204, el-Ahkâ-mu's-Sultâniyye 235, Reddü'l-Muhtâr 2/318, Nihâyetü'1-Muh-tâc 5/349, el-Muğnî 5/421.

[4] el-Misbâh 2/471, Zâdü'l-Me'âd 5/808, Nazaiiyyetü'1-akd 231, el-Mecmû' 9/258, el-Muğnî 4/209, el-Bedâi' 5/138, el-Külliyât 3/279, 351, riâmu'i-Muvakkı'm 1/399, Minehu'1-CeM 3/2.

[5] el-Misbâh 2/509,  el-Fıirâk 3/265, Dür'erü^-Hüfckâm  1/153 Mecelle m. 200, 20.3, Mürşidü'l-Hayerân m. 366, 370, Mecelle Hanbelİ) m. 269,.271,272. 

[6] el-Misbâh 1/408, ey-Müfredât 419, et-Ta'rîfât 492, el-Mustas-fâ 1/286, Şerhu'1-Adud 2/239, Kavâidü'I-Ahkâm 1/10, 12.

[7] el-Misbâh 1/O0, el-Muğrib 1/472, el-Mu'cemu'1-Vasît 513.

[8] el-Kâmûsu'1-Muhît 1267, el-Müfredât 143, el-Garar ve Eseni-hu fı'1-Ukûd 156 - 297.

[9] el-Kâmûsu'1-Muhît 1639, el-5îisbâh 1-120, Reddü'l-Muhtâr 4/183, Mürşidü'l-Hayerân m. 15-54, Mecelle m. 144, 1229, 1232.

[10] el-Misbâh 2/703, Mefâtihu'1-Ulûm 86, el-Mebsût 2/52, ez-Ze-vâcir 1/146, el-Ahkâmu's-Sultâniyye 230.

[11] el-Misbah 2/707, el-Mtığrib 2/272, Cfimi'ul-Usûl 4/454.

[12] el-Ta'rîfât (Cürcânî) 120, el-Eşbâlı 316, Fethul-Kadîr 5/456

[13] el-Misbâh 2/757, el-Müfredât 765, el-Menâfi' (Ali Hafif) 1, 2.

[14] el-Misbâh 2/763, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 511, Mürşidü'1-Haye-rân m. 3, Mecelle m. 128, Mecelle (Hanbelî) m. 197.

[15] en-Nihâye 2/491, Müfredat 387, el-Muvâfakât 2/111, el-Eşbâh ve'n-Nezâir 89, el-Furûk 1/120, Kavâidü'I-Ahkâm 2/11.

[16] el-Ukûdu'd-Dürriyye 2/198, 199, el-Medhal ilâ Nazariyyeti'l-îltizâm (Zerkâ) 44.

[17] el-Kâmûsu'1-Muhît 1317, Bedâi' 6/125, Muğni'I-Muhtâc 2/72, Fethu'1-Azîz 8/442.

[18] Talebetü't-Talebe 149, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 111, el-Misbâ-hu'1-Munîr 2/715, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 460, el-Matla' 162, el-Muğrib 2/278.

[19] Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 6/105, Reddü'l-Muhtâr 5/745, el-Behce 2/40.

[20] el-Kâmûsu'1-Muhît 1232, et-Tevkîf 675, et-Ta'rîfât 120, el-Eşbâh 316, Fethu'l-Kadîr 456.

[21] Mecelle m. 1678, Dürerü'l-Hükkâm 4/291, et-Ta'rîfât 120.

[22] el-Hidâye ve Şurûhuhâ 1/481, 486, el-Eşbâh 326, 379, Bedâ-i'ul-Fevâid 1/3, Tehzîbu'l-Furûk 1/193, el-Kavâid (İbn Receb) 41, el-Mülkiyye 1/235.

[23] el-Kavâid (Zerkeşî) 3/238, Şerhu Mürşidi'l-Hayerân 8, Şerhu Munteha'l-İrâdât 1/450, el-Hidâye 1/481, 486, Keşşâfü'1-Kmâ' 1/427.

[24] el-Misbâh 2/708, el-Muğrib 2/276, Talebetü't-Talebe 108, Me-şâriku'l-Envâr 17384, Şerhu Garîbil-Elfâz 75, İ'lâmu'1-Mu-vakkı'în 1/390.

[25] el-Külliyyât 4/627, et-Tevkîf 636, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 464, Mecelle m. 77.

[26] el-Misbâh 2/629, Mecelle m. 145, Mecelle (Hanbelî) m. 193, Mürşidü'l-Hayerân m. 399, Dürerül-Hükkâm 1/105, 3/109, Reddü'l-Muhtâr 4/171, Edebü'1-Kadâ 600.

[27] el-Misbâh 2/497, el-Matla' 228, et-Ta'rîfât 230, ed-Desûkî 3/3, el-Bidâye ale'l-Hidâye 6/197.

[28] el-Misbâh 2/527, el-Mühezzeb 1/269, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 494.

[29] el-Kâmûsu'l-Muhît 837, el-Misbâh 2/523, el-MaÜa' 916, Red-dü'1-Muhtâr 4/222, el-117 İltizâmât 48.

[30] el-Muğrib 2/6, Teîızîbu'1-Esmâ 1/182, Enîsü'l-Fukahâ 247, et-Ta'rîfât 115, Keşşâfu Istılâhâtil-Funûn 1/873, Mecelle m. 1406, 1407, Mecelle (Hanbelî) m. 1775.

[31] el-Muğrib 2/101,  el-Matla' 255, el-Ukûdu'd-Dürriye 2/196, Şerhu Münteha'l-İrâdât 2/343, Mecelle (Hanbelî) m. 1948.

[32] el-Misbâh 1/145, el-Muğrib 1/179, el-Matla' 260, Talebetü't-Talebe 65, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 241.

[33] el-Misbâh 1/195, el-Muğrib 1/242, Tehzîbu'1-Esmâ vel-Luğât 1/87, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîlı 217, HUyetü'l-Pukahâ 149, et-Ta'rîfât 110, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 472.

[34] el-Matla' 240, Hilyetü'l-Fukahâ 128, et-Ta'rîfât 109, en-Neve-vî (Müslim) 10/208, Umdetü'1-Kârî 11/298.

[35] Tahrîru Elfazi't-Tenbîh 244, el-Muğrib 1/250

[36] el-Misbâhu'1-Münîr 17208, Esâsü'l-Belâğa 115, Zâdü'l-Me'âd 5/816.

[37] el-Misbâh 2/630, el-Müfredât 594, et-Tarîföt 451, 452, Mecel­le m. 132, Mecelle (Hanbelî) m. 191.

[38] el-Misbâh 610, Mürşidü'l-Hayerân m. 224, 226, 230, 231, Rav-datü't-Tâlibm 12/273.

[39] el-Misbâh 2/630,  ez-Zâhir 220, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 500, Tuhfetü'l-Pukahâ 2/4, Mecelle m. 122.

[40] el-Kâmûsul Muhit 279, Keşşaftı Istüâhâti'l-Funûn 1/358, et-Ta'rîfâtü'l-Fıkhıyye 476, el-Kavânînu'1-Fıkhıyye 268, Bedâi' 5/220, Mevâhibü'l-Celîl 4/490, Keşşâfü'1-Kınâ' 3/230, Kalyûbî ve Amîra 2/221.

[41] el-Kâmûsıı'1-Muhît 166/2, el-Misbâh 1/272.

[42] el-Kâmûsu'1-Muhît 361, el-Ukûdu'd-Dürrriyye 1/222, Mürşi-dü'I-Hayerân m. 709, el-Medhal ilâ Nazariyyeti'l-İltizânı (Zer-kâ) 42.

[43] el-Misbâh 2/513, Hilyetü'l-FukaM 148, Talebetü't-Talebe 150, el-Matla' 262, Mürşidü'l-Hayerân m. 731, Mecelle m. 144, el-Kavânînu'l-Fıkhıyye 284, Ravdatü't-Tâlibîn 5/150, Tekmile Lisâni'l-Hükkâm 47.

[44] Talebetü't-Talebe 149, el-Misbâh 1/412, el-Muğrib 1/475, Müf­redat 423.

[45] Mtı'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 6/125, Basâir Zevi't-Temyîz 5/237, Mevâhibül-CelÜ 3/413.

[46] el-Kâmûsu'l-Muhît 936, Tehzîbu'1-Esmâ vel-Luğât 1/871, Ta-İebetü't-Talebe 149, el-Matla' 263, Tahrîm Elfâzi't-Tenbîh 217, el-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 480, Mürşidü'l-Hayerân m. 712, Mecellem. 1431.

[47] el-Misbâh 1/62, et-Tevkîf 632, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 460, el-Mu'teber 338.

[48] el-Misbâh 1/26, el-Muğrib 1/43, ei-Müfredât 24, Bedâi' 2/45, es-Siyâsetü'ş Şertyye (Ibn Teyraiye) 78.

[49] el-Misbâh 2/799, el-Muğrib 2/392, et-Tevkîf 686, Tahrîru Elfö-zi't-Tenbîh 236, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 516, Mecma'ul-Enhur 2/497, el-Bedâi' 7/32, Fethu'l-Kadîr 8/380, Mecelle m. 1174, 1176, Mecelle (Hanbelî) m. 528.

[50] el-Misbâh 2/633, el-Muğrib 2/206, Tehzîbu'1-Esmâ ve'1-Luğât 2/111, ez-Zâhir 429, Hüyetü'l-Fukahâ 209, Tahrîru Elfâzi't-Tbnbîh 245, Talebetü't-Talebe 64, et-Ta'rîfât 97.

[51] el-Misbâh 2/677, el-Muvattâ ma'al-Müntekâ 5-44, Sahîhıı'1-Bu-hârî 3/70, Müslim ma'an-Nevevî 10/154, 5/157, el-Hidâye ma'al-Fethi'l-Kadîr ve'l Jnâye 5/196, Nihâyetü'l-Muhtâc 3/433, el-Muğnî 4/207, Reddü'l-Muhtâr 4/151, Neylü'l-Evtâr 5/247.

[52] et-Tevkîf 675, el-Külliyât 9/168, et-Ta'rîfât 120, et-Ta'rîfâtü'l-Fıkhiyye 504.

[53] el-Misbâh 2/720, el-Muğrib 2/282, Şerhu Garibi Elfâzi'l-Müdevvne 75, en-Nevevî alâ Müslim 10/155, el-Müntekâ ale'l-Muvattâ 5- 44, Reddü'l-Muhtâr 4/151, el-Muğnî 4/207, Nihâ-yetü'l-Muhtâc 3/433, el-Mukaddimâtü'1-Mümehhidât 2/221.

[54] el-Misbâh 2/725, el-Muğrib 2/289, el-Übbî alâ Sahihi Müslim 4/266.

[55] el-Misbâh 2/737, el-Muğrib 2/229, el-Matla' 304, et- Tevkif 678, el-Müfredât 747, Talebetü't-Talebe 171, et-Ta'rîfât 123, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 508.

[56] et-Misbâh 2/703, el-Muğrib 2/271, Meşâriku'l-Envâr 1/379, et-Ta'rîfâtü'l-Fıkhıyye 506, el-Muğnî 3/584.

[57] el-Kâmûsul-Muhît 543, et-Tevkîf 659, et-Ta'rîfât 114, Red-dü'1-Muhtâr 4/61, flâmu'l-Müvakkı'în 2/98, et-Turaku'1-Hike-miyye 313, et-Ta'zîz 338, Gâyetü'l-Beyân 72, Bedâi' 2/9.

[58] Murabaha, tevliye ve vadfa. et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 482, el-Kavânînu'1-Fıkluyye 269, eş-Şerhu'l-Kebîr 3/157, Tuhfetü'l-Muhtâc 4/427, el-Muğnî 4/264.

[59] el-Matla' 235, el-Kavânîmı'l-Fıkhıyye 269, el-Mühezzeb 17294, Reddü'l-Muhtâr 4/166, Mevâhibü'l-Celîl 4/470, el-Muğnî 3/584.

[60] el-Misbâh 1/390, el-Matla' 247, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 488, 546, el-Medhalü'1-Fıkhî 17262, Mecelle m. 139, Mecelle (Han-belî) m. 198, 199.

[61] el-Misbâh 2/629, el-Matla' 403, et-Ta'ıifötü'l-Fıkhıyye 459, el-Eşbâh ve'n-Nezâir 327, Mecelle m. 127.

[62] el-Misbâh 2/802, el-Muğrib 2/341, Talebetü't-Talebe 120, et-Ta'rîfâtü'l-Fıkhıyye 364, Şerhul-Mecelle (At&sî) 3/602, Mürşidü'l-Hayerân m. 118, Mecelle m. 1028.

[63] el-Misbâh 1/297, el-Matla' 240, Hilyetü'l-Fukahâ 128, et-Ta'rîfâtü'l-Fıkhıyye 480, Reddü'l-Muhtâr 4/251, Bidâyetü'l-Müctehid 2/159, el-Muvattâ 4/246.

[64] Esâsü'l-Betağa 198, el-Kavânînü'UFıkhıyye 269, Neylü'1-Ev-târ 5/169, Tebyînü'l-Hakâik 4/67, el-Fetâva'1-Hindiyye 3/210.

[65] el-Misbâh 2/725, el-Muğrib (Mutarrazî) 2/289.

[66] el-Misbâh 2/747, aUMuğrib 2/309, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 112, 114.

[67] et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 532, el-Misbâh 2/757, et-Tevkîf 708, Keşşaftı Istılâhâti'l-Fünûn 2/1422, Mefâtihu'l-Ulftm 87, el-Ah-kâmu's-Sultâniyye 13, Nizâmu'n-Nafakât (Ahmed İbrahim) 7.

[68] el-Mİsbâh 2/757, el-Muğrib 2/319, el-Müfredât 766, Talebe-tü't-Talebe 113, Meşârikul-Envâr 2/21, Nasbu'r-Râye (Zeyle'î) 4/56.

[69] Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 5/467, el-Misbâh 2/760, el-Matla' 234, 265, Tahrîru Elfâzi't-lenbîh 114, Meşâriku'l-Envâr 2/23, el-Kavânînu'1-Fıkhıyye 254, Mecelle m. 130, Mecelle (Hanbe-lî) m. 183.

[70] el-Misbâh 2/761, el-Muğrib 2/322.

[71] Mu'cemu Mukâyîsi'1-Luğa 5/394, el-Matla' 235, Tehzîbul-Es-mâ 2/161, Hilyetü'l-Fukahâ 136, el-Mühezzeb 1/291, el-Muğnî 4/160, eş-Şerhu'ş-Sağîr 4/139, Fetavâ İbn Teymiye 28/73, 29/358.

[72] Mu'cemu Mekâyisi'1-Luğa 5/458, el-Mİsbâh 2/755, el-Medha-lü'1-Pıkhi'l-Âm 1/419, el-Bahru'r-Râik 6/75, Mecma'ul-Enhur 2/53, Dürerü'l-Hükkâm 1/94, Mecelle m. 111.

[73] el-Misbâh 2/769, et-Ta'rîfât 537, Reddü'l-Muhtâr 3/199, el-Muğnî 8/240.

[74] el-Matla' 235, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 335, el-Furûk (Askerî) 95, el-Bennânî (Zerkânî) 2/146.

 

[75] el-Misbâh 2/767, el-Muğrib 2/328, et-Tevkîf 100, et-Ta'rîfâtü'I-Pıkhıyye 535, Reddü'l-Muhtâr 4/66, Keşşafci'1-Kınâ' 3/163.

[76] el-Misbâh 2/739, el-Muğrib 2/299, el-MaÜaı 239, Tahrîru Elfâ-zi't-Tenbîh 179, Talebetü't-Talebe 110, ez-Zâhir 200, el-Müfre-dât749, et-Tevkîf698.

[77] el-Misbâh 2/743, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 102, Talebetü't-Tale-be 16, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 527.

[78] Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 5/389, el-Misbâh 2/723, el-Matla' 329, Tehzîbu'1-Esmâ 2/160.

[79] el-Misbâh 2/722, el-Muğrib 2/285, et-Ta'rîfât 522, el-Mukaddi-mâtü'J-Mümehhidât 206, Kalyûbî ve Amîra 2/30.

[80] el-Misbâh 2/481, el-MaÜa' 264, el-Müfredat 496, et-Ta'rîfât (Ciircânî) 130, et-Ta'rîfâtü'I-Fıkhıyye 377, el-Eşbâh (Suyûtt) 89, el-Eşbâh (îbn Nüceym) 101, Mecelle m. 36, 37, 40, 43, 44, 45.

[81] Mu'cemu Mekâyîsi'l-Luğa 2/402, et-Ta'rîfatüi-Fikhıyye 308, Ravdatü't-Tâlibîn 6/370, Keşşâfü'1-Kinâ* 3/86, Reddü'1-Muh-târ 3/235, el-Mıığnî 8/415, el-İhtiyâr 4/130.

[82] el-Misbâh 1/258, Mefâtihu'1-Ulûm 87, el-Bedâi' 1/158, Muğni'1-Muhtâc 1/244, el-Muğnî 2/125.

[83] Baka­ra 279

[84] el-MisMhu'l-Mımîr 1/291, Dürerü'l-Hükkâm 3/8

[85] el-Kâmûsu'1-Muhît  360,  et-Ta'rîfât  58,  Câmi'ul-Fusûleyn 17324, Reddü'l-Muhtâr 4/141.

[86] el-Misbâhu'I-Münîr 1/266.

[87] Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 2/452, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 193, el-Misbâh 1/287, Mecelle m. 701, Mürşıdü'l-Hayerân m. 975, Tefsîr (Kurtubî) 1217, Şerhu Münteha'l-İrâdât 2/228, el-Muğ-nî 4/361, Reddü'l-Muhtâr 5/307.

[88] el-Kâmûsu'1-Muhît 1438, el-Misbâh 1/269, -Mebadiü İlmi'l-Mâliyye (Dr. Fuad İbrahim) 237, MâKyyetü'd-Devle (Dr. Ab-dülmünim Fevzî) 235.

[89] Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 2/402, el-Müfredât 286, et-Tevkîf 365, Keşfu'l-Esrâr 4/382, Teysîru't-Tahrîr 2/290, el-Hıraşî 5/9, Kalyûbî ve Amîra 2/156, Keşşâfıı'1-Kmâ' 2/5.

[90] el-Muğrib 17328, Ta'ıifât (Cürcârıî) 58, Tevkif 362, Külliyât 3/279, el-Ahkâmu's-Sultâniyye (Ebu Ya'lâ) 242, Mâverdî 205, Resâil (İbn Nüceym) 125, Ravdatü't-Tâlibîn 6/363, Metâlibu UIi'n-Nuhâ 3/641.

[91] Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 2/483, en-Netef fi'1-Fetâvâ (Sağdı) 1/484, el-Müntekâ 5/3, el-Ümm 3/31, el-Behce 2/24, Bidâye 2/107, Ahkâmu'l-Kur'an (Cassâs) 17552, el-Muharrer 1/319, Muğni'l-Muhtâc 2/22.

[92] el-Misbâh 17255, el-Müfredât 270, el-Tevkîf 354, Ahkâmu'l-Kur'an (İbn Arabî) 1/408, Mevâbibü'l-Celîl 2/301, el-Hıraşî 2/183, Mukaddime 3941, Tefsir (Ebussuud) 1786.

[93] el-Misbâh 1/288, el-Muğrib 17356, ez-Zâhir 222, el-Müfredât 297, el-Matla' 268, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 472, el-Furûsiyye (İbn Kayyim) 19, 20.

[94] el-Misbâh 1/281, el-Muğiib 1/344, el-MaÜa' 134, Talebetü't-Talebe 20, el-Mufredât 294, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 115, et-Ta'rîfâtü'l-Fıkhıyye 309, Mevâhibü'1-Celü 2/339, Neylü'1-Ev-târ 4/147, Fethu'l-Kadîr 1/357, el-Mülkiyye (Dr. Abbâdî) 352.

[95] et-Tevkîf 363, Ta'rîfât (Cürcânî) 58, Mecelle m. 1450, Diire-rii'I-Hükkâm 3/526, Şerhu Mecelle (Atâsî) 4/408.

[96] Tehzîbu'l-Esmâ 1/122, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 333, Ta'rîfât (Cürcânî) 59, et-Tâ'rîfâtü'1-Fıkhıyye 307, Talebetü't-Talebe 152, Keşşâfu Istüâhâti'l-Fımûn 17595, er-Rûh (İbn Kayyim) 325.

[97] Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 2/427, el-Misbâh 1/278, Talebetü't-Talebe 108, Hüyetü'l-Fukahâ 153, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 308, el-Mtığnî 5/624.

[98] Müfredat (Râgıb) 285, Tehzîbu'l-Esmâ vel-Luğât 1/122, Kifâ-yetü'l-Ahyâr 1/144, el-İşrâf alâ Mesâilil-Hilâf 2/14, el-îfsâh (İbn Hübeyre) 1/244, el-Mühezzeb 1/328, Rahmetü'1-Ümme 1/14, el-Kavânînü'1-Fıkhıyye 349-

[99] el-Kâmûsu'1-Muhît 1671, el-Misbâh 1/328, el-Matla' 125, el-Müfredât 341, et-Tevkîf 405, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 317.

[100] el-Müfredât 726, et-Tevkîf 206, el-Mebsût 24/162, el-İnsâf (el-Merdâvî) 1/395, Tebyînu'l-Hakâik 5/191, Keşşâfu'I-Kınâ' 1/225, Mürşidü'l-Hayerân m. 268, 270, 271, Mecelle m. 943.

[101] el-Misbâh 1/405, el-Muğrib 1/466, Talebetü't-Talebe 65, Me­celle (Hanbelî) m. 168, 169, Fethu'l-Kadîr 5/218, Neylü'1-Ev-târ 5/250, el-Furûk (Karâfî) 3/142

[102] el-Kâmûsu'1-Muhît 126, el-Müfredât 358, el-Misbâh 1/353, el-Muğrib 1/426, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 317, Şerhu Garîbi Elfâ-zi'1-Mütlevvene (el-Cübbî) 109, Besâiru Zevi't-Temyîz 3/271.

[103] el-Muğrib 1/472, el-Müfredât 412, et-Tevkîf 454, Ta'rîfât (Cür-câııî) 70, Mecelle m. 121, Tenvîru'l-Ebsâr 5/257, Keşşafu'1-Kı-nâ' 3/217.

[104] Tekili safiyye şeklinde gelir. el-Mu'cemul-Vasît 1/518.

[105] el-Misbâh 417, el-Muğrib 17477, Talebetü't-Talebe  100, el-Müfredât 426, et-îevkîf 466, Keşşâfu Istüâhâti'l-Funûn 823.

[106] el-Muğrib 1/472, el-Misbâhu'1-Münîr 1/400, et-Ta'rîfâtü'1-Fık-hıyye 356.

[107] el-Muğrib 1/380, Tehzîbu'1-Esmâ ve'1-Luğât 1/145, Ğurerii'l-Makâle 386, Misbâh 1/314, Bedâi' 6/206, Muğnfl-Muhtâc 4/311, Hâşiyetü'd-Desûkî 2/209, el-Muğnî 8/651.

[108] el-Misbâh 17247, Şerhu Garibi Elfâzi'l-Müdevvene (Cübbî) 72, .     el-Furûk (Karâfî) 2/32, Tebsıratü'l-Hükkâm 2/327, îrşâdü'l-Fuhûl 246, el-Muvâfakât 4/199, el-Attâr alâ Cem'il-Cevâmi'  2/198, Tefsir (Kurtubî) 2/51.

[109] Mu'cemu Mekâyisi'1-Luğa 3/79, el-Külliyât 3/32, Tahriru Elfâ-zi't-Tehbîh 200, et-Tevkîf 407, Şerhu'l-Mecelle (Atâsî) 3/511, et-Telvîh ala't-Tavzîh 3/217, el-Hamevî ale'l-Eşbâh 2/265, el-Keşşâf (Zemahşerî) 1/500.

[110] Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 3/92, el-Misbâh 1/335, el-Muğrib 1/406, et-Müfredât 347, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 324, Meşâri-ku'1-Envâr 2/217, Keşşâfu Istüâhâti'l-Funûn 1/629.

[111] el-Muğrib 1/408, el-Matla' 245, ez-Zâhir 148, Ğurerü'1-Makâ-le 216, Meşâriku'l-Envâr 2/219, el-Müntekâ (Bâcî) 4/292, Keş-şâfu'1-Kmâ' 3/275.

[112] Iisânü'1-Arab 12/195, Gurerü'l-Makâle 216, Eııîsü'l-Fukahâ 218, Reddü'l-Muhtâr 4/203, Keşşâfu'1-Kmâ' 3/286, Fethu'l-Azîz 9/207, el-Câmi' li-Ahkâmi'l-Kuı'an (Kurtubî) 1186, Me­celle 123.

[113] el-Misbâh 1/104, el-Muğrib 1/122, et-Tevkîf 224, el-Mufredât 110, Tehzîbu'1-Esmâ ve'1-Luğât 1/45, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 244, Reddü'I-Muhtâr 4151, Mürşidü'l-Hayerân m. 414, Mecel­le m. 152, Dürer 1/107.

[114] Şerhu Garîbi'l-Elfâz (Cübbî) 74, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 293, el-îşâre ilâ Mehâsinî't-Ticâre 95, Mesâilü's-Semâsira (Ebyânî)

[115] et-Tevkîf 403, el-Müfredât 328, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 321, el-Mtihezzeb 2/277, el-Hıraşî 8/91, el-Muğnî 9/79.

[116] el-Misbâh 1/351, el-Matla' 319, el-Muğrib 1/423, ez-Zâhir 196, et-Tevkîf 419, el-Müfredât 365, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 329, Mecelie m. 298, 299, Mecma'ud-Damânât 214, Fetâvâ Tarsû-siyye 251.

[117] et-Tevkîf 448, et-Ta'rîfât (Cürcânî) 69, Mürşidü'l-Hayerân m. 311, Şerhu Mecelle (Atâsî) 217, Mecma'ul-Enhur 2153, Şerhti Kevkebü'l-Münîr 1/467, Tahkîku'l-Murâd (Alâî) 282, Teysî-rü't-Tahrîr 2/234.

[118] el-Kâmûsu'1-Muhît 954, el-Muğrib 1/484, Ta'rîfât 70, el-Kulli-yât 3/90, et-Tevkîf 463, el-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 354, Kalyûbî ve Amîra 4/215, Miııhacü'l-Yakîn 370.

[119] el-Mu'cemu'1-Vasît 1/529, el-Misbâh 1/416, el-Mu'teber (Zer-keşî) 326, el-Medhalü'1-Fıkhî (Zerkâ) 1/318, el-Uhûd ve'ş-Şurût ve'1-Hıyârât (Âhmed İbrahim) 21.

[120] el-Misbâh 1/327, el-Kâmûsu'1-Muhît 522, el-Matla' 231, et-Tevkîf 405, et-Ta'rîfâttil-Fıkhıyye 321, Meşâriku'l-Envâr 2/225.

[121] el-Kâmûsu'1-Muhît 942, Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 3/95, el-Misbâh 1/337, el-Matla' 232, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 325.

[122] Lisânü'1-Arab 7/413, el-Külliyât 3/31, Talebetü't-Talebe 167, Keşşâfü Istılâhâti'l-Funûn 1/664, Reddü'l-Muhtâr 3/148, et- Turuku'l-Hikemiyye 13, el-Bahru'r-Râik 5/86.

[123] Maide 23

[124] Mu'cemu Mekâyîsil-Luğa 1/143, el-Müfredât 330, el-Misbâh 1/317, Talebetü't-Talebe 152, Meşâriku'l-Envâr 2/208, et-Tevkîf 398, Şerhu Me'âni'I-Âsâr 4/129.

[125] el-Misbâh 1/331, Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 3/86, el-Müfredât 344, et-Tevkîf 408, Basâir Zevi't-Temyîz 3/230.

[126] el-Muğrib 479, el-Müfredât 420, Tebyînü'l-Hakâik 5/29, Rav-datü't-Tâlibîn 4/193, Şerhu Münteha'I-îrâdât 2/260, Mevâhi-bü'l-Celîl 5/79, Mecelle m. 1531, Mecelle (Hanbelî) m. 1617.

[127] el-Medhalül-Fıkhî (Zerka) 356, 365, Mu'cemu Luğati'1-Fuka-hâ 278.

[128] el-Misbâh 1/328, el-MaÜa1 261, Tehzîbul-Esmâ 1/149, el-Ka-vânînu'l-Pikhıyye 277, Reddü'l-Muhtâr 4/295, el-Behce (Tesu-lî) 2/288, Dirâsât fî Usuli'l-Müdâyenât 187.

[129] el-Muğrib 1/406, et-Tevkîf 411, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye (Müced-didî) 324, el-Mühezzeb 2/166, Mürşidü'l-Hayerân m. 24, 25.

[130] el-Medhal ilâ Nazariyyeti'l-İltizâm (Zerkâ) 236  

[131] Mu'cemu Mekayîsil-Luğa 3/260, el-Müfredât 379, el-Kulliyat 3/64, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 336.

[132] Müfredat (Râgıb) 379, Ta'rîfât (Cürcânî) 67, et-Tevkîf 427.

[133] el-Vasit (Senimrî) 851, 852, el-Medhalül-Pıkhil-Âmm (Zerka) 711.

[134] Keşşâfu Isülâhâti'l-Funûn 1/753, Ta'rîfât (Cürcânî) 67, Külli­yât (Ebu'1-Bekâ).

[135] el-Müfredât 380, et-Tevkîf 429, el-Külliyât 76/3, et-Ta'rîfât Cürcânî 67, Mecma'ul-Enhur 1/722, Şerike (İbrahim Abdülha-mid) 34-45, Mir'âtü'l-Mecelle 2/55, Mecelle (Hanbelî) m. 1771, Mecelle m. 1045.

[136] el-Fevâkihu'd-Devvânî 2/174, el-Hıraşî 4/266, eş-Şerike (İbra­him Abdülhamid) 45.

[137] el-Fevâkib (Devvânî) 2/171, Nihâyetü'l-Muhtâc 5/14, Metâlibu Uli'n-Nuhâ 3/509, Mürşidü'l-Hayerân m. 745, Red-dü'1-Muhtâr 3/333, Mecelle m. 1068.

[138] et-Ta'rîfât (Cürcânî) 67, et-Ta'rîfötü'1-Fıkhıyye 337, el-Fetâ-va'1-Hindiyye 2/308.

[139] Reddü'I-Muhtâr 3/333, Mürşidü'l-Hayerân m. 746, Mecelle m. 1064, eş-Serike (İbrahim Abdülhamid) 19.

[140] el-Mühezzeb 1/353, Şerhu Münteha'l-İrâdât 2/339, Mecelle (Hanbelî) m. 1777, 1887.

[141] el-Bedâi' 6/56, eş-Şerike 41, Mecelle (Hanbelî) m. 1772.

[142] Reddti'l-Muhtâr 3/333, Mecelle m. 1063, Mürşidül-Hayerân m. 746, eş-Şerike (İbrahim Abdülhanıid) 19.

[143] Mürşidü'l-Hayerân m. 745, eş-Şerike (İbrahim Abdülhamid) 18, Reddü'l-Muhtâr 3/333, Mecelle m. 1066, 1067.

[144] el-Külliyât 3/77: et-Ta'rîfâtül-Fıkhıyye 338, Şerhu Garibi El-fazi'l-Müdevvene (Cübbî) 66, el-Hidâye 3/6, Fetâvâ Hindiyye 2/319, Mecelle (Hanbelî) m. 1774.

[145] el-Ta'rîfât (Cürcânî) 67, et-Tâ'rifâtü'1-Fıkhıyye 338, Pethul-Kadîr 5/30, Şerhu Münteha'l-İrâdât 2/339, el-Mühezzeb 1/353, Mecelle (Hanbelî) m. 1885, eş-Şerike (İbrahim Abdül­hamid) 42.

[146] el-Misbâh 1/364, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 335, Mecelle m. 1262, Mürşidü'l-Hayerân m. 38.

[147] Mecelle m. 955, Dürerü'l-Hükkâm 2/593.

[148] Mecelle m. 1045, Dureru'l-Hukkâm 3/6.

[149] el-Külliyât 3177, et-Ta'rîfât (Cürcânî) 67, Şerhu Garîbi Elfa-zi'1-Müdevvene (Cübbî) 66, et-Ta-rîfâtü'l-Fıkhiyye 338, 498, el-Mühezzeb 1/353, Bedâi' 6/61.

[150] el-Misbâh 1/375, el-Muğrib 1/448, el-Matla' 278, Ta'rîfât (Cür­cânî) 67, et-Tevkîf 432, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 340, Mürşidü'l-Hayerân m. 95, Mecelle m. 950, Mecelle (Hanbelî) m. 1547.

[151] Esâsül-Belâğa 1/477, et-Tevkîf 423, Ta'rîfât 66, Ta'rîfâtü'l-Fıkhıyye 333, Kavâidu'l-Ahkâm 2/137, el-Hıraşî 8/81, el-Be-dâi' 7/35, Keşşâfu'1-Kinâ' 4/58, Tebyînü'l-Hakâik 3/175, el-Me-kâsib (Muhasibi) 85.

[152] Talebetü't-Talebe 64, el-Misbâh 2/467, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye (Müceddidî)231.

[153] el-Misbâh   1/471,  Ravdatü't-Tâlibîn  3/184,   Fethu'l-Kadîr 1/210.

[154] el-Misbâh 2/523, el-Bedâi' 7/168, el-Eşbâh ve'n-Nezâir (Suyû-tî) 222.

[155] el-Muğrib 2/59, et-Tevkîf 186, Tahriru Etfazi't-Tenbîh 328, el-Fetâva'l-Bezzâziyye 2/45, 457, Mebsût 9/36, Nîhayetü'1-Muh-tâc 7/72, 174, et-Turuktı'1-Hikemiyye 247, Tebyînü'l-Hakâik 3/208, Reddü'I-Muhtâr 3/174, el-Hisbe (İbn Teymiye) 40.

[156] el-Misbâh 2/533, et-Tevkîf 537, el-Müfredât 540.

[157] el-Kâmûsu'1-Muhît 577, Mecelle (Atâsî) 2/25,  Fethul-Azîz 8/333.

[158] el-Misbâh 2/550,   Reddü'I-Muhtâr  5/121,   Cevâhiru'l-İklîl 2/149, Muğni'l-Muhtâc 2/290, el-Muğnî 5/277.

[159] el-Misbâh 1/168, el-Muğrib 1/207, Talebetü't-Talebe 64, 143, et-Tevkîf282.

[160] el-Misbâh 2/172, el-Fetâva'1-Hindiyye 5/3S6, Hâşiyetü'd-De-sûkî 4/70, el-Muğnî 5/518.

[161] el-Misbâh 2/172, Meşâriku'l-Envâr 1/208, et-Ta'rîfâtti'1-Fik-hıyye 471, el-Muğrib 1/215, el-Muğnî 4/149, Talebetü't-Talebe 111, İbn Mâce 2/753, Beyhakî 5/317, Musnedü Ahmed 1/433.

[162] ei-Misbâh 1/176, el-Muğrib 1/218, el-MedhaJü'1-Fıkhî (Zerkâ) 1/555, el-Bahra'r-Râik 7/24, Mecelle m. 1790, Muğni'I-Muhtâc 4/372, el-Bedâi' 7/2, Metâlibü Ûli'n-Nühâ 6/453.

[163] Mecelle m. 1683, Dürerü'I-Hükkâm 4/295.

[164] el-Misbâh 1/216, el-Kâmûsu'1-Muhît 1652, el-Matla 238, el-Petâvâ el-Hindiyye 3/16, Reddü'l-Muhtâr 4/561, Ravudatü't-Tâiibîn 3/515, Muğni'l-Muhtâc 2/72, el-Hıraşî 5/158, Keşşâ-ful-Kinâ' 3/202, Mecelle m. 263, 272-275.

[165] el-Misbâh 2/606, et-Ta'rîfât 234, et-Matla' 232, Bey'ut-Taksit 7, el-Mu'âmelâtü'ş-Şer'iyye 136, Mecelle m. 157, Mecelle (Hanbelî) m. 188.

[166] Şerhu'I-Mecelle (Atasi) 3/608, Dürerü'l-Hükkâm 2/712, Murşi-dü'1-Hayerân m. 119.

[167] el-Kâmûsu'1-Muhît 1074, el-Mu'cemu:l-Vasît 2/555, el-Misbâh 2/439, el-Muğnî 9/162.

[168] el-Kâmûsu'1-Muhît 1069, el-Medhalü'1-Pıkhî (Zerkâ) 1/288, et-Tasarruf ve'I-Vakâi' (Muhammed Zeki) 24, 98

[169] el-Misbâh 1/401, et-Tevkîf 179, Tekmüe (Sübkî) 12/7, 31, Red-dü'1-Muhtâr 4/99, Buhârî 4/361, Müslim 3/1155, Ravdatü't-Tâlibîn 3/466, el-Muhallâ 9/720.

[170] el-Misbâh  2/472,  Reddü'I-Muhtâr 4/503,   Muğni'l-Muhtâc 2/267, Keşşâfü'1-Kınâ' 4/166.

[171] Mebâdiu'I-Kânûni'l-İdârî (Dr. Tamavî) 509.

[172] el-Kâmûsu'1-Muhît   1518,  el-Misbâh  1734, Nizâmü't-Te'mîn (Zerkâ) 19.

[173] Şerhu Garîbi Elfâzi'l-Müdevvene 88, el-Misbâh 1757, el-Mev-sû'âtül-Fıkhıyye 10/65, el-Ukûd ve'ş-Şurût ve'1-Hıyârât 40.

[174] et-Tevkîf 158, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 200, el-Müfredât 52, Ahkâmu'l-Kur'an (İbn Arabi) 3/1181, Nazariyyâtü'1-Akd (İbn Teymiye) 18.

[175] el-Kâmûsu'1-Muhît 346, el-Misbâh 1/113, el-Fetâva'1-Hâniye 2/218, el-Ukûdü'd-Dürriye 1/288, Murşidü'l-Hayerân m. 250, 251, 252.

[176] el-Misbâh 1/38, el-Kâmûsu'1-Muhît 1627, Reddü'l-Muhtâr 4/496, el-Eşbâh 326, el-Muğnî 6/382, el-Mühezzeb 1/366, Mec-ma'ul-Mazmûnât 86, el-Fetâvâ Hindiyye 4/349, el-Ukûdü'd-Dürriyye 2/72, Mürşidü'I-Hayerân m. 834, Mecelle m. 801, Mecelle (Ahmed) m. 1362.

[177] el-Muğrib 1/270, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 225, Tahiiru Elfazi't-Tenbîh (Nevevî) 244, el-Furûk (Askerî) 187, 251.

[178] Mecelle - Hanbelî m. 210

[179] el-Misbâh 1/236, el-Matla' 236, ez-Zâhir, 209, et-Ta'rîfâtü'l-Fıkhıyye 225, et-Tevkîf 167, Tekmiletul-Mecmû' 12/15, el-Muğnî 4/167, el-Kâfî 2/711.

[180] el-Mecmû' (Nevevî) 9/192, el-Muğnî 4/4841, Muğnil-Muhtâc 2/45.

[181] el-Misbâh 1/405, el-Muğrib 1/476, el-Matla' 232, el-Hıyâr ve Eseruhû fi'1-Ukûd (Ebu Gudde) 2/472, Mecelle (Hanbelî) m. 168, 169.

[182] el-Misbâhu'1-Münîr 2/563, Ta'rîfât (Cürcânî) 18, Ravdatü't-Tâlibîn 4/96, Reddü'l-Muhtâr 4/494, Keşşâfu'1-Kmâ' 9/179, Muğni'l-Muhtâc 2/267, Desûkî 3/419.

[183] et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 223, et-Tevkîf 164, Fethu'l-Kadîr 7/408, el-Bidâye aie'l-Hidâye 7/647, Reddü'l-Muhtâr 4/481, et-Tâc ve'l-İkM 5/75, ed-Desûkî 3/309.

[184] el-Misbâh 2/589, et-Tevkîf 195, el-Müfredât 591, Dürerü'l-Hükkâm.

[185] Reddü'l-Muhtâr 4/342, Mecelle (Atâsî) 5/166, Mecelle m. 1660-1675, Mürşidü'l-Hayerân m. 151-161, el-Behce 2/252, el-Ikdu'l-Munazzam lil-Hükkâm 2/54, el-Mensûr fı'1-Kavâid 3/370, el-Muğnî 6/711.

[186] el-Misbâh 2/649, el-Mu'cemu-1-Vasît 2/793.

[187] el-Matla' 235, et-Ta'rîfatü'1-Fıkhıyye 236, el-Bedâi' 5/232, Tuhfetü'l-Muhtâc 4/311, el-Muğnî 4/281, Şerhul-Kebîr (Der-dîr) 700.

[188] el-Muğrib 2/242, Mefâtihu'1-Uiûm (Havârizmî) 87.

[189] eî-Misbâh 1795, Esne'l-Metâlib 2/79, Desûkî 3/124, Mevâhi-bü'1-CelÜ 4/443, Muğni'l-Muhtâc 2/66.

[190] et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 237.

[191] el-Kâmûsu'1-Muhît 677, el-Misbâh 2/725, el-Muğrib 2/289, Ta-lebetü't-Taiebe 58, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 237, en-Nuzumü'l-Müsta'zeb 2/94, Sahîhu Muslini 4/266.

[192] Talebetü't-Talebe 86, el-Muğrib 2/319, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 238, Reddü'I-Muhtâr 3/238, Ravdatü't-Tâlibîn 6/368, el-Muğnî 8/378.

[193] el-Misbâh 1792, Reddü'l-Muhtâr 5/500, el-Fenârî 13, Muğni'l-Muhtâc 3/3, Keşşâfu'1-Kınâ' 4/402, Haşiyetü't-Desûkî 4/470.

[194] el-Misbah 1/327, Tahrîru Elfazi't-Tenbîh 186, el-Matla* 231, el-Muğnî 4/217, et-Muntekâ 5/18, et-Turuku'1-Hikemiyye 257, Fethu'1-Azîz 8/217, Neylü'l-Evtâr 5/248.

[195] el-Mugrib 2/412, el-Fetâva'1-Hindiyye 3/16, Reddü'l-Muhtâr 4/571, Muğni'l-Mtıhtâc 2/72, Minehul-Celfl 4/977, el-Mecmû' (Nevevî) 9/257, Keşşâful-Kmâ' 3/202, Mecelle m. 263, 272, 275.

[196] el-Misbâh 1/350, et-Tevkîf 175, el-Müfredât 362.

[197] el-Kâmûsu'l-Muhît 296, el-Muğrib 2/18, Tekmile 10/107, Keş-şâfü'1-Kınâ' 3/257, Reddü'l-Muhtâr 4/239, Tebyînü'l-Hakâik 4/140, el-Hıraşî 5/234, Fetâvâ (İbn Teymiye)

[198] el-Misbâh 2/441, Esâsü'l-Belâğa 496, Şerhu İbni'l-Kayyim alâ Muhtasarı Ebi Dâvûd 5/108, Fethu'l-Kadîr 5/328, Reddü'l-Muhtâr 4/279, Ravdatü't-Tâlibîn 3/416, el-İhtiyârâtü'l-İ!miy-ye 229, Keşşâfu'1-Kınâ' 3/150, Mecelle (Hanbeli) m. 150, 186, 234.

[199] el-Misbâh 2/833, el-Muğrib 2/362.

[200] el-Muğrib 2/372, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 192, et-Ta'rîfâtü'l-Fıkhıyye 241, ez-Zâhir 220, Ta'rîfâtü'l-Curcâni 38, Kalyubi ve Amîyre 2/219.

[201] Tehzîbu'1-Esmâ 1/40, et-Tevkîf 160, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 114, Ta'rîfât (Cürcânî) 29, el-Müfredât 96, et-Ta'rîfâtü'1-Fık-hıyye 219.

[202] el-Misbâh 2/512, et-Tevkîf 526, el-Matla' 291, Talebetü't-Tale-be 108, Ta'rîfat 83, Tahrîru Elfâzi't-Tenbîh 240, Hilyetü'1-Pu-kahâ 152, el-Muğnî 5/624.

[203] Eşbâh ve'n-Nezâir 88, Eşbâh ve'n-Nezâir (Suyûtî) 83, el-Mün-tekâ (el-Bâcî) 1/45, Reful-Harâc (Salih Hamid) 262.

[204] el-Misbâh 2/476, el-Muğrib 2/50, el-Matla' 233, el-Müntekâ (el-Bâcî) 4/157, Mevâhibü'l-Celîl 4/369, Nihâyetü'l-Muhtâc 3495, el-Muğnî 4/232

[205] el-Misbâh 2/489, el-Muğrib 2/63, et-Ta'rîfâtü'1-Pıkhıyye 370-379, el-Fetâva'1-Hindiyye 1/183, el-Kâfî (Abdilber) 1/480, el-Muğnî 8/516.

[206] el-Muğrib 2/49, et-Tevkîf 508, el-Müfredât 490, el-Külliyât 3/261, Ğurerii'l-Makâle 72, et-Ta'rîfâtü'1-Fikhıyye 375.

[207] Mu'cemu Mekâyîsi'1-Luğa 6/125, Meşârikul-Envâr 2/291, Be-sâir Zevft-Temyîz 5/237, Umdetu'1-Kârî 11/174.

[208] el-Muğrib 2/346, Taiebetü't-Talebe 98, Hüyetü'l-Fukahâ 159, el-Matla' 279, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 542, Keşşâfü'1-Kınâ' 4/175, el-Kavânînu'I-Fıkhıyye 379, Ravdatii't-Tâlibîn 6/324, et-Dürrü'1-Muhtâr 4/393, Mürşidü'l-Hayerâıı m. 810, Mecelle m. 763.

[209] el-Misbâh 2/835, el-Muğrib 2/365, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 546, Hüyetü'l-Fukahâ (îbn Fâris) 99.

[210] el-Muğrib 2/366, et-Tevkif 731, Reddü'l-Muhtâr 4/338, Ravda-tü't-Tâlibîn 5/342, Nihâyetü'l-Muhtâc 5/358, Minehu'l-Celîl 4/34, Şerhu Hudûd (îbn Arefe) 411, Keşşâfül-Kmâ' 4/203, Mi-yâre ale't-Tuhfe 2/135.

[211] el-Mülkiyyetü'1-Âmme  (Dr.   er-Rûbî)   57,  Reddü'l-Muhtâr 3/414, 436, 438, Mecelle (Hanbelî) m. 843 857.

[212] el-Mülkiyyetü'1-Âmme (Dr. er-Rûbî) 57, 58.

[213] el-Misbâh 2/835, el-Müfredât 832, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 539, Resâİlü İbn Âbidin 1/11, 17, el-Tasarrufât ve'1-Vekâi'iş-Şer'iy-ye (Muhammed Zekî) 131.

[214] el-Misbâh 2/826, el-Muğrib 2/357, Ta'rifât 131, et-Ta'rîfâtü'l-Fıkhıyye 543, el-Müfredât 823, el-Hıyâr fi'1-Ukûd 2/719.

[215] el-Tevkîf 727, el-Misbâh 2/827, el-Matla' 294, Tahrînı Elfâzi't-TenbîH 240, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 544, Mürşidü'l-Hayerân m.

[216] Meşânku'I-Envâr 2/477,   el-Fâik 4/37,   el-Mecmû'ul-Muğîs 3/375, el-Furûk 48.

[217] el-Kâmûsu'1-Muhît 997, el-Muğrib 2/359, et-Ta'rîfâtü'1-Fık-hıyye 544.

[218] el-Misbâh 2/834, el-Müfredât 829, et-Tevkîf 106, el-Ta^fâtü'l-Fıkhıyye 545, el-Furûk (Askerî) 48.

[219] el-Muğrib 2/369, et-Tevkîf 732, el-Bedaf 6/19, Tebyînü'1-Haka-ik 6/94, Metâlibu Uli'n-Nuhâ 3/248, Tuhfetü'l-Muhtâc 5/16, Mecelle m. 1449.

[220] el-Misbâh 1/318, el-Muğrib 1/388, et-Ta'rîfâtül-Fıkhıyye 546, Dürerü'l-Hükkâm 4/264, Şerhu'l-Mecelle (Atâsî) 6/149, 151, 155, Mecelle m. 1791, 1834.

[221] el-Misbâh 2/838, el-Muğrib 2/368, et-Ta'rîfâtü'1-Fıkhıyye 546, Meşâriku'l-Envâr 2/286.

[222] el-Misbâh 2/841, Taiebetü't-Talebe 66, Keşşâfu Istılâhâti'1-Fü-nûn 2/1527, Bedâi' 4/170.

[223] el-Misbâh 2/802, el-Matla' 247, Ahkâmu'l-Kui'an 1/421, Dira-sât fi Usûli'l-Mudâyenât 75.

[224] el-Muğrib 2/372, el-Misbâh 2/841, Besâir Zevi't-Tfemyîz 5/283, el-Vilâyet 2, el-Ahkâmu's-Sultâniyye (Ebu Yala) 28, el-Vilâyet ale'1-Mâl (Ali Hasebellah) 2, el-Vîlâye (Ebu Zehra) 15.

[225] Tehzîbu'1-Esmâ ve'1-Luğât 2/95, Reddü'l-Muhtâr 6/647, Fetâ-vâ Kadıhan 3/512, eş-Şerhu's-Sağîr 2/181.

[226] el-Misbâh 2/849, el-Muğrib 2-395, el-Müfredât 846, Câmi'ul-Pusûleyiı 1/107, Mirkâtü'l-Mefâtih 3/307, el-Adevî alâ Kifâye-ti't-Tâlibi'r-Rabbânî 2/129, es-Sunûsî 4/264, el-Bahru'r-Râik 6/141, Tebyînü'l-Hakâik 4/79.

[227] el-Furûk (Karâfî) 2/207, el-Mühezzeb 1/366, Nihâyetü'1-Mub-tâc 5/155, Bidâyetü'l-Muctehid 2/263.

[228] el-Kavâid (İbn Receb 38, el-Mühezzeb 1/413, el-Hıraşî 4/330, Mecma'ud-Damânât 57, el-Furûk (Karâfî) 2/207, 4/37.

[229] el-Misbah 2/850, el-Muğrib 2/397, et-Ta'rîfat 555, el-Furûk (Askerî) 169.

 

[230] el-Misbâh 2/851, el-Furûk (Askerî) 247, el-Mukaddimât ve'l-Mümehhidât 17222, el-Bahru'r-Râik 7/169, el-Fetâva'1-Hay-riyye 1/220, el-Eşbâh ve'n-Nezâir 350, Mürşidü'l-Hayerân m. 59, Mecelle m. 165, 1199.

[231] el-Misbâh 2/456, Tehzîbu'1-Esmâ 1/193, el-Müfredât 469, el-Bahru'r-Râik 7/192, Tuhfetül-Muhtâc 1/287, Kavâidül-Ah-kâm (el-İz) 2/176, Minehıı'l-Celîl 4/321, el-Muhallâ 8/180.

[232] En'am 119

[233] Bakara 173

[234] el-Misbâh 2/425, el-Eşbâh (İbn Nüceym) 94, el-Eşbâh (Suyû-tî) 84, Dürerü'l-Hükkâm 1/34, el-Mensûr (Zerkeşî) 2/317, 320, el-Muvâfakât 2/4, İzahü'l-Mesâlik 365, Mecelle m. 21, 22.

[235] et-Ta'rîfâtü't-Fıkhıyye 314, Talebetü't-Talebe 16, el-Muğrib 1/366, Tahrîru Elfazi't-Tenbîh 101, Hilyetü'l-Fukahâ 95.

[236] Lisânü'l-Arab 12/220, el-Misbâh 1/249, Tehzîbu'1-Esmâ 1/112, Keşşâfu Istılâhâti'l-Funun 2/516, Reddü'l-Muhtâr 5/281, Fet-hul-Ğıfâr 3/80, Keşfu'l-Esrâr 4/238, Esne'l-Metâlib 2/15, Di-râsât fi Usûli'l-Müdâyenât 10.

[237] el-Mufredât 317, et-Tevkîf 891, Reddü'l-Muhtâr 4/84, 137, el-Mühezzeb 1/377, Minehu'l-Celîl 3/526.